ORHAN PAMUK

Cevdet Bey ve Oğulları
1979 Milliyet Yayınları Roman Armağanı 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı

İÇİNDEKİLER

BİRİNCİ BÖLÜM: İLKSÖZ J Sabah 2 Müslüman ve Tüccar 1 3 Jöntürk 4 Eczane 5 Eski Mahalle 6 Öğle Yemeği 7 Bir Paşa Konağında 8 Zamana, Aileye, Hayata İlişkin 9 Nişantaşı'nda Bir Kagir Ev 10 Hastanın İsteği 11 Afeılhlar ve Aptallar 12 Gece \e Hayat İKİNCİ BÖLÜM 1 Bir Genç Fatih İstanbul'da 2 Bayram Yemeği 3 Öğleden Sonra 4 Eski Arkadaşlar 5 Bir E\ Daha 6 Hayatta Ne Yapmalı 7 Yola Çıkmadan Önce 8 Beyoğlu'nda Kadınlar 9 Bir Günün Sonu 10 Doğudan Mektup

9 11 17 24 29 33 40 48 56 64 69 77 85 89 91 100 105 114 121 126 134 140 146 151

.. -

11 Beşiktaş'ta Tatil 12 Amca ve Asker Yeğen 13 Söz Kesme 14 Temiz Hava Yürüyüşü 15 Şair Mühendis Nişanda 16 Hırslı ve Nişanlı 17 Yarım Asırlık Ticaret Hayatım 18 Cenaze 19 Sıcak ve Bebek 20 Biz Niye Böyleyiz? 21 Beşiktaş'ta Meyhane 22 Hatıra Defteri 1 23 Bir Bayram Daha 24 Fırtına 25 Rastignac'm Odası 26 tik Günün Sabahı 27 Şair Beyoğlu'nda 28 Vakit Geçirmek îçin 29 Hatıra Defteri II 30 iki Müziksever 31 Uyanış? 32 B ir Tüccarın 33 Yüreğin Sesi 34 Ziyafet 35 Hep Aynı Sıkıcı Tartışmalar 36 Adaya Gidiş 37 Ray Döşeniyor 38 Son Akşam 39 Sonbahar 40 Ankara 41 Bir Cumhuriyet Kızı 42 Milletvekilinin Evinde 43 Devlet 44 Milletvekilinin Umutları 45 İnkılâpçı Yazarla 46 Türkçüler Arasında 47 Sıkıntı

155 162 169
176

183 192 197 205 213
2 2 1

....

Dertleri

228 237 243 249 260 265 272 277 284 288 295 304 316 321 327 333 340 347 354 361 368 374 382 395 403 413 420

48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62

Milletvekili Mutsuz Aile, Ahlâk, vb Gene İstanbul'da Yolculuk Hâlâ Ararken Gençlerle Zaman ve Gerçek İnsan Sünnet Sorgu Denizanaları Bir Pazar Yıkılış? Hatıra Defteri III Curcuna Her Şey İyi

426 434 442 448 452 463 469 474 482 491 302 509 518 527 532 539 541 548

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SONSÔZ 1 Bir Gün Başlıyor 2 Nişantaşı'nda Apartman

3 Abla 553 4 Bir Arkadaş 560 5 Telefon 569 6 Yemek 575 7 Birlikte 582 8 Eski Defterler 589 9 Hayat-Sanat 597 10 Zamanın Akışına Övgü.................................................................604

I

SABAH
"Geceliğin kolu da, sırtım da... Bütün sınıf da... Çarşaflar da... Of, of, of, bütün yatak da sırılsıklam! Evet, her şey sırılsıklam ve ben uyandım!" diye mırıldandı Cevdet Bey. Her şey az önce gördüğü rüyadaki gibi sırılsıklamdı. Yatağında homurdanarak döndü, rüyayı hatırladı ve korktu. Rüyada, Kula'daki sübyan mektebinde hocanın karşısında oturuyordu. Başını ıslak yastıktan kaldırıp doğruldu. "Evet, hocanın karşısında oturuyorduk. Bütün okul diz boyu suya gömülmüştü," diye söylendi. "Niye gö­ mülmüştü?" Çünkü okulun tavanı akıyordu. Tavandan akan tuzlu sular benim alnımdan ve göğsümden dökülüyor, bütün odaya yayılıyordu. Hoca da değneği ile bütün sınıfa beni gös­ teriyor, "Hep bu Cevdet'in yüzünden," diyordu. Hocanın değneğiyle kendisini nasıl gösterdiğini, bütün arkadaşlarının dönüp suçlayarak ve küçümseyerek kendisine nasıl baktıklarını, kendisinden iki yaş büyük ağbisinin de herkesten çok kendisini küçümsediğini gözünün önünde canlandırınca ürperdi. Ama gözünü kırpmadan bütün sınıfı bir solukta falakadan geçiren, bir tokatla bir oğlanı bayıltan hoca, bir türlü gelip tavandan akan sular için kendisini cezalandırmıyordu. Cevdet Bey, "Herkesten başkaydım, yalnızdım, beni küçümsüyorlardı," diye düşündü. "Ama hiçbiri gelip bana dokunmaya cesaret edemiyor, sular da bütün okulu döktürüyordu!" Korkunç rüya bir anda neşeli ve hoş bir anı oluverdi: "Ben başkaydım, yalnızdım, ama beni cezalandıramıyorlardı." Bir kere okulun damına çıkıp, kiremitleri
11

1

kırdığını hatırlayarak ayağa kalktı. "Kiremitleri kırmıştım. Kaç yaşındaydım? Yedi yaşındaydım. Şimdi otuzyediyim, nişanlandım, yakında evleneceğim." Nişanlısını hatırlayınca heyecanlandı. "Evet, yakında evleneceğim, sonra... Aman hâlâ oyalanıyorum! Geç kaldım!" Vakti anlamak için önce pencereye koştu, perdelerin arasından dışarıya baktı. Dışarıda tuhaf bir ışık ve sis vardı. Güneşin doğduğunu anladı. Sonra bu eski alışkanlığına kızarak dönüp, saatine baktı: Alaturka yarım. "Aman, aman geç kal­ mayayım!" diye söylenerek helaya koştu. Yıkanıp temizlenince neşesi daha da arttı. Tıraş olurken gene rüyayı düşündü. Sonra Şükrü Paşa'nın konağına gideceğini hatırlayıp, o yeni ve temiz pantolonla ceketi, yakası kolalı kartonlaşmış gömleği ve zarif bulduğu kravatı taktı. Başına nişan töreninden önce kalıplattığı fesini oturttu. Küçük masa aynasında kendini seyretti ve istediği gibi olduğuna karar verdi, ama gene de içinde bir hüzün uyandı. Bütün bu şık kıyafette, nişanlısının konağına gideceği için telâşlanmasında gülünç birşeyler ol­ malıydı. Bu küçük ve zararsız hüzünle perdeleri açtı. Sis Şehzadebaşı Camii'nin minarelerini örtmüş, ama kubbeyi gizleye­ memişti. Yan bahçedeki çardak her zamankinden daha yeşildi. "Sıcak bir gün olacak!" diye düşündü. Çardağın altında bir kedi ağır ağır yalanıyordu. Cevdet Bey bir şey hatırlayarak pencereden uzandı ve gördü: Kupa arabası da gelmiş, evin önünde durmuştu. Atlar kuyruklarını sallıyorlar, Cevdet Bey'i bekleyen arabacı kapının önünde sigara içiyordu. Cevdet Bey hatırladığı sigara paketini ve çakmağını, cüzdanını ve bir kere daha baktığı saatini ceplerine yerleştirerek odadan çıktı. Merdivenleri her zamanki alışkanlığıyla gürültüyle indi. Gene her zamanki gibi, gürültüyü duyan Zeliha Hanım merdivenlerin eşiğinde onu gülümseyerek karşıladı ve kahvaltısının hazır olduğunu söyledi. Cevdet Bey somurtmaya çalışarak: "Vaktim yok Zeliha Ha­ nımcığım," dedi. "Hemen çıkıyorum!" Yaşlı kadın üzüntüyle: "Bir şey yemeden hiç olur mu?" dedi. Cevdet Bey'in yüzündeki kararlı anlatımı görünce mutfağa koştu. Cevdet Bey kadının arkasından sıkıntıyla baktı, ama dışarı
12

çıkamadı. Evlendikten sonra ondan nasıl kurtulacağını düşündü. Çok uzak bir akraba olan bu kadınla, burada, ana-oğul gibiydiler. Dokuz yıl önce, bu evi satın aldığında, Haseki'de ondan çok daha yakın akrabaları olmasına rağmen, hayatına daha az karışacağını düşünerek bu kadını yanına almıştı. Kimsesiz ve yoksul olan kadın ev işlerini görmek, yemekleri hazırlayıp etrafa çekidüzen vermenin karşılığında dört odalı küçük ahşap evin ilk katında kalıyordu. Cevdet Bey, kadının iyice yayılıp yerleştiği bu kata durduğu yerden bakarken, "Yanımdan ayrılmaya onu nasıl razı edeceğim?" diye düşündü. Onu evlendikten sonra yanına ala­ mazdı, çünkü tasarladığı evlilik hayatında böyle bir kadının yeri yoktu. Tasarladığı evlilik hayatı, ev işlerini gören insanlarla ilişkisinin, efendi-hizmetçi ilişkisi olması gerektiğini hissettiriyor, buradaki ana-oğul ilişkisinin bu hayata uymayacağını seziyordu. Galiba, Zeliha Hanım da bunu bildiği, Cevdet Bey'in yakında evlenip Halic'in öte yakasına taşınacağını, bu evin satılacağını öğrendiği için, son zamanlarda daha titiz ve daha gayretkeş olmuştu. Mutfaktan elinde bir tabakla çıkıp koşarak geldi. "Bir kahve yapsaydım sana, oğlum. Şimdi hemen..." "Hiç vaktim yok, hiç vaktim yok!" dedi Cevdet Bey. Tabaktaki, şu başlayan gün kadar neşeli, vişneli ekmeği gülümseyerek aldı. Kadına teşekkür ederek bir kere daha gülümsedi. Kapıdan çı­ karken, kadına sevgiyle değil, onu bırakmak zorunda kaldığı için acıyarak gülümsediğini anladı ve rahatsız oldu. Bir şey söylemiş olmak için döndü: "Akşamüzeri belki geç kahrım," dedi, ama vicdanındaki yükü hafifletemedi. Arabaya doğru yürürken rüyasını hatırladı: "Ben başkayım, böyleyim, ama kimse beni cezalandırmıyor!" Biraz rahatladı. Ama arabacıyı görünce bir an keyfi kaçar gibi oldu. Çünkü arabacı, müşterilerinin özel hayatını iyi bilen bütün arabacılar gibi, "Ah seni gidi seni, senin bütün gün nerelere gittiğini, neler yaptığını, içinden neler geçirdiğini biliyorum!" diyen bakışlarla kendisini süzüyordu. Cevdet Bey ona da neşeyle gülümsedi, hatırım sordu. Sirkeci'ye dükkâna gideceğini söyleyip arabaya oturdu ve reçelli ekmeğini ısırdı. Araba sallanarak Vefa'nın ahşap evleri arasından hareket etti. Cevdet Bey, bü mahallede olduğundan daha da gösterişli gözüken
13

bu kupa arabasını, nişan ve düğün törenleri sırasında gerekeceğine inandığı için üç aylığına kiralamıştı. İki ay önce, Şükrü Paşa'nın kızını kendisine vermeye razı olduğunu öğrenir öğrenmez, böyle gösterişli arahalann kiralandığı Feriköy'deki ahıra gitmiş, pazarlık etmiş, üç aylığına arabacıyla anlaşmıştı. Alacağı paşa kızının evine sıradan bir kira arabasıyla gitmek istemiyordu, ama sürücüsü ve ahır masraflarıyla iyice pahalıya oturan bir arabayı da satın almak ticari hesaplarına uymuyordu. Çok sevdiği vişne reçelli ekmeği ısırırken, "Ama bu arabayı da üç aydan fazla tutmam aptallık olur!" diye düşündü. "Çünkü kirası çok! Bu kirayı vereceğime saün alırım daha iyi... Ama satın alırsam dükkân için gereken bazı harcamaları yapamam. Ne yapmalı? Bu evlilik bana çok pahalıya oturuyor, ama şarttı..." Evliliği, yıllardır hayâlini kurduğu yeni hayatını, satın alacağı evi, kuracağı aileyi, iki kere yüzünü gördüğü nişanlısını hatırlayınca neşelendi. Bazılarının böyle gösterişli, kibar arabası tutanları küçümsediğini aklından geçirdi, ama neşeli olduğu için buna aldırış etmedi. Reçelli ekmekten bir ısırık daha aldı. "Böyle şeylere aldırış edecek olsaydım tüccar olamazdım!" diye rlüşündü "Böyle şeylerden korktukları, çekindikleri için zaten hiçbir Müslüman tüccarlığa cesaret edemiyor... Ben aldırmam! Peki hanım bir araba isterse ne olur?" Nişanlısını ve gelecekteki hayatını düşününce gene keyiflendi. İki kere gördüğü o kızdan, Nigân'dan "hanım" diye sözetmek hoşuna gitti. Yokuş aşağı inen arabayla birlikte hafif hafif sallanıyordu. "Eğer dükkân ve şirketin hesaplan buna izin verirse bir araba da satın alıveririm, canım!" diye mı­ rıldandı ve ekmeğin son lokmasını da ağzına tıkıştırdı. Sonra, yiyeceği bitince boşalan eline hüzünle bakan bir çocuk gibi, parmaklarına baktı: "Bu evlilik de elde avuçta ne varsa götürecek galiba," diye düşünerek kederlendi. Araba Babıâli yokuşundan aşağı inmiş, ara sokaklara sapmıştı. Sis açılmış, o tuhaf ışığın yerine her zamanki parlak ışık ycrleşmişti. Cevdet Bey yaz güneşinin şimdiden ısıttığı arabada pişiyordu. "Çok sıcak bir gün olacak! Bugün ne yapacağım? Dükkânda işleri çabuk bitirmem lâzım! Belki ağbimi gider görürüm!" Beyoğlu'nda bir pansiyonda hasta yatan ağbisini hatırlayınca canı sıkıldı. "Sonra Fuat Bey ile yemek yiyecektik. Selanik'ten gelmiş... Öğleden sonra Nişantaşı'na, Şükrü Paşa'nın H

konağına gideceğim!" Nişanlısını üçüncü defa görebilme umuduyla heyecanlandı. "Sonra, tellalın bulduğu o eve bir daha bakarım." Nişantaşı ya da Şişli'de evlendikten sonra oturacağı bir ev satın almaya karar vermişti. "Sonra dükkâna dönerim. Yazık, bugün dükkânda fazla bulunamayacağım... Bugün ne? Pazartesi!" Parmaklarıyla hesapladı. Üç gün önce Abdülhamit'e cuma selâmlığında bomba atmışlardı. Ondan iki cuma önce de nişanlanmıştı. "Onyedi gün önce nişanlandım!" diye düşündü. Araba dükkânın önünde durdu. Dükkânı görünce arabanın sallanması ve uyku mahmurluğuyla aklında bütün aleviyle parlamayan hesaplar, birden yanmaya başladı: "Boya siparişleri için mektup yazılmadı. Bozuk çıkan o lambaları kime satabilirim? Eskinazi borcunu bugün de ver­ mezse ona diyeceğim ki..." Dükkânın eşiğinden adımını atıyordu: "Bismillahirrahmanirrahim! Eskinazi'den ikiyüz lira fazla ister, uygun görürse borcunu bir ay ertelerim..." Çıraklardan birine başıyla sert bir selâm verdi. Çalışkan ve tok gözlü olduğu için sevdiği ötekine gülümsedi. Sonra sert selâm verdiği dalgacıya dönerek: "Oğlum, benim kahvemi söyle!" dedi. "Bir de poğaça al ba­ kayım bununla!" Her sabah yaptığı gibi hızlı ve sinirli adımlarla arkadaki masaya gidip oturdu. Sağına soluna suçlayacak bir şey arıyormuş gibi baktı. Sonra, her sabah olduğu gibi gene Moniteur D'Orient gazetesinin masasının üzerine konduğunu görerek rahatladı. Her sabahki alışkanlığıyla önce tarihe baktı: 24 Juillet 1905 11 Temmuz 1321, pazartesi. Sonra başlıklara göz gezdirdi. Bomba olayı ile ilgili son gelişmeleri öğrendi. Rus-Japon savaşı hakkında yazılanları okudu, ama bunlara ilgi duymadı. Hemen sayfayı çevirip borsa haberlerine bakmaya başladı. Burada kendisini heyecanlandıran bir iki habere rastladı. Sonra birkaç ilgi çekici ilânı okudu: Demir tüccarı Dimitri deposunu satıyordu; güç durumda olmalıydı. Kendisi gibi elektrik ve nalburiye ile uğraşan Panayot da yeni mallarını tanıtıyordu. Cevdet Bey de bir ilân vermeye karar verdi, sonra caydı. Odeon'da yeni bir gösteriye başlayan bir tiyatro topluluğunun ilânını okuyunca, ağbisini hatırlayarak irkildi. Ağır hasta olan ağbisinin sevgilisi bir Ermeni
15

tiyatro artistiydi. Cevdet Bey ağbisini unutmak için gelen poğaçayı yedi, kahvesini içti ve bir makaleyi ağır ağır okumaya başladı. Bu gazeteyi her okuyuşunda yaptığı gibi, bilmediği Fransızca kelimeler için hayıflandı. Sonra her Fransızca okuyuşunda yaptığı gibi, bu dili öğrenmek için nasıl çaba harcadığını, özel hocaya verdiği paraları, özel hocayla birlikte okudukları kitaptaki aileyi, yalın cümlelerle günlük hayatı anlatılan o güzel Fransız ailesi gibi bir aile ve eve duyduğu özlemi hatırladı. Bunları hatırlamak, özellikle o Fransız ailesinin günlük hayatına benzer bir hayatı kuracağını, günün ilk sigarasıyla dumanlanmış aklında can­ landırmak çok hoştu. Makalenin yarısmdayken fazla vakit kaybettiğine karar verdi. Bütün öteki tüccarlar aldığı, ticaret hayatını iyi yansıttığı ve Fransızcasına yararı olduğu için okuduğu Moniteur D'Orient'i bir kenara bırakarak ayağa kalktı. Poğaça bitmiş, kahve ve sigara içilmiş, gazeteye vakit ayrılmıştı. Şimdi kendini işlere vermek için gereken gerginliği, gücü ve dengeyi duyuyordu. Ticaret hesapları aklında ne sabahın ilk dakikalannda olduğu gibi zayıf ve alevsiz, ne de az önce olduğu gibi cayır cayır yanıyordu. Hesaplar ve dertler, bir tüccarın aklında nasıl yanmalıysa öyle; sakin, ama güçlü ve denetim altına alınmış bir yangm gibi yanıyordu. Cevdet Bey, "Evet, şimdi ilk iş Sadık ile şu hesaplara bir daha bakmak olmalı!" diye düşündü. Sadık şirketin genç muhasebecisiydi. Gençti, Cevdet Bey'den on yaş küçüktü, ama şimdiden onun kadar gösteriyordu. Cevdet Bey dükkânın asma katına çıkarak, onunla bir süre konuştu. Perşembe gününe kadar gelecek paralarla, ödenecek borçlar arasındaki küçük farkı öğrendi ve Eskinazi'den gidip borcunu istemeye karar verdi. Sonra, aşağıya, tezgâhtarların arasına indi. Burada baştezgâhtar sayılabilecek orta yaşlı bir Arnavut'la bir süre konuştu. Ona üzeri boya kutularıyla, lambalarla, öteberiyle dolu olan bir masayı göstererek, müşterinin her zaman düzenli ve boş bir tezgâh görmekten hoşlanacağını söyledi. Ama Arnavut tezgâhtar, kendisini anlamıyor, bu düzenin çok daha etkili olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Bunun üzerine, Cevdet Bey tezgâhın arkasına geçti, herkesi azarlayan bakışlarla orayı burayı düzeltti, örnek olsun diye de, bir müşteriye baktı. Bu alçakgönüllü ha16

reketinin çalışanlarda saygı ve utanç uyandırdığını görünce kendi masasına döndü. Bütün dükkânı gören masasına oturunca boya siparişleri için gereken bir mektubu yazmaya karar verdi. Mektubu aceleyle ve alışkanlıkla yarısına kadar yazdı, sonra, artık bu işleri tutacağı bir kâtibe bırakmasının doğru olacağını düşündü. Ama yeni bir "kâtip de yeni bir masraf kapısı demekti. "Üstelik tam da evliliğe bu kadar para dökerken!" diye düşündü. Bu sırada, dükkândan ikıyüz adım ötede olan deponun bekçisi geldi ve yeni gelen büyük lamba sandıklarını, hamalların bir türlü içeri sokamadıklarını, birşeyler kırıp dökmelerinden korktuğunu söyledi. Cevdet Bey sıkılarak ayağa kalktı. Aşağı yukarı yürüdü ve sandıkların teker teker açılıp boşaltılmasını öğütledi. Lambalar trenle Anadolu'ya yollanacağına göre, bu çok saçma bir şeydi, ama başka yolu da yoktu. Cevdet Bey depo bekçisini savdıktan sonra mektubu bitirdi ve vakit ve para sıkıntısıyla dertlendi. Bozuk çıkan lambaları kime satacağını düşündü. Bu konuyu zekâsına ve dostluğuna güvenebildiği tüccar arkadaşı Fuat'a sorabileceğini düşündü. Sonra telâşla saatine baktı, ikibuçuğa yaklaştığını gördü. Eskinazi'ye gitmek için dükkândan çıktı.

MÜSLÜMAN VE TÜCCAR"

2

Dükkândan çıkar çıkmaz, günün ilk dertlerini atlattığını, bunu yapmak için fazla bir güç harcamadığını ve her şeyin her zamanki gibi yolunda olduğunu hissederek sevindi. Bir ağacın altında, başka bir arabacıyla gevezelik eden arabacıya görünmeden, Sultanhamam'a doğru yürüdü. Eskinazi'nin dükkânı altıyüz adım ötedeydi. Ona söyleyeceği sözü, borcunu erteleme karşılığında isteyeceği fazlayı, bunu ona nasıl anlatacağını tasarlamaya başladı. Bir yandan bunu tasarlıyor, bir yandan da Sirkeci'nin öteki tüccarlarını, tanıdık yüzleri selâmlıyordu. Onu gören tüccarlar, aralarına giren bu Müslüman'ı şaşkınlık ve ilgiyle izlediklerini gösteren bakışlarla gülümsüyorlardı. Bakışlar Cevdet Bey'e
17

çok çalıştım!" Köşedeki şurupçuyu görünce sevindi." Sıcaktan ve üzerindeki ağır elbiselerden terliyordu." Bir bardak vişne şurubu isteyip içti. Başka hiçbir şey düşünmeden yalnızca dükkânımı ve işlerimi büyütmeyi amaçlayarak. Eskinazi'nin inşaat malzemesi ve ev eşyası sattığı dükkânına girer girmez. Biraz rahatlar gibi oldu ve bütün sı­ kıntısının şu korkunç yaz sıcağından kaynaklandığına karar verdi. bir de Ethem Pertev'in eczanesi var. Işıkçı Cevdet Bey. hem Müslüman olan kaç kişi var? Bütün şu Sirkeci'de. Mahmutpaşa'da. çünkü onların arasında bir taneyim!" diye düşünüyordu. sabah yanma mendil almayı unuttuğunu anladı. bir şu Selanikliler'in sokak içindeki manifaturacı dükkânı. patronun dükkânda olmadığını anlayıp sinirlendi. Caddenin kalabalığı ve harekelin hüznünü dağı­ tacağına inanıyordu. Eskinazi'nin yazları Büyükada'da geçirdiğini hatırladı. Yürüyor. çırakların neşesinden. Rum ve Ermeni tüccarları arasında kendini çok yalnız hissediyordu. Sonra birden hüzünlendi. "Böyle herkesten başka olmak için ne yaptım?" diye düşündü. nasıl biri olduğumu çok iyi bili­ yorum!" diyen bakışlarla selâm veriyordu. Onların içinde de en zengini benim. Cevdet Bey de onlara." Ceplerini aradı. ama hemen bu şıklığının özel bir nedeni olduğunu hatırlayıp kızardı. "Canım sıkıldı. bir an. Rüyayı hatırladı: "Rüyada da öyleydim. Çıraklardan biri sis yüzünden ada vapurunun geciktiğini söyledi. anacaddeden geçerek dükkânına dönmeye karar verdi. bugün çok şıksınız!" Cevdet Bey de ona şakadan anlayan ve hoşlanan bir insan ol­ duğunu göstermek için: "Ben her zaman sıkımdır! " dedi. "Sonunda da kazandım. ortadaki dağınık ve laubali havadan. Bütün bu Yahudi.. Alnımdan ter akıyordu. kendini avutmadı. Onların içinde yalnızım. Cevdet Bey.. bir şu Fuat Bey'in yeni açtığı dükkân. ama evlilik ve tasarladığı aile hayatı da. . "Benim hakkımda ne düşündüğünüzü. ben tek basmaydım. Herkes birlikte. Geldiği yoldan değil. "Çok çalıştım. "Benim gibi hem zengin bir tüccar. "Evlendikten sonra hanım bu işleri yoluna kor!" diye düşündü. Eskinazi'nin dükkânına üç-beş adım kala çoğunluğu Yahudi ve Rum olan bu tüccarlardan biri onu görerek dükkânının içinden seslendi: "Ooo."Bakalım bu fesli tüccar aramıza girecek mi? Senin cesaretini ve kararlılığını beğeniyoruz!" diyordu.

Sonra babası terfi edip Akhisar'a gitmişti. Babası Kula'da küçük bir memurdu. sonra karşısındakinin bambaşka biri olduğunu anlayarak kaşlarını çatmıştı. bir gün hastalanmıştı." Çocukluğunu ve ilkgençliğini hatırladı. Babası Osman Bey ise bu zekâyı annelerinden aldıklarını söylerdi. Baba karısını hastaneye yatırabilmek için İstanbul'da görev istemişti. ticaret.Sonra birisinin kendisine seslendiğini duydu.. Cevdet yirmi yaşına kadar Haseki'de odunculuk ve kerestecilik yapmış. Paris'e kaçmış. anne değil. birdenbire baba ölüverince. ertesi yıl Cevdet Haseki'deki akrabalarla bütün ilişkilerini koparmış. Yazları Akhisar'ın çevresindeki çekir_deksiz üzüm bağlarında. Ağbisi hakkında başka şeyler de sordu ve öğrenmek istediği şeyleri öğrendikten sonra. Hocaları Cevdet'in de. Cevdet'e ağbisinin nasıl olduğunu. "Ticaret! Ticaret yapıyorum!" diye düşündü Cevdet Bey. "Ne yapsaydım yani? Onun gibi bir askeri doktor olamazdım ki. Bunun üzerine baba istifa etmiş. sonra de­ posunu Aksaray'a taşımıştı. Aynı yıl anne ölmüş.. incir bahçelerinde yalnız gezinirdi. Burası demiryolu üstünde olduğu için zengince bir kasabaydı. Yirmibeş yaşında Aksaray'da küçük bir nalbur dükkânı açmış. anneyi hastaneye yatırmış. Cevdet Bey rü­ yasında gördüğü sübyan mektebini burada okumuştu. küçümseyerek gülümsediğini hiç saklamaya çalışmadan: "Peki sen ne yapıyorsun? Gene ticaret ha. kendisi de Haseki'de bir oduncu dükkânı açmıştı. "Onun gibi askeri doktor olamazdım ki!" diye 19 . nasılsın bakalım?" Ağbisinin askeri tıptan arkadaşı Doktor Tarık'tı. Sonra. Vefa'daki evi satın almıştı. "Vay Cevdet. Ağbisinin bütün arkadaşları gibi. bu çok zeki ve babanın çok sevdiği anne. Nusret kendisine kalan her şeyi Cevdet'e bırakmış... ama vermemişlerdi. Cevdet burada da rüştiye mektebinde okumuştu. önce Nusret'i hatırlatan Cevdet'i görünce neşelenmiş. istanbul'a gelmiş. hastalığının geçip geçmediğini sordu. birkaç yıl sonra da Sirkeci'deki dükkâna taşınmıştı. Nusret Askeri Tıbbiye'ye girmiş. oduncu dükkânına ve hep hasta olan anneye bakmak Cevdet'e düşmüştü. Bir yıl sonra. altı ay sonra da. Dükkânına doğru yürüyordu. ağbisi Nusret'in de çok zeki olduklarını söylerdi." dedi ve yarım yamalak bir selâm verip Sirkeci'nin kalabalığına karıştı.

. "Onlardan kaçtım. Dükkânının üstündeki yazıyı gördü: CEVDET BEY VE OĞULLARI İTHALAT-İHRACAT-NALBURİYE Daha ihracata başlamamıştı. ama başarısını gölgelemiyordu. Onlarla birlikte ticaret hayatı yürü­ müyordu.. mahalle hayatını hatırlayınca sıkıldı. "Eskinazi'den de parayı alamadık!" diye düşündü. "Matmazel Çuhacıyan?" diye düşündü Cevdet Bey. ne yapayım. Saat kaç? Hiç de vakit yok!. Şehreminliğinde herkese rüşvet dağıtmıştı. Ben de bu yolu zorladım. ticaret çevrelerinde "Işıkçı Cevdet Bey!" diye anılmaya başlamıştı. "Sadık ile hesapları bir daha konuşayım. Biraz korkak olsaydım hâlâ Haseki'de küçük bir oduncu olurdum!" Haseki'yi. "Bana ticaretin yolu gözüktü. Şimdi her şeyi kırıp dökerler. Üzerinde onu her zaman koruyan. Kapının eşiğinden adımını atarken. Bu lamba işinden sonra dükkânı ve şirketi dört misli büyütmüştü. "Benim dükkânım!" diye mırıldandı. Tuhaf. Cevdet Bey rüyasını hatırlayarak neşelendi: "Eh. beş yıl önce elde ettiği lamba işi olduğunu düşünüyordu. Kim bu çocuk. daha oğullan da yoktu.. kimsenin cesaret edemediği şeyi yaptım. ne istiyor?" Bir küçük çocuk elindeki zarfı uzatarak: "Bunu Matmazel Çuhacıyan gönderdi efendim! " dedi. Kimse beni cezalan­ dırmıyor.yeniden düşündü." Sabah merdivenlerin eşiğinde kendisine bakan Zeliha Hanım'ı hatırladı: "Ne yapayım.. Belediyenin ve Şifket-i Hayriye'nin bütün lambalarını satın alma ayrıcalığını elde ettikten sonra. Bu başarısını hatırlayınca keyiflendi. Kupa arabası ağacın dibine çekilmişti. Bu biraz sıkıcı bir anıydı. ne yapayım. Önce kim olduğunu hatırlayamadı. belirsiz bir şeyden utanarak 20 ." Uzaktan dükkânını gördü.. hayat bu işte!" diye söylendi.. oradaki akraba eş-dost çevresini.. görünmez bir zırh varmış gibi rahat ve yıkılmaz hissediyordu kendini. En büyük başarısının odunculuktan bu dükkâna geçmek değil. Sonra şu bozuk lambaları ne yapacağımı düşüneyim. Depoya gidip orada ne olduğunu da görmem lâzım. ama ikisine de niyeti vardı.

Lütfen bu mektubu yazdığımı ona söylemeyiniz. Köprünün Haliç köşesindeki limonatacı. Cevdet Bey'in tanıdığı. iri yapılı bir adamla. ama gene çok perişan. yandan çarklı bir vapur.." Cevdet Bey: "Çok hasta ha. ağabeyiniz Nusret çok hastadır. Suhulet. Uzakta. "Anneme de böyle olurdu. Köprünün orta yerinde koca şapkalı. Boş sözler söylediğini. Dün akşam kendisini kaybetti. Çocuğa bahşiş verdi. ağbisinin Ermeni sevgilisi olduğunu hatırlayarak telâşlandı. "Benden gene para sızdırmak istiyorlar... çok hasta!. Acele gelip görürseniz çok sevinecektir. Bu sabah kendine gelir gibi oldu. okudu: "Cevdet Bey. arabacı köprüden geçiş ücretini ödüyordu. Telâşla Arnavut tezgâhtarla ve muhasebeci Sadık ile konuştu. "Ağbim ölüyor!" diye düşündü." Zarfı cebine koydu. Belki de ufak bir buhrandır bu. yüzünü saklamayan bir kadın denize bakıyor. Araba Galata Köprüsü'nün başında durmuş." diye mırıldandı. "Belki de olmuyordur. Kasımpaşa Tersanesi'nin önünde. pencereden dışarı baktı. Sonra kadının. denizci elbiseleri giymiş çocuklarının da iki yandan ellerini 21 . Sabah sisi dağılmış. köprünün üzerine pırıl pırıl bir gök. Rahmetli anneme de böyle olmaz mıydı? Telâşlandım. Yanındaki manavın şeftalilerine sinekler konuyordu. Arabacıya Beyoğlu'na gideceğini söyledi.. çünkü ağbimden başka hiçbir yakınım yok! Kimsem yok!" Eskinazi'nin dükkânından dönerken kapıldığı duyguya yeniden kapılmak istemediği için başka şeyler düşünmeye karar vererek. her zamanki yerinde bağırıyordu. birkaç da kararsız bulut yerleşmişti." Bir daha bahşiş verip çocuğu savdı. onların da şaşkmlaştığını anladı.. Araba yeniden hareket etti. "Sakin olmam lâzım!" diye söylenerek arabaya bindi.kızardı. Hiç beklemediği bir telâşa kapıldığını farketti. yan yatmış tekneler. ama sonra ölmezdi. "Kardeşim ölüyor.. Haliç'ten Marmara'ya açılıyordu. Cevdet Bey araba hareket ettikten sonra telâşını biraz olsun gemleyebildi. Oysa hiçbir şeye vaktim yok!" Cevap bekleyerek suratına bakan çocuğu görünce birden utandı: "Belki çok kötüdür? Aman neler düşünüyorum! Nasıl bir insan oldum?" Dükkânın içinde sinirli sinirli yürüdü. Zarfı açtı. gemi leşleri. paslanmış dubalar gözüküyordu..

bü yüzden kardeşini görmek istemiyor. fesli ve kravatlı er­ keklerin yanından geçtiler. Cevdet Bey bir zarfa koyduğu parayı bir köşeye bırakır çıkardı. Az önce.. Ağbisinin hastalığının ilk belirtileri de üç yıl önce. gelip geçen gösterişli arabaları seyretmişti. Cevdet Bey "Böyle bir aile!" diye düşündü. ondan para alıyor. 22 . Cevdet Bey bunu hissettiği. rahmetli annesinin hastalıklarını karşılaştırmaya başladı. onu her görüşünde hem kendisi yerin dibine geçiyor. durum demek ki. Cevdet Bey'in rahmetli annesi gibi ağbisi de veremdi. Denizi ve köprüleri. Cevdet Bey Ermeni kadından gelen mektubu bir kere daha okuduktan sonra ağbisiyle. Kadın bu mektubu yazdığını Nusret'e söyle­ mesini istemiyordu. "O zamanlar. Sahilbent de köprüye yanaşıyordu. Ağbisini çok seven bu kadın. Ama kü­ çümsemesine rağmen. O zamanlar daha Sirkeci rıhtımı yapılmamıştı. İstanbul'a ilk geldiği aylarda Cevdet Bey de gelmişti buralara. ağabeyim bana haber vermesine karşı çıkmıştır!" Ağbisi. ağbisi hastanelerin insanları yalnızca mezara götürmek için yapıldığını. hem de her seferinde daha ağır sözler ve hakaretlerle Cevdet'i yerin dibine geçirmeye çalışıyordu. Ermeni kadından gelen mektubu cebinden çıkarıp dikkatle bir daha okudu. o kadar kötü değildi. eğer hâlâ böyle küçük şeyleri düşünüyorsa. sonra bir süre karşılıklı susarlar. Yirmi yıl önce!" diye düşündü Cevdet Bey ve buraya ilk ağbisiyle geldiğini ha­ tırlayarak korktu. "Böyle bir aile!" Sırık hamalları koşarak. "Peki niye ona bunu söylememi istemiyor? Çünkü. karşılıklı oturmanın ikisine de ağır geldiğini çok iyi bildiği için kardeşine seyrek gidiyordu. bu tuhaf kargaşayı. İlerdeki bir direğin dibinden iki fesli erkek de bu aileyi seyrediyordu. Her gidişinde onunla biraz konuşur. onu küçümsüyordu. bir doktor olarak bunu çok iyi bildiğini tekrarlar. Annesinin bir iyileşip bir kötüleşen hastalığı yıllar sürmüştü. Cevdet'in hayatından.. düşüncelerinden hoşlanmıyor. Paris'te ortaya çıkmıştı.tutuyorlardı. Cevdet Bey'in tanıdığı bir başka gemi. bu mektubun kendisinden para sızdırmak için bir düzen olduğunu düşündüğünü hatırlayarak utandı. Parmaklıklara yaslanmış çocuklar gemiye bakıyorlardı. bir türlü kurtulamadığı şu hastalıktan sıynlabilmesi için hastaneye yatmasının şart olduğunu söyler.

Jöntürklüğü birinci Paris yolcu­ luğunda öğrenmişti. Veliaht Reşat Efendi'nin terzisi olduğu söylenen Botter'in vit­ rinine. Cevdet Bey. Çocukluğunu hatırladı: Birlikte ağbisi ve arkadaşlarıyla ceviz. söylenen her şeyi yapardı. Ağbisi de çok zayıftı. Hıdrellez'de kırlara çıkar. ne kadar azarlasa ona kızamayacağını anladı. insanları seyrettik Ünlü berber Petro'nun dükkânından şapkalı biri çıkıyordu. Cevdet Bey bakkal Dimitrokopulo'nun tabelasını görünce. tabelaları okudu. galiba çok hırçın ve kavgacı olduğu için. Askeri Tıbbiye'yi yüzbaşı rütbesiyle bitiren Nusret. yolu tıkamıştı. çevresindekileri mutsuz etmişti. "Beni niye küçümsüyor?" diye düşündü. Çünkü kendisi de doktordu. İlerde.. ne ötekilerle!" diye düşündü. oradan oraya sürülmüş. Ağbisi de öyleydi. her şeyden şikâyet etmiş. Sonra. en küçümseyen de ağbisiydi. gene sabah kapıldığı yalnızlık duygusuna kapıldı. Annesi ince yapılı ve zayıftı. bahçeler vardı. iki Hıristiyan kadın bakıyordu. Kızlar iki takıma ayrılır. "Çünkü o bir Jöntürk olduğunu söylüyor!" Cevdet Bey'in ağbisi Nusret. "Bari ağbim iyi olsa. sonra birkaç yıl Anadolu ve Filistin'deki askeri hastanelerde çalışmış. "Ne onlarla olabiliyorum. o kendisini ne kadar küçümsese. İleride Lebon Pastanesi vardı. Avunmak için çocukluğunu. kaydırak oynarlardı. Rüyada okul arkadaşları arasında kendisine en kötü bakan. Ama ağbisi doktorlarla alay ederdi. Üstelik alkolikti ve her şeye karşı çıkmak gibi kötü bir huyu vardı. ağbisini sevdiğini. Bugün niye böyleyim ben?" Bu sefer rüyayı kötü. Akhisar'ın bahçelerini hatırlamak istedi. Akhisar'ın çevresinde bağlar. Paris'ten döndükten sonra Cevdet Bey onu görünce korkmuştu. gelin alması oynarlar. bir lando yan dönmüş. Araba Tünel'e çıkmış Galatasaray'a doğru ilerliyordu. Cevdet Bey uzanıp baktı. korkunç bir gün olarak hatırladı. kendine dikkat etmemiştir!" diye mırıldandı. "Evet. Sonra birden gözlükçü Verdoux'nun dükkânı önünde durdu. "Geçmiş zaman!" diye mı­ rıldandı Cevdet Bey. Beni küçümsemese.Annesi bütün hastalığı boyunca söylenmiş. Annesi doktorların öğütlerini dikkatle uygular. Cevdet 23 . kuzu ve helva yerlerdi. kale. türküler söylerlerdi. Gümüş ve kristal eşya satan Decugis'in camekânı pırıl pırıldı.. Araba yeniden hareket etmişti. Sıkıntıyla çevresini inceledi. iki yıl Haydarpaşa Hastanesi'nde staj yapmış.

Bir tavuk keserken bile ağbisinin he­ yecanlandığını bilen Cevdet Bey'e göre ise. Jöntürkler arasında bir alkoliğin sivrilebileceği kadar sivrildiğini. içkiye başladığını. İnsanların ağbisini öyle gör­ melerinin nedenini de onun hiçbir sorumluluk ve yükümlülük almamasında buluyordu. patırtı çıkarmaktan hoşlanıyor!" JÖNTÜRK Araba Savoie Oteli'nin dar sokağına saptı. Bu dergileri. parasız. İki yıl sonra da bu kadınla karnındaki çocuğu bırakarak Paris'e gitmişti. ağbisinin gene kabına sığamadığı için Paris'te dört yıl kalıp döndüğünü. ama sonra şöyle düşündü: "Benim hayatta sorumluluklanm. Sonra fırsatı kaçırmayarak. işsiz ve aç kalınca da İstanbul'a döndüğünü düşünüyordu. Cevdet Bey'e kapıyı pansiyoncu madam açtı. karısını boşadığını. Cevdet Bey. canayakın. saygıyla kenara çekilip gözünün ucuyla kapının önündeki arabaya baktı. eski bir taş evin önünde durdu. Nusret'e göre ise bu yolculuğun nedeni ortadaydı: Tıp öğrenimini sürdürmek. gene Paris'e gittiğini. cerrahide uzmanlaşmak istiyordu. ar24 3 . Nusret'in saatlerce okuduğu söyleniyordu. sorumluluk yüklenmekten hiç çekinmeyen. ağbisinin evde okuduğu tuhaf dergi ve gazetelerdi. Bunu aklından geçirirken biraz utanır gibi oldu. yalnız kendisine ve kendi hayaüna karşı da olsa. iki kadı. Oysa kendisi. bu yolculuğun nedeni. Birkaç dakika gittikten sonra. Aile çevresine ve Cevdet Bey'in ilişkisini şimdi bütünüyle kestiği insanlara göre. tarihçi Murat Bey'in Fransız Ihtilâli'ni ballandırarak anlattığı Mizan gazetesini. padişaha karşı geldiğini. Nusret bu yolculuğa kabına sığamadığı için çıkıyordu. insanların onu daha sevimli.Bey'in Aksaray'da nalbur dükkânı açtığı yıl İstanbul'a naklini çıkarmış ve Haseki'de aile çevresinden buldurttuğu bir kızla evlenmişti. Ama bütün bunları demesine rağmen ağbisinin bazı bakımlardan kendisinden daha üstün olduğunu da aklından geçiriyor. düzenli bir insandı. güvenilir biri olarak gördüklerini de biliyordu. amaçlarım ve bir hedefim var! O ise yalnızca dikbaşlılık ve gürültü edip.

sarılıp yanaklarına yüzünü yaklaştırdı. hiçbir şeyim yok!" diye bağırdı. Nusret öfkeyle Ermeni kadına döndü: "Onu sen çağırmışsın. Kendisinden geçti. Buraya en son iki hafta önce. Sonra. Ağbisinin karşısında her zaman kapıldığı suçluluk duygusuna kapıldığını hissederek kızardı. ağbisinin sesinin perdesinden sağlığını anlamaya çalışarak gülümsedi. "Ağbim nasıl?" diye sordu ve bu sırada yatakta sırtını yastığa dayayarak yatan Nusret'i gördü. Dün akşam çok kötüydü. Cevdet Bey. Sonra yanına gitti... "Ağbi seni ziyaret etmem için çağrılmam mı ge­ rek?" dedi. beklediği gibi. Cevdet Bey. Taş merdivenleri çabuk çabuk çıktı. hayır. "Mari sen mi çağırdın onu yoksa?" "Niye çağırayım? Kendi kendine gelmiştir!" Tatlı. Ağbisi cevap olarak: "Ee. Kenardaki bir sandalyeye oturdu. ahlak dışı hareketlerde bulunuyordu. Cevdet Bey. Ağbisi: "Veremliler öpülmez!" dedi. nişandan sonra geldiğini hatırladı. pansiyonun öteki müşterilerini rahatsız ediyor. müşterisini pansiyondan atmakla korkutan kadına başını sallayarak merdivenlere yürüdü. Şimdi birazcık iyidir. şaşkın ve düşünceli bir tavır takınarak içeri girdi. kızarmasını önlemek için bir şey unutmuş da hatırlıyormuş gibi. Sonra şüpheyle sevgilisine baktı. nereden esti bakalım senin aklına buraya gelmek?" dedi. Sonra: "Nasılsın? Hastalığın nasıl?" diye sordu. Onu yatıştırmak için ayağa kalktı. yanına gitti. Üzerindeki çarşafı örterken Cevdet Bey'e dönüp: "Ağbiniz iyi değil. "Bir şeyi yok!" diye düşündü. Cevdet Bey: "Nasılsın?" diye sordu. Ağbisi: "Oo sen inisin? Nereden çıktın bakalım?" dedi. Ermeni kadın açtı. müzikli bir sesti bu.kasından koşup ağbisini çekiştirdi: Ağbisi çok gürültü yapıyor. Cevdet Bey onu her görüşünde yaptığı gibi önce kızardı. hasta olmasına rağmen. kapıya vurdu. Bir bağışta bulunuyormuş gibi yapmıştı bunu. Nusret: "Hayır. ama kendisini öptürdü. Sonra 25 . Kapıyı. "Demek ki fazla bir şeyi yok!" diye düşündü. İkidir sağlığımı soruyor? Niye soruyor?" Mari: "Nusret!" diye inledi. ama yanılmayın!" dedi.

Bunlar. böyle bir kadınla nasıl olup da ilişki kurduğunu merak etti. Eşya. pırıl pırıldı. pencereler her yer tertemiz. ağbisine döndü. Cevdet Bey. Oda bir hasta odasından çok. Son zamanlarda Ziya hakkında yeni bir haber duymamıştı o kadından. Bu sırada ağbisi: "Ziya'yı hiç gördün mü?" diye sordu. tabaklar. Nusret ağır ağır ve zorlanarak soluyordu. küçümseyici. hayır. Ziya dokuz yaşındaki oğluydu. Bu sırada ağbisi: "Doktor istemez! Benden iyi doktor mu olur? Doktorluk insanlığın düşmanıdır!" diye mırıldandı. Cevdet Bey. Cevdet Bey. hayatında bir kere böyle bir kadının. az sonra konuk ağırlanacak bir zengin evinin yeni temizlenmiş bir odasına benziyordu. belli ki. Cevdet Bey ağbisiyle bu kadının bu odayı doldurduklarını. duvarlar. temizlenen ve bakılan bir evin odaları ve eşyası içinde bir kadın ve çocuklarla birlikle yaşama isteğinin içinde uyandığını farkederek bir daha Ermeni kadına baktı ve gene kızardı. Odayı inceledi: Bir masanın üstünde leğenler. annesinin yanına yollayayım mı diye 26 . Bir köşede yeni yıkanmış. Nusret: "Ziya'yı köye. gömlekler vardı. ütülenmiş çarşaflar. "Evet doktor çağırmak bana düşüyor!" diye düşündü. kendisinin bir fazlalık olduğunu düşündü. şirin olduğunu aklından geçirdi. Sonra yeniden Ermeni kadına bakarak. "Bu durumda ben ne yapabilirim?" diye düşünüyormuş gibi Cevdet Bey'e baktı. Mari ile gözgöze geldikleri için utandı. İki kardeşin Haseki'yle olan ilişkilerini. Sonra. herhangi bir kadının sevgisini kazanamadığını aklından geçirdi. bardaklar duruyordu. Cevdet Bey şaşırarak: "Hayır!" dedi. Cevdet Bey'in ev işleri için Vefa'daki eve aldığı Zeliha Hanım sağlıyordu. suçlayıcı gözlerle çevresine baktı. sık sık yıkanıyordu. Haseki'ye hiç gitmediğini ağbisi biliyordu. hasla ve parasız olan ağbisinin.birşeyler daha söylemek istedi ama soluğu yetmedi. Sarhoş. sık sık kullanılıyor. Kadının güzel olmasa bile. sustu. Sonra. Mari. Ya­ pabildiği tek şey olan. Mari'ye dönüp: "Doktor çağırmadınız mı?" diye sordu. Nusret onu Haseki'deki akrabalarının yanına bırakmıştı.

düşünüyorum. Anladın mı ne demek iste­ diğimi? Buradaki dünya nedir. ama başını sallıyorsun! Aynı şey senin de başına gelebilir! Ama yok. anla­ madın... Ama böyle bir kadın seni sevemez ! " İkisi birlikte dönüp Mari'ye baktılar. "Onunla konuş­ mamış olman senin suçun değil. Cevdet Bey'in cevabını beklemeden Mari'ye döndü: "Sana bunun bir paşa kızıyla nişanlandığını söylemiş miydim?" Kardeşine döndü: "Nasıl. sen onlar sana yük olmasın diye!" Gene solumak. Yerine otururken: "İki" diye mırıldandı. diyorum? İyi bir insan olduğunu nasıl anladın? Ne konuştunuz?" "Öyle konuştuk ! " dedi Cevdet Bey. şu caka arabalarından!" dedi Nusret. Nusret dudaklarındaki aynı küçümseyici gülüşle: "Pek de şıksın bugün!" dedi. Bu kötü geleneklerin. sefil. dinlenmek için bir süre sustu. iyi bir insan mı?" "İyi bir insan!" "Nereden biliyorsun? Kaç kere gördün onu?" Cevdet Bey ensesinden. o kadar utanma!" dedi birden Nusret. "Hiç konuştunuz mu. Cevdet Bey değersiz ve aşağılık olduğunu düşündü.. "Ee. "İki ha? İki kere gördün ve iyi insan olduğunu anladın! Peki. Cevdet Bey'in çok iyi bildiği o suçlayıcı anlatım belirdi: "Geçen geldiğinde bir kupayla gel­ mişsin! Senin mi o araba?" "Benim değil." dedi. sandalyede sallanıyordu. O aptalların arasında da olsa şehirde kalması daha iyidir. değil mi?" Bir süre nefes aldırsonra ekledi: "İkimiz de Haseki'deki akrabaları bı­ raktık. "Redingot ve kravat kiralar gibi araba kiraladın ha?" Mari'ye bakıp gülümsedi. alnından ter boşandığını hissederek ayağa kalktı. Ama ayrı sebeplerden: Ben onlara yük olmamak için. anladın mı? Anlamadın. Sen öyle biri değilsin! Senin bir ailen olur. Mendilini unuttuğunu hatırladı. kiraladım!" "Öyle arabalar sokaktan çevrilip kiralanıyor mu artık?" Cevdet Bey utançla: "Hayır. buradaki pis. üç aylığına kiraladım!" dedi. "Ama hayır! Burada kalsın. Cevdet Bey ağbisinin 27 . kötü hayatın bir sonucu. Ceplerini aradı. Sonra yüzünde. hiç konuştunuz mu?" Cevdet Bey.. "Haa.

korkuyla ve utançla ağbisinin kıvranışına bakıyordu. her şey aydınlık. "Çünkü seni Avrupai buluyordur. "Revolüsyon!" Kardeşine döndü: "Sen revolüsyon ne demek biliyor musun? Ya da ihtilâl? Kanın gürül gürül aktığı.karşısında oturdukça bu utanç ve terden kurtulamayacağını anladı. değil mi?" diye ekledi. ben seni seviyorum. Gırtlağından ve ciğerlerinden çıkan hırıltı korkunçtu. şu iğrenç.." Kendinden geçer gibi olmuş söyleniyordu." Sözünün gerisini ya getiremedi. ne çok terliyorum!" Rüyadan da kötüydü işte. "Pencereyi kimse açmasın! Burası. Benim kardeşim Avrupa'dan gelen her şeye hayrandır! Bir şey hariç. Sonra geriye yaylanıp.. Mari: "Nusret rica ederim!" dedi. sevdiğin tek şey var.. benim memleketim. Gene Mari'ye işaret ederek: "Onu beğeniyorsun. omuzlarından tu­ tuyordu. Abdülhamit yıkılıncaya. sonra aradığı kelimeyi buldu. Dışarısının pis. Cevdet Bey pencereyi zorlarken Nusret seslendi: "Hayır. neden böyleyiz?" Yıllardan beri ilk defa böyle bir şey oluyordu. Yeniden öne bükülürken şiddetle öksürmeye başladı. Utandı. ya da açıkça söylemek istemedi. "Allahım. orada.. despot karanlık içeri sızmasın. Biz burada iyiyiz. Ağbi. açma! Dışarısının pisliği içeri girmesin istiyorum. Cevdet Bey dayanamadı. Bu sırada ağbisi rahatladı. Cevdet Bey hiçbir şey yapamadan. "Bunu niye yaptım?" diye düşündü. temiz. Cevdet Bey pencereyi açmaya karar verdi. Sonra. Nusret: "Seni beğeniyor.. olduğu gibi karanlıktan kurtu­ luncaya. aklına birşeyler yapmak geldi. sefil. Fransa'da. Rüyadan da kötüydü bu. giyotinli bir revolüsyon? Ama ne bi­ leceksin sen böyle şeyleri! Senin bildiğin. Ona hayran oluyorsun. Birden Nusret'in gövdesi öne doğru büküldü.. başı yastığa vurdu. bayağı havası. na28 . Gülümseyerek dönüp Mari'ye baktı." Düşündü. Yalnızca parmaklarının ucunu "para" diyen insanlar gibi birbirine sürttü. Ağbisine doğru sarsak iki adım attı. Mari koşup Nusret'in yanına oturmuş. Rahat ve gururlu gözüküyordu. Sandalyeden kalktı. ama hiç utanmışa benze­ miyordu. Nusret "Kızarıp bozarma öyle!" dedi. inledi: "Ağbi. Sana hayran oldu bile!" diyerek Mari'ye gülümsedi.

Cevdet Bey geç kalırsa ağbisi ölecekmiş ve bu ölümden de kendisi sorumlu tutulacakmış gibi korkarak hızla yürüyordu. Kapıyı kapar kapamaz. "Bugün olmazsa yarın. aceleyle dışan çıktı.. Lütfen siz bir doktor bulun!" dedi Ermeni kadın." Birden gene öksürük buhranına yakalanarak titremeye başladı. Anneme de böyle olmaz mıydı?" Arabacı gene sigara içerek ve bir arabacı gibi bakarak kendisini süzüyordu. Bu sırada Mari'nin telâşla başmı kendisine yaklaştırdığını gördü. ağbisinin arkasından bağırdığını duydu: "Nereye gitti o? Doktora mı? Doktor bu durumda ne yapabilir ki?. "Ben bunu yapamıyorum. Doktora gerek yok!" ECZANE Cevdet Bey sokağa çıkar çıkmaz. Öleceğini bildiği için de öyle korkunç şeyler söylüyor!" Odanın içindeki utanç verici sahneyi hatırlamak istemediği için. "Ama ağbim öleceğini biliyor.. İstemiyor!" Cevdet Bey: "Evet!" diye mırıldandı. "Evet. ama mutlaka birkaç gün içinde ölecek!" Dü­ şüncelerinden korkarak kendini yatıştırmak istedi: "Belki de bir şey olmaz. "Ölecek! " diye düşündü. Şurada Klonaridis var!" Tünel'den Taksim'e uzanan ünlü cadde sıcağa rağmen kala­ balıktı. "En yakın eczane nerede? Kanzuk Eczanesi var.. şimdi bir doktor bulmalıyım!" diye düşündü. Ara sokaktan ana caddeye çıktı. insanlara çarpa çarpa ilerliyordu. bu sıcakta böyle koşturan.muslu. Sonra. Çarşafın yere düşen ucunu kaldırdı. 29 4 . Her za­ manki sakin ve düzenli hayatlarını yaşayan insanlar ise. "Bir doktor. bu kadar acele etmesinin saçma ol­ duğunu düşünüyor.. hâlâ öksüren ağbisiyle gözgöze gelmekten korkarak. iyi oluncaya kadar kimse pencereyi açmasın. İçinden koşmak geliyor. sağa sola omuz atan kaba adama dokunmamak için kenara çekiliyorlar. uyuşuk bir merakla Cevdet Bey'in yüzüne bakıyorlardı. ağbisinin arkasındaki yastığı vurarak düzeltti. Cevdet Bey bir şey yapmış olmak için..

bugün sis yüzünden dükkânına geciken Eskinazi'nin de yediğini düşündü. Doktor kaşığı çocuğun ağzına sokarak: "Lütfen bekleyiniz dedim!" dedi ve kadına Fransızca birşeyler söyledi. caydı. ^Ağbim hasta. sonra içkileri. Şişman adam bu şişelerin etiketlerini zamanı ve parası olan insanların rahatlığıyla okuyor. bir masanın üzerinde duran Tobler çikolatalarını. ama doktora ve hasta çocuğa dikkatle bakınca ağbisinin ölmeyeceğine inandı. hızla kapıyı açıp. Birdenbire açılan kapıyı görünce. Beklemek ne sıkıcı! O camın . Bu sırada içeri iriyarı. Cevdet Bey dışarı çıktı. şimdi geliyorum. "Peki. ta Fransa'dan gelen bu suları. Bu sefer de burada beklemek istemediği için: "Çok kötü!" dedi. evleneceğim. o konaklarda yaşayan paşalar da bunlardan atıştırıyor! Ben ne yapıyorum? Ben çalışıyorum.Eczanede eczacı Matkoviç'in kendisiyle şişman bir çırak vardı. Şampanya şişelerinden bir kule yapılmıştı. Kapının önündeki sandalyelerden birine. çırağı da küçük bir terazide birşeyler tartıyordu. bir kenara çekilip sinirli sinirli sigara içmeye başladı. bazı tozları birbirine karıştırıyor. turp gibi. Ama bekleyin!" dedi doktor.30 . Tezgâhın arkasında eczacı. Doktor çocuğun ağzına bir kaşık sokmuştu. Cevdet Bey: "Doktor. Cevdet Bey: "Doktor burada mı?" dedi. Vichy Apollinaris. çocuklu bir kadın vardı. Bu kulenin yanında da maden suyu şişelerinden yapılmış bir kule daha vardı. suratını buruşturdu ve elindeki kaşığı çocuğun ağzından çekti. ama öleceği yok. Ermeni kadın. çok önemli!" dedi. "Sonra. Eczacı onu tanıyarak gülümsedi. İçerde doktorla. Cevdet Bey: "Çok kötü!" diye mırıldandı. Eczacı eliyle arka bölmeyi işaret ederek: "Meşgul!" dedi. Cevdet Bey birden. Vittel. Cevdet Bey: "Ama ben şimdi bekleyemem!" diye söylendi ve kenardaki sandalyelerde bekleyen birkaç hastaya aldırış etmeden. Sonra. muayene odasına girdi. elindeki bir kâğıda bakarak. şişelerin duıduğu köşeyi gösterdi. "Lütfen dışarda bekleyiniz!" dedi. doktoru bekleyen öteki hastaların yanına oturacaktı. Eczanenin içinde aşağı yukarı yürüdü. Benim ticaretten sevmeye vaktim kalmadı. Eczacı karış­ tırdığı tozları bir şişeye koyarak şapkalı bir adama verdi. seçiyordu: Evian. göbekli ve neşeli bir adam girdi ve şampanya sordu.

Yürürken vitrinlere bakıyor.. "İzin verin de şu çantamı alayım ! " Doktor. insanlan seyrediyordu.. Hep birlikte yiyecekler. köşede bir 31 .. Tam ara sokağa sapıyorlardı ki. pansiyonda!" dedi Cevdet Bey. Doktor köşedeki lavaboda ellerini yıkıyordu: "Kim ölüyor? Nerede?" "Şurada. Cevdet Bey'e mesleğini sordu.. içecekler. Hünyadi Yanoş Müshilleri. bir hamlede içeri girdi. Ölüyor. Saçma denecek kadar beyaz. Sonra hastanın derdini sordu. Sonra bir dükkândan sigara aldı ve veremin insanı bir anda öldür­ meyeceğini. Kimse de öleceğimi düşünmemişti.. anlatacak başka bir şey bulamadığı için ağbisinin verem olduğunu da söyledi.üzerinde ne yazıyor? Tersinden de okuyabilirim: Müstahzarat-ı Tıbbiye-i Ecnebiye. oyalanacak bir şey bulduğu için sevinmişti galiba. Katran Hakkı Ekrem öksürük şurubu. "Gelemez.. peki. "Şimdi gider görürüz. Hemen şuradat" "Hasla buraya gelemez mi?" dedi doktor. ayırdı. beklemeyelim.. tertemiz bir havluyla ağır ağır ellerini kuruluyordu." Tombul ve güleç adam şişeleri seçti.." "Peki. Ben de evlendikten sonra. Bu arada geçen bir kadını dikkatle inceledi. tüccarlık olduğunu öğrenince hayretini gizlemedi. EthemPertev Kuvvet Şurubu..... Belki ölmez. Bunun üzerine doktor kandırıldığını gösleren bir surat takındı. hemen yakında. Hâlâ bitmedi mi bu doktorun işi? Kapı açılınca hemen içeri gireyim de. Krem Pertev. gülüşecekler.. Ya ölseydim! Hayır! İşte kapı açıldı!" Cevdet Bey kadınla çocuğuna çarparak. ölebilir!" dedi. uşağını yollayarak aldırtacağını söyledi. Cevdet Bey öksürük buhranını anlatlı. İki adım! Hemen gidelim. ama hemen de öfkesini unuttu: Biraz da olsa muayene odasından kurtulduğu. eski bir hastasının nasıl ölüp ölüp dirildiğini an­ latmaya başladı." diye homurdandı doktor. Bir kere küçükken ishal olmuştum da.. Atkinson Kolonyaları. Öteki de Tıbbiye-i Osmaniye.. "Evine gidip onları içecek. kapısının önünde bekleyenlere şimdi döneceğini söyleyerek. Lütfen acele edin. ölüyorum sanmıştım.. Söylediklerine inanmadan: "Hasta kötü. Cevdet Bey'in peşinden caddeye çıktı.

İçeri karanlık girmesin!" dedi.dostuyla karşılaştı. Bu aşamadaki veremi. Gözünün ucuyla. Ama doktor aldırmamış gülümsüyordu: "Neniz var efen­ dim?" "Ölüyorum. Sen mülki tıbbiyeden misin?" Doktor gene hoşgörülü bir suratla gülümseyerek: "Demek meslektaş oluyoruz!" dedi. Çantasını yere bırakırken Mari'ye döndü.. Baksana şu surata. Nusret: "Sen nesin. pansiyondan içeri girdiler. Sonra başını Nusret'in gövdesine yaklaştırarak gömleğinin düğmelerini tuttu: "Müsaade eder misiniz?" 32 . başını ağır ağır yukarı kaldı­ rırken. Beklenmedik bir hareketle kadının elini öptü. Yahudi misin?" dedi. Doktor: "İtalyanım!" dedi. askeri tıbbiyeden de çıkanların akıllısı ihtilâlci. bu sefer nedense Türkçe söyledi: "Saadetli Familya'daki rolünüze hayranım!" Nusret: "Kim bu? Ne oluyor?" diye söylendi. Ona sarıldı ve Cevdet Bey'in İtalyanca ol­ duğunu sandığı bir dilde ateşli ateşli konuşmaya başladı. veremim!" Doktor: "Öyle olduğu ne malûm?" diyerek Nusret'in yanma oturdu. Nusret: "Doktor istemiyorum.. Cevdet Bey saatine baktı: Üçü çeyrek geçiyordu. Doktor. Yanaklarım kayboldu. hastayı ilk görüşünde her doktor anlar. Doktor gene aynı hoşgörüyle: "Ben akıllı olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim!" dedi. kapayın kapıyı. "Üstelik. muayeneye de lüzum yok. Doktor sıcaktan yakı­ nırken odanın kapısını Mari açtı. Mari'nin arkasından içeri girdi. Az sonra. Sonra doktorun gülümseyerek kendisine yaklaştığını görünce: "Bana doktor değil soytarı getirmişsin!" dedi. onu dikkatle inceledi ve duygulu bir sesle: "Je vous reconnais Mademoiselle Çuhacıyan!" dedi. aptalı doktor olur!" diye bağırdı Nusret. "Malûm çünkü ben de doktorum!" dedi Nusret. Sonra galiba hoşgörüsünü de­ ğerlendirecek tek insan olarak gördüğü Mari'ye gülümsedi. "Mülki tıbbiyeden de. söylenip duran hastaya bir baktı.

.. şimdi. Bana onu getir!" Cevdet Bey: "Haseki'den mi?" dedi. kırık bir küllüğün yanma iki altın bıraktı ve bıraktığını Mari'nin gördüğünü anlayınca sevindi. . ESKİ MAHALLE 5 — Cevdet Bey suçluluk duyarak merdivenleri indi." diye seslendi. "Ama biliyorum. Gel buraya. Ama git. Haseki'den. neyimiz oluyorsa. "Ciğerleriniz çok kuvvetli!" Nusret: "Hadi hadi. Ağbisi: "Çabuk ol.. utanıyorsun. Bunu senden istiyorum. teyzesinin yanında kalıyor.. paranı al!" dedi." dedi. Söz veriyor musun? Ben oğlumu görmek istiyorum. Başka da istemeyeceğim senden!" Cevdet Bey kapıya doğru yürürken durdu. bana bu doktor lakırdılarını söyleme. görüntüler pencerenin önünden akmaya baş­ layınca. İşini gör. Orada. "Evet.. si­ nirlenme. "Niye her şey böyle? Niye ben böyleyim?" diye mırıldandı. "Evet.. bunu da yap bana. Ziya'yı getir. Arabacıya Haseki'ye gideceğini söyleyip arabaya bindi. sigaranın da yardımıyla.. Şu caka arabası işe yarasın bari. Dokunma bana!" diye söylendi. esnek yayların üzerinde tatlı tatlı sallanmaya. sinirlenme. sizde hiç de ölen bir insan hali yok!" dedi. biraz kendine gelir gibi oldu.Nusret: "Dur dur! Ne oluyor. Cevdet. işte o Zeynep Hanım'ı bul ve çocuğu al!" Cevdet Bey: "Şimdi mi?" diye mırıldandı. Terleyerek bir sigara daha yaktı. "Buna parasını da ver bakalım. bunun faydası yok!" Birden Cevdet Bey'e döndü: "Senden bir şey istiyorum. Hemen! Biliyorum.. çabuk. Haseki'ye git. oraya gitmek istemiyorsun. Madem bu doktoru getirdin." Bu sırada çantasından stetoskopunu çıkaran doktor: "Maşallah. Araba harekete geçip. Sonra Mari'nin öfkelendiğini görerek: "Peki. Son defa oğlumu. bir eski sehpanın üstüne.

" Araba köprüyü geçiyor. tarafındaki bir tabelâyı okudu: "En iyi puro ve sigaralar. "Bunu nasıl söyledi? Bu artık utanmazlık! Ama ben o kadına hayran olamam." Bir sigara daha yakarak aynı düşüncelerin bulutlarında kayboldu. Çünkü en sonunda o kadın bir aile kadını değil." Ağbisinin sözlerini hatırladı. Eskiden ağbisiyle buraya gezmeye gelirlerdi. Kiralık ara­ badan sözederken de yapmıştı aynı şeyi. ama ben onu anlıyorum!" Köprünün öte. Belki şimdi de arkasından gülüyordu.. Onlar Hıristiyan!" Ağbisinin bütün düşüncelerini anlamasına. kendini iyi hissettiğini söylemiş. Arabanın penceresinden Beyazıt Camii'ni. belki şirin ve ilginç bir kadın. onu sevmesine rağmen bunları neden ona gösteremediğini düşündü. tekerlekler köprünün ahşap döşemesini gıcırdatıyordu. ama son hafta birden değişmiş. "Evet. Ağbisi nişanlısını kaç kere gördüğünü sorarken Mari'ye bakıp gülümsemişti. O utanç verici konuşmayı hatırlayarak kızardı. Annesi de son günlerine kadar öleceğini tekrarlamış." O günleri hatırlayınca hüzünlendi. Harbiye Nezareti Külliyesi'ni görünce çocukluğunu hatırlayarak sevindi. bir tiyatrocu o. ama daha babam ölmemişti. "Çünkü vaktim yok! Ticaretten hiçbir şeye gereken vakti ayıramıyorum. durgun ve ölü Halic'e baktı. küçümsüyor! Beni de küçümsüyor. önemli insanlar burada görülebilirdi. "Ticaret Nazırı Ahmet Fehmi Paşa idi galiba? Kaç yıl oluyor? Ya ondokuz. Ağbisinin ölüp ölmeyeceğini düşündü. uzanıyorlar. Cevdet Bey hayatında ilk defa bir veziri burada görmüştü. "Paris'e gitti. Cevdet Bey köprüden gözüken eski İstanbul'a.Sabahtan beri başından geçenler bir bir gözünün önünde can­ landı. 34 . Çünkü onlar bizim gibi değil. Ama ağbisi hâlâ eski tersliğini sürdürüyordu. Ağbisiyle birlikte Ermeni kadının da gülüp gül­ mediğini düşündü. kadının elini öpüyorlar. ama ona hayran değilim tabii!" diye mırıldandı.. Doktor nasıl elini öptü? Böyle bir şeyi nasıl yapıyorlar? Eğiliyorlar. her zamanki sakin. ya onsekiz. "Burayı beğenmiyor! Buradaki her şeyi kötü buluyor. kubbelere. buranın hiçbir şeyini beğenmez oldu. sonra. Ramazanlarda caminin iç avlusunda kurulan sergi kalabalık olur. Her akşam yüzlerce göz onu seyrediyor. derken birden olu­ vermişti. Tütün Rejisi Mamulleri: Tütüncü Angelidis. Nusret Tıbbiye'ye girmişti. neşeli halleriyle durmayı başarıyorlar.

Babasının yanında çalışır. evet hırs yok. hırs! Şu pisliğe bak.. şu boyası dökülmüş pencereler. yosun tutmuş kiremitler. kereste istifler. hayırsız derler. sokaklara girdiler. civciv yumurtadan çıkmış. Niye böyle oldu? Bütün bunlar neden?" Araba Maliye Bakanlığı'nın önünden geçiyordu. "Bütün bunlar paradan!" diye düşündü. Birden. bir çınarın altında oturan entarili erkeklere baktı. Para kazanmak yok! Yeni birşeyler yok! Hayatlarında şey yok. ama daha Haseki'ye çok vardı. odun keser. Bunlar burada ikiyüz yıl önce nasıl otururlarsa öyle oturuyorlar." diye söylendi. maaşlarını çok ucuza kırdırırlardı. onlar da bakıyorlar! Ah her şey ölü! Ağbim haklı. Ama. Cevdet Bey bu sokaklara bakarken "Hep aynı şeyler. akşam yemeğinden hemen sonra uyuyakalırdı.55 . yorulur.. "Arkamdan. Şu mezbeleyi şuradan kal­ dırmak kimsenin aklına gelmez." O günleri özlemle hatırlamadığı için sevindi. Oturanlar da bu gösterişli kupanın içindekine dikkatle baktılar. "Belki de beni tanımazlar. Hiçbir şey değişmiyor. Cevdet Bey bu sarraf ve tefecilerin kazancının haksız ve insafsız bir kazanç olduğunu düşünürdü. Her şey aynı. Cevdet Bey onlarla gözgöze bakışarak ağır ağır önlerinden geçti. yok! Kıyafetime. kabuğunu beğenmemiş derler. "Hiçbir şey değişmiyor. Araba Aksaray'ı geçtikten sonra sola doğru ilerledi. Entarili bir miskin değil. içinde bir adam oturuyor.." Utançla az sonra olabilecek şeyleri gözünün önünde canlandırdı. tüccar olduğum . İşte kahveye giriyorlar. "Oysa eliyle koluyla çalışan ahmak bir adam olmak istemiyordum! Okumak ve zengin olmak istiyordum. gelip geçenlere bakıyorlar!" Bir kahvenin önünde. "Ne bakıyorsunuz? Bunda bakacak ne var? Bir araba geçiyor. Onlardan kaçtım!" Şimdi o kaçtığı insanların yanına gitmek zorunda kaldığı için korktu. "Ben de bu yüzden kimsesiz kaldım! Her şey paradan! Onlar bir Müslüman'ın böyle tüccarlık yapmasını küçümserler!" Gene Haseki'de az sonra başından geçebilecek utanç verici sahneleri düşünerek terledi. Sonra öfkeyle söylendi. şu arabaya hayran olurlar! Ne kadar sıkıcı şeyler olacak şimdi orada kimbilir. otu­ ruyorlar.. "Ama o günlerde herkes herkesi severdi. Şu duvar. Tanıyınca nasıl küçümserler. Az sonra ara. Zor durumda kalan maaş cüzdanı sahipleri bu dükkânlara gelir. Karşıda sarraf ve tefeci yazıhaneleri vardı. Beni de severlerdi.

için ben de haklıyım!" Araba mahalleye yaklaşıyordu. Çevresine bakındı." dedi. Cevdet Bey aradaki pencereyi açarak arabacıya iki sokak sonra sola dönüleceğini söyledi. Kapıya bağlı eski çıngırak şıngırdadı. On yıl oturduğu o eve bakmak istemedi.. Cevdet Bey arabadan indi. Kapıyı vurdu. birbirlerinin cevizini alıyorlar galiba. Kapıyı Zeynep Hanım açtı. "Nişantaş'taki o evi satın alırsam bahçe kapısına şöyle bir çıngırak asayım!" diye düşündü. Cevdet oğlum. Cevdet Bey onun sinsi bir alaya başladığından şüphelendi. Kadın: "Gel içeri şöyle!" dedi.. "Çıkar ayakkaplarını da ba­ kayım. Zeynep Hanım Teyze'nin bahçe kapısını açtı. Ayakkaplarını çıkarmış. "Biz eskiden cevizi keyif için oynardık. iyi! Hiç olmazsa bu da bir şey. Nereden esti böyle?. Maşallah." diye düşündü. Araba sokağa sapınca korkuyla evlere bakmaya başladı. birkaç eşyayı.. ağbim hasta." Cevdet Bey: "Teyzeciğim. "Ziya'yı mı görmek istiyor seninki?" dedi kadın. bir böceği." dedi. gösterilen yere oturmuş. Cevdet Bey utançla terleyerek kadının elini öptü. "Fazla kalmayayım.. işlemeli bir masa örtüsünü hatırlar gibi oldu. bir yenilik! Yeni kuşaklarda kazanma zevki oluşuyor işte." Düşüncelerinden utandı. Zeynep Hanımlar'ın evinin önünde arabacıya seslendi. Cevdet Bey. Sonra bir bahçede konuşan çocukları dinledi. kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Cevdet Bey'in kendisini tanıtmasını beklemeden: "Aa. "Bunlar kumar için oynuyor. Hiçbir şeyin değişmediğini gene düşündü. Bitişikteki eve İstanbul'a ilk taşındıkları gün gelmişlerdi. "Vah vah!" dedi Zeynep Teyze. "Evet!" "Çok mu kötü?" 36 . zayıf ağaçtı. nereden çıktı böyle?" dedi ve ona sarıl­ dı.. Bahçe eski bahçeydi.. " edersen işte yutulursun!" diyordu bir çocuk! "Avanağın bütün cevizlerini üttüm!" dedi öteki çocuk.. bekledi. Erik ağacı da aynı güçsüz. Evlerin hepsini tanıdı. Eli öperken küçüklüğün bazı unutulmuş kokularını. İyi.. pek de şıksın.

Az sonra. "Babası sahi kötü mü?" Cevdet Bey başını salladı. Belki çocuk birkaç gün babasının yanında kalabilirdi.. Her şeyi ne kadar büyüttüm! Saat kaç! Eyvah Fuat Bey ile yemeğe geç kalacağım!" Kadın az sonra. düzelir." Cevdet Bey: "Ah teyzeciğim. işte gelmiş orada! " dedi. Onlar.. Kadın: "Çocuğa haber saldım. Cevdet Bey... Kadın çocuğun nerede kaldığını merak ederek pencereye gitti. Teyze bunu anlayışla karşıladı. bulamadı. baktı. Kadın: "Senin işlerin nasıl oğlum?" dedi. Cevdet Bey şikâyetçi bir tavırla: "Kötü. hiç vaktim olmuyor!" dedi. "Ziya'yı alacaksın ha? Zaten başka ne için gelirdin bura­ ya?. "Hep aklandasınız. Sonra birden yüzüklü elini cebine soktu. Teyze: "Ne yapalım. Cevdet Bey eski bahçede yeni bir şey gördü: Bir kümes yapılmıştı. "Hiç de korktuğum gibi olmadı işte!" diye dü­ şündü. Eh ne yapayım. Gene sustular." Cevdet Bey utancından kıpkırmızı kesilerek söyleyecek bir şey aradı. "Ah.. insanı sevmeyi bilirler. "Sen vişneyi seversin. Birlikte dışarı çıktılar. "Ama onu geri getir! Ne zaman getireceksin?" Cevdet Bey babasını gördükten sonra çocuğu geri getirmeye söz verdi."Kötü ya!" dedi Cevdet Bey. ben de ticaret yapıyorum. Cevdet Bey. şimdi gelir!" dedi. yalnızca teşekkür etti. Allah sonumuzu iyi etsin!" dedi. Vaktim yok!" Kadın: "Dur da o zaman çocuğu çağırayım!" diyerek çıktı. kötü!" dedi. Bir tavuk kümesin damında yürüyordu. elinde bir bardak ve tepsiyle içeri girdi: "Vişne şurubu!" dedi. Cevdet Bey'e çocukluğunu hatırlatarak yeniden 37 . ama Cevdet Bey'i yaralayan bir güvensizlik de gösterdi. babasının Ziya'yı beklediğini söyleyerek ayağa kalktı. Bir sessizlik oldu. evet. "Kadın beni sevgiyle karşıladı. Bunu da anlayışla karşılıyor. Her şey kötüye gidiyor. Çıngırak.

"Yaa. bak kim geldi!" dedi. Yanına yaklaşan başka bir çocuğa dönüp: "Şu yaylara bak. "Amcan seni arabasıyla gezdirecek! Amcanın arabasıyla gezmek ister misin?" Cevdet Bey gözünün ucuyla arabacıya baktı. Teyze Cevdet Bey'e döndü. "Bu kılıkta o arabaya binilmez. sokağın tozunu havaya kaldırdı. orada bırakma!" dedi. Cevdet Bey bir tanesini tanır gibi oldu. Bir Cevdet Bey'e. teyzenin elini öptü.şıngırdadı. Çocuğun yanağını okşadı. tanıdın mı?" Çocuk öne doğru bir adım attı. ağızlar açıldı. Çocuk korkuyla başını salladı. çelik yaylar. Başka bir çocuk: "Ziya arabaya binecek ulan!" diye bağırdı. beni tanıdın mı?" dedi. arabayla!" dedi Teyze. bir de Zeynep Hanım'a bakarak birkaç korkak adım daha attı. amcan seni gezmeye götürecek. Atların kuyrukları sineklere yetişemiyordu. Çocuk: "Arabayla mı?" dedi. Zeynep Teyze: "Ziya oğlum. Zeynep Teyze: "Ziya. duymamıştı. Çocuk: "İsterim!" diye mırıldandı. Arabanın çevresindeki çocuklardan biri tekerleklere sokulmuş. Sonra da geri getirecek! Gezmek ister misin?" dedi. Cevdet Bey onu en son altı yıl önce bir kurban bayramında görmüştü. Teyze "O hâlâ padişahımıza karşı mı geliyor?" diye sordu. Ona sevimli gözükmeye çalışarak: "Nasılsın bakalım. Dönüp kupa arabasına baktı. Hafif bir rüzgâr çıktı. Sonra rüzgâr dindi. gözünü kıstı. Çocuk evden koşarak geldi. dikkatle bakıyordu. "Onu geri getir olur mu." dedi. Kafessiz bir pencereden bir ihtiyar arabaya ba­ kıyordu. Arkadaşlarından biri arabacıya birşeyler soruyordu. O zaman üç-dört yaşında gözüküyordu. "Cevdet amcan geldi. Kupa arabasının çevresinde toplanmış olan çocuklar dönüp baktılar. Cevdet Bey: "Şimdi çok hasta!" diyerek kaşlarını çattı. Cevdet Bey. Bu şık kıyafetli amcadan korkmuş olmalıydı. Güneş dar sokağı yakıyordu. . Herkes alışkanlıkla ağzını kapadı. bunlar iyi yaylanır!" dedi. Teyze: "O zaman git de usıunu başını değiştir." Çocuk koşarak eve gitti.

Ziya'ya gülümseyerek selâm verdi. dertlerine. Yanında bir teyze var! Baban hasla olduğu için yatıyor. O teyze de ona bakıyor. Beyazıt'tan geçerlerken ramazanda buraya hiç gelip gelmediğini sordu." Kapıyı Mari açtı. Sonra eğilip bir de onu öptü ve elini dudaklarına götürerek "süss" işareti yaptı: . Aksaray'dayken camileri. Zeynep Teyze'nin yanına bu akşam. Cevdet Bey çocukla birşeyler konuşmak istedi. Merdivenleri çıkarlarken acele acele anlattı: "Baban geçen gün yolculuktan geldi. Arabanın çevresini çocuklar sardı. Bunun ne olduğunu anlayamadı. Baban seni görmek istiyor. olur mu?" dedi. tasarılarına gömüldü. olmazsa yarın döneceğiz. Korkacak hiçbir şey yok! Evet. Cevdet Bey çocuğun elini tuttu. Ziya gidiyor!" dedi. Arabayla gezdik. ama sözlerinin onu telaşlandırdığını görünce bu işi erteledi. Fuat Bey ile altıbuçukta Serkkloryan'da buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Sonra dönüp Cevdet Bey'i korkuyla inceledi. orayı burayı gösterdi. Ziya'ya babasının hasta ve kötü olduğunu anlatmasının şart olduğunu anladı.39 . Bir ara. Çocuğun— bakışlarında Cevdet Bey'i kaygılandıran bir şey vardı. Birlikte arabaya bindiler. Ona misafirliğe geldik. Şimdi onları göreceksin. Şimdi hasta. orada ne yapıldığını anlatmaya çalıştı. "Amca seni geri getirecek. Köprüyü geçerlerken Cevdet Bey saatine baktı ve altıya yaklaştığını şaşırarak gördü. Bir çocuk: "Ziya gidiyor. Çocuk kayboluncaya kadar pencereden teyzeye baktı. "Şu sıkıcı iş bitse ve onu babasına teslim etsem!" diye düşündü ve ticari hesaplarına. Araba hareket etli." Cevdet Bey'e gözünün ucuyla şöyle bir baktı. Harbiye Nezareti'nin ne olduğunu. ama bunu gene yapamadı. Ziya'ya babasının hasla olduğunu açmak istedi. Araba pansiyonun önünde durduktan sonra Cevdet Bey. Kendini güvenlikte hissedince dikkatle koltuğun köşesine oturdu ve bir dakikasını bile boşa harcamak istemediği şu araba gezi­ sinden eksiksiz bir tat çıkarmak için. pencereden dışarısını seyretmeye koyuldu.Teyze Ziya'yı kolundan tuttu: "Yaramazlık yapma. ama Ziya kelimelerden çok görüntülere değer veriyordu.

Mari. Anacadde üzerinde gezindi."Uyuyor!" Ziya. Alaturka saat altıyı çeyrek geçiyordu. Sonra bir şey kırmaktan korkuyormuş gibi dikkatle gösterilen yere oturdu. ateşlenir. Sonra razı oldu. ölesiye sıkılmıştı. uyudu. ama bir tiyatrocu!" diye düşündü. Nusret sırtını kapıya dönmüş uyuyordu. O pis kokulu sigaralardan içen adama. "Evet. Önce iğne olmak istemedi. Cevdet Bey Mari'nin Ziya ile bir çocukla konuşur gibi değil. kötü olur. Ziya battaniyenin altındaki gövdeye korkuyla baktı. Fuat Bey ile altıbuçukta buluşacaklardı. Varyete Tiyatrosu'nun ilânlarına baktı. ÖĞLE YEMEĞİ Cevdet Bey sokağa çıkar çıkmaz arabacının yanına gitti." Cevdet Bey'in çıkmasını beklemeden gidip Ziya'nm yanına oturdu ve onunla konuşmaya başladı. Burada bir kere. Halep Çarşısı'na gitti. Avrupa'dan gelen bir operet trupunun temsilini seyretmiş. Cevdet Bey'in yanına yaklaşıp fısıldadı: "Doktor durumun çok kötü olduğunu söylüyor. "Bir aile ona ne kadar uzak!" Dışan çıktı. Cevdet Bey üye ol­ madığı bu kulübe elini kolunu sallayarak girmekten çekindiği için biraz oyalanmaya karar verdi. Bunu öğrenirse çok heyecanlanır. "Çok da teşekkür ederim! Bir de şunu söylemeyi unuttum. Cevdet Bey'in arkasından korkuyla içeri girdi." Cevdet Bey: "O zaman ben gideyim!" diye fısıldadı. "Akşam yeniden uğrarım!" Mari: "Siz bilirsiniz!" dedi. İlâçlar verdi. Lütfen padişaha bomba atıldığını ona söylemeyin. İnsanların vakit geçirmek için 40 6 . Ağrılarını ve acıyı dindirmek için iğne yaptı. Sonra kadına hayran olmaktan korkarak. yedibuçukta gelip kendisini Serkldoryan Kulübü'nün kapısından almasını söyledi. eşiti olduğu bir insanla konuşur gibi ciddiyetle konuştuğunu farketti.

evlenmek gibi tasarılarını gözden geçirirler. bir kenara bırakılıp unutulmuş paşalar. benzerlik ve ortaklık duygusu burada sona eriyordu. Cevdet Bey her seferinde olduğu gibi. Çünkü Fuat Bey tüccarlık gelenekleri olan bir aileden geliyordu: Müslümanlığa dönen Selanikli bir Yahudi ailesindendi. ikisi de ince ve uzundu. kulübün kapısından 41 . Cevdet Bey'e. hem büyük tüccar olmanın ortaklık duygusuyla tanışır tanışmaz birbirlerine karşılıklı ilgi duymuşlardı. görüşmedikleri sürede yaptıkları işlerden. dedikodulara kulak vererek öğrendiği şeylerin birkaç katını öğrendiğini düşünürdü. kristal avizeler içinde Cevdet Bey. istanbul'a bir dükkân açmak için geldiğinde Cevdet BeyMe tanışmıştı. her zaman oturdukları yere. kadifeler. Yemeklerde. köşedeki masaya oturdular. durmadan değişen ve hiç anlaşılmayan fiyatlar ve eşya dünyasının sırlarını bir anda ele geçireceğine inanacak gibi olurdu. Sonra ikisi de bekârdı. hayatlarından sözederler. İstanbul'un zengin ve ayrıcalıklı kişilerinin toplumsal hayatını. kristaller. Yalnızca şu kulübe bir gelişinde bile. aynca masondu ve Selanik'te geniş bir çevresi vardı. birlikte iş yapmak. günlük hayatını geçirdiği çevrenin. Bir sigara içti. arabalara baktı. yaldızlı koltuklar. saat sekizde Teşvikiye'ye Şükrü Paşa'nın konağına gideceğini düşündü. İkisi de tüccardı ve onları birbirlerine yaklaştıran şey bu özellikleriydi: İkisi de hem Müslüman. Cevdet Bey aylarca gazete okuyarak. Burada. kenarında köşesinde dolaşıp durduğu seçkinler çevresini tanımak ve bu çevreye sokulmak fırsatım verdiği için faydalı ve öğreticiydi. yaldızlı aynalar. şundan bundan neşeyle konuşarak dedikodu ederlerdi. sefirler. Öğle yemeğinden sonra. Fuat Bey ile dostluk. vitrinlere. halılar. bir ortaklık kurmak. Ama Cevdet Bey'e göre. avizeler ve ipek perdeler ve her zaman hazır ve terbiyeli garsonlar arasından geçerek. Yahudi tüccarlar. sonra.başvurdukları çarelere şaşarak. yürüyenlere. ailesinin ve ticarethanesinin olduğu Sela­ nik'ten İstanbul'a her gelişinde Cevdet Bey'i arar. Cevdet Bey ile Fuat Bey yaşıttılar. İki yıldır. Az sonra da Fuat Bey'i gördü. ikisi de nalburiye ile uğraşıyordu. içine bir türlü giremediği. birlikte bu kulübe öğle yemeğine giderlerdi. halılar. levantenler. Kulübe girip merdivenleri çıktılar ve gene aynı »koltuklar.

elini uzattı. beyaz yüzlü olanı da Anadolu Demiryolları Müdürü Huguenin'di. Fuat Bey neşelendi. Benim ailemde öyle insanlar yok. O olmasa bu iş hiç olmazdı! Düğün de onun konağında olacak!" "Sen Nedim Paşa'yı nereden tanıyorsun?" "Hiçbir yerden!" dedi Cevdet Bey. Ortak tasarılarını hoş bir anı gibi gözden geçirdiler. Nedim Paşa sağolsun. Garson gittikten sonra Fuat Bey ilerde.. Ben Şükrü Paşa'nın bana uygun bir kızı olduğunu nereden bilebilirdim ki?. Şişman adam Galip Paşa. Sonra ondan nişan törenini anlatmasını istedi. hoşlanmadığı ya da kayıtsız kaldığı yiyecekler olduğunu öğrenmişti. O olmasaydı o kızı da bulamazdım! Beni tanırsın. Fuat Bey de garsona karşı Cevdet'i koruyan. karmakarışık şeyler düşünmüş. bir süre şundan bundan konuştular. kanat geren bir ağabey tavrı takınıp sordu: "Ne yiyeceksin?" Cevdet Bey kendi zevklerini ve küçük keyiflerini keşfetmenin mutluluğunu buraya her gelişinde tadıyordu. Fuat Bey işlerini anlattı. Listedeki ye­ meklerin çoğunu bir kere denemiş. ih­ tiyatlı bir deneyi göze alıp tatlı olarak supanglez denilen şeyden istemeye karar verdi. "Bir gün dükkânıma gelmişti. Sonra. Alışkan­ lıklarını oluşturmanın heyecanıyla." dedi Cevdet Bey. önce.köşedeki masaya uzanan bu yolculuk sırasında heyecanlanmış. çok beğendiği. Yediği şeylerin özelliklerinden sözetti. ezik. umutlanmış. "Sağolsun Nedim Paşa. kendisinin de. Benim tanıdığım tek paşadır. ortadaki zayıf ve gözlüklü olanı çevirmen. Cevdet Bey gördüklerini aklına sıkıca yerleştirmeye çalışarak baktı. Öyle şeyleri tanıyan yakınlarım da yok!" Cevdet Bey küçük. Bu sırada garson yaklaşıp elindeki listeleri onlara uzattı. buradaki bütün öteki insanlar gibi. Her şey onun sayesinde oldu. kızarmıştı. çok sevdiği o salçalı et yemeğinden ve zeytinyağlı patlıcan silkmesinden istedi. yardım etti. ezilmemek için başını dik tutmuş. beğendiği. Fuat Bey de her seferinde yaptığı gibi arkadaşının yüzündeki bu kızarıklığı gülümseyerek karşıladı. beni sevdi. biliyorsun. "İşte sana anlattığım gibiydi. şefkat isteyen bir kardeş tavrıyla boynunu bükmüştü. pencerenin yanındaki bir masada oturanları gösterdi. Garson yemekleri getirdi. Annesinin 42 .

tamam bunları biliyorum! Beni dinle: Onların istediği . Çok kötü. Ben bir tüccar olarak siyasetin bana ne gibi bir yararı olacağını anlayamıyorum!" diye söylendi. Bugün düşündüm: Onu anlıyorum. anlamadın! Anlatayım: Ağbin ve onun gibiler ne istiyor? İşte. "Canım korkma. Cevdet Bey şüpheyle: "Onu anlıyorum. korkunç şeyler! Çünkü bunların faydasını göremiyorsun! Çünkü jurnalcilerden. değil mi? Paris'ten döndüğünü söylememiştin. Hastaysa kötü. kavgacı da. Askeri Tıbbiye mezunu değil mi ağbin? Üstelik hırçın. Halbuki ikiniz de biraz daha geniş. Bakıyorum. Paris'e gitmiş. Bu mantının nasıl yapıldığını hatırlıyordu. Ağbin de onlardandı. meclis açılsın.. Sen bu dü­ şüncelerden çekmiyorsun! Niye? Çünkü bunlar anlaşılmaz. orada on yıl kalmış. çünkü yaşadığın hayat bunu ona göstermeni engelle­ yecek kadar hırçın. ama gene de onlardan biri olduğu için ağbinle iftihar etmelisin!" Cevdet Bey ağbisinin onlardan biri olduğunu Fuat Bey'e söylememişti. "Tamam. Arkadaşının sözlerine şaşmıştı. "Evet.yaptığı bir mantı vardı ki çok seviyordu. Bütün bunları Cevdet Bey'e takındığı öğretmen tavrıyla. ama bunu ona gösteremiyorum!" dedi. Bugün yarın ölebilir. Bir Jöntürk olmayacak da ne olacak? Aşıl sen onunla iftihar etmeyi öğ­ renmelisin!" Cevdet Bey: "Çok hasta. "Onun için üzüleceğine onu anla!" dedi Fuat Bey. Her neyse.. Korkuyorum!" diye yeniden söylendi. ge­ rekiyorsa bunlar için Abdülhamit alaşağı edilsin." "Çok üzgünüm.. biraz daha hoşgörülü olsaydınız pek güzel anlaşırdınız. hürriyet gelsin. Şüpheyle arkadaşına bakıyordu. Çünkü bir­ birinizi tamamlıyorsunuz. ama alçakgönüllülük ve sevgiyle anlattı. Kanun-u Esasi yürürlüğe konsun. Benden mi korkuyorsun? Bunu kafası işleyen herkes bilebilir. Sonra kaşlarını kaldırdı: "Senin bugün neşen yok!" "Ağbim çok hasta!" "Yaa! Nesi var?" "Verem. başının derde girmesinden endişeleniyorsun!" Cevdet Bey: "Ben siyasetle hiç ilgilenmedim. istibdat sona ersin..

filan. her şey çürümüş. çocuklar. bizim biraz onlara. Dansetmek. ramazanda oruç tutmayan mahkemeye çıkarılır. bunları biliyorsun değil mi? Haa bunları bildiğine göre. para kazanmak için değil mi? Değil! Bir aile. "Ama benim böyle şeylerle ilgilenmemi gerektirmez! Ben padişaha karşı gelemem!" "Canım sana kim karşı gel diyor! Sen memleketin iyiliğini istemiyor musun? Peki biraz olsun ıslahat. Burada hürriyet yok.." dedi. O ne istiyor? Hürriyet...hürriyet gelirse senin ne zararın olur?" Heyecanla. en kötüsü şu: Bütün bu köhne kurallar ve gelenekler yüzünden ticaretle meşgul olanlar senin. Hey oğlum. bu toprakta her şey iyi ve kusursuz mu? Her şey olduğu gibi kalmalı mı? Bunu mu söylüyorsun.. hep Ermeniler... Ama böyle değil. Sonra biz niye yaşıyoruz ki? Yalnızca ticaret için. ama anlamıyorsun. ekledi: "Hiç! Hiçbir zararın olmaz!" "Ben siyasetin yararını göremiyorum!" diye tekrarladı Cevdet Bey. o Avrupa'dakilere benzememizden yana olmalısın! Ama bu. şapka giymek hiç değil. Bunlar için! Ama hürriyetin olmadığı yerde bunlar da sınırlı.. Her şey oradaki. Hayır en kötüsü. Ağbini anladığını söylüyorsun. burada oturup şu züppelerle yemek yemek değil. Bunları bildiğine göre sen de ilerlemeden.. ama biraz da endişeyle. "Böyle düşünürsen her şeyi halledersin tabii. Fransızca konuşmak. Cevdet?" "Bunu söylemiyorum!" "Peki. şu tabakları alıver artık... Sen de bunu düşünsene: Bir şey yap demiyorum! Düşün! Düşünürsen anlarsın! Hiç de korkunç değil. Rumlar.. serbestlik. ona da razı değil misin?" "Bunun faydasını göremiyorum. devletin hali fena.. bu devlette. ne diyorsun? Bak.. burada işler kötü. ne diyorsun?" 44 . Ya­ hudiler. Avrupa'daki gibi serbest olursa fena mı olur? Kadınlarımız köle gibi. Bak ben bile tam Müslüman sayılmam ! Sen tek basmasın!" Cevdet Bey: "Evet bu doğru.. serbestlikten yana olmak demektir. Hürriyetten. bir ev. Ee. benim gibi Müslümanlar değil de. Hoş! Görsem ne olacak 1 ki?" "Nasıl faydasını göremiyorsun? Yani sence burada. Hayat böyle mi? Böyle değil.

mevkii de parlak değil.." "Senin böyle hesapların olduğunu ilk defa öğreniyorum!" "Aman Cevdetciğim. Kardeşini anladığını söylüyorsun. beni iyi dinle. kızma. Biraz daha beklersen daha iyi bir evlilik yapabilirsin. kazanmak ve bir aile kurmak mı?" Cevdet Bey kuracağı aileyi hatırlayarak bir daha gülümsedi: "Bu az şey değil ki!" dedi." Tatlı tabaklarını getiren garsonu bekleyerek sustu.. ama anlamıyorsun!" . gülümsedi: "Ve ne de kararlısın! Sana şaşıyorum! Ama bir yanlış yapıyorsun..Cevdet Bey gülümsedi: "Ben bunlara bir tüccar olarak ka­ rışmamak gerektiğini söylüyorum!" "Ah! Ah. Ama acele ediyorsun.. Biraz daha bekle­ meliydin." dedi.. Topraklarını satmış.. senin için araştırdım. "Ondan sonra bu Jöntürkler'in önemi artacak. Her sözünün altından onlar çıkıyor!" "Sen gül daha. Abdülhamit birazdan ya gidecek.. söyleyeyim de sonra uyarmadı deme!" Cevdet Bey kaşlarını çattı: "Neymiş o?" Fuat Bey. ama bilmiyorsun! Bir bilsen! Bilsen ucuza gittiğini anlarsın! Şükrü Paşa'nın durumu nasıl? Ben biliyorum. şu Jöntürkler'i anla. Peki Cevdet. Bak. Sahi diyorum.. Sen iyi bir aile buldum diye seviniyorsun. yanılıyorsun. Biraz daha bekle. seni hesapçı tüccar seni! Ne katısın! Anlıyorsun. sen bu konuda her zaman benden ilerisindir. Arabalardan birini de satmış. ama anlamamazlıktan geliyorsun. "Peki. Ondan sonra.. Şüpheyle bakma öyle. Eh. Çamlıca'daki konağa müşteri arıyormuş. Fuat Bey de kendini tutamadı. ya ölecek. sonra her şey çok daha iyi olur senin için!" Cevdet Bey gülerek: "Ben senden koıkluııı. Onlar devletin başına geçecek. Ama olup biteni hiç olmazsa anla. Bunları herkes biliyor. Cevdet Bey'i heyecanla bekletmenin keyfiyle ağır ağır bir sigara yaktı: "Erken evleniyorsun!" "Haa! Bu mu yanlış! Yok yahu geç kaldım ben!" "Geç kaldığını sanıyorsun.. "Sen de Jöntürk olmuşsun." "Ben bu işi hiçbir zaman bir iş olarak düşünmedim!" dedi Cevdet Bey. Şükrü Paşa'nın mali vaziyeti berbatmış. ama asıl işi onlar yaptı. peki. senin için bütün bir hayat.

. Sen de ağbin de bunu öğrenmelisiniz. farkında değilsiniz!" Cevdet Bey az önceki sözlerini düzeltme gereğini bir daha duydu: "Bu dediklerini anlayamıyorum. O karşı çıkıyor. en sonunda yaşamaya bile karşı çıkar olmuş.. "Beni bir komploya mı karıştırmak istiyorsun? O işleri biraderlerinle yap! Ben öyle işleri bilmem!" "Ne kurnazsmdır sen Cevdetciğim!" dedi Fuat Bey. bir de aile düşünmüşsün.. Sen de bir ticaret bitiyorsun.. saray çevresinde bu­ lunuyor. Her zaman bir üçüncü yol vardır. ama bunları hiçbir zaman açık seçik söylemediğini anladı: "Ben düşünüyorum ki. Arası yok! Ağbin de öyle. hem siyaset dediğin nedir? Biraz düşünsene. Ama sana şunu tek­ rarlayayım. ya da benimsersin."Beni siyasete çekmeye çalışıyorsun. "Siyaset ayrı iş. İşle benim hedefim bu!" "Gene aynı şeyi söylüyorsun.. "O da uzlaşmaktır. Anladığım kadarıyla. İyi bir ailem olsun. İyi bir hanım." dedi Cevdet Bey ve arkadaşının söylediği şeyi yüzlerce defa aklından geçirdiğini.. Benim hayatla siyasî isteklerim olmadı. ben siyasetle ilgilenmem!" dedi Cevdet Bey. Sinirli sinirli güldü.. iyi yetişmiş bir kız istiyorsun. ama öyle. Asıl doğru olan budur. Hayatın hep küçük uz46 . seni de uygun gördüler. ticaret ayrı. ya hiç görüşünü değiştir.. çocuklar. Sen iyi bir aile. İşlerim de iyi olsun.." Çatalını ve bıçağını tabağın kenarına bıraktı. Bu ayıp bir şey değil. Seni bilmem ama. Bu siyasete engel değil ki. Ben Şükrü Paşa'nın kızını parası var." dedi. Birbirinize ne kadar yakınsınız. karşı çıkıyorsun. Ben o işleri doğru bulmuyorum!" "İşle gene senin o 'ya hep ya hiç' anlayışın. Sana göre hayatta iki türlü anlayış vardır. "Ben sana şundan sözediyorum: Biraz daha esnek ol! Ya hep. Ama öyle değil ki.. ya da yok diye almıyorum!" "Ama bir paşa kızını da tercih ediyorsun! Bakma öyle. Ya bir şeye karşı çıkarsın." Cevdet Bey artık usanmış gibi yaparak: "Ben senden korku­ yorum." "Ben böyle düşünmüyorum! Ben düşünüyorum ki. Şaka sanıyorsun. Bu sizin huyunuz. karşı çıkmayı o kadar ileri götürmüş ki. Onlar da biraz parası olan birini istiyorlar. Bu da şimdi paşalarda. Sana biraz geniş ve esnek olmayı öğretemeyeceğim. gerisine boş veriyorsun.

Hesabı ödedikten sonra kalktılar. Sonra öfkeyle ekledi. 47 .Onu tanımıyorum. çünkü vaktim yok!" Fuat Bey: "Görüyor musun işte!" diye söylendi. "Bu aralıktan başka bir yeri görmüyorsunuz. kızma ama böylesiniz!" Ellerini gözlerinin yanına bir atın gözlükleri gibi koydu. Bu görüşünü değiştir.. Hayat renkli bir şeydir! Evet. Aile ve dükkân? Başka bir şey yok mu? Başka bir şey yoksa. işte ağbimde anladığım şey budur. ama seninle ahbaplık etmekten çok memnunum Cevdetci­ ğim!" Cevdet Bey de gülümsedi. Sen de. Aynı şeyleri ağbine de söylemek isterdim. hesabı getir bakalım!" dedi. Bu soruyu saçma buluyorum. Hayat böyle mi? Hayat nedir? Yaşamak. sıkıcı ve zevksiz demektir. "Yok. Bu sefer sıra Fuat Bey'indi. geçirmek. beni böyle şeylere bulaştırma." Öfkelenerek ekledi: "Anlatamıyorum. "Bu soru abes!" dedi. yok. Senin aşırılık dediğin şey. Hem lütfen. . Garsona dönerek: "Oğlum. "Siz yaşa­ mıyorsunuz. ağbin de. Düşündü: "Hayat iyi yaşamaktır!" dedi ve bunu söyler söylemez Fuat Bey'e hak verir gibi olduğunu anladı. nedir sence?" Cevdet Bey kesin bir tavırla. Biraz daha açıl! Bunları söylüyorum sana. Yani hayatta bir şeye karar vermek ve o yolda yürümek. bir daha böyle şeylerden sözetme. Söylediklerini de şimdiden sonra unutuyorum!" Fuat Bey: "Çok katı ve alaturkasın Cevdetciğim!" dedi ve güldü. Aynı gülümseyişle Cevdet Bey'e döndü: "Çok katı ve alaturkasın.. O kararını vermiş. Çok rica ederim. Birlikte yenilen bu yemeklerin hesabını sırayla veriyorlardı. öyle değil!" dedi." "Ah. Söyleyeyim. hayat çok dar. düşünmekten bile korkuyorsun!" "Hayır. Selanik'teki askerleri de işitmek istemiyorum. Hiç de düşünmedim. ama o da her şeyi aşırılığa götürüyor olmalı. görmek. İkiniz de aynısınız. bunu ona anlatamıyorum. Birşeyler yapmaya çalışıyor." dedi Cevdet Bey. "Bilmiyorum. Korkunç ve cansıkıcı olan dü­ şüncelere ve sorulara bir daha dönülmeyeceği için rahatlamıştı.laşmalar demek olduğunu anla. Ben bunu an­ lıyorum! Bunu saygıyla karşılıyorum. "Ben ha­ yatımdan memnunum!" "Ah. Ne yazık ki.

Benim için hayat nedir? Fuat bunu sordu. Işıkçı Cevdet Bey. Arabacı kapının önünde bekliyordu. güçsüz ve gülünç buldu. tam tepede tabak gibi geniş ve boş bir güneş vardı. bu çok hoş ve ince bir şakaymış gibi bir kahkaha attı. Evet.Merdivenlerin eşiğindelerken birisi seslendi: "Vay. Avrupa'dan. "Ben neredeyim. öğle yemeğinden sonra kestiremeyeceği için kederleniyor. Sıcak üstüne bir daha abandı. Zaten bugünün böyle olacağını o korkunç rüyadan anlamalıydım. Terledim! O da korkunç bir rüyaydı. Bugün! Saat kaç oldu? Sekize yaklaşıyor. herkes bana düşmanca baktı. Cevdet Bey?" Moşe şakadan hoşlanırdı. Kiremitler kırılınca dam aktı. Fuat Bey ile vedalaştı. sınıf da dizboyu sel oldu. Merdivenlerden indi. Şükrü Paşa beni beklemeye başlamıştır bile. "Yoksa bombayı siz mi attınız. kimbilir hangi komplonun peşindeki hangi insanlardan! Hayat nedir? Bu soru abestir! Ben böyle düşüneceğim ve güleceğim. ne sıcak!" diye inledi. bu soru abes ve bunu düşünmek istemiyorum! Hayat neymiş? Nereden öğreniyor böyle şeyleri? Kitaplardan. kendini düşünüyordu. Arabayla birlikte sallanmaya başladı. "Yoksa siz mi?" Bir kahkaha attı: "Burada ne işiniz var sahi?" Cevdet Bey de. BİR PAŞA KONAĞINDA Arabayla birlikte sallanıyor. Ben de ona bu sorunun abes olduğunu söyledim." 48 7 . Cevdet Bey_gülümsemeye çalıştı. ben kiremitleri kırdım. Uf. "Kendi ha­ yatımı düşünüyorum. Kendini zayıf. Yukarda. "Burada ne işim var?" diye düşündü. Hah hah hah. merhaba! Sizin böyle yerlerde ne işiniz var bakalım?" Cevdet Bey'in Sirkeci'den tanıdığı tütün tüccarr Moşe'ydi. Arabaya bindi. Arabacıya Teşvikiye'ye gideceğini söyledi. Moşe nasıl güldü? Şakası da çok bayağı! Cevdet bombayı yoksa sen mi attın? Yok.

sonraları.. Cevdet Bey. Araba Harbiye Kışlası'nın önünden Nişantaşı'na sapmıştı. tasarladığı evin ve aile hayatının içine yerleştirmişti. düpedüz iç sıkıntısından ça­ ğırdığını seziyordu. tuhaf bakarak insanda yargılandığı duygusunu uyandırıyor!" Araba Nişantaşı . Cevdet Bey bu amaçla çağ­ rıldığını dükkânına gelen uşaktan öğrenmişti. Paşa'ya buralarda bir ev alacağımı söyleyeceğim!" diye düşündü ve hemen aklına yüzüştü bırakacağı yaşlı Zeliha Hanım geldi. "Topraklarını sattığını.Şükrü Paşa. Bastıran öğle sıcağının ve öğle yemeğinin etkisiyle. aşağıdan yukarıya doğru kendisini süzüşünü ha­ tırlayınca tedirgin oldu. Acaba Fuat haklı mı? Ben yanlış bir şey mi yapıyorum? Hayır! Bu düşünceler çirkin. konağını satacağını biliyordum. Cevdet Bey. o gün gördüğü kızı. geleceğe ait tasa­ rılarını öğrenmek için çağırmıştı. Ben yalnızca Nigân'ı istiyorum. ama Paşa'nın kendisini gevezelik etmek için. arabada uyuklamaya başlayınca kulüpte bir kahve içmediği için üzüldü. hesapçı biri!" diye düşündü. Nigân çok güzel değildi." Nigân'ı hatırlayınca neşelendi. "Evet. Kibirli bir hali vardı. sonra Haseki'yi. "Tuhaf bir şey var o çocukta. "Öyle. bugün konağına Cevdet Bey'i. Sanki şimdiden sinsi. Bunda ne var? İnsan anlayamaz mı? Konuştuk da." Nigân'ı ilk Şükrü Paşa'nın ko­ nağının selamlığından dışarı bakarken görmüştü. onu iki kere gördüm!" diye düşündü. Sonra gene aynı konakta yapılan ve nişan töreni denilen o soytarılık sırasında birbirleriyle konuşmuşlardı. ama iyi bir insana benziyordu. Şükrü Paşa'yı hatırlayınca.. ama tasarılarındaki yerini dolduruyordu ve Cevdet Bey her şeyden önemli olanın bu ol­ duğunu biliyordu. başka bir şey de düşünmüyorum. "Nasılsınız efendim?" demişti. Zeynep Teyze'yi ve Ziya'yı hatırladı. Çocuğun bakışlarını. olgun bir ihtiyar kadın gibi soğukkanlı ve ağırbaşlı gözükmeye çalışmış. Nigân da "İyiyim efendim. "Arabayı da satıyorsa durumu gerçekten kötü demektir. ama arabayı bilmiyordum!" diye düşündü. ister istemez. "İki kere gördüm ve iyi bir insan olduğunu anladım. "Evet. kızarmayı da gururuna yediremediği için hemen kaçmıştı. Gene o korkunç sahneyi hatırladı. siz nasılsınız?" demiş. Bir sigara yaktı ve paşayla konuşabileceği şeyleri gözden geçirdi. Fuat Bey'in sözleri aklına geldi.

Paşa'nın konuğunu yukarıda beklediğini söyledi. Paşa: "Haa. Cevdet Bey pencereden dikkatle karşı köşedeki taş eve baktı. ama burada eşyadan başka bir şey göremedi. "Hoş bir yer!" diye düşündü ve gene gelecekteki mutlu aile hayatını aklına getirerek neşelendi. Merdivenlerin açıldığı sahanlıkta bir uşak gene aynı şeyi. bir divanda da sedefler vardı. Evet. Arabadan inmeden önce yüreğinin hızlandığını farketti. Sonra dışarı çıkmayı akıl etti. Konağın ön bahçesi ıssızdı. koltuklar. Bu evi bir kere gezmiş. gel. Cevdet Bey gıcırdatmaktan korkarak merdivenleri çıktı. bir sandalyenin üstünde de aynı cins sedef görerek döndü: Bir koltukta. avizeler gördü. "Saat gibi bir aile!" Geniş odaya girdi. Bizim damat!" diye mırıldanarak kalktı. başka bir şey duyulmuyordu. Şükrü Paşa'dan dönerken bir daha gezmeyi düşünüyordu. buraya her gelişinde kapıldığı suçluluk duygusuna bir daha kapıldı. Sağına soluna baktı: İskemleler. Duvara asılı bir tabloya baktı ve başkalarında böyle şeylere bakarken bir heyecan uyandığını düşündü. Sonra. oğlum. Arabadan_inerken. Cevdet Bey. Cevdet Bey selamlık kapısına varıncaya kadar.Meydani'na dönüyordu. birden ödü patlar gibi oldu: Divanda biri yatıyordu. Pirinç halkasına uzanırken kapı kendiliğinden açıldı ve dikilen ayvaz. Teşvikiye Camii'nin önünden geçerken heyecanlandı. Kapının önünde biraz bekledi. şöyle bir kestireyim demiştim!" dedi. uyumuyordum. Cesaretini toplayıp tekrar içeri girdi ve Paşa'ya yan dönüp bütün gücüyle öksürdü. Eşya arasında yürüdü. Ayakları kedi ayağına benzeyen yaldızlı koltukları seyretti. . Kıyafetinin iyi olduğunu düşündü. Bunun neye yaradığını düşünürken. Oda serinceydi. Paşa'nın beklediğini söyledi. Cevdet Bey'i görünce: "Gel. Hiçbir şey düşünemeden öylece kalakaldı. Saat fıkırdıyordu. Evin önündeki. Sahanlığın bir köşesinde. "Bir aile!" diye mırıldandı. geniş bahçede küçük mermer bir havuzun kenarından su içen bir serçeden başka hiçbir şey hareket etmedi. tasa­ rılarına uygun olduğuna karar vermişti. kocaman sarkaçlı bir duvar saati fı­ kırdıyor. bahçesindeki ıhlamur ve kestane ağaçlarına bakarak. Tanıdı: Şükrü Paşa'ydı. divanlar. Bir köşede üzeri sedef kakmalı bir küçük sandık duruyordu. beğenmiş.

gel şuraya. sıcak!" dedi Cevdet Bey. "Ama gençsin. Hem sen niye öğle yemeğine gelmedin bakayım?" "Davetli olduğumu bilmiyordum Paşam. E sana ben bunları neden anlatıyorum?" Aynı çocuksulukla gülümsedi. "Bu sıcakta dışarı çıkılmaz!" dedi Paşa. ama direnmedi. "Evet. . Sonra: "Ben çıkmam!" diye düzeltti. Hem ben talihliydim de. olmaz olmaz. "Senin de el öpenin çok olsun evlâdım. Sonra Cevdet Bey'e dönerek: "Ne sıcak değil mi?" dedi. "Hay Allah. Şimdi insanların daha çok boğuşması. Yemeği kaçırdın! Ama ne olacak! Gönül sohbet ister değil mi? Kahve bahane!" Her şey boş diyen bir el hareketiyle söylemişti bunu." Cevdet Bey terleyerek. hamdolsun. Çocuksu bir tavır takındı: "Sen kaç yaşındasın?" "Otuzyedi!" "Ben. Orada oturdun. Seni beğeniyorum!" dedi. Kahve ve likör istedi. Elbette hareketli olacaksın!" diyerek övgüyü geri aldı. kulüpte yediği yemeği büyüterek. "Ben ona hesabını sorarım bunun. sızmak derler!" dedi.. Paşam?" diyerek ihtiyar adama yaklaştı. sen kadarken. Paşa'nın yanına. senden dört beş yaş büyükken vezirlik mertebesine." dedi. az önce uyuklamakta olduğu divanın köşesine geçti. yemekte fazla kaçırdım galiba!" Uşağa seslendi. Paşa: "Doğrusu buna uyumak değil. Ama o zaman başka za­ mandı." "Nasıl? Bekir bunu sana söylemedi mi?" dedi Şükrü Paşa ve öfkesinin yapmacıklığından Cevdet Bey'i yemeğe davet etmediğini hatırladığı anlaşıldı. yüzünü göremiyorum. daha çok çalışması gerekiyor. Paşa: "Aferin... "Gel bakayım yanıma. Kahveler ve küçük kristal bar­ daklar içinde likör geldi. "Öğle yemeğinde biraz fazla kaçırmışım." Cevdet Bey'in eline uzandığını görünce: "Yok.Cevdet Bey: "Uyuyor muydunuz. "Peki sen ne yaptın bakalım bugün?" Cevdet Bey ağbisini ve hastalığını fazla önemsemeden. erişmiştim. "Ha. Sonra. Haseki'ye yolculuğa hiç değinmeden bütün sabahını anlattı.. değil mi? Sen niye oturmuyorsun?" Gerinerek esnedi. kahve mi yoksa konyak mı? Dur kahveyle likör içelim. Sakalının ucunu kaşıdı.

Paşam. Bu çok önemli! Bizde herkes çünkü işi hemen aşırılığa vardırır. "Öyle olmak lâzım. çeneyi tutmak.." dedi." Bir daha boşalttığı likör kadehine gülümseyerek baktı: "Bunlar da ne kadar küçük. Senin ihtiyatlı halini çok beğeniyorum. Paşam. Sonra insan çenesini de tutmayı bilmeli. Dükkân ya!" dedi Paşa. Her şeyin hesaplı. dükkân.. Benim bütün hayatım çenemi . ya da namussuz. "Aferin. "Sen kimlerle gö­ rüşürsün. Bu iş ticarel kadar siyasette de önemlidir. Bu kahkaha. dikkatlisin. Konuşmadık!" "Konuşmadınız mı. bilmiyor mu?" "Konuşmadık. hırsız memurlar. başarmışsın da! Eskiden parayı ya kefereler kazanırdı. "Evet. kendisini eğlendirmesini dileyen bir bakışla Cevdet Bey'e baktı: "Daha ne yaptın bakalım?" Cevdet Bey suçluluk duygusuyla: "Dükkân çok vaktimi alıyor. İnsan içtiğini farketmiyor! Evet." "HımmmTNe diyor o? Şu bomba işi için ne diyor?" "Hiçbir şey bilmiyor. Yahut şişeyi getir!" Likörünü bir dikişte bitirdi.." Kadehini bir kere daha doldurdu ve bir dikişte boşalttı. Şimdi senin gibilerin zamanı. ihtiyatlı. Senin işin herkesinkinden zor! Aferin. Cevdet Bey kızardı. sana anlatayım. Sözünü ettiğim Fuat Bey!" "Bu Fuat Bey Selanikli mi?" "Evet Paşam. Paşam!" "Konuşmadınızsa bilmediğini nereden anladın?" Paşa Cevdet Bey'in şaşkınlaştığını görerek bir kahkaha attı. seni beğeniyorum. Likör bardağını bir dikişte boşaltarak bir de kendini kutladı.. Sen de çalışkansın. Madem bu kadar içtim. Gele­ cekteki damadının şaşkınlığını gülünç bularak bir kahkaha daha alıp Cevdet Bey'in sırtına bir şaplak vurdu. sen aşırılık etmiyorsun..Paşa: "Sen çilek likörü sever miydin?" dedi. Öyle olmak lâzım!" dedi. kendi zekâsından gururlandığı için patlamıştı. aşırılık etmi­ yorsun. aferin. ahbapların kimlerdir?" "Tüccarlar. Bir tüccar böyle olmalı! Sen bir Müslüman tüccarsın.. besbelli. "Haa. Odadan çıkan uşağın arkasından seslendi: "Bize daha likör getir. Sonra birşeyler anlatmasını.

dedi. Hele bir iki 53 .tutamadığım için boşa gitmiştir. sen ihtiyatlı bir insansın. Odaya kapanıyorlar. sonra hüzünlendi. Üstünden altı ay geçmiyor. Yanlış düşünce! Yanlışsa yanlış. Neden? Çünkü çenemi tutamadım. Odaya birden pat girerim. bir büyüğüne durumu anlat. Hemen Sadrazam görevden alındı. ama gene de dikkatli ol! Bir yerde bir şey görürsen. işin içinde vekiller bulunsa böyle mi olurdu? Yani diyorum ki." Birden bir kahkaha daha attı. Perşembe. seni de günaha batırmak istiyorlar. bu iş nasıl yapılır. Damadım olacaksın. biz Sadrazamla Babıâli'den süratle saraya koştuk. evkaf nazırlığına. Askeri Tıbbiye'de okuyor. "Üstelik Efendimiz'e yaranmak için de o kadar hizmette bulundum!" Bir süre sustu. Konya'da valilik yaptım. ben fikir beyan etmiyor. gençlik heyecanıyla atıldım: Aman Efendimiz. sigara içiyorlar. duyarsan bil ki. bunu düşünmüş. tısss susarlar. Bulaştırmalarına izin verme! Baktın niyetleri kötü. Şeye. bilmiyorsun?" Cevdet Bey: "Bilmiyorum!" dedi. vekillerin de bunda parmağı olsa gerektir. Bize görev yok! Üstünden yirmiyedi yıl geçti. Bir nasihat edeyim: Kimseye güvenme! Hele uluorta konuşanlara hiç güvenme. Şimdi benim oğlana yaptıkları budur! Benim küçük oğlan bu işlere heves etti galiba. Kadehini yeniden doldurup anlatmaya başladı: "Rahmetli Rüştü Paşa'nın himayesiyle nazır olmuştum. böyle üçbuçuk kişi ile bir büyük işe girişilir mi? Efendimiz benden ürküyorlar: Bu çocuk Padişah nasıl devrilir. "Aman iyi! Bilsen de kimseye söyleme. seni seviyorum. Sadrazamla Padişah konuşuyor. kendini kaptırmazsın. Paris'te sefirlik ettim. fısır fısır saatlerce konu­ şuyorlar. bu tehlikeli diye düşü­ nüyorlar.. Anlatayım. cuma günleri mektep arkadaşlarını konağa dolduruyor. Çoluk çocuk ihtilâlci oldu. koş git. bu Ali Suavî vakası oluyor. sordu: "Demek bu bomba olayı hakkında ne diyorlar. Olayı öğrendik. Bir ara Efendimiz: Bu heriflerin maksadı galiba bizi tahttan indirmekmiş. Sonra. bunu biliyor. Bize hâlâ görev yok! Yirmiyedi yıl Erzurum'da. sana ne Şükrü! Hayır! Ben çenemi tutamadım. Biliyorum. hep bekledim." Paşa birden he­ yecanlandı. ergeç seni de bulaştırmak isteyeceklerdir. Çünkü ortalık bir tuhaf. Oturuşunu değiştirdi. ama görev vermediler. Yeni hükümet kuruldu. dinliyorum. Beni de huzura aldılar. nasıl oldu bilmem.. gözüm tuttu.

diyorum. Ama herkes öyle karşılar mı? Bizim oğlan saftır. Kâğıthane'ye eğlenceye iner. Herkesi tanır. Çamlıca'daki köşkü satıyoruz. ama biraz kalın kafalıydı. Bu arabayı sattık. Kızların annesi zekidir.. "Bir araba vardı. bu devlette buna imkân yok! Benim işim bitmiş. kendi zevki için döşemişti. ama bak. Dikkatli olman gerekecek. ama siyasette. bir kır at ile bir yağız at bağlamıştı. kimseyle laubali de değildir. çevre ve ilişkiler önemlidir. Ama bunu kimler takdir edecek? Ben de başına bir şey gelmesin. İkiz at değil. herkes onu tanır. bizimki hayatı ne kadar sever!" Bir şey hatırlayarak ciddileşti. Bilmem an­ latabiliyor muyum?" "Anlıyorum Paşam!" "Aferin! Ben de anlıyorum!" dedi Şükrü Paşa. bundan sonra artık hiç hatır­ lanmayız. Yazık ki sattım. Ne saklayayım. O hayat adamı olacak. Tanıdıkları çoktur. yanlış anlaşılmasın diye saraya yazar durumu. oğullarımın annesi güzel olmasına güzeldi.. Beyoğlu'na gider. ama yaşamasını biliyor! İşte onu seviyorum! Çapkın bir şey! Çamlıca'ya çıkar. bizim küçük oğlan biraz böyle saftır. Evet. Nigân da bu havada yetişti. himayesine gireceği paşa iyi bir paşa olsa!" Kahkaha atarak kadehini bir kere daha doldurdu.. Zaten benim gönlüm -bunu yalnızca sana söylüyorum. Küçük oğlum işte böyle saftır. Şunu bil ki. Paşam!" "Ama. Sonra onu da söyleyeyim: Bu evin masrafı çoktur.tanesi. Çünkü çocuk saftır. bakarsın başı derde girer! Öyle değil mi?" "Evet.. Bu konağı da o çekip çevirir. düşünemez. fesat bilmez. Çoluk çocuk . ölçülüdür. Koca Abdülhamit'e bomba atıldı. hatta daha çok. Otuz yıl hatırlanmadık. Genç çocuklar. sever. yazık olur! Halbuki. Öyle kötülük. Ticarette insanın bağımsız bir kişiliği biraz olabilir. Babasına çekmiş! Tercüme Odası'nda bir küçük memur. bana düşman düşman bakarlar. bildiririm. "Çünkü kötü bir paşanın himayesinde insan harcanır. heyecanlılar.. Güldü: "Bizim zamanımız geçiyor. anlayışla karşılamak lâzım. ateşliler.büyükte. sen daha o kadehi bile bitirmedin! Onu bitir de sana da doldurayım. Çünkü fazla masraf oluyordu. Bari.. Onu gördükçe kendi gençliğimi hatırlı­ yorum! Acaba bizim oğlan hangi paşanın himayesine girecek? Çünkü bu da şart. devlette yükselmek için çalışkanlık ve zekâ kadar.

yanımda içmiyorsun. Dünya nimetlerinden bolca tattım. keyiflerin nelerdir?" Cevdet Bey: "Vakit mi kalıyor Paşam!" dedi. peki bu konuyu kapıyorum!" dedi. beğendim! Ama bu faslı bitirdik. hadi!" dedi Paşa.ihtilâlci. Abdülhamit'e bomba atılacağı kimin aklına gelirdi? O da tepetaklak olacak. Bu konağın masrafına ne dayanır? Haa. "Aferin! Şu kadarcık içsen ölür müsün? Getir bir daha dol­ durayım! Kendini biraz bırak canım! Anladım bana saygılısın. ne gördüysem onun devrinde gördüm. Beni yirmiyedi yıl hatırlamadı. yapış yapış bir şeydi. "Çapkın bir gülüş bu. "Olmaz canım! Ben. Paşam!" dedi. Kaşlarını çattı: "Ama seninle de iki lakırdı edilmiyor ki! Zaten hep ben konuştum. "Susuyorsun! Niye? Bu da aşırılık bak!" dedi Paşa. sen dinledin. Ama söyleyeyim. sen nasıl eğlenirsin. hamdolsun. yaşadım. Valiliğim sırasında Er­ zurum'da ucuz toprak buldum. şekerli. "Utanma işte!" "Sahi diyorum. çok!" Paşa başını sağa sola sallıyor­ du. devrilip gidecek. Kızlarım. Alayım dedim. sefirliği de. gel o zaman tavla oynayalım! Bileğin kuvvetli midir?" 5. Kendi yiyor. Likör. Kimse durumdan memnun değil. paşalığı da.. Nigân%ı geleceğinden hiç kuşkum yok. Eskiden Şehzadebaşı'na giderdim. oğullanm için fazla endişelenmiyorum. Ama sen? Yok. bize de birşeyler yolluyor! Bakarsın o da gider. Nazırlığı da. yok. şimdi onu da yapamıyorum. ona daha az saygı duyabileceğini sezerek korktu. onu diyordum.5 . valiliği de." Cevdet Bey'in suratındaki donukluğu görünce. ben bilirim. "Kibarlığına da diyecek yok! Ama bir şu kadehi bitiremedin! Sen çok ihtiyatlısın çok.. Gördüm. hiç çapkınlık yapar mısın." Cevdet Bey kızararak: "Sağolun." Paşa gene başını sağa sola sallayarak: "Ama bak gülüyorsun!" dedi. Başında bir kâhya var. Cevdet Bey utanarak kadehi dikti. sen de birşeyler yapıyor olmalısın ama. belki önemsiz ama. "Peki. Madem konuşmayacaksın. şimdi ahbaplığa başladık! Söyle bakalım. vefasız değilim. "Hadi. senden memnunum. Paşam." Cevdet Bey ilk defa Paşa'yı küçümsediğini.

Naime Hanım'a. ne yükü!" dedi. Sandalyeye oturdu. Konya'da yaptırdığı bir çeşmenin.• Cevdet Bey aynı donuk bakışlı suratını asarak: "Bilmem!" dedi. birkaç çapkınlığının ve evkaf nazırı iken geri çevirdiği bir rüşvetin hikâyesini anlattı. Cevdet Bey gene kaybetmeye başladı. bir kâtibin nankörlüğünü. onbire geldiğini şaşarak gördü. HAYATA İLİŞKİN Cevdet Bey tavla sevmezdi. Tavlayı kapayıp yeniden ayağa kalktı. Cevdet Bey'in kaybettiği oyunların birinin sonuna doğru uşak içeri girip Paşa'ya sokuldu: "Hanımefendi. Cevdet Bey'e döndü: "Sen ne dersin? Akşam birlikte kulübe gidelim mi?" "Aman Paşam. ZAMANA. Paşa heyecanlandı. Paşa'nın tavla zevkini ve gevezeliğini iğrenç buldu. Sonra birden ayağa kalktı: "Dur! Kaçta gelecekmiş? Bu saatte de çıkılır mı? Geç kaldı. Sen git sor bakalım. Şişli'ye gidiyorlarmış. Bir an Paşa'nın gerçekten kendisini kulübe çağırdığını sanmıştı. Sonra üstüste düşeş attı. AİLEYE. kaçta gelecekmiş. Sonra. arabayı istiyorlar!" Paşa: "Alsın. Tavlaya oturdular. Bir ara dışarı çıkan Paşa'nın arkasından saatine baktı. Az sonra. Dükkâna yetişemeyeceğini anlayarak öfkelendi. ama biraz kendini zorlayarak 56 8 . ben size orada yük olurum!" dedi Cevdet Bey. Bu sırada Paşa sefirliği sırasında Paris'te gittiği bir tiyatroyu. ama arkasından kahkaha atmadı. Paşa: "Yok oğlum. İlk iki eli üstüste mars olarak kaybetti." dedi. Sonra Paşa'yı istediği gibi eğlendiremediğini anladı. "Kulübe gideyim mi? Gidip biraz orada çene çalsam mı?" diye kendi kendine söylendi. iyi zar geldiği için birkaç kere kazanınca. "Ağbim can çekişirken ben burada tavla oynuyorum!" diye düşündü. Ben belki bir kulübe giderim. Kendisini hoş göstermeye çalışarak Cevdet Bey'e gülümsedi. alsın ben bu sıcakta arabayı ne yapacağım?" dedi.

"Seni beğendim! Seni beğendim. Ama burada? Tek kelime yazsam zülfiyare dokunur. sen şimdi bunu anlayamazsın? Hem öyle fazla kitap okumuş birine de benzemiyorsun ! Alınmıyorsun ya?" Cevdet Bey: "Rica ederim. benim gibi insanlar. Başım belâya girer. "Kimbilir benim de sarhoş olduğumu düşünüyorsundur. Hepsi padişahımıza düşman!.. yok. ama söyleyecek sözü bulamadığı için yalnızca terliyordu. çünkü kendime benzettim!" diye söylendi. Cevdet Bey gülümsemeye. Oğlum. bu yaşa gelince hiçbir şey yapmamak için yaşarlar. "Niye böyle olduk? Bütün bunlar neden? Niye bomba atıyorlar?. "Kızımı bir tüccara vereceğim aklıma gelmezdi. gazetelerde tefrika ediliyor. seve seve veriyorum. iyi. "Ama. ya da umutsuzluktan. İçeri uşak girdi: "Hanımefendi Naime Hanım'da az kalacakmış. Sonra kederlenir gibi oldu: "İşte. anladım. "Yaşasın benim küçük saf oğlan! Hımmm! Peki ne yapmalı sence hayatta? Yok. Paşa: "İyi. Üstelik bile bile. kibarsın. Günü nasıl doldurayım diye düşünmüyorum. eğer ağzımdan kaba sözler çıkıyorsa sana kendimi yakın hissettiğim içindir!" Unuttuğu bir duayı hatırlamaya çalışıyormuş gibi durup kendini zorladı. "Tamam. olup biteni olağan karşılamaya çalışarak Paşa'ya bakıyor. birşeyler söylemesi gerektiğini anlıyor. Biraz öfkelenmiş gibiydi. kendini divana attı.söylemişti bunu. Kızları da alıyormuş. Bir hamamböceğine bakar gibi Cevdet Bey'e baktı: "Tüccar!" diye fısıldadı. hemen gitsinler!" dedi. Odanın içinde sallanarak aşağı yukarı yü­ rüyordu. oradakiler oturuyor. oğlum. . Kah kah." Ya ayakta daha fazla duramadığı için.. seni takdir ediyorum. hürriyet! Yaşasın Jöntürkler. Bir paşayı böyle hiç görmedin değil mi? Zaten yakından kaç paşa gördün. Paşa odanın ortasında durdu. Kitap oluyor. beni yanlış anlama. yazıyorlar. Hemen geleceklerini söylediler!" dedi. biliyorum!" dedi Paşa. Cevdet Bey'e baktı. Dimyat'a pirince giderken hikâyesi olur." Bu son cümleyi sesini kısarak söylemişti. Burada hürriyet yok. Paşam!" dedi ve terledi. değil mi? Avrupa'da gördüm. Hatıralar yeter! Ama insan onları birisine anlatmalı. geç kalmasın. kaç tanesinin sohbetine katıldın? Sen Nedim Paşa'yı nereden tanıyorsun bakayım?" Cevdet Bey: "Dükkânıma gelmişti!" diye mırıldandı.

evet. Gittik. Bu zeki bir kadın.. "Otur oturduğun yerde!" dedi Şükrü Paşa. Piyano istediler. Çalarlar. Kitaplar okurlar. Bunları nereden öğrendiniz. nazik alafrangalıklarına alışamadım. maymun gibi taklitler yaparlar. Onların bu ince.. ben adamı kolay kolay bırakmam! Dur bakalım! Yoksa sözlerimden alındın mı?" Cevdet Bey cevap vermedi.. Hareketlerinden ve rahatlığından Paşa'nın içki buhranlarına alışık olduğü_anlaşılan uşak: "Efendim. düşün­ mezler. Severim. Sabah bizimki ağzımı aradı. anlamam.. Mezar gibi konağı ben ne yapayım? Hem bunlar. hoşlanırım. "Seni takdir edi­ yorum. hareketli olmalı. sizi rahatsız etme­ yeyim!" dedi. Bunu aklına koy. Biz ise aynı yerde otluyoruz. Önüne baktı. Sen de kahve ister misin oğlum?" Cevdet Bey: "Paşam ben kalkayım artık.. okudukla­ rından sözederler.. hi hi hi gülüşecekler.söyle. Hâlâ dikilip bekleyen uşağa çıkıştı: "Ne duruyorsun. elbiselerden konuşurlar. bir ahbap gibi anlayışla gülümsedi. ama izin veririm. Böyle daha iyi. dedikodu edecekler. Koskoca fabrikalar. Bir uşak gibi değil. gördük: Herifler neler yapmış. çayınızı getireyim mi?" dedi. kendi aralarında şakalaşırlar. Şu konağın neşesi kaçar. istasyonlar. fesat başlar. Bazan düşünüyorum: Keşke bu ikinci hanım biraz daha güzel olaydı da aptal olaydı. Onu da aldık.. sefireliğini hatırlayacak. eğlenirler. "Nasıl? Gidiyor musun? Yoo. Bunun üzerine bir taze alayım mı? Ama yazık olur. sonra pişman ederim!" diye bağırdı. Güne biraz neşe katayım dedim. kızlar da şiir okur bakarsın. severim! Ben böyleyim. ne duruyorsun!" dedi Paşa. Orada ne yapacaklar? Ha ha ha. Kızları da öyle. bu Avrupa âdetleri lâzım. Nigân'ı ilk isteyen sen değilsin!" Ayağa kalktı. Arabayı bekleriz. "Önden kahve de getir. 58 . İki orta kahve!" Cevdet Bey'e döndü: "Ortaydı değil mi?" Gene odanın içinde aşağı yukarı yürüdü: "Belki fazla içtim. Beni bazan kaba saba bulurlar. Fitne. Onunla Fransızca konuşacak. Çay içip şundan bundan ko­ nuşacaklar. Paris'e sizi götüren kim. Eve çağırmak istiyor. Hatta. çünkü bir ev neşeli. okurlar. Konak konak dolaşıp elbise dikiyormuş. seninle kulübe gideriz! Onlar nereye gidiyor? Naime Hanım'a. "Getir. Bir Fransız terzi karı gelmiş.. öfkeme bakma.

. "Ha şöyle!" dedi Paşa." Bir çapkınlık arkadaşıyla>konuşuyormuş gibi gülümsedi: "Ni­ şanlını görmek istiyorsan gel!" Cevdet Bey'in içinden kalkıp bakmak geldi. Bari yemeğe çağırsaydım seni! Bekir'e söylemiştim. ama gözü doymaz da değildir. zariftir.. incedir.. Ki­ taplar. Bu konakta iyi ne varsa öğrendi. Dünyayı çok görmemiştir. Zaten biz onun hiç farkına varmadık. Çalışmayı da biliyorlar. Türkân daha sevimlidir. yemek yiyor. Ama nerede? Sizin yaptığınız almak satmak. kızlarımın içinde en sevdiğimin o olduğunu söyleyemem.. Kanaatkardır diyemem. Sarhoş gibi yalpalayarak pencereye yürü­ dü. Kabahat bende. Onu hediyelerle. "Istiyorsundur.oteller. ama sanma ki. Hah. ama çekiniyorsun. . Pamuğu. gel bak. ne de az. Fransız romanları da okur. Şimdi arabaya binecekler. Şükran da bana benzer. Niye onu buraya çağırmadım ki? Sanki buraya gelse ne olur? Ben o kadar geri kafalı mıyım? Üstelik herkesle oturuyor. Akh iıaşmdadır. şimdi binerlerarabaya. almak satmak. Nigân'ı sana verdiğim için gönlüm rahat. Ben bile bu yaştan sonra kulübe gidiyorum. biliyorsun. Nigân içe kapanıktır. arada ceplerinizi doldurun.. Efendimiz'in polis romanı dinlemesi gibi okur! Alafranga hayatı sever.küçük eğlencelerle oyalayabilirsin. ama utandı. tütünü vagona yükleyin. Ne kelime be: Kulüp! Bize de fabrikalar lâzım... Bu konuda sana ayak uydurur herhalde." Paşa odanın içinde geziniyordu." Cevdet Bey utanarak ve hoş bir şaka işitmişmiş gibi gülüm­ seyerek ayağa kalktı. okumaya çok düşkündür. İnsan nişanlısını görmek istemez mi yahu? Onun nasıl bir insan olduğunu biliyor musun bakalım? Söyleyeyim: Bizim Nigân zeki bir kızdır. Paşa: "Görmek istemiyor musun?" dedi. Yok ama. eğlenmeyi de. Ama gördün. lambayla kumaşı vagondan indirin.. Arabaya binip gezmekten hoşlanır. vakkvgeçirmek için. dünyanın en güzel kızı da değildir.. ama gene laf aramızda kalsın. unutmuş! Gel oğlum.. İşte öyle okur. ama ölçülüdür. Demiryolu da yapıldı. gene de seni beğeniyorum. Birden pencerenin önünde durdu: "Bak. bak işte araba ^eldi. Ne istediğini bilir. Kibardır.. fincan takımlarıyla -fincanlara. şiirler okur dedim. porselene bayı­ lır.. Ne çok bilir. Kim yapacak? Sizin gibi tüccarlar.

"Ağbim ölüyor!" diye mırıldandı. utandı. sağa sola bakınarak teker teker kızlar ortaya çıktılar. 60 . Arabacı. Rüya gelip aklına yerleşti. Paşa hâlâ gevezelik ediyordu. Kızlar teker teker Paşa'ya yaklaştılar ve dizilip elini öpmeye başladılar. Korktu. nemli elinden ve kendinden tiksinerek. aralarında konuşarak. beklenmedik bir şey oldu. Saatin tıkırtısını duyar gibi oldu. "Onlardan biri!" diye korkuyla söylendi. bakıyordu. Paşa'nın kahkahasından bunun Nigân'ın annesi olduğunu anladı. gereken yere yerleştiriyordu. Bir at homurdandı. Paşa'nın hırıltılı sesi dinsin. arabanın kapısını açmıştı. Paşa: "Aa. Terleyerek. Dükkânını ve Eskinazi'yi aklından geçirdi. "Bir aile!" diye mırıldandı. Terledikçe kanına kir ve suç pom­ palanıyordu." Tasarladığı ailenin içine o gölge gibi hafif ve ince kızlardan birini yerleştirmeye çalıştı. Öteki arabaya binenleri gördü. Kızlar hareketli ve neşeli gözü­ küyorlardı. Cevdet Bey. Cevdet Bey taşlıkta önce beyaz elbiseli.kötü ne varsa gördü. hareket dursun istedi. Seyfi Paşa geldi!" diye bağırdı. "Hay Allah razı olsun Seyfi senden!" Gelen arabanın içinden hafif kambur. Duyguyla değil: Duygu. Birden bahçede bir hareket oldu. durmadan gözlerini kırpıştırır. kıpırdanması zor bir şeydi. Gene bir suçluluk duygusuna kapılır gibi oldu. bir tek aklıyla kavrayabiliyor. "Bir aile. serin yıllardır beklediği. anlaşılır oldu: "Her şeyi düşündüm!" diye mırıldandı. hareket ediyor. "Ben neyim?" diye söylendi. Uzak ve belirsiz olan şey kesinleşti. Cevdet Bey o uzak yerden Bir tekerlek gıcırtısı duydu. kara sakallı biri hızlı hareketlerle çıktı. bir kötü alışkanlığı vardır. Suçluluk duygusuna daha çok gömüldü. Başını gururla geriye attı. Yüreğinin hızlı hızlı attığını farketti. Sonra. Bilmem kötüyü alışkanlık edindi mi? Haa." Arabayla harem kapısı arasında bir çınar ağacının gölgelediği taşlık vardı. Ne kadar uzak. İşte çıkıyorlar. ağacın altında. ne kadar belirsizdi! Onu aklıyla. Cevdet Bey hangisinin Nigân olduğunu anlayamadı. aşağıda. uzun boylu bir kadın gördü. Derken. hayalini kurduğu şey duruyor. ama duymuyordu. Daha bakmak istemedi. Orada. gülüyordu. vicdan gibi ağır. "Benim burada konakta olduğumu bilmiyorlar!" diye düşündü. uzun boylu.

_ "Bak işteySeyfi vefalı dost!" derli Şükrü Paşa. "Tüccarım ben!" diye düşündü. özür 61 . Kızlar bir anda arabaya bindiler. Sözünü. Kendini Efendimiz'e beğendirmesini bildi. Seyfi Paşa. Londra'da sefirlik etti... Şükrü Paşa birşeyler anlatıyordu. ya. Cevdet Bey.. aklını kullanması. eğilip bir paşa elini öpen şey ile bütün bir hayatı geçireceğini düşündü. onu görüverdin işte! Aferin Seyfi'ye. Uşak içeri girdi: "Seyfi Paşa geldiler!" dedi. tasarılarının içine yerleştirmeye çalıştı. gerçek dostlarının sayısının gittikçe azaldığım.. Cevdet Bey koltukta kıpırdanıyor.." dedi. damadını da artık bir arkadaş olarak gördüğünü söyleyerek bağladı. Cevdet Beye döndü: "Seyfi de işle benim himayeme aldığım insandır.. Demek öyle. Belki. Birden Seyfi Paşa: "Ne iş yaparsınız siz evlâdım?" dedi. onu dinlediğini gösteren bir tavır takındı. ama halinde içtenlikten çok. Uşak kahveleri getirdi. Cevdet Bey'i gözünün ucuyla süzüyor. O. Şükrü Paşa: "Müstakbel damadımla tanışmış miydin?" diyerek Cevdet Bey'i tanıştırdı. uzaklaşan arabanın arkasından baktı. Şükrü Paşa misafirine illifat ediyor. Cevdet Bey. Seyfi Paşa'nın kibirli bir hali vardı.. kıpırdanan.Şükrü Paşa: "Aferin! Görüyor musun bizimkileri. Bugün efkârlı olduğumu. Sonra bütün gücünü vererek oradaki o hareketli şeyi. buyursun!" dedi Şükrü Paşa. Cevdet Bey. "Tüccarım paşam!" . Oturdular. biliyorum. "Biliyorum. Onu kavramak için.. sohbet istediğimi nasıl anladı?" İki paşa kapının önünde kucaklaştılar.. "Tüccar. çok uğraşması gerektiğini anladı. Seyfi Paşa'nın elini öpüyordu. aradığı sohbeti pek az kimsede bulduğunu söylüyordu... Tüccar. "Belki." diye mırıldandı Paşa ve yeniden ev sahibine dönerek. Az önce kesinleşen o şey şimdi daha uzak ve belirsiz oldu. "Bu da işte seninki!" Cevdet Bey terledi.!' diye endişeyle mırıldandı.. "O nedir? Ne istiyor? Nasıl?" diye korkuyla mırıldandı. Ama sen çok dalgınsın! Hah hah! Sahi onu gördün değil mi? Ya. Benim gibidir. Benden akıllı çıktı.

dileyen birşeyler vardı. Cevdet Bey telâşla düşündü. bu duyguların kirlenmesinden korkmaya başladı. eşyanın içinde kendisini korkutan. Sonra konuğunun dizine bir küçük tokatçık vurarak: "Ne tatlı anlatırsın sen!" dedi. gerçek bir zafer duygusuyla hissetti ve heyecanlandı. son günlerin yeni siyasi dedikodularını anlatmaya başladı. Seyfi Paşa suratını astı. "Vefa'da." Seyfi Paşa Cevdel Bey'in cümlesini yarıda keserek: "Bu kadar Fransızca bilmeniz bile iyi bir şey çocuğum!" dedi. Çayını bir an önce içip bu konaklan hemen çıkmak geldi içinden. "Öyle. "Böyle olmamalıydı. sakalları da gömleğine sürünen Seyfi Paşa'yı. "Nigân ile Nişantaşı'nda o evde oturacağız!" diye düşündü. anlaşılmaz ve ulaşılmaz gözüken her şeyin gülünç ve çürümüş olduğuna inanarak neşelendi. Nigân'ın arabaya binişini hatırladı.. anlatırken kamburu daha çok çıkan. "Hemen kalkıp çıkayım. je lis Balzac. şimdi nerede oturuyorsunuz?" diye homurdan­ dı. Bu sırada uşak elinde çay tepsisiyle içeri girdi. onu keyifle dinleyen Şükrü Paşa'yı seyrediyor. ama hemen he­ celeyerek söyledi: "Monsieur. Sonra Cevdet Bey'e dönüp "Siz nerede oturuyorsunuz?" diye sordu. O kadar neşelendi ve heyecanlandı ki. Bir ara. Paul Bourget et. "Çörek de getirseydin!" dedi Şükrü Paşa. Cevdet Bey: "Nişantaşı'nda oturacağız!" dedi. Cevdet Bey. Paşa: "Hayır. ötekinin de az önce elini öptüğünü hatırladıkça rahatsız oluyordu. heyecanlandı. Sonra. Ben daha iyiyim!" diye düşündü. Seyfi Paşa birden: "Quels livres lisez-vous mon enfant?" dedi. şimdi!" diye mırıldandı. Beklediği gibi öfkelenmediğini larkederek sevindi. Bunda bir çirkinlik var. "Konuşa konuşa da açılırsınız!" Sonra yeniden ev sahibine dönerek." dedi Cevdet Bey. evet. Onun kendine göre olduğunu. Çaylarını içerlerken Seyfi Paşa bomba olayı ile ilgili dedi­ koduları anlatmaya başladı. Nigân'ın bu paşalardan birinin kızı olduğunu. Haliyeler dikkatli çalışmadığı için 62 . ben onlardan iyiyim. Ben daha temizim!" Birden bu odada. Ben ilerdeyim.. Musset.

Uşak. dar ağızlı. Derken. Ayvaz kapıyı açtı. pırıl pırıl güneşi farkedince ferahladı. Cevdet Bey. Şükrü Paşa. Derken. olay sırasında kimin kahramanlık gösterdiğini. konuşmaya yetenekli bir papağan satın alınarak derhal gönderilmesi.." Birden Cevdet Bey ayağa kalktı: "Ben gidiyorum Paşanı!" dedi. Bomba olayı sırasında kimin nasıl korktuğunu anlatarak eğlendiler. Eli öpmedi. Abdülhamil'in cesaretinden. ko­ nuşmaya yetenekli olan papağan yoktur. tüyleri beyaz.' Şifreli iradeyi alınca eteklerim tutuştu. Ayağa kalktı. İkinci kâtibe. Seyfi Paşa'nın elini aceleyle sıktı.' İkinci kâtip: 'Belki aradaki farkı bilmeyebilirler. Cevdet Bey dışarıdaki geniş ve temiz göğü. İki paşa korkaklık edenlerden keyifle sözedip neşelendiler. düğünden önce daha görmek isterim seni!" de­ di. Sonra. Arkasından gelen Şükrü Paşa'nın elini öpecekti. dur şu hikâyeyi elinle!" dedi Şükrü Paşa. Saatin tıkırtısını duydu. bu keyfi konyakla taçlandırmak isteyerek uşağına seslendi. Hafif ve serin bir rüzgâr vardı.. "Dur. konu zor durumda olan Fehim Paşa'ya ve metresi Margaret'c geldi. bir kakatoa alıp yollayalım!' dedi. Paşalar. Kâtibe dedim ki: Biliniyorlarsa öğrensinler! Siz de dediğim telgrafı şifreleyiniz'. Derhal Londra hayvanat bahçesi müdürüne telefon ettim. Yalnızca gülümsedi. Zaptiye Nazırı'nı ve tahkik komisyonunu uyarmış. "Nigân!" diye düşündü. Merdivenlerden indi. 'Şu cevabı yazınız!' dedim: 'Başı beyaz tepeli. Sadrazam Ferit Paşa. kimin korktuğunu anlatmaya başladı. Seyfi Paşa Londra sefiri iken başından geçen bir olayı anlatmaya başladı: "Bir gün sefarete Başkâtip Tahsin'in imzasıyla şu şifre geldi: 'Başı ve bütün tüyleri beyaz.. Öğrendim ki kuşun adı başka. Seyfi Paşa'nın bir yakınına bugün bir iz bulunduğunu söylemiş: İçine bomba konan arabanın kayıt numarası anlaşılmış. "Gene gel. Sendeledi. Şeyhülislâm Ccmalcttin Efendinin talihinden ve bombayla ölen yirmialtı kişinin ta­ lihsizliğinden sözetmeyc başladılar. Tarif edilen kuş papağan değil kakatoadır.Hünkâr.. . Odadan çıktı. Sonra Cevdet Bey'in asık suratını gördü ve neşesi kaçtı. geniş kalçalı kadehlerle konyak getirdi. bıraktı. Öfkeme hâkim olamadım. gene gel.

Cevdet Bey bahçe kapısından içeri girerken bu evin gördükleri arasında eıı iyisi olduğunu bir kere daha düşündü. Cevdet Bey saatine baktı: Oniki. Aynı bahçede bir ıhlamurun gövdesine kurulmuş salıncak kendi kendine sallanıyordu. Araba Teşvikiye Camii'nin önünden geçiyordu. heyecanlandı. "Bütün gün boşa gitti!" diye düşündü. Bu gücün neden kay­ naklandığını. Nigân'ı seveceğini seziyordu. Onu sevmek istediğini önceden çok düşünmüştü. Genç ve alçak ağaçlardı. iyice aşağı inmişti.NİŞANTAŞI'NDA BİR KAGİR EV Güneş bahçeyi yakmıyordu. eski ve kendisine uzak olsa da. Arabacıya Nişantaşı'nın köşesinde ineceğini söyledi. Yalnızca bu sağlıklı gücü ve zayıf güneşi. çiçeklerin arasından yürüdü. Kagir evin önünde ve bahçesinde ıhlamur ve kestane ağaçları vardı. Kaç zamandır duymadığı bir iç huzuru duyuyordu. Kapıyı çaldı. gözlerinin nemlenmesinden korktu. Haklı olduğunu bir kere daha dü­ şündü. nasıl ortaya çıktığını düşünmek istemedi. bakımlı gül fidanlarının. İki çocuk bir bahçede konuşuyordu. Bir konağın arka bahçesine çamaşırlar asılmıştı. sağlıklı bir gücün farkına varmıştı. Bir ihtiyar ağır ve dikkatli adımlarla avludan sokağa çıkıyordu. "Yaşıyorum!" diye mırıldandı. 9 . Nigân'ın şimdi kendisini sevmediğini de bi­ liyordu. ama içinde yıllardır taşıdığı taze. evin gölgesi üzerlerine vuruyor. Cevdet Bey. Serin ve hafif bir rüzgâr ceketinin eteklerini kıpırdattı. Sokağın iki yanında ıhlamur ve kestane ağaçları dizilmişti. Cevdet Bey. Daha önceden farkına varamadığı. Az önce üzerinde Nigân'ın gezindiği taşlıktı bu. "O bana göre. ailesi ne kadar tuhaf. kocasını sevmek için yetiştirildiğini de biliyordu. Bahçe kapısıyla ev kapısını birleştiren çakıl kaplı yoldan. Avluda büyük çınar ağaçları vardı. Nişantaşı'nın köşesinde duran arabadan indi. bekledi. Ama az önce gördüğü o hareketli şeyin. rüzgârla birlikte hı­ şırdıyorlardı. Onu hakediyoruın!" diye düşü­ nerek bekleyen arabaya bindi. ama canı sıkılmadı. uzun zamandır sigara içmediği için ağzına ve bütün gövdesine yayılan temizliği hissederek taşlıkta yürüdü.

Cevdet Bey içeri girdi. yuvarlak yüzünü neşeli buldu. çocuğa: "Sen bizi burada bekle bakalım!" dedi. Bütün eşya toz içindeydi. Duvarlarda sakallı ve şapkalı çirkin ihtiyarların fotoğrafları asılmıştı. evi bundan önceki gezisinde görmüştü. "Haber vermediler mi?" "Verdiler. düzensizliğin içinde. Ayaklı bir lamba başını hafifçe yana eğmişti. "Evi mi gezmek istiyorsunuz?" dedi ihtiyar.kimse açmadı. kıvrımlı koltukların arasında kırık dökük masalar. Madam adada!" "Biliyorum! Geç kaldım değil mi?" "Sabah madam buradaydı. Yerler parke ve kirliydi. Merdivenlere doğru yürüdü. "Adada bir dostu varmış!" "İnsan hiç evini böyle tutar mı?" dedi Cevdet Bey. Kapıyı kapadı. Arkasından çocuk geliyordu. Eşya anlaşılır gibi değildi. bir de. Bütün bu pisliğin. Hole bakan kapıların birinden içeri girdiler. bahçıvandı. Ağzının arandığım anlayan bahçıvan: "Kocası ölünce madam burayı satmaya karar verdi. 65 . ama insan bütün bunların arasına kendi hayatını ve tasarılarını sığdırabiliyordu. Cevdet Bey: "Ne kadar dağınık!" dedi. Bir sehpanın üzerinde kırık bir şamdan duruyordu. Az sonra kısa boylu. Cebinden bir anahtar çıkardı. Bahçıvan. sehpalar vardı." dedi bahçıvan. üzeri dikkatle örtülmüş bir koltuk duruyordu. kenarda. Kapıyı açtı. Pancurlar kapalı olduğu için evin içi alacakaranlıktı. Bunu neden söylediğini anlayamadı. bir çocuğa rastladı. iri elli bir ihtiyarla geldi. Çocuk birisini çağıracağını söyleyerek koşup gitti. ama Cevdet Bey kapının önündeki aynada kendini gördü. Dönüp bahçede gezinmeye başladı." dedi. Köşelerde defne dallarını. Salona açılan bir odada yalnızca bir piyano ve taburesi ve eski bir sandalye duruyordu. Cevdet Bey daha önce de gezmiş olduğu bu salonun eşyasını gene hayretle seyretti. gül çiçeklerini ha­ tırlatan alçı kabartmaların arasından tombul melekler uçuyordu. Yaldızlı sandalyelerin. Cevdet Bey ihtiyarı. kenarları kakmalı. İnce uzun gövdesini dinç. Tahta bir küllüğün bir köşesi yanmıştı. köşeleri. Taş merdivenler genişçe bir hole açılıyordu. Tavanlar yüksek değildi.

Aşağıya en alt kata indiler. 66 . iki kişilik uzun yastık gözüküyordu. Bahçıvan küçümseyici bir tavırla resme bakarak: "Mösyö öldü. bu aşağıdakini alaturkaya çevirmeye karar verdi. Cevdet Bey iki hafta önce burayı gezdiğinde ortalık bu kadar düzensiz ve bakımsız değildi. Bahçıvan buraya madamın kıymetli eşyayı koyduğunu söyledi. bir de yazı masası yerleştirmeye karar verdi. parfüm kokan bir sabahlığı görmemek için başını yukarı kaldırdı. O zaman kendi eşyaları ve düzeni içinde gördüğü evden tasarılarına uygun bir ev çı­ karması zor olmuştu. Burada iki oda vardı. battaniye. Buradaki küçük pencereli küçük odalarda Cevdet Bey ahçıların. şapkalı ihtiyarlar surat asıyorlardı. Evin sahibi Yahudi hakkında Sirkeci'de soruşturma yapmıştı. Duvarlarda gene sakallı. Büyük ve geniş yatağa. Cevdet Bey buraya bir kütüphane yaptırmaya. İyi insan değildi. hizmetçilerin geceleyebileceklerini düşündü. kutular duruyordu. ya da konukların kullanacağını düşündü.Geniş ve kısa bir koridordan yürüyüp arkaya geçtiler. Cevdet Bey. Cevdet Bey Şükrü Paşa'nın konağının penceresinden bakarken gördüğü şeyi hatırlamaktan korktu. Bir an. Arkadaki büyük odada büyük bir yatak vardı. Oysa şimdi. Pancurları açık kalmıştı. Bahçıvan sigaranın dumanını resme doğru üfledi: "Mösyö tüccardı!" dedi. Aşağı kattaki hela da yukarıdaki gibi alafrangaydı. boş odalara bakarken bunları hayâl ettiği gibi döşeyebiliyordu. Duvarda bir genç karı-kocanın resmi asılıydı. Cevdet Bey bu odaları çocukların. Arkada bir başka oda daha vardı. ama bahçeyi severdi. kırık sandıklar. Bahçenin huzurlu. lekelenmesinden korktuğu şeyler kire ve kana bulanacakmış sanarak ürperdi. lekeli örtüleri. her şey altüst olacakmış. "Karı şimdi paraları yiyor. İkisi de boştu. Çarşafların kıvrımlarını. Yerlerde kâğıt parçaları. Yandaki oda kilitliydi. Toprağı bol olsun!" dedi. sakin ışığını alıyordu. Amerika'ya gideceklermiş!" Cevdet Bey de az çok biliyordu bunları. Dar ve karanlık bir merdivenle çıkılan üst kat da aşağısının aynısıydı. iki kişilik yastığa ba­ karken tasarılarına ve hayatına ilişkin hiçbir şey düşünmek istemedi. darmadağınıktı: Çarşaflar.

dostluk ve kardeşlik duygusu uyandırarak batıyordu. "Alacağım!" diye düşündü. madam hemen satmak istiyor!" "İyi!" dedi Cevdet Bey. yapraklar dönüyor. Laf olsun diye: "Bahçe çok bakımlı. Ağacın altına oturdu. Dışarıda çocuk bekliyordu. ama kapı sıkı sıkıya kapanmış. Utanmış gibiydi. kilitlenmişti. Bahçenin tam ortasındaki bir kestane ağacının altına iki sandalye kon­ muştu. Kapıdan çı­ karlarken Cevdet Bey gözünün ucuyla bir daha aynaya baktı: Her şey tasarladığı gibiydi. Çocuk bahçede geziniyordu. her şey serin akşam rüzgârının içinde hareket halindeydi. 67 . Arka bahçede de kestane ve ıhlamur ağaçları vardı. Mutfaktan arka bahçeye geçilebilirdi. Güneş insanda hüzün değil. "Bu bahçeyi çok severim!" dedi bahçıvan. Yanında geniş bir mutfak vardı. Çiçekler kıpırdanıyor. Bahçıvan oraya ön kapıdan çıkıp gidebileceklerini söyledi. neşeli ve hışırtılı dalları ve bir minare gövdesini hatırlatan geniş gövdesinin yanında bu iki sandalye çok küçük ve çok zavallı gözüküyordu. "Yaa!" dedi bahçıvan." dedi.Çamaşırhane olarak kullanılabilecek odaya girdi. "Alayım burayı değil mi?" "Alın beyim. "Ben burada doğdum. Bahçede de. Gülüştüler. Cevdet Bey birden bahçıvana yakınlık duyarak. Onlarla birlikte arka bahçeye geldi. hoş bir yer şu Nişantaşı!" dedi. Cevdet Bey küçük bir geziden sonra dönüp evin arka yüzüne baktı: Yüzü saran sarmaşıklara güneş vuruyordu. Bahçıvan: "Sen şimdi alıcısın değil mi?" dedi. "Bu serin rüzgâr ne hoş!" diye mırıldandı. Cevdet Bey: "Evet. Ağacın eve ve göğe sarılır gibi açılan büyük kolları. Birlikte Harbiye tarafından batan güneşe bakıyorlardı. Aynı sakin ışığı gördü. alın burası çok hoştur!" dedi bahçıvan. Heyecanlanmıştı. ağaçta olduğu gibi. Karşısındaki sandalyeye de bahçıvan oturdu. Cevdet Bey pancurların arasından arka bahçeye baktı. otlar ve ince fidanlar ileri geri sallanıyordu. Gene üstünde görünmez bir zırh varmış gibi kendini güçlü hissetti. Cevdet Bey de sigarasını yaktı. "Fiyatta anlaşırsak!" "Anlaşırsınız. anlaşırsınız. bahçıvana uzattı. Cevdet Bey cebinden sigara paketini çıkardı.

o da hoşlanıyor.. toprağı sever. Sonra paşaların. Ağaçlar kesildi. Padişahımız da ahşap camiyi taşlan yeniden yaptırdı." "Adı ne?" "Aziz!" Cevdet Bey gene karıncalara baktı. fidanlar söküldü. yollar açıldı. Ahırlara ikişer üçer araba soktular. "Bahçeyi. "Ben çocuğu da bahçıvan yapacağım!" dedi ihtiyar. Öteki bahçıvanlar da geldi. Bir yerde iki karınca bir kabak çekirdeği kabuğu taşıyordu. Sonra ona da bomba attılar işte. Ayaklanılın arasından ince ve uzun bir karınca yolu geçiyordu. çilek tarlaları ve incirlikler varmış. Sonra. Sonra Sultan Mecid bir sünnet düğünü yapıyor. misafiri geliyor. buralarda bostanlar. ayaklarının arasında gezinen ka­ rıncalara bakıyordu. çağırırlar. tüccarlar geldiler. Bu altı yıl önceydi. hizmetçiler. soruyorlar bunun bahçıvanı kimdir. "İşte bu konaklar yapılınca bahçe merakı aldı yürüdü." Cevdet Bey bahçıvana değil.burada öleceğim. Şimdi bostan az kaldı. ağaçları. Sonra camii yaptılar ki ben de biliyorum. aşağı köşedeki. Birinin bahçesine bakıyorum. Zen­ ginler buraya yerleşmeye başladılar. Ben yeni doğmuşum. Eskiden. Buraları eskiden bostaıılıktı. Biz bütün bu konakların. uşaklar. beğeniyor. Ağaçların arasında geziniyordu.. Bu işi yapsın. Sonra bostanları bozup konaklar yaptılar. Konaklar dikilince bu bahçe merakı çıktı. Taa buradan sesi duyuldu.. Babanı bostancı. derler: Öyle oldu ki artık ben bahçelere yetişemiyorum. Padişahlar karşı yamaçlardan tüfek atıyorlar. Arabacılar. hatıra diye bu nişan taşlarını dikiyorlar. Okuyamadı. O delikten bahçenin başka köşelerine yayılan başka yollar da çıkıyordu.. Onlar taş ve beton yapılar diktiler. Cevdet Bey başını kaldırarak bahçıvanın çe­ kirdek yiyen oğluna baktı." 68 . o çifte sarayları yapıyorlar. beylerin arkasından Yahudiler. alıcılar. yanaş­ malar çoğaldı. efendime söyleyeyim. Sonra küçüklüğünden kalma bir alışkanlıkla birini deliğe kadar izlemeye karar verdi. Sonra. Yol kıvrılarak kestane ağacının yanındaki bir deliğe giriyordu. yüz yıl önce... Ben bostancılık da yaptım. Ermeniler. Babam bostan bekçisiydi... Konaklara kocaman ahırlar yapıldı. Ahşap konaklar büyüdükçe büyüdü. benim bahçeme de bakar mısın. bostanlar kalmadı. beni söylüyorlar.

iki karınca. Her gün bu vakitte. Acele acele birşeyler söyledi. Kapının önünde bahçıvan: "Burayı al da. Şu ağaç gibi. Sonra Beyoğlu Caddesini. Çocuğun olmazsa böyle olur. Köksüz kaldılar.. dükkânını. Bir üçüncüsü yanlarından geçerken onlara takıldı. Oysa toprağa iyice kök salıp da yaşamak lâzım. Serin ve hafif rûzgâuıı keyfini çıkararak. ama Cevdet Bey'de her gün bu saatlerde uyanan hüzün ve iç sıkıntısı uyanmadı." Cevdet Bey: "Hep böyle eser mi?" dedi. birşeyler taşıyan karıncalarla kaynadığını düşündü.. Kalfası da Ermeni'dir. Uyuyakalan arabacıyı uyandırdı. Madam her şeyi satıyor.. değil 10 . ama bahçeyi severdi. sonra ayaklarıyla dostlarına bir dokunup yuvasına koştu. çok sağlamdır!" dedi bahçıvan. HASTANIN İSTEĞİ Güneş battı. "Bahçe çok güzeldir. hava kararmaya başladı. içini yakan sıkıntıyı nasıl söndüreceğini bilemeden başını günlük hayatın dar duvarlanna vururdu. mösyö öldü. güneş batmadan önce. "Burada yaşayacağım!" diye düşündü. Başını yukarı kaldırdı. Sinirleri." Bunları. Yazık. Oysa şimdi kendini gün yeni başlıyormuş gibi sağlıklı ve güçlü hissediyordu. "Bu taş ev de yenidir. Ermeni taş ustaları çalıştı. bahçeye yazık ol­ masın.. çok şey görmüş geçirmiş biri gibi değil. Cevdet Bey'in ayaklarının az ötesinde durmuş aralarında birşeyler konuşuyorlardı. kendisiyle alay eder gibi söy­ lemişti." dedi. dükkânı kapattıktan sonra Sirkeci'den Eminönü'ne yürür. Cevdet Bey ayağa kalktı. konuşan. Bir bulut kıbleye doğru koşturuyordu. ağbisini hatırladı. İyi insan değildi. koşan. Güneş ağaçların ve konakların arkasından battı. "Akşamüstü hep eser!" Cevdet Bey arabaya doğru yürüdü. Her şey dağılıyor. "Yapı­ lırken baktım. çünkü çocukları yoktu. Cevdet Bey bütün bahçenin.

Pansiyonun taş merdivenlerini şimdiye kadar burada hiç duymadığı bir gönül rahatlığıyla çıktı. Sonra. "Ağbimi bu son günlerinde nasıl mutlu edebilirim?" diye düşündü. Buna inanır mı? Ona hak verdiğimi söyleyeyim. "Ona düşüncelerini doğru bulduğumu söyleyeyim. öfkeli bir efendi gibi azarlayıcı bir sesle konuşan ağbisini işitti." Ama kapı açılıp da Cevdet Bey karşısında Mari'nin telâşlı yüzünü görünce bunların hiçbirini yapamayacağını anladı. Alacakaranlıkla caddede yürüyen insanlara baktı. tıpkı hayat gibi olağan gözüküyordu. köşede.. Onun kısa bir zaman sonra öleceğini kesinlikle anladı. "Kötü olan şey. "Ne bakıyorsun öyle? Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorsun. Daha ölmedim! Üstelik çok da iyiyim." Araba Beyoğlu'na giriyordu. Arabacıya Beyoğlu'na. pansiyoncu kadın somurtarak müşterisinden yakındıktan sonra Cevdet Bey. "Çünkü haklı olduğumu anladım!" Sonra o serin rüzgâr çok hoştu. Yaşaya­ cağım. şimdi. ağbisi de bütün hayatları boyunca birbirlerini küçümsemişlerdi. benim.. bu kadar rahat. bütün bir günün dertlerini gerilmeden karşılayacak kadar gevşekti." Odanın ışığına gözlerini alıştıran Cevdet Bey: "Öyle bakmı­ yorum!" dedi. Araba durduktan. birden. Kapıyı vurdu. Nişantaşı'nda o bahçede daha çok oturacağım. Yatakla yatan bir hasta gibi değil. ağbisine gideceğini söylemişti. Ama bunda benim bir suçum yok! Bu onun ve benim seçtiğimiz. Cevdet Bey yatağın başındaki sandalyeye oturdu: "Nasılsın?" . haksız ve kendisini yapayalnız bırakacağı için korkunç gözüken ölüm. onun ölüme bu kadar yaklaşmış olması. Ama ağbim ölüyor! Ağbisini hatırlayınca ilk defa telâşa ve korkuya kapılmadı. "Niye bu kadar rahat hisediyorum?" diye düşündü. "Otursana şuraya!" dedi Nusret. Güneş battığı için artık yolcusunu pişirmeyen araba rahat rahat yay­ lanıyordu. karanlıkta oyuncak bebek gibi sessiz ve hareketsiz duran Ziya'yı görerek korktu: "Onu evine götürmeye söz vermiştim!" diye düşündü. Daha önceden çirkin. Sonra her şeyi olağan karşılamasına rağmen ağbisinin ölümüne üzüleceğini düşündü. tasarladığım hayata bu kadar yakın hissettiğim bir günde. neden böyle olduğunu sezdi: Kendisi de. İçinden sigara içmek bile gelmiyordu. yaptığımız şeylerin bir sonucu.aksanım.

Bir gaz lambasını yakıyordu. Bu kadında bir şey vardı ki Cevdet Bey Nigân'da da olsun istiyor. korkuyorsun?" dedi Nusret. Kah kah kah!" Çocuk gülmesi mi.. o korkunç suratı yapma!" diye bağırdı.. Birden Mari: "Ah.. Ağlayacak gibiydi. başını okşadı. mey ile dolsun piyale. Nusret bunu farkederek elini yüzünden çekti. söyle bakalım? Mööö. bak yelken kulaklara. suratını astı. Oğlu gülmeyince. Sağlıklısın!" "Yapma öyle!" Nusret oğluna döndü. Ben umacıyım! Cadı geldi." dedi. Biz de Cevdet ile konuşuruz!" "Çok konuşup yorma kendini!" dedi Mari. "Peki. Nusret çenesini avucunun içine aldı. O da gülümsedi." Oğlunu neşelendiremeyeceğini anladı: ^Mari. Konuşursunuz.."Nasıl olabilirim? Öleceğim!" "Hayır. Kulaklarının arkasına götürdü: "Bak.. 71 . Başparmağıyla işaret parmağı arasında sıkıştırdığı çökük yanaklarını daha da içeri çökertti: "Yüzü böyle olan her veremli bir hafta içinde ölür!" dedi.. Kapanmayan kapı. "Ben de onu söylüyorum. Bunun üzerine Ziya neşenin sahte olduğunu anladı. öksürük bitince usulca çekildi. peki!" Mari Ziya'yı elinden tuttu. bu sefer. siz ço­ cukla köşeye muhallebiciye gitsenize!" dedi. ağlaması mı gerektiğini çıkaramadı. başparmağını kulak memelerine dayayıp ellerini yanaklarına doğru açtı: "Hayyale. çok rica ediyorum. Burada en çok üzülmesi gereken insan neşeleniyor. Cevdet Bey: "Yapmasana öyle!" dedi. hayyale. Ya­ naklarını daha da içeri çökertti: "Ölümden korkuyorsun değil mi? Çünkü yaşıyorsun. "Nasılım böyle? Babandan korkuyor musun. Odadan çıkarlarken Nusret öksürmeye başladı. hayır iyileşeceksin!" dedi Cevdet Bey.' "Korkuyorsun değil mi. ama ne olduğunu çıkaramıyordu. Tavukgöğsü yersiniz. şaka yapıyordu. Hep böyle kötü konuşuyor!" diyerek Mari araya girdi. "Benim oğlum tavukgöğsü sever. bir paşa kızını alıyorsun.

o düşüncelerin kazanacağını söyleyebileceği için se­ vinerek anlattı: "O da Selanik'teki bir hareketten sözelti.. Üstelik o curcunada nasıl hatırlayabilirdim ki.. "Köşedeki otelde Mari ile yatarlar. "Ziya nerede yatacak?" diye sordu Cevdet Bey. Dışarıda kalanları kimse anlamaz. Ne düşünüyorsun peki? Gene ticaret mi? Ne yaptın sen bugün başka?" "Tüccar Fuat Bey ile yemek yedik. ruhsuz biri mi yapmak istiyorsun beni?" "Söylemek aklıma gelmedi..." Birden her zamanki gibi ağbisinin karşısında suçluluk duy­ gusuna kapıldığını anladı."O lambayı buraya getir de yüzünü yakından göreyim. daha korkunç gösterdi.. yatakla oturduğu sandalye arasındaki komodinin üzerine koydu. Biz mutsuzuz." Cevdet Bey kalktı." dedi Cevdet Bey... "Senden bir şey isteyeceğim! Çocuk için. "Hem biliyorsun sanıyordum. "Hah! Bırak bunu! Hele tıp konusunda beni nasıl kandıra­ bilirsin ki?. "O ölüyor. ben yaşıyorum." "Demek benim heyecanlanmamı istemiyorsun! Kendin gibi heyecansız... Beni kandıramazsın. Ama senin gibiler." Cevdet Bey kendini zorlayarak: "Niye hep ölümün sözünü ediyorsun?" dedi.. hayır dinlemiyorsun. seni düşünerek söylediğimi anlıyorsun herhalde. Seninki gibi bir hayat. Ne düşünüyorsun?" "Hiç!" "Sözlerimden alındın mı? Bunları nefretle değil..... Bütün hayatı boyunca ona saydığı özürleri gene sayıyordu! "Onu küçümsüyor muyum?" diye 4ûşündü. Bunu bazan anlıyorum. ağbisinin düşüncelerini doğru bul­ duğunu. Yukarıdan gelen ışık Nusret'in yüzünü daha zayıf. Ab- ... Bunu benden niye sakla­ dın?" "Boş yere heyecanlanmanı istemedim." dedi Nusret... masanın üzerinden gaz lambasını aldı. benim gibileri anlamazlar. Abdülhamil'e bomba atıldığını da öğrendim!." dedi Cevdet Bey. Sonra söylemeyi tasarladığı şeyi... Anlamıyorsun. Demek ki ben haklıyım^ ben kazandım!" "Sustun... Mari ile kavga ettik. Burada babasının ölüsü yanında onu yatıracağımı düşünmedin herhalde.

bileceksin. Dönüp Cevdet Bey'in yüzüne baktı.. bir düşüncesi.. gitsin.. "Senden bir şey isteyeceğimi söylemiştim!" dedi Nusret. Ölümümden sonra. Maaşlannı az bulan askerler.. doğru dürüst bir karan olmayan bir cahiller topluluğu.... Cevdet Bey ağbisine acıma. Senden Ziya için istediğim şu: Ölümümden sonra Ziya'yı yanına almanı istiyorum!" "Yanıma almak?" "Yani senin yanında yaşasın! Senin evin. Onu anladım. Abdülhamit'e karşı. ötekiler?" "Onların yanında olmasını istemiyorum! Onların yanında yaşarsa aptalın teki olup çıkacak.. ki haklı. Benim gibi olan bir avuç insanın dışında herkes Abdülhamit'e karşı. Onlarla bir şey olmaz.. "Senden Ziya için bir şey isteyeceğim." Cevdet Bey: "Gene ölümden sözediyorsun!" dedi.. onu hoşgörme fırsatı bir daha çıktığı için sevindi. Meclis'i açar gibi yapsa. onun evi olsun!" "Peki ya Haseki? Ya annesi.. hareketsiz.. Onların Paris'le hiçbir ilişkileri yok. Üstelik Ab­ dülhamit kesenin ucunu gösterse. Onlar padişaha değil. Bu kararsız. Koskoca Mizancı Murat süklüm püklüm geri döndü. Onlar. 73 .dülhamit'e karşı. "Orada oturacağım!" diye dü­ şündü. Birşeyler yapmak gerektiğini söylüyor. azla yetinen. Onlar gibi uyuz.. hepsi koşa koşa gelirler. istediği zaman sana misafir gelsin. koltuklara buyur etse... Ama suçluluk duyduğu için bunları yapamayacağını anladı. Nişantaşı'ndaki evin bahçesinde duyduğu ferahlık da uzaktaydı." "Hah! Onlar! Onlar hiçbir şey yapamazlar. "Bilmiyorsun! Ne bileceksin. Paradan başka bir şeyle ilgilendin mi ki... ne istediğini bilmeyen askerler mi başaracak? Onlarla hiçbir şey olmaz!" Cevdet Bey tasarladığı şeyin anlamadığı yerlere sürüklenmesine üzülerek: "Ben onları bilmiyorum tabii!" dedi. Söylemek istediği şeyler şimdi çok uzak ve saçma gözüküyordu. ama kimse padişahlığı düşünmüyor bile. "Bırak bu lafları.. uyuşuk bir insan olacak." İkisi de sustular.. Anlatabiliyor mu­ yum?" "Ziya'ya evim her zaman açık olacaktır!" "Onu demiyorum.

Ben oğlum böyle olsun istemiyorum. dünyayı anlayamaz. Sonra birden kapıp içine lükürdü..." Birden bir öksürük buhranına yakalandı. Senin yanında yaşarsa bu olur! Ama Haseki'de akrabaların. bu sırada yapılması en gerekli şey buymuş gibi. Sonra. o zavallı dünyasını ona aşılayacak! Hayır! Ben oğlumun öyle yetişmesini istemiyorum. Bana söz ver!" diye bağırdı Nusret. bu olmadığını anla­ yarak kızardı. kendine inansın. Cevdet Bey: "Söz veriyorum!" dedi.. değil mi?" 74 .. so­ nunda kendisi gibi aptal edecek! Kendi saçma inançlarını. uyuşukluğunu. Oğlum aklın ışığına. Cevdet Bey komodinin üzerinde duran balgam kâsesini uzattı. "Bana söz ver. biliyorum! Şimdi yapmak istediğim tek şey Ziya'nın geleceğini güven altına almak.." "Biliyormuş gibi ha! Onu yine yanına almak istiyor? Onu sevimli buluyor. püskülünü düzeltmeye başladı. Bunlara inanıyor. İstediğim bu! Haseki'ye hiç geri dönmesin. olmadık-yalanları doğru sanır. Ziya'yı yanma almazsan gözüm arkada öleceğim!" "Bu ölüm sözünü duııııadaıı ağzına alman doğru değil!" dedi Cevdet Bey ve asıl doğru bulmadığı şeyin. Annesini hiç görmesin. Onlar. herkes gibi uyuşuk biri olur. Ben oğlumun. Ağbisi önce eliyle kâseyi istemediğini gösteren bir hareket yaptı. söz veriyorsun. Senin yanında yaşasın. Demin yaptığım cadı taklidini anlamadı. Kendi çocuğu yok! Onu öpüp okşayacak. cadılardan bahsetti. Aklın aydınlığı.. sonra mırıldandı: "Cevdet.istediğim o değil.. "Evet. Ben ona boş yere Ziya de­ medim!" Bir süre sustu. komodinin üzerine bıraktığı fesini aldı.. Zaten şimdiden onu kendilerine benzetmişler! Sabah bana Cennel'len. köyde annesinin yanında kalırsa onlar gibi Allah'a inanır. çok fenayım! Birkaç günlük ömrüm kaldı. —"Görüyorsun ki. Sanki senin bunu isteyeceğini biliyormuş gibi. anlıyor musun Cevdet? Oğlum yalanlara inanmasın." "Ama ben Zeynep Teyzeye çocuğu geri götürmek için söz vermiştim!" "Niye? Ne diye böyle bir söz veriyorsun?" "Çünkü onu geri götünnem için çok ısrar etti... meleklerden.

değil mi? Lütfen o fesi indir de yüzünü göreyim!" Cevdet Bey fesi komodinin üzerine bıraktı. Bana söz veriyorsun. Yüzüne vuran çiğ ve çıplak ışık gözlerini yaktı.. ama geç kaldım. Demolins'e göre merkeziyetçi devletlerde bu insanların. "Cevdet. Seni anlıyorum. ama bunu ne yazık ki gösteremedim!" 75 .. orada bireylerin. Eğitim dedikleri şey hocanın dayağı.Cevdet Bey: "Söyledim ya işte!" dedi. "Her neyse. başkasından aşırılmış bir düşüncesi var ki. ezberlenmiş şeyler. Yüzüne yaklaştırdığı püskülü tırnaklarıyla tarıyordu.. Kâseye bir balgam attıktan sonra rahatladı. topluma karşı çıkarak yükselmiyor. Sonunda boyun eğmekten başka bir şey öğrenmiyorlar. O da bir Jöntürk sayılır. Şimdi Paris'te.. ama bir düşüncesi var." Birden yeniden öksürük buhranına yakalanarak sarsılmaya başladı.. kulluk ederek yükseliyor. Kimse kendi hesabına dü­ şünmüyor. korku. rica ediyorum beni anla! Oğluma karşı görevimi hiçbir zaman yapamadım. toplumun içinde erimek. Onu Haseki'de bıraktım ve unutmaya ça­ lıştım. Din.. Ben sana hep hak verdim. Demolins'e göre İngilizlerin üstünlüğünü. birisinin himayesine girerek. Bütün prensler gibi aptalın tekidir." Cevdet Bey fırsatı kaçırmadı: "Senin düşüncelerin doğru.. Beni dinliyor musun? Ben de oğlumun onlar gibi. Düşünürse. bir tek bu konuda da olsa. Sen bunu iyi anlayabilirsin. "Prens Sabahattin'in adını hiç duydun mu?" diye sordu Nusret. "Ya da. korkuyor. korkmak için yetişliriliyor." "Kendini çok yoruyorsun!" dedi Cevdet Bey.. Herkes olsa olsa kendi he­ sabına kulluk ediyor. herkes boyun eğmek. anneyle teyzenin saçma tehditleri. karanlık dü­ şünceler. aklını kullanan.. sen ne diyorsun? Sen beni anlayabilirsin. "Ben ne diyorum. İşte bizde bu yok. Kimse kendi çabasıyla. "Ne demek istediğimi anlıyor musun? Bak." Eliyle odanın bir köşesindeki kitapları işaret elti. insanların daha özgür olmasında aramak lâzım. girişken insan yok! Bizde herkes köle... doğru buluyorum. herkesin yaptığı gibi. Herkes boyun eğerek.. Bizde öyle özgür. Şimdi birşeyler yapmam gerektiğini anlıyorum. sen kendi kendine birşeyler yaptın.

biliyorum. Parmaklarının ucunu gene birbirine sürtmeye başladı. Unutma 76 ." Bir kahkaha attı. Hesap kitap olduğu yerde akıl vardır. görmek is­ tiyorum.. ışık deyince." Cevdet Bey'in kolunu tuttu. evine gitmeyi. Sonra bunu söylediğine pişman oldu.. Bu seni akılcı yapıyor. Bir tüccarın evinde. bana pirzola getir! Doktor sabah pirzola yememi söyledi. senin aklında paranın pırıltısından başka bir şey canlanmıyor. Öğrenir mi? Aaah. Aklına güvensin." Ellerini yana açtı. yumurta. "Bunu kimse anlayamaz. otur!" "Et istemiştin?" "Et? Ama benim iştahım yok! Hayır. paradan başka bir şeye değer vermemen iyi. ölmek istemiyorum. Anam da veremden öldü! Dur niye kalkıyorsun. Haseki'de öğrendiklerinin yalan olduğunu. Ama söz verdin! Oğlumun bir tüccarın evinde yetişmesini işte bunun için istiyorum. onu senin yetiştirmen daha iyi! Sana bakarak bireyci olmayı öğrenir! Onu dövmeyeceksin tabii. Biter ya. her şeyin sonunda nereye varacağını görmek istiyorum. paşa kızını. korku değil. yaşamak.."Hadi oradan!" dedi Nusret. "Bu aşamaya gelince biter. Aklından neler geçtiğini biliyorum.. hele senin gibi sıfırdan başlayan bir tüccarın evinde her şey hesaba kitaba dayanır. Şimdi et yesem yaşayabilir iniyim dersin? Ama yok! Bize tıbbiyede öğ­ rettiler. bilmiyorum. Kendi kendine. sözlerimi anlamadığını biliyorum. İstediği gibi uğraşsın. orada oturur. Daha çok yemek yemek. "Ben ölü­ yorum. Ama sen burada oturuyor. Ona bir küçük oda veıiısiniz. pirzola. "Biliyorum. çevirdiğin dolapları düşünüyorsun. ziya." Cevdet Bey öfkeli gözükmeye çalışarak: "Benim ailem böyle hesaplara dayanmayacak!" dedi. Ne olursa olsun ama. sigara içmek istiyorum!" "Karnın mı acıklı?" "Evet. ölmek istemiyorum. Ama böyle olması. Hah! Et. din ve Allah sözlerinin çirkinliği gizlemeye ve beslemeye yaradığını öğrenir. Kulluk etmeden yaşa­ nabileceğini. Bu aşamaya gelince. Anlamıyorsun. Bana kendini nasıl göstermek istediğini. Onu serbest bırak. öteki hesaplarını. yemem lâzım. "Sen bunun sesinden başka bir şey anlamadın! Ben aydınlık. kendi aklıyla birşeyler yapabileceğini anlasın. bütün o çirkin. süt.

köşedeki otele götürecek. Senin ruhun yok! Aptallıklar için yaşıyorsun! Para. "Haydi git uyu. Cevap versene babana yahu?" Birden öfkelendi: "Mari al bunu götür de yatır!" dedi. Sonra bir daha öksürdü. değil mi. sen de öleceksin! Ama sen şimdi yaşayacaksın. kocaman erkeksin. Uyursun! Tek başına uyursun artık.. Korkar mısın oğlum? Sana diyorum. "Dil? Dilini mi yuttun oğlum? Korktu mu bir kere.. gülümsedi.ki. Ziya sorunun kendisine yöneldiğini anladı. oğlum benim. Sen otel nedir biliyor musun? Oraya götürecek. bir şey sorulduğu vakit cevap vermeyi öğren artık!" Mari Ziya'yı elinden tuttu: "Biz gidip yatıyoruz!" dedi. günlük küçük aptallıklar ve ticaret dertleri. "Sen şimdi ne yapacaksın Ziya?" diye sordu. "Sonra ben gelirim!" Nusret son bir umutla. Yatağa yatıracak.. ben de seni aşağı görüyorum." AKILLILAR VE APTALLAR Mari ile Ziya çıkar çıkmaz Nusret boğuk ve korkunç bir hırıltıyla öksürdü: "Aptal! Ah oğlum aptal!" diye bağırdı. Aptal 77 11 . lambayı söndürme. Hiçbir cevap alamayınca sinirden gülmeye başladı: "Ziya. muhallebi yedik!" dedi. Mari ile Ziya'ydı." Kardeşinin kolunu bıraktı: "Ben de seni küçümsüyorum. Ruhsuzsun! Kapı vuruluyor galiba. Mari: "Tavukgöğsü yedik. aile hayatı. "Güzel miydi oğlum? Güzeldi demek! Şimdi seni Mari Teyze alacak. dilini mi yuttun?" Beyaz dilini çıkardı. Cevdet Bey'e döndü: "Onu aptala çevirmişler. anladın mı. sen ne yapacaksın? Ziya nedir? Işık! Işık ne yapar? Hadi hadi al götür bunu uyusun! Yanında otur biraz. Nusret: "Güzel miydi?" dedi. konuşmaz! Haydi Allah rahatlık versin. çünkü bunu da kendilerine benzetmişler: Karanlıktan korkar." Cevdet Bey kalkıp kapıyı açtı.. Üstelik beni hâlâ küçümsüyorsun. korkmazsın! Yoksa korkar mısın? Karanlıktan korkmazsın değil mi? Cevap versene.

Ha­ tırladın mı. ama hayalından memnunsun! Çünkü ruhsuzsun.. "Hayır. Verdin artık. ıslık verme kötüdür. bir paşa kızını. her şeyi biliyorum ve ölüyorum. Bana öyle bakma! Korkuyla bakıyorsun. Ben akıllıyım. Çünkü mutlusun sen! Aptal değilsin belki. derdi. Kula'da bir komşu kadın vardı. Merdivenlerde ayak sesleri duyuldu. Onu yanına alacaksın. belki de sopa ile!" Cevdet Bey: "Yok canım.ve korkak! Hemen nasıl yaptılar? İğrenç. kapının önünde duran arabayı. korkuyla." Bir sessizlik oldu. Bu haksızlık! Öteki insanlar ne yapıyor görmek istiyorum. akşamları kahve içip gevezelik edecekler. Tabii. rezil inançlarıyla.." "Söz veriyorum!" dedi Cevdet Bey. Islık verme. değil mi?" "Ağbi. Sana güveniyorum. "Ah. Bir daha tekrarla da rahat gide­ yim.." 78 . ıslık çalıyor! Yaşıyor! Ben de yaşamak istiyorum. Kapının önünden ıslık çalarak biri geçti. İnsanlara bakalım! Ne yapıyorlar? Onları o aptal ve küçük gündelik hayatlarının içinde görmek istiyorum.. söz verdin... hiçbir şeyi anlamadan. ama gene mutlu ve ıslık çalarak yaşıyorlar. öyle bir çocuk değil o!" dedi. değil mi? Söz verdin!" "Evet!" "Bir daha sözünü tekrarla. Bir aydır bu odadan dışarı çıkmadım! Niye ıslık çalıyor? Çünkü aptal! Bu çirkin ve iğrenç dünyada ancak aptallar mutlu olabilir... "İyi.. sana saygı duyuyorum!" dedi Cevdet Bey. "Değil mi? Görmüyor musun insana nasıl bakıyor? Aşağıdan aşağıdan şöyle korkak bir bakışı var. ıslık çalacaklar. Şimdi neler yapıyorlardır kimbilir? Hiçbir şeyin farkına varmadan. yeniden fesin püskülüne uzanan elini öfkeyle cebine soktu. tik­ siniyorsun. ancak ruhsuz olursa ister!" Cevdet Bey: "Ben hiçbir zaman senin gibi öfke duyamadım!" dedi. insan bu gülünç elbiseleri. Benden korkuyorsun. "Mendilimi unuttum!" diye düşündü. ~~ "Ne eliyorsun? Hadi gel dışarı çıkalım. Sonra. bana saygı duymanı istemiyorum. Ramazanda oruç tutacaklar. Aptallar..

... o kadınla birlikte hep bir reçel sürülmüş ekmek dilimi geliyordu. ama kimse bilmiyor." Nusret sert sert bakmaya çalıştı. az önce sözü edilen kadını dü­ şünmeye başladı. ama kardeşine sevimli gözüktü.. Şükrü Paşa'nın sabah kahvaltısında neler yiyeceğini. İşim var. Ya hep reçel kaynatırdı. Revolüsyon lâzım. benim için üzülür. Her şeyi ne diye so­ ruyorsun? Ben şimdi geliyorum.... "İnsanlara 79 . ya da eve tuhaf bir buhar ve tatlı kokusu sinmişti.. Bütün bunları düşündüğü ve şu odadaki ölüm ve umutsuzluk korkusundan kurtulduğu. başka şeyleri düşündü. Ağbisi doğrulmuş. Yılandan korkar." Bir süre sustu. bilmiyorum bunları!" dedi Cevdet Bey. hem de bu yüzden onlar gibi olamıyorum! Onlardan uzak. "Terliklerim nerede?" "Nereye gidiyorsun?" "Helaya.. insanları. hem onların iyiliğini istiyor. ıslık çalanlara kızar." dedi Nusret. Sonra bağırdı: "Ah. Cevdet Bey. sabah Zeliha Hanım'ın verdiği ekmeği. burada. bütün o uyuşuklar. Bahçesinde incir ve erik ağaçları olan bir evde otururdu. bu nedir biliyor musun?. Bu reçelli ekmeği. onlar aydınlık bir dünyada yaşasın istiyorum.. hâlâ da yaşıyordur! Beni görse korkar.. "Ama benden daha mutlu yaşardı.. iğrenir. reçel kaynatırdı.. görmek istiyorum! Görmek.Cevdet Bey kadını neşeyle hatırladı: "Yılandan korkardı galiba!" diyerek güldü. Sonra birden bir hareketin farkına vardı. Artık senin yardımına ihtiyacım yok. "Her şeyden korkardı. Tıraş olacağım. İhtilâl! Sen. lamba gözünü yakarken ağbisinin suratına bakmak zorunda kalmadığı için rahatladı. Kimbilir. reçel kava­ nozlarını. ayaklarını yataktan sarkıtmıştı.. Hayır! Yaşamak. Kimseden yardım istemiyorum!" Kapıyı açtı. "Bilmiyorsun tabii. Gene sustular. Uyuşuk! Ah. çünkü Cevdet Bey'in aklına. Çünkü onlara bunu öğretmemiş­ ler. ya da o eve her girişinde küçük Cevdet onu reçel kaynatırken görmüştü.. olup biten her şeyi görmek istiyorum! Sence bundan sonra ne olacak? Bombayı kimler attı? Ama nereden bileceksin bunları!" "Evet.. tek başıma. belki de dua eder. Öksürdü. bir Hıristiyan kadın ile ölümü bekliyorum..

. "Arabacıyı yollayayım artık. çay ve sigara içiyorlar. sen otur. Gevezelik ederek. yok... ben böyle mi olacaktım?" Utanarak çarşafı alnına kadar çekti. ölüyor. sağlıklı hareketlerle yatağa kendini attı. dur.. ben ölmek istemi­ yorum! Aşağıda oturmuşlar.. Saatine baktı/üçe geliyordu. söylediği sözler. "Paris'e giderim. Az sonra kapı hızla açıldı ve içeri giren Nusret bağırdı: "Ah. Cevdet Bey'e her zamankinden uzak ve kötü geldi. "Ağlıyorum!" diye inledi Nusret... sigara içiyorlar. Esniyorlar.. kardeşim. öteki fiyatların Üsküdar'da çok ucuz olduğunu söylüyor. bütün hayatı boyunca yaptığı küçük hesaplar.. ağlı­ yorum. Kendisini onun yerine koyarak.. gevezelik ediyor.. tasarılar. Ben de görüyorsun. sabah dükkânda yaptıkları... onları iyi fiyatlarla alıp satmak için yazdığı mektuplar. ölüm çok kötü. "Onlar yaşıyorlar." Cevdet Bey kardeşinin helaya gittiğini düşünerek oturdu. seni yatırayım. şimdi geliyo­ rum. aptallıklarından. Onlar yaşayacaklar. Bu öksürük buhranı." Sallanarak kardeşine doğru yürüyordu. Daha dinleyecektim. ölüm çok kötü. "Evet. Ben ölmek istemiyorum. zavallılıklarından iğrendim.. Cevdet Bey: "Yalağa yat. her şey çirkin gözüktü. Ah. Din­ ledim. Ne konuşuyorlardı biliyor musun? Biri en iyi muhallebiyi nerede yediğini anlatıyor.. bu çok korkunç bir şey!" diye düşündü ve ilk defa ağbisinin şu anda bulunduğu durumu kavradığını sandı. o alıp sattığı mallar. Sonra indirdi: "Belki iyileşirim!" dedi." Nusret hiçbir yardıma ihtiyacı olmadığını gösteren güçlü. ama yeniden bir şey bekliyormuş gibi sandalyeye oturup ayağını sinirli sinirli sallamaya başladı. Ayakta durma. gitsin. bir an her şeyi onun gibi düşünmeye çalıştı ve kendi dertleri. her şeye kaldığım yerden devam ederim!" Birden gene öksürmeye başladı. Odanın içinde aşağı yukan yürüdü. "Ne diye eve dönmüyorum? Artık bir şey olacağı yok!" diye söylendi. Hem de budalalar gibi. Bağırma o kadar!" diyerek ağbisine sarıldı.ve dünyaya bir bakayım! Yok.. beklemesin!" Ama üşendi. "Gel şöyle. boş boş gevezelik ediyorlar. yaşıyorlar. Bunları unutmak için 80 .

Orada iyi bir iş bulacağımı sanıyorum. nefretle. hepsi yıkılsın istedim. dedi. boş yere içki içtin. Benim kafam seninki gibi küçük he­ saplarla değil. Şu son altı ayda herkesin yanlışını anladım. Akıllılar bir yolunu bulup yaşar. Sonra harekete yeniden katılırım. öfkeyle dolu. "Ben oysa aptalın tekiyim. Bu halimde bile gururlanacak bir şey buluyorum! Kendini beğenmiş bir aptal! Aptal gibi de ölüyorum!.. Bir an kapıldığı.. Çünkü ancak içki gemleyebiliyordu beni. Bana mutlaka bir iş bulacaktır." Nusret bağırdı: "Ne diye ben o kadar içtim? Hep o içkiden! İçkiye bu kadar düşkün olmasaydım. bu duyguyu ortaya çıkaran ağbisine öfkelendi. İlk işim. her şeyi çirkin gösteren o duygudan o kadar korktu ki. Hayır. iğrendim. Hayran olduğun şeylere ulaşmak için de anlamaya çalıştın. Bunu başardım! Sen ise hayranlık ve özlem duydun."Nişantaşı'nda Nigân ile yaşayacağım!" diye düşündü.. Bol gıda. yapılması gereken şeylerle dolu. Ama bütün borçlarımı. burada böyle gebermezdim!" Cevdet Bey: "Evet. Bunu söyler söylemez de. Sen bunu anlayamazsın! Öfke nedir sen biliyor musun? Ben öfke duydum. bir an çirkin bulduğu bütün o geçmişi. Bir kere bana ünlü cerrah Blanchot ne dedi biliyor musun? Bir cerrah için gerekenden fazla soğukkanlılık var sizde. rüzgârlı bahçede. "Ama kendini yorma artık. Hepsinden önemlisi.. ödeyeceğim.. Sen Truva atının hikâyesini biliyor musun? Bilmiyorsun! İşte! Daha Truva atı nedir bilmiyor! Kimse bir şey bilmiyor! Beni tuhaf buluyorlar. Burada kimse yok... Ahmet Rıza'ya şunu söylemek olacaktır: Sabahattin bir Truva atıdır. haklı bir şey olarak gördüğünü anladı ve rahatladı." Birden sustu. evin odalarında.. boş yere içmişim! Tabii içtim. Başını yaşlıktan kaldırdı. bu öfkem soğumasın istedim. Bir ay dikkatli bir tedavi. Ben de onları uyuşuk buluyorum. yaşayacağım! Ne dersin iyileşebilir iniyim?" "Tabii iyileşeceksin!" dedi Cevdet Bey. emin ol. Bu konuda çok duyarlı olduğumu söyleyeyim. Nefret ettim.." dedi. "O serin. Sana Paris'ten para yollarım. evet iyileşeceğim. Uyu!" "Evet.. Benim için en değerli şey buydu.. Oysa Paris SI .. Senden gene para isteyeceğim. gene her zaman düşündüğü gibi. Aptallar da ölür.. "Demek. Ben anlamak islemi­ yorum! Anlayan ölke duyamaz! Ben oysa.

derdi. hoşlanmıştı ondan. Mari: "Ne oluyor? Lütfen Nusret sus! Yalvarıyorum!" dedi. gerilip atılan bir marş odayı doldurdu. Cevdet Bey önce müzikten hoşlandı.. Mari Ziya'yı nasıl yatırdığını.." Mari'ye bakıp gülümsedi: "Hıristiyan bir kadın almalı. Republique bize gereken idare şekli. İşte onu. Bunu söylerken öle­ yim!" "Sesin taa aşağıdan duyuluyor. buradaki pis misyonerlerle bankerleri demiyorum. Bu Fransa'da vardır. Danton." Birden kapı açıldı. sonra ağbisinin hırıltılı sesiyle söylediği Fransızcayı çözmeye çalıştı.. Rousseau. çocuğun önce korktuğunu. Yuvarlanan bir kaya gibi başlayan. Siz bilirsiniz efendim. Nusret nefes nefese: "Sus ve saygıyla dinle!" dedi. Ben de onu evine yolladım! İnsan burada nasıl bir kadın almalı bilemiyorum. Cevdet Bey bıkkınlıkla: "Ağbi. "Burada beni anlayan kimse yok!" dedi Nusret. Nusret: "Aptal etmişler onu!" dedi. Mari'ye öfkeyle bakıyordu. Nasıl olsa öleceğim. bu Marseyez'dir. Şu marşa bak: Allons enfants de la. şu marşı söyleyerek kurdular. Bir süre düşündü: "Zaten anası da öyleydi. Galiba sevimli bulmuş. Bir Avrupalıyla konuşmak bazan nasıl bir zevk olur anlatamam! Ama tabii. Şemsettin Sami korkudan Kamusu Fransevi'ye bunun karşılığını yazamadı. Sen republique ne demek biliyor musun? Bilmiyorsun tabii. Bu pansiyondan da atsınlar mı bizi?" Cevdet Bey'e döndü: "Lütfen siz de bir şey söyleyin!" "Ben böyle şeyleri doğru bulmadığımı söylüyordum!" dedi Cevdet Bey." Cevdet Bey'e döndü: "Müslüman da alınabilir mi dersin? 82 . "Sen karışma. ne dersin? diye sorardım. eşitlik istiyorlar.. sonra eğilip bükülen." dedi. "Fransız Ihtilâli'nin büyük marşı.. yorma kendini..Truva atının hikâyesini bilenlerle dolu. Revolüsyon. ama sonra nasıl uyuyakaldığını anlattı. Avrupa'da kadınlar seçme hakkı istiyorlar. Şanlı Marseyez! Bunu burada ne zaman duyacaksın ba­ kalım?.. Gerçek Avrupalılar: Voltaire." dedi Nusret. "İşte." Birden bir marş söylemeye başladı.

E. giyotinler. konuşalım. Bekledim. başı yastığa vurdu: "Ama biliyorum. Şimdi konuşmak istiyorum! Evet.. prenslerin. Padi­ şahların. Burada mücadelenin daha güçlenmesi için neler yapılması gerekir. yok. Üç ay önce yatağa daha düşmeden. Kaç gündür ilk defa bitkin hisset­ miyorum.... Romatizma meselâ iyi bir konudur. Olacak mı? Yeter artık!" "Evet. Ben ne diyordum? Evet.3 . ' Gene öksürmeye başladı. İkincisi birkaç gün içinde biter. ama bu sefer uzun sürmedi. Aşiyan'a gittim. Bana şüpheyle baktı.Ama bence bir paşa kızı yanlış bir seçim! Çünkü bütün paşaların ve sülâlelerinin kanının akıtılacağı bir ihtilâl gerek. Her şey en derin yerinden. "Niye? Gücendin mi? Sen tüccarsın. Tevfik Fikret'e.. Bak. Bu karanlıktan başka türlü kurlulunamaz. sultanların. geldi. Ya da eskiden her şeyin daha ucuz olduğunu. Ancak böyle bir şey olursa buraya ışık gelir.. "Uyumak istemiyorum. Sonra Cevdet hakkında. bunlar olmayacak." Cevdet Bey: "Ağbi yeter artık!" diyerek ayağa kalktı. yeni bir Namık Kemal olduğunu söyledim. biraz açılır gibi oldu. Otur da beni dinle. Kan seli Sirkeci'den denize dökülecek. Uzlaşma yok!" Birden öne doğru bükülen gövdesi arkaya düştü. Ona şiirlerine hayran olduğumu.. Yok. S. Avrupa'daki durumu anlattım.. Ne yazık! Bunlar yapamazlar! Bunlar yapamazlar!. Ediyorlarsa ben de onlara göre bir konu bulmalıyım ama. Durun! Ben size bir revolüsyon anlatmak istiyorum. paşaların ve bütün paşa soy­ luların ve onlara yasaklananların kanı gürül gürül akacak. 1 uyuyakalırım. kökünden sökülüp atılmalı. Burada gereken şey o! Kanlı bir ihtilâl! Giyotinler nereye kurulacak? Sultanahmet Meydanı'na! Giyotinler günlerce şakır şukur çalışacak. sen uyusan iyi olacak artık!" dedi Mari. konuşalım! Neden sözedelim? Mari bana benim hakkımda ne düşündüğünü söyle. sana ne anlatacağım. Hiç uzlaşma yok. Şimdi utandığım daha bir yığın övgü sözü söyledim. Sana dokunan olmaz. Uyuşuk uyuşuk yatarım. ateşler içinde kıvranırım sonra. Dün akşam öleceğimi sandın değil mi? Bu çok rast­ lanılan bir durum: Hasta ilk buhranını atlattı. ne susuyorsunuz? İçki içmek istiyorum! Çok sağlıklı hissediyorum! Acaba aşağıda hâlâ gevezelik ediyorlar mı? Gidip bakayım.. Robert Koleji'nde dersteymiş.. "Sonra ölürüm.

onun şiirlerini okudum. Ama gene de bir incelik yaptı. resmini yapmış. bir sonbahar manzarası. . Bütün coşkumla ona.ne düşünüyorum. her şeyi bı­ rakıyor. ağzımın kokusunu da aldı galiba.. Aklın ışığı ilk önce İtalya'da parladı. Dreyfus davasında bütün aydınlık düşmanlarıyla aynı saflarda yeralmış. "O kadar çok işim de var!" diye düşündü. Bu yazar. Nişantaşı'nda farkettiği. Galiba beni önce polis sandı. gönlümü almak istedi.. sert öfkenin hiç de iğreti durmamasına şaşarak: "Artık uyu sen!" dedi. galiba. Bana neden Avrupa'dan geri döndüğümü sordu. herkes seni işitsin! Bağır! Ey ahali kalkın. Sen de istiyorsan git! Ne zaman gele­ ceksin?" "Yarın gelirim ! " dedi Cevdet Bey. Sonunda polis olmadığımı anlayınca. şurada. Cevdet Bey. resim yapıyor. İki elmayla bir portakalı bir tabağa koymuş.. gururla planını kendi çizdiğini söyledi. Bana küçük bir şiir kitabı verdi. "Öbür gün mü deseydim keşke?" Ağbisine öfke duyarak bütün işlerinin ve düzeninin buradaki. içinde kı­ pırdandığını hissederek ayağa kalktı. Sonra araştırdım. Bana evini gezdirdi. Sonra birden. "Yeter artık!" diye bağırdı ve bu kesin. Bir ihtilâlci bunu yapar mı? Bir ihtilâlci şair bütün gün tabağa koyduğu bir portakalla iki elmaya bakıp gördüğünü çizmek için uğraşır mı? Bir ihtilâlci. Yokuşu çıkmaktan yorul­ muştum. Dersi olduğunu söyledi. Bağır. Kendi kitabını değil. Namık Kemal okudum. İtalyan'ı çağır da onunla konuşayım. öğleden sonra. "Yoksa doktor çağırırım." "O doktoru. Nerede o kitap. Yıkılsın İstibdat!" "Ne olur sus artık!" dedi Mari.. sonunda coştum işte! Anlamadı. yazarına da hayran olduğunu söyledi. Orası aydınlığın anayurdudur. Resimler: Dökülen yapraklar. Peki. adı François Coppee. peki! Ben uyuyacağım.. uyanın. Mari? Gözde duruyor. haykır. aşağılık hımbıl bir ihtilâl düşmanı. Aldırmadım. uyanın.. bir Fransız şairinin kitabını hediye etti. onları anlattım. Evet. ama nereden kaynaklandığını anlayamadığı gücün. Şiir kitabının cildini övdü. "Beni küçümsedi. Biraz da içki içmiştim. başım dönüyordu. Yaptığı resimleri gösteriyor. Bir tabak içinde meyveler var. öteki ihtilâlciye bunları mı gösterir? Ona dedim ki: Bunları niye yapıyorsun? Daha çok şiir yaz. bir ihtilâlci şair. getir onu yırlayım!" Birden.

• 12 GECE VE HAYAT Cevdet Bey merdivenleri inerken.bu tatsız havadaki bir şeyden. Arabanın yumuşak koltuğunda uyuyan arabacıyı uyandırdı. Mari arkasından kapıya kadar geldi. ben yaşıyorum!" diye düşündü. Odanın içinde aşağı yukarı bir yürüdü. esnedi. "O ölüyor. Çenelerin sonuna kadar açıldığı anda. göz- . gevşek bir inleme kaçıverdi. yoksa romatizmadan mı konuştuklarını öğrenemedi. Gecenin içine çıkınca pansiyonun ve hasta odasının ne kadar sıcak ve havasız olduğunu anlayarak ferahladı. Cevdet Bey. yarın geleceğini kadına bir daha söyledi." Gözlerini kaçırarak: "Belki sizi biraz sıkıyor ama. gırtlağından huzurlu.. "Ne yürüyorsun. bir sehpanın üze­ rindeki lambanın ışığında gevezelik edenleri gördü. Yatmadan önce arabayla gezecek miyiz diye sordu ! " Cevdet Bey: "Evet.. Sonra bir şeyler anlatmaya başladı. Cevdet Bey onu dinlemedi. ne düşünüyorsun öyle?" diye sordu Nusret. aşağıda. lütfen gelin!" dedi Mari. Üsküdar'ın ucuzluğundan mı. Arabacının kendine gelmesini beklerken bir sigara yaktı. ne de hoş­ nutluk duyarak söylediğini anlayınca rahatladı. Bu sefer bu düşünce canını sıktı. "Oooohh işte eve dönüyorum! Evime. Bütün günü hatırlayarak gülümsedi.. "Bütün gün boşa gitti!" diye mırıldandı. "Çocuk da görmek istiyor sizi. "Sizi görünce coşuyor." diye ekledi. sonra daha da geriye kaydı. Kendisini görünce sustukları için en iyi muhallebiden mi. Gök bulutluydu. zekâsı parlıyor. onu gezdiririm!" diyerek güldü. Ağır ağır arabaya yürüdü. kendinden emin ve kesin sallanışıyla hareket edince pencereleri açtı. temiz çarşaflı temiz ya­ tağıma!" Başı hafifçe geriye. iyi oluyor. tepetaklak olmasından korkarak sinirlendi.. sonra uzun kollarını pencereden dışarı çıkarmak isteyerek gerindi. ya da kimbilir neden. Nişantaşı'ndaki gibi serin bir rüzgâr vardı. Bunu ne suçluluk. Araba her zamanki yaylanışı. "Evet.

Mektubun para sızdırmak için tasarlanmış bir düzen olduğundan şûphelendim. sohbetten hoşlanan. Lodos geliyordu. O adam da içinde sevgi uyandırdı. dostluktan. Ama bundan utanmıyorum!" Sonra birden Paşa'nın hiç de sıkıcı bir insan olmadığına. çevresinde böcekler dönen sokak fenerleri. Cevdet Bey soldaki pencereye yaslanarak rüzgârı içine çekti. öğleden sonra aklına gelen o kelimeyi hatırlayarak. "Günün kötü başlayacağı belliydi. acele acele yürüyen insanları. üçüncüsünde sigarayı yaktı. sinsi gevezeliğine aldırış etmeden. Ne eski İstanbul tarafında.kapaklan düştü. ama sigarayı yakamadı. Taa uzakta. kıpırdamadan durdu. Paşa'nın tavla oynarken anlattığı çapkınlık hikâyelerine güldü. hoş birşeyler vardı. uzun bir süre. Doktorun hareketlerinde. Başını arkaya yaslayarak. arada bir gözüken. eğilip Mari'nin elini öpmesinde. eğlenceli bir insan olduğuna karar verdi. Belirsiz çizgileriyle. Tekerlekler. Sisle başlayan. atların nalları parke taşlarını dövdü. "Yaşıyorum!" diye mırıl­ dandı. gecenin içinde hafif bir pembelik belirdi. başka arabaların yanından geçti. hiçbir zaman susmayan bilincin korkak. babacan. köprü ücretini alan biletçinin sigarası rüzgâra döndükçe kızarıyordu. aklından geçenlere ruhunu katmadan. "İşte bir gün bitti!" diye düşündü. bir yerde. ne de dönüp baktığı Pera'da ışık vardı. Bir yeni sigara için kibritini ateşledi. Köprüyü geçerlerken. Sonra Eskinazi'yi bulamadım. "Kötü bir rüya gör­ düm!" diye düşündü. bir pencereden girip. Arada bir. hem gerçekten Hıristiyanca. ötekinden çıkan esintiyi gövdesinde hissederek. Cevdet Bey. Böyle hikâyeleri dinlediği zamanlar içinde uyanan nefret ve özlem yerine. O çocuk mektubu getirdi. o telâşlı. hem de böyle olmasına rağmen. ama kapanmadı. tedirgin. Deniz yosun kokuyordu. Beyoğlu'nda yürürken dikkatle çevresini seyreden. Köprüye bağlı bir gemi ağır ağır yükselip alçalıyor. huzuru kaçar gibi oldu. tahtaları gı­ cırdatınca köprüye geldiklerini anladı. Marmara tarafından gelen rüzgârla pencerelerin küçük perdeleri dalgalandı. kızgın güneşle yanan günü gözden geçirmeye başlayınca. içinde sevgi uyandı. oradan buradan sızan soluk ışıklarıyla dünya pencerelerden akıp gidiyordu. hayata iştahla bakan İtalyan doktoru hatırlayıverdi. "Eczanede gördüğüm. . Araba yokuşlardan indi. Pencereyi kapamadan iki kere daha denedi.

şirketi de boşlamamalı. Niye? Çünkü çok değerli düşünceleri olduğuna inanıyor. iki ruhu olmalı . Lodos çıkıyor.. "Küçükken köpeklerden kor­ kardım. işlerle uğraşacağım. gemiler işlemez. Biri lodosun çıktığını söyler.. Şimdi ne istiyorum? Uyku! Zeliha Hanım yatağı yapmıştır. Abestir. Muhasebeci Sadık... Şükrü Paşa da: Hayat nedir? Fuat'a.. Bu ikisini nasıl birleştireceğim? İki hayatım olsun isterdim. "İşte onlar gibi yapmalı. Belki de haklıdır. yemeli.. Yarın deniz kabanr. evleneceğim. Şimdi uyuyacağım. "Belki de benim sattığım lambadır.. bunları daha çok yapacağım. Yahudi tüccarların yanında tek başıma olduğumu düşündüm. akılları karışanlar sorar! Zeynep Teyze hiç soruyor mu? Yaşıyor. Ne yapıyorlardır? Gevezelik ediyorlardır. Ah Eskinazi bu sefer adadan hiç gelmez. Bundan sonra öyle yapacağım. bu soru abestir. Halbuki değer mi? Oooh. Birini dükkânda. dedim. "Kelimeler uçuyor. sonra ıhlamur içerler. Kendini haklı bulduğu. mırıldandı: "Kelimeler. kelimeler.. gülmeli. hâlâ söndürülmemiş bir lambanın zayıf ışığı yayılıyordu. şurup içerler. kendini önemsiyor. Benim sattığım lambanın ışığında oturan birileri var. Araba mahalleye girmişti. içmeli." Bir daha gerinerek esnedi." Uzaklardan gelen gökgürültüsünü duydu. yemek yiyeceğim.. Ben de yaşıyorum." Rüzgâr küçük perdeciklerin birini arabanın içine sokmuş. Ama ticareti. abestir. Yaşıyorum. Neşeli olmalı. öteki saksıları denizlikten indir de düşmesinler der." Kendisi de gerinerek esnedi.. duymadığı şeyleri duyduğu için herkesi küçümsüyor. o ka­ dıncağız!" Köpekler havlıyordu.. ötekini dışarı çıkarmış sallıyordu. düşünceleri doğrudur. birini evimde geçirirdim. sigara içeceğim. der... Ağbimle oynardık. İkidir Hıdrellez'i düşünüyorum. Zavallı Sadık! Bir muhasebeci. güleceğim. "İki hayatı. bugün borcunuzu almanız lâzım efendim. kimsenin düşünmediği." diye düşündü. Öteki tarafa geçmeden önceki günlerden birini daha bitirdim.. "Ağbim bunları küçümser. Fuat da sordu. sabah kalka­ cağım. İşte neşe kaçıran bir ticaret derdi. Şimdi bunu düşünmek istemiyorum. Ben bir tüccar. Sonra öteki tarafa geçeceğim. Hıdrellez'de. perdeler uçuyor." Bir evin penceresinden. İnsan bunu niye sormalı? Kitap oku­ yanlar.şampanya ve maden suyu alan o şişman adam da hoştu. Ah.. Küçükken bahçelere çıkardık. esnerler.. Rüya görmüştüm! Sabah da canım sıkılıydı: Bütün öteki Hıristiyan.

Arabacıya: "Seni çok yordum bugün!" dedi. Hadi. "Bekledim işte!" dedi kadın. "Nasılsın bakalım? Yorgunsun! Bugün neler yaptın kimbilir? Aa bak. böyle olacak. Birincisiyle ticaret. "Bunlar birbirine karışıyor!" diye mırıldandı. ntıır1" dedi. Arabacı bütün gün bu sözleri beklemişmiş gibi gülümsedi. "Sofra hazır.. senin bu anahtar. Cevdet Bey'e hizmet edebilmenin keyfiyle: "Olur. sana hünkârbeğendi yaptım!" dedi Zeliha Hanım. Gülümsedi... ben!" dedi Cevdet Bey Merdivenlere yürüdü. gel!" Cevdet Bey bir yandan hünkârbeğendiyi. Benim hayatım da böyle olacak! Yaşayacağım! " Bir daha gerine gerine esnedi ve arabadan. Hani şu çeşmenin orada oturan Mustafa Efendi. Eve girdi. "Kim o? Cevdet oğlum.. Şeye rastgelmiş köşede. "Gel." 88 . Titrek lambalar sokağın köşesinden kayboluncaya kadar Cevdet Bey arkasından baktı. "Uyusaydın! Beni niye bekledin?" dedi Cevdet Bey. camiden dönüyormuş. bir yandan da bu kadından kurtulmasının zor olacağını düşünerek mutfağa yürüdü. sen misin?" "Benim. gel. Demiş Salih Efendi.. birbirine engel olmamalı.insanın. "Dur! Aç mısın? Yemek yedin mi?" Cevdet Bey: "Yemedim!" dedi. nereden bulduğuna şaştığı taze bir güçle indi. Yağmur geliyor değil mi? Bakmış onun elinde kocaman bir anahtar. Sonra bunu söylediğine pişman oldu. "Burada seni beklerken uyuyakalmışım!" Mutfaktan elinde lamba. "Uyumamış!" diye düşündü.. Mustafa Efendi öğle na­ mazından dönüyormuş. Dolma da yer misin? Bir tanecik? Salih'e rastgelmiş. Evet.. ötekiyle neşe! Bu ikisini birbirine karıştırmadan yaşamalı! İkisi de birbirine yardım etmeli. "İki hayatı bir­ birinden nasıl ayırmalı?" Kadın. bugün mahallede ne oldu. sallanarak çıktı.. "Yarın sabah da aynı saatte gel emi?" "Gelirim!" Araba hareket etti. Bakmış Salih'in elinde.. Birinci katta ölü bir ışık gördü..

İKiNci BÖLÜM .

ne de dünya eski dünya! Yirminci yüzyılın yarısına geliyoruz. Şunu hep söylerim: Kı­ lıçlarımızın şakırtısını. Artık devlet eski devlet değil." Sait Bey vagon-restoranla birlikte sallanıyor. herkesle 91 . Ömer: "Hayır. Bindokuzyüzotuzaltı şubatı. zamana.... hızlı hızlı konuşuyordu: "Artık gururu bir yana bırakmalıyız. Şey diyorum: Bir... ama artık içeceğim!" "Hanımlar da içsin. "İstanbul'a dönüyorum. içmiyorum. yok." Kültüre. Sait Bey. Anlıyorum. "Sizi bir bekleyen var herhalde. değişen hayata ve Türkiye'ye.. "Benden bir şey bekleyen kimse yok!" Şarap bardağını Sait Bey'in elindeki şişeye yaklaştırdı: "Haklısınız. bundan sonra yalnızca bir şey olacaktır.. "Daha Türkiye'ye gelme­ dik... Ama siz hiç içmiyorsunuz!" Ömer birşeyler söylemeye çalıştı." dedi Sait Bey. tüfeklerin ve makinelerin gürültüsü bastıralı yıllar oluyor... beni kimse beklemiyor!" dedi.. bir şey söylemeyin. geceyarısı trenle yaklaşılan şu bizim sevgili.. şakalar yapılıyor. "Bindokuzyüzotuzaltı şu­ batı!" diye düşünüyordu. gülüşülüyordu. hüzünlü memleketimize ilişkin bir şakaydı bu. Dalıyorsunuz... içelim ve gururu bir yana bırakıp Cumhuriyet'i ve Avrupa'yı içimize sindirelim. bizim için. bir hedef! Daha doğrusu bir örnek." "Yok.BİR GENÇ FATİH İSTANBUL'DA "Avrupa. Sofrada uzun zamandan beri böyle şeylerden sözediliyor. anlıyorum!" Babacan bir amca şefkati takınmış.. gülümsüyordu. Bindokuzyüzelli'ye ne kaldı? İçelim. anlıyorum." dedi Sait Bey.

Bir elini bir iskemlenin kenarına koymuş.birlikte güldükten sonra. Ömer'e bakarak ekledi: "Rakı erkek içkisi­ dir!" . Ömer de onlara Paris'e Londra'dan dönerken uğradığını söylemişti." Ama bu çeşit öfkeler Atiye Hanım'a göre değildi. "Cumhuriyet işte bu. Sonra Atiye Hanım kocasının kaba erkekliğinden utanmış gibi yaptı: "Sait Bey böyle düşünür." Ömer.. "1932 Mart'ında doğdu. Yalnız Sait Bey Ömer ile bir şey paylaş­ maktan. "Ama biz kadın hakları konusunda birçok Avrupa ülkesinden ileriyiz. Buna gülüşülmedi. bu önemli!" dedi. Dört yıldır. bu da benim tatlı görevim!" dedi. Ömer onlarla dün gene burada. Trenin 92 . Bunun üzerine Sait Bey'in kızkardeşi Güler de ağbisine takıldı: Sait de Fransa'ya her gidişinde şarap ve rakı hakkındaki düşüncelerini değişti­ riyordu. Sait Bey: "Doğru. Sait Bey her yıl karısıyla Av­ rupa'ya çıkmayı alışkanlık edinmişti.. Ömer alıp baktı: Resimde denizci elbisesi giymiş bir çocuk vardı." Bir durgunluk oldu. Londra'da inşaat mühendisliği okuyordu. Birden gözleri parladı ve çantasından birkaç resim çıkarıp. erkekliğin tadını çıkarmaktan hoşnut gülümsedi. Bu yıl yanma kocasından ayrılan kızkardeşini de almıştı.. gülümseyerek Ömer'e uzattı: "Bakın işte. Laf olsun diye sordu: "Kaç yaşında?" "Bir hafta sonra dört yaşını dolduracak!" dedi Atiye Hanım." dedi Atiye Hanım.. "Ben de dört yıldır dışardayım!" diye düşündü. karısına takıldı: Atiye Hanım içkiyi ancak yurt dışında gönül rahatlığıyla içebiliyordu." Yüzüne yakışmayan haşarı bir çocuk bakışı takınarak ekledi: "Ama eninde sonunda kadınların dünyanın her yerinde görevleri aynıdır. İlk nezaket sözlerinden sonra Paris'e neden geldiklerini anlatmışlardı. Sait Bey özür dileyerek boş masa bulamadıklarını. ötekiyle selâm veriyordu. Sait Bey kızkardeşinin şakasından alınmış gibi yaptı. vagon-restoranda tanışmıştı. "Rakıyı tartışmam!" dedi. oturmak istediklerini söylemişti.

Bunlar için mi?" Daha Türkiye'ye girmemişlerdi. Atiye Hanım'ın omuzunu tutan Sait Bey gövdesini hafifçe öne bükmüştü. sallanıyordu. "Bütün bunların ötesine geçeceğim. Birden bardağını dikti: "Ben daha içeceğim." dedi Atiye Hanım heyecanla. "Ben başka şeyler yapacağım!" diye dü­ şündü. Sonra Ömer'den aldığı resimleri neşeyle gözden geçirmeye başladı. Her şeyi sarsarak. Karı koca galiba Ömer'e "sevimli" dedirten şeyi resimlerde arıyorlardı. biraz kendimi düşündüm.. anlaşıl­ mıyordu.. ithalatçılık yapıyor. kırıp dökerek ele geçireceğim!" Gene bir sessizlik başlamıştı. mutlu bir aile. "Dört yıldır Türkiye'ye adımımı atmadım. "Gençsiniz. Ömer. yoksa böyle olmaları gerektiğini mi düşünüyorlardı. 93 ." dedi. 1936 Şubat'ında dönüyor ve teyzemin beklediği gibi hayata atılıyoruz. Kucaktaki çocuksa ağlayacak gibiydi. çocuğunun resmine mutlulukla bakıyor. "İçeceksiniz. bir çocuk. şimdi içmezseniz ne zaman içeceksiniz?" Yıllık Avrupa gezisinden dönen bir kocaydı. tozdum. ama bir kocadan çok kızkardeşini koruyan bir ağbiye benziyordu. daha çok kazanılması gereken para. Karı kocanın yüzünde donuk bir gülümseme vardı. yüksek mühendis diplomasıyla yetindim.. Üçüncü resim bir fotoğraf stüdyosunda çekilmiş olmalıydı. gezdim.. Ömer bir şey söylemesi gerektiğini anlayarak: "Çocuk sevimli" dedi. Doktora yapacaktım." de­ di." "O baktığınız resim. içeceksiniz!" diyerek güldü Sait Bey.. "Bir kadın. annemle babamdan kalanlan yedim. "Ne için dönüyorum İstanbul'a?" diye düşündü. Sait Bey de başını karısına doğru yaklaştırıp baktı. Genç karısıyla gururlanıyor. Avrupa'ya kaçtım. ağbi.. ama şimdiden hüznün ve küçük aile mutluluklarının kokusunu alır gibi oluyordu. Şimdi. Güler: "Avrupa'yı anlatıyordun. Teşvi­ kiye'deki eve fotoğrafçı çağırmıştık!" Bu resimde çocuk annesinin kucağındaydı. yaşadım. "Herkes öyle diyor.gürültüsünü dinliyor. Bütün bunları aşacağım!. çocuk bir yaşındayken çekildi.. Mutlu muydular. Ömer. arada bir de bir paşa oğlu olduğunu hatırlayıp hüzünleniyordu. Şimdi dönüyorum.

"Biraz da dışarısını göreyim!" diye düşünmüştü. "Bir şişe daha isteyelim mi?" diye sor­ du. vaktin var. vallahi yetişemiyorum!" 94 .. "Paran var. otuz yıl sonra nasıl olacağız?" diyerek iç çekti. biraz da birşeyler okursun işte!" diyorlardı. "Avrupa'yı ve bizi. dönüp bakacağın kimsen de yok."Anlatıyordum.. Garson yeni şişeyi getirdi.. Türkiye'de her şey başka. hazır bana göre. gör." Atiye Hanım: "Acaba yirmi yıl sonra. eski çöplükte gene eşelenmek zorunda kalacağı için pişman olmaya başlamıştı. Yeni. İstanbul'da Mü­ hendis Mektebinde okurken sabahlara kadar içtiği. zamana uydurduk. efendim. Türkiye kendi çöplüğüydü.. Ömer'e bakıyordu. İngiltere'de arkadaşlarının dediği şeyleri yapmıştı. Rahmetli paşa babamı anlatmıştım size değil mi? Sizin oğluyla ahbap olduğunuz o Cevdet Bey için Nigân Hanım'ı isteyen. annesi öldükten sonra da alışmıştı. Oysa Avrupa çoktan ele geçmişti. İstanbul'da Mühendis Mektebi'ni bitirdikten sonra. Beyoğlu'nda eğlence yerlerine daldığı. "Tabii isteyelim!" dedi Sait Bey. Ömer bir zamanlar çok içtiğini hatırladı. aracılık eden benim rahmetli paşa babam ve annem olmuşlardır." "Oo.. Babası öldükten sonra başlamış. Ömer şişenin etiketinebakarken. Garsonun getirdiği şarap şişesine bakarken: "İşte bizde de iyi şeyler yapıyorlar!" diye düşündü. akan yılları hatırlayıp efkârlanıyordu. "Onları eğlendirmemi. evlenmeyi. "Orada gök kurşun gibi geliyordu bana. çok içiyorsunuz. ama şimdi sevinçliydi. ilginç şeyler söylememi bek­ liyorlar!" diye düşündü. Sonra bir ara bir kıza tutulmuş.. Arkadaşları da onu kışkırtıyorlardı. Bir ara Türkiye'ye döndüğü. tutkularına göreydi. ama orada yaşamaktan korkuyordum!" diye düşündü. hep bu çöplükte mi eşeleneceksin? Git. geçmişini. İngiltere'de de çok içtiği zamanlar olmuştu. herhalde kendisini. gez. değil mi?" dedi Sait Bey. "Belki bunlar çocuksu düşünceler. Düğün de. Hayata atılan şu delikanlıya sevgiyle bakıyor. eğlen. bizim konakta yapıldıydı. Sonra o konağı baştanbaşa değiştirdik. orada yerleşmeyi de tasarlamıştı. Ömer. sarhoş sarhoş okula döndüğü çok olurdu. Kendini vagonun sallanışına ve içkiye bırakmaya karar verdi.

istemiyorsanız düşündüğünüz size kalsın!" diye bir tavır takınmaya çalıştı. Sait Bey gülümseyerek: "Nasıl. Galiba gülecekti. Bunlar. Atiye Hanım: "Yaa!" dedi. çok değişik şeyler olacak!" Yüzünün yandığını hissetti. "Kendiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?" "Çok şey yapmak istiyorum! Çok şey yapacağımı düşünüyonım!" Sait Bey: "Eee. "Hayır.. demin ne düşünüyordunuz.." Atiye Hanım telâşla: "Yok. başını okuduğu şeyden kaldırarak Ömer'e baktı. Sizde hiç hırs var mı. "Hadi bakalım. "Küçük 95 . ama günahtan da çekiniyordu. Ömer: "Sizde. "Başka şey anlatmak istiyorum. Kültürlüydü. efendim?" dedi. Sait hiçbir şeyi tutturmaz! Kuzu gibidir. Sait Bey: "Çok şükür. hırslı değilimdir!" dedi. onu demiyorum!" dedi Ömer. Atiye Hanım: "Ama içince neşeniz kaçıyor. "Kendimi düşünüyorum!" dedi Ömer. Öyle mi? Birden hoşuma gitti!" dedi. Başını gururla geriye attı. Gençsiniz siz!" dedi. "Sizde hırs var mı efendim? Evet.. söyleyin bize. Sait Bey?" dedi. susuyorsunuz. daha önceki yemeklerde de okuduğu yemek listesini. ama yüzü başka şeyler söylüyor. Çok şey yapacağımı düşünüyorum. Sofraya oturduğundan beri. kimbilir neler düşünüyorsundur şimdi sen?" diyordu. yok. hırs!" Sait Bey bir şey hatırlamaya çalışıyormuş gibi karısına döndü: "Bende var mı?. "Anlatamıyorum ! " Atiye Hanım az önce ne düşündüğünü sorarken takındığı çapkın tavrı bir daha takınarak: "Anlatın o zaman işte!" dedi. evet. kitap okur gibi dikkatle okuyan Sait Bey'in kardeşi Güler Hanım. Ama hemen!" Sait Bey karısına. "Çocuğu rahat bırak canım!" diyen bir bakışla baktı! Ömer'e gülümsedi.Ömer ulanarak: "Aa." dedi. "Anlar gibi oluyorum!" dedi Sait Bey... sonra kaşlarını çattı.. "Sahi. ama bunlar. "İstiyorsanız söyleyin. tabii.. ama Ömer'in yüzünü görünce korktu." dedi.

"Aaa." Ömer kıpkırmızı olmuştu. etin sosu çok acı!" dedi. "Gösterişe merakı. Ama çekinmeden. hayatı. şerefi. Güzel kadınları. Yemek istediği için değil. aceleyle ekledi: "Eğlenceli.. parayı. Sait Bey: "Bizim hanım eğlenceli şeyler dinlemeye bayılır!" dedi. kendini açıklamak istedi: "Çok şey yapmak istiyorum. onu dinliyoruz ya işte!" Ömer üçünün de kendisine baktığını görerek: "Çok içtim galiba!" dedi. ka­ dınları etkileme isteği." Sait Bey koruyucu bir tavırla karısına ve kızkardeşine dönerek: "Dikkat edin." diye mırıldandı. Okunun hedefi bulmadığına inanmış olacak ki. Demin sormuştunuz. Ömer Bey anlatıyordu.. galiba anladım sizi!" dedi. Pis kokuyor değil mi? Ama bir kere alıştınız mı kokusuna. "Evet." "Saitciğim. küçük dertlerimle bu hayat bana yetiyor.. "Hiçbir zaman olgunlaşamayacağım. "Bu baharı biliyorum. gençlik. her şeyi istiyorum. Bütün o şeyi. küçük dertler bana yetmiyor!" Birden özür dilemek. gösterişe meraklıdır! Lütfen anlatın ! " Ömer heyecanla: "Ben de meraklıyım!" dedi... şanı.. önüme gelen her şeyi ele geçirmek istiyorum!" Atiye Hanım: "Gençlik. . "Ben her şeye meraklıyım. evet. Ömer: "Çok şükür ben de hırslıyım!" dedi. Sait Bey: "Ele geçirmek istediğiniz nedir?" diye sordu... Sait Bey uzattığı için peynir tabağını eline aldı. hoş hikâyelere. Oysa yirmialtı yaşındayım!" Birden Atiye Hanım atıldı: "Ah. uğrunda can yakacak kadar istiyorum bunları.. Her şeyi ele geçirmek isliyorum.." dedi Atiye Ha­ nım. heyecan." Bu sefer gülüştüler. Bilmem anlatabiliyor muyum? Benim hırsım belirli bir şeye karşı duyulan hırs değil! Her şeye karşı hırslıyım.. Azla yetinmek istemiyorum.. rica ederim! Ne hoş anlatıyordunuz." diye düşünüyordu. Güler'in gene kendisine baktığını farketli: "Küçük zevkler. şöhreti.zevklerimle." dedi. Ömer: "Her şey. Görüyorsunuz." dedi Atiye Hanım. "Bakın bu peyniri Fransızlar meyveden önce yerler.

Sait Bey. efendim!" dedi Sait Bey "Çok yakıyorlar şu kaloriferleri. Sait Bey anlattığı hikâyeyi bitirdikten sonra hep birlikte gü­ lüşüldü. "Bakın asıl ben size ne anlatacağım. yeleğinden çıkan kösteği parlıyordu. Bir başka masada şapkalı bir kadın kucağında uyuyan bir çocuğu öpüp gülüyordu." dedi. "Benim de çok güldüğüm zamanlar oldu!" diye düşündü. Öyle biri.. bakımlı bir bıyığı vardı. "Şimdi gülmeye hazırlanıyoruz!" diye düşün­ dü... Vagon-restoran hâlâ ağzına kadar doluydu.. Tilki. üst dudağıyla birlikte. değil mi?" "Kızardınız.. hadi. Atiye Hanım: "O bardakları karıştıran şaşkın hizmetçiyi de anlatsana. Hikâye anlatırken. her şeyle alay ederlerdi." dedi. Ömer."Çağdaş bir Rastignac'sınız siz. Sait?" "Bu ışıkta çıkmaz! Makine yanında mı?" Birden Güler Ömer'e dönerek: "Ama sizin de pek Türk'e benzer bir haliniz de yok hani!" dedi. İçlerinden birinin uzun. beyaz sakalı güldükçe kravatına sü­ rünüyor." Sait Bey'in ince. Mühendis Mektebi'ndeyken bütün gününü alay etmekle geçirirdi. az önceki babacan tavırla gülümsüyordu. Bir kaplumbağa ile bir tilki bir gün ormanda karşılaşıyorlar. "Fatihliği seçtim!" "Ne güzel!" dedi Atiye Hanım heyecanla.. Sait Bey: "Hadi. "İsteyelim!" Atiye Hanım buluşunun heyecanıyla: "Evet. Muhittin ve Refik'le poker oynar.. Burada çıkar mı. Evet.. kadeh kaldırıyorlardı. "Hadi bir fotoğraf çekelim. Karısı da onun gibi hikâye anlatırken kıpırdanıyordu. Türkçesi böyle olmalı. Bir fatih. Biliyor musunuz onu? Balzac'ın Goriot Baba romanında vardır hani. bu ince koyu çizgi de aşağı yukarı oy. evet bir fatih. bırakın şimdi bunları. Bir şişe daha isteyelim mi?" Dostça. İleride bir masada dört ihtiyar erkek kahkahalarla gülüyor. bir Rastignac!" diye mırıldandı. Ömer. Ömer birden: "Türkçesini kullanmak istiyorum!" dedi.. Geçmişi . anlatmadan önce bir kere güldükten sonra hikâyeye başladı. nuyordu.

Sesi peronun uğultusunda dağılınca 98 . Ömer küçük yalnızlıklara. ama içki bana." Sait Bey: "Tabii tabii kalkıyoruz şimdi!" dedi." "Yarın sabah artık görüşürüz!" Bunu söyleyen Atiye Hanım'dı. En anlayışlı olan galiba oydu. Atiye Hanım pencereden dışarı baktı. Hepsi birer hoş söz söylediler. Anlatılan hikâyeleri dinlemeye karar verdi.. Sonra uzun bir sessizlik oldu.. Bavullarını aldıktan sonra gümrüğe doğru yürürken onları bir daha gördü. "Belki kompartımanlarına çağırırlar!" diye düşündü. "Adam sen de! Benim gevezeliklerim için bu sözler değer mi?" anlamına gelen bir işaret yaptı. Hırslı olun.. keyfi kaçıyordu. "Haklısınız. "Bir fatihim ben! Bir Rastignac. "Türkiye'ye geldik diye neşemiz kaçıyor..hatırlayınca sıkıldı. Kadınların şapkaları vagonun penceresinden perona meyve gibi uzanıyordu. "Edirne'ye geliyoruz. tren Sirkeci'ye girerken görebildi.. Sait Bey hesabı ödedi." Masadan kalktıktan sonra yalnız hissetti kendini. "Ne var bunda yani?" diye söylendi. Atiye Hanım ilginç bulduğu bu sevimli delikanlıya el salladı. Sait Bey de İstanbul'da görüşmek isteklerini bir daha hatırlattı. Ömer: "Hüzün işte bu!" diye düşündü. "Sohbete orada devam ederiz!" Arkalarından yürürken de. Pasaport kontrolü için kompartımanlara. Kadınlar çantalarını ellerine aldılar. Saat bire doğru vagon-restoran boşaldı. hüzne aldırış etmeyecek kadar hırslı olduğunu aklından geçirdi. Ömer heyecanlandığını açıklayıp kompartımandan çıktı. Bu el hareketine gözucuyla perondaki karşılayıcılara bakan kadınlar da gülüm­ sediler. Bizim memlekette pek yoktur bu!" Ömer eliyle. İkisi de şapkalıydı: Geniş kenarlı şapkaları gözalıyordu. Ömer kompartımanlarına girip teker teker ellerini sıktı. Ertesi sabah onları. heyecanla sağa sola bakıyorlardı.. Sait Bey de babacan bir tavır takınarak: "Dün akşam sizi düşündüm!" dedi. Belki biraz fazla içtim. Üstelik içki de etkisini kaybediyor. Sallanarak yürüyen garsonlardan biri onlara yaklaştı ve tatlı bir sesle: "Efendim birazdan kapıyoruz!" dedi. Pen­ cereden sarkmış. Atiye Hanım kaşla göz arasında Ömer'in fotoğrafını çekti.

Dört sırık hamalı Babıâli tarafına doğru kocaman bir fıçı götürüyordu. Gümrük binasına girince ilk defa Türkiye'de olduğunu farketti. tamam!" diyerek bavulları açmadan işaretledi. Sıra Ömer'e gelince gümrük memurunun yanına bir ihtiyar memur yaklaştı: "Bırak da delikanlı geçsin. canım! Bir şeyi yoktur!" Memur azarlayıcı bir sesle: "Peki. Ömer: "Bir fatihim ben!" diye düşündü.Ömer duygulandığını düşündü. tamam. Bir çöpçü parke kaldırımın kenanna oturan bir dilenciyle gevezelik ediyordu. Sıra bekleyen şapkalı bir adam da. 99 . bir omuz vurup önüne geçti. Şikâyetçi gözüken ihtiyar bir dadının kucağındaydı. Bir at arabasından bir lokantaya büyük tenekeler taşınıyordu. Kendini hafif hissediyordu: Gök yıllardır ilk defa üzerine abanmıyordu. Bir kadın elinden tuttuğu çocuğuyla kunduracı dükkânının vitrinine bakıyordu. Köşede biı tıaıııvay dut muş. Sonra bir yerden koşarak çıkıveren bir hamal Ömer'in elindeki bavullan yapışıp kaptı. O memurun önünde kuyruğa girerlerken bir itiş kakış oldu. Hava nemliydi. Burada beklerken uzun pardösülü şık bir adam." diye düşündü. Bir taksi şoförü arabasında gazete okuyordu." Yürüyerek köprüyü geçmeye karar vermişti. içerdeki odadan avazı çıktığı kadar ba­ ğırmaya başladı. Ömer "Her şeyi aşacağım. vatandaşa boş yere eziyet edildiğini söyledi. sürücüsü sigara yakıyordu. denetimi şuradaki öteki arkadaşın yaptığını söyledi. İçinde kaç zamandır duymadığı. Hamal dalgın bakan Ömer'e döndü: "Ne yana?" "Karaköy'e. Birkaç saniye sonra Sirkeci'deydi. Arkasında bir at arabası bekliyor. Gümrüğe girerken de karşıla­ yıcıların arasında dün akşam denizci kıyafetiyle resmini gördüğü çocuğu farketti. anısını bile güçlükle hatırladığı tuhaf bir sevgi uyandı. trene doğru boş boş elini sallıyordu. Eli şemsiyeli şık beyin arkasından yürümeye başladılar. İhtiyar memur onlara boş yere beklediklerini. Birisi. tüy gibi hafif bir gök vardı. Eli şemsiyeli şık bir bey Karaköy tarafına doğru yürüyordu. yolcularını boşaltıyordu. Sonra ihtiyar bir memurun önündeki sıraya girip beklemeye başladı. Bir süre elindeki bavulları gösterebileceği bir memur aradı. Yukarıda sarı.

Gümüş takımları niye çıkartıp parlattırmıyorum? Gümüş takımlar böyle günlerden başka ne zaman kullanılabilir? Her şeyi çabuk çabuk kullanmalı!" Üzeri işlemeli masa örtüsünü de geçen kurban bayramında ortaya çıkarmıştı. içinde tuhaf bir istek doğduğunu farketti. yemek odasına girecekti. üzerinde mavi güller olan. O takımın iki fincanı. O da çeyizinin bir parçası olduğuna göre. Bu büyüklükte!" Nigân Hanım'ın küçük oğlu Refik başparmağıyla işaret par­ mağının ucunu göstererek. Nigân Hanım. Kocam. yazık ki. dolaplarda. önündeki porselen tabağa bakarak düşünüyordu: "Yaldızlı takımı çıkarttığım iyi oldu! Büfede kaç yıldır kullanılmadan duruyordu.BAYRAM YEMEĞİ Nigâıı Hanım dirseklerini işlemeli masa örtüsüne dayamış. "Evleneli otuz yıl oldu. "Sanki her şeyin kullanılışını. Nigân Hanım hava karanlık ve yağmurlu olduğu için yakılan büyük avizeden çevreye sıcaklık yayıldığını hissediyordu. kırıldı. İşte bu da 1936'nm kurban bayramı. midesinden kocaman bir taş parçası çıktı. i 00 ." Nişantaşı'ndaki evde. Birazdan ahçı Nuri büyük "servis tabağını" her bayramda yaptığı gibi. kızım. her şeyi. Altmışı aşkın bayramı Cevdet Bey'le geçirdik. iki köşesinden tutup parmaklarının ucuna basarak. ellerini çenesinin altında birleştirmiş. kutularda saklanan her şeyi. anneannemin çeyizime kattığı fincanlarla içeceğiz. tabaklann fincanların kırılışını. "Gördünüz mü? Hayvanların birinin içinden. Herkes bunu bekliyordu ve sanki herkes gene ahçının parmaklarının ucuna nasıl basacağını merak ediyordu. eliyle sofranın üzerinde küçük bir çember çizdi. sandıklarda. büfelerde. iki şeker gelinim. ahçının getireceği öğle yemeğini bekliyorlardı. kullanıp tüketmek için. Öğleden sonra çayı da. iki küçük torunum hep birlikteyiz. demek ki otuz yıldır dikkatle saklanıyordu. köşedeki ünlü nişan taşma ve ıhlamur ağaçlarına bakan pencerenin önündeki masada hep birlikte oturuyorlar. çatal bıçağın kayboluşunu görmek istiyorum!" diye düşündü. örtülerin lekelenip yır­ tılışını. aslan gibi iki oğlum. ama.

Nigân Hanım onun mutfaktan çıktığını herkesten önce gördüğünü anlayarak masal anlatan mutlu bir kadın sesiyle her şeyin tamam olduğunu söyledi. koçun içinden çıktı değil mi?" Bu sabah arka bahçede kesilen hayvanlardan sözediliyordu. Tabağın sofraya konuşunu gözlerini kırpıştırarak seyretti. "Küçük oğlum her zaman. Altı yaşındaki küçük Cemil. Sonra ablasıyla konuşan küçük torunu Cemil'e baktı. Kızı Ayşe ise her zamanki gibi sessiz ve hüzünlüydü. Nigân Hanım bu kararı almış oldukları için 101 . ahçı Nuri'nin parmaklarının ucuna basarak yürüdüğünü gövdesinin hareketlerinden anladı. Cevdet Bey. Et kurban eti değildi. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra ona cevap veren büyük oğlu Osman'a baktı: "Evet. Ahçı Nuri elindeki büyük tabakla mutfaktan çıktı. Sonra. Yaldızlı tabakta üzeri bezelyelerle süslü pilavdan yapılmış küçük kulelerle kuşbaşı et vardı. "Gene salatanın üzerinden yiyecek!" diye düşünerek sıkıldı. gene böyle bir kurban bayramı yemeğinden sonra. suçun likörde değil. biraz da o sabah çok içtiği likörün etkisiyle. Nigân Hanım. ablası da korkudan bakamadığını söylüyordu. "iç bulandırıcı bir kokusu ve ağırlığı" vardı. Taze etin Cevdet Bey'in dediği gibi. Bu merakı benden aldı!" diye düşündü. Nigân Hanım iki torununun sağlıklı ve sevimli olduğunu düşündü. ayaklarına bakmamasına rağmen. Herkes ortadaki tabağa bakıyordu. Dokuz on yıl önce. nerede kaldı bu yemek?" Cevdet Bey her zamanki gibi sabırsızdı. her şeye karşı meraklı olmuştur. Nigân Hanım her kurban bayramında iki kuzu ve bir koç kes­ tirmenin kendisine bir güçlülük duygusu verdiğini düşünerek hızlı hızlı gözlerini kırpıştırmaya başladı. sonra Nigân Hanım ertesi günü tek başına gittiği paşa babasının evinde Türkân'la Şükran'a. sekiz yaşındaki Lâle'ye koçun kesildikten sonra nasıl titrediğini anlatıyor. Arkasından da neşe başladı. taze ette olduğunu söylemiş. "E. alt kattaki alaturka helaya kusunca taze kurban etinin hemen sofraya ge­ tirilmesinden vazgeçilmişti. kızkardeşlerine sarılarak ağlamıştı.Nigân Hanım. yanında oturan kocasının lekeli elinin çatalı kavradığını görünce. sonra başka tatsız şeyler de söylemiş. Cevdet Bey.

"Aaa salata tabağı koymamışlar!" diye düşündü. Sonra gözünün ucuyla kocasının tabağına baktı ve tepeleme dolu olduğunu öfkelenerek gördü. rahatsız olacak!" diye düşündü. Nigân Hanım keyifle birkaç saniye düşündükten sonra. Sesi fare gibi ince. Başka şeyler konuşsalar ya!" diye dü­ şündü. elindeki kaşıkları küçük gelini Pe­ rihan'a uzatıverdi: "Bu sefer de sen dağıt bakalım. her lokmada önündeki tabağa yaklaşan beyaz saçlı başına.. İki gelini tam karşısında. Cevdet Bey'in. sonra kaşıkları eline alıp gelinlerine baktı." Olağanüstü bir andı bu: Perihan kızararak elindeki kaşıklara bakıyor. Annelerinin isteğine pek aldırış etmeden iki oğul tartışıyordu. Cevdet Bey her zamanki gibi tabağını herkesten önce ileri sürüyor. Bir süre sonra. "Sonra uyku bastıracak. şimdi de öyleyim. Osman'da. "Ne kadar güzel!" diye düşündü. "Üstelik ben de farketmedim!" Hemen hizmetçiye seslendi. Her zamanki gibi. Nigân Hanım heyecanlandı. "Artık tartışmayı anlayamam. içinin sevgiyle dolduğunu farkederek kendi yemeğine döndü. "Eh. mutlaka bir savaş çıkıyor. Yeni evin içinde. Hamdolsun. ne yapalım. ince uzun burnuna bakıyordu.. Sesinin perdesi de bakışları gibi. savaştan söz açıldığı için tatsız bir yalnızlık duygusuna kapılır gibi oldu. Küçük gelinine bakarken. O günlerde eve eşya aramıştık. olsun. arada bir böyle şey 102 . sözünü ettiği şeylerin. erkeklerin dünyası kesin ve aşılmaz bir çizgiyle kendi dünyasından ayrılıyordu. "Saçını öyle topuz yapması zevkli olduğunu gösteriyor. yeni eşyalar arasında yaşamak hoştu. Üstelik bütün savaşlar." Nigân Hanım. ama.sevindi. yanyana oturuyordu. Ben de Cevdet ile bu eve ilk geldiğimde öyleydim. bütün erkek tartışmaları gibi birbirinin tıpatıp aynıydı. kendisi de olmak üzere kimseyi ilgilendirmediğini bildiğini gösteren bir tavır vardı. büyük oğluyla ona cevap veren küçük oğlunu bir süre izledi. "Avrupa'da savaş çıkması için. Her üç-beş yılda bir." Cevdet Bey homurdandı: "Salata tabağı yok mu?" Nigân Hanım. Refik de hayatından hoşnut. Birkaç lokma aldıktan sonra da büyük oğlu Osman'ın birşeyler anlattığını farketti. herkes yemek başlayacağı için mutluluk içinde gülüyordu.

bu tartışma için özür dilemek istiyormuş gibi gözüküyordu. Sonra kocasının söze karıştığını farketti. Buradakiler yağlı!" "Hayır.. Nigân Hanım: "Ama ben görüyor ve düşünüyorum!" diye mırıldandı. "Ama. et iyi olmuş!" dedi. "Peki. arada bir şaka yapıyor. Ama ne olursa olsun. anne!" dedi Ayşe. Büyük gelin Nermin. en sonunda ciddi bir erkek tartıştuasıydı bu. sofraya gelinceye kadar. Nigân Hanım da: "Evet. Bir durgunluk oldu. ne de başkasının istediği sözleri söyleyebildiğini düşündü. onlara takılmaktan hoşlanırdı. Bir durgunluk daha oldu. Nigân Hanım. Osmanbey'de açılan yeni bir pastaneden." dedi. Herkes böyle önemli günlerde hep olduğu gibi. böyle tartışılırken ne kendisinin. Avrupa'dan yeni gelmiş olan Refik'in arkadaşı Ömer'den. Ağbisi gibi ceketli ve kravatlı olan Refik de ona birkaç kelimelik cevaplar verirken sağına soluna bakıyor. tabağın 103 . sonra birşeyler söylemeye başladı. şaşırıp kızararak kocasına baktı. Gelinlerini iğnelemekten. ama Cevdet Bey onu dinlemeden: "Aferin. biraz daha savaşlardan..gerekiyor!" der gibiydi. Sonra çatal bıçak sesleri. Almanya'daki son du­ rumlardan. herkesten. "Gene gözlerimi kırpıştırmaya başladım!" diye düşündü sonra. Nermin sustu. İkinci yemek. şangırtı gene başladı. küçük gülüşler. şundan bundan konuşmaya koyulunca Nigân Hanım gözlerini kırpıştırarak bayram havasını keyifle içine çekti. hiçbir şeyi yok bu etin! Herkes nasıl yiyor?" Nigân Hanım. yanında oturan kızının tabağını önüne çekti ve et parçalarının üzerindeki yağları kesip ayırmaya. zeytinyağlı fasulye. cümleler. Nermin sen ne diyorsun bu konuda?" Cevdet Bey yemeğin ilk heyecanından sıyrılmış olmalıydı. Böyle şeyler konuşulurken erkekler daha erkek. kızı Ayşe'nin tabağına bakıp sinirlendi: Gene hiçbir şey yememişti bu kız. "Bunlar. iyi olmuş. Nigân Hanım bu tartışmalardan hiç hoşlanmadığını. Emine Hanım zeytinyağlı fasulyeyi ortaya koyarken. kadınlar da sanki birer vazo oluyorlardı. belediyenin sefere koyacağı söylenen Maçka-Tünel tramvayından sözedildi. Almanya'dan. Acele acele: "O tabaktaki her şey bitecek!" dedi.

geçen yıl bu zamanda. "Fasulyeyi de Perihan dağıtsın bakalım!" Fasulye yenilirken. karışma. Cevdet Bey'in Teşvikiye Camii'ndeki sabah namazında iyice üşüttüğünden sözedildi. bu bayram da bitecekti. "Ben olmasaydım bu kız piyanoyu bile öğrenemezdi!" diye düşündü. "Her zaman bu kız bana günümü zehir edecek!" Tabağını kızının önüne iterken içinden bıkkınlık geçti. bırak. "Doğur. Küçük parlayışlarla akıp giden bir zaman. yani martın ilk gününde. "Her zaman bu böyle!" diye düşünüyordu. kaymak tazeydi. neşe kendiliğinden geliveriyordu. ama nedir bilemiyorum kızım!" derdi. Nigân Hanım. Nigân Hanım. neşesiz. "Rahmetli annemin dediği gibi!" diye düşündü. direnmeyen su gibi hayat vardı. sonra sağlıksız. sonra başka günler beklenecekti. Bugün de bitecekti. Bu küçük yüz hare­ ketinin. canım bir şey yemek istiyor. Rahmetli annesi Teşvikiye'deki konağın hareminde bir koltuğa oturur. sofraya ahçı Nuri'nin kendi buluşu olan portakallı ekmek kadayıfını koyuyordu. fasulyeden. Portakallı tatlı çok güzel olmuştu. ^Ben terbiye ediyorum. "Bu yemek de bitiyor!" diye düşündü. Akşamları işinden geldikten sonra kızını öpen bir babaydı: Kızma kendisini sevdinnesini bilen. "Peki. her şeyi yap. 104 . havaların hiç böyle olma­ dığından. bahçenin köşelerinde iki gündür biriken kardan. nasıl isterse öyle yapsın. onaltı sene üzerine titre. Ayşe'nin gene lam boşaltamadığı tabağına bakarken. ama neşeliydiler. dün gece bir ara yağan. Nigân Hanım. "İstediğim şeyleri gene söyleyemedim!" diye düşündü. Uzun zamandır beklenen bu yemek de bitiyordu. sen şımartıyorsun!" anlamına geldiğini herkes biliyordu. asık suratlı biri olsun!" Söylendi: "Böyle bir eti herkes bulabiliyor mu sanıyorsun?" "Canım. İçinden "neşe" elemek geliyordu.orasına burasına dağıtılmış pirinç tanelerini bir köşede toplamaya başladı. gözlerini kırpıştırarak: "Nigân. Çünkü bayramdı. Nigân Hanım. konuşmayı istediğim şey nedir?" Tam bilemiyordu bunun ne olduğunu. Bayram değil mi bugün?" Cevdet Bey'di bu. ama bunun nelere patladığını düşünmeyen sorumsuz bir erkek! Nigân Hanım kocasına yüzünü buruşturmakla yetindi. Emine Hanım. Onların bittiğini de hüzünle görecekti.

. ama tam ve kesin bir öğle uykusuna yalamayacağı için bir eksiklik duyuyordu." Sofra ve bayram yemeği arkasındaydı. Günde üç defa içebildiği sigaranın kokusunu. Hafif ve yumuşak hareketlerle sandalyesinden kalkarak Cevdet Bey'e doğru yürüdü. "Çok yedi. Cevdet Bey'e doğru yürüyor. Kestireceğim. sofradan önce Cevdet Bey kalktı.. kıpırdanmadan otururum. Öğleden sonra Fuat Bey'ler gele­ cek. "Öğleden sonra çayı mavi güllü fincanlarla içeceğiz!" diye düşünüyordu. tabağmdaki son kadayıf lokmasıyla kaymağa bakarak. Nigân Hanım büfelerde. Toplanan tabakların sesini duyuyor. ağırlık bindi üzerine. "Uyumayacağım ki. pencerenin önündeki koltuğuna oturmuş. yakacağı 3 . beyaz saçlarına bakarken ona sevgi duyduğunu farkediyor. başını arkasına yaslamış. "En sona niye ben kalayım?" diye düşündü. "Birazdan sigara içeceğim!" diye düşündü. sonra portakallı kadayıfın tadını çıkardı... Cevdet Bey." Her zaman oturduğu koltukta oturuyor. bayram yemeğinden sonra günün en keyifli zamanını yaşıyordu.ama onlar da en çok belki de bu akşam yemeğinde öyle kala­ caklardı. sofradan herkesle birlikte kalkmayı öğ­ renseler!" Artık Cevdet Bey'e bir şey öğretemeyeceğini biliyordu. gözlerini kısmıştı. ama Refik belki öğrenebilirdi: Daha yirmialtı yaşındaydı. Belki de bir parça dalarım. ama öfkelenmek istiyordu. uyumak istiyor!" diye düşündü. Onun hemen arkasından da Refik kalkınca Nigân Hanım. "Canım şuracıkta biraz kestireceğim!" diye düşündü.. Onunla konuşuyormuş gibi. Uyuyacak mıydı? Nigân Hanım. sandıklarda saklanan takımları çıkarıp kullanmayı bir daha düşündü. Avunmak için. Biraz gözlerimi kaparım. Nigân Hanım Perihan'ın da sofradan kalktığını görünce.. "Uyuyacak! Ama uyumamak. Her zamanki gibi. ÖĞLEDEN SONRA Cevdet Bey kendisine yaklaşan Nigân Hanım'ın şikâyetçi yüzünü gördü. Cevdet Bey'in uykuya karşı koyan gözlerine. "Ama barı. "Tamam işte!" diye düşündü.

" diyordu ahçı Nuri. Yan bahçeyi de salın aldım. Osman evlenmek isteyince üst kata çıktık. bir tramvayın köşeye ağır ağır yaklaştığını duyuyordu. pencereleri titreten. Buraya doldurduğum bütün bu aile cıvıltısının tarihini. "Fuat Amcalar gelince aşağı inersin! Şimdi güzel güzel uyu bakalım!" i 06 ..açılan kapıdan. Bu evi. alışıldık gürültüyle işitiyordu. merdi­ venlerden. Her şeyin tarihini biliyorum.. çünkü ben yaptım. bekliyorlar. Emine Hanım'ın terliklerinin parke üzerinde gezindiğini. Refik'in gazetenin sayfalarını çevirdiğini. "Ama uyuyamayacağım!" diye düşündü Cevdet Bey. Harpte şeker ticaretinden kazandığım parayla bütün her şeye çekidüzen verdim. Cumhuriyetten dört yıl sonra. Yemek masasından. gürültü etmeyin!" diye Nigân Hanım fısıldıyordu. Küçük bey. yatın!" diyordu. siz?" Bu hizmetçi Emine Hanım'dı. "Beyefendinin kahvesi şimdi.. Osman: "Yukarda oynamayın!" dedi. çünkü yalnızca sesler.. Abdülhamit'e bomba atmışlardı. Geçmişi. ahçı Nuri'nin mutfakta musluğu açıp kapadığını. Sonra Meşrutiyet iyi oldu. Şimdi içine kömür atılan sobayı altı yıl önce aldık. Maçka'ya işleyen şu tramvay kaç yılında sefere girdi? Kapağı açılan şu kristal şekerliği Nigân çeyiziyle getirdiydi! Ne konuşuyorlar?" Nermin: "Hadi bakalım yukarı çıkın. kristalleri tınlatan sesleri. yemek üzerine su içmekten hoşlanan Ayşe'nin sürahiden su doldurduğunu. Evlendim. Sonra gözlerinin kapandığını farketti. Sonra torunlar geldi. Evi 1905te aldım.. "Hemen odana mı çıkıyorsun?" Bu Perihan'dı.... tanıdık titreşimler insanı uykuya çağırıyordu. Bütün bu güven verici. "Fuat gelecek! Fuat ile oturacağız.. Şirket büyüdü. konuşacağız. Birisi ayaklarının ucuna basarak yürüyordu. ağaçlardan. geçmişi anacağız. yemek masasıyla mutfağa inen dar ve küçük merdivene. Torunlardan biri: "Şeker yiyecektik!" dedi. sokaktan gelip bütün odayı dolduran. "Şşşt. kokular ve sıcaklık vardı. içerdeki odalardan.kibritin sesini düşündü. Nermin'in çocuklarıyla konuştuğunu. "Hemen uyuyun!" "Bekçiler geldi. bahçeden.. Her şeyin tarihini biliyorum. bütün o bildik.

yakalanmış. saat gibi işleyen bir ev. Cevdet Bey. Kahve fincanını yanıbaşındaki sehpanın üzerine bırakıyordu. Altı ay önce doktora göre çok ciddi. kahve!" İşte. Yarın ben Nigân ile o eski paşa konağına gitmek istemiyorum. canı sigara istiyordu. Karşısında Emine Hanım vardı. Nigân Hanım kıyametleri koparmış. Nigân Hanım paketteki sigaraları sayıyordu. Aaaa!... gene korku içinde yaşıyorum. Ama şimdi bunu düşünmek istemiyorum. "Sigarayı azalttım. bunu farkedememişti! Gözlerini açıverdi. ilk zamanlar birkaç hile yapmaya kalkmış. sabah kahvaltısından ve öğle ve akşam yemeklerinden sonra birer sigara içiyordu." Uyuyamayacağı için canı bir kere daha sıkıldı." Hep uyku gibi geniş ve çekiciydi. gövdesini de onlara bırakmış gibiydi.. O paşa oğullarını da görmek istemiyorum. Cevdet Bey. konuşuyorlar. kulağı okşayan sesler.. İstese de uyuyamayacağını anladı. Şimdi şu hareketi. "Gene merdivenleri çıktıktan sonra fena oluyor. Cevdet Bey. kibriti aklı: Bu sigara günün en büyük keyfiydi. Cevdet Bey'in ıs­ rarlarına dayanamamış. 107 .. şeker yiyorlar. ama doktor. ama kendisine göre o kadar fazla kulak aşılmaması gereken küçük bir kalp krizi geçirmişti. bayram ziyaretlerine gidecekler. "Her şey bunun içindi: Bu güven verici sıcaklık. Yemeği fazla kaçırmıştı. gözlerinin ucuyla koltukta oturan bana bakıyorlar.. saygı duymaları.. sabah koyduğu yerden Yaka paketini. ama hiçbir şey değişmedi!" diye düşündü.. Sehpanın üze­ rinden. "Geziniyorlar. İşık gözlerine dokundu. Cevdet Bey kısa süren bir sessizliği dinleyerek: "Şimdi beni daha çok farkettiler!" diye düşündü.. kokuyu. Günde üç sigaradan fazla içmesini aile doktoru İzak yasaklamıştı. esniyorlar. Şimdi günün ikinci sigarasını içiyordu. homurdanan soba. "Sigara içeceğim!" diye düşündü. gene bazan tıkanır gibi oluyor. Seyretmeleri." "Kahve!" "Cevdet Bey. Sonra uyuyacaklar. çevresinde dönüp yaşamaları için gözlerini kapamış. Yarın Şükran Teyzeler'e gidilecek!" "Bu. işte bu!" diye düşündü Cevdet Bey. sesleri dinleyeyim. sonunda günde üç sigaraya izin vermişti. ağlamıştı. ama hemen alıştı. kahve birazdan gelecekti. Sigara büsbütün yasaklanacaktı."Mebrure Teyzelere öbürgün gideceğiz.

maşallah. Uzun bir sessizlik oldu. Leylâ Hanım babasının Şişli'deki evinden 108 . "Yapılması gerekiyordu. Büyük ellerini okşuyormuş gibi saçlarının içinden geçirdi. Şimdi gelirler. Cevdet Bey. Cevdet Bey de hareketlerinin her birini teker teker düşünerek. yaptık. Nigân Hanım evin kapısını açarken. Fuat Bey'le kucaklaştı.Sigarasını bitirirken orta kattaki sarkaçlı büyük saatin ikiyi vurduğunu duydu. Emine Hanım gelip boş kahve fincanlarını aldı. pantolonu sarkmış.. Leylâ Hanım'ın elini sıktı. Kadınlar kucaklaştıktan sonra. Fuat Bey'in karısı ve oğluyla hızlı adımlarla basamaklara yaklaştığını görünce coştu. Sonra bahçe kapısına bağlı boncuklu çıngırak şıngırdadı. Acaba öpüşürken nasıl gözüküyoruz?" diye düşünüyorlardı. karısının arkasından aynalı hole ağır ağır indi. "işte bir bayram. ama hepsi bu!" diye düşündü. Nigân Hanım pencereden dışarı baktı.. Nigân Hanım Fuat Beyler'in geciktiğini söyledi. Altmışsekiz yaşındaydı. ama hâlâ gözleri parlıyordu. Köşeden bir tramvay geçti. saçları dağılmış. Galiba kadınlar da alışamamışlardı. En önemlisi buydu: Çirkin ve sevimsiz bir ihtiyar değildi. gövdelerinin üst kısmını hafifçe öne bükerek öpüştüler. Cevdet Bey gözlerinin gene kapanır gibi olduğunu hissetti. "Biraz kamburum çıktı. Gövdesi tatlı. Sanki.." dedi.. Oturma odasına geçildikten sonra neşe başladı. yüzü ve ceketi de buruşmüştu. Nigân Hanım'la Leylâ Hanım so­ ğuktan sözediyorlardı. eski bir şarkı gibi yakındı: Kravatı çarpılmış. Nigân Hanım: "Geldiler!" diyerek ayağa kalktı. "Şimdi gelirler.. boyum kısalır gibi oldu. öpüştükten sonra birbirlerine ba­ karken. İşte bir bayram daha!" diye mırıldanıyordu. Refik gazetesini katlayıp karısıyla yukarı çıktı. Cevdet Bey Fuat Bey'e sevgiyle bakıyor.. Delikanlının gür saçlarını okşarken hüzünlendi: Yaşlanmıştı artık. elini öpen Remzi'nin de başım okşadı. maşallah!" diyerek onlara doğru iki adım attı. Cevdet Bey bu öpüşme huyuna alışamadığını düşündü. Keyif­ lendiğini hissederek kapıya doğru yürüdü. "Maşallah efendim. Cevdet Bey kalın çerçeveli boy aynasında kendini seyretti. Herkes ona sokakta gülerek ve sevgiyle bakıyordu. Karşılama töreni uzun sürmedi.

sabah hayvanlar kesilirken üşüdüğünü söyledi. Bu sefer yakınma sırası Nigân Hanım'a geldiği için. Sonra Remzi'nin çok çabuk büyüdüğünü. kendi oğullarından örnekler vererek anlatıyor. Fuat Bey kayınpederinin böbreklerinden rahatsız ol­ duğunu açıkladı. çocuğurT~son za­ manlarda söz dinlemez olduğunu bir ona. kızı hak­ kındaki şikâyetlerini sabırla ve herkesin beklediği gibi hoşgörüyle dinledi ve çok sevdiğini söylediği Ayşe'yi övmeye başladı. Cevdet Bey Mustafa Bey'in nesi olduğunu sorunca. Herkes sağlıklı. Nigân Hanım Mebrure Teyze'nin kocasının da böbreklerinden şikâyetçi olduğunu.yürüyerek geldiklerini söyleyip. Leylâ Hanım oğlu Remzi'den sözediyor. geçen gün Şişhane yokuşunda dört kişinin ölümüyle sonuçlanan ve bütün gazetelerde bol bol sözü edilen tramvay 109 . herkes gülümsüyordu. bu örnekler neşe ve ilgiyle dinleni­ yordu. "Herkes uyumuş bile!" diye düşündü. hareketli. üstelik dişlerinin de çürüdüğünü söyledi. Sonra bir süre. "Kimsenin misafire aldırış ettiği de yok! Yaşlandık biz!" Yukarı kattan oğulları. Nigân Hanım bu sırada. Emine Hanım'dan yukarıya. Bir ara Nigân Hanım hizmetçiye seslenerek Ayşe'yi ça­ ğırmasını istedi. kızına. Nigân Hanım da Leylâ'nın sözlerine hoşgörüyle karşılık veriyor. Bayram namazlarına hâlâ gidiyordu. bu yaştaki her çocuğun biraz hırçınlaşacağını. bir ev sahiplerine bakarak anlatıyordu. Leylâ onu uzun zamandır görmediğini açıkladı.. "Benim uykum var. tombul oğlu da böyle şeylere alışık olan çocuklar gibi." Kahvenin uykusunu açmadığını aklından geçirerek konuşulanları dinlemeye karar verdi. Cevdet Bey uykusunu alamadığını düşündü. Leylâ Hanım oğlunun çok çabuk uzadığını. gelinleri. saçılan leblebi taneleri gibi odaya dağılıp konuklarla kucaklaştıktan sonra. hafif hafif ayağını salladığı için anlattıkları hoş karşılanıyor. Cevdet Bey caminin ne kadar soğuk olduğunu anlattı. gelinlerine. Anlatırken gülümsediği... Cevdet Bey.. birdenbire boy atmış olduğunu sözlerine ekledi. torunlarına seslenmelerini istedi. oğullarına. torunları neşeyle aşağıya indikten. Cevdet Bey aynı şeyleri bir daha hüzünle düşündü. Leylâ Hanım babasının sağlığının iyi olmadığını söyledi. sağlıklı bir hareketle omuzlarını geriye atınca. Çırçır'a gittiğini söyledi. Sonra Nigân Hanım da.

Öküz gibi sağlıklı!" Başka şeylerle oya­ lanmaya karar verdi. bu da alaturkanın kendine özgü bir türüdür!" Gözlerini meleklerden insanlara indirdi: Konuşuyorlardı. Onlara sert sert bakarak bu yakınlıktan hoşlanma­ dığını göstermek istedi. "Üstelik kendini benim kadar da yormadı. Osman onu oradan almak. Meşrutiyet'ten. Defne dalları. "Beni aradan çıkarmak istiyorlar!" diye düşündü. Başında Avrupa'da iktisat okumuş bir züppe vardı. ama onun başka şeyle meşgul olduğunu gördü: Osman ile Fuat Bey bir bayram ziyaretinde konuşulmayacak kadar ciddi şeylerden sözediyorlardı." diye düşündü Cevdet Bey. Ama o geç evlendi. Osman başını sallıyordu. şirketi de doğrudan kendi şirketine bağlamak gerektiğini savunuyordu. Cevdet Bey.. Fuat Bey Selanik'ten İstanbul'a taşındıktan sonra kurulan şirket. Cevdet Bey ise. kendi yararına olan yenilikleri hoş karşılayan bir tavır takınmıştı. Sonra başını yukarı kaldırdı. "Alafranga bir aile kurayım dedim. Fuat Bey ise. Zamanın çok çabuk geçtiğinden sözedilmeye başlandı. Fuat Bey anlatıyor. "Fuat da benim kadardır. Bir zamanlar rahmetli ağbisinin yaptığı bir şakayı hatırlayarak güldü: "Sonunda hepsi alafranga olmak isteyen alaturka oldular ki. Sanki bir yudum acı ilâç içmiş de ağzındaki tadı unutmak için başka şeyler düşünmesi gerekiyormuş gibi kendini zorladı. son yıllarda gene kendini toparlar gibi olmuştu. "Beni aradan çıkarıyorlar. ben yaşlandım. Herkes şaşkınlıkla saatine baktı. Meşrutiyet'ten sonra evlendi ve iyi de iş yaptı. bu şirketin önemli olmadığını söylüyordu. her zamanki gibi.kazasından konuştular. Nigân Hanım çayın demlenip dem­ lenmediğini sordurttu. Fuat Bey'in ortak anıları tazelemek için yeni bir fırsat ele geçirdiğini düşünerek eski dostuna baktı. "Aile ile ticareti birbirinden ayırmayı 110 .. Cumhuriyet'ten sonra zayıflamış. irili ufaklı güller arasında şişman melekler uçuşuyorlardı. Bu evi satın almadan önce ge­ zerken dikkatini çeken köşelerdeki alçı kabartmalara gözlerini dikti. Osman'ın düşüncelerini doğru bulmuyor. Bu sırada Cevdet Bey. ama sonunda hepsi alaturka oldu!" diye düşündü. Konuştukları şeyin Fuat Bey ile bir zamanlar ortaklaşa kurdukları bir ithalat-ihracat şirketinin geleceğiyle ilgili olduğunu biliyordu." Cevdet Bey gözünün ucuyla Leylâ Hanım'a baktı.

Meleklerden biri kendisine gülümsüyormuş gibiydi. İlk duyduğumda heyecanlanmıştım. Ayşe'nin az önce içeri gittiğini farketti. bulutlar arasında yol açan bir uçağın resmine baktı. sanki harfleri seçmeye çalışıyordu. Cevdet Bey zarfı açtı. bir şeyi üstüste defalarca düşündüğünde olduğu 111 . Cevdet Bey birinci zarfın üzerindeki el yazısını hemen tanıdı. Ahçı Nuri'nin bu börekleri nasıl yaptığından konuşu­ lurken ahçının kendisi geldi ve postacıya bahşiş verdiğini söyleyerek Cevdet Bey'e iki zarf uzattı. "Ziya Işıkçı. herkes dikkatle dinliyordu." Sedef takımın ve piyanonun yerleştirildiği odadan bir müzik geldi. ama kimse aldırış etmiyor bana. Türk Hava Kurumu'nun tebrik kartlarından her bayramda. "Bütün sabah elimi öptüler. Cevdet Bey kâğıdı zarfına koydu. dengesiz ve soğuktu: Hiçbir şeyi örtemiyordu. Perihan da söze karışıp tarif edilen gümüş şekerlikten annesinde de olduğunu söyledi. Nigân Hanım kızına dönerek küçük böreklerden daha da yemesini söyledi. başkalarına gururla anlatmıştım. ama hiçbir zaman şu piyano tıngırtısına ısınamadım!" Emine Hanım çayları getiriyordu. ama hikâyesi gene de alıcı buluyor. asker oldu! Evet asker!" Ziya Işıkçı askerdi. "Hep aynı şeyler!" diyerek iç çekti. Çay içilirken Nigân Hanım. üzerinde mavi güller olan porselen fincanların rahmetli anneannesinin hediyesi olduğunu söyledi. yaşlandım artık!" Öteki zarfı ağır ağır. "Pişman değilim!" diye mırıldandı. "Nigân da çalardı bir zamanlar. Gözlerini gerçek dünyaya çevirdi: "Hâlâ konuşuyorlar!" diye mırıldandı. Bunu daha önceki bayramlarda da. "Neydi o? Kimdi o?" diye söylendi. Tabii Ziya Işıkçı!" İki yıl önce soyadı kanunu çıktığında o da aynı soyadını almıştı. ama hüzünlenmedi. "Onca yıldan sonra neden birdenbire bizi hatırlasın?" diye düşündü. Bütün aileye ve kendisine saygılar sunan bu imzayı hatırlamaktan korktu. "Yalnız. Elindeki kâğıdı göremiyormuş gibi başını ileri geri oynatıyor. bir tane yollamayı alışkanlık edinmişti. endişelenmeden açtı. Sonra Leylâ Hanım annesinden kalan bir şekerlik ile ilgili anısını anlattı. Başı bu sefer ileri geri değil. Müzik ince.öğrenseler." Başını gene yukarı kaldırdı. bu konudaki hatıraları başka fırsatlarda da anlatmıştı. Şirketin muhasebecisi Sadık. "Yolladım gitti. ama hoş bir hatıra da değildi.

Başını salladı. Vefa'dan tanıdıklarınız mı?" "Hayır. Öpmesi için ona elini uzatırken delikanlının gözlerinin parlaklığına şaştı. Nasıl tanımadım?" diye düşündü. "Ay sonunda inşallah çatı kapanıyor. yazlık ev konusunu da bitirdik böylece!" dedi Cevdet Bey. iri yapılı. Sonra utanarak. gündelik 112 .gibi sağa sola sallanıyordu. geniş omuzlu. hemen yanındaki sandalyeyi gösterdi. Kapının aralığından bakan ahçı: "Ömer Bey'i ilk ben gördüm ve tanıdım!" dedi. ama gene de bir konuydu. anlat bakalım!" "Şimdi Sivas-Erzurum hattında çalışmayı düşünüyorum!" dedi delikanlı. Cevdet Bey: "Vefalı birkaç dosttan!" dedi. bayramlaşması için ona biraz vakit tanıdı. hayır! Vefa ile ilgim kalmadığını sen de biliyorsun artık!" dedi Cevdet Bey.. aferin! Peki Avrupa'da ne yaptın? Oraları nasıl. Sonra aynalı holden. Tabii sizler de geleceksiniz! Yeni vapur koymuşlar. gel de bana anlat bakalım! Ne yaptın oralarda? Şimdi ne yapacaksın. yakışıklı bir delikanlı içeri girdi. "Aferin. Torunlardan biri kahkaha attı. bu hareketli. Köprüden iki saatte gidiliyor!" "Çok sevindim!" dedi Fuat Bey. Baharda bir gidelim diyorduk." Ömer orada ne okuduğunu. Suratını astı. "Ooo. Nişantaşı Meydanı'na baktı. bu saçma şeyleri de gözünden uzaklaştırmaya karar verdi. civa gibi çocuğa bakarken: "Ömer'miş. Az sonra. Başka şeyler düşünmeye. Cevdet Bey. "Taa Sivas'ta mı?" dedi Cevdel Bey. Ötekilerle el sıkışması. "Evet. hangi şehirde kaldığını. Kelimelerin bu saçma oyununa kızarak kaşlarını çattı. Sonra üzerinden gençlik ve sağlık fışkıran delikanlının yakınına oturmasını is-— teyerek. bağrışmalar duyuldu. anlat da dinle­ yelim. Hava kararırken dış kapının çıngırağı bir kere daha şıngırdadı. "Gel buraya. Söylenecek hoş bir söz aradı ve yüzü yumuşadı: "Heybeliada'daki evimiz bitiyor!" dedi. oraları nasıl. pencereden dışarı.. merdivenlerden çığlıklar. Bu yeni bir konu değildi. "Kimden geliyor tebrikler?" Fuat Bey soruyordu. Nigân Hanım'a bir gözattı.

Şimdi ilk defa bu inancının sarsıldığını sanmıştı. ama o da eğlenceli bir şey söylemiyordu artık: Nigân Hanım'a dönmüş. Herkes Avrupa'dan gelmiş. Çünkü böyle anı kırıntıları ve yeni düşünceler. sonra bundan kendileri de yararlanacaklardı. Bu gizli değeri bulup ortaya çıkaracaklar. değerin büyüsünü öldürmek için de Ömer'e sıradan sorular sormaya.. sanki herkes onun sözlerine değil. Gençler başka. teyzesiyle eniştesini anlatıyor. Bunu nereden öğrendi? Oradan mı?" Derin derin soluyarak iç geçirdi. "Acaba beni nasıl buldu?" diye düşündü. Nigân Hanım da düğünlerinin orada ya­ pıldığını anlatıyordu. odayı dol­ duran gençliğine tutuluyordu. ama az sonra Cevdet Bey onu dinlemediğini. ama ne olduğu da an­ laşılamayan gizli bir değeri ortaya çıkarmaya çalışıyormuş gi­ biydiler. eski bir biblo. az önce aradıkları şu gizli değeri bulamayacaklarını anlamışlar. Oralara kendisi de bir kere Nigân Hanım ile gitmişti. Cevdet Bey kendisini yalnız bıraktıkları. "Demin elimi öptü. hareket ve gençlik olduğunu anladı. ama bir daha da gitmemişlerdi.. dikkatini çeken şeyin onun anlattıkları değil. saygı duyulmazsa kırılıverecek bir eşya gibi bakmadı bana. "Gençler. odaya yaydığı.. Ona bakarlarken kendilerinde bulunmayan. Ömer'in arka­ sından bakarken. Sonra yeniden Ömer'i dinlemeye karar verdi.. "Uyumak is­ tiyordum!" diye söylendi. Cevdet Bey bir süre sonra. Bütün ticari hayatı dışa'rısıyla alışveriş olmasına rağmen. Para harcanacaksa şirkete ya da Heybeliada'daki ev gibi kalıcı şeylere harcanmalı diye düşünürdü. beraberlerinde odaya yayılan o sağlıklı. Evli­ liklerinin ikinci yılında Avrupa'yı gezmişler. hareketli gençliği de alıp götürdükleri için onlara kırıldı. Orta 113 .hayatının nasıl olduğunu anlatmaya başladı. ama bu düşüncenin de fazla üzerinde durmadı. onu kendilerine ben­ zetmeye karar vermişlerdi. Cevdet Bey oralara gitmeyi boş bir masraf olarak değerlendiriyordu.." diye mırıldandı. Berlin'de bir süre kalmışlardı. Sanki kadınlar. Avrupa'yı anlatan şu sağlıklı ve akıllı deli­ kanlıyı dinliyor. Ama ötekiler gibi.. içinde artık boş ve gereksiz bir yorgunluktan başka bir şey uyandırmıyordu. trende Sait Bey'i gördüğünü söylüyor. Çaylar tazelenirken Ömer ile Refik yukarı çalışma odasına çıkacaklarını söyleyerek kalktılar. Ömer'de bol bol bulunan.

öğle yemeğini fazla kaçırmış. nasıl buldun her şeyi?" diye sordu. Kütüphanenin sürgülü camekânlarından birini itti. Refik: "Eee. "Hep okumayı tasarlıyorum. Refik konuyu değiştirmek isteyerek: "Açmak istiyorsan öteki yandan iteceksin!" dedi. ESKİ ARKADAŞLAR Yukarı çalışma odasına çıktılar. Gövdesini öne büktü. Ömer rafların birinden bir kitap aldı. uyuyamamış. "Böyle olmuş. Başını bükerek sırtlarını okumaya başladı.. Sigara ister misiniz?" "Evlendin de ondan. ama dudaklarını aralamadan keyifle esnedi. Çenesini aşağı sarkıtarak. çok çabuk değişti son yıllarda!" "Dört yıl önce hareketli. "Çok yaşlanmış!" "Evet. hiçbir şey eksik değildi. Bir bayram ikindisiydi şimdi. kötü!" Ömer: "Evet." dedi Ömer. "Bütün bu kitapları okuyor mu­ sun?" "Alıyorum. "Şimdi uykudan başka bir şey istemiyorum ! " diye düşündü Cevdet Bey. Masanın başına geçti: . öğleye doğru likör içmiş. Sonra ağır ağır konuşuyor. kitaplar. Arkadaşının yanına geldi. sağlıklıydı!" dedi Ömer. üzüldüm!" dedi. Ömer odada dört yıl önce unuttuğu bir şey varmış gibi dikkatle çevresini inceledi." "Kötü. gözünden yaşlar fışkırdı. Sabah erken kalkmıştı. Kamburunu çıkardı. "Yazıhaneye geldiğimde babanı görememiştim. Fazladan." diye mırıldandı.kattaki tıkırtıh saat altıyı vurunca da bir yorgunluk hissetti. ta Akhisar'da edindiği alışkanlıkla bayram namazı için Teşvikiye Camii'ne gitmiş. üşümüş..." dedi Ömer. ama okumuyorum!" Refik güldü. bayram sohbetine fazla katılmamış.. insanları ve kendini dinlemişti. insana nem gibi yapışan ağır bir tatsızlık duygusu vardı. ama olmuyor işte. Sonra sürgülü kütüphaneye yaklaşarak: "Kitaplar.

dört yılda yaptığım tek şey budur! Ama şikâyetçi değilim!" dedi. Şimdi nasıl yapıyorlar anlayamıyorum." "Nen oluyordu?" "Vallahi. "Çok şey yapacağım işte!" "Kararını verdin mi? Demiryoluna mı gidiyorsun?" "Evet! Ya da. şimdi hatırlayamıyorum. işte." "Peki. karışık. görüyorsun karım çok güzel. Yoksa başka bir şey unutmadım. gücenmiş gibi söylemişti bunu. Sayınız artmış!" Refik bir şey hatırlamış gibi gülümsedi."Muhittin okuyordur!" dedi." "Her şeyi unutmuşsun sen!" dedi Refik. Bir akrabaya söz verdim... mesela. her şey aynı işte! Bu ev de bütün bayramlarda olduğu gibi cıvılulı!" Gülümseyerek ekledi: "Daha cıvılulı." Refik ona aldırış etmeyerek ve şikâyet ediyormuş gibi "İşte evlendim ben. Çok şeyler yapacağım. Manisa milletvekili Muhtar Laçin!. Annem rahmetli karısının üvey kardeşi mi oluyor.. Aşağıda öyle dedim değil mi? Daha karar ve­ remedim. Her şeyin . "Neden şikâyetçi olacakmışsın?" dedi Ömer. Eskiden biraz okuyabilirdim. "Fazla bir şey değişmemiş. Ben bol bol yaşayacağım. aynı!" dedi." Odanın içinde aşağı yukarı yürüyordu. Belki tanırsın. Alınmış. "Yok canım! Yalnızca bu akrabalıkları hatırlamıyorum.. birbirimizi çok seviyoruz.. Evlendim. "Ben dé bunlara vakit ayıramıyorum. "İyi ettin. aldığım kitapları okuyamıyorum. Sonra kalkıp kütüphaneye yerleştirdi. Önemli olan şimdi içimde gittikçe artan çok şey yapma isteği.. "Şairliği ne âlemde?" "Birazdan gelecek! Sen yemeğe kalacaksın değil mi?" "Yok! Ayazpaşa'ya gideceğim. ben evlendim!" dedi. yazıhaneye gidiyorum. Bunu anlatabiliyor muyum? Çok şey yapmak istiyorum. nasıl buldun her şeyi?." Ömer gözlerini odanın içinde dolaştırarak: "Bu odadakiler. mühendislik yerine babamın yanında tüccarlık yapıyorum.. Benim içim kaynıyor.. Ama vereceğim kararın da fazla önemi yok. sonra kızararak: "Evet. Önündeki kitaba gözünün ucuyla bir baktı. yoksa onun karısıyla benim annemin başka bir akra­ balıkları mı var.

"Hiç değişmemiş­ siniz! Biz dé böyleyiz işle. arada bir. "Delikanlılar size çay getirdim. içinde endişe verici bir hareketin uyandığını hissediyor. bunları altüst edeyim. ıhlamurlar dört yıl önce nasılsa öyle. Şikâyetçi gözükmekten korkarak: "İşte sana söyledim. Sabahlara 116 . İstediğim. Şu kestane ağacı... çatır çatır değişmesini.... Ömer pencerenin önünde durdu: "Şu bahçeye bak. Çayınıza da limon koydum. "Evet. bunlar benim olsun. Bayram böyledir! Yemeğe kalsaydın gece konuşurduk. Değişmiyor." dedi. Ama bugün olmaz öyle değil mi? Bu gürültünün içinde bir şey konuşamazsın. Ben ise her şeyin gürül gürül. tabii." dedi. "Nasıl olmalı? Evet. Size küçük böreklerden getireyim mi?" Refik: "istemez!" dedi. evet!" diyordu. Sana da evlen diye­ cektim. Biliyorum.. Bunları daha iyi ko­ nuşabilirdik. Bunlara izimi vurayım. Anlatabiliyor muyum?" Refik arkadaşının heyecanına katılarak. Ömer gülümseyerek: "Seni anlıyorum!" dedi... Bunları sonra konuşuruz. Bir sigara versene. Kapı kapandıktan sonra: "Bu evlilik konusunda sana şunu söyleyeyim.. ama bilmiyorum. her şeyi ele geçirmek. doğrusu!" "Bak gene bana gülüyorsun!" dedi kadın.altından girip üstünden çıkmak.. kalamazsın!" Sinirli hareketlerle ellerini çıllatmaya başlamıştı. "Ömer Bey sizi görür görmez tanıdım. Refik heyecanla onu dinliyor.. "Bir tek küçük bey evlendi. "Perihan'ı çok.." dedi. bilmiyorum!" diye söylendi. Sonra utanarak Ömer'e baklı. "Sen de beni anlıyor musun?" "Tabii. Hiç değişmemişsiniz. Hayır... Aşağıya eskiden yaptığımız gibi semaver koyarız.. Ne evlen diyorum. çok beğeniyorum." Gene odanın içinde yürümeye başlamıştı.. Vazgeçtim. ne de evlenme!" "Niye o?" Refik acele acele: "Bilmiyorum. Refik'e baktı.... "Çok iyi anlıyorum i" dedi." Elinde boş tepsiyle odadan çıkıyordu. Yaa nasıl hatırlıyorum!" "Aşkolsun. her şeyin dönmesini istiyorum.. Hizmetçi elinde çay tepsisiyle içeri girdi. istediğim tam bunlar da değil. Birden kapı açıldı. Muhittin de gelir.

"Ben de onu daha bir kere görebildim!" "Yemeğe kalıyorsunuz tabii. ama. Onlardan birkaç yaş büyüktü. "Nasıl? Ama olur mu? Peki. "Ah. Alaycı bir gülümsemeyle: "Ne diyordunuz?" dedi." dedi Osman. o hiçbir şey!" Osman bir kahkaha attı. ama bu babacan tavırları takınmaktan çok hoşlanırdı. merhaba!" dedi.kadar konuşuruz!" "Nerede kaldı sahi o?" Birden kapı açıldı. "Gene oynarız belki!" Eski bir şakayı hatırlatmak için. ama Osman ilk defa duyuyormuş gibi kahkaha atıyordu. "Biz mühendis olduk. "Evet. Osman gülümseyerek içeri girdi. işte üçüncü geldi!" dedi Osman. Poker var mı. Yedilileri çıkarır üç kişi oynardınız! Ha üçüncü nerede peki?" "Muhittin geleceğini söylemiş!" dedi Ömer. gençler. anneniz aşağıda oturdu... Beklenmedik bir şey olmasına rağmen. Osman'ı tanıyamamış gibi şöyle bir süzdü. Londra'da ne yaptın? Bizden çok ileriler değil mi?" "Çok ileriler!" . Bu Nigân Hanım'ın durmadan tek­ rarlanan eski bir şakasıydı. "Biz dört yıl burada poker oynadık. içeri her zamanki sert. Refik ağbisine: "O dört yıl önceydi!" dedi. bizde de birşeyler yapılıyor. "Şimdi tam senden sözediyorduk." dedi Refik. Sonra Ömer'in sırtına bir şaplak indirdi. galiba Muhittin bu heyecana şaşmıştı. dört yıl poker. ölçülü bir hareket olmuştu bu. birbirinizi bulmuş. "Niye dört yıl önce olan şimdi olmasın?" "Tabii ya!" dedi Ömer. köşeye çekilmişsiniz." Osman'a fazla bir yakınlığı olmadığı için. "Evet. Nasıl buldun her şeyi? ilerleme gördün mü ilerleme?" Kapı açıldı. poker?" Ellerini bir iskambil destesini dağıtıyormuş gibi döndürüyordu. "Eskiden nasıl poker oynadığımızı anlatıyorduk!" . "Gene. sinirli hareketleriyle Muhittin girdi. bari biraz daha anlat bakalım. peki." dedi. "Senden bahsediyorduk. "Merhaba. Osman bu çok gülünç bir sözmüş gibi bir kahkaha attı.

annem ise hiçbir şey. Kaşlarını çatıp sert sert baktı. nefret mi etmeli?.Muhittin. zaten ben de çok oturmayacağım. "Yoksa unuttun mu?" Refik'e döndü: "Ağ­ bi nden hoşlanmadığım için bozulmuyorsun ya?" "Yok. Elini omuzuna koydu. Ömer. canım!" "Ee. karar veremiyorum. Emine Hanım gene elinde tepsiyle içeri 118 . Beyoğlu'na çıkacağım bir. ne konuşuyordunuz benim hakkımda?" "Hiç yahu! Hâlâ eski şakalar. Muhittin'e: "Ne o. gençleri başbaşa bırakmak lâzım.. "Seni anlıyorum!" dedi. Kapıyı yavaşça çekti. "Evet. Muhittin'e döndü: "Ne vaziyette senin şiir kitabın?" dedi. Kimsenin içinden bir şey söylemek gel­ miyordu." dedi Ömer. "İyi iyi!" diye Muhittin homurdandı. Bir sessizlik oldu. Osman: "Evet." Bir kahkaha daha attı. seni bir göreyim diye gelmiştim!" "Hâlâ Beyoğlu ha?" dedi Ömer. "Valla." dedi. "Nasılsınız?" dedi. suratından düşen bin parça. Ayağa kalktı. Muhittin beklenildiği gibi gülümsemedi." dedi.. Refik: "Ömer bana biraz kendinden sözetli de!" dedi." dedi Muhittin. Birden kapı açıldı. birden durdu. Osman ile el sıkıştı. Sonra Refik ile Ömer'e bakarak.. Utangaç ya da çapkın bir tavır da takınmadı. ben gençleri başbaşa bırakayım. Karıştırmaya başladı." Ömer gülümseyerek Muhittin'e yaklaştı. Köşedeki koltuğa oturup yanıbaşında duran bir gazeteyi aldı. Söz verdim. Böyle bir şeyden hoşlanmalı mı. "Bu evdeki aile neşesi de. gözlüklerini çıkardı. mendiliyle camlarını silmeye başladı.. Kapıdan çıkıyordu ki. Onlar mühendis oldu. Muhittin koltuğa oturarak gözlüğünü taktı. Aşağı kattan gelen gürültü ve kapının önündeki saatin tıkırtısı duyuluyordu. "Ne dedin!?"— Ömer: "Başka zaman konuşalım bunları!" dedi.. "Hoşlanmıyor musun?" dedi Ömer. Boyu Muhittin'inkinden çok uzun olduğu için hareketli bir ağabeyin şefkatini hatırlatıyordu. "İyi ya. Muhittin başıyla kapıyı işaret ederek: "Ondan hoşlanmadığımı biliyorsun!" dedi.

" Birden Muhittin: "Sen de Türkiye'yi taşra olarak görenlerden mi oldun yoksa?" dedi. Sen de çıkıyordun. "Canım. Aşağıdan gelen cıvıltıyı dinlediler. Sanki hep başkaları kendisiyle alay etsin diye yaşayan insanlardan biriydi bu. Ya da." "Evet. demin ne konuşuyordunuz?" diye sordu. "İşte Türkiye bu!" dedi. fethedilmemiş bakir toprak olarak görüyor!" dedi. Muhittin: "Doğru. tasasız bir neşeyle rahat rahat gülümsedi. O da bana evlilikten sözetti. dertsiz. Refik." Ömer: "Çıkarken birlikte uğrarız!" dedi.. Ömer: "O zaten hep uslu olmuştur!" dedi. ben biraz tasarılarımdan. "Hemen buraya kaç­ mışsın!" Refik'in surat astığını görünce başka bir şey söylemeden boş fincanları alıp çıktı. gidelim. "O haber son günlerde sık sık tramvay kazası olduğu için verilmiş!" Refik: "O Türkiye'yi taşra değil. Tepside üç tane çay fincanı vardı. Gene bir sessizlik oldu. Ömer az önce Muhittin'in karıştırdığı gazeteyi açtı: "Şuna bakın!" diyerek okudu: "Avukat Cenap Sorar'ın arabası dün Taksim Meydanı'nda bir tramvayla çarpıştı... Perihan'ın J/9 . doğru.. Ömer: "Yok. evet.. Ama bu sefer evlilik sözünü hatırlayınca. işte öyle şeylerden konuştuk!" dedi Refik. "Baktım. Muhittin özür diler gibi: "Aşağı kata uğramadan buraya geldim.. değil mi?" Merdivenlerden inerken Perihan'a rastladılar. "Bir İngiliz gazetesinde böyle bir haber. Muhittin'e bakarak: "Seni gördüm seni!" dedi azarlayıcı bir sesle. Mühendis Mektebi anılarını hatırlayınca daha da neşelendiler.girdi. Sonra Muhittin yolda rastladığı bir okul arkadaşından sözetti. Refik de onlara katılarak güldü. "Hadi. misafirler var. düşüncelerimden sözettim. Nüfusça kayıp yoktur!" Başını gazeteden kaldırdı. Muhittin: "Peki. canım! Siz de neler diyorsunuz!" diye mırıldandı. fazla uslu hem!" dedi ve bir kahkaha attı. ama belli belirsiz bir suçluluk duyduğunu da farketti. Muhittin." dedi. Hasar büyük değildir. Ömer'e dönerek Refik'i gösterdi: "Evlilik bunu çok uslu yaptı!" dedi. Gülmeye başladı.

iş önemli. ben kalıyorum evde. Gövdesini öyle bir yere yerleştirdi ki arkadaşlarının onunla bir daha selâmlaşmak zorunda kalmalarını islemediğini anladı. biraz daha yaşasaydım. Galiba Muhittin'e hiç uymayan sözünü düzeltmek isteyerek: "Pek de gençler! " diye ekledi. Cevdet Bey: "Ee nereye gidiyorsunuz şimdi? Eğlenceye mi?" dedi. "Çat burda çat kapı arkasında. Burası başkadır. eğlenseydim di­ yorum şimdi.yüzünün kızardığını. Sen evlisin artık. arkadaşlarının da utanır gibi olduklarını gördü. nedir o?" dedi. "Tabii. Her zamanki koltuğunda oturan Cevdet Bey gençleri görünce heyecanlandı. aferin!" Ömer'e döndü: "Sen de oyalanmadan çabuk bir iş tut. Odadan çıkarlarken küçük torunlardan biri Ömer'e sokularak. ama aile. Ayağa kalktı. Ben gençli­ ğimde hiç yapmadım. "Neden böyle yaptım?" diye düşündü.. Fuat Bey'ler gitmişlerdi. "Bir gün yemeğe beklerim. Cevdet Bey'in eline uzandı." dedi Refik. Onlarla birlikte bahçe kapısına kadar yürüdü. Söz verin. "Onlar gidiyorlar.. gülümsedi. bakalım? Beyoğlu'na çıkanınız var mı hiç?" Muhittin: "Ben arada bir çıkıyorum!" dedi. ko­ nuşmak için onlardan söz aldı. Ömer: "Limon mu?" dedi.. Bak burası Avrupa'ya benzemez. daha çok!" Nigân Hanım: "Pek de yakışıklılar!" diye iç çekti.. Benden öğreneceğiniz çok şey var. öyle değil mi? Nerede çalı­ şıyorsun sen?" "Bir inşaat şirketinde. Oturmaları için o kadar ısrar etti ki. Sizler nereye gidi­ yorsunuz. "Hemen kaçıyorlar. oturdular. "Haa! Seni gidi seni." "İyi. Nişantaşı Meydanı'nda bayram 120 . "Yoksa o turşu fıçısı mıydı?" Merdivenlerin eşiğindeyken Refik yukarı kattan inen Perihan'ı gördü. Muhittin elini öperken ne­ şelendi. Bir akşam gene burada buluşmak. ." "Biliyorum efendim!" dedi Ömer. tamam mı?" Osman gene o eski şakayı hatırlayarak gülüyordu. Ama fazla da ileri gitme. sen kalacaksın. Cevdet Bey elini öptürürken: "Bak hele şunlara!" dedi.

Sofraya oturulur oturulmaz. Ömer buraya. İki gün önce yağan kar hâlâ erimemiş. asık suratlı hizmetçi yemeği getirdi ve şundan bundan konuşulmaya başlandı. Cemile Hanım'a. BİR EV DAHA Ayazpaşa'daki apartman katının kapısını açan hizmetçi. arkadaşıyla son siyasi dedikoduları gözden geçiriyordu. Ama yemeğe onu çağırmasına rağmen. Döndü. akrabaları anmaktan hoşlanıyordu.kalabalığına kanşıncaya kadar arkalarından baktı. bahçenin bazı yerlerinde. Çünkü gümüş para alıyor durmadan. bıçak gibi bir rüzgâr esti. onu iyi aydınlatılmış bir salona soktu. karışık bir miras sorunu yüzünden ortaklaşa sahip oldukları Üsküdar'daki bir evin biriken kirasını almaya gelmişti. Dallardan kar taneleri döküldü. Ömer daha önceden bir kere gördüğü milletvekili Muhtar Bey'le çocukluğunu ha­ tırladığı kızı Nazlı ve milletvekilinin kızkardeşi Cemile Hanım ile bayramlaştı. ısındı. Refik aceleyle sıcak eve girdi. neşeli bir kadındı. ağaçların dallarında duruyordu. üniversite yıllarımı onlarla birlikte geçirmiştim!" diye mırıldandı. Ne yapıyor. Sonra Muhtar Bey'in tanıttığı öteki konukla. Sabah bu amaçla eve telefon etmiş. Erenköy'deki arsasını satmış. sonra kendini kaptırmış. Cemile Hanım ellisini geçmiş. Sobanın başına geçti. biliyor musun? Eski para koleksiyonu! İlk zamanlar eğlence diye başlamış. telefonu açan milletvekili de onu akşam yemeğine beklediklerini söylemişti. başka bir milletvekiliyle selâmlaşarak hazır olan sofraya oturdu. Sabri Enişten emekli oldu. Soğuk. Ömer'e yemeğe oturmak için beklenildiğini söyledi. sohbete katıldı. "Gençliğimi. milletvekili onunla fazla ilgilenmiyor. Ortak ta­ nıdıkları. hiç evlenmemiş. Ömer de delikanlının kendisine kalmasından hoşnut olan Cemile Hanım'la sohbet ediyordu. "Alebru Teyzen'ler Çamlıca'ya taşındılar. eve doğru yürüdü. Alebru Teyzen çok . Şimdi her gün Kapalıçarşı'ya iniyormuş. Paltosunu aldıktan sonra.

değil mi?" dedi. Ömer'e döndü: "Peki bizi nasıl görüyorlar orada?" "Kimi?" "Aaa. Kıra eğlenceye. ama ne yapsın? Alebru Teyzen'i sen hatırlıyorsun.." "Vakit olmuyor ki teyzeciğim!" "Vakit olmuyormuş! Ne diyordum?" Cemile Hanım zeytinyağlı yemek gelene kadar akrabaları andı. bizleri diyorum. yazık! Oysa ne kadar çok şey yapıldı!" diye söylendi milletvekili. efendim!" "Ah. Alebru Teyzen Ömer'i çok severdi. Tür­ kiye'yi. "İngiltere'deydiniz! Nasıl oraları?" "İyi. Niye aramıyorsun bakayım? Büyükleri ihmal ediyorsunuz. haremli.. Bilseniz onlar sizi gördükleri zaman nasıl sevinirler.. Yazık. bir yıl baharda Ihlamur'a gitmiştik. Bir haksızlığa uğramış gibiydi. "Gel şu ilginç delikanlıyı birlikte inceleyelim!" diyordu. seni beğeniyorum!" dedi milletvekili. Sonra dönüp mil­ letvekili arkadaşına baktı." "Bizi hâlâ fesli. Tabii sen onu aramazsın. "Yaa. daha siz Türkiye'yi benimseyememişsiniz! Bizi.üzülüyor. şimdi piknik denen şey. Zeytinyağlı yemek ortaya konunca Muhtar Bey Ömer'e döndü: "Siz İngiltere'deydiniz. efendim!" "Çok güzel! Yani siyasi durum? Bu ltalyan-Habeş harbi için ne diyorlar?" "Ben siyaseti yakından izleyemedim." ' .. işte genç kuşak böyle! Benim kız da böyle!" "Ben siyaseti yakından izleyebildiğim kadar izliyorum baba!" dedi Nazlı...... "Evet. değil mi?" Ömer bir yandan Cemile Teyze'yi dinliyor. 122 . Sonra sözlerini unutmak istiyormuş gibi başını salladı. milletvekilleri de siyasetten sözettiler. bir yandan mil­ letvekillerinin konuşmasına kulak kabartıyor. Bakışları. arada bir de gö­ zünün ucuyla Nazlı'ya bakıyordu: "Hatırlıyorum tabii!" "Tabii hatırlayacaksın." Nazlıya döndü Cemile Hanım: "Hatırlamazsın ama.. çarşaflı bir memleket olarak görü­ yorlar. Şimdi de sever ya. sen de bizimleydin.

ama çok önemli bu. Yüzünden hep birşeyler hatırlıyormuş gibi bir ifade okunuyordu. okşadı. kucağına aldı."Önem vermiyoruz. Ömer kızardığı için bir kere daha kızardı. Edebiyat bölümünde okuduğunu öğrendikten sonra da. Ama bu Ömer'in baba tarafından bir akrabası olduğu için Nazlı tanımıyordu. gözleri büyüktü. ya da Ömer'e öyle geldi. Biz iyileştik. Yemeğin sonuna doğru odaya kül renginde bir kedi girdi. Nazhrellerini ka­ vuşturup otururken. divanın köşesinde oturan bu kızın varlığından tedirgin olduğunu farketti. "Ah. Cemile Hanım." diye sözünü ettiği yeğenine hiçbir şey öğretemediğini. Nazlı'ya üniversitede ne okuduğunu sordu. orada okuyan bir akrabayı hatırlattı. İki milletvekili bir savaş olasılığından. Bu öğretmen de. Yemekten kalktıktan sonra ellerini göğsünün üstünde kavuş­ turunca Ömer ona dikkat ettiğini. burnu babasının burnu gibi küçüktü. Alnı genişti. Ömer. Kedi tüyü ciğerine kaçtığı için hayatı tepetaklak olan bir zenginin başına gelenleri mutsuz zengin için üzüle üzüle anlattı. Bu kısa konuşmadan sonra ikisi de utanç verici bir şey yapmışlarmış gibi kızardılar. ama galiba ondan cevap beklemiyor. kocası general olan o soylu Alman kadın da çok akıllıydılar ve ikisi de sık sık ellerini şimdi Nazlı'nın yaptığı gibi göğüslerinin üzerinde ka­ vuştururlardı. kedi tüyünün ne kadar zararlı bir şey olduğunu söyledi. Ispanya'daki durumdan. Yüzü güzel değildi. ağzı da gülünçtü. Nazlı hayvanı çağrdı. Ömer ile Nazlı da ilk defa birbirleriyle konuşmaya başladılar. "Kızım. Cemile Teyze öfkelendi. Nazlı. ama çirkin de değildi. Habeşistan'daki savaştan sözetmeye koyuldular. Ömer'e hayran olduğu bir ilkokul öğret­ menini. Şimdi iyileştiğimizi bütün dünyaya duyurmamız gerekiyor!" "Ama bütün dünya da hasta azizim!" dedi Muhtar Bey. Kahveler gelmeden önce Cemile Hanım içerden getirdiği bir . "Bir savaş çıkacak mı?" Bunu Ömer'e bakarak sormuştu. bir de çocukluğunda annesini ziyarete gelen çok güzel bir Alman kadınını hatırlatıyordu. bunların bu bitmeyen siyaseti!" diyen bir ifade takındı. ya da cevabına değer vermeyeceğini biliyordu. Ömer de bu sırada Nazliyı dikkatle inceleyebildi.

bakışlarıyla kendisine hak vermesini isteyerek sözlerini bitirdi. az önceki sohbeti bıraktığı yerden yakaladı. Nazlı'ya ve kucağındaki kediye bakıyor. Bu hareketini aptalca buldu. demek ki. bizim için?. "Yani kimlere katılıyorsunuz?" dedi Muhtar Bey." "Evet." "Demek ki önce inkılâba hizmet edeceksiniz. Bir ara heyecanlanarak sordu: "Peki. "Lütfen İngiltere'deki dostlarınıza bu hükümeti açıklayın. Bu demiryolu çok önemli. kedisini okşayan Nazlı'ya bakmamak. Ömer'e. Ömer'in dinlememesine ve başka şeylerle meşgul oluyormuş gibi yapmasına aldırış etmeden.. kiralanan ev ve kiracı hakkında bilgi verdi. "Öyle değil mi?" Öteki milletvekili: "Bugün günündesin Muhtarcığım!" de­ di. 124 . inkılâba hizmet ediyorsunuz. Övgüsünün şiddetli yerlerinde dönüp Ömer'e bakıyor. bu konuda anlatılması gereken her şeyi içi rahatlayana kadar anlatarak. Ömer bütün bunları dinlerken koltukta oturan. bu hükümetin nasıl bir hükümet ol­ duğunu anlasınlar!" diyordu. Muhtar Bey arkadaşına İsmet Paşa ile ilgili bir anısını önemsiz bir şeyden bahseder gibi anlatıyordu. Cemile Hanım'ı da dikkatle dinler gözükmemek için milletvekillerine kulak vermeye çalıştı. zarfları ona verdi. Doğu kaynıyor.. bakışları da sanki. ben de onlara katılıyorum efendim!" dedi Ömer. Sonra gülümseyerek Nazlı'ya baktı. Muhtar Bey ona dönerek: "Ama haklı değil miyim?" dedi ve bir ara heyecanla kalktığı koltuğuna geri oturup. Sonra dudak büktü: "Her neyse! Siz şimdi ne yapacaksınız?" "Para kazanacağım! Sivas-Erzurum hattında çalışacağım. inkılâbı da doğuya götürecek. Türkiye hakkında.zarfı ve bir sözleşme örneğini elinde sallayarak. Muhtar Bey şu anda görevde bulunan İsmet Paşa hükümetini övmeye başladı. Muhtar Bey'in bir öfke hareketiyle ceketinin koltuklarını çekiştirdiğini gördü.. Siz önce. siz ne düşünüyorsunuz?" "Ne hakkında. efendim?" "İnkılâplar hakkında. Gene bir haksızlığa uğramışmış gibiydi yüzü. Böyle söyleyin. Para sonra gelir!" Nazlı'ya bakarak. Bu yapılan demiryolu Türkiye'yi bir bütün yapacak. Umer biraz şaşırmıştı.

yok. ama dikkatini kapının önünde kıpırdanan. bir fatih olacağım!" diye yeniden mırıldandı. Bu sırada Cemile Teyze her şeyi yumuşatan bir hatıraya döndü: "Avrupa'da harbin ilân edildiği seneydi. sonra kendi isteklerimiz! Öyle değil mi? Teyzenize ve eniştenize de selâmlarımı söyleyin!" Cemile Hanım da Bakırköy'de oturan teyze ile enişteye selâm söyledi. Rahmetli annen. anlayış bekliyordu.. Zaten bizim gibi kadınların o zamanlar gidebileceği o çeşit yerler pek azdı. Birden. Bak. "Ben bir fatih olacaktım!" diye mırıldandı. lekelerin üzerine bastırıyorum. teyzeye birşeyler söylüyordu. baban." kıkırdayarak gülmeye başladı. Gözünün ucuyla Nazlı'ya baktı. Önce beklediği gibi ona karşı koydular. hep birlikte nasıl olduysa Beyoğlu'na. kucağındaki kedisini okşayan Nazlı'ya verdiğini de biliyordu. sallıyorum. ben. Sonra birden bir şey hatırlamışmış gibi suratını astı ve ayağa kalktı. Önce devlet. "Evet. edivermez inisin? Bir yandan rahmetli annen görüp de sıkılmasın diye seni kucağıma. Sonra arkasından geldiler.. ben de. hınzır. Yüzünün çirkin bir hikâye dinlemişmiş gibi buruştuğunu görünce bu hatırayı anlattığı için Cemile Hanım'a kızdı. Kedinin alnını okşadı. Merdivenleri inerken. şaka söyledim!" Ömer. "Bir daha gel. İnkılâpları hiçbir zaman unutmayın. Aldım seni kucağıma. bir daha gelmezsen darılırım. Nazh'nın da elini sıktı. Bugün de zaten bunun için geldin!" Ömer'in elindeki zarfları göste­ riyordu. "Ben kalkayım artık!" dedi. Az sonra boş boş kıza baktığını farkederek utandı. Tünel'e yeni açılan bir lokantaya gittik. Gümüşsüyü Hastanesi'nin önünde askeri bir araç durmuştu. rahmetli anneni sıktın. Sen biraz yaramazlık ettin. İki erin omuzuna girmiş olan bir üçüncü er topallaya topallaya (25 . biraz ben kucak yapayım dedim. yok yok. Sen. Üzerimde de yeni ipek bir elbise var. efendime söyleyeyim. o yeni elbisenin üzerine.söylediklerini düşünüyor. Cemile Hanım arkasından paltosunu giymesi. Dışarda soğuk bir rüzgâr vardı. Sonra pişman oldu: "Yok. Lokanta hoş bir yerdi. rahmetli Tevfik Amcan. Salonun kapısından geri dönen milletvekili seslendi: "İnkılâpları unutmayın. Ömer de gülmeye başladı. bir yandan da. üşütmemesi için sesleniyordu.

başını ileri doğru uzatarak esnedi. yüzyılın Rus aydınlarıyla Puşkin'in hayatı hak­ kındaki bir kitaptan okuduklarıyla karşılaştırmıştı. ne olduğunu çıkaramadığı bir düzeni altüst etmek isteği uyanıyordu. dar merdivenlerden geçip mutfağa indi. Refik ara kapıdan. uzak durulması gereken bir şey vardı. Ömer gerinerek ve havaya kalkan kolundaki saati görmek için. herkesi cğlendirmişlerdi. öğle yemeğini bir akra­ basında yemiş. uzun poker saatlerinden sonra aşağıya inerler.merdivenleri çıkıyordu. rahat. Bunların yerine ne yapacağım?" Gerinerek esnedi. Gürültü etmemeye çalışarak aşağı indiler. kurban kesimini seyretmiş. boşalan oturma odasına inildikten sonra başlayacağını düşünüyordu. Yolda şu uzun günü düşündü. Ömer bir taksiye binip Bakırköy'e gi­ deceğini söyledi. gevezelik etmişler. Büyük tepsiyle birlikte 6 . öğleden sonra Refik'i görmüştü. sıcak geniş salonlarda sakınılması. Sabah eniştesiyle teyzesiyle olurmuş. Muhittin bir kere bunu 19. Sonra gene çalışma odasına çıkmışlar. Refik gerçek sohbetin. konuşurlardı. Kapının önündeki tıkırtılı saatin gongu vurmaya başladı. Sonra yeniden karıştırdığı kitaba döndü. aile sohbetine katılmışlar. Eskiden de böyle yaparlardı. Herkes yattıktan. merdivenlerde ayak sesleri duyuluyordu. ama asıl istedikleri şeylerden sözedememişlerdi. Bir süre sonra gene saatin tıkırtısından başka bir şey duyulmaz oldu. Bayramı kutlayan İstanbul'da. bu tutkusuz aile hayatına kendimi bırakmayacağım. Muhittin koltuğun kenarında parmaklarıyla trampet çalıyor. HAYATTA NE YAPMALI? Akşam yemeğinde ahçı Nuri'nin üç arkadaş için yaptığı sahanda İzmir köftesini yemişler. Nuri'nin semaveri kurmuş olduğunu görerek keyiflendi. semaveri kurarlar. hımbıl yumuşaklığa. büyük hareketli ailelerde. Günü ha­ tırladıkça içinde bir şey kırmak. Refik: "Haydi aşağıya inelim!" dedi. herkes yattıktan. "Bu uyuşuk.

" Ömer: "Hayır.. Yetiyor bunlar!" Ömer birden: "Bakalım. özelliklerinin tartışılmasından hoşlanırdı. sen bir zamanlar kendini Dostoyevski'ye benzetirdin. başka ne yapıyorsun?" "Mühendislik. "Sakın. Muhittin. Sonra Muhittin'i de bu havaya sokmak için: "Sen ne düşünüyorsun?" diye sordu.. otuz yaşında iyi bir şair olamamışsan kendini öldüreceğini söylemen!" 127 . Ömer eşyayı inceleyerek odalarda geziniyordu. aslında.." dedi. bu evden hoşlanmadığını biliyorum!" dedi. O da mühendis olduğu için. sen bir zamanlar kör olacağını da söylerdin!" dedi. eve dönü­ yorum. Kendisinden sözedilmesinden. Cevdet Bey'in her zaman oturduğu koltuğa oturmuştu...fokurdayan aracı yüklenip oturma odasına çıktı. Refik: "İşte Muhittin şair ve mühendis!" dedi. ama sana şey ettiğimi sanma!" Refik semaverin bir türlü ısınmayan sohbeti birdenbire ve istediği gibi fokurdatmaya başladığını anlayarak gülümsedi: "Demek. Refik onu sevindirmek isteyerek: "Sonra. Muhittin güldü. Muhittin: "Bu evden de fazla hoşlanmadığımı biliyorsun!" dedi.. Muhittin: "Kadınlardan. Semaveri görerek he­ yecanlandı. Gülümseyerek: "Evet. Başka bir şey söylemiş olmak için de: "Sen zaten şiirden başka neden hoşlanırsın ki?" diye ekledi. Muhittin. Bekliyorum!" "Peki. zekâdan. Elinde bir sigarayla sedef eşyaların ve piyanonun durduğu odadan çıkarken: "Bu evde hiçbir şey değişmiyor!" dedi. Ömer onun karşısına oturdu: "Zekânı da göstermekten. öyle düşünüyorsun?" dedi. Kitabın ne zaman yayınlanıyor?" "Sen de hep bunu soruyorsun! Yakında. bana yetecek bir şey bulabilecek miyim?" dedi. eğlenceden. Büro çok vaktimi alıyor! Yorgun. "Hatırlıyor musun. o da onun gibi biraz şeytansı olduğu için benzetirdi galiba!" dedi. Refik her şeyin istediği gibi başladığını kesinlikle anladı. Bazan Beyoğlu'na çıkıyorum. Beşiktaş meyhanelerinde de tanıdıklarım var! Evde şiir yazıyorum. en önemlisi. "Tabii.

"Evci, o zamanlar ağzıma gelen her şeyi söylerdim, ama inan ki, o şairlik ve kendimi öldürmek hakkında söylediklerim doğrudur!" Ömer: "Breh, breh, breh!" diyerek güldü. Muhittin ona: "İnanmak zorunda değilsin?" diyen bir bakışla baktı. İddiasına, kanıtlamaya kalkışmayacak kadar bağlıymış gibi kendinden emin bir tavırla "Sen gül bakalım!" dedi. Refik her şeyin yolunda gitmesinden hoşnuttu. Dolaplardan bardaklar çıkarıyor, şekerliği tepsiye koyuyor, çayın demine bakıyor, hiçbir şey eksik olmasın istiyordu. Ömer: "İçki de getirsene içki," dedi. "Bir şey yoktur ki bizde! Babamın çilek likörleri var. Bay­ ramlarda biraz içer..." "Neyse, boşver!" Ömer, Muhiltin'e döndü; "Sen içiyor mu­ sun?" "Arada bir." Refik: "Bir gün bana geldiydi. Eylülde galiba değil mi? İyice sarhoştu!" "İçmek lâzım canım, içmek lâzım," dedi Ömer. "Niye?" Ömer: "İçmek lâzım çünkü içki...!" diyerek Refik'e döndü: "Ne güzel kokuyor çay!" dedi. Yeniden Muhiltin'e döndü: "Çünkü bu iyi bir şeydir!" "Bundan sonra herkes kendi çayını kendisi alır!" dedi Re­ fik. "Niye iyi bir şeymiş?" Ömer: "Peki, söyleyeceğim!" dedi. Yüzünde, "Artık günah benden gitti!" diyen bir anlatım vardı. "Çünkü içki insanı günlük hayatın ötesine geçirir. Yüzeysel şeyleri aşmasına yardımcı olur!" Heyecanla ayağa kalktı. "Sıradan, bayağı hayatın korkunçluğunu insan anlayabilir!" Muhittin: "Neler varmış yahu sende!" dedi. "Otursana!" "Sana bayramda söylemiştim böyle olduğunu!" dedi Refik. "Bende çok şey var ya! Avrupa'dan çok şey öğrendim. Burada hımbıl bir insan olamam artık. Azla yetinemem. Avrupa'da öğrendim... Bir hayatım olduğunu, sonra öleceğini öğren­ dim ! "
128

"Bunları bilmiyor muydun?" diyerek Muhittin güldü. Yemek masasına doğru yürüyen Ömer birden durdu. "Bunları öğrendim. Senin anlamadan alay ettiğin bu şeylerin ne demek olduğunu öğrendim. Bu hayatta birşeyler yapmalı. Onu dol­ durmak. Her şeyin ötesine geçmeli... Birşeyler yapmalı. Bu yaptıklarını insan başkalarına duyurmak... Sıradan bir hayat istemiyorum ben!" "Ama demin bana 'breh, breh, breh' yapıyordun?" "Doğru! Ama yanlış anlama. Şairlik için bunlar değer mi? Böyle düşündüğüm..." "Demek değmez ha!" dedi Muhittin. Ömer yemek masasının üzerinde duran semaverin küçük musluğunu açtı. "Değmez!" dedi, "Ya da benim görüşüme gö­ re..." "Peki, senin ne yapacağını öğrenmek isterim!" dedi Muhittin. Elleri gene koltuğun kenarında trampet çalıyordu. "Sivas'a gidip para kazanacağım!" Neredeyse bağırmıştı. "Para kazanacağım! Bu parayla her şeyi ele geçireceğim! Her şeyi..." Kendisinden korkmuşmuş gibi birden durdu: "Alayla bakıyorsun. Beni çok ateşli buluyorsun, değil mi? Ya da... Evet, evet, çok ateşliyim." Elindeki çay fincanını yan yolda bir sehpaya bıraktı. Sanki ellerini hareket ettirmeden içindekileri dökemezmiş gibi, birkaç tuhaf el kol hareketi yaptı. Bunların farkına vararak gülümsedi: "Sinirliyim bugünlerde," dedi. "Çünkü, İstanbul'da gördüğüm bu uyuşuk, yumuşak aile havasına kapılmaktan korkuyorum!" Refik'e döndü: "Sakın üzerine alınma! Böyle bir şeye kapılırsam, yapacaklarımı yapamadan ayağıma terliklerimi geçirip sıradan bir hayata başlamış olurum!" Bunu söylerken gözünün ucuyla Refik'in ayağına bakmış, galiba ayakkabı giy­ diğini görünce rahatlamıştı. "Oysa ben ne kadar çok şey yapmak istiyorum! Zengin ve dolu yaşamak istiyorum. Kim demişti bunu? Zengin yaşamak, sonra gerçekten zengin olmak, her şeyi elde etmek!" Ezberlediği bir şeyi sıkıntıyla tekrarlıyormuş gibi mı­ rıldandı: "Kadınları, parayı, herkesin hayranlığını kazanmak istiyorum..." Çay fincanını hatırlayıp aldı. Gelip az önce oturduğu yere oturdu. "Peki şairliği niye küçümsüyorsun?"
129

"Çünkü şairlik sessiz bir iş. Şiirle neyi kırıp döker, neyi ele geçirebilirsin ki? Sabırla bekleyeceksin... Hah! Eskiden öyle derlerdi. Sabrın sonu selâmet. Ben buna inanmamayı öğrendim işte! Sana sabırlı olmayı öğretenlere inanma! Ben yalnızca kendime inanıyorum!" Muhittin: "Bunlar yeni düşünceler değil ki..." dedi. "Evet, sen bunları kitaplarda okumuş olabilirsin! Ben senin kadar belki okumadım, ama bunları biliyorum. Bunları ben de senin gibi bir yerde okusaydım 'düşünceler' der geçerdim. Ama benim için böyle değil. Benim için bunlar yaşanan şeyler! Benim için her şey bunlar." Muhittin birden: "Evet, seni anladığımı sanıyorum!" dedi. "Ama bunları ben doğru bulmuyorum! Bu kadar hırslı olmak seni nereye götürecek?" "Düşünmedim. Ama söylediğim şeylere yönelmek istiyorum." Ömer birden Refik'e döndü: "Niye içki yerine bu çayı içiyoruz, anlayamıyorum?" "Evet, sinirlisin sen; benden sinirli olmuşsun," dedi Muhittin. "Ama bu hırs sonunda seni yakar, yıkar, kötürüm eder!" Refik: "Sana likör getireyim mi?" dedi. "Yok, yok, getirme. Yıkılır mıyım? Öyle mi diyorsun?" Ömer ayağa kalkmış, sakin sakin odanın içinde yürüyordu. Muhittin: "Evet!" dedi. Ama Ömer'in eşya arasında gezinen gövdesini görünce: "Bilmiyorum," dedi. Gövde sanki, "Bakın ben ne kadar yakışıklı ve akıllıyım !" diyordu. "Böyle biri hiç yıkılır mı?" Bir sessizlik oldu. Muhittin kalkıp yeni çay doldurdu. Ömer, Refik'e son yıllarda açılan kitapçıları sordu. Refik birşeyler anlatmaya koyuldu. Söze Muhittin de karıştı. Cahit Sıtkı diye bir şairden sözetti. Galatasaray'dan ve Beşiktaş meyhanelerinden tanıyordu onu. Çirkin bir yüzü olduğunu, utangaç olduğunu, Peyami Safa'nın övgüsüyle parladığını söyledi. Beyoğlu mey­ hanelerinden fazla hoşlanmadığı için, öteki genç şairleri tanı­ madığını da söyledi. Beyoğlu'ndan, son dört yılda bu caddenin ne kadar değiştiğinden konuşmaya başladılar, ama herkesin bu konularla değil, az önce konuşulan şeylerle ilgilendiği hare­ ketlerden, hiçbir şeyi gizleyemeyen sözlerden anlaşılıyordu. 130

Beyoğlu, dükkânlar ve değişen İstanbul üzerine sohbet uzun sürdü, ama hiçbir iz bırakmadı. Yeniden bir sessizlik başlayınca, Muhittin üflediği sigara dumanına bakarak: "Demek, öyle düşünüyorsun ha..." dedi. "Evet, bence yapılması gereken şey budur!" dedi Ömer. "Sı­ radan şeylere, sıradan bir hayata her zaman karşı koymalı. Ama u yetmez. Gürültü patırtı etmeli. Her şeyi ele geçirmeli... Aynı şeyleri söylüyorum!" Çürütülemeyecek düşünceler ileri sürdüğü için özür diler gibi yaptı. "Günlük hayatın çekiciliğinden, küçük mutluluklardan insan kaçınmalı!" Gövdesiyle sanki gene meydan okumak, söylediklerini desteklemek istiyormuş gibi ayağa kalkıp semaverden çay doldurdu. Muhittin: "Evet, evet, bunlar büyük laflar!.." dedi. Ömer elindeki fincanı tepsiye bıraktı: "Sana bir şey söyleyeyim mi? Ama korkmayacaksın. Ben... ben uyuz bir Türk olmak is­ temiyorum!" Muhittin: "Yaa!" dedi. Sanki bir tabanca patlamıştı. Muhittin bir Refik'e, bir Ömer'e bakıyordu. "Neler söylediğinin farkında mısın yahu?" dedi. Sözünden Ömer'in kendi de korkmuştu galiba. Semaverin musluğuyla, bir türlü dolduramadığı çay fincanıyla oynuyordu. Dönüp Muhittin'e baktı. Bakışları, "Şakaydı canım bu dediğim!" diyordu. Yeniden fincanına döndü. "Bunun gibi bir şeyi bana Sait Nedim Bey'in karısı Atiye Hanım söyledi!" dedi. "Dönüş yolculuğunda beraberdik. Sana anlatmış mıydım, Refik?" Muhittin: "Sen sözlerini açıkla! Ne demek istediğini söyle..." diye bağırdı. Ömer: "Muhittin, Muhittinciğim, biz dost değil miyiz seninle?" dedi. "Kaç yıllık arkadaşımsın benim!" "Evet, ama, bu kadarını beklemiyordum!" Ömer çay fincanını sehpaya bıraktı. Muhittin'in yanma oturdu. Elini gene şefkatli, hoşgörülü bir ağabey gibi Muhittin'in omuzuna koydu: "Ben bir şey demiyorum ki, Muhittin! Şu hayatı nasıl iyi doldurabilirim, onu araştırıyorum." Sonra birden elini onun omuzundan çekerek Refik'e döndü: "Ah, hoşgörü Türkiye'de yok!" dedi. "Hoşgörü çok önemlidir! Sen ne diyorsun?"
131

Refik bir şey söylemesi gerektiğini hissederek: "Şu günlük hayat dediğin şey niye yüzeysel ve basit olsun?" dedi. "Küçük mutluluklar diye küçümsediğin şeylerden niye insan kendini sakınsın? Günlük hayatın da kendine göre gösterişsiz bir şeyi... bir şiiri var." Utanıyordu söylediklerinden. "Sen Perihan'ı düşünüyorsun değil mi, Perihan'ı?" diyerek Ömer heyecanlandı. "Haklısın Perihan çok..." Refik kızardı: "Hayır, onu düşünerek söylememiştim." "Seni anlıyorum. Perihan gibi bir kadın kolay bulunmaz!" diyerek Ömer onun sözünü kesti. "Hayır, ondan sözetmiyorum. Ben alçakgönüllü olunabileceğini söylüyorum!" Birden Muhittin bir kahkaha attı: "Alçakgönüllülük? Peki ya bu salon? Ya bu eşya?" Eliyle bütün salonu, piyano odasını, sedef takımları, eşyayı gösteriyordu. Bir kahkaha daha atarak: "İnsan bunlann arasında nasıl öyle olur? İnsan bunların arasında, kızma ama ve o senin güzel karınla nasıl alçakgönüllü olabilir ki?.. Kah, kah. Kızmıyorsun, değil mi? Eğer alçakgönüllülükse senin istediğin onu benim yaşadığım çevrede gerçekleştirebilirsin. Ben yapabilirim onu." Gövde gösterisi sırasının kendisine geldiğini düşünüyormuş gibi ayağa kalktı. "Ama ben alçakgönüllülükten hoşlanmıyorum. Ben ne kadar zeki olduğumu göstermek isti­ yorum. Bu konuda Ömer ile anlaşıyoruz! Ama, bu konuda!" "Peki, sen benim gibi bir Rastignac olmak niye istemiyor­ sun?" "Ne, ne, ne dedin? Rastignac! Haaa Balzac mı okuyorsun? O herife mi özeniyorsun?" "Hayır, bu benim buluşum değil!" dedi Ömer. Özür diler gibi bir hali vardı. "Bu da Sait Bey'in karısı Atiye Hanım'ın sözü..." Muhittin sinirlenerek: "Ne aile be!" dedi. "Sana çok şey öğ­ retmişler!" Ömer heyecanlanarak ayağa kalktı: "Arkadaşlar, beni anlıyor musunuz? Ben bu hayatı dolu, zengin yaşamak, her şeyi ele geçirmek gerektiğini söylüyorum. Beni anlıyor musunuz? On yıllık arkadaşınızım ben sizin! Bana öyle bakmayın. Biliyorum, bu halimde biraz belki sapıklık var. Evet, ama, ne istediğimi biliyorum. Bir hayatımız var. Onu nasıl yaşayacağımızı düşü132

nehm. Kimse düşünmüyor bunu!" Muhittin'e baktı: "Sen her şeyi şairliğinle açıklamak istiyorsun. Yeterli mi bu? Sabır ve şiir... Bu kadar mı her şey? Zekânı göstereceksin... Bekleyeceksin. Neden peki?" Refik'e döndü: "Sen de bu rahat ev ve günlük hayata kapılmak üzeresin. Bir şey demiyorum. Bunu değiştir de de­ miyorum. Ama beni anlıyor musunuz? Çünkü bazan bakışla­ rınızdan korkuyorum." "Korkma, korkma canım bizden!" dedi Muhittin. "Kaç yıllık arkadaşız biz!" dedi Ömer. Muhittin'e doğru yü­ rüdü. Karşısında ayakta durdu: "Gel, öpeyim seni!" dedi. Muhittin: "Sarhoş gibisin yahu!" dedi, ama ayağa kalktı. Duygulanmış gibiydi. Birbirlerine sarıldılar, gülüşerek öpüştü­ ler. Refik de duygulandığını düşündü. İçinden onlara, şakaya katılmak geldi, ama yerinden kalkmadı. Az önce söylediği sözleri, Perihan'ı, arkadaşlarının Perihan'ı nasıl gördüklerini düşünüyor, utanıyordu. Ömer: "Okul yıllarında y n p t ı g ı m i 7 gihil" Hiyp hağırrh Refik de ayağa kalkmıştı: "Hatırlıyor musunuz yahu, bir gün mukavemet dersinde..." Arkadaşlarının kapıya doğru baktıklarını görerek döndü: "Aa babam!" diye mırıldandı. Cevdet Bey de onları görünce şaşırdı. Üstünde mavi beyaz çizgili bir pijama ve uzun bir hırka vardı. Kapının önündeydi. Galiba önce saklanmak istemiş, sonra bunu yapamayacağını anlamıştı. Gecenin bu saatinde, eğlence bulduğu için sevinçliydi. Ağır ve ezberlenmiş adımlarla kendi koltuğuna doğru yürüyordu. "Hayırlı akşamlar, delikanlılar, uyuyamadım, hayırlı akşam­ lar." "Efendim, yoksa çok mu gürültü yapıyorduk?" dedi Ömer. "Yok, yok. Yaşlılıktan! Midem de bir tuhaf. Akşam çok yedim galiba." Utanarak ekledi: "Güzel değil mi pijamalarım?" "Yaa, çok güzel!" dedi Muhittin. Alaycı bir anlatım vardı yüzünde. "Ne konuşuyordunuz siz?" dedi Cevdet Bey. Gövdesini sevgili koltuğuna dikkatle yerleştiriyordu. "Ne konuşuyordunuz, söyleyin bakalım!" Ömer: "Hayatta ne yapmalı, diyorduk!" dedi.
133

"Bak hele! Ne yapmalıymış?" "Daha karara tam varamamıştık," dedi Ömer. "Bundan kolay ne var? Hayatta çalışmalı, sevmeli, yemeli, içmeli, gülmek!.." "Ama amaç ne olmalı? Biz bunu tartışıyorduk?" Cevdet Bey elini kulağına götürdü: "Amaç mı diyorsunuz?" Refik: "Yani asıl hedef ne olacak, bunu söylüyorlar baba!" dedi. Cevdet Bey hınzır bir tavırla: "Onlar söylüyorlar. Ama sen? Sen bu işlere çok fazla karışma. Sen evlendin. Artık senin asıl amacın bellidir. Evin ve işin... Peki, başka ne diyordunuz, ba­ kalım?" Ömer birden hatırladı: "Ben bir de Sait Nedim Bey'den sözedıyordum. Babası Nedim Paşa'yı tanıyormuşsunuz. Hatta düğününüz, galiba Nedim Paşa'nın konağında..." "Evet, evet!" dedi Cevdet Bey. "Onun konağında olmuştu." Galiba biraz canı sıkılmıştı. "Refik bana aşağıdan bir zahmet meyve getirsene!" dedi. "Bir portakal soy da getiriver!" "Sait Nedim Bey'i trende görmüştüm." "Sen onu bırak. Bir iş buldun mu, bana onu söyle bakalım!" dedi Cevdet Bey. "Bir iş bul çabuk. Bir de kız. Maşallah yakı­ şıklısın, iyi de okumuşsun. Evet, iyi bir iş, iyi bir kız. Sorunuza işte cevabım. Hayatta önemli olanlar bunlardır." Refik merdivenlerden mutfağa indi.

YOLA ÇIKMADAN ÖNCE
Ömer öğle uykusundan kalktı, saatine baktı. "Ne kadar uyu­ muşum!" diye düşündü. "Nazlı'ya geç kalıyorum!" Merdivenleri indi. Pencereden konağın arka bahçesini, yeşillikleri neşelendiren bahar ışığını gördü. Uzaktan deniz gözüküyordu. Bakırköy'ün önünden bir mavna geçiyordu. "Kemah'a gideceğim!" SivasErzurum hattında çalışmaya karar vermiş, bir şirketle anlaşmış, Kemah ile Erzincan arasındaki bir tünelde çalışmak için bir
134

7

anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre kendisi de işe sermaye katacaktı. Bu sermaye için şimdilik yeterli parası vardı, ama sonra sıkışacağını düşünüyor, Cemile Teyze'nin kirasını aldığı evi, sonra aynı yerdeki başka bir arsayı, Kapalıçarşı'daki bir dükkânı satmak istiyordu. Bunun için Cemile Teyze'ye gitmesi gerekiyordu. Eniştesi salonun bir ucunda komşuyla bezik oynuyordu. Ömer'i görünce: "Uyandın mı?" dedi. Sonra komşuya döndü: "Vidonuzu görüyorum, efendim!" Teyze yün örüyor, arada bir pencereden dışarı bakıyordu. O da: "Uyandın mı?" dedi. "Ben gidiyorum, geç kaldım!" dedi Ömer. "Uyuşmamak," diye düşündü, esnedi. "Bir havaya kapılmamalı, buna çok dikkat etmeli!" "Cemile Hanım'a mı?" dedi teyze. "Evet, onunla şu ev ve arsalar hakkında konuşmak istiyo­ rum!" "Enişten de görürdü o işleri!" dedi teyze. "Neyse, selâm söyle. Cemile'nin yeğeni nasıl? Neydi onun adı?" "Nazlı! Hadi, teyzeciğim, geç kalıyorum. Akşama gelirim!" Teyze fırsat çıktığı için sevinerek onu yanağından, eskiden rahmetli annesinin de öptüğü yerden öptü. Ömer akan zamanı farketti. Hızlı hızlı yürüyerek bahçeyi geçti. Bir faytona bindi. Sonra istasyonun önünden bir taksi çevirdi. Yolda İstanbul'dan uzaklaşmak zorunda kaldığı için hüzünlendi, ama tasarılarını kendi kendine tekrarlayınca rahatladı. Yalnız tatillerde değil, her gün komşusuyla bezik oynayan eniştesini, durmadan yün ören teyzesini düşünerek, "Onlar gibi olmamalı!" diye mırıldandı. "Refik gibi de olmamalı. Muhittin gibi sabırlı da olamayacağıma göre..." Araba köprüyü geçerken Nazlı'yı düşündü. Onu bir ay önce gördüğü zaman konuştukları şeyleri hatırladı. "Niye arada bir öyle kızarıyordu?" diye düşündü. "Bir milletvekilinin kızı. Bir milletvekili fatih olma yolunda insana neler sağlayabilir?" Kendini Nazlı'nın kocası ve o milletvekilinin damadı olarak düşündü. Ankara'da yeni yeni ihaleler alıyor, çok para kazanıyor, ona ve karısına hayran oluyorlar, arkasından da 'Şu Ömer Bey hiçbir şeyle yetinmez' diyorlardı. Birden düşüncelerinden uta­ narak: "Ne ayıp şey! Ne saçma şey!" diye mırıldandı ve güldü.
135

Sonra Cemile Teyze'ye dükkânlar ve arsalar için söyleyeceklerini tasarlamaya başladı. Kapıyı Cemile Teyze açtı. Ömer'i gene neşeyle karşıladı, daha önce gelmediği için çıkıştı, teyzesini ve eniştesini, hava günlük güneşlik olmasına rağmen yolda üşüyüp üşümediğini, kahvesini nasıl istediğini sordu. Ömer'in cevaplarını dikkatle dinledi, hizmetçinin izinli olduğunu söyledi, kahve pişirmek için mutfağa gitmeden önce de biraz hizmetçiden yakındı. Ömer, kadının arkasından bakarken, "Ee, Nazlı yok mu?" diye söylendi. Kahvelerini içerlerken havadan sudan konuştular. Ömer, Cemile Hanım'ın sorması üzerine teyzesinin ve eniştesinin sağlığını, günlük hayatlarını anlattı. Cemile Hanım da kendi sağlığından yakındı. Tombul kollarını göstererek romatizma­ larından çektiklerini anlattı. Sonra Ömer'in beklediği gibi bir sessizlik başladı. Teyze uzun uzun iç çekti. Bunun üzerine Ömer çabuk çabuk anlattı: Kemah'a gidiyordu, bir yıla kalmadan yüklüce bir paraya ihtiyacı olacaktı. Cemile Teyze'sinden dükkânlara, ortak oldukları eve, arsalara alıcı bulmasına yardımcı olmasını rica ediyordu. "Aman, her şey öyle satılır mı?" dedi kadın. "Şimdi satılmayacak, teyzecigim. Sonra satılması gereke­ cek!" "Satmak iyi bir şey değildir. Rahmetli babam, bir kere mülk satmaya başladın mı sonu gelmez, derdi." "Ben bunları yemek için satmayacağım ki!" dedi Ömer. "Sermaye etmek için satacağım." "tyi değildir, iyi değildir!" diye mırıldandı kadın. Ama sonra elinden gelen yardımı da yapacağını söyledi. Ömer, "Ben buraya niye geldim?" diye düşündü. "Bu kadın bana hiçbir zaman yardım edemez. Ben buraya... Yoo, niye ol­ masın? Erenköy'ü iyi tanır..." "Oğlum, Kemah nerede?" "Erzincan'da." "Soğuk olur oraları." "Önümüz yaz!" "Gene de sen kalın birşeyler almayı ihmal etme!" dedi Cemile Hanım. Sonra Erzurumlu bir uzak akrabasını anlatmaya başladı.
1.36

Çayı elden ele dolaştırdıkları bir kocaman şeker parçasını yalaya yalaya içtiklerini söyledi. Sonra çay demlemek için mutfağa koştu. Ömer odaya giren kül rengindeki kediyi gördü, ayağa kalktı. "İstanbul'dan gidiyorum!" diye düşündü, ama içinde arabadayken uyanan hüzün uyanmadı. Uyku mahmurluğundan kurtulmuş, hırsını bulmuş, bir fatih olması gerektiğini kesinlikle anlamıştı. "Bu hayatta çok şey yapılabilir!" diye mırıldandı. Kedi onu gözünün ucuyla süzerek yaklaştı, bir koltuğun üzerine bir hamlede sıçradı, yastığı kokladı, kıvrılıp yattı. "İstanbul'un da ama, tadını çıkaramadan gidiyorum!" Odanın içinde aşağı yukarı yürüyordu. Birşeyleri kırıp dökmek için sabırsızlanarak: "Hangi tat?" diye söylendi. "Londra'dayken İstanbul'u hiç de iyi dü­ şünmezdim!" Pencereden dışarı, Boğaz'a bakıyordu. "Evet, İs­ tanbul'u sevgiyle düşünmezdim, ama şimdi görüyorum ki, burada dostluklar var, bazı insanlar, yakınlar, tanıdık bir koku, gövdemi saran ılık bir hava var!" Bu doğruydu. Pencereden öteki duvara doğru yürüyordu. Bir kütüphane ve üstüste yığılmış kitaplar gördü. "Sözgelimi şu kız var! Ne okuyor acaba?" Kediyi gördü. "Ama burada kalırsam uyuşabilirim de. Para lâzım bana!" Bu da doğruydu. Geri dönüp pencereye doğru yürüdü. "Para ka­ zanmak için istanbul'dan kaçıyorum, ama İstanbul'u fethede­ ceğim." Üsküdar'ın üstünde iki bulut kümesi vardı. "Belki de bu fatihlik denen şeyi abartıyorum, özeniyorum. Sakın, Avrupa'da öğrendim dediğim şeyler saçma şeyler olmasın?" Gene geri dönmüş duvara doğru yürüyordu. "Ama yok! Tutkularım var benim. Başkalarına benzemiyorum. Cesaretim var! Nerede kaldı şu kadın?" Ayak sesleri duyarak geri döndü. "Çayı getiriyor!" Kapıya döndü, dalgın dalgın baktı: "Aaa, Nazlı bu!" "Kusura bakma, çıkamadım, komşu çocuğuna İngilizce öğ­ retiyordum," dedi Nazlı. Ömer yüzünün alıklaştığmı farkederek gülümsedi: "Tabii, tabii. Demek İngilizce öğretiyorsun?" Nazlı: "Odanın içinde aşağı yukarı yürüyordun galiba!" de­ di. Ömer kızın boynunun uzunluğuna şaşarak: "İstanbul'dan ayrılıyorum üç gün sonra!" dedi.
137

"Yaa! Nereye gidiyorsun?" "Kemah'a!" Nazlı, kedinin yattığı koltuğa oturmuş, kediyi kucağına almıştı. "Doğuya gidiyorsun demek?" Ömer birden: "Sana Montesquieu gibi doğudan mektuplar yazayım mı?" dedi. Şaşkınlaştı. "Yok, yok o İran'dan mektuplardır değil mi? Hayır, o da değil. Bir İranlının mektupları... Sen okumuş muydun?" "Okumuştum!" dedi Nazlı. Yüzünden bir şey anlaşılmıyor­ du. "Çok okuyorsun galiba!" dedi Ömer. Sonra bir şey hatırlamış gibi oldu: "Ben yaşamak gerektiğine inanıyorum!" diyerek ayağa kalktı. Çok aptal buluyordu kendini. "Evet, ama sen bir erkeksin!" dedi Nazlı. Bu sırada teyze içeri girdi. İki gencin konuşmasında hemen hayran olunacak birşeyler bulmuştu galiba. Bir gölge gibi, varlığını duyurmamaya çalışarak, sessizce bir köşeye oturdu, ama Ömer onu farketmişti. Sözlerinin onun tarafından dikkatle dinlendiğini anlıyordu. "Doğru! Senin işinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Burada kadınlara dünya gerçekten cehennem. Sizleri evlerin içine mahkûm ediyorlar!" Bunları Cemile Hanım'a bakmadan söy­ lemişti. "O kadar da değil. Sonra insan bu sınırları zorlayabilir!" dedi Nazlı. Ömer, "Aman, ne kadar akıllı!" diye düşündü. "Bir kişiliği var... Şu söz: 'Sınırları zorlayabilir...' Herkesin söyleyemeyeceği bir şey bu. Üstelik sevimli de." Kendini bayağı buldu. "Sonra bizde inkılâplar yapılıyor!.." dedi Nazlı. "Bazı ba­ kımlardan çok ileriyiz!" "Evet!" dedi Ömer. "Sen ama, galiba inkılâpları küçümsüyorsun!" "Yok, yok! Sakın şey sanma. Ben kendi hırslarımı..." "Aaa, ne biçim şeyler söylüyorsun misafire!" diyerek Cemile Hanım Nazlıyı payladı. Ömer birden: "Ben kendimi bir fatih olarak görüyorum!" dedi.
238

Gene Cemile Hamm cevap verdi: "Ama o İstanbul'u aldığında daha gençmiş. Ne yakışıklıdır değil mi? Sen de yakışıklısın maşallah!" Eliyle"tahtaya vurdu. Ömer konuşmanın daha da bayağılaşmasından korktu. "Evet, akıllı ve sevimli!" diye düşündü. Daha çok konuşmak istemiyor, çayını içip hemen kaçmak geliyordu içinden. Cemile Hanım: "Şimdi kocaman gençler oldunuz, ciddi ciddi konuşuyorsunuz, ama ben sizin bu kadarlığınızı da biliyorum!" dedi, güldü. Nazlı'nın çocukluğuyla ilgili bir anısını anlattı. Sonra bir yenisine başlamıştı ki Nazlı öfkelendi: "Aman, halacığım, siz de herkese bunları anlatırsınız." "Ömer herkes değil ki. Peki, peki, ben çay getireyim size!" Kadın çıktıktan sonra Ömer: "Çok üzerine varıyor galiba!" dedi. "Evet!" dedi Nazlı. Eliyle sinirli bir hareket yaptı. "Bu kadarı da olmaz artık!" Hareketin etkisiyle kucakta uyuklayan kedi başını kaldırmıştı. "İşte, görüyorsun ya, inkılâp bir milletvekili evine bile gire­ memiş!" dedi Ömer. "Hayır! Babam Ankara'da oturur!" dedi Nazlı. Sonra bir sessizlik başladı. Az sonra Cemile Hanım çın çın neşeli, elinde çay tepsisi, içeri girdi. Reçelli ekmekler yaptığını söyledi, kendi gençliğinden neşeyle sözetti, sonra ekmeklerden yemediği için Nazlı'ya çıkıştı ve Ömer'e döndü: "Hiçbir şey yemiyor bu. Ne olacak bilmiyorum. Çok sıska değil mi?" "Yok, canım!" dedi Ömer. "Nasıl olmalıysa öyle!" Gene yanlış bir şey söylediğini düşündü. "Sen de ye bunlardan! Sana da yaptım!" dedi Cemile Teyze. Ömer bir şey yapmış olmak için ekmeklerden bir tane aldı, köşesinden ısırdı. Patavatsız bir yabancı, neredeyse bir budala gibi hissediyordu burada. "Bu evde elimi kolumu bağlayan birşeyler var! diye düşündü. "Zaten bütün İstanbul'da öyle bir hava var! Sanki ne diye burada oturuyorum ki. Kalkayım!" Ama kalkmadı. Hiç de alışık olmadığı bu beceriksizliğini daha çok ortaya dökmek istiyormuş gibi oturdu. Bir şey bekliyordu sanki,
139

kendini sağlıklı ve akıllı buluyordu. öğrenmek için de oturuyordu. yüzünü okumaya çalışıyor. anlayış beklediğini farkederek utandı. Son anda bir şakayı akıl etti: "Sana İran'dan mektuplar yazayım mı?" dedi. "Yolun açık olsun! Allah yardımcın olsun!" "Yazarım size. eğlenebilir. Bir ara. Teyze onu avutmak isteyen bir sesle: "Taa nerelere gidiyorsun?" dedi. burnunun arkasındaki zonklamayı farkederek söylendi: "Ekim değil. Yüzünde aranan şey bir an belirir gibi oldu. "Oysa Beyoğlu'na çıkabilir. "Yaz. Gidiyorsun ha!" dedi Cemile Hanım. şaka ediyorum!" dedi Ömer." Ama Beyoğlu eğlencelerinde bulamayacağı bir şeyi burada bulduğunu hissederek oturdu. Yüreğinin atışlarını. 140 8 . Konudan konuya atlayarak konuşan Cemile Hanım'ı dinledi. Nazlı'ya bakıyor. Heybeliada'daki yeni evden Nişantaşı'na taşınalı bir ay olmuştu. eniştene selâm söyle. Hâlâ bu evde pinekliyorum!" diye düşündü. biraz olsun neşelenebilirim. "Teyzene. Ömer. "Zaten kitabın adı da o değildi. "Artık ben gideyim!" "Gidiyorsun. "Yok. BEYOĞLU'NDA KADINLAR Nigân Hanım merdivenleri çıkarken terledi." Kapının önüne gelmişlerdi bile. Taa Kemah'a." Açık havaya çıkmış gibi rahatlamıştı. Sonra birden. sanki yaz!" Oysa yaz biteli. "Üç günüm kaldı İstanbul'da. ekimin başında. yaz!" dedi Nazlı. ya da bulamadığını sanıyordu. Bu evde utanıp duruyordu. Şimdi. "Bir fatih olacaktım ben!" diye mırıldandı ve ayağa kalktı. bekâr bir erkek havasına büründüğünü. "İran'a da mı gidiyorsun?" dedi Cemile Hanım. Ne zaman döneceksin?" "Kimbilir ne zaman?" dedi Ömer ve gene kimsesiz.ama bunun ne olduğunu bilmiyor. haber veririm!" dedi Ömer. Merdivenleri iniyor. ama istediğini bulamıyor.

1936 Ekim'inde.dışarıda. ama gene de kızı annesinin yaptıklarının değerini bilsin istiyordu. temiz sakallı. Sonra Macar hocanın bozuk Türkçesi ve ayak sesleri duyuldu. zile dokundu. "Şu kıza piyanoyu öğretmek için ne kadar zahmete giriyoruz!" diye düşündü. Tünel'den az önceki bu hana gelip. haftada iki kere. Ayşe'nin yeni piyano hocasının evi burasıydı. Bazan kendini çok çilekeş buluyor. Perihan karşısında oturmuş. "Perihan yirmiiki yaşında. kırksekiz yaşındaydı. gelinini süzüyordu. Perihan başını salladı. şu huysuz kız için çile çekiyor. Gıcırdayan sandalyede oturuyor. ben onun yaşındayken ikinci çocuğumu doğurmuştum!" Gururlanarak gözlerini kır­ pıştırdı. sıkıntıyla bekliyordu. bazan da hakkının yendiğini düşünüyordu. İçerden gelen müziğin hiç de az sonra bitecekmiş gibi bir havası yoktu. Leylâ Hanım'la orada dördü çeyrek geçe buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Sonra sıkılıp pencereden dışarıya bakmaya başladı.. Kendini avutmak için. Hörr kat m e r d i v e n ç ı k ı p k f i f VP l o 7 k n k a n şıı sahanlıkta dikilip. Kapıyı. Yani. Bir keman bir an gıcırdadı galiba. Bu zamanda artık kimsenin. "Ayşe'yi aldıktan sonra Lebon'a gideceğiz!" diye düşündü. Arkasında da 141 . Şimdi de üçüncü çocuğu için. Beyoğlu'nda kızgın bir gökyüzü vardı." diye düşündü Nigân Hanım ve hesapladı. Nigân Hanım bir doktor muayene­ hanesinde bekliyormuş gibi bir duyguya kapıldı. kısa bir sessizlik oldu. bir dergiyi karıştırıyordu. Duvarlarında.. kapının açılmasını beklemek Nigân Hanım'a hiç de sıkıcı gelmiyordu. "Çocuk daha bu kız!" Perihan alnını cama dayamış dışarı bakıyordu. Nigân Hanım Perihan'a bakarak: "Burasıydı değil mi?" dedi. Açılan kapıdan önce elinde bir keman kutusu taşıyan. hele gençlerin hiçbir şeyin değerini bilmediklerini aklından geçirdi.Dörde beş vardı. kibar mösyölerin resimleri asılı bir odaya geçip oturdular. Nigân Hanım saatine baktı. İçeriden piyano sesi geliyordu. Bütün kış. yeni takvimle 1910'da. Nigân Hanım bunun kim olduğunu düşünürken Ayşe'yi gördü.. geçen gelişlerinde de gördükleri gündelikçi kadın açtı. Bütün kış haftada iki kere buraya ge­ leceklerdi. Piyano sustu. yakışıklı ve solgun yüzlü bir delikanlı çıktı. "Ben onun yaşındayken.

sabırsız. Hiçbir şey yoktu dükkânlarda." Ayşe surat astı." dedi. ama ince sözler söylemesini de biliyordu. Gene Beyoğlu'na çıktılar. donuk suratlı bir mankene giydirilmiş hazır elbiseler. Ayşe Taksim tarafına dönünce seslendi: "Oraya değil. Vitrinlerde de fazla bir şey yoktu. Nigân Hanım öfkelendiğini hissediyordu. Vitrinlere bakmaya başladı. "Ama yazık!" Bir piyano hocasıydı.Mösyö Balatzs düşünceli bir tavırla gülümsüyordu. Vitrinden uzaklaştı. Nigân Hanım: "Fırtına geliyor!" diye düşündü. Perihan ona birşeyler anlatmaya koyuldu. İçinden tuhaf düşünceler geçti. aceleci bulutlar vardı. Hiçbir şey yoktu. Duvarlardaki resimlerde görülen bakımlı sakal onda da vardı. Şeker alacağız. Adadan döndükten sonra yatak odası için perdelik kumaş aramış. İnsana bir piyano hocasını hatırlatmıyordu. Nigân Hanım'la Perihan'ı görünce canlandı. İşte mesela şu ünlü Hristodiadis'in mağazası. sanki bir fırının ağzından çıkıyormuş gibi yüzleri yakıyordu. Kapıdan çıkarlarken. Olduğu yerde durdu. rengi kısa zamanda solacak yerli mallar." "Eve gitmiyor muyuz?" Nigân Hanım öfkelenir gibi oldu. "Ne de olsa bir Avrupalı!" Merdivenleri iniyordu. Nigân Hanım gene aynı duyguya kapılır gibi oldu: Çocuklar hiçbir şeyin değerini bilmiyorlardı. Gidip gelen lekeler başka 142 . tombul bir adamdı. Çocukluğa karşı hoşgö­ rülüydü.. iyi bir şey bulamamıştı. Sıcak ve ölü bir rüzgâr. "Yok ol­ dular!" diye düşündü. Çevresine bakındı. Ellerini sıkarak birşeyler mırıldandı. "Leylâ Teyzen'e söz verdik. Nigân Hanım: "Kibar adam!" diye düşündü. Ayşe ile Perihan'ı göremiyordu. Sonra eve. ama şımarıklığa karşı hayır! Sert bir sesle: "Önce Lebon'a gideceğiz.. Kısa boylu. Bugün de Perihan ile o kadar dükkâna girip çıktıktan sonra ancak şu mavi çiçekli Amerikan bezini bulabilmişlerdi. Bu vitrinlerde bir bakışta göz alan ne var? Orasından burasından iplerle çekişti­ rilerek gerilmiş kötü basmalar. Tünel'e doğru giden kaldırımda aradığı şeyi bulamadı. Zaten Türkiye'de hiçbir zaman hiçbir şey yoktu. Ama bu sefer yukarıda kızgın bir gök değil.

taa ötede bir yerde Ayşe'nin örgülü saçlarını gördü. "Neden istemiyorsun gelip seni almamı?" Ayşe susuyor. Böyle bir duyguya kapılmaması gerektiğini düşünüyor. Daha Leylâ gelmemişti. Okuldan buraya nasıl olsa tek başıma geliyorum!" Demek buydu! Demek annesinin gelip kendisini almasından hoşlanmıyordu! Nigân Hanım öfkenin her yerine yayıldığını hissetti: Dudaklarının ucunun titrer gibi olduğunu farketti. Nigân Hanım üsteledi. Perihan: "Hiç!" dedi. Perihan ona yaslanmıştı. Nigân Hanım sert hareketlerle içeri girdi. Nigân Hanım haksızlığa uğramış gibi oldu. "Neden istemiyorsun? Neden?" Bu kızın cevap verebilmesi için sorunun beş altı kere sorulması. gelip onu almamızdan hoşlanmıyor!" diye düşünüyordu. Sonra yokluğunu farkettiler: Durup arkalarına baktılar. Pastanenin önündeydiler. Garson kızdan çay ve pasta istediler. Bağırıp ça­ ğırmak. Nigân Hanım'ı gördüler ve beklemeye başladılar. kafasına kakılması gere­ kiyordu. birkaç saniye arandılar. Yukarıda bulutlu. "Öyle dalıp gittiniz! Ne konuşuyordunuz?" Ayşe kararlı bir tavır takındı: "Beni niye almaya geliyorsunuz? Ben tek başıma da eve dönebilirim. Aralarında konuşuyorlardı. buydu! Kaldırımdan insanlar geçiyordu. Nigân Hanım yanlarına gelince sordu: "Neler konuşuyordunuz bakalım?" Sesine suçlayıcı. Sonra uzun bir sessizlik oldu. "Demek. Sonra durduğu kaldırımda. Nigân Hanım'ı unutmuşlardı. Suçunun da farkındaydı demek. Nigân Hanım kaşlarını çatarak baktı. Kızıyla gelini arkasından geldiler. sert birşeyler katmıştı. şu anlayışsız. sarı bir gök vardı. Nigân Hanım pastanenin zevkini çıkaramayacağını anladı. Demek. sinirli bir hali vardı. saygısız kıza unutamayacağı birşeyler yapmak geliyordu içinden. J4. Bir rüzgâr koptu. Küçük bir masaya oturdular. karşı kaldırıma da baktı: Orası da öyle. ama onlara bakarak yürüdükçe içinde bundan başka bir duygu uyanmıyordu.3 . Ayşe'nin suçlu. suçlu suçlu önüne bakıyordu. güvercinler bir pencerenin önünde uçuşup duruyordu.insanlardı.

Ama tatsızlık masaya sinmişti. Sonra bıkkınlık geçti içinden.. Ayşe mendilini çıkarmadan. bir bu eksikti!" diye düşündü. çay geliyor!" Çayla birlikte pastalar da geldi.. Perihan üzgün gözü­ küyordu.. Ayşe'yi düşünüyordu. hüzünlenecek. "Üstelik herkesin ortasında!" Çevresine baktı. Nigân Hanım tedirgin olarak onları inceledi: Farketmemişlerdi. Hiçbir şey ko­ nuşmadan pastalannı yemeye başladılar." Önündeki çikolatalı pastayı küçük küçük kesiyor. mızmız bir sulugöz olup çıkacak. Bak. ama buna pek aldırış etmedi.. şarkı söyler gibi mırıldanıyordu: "Kime verebiliriz? Kime? Nusret Bey'lerin küçüğüne.." diye söylendi. neden. Cevdet Bey'in tek zayıflığı bu şımarık kızdı: Evlilik sözü açılınca mutlaka yüzünü buruşturacak. çayını yudumluyor. "Evlendirmek bu kızı. söylesene? Annenle sokakta yürümekten utanıyor musun? Söylesene neden?" Ayşe mızmız bir sesle mırıldandı: "Utanmıyorum!" "Öyleyse neden? Neden gelip seni almayacakmışım? O piyano hocasını bulmak için az mı uğraştım? Her şey senin için yapılıyor. Şu haline bak! Sözümona onaltı yaşında. Sabiha'nın oğlu Paris'te ne okuyordu?" Öfkesini unutuyordu galiba.. tanıdıkların yetişkin çocukları.. "Peki. Soldaki bir masada iki kadın gülüşerek çay içiyordu. pastadan da aklından geçenlerden de keyif alıyordu.• "Neden istemiyorsun. neden?" Ayşe ağlamaya başladı. "En kısa zamanda mutlaka evlendirmek. Güzel fincanlara bakarak insan oyalanamazdı. kiminle evlendirmeli bu kızı?" Cevdet Bey'e bu konuyu açmaya karar verdi. "Kime verebiliriz bu kızı? Kime verebiliriz?" Arka­ daşlarının. "Çok mu azarladım?" diye düşündü. Söylesene bakalım neden istemiyorsun? Söylesene.. çıplak elleriyle gözlerini ovuşturuyordu. "Ah. Ev­ lenmezse sinirli. Camın önündeki masaların birinde şık giyimli bir bey gazete okuyordu. omuzlarının arasına gir­ mişti. Evlendirmeli!" Ayşe'nin başı göğsüne yaklaşmış. "Hadi sil gözünün yaşını. iyi okumuş delikanlılar geliyordu aklına. Sonra caydı. "Refik'in arkadaşı Ömer nasıl? Ya da Rezan'ın büyük oğlu. Süklüm püklüm 144 . daha vaktin gelmediğini söyleyecekti. Nigân Hanım "Leylâ'yı beklemeden atıştırmaya başladık!" diye düşündü. Nigân Hanım.

Nigân Hanım gösterişli bir hareketle iç çekti: Bir süre. Dedikoduları anlattı. bu konuda dedikodu ya­ pılıyordu. Türkiye'de hiçbir şey olmadığından sözettiler. Leylâ Hanım hızlı. "Öpüşeceğiz!" diye düşündü. Kralın üzerinde koyu gri. evin önünden geçmişlerdi. geçerlerken de alkışlamışlardı. coşkuluydu. Yazlıktan. Nigân Hanım da görmüştü kralı." Taa kurban bayramında gördüğü çocuğu hatır­ lamaya çalıştı. Leylâ Hanimin anlatacak çok şeyi vardı. kışın sonunda Avrupa'ya gitmek istediklerini söyledi. Sonra Leylâ gülümseyerek yaklaştı.. Nigân Hanım bu düğünlere gidemediği için hayıflanıyordu. Leylâ Hanım kralın gazetelerdeki fotoğraflarında göründüğünden daha ya­ kışıklı olduğunu. Garson kız yeni çayları getirdi. Perihan'ı ve Ayşe'yi öperken onu seyretti. Suadiye'den Şişli'ye yeni taşınmışlardı. Remziydi en uygunu. Leylâ'nın yanakları sıcaktı. Bahçeye çıkıp beklemişler. yumuşak bir kokusu vardı. Nigân Hanım hüzünlendi: Cevdet Bey yıllardır Avrupa'dan mal getirip satmasına rağmen. Çayını ve pastasını söyleyip hemen anlatmaya başladı. Leylâ Beyoğlu'nda yaptığı alışverişten sözetti: O da iyi bir şey bulamamıştı. tabii Leylâ'nınkine!" diye düşündü. beyaz çizgili bir kostümle açık gri bir gömlek ve siyah kravat vardı. "Aa. hafif hoş bir oyun oynuyordu. "Remzi'ye. Her zamanki gibi neşeli. Pastanenin kapısı açıldı. sağlıklı hareketlerle içeri girdi. seyahate çıkmaktan hoşlanmazdı. Hikâyeleri dinleyince fazla bir şey kaçırmadığını anlayarak sevindi. karısı değildi.oturan Ayşe'ye bakarken damat adaylarını tek tek tartıyor. Yazın da görüşemedikleri için çok şey birikmişti. Sonra birer çay daha içmeye karar verdiler. Önce yaz sonuna doğru yapılan iki düğünü anlattı. Tamam. Leylâ masaya yerleşti. Nigân Hanım. Sortra Leylâ. Sonra eylül başında gelen İngiliz kralı hatırlandı: Leylâ Moda'da Gazi'yle birlikte yelken yarışlarını seyreden kralın açık renk bir spor elbise giydiğini söyledi. Nigân Hanım gözucuyla Ayşe'ye baktı: Pastasını ye- . Yıllar önceki o Berlin gezi­ sinden başka hiçbir yere gitmemişlerdi. Kralın yanında gezdirdiği bir başka kadın vardı. Nigân Hanım. ama Gazi'nin ondan da yakışıklı olduğunu söyledi. onun da anlatacak birşeyleri vardı: İlk gün Gazi'yle birlikte Dolmabahçe'den Beyoğlu'na çıkarlarken Nişantaşı'ndan.. Başını ileri doğru uzattı.

"Şimdi inmeyeyim! Nişantaşı'na Osmanbey'den yürürüm!" diye düşündü. söyledi. "Ayşe'yi Remzi'ye ver­ meli!" Yok. Kelimelerin hiçbir değeri yoktu. Kimse kimseyi ciddiye almıyordu. söylememiştir!" diyerek güldü. yolcular pencerelerden dışarı bakarak gü­ rültüyü bekliyor. "Perihan da tanık. mavi bir ışık her yeri doldurdu. Ama düşüncesizlik ettiğini de farkediyordu. bu da uymuyordu şimdi. Birşeyler yapmak istediğini farketti: "Söyledi. Yağmur pastanenin camlarına vurmaya başladı. Bunu hatırlamak hoşuna gitti. Pastanede cansıkıcı. Gözlerini kırpıştırdığını farketti. Eminönü'nde tramvaya bindiğinde yağmur serpiştiriyordu. Karaköy'deyken iyice hız­ lanmış. biliyor musun? Piyano dersinden sonra gelip bizim onu almamızı istemiyormuş!" Leylâ: "Ah. önündeki fincan doluydu. Refik. "Evlendirmeli bu kızı!" diye düşündü." Daha sözler ağzından çıkarken çok saf buldu kendini. Arada bir şimşek çakıyor. BİR GÜNÜN SONU Tramvay Harbiye'deyken.memişti. "Hadi. söylememiştir. içsene!" Sonra: "Leylâ'nın sözünü kestim!" diye düşündü. Leylâ da dönmüş Ayşe'ye gülümsüyordu. "Artık taksiyle döneriz!" diye düşündü. Şişhane'de hâlâ dinmeyen bir sağanak başlamıştı. Sonra pastaneden meyve şekerlemesi almaya karar verdi. Nigân Hanım'm canı sıkılır gibi oldu. Mutsuz bir tavır takınarak gözleriyle Ayşe'yi işaret etti: "Az önce bana ne söyledi." dedi. Hangi şe­ kerlemelerden almalıydı? Rahmetli annesiyle Teşvikiye'deki konakta bütün kış armut şekerlemesi yerlerdi. Bir şimşek çaktı. Kendisini tutamadı: "Çayın soğuyacak!" dedi. avunur gibi oldu. "Kızımı bile istediğim gibi azarlayamıyorum!" diye düşündü. Ayşe'yi cezalandırmak istediğini farketti. tramvay da rayların içinde hafif hafif sallanıp 146 9 . Nigân Hanım. Bir süre bunu düşünerek oyalanmaya çalıştı. Nigân Hanım. loş bir ışık vardı.

biraz şikâyet etti. Birden bir şey hatırlayıvermiş gibi durdu. Çamaşırlarını değiştirirken şakalar yaptı. O da şakalar yapmaya başladı! Eve gelip Perihan'la yukarıya odalarına çıktıklarında çocukluk yapmak istediğini de farketti. Mutlu bir aileydi bu: Refik mutluluğun kuru. Perihan'ın keyifle güldüğünü görünce coştu: Yatağın üzerindeki örtüyü çekip sa­ rınarak Anibal'ın sıkıştırdığı Roma'nın telâşlı senatörlerini oynadı. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Alçak bahçe duvarlan uzanıp gidiyordu. 147 . Dönüp baktı. Yağmurun uğultusunu dinleyerek bomboş caddeye baktı. ahlayıp ofladı." dedi. Perihan havluyla başınrfeırularken şımarık bir çocuk gibi sesler çıkardı. Kaldırımların orasında burasında gölcüklere basmaktan çekiniyor. "Ayıp olmasın diye yazıhaneye gidiyorum. Yağmur daha da hızlandı. Bir saçağın altına girmeye karar verdi. Erken çıktığım ya­ zıhaneden dönerken sağanağa tutuluyorum ve koşuyorum!" diye düşündü. şakalaşıyor. Konuşuyor. Koşup arabaya girdi. neşeleniyordu. Sonra tanıdık bir ses duyar gibi oldu. Refik Osmanbey'e yaklaşırken yağmurun dinmeyeceğini anladı. yağmurdan sakınıyordu.kayarak ilerliyordu. Olmadık bir şey. bir yandan öfkeleniyordu. pantolununa bulaşmasın diye çamurlara dikkat ediyor. gülümsüyorlardı. pencerelerde ve saçak altlarında birikmiş insanların bakışı altında koşuyordu. arada bir Refik'in ne kadar ıslanmış olduğunu söylüyor. hızlı hızlı yürümeye. şaşkınlaştı: Perihan taksinin penceresinden uzanmış sesleniyordu.. yumuşak bir yorgan gibi her yerini sardığını farkediyor. Sanki fırtınalı bir havada gemi yolculuğuydu. Annesi de söze karışıp anlatmaya başladı: Beyoğlu'na Ayşe'yi almaya gitmişler. sonra koşmaya başladı. Kaldırıma bir taksi yanaştı. beklenmedik bir tatsızlık hayatını bozsun istemiyor. "Koşacak mıyım?" diye düşündü. Şişli'ye Leylâ'yı bırakmışlar. Refik. "Bari bir taksi bulabilseydim!" diye düşündü. Lebon'da Leylâ ile buluşmuşlar. Refik'i görünce çok şaşırmışlar. Her şey bundandı işte: Günlük hayatla yetiniyordu. Perihan: "Ne kadar ıslanmışsın. yağmur bastırınca taksiye binmişler. Bir yandan koşuyor. Yakınlarda da sığınılacak bir saçak yoktu.. Sonra: "Ama bu saçma!" diye söylendi. Tramvaydan indi.

"Şaka yapıyorum. "Peki. yürüyerek köprüyü geçtim. sağlıklı biriyim." Perihan'a bakıyor. Tramvaya bindim. yuvarlak çizgileriyle gemi lombozlarını. "Bitti!" diye mırıldandı. "Şimdi coşku dinecek. gülüyoruz. oradan herkesten erken çıkıp evine kaçan bir vatandaş. Öğleye kadar birkaç kâğıdı gözden geçirdim.. Refik pencerenin yanındaki koltuktaydı. sen ne yaptın?" 148 . Almanya'ya bir sipariş mektubu yazdım. Yağmura yakalandım. Birlikte pencereden dışarı baktılar: Arka bahçenin yüksek kestane ağaçları rüzgârla birlikte titriyordu. Sonra çıktım.Bunları yaparken komodinin önünde oturan Perihan'a baktı. Gene neşeli olduğunun bilincindeydi. arada bir aynaya bakıyordu. Hali vakti yerinde. güverteleri hatırlatan dolaba. Az önce yağmur altında ağırbaşlılıkla koşuyordum!" diye düşündü. Refik.. Muhasebeci Sadık'la kahve içerek bazı defterlere baktık. Şikâyetçi de olacağım yok: Ciddi ciddi yaşayacağım!" Yakınlara bir yere yıldırım düştü. Çay içeceğim. Refik uysal bir kedi gibi hissediyordu. "Ne yaptın bugün?" diye Perihan sordu. Şimdi karısıyla birlikte art nouveau yatak odası takımının içinde oturuyor!" Yumuşak kıvrımları. Sakin ağırbaşlılık ve akim üstünlüğü başlayacak!" Perihan ile karşılıklı oturdular. Yemekten sonra ağbimle biraz iş konuştuk. Yazıhanede gazeteleri okudum. Ama Perihan'a kolay öfke duyamayacağını biliyordu. "Her akşam alay ediyormuş gibi bunu sorar!" diye dü­ şündü. "Her zamanki gibi!" diye düşündü. "Babasının kurduğu işte çalışan. Perihan komodine dirseklerini dayamış." Bir sessizlik başladı. yüzünden bir şey çıkarmaya çalışıyordu: Kim olduğunu karısının yüzünden okuyacaktı sanki! Perihan sert bir hareketle alnına düşen saçları arkaya itince kendine geliverdi. "Vatandaş olduğumu hatırladım!" diye düşündü. yazıhanede oturmaktan pek hoşlanmayan. Refik. Kapı vurulup Emine Hanım çay getirince. onun güldüğünü aklından geçirdi. Sonra hep birlikte Sirkeci'ye lokantaya gittik. büyük yatağa bakıyordu. Zaman hatırlanmış. kısa süren o coşku unutulmuş gibiydi. "Sabah babam ve ağbimle birlikte evden çıktım. "Va­ tandaşım. "Hiç! Her zamanki gibi.

Otuz yıl önce. Annenin evden çıkışı da bir âlem oluyor.. Yatakları yaptım. Saat onbirde Topağacı'na yürüyüşe çıkmaya karar verdik. "Annen ve Nermin'le kahvaltıya devam ettik. Biraz Ayşe'nin piyanosunu tıngırdattım. Annen gene eski Nişantaşı'nı anlattı. ama kimseyi canım çekmedi. Ön bahçeye çıkıp gezindim. anlat!" "Nermin telefonda konuşurken aşağıya indim. "Ayrıntılanyla uzun uzun anlatsana!" Perihan: "Sen gittikten sonra arka bahçede oturduk!" dedi. Annen buraya ilk geldiğinde onların ne kadar olduğunu anlattı. Refik. Canım sıkıldı. Bu çay içilirken annen örgü ördü. Şundan bundan konuştuk. Önce bahçeden sözettik. Nermin bir arkadaşına telefon etti. Yola koyulduk. anlatsana!" "Sabah yürüyüşe çıktık.. Şaşkın gözüküyordu. bahçeye baktım. Ben de birisine ederim diye düşündüm. Refik bunu pek sık sormazdı. Annen Aziz'i çekiştirdi. "Hadi. açtığı manav dükkânıyla meşgul olduğunu. Neyse. İçeri girdik. Ben annenin örgüsüne yardım ettim. ilmikleri saydım. üzerimde denedim filan. Perihan'ın anlatmak istediğini farketti. Kestane ağaçları çok büyümüş. bahçeden çok. Daha anlatayım mı?" "Anlat. Annen aldırış etmedi. Biliyor musun. bir kestane ağacı kaç yıl yaşar? İşte böyle şeylerden konuştuk. Şurada kim 149 . Pencereden dışarı.. her zamanki şeyler. Bu bahçıvan Aziz de hiç uğramıyor. işte sonra biraz daha oyalandım. Sahi. Sedef odasına geçip oturdum. Sabah hava ne güzeldi! Hava aldık! Taa Topağacı'nın oradaki kahveye kadar yürüdük!" Kocasının yüzüne bakarak sustu.. Nermin de çok sıcak gi­ yindiğini söyledi. ama sonunda gene onun en iyisi olduğuna karar verdik. onun bahçeyi adam edemeyeceğini. piyanoyu bıraktığıma çok pişmanım. Ben odaya çıkıp etrafı biraz topladım." "Ne konuştunuz?" "Aaa. Onbirde kapı önünde buluştuk.Perihan: "Ben mi?" dedi. Bahçenin ba­ kımsızlığından filan. Kendisi de dinlemekten hoşlanacaktı. Zaten hep sıcak giyinir. Holde büyük aynanın önünde takılıp kalıyor. Nermin gazeteleri okudu. bir başkasını bulmamız gerektiğini söyledi.

Konağın önünden geçiyorduk." "Yok! Dinliyorum!" "Zaten anlatılacak bir şey de kalmadı. Refik: "Bari. Annen merak etti. Annenle konuştular. Çocukluğunda caminin avlusunda.. Bir ara diner gibi olan yağmur yeniden hızlandı. Sonra: "Gazeteler aşağıda mı?" diye sordu.. Onlar çay içtiler. Biraz konuştular.. Refik: "Akşama bir sinemaya gidelim mi?" diye sordu. Paşanın torunlanndan biri de Amerika'ya gidip Hıristiyan olmuş. Bir şey düşünecek gibi değildi. Nermin de anlattı bazı şeyler. Kahvede fazla bir şey konuşulmadı. gidip gazetelere bakayım!" dedi. Yemekten sonra biraz uyudum. Ama sen dinlemiyorsun. Perihan utangaç bir tavır takındı: "Gidelim!" Gene bir sessizlik oldu. Bilmiyordum. "lpek'te bir şey vardı. Saat üçte Beyoğlu'na çıktık. Refik de ona bakmaktan çekindi. Aşağıya. aşağıdaki bir bahçede oynarlarmış. Annen elini öptü.. Sonra Ayşe'yi aldık. Kendini uyuşuk buluyor. Seyfi Paşa'ymış... Refik: "Galiba pek gitmek istemiyor!" diye düşündü. Çok gülünç şeyler olmuş. Koltuğuna yaslanıp yağmurda titreyen ağaçları seyretti. bunun gibi şeyler. Lebon'da Leylâ ile oturduk. Bir sessizlik başladı. Refik: "Nereye gidelim?" diye sordu. patlıcan silkme yedik. Hafif bir tedirginlik duyuyor. Yemekten sonra Leylâ telefon etti. Hiçbir şey bulamadık. İbrahim Paşa'nın nasıl delirdiğini anlattı. Teşvikiye'de. ama yerinden kıpırdamadı. Sonra.. hareket 150 . Perihan cevap vermedi. Leblebi aldık. İşte bu yağmur başladı... derenin oraya baktık. Kahvede her zaman oturduğumuz yere.. bu bahçenin eski sahibi kimmiş. Karakolun karşısından aşağıya indik. Ben gazoz istedim.. konuşurken açtığı bir çekmeceye dikmişti. Birlikte pencereden dışarı bakıyorlardı. Akşama da patlıcan var.." Perihan başını sallıyordu. Öğle yemeğinde köfte. gidip baktık." Başını önüne eğmiş. Daha çok sustum.otururmuş. uşağıyla yürüyen ihtiyar bir adam gördük. omuzlarını silkti. Ama eğlenceli. mandra tarafındaki küçük masaya oturduk. gözlerini. caminin aşağısında bir inşaata başlamışlar. Annenle dükkânlara baktık. İşte böyle şeylerden konuşarak yürüdük. Dönüşte annen. kendini düşünmekten de kor­ kuyordu.

"Bir erkek gibiyim!" diye düşündü. ağabey tavırları takınmaktan hoşlanan erkek öğrencilerle Be­ yazıt'taki havuza kadar yürümüş. artık alışkın olan Nazlı'nm seçebileceği başka sesler ve kelimeler de döküldü. Kendini. birinde de çeviri yapılmıştı. yeğenleriyle oyun oynayabilir. Zeynep Hanım Konağı'ndaydı. "Onu avutuyor. Perihan'ı. Sonra." Nazlı: "Üşümedim!" dedi. Kar yağar artık. hadi hadi hayatını düşünecek kadar hüzünleneceği tutsa annesiyle şakalaşabilir. bir lahana alayım dedim. bu da çok korkunç gelmiyordu. Elbiselerini değiştiriyor. "Geldin mi? Geldin mi kızım? Üşüdün diye öyle korktum ki. Sonra konaktan çıkmış. İki ders boş geçmiş. Kendini düşünmekten çekiniyor. Terliklerini almak için dolabı açtı. yatıştırıyorum!" "Sabah da. İnsanı küçük can sıkıntılarından kurtaracak bir şey bu evin içinde kolaylıkla bulunuyordu. DOĞUDAN MEKTUP Cemile Hala kapıyı açıp da. ba­ basını gördü. Gazetelere bakmak için aşağıya indi. Paltosunu. okulda geçen yanm günü gözden geçiriyordu.etmek de pek içinden gelmiyordu.. Üniversiteden dönen yeğenini her akşam bu şıngırtıyla karşı­ lıyordu." "O kadar da soğuk değil.. gitmesek de bir!" diyecek bir ilgisizlik içindeydi. az sonra sıkıntıdan kurtulacağını anladı. Osman'a bir şey anlatıyordu. birinde sohbet edilmiş. Onlara kulak verince. Edebiyat Fakültesi Vezneciler'de. hiç olmazsa aşağı kata inip ge­ vezeliğe katılabilirdi. az daha o ince yağmurluğu giyecektin!" Nazlı cevap vermedi. "Sabah Taksim'e çıkayım.-Sonra. çok üşüdüm. evliliklerini. canım!" dedi Nazlı. ayakkabılarını çıkardı. okuldan gelen Nazlıyı karşısında görünce kelimelerle anlatılamayacak bir mutluluk sesi çıkardı. Perihan'ın anlattıklarından da fazla etkilenmemişti. tramvayda 151 10 . tramvaya binmiş. "Sinemaya gitsek de bir.

Ömer nisan başından beri. halasının da kendisi gibi mektubu dü­ şündüğünü aklından geçirdi. Manisa Halkevi'nin çevresi bir kültür mıntıkası haline gelmiş bulunmaktadır. Gazete haberi konusunda küçük bir sohbet açılsın istiyordu galiba. Kedi ayakkabı dolabının içine girmiş. toplantıların yapıldığı sinema binasının yanında kütüphane açılmıştır. Nazlı'ya sürekli mektup yazıyordu." "Okudun mu?" dedi hala.da sallana sallana düşünmüştü. "O meydan da iyice şenlendi. salona geçti. Gazetelerin birinde babasından sözediliyormuş... dur. Neşe kaçmıştı. Geçen yıl tiyatroların oynandığı. kimse de farketmemiş. yıllar oluyor bir gide­ medim!" "İsterseniz gidersiniz halacığım. Cemile Hala kedinin yaramazlıklarından sözetmeye kalkıştı. Kütüphaneyi Manisa saylavı Muhtar Laçin açmıştır." "Ben gider bakarım!" dedi Nazlı. Temizlenip giyindikten sonra. Bu sonuncusunu söylerken Cemile Hanım'ın sesi ve yüzü renklendi. getireyim. "Okudum!" "Yaa! Görüyor musun?" Cemile Hanım hayret etmiş gibi başını sağa sola sallıyordu. Mektubu okurken halasının kendisini seyretmesini istemiyordu. Peşinden Cemile Hala da geldi." dedi Nazlı. hayvancağız orada saatlerce hapis kalmıştı. Yazık. Nazlı gazeteyi açarak okudu: "Manisa'da kültür faaliyetleri. Sanki bir tatsızlık olmuştu da neşeye dönmek için birisinin özür dilemesini bekliyorlardı. baharda müsamerelerin verildiği. Yazın sonlarına doğru bir kere sonbaharda 152 .. ama bu kimseyi heyecanlandırmadı. Dur.. Sonra sesinin perdesine dikkat ederek: "Mektup nerede?" diye sordu. demek ki yedi aydır. " Odana koyduydum. Belki de haber konusunda konuştuktan gibi Ömer'in mektubundan da konuşulabileceğini düşünüyordu. ama kalkmadı. Gazeteleri karıştırarak çayını içti. Nazlı. Ömer'den gene bir mektup varmış. Getirdiği çayı içerlerken hala günün olaylarını özetledi. "Manisa Postası gelince artık resimleri de görürüz!" dedi Nazlı.

İstanbul'a geleceğini yazmış. gördüklerini alaycı bir dille anlatmıştı. her şey hazır paraya dönüştürülmüştü. Ömer son mektuplarında daha çok kendinden sözediyordu. Edebiyattan ve hayattan biraz olsun haberli olduğu için taşra gecesinde Avrupa'dan dönmüş bir yalnız mühendisin içkiyle avunacağını kestirebiliyordu. Kendini yalnız bulduğunu. Sanki içini dökmek istiyor.3 . yeni bir şeye rastlayamadığı için böyle yapıyordu. Bakırköy'deki eniştesinin de yardımıyla bütün mülkü satılmış. çalıştığı yeri. insanları. Aklından geçenlerden endişelenerek ürperdi. Cemile Hanım'a ayrı bir mektup yazmıştı. yakında bir şantiyede çalışan bir Alman mühendisten de sözediyordu. yaşadığı. Mektubu bir kalemin kenarıyla açıp okudu: 30 Ekim 1936 Sevgili Nazlı. Geçen mektubumun cevabını almadan hemen bunu yazıyorum. daha çok. ama kendinden sözediş biçiminde Nazlı'yı telâşlandıran birşeyler vardı. Ona içkiye başlamamasını da öğütlemişti. ilk mektuplarında. ama böyle yaparsa çok çirkin ya da korkunç şeylerin ortaya çıkacağını bildiği için hazırlık yapıyordu. Belki kış aylarında yalnızca tünellerde çalışıldığı. Yatağın kenarına oturdu. ama bütün kışı tünelde çalışmakla geçireceğini. hem de biraz utanmıştı. Bunu yazabildiği için sonraları hem kendiyle övünmüş. Arada bir konukluğa gittiği. Nazlı çayını içtikten sonra odasına gitti. Yazın ortasında Ankara'ya yazdığı mektuplardan birinde daha önceden de sözünü ettiği bir fatih olma konusundaki düşün­ celerini açıklamıştı. Masanın üzerinden mektubu aldı. Ayrıca. İçinde küçük bir tek kâğıt olmalıydı. Alman mühendisle dostluğun doyurucu olmadığını yazıyordu. Mektup son zamanda aldıklarından hafifti. Yazıp yazıp kâğıdı i 5. İstanbul'dan ayrılırken sözünü ettiği dükkânların ve arsaların satılmasında yardımcı olması için. Cemile Hala hayretini ve korkusunu gizlememiş. Nazlı bu hazırlıktan korktuğu için son mektuplarında ona dikkatli cevaplar vermişti. çevresindeki kalabalık kaybolduğu. hiç vakti olmadığı için gelemeyeceğini başka bir mektupla bildirmişti. Şimdi okuyacaklarına herhalde çok şaşacaksın.

"Şimdi ne yapacağım?" diye düşündü. Soba homurdanıyor. Bunları teker teker düşündükçelıeyecanlandı. "Herhalde evleneceğim onunla!" diye mırıldandı. Bütün bu niteliklere sahip biri kendini beğendiği için gururlandı. iyi düşünmesini öğütleyeceğini aklından geçirdi. Biraz da şarap içtim şimdi. kendine yakıştıramadı. Omer Mektubu bir kere daha okudu. yastığa yaslandı. Çok kötü. endişelendi. "Taa kurban bayramında bize geldiği gün onu beğendiğimi anlamıştım." Ama bunlar çok sıradan. İkinci okuyuşunda. Senin cevabını alana kadar artık sana yazmayacağım. Ama ne yapayım. ama ağırdan alma işi.. Annesi görücü usulüyle evlenmek zorunda 154 . girgin. sana yazacağım şuydu. Gövdesini arkaya verdi. Ya annem sağ olsaydı ne derdi? Annesinin kendisine gülümseyeceğini. hırslı. Sonra.yırtmaktan bıktım. çünkü yollamak için bin kere kendi kendime yemin ettim. keyifliyim. Bunun ne kadar sıkıcı ve kötü bir şey olduğunu düşünebilirsin! Ama gene işte kendimi sana acındırmaya çalı­ şıyorum. yollayacağım. zarfı kızma uzatırken yüzüne bir gölge düşmüştü. Neden hemen bu işin olacağını araştırmaya başladı. Her neyse! İçinden nasıl geliyorsa öyle yap. taşındım. yakışıklı. Odada gaz lambası yanıyor. çok kulla­ nılmış düşüncelerdi. Artık nasıl olursa olsun bunu yollayacağım. benim büyük tasarılarımla çelişmez gibi geliyor! Cevabını bana yaz. Nasıl? Bence iyi olur bu! Bana. berbat bir mektup oldu. mektubu yazarken Ömer'in nasıl olduğunu gözünün önünde canlan­ dırmaya çalıştı. ama çabuk yaz lütfen. yazıp yazıp atmanın saçma olduğunu kimbilir kaç kere tekrarladım. Acele etme. Bu düşünceden de korkmayınca. seninle evlenmeye karar verdim. "Hemen bu işin olacağını anladım. çünkü onu beğeniyordum!" diye düşündü. kapının altından o yukarı çıkarmış. Beklediği gibi korkuya kapılmamıştı. "Akıllı. Halana saygılarımı söylemeyi de her zamanki gibi unutma. Yan odada birisi horulduyor! Neyse. bekleyeceğim. Yalnız bir kere Ankara'ya Ömer'in yazdığı bir mektubu aşağı kattan. rica ederim. Sonra birden: "Babam ne der?" diye düşündü. Babası Ömer hakkında hiçbir söz söylememişti. Düşündüm." diye sayıp dökmeye başladı..

"Ne kadar kolay!" diye düşündü. Onların hepsinin boş kafalı olduğuna bir kere daha karar verdi. sonra Manisa Valiliği sırasında yaptıklarını anlatırdı. "Aşk" diye mırıldandı. Gün geçtikçe hımbıllaşan mutlu 155 11 . Onun bana böyle bir hayat yaşatacağına inanı­ yorum. Bari hemen yazayım da içkiye alışmasın!" Yataktan kalktı. bazı filmlerin çabuk bitmesini istediği öpüşme sahnelerini ve herkesin küçümsediği bazı kadınları getiriyordu.kalmadığı için onun talihli olduğunu da söylerdi. isteyerek evlendi o. "Herkes mutlu olsun.. Ailede herkes birbirini çok severdi.. Okuldaki arkadaşlarının ne diyeceğini düşündü. Dolabı açıp aynaya bakmak geldi içinden. bunu ona anlatamam!" diye düşündü. Birden bütün bu utanç verici şeyleri unutarak kelimeyi tekrarladı ve şaşırdı. akıllı olsun! O öyle. "Okula da gitmem artık!" diye düşündü. bir yabancı söyleyivcrirse işitilmemiş gibi yapılırdı. BEŞİKTAŞ'TA TATİL Muhittin: "Ömer'in evlenmesi de matrak olacak haj" dedi. Peki. herkes iyi olsun. Bunu neden istediğini anlayamadan dolabı açtı. ama kelimenin çirkin ve hışırtıyı hatırlatan sesinden herkes çekinirdi. "Ömer'den nasıl sözederler?" diye mırıldandı. Bu ses Nazlı'nın aklına odalarda tek başına okunan romanları. "Bütün o boş geçen derslerden. ben neden hoşlanıyorum?" diye mırıldandı." Bu düşündüklerinden utandı. "Neler düşünüyorum?" diye söylendi. Sonra gözünün önünde düğün canlandı. "Hoş bir çocukmuş. "Avrupa'da okumuş genç bir inşaat mühendisi." derlerdi. Bu utanç verici kelimeydi. kendini sağlıklı ve neşeli buldu. Refik boş boş baktı: "Niye?" Muhittin: "Doğru.. "Bilerek. yakışıklı bir mühendis. Bacaklarını karnına doğru çekerek bir tesbihböceği gibi yalakta büzüldü. inkılâpçıları över. aile içinde söylenmezdi.. birisi. oradaki o bayağı havadan hoşlanmıyorum. gülsün. Babası da böyle durumlarda fırsatı kaçırmaz. Manisa Postası'nın bu düğüne çok yer vereceğini düşündü.

"Ne bileyim. "Ben bu işi kolay bitirmeyeceğim!" "Şiir kitabın ne durumda?" "Tamam. bitsin bu iş." "Evet?" "O zaman bana hiç evlenmeyecekmişiz gibi gelirdi. yok. ka­ yıklardan inen yolculara bakıyordu. Yukarıda pırıl pırıl bir gök ve güneş de vardı." Birden utanarak sustu. iskelenin yanında bir kahvede çay içiyorlardı.. ama her şeyi biraz büyütmüyor musun?" dedi Refik." dedi Muhittin. Sonra aceleyle: "Boş ver. Kahvede orta halli birkaç aile daha vardı. Sözün tatsız yerlere varmasından korku­ yordu galiba. hayata karış. "Öyle aklıma geliverdi!" "Yok. "Yok. "Üstelik o tam evlenecek. bir ailenin içinde kaybolacak biriydi. Denize bakıp gevezelik edilecek. boş ver!" dedi. bu evlilik denen şey bana tuhaf geliyor!" Refik suratını astı. "Niye matrak olacak sahi?" Beşiktaş'ta. Perihan'ın yanında da böyle şeylerden sözetmekten hiç hoşlanmazdı. çekirdek yenecek bir pazardı. gelip geçenler seyredilecek. hem de konuşuyorlardı.. Hava güneşli olduğu için kahveci dışarıya masa çıkarmıştı. "Sen de evlen." dedi Refik. ona anlatamam bunu!" diye düşündü. Daha çok aile ve günlük hayat çekiyordu seni." "Sahi mi?" Muhittin yolcularını boşaltan bir sandala bakarak. "Bilmem ki. Bunun kötü ve gereksiz bir şey olduğunu hissetti. Perihan Üsküdar'dan gelen kayıklara. kendini tutamadı. "Belki.. artık basılıyor. Ama şu mühendislik okulundaki yılları düşünün­ ce. yok." 156 . Hemen yanlanndaki masada kabak kafalı bir adam gazete okuyordu. —"Zaten sen Ömer'le benim gibi değildin. Şimdi düşünüyorum da. sen birşeyler söylemek istiyorsun.. Bunu niye hiç düşün­ memiştim?" Birden Refik'in canını biraz sıkmak istedi." Hem denize bakıyorlar.. "Anlıyorum seni.. bizimle arkadaşlığın sadece. 1937'nin ilk pazarıydı.bir kocaya bunu nasıl anlatabilirim?" Gözünün ucuyla yanında oturan Perihan'a baktı.

Ayna yanında mı?" "Sahi."Gene oyalamasın seni ö herif?" "Yok. tombala oynadık!" Refik Perihan'a baktı. hafif hafif zamanı akıtarak ölümü bekliyorlardı. birşeyler yapmak lâzım!" diye düşündü. "Annem bu tombala için hediyeler almış. Muhittin. çantamdaydı!" Perihan neşeyle çantasını açtı. Muhittin bu "yürüyüşe çıkmak" gibi aile ve kurulu bir günlük düzen kokan sözlerden de hoşlanmıyordu. artık çizmeden yırtmaya başlayınca annesinin endişeli bakışları arasında evden çıkmış. bilmiyorum!" diye mırıldandı. "Biz de Perihan'la bir yürüyüşe çıkalım diyorduk!" demişti Refik. burada. yılbaşında ne yaptınız?" Muhittin bunu laf olsun diye sormuştu. Dönüp denize." Hem merak ediyor. Bütün doğa da. cüzdan. "Bilmiyorum. Sonra birlikte dönüp denize baktılar. "Perihan küçük bir ayna kazandı!" Gülüyordu. "Sabırla oturup şiir yazmalıydım!" diye düşünerek gene kendine öfkelendi. "Ömer haklı. Beşiktaş'a yürüyerek gelmişler. belki anahtar. Muhittin. Gene kelimelerle öfkesi arasındaki uzaklığa sinirlenmiş. Kusurum şimdi evde oturup çalışmak yerine. hem de içinden böyle şeylerle alay etmek geliyordu. yok!" Gene sustular.. Babam da şakalar yaptı. Sandallardan inen yolcular acele etmiyor. Yılbaşı eğlencesini çok seviyor. Pırıl pırıl kış güneşi de onları ağır ağır yıkıyordu. Kimsenin. Muhittin de onları iskelede beklemişti. Refik'e telefon etmişti. "Acaba çantasında ne var?" diye düşündü. son anda ağzını örttü. kendilerine verilen şeyin değerini öyle fazla düşünmeden. "Tarak. bacaklarını iki yana açıp küçük adımlar atarak tabanlarının altındaki toprağı hissediyorlardı. "Evde aile arasında eğlendik!" dedi Refik. "Ben yalnızca iyi bir şair olmak istiyorum. 157 . Gene şüpheye düşünce. "Ne yaptınız bakalım?" "Yemek yedik. hiçbir şeyin acelesi yoktu. iskeleye baktılar.. Ama sonra Ömer'in o hırslı halinde çirkin birşeyler olduğuna karar verdi. Perihan esnedi. mendil. Refik ona dönüp gü­ lümsedi. yazmış yazmış. taşkınlık etmeden." Pazar sabahı şiir yazmıştı. "Ee. tembellik etmektir. insanlar da tadını çıkararak yaşıyorlar. çizmiş.

Muhittin ilginç bir şey görmedi. sen şairsin!" diyordu. gürültülü. sakin.. Bir 158 . Şair bile olamaz­ dım!" "Neler düşünüyorsun?" dedi Refik. "Mühendis okulunun koridorlarında hep gülümser. huzurlu ruhlardan. her türlü şakadan hoşlanırdı. Güzel bir kadın insanı öldürür!" Eğlenceli ve yeni bir düşünce bulmuştu. "Oradaki o ışıl ışıl parlak havadan. bize benzemezsin!" Perihan: "Şu adamın şapkasına bakın!" Üçü birlikte dönüp baktılar.. Çerçevesi gümüştü. dengeli insanlardan hoşlanmıyorum!" diye düşündü. Refik gibi pazar günleri yürüyüşe çıkar. Sekiz on saniye ona öyle baktı.. cıvılulı yemek masası canlandı. "Ben günaha batmak istiyorum. "Ama iyi ki böyleyim! Yoksa çok kolay yetinirdim. "Ben yakışıklı olsaydım. Ne diye geldim buraya?" Aynayı aldı. Oysa Refik eskiden. Yoksa değişti mi? Ben de onun gibi değişebilir miyim?" Beş altı yıl öncesinin Refik'ini hatırlamaya çalıştı. "Ne yapıyorum? Şaşırıyorum galiba biraz! Kendimi ona bakarken görmek istemezdim. Muhittin: "Ben onlar gibi saf olamam!" diye düşündü. "Ha?" "Daldın! Neler düşünüyorsun?" "Kendimi düşünüyordum!" Refik başını sallayarak gülümsedi. Omuzuna bir heybe asılı. "Refik de onlardan biri. Sabahlara kadar bizimle poker oynar._ "Çok şirin bir şey." "Çekirdek alalım mı?" Çekirdekçiye el ettiler. Gene. "Oysa Refik eskiden böyle biri miydi? Böyleydi tabii. Çekirdek veriyor. Bakışları: "Ah. gençlere bakıp neşeleniyordu. "Sen ilginç şeyler düşünürsün. Perihan'ın küçük burnunu. kendini gördü. "Güzel kadın!" diye düşündü ve korktu. Birden.. Orta yerinde bir ceylan resmi vardı. döndü. salonlarda tombala oynardım!" Gözünün önünde Işıkçı ailesinin mutlu evi. ya da karım güzel olsaydı şiir yazamazdım. Öteki tarafını çevirdi. "Güzel kadın!" diye düşündü. tutkusuz. sonra biraz utanırdı. kambur ihtiyar geldi. Az önce de çirkin olduğu için sevinmişti. "Çirkinim!" diye düşündü. Perihan'ın yüzünü yandan gördü. yumuşak tenini görüyordu. değil mi?" Perihan aynayı uzatmış gülümsüyordu.

. Perihan'ın gözlüklerinin kalın camlarına baktığını görünce: "Ama şimdi iyiyim!" dedi.kere kerhaneye gitmiş. sakin ve huzurlular. Muhittin uzaktan başlıkları okumaya başladı: "Hatay Suriye esaretine bırakılamaz. Perihan ilk defa bir kahkaha attı. Cumlıurreisi Atatürk dün akşam Perapalas'a. gözlerini kısıp boynunu ileri doğru uzatarak." dedi Muhittin. "Biliyor musun.. ben okuyamıyorum!" dedi Refik. Kendisine öfkelendi. Refik. yeniden okumasına döndü. Başkaları tarafından nasıl görüldüğünü öğreniyor­ du.. Muhittin'i taklit etti." "Miyobum çok hızlı ilerliyordu da.. "Onlar böyle rahat. Muhittin çekirdekleri masanın üzerine koydu... Kabak kafalı adam gazetesini indirerek: "Fenet-kazanır. "Gözlerin ilerliyor mu?" "Hayır!" Refik Perihan'a döndü.. çevresine bakındı." "Aferin yahu. Muhittin'e çekirdek verdi.. ben biraz dünyayı seyredeyim' derdi.. Muhittin alınmamış. Refik: "Acaba maç ne oldu?" dedi ve esnedi. onlara bakarak gülümsedi. Artvin'de kar birbuçuk metre. Madrid bombardımanının. Fener kazanır!" dedi. Benim kaç yıllık arkadaşım.. Kabak kafalı adam hâlâ aynı gazeteyi okuyordu.. neşelenmişti. Ama iyi yüreklidir de:." "Nasıl bakıyorsun yahu bana?" "Nasıl bakıyorum?" "Böyle!" Refik. Gözlerinin sağlığını kanıtlamak istedi. yakınlığın.. Zaten daha çok Hıristiyan'a benzer. 'Sen şu benim çizimi bitiriver de.. sonra pişmanlık buhranları geçirmişti.. tatil havasının rahatlığıyla gülüştüler. "O za­ manki soytarılıklarım şimdi neşeyle karşılanıyor! " diye düşündü. Muhittin okuldayken 'Ben beş yıl sonra kör olacağım' diye tutturmuştu. Gazetesinin okunduğunu kabak kafalı adam sonunda anladı. çünkü öleceklerini bilmiyorlar!" diye 159 . Fenerbahçe ( B ) : 5 Güneş (B): 2. Şair Nazım Hikmet ve oniki ar­ kadaşı. Dostluğun. Bu ona bazı haklar sağlardı..

. Çekirdekler ilk bakışta birbirinin aynıydı. "Onun o alaycı halinden hoşlanırdım. Ama dişe dokunur bir şey de yazmıyor hani. Görüşünce eğlenirler.. endişelenemez.. babalar birbirini tanımak ister. Beşiktaş çarşısında içki içen iki askeri okul öğrencisi vardı. şaka ediyorum. bu sana gülünç gelmiyor mu?" "Niye? Bizimkiler de Perihan'ı istemeye gitmişlerdi.. Babasının Manisa milletvekili olduğunu biliyor muydun?" "Vay canına!" diye bağırdı Muhittin. zengin bir mühendis rolüne girdi bile.. Bilmiyordum bunu ben!" "Sen de az değilsindir ha! Ama nedir ki bir milletvekili?" "Zafer veya hiç!" "Bugünlerde eniştesiyle teyzesi Ankara'ya gidecekler. Gençler evlenmeye karar vermiş. "Hem böyle bir şey niye gülünç olsun? Anneler. Suyunun suyu bir akraba. Yakışıklı. ama bunu düşünmüyorlar. "Hiç! Zaten evlilik kararından sonra mektupları azalttı. Çok sevilen." "Yok. yok.düşündü. "Bizim Rastignac hedefi onikiden vurdu. gösterişli insanlardan hoşlanmıyorum. peki. nasıl böyle oldum?' Şiirlerinde ölüm ve ölüm korkusu çok yer tutuyordu. Yıldız'daki okullarına dönmeden önce. İnsan ölümü düşünmeyince bunlar gibi rahat olabilir. ama sonra insan küçük farklar görüyordu. Yok canım." "Yahu. 'Ben öleceğimi Baudelaire'den öğrendim. ama tabii işin bir de resmi yanı var..." Perihan'a dönüp gülümsedi.. Belki çekiniyordur benden. ona artık bunu anlatamam!" diye düşündü Muhittin. bir şey yapması gerektiğini düşünemez! Önünde duran çekir­ deklere bakıyordu. Dostluklar da ölüyor. Şu bizim iki askeri örneğin!" Arada bir.. "Yazık ama... Öteki Fransızlardan öğrendim. korkmaz. peki. öğrendikten sonra da böyle oldum işte! Ama boş düşüncelerle oyalanacağıma kalkıp eve gideyim!'" Refik: "Ömer sana ne yazıyor?" diye sordu.. "Tabii biliyorlar. nefret edenleri seviyorum. Kıza mektupla evlenme teklif ettiğini yeni öğrendim! Kim bu kız?" "Bir akrabası oluyor. Bak sonu ne güzel oldu. ama biliyorum. 'Ben. Kimse ölümü düşünmüyor. Kenarda köşede kalmış olanları. Söz kesecekler. her şeyi olağan karşılar. 160 . o da başka türlü olacak." Ömer'i de düşündü.

Edebiyata meraklıydılar. Hiç olmazsa o askerlerle gevezelik ederiz. çok kötü!" diye mırıldandı. Halas! "Annen nasıl. kişisel masraflarını da Osman denetlemeye başladı. Öfkeleniyor. Muhittin onları biraz etkilediğini düşünürdü. gidiverdi." "Yaşlılık işte!" dedi Perihan. Ölümü korkusuyla çırpınarak. Unutuyor. En kötüsü. Muhittin: "Çok kötü. Gövdesi kadar kafası da kötü.. denize bakıyordu. işleri artık yö­ netemez oldu. "Babama da böyle olmuştu. "Ben de sonunda böyle olacağım!" diye düşündü. Saksılarda çiçek yetiştiriyor. Herkes ileri geri hareket eden vapura. yemek yiyor. uyuyor. Muhittin ilk bakışta adını ve numarasını almıştı: 47. ölüme ben kafa tutarım. Unuttuğu için sinirleniyor. Düşünceli. Ortak yanlarımız var onlarla." "Bir zamanlar böbreklerinden şikâyeti vardı galiba!" "Sen de neler hatırlarsın!" "Babam kötü de benim. Osman da mecbur kaldı. onun karar hakkını kısıtladı. Sonra kulakları gittikçe daha az işitiyor. iskeleye yanaşıyordu. takma dişlerim ağzımdan düş­ mesin diye kıvranarak yaşayacağıma. Nefretimizi bileriz." dedi Refik. Ben iyi bir şair olamazsam kendimi otuzunda öldüreceğim. Coştum! Şiir vakti geldi. çünkü çok üzülüyorum! Sen de annene dikkat et. "Ne diye hâlâ burada otururum? Kalkıp gideyim. hüzünlü bir surat takınıp sustu. Misafirliğe gidiyor. Ciğerleri de pek sağlam değil galiba." "Sağlığı iyi mi?" "İyi. Belleğinde boşluklar belirdi. yahu... "Nesi var?" "Biliyorsun.. misafirleri geliyor. "İyi işte. gülüyor. İyi bir karar bu.. Sonra.. nefes alıyor. Hepimiz öleceğiz. ama ben hâlâ burada oturuyorum!" 161 .. derken ciğerler başlıyor.." Karaköy tarafından bir vapur gelmiş.. Yazıhanede bir şey yapamaz oldu. sonra tak. kalbine sinirleniyor. Sana bunları anlatıyorum. Evde oturuyor.. bir kalp krizi geçirdiydi. Kötü kötü öksürüyor. Bugünlerde daha da kötü oldu. sen hiç sözetınezsin ondan!" dedi Re­ fik.

Üstelik... İki saattir de aynı şeyi söylüyordu. hiç anlamıyorum seni!" dedi Cevdet Bey. "Ama ticaret için deney gerek. AMCA VE ASKER YEĞEN "Oğlum. Dönüp baktılar. birdenbire Sirkeci'deki yazıhaneye gelmiş. babası öldüğü günlerde yüzünde görülen çocuksu ürkeklik hâlâ görülüyordu.. Bizim kadınlar ve çocuklarla birlikte elimiz kolumuz bağlanır. ticarete atılacağını söylemiş. iki saat önce. Kim söyledi sana bu dedikoduları?" i 62 12 . "Durup dururken. Geçen kurban bayramında attığı bir kartla kendini hatırlatan yeğen Ziya. hem de en parlak yerlere gelmek üzereyken askerlikten ayrılınır mı? Ordudan başka yerde ne yapacaksın?" "Ticaret! Ticaret diyorum ya amcacığım!" dedi Ziya. Sen daha iyi bilirsin. "Ama piyasada da durgunluk var. değil mi? Bir asker için bu kendini göstermenin tam sırasıdır. piyasa durgunluktan yeni kurtuldu. Şeker getirmişsiniz galiba!" "Saygısızlık ediyorsun! Saygısızlık etmene izin veremem. askerliği bırakacağını. "Ama niye? Bu yaştan sonra." "Ama siz son savaşta beklememişsiniz. Yıllardır yüzünü görmediği yeğeninin bu beklenmedik hareketini Cevdet Bey anlamaya çalışıyordu." "Ya tüccarların?."Aaa çocuğa bakın!" dedi Perihan. Savaş yılları askerlerin yıllarıdır. bekleriz. amcacığım!" Genç bir hali de yoktu oysa." "Ben kendimi daha genç görüyorum. buna bir de." "O zaman bize bir şey düşmez. Olsa olsa üstünde çocukluk vardı. Cevdet Bey'in anlayamadığı gurur ve patavatsızlık eklenmişti. belki savaş çıkacak. Sonra biliyorsun." Cevdet Bey de iki saattir aynı şeyleri söylüyordu. Üstelik savaş geliyor. Taa otuziki yıl önce. Cevdet Bey'den para istemişti.

Merak etmeyin siz!" Cevdet Bey sert sert: "Merak etmek benim hakkım!" dedi. Alçak damların üstünden görünen Galata Köprüsü'nü. Ben yüksek fiyatla hiçbir şey satmadım. "Nasıl unutursun? Baban seni bana emanet etmişti!" Cevdet Bey birden yanlış bir şey söylediğini. Herkes biliyor!" "Rica ederim.. Amcasından yardım bekleyen bir yeğen gibi değildi. Bir tüccar başka ne yapabilir? Ama senin aklın böyle şeylere ermez. en bayağı dedikoduları sıralıyor. "İşim bilmiş benim!" diye düşündü.. Para olduktan sonra alınıp satacak şey her zaman bulunur!" "Demek tüccarlık hakkındaki düşüncen bu!" "Tabii. Sen yalnız saygısızlık etmeyi biliyorsun!" Ziya cevap vermedi.." dedi Ziya. ben ise ona laf yetiştirmeye çalışıyorum. Cevdet Bey öğle sigarasını içmesine rağmen.. Ziya gülerek: "Aaaa sahi unutmuştum bunu!" dedi. Ben malımı piyasadaki fiyatla elden çıkardım. "Burada karşımda en bayağı küstahlığı yapıyor. bakayım sen?" "Onu daha düşünmedim. olmazsa araba. Bir el hareketi yaptı. Birden Ziya döndü: "İçmeyin artık amcacığım. ne tüccarlığı yapmak istiyorsun. Osman söyledi."Dedikodu değil ki. Almanya'dan demir getiririm. Bu dedikoduyu vagon ticareti yapanların çıkardığını bilmiyorsun tabii. düşmanlarımın aleyhimde yaptığı dedikoduya kapılmana üzüldüm. iyi gelmediğini siz de biliyorsunuz!" Cevdet Bey kendini suçlu hissederek elini paketten çekti. dur bakalım. Sevimsiz ve küstahtı. pakete bir daha uzandı. 163 . "Neyse bu beni ilgilendirmez!" "Dur bakalım.. "Şeker olmazsa kumaş. Ama dur da gerçeği öğren. açık konuş! Herkes neyi biliyor? Şeker ticareti yaptığımı ve bunun savaş yıllarına rastlamasını mı biliyor herkes? Bunu kimseden saklamıyorum ki!" "Herkes şekeri çok yüksek fiyatla sattığınızı biliyor.." Yüreğinin atışlarını dinleyerek: "Ne yapayım.. "Peki. köprüye yanaşan bir gemiyi seyrediyordu. olmazsa bir yerden şeker getiririm!" Gülüyordu. Türkiye'de nasıl olsa her zaman bir şeyin sıkıntısı var. "Yeğenim olarak. ne yapayım?" diye mırıl­ dandı. satamam da. yeğeninin de kendisiyle alay ettiğini anladı.." dedi Cevdet Bey.

"Bana para lâzım!" "Oğlum. Yani borç demek istiyorum. benim tek desteğim olduğunuzu biliyorum ve bundan cesaret alarak para istiyorum sizden. Kemikleri sızlıyordur!" "İşte ben de onun bu hakkını almaya geldim!" "Niye? Bütün bunlar niye? Niye şimdi?" 164 ." Elini yüreğinin üstüne bastırdı. Kazandıktan sonra geri verilmek üzere borç!" Cevdet Bey aklına yeni gelen bir düşünceyle heyecanlandı. bunu düşünmemiştim! Neyse ben de sizin gibi dü­ şünüyorum. yazık!. Sakarya'da da yaralandın ya! Bir gazisin de. Oğlu böyle mi olacaktı? O bir idealist idi! Parayı düşünmezdi. "Niye emekliliğini beklemiyorsun?" "Bu üniformayı taşımaktan bıktım!" "Aaa. amcan ne halde.. beni arabayla Zeynep Hanım'dan alıp pansiyona götürdüğünüz günü hatırlıyorum." "Rahmetli baban senin bu küstahlıkları yaptığını görseydi çok üzülürdü. biliyorum.. "Ama hakkımı istiyorum! Hakkımı almasını bilirim!" "Ne hakkı? Neyin hakkıymış bu?" "Neyin-hakkı olduğunu da bilmiyorum.. Sonra şeyde. "Burası nasıl ağrıyor. nerdeydi. babam beni size bırakmıştı. Demin ettiğin sözler bir gaziye yakışır mı? Emekliliğini bekle!" Ziya umutsuz bir tavırla: "O kadar bekleyemem!" dedi. O korkulu günleri. ne biçim söz o? Üstelik madalyan var senin! O üni­ formanın hakkını vermek için yıllarca dövüştün. nereden bileyim."Evet. Hayır. Zaten babamın vasiyetine ve sizin iyiniyetinize güvenerek buraya geldim ! " "Yaa! Gördün mü? Benden başka bir desteğin oldu mu ha­ yatta?" Biraz öfkelenmiş. "Hiç kimsem olmadı benim!" "O zaman amcanın kıymetini bil! Bak. bir bilsen! Amcana saygısızlık etmek sana hiçbir şey kazandırmaz!" "Evet. ne kadar kolay söylüyorsun bunu! Para kolay mı kazanılıyor sanıyorsun?" Birden Ziya ayağa kalktı: "Bilmiyorum ben para nasıl kazanılır. biraz da duygulanmıştı Cevdet Bey. Yazık. Rahmetli babamın ölümü yüzünden sizin kazandığınız şe­ yin. askerlikten başka bir şey yapamadım ki!" diye bağırdı.

yoksa 165 . utandı. karımla ilgilendiğinizi hiç sanmıyorum!" dedi. amca: Bana para verecek misiniz."Şimdi. Sonra emekli maaşımla bir kira evinin balkonlarında çiçek yetiştireceğim. "Yazık. yeğeninin mahsustan öksürdüğünü sa­ nacağını düşünerek utanıyordu.. Artık zekâsına eskisi gibi güvenemiyordu. Bir süre sonra Ziya ayağa kalktı.." dedi Ziya ve yeniden koltuğa otur­ du. Gene yanlış bir şey söylediğini düşündü. Şimdi. yanımızda kalırdı.. yeğeninin de aynı duyguya kapılmış olduğunu düşünüyordu. bir yandan. "Çocukluğunda ona ben baktım. Oniki yıl sonra emekli olacağım. hem de suçlu hissediyordu kendini! Pek bir şey düşünecek durumda değildi. Cevdet Bey söze başlamaktan çekiniyor. kannın Ankara'daki evinde oturuyordun!" Cevdet Bey. Hem bitkin.. çünkü çok düşündüm. "Niye? Niye oğlum? Üstelik o kadın da hastaydı galiba." "Ama şeyin. Bir süre kıvrandıktan sonra bu küçük öksürük buhranından kurtuldu. Yazık. "Ailemle. ama yüzünün de kıp­ kırmızı olduğunu anladı." "Hasta!" "Hasta karını bırakıyor musun?" dedi Cevdet Bey. Askeri okuldayken parasını verdim. gücü yetmedi. Sonra öksürmeye başladı. Uzun bir sessizlik oldu." "Etmedim mi? Allah var..." diye mırıldandı. "Şimdi söyleyin. Cevdet Bey endişelendi. İstanbul'a yerleşmeye karar verdim. Cevdet Bey'in oturduğu büyük yazı masasının kenarına ellerini dayayarak başını ileri doğru uzattı. Tatillerde arada bir gelir. Bu işin nereye varacağını merak ediyordu. "İsimleri. "Ne hakkı? Nereden çıkarıyor bunları?" diye düşünüyordu. kelimeleri unutuyorum!" diye düşündü." Cevdet Bey o üç-beş kuruşun hesabını yapacaktı. "llgilenseydiniz ben cephedeyken ona biraz yardım ederdi­ niz. "Ondan da ayrılacağım. Çok fena öksürüyorum!" Öksürüğünü bastırmaya çalışıyor. Bir yandan öksürüyor. Kırkiki yaşındayım.. etmedim mi?" "Etmediniz! Başınızdan savmak için verdiğiniz üç-beş kuruş hariç tabii. Yaşamak istediğimi anladım. Ziya..

Erken ölümüne de içki sebep olmuştur. yaşadığı hayattan bıkıp amcasından para sızdırmaya kalkan şu gence bakıyor. Ben babana hep yardım ettim. Şunu da unutma ki." "Babanın ne katkısı olabilir ki?" "Babam ve babam gibiler olmasaydı ne Meşrutiyet olurdu. Cevdet Bey: "Bağırma! Bağırma rica ederim!" dedi. biliyor musun? Susuyorsun değil mi? Çünkü aklına bir şey koymuşsun ve bunun için her türlü saygısızlığı yapmaya hazırsın. Şimdi borçlusunuz. Utanmıştı galiba. J66 ." Cevdet Bey kelimeleri heceleyerek yavaşça söyledi: "Ben sana karşı her zaman görevimi yaptığımı düşünmüşümdür. Hem sonra ben de bir şey verecek durumda değilim ar­ tık!" Ziya ayağa kalkarak: "Gene oyalamayın beni. Bek­ lenmedik bir şeydi bu. ne Cumhuriyet!" "Neler diyorsun sen? Bu saçmalıkları kim soktu aklına? Yoksa babanın Meşrutiyet'ten üç yıl önce öldüğünü unuttun mu? Aklını başına lopla! Sonra çok rica ediyorum. diyeceğim galiba!" diye düşündü. Ziya: "Şimdi bana para verecek misiniz?" diye sordu. öyle mi? Babam olmasaydı şu işi nasıl kurardınız. Ama yaşlılara özgü bir hüzün ve kinle düşündüğünü de açık seçik görüyordu. Bir durgunluk oldu. as­ kerlikten. ahlak kurallarına. Deminki suçlu hali kalmamıştı. Hiçbir borç hissetmiyorum." dedi. Cevdet Bey gene rahatsız oldu: "Ne kadar istediğini bilmi­ yorum. eski şeyleri de karıştırma. Cevdet Bey nefes nefese birden soruverdi: "Bütün bunlar neden? Başka bir kadına mı tutuldun?" Ziya şaşkın bir tavırla: "Evet. Sonra kereste dükkânından buraya gelinceye kadar ben neler yaptım. Ziya oturdu. Başınızdan kolay atacağınızı sanmayın!" diye bağırdı." Hızlı konuşmak yorucuydu. merak ediyorum doğrusu.oyalayacak mısınız? Çocukluğumda yeteri kadar yardım et­ mediniz bana. "Sonunda ona istediği parayı versinler. rahmetli baban eğlenceye biraz fazla düşkündü. Cevdet Bey de şaşkınlaştı. eski alışkanlıklara artık pek kulak aşılmadığını düşünüyordu. Karısından. Kendime düşeni fazlasıyla yaptım!" "Yaptınız.

Ziya'nın allak bullak olmuş bir suratla hâlâ karşısında sallanıp durduğunu 167 . Sonra yemin ettim de adımımı atmadım. ama bunu ya­ pamıyor. Ailesini." Cevdet Bey telâşlandığını farketti. Bulduğunuz o paşa kızının yanında ben pek uygunsuz kalı­ yordum. "Rahmetli babam olsa. Siz şirketinizi büyütüyordunuz!" Ağlamaklı suratını Cevdet Bey'e yaklaştırdı. Yeğeninin ağzı içki ko­ kuyordu. "Cesaretlenmek için içki içmiş!" diye düşündü. Ayda bir Kuleli'den Nişantaşı'na geleceğim tutsa yüzünüzü buruşturarak cebime üç-beş kuruş koyardınız. Benden kurtulmak istiyordunuz."Hep benden kurtulmanın yollarını aradınız! Askeri okula da zaten onun için yolladınız!" "Asker olmayı. Ben Sakarya'da az daha ölüyordum. durun da bir kerecik olsun sözümü bitireyim. "Ama ben ona bir şey söyleyecek durumda da değilim!" Ziya gene bağırdı: "Bana bir şey vermezseniz sizin peşinizi bırakmam!" "Evlâdım. ama sen istiyordun!" "Bu da tabii işinize geldi. otur yerine. otur yerine!" dedi Cevdet Bey. peki? Ayak parmaklarım Sarıkamış'ta donarken siz burada şeker ticareti yapıyordunuz. değil mi? Askeri okula sepetleyiverdiniz beni! Durun. Allahına dua et!" derdi diye mırıldandı. Sofranın bir ucuna konan tabağa bir yanaşma gibi iliştiğimi düşünürdüm. çocuğunu yüzüstü bırakacağını hiç utanmadan söyleyen birisi vardı karşısında. "Demek. hatta belli belirsiz bir tiksinti duyuyordu. Bu benim son kısmetim amca. her şey bir kadına para yedirmek için! Beni gözüne kestirmiş!" Ona acıması gerektiğini düşünüyor. "Şimdi karşıma şu kadın çıktı." Cevdet Bey ölü gibi mırıldandı: "Seni hiçbir zaman evlâtlarımdan ayrı düşünmedim!" "Yalan! Beni niye onlar gibi Galatasaray'a yollamadınız peki o zaman? Ben de pekâlâ o kibar beyzadelerin okuluna gidebi­ lirdim! Askeri okula sepetlediniz beni!" "Askerlik hakkında böyle düşündüğünü bilmiyordum!" dedi Cevdet Bey. "Nasıl düşüneyim. anlıyor musunuz? Bir daha da gelmez başıma böyle şey.

Cevdet Bey de bitkin buluyordu kendini. "Ama sen de kendine gel biraz. Bir ara yüreğini din­ leyerek.görünce: "İstediğini vereceğim!" deyiverdi. Canı geniş ve derin bir uykuyu çekiyordu. Arkasından yeniden şiddetle öksürmeye başladı. Göv­ desini öne doğru büküp sallanarak birkaç dakika şiddetle öksürdü. "Ben de sanıyordum ki. Hayalet gibi arkanızdan gelirim!" Ziya gene ayağa kalkmış. yüzüne kan hücum ediyor. Galiba birşeyler söylemeye çalışıyordu.. Cevdet Bey yeniden bir öksürük buhranına yakalandı. İki öksürük arasında: "Çık dışarı!" "Çık dışarı!" diye inledi. Ama Cevdet Bey işitmediğini göstermek için elini kulağına götürdü.. Korkuyla bakan Ziya'ya kapıyı gösterdi. "Peşinizi bırakmam. Cevdet Bey birden: "Ooo. Ama Karaköy'de bir dükkân açıp iş yapacak kadar bir şey. Bunca yıl sonra amcan hakkında düşündüğün bu mu?" Ziya da şaşırmış gibiydi. hiç de güzel olmayan yüzünü. Sonra başına bir şey gelmeyeceğini anladı." Ziya öfkeyle birşeyler söylemeye başladı. kendine hâkim olamadı. Gözünün ucuyla ona baktı: "Başka zaman konuşuruz!" Yeğeni masanın kenarında titreyerek ayakta duruyordu. gözleri yu­ valarından fırlayacakmış gibi ağrıyordu... o kadarını nasıl bulurum?" dedi. Az sonra sordu: "Ne kadar istiyorsun?" "Çok istemiyorum.. Sonra birkaç saniye sessiz durdu. Ya da Taksim'de bir apartman dairesi alacak kadar. sigarasını sinirli hareketlerle tüttürüyordu. böyle kıvranarak ölmek düşüncesi öyle ağır geldi ki. Sigara içen yeğenini seyrederken ne bir şey düşünebilecek. ama Cevdet Bey onun du168 . Elleri titriyordu. Perişan bir hali vardı." Kararlı görünmeye çalışıyor. Öksürürken çenesi masaya vura­ cakmış gibi yaklaşıyor.. Amcasının cevabını beklemeden masanın üzerindeki paketi aldı... "Bir sigara yakmama izin verir mi­ siniz?" dedi. ne de söyleyebilecek gücü kendinde buluyordu. içki kokan ağzını Cevdet Bey'e yaklaştırmıştı. ama kendisinden para sızdırmaya çalışan yeğeninin karşısında. "Öleceğim galiba!" diye düşündü.

"Hayaletmiş!" Aklı her şeyi yeniden düzen­ lemeye. yeniden kurmaya girişti. Hayalet. kendini yaşlı ve güçsüz buluyordu. • • SÖZ KESME Eniştenin pipo." Sonra kendini toparladı. Sanki ciğerinde." diye mırıldandı. Ziya amcasına yaptığı saygısızlıklardan değil de. birörnek evlerin arasından ilerleyip Ömer'in işaret ettiği birinin önünde durdu. Ben aşağı inmiştim. Biraz kendine gelir gibi olunca mendilini çıkarıp alnındaki ter damlacıklarını sildi.daklarının kıpırtısından başka bir şey farkedemiyordu.. Memnun oldum. Bugün. Enişte: "Ben Cüneyt. önceden kararlaştırıldığı gibi şu "söz kesme" denen şey yapı­ lacaktı.. İçinden ona birşeyler söylemek geçti. Kapı çalınır çalınmaz açıldı.. ince uzun bir adamdı. teyzenin de parfüm kokusuyla dolan taksi Ye­ nişehir'in bir ara sokağına saptı. di­ yorum. Ziya'nın odadan çıktığını gördü. ama kapıyı açan Muhtar Bey değil. Nazlı'yı görmüştü. "Hayalet. karım Macide!" diyerek bir hamle yaptı. inleyip öksürerek alevleri püskürtmesi gerekiyordu. nefes borusunda ateşler yanıyor. Cevdet Bey bu sefer daha sert bir sesle: "Hadi çık dışarı. "Çok da iyi biliyor ne olduğunu. Ben Nazlı'nın amcası sayılırım." 13 . Dün de buraya gelmiş. Ömer ağaçların arasında oturma odasında yanan lambayı görünce heyecanlandı.. Yukardalar. Odada yalnızdı. Sonra öksürüğüne boş yere hâkim olmaya çalıştığını anlayarak kendini bıraktı. Siz de Ömer Beysiniz galiba. buyurun. buyurun. saygısız seni!" diye inledi. sanki karşısında tütün içmeye cesaret edebildiği için azarlanıyormuş gibi elindeki si­ garayı saklamaya çalıştı. "Ben Refet Bey efendim! Evet. sizin geleceğinizi biliyorlar. Bir rastlantı oldu. şu yarım saat içinde tepetaklak olup yıkılanı. ama bunu yapacak gücü kendinde bulamadı.

hayır!" dedi. hayır!" dedi." Özür dilermiş gibi bir hali vardı.Teyze: "Münasebetsiz ve geveze biri!" diye düşünüyormuş gibi yüzünü buruşturdu. rica ederim!" diyordu. Geleceğinizi bilmiyordum. "Hanımefendi de bunu söylediler." Teyze: "Yok. Onlar zaten el sıkışıyorlardı.. Enişte: "Rica ederim!" dedi. siz önce rica ederim. ama Nazlı'yı yakından inceleyebileceği en iyi yer burasıydı. Ömer bunu sezdikten sonra. Birkaç basamak aşağı indi. Nazlıyı görünce rahatladı." Teyze kendisinden sözedildiğini farkedince gözlerini dikkatle incelediği Nazlı'dan telâşla kaçırdı.. efendim. oturduğu koltuk köşede kalıyordu. Sanki kimse kendisi gibi ola­ mıyordu. Birden Muhtar Bey merdivenlerin ucunda gözüktü.. Muhtar Bey'in kendisine yakın oturduğunu endişeyle farketti. buyurun. Aranarak kendi çevresinde bir döndü. "Biz sizi bekletmedik değil mi?" Muhtar Bey: "Hayır. Macide Teyzem!" "Beni hatırladın mı?" dedi Macide Teyze. Sonra Refet Bey yarım kalan cümlesini tamamladı: "Bugün bir de başka bir rastlantı oldu. "Bu. Ömer: "Enişte işte Nazlı bu!" dedi. "Yaa! Biz de geç kaldık diye i 70 . Ama o karşı koyuyor. buyurun. hayır. Muhtar Bey ile enişte de el sıkışıyorlardı. Muhtar Bey: "Yoo. Bunları yaparken: "Buyurun. buraya zahmet etseniz. "Hatırlar gibi oluyorum. "Siz pek köşede kaldınız. askının önünde çekişiyorlardı.. rica ederim!" diye mırıldandı. Geçerken Muhtar Bey'e bir uğrayayım dedim. Bir sessizlik oldu. efendim!" dedi Nazlı. Onlar da kendi olağan varlıklarının dışına taşmışlardı. yolu kapayacağını düşünmüş olacak ki geri geri yukarı çıktı. Oturma odasına girerlerken Macide Hanım: "Geç kalmadık değil mi?" dedi. Hatta Nazlı'ya diyordum ki. Nazlı da Macide Hanimin paltosuna uzanmıştı." dedi Muhtar Bey. Paltoları alan hizmetçiye emirler yağdırıyordu. Sonra. Merdivenlere doğru yürüyorlardı. "Buyurun.

Nazlı'ya hiç çekinmeden baktığı için teyzesine öfkelenir gibi oldu. alçak tavanlı bir odada oturuyorlardı.telâşlanıyorduk!" dedi. Muhtar Bey: "Ankara'yı nasıl buldunuz. efendim?" diye sor­ du. "Dün öğle üstü geldik zaten. Teyze dikkatle Nazlı'yı inceliyordu. Teyze odayı ısıtmak için: "Pek farkına varamadık ki Anka­ ra'nın!" dedi. İnanın. tabii canım. kimlerin meclisinde?" diye sordu. bili­ yorduk!" dedi. Ama gerçekten de so­ ğuk.. çok şaşırtıcı ve hoş bir şeymiş gibi gülümsüyordu. Sonra. efendim. İki odayı birbirinden ayıran duvarın köşesinde de sedef kakmalı bir ka­ vukluk vardı. "Acaba şimdi ne düşünüyor?" diye geçirdi içinden. Ömer oturduğu yerden yemek masasının arkasındaki tezhib levhasını da görüyordu. Nazlı hafif kızarmıştı. Bunu sorar sormaz yaptığı yanlışlığı farkederek: "Aaaa. Bu uzak akrabanın bir anlık unutkanlığına pek şaşırmamıştı galiba. her şey. "Sonunda buraya koyun gibi oturdum!" diye düşündü. sanki bir şey bekliyormuş gibiydi. tabii. Kahvelerini söylediler: Gene bir sessizlik başladı. Ömer. ama koltukta iğreti oturduğunu farketti. Sonra galiba bilinmesi gereken şeyi bu sefer de gereğinden fazla büyüttüğünü anlayınca daha da kızardı. 171 ." Muhtar Bey: "Evet. soğuktur Ankara'mız!" dedi. Cumbayı andıran küçük bir çıkıntısı olan. yağlıboya bir Venedik manzarası asılıydı. Eşya. Ömer ona bakmaktan çekindi. "Hele bu­ günlerde. Bir duvar saatinin kalın ve kesin tıkırtısı duyuluyor. Karşıki duvarda kalın çerçeveli. Kamutay'da efendim!" dedi. ama gene de söylemişti. Teyzesinin gelini hakkındaki yargısını merak ettiğini farketti. Teyzenin yanlışlığını farkettiğini görmüş. Sonra gene Nazlı'yı incelemeye başladı. herkes yerli yerinde. Muhtar Bey: "Millet Meclisi'nde.. Teyze kıpkırmızı kesilmişti: "Biliyorduk. tabii!" diye bağırdı. gülmeye çalıştı. Hizmetçi içeri girince Muhtar Bey: "Kahvelerinizi nasıl istersiniz?" diye sordu. mecliste arkadaşlarla üşüdük bugün!" Teyze: "Afedersiniz. Bu.

Her şey gevşiyordu işte. hem de çok uzak bir tarihte değil. sohbet ve yakınlık gerekiyordu. Ömer: "Bir gün ben de bunlar gibi olacağım!" diye mırıldandı.. Sonra biraz kaba ve suçlayıcı bir tavırla ticaret hayatının sıkışıklığa uğradığını. ben de ayağımda terliklerle odada yün ören ka­ rımla. ticari geçmişini anlatıyordu. Evlilik beni gemleyecek. Zaten şu demiryolunda burnum biraz sürtülmüştü. bunun da odada bir soğukluk yaratacağından korkmuştu. "Bir gün ben de kahvemi içerek akrabalardan sözedeceğim. her şeyin eskisi kadar serbest olmadığını söyledi. kahveler içiliyordu. Bu konuyu Teyze açtı. Teyze milletvekilinin güldüğünü görünce rahatlayarak daha da çok güldü. mutluluklar hatırlanıyor. Demek hazırmışım ben de öyle şeylere. gelecekteki kocasının. ama Ömer'den yana bakmadı.. Bütün bu tutkulardan sonra üstelik. Ama aynı anneden kardeş ol­ madıklarını. ölüm ve doğum tarihleri. Muhtar Bey'i de tanıması bu yüzden ge­ cikmişti. Ömer eniştesinin sigarayı geri çevir­ mediğini görünce sevindi.Ömer gelecekteki kayınpederinin de güldüğünü gördü. İsimler. Hizmetçi kahve getiriyordu. "Bir gün. Piposunu yakacağından. insanları olduklanndan başka türlü yapan o belirsiz telâşın yumuşayarak dağıldığını hissetti. Enişte Bey kendi hayatını. Ömer uzak akrabalıkların yakın akrabalıklardan daha zengin bir sohbet konusu olduğunu dü­ şündü. işte karım!" diye mırıldandı. ne var. Karım?" Şaşkınlıkla Nazlı'ya baktı. Uzak akrabalıkların hatırlanması bu sıcaklık için elverişliydi. Hep birlikte gülmeye başladılar. felâketler. eski ve uzak bir miras yüzünden yıllar süren dar­ gınlığı hatırlatmadı." Gene kendini didikliyordu.. Konuşulması gereken şeyler de bi­ razdan konuşulacaktı. ama harekete geçmek için fazla bir güç de göremiyordu. hastalıklar. Ömer. Nazlı'nın annesiyle kendisinin kardeş çocukları olduğunu hatırlattı. Orada.. Milletvekili kahveyle birlikte konuklarına sigara ikram etti. Sonra enişte de güldü. Bunun üzerine Muhtar Bey de kendi hayatını özetlemek gereğini 172 . teyzesinin bakışları altında rahat olmaya çalışan. Teyze ölçülü konuşmasıyla burada sözü edilebilecek ortak akrabalıkları bir bir saydı. ama biraz daha sıcaklık. karşısında. kızarıp bozarmamak için zorlanan bu kız! Birden kendini toplayarak: "Ee.

anlaşmışlar. Saat tıkırtısından başka bir şey duyulmuyor. Enişte: "Efendim buraya ne için geldiğimizi biliyorsunuz herhalde.." dedi. altı-yedi yıl öncesine göre şimdi çok daha iyiydi. Ticaretin. "Kızınızla yeğenim görüşmüşler. galiba gerçekçilikte fazla ileri gittiğine karar vererek ekledi: "Böyle olmalı." Ömer. ama söylenmemesi gereken şeyleri söylemekten hoşlanırdı. böyle olmalı. Böylece çinili sobanın ısıttığı odada mutluluk havası daha da yoğunlaştı. daha ikiyüzlü olduğunu düşünü­ yordu. daha doğrusu ihracat ve ithalatın sıkıntıya girmesini de olağan karşılıyordu. yumuşak ve ölçülü sözlerin daha elverişli olacağı böyle gergin durumlarda. enişte söze başlayacak!" diye düşü­ nüyordu. sorular soruyor. Hem durum.duydu: Memurluklarda. üzerindeki bu hoş elbiseyi kendisine nasıl yakıştırmıştı? Ama bir süre sonra gergin bir sessizlik başladı. anlaşmışlar. bize kararlarını doğru bulmak düşer. hangi yabancı dilleri öğrenmiş. ama Ömer. beklenenin tersine sert bir tavır takınır.. değil mi efendim?" 173 . düşünülmesi. "Eniştem gene gerçekçiliğe başlayacak!" diye düşündü. bu tutumunu Ömer'e gerçekçiliği ve ikiyüzlülükten hoşlanmamasıyla açıklamıştı. "İşte şimdi asıl konuşulması gereken şey konuşulacak. Doğrusu da bu galiba. Milletvekili bunları öyle gönül alıcı ve tatlı bir sesle söylemişti ki. eniştenin her gerçekçilik buhranında. Sekiz yıldır siyasetin içindeydi. Enişte. "Kendi kendilerine görüşmüşler. Herkesin bekler gibi olduğu bütün hareketlerin ve sözlerin altındaki sessizlikti bu. valiliklerde bu­ lunmuştu. Küstah bir tavrı yoktu. öyle değil mi? Madem ki onlar aklı başında ve. Bize söz düşmemeli. Simdi yalnızca ortaya çıkmıştı. Bana kalırsa bizlere söz bile düşmez. İkisinin de aklı başında. Onu dikkatle inceliyor. memleketin kalkınması için daha da galiba çok sıkıntıya girilecekti." Bunları kendi kendine tartışıyormuş gibi dü­ şünceli bir tavırla söyledikten sonra. sanki herkes. şikâyeti de zaten biraz zorlama olan enişte onu onaylamaya başladı. alçakgönüllü gözükü­ yordu. ve iyi okumuş iki insan. Teyze de Nazlı'yla konuşmaya baş­ lamıştı. Bir keresinde. gülümsüyordu: Liseyi nerede okumuş. kaymakamlıklarda.

bunu yaparken de." Kısa süren bir durgunluk oldu. böyle tatsız durumlara yo­ lacağı için özür dilemek geliyordu içinden. Teyze iç çekti. kendilerini düşünmek için de bizden yararlanıyorlar!" Herkesin kendi hayatına ilişkin bir hatırayı. Herkes kendi düşüncesine çe­ kilmişti. Sanki hiç beklemediği bir şey işitmişti.. Odaya bir durgunluk yayıldı. "Rahmetli annesi. "Efendim. m . annesinden sonra o da mı ya­ nımdan ayrılacak?" diye mırıldandı. Sonra nişanın tarihi ve ayrıntıları hakkında birkaç cümle daha söyleyerek sustu. Ömer de suçluluk duyuyordu." "Nasıl isterseniz. inşaat mevsimi gelmeden nişanın yapılmasına karar vermişler. Merakla milletvekiline bakıyor. "Kendi hayatlarını. Koltuğunda kıpırdanıyor. Enişte söylenmesi gereken öteki şeyleri de söyledi: "Ömer oğlumuz. Enişte: "Daha ama. bunu dayanılmaz bu­ luyordu. tabii!" dedi Muhtar Bey. ben değil!" diye bitkin bir tavırla milletvekili mırıldandı."Nasıl? Tabii. Öfkeyle." Teyzeydi bunu söyleyen. neredeyse üzüldünüz diye­ ceğim. çok duygulandınız. efendim. efendim!" Enişte bunu bir sıkıntıya katlanıyormuş gibi homurdandı." "Ben değil. "İşte onun için size şunu soruyorum: Yeğenim kızınızla ev­ lenmek istiyor. Ömer. Bahar başında. bu tuhaf sessizliği bozmak bile akıllarına gelmiyor!" diye düşündü.. Sonunda. biliyorsunuz demiryolunda çalışıyor. yardım bekliyormuş gibi Nazlı'ya bakarak kıvranıyordu. evliliğe çok zaman var!" dedi. Muhtar Bey: "Ah. Vasiyet etmişti. Ankara'dan hiç hoşlanmazlardı. mutlu olsunlar.. Nazlı ile kendisini gözünün önüne getirdiğini hissediyor. Siz de nişanın İstanbul'da yapılmasını istiyormuşsunuz." diye içinden geçirdi. "Ender bulunan şu zamanın tadını çıkarıyor. Sonra Muhtar Bey'i avutmanın değil. Siz razı mısınız?" Muhtar Bey şaşkınlaştı. Telâşlı hareketlerle kıvranan şu adamdan. kendi tasarılarını düşünü­ yorlar. "Kendilerinden o kadar geçtiler ki. tasarlanan şeyleri yürütmenin zamanı olduğunu düşünüyormuş gibi aceleyle ekledi: "O zaman mutlu olsunlar. Hüzünlü ve yalnız gözü­ küyordu.. ya da bir küçük tasarıyı gözden geçirdiğini.

neşeli el kol hareketlerine. evet. "Kendimi düşünmemeliyim. zamana uymak gerek!" diye mırıldandı. Ömer. "Tamam işte. "Memleket de değişiyor. "Ne düşünüyorlar acaba? Beni nasıl buluyorlar?. bu neşeye ben de katılmalıyım! " diye düşündü. Kendileri görüşüp anlaşıyorlar. şimdi beni ölçüp biçmeye başladılar!" diye düşündü. Ömer. Ömer'den gözlerini kaçırarak: "Evet. çinili sobanın ısıttığı bu mutlu havaya karışıp bilincini ve gururunu silmek geldi. Muhtar Bey'in söylediklerinden çok. Muhtar Bey'den beklenmeyen bu hüzün ve neşe galiba enişteyle teyzeyi şaşırtmıştı." Ömer'e baktı. "Babacan bir adam!" diye mırıldandı. Sonra hoş bir şeyi hatırlamış gibi birdenbire neşeleniverdi: "Biz görücü usulüyle evlenmiştik rahmetliyle. Bilgisiyle gururlanıyormuş gibiydi. Sonra Nazlı'ya baktı." Ama hemen arkasından yüzüne bir gölge düştü: "Ama benim şaşkınlığım bundan değil ki. Babasını ilgiyle dinliyordu.. Galiba Muhtar Bey bu ilgiden hoşlandı: "Ne diyeyim. ama sonra kendisinin de gelecekteki kayınpederini böyle gör­ düğünü farkederek şaşırdı. Refet Bey'in de ağzı açılmıştı. İçinden hırslarını. "Delikanlıya kanım kaynamıştı. Orada rastlantıyla bulunan ince gövdeli Refet Bey de kendisine bakıyordu. böyle oluyor işte.biraz da gücenmiş gibi duruyordu. Bir süre milletvekilinin neşeyle anlattığı şeyleri dinlediler. "Bekliyordum ama. kelimelerine dikkat ediyorlardı. "Galiba onu biraz deli dolu buluyorlar!" diye düşündü. Böyle i 75 . Ama gene de şaşkı­ nım!" hnişle: "Bu zamanda artık böyle oluyor!" dedi. ne dıyeyim?" diye inledi.." Heyecanla Refet Bey'e dönerek ekledi: "Refet Bey ile mecliste bu yüzden çok şimşek çekmişizdir. Ömer. biraz olsun onlar gibi olmalı. Ben çünkü her zaman ilerdik taraftarı olmuşumdur. kıyafet kanununu uygulamak için Manisa Valiliği sırasında softalarla nasıl savaştığını anlatmaya koyuldu. Ne diyeyim? Belki de böylesini beklemiyordum." İçinden kalkıp odadan çıkmak geliyordu.. gene de tuhaf geldi bu bana. tavırlarına. Böylesi daha uygun değil mi?" Muhtar Bey Ömer'e bakıyordu. Biz bu mücadelenin içindeyiz!" Sonra hüznünü unutarak. tutkularını unutmak. Milletvekili.

Ziya bunları somurtarak dinlemiş. Cevdet Bey de ona bir şey verecek durumda olmadığını söyleyip. "Olacağı buydu!" diye düşündü.. ertesi gün bir daha gelmiş.yapabileceğine bir ara inanarak gözlerini keyifle odanın içinde gezdirdi.. Osman. TEMİZ HAVA YÜRÜYÜŞÜ "Hayalet!" Ziya'yı görüşünün üzerinden bir ay geçmişti. Muhtar Bey. holde. Enişte içten bir tavırla: "Hiç Avrupa'ya çıktınız mı?" diye sordu. elinde bir tepsiyle içeri giren hizmetçiyi işaret etti: "Galiba yavaş yavaş masaya geçmemiz gerekiyor. kendini seyrediyordu.." dedi. Ziya'ya şirketin parası olmadığını. düşünüyordu: "Bu cesareti nereden bulu­ yor?" "Geliyoruz. ama hizmetçinin kapı aralığından kendisini seyrettiğini görünce bir damat adayı olduğunu hatırlayıverdi. çok istiyorum. çıkıp gitmeden de bir fırsatını bulup amcasına gene peşini bırak­ mayacağını fısıldamıştı. ama Cevdet Bey hâlâ düşünüyordu: "Ağzı içki kokan. aynanın karşı­ sındaydı. Osman'ı çağırmıştı. "Ah. hayır. "Ama gidip bir görmek şart. Yavaş yavaş masaya geçtiler. zaten yazıhaneyi Sirkeci'den Karaköy'e taşımak için paraya ihtiyaç duyulduğunu anlatmıştı. "Bir daha ne zaman gelir o?" Amcasını öksürük buhranı içinde bırakıp çıktıktan sonra. geliyoruz!" 176 14 . amcasından para sızdırmaya çalışan bir hayalet!" Gene bahçeye açılan kapının önünde. göğsünde madalya taşıyan. Nazlıcığım gitsin. "Ama hangi hak için?" Cevdet Bey aynanın içindeki ihtiyar gövdeyi seyrediyor. fırsat olmadı. Arada bir büyük aynaya bakıyor." diye hayıflandı.. herhalde sözlerinin yanlış anlaşılmasından korkarak. Manisa Va­ liliğini anlatan Muhtar Bey'i süklüm püklüm dinledi." Sonra. ama kendisini daha fazla da didikleyemeyeceğini anladı.

Kamburunun daha da çıktığını. Nigân Hanım: "Dur. Aa. unuttuğu bir adı. Cevdet Bey karısının sesini renksiz ve ölü buldu. "Ama niye bu yolu seçti?. tutulduğu o genç kadın aklını ba­ şından aldı. Bu yıl ilkokula yeni başlayan Cemil. fesli genç yüzü çoktan unutmuştu. Torunlarla birlikte yürüyüşe çıkacaklardı. yeterince yardım etmemişim!" Nigân Hanım koluna girdi. Son za­ manlarda sık sık yaptığı gibi. Peki. "Kendimi zorluyorum. ama kurban bayramında yağan kar hâlâ erimemişti. boyunun daha da kısaldığını düşündü.. Maçka'ya doğru yürüyeceklerdi. Cevdet Bey ağbisinin ölümünü. İnatla. Torunlarının ellerinden tutuyordu. Dışarda gevşeyen bir kar vardı. Cevdet Bey aynaya baktı. ama o her zamanki gibi geç kalmıştı. geldiler işte!" Nigân Hanım merdivenlerden bahçeye iniyordu. Üzerinden üç gün geçmişti. para bulmak için niye bu yolu seçti? Benden para sızdıracağına onu inandıran şey nedir?" Bahçenin ortasında durdu. Ama her zamanki gibi gene bir eziklik duymadan edemedi. Son bir kere daha aynaya baktı: Bu şapkalı ve ihtiyar yüze alışalı yıllar oluyordu. Aynanın karşısında hep bunları farkediyordu artık. ya da kelimeyi hatırlamaya çalışıyormuş gibi kendini zorlayarak düşünmeye çalıştı. "Ona borçluluk duyacağımı sanıyor. 177 . "Beni sevimsiz bir ihtiyar olarak görsünler istemiyorum!" diye düşündü. koşma! Dur koşma. "Diyelim ki. Cevdet Bey çıngıraklı bahçe kapısıyla eve çıkan mer­ divenler arasındaki taşlıkta aşağı yukarı yürümeye başladı. ihtiyar amcasını korkutup para sızdırmaya kalkışacak cesareti kendinde nasıl bulur?" diye düşünüyordu. diyorum. merdivenlerden indikten sonra babaan­ nesinin elinden kurtularak bahçede koşmaya başladı. başında küçük siyah bir şapka vardı. Üzerinde deve tüyü renginde bir palto.seslenen. Merdivenleri inen torunların sesi duyuluyordu. "Onca yıldan sonra insan. Şubatın sonuydu. Sonra kapıya bağlı çıngırak şmgırdadı. Onun için her şeyi yapacak kadar çılgmlaştı. ama hiçbir şey bulamıyorum!" diye söylendi. düşeceksin!" diye bağırdı. Bulaşıcı hastalık görüldüğü için anneleri onları iki gündür okula yollamıyordu. Şapkasını başına geçirdi.Nigân Hanım'dı bu. Neden buna inanıyor? Çünkü onu başımdan savmışım.

İlk defa dükkânının önünde şimdi görüyordu onu. "Manav dükkânı açtıktan sonra bahçeye bakmaz oldu. Cevdet Bey tanı yamıyordu. Canı bir şey yapmak istemiyordu. "Hoşlanmıyordum!" Karakolun köşesindeydiler." diye düşündü. Nigân Hanım: "Tanıyamadın mı? Bahçıvan Aziz işte!" dedi. ama kim?" Karakolu geçtikten sonra. Nigân Hanım'm eline de davranmıştı. İnsanı sorguya çekiyormuş. "Başkalarını da artık tanıyamıyorum. Ama tuhaf bir hal vardı üzerinde. İstese bile kimse ona bir şey yaptırmıyordu.. Bir dükkândan biri çıktı. Babası bostancı olduğunu söylemişti. Sonra Nigân Hanım'ın o tatsız sözünü hatırladı: "Tanıyamadın mı?" Cevdet Bey. Cevdet Bey'e sevgiyle bakıyordu. İhtiyarlıktı bu. yargılıyormuş gibi aşağıdan şöyle bir bakışı vardı. Sinsi sinsi bakardı. O bahçede çekirdek yiyordu. Üstelik yüzü de çocuksuydu öyle bakarken: Tıpkı. "İyice tanıdık biri olmalı. Her şeyi birbirine karıştırıyordu. Cevdet Bey öfkelenir gibi oldu. Yüzü temizdi. Sanki çocuk değildi.. sevgiyle selâm veriyordu." Biraz heyecanlandı. Artık haftada iki kere yazıhaneye gidiyordu. Herkes için bir şey yapmıştı. önlüğü vardı.. Nişantaşı'nda herkes onu tanı­ yordu: Herkes Cevdet Bey'i görünce saygı duyuyor. Onlara da sevgiyle baktı. "Kim bu?" diye düşünüyordu. ama adam adını saygıyla söyleyerek eline uzanmıştı bile. Cevdet Bey caminin karşısında 278 . Genç bir şeydi. Sonra aklına başka bir şey geldi: "Ama kimseden de yardımı esirge­ medim!. Teşvikiye'ye yaklaşıyorlardı. o yıllarda evin içinde gezinen küçük Ziya'yı hatırladı. Cevdet Bey sıkılarak karısına bunu sordu. Cevdet Bey elini öptürürken. Onlara yaklaştı. bir ay önce yazıhaneye girip paraya ihtiyacı olduğunu söylerken baktığı gibi!" Tramvay yolundan karakola doğru yürüyorlardı. "İşte bu torunlardan birazcık büyüktü o zaman. Onu ilk defa babasıyla evi gezerken görmüştü." İki yıl önce. "Nasıl hatırlayamadım?" diye düşündü. manav dükkânı açmak için Cevdet Bey ona yardım etmişti." "Aziz'miş demek! Eskiden bahçıvanlık yapardı. Büyümüş de küçülmüş gibiydi. Arka bahçeyi adam etmişti. "Otuziki yıldır bura­ dayım!" diye düşündü.evlenip Nişantaşı'ndaki eve taşınışını. Adam. Sonra torunlara yaklaştı.

Otuziki yıl önce Teşvikiye'deki konağa gelip Nigâni ilk defa görmüştü. Onlarla birlikte ya­ şamıştı. Şimdi derin derin solurken bütün bunları çekinmeden düşünecek kadar rahattı. Teş­ vikiye'ye kadar dilinin ucundaki kelimeyi arayıp durdu. imtihanları da kazandın. Havanın soğuk olduğunu düşündü. Otuziki yıldır buradaydı. "Ziya madem ki asker olmak istiyorsun. Cevdet Bey'in temiz havaya ihtiyacı vardı. Otuziki yıldır Nişan­ taşı'nın karşısındaki evde oturuyordu. hiçbir şeye dokunmadan. uzun boylu biriydi. Cevdet Bey de. Otuziki yıl önce. Cevdet Bey şapkasıyla selâmı alırken tanıdı: Avukat Cenap Beydi. o kocaman eve bir yaz günü Nigân Hanım'la girmişlerdi. Sonra babası olunce o aşağıdan bakan. Arada bir durup derin derin nefes alması gerekiyordu. ama şimdi hatırlayamıyordu. Cevdet Bey de bir gün ona. sağlık bahanesinin. ama adı bir türlü aklına gelmiyordu. git Kuleliye!" demişti. geçen. Günahlarını benimseyecek bir du­ rumdaydı. Avu­ katların iş saatlerinin kesin olmadığını düşünerek saatine baktı: Saat onbire geliyordu. ne­ redeyse elle tutulur olmuştu. Bir hiz­ metçiyle bir ahçı tutmuşlardı. soğuk yılları hatırlatıyordu. eski. artık yazıhaneye her gün gelmesinin ge­ rekmediğini uzun uzun anlatmışlardı. soluk yüzlü çocuk gelmişti. Cevdet Bey gene: "Hoşlanmıyordum ondan!" diye mırıldandı. Asker olmak istiyordu. ürkek bakışları.yeni yapılan bir apartmanı gördü. Sonra hatırladı: İzmirli bir tütün tüccarınındı. ciğerlerini temizliyordu. Bu saatte Maçka'da yürümenin bir erkek 179 . sessiz. Derin derin nefes alıyor. yabancı gibi evde sessiz gezinişi Cevdet Bey'e tatsız bir geçmişi. Ziya askeri okula git­ tikten sonra Nişantaşı'ndaki evde huzur daha derinleşmiş. Kimindi burası? Üç gün önceki yürüyüşte bunu Nigân Hanım ona söylemişti. Osman daha yeni doğmuştu. Bu da yazıhaneye gitmemek için iyi bir bahane oluyordu. çekilmek için en onurlu yol olduğunu aklından geçirmişti. Hafifçe eğilerek selâm verdi. Ziya'nın sinsi. Sonra üzülerek aramayı bıraktı. Onları görünce adımlarını yavaşlattı ve kafasındaki geniş kenarlı fötr şapkayı gösterişli bir hareketle çıkardı. evde mutluluk vardı. Osman ile Refik bir gün ona. Doktor İzak son gidişinde ciğerlerinden şüphelendiğini itiraf etmek zorunda kalmıştı. Karşı kaldırımdan iri yarı bir adam geçiyordu.

aylak insanların vaktiydi. Nigân Hanım genç kadınları hâlâ anlatıyor. Abdülaziz zamanında temelleri atılıp da bitirilemeyen caminin kullanıl­ mamış taşlarının arasında. "Benim işim bitmiş!" diye düşündü. "Oduncu dükkânından. sonra Nigân Hanım'la üç-beş kelime ko­ nuştular. Torunlar. Kadınlar iyi giyinmişlerdi. arka bahçede tuhaf bitkiler ekiyor. Biri eğilip torunların ikisini de öptü. Oyuna dalmışlar. torunlarıyla şakalaşıyor. Nigân Hanım da arabaların içine sarkıp çocukları mıncıkladı. Radyoyu dinliyor. ağbimden. Para istemeye de onun için geliyor!" Soğuk ve kuru bir rüzgâr esiyordu. makalelerle zenginleştirerek anlatacaktı. İkisi de evvelki yaz evlendiler!" Sonra o uzun boylu ve ince olanın daha önceden bir başkasıyla nişanlı olduğunu anlatmaya başladı. "Kurtulamayacağım!" diye düşünüverdi. genç ve sağlıklıydılar. Ağaçların altında yürürlerken Nigân Hanım kadınları anlattı: "Uzun boylu ince olan Saffet Bey'lerin gelini. Öteki de kardeşi. Cevdet Bey Nigân Hanım'a yaslandı. Cevdet Bey birden: "Hayalet!" diye mırıldanıverdi. Sonra birden. ama malzeme toplama işine başlamış. "Hayalet! Ondan k n r t n l a m a y a cağım! İstediğini versem de vermesem de kurtulamayacağımı o da biliyor. hâlâ çamurlaşmamış bir kar yığınını didikliyorlardı.için can sıkıcı bir şey olduğunu düşündü. Ev kadınlarının. ama görmüyordu. sonra bunların Latince adlarını ezberleyip yemek masasında tekrarlıyordu! Ama bir de önemli işi vardı: Hatıralarım hazırlıyordu. ya­ yımlamayı düşündüğü kitabın adını da bulmuştu: Yarım Asırlık Ticaret Hayatım! Kitapta kerestecilik yıllarından bugüne kadar yaptığı her şeyi fotoğraflar. gülüyorlardı. Daha tek bir kelime yazmamıştı. artık Taşlık denilen o tenha bahçenin içindeydiler. İşsiz güçsüz insanların yaptığı başka şeyleri de yapıyordu. görüntüler aklında at koşturuyordu: 180 . Unutmak için denize baktı. dedeyle nineyi unutmuşlardı. uzaktan boğaz ve adalar gözüküyordu. Karısı da ona kedi gibi sokuldu. çocuklarını arabayla gezdiren iki kadınla karşılaştılar. Cevdet Bey'e selâm verdiler. Cevdet Bey. emeklilerin. Kışlanın karşısında. hayaletten!" Çocuklara bakıyordu. Haseki'den. Nigân'ın kolunu sıktı. Vefa'daki evden. Onları görünce arabalarını durdurdular. belgeler.

Sonra yemeğin üzerine uyuyacağını aklından geçirdi. o da bunu benimser gözükmüştü. ağbisi yatakta can çekişiyor. "Vah. Nigân Hanım bağırdı: "Bırak onu. Anadolu'ya satışa başlıyordu. Cevdet Bey onlara hâkim olmaya kalkışmadı. dönelim!" diye mırıldandı. tutar mı? Hatmi. Dönüş yolunda görüntüler gene aklında at koşturdu. Neydi? Lonicera capri. "Ya yazıhanenin Karaköy'e taşınışını?" Yazıhanenin taşınmasına karşı çıkması sonuç vermemiş. ama acı çektiği ve buna huzur içinde katlandığı için mutluluk duymuştu. Nigân Hanım kocasına sokuldu. şeker getirtmek için İsmail Hakkı Paşa'yı ziyaret ediyordu. Cevdet Bey karısına: "Üşüyorum. ama Osman'ın razı olmayacağını da aklından geçirdi. "Bari şu hatıralarımı çabuk bitireyim!" diye düşündü.. kollarını ovuşturmaya kalkıştı.. Ziya'ya biraz para vermeyi gene oğluna teklif etmeye karar verdi. vah.Kerestecilik yapan babası ölüyordu. Seyfi Paşa ne hale gelmiş!" diye düşündü. hatmi. Arada bir hayaleti düşündü.. Ama o hanımeli değil mi? Althea officinalis!" Birden hırıltılı boğuk bir ses duyuldu: "Cevdet Bey!" Cevdet Bey döndü. Lekenin başka düşüncelere de bulaşarak yayıldığını anlıyordu: "Acaba Refik'in çocuğunu görecek miyim?" Perihan'ın gebe olduğu iki ay önce açıklanmıştı. küçük Ziya'yı kardeşine emanet ediyordu. Fransızca öğrenirken okuduğu kitaptaki aile gibi ailesi olsun istiyordu. Nigân Hanım ile evleniyordu. Torunlar da yorulmuşlardı galiba: Dedeyle ninenin yanından ayrılmıyorlardı. bırak üstünü kirleteceksin!" Cemil çamurlu bir dal parçasını yere bıraktı. Teşvikiye Camii'nin önünden geçerlerken bir küçük leke gevşek düşünceler arasına damladı: "Bir daha bayram namazını kılabilecek miyim acaba?" Bu bayramda da caminin soğuk halıları üzerinde tir tir titremiş. Abdülhamit'in Londra sefiriydi. Nişantaşı'ndaki evde hep huzur olsun. Cevdet Bey öğle yemeğini düşünerek kendini avutmaya çalışı­ yordu. Kimse bir şey söylemiyordu. Karakolun önünden geçerlerken. Üşümemek için hareket etmeye. nalbur dükkânını Cevdet Bey büyütüyordu. Teşvikiye durağının önündeyken geçen bir tramvaya binmeye karar verip caydı. "Acaba arka bahçeye hatmi diksem. ama hemen yoruldu. Nigân'ın babası Şükrü 18i ..

efendim?" dedi Cevdet Bey. "Yaşlı. Nigân Hanım vaktin geldiğini anlayarak gene uzandı. Paşa'nın elini öptü. Yaralandığını hissediyor. Nigân Hanım kocasının kolundan çıktı. Uzun bir süre. Cevdet Bey hayranlık duymadan edemedi. Yıldızı daha çok parlayacaktı. Sonra uşağını itip. kakıp. Seyfi Paşa cevap olarak: "Nigân.Paşa'nın dostuydu. uzanıp saygıyla pa­ şanın elini öptü. ama ağzından çıkan boğuk hırıltı onları daha çok korkutmaktan başka işe yaramadı. Çünkü ticaret dert­ leriyle kendilerini yıpratmadılar. Seyfi Paşa gene Nigân Hanım'a döndü. ama bir şey yapamayacağını da biliyordu. ama her seferinde "hakiki insan. "Bunlar çok yaşar. nasılsın bakayım?" dedi. Sonra Nişantaşı'nın köşesinde durdu. "Şükrü Paşa ne insandı! Artık öyle insan yok!" Başka birşeyler daha söyledi. Kızkardeşlerini sordu. İç çekti. karısının da koluna girmeden yürüdü." olarak gördüğü tanıdıklardı soruşturduğu. hah hoh! Paşa'nın hırıltılı kahkahası hırıltılı bir öksürüğe dönüştü. Cevdet Bey: "Evet efendim!" diye mırıldandı. Nigân niye elini öptü sanki onun?" "Baban ne insandı!" dedi gene Paşa. "Doksanını geçmiş olmalı!" diye düşündü. azarlayarak uzaklaştı. Başka akrabalarını. "Taşlık bahçeden. Koluna girmiş olan uşağı sallanıyor diye azarladı. ama Meşrutiyet onu gölgede bırakmıştı. Az sonra sıkıldı. Cevdet Bey'in etekleri dibinde sallanan torunlara tatlı sesle birşeyler söylemeye çalıştı. teiniz hava yürüyüşünden ha? Ah. Ben ondan önce gideceğim. "Nasılsınız. "Ne kadar yaşlanmış!" dedi Nigân Hanım. "Niye öptü sanki Nigân 182 . ama sağlıklı!" diye düşündü. "Öyle hakiki insan kalmadı artık!" Cevdet Bey'e döndü: "Ticaret mahdum beylere mi bı­ rakıldı?" Başını sağa sola sallıyordu. Cevdet Bey. ayakta zor durmasına. Paşa. Seyfi Paşa daha da hırıltılı bir sesle: "Baban gibi insanlar artık kalmadı!" dedi. hiçbir şey söylemeden. tanıdıklarını da soruşturdu. yüzü de ihtiyar ve sevimsiz bir köpeğin yüzüne benzemesine rağmen gene de çevresinde saygı uyan­ dırıyordu. kızım. Yanındaki uşağa yaslanmasına.

ama bunu bile söylediğine pişman oldu. Bir tramvay rayları gıcırdatıp in­ leyerek önlerinden geçti. ayrıntıları öğrenmek isteyecek!" diye düşündü. rüzgârda hemen dağılıyordu. Cevdet Bey bu el öpme işine gittikçe daha kızıyor.. Onu da bütün gün şu sigara dumanı içinde. sinir bozucu bir gerginlik olmuş. Cevdet Bey. sanki bir şey kırılmış. Ön bahçede kestane ve ıhlamur ağaçları vardı. Biraz benimle otursan. Karnımı doyuracağım. Bacadan ince mavi bir duman çıkıyor. sinsi bir rüzgâr esmişti. bakışlarıyla Nigâni suçlamak istiyordu. Zaten haftada bir kere bir pazarın var. babasının ne iş yaptığını soracak. sakaya su için verilen işaretti. Vallahi. Ömer mi nişanlanıyor? Neden söylemiyorsun? Ki­ minle?" Muhittin soğuk bir sesle: "Bir kızla!" dedi. Sorulardan hoşlanmayacağını göstermek için suratını astı. hep bu kitaplar arasında oturarak ge­ çirmek olur mu? Şu yüzünün haline bak. "Niye öptü?" Bir arabanın kornası çaldı. Ömer nişanlanıyor. Feride Hanım: "Oğulcuğum biraz hava alsan!" dedi. "Birazdan da çıkıyorum zaten. torunlar ürkek dedeyle nineye sokuldular." dedi.onun elini?" diye düşündü. "Şimdi evime gireceğim. Arka bahçenin çıplak ağaçları sallanıyordu. "Karnım aç!" diye düşündü. Yan balkonun korkuluğuna beyaz bir kumaş bağlanmıştı: Bu. Orada." "Aaa. az önce Nigân Hanimin Paşa'nın elini öpmesiyle tuhaf. Sonra bir güzel sigara içeceğim." Muhittin: "Anne ben çayımı sonra alırım. Üst katın pen­ cereleri soğuğa rağmen açılmıştı. ama hâlâ bir şeyden korkuyorlardı. bir suç işlenmiş." ŞAİR MÜHENDİS NİŞANDA Kapı birdenbire açıldı. 183 15 . Yan duvarın dibinde bir kedi yürüyordu. "Çay da hazır! Şu odadan çıksan. "Şimdi gelinin kim olduğunu. ama karısı oralı değildi.. iblis gibi. Sonra da tatlı ve uzun bir öğle uykusu. Ağır ağır karşıdan karşıya geçtiler ve ev gözüktü. Belki Seyfi Paşa'yı unutmuşlardı.

Pazar günlerini şiir yazmaya ayırmıştı. Otuz yaşında iyi bir şair olamamışsam ben kendimi öldürmeye karar vermiştim!" Hoşgörüyle karşılanması gereken bir gençlik taşkınlığı. Hâlâ yayımlanmayan o şiir kitabı çok değerli bir şey değil. Demek ki 1940'ta. Saatlerdir aynı şeyleri yazıp yazıp çiziyor. Beşiktaş'ın üstünde yeni. heyecanla yapılmış bir şaka gibi geliyordu şimdi bu düşünce ona. hiç olmazsa birkaç cümleyle bir-iki gün onu eğlendirecek. Hâlâ kapanan kapıya bakıyor.. Serencebey yokuşuna açılan sokaktan pazar gezintisinden dönen bir aile geçiyordu.. Uzaktan durgun ve kıpırtısız gözüken denizin üstünde küçük iki mavna hareket ediyor. Ömer'in ne kadar mutlu olduğunu öğrendikten sonra nişanlanan. Törenin soğuk ağırlığını içinde duyuyordu. "Merakını doyurabilir. İkindi vakti göğü birbirine katan kırlangıçlar birazdan coşacaktı. Şimdi 1937 baharında.. üç sene var önümde. yarım kalmış bir eski şiire istediği biçimi veremiyordu. bu mutsuzluktan kurtulmak için Muhittin'in ne yapması gerektiğini göstermek için yapacaktı. Muhittin. Aksilik ettim!" diye düşündü. Şimdi de fazla bir şey çıkaramamıştı. evlenen öteki tanıdık mutlu insanlardan sözedeceğini düşündü. "Gene iyi çalışamadım!" diye düşündü. On yılın yedisini obur obur yiyip bitirmiş. içki içerdi. Sabahtan beri Beşiktaş sırtlarındaki bu odada masanın başında oturuyordu. Üç yıl çok şey yapmak ge­ rekiyor. Böyle za­ manlarda Beşiktaş'a iner. "Böylece bir gün daha geçiyor. Buraya bu kadar çabuk geleceğini o 184 . bir çaylak bir bacanın üstünde çemberler çiziyordu. Saat beşe geliyordu. Hafta içinde bazı akşamlar da şiir yazıyordu. "Başka? Bir şey çalıştığım yok. Onu söyleyecektim!" dedi. Gene dalga geçiyorum!" diye düşündü Muhittin. boş boş oturuyordu. tadına da varamamıştı. "Canını sıktım. Muhittin annesinin arkasından. ama yorgun olduğu için pek bir şey çıkaramıyordu." Ama sonra annesinin açıklamalarla hiçbir zaman ye­ tinmeyeceğini." Üç yıl kalmıştı. aklında yer tutacak bilgi verebi­ lirdim. ama şimdi nişana gidecekti. ama gene her zaman yaptığı hesabı yapmadan edemedi: "Otuz yaşında. gencecik bir bahar vardı. Masa­ sından kalkıp pencereye yaklaştı..Annesi: "Çay hazır. Bunları oğlunun mutsuzluğu için ne kadar üzüldüğünü.

. dergiler. Sonra pencerenin önünden çekilip masasına oturdu. onu çarşı içinde görüp görmediğini çıkarmaya çalıştı... keyfini çıkara çıkara bir Dostoyevski olduğunu açıklardı. Altmış yaşlarında gözüküyordu. Değil şu kolayca geçen yedi yılın. Sokaktan şapkalı bir ihtiyar geçiyordu. Ders aralarında kori­ dorlarda top oynayan.. günün bütün haberlerini dikkatle gözden geçirmiş olmalıydı. Karar tam beklediği gibi karşılanmıştı. Camiye de giderdi tabii. sokaktan geçen bu ihtiyarın camiye gidip gitmediğini düşündü. Masaya belli belirsiz bir saygı yerleşti. Otuz yaşından sonrasını silip atmak kolay geliyordu. sigaralar.. Muhittin'in asker babası emekliye ayrıldıktan sonra böyle yapardı.. Mıncıklana mıncıklana hamura dönmüş bu buruşuk kâğıt parçaları." Masanın üzerinde duran gazetelerden 185 . Artık bir şey yazamayacağını biliyordu. sonra kendi gazetesini öteki emekli arkadaşlarının getirdiği gazetelerle değiştirip. "Otuz yaş! Üç sene sonra!" diye düşündü Muhittin.günlerde hiç düşünmemişti. Muhittin. Zekâya ve hoşgörüye inanıyorlardı. Bir keresinde Beyoğlu'nda bir meyhanede çok içmişler. Çarşı içindeki kahvelerden birine gidip. tavla şakırtıları içerisinde gazetesini okumuş. çizim masalarının üstünde para maçı yapıp Beyoğlu'na sinemaya giden sınıf arkadaşlarına üstünlük duy­ gusuyla bakar. Mühendis Mektebi'nde öğrenciydi. iki yıl sonra bitecek okulun bile hiç sona ermeyeceğini sanıyordu. Niye kendimi kandırıyorum? Hor gördüğüm dünyadan bana kalanlar da bunlar. ama gene de masaya oturmak pen­ cereden bakmaktan'iyiydi. Muhittin. Refik ve Ömer ile aynı ilkeleri paylaşmış gibi gözü­ küyorlardı: Sürekli bir aşağılama ve nefretle beslenen alaycı bir tavırları vardı. ama şaşkınlık ya da hayranlık belirtisi hiç gözükmemişti. ya da Mu­ hittin'e öyle geliyordu. "Pis bir kül kokusu. Ağzına kadar dolmuş küllükten pis bir kül kokusu geliyordu. Masanın üzerinde yarım kalan şiirlerin çiziştirildiği kâğıtlar. dergiler. Muhittin de intihara ilişkin bu kararını açıklamıştı. gazeteler. Koltuğunun altına gazetelerini sıkıştırmıştı. kalemler duruyordu. Kimsenin otuz yaşından sonra da hayatı olacağını düşündüğü yoktu. Tabii elimde parasını kazanmak için yaptığım mühendislik de var. "İşte hepsi bu!" diye düşündü.

Sabun pahalılığı zeytin azlığından ileri geliyor.. dolar 123... Resimde mülazım Haydar Bey üniforması ve kılıcıyla gözüküyordu.. "Ben de aynı şeyi yapıyor.. uçları havaya kalkık kocaman bıyıkları. Lokman Hekim'in öğütleri." Muhittin.. Muhittin de üç yıl önce soyadı kanunu çıktığı zaman.. zayıflık ve uykusuzluk için. Muhittin gülünç buluyordu. Haydar Bey 7. Babası bu resmi emekli olmadan önce Beyoğlu'nda çektirmiş. kısa bir süre sonra da yorulduğunu... Muhittin de dokunmamıştı. ama onların altında fazla bir şey de bulamıyordu. kelimelerin başlı başına bir değeri olduğunu biliyor. o da güne biraz neşe katacak gevezelik malzemesi bulduğu için emekliliğinde bütün gazeteleri baştan sona okumuştu. Yeniden masasından kalkmaya karar verdi. Muhittin'in babası da aynı şeyi yapmış. her şeyi zavallı gözüküyordu. ya da arayış heyecanını duymuyordu. ama karşısındaki kütüphanede duran babasının resmini görünce caydı.birini açıp baktı. Üstelik şairdi.. 186 .. okuyorum işte!" diye dü­ şündü.. Çarşıdan dönen ihtiyar mutlaka baştan sona okumuştu bu gazeteyi... artık kendi köşesine çekileceğini herkese söyle­ yerek ordudan ayrılmış. Nervin: Sinir ağrıları... Muhittin bu resmi her görüşünde. burada nişancılığıyla ün yapmış. beş altı yıl önce annesi koymuş.. bir sehpanın üzerinde biblo gibi duran kalın ve kısa parmaklı eli. Fransa'da Blum kabinesi 380 güven oyu aldı. Saray sinemasında iki Türkçe film birden. Muhittin bomboş bir duygusuzlukla mırıldandı: "Peki ne yapmalı? Nasıl yaşamalı?" Ama yalnızca kelimelerdi bunlar. Borsa: Sterlin 620. "Başvekilimiz Paris'te rical ile görüştü. Haydar Bey'in üzerinde kendine güvenen güçlü bir erkek hali vardı. boyu kısa olduğu için arkaya iyice kıvrılmış olan kılıcı. Lokman Hekim'in öğütleri.. asabi öksürükler. Burla biraderlerin zırhlı soğutma cihazı: Frijder. Filistin'de çarpışmış. Bu sözlerin gerektirdiği umutsuzluğu. Babasının bu gümüş çerçeveli resmini oraya. Nişancı soyadının bir şaire ya­ kışacağım düşünmüştü. Ankara'ya savaşa gitmemişti. Resim çekilirken Nişancı Haydar Bey'in takındığı düşünceli pozu. Hatay davamız için müsait neticelere varıldı. allın 1059. Francocular'ın tayyareleri tarafından bombardıman edilen Guernica'nın harap vaziyetinden bir köşe. belli belirsiz gülümsüyor.. Ordu'da.. babasının hünerini hatırlamış.

Giyinip kuşandıktan sonra odadan çıkıp mutfağa girdi. "Acaba yüzükler takılırken Ömer'in yüzü nasıl olacak? Buna dikkat edeyim. yalnızca. yıllardan beri tanıdığı şu yaşlı berber vardı. boşa gitmiş bir hayat. hep birşeyler bekleyerek endişeyle yaşamış. zekâsına hayran olan o genç askerler vardı. Mutlu bir sesle: "Demek. işte şimdi şık olduğu. gümüş çerçeve içerisinde duran bu şey. Muhittin annesinin oğlunun bir eğlenceye katılacağını.babası gibi olmaması için ne yapması gerektiğini düşünür. Yeni taşınan komşu: "Hanımefendi çiçekleriniz tutmuş!" dedi. şu bizim fatihin yüzünü iyice görebileceğim bir yere oturayım!" Gene selâm veriyor. İyi eğlen bari!" dedi. Feride Hanım da: "Tuttu ama. çocukluğunu bildikleri için sevgi duyan o ihtiyarlar vardı. Ta­ nıdıklara selâm veriyor. Muhiltin'i dikkatle inceledi ve oğlunun kılığını beğendiğini gösteren bir ifade takındı. Muhittin gene. şık olduğunu düşünüyor. hayat ve önündeki yıllar hakkındaki endişelerinin hafif hafif arttığını sezerek oturdu. Sonra babasını tanıdıkları. gidiyorsun. 187 . yeni taşınan komşuyla konu­ şuyordu. bunlar açmadı!" diyerek de­ nizlikteki saksıları gösterdi. mutlu olacağını düşünerek sevindiğini. Karşısında. Üstelik Muhittin'in duyduğu hayranlıktan sıyrılıp bunu anlayabilmesi için onsekiz yaşına gelmesi. insanların kendisine mühendis olduğu. ama gene heyecanlanmadı. Beşiktaş'ta çarşı içinde tıraş olmaya karar verdi. "Ne yapmalı!" diye düşündü. kütüphanenin bir gözünde. bazan dehşete kapıldığı olurdu. babasının ölümünün üzerinden dört yıl geçmesi gerekmişti. sıradan bir asker. "Acaba orada içki verirler mi?" diye düşünüyordu. yüzeylerin arkasına hiç geçememiş. Sonra saatine bakıp nişan töreni için hazırlık yapmaya. bu mutluluğu belli belirsiz hayâl etmekten keyif aldığını hissetti. genç ve zeki olduğu için değer verdiklerini seziyordu. acınacak bir insandı. Çarşıda yürürken sıkıntısız ve rahat buluyordu kendini. artık alışkanlık haline gelen bir tedirginliğe kapılır gibi oldu. Annesi mutfak penceresinden sarkmış. Bir süre daha karşısındaki resme bakıp oyalanarak. Sonra Muhittin'in mutfağa girdiğini farketti ve içeri çekildi. yürüyor. bu akşam oğlunun da bulunduğu bir salonda bazı insanların mutlu olacağını düşünmekten.

Çekmeceden temiz bir önlük çıkarırken de. Şimdi bu pazar öğleden sonra çarşıdan geçenler de herhalde. dükkânında ağladığını unutmuş gözüküyordu. hayatına ilişkin bütün haberleri dinlediği için. Berber mülâzım Haydar Bey'e değer veriyordu. Berbere gövdesini bir süre için bırakıyor. kendine özgü bir varlığı olsun istiyor. Aynaya bakıyor. öteki berber müşterileri gibi beyaz 188 . hırçın bir yüzü var ki. mühendis Muhittin tıraş oluyor. mühendis Muhittin! İşte buyum ben!" diye düşündü. kâtip Hüsamettin Bey tıraş oluyor!" diye düşünürdü. Muhittin'i görünce sevgiyle güldü: "Sakal. Bir mühendis. bu genç mühendisin hayat hikâyesini eksiksiz biliyordu. "İşte buyum ben. sessiz ve sakin. "Aa. Muhittin. kırılmış şişe diplerine benzetmekten hoşlandığı gözlüklerini süzüyor. berber vitrini andıran geniş camın önündeki koltuğa yerleştirdiği bir müşteriyi çarşıya sergiliyor. "Çocuk gibi hissediyorum kendimi burada!" diye düşündü. Mühendis. 1937 yılında dünyanın bir şehrinde. Muhittin de çarşıdan her geçişinde berberin vitrinine bakar. "Evet bir mühendis. Öteki ge­ lişlerinde annesi onu berbere teslim eder. bu mühendisin de bir zamanlar çocuk olduğunu. annesinin nasıl olduğunu sordu. İlk gelişlerinde Muhittin ağlamıştı da berber "asker çocuğu ağlamaz!" diyerek avutmuştu. çarşıdan geçenler de gözucuyla onlara bakıyorlardı. ama sevgi değil. koltuğun iki kolu arasına bir tahta koyar. çocukluğunda buraya geldiği ilk yılları hatırlıyordu. "Aa. berberin babasına çok saygı duyduğunu hatırlıyordu. sonra küçük gövdesini bol çarşafın içinde hızlı hızlı oynatarak çarşıya alışverişe çıkardı. insanda ya korku uyandırır. oturulacak yere de ayakları kirletmesin diye bir gazete sererdi. Şimdi de mühendis Muhittin Bey'e değer ve­ riyordu işte.Berber. İstanbul'da Beşiktaş'ta bir berber koltuğunda. başkalarına yaptığı gibi onunla bilgi ve dedikodu alışverişinde bulunuyor. Muhittin ellerini beyaz önlüğün altına sokarken. Sonra bir kere de babasıyla birlikte geldiklerini. değil mi?" dedi. arada bir de berberin sorularına karşılık veriyordu. ya da hayranlık. Yüzünü saygıyla sabunlarken mesleği hakkında bilgiler edinmeye çalışıyor." diyorlardı. aydan aya. kısa boylu. ama pek yakışıklı sayılmaz. Boyu aynanın düzeyine erişsin diye berber. gözlüklü. burada.

Muhittin. Muhittin merdivenleri çıkarken.. "Evet. Muhittin düşünmemek için yolculuk sırasında şoförle gevezelik etti. "Hayır. Muhittin de oraya baktı. hiçbiri kuralı bozmaya cesaret edememişti. Şoförü Beşiktaş çarşısından tanıyojrdu. bir bahar günü arkadaşının nişanına gidecek olan.. futbol maçlarından.bir önlüğün altında uysal. bekâr ve zeki. oturacak bir yer aradı. insanların arasına girdi. kulağının dibinde vı­ zıldayan ustura sustu... Şoför de bu mühendisin yüzünü tanıyordu. Bir gramofon çalıyor. Tanımadığı bir kadın onu bir salona soktu. ben. Ben Muhittin. hâlâ yayımlanmamış şiir kitabı için sa­ bırsızlanan. öteki dikkatsiz şoförlerden sözedildi. Yüzünde gezinen usturanın vızıltısını dinledi. kıpırtısız. Az 189 . Sonra bir kapıdan Ömer çıktı. "Ne olduğumu. daha doğru ve uygar olanın birlikte oturmak olduğunu çoğu aklından geçirmişti ama. delikanlılar ve yaşlı erkekler de başka bir yanda oturuyorlardı. "Geç kaldım!" diye düşünüyordu. Ama kapının zilini çaldıktan sonra birden şaşırdı. hayır. birşeyler bekleniyordu. geleceği için endişe duyan Muhittin Nişancı. Berberden çıktıktan hemen sonra bir taksiye bindi." Birden gözlerini aynadan kaçırdı. ne olacağımı düşünmek istemiyorum!" Birden öyle bir irkildi ki. pahalılıktan. o da onlara aynı şeyleri yapacaktı. şimdi düşünmek is­ temiyorum. geç kalmışım!" diye düşündü.. "Orada kalabalık var!" diye düşündü. Refik'i karnı şişkin olan Perihan'ı gördü. ama irade eksikliği ve çalışma gücü sıkıntısı çeken. Ayazpaşa'daki apartmanı ona Refik tarif etmişti. inceleyecek. yaşanılması gereken her şeyi kaçırmış gibi bir felâket duygusu vardı. İyi bir şair olmaya çalışan." diye söylendi. kim olduğumu. Nazlı'yı da bir an görebildi ve güzel olduğuna karar verdi. Berberden çıkana kadar koltuğunda hiçbir şey düşünmemeye çalışarak kıpırdandı. ama kendini görmek istemedi. ama yanına gelmedi. İçinde sanki görülmesi. İçerdeki kalabalık ona bakacak. Suratı sabunla­ nırken de aynaya bakmadı. gülümseyecek. Herhalde kimse böyle ayrı ayrı oturmalan gerektiğini düşünmemiş. Salonda kadınlar ve genç kızlar bir yanda. Berber anlayışlı ve soran bir bakışla aynaya baktı.. Nişan törenini seyredip eğlenmek istiyorum. mü­ hendis. el etti. herkes fısıldaşıyor.

. 190 . Çocuklarımızın birbirlerine sevgi ve saygı. Sonra arkalarından yaklaşan milletvekili aralarına girdi ve ikisinin de bileğinden tuttu.sonra gramofon susturuldu. ama kendini ikiyüzlü bulmadı. koridora açılan kapıdan Ömer ile Nazlı içeri girdiler. Kalabalığın bakışlarıyla yıkanan pırıl pırıl iki yüzüğü beceriksiz hareketlerle parmaklara taktı. sıkılıyor herhalde. Muhittin'in beklediği yerden. nişanlılar da milletvekilinin elini öptüler. "Ne çabuk bitti!" diye düşündü. "İşte yüzü alıklaştı!" diye düşündü. Sonra duygulandı: "Sevgili kızım ve çok sevdiğim bu evlâdım.. Mutlu bir gülüşme başladı. Ömer'in donuklaşan yüzünü dikkatle inceliyordu. Bir şaşkınlık. yüzünde bir çirkinlik bile görür gibi oldu. gülümsedi. Milletvekili gençleri. Acaba milletvekili ona şu fatihtik yolunda ne gibi kolaylıklar sağlayabilir?" Bir alkış başladı. bir durgunluk oldu. Sonra beklenmedik bir hareketle yere eğildi ve bacaklarının arasında gezinen kül rengindeki bir kediyi kucağına aldı. "Şimdi bunları yapıyorum. Sonra yanmdakilerle birlikte o da elini birkaç kere birbirine vurdu. Herkes kalkıp nişanlıları öpmeye. Milletvekili bir kenara çekilince nişanlılar öyle ortada kalıverdilcr. çünkü böyle davranmak gerekir!" diye düşündü. ama bunu kendi seçti." Muhittin. İyi bir yere oturduğuna karar verdi. Bu acemi bakışıyla. Muhittin. Aceleyle elini cebine sokup birbirine kurdelayla bağlı yüzükleri çıkardı. "Bir fatihin yüzü böyle mi olmalıydı? Kuzu gibi! Utanıyor. Muhittin. Mil­ letvekili birisinin uzattığı bir makasla bu kurdelayı kesti. yüzüklerin birbirine kurdelayla bağlı olması gerektiğini bilmiyordu. beklenen şeyin yaklaştığını gösteren bir gerginlik oldu. kutlamaya koştu. "Şu kapıdan gireceklerine göre Ömer'in yüzünü iyi görebilirim!" diye düşündü Muhittin. Hemen arkalarından da milletvekili Muhtar Bey geldi. artık davranışlarını ve kararlarını bu yanındaki erkeğe göre düzenleyeceğini herkese göstermiş oldu. delikanlıyı işte nişanladık. Muhittin. Nazlı tedirgin olarak uzun uzun Ömer'e baktı. Nazlı'nın ilk gördüğü kadar güzel olmadığına karar verdi. Birşeyler arıyormuş gibi sağına soluna baktı.

onlar gibi olamam ben!" diye düşündü." dedi. neşe köprüleri yerleştirmek için bir köşeden ötekine koşuyor. yok. gülüyor. "Acaba içki var mıdır?" Bu sırada bir kahkaha duydular. iyi eğleniyoruz!" dedi Refik. Böyle bir şeyi bekle­ miyordu. "Ah Muhittinciğim sen her zamanki gibisin. İnsanlar oturdukları yerlerden kalkıyorlar. "Hayır. Refik: "Akşam bize gidelim. gülüyorlar. Salonda tatlı ve yumuşak bir hareket. Bir başka akrabasına sarılan Ömer'in kendisini dinlemediğini görünce Refik'e döndü: "Perihan da iyice gebeymiş!" dedi.. hoş sözler söylüyorlardı. Kızların arasında o yaşlı kedi vardı. şaşırdı. Nazlı'nın halası Cemile Hanım bir hikâye anlatıyordu. Gülmeye çalıştı." "Yok. evsahibi kadın salondaki topluluklar arasında bağlar kurmak. somurtkan hayvan kucaktan kucağa geziyor. Mutlu bir uğultuydu bu. Hiç düşün­ meden söylediği sözlerin aptalca olduğunu aklından geçirdi. Muhtar Bey bir köşede Ömer'in eniştesi ve teyzesiyle konuşuyordu. ama ben!. gülemedi. Muhittin bir şey söylemiş olmak için "Asıl yemekte eğlene­ ceğiz. Sonra bir şaka yapmaya karar vererek Refik'e döndü: "İyi tiyatro değil mi?" dedi. Nazlı ile Ömer pencerenin yanındaki genç kızlarla birlikte gülümsüyordu. bakışıyorlar. Muhittinciğim!" diye bağırdı Ömer. Ah. bir dalgalanma vardı.Muhittin Ömer'i öperken duygulandı. Nazlı'nın halası. ama hazırladığı sözü de söyledi: "Hadi bakalım Rastignac. ben de onlara katılmalıyım!" diye düşündü.. birbirleriyle öpü­ şüyorlar. iyi başladın gerisini de getir!" "İyi başladım ha?. Sanki nişandan çok bu sıcak hareket ve uğultu beklcniyormuş gibi rahatlanılmıştı. ya da istemeden hüzünleniyordu. Muhittin: "Ben de onlardan biri olmalıyım. "Evet. Ama onlar gibi olınasiy uğultunun içine katılabilmesi için ilk önce ne yapması gerektiğini çıkara­ madı. m . olur mu?" dedi. sen de çakı gibisin!" dedi Muhittin. Muhittin. mutluluğu körüklemek için de arada bir şaka yapıyor. Galiba biraz içki içmişti. ölçülü kahkahalar duyuluyor. "Herkes dağıl­ dıktan sonra!" Kalabalığı işaret etti.

Genç kızlardan biri. Hikâyenin sonuna gelince. öyle olacağız!" diyordu. biz de öyleydik. evde ağlamıştım. Nazlı'nın arkadaşlarının yanına döndü. "Beni bugün kimse rahatsız edemez!" demeye çalışarak yeniden genç kızların. evlenmeye karar verdiğin bu kız bizim ne kadar eski ve iyi arkadaşımızdır. Nazlı'nın bir çocukluk arkadaşı bir hatıra anlatmaya koyuldu. Hikâyeyi dinleyenler de Ömer'e bakıp gülümseyerek başlarını sağa sola salladılar: Cemile Hanım: "O zamanlar Tünel'de bize göre bir lokanta açıldı diye nasıl sevinmiştik!" dedi. Bir an herkes sustu. Hatırayı anlatırken gülünmesi gereken yerlerde arkadaşlarına bakarak hep birlikte gülmek için onları kışkırtıyor. Bu sırada. arada bir de Ömer'e bakıyordu.HIRSLI VE NİŞANLI Cemile Hanım. Ömer'e daha önce de anlattığı şu kucağı kirletme hikâyesini şimdi de köşede / oturan yakınlarına anlatıyordu. bir kral gibi hissediyordu kendini. Bakışları: "Senin beğendiğin. Ömer onları dinlerken kucağına aldığı kediyi okşuyor. leke gözükmesin diye küçük Ömer'i nasıl kucağına bastırdığını anlatmak için gene ellerini karnının üstünde birleştirdi ve kıkırdamaya başladı. Cemile Hanım: "Ben bir kere kendimde o cesareti bulmuştum!" dedi. Esneyip gerindikten sonra Ömer'e döndü: "Delikanlı. Sonra bir şey hatırladı: "Hâlâ inkılâplar hakkında öyle mi düşünüyorsun?" "Muhtar. gülümsemesiyle. niye oturmuyorsun?" dedi. bugürronu rahat bırakalım!" dedi Cemile Hanım. Macide Hanım: "Bir de o ünlü kulüp vardı. bir şey yaptığım yok ki çocuğa!" Ömer gülümseyerek. ama oraya ha­ nımların girmesi cesaret işiydi!" dedi. Sonra gene neşe akmaya başladı. "Ama sonra o kadar utanmıştım ki. şimdi nişanlandığın. Muhtar götürmüştü beni!" Muhtar Bey esniyordu. Gramofona aynı şarkı bir daha konulunca gülümseyerek kediyi 192 . anlıyor musun? O şimdi ne kadar ilgi çekici ve cana yakınsa. Öteki kızlar da Ömer'e bakıyorlardı. birisi gramofona bir Alman şarkısı koydu. "Canım.

." "Öylesin." Ömer: "Eh. aslında iyi olur. Böyle yapıyorsun da sanki ne oluyor? Akşam bize gidelim olur mu?" "Ne yapacağız?" "Semaver kurmak istiyor o!" diyerek güldü Muhittin. Refik ile Muhittin ne konuşuyor acaba? Muhittin'in de suratı her zamanki gibi korkunç!" "Delikanlı. . oturur konu­ şuruz!" dedi. Günlük hayatı küçümsüyordun sen!" "Muhittin bugün çok hırçın!" dedi Refik. eğlenecek. bunun da şimdi kendine uygun olduğunu ak­ lından geçiriyordu. Sonra herkesin nasıl oturması gerektiğini söyleyen Cemile Hanım'a döndü: "Bana başköşeyi . öylesin!" diyerek Refik gülümsedi. .. evet!. Nazlı'nın bir akrabası olması gereken bu yaşlı adamı tanımıyordu.. "Ne dedi o adam sana?" dedi Muhittin. Sıkıldığını saklamaya hiç gerek duymadan ayağa kalktı. Sonra Nazlı'yı görerek heyecanlandı." dedi Ömer.. "Eski defterleri karıştıracak. "Ben ni­ şanlandım!" diye düşündü. sen de pek yakışıklıymışsın. Uğuldayan salonu bakışlarıyla taradı: "Acaba kimin yanına gitsem?" diye düşündü." Ömer. güldü. "Beni bugün pek yakışıklı buluyormuş... Semaveri kurar. "Unutma. "Niye böylesin? Bırak canım biraz kendini..Nazlı'ya verdi. "Öyle mi?" "Eee. Bugün böyle küçük şeylere aldırış etmeyecek kadar geniş hissediyordu kendini. bunu unutmuştum!" dedi Ömer. Şu neşeye katıl. sen nasıl hissediyorsun peki? Rastignac olduğunu ha­ tırlıyor musun?" "Sahi. Bunu "Acaba hangi tatlıdan yesem?" diye düşünen şımarık bir çocuk gibi düşün­ düğünü biliyor. . Ona hoş bir şey işitmiş gibi gülümsedi. Bu yeni farkına vardığı bir şeymiş gibi şaşkınlıkla nişan yüzüğüne baktı: "Şimdi asıl dikkat etmen gereken devreye giriyorsun!" Nazlı'nın yeni evli bir akrabasıydı bu. Sonra Refik ile Muhittin'in yanına gitti. "Bizimkilerin yanına gideyim." "Evet. Muhittin: "Herkes seni çok seviyor!" dedi. "Nişanlılık ile evlilik arasındaki devre en önemli devredir. efkârlanacak.

Sonra bu kadar ihtiyatlı olmayı çirkin bularak Nazlı'yı yanağından öptü ve hemen. bazıları delikanlıyı şimdi daha da çok sevdiklerini söylediler. Herkes ona karşı çıktı: "Yemek çok güzeldi. tepsiyi andıran büyük bir geniş tabağı ortaya koydu. Onlar da herkes gibi arada bir nişanlılara. delikanlılarla konuşmaya baş­ lamışlardı. O yüz de bitince Nazlı da hoş bir şey dinlemek istediğini söyleyerek kalktı. Soğuk kış gecelerinde orada nasıl yaşadığına şaşanlar oldu. gülüşüyorlardı. Muhittin'in ne düşündüğünü merak ediyor. Bir süre sonra. Bir ihtiyar da bunların o kadar da bü­ yütülmemesi gerektiğini söyleyerek Sarıkamış'ı anlatmaya ko­ yuldu. şu sofra çok güzeldi. İçki içiyor. Ömer bakışların üzerinde gezindiğini gördükçe gene bir kral gibi hissediyor. Kemah'ta. İçki içmiyorlardı. Şakacı bir delikanlı da ona takılmak için gramofona İzmir marşını koydu. Nazlı plakların durduğu gözü karıştırıyordu. Muhtar Bey şarkıyı mırıldanmaya başladı. "O benim nişanlım!" diye düşündü. durmadan yüzüne baktığı yanında oturan bir delikanlıdan başka hiçbir dinleyicisi kalmadı.ayırmışsınız efendim!" "Herkesin gözü bugün sende evlâdım!" dedi kadın. kimsenin ilgilenemeyeceği ayrıntıları anla­ tıyordu. her şey çok güzeldi. sofranın merkezine bakıyorlardı. ama delikanlılarla konuşurken kızarmıyorlardı da. Ömer. Gramofonun durduğu köşenin sofradan gözükmediğini bilmesine rağmen dönüp arkasına baktı. bu sinsi düşünceler alevlendikçe içkiye sarılıyordu. şantiyenin barakalarında yaşadığı günlük hayatı anlatmak zorunda kaldı. aradığı şeyin biraz da bu olduğunu utanarak anlıyor. Ömer de ona yardım etmek istediğini açıklayıp arkasından gitti. Gramofon salonun köşesindeydi. "Onu öptüm!" . rahatlamışlar. Nazlı'nın halası." Yemeğin ortasında bir ara herkes ısrar edince Ömer demir­ yolunda. yemekte kusur olarak gördüğü şeyleri sayıp dökmeye başladı. Genç kızlar da açılmış. duyduklarının yakışıksız olduğunu aklından geçiriyor. Gramofona konan marş bitince plağın öteki yüzü kondu. ama bunun yalancı bir çığlık olduğunu da gizlemediği için gülüşüldü. Hizmetçi gene somurtarak içeri girdi. Birisi yalancı bir çığlık attı. Birkaç kişi daha katıldı ona. Tabaklan doldururken ev sahibi kadın. Rakı kadehlerini tokuşturuyorlar.

Bir süre sonra konukların bir kısmı nişanlıları bir daha kutlayarak ayrıldılar. Nazlı: "İyi oldu. Nazlı plağı gramofona koydu. iyi oldu!" dedi. Bu ses hiçbir şeyi değiştirmiyordu. bu akşam. Birden masada biri elini çırpmaya başladı. Sonra Perihan'a dönerek birşeyler anlatmaya başladı. değil mi. herkes onlara baktı. Gençler coştular. Gra­ mofona her takılışında yepyeni bir şaka yapılmış gibi neşeyle karşılanan plaklar artık çalınmıyordu. utanç verici bir hastalık varmış ve bu öpüşle hastalık kıza bulaşmış gibi suçluluk duydu ve bugün. birkaç kişi dansetti. Cemile Hanım kusurlarından dolayı özür diliyordu. nişanlılara hoş sözler söyleniyordu. halacığım!" dedi. dansa kaldırılmayan kızlarla dans edemeyecek kadar utangaç delikanlılar köşelere çekildiler. Cemile Hanım: "Aman iyi oldu. arkasından kırık dökük bir piyano sesi geldi. onlara göre yeni bir şey yoktu. Ömer masaya doğru yürürken arkasından Nazlı'nın geldiğini gördü. Yemekten sonra gramofona. Ömer: "Ne yapayım? Ben buyum işte! Böyle oldu!" diye düşündü. ona birkaç kişi daha katıldı. hikâyeler anlattılar. Yaşlılar sofradan kalktıktan sonra durgunluk başladı. salonun bir ucundan gelen sesleri hoşgörüyle karşıladılar.diye düşündü. Gençleri yalnız bırakmak gerektiğini düşünen yaşlılar ise sofrada oturdular. Bir cızırtı başladı. Herkes gittikten sonra Muhtar Bey: "Oh çok şükür!" diyerek esnedi. her zamanki uğultudan başka çatal bıçak sesleri vardı. Kapının önünde herkes duygulanıyor. birbirlerinin hayatlarını öğrendiler. İnsanlar da hiçbir şeyin farkında değildiler. yalnızca neşeli ol­ duğunu. sanki kendisinde kirli. Nazlı ile birlikte yemek masasıyla gençlerin köşesi arasında gidip geldi. Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak. gülüşüldü. sonra hepsi birden alkışa başladılar. Ömer. 195 . gençlerden birinin getirdiği en son plaklar konuldu. şakalar yapıldı. Muhtar Bey esneye esneye konukları kapıya kadar geçirdi. Sonra yavaş yavaş herkes ayağa kalktı. kahvelerini burada içtiler. bağırıp çağırdılar. bugün nişanlandığını aklından geçirerek herkese gü­ lümsedi. hiçbir zaman kral gibi hissedemeyeceğini düşünerek şaşkmlaştı.

"Evet. efendim!" dedi. Nişantaşı'ndaki evin boş salonuna yerleştikten. ama böyle bir şey yoktu. insan böyle şeyleri nasıl anlar bilemiyorum. Sonra başka şeylerden. Yokuşun ortasındaki yeni açmış ağaçların dallarıyla gök par­ çalanmıştı. Ömer ona sevimli gözükmeye çalışarak: "Efendim. bir geniş lacivert göğe bakıyordu. Ayazpaşa'dan Taksim'e kadar yürüdüler. Yalnızca birbirlerine baktılarTÖmer Nazlı'nın yeşil ve uzun elbisesini gülünç bulmaktan korktu." 196 . bir kolkola yürüyen çifte. Muhittin en önde tek başına yürüyor. Ömer'e döndü: "Yarın geliyorsun değil mi? Ben hemen Ankara'ya dönüyorum. bugün ben de bunu düşündüm!" dedi Muhittin. çevresini dikkatle inceliyordu. Ama Ömer'e de aynı huzursuz bakışla bakıyordu. "Arkadaşıma gidip biraz oturacağız!" "Niye? Burada da oturabilirdiniz!" dedi milletvekili." "Vallahi... canı sıkıldı. Belki şu nişanlanmadan. belki halinden tavrından. günlük hayat ile yetinmekten de korktu. Demiryoluna gitmeden önce seni görmek isterim!" Ömer: "Geliyorum tabii. Sonra kızını öpüp okşamaya alışkın olan bir babanın rahatlığıyla Nazlı'yı öptü. Onunla aralarında geliştirdikleri bir yakınlık ve sevgi işareti olsun da kimseye farkettirmeden selâmlaşabilsinler istedi. Kemah'a gitmeden önce başka bir insandın!" "Yaa! Nereden anladın bunu?. Nazlı'ya baktı. ama uyku akan gözleri başka şey söylüyordu. Ömer: "Ben hırslı mıyım? Eski tutkularımdan bir şey kaybettim mi?" diye düşündü. sonra Cemile Hanimin ellerini öptü. Perihan'ın şişkin karnını görünce Muhtar Bey endişelenir gibi oldu." dedi. Refik ile Perihan kolkolaydılar. Ömer onlann bir adım arkasından geliyor. Ömer birden böyle yapması gerektiğini düşünerek önce milletvekilinin. aile hayatının içinde kaybol­ maktan.Sonra Refik ile Perihan da kalktılar. galiba. Bir yıl önce. biz kal­ kıyoruz. hırsını kaybetmekten. Perihan yukarı çıktıktan sonra bunu Muhittin'e sordu. "Eskisi kadar hırslı bulmuyorum seni. çok duygulanan milletvekili de Ömer'e sarıldı. Muhittini görünce de..

Bahane de bulursun. Elinde fincanlarla aynı hızla geri gel­ dikten sonra: "Ne diyordunuz?" diye sordu." Refik: "Bir dakika bekleyin de ben de geleyim!" dedi. "Çok hırslı olduğunu anlatıyor!" dedi Muhittin. Hem o kadar hırslıyım ki eskiden yaptığım gibi hırsımla övünemiyorum da. Bu kadarı fazla geliyor bana. "Yanılıyorsun işte! Bu bir yılda ne kadar para kazandım ben. Tartışmanın hiçbir kelimesini kaçırmamak için mutfağa koşa koşa indi. Muhittin: "Görürsün bakalım!" dedi.. "Ben eskisinden daha da hırslıyım. yapamıyor muyum görürsün!" "Yapamazsın!" dedi Ömer.. Daha yaz gelmemişti. kestane ağacının altında hasır koltukta oturuyor. Sen yanılıyorsun!" Muhittin soğuk ve ilgisiz: "Yanıldığımı sanmıyorum!" dedi. Sonra Muhittin'e de soracağım! Muhittin'e. Mühendis Mektebi'ni bitirmiş iki delikanlıyla anlaştım... Onun için saklanmaya çalışıyorum. onu anlatıyorum. ayağının dibinde gezinen bir karıncayı seyrediyordu. o zaman devam edersiniz!" dedi. "Evet. "Çay fincanlarını getireyim!" Her şey yolunda gittiği islerliği gibi bir tartışma açıldığı için sevinçliydi. sen biliyor musun? Kırk bin. Kendine biraz vakit tanırsın. otuz yaşında kendini öldürüp öldürmeyeceğini soracağım."Hayır. Mesela Türkiye'de insan değerinin kolay anlaşılmadığını.. ya da bir iki yıllık bir gecikme için akılsızlık yapmamak gerektiğini düşünürsün!" Refik: "Durun. ben şimdi geliyorum. yanılıyorsun!" diye bağırdı Ömer.. başını ve gövdesini hiç bükmeden. durun.. Evet! Kırk binden fazla. ama 17 . "Seni iyi tanıyorum." "Neler konuşuyorsunuz?" Refik semaveri aşağı kattan çıkarmış yakıyordu.. YARIM ASIRLIK TİCARET HAYATIM Cevdet Bey arka bahçede. Sonra yeni. "İyi bir şair olamamışsam bunu yapıyor muyum. Gelecek yıl bunun iki katını kazanacağım.

Bütün aile. alt katın bazı odaları ba­ danalanmış. Her zamanki gibi. Osman da annesinin sözlerini işittiği için. Kocasının neye baktığım anlamak için ayaklarının dibine bakıyor. Az önce öğle yemeği yenmişti. Osman'a bakıyordu. Cevdet Bey ömründe ilk defa baharın gelişini evin içinden izlemişti: Kış soğuğuna dayanamayan saksılar dışarı çıkarılmış. Cevdet Bey'in yanındaki koltuğa oturmuştu. her Zamanki gururlu ve düşünceli hareketleriyle. gördünüz mü!?" Cevdet Bey başını salladı. Cevdet Bey uydurmuştu. ama karıncayı görmüyordu galiba. ama hâlâ kışlıklar sandıklara konuluyor. hatırlayamadı. Heybeliada'ya taşınmak için hazırlıklara da başlanmıştı. Herkes ya hayran oluyordu Cevdet Bey'e.hava sıcaktı. hareketlerine dikkat ediyordu. Mayısın ondokuzuydu. Ayrıca. önce Nigân Hanım gelmiş. Onu görünce Cevdet Bey elinde kolay kırılır bir şey varmış gibi titizleşiyor. Sabah da aynı şey olmuş. Osman'ın arkasından Nermin. Perihan'ın kocaman ve şişkin karnı bakanı tedirgin ediyordu. ço­ cuklarına birşeyler söyleyerek gelip oturdu. Latince bitki isimlerini belleğinin zayıflamadığını göstermek için ezberliyordu. arka bahçede. Sonra mutfak kapısından Perihan ile Refik çıktı. Ağzında istediği zaman istediği kadar içebileceği sigaralardan bir tane vardı. "Ocimum granimus!" diye uydurdu. çünkü hizmetçinin ayakkabılarının tozunu almadığını söylüyordu. eve böcek taşıdığı için evin arka yüzünü saran 198 . Kesin ve sakin bir güneş arka bahçeyi sabırla ısıtıyordu. ayakkabılarına bakarak. gençlik bayramıydı. Torunlar ellerindeki erikleri dişleyerek bahçede gezinmeye başladılar. ağacın altına doğru yürüyordu. "Ocimum neydi?" diye düşündü. sesinin perdesine. Nermin: "Çok yoruldum!" diyerek iç çekti. Perihan hasır koltuğa oturduktan sonra Nigân Hanım rahatlayarak Cevdet Bey'e döndü: "Sizin o tuhaf çiçeklerinizden biri açmış. "Bütün sabah sandıklarla uğraştım!" Bahar sıcakları bastırah çok oluyordu. yazlıklar sandıklardan çıkartılıyordu. hasır koltuklar onarılmış. yazlığa. Nigân Hanım sormuş. ya da oğullarının adını bir an hatırlamayınca da ona gülmüyorlardı artık. Cevdet Bey'in çev­ resinde toplanıyordu. Kimsenin uydurduğunu anlamadığını farkedince rahatladı. Ama karısının. ya da hayran olmuş gibi yapıyordu.

Nigân Hanım: "Ah. konuşulanları dinledi. Torunlar dedeye de sokulacaklardı galiba. Az önceki karıncayı aradı. ama karısının bu şefkatine sinirlendiği için ters bir şey söylemek gelmişti içinden. ev uzun bir süre Cevdet Bey'in hâlâ alışamadığı tuhaf bir kokuyla. Nigân Hanım bahçede gezinen torunlara seslendi. Evin içinden donuk. Sigara içmeyeceksem ne diye yaşayayım?" "Ne düşünüyorsun?" Nermin'di bu. Bu sırada Nigân Hanım şikâyetçi. derin şeyler düşündüğünü sezdirmeye çalıştı: "Hiç. ama bir şey anlayamadı. bulamadı. "Artık uyumak da olmaz!" diye düşündü. Nigân Hanım: "Canım yemekten hemen sonra da çalınır mı?" dedi. çalsın!" diyecekti. lütfen. Cevdet Bey. uyumayacağım. Refik ile Perihan fısıldaşıyor. Kahve geldikten sonra sigarasını yaktı. Sonra bu gösterişe kızarak: "Bir şey düşündüğüm yok!" dedi. Cevdet Bey. artık dibini içmeyin bari!" dedi. dokunaklı bir tavır takınmaya. ama onu fazla düşünceli bulduklarından çekinmişlerdi. Osman birşeyler homurdanıyordu. "Bir kere söyledik artık! Uykumu açmak için biraz 199 . Başını koltuğun arkasına yasladı. naftalin kokusuyla kokmuştu. neşesiz bir piyano sesi geldi. suçlayıcı bir yüzle ona sert sert baktı. "Bırak. "Sağlığım için! Peki sağlık da ne için? Daha çok yaşamak için.. Günde üç kere içtiği şu sigarayı da elinden almak istiyorlardı. "Görüyorsunuz!" Cevdet Bey önce hüzünlü. canım. değil mi?" "Hayır. "Ne için alacaklar?" diye düşündü ve kendi kendine güldü. Sonra kocasının öfkeli yüzünü görünce kendini hoş göstermek istedi: "Yatıp uyuyacaksınız. Cevdet Bey'in elindeki sigarayı işaret ediyordu. hiç!" diyerek başını salladı.sarmaşıkların bir kısmı kesilmiş. çalışacağım!" "Siz bilirsiniz!" "Tabii ben bilirim!" diye düşündü Cevdet Bey. ama caydı. Nigân Hanım to­ runlarını öperek keyiflendi. Az sonra. ama kızına sözünü biraz da Cevdet Bey onu desteklediği için dinletememişti. Anneleri de onları yukarıya uykuya yolladı. Bütün arkadaşları gibi Ayşe'nin de Taksim'deki törene katılmasını istemişti Nigân Hanım. Aslında yatıp uyumak istiyordu. bahçe baştan aşağı gözden geçirilmiş..

eşyalarımız yeniydi. ama bahçeye bakmıyordu işte. Nigân Hanım. bir kenarda yığılmış odun parçaları. Evimiz yeniydi. çalışıyorum!" diye düşündü. kendi istedi. Herkes bunun Cevdet Bey'in sağlığı için de iyi olacağını söylüyordu. boş saksılar. bütün gün yambaşında olacak diye neşelenmişti. Ka­ rarlar kendi dışında alınıyor. Burada bir köşede bakımsız otlar. rahatlamak için: "Neyse bugünlerde ortalıkta gözükmüyor!" diye söylendi ve bahçe duvarına kadar yürüdü. herkesi sevindirmişti." Tatsız bir şey hatırlayarak sıkıldı: "Evin içinde bir de o çocuk vardı: Ziya! Evet. Dönüp kestane ağacına baktı. Üzerinde yazılar kazınmış. "Adı. sözlükleri karıştırarak Latince'lerini ezberlediği çiçeklerden bazıları hemen açmıştı. hatıralarımı yazıyor. Cevdet Bey. Mısırçarşısimn yanındaki çiçekçilerden tohumlarını getirttiği. Onu ilk bu evi babasıyla gezerken görmüştü.ıhlamur ağacının altında durdu. Sonra manav dükkânı açsın diye yardım etmişti. "Çalışıyor. "Şu çocuk da bahçeyi adam edemedi!" diye düşündü. Cevdet Bey. ticari tecrübemi benden sonrakilere aktarıyorum!" Heyecanlanarak yürüyüş için ayağa kalktı. askeri okula gitti!" Sonra. ruhlarımız. sonra da nereden hatırladığını anlayamadığı bir çocuk şarkısına 200 ." Cevdet Bey. kocası ticaret dertleriyle yıpranmayacak... şirkete gitmesinin saçma olduğunu anlamıştı. her gün asansörsüz hanın altı katını çıkmayacak. "Ama bütün gün yambaşında olmuyorum. Sonra yukarı çıkıp çalışırım. gururunu koruması için bile gelip ona birşeyler sormuyorlar. Evi ilk aldığı yıllarda bahçe burada biterdi.bahçede yürürüm.. Adı da şeydi canım!" diye söylendi. sorulmadan açıkladığı düşüncelerini de her zaman bir ayakbağı olarak görüyorlardı. artık evde çalışmak istediğini açıklayarak. Artık yazıhaneye. tenekeler duruyordu. Ağacın altındaki hasır koltuklarda oturanların bakışla­ rından kurtulmak için bahçenin içlerine doğru yürüdü.. Yan duvar boyunca başka şeyler düşünmek isteyerek ve saçma sapan Latince keli­ meler. Meşrutiyet'ten hemen sonra bu yan bahçeyi satın almıştı. "Hey gidi günler hey! O zaman nasıldım? Nigân da gencecikti. Latince'ye benzeyen uydurulmuş kelimeler mırıldanarak. O da geçenlerde elini öpmüştü. kendi harcamalarının da Osman'ın denetimi altına girmesinden bir süre sonra. iki aydır hatıraları üzerinde çalışıyordu.

"Gidip yatsaydınız!" "Çalışmaya çıkıyorum. Apartmanların. "Vallahi.başlayarak yürüdü." Nigân Hanım. evliliklerinin ilk yıllarında yaptığı ve Nigân'ın çok kızdığı bir şakayı hatırlayarak elini karısının omuzuna bir pençe gibi koydu. bütün bahçenin en rüzgârsız. "Bu gövde koşamaz. Sözünden hiç döner mi? Ama uyusaydım. hâlâ kahkaha atan Osman'a dönüp: "Ne var bunda bu kadar gülecek!" dedi. Sonra bahçenin öteki ucuna bakan Nigân Hanım'a. ne diye uyumuyorsunuz? Çok rica ediyorum. Birden. aşırı harekete ge­ lemez. uyuyamayacağım!" diye düşündü.. hâlâ çocuksunuz!" Cevdet Bey neşelenmedi: "Ben yukarıya çıkıyorum!" dedi. "Yazık. "Sekizi çeyrek geçiyor!" diye düşünmedi. ne güzel rüya görürdüm!" Ağaçların altından çık­ mıştı. "Acaba bir yere mi çarptım?" diye düşündü. "Otuziki yıl oluyor!" diye düşündü. Hah.. hanım! Babam böyle derdi Nigân Hanım!" Saatine baktı: ikiyi çeyrek geçiyor. sana ne zararım olur!" diye mırıldandı. Koca Cevdet Bey hâlâ ayakta.. "Teftiş bitti!" diye düşündü. "Zeynep Teyze! Kimdi o? Bir kadındı! Vişne reçeli. başmüfettiş merkeze dönüyor.. "Ay! Ödümü kopardınız Cevdet Bey!" dedi Nigân Hanım.. Eski alışkanlığıyla vakti anlamak için ikiye altı ekleyip. en sakin yeriydi. evlerin pencerelerinde bayraklar vardı. Evin yan duvarına güneş vuru­ yordu. Kestane ağacının altında oturanlara görünmeden... Zeliha Hanım. Mutfağın köşesinde çöp tenekesi. "Teftiş bitti. kapağın üstünde de bir kedi vardı. duvarın dibinden ön bahçeye yürüdü. hah!" Birden kolunun üstünde bir ağrı duyarak şaşırdı. beni dinleyin ve biraz olsun. az sonra çıkacağı çalışma odasının altından geçti. Burası. gülünç ensesini seyrederek ağır ağır sokuldu. Birden bir hanımeli kokusu duydu. Yüreğini dinledi. hah." 20! i . Sonra arkasını dönmeden bağırdı: "Cevdet Bey. Hanım. Hafif bir serin rüzgârı sırtında hissedince. "Gençlik bayramı! Benimki de ihtiyarlık yü­ rüyüşü!" Öbür duvarın dibinden. "Ağzımdan söz bir kere çıktı.. "Kaçma kedi. Päzusunu yokluyormuş gibi öteki eliyle kolunun üst kısmını tuttu. dedim. Nişantaşı Meydanı'na bir gözattı. Cevdet Bey'i görünce kaçtı." Ciğerlerini denetlemek için yalancıktan bir öksürdü.

Masaya oturdu. kâğıtların. Mutfaktan çıkarken Nuri'ye döndü: "Saat üçte çayımı istiyorum. Seni son zamanlarda iyi görmüyorum. Saat üçü geçirirsen sen bilirsin!" Nigân Hanım'ın. "Acaba kolumu nereye vurdum?" diye düşünerek çalışma odasına girdi.. peki!." "Bir yere mi gidiyorsun sen? İşte sigaran orada bak!" "Şöyle bir çıkıyorum. kulübe.. bu yeni çay düzenini baltaladığından kuşkulanıyordu. Bulaşık tenceresine eğilmiş olan ahçıya bir kahraman gibi bakarak. Birden kapı açıldı. defterlerin arasındaki dosyanın kapağına baktı: "Yarım Asırlık Ticaret Hayatım.Cevdet Bey mutfak kapısından içeri girmişti bile. Yalnız sana şunu söyleyeyim. Belki kulübe giderim. güle güle. Dağınıklaştın. Biliyorum karın doğuracak diye sinirlisin! Hadi. birden başını kaldırdı. Birinci katta." İki ayda yalnızca bunu yazabilmişti. Zamanının geri kalan kısmı gerekli malzemeyi toplamakla ve yazdıklarını yırtıp atmakla geçiyordu.." "Nereye? Her neyse. oralarda sigara içecek!" Yemekten sonra aklına gelen şeyi hatırlayarak: "Sigara 202 ... Son yıllarda gazetelerde çok beğendiği bazı yazıları kesiyordu. Şirketle de ilgi­ lenmiyorsun.." "Allah korusun!" "Peki. ara kapıdan geçerek ikinci kata çıkan merdivenleri tırmandı.. Bu yazılardan hatıralarında da yararlanmak istiyordu. güle güle! Çok sigara içme!.. Kapıyı yavaş çek!" Kapı kapandıktan sonra Cevdet Bey hatıraların ilk kısmı için gerekli gördüğü bir defteri karıştırdı. Fotoğrafların.. "Yatmayacağımı söylemiştim. baba siz inisiniz. sinirlerine dokunmasın diye.. peki. Yemekten önce burada. belgelerin. "Bir şeyim yok hamdolsun!" diye düşündü. Merdivenleri ağır ağır çıktı. yatmadınız mı?" dedi.. Sonra bir süre eski gazete kesikleriyle oyalandı. Ne arıyorsun?" "Sigara paketimi. Tıkırtılı koca saatin önünde durup biraz nefes aldı.. "Şu hatıralarla ne yaptığımı kimse anlayamıyor!" diye düşündü. Şunu unutma ki bir gün benim başıma bir şey gelirse şirketi idare eden yalnız Osman olmayacak. Salondan.. Refik içeri girdi: "A.. "Refik nereye gitti? Yürüyüşe. Bu makalelerden birini okurken.

Geminin Çanak­ kale'den geçtiği haberi gelince peşimden koşmaya başladılar. O ölüm yatağında çıldırmış. Refik'in aklı başka yerde! Şirketi kim idare edecek?" Pencereye yanaşmış." Birden ağbisini hatırlayarak korktu. sonra gene bu yazdıklarını birisinin okumasından utanarak yırtacaktı. "Sigara içmeyeceksem. "Hayır. İttihat ve Terakki'den tabii hiç değil. Gerçekçi olabilmek.. ama ben bunu yaptım! Kolumu acaba 20. Tuhaf sözler söylüyordu. Berlin yolculuğu sırasında çekilmiş bir fotoğrafa bakarak düşüncelerini toparlamaya çalıştı. Ni­ şantaşı'na bakıyordu. "Burada refikam. ismail Hakkı Paşa ile dostluğun. ben her zaman gerçekçi oldum. ben burada. her zaman gerçekçi olabilmek çok zordur. hayır hanımım Nigân ile birlikteyiz. Orada Fuat kazandı. hareketli.içmeyeceksem ne diye çok yaşayayım?" diye mırıldandı. Yazıhaneye gideceğim. ayağa kalktı. ya­ rarlanınız.. aptal. "Herkes yaşıyor. "Ne günlerdi o günler! Şekeri getirmiştim. "İşte budur hayat! Başarmak. Marseyez'ini de işittim.. güzel bir iş yapmak. Bizde de fabrikaların kurulması şarttır. Ama vagon ticaretine Allaha şükür bulaşmadım... Bari onun paketinden bir tane kendime ayırsaydım. "Ben ne oldum. Bari yürüyüşe çıkayım. "İşte onun republique'i kuruldu. yazıhaneye gitmek istiyorum. ama onun beklediği gibi ih­ tilâlcilerden değil. ben ne oldum?" diye mırıldandı. İttihat Terakki'nin faydasını gördü!" O güzel. Resimleri teker teker çıkarıp yaymaya başladı.. koşuyor.3 . Odanın içinde aşağı yukan yürüdü. Evet işte böyle. bütün işleri ben yöneteceğim. Ya şimdi? Şurada şu kâğıt parçalarıyla uğraşıyorum! Ağbime döndüm! Hayır.. şarkılar. ben böyle mi ola­ caktım! Ben böyle zavallı saçmalıklarla uğraşmayı iş mi saya­ caktım! Birden öyle kederlendi ki.. kazanmak. Ah.. Berlin gezisi benim için çok öğretici olmuştur. Resimlerle ilgili hatıralarını yazacak. Marseyez söylüyordu. Bu fotoğrafa bakarken başka ne düşünüyorum? Fotoğraf güzel şeydir. Bir köşesine tarih atınız. marşlar söylemeye başlamıştı. ticaret ve başarıyla dolu günleri hatırlayınca neşelendi. dışarıya.. Osman bir şeyden anlamıyor. Şimdi güzel güzel içerdim. işgalci Fransız ordusundan işittim!" İşgal altındaki İstanbul'u hatırladı. Marseyez'i işitmek istemiyorum! Evet." Alışkanlıkla eski resimlerin durduğu kutuyu açtı. Al­ manya'da Krupp'un dev fabrikalarından birini gezdim.

Cevdet de nefes alamıyordu. ama bizi sevmedi gibi geldi bana. Oyalanmak için fotoğraflara bakmaya başladı.. Birden ilâcı hatırladı. uzanmış işçiler. "Nefes almalıyım!" diye düşündü. Cevdet Bey heyecanla hatırladı: "Voyvoda Caddesi'ndeki dükkân ve deponun açılış günü! Yeni komşu Anavi de kızıyla gelmişti. Osman. "Kolumun burası ağrıyor!" diye düşündü. "Yok bir şey. Refik. "O zamanlar alt kattaki eşya ne kadar başkaymış!" diye düşündü. Başka bir fotoğrafa bakayım!" Bu fotoğrafta bir kalabalık vardı. çömelmiş. Bundan önceki krizi hatırlayarak. birbirine yas­ lanmış. bundan kurtulmak için ilaç alması gerektiğini anladı. "Yüreğimmiş!" diye düşündü ve bir kalp krizi daha geçirmek üzere olduğunu. "Niye kalkmıyor?" diye düşündü. şimdi bir de bu yaştan sonra yenisine mi alışacağım?.. Bir kere depoda hamallara yardım ettiği için kolunun akşam ağrıdığını hatırladı. Sonra merdivenleri çıkan ayak seslerini duydu. başkası yapacak! Ama bu ağrı tuhaf. "Evet. "Çayım 204 . hamallar ve tezgâhtarlar vardı. Artık şart. Alt kattaki eşya. yok yok!" diye söylendi. Biz yapmazsak çünkü.... Yoksa bu?" Birden korkuya kapılarak masasına oturdu. Refik'in düğününde çekilmiş bir fotoğrafı gördü. O yatağa otuz yılda zor alıştım. yere oturmuş. Acaba benden sonra şirketi nasıl idare edecekler? Evet artık fabrika şart. ağır ağır yüreğime sokuluyor. burada bir fabrika kur­ sunlar. yatakta yatarım!" diye düşündü. Osman.. "Öğleden sonra yatarım!" Sonra nefes alamadığını anladı. yorganı mı?" Yorgan üze­ rindeydi galiba yorganın üstünde de ağbisi Nusret vardı." Fotoğrafa dikkatle baktı. Torunlar.. "Kapıyı mı. Ayşe. Hep bizden yararlandı. "Sanki ko­ lumda bir akrep var. Cevdet içinden çıkmasın diye yorganı sıkıştırıyordu. Siemens'le. "Her şey ne çabuk değişiyor da farketmiyoruz. muhasebeci Sadık ve tüccar Anaviler'den biriyle kızı ayakta duruyordu. Bu resim ne? Osman evlendiği yıl alt katta çekilmiş. Küçükken bir odaya kapatmışlardı. anlaşsınlar. "Refik masrafsız bir şey istediydi. Nermin! Şu kadım pek sevemedim. Sedef odası." Sinirlen­ memek için. Biz? Ben. Kapıyı kilillemişlerdi. Kızı görünce şaşırmıştım!" Bir başka fotoğraf daha almak istedi. Nigân. ama kutuya uzanan kolunun kalkmadığını farketti.. Şimdi Nigân yatak odası takımını değiştirmek istiyor.nereye vurdum. mesela. Arkada Cevdet Bey. Önde..

.. telâşlanmış. Uyurum.. çok yoruldun!" dedi.geliyor. Kafasını bir daha vurmamak için bütün gücüyle kasıldı ve başka gücü kalmadığını anlayarak düşündü: "Yorganın içi gibi. bunun yakışıksız bir şey olduğunu. Arkasına yaslandı." Atlatılmış kalp krizinden sonra yatakta nasıl yatacağını. Kadın bana bakıyor.. Akılsız ve şaşkın bir bakışla gülüverdi. Boynunu sıkan kravatı gevşeterek oturacak bir yer aradı. Refik dün akşamüstü eve geldiği zaman. Ceset soyulup. çay tepsisini.. Kafasını masaya vurduğunu. "Aaa. düşündü ve özür dileyen bir sesle: "Ne kadar yorulmuşum!" dedi. "Ba­ bamın koltuğuna oturuyorum da farketmiyorum!" Refik: "Evet. cenaze için her şey hazır." dedi. nereye oturmuşum!" dedi.. nefes alamadığını. yıkanıp tabuta konacağı için bütün gece ağlayan Nigân Hanimi odadan çıkarmak gerekmişti. Hiç de alışık olmadığı bir suçlulukla Refik'e baktı. Nefes? Bu bir kriz. olağanüstü bir şey olduğunu anlamış.. sonra bir şeyin farkına vardı. bağırıyor.. Uyurum. sanki sandalye havalandı ve masa yüzüne yaklaştı. "Birkaç dakikacık olsun dinleneyim!" Belirsiz bir şeyden yakınan birkaç kelime daha mırıldanıp koltuğa kendini bıraktı.. babasının ölümü üzerinden daha bir gün geçmeden güldüğünü.. başı bükülür gibi oldu. Geçtikleri sonra bana kızacaklar. sonra birkaç kere sormasına rağmen kendisine cevap vermeyen hizmetçiye öfkelenerek merdivenleri çıkmış. Yatakta yatarım. arlık tamam. bunun kötü olduğunu. Uyusaydım. Yorganın içi gibi sessiz ve karanlık!" • CENAZE Osman: "Tamam artık... yorganın içindeymiş gibi tıkandığını anladı. Hemen.. çevresini herkesin nasıl saracağını düşünüyordu ki birden. galiba. O da salonda ağbisinin karşısında oturuyordu. Az önce ikisi birlikte annelerinin koluna girerek Cevdet Bey'in yanından çıkarmışlardı. Nefes. kütüphanenin açık kapısından içeriye ağlayarak bakan Ayşe'yi görünce babasına bir şey olduğunu 205 18 ..

Nigân Hanimi ve Ayşe'yi avutmuşlar. Gene bir sessizlik başladı. sonra gelinlerle birlikte. Yalnızca ahçı Nuri'nin mutfakta çıkardığı tencere gürültüsüyle orta kattaki saatin tik-takları duyuluyordu. Sigaradan bir nefes çekti ve başı bükülerek eski durumuna dön­ dü. orada sandalyede kıvrılıp kalan babasını farketmişti. Yapılması gereken şeyleri yapmışlardı: Bayram tatilinin bit­ mesini beklemeden hemen cenazenin kaldırılmasına karar vermişler. Birden bükülen başını doğrultarak sordu: "Sadi Beyler'e telefon etmeyi unutmadın değil mi? Neslihan Hanım alınır sonra!" Refik: "Ettim. Nigân Hanım artık dün akşamki kadar güçlü ağlamıyordu. bir ara eskiden babasının böyle olmadığını. Bahçe kapısına bağlı çıngırak şıngırdadı. ama evde yoklarmış!" dedi. uzun iç çekmeler ve titreyen hıçkırıklar haykırışların yerini alır gibi olmuştu. 206 . sonra koltukta oturup da bahçe kapısına doğru bakmak isteyen herkesin eninde sonunda aynı hareketleri yapmak zorunda kalacağını düşündü. öyle bükülüp arkaya yaslanan gövdesini görünce önce ona acımış. Osman da sigara içiyordu. gövdeyi birkaç saat içerisinde kurutup küçülttüğünü düşünmüş. zavallı ve kuru olduğunu farketmiş. evin içinde dehşete kapılmış bir kedi gibi dolaşan korku ve telâşı yumuşatmaya çalışmışlar. Babasının sandalyede. sonra yapılması gereken şeyleri düşünmeye başlamıştı. kısa da olsa sus­ kunluklara başlamış. babasını değil. sabahın daha da artan başsağlığı ziyaretçilerinin doldurduğu saatler içinde ilk defa kendi kendine kalıyor. Osman: "Bir daha etse miydik acaba?" diye homurdandı. sigara içiyordu. küçük torunlara yatmalarını söylemişler. teker teker sökün eden ziyaretçileri karşılamışlar. gazetelere telefon edip ölüm ilanını yazdırmışlar. bütün gece oradan buraya sigara içerek koşmuşlardı. sonra gövdenin ne kadar küçük. Refik bu uzun ve yoğun gecenin.hissederek korkmuş. Sabahki ziyaretçilerle birlikte. Refik ağbisinin babasına özgü hareketlerle dışarı baktığını gördü. ölümün. geçen günü düşünüyor. sonra. Koltuğa iyice yaslanmıştı. Osman başını kaldırıp tül perdelerin arasından dışarı baktı. Osman ile akrabaları aramışlar.

" Sonra kendini tutamayarak döndü ve gene suçlu bir yüzle Refik'e bakıverdi. Refik dışarı çıktıktan sonra. kıpırdandı. sigara içiyorum. çekmelerini gösterdiği ve herhalde onun için bir değeri ve anısı olan bu şeyden güç aldığını anladı." dedi. N igân Hanım'ı da görmeden. Soi ıra haykırışlar. Suçluluk duymam gerektiğini dü­ şünüyor. Osman: "Son Posta'daki ilânı okudun mu?" diye sordu. 207 . birkaç saniye ayakta kıpıdamadan durdu. "Yanında da torun­ larından biri var!" Mebrure Teyze'nin kocası altı ay önce uzun böbrek ağrıları sonunda ölmüştü. Bahçe kapısından girenler evin kapısını çalmışlar. işlemeli tabak ya da bardaklardan biı i olmalıydı bu şey. Sonra şöyle düşündü: "Burada oturuyor.Osman: "Mebrure Teyze geliyor. yukarı kata çıkan merdivenlerin eşiğinde ağlamaya başlamıştı. iç çekmeler. vergi memurlarıyla uğraşmadan orayı biz kendi aramızda hal­ ledelim!" Merdivenlere doğru yürürken ekledi: "Bunu sana söylemem gerektiğini düşündüm. saygısızlık olur mu?" Sigarasını sinirli hareketlerle söndürerek ayağa kalktı. sonra galiba kararını verdi: "Babamın bankadaki kasasının anahtarını aldım. ama^bunun ne olduğunu çıkaı amadı. Oradaki vazolardan. Refik: "Sen bilirsin!" dedi." Merdivenlerde bir gürültü oldu. Ağbisiyle birlikte koluna girerek kadını merdiv enlerden çıkardılar. merdivenlere koşan ahçının arkasından baktı. Mebrure Hanım Nigân Hanım'ın sessiz sessiz hıçkırdığı odaya girince önce bir şey anyormuş gibi çevresine bakındı. Refik oraya gidince. İçerde Osman'ın sabah bulup çıkardığı. Noterlerle. ya da içinde duran bir şeyi işaret ettiğini i . ahçı Nuri mutfaktan çıkmış merdivenlere koşuyordu. anlaşılamayan sözler duyuldu. kadının oradaki bir dolabın üzerinde. Refik annesiyle Mebrure Teyze'nin birlikte ağlayacaklarını düşündü. Osman. bir şeye karar veremiyormuş gibi tedirgin. "Her şeyi yanlış yazmışlar. Galiba I 1 . hiçbir şey duymuyorum. babasının cesedinin yattığı odanın kapısında bir süre durdu. Böyle şeylere dikkat etmeyi ne zaman öğrenecekler? Bir ölüm ilânında da dikkatsizlik. sonra istediği şeyi bularak titredi ve bir haykırışla Nigân Ham m'a sarıldı.brure Teyze buraya kendi acısını tazelemeye gelmişti: Ölüyü de.

Odaya girdi. Onların içerde ne yaptıklarını açık seçik hiç düşünmemiş. Amcalarını görünce kıpırdandılar. Aceleyle söyledi: "Tamam. Onlara gülümsemeye çalıştı: "Hadi. Cemil'le Lâle pencereden dışarı bakıyorlardı. Perihan bir şey söyle­ meden: "Çok rica ediyorum. arada bir ağladıkları yüzlerinden belli oluyordu. tamam. Galiba ağlaya ağlaya uyuyakalmıştı. Sonra Perihan'ın gözlerinin kızarık olduğunu farketti. Cemil'in yüzü buruşmaya başladı. Üst kata çıktı. Nermin: "Ben de aynı şeyi söylüyorum. Düşüncesini desteklemesi için Nermin'e baktı. gelmesin!" dedi. Refik bu korkunç çıkıntıyı görünce her zamanki gibi endi­ şelendi. Perihan yatakta sırtüstü yatıyor. yanında Nermin bir gazeteye bakıyordu.böyle zamanlarda yapılması gereken işleri yapan iki ihtiyar olduğunu biliyordu. oynayın biraz!" dedi. Bunlardan biri kapının açıldığını duyunca döndü. galiba. Nermin. şimdi bitiyor!" Refik ona başını sallayarak kapıyı kapadı. ama hiç susmadı!" Refik odadan çıkarken Perihan'a sert seri: "Sen gelme. Yalakta upuzun yattığı için şişkin karnı. Yastığa gömülmüş olan başı hareketsizdi. Cemil yüzünü biraz daha buruşturdu. Sakallı bir ihtiyardı. Çocukları yolladım yanına. yaptıkları şeyi gözünün önünde hiç canlandırmamıştı. olduğundan da büyük gözüküyordu. acele acele bir şeyler yapan iki adam gördü. Refik: "Eyvah ağlayacak!" diye düşündü. Yatağın başında beyaz ve uzun bir nesneye eğilmiş. ama bir şeyden korktukları. Perihan'ı düşündü. cenazeye gelme sen!" diye ekledi. sonra yıkadılar. siz bahçeye çıkın. elinde bir ip parçası vardı. Kapının önünde dururken çekinerek bunu ilk defa düşündü: "Babamı soydular. Refik'i görünce gazeteyi bıraktı. Sinirli bir sesle: "Sen ağlamışsın!" dedi. Sonra iki hızlı adım 208 . tamam mı gelmeyeceksin!" dedi. kefene sarıyorlar!" Aynı şeyi bir daha düşünmekten korkup kapıyı açtı. "Ayşe de gelmese iyi olur! O da çok kötü çünkü. Yandaki odaya girdi. Perihan'ı işaret etti: "İyi değil galiba!" Perihan: "Bir şeyim yok! Yalnız demin kustum!" dedi. Burada da yatakta Ayşe yatıyordu.

atıp kendini yatağa, Ayşe'nin yanma attı: "Ben ölmek istemi­ yorum, ben ölmeyeceğim!" dedi veağlamaya başladı. Odaya Emine Hanım girdi. Çocuğun başını okşadı: "Ağlama, küçük bey. Sen çocuksun, daha ölmezsin!" dedi. Sonra Refik'e dönüp "Osman Bey sizi aşağıya çağırıyor. Misafirler var!" dedi. Refik odadan çıkarken hizmetçi kadın: "Vah bu başımıza gelenler bizim..." diye inledi, ağlamaya başladı. Refik, merdivenleri inerken, "Bu başımıza gelenler?.." diye mırıldandı. Salona girdi. Osman'ın karşısında bir adam vardı. Elinde bir kasket tutuyordu, koltuğa tam oturmamış, köşesine ilişmişti, yere bakıyordu. Refik yaklaşırken anladı: Depoda çalışan işçilerden biriydi. Onun yanında bir başkası daha vardı. Eli kasketli iki tanesi de köşedeki sandalyede oturuyordu. Depolar bayram tatillerinde bile çalıştığı için haberi almış olmalıydılar. Refik'i görünce hepsi ayağa kalktılar. Aralarında en yaşlı gözükeni en öne çıktı, Refik'e sarıldı, dokunaklı ve tok bir sesle birşeyler söyledi, ama Refik anlayamadı. "Duygulanıyorum, ama gözümden yaş gelmeyecek!" diye düşündü. İkinci adamın yüzünü hatırlayamadı. Biraz sonra sigara içeceğini düşündü. Üçüncüyü hemen çıkardı, arada bir evin işleri için oraya buraya da giderdi, ter ve tütün kokuyordu. Bunu farkettiği için utanarak dör­ düncüsüne daha sıkı sarıldı, birşeyler mırıldandı. Sonra onlar gibi bir sandalyenin köşesine ilişti. Osman: "Depolarda çalışan arkadaşlar temsilci seçmişler, başsağlığı diliyorlar!" dedi. "Öbürleri camiye geliyorlarmış!" işçilerin en yaşlısı: "Cevdet Bey büyük adamdı!" dedi. "Eli­ mizden tuttu. Yirmi senede bir tek kötülüğünü görmedim, bir tek haksızlığını duymadım." Osman: "Babam da sizi, hepinizi çok severdi!" dedi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Osman hamallardan birine sordu: Ankara'ya yollanacak sandıklar kapatılmış mıydı? İhtiyar alçak sesle karşılık verdi. Osman karşılıktan hoşlandığını gös­ termek için başını salladı. Sonra gene bir sessizlik oldu. işçiler, kısa bir süre daha, kendilerini saran yabancı eşyaya bakmaktan, yakışıksız bir şey yapmaktan korkarak oturdular. Sonra sessiz ve saygılı, yanlış bir yere basmaktan, bir şeye do­ kunmaktan çekinerek çıktılar. Refik yakmak istediği sigarayı
209

yaktı. Osman, Emine Hanimi çağırıp pencereleri açmasını, odayı havalandırmasını söyledi. Öğleye doğru arabanın geldiğini söylediler. Teşvikiye Camii'ne götürülecek tabut arabaya taşınırken oradan buradan yetişenler oldu. Komşular, bahçıvanlar, tanıdık gençler, bazı mahalle ar­ kadaşları yardım ettiler. Birkaç hıçkırık duyuldu, bir iki genç gelip Refik'e sarıldı. Sonra Nigân Hanım da beşyüz metrelik yolculuğa dayanamayacağı için bir taksi çağrıldı. Pırıl pırıl bir mayıs güneşi vardı yukarıda. Tatildi, geçen bir tramvayın alnına küçük bayraklar asılmıştı, gökyüzünde neşe vardı. Nigân Hanım sarmaşıktı bahçe duvarına yaslanmış, büyük oğlunun koluna girmişti. Üzerinde siyah bir palto, başında siyah ve tüllü bir şapka vardı. Nigân Hanım bir keresinde tartışmaya ve geleneklerine çok düşkün bir akrabaya cenaze törenlerinde koyu elbise giy­ menin Hıristiyanca bir davranış olmadığını, yalnızca bir saygı ve ağırbaşlılık işareti olduğunu söylemiş, gururla gözlerini kırpmıştı. Refik annesinin yüzünde şimdi nasıl bir anlatım ol­ duğunu göremiyordu. Şapkadan sarkan tül, çünkü yüzünü ör­ tüyordu. Osman'ın yüzünde ise sabır gözüküyordu. Başını hafifçe yukarı kaldırmış, gözkapakları düşmüştü. Galiba, açık pencere­ lerden, karşı kaldırımdan, meydanın öbür köşelerinden kendisini seyreden Nişantaşlılar'a, ölüme, sonsuzluğa, hayata ilişkin birşeyler düşündüğünü, gökyüzüne bakarak göstermek istiyordu. Sonra evin kapısından cılız bir hıçkırık sesi geldi; herkes anladı, ama kimse bir şey yapamadı: Ayşe'ydi. Emine Hanım koluna girmiş, onu torunlarla birlikte bahçeye çıkarıyordu. Geciken taksi kal­ dırıma gürültüyle yanaşınca kıpırdadılar. Refik taksiden inince annesinin koluna girmedi. Nigân Hanım şapkasını çıkarmış, başörtüsü takmıştı, kolunda Osman vardı. Ağır ağır camiye doğru yürüyorlardı. Caminin avlusu kalabalıktı. Ağaçlar açmıştı. İnsanlar avluya yayılmışlardı. Avlunun girişinde işçiler vardı. Galiba, şimdi kendilerine yapacak fazla bir şey düşmediği için canları sıkılıyordu. Sigara içiyor, çevrelerini seyrediyorlardı. Sonra yazıhanede çalışan memurlar vardı: Muhasebeci Sadık bir ağacın dibinde karısının kolundaydı, çocuklarını da getirmişlerdi. Sadık, Nigân Hanimin elini öperken karısı patronun karısını dikkat ve saygıyla süzdü. Refik kala2/0

balığın arasında Muhittin'i gördü. Cami duvarına yaslanmış çelenkleri inceliyordu. Arkasında Cevdet Bey'in Haseki'den akrabaları vardı. Çok kalabalık değildiler, Teşvikiye Camii'ne, ramiyi çeviren kalabalığa, çevredeki yeni apartmanlara çekinerek bakıyorlardı. Evlerin balkonlarında bayram bayrakları ve me­ raklılar vardı. Pencereler bahar sıcağına ve tatile açılmıştı. Yoldan bir tramvay daha geçiyordu. Pencerelerinden yolcular avlunun kalabalığını seyrediyorlardı. Caminin ağzında Nigân Hanım'm akrabaları vardı. Kravatlı, ceketli ve hepsi koyu elbiseli ve ağırbaşlı insanlardı bunlar. Nigân Hanım onlara yaklaşınca rahatladı, oğlunun kolundan çıktı, sonra ablalarından birine Türkân Hanım'a sarıldı, çevrelerinde bir sessizlik oldu. Sonra Şükrü Paşa'nın öbür kızı Şükran da geldi. Üç kızkardeş bir­ birlerine sarıldılar. Osman teyzelerinin yanma gitti. Sonra Seyfi Paşa geldi, yanındaki uşağı çekiştirerek Nigân Hanım'a sokuldu. Nigân Hanım onun elini öpecekti galiba, ama bugün böyle bir şey yapmamaya hakkı olduğunu anladı. Seyfi Paşa Refik'i görünce alışkanlıkla suratını astı, sonra yakınlık göstermesi gerektiğini anladı galiba ve gülümsedi, ama gülümsemesi ölçülüydü, uy­ gunsuz değildi. Refik bu kalabalıktan biraz çıkmaya karar verdi. Sait Nedim Bey'i gördü. Yanında kızkardeşi Güler vardı. Refik onun nasıl bir kadın olduğunu merak etti. Hava iyice sıcaktı, güneş artık bahar güneşi değil, yaz güneşiydi. Yüzlerde ter damlaları gözüküyordu. Yüzlerde sabır da gözüküyordu. Refik cami duvarına doğru yürürken Fuat Bey'i gördü. Karısı Leylâ yanındaydı, çok üzgündüler. Refik onların ne kadar üzgün ol­ duklarım gördüğünü, bu perişan halleriyle Cevdet Bey'i ne kadar sevdiklerini kanıtlamış olduklarını göstermek istedi, ama bunu göstermek için yapılması gereken şeyi bulamadı. Yalnızca başlarıyla "Bizi, babamı ne kadar sevdiğinizi anladım, artık yeter, üzülmeyin!" diyerek onlara başını salladı. Sonra babasının bazı iş arkadaşlarını gördü. Bunlardan birkaçı saygılı, sakallı bir ihtiyarla konuşuyorlardı. Galiba bu ihtiyar da bir paşaydı, ama uzak bir akrabaydı, Refik kim olduğunu hatırlayamadı. Refik'in Sirkeci'den tanıdığı başka tüccarlar ve bankacılar da vardı. Bunlar biraz sıkılmış gibiydiler, yüzlerinde, "şu tatil sabahı o gazete ilânını neden okuduk sanki!" diye bir anlatım vardı. Güneş de
211

cami avlusunu gittikçe kızdırıyordu. Tüccarların arkasında çelenkler vardı. Muhittin'i demin burada gördüğünü düşündü, çelenkler üzerindeki yazıları okudu: "Fuat Güvenç ve Ailesi... Tesisat-ı Elektrikiye... İş Bankası Sirkeci Şubesi... Bazaar de Levanı Anonim Şirketi... Anavi Ailesi." Sonra Muhittin geldi, Refik'e sarıldı, ne kadar ciddi, ne kadar üzüntülü olduğu anlaşılmıyordu. Birlikte dönüp gene çelenklere bakmaya başladılar. Birbirlerinden rahatsız oluyormuş gibiydiler. Galiba Muhittin söyleyecek bir şey arıyor, ama bulamıyordu. Sonunda çelenk yollamanın bizde de artık alışkanlık olduğunu söyledi. Bundan ne hoşnuttu, ne şikâyetçiydi, öyle söyleyivermişti. Refik de iki yıl önce bu alışkanlıkla birlikte Nişantaşı'nda bir çiçekçi dükkânının açıl­ dığını söyledi. Arkalarındaki kalabalığın uğultusunu, fısır fısır konuşan, bir rezalet, ya da savaş çıkmış gibi endişelenen, sonra bakışlarıyla, tavırlarıyla ve elbiseleriyle kelimelerinden daha çok şey söyleyen kalabalığın uğultusunu dinleyerek sustular. Refik böyle yapmasının daha yerinde olduğunu düşünerek, Muhittin'in yanından ayrıldı, caminin ağzına yürüdü. Gene, bazı paşaların, sefirlerin arasına girdi: Annesinin akrabalarıydı. Nigân Hanım oğlunu küçükken bu insanların oturduğu konaklara götürürdü, onlar da Refik'i severler, okşarlar, gülümserlerdi, ama hiçbir zaman o "iade ziyaret"lere gelmezlerdi. Şimdi de Refik'e gülümsüyorlar, ya da sevgiyle bakıyorlardı. Refik, "Çocukken beni çok sevimli bulurlardı!" diye düşündü. "Acaba şimdi nasıl buluyorlar?" Kızkardeşlerinin koluna giren annesini seyrederek bir süre hareketsiz durdu. Avlunun girişinde ağaçların oradaki işçiler de hareketsiz duruyorlardı. Dönüp camiye biraz daha sokuldu. Sonra sütunların üstüne, mermer alınlığa iliştirilmiş olan bir tuğrayı gördü. Abdülmecit'in tuğrasıydı. Bir hareket oldu. Osman kardeşine yaklaştı ve sordu: "Namaza gelmiyor mu­ sun?" "Namaz?" diye düşündü Refik. Başını salladı. Ayakkabılarını nasıl çıkaracağını düşündü. Eskiden camiye her gelişinde bunu düşünürdü. Eskiden hizmetçilerle, bir de bayramlarda babasıyla gelirdi buraya. Ayakkabılarını bir şey düşünmeden acele acele çıkardı. İçerisi serin ve loştu, küf ve halı kokusu vardı. "Aptes
212

almam lâzımdı!" diye düşündü, ama galiba Osman da almamıştı. Sonra kalabalık hızlı hızlı toplandı. Herkes elini göbeğinin üstünde birleştirerek bekledi. Refik, Osman'ın yanında olduğunu gördü. Yüzünde gene kibirli bir anlatım vardı; başını dik tutuyor, insanlara değil, onların üzerindeki bir noktaya, mihrabın mermer kakmalarına bakıyordu, ama ayağında ayakkabı olmadığı, çorapları gözüktüğü için bu kibirli tavrı tuhaf duruyordu. Refik dönüp baktı: Arka sıralarda yeralan bahçıvanların, kapıcıların çoraplı ayakları tuhaf değildi. "Onlar buraya yakışıyor!" diye düşündü. Sonra namaz başladı. Refik "Babam öldü," diye dü­ şündü ve önündeki adamın ensesine bakarak yaptıklarını tek­ rarlamaya başladı. İnanmadığı halde bu hareketleri yapmasının, yere eğilip kalkmasının doğru olmadığını düşündü, sonra dü­ şünmek istemedi ve "Babam öldü!" diye mırıldandı. Aynı şeyleri birkaç kere daha mırıldandıktan sonra namaz bitti. Yeniden güneşe çıkıldı. Refik tabuta doğru dalgalanarak toplanan, ha­ reketlenen kalabalığa katıldı. Güneş cayır cayır caminin avlusunu yakıyor, tabut orada duruyordu.

SICAK VE BEBEK
Refik basamaklara parmaklarının ucuyla basıyor, neşeyle dü­ şünüyordu: "Perihan bu saatte beni karşısında görünce ne düşünecek kimbilir?" İkinci katın sahanlığını dönmüş, üçüncü katın merdivenlerini çıkıyordu. Saatin tıkırtısından başka bir şey duyulmuyordu. "Hâlâ kimse beni farketmedi! Demek, eve hırsız böyle tıpış tıpış girse ruhları bile duymayacak!" Terlediğini farkederek durdu. Odanın kapısını hafifçe araladı. Perihan'ı gördü. Bebeğin yatağının yanındaki sandalyede gazete okuyordu. Okuduğu şeye pek değer vermiyormuş gibi bakıyordu: Kelimeleri ve cümleleri okuyordu, ama başka şeyler düşünüyordu galiba. Refik onu sevimli buldu. İçinden gülmek geldi, sonra birden kararını verdi: "Böh!" diye bağırarak içeri girdi. "Korktun mu?"
213

"Yoo, korkmadım!" dedi Perihan. "Ama çocuğu uyandıra­ caksın!" Gözucuyla yatağa baktı, çocuğun uyanmadığını gördü. "Sen işe gitmedin mi?" "Gittim, geldim!" "Hasta filan mısın?" Refik: "Turp gibiyim!" dedi. Sonra heyecanını göstermek istedi: "Geldim, geldim, geldim! Şaşırdın mı?" Perihan bir şey söylemiyor, sorarak bakıyordu. Refik, "Galiba hiç hoşlanmadı beni görmekten!" diye düşündü. "Biraz şaşırdı, merak ediyor. Suçüstü yakalanmış gibi gözüküyor. Çocuğu uyandırmamdan korkuyor!" "Öyle geldim işte. Osman ile yazıhaneye girdik. Baktım, çok sıcak, eve dönmeye karar verdim! İyi ettim değil mi?" "İyi ettin!" dedi Perihan. "Çok sıcak, değil mi?" "Yaa... Kavruluyor ortalık. Milletin sinirleri üzerinde. Dönüşte tramvayda biletçiyle bir kadın kavga ettiler. Bu saatte böyle heyheylenirse artık öğleden sonra..." "Saat kaç?" "Onu yirmi geçiyor." "Ne kadar çabuk gidip gelmişsin!" "Çabuk değil mi? Odama girdim. Birden aklıma geldi: Dönüp Osman'ın odasına girdim, 'Ben pek iyi değilim, eve gidiyorum!' dedim. Biraz şaşırdı galiba." Gülmeye başladı. "Suratını göre­ cektin! Nen var diye bile sormadı!" "Bir şeyin yok değil mi?" "Yok, diyorum ya... Biraz belki aklımdan zorum var!" Uzanıp Perihan'ı yanağından öptü. Perihan: "Bak belki bu doğru olabilir!" dedi. "Bir tuhafsın zaten bugünlerde." Refik, "Tamam, anlamıştım, hiç de hoşuna gitmedi beni görmek!" diye düşündü. "Yalnız oturmak istiyordu, tasarıları, yapacak işleri vardı herhalde." "Senin bir işin var mı şimdi?" "Yoo. Ne işim olacak ki. Çocuk da uyudu!" Birlikte yatağında uyuyan bebeğe baktılar: Kırk günlüktü, ama şimdiden koskocaman bir şey olmuştu. Refik kızının ileride iriyarı olmasından korkmaya başlamıştı. "İkimiz de zaten uzun boy214

luyuz!" diye düşündü ve endişelenir gibi oldu. Kızları Cevdet Bey'in ölümünden on gün sonra doğmuştu. Bu iriyarı kıza, bir de Melek adı vermişlerdi. Bu Refik'in eskiden düşündüğü bir şeydi. Bebeğin çıplak bacaklarındaki kızarıklıkları gördü. "Cibinliği niye örtmedin?" "Biraz hava alır diye düşündüm." Bir sessizlik oldu. Refik yatağın köşesine oturdu. Laf olsun diye: "Amma sıcak yahu!" dedi. "Bir haftadır böyle. Bütün temmuz böyle geçecekse..." Perihan: "Keşke Ada'ya gitseydik!" dedi. "Canım nasıl gidebilirdik ki? Senin kucağında çocuk... Sonra babam yeni ölmüş!" Perihan boynunu büktü: "Haklısın! Düşünmeden öyle söyleyivermiştim zaten." Refik: "Evet, şimdi Ada'da olsaydınız siz, belki iyi olurdu, ama artık olmaz!" dedi. "Hem annem de Osman da istemiyorlardı ki." "Biliyorum, biliyorum!" Gene bir sessizlik oldu. Refik endişeyle: "Sahi yapacak bir işin yok muydu?" diye sor­ du. Perihan: "Yoktu diyorum ya!" dedi. "Aklında ne var merak ediyorum doğrusu!" "Nasıl ne var?" "Hayır, yapacak neyim olabilir ki? Ne düşünüyorsun?" "Haa! Hiç, hiç!" dedi Refik. Perihan'ın yere attığı gazeteyi alıp karıştırmaya başladı: "Hiçbir şey yok!" Gelişigüzel gazeteyi okumaya koyuldu: "Tifo vakaları karşısında resmi tedbirler. Rus-Japon anlaşmazlığı halledildi. Fransız komiseri bugünlerde Hatay'a gidecek ve..." Sabah yolda da bunları okuduğunu ha­ tırladı. Perihan'a baktı. Sandalyesinde öyle kıpırdamadan otu­ ruyordu. "İstersen bu pazar gidelim Ada'ya!" dedi Refik. "Yok, canım! Üç saat gidiş, üç saat geliş. O telâş ve curcuna da cabası. Çocukla kim meşgul olacak?" "Nermin bakar. Emine Hanım var. Bu evde insan sıkıntısı mı çekeceğiz?"
215

"Yok, yok, laf olsun diye söyledim! Zaten canım hiçbir şey istemiyqr! Bu sıcakta konuşmak bile yorucu!" "Öyle! Sana aşağıdan, buzdolabından bir şey getireyim mi? Söyleyeyim de Nuri'ye bir limonata yapsın!" "Nuri yoktur ki. Alışverişe, kahveye, bir yere gitmiştir. Hem canım bir şey çekmiyor!" Refik neşeyle: "Biliyor musun, benim geldiğimi kimse gör­ medi!" dedi. "Çıngırak çalmasın diye duvann üzerinden atladım. Arka kapı^Jiıutfak kapısı açıklı. Hırsız girse hiç kimsenin ruhu bile duymayacak!" Perihan cevap vermedi. Sandalyeden kalkıp komodinin küçük taburesine oturdu. Bunu yaparken birkaç dikkatli adım atması gerekmişti. Çocuk için yeni alınan küçük karyola odaya konunca eşyaların yeri değişmiş, zaten pek fazla büyük olmayan oda tıkış tıkış dolmuştu. Refik Perihan'a bakıyor, bir şey söylemesini bekliyor, neşesinin söndüğünü farkediyordu. Bir süre sonra: "Zaten bu cıvık halim de çok gülünçtü!" diye düşündü. "Demin bir şey diyordun. Bugünlerde bir tuhafmışım?" "Bilmem! Önemli bir şey değil. Aklıma geldi de söyledim!" "Canım, çekinme, söyle." "Ne bileyim, tuhafsın işte!" Perihan bir süre kendi kendine mırıldanarak kelime aradı. Sonra: "Dengen!" dedi. "Eski dengen yok üstünde. Belki yanıhyorum. Aklıma geldi, söyledim!" Refik, "Demek dengesizleştim!" diye düşündü. Son günleri gözden geçirdi: "Ne yaptım?" Belki biraz fazla içki içtim. Surat astım! Abuk sabuk konuşur oldum, ama bunlar o kadar önemli mi? Başka ne yaptım?" Düşünüyor, aklına başka bir şey gel­ miyordu. Biraz utanarak: "Babam öldü!" dedi. Perihan: "Haklısın!" diye mırıldandı. Refik heyecanla: "Sonra bir kızım oldu!" dedi. "Şaşkınım herhalde!" Perihan: "Kızm olması niye seni şaşırttı?" dedi. Başını hafifçe yukarı kaldırmıştı. Refik boş bulundu: "Şaşırttı işte! Bir çocuğum olacağı hiç aklıma gelmezdi. Kanlı canlı bir çocuk! Tuhaf bir şey..." Yatakta yatan çocuğa bakmamaya dikkat ederek "Beklenmedik bir şey, canım, anlaşana!" dedi. Sesinin perdesinden korktu, ama ekledi:
216

"Bir yığın sorumluluk!" Perihan ses çıkarmıyordu. Ne düşündüğü de anlaşılmıyordu. Refik bir haksızlığa uğradığını düşünerek, birdenbire: "Ben bundan sonra işe gitmeyeceğim!" dedi ve şaşırdı: "Bu kadar da değildi yahu aklımdaki!" diye düşündü, ama içinde şimdi böyle bir şey söylemeye, yalnız söylemeye değil, yapmaya da hakkı varmış gibi bir duygu vardı. Bu hakkı nereden çıkardığını bilmiyordu, ama bu duygunun varlığından emindi: "Hayatımda başka şeyler de olsun istiyorum artık!" diye bağırdı. Başka şeyler söylemekten de korktu. Perihan: "Ne olur bağırma, çocuk uyanacak!" dedi. "Sonra uyutmak öyle zor oluyor ki!" Yataktaki çocuğa bakıyordu. Sonra döndü sordu: "Nasıl başka şeyler istiyorsun?" Refik: Bilmiyorum!" dedi. "Babam öldükten sonra çok dü­ şündüm, ne yapayım diye, aklıma fazla bir şey gelmiyor... Artık böyle olmaz. Birşeyler yapmam lâzım!" ' Perihan: "Artık işe gitmeyecek inisin sahiden?" dedi. "Bütün gün evde mi oturacaksın?" Yerinden kalkıp çocuğa yaklaştı. Bebek kıpırdanıyordu, Perihan endişeyle başını ona yaklaştırdı. Refik karısının dikkatli, çocuksu yüzünü yandan görüyordu. "Eninde sonunda gene gideceğim tabii işe!" dedi. Bu geri dönüş için Perihan ile gözgöze gelmeyeceği bir zamanı seçmişti: "Bu evde yaşadıkça o yazıhaneye gitmem şart. Ama birşeyler de yapmak istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Bana yardımcı olabilirsin!" Perihan'ın hâlâ çocuğa baktığını görünce öfkelendi: "Ama sen nasıl yardım edebilirsin ki bana? Daha çocuksun sen!" Perihan döndü: "Sana dengen kalmadığını söylemiştim!" dedi. Refik, "Dengem kalmamış, dengem kalmamış," diye düşündü. "Haklı. Ben de haklıyım. Zeki, ama çocuktur Perihan! Dengem kalmamış... Ne yapayım ben?.. Bu ev, ayıp olmasın diye gittiğimiz yazıhane... Ne yapayım ben?" "Biraz okumak, ciddi ciddi okumak ve düşünmek istiyorum!" dedi. Perihan: "Sen bilirsin!" diye mırıldandı. Gene bir suskunluk oldu.
2/7

Refik: "Amma sıcak yahu, amma sıcak!" dedi. Perihan sessizce: "Evet!" dedi. Gene sustular. Refik düşünmeye koyuldu: "Yazıhaneden kaçtım. Hava çok sıcak. Bir şey yapmak gerektiğini anlıyor ama bunun ne olduğunu bulamıyorum. Şunlar yapılabilir: Bir: Program ve disiplinle uzun bir süre okumak; iki: Birşeyler yazmaya kalkışmak; üç: Şirketteki payımı Osman'a satıp, evden ayrılıp, mühendislik yapmak; dört: Perihan ile bir Avrupa seyahatine çıkmak. Ama bu sonuncusunu yapamam, çünkü çocuk var. O zaman beşincisi şu oluyor: Tek başıma bir geziye çıkmak. Bunun için de bir bahane bulmak lâzım. Hava çok sıcak!" Birden, yalnız çeneleriyle değil, bütün gövdesiyle gerine gerine esnedi. Perihan: "Ohoo!" dedi. "Senin şimdiden uykun geldi galiba!" Gülüyordu. Refik karısının yüzünde sevgi görünce sevindi, ama keyfi kaçmıştı bir kere: "Hayatıma bir anlam vereceğim!" dedi. Perihan gene gülerek: "İyi edersin!" dedi. Neşelenmek sırası şimdi onundu. "Böyle yaşanmaz. Anlıyorsun beni değil mi? Hak veriyorsun değil mi? Böyle yaşanmaz çünkü ! " "Veriyorum, tabii veriyorum!" "Ne yapayım peki? Ne dersin?" Perihan umutsuz, ama neşeli: "Bilmiyorum!" dedi. Kelime odada bomboş tınladı. Refik, "Bilmiyormuş!" diye düşündü. "Ne yapayım? Bari böyle boş boş oturacağıma kütüphaneye bakayım..." Yataktaki çocuk ağlamaya başladı. Per han: "Hah, işte uyandı!" dedi. "Olacağı da buydu zaten!" Çocuk uyanmıştı, ama Perihan'ın canı sıkılmamıştı. Beklediği ve istediği şey başına gelmişmiş gibi keyifliydi; çocuğu inceli­ yordu. Bir süre inceledikten sonra başını kaldırarak: "Anladım, bu gene kakasını yapmış!" dedi ve çocuğu kucaklayarak havaya kaldırdı. Havaya atıp tutuyormuş gibi birkaç kere yukarı aşağı oynatılınca yüzü ekşimiş olan çocuk gülmeye başladı: Refik: "Bak, bak, beni gördü gülüyor!" dedi. "Babasını tanıdı." "Attın işte şimdi kıtırı! Daha annesinden başka kimseyi ta218

mmıyor!" Perihan çocuğu yatağının yanındaki küçük masaya yatırıp soymaya başladı. Refik: "Hayır, beni tanıdı. Babası gibi çok zeki olacak!" dedi. Perihan: "Oooh maşallah, iyi de doldurmuşuz altımıza!" dedi. Çocuğu soymuş, küçük gövdeye gene başını yaklaştırmıştı. Refik ayağa kalkıp Perihan'ı bu kadar neşelendiren şeyi ya­ kından görmeye gitti. Ama çocukla Perihan'ı birlikte gülerken görünce gene haksızlığa uğramış gibi bir duyguya kapıldı. Bu duygudan korkarak acele acele söyledi: "Ben aşağı iniyorum. Kütüphajıede çalışacağım!" Perihan kirli bezleri topladı. Sonra bebeğin küçük elini ya­ kalayıp salladı: "Hadi, babaya selâm ver. Babaya selâm ver ba­ kalım!" "Kütüphaneye inip çalışacağım!" "Ama kütüphanede annen vardır şimdi." Refik hatırladı: Babasının ölümünden sonra annesi vaktinin çoğunu kütüphanede geçirir olmuştu. Bütün gün burada otu­ ruyor, eski fotoğrafları karıştırıyor, ağlıyor, arada bir de aklına eserse namaz kılıyordu. Nigân Hanım kütüphanedeki eşyaların yerini de değiştirmiş, duvardaki resimleri kaldırmış, bir zamanlar Refik'in arkadaşlarıyla poker oynadığı bu küçük odayı mescide çevirmişti. Refik: "Sahi ya, unutmuştum!" dedi. Canı sıkılmıştı. "Ama son zamanlarda sokağa çıkmaya başlamıştı değil mi?" diye ekledi. "Belki bugün Ayşe'yle çıkacaklardı." Refik geri dönüp gene yatağın kenarına oturdu: "Annemi biliyorum: Bu böyle çok uzun sürmez. Gene her zamanki hayatına dönecektir. Sonra namaz kılması da çok tuhaf. Annem bir şeye inanmaz ki. Oruç tutuyor diye Nuri'yle alay eder!" Perihan: "Öyle!" dedi. Kucağına aldığı çıplak çocuğu mın­ cıklayarak güldü: "Hadi, kızım, biz gidip şimdi bıcıbıcı yapa­ lım!" Perihan çocukla çıktı. Refik, "Ne yapıyorum ben?" diye dü­ şündü. Kendini yalnız ve gevşek buluyordu. "Karım, kızım!" Aynı şeyi birkaç kere daha mırıldandı. "Kütüphaneye iner, bir-iki kitap alır, sonra aşağıda okurum. Ama koskoca evde oturacak bir oda da yok. Üç katlı evde kümes gibi bir odaya
219

tıkılmışız... Zaten bu zamanda, böyle bütün ailebir evde oturmak hata. Herkes dikkatle birbirini izliyor, bir şey yapmaya kalksan hemen kokusu çıkar. Ben de bu odaya bu sıcakta girip oturu­ yorum!" Düşünmekten çekinerek bir süre durdu. Pencereden dışarı baktı. Sonra gene kendini bıraktı: "Bir tüccar ailesinin tüccar oğlu... Tasasız, dertsiz, boş bir herif... Evlendim... Ço­ cuğumuz oldu. Şimdi de hayatımda anlam olsun istiyorum... Biraz mücadele, bu iç sıkıntısı ve durgunluğu giderecek biraz düşünce ve küçük birkaç fırtına... Bir tüccarın oğlu hayatına yön vermek istiyor. Burada art nouveau yatak odasının içinde, uyuşuk ve hımbıl oturuyor ve sıcaktan bunalarak esniyor. Ama geç kaldım. Bu çocuk da var şimdi... Hırs yok bende!.. Tutku yok!.. Dertsizim! Mutluluk fazla geldiği için biraz coşmak is­ tiyorum. Eh, ne de olsa paşa torunuyum... Her ne kadar da­ marlarımda daha çok tüccar kanı akıyorsa da, yüce amaçlar bulmak gerektiğini de anlıyorum... Nasıl şeyler bulmalı? Biraz okusam mı, yoksa bir geziye mi çıksam? Babam öldükten sonra (azla içtim. İçkiyi azaltayım. Sonra bir program yapayım! Kendime biraz çekidüzen vereyim, eziyet edeyim." Takındığı alaycılığı farkederek korkuyla ayağa kalktı. Bir zamanlar Muhittin'e bakarak alaycılığın, mutsuzluğun ve yıkılışın belirtisi olduğunu dü­ şünmüştü. Hâlâ pencereden dışarı bakıyordu. Arka bahçenin bittiği yerde geniş bir arsa vardı. Orada, güneşin altında birkaç çocuk birdirbir oynuyordu. Refik korkuyla: "Çok değil, on oniki yıl önce ben de onlar gibiydim!" diye düşündü. "İşte yıkandık, geldik!" Perihan odaya girmişti. "Kızımız Melek Hanım suyu çok seviyorlar. Yıkandıkça neşeleniyorlar!" Refik döndü, Perihan'ın güldüğünü gördü. "Peki, onun için ne yaptım?" diye düşündü. Perihan: "Aaa, tuhaf bir halin var! Niye öyle bakıyorsun?" dedi. Havluyla çocuğu kuruluyordu. Refik: "Çok sıcak, çok sıcak!" diye homurdandı. Sonra birden: "Seni hiç yalnız bıraktığım oldu mu?" diye ekledi. Perihan bir an durdu. "Beni mi?" dedi. Refik'in yüzünden sözkonusu olanın kendisi olduğunu anlayınca biraz şaşkınlık, biraz da gururla: "Hayır!" dedi. Sonra birkaç saniye düşündü ve: "Bir şikâyetim yok benim!" dedi. "Sen iyi misin? Sen iyi ol!"
220

düşünmemeli.. Bu çok önemli!" dedi. "Beni seviyor.. geçmişi ha­ tırlayalım." Perihan: "Ben de bunu uyutacağım." Bunlan yapıyorlardı.. Refik'i görünce şaşırmadı. Nermin'di. İyi değilmişsin. odada oturuyoruz. Sıcak çok fena!" Sustu. değil mi? Ne yapayım.. bunu söylememi küstahlık saymazsanız ve biraz da şu içtiğim içkinin etkisini gözönünde tutarsanız izin verin lütfen' babanızı çok takdir ederim. Babanız.. "Babanız!. Eğer bunu söylememi küstahlık saymazsanız. Belki annem çıkmıştır. ağır akşam yemeğinin üstüne. Bir de kızımız oldu şimdi! Üstelik biraz canım sıkılınca çocukluğunu yüzüne vuruyorum. hem de Sait Nedim Bey'in paşa babasından kalan Nişantaşı'ndaki konakta. Sait Bey son bir gayretle: "Bunu söylemek istiyordum. Perihan dikkatle: "Sen iyi ol. buradasın değil mi?" dedi. 221 20 . Cevdet Bey ile Nigân Hanimin düğününün yapıldığı konaktı bu." dedi. Refik: "Beni seviyor!" diye düşündü." "Rica ederim!" "Evet. Bunları yapalım. İsti­ yordum ki rahmetli babanızdan biraz sözedelim. Bunun özür dilemek anlamına geleceği duygusuna kapılmıştı. Bunu söylemek istiyordum.. iyiyim. diyorum.. "Biraz sıkıntılıyım. Refik kapıya doğru yürürken kapı açıldı." dedi. meyvelerini yiyorlardı. kendimizi düşünelim. ama kendini tuttu.. Dalgınım. Yeter artık. "Osman telefon etti. Düşünmek istiyorum. İçinden Perihan'a sarılmak geldi. Hem bunları yapıyorlar." "Ben kütüphaneye iniyorum.Refik gülümsemeye çalıştı: "İyiyim! İyiyim canım!" dedi. anlatabiliyorum. aşağıya iniyorum!" dedi. "Hah. Merak etmiş! Nasılsın?" Refik ezilip büzülerek: "İyiyim. BİZ NİYE BÖYLEYİZ? "Babanız!" dedi Sait Nedim Bey.. sofrada. Bilmiyorum.

biraz daha açıklama yapması gerektiğini anladı: "Anlatamadım. Sait Bey'in rahmetli Cevdet Bey'i anmak ve geçmişe tatlı bir yolculuk yaparak sohbet etmek için verdiği yemekten önce. ama kahvelerimizi ve sigaralarımızı içerken."Bizim memleketin babanız gibi insanlara ihtiyacı var!" Refik: "Yani nasıl insanlara?" diye sordu. Ama ilgisizlikten değil. Ama bu sefer hafif bir tedirginlik oldu. Refik. Sait Nedim Bey açıklamasını yapmadan önce ağzına birkaç tane üzüm attı. Gene ona karşı koymaya başladılar. Perihan ile Nermin'e baktı.. "Anlatmaya çalı­ şacağım. hanımlar bu sözlere karşı çıktılar. galiba. gevezeliğim hanımları yordu. Onların yüzünde istediği şeyi göremeyince. galiba iş olsun diye esnemişti. tavanda asılı avizenin ışığı yakındaki ıhlamur ağacına vuruyordu. belki sözleri ilgi çekiyordu. Evet. Güler ağbisinin cevabını beklerken kaşlarını çattı. Sait Bey hem çok ilginç şeylerden sözediyordu. es­ nediğini görmüştü. haklı olarak. Sofrada bir durgunluk oldu.. ağaçların tarihi hakkında birkaç söz 222 . Çünkü. Yemek masasından kalkıp. hava kararırken ve can sıkıcı yağmur bulutları tepede toplanırken ev sahibi. bahçeye uzanıyor. Nermin ayrıca sözü edilen şeylerin herkesi yakından ilgilendirdiğini de söyledi. çatal bıçakla yediği şeftaliyi dikkatle kesmeye koyuldu. sonra kızkardeşine ve sofrada oturan öteki iki kadına. ama kendisi de şu çenesini bir türlü tutamıyordu. Perihan arada bir masanın kenarında yatan seter köpeğe de bakıyordu. Perihan'ın kızardığını farketti. Yüksek pencereleri ve geniş cumbasıyla bu oda. galiba. Nişantaşı'nın çoğu bahçeleri gibi bu konağın bahçesinde de ıhlamur ve kestane ağaçları vardı. Sait Bey de yapmacıklığını gizlemese bile bir alçakgönüllülük takınmak zorunda kaldı. hem de anlattığını çok hoş anlatıyordu. anlatamadım!" dedi. Birkaç dakika önce esneyen Perihan'dı. Sait Nedim Bey gülümsedi: "Babanız gibi. Osman: "Bu da hiç sorulur mu? Babamızın nasıl bir insan olduğu ortada! Üstelik Sait Bey sa­ atlerdir bunu anlatıyor!" diye düşünüyormuş gibi hayretle Refik'e baktı." Beklenildiği gibi. Az önce hanımlardan birinin." Sözlerinden hoşlanarak önce karısına. paranın ve ailenin ne demek olduğunu bilen insanlara. ortasında pirinç kakmalı bir mangal duran geniş bir odaya geçtiler.

Gülerin nasıl biri olduğunu düşününce de endişeleniyordu.söylemişti. Gene Perihan'la sıcaktan 223 . Refik. Seter köpek içeri girdi. güzel bir yemeğin ve hoşsohbet bir tüccarın gevezeliklerine kendini bı­ rakabileceğini ummuştu. gazetelere yansıyan dünya ve memleket haberleri de gözden geçirilmişti. ama şimdi gene kendisini. Sinsi ve soğuk bir endişeydi bu: Korku gibi düşünülmemesi. Yemekten önce biraz yağmur serpiştirmiş. "Yeni hiçbir adım atamadım. Selamlığın bu geniş sofasını salona çevirmek için çok masraf yapmışlar. sağlıklı ve dengeli bir bilince yaklaştırılmaması gereken şeyleri yaklaştıracağını sezdiriyor. birçoklannın yenibaştan yapmaya kalkıştığı şeyi. bu konakta evlenen rahmetli Cevdet Bey'den sözetmeye cesaret edebilirse döneceğini söyleyerek sözü artık konuklarına bıraktığını ilân etti. Bir suskunluk oldu. rahmetli babasından kalan bu yapıyı yeniye nasıl çevirdiklerini anlatı­ yordu. belki gene. dikkatli ve titiz adımlarla sokuluyordu. bazı duvarlan yıkmak zorunda kalmışlar. "Bütün yaz hiçbir şey yapmadım!" diye düşündü. hayatını. Gene yazıhaneye gittim. Nigân Hanimin ne kadar üzgün olduğundan sözcdilmişti. Birçoklarının sandığı gibi eski yeniye dönüştürülemeyecek bir şey değildi: İnsan gelip geçici heyecanlara kapılmayacak kadar sakin ruhlu ve becerikli olursa. Güleri düşünüyor. Refik birden. üstelik bir de şu dul kadını. Refik ile Perihan'ın iki aylık kızı da tabii hatırlanmış. Sait Bey bunları söyledikten sonra gene kendi geve­ zeliğinden yakındı ve bu konuya. Şimdi de konağın tarihinden sözediyor. ama eskiyi de kurtarmışlardı. kimsenin sağlığından da bir şikâyeti olmadığına göre başka neden sözedilecekti? Köpek odadaki suskunluğu yadırgayarak çevresine bakındı. Son günlerde artan sıkıntısını ve Perihan ile karşılıklı tekrarladıkları hayatın amacına ilişkin can yakan sözleri unutabileceğini. Sonra 1 mangalın yanına uzandı. "Niye geldik biz buraya?" diye düşündü. zeki uzlaşmalarla zamana uydurulan eskinin içinden çı­ karabilirdi. "Acaba şimdi ne konuşsak?" diye birbirine bakıyordu. küçük ama. eskiyi biraz kıvırıp bükerek yeniye çevirebilir. Herkes. Perihan'ı. Cevdet Beyin ölümünden sonra şirkette yapılan son düzenlemelerden de sözedilmişti. ağustos sonunun sıcak havalarından sözedilmişti. döşemeyi baştan aşağı yenilemişler.

olacak şey mi?" Köpeğe ses­ lendi: "Getiîuraya bakayım Kont!" Köpek saygıyla ayağa kalktı. Bakın bana.. 224 . "Bakın. lamam.. ıslak burnunu Refik'in eline değdirdi.şikâyet edip karar veremeyerek oturdum.. Küçük ve zeki uzlaşmalar ki. Belki biraz okudum. tamam. Sonra kahve içen konuklara dönüp güldü: "Ama görüyorsunuz ya. oraya her gidişimde onu düşünüyorum. konukları kokladı. izin verin artık anla­ tayım. şu dul kadına aklım takılıp duruyor!" Kahveler gelince Sait Bey: "Bakın!" dedi birdenbire. Annem görseydi bütün evi şartlatırdı. Güler'in küçük ve Cumhuriyetçi basit bir askerle evleneceğini bilirmiş gibi. arsaları satıp satıp ticarete yatıracağımı. her şeyin her zamanki gihi sakin ve düzenli olduğuna karar verince güvenle yattı... ama ne için? Şimdi de. bütün tarihin bu sessiz akışını sağlamış! İşte böyle derdi rahmetli babam. Basit ve geveze bir tüccar değil iniyim? Yok.. "Bakın.t. Söylediğim gibi eski neden yeniye uydurulmasın? Bakın şu odaya. Biz ona alıştık. bizde büyük değişmeler fazla göz almaz. Zamana uyduk. geziniyor. çünkü hep küçük ve sonsuz uzlaşmaların sonucudur. kaşınıyor. oldu işte. Anlatabiliyor muyum? Rahmetli babam der ki. gene konuşmak bana düşüyor. Müslüman evinde köpek. gerindi. Sait Bey: "İşte bunu söylemek istiyorum!" dedi. uzlaşmalar. git sen yerine otur!" Neden çağrıldığını anlayamayan hayvan biraz kararsız kaldı.. yok. kuyruğunu sallayarak efendisine gitti. bu köpek bu evde rahat.. Ne dersiniz bu düşünceye? F. yaşıyor. bu köpek aklıma neler getiriyor! Kimse bir şey söylemiyor. Bir salon değil mi burası? Dün bir selamlığın sofasıydı. o bize.." Köpeğe döndü: "Hadi. Sait Bey düşüncelerini bir şakayla sunabilmenin keyfiyle: "Sen Müslüman evine yakışacak şey değilsin!" dedi. Benim bir tüccar olacağımı. "Her şeyi zamana uyduruyoruz da farkında değiliz. ah Avrupa! Hep onu düşünüyorum.ve. Avrupa. Dün bir paşa oğluydum. bunun için söylüyorum!" "Rica ederim!" dedi Osman. her şeyi toprakları. rahmetli babamın zamanında bahçeye zor girerdi. Bu köpek babamın. Kibarlığı ve düşünceli olmasıyla gururlanıyormuş gibiydi.. Sonra çevreyi kolaçan etti.

ama heyecanını yatıştırmak istemiyordu. Kısa ve sinirli bir sessizlik oldu. ama ben müzikten anlamam.. Tanıdınız. Ama. şakacı bir Fransız ailesi.. Çok hak­ lısınız!" dedi. dört yıl önce 1933'ün Paris'i nasıl? Gençmişim o za­ manlar. Eyfel Kulesi. Sabah kahvaltısını birlikte 225 .... Viyana var belki bir de. Refik'in omuzunun üstünden albüme baktı: "Ah. evet... "Dönüş yolunda trende görmüştük. gerçek. sonra yapıştırırız. Şimdi nereye bakıyorsunuz?" Kalkıp Refik'in yanına geldi. Osman düşünceli bir tavır takınarak: "Haklısınız. Ah. Avrupa'yı seyretme zevkini genç konuğuyla paylaşmak istiyordu. Berlin'de aynı otelde kalı­ yorduk. Daha çok konuşmak. Ağırbaşlılık ve hoşgörüyle tatsızlığı yumuşatmak istiyordu galiba. kültürlü. "Çocuğun resimlerini de getirdim!" dedi.. dünyanın biraz farkına varan hangi Türk bunlardan vazgeçebilir?. Paris! Çok çabuk çeviriyorsunuz... Birkaç şişe aldı. Odalarımız yanyanaydı. Evet. peynir. Sait Bey. "Avrupa albümünü!" Biraz utanmış gibiydi. Refik'e ve Osman'a bakarak cesaret arıyordu. Nermin'le Güler kahveyle likör içmeye karar verdiler. Sonra karısına: "O albümü de getirsene!" dedi.. Paris ve Berlin! Avrupa'ya çıkan hangi insan. Sonra kadından anlayan erkekler! Çok mu çenem düştü?. Bunlar Berlin'de çekilen re­ simler. bakın işte bir aile! Bakın bu resme. "Fotoğraf çekeriz sık sık. soruyorum. Berlin'de tanıdığımız bir Fransız ailesi. değil mi? Bu da aynı yıl. Şarap.. bakın bu Paris.. "Avrupa albümü"nü Refik'e verdi. Onlar neden öyle de biz böyleyiz? Durun! Likör içer misiniz? Kahveyle güzel olur. Durun. Atiye Hanım elinde bir albümle geldi. albümü karıştıran Refik'e: "Ben geçmişe yolculuk kadar Avrupa'ya yolculuktan da hoşlanırım!" dedi. içini dökmek istiyor. değil mi?" Refik tanımıştı tabii: Ömer'in resmiydi bu.. "Tabii bizim Rastignac bu!" diye bağırdı Sait Bey. Fransız ailesi.Onlar neden öyle de biz böyleyiz? Evet. Elinde bavulla bir tren kompartımanında surat asıyordu. bakın bu geçen yılın gezisi. Resimlerden ve kartpostallardan da olsa." Kimseden karşılık beklemeden fırlayıp büfeye yürüdü. Ne yapıyor şimdi?" Refik'in cevabını beklemeden devam etti: "Bakın bu da aynı yıl çekilmiş.

Belki gülünç bulacaksınız. yemin ederim ki. "Likör yapıyoruz. Böyleyiz.. sağlıklı torunlar. Sonra Refik'in yanından ayrıldı. 226 . güzel ve iyi anneler... Likör dolu küçük kadehi havaya kaldırdı. onlar gibi olmak için kasılnıaktan ve içimden geleni yapmamaktan bıktım. Nasıl olması gerekiyorsa öyle. söyleyin. "Otursana!" Sait Bey elindeki likör bardağını herkese göstererek sallıyor. ama renkli canlı. Ama pek içlen bir kahkahaya benzemiyordu bu. gerçekten bizim niye böyle olduğumuza şaşıyormuş gibiydiler. İşte Cevdet Bey'i bunun için anıyorum. ama sizin ailenize. Saat gibi. Ağır yemeğin üzerine gevşeyen yüzlere birdenbire beklenmedik bir gerginlik bulaşmıştı. arada bir insan böyle şeyler yapmalı. Bunun için. "Onlar gibi olmak için. kızkardeşinin söylediklerini duymamış gibi orada dikiliyordu. "Neden böyleyiz biz?.. bıktım. Yüreğin gerçek coşkusuna kendini bırakmalı. böyleyiz! Lütfen karışmayın bana bu akşam! İçtim ve coştum! Eh... Uzlaşmıyoruın ve bağırıyorum!" Sonunda likör kadehini dikti ve bir kahkaha daha atlı. Cevdet Bey kusursuz bir aile kurdu." Refik'in kucağındaki Avrupa albümünü işaret elti. Belki biraz da Sait Bey'in alaylarına gülüyor. Kimse onun ne kadar ciddi. Işıkçı ailesine hayranım: Başarılı bir baba. Evet. ne kadar içten olduğunu keslircmiyordu. Söyleyin şimdi. Büyük kuruluş! Hah! Güleyim bari. Bu seferki kahkaha sinir bozucu bir şeydi. çalışkan çocuklar. Sayfayı çevirin. Likör sanayii! Mecidiyeköy'de likör fabrikası. niye biz böyleyiz de onlar öyle? Niye? Bunun sırrını kim biliyor? Söyleyin! Niye biz böyleyiz? Niye biz biziz ve böyleyiz? Söyleyin!" Güler: "Çok heyecanlandın ağbi!" dedi.. tam onlar gibi!" Birden bir kahkaha kopardı. uy­ gunsuz bir şey söylemişse bunun farkında olduğunu hissettirmek için gülmüştü galiba... Çevresinde utanç ya da telâş gibi bir şey oluşmuştu. bıktım kendimi denetlemekten. Daha çok söylediklerini yumuşatmak. Şakacı insanlar.. kasılnıaktan. Bakın tam bir aile. Herkes Sait Bey'in durup durup tekrarladığı soruya cevap arıyor ve bulamıyormuş gibi üzgün gözüküyordu. Çünkü bıktım.. "Biz de işte birşeyler yapmaya başladık!" dedi.yapıyorduk. Bu akşam kendimi bıra­ kıyorum. Herkes kendini heyecana kaptırmış gibiydi.

"Ah ne yazık!" dedi gençlerden biri. balıkçılar ve şoförlerle doluydu. can çekişen bir komutan tavrı takınmış. 228 21 . "Ağbi ne yazık ki şu Fransızcayı bir türlü öğrenemedik! Baudelaire bile okuyamıyoruz!" Muhittin azarlayıcı bir sesle: "Öğrenmeniz şart!" dedi.. Yahya Kemal bir şair olarak Tevfik Fikret'ten üstün mü?" "Al birini. Berberin karşısındaki meyhaneydi bu. onlara ağbilik ediyordu. şeyi de anlatsana. Baudelaire'in yanında hepsi solda sıfır!" Bir durgunluk oldu. bana daha da hayran oluyorlar!" Beşiktaş'ta çarşı içinde meyhanede oturuyorlardı. Memurlar. Muhittin haftada bir-iki kere okullarından. Bu küçük suskunluklara alışmıştı artık. böyle parlak cümleleri yumurtlayamadıkları için hayıflanıyor. hoşgörüyle gülümsüyordu. Ama suskunluk uzayınca. ne güzel anlattın Saitciğim!" dedi. Hani Abdülhamit. Ömer'den sözedip etmemeyi düşündü. "Ne güzel heyecanla anlattın. BEŞİKTAŞ'TA MEYHANE "Peki. ama Muhittin bunu fazla önemsemedi.. "Şiire meraklı iki Harp Akademisi öğrencisi benim cümlemi inceliyor. Kâmil Paşa'yı azarlarken içeri haremağası girmiş de. Sonra Perihan'a baktı. Yıldız'daki Harp Akademisi'nden kaçan bu genç askerleri görüyor.Bey'di. Refik onun bu rahatlığını görünce ferahladı. dükkâncılar. vur ötekine!" dedi Muhittin. Refik. Onu da anlatsana lütfen!" Sait Bey: "Susacağımı söylemiştim!" dedi. Rahmetli baban anlatırmış onu da.. Onu da hep heyecanla anlatırsın. Sonra birden Atiye Hanım: "Ah. Perihan da gösteriden fazla etkilenmemiş gözüküyordu. "Şimdi benim cümlemi inceliyorlar!" diye düşündü." Sonra esnedi ve kendi dalgalı bilincine gömüldü. Başını kaldırmış.. Ev sahibinin takındığı bu hoşgörü gerginliği gevşetti. "Hiçbirinin önemi yok. "Artık susacağım. gene bundan keyif aldığını kendine itiraf etmek zorunda kaldı.

Bu önemli. "Kont. "Baksanıza." diye düşündü. hadi Paşa gel' diyordu. Bu gür ve sinirli ses konakta alışılmadık bir şey olmalıydı. sonra: "Kont!" dedi. susu­ yorum. nerelere!" Gene Sait 227 . ev sahibinin bu coşkusundan sonra çok utanacağını baştan beri düşünüyordu. Refik. Şeker. Peki ne yapıyor Ömer Bey şimdi? Mutsuzdur mutlaka. "Elektrik direğinin dibine işeyen köpeğini çekiştiriyor. Bir sessizlik başladı. Alınmıyorsunuz değil mi? Tüccarız hepimiz.. değil mi bir tüccarın gevezeliklerinden? Hepimiz tüccarız artık. Güler'e baktı. Sait Bey köpeğin başını kaldırdığını görünce: "Aaa. demir. gene konaklarımızda yaşıyoruz işte.. Ah. "O ne düşünüyor? Küçük ve Cum­ huriyetçi bir asker. otur. Köpek de başını gömdü. Susuyorum. Ama. 'Hadi Paşa.." Köpeğe bakarak bir süre kıpırdamadan durdu. Susuyorum.Refik ilk defa Güler'in endişelenir gibi olduğunu gördü. nerelere getirdiniz bizi. "Paris'te kibar bir kadın görmüştüm!" dedi.. Babam haklı: "Uzlaşmak gerek. Her neyse! Bıktınız. Şimdi susuyorum.. Acaba ayrıldığı o askerden o da mı öyle sözediyor? Birisi bir şey söylese ya. Ama kapayalım bu konuyu. Nasıl? Ne yapıyor şimdi o? İnanın. Gördünüz ya! Yerime oturdum. Refik. Utancı. Doğrusu bir paşa oğlu olarak alınmadım değil. uzlaşmak gerek. yüzyıllar sürecek utancı bekleyerek susu­ yorum!" Oturduğu koltuğun arkalığına başını bir hasta gibi yasladı ve sustu. Çünkü uzlaşmak gerek. Hâlâ oraya mı bakıyorsunuz? Şu bizim Rastignac ha? Fatih gibi bir şey. Hem verin bana artık o albümü de bu konu kapansın. Köpek de yattığı yerden başını kaldırmış şüpheyle tuhaf şeyler yapan efendisine bakıyordu. sizin benim gibi biri değildi. yüreği susturmak. Ben de buna Kont adını verdim. Bizim fatih gururlu birine benziyordu. alıp satıyoruz. otur çağırmıyorum seni!" Dönüp kendini seyredenlere baktı.. tütün ya da incir. uzlaşmak gerek. bir tüccar olmak. araba.. Susuyorum artık. sakin ve ihtiyatlı. çok ileri gittim galiba!" dedi. "Bari birisi bir şey söylese. dengeli ve kurnaz olmak gerek. Önemli mi bu? Alıp satıyoruz. Kont bile huysuzlandı. Ama sonunda mutsuz olacak. Cevdet Bey. Az önce birisi ölmüş ya da yıllar önce işlenmiş bir cinayet itiraf edilmişıniş gibi bir utanç ve şaşkınlık vardı.." "Ah.

. "Bir şey yazmazlar daha!" dedi. Sonra: "Sizin kitabınız hakkında da daha bir şey çıkmadı!" diye ekledi. Kendine daha da öfkelenecekti ki birden aklına başka şey geldi: "Birazdan bir konuğumuz gelecek." Askeri öğrenci biraz kararsız kaldı. Muhittin gene cümlesinin ince­ lendiğini farketti. "Herkes kendinden sorumludur. Kibirli bir surat takındı. "Ben akşamları yatakhaneye çekilmeden önce biraz vakit bulabiliyorum. daha yakışıklı. diyecektim."Tembellik ediyorsunuz! Türkiye'de genç bir şair mutlaka bir yabancı dil bilmeli. Çalıştığı inşaat bürosuna telefon ederek Muhittin'i aramış. okullarına dönmeden önce. bu tatil elbiselerini çıkarıp askeri kıyafetleri giyiyorlardı. Pazar öğleden sonraları." Gene bir durgunluk oldu. "Edebiyatçı mı. ama basından hiçbir tepki gelmemişti. "Benim kitabımın hazmı güçtür!" Bir kenara ya­ zılması gereken bir cümle söylemişti. ağbi. Varlık'ta Cahit Sıtkı'nın şiirini okudunuz mu?" dedi Barbaros. Bakışlarıyla. kararsız. Özür dilemem!" diyordu. ama birden kendine öfkelendi. "Bir şey söylesinler de ne söylerlerse söylesinler! " diye düşünüyordu. konuşmak istediğini söylemişti. "Şurada şu çocukcağızlara fiyaka yapıyorum!" diye düşündü. Muhittin bir şey söylemedi. Yabancı dil konusundaki tembellik ve kararsızlıklarını bir şey söylemeyerek cezalandırıyordu. yok! Mühendis! Edebiyatçılar Beşiktaş meyhanelerine 229 . Üzerinde ince bir gömlek vardı. Muhittin'in canı sıkıldı. ama daha kafasızdı. Şiir kitabı çıkalı bir ay oluyordu. bu arkadaşınız?" "Haa. "Üstelik soracak kimse de yok ki. Ama o kadarı da yetmiyor ki!" Bu Turgay'dı: Arkadaşı Barbaros'a oranla daha girgin. Bir şey sorsak hemen tersliyorlar bizi!" Muhittin gene cevap vermedi.. "Hayır!" "Ne diyorsunuz. sıkıntılı bir sesti. Telefondaki ses titrek. çocuklar!" Refik gelecekti. "Ağbi. Muhittin'in Refik'ten işitmeye alışık olmadığı bir şeydi bu.

. Hem anlamadan gülüyorlar. Başka nasıl söylenebilir bu?" Birden şüpheyle durdu.. Refik'in suratında belli belirsiz bir tiksinti. Onları görmek istiyorsanız Beyoğlu'na çıkın! Bir mühendis bu arkadaş. "İyi ki burada buluşmamızı söyledim ona!" diye düşündü Muhittin. Sonra biraz ayıp ettiğini düşündü." Barbaros'un üzülerek önüne baktığını gördü. "Lise kitaplarındaki gibi. "Bir özdeyiş yahu bu söylediğim!" diye düşündü. bunu daha iyi nasıl söyleyeceğini araştırdı: "Mesela şöyle: Yıldız'daki efendi Ni­ şantaşı'na taşınınca Cumhuriyet oldu! Hayır. Bunları yaparken dikkatle yüzünü inceledi. Oysa kim olursa olsun. Gerçi o da pek Beşiktaş'a uğramaz: Nişantaşı'lıdır!" Gülmeye başladı. "Nişantaşı'lıdır o. şimdi de tüccarlar var." dedi. Muhittin ses etmeden bir süre onu inceledi. Yaklaşan Refik'in yüzünü yakından görünce şaşırdı. berbat ettin!" dedi Muhittin. "Evet. kararsızlık ve hüzün vardı." Sonra arkadaşına el etti. Suratını asarak: "Eee. "Of. genç askerlerle tanıştırdı. Eskiden Yıldız'da saraydaydı efendilerimiz. bu pek güzel değil. Bu bayağı meyhaneye gelmek zorunda kaldığı için kendine kızıyordu galiba. Ne oldu acaba ona?" Refik'e yer gösterdi. ne içeceğini sordu. Zaten bu Beşiktaş hep altta kalmıştır. ama aldırış etmedi. Ama bu Be­ şiktaş'ta değişen bir şey yok!" Barbaros'tu bu. Beşiktaş'a uğramaz. onlara değil. geldi işte!" Refik meyhaneden içeri girmiş." Bir kahkaha attı. ne gülüyorsunuz bakalım?" dedi. "Gülüyorsunuz. Canı sıkkın!" 230 . Yukarıdan geliyor sizin anlayacağınız. özdeyişini düşünüyordu: "Yıldız'daki saraylı Nişantaşı'na.pek uğramazlar.. Hah. "Bir şey var onda!" diye mırıldandı. Şarabını içiyor. hem de gülüşleriyle Refik'i biraz alaya almış oluyorlardı. Mu­ hittin'in arkadaşına öyle kolay gülmemeleri gerekirdi. "Biraz da benim çöplüğümde ötsün bakalım! Onun salonlarından bıkmıştım ben. Mühendis Mektebi'nden sınıf arkadaşı. ama anladınız mı bakalım ne dediğimi?" "Eskiden padişah vardı. Eğer Refik'le alay etmek gerekirse bu Muhittin'e düşerdi. Duygulanıyordu: "Keşke başka yerde buluşsaydık. Muhittin'i arıyordu. "Bir şey var onda. Sonra askeri okul öğrencilerinin de güldüklerini görerek tedirgin oldu. şimdi Nişantaş'talar!.

" Bunu yazar yazmaz şakasını bayağı buldu. Kendini böyle bir şeye biraz hazırlamıştı. "Bugün keyifsiz. "İmzalayacağım şimdi!" diye düşündü. "Benim hayatım rayından çıktı!" "Ne diyorsun!" diye inledi Muhittin.Bir süre havadan sudan konuştular. Ben karar verdim. Herkese kitaplaıını imzalayıp dağıtıyor.. kapağına baktı.. "İyi. Konuşalım. Refik kitabı biraz inceledi.. afallamıştı... senin küçük kız nasıl?" Laf olsun diye sormuştu bu­ nu." 231 .." Muhittin bir kahkaha attı.." "Sahi. buna sevindim. onu eğlendirmek bana düşüyor!" diye düşündü ve şiir kitabını imzaladı: "Hayatını zevkle izlediğim genç tüccar arkadaşım Refik'e. "Kardeşim. hayatım rayından çıktı. Meyhanenin gürültüsünü dinliyor. Çok çabuk büyüyor!" "Bak. konuşalım. Onu bekleyeceğim. Bana döndü: 'Evlâdım siz ne iş yaparsınız?' diye sordu. kardeşim. Evlenmeyeceğim. "Çok fena duygulanıyorum!" diye düşündü. hani bana kitabını getirecektin?" dedi. sonra ilk sayfadaki bu cümleyi okuyunca surat astı: "Of. Kardeşim.. Şarabı gelince Refik: "E. iyi. Kardeşim." Dün Refik telefonda da söylemişti bunu: "Kardeşim. ama Refik'in neşesiz olduğunu görünce ciddileşti.. Ne tören be!" Sonra aklına başka bir imza töreni gelince anlattı: "Benim kitabımı yayımlayan yayınevine kitabını parayla bastıran yaşlı bir memur gelmişti. dizgisi ve sayfalan hakkında birkaç söz söyledi." Kaç zamandır duymamıştı böyle bir söz. Refik'in yüzüne bakmaya çekiniyordu. Şaşırmıştı.. Ne oldu sana kardeşim? Hadi. ama çaresiz kitabı Refik'e uzattı. Şair olduğumu öğrenince fiyakayla şöyle imzaladı: Şiirlerini zevkle okuduğum şair arkadaşım Muhittin'e. benim hayatım!" dedi. Bunu dün telefonda konuşmuşlardı. "Peki ne oldu sana kardeşim? Sen mutluydun! Benim gibi değildin. Birinci sayfasını açtı.. ama bu kadarım beklemiyordu.. Ama bu çocuklann da önünde olmaz ki. "Ne yazacağımı merak ediyorlar. Muhittin ceketinin cebinden kitabı çıkardı: Zamansız Yağmur.

Annenize babanıza mektup yazın. Şarapları istediler. "Hayır!" dedi Refik. süklüm püklüm çıktılar. Hemen bunu söylediğine pişman oldu." dedi Turgay. yetişiriz. Yoksa kumandanlarınız kulaklarınızı çeker. "Utanmasa bana bücür diyecek!" diye dü­ şündü. "Az daha Perihan'ı çok güzel bulduğumu söyleyecektim!" diye düşündü."Evlenme!" dedi Refik. Derslerinizi de iyi çalışın.32 . Askeri elbiselerini emanet ettikleri fotoğrafçının evinde giyeceklerdi. Şarap gelince Muhittin: "Sende bir şey var!" dedi. Refik'e: "Nasıl buldun onları?" diye sordu. boşver yahu! Sen kendini anlat. Sonra. "Daha oturmak istiyorlardı galiba!" "Daha oturamazlardı!" dedi Muhittin sıkıntıyla. Senin kız mutlaka çok güzel olacaktır. Askerler kalktılar. Bundan kuşkum yok. Barbaros: "Ama kalksak iyi olur galiba!" diye homurdandı. Çıkarlarken arkalarından seslendi: "Geç kalmayın." Muhittin cevap vermedi. Çarşamba günü gene burada buluşacaklarını ekledi. iyi evlât. gülümsediler. iyi vatandaş olun!" Her zaman söylediği sözlerdi bunlar: Çocuklar gene biraz ezildiler. "Yokuşu koşa koşa çıkmak iyi olmuyor. "Benim kızım sana göre değil. 2. iri yarı bir şey olacak o. askeri öğrencilere bakmaya çekindi. "Canım." Bir şey daha söyleyecekti ki sustu. "Evlenme." Şa­ rabını hızlı hızlı içiyordu. Askerlere döndü: "Çocuklar. sonra sustular. onunla evleneceğim. "Geç kalı­ yorlardı. "Sana kim kısa boylu olduğunu söylüyor?" Muhittin sözün daha da uzamasına öfkelendi. Kocaman." Sonra eliyle bir hareket yaptı: "Amaan. Şimdiden bu kadar oldu. evlenme iyi edersin. • "Yok canım!" dedi Refik. "Hayır. Biraz daha şarap isteyelim mi?" Refik başım salladı. Muhittin onların gönlünü alacak birkaç söz söyledi. Saatine baktı. Muhittin." Muhittin şaşırdı. siz geç kalmıyor musunuz?" "Daha vakit var. Uzun bir sessizlik oldu. o kadar da kısa boylu muyum ben?" dedi. İyi asker.

." "Pek bir şey anlatmıyor bu söz. ama bir şey anlamadığını göstermek istiyordu." dedi... birkaç arkadaşın. Her şeyin. Sonra biraz düşündü... "Derdini anlayamıyorum. Alıştım artık. Hayır. Başka nasıl söyleyeyim?" "Düşünsene biraz.. biraz dengesizleştim galiba.. Kendi kendime hep bunu söylüyorum. Mühendissin. Düşündüğünü.. Seni fazla sıkıntıya sokan zor bir işin yok." Refik biraz düşündü. mutlu. Bunu seninle konuşuruz diye düşünmüş­ tüm. Bunları sana hatırlatan ... Eskisi gibi yaşayamıyorum. "Başka birşeyler daha olsun istiyorum. Tam böyle değil.. Bir çocuğun var.. sevimli bir karın.. Eğer kolay mutlu olmaksa denge.... "Ama derdini anlayamıyorum. dengesizleşmen o kadar kötü bir şey olmasa gerek. Ne oldu?" "Eskisi gibi olamıyorum.." "Çok kötü!" dedi Muhittin..." Refik bir süre kelime aradı. ama açıkçası biraz miskin yapardı bu."Evet. "Evlisin.. sakin bir günlük hayatın var.. "Perihan eski dengemin kalmadığını söylüyor..." Ağzında belli belirsiz bir öfke biri­ kiyordu. Bende bir şey var!" "Başına bir şey mi geldi?" "Söyledim işte: Hayatım rayından çıktı." "Haklısın. Eskisi gibi olamıyorum işte!" "Hıramın!" diye bir ses çıkardı Muhittin. bir çevren. "Sen eskiden bu dengenle ovunurdun!" diye ekledi..." "Bak!" dedi birden Muhittin. Mutlu bir evde yaşıyorsun. Sonra utanarak: "İşe de gitmek gelmiyor içimden. "Yazıhaneye gitmemeyi düşünüyorum!" "Ne yapacaksın o zaman?" "Bilmiyorum. Biraz daha anlat!" "Söyleyecek başka ne var?. Eğer denge denen şey hayatın akışına kendini bırakmaksa." "Nasıl hareketleneyim nasıl? Ne yapayım?" "Bunun hali çok fena yahu!" diye düşündü Muhittin." "Sen doğru buluyor musun bunu?" "Biraz. "Seni sağlıklı.

. Paran ve vaktin var nasıl ol­ sa!" "Hayır." "Peki. Yutmaya çalıştığı öfke gene ağzında birikmişti. ama şimdi bu pek etkilememişti Muhittin'i. Peki babanın ölümü. mutsuzum galiba. Galiba Perihan haklı." "Belki. Dengem kaybolunca eski uyumu bulamaz oldum.. eskiden yaptığım şeyleri yapabiliyorum.ben mi olacaktım? Bütün bunların farkındasın herhalde." "Vah. Muhittin ağzındaki öfkenin büyüdüğünü hissetti. vah. vah!" dedi Muhittin." "Ne değişecek o zaman?. ama olmaz. Gelmiş olsa söylerdim!" "Hımm. Bir süre daha devam ederim. "Çocuk da var. Şarap isteyelim mi?" 234 ." Tuhaf." "Farkındayım!" dedi Refik. Alaycı gözükmekten korktu: "Baksana yazıhaneye de gitmek istemiyorsun!" "Görüyorsun değil mi işte!" "Mutsuz musun yani?" "Mutsuzum kardeşim. Başka bir şey olmadığına emin misin?. her şey eskisi gibi olamıyor da ne oluyor? Eskiden yaptığın da şimdi yapamadığın nedir?" "Eskiden dengem vardı. başına tatsız bir iş gelmiş olmasın sakın!" "Hayır. üstelik. Aynı şeyleri. "Başka. sonunda eski yaptıklarımı da.. Sıkıntın bunlardan mı kaynaklanıyor? Bunlardan biri bozulmuş. garip bir şey bu!" "Kardeşim!" diyordu. "Bütün iş de galiba oradan çıkıyor!" diye ekleyiverdi." Çekinerek ekledi: "Ömer'e demiryoluna gideyim mi diye dü­ şünüyorum. belki biraz bunlar şaşırttı seni. çocuğunun doğumu. hüzünlü bir gülümseme vardı yüzünde. Sen de aynı şeyi söyledin aşağı yukarı.." "Belki o ev size küçük geliyor. "Fazlasıyla farkındayım. hayır! Bunu hiç düşünmedim değil. Perihan'la başka ayrı bir eve taşının." Muhittin dudağının kena­ rındaki gülümsemeyi topladı. ama dünya ile aramda uyum yok. şu günlük hayatı da sürdüremez olurum. "Belki bir seyahat etsen iyi gelir.

çünkü hiçbir şey anlayamıyorum. kötü bir şey. bir başka kadına âşık oldun. dümdüz bir hayatın var. bugün gördüğüm surat mutsuz bir insanı hatırlatıyordu. ağzının içinde cayır cayır yanıyordu. "Dün telefonda sesini duyunca şaşırmıştım. Bu sefer öfkeyi. Gururum kırılmıştı. Herkes ister ki. Dur dinle şimdi: Şimdi sıra bende: Evet. İki yıl önce gene böyle bir eylül günü sana gelmiştim. zehir gibi biriken öfkeyi yutamayacağmı anladı.. Belki sıcaklardandır derdin diyeceğim. Mutsuzluk şiirle oyalanan o çocukların işi. Ne bakıyorsun öyle. şairlerin işi. "Söylediklerine şaştım doğrusu!" "Ben de sana şaştım."İsteyelim. Ama senin mutsuz olman için gerçek bir bahanen yok. ama ekim giriyor. şoförlerin işi. Ama hayatın dümdüz mutlu bir hayat.." Muhittin dilinin ucuna gelen şeyi söylemeye karar verdi. böyle bir şey. mutsuz olmaya hakkın yok. Muhittin'in öfkesinden korkmuş gibiydi." "Alay mı ediyorsun?" dedi Refik. Rahat. "Ne yapayım. Bu durumda. Biz mutsuzluğumuzun tadını çıka­ rıyoruz.. Bir süre zorlanarak sustu. çocuğun hasta.. saçmalıyor muyum? Peki. Çünkü senin durumundan kimse hoşlanmaz. şirketiniz iflâs ediyor. senin gibi 235 . Sarhoştum. Başına bir tatsızlık. bir felâket geldi sanıyordum. şu balıkçıların.. dertsiz.. peki. hakkın yok buna. Anladın mı. Oysa hiçbir şey olmamış!" Refik mırıldandı: "Ne bekliyordun peki?" "Hiçbir şeyin yok senin. "Demek diyeceğin buydu!" diye söylendi. Öfke hâlâ orada. Bana öğüt vermiştin... karın seni aldattı. Dengemi kaybettim." "Ben de anlayamıyorum!" dedi Refik. saçmalıyorum. Dün telefondaki ses. ağzında kan gibi. Buna şüphem yok." "Bak!" dedi birdenbire Muhittin.. "Senin mutsuz olmaya hiç hakkın yok. Gerçekten insanı mutsuz edecek bir şey geldi başına sanıyordum.. ama sen de saçmalıyorsun.. Sonra söyledi: "Bu durumda ne söyleyeyim? Rahat kıçına batıyor olmalı!" Refik'in suratı allak bullak oldu. söyledim! Ama böyle diyeceklerdir sana. Bak aklıma ne geliyor. Buraya girer girmez yüzünü görünce de şaşırdım. "Ben mutsuzum diyorum." dedi Muhittin. Ne bileyim..

sonra utanarak söyledi: "Hatıra defteri tutuyorum!" Muhittin gülmeıneye çalıştı: "Hatıra defteri!" diye düşündü..36 . kimsenin anlamayacağı bir şey. yap işte bir şey!" Refik öfkeyle: "Demek. satrançla oyalan. koleksiyonculuk yap." diye söylendi. İhtiyarladığını düşünüyor herhalde. İçinden onu cezalandırmak geldi. "Kaç yıllık arkadaşız!" "Ama dişe dokunur bir şey de söyleyemedin. Refik'e sevgiyle baktı. "Pul biriktirmeliymişim. Hayatının boşa gittiğini düşünüyordur." "Sen de ilgilenmediğini mi söylemek istiyorsun?" "Nasıl söylersin bunu?" diye bağırdı Muhittin. "Sonra mutsuzluk sözleri. Kimse senin durumunu anlamaz. uyum..' diye düşünmüştüm. Başka bir sözün yok mu?" "Yok! Birer şarap daha içelim! Hey. "Kitap okuyorum. Sana gelmeden önce.. ama içten gözükmemekten de korktu. Hem her şeyi var hem şikâyetçi: Bu. Senin gibi şair olmak isterdim.insanlar mullu olsun. ama bunu bundan sonra kolay kolay yapamayacağını anladı. Evlendi." 2. fotoğ­ rafçılıkla uğraş. kimse seni tutmuyor ki!" "Haklısın!" Muhittin gene duygulandığını farketti.. maça git... birşeyler söyler. rayından çıkan hayat. İtiraflar beni etkiledi." "Belki de ihtiyarladığını düşünüyorsundur!" "Belki. buraya iki tane daha. Aklındaki Refik görüntüsü kirlenmiş. "Bedelini ödemeden hayatında derinlik arıyor!" diye düşündü. ne bileyim ben." " E . poker oynayacak yeni arkadaşlar bul.. Kitaplardan başka oyalanacak şeyler de bulabilirsin." Muhittin çaresizlikle: "Yeni birşeyler yap.. "Bak Refikciğim! Senin düpedüz için sıkılıyor.. Pul biriktir. 'Muhittin şairdir. lekelenmişti. söyleyeceğin bu ha?" dedi. kardeş. çocuğu oldu. Bugünlerde Rousseau okuyorum. babası öldü." Biraz sustu.... "Yapıyorum!" dedi Refik. Ne diyor? Derdini anladım. kimsenin ilgilenmeyeceği bir hikâye.

Rousseau'nun İtiraflarinı okudum. bunları yazıyorum. Biraz ferahladım. keşke Allah'a inanabilseydim diyorum.HATIRA DEFTERİ I 13 Eylül Pazartesi 1937 Dün Beşiktaş'a gittim. Muhittin'i gördüm. 29 Eylül Perşembe Bayram! Öğleden sonra Perihan ile Taksim'e kadar yürüdük. ama neden şikâyet ettiğimi de açıkça an­ latmadığımı söyledi. her saniye işlenen bir günahmış gibi gözükmeye başladı. Yatmak için yukarıya odaya çıkmadan önce gazeteleri karıştırdım. Ona kendisini suçlamadığımı anlatmaya çalıştım. Celâl Bayar Başbakan. Muhittin'in şiirlerini bir daha okudum. Doğrusu fazla bir şey bulamadım. günlük hayat bana yasak bir şeymiş. İtiraflari ortasından biraz okudum. ama başarılı olamadım. Dönüşte kavga etmeye başladık. İsmet Paşa rahatsız olduğu için çekildi. şikâyetçi olduğumu. ama bunun da tuhaf bir şey olduğunu düşündüm. Sıkıntıyla eve geldim. Sokağın ortasında ağladı. Bugün yazıhaneye gittim. ama umduğum kadar hoşlanmadım.37 22 . Bana hiçbir şey söyleyemedi. Onunla konuştuktan sonra. konuştuk. 7 Kasım Osman ile yazıhanede şirketin son durumu hakkında ko­ nuştuk: Bu yıl geçen yıla oranla kârın çok büyük olacağından. Akşam evde radyo dinledim. 2. Bütün gün orada oturdum. Bu kavgalarım ve tuhaflıklarımla başka kocalara benzemeyen bir koca olduğumu biliyorum. Üstelik üzerinde o alaycı tavır da vardı. Ne yapayım? Bazan. Benim hep suratımı astığımı. Bir meyhanede oturduk. 23 Eylül Yazıhaneye gittim.

23 Kasım Çarşamba Sudan çıkmış balık gibiyim. Niye biz böyleyiz? Niye onlar öyle de. Böyle yapmam gerektiğini dü­ şünerek. ama dikkatli halalar yaptığından sözetti. Ben de kendimi ticarete veriyorum. sorumluluk ve suçluluk duygusuyla herhalde daha çok bir Hıristiyan'a benziyorum. bağlanacak ve düşünecek bir şey yok. ama evde yapacakbir şey. Yorgun geldim. ya da rahatsızlığım ağır basıyor. Ayaküstü şundan bundan konuştuk. Her akşam eve dönerken. Yazıhanenin girişine ve kendi odasına. biz böyleyiz? Niye Rousseau ya da Voltaire okumak hoşuma gidiyor da. sonra dönerim!" diye düşünüyorum. kendimi zorlayarak yazıhaneye gidiyorum. ne olduğumu. Bazan eski uyumumu bulmak için her şeyi unutmam gerektiğini düşünüyorum. ne yapmam gerektiğini unutmaya çalışıyorum. babamın ölümünden sonra muhasebeci Sadıkin defterlerde kendi yararına ve şirketin zararına bazı küçük. babamın resimlerini astı. dikkatimi loplayamıyorum.IH . Yazıhaneye gittim. Yazıhanede işlere canla başla kendimi veriyorum. Sabahları da.yeni depo binasının en kısa zamanda bilmesi gerektiğinden. 4 Aralık Cumartesi Akşam Perihan ile Sait Nedim Bey'i karakolun köşesinde gördük.. "Biraz oturur. artık yarın gitmem!" diye düşünüyorum. Osman ihracata da dayanmamız gerektiğini söyledi. Belki yazıhaneye artık gelemeyeceğimi çıtlattım. Evin içinde de sarhoş gibi geziniyorum. ama bir şey anlayamadı. Ama vicdanım. likör içişini düşündüm. Ben de işlerin böyle saat gibi işlemesinin öneminden sözettim. kendimi unutuyorum. Osman. "Bu son.. Kitap okumaya çalışıyor. Köpeğini gezdiriyordu. Tcvfik Fikret ya da Namık Kemal'den zevk alamıyorum? Neden ben de böyleyim? 2. 23 Kasım Bu vicdan. Bizi görünce biraz sıkıldı galiba. Yazın verdiği o yemeği.

. 17 Aralık Cuma Eski dengemi arıyorum. arada bir kütüphaneden bir kitap çıkarıp okuyorum... Yağmur başladı. üşüyorum. Ama benimkisi düşünmek değil. İki gündür durmadan yağıyor. Ben buraya indim. Yağmur yağıyor. Çocuk birdenbire ağlamaya başlayınca Perihan ile uyandık. Buraya yazmaya karar verdim. Bir tünelde çalışıyormuş. Umutsuz. herkes uyuyormuş gibi. ya da tanıdığım hiçbir insanda. Evin içinde pijamalarımla üşüyerek ge­ ziniyordum. Akşamları buraya kapanıp pinekliyorum. Şimdi çalışma odasında yazıyorum. Muhittin'e hatıra defteri tuttuğumu 239 . Bunları yaparken düşünmeye çalıştım.. İçimden karamsar.. Bir Voltaire. kötü şeyler yazmak geliyordu. ama neden Türkiye'de her şey böyle? Her şey. Mektubu bıraktım.13 Aralık Pazartesi Yazıhaneye gittim.. Kışı Kemah'da geçireceğini yazıyor. 19 Aralık Pazar Geceyarısı saat üç. Uykum kaçlı. ama miskin yaptığını söylemişti. Ömer'den mektup var. Kâğıtlara yazılar yazıyorum. Muhittin eski dengemin beni mutlu. Buradaki küçük sobayı da yaktım. çirkin. Oturup Ömer'e cevap yazmaya karar verdim. Evliliği gelecek sonbahara kalmış. "dünyayı unutmuş"muş. ama bir şey yazamadım. Aklımda düşünceler yerine görüntüler canlanıyor. Annem babamın ölümünden sonra bir ara burayı mescide çevirmişti. Aşağıya inip sobaya kömür attım. tasarılar yapıyorum. Perihan onu uyutmaya çalışıyor. Sonra elbiselerimi giydim. mıymıntı bir halim var. Kızıl ile Kara ya da gene bugün biraz okuduğum İtiraflari okurken karşılaştığım aydınlık ruhu neden kendimde. çok yoruluyormuş. Düşüncelerimi yazmak istediğim zaman aklıma bunun gibi şeyler geliyor. Ben şimdi burada oturuyorum. Yazıhanede çok çalışıyorum. Çalışma odasını da eski haline soktum. Yarın yazıhaneye gideceğim. Şimdi gene her şey yerli yerinde. bir Türk yazarında bulamadığımı düşünüyorum. Bu deftere yazdıklarımı okudum.

ama ne olduğunu söyleyemiyorum. Ona hayatım rayından çıktı da demiştim. Burada arl nouveau yatak. Memlekette de şiddetli bir kış var. Belki bir dünya savaşı çıkar diye düşünüyorum. Gözlerim sulanıyor. Dün akşam da öyleydi. Bildiğim şey bu evdeki ve ticarethanedeki hayatın onurlu bir insana yakışmayan. Perihan hastalık bulaşmasın diye çocuğu alıp Ayşe'nin odasına geçti.. Muhittin'in "rahat kıçına batıyor!" deyişini hatırladıkça da sinirim bozuluyor..5'tu. 240 . Haklı! Bunu düşündükçe suratım kızarıyor. odasının içinde tek başıma oturuyorum. Yeni milletvekilleri için adaylar ilân edilmiş.. bende her şeyin olduğunu söylemişti. Gazeteleri karıştırıyorum. ölü gibiyim. Bir şey okuyacak halde değilim. Ateşim 39." "uyum. darkafalılıkla dolu. Buna "denge. ama kendimden başka bir şeyi de düşündürtmüyor bu kitap. Akşam yazıhaneden eve geldim. 22 Aralık Çarşamba 1937 İki gündür evde yatıyorum. Beklediğim değiştiremediğim hayatımı değiştirecek bir olay.. Fırtınadan iki gemi kayıp. Ateşim var. Burada bunları yazıyor. kötü. İtiraflar'ı okuyup kendimi unutmaya çalışıyorum. Çok fena hastayım. öksürüyorum. başım ağrıyor.. Yazın başından beri ne yapıyorum? Yazıhaneye gidip geliyorum! Perihan ile arada bir sinemaya gidiyoruz. Muhittin bana mutlu olmam gerektiğini. pis. Savaş çıksın is­ temiyorum. uyuşuk. Hayatımı değiştirecek gücü kendimde bulamıyorum.." filan diyordum. Pazartesi günü üşüttüm herhalde. Bu haberlerin hepsini en azından onar kere okudum. yattım. Zaten bu değişmenin nasıl olması gerektiğini de bilmiyorum. üşüyor. Gazeteleri okurken şöyle düşünüyorum: Acaba burada okuduğum şeyler benim hayatımı hiç etkiler mi? Her sabah gazeteleri hayatımı değiştirecek. zavallı bir hayat olduğudur. ya da başka bir şey. Belki Ömer'e mektup yazarım.söylediğim zaman az daha gülüyordu. bu akşam 39"oldu. sabaha kadar hangi kitabı okuyacağımı düşü­ nüyorum. Gazeteleri okuyorum. Ama sonra eksik olan bir şey var diye dü­ şünüyorum. etkileyecek yeni bir şeyle karşılaşma umuduyla okuyorum.

Taa Maçka tramvay durağına kadar yürüdüm.. Bakkallar.. ağaçlar. Yılbaşı akşamı. geçmişi ve geleceği olmayan. bomboş. Gene yatağa yattım.. Kötü bir grip geçiriyormuşum. biraz. Rousseau'yu hep aynı şeyleri. manavlar. Bu hasta ve zayıf gövdemden. kırka kadar çıktı. Bizim köşede Sait Nedim Bey'in kızkardeşi Güler'i gördüm. Allahım ne saçmalıklar. Artık yatakta yatmaya dayanamam diye düşündüm ve kalktım. çocuklar. uyuşuk kararsız çürüyen ruhumdan utanıyorum.. Oblomov gibi miskin miskin yatmak. ama suratımda bir haftalık sakal olduğu için de sıkıntılıydım. uşaklar. kişiliksiz bir eşya.. Onu görünce suratım. Burada yatakta eli kolu bağlı yatmak felâket! 31 Cuma Ateşim düşmedi. Ateşime baktım: 38. biliyorum. Taşlık'a kadar yürüdüm.24 Aralık Cuma Hastalık geçmedi. Doktor İzak geldi. tek tek geçen arabalar. Bütün gün yaptığım iş gazeteleri okumak. "Pazartesi sabahı artık yazıhaneye giderim!" diye düşünüyordum. bir saksı ya 241 . Voltaire'i. Sıkı sıkı gi­ yindim. Yattığım yerden. Hep aynı ateş. Böyle şeyleri hesaba katmam çok kötü. Soğuk da bir rüzgâr esiyordu. Pazartesi sabahının Nişantaşı'nı seyrettim. Bütün gün yaptığım bunlar. tedirginlik gibi bir duyguya kapıldım. Ne uyuyorum. yürüyüşe çıktım. Aşağıda tombala oynanıyor. sıkıntı. tuhaflaştı. Köpeğini gezdiriyordu.. Böyle şeyler niye beni etkiliyor? Ben ne yapıyorum? Ne biçim kişiliğim var? Nerede eski dengem? 29 Çarşamba Pazartesi akşamı ateşim arttı. "Sakal mı bırakıyorsunuz?" diye sordu. Dönüşte tramvaya bindim. Oysa hep. ne de bir şey yapabiliyorumr Boş. pencerenin dar aralığından gözüken ağaçlara ve gökyüzüne uyuşuk uyuşuk bakmak. Bana. 27 Aralık Pazartesi Sabah kalktım. gazeteleri okumak. alışverişe çıkan hanımlar. Yatakta yatmaktan sırtım ağrıyor. Endişe.

nasıl düşündüğünü merak etmekten öte bir merak değil bu. 17 Ocak Üç gündür ayaktayım. biliyorum. Hâlâ düşünüyorum. Bir de şunu yazacaktım. ben bir kapı tokmağıyım. Bir ara ciddi ciddi bunu düşündüm. Bu geçirdiğim. Bu sabah Ömer'e bir mektup daha yazdım. Ne yaptığını. sonra bütün hayatını merak ediyorum. Bazı iktisat ve felsefe kitapları okudum.. Ciğerlerim hâlâ dolu. nedense buraya bunu yazmak ihtiyacını duydum. günlük hayatını. ama eski heyecanla değil. Sigara içiyorum. Önceki mektubuma yazdığı cevapta bana. Böyle olduğunu kesinlikle bilmeme rağmen. neşem yerinde. Bütün günü çalışma odasında kitap okuyarak geçiriyorum. Böyle bir hava değişikliği bana çok iyi gelecektir. 21 Ocak Çok sıkı okuyorum. Evet.da ne bileyim kapı tokmağı gibi hissediyorum.. Bir hafta on gün evde dinlenmenin iyi olacağını söyledi. 2 Ocak 1938 Pazar Ateşim düşmedi. Gene dönüp dönüp Voltaire'i ve Rousseau'yu okuyorum. Ama en kısa zamanda yazıhaneye dönmemi istiyor. Bir karış sakalım var. ama yazıhaneye gitmiyorum.. geçirmekte olduğum hastalık belki gripten başka bir şey. Kötü kötü kar yağıyor. Öksürükten çıkardığım hırıltı hiç de sağlıklı değil. sağlığım. Doktor İzak ile görüştüm.. Osman da buna benzer birşeyler söyledi. Bugünlerde birkaç kere kendimi Güler'i düşünürken yakaladım ve şaşırdım. Perihan işitince yüzünü buruşturuyor. hâlâ yazıhaneye gitmedim. "Perihan ile baharda buraya gelin. Bir insanın nasıl oldu­ ğunu. bütün gün çalışma odasında masanın 242 . Ciğerlerim iyi. o olmazsa sen gel!" diyordu.. 27 Ocak Ay sonu geldi.. Yatıyor. hiçbir şey düşünmek istemiyo­ rum.

Bugün Osman ile Nermin kavga ettiler. Günlük hayatımın çoğu Perihan ile. Osman'dan rica etmiştim. Sonra düşüncelerim.. Hâlâ yazıhaneye gitmedim. yeğenlerle.. Arada bir Perihan ile yürüyüşe çıkıyoruz. Sağlığımla. sabırsızlık. Teşkilât dergilerinin koleksiyonlarını aldırdım. bir kıpırdanma vardı. Osman ve annem neden git­ mediğimi birkaç kere sordular. Bayram için alman koyunlar arka bahçeye bağlandı. Buraya hiç yansımamış.. sıkıntılarım. BİR BAYRAM DAHA Ahçı Nuri de elindeki tabağı dikkatle taşıyordu. Artık yazmamalı. Günlük hayatımı doğru yansıtmıyor. Sofrada hareket.başında okuyorum. Kurban bayramından sonra.. sinemaya gidiyoruz. Neşe­ liyim. Neredeyse eski sağlık ve dengemi bulduğumu söyleye­ ceğim. Bu koca sakalı da o zaman keseceğim. ama bir büyük eksikle: Yazıhaneye gitmiyorum. Şubatın ilk haftasında yazıhaneye gitmeye karar verdim. İnkılâp ve Teşkilât.. yorgunluğumla ilgili birşeyler mırıldandım.. İktisadi Devletçilik. Bu deftere de yazmak içimden pek artık gelmiyor.. 5 Şubat 1938 Bu yazdıklarımı okudum. Vergi Siyaseti. arada bir meliyorlar. ama can sıkıcı. küçük belki. Çok daha karışık. Nuri uzanarak tabağı masanın üzerine koydu... duyuyorum. Tabak iki yıl önce 243 23 . Şimdi heyecanla onları okuyorum. Nigân Hanım bakmadı. Yazarken zaten hep ikiyüzlülük ediyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum.. Ayşe ve annem ile gevezelikle. dertlerim de öyle. ama görür gibi oldu: Nuri gene parmaklarının ucuna basıyordu. Çünkü yeni bir şey yok. milyonlarca şey düşünü­ yorum. Defter gerçeği yansıtmadığı için artık yazmaktan da vazgeçiyorum. Eski hayatımı sürdürüyorum... küçük basit işlerle geçiyor. istediğim bazı kitapları Sahaflar'dan bulup aldırmıştı. Evde tatsız bir hava var. Devlet ve Fert... Bu işi tatil sonuna bırakı­ yorum.

Üzerinde gene pilav kuleleri vardı. kararlı bir ifade vaıdı. evin içinde gezinirken. şimdi orada sandalye de yoktu. on yaşındaydı. yalnızca sakalı olduğu için çirkin bulamam!" diyordu. Onun yanında Cemil vardı. hariç. o insanlar başka insanlardı. Refik'in sakalı Nigân Hanım'a çok çirkin gözüküyordu. Nigân Hanım gözünün ucuyla Ayşe'nin tabağına aldığı pilava baktı.Nigân Hanım'ın büfeden çıkarmayı akıl ettiği yaldızlı servis tabağıydı. Eskiden Cevdet Bey'in doldurduğu geniş boşluğun yanında Ayşe vardı. "Paşa babamın evinde. ses etmedi. Nermin'in yanında Lâle vardı. Cevdet Bey. Onun yanında. Refik'in sakalı aklına takıldıkça. çalışma odasına da asılmıştı. orada eskiden Cevdet Bey otururdu. ama kuru ve güneşli bir hava vardı. Perihan'ın karşı­ sında Osman oturuyordu. bunu yaptığının da farkına varıyordu. Büyük gelinin yüzünde gururlu. hiç kimse. sağlığın. bir insanı. Nigân Hanım oturduğu yerden Nermin'i seyrediyordu. Şubatın ilk haftasıydı. birisine konukluğa giderken aklına çirkin sakal geldikçe öfkeyle mı244 . "Hayır. ama karşısında Refik'in o çirkin sakalı vardı. Nermin ile Osman önceki gün kavga etmişlerdi. ikindi çayını içerken. Nigân Hanım kendi kendine. Nigân Hanım masanın üzerindeki sıcaklığa yüzünü yaklaştırdı: Sofraya konan tabağın. şikâyetçiymiş gibi gözüküyordu. ama o zaman başka zamandı. Nigân Hanım kendisiyle birlikte herkesin bunu hissetmesini istiyor. o da sekiz yaşındaydı. adam olan herkesin sakalı vardı. hiçbir şey eksik değildi. hele oğlumu. dikkatle korunması gereken mutluluğun ve aile düzeninin sıcaklığıydı bu. bayramın. Babamın evinde kırkını bitiren herkes sakal bırakırdı. hareketin. az buldu ama. Sonra sorusuna kendisi cevap vererek kaşıkları karısına uzattı: "Hadi sen yap!" Yemeği Nermin dağıtıyordu. Beyoğlu'na çıkarken. kulelerin burçlanndaki bezelyeler de eksik değildi. sedef odasına. Nigân Hanım'ın öteki yanında Perihan vardı. İkisinin arasında da Refik vardı. gözlerini kırpıştıracağı o eksiksiz zamanı arıyor. Dışarda soğuk. her şeyin tamam olduğuna inanmak istiyor. şimdiki zaman başka!" Bunu son günlerde hep düşünüyor. "Yemeği kim dağıtacak?" dedi Osman. Osman yazıhanenin duvarlarına da astığını söylemişti. Cevdet Bey'in resmi de yemek odasının duvarında asılıydı. köşede kimse yoktu. Biraz da sıkıhyormuş. Oturma odasına.

Nigân Hanım. Hem. Başka kimse de bir şey söylemedi. Lokmasını yuttuktan sonra sordu: "Eti nasıl buldunuz?" Gene sessizlik duyuldu. Hayır. ama soruyu soran da kendisiydi. Nigân Hanım dindar değildi. Ne düşündüğünü merak ediyor ve korkuyorum!" Çünkü Osman. Sonra da fısıltı gibi bir ses: "Çok yağlı. Nigân Hanım kızına hiçbir şey söylemedi. ama şimdi onu araştırmak hoş değildi. "Neden böyle olduk?" diye düşündü Nigân Hanım. yavaş yavaş oynayan çeneyle birlikte aşağı yukarı kıpırdanan o kara 245 . ama bakmamasına rağmen. "Babası gibi geveze değil. Herkes yemeğine ve kendi dünyasına gömülmüştü. Sessizliği bozmak istedi. babasının ölü­ münden sonra ağzını bıçak açmayan şu kızcağıza konuşabilmesi için biraz fırsat vermek de gerekiyordu. Eskiden. sofradaki sessizliği farketti: Kimse bir şey söylemiyordu. Bu görev şimdi Osman'a düşüyordu. "Onun ne düşündüğünü merak ediyorum. "Neden böyle sessiz olduk? Neden herkes hep böyle kendi dünyasına çekiliyor?" Refik'in suratına bakmadan. ama o böyle sorumluluklardan çok başka şeyleri düşünüyordu. "Cevdet Bey gitti böyle olduk!" Bu cevabı doyurucu bulmadı. sıcak ve tatlı mutluluğun yeri olduğunu aklından geçirerek.rıldanıyordu. kimse kendi kendine kalmazdı. rahmetli Cevdet Bey. sakal olamazdı onu öfkelendiren. Nigân Hanimin içinden onu azarlamak geldi. büyük oğlu hakkında bu endişe verici düşüncelerle oyalandıktan sonra. çatal bıçağın ve tabakların gürültüsü duyu­ luyordu. Şimdi de gene öfkelenmek üzereydi ki bütün bunları hatırladı ve bayram yemeğinin soğuk öfkenin değil. babacan hiç değil ve olamayacak. hain ve kurnaz şakalarıyla bu sessizliği bozar. küçük oğlunun daha büyük bir endişe kaynağı olduğunu aklından geçirerek umutsuzluğa kapılır gibi oldu. Gene yalnızca yemeğin. sakalın arkasında başka bir şey vardı. Şeker bayramında gittiği namaza şimdi niye gitmiyordu? Üstelik önceki gün de karısıyla kavga etmişti." Ayşe'ydi bu. Her zamanki gibi. gene annesinin canını sıkacak bir tatsızlık bulmuştu." diye mırıldandı Nigân Hanım. ama bayram namazına aileden birinin gitmesi iyi bir şeydi. sabah bayram namazına da gitmemişti.

yarın da kardeşlerini göreceğini geçirdi. mavi güllü çay takımının bir fincanının da bu sene 246 . Acaba şimdi iyi mi? Ya bayramdan sonra da sakalını kesmez ve yazıhaneye gitmezse?" Kendini zorlayarak: "Refikciğim sen iyisin değil mi?" diye sordu. güzel ve hoş bir şey söylemesini ve bir de birazdan ahçı Nuri'nin getireceği portakallı ekmek kadayıfını bekliyordu. Meydanı yavaş yavaş dönen bir tramvayın sesini dinlediler.. "Hep susuyoruz işte!" diye mırıldandı. "Niye şu çocuk kırk gündür işe gitmiyor. Her bayram üç kızkardeş rahmetli babalarının konağında bu­ luşurlardı. yalnızca böyle şeylerin. Nigân Hanım. kendi ailesine gitmiş ve ağlamıştı. iyiyim canım!" dedi. Nigân Hanım gene. Aklından. Zeytinyağlı ıs­ panağın gene ağır ağır sofraya yaklaştığını ve kalkan yaldızlı tabağın yerine konduğunu gördü. Sakalı aşağı yukarı oynamıştı.. Cevdet Bey birkaç kere homurdanarak o paşa konağından hoşlanmadığını. Refik sert sert. Belki zamanın tıkır tıkır saat gibi akıtıldığı bu bekleyişi beklenenin kendisinden de güzeldi. "İyiyim. Böyle şeyler olmasın.lekenin sinir bozucu varlığını hissederek düşünüyordu. Şimdi de bekliyordu işte. Bu ziyaretlerde Şükran ile Türkân'ın ailesi de olurdu. Sonra belki de sessizliği gerektiğinden fazla önemsediğini düşündü ve kendi düşüncelerine çekildi. "Ben basit bir tüccarım. "İşe gidecek!" diye düşündü. çok içtiği likörden sonra. öğleden sonra Cevdet Bey'in mezarına gideceğini. heyecanlı birşeyler olsun istedi. eğlencenin. ama insan hiçbir şey olmadan da bekliyor gibi yapamazdı ki. he­ yecanın ve mutluluğun beklenişi olsun. Biraz böyle düşünerek. Sonra. ama Nigân Hanım Cevdet Bey'i götüremezdi. bugün üzerine giydiği elbiseyi giymekle iyi ettiğini. sonra da suçu yediği taze ete atan sarhoş ve tüccar kocasından iğrenerek. Susuyor ve birisinin konuşmasını. Tabaklarını değiştirdiler. Bunları düşündüğünü farkedince de sıkıldı ve gene hayatında eğlenceli. bunun bayram yemeğinde sorulmayacak bir şey olduğunu düşündü. koşa koşa babasının evine. surat asıyor. yaşamıyor? Sağlığı bozuldu. kusmadan önce. konağın da kendisinden hoşlanmadığını söylemişti. ama iyileşti. oraya gitmeyeceğim!" demişti ve Nigân Hanım öğle yemeğinin üzerine kusan. buna da razıydı. Bir bayram da.

Ziya'ya kibar bir mektup yazmış. "İştahım kaçıyor!" diye dü­ şündü. Çöpleri yaklaşan ahçı Nuri'ye verirken "Şaşırmış!" dedi. Tatlıyı görmek için döndü. Ne paradan. "Ziya mı?" Osman: "Biti kanlanan her askere bir şey verecek insan olsaydık. Osman mektupları okudu. tabii o da hiçbir şey gösterememişti. ama Nuri iki tane zarf getirmiş uzatıyordu. Abdülhamit alaşağı edilmişti. Os­ man'ın da öfkelendiğini görünce. İstediği güzel söz. Bir gün eve hem asker." Birdenbire öfkelendi: "Deli bu çocuk!" diye düşündü. biz bu şirketi. büyük oğlum şu aileye ve hayata babası kadar bağlı!" diye düşündü. şu asker yeğenden geldiğini dü­ şünerek açtı. Zarflardan birini acele acele açtı: Bu muhasebeci Sadık'tan gelen Türk Hava Kurumu'nun tebrik kartıydı. Geçen şeker bayramında da böyle bir kart atmış. bu hakkının kaynağını sormuş. Sonra Ziya'yı ve bu eve ilk geldikleri günleri düşündü. Okumadan Os­ man'a uzattı. Şimdi bir de mülk çıkarmıştı. ne mülkten haber verdiniz. İki elinin arasına sıkıştırdığı zarfları birdenbire. Oysa portakallı kadayıf da sofraya gelmiş duruyordu. Evli­ liklerinin üçüncü senesiydi. bu düzeni zor kurardık!" dedi. Geçen mektupta yalnız paradan sözediyordu. Zaten olamazdı. Sonra beklenildiği gibi onları Refik'e uzatmadı. Yemek 247 . Ellerinizden ve herkesin gözlerinden öperim. istediği mutluluk beklenmedik bir biçimde birdenbire gelivermişti. hem siyasetçi biri gelmişti.kırıldığını aklından geçirerek bekledi ve sonra ahçı Nuri'nin ayak seslerini duydu. Sonra mektubu okuyan oğlunun yüzünü inceledi. Uydurduğu ortadaydı. "Deli bu çocuk!" Bir daha okudu. Cevdet Bey'in Abdülhamit'e karşı olanlarla da arasının iyi olduğu ortaya çıkmıştı. Cevdet Bey'in vasiyeti açıktı. Bayramınız mübarek olsun. "Huyu suyu ne olursa olsun. yeğenine hiçbir şey yoktu. okudu: "Sevgili yengeciğim. ama bu küstahlığı yapacak cesareti nereden buluyordu? Nigân Hanım zarfı Osman'a uzattı. Bu hakkım her zaman bakidir. Gene de Osman. Nigân Hanım oğlunun öfkesinden ve sözlerinden hoşlandı. hızla yırttı. rahmetli amcamın bana bırakmış olduğunu öğrendiğim parayı hana hâlâ yollamadınız. bu aileyi. Öbür zarfı da. "Artık iyice şaşırmış bu herif!" Refik: "Kim?" diye sordu. o zaman şaşırmışlardı.

. geliyorum!" diye homurdandı. en anaç sesiyle söylemişti bunu. "Şu sakalını kesiversen. uşak ya da yanaşma gibi.. Çünkü o çocuktan. şu evi ayakta tutmak için neler yapıldığını bilmiyorlar." Refik buz gibi: "Keseceğim!" dedi. şu sofraya oturmak.. Refik şaşırdı: "Evet. "Tamam!" diye düşündü Nigân Hanım. Sonra masanın üzerinde portakallı kadayıf hâlâ dokunulmamış duruyordu. En tatlı. şimdi söylemenin tam sırasıydı. Düşündü. "O kadar kararlı ki." Osman gene: "Paranın nasıl kazanıldığını kimse bilmiyor!" dedi.. Cevdet Bey de galiba sevinmişti.. sonra da asker olmaya karar vermişti. olmaz mı. kendisine hep korkuyla bakan. Refikciğim?. ama onları da hep çevreleyen gurursuz.. bunu biliyordu. Ama bu sefer yakında bir yerde sözlerini işi­ tebilecek bir başkası varmış gibi sesini kısmıştı. Ama Nigân Hanım şimdi bunları düşünmek istemiyordu. her şeyi kendisi yapmış gibi heyecanlanıyor. Nigân Hanım bu konu da tatlıya bağlandığı için sevindi. ama Nigân Hanım gene bir şeyin eksik olduğunu düşündü. evde efendi olmayı öğrenemeyen hep bir hizmetçi. 248 . babanın mezarına gitmeden bir de şu sakalını kesiversen!" dedi. hep askere bakmış. vakit geçirmeden söyledi: "Öğleden sonra. Sonra bir süre sustu. şimdi koskocaman asker olan o çocuktan ve bunları düşünmekten hoşlanmıyordu. Galiba herkesin dikkatle kendisini dinlediğini. Osman yemden: "Biti kanlanan her askere bir şey verecek olsaydık!" dedi. Tatlı da bizi bekliyor!" "Tatlıya niye başlamıyoruz?" Tatlıyı yemeye koyuldular. Ama kapansın artık bu tatsız konu. aşağıdan yukarı bakan bu çocuk evden gidecek diye sevinmişti. kararlılık ve öfkesini saygıyla karşıladığını anladı ve ekledi: "Para kolay kazanılıyor sanıyorlar. O zaman Nigân Hanım. Sonra birden Refik'e dönerek: "Bayramdan sonra geliyorsun yazıhaneye değil mi?" dedi. "Artık her şey tamam..yenirken Ziya da köşeye ilişmiş. efendilerin dışında kalan." "Babasından da kararlı!" diye düşündü Nigân Hanım. Bir şey daha vardı ki. Para kazanmak. bu çekingen. geliyorum. Bu Cevdet Bey değildi. ürkek çocuk.

çal bize bir şey. "Ama bu sessizlik!" diye düşündü.. Perihan özür dileyerek sofradan kalktı. Sofradakilere teker teker baktı: İyi kötü bir bayram yemeğiydi işte. bu bayram yemeğinden aldığı tadı bozduğu için. hadi!" FIRTINA Refik kapıyı açan hizmetçiye: "Sait Bey'e bir şey bırakacaktım!" dedi. kızım. bir türlü susturamadığını söyledi.. Nigân Hanım. Ama suratını asmıştı. ama gene can sıkıcı şeyler aklına geliyordu. Ceketinin cebinden Osman'ın verdiği zarfı çıkardı. Galiba bir çocuğu olduğu için.ama ne olduğunu bilmiyordu. canım bir şey yemek istiyor. "Hadi. surat asmaya hakkı olduğunu düşü­ nüyordu." "Zaten bir zarf bırakacaktım. ama hiçbir zaman böyle haklar iddia etmedim!" diye mırıldandı. ama nedir bilmiyo­ rum!" Nigân Hanım neyin eksik olduğunu bilmiyor. tatlısının tadını çıkarmak istiyor. "Her şey o kadar sessiz ki.. Çocuğun yukarıda ağladığını. o alaturka gibi bir şeyi çal hiç olmazsa. Öğleden sonra Cevdet Bey'i ziyaret edeceklerdi. Bu kötü sessizlik!" Birden cılız bir çığlık duydu. Emine Hanım koşa koşa içeri girdi. Nigân Hanım sofradan kalkan Ayşe'ye dönerek: "Hadi. "Atiye Hanım'la çıktılar. 249 24 . Küçük hanım evde. Hizmetçi: "Sait Bey'ler evde yoklar!" dedi. Sonra tatlı bitti.. Sessizlik kimsenin umurunda değildi. "Benim üç çocuğum var.. Sonra durdu ve hep aynı şeyleri düşündüğünü aklından geçirdi. birazdan kahve içeceklerdi." Ayşe'nin suratını astığını gördü. Rahmetli annesinin dediği gibi: "Nigân. Herkes teker teker ve birbiriyle ilgisiz ve birbirinden kopuk masadan ayrıldı. Sonuna gelmişlerdi. bize bir şey çal bakalım!" dedi. Bunu istemeye de mi hakkım yok? Rahmetli babanın sevdiği." dedi Refik. "Herkes kendi kendine..

Perihan'ın sözüydü. elinde likör bardağıyla. Refik. Bıyık her zaman dağınık ve anlamsız duran yüzüne "derli toplu" bir anlatım vermişti. Refik cebinden zarfı çıkarıp anlatmaya koyuldu: Sait Bey'in Osman'dan rica ettiği iş mektubu örneği buradaydı.. Bu bilgileri dikkatle veriyor. Refik'in paltosunu almak istedi. bayram yemeğinin üstüne. Siz içeri buyurun!" dedi. Refik: "Yok. ama Beyoğlu'nda oyalanmıştı. Merdivenlerde ayak sesleri duydu. "Şaşırıyorum!" diye mırıldandı. zahmet etmesin! Ben oturmayı. mezarlığa gitmeden önce sa­ kalını kesmiş. çünkü hazır değildi.Hizmetçi. küçük hanımı çağırayım!" dedi. Yazıhaneden erken çıkmıştı. yok. ama aynı şeyler bir başka şirkete de yazılabilirdi. ama bıyığını beğendi. Hizmetçi de çıkmıştı zaten. biraz sonra da evden çıkacağını düşünüyordu. birşeyler homurdandı. ama bu bıyığı bırakmıştı. Refik'e biraz oturmasını rica etti. Güler: "Niye? Hemen gidiyor musunuz?" dedi. Saatine baktı: Altıyı biraz geçiyor. Güler de ağbisiyle ilgili birşeyler söylemeye başladı. Refik eşyayı seyretti. Üç gün önce. kadının söylediklerini dinlemiyor. Güler odaya girdi. sabah yollayamamışlarch. ama zarfı bırakıp gitmedi. kendinden geçtiği odaydı burası. Refik gene. keşke çağırmasaydınız ! " dedi ve paltosunu çıkarıp içeri girdi. Refik aynaya bakarak Perihan'ı düşündü. Kapının önünde dikiliyordu. elinde tuttuğu zarfı hemen verip çıkıp gitmeyi aklından geçiriyordu. Sonra endişeyle Güler'i hatırladı. Hizmetçi tekrar geldi: "Güler Hanım şimdi geliyor. Selâmlaştılar. "Niye zarfı bırakıp gitmedim?" diye düşündü. Sonra koşup hizmetçiye çayı getirmesi için seslendi. Yaz sonunda Sait Nedim Bey'in. Bu. Yaldızlı bir çerçevenin içinde bir ayna gördü ve çekinerek kendine baktı. Mektup Almanya'ya Siemens'e yazılmıştı.. Güler bir ara susar gibi olunca zarfı uzattı ve az önce söylediği bu iş mektubu kopyasıyla ilgili cümleleri tekrarladı. Yüzünü beyaz ve sağlıksız buldu. Refik paltosunu çıkarmadı. "Durun. 250 . Refik'in cevabını beklemeden kendisi oturdu ve Refik'e kızının nasıl olduğunu sordu. "Şaşırıyorum!" diye mırıldandı. karşılıklı birkaç cümle söylediler.

Suçluluk duygusuna kapılmaktan da korkuyor.. "Evde oturuyorum. içinde hiç alışık olmadığı bir eziklik ve yenilgi duygusu uyan­ dırıyordu. Hayvan.Refik birşeyler mırıldanarak Güler'in arkasından koyun gibi yürüdü. 25/ . "O gün Nişantaşı'nın köşesinde sizi pek iyi görmemiştim!" Refik: "Evet.. bir şey söylemesinin doğru olacağını düşündü: "Peki. Çabuk çabuk çayını içiyordu. bıyıklı ya da sakallı görünüşü hakkında bir yargı vermesinden çekindi. Perihan'dan ve kızından bu kadına sözetmek canını sıkmıştı.. ama kısa sürdü. Güler: "Bıyık bırakmışsınız!" dedi. hastaydım!" dedi. ' Söyleyecek başka bir şeyi olmadığı için yapmacıklı bir heyecanla kızını anlatmaya başladı.. sonra belli belirsiz bir suçluluk duydu. Bu zekânın şimdiden bir yığın belirtisi vardı. Ortasında garip bir mangal duran oda. Küçük kızlarının zekâsı Refik ile Pe­ rihan'ın gurur kaynağıydı. Buna neden sıkıldığını araştırdı. Evet... Hizmetçi çayları gelirdi. Soruyu kavrayamamış gibi biraz düşündü. "Sakalınızı kesmişsi­ niz.. Güler'in yüzüne bakmıyor." dedi.. Sonra "Çünkü bu bir dul kadın!" diye düşündü ve daha çok düşünmekten korkarak.." diye düşündü. kokladı ve yabancı olmadığını anlayıp mangalın yanına uzandı. ama başını sallamaktan başka bir şey yapamadı. Güler: "Siz ne yapıyorsunuz?" dedi. Refik bu belirtilerden birkaçını anlattı.. Başka? Bir eğlence tertiplemeyi düşünüyo­ ruz. "Uzun bir süre evde yattım." Refik söyleyecek bir şey aradı. Kadının oturduğu divanın karşısındaki kolluğa oturdu. Peki siz başka ne yapıyorsunuz?" "Hiç!" dedi Güler. bu halinden de hiç hoşlanmıyordu. verdiği mektup örneği hakkındaki bilgileri tekrarladı. Bir sessizlik başladı. Güler: "Sizi tanıdı. nezaket gereği." dedi. Refik'i görünce önce şüpheyle durdu. "Konuşacak şey de kalmadı. Bugün odamdaki eşyaların yerini değiş­ tirdim. İçeriye köpek girmişti. Sonra çayını bitirdi ve kalkmadan önce. Kadının. sonra ihtiyatla yaklaştı." "Sahi mi? İlginç!" dedi Refik. Refik: "Evet tanıdı.

" Refik kadının yüzünde alaycı bir şey görür gibi oldu. şu dul kadından kurtulayım!" Kapının önündeydiler." Ama bunu düşünür düşünmez korkarak ayağa kalktı. Güler'e değil kapıya kadar gelen köpeğe bakıyordu. gündelikçi kadınlar. "Ne söyledim!" diye düşündü. "Konuşurduk. zaten!" Hâlâ köpeğe bakıyordu. ölümü bekleyen Abdülhamit paşaları b a k k a l ç ı r a k l a r ı bahçı­ vanlar. Niye gelmeyelim?" dedi. kirli ve yeni apartmanlara. gizli gizli övündüğü şu sevgili dengesini de artık kolay bulamayacağını anladı.Kaç zamandır ilk defa bugün yazıhaneye gidiyorum. kravatlı erkeklere. "Şimdi yanlış bir şey yapmamak lâzım!" diye düşündü. "Sizin gibi bir kadınla konuşmak istiyordum. Düşündü: "Küçük ve Cumhuriyetçi bir askerin dul karısı! Ben de küçük kızımın annesinin kocası!" Tam çıkıyordu ki Güler: "Eğlenceye çağırsak sizi Perihan ile gelir iniydiniz?" dedi. memurlar. Güler: "Eğlenir. müteahhitler. konu­ şurduk! Dul bir kadınla konuşmaya ihtiyacım var: Hayatım rayından çıktı. dükkânlara. durup dururken yerinden fırlamıştı. Güler'in yüzüne bakmadan merdivenleri indi: "Hayatım rayından çıktı! Ne söyledim demin!" Dışarıda soğuk ve hafif bir rüzgâr vardı. Bir şey söylemiş olmak için getirdiği zarf hakkındaki bilgileri bir kere daha tekrarladı. her şeye sinmişti. ne yapacağımı bilemiyorum. Kapıya doğru yürürken yıllardır gururlandığı. hayatım rayından çıktı. Refik. eski evlere. tramvay 252 . Marmara tarafından geliyordu. "Sait Bey ve Atiye Hanım'a selâm söyleyin. Köpek de şaşırmış." Sonra birden içinden şunu söylemek geldi: "İyi değilim. kendisine bakıyordu. Ayağa kalktığını farkedince şaşırdı. İnsanlar evlerine dönüyorlardı. Refik: "Gelirdik. Karakolun önünden caddeye çıktı. İyi değilim. Koku ıhlamur ağaçlarına. Sonra kapıya doğru yürümeye başladı. Çayını daha bitirmemiş. İthalatçılar. konuşurduk!" dedi. Refik: "Allahaısmarladık!" dedi. "Şuradan çı­ kayım. Nişantaşı yosun ve deniz kokuyordu. "Konuşurduk!" diye düşündü. bankacılar." Sonra gene köpeğe bakarak: "İyi olur!" dedi. Lodostan önceki bu yumuşak kış soğuğunu Refik iyi tanırdı.

aile kokusu. şundan bundan konuşan Nigân Hanım'la Pe­ rihan'a kulak veriyordu. Onların sözlerinden ve dışardan gelen seslerden lodos çıktığını anladı. Yemekten sonra Refik küçük Cemil'in aritmetik ödevine yardım etti. küçük kızın ter ve bebek kokusu. herkes şu alelade gündelik hayatın içinde hiçbir şey koklamadan yaşıyordu. Kardeşi aylar sonra yazıhaneye geldiği için se­ vinçliydi. "iyi olmuş!" dedi Refik. ama içinden bir şey gelmedi. Yukarı çıktı. çünkü sakal kendi gibi erkeklerin bırakacağı bir şey değildi. akşam yemeği yiyeceğim!" diye düşündü. Havada o koku vardı. kişiliksiz bir eşya. ama hoşgörüldüler. ya da bir kapı tokmağı gibi hissediyorum kendimi!" Sakallarını kesmişti. gazetelere bakıyor. Sonra kendini sağlıklı buldu. Karşıya geçti. Kavgalı oldukları zamanlar aralarında konuşmazlar. Eve girdi: İçerde sıcak ve hayat vardı. Yemekte Osman gevezelik etti.yolcuları evlerine dönüyorlardı. bu elbiseyi giydim!" dedi. küçük bir uzlaşma her zaman bulunur: Bıyığını kes­ memişti. Aklında o dul kadın vardı. Evin içinde mutfak kokusu. "Sonra kitaplar okuyacağım. Kendinden korkuyordu: "Geçmişi ve geleceği olmayan. Perihan'ın teninin kokusu. Yemekte Nigân Hanım Cevdet Bey'le ilgili bir anısını anlattı. ama başkalarının ve ailenin önünde konuşulması gereken şeyleri de konuşurlardı. "Eve gidiyorum. bir saksı. galiba kocasıyla aralarındaki gizli dargınlık bitmişti. Refik Nişantaşı'nın köşesinde durdu. Nigân Hanım da neşeliydi. yemek kokusu vardı. bahçe kapısına bağlı çıngırak şmgırdadı. Sonra çalışma odasına çıktı. üzerinde lacivert bir elbise vardı. Hatıra defterine yazmak istedi. makyaj yapmıştı. Sonra okuduğu gazeteyi daha 253 . . Sanki kimse havanın yosun koktuğunu düşünemiyor. Perihan: "İşe gitmenin şerefine makyaj yaptım. Torunlar biraz şımarıklık ettiler. Perihan çocuğun başındaydı. Ama bir çözüm. Sonra yeniden oturma odasına indi. ama okuduğuna kendini veremedi. Birlikte akşam yemeği için aşağı indiler. Nermin de konuşuyordu. Arada bir radyodan gelen sesi dinliyor. Sigara içerek odada aşağı yukarı gezindi. gazeteleri açıp okumaya başladı. Bir süre oturup kitap okudu. Hayatım niye ra­ yından çıkmış olsun?" Karşıda evin ışıkları vardı.

Komodinin küçük ışığı yanıyordu. Refik. bitsin istiyordu. Refik tekrar gazeteyi açtı. Ama şimdi. Gazeteleri alıp odadan çıktı. eskisi gibi olmuyor. ama Perihan'ın ayak sesle­ rinden böyle olmayacağını anladı: Önünde daha vakit vardı. Nigân Hanım: "Rüzgâr hızlanıyor!" diyordu. "Perihan bana bakıyor!" diye düşündü. başkalarıyla konuşurken arada bir gözucuyla kendine baktığını. Ne yapmalıyım? Hiçbir şey yapamıyorum. Refik bütün bu gün. do254 . sakalını kestiği. On gün önce Refik'in hastalığının geçtiğine herkes inanınca onu yatağıyla beraber Ayşe'nin oda­ sından buraya getirmişlerdi. ama odanın içinde gezinen. ama Perihan'ın Nigân Hanım ile konuşurken. Birden gazetesini topladı ve Perihan'ı önceden hissettiği gibi kendisine bakarken yakaladı. Küçük kız yatağında uyuyordu. üzerinde gezindiğinijıişşettiği bakışın. Son günlerde neşelenir gibi olduğu. Perihan odaya girdi. Annesi ile Nermin konuşuyorlardı. Gazeteye bakarken birdenbire. perdeleri çeken." diyordu. "Olmuyor. Refik yalağın başında oturup gazeteleri okumaya koyuldu. Biraz sonra merdivenleri çıkan ayak seslerini duydu. bu sevinçten çok. birşeyler mırıldanır gibi yaptı. sonra rahatladı ve gene eski dertsiz uykusuna döndü. Gazetedeki Almanya ve Avusturya hakkındaki bir yazıyı birkaç kere okuyarak onları dinledi. yüzünü buruşturdu. yazıhaneye gittiği için Perihan'ın se­ vindiğini seziyordu. Yazı ^Almanya Avusturya'ya boyun eğecek mi?" diye soruyor. Refik gene gazeteleri okumaya çalıştı. Nermin de: "Ya. dışardaki rüzgâr hızlanıyordu. çekmeceleri açan. Bunu nasıl anladığını çıkaramıyordu. tedirginlik taşıdığını da anlıyordu. Merdivenleri çıkarken. lodos çıkıyor. ya. Perihan gülümsemeye çalıştı. sinir bozucu dul kadına aklı takıldığı. ama bu sefer dikkatini hiç toplayamach. Terliğin kendine özgü yumuşak ve kararlı sesini tanıdı: Perihan geliyordu. Yatak odasına girdi. derinden elerine hayalını düşündüğü bütün bu gün arkada kalsın. Refik elinde gazetelerle yatağın kenarında dikilip uyuyan kızını seyretti: Kız uykusunda kı­ pırdandı.dikkatli okumak istedi. İğrenç bu!" diye düşündü. aylar sonra yazıhaneye gittiği. sanki orada olup olmadığını denetliyormuş gibi koltukta oturan kocasının gölgesini süzdüğünü biliyordu. "Delireceğim galiba!" diye düşündü.

Sonunda Perihan sandalyeye oturdu ve eline aldığı bir gömleğin kopuk düğmesini dikmeye başladı.. Sonra Sait Nedim Bey'i taklit etmeye başladı. Paris! Vah benim babam bir paşaydı! Of." Bunu daha önceden düşünmemiş. şimdi dilinin ucuna geldiği için söylemişti. "Avrupa. Çirkin bir şey var onlarda! Gitmeyeceğiz!" "Ben gitmek istiyorum ama. Sonra okuyamayacağına karar vererek gazeteyi yere atıp Perihan'a bakmaya başladı. Refik bu kopuk düğme için sabah Perihan ile tartıştıklarını hatırladı. ne işimiz var bizim orada?" "Niye? Hiçbir şey yapmıyoruz! Bari.. Bir eğlence tertipliyormuş. "Şimdi mi?" dedi Refik. Hoşlanmıyorum o insanlardan. Sonra Refik birşeyler söylemek istedi: "Bugün şu Güler Hanım'a gittim. bunu bekliyordu. gi­ deriz ! " "Gider miyiz? Ne yapacağız orada?" "Niye? Gider. Şu Sait Nedim Bey'den! Neydi o akşamki soytarı hali. Bu belirsiz şeyi bir süre bekleyerek durdu. bitmesi için bir şey olması gerekliğini sezinliyor. Perihan kocasının kendisine baktığını anladı. gömleği yeni eline aldığını düşündü. yazık oldu bana!" Bunları söylerken eğilip bükülüyor. Saatine baktı.. bizi de çağırıyor. teşekkür ederiz! Ah.lapları karıştıran. Çok rica ederim! Lütfen! Ah. Acı çeken paşazade. hiç olmazsa biraz insan yüzü görürüz!" "Yok. dikiş kutusuyla oyalanan Perihan'a dikkat ediyordu. Hep evde oturmaktan bıktım!" "Eğlenceli ha!" diye bağırdı Refik. Gözlerini gömlekten kaldırdı: "Yatacak mısın?" diye sordu. hayır.. inip kalkan beyaz elini seyrediyordu. ah Avrupa!. "Eğlenceli insanlar... İyi değilim. Sait 255 .. Perihan'ın bir tartışmaya yol açan bu düğmeyi hâlâ dikmemiş olduğunu. Çıkıp biraz yürüyeceğim. eğlenirdik!" "Hayır. dokuzbuçuğa geliyordu. Babası paşaysa babasının dedesi çoban! Sonra o ukalâ kızkardeşi. "Hayır. yatmayacağım. Günün bit­ mediğini biliyor.. tüccarlığın vicdanına ağır geldiğini söyleyen maskara. Perihan'ın iğneyi tutan ince parmaklarını.." Perihan ipliği dişleriyle koparıp başını kaldırdı: "İyi işte. canım! Hele oradaki insanların yüzü." dedi Perihan. Uzun bir sessizlik oldu. Kararlı gözü­ küyordu. ama yerinden kıpırdamadı.

Perihan'ın yaptığı taklidi düşünüyordu. yüzeysel. gene az önce okuduğu kitabı okumaya kalkıştı. her ha­ reketini. kendisinin de kaba ve hayvani sözler söyleyeceğini bildirseydi. ama aynı cümleleri birkaç kere okumaktan başka bir şey yapamadı. benim hakkımda düşündüğün bu!" diye bağırdı. elini kolunu denetim allında tutarak hep o kitaba. Rousseau'nun ltirafları'na bakmak. ama hiçbir şey duymadı. benim hak­ kımda düşündüğün bu!" Perihan: "Ben o eğlenceye gitmek istiyorum!" dedi. yazıhaneye gidemem!. kapıyı vurdu. hep eğlence düşünüyorsun!" Perihan'ın etkilenmemiş gözükmeye çalışarak çocukla meşgul olduğunu görünce daha çok bağırdı: "Sen kafasız. Bir şey düşünemiyor.Bey'de hiç görmediği kadınsı hareketlerle hanımların ellerini öpüyormuş gibi havaya öpücükler konduruyordu. Rpfik Perihan'ın hu sözleri inatçılığından. Perihan'ın demin yaptığı taklitten başka aklında hiçbir şey canlanmıyordu. ama bağırdı: "Zaten şimdiye kadar bütün istediğin de buydu: Eğlence." Taklidi bıraktı ve deminki kararlılığıyla ekledi: "Ben oraya gitmek ve eğlenmek istiyorum!" Sonra birden yataktaki çocuğa döndü:: "Bunu da uyandırdık işte!" Refik: "Demek. sana benziyor" dedi. Bir gömleğin düğmesini bile dikmiyor. zavallı bir yaratıksın!" Pe­ rihan'ın dönüp kendisine baktığını gördü ve gene bağırdı: "Sığ. Elinin titrediğini farketti. En şaştığı şey buydu: Zayıf insanların hayatlarında 256 .. Sigarasını içerken odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. Sonra çalışma odasına indi.. Demin söylediği sözleri. ona inanmaz. içim sıkılıyor! Vah. Kapının önünde bir süre içeriden gelecek bir sesi bekleyerek durdu. Birden Perihan sinirli bir kahkaha kopardı. Orada. aptal ve işe yaramaz bir yaratıksın sen. gururunu korumak için söylediğini anladı. böyle şeylerin zayıf ve ahlaksız insanların evliliklerinde olacağını söylerdi. okuyup anlamak istedi. anlıyor musun? Beni hiçbir zaman anlamadın. Birisi önceden karısının kendisiyle böyle alay edebileceğini. "Demek. has­ tayım! Ah.. Kendini zorlayarak. Ayağa kalkıp sigara yaktı. Bu sefer o taklide başladı: "Off." Perihan bir hastaya bakar gibi endişeyle Refik'e baktı. Refik odadan çıktı. ne de anlamaya çalıştın. "Bu Sait Bey'den çok.

Osman ayağa kalktı: "Hayrola?" dedi. Yaptıklarını Perihan görsün istiyordu. gidiyorum!" Perihan: "Allahun. Çocuk da ağlıyordu. çekmeceden bütün parasını aldı. çoraplarını yatağın üstüne atmaya başladı. Refik kararlı ve hızlı adımlarla odanın ortasına yürüdü ve bavulunu yere bıraktı. Perihan'ın yüzüne bakmaktan korkarak odadan çıktı. kazaklarını. Birkaç kitap daha aldı. âmâ sesi boğuluyormuş gibi kısılmıştı. Osman sigara içiyordu. Merdivenlerden indi.görülebilecek şeyler kendi hayatına nasıl girmişti? "Bunlar nasıl oldu. koltuğa çarptı. Merdivenleri hızla indi. arada bir gene: "Beni hiç anlamadın!" diyordu. bavulunu kapadı. Refik dolaptan çıkardığı bavula donlarını. "Beni hiçbir zaman anlamadın! Benimle hiç ilgilenmedin!" Kaba bir hareketle dolabı açtı ve ceketlerini. ama o ellerini yüzüne kapamış ağlıyordu. sinirlerine hâkim olmaya. Annesiyle Nermin gevezelik ediyor. nereye gideceğim?" diye düşündü ve içinden Perihan'a sarılmak geldi. şu dul kadına neler söyledim. Bir durgunluk oldu. birşeyler yapmak istiyordu. Sonra odadan çıktı. çoraplarını tıkış­ tırıyor. Bir daha: "Beni hiç anlamadın!" diye bağırdı. Boğazında yumruk gibi bir öfke vardı. Merdivenleri hiçbir şey düşünmek istemeden hızla tırmandı. ama korktu ve gene: "Artık bu evde duramam!" dedi. Oturma odasında radyo çalıyordu. Kısık sesle acele acele ekledi: "Artık ben bu evde duramam. "Ne oluyor?" 257 . Sonra bir ara durdu. ama bunları ayrıntılarıyla düşünüp anlayacak durumda değildi. ama bunları bavuluna sığdıramadı. Sarhoş gibi odaya girdi. Perihan yatağın kenarına oturmuş ağlıyordu. Aldığı kitapları yeterli bulmayarak kütüphanenin raflarına baktı. Başka kitaplar da almak istedi. Sığdırmak için uğraşırken de kendine öfkelendi ve bavulunu kapıp odadan çıktı. Öfke bir şey düşünmesine engel oluyor. çalışma odasına girip masanın üzerinde duran kitapları ve defterleri bavuluna sıkıştırdı. masanın kenarındaki küllüğü devirdi. Perihan'a neler söyledim?" diye mırıldandı. Kendini inandırmak istiyormuş gibi bunu birkaç kere tekrarladı. "Eee. Odanın içinde yürürken. elinin titremesini durdurmaya çalıştı. Allahım. ben ne yaptım ki!" dedi. içinde bir felâket duygusu yükseliyor.

Merakla olup bitene bakıyorlardı. Nigân Hanım ağlamaya başladı. Refik ezilip büzülüyor. ağlamayın canım!" dedi. Nermin'le çocuklar çıktılar. Birazdan ağlayacaktı. Refik "Hayır. nereye?" diye bağırdı. Sen benim odama gel. Çok can sıkıcı bir durumdu bu. Ayşe'ye de bakarak yukarı çıkması gerektiğini hatırlattı. Nereye gideceksin 258 . "Hiçbir şey anlamıyorum! Hiçbir şey anlamıyorum!" dedi Osman. Osman. Dışardan. "Peki şöyle gel de otur. Osman galiba söylenmemesi gereken bir şeyi söylediğini anladı. "Eee. Bir ara: "Biliyordum. buna kendini hazırlamış bir sesti bu. Bak. senin kabahatin olabilir. anlamak. "Ne var ağlanacak şimdi?" Refik'e döndü: "Peki ne diye kavga etliniz Perihan'la. İşin içinden nasıl çıkacağını bilmiyor. öyle ayakta dikiliyordu. Nigân Hanım: "Bir yere gidemezsin. çıkıyorum!" dedi. "Aşağıda yat bu akşam. Durumu hemen kavrayamadıkları. Birden. Allahaşkına!" dedi. Nermin oraya çıksın!" "Yok. Osman." dedi. bir şey söyleyemiyordu. gittikçe artan lodosun tıkırdattığı ağaçların gürültüsü geliyordu. odanın karanlık camlara vuran görüntüsü çarpılıp bozuluyordu. inandırılmak is­ tedikleri için onlara öfkeleniyordu. anlayalım ne oluyor. Osman'a bakarak: "Perihan ile kavga ettik!" dedi. Biraz tuhafsın bugünlerde. Nermin'e döndü: "Hadi. ne de annesinin yanına gidip oturabiliyordu. Felâkete alışmış. biliyordum!" dedi. Osman'a cevap vermedi. Refik.Refik gene: "Gidiyorum!" dedi. yok!" dedi Refik. Sedef odasından Ayşe ile torunlar çıktılar. Bahçeye bakan pencere camları arada bir esniyor. Annesine dönüp: "Anne. Refik hâlâ yere bıraktığı bavulun yanında duruyor." dedi. sen çocukları yatır. Nigân Hanım: "Ne oluyor?" dedi. Osman: "Anne. ne bavulu eline alıp çıkabiliyor. durun bakalım. bunun için bavul yapılıp evden çıkılır mı?" dedi." Refik. "Zaten iyi hissetmiyorum!" Nigân Hanım: "Nereye gidiyorsun.

bu fırtınada!" dedi. yanaklarından öptü. "Nereye gideceksin. O da. Annesinin bir daha. ama Refik ba­ vulunu kapıp çıkmıştı. "İnşallah. bir ay sonra gelirim!" dedi. "Otele mi gidiyor­ muş?" diye Osman'a sorduğunu duydu. Sonra bir ara kararsız kaldı ve ani bir hareketle elini de öptü. oraya gideceğim!" dedi. "Allah için.. lütfen kalkmayın.. duygulu törenlere yakışan bir şeydi. Refik?" Refik ağbisinin elini omuzunun üstünde hissediyordu: "Ömer'e gideceğim!" "Ömer'e mi? İstanbul'a mı geldi Ömer?" "Hayır. sahiden." Bavulunu bırakıp an­ nesine sarıldı. Nigân Hanım: "Peki. Hemen yola çıkacak değilsin ya." Nigân Hanım: "Otele mi gidiyorsun?" dedi. Bir ay sonra gelirim diyorum. "Yarın bana yazıhaneye telefon et. Refik: "Gideceğim. mutlu ve sakin gözükmeye çalışarak: "Gidiyorum. "Siz kalkmayın." keli­ mesini söylemek istememişti. Perihan aşağı inmeyi akıl etmez!" diye düşündü. 259 .. "Oldu bitti işte!" diye düşündü. iyi etmiyorsun!" dedi. El öpmek büyük. "Bir otele giderim!" dedi Refik. "Kemah. Yerden bavulunu aldı: "Anne ben gidiyorum!" Kızardı. ama çok iğreti bir hareketti bu." Sonra galiba ağbilik damarı kabardı ve sert sert ekledi: "Aklını başına topla!" . Osman iki adım atıp Refik'e yaklaştı. Durun sizi şöyle bir öpeyim.. Bunu yapar yapmaz pişman oldu. Ama umutsuzlukla konuştuğu için söyle­ dikleri oradaki felâket havasını arttırmaktan başka bir işe ya­ ramadı.. nereye gidiyorsun?" dedi. Osman kapıya geldi: "İyi etmiyorsun. Orada ciddi birşeyler olduğunu şimdi kendisi de kanıtlamış oluyordu. şimdi ağlayacak ne var?. Sonra. Babacan bir tavır ta­ kınmaya çalışarak elini kardeşinin omuzuna koydu. Oraya gideceğini mi söylüyor­ sun?" Refik: "Evet. gelmedi!" Osman elini çekti: "Yoksa şeye gideceğini mi söylüyorsun? Nerede o demiryolu inşaatı.. gideceğim!" dedi. Biraz düşün.. gösterişli.

Ağaçlar uğulduyordu. Kiracıya ev beğendiren ev sahibi gibi sesini değiştirerek: "Burası helâ!" dedi. Ömer: "Üşüyorsun galiba. "Evet!" dedi Refik. Sivas'tan Erzincan otobüsüne binmiş. Erzincan'da yatmış. RASTİGNACIN ODASI Ömer: "Biraz daha gecikseydin karanlığa kalırdın!" dedi. Hem sizin Nişantaşı'ndaki evin alt katında vardı bir alaturka helâ.. ama çok değil." dedi. sabah da yarım gün süren bu kırk kilometrelik Erzincan-Alp yolculuğuna çıkmıştı. Sonra 260 . üç gün süren yolculuğunu anlatmaya koyuldu."Yarın telefon ederim!" dedi Refik ve çıktı. Akşam kalabalığı ve telâş da yoktu." Ömer. karlı paltosunu çıkarmış. Geleli yarım saat olmuş. ama idare edersin artık. tam bir gün süren bu maceralı yolculuktan sonra. "Tatsız bir şakaydı yaptığım. Fırtına vardı. "Kırk kilometrenin bu kadar da süreceğini hiç sanmazdım. Çorba içer. Nişantaşı'nın sakin ışıklarını titretiyor. Fırtına. Ankara'dan Sivas'a trenle gelmiş. "Üşüyorum. ama Ömer hâlâ onun ince gövdesinden so­ ğuğun fışkırdığını hissediyordu." dedi." diye düşündü. Uşaklar ve hizmetçiler için. dün akşam. ama Nişantaşı sakindi. ısınırsın. Ama önce sana burayı göstereyim. "Alaturka. barakanın büyük sobasının yanma oturmuştu. Kapıya bağlı çıngırak şıngırdadı. şu Nişantaşlı narin gövdeye iyice işlemiş olmalıydı. Özür diliyormuş gibiydi." Sonra gene aynı şeyi." Refik: "Ama babam da kullanırdı o helayı. pencerelerden dışarı yayılan huzur ve düzen havada eriyip dağılıyordu. Babam sonra değiştirmiş. Üzerinde hâlâ yolculuğun heyecanı vardı. "Üstelik evi aldıklarında alafrangaymış orası." "Birazdan yemek yeriz." ' Birlikte kalktlar. Birkaç saat önceki yosun ve deniz kokusu yoktu. Ömer önüne gelen ilk kapıyı açtı. Doğu soğuğu..

daha nasılsın bakalım?" dedi." dedi. döşemesi ahşap kirli ve eski bir oda. "Şimdiden rahatsız olmaya başladım bile.. alışkanlıktan varlığını unuttuğu eşyaya alıcı gözüyle baktı: Bir yatak. inanamamıştım." dedi. Doğru. zayıflamış. Bakışlarında da eskiden olduğu gibi mutluluğun güven ve rahatı gözük261 . Refik'in ar­ kasından kendi odasına baktı. küçük bir masanın üzerinde kurutulan sigaralar. "Başın sağolsun!" Bir sessizlik oldu. Refik içeri doğru çekingen bir adım attı. Konuşurum. konuşuruz. "Burası daha iyi. "Daha sıcak!" "İstersen burada yerleş. Daha iyi olur. ama bunu çok tuhaf bir sesle söylediğini farkederek şaşırdı. Bol bol konuşuruz da.. "Çok büyük yahu!" dedi Refik. Kışın yalnız tünellerde çalışılabildiği için barakalar boş oluyor. pencerelerin kenarlarına sıkıştırılmış gazeteler. Onun da şaşkın bir hali vardı.. Çok sevindim. Ömer. bomboş bir odaydı." "Ne diyorsun!. "Hem çok soğuk!" "Evet. Sonra Refik'e sarıldı: "Geldiğine sevindim. ısıtmak derttir. Ömer yeniden: "Başın sağolsun. konu­ şuruz!" Hâlâ odayı inceleyen Refik'e dönüp." "Konuşuruz ya!" dedi Refik.. Büyük bir oda istersin diye düşün­ müştüm.hatırladı: "Babana çok üzüldüm. "Çok şey var mı?" diye düşündü. Yüzü beyazdı. Ama'orada okumak için köşe bulabilir misin bilmem. odanı göstereyim!" Helanın ya­ nındaki kapıyı açtı: Burası kocaman. Niye geldi?.. birdenbire: "Eee." Gülümseyerek kendi odasının kapısını açtı." "Seni rahatsız etmeyeyim. eski yuvarlaklığını kaybetmişti. Telgrafını alınca sevinmiş. üzerinde çizim ve hesap kâğıtları duran bir masa kaba hir dolap hnrıısnnıı ndanin içinde dolandıran iri bir soba. Küçük penceresinden dışarıda serpiştiren kar gözüküyordu. Görülecek bir şey varmış gibi hâlâ helanın soğuk taşlarına bakıyorlardı." Kendini çok duygulu buldu ve yüzünü Refik'in bakışlarından kaçırdı: "Dur." dedi Refik. birkaç boş somya. İstersen benim odaya da bir bak. "Konuşacak çok şey var!" Ömer başını salladı. Refik: "İyiyim işte!" dedi.. Ama gelmesine sevindim. Refik'in odada ne gördüğünü düşünerek.

. Birden. sokakta yürürken görünce adamın bacaklarına nasıl şaşkınlıkla bakarsa.. pis buldu. Sonra yatağının kenarına oturup sigara yakarak Refik'i seyretmeye koyuldu." diyerek çıktı. kokladı. küçük inşaatçılık. İstanbul'dan başka bir yerde görmediği Refik'e öyle bakıyordu. bir mühendislik şirketi.. Refik odaya bavulla girdi. üçüncüsünü çıkarıp Refik'e nerede yatacağını sordu. Çarşaf da vardı. Ömer de Nişantaşı'ndan. kendisi de başka bir ortamda bir başka insanmış gibi heyecanlanarak. fazla yorgan da vardı. Ömer birden Refik'i yadırgadığını şaşarak anladı.müyordu. Ömer: "İyi ki geldin. İstanbul'da hayat. Onları da serdiler. "Kaç yıllık arkadaşız biz!" diye düşündü. Mühendislik Mektebi'nden. aradaki bütün tortuları dağıtarak dostlukla ışıl ışıl parlıyordu. rahatsızlıklarla boğuşan bir insanın şüpheciliği vardı üzerinde. Zaten şimdi. Evini döşeyen yeni evli gibi. unutuyorum. Refik bir süre kararsız kaldı. "O zaman haklıyım ! " 262 . eşyalarını küçük bir sandığın üstüne koyuyordu. Ötekine baktı. Daha çok endişelerle. "On yıllık." Refik'in açtığı bavuldan çıkan İstanbul kokusunu içine çekti. Bu sefer aşırı duygusallıktan sıkılan Refik oldu. Sobanın homurtusu duyuluyordu. şu hırs dediğim çirkin şeyi de unuttum. iyi ki geldin!" dedi. Ömer kendi odasına alıcı gözle bakarak: "İki yıldır buradayım!" diye düşündü." Birden kendine öfkelendi: "Hiçbiri!" diye mırıldandı. "Ne olsaydım?" diye düşündü. Üstelik şimdi uzun ayrılıktan sonra daha da güçlenmiş. barakanın büyük odasını ölçüp biçer gibi yaptı. "İngiltere'den geldikten sonra ne yapabilirdim?" İki yıldır durmadan saydığı şeyleri gene parmaklarını teker teker bükerek saymaya başladı: "Üniversite. Refik bavulunu boşaltıyor. İnsan yıllar yılı bir tezgâhın arkasında görmeye alıştığı bir kasabı. Sonra şilteyi serdiler. ama Ömer onun bakışlarında her şeyi yumuşatıp gevşeten iyiniyeti görüyordu. Bu Refik'in her zamanki iyiniyetiydi. "Bavulumu getireyim de yerleşeyim. Bavuldan çıkan kitapları ve eşyaları inceledi. gene aynı kokuyu aldı. sanki karşısındaki Refik değilmiş. Sonra bir somyanın üzerinde katlanıp üstüste konmuş şiltelerden birini çekti. Ömer.. Ömer gülümsemeye çalıştı.

seni iyice sinirli gördüm!" dedi. Refik yeniden: "Melek gibi bir kızım olsun isterdim!" dedi. bunun anlamı ne?" Refik gülümsedi. "Yoruldum! Kaç gündür yollardayım." "Nasıl bir şey?" "Melek gibi." "Yok. Sigarasını içiyor. Sonra sinirli. "O bana günlük hayatını yazıyor.. ama biraz iriyarı olacak galiba... Şimdi mektuplaşıyoruz." diyordu.. ranzada iki asker gibi yataktan yatağa konuşarak paylaştıkları ortaklık duygusu yok olacak.. uzun aradan sonra alevlenen dostluğun son pırıltıları da birazdan sönecek. ama yazacak şeyler de gittikçe azalıyor!" diye ekledi." "İstiyorsan uyu biraz. Bakışları sanki. Ömer de yatağa uzandı. Şimdi konuşalım. Perihan nasıl?" "İyi. yok. Uyursan iyi ge­ lir. Ömer şaşkınlaştı.." Ömer birden içini dökmek isteyerek: "Mektuplaşıyoruz. burada." "Bir ay mı kalmaya niyetlisin?" 263 ... Kardeşliğin." "Sahi. "Bunun anlamı ne mi? Bunun anlamı nişanlıların mektuplaşmasının güzel bir şey olmasıdır! Bunu niye soruyorsun ki?. Refik'ten işitmeye alışık olmadığı bir şeydi bu: "Yahu. Nazlı nasıl yahu?" "İyi. hastalıklı bir kahkaha attı. "Kimin aklına geldi bu isim?" Refik: "Benim!" dedi çekinerek. Burada bir ay bol bol uyayacağım nasıl olsa. Yazın ve baharda birkaç kere Ankara'ya gidip gördüm. kızından hiç sözetmedin bana.. Adı Melek'ti değil mi?" "Evet. birbirlerini yargılayan iki kocamış insanın soğukluğu yerleşecekti.... son kırıntılarını yaşadığı şu ilk karşılaşma anının tadını çıkarmaya çalışıyordu. Hiç beklemediği. "Peki. Peki. ben de ona günlük hayatımı yazıyorum.. "Doğrusu hep melek gibi bir kızım olsun isterdim!" Boşalan bavulu bırakıp yatağa uzandı." dedi Refik.Birden Refik başını çevirip sordu: "Sahi. tavana bakıyor. Bir saat sonra yeriz. hayatlarını tokuşturan. yatakhanede iki öğrenci. yerine.

.. tünelden.. Refik'in varlığının bilincine iyice sindiğini gene anladı ve yas­ tıktan başım hafifçe kaldırarak odanın öbür ucundaki yatakta uzanan lekeyi gördü.... "Bir ay rahatsız olacağım... ama Ankara'dan gelen taze memleket gazeteleri başka şeydi: "Başvekilimiz Celâl Bayar'ın beyanatı: Hükümet kanunlar için yeni bir çığır açıyor. başka? Başka ne yaptın seni görmeyeli?" Refik: "Boşver şimdi.. Yemeği yapar.. Bir ay üzerimde şu mutlu." » "Buradaki hayat?" "Nasıl yaşadığını. Onlar biraz kâğıt oynarlar. peki. insanları. buraya gelmiş. Sana yazmıştım.. Burada yatacak.... Karanlık basınca burada yemek yeriz: Gaz lambalarını yakarız... Avusturya Hitler'in ültimatomuna. "Evden bir ay diye çıkmış!" diye düşündü. her zamanki mutlu ve dengeli ruhunu odaya yayacak. Kral Faruk'un Türkiye seyahati. Pişti. çalışmaktan kalan vakitte neler yaptığını. "Sen buradaki hayatı anlat bana.. Ama onun da sinirli bir hali var şimdi. getirdiği kitapları okuyacak. Av­ rupa'nın buhranlı günleri." Dünyada ne olup bittiğinden çok da habersiz sayılmazdı. mutlu ve ahlaklı gözükmek kolay!." İçinden daha okumak geli­ yordu. Hiçbir şeye bulaşmadan namuslu gözükmek. çamaşır yıkar. rahatsız ve kötü bir herif olduğumu düşünmeye başlayacağım. Bu 264 ." dedi aceleyle. Gene başladım düşünmeye! Bari şu getirdiği gazeteleri okuyayım... "Bir ay diye öyle çıkmış... Arada bir Ömer ona gidip dinlerdi. ya da altmışaltı. ayak işlerine koşar.. Bir Alman mühendisinin bütün Avrupa'yı alan güçlü bir radyosu vardı.. Hayatı işte canım!" "Karanlık oldu. evet... ama ince ve düşünceli insanın yargılayıcı bakışları dolaşacak! Bari başlayan ben ola­ yım!" Yeniden yatağa düşen başını kaldırarak sordu: "Peki.."Bir ay. Stalin diyor ki tecavüzlere karşı. Sözünü ettiğim o Hacı var.... Evden bir ay diye çıktım!" Ömer. ama gazeteyi bıraktı.. Hatay'da Fransa ve Suriye'nin. ben de gene hırslı... barakayı siler süpürür. "Tamam!" diye düşündü. Burada fatihlik yapmaya. para kazanmaya çalışırken dünyada neler oluyor anlayalım bakalım... tutkulu.... "Refik ne yapıyor?" diye düşündü. Bizden dört sınıf küçük iki mühendis var benimle çalışan.

huzurlu insanların rahatlığıyla esnedi. "İyi uyudun mu?" "Evet. Orada büyük lojmanlar.. Sigara içerim. Dışarıdaki karlı tepeleri gördü.. kurt uluması duymuştu.. Perihan'ı azarlıyor. Gözlerini açtı... "Oniki saat uyumuşum!" Tam deliksiz uyuduğunu Ömer'e söyleyecekti ki. Birisi bir sobanın kapağını açtı. Kendisi de onları evin bahçe duvarının arkasından gizli gizli seyrediyor. ama açılan soba kapağı..kış bu koca barakada dört kişiyiz. Erzincan ile Kemah arasındaki bu şantiyenin barakasındaydı. 265 26 . içine odun atmaya başladı. kalkıp çorba içelim.. çok ağır akar. İçeriye güneş vuruyordu. Sonra zaten uyku vakti gelir. Birazdan kalkar. Saatine baktı.. ahşabın sesi tanıdık değildi.. bir Alman mühendis ve jeneratör var. fatihin odası da bu." Refik gerindi ve birden yataktan kalktı.. Buradaki hayat bu. İşte böyle şeyler.... İyi uyudum. "Hah uyandın mı?" dedi Ömer. Ben arada bir ona giderim... hatırladı: Bir ara uyanmış. Hadi. Perihan da Nişantaşı Meydanı'nda bisikletle geziniyor.... durmadan gülüyor. canın kalkmak istemez.. Odanın beklediği gibi soğuk olmadığını düşündü.. Arada bir içki içeriz. çorba içeriz. "Dengemi buldum bile!" diye düşündü ve az önce bir rüya gördüğünü hatırladı. Sonra rahat rahat uyursun sen!" İLK GÜNÜN SABAHI Refik ahşap döşemenin üzerinde gezinen ayak sesleri duyuyordu. iki kilometre batıda asıl büyük şantiye var.. Kemah yolunda. Sonra. Turp gibiyim. Akşamları böyle geçer! Zaman da çok yavaş... Rüyada Nigân Hanım ile Cevdet Bey. "Ben uyandırmadım ya?" "Hayır zaten uyanmıştım!" dedi Refik ve gerine gerine. "Çocuğu sen kaçırdın!" diyorlar. ya­ tağından ve durumundan hoşnut. Rastignacin. Kar yağar. Hepimiz onu seviyoruz!" diyordu. anladı: Buradaydı. seviniyordu. Yedibuçuk.. gevezeliğe. Sabah pencereden bir bakarsın. "Hiç kimse Refik'e kızmaz.

Ömer. yapılması gereken şeyleri yapmak için sabırsızlanarak bitirdi. hayır. "Ben mühendislik değil. ama neşesiz ve sıkıntılı değildi.Elbiselerini giyerken bunu Ömer'e söyledi. Salih. o da benim gibi ağbiniz olur!" Bir gülüşme oldu. Odanın bir köşesinde ayna vardı. geniş orta odaya girdi. Tıraşı keyifle. Evden ayrıldıktan sonra. Öteki şişmanın Enver'di. s a ­ bırsızlanarak. ekmek yiyordu. sofa görevini gören. mutlu. Yüzünü beyaz ve sağlıksız buldu. Buraya bir aylık bir tatile geldim!" Birkaç saniye sustu. Refik'e bilgisini tazele­ yeceğini söyledi. yaşamak. özgür hissetmek. Refik'i gö­ rünce masanın iki yanında oturan gençleri işaret etti. sonra ekledi: "İstanbul'dan. Sobanın üzerindeki çaydanlıkta çay demleniyordu. dinleneceğim ! " 266 . hayır!" dedi Refik. Enver: "Ben sizin çalışmaya geldiğinizi sanmıştım!" dedi. geldi işte!" dedi. Soğuk heladan getirdiği bir tas suyla aynanın karşısına geçti. Odanın ortasındaki büyük masada bir kahvaltı sofrası ku­ rulmuştu. inşaat kısmından. bir şey söylemesi gerektiğini anlayarak Salih'e sordu: Münip Bey'in emekliye ayrıldığı yıl mı okula girmişlerdi? Sonra başka hocalar da hatırlandı. Refik dün akşam erken yattığı için tanışamadığı gençlerle tanıştı. Refik yeniden çay alırken şişman mühendis. Ömer de çevrede çok kurt olduğunu. Sonra odadan çıkıp dün Ömer ile karşılaştığı. yuvarlak ve beyaz yüzüne. "Hah. tüccarlık yapıyorum. ama şimdi iyiyim!" diye düşünüyor. reçel ve kaymak vardı. Refik'in yüzünü hatırladığını söyledi. Uzun boylu. gevşek olduğunu aklından geçirdi. "Aaa. esmer olanın adı Salih. ertesi gün Beyoğlu'ndan aldığı yeni tıraş takımıyla tıraş olurken dengeli. Refik tıraş takımını aldı. Demiryolu dersini aynı hocadan almışlardı. "Dün biraz sinirliydim. geniş. "Bu da bizdendir. kalsa bile bu işlerden bir şey hatırlamayacak kadar uzaklaştığını belirtti. Masanın üzerinde peynir. Refik çay alıp masaya oturdu. gece dışarı silâhsız çıkmanın tehlikeli ol­ duğunu söyledi ve dışarı çıktı. Ömer bir uçta oturuyor. dışarıdaki parlak ve mavi göğün altına kendini bir an önce atmak. Gençlerden biri. Ağzı doluydu. şehirden kaçtım. Refik gururlanır gibi oldu. gözlerinin altındaki morluklara bakıyordu. ama Refik fazla kalmayacağını.

Onun arkasından Salih de kalktı. "Peki. "Sonra birlikte tünele gideriz. etrafı gö­ rürsün!" 267 . İçeri Hacı girdi. Seni görünce sevinir." dedi. "Otur da şu ilk sabah sigarasını iç!" dedi.Enver sert sert: "Herkes bu iş için Avrupa'ya gider. Sonra şaşırarak söy­ lendi: "Aa. değil mi? Akşam gideriz. Disipline karşıdır. Gerindi. pay alarak çalışıyorlar. Benim işim var. Hiçbir şey söy­ lemeden dışarı çıkıp gitti. Bir daha esnedi. Sana Herr Rudolph'dan söz etmedim. Boş yere tıraş olanlara kızar.. Refik'in cevabını beklemeden. Masanın kenarına güneş vuruyordu. Refik çay fincanlarını doldurup masaya koydu: "Dışarda ne güzel güneş var!" dedi. "Yaa! Şubat ayında da böyle güneş İstanbul'da bile yoktur!" Birlikte pencereden dışarı bakıyorlardı. İyi Türkçe konuşan bir Alman. Ömer: "Güzel değil mi kaymak?" dedi. Senin de ortak olacağını sandılar ve korktular." dedi. Tam kalkıyordu ki Ömer: ." Refik'in arkasındaki kapı açıldı. "Bir çay daha ha?" dedi Ömer. Onaltı yıldır Türkiye'de. "Sen de ister misin?" dedi Ömer'e. Samsun-Sivas hattında da çalışmış. Gençler çıktıktan sonra Ömer: "Senin çalışacağını sanmışlar!" diyerek güldü: "Onlarla çok iyi bir anlaşma yaptım. Refik karda ağır ağır yürüyen ihtiyarı pencereden görünce kendini hemen dışarı atmak istedi. Muhittin'i hatırladı. Sonra bir daha çay almak için kalktı. nasıl buldun onları?" Refik. iyi çocuklara benziyorlar!" dedi. ama pek sevimli gözükmüyordu. Refik laf olsun diye: "Evet.. içelim bakalım!" dedi. "İkisi de zehir gibi! Sınıflarının en iyi öğrencileriymişler. Refik'in önceden onda hiç görmediği becerikli patron tavrıyla gülümsüyordu. Sonra galiba bir şeyden utanarak sofradan kalktı. Ücretle değil. Refik kaymaktan biraz daha aldı... esnerken "Eehh. Paraya da ihtiyaçları var!" Ömer." Bir kahkaha attı. Sen yalnız dönersin. Ömer: "İyi çocuklar. gezer. tıraş olmuşsun sen ! Herr Rudolph bu işe çok şaşacak ve kızacak. Refik dün tanımıştı onu: Rahat ve gösterişsiz bir adamdı.

Aşağıda gözüken büyük ve geniş barakalar işçi barakalarıydı. tünele doğru gittikçe dikleşen kayaları. huzur duyuyorum. küf ve ıslak toprak kokuyordu. birbiriyle ilgisiz. Yoğun bir insan ve âlet uğultusu vardı. Girişten içeri doğru duvarlar örülmeye başlanmıştı. Başını fazla yukarıya kaldıramıyor. Dışarı çıkınca karda parıldayan güneş gözünü aldı. bara­ kaların ve yatakların hep dolu olduğunu anlattı. şu gök birleştiriyor ve rahatlıyor. gördükleri hakkında bilgi veren Ömer'i dinliyordu. paramparça duran bir şeyi şu ışık. Tünelin içi nemliydi. Hava soğuktu. keskin. Refik pence­ reden dışarı. ama içe işleyen acımasız bir soğuk değildi bu: İnsanı dinçleştiren. Ömer kendisine çekinerek bakan işçilere gözünün ucuyla bakıyor." Önünde yükselen tepeciğe. Tünelin ırmak tarafındaki ağzından içeri girdiler. Ömer arada bir gülümseyerek bilgi veriyor. Öteki uçta kayaya rastlanmış. kazı işinde çalışan işçiler Ispir'liydi. bir taş ustasına. mavi. her şeyin çevresinde. durgun. hareketli ve kararlı olması gerektiğini hatırlatan bir şeydi. ışığa. Hiç gör­ mediği.Birlikte sigara içtiler. Tünelin uzunluğu altıyüz metreydi. İki uçtan ikiyüzer metre kazılmıştı. Duvarlarda karpit 268 . Refik ayağının altında gıcırdayan kardan başka bir şey duymuyordu. Huzur!. ya da kalıpçı marangoza dudağının kenarı ve başının küçük bir hareketiyle selâm veriyor. sonra coşkuyla Refik'e anlatıyordu: Şu çalışan duvar ustaları Karadeniz'liydi. pırıl pırıl gökyüzü. aksilik çıkmıştı. solda. kayalar arasına sıkışmış karla kaplı düzlükleri seyretti. içi toprak ve kaya dolu bir dekovil dışarı çıkıyordu. ama sakin bir ışık vardı. Tepeye hafif bir eğimle çıkıyorlardı. birisine. derin gökyüzü vardı. Refik gözlerini ışığa alıştıra alıştıra başını gökyüzüne doğru kaldırdı. "Belki de bunun için geldim!" diye düşündü.. Birlikte tünele doğru yürümeye başladılar. tertemiz. "Sanki aklımda dağınık. gözünü ve bilincini dolduran tuhaf parlaklığa alışmaya çalışıyordu. geniş. Bunlar. aşağıda kalan barakalara ve uzaktaki ırmağa bakıyor. Hiçbir şey konuşmadılar. Orada. Ömer onların günde onikişcr saatten iki vardiya çalıştıklarını. insanı çağıran dağlara ve gökyüzüne baktı. ağzından çıkan buhar uzun zaman kaybolmadan burnunun ucunda duruyordu. Refik içinde gene birşeyler yapma isteğinin uyandığını hissederek uzaktaki ırmağın kıvrılışını.

İnsanlar da alçakgö­ nüllüydü. aşağıda kıvrılan ırmağın çizdiği yayı izleyerek yürüyorlardı. ray döşemesi için hazır edip teslim etmeleri gerekiyordu. temiz yüzleriyle pırıl pınldı. beyi rahat bırak!" dedi.. sonra cesaretini toplayıp birşeyler söylemeye başladı. Yukardaki büyük dağların arasında. Bak. Oradaki Kerim Naci Bey'in tünelinde binikiyüz kişi çalışıyor. Ömer selâm vere vere. köyden çıkıp iş aramaya geliyorlar. sonra şantiye şantiye dolaşıyorlar. Hepsi her yere yayılan katıksız ışığın içinde alçakgönüllü ve sakin duruyordu. Dinamit için yuvalar kazılıyor.lambaları yanıyordu. Ömer acele acele: "Ben ne yapayım. Öğle paydosunda dinamit atılacaktı. Birşeyler söylemeye hazırlanıyordu ki arkasından biri: "Olmaz. Refik onun anlattıklarını dinliyordu." Bu sırada orta yaşlı bir köylü. marangozlar kalıp kesiyor. sakin gökyüzünün altına geldiler. bir yanardağ ağzı gibi uğuldayan tünelden çıkıp. olmaz. Sonra geri dönüp. tünel uğulduyor." Tünelin deldiği kayalı tepenin çevresinde. yaklaştı. Birkaç adım attıktan sonra Refik'e döndü: "Beş altı kişi oluyorlar. Eylülün başında tüneli bütün duvarları tamamlanmış. bir kahvehane ve devlet denetmenlerinin çalıştığı küçük barakalar ve yabancı mühendislerin lojmanları gözü­ küyordu. büyük tüneli ve köprüleri de görürsün. arada bir durup bir ustayla bir iki söz konuşarak yürüyor. asıl büyük şantiye orada!. derinden delinen taşın sesi geliyordu. Irmağın kıyısında demin gördüklerinden daha büyük barakalar vardı." dedi. Daha ileride bir bakkal. Güneş hâlâ karın üzerinde parlıyordu.. bu ışığın içinde başka türlü olamazlardı. elinde kasket. 269 . "Sen de gel. duvar ustalan taşları yontuyor. öbür şantiyeleri. git kalfayla konuş!" dedi. bak. Ömer: "Ben öbür ağıza da gideceğim. dün atılan dinamitin parçaladığı taşlar da dekovile dolduruluyor. Ömer jeneratör ısmarlamıştı. geniş ve derin gökyüzünün altında bütün bunlar açık seçik bütün çizgileriyle. Bir de bunun gibi çavuş seçiyorlar. ama daha gelmemişti.. Eli kasketli adam şaşırdı. Refik yu­ karıdan onları görüyordu: Barakaların arasında dolanıyorlar. Öğleyin atılacak dinamitler için yuva kazılan yere gelince Ömer bir ustayla bir şeyler konuştu. İçerden.

güneşin altına bir sandalye çıkarmış. Yanında çok 270 . ağır ağır hareket ediyorlardı. getirdiği bütün kitapları okuyacak. hafif bir utanç duyuyor." diye mırıldandı. tepeye çıkıyorlar. eskiden olduğu gibi. huzur içinde duruyorlardı. nesneler ve hareket yerlerini almışlar. Ömer: "Asıl öğle paydosunda göreceksin sen!" dedi. sertleşmiş kara inince yorgunluğunu farketti. ama derinde. düşünecek. Kahvenin kapısı hiç kapanmaz!. Barakaya doğru yürüyor. "Bakkalın önünde itiş kakış olur. insanı aşağılayan şu göbeğini eritecek." Refik birdenbire: "Bu ışık. Sonra barakaya doğru yürümeye başladı. karın içinde karınca gibi. "Peki ben ne yapıyorum?" Bilinci çelik gibiydi. ama geri dönüp sertleşmiş karda yürümek istemedi. Dışarı. "Düşünmeyeceğim!" diye söylendi ve tünelin öteki ağzına geldiklerini farketti. "Ben de gövdemi yormak istiyorum!" diye mırıldandı. Nefes nefeseydi. dönüp arkasında bıraktığı ize baktı. barakaları ve kıpırdanan insanları seyrederek yürüdü. Güneş karşıdan geliyordu. terli gömlek etine yapıştığı için sevindi. ama göz alıyordu. sağlıklı. Birkaç adım daha atıp gene kara gömülünce barakaların düzlüğüne kadar bütün yamacın bu yumuşak karla kaplı olduğunu. bu hareket. dik değildi. belki de hiç bulamayacağı bir şey gerekiyordu. küçük de olsa. birşeyler taşı­ yorlar. patates soyuyordu. gövdesinin hamlığını giderecek. delinen dağın uğultusunu düşündü. sigara içiyorlar. bundan kur­ tulması için başka bir şey. oturmuş. oturuyorlar. dengeli ve mutlu bir insan olarak Nişantaşı'ndaki evine dönecekti. Canı buradan içeri girmek istemi­ yordu. tasarılar yapıyordu: Her sabah cimnastik yapacak. bir kıpırdanış vardı ki. bu üçyüz metrelik yolu böyle didinerek inmesi gerektiğini anladı.bakkala gidiyorlar. birşeyler yazacak. Düzlüğe. Ömer'den ayrılıp barakaya doğru yürümeye başladı. Barakanın önünde Hacı'yı gördü. Tünelde çalışan işçileri. her adımda gövdesinin hareketlerinin farkına vararak yürüdü. daha derinde. Refik biliyordu. Refik adımlarını teker teker sayarak.. Bir süre demin Ömer ile yürüdükleri yerden gene ırmağı. işleyen âletin. Yürürken gövdesi biraz yorulduğu. Sonra uzaktan kendi barakasını görünce izleri takip etmekten cayıp yokuştan aşağı inmeye başladı.

ırmak uzaktan ne hoş gözüküyor! Esniyorum. Sonra kitaba dikkatini vermediğini. pencereden baktı. Saatine yeniden baktı: Öğle yemeğinden sonra uyumaya karar verdi.. ne yapayım? Hava aldım. başka şeyler düşündüğünü anladı.tüylü. Dikkatini vererek okumaya çalıştı. Hemen kitapları okumaya başlayayım. Köpeğin eski neşesiyle koştuğunu gördü. Refik onlara yaklaşırken oynayıp sıçrayan. İkisinin birlikte orachroluşturduklari bir yakınlık vardı: Bu gökyüzünün ve ışığın." diye düşündü. Refik barakaya girdi. Kitaplarını dün akşam u y u m a d a n önce yatağının kenarına bir sandığın üzerine dizmişti.. İnkılâp ve Teşkilât'ı sandığın üzerinden alıp ciddiyetle Ömer'in çalışma masasına oturdu. ama Refik'i görünce sustu. Refik'in bakışlarını gördü. çevreyi gördüm. "Benim hakkımda acaba Hacı ne düşünüyor?" diye düşündü. Sonra bir daha esnedi ve uykusunun geldiğini anladı. Demin gördüğü şeyleri düşünüyor. hareketsiz duran şu dünya parçasının kendilerinin olduğunu söylüyorlardı. başka bir şey okuyayım!" Masadan Rousseau'nun İtirafları'nı aldı. genç ve neşeli bir çoban köpeği vardı. İstanbul'dayken en sevdiği. "Dışarısı ne güzeldi! Tünel nasıl uğulduyordu. içmeye başladı: "Şimdi. "Tabii her gün böyle güneş olmaz. Refik barakaya yaklaşırken Hacinın gözlerinin içine baktı. Bir süre okudu. iyiyim. gene masaya oturdu. gülümsedi. Bunu okuyama­ yacağım. ama karnım acıktı. doğaya ilişkin parçaları açıp okudu. dolaştım. Acaba şimdi Perihan ne yapıyordur? Saat kaç? Daha yalnızca onbir. Paltosunu çıkardı. kır hayatına. karda yuvarlanan köpek de ciddi bir tavır takındı: Yanından geçerken dikkatli ve sorumlu bakışlarla bu yabancı adamı süzdü. ama yüzünün anlatımı değişmedi. ama içinde bir şey uyanmadı. Masaya oturdu.. canı gene dışarı çıkmak istiyordu. Çaydanlık hâlâ sobanın üzerinde duruyordu. Hacı. ama burada öğle yemeğinin bir alışkanlık olup olmadığından 271 . Bir fincan çay aldı.. uykum var! Ama barakaların içi kimbilir nasıldır? İşsizlik var. O barakalar. Kitaptan başını kaldırdı. Yalnızca başını." Bir çay daha içip odasına geçti. "Bana dostça baktığını gördüm!" diye düşü­ nüyormuş gibi bir kere salladı. Sonra "Şimdi ne yapayım?" diye söylendi. Hacı galiba köpekle birşeyler konuşuyordu. Refik. Hacı da gene ona birşeyler söylemeye başlamıştı.

Yavaş yavaş meydana döneceğini ve keyifli adımlarla insanlara bakarak meydanı dönerken. "Belki de hoşgörüden değil. çok çalışacağım!" diye düşündü ve gerçekten kararlı olduğuna inanarak sevindi. Beyoğlu'nda yürüyeceğini. ayaküstü bir içki içeceğini. sonra da sinemaya gideceğini dü­ şünmüştü. kanlı.. İstanbul'daki günlerin yemeklerle düzenli bir şekilde bölündüğünü. Muhittin bakmaya bile üşeniyordu: Güzel bir kadını 272 27 . Açık. "Mülazım Haydar Bey mühendis Muhittin için tatsız bir konudur!" diye mırıldandı.şüpheye düştü. Birkaç dakika daha yürüdükten • sonra rahatladı: "İşte sevgili Beyoğlu!. şimdi yaptığı gibi. Sevgili kirli. bütün gün inşaat mühendisliği yaptığı yazıhanede akşam Beyoğlu'na gideceğini. "Yemekten sonra çalışacağım. Mülazım Haydar Bey aşırı Müslüman'dı. Emekliliği ile ölümü ara­ sındaki birkaç yıl içinde ayda bir oğlunu BTyoğlu'na çıkarır. ama ne­ şelenmedi. ama kendine göre hoşgörülü olduğu zamanlar olurdu. tutarlı bir mart soğuğu vardı. Caddenin içinden arada bir rüzgâr kopuyor. Helaların önünden geçerken yavaş yavaş meydana dönmesi gerekiyordu. Bir sigara yaktı. paltoların etekleri havalanıyordu. "Sanki babamla sinemaya gidiyorum!" diye düşündü. Akıp geçen insan yüzleri. çocuksu bir heyecan duyuyordu. Taksim Meydanı'nı dönerken bütün bunlara yaklaştığı için keyifliydi. ŞAİR BEYOĞLU'NDA Muhittin tramvaydan indi. sigara içeceğini. düpedüz hoşlandığı için götürürdü!" diye düşündü Muhittin. ağzında sigaranın zehriyle birlikte keyif verici bir acı bulacağını. sinemaya götürürdü. Bütün gün bunu bekledim. gününü bu bölümlere göre ayarladığını anladı. Odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. Ama artık kadınlar yoktu ortalıkta. kalleş Beyoğlu... Tek tek gelip geçenler de erkeklerin kolundaydı. utanç verici. sonra randevuevine gideceğini. kesin. Şairim ben! Soğuktan kızarmış yüzlere bakıyor yürüyorum!" ^Kararlı. Sonra Rousseau'yu da öbür kitapların arasına bıraktı.

çünkü gene hayatın dışında kaldığını. Muhittin aldırış etmeyecekti. babacan görünüşlü. Şairliğe ve intihara ilişkin eski kararına bağlı kalıp kalmayacağını artık düşünmeye baş­ laması gerekiyordu. Muhittin her hatırlayışında ha­ yatının onda imrenme uyandırdığını anlıyor. "Senin gibi şair olmak isterdim!" demesini hatırla­ maktan hoşlanıyordu. Şimdiye kadar yalnızca ikiyüzelli tane satan şiir kitabı aklına geldikçe bu ikiyüzlü ve küçümseyici yazıyı hatırlıyor. uslu ve dikkatli yürüyordu. Refik'in söyleyişinde açık ve kesin bir yakınma vardı ki. gene şairliğinin başarısızlıkla sonuçlandığını düşünüyordu. İçinden gülmek geldi: Refik'in Ömer'e gittiğini telefon ettiğinde Osman'dan öğrenmişti. yazının bir kere bir meyhanede gördüğü yaşlı yazarını öfkelendirecek bir şey yapıp yapmadığını araştırıyor. bunlardan bir sonuca varamadığı için şairliğinin ve hayatının başarısızlığa uğradığı sonucuna varıyor. Osmanin ailenin içinde böyle şeyler düşünen biri çıktığı için utanan. Ama gene de Ağa Camii'nin yanındayken birine baktı. Üzerinden altı ay geçmişti. ama aslında düşmanca ve sinsice yazılmış bir kısa yazıdan başka hiçbir tepkiyle karşılaşmamıştı. bir gazetede ya­ yımlanan. Bir başkası. "Kardeşiniz hayatına bir anlam vermek istiyor!" mu deseydi? Ya da "Benim gibi bir şair olmadığına. yirmisekiz yaşındaydı.erkeğinin yanında görmek acı veriyordu. Üstelik "Şair olmadığı için pişman. mesela dedesinin boş va­ kitlerinde rubailer yazmasıyla şairliği bir tutan biri söyleseydi bunu. ama şiir kitabı. alıklaşan yüzünü de göremeyecekti. ama içinden gelmemişti. hatta ileri gidip biraz öğüt de verebilirdi. Kardeşinin bu deliliği konusunda Muhittin'den bilgi koparmak istiyordu ama. avunuyordu. Refik'in. aylardır içinde taşıdığı bu düşünce yoğunlaşınca bütün gün yaptığı gibi Beyoğlu'na çıkmayı tasarlıyordu. Refik ile Perihan'ı hatırladı. Osman'ın telefondaki sesi dertli ve şaşkındı." derken. 1938 Martı'nda. Muhittin'in de bir şey söylemek içinden gelmemişti. hayatını bir amaca yöneltmediğine pişman kardeşiniz. Avunması gerekiyordu. bunu arıyor!" mu deseydi? Şu oturaklı tüccarın canını biraz yakmak için bunları söyleyebilir. Güzel buldu: Erkeğinin koluna girmiş. "İki yıl sonra otuz yaşındayım!" diye düşündü Muhittin ve 273 .

Başını önünden kaldırmadan çabuk çabuk içmeye başladı. bayağı meyhane törenlerine kendini kaptır­ mamak için soğuk bir yüz takındı. Beyoğlu'na değil. Sonra içinde uyanır gibi olan duygu yüzünden kendini cezalandırmak iste­ diğini anladı ve Ömer'in bir zamanlar kendisine. yakından tanıdığı bir siyasetçinin çocukluğunda ne kadar zavallı bir şey olduğunu anlatıyordu. ama kadınlar Beşiktaş'a yakın değildi. Arkasında. İnsan yüzleri akıyor. Üç katlı eski evi gördü. Sesinden tanıdığı bir gazeteci. Yirmisekiz yaşındaydı.alışkanlıkla her zaman içtiği o meyhaneye girdi: Tanıdık yüzlerle selâmlaşmamak. Her zaman takındığı kayıtsız. yandaki masalarda konuşulanları dinliyordu. zavallı. vitrinlerden. Şairlikten beklediğini alamamıştı. Kendisine sıcak bir dostlukla bakan ihtiyara hiçbir şey düşünmeden. sözlerinden saygı duyulmaması gereken biri olduğu anlaşılan bir kadına. Muhittin içkisini bitirdi. mühendislik bürosuna sık sık uğrayan bir ihtiyar inşaatçıyla gözgöze geldi. kendisinin sefil. masadan kalkarken. Acele acele içtiği rakı kanına karışıyordu. ama gene şiirden ve Beyoğlu'ndan başka sığınacak bir şey bulamı­ yordu. Gene caddedeydi. "Otuz yaşında kendimi öldüreceğim!" diye düşündü. Tam ka­ pıdan çıkıyordu ki. Ama işte şimdi Beyoğlu da tiksinti uyandırmaya başlamıştı bile. Garson her zaman getirdiği rakıyla leblebileri önüne koydu. hesabı ödedi. Beyoğlu'nun çirkin olduğunu. "Otuz yaşında öldürecek iniyim kendimi?" Bir sokaktan içeri girdi. nasıl sert bir söz söylediğini anlatıyordu. parke taşlarının üzerinde kırmızı ışıklar yansıtan su birikintilerinin çirkef ol­ duğunu. ölü ışıklar yüzlerde yansıyordu. heyecansız 274 . lokanta lambalarından fışkıran renkli. korkak olduğunu. yalnızca böyle ihtiyarların karşısında böyle yapıldığı için sevgiyle gülümsedi. "Sen kendini öldüremezsin!" dediğini hatırladı. sinema afişlerinden. yıkılmak üzere olduğunu düşünerek yürüdü. Bu sokaktan her içeri girişinde içini yakan tiksinti ve korkunun canlandığını farkederek. Üstelik oraya askeri öğ­ rencilerle buluşmak için zaten gidiyordu. Arkadaki masada biri. kaldırımlarda. Aynı masada oturan biri başka bir in­ sandan sözederek: "O ne aç gözlü heriftir. o ne aç gözlü heriftir!" diyordu. alçakgönüllü Beşiktaş meyhanelerine gitmeliydi.

ilgi çekme hevesinden başka türlü yorumlanamayacağını düşündüğü için yarıda bı­ raktığına karar vermişti. orta halli o sefil Fransız'ı Baudelaire yapan iki şey vardı: Yalnızlık ve frengi!. penceresiz kirli bir odaya girdi. iyi bir sahtekâr olduğunu. gelecek olan kadından hastalık kapmaktan korktuğunu düşünüyordu. aşka susamış bir şairim ben!" diye düşündü. biraz. çapkın bir işaret yaptığını. Düşünmek istemeden. düşünmek istemedi. Kırmızı bir lambayla aydınlatılmış. Ama hastalık düşüncesini yumuşatabilecek zekâsı da vardı. kötü bir şair. merdivenleri çıktı. içkinin daha çabuk kanma karışmasını isteyerek birine para verdi. Ama şimdi. Kapıyı açan ihtiyar kadına boş boş baktı. ikiyüzlü olduğunu. istemeye istemeye şiiri korkaklık ve ikiyüzlülükten bitiremediğini dü­ şünüyordu. ama tasarladığı şeyin açıkyüreklilik ve sonuna kadar gideceği bir içtenliği gerektirdiğini anlayınca yarıda bırakmıştı. Başını arkasına yaslamış.. sıcak ve pis kokulu odanın yüksek tavanından sarkan kırmızı ampule bakıyordu. Kendine karşı acımasızdı şimdi: Kendini otuz yaşında öldüremeyeceğini. "Baudelaire gibi tek dostum orospular. kendisine iğreti. Toplumun dışında kalmış. Muhittin bir zamanlar "Kırmızı Ampul" diye bir şiire başlamış. merdivenleri çıktı. burada tek başına otururken. gene kendisine karşı acımasız olması gerektiğini seziyor. kendini saklamaktan hoşlandığı için değil. böyle bir içtenliğin sapıklık olarak algılanacağı bir ortamda yaşadığını. o şiirin bu ortamda bir rezalet çıkarma. Ampul kırmızı kirli bir şeydi. duygusuz bir bakışla bahşiş verip yatağın kenarındaki koltuğa oturdu. kısa kollarını bir kenardan aşağı koyvermiş.tavırla kendi evinin kapısından içeri giriyormuş gibi içeri girdi. ötekilerin gül­ düğünü gördü. karamsar. zeki. Onu da kapsam tam olur! 275 . küçük aydınlık bir sofada koltuklarda oturan kadınları gördü. havasız. "Birazdan gelecek!" diye düşündü. kadınların kendisini gördüğünü ve bir tanesinin sevindiğini. ondan tek eksiğim frengi. Biraz beklemesi ge­ rektiğini söyleyen başka birisine gene kayıtsız. kalp krizi geçiren bir ihtiyar gibi kendi içini dinleyerek koltukta oturuyor. "Baudelaire gibi yalnız. İkiyüzlü olduğu. Ne zaman bu korkuya kapılsa hemen Baudelaire'i hatırlıyordu. Yanmasına rağmen insanda soğuk olduğu izlenimini uyandı­ rıyordu.

boğuk kadın sesi kendini gizlemeye hiç çalışmadan birisine sordu: "Benim küçük gözlüm burada mı?" Bir erkek cevap verdi. "Benim küçük gözlüm!" 276 . Aklına başka kadın yüzleri geldi. Muhittin'in ya­ kından tanıdığı o kısık. Birisinin merdivenleri çıktığını farkederek heyecanlandı. "Ortağımın karısını düşünüyorum. çünkü o hayalimdeki prensese benzemiyor!" diye düşündü ve güldü.. "Tek dostum onlar!" Onlara bazan bütün kadınlardan çok saygı duyduğunu düşünüyordu. Ayak seslerini dinledi. Muhittin. Muhittin alışmıştı artık. Birden içinde bir küçümseme uyandı. Sonra her zaman düşündüğü şeyleri de acele acele düşündü: "Buraya bir daha gelmeyeceğim!. Muhittin de hayalindeki prensese ne kadar saygı duyduğunu hatırlayarak ortağına bütün gücüyle karşı çıkmış. Otuz yaşlarında.Tam olur!" Kırmızı ampule bakarak. Hayalindeki prensese benzemeyen bütün kadınları küçümsüyordu. ama şarkı kendi kapısının önünde dur­ madan geçti. ama fazla bir şey hatırlayamadı. ters bir cevap vermiş. bir kere ona kadın düşmanı olduğunu şaka yollu söylemeye kalkışmış. "Tek dostum onlar!" diye düşündü. toplumun kurallarına değer vermedikleri için kendi bilinçli seçmeleri sonucunda geldiklerine inanıyordu. Bugün yazıhaneye ortağının alışverişten dönen karısı gelmişti. başkalarının yaptığı şeyleri yapmak istemedikleri.. He­ yecanla birlikte endişeye de kapıldı. sonra kendine kızmıştı. Altı ay önce buraya ilk gelişinde. Daha önce de duymuştu bunu. Böyle bir düşünceye kapıldığı zamanlarda bu kadınların şimdi içinde bulundukları duruma yoksulluktan. ya da çaresizlikten değil. Muhittin'i evlendirmek için sinir bozucu bir çaba gösteren ortağı da. sıradan bir kadındı. yaklaşan şeyin endişele­ rinden kendini sıyırmak için hızlı hızlı bunları söyledi. Gelecek olan kadının yüzünü çıkartmaya çalıştı.. Daha çok çalışacağım! Buraya bir daha gelmemeli!" Ayak sesleri kapının biraz ötesinde durdu. esmer. Orada kendisi gibi biri olmalıydı. aldırmıyordu. Sonra yandaki odanın kapısı gıcırdayarak açıldı. galiba hoşlanıyordu: Kadının sesinde belli belirsiz bir şefkat. Değil aldırış etmek. anaç bir yakınlık buluyordu. Sonra bir kadının bir şarkı mırıldanarak merdivenleri çıktığını duydu.

birbirlerinin hatırını soracaklar. Hitler'in kelimeleri başkalarına aktarılamayacak kadar ağırlaşınca Alman mühendis utangaç bir tavır takınıyor. Herr Rudolph bir kere daha utangaç bir tavırla ellerine baktı ve Hitler'in sesi kesildi. "İşte tamam! " dedi Herr Rudolph. Bir spikerin saygılı sesi duyuldu. sonra kadın elbisesini çıkarırken.sordu. Uğultu arttıkça Herr Rudolph. Hitler Viyana'daydı. baca uğulduyor.. Alışık olmalıydı böyle şeylere. Yüz her za­ manki sahte ifadeyi takınarak Muhittin'e "Ah. "Almanya Avusturya'yı yuttu. arada bir esniyor. Hitler'in sesine yaklaştırıyordu.. Hitler Viyana'da heyecanla karşılandı. ya da Herr von Rudolph kaşlarını çatarak kulağını radyodaki ateşli sese. VAKİT GEÇİRMEK İÇİN Dışarda tipi vardı. sonra alış gücü Alman mü­ hendisinin özel araçlarıyla güçlendirilmiş radyo parazit yapıp homurdandı ve bir vals başladı: Mavi Tuna.Kapı açıldı.. Refik dikkatle Herr Rudolph'un yüzünü inceliyordu. Herr Ru­ dolph konuklarına radyodan duyduklarını çeviriyordu. "Hayır seni değil. Kadının yüzüne kırmızı ışık vurdu. kendimi!" demedi. Birazdan kadın konuşacak. Refik de endişelenilmesi gereken sözlerin radyodan fışkırdığını anlıyordu. Rüzgâr camları titretiyor. Boynunu büktü. Muhittin birden ayağa kalktı. kadını omuzlarından tuttu: "Ben kendimi öldürebilir miyim?" diye. ama çok da fazla korkmamıştı galiba. fırtınanın sesi radyonun sesini örtüyordu." Alman mühendis on senedir konuştuğu kusursuz Türkçesiyle haberleri de çevirmişti: 277 28 . dizlerinin üzerinde duran ellerine bakıyor. "Ne biçim söz o?" Bir deliye bakar gibi Muhittin'e bakıyordu. "Beni öldürecek misin?" dedi kadın şaşkınlıkla. Korkuyla silkinip Muhittin'in kollarından kurtuldu. Ömer camlara vuran tipiye bakıyor. seni çapkın seni!" dedi. Muhittin de utangaç bir ifade takındı. "Beklettim mi seni?" diyecekti. Muhittin.

Almanya'dan. Refik: "Peki. Öyle değil mi Herr?" Dolabın üzerinden takımları alıp sehpanın üzerine koydu. güldürmeyin beni!" dedi. Bir saat önce içeri girdiklerinde Refik satranç değil sohbet istediğini şakayla söylemişti. oynayın. istiyorsanız!" dedi. "Burada kalırsınız. "Biz satranç oynayacağız. Hitler'in Almanya'yı ele geçirmesini gördükten sonra da dönmemeye karar vermişti. sonra Sivas-Erzurum hattında çalışmaya başlamış. Almanya'ya dön­ memesini. İki-üç günde bir Ömer ile Refik akşamları Alman mühendisi ziyarete geliyordu. Sonra heyecanla kalkıp satranca oturdu. Yalnız biriydi. Çekoslovakya'da gerginlik artmıştı. Ömer: "Yenik pehlivan güreşe doymaz!" dedi. bir de. "Rica ederim." dedi Alman mühendis. "Avrupa istediğini almasına izin verirse Hitler savaş açmaz. Onu ilgilendiren şey yalnızca satranç." "Bir oyuncuk!" dedi Alman ve hemen kızardı." "İyi işte!" dedi Ömer. Fransa'da hükümet buhranı başlamış. sonra kaybediyorum." Utangaç bir gülümseyişle ekledi: "Ama doğrusu şimdi ben de buna ilgisiz sayılamam. Galiba başka şeyler de vardı: Bir kere soylu bir general olan babasından hoşlanmadığını. Ömer: "Bir şey olacağı yok!" diyerek ayağa kalktı. Türkiye'de aldığı paranın çokluğuyla açıklı­ yordu.." 278 . ama Almanya'nın başından da gitmez. "Görüyorsunuz ki arkadaşımız çok pratik bir insan. şimdi ne olacak?" diye sordu. "Güldü­ rüyorsunuz.İspanya'da Franco'cular zafere daha yaklaşmış. "Artık ülkeme hiç dönemem!" dedi Alman." Refik: "Oynayın siz. Alman darkafalılığmdan nefret ettiğini söylemişti. Mühendis de onları görünce çok seviniyordu. İki gün önceki son oyunu hatırlıyordu. "Avrupa'nın üzerine kapanan korku onu il­ gilendirmiyor. on yıl önce. Refik sandalyesini satranç sehpasının yanına çekip oturuyorken: "Ne diyorsunuz?" diye yeniden sordu. canım. Zaten on yıldan sonra nasıl gideceksiniz bilmem! Yarı Türk sayılırsınız siz!" Alman mühendis: "Hah. Sivas-Samsun yolunda çalışmak için gelmiş..

elinden eksik etmediği piposunu mıncıkladı. Yüzü daha da kızardı. Ömer kalkarak: "Konyak ikram edin bize Herr!" dedi. "Bir de şunu söyleyin: Yarı Türk sayılmak size niye o kadar gülünç geli­ yor?" . Ben buradaki bu havadan.." Duygulu bir hareketle elini yüreğinin üstüne koydu. şimdi rahata kaçıyorsunuz!" "Hayır. yenik ve ezik bir somurtmayla satranç tahtasına baktı. para kazandınız. Onlar gibi niye olmayasmız?" "Ben ruhumdan sözediyorum. siz de okudunuz. Çocukluğunuzda babanızla geldiğiniz Türkiye'yi bir daha görmeye geldiniz. Alıştınız artık." "Belki gövdem alıştı. Refik: "Türkiye'den nereye gideceksiniz?" diye sordu. "Ama ruhum değil. Kızdırdınız beni. Alman mü­ hendis yarı Türkçe yarı Almanca birşeyler homurdandı... biraz oturdunuz. ahlayıp pufladı. Herr Rudolph'un bir hamlesinin hemen arkasından Ömer hiç beklemeden taşını oynadı ve Alman mühendisin hamlesini öngördüğü. söyleyeceğim: Ben şu doğudan hoşlanmıyorum. "Çünkü bu memleket bana göre değil!" "Niye? On yıldır buradasınız. Karşılıklı on-oniki hamle yapmışlardı ki. Ev sahibinin cevabını beklemeden şişeyi alıp getirdi. Refik de satranç tahtasına bakıyordu.. Yalnızca Mavi Tuna ve fırtına işitiliyordu. bu hamleye göre önceden uzun uzun düşündüğü ortaya çıktı. Yenilginin izini taşıyan yüzü hırçmlaştı. Artık huzur istiyorsunuz. "Sizin gibi Almanya'dan kaçan birçok insan var İstanbul'da. ben başka!" dedi Alman mühendis. Ömer: "Niye alışmasın?" dedi. benim ruhumla hiç uyuşmayan bu yabancı ruhlardan hoşlanmıyorum! Şunu kaç kere okudum size. çevirdim yazdım. uşak çayları getirirken de oyunu kaybettiğini anlayıp hüzünle.Uzun bir sessizlik oldu." "Ruhmuş! Buradaki hayat şartlarını beğenmiyorsunuz. "Çünkü Türkler başka insanlar. "Biraz de­ diğiniz on yıl." Refik'e önceden okuttuğu Hölderlin'i gene heyecanla ezbere okudurSonra cümleleri teker teker hatırlayarak Türkçeye çevirdi: "Tıpkı muhteşem bir 279 . "Amerika'ya!" Ömer neşeyle: "Peki niye burada kalmıyorsunuz?" dedi. hayır!" dedi Alman." dedi Herr Rudolph.

Sonra gene: "Hiçbir şeye karar vermedim!" diye mırıldandı. çok iyi görüyorum. ne yaparsanız yapın yabancısınız. artık yabancısınız. Dört haftadır getirdiği iktisat ki­ taplarını okuyor.." "Peki ne yapalım?" "Dur bakalım!" dedi Ömer: "Benim hesabıma konuşma. Bu böyle." "Peki ama benimle hep iyi anlaştığınızı söylerdiniz?" "Tabii... Çünkü siz de onlardan değilsiniz! Rastignac'a benzeyip benzemediğinizi siz sormadınız mı bana? Siz de bu memleketin ruhuyla uyuşamıyorsunuz. şimdi ne oluyor?" "Konuşuyoruz Herr! Vakit geçirmek için konuşuyoruz. Türk ekonomisi... Yaşadığınız dünya ile ruhunuz arasında uyuşmazlık var. bütün bunlardan bir sonuca varmak istiyordu." diye inledi Alman: "Aklın ışığı Doğu'nun ruhuyla uyuşmuyor.. tasanlar yapar ve inançla yürür.. Ya dünyayı değiştireceksiniz. İnsan hedefini seçer. birşeyler yazıyor... peki!" dedi Refik. konuşuyoruz. bunu biliyorum.. Si­ nirlenecek ne var.Despot gibi doğu. ko­ nuşmayı öğrenmeden dua etmek zorunda kalır! Bunu kaç kere okudum size.. ya da dışarda kalacaksınız!" Refik'e dönerek sordu: "Ha." Herr Rudolph heyecanla Refik'i işaret etti: "Siz de uyuşamıyorsunuz tabii. Ben ne yapılacağını gayet iyi biliyorum.. devletçilik..... ruhunuza aklın ışığı düşmüş. Doğu'nun ruhuyla uyuşamadığımı söylüyorum. ama 280 . gücü ve göz kamaştıran ışığıyla insanları yere çalar. insan orada daha yürümeyi öğrenmeden diz çökmek. bana hak verdiniz. ne vaziyette sizin çalışmalarınız?.. inkılâplar üzerine düşünüyor.." "Kimseyi küçümsemiyorum.... Şeytan girmiş bir kere içinize. Bunu hep söylüyorum. Ama içinde yaşadığınız dünya bambaşka. siz de! Hiçbirimiz şu içinde yaşadığımız toprağa göre değiliz. Çevrenizdekiler gibi olamıyorsunuz. Ama siz de bizi küçümsüyorsunuz. Bitirip İstanbul'a dönmeye karar verdiniz mi?" Refik: "Hiçbir şeye karar vermedim!" dedi.. Yalan mı? Şu deli şairin sözlerini tekrarlayıp tek­ rarlayıp bizi küçümsüyorsunuz.. "İşte. Herkes kendi hesabına konuşsun!" "Peki. Bana Rousseau'dan sözediyorsunuz. işte görün. düşünüp yazdıklarını Herr Rudolph ile tartışıyor. İşte o kadar.

"Akılcılıktan vazgeçmeyin!" dedi Herr Rudolph.. düşüncelerime coşkularımı ve tutkularımı kanştırmamak. sinirlendiği için kırmızıydı.. ama Herr Rudolph'un çok alındığını anladı. öfkeli ve kıpkırmızı bir yüzle Ömer'e bakıyordu. Jeneratörüm var. Rahat hayat ha?. eski günlük hayatı şimdiki bilincimle sürdürebilir miyim?. Piposunu mıncıkladı.. Ne için söylüyor bunu? Nişantaşı'ndaki evde eski huzuru bulmama yardımcı olur mu bu "akılcılık" denen şey? Vicdanın ağırlığından. o kendine özgü huzur kokusunu duyar gibi oldu. Neyim eksik ki burada." Hırçın hareketlerle koltuğuna oturdu. canı yandığı. Sonra gene başladı: "işte söylüyorum. bunu da kolay kolay ya­ pamayacağını anlamıştı. öyle olamazsınız.daha düşüncelerini toparlayamamış. Çay getirmek için odadan çıkarken: "Beni arkadan vurdunuz!" dedi. ellerini gözlerinin kenarlarına yasladı. Siz de bir Rastignac!.. mutfakta hâlâ beni bekleyen uşağım var. "Siz ki bir Rastignac olduğunuzu söylemekten hoşlanıyor­ sunuz. Refik düşündü: "Nedir bu akılcılık dediği?. Sağlıklı." Dışardan kurt ulumaları duyuldu. Yüzü iyi beslenmiş bir Alman olduğu için değil. rahatsızlıklardan kurtulabilir. Hayır! Birden Nişantaşı'ndaki ev hayatını hatırladı.. Ömer ne kadar ciddiydi. Refik anlayamadı.. 281 . Perihan'ı ve çocuğu düşündü.. "Ama siz Hölderlin'e hak verirdiniz!" Herr Rudolph hâlâ aynı yerdeydi. dengeli olmak. karanlığa baktı. Ömer'in şimdiye kadar karşı çıkmadığı Hölderlin'in sözlerine şimdi karşı çıkar gibi yapmasına alınmıştı. Pencereye yürüdü. Merdivenlerdeki saat tıkırtısını. Alman pencerenin kenarından çekilmiş. biz Türkleri küçümseyenlerin evinde kalmayız!" diye bağırdı.. Omer: "Biz.. bir süre ellerine bakarak sustu. "Akılcılıktan vazgeçerseniz yıkılır gidersiniz!" O da Ömer gibi hızlı hızlı konyaklı çay içiyordu. Hayır öyle de olamazsınız. Böyle şeyler olmalı. yaktı... Elinde tepsiyle içeri girince ekledi: "Üstelik rahat hayat istediğimi söylediniz. "Bu akşam burada yatarsınız artık!" dedi Herr Rudolph.. ne kadar şaka yapıyordu. cama yüzünü yapıştırdı.

Yaşlı otlar.. Ama siz. acımasız toprağında nasıl yeşerir bilmem. Ben kırkımı geçtim. Balzacin Rastignacinm arkasında kanlı Fransız Devrimi vardı. sizinki de başında. kitaplar ve müzik.. "İyi ararsanız Berlin'i bu­ labilirsiniz... Burada? Burada en büyük efendi hâlâ Kerim Naci Bey.. hem de milletvekili. siz karışmayın. niye öyle bakıyorsunuz?" "Hâlâ bizi küçümsüyorsunuz!" dedi Ömer sert sert.." Ömer radyoyu karıştırmaya başladı.. Eee.. Bugünlerde vals çalarlar artık. Hah. ha. doğrudan konyak doldurup hızlı hızlı içmeye koyuldu. Alman'a döndü: "Geç oldu mu? İs­ terseniz biz kalkalım. susun!" Herr Rudolph sustu. Bir 'von' olduğunuzu ağzımdan kaçırdım diye aklınıza gelen her şeyi söylüyorsunuz. Hayır Rastignac ile karşılaştı­ rılamayacak bir şey bu. sizi Rastignac yapan bu tohum bu toprakta. dikenlerinden temizlenmedi. Çünkü düşünüyorum ki bu toprak eski ve verimsiz otlarından.. Çünkü. Bundan sonra da ne yapacağımı biliyorum...... Size bir şey kal­ mamış dostum... Hiç olmazsa Refik Bey gibi ahlaki en­ dişeleriniz olsaydı biraz.. ama yüzünde coşku ve hırçınlık duru­ yordu. Sanki hiçbir şey konu­ şulmamış gibi rahat hareketlerle esnedi... "Fırtına hâlâ dinmedi!" dedi Ömer... hem demiryolu müteahhidi. Hem toprak ağası. "Ben biliyorum. Tatlı ve uykulu bir ağır vals odayı doldurdu. Ama olgunlaşmaya da fırsat bulamayacak.... Burada bütün demiryolu inşaatının en büyük patronu bir toprak ağası... Sizin ruhunuz." dedi Alman...Benim memleketim ve ruhum yolun sonunda." "Aklıma gelen her şey değil bunlar. dikenler her yeri tut­ muşken siz neyi fethedeceksiniz Herr Fatih?" "Ben yapacağımı biliyorum!" dedi Ömer.. Doğu'nun bu sert..." "Oturun rica ederim!" dedi Herr Rudolph. Amerika'da bir şehir.... Bir durgunluk başladı... Ayağa kalktı: "Bari biraz müzik dinleyelim!" dedi.. Herr Rudolph acele acele: "Sizi küçümsediğimi hiç düşün282 .^vrdemin sözünü ettiğim ışık yeni düştüğü için genç. biraz mühendislik. Biraz sonra aradığını buldu. yüzünde hâlâ dinmemiş duruyordu. Fincanına hiç çay koymadan. Sizin bu hırslarınıza bu toprak uygun değil. "Sizin için endişeleniyorum.... "Dinle­ meyeceğim sizi. Coşku orada.

itiraf edin. küçümsediğiniz bir şey var. var!" dedi Alman mühendis.... Batsın efsaneler! Artık akıl çağında ya­ şıyoruz. taşeronlar. Orada da insanlar çalışır.. hem de se­ viyorlar. babacan tavırlı heriften nefret ediyorum!" "İşte benim ruhumun yabancı olduğu şey bu!" dedi Alman mühendis. ya da bunu inançla söyleyebildiğim için.. demin ağzınızdan kaçtı.. Çünkü siz artık böyle olamazsınız. "Gülün bakalım.." "İyi yapıyorsunuz!" dedi Ömer. Bunu anlamıyorum.. İşçiler. "Ben de o kendini beğenmiş. yürüyüşünü. Ama içiniz gidiyor!" Refik kızışan tartışmayı yatıştırmak için: "Yok canım artık!" dedi. alçak­ gönüllülüğünü anlatıyorlar... ama. "Var: Kerim Naci Bey.. Bir süre sustu.... gülün! Siz kendinize bu kadar güveniyor­ sunuz." "Biliyorum. Nasıl kü­ çümserim? Ben o Kerim Naci Bey'i küçümsüyorum.. ama siz de beni yaraladınız!" dedi Ömer... sonra ekledi: "Ama burada da. General babam gibi. "Düşünmüyorum. sonra ona hayran oluyorlar. inanarak çalışıyorlar. Bir fatihin hırsını taşıdığım. Herkes onun hakkında hikâye anlatıyor.. iyi nişancıymış.. ruhum genç diye beni kıskanıyorsunuz.. Yoksa sizi küçümsemiyorum!.müyorsunuz değil mi?" diye sordu.. servetini. Herkes ona âşık: Ata binişini. milletvekiliymiş.. yakışıklılığını övüyorlar.. herkes hayran ona. Ona inanıyorlar. Nefret ediyorum ondan. Anlatabiliyor muyum? Ben her yere akim egemen olmasını istiyorum.. "Evet.. "Aklım bir türlü alışamıyor. Neredeyse onun için severek." "Ben hayran değilim!" dedi Ömer. İnsanlar niye bu karanlık güçlere hâlâ hayran?.. İyi nişancı.. Oniki saat onun için çalışıyorlar... ustalar. Hem kölelik ediyorlar. Ata binişini. ama onların efsane ve yalanlarına işte benim aklım alışamıyor. ama inanarak. Belki burada çalışanlar inandıkları için daha mutlular. 283 .... hayran olarak değil! Orada insan başka türlü yaşayamayacağını düşünerek çalışır... kölesinin başını okşayan iyi efendi! Hakkında efsaneler uyduruyorlar.... biliyorum..." . O ne yapıyor? Hiç! Eskişehir'de gezmekle bitmeyecek toprağı vardır! İyi insanmış.. İşte Amerika'da bu yok!..

Fırtına da vardı... Ama hırçın gözükmüyordu. Bu akılcılık dediği nedir? Düşüncelerimi duygularım ve coşkularımdan ayırmak mı? Galiba biraz da Rousseau'ya duyduğum hayranlığı iğneliyor. Ama biz ne yapabilirdik ki?" HATIRA DEFTERİ II 14 Mart. içki içiyor. onu söyleyin?" Almanin Refik'e baktığını görerek: "Canım o bir şey demez. değil mi?" "Tamam." "Bir 'von' okluğunuzu da söylerim tabii!" dedi Ömer. nasıl döneceğim? 284 29 . Aynı şeyleri düşünüyorum: Eve ne zaman. "Evet! Eh. Doğu'nun ruhuna. evet!" diye bağırdı Herr Rudolph. gece orada kaldık. "Bana gene bir Von. sevgili memleketi arasında bocalar.." Refik'e döndü: "Alınmadın ya?" "Alınmadım canım! Oynayın siz!" "Oynarız.. Birden döndü: "Şimdi bir satranca ne dersiniz. Biz oynarız."Merak etmeyin. sonra burada uyuruz. biz satranç oynuyoruz!" dedi... içki içtik.. Geç saatlere kadar oturduk. sevgili eviyle. Ama onun aydınlık dediği şeyi çok iyi anlıyor. ne yapalım. Ömer'in yaptıklarına ilişkin düşüncelerini açıkladı. Çünkü onu tanıyo­ rum..... yaşadığım toprakla uyuş­ mamamı açıklayışını doğru buluyorum. Rudolph gene ezberden Hölderlin okudu. kızmıyorum!" dedi Alman. O içer. Sonra yakışıksız bir şey yapmış gibi birden endişelenerek durdu. Bana akılcılıktan ayrılmamamı öğütledi. "Dünya kaynıyor. Pazartesi 1938 Dün akşam gene Herr Rudolph'a gittik.' olduğumu söylese bile kızmam.. Olan Avusturya'ya oldu. konuştuk. Bu Alman'la konuşmak zevkli! Fırtına dünden beri sürüyor. Ömer ile Rudolph satranç oynadılar. her zamanki gibi birbirlerini iğnelediler. Benim hakkımda da fikir yürüttü. derin düşüncelere dalar. Sonra konuştular. O kendi düşünceleriyle meşgul.. Biz de arada işimizi görü­ rüz!.

Bunlar böyle. hemen Perihan'a yazmam gerektiğini söyledi. Burada bazı tasarılar üzerinde çalıştığımı. Zaten kavga bir bahaneydi. Ömer ile başka şeyler de konuştuk. ama hâlâ dönmedim. bir ay içinde her şeyin çözü­ leceğine. Düşünüyorum: Neden buradayım? Bir aylık bir yer değiştirmenin. eski huzuruma kavuşacağıma inanıyordum. 22 Marl Sah Eve bir ay sonra döneceğimi bildiren bir mektup yazdım. sıkıntılı olacağım. kavgacı. Perihan'a da bir mektup yazacağım. biliyorum.19 Mart Fırtına dünjiindi. sinirli bir insan olduğumu. ondan çok kendimi düşündüğümü anladığımı yazdım.hvden uzaklaşıp her şeye uzaktan biraz bakabilme. Bir mektup yazmam. şimdi anlıyorum. Köy kalkınması için ne yapmalı? 26 Mart Perihan'a da mektup yazdım. ama ne bekliyordum? Bilmiyorum. Anlattım: Şu okuduklarımdan işe yarar bir şey çıkana kadar çalışacağım. Şimdi bunları kaç za­ mandır duymadığım bir iç huzuruyla yazıyorum. 2. son bir yıl içinde hırçın. Gönlüm rahat. 285 . Başka bir dünya da olduğunu görme. Ona bütün kavgalarda suçun bende olduğunu. Gene huzursuz. Yola çıkarken. Evden ayrılalı bir aydan çok oldu.Şu okuduğum kitaplara kendimi verecek enerji ve rahatlığı bulma. Bana burada çalışabilmek için biraz vakit bırakmasını. . Ettiğimiz kavgada kabahat benimdi. Dün Ömer ile bunlan konuştuk ve düşüncelerimin doğru olduğunu. beni anlayışla karşılamasını da rica ettim. evden uzaklaşmanın iyi geleceğini düşünmüştüm. rahatladım. eve hemen dönersem başladığım şeyi bitirememekten korktuğumu anlattım. Buraya gelmemin o zaman iki yararı var: 1. Bana niyetimin ne olduğunu sordu. İstanbul'da eski hayatımı sürdüremiyordum. ra­ hatsız. bütün günümü okumak ve düşünmekle geçirdiğimi. ya da kararımı verip dönmem gerekir. Bir aydır ona yazmamamın saçma olduğunu düşündüm. Okuyorum. Şimdi böyle bir şeyin kolay olamayacağını anlıyorum.

huzur ya da sıkıntı. Ben de satranç oynadım. Rudolph'a yenildim. ama sonra ayrılmış. bütün bunlar görüyorum ki. aldığım notlardan birşeyler çıkarır gibi oluyorum. Geleceğimi kestirebiliyorum. Hacı tüfeğiyle nişan alana kadar kaçtı. esneyip duruyorum. İlk hazırlıklar başlamış. Kalın. 2 Nisan Cumartesi İlk geldiğim gündeki gibi güneşli bir gün. Başıma iyi ya da kötü şeyler gelmesi. ama çok vakit var. Ömer'in de fazla yapacak bir şeyi yoktu. Ben aptal mıyım? 12 Nisan Okuduklarımdan. Daha doğrusu. En alt katta Hacı ile ailesi oturuyor. Hacı'nın karısı. O ölünce mirasçılar bölüşmüş. yatacağım. Tilkiymiş. Bir kısmına da Hacı kâhyalık edermiş. Ömer ile az önce konuştuk.. Eskiden çiftlik ve topraklar Abdülhamit'in Kemah'a sürgün edip kaymakamlık verdiği birininmiş.. Dönüşte de bir hayvana rastladık. daha anlayamadım. Hayatımı belirleyecek benden başka bir güç yok. güzel kızı ve büyük oğlu burada kalıyorlar. Çok zeki bir insan olmadığımı da biliyorum artık. Alp istasyonuna kadar yürüdük. mutlu ya da mutsuz olmam. 8 Nisan Cuma Rudolph'a gittik. Bir kısmı satılmış. açık havada çalışmaya başlanacak galiba. geleceğimin kendi ellerinde olduğunu anlıyorum. Gevezelik ettik. İs­ tasyondan biraz ötede Hacı'nın eskiden kâhyalığını yaptığı bir çiftlik var. yapacaklarıma bağlı. çok sevindi. bana bağlı. zevkli ahşap işlemeleri olan eski köşk çürüyor. Hacı bizi biraz gezdirdi. Erzincan yönüne doğru dört beş kilometre. Çok ince. kocaman bir kuyruğu vardı. 286 . Rudolph benim ve Ömer'in geleceğini çok merak ettiğini söylüyor. ya da öyle sanıyorum. Yakında köprülerde. Üzerimde tatlı bir yorgunluk var. Bu Hacı da tuhaf bir adam. İhaleyi vaktinde yetiştirememekten korktuğunu söyledi.Düşüncelerim açık. Sonra gene aynı şeyler ko­ nuşuldu. Türkiye'de köy meselesinin çözümü için ne yapmalı.

kavgada haklı olduğunu biliyormuş. yazıyor.. ama bu her şeyi yüzüstü bırakmak olur.Köyleri ortaçağın karanlığından kurtarmak. Sonra akşam yemeği. ] 6 Nisan Perihan'dan mektup geldi. Birşeyler bulduğumu sanınca çok sevi­ niyorum. bu senin bileceğin iş. Benim haksız olduğumu anlamam da iyi bir şeymiş. kısa bir yürüyüşe çıkıyorum. sonra aklıma başka şeyler geliyor. ne zaman döneceğim? Geleli iki ay oluyor. Ya da başka biri. Kısa mektupta biraz da çocuktan sözediyor. karışık şeyler düşünüyor. Mesela demin olduğu gibi. annesinin yanına gitmeyi hiç düşünmemiş. İsmet Paşa niye olmasın? Heybeliada'da onu görebilirim. Ya Rudolph'a ziyaret. "Sen istediğin zaman dönebilirsin. Devletçilik çerçevesi içinde ele alınacak şeyler var! Ama inkılâp ve Teşkilât her şeyi çözmeye yeterli değil. Sonra yemek ve kısa bir şekerleme. Sabah yedide kalkıyorum.. sonra bunları geliştiriyorum. Belki sabah uyanınca biraz canım sıkılıyor.. Saat bire kadar çalışıyorum. Derken.. Bütün gün kimbilir kaç kere okudum. gözümün önünde görüntüler canlanıyor. Öğleden sonra saat altıya ya da güneşin batmasından az sonraya kadar çalışıyorum. ya da bir gün bir yerde gördüğüm olmadık bir insan. hava nasıl olursa olsun. aklım daha da karışıyor. değişik... İki sayfalık kısacık bir şey. şehirlerle ve in­ kılâplarla ilişkiye sokmak için düşünüyorum ki. Peki. Süleyman Ayçelik? Böyle düşünmeme rağmen kendimi hayalperest bul­ muyorum... içimden hemen İstanbul'a dönmek geldi.. ama ben en kısa zamanda dönmeni ve beni burada çocukla birlikte yalnız bırakmamanı istiyorum!" diyor. ama o kadar. Köy meselesi ile ilgili düşüncelerimi sonuna kadar götürmek ve sonra bir gün bunu yazıp birisine vermek istiyorum. Evden ayrılmayı. masadan heyecanla ayağa kalkıp odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başlıyorum. İkimizin de gururunu korumak için çok ölçülü cümleler kullanmış. Devlet ve Fert'in liberalizmi de. şimdiye kadar yapılanlardan başka şeyler yapmak gerekiyor. Kendine özgü. Sekize kadar kahvaltı edip... Perihan'la evlenişimiz. ya da 287 . fazla da ilerlemiş değilim.. Kimseyi suçlamamış.

Bu insanlar işleriyle ilgim olmadığını öğrenince şaşıyorlar. hayran. Geniş caddenin ortasındaki ağaçlar açmıştı. aralarında.. Artık odayı eski rahatlıkla kullanamıyoruz. tanıştık. 27 Nisan Şu meşhur Kerim Naci Bey'i dé tanıdım. Voltaire. Rahatsız oluyorum. Benim ne olduğumu anlamadı. Tasarılarım hızla ilerliyor. Barakanın öteki odaları da yeni gelen mühendislerle doldu. orada dikkat edilmesi gereken bir şey varmış gibi bakarak: "Yaz tatilinde ne yapacaksınız?" dedi. Ne yaptığımı öğrenmek istiyorlar. uygarlığa. Açıklamak sıkıcı. ama Ayşe izin vermiyor. Bir ata bindim.. çok utanıyorum. Mayısın başıydı.. Atı ile geziyordu. Herkes ağzı açık. Nerdeyse atına binmiş Napolyon. At yürüyor.. el pençe divan durup bakıyor.. Şu Enver ile Salih de galiba alaycı açıklamalarda bulunuyorlar. Bunun sevinci içindeyim. Taksim'den Harbiye'ye doğru yürüyorlardı. O da ordusunu teftiş eden kumandan gibi başını sallıyor. Rousseau. düşerim sandım. İKİ MÜZİKSEVER Cczmi caddenin ortasındaki ağaca. ama bunu subayına iltifat eden bir paşa gibi yaptı. Üç kişi geldi. Ömer'in kendi başına buyrukluğuna ve girişimciliğine takıldı. Aslında utanıyorum. kadın erkek 288 ' 30 . Devlet denetmenleri de atlarıyla arkadan geliyor.bugün yaptığım gibi kitap okumak. her şeyi kendi yapıyor.. Cezmi Nişantaşı'na kadar gelmek istiyordu. sen üstünde duruyor. ama ne yapayım? 26 Nisan Bahar! Köprülerde açık havada çalışmaya başlandı. gidiyorsun. Söylendiği kadar var.. Perihan istediğim kitapları alıp yollayacağını yazmış. Mösyö Balatzs'm müzik dersinden çıktıktan sonra birlikte Tünel'den Harbiye'ye doğru yürüyorlardı.. düşmedim.

" Cezmi. kendisinin ve kendi çevresindeki insanların böyle sorulan yalnızca yalın. Babası Trabzon'da müzik öğretmeniydi." "Hah! Orada kimse denize girmez. sonunda Nigân Hanım kızının hiçbir zaman istediği kız olamayacağını. sinirlendiği zamanlarda. bu çocuk yakında olmayacaktı. "Ne yapacaksın?" biçimiyle sorduklarını. denize girersin. uygarlık taraftarı olması gerektiğini unutuyor. Sen ne yapmayı düşünüyorsun?" dedi ve utandı. geçen sene Cevdet Bey'in ölümü yüzünden gi­ demedikleri Heybeliada'ya gideceklerdi. Ayşe bu kararı aldırtana kadar evin içinde uzun ve sessiz bir savaş olmuş. yoksul bir ailenin çocuğu olduğunu hatırlıyordu. Cezmi yeniden. Tünel'den Harbiye'ye yürüyüş. Denize yalnız burada. Denize girmenin ayıp olmadığını öğretirsin!" "Öğreteceğim!" dedi Cezmi sert sert." diye düşündü. Heyecanlı gözükmeye çalıştı: "Orada sevdiğin romanları okur. Sonra çocuğun gene keman kutusunu sinirli sinirli salladığını farkederek: "Bilmiyorum. çok şey seçmek ve yapmak için zamanı olan Ayşe ve onun çevresindeki insanlarıma hep bu "yapmayı düşünü­ yorsun?" biçimini kullandıklarını söylemişti. "isviçre'ye gitmek istemi­ yorum!" diye düşündü. Sonra bir şey hatırlayarak sevindi: "İyi işte!" dedi. ama annesiyle ağbisi bu sene liseyi bitiren Ayşe'nin Fransızcasını sağlamlaştırmak için isviçre'deki teyzesinin yanına gitmesini istiyorlardı. bu sefer elindeki keman kutusunu sallayarak: "Yaz tatilinde ne yapacaksınız?" diye sordu. kendisinin de bu çileli hayattan usandığını gösteren bir dudak büküşü ve bıkkınlık hareketiyle konuyu kapatmıştı. Kışları İstanbul'da hukuk okuyordu. adalarda ve Suadiye'de girilir. Çünkü Cezmi bir kere aralanndaki derin aynlıklan vurgulamak için.ilişkilerine ilişkin tartışmalar da bu yüzden çıkıyormuş gibi oluyordu. "Trabzon'a. S 289 . Yaz tatilinde. Bir de Avrupa'da tabii. annemin babamın yanına gideceğim herhalde!" dedi Cezmi. "Ne güzel!" dedi Ayşe. Ayşe gene utandı: "Bir dakika içinde iki kere. İsviçre'ye giderse buradaki müzik dersleri. Bu sene Nigân Hanım Ayşe'yi müzik dersinden almaya Beyoğlu'na gelmiyordu. "Sen de onlara şu uygarlık ilkelerini öğretirsin. Ayşe.

Sustular. Arada bir Şişli tarafından esen hafif bir bahar rüzgârı gölgeye ıhlamur ve hanımeli kokusu taşıyordu. "Bugünkü ders hoştu. ama bir şey söylemedi. ama kendini tuttu. zayıf ve güzel gövdeye baktı. Aynı adlı hikâyeyi okudunuz mu?" —Ayşe belli belirsiz bir korkuya ve öfkeye kapıldığını anlayarak: "Okumadım!" dedi. İçinden sevgi geldiğini anladı. uzaktaki bazı apartmanların sırtını aydınlatı­ yordu.. "Balatzsin kemanını beğenmiyor musun?" "Çok fazla değil!" "Ben çok beğeniyorum. Ayşe-otobüsün penceresinden onlara dikkatle bakan 290 . Hatay davamız hakkında ne düşünüyorsunuz?" dedi Cezmi. heyecanlandı. "Kreutzer sonatı birlikte çalabilirdik. ağaçlar. Birden Cezmi endişeyle sordu: "Bana kızmadın ya?" Ayşe. "Evet.. sonra bir süre plak dinlenmiş. sonra da öğrencilerin isteği üzerine kemanıyla küçük birşeyler çalmıştı. bir de. Eğik gelen mayıs güneşi yalnızca yolun ortasındaki ağaçların tepesine vuruyor. Böyle durumlarda Cezmi hiç roman okumadığını Ayşe'ye hatırlatırdı. "sen"den "siz"e geçiyordu. "Peki. Yanlarından bir otobüs tozu dumana kalarak geçti. Cadde ıhlamur kokuyordu. Bir süre konuşmadan yü­ rüdüler. değil mi?" dedi aceleyle. Çok sinirli ve duygulu okluğu zamanlarda Ayşe ile konuşurken. Ağır ağır Harbiye'ye doğru yürüyorlardı. "Mösyö Balatzs da iyi çaldı!" Her zamanki gibi bu derste de Macar hoca önce teker teker öğrencileriyle uğraşmış. Cezmi burnunun ucuna doğru kayan gözlüğünü iterek: "Her zamanki gibi bir dersti işte!" dedi. o öfkelenmez!" diye düşündü. Yol. Piyanoya kemanla eşlik ettiği zaman hele bayılıyorum! Aslında büyük bir müzisyen olabilirdi!" "Ben de o kadar eşlik edebilirim size!" dedi Cezmi. duvarlar gölgedeydi. Gözünün ucuyla yanındaki ince. "Hiç!" "Bir düşüncen olmalı ama!" Ayşe bir şey söylemedi.

zengin. evin içinde başka ne konuşuluyor. Ayşe'nin sözlerine karşı çıkmanın alışkanlığıyla: "Ben onların kötü insan olduklarını söylemiyorum!" dedi. ben onlar inkılâplara karşılar demiyorum. annesinin niyeti ne. tefecilik de yapıyor! Ha. evin içinde bu konuda ne konuşuluyor.. yani yüksek faizle borç veriyor. Tüccarlık. Ama ya sizin aile? Tabii. biraz da aşırı merakın gölgelendirdiği hırslı bir suratla dinliyor. aslında. "Ben yalnızca onların niye öyle olduklarını merak ediyorum. Cezmi. Sonra gene her zamanki gibi Ayşe. "Çirkin genç kızla elinde tuhaf bir kutu taşıyan yakışıklı bir çocuk!" diye düşündü.. onu niye yollamak istiyorlar. Bu düşünce ve eleştirileri her zaman iki açıdan yapıyordu: Ya ailenin içinde olup bitenlerin uygar ülkelerdeki ailelere ve uygar insanların davranışlarına benzemeyen yanlarını gözönüne çı­ kartıyor. Trabzon'da bir Hacı llyas Efendi var. Harbiye Kışlası'na yaklaşıyorlardı. iyi insanlar olduğunu anlatmaya baş­ lıyordu.. sonra kendi eleştiri ve düşüncelerini sıralamaya başlıyordu. yapılan şeyleri sevinçle karşı29i . ne düşün­ düğünü merak etti. Refik ağbiden haber var mı? Ayşe kısa ve isteksiz cevaplar veriyordu. tatsız düşünce canını sıktı. ya da aile hayatının ve zenginliğin Türkiye'deki ço­ ğunluğun hayatıyla hiç ilgisi olmadığını anlatıyordu. birkaç kere sanki özlediği uzak bir cennet düşlüyormuş gibi iç çekiyor. evet.başörtülü bir kadın gördü. dinine düşkün. Ben onların uygarlığın ilkelerini daha akılcı ve daha mantıklı bir hayatı niye benimseyemediklerini anla­ yamıyorum. Işıkçı ailesinin içinde neler olup bittiğini öğrenmek için gösterdiği meraktı. "Yazın ne yapacağını söylemedin hâlâ!" Ayşe birden: "Ağbim ve annem İsviçre'ye gitmemi istiyorlar!" dedi. rahmetli babasının. Bu çocukta hoş karşılayamadığı tek kötü huy. biraz nefret.. Kadının ne gördüğünü. Bu adamın inkılâplara karşı olmasını biraz anlıyorum. ağbilerinin. yapıyor. "Sen istiyor musun?" "Bilmiyorum!" Cezmi her zamanki alışkanlığıyla sormaya başladı: Ağbisi ne düşünüyor. Her şeyi ayrıntılarıyla. hatta annesinin bile.

onlar gibi olmak istiyorlar. sen evet Ni­ şantaşı'na kadar birlikte gelmemi istemiyorsun benim. Ama onlar heyecanlı gözükmüyor. sizinkiler niye öyle davranıyorlar diyorum.. hep Trabzon'da herkesin heyecanıyla alay ettiği benim zavallı babam mı? Öğrenci yurdunda... "Bana kızmadın ya?" diye mırıldandı.. inkılâpları.. Hem seni Av­ rupa'ya yollamak istiyorlar. Oralarda denize girilmediğini söylediğim zaman zenginlerden hoşlanmadığımı sanıyorsun.. "Hayır. Ayşe endişeyle bir kere daha çocuğa baktı.ladıklarını biliyorum. şehirlerde oturan zenginler. Ben. Ama görüyorum ki. yani iyi zenginler in­ kılâpları benimsemeli. kültürsüz. Ben zenginlerden hoşlanmıyor değilim! Ben zenginlerin kaba. gene de bütün bu yapılanları biraz da şüpheyle karşılıyorlarmış gibiler. ama yüzünde zaferin izi okunuyordu. yürümeye başladılar. 292 . Nişantaşı'na gelmesine karşı çıkamayacağını anladı. Ya da yeterince heyecanlı değiller! Oysa düşünüyorum ki. kim in­ kılâpları ileri gösterecek? Hep biz memurlar mı.. Cahil halk zaten bir şey bilmiyor. Birden: "Çok teşekkür ederim!" dedi Cezmi. Peki. Senin ailenden sözetmiyorum... Çevresine birşeyler bek­ leyerek baktı. sanki her zamanki ayrılış yeri burası değilmiş gibi. Ben. Birlikte. kültürsüz ve cahil olduğunu düşünüyorsun!" dedi. cahil olmalarına. böyle şeyleri düşünmemelerine karşıyım!" Ayşe: "Demek ailemin kaba. Sonra galiba bunun yanlış bir söz olduğunu anladı. memleketi.. "Sen de Trabzonlulara denize girmeyi öğretmemi söyleyerek benimle alay ediyorsun. müzikten hoşlandığı. hem de mesela siz. Harbiye Kışlası'nm önüne gelmişlerdi. O zaman Ayşe.. peki kim. yani Avrupa'yı bilen zenginler. yüzündeki telâş ve hüznü gördü. ama dediğine inanmıyordu... nasıl düşündüklerini biliyorum. sen ne düşünüyorsun?" Heyecandan kızaran terli yüzünü Ayşe'ye çevirdi. yanlış anlama!. Kışlanın ahırından ve yolun ortasındaki teneke helalardan çevreye yayılan sidik ve gübre kokusu ıhlamur kokusuna karışıyordu." Önüne düşen başını birden yukarı kaldırdı. anlatabiliyor muyum. Yol burada ikiye ay­ rılıyordu. elinde bu gülünç kutuyla do­ laştığı için alay edilen ben mi? Üstelik artık memurlar da bu kaba saba zenginlere özeniyor.

korktuğu şeyin saçma.. Köşede gazete satan bîr tütüncü vardı. Arabaya binmeye karar veremiyormuş gibi öyle duruyordu.. Cezmi'nin haklı olduğuna inanmaya çalışıyordu. Değer verdiğim şeyler var. Ayşe dinliyor musun? Seni sıkıyor muyum? Ben bu yaz senin. bir arabadan çıkan o adama. Bir otelde iş buldum. "Niye? Ben kimseden korkmam. ağabeyine bakıyordu. Ayşe bu meraka öfkelenerek: "Hadi git sen. "Hangisi? Elinde gazete olan mı?" Aralarında yirmi adım ya var ya yoktu.. ailene saygı duyduğumu söylemek isterim. "Çünkü benim inandığım şeyler var... Demin nasıl farketmedim?" Bir felâkete tanık olup da korkudan.. "Ben yazın Trabzon'a gitmeyeceğim!" diye kekeledi Cezmi. heyecandan donup öyle hiç kıpırda­ madan bakanlar gibi arabaya. sanmıyordu. "Ben o anlayışsız. Hakkında o kadar hikâye dinlediği. Onun gibi bir insan kız erkek ilişkilerini artık. o olduğunu anladı. * "Eli gazeteli olan mı?" dedi gene Cezmi. git. aile hayatını ayrıntılarıyla öğrendiği bu adamı merakla incelemeye koyuldu." diyordu Cezmi. cahil insanların arasında bunalıyorum. Ayşe bu kadar kor­ kacağını... Ama sen beni dinlemiyorsun?" "Dinliyorum!" dedi Ayşe. Sonra birkaç saniyede 293 . Önünde bir araba du­ ruyordu. git!" dedi. Bu tarafa saptıklarında.. Belki çok zengin oldukları için. Ben yazın.. Ailen hakkında söylediklerim için.Ayşe gene içinden sevgi geçtiğini anladı.. "Ağbim ordaki!" diye mırıldandı. Gözleriyle caddeyi taramaya başladı. Gitmiyorum. sen de onlardan olduğun için seni iğneliyorum. ama sanma ki. "Bizim araba! Vişne çürüğü rengindeki yeni araba!. git sen. Tam arabaya girerken başını kaldırıp şöyle bir çevresine bakmış ve görmüştü. Ailenin davranışları ne olursa olsun." "Ağbim o!" diye düşündü Ayşe." Osman da görmüştü onları. Sonra Ayşe'nin yü­ zünden. ama bu sefer dikkatle karşılık verdi: "Sana ne için kızmamı bekliyorsun?" "Bütün bu aptal sözlerim için. şaşıracağını.

"Her neyse.. Ayşe dikkatle çocuğun yüzüne baktı. Demek ağbin buymuş? Ona nasıl davrandım?" di­ yordu. Sonra rahmetli Cevdet Bey'in babacan hareketlerini andıran.. Sonra küçümseyici bir bakışla Cezmi'yi bir daha süzdü. Ama zahmet etmeyin bir daha!" dedi Osman. Sonra gözü Cezmi'nin elindeki keman kutusuna takıldı. "Kızkardeşinin cevabını beklemeden: "Hadi arabaya bin de seni götürcyim!" diye ho­ murdandı. Onlara doğru yürümeye başladı. Osman geldi. Galiba bir gören olup olmadığını da araştırıyordu... ama kesin ve kararlı bir tavırla.. Osman Ayşe'nin kolundan tuttu. belki de daha çok merakla. yarı öfkeli. Can sıkıcı bir şey görmüş gibi yüzünü ekşitti." "Kızkardeşimi buraya kadar getirmişsiniz.. Bütün bu yüz kızartıcı sözlerin. 294 . Bakışlarıyla ona: "İşte görüyorsun. Kendine çok güveniyormuş gibi ileri doğru bir adım attı. Siz de müzikle mi?" "Adım Cezmi efendim. "Artık ben götürürüm onu!" Sonra vedalaşmalarına izin vermek istermiş gibi birkaç saniye çevresine bakındı. Ben ne yapabilirim ki.... Ayşe'nin şaşkınlaşan yüzünü görmemiş gibi yaptı. Çocuğa arkalarını dönüp kestane ağaçlarının altından arabaya doğru yürüdüler." dedi Osman. "Delikanlı bu yaptığınız. ama onlardan çok daha soğuk ve iğreti bir davranışla Ayşe'nin başını okşadı ve okulu. dersleri hakkında sorular sormaya başladı. "Hadi gidelim!" dedi. yarı saygılı. "Bu delikanlı da seninle beraber mi?" Cezmi. durumun suçlusuymuş gibi gene yüzünü ekşiterek keman kutusuna baktı..yolun öteki tarafına geçti. Ayşe korkuyla. ama şaşkınlaşmıştı. Cezmi de gururlu ve kibirli bir tavır takınmaya çalışıyordu. "Evet efendim!" dedi." demeye çalıştı. O da bakışlarıyla Ayşe'ye: "Ben kimseden korkmam. vali konağının karşısındaki ağabeyine bakarak bekliyordu. Hukukta. Ayşe'ye: "Eve mi gidiyordun?" dedi. ama Osman elini uzatmamıştı. kabahat sende. Ayşe'ye birkaç adını kala bir kere Cczmi'ye baktı.

Bunun üzerine adam ayağa kalktı. İlk anda adam Muhittin'de bir ihtiyar izlenimi uyandırmıştı. "Sizi ta­ nıyorum!. sanki ince ve uzun gövdesinin ne kadar hafif. ruhunu okşuyor ve senin için üzülüyorum!" diyordu. Üstelik şimdi. karşısındaki masaların birinden bir ihtiyarcığın. "Siz Muhillin Nişancısınız. insanların ve uğultunun içinde. kesin ve derine inen bir bakış Muhittin'in az rastladığı rahatsız edici bir şeydi. ama bütün hayatını bağladığı şiir kitabı ciddiye alınacak hiçbir yankı yapmadan unutulup gitmişti. Sonra hoşgörülü gülümseyiş yerini ağırbaşlılığa bıraktı. Şimdi ama. önünde bir kadeh rakı ve küçük tabak beyaz leblebiyle oturuyor. değil mi?" dedi adam. düşmanca yüzle baktı. çünkü koca kış geçmişti. kırkbeş elli yaşlarında bir adamcağızın kendisine dikkatle ve dostlukla bir daha ve uzun uzun baktığını görerek meraklandı. başka türlü bakıyor sanki. Seni çok iyi tanıyor. bu meyhanede takındığı o sert. üçüncü keredir ki kendi üzerinde rahat rahat geziniyor. hayır.. görmüş geçirmiş o hoşgörülü gülümseyiş vardı. "Ben seni biliyorum. iki yıl sonra da ölüme gideceğini düşünüyordu. çünkü yüzünde ihtiyarlara özgü. "Tıpkı ok­ yanusa atılmış bir taş gibi!" diye düşündü Muhittin ve bu dü­ şüncede de şairliğinin izlerini bularak öfkelendi. Böyle kararlı. ama onda gerrero ilk gördüğü yu­ muşak ve hoşgörülü gülümseyişi görünce kendisi de gülümsedi. ne kadar genç olduğunu göstermek istiyormuş gibi. bu gencecikken -unutulma ve yok olma düşüncesini cesaretle göğüslemesindeıv lam kendine bir kahramanlık payı çıkarıyordu ki. o sefil meyhanede. Sonra. hiçbir şeyi değiştirmeden unutulacağını aklından geçirdi." 295 31 . sonra sinemaya. tüy gibi farkedilmcz birkaç adımla gelip karşısına oturuverdi.UYANIŞ? Gene Beyoğlu'nda. başkalarında hiç olmadığına karar verdiği. Muhittin bu sefer adama. birazdan randevuevine. Kendi hayatının da iki yıl sonra okyanusa atılan taş gibi hiçbir yerde yankılan­ madan. mayıs gelmişti. orada olup olmadığını yokluyormuş gibi dönüp dolaşıp gene kendisini buluyordu.

" Alçakgönüllü bir tavırla elini uzattı. Muhittin: "Evet mühendisim!" dedi. Kitabınızdan bir tane bana verdi. Evet. "Okuldan çıkmış eve gidiyordum. Ama gene de. Ordudan ayrıldım. kaç yıldır ilk defa! Gördüklerim. çünkü babanızı biliyorum. Sizi de Halit Yaşar Yaymevi'nde görmüştüm bir kere. Anlatacağım. Döndü. "Çok memnun oldum!" dedi Muhittin. bir öğretmenle karşılaşmaya hazırlanıyormuş gibi hırçınlaşmıştı. geldi. o zaman şuradaki bir arkadaşıma haber bırakayım!" dedi Mahir Altaylı." dedi adam. eski. insanın içinden neler geçtiğini okuyan bakışla gülümsedi. "Böyle bir yere kaç yıldır ilk defa geliyorum ben Muhittin Bey." dedi. ama karşısındaki yüz hiçbir çağrışım yapmadan rakının gevşettiği görüntüler arasında kayıp gitti. "Rahmetli babanızı tanıdığımı söylemiştim. Ama kendimi tanıtmadım: Mahir Asaf. sizin bir Türk askerinin oğlu olmanız ve bunun farkında olmanız. Sonra "Acaba benim 296 . "Siz beni tanımıyorsunuz. Üstelik şiir kitabını okuyan ikiyüzelli kişiden biriydi bu. Sıkı bir ahlakçıyla.. Filistin'de beraberdik. Kalkıp az önce oturduğu masaya gitti. Evet. Yayımcı Halit Yaşar sonra sizden sözetti. laf olsun diye söylemişti. adamın sözlerinde insanı meraklandıran. oturdu: "Beni neredeyse zorla getirdiler buraya!" dedi. Siz dışarı çıkıyordunuz. Küçük. "Yedinci ordudan tanıyorum.Muhittin acele ve telâşla ceplerini karıştırır gibi bilincini yokladı. kitabınızı okudum. Kasımpaşa Lisesi'nde edebiyat öğretmeniyim! Siz de mühendissiniz değil mi?" Gene o her şeyi bilen. "Tanıyamadınız tabii. Adamın sert ve büyük elini sıktı. Canı sıkılmaya başlamıştı bile. şu insanlar beni çok üzdü. Nişancı soyadını almaya hakkınız var!" "Belki de Nişancıoğlu olmalıydı!" dedi Muhittin. "İzninizle. saçma bir sıkıntıyı hatırlamış. çeken bir şey vardı. "Ne farkeder? Burada önemli olan." dedi adam. Orada birine birşeyler söyledi. Ya da Mahir Altaylı. ama sizi sıkmıyorum ya?" Muhittin ister istemez: "Rica ederim... Sağlığım askerliğe elvermiyor. anlıyorum ne düşündüğünüzü!" Yüzünü buruşturarak elini meyhanenin içinde gezdirdi. ama ben sizi tanıyorum..

istiyorsanız gülün. ama mutsuz.hakkımda başka ne biliyor?" diye düşündü ve şiir kitabının arkasında mühendis olduğunun yazıldığını hatırladı. "Evet. Bu kelimenin kendisine ne hatırlattığını araştırdı: "Ziya Gökalp. kendisine olan güveninden çok şey kaybedeceğini düşündü.. Muhittin birden endişelendi. "Sonra sizi gördüm burada.. inançsız havayı görmek bir Türk olarak üzdü beni!" "Bir Türk olarak!" diye düşündü Muhittin. ama değil mi?" Muhittin. çelik gibi. Gülün canım. ama nedenini iyi kavrayamadığı bir uyuşukluk ve merak onu ha­ reketten alıkoydu.. Şiirlerinizi okuyup. Ağlamaklı bir sesle: "Peki neden gencecik bir insan. neden böyle olsun?" diye inledi. "Ülkü?" diye düşündü. tanıdım! İşte dedim kendi kendime. Mutsuzsunuz." "Siz hiç.. şaşırdı.. "Şiirlerinizi okudum.. Yetenekli ve mutsuz bir şair... ama pek de gülünç bir hali yoktu. Birisiyle buluşacağını. buradaki insanları görünce üzüldüm. içinden buradan kalkıp kırmızı lambalı odaya girmek. Ama buradaki bu ruhsuz. orada kitapçıda gördüğüm yüzünüzü hatırlayınca mutsuz biri olduğunuzu anladım. Gülünç şeyler. biliyordum mutsuzsunuz!" diyerek gülümsedi Mahir Altaylı. Birşeyler sezer gibi oldu. bir Türk olduğunuzu düşündünüz mü?" dedi Mahir Altaylı. ya da başka bir yalanı söyleyip bu meyhaneden çıkmak istedi. Bazı eski Türkçü şiirler. adamın kendinden emin haline sinirlendiği için "Hayır!" diyecekti. cıva gibi bir delikanlı. kendinizi tutmayın. İyi şiir yazmak için ilk bakışta her şey var gibi galiba sizde.. Sakın beni yobaz sanmayın: İçki de içlim gençliğimde. / 297 .. demedi.. Sonra bu sözlerin üzerine gülümsemenin yanlışlığını -farketmiş gibi ağırbaşlı.. İkiyüz­ lülüklerini gizleyemeyecek kadar aptal bazı yazarların gazete­ lerdeki makaleleri. "Evet. Burada ahlakçı öğretmen sesiyle bu adamın konuşmasına izin verirse. kendi kendine kalmak geldi. ama bir şey eksik! O da bir ülkü! Hayatınızda bir ülkü yok!" Muhittin. Ortaokula giden halasının oğlunun okuma kitapları.. hüzünlü bir surat takındı.. sustu.

milliyetçilikle ilgili yargıları. içkiyle kendinizi zehirliyorsunuz!" eliyordu Mahir Altaylı. ama bundan ne çıkar ki!" diye söylendi. bir Türk olduğunuzu düşündünüz mü?" diye yeniden sordu adam. alaycı düşünceleriyle şimdi adama duyar gibi olduğu yakınlık arasında gidip geliyordu. hoşgörülü. mutsuz bir hayat sürüyor. Onun gönlünü alacak bir cevap aradı. Sonunda: "Düşündüm. Biraz düşündü sonra: "Ben bir kadeh daha içeceğim!" dedi. babanızı biliyorum. Onun her gelişinde. "Ama mutsuzluğunuzun Hn sebebi budur: Bunu. Sonra başını kaldırıp karşısındaki babacan. bir Turancı bu!" diye düşünüyor. Bu sefer. demin yaptığım gibi seni övebîtîrim de. "Çünkü bir ülkü yok hayatınızda. bulamadı. ağırbaşlı bir tavır takınmıştı. Muhittin'in içinden hem şu öğretmenin burnunu sürtecek. ama bağışlayıcı: "Böyle düşüneceğinizi biliyordum!" dedi. Mahir Altaylı üzgün. hoşgörülü ihtiyar hali gelmişti. Garsona seslendi. canını sıkacak bir cevap vermek. bu konudaki küçümseyici. burada oturuyor. adamın etli işaret parmağının dokunduğu noktaya baktı. Neye bağlısınız hayatta? Dine mi? Hayır! Ailenize mi? Hayır! Mühendisliğe mi? Hayır!" Her seferinde 298 . gülünç yüzü inceledi ve adama kızamayacağını. bir Türk olduğunuzu üzerinde durarak hiç düşünmü­ yorsunuz. Bu çok önemli bir şey. Turancılıkla. Sarılmanız gereken ülkü işte burada!" İşaret parmağını masanın üzerindeki bir noktaya bastırmıştı. hem de onun öfkelenip masadan kalkmasına yol açmayacak birşeyler söylemek geliyor. Üzerine biraz önceki o çok görmüş. Ama bu küçümseyiş de durup dururken masasından kalkıp yanına gelen. Sonra birden ilk defa adama saygısızlık ettiğini düşündü. küçümseyebilirim de!" diye düşünü­ yormuş gibi dikkatli. şiirlerini okumuş olan. gülünç olmak pahasına birşeyler söylemeye çalışan bu adamcağıza duyduğu yakınlığın yanında önemsiz gözüktü: "Anladım. Muhittin. bir tabak leblebiyle. "İşte. olsa olsa onu küçümseyeceğini anladı. Oysa bir Türksünüz siz. "Senin hakkında vereceğim yargı şimdi söyleyeceğin söze bağlı! Söyleyeceğin söze göre. "Siz hiç. ama ağzından hiçbir şey dökülmüyordu. bir kadeh rakı içmesine alışkın olan garson bu ikinci kadehi şaşkınlık ve olgunlukla karşıladı.Muhittin gülümsedi.

İçinden adamı yatıştıracak birşeyler söylemek geliyor. bütün Türklerin ortak ülküsü için savaşarak toplumun içinde erimek. "Peki benden ne istiyor?" diye düşündü.bir parmağını bükerek soruyor.. Ama bir şey var. Adamın hoşuna gideceğini düşünerek utangaç ve suçlu bir tavır takındı.. başka türlü ola­ mıyorum!" diye mırıldandı. esrarkeş bir Fransız! Oysa siz bir Türksünüz. her seferinde Muhittin'in boş bakışlarını görerek cevabı kendi veriyordu: "Bir kıza mı? Hayır! Zevke eğlenceye mi? Hayır! Bazı yaşıtlarınız gibi inkılâplara mı? O da hayır! Peki şiire mi? Evet buna hayır demiyorsunuz. ama alay etmekten... aynı noktaya bastırdı.. Beni bu meyhanede gördü.. İkinci rakı kadehini bitirirken: "Evet siz galiba haklısınız. Bir sessizlik başladı. ya da böyle bir izlenim uyandırmaktan korkuyordu. ama ötekiler olmadan şiirin ne değeri kalır ki? Ötekileri belki küçümsemekte haklısınız. Şiir diye beğendiğiniz şeyler de. Toplumun. Az önce düşüncelerine katıl­ madığı adama söylemeye hazırlanıyordu. Bir şey. Benim durumum hoş değil. yanıma geldi. Ama ne yapayım. milletim ne zaman uyanacaksın?" Muhittin birden endişelendi. onun inançlarını benimsememi istiyor. onların hep birlikte mutlu olmaları için kendimizi unutmak. ama şimdi bunu kolay yapamazdı. öfkeyle neredeyse bağırarak söylendi: "Fransızlar Hatay'da ırkdaşlarımızın canına okuyor. etli ve tombul parmağına baktı. Demek başkalarına acınacak biri olarak gözüküyorum!" "Bir Türk olmak! Bunu düşünün. Fransızlar Hatay'da ırkdaş­ larımıza neler yapıyorlar biliyor musunuz?" Birden heyecanlandı. "Herhalde benim doğru yola gelmemi. Türk milleti! Ah. Bir Türk olarak. Sonra. Ah. siz Fransız şairlerine özenerek yeteneğinizi boşa harcıyorsunuz. Bir Türksünüz siz!" Parmağını gene masanın üzerine. Az önceki sözlerinin heye­ canını yatıştırmaya çalışıyordu galiba. orada Avrupalılar tarafından yazılan çirkin şeyler. Mahir Altaylı bir cevap vermedi.. 299 . kitabınızdan anladım. Baudelaire değil mi? Çürümüş.. Muhittin gene. biraz acıdı. Sizin inandığınız tek şey şiir ve kendiniz. öteki bütün ırkdaşlarımızın arasına katılmak.

hükümete kalırsak!" diye dudak büktü Türkçü öğ­ retmen. iki yıl önce gene bu Hatay davasıyla ilgili büyük bir yürüyüş olmuştu.. Sonra fısıldar gibi ekledi: "O da Mersin'e gitti. Sonra garsondan bir kadeh rakı daha istedi.I Muhittin: "Onun bir inancı var. "Onlar bu meseleyi Fransızlarla anlaşarak çözmek is­ liyorlar. "Hükümet böyle bir şeye izin verir mi?" dedi. "Evet." Mahir Altaylı bu sefer çok heyecanlanmamıştı: "Birşeyler yapmak lâzım!" diye söylendi. Size bunları rahatlıkla söylü­ yorum. böyle bir inancı olan insana çirkin gözükmeye mahkûmum ben!" diye düşündü. kendi yalnızlığını ve hayatını yüceltişini. Gazetelerde okumuştu: Bir seçim yapılacaktı. Sonra bir zamanlar böyle şeylere verdiği değer.. Öğrenciler ve kalabalık Beyazıt'tan Taksim'e yürümüş. seçimden önceki sayım sırasında olaylar çıkıyor. öfkelendi: "Niye bu kadar heyecanlanıyor?" diye düşündü. Fransızlar bir Türk kahvesine ateş açmışlar. bütün bunlar yüzeysel ve çirkin gözüktü. mutsuzluğunu büyük bir oyun yapışı.. yazılanlar doğruysa oradaki Türklere eziyet ediliyordu. kadını düşündü.300 . ama başkalarına kolay söylemem!" Muhittin gösterilen güveni gülünç buldu.. Sonra. "Bu kadar heyecanlanacak ne var?" Hatay'da olup bitenleri aklından geçirdi." Muhittin hatırladı. ama bu inanç ve adamın öfkesi ona o kadar saçma ve boş gözüktü ki. bonra bir Türk jandarmasını öldürmüşler. Beyrut'tan kamyonlarla Ermeni getiriyorlarmış. "Peki bundan bana ne?" diye mırıldandı.. "Mesela bütün Türklerin bir bayrak altında toplanması niye beni heyecanlandırsın?" İçinden dürüst ve açık olmak. içtenliğine biraz yakınlık duyduğu . "Hah.. ama bu düşünceyi ve kendini bayağı buldu. "İki yıl önceki gibi İstanbul'da birşeyler yapılabilir. Düşmanlarımızla masaya oturacaklar.. bazı yerlerde.. Birden bir gazetede okuduklarını hatırladı: "Bazı yerlerde tüyler ürpertici olaylar oluyormuş!" diye mı­ rıldandı. Barışçı çözüm... Buna inanmak ya aptallıktır ya da ihanet!" Gösterişli bir tavırla söylemişti bunları. kırmızı ampulü. "Bütün bunlar beni niye ilgilendirsin?" diye düşündü. Randevuevini. Ne kadar saçma ve yanlış olursa olsun. Sonra. polisle çatışır gibi olmuşlardı. Ama hiçbir'şey yapacakları yok.

. yazık size. kirli havası ağır ağır çürüyordu. Yazık değil mi? Anlıyor musunuz beni?" Muhittin kendini bir vazo kırmış. "Ben. zekisiniz. çürüyen ruhunuzdan. bir sakarlık yapmış gibi suçlu hissederek adama bakıyor. "Bütün Türkler birlikte olsun bunun ne önemi var? Ben Turancılığı. Sanmayın ki ben durumumdan memnununı. haklı. hiçbir yere. Sağına soluna baktı. Size. bunları biliyorum. "Siz kim oluyorsunuz da Türkçülüğü küçümsüyorsunuz. ne yap­ tığınızı. Türkçü öğretmen sözlerini bitirip gene o şaşırtıcı gülümseyişle.. Bu toplumun düşmanısınız. Yazık size oğlum.. ırkçılığı ve milliyetçiliği doğru bulmuyorum. Ne olduğunuzu.adama bütün düşüncelerini dökmek geldi. Ben bu halimi hiç beğenmiyorum. hoşgörülü babacan gülümseyişle yüzünü ay­ dınlatınca Muhittin içinden suçsuz. günahsız. kim olduğunuzu düşünün! Siz. Kendinizi bu kadar beğenmek için ne yaptınız? Hiç! Oysa yeteneklisiniz. temiz gözükme isteğinin geldiğini anladı: "Bana bunları söylüyorsunuz.. başkalarından da. her şeyden nefret ediyorsunuz! Bu topluma yabancısınız. ama böyle şeylere inanmıyorum ki!" dedi. sarılacak hiçbir şey bulamıyorum. "Siz kim oluyorsunuz da Türk milliyetçiliğini doğru bul­ madığınızı söyleyebiliyorsunuz? Bu cesareti nereden buldunuz? Şu içkiden. kalkıp bu masaya boş yere oturmadım. Şiirlerinizdeki. siz kendinizden de. ama kimse oralı değildi: Meyhanenin her zamanki uyuşuk. Ama bu kötü ve dediğiniz gibi utanılacak durumdan kurtulmak için inanacak. milletimize yazık değil mi? Rahmetli babanızı tanıyorum. kendinize gelin! Kendinizi düşünün. şu halinizdeki. Yalnız yabancı olsanız." Muhittin şaşırdı." "İşte Türkçülük! İşte milletinize kendinizi adamanız! İşle 30/ . "Haklı. sözlerinizdeki kendini beğen­ mişlikten utanın. Ama aklının yete­ nekleri ve zekâsına ilişkin şu küçük övgüye daha çok takıldığının da farkındaydı. kendimden başka hiçbir şey düşünmüyorum!" diye mırıldanıyordu. hiçbir şeye kök salmadan kayıp giden şu mutsuz hayatınızdan mı? Rica ederim." "Siz kim oluyorsunuz da bunları söylüyorsunuz!" diye birden bağırdı adam.

Biraz yüreğinizin sesine kulak verin. bunun için gereken heyecanı da içinde uyandırsın istiyordu.. İşte o sesi dinleyin. Böyle durup derinlemesine düşünmek... Biraz olsun heyecan yeter! Heyecanlanın.. Burada duygulanmadan düşünmek sapıklıktır. Hatay'da olup bitenleri öğrenince heyecanlanıyor musunuz?.. Ben öteki Türkler için savaşmak istiyorum!' diyordur.. "Biliyorsanız ne duruyorsunuz?" dedi Mahir Altaylı. parmağını aynı noktaya bas­ tırıyordu. Yalnızca zekâma değer veriyorum ve belki bu yüzden kötü gözüküyorum. "Ben kötü biri değilim ki!" diye düşünüyordu. "Ben senin ruhunu okuyor ve anlıyorum!" diyordu. anlamak istiyorsunuz." "Biliyorum!" dedi Muhittin umutsuz bir tavırla.. Sonra aklınızı kullanırsınız. "Her şeyi akılla kavramamak gerektiğini de anlıyorsanız sizi tutan hiçbir şey yok demektir.. Ama böyle mutsuzluktan kurtulamazsınız ki. Hem her şeyi aklımızla nasıl kavrarız? Yaradılıştan bize yalnız akıl verilmemiş. Bakışları da gene.. Muhittin "Kötü bir insan olsam kendimi öldürmeye karar veremezdim.. Oysa şimdi böyle bir şey yapabilmeyi isterdim.. Düşündüğüm için de şu Türkçülüğe belki inanamayacağım. Türkiye'de burada böyle düşünmek insanı toplumun dışına iter. Şu delikanlı nasıl oluyor da kendisine uzatılan kurtuluş meyvesini daldan kopartmıyor.Türkçülük davası!" diye söylendi adam.. 'Şimdiye kadarki hayatın için suç­ lusun!' diyordur. Siz inanmadan önce düşünmek. Yüreğiniz size düşmanlarınızın da kim olduğunu söylüyordur. inanın. Her şeyi düşündüğüm için böyleyim.. 302 .. Kendisine kurtuluş yolunu gösteren şu adam. Yüreğiniz ne diyor? Hiç şüphem yok. Bunu yaptığınız için de inanamıyorsunuz. Önce kendinizi duygularınıza bırakın! Önce inanın. 'Beni dinlemediğin için mutsuzsun. Burada düşünen yalnız kalır. Bu insanı işte mutsuz yapar. İşte o zaman mutlu olacaksınız. toplumun içine katılın.. Şu adama iyi bir şair olmazsam oluz yaşında kendimi öldürmeye karar verdiğimi söyleyeyim mi?" "Anlıyorum sizi!" dedi Mahir Altaylı. "Sizi anlıyorum. kendi aklınızı silin. nasıl oluyor da böyle konuşuyor diye düşünüyormuş gibi şaş­ kınlıkla başını sağa sola sallıyor. heyecanlanın. Duygularımız da var! Türk bayrağını görünce. Bunu benim kadar bilirsiniz.

devletin içine sızan bütün yabancı unsurlar. Beni görmek isterseniz liseye gelin. ama bunun için önce ne yapması gerektiğini çıkaramadı." Türkçü öğretmen düşmanların değil. Bana daha söyleyecekleriniz var mı?" diye mırıldandı Muhittin. şimdi Fransızlar. Muhittin birden. masonlar. Yahudiler. "Peki ben bunu yapabilir iniyim? Bir Türkçü olabilir miyim?" diye düşünüyor. Son kelimeyi söylerken gülmüş. komünistler. Bütün bu düzenin zembereği. bütün bu şeylerde kendisinde olmayan başkalarında da pek rastlamadığı ve ilk bakışta anlaşılamayan bir düzen buluyor. Kasımpaşa 303 . yarın başkaları. "Gerisi artık size kalıyor. Böyle bir yerde daha fazla durmak insanı kirletir!" dedi Türkçü öğretmen. Mahir Altaylı tıpkı dakik bir saat gibi öfke gereken yerde öfke. Muhittin elindeki kartvizite baktı: Mahir Altaylı. hoşgörü gereken yerde hoşgörü gösteriyor. buna şaşıyordu. rahmetli babanızın savaştığı bütün o yabancılardır. meyhanedeki yaratıkların hepsinden daha çok insana benziyordu. "Bundan sonrası artık size kalıyor!" diyerek Muhittin'in elini sertçe sıktı. bazan sertleşen. Hayır sözler değildi onu etkileyen: Daha çok adamın tavırlarına. ama buna rağmen bir saat gibi mekanik ve ruhsuz da gözükmüyor. Muhittin. kendine olan güvenine. "Ben de onun gibi olacağım!" diye düşündü. Bunu anlatmasını adamdan nasıl isteyebileceğini düşünürken. "Durun. Mahir Altaylı'nın sözlerini aklından geçiriyordu. Sonra başını hafif hafif sallayarak. Araplar. "Bundan sonra seni övebilirim de küçümseyebilirim de!" diye düşünüyormuş gibi dikkatle Mu­ hittin'e baktı ve ince gövdesini sanki fazla pisliğe bulaştırmak istemiyormuş gibi acele acele yürüdü. babacanlık takınmıştı. dostların adını sayıyormuş gibi hoşgörüyle gülümsüyordu. birden Mahir Al­ = taylı'nın ayağa kalktığını gördü. Belki ben de çıkarını. "Ben size söyleyeceğimi söyledim ve görevimi yaptım oğlum!" dedi adam. öfkelenen. Ya da salı ve perşembe günleri Ötüken dergisine gelin!" Cüz­ danından bir kartvizit çıkarıp Muhittin'e verdi. bazan da yumuşayan ve gülümseyen yüzüne tutuluyor. besbelli Türkçülük inancıydı.Düşmanlarınız bütün öteki milletler. "Gidiyor musunuz?" "Gidiyorum.

İkincisinin köşesindeki adı görünce canı sıkıldı: Amcaoğlu Ziya'dandı. Vezneciler. Hizmetçi. Mektupları gazetelerle birlikte sonra okumaya karar vererek yukarı çıktı. "Arka bahçedeler. Pencereden gözucuyla arka bahçeye.. Merdivenlerin eşiğinde bahçeden gelen Emine Hanım'ı gördü. Suratını astı. aynaya gözucuyla baktı. anladığını göstermek için başını sallayarak merdivenleri çıktı. geldiniz mi beyefendi?" dedi. Bunları yaptıktan ve banyodan çıktıktan sonra günün geri kalan kısmını neşeyle karşılamak için yeterli gücü ve ruh sağlığını kendisinde ko.304 32 . 14. tıkırtılı duvar saatinin altındaki masanın üzerine tütüncüden aldığı gazeteleri bırakırken." Misafirin kendisi için yalnızca fazla fincan. İşten eve geldikten sonra. Oturma odasında kimse yoktu: Arka bahçede çay içiyor olmalıydılar. Umduğundan önce eve döndüğünü anlayarak sevindi. Gelişini kimseye duyurmadan evdekileri küçük bir baskınla yakalamak istediği zaman yaptığı gibi. Kemeraltı Sokağı No. ağacın altında oturan kadınlara baktı. Ellerini uzun uzun sabunlayarak temizle­ dikten sonra. merdivenleri çıktı. Muhittin bu kartviziti gülünç bulmadı. Bahçeyi acele acele geçti. tabak ve zahmet anlamına geldiğini göstermek istiyormuş gibi burnunun ucuyla elindeki tepsiyi işaret etti: "Leylâ Hanım ile Dildade Hanım geldiler!" Osman söylenenleri duyduğunu. Orta katta.. BİR TÜCCARIN DERTLERİ Bahçe kapısına bağlı çıngırak şıngırdaymca Osman alışkanlıkla saatine baktı. kenarda duran iki mektubu gördü. Ellerini ve yüzünü yıkamak için banyoya girdi. kapıyı anahtarıyla açtı. altıyı yalnızca çeyrek geçtiğini gördü. evin içindeki sessizliği farketti: Saatin tıkırtısı duyuluyordu. birincisini el yazısından tanıdı: Refik'tendi. yüzünü de bol suyla yıkıyordu. Ceketini çıkardı. Odasına girdi. Misafir var. Osman'ı görünce: "Ah. her zaman yaptığı ilk iş ellerini yıkamak oluyordu.Lisesi Edebiyat Öğretmeni.

Sabunu avucunun içinde köpürte köpürte çeviriyordu. Bugün yazıhanede iki şeyle uğraşmıştı. hayatının tek amacının babasının kurduğu bu ticarethaneyi genişletmek. Otuziki yaşındaydı. Fransızcam da çok iyi olmadığı için adamla anlaşamayacağım!" diye düşündü ve cam sıkıldı. gözleri parlaklığım kaybetmiş. "Çünkü ben çok çalışıyorum!" diye düşündü. her türlü ödeme kolaylığını da sağ­ layacaklarını söylüyordu. Türkiye'deki pazar genişliğine ilişkin bilgi vermişti. in­ sanlarla boğazlaşmak zorunda olduğunu anladığı. az da olsa kamburu çıkmıştı.laycacık buluyordu. tadını çıkarıp sabun­ layarak yıkayacağını düşünürdü. son yıllarda. ellerini bol suyla. Bu şirketle Türkiye temsilciliği için anlaşabilirse. boru ve banyo malzemesi satan Alman şirketi temsilcisi. Yazıhanede çalışırken canı sıkıldığı. "Çünkü babam sağken çok çalıştım. özellikle rahmetli Cevdet Bey'in son yıllarında büyümesi yavaşlayan şirketi büyük kârlarla genişle­ tebileceğim ve hayalindeki güçlü şirketi kurabileceğini düşü­ nüyordu. sıkıntıları daha da artmıştı. aynı alanda Türkiye'de kendisinden daha güçlü olan bir İngiliz şirketinden daha ucuz fiyatlarda mal satmaya hazır olduklarını. su akmaya başladı. uzun uzun. Elini suyun altına bir daha sokarken. Bazı yaşıtları yardı ki hâlâ gençlik denen çağdaydılar. İkinci iş çok önemliydi: Almanya'dan gelen bir inşaat malzemesi şirketinin temsilcisiyle görüşmüştü. para kazan­ manın ve hayatın kirine bulandığı zamanlarda akşam eve dö­ neceğini. yıpranmış ve cansız buldu. Ailenin bütün yükü benim omuzlarımda!" Refik gittikten sonra işler daha da çoğalmış. ama ellisine merdiven dayamış bir küçük memur gibi çökmüştü. saçlarına ak düşmüş. "Ama belki de Almanca bilmediğim. aile içinde geçirilen dinlenme saatlerini birbirinden ayıran bu temizlik sırasında o gün yaptığı işleri gözden geçirirdi. Şirketten Cevdet Bey'in son yıllarında kaybettiği zamanı kazanmak istiyor. Musluğu çevirdi. Birincisi fazla önemli değildi: Bir Alman boya şirketine kataloglarda gösterilen fiyatlarda kendi yararına ya­ pılabilecek indirimler hakkında bir mektup yazmış. büyütmek olduğunu hissediyordu. Elini ikinci defa sabunlamaya karar 305 . Başını kaldırıp aynaya baktı. O öldükten sonra daha da çok çalışmaya başladım. Günün iş saatleriyle. Kendini yaşlı. Türkiye'ye musluk.

Yıkanıp temizlenmişti. Yüzünü sabunluyordu. Aşağıdan. şirketten mal alan bir Kayserili tüccarla yediği öğle yemeğini hatırlayarak neşelendi. Suratını havluyla kurularken. Almanin ve evdekilerin bu çağrıyı nasıl karşılayacaklarını düşündü. Kapıyı açıp dışarı çıktı. kalabalık içinde çok rahat hareket ettiğini. Liseyi Galatasaray'da okumuştu. özellikle erkeklerle çok rahat konuşabildiğini gururla aklından geçirdi. Osman da tabii. "Zamparalık!" diye mırıldandı. yaptığı çap­ kınlıkları da ekleyerek anlatmıştı. Nermin'in salonlarda. "Çekirdekten yetişme tüccarım!" Bu "çekirdekten yetişine" sözü gene Kayserili tüccarı aklına getirdi. "Almani yemeğe çağırayım!" diye mırıldandı. "Tam da işlerin sıkıştığı zamanda çekip gitti! " diye öfkeyle mırıldandı. Liseyi bitirdikten hemen sonra babasının yanma girmişti.vererek suyun altından çekti. kendisine yakınlık duyup bir anlaşmaya varacağını hayâl edince sevindi. Almanin ona hayran olacağından emindi. Haftada bir kere gördüğü metresini tam düşünmeye başlayacaktı ki kendini tuttu. Elini yıkadıktan sonra yüzüne bol bol su vurdu. ama Fransızcası kötüydü. Odasına gidip balkona doğru yürüdü: Açık pencereden içeri hoş bir ıhlamur kokusu giriyordu. "Çünkü ticaretten okumaya vaktim olmadı benim!" diye düşündü. Sonra kardeşinin ne zaman döneceğini endişeyle düşünmeye koyuldu. Tüccar yılda bir-iki kere geldiği İstan­ bul'un bir cennet. "Acaba Refik ne yazdı?" diye düşündü ve neşesi kaçtı. Bugün yaptığı bir başka şeyi. neşeleneceğini. Bu davette özellikle karısının yıldızının parlayacağından. Ama Almanin eve geleceğini. "Çekirdekten çapkın" olduğunu söyleyen tüccar üstü kapalı bir dille ona birlikte zamparalık yapmalarım önermiş. yakın dostlarından başka hiçbir iş arkadaşını getirmemişti. Kendini sağlıklı ve güçlü bularak. Buna sıkıldı. Bu gülünç bir kelimeymiş gibi gülümsedi. bir eğlence merkezi olduğunu. "Keriman!" diye mırıldandı. onu soğuk bir tavırla geri çevirmişti. bahçeden. Birden. neşeyle balkona çıkıp korkuluğa yaslandı. Sonra Alman'la konuşurken yaptığı Fransızca hatalarını hatırlayarak kızardı. herkesle. Rahmetli Cevdet Bey eve. Suratına son bir kere su vururken. benzeri kadınların tersine. ağaçların altında oturan kadınların sesi 306 . ellerinde yüzünde tatlı bir serinlik hissetti.

kurban bayramının arifesinde. Onları düşündükçe Os­ man'ın aklına ruh sağlığı. Dildade Hanım'a birşeyler anlatan Nennin'e bakarak düşünüyordu: Yeminine nasıl bu kadar kolay inanmıştı? Bu konuyu her hatırlayışında yaptığı gibi. neşe gibi şeyler geliyordu. kendini sağlıklı buluyordu.. Mayısın sonuydu. Genç ve neşeli bir ses kaloriferli dairelerin rahatlığını anla­ tıyordu. kiremitlerin üstünde kırlangıçlar uçuyordu. Yumuşak ve ince bir ses: "Ben bütün bu kış dört sobayı da yaktırdım!" diyordu. annesini. damı akan Heybeliada'dakı evden sözetti. ama misafirler hâlâ kalkmamışlardı. Aşağıdaki kadınları. Sohbete katılmıyor. aralarında bir kavga çıkmış. "Keriman!" diye mırıldandı. çalışma odasında mektupları ve gazeteleri okurken içmeye karar verdi. ağaçların. Gökte. Yaz hazırlıklarından. Ayşe'yi sıkıntıyla. ama bu sefer onu aklından uzaklaştıramadı. Osman konuşmalarım duyuyordu onların. karısı da inanmıştı. Refik gitmeden önce. Sonra Nigân Hanını: "Apartman denen şeye hiç alışamam herhalde!" diyerek iç çekti. Bir sclvi ağacına bir çaylak konmuştu. Uzakta. iki konuğu teker teker düşündü. Osman onu ağaçların arasında gö­ rebilmek için yerini değiştirdi. "Çünkü ona ilk defa yalan söylüyordum!" diye düşündü 307 . dinlenme.geliyordu. —Söze Nermin karıştı. Orada. Güneş birazdan Harbiye tarafındaki apartmanların arkasından kaybolacaktı. Bahçeyi ve kadınları dinliyor. elindeki fincana çocuk gibi bakarak oyalanıyordu. Osman çayını bahçede kadınlarla değil. taa uzakta. Perihan onda her zamanki gibi küçük bir çocuk izlenimi uyandırdı. sonra Osman yeminler ederek onu bir daha görmeyeceğini söylemiş. Birden gene. Perihan'ı. Perihan'ı gördü." Bu Dildade Hanım'dı. Osman günün bu en güzel zamanının tadını çıkaracağını hisse­ diyordu. aşağıda beş ev kadını vardı. küçük kızını da neşeyle ha­ tırladı. karısını. ama ye­ rinden kıpırdamadı. Sanki kendisini apartmanda oturtmaya zorlayan biri varmış gibi sıkıntılı ve şikâyetçi bir sesle söylemişti bunu. Bu da Fuat Bey'in karısı Leylâ Hanım'dı. Nermin onun farkına varmış. "İnsan yaşlandıkça daha çok üşüyor.. bütün gün bahçeyi pişiren güneşin kızarttığı iki bulııl vardı.

Bütün gazetelerin başlıklarında yer alan tek bir haber vardı: Hatay davası. is­ teklerine ve küstahlıklarına bir yenisini ekleyip eklemediğini merak ederek okudu. herkese selâm söylüyor. Osman aşağıdan.. "Peki inanmasaydı ne olacaktı? Ya da gene onunla buluştuğunu anlarsa? Anlayamaz. Birşeyler söyleyen Leylâ Hanimin sesine doğru. "Şimdi geldim!" dedi. Çalışma odasındaki masaya oturdu. Oysa herkesin orada burada sözünü ettiği komisyonlardan. ama yeni bir şeye rastlayamadı. "Hoşgeldiniz!" diye seslendi. dalların arasından kendisini görmek için güvercin gibi başlarını aşağı yukarı oynatan kadınlara neşeli. Orta kata indi. Gazetelerle mektupları aldı. Birden "Bütün bunlar çok çalışmak . çünkü bütün rahatlığına rağmen zayıf bir kadın o!" Sonra. "Niye aşağıya gelmiyorsun. Zaten onun sağlığında böyle bir şeye cesaret edemezdim. hakkı olan parayı alacağını belirtiyor. biraz sıkıntı ve gururla hatırladı: "Ama babam anlardı.ve korkuluğun tahtaları üzerinde trampet çalmaya başladı. ama bu gülünç isteğini gerçekleştirmek için de bir harekete geçiniyordu. ama yorgun ve düşünceli bir tavırla selâm verdi." Kendisini gören konukların az sonra gideceğini düşünerek içeri girdi. Sonra öfkesini yatıştırmak için gazeteleri açtı. yaprakların... aşağı gelsene!" diyordu Nigân Hanım. ne olup bittiği hakkında kesin bir düşüncesi yoktu. Çayını yukarı getirmeleri için aşağıya seslendi. Üzerine bir Mecidiye tutuşturulmuş kitap açacağı ile zarfları açtı ve okudu: Refik mektubunda gene her zamanki gibi birkaç ay daha gecikeceğini yazıyor. Osman bu davanın son yıllarda gösterdiği gelişmeleri izlememişti. Osman mektubu öfkeyle bir kenara attı." dediği bazı tuhaf ve belirsiz şeylerle uğraştığını anlatıyor.. Sonra Ziya'nın mektubunu. Üç-dört ayda bir Ankara'daki asker böyle bir mektup yazıyor. orada "tasarılarım. heyetlerden kendisi de sözedebilir." Birden bahçeden kendisine seslendiklerini farketti. yarım ağızla da Osman'a şirketin durumunu soruyordu. içinde ne olduğunu bilmesine rağmen.308 . sonra iniyo­ rum. Babam çok. gözlemcilerden. bu konuda başkalarına dikkatle dinleteceği kendine özgü düşünceleri de olabilirdi. "Biraz işim var. Bu mektubu tam yutacakken annesine göstermeye karar verdi.

Lâle: "Hiç!" dedi. baba kız arasındaki duygulu sahneyi seyretmek için.. "Şu Almani mutlaka yemeğe çağırayım!" diye düşündü. Gazeteye bakarken başka şeyler de sordu ve tek heceli cevaplar aldı.. Osman kızına: "Niye söylemiyorsun? Hangi dersten bakalım?" diye sordu. Gazetesine bakıyor. çünkü pen­ cerenin altından vedalaşma sesleri geliyordu. Hakkımızı mutlak alırız!." Bu düşüncelerden utandı ve gazeteyi başka şey düşünmemeye çalışarak dikkatle okudu: "Hatay'daki bir Türkün feryadı. kapının eşiğinde.yüzünden. kızkardeşinin neden ağladığını y 309 . Gene gazeteye bakarken Lâle'nin "Yukarıda odasında ağlıyor!" dediğini duydu ve canı sıkıldı. İçinden onu yanma çağırmak.. kapıdan bir türlü çıkamayan misafirlerin şıngırdattığı çıngırağı dinliyor. bugün ne yaptın bakalım?" dedi ve yeniden gözünü gazeteye çevirdi. Birden. Odasında olduğunu öğrendi. "Hesap her şeyin başıdır. Matematikten kaç aldın?" Sonra gazeteye bakarken bugün aritmetik dersi olmadığını öğrendi. Hatay'da zulmün itiraz götürmez vesikası. Sonra kapıdan çıkan kızına Ayşe halasını sordu. ama matematik daha önemli!" dedi. Kızına Cemil'in nerede olduğunu sordu. Misafirlerin gidip gitmediğini sordu. elinde tepsi ve yüzünde başkalarının mutluluğuna tanık olmanın sevinciyle dikiliyordu." Bunları okurken birden her haberden sonra şöyle düşündüğünü anladı: "Hatay'ın bizim olmasının benim ticaretime ne yararı olabilir? Hatay'a ne satabiliriz? Orası da sonunda bir pazardır ve bize katılması çok iyidir. Onun arkasından içeri Lâle girdi.. Emine Hanım: "Küçük hanım dersinden pekiyi almış!" dedi. Resimden olduğunu öğrenince kaşlarını çatarak: "Resim önemli. Dışarı çıkmamış.. ama bunun cevabını biliyordu. "Ee. Osman kızını sevip okşamadığını hatırladı. Dünyada ne olduğunu izlemeye bile doğru dürüst vaktim yok!" diye düşündü ve gazeteleri dikkatle okumaya başladı: "Hariciye vekilimizin nutku: Doktor Aras dün Kamutay'da Hatay meselesini izah etti. öpmek geldi." Tam bu sırada kapı açıldı ve Emine Hanım geciktiği için özür dileyerek çayı getirdi. Osman gazeteden başını kaldırıp on yaşındaki kızına baktı ve ona işten dönen ve kızını seven bir baba gibi sevgiyle gülümsedi.

Sonra Ziya'nın mektubunu. Zaten onun sağlığında böyle bir şeye cesaret edemezdim.. heyetlerden kendisi de sözedebilir. orada "tasarılarım. herkese selâm söylüyor. içinde ne olduğunu bilmesine rağmen. Sonra öfkesini yatıştırmak için gazeteleri açtı. ne olup bittiği hakkında kesin bir düşüncesi yoktu. is­ teklerine ve küstahlıklarına bir yenisini ekleyip eklemediğini merak ederek okudu." Kendisini gören konukların az sonra gideceğini düşünerek içeri girdi. Orta kata indi. çünkü bütün rahatlığına rağmen zayıf bir kadın o!" Sonra.." dediği bazı tuhaf ve belirsiz şeylerle uğraştığını anlatıyor. ama yeni bir şeye rastlayamadı. Bu mektubu tam yırtacakken annesine göstermeye karar verdi. ama bu gülünç isteğini gerçekleştirmek için de bir harekete geçmiyordu.. ama yorgun ve düşünceli bir tavırla selâm verdi. Babam çok. Çayım yukarı getirmeleri için aşağıya seslendi. Gazetelerle mektupları aldı. Üç-dört ayda bir Ankara'daki asker böyle bir mektup yazıyor. bu konuda başkalarına dikkatle dinleteceği kendine özgü düşünceleri de olabilirdi. Osman mektubu öfkeyle bir kenara attı. Birşeyler söyleyen Leylâ Hanım'ın sesine doğru. dalların arasından kendisini görmek için güvercin gibi başlarını aşağı yukarı oynatan kadınlara neşeli. gözlemcilerden. "Niye aşağıya gelmiyorsun. Birden "Bütün bunlar çok çalışmak . "Peki inanmasaydı ne olacaktı? Ya da gene onunla buluştuğunu anlarsa? Anlayamaz. sonra iniyo­ rum." Birden bahçeden kendisine seslendiklerini farketti. yarım ağızla da Osman'a şirketin durumunu soruyordu. Oysa herkesin orada burada sözünü ettiği komisyonlardan.308 . Çalışma odasındaki masaya oturdu. hakkı olan parayı alacağını belirtiyor. "Şimdi geldim!" dedi. Osman bu davanın son yıllarda gösterdiği gelişmeleri izlememişti. yaprakların. "Biraz işim var. Osman aşağıdan. biraz sıkıntı ve gururla hatırladı: "Ama babam anlardı. "Hoşgeldiniz ! " diye seslendi. Üzerine bir Mecidiye tutuşturulmuş kitap açacağı ile zarflan açtı ve okudu: Refik mektubunda gene her zamanki gibi birkaç ay daha gecikeceğini yazıyor.ve korkuluğun tahtaları üzerinde trampet çalmaya başladı.. Bütün gazetelerin başlıklarında yer alan tek bir haber vardı: Hatay davası. aşağı gelsene!" diyordu Nigân Hanım.

iki konuğu teker teker düşündü. Sanki kendisini apartmanda oturtmaya zorlayan biri varmış gibi sıkıntılı ve şikâyetçi bir sesle söylemişti bunu. bütün gün bahçeyi pişiren güneşin kızarttığı iki bulut vardı. Onları düşündükçe Os­ man'ın aklına ruh sağlığı. elindeki fincana çocuk gibi bakarak oyalanıyordu. Perihan'ı. kendini sağlıklı buluyordu. "Keriman!" diye mırıldandı.. Refik gitmeden önce. Bahçeyi ve kadınları dinliyor. Perihan onda her zamanki gibi küçük bir çocuk izlenimi uyandırdı. çalışma odasında mektupları ve gazeteleri okurken içmeye karar verdi. ama misafirler hâlâ kalkmamışlardı. Bu da Fuat Bey'in' karısı Leylâ Hanım'dı. Sohbete katılmıyor. Osman konuşmalarını duyuyordu onların. Mayısın sonuydu. Yumuşak ve ince bir ses: "Ben bütün bu kış dört sobayı da yaktırdım!" diyordu. ama ye­ rinden kıpırdamadı.geliyordu. Söze Nermin karıştı. Ayşe'yi sıkıntıyla. ağaçların. neşe gibi şeyler geliyordu. annesini. Osman günün bu en güzel zamanının tadını çıkaracağını hisse­ diyordu. karısı da inanmıştı. aşağıda beş ev kadını vardı." Bu Dildade Hanım'dı. Güneş birazdan Harbiye tarafındaki apartmanların arkasından kaybolacaktı. Dildade Hanım'a birşeyler anlatan Nennin'e bakarak düşünüyordu: Yeminine nasıl bu kadar kolay inanmıştı? Bu konuyu her hatırlayışında yaptığı gibi. Birden gene. küçük kızını da neşeyle ha­ tırladı. Perihan'ı gördü. kurban bayramının arifesinde. Yaz hazırlıklarından. Bir selvi ağacına bir çaylak konmuştu. taa uzakta. karısını. dinlenme. sonra Osman yeminler ederek onu bir daha görmeyeceğini söylemiş. Genç ve neşeli bir ses kaloriferli dairelerin rahatlığını anla­ tıyordu. damı akan Heybeliada'dakı evden sözetti. Osman çayını bahçede kadınlarla değil. Gökte. Sonra Nigân Hanını: "Apartman denen şeye hiç alışamam herhalde!" diyerek iç çekti. Nermin onun farkına varmış. Uzakta. Osman onu ağaçların arasında görebilmek için yerini değiştirdi. aralarında bir kavga çıkmış. kiremitlerin üstünde kırlangıçlar uçuyordu. "Çünkü ona ilk defa yalan söylüyordum!" diye düşündü . Aşağıdaki kadınları. "İnsan yaşlandıkça daha çok üşüyor. Orada. ama bu sefer onu aklından uzaklaştıramadı..

" dediği bazı tuhaf ve belirsiz şeylerle uğraştığını anlatıyor. ama yeni bir şeye rastlayamadı. "Peki inanmasaydı ne olacaktı? Ya da gene onunla buluştuğunu anlarsa? Anlayamaz. herkese selâm söylüyor. ne olup bittiği hakkında kesin bir düşüncesi yoktu." Kendisini gören konukların az sonra gideceğini düşünerek içeri girdi. "Niye aşağıya gelmiyorsun. Orta kata indi. Osman bu davanın son yıllarda gösterdiği gelişmeleri izlememişti. Üç-dört ayda bir Ankara'daki asker böyle bir mektup yazıyor. aşağı gelsene!" diyordu Nigân Hanım. "Hoşgeldiniz!" diye seslendi. orada "tasarılarım. Çayını yukarı getirmeleri için aşağıya seslendi.ve korkuluğun tahtaları üzerinde trampet çalmaya başladı. Babam çok.. Gazetelerle mektupları aldı. Çalışma odasındaki masaya oturdu.. is­ teklerine ve küstahlıklarına bir yenisini ekleyip eklemediğini merak ederek okudu. yarım ağızla da Osman'a şirketin durumunu soruyordu. gözlemcilerden. Birşeyler söyleyen Leylâ Hanım'ın sesine doğru.. içinde ne olduğunu bilmesine rağmen. Osman aşağıdan. Bütün gazetelerin başlıklarında yer alan tek bir haber vardı: Hatay davası.. dalların arasından kendisini görmek için güvercin gibi başlarını aşağı yukarı oynatan kadınlara neşeli. "Biraz işim var. ama bu gülünç isteğini gerçekleştirmek için de bir harekete geçmiyordu. yaprakların. hakkı olan parayı alacağını belirtiyor. ama yorgun ve düşünceli bir tavırla selâm verdi. heyetlerden kendisi de sözedebilir. Birden "Bütün bunlar çok çalışmak 308 . Bu mektubu tam yırtacakken annesine göstermeye karar verdi. biraz sıkıntı ve gururla hatırladı: "Ama babam anlardı. "Şimdi geldim!" dedi. Sonra Ziya'nın mektubunu. Üzerine bir Mecidiye tutuşturulmuş kitap açacağı ile zarfları açtı ve okudu: Refik mektubunda gene her zamanki gibi birkaç ay daha gecikeceğim yazıyor. sonra iniyorum. Oysa herkesin orada burada sözünü ettiği komisyonlardan. Zaten onun sağlığında böyle bir şeye cesaret edemezdim. Osman mektubu öfkeyle bir kenara attı. bu konuda başkalarına dikkatle dinleteceği kendine özgü düşünceleri de olabilirdi. çünkü bütün rahatlığına rağmen zayıf bir kadın o!" Sonra." Birden bahçeden kendisine seslendiklerini farketti. Sonra öfkesini yatıştırmak için gazeteleri açtı.

"Şu Almani mutlaka yemeğe çağırayım!" diye düşündü. elinde tepsi ve yüzünde başkalarının mutluluğuna tanık olmanın sevinciyle dikiliyordu. kapının eşiğinde. 309 . Osman kızını sevip okşamadığını hatırladı. Misafirlerin gidip gitmediğini sordu. Gazeteye bakarken başka şeyler de sordu ve tek heceli cevaplar aldı. Osman kızına: "Niye söylemiyorsun? Hangi dersten bakalım?" diye sordu. Odasında olduğunu öğrendi." Tam bu sırada kapı açıldı ve Emine Hanım geciktiği için özür dileyerek çayı getirdi. kızkardeşinin neden ağladığını . İçinden onu yanına çağırmak. Emine Hanım: "Küçük hanım dersinden pekiyi almış!" dedi. Kızma Cemil'in nerede olduğunu sordu. ama matematik daha önemli!" dedi. Gene gazeteye bakarken Lâlenin "Yukarıda odasında ağlıyor!" dediğini duydu ve canı sıkıldı. bugün ne yaptın bakalım?" dedi ve yeniden gözünü gazeteye çevirdi. Onun arkasından içeri Lâle girdi. Dünyada ne olduğunu izlemeye bile doğru dürüst vaktim yok!" diye düşündü ve gazeteleri dikkatle okumaya başladı: "Hariciye vekilimizin nutku: Doktor Aras dün Kamutay'da Hatay meselesini izah etti. Lâle: "Hiç!" dedi. Matematikten kaç aldın?" Sonra gazeteye bakarken bugün aritmetik dersi olmadığını öğrendi. Gazetesine bakıyor. Osman gazeteden başını kaldırıp on yaşındaki kızma baktı ve ona işten dönen ve kızını seven bir baba gibi sevgiyle gülümsedi. ama bunun cevabını biliyordu. "Ee." Bunları okurken birden her haberden sonra şöyle düşündüğünü anladı: "Hatay'ın bizim olmasının benim ticaretime ne yararı olabilir? Hatay'a ne satabiliriz? Orası da sonunda bir pazardır ve bize katılması çok iyidir. baba kız arasındaki duygulu sahneyi seyretmek için... çünkü pen­ cerenin altından vedalaşma sesleri geliyordu.. Hatay'da zulmün itiraz götürmez vesikası. Resimden olduğunu öğrenince kaşlarını çatarak: "Resim önemli.yüzünden. "Hesap her şeyin başıdır.. Sonra kapıdan çıkan kızına Ayşe halasını sordu. Hakkımızı mutlak alırız!." Bu düşüncelerden utandı ve gazeteyi başka şey düşünmemeye çalışarak dikkatle okudu: "Hatay'daki bir Türkün feryadı.. öpmek geldi. Birden. Dışarı çıkmamış. kapıdan bir türlü çıkamayan misafirlerin şıngırdattığı çıngırağı dinliyor.

bazı şeyleri çıkarır gibi oldu: Annesinin hareketlerinde. Misafirleri uğurlayan kadınlar gene hasır sandalyelere otur­ muşlardı. Teker teker onlara bakarak. Osman onlara yaklaşırken her akşam takındığı sevgi. kültürlü. Tam bir yıl önce ölen Cevdet Bey bu yaşlılık resminden düşünceli ve neşeli bir suratla kendisine bakıyor. oğlu gelip yanına oturduğu için az da olsa bazı mutluluk belirtileri göstermeden edemeyen. iyi yetişme.3/0 . sanki. dostluk ve şefkat isteyen yorgun erkek tavrını takındı ve ke­ yiflendi. Şu keman kutusu taşıyan çocukla. kendisi için. Osman da onu dikkatli bir dille uyarmıştı. zengin bir çevrede yetişmiş bir paşa kızı olmasıyla gururlanan Osman'ı daha çok şaşırttı bu. Birden. şirketi büyütmek ve hayalindeki fabrikayı kurmak için ne kadar uğraştığını aklından geçirerek kendini affetti. çay fincanını tutuşunu daha önceden hiç etmediği bir dikkatle gözleyince. "İşte bir aile böyledir. bir metresi olduğunu hatırlayarak babasının gözlerinden gözlerini kaçırdı. onun yanında otururken ilk anda Alman'ı eve çağıramayacağını nasıl anladığını çıkaramadı. hem neşesinde. Gene benzeri bir—olay olmuşsa çok öfkeleneceğini biliyordu.düşünüyordu. Bir türlü çıkıp gidemeyen misafirlerin en sonunda git­ tiklerini seslerden anlayınca gazeteleri yanına alıp aşağıya indi. Nigân Hanım'ın az önceki mutlu yüzünün yerini hayattan usanmış bir insanın yüzü alınca. Öfkelenmekten ve sinirlenmekten korkarak başını gazeteden kaldırdı. gözlerini kırpıştıran Nigân Hanım'a dikkatle bakınca. mutfak kapısından arka bahçeye çıktı. hepsine ayrı ayrı selâm vererek hasır koltuklara doğru yürüdü. şikâyetçi haliyle oturuyordu. Annesinin. Odanın duvarına asılı babasının resmine baktı. Bir aileyi kurmak ve ayakta tutmak kolay mıdır sa­ nıyorsun?" diyordu. Annesi koltukta her zamanki sıkıntılı. annesinin sandalyesinde kıpırdanışım. Sonra birden annesini yakından gördü ve inşaat malzemesi şirketinin temsilcisi Almanı eve yemeğe çağıramayacağını kesinlikle anladı. Ama sonra. Ama sonra. Osman. hem de mutsuzluğunda öyle bir şey vardı ki. kültür. sonra onu bir de Nermin görmüş. Emine Hanım'a taze çay istediğini söyleyip. Alman ile onun karşılıklı aynı masada oturduğunu insan düşünemiyordu bile. son yıllarda ne kadar çok çalıştığını. zenginlik demek olan şeylerin .

Osman. "Gene aynı şeyleri yazmış!" dedi Osman. Doğu. Suratını buruşturdu. yukarda odasında uyuyan küçük Melek'in ishali geçmiş. Az sonra Nigân Hanım bu sessizliğin herkes için tek bir anlamı olduğunu düşünüyormuş gibi "Ne yazmış?" diye sordu. "Birkaç ay daha gecikeceğini. Bu sonuncusundan sözedilirken kısa bir sessizlik oldu ve Osman bir an herkesin Refik'i düşündüğünü anladı. harem. Yalnızca "İşlerin bu kadar sıkıştığı şu zamanda!" diye mırıldanmakla yetindi. önemsiz şeylerdi: Nigân Hanım bahçıvanı azarlamış.Alman için. Nigân Hanım küçük küçük hıçkırmaya başladı. Fuat Beyler Nermin'le onu yemeğe çağırmışlar. Osman gazetesini okumak. ama gene de can sıkıcı bir şeydi bu. biz sana ne yaptık ki!" diye inledi. o küstah asker bo­ zuntusunun mektuplarını bize vermesin!" dedi Nigân Hanım. sakin sakin bir çay içmek istiyor. bazı yazılar üzerinde çalıştığını söylüyor!" Kardeşi hakkında küçümseyici. Osmanlı kadını gibi eğlenceli şeyler olacağım anladı ve inşaat malzemesi şirketinin temsilciliğini. ıhlamur kokusunu içine çekmek. Sonra gözünün ucuyla Perihan'a baktı. Bu sevincinden utanarak: "O da aynı şeyleri yazmış!" dedi. Sonra birden meraktan çok pişmanlık ve şaşkınlık göstren bir hareketle: "O niye gelmiyor? Ah Refikciğim. endişeyle annesinin yüzüne bakıyordu. artık herkes Nigân Hanimin olur olmaz ağlamasına alışmıştı. suçlayıcı birkaç kelime kullanacaktı ki Perihan'ın varlığını hatırlayarak sustu... Osman çaresiz. "Bari postacıya söyleyeyim de o delinin. Heybeliada'ya bir aktarıcı yollanmış. "Öteki ne yazmış?" Osman önce anlayamadı. "Onları geri yollasın!" Düşüncesinin beğenilip beğenilmediğini merak ederek bir Osman'a. Hizmetçinin getirdiği taze çayı içerken annesinden ve Nermin'den günün haberlerini dinledi. bir Nermin'e baktı. Sonra annesinin Refik'le Ziya'yı aynı kefeye koymasına şaştı. Bunlar her zamanki gibi küçük. "Ağlayacak!" diye düşündü. Nigân Hanım birden öfkeyle: "Peki öteki?" diye sordu. 311 . Cevdet Bey öleli bir yıl oluyordu. o adamı eve yemeğe çağıramayacağı için kaçıracağına inanarak öfkelendi. Kısa bir suskunluk oldu. ama biraz da sevindi.

Nermin bir ara yukarı çıkan Nigân Hanım'ın Ayşe'ye bağırdığını söyledi. Sonra yanında bir kemancı gördüklerini ağ­ zından kaçırmış gibi yaptı!" Osman. Ayşe'ye haber vereyim!" Onun da ağlamaklı bir hali vardı. "Dildade Hanım'la Leylâ gelirken yolda Ayşe'yi görmüşler. kopartacağı fırtınayı bereketli bir sonuca yöneltmesi için şimdi çabuk bir karara varması gerektiğini anladı ve birden. "Gene o kemancı çocukla.. "Onu mutlaka bu yaz Avrupa'ya yollamak !" diye düşündü. "Demek onun için ağlıyormuş!" diye düşündü. Osman annesine bakarken bir daha ve kesinlikle Alman'ı eve çağıramayacağını anladı. Kimseden utanmadan. Nigân Hanım: "Kimsenin bizi saydığı yok! Ah Cevdet Rey.. hem Ayşe'nin bu deliliği yapmasına.. Leylâ'nın söylediği şeyleri Nermin'e bir daha tekrarlattı. Üstelik ilk gördüğümde taa vali konağına kadar da gelmişlerdi ! " Kendini toparlamak için evde ilk sigarayı akşam yemeğinden sonra içme kuralını bozarak bir Tiryaki sigarası yaktı. Osman. hem de istediği şu huzuru aile içinde bulamamasına öfkelenmişti." Sonra. Öfkeli öfkeli bahçe içinde yürümeye başladı. Elinde ağır bir bavul varmış gibi omuzunu aşağı sarkıttı. Perihan ayağa kalktı: "Ben bebeğe bakacaktım zaten!" dedi. güzel­ leştiğini söyledi. Çağırsanıza!" diye söylendi..." demek istermiş gibi anlayışlı bir ifadeyle Nigân Hanım'a baktı: "Leylâ. Kopacak fırtına sırasında burada bulunmak ıstemiyordu galiba. "Demek buymuş. "Bir kemancı çocukla. Osman bir fırtına koparacağını biliyordu. "Nerede o? Çağırın buraya. "Yukarı çıkıyorum.Nermin'e baktı. Ama Nermin birşeyler bilen bir insan gibi başım hafifçe geriye atmıştı. "Bu yaz 312 ." dedi Nermin. Ayşe'nin ne kadar büyüdüğünü. Hem sözlerinin dinlenmemesine.. siz gittikten sonra!" diye mırıldanıyordu. "Annen asıl bunun için ağlıyor. Sonra bütün öfkesini bir noktada toplaması. Evde istediği huzuru bulamadığını ona bakış­ larıyla anlatmak istedi. "Annem üstelik onu galiba Leylâ'nın şu tombul oğluna vermeyi tasarlıyordu!" diye düşündü. Annesinin bir daha aynı sözleri tekrarladığını duyunca. buymuş ha!" diye düşünerek birden ayağa kalktı.

. Kızkardeşinin çirkin ol­ duğunu aklından geçirerek. Böyle bir güven ve meydan okuyuş alışıldık bir şey değildi onda. değil mi? Oku. Ayşe bütün bu sözlerin nereye varacağını bilen. tabii. Suratını asmış yürü­ yordu. Yüzündeki meydan okuma ke­ sinleşti: "Kitap okuyordum!" "Ders kitabı mı? Hayır. "Odamdaydım!" dedi Ayşe. aptal kanıverdi hemen!" diye söylenip ona doğru yürüdü. "Sözü uzatmayacağım!" dedi Osman. Şu çiçeklere bak solmuş!" Demin içine bahar kokusunu çekerken gördüğü yeşilliklerin yerinde sarı.. Yüzünü ekşitti: "Gene o kemancı çocukla görmüşler seni!" Nermin'e ve Nigân Hanım'a bakıp ekledi: "Dildade Hanım'la Leylâ Hanım görmüş!" Hasır 313 .. Hasır koltuklara birkaç adım kala kızkardeşinin yüzüne dikkatle baktı ve umduğu gibi göz­ lerinde. "Ama ya razı olmazsa?" Bunu düşünmek cinlerini başına çıkardı. Metresini aklına getirdi ve haksızlık duygusu dengelendi." Cevdet Bey'in ölümünden az önce yetiş­ tirmeye başladığı o tuhaf isimli tuhaf çiçeklere baktı. Birden bir haksızlığa uğramış gibi oldu: Babası hiç olmazsa evin içinde istediği düzeni. "Razı olmazsa ben ona yapacağımı bilirim! Nedir bu evin hali. Küçük..." Refik'i hatırladı. ama yalnızca okumak marifet değil!" Kendi sesini duydukça öfkeleniyor­ du. yoz otlar gördü. "Ah aptal. "Bir bahçıvanı idare edemiyorlar. hızlı adımlar atarak bahçede dolaşıyordu. "Neredeydin?" dedi ve ilk sözünün böyle soğuk ve anlamsız olmasına şaştı. ama gözü yaşlı değildi galiba. "İnsan başka yerde huzuru aramaz da ne yapar?" diye söylendi. Nigân Hanım onları kendi eliyle suluyordu. neşelenir gibi oldu. ölü. kendinden emin bir tavırla ağbisine bakıyor. Sonra Ayşe'yi gördü." Leylâ'nın o tombul oğlunun da orada olacağını aklından geçirdi. Kerimanin. daha da öfkelendi. rahatı buluyordu. yaş ya da korku değil. "Şu evin içinde huzur istiyorum. çenesi aklına geldi. belli belirsiz bir meydan okuma gördü. Nermin'in o büyük ve gururlu ağzına hiç benzemeyen küçük ve sevimli ağzı. ama onu bunlann yüzünden.onu mutlaka Taciser Hanimin yanına İsviçre'ye yollamak.. Aklına Ziya'nm mektubu geldi. susarak bekliyordu.

." Belli belirsiz bir zafer duygusuyla önce Nigân Ha­ nım'a. Ama şimdi açıkça görüyorum ki sözlerim bir kulağından girip ötekinden çıkmış. yalnızca bu hareketi yapmaya gelmiş de gitmesi gerekiyormuş gibi sabırsızlanarak kıpırdandı.. bundan sonra yalnız o adamdan piyano dersi alma­ yacaksın demiştim!" diye tekrarladı Osman.. Nuri gelir... Nigân Hanım da. Taciser Hanimin yanına gideceksin. Nermin de: "İşte sonu böyle olur!" diye düşünüyormuş gibi dikkatle Ayşe'ye bakıyor.. Ayşe başını salladı. öyle!.. "Sözü uzatmıyorum. içindeki haksızlık duygusu alevlendi ve öfkeyle söyledi. Birincisinin bir rastlantı olduğunu düşünerek tatlılıkla.koltuğa otururken: "Söyleyecek bir şeyin var mı?" dedi. "Bu sene artık al­ mazsın. "Bilmem var mı?" diye tekrarladı. Bunu larkedince kendisini gülünç buldu.. Ama gelecek sene alacaksın. bundan sonra o adamdan piyano dersi almayacaksın.. Sonra o hiçbir işe yaramayan bahçıvan gelir. Artık ben senin ağbinden çok baban sayılırım. "Nereye? Otursana şuraya. Gelecek sene.." Öteki kulaktan nasıl çıktığını göstermek için kendi kulağının memesini parmaklarının ucuyla tutmuştu. Babamız öldü. İkincisi. Cevap bekleyen bir bakışla. Osman çayını içmeden. Yazı orada geçireceksin. gazetesini okumadan önce söylenmesi gereken son şeyin ne olduğunu düşünerek: "Bir daha da eli keman kutulu çocukla görülmeni islemediğimi söylememe bilmem gerek var mı?" dedi. ayaklarım sallama rica ederim. Sonra buraya." Sözlerinin etkisini Ayşe'nin yüzünde izleyerek ekledi: "Okuldan da seni almaya birisi gelecek bundan sonra.. sonra Nermin'e baktı. sinirime dokunuyor.. Şunu unutma. Sonra birden sordu: "Ne yapıyor onun babası?" .. Bir de.3/4 . Birincisi. başlarını aşağı yukarı sallıyorlardı. Bir diyeceğin var mı?" Yüzündeki meydan okuyuş son bir kere daha parıldarken Ayşe mırıldandı: "Bundan sonra piyano dersi almak istemiyorum!" Sonra bu parıltının yerini yenilgi ve umutsuzluk aldr— "Hayır... ikincisinde ciddiyetle uyarmıştım seni. bu yaz İsviçre'ye. Beni dinliyor musun? Beni dinlerken lütfen gözümün içine bak. Evet.. otur ve beni dinle! Bu konuda seni iki kere uyarmıştım. birisi gelir işte!. Onlara hemen bir mektup yazacağım.

"Bütün bu işleri. bir karısına döndü. bir şirketin nasıl kurulduğunu gör. "Ağlayacağına aklını başına topla! Bütün bunların neye patladığını. İyi çocuk dediğin bir kurnaz tilki. Rahmetli babanın odunculukla işe başladığını unutma! Peki. Para nasıl ka­ zanılıyor.. ağlama.... istediği gibi küçümseyici olduğunu görerek sevindi. Seni kan­ dırmış.. Gazeteleri kucağına bıraktı. babamın mirasından sana kalanların üzerine yatacak. "İyi çocukmuş.. Sonra içindeki haksızlık ve huzursuzluk duygusunu bastırmak için Hatay davası hakkında gazetelerde yazılanları bütün dikkatini vererek okumaya çalıştı. "Seni kandırmış işte! Apaçık ortada! İyi bir ailenin kızı ol­ duğunu anlamış.. "İyi bir çocuk!" dedi birden Ayşe ve ağlamaya başladı.. Seni kandıracak.. bütün ömrünce keyif çatacak.. ama kendini toplayamadı. Elini uzun uzun köpürterek bol suyla yıkamak istedi. bahçenin yüksek kestane ve ıhlamur ağaçlarına boş boş baktı. ama bu hareketinin gülünç değil." Mutfağa doğru yürüyen kızkardeşinin arkasından baktı. Tabii sana borcunu ödemek için gıy gıy keman çalar. 315 ." Öfkeyle ayağa kalktı. Bunun masraf olduğunu biliyor musunuz?" Birden içinde bir tiksinti uyandı." Belini büküp öne-eğilerek kollarıyla keman çalma taklidi yaptı. peki. Niyetinin ne olduğunu anlamıyor musun? Bu kadarcık aklın yok mu senin? İyi çocuk! iyi çocuk her şeyin üstüne yatacak! Sonra sana da gıy gıy gıy keman çalar."Öğretmen!" diye mırıldandı Ayşe. biliyor musun sen? İsviçre'ye yollayacağız seni.. bütün her şeyi!" diye mırıldandı. Bir annesine. bu aileyi. Daha da öfkelenerek: "Ağlama. şirketi. "Öğretmenmiş! Bir öğretmen çocuğu.. Sinirlerini yatıştırmaya çalışarak koltuğa oturdu. Çık yukarı odana ağla. bir evin. ağlamakla hiçbir şey elde edemezsin!" dedi. başını hasır sandalyenin arkalığına hafifçe yasladı. ama burada değil.. Sonra hasır masanın üstünde duran çayın da soğuduğunu farketti. ağla istiyorsan..

Masanın üzerindeki ga­ zetelere. çünkü içinde bir fırtına patlak vermişti. zayıf insanlara özgü bu düşün­ cenin. Yüreği ağır ağır vuruyordu. ama gözüne uyku girmiyor. coşmak istiyordu. uyuyamamıştı. uykulu olduğu için aklına geldiğine karar verdi. Sonra korkaklığından utandı. ama kararının tuhaf olduğunu düşündüğü için. On gün önce Mahir Altaylı: "Biraz yüreğinizin sesine kulak verin!" demişti. Tıpkı bir delikanlının doktor. masaya oturdu. Yataktan kalktı. Düşüncelerinden korkmuş. yastığa gömülü başında. Huzursuzluğunun nedenini kes316 33 . Uyuyup mühendislikte geçen sabahın yorgunluğunu üzerinden atmak. Sonra masada da oturamayacağım anladı. sonra Rıza Nur'un Türk Tarihi'ni okumak istiyordu. "Şimdi kendimi yüreğimin coşkusuna bırakıyorum. dergilere. sanki kansere yakalanmış. gidip yüzünü yıkadı. Güçsüz. Muhittin yüreğinin sesini dinliyor. kitaplara bakarken. başını yastığa gömmüş. kitaplar. ama uyuyamamıştı. Fırtına Muhittin'e hiç alışık olmadığı bir soru sorduruyor. hep aklıyla çevresini didikleyerek karar vermişti. bir çocuğun itfaiyeci olmaya karar vermesi gibi. Şimdiye kadar bu soruyu kendine çok az sormuştu. Odasının içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. Bir Türkçü olmaya karar vermişti. çünkü yüreğinin sesini dinlememişti. "Ben ne yapıyorum? Yapüğım doğru mu?" diye düşündü ve birden korkuya kapıldı. coşmak ve yüreğinin coşkusuyla aklının alevini söndürmek istiyordu. kulağının arkasında nabzının atışlarım duyuyordu. Sıcaktan ve alnından damlayan terden hamura dönmüş yastığa başını yeniden yerleştirirken. ya da birisini öldürmüş de. hiç duymadığım şeyler duyuyorum ama alışacağım!" diye mırıldandı. bir Türkçü olmaya karar vermişti. Başkalarının başına gelen şeylerden biri başına gelmiş. onlardan biraz farklı olduğunu anlıyordu. alışmak zo­ rundaymış gibi huzursuzdu.\ YÜREĞİN SESİ Haziranın dördü cumartesiydi. Neden uyuyamadığını araştırdı. "Yapuğın doğru mu?" diyordu. gözlüğünü taktı. terliyor. Uyuyamayacağım anladı. dergiler okuyor. Hep düşünceleriyle hareket etmiş. Yemeğin üzerine yatmış.

"Ben kötü bir insandım. "Gerçekten başka bir insan mı oluyorum. ama Muhittin başka şeylerden sözedildiğini. O insanlarla karşılaşır karşılaşmaz kendini koruması. düşünür. Bu çirkin. herkesin kendi yetenek. Bu "kavga" kelimesi aklından geçince gülümsedi. sonra Hatay davasından sözedilmişti. Burada insanları ince­ lemek. bu masada oturur. "O zaman her şey aklımın önünde apaçık durur. sonra sıkıntıyla kendini sokağa atar. meyhane ve uyku arasında geçen. herkesten nefret eden. sözlerine dikkat etmesi gerektiğini de anlamıştı. meraktan ve o günlerde aklını kurcalayan şeylerden kurtulmak için gitmişti. kendini beğenen halimden kurtulmam. ama bu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Muhittin dergiye Türkçü olma düşüncesiyle değil. "Tepeden tırnağa değişmem gerekiyor demek!" diye düşündü. ölçülü olması. genç yaşta küflenen hayatını parlatı­ yordu. sizse burada neler düşünü­ yorsunuz!" diyordu. eğlence arardı. zekâ ve kurnazlığını sergileyip. o eski mutsuz haline özlem duyar gibi oldu. "Ama düşünmekten başka bir şey de yapmadım ki!" diye ekledi. Gözünün önünde eski hali canlandı. derinden derine başka bir kavgaya hazırlandığını düşünmüştü. 317 . şiir yazmaya çalışır. bana bir düşünmek ka­ lırdı!" diye söylendi. Mahir Altaylı'nın sesi: "Hatay'da ırkdaşlarımızın canına okuyorlar. Birden her şeyden. Gene bu odada. yoksa bir serüvene mi atılıyorum?" "Bir serüven!" Eğlenceli bir kelimeydi bu. "Peki şimdi ne yapıyorum? Şimdi başka bir insan oluyorum!" Şüpheyle odanın ortasında durdu. yüreğimi coşturmam lâzım!" diye düşündü ve masaya oturdu. yüreğini dinlemeye alışık olmadığı için böyle olduğunu anlıyordu. Hatay davasından sözediliyordu. Meyhanede Mahir Altaylı'ya rastladıktan üç gün sonra Ötüken dergisine gitmiş. onları öğrenmek ve ruhlarını avucunun içine almak gibi. Mahir Altaylı onu sevgiyle karşılamış. onu görmüştü. "Gene her zamanki Muhittin'im işte!" diye düşündü. oynamaya yatkın olduğu bir oyunu oynamaya. ya da bu oyunda oynatılmaya gönüllüler olduğunu sezinlemişti. Yazıhane.tiriyor. kendisine hayranlık ve saygıyla bakan birkaç kişiye tanıtmış. "At koşturacağım bir alan buldum!" Sonra masanın üzerindeki dergilerFğördü ve bütün bu düşüncelerinden utandı.

Geçmişini düşündüğü zaman daha çok nefret uyanıyordu içinde. O gece. elleri temiz ve bakımlıdır. Yüreği coşarak. Mason deyince de aklına hep Refik'in ağabeyi Osman geliyor. Şimdi ise nefreti hedeflere yö­ neltmeye çalışıyordu. Türkçü öğretmen meyhaneden çıktıktan sonra Muhittin bir kadeh daha içki içmiş.. Sonra gerine gerine bir daha esneyerek. Sonra "Doğru olan tek şey şu: 318 . bunlar Mahir Altayh'nın dediği gibi devletin içine sızdıkları için tehlikeliydiler. Birden çenesini bütün gücüyle açarak esnedi. ama şimdi Muhittin onun bütün bu davranışlarında bir ikiyüzlülük olduğunu anlıyordu. İlk bakışta iyi biri sanırdınız. Nasıl oldu da böyle ol­ dum?" Hemen aklına Mahir Altaylı'ya rastladığı o gece geldi. "Deliriyorum galiba!" diye düşündü. sonra randevuevine gitmeden doğru evine dönmüştü "İşte. eskisi gibi olurdum.. akimin o küçük. yaptığı ödevleri çekmeleri için tembellere çekinmeden verirdi. Muhittin de toplumun içinde eriyip yok olacak.. züppeliğe yaklaşan bir kibarlığı vardır. Böylece o dergiye de gitmez. Sonra aklına masonlar geldi. Daha da tam olmadım. yok.Yüreğini coşturması gerekiyordu. Hatay'da ırkdaşlarımızı öldüren Fransızlar. sinsi ve hınzır alevini söndürecek. Mühendislik Mektebi'nde bir Yahudi çocuk vardı. Bir de Kürtler vardı. Bazan yıllardır günahın içinde yüzdüğünü düşünüyor. insana sabun kokusunu hatırlatan bir konuşması vardır. Bütün mason dernekleri mallarını halkevlerine bağışlayarak kapanmışlardı. evet. kendisine kızıyordu. Peki niye randevuevine gitmedim? Çünkü. Tam mason tavırları vardı onda: Kendini beğenir. iyi bir tüccardır.. bana değersiz gözükecekti. ama olacağım. günahlarından arınacaktr. Sonra Arnavutlar ve Çerkezler vardı ki. yardım eder. Ama yok. Sonra tabii. imtihanlarda başkalarına kopya verir. Yahudilere ve masonlara daha çok kızıyordu. çok içmiştim. ama bu tek tek bütün masonların hareketten çekildiğini göstermezdi ki. mutlaka mason olduğunu düşünüyordu onun." Yürüttüğü bu akıldan çıkan sonuca şaştı ve bunun mantıksız olduğuna karar verdi. komünistler vardı. ama bu çok seyrek oluyordu. sonra bizi arkadan bıçaklayan Araplar. "Ne oluyor bana? Nasıl biri oluyorum? Bir Türkçü oluyorum. her şey bundan!" diye düşündü: "Ran­ devuevine gilseydim adamın sözleri büyüsünü kaybedecek.

"Türkçü olmak için niye bu kadar geciktin. Alışacaktı işte. Sonra kendi yaşında bir başkası vardı. Refik'in kendisine geçen sonbahar aynı sözleri söylediği geldi. "İkisi de aynı kapıya çıkar! Eninde sonunda alışacağım!" diye söylendi ve heyecanlandı. Mahir Altaylı'ya hayranlıkla bakıyorlardı. babasının resmini gördü ve babası hakkındaki düşüncelerinin de değiştiğini anladı. Babasını artık hayatını boşa harcamış. çünkü o zaten Türk'e benzemez. dikkatli olmaya karar vermişti. inançlı bir hayatım olur! Bana saygı duyarlar!" Birden "Saygı duyarlar!" diye yüksek sesle söylendi. Aklına Beşiktaş'ta meyhanede buluştuğu asker gençler geldi. iyi bir Türkçü olunca başına neler geleceğini çıkarmaya çalışıyordu.Artık eskisi gibi olamam!" diye düşündü ve aklına. Kurtuluş Savaşı'na katılmadığı için de onu kınadığını farketti. Orada birkaç delikanlı vardı. Gene odanın içinde gezinmeye başladı. toplumun içinde kaybolmaya. "O ne yapıyordur şimdi? Mektup yazmış. Muhittin'i şüpheyle. Gözünün önünde Ötükcn dergisi canlandı. Zaten ağbisi tam bir mason!" Birden öfkesinin yönünden ürkerek başını kaldırdı.. Daha onlara inançları konusunda bir şey söylememişti. şu küflü bilinci silip. Türkiye'ye katılma sonucunu verecekse barışçı çözüme karşı çıkmanın yanlış olabileceğini söylüyorlardı. O ilgilenmez. O da züppedir. neredeydin?" diye düşündüğü anlaşılıyordu. zavallı bir insan olarak değil. kütüphanenin gözünde. Gerçekten böyle mi düşünüyordu. biraz da küçümseyici bakışlarla süzmüştü. Heyecanlanarak sandalyeden kalktı. Mahir Altaylı ve gençlerden biri barışçı çözüme karşı çıkıyor. yerine coşku koymaya alışacaktı. evet. "Kendimi iyice hazırlayayım da öyle!" diye düşündü. Yüreğinin sesini dinlemeye. köy kalkınması diyor! Bana ne! Köy kalkınmasıyla uğraşacağına Türkçülükle ilgilense ya!. yoksa böyle düşünmek mi istiyordu. "Bu mutsuzluktan kurtulurum. öteki iki kişi aynı sonucu. Orackvdergide hiçbir 319 . Düzenli. Kendini çok iyi hazırlamaya. Karşısında. Bakışlarından. hiçbir şeyi anla­ yamamış. Muhittin: "Benim bu konudaki düşüncem nedir peki?" diye mırıldandı. Odanın içinde yürüyor. Kendimi otuz yaşında öldürmek gibi saçma saplantılara ka­ pılmam. kahraman ve inançlı bir savaşçı olarak gördüğünü. bunu tam anlayamadı. Hatay davası hakkındaki tartışmayı hatırladı.

"Bunlardan kurtulmam. Eski dergileri iyi okuyor. Onu basit. Türkçülük konusundaki bilgi­ sizliğinden utandı ve yeniden masaya oturdu. Gazetede sekiz sütunluk bir başlık vardı: "Hatay'da örfi idare ilân edildi!" Dün de başbakan bu konuda mecliste açık­ lamalar yapmıştı. belki de doğruluğundan daha önemli. Gene unutmaya çalıştığı mutsuzluk günlerinin anıları canla­ nıyordu içinde: Ömer'in nişanlandığı gün. bir de.. ama Hatay'ın bağımsız bir devlet olduğunu. Olup biteni ayrıntılarıyla düşünmeye çalıştı. Dergide rastladığı insanların hepsinden akıllı olduğuna karar vermişti. ilkel ve yüzeysel buldu. ya da onun düşüncelerinin daha çok hayranlık toplayacağı ve gençleri heyecanlandıracağı. Sonra belki bir gün kendisinin de bunlardan çok daha değerli bir tarih yazabileceğini aklından geçirdi. Rıza Nur'un Türk Tarihi. dergiler ve son ayın gazeteleri vardı. Bu konulardaki. yuvarlak laflarla sırasını savmıştı. çeşitli Türk tarihlerini inceliyordu. aklından geçenlerden utanması gerektiğini anladı. "Ama o eski halimden de memnun olmadığımı ona söylemiştim!" diye heyecanla söyledi. Beyoğlu meyhaneleri." Yürürken gözünün ucuyla masanın üzerindeki gazeteye baktı. Masanın üzerinde. bazı makaleler. Ama kendini beğenmişlikten kurtulmaya da karar vermişti. kendimi yüreğimin sesine ve coşkularına bırakmam gerekir!" Rıza Nur'un Türkiye Tarihi'ni açıp dikkatle okumaya başladı. . Ziya Gökalp'in kitapları. Sonra Mahir Altaylı'ya meyhanede: "Ben milliyetçiliği doğru bulmuyorum!" dediğini utançla hatırladı. çok içtiği zamanlar. orada seçimler yapıldığını. aklımın gevezelikle­ rinden sıyrılmam. Rıza Nur'un tarihinin sayfalarını çevirirken yazarı düşündü.320 .şey söylememiş. seçim listeleri için kayıt yapılırken çeşitli toplu­ lukların çatıştığını gözünün önünde canlandırmaktan başka bir şey yapamadı. Eski haline kızdı ve farkında olmadan gene ayağa kalkmış olduğunu anladı. "Ama bunlardan kurtulmam gerekir!" diye söylenerek masaya oturdu. kendisine bir iki kere söz düşünce de. Türkçülerin kendi aralarında ve düşmanlarıyla yaptıkları tartışmaları iyi öğrenmek istiyor.. "Şimdiki düşüncem Mahir Altaylı'nın haklı olduğu. Çünkü bir sözün böyle heyecanlandırıcı olması. Refik'lerin evinde duyduğu nefret ve yalnızlık. dikkatle.

. hoş geldiniz Herr!" dedi." Ömer'in elini ya­ kalayıp yanındaki kısa boylu.. Refik'i de parti müfettişine tanıttı..." dedi Kerim Bey.. badem bıyıklı adama doğru çekti. "Çok cici." Badem bıyıklı adam: "Aa Nazlı Hanım'la mı?" dedi. Beyaz elbiseli bir ahçıyla bir uşak ilerde bir ağacın altında hayvanın üzerine eğilmiş kesiyorlardı. sofrada oturan Kerim Bey'i dinliyorlardı. Az önce Kerim Bey'in barakasının çevresinde. Kerim Bey Sivas-Samsun de­ miryolunun yapımıyla ilgili bir anısını anlatıyordu." Sofraya otu­ ruyorlardı. Kerim Bey. bizim genç müte­ ahhidimiz de burada tabii. şöyle oturun lütfen. Yarım saattir sofranın çevresinde aç kediler gibi dolanan konuklar yavaş yavaş sandalyelere oturdular. "A. Sonra Refik'le Ömer'e bakarak başladığı bir cümleyi başka bir mühendise gülümseyerek bitirdi ve kolundan tuttuğu İhsan Bey'i masanın öteki ucuna. jeneratörün gücüyle aydınlatılmış geniş salonunda küçük topluluklar halinde fısıldaşan konuklar susmuşlar. Ömer'i de gördü. "Delikanlı Manisa milletvekili arkadaşımız Muhtar Bey'in kızıyla nişanlı. arada bir onu onaylayan İhsan Bey'le anlatılanları karısına çeviren bir Danimarkalı mühendisin sesinden başka bir ses duyulmuyordu. doğu gezisinden dönen parti müfettişi İhsan Bey'in de konuklar arasında olacağı haberi yayılmıştı.. Hoş geldiniz... Dilinin ucundaki adı söylemeye üşeniyormuş gibi bir süre sustu: "Herr Rudolph. Tebrik ederim!" Ömer gülümsedi. Kerim Bey dostlarını... "Bu da bir başka genç mühendisimiz. tanıştı­ rılacak öteki insanlara doğru çekti. Ateşin üzerinden az önce indirilen kuzunun parçalanmasını bekliyorlardı. Oraya değil. bazı müteahhit ve mühendisleri her yıl verdiği bu akşam ye­ meğine çağırırken. Badem bıyıklı adam da "Ah seni seni. işin iş ha!" diye düşünüyormuş gibi gülümsedi. çok hanım bir kızımızdır. 321 . Amasya milletvekili ve doğu illerinden birinin parti müfettişiydi.ZİYAFET Kerim Bey: "Ooo. O anlatırken herkes dinliyor. Hoş geldiniz.

bu sırada bir eşek anırmaya başlamış. İhsan Bey sık sık dönüp Kerim Bey'e bakarak konuşuyordu. kimse yarın kimbilir ne olacak diye endişelenmiyordu. ihsan Bey'den sonra. Konuşmayı Kerim Bey'in insanı ezen. Bu gülümseyişle sanki masadakilere. özellikle geçen seneki harekât yüzünden paralarını vaktinde alamayan müte­ ahhitlere seslendiğini anlıyordu. ama herkes parti müfettişinin aslında bütün sofraya. parçalan dağıtmaya koyulunca İhsan Bey doğu gezisini anlatmaya başladı: Geçen yılın Dersim harekâtından sonra doğuda huzur sağlanmıştı. acıklı. sofradaki düzenli. hatta gülünç olan da vardır. yaşlı bir devlet denetçisi de. Uzakta işçi barakalarının durgun karanlığa dağıttığı ışık gözüküyordu. sonra o gülen küçük memurla eşeğin sahibini vah akşam karakola çektirip dövdürmüş. güçlü. açıkça . her şeye hâkim olan kişiliğinden çekinmediğini göstermek. "Hayatta iyilikle birlikte. konukların çoğu ilk kadeh rakıyı aç karnına içmişlerdi. Ben bunları da sizlere anlatmaktan çekinmiyorum!" diyordu. ne yazık ki kötü. Artık kimse eşkıya korkusuyla titremiyor. kendi varlığını hissettirmek için mi istiyordu. bu hoşgörülü havanın etkisiyle Filyos hattında başından geçen bir olayı an­ latmaya koyuldu.\ Parçalanmış etsofraya gelince herkesin dikkati bir noktada toplandı. "Sustursanıza şu eşeği!" demiş. konuşmak istiyordu. Müfettiş bunları söyledikten sonra Elazığ'da bir köprünün açılış töreninde başından geçen gülünç bir olayı hatırladı: Valinin kızgın güneş altındaki açış konuşması iyice uzamış. Sakin. ayrıca Cumhuriyet'in bayındırlık ve eğitim seferberliğiydi. Ömer bu erken içilen ilk kadehin bazılarını gevşettiğini. O da anlatırken arada bir Kerim Bey'e bakıyor. Etle birlikte sofraya kocaman büyük bir tepsinin içinde pilav da getirilmişti. Bu pilavın dağıtımı uzun sürdüğü için yemeğe bir türlü başlanamamış. birşeyler söylemek. konuklar da önlerine testilerle konan buzlu kaçak rakıdan içip dinliyorlardı. Kendisi de bu havaya katılmak.322 . rüzgârsız bir haziran akşamıydı. memurlar arasında birisi gülmüş. uzaktan birisi de. saygılı havanın yavaş yavaş dağıldığını görüyordu. Beyaz önlüklü ahçı. yoksa içinden yalnızca neşelenmek geldiği için mi istiyordu. Parti müfettişi bunu anlattıktan sonra hoşgörülü bir tavırla gülümsedi. Huzur ve düzeni sağlayan yalnız askerin gücü değil.

kendi sesini duymak için. Kerim Bey'le İhsan Bey bir ihtiyarı dinliyorlardı. Şimdi hayatında ilk defa çağrıldığı böyle bir yemekte parti müfettişine de rastladığı 32J . sofrada anlatılanları dinliyor. Mühendisin başka yere. Ömer'in de işi düştüğü için tanıdığı bu ihtiyar. ihtiyar denetmen geçen yıl bu görevde olmadığı için bu yemeğe de çağrılmamıştı. Bunun üzerine Ömer ne olursa olsun birisine bir şey anlatmak. Sanki bu sofraya uzun zamandır duyuramadığı gövdesini yiyecekle. kendi geleceği. hayatı için endişelendiğini. dertsiz. Uzun ve yorucu bir işi başarıyla bitirip ziyafet sofrasına koşmuş bir insan gibi rahat ve huzurlu gözüküyordu. ama rahat rahat karnım doyuran Refik'i görünce bunu yapmadı. ama sofrada oturdukça bu isteğin arttığını anlıyordu. İçinden sofradan kalkmak geldi. bol bol yiyordu. Bir süre Rudolph ve Refik'le bir şeyler konuştu. aylardır üzerinde çalıştığı şu "Köy Kalkınması" ile ilgili tasarılar için. tecrübesi ve daha çok hastalık derecesine varan titizliği ve na­ musuyla açıklıyordu. Ama hikâyenin bittiği ve gülünmesi gereken yere geldiği zaman mühendisin sofranın merkezine özür diler gibi baktığını görünce istediği neşeyi bulamayacağını anladı. ama onlarla bu masada konuşabileceği şeyler sınırlıydı. korkulara kapıldığını biliyordu. çünkü fısıldaşarak konuşamazlardı. Herkes hesap kitaptan anlamayan bu adamın bu göreve getirilişini. Kerim Bey'e bakmasına izin vermemek için gözlerini gözlerine dikerek uzun bir süre onu esir aldı. mühendis olmamasına rağmen geçen yıl devletin resmî denetçi kadrosuna alınmıştı. tabağına yeniden pilav alıyor. tasasız oturuyordu. insanları seyrediyor. karşısında oturan orta yaşlı. ihsan Bey bu hikâyeden çıkarılacak dersleri özetleyen bir konuşmaya başladı. Üstelik aylardır durmadan aralarında konuştuklari için birbirlerine söyleyecek şeyleri de kalmamıştı.bilmiyordu. gözlerini de değişik insan yüzleriyle beslemeye gelmişti. arada bir gülümsüyor. sessiz mühendise dönerek geçen yıl başından geçen ve hiç de ilgi çekici olmayan bir olayı anlatmaya başladı. Refik hiç konuşmuyor. Anlatılan şeylere herkes gibi yüzeysel bir heyecan duyuyor. ama Ömer onun geceleri rahat uyuyamadığını. Filyos hattında başından geçenleri anlatan yaşlı devlet denetçisi hikâyesini bitirip güldükten sonra.

bir yudum aldı ve gözünün ucuyla ihtiyar denetmene bakıp: "İnkılâba ve devlete güvenin!" dedi. kendi hayadan ve istekleriyle ilgili bir şeyler düşündüklerini yüzlerinden anlıyor.. sohbeti dinliyorlar. Ömer onların bu yabancı kadınlarla. Artık sohbet. Masanın öbür ucundaki erkekler arada bir kadınlara bakıyorlar. aklına Nazlı geldiği için şaşırıyor. insana hayatta bir kere gelen şu fırsatı iyi değerlendiremediği için kendine kızıyordu. Parti müfettişi de ihtiyara. sonra o da o erkekler gibi rakısından daha çok içip 324 . Masanın bir ucunda iki kadın vardı. onlardan birini çirkinleşmiş bir yüzle kadınları seyrederken görünce Nazlı'yı düşünüyor. Ama böyle küçük kusurları büyütmek sizi inkılâp düşmanlarının yanına götürür. bir şeye öfkeleniyor. sonra kimseyle gözgöze gelmeyecekleri bir an yeniden kadınlara bakıp düşünceli düşünceli sigaralarını tüttürüyorlardı. herhalde önceden düşündüğü. aralarında kendi dilleriyle konuşuyorlar. Hatay davası her şeyden önemli.• için galiba çok heyecanlanmıştı: Ateşli ateşli bir şeyler anlatıyor. bazı haksızlıkların düzeltilmesi için neler yapılması gerektiğini söylüyor. ama konuklar kendi konuş­ malarını sürdürüyorlardı. İhtiyar denetmen sözünü bitirince İhsan Bey ihtiyarın ya­ nındaki gence: "Siz de mühendissiniz. rakıyla birlikte sigara içiyorlar." Neşe ve gürültü artıyordu. Yanyana otur­ muşlar. aceleyle: "Gördünüz mü?" dedi ve telâşlanan denetmenin cevabını beklemeden sofranın çev­ resinde koşturan ahçıya: "Bana biraz daha pilav ver bakalım!" dedi.. "Elbette her şey kusursuz değildir. dikkatle rakı içiyorlar. Bunlar Danimarkalı mühendislerin karılarıydı.. sofranın merkezindeki hareketle değil. gülüyorlardı. Sonra badem bıyıklarının altında gizlenmiş gibi duran küçük ağzını rakı kadehine dayadı. hazırladığı cümleleri heyecandan birbirine karıştırdığı." dedi genç mühendis.. konukların kendi aralarında oluşturduğu küçük toplulukların gayretiyle sürükleniyordu. Oysa bir yanlışlık yapmaktan korkan herkes devletle birlikte olmalıdır. "Bu durumda ne yapılabilir?" "Bu durumda bordroların ve cetvellerin düzenlenmesine bir ay önceden başlanır ve bütün bu şikâyetler hemen tatlıya bağ­ lanır. Üstelik şimdi. değil mi?" diye sordu. Arada bir Kerim Bey'in herkesi bastıran sesi duyuluyor.

dikkatli erkeklerin oluşturduğu birinci topluluk bu demiryolu yapımı sırasında zenginleşen müteahhitlerden oluşuyordu. Kayadelen gibi soyadları alan bu yeni zenginler altı yedi yıl önce ya bir ufak taşeron. İhsan Bey'e korku ve saygıyla bağlı olmayan. kimisi aşırı namusluydu. sızlanırsa ellerindeki servet gidiverecekmiş gibi telâşlanıyorlar.325 . Herr Rudolph fazla konuşmuyor. devlete bağlı olduklarını seziyorlardı. kimisi de artık hiçbir şey yapamayacağı için yalnızca uyuşuk bir seyirciydi. şu ünlü milletvekili toprak ağası ve müteahhit Kerim Naci Bey'in var­ lığının altında ezilmediğini farketmek istiyordu. içten gelen söz yalnızca yabancı mühendislerle. Üç beş yılda ulaştıkları bu bek­ lenmedik zenginliğe de şaştıkları için çok dikkatli. Ama onlar da demiryolundan zenginleşen ötekiler gibi bütün varlıklarının ve geleceklerinin İhsan Bey gibi milletvekillerine ya da Kerim Bey gibilerine. öfke ve tik­ sintiyle kanşıyordu. Bunlar nasıl zengin olduklarını çok iyi bildikleri için bu birincileri küçümsüyorlar. Demirbağ. Sofrada iki türlü topluluk vardı. kimisi herkesten. bastırılan Kürt isyanlarını. nasılsa bu ilişkiler ağının dışında olan bir genç sarhoş mühendisten geliyordu. Yolaçan. Yerine göre. girişkenliklerini kullanarak zengin olmuşlardı. Daha yaşlıca. kendi varlığının. Hatay davasını. gerçek neşe ve coşku. İkinci toplulukla devlet denetmenleri. her şeyden nefret eder gibiydi. memurlar. ihtiyatlı ve titizdiler. Refik ise yalnızca gözlerinin ve gövdesinin zevkiyle meşgul gözüküyordu. Demiryolu yapımı sırasında zekâlarını. kimse şu demiryolu düzeninden hoşnutsuz kalmasın istiyorlardı. ya yeni mezun bir mühendis. Cumhuriyet'in ba­ şarılarını.yeni bir sigara yakarak sofradaki küçük topluluklardan birine kulak veriyordu. ağırbaşlı. kardeşlik ve beraberlik sözlerini bu yüzden sevinçle karşılıyorlardı. kimisi birinci topluluğa girmek için aceleci ve terbiyeliydi. ama çoğunluğu onlar gibi olmak istediği için küçümsemeleri kıskançlık. Kimsenin bir şikâyeti olmasın. Bunu farketmek . Soyadı kanunu çıktığı zaman Demirağ. ya da bir devlet memu­ ruydular. hayranlık. kimse haksızlığa uğ­ ramasın. Sofradan bu yüzden kendini denetlemeyen. Kerim Bey'e. maaşlı mühendisler vardı. Bazan sanki birisi şikâyet eder. Ömer de Refik gibi çok içiyor.

Helaya girerken "Kusmak isti­ yorum galiba!" diye düşündü. Yana açılan bir kapı vardı. yemeli içmeliydi. gecenin farkına varmanın keyfini çıkardı. Ömer helaya doğru yürüdü. Sigara içerek lojmanın çevresinde yürümeye başladı. Kalabalıktan sıyrılıp kendinin.için ya demin yaptığı gibi kendini zorlayarak ve bağırarak başkalarıyla konuşmalıydı. Yanında oturan bir başka mühendis de gülümsedi.. kapıları açtı. Sofranın gürültüsünü duydu. sonra şu barakadakiler gibi de olamam tabii!" Masalara doğru yürüyordu. her köşeyi tutmuş!" diye cevap verdi. "Ben başkayım. devlete ve devletin şu iğrenç kullarına karşı yapacak bir şeyim yoktur! Ama bir şeyler yapmak. "Bunun gibi. Ben onlar gibi olmayacağım!" diye mırıldandı ve kendinden korktu. Bir köşede mutfağın ışıklarını gördü. Kerim Naci Bey! Ondan neden nefret ediyorum?" Herr Rudolph'un sözünü hatırlayarak: "Çünkü o her yeri. Aynaya baktı. renkli ve sağlıklıydı. Toprak ve ot kokusunu içine çekerek elerin derin soludu.. Ahçı bir baklava tepsisinin üzerine birşeyler serpiyordu. Yüzü beyaz değildi. "Bu doğru mu? Bu doğruysa ona. Sonra deliğe doğru eğildi ve kustu. rakı testisini ye­ nilemesi için ahçıya seslenirken bunları düşündü ve birden içinden gene sofradan kalkıp gitmek geldi. Heladan çıktı. göv­ desini rahatsız etmeli. Mutfağın penceresine yaklaşıp içeri baktı. "Efendiler ve köleler. ama oraya gitmek istemedi. Ben onlardan değilim. Sonra aklına bu düşünceyle her zaman birlikte gelen avuntuyu hatırladı: "İçki benim yalnızca mideme vurur!" Birden ayağa kalktı. Kerim Naci Bey'in lojmanında geçen yıl da yemek yediği için biliyordu. durgun karanlığa çıktı. Ömer: "Evet onlar gibi olmayacağım!" diye düşündü. ya da aşırı bir şeyler yapmalı. Muslukta ağır ağır suratını yıkadı. Ayağa kalkarken Herr Rudolph ile gözgöze geldi ve hiçbir şey düşünmeden mırıldandı: "Ben helaya gidiyorum!" Herr Rudolph anlayışlı bir tavırla gülümsedi. birşeyleri düzeltmeye başladı. durmadan birşeylerle uğraşmalı. Oradan kıpırtısız gecenin içine. Sonra bir ressam gibi bir adım çekilip eserine baktı. 326 . Bunu tam yapacaktı ki sarhoş olduğunu düşündü. Tabağına ikinci defa dolma alırken. Eline bir bıçak alıp yeniden tepsiye yaklaştı. kapadı.

Ne yapayım? Daha çok para kazanayım. Yanında parti müfettişi İhsan Bey vardı. Ömer'i görünce gene aynı bakışla.. Herkese söylediği sözleri onlara da söyledikten sonra birden Ömer'e döndü: "Düğün ne zaman bakalım?" "Eylülden sonra!" dedi Ömer. "Bana hayran da olamazlar. Üstelik o Kerim Bey'den çok daha. Ahçı baklava tepsisini getirdi. bir tüfeğin ve Ahmet Muhtar Paşa'nın dedesine hediye ettiği bir kemerin hikâyesini anlattı.her şeyi kırıp dökmek istiyorum! Ben bir efendi olmak istiyorum. Herr Rudolph'u görünce de değişik bir tatlıdan almak üzereymiş gibi neşelendi.. ahlak! Neye yarar?.. sanki "İşin iş ha!" diye düşünüyormuş gibi başını salladı. Dar bir alnı. Bu boş düşünceleri bırakayım. Kerim Bey kapının önünde konuklarıyla teker teker veda­ laşmaya başladı." Gene işçi barakalarına doğru baktı. • HEP AYNI SIKICI TARTIŞMALAR Baklavalar ve meyveler yendikten sonra. işlerimden başka bir şey düşünmeyeyim! Peki sofrada herkes ona bakarken ben ne yapacağım? Bunu düşünmeyeceğim ! " Sofraya oturdu. Kerim Bey konuklara duvarlarda asılı akraba fotoğraflarının. daha akıllı ve bir efendi. kalın kaşları. Düşünceler.. Kahveler burada içildi. ya da gene Ömer'e öyle geldi. Evet. birbirine yakın büyük gözleri vardı. Gözkapaklarının 327 35 . Kerim Bey havanın serinlediğini söyleyerek konuklan lojmanın içine çağırdı. Kerim Bey'in yüzünü yakından gördü.... Herkes tepsiye baktı.. Ama gelip iş istiyorlar. Kerim Bey ise Ömer'i görünce herhangi bir yüzü gördüğü zaman yaptığı gibi alışkanlıkla gülümsedi.. gidip oturayım. "Eylüle kadar köprü ve tünel yetişecek mi?" Büyük gözleri yarı yarıya örten gözkapaklan kıpırdanır gibi oldu. Sonra birkaç kere her şeyi unutarak esnedi ve konuklar dağılma vaktinin geldiğini anladılar.

benim dünyamda senin sözlerinin ne değeri olabilir ki!" "Yetiştireceğim inşallah!" dedi Ömer. "Ben eğlenmedim. Ömer: "Demek değişiklik ha!" diye gene bağırdı. sen ne diyorsun bu değişikliğe?" Alman gene tartışmaya. "Değişiklikmiş yahu!" diye bağırdı Ömer. Sonra Refik'in de elini aceleyle sıkıp onların arkasından gelen yaşlı bir müteahhide döndü. Ömer. değil mi?" "Eğlendik mi Herr Rudolph?" diye Ömer sordu. Sonra tuhaf. kanımız canımız değişiklikmiş Herr Rudolph. Sonra: "Sarhoşum ben ulan!" dedi. Uzakta kalan Kerim Bey'in lojmanına duyurmak istiyormuş gibi aynı şeyi yeniden bağırdı.. "Bizim hayatımız. "Benim yanımda. "Hayvan herifin tekiyim ben. "Yemek güzeldi. Ömer: "Ne vardı. "Buraya da onun için geldin galiba: Değişik şeyler görmek için hayvanat bahçesine gelir gibi bizi. ben de siz iyi kötü eğleniyorsunuz sanmıştım!" dedi.ağır ağır kıpırdanışı sanki Ömer'e. ne vardı?" diye bağırdı. "Allah hepsinin belâsını versin!" diye Ömer bağırdı. ulan.. Refikciğim!" diyerek arkadaşının 328 . işimiz. sinirli bir kahkaha atlı. yetiştirmeyeceğim desen de bir!" diyordu. Refik: "Aaa. ne geceydi yahu!" Arkadaşlanndan karşılık almayınca da şüpheyle ekledi: "İyi eğlendik. özentili bir kabalık var mı. Sonra Refik gerine gerine esnedi: "Ohh be. Sonra değişik insanlar gördüm. nefrete başlamak istemediğini gösteren bir el işareti yaptı. Söz­ lerinde zorlama. yok mu düşündü. ama doydum!" dedi Alman mühendis." dedi Refik. eğlenilecek. "Yetiştireceğim desen de bir. Refik ve Herr Rudolph lojmandan çıktıktan sonra uzun süre bir şey konuşmadan yürüdüler. saf saf durup düşündü. Kerim Bey: "İnşallah!" diye tekrarladı. "Bu herifleri görünce içimden kaba olmak geliyor!" dedi." Birden sustu. Eğlencenin özünün ne olduğunu arıyormuş gibi. Refik'in suratını gördü. Sonra gene kabalık yapma özentisi içinde olup olmadığını dü­ şündü. "Değişiklikti işte!" diye ekledi.

Herr Rudolph: "Artık benim için yalnızca Amerika var!" dedi. cırcırböceklerinin ve Karasu'nun sesi duyuluyordu. Kendi lojmanını görünce. Sarhoş numarası yapıyorum. Sonra: "Bütün bu saçmalıkları düşünmeye. yedi sekiz yaşındayken kendisi de sıkıntıyla dinlerdi. Bu konular aralarında çok konuşulduğu. bana 329 . "Bizim için endişelenmeyin.koluna girdi. Uzun bir süre hiçbir şey konuşmadan yürüdüler." dedi.. ama saçma!" diye düşündü. Evet.. Her zaman oturduğu koltuğa otururken tartışmayı alayları ve iğnelemeleriyle kesip kesmeyeceğini anlamak istiyormuş gibi Ömer'e baktı. Refik: "Ben o kadar mutsuz değilim ki!" dedi. ama gene de söyleyeceğim. babasını. "Bu karanlığın içinden?" Ömer alaycı bir sesle: "Her gecenin bir sabahı vardır dostum!" dedi. "Yalnızca Amerika var!" Sonra birden Refik'e döndü." Gülmeye başladı. kahveleri yaptı. Ama sohbet isteyen Alman a acıdığı için tartışmaya katılmamaya karar vererek biraz oturabileceğini söyledi. toprağı işaret etti. Karanlıkta zor görülen bir tümseğin üzerinden atladı. Ömer Refik'in kolunu sıktı. sa­ bahlara kadar bir sonuca varılmadan tartışıldığı için önce Ömer içeri girmek istemedi." dedi ve sustu. Kendi kendine konuşur gibiydi. Herr Rudolph: "O zaman içeri gelin. "Aynı şeyleri söyleyeceğim. konuşalım. Arada bir havlayan köpeklerin. sarhoş olup olmadığını düşünmeye başladı. başka şeyleri hatırladı. her seferi ndc. söylemeye hakkım varmış gibi davranıyorum. Herr Fatih'i biraz sıkacağız ama. Anneannesini. Sonra bir maniye başladı: "Ben bir yeşil fenerim/Hem yanar hem söne­ rim/Ben nişanlı değilim/Kime olsa dönerim. İçeri girdiler. Herr Rudolph sabaha kadar uyuyamayacağını söyleyerek jeneratörü çalıştırdı. "Güzel bir şeymiş. "Peki siz ne yapacaksınız? Siz nasıl çıkacaksınız işin içinden?" Eliyle göğü. size birer kahve yapayım. Bir süre sessiz yürüdüler. oysa hiçbir şeyim yok. belki siz de aynı cevapları vereceksiniz. özür dilermiş gibi: "Yeni bir şey söyleyemeyeceğim size." Bu nereden aklına gelmişti? Hatırladı: Anneannesi söylerdi." dedi. Sarhoş ol­ madığına. teyzesini. sarhoşmuş gibi davran­ maktan hoşlandığına karar vererek Refik'in kolundan çıktı. Sonra Refik'e döndü. yalnızca coşkulu olduğuna.

doğru!" dedi Refik." "Evet. "Gülünç. Bunu size söylemiştim ve buna karşı söyleyecek fazla bir şeyiniz.. Nasıl?" Refik'in hâlâ anlattığını. Dönüş yolunda Ömer Refik'e sordu: "Ne var o adamla o kadar konuşacak? Üstelik hep aynı şeyleri konuşuyorsunuz!" "Aynı şeyleri konuşuyoruz. Herr Rudolph'un da sohbet uzasın diye cevaplar verdiğini duydu. burada ruhların tutsak olduğunu söylemek istiyorum. kitaptan çıkma.. kurdu. her zamanki gibi: "Ah. ama ben sizin anlatmak istediğiniz şeyi başka türlü söylüyordum. hep aynı sıkıcı tartışmalarla eğleni­ yorlar.. yaşamalı.. Bu sırada Herr Rudolph'un gene ezberden Hölderlin okuduğunu farkedince ayağa kalktı: "Amin!. çözüm süresi olarak onbeş dakika verilen bir sorunu yirmi dakikada çözdü..göre burası." Tartışmayı şimdiye kadar alayları ve iğneleriyle kesmediği için Ömer'e fazla kızamayan Herr Rudolph da. Odanın içinde yürümeye başladı. ama usta olduğuna değil. Arkasından. yani doğu. Ruhları önemsemeden!. bir gün anlayacaksınız!" dedi. yerleştirdi. Benim hedefim fatih olmak!.. Bari yeni bir şey söyleseler!." Esnedi. Çırak değil usta olduğuna inanmak için bir sorun daha çözdü. ah.. derginin saçma görüşleri olduğuna inanarak öfkelendi. karanlığın ve köleliğin ülkesidir. "İnsanın bir hedefi olmalı. düşünmeye başladı. Bundan burada insanların özgür olmadığını. yok." Satranç sorununu dergiye bakarak çözemeyeceğini anlayınca tahtayı ve taşları çıkardı. Ama artık yatma vakti geldi. Bir süre sonra Refik'le Alman'ın kendisinin satrançla uğraştığını görerek rahatladıklarını farketti. Onları rahat bırakmak istediği için yeni bir sorun daha çözdü. "Çocuk bunlar!" diye düşündü. ..3..30 . Sakin." Ömer onlan dinleyemeyeceğini anlayarak ayağa kalktı. "İki hamlede beyazların matı varmış! Ata da dokunulmayacak. Sonra özgürlüğün yasal temelinin hiç olmazsa Türkiye'de biraz olsun bulunduğunu hatırlayarak ve.. biraz metafizik bir dille söylersek. tamam. Bundan ne demek islediğimi anlatmıştım. Herr Rudolph'un satranç dergilerinden birini rafın üzerinden alıp açtı. Bir başkasını da on dakikada çözdü ve dergide bu sürede çözenlerin satrancın çıraklık devresinde sa­ yılmaları gerektiğini okudu.

"Sözü başka yerlere çekme.. "Çok iğrençti. Peki. Anladın mı şimdi durumunu?" "Bir defa onlar dediklerinle değil. ka­ pakları sarkık büyük gözlerini hatırladı ve bağırdı: "İşte ko­ nuşulacaksa öyle şeyler konuşulmalı. hadi!" dedi. Ömer yeniden: "Neden böyleydi?" diye söylendi. ihalesini zamanında yetiştirip yetiştirme­ yeceğini soran Kerim Bey'i. "Sen bunlara inanıyor musun? Susuyorsun. birbirlerine bakıyorlardı." "Hayır! Bak orada parti müfettişi de vardı. söyleyemezsin.... Niye her şey böyle bayağı olur?.. Niye bu ziyafet böyleydi... zor seçilen bir ağacın altında durmuşlar. 331 . Bu akşam neden böyleydi?" Karanlıkta..... Sonra senin inkılâplar hakkındaki dü­ şüncelerinin bu kadar küçümseyici olduğunu da ilk defa öğ­ reniyorum!" Ömer aceleyle: "Hadi. Tartışarak neyi çözeceğiz? Bence tartışmaya değen tek şey şu ziyafet olabilir..heyecansız bir sesle öğretmen gibi açıkladı: "Ama konuşmaya değer şeyler bu konuştuklarımız. ben ve Muhittin az mı?. çok bayağıydı!" Bunu söylerken kendisine ne zaman evleneceğini. İnanıyorsun." "İşte biz de onu söylüyoruz. Neden o insanlar o kadar bayağı." "Biz üçümüz eskiden az mı tartışırdık? Sen.. istiyorsan tartı­ şalım. İkisini birbirinden ayırmak lâzım. neden hepsi öyle? Sen onları öyle bulmuyor musun?" ~~ "Hangilerini?" "Hepsini. Ama ne tartışacağız?. Parti müfettişi en sonunda inkılâplara bağlıdır!" Ömer alaycı bir sesle: "Ve tabii bu inkılâplar da Türkiye'ye ışığı getirecek değil mi?" dedi. Boş laflar. yalnızca Süleyman Ayçclik ile mektuplaşıyorum." Ömer elinin tersiyle havaya iki tokat attı: "Boş laflar. surat asma şimdi.. onlara 'köy kalkınması' tasarılarını vere­ ceksin. Hah. inanıyorsun.. yeni zengin mü­ teahhitlerde... Kerim Bey'in birbirine yakın. Sonra Ankara'ya onlara mektup yazıyorsun." "Doğru!" dedi Ömer. Ama sen bu ziyafeti eğlenceli buluyorsun! Bu akşam neden böyleydi.. "Eskiden tartışırdık. ama düpedüz eğ­ lenceydi o tartışmalar... ha!. köle ruhlu.

İyi de­ nebilecek şeyler.. Ama bana ne bunlardan. "Belki söylediklerinde gerçek payı var. angaryaya götürüyorlardı. boğuk bir ses çıkıyordu.. Belki özgür dediklerin şu senin eğlenceli. kötü. Rousseau Tür­ kiye'de yaşasaydı bir falakadan geçirir adam ederlerdi. şimdi bir türlü aklına gelmiyormuş gibi sinirli sinirli kıpırdanıyordu. Yakında bir yerde tuhaf kokulu bir ağaç. "Ben birşeyler yapılacağına inanıyorum. ya da çiçekler olmalıydı. Burnuna tatlı.Onlarla hiçbir şey olmayacağını senin de anladığını biliyorum." "İşte burada ayrılıyoruz!" dedi Refik. Sonra uzun bir sessizlik oldu. yalancı. acınacak zavallı şeyler. Alaycı olduğunu göstermek istiyor. Gelip bize işe girmek için yalvarıyorlar." Birden sustu.. Ama dünyayı 332 . yumuşak bir koku geliyordu. "Sen yapılanı görmüyorsun. Yarım saattir yürüdüklerine göre işçi barakaları orada olmalıydı.. zavallı. Hepsi kişiliksiz. Bunu aklına yerleştir. Belki onlardır.. ne dersin? Masada herkes Keıinı Bey'e bakıyordu. İki yıl önce altı liralık yol parasını veremiyorlar. sen ise hiçbir şeye. "Daha özgür ha?. kötü.. "Daha özgür ha!" dedi Ömer.. İç çekti. taklitçi... O parti müfettişini de işittin. iyi hiçbir şey yok." —Refik yeniden yürümeye başladı. ırmağın sesi işitili­ yordu." Ömer aceleyle: "Ben kendi yapacağım şeylere inanıyorum!" dedi. yapılacak!" Söyleyecek daha çok şeyi varmış da. yapıldı. Bunlardan sözetmek istemiyorum ben. Şimdi herkes eskisinden daha özgür. Ömer bağırdı: "Burada herkes köle. "Her şey o kadar kötü değil!" dedi. ama boğazından duygulu. masadakiler.. Geçen yıl Dersim'de neler yapıldığını da biliyorsun. Kötü. Şu karanlık eskiden olduğundan daha az koyu. yüzeysel. Ne ilgisi var onların burayla?. En özgürleri de bunlar!" Eliyle karanlığın bir köşesini işaret etti. Onlarla hiçbir şey olmaz!. Refik de bir şey söylemiyordu. işte bunu anlayamıyorum!" dedi çok sonra. Refik: "Hayır. "En özgürleri. Sen Rousseau filan diyorsun.. Birşeyler yapılıyor.. Burada herkes ikiyüzlü. Şimdiye kadar her şeyde anlaşmışlar da şimdi bir anlaşmazlık noktası çıkmışmış gibi heyecanlandı. Uzakta köpekler havlıyor.. değişik ziyafet masasında gördüklerindir? Ha.

sen biliyorsun. ikiyüzlülük. İşte Türkiye bu. Türkiye'de insan hiçbir şeye aklıyla inanamaz. anlamıyorum?" "Ne var bunda? Herkes öyle yaşıyor. düşününce içimden ağlamak geliyor. hiçbir şeye inanmadan nasıl yaşamaya devam ediyorsun. Her şey gene eski bayağılığına." ADAYA GİDİŞ Vapurun lüks kısmına çıkan merdivenlerini ağır ağır tırmanırken Nigân Hanım trabzanlara sıkı sıkı sarılmıştı: Dar ve yüksek vapur merdivenlerinden.. Saat kaç? Birazdan ortalık ışıyacak. Bu düşüncelerini doğru bulmu­ yorum. "Nedir kötü olan? Gerçeği gördüğünü söylemek mi? Bence hayallere kapılmak daha kötü. Hem artık bunlan konuşmayalım. ya da hiçbir şeye. Ah Türkiye. Burada.." Ömer gene işçi barakalarını işaret etti. Her şey taklit! Her şey yalan.. Sonra? Şu Alman haklı: Fransa'da en azından elli yıl süren o çağ..3 36 . Bizim Rousseau'muz kim? Namık Kemal mi? Okuyabiliyor musun? Okuyunca içinde bir şey uyanıyor mu? Belki bir zamanlar birilerinde birşeyler uyandırmış. eh ne de olsa aralarında en iyisi oymuş. "Sana şimdi aklıma gelen her şeyi söylemek istiyorum. bizde beş ay bile sürmedi.. daha doğrusu.33. konuşalım!" dedi Refik. "Ya onlar gibi Allah'a inanırsın.. vapurun her şeyinden kü. saf saf gülümsedi.böyle kötü görmek neye yarar? O zaman insan hiçbir şeye aklıyla inanamaz!" "işte bu doğru. Böyle düşünerek. Bir şeye inanmadan yaşayan bir ben iniyim? Bir yıl önce sen neye inanıyordun peki?" "Ben mi?" Refik iyiniyetle. Düşünmemeli!" "Bütün bu söylediklerine/inanıyorsan çok kötü!" dedi Refik.. Bir kere bildikten sonra olmaz artık. ama işte!." Heyecanla ekledi: "Ama sen. Rousseau diyorsun. kandırmaca dolu." "Konuşalım. Çünkü her şey sahte burada. ikiyüzlülüğe gömüldü. "Ben o zaman bir şeye inanıp inanmamak gerektiğini düşünmüyordum ki.

geç başlamaya karar vermişti. geniş ve yeni bir vapurdu bu. Nigân Hanım salonun genişliğine. Küçük torunlar Perihan'ın yanına iliştiler. Osman'ın işleri çıkmıştı. ya da kimbilir ne pislik taşıyan kâğıt ve çöp yığınlarına basmak zorunda da değildi insan. Uzun tartışmalara. yolculuğun tadını çıkarmak istiyordu. Sonra . Sonra Ayşe'nin lise bitirme imtihanları vardı. Ama kalabalıktı. ama Nigân Hanım. Geçen yıl Cevdet Bey'in ölümü yüzünden gidememişler. Nigân Hanım oturdu. temmuzun bu ilk pazarına kalmalarının nedenlerinden biri buydu. Nigân Hanım birden: "Acaba bir şey unuttular mı?" diye söylendi. Onu İsviçre'ye yollamak için uğraşılmıştı. Bu yıl da Heybeliada için ayrı bir buzdolabı alınmamıştı. sigara izmaritleri ve bilet parçaları. Ahçı Nuri alt katta. iskeleden vaktinde kalkıyordu. Emine Hanım köşeye çekildi. "Ah. hanımefendi. kutularla işgal eden Emine Hanım'ı gördü. Yerler de temizdi. İşte. Onu vapurda yer tutması için önceden yollamışlardı. üstelik. geç kalmışlardı işte. Yanına Perihan oturdu. bakımlı. tatsızlıklara yolaçmıştı bu konu. Nigân Hanım kol­ tukları tıkabasa dolduran insanlara yüzünü buruşturarak baktı. Küçüklüğünden beri vapurdan çok korkardı.çüklüğünden beri çok korkardı. Bu kadar gecikmelerinin. hazırlıklar yarıda kalmıştı. "Yerinize oturmak isteyenler çıktı.3. Kalkıp yer verdi. halatların yanına konan buzdolabını bekliyordu. Merdiven geniş bir salona açılıyordu. Heybeliada'ya. üstüne koyduğu şapkalar. Adı aklındaydı: Kalender. döşemelerin ve tavanların kaplamasına baktı ve biraz sevinir gibi oldu. belki de erken başlamanın uğursuz olduğunu aklından geçirdiği için. çantalar. az daha yetişemeyeceksiniz sanmıştım. ama küçüklüğünden beri de adada bir evi olsun isterdi. Herkes elini ağır tutmuştu. Böyle. Sonra uzun bir koltuğu. Osman onun yanına geçti ve bir sigara yaktı. Araya bir ya­ şındaki bebeği koydu. şimdi iyi şeyler düşünmek. İsviçre'ye yollanan Ayşe de yoktu.54 ." dedi hizmetçi. Refik yoktu. Nigân Hanım'ın karşısına Nermin oturdu. Bu yıl Nigân Hanım hazırlıklara. rahmetli Cevdet Bey'in ölümünden bir yıl önce yaptırdığı sayfiye evine gidiyorlardı. küçük de olsa sevindirici yeniliklerle karşılaştığı zaman Türkiye hakkındaki karamsar düşüncelerinden sıyrılabiliyordu. ama izin vermedim!" diye ekledi.

Bir seyyar satıcının çığlıklarıyla kendine gelince neşesi kaçlı. Oysa hoş şeyler düşünüyordu: Cevdet Bey'le Nişantaşı'ndaki ilk yıllarını hatırlamıştı. Vapur ağır ağır Sarayburnu'nun önünden geçiyordu. Her şey yolundaydı. Nigân Hanimin aklının Büyükada'da olduğunu bildiği için de gevezeliğe başlamıştı: Kınalı Ermenilerin. beyaz saçlı bir adamdı. Gerektiği zaman azla yetinmesini bilen insanlardan olduğunu düşünürdü. Nigân Hanım başkalarını azarlama ve övme alşıkanlığı olan insanların rahatlığıyla: "Onun yaptıklarını takdir ediyorum!" diye düşündü ve gözlerini kırpıştırmaya başladığını anladı. deniz suyunun sıcaklığını ölçmeye yanyordu. Satıcı koltukların arasında gezinirken yaklaşınca Nigân Hanım onu yakından gördü.iyi şeyler düşünmek islediğini hatırlayarak pencereden dışarı baktı. Burgaz Rumlar'm. Sonra Cevdet Bey şakalarından biriyle gevezeliği bağlamıştı: İsmet Paşa da zaten Türk tüccar­ larının ve askerlerinin dostu olduğu için Türk tüccarlarının ve askeri okulun yerleştiği Heybeliada'da bir ev almıştı. herkesi unutarak kendini düşünmeye başladı. Ama bu keyfi uzun sürmedi. Sonra anılara gömüldü. çünkü seyyar satıcı hâlâ avazı çıktığı kadar bağırıyordu. tepede Topkapı Sarayı. Eski . Yukarıda. Büyükada da Yahudilerin olduğuna göre Türk tüccarlarına yalnızca Heybeliada kalıyordu. Nigân Hanım bu sözler üzerine fazla surat asacak gücü kendinde bulamamış. sattığı şeyin marifetlerini anlatıyordu. aşağıda elini beline dayayarak denize bakan Atatürk'ün heykeli gözüküyordu. Atatürk'ün hasta olduğu söyleniyordu. Cevdet Bey de şimdilik kiralık yerlerle yetineceklerini belirtmişti. gülümseyivermişti. Elli yaşında olduğunu aklından geçirdi. Bir elinde eski bir çanta vardı. hastaların banyolarında da kullanılabilirdi. üstü başı kirli. Yalnız bütün yolculuğun değil. Şimdi bu düşüncenin tadını çıkararak gözlerini kırpıştırıyordu. Altmış yaşlarında. Her şeyi. Cevdet Bey'e adada bir evleri olmasını istediğini söylemişti. Nigân Hanım öğrendi: Cilâlı bir tahtanın içine gömülmüş olan Avrupa yapısı derece suda tıpkı bir gemi gibi yüzüyor. O zamanlar Büyükada'ya giderlerdi. Ayrıca küçük bebeklerin. o da kendinden hoşnuttu. Sonra bir gün Cevdet Bey Heybeli'de bir arsa aldığını açıklamış.335 . belki de bütün yazın en tatlı ânıydı bu. Öteki eliyle çantadan çıkardığı bir dereceyi sallıyor.

homurdanan ba­ baların gürültüsüyle dayanılmaz oldu. 336 . Nigân Hanım böyle za­ manlarda tüccar ailelerinden. kullanışlı eşya arayanlar. İşte Türkiye böyleydi: Dükkânlarda hiçbir şey yoktu. Sonra ama. Nigân Hanım bu yeni. Nigân Hanım gözlerini yolcuların üzerinden çekip karşısında oturan oğluyla gelininin üzerinde dolaştırdı ve onları da beğendi. teiniz ve bakımlı salona girdiği zaman içini saran duygudan kurtuldu ve Türkiye hakkındaki o karamsar ve umutsuz dü­ şüncelerine döndü. derecenin kullanışlı bir şey olduğunu aklından geçirdi. birbirlerini kay­ betmemek için bağıran tüccar çocuklarının. ya da vapurlarda gezen satıcılardan. Satıcı da bir müşteri bulduğu için daha çok bağırmaya. her sabah yıkanıp tıraş olmayı ne zaman öğrenecek?" diye düşündü. Çoğunluğunu Rumlarin. malını yolcularin teker teker gözlerine sokmaya koyuldu. Nigân Hanım onların şu gürültülü insanlardan farklı olduklarını keyifle gördü ve ailesini bir kere daha beğenerek Cevdet Bey'i saygıyla andı.ceketinin dikişleri sökülmüştü. Kendisine yaklaş­ masına fırsat vermemek için gözlerini satıcıdan kaçırdı. Böyle bir şeye başkaları tartışma da demez. başka bir soydan olduğuna karar verirdi. rahmetli kocasının. "Bu millet temiz giyinmeyi. Yahudiler'in oluş­ turduğu yolcular arasında bir hareket başladı: Kınalı'ya yana­ şıyorlardı. Üç gün önce sofrada. uslu çocuklar gibi alçak sesle birbirleriyle konuşuyor. ama Nigân Hanım daha ağır bir sözü onlara yakıştıramadı. daha sert bir kelime kullanırdı. akşam yemeğinde. Cevdet Bey başka bir soydandı: Bahçesinde hanımelleri açan bir Müslüman ailesinden geliyordu ve bir paşa kızıyla evlenmişti. bir şey unutmamak için seslenen annelerin. doğru dürüst konuşmayı. şimdi o Panama şapkası giyen beyin yaptığı gibi alışveriş etmek zorundaydı. Ama sonra Nermin ile Osman'ın iki gün önce yaptıkları sert tartışmayı hatırladı. Tartışma konusu. azınlıklardan nefret ettiğini dü­ şünür. Gene Atatürk'ü hatırladı ve hastalığı için üzüldü. herkesin önünde tartışmışlardı. pantolonunda yağ lekeleri vardı. azınlıklarla çok iş yapan bir tüccar olmasına rağmen. Zaten gürültülü olan salon Kmalı'da inecek olanların. Ermeniler'in. Yanyana oturuyor. arada bir pencereden dışarı bakıyorlardı. ya istediğini Avrupa'dan getirtmek zorundaydı.

tabakları. Oğlunu rahmetli Cevdet Bey'le karşılaştırmaktan çekiniyordu. ama akşam onların odasında ışığın geç saatlere kadar yandığını görmüş. hiç de hoş olmayan bazı kendi harcamalarından kısıntı yapmalıydı. güleç. İşte bunun üzerine Nermin. Büyük gelin bunu söyledikten sonra öfkeyle bir kocasına. Nermin bütün gün yolculuk için hazırlık yapan. fincanları eski gazetelere saran bir kadının anlaşılabilir öfkesiyle. sandıkları boşaltıp dolduran. kişisel harcama dediği şeyin ne olduğunu söyleyiverecekmiş gibi bir tavır takınmış. Nigân Hanım'ı telâşlandıran daha başka şeyler de sözkonusu edilmişti galiba. Osman da ona. Osman'ın başka bir kadınla ilgisi olduğuna. oradan buraya taşımanın artık yakışıksız olduğunu söylemişti. Nişantaşı'ndaki buz­ dolabını her yıl buradan oraya. şimdi karşısında uslu uslu oturan geliniyle oğluna bakarken. yeni bir buzdolabı almaları gerektiğini. arkasına gizlenmişti. üstelik sesinin perdesinden hiç çekinmeyen Nermin'in öfkeyle birkaç kere bağırdığını duymuştu. Bir keresinde sırf çirkin kızma iyi bir koca bulmak için yazları Burgaz'a gittiklerini ağzından kaçırıvermişti. Nermin'in daha önce konuşulan bu konuda bu kadar direnmesinin asıl nedeni paranın nasıl kazanıldığını bilmemesiydi. Nigân Ha­ nım'ın aklına Beyoğlu'ndaki terzisi Rum madam geldi. ama Rum olmalıydı bu adam. Osman'a. Nigân Hanım. bir Nigân Hanım'a bakmış. sonra sofraya bir sessizlik yerleşmişti. Vapur Burgaz'a yanaşıyordu. ama ondan uzaklaştığına karar verdi ve bu can sıkıcı konuda düşünmeyi bir başka zamana erteledi. 337 . Adalar arasında Cevdet Bey'e o şakayı yaptıracak kadar kesin bir fark yoktu.şimdi aşağıda başında Nuri'nin beklediği buzdolabıydı. Nigân Hanım. Osman'ı da kıpkırmızı yapan o sözleri söylemişti: Kocası şirkete para ayırırken ailenin harcamalarından değil. belki bütün bunlardan telaşa kapılmazdı. Hoş. Panama şapkalı adam ayağa kalkmıştı. Nigân Hanım'ı telaşlandıran. Osman'a göre. ama daha başka şeyler. adada yalnızca yılda üç ay kaldıklarını ve elektriklerin de akşam saat sekizden sonra kesildiğini hatırlatarak asıl yakışıksızlığın işler bu kadar sıkışıkken ve şirketin paraya bu kadar ihtiyacı varken karısının böyle boş masrafları düşünebilmesi olduğunu söylemişti. geveze bir kadındı. Osman da zaten bu karşılaştırmadan korkuyormuş gibi elindeki gazeteyi çarşaf gibi açmış.

Birden Nigân Hanım Ayşe'yi hatırladı. Bu konu Nigân Hanimin yüreğinde bir yaraydı. gene gecikeceğini bildirmişti. ama keman çalan bir öğretmen çocuğundan her zaman daha iyiydi. Nigân Hanım her zamanki gibi onun da bir çocuk olduğunu düşündü: Sonra Refik'i hatırladı O da çocuktu. kızının düşüncesizliklerini aklından geçirdi. Leylâ'nın oğlu da orada olacaktı. Cevdet Bey'in ölümünden sonra yaptığı gihi I n h a l beklenmedik bir bağlanma değildi bu. efendi bir çocuktu şu Remzi. ramazanlarda oruç tutan hizmetçi ve alıcılarla alay etmiyordu. Perihan da kucağına çocuğunu alarak ayağa kalkmıştı. Küçük torunlarda korku. çam ağaçlarının içindeki papaz okuluna hoşgörüyle bakıyordu. Ter­ biyeli. Dine bağlılığının da hiçbir zaman yobazca olmayacağını biliyordu. elleri kolları gibi kafası da ağır işliyordu. geliyorum yanınıza. "Keman çalan bir oğlanla!" diye mırıldandı. ama onun şımarıklığı hoşgörülecek gibi değildi. Çam ağaçlarının arasından birazdan evin damı gözükecekti. Korkuyla. Soh­ betlerinin bir kısmında bozulan sağlıklarından bahseden bütün yaşıtları gibi o da. Sonra bu konuya denk düşen o çok yaygın atasözünü hatırladı: "Zaten tam davulcuya. Öfkeli olduğu zamanlar herkesin duyacağı bir sesle. bekleyin beni. Tabii. ahçı ve hiz­ metçilerde nefret uyandıran kara sakallı ve koca şapkalı bir şık Heybeli papazı. Kaşıkadası'nm önündeyken birden vapur sallanmaya başladı. Geçenlerde gene bir mektup yazmış. Ciddiye alınacak hiçbir rahatsızlığı yoktu. ya da zurnacıya varacak kafada bir kız o!" Ama tatsız şeyleri düşünmek istemiyordu. Onu İsviçre'ye yollamak için çektiği sıkıntıları. Küçük torunlar pencereye yaslanmış bakıyorlardı. Zaten kızı da İsviçre'ye yollamışlardı. Vapur Heybeli'nin çevresinde ağır ağır dolanıyordu. hemen gelmek istiyo­ rum!" derken bile çok yaşayacağına inanırdı.338 . "Cevdet Bey. İşte şimdi de Heybeliada'nın tepesinde. Nigân Hanım rahmetli annesinden öğrendiği dualardan birini yarım yamalak mırıldandı ve gün geçtikçe dine yavaş yavaş bağlandığını düşündü. Belki biraz şişmandı. Bu sözü kendi . Nigân Hanım'da gülünç bir hikâye dinlemiş gibi neşe ve biraz da Avrupa özlemi uyandırırdı. kibar. eskiden alayla karşıladığı bu konuyu artık sessizlikle geçiştiriyor. Ama kendi sağlığı iyiydi. Çok yaşayacağına inanıyordu.

buzdolabının başında bekleyen ahçı Nuri'yi denetledi. vapurun içine uzatılan dar tahta iskelenin üzerinden küçük ve titiz adımlarla korkuyla yürüdü. Karaya çıkar çıkmaz at ve at pisliği kokusunu içine çekti ve Cevdet Bey'le ilk adaya gidişlerini hatırlayarak hüzünlendi. Mihrimah Hanımlar da yeni taşınıyorlardı. Merdi­ venleri inerken trabzanlara gene sıkı sıkı tutundu. avukat Cenap Sorar Bey küçük evinin küçük bahçesini çapalamakla meşguldü. kilisenin karşısında yeni bir ev yapılıyordu. bir bu tarafa sallanarak hızlandı. Duymamışlardı. bazan bu yara için Perihan'ı suçladığını farkederdi: Küçük gelini kocasını evde tutmayı başaramamıştı. demir tüccarı Sacit Bey'ler daha taşmmamışlardı. Osman anlatıyor. İsmet Paşa'nın evinin pancurları açıktı. Sonra ağır yükü alan fayton yavaş yavaş hareket etti. torunlara dikkatli olmadıkları için söylendi. Birden Nigân Hanım: "Zaman ne çabuk geçiyor!" diye mı­ rıldandı. Büyük torun Cemil arabacının yanına binmek istediği için azarlandı. onlar dinliyorlardı. iki yıllık adalı olmalarına rağmen onları iyi tanıyan esnafa. Bir o tarafa. yanlarından geçen öteki fay­ tonların yolcularına. Her verdiği selâmdan sonra da annesine kime selâm verdiğini söyledi. Çarşı içinden geçerlerken Osman tanıdık yüzlere. ama şapkasını da bir kere olsun çıkarmayarak selâmlar dağıttı. Sözlerinin duyulup duyulmadığım anlamak için oğluna ve gelinlerine teker teker baktı. içine yerleşmek uzun sürdü. "Zaman ne kadar çabuk geçiyor!" Nigân Hanım adalara giden 339 . Herkes kendi düşüncesine çekilmişti. atların düzenli ve yorgun nal sesleri Nigân Hanım'a çocukluğunun ve gençliğinin seyrek yapılan ve hep beklenen gezilerini hatırlattı.kendine sık sık söyler. Vapur Heybeli iskelesine yanaşırken ayağa kalktılar. her seferinde elini şapkasına götürerek. yolsuzlukları anlaşılınca Avrupa'ya kaçan tüccar Leon'un evine başkaları yerleşmişti. Nigân Hanım gene bir şey unutup unutmadıklarını düşündü. tütün ticaretine de atılan Zekeriya Bey kızıyla çarşıya iniyordu. Vapurdan inen kalabalık faytonların beklediği yere üşüştü. Gözleri bu açıklamaları gerektirecek kadar zayıf ol­ mamasına rağmen Nigân Hanım dikkatle dinledi: Kasap Foti dükkânının yerini değiştirmişti. Osman söylenerek bir fayton buldu.

Toraman sus!" diyordu. Sesinden tanıdı: Hacı'nın tüylü çoban köpeğiydi. Sonra geçmişini hatırlayarak avunmayı akıl etti. oradaki telâş ve hareketi görmüş. eşeklerle su taşıyan sakalardan birini görmüştü." Bugün "poz katarı. yeni eskiyi hoşgörüyle karşılasın. sıradan bir aile olduğu duygusuna kapıldı." diye düşündü. Ama bunlar da inandırıcı olmaktan uzaktı. anlamıştı. RAY DÖŞENİYOR 1 Refik bir gürültüyle uyandı.öleki tüccar ailelerini düşündü. kimse kimseye fazla dikkat etmesin istedi. Araba eve yaklaşıyordu. Sonra faytondan dikkatle indi. ya da yarım gününe bin lira ödeyerek gecikmeyi kapatmaya çalışacaktı. "Bugün. Yaz başladı. Sonra kendi ailesinin benzersiz olduğuna ilişkin yeni kanıtlar aradı: Perihan çok güzeldi. Nigân Hanım hiç kapılmadığı bir duyguya. oğlu çalışkandı. Geçmiş: Geçmişti ona gurur ve yaşama aşkı veren. Dört saat önce yukarıya tünele çıkmış. Belki bir yarım günlük gecikme olacağını 340 . Hacı'nın sesini duydu: "Şşşt. Dışarıda. ama Refik." denen ray döşeyen tren Ömer'in tüneline gelecekti. herkes çevreyi saran şu zamandan ve varlıktan hoşnut olsun. Bir an kendisiyle onlar arasındaki ortak bağı hisseder gibi oldu. ailesinin bütün Türk tüccar ailelerinin arasında. Her şey yavaş yavaş değişsin. şirketin ve ailenin bir gün anlaşılmayan korkunç bir dalgayla tepetaklak olmayacağından insan nasıl emin olabilirdi ki? Oysa zamanın çabuk geçtiğini düşünüyordu. Ömer'in vaktinde yetiştireceğini yatmadan önce anlamıştı. torunlar sağlıklıydı. 8 Eylül 1938. Ömer ya vaktinde ihaleyi yetiştirerek trene yol verecek. Refik saatine baktı: Onikiyi geçiyor! "Bugün bitecek. tanı penceresinin dibinde bir köpek havlıyordu. Zaman yavaş aksın istedi. Canı sıkıldı. Yorgun atlardan biri başını sallayarak öfkeyle homurdandı. Gelecek korkunç ve belirsiz bir şeydi: Her şeyin bozulacağından.

"Ne olacak ileride?" diye mırıldandı. Ömer'le birlikte Ankara'ya gidecekti. Perihan görse: "Yüzüne renk gelmiş. Yatağın kenarına oturdu. Bütün gece masanın başında oturup aylardır yazdığı şeyleri okumuş. Refik ve Ömer'in. On gündür onları yeniden okumaktan başka bir şey yapmıyordu. Ankara'da İnkılâp ve Teşkilât adlı kitabın. biraz da kendi geleceğinden. "Şimdi ne yapayım?" diye düşündü. Refik yatağın kenarından kalktı. bir süre birşeyler kekelemiş." dediği şeyler duruyordu. "Yedi ay!" diye düşündü. Yedi ay oluyordu. uyuyamamış. Dönüp dönüp yeniden okuduğu kitaplar da duruyordu. Suratına soğuk su çarpıp çıktı. tüneldeki korkunç çalışmadan rahatsız olduğu için. Biraz. bir temize çekilmesi kalan şu "köy kalkınması" tasarılarıyla ne yapacağını kesinlikle bilemediği için uyuyamamıştı. dönüşünden sonra da hâlâ havlayan köpeğin gürültüsüyle uyanmıştı. İşçilerin çoğu da çift mesai çalışı­ yorlardı. oradaki. "Peki şimdi ne yapayım?" Tasarılarını yazmayı bitirmişti. Artık ne olacaksa An­ kara'da olacak!" 341 . bu genç insanların ve genç ülkenin. İki bavula ve bir sandığa sıkıştırdığı eşyalarını ve kitaplarını kamyona yükletirken hediyeyi utanarak Refik'e vermiş. Gerinerek odanın içinde gezindi. Bu resmi. Masanın üzerinde "tasarılarım. Buraya ilk geldiği gün bıyığım da kesmişti. sonra sabah tünele gitmiş. helaya girdi. Helaya her girişinde buraya ilk geldiği günü. bakanlarla ilişki kurmaya çalışacaktı.söyleyen Ömer bunun da galiba kapatılacağını açıklamıştı. Yüzü sağlıklıydı. sonra bir "von" olduğunu. "Teşkilât" adlı hareketin liderlerinden Süleyman Ayçelik'i görecek. Ömer'in kayınpederinin yardımıyla milletvekilleriyle. "Perihan'a mektup yazayım. odaya girdi. Ömer ile helanın taşlarına bakarak konuştuklarını hatırlıyordu. bir ay önce Herr Rudolph Amerika'ya giderken vermişti. Refik yataktan kalktı. yatıp uyumaya kalkmış. Ömer iki gündür uyumuyordu. babasının da bir general olduğunu hatırlatan bir tavırla başını hafifçe yukarı kaldırarak. Aynaya baktı. Dün akşam uyuyamamıştı. İnsanın bir elle kolay okkalayamayacağı bir kâğıt yığınıydı." derdi. kızarmış. Goethe'nin çerçevelenmiş resmini onların yanma koymuştu. Türkiye'nin geleceğini çok merak ettiğini söylemişti. Yataktan kalktı. orasını burasını çizip düzeltmiş.

Refik varlığıyla onları ra­ hatsız etmek istemeden sessizce yanlarından geçip tepeye tır­ manmaya başladı. derin. pırıl pırıl. Sonra tünele gitmeye karar vererek dışarı çıktı. barakalar boşalmayacakmış gibi rahattı. Kitabı okumaya başladı. Yedi ay önce karla kaplı olan toprağı şimdi dikenler. ama mektuba başlayamadı. sakin haliyle patates soyuyordu. ama artık sarıya boyanmış tahtaları. derme çatma damları ve küçük pencereleriyle yüzleri Refik'e yabancı gelmiyordu. insanlardan sözettiği olurdu.. onu ve çocuğu çok özlediğinden başka bir şey yazamıyordu. acaba yetişecekler mi?" diye düşünüp ayağa kalktı. kıpırdanan insanlar arasında duruyorlardı. geniş. Kitabı her okuyuşunda Ankara'da kendisi gibi birşeyler yapmak isteyen insanların varlığı aklına geliyor. oysa geldiğim gün her gün . bir hafta içinde bütün şantiyeler dağıtmayacak. bugün buraya poz katarı hiç uğramayacakmış. ama yazamadı. çevreyi seyrediyordu. Ama şimdi gökyüzüne bakarken aynı şeyleri duymuyordu: "Köy kalkınması tasarıları ne olacak? Perihan ne yapıyordur? Acaba şu milletvekili beni kimlerle tanıştırır? Nefes nefese kaldım. kayaların. Sonra gözü masanın üzerinde duran romana takıldı: Yakup Kadri'nin Ankara adlı romanını birkaç kere okumuş. ama hep bunların Perihan'ı öfkelendireceğini düşünürdü. gözlerini alıştıra alıştıra başını göğe doğru kaldırdı. her zaman yaptığı gibi. Odanın içinde biraz gezindi. Gene kendini zorlayarak birşeyler yazmaya çalıştı. Barakalar gene aşağıda. güneşin altında uyuyordu. endişelerinden biraz sıyrılır gibi oluyordu. Arada bir. yarım sayfa okuduktan sonra.542 .Perihan'a mektup yazmak için masaya oturdu. Köpeği de yanına oturmuş. Gene. Uzaktaki ırmak da öyleydi: Refik uğultusuna alışmıştı. dikenlerin arasından gelişigüzel yürüyor. Gene her zamanki huzurlu. Başkaları tarafından yürüne yürüne oluşan o küçük ve dar yoldan değil.. rahatlıyor. Sanki ömrünün sonuna kadar burada patates soyacakmış. farkına varması için düşünerek onu dinlemesi. "Şimdi tünelde ne oluyor. Perihan'a her mektupta biraz daha gecikeceğinden. yaban otlan sannıştı. durgun. İlk geldiği gün onu heyecanlandıran aynı gökyüzüydü. yazarın inkılâp ve yeni Türkiye heyecanını sevinçle karşılamıştı. Kapının önünde Hacı'yı gördü. biraz da buradaki hayattan. seyretmesi gerekiyordu.

ama hayvanın sırtındaki küfeye dokunur dokunmaz bu hareketinin ne kadar saçma. konudan konuya. Son günün ciddiyetini. bir tek tabanın ray döşemeye elverişli bir hale getirilmesi ve bazı yerlerde duvarların örülmesi kalmıştı. sağa sola bağırıyor. bir kısmı da yorgunluktan hiçbir şey yapamıyor. bu da özellikle mühendislerin sinirini bozuyordu. Poz katarını görmek. öteki şantiyeleri yukardan son bir kere görmek istiyordu.cimnastik yapmaya karar vermiştim!" Tünelin ağzından girerken. ama pişmanlık ve utanç duygusu gene içini sardığı için dönüp onlara bakmadı. Tünelin her şeyi bitmiş. Bazı işçiler beylerin bu kol işine bulaşmalarından kendileri sorumluymuş gibi utanarak onların el attığı yere koşuyor. kaybedilecek zamanın değerini işçilere duyurmak için oradan oraya koşuyor. Tünelde şimdi yalnızca iki yerde çalışılıyordu: Tünelin orta yerinde duvar örülüyor. Ömer de işçileri gayrete getirmek için aynı şeyleri yapıyordu. Ömer. ama hemen içerdeki harekele kendini kaptırdı. Orada kargaşanın içinde. Refik de bir ara bir eşeğin boşaltılmasına yardım etmek için ona yaklaştı. Sessiz çalışan duvar ustalarını da gördü. Ömer'in çalışmasını. Refik'i görünce alaycı alaycı başını sallayarak gülümsedi. Artık yapacak hiçbir şeyleri olmamasına rağmen. evini. Ömer'in ortağı iki genç mühendis de Ömer ile birlikte oradaydılar. ama bunların üzerinde tek tek ve uzun uzun durup bir sonuca varamadan. eşeklerle taşınıyor. kendi geleceğini aklından geçiriyor. bir şeye el atacak olsalar yalnızca kalabalık edip işleri zorlaştırıyorlardı. Perihan'ı. katarın tünele ne kadar yaklaştığını anlamak. Dekovil hattının üstü örtüldüğü için taş çok ilkel bir yöntemle. onlara iş bırakmak is­ temiyor. zorlama ve iğreti olduğunu anlayıp oradan uzaklaştı. bir düşünceden başkasına atlayarak. Tünelden çıktıktan sonra rayların döşenmesi için hazırlanmış taşlann üstünde yürüyerek batıya doğru ilerlemeye başladı. boşalan küfelerin sesini duydu. Refik'in girdiği ağzın yakınında tabana taş dökülüyoıdu. buraya her gelişinde içini saran pişmanlık ve suçluluk duygusuna gene yakalandı. taş taşıyorlardı. Tünelin öteki ağzından dışarı çıkana kadar oradan gelen bağı­ rışları. çevreyi. eşeklerin boşaltılmasına yardımcı oluyorlar. Gene tasarılarını. arada bir gözüne çarpan ilgi çekici 343 .

biliyorum!" diye heyecanla söylenerek ayağa kalktı. Ankara romanını karıştırdı. Her zaman yazdığı şeyleri. "Burada ne işim var?" diye mırıldandı. ya da insan yüzünü hatırlatan bir buluta bakıp oyalanarak yürüyordu. Bir ara işçiler arasında sigara içerek dolaşan adamla gözgöze gelir gibi olunca.bir şeye. Masasına oturdu. Perihan'ın ve evdekilerin ne yaptığını sormayı alışkanlıkla hızlı hızlı yazarak bitirdikten sonra.344 . Sonra barakaya döndü. Ray döşemekten kazandığı parayla Nişantaşı'nda arsa alıyor. barakalara. Sonra işçilerin arasında gene demiryolu dersinde hocanın sözünü ettiği Türkiye'nin tek ray döşeyicisi ünlü Pozcu Bekir'i de gördü. Bütün demiryolu müteahhitlerinin nefret ettiği bu adamı Ni­ şantaşı'ndan tanıyordu. Lokomotife. Tasarının özünü oluşturan "Biz bize benzeriz. Bunu yazarken ulandı. Altıyüz metre yürüdükten sonra poz katarını Kerim Bey'in yaptırdığı bir köprünün üstünde gördü. . Sonra ray döşeyenlere bakarken birden bir zamanlar: "Hayatım rayından çıktı!" diye söylendiğini hatırlayarak kendisiyle alay ede ede güldü ve geri döndü. çalışan işçilere fazla sokulmadan uzaktan demiryolu dersinde ayrıntı­ larıyla öğretilen şu "ray ferşiyatı" denen işlemi seçmeye çalıştı. Goethe'nin resmine baktı. her zamanki gibi gene gecikeceğini ekledi. Sonra: "Bu tasarılar mutlaka benimsenecek. Kapının önünde Hacı'yı ve köpeği göremeyince bir eksiklik duygusuna kapılır gibi oldu. Okuyamayacağını anlayınca bir türlü başlayamadığı mektuba kendini zorlayarak başladı. gene arsa alıyordu. sigara içerek odanın içinde gezindi. sonra başka bir demiryolunda gene kendi usta ve becerikli takımıyla ray döşüyor. inkılâplara inanmış iyi insanlar üzerinde yapacağı etkiyi hayâl ederek sevindi. sırtındaki teri hissetti ve gecikme ne­ denlerini yazmaya başladı. Bunları tek tek düşünürken "köy kalkınması" taşanları gözünün önünde canlandı. ırmağa. çocuğun hatırını." düşüncesinin ve bu düşünceden yola çıkarak birleştirilmiş köy birimlerine modern şehirlerin bütün olanaklarının ucuza götürülmesi yollarının açıklandığı bölümlerin Ankara romanında anlatılan. tuhaf bir bitkiye. Sonra yeniden masaya oturup aceleyle mektubu bitirdi ve birkaç kere gerinince uykunun yeniden bastırdığını anlayıp yattı. bu olacak.

Ömer. birşeyler konuşuyorlardı. Masanın üzerindeki rakı şişesini kaldırıp uzattı. Gel. gel. Acele acele birşeyler mırıldanıp Ömer'in elini sıktı. Ömer. Biz de ona yeşil bayrağı salladık. Yataktan kalktı. "Rüşvete boğduğu memurlardan biriyle konuşuyor. Barakanın önüne çıkarılan masanın üzerindeki gaz lambasını gördü. Lokomotif geldi. bir darbukanın sesi geliyordu. Öteki de Enver'di." Refik dışarı çıktı. Refik tam Ömer'i kutlayacaktı ki. "Patron dışarıda galiba. döşe rayını bakalım Pozcu Bekir dedik!" Bir kahkaha attı. "Şimdi ray döşüyorlar. yetiştirmişler!" diye dü­ şünüyordu. Bayrağın nasıl sallandığını gösteriyormuş gibi elini oynatıyor. Uzaktan. Saatine baktı: On! "Yedi saat uyumuşum!" diye düşündü. işçi barakalarının oradan. Oraya girdi. beğendi. Masanın iki yanında Ömer ile Refik'in Kerim Bey'in üç ay önce verdiği ziyafette tanıdığı bir denetmen oturuyor. Refik'i görünce: "Hah uyandın mı?" dedi. ulan.Uyandığında hava kararmışa. Kapıyı kaparken arkasından gelen kahkaha seslerini duydu. Enver sert sert: "Sen de içer misin?" diye yeniden sordu. denetmen-ayağa kalktı. Biz işi bitirdik. bizimki geldi!" dedi bir ses. bitti. Refik masanın üzerinde ve köşede yanan gaz lambalarına gözünü alıştırmaya çalışıyor. karanlıkta kaybolan denetmeni işaret ederek: "Ona da hiç lüzum yokken birşeyler vermek zorunda kaldım!" dedi." dedi Enver alaycı bir sesle. Sonra demin konuşanın Salih olduğunu anladı. "Ooo." diye Enver bağırdı. Denetmen gittikten sonra Refik utangaç bir tavırla: "Tebrik ederim." dedi. Birden yoğun bir rakı kokusuyla karşılaştı. "Sen daha uyu. 345 _ . Nah bayrağı böyle salladık. Sonra Refik'in de eline sarılıp onu da kutladı... gülüyordu. Sonra birden bir şey hatırlamışmış gibi ciddileşti: "Sen de içer misin?" diye sordu." dedi. Bitti. Orta odadan gürültüler. kahkahalar geliyordu. Refik: "Ömer nerede?" dedi. "Bitmiş. Düdüğünü çaldı. "Neredeydin yahu?" Refik: "Uyuyakalmışım. Mum ışığında masanın üzerindeki mektubu okudu.

taşeronların. bütün bu ilişkilerin. Ömer: "Hayır." dedi. Ben de içeceğim." dedi. canım. Kerim Bey'in. Barakanın içinden de arada bir sarhoş kahkahaları geliyordu. Kalkıp işçi barakalarına doğru yürüdüler.. Kahveye yakla­ şırken de birde Refik'ellöndü: "Benim hakkımda ne düşünüyorsun?" dedi. bitti!" dedi Ömer. onu demiyorum!" dedi. güzel mi?" Kahvenin önünde elli altmış kişilik bir işçi kalabalığı vardı." dedi. hiç yoktan rüşvet alması çok çirkin bir şey!" dedi Refik." Refik: "Gidip bakalım mı?" dedi. ya da ustaların yanında gecelediklerini. bu çingene topluluğunu biliyordu. çalıp söyleyip oynadıklarını. peki. "Nasıl. Sivas'tan Erzurum'a kadar bütün şantiyeleri gezdiklerini. Sonra başıyla müziğin geldiği yönü işaret ederek: "Bak. Kızların ikisi de güzel değildi. yıllardır ilkbahardan sonbahara kadar böyle konaklaya konaklaya dolaştıklarını anlattı. Yaklaştıkça neşelenen müzik bu durgun gecenin içinde Refik'in alışamadığı uzak ve yabancı bir şeydi. "Hadi. "Bütün işlerin. yorgun bir halleri 346 ." İkisi de sustular. Hoş. bu kızın da pek güzel bir şey olduğunu homurdana homurdana ekledi. Darbukacıyla kemancı bir kenara çekilmiş çalıyor. neşeli ve oynak bir müzik durgun geceye yayıldı.Derin derin soluyarak birkaç kere iç çekli: "Allah hepsinin belâsını versin!" "Evet. demin sözünü ettiğim o. Kahvenin önü curcuna. bir şantiyeden ötekine gidip. herkes eğleniyor. her şeyin Allah belâsını versin. bakalım." dedi Ömer. Ömer: "Ben de içeceğim. Bitti. Ankara'dan gelen memurların. "Herkes bu demiryoluna söve söve eğleniyor. Çingeneler gelmiş. "Çok para kazandım.. İşçi barakalarının oradan gelen darbuka sesine bir keman da katıldı. Ömer daha önceden de gördüğü için. ortada iki kız oynuyordu." Refik endişeyle: "Neyse. her şeyin. Galiba hemen bunu sorduğuna pişman oldu ve kalabalığın ortasında kızlardan birini işaret ederek: "İşte bak. sonra kadınların. bitti ya!" dedi. "Evet. Sonra geçen yıl gelişlerinde Kerim Bey'in şantiyesinde kızlardan biri için iki yaşlı taşeronun kavga ettiğini.

Kahvenin içinde de masalara abanarak uyuklayan birkaç kişi vardı. Onları niye seyrediyorum? Onlar işlerini bitirdiler. "Hiç!" "Ben düşünüyorum. Sekiz on tanesi el çırpıyor. kalabalık bir şey bekleyerek seyrediyor. Bir ara darbuka sustu. Ama şimdi bunların sirası değil!" .. kanlı bir zaferden sonra evlerine dönmeyi bekleyen. Çevrelerindeki işçiler de pek neşeli gözükmüyorlardı. Allah'a şükür bitti!" diye düşündü." "E ne düşünüyorsun öyle?" diye Ömer sordu. çevrelerine zorla gülümseyerek bakıyorlardı. "Şimdi zengin oldum. ama savaşın bittiğine bir türlü inanamayan bitkin askerler gibi birşeyler bekleyerek dikilip duruyorlardı.. ama bu kadar dışarıda kalmak da çirkin. pahalıya oturan." diye düşünüyormuş gibi esni­ yordu. ben bütün bunlardan.347 38 . çoğu yorgun. uykulu gözlerle: "Şu da aradan çıksa da gidip uyusak. Kalabalık kıpırdandı." SON AKŞAM Ömer arkasından gelen müziği dinleyerek barakaya doğru yü­ rüyordu." Refik: "İyi. biri bağırıyor. Ben? Onlar orada." dedi Ömer.. "Belki biraz do­ laşırım.. tünele her girişinde içini kaplayan pişmanlık ve utanç duygusuna yakalandığını anlıyordu. Beş altı kişi ağır ağır. ben de birazdan gelirim. Birkaç kişi güldü." dedi. Sonra darbuka ve keman yeniden başladı. arada bir. Bir durgunluk oldu. yorgunlar. Orada uzun süren.vardı. "Oh. yatmadan önce biraz eğleniyorlar. barakalara. Kızlardan biri para toplarken sataşan birini itti. Düşündü: "Şu kalabalığın içine karışabileceğimi hiçbir zaman ileri sürmedim.. ne güzel içeceğim.. Benden söz ederlerken artık 'zengin herif diyecekler... Bir sarhoş kahvenin kapısına yaslanmış sal­ lanarak el çırpıyor. "Dönüp içeceğim. Darbuka çalıyor. uykuya doğru yürüdü. Kahvenin kapısı açılıp kapandı. arada bir bağırıyordu.. Refik bu kalabalık için birşeyler yapması gerektiğini düşünüyor..

ama Ömer'i görünce susmuştu... Enver: "Şerefine ortak. "Patrona benziyor işte!" Ömer'e baktı: "Kızmıyorsunuz ya?" dedi. Sonra aklının başka şeyle meşgul olduğunu anladı: "Ne konuşuyorlar onlar orda?" diye düşündü. Ömer'e baktı. orada Ömer yokmuş gibi. Tam çıkıyordu ki bardak almadığını anladı. Sonra koyduğu yeri hatırladı. Enver bir şey anlatıyordu.Barakada yanan lambanın ışığını gördü. Salih'in omuzunu dürttü: "Canım ne susuyorsun. Sonra ikisi birlikte kahkahalarla gülmeye başladılar. bir süre düşündü. önlerine de büyük bir rakı şişesi koymuşlar. İçeri girince ses kesildi. Seslerini duydu. söyledikleri de Salih'in bilmediği şeylermiş gibi heyecanla anlatıyordu. Biraz söyledi.. Sonra: "Canım patronun gözünün içine bakarak da söylenmiyor ki!" dedi. "Yoksa benimkini alıp içtiler mi?" diye düşündü. "Sen de içsene ortak!" Bir süre. "Nasıl sataşayım?" diye düşünüyormuş gibi Ömer'e baktı. Barakanın kapısını açarken cılız bir inilti duyuldu. On mühendisin işini ikimiz yaptık. bağıra bağıra şarkıya başladı." dedi. Salih'le Enver masanın bir köşesine oturmuşlar. Galiba Salih şarkı söylüyordu." dedi. Biz de iş bizim işimiz diye eşek gibi çalıştık. Ömer mutfağa girdi. Kendini zorlayarak. güldü. Enver meydan okuyan bir tavırla: "Ne var? Ben söylerim. "Merhaba. Sonra: "Hem patron değil ki o. Salih birşeyler mırıldanmaya çalıştı. Ömer: "Afiyet olsun çocuklar. İİ48 - . ama patron gibi. pay verdi: Ortak etti.. şerefine!" dedi. söylesene sen şarkını!" dedi." Salih'e dönmüş. Sonra: "Ama ne akıllısın sen ortak." dedi. Öyle değil mi? Şerefine ortak!" Salih saf bir tavırla: "Tamam öyle. Ömer masanın karanlıkta kalan öteki ucunda iki boş şişe daha gördü." diye mırıldanarak gezindi. ama bulamadı. Mutfağın içinde: "Bardak. yarasın!" dedi. bardak." dedi. Bizim ortağımız. sustu. Önceden bir köşeye koyduğu rakı şişesini aradı. içiyorlardı. "Ortak o. Ömer'e dönüp bakmadı bile. Salih'e döndü: "Başkaları gibi ücretle çalıştırmadı bizi. Babacan bir tavır takınmaya çalışıyordu. Evet. çocuklar!" Enver. ortak etti.

diye düşünmüştür." Ömer birden: "Daha çok mu istiyorsunuz?" dedi. hadi.. "Hah. Enver: "Dur. gene tenezzül etti değil mi?" 349 . İyi mi? Bir şey istemiyoruz. Otur da konuşalım. dışarıdaki masada açık havada tek başına içecekti. nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. "Bak yaltaklandın. o da gitti taa oraya oturdu. Tavladı bizi. "Benim zavallı anneciğim bana demişti ki. ulan. Öteki kapıdan dışan çıkacak. hem de dilenci sanıyor bizi. yakışmaz. ama faturasını da ödüyoruz. o bizi kaz gibi yoluyordu." Ömer dışarı çıkmak için davrandı. hadi. Sandalyeyi çekip masanın öteki ucuna oturdu. Eşek gibi çalıştırdı bizi!" Ömer: "E. Salih baksana şuna?" "Ben şimdiye kadar hiç dilenmedim. bir ağabey gibi davranmaya kalkıştı bize.Ömer elinde boş şişe ve bardakla içeri girdi. Enver'i de çok se­ vindirdiğini anladı. ne olmuş sarhoş olmuşsak? Sen de içmeyecek misin? Otur da bizle iç.. otursun da bizle içsin değil mi Salih. tavladı! Sonra kaz gibi yoldu. "Para dilendiğimizi sanıyor. "Ortak etmek için neden bizi seçti?" Enver hâlâ anlatıyordu: "Neden? Biz iyi mühendis olduğumuz anlaşıldı diye sevinirken. Onunla böyle konuşuyoruz. ha!" diye bağırdı Enver. söylesene?" "İçsin ya!" dedi Salih. "Eee." dedi Salih. Enver. Hadi. kurnaz herif. "Otursana bizle. Bana bulaşırlar. Ömer'i hiç duymamış gibi Salih'e anlatıyordu: "Evet. siz de çalışmasaydınız canım o zaman!" dedi. Sonra gene bir yanlışlık yaptığını anladı. "Ağbi oturup bizle içsenize!" Birden Enver: "Ne yaltaklanıyorsun ulan! Oturmazsa oturm nein "-<^*>rli Ömer babacan bir tavır takınmaya çalışarak: "Oturuyorum çocuklar oturuyorum!" dedi. senden! Hem kaz gibi yoluyor. bir arkadaş. Ama hemen bu söylediklerinin çirkin olduğunu. sataşırlar." dedi Enver." Ömer: "Çok sarhoşsunuz siz!" dedi. otur da iç! Bak işte.. bunu istiyoruz.. Üstelik patron gibi değil. İyi. Öyle değil mi. "Bizim yanımıza oturmadı.

Bıktım ulan bıktım. Kerim Bey ile. Sonra satranç: Düşünce sporu! Hah hah haa. Bir sessizlik oldu. sinemalarda.350 .. şimdi de burada bu züppe onlarla ahbaplığı daha çok sevi­ yor. Enver bağırdı: "Hepsi kefere değil mi sonunda? Bu herif de keferelerle ahbaplıktan hoşlanmıyor mu? Avrupalıları bizden üstün buluyor. ama acaba kız nasıl? İster misin.. "Sonra o kan kılıklı Almanla ahbaplıktan hoşlanır. keyfini çıkararak anlatıyordu: "Milletvekilinin kızı nasıl bir kızdır acaba? Bizimki maşallah yakışıklı." Sesini incelterek taklide başladı: "Monşer. "Ciddiye alamazsın. Bizim gibi pişpirik oynamaz." Enver odada bulunmayan bir başkası hakkında dedikodu yapıyormuş gibi anlatıyordu. o Avrupalı mühendisle içmek ister o. bizim gibi garibanı ne yapsın. "Gözü de yukarıdadır. sıradan sözlerdi bunlar." "Daha içeceğim. Yakışıklılığına söz yok bizimkinin." diye düşünüyordu Ömer. Ulan bunun oynadığı kâğıt bile başkadır.. Sonra birden utanarak bar­ dağına rakı doldurup dikti. uzaktan bakıyor bize? Niye? Çünkü bunun gözü yukarıda. ulan! Suratına tükürsek bir şey söylemeyeceksin!" Ömer de öfkeli görünmeye çalıştı: "Sarhoşsun sen! Seni ciddiye alamam!" Ama bayağı." Kelimelerin teker teker üstünde duruyor. evde onlar daha iyi dediler. Sıradan. "Ciddiye alamazsın ha!" diyordu Enver.. . siz kaç kâğıt rica etmişti­ niz?" Salih dikkatle: "Ama 'monşer'i Fransızlar söyler!" diye mı­ rıldandı. ister alma. aklıbaşında bir yeni zenginin sıradan. o pembe zarflara mektup koyan şey kaknemin teki olsun?" Birden sustu. "Niye gelip yanımıza oturmuyor da oradan. Sonra sahte bir öfkeyle bağırdı: "Sen ne biçim herifsin. "Gözü yukarıda olduğu için şu milletvekilinin kızını tavlamış. ihtiyatlı sözle­ ri. dergilerde onları gördük." Sonra birden bağırdı: "Biz gariban değiliz ama!. ben söyleyeyim. Peki. elemek.Ömer: "Orada yer yoktu!" dedi. düzenli. Milletvekilinin kızını tavlamış. Briç oynar." Ömer dikkatle dinliyordu. Okulda onlar daha iyi dediler.. kibirli. sen ister al ciddiye.

Hem de Tokatlıyan Oteli'nde. "Babası garsonmuş." dedi. gönlüyle. tırnağı. vaktinde yetiştireceğim diye. O bari boş duracağıma biraz para kazanayım diyor. Sen kıçını yırttın.. Yetiştirdin! Çok kazandın! Ama Kerim Bey'e bak. soyuyla. "Benimki de askerdi işte... Sağolsun ortak bize iyi para kazandırdı!" Masadan kalktı. Sen onun tırnağı olabilir misin? Senin baban avukat mıydı. Ömer'e yaklaşıp birden sordu: "Bunun babasının garson olduğunu biliyor muydun?" Ömer: "Şimdi öğrendim!" dedi. Sesinde acıklı bir şey olduğunu utanarak anladı. "Şimdi benden para bekliyor anam!" "İyi işte!" dedi Enver... "Hedefi bulduğunu yüzümden anladı.. "Hedefi buldu. Sonra: "Şu Kerim Bey var ya şu Kerim Bey.Ben söyleyeyim. "Haaa. O her şeyiyle zengin." "Nerden buldu bunu?" diye düşündü Ömer.. benimki garsondu." Salih: "Benimki garsondu. sosyete orospularının kırıttığı bir lokantada uşaklık edermiş anladın mı?" Salih'i bir ağabey gibi sahiplenerek ekledi: "Bu çocuk o sosyete karıları yüzünden lokantaya gidemez. O senin gibi değil. "Sen onun tırnağı olamazsın. Öyle bir asker ki paşalara hayranlığından benim adımı. Babası ağa. Bir 351 . anladın mı. cüzdanıyla. "Parayı kazandık. Onun toprağı bir ayda gezilmez." dedi. Odanın içinde gezinmeye başladı. şimdi de tadını çıkarıyor!" "Avukat mıydı?" diye tiksintiyle yeniden sordu Enver. hızlı hızlı rakısını içiyor. sopuyla. yoksa küçük bir tüccar mı?" Ömer. Toprağı atla bir günde gezilmez. Ruhuyla. Kerim Bey'e. öğren işte!" dedi Enver sert sert. Ama nerden buldu?" "O Kerim Bey sana benzemez.. "Yüzümden anladı!" diye düşündü.. Para kazanmak için yırtınmıyor.. biliyor muydun? Senin gibi tuzu kuru zibidilerin ekmeğin yarısını koparıp yarısını masada bı­ rakarak ziftlendiği. bizi eşek gibi çalıştırdın." Biraz düşündü. bunu da biliyor muydun?" Ömer bir şey söylemek istemiyor. bu hızla içerse dışarı çıkmadan burada hemen kusacağını dü­ şünüyordu. Enver hâlâ: "O sosyete karılarının yüzünden!" diyordu.

"Bu düşünceleri küçümsedim. "Ama sosyete kızları da. bir şu Refik. ne olduğumu o bilir.. "Dostum.. mühendisiz. Haa. arkadaşının da kim olduğunu biliyoruz." "O bu işlerden çakar. "Önemli olan ruh güzelliği. Sen yakışıklısın." "Ee uzattın ama!" dedi Ömer. "Ne o. İstanbul'a gidince birer sosyete kızı tavlayalım." diye düşündü.. o işçilerin yamndaydılar... çünkü bir kere önceki kış Nişantaşı'nda görmüştüm. Az önce birlikte orada. Kendim hatırladı.. iyi bilir bu yolları. Bunu şu Refik'e soralım. bu sosyete karıları nasıl tavlanır söylesene? Ne yapmak lâzım yani? Söylesene. kızma ama.." Birden Ömer'e seslendi: "Ama sen de söylemiyorsun. Salih.. "Ruh güzelliği!" diye bağırdı. "Nişantaşı'nda. fıçı gibisin be kardeşim!" dedi Salih." diye Enver anlatıyordu. Gene bir kahkaha attı. arkadaşına toz kon­ duramıyor.. o kibar sosyete semtinde bunları kolkola gör­ müştüm. Şöyle ilik gibi bir karı tavlayacağım. Salih. Ulan. biz senin de. Refik'e.. asıl kime sormalı bunu biliyor musun? Bunun şu arkadaşına. bir de cüce gibi biri vardı yanlarında. Ben nasılım? Ben zekiyimdir!" "Sen. O Nişantaşlı. Şu Danimarkalı mühendislerin karıları gibi bir karı tavlayacağım. Oysa görüyorum ki o her zaman benden daha ahlaklı. Paramız var. Bir bu.. en yakın arkadaşım o benim!" diye düşündü. Sonra birden ciddileşti: "Aslına bakarsan. be. Okuldan hatırlıyorsun değil mi bunları. daha namuslu. Ne karıydı o değil mi? Ortak. paramız var. daha iyi olmuştur.. neden hoşlanırlar? Her gün sinemaya götürürüm vallahi!" Birden elini Salih'in omuzuna koydu: "Bak Salih. Yanında lokum gibi bir şey vardı!" Ömer: "Refik'in düşünceleriyle alay ettim." "Böyle lokum gibi gencecik bir şeydi.." Bir kahkaha attı. "Benim kim olduğumu... şu çingenelere de razıyım ben!" dedi. sandalyesine oturdu ve bağırdı: "Ben de bir sosyete karısı tavlayacağım ulan! Bir sosyete kızı tavlayacağım. Diplomamız var.süre sustu. bozuldun mu? Şuna bak.352 .. Herkese şöyle . O bu işlerden çakar!" Ömer: "Refik!" diye düşündü. sen bilirsin. Salih. Enver inançlı ve kesin bir sesle: "Önemli değil!" dedi. Ben de İstanbul'a gidince Nişantaşlı bir sosyete kızı tavlayacağım.

Enver de ayağa kalkmıştı. hödüklükten öyleymiş!" "Yetek artık. Bu sosyetikleri bilirsin. Peri gibi bir lokum! Yatağı da boş değildir canım. Oğlum. ağır ağır yürürlerdi.. Sonra birden şöyle düşündü: "Birazdan Refik gelecek. şeytandan farksız. Ileı şeyi küçümserlerdi.. Masasının üzerine koymuş. buraya gelmiş.... Herif nereye baksa ağlıyor. işlerini yürüt.. kavgadan önce birbirlerinin gözlerinin içine bakarlar. Geçenlerde açtım baktım. ö n ü n iyınıyetli bir hali vardı. Arada sevgili karıcığım da yazmış! Gül­ mekten donuma ediyordum! Karının adı da Perihan.. bardaklar kırılır. Gene en iyisi şu Refik'ti. Sonra: "Salih ayırır!" diye mırıldandı. bak.. Birini çağırmış.. o lokum gibi karının yatağını boş koyma! Hayır.. "Tekmeleşiriz..küçümseyerek bakarlardı. "Dövüşmek çok aptalca bir şey olur!" diye düşündü. arkadaşına toz kondurtmuyor! O alık. Herif o lokum gibi karıyı bırakmış. Yürürken gözünün önünde bazı kavga sahneleri canlandı. Bu züppeydi.... Köyü kalkındırmak için yazılar yazıyor.. yeter!" diye Ömer bağırdı.. sus!" diye bağırdı. Duymasın bu çirkinlikleri.. ulan. Ömer: "Sarhoş olduğu için onu belki yere yıkabilirim!" diye düşündü. ona göre değil böyle şeyler!" "Bak. Enver gözünün ucuyla Ömer'e bakıp aceleyle ekledi: "Hödük herif.. Kavgacılar. ağlıyor. memleketin sefaletine bakmak için. pipo içerdi. ağlıyor. demiştir ki: 'Ben gidiyorum. İkimiz de birbirimize vururuz.. madem tüccarsın İstanbul'da paşa paşa otur. Bir de defter tutuyor biliyor musun? Hâtıra defteri. Hatırlıyorum bu ukalâ takımını. olmaz! Buraya gelip ağlayacak!" Ömer: "Sus." 353 . canım. Niye gelmiş? Ağlamak için. Enver'e doğru yürüdü. Göz­ lüklerinin arkasından bir bakışı vardı. Kimin kazandığı anlaşılmaz... Refik de onun yüzünden kavga ettiğimi. açlara.'" Birden Ömer sandalyeden fırladı. vah bu memleket. Gülmekten ölürsün!. Şişeler. ama anladım şimdi: Alıklıktan. ama sen bizim Periyi. Öteki cüce hastalıklı bir şeydi.. Vah sefelat. O karı kılıklı Alman'a gidiyor. Hiç kavga etmediğini aklından geçirdi ve Enver'in de dövüşmek istemediğini anladı. yazmış!. hödük Nişantaşlı sosyetiğe toz kondurtmuyor. Her gün en şık kravat ceketle gelir. Kürtlere.. Biz -birinci sınıftaydık..

"Şimdi ne yapacağım?" Nazlı ile evliliği düşündü. Çok uykusu olduğunu. Oradan arlık ses gelmiyordu.Birden Enver: "Seninle dövüşmem bile ben be!" dedi ve yerine oturdu. Sonra ben milletvekilinin kızını alacağım. ağacın altında. Hacı'nın gösterdiği çiftlik. Dışardaki masaya oturdu. "Refik'i bekleyeyim. "Milletvekilinin kızı! Eh bizim de bir mutfağımız olur!" Barakayı dinledi. ama az önce barakada ondan sözedilirken içinde canlanan sevgi bu sefer canlanmadı. Peki. sayıyı hatırladı. Geceyi dikkatle dinledi. hesaplarında kaç yüz kere kullandığı bu sayıyı unuttuğunu anlayınca çok şaşırdı. Şişenin dibinde kalan son damlaları bardağına boşalttı. Sonra bu unutkanlığından paraya değeı veunediği sonucunu çıkarıp tam gururlanıyordu ki." diye düşündü. Sonra Ankara'ya gideceğiz. başka ne ya­ pılabilir? Nasıl yaşanabilir? Sıradan bir hayata karşı koyulması gerektiğine ilişkin nutuklar atmıştım ben! Mesela şurada bir çiftlik de alabilirim. Ömer şişesini alıp açık havaya çıktı. SONBAHAR Nigân Hanım oturduğu yerden: "Cevdet Bey'in kendi elceğiziyle diktiği çiçekleri de öldürdüler!" dedi. Sonra ağır ağır yaklaşan Refik'i gördü. "İçki yalnızca mideme vurur!" diye mırıldandı. Nigân Hanım'la Perihan ve Nermin arka bahçede. yaprakların ve otların üzerindeki sabah 354 39 . günlerdir doğru dürüst uyuyamadığını hatırlayarak gerine gerine esnedi. ingiltere'den gelişini düşündü. Nazlı'yı düşündü. Başıyla rahmetli kocasının Latincelerini ezberlediği çiçeklerin bir zamanlar dikili olduğu köşeyi işaret ediyordu. Osman evden çıkalı bir saat olmasına rağmen. "Bitti!" diye düşündü. Kaçadır? Ben bütün bu işlerden ne kadar kazandım? Dur bakalım: Birinci yıl toprağın metreküpü kaç kuruştan hesaplanmıştı?" Hiç unuta­ mayacağı. "O gelsin. Biraz konuşalım. Darbuka hâlâ yorgun yorgun çalıyor. hasır koltuklarda oturuyorlardı. keman vızıldıyordu.

Perihan korkuyla gözlerini Nermin'in yüzünden kaçırdı. parmaklarının ucuyla omuzla­ rındaki şalın köşelerini çekiştiriyordu. Tepsinin üzerindeki dolu çay fincanıyla gazetelerden birini alarak eve yürüdü. Bir ay önceki o rastlantıdan sonra. onu uzun boylu. Nigân Hanım yeniden: "Rahmetlinin kendi elceğiziyle diktiği çiçekler. her şeyi. bir kesilip bir güçlenen sesinden altına doldur355 . Nigân Hanım aynı tohumları hiçbir zaman bula­ mayacaklarını.. Nermin'in takındığı meydan okuyan tavrı anlaşılmaz buluyordu. tam taşındıkları günün sabahı oluvermişti. rahmetli Cevdet Bey dışında bütün dünyayı suçlayan bakışlarla gelinlerini süzdü. Bakışı: "Bu öğleden sonra nereye gideceğimi anladın mı?" diyordu.' ya da 'çocuk.' diye sözediliyordu. bulsalar da o hiçbir işe yaramayan bahçıvanın onları öldüreceğini anlatıyor. Mutfak kapısından girerek yukarı çıktı. kız ağlı­ yor!" Artık onbeş aylık Melek'ten 'bebek. 'kız. Adadan dönüleli iki hafta oluyordu. Bir ay önce bir gün. herkesin bildiği o mutsuz ve sıkıntılı suratı takınarak sustu. sıkıntı ve sonbahar havası vardı: Ahçı Nuri iki hafta önce. Perihan kalktı. Sonra elinde tepsiyle mutfak kapısından çıkan hizmetçiye gözü takıldı. çiçekleri sulardı. Bu konuda düşünmek istemediği için Nigân Hanım'a kulak verdi. Emine Hanım başıyla hayır işareti yaptı. "O hiç olmazsa Cevdet Bey'e saygı duyar. yakışıklı bir adamla Sirkeci tren istasyonunda kolkola görmüştü. Sözünün sonunu getirmeden. "Nuri de tam ona ihtiyacımız olduğu zamanda çekip gitti!" dedi. Herkesi." dedi. Merdivenleri çıkarken kızın ağlayışından. Tepsiyi masaya koymadan önce Perihan'a döndü: "Küçük hanım. "Gidip Eminönü'nden bugün alayım!" Dönüp Perihan'a sert ve soğuk bir yüzle baktı.nemi kaybolmamış.' diye değil.. biraz yak­ laşmasını bekledi ve sordu: "Uyandı mı o?" Dört gün önce Avrupa'dan dönen Ayşe'den sözediyordu. İki haftadır Nişantaşı'ndaki evde yoğun bir mutsuzluk. Eylülün son günüydü." "Cevdet Bey onların isimlerini bir kâğıda yazmıştı galiba!" dedi Nermin. zayıf sonbahar güneşi sabah serinliğini bahçeden çıkaramamıştı.

"Buradan ayrılıp eve gitmem daha mı doğru olurdu?" diye düşündü. sonra gene ağlamaya başladı. Aklına doktor olan babası geldi. Yıkarken Refik'i ve kendi durumunu düşündü. Melek birşeyler mırıldanınca da. Bunu çok düşünmüş. Perihan. Evden ayrılmayı hiç düşünmediğini yazdığı mektupla övünüyor. Ona verdiği cevabı düşündü. Kirli bezleri bir köşeye bıraktı. terlemişiz galiba!" dedi ve kızını çok kalın giydirdiğini düşündü. Sonra caydı. "Bu saçma!" diye düşündü. "Belki artık gelir!" diye düşündü. çünkü merdivenleri çıkan ayak seslerini duymuştu. Buna her zamanki gibi gene cevap vermedi. Bacakların arasındaki yumuşak sıcaklığı farkederek: "Ah. Refik'in de aynı duyguyu beslediğini seziyordu. Ağlayan kızını görünce gülümsedi. Kız birden ağlamaya başlayınca. En üstteki gömleği çıkarırken: "Of. kızı kucağına alıp banyoya girdi. Her zaman yaptığı gibi onunla konuşarak elbiseleri ve ince bezleri çıkarmaya başladı. Bezin her yerine bulaşmış pisliği görünce yüzünü buruşturdu. Bir türlü açamadığı bir çengelli iğneyi zorlarken: "Baba gideli yedi ay oluyor!" dedi ve sesinden korktu. üç ay önce kararını da vermiş.duğunu anladı. seni soytarı seni!" diye söylendi ve elindeki küçük şeyi dikkatle üzerine kalın bir örtü serilmiş masanın üzerine koydu. Temiz bez ve gömlek çıkardı. yıkadı. "Saçma değil!" diye mırıldandı. Annesinin. Melek de ona baktı ve derdini unutarak sustu. bütün suçun kendisinde olduğunu yazan mektuplarını hatırladı. İstanbul'u bıraktığını açıklayan sözlerini hatırladı. "Benim durumumda olan başka bir kadın ne yapardı?" diye düşündü. Refik'in onu değil. Çengelli iğne açıldı. ama annesi onu caydırmıştı. Refik'in özür dileyen. Refik'ten bir ay daha gecikeceğini bildiren yeni bir mektup almaktan korkuyordu. Kızın üşümesinden korkarak aceleyle odaya geri döndü. Sonra aklına Refik geldi. Odaya girer girmez küçük yatağın başına gitti. En son yazdığı mektuba göre bir hafta içinde İstanbul'da olacaktı. Hapşırınca kızın soğuk sudan rahatsız olduğunu anladı ve telâşlandı. çünkü kendi durumunu benzersiz 356 . Sonra havaların soğuduğunu düşünerek: "Ama bir de hasta olursan daha mı iyi?" dedi. Perihan elindeki çay ile gazeteyi masamn üzerine bırakıp kızını yataktan bir küçük paket gibi kaldırdı. kızı ona hak vermiş gibi sevindi.

içeri Nermin girdi. Münih konferansına ilişkin haberleri tam bitiriyordu ki. Perihan her zaman yaptığı gibi kendi dışındaki dünyanın içine girmek istiyormuş gibi gazeteyi iştahla okumaya başladı. Yedi aydır her gün aklında at koşturan bu düşünceleı"den kurtulmaya karar vererek masanın üzerindeki çay fincanını aldı. Münih'te Tam Bir Anlaşmaya Varıldı. "Sende yeşil iplik var mı?" diye sordu Nermin. "Bu renkte!" Elinde tuttuğu fıstıkî bir düğmeyi gösteriyordu. Gazete: "Dünya Sulhu Kurtuldu. Çamberlayn ve Musolini.buluyordu. Hitler. "Daladiye. Kızı yatağına yatırınca rahatladı. çünkü gurursuzum!" diye düşündü. Sonra onu yakışıklı adamla gördüğü günü hatırladı. Bütün evde yurt ve dünya haberlerini kendisi kadar yakından kimse izlemiyordu. Sanki onunla bu odada birlikte yalnız olmak suçmuş ve bu suçtan bir an önce kurtulması gerekiyormuş gibi dikiş kutusu olarak kullandığı eski ilkokul çantasını aceleyle açtı. Ama kız elbiselerini giydikten sonra bir daha hapşırınca kendini cezalandırmak istedi: "Hâlâ bu evde otu­ ruyorum. 357 . Kapanan kapının arkasından ba­ karken yanılıp yanılmadığını araştırdı. kapı önceden vurulmadan açıldı. hatta gene meydan okuyan bir şey gibi gelmişti. gazeteyi açtı. soğuk. yüzü güneşten yanmış. "Teşekkür ederim!" dedi Nermin. Birden o eski çantayı her görüşünde yaptığı gibi gülümsedi. telâşla aradı ve istenilen şeyi bularak uzattı. Sonra kendi düğmesi ve düğmeyi dikeceği elbiseyle ilgili duygularına döndüğünü belli eden düşünceli bir suratla odadan çıktı. Bu karşılaşma her geçen gün aklında daha değişik canlanıyordu. Nermin'in ilkokul çantasına gülümseyişi bu sefer Perihan'a sevimli gözükmemiş. Çay soğumuştu." diyor. "İşte!" Öteki elini hızlı bir hareketiyle küçüklüğünü hatırlatan çantayı kapadı. Yakışıklı olduğunu düşündüğü adam uzun favorili. bıyıkları ve elleri bakımlı. küçümseyici." diye yazıyordu. Kendi durumunun benzersiz olmasının nedeni de Refik'in benzersiz olmasıydı: Tanıdığı hiçbir kadının Refik gibi kocası yoktu. Perihan gene o belirsiz korkuya kapılarak ayağa kalktı. Perihan'da korku ve iğrenme uyandıran cinsten bir adamdı.

gülümseyişin aklında boyut değiştirerek kendisiyle alay ettiğini sanıyordu. amma bağırıyorsun!" dedi. Yatağın kenarındaki küçük çıngırağı alıp Melek'in yüzüne yaklaştırıp sallamaya başladı." Gene aynı şeyleri korkuyla aklından geçirdiğini. istasyonda gördüğünün Nermin'in bir ikizi olduğuna inanası gelmişti. Sonra her geçen gün Nermin'in meydan okuyucu sözleri ve hareketleriyle karşılaştıkça o rastlantı aklında daha değişik canlanmaya başladı. Perihan gözlerini kaçıramamıştı. Gerindi. "Ben senin anlayamayacağın kadar özgür bir kadınım. Melek'in yatağına yaklaştı. Bir iki cümle okumuştu ki. ipekli bir gecelik vardı.. Pencereye yanaştı. Osman'ın şirket denen şu para makinesini işleten bir makineden başka bir şey olmadığını. Ama bu rastlantıdan birkaç hafta sonra Nermin'in. Perihan'ın yaptığı alışverişten sözeden annesi Nermin'i görmemişti.Perihan istasyona. Ayşe kapıyı kaparken esnedi. Birbirlerini aynı anda görmüşler. Nermin'i öğleden sonra yeşil elbisesini «giyerek bir yerlere gideceğini düşündüğünü anlayınca başka şeylerle uğraşmak istedi ve gazeteyi açtı. zaten erken kalkmak istiyordum!" dedi. Sen ise böyle şeylerden yalnızca korkar ve uslu uslu kocanı beklersin. "Yaramaz. kapı vuruldu. sonra yavaş yavaş. Ayşe: "Yok canım. Nermin ile bir adam gar lokantasından çıkıyorlardı. seni. Akşam Osman ile üçü birlikte adaya dönerlerken Nermin'in takındığı soğukkanlı tavır Perihan'ı o kadar şaşırtmıştı ki. Perihan'ı korkutan. Birbirlerine sekiz on adım kalmışken birden ikisi de başlarım başka yöne çevirmişlerdi. üstelik bir zamanlar bir de metres tuttuğunu öfkeyle kendisine açıkladığını hatır­ layınca davranışının bazı akılcı temelleri olduğunu düşünmeden de edemedi. uyandırdı mı?" dedi. "Oooh ne güzel gün!" dedi. şaşırtan bir meydan okumayla gülümsemişti. Her geçen gün Nermin'in Sirkeci istasyonundaki o gülümseyişinin daha cesur ve daha korkunç olduğunu düşünüyor. Ayşe gülümseyerek içeri girdi. Gene gülümsedi. Dönüp yeniden küçük kızın yatağına sokuldu. Üzerinde mavi. 358 . Perihan: "Aaa.. Gülümseyiş: "Bak. ben bunu yapmaktan çekinmem!" diyordu. Nermin önce telâşlanmış. Karaköy'de buluştuğu annesini banliyö trenine geçirmek için gelmişti. Perihan'ı yanaklarından öptü.

ka­ şımaya başladı. göğüslerinin üst kısmını gö­ rüyor. Ah. yok. Ayşe: "Remzi o kadar iyi çocuk ki!" dedi. Biz öyle olabilecek miyiz? Biz de onlar 359 .. "Kim?" diye sormadı." Pencereyi açtı.. işte anneme bak. "Hu. Görünce çok sevindim. Dürüst. Bana İsviçre'de de yakınlık gösterdi. peki birazdan geliyorum!" Perihan'a döndü. Ayşe: "Hah. Hep beni düşünüyor. şuna! Halayı tanıdın mı. evet.. Sonra birden çıngırağı yatağın kenarına bıraktı." Pencereye yaklaştı. O kadar iyi çocuk ki. hatırladı: "Aa.. huu.. Gerinerek esnedi. Hayata bakışım değişti belki de! Gülüyor musun? Yok. o da başka bir şey ya. Tam bir centilmen. Perihan: "Uykunu alamadın galiba!" dedi. "Orada her şey o kadar değişik. Saat ikide. Sonra hep birlikte Leylâ Teyzeler'e gidip oturduk... Ben kalktım! Peki. diye düşündüm. Zaten ben eskiden niye öyleydim.. Artık bizde de iyi yerler açılıyor. sonra birden döndü: "O kadar da iyi çocuk ki!" Perihan. buradan o kadar başka ve güzel ki. Kibar. "Hep benim iyiliğimi istiyor. İsviçre'den bambaşka bir insan olarak döndüğünü dü­ şünüyordu. Hem dört ay önce böyle gezip tozmamı isteyen de kendisiydi." Gözleri parladı. Anlayışlı bir tavır takınarak gülümsedi. Fuat Bey ile Leylâ Hanım'ın oğlu Remzi ve arkadaşlarıyla birlikte olduğunu biliyordu: "Nereye gittiniz?" "Beyoğlu'nda. ha! Şuna bak.. Ama öyle eğlendik ki.. aşağıya seslendi. oraya gidince insanın her şeye bakışı değişiyor.Perihan onun beyaz gerdanını. "Geç yattım. halayı tanıdın mı küçük Melek?" dedi.. Onun öyle biri olduğunu burada niye anlamadım diye kendime kızdım." Perihan onun... Biz ne zaman öyle olacağız. Eli açık. Suratını asmış beni bekliyor.. "Geç kalmışsam ne olacak ki. Dönüşte de Emirgân'a uğrayıp çay içtik! Acaba annem kaçta geldiğimi biliyor mu?" Perihan sırdaşlıklarının alışkanlığıyla: "Az önce uyanıp uyanmadığını sorduydu!" dedi. Tünel'de yeni bir lokanta açılmış!" dedi Ayşe. az önce sözettiği şeyin ne olduğunu araştırıyornıuş gibi düşündü. "Çok güzel bir yer. Saçlarını karıştırmaya.

onca yıl yemeğimizi pişiren adamın oğluna. okumamış diye depolarda hamallık ettirmemiz de yakışıksız olurdu. Bana.. neşesiz olduğum için herhalde. "Ben ağbimi kandırırım." dedi.. Birden kapı açıldı. insanın her şeye bakışı değişiyor. Ben zaten artık bu eve bu kadar kapanmaya"niyetli değilim.. Perihan zarfı uzaktan görür görmez Refik'ten olduğunu ve onun bir ay daha gecikeceğini yazdığını anladı. İyi akıl etmiş. Ya da onlarla. Orada hayatımın bir hayat olduğunu anladım. Belki bir sene sonra bir gün bir bakarsın ben. "Vurmadı ya.. 'çekirdek' derdi.. değil mi? Perihan. Nuri'yi bir kere daha görmek islerdim. Ayşe: "Geç oldu!" dedi. Ahçı Nuri'nin oğlu Yılmaz'dı. Nuri'nin ölümüne çok üzüldüm. Yılmaz zarfı Ayşe'ye uzatırken: "Büyük hanım sizi aşağıya bekliyor. Üniversiteye kayıt yaptıracağım. Ayşe: "Peki.. Perihan dalgın dalgın: "Bilmem ki. Yılmaz.360 .gibi olacağız inşallah bir gün. Cenazesinde bulunmak isterdim. kuru. Bu da yavaş yavaş öğrenir artık. oğlunu işe alması iyi olmuş. Çekirdek gibi küçük. biliyorsun. Perihan şaşkınlıkla: "Vurmadı mıydı?" dedi. Oraya giden biri mutlaka bir başkası olur.. "Hep burada. Ağbimle gidin. geceliğini çekiştirdi: "Neyse. gene gerdandan başka yere bakmaya gayret ederek ve kızararak: "Kahvaltınızı bahçeye mi getireyim?" dedi. Beni çok severdi... geliyorum!" Kapı kapandıktan sonra Perihan'a döndü ve eliyle arkasını işaret ederek: "Kapıyı önceden bir vurması lâzım canım!" dedi.. Ayşe'nin çıplak gerdanına bakmamak için gayret ediyordu. Belki birlikte gideriz! Ama orada. Ah." Gülümseyerek kızardı." . Camın. Hemen öyle kalpten gidivermiş ha? Neyse. getir birşeyler işte! Anneme de söyle." dedi.. ama çok fazla da düşünmüyorum. sen de mutlaka bir gün gitmelisin. Her neyse. Elinde bir zarf vardı." Birden yanlış bir şey yapmış gibi sustu. ağbimin. Sonra birden eliyle gerdanını kapattı. Ama çok komik bir burnu var değil mi? Hemen de kızarıyor! Babasına ne kadar benziyor.. peki geliyorum!" dedi. bu odada mı oturacaksınız canım!" dedi Ayşe.

Zarfın bir köşesine soktu." diyen Nermin'in gülümseyişini. "Hemen döneceğini yazsın! Hemen dönünce ne olacak? Ağbisiyle birlikte yazıhaneye gidecek!" Osman'ı.Perihan dalgın dalgın dinliyordu. ama hemen yırtmadı. Refik'in köyü kalkındırma tasarısıyla karısının hayatı arasında ne gibi bir ilişki kurabileceğini düşünerek mektubu yeniden okumaya başladı. ama yarım saattir burada bekliyoruz!" diye söylendi. Küçük çıngırağı salladı. Perihan'ın gözünün nerede olduğunu farketti: "Haa sana mektup var. Yüksek tavanlı bakanlık koridorunda aşağı yukarı yürümeye başladı. "Gene aynı şey! Gene gecikeceğini yazıyordur!" diye düşündü. Perihan kapanan kapıya ve elindeki zarfa boş boş baktı. "Ne istiyorum?" diye düşündü. bu arada içinde ne yazılı olmasını istediğini düşünürdü. "Annemi de bekletiyorum!" Kapıya yürüdü. ben de gevezeliğe daldım!" Zarfı Perihan'a verdi. Gene. Komodinin çekmecesinden bir tırnak törpüsü çıkardı. ama şu "köy kalkınması" dediği şeylerden daha çok sözediyordu. Hiçbir şey düşünmek is­ temeyerek zarfı açtı. onun için "para makinesi işleten makine. değil mi?" dedi. mektubu okudu. neşeyle çıktı. Sonra aklına gelen şeyden korktu: "Refik'in nasıl olmasını is­ tiyorum?" diye düşündü. Gözü Ayşe'nin elindeki zarftaydı. "Ağbimden! Hay Allah. Ayşe'yi düşündü. Perihan bunların ne olabileceğini. "Hava karardı! İçerde hâlâ ne konuşuyorlar?" Sanki o karşılık verebilirmiş gibi Refik'e bakarak sormuştu bunu. i ANKARA Muhtar Bey birden öfkeyle ayağa kalktı. Ayşe. Düşünceleri ve istekleri ona bir an saçma ve çözümsüz gelince korktu. Zarfın üzerine baktı. Tam çıkarken yataktaki kızı gördü. "Söz vermişti. Refik'in her mektubunu böyle ağır ağır bekleterek açar. Gene aynı şeydi: Gene gecikeceğini yazıyordu. Utanarak gözlerini Refik'in gözlerinden kaçırdı: "Başka zaman gelirdik canım!" Birden 361 .

İçerden adamlar çıkmaya başladı. Sonra biraz zorlama bir öfkeyle: "O Alman heyeti ticaretindense. Bir yanlışlık ol­ masın?" diye söylendi. Ankara'ya geldiği ilk günlerde tasarılarını kesin bir sonuca bağlamak için çalışmış. ama caydı. "Eğer senin gibi birine de yardım edemezsek. Kâtibin cevabını dinlerken yüzünü buruşturdu. Milletvekilinin yakını olduğu bakanlar çok meşguldü. Manisa milletvekili Muhtar Laçin. Ziraat bakanının kapısında bekliyorlardı. ama kâtip onlara yarım saat önce bakanın meşgul olduğunu söylemişti." diye düzeltti.döndü. dimdik yürü­ yüşlerinden içerden çıkanların bazılarının Alman olduğunu . hatta İsmet Paşa ile görüştüreceğini açıklamış. sonra da yazarın yıllık iznini aldığını şaşırarak öğrenmişti. Koridorda. Ankara bu!" dedi. akşam saat beş için ondan randevu aldığını. Bir saat önce kaldığı otele telefon ederek Refik'e. gene. Refik derilerinin renginden. gururlu. kararlı bir hareketle bakanın kâtibinin kapısını açarak: "Oğlum ben Manisa milletvekili Muhtarım. Sonra kapı açıldı. Kızılay'da buluş­ muşlar.. Yirmi gündür Ankara'daydı. ama beklenen fırsat bir türlü çıkamamıştı. Refik'in tasarılarını dinledikten sonra onu bir bakanla. aşağı yukarı bir yürüdü. Refik." Düşünceli bir tavırla sustu. ama daha tasarıları konusunda hiçbir yetkiliyle görüşememişti." dedi. niyetlerini öğrenen milletvekili.. Kapıyı vuracakmış gibi hareket yaptı.. Sonra: "Eğer senin gibi birinden yararlanamazsak. Kemah'tan mektuplaştığı teşkilâtçı yazar Süleyman Ayçelik'i de daha görememişti. ge­ lecekteki damadının bu yakın arkadaşına yardım etmeye karar vermişti. herkes birşeylcı beklemeye başlamıştı. Bir gürültü oldu. gene öfkeyle ayağa kalktı ve kızı Nazlı'nın ufak tefek gövdesine hiç benzemeyen iri ve yaşlı gövdesini bakanlık ko­ ridorunda gezdirmeye başladı. Sonra gelip Refik'in yanına oturdu: "İşte görüyorsun. Atatürk'ün ağır hastalığı yüzünden her şey karışmış. ben de Türk heyeti milisindenim. kulpu usulca çekti. çoğu Ankara'da yoktu. Ankara'ya Ömer'le gelen Refik'in tasarılarını. "Ankara bu! Ama sen hiç canını sıkma!" dedi milletvekili. Meclis'tc ziraat bakanıyla karşılaştığını. acele Kızılay'a gelmesini söylemişti.. bakanlığa koşmuşlardı. Milletvekili.

"Tasarılarımın özünü oluşturan. Belki bir ticari anlaşma imzalanabilir. sigara yakıyordu.. geniş. "Başbakan bazı teknik ayrıntılar için heyetten birileriyle bizim de bir görüşme yapmamızı rica ettiler.. Muhtar Bey'e dönerek ne kadar güç koşullar altında görev yaptığını gösteren bir surat takındı: "Şu deminki çocuk! Al­ manca'dan bir cümle çevirmek için yarım saat düşünüyor. okumuş insanlara ihtiyacı var!" dedi.. aşırı saygı gösterilecek biri olarak görmü­ yordu. çırpınan evlâtlara ne kadar ihtiyacı var. biliyor musunuz?" dedi bakan. Mahcup oldum!" Yeniden Refik'e dönerek: "Memleketin bilgili. ama.anladı.. Az sonra acele acele geri dönüp odasına girdi. birşeyler yapmak isteyen. demek inşaat 363 .. pencerenin kenarındaydı. dışan bakıyor." Büyük. "Tasarılarımın özünü ve çekirdeğini oluşturan şu düşünceyi ona söyleyeceğim. ama eşya ile tıkış tıkış doldurulmuş bir odaya girdiler. "Muhtar Bey sizden sözetti. Sonra gene. Bu arada bakan Muhtar Bey'e gözünün ucuyla bir de selâm verdi. Mühendismişsiniz!" Refik: "Evet!" diye mırıldandı. Bakan onların içeri girdiğini farkedince döndü... o çoktan Refik'in koluna girmiş. Şirndi bütün Ankara bu Almanlar'ın peşinde!" dedi. Kâtip Muhtar Bey'i çağırmaya geldi." diye düşündü. "Memleketin sizin gibi. Ooo evet.. Muhtar Bey'den beklettiği için özür diledi.." dedi. Bizim. "Peki bakana ne söyleyeceğim? Ona her şeyi nasıl özetleyebilirim!" diye mırıldanıyordu. bir dosyayı karış­ tırarak ve besbelli başka şeyler düşünerek: "Aa. Celâl Bayar'a yakınlığı olduğu için bakanlık almış olmalıydı. Bakan masasında değildi. Sizi beklettim.. Sonra eliyle pencereden aşağısını işaret ederek: "Bu Almanlar. Refik. sözünü ettiğiniz delikanlı bu mu?" Refik'in elini sıktı. ne olur ne olmaz ayrıntılar üzerinde çalışmamız istendi. Hep birlikte koridorun sonuna kadar yürü­ düler. Refik gazetelerden az çok tanıdığı bakanı korkulacak. Bu sırada masasının başına geçen bakan. Zaten o da bir koltuktan öteki bakanlık koltuğuna oturan. bakanın odasına doğru onu öfkeyle çekiyordu. partide önemli bir yeri olan dar kadronun içinde değildi. Arkalarından bakan olduğunu sandığı birisi ve bir çe­ virmen geliyordu. Muhtar Bey gururla: "Delikanlı inşaat mühendisidir.

Refik: "Bazı tasarılarım var efendim.. çekmecelerini karıştırmaya başladı. "Köylerimizin kalkınması ve ziraat üzerine bütün yeni düşûncelere değer veririz!" Sonra yeniden önündeki dosyaya döndü. "Ne içindi?" diye söylendi." dedi.." dedi. Muhtar Bey: "Yanılmıyorsam. bu konuda daha başka görüşlerle. Biz bakanlık olarak belirli sayıda satın alırız. Saatine baktı. "Bunları yayımlamak mı isti­ yorsunuz?" "Bunların okunmasını ve tartışılmasını. Ben yayın komisyonunun üyeleriyle görüşürüm.. Refik: "Okunmasını ve tartışılmasını!" diyerek araya girdi... Kâtibine seslendi.. "Ama siz niye oturmuyorsunuz?" diye onlara sorarak kendisi ayağa kalktı.. aklım başımda değil!" Bakan. bu kitabı ilk okuyacak olan benim!" dedi. Bari ona benim için önemli olan yazdıklarımın yayımlanması olmadığını söyleyeyim.. kâtibiyle birkaç cümle konuştuktan sonra: "O halde siz kitabınızın kısa bir özetini bakanlığımıza verirsiniz. Refik'in yüzünü görünce: "Bir başka yol daha var. Refik'in yüzündeki şaşkın ifadeyi gören bakan: "Evet.." dedi. "Köy kalkınması için bazı ilkeler getiriyorum.mühendisi. İnşaat mühendisi ve ziraat bakanlığımıza müracaat ediyor. şey için?" Birden şaşkınlıkla başını kaldırdı." Bu çözüm yolunu da önermek gibi bir cömertlik ettiği için başını 364 .. "Ona benim için önemli olanın tartışma ve birleştirilmiş köy birimlerine şehirlerin bütün modern." "Tabii. Refik: "Ona başka ne söyleyebilirim?" diye düşünüyordu. kalınsa bize bir özetini de verebilirsiniz!" dedi. "Çok ilginç. Refik'in cevabını dinlemeden de: "Aa. Utançla terledi. Bakan: "Tabii. çünkü." "Bakanlığımızın belirli yayınlar için bir ödeneği var!" dedi bakan.. Kâtibiyle konuşuyor? Ah. "Siz kısaltmadan kendiniz yayımlarsınız.. "Sizin kitabınız kalın mı? Yanınızdaysa bir görebilir iniyim?" Refik: "Daha daktilo edemedim!" dedi. tabii!" diye hoşgörülü bir tavırla başını salladı. çünkü." dedi. tabii!" diyordu bakan. delikanlı tartışılmasını istiyor!" dedi... tabii.

yer­ leştirdikten sonra: "Özür dilerim! Sizleri beklettim. "Bugün Alman İktisat 365 . Gazi'nin bu en ağır hasta olduğu günlerde İstanbul'a bir kere olsun gitmiyor?" Kapıya doğru ağır ağır yürüyordu. Muhtar Bey: "Ben de sizin kadar bilgi sahibiyim!" dedi. Funk şerefine Alman sefaretinde yemek var!" Çantasını kapadı. nasıl bir insan olduğunu pazusunun kuvvetinden anlayacakmış gibi.hafifçe kaldırarak Muhlar Bey'e gülümsedi. bir tartışma ortamının açılmasını isterdim!" dedi. Refik: "Hayır. "Dr. Suratı kızarmıştı. bir zamanlar babasının İsmet Paşanın yakını olduğunu. eline aldı. Yanlış bir şey söylediğini anladı. Refik'in kolunu sıkıyordu: "Nasıl bir tartışma?" Refik: "Mesela Teşkilât dergisinde olduğu gibi!" dedi ve ba­ kanın neşesinin kaçtığını gördü. Sonra dolaptan çı­ kardığı bir büyük çantaya masadaki dosyaları. benim istediğim bu değildi!" diye düşündü. "Hem o niye. Birden Muhtar Bey'e döndü. Bakan. "Ama bu adam da bana yardım edebilir!" Bakan kâtibin koşarak getirdiği bir dosyayı da çantasına . Refik'in kolunu birden bıraktı: "Ah Teşkilât dergisi. gülümseyerek söylemişti. Refik. ama çabuk gitmem de gerekiyor!" dedi. çekmecelerinden çıkardığı bazı kâğıtları aceleyle tıkıştırmaya başladı. Nazlı'nın. Teşkilât hareketi." Muhtar Bey'e döndü: "Geçti değil mi?" Sonra bir şey hatırlamış gibi bir tavır takınarak: "İsmet Paşa nasıl?" diye Muhtar Bey'e sordu. ama bunun ne ol­ duğunu çıkaramadı. ama bunu öfkeyle değil. Bakan: "İsmet Paşa'ya hepimiz bağlıyız. Elindeki çantayı işaret ederek: "İş başımızdan aşkın efendim!" dedi. birkaç adım atıp Refik'e yaklaştı. Bakan delikanlının aklından neler geçtiğini. Ama şimdi başbakan Celâl Bey" dedi. Ama onun modası geçti. sigarasını küllüğe bastırdı. "Ona mutlaka yardım edeceğiz!" Refik artık bir şey söylemesi gerektiğini anlayarak: "Teşekkür ederim. Muhtar Bey'e baktı: O da şa­ şırmıştı. Sonra Refik'i kolunun üst kıs­ mından tutarak Muhtar Bey'e döndü: "Delikanlıyı bana getirdiğiniz için çok sevindim!" dedi. soyadlarını İsmet Paşa'nın vermiş olduğunu söylediğini hatırladı. ama ben böyle bir şeyden çok.

kuru ve ölüydü. ama aynı zamanda ki­ barlığı küçümseyen bir gülümseyişle arabasına bindi." . dairelerinden çıkan memurların.İM. Funk'un karısını çiftlikte gezdiren araba devrilmiş. çi­ çekçilerin önünde. Yenişehir'de. "Bizimle ticaretleri bizim öteki ülkelerle tica­ retimizi engellemezmiş. "Ona yardım edeceğim.. Muhtar Bey: "Bakan olacak adam. Siz ne yana gidiyorsunuz?" Bunu eliyle makam arabasını göstererek sormuştu. "Bekliyoruz. ben delikanlı için yayım komisyonu üyeleriyle konuşurum!" dedi bakan. "Nerede devletin itibarı? Sonra İsmet Paşa'ya laf dokundurmaya cesaret edebiliyor. Bütün bunlardan ne çıkacak? Öyle değil mi?" Birden kapının eşiğinde durdu. "O halde." Muhtar Bey'e baktı: "Milletvekillerinin dilekleri bizim için bir emirdir. "Soyları. şarlatan. kadının kolu incinmişti.Bakanı Funk. Refik. Herkes bizi yanına almak istiyor. Muhtar Bey gene sert bir sesle: "Yürüyeceğiz!" dedi. Muhtar Bey arabanın karanlığa karışışını seyretti." Şüpheyle Refik'i süzdü: "Elimden geleni yapacağım. Ne yazık ki Gazi de hasta. cadde üzerinde. "Oğlum ver bakayım onu!" dedi. Sonra gene Refik'in kolunu tutarak Muhtar Bey'e döndü: "Delikanlıyı bana getirdiğiniz için teşekkür ederim!" dedi. "Dünkü kazaya ne dersiniz?" Dün Alman İktisat Bakanı Dr. namussuz!" diye bağırdı sonra. Araba gürültüyle hareket etti. Öyle değil mi?" Arada bir sözünü onaylatmaktan hoşlanıyordu. bir küçük Alman memu­ runun arkasından taa nereye kadar yürüyor!" diyordu. Sonra kibar. Herkes vitrinlerin başında. üçü birlikle koridorda yürüyorlardı. eve dönmeden ayaküstü bir şey içenlerin kalabalığı vardı... Hava soğuk. otobüs duraklarında bekliyordu. küçük meyhanelerde. Aranarak çevresine baktı.. Merdivenleri inerken bakan: "Ya geçen günkü ziyafetle söy­ ledikleri!" dedi." demişti bakan. Odadan çıkmış. yarın bir de bakarsınız ingiliz İktisat Bakanı sir bilmem kim. Birlikte Kızılay'a doğru yürümeye başladılar. Bekliyoruz. Yani engeller diyor. Münih konferansına bakmayın: Dünya harbe gi­ diyor. . Bir odacının uzattığı paltoyu giydi. akşam alışverişini yapanların. "Ben de bekliyorum işte!" diye düşündü.

değişecek!" Refik: "Peki ben ne olacağım?" diye düşündü. Muhtar Bey söyleniyordu: "Görüyorsun. Uzun bir süre hiçbir şey düşünmeden otel odasının'kirli lambasına bakarak yattı. "Ben neyim?" diye söylendi. Ama bu adam da çok bayağı imiş."Perihan da beni odasında bekliyor!" diye düşündü Refik. eskisi gibi olup olamadığını söylemişti. her neyse. Cumhuriyet kimlerin elinde görüyorsun. Beşiktaş'ta. Böyle zamanlarda beklemesini bilen kazanır. "Şimdi nasılım?" diye mırıl­ dandı. Dikkatli de olmak lâzım. . Ama hâlâ aynı kadro iş­ başında. Çünkü bunlarda şu idealizm denen şeyin zerresi yoktur. Her şey değişiyor. ışıkları ölü. değişecek. ondan para istedi­ ğimizi. Kendisiyle alay edecekti. Perihan. Yakında her şey değişecek!" İç çekti. Ulus'a. İstanbul'u. Sonra Yakup Kadri'nin Ankara romanını açtı. Nişantaşı'ndaki evi. düşünmek istemediğini farkediyordu. Yazdıklarının bu yönleri de var değil mi? Surat asma! Beklemesini bilmek lâzım. bakanın sözleri. "Ağbim yazıhanede. Bakanla konuşmasını. Caddedeki insanları. kitap satmak istediğimizi sandı. bazı anılar. Yatağa uzandı." Kızılay'ın köşesine gelmişlerdi. demiryolundaki yedi ayı. Seni maliye bakanıyla.. Muhittin'e. heyecansız ve bıkkın buluyordu. Küçük masanın üzerine koyduğu Goethe'nin resmine baktı. Otel odasında başucunda duran Ankara romanını hatırlayarak güldü. "Aaa.367 . buradaki yirmi günlük bekleyişi. oteline döndü. adliye bakanıyla da görüştürürüm. "Her şey yoluna girer. surat asma bakalım!" dedi Muhtar Bey. Refik. İsmet Paşa bu adama değil bakanlık. ama aklından düşünceler değil. Şu var ki. taşısin diye çantasını bile vermez!. Teşkilât dergisinden niye sözettin? Her neyse. çok talihsiz günlerde geldin buraya. Bir yıl önce. Perihan'ı düşündü. inşallah. sonra kendini zorlayarak yazarın heyecanına inandı. Gene her zamanki gibi önce okuduğunu gülünç ve zavallı buldu. "Yakında her şey. bir gün. Milletvekili elini Refik'in omuzuna koyarak: "Yarın akşam Ömer Bey ile yemeğe bekliyoruz!" dedi. annem oturma odasında!" Utanç duyduğunu. korktu: "Hiçbir şey düşünmek istemiyorum!" diye mırıldandı. Odasına çıktı. eski hayatı geçiyordu.

yalnız Cumhuriyet Bayramları'nda değil. Heyecanlandı. Nazlı uyandı. Merdivenleri indi. zeki ve sevimli buldu. Bütün bunları düşünmekten hoşlandı. Bu Milli Savunma Bakanlığı'rıda çalışan albay Muzaffer Bey'di. bütün öteki milli bayramlarda gün ışıdıktan 368 41 . Pencereden dışarı baktı. kuru gökyüzü Ankara'nın üzerine asılmış bayram kokuyordu. Beyaz çizgili kırmızı elbisesini büfenin aynasında seyretti ve kendini beğendi. Yürümeye başladı. evi sıcak ve hoş bulacaklar ve Nazlı'nın herkesten önce uyandığını düşüneceklerdi. Annesinin sağlığında. Şimdi de bayrama aldırış etmiyormuş gibi bir hali vardı. "Cum­ huriyet Bayramı!" diye düşündü. Acele acele yıkanıp giyindi. O sırada o Kızılay'da yürüyor olacaktı. pija­ masının üzerine palto geçirmiş bir adam.BİR CUMHURİYET KIZI Horoz öttü. Odayı soğuk buldu. Vakit erkendi. çünkü dün akşam yatmadan önce bayram arifesinin alışkanlığıyla bunu kendiliğinden düşünmüştü. Horoz bir daha öttü. Sonra sobaları yaktı. Horoz bir daha öterken yataktan kalktı. hastane bahçesinde gezinen bir veremliye benziyordu. Bayram sabahı yapılan bu yürüyüş unutulmaya başlanan eski bir aile geleneğiydi. daha kimse uyanmamış olmalıydı. Sonra kediyi okşadı. Eskiden. Nazlı bu kasvet verici gö­ rüntüyle oyalanmak istemedi. Yiyecek birşeyler verecekti. ama hemen sokağa çıkmak istiyordu. sigara içiyordu. kapıyı kimseye duyurmadan hafifçe çekti. on yıl önce. ama artık gelmiyordu. Cumhuriyet Bayramları'nda karısıyla birlikte bayram ziyaretlerine gelirdi. Horozun öttüğü bahçede. babası milletvekili seçilip Ankara'ya geldiği yıllarda. Kızılay'a kadar yürüyüp dönmeye karar verdi. Puslu. "Cumhuriyet Bayramı!" diye düşündü. Son yıllarda. Az sonra uyanacaklar. Uzun sakalları ve soluk pijamasıyla Cumhuriyetin onbeşinci yılını karşılayan bir askerden çok. Yan evin arka bahçesinde tavuklar vardı. Kendini sağlıklı. terlikleriyle dolaşıyor. Gene. Hangi elbiseyi giyeceğini dü­ şünmedi. Saatine baktı:: Yedi. Günün ilk ışıkları kümesin üzerine vuruyordu.

bir yere yetişecekmiş gibi hızlı-hızlı yü­ rüyordu. O zamanlar babası her şeyin merkezindeydi. bayraksız ev görmediği için eski alışkanlığıyla seviniyordu. yanından geçtiği okulun pencerelerini seyretti. yemek yerlerdi. Dün akşam baba. iyileşmeyeceği söyleniyordu. Şimdi de bahçeli. sonra akşam herkesle birlikle belki Yenişehir'de yürüyecekler. birörnek evlerin arasından yürürken bayraklara bakıyor.az sonra hep birlikte Yenişehir'e yürür dönerlerdi. Bunları düşünmeye. Vali Muhtar Bey Cumhuriyet Bayramı nutkunu söylerken. bundan kolay kurtulamayacağını bi­ liyordu: "Ne olacağız biz Ömer ile?" diye düşündü ve aklından geçenden korkarak. Babası bayraksız evleri kınayarak ve dertlenerek gösterir. Anne ölmüştü. O zamanlar vilayeti ziyaret etmesi beklenen Atatürk şimdi hastaydı. Manisa'da geçen çocukluğunun bayramlarını düşündü. Krepon kâğıtları. Yürüyordu.369 . Ulus'a çıkıp fişeklere baka­ caklardı. stadyumda onun için boş yere hazırlık yapıldığını söylemiş. biraz hüzünlü buluyormuş gibi gülümser. endişeyle. ama herkesin uyanmasına daha çok vardı. her şeyi biraz gülünç. geçmiş tatlı bayramları hatırlamaya çalışıyordu. ciğerlerindeki hastalığı dikkatle büyütür. Atatürk resimli bayraklar. neşeyle. Sonra mutlaka Refet Amca gelir. dönmüştü. sonra baba Meclis'e kutlama törenine gidecek. bayraksız evlerin sahiplerine öf­ kelenmeye. Çok acelesi varmış. coşkulu sözler söylerdi. Annesi de. yapılmaması gereken arasındaki keskin çizgiyi yumuşak kelimelerle kızına hatırlatırdı. Sabah Ömer ile arkadaşı Refik gelecekti. bayramın coşkudan çok korku ve bekleyişle geçeceğini belirtmişti. . rahmetli annesi daha çok şaka yapardı. Nazlı insanların böyle kötü olmalarına üzülürdü. Nazlı okumak için istanbul'a gitmiş. fenerler pencerelere iliştirilmişti. anacaddeye çıkmış. Nazlı anneyle babanın kendisini sevdiklerini ve hep birlikte böyle yürümenin çok güzel olduğunu düşünürdü. Atatürk'ün de anne gibi olduğu. sonra yapılması gerekenle. şehrin diğer ileri gelenleri birbirlerini kullar. sonra hep birlikte stadyuma gidecekler. Atatürk resimleri. Babası öğretici. sonra valinin kırmızı elbiseli kızının örgülü saçlarındaki beyaz kurdelaları okşarlardı. ama başka şey vardı aklında. gün önünde upuzun ve dokunulmamış onu bekliyordu. Coşkuyla.

Bir çöpçü bulvarın küçük ağaçlarından dökülen yaprakları süpürüyordu. ama çirkin de değildi. Utangaç değildi.saat yediyi yirmi geçe. Can sıkıcı düşüncelerden kurtulmak için birden karşı kaldırıma geçti. Babası. Aylarca uğraşmış. sonra Nazlı'ya bakar. Akılsız ya da niteliksiz biri olduğunu hiç düşünmemişti. Belki de ondan başka herkes bu başarısız sonucun alınacağını biliyordu. şimdiye kadar yapılanları bir adım ileri tasarılar yazmış. Şehrin her yerine birkaç gün önce yapıştırılmıştı bunlar. Refet Amca siyaseti bırakmış. ticaretle uğraşıyordu. Keçiören'de bir bağevi vardı.' bir genç kızın bütün özelliklerini taşıdığına da inanı­ yordu. sonra da bir anlayışsızlık duvarıyla karşılaşmıştı." diye yazıyordu. ama bakışı Nazlı'yı delip geçerek onun arkasındaki bir noktaya takılırdı. kültürlü bir mühendis gerçekçilikten bu kadar uzaklaşabihyordu? Kendi kendine: "Gerçekçilik nedir?" diye sordu. yürüyordu. Caddede hareket başlamıştı. Refet Bey'in gerçekçi olduğunu söylemişti. Gözünün ucuyla baktı: Halkla Beraber Halk İçin: Bunun üzerinde. "Evleneceğim. inkılâplar için savaşan bir öncünün kızıydı. Yeni yapılan bir apartmanın tahta perdesine afişler yapıştırılmıştı. Nazlı: "Yirmiiki ya­ şındayım!" diye düşündü. ama hep aynı sonuç alınmıştı. Aklına Refik geldi. yere serilmiş gazetelere bakıyordu. Babası başını bükmüş. Muhtar Bey onu bakanlara çıkarmış. ama aklına çoğu zaman bir şey gelmiyordu. Cumhuriyet Devrinde Yeni Terbiye: Kasketli köylü kalabalığının üzerine okuma yazma bilenlerdeki artış yıllar ve sayılarla gös­ terilmişti. Eli bayraklı bir çocuk babasının elinden tutmuştu. belki çok güzel değildi. Venedik manzarasının karşısındaki koltuğa oturur. Yenilikler. onun gibi akıllı. Onun için üzülüyordu. sırf onunla tanıştırmak için bazı milletvekillerini yemeğe çağırmış. Ga­ zeteler "Onbeşinci Yıl. Onu oyalayacak birşeyler söylemesi gerekirdi. Nazlı en çok Refik'in bunu farketmemesine şaşıyordu: Nasıl oluyordu da. Ömer eve gelir. kucağında çocuğunu taşıyan başörtülü bir teyze vardı. Bir Türkkuşu öğrencisi giydiği mavi elbiselerden utanıyormuş gibi bir yeni apartmanın kapısına sığınmış. Muhtar Bey .370 . her şey hakkında kendine göre bir düşüncesi vardı. Ne zaman?" Ömer'in sık sık surat astığını aklından geçirdi. bir şey bekliyordu. Ömer'e yazdığı mektupların 'çağdaş.

Gene karşı kaldırıma geçti ve eve dönmeye karar verdi. onun gerçekçi olup ol­ madığını araştırdı. Valinin kırmızı elbiseli küçük kızı gibi saf ve günahsız olınak istedi. Sonra sordu: "Peki ben gerçekçi miyim?" Birkaç adım attı. iki bekçi simit yiyerek yürüyordu. şarap içiyor. Sonra mutfak kokusunu da küçüm­ sediğini söylemişti. Demiryolunda çok para kazanmıştı. "Bir Cumhuriyet kızı nasıl olmalı?" Erkeklerin aklındaki "genç ve modern kız" görüntüsünü düşündü. "Kanaatinizce asri bir genç kız nasıl olmalı?" Cevap: "Kız-erkek münasebetlerinde çekingen olmamalı. "Ömer akıllıdır. ama duvarlardaki afişlerin gülünç. "Cumhuriyet kızı onbeşinci yılda yürüyor!" Düşünmek istemedi. şimdi de iyice zengin!" diye düşündü ve kıpkırmızı kesildi. Bir roman kahraınanıyla. Bu karara nasıl vardığını an­ layamadı. ama içinden korku geçtiğini anlayınca caydı.." Sıkıldı. eski siyaset arkadaşını da gerçekleri görmeye çağırıyordu. Bulvara açılan sokaklardan birinin köşesinde bir çiçekçi tezgâh kurmuştu. Gazeteler bu konuda anketler düzenliyordu. Atatürk'ün inandığı. bayram sabahı pijamalarıyla sigara içen komşu albayın da haklı olduğunu anladı. İzci kıyafetli genç kız gururla yanından geçti. Bunu ikinci rakı kadehinden sonra bazan babası ona söylerdi. çocukları olacak!" diye düşündü. "O da Cumhuriyet kızı!" diye düşündü. ama bu çocukça bir şeydi. Karşıdaki Kızılay binasının bütün yüzünü bir büyük bayrak örtmüştü.Meclis koridorlarında gezinirken. Bir kere Ömer'in bunu bir başkasını küçümsemek için söylediğini hatırladı. "O da evlenecek. Ömer'i düşündü. Üstelik yorulmuştu. Herkesin önceden gördüğü şeyleri görmeyen şu Refik hiç gerçekçi değildi. Ona acıdı. Gittikçe daha hızlı yürüdüğünü farketti.. Birden Cumhuriyet'in de. Babası gerçekçi değildi. o şöminenin başında tavla oyuyor. Nazlı bu özentiyi hoşgörü ve anlayışla karşılaması gerektiğini anlayana kadar iyice . Adımlarını düşüncelere yetiştirmeye çalışıyormuş gibiydi.37) . Karşıdan izci kıyafeti giymiş bir genç kız geliyordu. "Ben bir Cumhuriyet kızıyım!" diye düşündü. Güne ve eğlenceye erken başlayan bir çocuk caddede bisikletle geziyordu. Rastignac ile kendini bir tutuyordu. Sonra. yakışıklıdır. Nazlı. Kötü düşünceler peşini bırakmıyordu. kendinin de günaha iyice gömülmüş olduğuna karar verdi. Annesinin hüzünlü gülümseyişini hatırladı.

Nazlı sinir oluyordu: Gerçeğe ulaşmış bir ilkçağ filozofu. Yenişehir'in kooperatif evleri arasından yürüyordu. Sonra bunları herkese öğretmişlerdi. küçük bacaları. bir Çinli bilge gibi her şeyi görüp geçirmiş birinin hoşgörüsüyle gülümsemeye başlıyordu. Erkeklerde zayıflık görmek insanın dünyaya olan güvenini azaltıyordu. Cumhuriyet de Avrupa'dan birçok şey öğrenmişti. Öfkeyle: "Sonunda evleneceğiz işte!" diye mırıldandı. basitlikleri sürekli affa uğrayan biri gibi hissetmeye başlayıncaya kadar sürüyordu. "Ömer gibi özentilere kapılmam ben!" diye düşündü. Ömer'in son zamanlarda bir de sık sık takındığı bir tavır vardı ki. alaycı. ama öyle olacağımı da görüyorum. bir fatih olma isteği!" diye söy­ lendi. balkonlardan sarkan bayrakları hep birbirinin aynıydı.372 . Çünkü Ömer'in cevabı yüzünü kızartacaktı. Şu adamın kafasında iğreti duran şapkayı da. birazdan kahvaltı ederler. "Ben ne istiyorum? Ben annem gibi olmak istemiyorum.. sonra . "Her şeyi ona soracağım!" diye düşündü. Şu Refik'e de galiba bu yüzden sinirle­ niyordu. gazetelerde sözü edilen genç kızı da. Nazlı sersemlikleri. kimi de komşu albay gibi tavuk yetiştiriyordu." Sonra Ömer ile babasını kıyasladı. Evlerin içindeki hayatı düşündü: "Şimdi uyanıyorlardır. Ömer bütün bunları üstü örtülü kelimelerle bir kere açıklar gibi olmuş. Ömer Avrupa'da hayatının bir değeri olduğunu öğrenmişti. dar bal­ konları. Ona bunu da soracağım!" Yan so­ kaklara sapıp birkaç adım attıktan sonra bunu soramayacağını anladı. ama bahçeler. "Beni almak istemiyorsa söylesin. Kimi ağaca meraklı oluyor.sıkılmıştı. bir hizmetçi tutar. Birden bayram sabahı böyle şeyleri düşünmek zorunda kaldığı için öfkelendi. ağaçlar ve çiçekler değişikti.. kimi bahçesini duvarlarla çeviriyor. Gene: "Bir Rastignac. Evlerin biçimi. kimi iııhnf riçpkW yetiştiriyor. Bunları tedirgin olarak Ömer ile konuşmuşlardı. "Mutfak kokusundan nefret ediyorsa karısını da oraya sokmaz. Kolay ve kısa bir cevap bulamadı. Sonra bu gülümseyiş bir bilgenin gülümseyişi olmaktan çıkıyor. gazetelere bakarlar. küçümseyici bir şey oluyor. Memurlar arasında da farklar vardı.. Bir genç erkek ne ister?" diye sordu.. sonra bakışları gene o uzaktaki noktaya takılmıştı. Gene birörnek evlerin arkasından. "İnsan niye böyle şeyler düşünür?" Ömer'in bu isteği Avrupa'dan aldığını düşündü.

dalgın dalgın önüne bakıyordu. ama kendini biraz kandırır gibi olduğunu da anladı. Artık neşeyle. hep aynı şeyleri tekrarlayan günlük hayatın soluk ışıkları yayılırdı. Babasının koltukta oturduğunu hissederek döndü. Nazlı yaklaşıp babasının yanaklarından öptü. İki kişilik kahvaltı sofrası kurulmuştu." 373 . Ama bu sefer yüzünün kızaracağını aklından geçirmedi. Milletvekili öpücüklere karşılık verdikten sonra: "Yürüdün mü?" dedi." diye düşündü. Muhtar Bey elindeki gazeteyi indirmiş. Bayraksız evin kendisine huzur verdiğini şaşırarak farketti. Ne yürüyüş. Pencerelerden geceye hep birbirine benzeyen. yalnızca böyle küçük şeylerin kendisine mutluluk verdiğini. "Onu zehirleyen nedir?" diye mırıldandı ve sofraya neşeyle baktı. Çay demlenmiş. Ömer'in bunlarla yetin­ meyeceğini aklından geçirerek korktu. çevresine değil. "istanbul'da yaşayacağız biz. bir de kızma bakıyor. Oturma odasına girdi. "Bana niye haber vermedin? Ben de gelirdim. ne de^ önündeki gün içaçıcı geliyordu.radyoyu açar. hayatta değer verdiği şeyin bu sıcak oda ve iki kişilik sofra olduğunu düşündü." diye düşündü. Komşu albay aynı kasvetli kı­ yafetle ön bahçeye çıkmıştı. törene gitmek için hazırlanırlar. Merdivenleri çıkarken gene neşe istediğini düşündü." Ömer'in başka bir şey söyleyeceğini düşündü. "Ben neye inanıyorum? Benim için hayatta değerli olan nedir?" diye söylendi. ne düşünceler. bir sofraya. Sonra anahtarıyla kapıyı açıp eve girdi. Onu kaç yıldır ilk defa canayakın buldu. Seslerden babasının uyanıp aşağıya indiğini anladı. Birden bunların. "Ona soracağım: Benimle evlenmek istiyor mu." Karanlıkta bu sokaklarda yürüdüğü zamanlar da buna benzer şeyler düşünürdü. islemiyor mu? Bunu açıkça söylesin. Sonra aceleyle ekledi: "Belki biraz daha iyi olacağım!" Kendi sokağına girmişti. Annesi de İstanbul'u düşünerek kendini avuturdu. Nazlı'yı heyecanlandıran şeyin ne olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. gürüldeyerek yanan sobanın üzerine konmuştu. "Ben de herkes gibi olacağım. İçerden fazla kızaran ekmeklerin yanıklarını kazıyan bir bıçağın sesi geliyordu. Sonra kızının gülümsediğini görerek gülümsedi: "Bir milletvekili olarak tebrikleri kabule başladığımı bildiririm!" dedi.

"Şimdi zenginim!" diye söylendi. Nazlıların sokağına sapınca gene böyle bir alaycı gülümseyişle kendi kendine güldü. bu söz açıldı mı suratını buruşturan kendisi değilmiş gibi . Otelden çıkalı yirmi dakika olmuştu. ama bu öfkeyi dışarıya yalnızca alaylı gülümseyişlerle yansıtıyordu. "Yaa. Nikâh gününü durmadan küçük bahanelerle erte­ leyen. Hep birlikte Nazlılarda öğle yemeği yiyecekler. Milletvekili Muhtar Bey herkese teker teker stadyumda yapılacak törenden sözetmiş. onun tedirgin olduğunu görerek susmuştu. "Peki." dedi Nazlı. neler gördüğünü."Yürüdüm. ama yenilgiye uğramış aptalların sözüydü bu: "Eskisi gibi hırslı ve heyecanlı mıyım?" Eskiden bu sokağa her sapışında içinde bir heyecan uyanırdı. Şimdi mahalleyi ve kendi hayatını düşünmek istemiyordu. Beklerken. hep birlikte gideceklerini her fırsatta tek­ rarlamıştı.374 42 . Şimdi öfke uyanıyordu. neler düşündüğünü bana anlat bakalım!" MİLLETVEKİLİNİN EVİNDE Ömer birörnek evlerin arasından yürüyordu. Hesapladı: Yirmi ay önceydi. Nişanlı olduğu için başka şeylere de öfkeleniyordu. Bu bütün evleri ve hayatları birbirine benzeyen mahalleden Nazlı'ya bir kere sözetmeye kalkışmış. biz ne zaman evleneceğiz?" diye mırıldandı. Çok güzeldi. öğle ye­ meğine geç kalmamasını söylemişti. Ömer onun coşkusunu gülünç bulduğunu ağzından kaçırmaktan korkmuş. sonra stadyuma törene gideceklerdi. yaa!" diye iç çekti milletvekili. Yirmi ay önceki heyecanlı. Kapının zilini çaldı. "Haydi kahvaltıya oturalım da. Refik caddelerde yürümek istediğini söyleyerek ondan ayrılmıştı. tutkulu haliyle şimdiki alaycı ve öfkeli halini kıyasladı. Nazlıların yanındaki evin balkonunda pijamaları ve paltosuyla oturan bir adamı görerek şaştı. "Hayatı tanıdım!" diye düşündü. Ömer nişanlı olduğu için böyle sıkıntılara ve görevlere boyun eğmek zorunda olmasına öfkeleniyordu. Bu sokağa her sapışında buraya teyzeyi ve enişteyle söz kesmek için gelişlerini hatırlıyordu.

Türkiye'nin dış siyasetinden sözediyordu. sevimli bir çocuk. çerçeveli Venedik manzarasına bakan köşeye oturdu. Muhtar Bey başını salladı. Ömer onun az sonra geleceğini. "Belki de hiç evlenmem ben!" Dü­ şününce şaşırdı. Nişan törenini. "Öyle bir şeye katlanacak gücü kendimde bu­ labilecek miyim? Ya ondan sonraki mutfaklı. Refik'ten böyle sözediyordu. Nazlı'nın kırmızı bir elbise giydiğini. Ömer'in iyi tanıdığı gülümseyişti: Çocukluğundan beri yaşlı kadınlar ya­ kışıklı. o uzun süren geceyi hatırladı. eve sık sık ziyarete gelen Refet Bey'in her zamanki kendinden hoşnut haliyle başını salladığını. Sonra odadakileri şöyle bir gözden geçirdi. Gelecekteki kayınpederinin elini sıkarken onun kendisini zorlayarak gülümsediğini farketti. ben bir damat adayı olduğum için gülüyor. "Türkiye'nin Kuvveti Umumi Sulh İçin Lâzımdır'" konulu 375 . Sonra araya başka bir konuşmacı girdi ve Hariciye Vekâleti tarafından hazırlanan. aceleci hareketlerle oturma odasına birden hızla girdi ve Muhtar Bey ile gözgöze gelerek herkesin kendisini sevimli bulmadığını anladı. üç basamağı inemedi be şu kadın!" Birden içinden kapıyı yumruklamak gel­ diğini farkedince korktu. beni sevimli. "Oniki yaşındaki kız gibi bayramda kırmızılar giymiş!" diye düşündü ve gidip her zaman oturduğu koltuğa. bir delikanlı gördükleri için ona neşeyle gülümsediğini görmesine rağmen. "Peki bunun ne faydası olur?" Merdivenleri inen hizmetçinin ayak seslerini duyuyordu. Bugün hizmete giren yeni Ankara radyosu bütün gün yayın yapacaktı. yakışıklı bulduğu için. Ömer de dikkatle dinledi: Spiker dünya başarısından. gezdiğini söyledi. Sabah programı bir dizi konferanstan oluşuyordu. Hizmetçi kapıyı açınca Ömer'e gülümsedi: Bu. ellerini ceplerine soktu. kedinin kendisini süzerek yastığında oturduğunu. "Niye gülüyor? Evet. Hiçbir şey konu­ şulmadan uzun bir süre radyo dinledi. terlikli aile havasına dayanacak gücü kendimde bulabilecek miyim? Ee. Birlikte radyoyu dinliyorlardı. Refet Bey de hâlâ başını sallıyordu. merdivenleri çıkarken. Nazlı'ya bir daha bakarak. Sonra sert. sofranın da kurulmuş olduğunu gördü. hoş.içtenlikle sormuştu bunu. Muhtar Bey: "Bizim inkılâpçı delikanlımız nerede?" diye sordu." diye düşündü.

" dedi. bak. bu endişe. Kimseden karşılık beklemeden. taşı gedikten geri çıkarma sıkıntısıyla: "Muhtarcığım. Muhtarcığım. Nazlı'nın sert bakışlarından kırdığı şeyin büyük­ lüğünü galiba anladı. şaka yapıp taşı gediğine yerleştirmek olan insanların keyfiyle kendinden geçti: "Demek ki gelecek program da Celâl Bey'e ait. Sonra nişanlılara da bardak verdi. "Demek böyle düşünüyorsun^ — Refet Bey bu sefer. göreceksin. "Hadi şarap içelim!" dedi. birkaç 376 . Odanın içinde aşağı yukarı yürümeye başladı. Hacı önce şaşırmış. sonra. kendi evindeymiş gibi rahatlıkla koşup bir şişe şarap getirdi. "Bundan sonra ne olacak kim biliyor?" Refet Bey gazeteden başını kaldırarak: "Bundan sonra İş Bankası konulu bir konferans varmış. Sonra Refet Bey'e sert sert baktı. Bir hikâye anlatıyordu: Hem hoca. neşelendi. Odanın içinde aşağı yukarı gezinen Muhtar Bey'e bir bardak doldurup verdi. "Bugün bayram! Neşelen biraz. Saatine baktı. Refet Bey de içinde şarap şişelerini sakladığı dolabı açmış. Sonra düşünceli bir bakışla Refet Bey'e döndü: "Demek her şey eskisi gibi sürecek ha?" dedi.. Bu keder." dedi. güzel sözler. Bunun üzerine Muhtar Bey iri gövdesinden beklenmeyen bir hızla ayağa kalktı: "İyi." Bir kahkaha attı. ama bundan sonra ne olacak?" dedi. her şey nasıl değişecek!" dedi.. hoş.konferansın yayımlandığını açıkladı. Yobazlarla ve inkılâp düşmanlarıyla alay ettiler. yanlış anladın. Nazlı'nın elbisesinin eteğine yapışan bir ipliği eğilerek aldı. ama önce bir görmek istediğini söylemiş. Bu hikâyeden sonra Refet Bey buna benzer bir başkasını anlattı. bu bekleyiş niye?" Nazlı: "Baba otursanıza!" dedi. Muhtar Bey şapka kanunu çıktığında Manisa'da aldığı önlemleri. Muhtar Bey öfkeyle: "Allah korusun. Sonra Muhtar Bey ile ortak Meclis anılarını tekrarladılar. hem milletvekili olan Hacı Resul geçenlerde dükkânına gelmiş. "Canım. Arkadaşının yüzündeki umutsuzluğu görünce: "Canım niye bu kadar kendini üzü­ yorsun?" diye ekledi. Refet Bey. uygulamaları anlattı. hayatlarının biricik amacı taşı gediğine koymak olan insanların sık sık çektiği. bu inkılâpçı çocuk nerede?" dedi. Hayatlarının biricik amacı. bir buzdolabı almak.

Refet Bey hâlâ: "Yahu. Sonra giyersiniz frakınızı. Elinde içki gülüyorsun. Ömer endişeyle: "Birazdan gelir efendim!" dedi.bardak şarabı da bu arada içti." dedi. Allahaşkına biz öldük mü? İnkılâpçı nesil öldü mü?" Refet Bey: "Canım bırak. Nerede peki bizim delikanlı?" Nazlı: "Yemeği onikide yiyeceğiz dedik ya baba!" dedi." Gülmeye başladı.. "Saat kaç oldu? Onbirbuçuk. Refet Bey de güldü: "Aman Muhtar boşver! Abdülhamit za377 . biraz sakinleşsene sen!" diyordu. baba. içkinden başlatma şimdi. Muhtar Bey: "Ne sabah keyfi yahu!" dedi. ne var gülecek? Sen de onlar gibi oldun sonunda. "O da İstanbul'da içkiden gidiyor işte!" Yüzü kıpkırmızı kesildi. siz artık içmeseniz. "Bizim komşu albay! Hiç utanmak yok. "İçkiye de gelemiyorsun!" Muhtar Bey: "Hadi. Bir karış sakal! Cumhuriyet'in onbeşinci yılında!" "Canım bize ne ondan!" dedi Refet Bey. "Ben şimdi gidip onun kapısını çalacağım. der! Geç kalacağım! Bari şu elbiseyi değiştireyim de hazır olayım!" "Aman. hadi. Nişanlılar da şarap içtiler. Nazlı: "Baba. yemekte elbisenize yağ damlatırsınız!" dedi Nazlı. Herkes istediği gibi eğlenir.. "Onu yapma." "Ne oluyor.. Muhtar Bey neşeyle hatıralarını anlatırken birden anlattığı şeyi yarıda kesip bağırdı: "Aaa. "Gidip şu komşunun kapısını çalacağım." dedi. Ee nerede bizim delikanlı?" Nazlı ayağa kalkmıştı: "Baba otursanıza. "Vazgeçin. hâlâ o çirkin kıyafetle balkonda oturuyor yahu!" Refet Bey: "Kim?" dedi. Sonra herkes Muhtar Meclis başkanını tebrike gelmedi. yahu bugün size?" dedi Muhtar Bey.." dedi. yok!" diye bağırdı Muhtar Bey. Ne gü­ lüyorsun Refet. "Bayram bu. Sabah sabah. dinlenir!" "Ydk. bunu yapma. "Meclis'e geç kalacağım. Söyleyeceğim sözü de biliyorum. "Bugün oturulacak gün mü?" dedi Muhtar Bey. Gider komşunun kapısını çalarım vallahi." dedi. adam sabah keyfi yapsın.

sonra çıktı. yaşaya­ cağım!" Nazlı birden: "Babamı nasıl buluyorsun?" dedi. Ömer gene aynı şeyleri düşündü. aile ve Cumhuriyet havasından çıkmak geliyordu içinden. sonra gene aynı koltuğa oturdu.inanında mıyız. ama ne yapacağını bilmiyordu. içeri girmiş. aman iyi olsunlar da. Ömer. Şakasını kendisi de beğenmemiş olacak ki gülmedi. Refet Bey. Ömer: "İyi. ama bu sözlerin de hiç de. Hürriyet var artık!" Nazlı da gülmeye başlamıştı. Kedi de ayağa kalkmıştı.. Beylerin arkasından bakan hizmetçi. Nazlıyla Ömer'e döndü: "İyi. Bugün bu ev. padişah zamanında mıyız? Bırak adam istediğini giysin. Nazlı'nın bakışlarının üzerinde gezindiğini gördü. öyle değil mi. gülenlere bakıyor. İyi ya işte. Sonra masanın üzerindeki boş şarap şişesini görerek suratını asar gibi yaptı. Bir sessizlik başladı. gidelim de bana frak nasıl giyilir öğret!" dedi. Daha çok şeyler göreceğim." diyerek mutfağa yürüdü." dedi. "Şu inkılâpçı çocuk gelsin de görsün beni. . nişanlımla oturuyorum!" diye mırıldandı. Hep birlikte gülüyorlardı. Hizmetçi de gürültüye koşmuş. Hizmetçi: "Aman. Laf olsun diye kendi kendine: "Ben zenginim. Biz hâlâ çakı gibiyiz. istediği gibi otursun. Birden bir şey hatırlayarak döndü. Muhtar Bey'in koluna girdi: "Hadi. Muhtar Bey: "Şimdi frakımı ve şapkamı giyeyim de görün beni. çakı gibi!" Gülmeye başladı. Sonra değişik bir şey söylemesi gerektiğini düşünerek: "Sinirli ve sabırsız!" dedi..değişik olmadığını anladı. Muhtar Bey odadan çıkarken bir kahkaha attı.. sonra düşüncelerinin saçmasapan olduğuna karar verdi." dedi. Elbisesine damlayan bir lekeye bakarmış gibi yüzünü buruşturarak bir an Ömer'e baktı. bir şey anlamadan. ama az sonra anlayacağına inanarak gülü­ yordu." dedi." dedi. ama gene güldü. beyefendi neşeli bugün!" dedi. Nazlı: "Evet. Uzun bir süre sustular. "Yaşıyorum. radyoyu kapadı. Kalkıp bir sigara yaktı. Nazlı: "Evet.37« ..

"Seninle konuşmak istiyorum!" diyordu Nazlı. "Bu bir soru değil ki!" "Niye böylesin. ama oraya bir kere gözlerini dikkatle diktiği için başka yere bakamadı. Gözlerini ondan kaçırdı. "İyi işte. Oturmak istedi. Sonra tuhaf bir suratla Ömer'e baktı. Resmi ilk defa görüyormuş gibi uzun uzun inceledi. "Bilmiyorum!" diye mırıldandı Nazlı.Nazlı: "Refik de ııerde kaldı?" dedi." dedi Ömer. peki?" "Huzursuz değilim ki. "Sana açıkça sormak istiyorum!" Ömer onun soracağı şeyi ağlayarak sormasından endişelenerek 379 . "Son zamanlarda çok huzursuzsun. "Bu sözler de nereden çıkıyor?" Bu beklenmedik hareketinden korktu. İçinden Nazh'ya yakınlık göstermek geldi. nen var? Sen nasılsın. ama sonra eski ve hoş bazı şeyleri hatırladı. Nazlı'nın hâlâ o tuhaf bakışla kendisine baktığını anlayarak döndü. Bir şeyden kurtulmak istermiş gibi acele acele: "Seni sevdiğimi biliyorsun!" dedi ve birden orada çok önemli bir şey varmış gibi gözlerini bir noktaya dikti. Nazlı'nın birşeyler söylediğini farketti. söylesene. Sonra sigarasının ucuna baktı. ama oturamadı. hiç. Ömer: "Gelir işte canım!" diye homurdandı. "Peki. Nazlı elinin sinirli bir hareketiyle etekliğini çekiştirerek: "Bugün sen de hiçbir şey söylemiyorsun!" dedi. Sigarasından bir nefes çekti. hiç!" diye bağırarak Ömer ayağa kalktı. konuşalım!" "Sana bazı şeyleri sormak istiyorum!" "Sor. ne oluyor?" "Hiç. Nazlı'yı şöyle bir süzen bakışları gelip gene ağzındaki sigaranın ucuna takıldı. hâlâ kırmızı eteği çekiştiren o sinirli ele bakarak: "Nen var senin?" dedi. "Ne istiyorsun?" "Hiçbir şeyim yok. Sonra tedirgin olduğunu düşündü. Ömer. Hiçbir şey de istemiyorum!" dedi Nazlı. Baktığı şeyin kalın çerçeveli Venedik manzarası olduğunu farketti. canım işle!" dedi Ömer. Ömer bu bakışı önce tuhaf buldu. Gözünün bu sefer de buraya takıldığını düşünü­ yordu ki." dedi Nazlı.

"Doğru değil!" "İşte yüzün kızarıyor!. bağırma. "Beni almak istemiyorsan söyle!" "Saçma!" diye bağırdı Ömer. Nazlı yaşları silerek başını kaldırdı: "İşte gene o alaycı. sonra uzandı. ama sen istemiyorsun!" diyerek Ömer gül­ dü. sıradan bir insan değil!" dedi." Nazlı ayağa kalkmış yaklaşıyordu. "Sana açıkça sormak istiyorum. Galiba titriyordu. bütün gücüyle ağzından öptü. kü­ çümseyici bakışlar. ama içerden sesler gelince korkuyla çekildi." diye bağırdı Ömer. Ömer aynı yüzü. Ben bir erkeğim. Ömer onu bıraktı. Sonra gözlerinden yaş akmaya başladı. Sigarasını söndürdü. Bunu düşündüm. yanağının seyirdiğini. Büfenin üzerindeki kavukluğa yakından baktı. Elleriyle başını yakaladı. Cevabını yüzümü kızartmadan karşılayabileceğimi sanıyorum!" Ömer sedef kakmalı kavukluğa bakıyor. Nazlı: "Nikâhı niye hep erteliyorsun!" diye mırıldandı. 380 . Beni almak istemiyor musun?" Ömer'in hemen arkasındaydı. Sonra: "Ben bir fatihim. Kırmızı eteğini süz­ dü. Nazlı: "Bağırma lütfen. Nazlı gene ağlamaya başladı. istemiyorsan söyle!" "Ben istiyorum. Ömer onun yüzüne bakmadan: "Hep işlerim çıktığını bili­ yorsun!" dedi. Hiçbir şey düşünmeden tuhaf bir coşkuyla yapmıştı bunları. Soruyorum. Bir adım geri çekildi.. Birden iğreti ve tedirgin bir hareketle döndü. gene bütün gücüyle ve biraz canını yakmak isteyerek öptü. Ömer onu yatıştırmak. Ben sana ne yaptım? Beni küçümsüyorsan. omuzlarından tuttu. "Beni almak istemiyorsan söyle!" dedi Nazlı.odanın öteki ucuna hızla yürüdü. "Yüzüm kızarmayacak. Nazlı'nın yüzünü yakından gördü. kendine doğru çekti. ağzının çirkin bir görüntüsü olması gerektiğini düşünüyordu. avutmak isteyerek yaklaştı. "Sana şunu sormak istiyorum. duyacaklar!" dedi.

Az sonra Refet Bey içeri girdi: "Âlem adam şu baban!" dedi."Hadi. Birden Nazlı oturduğu yerden kalktı." Gülmeye başladı: "Anasının kızı. Sonra Ömer'e baktı ve aralarında tatsız bir şey geçtiğini galiba anladı. "Şu içkiyi içmeyccektin. Muhtar Bey kızma daha sıkı sarıldı. Sonra galiba Nazlı'nın titrediğini hissemv omuzlarından tutarak kızının suratına baktı: "Aaa. Ömer bu suçlayıcı bakıştan kurtulmaya çalıştı. Annesi de böyleydi kızımın. Birkaç hızlı adım attı: "Çok iyisiniz baba!" dedi ve babasına sarıldı. bir kaşık gözyaşı." dedi Ömer.." Aceleyle gidip az önce oturdukları yerlere oturdular. ağlıyorsun sen!" dedi. Kendisini suçlu." Sonra Nazlı'yı yanaklarından öptü. ama yüzündeki neşeyi olduğu yerde tutmayı başardı. böyle diyecektir!" MI . Her şey ondan. ne diyecek? inkılâpçı nesil dimdik ayakta diyecektir! Evet. Üzerinde temiz ve parlak bir frak vardı. nasılım?" dedi. kendinden iğrenmemek için başka şeyler düşünmeye. olup biteni olağan karşılamaya.. Sonra Muhtar Bey geldi. Tabii. Nazlıya gülümseyerek: "Nasılım. kötü ve aşağılık biri olarak görüyor.. "Beni görünce bakalım. neşeli olmak lâzım!" dedi. Nazlı'nın gülüm­ sediğini görünce de sevinerek: "Sahi. ama kurtu­ lamadı. Sesinin perdesinden korktu. Sonra bir şey hatırlayarak güldü: "Ah. Muhtar Bey kızını bir daha yanaklarından öptü ve gülümsedi: "Bugün bayram. Muhtar Bey de duygulanarak kızına sarıldı. Kori­ dordan neşeli sesler geliyordu. biliyorsun. Sana dokunuyor. Sonra sırtına birkaç şaplak vurdu. "Ne var ağlanacak şimdi?" Nazlı: "Ne bileyim ben. Ben derdim ki ona: Bir kadeh şarap.. ağlıyorum işte!" dedi ve bu sefer herkese duyurarak ağlamaya başladı. ha. oturalım şuraya. Sonra kapının zilinin çaldığını işitince: "İşte genç inkılâpçı arkadaşımız da geldi!" dedi. şaraptan. lamam. neşeli olmaya çalışıyordu. Birden bir şaşkınlık oldu. Saçlarını okşadı. Rahmetli de olacaktı burada. Onbeşinci yılı görecekti. nasıl buldun kıyafetimi?" diye sordu. Bir ara Ömer ile gözgöze geldi ve neşesi kaçar gibi oldu.

"İşte sonunda geldi!" dedi Muhtar Bey. Muhtar Bey'in kendisini başka milletvekilleriyle tanıştırmak için verdiği yemeği hatırladı. "Genç inkılâpçı ara­ mızda. "Şimdi neşelerini kaçı­ racağım!" diye düşündü. "Evet. Merdivenleri çıkarken yukarıdan gelen kahkahaları duyunca." Refik'in uzattığı eli sertçe sıktı. Onu her görüşünde yaptığı gibi Nişantaşı'ndaki evi. yardımlar başarılı olmadığı için acınması ve biraz da karşısında suçluluk duyulması gereken biriyim ben onlar için. ama sonra kendileri için asıl değeri olan şeye. siyaset dedikodusuna gömülmüşlerdi. Bu eve her gelişinde. sofraya gelecek gibi olmadığını söyledi. Beni görünce işte bu yüzden neşeleri kaçıyor!" Bunu daha önce de düşünmüş. sen de böyle. kendisini neşe kaçıran. efendim. Ben ne diye bütün sabah evde oturdum sanki? Sen şuraya geç. Nazlı'nın yüzünde bir tuhaflık vardı. tanıştığı milletvekillerine tasa­ rılarını anlatmış. —Refet Bey ile Nazlı gülümsüyorlardı. Son basamakları çıktı ve Muhtar Bey'in şık bir frak ve babacan tavırla kendisine baktığını gördü. "Hadi sofraya oturalım da bana gördüklerini anlat. yemek?" Hizmetçi eti fırından çıkardığını. "Nerede kaldın? Gezdin.DEVLET Refik alışkanlıkla hizmetçi kadının hatırını sordu. Emine Hanimi." dedi Refik. insanlarda hüzün uyandıran biri olarak görüyordu. beni nasıl buldun bakalım?" "Siz de iyisiniz. Nazlı ile Refet Bey ona TW2 43 . başka şeyleri hatırladı. Refik. "Gördünüz mü. ama odada değil de başka bir yerdeymiş gibiydi. ama bunların sonunda da gene neşe kaçırdığını görmüştü.. ama daha soğumadığını. Perihan'ı. Ömer de gülüyordu. annesini. onlar da bu tasarıları çok beğendiklerini söylemişler. Bunun üzerine Muhtar Bey bir şişe şarap daha getirmesini istedi. beni çakı gibi buldu delikanlı!" dedi Muhtar Bey. gördün değil mi? Her şey nasıl? İyi mi? Peki... Yemek nerede kaldı? Hatice Hanım. onların neşesini ka­ çırmamak için tasarılar yapmış.. Sonra odada alışmadığı bir hava hissederek çevresine baktı.

"Beni görünce hüzünleniyorlar!" diye mırıldandı. tören hazırlıklanm.38. Bu yüzden Muhtar Bey'i sevindirecek birşeyler anlatmaya kalkıştı. Muhtar Bey onu azarlamaya gidecekmiş. Sonra yeniden Refik'ten gördüklerini anlatmasını istedi. bir kadro hareketi mi?" diye sordu. köylere yeni yaklaşımda olduğunu söyledi. Refik ikisi arasında bir şey olduğunu. ama böyle olmamış. coşkulu insanları göreceğini umuyor. Bu sırada Refet Bey: "Yeni kadro işbaşına gelse bile biz eski taslarımızla yıkanmaya devam ederiz. asıl önemli noktanın başka yerde. Eli bayraklı ve kasketli bir köylü ailesi gördüğünü an­ latıyordu ki. Muhtar Bey bu yeni yaklaşımın . O da Refik'e az önce iki kadeh içtiğini açıkladı. Refik bir şey anlayamayınca anlattı: Komşu albay say­ gısızlık etmek için bir karış sakal ve pespaye bir kıyafetle bahçesinde gezinip duruyormuş. Perihan'ı. İçinde uyanmasını istediği coşku yerine kendini küçümseme ve budala bulma duygusu uyanmıştı. "Oysa ben buralara aydınlığı getirmeye karar ver­ miştim!" Milletvekiline yeniden gördüğü bazı şeyleri anlatmaya koyuldu. ama başarılı olamadı. Refik caddelerde istediği coşkuyu duymadan aylak aylak yü­ rümüştü. sokaklarda evini. ama bundan sonra ne olacak? Yeni bir kadro işbaşına gelecek mi?" Refik şaşkmlaştı: "Yeni bir kadro?" dedi." diyerek güldü. Sonra kaşlarını çatarak balkondaki adamı görüp görmediğini sordu. ama bunun önemli olmadığını. içindeki heyecanı körükleyeceğini sanıyordu. İnkılâp ve Teşkilât dergisini düşündü.karşı çıktılar. Muhtar Bey'in coşkusundan da şüpheye düşerek onda coşkudan çok sabırsızlık ve telâş olduğuna karar verdi. Ömer'den ayrılırken askerleri. Ankara'da başka ne yapabileceğini düşünerek gezinmişti. Hizmetçi eti sofraya koyunca milletvekilinin yeniden parlayan neşe ve coşkusuna anlayamadan baktı ve yeniden neşe kaçıran biri olduğunu düşündü. Sonra. Kendi düşünceleriyle Muhtar Bey'in istekleri arasında bir ortaklık arayarak yeni bir kadronun yeni bir düşünce ve plân ile ortaya çıkacağını düşündüğünü söyledi. peki çok güzel. Muhtar Bey birden söylendi: "Peki. ama kızı ile Refet Bey engellemişler.3 . tasarılannı. Kemalizm bir fikir hareketi midir. civcivli meydanlan. Muhtar Bey: "Peki.

hayır doğru anladım." dedi. Refik de köye yeni yaklaşımın Halk Partisi'nin "Halkçılık" il­ kesinde anlatımını bulan bazı eğilimlerden kaynaklandığım söylemekten vazgeçti. Paşaya bir süre ata binmeyi yasaklamışlar." dedi milletvekili. duydunuz mu?" dedi. Bunu duyan Şükrü Kaya da paşanın yasağa uymasını iğnelemiş." dedi. "Sonra ne olacak?" diye sordu. konuyu değiştirmek için: "O parçaları bu tabağa koyun da kediye verelim." dedi. "Kadro yalnızca o ise ve o ölüyorsa inkılâplar da sona eriyor demektir. karşısındakini tehdit eder gibi söy­ lemişti bunu. Şakasının sofrada yaptığı etkiyi teker teker yüzlerde izleyerek güldü. Öf­ kelenmek istiyormuş. Hikâyede ismet Paşa'nın safra kesesindeki iltihap sözkonusu ediliyordu. suçlayıcı bir yüzle Refet Bey'e bakıyordu. ama bir bahane bulamıyormuş gibiydi. ama hikâyeye önem ver­ mediğini. Nazlı. herhalde. Galiba açıksözlülüğünden korktu. "Niye bugün böylesin? Ooh. Refet Bey: "Bizde devlet dairelerinde yeni bir kadro çıkması için ne kadar beklenir bilirsiniz. Refet Bey hikâyenin bir yerinde durdu ve her şeyi birbirine karıştırdığını söyleyerek gülümsedi.ne olduğunu sordu. sonra fazla sıcak olduğunu söyledi. Halbuki hiç de öyle değil. Muhtar Bey heyecanla: "Ve o şimdi İstanbul'da ölüm yata­ ğında. . bir hikâye anlatmaya başladı. asıl gayretinin konuyu değiştirmek olduğunu gü­ lümsemesinden herkes anladı. Muhtar Bey: "Demek inkılâbın da öldüğünü söylüyorsun. İsmet Paşa hakkında ne düşünüyorsunuz?" Refet Bey: "İsmet Paşa hakkında Şükrü Kaya ne demiş. Ama Refik'in anlattıklarını dinlemedi: Elin sertliğinden yakındı." dedi. Refet Bey: "İnkılâp bir kadronun eseriydi ve o da tek kişilik bir kadroydu. Sert." dedi." dedi. Kaşlarını kaldırmış. Doktorlar safra kesesindeki taşın ata binmekten iltihaba yolaçtığmı söylemişler. zeytinyağlı ıspanak ha?" "Hayır. Sonra masaya oturdu­ ğundan beri ağzını bir kere olsun açmayan Ömer'e "Bunu yiyecek misin?" diye sorarak tabağının kenarındaki yağlı bir et parçasını gösterdi. Refet Bey: "Gene yanlış anladın Muhtarcığım.

Hah hah. Zor olmadan senin tasarılarını kim uygulayacak? Tasarıları köylüler mi okuyacak. Ama onlar vazgeçmeye niyetli değil! Ne yapmalı?" 385 . Refet Bey: "Canım. zaten hep yapılan şey bu değil mi?" dedi. Bir yandan II. bir yandan da neden böyle sıkıştığını araştırıyordu.. Zor olmadan hiçbir şey olmaz! Bize eli sopalı biri lâzım! Nazlı. Muhtar Bey birden: "Gördün mü? Zor kullanmaya. Bunun üzerine. bizim tarihimizde ilerlemelere yolaçtığını herkes bilir. İnsanları bu saçma inançlardan kurtarmak lâzım." dedi. "İşte görü­ yorsun. Dersim harekâtını da kötülemiştin!" dedi.. kızım. istediğin reformları ve ilerlemeleri gerçekleştirirsin. Ama onların üzerine sopayla yürünmeseydi inkılâp tehlikeye girerdi. "Zor kullanmaktan yana olduğunu söylesin hele!" Refik zor kullanmaktan yana olduğunu söyleyemedi. Ama buna bütünüyle karşı olduğunu da söyleyemeyeceğini anladı." diye düşünüyordu. devletle ve inkılâpla birlikte olur. Ya bizimle. eline sopayı alırsın.. "Yani o zaman sen devletin zor kullanarak işleri ilerletmesinden yanaşın ha?" dedi... Refik: "Zorun. Sen Dersim'de yapılanların yanlış olduğunu söylemiştin. "Ama bu doğru değil.. delikanlı cevap versin!" dedi Muhtar Bey. böyle durumlarda bir seçim yapamayan bütün insanların yaptığı şeyi tekrarlamak zorunda olduğunu hissederek ve bu duruma nasıl düştüğünü orada düşünerek.. bizim tarihi­ mizde zor kullanmanın oynadığı rol üzerine bildiklerini an­ latmaya başladı. "Dur dur. kırbaç ile aydınlık nasıl gelir? Bu yanlış! Ama benim tasarılarımın uy­ gulanması için söyledikleri yanlış mı? Ona bir cevap vereyim!" "Evet. ya da tek başına kalırsın belki de boş yere hapse girersin! Mesela tekkelerin kapatılması.Muhtar Bey: "Peki. sen yasak ve zor ile her şeyin çözüleceğine inanıyor musun?" diye Refik'e sordu. devletin gücünden yararlanmaya karşı çıkamıyorsun! Ama yol parasını." dedi." dedi Refik. ama bu konuda ölçülü olmak gerekir. devletin uyguladığı şiddetin. Sonra neşeyle ekledi: "Nasıl karşı çıkarsın ki. Mahmut'un reformlarını anlatıyor. yoğurdu versene!" Refik. Muhtar Bey neşesini gizlemek için başka şeylerle meşgul olmaya çalışarak: "Yoğurt da çok güzelmiş. "Sopa ile..

İnkılâbın tek kişilik kadrosu İstanbul'da belki ölüyor.. Muhtar Bey: "Sen." diye düşünüyor. "Refet sen şeyi anlatsana. ama memleket ilerlesin. Memleket ilerlesin de. Peki bütün bunları niye söylüyorum? Çünkü bakıyorum. ama bayrağı taşıyacak başkaları var!" Refet Bey keyifle: "Bayrağı mı. geri ve sefil hallerini tercih ederler. Belki yanıldım. "İnsanları kırbaçlayarak yapılan hiçbir şey haklı çı­ karılamaz. sopayla. Muhtar Bey. ama." dedi.Refik. yüz yıldan beri iskân etmek istiyorlar.. göçebe kalmak istiyor. Sonra birden saatine baktı: "Aaa. İlerlemek önemli. varsın etraf şu aydınlık dediğin şeye bulanmasın. ama gene ilke olarak ilerlemeye yolaçan zora karşı çıkılamayacağını düşünüyordu. oğlum senin bu keli­ meleri n i j m j ^ y j m i i j w m i i r j ^ "Şu aydınlık dediğin nedir? İlerlemeyi anladım. ama unutma ki inkılâpçı nesil dimdik ayakta. Ne oldu? Verim arttı! Tarım ilerledi! Memleket ilerledi! Orada şimdi bütün dünyanın istediği pamuk ekiliyor! Onlara kalsa o eski. dimdik ayaktayız!" diye tekrarladı. İşte zorun önemi!" Refik: "Ama aydınlık ve ilerleme insanlara eziyet ederek ge­ tirilemez ki!" dedi. "Ama burada herkesi serbest bırakan hiçbir şey olmaz!" Sonra keyifle Refet Bey'e döndü: "İşte komşu albaya onun için kızı­ yorum. Kendisi için en önemli şeyin yaptığı şakalar olduğunu göstermek istiyormuş gibi aynı şeyi bir daha tekrarlayarak bir kahkaha daha attı. Yoksa hiç ilerlenmeyecek. gül.. 386 . bir yere yerleştirildiler. Onlar.. Önemli olan memleketin ilerlemesi. Göçebe Türkmenlcr'i taa kaç yıldan beri. So­ nunda zor ile. hâlâ oturuyorum burada ben!" diye bağırdı. tarım ilerlesin. Hiç de öyle değil." dedi. Karanlık kalsın. öyle değil mi? Çünkü ne yapıldıysa sopayla yapıldı!" Refik'in yüzündeki umutsuzluğu görerek: "Belki ben seni yanlış anladım.. sen gül daha. Refik ile şimdiye kadar yaptığı bütün tartışmalarda biriken hıncını almanın keyfiyle: "Ah. herkes Muhtar Amca'nın düşüncelerini yabana atıyormuş gibi." dedi.. Karanlık kalsın.. Meyve tabağıyla içeri giren hizmetçiye bakarak: "Evet. Ada'na'da aşiretleri iskân için yapı­ lanlar. sanayi ilerlesin. Muhtar Bey gene: "Ama onlar vazgeçmeye niyetli değil.. bayrağın sopasını mı Muhtarcığım?" dedi ve bir kahkaha attı.

Bunun üzerine içinde şimdiye kadar yaptığı hiçbir tartışmadan sonra uyanmayan bir eziklik uyandı ve Muhtar Bey'e vermesi gerekli olan cevapları düşünmeye başladı.. O da bana gülerek Meclis'i halkın seçmediğini söyler! Ben de bozulurum! Peki kim yanılıyor? Kimse! O yalnızca bana halka karşı zor kullanmanın kötü bir şey olmadığını kanıtlamak istiyor. Ömer'e de sertçe baktı. O da bana keyifle önce tarihi örnekleri sayar. Ben de Meclis'in gücüyle elerim. halk için. "Gördün mü. ben hiçbir zaman halka karşı olan bir görüşü desteklemem! diyeceğim.38? . Nazlı: "Baba. Ama onun yüzünde Herr Rudolph ile tartıştıkları zamanlarda takındığı alaycı gülümseyişten başka bir şey göremedi. sürahiyi devirdi. işte yaptınız lekeyi!" dedi."Meclis'e geç kaldım. ama şimdi bu devletin zor kullanmasından yana olmamızı gerektirmez ki. Refik Ömer'e de dönerek aynı şeyleri tekrarladı. "O da bana halka karşı değil. Refik'e. Refik de nefret ile baktığı için kendi düşüncelerine çekildi. işte ben böyleyim!" diye düşünüyormuş gibi. sonunda bir şaka yaptı ve güldü.." diye düşündü. Hiç gereği yokken kızını yanağından öptü. Ben . sonra da köy kalkınması tasarılarımı nasıl uygulayacağımı sorar. Bir saat sonra geleceğini. Sonra ne derler!" Heyecanla yerinden fırladı. bunu halk için istemiyor muyuz?" Kimse karşılık vermediği için bu sefer Refet Bey'in gözünün içine bakarak sordu: "Yenilik ve ileri bir toplumun halka zorla benimsetilmesi sizce yanlış değil mi? Halka karşı güç uygulanarak getirilen yenilik belki tarihi­ mizde var. diyecektir. stadyuma gitmek için herkesin hazır olmasını söy­ leyerek evden koşa koşa çıktı. Muhtar Bey koştu. düşüncelerini bir düzene sokmak için az önceki konuşmayı sürdürmek ihtiyacı duyarak sordu: "Peki nasıl olur? Halkı sopalayarak aydınlığa getirmek nasıl olur? Biz eğer bu ülkede aklın ve yeniliğin ışığı parlasm istiyorsak. üzerine paltosunu geçirdi. masaya çarptı. Ben de o zaman böyle bir şey olmaz ki derim. Refik bu şaşkınlıktan kurtulmak. ama kimse kendisine gülmediği. Önce. arkasında bir şaşkınlık bıraktı. "Ona. ama zorla." Refet Bey her zamanki şakalarından birini yapmak için fırsat kollayarak Refik'i dinledi.

Ama ben iyiniyetliyim. Sonra bunu kaybettiğimi düşündüm. pencereden dışarı baktı. İyi ki onu giymiş. Yeniden az önceki dü­ şüncelerine döndü: "Ben de ona o zaman Meclis'i halkın seçmesi gerektiğini söylerim. Nişantaşı'nda yürüyordum. her zaman hatırladığı şeyleri hatırladı. Şu Güler'in evine gitmiş kendi evime dönüyordum. gözünü boyayanı seçeceğini söyler ki. Stadyuma gideceğiz. Bu arada epey vakit geçti. madrabazlar Meclis'e girer. Perihan'ı. Yeniden aynı düşüncelerin ve belirsiz kelimelerin çemberine girerek dönmeye başladığını farketti. dengemi kaybettiğimi düşünüyordum. Sonra eski hayatını. Nazlı'nın elbiselerinin kırmızı olduğunu görüyor ve bunu düşünüyorum. ama bunu yapama­ yacağını. Sonra ben belki Süleyman Ayçelik'i göreceğim. Sonra halkı da iyi insanları seçecek bir şekilde eğitmeli! Başka?" Kendi kendine güldü. Sonra İstanbul'a eve döneceğim. "O kadar neşeliydi ki benim canımı 388 . Ömer ile Nazlı günlerdir karşılıklı surat ediyorlar." diye düşündü. Şimdi bir serbest seçim yapılsa. Ben birşeyler yapmak istiyorum! Ne yapmak istiyorum?" Herr Rudolph ile yaptığı tartışmayı hatırlayarak: "Aydınlığı getirmek istiyorum!" diye mırıldandı.. Sonra ne olacak? Birazdan Muhtar Bey ge­ lecek. Ben de haklı sayılmam. Haklı gözükmesinin nedeni de benim şu tasarılarım. o biraz daha haklı gözüküyor. "Muhtar Bey haklı değil. üçüncü partilere izin verilse bütün hacılar. bu da doğru. O zaman onların Meclis'e girmesini engelleyecek kanunlar koymalı: Mesela din siyasete âlet edilemez. hocalar. Aynı düşünce çemberine girerek gene döndü. birisiyle birşeyler konuşmak istedi. ikinci. Oysa ben bu tasarıları aydınlık gelsin diye yaptım.de ona karşı çıkıyorum! Sonuç? Herkes kendi düşüncesini söylüyor. herkesin kendi düşüncesine çekildiğini ve kimsenin sessizliği bozmak istemediğini hissetti.. Ben ne yapıyorum?" Birden bir şey yapmış olmak için gerinerek esnedi. Kaç ay önce? Sekiz ay oluyor! Şimdi ne yapıyorum? Burada oturuyorum ve bakıyorum. "O zaman ne yapmalı?" diye söylendi. "O zaman bir dengem vardı. üniversite bitirmemişler milletvekili olamaz. Kahvesini içti. sonra tüccarlar ve ağalar Meclis'e giremez. Herkesin surat astığı bu odada neşeli olan tek şey bayrak rengindeki o eteklik!" Etekliğe bakarak: "Ama Muhtar Bey neşeliydi. O da bana halkın kendisine yararlı olanı değil.

"Bu ne suratsızlık hepinizdeki. sonra kapının çaldığını farketti. teşekkür ederim efendim. Üzerindeki elbisenin varlığını ilk defa farkediyormuş gibi dikkatle kendini inceledi. Refik: "Törenden dönünce ona diyeceğim ki. Niye olmasın? Hoş ve iyi bir adam. Gülümseyişi gene: "Ya. Bir süre sonra stadyum gözükünce şoföre parasını Verip: "Tamam biz iniyoruz ve yürüyoruz!" diyerek kapıyı açıp indi. başına çekidüzen verir gibi yaptı.. Arkasından gelenlere acele etmelerini söyleyerek büyük adımlarla yürümeye başladı. her eğilişte yüzü daha çok kızarıyordu. Sonra törenin her zamanki gibi geç başlayacağını anlayarak rahatladı. Muhtar Bey öfkeyle Meclis'te duyduğu dedikoduyu anlattı: Gene şu Şükrü Kaya bir gazeteciye: "Aydınlar ne düşünüyorlar? Sorumluluğa en çok beni lâyık görüyorlar değil mi?" demiş. Buna nedense herkes güldü. Sonra birden başını kaldırdı: "Ah. ya. üstüne.. Refet Bey dostunu avutmak için gene bir şaka yaptı: Şükrü Kaya Malta'dayken sürgünün acısını iktidardan çıkarmaya yemin etmiş. babasını hatırladı." Araba durup durup ilerliyor." diye düşünüyor. bütün bunlar! Tebrik ederim. geç kaldık!" dedi.sıkmaktan bile çekinmedi. Muhtar Bey de neşelendi ve Meclisieki törenle alay etmeye başladı: "Nedir. tebrik ederim efendim. her bekleyişte Muhtar Bey söyleniyordu. yüksek rütbeli bir askere selâm verdi. sonra Refik'e dönerek gülümsedi.. ben böyleyim! Her şey de böyle görüyorsun değil mi?" diyordu. Az sonra içeri giren Muhtar Bey: "Hadi.. bir süre onu düşündü. Derken. Onun yaşında acaba ben nasıl olacağım?" Birdenbire esnedi ve ağır bir yemek yediğini düşündü. vaktin ne kadar çabuk geçtiğini aklından geçirdi. hadi.. Geç kaldık. canım. nasılsınız efendim. çabuk. O ne düşünüyor? O İsmet Paşa'nın başa geçmesini ve kendisine bir görev vermesini istiyor. Araba aşağıda bekliyor!" Koşa koşa arabaya bindiler. 389 .. Nazlı'nın eteğinin bir köşesini çekerken pantolonundaki lekenin gözüküp gözükmediğini sordu. işte yol tıkandı! Bir bu eksikti. Belki bakanlık bekliyordur. Şeref locasının girişine yaklaşırlarken başka bir mil­ letvekiliyle ailesini gördü. sonra yemini kendisi iktidara gelince hatırlamış." Ger­ çekten birisinin elini sıkıyormuş gibi öne eğilip kalkıyor.

Tersine. küçük adımlarla topluluklar halinde yürüyen erkeklerin çoğunda. Bu sırada Nazlı. dip­ lomatlar ve yüksek rütbeli askerlerle memurlar için ayrılmış tribünlerin öte yanındaki bir salona girdiler. bu duygudan da korkuyordu. "Ama eskiden yabancılarla konuşmaya bayılırdın. birşeyler bekleyerek ve yüzlerinden hiç eksilmeyen bir gülümseyişi yeni selâmlar için hazır tutarak salonun uğultusuna katılıyorlardı.çevresine dikkatle bakıyor. "Aa." dedi Muhtar Bey ve yanından geçen kendisi yaşında bir adamın kulağına birşeyler fısıldayarak güldü. Hadi gidelim. . Ayakta dikilen. Sağda solda küçük masalar.390 . ya da tanışanların selamlaşmaları ve hatır sormaları için duruyorlar. Muhtar Bey daha törenin başlamasına çok vakit olduğunu öğrenince birer çay içmelerinin doğru olacağını söyledi ve birkaç kişiye gülümseyerek. sen konuş!" Nazlı: "Aman baba! Ne konuşacağım ki?" dedi. Muhtar Bey gibi bir frak ve bir gülümseyiş vardı. arada bir Muhtar Bey'e verdiği cevapları kendi kendine mırıldanarak Ömer ile Nazlı'nın arkasından yürüdü. insanların değerli ve akıllı olduklarım dü­ şünmeye çalışarak. ama asıl kalabalık ayaktaydı. ama içinde uyanmasını istediği duygu sabah gezintisinde olduğu gibi gene uyanmıyordu. bakanlar. birisi için de özellikle eğilip şapkasını çıkararak çay tezgâhına kadar yürüdü. eğer gerekliyse ailelerini tanıştırıyor. Sonra tezgâhtan uzatılan fincanları alırken bir köşede her şeyden yabancı olduğu anlaşılan bir baba-kız göstererek Nazliya döndü: "Bak. Gördüklerini küçümsememeye. gene sabah gezintisinde olduğu gibi kendini küçümsüyor ve budala buluyor. Hepsi birbirleriyle konuşuyorlar. masalarda oturmuş çay ve kahve içen insanlar vardı. Piraye nasılsın?" dedi. başlarını sallıyorlar. Sonra gülmesi çok yakışıksız bir şeymiş gibi kızardı. üstelik çevresindeki şeylere ve insanlara da aynı duyguyla bakıyor. birisine selâm veriyorlar. Kendisi gibi küçük bir çığlık atan bir kızı sarılıp öptü. Onunla birşeyler konuştu. Fransız elçisiyle kızı orada. sonra dikkatle başkalarını ve başka aileleri süzerek. Hep birlikte merdivenleri çıkıp milletvekilleri. Başlarında da kimse yok. Muhtar Bey'in büfe dediği geniş salonun bir köşesinde çay tezgâhı kurulmuştu.

parmağındaki yüzüğü gösterdi ve gülümseyerek Ömer'e baktı. "Nasılsın? Burada ne işin var bakalım?" dedi Ziya. Ömer sözkonusu edilenin kendisi olduğunu anladığını gös­ termek için başını sallıyor. nasıl buldun doğuyu?" diye yeniden sordu. Sonunda bir karara vararak iki adım attı. bak. Babasının sağlığında para. Teşkilâtçı yazarın tatilden döndüğüne. nasıl buldun bakalım memleketi!" Bunu Muhtar Bey'i süzerek söy­ lemişti. Bir ara kalabalık arasında bir yüzü yazarın yüzüne benzetti. adliye bakanı geçiyor. ama daha önce yalnızca resimlerinden tanıdığı yazarın o gördüğü olamayacağına karar verdi. Refik tanıdı: Amcasının oğlu Ziya'ydı. Bir topluluktan ayrılıp. Refet Bey'i Ziya'ya tanıttı. Özellikle Süleyman Ayçelik'le karşılaşabileceği düşüncesi sabahtan beri aklının bir köşesini kemiriyordu. seni tanıştırayım mı?" dedi." m . Üzerinde asker üniforması olan biriydi. beğenildiğini bilen bir damadın gururlu bakışıyla sağa sola sallandı ve suratını astı. Gülümsemekle yetinmedi. Sonra göğsünün üzerindeki madalyayı görünce utanır gibi oldu. ölümünden sonra mirastan pay istemişti. Refik: "Bir arkadaşlayım. Refik. onbeşinci yıl törenlerine katılacağından adı gibi emindi çünkü. bir yandan sabahtan beri takındığı alaycı ve küçümseyici suratla Nazlı'ya bakıyor. "Ee. bir yandan da elinde olmadan Nazlı'nın arkadaşına gülümser gibi yapıyordu. Muhtar Bey'i. Bu sırada Muhtar Bey Refik'e sokularak: "Bak. "Doğu gezisinden. "Dersim'e de gittin mi? Nasıl oralar. Canı sıkılarak ona selâm verdi. onun kurumundan da yanına yaklaşılmaz. Bayramlarda tebrik kartları yollardı. Refik'e yaklaşmaya başladı. Doğu gezisinden dönüyordum!" diye kekeledi." diye ekledi. Ziya: "Ee. Kimseye yüz ver­ meden acele acele yürüyen bakanı seyrederken: "Aman. Refik de kalabalığa tanıdık bir yüz görmek umuduyla bakı­ yordu. Kendini Piraye'ye tanıttı. Kim olduğunu düşünürken yüz ona gülümsedi. Doğu gezisinden ha!" dedi Ziya. Refik'in onda hiç görmediği kararlı bir tavır vardı üzerinde. sütliman değil mi? Ordumuz her şeyi bastırdı.

Yüzüne gölge düşer gibi oldu: "Ordu olmazsa inkılâp olmaz.Refik: "Dersim'e gitmedim!" dedi." dedi. Haksızlıklara. Sonra: "Aa tamam geldi işte!" dedi ve aceleyle Refik'in elini sıkarak bir anda kalabalıkta kayboldu. inkılâbın ve devletin gücü bunu da çözdü işte. Hakkını almasını da bilir." dedi. sadece görmek içindi. çünkü inkılâbın demir yumruğu orada." dedi Refik ve o kadar utandı ki Ziya'ya öfkeleneceği yerde kendine kızdı. sabah aynı şeyleri konuşuyorduk. "Tabii. "Onlar düşünmezse ordu hakkını onlardan da zorla almasını bilir. "Ben de gitmedim canım!" dedi Ziya. "Hayır. "Ama şunu da unutmamalı ki hayatta ticaretten değerli şeyler de var. bu demir yumruk olmazsa.." dedi. Hakkını en sonunda alır! Ama başka zümreler de inkılâbı düşünmek zorundalar. Muhtar Bey: "Yaa. madalya almış 392 . milli mücadelede savaşmış. "Ordu her şeydir. ağzının kenarında koyulaşıyordu. Ziya: "Baban için üzüldüm. Nigân Hanım nasıl?" Refik mektuplardan edindiği bilgiye dayanarak ailede herkesin iyi olduğunu söyledi. Bak. Hiç kimseye ayrıcalık yok. inançlı bir askere benziyor.. memleketi geziyorsun. Tüccarlara da. "Kimdi o? Nen oluyor?" dedi Muhtar Bey." Yüzüne düşen gölge gözlerinin altında. "İnkılâpçı. Ziya: "Ordumuz. yaa!" dedi. Canlarına okuduk. ne inkılâp ne ilerleme olur. efendim?" dedi. "Ama artık orası sütliman. Ordu inkılâbı gözetir. Muhtar Bey: "Biz de tesadüf." Muhtar Bey'e bakarak: "Öyle değil mi. tabii!" diye sevinçle bağırdı Ziya. Öyle değil mi? Bir gün so­ nunda hakkını da alır. bunu sen de anlamışsın. Yoksa ticari bir gezi miydi bu?" Yanından geçen bir askere selâm verdi. Ordu da her zaman hakkını alır. "Gördün mü? İnkılâbın bu toprağa nasıl girdiğini görmeye gittin ha? Şimdi de orduyu seyredeceksin. Bu ordu büyük~~bir güç! Bu güç olmazsa. Artık bellerini doğrultamazlar. Tüccarlar da. Eee. İnkılâp oraya da giriyor." En son kelimeleri çarpılan hırslı bir yüzle söyledi. düzensizliklere karşı bekçidir. değil mi?" Az önce selâm veren eli bir yumruk olmuştu.

kızının ve konuklarının gelip gelmediğine bakıyor.. madalya. Refet Bey'e de birşeyler söylüyordu.. sonra gene karısıyla kızını paylamaya devam etti. Refik dönüp baktı. Şapkasını birkaç kere çıkarıp çıkarıp yerine koydu.biri. Birden Refik stadyumun zeminini gördü. bilsen. İstanbul'da hastanın vaziyeti kötüleşiyormuş. lütfen öteki kapıdan. Yaşlı bir milletvekili de: "Ah ben size daha önceden yer kapalım demedim mi?" dedi. ama bu sırada biri ayağına bastı. Ensenin üzerinde bir el vardı ve tuttuğu şapkayı. Muhtar Bey başını sağa sola uzatıp oturacak yer ararken birkaç kişiyle sclâmlaştı. oraya buraya asılmış bayraklar tatlı tatlı dalgalanıyor. merak ve bekleyişin içinde titriyordu. silindir şapka. Sonra bir alkış sesi duyuldu. Bir itiş kakış oldu. Refik kalabalığın içinde başbakan Celâl Bayarin ensesini ve yanaklarını görür gibi oldu. lütfen öteki kapıdan dedik ya kardeşim. Sahi geldi işle galiba. burası tamam. sonra şeref locasına çıkan merdivenlere doğru esneyerek toplandı. küçük şapkaları. Bütün şeref tribünü frak.. Gözlüklerinin çerçevesini de gördü. Tam bu sırada tribünlerde bir kıpırdanma oldu.. Böylelerini görmek beni ne kadar ferahlatıyor. Sonra bir köşede karar kılarak. sonra gene çevresine selâm veriyor. Her şeyin ortasındaydı. ağır ağır insanları teker teker okşuyormuş gibi sallıyordu. Alkış daha şiddetlendi. Bu sırada şeref locasının kapısındaki bir görevli: "Efendim. Bir çay fincanı yere düşüp kırıldı. Milletvekili kızının. Herkes birbirinin üstünden görmeye çalışarak ayağa kalktı. .. Nazlı Ömer'in elini tutmuştu. Arada bir dönüp. başlar bir anda aynı noktaya çevrildi. Memleketin geleceğinden hiç endişelenmiyorum artık." Salondaki kalabalık ortasına ateşten bir top düşmüş gibi açıldı. oturanlar arasından oradan oraya doğru yürümeye başladı. üniforma denizi içinde kıpırdanıyor.3 . Ha! Demin söylediler. Kalabalıkla birlikte öteki kapıya doğru koştular. bizim hımbıl komşu gibi olacak değil ya. kadınların renkli elbiseleri.39. Muhtar Bey'e eğilerek selâm verdi. Başlar arasında az önce gördüğü enseyi ve yanakları gene gördü. El ve şapka hangi tarafa yönelirse o taraftan şiddetli alkış geliyordu.. her şey bir uğultu. lütfen!" diye bağırdı. Sıkışa sıkışa merdivenleri çıktılar. yayıldı.

Bu sırada birisi: "Muhtar Bey. onun için yabancıyım!" diye düşündü.. Hep bir ağızdan söylenen marşın karşı tribünlerde yankılandığını. evet!" diyerek homurdandı. ama İstiklâl Marşı söyleyememesi bundan değil ki. bir Nazlı'nın üzerinde gezdirerek: "Siz evlendiniz mi?" diye sordu. Muhtar Bey önce: "Evet. kapaklarının yarı yarıya örttüğü gözlerini bir Ömer'in. "Peki niye söyleyemiyorum!" diye düşündü. Herkes dönüp baktı. korkunç bir gürültüyle uçaklar geçiyordu." diye düşündü. Gene onun. Kerim Bey: "Genç mühendisler de sizinle demiştim!" dedi ve sözlerini bir daha tekrarlamaya hiç niyeti olmadığını gösteren bir tavırla başını salladı. Refik marş söylenirken gene coşkuya katılamadığını düşündü. ama İstiklâl Marşı için yeniden ayağa kalktılar. "İçime aklın ışığı düşmüş. anlayamadım efendim?" dedi." Gene Herr Rudolph'u düşündü. "Çünkü kendi sesimi duyuyorum ve bu çok tuhaf geliyor. nasılsınız bakalım?" dedi. Gene her zamanki gibi: "Benim dünyamda. "Genç mühendisler de sizle demek!" dedi Kerim Bey. Sonra lise yıllarında da herkesle birlikte marş söyleyemediğini hatırladı. Seslenen Kerim Naci Bey'di. Muhtar Bey gösterişli bir selâm verdi. çünkü stadyumun hemen üstünden. Birlikte şeref locasına doğru yürüyorlardı.394 ..Az sonra herkesle birlikte oturdular. Sonra saçma bulduğu başka şeyler rle düşündü ve marş bitince herkesle birlikte oturdu ve Celâl Bayar'ın okuduğu Atatürk'ün nutkunu dinledi. Sonra birden: "Nasıl. Nutuktan sonra gene bir hareket oldu. Hölderlin'in doğuya ilişkin sözlerini hatırladı. seslerin iki saniyelik bir arayla birbirini izlediğini. Refik'e ve Ömer'e de selâm verdiler. Sonra. Refik'in şantiyede gördüğü parti müfettişi İhsan Bey vardı. Arka sıralardan biri: "Yedi düveli yenen o ölümü de yene­ cektir!" diye bağırdı. Muhtar Bey ile yaptığı tartışmayı aklından geçirdi. benim yanımda sizlerin. sizin sözlerinizin ne değeri . "Ona diyeceğim ki. bu yüzden müzik dersinde öğrendiği "kanon"a benzeyen bu karışıklığın ortaya çıktığını aklından geçirdi. Onların cevabını beklemeden babacan bir bakışla başını salladı. Kalabalığa katılamadığını dü­ şünürken Herr Rudolph'u hatırladı. Yanında.

Onun yanında tam bir hiçim. Hem ağa.. tribünler uçakları alkışlıyor. hem mü­ teahhit. Ama Muhtar Bey onu anlayamadı. Ben de bir hiçim. çünkü çok korkunç bir şeydi. utandı. Evet. Şimdi ne olacak?" diye yeniden mırıldandı. hem milletvekili!" dedi. Kerim Bey uzaklaştıktan sonra Refet Bey bir şaka için fırsat yakalamanın keyfiyle: "Devlet gibi adam. Her şey boş. Tören. Meclis'tcki törene katılan. Kapıyı kapadı. Herkesin beklediği ve kendini hazırladığı şey olmuş. gene İstanbul'daki ve Meclis'teki öteki törenler gibi. burada herkesle birlikte ağlayan Muhtar Bey. Kızını görme umuduyla oturma odasına ve yatak odasına baktı.olabilir ki. böyle dokunaklı sahnelere hiç da­ yanamayan Muhtar Bey gene herkesin arasında ağlamıştı. gene ağlamaktan korktuğu için şehrin içindeki törene katılmamayı düşünmüştü. bütün Ankara'nın katıldığı bir tören yapılmıştı. İki kişilik büyük ve yumuşak yatakta döndü ve aynı şeyi kendine bir daha sordu: "Ağladım. "İşte her şey bitti! Şimdi her şey başlıyor!" diye mırıldandı. bir gözyaşı seli içinde geçmiş. "Peki niye ağladım?" diye düşündü. bulamadı. anlamsız ve değersiz ol395 A4 . Yüzünü buruş­ turdu. Çünkü ikinci bir uçak takımı gene alçaktan korkunç bir gürültüyle geçiyor. çok korkunç bir şeydi!" Bu kelimelerle birlikte tören sırasında içinde uyanan duygu da aklında canlandı. ama sonra orada bulunmasının doğru olacağını aklından geçirerek caymıştı. Ağlamaya hazırlanan bir küçük çocuk gibi kendini yatağına atıverdi. Bugün cenaze Etnografya Müzesindeki geçici mezarına konulmuş. Odasına girdi. "Bakalım ne olacak?" Odanın beyaz tavanına bakarak: "Ölüm çok kötü. MİLLETVEKİLİNİN UMUTLARI Muhtar Bey merdivenleri acele acele çıktı. Gene her şeyin boş. "Ne kötü." diye düşünüyormuş gibiydi. bazıları da gökyüzüne doğru sesleniyordu. Atatürk on gün önce İstanbul'da ölmüştü." diye söylendi. Ağlayacak gibi oldu..

. Bu düşüncelerin sıkıntısından ve yanağının ve kulağının altında ısınan yastığın sıcaklığından kurtulmak için yatağında ablaya poflaya bir kere daha döndü.—Muhtar B e y : — "Memleketi telâşlandırmamak için çöpe atılan iki ay!" diye düşündü.. Sonra neden bunu düşündüğünü araştırdı.duğunu düşünmeye başladı. çalıştım! Görev yüklenecek kadar bilgim. "Bundan sonra Celâl Bey artık çekilir! Celâl Bey çekilir ve İsmet Paşa'ya inananlar göreve gelir. dünyada ne olup bitliğini görüyorum. Bu en azından bir iki ay için eski hükümetin görevde kalacağını gösteriyordu. ama biraz yanılmıştı. "Oysa memleketin bir an önce. "Bundan sonra ne olacak?" diye düşündü. Neyim eksik ki. tecrübem ve cesaretim var. her isimden sonra kendi üstünlüğünü sevinçle karşılayıp elinin parmaklarını bükerek sayıyordu: "Muhlis'ten mi? Doktor Hulusi'den mi? Yarım yamalak Fransızca bilen Sacit'ten mi? Hiçbirinden eksiğim yok hamdolsun! Üstelik onlardan daha cesur ve kararlıyım ve evet bir yolda tutarlılıkla yürümeyi de başardım!" Bu yolda ne kadar 39İ5 . Ama bu ölümü her düşünüşünde yaptığı gibi gene kendi ölümünü ve hayatını düşünmeye başladığını farkederek sinirlendi. bundan sonra ne olacak bakalım?" Düşüncelerinden utandı ve kendini ce­ zalandırmak için gene Atatürk'ün ölümünü düşünmeye çalıştı. "Çünkü arkasından herkesin o kadar ağladığı bir insanın ölümü yanında benim hayatımın hiçbir değeri kalmıyor. başımdan başka şeyler geçecek! Evet. yeni kadrolara ihtiyacı var. Kendine gülecekti ki vazgeçti." Umul ve heyecanla: "Ben de sabırsızlanıyorum!" diye mırıldandı. kıındffl eksiğim var ki? Tevfik'ten mi? Faik'ten mi?" Eski bakanlar ve bakan olabilecek kimseleri tek tek aklından geçirerek. "Allah için. Acaba bu ne zaman olacak?" Muhtar Bey Atatürk'ün ölümünden hemen sonra bu isin olacağını düşünmüş. Ben o dağın yanında bir karıncayım!" Sonra. böylece Celâl Bey'in eski hükümeti beş gün önce Meclis'te güvenoyu almıştı. birden içinde sinsi bir alev parladı: "Ama ben yaşıyorum. kararlılıkla bir yolda yürümesini de bildim. Yeni kadrolar da görev için sabırsızlanıyor. bu isteğimi gülünç bulayım?" Başını heyecanla yastıktan kaldırdı. Kimse memleketle büyük değişiklikler olacağı görüntüsü yaratılmasına cesaret edememiş. Sonra. "Bunda gülünç ne var? Sabırla bekledim. . yeniliğe.

ama uyuşuk ve hımbıl bir ka­ rarsızlıkla değil! Sabırla İsmet Paşa ya bağlanmıştı. bir Şükrü Saraçoğlu olarak gö­ zünün önünde canlanan yeni başbakana İsmet Paşa: "Kimleri düşünüyorsunuz?" diye soracak. Evet. dikkati çekmeyi başarmıştı. İsmet Paşaya ne kadar bağlandığını aklından geçirince daha da heyecanlandı. Muhtar Bey satranç oynamak için Pembe Köşk'e davet edilmiş. "Şu hükümetin de memleketi oyalamaktan başka bir işi yok. Meclis'e geldiğinin ilk aylarıydı. Meclis'e tayin olunmasından altı . Dört yıl önceydi. mutlaka yeni hükümette göreve çağrılacağına inanarak. soyadını başbakandan almak istediğini oyun bittikten sonra söylemiş.tutarlılıkla yürüdüğünü. Laçin!" diye mırıldandı. yazık!" Mutlaka hatırlanacağına bir daha inanarak başını yastığa dayadı. Muhtar Bey Çankaya'da geçecek bir sahneyi ayrıntılarıyla gözünün önünde canlandırdı. "Peki. Herkes yakını olduğu bir büyüğünden kendisi için bir soyadı seçmesini rica ediyordu. Yazık. İsmet Paşa yeni hükümet kurulurken onu mutlaka hatırlayacak. Yeni milletvekilleriyle tanışan Paşa. evet. İsmet Paşa da biraz düşündükten sonra "Laçin!" demişti. pek fazla bir anlamı olmayan bu kelimenin kendi kişiliğini hatırlatan sakin bir sesi olduğuna da karar vermişti.397 . Beklemesini. öğle yemeğinden sonra biraz kestirmeyi kimin alışkanlık edindiğini sormuş. ne zaman Celâl Bey'in görevine son verilecek?" diye söylendi. İsmet Paşa kendi verdiği soyadını elbet de hatırlayacaktı. bütün siyasi hayatı boyunca kendisine bağlanan Muhtar Laçin'i yeni başbakana tavsiye edecekti. Bu bağlılığın nasıl başladığını hatırladı. Bir Refik Saydam. sonra Paşa'nın imzasını taşıyan ve yıllardır sakladığı bu kâğıdın üzerindeki titrek yazıdan soyadının ne olduğunu anlamış. Muhtar Bey tam anlayamadığı bu kelimeyi bir kâğıda yazmasını rica etmiş. Ama Paşa asıl ilgiyi. Allın değerindeki günler teker teker geçiyor. olup biteni sabırla seyretmesini biliyordu: Sabırla. Hatırlanacağına. sonra cevabı beklemeden kendisi hemen söyleyecekti: "Muhtar Laçin Bey'i düşündünüz mü?" Muhtar Bey odanın tavanına heyecanla bakarken: "Evet. onlarla günlük alışkanlıklar hakkında bir sohbete başlamış. Sakin bir kişiliği vardı. satranç bildiğini öğrendiği zaman göstermişti. Muhtar Bey de heyecan ve saygıyla böyle bir alışkanlığı olduğunu söylemiş.

"O zaman hayatıma derinlik verecek bu beklediğim görevden başka bir şey bulamam! Benim için hayatın anlamı hizmet etmek. biraz da uyuşukluğundan bastırmıştı. "Bir adımcık!" diye mırıldandı. "Bütün hayatımı yönelttiğim hedefe bir adım kaldı!" Köşelerinde parlak pirinç topuzlar olan yatağında gene he­ yecanla döndü. Gene benzerleri gibi bir salon adamı da olamamıştı. Umutla: "İşte şimdi sabrımın ve heyecanımın meyvesi olan o gelecek.ay gibi kısa bir süre sonra. oturduğu koltuğu bile doldura­ madığını düşünürdü. geçmişi de yepyeni bir boyut kazanacaktı. İnsan böyle bir görevden başka ne ile hayatına bir derinlik verebilir ki? Muhtar Bey sıkıntıyla: "Hele benim gibi biriyse o insan!" diye mırıldandı. Niteliklerini teker teker sayarken heyecanlandı: "Hatıra kitaplarından başka hiçbir kitapla da oyalanamam!" diye düşündü. Karısı öldükten sonra İs­ tanbul'da içkili bir eğlence gecesinde tanıdığı bir kadından başka kadın tanımamış. bu adımı atmak kendisine değil. Pembe Köşk'e satranca çağrılmak gibi kolay erişilmeyen bir yakınlığı kurmayı başarmıştı. olgunluğun büyük görevleriyle taçlandınlacaktı. İçkiden de tat almazdı. Muhtar Bey bu yılları hatırlayınca duygulandı. Ankara'yı çok sever. memlekete hizmet ederek yükselmektir! Bu görev için de bir adım kaldı. sonra bütün hayatı. yalnız geleceği değil. . Karısı daha ölmemişti. ismet Paşaya düştüğü için huzuru kaçtı ve yatağında bir kere daha dönmek zorunda kaldı. Gerçi kendisini de sık sık boş gevezelik ederken yakalardı. çok yönlü biri olarak görmemişti. Gençliğinin yenilik ve ilerilik heyecanı. yaşlı gövdesinin isteklerini biraz kararsızlı­ ğından. Hiçbir zaman kendini renkli. sahte inkılâpçıların maskelerini düşürür. Meclis'te inkılâp düşmanlarıyla savaşır. özellikle valiliği sırasında çevresinde yerleşen ilgi ve hayranlık çemberinin parlaklığına kendisini kaptırdığı çok olmuştu. parlak bir geleceği olduğuna inanırdı. bir adım önümde!" diye mırıldandı. Üstelik boş gevezeliklerden de hoşlanmazdı. orta yaşın kararlılığı. Bir tek küçük adımcık!" Sonra ama. değil girdiği salonu. Böyle yerlerde hep kenarda kaldığını. Bir adım atılacak. Hayattan kendisi gibi olanların çoğunun aldığı zevki de almamıştı. ama Ankara'ya gelince gevezelik etmenin kişiliğinin hâkim bir çizgisi olmadığını anlamıştı.

Bakanlık yapan. ama taa arkada olduğu da söylenemezdi. bir yerde bir küçük tartışma görmeyegörsün. dikkatle dinler. Zaten bunlar bu işlerinde gösterdikleri başarıdan dolayı milletvekili tayin edilmişlerdi. Bu mücadele sırasında. koridorlarda gezinir. kimi de toprak ağasıydı. her . Kulislerde hep İsmet Paşa'yı anar. çünkü her şeyden önce inkılâpçı milletvekillerinin en devamlısıydı. kimi avukattı. her zamanki sakin haliyle bir gölge gibi dolanırdı. safların önünde yer bulamamıştı. Başbakanlığı sırasında onu bütün varlığıyla desteklemişti. milletvekilliğinden başka işi olmamasıydı. Sonra akılcılığa ve kararlılığa dayanan Meclis'teki mücadelesi vardı. bir küçük adımcık atsa İsmet Paşa!" Bir küçük adımcığı ile hayatını taçlandıracak olan İsmet Paşa için neler yaptığını ak­ lından geçirmeye başladı. hiçbir zaman bir gürültü koparamaz. Mülkiye'deyken Namık Kemal'den. küfür ve iltiralarla dolu mektuplar alırdı. Meclis'e her oturumda gelir.. İşte bu gençlikti. Fikret'ten öğrendiklerinin hakkını veriyordu. din adamlarının canına okumuştu. Valiliği sırasında ölüm tehditleri. Çünkü insan hem milletvekili. Kimi gazeteciydi.. Başarılı valiliği ve inkılâpçılığından dolayı milletvekili tayin edilen Muhtar Bey'in ise Meclis dışında başka bir işi olamazdı.Yatağında dönüyor. ya da partide görevleri olanların dışındaki milletvekillerinin çoğunun bir ikinci işi vardı.399 . düşüncelerini söyler. ama hiçbir zaman ilgiyi çekmez. hem inkılâpçı olmaya kurallar izin veriyor ve ben öyleyim!" diye düşündü ve heyecanla yatağından kalkıp odasının içinde yü­ rümeye başladı. ama hem milletvekili hem vali olmaya kurallar izin vermiyordu. Şapka ve Kıyafet Kanunu'nu uygulamak bahanesiyle kentteki bütün küçük dükkân sahiplerinin. hem gazeteci olabilirdi. Yürürken gene aynı şeyi mırıldanıyordu: "Bir küçük adımcık. Bu kadar ortalıkta görünmesinin nedeni görevine bağlılığı kadar hiç şüphesiz. Oysa bu küçük adımcığın basamağına çıkabilmesi için neler geçirmişti. Birden Muhtar Bey: "Ama hem milletvekili. elbette ki. "Bir küçük adımcık!" diye mırıldanıyordu. O yılın Cumhuriyet Bayramı'nda şimşekleri üzerine çekmesine aldırış etmeden gericilerin ce­ zalandırılacağını bağıra bağıra ilân etmişti. hemen atılır. Başbakanlıktan ayrılınca onun Meclis'teki sesi ve kulağı olmuştu.

fırsatta onu över, Pembe Köşk'ü ziyaret ettiği zaman ona koridor dedikodularını özetlerdi. Gözden düştükten, başbakanlıktan çekildikten sonra İngilizcesini ilerleten, bir hocayla baştan sona bütün İngiliz tarihini okuyan, sonra keman dersleri alan, satranç dergileri okuyan Paşa, onun heyecanını hayretle karşılıyormuş gibi yapar, arada birkaç övgü sözüyle gönlünü alırdı. Bir kere­ sinde, her zaman olduğu gibi gene zaferle bitirdiği bir satranç partisinden sonra Paşa ona: "Sizin savunmanız iyi, lâkin hücum vakti gelince bekliyor, fırsatı kaçırıyorsunuz!" demişti. Muhtar Bey "Fırsatı kaçırıyorum ha!" diye mırıldandı. "Yok, yok, bu sefer İsmet Paşa beni hatırlayacak. Görev verdirtecek! Benim kendisine ne kadar bağlı olduğumu hatırlayacak!" Birden utanarak: "Bu mu benim marifetim; bağlılık mı?" diye mırıldandı, ama utançtan korktuğu için, "Kötü bir şey değil ki bu!" diyerek kendini ya­ tıştırdı. "Çok zeki biri olmadığımı kabul ederim. Dünyanın en zeki insanı değilim. Benim gibi insanlar zekalarıyla değil, bağlılık ve inançlarıyla yükselirler... Üstelik bizim memlekette dikbaşlı olmak, kendi kendine karar vermek hoş bir şey değildir ki! İnsan her zaman daha iyi bilen, daha iyi düşünen birine kendini emanet etmeli, birisine bağlanmalı, bir inancı benimsemeli. Evet, bağlılık ve inanç! İsmet Paşaya bağlandım, inkılâba inandım." Birden kendini gülünç bularak odanın ortasında durdu. Dönüp dolabın üstündeki aynaya korkuyla baktı. "Gülünç bir insan mıyım ben Allahım?" diye mırıldandı. "Değilim, değilim... Herkes gibiyim. Şu suratıma ve düşüncelerime bak... Ah, her şey böyle!" Cenaze törenini hatırladı. "Her şey böyle boş, gülünç, anlamsız. Onun yanında her şey boş ve anlamsız. Herkes nasıl ağlıyordu! Ben ise burada çirkin hesaplar yapıyorum. Başkaları benim iğrenç düşüncelerimi öğrenseler ne derler?.. Saçma! Peki, hayatta yapılması gereken nedir? Şu aynaya bak! Gövdem kocaman, ama burnum küçücük! Kim demiş onu. Kâmil Paşa mı?.. Haşmetli bir devlet adamının ilk meziyeti haşmetli bir burundur! Oysa bende yalnızca bu gülünç yelken kulaklar var..." Kendisini sıkıcı düşüncelere sürükleyen yalnızlıktan kurtulmak için odadan çıkmaya, birisiyle gevezelik etmeye karar verdi. Hızlı ve sinirli adımlarla mutfağa girdi. Hizmetçi ocakta bir şey kaynatıyordu. Pencerenin camları buğulanmıştı.
400

Muhtar Bey: "Bizim kız nerede, Hatice Hanım?" diye sordu. "Ömer Bey ile çıktıydı, cenazeye gidecekti." Muhtar Bey: "Daha gelmedi mi?" dedi. Sonra cevabı belli oları sorunun saçmalığına öfkelenerek mutfaktan çıktı. "Ee, nerede kaldı bunlar?" diye düşündü. Böyle bir günde gezip tozmayı düşündüğü için kızına öfkelendi: "Sev, büyüt, başının tacı et, sonra gitsin o züppe, kendini beğenmiş, para delisi herifi seçip beğensin!" Duvardaki Venedik manzarasına bakıyordu. Bu resmi kendisi almış, rahmetli karısı pek beğenmemiş, ama duvara da asmışlardı. Karısını hatırlayınca hüzünlendi: "Bir tek onu sev­ miştim. O da bütün hayatım boyunca hafif hafif güldü bana, sonra aldı başını gitti. Şimdi de Nazlı beni bırakıp gidecek. Üstelik o sevimsiz, kendini beğenmiş herifle... Bari başka birini bulaydı..." Refik'i hatırladı. "Evet, mesela o. Bütün saflığına rağmen, iyiniyctli ve temiz ruhlu biri..." Refik ile yaptığı tartışmaları hatırlayınca güldü: "Ama fazla saf... İnsan idealist olur, hatta böyle olmak gerekir, ama bu kadarı da fazla!" Tarım Bakanlığı'nın Refik'in kitabını yayımlamaya karar verdiği aklına gelince sevindi. Bakan, galiba ismet Paşa taraftarlarıyla iyi geçinmek için, Muhtar Bey'in getirdiği delikanlının işini görmüştü. Refik bu günlerde şu teşkilâtçı yazar Süleyman Ayçelik ile görüşecek, galiba sonra İstanbul'a dönecekti. Süleyman Ayçelik ve Teşkilât dergisi aklına gelince Muhtar Bey'in canı sıkıldı: "Hayalperestlerden hoşlanmıyorum!" diye mırıldandı. "Belki ben de şu görev umuduyla yanıp tutuşurken hayalperestlik ediyorum... Ben boş umutlar besleyen zavallı bir hayalperestim! Hele o cenazenin yanında hiçbir şeyim. Ölüm korkunç!.. Yaşıyorsun, uğraşıyorsun, birşeyler yapıyorsun, memleketin ve tarihin en büyük adamlarından biri oluyorsun. Sonra birden biti veriyor!" Ellerini iki yana açtı. "Ölüm çok kötü. Ben de bir küçük karıncayım. Hele onun ölümünden sonra... Ah, konuşacak, dertleşecek kimse de yok ! " Birden aklına Hatice Han ım ile dertleşebileceği geldi. Umutla mutfağa yürüdü. Hizmetçi hâlâ aynı tencereyle uğraşıyor, elindeki kaşıkla kaynayan şeyin kıvamına bakıyordu. Muhtar Bey: "Ee, ne kaynatıyorsun bakalım Hatice Hanım?" dedi. Hizmetçi sert bir sesle: "Dün sütlaç istediydiniz ya!" dedi.
401

"A, sahi sütlaç değil mi? Aman iyi pişir de, dibi tulmasın!" Hizmetçi gene aynı sert sesle: "Beyefendi size ne zaman dibi tutmuş sütlaç yedirdim?" dedi. "Canım şaka ettim!" dedi Muhtar Bey. Bir şey yapmış olmak için buzdolabını açıp karıştırmaya başladı. Dolaptaki tabaklardan birini görünce kederlendi. Karısının ölümünden üç ay önce almayı akıl ettiği bu tabak takımı evde tartışmalara yolaçmıştı. Muhtar Bey başka şeylere, koltuklara, salonun eşyalarına, giyeceğe masraf edilmesinin daha doğru olduğunu söylerdi. Şimdi bütün bu tartışmaların saçma ve boş olduğu ortaya çıkmıştı. "Ah, ah, hayal, ölüm, her şey boş ve saçma," diye mırıldandı. Buzdolabını kanştırdı, bir zeytinden başka hiçbir şeyi içi çekmedi. Zeytini yedikten sonra da susadı. Suyu içerken hizmetçiyle nasıl sohbet edebile­ ceğini düşündü. Kadının hızlı hızlı tencereyi karıştıran kaşıklı eline bakarak: "Demek, hep böyle karıştırmak lâzım!" dedi. Hizmetçi gene asık bir suratla: "Evet, karıştırmak lâzım!" dedi. "Çok karıştırılırsa tadı kaçmaz mı? Sonunda şey olur... Kı­ vamını bulmaz!" Hizmetçi cevap olarak kaynayan sütlacın içinden çıkardığı kaşığı tencerenin kenarına sert sert vurdu. Sonra tencerenin kapağını gene aynı sinirli, sert hareketlerle kapadı. Muhtar Bey pencerenin kenarına gitti. Buğulu camın üzerine parmağının ucuyla şekiller çizerken: "Eee, ne diyorsun Hatice 1 Hanım, koskoca Atatürk de öldü," dedi. Hizmetçi: "O büyük adamdı. Göçüp gitti. Hepimiz göçüp gideceğiz," dedi. Muhtar Bey: "Ama bundan sonra ne olacak? İsmet Paşa bakalım ne yapacak, kimleri başa getirecek ha, ne dersin?" dedi. "Aman beyefendi, ben o işlerden hiç anlamam ki, bir şey söyleyeyim!" dedi hizmetçi. Gözlerinde bir an bir kıvılcım parladı, yüzü renklendi: "Ben siyaset işinden anlamam da, karışmam da! Siz nasıl mutfak işinden anlamazsanız ben de o işlerden anlamam..." "Evet, evet," dedi Muhtar Bey. Hizmetçisinin ülkesini sevimli buldu. Mutfaktan çıktı. Salona girerken bütün sıkıntılarını unuttu. Hayatının değersiz olup olmaması da önemsiz gözüktü.
402

"Önemli olan yaşamam!" diye mırıldandı. "Yaşıyorum, gülü­ yorum, konuşuyorum! Neşeyle bana verilecek görevi bekliyorum! Mutfakta sütlaç kaynıyor... İşte bu!"

İNKILÂPÇI YAZAPLA
Refik kapının önünde duruyor, zile basmıyor, düşünüyordu: "Ona diyeceğim ki... Ona benim tasarılarımın özünü oluşturan biz bize benzeriz ilkesini önce söyleyeceğim. Sonra bu ilkeden yola çıkarak, köyleri birleştirme, yolları ve merkez köylere..." Birden zile bastı, "...diyeceğim. Sonra en önemlisi ondan ne is­ lediğimi söyleyeceğim: Süleyman Ayçelik, sizden istediğim, üzerinde anlaşmaya vardığımız bu noktalar çerçevesinde inkılâpları ve genç devleti etkileyecek bir hareketin oluşturulması için bana yardım etmeniz. Bunu istiyorum sizden... diyeceğim." Apartman kalının kapısı açıldı. Etli, sağlıklı, yuvarlak bir yüz Refik'e gülümsedi: "Demek, sizsiniz. Hoş geldiniz. Kolay bul­ dunuz mu burasını?" "Evet, evet, kolay buldum efendim!" diye Refik mırıldandı ve bundan sonra Teşkilâtçı yazara hep "efendim!" demek zorunda kalacağını düşündü. "Paltonuzu verin bakayım!" dedi Süleyman Ayçelik. "Oo üşümüşsünüz. Çay var, yeni demledim. Koridorun ucundaki odaya geçin, ben geliyorum. Yüzünüzün böyle olacağını hiç düşün­ memiştim. Hay Allah, bir tane askı bırakmamışlar burada!" Birlikte kitaplarla dolu geniş, ama alçak tavanlı bir odaya girdiler. Refik heyecanlandığını düşündü. Masanın üzerindeki kitapları inceledi. Gösterilen yere, bir yazı masasının kenarındaki koltuğa oturdu. "Masaya oturuyorum, kusura bakmazsınız değil mi?" dedi Süleyman Ayçelik. "Çalışma masama oturunca daha iyi düşü­ nürüm. Resmiyetten değil, insan o koltuklarda gevşiyor..." Refik: "Tabii, tabii rica ederim!" diye mırıldanıyor, gene ki­ taplara, duvardaki resimlere, kâğıtlara, kalemlere düşünen ve
40.3

45

düşündüklerini açıklayan bir insanın araçlarına heyecanla ba­ kıyor, anlatmaya karar verdiği şeyleri heyecandan yazara anlatamamaktan korkuyordu. Süleyman Bey çay getirmek için odadan çıkınca kendini toparlamaya karar verdi. Düşüncelerini son bir kere daha aklından geçirdi. Sonra duvardaki resimlerden birinde Atatürk ile İsmet Paşa'yı yanyana görünce duygulandı. Bu sırada odaya giren Süleyman Bey, Refik'in nereye baktığını görerek: "Ölüm ne kadar kötü değil mi?" dedi. Refik'in yüzüne bakmadan ekledi: "Ama burada iyi bir şey de var. Cumhuriyet, büyük kaybı ağırbaşlılıkla karşıladı. Telâşa, ne olacak korkusuna kapılmadık. Bu büyük bir başarı... Kaç şeker istersiniz?" Bir süre hayattan, ölümden, gençlik ve yaşlılıktan sözettiler. Biri orta yaşlı, öteki gençliğin sonunda iki aklı başında erkeğin birbirlerini daha yakından tanımak için yaptıkları bir sohbete başlamışlardı. Süleyman Ayçelik İstanbul'da lisenin son sınıfında okuyan oğlundan sözetti. "Mühendis olmak istiyor. Şimdi gençler tekniğe, mühendisliğe değer veriyorlar... Bizim zamanımızda herkes asker olmak is­ terdi..." "Ama siz asker olmak istemiyordunuz herhalde!" dedi Refik. "Siz üniversiteyi yanılmıyorsam Moskova'da..." "Evet, fakat şimdi bundan sözetmiyordum..." dedi Süleyman Ayçelik. "Bizim oğlan mühendis olmak istiyor! Olsun, bir sözüm yok! Hele sizden aldığım mektuplardan sonra, bir mühendiste ne kadar ayrıntılı düşünme yeteneği olabileceğini de gördüm. Ama asıl bizim oğlanda heyecan yok! Bu beni biraz üzüyor! Acaba diyorum, inkılâplar gençliğe gereken heyecanı vermedi mi?" Refik: "Evet heyecan önemli bir şeydir değil mi?" dedi. "Önemli ama gençlikte..." Refik: "Siz gençliğinizde heyecanlıydınız değil mi?" dedi. "Evet, evet gençliğimde!" dedi Süleyman Bey. Sinirli bir hareket yaptı. Ayaklarının yerini değiştirerek. "Şimdiki gençlik, ama, çok heyecansız! Heyecansızlıktan toplumdan uzaklaşıyorlar!" dedi. "Benim oğlanın, yaşadığı toplumda ne oluyor, hiç merakı, ilgisi yok. Elektrik âletlerine, makinelere meraklı. Radyo nasıl işler, onu düşünüyor... Hoş! Ben tekniğin ve sanayinin bize asıl gereken şey olduğunu savunuyorum, ama gene de oğlumun böyle
404

birisi olması canımı sıkıyor." "Evel, ortaçağın karanlığından kurtulmak için sanayi de ge­ rekli," dedi Refik. Sonra yalnızca bir şey söylemek için ko­ nuştuğunu aklından geçirdi. "Pedagojiyle hiç ilgilendiniz mi?" diye birden sordu Süleyman Bey. Refik: "Henüz pek ilgilenemedim!" dedi ve sözlerini bayağı buldu. Süleyman Bey: "Bizim gibi bir ülkede pedagoji şart!" dedi. "Siz o köylülerinizi nasıl eğiteceksiniz? Yalnız tasarılarınız için değil! Bu köylüler neyin, kimlerin kendilerinin iyiliğini istediğini bilmiyorlar." Refik konunun hiç beklemediği bir şekilde kendi tasarılarına geldiğini anlayarak: "Ben önce bazı iktisadi önlemlerin alın­ masından yanayım!" dedi. "İyi ama, ya köylüler bu önlemlere karşı çıkarlarsa?" "Bu yazdığım önlemlerin köylülerin karşı çıkacağı şeyler olduğunu sanmıyorum," dedi Refik heyecanla. "Ben tasarıla­ rımda..." "Evet, evet, tasarılarınızı okudum efendim!" dedi Süleyman Bey. Masanın bir gözünü açtı. Refik'in kendisine on gün önce bir aracıyla bıraktığı dosyayı aldı, bir kenara bıraktı. "Ama bunlar nasıl uygulanacak?" "İşte sizinle bunu konuşmak istiyorum efendim!" dedi Refik. Sonra kızararak, "Efendim dedim!" diye düşündü. "Ben bunları doğru bulmuyorum ki..." "Nasıl?" "Ben bunları doğru bulmuyorum. Siz Türkiye'yi köylü cenneti yapmak istiyorsunuz!" Refik, "Köylü cenneti" sözünün bir aşağılama olduğunu Teşkilâtçı yazarın sesinin perdesinden anlayarak: "Ben Türkiye herkes için cennet olsun istiyorum!" dedi. "Evet, mektuplarınızdan böyle bir isteğiniz olduğunu anlı­ yordum. Bunu herkes istiyor, söylüyor. Siz buna "Aydınlık" diyorsunuz. Ama bu aydınlık kimin yararına gelecek? Köylülerin, halkın, fakir fukaranın mı? Güzel! Ama bu güzel şeyleri hangi yağ ile pişireceğiz? Kendi yağımızla?.. O da güzel. Bizde sanayi
405

yok. Demek ki, bu yağ tarımdan alınacak, tarıma geri verilecek! Öyle mi?" "Bir bakıma. Ama burada inkılâbın görevi bu düzenlemeyi yapmaktır. Köylüleri yeni ilkeler ışığında birleştirmek..." "Demek tarıma geri vereceğiz yağı..." diye Süleyman Bey Refik'in sözünü kesti. "Eskiden yapılanlardan bir farkı yok ki bunun... Oysa amacımız bu yağ ile sanayi kurmak olmalıydı. Benim ileri teknikli, çelişkisiz bir millet görüşümü düşünme­ mişsiniz. Oysa bunu mektuplarınızda düşündüğünüzü söylü­ yordunuz." "Düşünüyordum!" dedi Refik heyecanla. "Düşünüyorsanız, oradaki amacın sermayedarlarımızın bu­ lamadığı sermayeyi devletin bulup bir sanayi yaratması olduğunu görmeniz gerekirdi. Devletçilik ilkesini siz yoksa başka türlü ınü anlıyorsunuz!" "Ben de öyle anlıyorum!" dedi Refik. Sonra neyi nasıl anla­ dığının önemli olmadığını, önemli olanın memlekete aydınlık getirecek şu tasarılarının uygulanması olduğunu düşündü. "Ben ona şu tasarılarımın uygulanması gerektiğini anlatmalıyım!" diye mırıldandı. —Süleyman Bey: "Devletçilik ilkesini siz de benim gibi anlı­ yorsanız nasıl olur da böyle düşünürsünüz?" dedi. Eliyle masanın üzerindeki dosyayı göstermişti. "Nasıl olur da bu anlayışla taban tabana çelişen bu köy cenneti anlayışına gelirsiniz?" Refik, Teşkilâtçı yazarın sözlerinden, kendi tasarılarının bazı ayrıntılarıyla yazarın bazı düşüncelerinin çeliştiğine karar verdi.Yazarın önemsediği bu çelişki Refik'e göre önemli bir şey ola­ mazdı. Çünkü eninde sonunda ikisi de aynı inkılâba inanıyorlardı ve ikisi de iyiniyetliydiler. lyiniyet ve inkılâp aşkı bütün bu küçük ayrıntıların üstündeki dayanak olduğu için Refik, Süleyman Ayçelik'in sözlerini karşı çıkmadan dinliyor, ayrıntılara değil, onun heyecanına dikkat ediyordu. Süleyman Ayçelik aralarındaki anlaşmazlığı su yüzüne çıkarmak ıçm kitabında ve ieşkilât dergisinde savunduğu görüşleri açıklıyordu. Düşüncelerini açıklarken kaşlarını çatarak sert sert Refik'e bakıyor, "Hadi, anlaşamadığımız noktayı göster bakalım!" diye düşünüyormuş gibi arada bir susarak bekliyordu. Görüşlerini
406

uzun uzun özetledikten sonra mutfağa çay getirmeye gitti. Refik onun görüşlerini düşünmedi bile. Çünkü bunlar birkaç kere duyduğu, doğru bulduğu şeylerdi. Süleyman Ayçelik an­ latırken Refik yalnızca onun hareketlerine, heyecanına dikkat etmiş. "Evet, aydınlık gelecek!" diye mırıldanmış, Süleyman Ayçelik'in neden arada bir hırçınlaştığını merak etmişti. Teşkilâtçı yazar elinde çay fincanlarıyla odaya dönünce gene aynı hırçın tavrı takındı: "Bütün bu anlattıklarımı doğru bul­ duğunuzu söylüyorsunuz. Sonra ama, bunlarla çelişen tasarılar yapıyorsunuz." Refik elinden geldiği kadar nazik olmaya çalışarak: "Ama ben hâlâ çelişkinin nerede olduğunu görmüş değilim!" dedi ve gülümsedi. Sonra Teşkilâtçı yazarla aralarındaki ortak gö­ rüşleri, birbirlerine yazdıkları mektupları da hatırlatarak saymaya başladı. Süleyman Ayçelik, Refik'in sözünü kesti: "Ortak görüş de­ diğiniz şeyler yalnızca bir heyecan ortaklığıdır. Size aramızdaki çelişkinin nerede olduğunu söyleyeyim efendim: Siz inkılâbın biricik gücünün devlet ve kadrolar olduğunu anlamamışsınız. Siz yalnızca köylülere bazı kolaylıklar sağlamayı, onları daha iyi şartlar içinde yaşatmayı, onlara modern dünyanın teknik olanaklarını götürmeyi tasarlıyorsunuz. Bunları en sonunda hepimiz istiyoruz. Ama siz önce ve yalnız bunları istiyorsunuz. Şunu anlamıyorsunuz: Bunlar hemen ilk adımda, kendiliğinden olmaz. Önce devletin daha güçlenmesi, eski gücünü koruması ve bu güçle ilerlemenin önündeki engelleri yıkması gerekir. Önce devlet! Bizde devletin çok kendine özgü bir yeri olduğunu anlamamışsınız!" "Bizim kendimize özgü olduğumuzu ben hep düşünmü­ şümdür," dedi Refik. Sesinin umutsuz olduğunu düşünerek korktu. "Şaşkınlaşıyorum işte!" diye mırıldandı. "Biz bize benzeriz!" dedi Teşkilâtçı yazar. Refik: "Evet ben de aynı şeyi savunuyorum!" dedi heyecanla. "Öyle eliyorsunuz, ama köylülerin hayat biçimin değiştir­ mekten başka bir şey öneremiyorsunuz!" "Köylükrin hayatı çok kötü!" dedi Refik. "Ben demiryolunda her şeyi gördüm!"
407

Birden Süleyman Bey ayağa kalktı. Soğukkanlı olmaya çalışarak gülümsedi: "Oraya gittiniz ve onlara acıdınız. Onlara ben de acıyorum. Eskiden ben bir Marksist olmaya çalışıyordum. Ama sonra duygularıma yenilmemeyi öğrendim. Siz de öğrenin. O zaman yazacağınız şeylerin bir değeri olur! " Bunları artık gizlemeye çalışmadığı bir kabalıkla söyledikten sonra yerine oturdu. "İnkılâp ve devlet o köylülere dayanarak yükselecek. Eğer duygularımıza yenilir, elde avuçta ne varsa onlara geri verirsek sanayii nasıl ku­ racağız? Sanayii kuramazsak çünkü emperyalizm bizi yutacak!" Refik: "Evet, çok kötü olur sanayi olmazsa!" dedi ve kendini iyice budala buldu. "Hem bunu söylüyorsunuz, hem de ötekini. İkisi birlikte olmaz. İlk önce yapılacak şey bir devlet sanayii kurmak. Bu hareket başlamıştı, durduruldu. Şimdi İsmet Paşa ne yapacak bilmiyorum, ama bir devlet sanayii şart. Bunu da tarımdan, yani sizin acıdığınız köylülerden sağlayacağız ! " "Bari köylülerin üzerindeki ağa baskısı kaldırılsaydı..." diye söylendi Refik. Kendini bir daha budala buldu. Süleyman Ayçelik gülümsedi: "Bunu inkılâbın yapamayacağını biliyorsunuz. Bunu Bolşevikler yapmak ister. Ama onlara Tür­ kiye'de hiç söz düşmüyor. Arkalarında kimse yok. O zaman onlar da en derin eleştiriyi yapıyorlar!" Eski yoldaşlarına açıyormuş gibi gülümsedi. Sonra gene birden bir şeye sinirlenerek: "İdealizm iyi şeydir, ama bana kalırsa hayatta elle tutulur bir şey yapmak daha iyi bir şeydir!" dedi. Öfkeli bir tavırla: "Nereden geldik buraya?" diye sordu. "Evet, inkılâp ağalara dokunamaz!" "İnkılâp bunu yapamaz ha!.." diye mırıldandı Refik. "Ama inkılâp gene de birşeyler yaptı," dedi Süleyman Bey. "Tarımın vergilenmesinden vazgeçildi. Askerlikte eşitlik getirildi. Bir yol parası vardı: Onu da iki yıl önce kaldırdık..." "O yol parası korkunç bir angaryaymış. Şunu biliyorsunuz herhalde: Yol parasını veremiyorlar, sonra..." "Biliyorum efendim, her şeyi biliyorum, isterseniz Dersim'i de anlatın. Onu da biliyorum," diye öfkeyle araya girdi Teşkilâtçı yazar. "Bütün günahları biliyorum, bütün günahları benimsi­ yorum. Çünkü başka bir yol olmadığına inanıyorum! Siz de eğer bir şey yapmak istiyorsanız, eğer devlete bir yararınız olsun
408

istiyorsanız, günahları benimseyecek kadar cesur olmalısınız... Doğrusu günah da diyemem onlara... Devlet için yapılan hiçbir şey günah sayılamaz. Ama siz, bu tuhaf, alışılmadık bakışınızla bu yapılanların bazısının günah olduğunu düşünüyorsunuz, sonra işte bu yanlış tasarıları yapıyorsunuz! İnkılâp nedir dü­ şünün. İnkılâp halkın hayrına olanları, halka rağmen, fakat halk için, halka getirmek işidir..." Refik birden: "Evet, aptalın tekiyim ben!" diye düşündü. Korktu. "Bütün bu tasarıları hayatıma bir yön vermek için yaptım. Hayatıma bir yön ve amaç vermek için köylülere acıdım. Sonra işte bütün bunların saçma ve boş olduğu ortaya çıktı." Bir suçlu, toplum dışı bir yaratık, bir sapık gibi hissederek oturuyor, öne doğru büktüğü başını hafif hafif sallıyor, ayaklarının ucuna bakıyordu. "Yanlış şeyler düşündüğüm, bir hayalci olduğum ortaya çıktı. Rousseau okudum... İstanbul'dan kaçtım. Köylülerin sefaletini gördüm... Ama yaıııldım..." İlk defa toplum dışı biri gibi hissetmeyi korkunç bulmuyordu. "Birşeyler yapmak iste­ miştim!" diye düşündü. "Hâlâ da istiyorum." "Ee, peki ne yapabilirim yani?" diyerek Süleyman Bey'e baktı. Sonra bu resmiyet dışı tavrından utanır gibi oldu. "Benim gibi yapabilirsiniz," dedi Süleyman Ayçelik. Refik düşündü: "O ne yapıyor? Ankara İktisat Müdürü. Devletin memuru... Ben bu devletin memuru olursam yapılan her şeyi benimsemiş olurum. Buna karşı çıkarsam da hiçbir şey yapamam..." "Size iyi bir görev bulabiliriz," dedi Süleyman Bey. "Tarım Bakanlığı bu kitabınızı yayımlıyormuş. Bence yanlış, ama önemli değil! Bir hizmettir sonunda, iyiniyetinizi gösterir. İktisat Ba­ kanlığı sanayi tetkik heyetinde bir yer bulabilirsiniz... Belki ben de oraya geçeceğim. Çünkü biliyorsunuz, ilk hedef devletin güçlü bir sanayi..." "Ah, ben ne devlette olabiliyorum, ne de ona karşı çıkabiliyorum!" diye inledi Refik. "İşte bu doğru!" dedi Teşkilâtçı yazar. O da ilk defa hüzünlenir gibi olmuştu: "Ama seçmeniz gerekiyor. Ya bizimle, ya da bize karşı... Bize karşı olanları biliyorsunuz." Elinin bir hareketiyle sol göğsünü gösterdi: "Bir yanda komünistler. Onların hiçbir
409

etkisi yok. Kimi de ne yazık ki hapiste." Aynı elle sağ göğsünü gösterdi: "Öte yanda da serbestlik taraftarları, İş Bankası takımı, sahte liberaller... Ağaoğlu Ahmet'in Devlet ve Ferl'ini okudunuz değil mi?.. Ama bizim Teşkilât hareketini engelleyen ne onlar oldu, ne de ötekiler... Bizi irtica ve inkılâp düşmanları engelledi. Bir gecede dağıttılar bizi. O çok sevdiğiniz Ankara romanının yazarının nasıl Tiran'a yollandığını biliyor musunuz? Şimdi belki İsmet Paşa ile birlikte kaldığımız yerden işi sürdüreceğiz. Bize katılabilirsiniz..." Refik şaşkmlaştı. Teşkilâtçı yazar, "Şu koltuğa oturabilirsiniz," der gibi söylemişti bunu. "Onlara katılabilir miyim?" diye dü­ şündü. "Bütün bu heyecandan sonra bir devlet memuru ola­ cağım." Bunun düşüncesini bile korkunç buldu: "Hayır, yapamam bunu!" dedi. Sonra ağzından kelimelerin nasıl döküldüğünü düşündü. Bir sessizlik oldu. Süleyman Ayçelik: "Üzüldüm," diye mırıldandı. Bir süre sustu. "Oysa gençlikte bulamadığımız heyecan sizde var! Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz?" "İstanbul'a gideceğim!" "Aa evet, siz uzun zamandır şu demiryolundaydınız değil ini?" Refik, "İstanbul'a gideceğim!" diye düşündü. "Yufka yürekli iniyim? Devletle birlikte olmak ha? Yufka yürekli değilim. Kötülüğe katılamıyorum! Yani şu Süleyman Bey'den daha iyi bir insan mıyım? Değilim: Üstelik biraz da budalayım... Ben eve dönmek istiyorum. Orada ne yapacağım? Her şey eskisi gibi mi olacak? O zaman ben de devlete karşı çıkarım... Buna cesaret etsem ne olur?" "İstanbul'dan gene bana yazarsınız!" dedi Süleyman Ayçelik. "Belki bir gün anlaşırız!" "Ben devletin değil, memleketin iyiliğini istiyorum!" dedi Refik. "Biliyorum, biliyorum! Ama siz bunların birbirinden ayrıl­ madığını, üstelik devletin önde geldiğini bilmiyorsunuz!" "Biliyorum, belki bu doğru olabilir, ama ben buna göre davranamıyorum!"
410

Bir durgunluk oldu. Sonra birbirlerini sonuna kadar anlayan insanların rahatlığıyla karşılıklı gülüştüler. Bu gülüşmeyle birlikte su yüzüne her şey çıkmış, bütün anlaşmazlıklar ortaya dökülmüş oldu. Süleyman Bey sandalyesinden kalktı, odanın içinde aşağı yukarı gezindi. Refik'in ondan hiç beklemediği utangaç bir tavır ta­ kınarak bir çocuk gibi gülümsedi ve birden: "Delikanlı sizi çok sevdim," dedi. "Mektuplarınız beni hem sevindiriyor, hem düşündürüyordu... Yolladığınız tasarıları okuyunca size kızdım... Ama şimdi söylüyorum işte: Sizi çok sevdim!.." Refik'in omuzurıa birkaç kere vurdu. "Yüzünüzün böyle olacağını hiç düşünme­ miştim... Şimdi anlıyorum. Böyle yuvarlak, saf ve sakin..." Utançtan sözlerini bitiremedi. Başka yere bakarak: "Hadi bana demiryolunda gördüklerinizi anlatın," dedi. "Size kabalık ettiysem özür dilerim... Evet, evet çay getireyim değil mi?" Küçük, çabuk adımlarla odadan çıktı. "Yüzüm yuvarlak ve sakin!" diye düşündü Refik. Budala gibi hissediyordu, "lyiniyetli bir budala! Yüzüme niye dikkat etti? Çünkü yüzümden aptallığım okunuyor olmalı!" Kütüphanenin sürgülü camlarında kendini görmeye çalıştı. Ayağa kalktı. Yüzünü seçer gibi oldu: "Sakin ve yuvarlak bir yüz!" Perihan'ı düşündü. Eski yaşantısını hatırladı. "Bu sakin ve yuvarlak yüzü kurban bayramlarında öğle yemeğini oturtur, yılbaşı gecelerinde tombala oynarken gülümsetirdim." Dokuz ay önce ayrıldığı İstanbul'daki son gününü hatırladı. Beyoğlu'nda dolaşmış, günlük hayattan tiksindiğini düşünmüş, kendini bir Hıristiyan'a benzetmiş, kimsenin ilgilenmeyeceği tuhaf bir yaratık olduğuna karar vermişti. "Bütün bunlar neden oldu?" diye mırıldandı. "Nasıl oldu? Ben neyim? Neden yoldan çıktım? Ben iyi bir insanım!" diye düşündü. "Beni böyle görüyorlar... iyi, saf, dürüst..." insanın başka bir özelliği olmayınca başkaları ondan öyle sözeder: İyi insan. Mutfaktan fincan tıngırtısı geliyordu. "Mesela şu adam benim hakkımda bir başkasına şöyle diyecek: 'Refik Işıkçı mı? A evet, iyi bir insan! lyiniyetli...' Karşısındaki de: 'Demek biraz aptal!' diye düşünecekti. Süleyman Ayçelik 'Devletle birlikte hareket etmekten korkuyor bu delikanlı' diyecekti... Sonra kaşlarını kaldırarak başlarını sallayacaklardır-*^ e insanlar var,
411

özgürlükmüş. peki. Dışarda kalmaya mahkûmdum.. kimin için. Devletin zorundan keyifle bahseden Muhtar Bey'in neşesini hatırlayarak öfkelendi: "Nasıl gelecek aydınlık? Ben buna inanmıştım.. hangi özgürlük? Muhtar Bey'in dediğine bakılırsa. senin için uygun olan her şey neyse biz onu yaparız ! Senin gibi bir ölümlüye düşmez böyle şeyler! Karanlıkmış. Özgürlüğü ben istiyorum!" Odanın içinde aşağı yukarı yürüyor. Aydınlık mı karanlık mı? Ka­ ranlıksa hep mahkûmum ben demektir. aydınlık nasıl gelecek?" diye mırıldandı. Başka kim var? İşçiler?. cumhuriyet dedikleri şeyle çevrili. suçu tarihe ve çevresindeki varlığa bırakır. ama şefkatli insanlar şaşıyor gibiydiler: "Delikanlı sen kim oluyorsun?" diyorlardı ona. "Şeytan girmiş bir kere içime! Ben de bu memlekette yabancıyım!" Ama bu sefer bu toplum dışı suçlu bilinçten keyif alıyor. sigara gibi hafif içine çekerek damarlarında onu dolaş­ tırıyordu. Bu Ziya'yı görünce. İyi neyse.yarabbim şu göğün allında!'" Bir fırtına gibi gelip geçen ko­ nuşmayı hatırladı: İlk önce bir şey anlayamamış. "Anlamıştım zaten!" diye düşündü. inkılâp. hah.... tarım bakanım gö­ rünce.. ya da aydınlıktan vazgeçmek bizi ilerletecek. Birden. "Demek hiçbir şey benim iyiniyetime. bütün günahları benimsiyorum!. özgürlükten. yok. Kerim Bey'i görünce anlamıştım! Herr Rudolph'u hatırladı.. Karanlıksa boyun eğiyorum ve özgürlükten vazgeçiyorum demektir? Ama neden. Çünkü ruhuma akim ve aydınlığın ışığı bir kere düşmüştü! Her şey şu devlet. istemime ve seçmeme bağlı değil. Birden: "Hayır. Birden: "Ee. duvarlardaki devlet büyüklerinin resimlerine bakıyordu. aptal aptal gülümsemişti.. O resimlerdeki sert. aydmlıkmış. yok. nereden çı­ kartıyorsun bunları? Bir kul olduğunu hatırla ve boyun eğ!" Gülümseyerek düşündü! Boyun eğmenin de keyfi vardı. "Biz her şeyi düzenleriz. Oysa daha önce anlayabilirdi. yanlış!" diye söylendi ve 412 ." Neşelenerek ekledi: "Bir kul olduğumu biliyorum!" Sonra ama öfkeyle gene Hölderlin'i hatırladı. Toprak ağaları nefret ediyor! Köylüler duymamış. Bana yol yok!" Hölderlin'in sözlerini hatırladı. Bir de ben! Hah. Arada bir rahatsız olursa da bunu gururla açıklar: "Bütün gü­ nahları biliyorum. Öyle mi? Peki özgürlüğü kim istiyor? Devlet istemiyor! Tüccarlar buna fazla meraklı değiller. yaşar. hangisiyse. İnsan boyun eğer.

mavi gözlüymüş. saçma gevezeliklerle uğraştığı için kendine kızdı. "lsmet'in kafatası önceden belki iyiymiş. Bu çemberde ve odanın içinde daha fazla dönmek is­ temediği için yerine oturdu. Biraz. bunamış! Bana neler söyledi! Mustafa Kemal belki sarışınmış. Ona. "Şaşırmış. ama yandan sanki yumrukla içeri çökertilmiş gibiymiş. -bu cimcimeyi de kafatası yerine kullanıyor. Teşkilâtçı yazarın masasının üzerine baktı: Bu odaya ilk girdiğinde kendisinde heyecan uyandıran bütün o kalemler. Aklına son yapılan. Düşüncelerimi. "Rassen Psychologie" kavramından gö­ zettim. Böyle şeylerle meşgul oluyor!. kâğıtlar. dosyalar ve kitaplar gülünç gözüktü.. yaşına ve tecrübesine duyduğum saygı gereği dinledim.gene her zamanki alışkanlığıyla bir düşünce çemberi kurduğunu farketti. Türk olduğunu anlamak için altmış milyon insanın teker teker kafatasını ölçmemiz lâzım!" dedi Mahir Altaylı. ırkçılığın. Ama lsmet'in cimcimesi. Sonra bunun yayımlanacağını hatırladı ve birden az önceki bütün düşüncelerini unutarak: "Yayımlanınca belki bir benimseyen çıkar!" diye mırıldandı ve birden kendisinin de suçu tarihe ve çevresindeki varlığa atmaya hazır olduğunu hissetti. Kendi tasarılar dosyası da gülünçtü. Sonra aklı gene küçük. milliyetçiliğin kafatasçılık esasına dayandırılamaya­ cağını söyledim. sigaralar ve küllükler. ikiyüzellibin!" diye düşündü. "Mufassal Türklük Haritası"ndaki sayılar gelmişti. ama sonra ona karşı çıktım.lsmet'in cimcimesi felâketmiş. Muhittin: "Ellidokuzmilyon. bunu benimsediğimizi "Irki ruhiyat'i buna karşılık olarak 413 ." Muhittin böyle bir şeye daha önceden hiç dikkat etmediğini düşünerek şaşırdı. şaşırmış! Ona kalırsa. TÜRKÇÜLER ARASINDA "Şaşırmış o. ama iyi bir cimcimeye de sahipmiş. Bana bunları ayrıntılarıyla anlatmaya kalktı.

. Yalnızca Türkçü hareketten. zaten hiçbir zaman birlikte olmadığımızı söyledi. dergi. Ben de ona bu durumda artık birlikte olamayacağımızı söyledim.. Türkçü hareketi gene doğru olan bir görüş. dergide çalışan dört-beş kişi burada buluşuyor. Türk urukçuluğunu yanlış düşüncelerle bulandırdığımızı söyledi. evet küstahlıktır! Türkçü hareketi bütün dünyada temsil eden şu anda biricik dergi Ötüken'dir. Türkçülük davasına yaptığı hizmetlere her zaman saygımız var... taviz vermek demektir!" diye atıldı. Ama bu demek değildir ki.. artık birlikte olmak. "Ben.. Beni ve benim gibi düşünenleri tecrübesizlikle. Az önce öğle yemeği bitmiş. O ve onunla birlikte olanlarla biz birlikte değiliz. Beni dinlemedi bile. yollar ayrıldı. Herkes. ama görüşme istenilen sonucu vermediği için de bir şüphe ve 4M . bir bütün olarak sürükleyecektir. Türkçü hareket. hareketi yanlış yere çeken bu aşırı unsurlar ayrılmış bulunuyor. "Dergiyi beğenmediğini söyledi. kendini beğenen ihtiyarların takındığı o küçümseyici tavırla. ama bu. "Altık onunla yollarımız ayrılmıştır. birlikte olamayacağımızı söyleyince tecrübeli. ama masadan kalkılamamıştı. Sonra peygamberimsi bir sesle açıkladı. Mahir Altaylı'nın karısı sofrayı toplamış." "Açıkça suçladı mı bizi?" diye sordu Serhat Güloğlu. Mahir Altaylı gene bir eşyaya bakar gibi baktı. Herkes neşeli ve kararlı gözüküyordu." Bir sessizlik başladı. yapılacak işler hakkında konuşuyorlardı. ama kimse fazla heyecanlanmadı. Mahir Altaylı'nın Vezneciler'deki evinde otu­ ruyorlardı." Serhat: "Evet. sanki tarihi ânın keyfini çıkarmak için susuyordu. Bunu kabul ediyoruz! Yaptıklarını hiç inkâr etmedik. Doğrusu onun tecrübesine. Hiçbir zaman birlikte olmadığımızı söylemekle ne demek istiyor?" Gençlerden biri: "Hiçbir zaman Türkçü hareketle birlikte olmadığını mı?" diye mırıldandı. Mahir Altaylı yemeğin başından beri Mustafa Kemal'in ölümünden sonra Türkiye'ye dönen Türkçü profesörle yaptığı görüşmeyi anlatıyordu. Her pazar sabahı Ötüken dergisini çıkaran.aldığımızı anlattım. Muhittin'in dikkatini çeken kızı kahveleri getirmiş. Türkçü hareket bölündü. Tam tersine. toylukla suçladı. çok görmüş. Kendi kendine konuşuyormuş gibi biraz kafasını salladı.

"Adın sahibini değil. Yalnız adı var: Gıyasettin Kağan! Demek Üsküdar'daki evinin bahçesinde tavuk yetiştiriyor. "Yanlış şeyler düşünüyor. Blumchen ile Gobineau'dan sözetti.. falan.. değmez!" diye atıldı. Ona karşı dikkatli bir siyaset izlememiz gerekecek. Üstelik üstü kapalı bir dille Almanlar'a çatar gibi de yaptı. O da pasifizmden. ama başka şeyleri kaçırdık. "Bilmem. Olmadı işte. İngilizlerle çatışmış olacak. evet ona karşı bir şey yapmamız gerekiyor!" dedi Serhat. Hatay iyi bir fırsattı. Almanlar'a yanaşmamız için verdiklerini anlayamıyor. okuduğu yeni kitaplardan.endişe vardı ortada. bence bu dava artık kapanmıştır. "Evet. 'Bir yandan kafatasçılık. Belki haklı çıktı.." "İşte belki bu addan yararlanabilirdik!" diye mırıldandı Mahir Altaylı. "ilhak" sonucu verecek bir barışçılıktan yana. onlara benzeterek bize faşist diyorlarmış. "Hatay davası hakkında ne düşünüyormuş?" diye sordu Ser­ hat. bu yüzden Almanlar'a karşı dikkatli olmalıymışız. Ama bir çelişkisine dikkatini çekmek istedim.. Bunları anlattım. Türk milliyetçiliği nasyonal sosyalizmden çok çekiyormuş. Milliyetçi ve ırkçı çevrelerde çok saygınlığı ve etkisi olan profesörün yeni bir dergi çıkarmasından korku­ yorlardı. ama yanlış. Hâlâ Gobineau!" "Evet.. kendi tecrübelerinden. kendisini kullanarak. Bozuldu. benim gençliğimden... bilemem. anlamadı. Ama ben umut kesmiş değilim.. Fransızlarla. Hatay'ı bize Fransızlarin. sinirlendi.. "Yaşlı bir profesör. Dergi için çalışanların en ateşlisiydi.. Alçakgö­ nüllülük vardı sanki üzerinde.. Mahir Altaylı suyüzüne çıkan bu hayranlık belirtisine aldırış 4J5 . öte yandan Almanlara dikkat eden ılımlı siyaset. yapmaya değer mi?" dedi Mahir Altaylı.. Eğer Hatay'da zora başvurmuş olsaydık. Saf bir öğrenciyle konuşur gibi konuştu benimle. bizde kaldı." Gençlerden biri: "Dikkatli bir siyaset!" diye mırıldandı. kendiliğinden bugün Almanlarin yanında yerimizi alacaktık. Bunlara inanıyor mu. nasıl oluyor bu?' dedim. ama gene de dü­ şüncesini sordum!" dedi Mahir Altaylı. yaşından. ya da anlamamazlıktan geldi. Serhat: "Evet.

şimdi bana düşen görev nedir?" Elinin altındaki dosyanın kapağını açtı. hayır... Ama •ilb . kütüphanenin üstünde duran iki dosyayı aldı. ama sonra Mahir Altaylı'yı dinlemesinin doğru olacağını düşünerek kapadı. Dosyalardan. "Belki de unuttular beni. Biz ona ilişmesek.. Derginin ocakta çıkacak olan sayısına konacak yazılar. Benim ne işim var onların arasında?. "imtiyaz almışsa dergi çıkarır. gene Gıyasettin Kağan'dan sözediliyordu. ama genç duymamış gibi yaptı. Birden korktu. Onun etkisinde olanlar dergiye güvenir. Dergide yayınlanacak şiirleri seçmek Muhittin'e düşüyordu. ya da duymaya hazır olmadığı için Muhittin'in dosyasını almadan gelip oturdu. Onun için her şeyi yapabilirler. "Anlaşılan o ihtiyarcık Üsküdar'daki köşesine çekilmiş. gene başlamayayım. kimbilir siliniriz!" Bu silinmek düşüncesi içinde bir felâket duygusundan çok. ama gençlerden biri ondan önce davrandı. bir eğlence ve bayram coşkusu uyandırdı. Hayranlar ona. Masada yokluğu öneınsizmiş gibi Mahir Altaylı konuşmaya başladı." "Biz ondan yararlanmalıyız!" diyerek Mahir Altaylı ayağa kalktı. Mahir Altaylı hâlâ profesörden sözediyordu. Mahir Altaylı sandalyeden kalkıyordu. "Onlar onun çömezleri!" diye düşündü Muhittin. "Onun bize ne zararı dokunabilir?" diye düşündü. dergide yayımlanacak yazılardan değil. Muhittin gence dönerek sabah gösterdiği kendi dosyasının da radyonun yanında olduğunu söyledi. İçi şiir dolu dosyayı radyonun yanından aldı. "Dergi hiç satmaz. kendimi vermem gerekir!" diye söylendi. saygıdeğer Türkçüler Mahir Altaylı'yı afaroz eder!" Bunları düşündükçe neşeleniyordu. Muhittin öfkeyle ayağa kalktı. Bu konuda bir rahatsızlık olduğundan Muhittin'in hiç şüphesi yoktu.. odanın bir köşesinde. "Kendimi vermeliyim! Evet. "Onun hakkında bir övgü yazsak iyi olur! Hayranlarının ilgisini çekeriz. tavukları ve kitaplarıyla uğ­ raşıyor. şiirler gözden geçirilecekti. Masaya doğru yürürken Mahir Altaylı'nın konuştuğunu. "Şimdi dosyalara bakalım!" dedi..etmeden kahvesini içti. biz de.. "Hayır. Hayır... Serhat: "Ondan niye çekiniyoruz?" dedi.. gençlerin dikkatle onu dinlediklerini gördü. Ben inanıyor ve heyecanlanıyorum!" Masaya oturdu.

.. Ona karşı tavrımız bir cenazeye duyulan saygıdan.. kendisi hakkındal>ir şey düşündüğünü sezerek ve bir zamanlar yalnızlık ve ölüm şiirleri yazdığını hatırlayarak: "İki sayfalık. dosyanın en üstünde duran kendi şiirini gördü. Muhittin!" "Ama ben onu fazla tanımıyorum ki. ama yaşlandığını.. O kitaplarında hayat hikâyesini vermiştir. cesaret kelimeleri. dergiye bağlamak için bol bol şiir yayımlanmasını isti­ yordu. Mahir Altaylı'nm sesine dikkat etmemek için bu şiirlerden birini okumak istedi. istersen bana sor! İki sayfalık bir şey olsun.. "Ama dikkatli yaz!" dedi Mahir Altaylı. işinin bittiğini gösteren bir yazı yazmalı biri. Sanki denetiminden kaçan bir şey varmış gibi titizleşmişti." ı "Böyle birisinin övgü yazması daha iyi olur.. mertlik." Muhittin bu işi yapmak istemediğini belirtecek sözler aradı. "Dikkatli yazarım!" diye homurdandı Muhittin. "Onlar da benim çömezlerim!" diye düşündü.. susuyormuş gibi yürüyordu.. Muhittin ona bakmak istemedi... ama birden herkesin kendisine baktığını... "Yeter o kadarı. teşvik etmek. Dergiye gelen bütün şiirleri okuyor.. Hepsinde aynı kah­ ramanlık.. Zaten kendini tanıtmaya meraklıdır üstad. Birden her zaman kapıldığı ve Türkçülüğe kendini vermesine engel olan meraka kapılarak: "Nasıl öyle oluyorlar? Nasıl o şiirleri yazıyorlar? İçlerinde ne var? Neler hissediyorlar?" diye düşünmeye başladı. Sonra Mahir Altaylı'nm kendisine seslendiğini farketti. Onlardan yararlan. Üç ayda onları Türkçülüğe bağlamıştı. Şiirlerdeki kelimelerin onda biri birbirinin aynısıydı.. meyhanede buluştuğu askerlerden birinin bir şiirini de koymuştu dosyaya. çabuk yazıveririm! " dedi. Onu öven." dedi Muhittin. Muhittin bunlar arasından bazılarını seçmişti. Üstadın eserlerini hiç mi okumadın?" "Türk Tarihine Başlangıcı ve Türkistan Folkloru'nu oku­ muştum. Beşiktaş'ta . "Sen yazabilirsin belki böyle bir yazıyı." Bütün gözlerin kendisini izlediğinden emin. Önündeki dosyayı açtı. des­ tanlardan alınmış aynı adlar vardı. ama sözlerinin 417 . iğreniyordu. Mahir Altaylı gençleri coşturmak. aynı savaşma isteği....böyle bir yazıyı ben yazamam.

. Ben yapılması gereken şeyleri yapıyorum. Mahir Altaylı gene. Dergimizi izliyor mu? Tanışmak isterdik onunla!" Muhittin elinden bir şey kaptırmak istemiyormuş gibi aceleyle: "Daha çok genç!" diye söylendi. Arada bir. Başına da bir âcil şifalar dileği koyarız. demek tanıyorsun!" dedi Mahir Altaylı. öfkeden çok. bunlar çirkin düşünceler.. Şeytanım ben! Kurbanlarımın şiirleri de elimin altındaki dosyada. "Ben de bir çömezim.. öteki şiirlere bakıyordu.. Her zaman yoldan çıkaran ben olacağım. Sonra irkildi: "Hayır. Şimdiyse şeytan!" Annesini.. yüzü kendini ele vermiyor. dosyalara bakalım. Grip geçi­ riyormuş.. şöyle ölçülü bir övgü. 'Ben ölüyor muyum?' diye düşünür. Burada bir hareketi canlandırmaya çalışıyoruz...diye düşündü. "Hepimiz genciz!" diye gülümsedi Mahir Altaylı.." Mahir Altaylı şiir dosyasını açmış. bir zamanlar Baudelaire etkisinde kalarak şiirler yazdığımı da hatırlatır! Hayır." "Evet... ama Mu4 1 8 ... okul arkadaşlarını hatırladı. kimse kandıramaz beni!" Mahir Altaylı'yı meyhanede gördüğü günü hatırladı: "O zaman halim selim bir ihtiyarcığa benziyordu. Hah. Gıyasettin Kağan bir tehlike olarak belirdi. en üstteki şiiri görmüştü. "Milliyetçi duyguları gittikçe güçleniyor! Soyadını yazmamasını söyledim!" "Oo." Mahir Altaylı masaya oturdu. Beni de avucunun içine aldığını düşü­ nüyordur. Evet. "Milliyetçi bir asker. boyun eğme taşıdığım hissederek sinirlendi..... ama karşısındaki ne de olsa bir öğretmendi. toparlanmaya başladı.. sanki..onlara.... Birden sordu: "Bu Barbaros imzası nereden çıktı?" "Bir asker!" dedi Muhittin. Muhittin dosyayı tutan bir tombul parmağı görünce.. Bölünmemek için. Muhittin'in önünde duran dosyaya uzandı..... Ama dosya orada.. En çok da üstadın kendisi şa­ şacaktır buna. Ötüken dergisiyle canlanmaya. Muhittin onu meyhanede gördüğü zaman baktığı gibi. Muhittin yayımlanabilecek olanları işaretlemişti. "Hiçbir zaman yoldan çıkarılan kurban rolüne girmeyeceğim. Muhittin onun yüzüne dikkatli baktı." Kendini zorlayarak dikkatle dü­ şündü: "Türkçü hareket dört yıldır uykudaydı. ha! Anlayamaz! Zaten hasta. "Beni kandırdı!".... "Ben senin içinden geçenleri okuyorum!" diye düşünerek bakıyordu şiirlere..

Onlar da dinliyorlar... "Beni iğrenç buluyorlardır! Beni fazla kültürlü buluyorlardır... Düşüneyim: Bugün ramazan.. iğrenç şüpheye.. Fizyolojik özelliklerin uruk tesbiti için yeterli olmadığını. açık açık.. Mahir Altaylı'nın kızı içeri girdi. Ne diyor? Mesela İspanyollar hislerinde aşırı. Peki. ama öteki Muhittin'e saygılıydı. Onlar? Onlar kim?. Baudelaire?. Yok! Yaptıklarım doğru.. Türkçü hareket bütün baskılar. "Evet.hitün'in yüzünden de.. Allahım inanacağım. Onlar için ikisi de aynı kapıya çıkar. dosyayı kaparken kenara koyduğu Muhittin'in şiirine. Kızı rahatsız edecek kadar dikkatlice gözlerini üzerine dikmişti. Güzel bir kız değildi. Sinirli bir sessizlik oldu.. dinleyeceğim ve onlara katılacağım. O şiirler?.. Barba­ ros'un şiiri ocak sayısında yayımlanır. biz Türkler'inki? Bunu mertlik. Muhittin birden içinde bir meydan okuma isteğinin alevlendiğini hissederek döndü...... Mahir Altaylı kırk kere açıkladığı "Rassen Psychologie" kavramını açıklıyor. bu onların ırki psikolo­ jisinin. baktığını göstererek.. Kendimi şüpheye..... Hayır.. Sonra. Bekle­ mesini bilir. Bunu da. ben de onlardanım.. Bu meseleyi kavradığıma göre benim dinlememe gerek yok. inanacağım. tarihi özelliklerin de gözönüne alınması gerektiğini söylüyor.. Hayır dinleyeyim. bir kere daha baktı: "Sen ne yazdın. sinsi komplolar karşısında yıllarca sabretmeyi başardı.. Bu imzayı tanıyorum... inanacağım. Ya da fazla küstah. Muhittin neşeye katılmadığı için rahatsız olmuşlardı galiba. cesaret ve savaşçılık . ama herhalde herkes onu düşünüyordu. Peki. "Acele etmiyoruz canım biz. Sonra meydan okuyabildiği için gururlandığını hissetti. "Kahvelerimizi de içtik.. Hayır." Serhat güldü.. bu kadar şaka yeter! " dedi Mahir Altaylı.. aklımın küçük gevezeliğini susturacağım! Onlar ne konuşuyorlar? Bugün ramazan! Refik ne yapıyordur.. Refik. bakalım. istediği şeyi hemen anlamayacağını anladı." Öteki şiirlere acele acele gözattı." Kapı açıldı.. Babası kızı fincanları toplarken sustu. ben o şiirleri nasıl yazıyorum. hiçbir şey saklamadan kıza baktı. Şimdi derginin. Gençlerden de biri güldü. "Şimdi benim hakkımda ne düşünüyorlar acaba!" diye düşündü. Kimse kıza bakmıyordu. şehvetperest ve aristokrat ruhluysalar.. aklın gevezeliğine bırakmamam gerekir! Bırakmaya­ cağım.

Ulus'taki otelin müşterilerinin çoğunluğu milletvekilleriyle.. Yabancılar bunu misafirseverlik ve şişkebabı ve. ya da son zamanlarda yaptığı gibi.. saat üçü geçiyordu. Pencereden dışarı baktı. kendi kendine kalmaktan çekindiği. Ulus'ta her zaman kaldığı otel odasında yatağa uzanmış tavana bakıyor. ama Ömer şimdi 420 47 . ne de evlilik hazırhklarıyla uğraşmak. Nazlı'ya gitsem ne olur?" Yataktan kalktı. "Ne yapsam. Ya da bir sinemaya. "Yoksa şurada biraz içsem mi?" diye düşündü ve içkiden çekindiği için salona girdi. Nisanın sonuna kadar ne İstanbul'a gitmek geliyordu içinden." Gazeteyi kenara bıraktı. nisanın sonuna bırakılmıştı. hâlâ tıraş olmadığı için berbere gidebilirdi. Cumartesiydi. Altı aydır Ankara'da günlerini. zamanı nasıl geçireceğini düşünerek ve her gün. Canı sıkıldığı. Gene. Ömer aşağı inene kadar. Yeter!" SIKINTI Ömer. Ankara'ya işi düşen işadamlarıydı.. Ulus gazetesini açıp ge­ lişigüzel okumaya başladı: "Yurtta Seçim Hararetle Devam Ediyor! Dost Bulgaristan Başvekili Köse İvanof Şehrimizde. Sonra. Ama bu ikisini de çok çekici bulmadığı için başka şeyler de düşünüyordu.. Sonra otelin alt kattaki salonuna inmeye karar verip odadan çıktı..olarak açıklarız. nereye gideceğine bir türlü karar veremiyordu. ne yapsam?" diye mırıldanarak odanın içinde gezindi. "Ne yapsam. kar yağıyordu. Altı aydır Ankara'da bu otelde kalıyordu. bir sandalyede uyuklayan bir uşaktan başka merdi­ venlerde. ne yapsam?" diye mırıldanarak sandalyeye oturdu. Nazlı ile dün bu yüzden atışmışlardı. Mart sonunda yapılacak seçim yüzünden Meclis ocak sonunda tatile girdiği için otel tenhaydı. "Kulübe gidebilirim.. ahbaplık edecek akıllı bir dost aradığı için Mühendis Mektebi'nden arkadaşı Samim'e gidebilirdi. günaşırı Nazlı'yı görerek geçiriyordu. Düğün tarihi en sonunda kesin­ leşmiş. koridorlarda hiç kimseye rastlamadı.

Sabah da okuduğu bir ihale ilânını yeniden okudu. oyalanacak birşeyler arıyordu. Her zaman milletvekilleriyle. Bir fıkrayı gülünmesi beklenen şeyin aptallığına şaşarak. Bir krem ilânına bakarken. "Ama ben bir fatih olacaktım ve çok para kazanacaktım!" diye düşündü. "Değer mi?" diye mırıldandı. Nazlı ile gittikleri filmlerin bayağı olduğunu düşündü. ikincisini neşelenerek okudu ve ga­ zetenin sayfasını çevirdi. Sonra gözü gazetenin eğlence köşesine takıldı. saatlerce briç oynadığı çok olmuştu. Ömer bunu bilmesine rağmen gene de gazeteyi açıp sinemalarda ne oynadığına bir kere daha baktı ve hiçbir şey bulamadı. çapkınlık dedikodularının çevresinde toplanan aynı insanların sigara dumanından ve bitip tükenmeyen kâğıt oyunları ve şakalardan başka bir şey yoktu. Ömer artık böyle büyük işlere girebilecek kadar zengin olduğu için kulüpte bu konudaki dedikodulan dinlemişti. dışarı çıktı. "Değer mi?" Sayfayı çevirdi. Nazlı olmaz! Demek ki Samim'e gidiyorum. Kravat taktı. Batı Karadeniz kıyısında yaptırılacak bazı köprülerin ihaleye verileceği. esnedi. bavullarıyla birlikte bir şey bekleyen bir aileden başka kimse olmadığı için burada oyalanamayacağını da anladı. İnşaat Mühendisleri Kulubü'ne de gitmek istemiyordu. sıkı sıkıya giyindi. rüşvet. Ömer'in oraya gidip neşe­ lendiği. çünkü berber gibi sıkıntılı ve kasvetli bir yere insan ancak oradan çıktıktan sonra bir eğlenceye gidecekse dayanabilirdi. "Berber iç karartıcı. sinema yok. Kendi kendine güldü. tıpkı İstanbul'daki benzeri gibi. "Daha çok para için taa oralara gidilir mi?" Şu son altı ay içinde yalnızca eniştesinin yardımıyla İstanbul'da birkaç arsayı alıp satarak dokuz bin lira kazanmıştı. aşağı inip anahtarı verdi. Öğleden sonra hemen içkiye başlamaktan çekindiği için yeniden odasına çıktı. Berbere gitmek istemiyordu. . şartnamenin nereden alınabileceği açıklanıyordu.bunu da düşünmek istemiyor. aynı iş. Sinemalarda bu hafta Nazlı ile iki kere gittikleri için yeni bir şey olamazdı. gidebileceği yerleri yeniden gözden geçirdi. ama aradığı arkadaş yakınlığını şimdi orada bulamayacağını biliyordu. Köprülerin nerelerde yaptırılacağını okurken. işadamlarıyla dolu olan salonda bir köşede gazete okuyan bir ihtiyarla. Bu kulüpte de." diye mırıldandı ve neşeyle ayağa kalktı. kulübü istemiyorum.

Bunu hatırlayınca. "Evet. dünkü tatsızlıkları hatırlamak üzere olduğunu anlayarak mırıldandı: "Samim'in karısı sıcak bir çay yapmıştır şimdi!" Ama avunmadı. Alan kalabalık değildi. kaldırımlardan hızlı hızlı akıyordu. Samim'i okulda nasıl oldu da iyi tanıyamadım? Bizden korkarmış! Haklı. o ev şimdi gidilecek tek yer!" diye mırıldandı. Yeni apartmanlar arasından caddeye inen kar taneleri eski ve sinir bozucu bir şiirden başka hiçbir şey hatırlatmadı: "Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar. "Hepsi evlerine dönmek için sa­ bırsızlanıyor. Ama ben Samim'e ayıp ediyorum. Ömer gelip geçen yüzlere dikkatle baktı. o da bana yakınlık duyuyorlar. Ömer de gülmüştü.. bir türlü kurtulamıyorum! Neden? Çünkü dün Nazlı ile kavga ettik. Cumartesi öğleden sonrasının soğuğa ve kara aldırış etmeyen kalabalığı dükkânlara girip çıkıyor. Hepsi evlerindeki eksik bir şeyi tamamlamak istiyor! Beni nasıl görüyorlar? Yakışıklı. Şık bir paltosu var. yeni evlendiği karısını.. onların kendisine gösterdikleri yakınlığı düşünmeye başladı.. Evet beni böyle görüyor olmalılar?" Birden Samim'i ve karısını ha­ tırlayarak: "Onlar da beni öyle görüyorlar!" diye mırıldandı. "Genç. "İçimde kirli. Okulda onunla niye arkadaşlık kurmadığını sorduğu zaman Santim. dünkü tatsızlığı düşünmeyeceğim!" diye söylendi. Refik ve Muhittin'den de sözederek. kalabalıktı.Ulus'a ağır ağır kar yağıyor.. taneler yere düşer düşmez eriyordu. Samim'i. iyi çocuk!" diye düşündü." Birden Nazlı'yı. Ömer bir taksiye binip şoföre Sıhhiye'ye gideceğini söyledi. Şimdi nasılız? Şimdi ben nasılım?" Cadde.. "Ben sizden korkardım!" demiş. Bir milletvekilinin kızıyla nişanlı. Ulus gibi tenha değil. Mühendis Mektebi'nden sınıf arkadaşıydı. yakışıklı. "Karısı da. Okuldayken aralarında şimdiki kadar bir yakınlık yoktu. Yolculuk boyunca bir şey düşünmedi. "Evet." Her şeyin az önce düşündüğü gibi çirkin ol­ madığını hatırlamak istiyormuş gibi başını göğe doğru kaldırdı.. Samim'e. Çünkü ben bütün bu 422 . Genç. Gördüğü şeylerle oyalandı. bayağı bir cansıkıntısı var. Biz pek sevimli. Taksiden indikten sonra vaktin erken olduğuna karar vererek Kızılay'a doğru yürüdü. Üstelik daha da çok şey biliyorlar: Zengin. İnşaat Mühendisleri Kulübü'nde iki ay önce rast­ lamıştı. canayakın insanlar değildik. paltosu şık. "Nazlı'yı... ama birbirlerine büsbütün yabancı da değildiler.

Bir annenin günün birinde paşa olan oğluna gösterdiği cinsten bir yakınlık!" Suratını buruşturdu. "Ne çirkin şeyler düşünüyorum!" Yanındaki bir evin pencerelerinden biri açıldı. hiçbir şey de konuşulmamıştı. Onlar iyi insanlar. Ömer. Orada şimdi çay içerim. Hayır. Hayır. Bana kimsenin göstermediği bir yakınlık gösteriyorlar. tam geri dönüyordu ki Samim'in saf. Arkadaşının oturduğu apartman elli adım ötedeydi. "Ne yapayım. iyi okumuş olduğum için. bir milletvekilinin kızıyla nişanlı olduğum için. Sanki bütün dükkânların. içten gülümseyişini hatırladı." Birkaç adım daha yürüdükten sonra geri döndü. gitmeyeceğim şimdi oraya!" Sokağın ortasında durdu.. ne yapayım?" diye mırıldandı. Ne yapayım? Geri mi döneyim?" Anacaddeden ara sokaklara sapmıştı bile. bir eşitiymiş gibi davranmaya kalkışmış. Niye? Çünkü ben bir kere fatih olmaya karar vermiştim. Zengin. çünkü bizim yaşadığımız. en saçma sözlerimi bile büyük şeylermiş gibi dikkatle dinliyorlar.ama herkes gibi! Beni sevmesinde ikiyüzlülük yok. onlar bana hayran. "Nazlı ile bana aşırı iyi davrandılar. ben kötüyüm. Geri dönerse otelde içeceğini düşündü ve bu düşünceyi beklediği kadar korkunç bulmayınca şaşırdı. ama bir eşiti olmak istediği Nazlı'ya. "Evet.evlilikten. bir kadın başı uzandı." Samim'in evinde konuşulabilecek şeyleri gözden geçirince sıkıldı. ama bizi görür görmez içlerinden öyle davranmak geliyor. "Bu kadar çirkin şeyler düşün­ dükten sonra zaten orada aradığım rahatlığı bulamazdım!" diye söylendi ve ferahladı.. "Samim'den niye hoşlanmıyorum? Çünkü orada ağzımın içine bakıyorlar. "Ne kötü şeyler düşünüyorum. "Nazlı'ya gideyim de her şeyi bir daha konuşalım mı? Ama daha kötü bir tatsızlık da çıkabilir. 42.. "Ama o kötü bir insan değil ki! Kötü değil. Yeniden caddeye çıktığında kar dinmişti. ya da yaşamakta oldu­ ğumuzu hayâl ettikleri çevreye girmek. bizim gibi olmak isli­ yorlar.5 .. Konu­ şuruz. bütün bu. en sıradan. bu çok tuhaf gözükmüş. akıllı. ama farkında değil!" Bir kere Samim'in karısı bir eşit olarak görmediği. Bunu açıkça belki düşünmüyorlar. herkes şaşırmış. kapıdan çıkan bir çocuğa bakkaldan sirke almasını söyledi.. evlerin kapısında bunu bekleyen insanlar varmış gibi kaldırımlar bir anda dolmuştu.. Beni o niteliklerimden dolayı se­ viyor.

iyi ki Samim'e gitmedim!" diye düşündü ve ilk yudumu aldı.. en bayağı yüzünü görme eğiliminde olduğu için içkinin kötü düşünceleri coşturacağını biliyordu. beni oyalayacak bir şey bulamadım!" diye söylendi. son zamanlarda sık sık içki içtiği. Oysa şimdi her şeyi düşünmek. ama Ömer yapacak başka bir şey olmadığını düşünerek onu susturdu. "İşte başlıyoruz!" diye düşündü. "Evet.. içki içtiği yere yerleştiğini gören garson onun ne içeceğini bildiğini. otele girdikten. onu korumamı. Otele gidecek. Bunu bildiği için ayakları kendiliğinden onu taksi durağına götürmüştü. Ömer'in her zaman oturduğu. "İnsan hiçbir zaman hepsini sa424 . Köşedeki büyük bir saksının yanındaki koltuğa bir yabancı oturmuştu. "Nazlı benden ne bekliyor? İyi bir koca. geniş tabanını. içine konyak doldurulduğu zaman aldığı rengi çok iyi tanıyıp sevdiği kadeh önüne konunca ke­ yiflenerek: "Evet. Sonra. Bugün canı her zamankinden sıkkın olduğu. bazılarının "lobi" dediği salona girip her zaman oturduğu koltuğa yerleştikten sonra iyice yatıştırmak isteyerek: "İşte çıktım. gördüm. "Günah benden gitti." diye düşünerek rahatlamak istiyordu. Hepsi bu mu?" Başını salladı. Kendi kendine şaşıyor. Ömer konyak içeceğini söyledi. sonunda kendimi kandırmaktan başka bir şey yapmayacaktım. bir evimiz olmasını. Onu sevmemi.İstemiyorum! Ne yapayım? Nereye gideyim?" Ama nereye gi­ deceğini çoktan biliyordu. salonda içki içecekti. her şeyin en çirkin. ama ihtiyar hâlâ aynı gazeteyi okuyordu. Biçimini. Şimdi biz Nazlı ile niye alıştık bakalım?" diye mırıldandı. Şoföre Ulus'a gideceğini söyledi. Arabada sigarasını tüttürürken. anlamak istiyorum!" İçkiden bir yudum daha aldı. Bavullu aile salondan çıkmıştı. "Nazlı ile niye kavga ettim? Bu kavga öteki kavgalarla ilişkili olduğuna göre şunu sormalı: Niye biz hep kavga ediyoruz?" Birden dü­ şündüğü şeyden korktuğunu anladı ve düşünmek için yeteri kadar içmediğine karar vererek kadehini bir dikişte boşalttı. gezdim. "Samim'e gitseydim oradaki o boş gevezeliklerle kendimi unutmaya çalışacak. Susturduğu şeyi. vicdanı son bir kere daha içki içmesinin kötü olacağını söyledi. ama kurallara uymak için bu saçma işlemi yerine getirmek zorunda olduğunu gösteren bir bakışla yaklaşıp ne istediğini sordu. başarılı bir müteahhit olmamı.

"Böyle düşünülmez. Ben!. Ben. ya da bir an Ömer'e öyle geldi ve ona gülümsedi." Birden korkuyla durdu." diye mırıldandı." Boş kadehi eline alarak kapıya doğru yürüdü.. daha önceki tar­ tışmalar bir anda açıklığa kavuştu: Nazlı evlilik hazırlıklarıyla uğraşılmasını.. Bunun çirkin olduğunu biliyorum. alınacak eşyalar. Ömer: "Ama orada kalan araçları elden çıkarmak için Kemah'a gitmem şart!" diye mırıldandı.. Ben hep.. o ise evimize eşya almak istiyor!" Dünkü kavga. benim gibi biri ondan ne bekler?" diye mırıldandı. Bir fatih olmak. bunların yerine ne istiyorum?." Garsonun yeniden getirdiği kadehe düşmancaDaktı. "Bir İngiliz. Ben sıradan bir aile babası. Peki. tutulacak ev için İstanbul'a gitmeleri gerektiğini söylerken. açıkça ne demek bu? Yani başkalarına göre bunun ne anlamı var.. "ben.. Koltuğuna dö­ nerken de saksının yanında oturan yabancıyla gözgöze geldi. benim durumumda olan. yeni bir ev.. azla yetinmek istemiyorum. ya da ne anlamı olması gerekir? Basit: Ben herkes gibi olmak. Garsonu görünce kadehi ona verdi ve yenisini getirmesini istedi. "Ben ondan ne istiyorum?" Buna hiçbir zaman kesin bir cevap veremeyeceğini anlayarak: "Peki. Sonra garsonu çağırıp bir kadeh daha istedi." Yeniden koltuğa oturarak.. "İs­ tanbul'a gitmek istemiyorum! istanbul'a gitmek istemiyorum çünkü. ben ise bilmiyorum! Ben ne istiyorum? Benim ne istediğim açık! Ben bunu hep söylüyorum. "Çünkü ben... Yabancı gülümsüyordu." diyorum.. İngiltere.yamaz. "Sakin olmalıyım!" diye düşündü. 425 . Oysa Ankara'da yapılacak hiçbir işi olmadığını ikisi de biliyorlardı. "ingiltere'de mi kalsaydım? Yoksa Alman mı? Herr Rudolph! Refik ne yapıyor acaba? İstanbul'a tek başıma bir fatih gibi." diye söylendi ve birden ayağa kalktı.. ama kolaylık olsun diye hepsinin bu olduğunu söylü­ yorum. çünkü o ne istediğini biliyor. çocuklar ve bir aileyle yetinen bir insan olmak istemiyorum. yeni eşyalarla. Peki. Ben!. Peki. "Hiçbir şey! Hiçbir şey! Ben yalnız onu istiyorum!" İçkinin kanına karıştığını duyarak kelimelerin üstünde durdu. "Onu istiyorum!" Birdenbire içinde köpüren öfkeyi taşırmamak için bir şaka yaptı: "Ben onu istiyorum. ben.. "Nazlı ile tartışıyoruz. Ömer Ankara'da yapılacak işleri olduğunu ileri sürüyordu. ben ondan ne bekliyorum?" Bir süre bardağa baktı... ama bu düşüncenin tartışmaya bir şey katmadığını da anladı.

neredesin? Ben gidiyorum!" "Buradayım.. "Ne yapayım.." Nazlı utangaç ve suçlu bir tavır takındı. Muhtar Bey'in evde olup olmadığını anlamak için telefon etmeye karar verdi. Onunla evleneyim. ama orada Muhtar Bey'e rastlayacağını. Nazlı'ya gideyim." "Ömer mi? Ne istiyor?" "Bir saate kadar geliyor!" " E . içkiden tiksinerek ayağa kalktı. ne yapayım?" diye mırıldandı. Aynaya da son bir kere baktı: "Tam vaktinde hazırım! Ama beni niye çağırdılar oraya? Avutmak için!" Öfkelenmemek için çabuk çabuk odadan çıktı ve sinirlerini yatıştıracak şeyi odalarda arayarak seslendi: "Nazlı. Telefonla konuşuyordum!" Nazlı telefonun ve Muhtar Bey'in çalışma masasının durduğu küçük odadan çıktı. "Ben gencim. yahu."Ben ne olmak istemediğimi biliyorum... hani yarın gelecekti?" "İşte şimdi telefon etti. ne olursa olsun onunla ko­ nuşacağı için sevindi. Kim?" "Ömer! Kravatınız uymamış baba." diye düşündü. ama ne olmak istediğimi bilmiyorum!" diye düşündü. Düşünmeyeceğim. Bulgar Başbakanı Köse lvanof onuruna verilecek yemek ve "suare" için Ankara Palas'a gidecekti." Otelden çıktı. "Gelsin bakalım. Beni anlasın. Ama. gelsin bakalım!" diye homurdandı Muhtar 42 d 48 . Böyle çirkin şeyler düşünmeyeyim. düşünmeye başladım!. MİLLETVEKİLİ MUTSUZ Muhtar Bey saatine bir kere daha baktı: Altıbuçuğa geliyordu: "Tam vakti. Düşünmek bana göre değil! Niye başladım sanki şu içkiye!" Bütün bu düşüncelerden. Nazlı'nın kendisini beklediği gibi sevgiyle karşılamayacağını düşünerek korktu. kızım. Onunla konuşayım. "Sarhoşum işte. Gelmek istediğini söyledi.. Nazlı'ya gideceği.. "Ben gidiyorum.

" Muhtar Bey bütün bir gündür içinde taşıdığı merakı doyur­ manın tam zamanı olduğunu hissetti: "Ne oluyor kuzum? Dün ne oldu? Senin de bir tuhaf halin var!" Nazlı gözlerini bir türlü iliklenemeyen düğmelerden birine dikerek: "Dün kavga etlik. Bu kavgayı da sormuyorum. ama ben bu işlen pirelenmeye başladım.. "Alınmıyorsun ya?" Kızının yüzüne bakmamak için iliklediği düğmelere gözlerini dikmişti. ne olacak ba­ kalım?" dedi. ama sesinin boğuk çıkma­ sından korktuğu için hiçbir şey söylemedi. anladın mı?. öteki kolu geçirirken: "Evlilik tarihi kesinleşti. sormam! Ama ben olup bilenlerden hoşlanmıyorum. anlamı­ yorum. hadi allahaısmarladık baka­ lım!" "Güle güle baba!" Muhtar Bey kapıya doğru yürüdü. Bir şey söylemek istedi.. baban her zaman senin yanındadır. "Senin için meraklanıyorum. Paltosunun içinden bir kolunu geçirirken: "Off." dedi." dedi." "Biliyorum!" Muhtar Bey aşırı duygulu olan yüzünü kızından saklamak için kapıyı açtı. Bunu yalnızca kendisiyle ilgili bir şeyden dertleniyormuş gibi söylediği için. Merdivenlerden 427 ." "Korkuyorsun ha? Korkma! Ben varken kimse seni mutsuz edemez. alınmıyorum.. Sonra olup bitenlerden hoşlanmadığını göstermeye hakkı olduğunu düşünerek: "Ne oluyor doğrusu anlamıyor. "Yaa! Niye?" "Lütfen artık sormayın.. Ama her seferinde böyle olmuyor mu? Onunla konuşayım ister inisin? Peki." dedi. "Bilmiyorum! Ben de korkuyorum. onlar için daha iyisini mi giyeceğim! E." Askıdan paltosunu aldı. Sonra birden döndü. ar­ kasından gelen kızına duygulu bir tavırla sarıldı.Bey.... peki suratını asma." "Peki. Nazlı'nın cevap vermediğini görünce daha da meraklandı. "Yok." Nazlı'nın bu konuda daha konuşulmasnıdan hoşlanmayacağını düşündü: "Demek kravatımı be­ ğenmedin Yakışmamış mı? Yakışmamışsa yakışmamış. Şunu unutma ki.

"Beni yalnız kızım avutabilir. Bir süre daha yürüdükten sonra bir taksi buldu ve şoföre Ulus'a çıkacağını söyledi. ama hâlâ bir arabaya rastlayamamıştı." Anacaddeye yaklaşmıştı. ikiyüzlü. "Evet.. sevilmeyecek bir herifi sevmiş olmasıdır!" diye söylendi. Köse İvanof Bulgar Başbakanı ha?" diye söylendi.. "O herifin nesini seviyor?" diye mırıldandı. "Beni arlık kolay avutamazlar ama.. Bütün hayatına derinlik ve anlam katacak göreve kavuşamadığı için. Atatürk'ün ölümünden sonra Muhtar Bey'in beklediği şeylerden hiçbiri olmamış. "Onun bütün ta­ lihsizliği kötü. Üstelik tam ruhumun bir denge ve sağlık aradığı şu günlerde. 428 ." Sonra birden. Bu konuda her zaman aklına gelen en kesin düşüncesi buydu. "Onlar orada. ne İsmet Paşa bir adım atıp Muhtar Bey'e görev vermiş. "Kendini beğenmiş bir herif!" diye bir süre mırıldandı.. "Sanki ne diye çağırdılar ki beni oraya?" diye düşündü ve gene aynı karşılığı verdi: "Avutmak için. "Bütün bu bayağılıkların üstüne bir de kızımın dertleri çıktı!" diye düşündü.." diye mırıldandı.. her şeye öfkeleniyor. Elindeki şapkayı başına geçirdi. Daha Ömer'in eve gel­ memiş olduğunu anlayarak bir daha utandı. Arkaya yaslanan başını birden kaldırdı. her şey bayağı. Kızım mutsuz olmasın diye o herifle kavga etmeye hazinin!" Araba ağır ağır yokuşu çıkıyordu. adi!" diye mırıldandı. Açık havaya çıkınca derin derin nefes aldı." diye mırıldandı ve Nazlı'nın dertlerini düşünmeye başladı. ne de eski kadrolar görevlerinden alınmıştı. Hafifçe kamburunu çıkardı. "Ben mutsuz bir insanım!" Yürümeye başladı. bir ayı aşkın zamandır." Başını ileri geri sallıyordu. ama az sonra gene: "Ne yapıyorlar şimdi?.inerken. Sonra Ömer'le kendi gençliğini kıyasladığını anlayınca utandı ve şöyle düşündü: "Kızımın mutsuz olmaması için her şeyi yapacağım... "Ne yapıyorlar onlar şimdi evde? Hatice Hanım da izinli!" Saatine baktı." Alaycı ve küçümseyici tavırla: "Köse lvanof.. Muhtar Bey bu yüzden kendini rüyaları ve tasarıları gerçekleşmemiş mutsuz bir insan olarak görüyordu.. Beni artık kimse avutamaz.. "Bir de şimdi şu herif. çirkin. Çirkinliklerden kendini korumak istiyormuş gibi başını omuzlarının arasına çekti. kendini beğenmiş. Kızım yardım istiyor.. her şeyden nefret ediyordu. Ben ise beni avutmak için çağırdıkları şu saçma toplantıda. Anacaddeye doğru ağır ağır yürürken..

işte şimdi o başbakan. Sonra bir kenarda. ya da başka bir şeyi olduğu şakayla söylenen öteki kadını ve onlarla birlikte oturan Başbakan Refik Saydam'ın kabak kafasını gördü ve birden. Çağrılıların fazla olmadığını.. Ben ise bir hiç! Ah. Salona girmeden çok önce takındığı alaycı gülümseyişin iyice yerine oturduğunu hissedince keyiflendi: "Beyler sohbetinize katılabilir miyim?" "Vay. kimin nerede oturduğunu. "Refik Saydam'ın Allah için. rica ederim!" İki milletvekili aralarında Balkan Antantindan sözediyorlardı. Yüzüne alaycı bir anlatım vererek çevresine baktı. Bu habere göre çiğ et. Muhtar Bey'in onlara katılmasından sonra konu nasıl olduysa bir anda gazetelere.. niye geldim sanki? Eve döneyim! Nazlı ne yapıyordur?" 429 . Ben hiçbir şey! Refik Saydam! Askeri Tıbbiye mezunu! Harpte Ordu Sağlık Başkanı Süleyman Numan Paşa'nın sağ kolu. benden üstün neyi var?" diye düşündü ve yüzündeki alaycı gülümseyişin kaybolduğunu anladı. pişmiş ete göre insan sağlığı için çok daha yararlıydı. ayakta sohbet eden iki milletvekiline gülümseyerek yaklaştı. derken milletvekillerinin birinin gazetede okuduğu habere geldi. "Refik Saydam başbakan oldu. Bir anda gözünü alan parlak ışıklardan. Tam vaktinde geldiğinden hiç şüphesi olmadığı için kendinden emin hareketlerle daha önce de birkaç kere geçtiği koridorlardan. görevlilerden başka kimse yoktu. Muhtar Bey yüzünde aynı alaycı gülümseyişle iki milletvekilini dinliyor. Ö başbakanlıktan çekilince.. Bir de Bandırma gemisine Atatürk'le binme talihi var! Başka da bir meziyeti yoktur! İsmet Paşa'nın kölesi olmaktan başka hiçbir meziyeti yoktur. şuradaki sekseni aşkın kişinin her birinin bir görevi olduğunu görünce buraya avutulmak için çağrıldığına bir daha inandı.Otelin önünde duran taksiden indikten sonra da aynı şeyleri mırıldandı. kimin kiminle birlikte olduğunu görmüştü. bu da bakanlıktan çekildiydi. merdivenlerden geçerek uğuldayan salona girdi. Muhtar Bey! Buyurun. arada bir gözünün ucuyla salonu seyrediyor. Etrafta uşaklardan. Çiğ ve pişmiş et konusundaki sohbet uzayınca Köse İvanof'un karısını ve Bulgar Başbakanı'nın üvey kızı. birkaç dakika içinde.. çevresine fazla bakmamaya dikkat ediyordu. gürültüden sakınmak istiyormuş gibi biraz köşede durdu. Çevresine çok az bakmasına rağmen.

"Bilmem! Bunu sen daha iyi bilirsin!" dedi bakan ve şişman bir kadına gülümsedi. Kimse kimseye kırgın olmasın istiyoruz. "Ama suratın asık! Her yerde söyleniyormuşsun?" "Ben mi? Kim ne dedi?" "Kimse bir şey söylemedi canım. "Kırık kalpleri tamir ha?" Sanki herkesin bugünlerde kullandığı bu sözü ilk defa işitiyormuş gibi bir kahkaha daha attı. nasılsınız?" Muhtar Bey başını kaldırıp baktı: İçişleri Bakanı Faik Öztrak! "Bana niye öyle gülüyor?" diye düşündü. canım!" Bu sözlerin de gerçeğe uymadığını hatırladı. Muhtar Bey'in kolundan çıktı: "Çok güzel! Sevindim."Ooo. "Sen de her zamanki gibi katısın! Gül biraz. Yalnızca Paşa. Bir şeye dargın olduğunu sanıyorlardı. Bakan öteki iki milletvekiline Muhtar Bey'i aldığı için gü­ lümseyerek özür diledi. Bakan eski meslektaşının yüzündeki nefretten galiba korktu. Birlikte tenha bir köşeye doğru yürümeye başladılar. Çok güzel!" y "Evet. "Listeye girdin. "Senin nen var kuzum? Bir derdin mi var?" Muhtar Bey bakanın Mülkiye yıllarındaki ve İçişleri Bakaıılığı'ndaki dostluklarını hatırlatan bu resmiyet dışı dili kullan­ masına şaşarak: "Yok!" dedi. ama istediği tavrı da takınamamıştı. Seçileceksin." dedi. 'Muhtar Bey bize kırgın mı?' diye sordular.30 . Faik Bey. Herhalde seni unuttuğumuzu dü4. Paşa'nın bu kırık kalpleri tamir siyasetini çok iyi bi­ liyorum!" Muhtar Bey bunları alaycı gözükmeye çalışarak söylemişti. Sonra yeri gelince neşelenen bir insan olduğunun anlaşılıp anlaşılmadığını görmek için çevresine bakındı. Sonra: "Hamdolsun. Gene bizimle çalışacaksın. "Neyi daha iyi bilecekmişim?" İçişleri Bakanı. Muhtar Bey." "Kırgın olmamı gerektirecek bir şey mi var?" Muhtar Bey cevabını beğenerek gururlandı. Muhtar Bey öfkeyle: "Çok neşelisin!" dedi. Sonra bakanın neşeyle koluna girdiğini gördü ve şaşırdı. "Çok aptalca bir karşılık verdim!" diye düşündü. İçişleri Bakanı bir kahkaha attı.

Atatürk'e İsmet Paşa'yı vurduğunu söylemiş. Çünkü herkes birbiriyle barışsın istiyorlar. 4M .." Birden düşüncelerinden ürperdi. "Hepinizden iğreniyorum. İçişleri Bakam bu fırsatı kaçırmadı. Muhtar Bey onun gövdesine arkadan bakarken. İkisi de dönüp baktılar. "Demek İsmet Paşa beni sormuş!" diye düşündü. Ama niye bunu söy­ lediler?. "Bu da ağzımı arıyor. Atatürk son aylarda hep Ismel'i öldü sanır. Ekrem. surat asmasın!' Bu da geldi söyledi! Seçileceğimden şüphem yoktu." dedi azarlayıcı bir sesle. ama şimdi uyandım. Hepinizin ne mal olduğunu biliyorum! Hepiniz kölesiniz! Ben de öyleydim. Maraş milletvekili Buriıanettin Okay'ı görünce daha da neşelendi. şimdi onlarla barışıyor. Salonun bir kenarında.sunmuyorsun. Bu sözünü saçma buldu." Hâlâ aynı yerde tek başına durmasına rağmen. Sermet ve Ekrem tanık oldular. Bu dedikoduyu ha­ tırlayınca keyiflendi. Köse lvanof ile oturan Refik Saydaın'a baktı. "Paşa şuna demiştir ki 'Muhtar JBey'e söyleyin. Sennet söylemez. hepsinden iğreniyorum!" diye mırıldandı.. onu gene seçtirdik. gökte arayıp da bulamadığı birini kahkaha patlatılan o köşede buluvermişmiş gibi telâşlı ve heyecanlı bir tavırla Muhtar Bey'in yanından uzaklaştı. Paşa beni niye sorsun?" Döndü. Uyanmama yardımcı olduğu için İsmet Paşa'ya da teşekkür borçluyum. Muhtar Bey: "Rica ederim!" diye mırıldandı. Bakanlık koltuğuna bunun ilk oturuşu. kalabalığın içinde tek başınaydı. her şeyin ne olduğunu biliyorum. yanına kimse yaklaşmıyordu. Ismet'in çocuklarının eğitimi için para ayrılmasını da onun için vasiyetnamesine yazdırmış.. Recep Zühtü'nün kendisini vurmasından korktuğu için Atatürk'ün hastalığında İstanbul'a gidemeyen İsmet Paşa.. "Hepinizin. Belki de işgüzarlık ediyordur. Benim gidip Celaliler'le öpüşmemi istiyorlar. "Geçen devre bu birisinin ölümü üzerine milletvekili tayin olunmuştu. "Gülüyor!" diye düşündü. Yemin için kürsüye çıktı." Bir dedikoduyu hatırladı: Recep Zühtü." Tiksintiyle mırıldandı: "Kırık kalpleri tamir!. "Hepsinden nefret ediyorum. üzülürmüş. Meclis koridorlarında ileri geri konuştuğumu kim yetiştirmiştir? On gün önceki o öfke buh­ ranıma Hulusi. Sonra birden arkasında bir kahkaha patladı.

" Gözleri kendiliğinden gidip Refik Saydami buldu.. "Ben bunlarla ilgilenmiyorum.." Birden gelecekteki damadının arkadaşı delikanlıyı. Mülkiye mezunu. zavallı. sen hâlâ gülüyorsun! Memleketin hali.. görünce acıkırsınız. ama sonra.. Bir an İhsan Bey'in bilgisine imrenir gibi oldu. "Bu da onlardan!" diye mırıldandı. gelin.." "Muhtar Beyciğim siz perhiz mi yapıyorsunuz?" "Efendim?" "Büfeye hiç iltifat etmiyorsunuz! Hadi gidelim ve tabaklarımızı dolduralım!" Muhtar Bey badem bıyıklı parti müfettişi İhsan Bey'i tanı­ yamamış gibi bakıyordu: "Tabaklarımızı mı dolduralım? Ama ben aç değilim ki!" "Gelin. Gene gülüyordu.. "Bana bunları niye söylüyor? . çirkin. hükümeti Almancı..' dedi. "O ne yapıyordu? Kitabı yayımlanmış. O tarım bakanını da almadılar hükümete. her şeyden nefret. bayağı iken gülüyor." diye düşündü. 'Seni biz değil." dedi ve daha önce bu konuda düşünüp hiç hazırlık yapmadığı için utanarak müfettiş ile birlikte büfeye doğru yürüdü. millet seçti' dedik. 'Beni seçtirdiğiniz için teşekkür ederim!' diye bağırdı. işi tatlıya bağladılar. aman kimse alınmasın! Ama ben alındım! Ben Muhtar Laçin." Muhtar Bey.. Sonra bir şey kalmayacak.. Tavuk sever misiniz? Sonra Dobrice ve Makedonya'da bunların gözü. Yeni kadrolara görev vermediler. aman her şey eskiden olduğu gibi yürüsün. eski Manisa valisi hepinizden nefret ediyorum! Ben mutsuzum! Benim bir tek kızım var. perişan. "Gülüyor. gülüyor!" diye düşündü Muhtar Bey. Gülünecek ne var? Memleketi düşünsene güleceğine! Her şey kötü! Memleket sefil. Hay Allah hepinizin!. "Bence bunların tarafsızlıkları bir siyaset değil... Siz bu Bulgarlar hakkında ne düşünüyorsunuz?" Muhtar Bey: "Ben düşünüyorum ki.'Beni seçtiğiniz için teşekkür ederim. Ben he­ pinizden. bir mecbu­ riyettir. Başka birkaç değişiklik de yapıldı tabii.. kralları İngilizci. Ama yeter mi? Ah yeter mi? Bu kadarla yetinilir mi? Uzlaştılar. kraliçe İtalyancı. bu sefil dünyanızdan. Düşünsenize. Aman kimse kimseye kızmasın.. "Her şey bu kadar sefil. bu gülünç soyadını utançla taşıyan. Refik'i hatırladı. O da. Bulgar milleti de Rus dostudur.

Zavallı Muhtar Bey biraz kaçırmış 433 . "Selâmım nasıldı? Ölçülüydü evet. Kerim Bey'in öfkesini yatıştırmak istiyordu.. ama yalnızca dudaklarının kıpırdandığını farketti. kendisini tanıyan. birbirlerine gülen. ben ne söyledim? Ben ne söyledim!" diye mırıldandı.. Kerim Bey'e sert cevap verdim. Tavuk budu.." "Bunu biliyordum. onun koluna girmişti. Nasıl da atıştırıyorlar.. ama bir köşeye usulca bırakmaktan başka bir şey yapamadı. "Tavuk budu!" diye düşündü. Şükrü Saraçoğlu bana selâm. çok eğildim...." "Biliyorsanız ne soruyorsunuz?" dedi Muhtar Bey... dolu ağızlarıyla konuşmamak için başlarını sallayan. Muhtar Bey'in yanından ayrılmış. evet." dedi İhsan Bey.. Kölelerin karıları." Masanın kenarından çekilmiş yürüyordu.Oo. Selâm verdiği adamın gözlerini yarı yarıya örten gözkapakları kıpırdanır gibi oldu. Memleket aç. tombul. "Tavuk budu yiyecektim. kızları.. Ben neyim? Bir zavallı.." Muhtar Bey bu sefer bir başkasına eğilerek ve nedense belli belirsiz bir korkuya kapılarak selâm verdi. burada tavuk yiyecektim. Şimdi benimle alay ediyorlardır. tanı­ dıklarını ve yakınlık duyduklarını göstermek için gülümseyen insanlann arasından sallanarak ağır ağır yürüyordu. Muhtar Bey elindeki tabağa boş boş baktı. "Bütün bu çirkinliklere rağmen. Muhtar Bey?" "Nişanladım.. Nazlı ne yapıyordur? Hizmetçi de evde değil! Saat kaç? Ne diyor bu?" "Eğer biz Dobrice'deki Türkler'i yurda çağırmakta. "Ben onların yanında bir hiçim!" diye düşündü. Ayakta duran.. bir an söylediğini sandı. biraz rahatsız galiba. Muhtar Bey birşeyler söylemek istedi. Ah burada ne işim var? Burada bir soytarıdan farkım yok! Şu yemekler.. iğrenç kadınlar. "Kerim Bey'e ne dedim? Ben ne dedim!" "Siz biraz rahatsızsınız galiba?" dedi Kerim Bey. Kerim Naci Bey'di." Muhtar Bey Dışişleri Bakanı'na eğilerek selâm verdi.. bunlar burada tıkmıyor. benim kızım böyle olmayacak! Eve dörteyim. "Bunu yiyecektim!" İçinden tabağı fırlatmak geldi. Ben zavallı bir insanım. "Aa. "Muhtar Bey.. Hayır. Şu çıplak kollu. "Kızınızı evlendirdiniz mi. Hayır.. Sonra şaşırdı...

Ömer gene Venedik manzarasına baktı. Kızımı ne diye evde tek başına o herifle bıraktım. "Sarhoşum." diye mırıldandı. Kızım! Evde ne yapı­ yorlar? Ben eve gidiyorum. hayat! Refet gibi yapmalıydım ben de. mutfakta cızırdayan ızgaranın. Neye gülüyorsunuz? Gülünç olan nedir? Ekrem söylemiştir... AHLÂK. sonra dünkü tatsızlıktan sözetmemeye karar verip öpüşüp barışmışlar. Nazlı'nın tıngırdattığı çatal bıçağın sesini dinliyordu. Bir tek kızım var! Ah. Sofrayı kurdu. Öpüşüp barışmalarına rağmen. Kerim Bey haklı. Refet gibi yapmalı.. sofraya bir şey koyan Nazlı'nın arkasından baktı. v b .. Eve şömine yaptırır." AİLE. O zaman Keçiören'de bir bağevim olurdu. İsmet de gülüyordu." Az önce barışma öpüşünü hatırladı.. Nazlı ile önce hiçbir şey konuşmadan oturmuşlar.. yanan odunların çı­ tırdayışını dinleyerek sigara içerdim. ama öpüşmek için bile kızarmamız gerekiyor. "Niye ' geldim buraya?" diye düşündü. > Ona ne dedim! Refik Saydam gülüyor! Gazetede gördüm. "Evlenirsek akşam işten döneceğim ve bu cızırtıyı dinleyerek yemeği bekleyeceğim!" Eve geleli yarım saat olmuştu. Eve gidiyorum. ama başka şeyleri de düşünmeden edemedi. para kazanmalı. Ömer kendisi gibi Nazlı'nın da kavgayı. Nazlı içeri gidince. bütün bu ikiyüzlülüğü bir kenara bırakıp. Beni de kendini 434 49 . keyfime bakmalıydım. öteki kavgaları düşündüğünü biliyor.galiba.. Nazlı mutfaktan elinde tepsi ve tabaklarla geldi. Buna nasıl dikkat et­ medim? Evet ben rahatsızım. "Onunla nişanlıyız. sonra da Nazlı yemek pişirmeye mutfağa gitmişti. "Çünkü artık yalnız kalmaya da dayanamıyorum!" Yeniden odaya giren. Ben rahatsızım. "Benim bir erkek olduğumu. Ömer Venedik manzarasının karşısında oturuyor. karşısında hiçbir şey konuşmadan dur­ maktan sıkıldığı için mutfağa gittiğini seziyordu. Avunmadım! Beni kimse avutamaz. Kızı da bir türlü evlenemiyor!. Bende ahlâk kalmadı. insanların cinsel istekleri olduğunu unutmuş gözüküyor.

. Sokağın ortasından geri döndüm. sen nasıl içiyorsun.." dedi. dur! Öyle içilir mi?" "Sen o sözle ne anlatmak istediğini söyle. Oradaki o bayağı aile havası. Nazlı yeniden mutfağa gitti." "Alıyorum. Nazlı: "Ben de içmek istiyorum.. "Demek Samimlerin bayağı olduğunu düşünüyorsun.3. Yani gitmedim. biliyorsun! Ağlıyorsun!" "Hayır.. iyi bir çevreye girme. ağzının kokusundan anlamıştım!" "Samim'lere gittim.5 . Odanın içinde gezinmeye başladı. sonra yerinde duramayarak: "Ben daha içmek isliyorum. 'Köfteyi nasıl buldun?' 4. Aa. Az sonra ızgaranın cızırtısı kesildi ve elinde bir tabak köfteyle sofraya oturdu. "Çünkü Samim'lerde çirkin bir şey olduğuna karar verdim." dedi Nazlı. Ömer otururken: "Ben öğleden sonra içtim biliyor musun?" dedi. Niye sokaktan geri döndüğümü sormayacak mısın?" Nazlı neşelenmeden: "Niye geri döndün?" dedi... Sinirli.." "Köfteyi nasıl buldun? Daha alsana. "O aile havası sözüyle mi?. Dur.. onların iyi insanlarla tanışma. Ama onun iyi bir çocuk okluğunu söylüyordun.. şimdi istiyorum.. açtı. Öyle göremediği zamanlarda da bir evimiz ve eşyalarımız olması gerektiğini hatırlıyor!" Düşüncelerinden ve kendinden iğrenerek ayağa kalktı." Ömer az önce dilinin ucuna gelen sözü yutmak istedi. Sinirli bir hareketle şişeyi aldı. mutlu olma biçimleri ve istekleri iğrenç. "Ama sana iyi gehnıyor." Ömer tabağına bakan Nazlı'nın yüzüne bir an baktı. Şu aile havası sözüyle ne anlatmak istiyorsun?" Ömer şarabını acele acele içerek: "O sözle mi?" dedi. ama kendini tutamayarak: "O aile havası sözüyle işle." dedi ve ayağa kalktı. değil mi?" "Mutfakta lel dolabın üstünde! Dönmez. "Biliyorum." Ömer koşup şarabı getirdi.de bir melek gibi görüyor olmalı. küçük ve hızlı adımlarının Nazlı'yı rahatsız ettiğini anladı.. "Babanın şaraplarından var mı? Daha hemen dönmez.

içinde oturma isteğimi. Bunu biraz laf olsun." 436 . iyi elbiseler giyme.." "Ben seni anlayamıyorum!" dedi Nazlı. hayır. senin kadar zeki olmadığımı. "Sen ne istiyorsun? Eğer beni sevmiyorsan. Ben senin yalnızca ni­ şanlımın!" "Nişanı bozmak mı istiyorsun?" dedi Ömer.." diye bağırdı Nazlı. bize benzeyen insanlarla yaşama isteğimi. biraz da Nazlı'yı suçlamak için söylemişti. beni kendine uygun bulmuyorsan be