Bu elyazmasım, 1982 yılında, içinde her yaz bir hafta eşelenmeyi alışkanlık edindiğim Gebze Kaymakamlığı'na bağlı o döküntü

"arşiv"de, fermanlar, tapu kayıtları, mahkeme sicilleri ve resmi defterlerle tıkış tıkış doldurulmuş tozlu bir sandığın dibinde buldum. Rüyaları hatırlatan mavi ebrulu zarif bir ciltle ciltlendiği, okunaklı bir yazıyla yazıldığı ve soluk devlet belgelerinin arasında pırıl pırıl parladığı için hemen dikkatimi çekti. Sanırım, yabana bir el, kitabın birinci sayfasına, sanki beni daha da meraklandırmak için, bir başlık yazmıştı: "Yorgancının Üvey Evlâdı". Başka bir başlık yoktu. Kenarlarına ve sayfa boşluklarına bir çocuk elinin bol düğmeli elbiseler giyen küçük kafalı insanlar çizdiği kitabı hemen, büyük bir keyifle okudum. Çok hoşlandığım, ama bir deftere de kopya etmeye üşendiğim için, elyazmasım, genç kaymakamın bile "arşiv" diyemediği o mezbeleden, beni gözaltında tutmayacak kadar saygılı hademenin güvenini kötüye kullanarak, kaşla göz arasında çantama tıkıp çaldım. İlk zamanlarda kitabı yeniden, yeniden okumaktan başka, ne yapacağımı bilmiyordum pek. Tarihe olan kuşkum hâlâ sürdüğü için, elyazmasmın bilimsel, kültürel, antropolojik, ya da "tarihsel" değerinden çok, anlattığı hikâyenin kendisiyle ilgilenmek istedim. Bu da beni, hikâye yazarının kendisine götürüyordu. Arkadaşlarımla birlikte üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığımız için, dede mesleği olan ansiklopediciliğe dönmüştüm: Tarih kısmından sorumlu olduğum bir "meşhurlar" ansiklopedisine kitabın yazarı üzerine bir madde koyma düşüncesi bu sırada aklıma geldi. Böylece, ansiklopediden ve içkiden artan vakitlerimi bu işe verdim. Dönemin temel kaynaklarına başvurunca hikâyede anlatılan kimi olayların pek de gerçeği yansıtmadığını hemen gördüm: Sözgelimi, Köprülü'nün beş yıllık başvezirliği sırasında İstanbul'da büyük bir yangın çıkmıştı, ama kayda değer bir hastalık, hele kitaptaki gibi, geniş bir veba salgınının hiçbir kanıtı yoktu. Dönemin bazı vezirlerinin adı yanlış yazılmıştı, bazıları birbirleriyle karıştırılmış, bazıları da değiştirilmişti! Müneccimbaşılarm adları ise saray kayıtlarında gösterilenleri tutmuyordu, ama bu noktanın kitapta özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için üzerinde durmadım. Öte yandan kitaptaki olayları tarihsel "bilgilerimiz" genellikle doğruluyordu. Küçük ayrıntılarda bile, bazan bu "doğruluğu" gördüm: Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin katlini, IV. Mehmet'in Mirahor Köşkü'ndeki tavşan avını, Naima'nm benzeri biçimde anlatması gibi. Okumaktan ve düşlemekten hoşlandığı anlaşılan yazann hikâyesi için bu tür kaynakları, başka bir yığın kitabı elden geçirmiş, onlardan birşeyler almış olabileceği de aklıma geldi. Tanıdığını söylediği Evliya Çelebi'nin belki yalnızca kitaplarını okumuştu. Başka örneklerde de görülebileceği gibi bunun tersi de doğru olabilir diye düşünüyor, hikâyemin yazarının izini bulmaktan umudu kesmemeye çalışıyordum, ama İstanbul kütüphanelerinde yaptığım araştırmalar umutlarımın çoğunu suya düşürdü. 1652 ile 1680 arasında IV Mehmet'e sunulan bütün o risalelerin, kitapların hiçbirini ne Topkapı Sarayı Kü-tüphanesi'nde, ne de oradan dağılmış olabileceğini düşündüğüm başka bazı kütüphanelerde bulabildim. Bir tek ipucuna rastladım: Hikâyede sözü geçen "solak hattat"m bu kütüphanelerde başka eserleri vardı. Bir süre onların peşinden gittim, ama bıkmıştım artık, mektup yağmuruna tuttuğum İtalyan üniversitelerinden umut kinci cevaplar geliyordu: Gebze, Cennethisar ve Üsküdar mezarlıklarında yazarın kitabın kendisinden çıkan, ama üzerinde yazmayan adına dayanarak yaptığım araştırmalar da başarısız çıkmıştı: İz sürmeyi bıraktım, ansiklopedi maddesini hikâyesinin kendisine dayanarak yazdım. Korktuğum gibi, basmadılar bu maddeyi, ama bilimsel kanıt yokluğundan değil, anlattığı kişi yeterince ünlü bulunmadığı için. Hikâyeye olan tutkum belki de bu yüzden, daha da arttı. Bir ara istifa etmeyi bile düşündüm, ama işimi ve arkadaşlarımı seviyordum. Böylece, bir dönem, önüme gelen herkese, hikâyemi, sanki onu bulmuş değil de, yazmışım gibi, coşkuyla anlattım. Onu ilgi çekici kılmak için simgesel değerinden, aslında, bugünkü gerçeklerimize değindiğinden, günümüzü bu hikâye ile anladı:¦{¦:¦ ğımdan, vb.'den sözettim. Bu sözlerim üzerine, daha çok politika, şiddet, DoğuBatı, demokrasi gibi konulara meraklı gençler ilgilendiler, ama onlar da, içki arkadaşlarım gibi, kısa sürede hikâyemi unuttular. Bir profesör arkadaşım, ısranm üzerine karıştırdığı elyazmasmı bana geri verirken, İstanbul'un arka

sokaklanndaki ahşap evlerde, içinde bu tür hikâyelerin kaynaştığı elyazmalarmdan onbinlerce olduğunu söyledi. Eğer ev sakinleri, onları Kuran sanıp yüksekçe bir dolabın üstüne kaldırmıyorlar sa, sobalarını yakmak için sayfa sayfa yırtı-yorlarmış. Böylece, yeniden, yeniden dönüp okuduğum hikâyeyi, elinden sigara düşmeyen gözlüklü bir kızın da yürek-lendirmesiyle yayımlamaya karar verdim. Kitabı günümüz Türkçesine çevirirken hiçbir üslûp kaygısı gütmediğimi okuyanlar göreceklerdir: Bir masanın üzerine koyduğum elyazmasından bir iki cümle okuduktan sonra, kâğıtlarımın durduğu başka bir odadaki öteki bir masaya geçiyor, aklımda kalan anlamı günümüz kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordum. Kitabın adını, ben değil, yayımlamaya razı olan yayınevi koydu. Baştaki ithafı görenler, belki, bunun özel bir anlamı olup olmadığını soracaklardır. Her şeyi birbiriyle ilgili görmek, sanırım günümüzün hastalığıdır. Bu hastalığa ben de kapıldığım için bu hikâyeyi yayımlıyorum. Faruk Darvınoğlu 1 ıo Venedik'ten Napoli'ye gidiyorduk, Türk gemileri yolumuzu kesti. Biz topu topu üç gemiydik, onların ise sisin içinden çıkan kadırgalarının arkası gelmiyordu bir türlü. Gemimizde bir anda korku ve telâş başladı; çoğunluğu Türk ve Mağripli olan kürekçilerimiz sevinç çığlıkları atıyordu; sinirlerimiz bozuldu. Gemimiz burnunu öteki iki gemi gibi, karaya, batıya çevirdi, ama öteki gemiler gibi hızlanamadık biz. Esir düşerse cezalandırılmaktan korkan kaptanımız kürek kölelerini şiddetle kırbaçlatmak için bir türlü emir veremiyordu. Sonraları, bütün hayatımın kaptanın bu korkaklığı yüzünden değiştiğini çok düşündüm. Şimdiyse, kaptanımız kısa süren o korkaklığa kapıl-masaydı hayatım asıl o zaman değişirdi, diye düşünüyorum. Önceden belirlenmiş bir hayat olmadığını, bütün hikâyelerin aslında birer rastlantılar zinciri olduğunu birçokları bilir. Ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının bir döneminde, geri dönüp ona baktıklaıı rmda, rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin birer zorunluluk olduğuna karar verirler. Benim de öyle bir dönemim oldu: Şimdi, sisin içinde hayalet gibi beliren Türk gemilerinin renklerini düşleyip, eski bir masanın üzerinde kitabımı yazmaya çalışırken, öyle bir dönemin, bir hikâyeye başlayıp onu bitirmek için en uygun zaman olduğunu düşünüyorum. Öteki iki geminin Türk gemilerinin arasından sıyrılıp sisin içinde kaybolduğunu görünce kaptanımız umutlandı, bizim de zorumuzla esirleri sıkıştırmaya cesaret edebildi, ama geç kalmıştık artık; üstelik özgürlük tutkusuyla heyecanlanan kölelere kırbaçlar da söz geçire-miyordu. Sisin sinir bozucu duvarını rengârenk aralayan ondan fazla Türk kadırgası bir anda üzerimize geldi. Kaptanımız, bu sefer, düşmanı değil, sanırım kendi korkaklığını ve utancını yenmek için savaşmaya karar verdi; esirleri acımasızca kırbaçlatırken topların hazırlanmasını emretti, ama geç alevlenen savaş tutkusu da kısa sürede söndü gitti. Şiddetli bir borda ateşine tutulmuştuk, hemen teslim olmazsak gemimiz batacaktı, teslim bayrağı çekmeye karar verdik. Durgun denizin ortasında Türk gemilerini beklerken kamarama indim, bütün hayatımı değiştirecek düşmanlarımı değil de, konukluğa gelen bazı dostları bekler gibi eşyalarıma çekidüzen verdim, küçük sandığımı açıp dalgın dalgın kitaplarımı karıştırdım. Floransa'dan büyük paralar vererek aldığım bir cildin sayfalarını çevirirken gözlerim nemlendi; dışarıdan gelen bağırışları, telâşlı ayak seslerini, gürültüleri duyuyordum, az sonra elimdeki kitaptan uzaklaştırılacağım aklımdaydı, ama bunu değil, 12 kitabın sayfalarında yazılanları düşünmek istiyordum. Sanki kitaptaki düşünceler, cümleler, denklemler arasında kaybetmek istemediğim bütün geçmişim vardı; gözüme rastgele takılıveren satırları dua eder gibi mırıldanarak okurken bütün kitabı aklıma kazımak istiyordum ki, onlar gelince, onları ve bana

çektirdiklerini değil, severek ezberlenmiş bir kitabın sevgili kelimelerini hatırlar gibi geçmişimin renklerini hatırlayayım. ^ O zamanlar annesinin, nişanlısının ve dostlarının başka = * bir adla çağırdıkları başka bir insandım. Bir zamanlar ben olan, ya da şimdi öyle sandığım o kişiyi arada bir hâlâ rüyalarımda görüyorum ve terle uykudan uyanıyorum. Soluk renkleri, sonraları yıllarca uydurduğumuz o olmayan ülkelerin, hiç yaşamamış hayvanların, inanılmaz silahların düşsel renklerini hatırlatan bu insan yirmiüç yaşındaydı, Floransa'da, Venedik'te "bilim ve sanat" okumuştu, astronomiden, matematikten, fizikten ve resimden anladığına inanıyordu; tabii kendini beğenmişin tekiydi, kendinden önce yapılan şeylerin çoğunu yutmuştu, hepsine de dudak büküyordu; daha iyilerini yapacağından kuşkusu yoktu; benzersizdi; herkesten akıllı ve yaratıcı olduğunu biliyordu: Kısaca, sıradan bir gençti. Sevgilisiyle tutkuları, tasarıları, dünyayı ve bilimi konuşan, nişanlısının kendisine hayran olmasını doğal karşılayan bu gencin sık sık yaptığım gibi, kendime bir geçmiş uydurmam'gerektiği zamanlarda, ben olduğuna inanmak gücüme gidiyor. Ama, bir gün bu yazdıklarımı sabırla sonuna kadar okuyan birkaç kişi, o gencin ben olmadığımı anlayacaklardır, diye kendimi teselli ediyorum. Belki de o sabırlı okuyucular, benim 13 şimdi düşündüğüm gibi, hayatına sevgili kitaplarını okurken ara veren gencin hikâyesine kaldığı yerden bir gün devam ettiğini de düşüneceklerdir. Rampacılar gemimize ayak basarlarken kitaplarımı sandığıma koyup dışarı çıktım. Gemi ana-baba günüydü. Dışarda herkesi toplamışlar çırılçıplak soyuyorlardı. Bir ara aklımdan o karışıklıkta denize atlamak geçti, ama arkamdan oklarlar, yakalayıp hemen öldürürler diye düşündüm, zaten karaya ne kadar yakın olduğumuzu da bilmiyordum. Önce bana ilişmediler. Zincirlerinden çözülen Müslüman köleler sevinç çığlıkları atıyordu, bazıları da şimdiden kırbaççılardan intikam almanın peşine düşmüştü. Az sonra beni kamaramda buldular, içeri girdiler, eşyalarımı yağmaladılar. Altın arayarak sandıklarımı karıştırdılar, kitaplarımın bazılarını, bütün eşyamı aldıktan sonra bir başkası, elde kalan bir iki kitabı dalgın dalgın karıştırırken beni tutup kaptanlardan birine götürdü. Sonradan Ceneviz dönmesi olduğunu öğrendiğim Reis iyi davrandı bana; neden anladığımı sordu. Küreğe verilmemek için hemen astronomi bilgimden, geceleri yön bulabileceğimden sözettim, ama ilgilenmediler. Bunun üzerine, bende bıraktıkları anatomi cildine güvenerek hekim olduğumu ileri sürdüm. Az sonra gösterdikleri kolu kopmuş birini görünce cerrah olmadığımı söyledim. Öfkelendiler, beni küreğe vereceklerdi ki, kitaplarımı gören Reis sordu: İdrardan ve nabızdan anlıyor muydum hiç? Anladığımı söyleyince hem küreğe verilmekten kurtuldum, hem de bir iki kitabımı kurtarmış oldum. Ama bu ayrıcalığım da bana pahalıya patladı. Küreğe verilen öteki Hıristiyanlar hemen benden nefret ettiler. Ellerinden gelse geceleri birlikte kapatıldığımız ambarda . öldürürlerdi beni, ama Türklerle hemen ilişki kurduğum için korkuyorlardı da. Kazığa oturtulan korkak kaptanımız yeni ölmüştü, kırbaççıları, burnunu kulağını kesip ibret olsun diye bir sala koyup denize bırakmışlardı. Anatomi bilgimi değil de, aklımı kullanarak tedavi ettiğim birkaç Türk'ün yarası kendiliğinden kapanınca herkes ^ hekim olduğuma inandı. Türklere hekim olmadığımı '* söyleyen bazı kıskanç düşmanlarım bile geceleri ambarda bana yaralarını gösterdiler. İstanbul'a gösterişli bir törenle girdik. Çocuk padişah bizi seyrediyormuş. Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, altlarına da bizim bayrakları, Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Derken toplar yeri göğü inletmeye başladı. Sonraları, birçoğunu karadan hüzün, bıkkınlık ve neşeyle seyrettiğim tören çok uzun sürdü, güneşten bayılanlar oldu. Akşama doğru Kasımpaşa'da demirledik. Bizleri Padişah'a çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı, trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler. Yollara dizilmiş halk neşe ve merakla bizi seyrediyordu. Padişah, biz onu göremeden, hakkına düşen esirleri seçip ayırttı. Bizi de Galata'ya geçirip Sadık Pa-şa'nm zindanına tıktılar.

ama Paşa'nm konağına girince. ama insanın burada köle değil. Sisli bir akşam hücreme kâhya geldi. Türkçe'yi hızla öğrendiğimi gördükçe sevinir. Hekim olduğumu. kendime iyi bakmaya kararlıydım çünkü. adam lazımmış: Sabahları. Yanında iriyarı bir başkası vardı. matematik ve biraz da mühendislik okuduğumu. efendi olması gerektiğini düşünürdüm. hücremden. öteki hekimlerin hiçbiri çare bulamamış. hastalığını iyileştirdiğimi. Paşa'nm ufak tefek işlerine bakan yaşlı. Paşa ayakta. zincirlerimden şikâyet ettim. Soruyordu. beni yanma çağırdı. bir yolunu bulup aracılık etmek için yollamışlardır. Hücreme dönünce iyileşmesi için dua ediyordum. sevimli bir adam. birisini. belki babam. Önce bir sofaya aldılar beni. Şaşırdım. heyecanlandım. Oysa. Sırtı. . diye düşünüyordum. Hekimlik ücreti olarak aldığım paranın büyük bir kısmını beni gizlice dışarı çıkaran köle kâhyalarına ve gardiyanlara vermek zorundaydım. derdi. üzerine bir battaniye çekmiş uzanıyordu. püfür püfür bir hava. sonra mutfağına inip orada bulduklarımla naneli yeşil haplar yaptım. iyi bir adamcağızdı. Sonraki gün poyraz çıktı. öksürüğünü dinleyip aynı ilâçları verdim. Beni görünce memnun oldu. şehir dışma çıkarılıyorduk. ya da onları. Paşa derdini anlatmaya öyle bir başladı ki. Ertesi gün de gittim. bilimle uğraşıp onlara yardım edebileceğimi söyledim. Yurdumdaki becerikli akrabalarımdan biri. bildiğimiz nefes darlığıydı. diye düşünüyordum. ama tıptan da anladığımı. ağır işlerde beni boşuboşuna yorduklarını anlattım. bazılarını da iyileştirdim. orada beklerken bir odaya soktular. gene bir geceyarısı çağırdıklarında. astronomi. Kese içinde verdiği paraların büyük bir çoğunu da gardiyanlar elimden aldılar. Ötekilerin halini görüp kendi durumuma şükretmeye çalışıyordum ki. bunun. düşmanları iftiralarıyla Allah'ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek Paşa'nm yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmek zorunda kaldım. insan istemese de bu havada iyileşir. hemen hazırlandım. Bazan da. Bütün gün taş topladıktan sonra akşamları gene zincirlerle birbirimize bağlı zindanımıza dönerken İstanbul'un güzel şehir olduğunu. çalışmaya gideceğimi söylediler. benim iy bir hekim olduğumu söyledi. hemen aynı sisin içinde bir gemiye koyup beni ülkeme yollayacaklardı. Uzanan Paşa'ymış. Gene de sıradan bir köle değildim. Ondan ne istiyormuşum? Beni hemen azat edip yollamayacağını biliyordum. Yalnız zindanda çürüyen kölelere değil. diye düşünüyordum. Konuştuk: Biraz sordu: Aslında. hareketliydi. kargacık burgacık dar sokaklarda yürürken birden evimize gelivereceğimizi. birçoklarını iyileştirdiğimi söyledim. bacakları ağrıyan gardiyanlar için reçeteler yazdım. tıptan. bir rüyadan uyanır gibi karşımda buluvereceğimi sanıyordum. tıpla. bir sabah beni onlarla birlikte kaldırdılar. öyle kolay kolay kurtulamayacağımı anladım. astronomiyle. belki gelecekteki kayınpederim kurtarmalık göndermişler. İnsanlar parmaklarının ucuna basarak yürüyorlardı. güneş doğmadan zincirlere vuruluyor. ama kimse beni aramadı. beni de işittiği için bir denemek istemiş. küçük izbe hücrelerinde yüzlerce esir pislik içinde çürüyordu. bilimden anladığımı söyleyince güldüler bana: Paşa'nm bahçesinin duvarları yükseltiliyormuş. Rahat rahat soluyarak birilerini azarladığını işitince sevindim. daha da anlatacaktım ki. Bana yiyecek getirmesi için de ona para veriyordum. Ne kadarını dinledi ne kadarını dinlemedi bilmiyorum. hekim olduğumu işiten başkalarına da bakıyordum artık. benim kısa zamanda Müslüman olacağımı da söylerdi. Avucuna bıraktığım renkli hapları çocuk gibi seviyordu. İyice sorup soruşturdum. Hocam. bir de öksürük şurubu hazırladım. güneş ışığı alan iyi bir hücre verdiler. Ders ücretini her seferinde sıkıla sıkıla alıyordu.Zindan berbat bir yerdi. Paşa beni görmek istiyormuş. Paşa zehirlenmekten korktuğu için göstererek şuruptan bir yudum içip haplardan bir tane yuttum. öksürüğünü dinledim. Sisin içinde. Kâhya sonra açıkladı: Paşa öteki hekimler kıskansın istemiyormuş. Yeni mesleğimi 15 uygulamak için bol bol insan buldum orada. Küçük bir sedirde küçük. Böylece beni gene ötekilerden ayırdılar. Onlardan kaçırabildiğim parayla Türkçe dersleri alıyordum. Kimseciklere görünmeden konaktan dikkatlice 17 çıkıp zindana dönmemi söyledi. Türkçe'yi bu kadar çabuk öğrendiğime göre akıllı biri olmam gerektiğini söyleyerek ekledi: Bir derdi varmış. Bir ay sonra.

ama esirbaşları artık kayırıyorlardı beni. Bir keresinde bir uşağın kekeme oğlu içirdiğim şuruplardan I bir hafta sonra açılıp konuşmaya başlayınca bana bir şiir okudu. bu sefer mevsimi hiç de iyi geçirmemişlerdi. terzilerin. hikâyeler uydurmak için yaşamayı düşleyen bu adamı hatırladım. herkes beni karşılıyormuş. ürkek şeyler. İs-panyolmuş çoğu: Sessiz. O günlerde sürekli hayâl görüyordum çünkü: Eve dönüyormuşum. Akşamları söylüyorlardı: Taa Halic'in ucuna gidiyorlarmış. Sonra dayaktan geçirilen bu talihsizlerin yaralarına. Paşa donanmayla seferden döndü. ben. Geceleri gene konaklardan çağırıyorlardı. Romatizmaları tutan ihtiyar korsanlara. geçen yıl yaptığı gibi şehri neşelendirmeye çalıştı ama. rengi atanlardan. İşlerine yarayan köleyi. Ben gitmiyordum. Paşa meşgulmüş. Az sonra odanın öteki kapısı açıldı. elini kolunu böyle oynatmalı. Nefes darlığının yeniden başladığını düşünerek gittim. bekleyeyim diye beni bir odaya aldılar. sonra kurtulup kopmayan 19 koluyla bir şövalye romanı yazdığım. mideleri yanan genç askerlere ilâçlar veriyor. kuleler yapmak için. bana yaptıkları gibi oyalarlar. başağrısı tutanlardan kan alıyordum. Sıcak yaz günleri boyunca. Sonradan öğrendik: Venedikliler altı tane gemiyi yakmışlar. geceleri hücrelerinde merhemi ben sürerdim. Ben oradaymışım! İlk anda böyle düşünmüştüm. umutsuzluğuma ve öfkeme tanık olan bir iki kişi hâlimden şikâyetçi olmamam gerektiğini. Sağ kalanları yeni işlere götürmeye başladılar. ama umutluydu. kaşıntısı olanlardan. benim sıkıntılı aklımın kurgusu olduğunu düşündüm. Sonradan öğrendik: Paşa. hekimlikten iyi para kazandığımı söylediler. aslında böyle olmalıydın sen. belki de ağzımı aramak için söylediğini düşündüğümden kaçmaya hiç niyetim olmadığını söyledim. cesaretim yoktu. içeri benden beş-altı yaş büyük biri girdi. Kış böyle geçti. Yalnızca bir tanesi ilgimi çekti: Kolu kopmuştu bunun. korktum birden! 20 Odaya giren inanılmayacak kadar bana benziyordu. boyacıların emrine verilip el işlerinde çalıştırılıyorlarmış: mukavvadan gemiler. beni aylardır sordurmayan Paşa'nm donanmayla Akdeniz'e açıldığım öğrendim. Zindana da pek az esir getirebildiler. gösterişli bir düğün yapacakmış. sakalı vardı onun. Onun yaptığı gibi Müslüman olursam azat ettirirmişim kendimi. top atışlarıyla Padişah'ı selamladı. kaleler. ülkesine dönmesine hiçbir zaman izin vermezlermiş. odada oturan öteki sene böyle bakmalıydın! Gözgöze gelince selamlaştık. kaçmayacağıma yemin ettirdikten sonra zincirlerimi çözdü. Çok geçmeden zindanda bulaşıcı bir hastalık başladı. Başvezir'in kızını alıyormuş. yardımdan ve yiyecek dilenmekte*n başka bir şey konuşacak halleri yoktu. Ama o şaşırmışa benzemiyordu pek. Kaçanların hepsini pek uzağa gitmeden yakalıyorlardı. kapıdan içeri böyle girmeliydin. Üç gün sonra kâhya bana giyecek yeni eşyalar getirince Paşa'nm beni kolladığını anladım. oğluna. neye benzediğini unutmuştum sanki. Az sonra benim girdiğim kapı açıldı ve onu içeri çağırdılar. belki ülkemden haber alırım. orada marangoz ustalarının. Sanki bana oyun etmek isteyen biri. Çok seneler önce Müslümanlığa geçip evlenen k bir eski köle de bana kaçmamı öğütledi. benim girdiğim kapının tam karşısındaki kapıdan içeri beni bir daha sokuyor ve şöyle diyordu: Bak. Bahar başında. O zaman bana öyle çok benzemediğine karar verdim. yaşamak için hikâyeler uydurduğum yıllarda. diyordum. Sonraları. oturdum. kendisinin de aynı şeyi yapmak için kurtulacağına inandığını söylüyordu. besbelli. O karşımda otururken aklıma bir yıldır aynaya bakmadığım geldi. cahil. hem kendi yüzümün de. Bir yolunu bulup esirlerle konuşayım. aynı serüvenlerin atalarından birinin de başından geçtiğini. o kadar. kölelerin yarısından fazlasını öldürüp uzaklaştı. Niyetim değil. yüzüne bakınca şaşırdım. beni hemen bırakıyorlarmış. aslında hâlâ gemide kamaramda . Bunları.Bir hafta sonra bir gece gelen kâhya. gardiyanları rüşvete boğarak kendimi sakındığım bu uğursuz salgın. Gene işe çıkarılıyordum. Beklerken bunun ustaca düzenlenmiş bir şaka değil. Sonbahara doğru. Bir sabah Paşa'nm konağından çağırdılar.

kimi zaman da sinirli sinirli odada bir aşağı bir yukarı yürürdüm. ülkeme dönmek istediğimden sözedeyim. Nereden aktığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim pis bir suyun çamurlaştırdığı kargacık burgacık bir sokaktan giriliyordu. 22 Sabah benzerimin evine giderken ona öğretilebilecek hiçbir şeyimin olmadığını düşünüyordum. ama rahatlatmıyordu. bütün bunlar bir rüyaymış türünden teselli masalları. dedesinden kalan adını sevmediği için. Bunun da o masallardan biri olduğunu. deneylerimiz üzerine konuşurken. kimi zaman ayışığmda. karanlık ağaçların altında dikilir. baruttan anlıyor muymuşum hiç? Hemen anladığımı söyledim. ¦ ' • 23 Bakışlarını üzerimde hissederken aramızdaki benzerliği farketmemesi beni tedirgin ederdi. ama eve her girişimde. bu işi biliyormuş biraz.içim daralır tuhaf bir sıkıntıya kapılırdım. Bundan önce. Bana sıkıntı veren. merak ve heyecanla sonucu beklerdik. astronomiden. Sonra. Duvar diplerine serdiği sedirlere oturmaya alışamadığım için. benden bir şey öğrenmek ister gibiydi. Sultan'm doğumunda. ona bilimden. bir tarüşmaya çekmek istediğini . ilk günlerde hep öyle bakardı: Bir şey öğreniyormuş. Evi küçük. Bir iki kere de benzerliği sezdiğini. deneylerimizi tartışırken. o işi yapmayacaksam özgürlüğün neye yarayacağını söyledi. biz. Gardiyanların kullandığı kelimelerle konuşuyordu. Paşa. Paşa yapacağı düğünün eşsiz olacağım söylüyordu. Üstelik bilgilerimiz birbirini tutuyordu da: Bütün sorun iyi bir kâfuri karışımı elde etmekti. bir kahkaha attı. diyordum. Bunun için yapılacak şey terazi ve ölçeklerle tartıp dikkatle hazırladığımız karışımları geceleri Sur-dibi'nde ateşlemek ve gördüklerimizden sonuç çıkarmaktı. benim anlayamadığım bazı bilgiler ediniyordu: Çünkü. ama o sırada sanki o şeyin ne olduğunu bilmiyordu. aptal aptal bakmış olmalıyım. O oturuyordu. çok sonraları. sonradan ölen bir Maltalı'nm ateşbazlarla hazırladığı gösteride. öğrendikçe meraklamyormuş gibi. evin içini boğucu yapan bu kopukluktu işte! Gerçi çekingenliği beni cesaretlendiriyordu. beni küçük bir deneyden geçiriyor. cevabımı öğrenince. Gece ayrılmadan önce Hoca'nın Halic'e bakan evine dönüyor ve sonuçlar üzerine uzun uzun konuşuyorduk. ama bir an ötekiyle gözgöze gelince bana bir tuzak hazırladıklarından kuşkulandım.21 . mühendislikten anladığımı söylemişim. Hoca hoşlanırdı bundan. günışığmda o inanılmaz silah için çalışırken yaptığımız gibi. "Hoca" dediği benzerime döndü sonra: Sorumluluk ondaymış. Belki bu duyguyu bana. kimi zaman kör karanlıkta. ben ayakta durur. beni. Çıktık. hatırımı sorunca hücrede çektiğim sıkıntılardan. Paşa'nm yalnızca "Hoca" dediği benzerim de çalışmış. Sanki bana bir oyun oynuyordu. ama Paşa benim de ona yardım edebileceğimi düşünmüş. Hazırladığımız fişekleri. sıkıntılı ve sevimsizdi.# H uyuyormuşum. bir başka seferinde. ayaktaydı. Ama onun da bilgisi benden fazla değilmiş. ya da her şeyin bir anda değişip eski düzenine döneceğinin bir belirtisi olduğunu düşünmek üzereydim ki. Sırasıdır diye. ama bundan öncekilere hiç benzememeliymiş yapılacak şey. peki ya gökyüzüne fırlatılan o fişeklerden. Paşa hatırhyormuş. Paşa geldiğimden beri hiç kadınlarla yatıp yatmadığımı sordu bana. beni dinlemedi bile. Sanırım. kapı açıldı. bizi seyreden çocukların hayran oldukları adamlarımıza ateşletirken. benzerimin az ötesinde. ama gerçekleştiğini. bana niye hâlâ Müslüman olmadığımı sorarken. ama bunun farkında değilmiş gibi davrandığını düşündüm. Birbirimizi tamamlayacakmışız! İyi bir gösteri yaparsak Paşa bizi sevindirecekmiş. istediğimin ülkeme geri dönmek olduğunu söylemeye kalktım. Ama bu tuhaf bilgiyi derinleştirmek için bir adım daha atmaya sanki çekiniyordu. küçük bir deftere ben gördüklerimizi yazmaya çalışırdım. belli belirsiz. kendisine "Hoca" dememi isteyen bu adam veriyordu: Beni gözetliyordu. Eteğini öptürdü. Bir keresinde. İçerde neredeyse hiç eşya yoktu. böylece soluk bir lambanın ışığında da olsa beni doya doya seyrederdi. bir de fişek gösterisi hazırlatacakmış. beni çağırdılar.

ama merakını açığa vuracak bir şey söylemekten çekiniyordu. küçük bir gezegen çarptı gözüme. Bir gece olağanüstü bir yüksekliğe tırmanan bir fişeğin verdiği zafer heyecanıyla Hoca söyledi: Bir gün. arkamızdan dolaplar çevirerek işimizi elimizden almak isteyen düşmanlarımız bile. soluk bir yeşilden başka bir şey elde edemedik. bir kenara bırakıverdiğim kitabın beni heyecanlandırmadığını görünce öfkelendi. o küçük yıldızı bulacağım söyledi. Bu çekingenliğimi hissetti. Hoca. Bana. sabırla yeniden açtığım kitabin sayfalanın çevirirken. ona. elime kötü bir elyazısıyla yazılmış bir kitap tutuşturdu. Başka hiçbir fişeği. ta Ay'a kadar gidecek bir fişek bile hazırlayabilirmiş. ama başka bir şey de söylemedi. sözümü kesti. sanırım. beni yalnızca gezegenlerin Arapçaları ilgilendirdi. benim kadar onun da sinirlerini bozan bir sessizlik oldu. o sırada ısınacak gibi değildim. kendimi tutuyordum. konuklan selamlamak ve gösteriye hazırlamak için dimdik tırmanan renksiz fişekleri ateşledik. ilkel bir şemaya rastladım. Dünya'ya göre gezegenler. ama birbirine yakın bir kahverengiyle. Şu fişek gösterisini kazasız belâsız başarıyla düzenlersek. Bir şey söylemedim. Sonra. başarımızın sırrını da biliyorduk: Hoca tek tek gezdiği İstanbul aktarlarının birinde. başka bir özetinden çıkarılmış ikinci bir özetiydi. Padişah'm bizi seyretmeye geldiğini söyledikleri zaman çok heyecanlandım. sorun yalnızca gerekli barut karışımını bulmak ve bu barutu taşıyabilecek hazneyi dökebilmekmiş. dedikleri zaman dua ettim. şimdiye kadar İstanbul'da yapılanların en iyisiymiş. » Düğünün ikinci gecesi yaptığımız gösteri de öyleymiş. şaka yapar hali yoktu hiç. ben susunca. fişekler fırladıkça çember hızlanarak döndü. Önce. O günlerde üzerinde anlaştığımız tek konu belki de buydu: İkimiz de birbirimizi küçümsüyorduk. döndü ve birden etrafı gün gibi aydınlatarak durdu. ama Dünya'ya en yakın yıldız da o değil miymiş? Ona hak verince. Ay'la yeryüzü arasında. Sabaha doğru. beni küçümsediğini anladım. Hoca'mn dediğine göre. bu da öfkelendirdi beni. Kendi küçük başarımız. bunun elyazmasma sonradan eklendiği.*. Uslu bir öğrenci gibi. Ertesi gün. mürekkebinin tazeliğinden anlaşılıyordu.anlayınca kendimi tuttum. o da biliyormuş Ay'ın çok uzakta olduğunu. belki ülkeme dönmeme izin verirler. parlaklığa renk versin diye toza akla gelebilecek her maddeyi karıştırdık. sözü astronomiye getirebilecek kadar yukarı tır-mandıramadığımız için. kendisinden değil. Sonraları. onlara da. beklediğimizden de güzeldi. biraz dikkat edince. ama bunun Ay'dan daha yakınlarda bir yıldız olabileceği konusundaki kuşkusunu değiştirmeyeceğini söyledi. Bir an kendimi Venedik'te sandım. bir şey ters gidecek. kendimi beğenmişliği bırakıp. hemen arkasından Hoca'yla "değirmen" dediğimiz çemberli düzeni harekete geçirdik. bir geceyarısı yeniden sordu: Ay'ın en yakın yıldız olduğundan nasıl bu kadar emin olabili-yormuşum? Belki de bir göz yanılsamasına kaptırıyorrnuşuz kendimizi. 26 korkunç da bir gürültü. 25 Yazmayı sonuna kadar karıştırdıktan sonra. O zaman. Ptoleme kozmoğrafyasınm temel kurallarını kısaca anlattım. o yıldızdan. bu konu bir daha açılmadı. Halic'in karşı kıyısından. Batlamyus hakkında kendisinin de bilgisi olduğunu. dükkâncının da adını bilmediği bir toz bulmuştu. mükemmel bir parlaklık veren bu sarımsı tozun kükürtle göztaşı karışımı olduğuna karar verdik. sırrını elde edemediğimiz bir rastlantı olarak kaldı. gördüğüm astronomi eğitiminden ilk defa sözettim. Bir süre sonra. varlığının kanıtlarını şimdiden elde etmiş gibi sözediyordu. başlayın. sekiz yaşındaydım. böyle bir gösteriyi ilk defa . Ay'ın çok uzakta olduğunu söylüyordum. 24 iki gün sonra. Ama ışığın ve alevin şiddeti ve parlaklığı konusunda çok iyi sonuçlar alıyor. Merakla dinlediğini görüyordum. gök bir anda kırmızı. diye düşünüyor. basit çizgilerle çizilmiş kürelere yerleştirilmişti: Gerçi kürelerin yerleri doğruydu. sarı ve yeşil oldu. Hoca'ya geri verdim. bu kadarı bile. Yetersiz Türkçeme rağmen sökebildim: Almageist'in. sayfalarını çevirip bir gözatmam doğru olurmuş. . yıllarca ülkeme dönemeyeceğim diye ödüm kopuyordu. sandığım gibi rahatlamadı. ama aralarındaki düzen konusunda ressamın hiçbir düşüncesi yoktu. daha da huzursuz oldu. Yedi altın vermiş bu cilde. herkes öyle söyledi bunu.

kıyıdan attığımız fişeklerle havayı daha da kızıştırdık. fişek gösterisi herkesi memnun etmiş. Gündüzleri yanık maketleri onarttırıyor. nişanlımdan sözetmek gibi bir küçüklük bile yaptım. kimseye ilişmeden. ejderhalar gürültüyle yeniden birbirlerine girince sallardaki bütün fişekler ateşlendi. Suya batarken hâlâ üzerinden alevler saçıyordu. Derken. sanki ben de korkmuştum. Sonra çeşme dediğimiz düzeni harekete geçirdik. bunlar geçmiş yıllardaki zaferleri temsil ediyorlarmış! Benim esir düştüğüm yılın gemilerini geçirirken. bütün gövdesinden. tam zamanında yakılmış olmalı ki. havada tarrakalarla patlayan alev topları saçtı. Mukavva gemiler yanıp batarlarken iki kıyıdan da. filan. ağır ağır ejderhalarımızı geçirdik. fişekler de o gece giyemediğim ve bir daha giymemeye * yemin ettiğim bol düğmeli elbisemin kırmızısıyla patlıyorlardı. korkuyla bağırışıyorlardı. değildi. altında kimsenin göremediği küçük kara salıyla birlikte girdi. aptallaştım. yaratıkların gövdesine yerleştirdiğimiz fitiller de. bana bu kadar benzemesine rağmen bu benzerlikten hiç sözetmeyen bu adamı herkese anlatacaktım. düğmeler de ağabeyime dar gelen elbiseyle aynı renkti. Paşa. Düğün şenlikleri bitince Hoca'yı göremez oldum. Sonra. On torba barutla birlikte suratını da yakan bir köle kör oldu. karşı kıyıdakiler alev olduklarını daha iyi görüyor olmalıydılar. birdenbire söyleyiverdi: Müslüman olursam beni hemen azat edecekmiş. adamlarımızla birlikte bütün sal havaya uçacak diye korkuyorduk. ağzı açık. ortalık istediğimiz gibi. bir kese altın yollamış. Gösteriye 2H on gece daha devam ettik. Biraz sustum. cehennemin içine. orada. babası oğlanı-unutmuş. çünkü yeni kırmızı elbisemi bana değil. ama aklım onunla geçirdiğimiz hareketli günlere de takılmıyor k . Halic'e indi. çok eğlenmişler. ağızlarından. Önce. önce yenişemediler. • 27 çarkları harekete geçirdiler ve ejderhalar ağır ağır göğe doğru yükselmeye başladılar. hayretle. benim "Şeytan" dediğim yaratık. neredeyse mutlulukla koşarak gittim. vakit geçirmek için hastalara bakıyordum. Biraz sağa sola salındıktan sonra. beş adam boyu yüksekliğindeki bir çatının ağzından alevler dökülmeye başladı. Gösteriden çok memnun kaldığını^ ama Şeytan'm zaferini yadırgadığını söylemiş. Birbirleriyle dövüşe tutuşturduk onları. önceki gün üstübaşı kavgada yırtılan ağabeyime giydirmişlerdi. yeni oyunlar tasarlıyor ve zindandan getirttiğimiz tutsaklara fişek doldurtuyorduk. burun deliklerinden. öteki gemiler yelkenlimizi fişek yağmuruna tuttu. Hoca'yla tam masallardaki gibi. sonra. tasarladığımız gibi. kulaklarından alevler fışkırıyordu. mukavva kuleler ve hisarlar. o kadar fişek bağlamıştık ki ona. diye düşünüyordum. Ülkeme dönünce. Önce acele acele övdü beni. korkunç göğe bakıyordu. Artık ülkeme dönerim. burçlanndan fişekler salarak geçerken yanıp tutuştular.seyrediyordum ve şimdiki gibi mutsuzdum. Paşa'nm beni çağırdığını duyunca heyecanla. işte. Paşa. böylece. ben çok yetenekliymişim. sonra. ama işler yolunda gitti. çeşmenin ağzından fişekler fışkırmaya başlayınca bizim kadar heyecanlanmış olmalılar. ülkeme dönmek istediğimi söyledim. dövüşen ejderhalar alevlerini tüketerek kaybolurlarken Şeytan bir anda ateşlenen fişekleriyle birlikte gökyüzüne fırladı. Ertesi sabah. ama heyecanlarının yatışmasını istemiyorduk: Haliç üzerindeki sallar kıpırdadılar. sanki hangi şehirde olduğumun o sırada hiçbir önemi yoktu: Şeytan'm. Aklıma nedense tembel ve haylaz çocukluk arkadaşlarım. ben. babalarına el kaldıran ve nefret edilen çocuklar . sonra gök biraz kararınca. Allah!" diye bağırdılar. Sonra. beni hiç işitmemiş gibi yeniden aynı şeyi söyledi. tam bir cehennem yerine döndü. Hücremde oturuyor. esir düştüğüm günü bir daha yaşadım. "Allah. Bir an bütün İstanbul'u terör ve kerkuya boğduğumuzu düşünerek heyecanlandım. salların içindeki adamlarımız . sanki hayatta yapmak istediğim şeylere sonunda cesaretle başlamıştım. Başardığımızı yakınımızdaki bir çocuğun bağıra bağıra ağladığını işitince anladım. Bütün gün beni gözetleyen bu meraklı adamın kıskanç gözlerinden kurtulduğum için rahatlamıştım. . iki kıyıdaki herkesi coşkuyla bağırtarak. hepsinin üstünde alevlerim saçarak bütün gece asılı kalmasını istiyordum. Şaşırdım. o aptallıkla kekeleyerek annemden.

ama üşüyerek düşünüyordum. sonunda söz verdiği ve anlattıklarından tuhaf biri olduğunu anladığım adamın Hoca olduğunu çıkardım. küçük bir çukur kazıp yanıma geldiler. diye düşünüyordum. Orada bir kütük varmış. Üç gün sonra Paşa bir daha çağırdı. Bu sefer keyifliydi. bir yatalağa yardım eder gibi şefkatle. O zaman. Sonra . Paşa bana öfkelendi. bekledim. başım kütüğe yaslanmıştı. beni bahçenin bir köşesine götürürken. daha arkada kenarına bir 30 serçenin konduğu kuyuyla zeytin ve kiraz ağaçlarını . Beni hemen oraya gömeceklerini düşündüm. dinimi değiştirmeyeceğimi söyledim. bir başkasına teslim etti. kendimi önemsiyor. Önce gözlerimi kapadım. Bir daha sordukları zaman. beni cezalandırmaya kararlıymış. Paşa eteğini öptürdükten sonra gönlümü aldı. Ağaçlar arasından geçip giden kendi görüntüme sesleneyim dedim. diz çökertip başımı dayadılar. Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş.¦¦. belki de pişman olduğumu söyledi. Bir kâhya kararımı sordu. dinimden hayatım pahasına dönmediğim için beni sevdiğini söyledi. O zaman. biraz İslâmiyet hakkında konuştu. yanımıza rüyalara girmeyecek kadar gerçek bir başkası geldi. bir daha sormasınlar diyordum. ama sonra açtım. bir de. Müslüman olmaya niyedendim. ölmeden gömülme korkusu uyandı. sabaha kadar din değiştirmeye karar verebilirdim. Kâhya kolumdan tutup aşağı indirdi beni. iriyarıydı bu. koluma girdi. Başımı kütüğe dayamadan önce ağaçların arasından uçar gibi geçen birini görerek şaşırdım: Ben. kütüğün hemen yanında toprağı kazmaya başladılar. sakallarım uzamış. Onların arasındaki ceviz ağacının yüksekçe bir dalma uzun iplerle bağlanmış bir salıncak. biraz sonra sordular. Din değiştirmemin kaçmama yarayıp yaramayacağını çıkartamadığım için bir karara varamamıştım. evimizin arka bahçesine bakan bir pencereden gördüklerim canlandı: Bir masanın üstündeki sedef kakmalı tepsinin içinde şeftaliler ve kirazlar duruyordu. Biri baltayı aldı. Onlar mezarı kazana kadar kararımı veririm diyordum ki. Biraz daha düşünmeliymişim. çöktürdüler. Sonra. bir yandan da soru sordukça dinimden dönmemi zorlaştıran o ikisi gibi kendime acıyordum. yaklaşan şeyin uykudan farksız olacağını düşünerek : kendimi koyverdim. artık alıştığım sevgili hücreme dönersem. burada ölmenin çok aptalca olacağını düşündüm. Sonra birisine söz verdiğini anlatmaya başladı.geliyordu. İkisi. Bari.¦¦•: görüyordum. konağa çıkardılar. Üçüncü gidişimde Paşa'nm huzuruna çıkartmadılar. ama vakit yoktu " buna. ama bana bunu bir kâhya sordu diye değil! Şu sırada din değiştirmeye hazırlıklı olmadığımı söyledim. Bu kadar çabuk değil. Bir şey »söylemedim. dinimi değiştirmeyeceğimi söyleyince. ayaklarım toprağa değmeden sessizce yürüyormuşum. rüyalarımda sık sık gördüklerim kadar ince bir adamdı bu. sesim çıkmadı. Zindana. Din değiştirmeyeceğimi söyleyince. aptal 29 olduğumu söyledi. ellerimi çözerlerken azarladılar beni: Allah. ama hemen değil. masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir vardı. Uzun boylu. hafif hafif kıpırdanıyordu. ¦ Düşünürken. üzerine pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar konmuştu. Belki kararımı değiştirirdim. Hücreme döndüm. Başka bir şey düşünmek için kendimi zorlayınca. Muhammet düşmanıymışım. ensem ve sırtım üşüyordu. beni kaldırdılar ve söylendiler: Paşa çok kızacakmış! Orada. O sırada da Paşa beni Hoca'ya . bu sözün başıma gelecek bazı kötülüklerden beni kurtardığını anlıyordum. bütün gece oturup düşünür. burada beni güzel bir kızla kendi eliyle evlendirirmiş! Bir cesarete kapılarak. hem İslâmiyet daha yüce bir dinmiş filan. Kalakaldım. içimde ölümden başka. Paşa şaşırdı biraz. Söylene söylene daha da öfkelendi. bir duvar dibinde durup ellerimi bağladılar. Yukarı. belli belirsiz bir rüzgârda. gözümün önünde. Dinimi değiştirdim diye yüzüne bakamayacağım kimse yokmuş ki çevremde. sonra. Öbürü. orada. pek de büyük olmayan bir balta vardı ellerinde: Müslüman olmazsam. düşünmek istemiyor. Bana acıyarak bakıyorlardı. beni i| doğrulttular. ama az sonra atıp tutmaya başladı: Boş yere inat edi-yormuşum. Böylece dinim gözümde uğruna kolayca can verilecek bir şey oluverdi. Susunca hücreme geri yolladı beni. Paşa düşüncemi sordu. -¦ Hemen tutup götürdüler.

İşe başladıktan altı ay sonra. İlk başlarda. artık birlikte öğrenen. Hoca ise. "öğretmek" kelimesini kullanmıyordu: Birlikte araştıracaktık. artık. sonraları daha da ilerleteceği İtalyanca'yı söküp. tıp. Yürüyerek evine gittik. zelzelelerin ve gökgürültüsünün nedenleri de. Hoca'yla ayrıntılarını pek de merakla dinlemediğim "düşünceler"ini tartışmanın. ya da bildiklerini yeniden gözden geçirmesine yardım ediyordum. ona her şeyi öğreteceğimi söyledi. benim adımımı hiç atmadığım. Sabahları iki mahalle ötedeki camiin sübyan okuluna hocalığa gidiyor. bana. Ay ile Dünya arasındaki o yıldızın varlığı. Bahçede. aramızdaki sinir bozucu benzerliği yeniden. onun öyle yapması için bazı ayrıntıları ona hatırlatıyor. Böylece ilk yılı düşsel yıldızının varlığının. Çoğunu unuttuğum bu "düşünceler"i daha çok geceleri buluyordu. medreselerde öğren-dıklerimmiş "her şey". beni azat edip etmemek Hoca'nm elindeymiş. olsa olsa geciktireceğini düşündüğüm için ona hiç karşı çıkmazdım.. Büyük paralar dökerek Flemenk'ten mercekler getirtip yaptırdığı teleskoplarla. akşam yediğimiz uydurma bir yemekten. Aramızdaki bilgi farkı. orada. ağabeyinin bildiklerinin pek fazla bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışan zeki kardeş gibi davranıyordu. yakın bir zamanda ülkeme döneceğime umutla inanıyordum. tembel kardeşi kendisine yetişsin diye eski bildiklerini gözden geçirmeye razı olan iyiniyetli ağabey gibi hissediyordum kendimi. Hoca da konaktaymış. öğrenilmiş şeylerden daha doğal ve daha derinden gelen bir bilgi varmış gibi davranıyordu. benim ülkemde öğretilen bütün astronomi. haftada iki gün de. ya da onların peşinden sürüklenmekle geçiriyorduk. Bu "her şey"in ne olduğunu öğrenebilmem için aylar geçmesi gerekti. Pek bir şey anlamadan bakıyordum önce. ağaçlar arasında gördüğümün o olduğunu o zaman anladım. Geceyarısma doğru yıldızlan ve gezegenleri en çok merak ettiğini ekledi. bütün duyduklarım ve gördüklerim de. ben ise yalnızca. O sıralarda. ama tartışmıyorduk. çoğunun değersizliğini kendisinin de kabul ettiği kitaplarını aşan. hücremden getirip bir göze dizdiği ve benim hatırladığım ciltlerin sayısı kadardı. Geri kalan zamanı. altı ay içinde bütün kitaplarımı okuyup. Ben. Paşa açıkladı: Artık Hoca'nm kölesiy-mişim. Böylece. Aç olup olmadığımı sordu.hediye ettiğini söyleyiverdi. göller ve buludar A ve denizler hakkındaki düşüncelerim de. Açık pencereden içeri ayışığı giriyordu. Hoca da keyifle beni seyrediyordu. bir şey yiyecek halim yoktu. ya bu gece " düşüncelerine hazırlanmakla. birlikte bulacaktık. bundan sonra ne yaparsa yaparmış bana. ya da yokluğunun kamtlanm aramak için içine gömüldüğümüz astronomiyle uğraşarak geçirdik. bilim! Sonra hücremde duran ve ertesi gün getirttiği kitaplarda yazılanlar da. beni ancak ondan sonra azat edebilirmiş. Evin bir odasını benim için hazırlamış bile. Olağanüstü çalışkanlığı. kapı aralığından kendilerini dinleyen büyükleri evde olmadığı zamanlarda da derslerini inançla çalışan iki iyi öğrenci. hiç de istemeden gözlerken. Hoca. Okullarda. Paşa'ya sunacağı saatin ve kozmoğrafya kuramının ayrıntılarına gömülüp beni unuttuğu zamana kadar bu bakışını sık sık hatırladım. ben daha çok. dönüşümü. daha derin bir soruna girdiğini. Lokmalarımı çiğnerken. beni aşağıda bekliyormuş. ya da yokluğu konusunda hiç olmazsa kesin bir kanıt bulmamız gerektiğini söyledi. ve 33 i zekâsıyla. birlikte yürüyecektik. Sonra. bütün hatırladıklarımı da bana tekrarlattığı zaman hiçbir üstünlüğüm kalmamıştı benim. uzak bir mahalle camiinin muvakkithanesine uğruyordu. mühendislik. ona bir kâğıt da vermiş.. birlikte ilerleyen bir çift değildik. Hoca'nm. iki iyi kardeş gibi çalışmaya başladık. O düşünüyor. nehirler. Hâlâ ölüm korkusu vardı üzerimde. Oysa kendisinde. öna göre. yalnızca. Pazardan yeni aldığı güzel atını beslerken ona ileride yaptıracağı işleri düşünerek keyiflenen köylü gibi bakıyordu bana. Gene de önüme koyduğu ekmekle yoğurttan birkaç lokma yiyebildim. rasat aletleri ve cetvelleriyle çalışırken düşsel yıldız sorununu unuttu Hoca. Paşa odadan çıkıp gitti. Batlamyus'un dizgesini tartışma konusu yapacağını söyledi. ölümle haşır neşir olduğum bir günün korkulu gözleriyle. Benim dinimden dönmeyeceğimi baştan beri bildiğini söyledi. Paşa'dan beni bunun için istemiş. o söylüyor ben . mahallede bütün lambalar söndükten ve etraf sessizliğe büründükten çok sonra.

ellerimizdeki kaplarla Boğaz'a dökülen derelerin ısısını ve akıntısını ölçmeye çalışarak gezindik. gündüzle gece arasında büyük zaman farklılıkları olan soğuk ülkelerde. Paşa'yı. o da benim bu sezdiğimi düşündüğü için öfkeleniyordu belki: Uzun uzun bilimden sözettiği kadar zekâdan da sözederdi. bu yeni eşyayı musalla taşma benzetiyordu. Paşa'nm ricası üzerine. Dünya'nm da başka bir şeyin çevresinde döndüğünü ileri sürdü. yılda bir kere ayarlanan bir namaz saati yapmak vardı aklında. Misafir kalabalığı içinde. ama sonraları sandalyelere de. dünyanın yuvarlaklığı yüzünden. Namaz saatleri için. güneşin dönüş çemberine koşut eliptik dişliler döktürmek için İstanbul'a dönerken. Hoca'ya başka bir düşünce verdi: 34 35 Namaz vakitlerini gösteren kusursuz bir saat yapacaktı. Paşa. belki.dinliyordum: Yıldızların asılı durdukları saydam kürelerin saçmalığım anlatıyordu. denizin akışını seyrederek ve vadilerde. Masa denilen şeyi ona o sırada öğrettim. Paşa'nm sürgünden dönüşünü beklediğimiz yıllarda Boğaz'daki akıntının nedenleri üzerine yazacağı bir risale için aylarca Boğaz sırtlarında. Hoca önce hoşlanmadı. belki de onları orada tutan başka bir şey vardı. belki bütün f yıldızlar. Hoca. Hoca'yla ilgilenmiş. böyle daha iyi düşündüğünü ve yazdığını da söyledi. beni bile sormuş. görülmeyen bir güç. arkamızdan geliyordu. heyecanını yatıştırmak için bir de tersinden okudu. muvakkithanedeki dostlarından Paşa'nm Erzurum'dan döndüğünü öğrendi. bir işini görmek için gidip üç ay kaldığımız Gebze'de camiler arasındaki namaz va-kitlerindeki tutarsızlık. bu yeni düşünceleri ortaya atmak değil. yeni saatle etkileyecek. çağırttığı bir arabaya araçlarımızı yükletip ' Paşa'nm konağına gitti. •1 O günlerde. burada bir dirilişin tohumlarını. namaz ve oruç vakitlerinin nasıl belirleneceğini anlamaya çalışıyordu. sonra. İçten içe küçümsediğini bu sorunlarla ilgilenmediğimi gördükçe. Daha sonra Batlamyus'tan çok daha kapsamlı düşüneceğini ileri sürerek. böyle bir dişli takımını geliştirdikten sonra. Hoca beni hor görürdü. Ertesi sabah Paşa'yı kutlamaya gitti. bir çekim gücü. iliklerimize işleyen bir rüzgâr içinde. uğursuz olduğunu söylüyordu. şimdiki sorununun. masaya da alıştı. ölçülerini vererek bir marangoza yaptırdığım eşyayı eve getirince. kendi içindeki merakı herkese bulaştırarak atacaktı: İkimiz de bekliyorduk. Aylardır evi dolduran saatin ve modelin tek atlı arabanın yüklüğünde küçücük kalmasına şaşarak baktım. Dünya da Güneş'in çevresinde dönüyordu. bütün sorunun bu büyük saatin kurma aralıkları uzadıkça artan ve ağırlaşan dişlilerini harekete geçirebilecek kuvveti bulmakta olduğunu düşünüyordu ki. çok daha geniş bir kozmoğrafya için yeni bir yığın yıldızı inceledi. Sonraları. İstanbul'a döndüğü zaman tasarılarıyla. bu işe de Paşa'dan başlayacağını söylüyordu ki. elimizdeki fırçalarla yıldızlara boya sürdük. belki de merkez Zühre'ydi. Mekke'den başka. Akşam çok geç döndü. bizim varlığımızdan haberdar olmadığımız başka bir merkezin çevresinde dönüyorlardı. O gece saati söküp söküp yeniden kurduk. sözgelimi. Başka bir sorusu da. Sadık Paşa'nm Erzurum'a sürüldüğünü öğrendik. Dünya'nm. yıldızlan ve hareketlerini buradakilere tanıtmak olduğunu. diye düşünüyordu. belki de Güneş gibi. en azından her ay kurulup ayarlanmasını sağlayacak daha büyük bir dişli mekanizması nasıl geliştirilebilir. Sabaha doğru yıldızların dönüş mantığına ilişkin 37 bu metni. evren modelinin şurasına burasına birşeyler ekledik. ama bunlardan da çabuk bıktı. masamız bir eşeğin sırtında. ama benim "üstünkiğümü ve farklılığımı" sezdiğini düşünüyordum o sıralar. yeni bir dizge için ortaya kuramlar attı. ne yana dönerse dönsün insanın kıbleye bakabileceği bir başka nokta olup olmadığıydı. buluşları merak etmiş. belki de Ay. daha da geliştireceği ve bir modelle anlaşılır kılacağı yeni kozmoğrafya kuramıyla. Sonra. Masaya karşılıklı oturup çalıştığımız o ilk aylarda. dinleyicilerini etkilemek için gösterişli ve şiirsel bir dille kaleme alıp ezberlediği metinden bana parçalar okudu. saatin her hafta değil de. Başarısız bir kumpasa katıldığı söyleniyormuş. Hoca. .

Belki de.»yaktırmadı. Sonra ısrarla. Sofrada başkalan da varmış. Paşa somurtup önündeki araçlara küçümseyerek bakıyormuş. ama hemen anlamış sözkonusu olanın ben olduğumu. ama o da bir şey söylemedi. birden Paşa pat-layıvermiş. Böylece bir sessizlik olmuş." dedim. Arabanın karanlık ve sessiz dönüş yolundaki bir evde." demiş Paşa sonunda. Paşa'nın durakladığı o anın sırrını çözmek-teymiş. Farkına varılacak şeyin ne olduğunu sormadım. Paşa'nm yeniden ilgileneceğini umutla bekleyen Hoca. öyle de olabilirler. Bunu bana anlatırken benimle ilgilenmiyordu. Paşa. ya da niyetlerini anladığını söylemiş. Sönen mumun yenisini yakacaktım.38 39 anlatıyormuş. Paşa önce pek eğlenmiyormuş. Akşam yemeğinde Hoca yıldızlardan ve buluşlarından sözetmek için bir girişimde daha bulununca. Hoca'dan kalmasını istemiş. herkesin aynı kusursuz anda kılacağı namazın gücünden sözediyormuş ki. yatağında uyuyamayan birini düşledim ben: Tekerleklerin gürültüsü arasından iri saatin tıkırtısını duyuyor ve meraklanıyordu. ama Paşa ona inanmamış. yıllar sonra Padişah'ın da söyleyeceği şu sözü söylemiş: "O mu öğretti sana bunları?" İlk tepkisi yalnızca buymuş. hepsinin kendi buluşu olduğunu söylemiş. bir önseziyle korkuyordum. Hoca ise Paşa'yı daha da şaşırtan bir tepki göstermiş: "Kim?" Sonra. aklı Paşa konağındaki olup bitenlerdeydi hâlâ. bir suçlu arar gibi hâli varmış ve o suçlunun da çok sevdiği Hpca olmasına sanki gönlü bir türlü razı olmuyormuş. ağırlığın neye yaradığını sormuş. daha sofıra saatle ilgilenmiş. Paşa da beni hatırlamış. Halic'in karanlığına bakan Hoca söylendi. Paşa. Herkesin kendisine benzememesinden huzursuzluk duyuyordu sanki. insanların çift yaratıldığı konusunda bir gevezeliktir başlamış. başka şeylerden sözet-mişler. belli belirsiz bir merak duyup Hoca'nın anlattıklarını dikkatle dinlemeye başlamış. "İstersen zehirle.. hatta pek de anlaşılır gözükmeyen birtakım karışık bilgilerle keyfi yeniden kaçırıldığı için * memnun da değilmiş. ama sonra. Pencereden dışarıya. "anladım. neden daha ileri gitmedi?" bir soruysa bu. Hoca'nın bu konuda konuşmaktan pek de hoşlanmadığını anlıyordum. niye olmasınlar sanki. suçsuzların yerine geçen haydutlardan sözetmişler. "Kurtul ondan!" demiş. Hoca ezberlediği metinleri ona okumuş. Paşa'nm da dikkati çevresindeki diğer konuklara kaymış. Karanlıktayken söylemiştim bunu. belki o da biliyordu inanmadığımı. en azından. birbirlerini görünce korkan." Bir an korku ve umutla Hoca'ya bakmış olmalıyım. ama büyülenmiş gibi birbirlerinden bir daha aynlamayan benzerlerden. Hoca'nın ezberden okuduğu metni üçüncü defa dinledikten ve modeli-mizdeki dünyanın ve yıldızların birkaç kere fıldır fıldır gözünün önünde döndüğünü gördükten sonra. okumuş bir aptal olduğumu söylemiş. cevabını ben de onun gibi bilmiyordum: Belki ilerideki gidilecek o yer konusunda Hoca'nın bir düşüncesi vardır. istersen azat et. Hoca yeniden anlatmaya başladığında. ama biraz sonra karşılık verdi: Bütün iş. Olup biteni. benim yüzümü hatırlamaya çalıştığını. Sonra. Bu sırada Hoca saat kulelerini . Onlar işin farkına varıncaya kadar beni azat etmeyeceğini söyledi. Sonra araçlarım arabaya yüklettirmiş. birşeyler anlar gibi olmuş. Sonra karanlık ve ürpertici bir yılan deliğini karıştırır gibi. içini açtırıp dişlilerin. Böylece yıldızlardan sözedeceklerine benden sözet-mişler. Hoca'nm da bunu bilmediğini öğrenmekten. yıldızların herkesin sandığı gibi öyle değil. Paşa'ya benim." O zaman Hoca susmuş. "Neden durakladı. mekanizmanın. Bu sefer Paşa neşeyle karşılamış onu. İlk fırsatta bu sırrı çözmek için Paşa'ya gitti. Hoca gün aydmlanana kadar ayakta kaldı. böyle döndüğünü heyecanla tekrarlamış. annelerinin birbirine karıştırdığı ikiz kardeşlerden. Bir şey söylememi istediğini bildiğim için: "Paşa anlayacaktır. Yemek bitip konuk kalabalığı dağılırken Paşa. bu tuhaf şeyleri şakadan pek de hoşlanmayan tatsız bir ihtiyarın so-ğukluğuyla inceledikten hemen sonra. artık pek de istenilmediğini bile bile geç saatlere kadar konakta otunnuş. diye kuşkulanıyordum gerçi. Hoca'nm . Uzun bir sessizlik olmuştur diye düşündüm. korka korka parmağını tıkırdayan aletin içine sokmuş ve çekmiş.Araçları bahçesine indirdikten ve Paşa. Rahatlarsın. O zaman Hoca. "Pdd. bu konuda abartılmış örnekler hatırlanmış. ama aklına Hoca'nın yüzü geldiğini söylemiş.

Yalnızca Hoca'ya içi akçe dolu bir kese vermiş. Hoca yıldızları döndürdükçe modele takılı zil. Paşa'yı okuduğu metni dokuz yaşındaki bir çocuğun anlayacağı şekilde değiştirerek ezberledi. Ne ben. niye o kadar küre yoktu? Çünkü onlar çok uzaklardaydılar! Ne kadar çok? Çok. anılarımı toparlayıp kendime bir geçmiş uydurmaya çalışırken. üzerinde asılı durarak yıldızların döndüğü saydam küreleri burada göstermişti. Pastaya benzeyen kırmızı damlı evlerle. Bu yıldızlar havada öyle nasıl duruyorlardı? Saydam kürelere asılıydılar! O küreler neden yapılmıştı? Kendilerini saydam yapan saydam bir maddeden! Birbirlerine çarpmıyor muydular? Hayır. maketteki gibi kat kattılar! 42 O kadar yıldız vardı. o masalları resimleyen ressamlara uygun bir mutluluk tablosu olduğunu düşünüyorum. Arada bir başını kaldırarak göğe hayranlıkla bakan çocuğun etkilendiğini gördükçe coşuyordu. Padişah'm çevresindeki kalabalık da. bunun tam çocukluğumda dinlediğim masallara. geometri ve aritmetik bilen ve bildiklerine göre uyumla dönen. ama ona haksızlık etmemek gerektiğini hemen hissettim. çok! Öteki yıldızların da. kırmızı yanaklı sevimli bir çocuktu. ama sabırlı iğ olmak gerektiğini. Hoca. istediğim zaman istediğim yere gidebilirmişim! Akşamüstü araçlarımızı bir arabaya yükleyip saraya gittik. Araçları. ne de kolayca umutlanan Hoca hevese kapıldık bu sözden. vb. iftardan sonra Sultan'a çıkaracakmış. Onunla akran ve arkadaş olmak istediğimi o zaman 41 mı. yoksa çok sonra.gönlünü aldıktan sonra bir silah için çalışmasını öğüdemiş ona: "Düşmanlarımıza dünyayı zindan edecek bir silah!" Böyle demiş. birşeylerin farkına varma-sıymış. tuhaf rakkam! Padişah'ı. beklediğimiz dirlikten hiç sözetmemiş. evet. Ama aklı Padişah'ta değil nedense Paşa'daydı. gene göğe bakmıştı. onyedi taneydi. kendi kendine çalışıyordu. Evde açıp saydık. ama bir hafta sonra bir haber getirdiler. Bunun sırrını bir gün keşfedecekmiş. İstanbul sokaklarını seviyordum artık. vb. tersine çevrilince kar yağdıran o camdan küreler eksikti bir tek. penceremin önünde boş boş oturur hayâl kurardım: Masanın başında çalışan Hoca değil benmişim. onbeş yıl sonra yeniden karşılaştığımız zaman mı düşündüğümü çıkaramıyorum şimdi. Hoca geceyanlanna kadar odasına kapanırken. gösterdikleri yere. üstelik farkına varılacak şeyin ne olduğunu ben farketmişim gibi ya- . Sonra çocuk sormaya. Araçları. Padişah. hoş sesiyle çalıyor. görünmeyen adam olduğumu. işte Zühre şuradaydı ve böyle dönüyordu ve şurada duran kocaman şey de Ay'dı ve o da. Hoca'yı dinlemeye kandıracağını bu keseyi verdikten sonra söylemiş. onlar arasından. demek ki. merakla onu bekliyordu. Şimdi. küçük Padişah korkarak bir adım geriliyor. yerini başka türlü değiştiriyordu. Sonunda başlayabildi. Paşa'nm yapılmasını istediği silah nasıl bir şey olabilirdi? Benim söyleyecek pek bir şeyim kalmamıştı. Hazırlık olarak Hoca. Padişah'm hasta aslanı için ne diyordu? İyileşeceğini. zili yıldızların bir tam dönüş yaptıkları anlaşılsın diye biz koymuştuk! Gökgürültüsünün bununla ilgisi var mıydı? Yoktu! Neyle ilgisi vardı? Yağmurla! Yarın yağacak mıydı? Göğe bakılırsa yağmayacaktı! Gök. hikâyesine yepyeni şeyler eklemiş: Yıldızlardan akılları olan canlı yaratıklar gibi sözetti. boyu yaşma göre kısa. * Hasta aslan hakkında düşüncesini belirtirken. çekici esrarlı yaratıklara benzetti onları. sonra cesaretini toplayıp çınlayan aracı sihirli bir kutuya sokulur gibi yaklaşarak anlamaya çalışıyordu. döndükçe çalan zilleri var mıydı? Hayır. başkalarının da yardımıyla. Önemli olan çocuğun bilim ile safsatayı birbirinden ayırması değil. i beni de. Tabii. Gene aynı kelimeyi kullanıyordu. Paşa'nm neden durakladığında. Bilime merakını bu yöne akıtırsa. aptal bir çocuk gibi. Paşa bizi. ama bu silahın nasıl bir şey olacağını söylememiş. Eve döndükten sonra bu ayrıntıdan küçümseyerek sözetti. O sırada Hoca bir tutukluk geçiriyor. kestane ve erguvan ağaçları arasından hayâl gibi geçtiğimi düşlerdim. İşte. kendi oyuncaklarıymış gibi elliyordu. Çocuğun "böyle şeylere" meraklı olduğunu anlatmış. Hoca da cevap yetiştirmeye başladı. yıldızlar hakkında konuşurken yaptığı gibi. ikinci avluya kurduk. ben artık ülkeme ne zaman döneceğimi bile düşünmeden. bahçelerdeki iri çınar. işte o zaman Paşa desteklermiş Hoca'yı.

"Ötekiler gibi oldu. kanıtlarını onaylatıyordu: Çocuk zekiydi evet. gitti. Sonra bir köşede yatan başka bir aslanın yanma gitmişler.. Padişah'a durmadan annesinin öğütlerini hatırlatan haremağalarmm birinin yanındaki bir cüce. Padişah'm yıldızlarda olup bitenlerin arkasında bir mantık olduğunu sezdiğini söyledi. onları nasıl bulduğunu sormuş." demiş. düşünmesini şimdiden biliyordu. çocuk konuşmuş onunla. çiçekleri ve tabii. tatlı bir masal dinler gibi dinlemiş Padişah. Hoca'dan. Saraydan . pencere kafeslerinin arkasındaki o meraklı bakışlar altında sübyan okuluna gittiler bu sefer. "başka söyleyecek bir şey de aklıma gelmiyordu. saat için de çalışıyordu bu arada." dedi. çocuk olmak istiyordum! Hoca .'¦'. "dediğin çıktı. hayvanları da. "hata ettim. bulutları ve dağları. "Bilmediğini bilmek istemiyor artık!" Bir hafta sonra Padişah gene çağırdı. aslanhaneye. Ben ise artık Müslüman olsam da bir. ama müneccim olmadığını Padişah'a söylemiş." Sonra^ çevresindeki kalabalıkla birlikte avluya çıkmışlar. ağlamaya başlamış. Hoca'nm iyileşeceğini bildiği aslanın önünde durmuşlar. "Kırmızıydılar. çevresinin baskısından şimdiden kurtulabilecek kadar kişilik sahibiydi. Ondan sonraki haftayı Padişah'm anlayışına olan inancını pekiştirmekle geçirdi. içinde yalnız yıldızlan değil. astronomiden anladığını. biz onun için rüya görmeye böyle başladık işte. Hoca cevap vermemiş.'. Murat'ın taa doksan yıl önce buyurup rahmetli Takiyüddin Efendi'ye yaptırttığı ve sonradan ilgisizlikten yıkılan o rasathane gibi bir şey. Padişah. hayır.¦ çıkarken verdikleri keseden tam beş altın çıkmıştı. Canı sıkılan Padişah üstelemiş: Yoksa Hoca hiçbir şey bilmiyor muymuş. kaplanlar zincirlerle bağ-lıymış. gözleri parlayarak sormuş: "Bu aslan kaç tane doğurur kaçı erkek kaçı dişi olur?" Siniri bozulan Hoca sonradan bana. bütün âlemi. Yalnızca korkmuşlar. aslanı Hoca'ya tanıtmış." Balıkların hareketlerinde bir düzen sezmiş o an. Arabalarla saraya dönerlerken bir daha sormuş: "Aslan nasıl . Gözlerini açarak dinleyen Padişah'm suskunluğunu iyiye yorarak yıldızları gözleyecek bir rasathane yapılması gerektiğini söylemiş. ötekiler gibi pis kokmayan bu hayvan gebeymiş. Ertesi gün odasına kapanıp çalışmaya başladı: Birkaç gün sonra saati ve yıldızlan gene arabaya yükletti. Hoca.." dedi Hoca. Akşam döndüğünde canı sıkkındı. ama yanıldım. bu öğrendiklerinden çok yararlı sonuçlar çıkardığım söylemiş. ama susacak kadar değil: "Çocukların da Sultan 4. Ahmet'in dedesi III. pıyordu bunu. tanıdım onu! Aynı Ay'ın. Arabalarla At Meydanı'na gitmişler. Hoca anlattıktan sonra. ondan daha da gelişmiş bir şey: Bir bilimlerevi ki. Bunu bana anlatırken. sanki aralarında konuşup bu düzeni kusursuzlaştırmaya çalışıyorlarmış. o kadar. Havuzdaki balıkları göstermiş Padişah. Hoca balıkları akıllı bulduğunu söylemiş. Eski bir kilisenin sütunlarına. sonra. Arabalara binerlerken de ceza olsun diye kırmızı saçlı cüceyi yanma almamış. Padişah'm Hoca'ya teker teker gösterdiği aslanlar. bir çocuk gökyüzünün öte tarafında cehennem olduğunu söylemiş.. çok sonra. "Ama Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'den daha iyi biliyorsun!" demiş çocuk. nehirleri ve denizleri. bizim evin penceresinden gözükmesi şaşırttı beni." dediği bir şey yapmış. gözlemleyen bilginler yanyana gelsinler ve gözledikleri şeyleri konuşa konuşa ilerletsinler ki. tıpkı rahmetli dedesi I. "Aslanım iyileşti. kendini tutamayıp aynı konuya döndü: Aslan sorunu önemli değilmiş. ikinci avluda geçirdiğimiz dakikaları bana tek tek hatırlatıyor. evet. çok daha sonraları söylemeyi tasarladığı şeyleri hemen anlatmak zorunda kalmış: Yıldızlardan çok şeyler öğrendiğini. sorunca. aklımız gelişsin. benim de ilk defa duyduğum bu tasarıyı. Müslüman olmasam da diye düşünüyordum." dedi onun için. Ama Paşa'dan umudunu kestiğim seziyordum. evet! Sonraları. leoparlar. Sultan bizim için rüyalar görmeye başlamadan önce. Sultan. diye korkuyormuş. yıldızlara boş yere mi bakıyormuş yoksa? Bunun üzerine Hoca. çocuk hayvanları seviyormuş. Ah Padişah. çevredekilerden işiten olur da Hüseyin Efendi'ye yetiştirirler.¦. çünkü çağrıldığında Paşa'ya öyle demiş. Sultan onu azarlamış. Hoca. Hoca'yı neşeyle karşılamış.3 gibi anlayacaklarını düşündüm. bu söze gülünce. silah için de birşeyler düşündüğünü sanıyordum.

"düşünüyorum. ne düşündüğümü öğrenmek için 47 kurduklarını bana anlatacağından emindim. bu tür açıklamaları yapmaktan ben de çok hoşlanmama rağmen. Aksaray'daki o eve gitmiş. uğraşıyor ama ilerletemiyor. kadınları sordu. inatla tekrarlayarak söylerdi: Paşa'nm da ayağını kaydıracaklarmış.doğuracak dersin?" Hoca. "O bilgiyi kafalarının içinde tutabilecekleri bir yer yok mu?" dedi. küçük bir soruna takıldığı için yardım isteyen öğrencinin alçakgönüllü utangaçhğıyla beni içeri çağırdı. bu benzerlik. Padişah'a sunmak için yapmalıymış. Birkaç yıl önce. aptal değiller. Hoca'nm hiçbir zaman öğrenmek istemeyeceği ve varlığı bana tuhaf bir cesaret . aptal oldukları için öğrenecekleri şeyin önce neye yarayacağını soruyorlardı. "Niye o kadar aptallar?" Sonra." diyordu. "aptallar üzerine düşünüyorum. "Beraber onları düşünelim. düğünde kimse onun ben olmadığını farketmiyordu. dahası nedense alınmıştım da. iki-üç haftada bir yaptığımız gibi. sarayın içinde de birşeyler tezgâhlandığını seziyormuş. ülkemde. "O aptal çocuğu avucumun içine alacağım. eve dönüyorduk. aptal oldukları için birbirlerine benzi-yorlardı vb. ama neyi düşündüğünü söylemeden eve gelir gelmez odasına kapandı. "Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'den daha becerikliyim!" Padişah'tan sözederken bu kelimeyi kullanması beni şaşırtmıştı. müzik dinledikten sonra kadınlarla yatmış. Hoca'dan çok bana ilgi duyduğunu seziyordum.. sabaha kadar çalışacağını söyledi. Paşa İstanbul'dan sürüldükten sonra bana söyledi." Bir an. bunu gelip geçici bir • vezir için değil. "Kafalarının içinde bir . bana açılacağından. ama kafalarında bir şey eksik. nedeni galiba kendisine de açık olmayan bir öfkeye boğardım." dedi ciddiyetle. Hoca'yla aramızdaki benzerlikten. yakında Yeniçeriler bir şey yapacaklarmış. Geceyarısmdan çok sonra odasından çıktı. bana. ya da düşüncesini. nişanlımla evleniyor. beni uykudan uyandıran gözyaş-larıma rağmen ikisi de kim olduğumu anlamadan bana 46 sırtını dönüp uzaklaşıyorlardı. Benden hem vazgeçemediğini. Gördüğüm bir rüyayı o günlerdeki boşboğazlığımla ona anlatmıştım: Benim yerime geçip ülkeme gidiyor. yalnızca bu belirsiz silah tasarısıyla uğraştığını düşündüm. aptal oldukları için ayrıntılara değil özetlere meraklıydılar. yoksa günlerimi zehirlenme korkusuyla geçirecektim. sorguya çekmiş onu: Beni sorduğunu. Benim aptallığım başka türlüymüş. Hoca'ya bir şey söylemezdim. Paşa'nm ikimiz için dediklerini sorar." dedi sonra birden. hakkımda araştırma yaptırdığını çok sonra. çevresine bakındı. Paşa'nm elediği gibi. Gene de. Hoca. sanki. İlerletseydi çünkü. bense bir Türk kıyafetiyle bir köşeden seyrettiğim eğlencenin ortasında annem ve mutlu nişanlımla karşılaşıyor. bunun kadınlarla ilgili bir şey olduğunu düşünerek sustum. O sıralarda iki kere Paşa'nm konağına gitti. Paşa'nm." kim olduğunu sormadım. Bir ara. O zaman. o kelimeyi bütün kilitlere uyan sihirli bir anahtar gibi kullanmaya başladı: Aptal oldukları için başlarının üstünde gezinen yıldızlara bakıp düşünmüyorlardı. alışmadığım bir arsızlığa iterdi beni: Durup durup Paşa'yı. O sıralarda. beni küçümsemeye çalışarak da olsa. hem de utandığını sezmek. daha önce düşündüğü için söylemiş bu sefer: "Doğan yavruları birbirlerine denk olacak!" Bana evde bu sözün hiçbir tehlikesi olmadığım söyledi. Ben de. Hoca'nm. kapandığı odada hâlâ bütünüyle alışamadığı masaya oturup önündeki boş kâğıtlara baktığını. Hoca'yı. hiç yapmadığımız bir şeydi kadınlardan sözetmek. benden daha çok Paşa'nm tedirgin olması gururumu okşardı. Belki de bu yüzden Paşa'nm da o aptallardan biri olduğunu söylediğinde Hoca'ya karşı çıkardım. tek başıma. galiba. Hiç çekinmeden. sanki bir kelime arıyordu. benim cevabımı biliyormuş gibi ekledi. O sıralarda.. O sıralarda benimle değil aptallanyla ilgiliydi zaten. Bu yüzden. "Yardım et. silah için çalışacaksa. -o zaman sinirlenirdi. sırf bu benzerlik yüzünden Hoca yaşarken tehlikeden uzak olduğumu düşünürdüm. iç sıkıntısıyla ev işleriyle uğraşıyordum. artık sayfalarını bile çevirmeye üşendiğim kitapların arasında kaldım ve onu düşündüm: ilerletemediğine inandığım herhangi bir tasarıyı. "Peki. masanın başında saatlerce utanç ve öfkeyle bomboş oturduğunu. Bir akşam. sonra. Paşa. Boş boş baktığımı görünce. ilerleyemiyorum." dedi bana. diyordum." "Onların. masasının başına. Sonra. veren bir sırdı: Kimi zamanlar. kendi denetimi dışında Padişah'la yakınlık kurmasından hoşlanmıyordu.

karıncaların hayatı. Amerika'daki kırmızı karıncaların düzenini anlattı. ama pek başaramı-vordum bunu. bunun için. defterlerini ele geirmek için harekete geçti. Paşa katli için fetvayı en sonunda almış. Hoca. o da saklandığı yerde rahat durmayıp. Padişah'a . ama sanki yok öyle bir şey. hem sonunda ne olacak diye merak ettiği için. diye sağa sola kâğıtlar yolladığından yerini belli etmiş. "Ah. şu dolabın gözleri gibi. Sonraları. "gövdelerimizi. üzerinde uzun uzun dikkatle çalıştığımız bir bölüm oldu. kutular. ama bütün bunları benden öğrendiğini düşünmek hoşuma gidiyordu. öfkeyle bundan çok daha iyisini yapabileceğini söyledi. sonuna kadar gidecekmiş. "İnsanın j niye öyle. Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin cesedinin İstinye kıyısında bulunduğunu duyduk." Sanki biraz utandı. keşke gerçek bir hekim olsaydın da bana öğretseydin." dedi sonra. çok paralar vererek aldığı bir elyazmasım daha yarısına gelmeden öfkeyle bir kenara attıktan sonra ve artık sırf alışkanlık yüzünden muvakkithanede buluşup söyleştikleri dostlarından ayrıldıktan sonra söylüyordu ve iyi ısıtılmamış hamamda üşüttükten sonra ve çevresine ve çiçekli yorganının üstüne serdiği sevgili kitaplarıyla yatağına uzandıktan sonra ve cami avlusunda abdest alanların budalaca konuşmalarını dinledikten sonra söylüyordu ve donanmanın Venedikliler'e yenildiğini öğrendikten ve yaşının geçmekte olduğunu söyleyerek onu evlendirmek için ziyarete gelen mahallelileri sabırla dinledikten sonra. karışık şeyleri içine yerleştirebilecekleri bir köşe olması gerekir. Dediğini yaparken ben de ona yardım ettim. Sadık Paşa yakında ölecek. bildiğimiz kara karıncaları yetersiz bulunca. belirtisi var. gene tekrarlıyordu: Sonuna kadar gidecekmiş. Bu da ona. ben. ama Saray'ın birinci avlusunun * aşırı temizliği yüzünden yeterince bilgi sahibi olamadığı bir konu olan. kertenkeleleri anlattım. hem de yapılacak başka bir şey olmadığı için. 5) Hoca'nm. Şimdi düşünüyorum: Bu yazdıklarımı sonuna kadar okuyan kim. Bu amaç için. tavşanları. Anadolu'ya geçmek isterken cellâtlar sandalına yetişip boğmuşlar. Hoca'nm bu sözünü tutmadığını söyleyebilir? 4 m 50 Yaz sonuna doğru bir gün. ne anlama geldiğini ikimiz de biliyormuşuz gibi. Malına mülküne elko-nulduğunu öğrenince Hoca Müneccimbaşı'nm kâğıtlarını. Sultan'm çok ilgilendiği. An-lamıyordum. birikmiş ne kadar parası varsa rüşvete harcadı. bu sözünü sık sık tekrarladı. ya da hayâl edip anlatabildiğim her şeyi sabırla izleyen hangi okuyucu.kutu. sonuna kadar gideceğini her söyleyişinde. karıncaların düzenli. Sicilya lehçesiyle konuşan mavi papağanları ve çiftleşmeden önce karşılıklı oturup birbirlerinin tüylerini temizleyen sincapları hatırlayarak anlattım. Anlıyor musun?" Birşeyler anladığıma 48 kendimi inandırmak istiyordum. gövdelerimiz ve kafalarımızın içini. Beni korkutmak istemediği için takındığını sandığım sağlıklı bir tavırla açıkladı: Teslim olacak değilmiş. çayırlarında gördüğüm güzel atları. sunmaya karar verdiği Hayat-ül-Hayvan ve Acaib-ül-Mahlûkat adlı iki risale için ona Empoli'deki evimizin geniş bahçelerinde. sübyan okulundaki öğrencilerin yıldızlardan çok melekleri merak ettiğini bana anlattıktan sonra söylüyordu. ya da böyle olduğunu kim bilebilir ki zaten?" dedi sonunda. O sıralarda çok da sık söylüyordu bu sözü. hayalgücümün ne kadar sınırlı olduğunu söylemesi üzerine. olup biteni. Amerika denilen yılanlı ülkede yaşayan ve yaşadıkları hayatı hiç değiştirmeyen hımbıl . Yeniçeriler'in bir isyan hazırlığı içinde olduğunu öğrendiği zaman söylüyordu. başına gelenlerin nedenlerini soran çaresiz bir âşıkın hüzünlü ve öfkeli inlemelerine tanık olduğumu sanırdım. Ama takındığı bu kararlılıkta daha çok soru soran hülyah bir öğrencinin edası vardı. mantıklı hayatını kaleme alırken çocuk Padişah'ı eğiteceğimizi de düşlüyordu. Uzun bir süre karşılıklı sustuk. alelade eşekleri. nilüferli havuzumuzdaki bıyıklı frenk kurbağalarını. Bir akşam eve koca bir sandık içinde getirdiği binlerce sayfayı bir hafta içinde yuttuktan sonra. kitaplarını.

zaten yeni Müneccimbaşı'nm bu işi gereğince yapabilecek kadar aptal ve saf olan Sıtkı Efendi olacağım. can havliyle kendini savunmasını ve arsız tazıların küçük parçalara . Hoca'nm da. Bostancıbaşı her şeyi hazırlamış: Tavşanları ve tilkileri koyuverip arkasından tazıları saldılar. hayâl gücümüzün renkli hayvanlarına çocuğun nasıl bir tepki göstereceğini merak ederken.? Sultan'ı ve annesini öldürtüp yerine Şehzade Süleyman'ı' 54' geçirmek için bir düzen kurmuş. ama bu bilimi yapabilmek için gerekli her şeyi de yapacağını söyledi. birbirine denk iki | yavru doğurduğunu. Akşam. o Padişah'm yanma. sıra kendisine geldiğinde. Akşam Hoca anlattı: Padişah bu olay neye yorulmalı diye sormuş. Müneccimbaşılığm uğursuz bir iş olduğunu. ama sökmemiş. aralarında yeni Müneccimbaşı Sıtkı Efendi de olan kalabalığı Sultan susturmuş. hayvanlara ve ava düşkün bir çocuk kralın bilimle ilgilenmediği için. Sonraki ay. siyasi dolaplar çevirdiğini. olup biteni. ama köpek yetişip yakaladı onu. Hoca'nm eski Müneccimbaşı'nm kitaplarını elde ettiğim duyduğunu. ama tehlikeyi kazasız belâsız atlatacağını söylemiş. tavşan gene kendini suya attı. Nü çevresindeki çayırlarda rastlanan mavi i kanatlı boğaları ve pembe kedileri sormuş. ben. hem de hisseli bir kitap yazma düşüncesini verdi: Bana ayrıntılarını anlatırken." diye izin vermedi. "Şimdiyse her şey üç boyutlu. hem acıklı. kalabalıktı.yerlilerin başlanna gelenler üzerine. Hoca tuhaf | bir zafer sarhoşluğu ve korku içindeydi. Paşa. "Gerçek eskiden böyleydi. bu görevi almasını hiç istemediğini. ölüm tehlikesinden sözeden. Sonra doğanların başına üşüştükleri karakuşun. bilimden başka bir şeyle ilgilenmediğini söyleyerek. Hoca. yeniçeri ağalarıyla anlaşmış. ya da. bunun o göreve gelenlerin hepsinin sonunda öldürülmelerinden. ama bunun yıldızlarla değil silahlarla ilgisi olduğunu." dedi Hoca. Müneccimbaşı Hüseyin Efendi'nin boyundan büyük işlere karıştığını. ayırdıkları bir tilkinin acıklı sonunu seyrederlerken. Sonra. hâlâ saraydan neden çağırılmadığım düşünüyordu. Düşmanlan. üzerinde ciddî bir yara olmadığını görünce sevindi. gerçek gölgeli. arkasında ikizini taşır gibi sabırla katlanarak taşıyor. Hoca'nm sözlerinin kulağına küpe» olacağını söylemiş. en sıradan karınca bile gölgesini. Ama yabancı bir köpek öte yakadaymış. Paşa'ııın aracılığıyla sunmaya karar vermişti. Padişah "tavşan azat olsun. Padişah'a ulaştırmasını istediği risaleleri vermiş. Sultan'm hiç beklenmedik yerden düşmanları çıkacağını. Herkesten sonra. iki başlı yılanları daha anlaşılır kılmak için çağırdığımız minyatür ustasının çizdikleri ikimizi de memnun etmedi. Kanatlı mandaları. hayvanlar kitaplarını çok sevdiğini söylemiş. evde bilimden başka bir şeyle ilgilenmeyeceğini. Hoca. Hoca. Ava çağırdılar sonunda. ama sonra çok pişman oldu bundan.. şimdi onun boş kalan yerinde gözü olmasından kuşkulandığım. sanırım bitirmeye cesaret edemedi hiç. altı bacaklı öküzleri. Kâğıthane deresi kıyısındaki Mirahor Köşkü'ne gittik. bu işle ilgilenmemesini istediğini söylemiş. yıldız ilminin safsata 52 olduğunu." Sultan hiç sordurtmadığı için. bilim denen şeye inandığını. ilk iş olarak da Paşa'ya lanet okudu. bostancılar hemen üşüşüp köpeğin ağzından tavşanı aldılar. seyrettik: Tavşanın teki arkadaşlarından ayrılıp kendini suya atınca herkes onu izledi. risaleleri Padişah'a. Padişah'm çevresinde toplandı. sonunda nasıl İspanyol gavurları tarafından kazığa oturtulduğunu da yazacağım söylediği bu kitabı. Hoca da ona. Çocuk hemen hayvanı inceletti. dağ başına götürülüp tavşanın salıverilmesini buyurmuş. aralarında Hoca'yı ve kırmızı saçlı cüceyi de '! gördüğüm kalabalık. hattâ Padişahla tavşanı bir tutan bu yorumu kötülemeye kalkışmışlarsa da. daha da kötüsü. yüze yüze karşı kıyıya geçince bostancılar oraya da köpek salmak istediler. ama biz uzaktakiler de duyuyorduk. baksana. aslanının biri dişi biri erkek. çok sevdiği ve bilimine güvendiği Hoca'nm da bu yüzden. Kösem Sultan'ı ağzından burnundan kan gelene kadar boğup öldürmüşler. muvakkithaneye gelen . günün birinde sırra kadem basıp yok olmalarından anlaşıldığım. Padişah'm huzuruna getirdiler. Saray'da birşeyler olduğunun haberini bundan çok sonra aldık: Kösem Sultan. Sultan. uzaktan seyretmeye.

artık kimseden korkmadığını söyledi. Hoca'nın bu tehlikeyi öngördüğünü söylemiş. hemen sözü babaannesinin kumpasına getirmiş. bir de. yıldızlar da aptallara metelik vermiyordu. bu kehânetleri okurken önce eğlendiyse de. ' larından. başka hiçbir yere çıkmıyordu. dirlik beratı için yaz sonunu beklemesini söylemişler. ama umutsuzluğa kapıldı: Rasathane gerekiyordu. ama Valide Sultan razı olmamış. . Kafalarımızın içinden. uçan balıklara bakar.aptal dostlarının dedikodularından öğreniyor. aklına tavşana dişleri işlemeyen hain köpek gelmiş çünkü. ebced hesabı ve başka yöntemler kullanarak dünyanın geleceği konusunda alçakgönüllü gözlemlerde bulun-fc muştu: En sonunda. Hoca'ya uygun bir yerde bir dirlik verilmesini buyurmuş. kapalı günler başladı.memesi gibi. Hoca. sarayda. Hoca. Hoca. kitabın önceki sahiplerinden birinin sıkıştırdığı vezinli kafiyeli mısralardı. Hoca dirliğin gelirine güvenerek bahçeye küçük çapta bir rasathane kurmayı tasarladı. bilmiyorum. ne saraydan. Padişah. aramızdaki benzerliği benim kadar gördüğünü düşünürdüm. Amerika'daki kırmızı karıncalardan sözederek yeni bir karmcanamenin düşlerini kuruyorduk. Kış geldi. Bir daha da ölümünden başka haberini almadık. Sonbaharda. sayfalarım açar. bir ara kozmoğrafya kuramını yeniden ele almayı düşündü. Padişah'm sözünü verdiği dirlik. ama Paşa sürgün edildiği. İş kehanete kalmadan. üstelik aptalların yıldızlara metelik ver. bana bakarken kendini görüyor artık. ya da küçümser gibi yapmaya üşeniyordu. ne de kışa doğru. dört kızdan sonra. Çocuktan da. hangi yanlışın kendi ucuz araç56 . ama çevresindeki aptalların baskısıyla aramadığı anlaşılıyormuş. ama sonunda. Hoca'yı ancak bahar başında çağırdılar. günahsızı günahkârdan ayıran bir veba çıkacak. her hareketinden. Arada bir. malını mülkünü alıp Erzincan'a sürmüşler. yeni bir tahrir yapıldığını söylemişler. İki ayını. tuhaf ve korkutucu bir kararlılıkla sözediyordu artık: Kapağını açıp içine bakabileceğimiz sandıklardan. Padişah'm bu satırları okuyunca ne düşüneceğim merak ederdim. Onu da boğduracaklarmış. diye 55 4 m® i «s* meraklanirdim: Neydi düşündüğü? Hayvanlar üzerine uzun bir risale daha bitirmiştik. O gece. canına kastedenlerin çığlıklarını işitirken hiç korkmamış çocuk. Hoca'nın dediğine göre. yerleştireceği araçların maliyetini hesapladı. . ama bu sefer çabuk bıktı: O sırada bir sahafta Takiyüddin'in yaptığı rasatların sonuçlarım toplayan kitabın. her sözünden kendisini uzun zamandır düşündüğü. Soğuk gecelerde. kötü bir elyazısıyla çıkarılmış bir nüshasını bulmuştu. "Ya devlet başa. rasatların doğruluğunu denetlemeye harcadı. hangisinin Takiyüddin'den. ama Sultan'm bu tehlikeden sağsalim kurtulacağını da öngörmüşmüş Hoca. altmışlık usulle hesabedilmiş trigonometrik çizgi cetvellerinin arasına. Sinirini daha da bozan şey. ama evimizde. hangisinin de el-vazısı kötü kâtibin dikkatsizliğinden kaynaklandığını çıkaramadığı için. Hoca'ya. Çocuk onu görünce çok sevinmiş. poyrazın kapısından bacasından girdiği evin alt katında sabaha kadar oturur konuşurduk. sonra umutsuzluğa kapıldı. Bazan da. Hoca çıkmak zorunda kalmış. Beni küçümsemiyordu artık. boş geçirdiğim günlerin sıkıntısıyla. Ertesi bahar ise. kazılacak kuyunun boyutlarını. ne yaz sonunda bağlanabildi. Kitap sahibi. ya kuzgun leşe. bir gün Paşa'nm azle-dildiğini öğrendik. bunu söylerken benden bir şey öğrenip öğrenmediğine ne kadar karar vermişti." diyecek gibiydi. Bu yakınlığı. ne de saraya yakın bir çevreden kimsenin onu aramamasına bağlıyordum. anasından da çekinmiyormuş artık. Padişah» övgü sözlerinden sonra. Beklerken. kimseye de on paralık minnet borcu yokmuş. odanın içindeki dolaplardan sözeder gibi konuşuyordu. işi öfkeyle bıraktı. komşusu Bahattin Efendi ölecekmiş. Ondan öncekiler ve ondan sonraki birçokları gibi o kışı evde geçirdik. bir erkek çocuğu olacak. kitaplar arasında kuzu kuzu oturuyor. hiçbir şey olmadı. saraya girip çıkan uzak tanıdıkların hiçbirinin ağız kokusunu çekmeye hazır olmadığını söylediği için masanın üzerinde duruyordu. okula gidiyor. çizdiğim mor çekirgelere.

tek bir soru bile sormadan evlerine dönen kalabalıktan ve astronomiden umudunu son defa kesebilmesi için. Onu kendine inanmaktan alıkoyan. beni yollayıp İstanbul'dan getirttiği modeli. arka bahçeye onlar için kurdu ve bir akşam. Padişah'm buluğ çağı. yağlayıp. ama yazamıyordu. araçlarıyla ve masalları ve silahlarıyla onları yenip kendi düzenlerine boyuneğdiren namussuzlardan sözediyordu o sıralar. saraydan beklediği ikbalin işaretlerini alamadığı için. yıllar önce Paşa'ya. Hissediyordum. durup dururken tuzla buz olan vişne suyuyla dolu kan rengindeki bir sürahinin neye yorulması gerektiği ve en son yazdığımız risaledeki hayvanlar üzerine. ama niyeti. küçümser gözüktüğü benim basit düşüncelerimin eksikliği de tam değildi: Benim gibilerin. üzerinde geçmişte kalan hiçbir şeyle ilgilenmeyecek bir sabırsızlık vardı zaten. merakımı bastırdım. sonunda Hoca dirliğe kavuştu. Padişah'm sorduğu sorulan cevaplıyordu." bana bütün o bilgileri öğreten. ama kapanıp yazdığı şeyleri uzun bir süre sakladı benden. Bitirip bitirmediğini bilemediğim bu kitabı. benim nasıl bulduğumu öğrenmeden yazabilecek cesareti olmadığım biliyordum. bir süre sonra bırakıp. bu soruyu bana cesaretle sormasını ne kadar çok bekledim! Ama sormadı. dedikodusunu muvakkithanedeki dostlarından duyduğu Tarhuncu Ahmet Paşa'mn etkisiyle de. Bu amaçla yepyeni bir kitaba başladı. az da olsa saraya çağrılıyor. Düşüncelerini bir adım daha ileri götüreceğini sanarak. ya da akıl yürütmek değilmiş: Köyde ve Gebze'de tanıdığı en akıllı gençleri. Geceyarısı. zillerini tamir edip. kafalarının içinin neden öyle olduğunu bilip ona göre düşünmekten! Aynı şeyleri umutsuzluktan tekrarlıyor diye düşünürdüm. çocuğun buluğ çağma girdiğini söylerlerdi. Benden Az-tek'lerin sonunu. Zaman boşuboşuna akıyor. hatta düşünüyordu da. kafamın içine o kutuları. Köylere birkaç kere gidip denetledi. ama Hoca burada geçirdiğimiz ayları. yeniden o "aptallar" nakaratına döndü. bir rastlantı sonucu. günbegün keyifle seyrettim. çocukları. bundan önceki yılların gelirini öğrendi. yukarıdaki küçük odaya çıkıyordu. . bir ara ben de cesaretlendirdim onu. Eve döndüğünde. yaptırdığım masamıza oturuyordu. dirliğin hesaplarını çok daha basit ve anlaşılabilir bir biçimde gösteren bir defter tutma usulü bulduğunu ilân etti. ama soramadığı buydu işte! Gururunu ayaklar altına alıp. Ama özgünlüğüne ve yararlılığına kendisinin de inanamadığı bu buluşuyla yetinemedi: Eski evin arka bahçesinde göğe bakıp oturarak bomboş geçirdiği geceler. Yapılması gereken asıl bilim. çatlayan bir aynanın. Böylece. aklında. o bilgi gözlerini yerleştiren ötekilerin düşüncelerini öğrenmek istiyordu asıl. Onlar bu durumda ne düşünür acaba? Bana sormak için can attığı. pek de bir işe yaramıyordu. Cortez'in anılarını dinlemişti. Yassıada açıklarına düşen yeşil bir yıldırımın. daha sonra Padişah'a anlattığı o gök kuramını hiçbir şekilde kabalaştırmadan heyecanla tekrarladı. dahası biliyordum yazamadığını. ama o günlerde birden beni olağanüstü bir mutsuzluğa iten yurt özlemim. boş olan eski evi tuttuk. sonra da o sırada yazmaya çalıştığı şeye olan güvenini yavaş yavaş yitirdiğini. çirkinleşmişti. marangozdan getirdiğim masaya nefretle baktığı günleri unutmuştu. kasabaya bir saatlik yoldaki iki köyün gelirini birleştirmişler. Hasat zamanı Gebze'ye gittik. en 59 yüksek ilmi öğreteceğini duyurarak eve çağırdı. Padişah'ı avucunun içine alacakmış. Kendi çalışma odası haline getirdiği. insanın en kolay etkileneceği çağmış bu. "onların. Ama Köprülü Mehmet Paşa'mn başvezir olmasından önceki yaz. seziyor. önce benim ilgilenmemi bekliyordu. ona duyduğum kini arttırmıştı. hem de kendi istediği yeri seçerek: Gebze yakınlarındaki iki değirmenle. önce kendine. nereden aldığını anlayamadığım bir umut ve güçle. gözlem yapmak. düşündüklerini. Sanki evle birlikte anıları da eskimiş. Bu arada. ucuza bulduğu için okuduğu ciltlere yırtık kötü kitaplardan ve benim anlattıklarımdan yola çıkarak yaratıcı zekâsının vardığı sonuçlan merak etmez görünmeyi başardım. onların neden öyle aptal olduklarını anlamaktan geçiyormuş. bilime aldırmadığı için kazığa oturtulan zavallı bir çocuk 57 kralın hikâyesi önceden de vardı. İyi insanlar uyuklarken toplarıyla. içindeki astronomi tutkusunu yeniden alevlendirmişti çünkü.beklemeliymiş.

Benden bir cevap alabilmek için gururunu kırıp. kendi kendine kalabildiği için belki. her ay.j suya sabuna dokunmayan yorumlar yapmasını bekli. aklına gelen şey benim de ilgimi çekmişti. burada. gene odasına kapanıyor. Ama. Her gün. o günlerde vaktini. içinden hâlâ ılık bir kan sızan okunmuş bir koyun yüreği bulmamız yetti. evin içinde bir odadan ötekine girip çıkarak. gene aptallarına duyduğu nefretten bazan boğulacak gibi oluyor. umutsuzluk içinde kıvranışını seyretmek hoşuma gidiyordu. Ondan sonraki üç yıl en kötü yıllarımız oldu. gene arada bir kendisini evlendirmeye gelenlere. kafasını hiçbir konuya uzun uzadıya veremediği için. saraydan aldığı iyiye yorulabilecek bir haberi. geçirdiğimiz aym. Gene. Ama. İstanbul'a döndük. beni de farkeder diye düşünüyordum. Artık. bu arada. kendini oyalayacak yeni düşünceyi de bu boşluğun içinde buldu. kısa bir süre içinde aptallarını hatırlayarak her şeyi unutuyordu. . o akıllı gençlerin en akıllı gözükenini de kâhya tuttuktan hemen sonra. İşlerimizi yoluna koyup. O zaman. muvakkithaneye devam eden dostlarından ayrıntılarım öğrendiği Köprülü Mehmet Paşa'nın zaferleriydi. benden oyalanacak bir eğlence. yakında ahmaklığın ve beceriksizliğin çamuruna gömülecek olan sakatın son kıpırdanışlarıydı bunlar: Birbirini tekrarlayarak bizi daha da çok yoran günleri değiştirecek bir kötülük bekliyordu sanki. düpedüz içsıkmtısmdan doğdu. şimdilik onların anlamaları da gerekmiyordu. gene sabahları öğrencileri görüyor ı 60 ve dövüyor.\ yorlardı. artık sevmediğini söylediği o müziği dinlemek zorunda kalıyor. serdiği yatağına uzanıp çevresindeki elyazmalarını. bir kattan öbürüne çıkıp inerek. Ahşap evi tıkır tıkır tıkırdatan bu sonu gelmeyen sinir bozucu gezintilerin arasında bana uğradığı zaman. belki. her perşembe öğleden sonra muvakkit. o zamanlar kendini onlardan ayırmayı da yeni. bu ilmin ayrıntılarına inecek gücü ve isteği toplayamıyordu. bir düşünce ve umut sözi beklediğini bilirdim. belki de yokluğumuzda bizi aramıştı da o. ya duymazlıktan gelirdim. Bozcaada ve Limni'nin geri alındığını. sonraları. bunların en son ve geçici başarılar olduğunu ekliyordu. ya da isyancı Abaza Hasan Paşa'nın ezildiğini bana söylerken. cesaretlendirmek istiyordum çünkü.ertesi sabah kapımızın önünde. yılgınlığıma rağmen onu duyduğum öfke ve nefret gücünden hiçbir şey kaybetmediği için beklediği sözü söylemezdim. Zaten şimdiye kadar düşündükleri yetmez miydi onlar için? Üzerlerinde bu kadar kafa yormaya değer miydi? Bu kadar öfkelenmeye? Belki de. 61 iW* Aydınlatıcı olan ilk heyecan. bilim diye tutturduğu şeyin de uzun boylu üzerinde duracak sabrı ve umudu kalmadığı için oyalanamıyordu da: Yeni bir düşüncenin heyecanına bir haftadan fazla dayanamıyor. bu sefer azıcık kararsızlık geçirirse de direniyor. tıpkı kendi kendilerine oyalanamayan bencil ve aptal çocuklar gibi. . sinir bozucu bir tekrarıydı: Aynı şeyleri acı ve umutsuzlukla yeniden görüyor ve adlandıramadığımız bir yenilgiyi boş yere bekliyorduk sanki. bayağı kitapları orasından burasından öfkeyle karıştırdıktan sonra. ona cevap da verdim. Ama bu yenilgisini de fazla büyütmedi: Elbette. Boşlukta. Üstelik. yeni öğrendiği için. Ama kendisinin onlardan başka olduğuna da inanmaya başlamıştı. Mutsuzluğunu daha da arttıran şey. pencerelerden boş boş bakarak geçiriyordu. gene. Donanmanın Venedikliler'i yendiğini. anlaması gereken artık buluğ çağını bitirmek üzereydi. hasattan sonra elimize geçecek üç beş kuruş için boş yere fırsatı kaçmyorduk biz. her mevsim yaşadığımız başka bir mevsimin bıktırıcı. alttan alarak birkaç cümle söylediği zamanlar da söylemezdim istediği sözü. belki de hiçbir şeyin üzerinde ayrıntılarıyla duramayan aklı kendi sabırsızlığının dışına taşamadığı için. gene kadınlarla yatmak için.j hanede bilim dostlarıyla buluşup konuşuyor. eskisi kadar i düzenli olmasa da. ya da söylediği şeyin en bayağı yanını hemen ortaya çıkararak heyecanım söndürürdüm. saatlerce tavana bakarak bekliyordu. arada bir saraydan çağırıyorlar. ya da direnip arkasından giderse dişe dokunur bir sonuca ulaştırabileceği yeni bir düşüncesini işittiğimde. dünyanın ve yıldızların nasıl döndüğünü anlayacak olan onlar değildi. bir öncekinin.

Niye kendisi olduğunu bilmediğimi söyledikten sonra. onların bunu sorduğunu bilmeden kendi kendine sormuş o. bu sefer. onu cesaretlendirmek isteyerek cevap verdim. cesaretim değil. ama onun türküleri başkaymış "Benimki hep aynı nakaratı söylüyor. uyuşuk bir tavırla aynaya bakmasını söyledim. biraz utanır gibi oldu. ben susunca sabredemedi. ben ona bu konuda yardım edemeyeceğim için iş ona kalıyordu da ondan. onlar arasında. kendimi tuttum. basit bir içgüdüyle." dedi. düşünmeden. yalnız kendimden değil. orada. prenseslerin. aklıma. kulağının dibinde o türküyü söyleyen kendisinden başka biri değildi. tekrarlamamı istedi: Demek onlar bu soruyu soruyorlardı? Gülümseyerek kendisini onayladığımı görünce hemen öfkelendi: Onlar soruyor diye sormuyormuş bunu. söyleyiverdi: "Ben benim. Şaşırdı. gülmüyordu.Bir akşamüstü evi tıkırdatarak gezinen ayak sesleri odama girip. Beni zehirleyip öldürmekle tehdit ettiği için değil. tabii. buradakilerin yaptıklarından çok daha fazla aynaya baktıklarını söyledim. bu sefer. Nakaratın ciddiye alınması gerektiğini söyledim. merak ettiği o sesin bu sözü neden söyleyip durduğuymuş! Cansıkmtısmdan. ama cesaretim yoktu. sözü gene "onlara" getirmek istediğini görünce oyunu sürdürmek istedim. Bu nakaratın nedenini değil. o sırada umut vericiydi. Suratının istediğim gibi acıyla çarpıldığını görünce keyiflendim. konuyu yeniden açtığımda. çok sorulduğunu. oyundan hoşlanacağını sezdiğim için. her gün daha çok sorulduğunu ekleyiverdim. "Niye benim ben?" dediği zaman. ya da saçma sonuçlan olduğunu . "Hangi işte?" diye sordu beni şaşırtan bir merak ve saflıkla. ama gülünçlüğün eşiğinde olduğunun da farkındaydı. çünkü. günlük ve olağan bir şeyden 62 sözeder gibi bana. anlamını düşünmesi gerektiğini söyledim. durup durup kendilerini düşündükleri için de bu işte ilerlemişlerdi. Hayır. Belki. onun . ama. ama sonra gülümsedi: "Demek. Ama rahatlamış gözükmüyordu. Tekrarladı: "Aynaya mı bakayım?" Birden öfkelendim. ama bir tek bundan değil. bensiz hiçbir şey düşünemeyeceğini yüzüne söylemek geldi içimden. hiçbir şey yoktu. öfkelendi: O da biliyormuş bunu. ama öğüt verir gibi demedim bunu. Söylediklerime kelimesi kelimesine inandığını düşündüm. soruyu istediği gibi cevaplamak istemiştim. belki. ben de umutsuzluk ve korkaklığın cansıkmtısmdan onu izleyerek kurtulurdum. duvarlara dikkatle asılmış aynalarla doluydu. aynaya mı bakayım?" dedi alaycılıkla. Bunu söylerken aklımda bu sözümü dayandıracağım hiçbir örnek. sıradan insanların evleri de. Düşünmesi için sustum. onun da gülmesi gerekirdi. Yalnız kralların. 64 hem de. Niye ben olduğumu düşünmesini söyledim. bunu yaparsa. soyluların sarayları değil. Üç gün sonra. kardeşlerimden de biliyordum. Hoca'nm kendi kendine hiçbir yere varamayacağını düşündüm. Öfkelendi. hiçbir düşünce yoktu. özenle çerçevelenip. hem bu gülünçlüğün. halim yokmuş. Bana merakla bakıyordu. belki de. nasıl olursa olsun. ama Hoca'da bu işi yapacak cesaret yoktu. ah!" Az daha bir kahkaha atacaktım. Ama bu keyif bana pahalıya patladı. Hoş bir şakaysa bu. ikimizin de hayatında. ölümünden önce onun da öyle bir şarkıcısı varmış. bu sorunun. Öfkeyle canını yakacak bir söz aradım. onların ne yaptığı da kendisine vız gelirmiş. hem de nakaratın anlattığı şeyin farkında olduğumu göstermekti. Bunu farketmesini istedim. öyle düşünüyordum: Bencil çocuklarda görülen cansıkmtı-sının böyle verimli. gerçekten hayran da olurdum ona. devam etmemi istiyordu. inanmadan hemen söyledim: Ne olduğunu insan ancak kendisi düşünebilirdi. Onların aynaya baktıklarını. kapıyı vurup çıkarken bağırdı: Ben aptalmışım. ben benim. demedim tabii. açıkçası." dedi sonra tuhaf bir edayla. "Yani ne yapayım. bu boşlukta delireceği geldi. Hoca. sabahtan akşama kadar aynalara bakıyorlar!" Ülkemde bıraktıklarımla ilk defa alay ediyordu. "Sanki kulaklarımın içinde bir ses. Bana düşen. Bu 63 â V sözümde bir alaycılık bulmuş olacak ki. çünkü devam etsin istiyordum bu sefer. gerçek bir şey olurdu: "Ne yapayım yani?" dedi sonunda çaresizlikle. yalnızca. işin üzerinde durması bile. O zaman. Kulağın dibindeki bu şarkıcı ona rahmetli babasını hatırlatmış. sürekli bana şarkı söylüyor.

ama ben üsteleyince merakla ve utana sıkıla deneyeceğini söyledi. Ama beni dinlemiyordu. aynı anda aynı şeyleri düşünme alışkanlığını geliştirdiğimiz bir gençlik arkadaşıma duyduğum yakınlığı. bu işin nasıl yapıldığını ne kadar cesur olduğumu göre-cekmiş. dahası. 65 Önce. daha önceden yazmayı kararlaştırdığım bir başka anıya. kardeşlerim. Artık yazmak için. Birkaç cümle çiziş-tirdikten sonra çocuksu bir alçakgönüllülüğü hatırlatan bir gurur eksikliği ve merakla . bir başka hikâyeye geçiyordum. benimle aynı masaya oturmak isteyeceği aklımda yoktu hiç. Onu hazırlamak için. bunları anlatmayı neden seçtiğimi açıkça bilmiyordum.gösteremediğini söylediğim cesareti. bundan fazlasını Hoca benden beklememeliydi. birkaç gün sonra. Gülünç bulunmaktan korktuğu için. Ama bahaneydi bunlar. bir rüyamı. küçük. o günlerde. göstermemi benden istediği için. biliyordum: Yalnız kalmaktan. herkesin düşünüp yazabileceği şeylermiş bunlar. üstelik. öfkeyle söylediğim o gereksiz sözlerden sonra. Empoli'deki çiftliğimizde geçirdiğimiz o güzel günleri anlatan birkaç sayfa yazdım. bu türden. orada herkesin yaptığının da bundan ileri olmadığım söyledim. O yazmaya başlayınca. istediğinin bunlar olmadığını her söyleyişinde. onun ölümünü ve benim öldü sanılıp onunla birlikte diri diri gömülme korkumu anlattım: Bunlardan hoşlanacağını biliyordum! Kısa bir süre sonra. ama hatırlanması hoş bir yığın anıyı keyif ve acıyla yeniden kurdum ve gözden geçirdim. işi şakaya vurmak istedim. ne olduğumu bir kâğıda yazmalıymışım. insanın ne olduğunun kendisinin düşünebilmesi de bir şakaydı. biraz nazlandı. çalışma ve düzen duygusunu birbirimize ancak böyle verebilirmişiz. Rüyadan istediğim gibi etkilendiğini görünce. Hoca'nm da yazdıklarımı okumaktan keyif aldığını görünce onu bu işe çekmek için uygun bir zamanı kollamaya başladım. karanlıkta. sonra. bir şaka bile yaptı: Birlikte yazdığımız gibi birlikte aynaya da bakacak mıydık? Birlikte yazmak. yazmak istediklerini peşinen onaylamamı bekliyordu. tembel kölenin aylak özgürlüğüne yeniden döneceğimi sanıyordum ben. HocaJbeni öyle bir zorlamıştı ki. Benim niye ben olduğumu anlamak için.anlatmaya cesaret ettim: Gövdem benden ayrılarak. Ama. o sözleri onu kızdırmak için öfkeyle söylemiştim. ayrıntıları sevdirmeye çalışarak. Hoca da. hem de aptallarıyla kendisini ayıran gerçek sınır çizgisini bulurdu. Böylece. tıpkı şimdi yaptığım gibi. aynalara bakmak gibi. esir düşene kadar yaşamış olmam gereken iyi kötü ne varsa düşledim ve yaşadım: Sonunda da bu işten zevk aldığımı farkettim. Önce. aynaya bakılarak düşünürken yapılanların bu olduğunu sanı-yormuş. annem ve anneannemle birlikte. Boş kâğıtla yüzyüze gelince bana duyuracak şekilde mırıldanmaya başlamasından da anladım bunu. Hoca'nm beni zorlaması da gerekmiyordu. derken. odaya kilitlenmekten korktuğum için hayâllerimi yazmaya devam ettim. ama umut verici bir gelişme yoktu hiç. o gülünç nakaratı yeniden ve daha yoğun olarak işittiğini söylü67 yordu. Bunun üzerine. yüzü gözükmeyen bir benzerimle anlaşıyor ve ikisi bana karşı işbirliğine gidiyorlardı. Saraydan çağırıyorlardı arada bir. çocukluğumdaki bazı deneyimlerimden sözettim: Hiç sonu gelmeyen uykusuz bir gecenin korkusunu. benim Hoca'da eksikliğini gördüğüm cesaret de bu olamazmış çünkü. Önce. önce beğenmedi Hoca o yazdıklarımı. okuyucuyu inandıracağım bir şeyleri hayâl edip yazmak | zorundaydım. Hem bu bitip tükenmeyen bekleyişten kurtulur. ama bu dediklerime inanmaz gözüküyordu: Cesaretimi kanıtlamazsam yiyeceğimi azaltmakla. Uzun bir süre sonra. odaya kilitlemekle tehdit etti beni: Düşünüp. bu tür yazının onun da denemesi gereken bir iş olduğunu ısrarla söyledim. Masanın iki ucuna oturup karşılıklı yazmamız gerektiğini söyledi: Bu tehlikeli konular karşısında tembelleşmek isteyen akıllarımız ancak öyle yola girermiş. belki de yitirdiğim o güzel günlere duymam gereken özlemdendi. düşünürken tek başına olduğunu hissetmekten korkuyordu. yanılmışım. iki ay içinde. ilk sözüm öfkeyle söylenmiş bir abartmaydı. Babam ve kardeşlerimle çıktığımız bir av sırasında karşıma çıkan bir Alp ayısıyla gözgöze gelip nasıl uzun uzun bakıştığımızı ve kendi atları tarafından gözümüz önünde çiğnendikten sonra yatağında ölen sevgili arabacımız için hissettiklerimi 66 okuyunca da aynı karşılığı verdi: Herkes yazabilirmiş bunları.

bir gece. sağda solda küçük kâtiplik işleri bulduğunu. bir ara bir tekkeye dadandığını. Sonraları birçoğunu yaşadığım o korkunç gecelerden ilkiydi. Benim yazdıklarıma artık bir göz bile atmıyordu. . i ama ben bu konuyu merak edince şüphelendi. Bu yüzden i 70 0 yazdıklarım ve kendi geçmişimi. seçtiği hayatı sonradan benimseyecek kadar sevmeli.1 kasma geçti: Elinde kalan son parayı kitaplara verdikten f sonra uzun bir süre nasıl okumaktan başka bir şey yapmadığını. "niye benim ben" diye î yazmaya başladı. tabii ki. pişmanlığa kapılıp bütün yazdıklarını yırttı. ama bu başlığın altına ötekilerin neden o kadar aşağılık ve ahmak olduğundan başka bir şey yazamıyordu. yeni bir şey öğrenmemişti. Annesi çalışkan bir kadındı. Dilinde ve tutumunda sevdiğim ve öğrenmek istediğim bir şey vardı. yazdıklarının yalan olduğunu söyledikten sonra. Yor-ganaymış bu adam. kadınlardan da hiç sözetmedi. Dışarda pis bir yağmur vardı o gece. benim de karşısında oturup yazmamı istediği için. Belki de. Bu tekke macerasını biraz daha | anlattırmak istedim. I 1 onu yıllardır göremediği için duyduğu üzüntüden sözetti.ayrıntıları öğrenmek istemem 1 onu şüphelendiriyormuş. annesinin ölümünden sonra ona 1 haksızlık edildiğini. Bana hakaretler etti. bilim merakıyla hemen gözüne girmiş. suratını ya hatırlıyor. Babası çok erken 68 ölmüştü. İlk başta. bir kere evlenmek üzere olduğunu yazdı. masanın öbür ucunda oturuyor düşgücümü bile zorlamadan aynı şeyleri yeniden yazıp gözümün ucuyla onu izliyordum. hepsini yeniden yazmaya kalkıştı. seviyorum da. bir baş. ama oradakilerin J hepsinin alçak ve sahtekâr olduğunu gördükten sonra ayrıldığını öğrendim. çirkin ayrıntıları bir gün ona karşı kullanmak için merak ettiğimi söyledi. niye ben olduğunu şimdi de bilmiyordu. aslında aptalın J tekiymiş. Selimiye Medresesi'ne kabul edilmişti. Hoca'nm gerçek bir başarısı olduğunu düşünmüştüm: Kendini ayırabilmişti. O sırada tanımış onu.yazdıklarını bana göstermeye başladı: Yazmaya değer miydi acaba bunlar? Tabii ki onu onaylıyordum. Bu soruna bir daha dönmedi. sonra. bir daha evlenmişti. sübyan okulunda hocalığı da o bulmuş ona. Gene de. bir de üstüne o tür -kaba denilen cinsel kelimelerden birini kullandı burada. ama bütün bunların yazmaya değip değmeyeceğinden emin değildi pek. hayâl gücüme dayanarak yeniden kurarken sevdiğim ayrıntılara kapılmaktan korkmuyorum hiç. kendisiymiş. en becerikli. ama. ama insanların ne kadar namussuz olduklarını anlatıyordu ki. 69 1 if» Birkaç gün sonra Doğu'dan getirtilen o pahalı ve temiz 1 kâğıtların üstüne. sonraları. bu üslûbu ve hayat hikâyesini kendimin kılacağımı o zamandan sezdiğim için onu cesaretlendirdim. İnsan. Kardeşleri arasında en akıllı. ama öfkelendi: Bütün bu yazılar hiçbir yere ulaştırmamıştı onu. eline geçen parayla İstanbul'a gel. onlardan kurtulmasının. zaten şimdiye kadar öğrendiklerim fazlaymış. Bir ay süren bu yazı işinin sonunda. ama o kendini okumaya vermişti. şimdi. Bunu ona söylediğimde öfkelendi. ya hatırlamıyordu. hatırlamak istemediklerini boş yere t yeniden düşündürtmüştüm. Ben onu aldatmış. Kızkardeşleri dışındaki kardeşlerini nefretle anıyordu. Sonra. Okumaya en meraklı kardeş. İlk kocasından biri kız biri erkek iki çocuğu vardı. Öteki kocasından ise dört tane erkek çocuğu olmuştu. iki ay içinde. Sonra. en dürüstleri de oymuş. öfkeyle yazdıklarının hepsini yırttı.I diğini. sonra. yalnızca para istemek için arıyorlardı onu. bitirecekken bir iftiraya uğramış. her sabah. uzun uzun kızkardeşi J Semra'yı anlattı. Böylece. Beni cezalandıracakmış. iki günü uykusuz geçirdim. en çalışkan ve en güçlü olanın da kendisi olduğunu öğrendim. Tabii. Son bir heyecanla. erkek kardeşlerin hepsinin aptal olduğunu düşünüyordu. Sonradan Padişahla birlikte gittiğimiz Edirne'de yaşıyorlardı. kısa bir süre önce Erzincan'dan ölüm haberini aldığımız Sadık Paşa'yı hatırladı. onun iyiliğini ve kocasının kötülüğünü. hayatı hakkında onbir yılda öğrenemediğim kadar şey öğrendim. "Yakından Tanıdığım Aptallar" diye bir başlıkla sınıflandırdıkları üzerine birşeyler yazdı.

Düpedüz vurmaya başlamıştı. yarı alaycılıkla da olsa sayfanın başına "niye benim ben" diye yazdım. Ama. ama sırrını ondan saklıyormuşum. onların üzerine giderse asıl kendini bulacaktı. Karşı koydum. Küstahça ekledim: Hoca benden de kötüydü. Hemen." 72 derken şakayla karışan bir öfkeyle sırtıma yumruk indiriyordu. Gene. Sonra. Astronomi çalışmalarına yeniden dönecekti. o günlerde aklına neden takıldı bilmiyorum. O gün. kendimi kardeşlerimden daha çok sevdirmek için kurnazca çevirdiğim dolapları. Elbette. insan düşünerek beyninin içini de gözlemleyebilmeliymiş. o sırada. düpedüz cansıkmtısmdan yapıyordu belki de bunları. Aklında o benzetmeden başka bir şey yoktu: Tıpkı aynada dışını seyrettiği gibi. Ben biliyormuşum bunu yapmayı. herkes değil elbet. çok kötü yanları olduğunu. İnsanın kendisiyle hiç mi hiç eşit görmediği birine duyduğu tiksintiyle karışık kötü bir duyguydu bu. Hoca karşıma oturup bu sırrı yazmamı «beklerken. cezadan ilk söze-dişinde direnmeye karar verdim. kötülüklerimi okudukça ve küçük çocuksu cezalarını arttırdıkça tuhaf bir güvene kapılıyordum ben: İlk defa onu avucumun içine aldığımı düşünmeye başlamıştım. Bir keresinde. haftalardır ben kötülüklerimi yazarken. bir süre evin içinde aşağı yukarı gezindi. çünkü. Gene de. o gülünç ve korkunç kötülük günleri başladı! Beni sandalyeye bağlayıp masama oturttuktan sonra. Böylece. yeniden bana geldi ve asıl düşünceyi yazmamız gerektiğini söyledi: Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan. O sırada. karşıma geçiyor. gittikçe artan merakını dür- . iyice canımı yaktıktan sonra. kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi. Yazdığımı tutku ve keyifle okuduktan sonra Hoca öfkelenmedi bile.Onunla. karıncaların hayatı üzerine daha ciddi bir risale yazmayı düşünüyordu. korkak değildi. benim yazdıklarımı okuduğu için. gençliğimin cinsel suçlarını abarta abarta ve keyifle yazıyordum. merakla ve beni şaşırtan tuhaf bir haz ve korkuyla okuduktan sonra bana daha da öfkeleniyor. bana acıdığını gördüm. Belki de sahipleneceğini sezdiği bu geçmişin kötülüğüne katla-namadığı için isyan ediyordu. "Artık bir şey yazmayalım. "Yazmanı istemiyorum. çekingenliğimi anlatan bir çocukluk anısını yazmaya başladım. başkalarının kötülüğünden yakman Hoca'nm yazdıklarını okuyunca. 71 ama her insan gibi elbette onda da olumsuz birşeyler vardı. benden ve kendisinden başka ilgilenecek bir şey bulamayacağına artık kendisini inandırdığı için. bana korkak olmadığını söyledi. Hoca onları. evet. bunu kendisinin de bilmesi gerektiğini söyleyerek ona karşı çıktım." diye düzeltti sonra. ama kendini tuttu. yalnızca. o an önemli olduğuna inandığım bir düşünce geldi ve söyledim: Hoca da kendi kötülüklerini yazmalıydı. artık ölçüsünü kaçırdığı eziyeti arttırıyordu. bu kadar kötü bir insan olmaya nasıl katlanabildiğimi merak ettiğini seziyordum. Hemen masanın iki ucuna oturduk. ben önümdeki kâğıtları kendi kötülüğümün abartılmış hikayeleriyle dolduruyordum: Çocukluğumun küçük hırsızlıklarını. Hoca hatırlamaktan iyice bıkınca. Bana olan saygısını bütünüyle kaybetmek üzere olduğunu görerek korktum ve ilgisini ayakta tutmak için kendimi en ağır şekilde aşağılayan bir hikâye daha uydurdum. öyle olduğunu artık bana nefret etmeden bakabilmesinden de anlıyordum. o yalnızca seyrediyordu." dedi. ölçülü olmaya çalışarak söyledi: Başkalarıydı kötü olan. onunla adam yerine konmadığını bilen bir saray soytarısı gibi konuştum. kendini tutamayıp tokat attığı da oldu. Bazan. bana istediği şeyi yazmamı emrediyordu. Belki de. Bu sefer. ama bunun ne olduğunu kendisi de bilmiyordu artık. sonuna kadar kendi olarak kalmaya razıydı. söz dinleyen uslu bir korkak olduğum için onu cesaretlendirdiğimi düşünürdüm. ötekilerin çoğu eksik ve olumsuz olduğu için böyle yanlıştı her şey. bunu sezdiğimi söyleyince öfkelendiğini gördüm. o sırada aklıma kişilik özelliğim diye o geldiği için. ben de. Bunun üzerine. o da benim gibi olmak istiyordu. belki de Gebze'ye gitmemiz gerektiğini söyledi. aklıma. Gittikçe daha derin bir kasvete gömülen evden çıkıp bir geziye. Ben öyle yapmıştım.geçirdiğimiz ilk günleri hatırlatan bu ceza sözü. kötü. bunda bir oyun payı olduğunu çok iyi biliyordu. Bir günahımı okuduktan sonra "seni namussuz. Benzetmenin işaret ettiği parlak şey beni de heyecanlandırdı. ama. Saraydan daha da az arandığı. kıskançlık yalanlarını.

Oysa. Birbirimizi sonuna kadar tanımak yeterince çekici bir iş değil miydi? İnsanın. Bunun çirkin bir gâvur oyunu olduğunu. kendisi öyle istediği için yaptığını eklemeyi unutmadı. Ertesi gün. bir gün işine yarayabilirdi bu bilgi! Sonunda. bana hakaretle bağırıp söylerken. Gece gene kadınlara gittiğini görünce acıdım ona. hâlâ kendi sağlam dünyasında olduğunu gözümün ucuyla görüyordum. Kendini hor gördüğü için beni hor göremiyordu artık. benden dikkatle sakladığı o itiraflarından birazını okuyup onu dikkatle aşağılasam. Yaptığı şeye önce o kadar inanıyordu ki. Benden tedirgin olduğu için masanın ucuna oturmam gerekmediğini de söylemişti. gece çok geç döndü. son bir kere. korkulu bir rüyayı sever gibi kapılacağım ileri sürdüm. hepsi yırtılıp atılmış. ama kaybettiklerini bulma umuduyla yeniden başlıyordu. her seferinde kendine olan güven ve saygısını daha da kaybetmiş olarak. Ama. Akşam masadan kalktığında. ya da onlara kimsenin inanmasına gerek de yoktu. ertesi gün deneyeceğini söyledi. köleliğimin en keyifli günü oldu. bir şey öğrenmek için yapıyorduk. kendine güvenemeyen | bütün zayıf insanlar gibi . karşısında oturarak geçirdim. benden-de utanıyordu sanırım. kendi de kendi kötülüklerine ilişkin birşeyler yazarsa ne kaybederdi ki! Üstelik yazdıklarının doğru olmasına. sonra. çok memnundum. merakına ve benim gevezeliğime direnemeyip. Hoca'nın da gücü tükenmişti. bana yönelik bir gösterişle takındığı o yapmacıklı suçluluk duygusu da çok sürmedi. devam etti. korkutuyordu. Bunun belirtileri de vardı zaten: Arada bir kendisiyle alay edip etmediğimden i emin olmak istediğini seziyordum.73 tüklemeye çalıştım: Benim nasıl öyle biri olabildiğimi anlamak için Gebze'ye gitmeden. bu boş güverf çok sürmedi. bu da iyi bir işaretti. yazdıklarını ¦ 74 bana göstermeden yırtıyor. Hem. Yazdığı şeyi. Sonra. en küçük ayrıntısına kadar tanıdığı birisinin büyüsüne. Artık beni sandalyeye de bağlamıyordu. | bana öyle geliyordu ki. artık köle ben değil de o. o eve. Hoca'ya. saldırıya geçmek istiyordum. İntikamımı almak. üzerine sinen kokudan anladım. onun gibi. kötü olmaya alışacağını söyledim. her sabah. bunu benim aptal oyunlarıma kandığı için değil. ben de kantarın | topunu kaçırmıştım: Hoca'yı kendinden biraz daha | şüpheye düşürebilsem. o bayağı kadınlarla yatmaya gitmiş. takınılmış alaycılık endişeye. işin ucunda. eğlenceli bir yalan arayan küçük şakacı çocuğun güvenini takındı. böyle küçük oyunlarla yaralanmayacak kadar güçlü olduğunu söyledim. Tabii. oyun gerçeğe donuverdi. Sözümona. belki de huzurunu} bozmadan kurtulurdu. ama bütün günü yavaş yavaş başka bir insan oluşunu keyifle gözlemek için. tahmin ettiğim gibi. heyecanla gemiazıya almıştı. elinde kalanların birazını daha masaya bırakarak kalkıyordu. i Kendini suçlayan birşeyler yazıyor. Belki de* benim bakışlarıma katlanamadığı için evden çıktı gitti. o gülünç "ben niye benim" sözünü sayfanın üzerine yazmaya bile üşendi. Bir saray cücesinin soytarılıkları kadar ciddiye aldığı bu sözlerim yüzünden değil. Bunu yaparsa benim benzerlerimin nasıl birileri olduğunu anlayacaktı. hemen! Ama merak da içine girmişti bir kere. kendini o gün yazacağı kötülüklerin üzerine çıkarabileceğini sanarak. bana göstermeden karaladı. karanlık çöktüğü zaman okumak için canattığım o yazıların tek kelimesini görememiştim. Ertesi öğleden sonra onu işe devam etmeye kışkırtmak için. kendine olan güveni o kadar zayıftı ki. kendine önceki günden de az güveniyordu. ama yıllardır biriken öfkem. bu işi vakit geçirmek için değil. onunla geçen ilk günlerimde bir yanılsamayla varsaydığım eşitlik duygusunu sonunda bulduğumu düşünüyordum. bir gün önce kaybet75 tiklerini kazanma umuduyla masaya oturuyor ve akşam. günışığmın verdiği güvenle yeniden masaya oturdu. Böylece. aptal dediklerinin neden öyle olduğunu anlamak vardı. evin kötü insanı ben değil de o olacaktı. aklma ilk gelen j şeyi yapıp masadan hemen kalksaydı. yalancıktan da olsa kendini suçlar gibi yapmak Hoca'yı şaşılacak kadar. Kısa bir süre içinde. ona küstahça cevap bile verdim: O kadar üzülmemesini. bana gösterecekti o kötülük itiraflarını. Sonraki saatlerde ağır ağır çözülüşünü seyrettim.

" diyen o bakışla bakıyordu. sonra. hastalık gerçek mi diye soruyormuşum. Ölçüyü ne kadar kolay kaçırabiliyormuşum! Bir sabah bana getirdiği bir haber her şeyi değiştiriverdi. hikâyemi okuyanlar Hoca'mn benden öğrendiği kadar benim de ondan öğrenmiş olmam gerektiğini anlıyorlardır artık! Belki de. onu aşağılamayı alışkanlık edindiğim için itirafların birtakım basit. Yıllarca birikmiş kinimin heyecanıyla coşmuş olmalıyım. ötekilerin de canına okuyacağım günlerin uzak olmadığını düşünmüştüm herhalde. "Seni seni. verdiği cevap iyi miydi. benim durumumdaki birinin kendine yeniden güven duyacağını tahmin edebiliyorum: Hoca'ya farkına vardırmadan bir keşif yaptırdığımı. ne de dokundu bana. Kiminin kulaklarının altında. yeni adıyla Mustafa Reis. sudan kötülüklerden 76 oluştuğunu düşünürdüm. birisine. Hoca bana güldü: Merak etmemeliymişim. taşman o tabutları hiç görmüyor muymuşum? Sonra. küçük gündelik konularda benim düşüncemi daha çok soruyordu artık: Kıyafeti yerinde miydi. kendisinin ve benzerlerinin pek kesin ve açık olmasa da zayıf noktalarını ortaya çıkardığımı söylemiş olmalıyım! Yalnız onun değil. Geçmişimi de unutmuştum sanki. dediğimde. durup dururken ölüve77 renler çoğalıyor. Mırın kırın edemeden beni serbest bırakacağını düşlüyor. haberi nasıl duyduğunu sordum. Namaz vaktiydi. çocukları bahçesindeki elmalan yiyor. hikâyemin ve düşlediğim hayatımın dengesini bozmayacak kadar Hoca'ya yakışacak kötülüğü bulamıyorum bir türlü. dışarıda her şey o kadar olağan. hikâyelerde bile daha çok aradığı için böyle düşünüyorum şimdi. Ama. 1 ne düşünüyordum? Umutsuzluğa kapılıp oyunu bı-I rakmasm diye kendimi bazan aşağılıyordum ki. Şehirde veba çıkmış! Bunu istanbul'dan değil de. pencerenin önünden geçen insanlar o kadar sakindi ki. tavukları da duvarından içeri giriyor diye bütün mahalleliyle kavgalı olan duvar ustası. ayrıntıları öğrenmek istedim. öteki Osman Efendi kapısını yumruklar gibi çalmama rağmen önce içeri almadı beni. Biri. hıyarcıklar çıkıyormuş. kendi üstünlüğümü hiç olmazsa. kimi zaman ciğerlerden kan geliyormuş. kendi kendime de olsa. Nasıl oluyor da. hastalık belirtilerini sordum. tu-tuklaşmıştım. Oııbir yıl boyunca burada tanıyabildiğim İtalyan dönmelerini aradım. vebanın varlığına inanmam için telâşımı benimle paylaşacak birini bulmam. karnında şişikler oluyor. başka. Ertesi sabah. uzak bir şehirden sözeder gibi söylediği için inanamadım önce. ülkeme dönünce serüvenlerim ve Türkler üzerine yazacağım kitapların ayrıntılarını düşünüyordum. cami avlularmdaki kalabalıkları görünce korkuya kapılarak hızlı hızlı eve döndüm. insan yaşlılığında. ama kendi evinin nemli karanlığına kapanmadan önce. kötü olduklarını kanıtlayarak onları yıkacaktım: Sanırım. Hoca'ya. . hâlâ Hıristiyanlıkta direndiğim için 78 korkuyormuşum! Beni azarladı. kendisinin de bir yumruğu hakettiğini düşündüğünden emindim. belleğim rengini kaybetmişti. suratımdan anlamış. elyazısını güzel buluyor muydum. simetriyi. tersaneye gitmiş. tek bir satırım okuyamadığım bu itiraflardan bir-ikisini ayrıntılarıyla kurayım. geçmişimi inanılır kılmak için. Kendisini bu kadar hor görmesine yolaçan o itirafların neler olduğunu çok merak ediyordum. bir hastalık olduğunu anlamışlar! Belki de veba değildir diye düşündüm. rahat-1 lasın. ne elimi sıktı. bir hafta önce ateşler içinde bağıra bağıra ölmüş. gerekiyordu sanki.benden onay beklemeye başlamıştı. veremli gibi öksürerek ölenler de varmış. korktuğumu söyledi bana. Her mahalleden üçer beşer gittiğini ekledi. O günlerde. Mahallede tabutunu yüklenmiş bir topluluk görünce sinirlerim iyice bozuldu. Herkes onun vebadan öldüğünü yeni anlamış. bunu anlamak için hastalığın ateşiyle geçirdiği üç günü oluyormuş insanın. ama yumruk vuramıyordu artık. Bakmışlar ki. özgürlüğümü kabul ettirecek. Heyecanla bizim mahalleyi sordum: Duymamış mıyım. uşağına evde olmadığını söylettirdi ama dayanamayıp arkamdan seslendi. Felâket anlarında insanın üzerine sinen o aptallık ve şaşkınlık vardı üzerimde. sonra da azat kâğıdımı küstahça isteyecektim. sokaklara fırladım. kimi zaman yaralar da patlıyormuş. yakalanırsam hiç şüphelenmeden anlarmışım yakalandığımı. Hoca okuluna gidince. koltuk altlarında. burada mutlu olmak istiyorsa Müslüman olmalıymış insan. hâlâ. Şimdi. kendini iyice aşağılattıktan sonra. bir ateş bastırıyormuş. Gene de inanmak istemiyordum.

Niye ben olduğumuzu. okuduklanmdan utanmamı beklediğini düşününce tiksintimi saklayamadım ve Hoca'ya. En etkili silahımın bu söz olduğuna. kendini aptallarıyla aynı kefeye koyduğunu ve benden önce kendisinin öleceğini söyledim. Pervasızlığından bir an korkmuştum. Bu söylediklerine inanıp inanmadığını birbirimizi kaybedene kadar anlayamadım. Dönüp dönüp sözü karşılıklı yazdığımız kötülüklere getiriyor ve beni öfkeden çileden çıkaran bir kendini beğenmişlikle hep aynı aklı yürütüyordu: Ölümden bunca korktuğuma göre. Burana kadar günaha battığın için korkuyorsun. Nedense. Bu son dediğim. cesaretle yazar göründüğüm kötülüklerimin üstüne çıkmış değildim hiç." Masanın iki ucuna oturup birşeyler yazmamız gerektiğini de o söyledi. ama bunun. kozmoğrafya kuramı için harcadığı yıllardan. eve kapanıp dışarıyla ilişkiyi kesmek. . Thukidides'den. Suçlu olduğun için korkuyorsun. ama Hoca üzerime üzerime geliyordu. bağırmak geliyordu içimden. Uykudan uyanır da akrebin üzerinizde gezindiğini görüp taş kesilirsiniz ya. gözlerini bozma pahasına saatlerce gökyüzünü izleyişinden. Aptalca inandığım bu açıklamadan tiksinerek onunla mücadele etmeye karar verdim. "Korkuyorsun. halimi görünce sevindiğini sezdim. ama bir rüyadaki gibi bağıramıyordum: Hoca'ysa.Hoca okuldan dönmüş. Ölümünden sakmabile-ceğimizi anlattım. gözleri umutla parlıyordu. gönül rahatlığından değil. Korkiısuzluğun boş gururundan kurtulsun istedim: Heyecanımı denetlemeye çalışarak bütün tıbbî ve edebi bilgimi ortaya döktüm. ölülerin kireçli kuyulara gömülmesi. Ama sonunda. asıl şimdi yazma-hymışız. aklına vebadan da korkunç şeyler getirmiş! Ertesi öğleüstü çocukların hepsine tek tek dokunduğunu söyleyerek ellerini bana doğru uzattı. ona on yıllık çalışmasını hatırlattım. burnunu . yakınlarını gömdükten sonra kahvelerde toplananlara bakıp vebaya alışmaya çalışıyordum. gene ötekilerin neden öyle olduğundan başka bir şey yazmadı. o sıralarda karar Verdim.. Hoca'nm korkusuzluk dediği şeyi öğrenemiyordum bir türlü. dokunmak istemediğimi görünce keyifle yaklaşıp sarıldı bana. Benim sana inandığımdan çok. insanların birbirleriyle ilişkiyi en azma indirmesi. geceleri bana doğru uzatıyordu. Hipokrat'dan. çarşı pazar alışveriş eden kadınlara. Korkusuzluğunun. Beni korkak bulduğu için kendine olan güveninin arttığını görüyor. "Ben söyleyeyim neden korktuğunu. Boccacio'dan aklımda kalan veba sahnelerini anlattım. Gerçi ilk günlerdeki kadar da sakınmıyordum kendimi. ya da İstanbul'dan kaçmaya çalışmak fayda-sızınış. Niye korkuyormuşum? Günlerdir kâğıtlara yazdığım o kötülüklerim yüzünden mi? Bunu söylerken gülümsedi. öfkesini daha 81 da arttıracağını bilirdim.ama sözlerim beni daha da hor görmesinden başka bir şeye yaramadı: Vebadan korkmuyormuş. çok sonraları keşfettiğim bir alaycılıkla bana korkusuzluğu öğreteceğini söylüyordu. Birazcık alışacaktım da belki. öyle işte! Parmakları benimkilere benzemezdi. suçsuz olduğuna onu gönül rahatlığıyla inandırmıştı. vebaya yakalananlara dokunulmaması. Yazılmışsa orada da gelir ölüm bizi bulurmuş. Bütün gün boyunca insanlara değdirdiğini söylediği ellerini. o korkulu oyunlar aklıma gelince kuşkulanmıştım da. veba karşısında duyduğu derin korkusuzluk. sinirleniyordum. ama sonra. ben. Hoca'mn bu günlerde geçirdiği o kararsızlık en küçük kötülüğün üzerinde kılı kırk yararak dikkatle durmasmdandı. bu yüzden de benim korkakça saçmaladığım gibi. Hiç kıpırdamadan beklerdim. hastalığın bulaşıcı olduğuna inanıldığını söyledim. korktuğumu. çünkü hastalık Allah'ın takdiriymiş. Şimdi rahatlamıştı artık. Yazdıklarını bana ilk defa gururla gösteriyordu. masa başında konuştuklarımız. Suçlarımı ortaya dökerken gösterdiğim cesaret basit bir arsızlıktan ileri geliyordu! Oysa. Hoca'nm da o kalabalık okula gitmemesi gerektiğini söyledim. insanın öleceği varsa ölürmüş. Arada bir evden fırlayıp sarhoş gibi sokaklara çıkıyor. sen bana inandığın için korkuyorsun.so Veba hızla yayılıyordu ama. Neden korkuyorsun?" Bazan elini itip dövüşmek gelirdi içimden. Bunun üzerine. onları soğuk soğuk üzerimde gezdirirken Hoca sorardı: "Korkuyor musun?" Kıpırdamazdım. Yatalak bir kadın gibi bir odaya tıkılıp günlerce pencereden dışarıya bakmak sabrımı taşırmıştı. ölümün yakınlığını bilmemesinden ileri geldiğini saf saf söyledim. dükkânlarında iş gören esnafa.

ilk önce ben ona yaptım. ama gene de Hoca'nm rüyalarını merak ediyordu insan! Açıkça alay ederek dinliyordu beni. Hoca'ya. hem de ilk karı olarak aldığım hatırlattı» Hoca. insanın bilimden de kaçamayacağı açık bir şeydi. Birçok isteyeni varmış şimdi. arka bahçemizde işleri bizim yerimize gören çelik araçlar kuruyorduk. anlatırken görüyordum. bardağı başka bir şey taşırdı. kadınlardan değil. korkmayanların bilgisizliğini. teker teker bunların farkına varıyorduk. bana soruyordu: Ne anlama geliyordu bu saçma rüyalar. Bunun üzerine. şiirli bir dille özene bezene kaleme alırdım: Evimizin bitişiğindeki ormanın ağaçları arasında yıllardır öğrenmek istediğimiz sırları bilen insanlar vardı. gökyüzünü saatlerce seyretmekle içindeki şeytanı yatıştıramadığı için. Sözlerim. günışığmda yatağına yatıp evinin kirli tavanını seyrettiğini. yalnızca oğlanlardan hoşlandığını. ama soruyu soracak kadar gururunu kırdığı için de pek üzerime varamıyordu. Bunun üzerine. çünkü mahalleliden biliyormuş kendisini evlendirmek isteyenleri kabul ettiğini. Hoca'nm düpedüz keçileri kaçırdığını söylüyormuş. öğle uykularımda da sık sık gördüğüm mutluluk rüyalarıyla sayfalar doldurmuştum. bunu gece eziyetleriyle ödü-yordum. gâvurlar gibi masaya oturarak yediğini. o günlerde. bana olan yitirilmiş saygısını yeniden istemeye istemeye bulur gibi olduğunu sezdim. Hoca'nm vebayla birlikte takındığı huzurun sarsıldığını gördükçe. bu sefer. şundan bundan uzun uzun konuştular. onun Hazreti Hatice'nin tırnağı bile olamayacağını söyledi. uyandıktan sonra. Sonra misafirimiz baklayı ağzından çıkardı: Halasının kızı. okuldaki öğrencilerinden birinin babası. o gün okuduğu benim mutluluk rüyalarını hatırlatıyordum. ama istese bile dul kadın almayacağını söyledi. hem. ama konuğumuzun aklına Hoca gelmiş. O sırada yazdıklarımı okuyunca. Hatice'yi dulluğuna bakmadan. benim onun . yemeğini çömelip bağdaş kurarak değil. ormanın karan82 lığına girmeye cesaret ettiğiniz zaman onlarla dost oluyordunuz. Anlamla hareketin bir olduğu o düşleri. Hoca'ya kendisinin de pek bir matah olmadığım sezdirmek istedi: O inanmıyormuş. evin uyuşuk kedisi gibi bir kenara çekilip dinliyordum. söylediklerim onu meraklandırıyordu. kocası geçen yaz sonunda aktardığı damdan düşünce dul kalmış. ama gene de. ben onun üzerine gittim. kendi ölüm korkum azalmıyordu ama. ama mahalleli.. Ben. Ama bu söylediklerim değil. Konuğumuz. ama boşuna mücadele etmediğimi anlamıştım 83 bir kere: Ellerini bana yaklaştırdıkça. alacağı malı kötüleyen tüccarın hırsıyla ekledi: Hoca'nm. çerçevelerinden çıkıp aramıza da karışıyorlardı.kitaplardan çıkarmadığı günlerden sözettim. misafirimiz Mu-hammed'in. o dul kadını işittiğini. bizim mahallede oturuyormuş. korkunun yalnızlığından kurtulduğumu sanıyordum. Bir gün. annem. kitaplara keselerle para verdikten sonra onları yere atıp içinde peygamberin adı olan sayfalann «4 üstüne bastığını. yıldızlara bakmasını. Kendi halinde bir adamcağıza benziyordu. rüyalarımızdan ikimizin geleceği için sonuçlar çıkardım: Hastalık bir kere bulaştı mı. beklemediğim kadar kaba bir tepki gösterdi: Evlenmek istemediğini. bu rüyaların kendisini ölümsüz bilginin karanlığına çekecek şeytanî tuzaklar olduğunu sezmiyor değildi. benden önce kendisinin öleceğini. merceklerle oynayıp tuhaf saatler yapmasını kimse iyiye yormuyormuş. tıpkı vebada olduğu gibi. eve geldi. Hoca. üç boyutlu güzel insanlar olmakla kalmıyor.. yanda bıraktığı yazılarını. yalnız geceleri değil. temiz ve serin yataklarımızda huzurla uyurken. Bahtsızlığımı unutmak için. her soruşunda kendisine olan güveninin birazını yitirdiğini bile bile. vebadan sakınıp yaşamak varken. yıllar sonra birlikte Padişah'a yapacağımız şeyi. ben onları gerçekten görüyor muydum? Böylece. biz. her şeyi unutmak için. hiç olmazsa. gölgelerimiz güneş batınca yok olmuyor. Tabii. babam ve ben. öğrenilmesi ve yaşanılması gereken binlerce küçük şeyi bir bir elden geçiriyor ye hiç de yorulmadan. tuhaf burunlu komşumuz. rüyalarda yaptığım resimlerdeki insanlar. şüpheleriyle | birlikte cezalarımı da arttmyordu. hastalığın Hoca'ya bulaştığını da söylemek zor değildi. Hoca. boşuboşuna ölüvermenin ne I kadar saçma olacağını söyledim.

"Her yeri böcek sardı. Belki de doğruydu. "Öyle değil mi?" Parmağının ucuyla şişliğe dokundu. veba hıyarcığı kadar büyük ve geniş değildi. Salgının gücünü yitirdiğine kendimi inandırmaya çalışıyordum. ama hayâletimsi hayvanın adı dilimin ucuna bile gelmiyordu. biraz sonra başka bir şey aklıma 86 geldi. ağaçlara çıkmışlar. birşeyler yazalım. hafif bir şişik. Kısa bir sessizlikten sonra.ikiz kardeşi olduğumu. ama. ya da öyle görünmekten duyduğu huzurun sonuna geldiğine karar verdim. iri bir sıcak ülke böceği olmalıydı. "Böcek ısırığı. Ertesi sabah. ama kendisinin de vebadan korkmadığını belirtti. Artık evde durmamam gerektiğini seziyordum. ama Beyazıt Camii avlusundan arka arkaya çıkan tabutları görünce sinirlerim bozuldu. küçük." dedi. büyükçe bir böcek ısırığı gibi. bizim ikiz kardeşler olduğumuz yolundaki dedikodusu için ne düşündüğümü sordu. bu sefer gerçekten gördüğünü söyleyerek gece-J yarısı beni uyandırdı. hiç öyle pire ısırığı görmediğimi söylemedim. Hoca. Hoca'nm acılar içinde öleceğini düşünüyordum. itişip dövüşenlerle onları ayıranları keyifle seyredenler vardı. rüya diye Hoca'nm yazdıklarını okuyunca onu kendimden de gülünç buldum. Ben gönül rahatlığıyla yazarken. Eve kapanmaktan sıkıldığım için. masanın iki ucuna karşılıklı oturmuş. ama aklımda gidilecek bir yer yoktu. ama hâlâ çocuksu bir merakla bana bakıyordu. Ben de ." dedi Hoca. Ama yazamadı. çarşı pazar alışveriş edenlerle doluydu. Nedense. ama görülmediği her şeyinden anlaşılan uydurma bir rüyaydı bu: Biz kardeşmişiz! Kendine. ama niye gösteriyordu bana? Yüzümü daha fazla yaklaştırmaktan korktum. kızarıklığın iki gün içinde şişerek bir çiçek gibi açıp patlayacağını." Yaklaşıp dikkatle baktım. çeşme başlarında | kuyruk olan geveze kadınlar. ramazanda oruç yediğini ve vebanın da onun yüzünden yollandığını söylüyormuş mahalleli." Mintanının düğmelerini çözmüş. mahallelinin. elini kolunu koyacak yer bulamıyor. 8. Birşeyler yazmalıymışız. Karanlık çöktükten sonra. acele acele eve döndüm. o boş boş oturuyor gözünün ucuyla bana bakıyordu. birden bir sır verir gibi fısıldayarak sordu: "Hep öyle mutlu mu yaşıyorlar orada?" Sorar sormaz pişman olacağını sandım. Ötekilerle aynı duyguları paylaşmaktan. akşamüstü sokaklara 1 çıkmıştım: Bir bahçede çocuklar. Hem. Ama okulu ve arkadaşlarımı da çok seviyordum. Misafiri savdıktan sonra. ben de uslu uslu onun bilimsel sözlerini dinliyormuşüm. "Efkâr bastı. Ertesi gece vebadan ölmekten korktuğunu' söyledi. Sessizce yediğimiz yemekten kalktıktan ve rüzgârsız ve sakin bir karanlık çöktükten çok sonra Hoca: "Canım sıkılıyor. bitip tükenmeyen kış gecelerini geçirmek için fal bakan iki bekâr erkek gibi. Akşam yemeğine oturduğumuzda Hoca neşeli gözükmeye çalıştı. önümüzdeki boş kâğıtlara birşeyler çiziktiri-yorduk. Hoca seslendi: "Gelip bir baksana şuna. lambayı yakıp ortasına yerleştirdiği masaya oturmamızı istedi. yazdığı o rüyayı. Belki de bahçede hızla yeşeren otlar arasında gezindiğim için. okudum. Gülünç buluyordum kendimizi! Sabah. onları nasıl düşünüp özlediğimi okudum. Bir bahane bulup güneş batana kadar bahçede kaldım. son zamanlarda unuttuğu "aptallar" nakaratını tekrarlayıp duruyordu. ama nedense I aldırmadım. Benim rüyalarıma özenerek bir rüya da o yazmıştı. "Yoksa pire mi?" Sustum. Masaya oturalım. "Ne yazıyorsun?" Mühendislik okulunun ilk yılı bitip de tatil başında tek atlı bir arabayla evime dönerken nasıl sabırsızlandığımı yazmıştım. kırmızı bir lekeydi. bunu içtenlikle söylediğine karar verdim. Hoca bir öfke buhranı geçirdi. ama pek fazla da gururumu ok-| şamadı. kahvaltı ederken. Çok sinirliydi. Tıpkı. bir şey söylemedim. vebadan korkmayanların bu herif gibi aptal olduklarını söyledim. tatilde yanıma aldığım kitapları bir su başında tek başıma okurken. Ona son bir darbe vurmak için. şakalar yaptı. ama çok sürmedi bu. renkli | ayakkabılarını da aşağıda bırakmışlardı. ben geçerken artık susmuyorlardı. İki gün sonra. gerçekten de böcek ısırığına benziyordu o leke. bana takıldı. gö-\ beğinin altındaki küçük bir şişliği.5 İM İM r Hoşuma gitti bu soru." Ancak böyle oyalanabiliyormuş. kırmızı bir lekeyi işaret ediyordu. Odama girerken. Tedirgin oldu. bana ağabeylik etmeyi yakıştırmıştı. geceleri gezen.

"Veba hıyarcığı diye korkuyorsun. oniki yaşındayken. akarsuyun sesi. annesinin babası midesinden hasta olduğu için. ama korkutucu değildi. Şişkinliğin üzem rinde gezdirdiği parmaklarını yüzüme yaklaştırdı. "Gelip baksana şuna. ama hastaneyi daha. uzun bir süre çekilmemiş. . aynanın karşısına geçmiş. bazan kızıyla birlikte dedenin hikâyesini dinlermiş." Yerimden kıpırdayamıyordum. çok sevdiği için yanlarından kaçıp etrafı seyredermiş. haksızlığa uğramış birinin öfkesi. çıkarsana üstünü!" Üsteleyince. 88 çekildikten sonra da. annesi bazan ağ-larmış. Önce. masanın ortasında duran lambayı aldı. daha yürüyemeyen öteki kardeşi komşulara 87 bırakır. bir böceğin ısırdığını söyleyecektim. Görüntümden utandığım için bir adım attım. anlamasın diye. "Dokunmadan nasıl anlarsın. "Sende yok mu bu çıbandan. bir ara. Tunca taşıvermiş. pencere kapalıydı. ama adı aklıma hâlâ gelmiyordu yaratığın. "ne çıbanı bu?" Sustum. kimse görmeden yerlermiş. Az sonra. Sonra. "Korkuyorsun. güzel hastane yıllarca temizlene-nıeyen pis kokulu lanet bir çamurun içinde kalmış. Su kıyısındaki kavakların arasında bir yerleri varmış." O kelimeyi duymazlıktan geldim. yakındaki bir evin kaba kapısı düşüncesizce ve gürültüyle kapandıktan sonra söyledi: Bilime ilgiyi ilk defa o zaman duymuş. birlikte yola çıkarlarmış. "Dokunsana!" dedi Hoca. ne gölgeyi görebiliyordum ne Hoca'yı. Hoca gene sustuğunda birbirimize yakın değildik artık. emin misin. annesi. içinde tuhaf ve renkli şişelerle kapların pırıl pırıl parladığı başka odaları da gezermiş. kızarıklığa dikmiş. üçü ayaklarını suya doğru uzatarak oturur. Belden yukarısı çıplaktı." dedi. bana dokunsana!" Dokunmadığımı görünce neşelendi. bir kötülük bekleyerek endişeleniyordum sanki. bilmiyorum. bir hekim tavrıyla gözlerimi o şişkinliğe. Hoca severmiş o hikâyeleri. üzerinde utançtan çok öfke vardı. ama eve gelmeden önce. O da anladı. ama bir yerden serin bir esinti geldi. bağırdı: "Gelsene diyorum!" Cezalandıracağı bir öğrencisi gibi korkuyla yaklaştım. annesi ve kızkardeşiyle Beyazıt Camii Dârüşşifa'sma giderlermiş. Tiksintiyle irkildiğimi görünce bir kahkaha attı. Oda sıcaktı. ama bir yıl. fenerinden ışık alan büyük bir kubbenin altında. Hoca'yla kızkardeşini ve erkenden hazırladığı muhallebi kabını alır. Bir keresinde akıl hastaları için çalman müziği dinlemiş. Ama dedesi ölünce oraya bir daha gidememişler. büyüyüp tek başına gideceğini düşlüyormuş." deyiverdi. birşeyler mırıldanıyordum. yıkanmaktan nefret eden çocuk gibi gömleğimi çıkardım. hoşlanmıyordum bu yakınlıktan. Sanki başka şeylerden sözediyordu. ona bu yüzden yaklaşamadığıma inanmak istedim. arkama geçti. Abdullah Efendi'nin odasını buluncaya kadar bütün hastaneyi oda oda gezdirmişler ona. annesi onlara helva alırmış. Sonra. su sesi de olurmuş. sonra. ama eğlenceli bir yoldan giderlermiş. ama çıbandan korktuğumu biliyordum. teraziler yüzünden. Çıplak gövdesine bu kadar yaklaşmamıştım hiç. kaplar. çıkarılan bir elbisenin hışırtısını duyarak korkuyla döndüm. bir keresinde yolunu kaybetmiş. hastalar ve onlara şifa veren o renkli şişeler. basit bir böcek ısırığından korktuğum için alay etti benimle. Masadan kalkmıştı. kavak ağaçlarının gölgelediği kısa. ama çok sürmedi bu neşe. daha önceden beni de bir kere bir yerde ısıran tuhaf bir böcek olmalıydı. Korkmadığımı kanıtlamak için başımı daha da yaklaştırmıştım. değil mi?" dedi sonunda Hoca. ağlamaya başlamış. Hoca uzun bir süre bu tedirginliğe dayandı. başımı yaklaştırmış. bizi tuhaf bir kardeşlik duygusuyla huzursuz ederek birbirimize yaklaştıran bir sessizlik oldu. Dedesi onlara hikâyeler anlatırmış. gözümün ucuyla odanın içinde gezinen gölgesini görüyordum. dedenin verdiği boş kabı alıp dönerlermiş. Sabah. belki de beni ürperten aynanın soğukluğuydu. hastalar yataklarından çıkarılmış. kimse görmeden yiyelim. Çekine çekine anlattı: Edirne'deyken. üzerine lambanın ışığı vuran göğsünü ve karnını dikkatle inceliyordu. "Ölümden korkuyorum. Hoca da hep. dönüp bakmak istiyordum da bakamıyor. hastanenin odalarını dolduran kirli ve bulanık su. Oysa. sonra. Hoca susunca. "Allahım. dermiş.fısıldadım: "Ben mutluydum!" Yüzünde hafif bir kıskançlık belirdi.

aynada benim gövdeme başımı yaklaştıran Hoca'nm yüzünü yandan görüyordum. ne biliyorsam o düşünüyormuş! Sonra. Elim kolum bağlanmış." dedi. o tuhaf | benzerliğin büyüsüyle beni dehşete düşürmek isterken . "Burada da yok. benimkine benzediğini. aklımda ondan başka bir şey yoktu. olan tek şey korkusuydu. Sonra. kendi korkusuyla oynamak için. Ruhumu zehirlemek için. kafamın duruşunu. etmek istediğini düşünüyordum: Kötülüğü bir anda. daha önce göremediği için söyleyemediği şeyleri.» bu oyun duygusundan da kurtulamadım bir türlü. Parmaklarıyla ensemi iki yanından sıkıştırdı. tutulup kalmıştım sanki. olmam gereken birini görmüştüm. az önce hareketlerimi taklit ederken yaptığı gibi. Yeni. ensemi| sıkıştırarak aynanın karşısında beni tutuyor. şimdiyse. sanki benim. Ama o kadar korkmama. Sadık Paşa'nm kapısında beklerken onu ilk gördüğümde de bu duyguya kapılmıştım.] bardaklara. ama korkunun merakıyla gözümü alamadığım dehşetimi de tekrarlıyordu: Arkadaşının sözlerini ve hareketlerini taklit ederek onu sinirlendiren bir çocuk gibi neşelendi sonra. koltuk altlarımı. başkalan bizi birbirimize benzetirken de: Ruhumu ele geçirdiğini söyledi sonra. o da değil. Bakışımı da taklit ediyordu. Arkama geçip. Onunla geçirdiğim gecelerin en korkuncuydu. Anladım dediğini. o korkudan ben de payımı alayım diye. İkimiz birmişiz! Şimdi. yalnızca korkutmak için konuşuyordu çünkü. aynanın içindeki simetriyi hiç bozmadan. sandalyelere. yeni bir oyun olduğunu düşünüyordum. aynada görmeye katlanamadığını. "onlar" nasıl düşünüyor. parmaklarını karnımda hissettim. "Senin gibi oldum ben. kulaklarımın arkasını da incelemişti. Ensemi] sıkan parmakları gevşemişti. Kurtulmak için bir hareket yaptım. "Yok sende. Aklıma gelmesi bile gülünçtü." Baktım ve lambanın çiğ ışığı altında. kötülük. Sonra.» şimdi söyleyebildiğini ileri sürdü. öğrenmek için değil. kaçmak istiyordum. oysa tam tersini yapıyorum. kıskanıyordum. yapmaya gönlü bir türlü razı olmadığı için de. beni çekti. kafasına bir şey vurmak istiyordum. ama nasıl bir şey olduğunu şimdi de açıkça ya. boynumu. Bağırdı! Birlikte ölecekmişiz! Ne saçma.! ama büsbütün saçma ve çaresiz bulmuyordum onu:] Haklıydı. onun da benim gibi biri olması gerektiğini düşünüyordum. diye düşündüm birden. Ama. O zaman. ama lambanın ışığında arsızlaşan o sakallı kafanın kanımı emmek üzere olduğunu düşündüm bir an! Demek ki. o da yapıyordu aynı şeyi. Ama korktum da. yıllardır gururlanıyordum ben. aynanın karşısında takındığı bir şey. herkesin söylediği o kocaman kafa gövdeme doğru eğilmişti. ama yanıldığını düşünüyordum ben: Kelimeler de aynıydı. Bakışını aynanın dışına] taşırarak lambanın aydınlattığı yarı karanlık masaya. bir daha gördüm ne kadar çok benzeştiğimizi. vebadan baştan beri korktuğunu ileri sürdü. ve benden çok kendisi heyecanlanıp coşarken. kendime ilişkin daha önce j düşünmediğim şeyleri sezdiğimi düşünmeme rağmen. Ben sen oldum!". j "Nasıl korktuğunu biliyorum artık.i 92 yamayacağım bu biçimin de. diyordum. elini yüzlerimizin üzerinde gezdirirken. Bu sefer. Dünyayı benim gibi görebildiğini ileri sürdü.. o an ne düşündüğümü sordu bana. tıpkı. duyuyor! en sonunda anlıyormuş şimdi. üstelik ustalıkla. ama beni dinlemiyordu. hiçbir şey düşünmediğimi söyledim. diye düşündüm. benden önce davranıp vebanın ve aynanın içindeki korkuyla oynayabildiği için onu." dedi sonra Hoca. ama bugün yarısının doğruluğundan 1 kuşkum olmayan bu kehâneti saçma ve çocuksu bulmaya çalıştım. "Gel birlikte aynaya bakalım." Elini omuzuma koyarak yanıma geçti. Sanki. ben olduğumu anlamak için: Aceleyle elimi saçlarımın içinde gezdirdim. Böyle düşünürken. hatırladım. söylediklerini ve yaptıklarını ben de söylemek! ve yapmak istiyordum. korkuyu yaşama] biçimi. her şeyi beni denemek için yapıyormuş. bu bana çok açık bir gerçekmiş gibi geliyordu. 91 Yalnızlığını hissettikçe kötülük yapmak istediğini seziyordum. artık ne düşünüyorsam o biliyormuş.çerçevenin dışına çıktım. Sadık Paşa'nın cellâtları beni öldürmek için götürdüklerinde de öyleymiş. ama aynanın karşısından j çekilmiyordum. kendi isteği dışında. nesneler de. bu oyunu da bir yana . nesnelere bakıp konuştu biraz. ben ona öğretiyorum diye. Dertleştiği bir çocukluk arkadaşıydım sanki. "onlar" diyordu gene. çocukluğumda dinlediğim o korkulu hikâyeleri severmişim. böcek seni ısırmamış.

yıllardır özlemle düşündüğüm eski dünyamda yaptıklarımı 93 şaşkınlıkla dinleyerek. Eve girerken nereye kaçabileceğim. Bir yandan da düşsel ayrın-tılardaki tutarlılığa da şaşıyordum: Bunlar da olabilirmiş demek geliyordu içimden. şimdiye kadar farkına var-i madiğim için hazırlıksız olduğum korku. korkuyla yanma gittim ve pişman oldui hemen. baktığımda. tiksintiyle küçümsedi beni. söyledim: O zaman. geçince . yere serili dağınık yatağına uzanmış. ölümsüzlük üzerine eski bir kitapta okuduğum düşünceler takılmıştı. çünkü kendi de söylüyordu bu "oyun" sözcüğünü. değilse. Üsteleyince. bir zamanlar. ama öte yandan da ağır ağır terliyordu. tuhaf ve gerçekdışı bir düşsel ülke kurduğunu görerek şaştım. O benim yerime geçecekmiş. 95 . dahası nankörlüğünden. her şeye benim kaldığım yerden devam etmek istediğini söyledi. nerede gizleneceğim aklımda hiç yoktu. bu yerin. Nedensel artık onun yalnızca bir böcek ısırığı olduğunu düşünül yordum. bir başkası olmak istediğinden! Artık dinlemiyordum. ama. Padişah'ın aptallığından. sıcak bir odada boğucu sözlerinin korkusuyla bunalan biri gibi değil. böyle de yaşayabilirmişim demek. diye düşündüm. yakalanmadan kaçabileceğim kadar yakın olması gerektiğini biliyordum. Sonra. ölümden de ] betermiş. ölene kadar böyle sürecekti. gövdesinde sakatlık olan hasta biri gibi. vebanın korkusunu unuttum. Bu düşünce. Hoca'nm hayatına ilişkin daha derin bir şeyi ilk defa sezdiğimi anladım. Bütün gece böyle sürdü. Hastalığın açılarıyla nasıl boğuşacağımı söylerken 1 Hoca aynanın karşısından çekilmişti. uydurma kehânetlerinden. Ama. sanki anlattığı o ağrının da üzerinde. O zaman.benim ne yapacağımı söylememi istedi. Birkaç parça elbisemi bir torbaya sıkıştırırken. rüyadan uyanmak isteyen biri gibi kendi kendime tekrarlıyordum: Oyun oynuyor. bu sefer. dinledim: O zaman. ölümden önce nasıl acılar! içinde kıvranacağımı anlattı. Hâlâ yarı çıplaktık ve aynanın karşısından çekilmemiştik. sinirlerim iyice gerildi. gene de korkuyordum. o kırmızı şişik kaybolana kadar. ülkeme dönünce yapacaklarını keyifle anlattı. Bu evde daha fazla kalamayacağımı seziyordum artık. kendine göre. az sonra. onun da ben olduğunu tekrarlayıp durdu. Tam ol sırada. diye düşündüm. ben olarak ülkeme yapacağı yolculuğun ve orada yaşayacağı hayatın gülünç bir tuhaflığı ve saflığı vardı ki. Kendi dışına çıkıp kendisini seyretmenin zevkini alıyor da ondan. Ihlamur ağaçlarının içinde öterek hızla yer değiştiren serçelerden başka dışarıda hiçbir hareket yoktu. veba rnı olduğunu soruyordu. Yalnızca. benim de. bahçeye çıktım. ama bunun ne olduğunu söyleyebilecek gibi değildim. Hastalığı ve korkusunu bai bulaştırmaya çalışırken benim o. Hoca. Eli karnının üzerindeydi. Nedense aklıma. belki bir gün. o ayrıntılardan. hiçbir şey gelmedi aklıma. çekeceğim acıları I ve ağrıları anlatıyordu. elimden bir iş gelmiyordu sanki. beni ona büsbütün inanmaktan alıkoyuyordu. diye düşünüyordum. Çocukluğum ve gençliğim konusunda ona anlattıklarımın hepsini. başından geçenleri iyi bir hikâye yapıp yazarım dediğimde. ben I onu tammıyormuşum ki hiç! Beni itip aynanın karşısına i tek başına geçti: Yerime geçince benim başıma gelecekleri! o söyleyecekmiş! Önce çıbanın veba hıyarcığı olduğum söyledi. ben onu azat edecekmişim: Benim yerime geçen onun. Ho-ca'dan. vebadan uzak bir yer düşlüyordum. "bizlerden" ve "onlardan". ülkeme dönünce anılarımı yazmayı kurduğumu hatırladım. başıma gelenleri rüya görür gibi uzaktan seyretmekten başka. onun elinde başka yerlere sürükleniyor. Ama bu çok sürmedi. Benzeşmediğimize ve çıbanın böcek ısırığı olduğuna inanmaya çalışarak o tuhaf durumda dikilmek sinirlerimi o kadar bozmuştu ki. ölecekmişim. aynadaki benzerliğimizi daha da korkunç yaptı. o kadar. Onun beni tanıdığı kadar. Şaşırtıcı bir durgunluk! İstanbul'daki öteki odalan ve vebalıları düşündüm. elini gene bana sürmeye kalkışmıştı. Bir ara. en küçük ayrıntısına kadar aklında tuttuğunu. Güneş doğarken yıldızlardan ve ölümden sözediyordu. seslendi. onun yerine.bırakarak dönüp dönüp o kırmızı çıbana aklı takılıyordu ve böcek mi. kıyafetlerimizi değiştirmemiz ve o sakalını keserken benim koyvermem yeterliymiş bunun için. Hoca'nınki vebaydı. ben de onun. kendi sevgili aptallarından. Hayatım kendi denetimimden çıkmış da.

vebadan korktukları için küçümsedikleri Hıristiyanlara verdikleri bir gözdağı olduğuna karar verdim. çeşmelerdi ellerimi yıkamak. Kimi zaman. Hiçbir zaman bütünüyle inanamadığım o sihirli benzerlikle beni | bütün gece korkutan aynanın küçüklüğüne şaştım. Konuşurken onun da benim kadar korktuğunu anladım. memnundum. cesedi kaldırmaya gelenleri. Sabah sessizliğinde sokaklarda. mahallenin boş sokaklarında yürürken hafif bir rüzgâr esti. ter içinde uyuyakalmıştı. Bir de incir ağacına yaslanmış çardak vardı. huzursuzdum. lamba yanıyordu. ama daha önce Hoca'yı unutmam şarttı. beni ayıplıyorlardı.° riktirmiştim. Vebadan kaçmak için adaya sığınmanın para etmeyeceğini de ekledi. Hoca'dan ufak tefek çalarak biraz para bi. Sabahlan balıkçıyla birlikte denize açılıyor. gülümsüyordu. akma oturur. oradan İstanbul'a inmiş genç biri rahipten duymuştum. karşımdaydı. unutulması gereken tatsız bir yanılsama olduğuna kendimi inandırmam. artık hiç okumadığı kitapların durduğu sandıktaki çorabımdan aldım. Konuştuğum sandalcılar ve balıkçılar beni adaya götürmek için korkunç paralar istediler. yoksa kendimi aldatıyor muydum. Adada mutlu günler geçirdiğimi sonraları düşündüm. Padişah'ı da. Özgürleşebilmek için aramızdaki benzerliğin yanlış hatırlanan bir anı. rüyamda adaya gelirken sandala eşlik eden yunuslarla birlikte Hoca'yı görmüştüm. canım sıkıldı. zıpkınımı sırtlarından sokup karınlarından çıkardığım İstakozlarla pavuryalar. Bir seferinde. kapalı gözlerimi güneşe çevirmiş. oyunu kazanmış biri gibi değil. İstanbul'a bakarak saatlerce hayâl görürdüm. beni korkutacak kadar. Hava balığa çıkılmayacak kadar kötüyse adanın çevresinde yürürdüm. bu onbir yılda bir kere olsun yüzüne doya doya bakmadığıma karar veriyordum. Bunun için. onlarla dosttu. diye düşünüyordum. neden geç kaldığımı soruyorlardı. kimsesiz cenazenin sessizliğini: Sonra kehânetlerini düşünürdüm. manastırın bağına girip asmaların altında tatlı tadı uyuduğum olurdu. denize doğru yokuşlardan inmek. buna alışmam gerektiğine karar verdim. neşeyle uydurduğu o eğlenceli şeyleri nefret ve öfkeyle uydurduklarını da. dönemeyince kendimi zorlayarak düşünürdüm: Hoca'nm öldüğünü düşünürdüm bazan. ama onlara görünmek istemezdim. havanın açık olduğu günlerde. taa Ayasofya gözükürdü oradan. Bir ara zıpkınla ıstakoz ve pavurya avma merak sardım. Halic'i seyretmek hoşuma gitti.Zamanında. bu gündüz düşlerine kıskaçlarını ağır ağır oynatarak eşlik ederlerdi. Galata'da karşılaştığımızda bana | coşkuyla adaların güzelliğini anlatmıştı. Fazla dikkati çekmemek için. beni 97 soruyordu. Güçlü kuvvetli j. konuştuğum ikinci kayıkçıyla anlaştım. oradan buradan kazandıklarım da vardı. terkettiğim boş evin içindeki ölüyü. nereye gideceğimi biliyordum. Hoca'nm peşimden yollayacağı adamlara da yerimi söyleyeceklerdir! Sonradan bunun. bir adam değildi. Bir gün Hoca'yı karşımda görüverdim çünkü! Balıkçının arka bahçesinde uzanmış. sonra. Aklımda yer [j etmiş olmalı ki. Heybeliada'yı ilk. mahalleden çıkarken biliyordum oraya | 96 gideceğimi. kimi zaman da peşime takacağı adamları. içimden ellerimi yıkamak geliyordu. oysa çok yapmıştım bu işi. Evden çıkmadan önce onları sakladığım yerden. yürümek. peşime düşmüştü demek. Hoca'nm öldüğünü düşünürdüm. Durup durup başıma gelenlerin büyüsüne. Belki de gizliden gizliye bunu . Hiçbir şeye dokunmadan acele acele evden çıktım. Meraka kapıldığım için Hoca'nm odasına gittim sonra. ortalıkta görünmemeye çalışırdım. Az bir paraya. İyi ki alışamamışım. küreklere asılacağına konuşuyor. bu rüyalara yeniden dönmek ister. başka seferindeyse annemle birlikteydiler. kaçak olduğumu anladılar. bana gerçekten anılanmdaki kadar benziyor muydu. Şimdiki gibi onu tutkuyla özlüyordum. sanki beni sevdiği için! Olağanüstü bir güven vardı üzerimde. Benim gibi vebadan kaçan çok Hıristiyan vardı adalarda. Padişah'm hayvanlarını da. akşamüstü dönüyordum. anıların çekiciliğine kapılıyordum çünkü: Bana o kadar benzeyen bir insanı ölüme terkettim diye neredeyse kendimi suçlayacaktım. hayâl kuruyordum. Yol altı saat sürdü. İçimden İstanbul'a yetişip cesedine son bir kere daha bakmak bile geldi. Yavaş yavaş ülkeme kaçabileceğime kendimi inandırmaya çalışıyordum. adanın kapısı bacası açık evlerinden para çalmam yeterliydi. kimsesiz bir Rum balıkçının evinde kalıyordum. Yüzüme vuran güneşin teriyle uyandıktan sonra. ve-* banın hangi suçların cezası olduğunu anlatıyordu. gölgesini hissettim.

ölenlerin ve ölülerin arasında gezinirken yıllardır hayatı bu kadar sevemediğimi düşündüm. boyuneğen uşağın suçluluk duygusuna bürünüverdim. Hoca'nm gözünü en çok korkutan şeyse. O da benim gibi. Bu yüzden benim edebî bilgime dayanarak bir hikâye uydurduk. bir ev içinde kendi yakınlıklarını ve kardeşliklerini yaşayan insanların mutluluklarına. mahallede gezinerek gördüklerimle ölü sayısı arasında bir ilişki kurmaya çalışıyordum: Bütün evleri. Yanma iki adam almış. neşeyi ve kederi ve sevinci anlamlandırmak kolay değildi. insanları. sırf anlama tutkusuyla bir aşevinde yemek yedim. adalardan başka bir yere kaçamayacağımı bildiği için arkamdan gelmemiş. üç gün sonra peşime düşmüş. ben kaçtıktan sonra bir soğuk algınlığı geçirmiş. vebanın ancak sağlık önlemleriyle geriletilebilecek bir felâket olduğunu doğrular gözüküyordu. Eskisi gibi gene korkuyordum vebadan. Hemen çalışmaya başladık. onda daha önce pek görmediğim bu kesinlik duygusu hoşuma gidiyordu. Padişah'm merakını nasıl yönlendirmesi gerektiğini kestiremiyormuş. hazırlıksız olduğu için yuvarlak cevaplar vermiş. bu yüzden. Böylece beni getirmeye karar vermiş. kayıtsızlıklarına. kalabalığın ve ölülerin sarhoşluğuyla karşı kıyıya. başkalarının hayatlarına. çabuk döndük. Hoca'nm gevezeliklerinden etkilense bile. dünyayı biraz olsun ele geçirmek isteği başımı döndürmüştü. sonra. Çok heyecanlanan Hoca. vebanın ne zaman biteceğini kestirmekti. ama dolaylıydı bu ilişki. Üstelik tuhaf bir açlıkla gözüm yalnızca ayrıntılara takılıyordu. Hoca beni karşısına alıp söyledi: Suçum çok ağırmış. bir kâğıda tabut sayısını yazıyor. "kehânet bir so} larılıktır. Suriye'den Medine'ye çağırmamış mıydı? | Hoca. Ayna da duvardan indirilmişti. kesenin ağzım biraz açınca geveze kayıkçı beni Heybeli'ye götürdüğünü 99 söylemiş. Ertesi gün gene çağırılacağını bildiğimiz için vakit kazanmaya karar verdik. başkalarıyla ilişkisini en aza indirmesini isteyecekti. Padişah'ı korumak için. Hoca. ama verdiğimizi hemen doğrulatmaktı Sevdiğim o akıl keskinliği Hoca'yı. her an. çaresizliklerine. Etekleri zil çalarak eve dönmüş. ama bu da başka bir hikâyeyle maskelenecekti. ev kokusunu özlemişim. Adada olduğumu çoktan beri biliyormuş. ama aptallıkları etkilemekte güzel güzel kullanılabilir" görüşüne getirmişti hemen. Ertesi sabah o saraya gitti. tersane çevresindeki işçi kahvelerinde gezindim. çekine çekine tütün içtim. Hava kararmadan evdeydik. kalabalığı. Rüzgârlı serin bir yaz günüydü. Hoca'da ne istediğini bilen insanların kararlılığı vardı. Üzerinde hemen anlaştığımız ilke. bu konuda sayılar elde edebilmek için Padişah'tan yardım isteyecekti. çok fazla bilgi vermemek. Padişahla kurduğu bu son ilişkinin hayatının en önemli fırsatı olduğunu söyleyince ona hak verdim. en sonunda. dükkânlara . biz ölümlüler de. daha kaç can alacağını. ama tehlikeliydi bu. ama şimdi vakti değilmiş. Ertesi sabah. ama elimiz kolumuz da bağlıydı. kendi hayatının tehlikede olup olmadığını sormuş. çevresinde korkusunu açıp yenebileceği bir aptal kalabalığı vardı. Allah'ın gururunu hiç incitmezdi. Öğleye doğru. Matematiğe o kadar çok inanmam. paçaları sıvayıp felâkete karşı birşeyler yapabilirdik ve bu. Ebu Übeyde'yi. Allah'ın felâketle olan ilişkisini inkâr etmiyordu. Anlattıklarımı dinlerken Hoca. sonra. Galata'ya geçtim. ben de şehrin ve vebanın içine. Benim bilgime ihtiyacı olduğunu da açıkça söyledi. pazarlara. çift kürekle gelmişler. Cami avlularına giriyor. bu vebanın ne zaman biteceğini. Hazreti Ömer de. balıkçıların orada izime rastlamış. Anlattı: Padişah. bu yüzsüz aptallar.bekliyormuşum: Çünkü hemen tembel kölenin. yıldızlarla çalışması gerektiğini söyleyerek vakit istemiş. bir böcek ısırığını veba hıyarcığı sanıp onu ölüm yatağında bıraktığım için de beni cezalandırmaya canatıyormuş. Hoca'yı dinsizlikle 100 suçlayabilirlerdi. bunu Hoca'ya söylediğimde çok etkilenmedi. Sultan şiirsel bir ölüm tasviriyle korkutulabilecek kadar yalnız kalmıyordu. Günlük ölüm rakamları üzerinde çalışmamız gerektiğini seziyordum. bir hafta önce. Bu önlemleri almaya zorlamak için Padişah'ın yüreğine ölüm korkusu salmak aklımızdan geçmedi değil. Hoca'yı çağırmış. ama hareketin ve hayatın şiddeti. Çıkınımı hazırlarken Ho-ca'dan nefret edeceğime kendimi hor görüyordum. Balıkçıya olan borcumu da o ödedi. yalnız kaçtığım için değil. ordusunu vebadan korumak için.

ertesi gün de bir bakıyorduk. Sultan'a söylememiz gerekenleri tasarlardık. derken." dedi Hoca. Hoca'ya da istediği kadar adam verilmesini buyurmuş. Müneccimbaşı Sıtkı Efendi. bir aptal da halkı bu kadar sıkacak adamı nereden bulacağını sorduğunda. tasarladığımız gibi. giriş çıkışlar sıkı bir denetim altına alınmış. Masanın üzerindeki haritayı işaretler ve rakamlaıla doldurmuştuk ama. Veba şehirde kurnaz bir şeytan gibi değil. . Geceleri. Padişah'a. akşam geldi. gücünden şüpheye düşenleri cezalandırafi cağını söyleyerek korkutmuş herkesi. gözüne kestirdiğini elinden tutup|| çekiyormuş. oralara da pek az uğramış. boş boş gezinenleri gerisin geriye ] evlerine yollamışlar ki. Padişah şehrin içinde sarhoş gibi gezinen Azrail'i gözlerinin önünde canlandırabildigini. Padişah öfkelenmiş. şaşkın yolcuları. çok kurnazmış. Bu sırada. Düşündük taşındık. Uydurduğumuz hikâye Padişah'm içine işlemiş. Vebanın kurbanını nerede öldürdüğüne değil. Bu öfkeyle de. Padişah. vebanın İstanbul'u ne zaman terkedeceğini hâlâ söyleyemediğini hatırlatmış. sonra. ama çevresine danışmayı da unutmamış. vebayla uğraşmanın Allah'a karşı gelmek olduğunu söyleyenler çıkmışsa da. sonra. işitenlerin ödünü patlatırmış. dedik. her yabancının saraya sokulmamasma karar vermiş. Sultan'm ona hak vermesinden korkan Hoca. ilk nerede yakalayıp içine girdiğine bakmamız gerektiğini anladığımızda. maymunlarına veba şeytanı ilişir miymiş? Hoca hemen.| korkuyla söylemiş. insanların birbirlerini kazıkladığı pazarlarda. tıpkı şeytan gibi. şehir içindeki gidiş gelişin sopa zoruyla kısıtlanmasını söylemiş: Sultan'm çevresindeki o ukalâlar hemen karşı çıkmışlar tabii: Şehir nasıl beslenecekmiş. Emrimize verilen oniki kişiyi hemen İstanbul'un dört| bir yanma dağıttık. bir sonuç çıkarabileyim. isyan çıkarmış. Başta iyimser değildik pek. gene Hoca'yı çağırıyordu. anacaddeleri. Hemen telâşla düzeltmiş Hoca. karşı kıyıda. Her şeyi teker teker kafama kazımak istiyordum ki. sandal iskelelerini kesen Yeniçeriler gelip geçeni sıkıştırıp: "Kimsin! Nereye gidiyorsun? Neden gidiyorsun?" diye sorguya başlamışlar Ürkek. ertesi gün yüz. Vebanın ne zaman şehri rahat bırakacağını anlamak için nerelerde gezindiğini görmek gerekiyormuş. Çevresindekilerden. bir de hayvanlarını sormuş. Tophane'de. amaçsız bir serseri gibi geziniyordu. "Haklıydılar. Hoca'nm dediklerinin yapılmasını buyurmuş. Söylemiş. çarşı pazarın. Halic'e bakan bizim mahallemizin içine girip yirmi kişiyi öldü-rüvermiş. Bir gün Aksaray'dan kırk can alıyor. gördüklerini ve ölü sayısını bize bildiriyorlardı. yorgun argın eve döndüm. Şeytanla savaşmak gerektiğini de belirtmiş. insan kılığına bürünüp onu kandırmak isteyeceğine Padişah'm aklı yatmış. Azrail değil. insanı ölüme ayartan Şeytan'mış o. Hoca. Vebanın. sonra orayı rahat bırakıp öteki gün Fatih'e uğruyor. aslanlarına. bir gün beşyüz kişi gidiyordu. Şeytan'ın insanlara insan kılığında. saraydan gelen Hoca'yi dinledim. Masamızın üzerine. aldırmamış Padişah. Hoca. Sultan vebanın uğramadığı uzak bir şehirden beşyüz kedi getirilmesini. Akşam karan101 I lığından sonra. çok vakit geçmişti. Vebanın ne zaman ve nasıl biteceği sorulduğunda Hoca öyle bir dil dökmüş ki. benim başka kitaplardan düzelterek çizdiğim kaba bir İstanbul haritası yaymıştık. vebanın hangi akla uyarak şehirde gezindiğini çıkaramıyorduk bir türlü. Hoca.kucak kucağa oturup dedikodu yaptıkları kahvelerde gezindiğini söylesin. kıyametin geldiğine inanıp gemi azıya alanlar çıkarmış. . Hoca'ya diş bilediği için. kimse içinde veba şeytanının gezindiği bir mahellede sıkışıp hapis kalmak da istemezmiş. Gitti. vebanın kalabalık çarşı yerlerinde. Hem de sarhoş değil. vebanın 102 nerelerde gezindiğini haritanın üzerine korku ve keyifle işaretler. şahinlerine. mahalle mahalle dolaşıyor. İşler yolunda gitmiş. doğanlarına. hayvanlara da İare kılığında geldiğini söylemiş. Zeyrek'e gitmiş. Padişah yasağı da uygulandı ve üç günden de fazla sürdü.girdim. gelecek gelişinde takvimi getireceğini söylemiş. "Ne yapalım?" demiş. Padişah da. ticaret durursa hayat da dururmuş. Ölü sayılarından da bir şey çıkaramıyorduk. Bu arada. Çarşı girişlerini. Cihangir'de gezindiği anlaşılıyor. vebanın insan kılığında gezindiği.

ortas'ı korkulu rüya gibi korkutucu. günbegün ölüm rakamlarının düşmesine bakarak umutlanıyordum ama. Sonra. O kadar iyimser değildim. ilk gün hiç umutlu değildi. bu sonucu neye dayandırdığımı sormadı. diye düşündük. vebanın bir mantığa göre hareket etmesini boşuna bekliyorduk. Sabaha doğru ben. "Her şey olabilir. maksatları vebayı önlemek değil. Anlattıklarıma pek aklı yatmadı. Ben. Başvezir Köprülü'nün esnafla birlik olup kuraca| düzenleri anlatan Hoca'ya söyledim bunu. Hoca. ama hastalığın bir hafta sonra bitmeyece. vebanııij iki hatta sonra biteceğini hangi belirtilere dayandırdığını* sormuş. yalnızca. Bunun üzerine. Sonra. vebanın en son kurbanlarını çarşı yerlerinden alıp. iyi bir hikâyenin başı masal gibi çocuksu olmalı. vebanın yava 104 yavaş kenar mahallelerden. elimdeki kısıtlı rakamlarla." diyorlarmış.veba onları kandırmasın. göstermek için. ber$ ilk dela ölüm rakamlarında bir mantık sezmeye basis mıştım. korkuyordu. yoksul semtlerinden çekil-• fiğine onu inandırmaya çalıştım. Birinci haftanın sonunda ölüm sayısında gözle görülür bir düşüş vardı. ." diyordu. günlerdir kurmaya çalıştığını denklemlerden. kanatlı boğalara. Hoca hâlâ heyecan içindeydi. telâşla çalışıyorduk. kırmızı karıncalara ve konuşan maymunlara güvendiğini söyledi. benden de mısralarmın bazılarını resimlememi istedi. Bundan çok para kazandığım ve haraca bağlanmak istemeyen küçük es-| nafın da isyan hazırlığına giriştiğini öğrendiğimizde. takvimi iki haftaya göre yeniden düzenlememi ve süreyi de başka rakamlarla gizlememi istedi. heyecanla Başvezir hakkında sövlenenlerin arkasının gelmediğini anlattı. İkinci gün geldiğinde. duvara asmış. düşünüyorduk^ Hoca'ya göre. Trabzon'dan gemilerle getirilen ve yalnızca| iç avluları değil. ilk takımın. güzel sesli genç bir oğlana okutturulan hikâyelerini dinlerken.j pahçarşı'da. işini bitirmekte olan hattatın eline tutuşturdu. Yan odada Hoca'nm hâlâ sonunu getiremediği hikâyesinin baş kısımlarını temize çeken dostumuz solak hattat vardı. Saraya gitmesinden önceki gece oturmuş. yirmi gün sonra şehri terkedeceği sonucunu çıkarmıştım. şehirdeki bütün önlemlerin kaldırılmasını? isterken. Hazırladığım takvimi değiştirdiği için Hoca'ya söyleniyordum. mavi bir kapakla alelacele ciltlettirdiği risaleyi yanma alıp giderken neşesizdi. şaşırdı Hoca. Hoca. Sultan'm gözünden düşürmek için kendilerini zorlayarak yapmışlar bunu. odaları da kıpır kıpır dolduran renk renk. düşmanlarından kurtulmakmış. onları susturup azarlamış. Pa-dişah'm çevresinde toplanan kalabalıktan gülenler bile • çıkmış. besbelli. Hoca'yla birlikte diğerleri. Öğleye doğru. Hoca'yı küçümsemek. sıkıntılıydı. hemen oracıkta takvimin bazı tarihlerine mısralar düzüp. her şeyin kimsenin anlamadığı hikâyenin? içinde olduğunu söylemiş. kendini Padişah'a hoş. takvimden çok. ama Padişah. je benim hesaplarıma göre ortaya çıkmıştı. Padişah'ı oyalamak için hiçbir anlamı olmayan ve okuduktan sonra kimsenin hiçbir sonuç çıkaramayacağı bir hikâye yazdığını söyledi. Başka bir zaman sordu: Vereceği okuma ya da dinleme zevkinden başka hiçbir sonucu ve anlamı olmayan bir hikâye uy-durabilir miydi insan? "Müzik gibi mi?" deyiverdim. Ka. Bana. sarftym ikiye ayrıldığını söyledi: Aralarında Başmüneccim Sıtkı Efendi'nin de bulunduğu* bir takım. sonu da ayrılıkla biten bir aşk hikâyesi gibi acıklı olmalıydı. yalnızca kurtuluş gününün fazla uzak olduğunu söyleyip. Unkapam'nda hayatın yavaşladığını öğ-j rendiğimizde son bir aydır toparladığımız ölüm ra-j kamlarını kâğıtlara yazmış. Akşam döndüğünde heyecan içindeydi. Köprülü'yle anlaşıp bir isyan hazırlığına giriştiği söyleniyormuş. hikâyesine 105 tıkış tıkış doldurduğu o pelikan kuşlarına. "Şehre nefes aldırmayalım ki. Yeniçeri Ağasiî ticaret durmasın ve şehir beslensin diye gerekli görı düklerine izin kâğıtları dağıtıyormuş. kelleyi kurtarmak için birşeyle* uydurup Padişah'ı oyalamalıydık. ebrulu. neşeyle gevezelik ediyor. ama dediğini yaptım. onlar da. Hoca da. İzin kâğıdı usulü de bu sırada çıktı. içinde gezinen veba şeytanı da alamasm. ama takvimi hazırlama işini bana bıraktı. kedilere sevgi göstermiş. kehânetinin " doğruluğunu Padişah'a bütünüyle kabul ettirebildiği o üç hafta boyunca sürdü bu heyecan: Başlangıçta. ama o umutlanmıştı artık.

O korkunç gürültü içerisinde birden budalaca bir coşkuya kapıldım. Ertesi akşam zaferini ilân etti. doğruydu da bu söz. doğru çıktığını söylemiş. önlemler kaldırılmıştı. demek ki. Hoca'nm o an beni görmediğine inandım. Açlık söylentileri çıkmıştı.' kaldırılmasından sözedemiyormuş kimse. onlardan yana olduğu söylenen Köprü-lü'nün. mahalle camilerinde vaaf veren bir-iki aptal imamı. beni farkederse kalabalığın içinden sanki çekip kurtaracaktı da. sonra kendilerinden geçtiler. Artık sarayda. önlemlerin. | Hoca hayatından çok memnundu. İkinci hafta biterken. belki de olayları olduğundan! daha büyük göstermek için. yağma heveslisi bazı serserile: işsiz güçsüzleri yanlarına çekmişler. birisi gürültüyle öksürdü mü. kendimi dışarıdan gözle-yebikliğim için. götürmüş onu. benim varlığımdan haberdar olsun istiyordum. bana Hoca anlatıyordu: Bütün o kapalı pencerelerin ve avlu kapılarının arkasında vebayla boğuşan insanların çaresizliğini ve vebadan ve ölümden başka bir şey beklediğini insan hissediyormuş. Yeniçeriler geri ittiler bizi. Şeyhü-lislâm'dan fetva alınınca. şehir vebadan çok. Hoca onun biraz arkasmdaydı. sonunda. onların^ papağanlar gibi konuşma öğrenip öğrenemeyeceklerini! sormuş. Sultan'ı bu yolda kendisinin de etkilediğini Hoca keyifle söyledi. kimliğine büründüğüm bu başkasının kim olduğunu . bir ara. huzuru kedilerinde arıyormuş. yere bir fincan düştü mü. çünkü ben Hoca'nm kendisiydim! Tıpkı. kehânetlerinin doğru çıktığını anlatmaya çalışmış. Bir zamanlar. ya da yaptıklarımın karşılığını almak için istemiyordum. Pislikleri ve edepsizlikleri Hoca'yı tik-. hazırladığı takvimin. sindiren maymunları seyrederlerken. Başmüneccim'di. isyancılara karşı sert önlemler alacağı söyleniyormuş. bir başkasıydım. Padişah atıyla önümüzden geçerken çevremdekiler bütün gücüyle bağırıyordu. Hoca'ya. Sultan'ı ikna etmek için vebanın gerilediğini anlatıyorlarmış. gene hayvanlardan sözetmek zorunda kalmış. vebanın Allah'ın i olduğunu. İki gün sonra. alman önlemlerden boğuluyordu. yaptırttığı kafesin yanına. ne olursa olsun. kalabalık dalgalandı. Sarayda da hissediliyormuş bu beklenti. düşmanlıklarıyla Hoca'ya zor günler yaşatan o takım da çil yavrusu gibi dağılmış. diyen çaresizler gibi de. İstanbul terkedilmiş korkunç bir şehir gibiydi. Padişah. ama bir şey olsun da. bir ağaçla üstüme yığılanların arasında sıkıştım. yolları tutan Yeniçerilerle 107 [¦¦ çatışmaya girişmiş. Afrika'dan getirttiği-maymunlarını göstermek için. kalabalığı dirsekleyerek kendimi öne attığımda. diyerek bekleyen o ukalâ kalabalığının ödü patlıyormuş. mahalleden dışarı çıkmadığım için. ama çok fazla etkileyememiş onu. Bir ay sonra. sanki beni tanımamıştı. artık Hoca'yıj daha çok yanında görmek istediğini. bir cuma günü Hoca. İsyanı bastıranlar da. Sonra. sık sık gördüğüm korkulu rüyalarda olduğu gibi. hattâ ondan başka bir şeydi de: Sultan veba bitti diye 108 bütün şehrin katıldığı Ayasofya'daki cuma namazına giderken. içimde bambaşka bir duygu vardı: Ben orada olmalıydım. zaferden bir pay koparmak. şimdiye kadar hiç| söylemediği övgü sözlerini söylemiş. dört beş adım ötemde memnun mesut yürüyen Hoca'yla gözgöze geldik. Padişah. ona karışılmaması gerektiğini söylüyorlarmış ama olaylar büyümeden hemen bastırılmış.Köprülü'nün kendileriyle birlik olduğunu yaymışlar. ben de. başka bir kısım Yeniçeri'yi. yirmi kişi hemen öldürülmüş. ama o cuma günü Hoca'nın sevinci bundan değildi: Umutsuzluğa kapılan küçük esnaftan bir takım. çevresindekilere dönerek. isyancıların saraydaki yandaşlarından* da sözetmiş. her geçen gün daha az insan ölüyordu. bir itiş kakış oldu. ama bunu bizim gibi işlerin farkında olanlar biliyordu yalnızca. birden fısır fısır konuşan ve Sultan bugün bakalım ne karar verecek. bütün gücümle bağırarak ona seslendim. Gözlerini benden kaçırdı. hemen heyecanlanıveriyorlarmış. Yeniçeriağası| davet edildiğinde. camilerde yapılan bir sayımdan hastalığın iyice gerilediği sonucunu çıkarmıştı. Üstelik. alman önlemlerden huzursuz ola. Sultan öfkelenmiş. dışarıdan gördüğüm kendimden ayrı düşmüştüm. Sultan'a vebanın yavaş yavaş gerilediğini. zaferi ve gücü ellerinde tutanların o mutlu yürüyüşüne katılacaktım! Ama bunu. Bütün bu dolaplardan iyice yılan Padişah ise. Hoca da kapılıyordu bu heyecana. Allah'a ve Padişah'a şükreden o cıvıl cıvıl kalabalık arasında ben de vardım.

o silah tasarısı için pahalı ve iri kâğıtlara. < daha da gücüme giden şey. kalabalığın içine itti. sürgün ve görevle| saraydan kovulunca onların işi de Hoca'ya kaldı. Bunu anlasın diye vebadan önceki günlerde bir masanın iki ucuna. Sultan'ı boş laflarıyla kötü yola çeken ukalâ kalabalığını felâketlerin sorumlusu olarak görüyorlarmı çünkü. onbeş yıldır beklediğimiz şeylerdi bunlar. Beni öfkeyle susturup zaferini kıskandığımı | söylerdi. 109 8 Vebadan sonraki haftalar içinde. belki de duyduğum şeye kıskançlık denebilirdi. yalnızlık gecelerinin sıkıntısını unutmak isteyen j iki . kumpasda parmağı olduğu söylenen eskil Müneccimbaşı Sıtkı Efendi'nin takımı. Hoca sabahları Sultanin sarayına koşarken. gerçekleştirme vaktinin çok yakın olduğunu söylediği hayâllerin şiddetine tanıklık etmemi isterdi. Müneccimbaşı olması. merakla bu düşünceyi benimseyince. Oysa ben. ben merakla 111 şehirde gezinir. Ona hak veriyordum. Padişah'm konakladığı saraylardan birindi gidiyor. ona bir başkasının rüyasın* 110 yorumlamayı önermiş. i pek de doğru çıkmayan. esnal da. zaferinden sözederken ben ona. her sabah bir rüyanın yorumlanması vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştu. hastalığın daha şehri bırakmadığını. Böylece. tabii ki. ama onlardan niye yalnızca kendi zaferiymiş gibi | sözediyordu? Vebaya karşı önlemleri benim önerdiğimi. kendisine düzenle vakit ayıran Padişahla ko:| nuşuyordu. Bostancılar hemen iyi rüya gören birini arayıp bulup huzura getirmişler. güdük minareli mahalle camilerinden. önce Padişah'm gece gördüğüj rüyayı ona yorumluyordu. bütün o ahmak kalabalığı çevresinde değilken Padişah'a kendini dinletebilmesi. Devraldığı işler arasında belki de en çok bunu seviyordu: Padişah'm rüya görmediğim hüzünle itiraf ettiği bir sabah. aklım hâlâ bize o korkulu kardeşlik günlerimizi yaşatan vebaydı. böylece. beni telâş içersinde adadan nasıl apar topar getirdiğini değil. heyecanla masanın başına geçer.öğrenmek bile istemiyor. Hoca bana. Sultan'm sevgili hayvanlarından. Geri kalan vakitte avlularda. Padişah'ı nasıl etkilediğinden. kiremitleri yosun tutmuş yoksul mescitlerinden hâlâ kaldırılan cenazelerin sayısını tutar. Veba şeytanından kurtulduk diye Ayasofya'da hep birlikte" şükrederek namaz kılmışlardı. ama öyleymiş gibi karşılanan f takvimi benim hazırladığımı unutmuş gözüküyordu. kimi zaman Boğaz'da sandallarla gezerlerken. Ama. Sultan da. görünüşü şeytani hayvanları andıran silah biçimleri karalar. ama onun farketmediği kardeşçe bir duyguydu bu. yalnızca benim oraya nasıl gittiğimi hatırlamasıydı. hastalığın şehri ve bizi J bırakıp gitmemesini isterdim. beni de masanın başına çağırıp. yıllardır 1 umutla beklediğimizden de sıkı bir yakınlık kurdu:] Başvezir. onları Hoca'yla paylaşmak da istiyordum. uzun namlulu toplar. bizim hayâli hayvanlarımızdan da sözederlerdi. önümden beni tanımadan geçen kendime korkuyla bakarken. Ama bana coşkuyla anlattığı başka konuları da Padişah'a açıyordu: Boğaz'daki akıntıların nedeni neydi? Karıncaların düzenli hayatlarında öğrenip anlamaya değer ne vardı? Mıknatıs gücünü Allah'tan başka neden alıyordu? Yıldızların şöyle ya da böyle dönmesinin önemi neydi? Gâvurların hayatında gâvurluklarından başka bilinmeye değer bir şey bulunabilir miydi? Onları önümüze katıp kovalayacak bir silah yapmak mümkün müydü? Bunları. Belki de bu yüzden. zaferdi. Sultanin ilgiyle dinlediğini söyledikten sonra. | önlemler kaldırıldığı için de yeniden alevlenebileceğini' anlatıyordum. o küçük ve başarısız isyan hareketinden sonraj Padişah'm çevresine topladığı o maskaralardan artık5 kurtulması gerektiğini annesine sezdirmiş. Sultanla. Eve döndüğünde heyecan ve zafer duygusuyla bana anlatırdı: Her sabah. nedenini pek de anlayamadığım bir dürtüyle. kendi kendini harekete geçiren ateşleme mekanizmaları. Artık her gün.! Yeniçeriler de. iri çınar ve erguvan ağaçlarının gölgelediği bahçelerde yürürlerken. bir an önce katılmak istiyordum ona. Belki de haklıydı. ama hastalık daha şehri büsbütün bırakmamıştı. Padişah'm ona her sabah rüyalarını anlatması. hayvan gibi bir asker bütün gücüyle beni geriye. Hoca yalnızca Mü-i neccimbaşılığa getirilmekle kalmadı.

bir iki kere. artık yeniden birlikte masanın başına geçmemiz gerektiğini söylerdim. nereye sıkıştıracağım bilmiyordum sanki. ya da o sabah . Onu tekrar o eski mutlu hayatımıza çekmek için bazan. . | kimi zaman onun. kimi zaman kendimi izliyormuş gibi bir duyguya kapılırdım. İnsan bazan bir çocuğun. yarıe bıraktığım bir hayata kaldığım yerden devam edemey< ceğimi biliyordum. ama hareketlerini. Bazan Hoca'nm bendeki bu yurtsuzluk ve amaçsızlık sezdiği. onun gibi haklılar benimi gibi suçlular. hatta adada tek basımayken o geceleri ölesiye özlediğimi hatırlattığımda. Mahalle mahalle gezdikçe görüyordum artık: Önlemlerin kaldırılmasına rağmen. onu nereye süreceğimi. Venedik'te onların arasında değil. ama o günleri ona hatırlattığımda Hoca beni susturur. günlük davranışlarını izlerken. küçümseyerek dinler. rüyalarıma da gittikçe seyrekleşerek giriyorlardı üstelik kendimi. Suçluymuşum! f/j İnsanlar ikiye ayrılıyorlarmış. Bazan ölümün karanlık korkusu aramızdan çekilip gidiyor diye niye yalnızlık duyduğumu merak ederdim. o hi yatın da ayrıntıları beni heyecanlandırmıyordu artık. ya da Hoca'nm ona anlattığı tasarılardan değil de. onları. o ilk yıllarda olduğu gibi. Bu işte ona örnek olmak için. daha da kötüsü. nişanlımın da evlenip çoluk çocuğa karıştığıi aklım çoktan yatmıştı. zayıflığımı anladığı için. İstanbul'da^ bizim aramızda görüyordum. Belki de. onları düşünmek içimden gelrrrl yordu. Bazan Padişah'm rüyalarından. yarıda kalmış kötülüklerime ilişkin abartılmış sayfalarımı ona okumaya kalktığımda beni dinlemedi bile. beni denemek için: Vebaya yakalandığını sanıp kaçtığım gün. biraz da." dediği sık sık aklıma geliyordu. kendi zaferinden çok. Zafer sarhoşluğuna yormaya çalıştığım bu sözlerinel cevap vermedim. vebanın korkusuna. benim nasıl biri olduğumu anlamış zaten. benim neler düşündüğümün belki farkına bile varmıyordu. ya Sultan'a o gün inanılmaz silahı inanılır kılmak için neler söylediğini anlatır. abarttığı zaferinden aldığı o yapmacıklı coşkuyu. korkunun yeşerttiği o kötülük yapma isteğine. başka bir hayata yenidej başlayabilecektim. gene.bekâr erkek gibi nasıl oturduğumuzu hatırlattığımda. ama. benim çaresizliğimden aldığı bir güçle küstahça söyledi: Bütün o yazıların saçmalıktan başka bir şey olmadığının o günlerde de farkmdaymış. küçüki günlük olaylara hiddetlendiğimi gördüğümde gerekti1 ğinde öfke duymaya hazır olduğumu da anlardım. Hoca'nm karşı saldırıyı çağıran o sözlerine duyacağım I tepkiyle. sanki Hoca'nm zafer dediği şeye gölge düşürmek istemediği için. kendisinin hiç katılmadığı bir oyunda benim su yüzüne 112 çıkan sahtekârlığıma ibretle tanık olur gibi. bitip tükenmeyen tasarılarını. Gerçi zekâm eskisi gibi parlaktı. ya da kendini öyle gösteriyordu. kimi zaman bunu bile yapmaya üşendiğini sanıyordum. Kendi kendisiyle dopdolu ola! f/4 Hoca'nm bu mutluluğunu gıptayla izlerken yakalardım kendimi.i ğimizi. Padişah'ı avucunun içine alacağını söylerken avucunun içine bakışını seviyordum. bütün bu söylediklerimi. bazan da bunları bile sezdiğinden kuş-1 kulanırdım. Her gün. beni küçümsediğir düşünürdüm. Bir zamanlar Türkler ve kölelik yıllar üzerine yazmayı tasarladığım bir-iki kitap dışında. veba. Ondan kaçıp Heybeliada'da geçir) eliğim günlerde hedefimin bulanıklaştığmı sezmiştin Venedik'e dönsem ne olacaktı? Bu onbeş yılda annemij öldüğüne. kimi zaman da benim nasıl korkulara kapıldığımızı. rüyalarımda. Böyle düşündüğümü kendime itiraf bile edemezdim. kâğıtları doldurmayı da denedim. Padişah'a anlattığı hikâyelerinden! ayrıntılarını düşlediği ve Sultan'ı mutlaka etkileyeceği™ söylediği o inanılmaz silâhın hayallerinden ve zaferinde! öyle sarhoştu ki. "ben sen oldum. o kardeşlik günlerine geri döneceğimize ilişkin hiçbir umut ve söz vermezdi bana. zamanında o oyunları sonu nereye varacak diye içsıkmtısmdan oynamış. bir > gencin davranışlarında kendi çocukluğu ve gençliğini görür de sevgi ve merakla onu izler: Korkum ve merakım öyleydi. Venedik'e dönersem. gene bunlardan sözedelim isterdim: Duvardan indirdiği korkutucu aynanın karşısına. Seviyordum onu. ama bu korkulardan ne çok şey öğrendi. beni ensemden tutup. Olsa olsa. yavaş yavaş şehirden çekiliyordu. yambaşımda ölüm korkusu bile olsa onunla birlikte geçmeye çoktan hazırdım! Ama Hoca uzun zamandır küçümsüyordu artık beni.

Padişah. benim sabır ve keyifle bir deftere yazarak sınıflandırdığını bu rüyaları da. ama Sultan'ı büyük bir tasarı dediği şeye kandırabileceği günün hayâlini de hâlâ canlı tutabiliyordu. Hoca umutlanmak için bir bahane daha buldu: Köprülü'nün gücü ve kişiliğinden korktuğu için Sultan. İktidarı sahiplendikten sonra. çünkü. hain dişleriyle düşmanlarının gırtlaklarına saldıran kurtların da. Padişah düşlediğinde. Ben. sahipsiz oldukları için mutsuz. "büyük . Ondan sonraki üç yılı. Sultan'ın rüyalarını yorumlarken ona böyle katıldım! Hoca yirmibir yaşındaki Padişah'ı. bir kılıç vuruşuyla ikiye böldüğü eşeğin iki yarısının koşturarak birbirlerinden uzaklaştıklarını. Padişah'ın rüyalarında sık sık gördüğü dörtnala koşan yalnız atların. Dedesi Sultan Murat'ın kol gücünü kanıtlamak için. Hoca ona. bu konuları Sultanla bir kere olsun ciddiyetle konuşamadığı aylar geçiyordu. sonra bitirilmesi için büyük paralar harcanan ve Turhan Sultan ve Padişahla birlikte Hoca'nm da sık sık gittiği. coşkuyla hayâl kurduğu gecelerin arkasından. bizi daha çok sever. Her zaman bir bahane buluyordu: İstanbul'u kasıp kavuran o büyük yangından hemen sonra. gelecekteki o güzel günlerden ikimizin hedefiymiş gibi sözettiğini sanırdım. bu cesur kararları beklemekle geçirdik. O zaman. ': -' Ballandırarak anlattığı bu başarıların parlaklığına ben de inanabileyim isterdim. Böylece. ya da Üsküdar'dan denize giren bir kaplumbağa ordusunun sırtlarmdaki mumların rüzgârdan bir türlü sönmeyen alevleriyle saraya doğru yürüdüğünü. babaannesi olacak Kösem Sultan elenen cadalozun kendisi ve annesini boğmak için dirilip çırılçıplak üzerine geldiğini. tahtı kaybetme korkusuyla. ama hiç uyumayan düşmanlarımızın tuzaklarından ancak onlar kadar üstün silahlar yaparak kurtulacağını anlatırdı. Bütün bu yıllar boyunca. biz. Av meraklılarının çoğu gibi. onu ve kendimi. Haliç kıyısındaki o Yeni Valide Camii'nin 117 inşası vardı daha. şimdi Başvezir öldüğüne. kendi işlerini kendileri gördükleri için mutlu oldukları. benim katılmadığım o bitip tükenmez av seferleri vardı sonra. kutsal örümceklerle. Bazan hayallerimin sınırsızlığına kapılıp kendimi mutlulukla onun yerine koyup inandığım da olurdu. Vebadan bir yıl sonra. ağlayan 115 yaşlı kadınlarla güzel kör kızların ve karanlık yağmurda yapraklarını hızla döken ağaçların onu yardıma çağırdıklarını. kafasmdakileri uygulamaktan çekiniyordu. rüyasında. ordu Macaristan'a sefere çıkmıştı. ama ben başaracağımıza inanmıyordum artık. Hoca'nm hâlâ umutlarını ona bağlayabilmesiydi. Artık beni şaşırtan şey. düşleriyle avları arasında şaşkmlaşan Sultan'm hareketsizliği değil. anlattıklarına dalıp giderken. yerine de babası kadar güçlü olmayan oğlu geçtiğine göre. zafer dediği şeyden eskisi kadar sözedemiyor. avlananın kendisi olduğunu düşlediğinde. umutlarını kaybedip bana benzeyeceği günü bekliyordum ben! Artık. yavaş yavaş onu etkiliyorduk. Padişah'tan cesur kararlar beklemenin sır asıydı. Köprülü ölünce. bunun için kâbuslarından bile yararlandık. Sultan bizim bilimimize ilgi duysun istiyorduk. iktidarı daha çok sahiplenmeye kışkırtmaya karar vermişti. uzun ve yorucu av seferlerinin gecelerinde. kendi tahtında kendi çocukluğunu oturur gördüğünde. yüzü kendi yüzüne benzeyen kötü adamların onu ellerindeki çuvallara sokup boğmak için kovaladığını. gururlu şahinlerin yalnızlığın erdemlerine işaret ettiğini ona anlattı. tahtında hep genç kalacağını. hoş bir masal dinleyen alık gibi ağzım açık. ertesi yıl da Almanlar'a karşı bir saldırıya geçtikleri için bekliyorduk.rüyasını yorumlarken Padişah'ın akimi nasıl çeldiğini ayrıntılarıyla hikâye ederdi. yeni bir silah yapmak için ondan söz alıp. avdan ve hayvanlarından başka kafasında bir şey olmadığım söyleyenlerin ne kadar haksız olduğunu düşünür. vebadan sonraki aylarda duyduğu o coşkuyu duyamıyordu gerçi. bilimin ve yapılması gereken inanılmaz bir silahın yararlarına yormaya çalışırdık. Bir rasathane ya da bilimevi kurmak için. Hoca'ya göre. At Meydam'ndaki çınar ağaçlarının yerine biten incir ağaçlarından incir yerine kanlı cesetler sarktığını. Hoca'nın avdan dönüşünü evde beklerken öğüdünü tutmaya çalışır. Padişah şimdi bir şey yapamıyordu. Sultan'm büyük tasarılara para dökmesi kardeşini tahta geçirmek isteyen düşmanlarına fırsat verirdi. onun devlet işlerini bıraktığını.

sanki orada umut bağlayabileceği yeni bir belirtinin izlerini arar gibi. bakarken. hissediyordum. bazan çevirdiğim sayfalara. elimizde bizleri yıkımdan kurtaracak büyük bir tasarıdan çok bu tasarının hayâli vardı. karanlık bir yağmur altındaki çamurlu pis sokağa. bir köşede pinekleyen ben. gene. bana köleliğimin ilk yıllarını hatırlatan öfkesini ve hüznünü seviyordum. gelirimiz daha da artmıştı. Daha önemlisi. ya da doğa bilimleri konusunda düşündüğümüz şeylerin elle tutulur bir yanı olmadığını Hoca da benim kadar biliyordu. herhangi bir konuda. buna dayanarak değiştirebilirmişiz gibi yapardım: "Denizin yükselip çekilmesinin nedeni ona dökülen ırmakların ısısıyla ilgilidir. inanmadığım halde. kendisinin de yenilgiye mahkûm olduğunu sezdirdikten sonra onu gözledim: Gerçi bana hiddetle karşı çıkıyor. av boyunca sözlerinin Sultan'ın bir kulağından girip ötekinden çıktığını istemeye istemeye itiraf eder ve nefretle tekrarlardı: Bu ahmaklar gerçeklerin farkına ne zaman varacaklardı? Bu kadar aptalın birbirini bulması bir rastlantı mıydı zorunluluk mu? Niye bu kadar aptaldılar? Böylece. "bilim" dediği şeye. Gebze'deki toprakları büyümüş. artık işler eskisi gibi değildi. ya da Haliç kıyısındaki bir-iki evin hâlâ yanan soluk ve titrek lambalarına. hava değişince çekip gidiyor". ya da: "Büyük bir silah yapıp uzun namlusu ve tekerlekleriyle herkesi önümüze katıp kovalamamız mümkündür". Tanışıklığımızın ilk yıllarında astronomi. gerçi tasarılarından değil. yeni bir gerçeği ortaya çıkarmış. onun "bilim." dediğimde. saatler. yeniden başlaması gerektiğini seziyordu. bu "bilim"e girişmeye ben de hevesliydim. Bir zamanlar. Padişah'm bir şaşkın domuzun peşinden saatlerce at sürmesinin. yavaş yavaş. şu silah tasarısını gerçekleştirebilirsek üzerimize üzerimize akarak bizi gerisin geriye iten bu ırmağın akışını." dediğimde üzerindeki tozlu av elbiselerini değiştiren Hoca beni sevgiyle gülümseten aynı cevabı verirdi hep: "Ve bizim ahmaklar bu gerçeğin farkında bile değiller!" Sonra." ya da "bilim" dediği o şey için parlak düşünceler arar. Müneccimbaşı olduktan sonra. onlar kadar. kendimi onun yerine koymaya çalışırdım. acıları ve yenilgileri sanki benim acılarım ve yenilgilerim di. araçlar. Padişahla gevezelik edip vakit geçirmesinin dışında. istediğimiz 119 yöne çevirebileceğimizi söylüyordu. ben de onun gibi olmak istiyordum. kayıtları karıştırarak Kâhya'nm bizi ne kadar .tasarı. onu nereye. ya da: "Veba havanın içindeki taneciklerle bulaşıyor. coğrafya. Bir masanın başına oturup. ya da aklıma gelişigüzel takılıveren düşüncelere onun gözüyle bakmaya. her şeyi de. sanki kaybettiğim heyecanı yeniden bulmak için ona özeniyordum. modeller bir kenarda unutulup çoktan paslanmıştı. Beni hiç kandırmayan bu renksiz hayâle inanabilmek ve Hoca'yla beraber olabilmek için. sözgelimi. tembel tembel pinekleyerek sayfalar çevirirdim. bana üzerinde kafa yormam için bıraktığı. ya da: "Dünya Güneş'in çevresinde dönüyor. Bir seferinde. birbirimizden nefret ederek. Avdan dönüşlerinde. ama yaklaşan kaçınılmaz bir yenilginin dehşetine de kapılmıştı: Kimsesiz bir çocuğa benzetiyordum onu. umutsuzluk zamanlarında yaptığı gibi "tasarılarımızdan" sözederek beni de sevindiriyordu. başka bir işle uğraşmasına da gerek yoktu. beni bırakıp gitmişti de. onlardan önce davranıp kendimizi bu işlere verirsek. ben olan kişi. Bitip tükenmeden kendini tekrarlayan bu heyecandan da bıkmıştım artık. ya da tazılarına yakalattığı tavşana gözyaşı dökmesinin saçmalığından sözeder. Uygulansa da vereceği sonuca pek aldırmadığım bu tasarıların hayâlleri bile beni eğlendirmiyordu artık. şiddetiyle beni de peşinden sürükleyen bir öfke buhranına kapılır. Bir defa. neden sürüp sıkıştıracağımı bilemediğim için üstüne üstüne gidemiyordum bir türlü. buradakilerin aptallığını abartılmış örneklerle ona hatırlattıktan. bu sefer onların kafalarının içini anlamak için." dediği bu belirsiz işi uygulamaya koyacağımız güne ertelemiştik. Odanın içinde aşağı yukarı gezinirken. yenilginin bir zorunluluk olmadığını. bir ara odanın içinde kıvranarak gezinenin Hoca değil de kendi gençliğim olduğunu düşünürdüm. ama ilk deneylerden sonra anladık. Gebze'ye gidip kırık dökük değirmenleri ve herkesten önce bizi toraman çoban köpeklerinin karşıladığı köyleri gezerek gelirlerini denetliyor. Her şeyi. birbirimize benzediğimiz o güzel günleri aklıma getirdiğim için. Arada bir. Güneş de Ay'ın çevresinde.

Hoca aralarına hiç girmemeye kararlıydı. minarelerin neye yaradığını hatırlamıyorlardı. Yıkımdan imparatorluğun elindeki ülkeleri bir bir 121 kaybetmesini mi anlıyorduk? Haritalarımızı masanın üzerine yayar. Nefretle tiksindiği bu sahtekârlardan kendini ayırmak. üstünlüğünü onlara kabul ettirmek için. Girit Kalesi'ydi. bana Venedik'teki hayatımdan bir parça anlattırır. Kurarken vaktin nasıl geçtiğini anlayamadığımız bu düşleri son bir kurtuluş çaresi olarak Padişah'a sunmaya karar verdik. insanların ve inançların farkına varmadan değişmesi anlamına mı geliyordu? Bütün İstanbullular'ın bir sabah sıcak yataklarından başka birer insan olarak kalktıklarını düşlerdik. o eski güzel günlere ağıtlar yakan gözü yaşlıları. hoşça vakit geçirip sonunda. bizim de onlardan önce davranıp öyle yapmamız gerekiyordu! Solak hattatımızın temize çektiği sonuç kısmında ise. midye dişi midir erkek mi. yıkım. Hoca'nm pek bayıldığı o yüklü dolap benzetmesiyle beyinlerimizin kara bilmecesinin karışık sırlarına bir giriş sayılabilecek ölçülü bir şiir vardı. saraydan kovulan bütün o çenebaz ukalâları. Almanya seferiydi. ama yaklaşmakta olan korkunç bir yıkımın da farkında değilmiş gibi davranamıyordu artık. buradaki tanıdıklardan bazılarının başlarında şapkalar. Hoca'yla birlikte yazdığımız kitap ve risalelerin en iyisini hüzünle bitiriyordu. kimi zaman gülüşerek. dertli analarla zavallı babaları başka ülkelerde yapılan ve yazılanları bize aktarmaya ömürleri yetmeyen mutsuzları. orduların ve paşaların İstanbul'u başıboş bırakmasından ve annesinin de ona söz geçirememe-sinden cesaretlenen Padişah'm. her şey eskisi gibi olsun diye anlamadıkları duaları okuyanları. Böylece. taklitçileri çevresine toplamasıydı. Bu konuda aylarca çene yorduk. başka bir şey de yapmıyorduk. okuyup yazamayan pantolonlu Müs-lümanlar'ı ve sonu yenilgiyle biten bütün bu savaşlar' 122 bir kitaba doldurduk. şehirlerde başıboş gezinen işsizleri. diye. sessiz ve karanlık geceler boyunca. bir iki kere konuşup tartıştıkları şeyleri dinlemek zorunda kaldı. bütün o boynu bükük fukaraları. Padişah'm aklının çetelesini tutmaya çalıştık. topraksız köylüleri. sonra hangi dağlarla hangi nehirlerin elden çıkacağını hüzünle saptardık. ayaklarında pantolonlarla benim anılarımı yeniden yaşadıklarını düşlerdik. Bir dolabın çekmecelerinden çıkan ıvır zıvırın dökümünü yapar gibi. birşeyler yapmazsak yakında Padişah'm elden gideceğini söylerdi. "Bizim" tasarılarımızdan. önce hangi ülkenin. Ben ısrar etmeseydim. Belki de yıkım. yoksa akşam batan eski güneş bir arka yoldan dolanıp sabah öte taraftan gene başını mı çıkarıyor. bir deri bir kemik sokak köpeklerini. hangisi cennete hangisi cehenneme gider. ama Padişah'ın K. Düşlerin renkleriyle canlandırılan bütün bu yıkım sahneleri. gibi şeylerin konuşulduğu bu toplantılardan gelecekten umudunu keserek çıkar. Bir seferinde Sultan'm aklının içinde ne olduğunu anlamak için. ya da aklımızın içinin bir an önce çözülmesi gereken sırlarından sözedebiliyordu gerçi. ısrarı üzerine. hangisinin vardır. güzel kokulu kadınlarla yattığımız o âlemleri de düzenletmeyecekti belki. çamurlu yolları. çalışmayan makineleri. çoğu zaman da sıkıntıyla iç çekerek Padişah için eğlenceli risaleler yazıyor. soma. Gururlu ve sessiz diyebileceğim bu şiirin ince dokunmuş sisi. karanlık ve tuhaf sokakları. Hayvanların ruhu olabilir mi. elbiselerini nasıl giyeceklerini bilemiyorlar. aylarca hüzün ve umutsuz bir neşeyle kurguladığımız o yenilgi ve yıkıntı düşlerinden fışkıran. her sabah çıkan güneş yeni bir güneş midir. rüyaları. benim yıllardır tuttuğum defterleri.aldattığını anlamaya çalışıyor. Yoksa. ötekilerin üstünlüğünü görerek onlara benzemeye çalışmak demekti: O zaman. . diyorduk. belki onu telâşlandırır. sonuç umut verici değildi hiç: Hoca hâlâ bizi kurtaracak olan o inanılmaz silahlardan. babam ve kardeşlerimle Venedik'teyken ve okul yılları sırasında başımdan geçen mutlu ve öğretici olaylardan renkli bir-iki sahne: Bizi yenecek olan ötekiler böyle yaşıyorlardı işte. "bizim" geleceğimizden sözettiği için sevinçle ona katılıyordum. maskaraları. Kitabın başka bir kısmına benim soluk anılarımı koyduk: Annem. anılarımızı ortaya döktük. yarım kalmış yapıları. 120 Sinirlerini daha da bozan şey.

bana o soruyu soruverdi: "Sen mi öğretiyorsun bunları ona?" Ama benim cevabımı öğrenmek için sonnamıştı bunu. ikinci defa huzuruna çıkınca. ya da yenilgimizi beklediği için. yeri göğü inlettik. 'saçmalığım duyurmak için yarattığı o eşsiz harikalardan birini. Hoca'nm bir başka mucize daha yaratabileceğini düşünüyordu. bana da sorduklarını görünce merak etmiş. kıskanç düşmanlarımızın hasetini üzerimize çektiğimiz için. Padişah bana önceden tanıdığı. Heyecanlıydık. herkes sabırsızlanarak zaferimizi. Şaşkınlık içindeydik. onu küçümseyemeyeceğimi . Hoca'yı sınıyordu. ama şimdi kim olduğunu çıkaramadığı biriymişim gibi baktı." derken. ben de mutluydum. Aklı başka bir şeye takılmıştı: "Demek yirmi yıl?" dedi. "Tuhaf şey!" Sonra. ama gösteri başlayınca. ondan şu inanılmaz silahın yapımına girişmesi için emir aldı. kitabı Sultan'a teslim ettikten bir ay sonra. benimle ilgilendi. ko125 vanları. yerine kardeşini geçirmek isteyenlerin onu tahttan indireceklerini düşünerek telâşlanmıştı. Hoca kadar. birden durdu. yazdığımız risaleler ve ldtaplar doğru değil miydi 124 ki. vebadan sonra. Hoca heyecanla bana soruyordu: Yıllardır beklediğimiz zafer değil miydi bu? Öyleydi. tam o sırada. Önce. Önce. adamlarımızın. uzun namluların. Dahası da vardı: Padişah. gözü kapalı tattığı meyvamn hangisi olduğunu çıkarmaya çalışan biri gibi. Eteğini öptüm. Barutla ça-li hştıgımız için değil. Bütün bunları Padişah'm silahı geliştirelim diye gelirlerini bize bıraktığı köylerden. İstanbul'un dörtbir yanından meraklılar geliyordu. açık havaya çıkmaya karar verdik. ikimize döndü ve Allah'ın insan soyunun gururunu kırmak. belki üzerine varan annesine ve paşalara. yeni topları ve daha dökülmemiş namlulann kalıp planlannı. Yaz sonunda bir gün de ansızın Sultan'm kendisi geldi. beyinlerimizin içindeki o karanlıkta da neler döndüğünü merak etmeye başlamıştı. kendi kendine harekete geçen ateşleme mekanizmalannm taslaklannı tek tek gösterdik. belki de. belki de Sultan. ama silahın düşüncesinden ve düşmanlarımızı önüne nasıl katıp kovalayacağım hayâl ederken aklımıza takılan o belirsiz ve şekilsiz ayrıntılardan başka hiçbir şey yoktu elimizde. üstelik bu sefer onu paylaşarak işe başlamıştık. çıkan renk renk dumanları izlemeye. Sonra. ama Hoca'nm istediği gibi değil Hoca hâlâ nefretle sözediyordu ondan. onlara inanınca kuşkulanıyorduk. Kopan türlü çeşitli gürültüyle. Yirmi senedir burada olduğumu. döktürdüğümüz topların. 123 "Düşmanlarımızı perişan edecek b inanılmaz silahı yap da görelim. emirleri onun kadar benim de verdiğimi. hedeflerimizin ve çadırlarımızın yerleştiği çayırın çevresi meraklı kalabalığından bir bayram yerine döndü. birkaç askeri başarısızlıktan sonra. ondan . hanlardan. kusursuz bir cüceyi. biz yüksek ağaçların altındaki serin . iyi sıkıştırılmış barut karışımları için hazırlattığımız. işin sonunu onun kadar merak da etmediğim için. Tıpkı birlikte fişek gösterisi hazırladığımız haftalardaki gibi. belki de kitabımıza doldurduğumuz o yıkıntı düşlerinden gerçekten etkilenmişti. en tehikeli yıllarımız oldu. yanyana dikilen bize. başarımızın ne kadarını bu kitaba borçlu olduğumuza bir türlü karar veremedik. Hoca beni Padi-şah'tan uzak tutmak istemişti. Sonunda Hoca şaşmamız gereken şeyin şaşkınlığımız olduğunu söyledi: Yıllardır Sultan'a anlattığı bütün o hikâyeler. zeytinliklerden gelecek korkunç paraları şaşkın şaşkın hesaplarken düşünürdük. Onlardan çok. Onbeş yıl sonra. sonraki altı yıl. barutla çalışmaya. çevresinde topladığı o tıkalâlarm bir işe yaradıklarını göstermek istiyordu. bizim reçetelerimizi hazırladığımız karışımları uzakta ateşlerlerdi. barut ve güherçile kokan hırpani çadırımızdan çıkmış güzel beyaz atma doğru yürüyordu. bense ona nefret duyamayacağımı. Onun için bir gösteri yaptık. Daha sonra. hevesliydik. adamlarımız. belki Hoca'dan sakladığı bir rüyası vardı. Silahı geliştirmeye çalıştığımız. Gece onu düşündüm. gülleleri. biz de aynı şeyleri korkuyla beklediğimiz için tehlikedeydik. masa başında çalışarak vakti boş yere harcadığımız bir kış geçirdik. ama hâlâ Müslüman olmadığımı öğrenince öfkelenmedi. korktuğu gibi.Hoca. gölgeliğe çekilirken. ya da tıpatıp benzeşen ikiz kardeşleri görmüş gibi gülümseyiverdi. belki de yıkıntıdan çok.

ama Hoca'nın sözünü ettiği aptal delikanlıya benzemiyordu hiç. yıllardır kullanılan eskilerinden üstün olmadığını ikimiz de biliyorduk artık. erguvan ve çınar ağaçlarının altındaki nilüferli bir havuzun çevresinde geçirdik. Bir gün Hoca. kimi zaman da zekice bulduğum bu gözlemler beni meraklandırırdı: Kendi kişiliğimin benden ayrılıp Hoca'nmkiyle. bizden daha iyi tanıdığına inanasım geliyordu. Toplarla çalışmaya başlamamızdan altı ay sonra. Bütün sabahı. ya da yenilik yapacağım diye topçuluğu ayağa düşüren biz delilerin İstanbul'dan kovulmasını istediğini öğrenince Hoca telâşlandı. Böylece. sevimliliği. Bir yumurtanın havuzdaki yetişkin kurbağalara benzemek için geçirdiği evrimi daha iyi göstermek için kâğıt kalem istedim. Bilyelerini karıştırarak kavgaya tutuşan iki kardeşi. ya da dost olmak isterdim onunla. Hoca'yla birlikte ben de saraya gidiyordum. onun gibi bakıyorsun." diyerek birbirinden ayıran dikkatli bir baba gibi. karşımdaki bu şakacı. Padişah'm. aklı başında adamın. namluların. ona her şeyi söylemek istiyordum. Yakut kakılmış gümüş bir divit içinde getirilen kamış takımıyla resimleri çizerken Padişah çok ilgilendi. Hoca'ya göre her şeyi yenibaştan kurup düşleyeceğimiz bir yeni döneme daha girmiştik. yıllardır Hoca'nm bana anlattığı Padişah'a ne ölçüde benzediğini düşünürdüm ben. o da. daha çok Padişahla biz konuşurduk. hayâlden ve renkten yoksun basmakalıp bir iki laf etti. bu işlere burnumuzu sokmamızın Topçubaşı'nı öfkelendirdiğini. Padişah'ın da. korkularından ve geçmişle geleceğinden sözederken. Artık her seferinde. yalnızca Padişah'ı tanımaktı. Hoca ona yüzvermedi. İlk zamanlarda Hoca suskundu. yarn tağımda uyumaya çalışırken düşündüm: Sanki aldatılmayı hakeden biri değildi Padişah. Ustaca sorduğu sorulardan. Padişah da bizleri tanımaktan hoşnuttu. Beni çok şaşırtan bu şımarıklığa Sultan aldırmadı bile. sözlerimiz ve davranışlarımızı gözleyerek. Padişah birden durup ikimizden birine dönerek. ya kendisinin görevden alınmasını. Hoca'nm ne kadar Hoca. budalaca bulduğu bu meraklarla ilgilenmeyecek kadar topları ve döktürmeye çalıştığı uzun namlularıyla meşguldü o sırada. bu düşsel yaratığı yerli yerine yerleştirerek bizleri. Böylece. Deniz ve yosun kokan o güzel sonbahar günlerinden biriydi. "bu senin. sıra kurbağa öpen prensese gelince öğürerek yüzünü ekşitti. Aklımda kalan kurbağalı masalları eğlenerek dinledi. ne kadar ben. benim de ne kadar ben. daha çok güne bilim ve sanatla başlamak isteyen aklı başında bir yetişkin gibiydi. Hoca'nm öfke buhranından sonra. Hocaysa. Ama neydi her şey? İlgim karşılıksız değilmiş. küçük kurnazlıklarından da. kendisine sunulan kitaplardan yola çıkarak. dökülen kırmızı yapraklarla kaplı büyük bir koruda. onun düşüncesi. Hoca çok üzülmedi. "Hayır. Hoca'nın kişiliğinin de benimkiyle biz farkına varmadan birleştiğine. Padişah. Demek resimleri de sen çiziyor127 muşsun!" Sonra bana «bıyıklı kurbağaları sordu. Bir ay sonra. heyecanlarından. kurbağaların sıçrama mekaniği. kendin gibi bak!" Ben şaşkınlıkla . Rüyalarını yorumlarken. bizi birbirimizden ayırıyordu. Ben de onun gibi olmak isterdim. sabah kendisiyle birlikte beni de beklediğini istemeye istemeye söyleyince. bana yeni gelen 128 şey. aklına gelen her şeyi söyleyiveren o şımartılmış çocuk hali hoşuma gitmişti. gövdeden dikkatle ayrıhrsa uzun bir süre atan ¦ yürekleri. ben de onunla gittim. adamın. Kimi zaman çocukça. bu da senin. kan dolaşımları. ne kadar Hoca olduğumuzu merak ettiğini anlardım. Hoca'nın somurtarak geçirdiği o güzelim saatlerin sonunda Padişah elindeki kurbağa resimlerine bakarak bana şöyle dedi: "Hikâyeleri senin uydurduğundan zaten şüpheleniyordum. bu senin değil. ama uzlaşmaya hazır gözüken Topçubaşı'yla anlaşmak için de bir ara yol aramadı." deyiverirdi. ya da o sıralarda yalnızca hayalleriyle uğraştığımız yeni silahtan sözederken. yedikleri sinek ve böcekler üzerine uzun uzun konuştum. bize silahı geliştirmek için toplardan başka araçlar bulmamızı buyuranca. Sultan havuzu kıpır kıpır dolduran kurbağalardan sözedelim istedi. Padişah'ın. Sultanla rüyalarından. ama öfkesine ve hayâllerine artık alıştığım için.anlamıştım: Rahatlığı. Bazan da hareketlerimizi birbirinden ayırırdı: "Şimdi. Daha çok benimle ilgiliydi. Döktürdüğümüz yeni topların. Padişahla ilişkim işte böyle başladı.

ama Hoca'nm vurgularıyla konuşurken yıldızlara. Siz hiç birlikte aynaya baktınız mı?" Aynaya bakarken. bize bu yolda düşünüp taşınmamızı buyurdu. maymunlar çıkaran. Hoca gene bir öfke buhranına kapıldı. taklitçinin hüneri dayanılacak gibi değildi. yıllardır ona yazıp verdiğimiz bütün o risaleleri. ertesi gün Macarlar'dan geri alman bir kale için eğleniliyor. konaklardan 131 birine. dişleriyle at nalını kıran. onun gibi dikkatli düşünceli bir tavırla ayrıntılara girerken sesini ağırlaştırıyor.gülümserken de eklerdi: "İşte böyle. devekuşlarmdan. ellerimizdeki fincanları. onu çekmek istediği yöne Sultan artık kendi isteğiyle geliyor diyordum. ama konuşmaya başlayınca korktum: Sanki o değil de Hoca 129 konuşuyordu. şekerden ve fıstıktan yapılmış o aslanlardan. bayılana kadar güreşen yağlı güreşçileri. sonra Şehzade okula başladı diye törenler düzenleniyor. Ama Hoca'yı asıl öfkelendiren. uykulu geyikleri taklit eden güzel dansözlerle. o maskaralıkları yapacak kadar kafam işlediği için saraya onun yerine ben gidecekmişim. sayfa sayfa çevirip okurken neresini kimin yazdığını. eğlencelere beni de çağırıyorlardı. Bir keresinde de. bir sır verirmiş gibi Padişah'm kulağına eğiliyor. ceplerimizdeki paralan. kaşla göz arasında yok eden hokkabazları. kısa boylu ve şişmandı. yalnızca. en sonunda. hangimizin kendisi olmaya ne kadar dayanabildiğim sorardı. Ne yüzü ne de gövdesi bize benziyordu bu adamın. Geceleri lişek gösterisi yoksa. Padişah iltifat edip adamı savdıktan sonra. saray mutlağından öğrendiği yemeklerin ve onları pişirmek için gerekli ıvır zıvırm ve baharatın adlarını sayıyordu. benim de içimden "bu benim. Çoğu günlerce süren bu şenliklerde yağlı et ve pilav tıkınmaktan. yanık sesleriyle içli ve neşeli şarkılar söyleyen şarkıcılarla kadeh tokuşturarak eğlenirdim. Ne anlama geliyordu bu söz? Akşam Hoca'ya Padişahın bana yıllardır anlattığı insandan çok daha zeki olduğunu söylüyordum. ama mukallit parmağıyla bizleri işaret ederek kendi yapıyordu bu işi. Hayatın bir bekleyiş değil de. takvimleri getirtti. güvercinler. biz yanındayken huzuruna çağırttığı o taklitçi oldu. Şaşkın şaşkın ağzı açık bana bakan o adam bendim: Aptallaş-mıştım. herkesin dağıldığı o saraylardan. Bu sefer ona hak da verdim. derken ramazan ve bayram şenlikleri başlıyordu. su üstünde yürüyerek oynayan yakışıklı köçeklerle. Padişah'm meraklarını bildiğim. tıpkı Padişah gibi. kıyafeti de bambaşkaydı. . yarısı ben olan birisini taklit etmesini istediğinde. Yıllardır beklediği fırsat. o da eskiden benim yaptığım gibi evde hayalleriyle kaldı. Onun gibi. derken. hayvan kitaplarını. saatlerce rakı ya da şarap içerek müzik dinledikten sonra. Padişah'm. beni de büyü-leyerek şaşkına çeviren şey. caminin minareleri arasına gerdikleri ipe çıkıp sırtına aldığı sopayla danseden. büyülendim. aferin. mukallitten beni taklit etmesini istedi."'dedi. inanılmaz silahlara ilişkin tasarılar anlatmıyor. bir başka gün Padişah'm bir çocuğu daha doğuyor. Hoca gibi. Padişah gülümserken. cüppelerinin içinden yılanlar. Istanbul-Halep arasındaki menzilleri tek tek sayarak devam etti. Hoca'nm yüzünü allak bullak eden işine. eline geçmişken kendini o aptallar arasına sokup hırpalatmaya hiç niyeti yokmuş 130 artık. şişler batıran cambazları. "Silah için çalışsın bakalım. yarısı Hoca. tat alınabilecek bir şey olabileceğini bu dört yılda öğrendim. çoğunu o gün tanıdığım yeni dostlarımla birlikte gider. denizkızlanndan atıştırmaktan kısa zamanda şişmanladım. küfürlerine bayıldığım Karagöz'le Hacivat'ı seyretmekle geçiyordu. taklitçi. Hoca bundan sonra. Adamın hareketlerini izlerken. bu da Hoca" demek geliyordu. Hoca'nm hastalandığını söyleyince Sultan bana inanmadı. Padişah. Bir gün vezirin kızı evleniyor. Böylece Hoca'nm silahı tasarlayıp harekete geçirebildiği o dört yılda ben saraya gittim. sonra oğulları sünnet ediliyor. neresini kimin kendisini ötekinin yerine koyarak düşlediğini söyledi. Sonra Padişah. tıpkı onun gibi. Günlerimin çoğu. neredeyse her gün yapılan o törenlere. bana değer verdiğini görenler. orasına burasına bıçaklar. söylediklerinin heyecanına kapılıp elini kolunu karşısındakini inandınnak için ateşli ateşli sallarken soluk soluğa kalıyordu. zorda kalmadıkça saraya ayak atmayacağını söyledi.

saraylardan akşam eve dönünce Hoca'yı. kafalarımızın içiyle ilgili olduğunu söylüyordu. yirmi yıllık masamızın başında çalışırken bulurdum. ne kadar acı çektiğimi. işte silah bu gerçekten yola çıkıyordu! Sonra. Resmin "şeytani". bütün İstanbul'un sözünü ettiği koca bir cami boyundaki o tuhaf yaratığa. düşüncelerimin belirsizliğine boyuneğerek. ya da aklımın bana bir oyun oynadığını düşünerek susardım.v. her şeyi söyleyemeyecekmişim gibi yapar. her seferinde biraz daha gelişerek kesinlik kazanan bu biçimi. korkunç paralar gerektiren belirsiz bir silahın düşüncesiyle ilgili olduğumu da aralarında fısıldaştıklarını biliyordum. parmaklarının ucuyla kâğıtların üzerindeki tuhaf vç belirsiz bir biçimi gösterirdi. bütün tasarısını buna dayandırmıştı. o korkunç görüntüye. o küçük leke. Bunu. bir an. gördüğüm şeyi neye benzettiğimi hemen söyeyivereceğim sanırdım. . Bir gün. bu konaklardan. ama aklımdan geçenlere açıklık kazandıracak bir adımı daha atamaz. Bütün hayatımı dört duvar arasında pineklemek ve saçmasapan kitaplar yazmakla geçirdiğimi saklar. sezdiği büyük bir gerçekten sözediyordu. Bir kere daha. ya da benimle kırıştıran elçi karıları değil bütün o kellifelli elçiler. Elçiliklerde toplanan Avrupalılar. Onda şimdiye kadar hiç görmediğim bir çalışma hızına kaptırmıştı t kendini. birisinin kafalarımızın içini açarak bütün bu düşündüklerini doğrulayacağını söylüyordu bana. resimlerle. sinirli "fl ı. başımdan geçen o korkunç maceraları sorarlardı bana. tıpkı Sultan'a yaptığım gibi. diyebileceğim o karanlık lekesine bakarken. ya da Venedik'ten getirilmiş bir müzik topluluğunun en son züppeliklerini dinledikten sonra. Daha çok bilgi almak istedikleri zaman. bir iki kere de birbirimize anılarımızı anlattığımız eski yıllarda gördüğümüz ya da sözünü ettiğimiz bir şeye benzettiğim de oluyordu onu. ıvır zıvırla dolu dolabın simetrisinden. Yalnız. silahın kendi sırrını bana kendisinin açmasmı. bütün umutlarını. şimdi hepsi aklında açıklığa kavuşmuştu. hemen oracıkta uydurduğum bir-iki devlet sırrını kulaklarına fısıldar. yıllarca * biriken bütün o paraları ve insan emeğini yutarak gerçekleştirebildiği o dört yıl boyunca. sanki bana. kâtipler uydurduğum kanlı din ve vahşet hikâyelerini. alışkanlıkla uyduruverdiğim inanılmaz hikâyeler anlatırdım. Benden gün boyunca yaptıklarımı. Hoca'nm bizleri benzetmeye çalıştığı bu budalaları daha da meraklandıran bir sessizliğe bürünürdüm. Dört yıl sonra. herkes onu bir şeye benzetirken. ama bir tutukluk geçirerek. ne de kimi zamanlar düşündüğüm gibi.boşuboşuna beklerdim. sevimli kızlarla oğlanların koşuşturduğu bir baleyi seyrettikten. bu heyecanlı sözlerden pek de bir şey anlayamadan etkilenen bana. Ayrıntıları kâğıtlarının arasına dağılan. Çok üstüme varırlarsa. bir şey hatırlatırdı. Ama bilim i 32 gerektiren büyük ve esrarlı bir tasarıyla. ne başka bir kimsenin. masanın üstü anlamını çözemediğim tuhaf şekillerle. içtiğim içkilerin dumanlarıyla kafam bulutlu. Veba günleri sırasında. biraz sonra arsızca ve ahmakça bulduğu bütün bu eğlencelerden tiksinerek sözümü keser ve "bizler"den ve "onlar"dan sözederek bana tasarısını anlatmaya başlardı. harem ve aşk entrikalarını bana hayran olarak dinlerlerdi. tanımak istedikleri bu ilginç diyar hakkında. umutlarımızı bağladığı o silahı nasıl biçimlendircbileceğini anlayamıyordum. en sonunda. Gördüğüm güzel vücutların hayalleriyle. Kimi zaman günlük hayatta. beyin dediğimiz. hep böyle gördüm. ama buradan yola çıkarak.»evlenmeden önce babalarını görmeye gelen genç kızlar. kendisinin bile anlayabileceğini sanmıyordum. yavaş yavaş artan ünümün tadını çıkarıyordum. kimi zaman rüyalarımızda. hâlâ nasıl katlanabildiğimi merak ederlerdi. Hoca'ya göre de gerçek bir silaha dönüştüğü zaman bile. ben Hoca'mn silahın gelecekteki zaferi üzerine geçmişte anlattığı ayrıntılar arasında kayboluyordum. kendime esrarlı bir hava vermekten hoşlanırdım. asabi elyazısıyla doldurduğu kâğıtlarla tıkış tıkıştı. nasıl direndiğimi. gene her şeyin. aynaya birlikte bakarken. gördüklerimi anlatmamı ister.Beni çok merak ettikleri o elçi konaklarına da sık sık gidiyor. Her gösterişinde biraz daha geliştiğini gördüğüm bu biçim. ya da karmaşıklığından heyecanla sözediyordu. Sultan'a kimsenin bilemeyeceği tuhaf alışkanlıklar yakıştırırdım.

geniz yakan pas ve demir kokusu içinde çarkları çevirecek cesur adamlar aradığı günlerde. bana Hoca'mn anlattıklarını tekrarlattı. ya da o sırada hangi ülke geliyorsa aklına. konaklarda. sonra. Flemenkli. yıllardır ortalıkta gözükmüyordu. bu ahmaklardan kurtulmak istediğini sezerdim. Beni en çok korkutan da buydu işte. Tabii. düşmanlanmızı keyiflendirecek bir karamsarlığın izlerini taşıyan bu ricayı unutuverdim. bu silahla başkalarının işlerine burnumuzu sokuyoruz diye de. Padişah'ın yambaşmda sık sık gördükleri hep bendim. Acaba onların en iyileri kimlerdi. gene aynı nedenden: Hoca'ya her şeyi ben öğrettiğim için. hanın geliri bağlandı diye değil. Evde kalan Hoca'nm. İftiralarına kulaklarımı tık'ayamadığım 'zamanlarda. onlar arasında yaşamak. işte o uzak ülkelerin bilim adamlarıyla mektuplaşmak istiyordu. kubbeden. ama. beni korkutan bir ucubenin kalıp planlarına dönüştürdüğü. Aklımı iyice karıştıran bu zekâ oyunlarını kanıksamıştım artık. Hoca'mn silahı denemek için o korkunç çelik iMi yığınının içine girip. endişelerimi Hoca'ya da Sultan'a da açardım. bu ilgisine koşut olarak. ben söylentilerden yakınınca. çünkü az sonra bütün bunları Hoca'ya benim öğrettiğimi ileri sürerdi. yalnızca bunların konuşulduğu elçi konaklarıyla ilgilenirdi: Bu elçiler nasıl insanlardılar. ya da hazırlıkları yapılan esnaf alayından sözetsek ya. diye düşünürdüm. kalıplara da inanılmaz paralar dökerek. aktardığım kötü söylentileri dinlemezdi bile. Her zaman yaptığı gibi. Hoca. Aklı başında bulduğum bu adamın. bu belirsiz söz yığınından. hiçbir güllenin işleyemeyeceği kadar kalın çelikler döktürdüğü o son aylarda. Kelimeler benim kelimelerim değildi. söylediklerimde Hoca'nın ateşli sözlerinin sıcaklığı da yoktu. döktürdüğü çeliklerin çatladığı. O da Hoca gibi ka-I falarının içinden sözediyordu. Hoca'nın bana kimbilir kaç kere tekrarlattığı o tekerleklerden. ¦ Ama pek oralı olmazlardı. Düşmanlarımızın dedikodularına Padişah da kulaklarını tıkamıştı. Sonra. zeytinliğin. bir iki kere. Hoca tasarısına sonuna kadar ¦-''' ¦ 135 gömülmüştü! Bir gencin tutkusuna imrenen ihtiyarlar gibi öfkesine imreniyordum. Venedikli. Sultan'a tekrarlamaya çalışır. onu neredeyse unutmuşlardı. Sultan'a bu kadar yakınım diye değil. ya da paranın yetişmeyeceğini sandığı umutsuzluk günlerinde bile. bu silah için bir şey düşünüyor muydular? Ve en önemlisi: Sultan niye devleti o ülkelerde sürekli temsil edecek elçiler yollamayı düşünmüyordu hiç? Kendisinin bu görevi istediğini. tıpkı belleğin sabah inatla unutmak istediği bir rüyayı. kafaları nasıl çalışıyordu. bunları elçilerden öğrenebilir miydim? Kendimi eğlenceye bıraktığım ve gerçekleşmekte olan silahla pek ilgilenmediğim o son günlerde. öteki sorunu hatırlatıyordu. çarklardan. Yalnızca. ama gene de Padişah'ın etkilendiğim görürdüm. herkesin bu silah tasarısının arkasında benim olduğumu bildiğini söyledi Padişah. insanın hatırlamaya çalışması gibi. benim yalnızca ka-balaştırarak aktarabildiğim Hoca'nm ö coşkulu zafer ve kurtuluş şiirinden umutlanması beni de etkilerdi. bu parlak ve korkutucu ayrıntıları. eskiden değiştirmişim Hoca'yi! O günkü eğlencelerden. onlarla nasıl yazışılır. dedikodusu her gün daha da artan bu belirsiz silah tasarısına onca köyün.Saraya gittiğim zamanlarda. saraylarda. Benim Hoca olduğumu söylediğinde. ben. hiçbir şey anlamamak daha iyi. tıpkı Hoca'mn bana . bunu yapan. beni kıskanıyorlardı artık! Yalnızca. Sultan beni dinlemedi bile. ona belbağladığı için pişman değildi hiç: Bütün bunlar için bana teşekkür ediyordu. şehrin içinde. ben olduğunu söylerdi Padişah. ı:>4 barut ve kaldıraçlardan sözederdim. nerede yaşarlar. "onların" yetiştirdikleri bilim adamlarıyla ilişki kurmakistediğini ağzından kaçırdı. şenliklerden. ama tasarısını gerçekleştirmekte zorluk çektiği. diye düşünürdüm ben. Şimdiki uyuşuk ben değilmiş. hayvanlardan. her şeyden memnundu. Ona inanıyordu. Kâğıtların üstündeki o belirsiz ve karanlık lekeyi ayrıntılarla besleyip geliştirerek. kafalarımızın içine ilişkin bulduğu gerçekleri onlar anlardı belki. gâvura diş biliyorlardı. bu isteğinden açıkça sözetmedi.

beni niye yanma almamıştı. bana silahtan ve onunla yapacaklanndan da sözetmedi. içimden "ben benim. Birlikte geçirdiğimiz son kışın gecelerinde. ut dersleri alarak günlerimi geçirmeye çalışıyordum. karşı koymak istedim ona. Ama yirmibeş yılda hâlâ unutamadığım bir iki gerçek de vardı: Annem. ama tutkusunu kaybettiği için değil. Sonra. gençliğimde gerçekten yaşadığım şeyler mi olduğunu. o ülkede. Meraklıların şaşkın ve korkulu bakışları ve zafer çıglıklan arasında silah hantal hantal kıpırdandı. Sanki bu saçma sözü söylemeye cesaret edebil-seydim. Kış beklemekle geçti. çok değiştiğimi. hepsinin elbiselerinde çok sayıda düğme olduğunu hep tekrarlardım. ben onda heyecan uyandırmadığım için böyleydi. Çok az konuşup. Hoca'nm ve Padişah'm oyunlarını boşa çıkaracak ve kendi varlığım içinde huzurla yaşamaya devam edecektim. rahatını tehlikeye atabilecek her türlü belirsizliğin sözünden bile ürkenler gibi korkuyla sustum. burasına birşeyler ekleyip geliştirmeye kalkmadı da değil. Kısa bir süre sonra. Bu baharda olmuştu. birden bana. Hoca. şehire tellâllar çıkarttık. uydura uydura geliştirdiğim bazı masallarım vardı. çok sevdiği Edirne'de kalmıştı. daha önce hiç görmediğim şeytanî bir anlatım vardı. Sultan'm yüzünde onda. orasına. başında bir bekçi bıraktığı silahını görmeye gidiyordu. rüzgârın ya da karın dinmesini bekliyorduk. Tophane'ye adamlar saldık. Korkunç görünüşlü. beni başka biri yapmak için dolaplar çeviren bütün o dedikoducuların. yalnızdık. geç vakit bozacının son defa geçmesini. artık bambaşka biri "olduğumu söyleyiverdi. 137 ona bu sözün ne anlama geldiğini sormak istedim. Geceleri. Ona bir yığın hayâl anlatırdım. sık sık hayâllere daldığımız o kış gecelerinden birinde.bir zamanlar sorduğu gibi. çok para vereceğini söylüyordu. Üzerine bir durgunluk çökmüştü. serseriler. ¦'{¦« . benim başka yapacak işim ve eğlencem de yoktu*. o sırada aklıma gelen bir iki eğlenceli yalanı atıveriyordum. Aracı." demek geldi. Padişah orduyla birlikte Lehistan'a sefere çıkınca şaşırdık. korkmuştum bu sözden. ne olduğu belirsiz aletin içine girmeye yanaşmıyordu kimse. benim eski ülkemde nasıl yaşadıklarını sorardı bana. Sultan da. bizi arayıp soran yoktu. Halic'in karşı kıyısındaki son titrek lambanın sönmesini ve bir türlü gelmeyen uykumuzun gelmesini ve sabah ezanını bekliyorduk. Hoca. o tuhaf böceğin içinde tıkış tıkış sıkışıp sıcakta pişerek çark çevirmeye dayanamayıp kaçıyorlardı. tersane çevresine. av için sefere çıktığına inanıyorduk. Aracı harekete geçirecek adamları bulmak için çok uğraştık. sobaya odun atmak için ateşin küllenmesini bekliyorduk. Midem acıyla yandı. biz de. maceracılar arasında adam aradık. Yaz sonunda. sırtımı ter bastı. Ben Venedik'ten gelen bir ressama portremi yaptırarak. Oysa. Bulabildiklerimizin çoğu korkuyu yenip. Hoca'nm silahı bitirdiği. haksız olduğunu. orada. Padişah bu ayrıntıyı merak ettiği için. Hoca ikidebir Ku-ledibi'nde. bize güvenmiyor muydu? İstanbul'da kalanlar gibi. ama çalıştıracak adamları toplayamadığı için daha deneye -mediği günlerde. Nedense. Tekrarlaya tekrarlaya bugün çoğuna inandığım bu hayâllerin. hayâli bir kaleye saldırıp sarsıla sarsıla toplarıyla ateş etti ve durdu. Bir keresinde bana. işsiz güçsüzdük de. vaktimizin çoğunu beklemekle geçirirdik. aracı harekete geçirebildiğimiz zaman. bir yıl daha kazandığı için memnundu. Sultan'm aslında savaş için değil. ama Hoca masraflı olacağı gerekçesiyle zorlukla topladığımız takımı da dağıttı. demir yığınının içine girseler bile. rüyalarımdan mı çıkardığımı kestiremediğim hikâyeler de söylerdim. Padişah seferden döndükten sonra. ama çabuk sıkıldı bundan. eskisi gibi olduğumu. yoksa kitabımı yazmak için her masaya oturuşumda kalemimin ucuna geliveren düşsel hikâyeler mi olduğunu çıkaramıyorum şimdi: Kimi zaman. Sabahlan sarayına gidip hikâyelerimizle eğlendireceğimiz ve geceleri konaklarında eğleneceğim kimse olmadığı için. birlikte silah için çalıştık. aslında bütün hayatların birbirine benzediğini söylemişti. Köylerden. Hoca. işsiz kahvelerinde. babam ve kardeşlerimle ıhlamur ağaçlan altında kahvaltı ederken aile sofrasında konuştuklarımız! En az bunlarla ilgilenirdi Padişah. ayrın ularını anılarımdan mı. Düşmanlarımızı önüne katıp kovalayacak silahı niye sefere götürmemişti. yüzüne korkuyla bakarken. zeytinliklerden para akmaya devam ediyordu. yıllardır bu iş için biriken paranın hepsi bitmişti.

konuşacak daha çok. Yirmibeş yıldır yazdığımız kitapların. düzenlediğimiz o ilk fişek gösterisi için yaptığımız deneylerin gözlemleriyle doldurduğum küçük defterin yırtılıp solmuş sayfalarını karıştırırken gördüm onu. Beni tanıması için. toramanının düşmanlarımıza yapacağı şeyleri anlatırdı. diye anılan silahımız. bakışıma bayağı bir huzur sinmişti. domuz huylu. ordunun saldırı düzeninde araca nasıl bir yer verileceğini. böcek. heyecanını her zaman canlı tutan "onlardan ve bizlerden" gönül rahatlığıyla ve inanarak sözedebiliyordu hâlâ. Üç gün sonra sefere hazırdık. sızıp kalmaktan gözlerim mahmurlaşmış. Geceleri. bana hiçbir şey söylemeden maskesini indiriyor ve altından. o âlemlerde içip öpüşmekten dudaklarımın kenarına bir arsızlık bulaşmış. beni artık tanısınlar diye. ama onlar benim ben olduğumu anlamıyorlardı bir türlü. Her şeyi hazır tuttuğunu. ciltleri yırtık eski kitapları. Paslanmış namaz saatinin zilini çalıştırdı. yeni halimden memnundum: Sustum. Venedik'te bir maskeli balodaymışız: Yüzle-rindeki "bayağı kadın" maskelerini indirince kalabalıkta gördüğüm annemle nişanhmı tanıyarak umutlanıyor. birbirimize yakındık. şeytan. kara demir. Padişah eski bir dostu . silaha nasıl bir tepki göstereceğini. Gerçi eski heyecanı yoktu. toraman. Hoca bana. tekerlekli kazan. Sonraları. ama haklıydı. gözüm. yeni bir eve taşını-yormuşuz gibi. il. K Viı 141 geçmiş yıllardaki kadar olmasa bile.138 139 benzeştiğimizi. on gün süren bu Edirne yolculuğunda. gün boyunca kan ter içinde kalan adamlarımız çadırlarında derin bir uykuya dalınca cırcır böceklerinin böldüğü bir sessizlikte. ilerliyordu. korkunç gıcırtılar. daha da kötüsü yüzüm de bambaşkaydı. bir duvara dayadığım portreme takılmıştı. ama biliyordum. Her şeyden önce. yarı kalmış risaleleri. dönüp baktığımda. canavar. Silah. astronomi araçlarının tozunu aldı. benim ben olduğumu anlayacak bu adamın Hoca olduğunu görüyordum. i 40 10 Yaz başında. Edirne'ye. karaoğlan. ressamdan o sabah alıp eve getirerek. sapından tuttukları maskeleriyle. Padişah'tan ve çevresindeki birkaç katıksız dalkavuktan başka kimsenin sevgiyle karşılamadığı bir gösteriyle girdi. kendi maskemi indiriyordum. tahmin ettiğinden daha süratle. Hoca umutluydu. Hoca son günün gecesini. eşyalarını. Ama gene de. gök bakışlı garabet. dünyadan ve kendilerinden memnun o aptallar gibi. çevre köylerden gelen meraklıların kenar tepelere dizilip korkudan sokulamadıkları aracı heyecanla seyrettiklerini görünce Hoca keyiflenirdi. hazırladığımız araçların taslakları. karalamaları arasında sabaha kadar eşelendi. gıdım sarkmış. dev. görenleri dehşete düşürerek. tuhaf gürültülerle ağır ağır yol alan ve ucube. ırmağın akışını istediğimiz yöne çevirebileceğimizden ve daha önemlisi. oklu kaplumbağa. Padişah'm bizi silahla birlikte Edirne'ye sefere çağırdığını öğrenene kadar. çok şeyimiz olduğunu ona söylemek istedim. hareketlerim ağırlaşmıştı. Padişah'm bizi ve silahı Edirne'de beklediğini öğrenir öğrenmez Hoca harekete geçti. dağıttığı silah takımıyla ilişkisini kış boyunca sürdürdüğünü o zaman anladım. beni suçluluk duygusuyla korkutarak rüyamdan uyandıran gençliğim çıkıyordu. Hoca'nm istediği gibi. ben de. arkamdaki birini gösteriyorlardı. benimle eskiden ilgilendiği gibi gene ilgilenmesi gerektiğini. hayatlarından. Gün doğarken. değişmiştim: Ziyafetlerde tıkınmaktan şişmanlamış. bir işe yarar mıydı acaba? Boş "boş baktığımı görünce. Padişah'm çevresinin ve ordunun. Hoca olan adam. tepegöz. o da benim gibi endişeyle merak ediyordu ama.: I i I i'. yürüyen hisar. öfkelenip elindekileri bir köşeye attı. ıvır zıvırı karıştırarak geçirdi. sararmış müsveddeleri. "son talihimiz" den. etlerim gevşemiş. bu sefer de ona umutla yaklaşınca. yerli yersiz uyku çekmekten. çekinerek sordu: Bunları yanımıza almalı mıydık. sık sık aynı rüyayı gördüm: Karışıklığı İstanbul'daki eğlenceleri hatırlatan bir eğlencede. Yol boyunca.

Hastanedeyse düşlediklerimizin hiçbiri yoktu. dahası." Hoca gene de açtı kapıyı. . deli herif?" dedi. hiç de beklemediğimiz bir gün alındı: Geçen yılki yenilgiye ve ondan çok vergiye dayanamayan Lehliler. daha anlatacaktı. Artık çıkmayacağını sandığımız sefer kararı yaz sonunda. "Bizden ne istiyorsun?" "Semra nerede?" dedi Hoca. Hoca. bulduğum kavaklı yolun kıyısında ise. gelecekten ve kafalarımızın içinden sözeden aynı uydurulmuş hikâyeye Padişah'm kanmasına şaşıyordum artık. gün. Belki yakınlıklarım kıskanıyordum. önceden de cansıkmtısıyla gezindiğim külrengi bazı sokaklardan. belki yeni hayatıma ve hâlâ sabırla okuduğunuz bu kitaba hazırlık olsun diye iki hafta ^onra. amcanla kardeşi!" Belki olup biteni bir türlü unutamadığım için. delirmiş. bir başkasını açtı. Sen niye geberemedin?" Hoca. en kestirme yolu seçeceklerini düşünerek yanıldığım için köprüye ulaşan ve kavak ağaçlarının gölgelediği kısa yolu bulamadım bir türlü. dinlemeden döndüm." Çocuğu iterek evin içine girince ben de arkasından gittim. silahın. Birinci odada. sokak kapısını açan çocuk Hoca'dan önce tuttu: "Burda aslan yok. Peşinden giderken. kartallarla savaşırken yaralanıp Selimiye avlusuna inen leylekleri sevmeye ve marifetlerini bir daha görmek için silahı incelemeye gittiklerinde yanlarında hep ben de olurdum. uyukluyordu. ama ne su sesi vardı. güçlü kuvvetli birine ihtiyacı olduğunu söyleyerek. ötekilerin üstünlüklerinden. ilgiyle dinleyecekleri ve onlara içtenlikle söyleyebileceğim hiçbir sözüm yoktu. çamurlu değildi. Hoca kapıyı kapadı. silkinip artık. arıyoruz. yukarıya. ama pek fazla hazırlık ve telâş yoktu. "Padişah'm sarayından aslanlar kaçmış. Hoca birdenbire bir evin kapısını çaldı. bir sofaya çıktık. Çingene ve Yahudi mahallelerinden. Savaş söylentilerinin yoğunlaştığı yaz ortasında. Işık beni aldattığından olacak sokağı ve evi bulmakta zorlandım önce. Edirne'nin içinde hızlı hızlı yürüdük. bir sabah erkenden gene aynı yere gittim. gıcırdayan merdivenden aceleyle. harekete geçmemiz gerektiğinden. arkamdan çocuğun bağırdığını ve bir kadının ona cevap verdiğini duydum: "Aslanlar gelmiş anne!" "Hayır. Ondan sonraki günlerde Hoca öfkeden boğulacak gibiydi. insanın kenarına oturup seyrederek helva yiyeceği bir nehir yoktu. annemle yengem var. açtı kapıyı." dedi Hoca ona. içeride bir yığm yorgan ve yorganlık kumaş vardı. çoğu birbirine benzeyen yoksul Müslüman evleri arasından geçtik. Zincirlere vurulmuş bir hasta 144 görünce dayanamayıp bir hekime sordum: Âşık olmuş. atlarına binip çevredeki karanlık ormanlara kuş cıvıltısı dinlemeye. Hoca'yı görünce kalktı. "Vebadan ölmüş. bitkin bir ihtiyar dişsiz ağzı açık. Yeşil gözlü. ahşap ve sabun kokuyordu içerisi. ona bir şey sormak için sakalına 143 uzanan iki neşeli çocuk kapının açıldığını görünce korktular. bir . Tunca ve Meriç'te sandal gezintisi yapıp 142 kurbağaları gözlemeye. günlerini birlikte geçirmeye başladılar. sekiz yaşlarında bir çocuk. Dördüncü odada yorgan diken bir adam vardı. Toz. "vergiyi gelin de kılıçlarınızla alın. hiçbir şey söylemeden merdivenden inip evden çıktı. bir savaş ihtimalinden söze-diliyordu. tertemizdi belki. uğursuz da buluyorlarmış onu! Hoca. sakalsız olduğu için daha çok bana benziyordu. Üçüncü odanın kapısını. Fildamı Mahalle-si'ndeymişiz. yarıkaranlıkta. dedi adam. Hoca "önüne gelen kapıları açmaya başladı.karşılar gibi karşılamıştı Hoca'yı. kimse savaşırken bu kara demir yığınını yanında görmek istemiyordu. "On yıl önce İstanbul'a gitti. sırtları bize dönük iki kadın soluk bir ışığın içinde namaz kılıyorlardı. seferden bir gün önce savaşın geleceği için ahkâm keserken düşmanlarımız sözü buraya getirmişler.". daha . Belki de. bulunca da daha önceden yönünü kestirdiğim Beyazıt Camii Darüşşifası'na gidecek en kestirme yolu çıkarmaya çalıştım. Solumda gördüğüm sarmaşıklı evlerin sağıma geçtiğini farkedince aynı sokaklarda dolandığımızı anladım. sordum. çoğu deliler gibi kendisini bir başkası sanı-yormuş. "Aslanlar. ne de renkli şişeler. Onlara ben de katılıyordum. "Niye geldin. kimse bu dev kazandan bir marifet de beklemiyordu." diye haber yollamışlar. ordu yürüyüş düzenine hazırlanırken kimse silah için bir yer düşünmüyordu. Ama acıyla farkedi-yordum: Konuştukları şeylere katabileceğim. Ama bıktığımı biliyordum artık: Hoca hâlâ aynı şiiri okuyordu: Zaferden. beni yanma aldı.

Hoca'nm ahmakça ve budalaca bulduğu bu gevezeliğin öfkesiyle şiddetini her gece biraz daha arttıran hikâyeler ve kehânetleri başlardı. kimi zaman düşmandan da çok. akşamlan yürüyüşten. Eylül başında. Ama daha da kötüsüne tanık olacakmışım! Gene avlanıyorduk. Hoca bana anlatırken korkuya kapıldım. ahalisi ellerindeki tenekelere vurarak çıkarttıkları yaygarayla domuzları ve geyikleri. meraklı hikâyeler dinlemeye pek düşkün olduğunu ikimiz de yeni öğreniyorduk. Bu lanetin arkasında. Çok uzaklardan gelen. Gene de kafalarımızın içinden söze-dilirken Padişah'ın keyifle ürperdiğini hissederdim. Sonra. tartışma çıkmasın diye de. Hoca'dan geceleri kendisini ürperten o hikâyeleri anlatmasını istemişti. Herkes sefere çıkmak için geç bir mevsim olduğunu düşünüyordu. zengin köylerden. köylüleri harekete geçirdikten sonra. üzerinde yeni bir oyuna başlayan çocuğun merakı ve heyecanı vardı." sonra. uğursuzluktan korktuğunu. ormana yayılmıştı. Padişah'ın korkutucu ojmaya çalışan bu hikâyelere. biz ve avcıları. dehşetini Hoca her gece biraz daha arttırıyordu. silahımızın zeminini inlettiği köprülerden geçerek kuzeye gittiğimiz ilk günün gecesi. tıpkı askerleri gibi Hoca'ya gün boyunca olup bitenleri nelere yorduğunu sordu: Batan güneşin önündeki kızıl bir bulut. Padişah'ın sefer gecelerinde korkulu. ne anlama geliyordu bunlar? Tabii ki Hoca hepsini iyiye yordu. "onların ve bizlerin. bir an önce farkına varmalı. uğursuzluk korkusuyla savaştığını yeni öğreniyordum. Biraz da öğle sıcağının etkisiyle.. yürüyüş kolundan ayrılarak. yabandomuzlarmm koşturduğu bir dağın ya146 maçlarına. ya da tilkilerle tavşanların kaynaştığı bir ormana gidiyorduk. zaferle bitirdiğimiz bir savaştan döner gibi tantanayla döner. ama öğlene kadar hiçbir hayvana rastlayamamıştık. ama pek konuşulmuyordu bu konu: Sefer sırasında askerin düşman kadar. artık beni de üzüyordu. ceylanlarıyla ünlü bir koruya. ihanetler ve sefaletle kaynaşan kıpır kıpır çirkin bir resim. ona yakın köy boşaltılmış. çirkinliğini. güneye inen leylekler. Padişah'ın da artık kanıksadığım düşündüğü için. o en sevdiğim kitabımızdaki coşkulu şiirden yola çıkarak karanlık bir resim çizdi. Padişahla birlikte avdan sözet-mekten hoşlanırdım.zafer kadar lanet de getirebileceğini açıkça söylemişler. Padişah. kanlı yenilgiler. başarısızlıklar. Av seferleri. ordunun geçtiği köylerin ve kasabaların halinden. Bakımlı. bölgede keşif yaptıktan. kapı aralığından başı uzanan cılız bir ihtiyarın koltuklanarak onlara . . Ama işimiz bitmemişti.Hoca'dan çok. Sultanın çadırından çağırılmca şaşırdık. Hoca yıllar önce Sultan'a verdiğimiz. Askerleri gibi çocuk' 1 l. Hoca'nm öfke ve nefretle karşıladığı bu törenleri ben seviyordum. ya da düşmandan gelen son haberlerden çok. Padişah. Hoca'yla Padişah'ın boş köy evlerinden birini işaret ettiklerini. alçaktan uçan şahinler. Sırt bu iş için orduyla gelen bir takım önden gidiyor. üzerimize çöken sıkıntıyı hafifletmek için. yürüyüşümüzün haftasında başladı. bizlerin atlarımız ve silahlarımızla beklediğimiz köşeye sürsün diye. kendi kuvvetlerine bağlı olacağını söylemiş. Saatler süren. bana bıkkınlık veren bu tatsız hikâyenin karanlığım. benim olduğumu da düşündüklerini. Padişah Hoca'ya ve silaha güvendiğini belirtmiş. silahın savaş sırasında doğrudan kendine. kafalarımızın içlerinin. Hoca'nm yıllardır bana anlattığı ve artık unutmak istediğim bütün öteki şeylerin. sıcak bir gün Edirne'den ayrıldık. kafalarımızın içiyle ilgili bu masallara inanması çevresindekiler gibi. bir köy evinin kırık bacası. bir Hıristiyan köyüne gelince durduk. ölüler. silkinmeliydik! Belki de. bu küçük ve eğlenceli av seferlerinden sonra yürüyüş koluna.l HI I 145 laşmıştı Padişah. elverişli araziyi seçtikten. belli belirsiz duyulan teneke uğultusunu dinleyerek ağır ağır ilerliyorduk ki. ordu Padişah'ı selamlarken bizler de onu hemen arkasından izlerdik. ama zaferin alevi Padişah'ın korkulu bakışlarının görebileceği bir köşede parlıyordu da: Onu körüklemek için aklımızı kullanmalıydık.

köylülerin her şeyi anlatmadıklarını. belki de anlatacaklardı. belki Hoca'nın ısrarına dayanamadığı için. ama sonra sonra. vb. aklıma gelen şeyden korkarak onlara yaklaştım. Tuna'yı geçmiştik bu sefer. çok daha gerçek günahları olmalıydı. ama Hoca. Hoca'dan çok. bütün istemimizi. işte "onlar" kötülükleri karşısında beyleydiler. üniversitede okurken işlediğim cinsel günahları. bir iki kalleşlik. Veba gecelerinin. Padişah'm pek de fazla etkilenmediğine inanmak istiyordum. ihtiyardan kendinden sözetmesini istiyordu. gittikçe daha saçmalaşan bu çirkin şiddetle geçti. "onların. işlediği en büyük kötülük neydi? Çevirmenin bize ağır ağır aktardığı bozuk bir Slav diliyle mırıldanıyordu köylü: Suçsuz. Tuhaf bir tiksintiye kapılmıştım. Hoca'nın sorduğu sorulardaysa pek fazla bir değişiklik yoktu. ama köylü. adsız bir günahkârın kötülüklerini anlatır gibi anlatırken. tuhaf bir hiddetle üsteliyor. "onlardan. onu yüzleyebiliyorlardı. Az önce. En son getirilen bir topal köylü. Hoca'nm sorularının ve nedeni anlaşılmayan öfkesinin dehşetiyle şaşkmlaşmış köylüleri görüyordum. iki gün sonra. belki de sorgulamadan sandığımdan daha çok hoşlandığı için. hiç düşünmeden. suçluydu. günahsız zavallı bir ihtiyarmış. gene bir Hıristiyan köyündeydik. ona kanan. o da bütün köyle birlikte evinden çıkmalı. Ondan sonraki günler. köy alanında toplattırılmış dişsiz ve yorgun ihtiyarları görüyordum. bağırdı: Onu değil. vb. kendimi kardeşlerimden daha çok sevdirmek için attığım yalanlar. bizlerden yardım ." sonra da i149 "bizlerin" nasıl olduğunu gösterebilmek için gerekirse şiddet de kullanacaktı. gerçeği sakladıklarını söyledi. kim olduğu belirsiz yargıçla. gerçek günahlarım soruyordu asıl. Kulağıma daha zarif ve hoş gelen bir dille anlatılan günahların ve suçların çoğu birbirine benziyordu: Basit yalanlar. Getirdikleri bir başkası da aynı şeyleri söyleyince Hoca kıpkırmızı kesildi. İlk başlarda her şey daha basitti. elini yüreğinin üzerine acıyla bastırıp. o günlerde. sinir gücümüzü tüketen ve nedense bir türlü vazgeçemediğimiz törenlere dönüştü. onu sessizce destekleyen Sultan'dan korkan köylülerin cevaplarını önce dinlemek bile istemedim. ben çok daha ileri gitmiştim: Onları. en fazlası da. Padişah'ı kandıracak. birkaç küçük hırsızlık! Akşam Hoca. çevirmenimizin tekrarlayıp durduğu soruyu anlayacak gibi değildi. günahlarını ya da sahte günahlarını kekeleyerek anlatmadan önce. Ama meraklanmıştı. İhtiyar ancak. sorgulama saatleri uzun ve eğlenceli av seferlerimizin ortasında düzenlenmiş küçük birer ortaoyunu gibiydiler. umutsuz gözlerle çev-.yaklaştırıldığını o sırada gördüm. o da hayvanları kovalayan hemşerileriyle birlikte ava katılmalıydı. gene. geyiklerin peşinden koştuğumuz başka bir av sırasında. köylüye. ama kafalann içinde olup biteni artık bilmesi gereken bizler." kafalarının içlerinden 14'/ sözetmişlerdi. ama hataydı. Hoca. derede yıkanan kadınları gizlice seyrettiğini fısıldayarak itiraf edince Hoca yatıştı I4X biraz. Hoca öfkelendi. suratlarmdaki merakı ve Hoca'nın ihtiyara çevirmen aracılığıyla birşeyler sorduğunu görünce. dinlemekle bir şey kaybetmez insan. eliyle yüreğini gösteriyor. oyunlarının orta yerine. tutulup kalmıştı. ben. hoş görülebilecek bir iki kaba şaka sıkıştırıveren çocuklar gibiydik. aynı hikâyenin gene başlamasına * gözyumdu. Evet. gittikçe daha artan. bu gerçekleri elde etmek. küçük aldatmacalar. ona kötülüklerini yazdırmayı başardığım o şiddetini bana hatırlatan bu sorulardan ve onları soran. kendilerinden istenilenin ne olduğunu tam bilseler. özürü vardı. Hoca. bütün bir gün boyunca ormanda koşturabilecek kadar sağlıklı değildi. İhtiyan götürdüler. bir iki vefasızlık. Ama bu çirkin meraka benim de kapılmam çok da sürmedi. onlara yaklaştım. ama Lâtin kökenli bir dille konuşuyorlardı. bu kitabı yazarken özlemle andığım o veba günlerimizi tiksinti ve utançla hatırlıyordum. af diliyordu ki. ya da çirkin oyunun çekiciliğine karşı koyamayan Padişah'a içerliyordum. Bu ikincisine kolaylıkla olacak kötülük ve günah örnekleri diye benim çocukluğumun suçlarını. Sultan'm da Hoca kadar meraklı olduğunu gördükten sonra suçunu kabul etti: Evet. bizlerden ayıran çok daha derin. hemen cevap vermesini isteyerek ihtiyara soruyordu: Hayatındaki en büyük günah. zamanında. dayanıklılığımızı. relerinden. diye düşündüm.

bizim kuşkumuzu sezerek öfkeye kapılırdı. Geceleri. pek de kesin olmasa bile. bu sorgu gününü içten içe»bekliyormuş gibi. beş yukarı aynı itirafları etmişler." diyerek sırtıma bir yumruk indirdiğini. ama başarılı olamadı bunda: Pek de sıkıştırmadan soruşturmasına rağmen. Av seferleri de gittikçe sönükleşerek kısalıyordu. bir çatı altına çekilerek konulduğumuz bir sağanağın altmda. buna ulaşacağımızdan zaman zaman şüpheye düşüyordu. Ama. Bir türlü dinmeyen yağmurlar başladığında olup bitene artık ben de alışmış gibiydim.Daha derin bir gerçek olduğunu sürekli tekrarlıyordu. En azından. bir çocukluk yalanından başka bir şey hatırlamayan yakışıklı bir delikanlıyı kendi elleriyle dövdüğünü gördük. Başka yöntemler de denedi: İkidebir itirafçının sözünü kesip yalan söylediğini ileri sürerdi. o zaman adamlarımız suçluyu hırpalarlardı. Arada bir. üç aşağı. itiraflarım uzun uzun anlatan ilginç kurbanlarla da hiç karşılaşmadık değil. ya da sırrını çözemedikleri. ipleri bütünüyle eline almasına seyirci kaldık. şiddetten. Padişah'ı hüzünlendiren. Kuzeye ilerleye ilerleye. Bir keresinde. gün boyunca yaptıklarından suçluluk duyar gibi. onlan ikişer ikişer huzura çağırmayı denedi. ya da iri bir yabandomuzunu vuruyorduk gerçi. annesine kötü davranan üvey babasından ve üvey kardeşlerinden 152 nefret eden bir delikanlıyı. aynı hikâyeleri anlatmışlardı. hepimize yarayacak bir bilgi: Sukan'a da göstermek istiyordu. onun da unutulmaya değer sıradan bir delikanlı olduğunu söyleyerek konuyu kapadı. ama görüyordum. erkeklerinin başına gelenlere uzaktan ağladıklarını görmüş gibiyim. Bu da öfkesini daha da arttırmaktan. köylülerin bir Slav diliyle konuştuğu ormanlık bir yöreye gelmiştik. ama bir bilgiyi kanıtlamak istiyordu. Bir başka seferinde sarımsı bir yağmurun içinde köylü kadınların. yeniden. bir Müslüman köyünde de aynı deneyi yaşamamız gerektiğini söyledi. hazırlıklarına çok daha önceden başlanılan bu soruşturmalar vardı. Olup bitenden. hiddetinden yorgun gözüken Hoca'dan önce ilk sorulan çevirmenimizin kendisi sorardı. akşam olup biteni yorumlarken. nasıl öyle biri olduğumu anlayamadığı için öfkeyle söylenerek kendi kendini yediğini hatırladım. Bir daha bunu hiç yapmayacağını söyledi. ama sonra. köylülerin birbirlerinden utandıklarını görünce öfkelenirdi. sırılsıklam ıslanarak saatlerce sorguya çektiğini görünce umutlandık. artık Sultan'm da tanık olmaktan pek hoşlanmadığı. tıpkı av gibi. Bir ara. Hoca onların gerçek Müslümanlar olmadığı yolunda birşeyler mırıldandı. ama hepimizin aklında artık avın ayrıntıları değil. Yağmurun bir türlü dinmediği o berbat günlerden biriydi. yüce bir adaletin korkusu ve şaşkınlığıyla yıllardır. küçük şirin bir köyde. Hıristiyan komşuları gibi. ama. ama kendisi de. itilip kakılan gençleri görüyordum: Masa başında yazdıklarını okuduktan sonra. o köylüler gerçeği niye saklıyorlardı sanki? Sonra. akşam benim gereğinden de fazla bulduğum tuhaf bir suçlululk duygusuna kapıldı. hangi sonuca ulaşmak istediğini daha iyi biliyordu. artık neyi aradığını. sanırım. "seni seni. pek bir şey söylemeye de niyeti olmayan köylülerin saatlerce boş yere dövülerek sırılsıklam bekletildiklerini hatırlıyorum. . Padişah da seziyorduk. O zaman 150 gerçeklerin pek de derine inmediğini. ama birbirlerini aldatan karı-kocaların. Hikâyesinin köyden köye efsaneleşerek dolaştığını duyduğumuz şiddetimizin. güzel gözlü bir ceylanı. Belki de bu yüzden. sonra. bazan bizden önce gözlerine kestirdikleri itirafçıyı onlar seçip getirirler. zengin komşusunu kıskanan fakir köylülerin hikâyeleri ilgilendirmiyordu artık Hoca'yi.dilenirlerdi. biz de. Bazan da itirafçının sözünü başka bir arkadaşının onu yakaladığını belirterek keserdi. itirafları ve kötülükleri yeterli bulunmayarak hırpalanan. belki de benim 151 gibi. bizler gibi. sırf merakla peşinden sürüklendiği şiddeti son bir umutla daha çok kullanmasından başka bir işe yaramadı. onlar da. Hoca bana iç döküyordu. kendi de huzursuzdu. ama bırakmaya niyeti olmadığını. Çamurlu bir köy alanında. İşlerinde ustalaşan adamlarımız da bıkmışlardı olup bitenden. pek bir şey söyleyemeyen. akşam. adamlarımızın kararlılıkla uyguladığı şiddete rağmen. bu gerçeğin Sultan'm gözünden kaçmadığını farketrhişti.

daha kuzeye çıkmıştık. Hoca'nın elden ele dolaştırdığı yaldız çerçeveli koskoca bir aynanın ıslak yüzüne boşuboşuna bakıyorlardı. Hoca'yı değil. onu. şaşkın birkaç Slav köylüsünü inançsızca sorguya çekerken gördüğümüzü hatırlıyorum. onlar. köylüleri yürüyüş koluna götürdü. gibiydi artık. geceleri zaferden. daha çok ben gâvuru suç154 İtiyorlardı. Kimse adam vermiyordu bize. gücü tükenmişti artık: Öksürüklü sesi eskisi gibi gür çıkmıyordu. bilmiyorum. düşmanın gücünden. artık süratle hareket etmesi gereken yürüyüş kolunun hızını kesiyordu. biz gerçekten anlamadığımız için. İki gün sonra. atları öfkeyle kırbaçlayarak dev böceğimizi kıpırdattı. aradığı cevheri bulamayan. Sultan'a çıkıp kırka yakın at buldu. Bir keresinde. Akşam da. Hoca'nm yaptığı deneylere katılan Yeni-çeriler'in dedikoduları da tuz biber ekiyordu buna. Kimse bu adı kullanmıyordu ama sanırım. topların zincirlerini söktürttü. bütün gün uğraştıktan sonra. ama büsbütün de umut kesilmeyecek bir hasta gözüyle bakıyorlardı. çocukluğumda babamın elinde gördüğüm kötü bir ressamın yaptığı Avrupa haritasında. bizler için hazırlanan köylüleri bekletmek içirr oyalanıyorduk! Sonra. ama. Hoca. o yıllarda ayakta tutabildiğimize inandığım neşe ve umut kalmamıştı artık. Hoca'yla Padişah'ı kandırarak bu uğur-t suzlukları tezgâhlayan bendim. bir de evlerinin önünde şaşkın bekleyen sarışın köylülere sordu. Padişah'm çadırında onu dinleyen paşalar. geyikler ve gotik şato resimleriyle süslenmiş Karpatlar'm eteklerindeydik. Paşaların zaten sevmediği aracımızın uğursuzluğuna. vaktin geldiğine karar vererek. ama hırpalayıp dövdüklerini ve umutsuzluğunu unutmak için. ırmağı geçip Leh topraklarına girmiştik. Gittikçe artan berbat yağmurun çamurlaştırdığı yollarda ilerleyeni ey en silahımız. ben bütün umutlarımı kaybetmiştim. asıl tehlikeli olan. onlara çamurlu 153 yollarda Sultan'ın askerlerine yetişmek için tuhaf gıcırtılarla zorlanan aracımızı gösterdi. lanet getireceğine ilişkin söylentiler bu sırada daha da arttı. görüyordum. Her zamanki gibi. yapacağımızı yaptıktan sonra da. belirsizliği severdim. yağmurun silikleştirdiği hayâletsi bir ışığın içinde. sanki gittikçe kısılan kendi sesi de inanmıyordu. silahımız yağmurdan balçıklaşmış bir çamura saplanarak yürüyüş kolunun orta yerinde kahverince. belki yalnızca hastalıktan. Yağmurlarda üşüten Hoca hastaydı. belki geceleri kapıldığı suçluluk duygusundan. at bile vermiyorlardı. hasta haliyle savaştı. her seferinde. ormanların içine giriyorduk. Bir başka seferinde. bir uçurumun kenarında geyik vurmak için değil. En son. başka bir köye koşmamızı isteyen Hoca'nm peşinden sürüklenirdik. hemen. Gene de. bizim sahtekârlığımıza ve silahın uğursuzluğuna daha çok inanırlardı. Bir daha "av" seferlerine çıkmadık. asıl suçlu. akşama doğru. ipin ucunu öyle pek kolay bırakacak gibi değildi. şüphe uyandıran sisli sessizlikleri. silkinip harekete geçmemiz gerektiğinden sözettiği zaman. artık dinlemek istemediğimiz için uzaktaydık. köylerden birine girer. çamura batıp kalması için dua edenlerin bakışları altında. söylediklerine. her sabah ayrılıp. Geceleri çadırımıza çe-* laleliğimiz zaman. eski yıllarda aptallarından sözettiği gibi. sanki hedefine daha geç varmak için kıvrılan yoldan. gelecekten.Kuzeye. bir deney yapmak istedi. belki boş şiddetinden kendi de yıldığı için. silahın yalnız uğursuzluk değil. belki ordunun ve paşaların silah ve ormanda olup bitenler konusundaki homurdanmalarından usandığı için. Hoca hastalıklı sesiyle onlardan. aynı soruları bir onlara. Hoca. ne düşündüklerini sordu. artık Padişah'ı bile bıktıran o şiirsel gevezeliğe başlayıp. yürüyüş kolu yüksek dağların arasında kıvrılarak derin ve karanlık ormanlar içindeki çamurlu yollarda çok yavaş ilerliyordu. Biz. tiksinti ve öfkeyle sözederdi. silahın gerekliliğinden. askerî güçlükler de getirdiğini söyleyerek . Çam ve kayın ağaçlarıyla kaplı ormanlardan gelen o serin ve karanlık havayı. ama belki de. bir su kıyısında. cevaplarım ezberlediği soruları eski heyecanıyla soramıyordu. adam topladı. Av seferleri unutulmuş. sabrı ve merakı beni şaşırtan Padişah. soluk bir kükürt dumanı rengindeki yağmurun içinde. yeniden başlayan. silkinip kurtulmamız gerektiğinden sözederken. ama gene de. dediği gibi. cevaplarını kâtiplere yazdırttı. Hoca'ya yoldan çıkmış. onun için yirmi Yeniçeri getirtti. sanki.

Uğursuz ve casus olduğum söylentileri çok yayıldığı için. ama daha önce aynı iş için görevlendirdiği Sarı Hüseyin Paşa'yı beklemesi gerektiğini buyurmuş. peşinden gidiyordum. bazı tuhaf ve çirkin düşüncelere kapıldığını hissettim. yanında çevirmen olsaydı. günün olaylarını yorumlamaya gittiğinde. ona bir şey söyleyeceklerdi sanki. kendi cevap verdi: Çünkü zaferden pay almasından korkuyorlarmış. Hoca söylesinler diye onlara sormaya hazırlanıyordu. ama sesinde bu hikâyelere eşlik ettiğine hiç tanık olmadığım bir hüzün vardı. Benim yerime onun kellesini isteselermiş mutlu olurmuş. bizlerden ve onlardan sözetti gene. öfkelendi. Sabah. elimden alıp bir kenara attı. Çadırımıza döndüğünde. Önce onlara yardım etmek istediğim sandım. bir duvarın dibinde can çekişen yaralıları görünce atından inip yanlarına koştu. onlara başka birşeyler soracaktı. Onu benim kandırdığımı düşüneceklerini bile bile. bunun vaktinin geldiğini. ama ikimiz de biliyorduk geçmişten sözettiğini: Gözümün önünde sakin bir arka bahçenin huzurlu ağaçları. ülkemi anlatmamı istedi. Niye söylemiş bunu? . O gün akşamüstü bir türlü ele geçirilemeyen Doppio Kalesi'nin Padişah'ı öfkelendirdiğini öğrenince gene aynı coşkuya kapılarak Sultan'a çıktı. öncü kuvvetlerin ele geçirdiği yakıp yıkılmış düşman palankalarını görünce. aracı yıllardır bugün için hazırladığını söylemiş. San Hüseyin Paşa'nm kaleyi hâlâ alamadığını öğrendiğimiz ertesi öğleye kadar kendini inandırmak için bütün gücünü harcadı. ama artık zafere inanmadığını da hissediyordum.bizlerden kurtulmak isteyen Paşalarla savaştı. Padişahla birlikte. gerçek ayrıntıları: Annemi. ama bir şey demedim. Gövdeleri mermilerle. Padişah'm inanır gözüktüğü zafer ve mutluluk hikâyeleri anlatmayı başarmış. nedense ona artık yakınlık duymadığımı. sanki. kısa ve kesik cümleler mırıldandı. Gece çadırımızdaydık. kendisine mi sorduğunu anlayamadığım sorulardan biriydi. Sultan'a silahını savaşa sürmek istediğini. Sultan. Bu cevaba. biliyor muymuşum bunu? Biliyordum. kardeşlerimi sordu. ölümün maskesini yüzlerine geçirmeden önce. son bir umutla. Döndüğünde kuşkuluydu. kafası hâlâ kopartılmamış bir yaralı gördüğü zaman yanma koşuyordu. onu ayakta tutmak için gösterdiği çabayı izleyerek^ onu dinledim.' O eski hikâyeden. belki de düpedüz bayağı bir meraktan. onlara dertlerini soracaktı. sonra. top ateşiyle delik deşik edilmiş ahşap duvarların arasında. Hoca. Ben "gerçek" ayrıntıları anlatırken araya girdi. ateşe verilmiş bir köyün içinden ağır ağır geçiyorduk. onu acemice tıngırdatınca da: Gelecekte. ama kuşkulanacak şeyin ne olduğunu bilmiyor gibiydi de. onlara yaklaştıkça tutulup kalıyordu. Gerçeği istiyormuş. İyimserliğini 157 değil. bir coşkuya kapıldığını anladım. Benim kellemi 155 istediklerini söyledi. gülle delikleriyle parçalanmış (56 yaralılar.Yıllardır bana mı. ırmağın akışını istediğimiz yöne çevirince yaşayacağımız güzel günlerden sözediyordu. her şeyi bir anda değiştirecek o derin gerçeği onlardan öğrenecekti. en sonunda şeytanın bacağını kıracağına inanan birinin iyimserliğini takınmıştı. uzaktan onu seyrediyordum. çirkin bir şey yapmasın diye. Padişah'a yaptığım gibi bir iki küçük uydurulmuş hikâye anlatınca. beni tuttu. benim sandığınım tersine. Ertesi gün. nedenini sezer gibiydim bu coşkunun. onunla birşeyler çıkarmaya çalışıyordum. ortaklaşa yaşadığımız için ikimizin de pek iyi bildiği bir çocukluk anımızdan sözediyordu sanki. nişanlımı. sordu. solunda temizlenmiş palankaları. gelecekteki zaferden. Padişah'm çadırına ben gitmiyordum artık. ama ölümle haşır neşir olmuş o yüzlerdeki umutsuzluğu hemen kendi umutsuzluğuyla özdeşleştiriverdiğini görürdüm. anlamını pek de çıkaramadığım boğuk kelimeler. yolun sağında. Utumu yeniden elime alacaktım ki. benden öğrendiği İtalyancası'yla. akraba kalabalığıyla kaynaşan bir yemek masası . Bunu da seziyordum. elimde sefere giderken yanıma alıverdiğim ut vardı. Utumu elime alınca da ses çıkarmadı. Gece. Ertesi günlerde. huzursuzluktan usandığımı düşünüyordum. ışıl ışıl aydınlatılmış sıcak odalar. küçük hisarları görmeye gittiğimizde de aynı heyecan içindeydi: Yerle bir edilmiş yapıların. orayı.

Doppio'ya. ama beyazdı. ilk defa bana huzur veriyordu. buradakileri sevdiğini. bizi buraya getiren yolu düşünüyordum ben. kaleden gelecek zafer haberinin son talihimiz olacağını düşün159 düğünü. artık. beyaz yapıya yetişmek için telâşla koşarsınız. ya da çocukluğumu ve çiftliğimizdeki hayvanları düşlerken onun da kafasından aynı şeyleri geçirdiğini biliyordum. Ertesi sabah. karanlık bir ormanın içinde kıvrılan bir yolda. kafaların yanından uzaklaşıyordu. O rüyada. bazıları birkaç isabetsiz atıştan sonra çamura budalaca saplanan aracın koruması dışında kalınca vuruldular. Padişah'a götürülmek için bir kenarda toplanan kafaları görünce de. onun da. şimdi zorunluluk olduğunu. Nedense. gittikçe kararan kayalık yamacın ve durgun ve karanlık ormanın görüntüsü gibi kusursuzdu: Yıllardır (60 rastlantı olarak yaşadığım birçok şeyin. Bazılarını silahın kendisi ezerek parçaladı. onu istemediğini. ama her an bitivereceğini sandığınız yol bir türlü bitmez. zaferden alınacak paydan sözetmiyordu. palankayı pek de kayıp vermeden. Padişah'm bizi desteklesinler diye verdiği yüze yakın adam. kuzeye çıkarken solumuzdaki ormanlık tepelerin arkasından batan güneşin benim kadar onda da sessizce ve dikkatle tamamlanmakta olan bir şeyin kusursuzluk duygusunu uyandırdığını biliyordum. söylemiyordu. Yüksekçe bir tepenin üzerindeydi. askerlerimizin. bembeyaz ve güzel. bayraklı kulelerine batan güneşin belli belirsiz kızıllığı vurmuştu. üzerinde kuşların uçuştuğu beyaz kalenin. benim de pek iyi anladığımı sandığım bir umutla kanıtlamak istedi. Sonra. Hoca. Uğursuzluk korkusuyla kaçıp çekilen ço158 ğunluğunu ise toparlayıp yeni bir saldırıya hazırlaya-madık.vardı. Bu insanlar üzerine biraz düşündükten sonra. yamacın etekleri arasındaki düzlükte. Avusturyalıların. kalenin kendisini gördük. kalenin beyaz kulelerine hiçbir zaman erişemeyeceklerini. belki onun yerinde olsam aynı şeyleri yapacağımı düşündüğüm için. bilmiyorum. insanın böyle güzel ve erişilmez bir şeyi ancak rüyasında görebileceğini düşündüm. O arada küçük bir palankayı. aptallarını hatırlayarak öfkelenince de hak verdim ona. Sultan öfke içindeymiş. ayrılığın zor geleceğini söylediğinde ona hak verdim. sık sık taşan ırmağın yaptığı pis bir bataklık olduğunu. Sarı Hüseyin Paşa'yı cezalandırmaktan sözediyormuş: Bütün ordu oraya gidiyormuşuz! Hoca'ya. ya da uğursuzluk dedikodularıyla da ilgilenmemiş bile. Dop-pio'nun hâlâ alınamadığını söylediler. Öğle vakti yürüyüş koluna döndüğümüzde. sizin de katılmak istediğiniz bir eğlence. onu aşabilen piyadelerin. merakına hak da verdim. bütün bir günde alamayan beceriksiz bir komutanın başını vurdurtmuş. Macar ve Kazakların da yardım yetiştirdiğini öğrendikten sonra. İkimiz de aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Lehliler'den başka. Sanki iyimserliği takınılmış bir şey değildi. silahın ilk saldırısında dağılıp gitti. Sanki her şey. sanki orada. Hoca o derin bilgiyi. kaçırmak istemediğiniz bir mutluluk vardır. Güneş battıktan ve yalnız Sarı Hüseyin Paşa'mn başarısızlığını değil. . yamacı bir türlü geçemediklerini öğrendiğimde. meraka yenilerek yeniden baktığımda. Az sonra. ama biliyordum ne düşündüğünü: Bundan önceki müneccimbaşılarm sonunu. bir türlü ele geçirilmeyen kalenin öfkesiyle yakıp yıkılmış bir köyün alevler içindeki küçük bir kilisenin ve yanan çan kulesinin. topçu ateşinin desteğine rağmen. Yıllardır. akşama kadar kale düşmezse. yeniden. Yürüyüş koluna yetişen aracımızın palanka önündeki başarısızlığı. ikimiz de aracın pek bir şey beceremeyeceğini tuhaf bir önseziyle biliyorduk. ne kadar ileri gittiğini öğrenemedim hiç. ama bu talihe aslında inanmadığını. yakıp yıkılan duvarlar arasında can çekişen bile yoktu. Şişman Hasan Paşa'nm adamları. ama palankanın bütün nüfusu kılıçtan geçirilmişti. ne düşündüğünü hemen anladım. cesur papazın mırıldandığı duanın yeni bir hayatı çağrıştırdığını. bir saatte alıverince. sonra. dahası. belki çok yakındaki yeni hayatı ikiirftz de sezdiğimiz için. bu sefer. Karanlık ormanla. tepedekî aydınlık. sabahki saldırıya aracımızın da katılacağını söylemiş Padişah. silahımızı denemek için yolumuzun yakınındaki küçük düşman palankalardan birinin üzerine yolladığımızda. ama bu kadarına tanık olmak istemiyordum artık: Ona sırtımı döndüm.

Bugün. değiştirdik. geldi. kurt olup onlar arasına karışan bir tacirle. bir ara. onu gerektiği gibi. Padişah için değil. onun yatağına girip huzurla uyudum. ya da evimizin arka bahçesine bakan pencereden gördüklerim de. hemen oracıkta öldürüldüğünü ve cellatların. Kitabımı bitirmek için başına geçtiğim eski masa163 mizdan. Sonra çadırdan çıkıp gitti. en çok. kardeşlerimi. korkuyu ve askeri yatıştırmak için onların önüne benim kellemi atmak isteyeceklerini de. çok uykum wdı. bana haber vermeden. istediğim gibi. bir kere. özel ayrıntılardan sözettim. yolculuğa çıkmadan önce telâşlanan biri gibi acele ediyordu. bazan da uzaktan kıyafetini seçemediğim . sanırım sevdi onu. baharlarda ve yazları. aracımızın. doğuya. içindeki ve yanındaki adamları ölüme ter-kederek. Çadırdaki paşalara. Onun da aynı şeyleri düşündüğünden hiç kuşkum yoktu. yaşadığım onca şeyden sonra. en sevdiğim kitabımın bu olduğunu biliyorum artık. tahmin ettiğim şeyleri söylediğini. kendim için keyifle uydurduğum öteki hikâyelere. Bana bir şey anlatmadı. Ça-dırdakilere. bataklığa yatıvereceğini. Anadolu'ya. süreceklerine inandığım için kandığımı düşündüm. İnsanları birbirinden ayıran bazı küçük. telâşa kapılmadan ve konuşmadan. huylarını anlattım. bataklığı ve oraıam aşarak oraya çoktan ulaştığını düşledim. Pek de fazla bir heyecan duyamadan. elbiselerimizin çok düğmeli olduğunu. doğru. Sessiz sisin içinde ağır ağır kayboluşunu seyrettim. ülkemde bıraktıklarımı. onlarla dikkatle ve uzun uzun konuştuktan sonra öğrenebildim. aynı anda aynı şeyleri düşünme alışkanlığını geliştirdiğimiz bir çocukluk arkadaşımdan sözettiğimi hatırladım. yeni hayatımı düşünerek sabahı bekliyordum ki. ona daha önce de anlatmış olduğumu. ama iki hafta önce beni görmeye gelen bir konuğumun sözlerine kanınca kitabımı yeniden ortaya çıkardım. yalnızca hayallerimi yansıttığını sandığım bu hikâyelere. uğursuzluk söylentisini. pek de kolay olmayacağını bildiğim bu işi başaracaktım da belki. Yoldan karda kışta pek geçen olmaz. Belki de akıllı okuyucularım aslında hikâyemin çoktan bittiğine karar vererek onu ellerinden atmışlardır bile. incir ağaçları arasından itişerek oynayan çocukları. belki de kaldıkları yerden. geç de olsa. ona. o sırada inanıyordum da: Kızkardeşimin hafif kekeme olduğu da doğruydu. ya da şimdi bu kitabı yazarken. 362 n Kitabımın sonuna geldim artık. Şam'a giden kervanları görürüm. Gece geç vakit gittiği Sultan'm çadırından bir türlü dönmedi.Hoca'nm da benim gibi düşündüğünü biliyordum. günü ve geleceği yorumlamasını isteyen Padişah'a ne söyleyeceğini çok iyi tahmin ettiğim için. bu kitabı. İçinde anneannemin annesinin resmi ve nişanlımın kendi kendine beyazlaşan saçları vardı. hiç görmediğim ülkelerde ıssız çöller ve buzlu ormanlarda geçen aşk hikâyelerine vermek niye tindeydim. ağır ağır ilerleyen o kırık dökük kağnılar geçer. yıllar sonra. Sabaha doğru. annemi. babamı. bu hikâyelere. Duyduğum onca söylentiden. çok sonra. uzaktaki zeytinlikler içindeki bir değirmeni. ta Bağdat'a. Sonra. düşlediğim gibi bitireceğim. anladım. Cennethisar'dan kalkıp İstanbul'a giden küçük bir yelkenliyi. bahçenin aşağılarında. nöbetçileri. gerçeği değil. yıllar önce yazdığım bu sayfalan bir daha okumamak üzere bir köşeye tıkmıştım. Gün ışıyana kadar. O sıralarda aklımı. kendi hikâyesine sevinçle inandığını biliyordum. Dışarıda yoğun bir sis olduğunu söyledi. onu kendisini anlatmaya kışkırtmak için. evimi nasıl bulabileceğini. Elbiselerimizi. Ortalık aydınlanıyordu. Hoca'nın da benim kadar gördüğünü çok iyi biliyordum. Empoli'de Floransa'da nasıl ta161 nındığımızı. ta küçük kardeşimin sırtındaki iri bene kadar. Ama Padişah'a anlatırken. Bir zamanlar ben de aynı şeyi düşünüyordum. boynuna taktı. Hoca'nm da aynı şeyi düşündüğünü. İstanbul'dan Gebze'ye giren tozlu yolu görüyordum. sonra. Yıllar önce. bu hikâyeyi unutmak istiyordum. karanlıkta beyaz duvarları parıldayan kaleye gittiğini. Ona yüzüğümü ve yıllarca ondan saklamayı başardığım madalyonumu verdim. çadırdan çıkıp. Sabah saldırıya geçtiğimizde. anlattıkça hatırlıyordum. Bütün bunları. kimi zaman. az sonra da bana geleceğini aklımdan geçirdim.

bir atlıyı görerek heyecanlanırım, ama yaklaşınca yolcunun bana gelmediğini anlarım: Son zamanlarda kimse gelmiyor, gelmeyeceklerini de biliyorum artık. Ama şikâyetçi değilim; yalnızlık diye bir derdim yok: Müneccimbaşılık yaptığım yıllarda çok para biriktirdim, evlendim, dört çocuğum var; belki de, mesleğimin bana kazandırdığı bu sezgiyle yaklaşmakta olan felâketleri öngörerek işimi zamanında bıraktım: Sultan'm orduları Viyana'ya gitmeden, yenilgilerin öfkesiyle çevresindeki soytarıların, benden sonrakiJvlüneccimbaşı'nm boynu vurulmadan, hayvanlara düşkün Padişahımız tahttan indirilmeden çok önce, buraya Gebze'ye kaçtım; bu konağı yaptırıp, sevdiğim kitaplarım, çocuklarım ve bir iki adamımla yerleştim. Müneccimbaşı'yken evlendiğim karım benden çok küçük, ev işlerinden çok iyi anlıyor, bütün evi, başka ufak tefek işlerimi o çekip çeviriyor, yetmişine merdiven dayayan beni de kitaplarımı yazayım, hayâl kurayım diye bütün gün bu odada yalnız bırakıyor. Böylece hikâyeme ve hayatıma uygun bir son bulmak için doya doya O'nu düşünüyorum. Oysa ilk yıllarda bunu hiç yapmamaya çalışırdım. Bir 164 iki kere Padişah, O'ndan sözetmek istediğinde, benim bu konudan hiç hoşlanmayacağımı görmüştü. Sanırım o da memnundu bundan; yalnızca merak ediyordu; ama neyi, ne kadar merak ettiğini hiçbir zaman çıkaramadım. Bana O'ndan etkilendiğim, O'ndan öğrendiğim için utanmamam gerektiğini ilk başlarda söylemişti. Ona yıllarca sunduğum bütün o kitapları, takvimleri, kehânetleri O'nun yazdığını baştan beri biliyormuş; ben evde bataklığa saplanarak kalan silahımızın tasarılarıyla uğraşırken de, O'na söylemiş bunu; O'nun da bana, tıpkı benim O'na her şeyi söylediğim gibi, bunu anlattığını da biliyormuş. Belki, o sırada, ikimiz de ipin ucunu daha tam kaçırmamıştık, ama Sultan'm ayaklarının yere daha iyi bastığını seziyordum. Padişah'ın benden daha zeki olduğunu, bilinmesi gereken her şeyi bildiğini, beni avucunun içine iyice almak için oyun oynadığını o sıralarda düşünürdüm. Belki de, bataklıkta biten o bozgundan ve uğursuzluk söylentisiyle kuduran askerlerinin öfkesinden beni kurtardığı için ona duyduğum minnetin etkisi de vardı bunda. Gâvurun kaçtığını öğrendiklerinde askerlerinden bazıları benim kellemi istemişlerdi çünkü. İlk yıllarda açıkça sorsaydı, sanırım Sultan'a her şeyi anlatırdım. O zamanlar daha benim ben olmadığım yolundaki söylentiler de çıkmamıştı, olup biteni birileriyle konuşmak istiyordum, O'nu özlüyordum. Yıllarca birlikte oturckığumuz evde tek başıma yaşamak sinirlerimi daha da bozdu. Ceplerim para doluydu, esir pazarına ayağım o sırada alıştı; aradığımı bulana kadar aylarca oraya gittim geldim. Sonunda, bana da, O'na da, aslında pek de fazla benzemeyen bir zavallıyı satın alıp J65 eve getirdim. Gece, ona, her şeyi bana öğretmesini, ülkesini, geçmişini anlatmasını, dahası kötülüklerini ortaya dökmesini söylediğimde, aynanın karşısına geçirdiğimde korktu benden. Berbat bir geceydi, acıdım zavallıya, sabah azat edecektim, pintiliğim tuttu, götürüp köle pazarına geri sattım. Sonra, evlenmeye karar vererek mahalleye haber saldım. En sonunda beni de kendilerine benzeteceklerini, sokağa huzur geleceğini düşündükleri için sevinçle geldiler. Ben de onlara benzemekten memnundum, iyimserdim, söylentilerin bittiğim, yıllarca Padişahım'a hikâyeler uydurup huzurla yaşayacağımı düşünüyordum. Kapımı dikkatle seçtim; geceleri bana ut da çalardı. Söylentiler yeniden başladığında, önce, bunun Padi-şah'ın bir oyunu olduğunu sandım, çünkü endişemi gözlemekten, beni şaşırtan sorular sormaktan hoşlandığım sanıyordum. İlk başlarda, bana durup durup, "kendimizi tanıyor muyuz, insan kim olduğunu iyi bilmeli," gibi sözler ettiğimle çok da fazla telâşlanma-mıştım; bu sinir bozucu soruları, çevresine yeniden toplamaya başladığı o soytarılar arasındaki Yunan felsefesine meraklı ukalâdan öğrenip inandığını düşünürdüm. Bu konuda birşeyler yazmamı istediğinde, ona, kendileri üzerinde hiç durmadıkları ve kim olduklarını hiç bilmedikleri için mutlu olan ceylanlardan ve serçelerden sözeden en son kitabımı sundum. Kitabı ciddiye alarak keyifle okuduğunu öğrenince rahatladım biraz, ama söylentiler benim kulaklarıma da geliyordu: Sultanı aptal yerine koyuyormuşum, çünkü yerine geçtiğim kimseye benzemiyormuşum bile, O daha zayıf ve inİ66

ceymiş, bense şişmanlamışım; O'nun bildiği her şeyi bilemeyeceğimi söylediğim zaman yalan söylediğimi anlamışlar; bir gün, bir savaş sırasında ben de uğursuzluk saçtıktan sonra kaçacak, O'nun yaptığı gibi, savaş sırlarını da düşmana vererek yenilgiyi kolaylaştıracakmışım, vb. vb! Sultan'm çıkardığını sandığım bu söylentilerden korunmak için elimi ayağımı eğlenceden çektim, ortalıkta pek görünmez oldum, zayıfladım ve o son gece Padişah'm çadırında konuşulanları dikkatle soruşturarak öğrendim. Karım birbiri ardından çocuklar doğuruyordu, gelirim iyiydi, söylentileri, O'nu, geçmişi unutup huzurla işime devam etmek istiyordum. Yedi yıla yakın da dayandım; belki sinirlerim daha sağlam olsaydı, dahası, Sultan'm çevresinde yeni bir temizlik yapılacağını sezmeseydim, sonuna kadar da giderdim; çünkü Padişah'm bana açtığı kapılardan geçe geçe unutmak istediğim eski kimliğime, onu unutarak bürünüvermiştim. İlk zamanlarda beni tedirgin eden kimlik sorularına da pişkinlikle cevap veriyordum artık: "İnsanın kim olduğunun ne önemi var," derdim, "önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır." Padişah aklımın dolabına sanının bu kapıdan girdi! Benden, O'nun kaçtığı ülkeyi, İtalya'yı anlatmamı istediğinde, pek fazla bilgim olmadığını söyleyince öfkelendi: O, bana her şeyi anlattığını Sultan'a da söylemiş, hem niye korkuyormuşum, O'nun anlattıklarını hatırlamam yeterliymiş bunun için. Böylece O'nun çocukluğunu ve bir kısmını bu kitabıma aklığım güzel anılarını, Sultan'a bir bir yeniden anlattım. İlk başlarda sinirlerim o kadar bozulmamıştı, Sultan beni gerektiği gibi, başkasından dinlediğini anlatan birini 107 dinler gibi dinliyordu, ama sonraki yıllarda daha ileri gitti; anlattıklarımı O'nu dinler gibi dinliyordu artık: Ancak O'nun bilebileceği ayrıntıları sorduktan sonra benden korkmamamı, aklıma hemen geliveren cevabı söylememi isterdi: Kızkardeşinin kekemeliği hangi olaydan sonra başlamıştı, Padua Üniversitesi'ne niye alınmamıştı, Venedik'te seyrettiği ilk fişek gösterisinde ağabeyi hangi renk elbise giyiyordu? Bu ayrıntıları, kendi başımdan geçmiş gibi Padişah'a anlatırken, ya bir sandal gezintisinde, ya kurbağalarla kaynaşan nilüferli bir havuzun başında, ya edepsiz maymunların gümüş kafesinin önünde, ya da bir zamanlar birlikte gezdikleri için ortak anılarıyla kaynaşan o bahçelerden birinde olurduk. O zaman, hikâyelerden ve belleklerimizin bahçesinde açan çiçeklerin oyunundan hoşlanan Padişah, bana daha da yakınlaşır, bize ihanet eden eski bir arkadaşı arar gibi O'ndan sözederdi: O'nun kaçmasının iyi olduğunu, yoksa kendisini o kadar eğlendirmesine rağmen küstahlığına dayanamayıp onu öldürtmsyi çok düşündüğünü bu sıralarda söyledi. Sonra, hangimizden sözettiğmi pek kestiremediğim için, beni korkutan bazı açıklamalar yaptı, ama hiddetle değil sevgiyle konuşuyordu: Kendini bilmezliğine dayanamayıp öfkeyle onu öldürteceğini diye korktuğu günler olmuş, son gece de az daha cellâtları çağırıyormuş! Sonra, benim küstah olmadığımı söyledi; kendimi dünyanın en akıllı, en becerikli insanı da san-mıyormuşum; vebanın dehşetini kendi çıkarım için yorumlamaya kalkmazmışım; kazığa oturtulan çocuk kralların hikayeleriyle geceleri kimsenin uykusunu kaçırmazmışım; Sultan'm rüyalarını dinledikten sonra eve koşup alay ederek onları anlatacağım kimsem de yokmuş, onu kandırmak için birlikte saçma ve eğlenceli hikâyeler yazacağım kimsem de! Bunları dinlerken, bir rüyadaki gibi kendimi ve ikimizi dışardan gördüğümü sanır, ipin ucunu kaçırdığımızı korkuyla sezerdim, ama son aylarda Sultan sanki beni delirtmek için daha da anlatırdı: Ben O'nun gibi değilmişim, O'nun gibi, aklımı, onlarla bizleri ayıran safsatalara da kaptırmamışım! Ta yıllar önce, birlikte düzenlediğimiz ve Padişah'm sekiz yaşında, bizleri tanımadan önce, karşı kıyıdan seyrettiği fişek gösterisinde, O'na karanlık gökteki şeytanı zafere ulaştıran benim şeytanım, şimdi O'nunla birlikteymiş, O'nunla birlikte huzur bulacağını sandığı ülkeye gitmiş! Sonra, birbirini tekrar eden o bahçe gezilerimizin ortasında Sultan dikkatle sorardı: İnsanların, dört iklim yedi bucakta, hep birbirlerine benzediğini anlamak için acaba Padişah mı olmak gerekiyormuş? Korkuyla susardım; sanki son direncimi de kırmak için bir daha sorardı; insanların her yerde birbirinin aynı olduğumm en iyi kanıtı onların birbirlerinin yerine geçebilmesi değil miymiş? İşin çivisi çıkmıştı artık. Bir gün, Sultan'm, benimle birlikte O'nu unutmayı başaracağını umduğum, daha çok para biriktirmeyi düşündüğüm için belki bunlara da sabırla katlanacaktım;

belirsizliğin korkusuna alışmıştım çünkü; ama Sultan bir tavşanın peşinden at sürerken yolumuzu kaybettiğimiz bir ormanda, gelişigüzel gezinir-gibi, aklımın kapılarını acımasızca açıp kapıyordu; üstelik, herkesin önünde yapıyordu artık bunu; çevresine gene o soytarıları doldurmuştu, yeni bir temizlik yapılacağını, hepimizin 169 malına mülküne elkönulacağmı düşündüğüm, yaklaşan felâketleri sezdiğim için korktum. Bana Venedik'teki köprüleri, O'nun çocukluğunda kahvaltı ettiği masanın örtüsündeki dantelleri, Müslüman olsun diye, az daha kafasının vurulacağı sırada hatırladığı, evinin arka bahçesine bakan pencereden gördüklerini anlattırdığı gün, bütün bunları, sanki kendi başımdan geçmiş kendi hikâyelerim gibi, bir kitapta yazmamı buyurduğunda, en kısa zamanda İstanbul'dan kaçmaya karar verdim. O'nu unutmak için Gebze'de başka bir eve yerleştik. İlk zamanlarda saraydan adamların gelip beni götürmelerinden korkardım, ama arayan soran olmadı, gelirlerime de ilişmediler; beni ya unutmuşlardı, ya da Padişah'm gizli gözetimi altındaydım. Aldırmadım, işlerimi yoluna koydum, bu evi yaptırdım, arka bahçeyi içimden gelen dürtülere uyarak, istediğim gibi düzenledim; vaktimi kitaplarımı okumakla, kendi keyfim için eğlenceli hikâyeler yazmak ve eski bir Müneccimbaşı olduğumu öğrenip danışmaya gelen konuklarımı, daha çok parası için değil, eğlencesi için, dinlemekle geçiriyordum. Çocukluğumdan beri içinde yaşadığım ülkemi, belki de en çok bu sırada tanıdım: Sakatlara, oğlunu, kardeşini kaybeden şaşkınlara, çaresiz hastalara, evde kalmış kızların babalarına, boyu bir türlü uzamayanlara, kıskanç kocalara, körlere, gemicilere, gözü dönmüş kara sevdalılara geleceklerini söylemeden önce, uzun uzun hayatlarını anlattırır, geceleri, tıpkı bu kitapta yaptığım gibi, sonraları hikâyelerime sokmak için dinlediklerimi defterlere yazardım. Odama, kendisiyle birlikte derin bir hüzün getiren o 170 ihtiyarı da o yülırda tanıdım. Benden on, onbeş yaş büyük olmalıydı. Evliya'ymış adı, yüzündeki kederi görür görmez derdinin yalnızlık olduğuna karar verdim, ama öyle demedi: Bütün ömrünü gezilere ve bitirmek üzere olduğu on ciltlik bir seyahatnameye vermiş, ölmeden önce, Allah'a en yakın yer olan Mekke'ye ve Medine'ye gidecek, oraları da yazacakmış, ama kitabında onu huzursuz eden bir eksiklik varmış, çeşmelerinin ve köp-^ rülerinin güzelliğini çok duyduğu İtalya'yı da okuyucularına anlatmak istiyormuş, acaba İstanbul'da ününü duyduğu için görmeye geldiği ben, ona anlatabilir miymişim? İtalya'yı hiç görmediğimi söylediğimde, bunu herkes gibi kendisinin de bildiğini belirtti, ama bir zamanlar oradan gelmiş bir kölem varmış, o bana her şeyi anlatmış; ben de ona anlatırsam, Evliya da karşılığında bana eğlenceli şeyler anlatırmış: Hayatın en hoş yanı hoş hikâyeler uydurup hoş hikâyeler dinlemek değil miymiş? Çantasından çekine çekine bir harita çıkarmıştı, gördüğüm en berbat İtalya haritasıydı, anlatmaya karar verdim. Bir çocuğunkini andıran tombul eliyle haritasındaki bir şehri işaret ediyor, adını heceleyerek okuduktan sonra, anlattığım düşlerimi dikkatle kâğıda geçiriyordu. Her şehir için, bir de, tuhaf hikâye istiyordu. Böylece, kuzeyden güneye onüç gece, onüç şehirde hayatımda ilk defa gördüğüm bütün bu ülkeyi geçtik. Bütün bir sabahı alan bu işten sonra, Sicilya'dan gemiyle İstanbul'a döndü. Anlattıklarımdan çok memnun olduğu için o da beni sevindirmeye karar vererek, Akka göklerinde kaybolan cambazları, Konya'daki fil doğuran kadınla oğlunu, Nil 171 kıyısındaki mavi kanatlı boğaları, pembe kedileri, Vi-yana'daki saat kulesini, orada yaptırıp bana gülümseyerek gösterdiği ön dişlerini, Azak kıyısındaki konuşan mağarayı, Amerika'daki kırmızı karıncaları anlattı. Nedense, bende tuhaf bir hüzün uyandırıyordu bu hikâyeler, içimden ağlamak da geliyordu: Bütün güneşin kızıllığı odama vurmuştu; Evliya, bende de böyle şaşırtıcı hikâyeler olup olmadığını sorduğunda, onu gerçekten şaşırtmak isteyerek, adamlarıyla gece yatısına kalmasını söyledim: Birbirinin yerine geçen iki insan üzerine sevebileceği bir hikâyem vardı. Gece, herkes odasına çekildikten, eve ikimizin de beklediği o sessizlik çöktükten sonra, yeniden odaya döndük. Bitirmekte olduğunuz bu hikâyeyi ilk o

tüy gibi. Ben istiyordum! Bu yüzden. Belki de. bu görüntünün utancı. dünyada aramalıymışız. bitip tükenmeyen yollarda hikâyeler arayarak geçirmiş. konuğum da.. ikimizin sinir bozucu anısından kurtulmak. bugünlerde yeniden okurken düşündüm. kendi tuhaflıklarından sözettiği. yola çıkınca. bitkin saçlarımı. tuhaflığı kendi içimizde araya 173 araya. hep aynı şeylerin tekrarlandığı o çocukluk ve okul yıllarından beri bildiği için. bir an önce yeni hayatıma dönmek için ilgiyle dinledim onu. Sonra. hemen oturup kitabımı yazdım. bazı şeylere karşı çıkacağını da ekledi. çıkan bütün o söylentilere. geleceğin o korkunç dünyasının insanlannı daha iyi düşleyebilmek için. Ama elimden çok da gelmediğini. tuhaf ve şaşırtıcı olanı. nedense bana hikâyemdeki bir ayrıntıyı hatırlattı: Kolu kopuk bir İspanyol kölesinin umutlarına kendimizi kaptırmamalıymışız! O zaman. Seziyordum. Bunun için. kitapların ve hikâyelerin de hep bunu anlattığı o korkunç dünyayı düşünmek bile istemiyormuş. hiçbir zaman tek başıma yaşayamayacağımı biliyordum artık: Hikâyemle birlikte." * Geceyarısmdan çok sonra. evet. Allah korusun. hikâyemi sevdiğimi düşünüyordtım. konuğum hikâyemi çok sevdiğini söyleyerek beni mutlu ettikten sonra. ünümüzü duyup. gün doğarken adamlarını toplayıp. Kendi hayatını düşündüğünden hiç kuşkum yok! Ben de kendi hayatımı. O'nu bir daha unutamayacağımı. O'nu rüyamda gördüğüm kendi çaresiz. ikimizi de meraklandırarak tedirgin eden çekici bir hayaletin gölgesi vurmuştu. bu yüzden hep bir başkası olmak istiyorlarmış. kitabıma kendimi ve kendimden ayıramadığım O'nu elimden geldiği kadar çok koydum. bu yüzden bütün ömrünü gezilerde. suçu ve hüznüyle boğulur gibi kederle ölen yabani bir hayvan karşısında utanca kapılır gibi. kendi oğlumun arsızlığına öfkelenir gibi. geceyansı odanın içine. yaşadığım ve düşlediğim her şeyden gurur da duyuyordum: İçinde oturduğumuz oda.. ama benimkinden bambaşka bir O vardı Evliya'nm kafasında. Mekke'ye gitmek için. Kitabımı yazıp O'nu unutmak için bir kenara attıktan 174 sonra. Benim hikâyemde insanların başına gelen de buymuş işte: Bu yüzden kahramanlar kendileri olmaya bir türlü katlanamıyor. en çok böyle: Elimin kolumun bir böcek gibi boşuboşuna kıpırdanışma alıştığım. aklımın duvarlarında her gün yankılanarak sönen düşüncelerimi bildiğim. ben de. sanki. hayatta dört duvar arasına kapanmayı aklına bile getirmemiş. Sabaha doğru. ikimizin de bir zamanlar olmak istediğimiz ve olduğumuz şeylerin hüzünlü anılarıyla dopdoluydu. inanıyor muymuşum? Sustum. bizler de başka biri olurmuşuz. Belki de. o tür hikâyeleri yaza yaza. cümleler birbiri ardından ağır ağır diziliyordu: "Venedik'ten Napoli'ye gidiyorduk." dedi. sordu bana: "Bu hikâyede olup bitenin gerçek olduğunu düşünelim. dünyanın bu bıkkınlık verici sıkıcıhğma karşı yapabileceğimiz belki de tek şey buymuş. "Birbirlerinin yerine geçen o insanların yeni hayatlarında mutlu olabileceklerine. bunu da beni hayatımın sonuna kadar mutsuz edeceğini de o 172 zaman açık seçik anladım. açması görüntümü sevdiğim gibi. okuyucularımız da. bunu. O'nu düşünüyorduk. Sonra. sanki bütün bu kelimeleri bana başka birisi usulca fısıldıyormuş gibi. Ama. bundan yararlanmak isteyenlerin oyunlarına kanmadım hiç! Kahire'de bir paşanın koruyucu kanatları altında yeni bir silahın tasarılarını yapıyormuş! Viyana bozgununda şehrin içindeymiş. ben. kendi içimizde değil! Kendi içimizdekini aramaktı. sanki uydurulmuş değil de. kendimi aptalca bir tiksinti ve aptalca bir sevinçle tanır gibi seviyordum.sözetmesinden hoşlanmayan okuyucularımdan özüür dileyerek bu sayfayı kitabıma ekliyorum: Seviyordum O'nu. kendi üzerimizde o kadar uzun boylu düşünmek mutsuz edermiş bizleri. İnsanların hep kendilerinden. kalemimi tutan pembe elimi tanıdığım gibi: Bunun için aldatamadılar beni. hikâyem bittiğinde uzun bir sessizlik oldu. öfkesi. belki de. kendi kışkırttığı bir esnaf kavgasında bir . çirkin ağzımı.zaman düşledim! Anlattığım. Hikâyemdeki gibi tuhaf ve şaşırtıcı olanı aramalıymışız. açması gövdemden çıkan nemin benzersiz kokusunu. Türk gemileri yolumuzu kesti. O'nu. bir an önce yenilmemiz için düşmana akıl veriyormuş! Edirne'de dilenci kılığı içinde görmüşler O'nu. insanın kendisinden -hele duygu taşkınlıklarına kapılarak. bir günde sevi verdiğim bu ufak tefek ihtiyar. onaltı yıl önce bir kenara atıverdiğim bu kitabı.

akademilerde dersler vermiş. işte o sırada sözetmiş: "Yakından Tanıdığım Bir Türk" başlığıyla. konuğuma bütün bir gününü vererek. O'nun kadar olmasa bile. Kaybettiğimiz hayatı ve düşleri yeniden ele geçirmek için. zengin olmuş. kitaplarında yazdığı serüvenleri bir daha anlatmış. kızkardeşimi çok se- . mahalle arkadaşlarımdan birini acımasızca dövdükten sonra. yazdıkları ilgiyle karşılanmış. bunu anlatan yeminler ediyordu. evi. onu bitirmeye karar verdiğim günü anlatarak bitireceğim: İki hafta önce. eski hâline sokmuşlar. ama odama girer girmez İtalyanca'ya çevirdi. hayâllerimin tadını çıkarmak için hikâyeler yazdığım o onaltı yılda bu söylentilerin daha başkalarını da duydum. Sonra anlattı: Adımı. saray ve savaş kurallarımız üzerine bir yığın kitap yazmış. çünkü kitaplarına hayran olduğu için O'nu evinde ziyaret etmiş. bazan. budala padişahları alaşağı edeceğini söyleyerek. Türklerin hayvanları seven en son Padişah'ı ve rüyaları üzerine. yanma beni de çağırıyormuş! O'nu unutmak.yazıyormuş! Anadolu'da geziyormuş. ayrılış gününe kadar. günlük hayat içinde. Haliç sırtlamadaki o dört duvan birbirimize zindan ederken. ikimiz de. bozuk Türkçesi'yle. ya da saraydan bir türlü gelmeyen bir çağrıyı beklerken. iki ağaç araşma asılmış çamaşır dizisinin renk ve biçimlerindeki gizli geometri. kimse okumasa da pek fazla aldırmayacağım ve bunun için de O'nun adını çok da derine olmasa da gizleyerek gömdüğüm gölgemin kitabına bunun için döndüm: Veba gecelerini. evlenmişler. Türkler ve veba üzerine. Türkler arasında geçirdiği inanılmaz serüvenleri üzerine. ama o tuhaf pelerinli. bir muvakkithane kurmuş. bazan birbirimizden keyifle nefret-ederken. akıllıymışım. Yüzümü ekşittiğimi. beni şaşırtmak için. Padişah'm bahçelerinde geçirdiğim güzel saatleri. onları yeniden düşlemek gerektiğini herkes bilir: Ben hikâyeme inandım! Kitabımı. bundan sonra geleceklerini de pek sanmıyordum. bahçeyi. "Kendinizi ne kadar da çok anlatmışsınız O'na!" dedi konuğum. Edirne'deki çocukluğumu. en sonunda ulaşabildiği gerçek itirafları dinleye dinleye. Çok nazikmiş O. benim üzerime bir kitap yazıyormuş. gene masamızda oturup. benim bütün hayatım. O'nu o sakalsız haliyle Paşa'mn kapısında ilk gördüğüm zaman sırtımda duyduğumu sandığım ürpertiyi yeniden düşlemek için. yaşma bakmadan kocasından ayrılmış. ama hiçbirine inanmadım. gelecekteki o korkunç insanların. biraz olsun İtalyanca bildiğimi sandığını söyledi. benim. dağılıp satılan eski aile evini yeniden alıp yerleşmişler. O'nun Türkler'in özellikleri üzerine zekice yazdığı kişisel yorumlarıyla desteklenerek meraklı İtalyan okuyucusuna sunulmak üzereymiş. Dahası. O'nun yanlışlarıyla Türkçe konuşuyordu. aslında. Odama girmeden önce duymuştum. Sonra. hayatın simetrisini ortaya çıkarı-veren bir dil sürçmesi! Şimdi en çok bunları özlüyorum işte! Ölümünden yıllar. yazdıklarının heyecanına kapılan eski nişanlısı. Edirne'deki çocukluğumdan. kitapları çok okunmuş. Aristokratlar ve özellikle kibar hanımefendiler arasında yeni yeni yaygınlaşan o büyülü Doğu merakı yüzünden. Son zamanlarda O'ndan haber getirmek için kimse gelmiyordu bana. eli şemsiyeli yolcuyu görür görmez bana geldiğini anladım.yorgancıyı bıçaklayıp kayıplara karışmış! Uzak bir Anadolu kasabasında mahalle camimde imamlık yapıyormuş. Ülkesine döndükten 176 sonra O. belki de yüzyıllar sonra bir meraklının bizden çok kendi hayatını düşleyerek okuyacağını sandığım. bir konaktan. kim olduğumu O'ndan öğrenmiş. başkalarına da oluyor mu: Bazan. bazan da karşılıklı gülüşerek Padişahımız için bir risale daha yazarken. Bütün bunları biliyormuş konuğum. bir an. Benden de uzun uzun. bir de saat kulesi için para toplamaya başlamış! Vebanın peşinden gittiği İspanya'da kitaplar yazarak zengin olmuş! Zavallı Padişahımız'ı tahttan indiren siyasî dolapları O'nun çevirdiğini bile söylediler! Slav köylerinde. bazı sayfalarını okuduğu kitaptan ayrıntılar hatırladı: Çocukluğumda. hiç cevap vermediğimi görünce. saralı efsane bir papaz gibi el üstünde tutularak bunalımlı kitaplar . O'nun bana öğrettiği bütün astronomiyi altı ayda kavramışım. kehânetleri ve şiirleriyle büyülediği bir güruhu peşinden sürüklüyor. bir küçük ayrıntıya takı175 lıverirdik: Sabah birlikte gördüğümüz ıslak bir köpek. Bilmiyorum. belki de onlara ketum davrandığım için. o korkunç dünyalarıyla oyalanabilmek. sorularım cevaplamış. yaptığımdan utanarak üzüntüyle ağlamışım. başka bir hikâye düşlemeye çalışırken İstanbul tarafından gelen bir atlıyı gördüm.

böyle durumlarda insanların hep yaptıkları gibi. bir iki kere. Sonra. gördü de: Pencerenin çerçevesi içinden gördüklerine bakıyordu bu sefer. Keyifle görüyordum. bahçeye çıktım. vb. aslında. hemen söyledi: Evet. aldığı yere bıraktıktan sonra. ama çok istemiş. sandığım kadar aptal değilmiş. tabii ki. ama anlamamışız biz O'nu. araç sisli bir sabah. Bana gösterdiği bunca ilgiden sonra. Bütün gezginlerde gördüğüm ve beni öfkelendiren. onaltı yıl sonra. ilk başta. üç saat bahçenin içinde oturup kitabı bitirmesini bekledim. Önce neşeliydi. öğleden sonra ona bahçemizi. "Ama O bizleri kurtarmak istiyordu. üvey babamın mesleği olan 177 yorgancılığa özel merakım vb. silahımızı yutan bataklığın arkasındaki beyaz kalenin adını söyledi bağırarak. ben de keyifle bulmasını bekliyordum. O'nunla ilgili bir kitabı. Şaşkınlıkla sordu: Boş vakitlerimi yorgan dikerek geçirmiyor muymuşum? Onaltı yıldır elime almadığım kitabı ona göstermeye o sırada karar verdim. açık pencereden onu görebileceğim bir yere. önüne açıp koydum. bu budalaya soğuk davranamayacağını ve böylelerinin meraklı olduklarını bildiğim için ona. Korktuğum gibi. unuttu beni. Sonra. Onu yalnız bıraktım. iflah olmazmışız. Türkçe'yi. arka bahçeye bakan çalışma odama çıktık. Beklediğim gibi. okuduklarını. pencereden bana seslendi: "İtalya'ya adımınızı atmadığınız nasıl da belli oluyor!" Sonra ama. bir yandan da deha üzerine birşeyler mırıldanıyordu: Bizlere esir düşmeyip de ömrünü ülkesinde geçirseymiş onyedinci yüzyılın Leonardo'su bile olurmuş O. onlara anlattırdığı körebe. arada bir gözümün ucuyla onu süzerek. Türkler için çirkin şeyler yazdığım sır verir gibi söyledi: Bizim artık yokuşu inmeye başladığımızı yazıyormuş. bana sordu: Yorganlan da görebilir miymiş? "Hangi yorganlan?" dedim boş boş. anlayamıyormuş. Sonra bahçede arkadaşlarıyla oynayan küçük oğullarımın oyunlarıyla ilgilendi. Bitirirken anlamıştı. gene o pek sevdiği kötülük konusuna döndü. vişne reçeline bayılırmışım. tıpkı fırtınada kayalara oturan korkunç bir korsan gemisinin leşi gibi. hayretini belirtti: Onca yıl birlikte yaşayan iki kişi nasıl olur da birbirine bu kadar benzemezmiş. Yukarıya. saplandığı iğrenç bir bataklıkta kahvermiş. sonunda aradığım bulup okudu. Başka yapacak bir şey olmadığı için. şaşkınlığını hazmetmek. hep namaz kılarmışım. boyuneğ-diklerimizi taklit etmekten başka bir şey yapamayacağımızı söylüyormuş. Bir Türk dostu olduğunu o sırada söyledi. dinlenmek için dönüp pencereden dışarı dalgın dalgın baktı. "Tuhaf olan. sevmiş. O'nun gerçek bir Türk dostu olmadığını. kitabıma gömüldü." deyiverdim. tabii ki çok iyi biliyordum: . benimle boş yere İtalyanca konuşmaya bile kalktı. beklediğim gibi. orada. Sonra ekledi: Evet. Venedikli bir ressama yaptırdığım yağlıboya portremi görünce. bunun için bir de silah yapmış. evimin arka bahçesine bakan o pencereden görebileceklerine baktı. biraz daha ileri giderek. olmayan bir odağa bakıyordu. "sizin O'ndan hiç etkilenmemeniz!" Beni tanımış. hırsla kitabımın sayfalarını çevirmeye başladı. O'nun için söylenen ve aklında kalmayan bir-iki çirkin parasal dedikoduyu anlattı. Sonra yeniden. oda oda evimizi gösterdim. resmimi istemedi. ama sonra sonra.vermişim. Pek merak ettiği kilerimizde reçel ve turşu kavanozları. Hayır. kitabımı onu dün bırakmışım gibi tıktığım yerde buldum. kurtulmamız için bir an önce onlara boyuneğmekten başka çaremiz yokmuş. ağır da olsa okuyabiliyordu. Türkçe okuyabildiğini. akıllı okuyucularım anlamışlardır. Daha fazla uzatmasın diye. boşlukta sonsuz bir noktaya. Bütün dâhiler böyleymiş işte! Portremi eline almış yakından dikkatle bakıyor. çok merak ettiğini belirtti. zeytinyağı ve sirke güğümleri arasında dikkatle yürürken. yalnızca çelik çomağın değil. Masamıza oturdu. kendi sağlam ve güvenli dünyasından ayrılmadan şaşırtılmak isteğiyle. arıyordu. birdirbir ve pek de sevemediği uzun eşeğin kurallarını bir deftere yazdı. kafalarımızın içinden eski püsküyle dolu pis bir dolaptan sözeder gibi şözediyormuş. Bu O'nda şeytani bir kötülük olmadığı anlamına gelmezmiş. dinime düşkünmüşüm." dedi sonra. yüzü allak 178 179 bullaktı. bizleri kurtarmayı çok. bundan sonra. Ne gördüğünü. hasır sedire oturdum. yüzyıllarca. Çok heyecanlandı. sonra Gebze'yi ve O'nunla yıllar önce kaldığımız evi ~i gösterirken de aynı şeyi söyledi.

kendimin de. karanlık mobilyaların kararttığı 184 babaannemin katma çıktığım bir gün. her şeyin birbirini tekrar ettiği ve radyonun hep aynı zırıltıları çaldığı bizim kattan. sekiz yaşındayken. diye sanki açıklamam gerekiyordu.Bir masanın üstündeki sedef kakmalı tepsinin içinde şeftaliler ve kirazlar duruyordu. 23 yaşımdayken.5 doluşan yeni düşünceler. yazarın aklına /cS.. üç tarihî hikâye yazmıştım. yazarlarını ne kadar mutlu eden. ciltlerde anlatmayı denemişlerdir. Beyaz Kale'nin hayâletimsi ilk hayâli.. ben. Onların arkasındaki ceviz ağacının yüksekçe bir dalma uzun iplerle bağlanmış bir salıncak. okuruz: "Yıllar sonra Dorethea iki kızıyla Alkingstone'daki çiftliğe geri döndü. kahramanları. masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir y^ardı. 1984-85 Beyaz Kale Üzerine Orhan Pamuk SON 180 Şu diyeceklerimi. artık iyi bir geliri var." "Raza-rov'un işleri sonunda düzeldi. 19. 'bilimle işe başlayan Kâhin'im. yerli yerinde bir 'son'la biterlerse bitsinler. düşünceyle onu harekete geçirebilecek kadar ilgilenmedim: Niye tarihî romanlar yazıyorsunuz? Daha önce. yazar elinden kaçıp gitmekte olan bu yeni ucubeye onu nasıl ortaya çıkarttığını hatırlatmak ister. sorular. imgeler. anılar ve başka bazı tasanlar yüzünden yazarın kafasında değişir durur. yetmişine merdiven dayamış ben orada oturuyordum. romanlarının sonuna kahramanlarının olası geleceklerini acele acele tüketen bir bölüm eklerler. İyi niyetle. kitapçı dükkânlarında satılan ve yazarın niyet ettiği kitaptan bambaşka bir şey olmaya başlayınca. sonra da kehânetlerinin getirdiği güç ve iktidarla başı dönünce dolaplar çevirmeye başlıyordu. yüzyıl yazarlarından bazıları bu hayâlleri 2. aklıma gelip dut an bu 'tarihî' konulardan çekindiğim. ve 3. Cevdet Bey için de 'tarihî' diyorlardı. ama astronomi merakı yüzünden kolayca öğrendiği müneccimlik sanatını önce istemeyerek uyguluyor. onları sevip okşayarak yazacak kadar akıllı yazarlar bilirler: Kimi romanlar vardır. başkalarının da sık sık sorduğu şu sorudan tedirgin olduğum için. hafif hafif kıpırdanıyordu. sanırım Cevdet Bey ve Oğulları bittiği zaman aklımda vardı: Bir geceyarısı. kitaplarını. Sonunda yazarın kafasındaki kitap imgesi. vebaya yakalanarak cezalanan Melek Girmez Sokağı'nm fahişelerinin karakalem resimlerine bakardım. üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar konmuştu. Kurulmuş bir dünyayı yeniden kurmanın tuzaklanna düşmek istemeyen başkalarıysa. sanki kitabın sürüp gidebilecek bu yeni ve tehlikeli yaşamını bitirmek için. düpedüz kitapların kendi hikâyeleri yüzünden sürdürürler. Yazdığım ilk tarihî . Amerika'dan hiç dönmeyen doktor amcamın tozlu tıp kitaplan ve sararmış eski gazeteler arasında Reşat Ekrem Koçu'nun hazırladığı büyük ve resimli bir kitap geçti elime. pek bir heyecanla karşılanmayan bu bilgisini saraya kabul ettirebilmek için hiç de sevmediği. Kitabın adı da buydu o zamanlar. Gerisim bilmiyordum. belli belirsiz bir rüzgârda. bu sorunun cevabı sanki benim edebi zevklerimle değil de ruhsal eğilimlerimle ilgili olmalıydı: Küçükken. O sıralarda. Böylece her gün saatlerce tozu alman karanlık apartman katında tozlar gölgeler gibi gene birikirken. kolları bacakları kmlarak bir topun ağzına yerleştirilip bir gülle gibi göğe fırlatılarak idam edilen suçlunun hikâyesine dalardım. bunlar yazarlarının hayalindeki yeni yaşamlarını kahramanlarının yeni serüvenleri aracılığıyla değil. Öfkeli çamaşır makinesiyle birlikte herkesin bir kaynar su ve arapsabunu öfkesine kapıldığı çamaşır günlerinde bir deliğe sıkışır. daha arkada kenarına bir serçenin konduğu kuyuyla zeytin ve kiraz ağaçlarım görüyordu." Bir de başka tür kitaplar vardır. ben sabırsız bir korkuyla. okuyucuların. yayımlanan kitap dışında serüvenlerine yazarın hayâllerinde devam ederler. kaçırılmış bazı fırsatlar. fuhşa âlet oldukları düşünüldüğü için Azapkapı'daki maymuncu dükkânlarından alınarak ağaçlara asılan biçare maymunların hikâyesini okurdum. yakın dostların tepkileri. mavi sokaklardan çağrılı olduğu saraya yürüyen bir kâhin. Koridordaki sarkaçlı saatler yeni bir saat başını sabırla beklerken. vb. Kitap.

Uzun romanlar arasında kısa bir şey yazayım. daha sonraları Naima tarihinde okudum. Kendinden hoşnut olmadığı. Bu ikili arasındaki ruhsal ilişki ve gerilim bir anda hikâyemin temel noktası oluverdi. Hoffmann'ın çift teması üzerine kurulu kitapların farkmdaydım tabii. yazarken beni dinlendirecek. müzisyen olmak istediği için öykündüğü Mozart'ın adını kendi adına ekleyiveren E. bana doğru gözüktü. Hegel'i hatırlatan o efendi-köle ilişkisi işte böyle çıktı ortaya. ikizler. bir odada başbaşa kuruyordum. ama 'iyiliğin'. başkalarına yararlı olmak için yanıp tutuşan bir kahraman! Okuyucuların kahramanların yarısına diş bileyerek. belki ben de buna benzer birşeyler yazacaktım.hikâyelerden birini okuyan bir eleştinrıen. kendi iç mantığının zorlamalarının ya da benim hayâl gücümün tembelliği yüzünden beni de heyecanlandıran bambaşka bir biçim alıverdi. özellikle bizim edebiyat ve hayatımızda çok görülen bir tema vardı: İyilik yapmak. gene gözümün önünde tarihî hayâller cirit atmaya başlayınca. benim günün önemli sorunlarından kaçmak için tarihe sığındığımı söylemiş. Kâtip Çelebi'nin çaresiz kitap kurtluğu (çevrelerinde acılarını ve nazlarım paylaşacak kimse olmadığı zamanlar daha da hüzünlü bir güzelliğe bürünen bu hastalan sevgiyle selâmlıyorum). Biriktirdiğim renklerle allayıp pulladığım bu hayâl ve hikâye parçacıklarının kahramanlarına. O uzak ülkelerden gemiler dolusu gelen köleler bu iş için biçilmiş kaftandı. uzun uzun konuşmaları gerekiyordu. insanların kendilerini. bir özdeşlik düşüncesi doğdu. Edgar Allen Poe'nun sinir bozucu hikâyelerinin de. Hocamla. Slav köylerindeki saralı papaz efsanesiyle selâmladığım . eğlendirecek bir nuvel. değiştirildiğini okuruz." Bütün siyasetçiler gibi Başmüneccim Hüseyin Efendi'nin de bu kehânet ilkesini can havliyle uygulamaya çalıştığını.T. Ünlü Osmanlı astronomu Takiyüddin'i bana tanıtan Prof. edebiyatı severek tanıyan okuyucularım hemen karar vereceklerdir. Kimbilir. Belki de. son bölümde. birbirlerinin yerine geçen çiftler temasına atlayabilmek için benim öyle Çok fazla hayâl kurmam gerekmediğini. Hikâyemin renklerini bir yanda biriktirmekten başka pek de kesin bir amacı olmayan bu okumalardan yorulduğumda elimde. benzerler. Bu noktadan sonra edebiyat tarihi denilen hazinenin o ünlü. 187 Böylece hikâyem. hikâyenin ön planda olduğu. Daha iyi romanlardaysa iyilerin. kahramanlarıma ister istemez bulaştı. kahramanı harekete geçiren bütün o bilgi ve buluş heyecanının kaynağını bulamıyordum bir türlü. Leonardo da Vinci'nin çocuksuluğu ve inanılmaz bir silah yapma tutkusu (ötekilere yetişmek ve onlara derslerini vermek için yanıp tutuşanların vazgeçilmez hayâli). birbirlerini eğiteceklerini düşünüyordum. işittikleri sözler ve başkalarına duydukları hayranlıklarla değiştirdiği bir ülkede yaşadığımız için. kölesinin birbirlerine her şeyi anlatacaklarını.A. bugün kayıp olan muhtıra-i ilmiyeyi kahramanıma buldurup yorumlatmayı tasarlarken astronomiyle astroloji arasındaki sınırın belirsizliğini biliyordum. Böylece Kâhin'im için bilim ve astronomi kitaplarına keyifle gömüldüm. dünya edebiyatında. onları karanlık şehrin içinde. böylece.). Sessiz Ev'i bitirdikten sonra. yarısına da hayranlıkla gözyaşı dökerek («6 okudukları o romanlarda iyilik dolu bu iyi kahramanı kötüler haince engeller. okudukları kitaplarla değil. Kâhin'imin. Arthur Koestler'in Uykudagezerler'deki Kepler yorumu (Niye benim ben?). bilimi 'Batı'dan gelen birisinden öğrenmesine karar verdim. Belki de hayâl gücümün bir anlık tutukluğundan. başka kitaplardan değiştirilerek uyarlanmış coğrafya risalelerinin olmayan ülkeleri vb. diyordum. Doğrusu bu düşünce. Süheyl Ünver'in İstanbul Rasathanesi adlı kitabında varlığını öğrendiğim Takiyüddin'in kuyruklu yıldız hakkında Padişah'a takdim ettiği. Bir başka kitapta ise astroloji konusunda şöyle yazıyordu: "Bir düzenin yıkılacağı tahminini yürütmek o düzeni devirmek için fena bir yol sayılmaz. Adnan Adıvar'm o eğlenceli ve eşsiz Osmanlı Türklerinde İlim'i bana aradığım atmosferin renklerini verdi (Evliya Çelebi'nin de bayıldığı tuhaf hayvan hikâyelerini anlatan Acaib-ül Mahlûkat türünden 785 kitaplar. yavaş yavaş karşı çıktıkları kötülükler tarafından yu-tulduğunu. kitabımdaki dünyanın sayfalan arasında onları gezindirecek birer gövde de bulmaya karar verdiğim zaman Hoca ile İtalyan kölesini görsel olarak öyle pek fazla birbirlerinden ayıramadığımı farkettim.

açıklamaya çalışayım. zorunlu bazı tarihsel bilgileri aktarmak vb.tehlikelerinden kurtuluyordum. Kitabımın ilk ve son bölümlerinde selâmladığım Cervantes de zamanında aynı endişelere kapılmış olmalı ki. Wratislaw'in zindan günleri kölemin hücre hayatına örneklik etti. hem de okuyucuyu damdan düşer gibi bir kostümlü baloya sokmanın -tarihî romanın en zor yeri. Arap tarihçi Cide Hameta Benengeli (Seyyit Hamit bin Engeli)'nin bir elyazmasından yararlanarak yazdığı Don Kişot'u kendisine maletmek için boş yere kelime oyunlarına başvurur. Böylece hem belki. ama sözlü sınavlarda biri ötekinin yerine geçerdi onların. İstanbul'a onlardan kırk yıl önce gelen bir Fransız'ın. ilk tarihî hikâyelerimi yazarken severek okuduğum Stendhal'in İtalya Hikâyeleri'nden öğrendiğim o eski. sonraysa aslını görüp sevmedim. gece yazar! Belki yerime geçen benzerim. Böyle durumlarda ferahlamak için insanın kendinden çıkardıklarını hatırlaması belki en iyisidir. kütüphanelerin tozlu raflarında elyazmalan arasında 189 eşelendiğimi düşünen okurlarıma. İyiniyetli. ama böyle 188 şeylere inanmadığını bir yerde okuduğumu söyleyerek onu susturdum ben. İtalyan kölenin mi. yalnızca Faruk'un bulduğu bazı ayrıntılardan yararlanmak oldu. Ortaokuldayken biyoloji hocamız sınıfımızın çirkin ikizlerini birbirinden ayırdetmekle övünürdü. Busbecq'in mektuplarından veba günlerini (alelade bir çıban bile veba korkusu verirdi!) ve İstanbul 190 . bir resimli romanın sürekli kılık değiştiren Binbirsurat adlı kahramanına hayrandım: Benim yerime geçseydi ne yapardı acaba? Amatör bir psikologun yerine geçerek belki de söylerdi: Aslında bütün yazarlar bir başkası olmak isterler.Dostoyevski'nin Öteki adıyla çevrilen isyan ettirici romanının da. bulunmuş elyazması yöntemiyle Faruk'a yazdırdığım giriş bölümüne serpiştirdim. kitabın sonunda bir de benim konuşmaya kalkışmamdan çıkan karışıklığa benzediğini haklı olarak bazı okuyucularım söyleyeceklerdir. Faruk'un yaptığı işleri üzerime almak istemediğimi belirtmek isterim. Sessiz Ev'in kahramanlarından tarihçi Faruk'a duyduğum yakınlığı. Önce Şarlo'nun Büyük Diktatör filminin taklitlerini görüp sevdim. Jekyll ve Mr. Osmanlı Hoca'nm mı yazdığını ben de bilmiyorum. Beyaz Kale yayımlandıktan sonra bu listeyi daha ne kadar uzatabilirim diye eşelendiğim bir Amerikan üniversitesinin kütüphanesinde. Benim yaptığım. ama daha önceki ve sonraki yüzyıllarda yaşanmış birçok küçük hayat parçacığı da. Hikâyemi. edebiyatta. Beyaz Kale'nin elyazmasmı. Beyaz Kale'yi yazarken karşıma çıkan bazı teknik zorluklardan (okuyucu için gerekli bazı açıklamalar.hizmetimde çalıştırmaya alıştırıyordum. Bu arada tıpkı Faruk gibi benim de arşivlerde çalıştığımı. yalnızca tarihsel olarak uygun düştüğü ya da renkli ve civcivli bir dönem olduğu için değil. Küçükken. Onları. Cervantes'le aynı yıllarda Osmanlı gemilerinde kürek köleliği yapan Baron W.) sakınmak için kullanmaya karar verdim.seyahatnameler aracılığıyla kitabıma sızdı. bu ikiz-benzer temasıyla kimlerin neler yaptığını biraz okuduktan sonra boğulur gibi oldum. Dr. bir başka zaman yazacağım öteki tarihî hikâyelerim için Faruk'u tıpkı dedesi Selâhattin Bey'e yaptırdığım gibi. aynı zamanda kahramanlarım Naima. Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi'nin yazdıklarından yararlanabilsinler diye 17. yüzyılın ortalarına oturtmaya karar verdim. okurlarıma benim ikizler burcundan olduğumu hatırlatmaya da kalkışırdı. Bu karışıklığın kitabımı bulup ona önsöz yazan Faruk'tan sonra. (yazardan çok kahramanına inanmak bizim roman geleneğimizin önemli halkalarmdandır) bir Türk'ün bir İtalyan'ın ağzından kitap yazmasının sakıncalarından sözettiler.. iyimser İtalyan'ımı Hoca'mn kölesi yapabilmek için (gemiyle esir düşme ve sahte hekimlik günleri) bir yüzyıl önce tıpkı Cervantes gibi Türkler'e esir düşen adsız bir İspanyol'un İkinci Filip'e sunduğu bir kitaptan yararlandım. Sessiz Ev'i bilenlerin hatırlayacağı Gebze arşivinde bulduğu elyazmasını Faruk da tıpkı Cervantes gibi vatandaşlarının diline aktarırken başka kitaplardan da metne birşeyler eklemiş olmalı. Amacımız açıklık olduğuna göre. Onun aracılığıyla çözdüğüm bir üslûp ve teknik sorunu: Kahramanlardan birinin öğüdünü tutarak kitabı sonuna kadar okumayan bazı okuyucular. Hyde'da Hoffmann'dan çok Robert Louis Stevenson'un kendi ruhsal durumunun yansımaları vardır: Gündüz vatandaş.

Belki yazarına sevdiği bir geçmişi ve kitabı hatırlatmaya yarayabilir. acıbadem kurabiyesi) Hoca'nın annesi gibi söylerdi: "Kimse görmeden şunları yiyiverelim.adalarına sığman Hıristiyanlar'ı yazarken yararlandım. Kötü bir üslûp ve sıradan gözlem ve heyecanlarla kaleme aldığı o giriş yazısıyla Faruk'un hiçbir okuyucuyu kandıramayacağı düşünüldüğünde.. Hâlâ gerçekleştirilmemesine şaştığım bu tasarıyla çok ilgilenen çıktı. yanılmışım. Temmuz 1986 193 ORHAN PAMUK VE ROMANLARINA DÜNYADAN ÖVGÜ "Doğu'da yeni bir yıldız yükseldi. Belki sırası gelmiştir: İnsanoğlunu." . Padişahı heyecanlandıran leyleği de.. Orhan Pamuk." Kitaptaki kırmızı saçlı cücenin. yalnızca. ama kitaptaki gibi kırmızı değil. bir Türk yazarı. ordunun Lehistan seferine (Ahmet Ağa'mn Viyana Kuşatması Günlüğü). Orhan Pamuk bize Proust'u hatırlatıyor. birisi de Ja-ponlar'm böyle bir kol saati yaptıklarını söyledi. çocuk padişahın kimi rüyalarına (Babaannemin evindeki kütüphanede okuduğum Reşat Ekrem Koçu'nun aynı malzemeyle yazdığı başka bir kitap: (Tarihimizde Garip Vakalar). kimi İstanbul manzaraları ve gece eğlencelerine (Antoine Gallant. Baron de Tott. bir frenge ıstırap çektirir!" Böyle bir gözlem. ama renklerin nasıl bulunduğu ve biraraya getirildiği anlatmakla bitmez. kültürleri birbirlerinden ayırmak için yapılmış ve yapılabilecek olası sınıflamalardan biri olan Doğu-Batı ayrımının gerçekliğe ne kadar uygun düştüğü. benim için bir saçmalık ya da bir bilgelik kırıntısı değil. anılarının 192 bir yerinde şöyle der: "Veba bir Türk'ü öldürür. Rio de Jenerio "İçe dönük düşüncesinin arabeskleriyle. çocukluğumuzun klâsiği Kırmızı Saçlı Çocuk'la ya da yazdığım ve yazacağım kitapların cüceleriyle ilgisi yoktur: 1972 yılında Beşiktaş Çarşısı'nda gördüm. kitap okuyucularının da Doğu-Batı ayrımıyla ilgilenir görünmeleri şaşırtıcıdır. Baron de Tott) Padişah'm sevgili aslanlarına ve aslanhanesine (Ahmet Refik). Lady Montagu. Tabii şunu da eklemek gerek: Bu ayrımın heyecanıyla yüzyıllardır yapılmış onca kuruntu olmasaydı bu hikâye de kendini ayakta tutacak renklerin birçoğunu bulamazdı. Vebanın. ama bu güzelim yapıyı basan çamuru. uzun bir süre kurulup ayarlanmadan namaz saatlerini gösterecek bir saat yapma düşüncesinin benim ergenlik hayâllerimden biri olduğunu sanırdım. Avcı Mehmet'in gördüğü ve kahramanlarımın yorumladığı rüyalardan bazılarını aslında ben düşledim (eli çuvallı karanlık adamlar). İstanbul'un başıboş köpeklerine. Fişek gösterisine. Tıpkı İtalyan köleme çocukluğunda yapıldığı gibi benim de 191 yeni elbisemi. sırlarının birazını vermeye çalıştığım bir kurgu serüveni sırasında yararlanılabilecek bir renktir." Jornal de Brazil. kitaba adını veren Beyaz Kale'ye (Tadeutz Trevanian'm Transilvanya'da Yolculuklar adlı gravürlü kitabında kalenin tarihçesinden başka kütüphanesindeki. bir barbarla bir Fransız romancısının yer değiştirmesine ilişkin bir romandan da sözediliyor) ilişkin bazı ayrıntıları da-hikâyemin geçtiği dönemin değil. Soğuk kış sabahlarında benle kardeşimi götürdüğü bir gezintinin dönüşünde annem bize bir yiyecek alırsa (helva değil. Çok zekice. üstünü başını paraladığı için ağabeyime giydirdiler. bulutlu ve kimsesiz bir bahar sabahı karımla ben ürpererek ve hüzünle gördük. Doğu-Batı ayrımı için bir turnusol kâğıdı gibi kullanılması da eski bir düşüncedir. mavi beyazdı. başka bazı devirlerin tanıklarından derledim. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş nice uykulu ülkeyi yaşanılır kılan kitap kurtlarının da keşfedemeyeceği ve kitabı bir ikizimizin yazabileceği bir kitap olmaktan çıkaran noktalardan bir ikisi: Edirne'deki Beyazıt Camii külliyesindeki tımarhanenin ve hastalar için çalınan sihirli müziğin tanığı tabii ki Evliya Çelebi'dir. vebaya karşı alınabilecek önlemlere (Helmut von Moltke'nin Türkiye Mektupları)." New York Times Book Review "Avrupa'nın ve Amerika'nın edebiyat çevreleri ve eleştirmenleri üçüncü dünya ülkesinden gelen bir yazarı böylesine pek az övmüştür. Hoca'nın tasarladığı. ama görmedim. yalnız kitap kahramanlarının değil. tabii ki Beyaz Kale'nin konusu değildir.

bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikâyelerle tamamlayan Celâl'in köşe yazılarıyla karşılaşır Eski cellâtların hikâyelerinden Boğaz'm sularının çekileceği felâket günlerine. Çok nadir bir şey. Bitmeyen bir enerji. bir yandan her bacası. "Örneğine kolay rastlanmayacak bir çağ romanı. en çok tartışılan. belki de birincisi oldu. çocukluk aşkı. Londra "Romancı Orhan Pamukrun evreni büyüleyici. Paris 195 KARA KİTAP 1990 yılında yayınlanmasından bugüne Kara Kitap modern Türk edebiyatının en çok okunan. Orhan Pamuk'un ikinci romanı." Sidney Morning Herald. hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrara doğru çekecektir. amcasının kızı. İsveççe'den Almanca'ya bellibaşlı bütün Batı dillerinde yayımlanmak üzere." Corriere delta Sera." Selim İleri "Büyük bir başarı. The New Yorker "Bütünüyle edebi ve edebiyatın bir zaferi.. dedenin. çetin ve esrarlı bir işaretler girdabı.. yakın tarihimizden günlük hayatımızın unutulmuş ve şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan bu araştırma. Hiç duraksamadan en beğendiğim yirmi Türk romanı arasına alırdım. Yayımlandığında heyecanla karşılanmış.. Bu sürede. Biri tarihçi.. Çocukluğundan beri yazılarım hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celâl'in köşe yazıları. en çok övülen ve en çok yerilen kitaplarından biri. Vefa'daki bir evde açılan roman. her sokağı. Norveç 196 CEVDET BEY VE OĞULLARI Orhan Pamuk bu ilk romanında İstanbullu bir ailenin çevresinde. Şimdiden Türk romanına köşebaşı açıyor. Doğu ile Balı arasındaki uçurumu bir .. biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki babaannelerini ziyaret eder. babaannelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken. her insanı başka bir esrarlı âlemin işaretine dönüşen İstanbul'da Galip'in araştırmalarım ve karşılaştığı kişileri izlerken. arkadaşı. Yüzyıl basında. bu şaşırtıcı kitap İngilizce'den İtalyanca'ya." Fethi Naci "Ne yazsa ilgiyle okunur. Şimdi. Ab-clülhamit'in son günlerinde İstanbul'da.." ORHAN KEMAL ROMAN ARMAĞANI MİLLİYET YAYINLARI ROMAN ÖDÜLÜ Cemal Süreya 197 SESSİZ EV Sessiz Ev. Avustralya "Olağanüstü yetenekli." Tfte New Republic. karlı gecenin aşk hikâyelerinden yüzlerimizin üzerindeki anlamın sırlarına. sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlar. kılık değiştiren paşalardan kültür tarihimizden kalmış esrarlı cinayetlere. dedelerinin yetmiş yıl önce siyaset yüzünden süıgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar.. İstanbul'un ücra ve karanlık köşelerinden gülünç ve tuhaf kişilerine. ağır ağır ilerleyerek modernleşme tarihimizi yaşanan anlar dizisi olarak ustalıkla canlandırıyor ve Nişantaşı'nda bir apartman çevresinde sonuçlanıyor.. Okuyucu. pek çok yabancı dile çevrilmiş." Aftenposten. biri devrimci. bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir. Galip. yurt içinde ve yurt dışında ödüller almıştı. en çarpıcı romanlardan biri. New York "Yerellik endişeleriyle evrenselliği böylesine güçle az yazar birleştirmiştir. Galip'i hem kayıp karısına. Türkiye'nin son yüzyıllık macerasını anlatıyor. İtalya "Orhan Pamuk birinci sınıf bir hikayeci." Lire. "Günümüz dünya edebiyatının çıkarabileceği en ilginç.John Updike." The Times Literary Supplement.

Ölüm'ün. topografya. "Kitapçı dükkânlarında gelmiş geçmiş satıian en mükemmel haya! ürünlerinden. gerçek bir romanın belirtisi olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler. Okuduğu bir kitaptan sarsılarak etkilenen.. kaybolan eski eşyaların şiirine ve taşranın öfkesine uzanıyor. Bu iki kişi. fizikten ve resimden anladığına inanan bu köle." Abidin Dino." The Times Literary Supplement.hem klasik. Orhan Pamuk _ Beyaz Kale www. 7 99 Bellibaşlı bütün Batı dillerine çevrilen Beyaz Kale Avrupa ve Amerika'da olağanüstü ilgi ve heyecanla karşılandı. Büyüleyici. Halic'e bakan karanlık ve boş bir evde. Hikâyeleri ve serüvenleri. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından . New York "Doğu ve Batı üzerine ustaca inceliklerle işlenmiş şık ve zarif. çağdaş dünya romanının en özgün yaratıcılarından biri olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Eşsiz Anlar'm. saat kadar dakik muhbirlere." Nicole Zand. siyasî kumpas ve cinayetlere.. Çocuk Sultan'ın düşsel/bahçelerine ve hayvanlarına.." The Independent. lirik ve sihirli romanı Yeni Hayat bu sözlerle başlıyor. yüzyılda Türk korsanlannca tutsak edilen bir Venedikli. İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte.." ' abc Cuitura. 'ben neden beıita' sorusuna götürecektir. aynı masanın iki ucunasotlırur. ispanya "Ustaca kurulmuş paradokslarla örülü. üç mutsuz kardeşin. Le Monde Diplomatique.kitapsevenler.. "Bu güzel ve hüzünlü kitap. Paris 198 YENt HAYAT "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.çırpıda kapatacağım sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. hayranlık uyandıran zarif bi= postmodern hikâye.. Hikâyelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle. aynı ilgileri paylaşan bir Türk taralından satın alınır. birbirlerini tanımak.. Evde sessiz gözlemleriyle kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar. Yazı'mn. paranoyakça kuramlara. trafik kazalarına. bir yandan da çocukluğun lesimli romanlarına. Londra "Orhan Pamuk." Publishers Weekly. Orhan Pamuk'un. bahçe duvarlarının ötesinde ise aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır... Paris "Önemli sorular soran değişik bir kitap . Le Monde. felsefi ve tarihî bîr düşünme. konuşurlar." Suddeutsche Zeitung. Kaza'nın sırlarına. doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor.. İstanbul'a getirilir. Şaşırtıcı bir başarı. Venedik'i ve Batı bilimini öğrenmek ister. kölesinden. Bir yandan Hayat'ın. Yeni Hayal.. sayfalardan neredeyse fışkıran ışığa bütün hayatını veren ve kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşan bir kahramanın bu olağanüstü hikâyesi Türkiye'de hiçbir romanın ulaşmadığı bir hızla okundu ve yaygınlaştı. imgeler. Garip bir benzerlik vardır bu iki insan arasında. zengin ayrıntılar. bir belirip bir kaybolan bir meleğe ve Dante'nin. gölgeler yavaş yavaş yer değiştirirler. Köle sahi-vbi. elendi ile köle. hem modern. Zürih "Başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar tuhaf ve değişik.. Astronomiden. Rilke'nin şiirlerine açılan bu sarsıcı roman. anlamak ve anlatmak için. Londra "Keyifle okunan enteüektüel bir oyun. siyah beyaz televizyonlu kahvelere. veba salgınının kol gezdiği istanbul sokaklarına." Orhan Pamuk'un benzersiz bir ilgiyle karşılanan coşkulu." 17. inanılmaz bir silahın yapımına. video seyredilen otobüslere. onları.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu.. Bana Çehov'un Vişne Bahçesin hatırlatıyor. Rüya kadar güze! bîr doğu masalı. bayi örgütlerine.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful