VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 www.kitapsevenler.

com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu, Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi, Sahaflar, Kütüphane, ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.yasarmutlu.com www.kitapsevenler.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.com yasarmutlu@yasarmutlu.com mutlukitap@hotmail.com kitapsevenler@gmail.com yasarmutlu45@gmail.com VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 VICTOR HUGO (1802-1885): Romantik gerçekçiliğin kurucusu olan ünlü Fransız yazar sadece romanlanyla değil, şiirleri ve tiyatro oyunlarıyla da tanınmıştır. 1848 devriminden sonra cumhuriyetçi görüşleri savunan Hugo, sürgünde yaşadığı yıllarda da verimli bir yazınsal etkinlik içinde olmuştur. Hugo, eserlerinde toplumsal sorunları, halkın hayatından çarpıcı kesitleri büyük bir başarıyla yansıtmıştır. Dünya edebiyat tarihinin en önemli romanlarından olan ve yazann başyapıtı sayılan Se/îHer'in yanı sıra Deniz İşçileri, Nötre Dame'ın Kamburu, 1793 Devrimi, Nişanlıya Mektuplar diğer önemli eserleri arasındadır. Ayrıca şiirleri Suçlar ve Seyirler, büyük ilgiyle karşılanmıştır. VICTOR HUGO SEFİLLER I. CİLT TAMAMI V CİLT TÛRKÇESİ: SEMİH ATAYMAN VICTOR HUGO SEFİLLER I. CİLT DİZİ TASARIMI/KOORDİNASYON HASAN HÜSEYİN ARIKAN DÜNYA KLASİKLERİ EDİTÖRÜ VEYSEL ATAYMAN TÛRKÇESİ SEMİH ATAYMAN TÜRKÇE REDAKSİYON SÜLEYMAN ASAF FİLİZ GÖVER TASHİH

ESEN GÜRAY KAPAK GRAVÜRÜ EMİLE BAYARD DETAY TK. NO / ISBN © BORDO SİYAH KLASİK YAYINLAR 975-8688-51-0 / 975-8688-52-9 BASKI; İSTANBUL 2006 TREND YAYIN BASIM DAĞITIM REK. ORG. SAN. TİC. LTD. ŞTİ MRK/MATBAA: MERKEZ EFENDİ MH. DAVUTPAŞA CD. NO: 6/3 İPEK İŞ MERKEZİ 7-9-10-11 TOPKAPI/İSTANBUL-TR ŞB/YAYIN&PAZARLAMA: CAFERAĞA MH. MÜHÜRDAR CD. NO: 60/5 POSTA KODU 34710 KADIKÖY/İSTANBUL-TR TEL: (0216) 348 98 03 Pbx FAKS: (0216) 349 93 45 LOJİSTİK: MERKEZ EFENDİ MH. DAVUTPAŞA CD. EMİNTAŞ DAVUTPAŞA SAN. SİT. NO: 532 TOPKAPI/İST.-TR DAVUTPAŞA VERGİ DAİRESİ/VERGİ NO: 859 020 1971 E-mail: info@bordosiyah.com.trWeb: www.bordosiyah.com.tr HUKUK SERVİSİ TEL: (0216) 348 99 18 FAKS: (0216) 349 93 45 BORDO,-----^SİYAH ROMAN İÇİNDEKİLER VICTOR HUGO ....................................... 9 ÖNSÖZ ................................................ 13 BİRİNCİ BÖLÜM FANTİNE BİRİNCİ KİTAP DÜRÜST BİR İNSAN 1. Mösyö Myriel................................ 29 2. Mösyö Myriel, Monsenyör Bienvenu Oluyor........................... 33 3. İyi Piskoposa Zor Piskoposluk....... 40 4. Birbirine Benzeyen İşler................ 42 5. Monsenyör Bienvenu'nun Cüppelerinin Uzun Süre Dayanması .......1........................... 53 6. Evini Kiminle Koruyordu .............. 57 7. Cravatte....................................... 65 8. İçkiden Sonra Felsefe ................... 70 9. Kız Kardeş, Ağabeyini Anlatıyor .... 76 10. Piskopos, Bilinmeyen Bir Işık ile Karşı Karşıya................................ 8i 11. Bir Sınıflandırma ..........................100 12. Monsenyör Bienvenu'nun Yalnızlığı......................................106 13. Piskoposun İnandıkları .................111 14. Piskoposun Düşündükleri..............117 İKİNCİ KİTAP DÜŞÜŞ 1. Bir Yürüyüş Günü Akşamı.............121 2. Akıllı Olan Temkinli Davranır .......137 3. Edilgen İtaatin Kahramanlığı ........143 4. Pontarlier Peynirhaneleri Üzerine Bilgiler.............................150 5. Sükûnet .......................................155 6. Jean Valjean.................................157 7. Umutsuzluğun Derinlikleri ............165 8. Kabaran Dalgalar ve Gölge ............176 9. Yeni Şikâyetler.............................179 10. Adam Uyanıyor.............................ıso 11. Jean Valjean'ın Yaptıkları.............184 12. Piskopos İş Başında ......................189 13. Küçük Gervais..............................194 ÜÇÜNCÜ KİTAP 1817 YILINDA 1. 1817 Yılı ......................................207 2. Çift Dörtler ..................................216 3. Dörde Dört ...................................222 4. Tholomyes Neşesinden İspanyolca Bir Şarkı Söylüyor .......227 5. Bombarda'nın Kabaresinde............231 6. Tapınma Faslı ..............................235 7. Tholomyes'in Akıllılığı..................237 8. Bir Atın Ölümü.............................244 9. Şenliğin Şenlikli Sonu...................248 DÖRDÜNCÜ KİTAP

GÜVENMEK BAZEN KENDİNİ ELE VERMEKTİR 1. Bir Anneye Rastlayan Anne...........253 2. İki Şüpheli Simanın İlk Taslağı .....265 3. Tarlakuşu.....................................268 BEŞİNCİ KİTAP İNİŞ 1. İncik Boncuk İşinde Bir İlerlemenin Hikâyesi ...............273 2. Madeleine .................................¦... 275 3. Laffitte'e Yatırılan Paralar.............280 4. Mösyö Madeleine'in Yası...............284 5. Ufuktaki Belirsiz Pırıltılar........^....288 6. Fauchelevent Baba .......................295 7. Fauchelevent, Paris'te Bahçıvan Oluyor...........................300 8. Madam Victurnien Ahlak Uğruna Otuz Beş Frank Harcıyor...............301 9. Madam Victurnien'in Başarısı .......305 10. Başarıların Devamı .......................309 11. Christus Nos Liberavit..................317 12. Mösyö Bamatabois'nin Aylaklığı .....318 13. Polisle İlgili Bazı Sorunların Çözümü.......................321 ALTINCI KİTAP JAVERT 1. Huzur Döneminin Başlangıcı.........337 2. Jean, Nasıl Champ Olabilir............342 YEDİNCİ KİTAP CHAMPMATHIEU DAVASI 1. Simplice Hemşire .........................355 2. Scaufflaire Usta'nın Uyanıklığı ....................................359 3. Beyinde Kopan Fırtına..................366 4. Istırap Çekmenin Yol Açtığı Biçimler .......................393 5. Tekerleklere Sokulan Sopa............398 6. Simplice Hemşire Sınamadan Geçiyor ......................413 7. Yolcu Ulaşır Ulaşmaz, Dönüş İçin Önlemlerini Alıyor........................423 8. İltimaslı Kabul .............................429 9. Kanaatlerin Belirginleşmeye Başladığı Bir Yer...........................434 10. İnkâr Sistemi...............................443 11. Champmathieu Giderek Şaşkına Dönüyor ..........................453 SEKİZİNCİ KİTAP KARŞI DARBE 1. Mösyö Madeleine Saçlarına Hangi Aynada Bakıyor ............................46i 2. Fantine Mutlu ..............................464 3. Javert Memnun ............................470 4. Otorite Gücünü Gösteriyor............475 5. Uygun Mezar ................................480 VICTOR HUGO (D. 26 Şubat 1802, Besançon - Ö. 22 Mayıs 1885, Paris, Fransa) Romantik gerçekçiliğin en önemli yazarlarından biri sayılan romancı, oyun yazarı ve şair. Babası, Napoleon'un ordusunda generaldi. Babasının imparatorluk ordusuyla birlikte ülkeden ülkeye dolaşması ve annesiyle babası arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden çocukluğu düzensizlikler içinde geçti. 1821'de annesi öldü. Bir yıl sonra'âşk mektupları yazdığı çocukluk arkadaşı Adele Fouc-her ile evlendi. Aynı yıl, ilk şiir kitabı olan Odes et poesies diverses'i (Odlar ve Çeşitli Şiirler) yayımlandı. Ardından ilk romanı Han d'Islande (İzlanda Hanı) çıktı. 1827'de manzum oyunu Cmrmvell büyük bir ilgiyle karşılandı ve tanınmasını sağladı. Aşkla arınan bir fahişeyi ele alan Marion de Lome (1829) adlı oyunu sansür tarafından yasaklanınca liberal eğilimleri güçlendi. Bu yasaklamaya hemen Hernani (1830) adlı oyunu yazarak karşılık verdi. Nötre Da-me de Paris (Nötre Dame'ın Kamburu; 1831) ile ününü daha da artırdı. Roman, başdiyakoz Frollo ve asker Phoebus'un kişiliklerinde, kambur Quasimo-do ile Çingene Esmeralda'yı mutsuzluğa boğan toplumu

lanetliyordu. Bir önceki romanı Le Dernier Jo-ur d'un condamne de (Bir İdam Mahkûmunun Son Günü; 1829) ölüm cezasına karşı çıkışın bir ürünüdür. Hugo aynı konuyu Claude Gueux (1834) adlı kitabında yeniden ele aldı. Temmuz Monarşisi sırasında dört şiir kitabı yayımlandı: Les Feuilles d'autom-ne (Sonbahar Yapraklan; 1831), Les Chants du cre-puscule (Şafak Türküleri; 1835), Les Vovc interieures -9I (Gönülden Sesler; 1837), Les Rayons et les ornbres (Işınlar ve Gölgeler; 1840). 1856'da Les Contemplations (Düşünceler) adlı kitabındaki şiirlerinde kızını kaybetmenin verdiği derin acıyı ele aldı. 1851'de III. Napoleon iktidara gelince Hugo için 4 Eylül 1870'e kadar sürecek olan bir sürgün hayatı başladı. Eserlerinin büyük bölümünü sürgün döneminde yazdı. Les Châtiments (Azaplar; 1853) adlı kitabı, Fransız dilinde yazılmış en güçlü yergili şiirleri içermektedir. 1854-60 arasında yazdığı La Fin de Satan (Ölümünden Sonra [Ö.S.] Şeytanın Sonu; 1886), Dieu Ö.S. Tanrı; 1891), La Leğende des Siecles'ı (Yüzyılların Efsanesi; 1859) ile şiir alanındaki çalışmalarını sürdürdü. 1862'de yayımlanan ve başyapıtı kabul edilen Les Miserables (Sefiller) ile büyük bir başarı kazandı ve roman çeşitli dillere çevrildi. Hugo'nun Fransa dışında da tanınmasını sağlayan Sefiller, Paris halkının destanı olarak kabul edilmektedir. Hugo sürgünden döndükten kısa bir süre sonra 1871'de Paris Komünü kuruldu. Komünün bastırılmasına karşı çıkan Hugo kısa bir süre sonra yeniden sürgüne gitti. 1874'te Çuatrevingt-treize (1793 Devrimi) yayımlandı. 1885'te ölen Hugo'nun cenazesi ulusal törenle kaldırıldı ve Pantheon'a gömüldü. Diğer Önemli Eserleri Şiirleri: Nouveües Odes (Yeni Odlar; 1824), Odes et baüades (Odlar ve Baladlar, 1826; genişletilmiş baskı,' 1828), Les Orientales (Doğulular; 1829), Les Chansons des rues et des bois (Sokak ve Orman Sarkılan; 1865), L'Art d'etre grand-pere (Büyük Baba Olma Sanatı; 1877), Les Quatre Vents de L'esprit (Usun Dört Rüzgârı; 1881), Toute la lyre (Ö.S. 1888, 2 dizi; 1893, 1 dizi; Bütün Lir), Les An-nees fimestes, 1852-1870 (Ö.S. Uğursuz Yıllar: 1852-1870; 1898) Roman: Bug-Jargal (1826), Les Travaiüeurs de la mer (Deniz İşçileri; 1866), L'Hom-tjıe qui rit (Gülen Adam; 1869). Manzum oyun: Le -10Roi s'amuse (Kral Eğleniyor; 1832), Ruy Blas (1838), Les Burgraves (Derebeyler; 1843). Düzyazı oyun: Amy Robsart (1828), Lucrece Borgia (1833), Marie Tudor (1833) Angelo, tyran de Padoue (Pado-va Tiranı Angelo; 1835), Theâtre en liberte (Ö.S. Özgürlükte Tiyatro; 1886). Eleştiri yazısı: Litterature et philosophie melees (Karışık Edebiyat ve Felsefe; 1834), Wiüiam Shakespeare (1864). Siyasal yazı: Napoleon le peüt (1852; Küçük Napoleon), Histoire d'un erime (Bir Suç Öyküsü; 1877), Actes etparoles (4 Dizi; Eylemler ve Sözler), Avant L'exü (1841-51, 1. dizi; Sürgünden Önce), Pendant L'exil (1852-70, 2. dizi; Sürgün Boyunca), Depuis L'exüe (1870-85, 3. ve 4. dizi; Sürgünden Bu Yana). Gezi: Le Rhin (Ren; 1842), Alpes etPyrenees (Ö.S. Alpler ve Pire-neler; 1890), La France et la Belgique (Ö.S. Fransa ve Belçika; 1894), Choses vues (Ö.S. 1887-99, 2 cilt; Görülen Şeyler). -11ÖNSÖZ Ansiklopedik bilgilerden çıkardığımız kadarıyla Victor Hugo bir edebiyat uğraşının büyük bir kısmını romandan çok şiirlere ve sahne oyunlarına ayırmıştır. Üç kalın şiir kitabı yayımladıktan sonra yeniden düzyazıya dönerek yarım bıraktığı Sefiüefi tamamlamıştır. Sefiller yayımlandıktan kısa bir süre sonra Hugo'yu sadece Fransa içinde değil, yapılan çevirileriyle ülke dışında da hızla büyük bir üne kavuşturmuştur. Romanın konusu Paris'in yeraltı dünyasında geçmekte ve bir dedektif öyküsüne dayanmaktadır; roman aynı zamanda Paris halkının direnişini anlatan bir destandır. Bu sıkıştırılmış ansiklopedik bilgiler, bu ciltlere sığmayan romanın temelinde bir polisiye öykü yattığını, ama bir tür destan özelliği de taşıdığını söylüyor. Ayrıca onun "romantizmin en güçlü beyni" olarak nitelendiğini de öğreniyoruz. İran asıllı bir doktor arkadaşım, başrolünü ünlü Fransız aktörü Jean Gabin'in oynadığı Sefiller filmini seyretmiş, ama adını bir türlü hatırlayamadığı ya da kendi kafasında bir tür kültürel çeviri yaptığı için, "ben çok acıklı bir film seyrettim" diye tutturmuştu. Sorunca da "Yazıklar" deyip duruyordu. "Yazıklar, Yazıklar." Sonunda Sefillefi kastettiğini anladık. Bu kavram, romanın özgün adına pek de uzak olmayan klasik Türkçe çeviri adı ile birleşince, bizi aslında biraz farklı bir boyuta taşıyor. "Les Miserables", muhtemel ki kendi kültürel coğrafyasında özgün çağrışımlar da yapıyor. "Sefil" (sefaletten), bizim dilimizde "yoksul" anlamına geldiği gibi, "her şeyi yapabilecek, kendisinden her türlü -13kötülük beklenebilecek" kimse anlamını da içeriyor. "Sefil bir hayat" yokluk içindeki bir hayatsa, "yazıklar" da, tam da bu hayata yönelik duyguyu içermekle kalmıyor, bir "merhamet" duruşu, bir üzüntü duyma halini de ifade ediyor. Ancak kavramın neresinden tutup çekersek çekelim, kitabın adı, "sosyal" bir olay ile karşı karşıya bulunduğumuzu düşündürmeye yetiyor. Öyleyse, Sefiller'e girerken, haklı bir soru da bu ad çağrışımıyla birlikte karşımıza çıkıyor: Bu roman toplumsal sorunları işleyen, "gerçekçi" bir roman mıdır?

Hayatı devrim sonrası Fransa'sının politik çalkantılarıyla savrulup durmuş olan Hugo, onca şiiriyle ve oyunuyla hemen hemen unutulmuş, Nötre Dame'ın Kamburu ve özellikle de Sefiller romanı ile günümüze kadar ulaşabilmişse, bu ikinci roman kendine yönelik ilgiyi tarihsel-toplumsal gerçekliğin bir belgesi olmakla mı hak ediyor? Yoksa onda, "verili gerçekliği", bir dönem belgesi olmayı aşan boyutları bulmak mümkün mü? Yaşadığı dönemin kurumsal ve toplumsal alanlarına, alt sınıflardan piskopos evlerine, cezaevlerinden manastırlara, didiklemedi-ği hiçbir ilişki ve yapı bırakmayan yazar, bu "gerçek belgeleriyle kurulu dönem mozaiği" üzerine hayata dair hangi "dersi" kuruyor; ya da hayata direnmenin hangi onurlu yolunu öneriyor? Biz bu son soruların yönlendiriciliğinde Sefillefi, dönemin Fransız romanının, özellikle de 'individual' roman diye tanımlanan bireyin hayat karşısındaki duruşunu ve direnişini öne çıkaran öbeği içinde bir yere koyabileceğimizi, bu bağlamda, geniş anlamda, "gerçekçilikten" çok, "romantik" bir toplum ve birey destanına daha yakın düşen bir metinle karşı karşıya bulunduğumuzu ileri süreceğiz. Elbette bu, bu yoğun metni okumanın ya da değerlendirmenin sonucunda ortaya çıkabilecek yorumlardan sadece biri olacak. Az aşağıda, bir metni yorumlamanın, o yorumlamada kullanılan yönteme bağlı olduğunu zaten hatırlatacağız. Ama daha önce, tanıtımda de--14ğindiğimiz tarihsel-dönemsel gelişmelerin, Hu-go'nun çağdaşı bir başka romancıya, H. de Bal-zac'a* yansıyışını kısaca değerlendirerek bir geçiş ayağı hazırlamaya çalışacağız. 19. Yüzyıl (Fransız) Gerçekçiliği Çok sayıda klasik ürüne yazmaya çalıştığımız önsözde, "yazar"-"toplum"-"insan" ilişkisine estetik düzlemin diliyle konuşabilecek şekilde belli bir çerçeve getirdiğimizi bizi izleyen okur hatırlayacaktır. Sanatın (estetiğin), dolayısıyla da edebiyatın görevini insanın bütünselliğini sosyal dünyasının bütünü içinde yansıtmak olarak anladığımızı, her türlü sanatın "öznesinin" son tahlilde insan olduğunu sıkça belirttik. Kuşkusuz estetiği (sanatı) farklı bir ihtiyaç ya da ihtiyaçsızlık düzleminde algılayan, yazarı belli toplumsal kaygılar taşımayan bir "estet" olarak görmek isteyen kimse, yazar-insan-sosyal dünya arasında kurmaya çalıştığımız bu ilişkiye itiraz getirebilir. Bu durumda, burada yapmaya çalıştığımız "girişler", yanlış olmayacak, sadece "metodolojileri" ayrıca tartışmalara açık hale gelecektir. Bu da zaten, günümüz edebiyatı bağlamında sıkça yapılıyor. Burada şöyle ucundan olsun değinmemize imkân olmayan "yorum yöntemleriyle", (bilinçli-bilinçsiz) kitap eklerinde, dergilerde, değerlendirmeler gerçekleştiriliyor; her bir yöntem, aynı yapıtı yeniden kendine göre kurup, yöntemin gerektirdiği yerden değerlendirip, belli sonuçlara varıyor. Örneğin "psikolojici" diyebileceğimiz bir yöntemle bir romanı okumaya kalktığımızda, yazarının (daha çok kendi bilinçdışı) alanında baskı altında tuttuğu "şeyleri" doğrudan ya da kişiler üzerinden dışavur-duğu düşünülür ve bastırılmış olanın dille kodlandığı varsayılarak, "göstergelerin" üzerinden metin analizine gidilir. Yapı çözümleyici diyebileceğimiz ve * Honore de Balzac (1799-1850): İnsanlık Komedisi başlığı altında topladığı roman ve öyküleriyle tanınan Fransız yazar. -15son yirmi yılda revaçta olan bir yöntem, "anlatıcının" anlattığı dünya ile kurduğu "bakış açısı" ilişkisinden yola çıkıp ilginç tespitler yapabilir (ben-an-latıcı, üçüncü-tekil kişi anlatıcı vb). Pozitivist edebiyat yöntemi, psikolojici yöntem ile yakın düşer. Yazarın (anlatıcının değil!) biyografisini, yapıtına yansıdığı yerde yakalamaya çalışır. Bu durumda yazarın çocukluğu, aile, anne-baba ilişkileri, okul yıllan, yoksulluk, zenginlik koşulları, ilk sevgilileri, karşı cins karşısındaki tavırları vb, yapıtları içinde doğrudan ya da dolaylı kodlanmış-lıklanyla yakalanmaya çalışılır. Önsözlerimizi izleyebilen okur, bütün bu yöntemlerden yeri geldikçe yararlandığımızı, yazan bir "toplumsal varlık" olarak kavradığımızı, onun yaşadığı dönemin sosyal-kültürel-politik-psikolojik bileşkenlerinin kesişmesinde, toplumsal bilinci ve dünya görüşüyle anlamaya çalıştığımızı hatırlayacaktır. Aynen yazar gibi, anlattığı insan da toplumsal bütünlüğün içinde bir belirlenmişliktir ve belirleyicidir. Fransız romanının büyük adı Balzac üzerine yazmaya çalıştığımız tanıtımlarda, okur, Balzac'ı, Büyük Devrim (1789) sonrasında acımasız bir sermaye birikim sürecine giren Fransa'nın kapitalist gelişmelerinin etkileşim ağı içinde yakalamaya çalıştığımızı bilir. Balzac Sönmüş Hayal-lefde, kapitalist üretim tarzına bağlı gelişmelerin yol açtığı umut ve hayallerin nasıl yanılsamalara dönüştüğünü, kapitalist hayatın kaba ve acımasız gerçekliğine çarpıp tuz buz olan hayaller ile birlikte yıkılıp giden insanlan anlatmıştır. Bu hayallerin temelinde, doğrudan burjuva-kapitalist toplumun zorunlu olarak yarattığı insana, topluma, sanata, zenginliğe vb ilişkin beklentiler, anlayış ve tasa-nmlar yer almaktadır. Balzac, büyük topraklann parçalanması, aristokrasinin zayıflaması karşısında köylü ile büyük burjuva arasındaki bir işbirliğinin hayalini kurmuş, kapitalist sermaye birikiminin aynlmaz parçası olan tefeci-bankerlere karşı -16ancak böyle bir ittifakın başarılı olabileceğini düşünmüştür. {Köylüler). Kapitalizmin (henüz adı konmamış olsa da) adeta tarihsel bir zorunluluk gibi ortaya çıkıp önceki bütün değerleri yıkıp geçtiği bir dünyada ve bu fırtınanın en şiddetli estiği Fransa'da, bu sorunlann sancılarını yansıtan roman "gerçekçiyse", Balzac gerçekçidir. Devrimin aristokrasiyi bir süreliğine de olsa eski konumuna bir daha gelemeyecek şekilde geri düzleme ittiği Fransa'da, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleriyle politik hayata hâkim olan burjuvazi, kendi

çelişki-leriyle birlikte eski düzeni restore etmekte kararlı Avrupa aristokrasisinin saldınlan karşısında yüzyılın başından ortasına kadar kıta Avrupa'sının bütün politik depremlerine sahne olacak bir Fransa'da tarihi belirlemeye çalışmış, burjuva bir kralı başa geçirmiş, cumhuriyetler cumhuriyetleri kova-lamıştır. Kişinin hayallerinin yıkılması, bir başka yorumla, onun dünyayı içten dışa kurma yanılsaması olarak da anlaşılabilir. "Özne" (Don Kişot'ta olduğu gibi) nesnel (dış dünyayı), "gerçekliği" kendi tasanmma indirgeyip onu kurgulamakta, ama uyanmak yerine, hayallerini yenileyip durmakta, gerçekliği kendi öznel bilincine bağlama inadından vazgeçmemektedir. Bu yönden bakıldığında, Cer-vantes'ten* (Don Kişot) Stendhal'den** Balzac'a, Flaubert'e*** gerçekliğe meydan okuyan bir "birey" vurgusu da yapabilir; "bireyin" mevcut politik, dini, ahlaki, felsefi ve estetik (geleneksel) yapılar karşısında kendi smırlannın gerisine çekilmesi durumundan söz edebiliriz. Gerçekten de "Aydınlanma yüzyılı", özellikle 19. yüzyılın başına kadar * Saavedra Cervantes (1547-1616): İspanyol romancı. Don Kişot adlı yapıtı roman türünün habercisi sayılmıştır. ** Stendhal (1783-1842): Asıl adı Marie-Henri Beyle olan, 19. yüzyılın önde gelen Fransız romancısı. •*• Gustave Flaubert (1821-1880): Fransız edebiyaünda gerçekçiliği başlatan yazar olarak kabul edilen Fransız romancı. -17uzanagelen dönemin "bireyi", politik hak ve özgürlüklerinin farkında olan, dini inancını "aklileştirdi-ği" ölçüde dogmalardan nefret eden, sınırlara, kurallara karşı özellikle edebiyat aracılığıyla mücadele veren, bir yandan da romantik arayışlarla, yitirilmiş (doğal) bir egzotik, romantik cennete özlem duyan bireydir. Bu bireysel anlatı ya da edebiyat, bir ayağıyla Rönesans hümanizma hareketine, Protestan Kilisesi'nin öteki Hıristiyan kiliselerine ve Katolikliğe karşı isyanına geri gider. Bireyin, hak ve görev anlayışını, Kartezyen (Descartesçi*) okulun "öznesine" kadar geri götürmek mümkündür: "Düşünüyorum öyleyse va-nm"ın yanı sıra "hissediyorum, öyleyse varım" anlayışını yerleştirmiş bir bireydir bu; sanatın, edebiyatın talepleri evrenselleşmiş, birey evrensel değerlerin temsilcisi olarak algılanmıştır. Tek tek insanların, bireylerin dünyayı değiştirebilecek, jenial (dâhiyane) müdahaleler yapma gücüne sahip olduğu yolundaki aydınlanmacı ruhun bir ifadesidir bu birey ve onun dünyaya bakışı (ya da hayalleri). Sanatçı (edebiyatçı) toplumda özel bir yeri temsil eder; kendi kaderini içten dışa tayin etmeye yönelmiş bir dünyanın sözcüsüdür o. Ama işte gerçekliğe müdahale, tasarımdan, hayalden fazlasını gerektirir. Bu da düş kırıklıklarının, çöküşlerin, kendi içine dönmenin kaynağıdır hep. İndividual roman başlığı altında toplanabilecek ürünlerle birlikte akla gelebilecek adlar arasında Germaine de Sta-el,** Benjamin Constant,*** F. R. Chateaubriand,**** Felsefede ve bilimde, çağdaş felsefenin babası sayılan Fransız filozof Rene Descartes'in (1596-1650) görüşlerinden ve yanıtlarından kaynaklanan gelenek. Des-cartesçilik, kartezyenizm olarak da bilinir. Germaine Stael (1766-1817): Fransız-İsviçreli edebiyatçı, düşünür ve siyasetçi. Benjamin Constant (1767-1830): Fransız kökenli İsviçreli romancı ve siyaset yazarı. : François-Auguste-Rene Chateaubriand (1768-1848): Fransız diplomat ve yazar. -18Alfred de Vigny,* A. de Lamartine,** George Sand,*** Henri Beyle (Stendhal) gibi isimleri Fransız individual romanı içinde sayabiliriz. İndividual romanın önemli temsilcisi sayılan Stendhal, Kırmızı ve Siyah'a yazdığımız önsözde de değindiğimiz gibi, bireyi dış dünyanın acımasızlıkları, sertlikleri karşısında romantik bir kaçışın, melankolik bir iç dünyanın koruyuculuğuna sığındırmaz; kişi kendini olanca yürekliliğiyle ve kararlılıkla gerçekleştirmeye çalışır. Serinkanlılık, yüreklilik, onur ve direnme, dünya acısı karşısında çözülüp hüzne boğulmanın yerine geçer; dostluk ve aşk enerji ve çaba isteyen kurtarıcı ilişkilerdir; kişi (birey) ya kendini ne pahasına olursa olsun gerçekleştirecek ya da hiç de saygı duyulmayacak bir şekilde dağılıp çözülecektir. Fransız individual romanı Stendhal ile birlikte bireysel bir etiğin yüceltici gücünü öne çıkartırken, aynı dönemlerde edebiyatın bir gözü de topluma dönüktür. Yukarıda sözünü ettiğimiz "hayaller" ile gerçeklik ilişkisine bir kez daha dönerek şöyle bir tespit yapabiliriz: Yeni gerçekliğin (burjuva kapitalist) düzenin kendi önünü açarken giriştiği kaçınılmaz yıkımın karşısında yazar, romantik bir özlemle geçmişe, tarihe yönelip tarihsel tabloları estetik gerçeklik düzlemine taşır. Ama tarih kavramı ister istemez bugünü de içine alacak şekilde genişler durur. Artık yakın tarih, günün dünyası da bakış alanı içine girecek, dönemin romanı kendi sesini arayacaktır. İndividual romanın "programından" farklı olarak birey şimdi sosyal dokunun içinde tuttuğu yeriyle, sosyal bir varlık olarak temsil ettiği * Alfred de Vigny (1797-1863): Fransız romantizminin önde gelen adlarından şair, oyun yazarı ve romancı. *• Alphonse de Lamartine (1790-1869): Fransız şair ve devlet adamı. Fransız romantizminin önde gelen adlarından biridir. ••• George Sand (1804-1876): Fransız romantizminin ünlü bir ismidir.

-19kimliğiyle kavranacaktır. Toplumu olduğu gibi insanı da bütünlüğü ile anlamaya ve yansıtmaya çalışan edebiyatçı, insanı, geleneksel kurumlar ile, yapılar ve ilişkiler ile kendi arasına çekmeye çalıştığı sınırların içinde tarif edecektir. Bu sınırlardan taşan yan, her şeyin ötesinde ve üstünde insanı birey kılan özellikler, sanırım Sefiller'in ana temasını oluşturmaktadır. Bu önsözün girişinde, "Sefiller" adı üzerinde durduk. Böyle bir adın, en başta toplumsal ilişkilerin kurbanı insanları çağrıştırabileceğini ima ettik. Edebiyatın modern tarihinde "natüralizm" (doğalcılık) akımı bu tür çağrışımlarla birlikte akla ilk gelen modern edebiyat akımıdır (ondokuzuncu yüzyılın son çeyreği). Ancak Emile Zola'mn* Terese Ra-quine romanı bağlamında belirttiğimiz gibi, natüra-list akımın insanı edilgendir; o a) genetik kalıtımının, b) sosyal şartların ve c) içinde yaşadığı dönemin etki bileşkeninde eli kolu bağlı bir tarih figürü gibidir. Lukâcs** natüralizm ile gerçekçiliği birbirinden ayırmaya büyük önem verir ve natüralizmi "yüzey gerçekçiliği" olarak tanımlar. Ne var ki politik duruşu ve hedefleri bakımından Zola'nm arkasında durması gereken bir toplumcu gerçekçi, na-türalist edebiyatın gerçekliği ele ahşıyla yol açtığı çarpıtmayı da bir şekilde göğüslemek durumundadır. Zola ve natüralistler bir tür antropoloji yapmışlardır, yani insan bilimi. Onların insanı, biyolojik, sosyal ve zamansal koordinatlarda kolayca kavra-nabilen bir insandır. Bir soyağacmda zihinsel, kana bağlı hastalıklar varsa, kişi, yoksul bir çevrede yaşamak zorundaysa, bu "antropoloji" (insanbilim) en inandırıcı kanıtlarını buradan toplar. Victor Hugo da bir tür sosyal antropoloji yapar. SefiUefin Jean Valjean'ı, bir lokma ekmeğin, acı* Emile Zola (1840-1902): Fransız romancı ve eleştirmen. Edebiyatta doğalcılığın kurucusu olarak kabul edilir. •• György Lukâcs (1885-1971): Macar Marksist düşünür ve edebiyat eleştirmeni. -20masız bir sıkıntılar döneminin ve sosyal çevrenin kurbanıdır; ama işte, bu antropoloji, bizi daha sonraki Zola'nın natüralizm anlayışına değil, individu-al romanın "birey egosuna" (ahlakı yücelten ve bu ahlak ve inanç içinde kendisi de yücelen, öç almayı bireysel varoluşunun ilkesel duruşuna yediremeyen) insanına götürür. Bu yanıyla Sefiller, Stendhal'in o kendisini her ne pahasına olursa olsun mertçe direnip gerçekleştirmek zorunda olan, gözyaşı dökmek yerine ayakta durma onurunu koruyan estetiğine yakın düşer diye düşünüyorum. Ruh-Beden Paradoksu: Nötre Dame'ın Kamburu Victor Hugo'nun aslında en popüler ve defalarca sinemaya aktarılan romanı Nötre Dame'ın Kamburu, sadece toplumsal olumsuz şartların değil, aynı zamanda biyolojik (kalıtsal) eksilerin de (kambur, sakat ve kötürümdür, kulakları çan sesinden sağırlaşmıştır ve güçlükle konuşur) kişinin ahlaki ethos'unu, onun bireysel yüceliğini engellemeyeceğini söyler bize. Ruh/yürek ile beden (biçim) arasındaki karşıtlığın aldatıcılığına kanıt sunarcasına, kambur Quasimado, kiliseye kaçırdığı Çingene dilberi Esmeralda'yı, kıskanç, başdiyakoz* Claude Frollo'nun iftirasından korumaya çalışır. Diyakoz, Çingene dilberi Esmeralda'yı kıskandığı için cinayet işlemiş, ama cinayeti, büyücü olduğunu ileri sürdüğü Esmeralda'nm üzerine yıkarak, sahip olmadığı kadını mahvetme yoluna gitmiştir. Hugo'nun Sefillefde manastırlarla ilgili o ayrıntılı anlatımıyla bir kez daha göstereceği gibi, bu "dini mabetlerde", insan doğasına aykırı bir baskı vardır; ya da insan doğası ile bu kurumsal yapılar temelde tam bir uyumsuzluk içindedirler. Aydınlanma düşüncesinin devrim öncesinden başlattığı kiliseye yönelik yoğun eleştirinin üzerine oturtulacak bir * Hıristiyanlıkta bir çeşit kilise görevlisi. -21boyuttur bu. (Bir hatırlatma: Kartezyen okul [Des-cartesçilik] Fransız düşünce dünyasına ruh-beden ikilemini armağan etmiş; bedeni, ölü fiziksel bir makine olarak görürken, ruhu bu bedene yerleştirilmiş bir töz olarak anlamış, ama bu ikisi arasındaki uyumu açıklamakta güçlük çekmiştir. Örneğin Descartes için, hayvanlar ruhsuz, canlı birer makinedirler. Başdiyakoz'un bedeni, doğal yanı ya da modem dille dürtüleri, onun Tanrı'ya hizmete adadığı ruhuna isyan etmektedir.) Öte yanda Victor Hugo'nun Quasimado'su, ruh ve beden ikilemini bir kez daha karşımıza çıkartırken, hastalıklı, arızalı bedenler ile kötü bir ruh arasında önyargılı ilişkiler kuragelmiş kiliseci anlayışa da idealist bir yanıt verir. Nötre Dame'ın Kamburu, İngiliz korku romanından da esinlenmiş bir tür kara roman gibidir. Quasimado biraz da aydınlanmacı akıl dininin kilise kurumunun içine kapalı işleyişine, hayata uzaklığına ve görünürdeki koruyuculuğuna bir cevaptır. Ama asıl, Quasimado ile Sejittefin Jean Val-jean'ı ve öteki yoksulları arasında bir bağ kurmak mümkün diye düşünüyorum: Quasimado'nun hastalıklı bedeninin engelleyici işlevini bu kez Sefiüefde sosyal koşullar, hantal ve önyargılı işleyen bir hukuk ve icra sistemi, toplumsal önyargılar, hatta modern bir yoruma bile açık olan, Komiser Javert almıştır. 'Sefiller', çoğul olduğuna göre, Hugo en azından program olarak önüne tek'in değil belli bir öbek insanın kaderini koymuştur. Olayların fonunda güncel tarih yatar, aktüel sorunlar, manastırın görünürün gerisindeki işlevleri, hukuk sisteminin sorunları, politik hesaplaşmalar, barikat savaşları, vb yer alır. Komiser Javert'in, dönemin gerçek bir kişiliğinden örnek alındığına dair savlar bulunmaktadır. Fransa'da suçun kol gezdiği bir dönemde, eski bir mahkûm polis teşkilatının başına geçirilmiş, suç dünyasına hiç de yabancı olmayan bu adam, Paris suç örgütlerini ve suçluları şiddet aracılığıyla sindirmiştir. Miras kavgalarına ve -22-

oyunlanna alet olan manastırların, Tann ile, inanç ile dünyevi hayat arasına girmiş bu "mezarlıkların" işlevini sorgulamak toplumsal bir yaraya parmak basmak anlamına gelir. Cosette üzerinden yazar bizi dogmatikliğin bu ürpertici dünyasına sokup inanç sorununa cevaplar aratır; ama aynı şeyi adalet kurumu için yapmaz. Haksızlığa, adaletin işleyişine, küçük, ama çarpıcı değinmelerle işaret ederken, (Bir İdam Mahkûmunun Son Günü'nde idam cezasını doğrudan karşısına alır yazar) Jean Valjean, adaletin, haksızlığın köklerine ne iç sesli monologlarla iner ne de doğrudan adaletin haksız uygulamalarını hedef alan "çıkışlar" yapar. Çünkü, yazarın amacı, aynen sosyal sefaletin kaynağı gibi, adaletin temel ilkelerinin soyutluğuna yönelik bir eleştiri, bir "gerçekçilik" yapmak değildir. Yaklaşık elli yıl önce. Alman düşünürü Imma-nuel Kant'ın* savunduğu adalet anlayışı çıkar sanki burada karşımıza: Adaletin normları ve haklılığı sorgulanmaz, yasaların icra edilmesidir aslolan. İcra, meşruiyetini de beraberinde taşır. Dolayısıyla "salt hukuk" anlayışı gibi bir durum vardır karşımızda. Ama işte icra'nın kayıtsızlığı, kanıtlar karşısındaki önyargıları, işleyişin bütün aksaklıkları, belki budur eleştirilmesi gereken (Devrim sırasındaki ayaküstü mahkemelerin bir tür uzantısını, insan hayatını ilgilendiren kararlardaki sorumsuzluğu vb Sefiüer'deki duruşmalarda da buluyoruz!) Jean Valjean neyin kurbanıdır?: Korkunç bir sefaletin; peki bu sefalet zamanüstü bir olgu mudur, yoksa aşılabilecek, geçici bir durum mudur Hugo'nun bakışında? Okurun bu tür sorularla romana yaklaşması verimli bir okuma sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Hugo, hukukun normlarının meşruiyetini ve geçerlilik koşullarını sorgulamak yerine, yer yer imalar yapsa da haksızlığı ya da katı adalet anlayışını Komiser Javert'in patojen (hasImmanuel Kant (1724-1804): Aydınlanma felsefesinin en önemli temsilcilerinden Alman filozof. -23talıklı) kişiliğinde cisimleştirerek, bir yandan eleştirisini başka kanala yöneltir, öte yandan modern psikolojik romandan pasajlar çalar: Gerçekten de Javert, geçerliliği ve meşruiyeti tartışılamayacak yasaların "işletilişindeki" kristalleşmiş hali, bir tür robottur. Ödünsüzlüğü, kendinden emin oluşu, dünyayı suçlu ve suçsuzlar katılığında ikiye ayırışı, kuru mantığı, aydınlanmanın akıl mistisizmine de bir cevaptır belki; "düşünüyorum öyleyse varım"ın yerine, hissediyorum, öyleyse vanm"ın geçirilmesine bir çağrıdır. Belki bir an, Jean Valjean'ın üvey kızı Cosette'in sevgilisini barikatlardan kurtardığı o an, "hisseder" ve insanlaşır komiser, "akılcı" kimliğinden sıyrılıp "insan olur" ve Seine Nehri'nin karanlık sularına atlar. Onu hep bir izleyici olarak algılarız; Jean Valjean'ın geçmişinin peşindeki bir takipçi; ne ona ne içine bakabiliriz kolayca; bakabilmiş olsak, belki sevgisiz büyümüş ve ödipal yolun hemen başında tıkanıp kalmış, cinsel objeyi değiştirememiş büyük bir çocuk buluruz bu yalnızlığın gerisinde. Victor Hugo'nun bu romanı, Homeros'un* destanı ile karşılaştırılır. Destan; savaşların, zorlukların, kaderin acımasız kementlerinin engellerinden geçerek, ama hep genel geçerli "erdemlerin" sınırını ihlal etmeden kendini gerçekleştirenlere ithaf edilmiş bir türdür, ya da armağan. Victor Hugo, sokak serserisi Gavroche'dan, barikatlarda direnen avukat Mari-us Pontmercy'ye kadar "halka" bir destan armağan edebiliyor; ve bu destanın mimarı, Mesihimsi** kon-turlan pek de gizlenemeyen, o büyük, yüce ahlakın, en büyük özverilerin sahibi Jean Valjean. SEFİLLER Veysel Atayman Kasım 2005, İstanbul * Homeros (İÖ 9. ya da 8. yy): Eski Yunan'm en büyük destanları îlyada ve Odysseia'yı yazdığı kabul edilen yazar. ** İsa Peygamberin adlarından biri. -24BİRİNCİ BÖLÜM FANTİNE BİRİNCİ KİTAP DÜRÜST BİR İNSAN 1. Mösyö Myriel 1815 yılında, Monsenyör Charles-Franço-is-Bienvenu-Myriel, yetmiş beşlerine merdiven dayamış olan bu ihtiyar, 1806 yılından beri Digne'deki piskoposluk görevindeydi. Her ne kadar, anlatacağımız, ilişkilendireceğimiz şeyle çok uzaktan bağlantısı bulunsa da, her şeyi eksiksiz ve doğru sunma adına, onun piskoposluk bölgesine ulaşmasıyla birlikte hakkında dolaşmaya başlayan bilgileri ve söylentileri not etmek yararsız olmayacaktır. İster doğru ister yanlış olsun insanlar hakkında söylenenler, onların hayatında yaptıkları işlerden çok daha önemli bir rol oynar. Mösyö Myriel, Aix meclisinde danışmanlık yapan seçkin din adamlarından birinin oğluydu. Babası, meclis üyelerinin aileleri arasında yaygın olan bir âdete uyarak, yerini oğluna bırakabilmek için daha on sekiz yirmi yaşlarındayken onun için bir evlilik bağlantısı yapmıştı. Bu evliliğe karşı çıkmayan Charles Myriel'in kendisinden söz edilmesini sağlayacak ve dikkatleri üzerine çekecek başka şeyler yaptığı söyleniyordu. Ufak tefek olmasına rağmen hoş yapılı, kibar, zarif ve zeki bir insandı. Hayatının ilk dönemini dünyaya ve -29-

onun zevklerine adamıştı. Devrim gelince olaylar birbirini kovalamış, meclise mensup ailelerin bir kısmı kovulmuş, bazısı göç etmeye zorlanmış, sonunda dağılıp gitmişlerdi. Mösyö Charles Myriel, daha devrimin ilk günü İtalya'ya göç etti. Karısı yıllardır çektiği bir göğüs hastalığı nedeniyle İtalya'da öldü. Çocukları yoktu. Daha sonra Mösyö Myriel'in başına acaba neler geldi? Eski Fransız toplumunun yıkılışı, ailesinin dağılması, onlara uzaktan korku içinde bakan yurtdışındaki sığınmacılara daha yıldırıcı görünen 1793 yılının trajik sahneleri, belki de onun gönlünde, dünyadan el etek çekmek ve yapayalnız yaşamak düşüncesini doğurmuştu. Yoksa o, hayatını daha sonra tamamen belirleyecek ve tüketecek olan o hayallerden ya da heyecanlardan birinin ortasındayken, kimi zaman insanın yüreğine darbeler vurarak, sosyal felaketlerin sarsamadığı adamı bazen kahreden o esrarengiz ve korkunç rüzgârlardan birinin şiddetiyle mi sürüklenmişti? Buna kimse cevap veremezdi. Bilinen bir şey varsa, o da, İtalya'dan papaz olarak döndüğüydü. 1804'te Mösyö Myriel, Brignolles'de papazdı. İyice yaşlanmıştı ve yapayalnız yaşıyordu. Napoleon'un taç giyme törenine yakın günlerde göreviyle ilgili bir iş yüzünden (bu işin ne olduğu pek bilinmiyordu) Paris'e gitti. Kendi dini bölgesine yardım sağlamak amacıyla kilise otoritesini temsil eden kişiler arasında bulunan Kardinal Fesch'e başvurdu. Bir gün İmparator Napoleon, amcasını ziya-30rete geldiğinde, holde bekleyen bu değerli rahip, majestelerinin yolu üzerine çıkmıştı. Karşısındaki yaşlı kişinin kendisine ilgiyle baktığını gören Napoleon, yanındakilere dönerek, "Bana bakan bu adamcağız kim?" diye sordu. Mösyö Myriel, "Efendim, siz iyi bir adama, ben de büyük bir adama bakıyorum. İkimiz de bundan yararlanabiliriz," dedi. O akşam imparator, kardinale bu rahibin adını sordu. Aradan biraz zaman geçince, Mösyö Myriel kendisinin Digne piskoposluğuna atanmış olduğunu görüp şaşırmıştı. Bütün bunların ötesinde, Mösyö Myriel'in daha önceki hayatıyla ilgili olarak' anlatılanlarda ne derece doğruluk payı bulunduğunu kimse bilmiyordu. Devrimden önce Myriel'leri tanımış olan ailelerin sayısı pek azdı. Gevezelik eden dillerin çok, düşünen kafaların az olduğu küçük bir şehre yeni gelen insanların başına gelenlerin aynısı Mösyö Myriel'in de başına gelmişti. Piskopos olduğu halde ve bir bakıma da zaten piskopos olduğundan başına gelenleri çekmek zorunda kaldı. Ama onun adının karıştırıldığı dedikoduların hepsi, sadece dedikoduydu; kuru sesler, boş konuşmalar, boş sözler, sözün kısası, güneyin o etkileyici deyişiyle paîabres.* Ama Digne'de dokuz yıl süren piskoposluktan ve asıl ikametini oraya almasından sonra, önce küçük kasabaları ve küçük insanları sarıp sarmalayan bu dedikodular, gevezelik, sohbet konulan sonsuza kadar unuPalavra. -31tuldü. Artık kimse bunları söz konusu etmeye, hatta hatırlamaya cesaret edemiyordu. Mösyö Myriel, Digne'ye kendisinden on yaş küçük ve hiç evlenmemiş olan kız kardeşi Matmazel Baptistine'le birlikte gelmişti. Tek hizmetçi olarak yanlarında Matmazel Baptistine'le yaşıt olan Madam Magloire vardı. Daha önce Mösyö Myriel'in hizmetçisiy-ken, şimdi hem Matmazel Baptistine'in oda hizmetçiliğini hem de piskoposun kâhyalık görevini üzerine almıştı. Matmazel Baptistine, uzun boylu, zayıf, solgun biriydi. 'Saygıdeğer' sözünün ifade ettiği fikir ve anlamlan, kimliğinde dört dörtlük gerçekleştirmişti; çünkü, genelde bir kadının yaşlı ve saygıdeğer olabilmesi için anne olması gerekli gibidir. Oysa o, bu özelliği taşımıyordu. Gençliğinde de güzel değildi. Sürekli hayır işleriyle geçen dindar hayatı ona bir tür duru bir beyazlık, bir aydınlık vermişti ve yaşlandıkça, iyilikten gelen güzellik diyebileceğimiz bir güzellik kazanmıştı. Gençliğindeki zayıflık ve incelik, yaşlılığında onu iyice berrak bir görünüm vermişti ve bu kutsal, manevi hava, ona meleğin ışın saçan görünümünü sunuyordu. Matmazel Baptistine, ölümlü bir bakireden çok, bir ruhtu. Bedeninin biçimi gölgemsiydi. Fiziğinin özelliği ancak cinsiyetini ortaya koyabilecek kadar göze çarpıyordu. Sanki, ışıkla dolu bir tutam maddeydi. İri gözleri hep önüne bakardı. Bir ruhun yeryüzünde durmasına yarayan bir vesileydi sanki. Madam Magloire ufak tefek, beyaz, tom-32bul ve yaşlıydı. Hiç boş durmaz, bir yandan yaptığı işler, öte yandan astımı yüzünden her zaman soluk soluğa dolaşırdı.

Mösyö Myriel, görev yerine geldikten sonra piskoposluk sarayına, imparatorluğun piskoposunu, feld mareşal rütbesinin yanına yerleştiren kararnameyle atanmıştı. Binbaşı ve belediye başkanı, ona ilk ziyareti yapanlardandı. Mösyö Myriel de emniyet müdürünü ve generali ziyaretiyle onurlandırmıştı. Yerleşme bittikten sonra bu küçük şehir, yeni piskoposun ne yapacağını beklemeye başlamıştı. 2. Mösyö Myriel, Monsenyör Bienvenu Oluyor Digne'nin piskoposluk sarayı hastanenin yanındaydı. Bu güzel ve büyük taş yapı, geçen yüzyılın başında Paris İlahiyat Fakültesi mezunu, Simore rahipliği ve 1712'de Digne piskoposluğu yapmış olan Monsenyör Henri Puget tarafından yaptırılmışta. Saray gerçekten de lordlara layık bir yerdi; her şeyin üstüne büyük bir ihtişam havası sinmişti. Piskoposun oturduğu daireler, salonlar, eski Floransa anlayışına uygun olarak çok geniş tutulmuş ve gösterişli, büyük ağaçlarla kaplı bir bahçeyle çevrilmişti. Birinci katta bahçeye açılan, girişteki büyük yemek salonunda Henri Puget 29 Temmuz 1714 tarihinde büyük bir ziyafet vermişti. Bu ziyafette Em-brun arşöveği Charles Brûlart de Genlis, Grasse piskoposu Antoine de Mesgrigny, Sa-int Honore de Lerins rahibi ve Fransa'nın büyük keşişi Philippe de Vendöme, Venedik -33piskoposu François de Berton de Grillon, Glandeve piskoposu Cesar de Sabran de For-calquier ve kralın özel kilisesinin papazı Se-nez piskoposu Jean Soanen bulunmuştu. Birlikte yemek yemiş olan bu yedi büyük din adamının portreleri salonu süslüyordu ve bu unutulmaz 29 Temmuz 1714 tarihi de altın harflerle, beyaz bir mermer masanın üstüne kazınmıştı. Hastane tek katlı, alçak ve dar bir binaydı. Önünde küçük bir bahçesi vardı. Geldiğinden üç gün sonra piskopos hastaneyi ziyaret etti. Ziyaret bitince müdürden gelip kendisini görmesini rica etti. "Müdür bey, şu anda ne kadar hastanız var?" diye sordu. "Yirmi altı, efendim." "Evet, ben de öyle saymıştım." "Yataklarımız çok dolu." "Evet, fark ettim." "Odalarımız da küçüktür. Havası kolay kolay değişmiyor." "Evet, öyle." "Güneş açtığında da dışarı çıkan hastalara bahçemiz küçük geliyor." "Ben de bunu düşünüyordum." "Salgın hastalıklar olunca hastaların sayısı bazen yüze çıkıyor. Bu yıl tifüs oldu. İki yıl önce de başka bir salgın hastalıkla karşılaştık. Böyle durumlarda ne yapacağımızı bilemiyoruz." "Hakkınız var." "Ne yapalım efendim. Boyun eğmekten başka bir şey gelmiyor elimizden." -34Bu konuşma, birinci kattaki büyük yemek salonunda geçiyordu. Piskopos bir an sustu. Sonra ansızın hastane müdürüne döndü: "Bu salonun kaç tane yatak alabileceğini tahmin edersiniz?" "Efendimizin yemek salonunun mu?" Müdür şaşkına dönmüştü. Piskopos, salonun dört bir yanına bakıyor ve birtakım hesaplar yapıyor gibi görünüyordu. Sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi; "En az yirmi yatak alır," dedi, sonra sesini yükselterek, "müdür bey, şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin. Bu işin içinde bir yanlışlık var. Siz yirmi sekiz kişi, küçücük beş ya da altı odada oturuyorsunuz. Oysa biz üç kişi olduğumuz halde, altmış kişinin barınabileceği bir yere sahibiz. Bu işte bir yanlışlık var diyorum. Siz benim yerimi, ben de sizin binanızı alacağım. Siz burada oturacaksınız. Bana da ufak yeri verin." Ertesi gün, yirmi altı yoksul hasta piskoposun büyük konağına, piskopos da küçük hastanedeki yerine yerleşmişti. Mösyö Myriel'in serveti yoktu. Ailesi Dev-rim'de darmadağın olmuştu, kız kardeşinin beş yüz franklık ömür boyu geliri vardı. Bu para da ancak kendi özel masraflarını karşılıyordu. Mösyö Myriel de, piskoposluk görevine karşılık devletten on beş bin frank alıyordu. Hastaneye yerleştiği gün Mösyö Myriel gelirinin nasıl harcanacağını, bir daha değişmemek üzere şöyle tespit etti. Aşağıdaki sayıları kendi eliyle yazdığı bir nottan aldık: -35Evimin Masrafını Düzenlemek Üzere Aldığım Notlar: Küçük seminer için: Bin beş yüz livre. Ruhani kongresi için: Yüz livre. Montdidier Lazaristleri için: Yüz livre. Paris yabancı ruhani semineri için: İki yüz livre. Kutsal Ruh Toplantısı: Beş yüz livre. Kutsal-Toprak'ta dini ayin için: Yüz livre. Anne Sevgisi dernekleri için: Üç yüz livre.

Arles'deki dernek için: Elli livre. Hapishanelerin ıslahı için: Dört yüz livre. Tutukluların refahı ve ıslahı için: Beş yüz livre. Borç nedeniyle hapse giren babaların tahliyesi için: Bin livre. Yoksul öğretmenler için: İki bin livre. Alpler'deki ambarlar: Yüz livre. Manosque ve Sisteron'daki yoksul kızların okutulması için kadınlar birliğine: İki bin livre. Yoksullar için: Altı bin livre. Kişisel masrafım için: Bin livre. TOPLAM: On beş bin livre. Mösyö Myriel, Digne piskoposluk makamında bulunduğu süre boyunca bu harcama planında bir değişiklik yapmadı. Görüldüğü gibi, buna "evimin masraflarını düzenleme" diyordu. Bu kurallar, Matmazel Baptistine tarafından itirazsız kabul edildi. Bu dindar kadın için Mösyö Myriel, hem ağabeyi hem de piskoposuydu; kan bağlarıyla bağlı akrabası, kilise otoritesinin temsilcisi olarak da amiriydi. Ağabeyini ağırbaşlı bir tavırla duygularına ka-pılmaksızın hem seviyor hem de ona hayranlık duyuyordu. Ağabeyi konuştuğu zaman dinliyor, eylem ve davranışlarında ona yardım ediyordu. Az da olsa mırıldanan tek insan hiz-36metçi Madam Magloire'du. Piskopos kendisine bin frank ayırıyordu. Matmazel Baptistine'in geliri ile birlikte yılda ellerine bin beş yüz frank geçiyordu. Bu iki yaşlı kadın ve piskopos işte bu parayla yaşıyorlardı. Dahası, bir köy rahibi Digne'ye geldiği zaman Madam Magloire'un elinin sıkılığı ve Matmazel Baptistine'in kusursuz yöneticiliği sayesinde piskopos, misafirini ağırlayıp memnun edecek imkânı buluyordu. Piskopos, Digne'ye geldiğinden üç ay kadar sonra, bir gün şöyle dedi: "Bütün bunlara rağmen kıt kanaat yaşıyorum." Madam Magloire hemen söze karıştı: "Elbette. Monsenyör şehirdeki araba masraflarıyla piskoposluk bölgesindeki teftiş gezilerinin masrafları için devletin verdiği ödeneği istemedi. Eskiden bütün piskoposlar alırdı." Piskopos, "Çok doğru, hakkınız var Madam Magloire," diye cevap verdi. Bir süre sonra, piskoposun isteklerini göz önünde tutan genel konsey, kendisine yıllık üç bin frank verdi. Bu para, piskoposa 'araba ve yazın yapılacak gezilerin giderlerini karşılamak üzere' verilmişti. Bu paranın bağlanması Digne'de bulunan burjuvaların gürültü koparmalarına neden oldu. İmparatorluk senatörlerinden ve Beşyüz-ler Konseyi'nin üyesi, On sekizinci Brumai-re'ın avukatı ve şimdi de Digne'nin yakınlarında kendisine oturması için verilen muhteşem senatörlük konağında oturan bir imparatorluk senatörü, bu bahaneyle Diyanet İşleri Ba-37kanı Mösyö Bigot de Preameneu'ya piskoposla ilgili öfkeli, gizli bir mektup gönderdi. Aşağıdaki satırlar bu mektuptan alınmıştır: "Araba masrafı için para mı? Dört binden daha az nüfuslu küçük bir şehirde buna neden gerek duymuş olabilir? Kır gezileri masrafı mı? Bu geziler neye yarar ki? Sonra bu dağlık ülkede gezi yapmak nasıl mümkün olabilir? Yol yok. Dolaşmak için yalnızca at kullanılabilir. Durance ile Château-Amoux'daki köprüden bile öküz arabaları ancak geçebiliyor. Zaten din adamlarının hepsi para düşkünüdürler. Bu kişi, başlangıçta iyilik havarisi izlenimi bırakmıştı. Ama şimdi ötekiler gibi davranıyor; bir gezi, bir de posta arabası talep ediyor. O da eski piskoposlar gibi lükse düşkün. Bu yobazlar yok mu? Efendim, imparator bizi bu makarna rahiplerinden kurtarmadıkça işler yoluna girmez. Kahrolsun papa! (Roma'yla işler kötüleşiyor.) Kişisel fikrimi sorarsanız ben Sezar taraftarıyım..." vs... Öte taraftan, bu başvuruya Madam Mag-loire pek seviniyor, Matmazel Baptistine'e şöyle diyordu: "Monsenyör işe başkalarını düşünerek başladı; ama artık sonunda kendini düşünmek zorunda kaldı." Aynı akşam, piskopos, yazdığı bir notu kız kardeşine veriyordu. Notta şunlar yazılıydı: . Araba ve Teftiş Gezileri Masrafı Hastalara sıcak yemek için: Bin beş yüz livre. Aix'deki yardımseverler için: İki yüz elli livre. -38Draguignan Anneler Cemiyeti: İki yüz elli livre. Terk edilmiş çocuklar için: Beş yüz livre. Öksüz ve yetimler için: Beş yüz livre. TOPLAM: Üç bin livre. Mösyö Myriel'in bütçesi işte böyle düzenlenmişti. Evlenme ilanları, muafiyet belgeleri, vaftizler, nikâhlar, vs gibi piskoposluğa gelir sağlayan işlemlerden alınan harçlara gelince, piskopos bunları yoksullar hesabına öderken, aynı titizlikle zenginlerden almaktan geri kalmıyordu. Aradan bir süre geçince para bağışlan artmaya başladı. Parası olanlar da olmayanlar da Mösyö Myriel'in kapısını aşındırıyordu. Kimisi sadaka veriyor, kimisi istiyordu. Bir yıl geçmeden Mösyö Myriel, iyilikseverlerin

kasadan, ihtiyacı olan herkesin destekçisiydi. Elinden büyük paralar geçiyor, ama yaşam tarzında en ufak bir değişiklik bile olmuyordu. Geleneklere göre piskoposlar, emirlerinin ve resmi mektuplannm ya da kararnamelerin üzerine vaftiz adlarını yazarlardı. O bölgenin yoksullan, bir çeşit sevgi içgüdüsüyle piskoposun adlan arasından kendileri için bir anlam taşıyanını seçmişler ve ona sadece Monsenyör Bienvenu adını vermişlerdi. Biz de onlar gibi yapacağız. Zaten bu şekilde adlandı-nlmak Mösyö Myriel'in hoşuna gidiyordu. "Bu ad hoşuma gidiyor. Bienvenu, Mon-senyör'ün kusurunu gideriyor," diyordu. Burada çizmeye çalıştığımız portrenin akla yatkın olduğunu söyleyemeyiz. Sadece onun aslına benzediğini söyleyebiliriz. -393. İyi Piskoposa Zor Piskoposluk Piskopos teftiş gezilerini eskisi gibi sürdürmekten geri kalmıyordu. Yorucu bir işti Digne piskoposluğu. Pek az ova, pek çok dağ vardı ve az önce gördüğümüz gibi hemen hemen hiç yol yoktu. Otuz iki köy kilisesi, kırk bir papaz vekilliği ve iki yüz seksen beş şubesi vardı. Bunların birer birer ziyaret edilmesi zor bir işti. Ama piskopos bu işin üstesinden geliyordu. Yakın yerlere yaya, ovadakilere iki tekerlekli köy arabasıyla, dağdakilere ise katır semerine bağlanmış iskemle üzerinde gidiyor, iki yaşlı kadın kendisine eşlik ediyordu. Yol çok zahmetli olduğu zamanlar yalnız giderdi. Bir gün, piskoposluğa bağlı eski bir şehir olan Senez'e eşek sırtında geldi. O sıralar kesesi tamtakır olduğundan, başka bir taşıt bulmaya imkân olmamıştı. Piskoposluk binasının kapısında onu karşılamaya gelen şehrin belediye başkanı utangaç ve şaşkın bakışlarla onun eşekten inişini seyrediyor, çevresindeki birkaç kişi ise gülüşüyorlardı. "Sayın başkanım," dedi piskopos, "ve sayın mösyöler, görüyorum ki halim sizleri şaşırtıp utandırıyor. Yoksul bir rahibin Hazreti İsa efendimizin bineği olan bir hayvana binmiş olmasını gerçekten kendini beğenmişlik sayıyorsunuz. İnanın ki, bunu zorda kaldığımdan yaptım, yoksa boş gururumdan değil." Bu gezilerinde hoşgörülü ve yumuşak olurdu ve vaaz vermekten çok, sohbet ederdi. Akü yürütürken örneklerini öyle uzaklarda aramazdı. Bir yerin halkına, komşu yeri örnek olarak gösterirdi. Sıkıntıya düşmüş kişilere -40hor davranılan bir bölgede şöyle derdi: "Brian-çon'lulara bakın hele. Muhtaçlara, dullara, yetim ve öksüzlere ötekilerden üç gün önce çayırlarını biçme hakkını tanıdılar. Bunların evleri yıkıldığında hiçbir karşılık almadan yeniden yapıyorlar. Bu yüzden, Tann'nın takdisini kazanmış bir bölge oldular. Tam yüz yıl var ki, içlerinden tek bir katil bile çıkmadı." Kazancına ve ürününe düşkün köylerde şöyle diyordu: "Embrün'lüleri gidin de görün. Hasat vakti bir aile babasının oğullan askerde, kızları şehirde hizmetteyse ve kendisi de hasta ve iş yapamaz durumdaysa, papaz, vaaz verirken ona yardım edilmesini ister. Böylece pazar günü ayinden sonra b'îutün köy halkı erkek, kadın, çoluk çocuk, o biçarenin tarlasına gidip, ekinlerini kaldırır, samanını ve tanelerini de ambarına taşırlar." Para ve miras sorunlarından ötürü parçalanmış ailelere şunları söylüyordu: "Devoluy dağlılarına bakın hele. Öyle vahşi bir bölge ki, elli yılda bir bile bir bülbülün öttüğü duyulmaz. İşte orada, bir ailede baba öldüğü zaman oğullar, koca bulabilsinler diye malı mülkü kızlara bırakıp gurbete para kazanmaya giderler." Birbirlerini mahkemeye vermeye meraklı olan çiftçilerin pullu kâğıtlar arasında iflas ettikleri bölgelerde şöyle derdi: "Queyras vadisindeki şu iyi köylülere bakın. Topu topu üç bin can. Ama Yaradan'a kurban olayım. Sanki küçük bir cumhuriyet; ne yargıç ne de mübaşir bilirler. Belediye başkanı her işi görür: Vergileri bölüştürür, herkesi adil bir şekilde vergilendirir, miras kalan mallan ücretlisiz paylaştırır, ilanları bedelsiz verir. Ona itaat ederler, çünkü dürüst bir insandır." Öğretmeni olmayan köylerde yine Quey-ras'lılan örnek gösteriyordu: "Biliyor musunuz nasıl yapıyorlar?" diyordu. "On iki on beş ocaklı küçük bir yer, bir öğretmeni devamlı olarak besleyemeyeceğine göre, bütün vadi halkı birleşip bir öğretmen tutuyorlar, o da köy köy dolaşıp, sekiz gün birinde on gün ötekinde kalarak ders veriyor. Bu hocalar panayırlara da gidiyorlar, onları oralarda gördüm. Şapkalarının şeridinde taşıdıkları tüy kalemlerden tanınıyorlar. Sadece okuma öğretenler tek kalem, hem okuma hem yazma öğretenler iki kalem, hem okuma hem hesap hem de Latince öğretenler üç kalem taşıyor ve bu sonuncular büyük birer bilgin oluyorlar. Şu cahillik ne utanılacak bir şey! Siz de Qu-eyras'lılar gibi yapmalısınız." İşte onlarla böyle ciddi ve babacan bir tavırla konuşuyordu. Verecek örnek bulamadığında kendisi kıssadan hisse çıkartacak hikâyeler uyduruyor, dosdoğru amaca yönelen sınırlı, ama imge yüklü cümleler kullanıyordu. İsa'nın konuşma sanatı da buydu; inanmış ve inandırıcı. 4. Birbirine Benzeyen İşler Piskoposun sohbeti tatlı ve neşeliydi. Ömürlerini onun yanında geçiren iki kadının seviyesine göre davranıyordu. Güldüğü zaman, bir okul çocuğu gibi gülerdi.

Madam Magloire ona gönülden "Yüce Efendimiz," diye hitap ederdi. Bir gün, piskopos koltuğundan kalkıp kitap almak için kü-42tüphanesine doğru yürüdü. Üst raflarda duran kitaplardan birini alması gerekiyordu. Boyu epeyce kısa olduğundan, almak istediği kitaba bir türlü erişemiyordu. "Madam Magloire, bana bir iskemle getirin," dedi. "Yüceliğim şu rafa kadar erişemiyor." Uzak akrabalarından olan Lö kontesi, piskoposun huzurundayken, üç oğlunun 'umutlan' dediği şeyleri birer birer sıralama fırsatını hemen hemen hiç kaçırmazdı. Kontesin çok yaşlı, bir ayağı çukurda birçok akrabası vardı ve elbette oğullan bunlann mirasçılan durumundaydılar. Üç oğlundan en genci büyük bir haladan tam yüz bin livrelik bir gelire konacaktı. İkincisi, amcasının düklük unvanına adaydı. En büyükleri ise dedesinden Yüksek Yasama Meclisi üyeliğini devralacaktı. Piskopos, bu masum ve bağışlanabilir analık gösterisini genellikle sessiz sedasız dinlerdi. Ne var ki, bir defasında Madam de Lö bütün bu miras işlerini, bu 'umutlar'ı etraflı bir şekilde tekrarladığı sırada, piskopos her zamankinden daha dalgın görünüyordu. Kontes, sabn biraz taşmış bir tavırla piskoposa dönüp, "İlahi yeğen! Ne düşünüp duruyorsunuz canım?" dedi. "İlgi çekici bir şey düşünüyorum," diye cevap verdi piskopos: "Sanınm Aziz Augusti-nus'daydı: Umudunuzu hiçbir zaman mirasına konamayacağınız kimselere bağlayın." Bir başka zaman da, ülkenin soylulann-dan birinin öldüğünü bildiren bir mektup almıştı. Mektupta uzun bir sayfa ölünün ve bütün akrabalannm derebeylik ve soyluluk -43unvanları bir bir sayılıp dökülüyordu: "Ölünün amma da sağlam sırtı varmış!" diye yüksek sesle söylendi piskopos. "Ona çok rahat taşıttıkları şu unvanlara bak, ne muhteşem bir yük, mezar çukurunu bile kendi boş gururlarını tatmin etme yolunda kullanmak için, şu insanlar ne kadar da ince düşünceli oluyorlar." Sırası geldiğinde, içinde daima ciddi bir anlam bulunan tatlı bir alaycılığı vardı. Bir paskalya öncesi büyük perhizde Digne'ye genç bir papaz yardımcısı geldi ve katedralde vaaz verdi. Oldukça iyi ve yerinde konuştu. Vaazın konusu hayır işlemekti. Elinden geldiğince dehşet verici bir biçimde tasvir ettiği cehennemden kurtulup, yine elinden geldiğince arzulanır ve sevimli bir biçimde anlattığı cennete erişebilmek için zenginleri, yoksullara bir şeyler vermeye çağırdı. Dinleyiciler arasında, Mösyö Geborand adında, işten el çekmiş, tefeci zengin bir tüccar vardı. Kaba yünlü kumaş, çuha ve bir tür kasket satarak iki milyon kazanmıştı. Mösyö Geborand, ömründe hiçbir yoksula sadaka vermemişti. Ama bu vaazı dinledikten sonra, her pazar katedralin kapısındaki ihtiyar dilenci kadınlara bir metelik vermeye başladığı görüldü. Meteliği paylaşacak dilenciler altı kişiydiler. Bir gün, onu hayrını yaparken gören piskopos gülümseyerek kız kardeşine, "Bak, Mösyö Geborand bir meteliklik cennet satın alıyor," dedi. Hayır işi söz konusu oldu mu, reddedilmek bile onu yıldırmaz, hemen karşısındakini düşünmeye zorlayacak sözler bulup söyler-44di. Bir gün, şehrin salonlarından birinde yoksullar için para topluyordu. İhtiyar, zengin ve cimri Champtercier markisi de oradaydı. Bu marki aynı zamanda hem aşın kralcı hem de Voltaireci olmak gibi bir marifete sahipti. Bu tür insanlar vardır. Piskopos onun yanına gelince, koluna dokundu: "Marki hazretleri, bana bir şeyler vermeniz gerekiyor," dedi. Marki döndü ve kuru bir tavırla: "Mon-senyör, benim kendi yoksullarım var," diye cevap verdi. "Öyleyse onları verin bana," dedi piskopos. Bir gün katedralde şöyle bir vaaz verdi: "Çok aziz kardeşlerim, iyi dostlarım, Fransa'da bir milyon üç yüz yirmi bin köy evinin dışa açılan sadece üç deliği bulunuyor, bir milyon sekiz yüz on yedi binin iki deliği, yani bir kapısıyla bir penceresi ve sonuçta üç yüz kırk altı bin kulübenin de ancak bir tek deliği, yani kapısı var. Ve bunun nedeni de kapı, pencere vergisi denilen şey. Şimdi siz, o yoksul aileleri, yaşlı kadınları, küçücük çocukları bu barınaklara koyun, sonra da ateşli hastalıkları seyredin! Yazık! Tanrı insanlara havayı veriyor, yasalar ise bu havayı onlara satıyor. Ben yasayı suçlamıyorum! Ama Tan-n'ya şükrediyorum. Isere'de, Var'da, Yukarı ve Aşağı iki Alpler'de, köylülerin çekçek arabaları bile yok, gübreyi sırtlarında taşıyor, yakacak kandilleri olmadığından çıralar ve reçineye batırılmış ip parçalan yakıyorlar. Bütün yukarı Dauphine bölgesinde bu böyledir. Altı aylık ekmeklerini birden yapıyor ve tezek ateşinde pişiriyorlar. Kışın bu ekmeği -45baltayla kesiyor ve yiyebilmek için yirmi dört saat suda tutuyorlar. Kardeşlerim, merhametli olunuz! Çevrenizdekiler nasıl acı çekiyorlar, görünüz." Provence'li olduğundan, bütün güneyli ağızlarına kısa zamanda yatkınlık kazanmıştı. Örneğin, aşağı Languedoc'lular gibi, "Eh bel Moussu, ses sage?" Aşağı Alp'liler gibi, "Onte anaras passa?" ya da Yukarı Dauphi-ne'liler gibi, "Puerte un bouen moutou embe un bouen froumage grase," derdi. Bu da halkın çok hoşuna gidiyor ve onun bütün ruhlara kolayca nüfuz etmesine yardımcı oluyordu. İster kulübede, ister dağ başında olsun, kendi evinde gibiydi. En derin anlamlı şeyleri en kaba ifadeler içinde söylemeyi biliyordu, herkesle anlayacağı dilden konuştuğundan, gönülleri fethediyordu. Zaten yüksek sosyetedekiler için neyse, halktan insanlar için de oydu.

" diyerek reddetti. hem zaten benim yerim orası değil. günah işleyin. Bu iş angarya ve o soytarı bartâ göre değil. Suçlu. Zavallı adam umutsuzluk içinde ölecekti. her şey hakkında garip ve kendine özgü bir yargılama tarzı vardı. üstünde kendisi için hem bir yük hem de bir baştan çıkarıcı olan ten taşır. Soytarının hücresine indi. kusurda bulunun. erdem erbabı gibi kaşlarını çatmadan ve oldukça yüksekte bulunan bir yerden. karanlığı yaratandır. ama bağışlanabilir bir suçtur. Dava şehir halkını hayli meşgul etti. herkesin işlediği büyük bir suç bu. babaların. -46İnsanoğlu bu teni gözaltında tutmalı. ancak meleklerin rüyasıdır." Hemen kalkıp hapishaneye gitti. parasız eğitim vermediği için toplum suçludur. hazırlık soruşturması yapılan ve yakında yargılanması başlayacak olan bir cinayet davasından konuşulduğunu işitti. Gidip köy papazını çağırdılar. bu teni hem taşır durur hem de ona boyun eğer. . bu arada huzur ve teselli verdi. Piskopos ona ışığı gösterdi. ısrar ettiler." -47Görüldüğü gibi. dürüst olmak bir kuraldır. uçurum gibi bir şeydi. titreyerek duruyor. ama diz üstüne bir düşüştür ve sonunda duaya dönüşebilir. çocukların. Şöyle derdi: "Kadınların. Adam mahvolmuştu.Hiçbir şeyi hemencecik. Bittiği zaman sordu: "Bu adamla bu kadın nerede yargılanacaklar?" -48"Ağır ceza mahkemesinde. sadece takdis ederken piskopostu. Bir ruh eğer karanlıkla doluysa. Azizlik mertebesine erişmek bir ayrıcalık. o da. olabildiğince az günah işlemektir. Kendisinin de gülümseyerek söylediği gibi. Düşüş olmasına düşüştür. Olay dilden dile dolaşıyor. ama dürüst olun. Adamın biri cinayetten ölüme mahkûm edildi. eski bir günahkâr olduğundan. günah orada işini görür. Piskopos. Mahkûmun son anlarında yanında bulunacak bir rahibe ihtiyaç vardı. kocaların. "Beni ilgilendirmez. sevgilisine ve ondan olan çocuğuna olan sevgisinden ve de çaresizliğinden." Toplumun ağırlığı altında ezilen kadınlara ve yoksullara karşı son derece bağışlayıcıydı. elini tuttu ve konuştu. Telaşa kapılan ikiyüzlüler hemen karşı çıkmaya başlayıp. İnsanoğlu için yasa. kendilerini temize çıkarmaya yelteniyorlar. mahkûmun ruhu için Tann'ya dua edip. disiplin altına almalı. suç ortağıyla birlikte Aix şehrinde yargılanacaktı. Yemeği ve uykuyu unutarak. Hiç günah işlememek. Kadın. Bir baba. bütün bu anlatılanları sessizce dinliyordu. adamın ilk yaptığı sahte parayı daha piyasaya sürerken tutuklanmıştı. Kadın. Bu cevabı kendisine ilettiklerinde piskopos şöyle dedi: "Papaz efendinin hakkı var. intikam duygusundan adaleti çıkarmıştı. "Açıkça görülüyor ki. öfke aracılığıyla. Zavallı bir adam. güçlülerin." Tekrar sordu: "Peki. Ölüme karşı kayıt-49sız kalacak kadar cahil değildi. ya sayın kralın savcısını nerede yargılayacaklar?" Bir gün Digne trajik bir olaya tanık oldu. Kararın infaz edilmesi için belirlenen günün arifesinde hapishanenin papazı hastalandı. âşığını itiraflarıyla ele verdi ve her şey ispatlandı. Bu ne tam olarak okumuş. Ona aslında basit şeyler olan büyük gerçekleri anlattı. acizlerin. bizi o gizemli dünyadan ayıran ve adına hayat dediğimiz şeyde birtakım gedikler oluşmasına yol açmıştı. İnkâr etti. Söylendiğine göre. onun yeri orası değil. ama ortada sadece kadının aleyhindeki kanıtlardan başka bir şey yoktu. Ölüme mahkûm olmasının kendisinde yarattığı derin ruhsal sarsıntı. muhtaçların ve cahillerin kusurları. İnkâr etmekte direndi." Herkesin bağırıp çağırdığını." Bir başka dediği de şuydu: "Bilgisizlere elinizden geldiği kadar çok şey öğretiniz. ne de tam olarak cahil bir bahtsızdı. Sanırım İncil'den almıştı. bir salonda. bastırmalı ve ancak son kerteye kadar dayandıktan sonra ona uymalıdır. Bunun üzerine kralın savcısının kafasında bir fikir belirdi: Kadının sevgilisi hakkında bir ihanet masalı uydurdu. hizmetkârların. O. Dünyevi olan her şey günaha bağlıdır. Çabucak alınıp öfkelendiğini görünce. katı ahlakçılara özgü tutuculuktan tamamen uzaktı ve hatır gönül tanımaz. durum ve şartlan göz önüne almadan yargılamaz. "Hele yanılgıya götüren yolu bir görelim. İşe kıskançlığı sokarak. benim yerim." derdi. aşağıdaki biçimde özetleyebileceğimiz bir doktrin öğretirdi: "İnsanoğlu. ona adıyla seslendi. Günah bir çekim merkezidir. sahte para basma yolunu tutmuştu. kendisini dehşetle geri çekiyordu. "Ah! Ah!" derdi gülümseyerek. Ona her şeyi öğretti. ayrıca ben hastayım. âşığını suçlayabilir ve onu mahvedebüirdi. Yanılın. Bu boyun eğiş de gerçi bir suç. yarattığı gecenin sorumlusu odur. Açılan bu uğursuz gediklerden bu dünyanın dışına doğru durmadan bakıyor ve karanlıklardan başka bir şey görmüyordu. Panayırlarda soytarılık ve yazıcılık yaparak hayatını kazanıyordu. Onu ele geçirmişlerdi. günah işleyen değil. Bu matemli ölümün eşiğinde ayakta. Onun için ölüm. herkes savcının becerikliliğine hayran oluyordu. ona da kendi ruhu için dua ettirerek bütün günü onun yanında geçirdi. Bir gün. efendilerin. zenginlerin ve bilginlerin kusurudur. O devirde kalpazanlık hâlâ ölümle cezalandırılıyordu. Yakında. gerçeğin ışımasını sağlamış. ustaca tertiplenmiş mektup parçalanyla bir rakibesi olduğuna ve adamın onu aldattığına zavallı kadını inandırmayı başardı. O zaman kıskançlıktan çılgına dönen kadın. kardeş ve dost oldu.

Zaman zaman hazin bir sesle kendi kendine konuşuyor. "İnsanın öldürdüğünü Tanrı yeniden diriltir. Umutsuzluğa düşmüş insana. Ama bu sadece salonlarda söylenen bir söz olarak kaldı. gerçek hayata girin. ona cezalandırıcı derler. Mais-tre gibi bazıları ölüm cezasına hayrandırlar. artık bir karar vermek. Varlığıyla. en yüce şeyler en az anlaşı-labildiklerinden. bir tahta iskele ya da bir makine değildir.Ertesi gün talihsiz adamı almaya geldiklerinde piskopos hâlâ oradaydı. İnsanlar ne hakla bu meçhul şeye el sürüyorlar?" Zamanla bu izlenimler hafifledi ve belki de büsbütün silindi. bunun bir gösteriş olduğunu söylediler. 5. Mösyö Myriel. O uğursuz anın çarpıcı sükûneti kaybolmuş. susulacak zamanı bildiği gibi. Gerçekten de. idam sehpasını orada hazırlanmış ve kurulmuş görmek insanda bir halü-sinasyon etkisi yapar." İmanın en sağlıklı yol olduğunu biliyordu. sonra katedralde ya da kendi evinde sabah duasını okurdu. ama onu bir kere gördü mü. Bu yüzden etkisi feci ve derin oldu. Onu yakından tanıma fırsatı bulan biri için Sayın Digne piskoposunun kendi isteğiyle sürdürdüğü bu yoksul hayat. iplerle bağlanmış bu zavallıyla yan yana kalabalığın önüne çıktı. inanın. yoksa huzur ve sükûnun mu daha hayranlığa layık olduğunu bilemiyorlardı. lehinde ya da aleyhinde tavır almak zorundadır. Bir gün önce o kadar üzüntülü. O. Baba'yı bulur. ne idüğü bilinmez karanlık niyetleri olan bir tür canlı varlık gibidir. Onu gören. Adamın arkasından yürüdü ve kapşonlu mor cüppesiyle. tahtadan. Bu ahşap iskele sanki görüyor. Şöyle derdi: "Ölülere bakış tarzınıza dikkat ediniz. Üstü açık arabaya onunla birlikte bindi. Ama. idam sehpasına onunla birlikte çıktı. demirden ve iplerden ibaret cansız bir mekanizma da değildir. En büyük görevinin. Ruhunun kutsal ruhla uzlaştığını hissediyor ve Tann'nın bağışlayıcılığma ereceğini umuyordu." dedi. İnsanoğlunun yasalarını göremeyecek kadar tanrısal yasalara gömülüp kalmak bir yanılsama olsa gerek. şimdi kendisini suçlar gibiydi. Yarı gülerek. İdam sehpası yargıçla marangozun birlikte oluşturdukları bir tür canavardır ve verdiği ölümlerin toplamından yapılan korkunç bir hayat yaşayan bir hayalettir sanki. sizin de tarafsız olmanıza izin vermez. bu makine işliyor. bir yıldıza yönelen acıyı göstererek. bu demir ve bu ipler istiyor-51lar. -50Çoğu zaman. konuşulacak zamanı da bilirdi. toplum adaletinin hayaleti ona musallat olmuştu. çocuğunu kaybeden ananın yanında saatlerce hiç konuşmadan oturmasını biliyordu. Bu kısa ama derin bir uykuydu. Sevdiği kadını kaybeden erkeğin. o kadar yıkılmış olan mahkûm. Örneğin. ibret verici ve hoş bir manzara olurdu. bu mekanizma akü yürütebiliyor. Sabahlan bir saat süreyle kendi içine kapanır. İnsanları avutması hayranlık vericiydi. Beccaria gibi bazıları ise nefret ederler. kendisi tarafsız olmadığı gibi. hangi saatte olursa olsun hastaların ve ölüm döşeğindekilerin başucu-na çağrılabilirdi. giyotini görmek onda bir şok etkisi yaptı. Genellikle bütün yaptığı işlerden gönlünü nurlandıran bir hoşnutlukla dönen bu insan. titremelerin en esrarlısıyla sarsılır. Yüzündeki solgunluğun mu. İdam sehpası celladın suç ortağıdır. zaten kendiliğinden onlara gidiyordu. kaderine razı olan insanı göstererek. "Piskoposlara yaraşır bir ayin yönettim. bazıları piskoposun böyle davranmasını yorumlarken. gözünü bir mezar çukurundan alamayan acıyla değiştirmeye çabalardı. umutla yüceltmeye çalışırdı." dedi. Ölüm ancak Tann'ya aittir. sarsıntısı çok şiddetli olur. Duayı bitir- . İdam sehpasından indiği zaman bakışlarında halkı etkisi altına alan bir şey vardı. kan içer. uzun süre kendine gelemedi. Acıyı unutarak silmeye değil. 'sarayım' dediği mütevazı evine giderken. bu konuda ne olumlu ne de olumsuz bir yorum yapabilir. o insan eti yer. İnsan giyotini kendi gözleriyle görmediği sürece idam cezasına karşı az çok kayıtsız kalabilir. Bütün toplumsal sorular bir giyotin satırının çerçevesinde kendi soru işaretlerini dikerler. Bir hami gibi olan davranışlardan kötü anlam çıkarmak âdetinde olmayan halk duygulandı ve hayran kaldı. kardeşleri tarafından kovulan. yan duyulur bir sesle kekeleyerek mırıldanıyordu. Göğün derinliklerinde sevgili ölünüzün canlı ışığını göreceksiniz. şimdi ışıltılı bir çehre taşıyordu. Çürüyen şeyi düşünmeyin. Dua edin. konunun cisimleşmiş şeklidir. ona öğüt vermeye ve yatıştırmaya çalışır. Piskopos ona sarılıp öptü ve bıçağın düşeceği an ona. boynunda piskoposluk haçı olduğu halde. Bütün yaşlılar ve çoğu düşünürler gibi o da az uyuyordu. Dulların ya da öksüz ve yetimlerin ise onu çağırmalarına gerek bile yoktu. Babanız oradadır. Monsenyör Bienvenu'nun Cüppelerinin Uzun Süre Dayanması Mösyö Myriel'in özel hayatı da sosyal hayatındaki düşünceleriyle paraleldi. Gözünüzü ayırmadan bakın. Giyotin. bu tahta. en bü-52yük işinin bu olduğunu çok iyi biliyordu. Piskoposa gelince. İdam sehpası. ruhu daldırdığı korkunç rüya içinde idam sehpası dehşet verici bir görünüm ortaya koyar ve yaptığı işle karışıp birleşir. Ama piskoposun idamların yapıldığı meydandan geçmekten artık kaçınır olduğu da fark edildi. kız kardeşinin bir akşam duyup kaydettiği bir konuşmasında şöyle diyordu: "Bunun bu kadar canavarca olduğunu hiç sanmazdım. İnfazın ertesi günü ve hatta üzerinden birçok gün geçtikten sonra bile piskopos bitkin görünüyordu. kız kardeşine. cellat parçalar. denilebilir.

Orada burada küçük oğlanlarla ve kızlarla konuşur. İşte bütün adlarınız arasında en güzeli." derdi. onu sabaha kadar zemin katta yalnız bırakırlardı. Bir piskopos sürekli meşgul biridir. Efeslilere Yeni Ahit'teki Mektup'a göre Özgürlük. Yohanna'ya göre Işık. sık sık yoksulların yıkık dökük evlerini ziyaret ederdi. Piskopos da buna aldırmazdı. O onları. Akşam yemeğini saat sekiz buçukta kardeşiyle birlikte yerdi.ve her gün olmasa da sık sık baş yardımcılarını. piskoposluk sekreterini -ki genellikle piskoposluk meclisinden bir rahiptir bu. Bunun dışında. yazılan kitabın içeriğiyle çoğu zaman hiçbir ilgisi yoktu. Madam Magloire bu fırsattan faydalanarak monsenyöre nefis bir göl balığı ya da lezzetli bir av eti sunardı. Tek başına düşüncelerine dalmış. onlar da onu takdis ederlerdi. gözden geçirilecek koskoca bir kilise kütüphanesi. Esdras'a göre Adalet. Muhabilere göre Yaradan. Versailles'da Poinçot kitabevi ve Paris'te des Augustinus rıhtımında Pissot kitabevi. kilise adamlarına göre Kadir-i Mutlak. muhtaçlardan kalan vaktini de çalışmaya veriyordu. İnsana göre Baba'dır. Herhangi bir şeye ihtiyacı olanlara onun evini gösterirlerdi. Eğer hava iyiyse. o. . -56Not şöyle: "Ey. dertlilerden. Eve döndüğünde öğle yemeğini yer. Baruch'a göre Ululuk. 'Başlangıçta Tann'nın ruhu suların üzerinde yüzüyordu' ibaresi üzerine bir inceleme yazısıdır. verilecek imtiyazlar. Bazen de elindeki kitap ne olursa olsun. kaba ayakkabılar içinde yine mor çoraplar ve başında üç sivri ucundan altın yaldızlı. Bazen tek tek yapraklar üzerine. öğleye doğru dışarı çıkıp kırlarda ya da şehirde dolaşır. Uğradığı her yerde adeta ısıtıcı. uzun bastonuna dayanarak. Kitabın adı: Lord Germaine'in General CÜnton ve General Cornıuallis ve Amerika'daki Amiraller ile Mektuplaşmaları. Süleyman Bağışlayan adını veriyor. Her gün. izin verilecek vaazlar. Kâh bahçesini beller. Çocuklar ve yaşlılar güneşi görmeye çıkar gibi piskoposu karşılamaya gelirlerdi. Bu eserinde. Kontrol edilecek dini kurumlar. Mezmurlara göre Hikmet ve Hakikat. Eğer piskoposun sofrasında rahiplerinden biri varsa. hastalardan. Her rahip. Akşam yemeğinden sonra Matmazel Bap-tistine ve Madam Magloire ile yarım saat kadar sohbet eder. kısacası bir yığın iş. daha sonra da çalışırdı. dini ve idari yazışmalar. bazen de bir kitabın sayfa kenarlarına yazardı. Öyle bir yemekten daha mü-tevazısı olamazdı. Bunlardan biri Tekvin'in. bu da sabah kahvaltısına benzerdi. Örneğin şu an karşınızda bir kitabın sayfa kenarlarına onun tarafından yazılmış bir not duruyor. Onun olduğu her yerde bir bayram havası -54eserdi. sırtında pamuklu sıcacık mor paltosu. hastalara ve dertlilere ayırıyor. her günkü yemeği haşlanmış sebzelerle zeytinyağlı çorbadan ibaretti. var olan siz! Siz ki. olmadığı zaman da zenginleri ziyaret ederdi. sonra odasına çekilir ve yaz-55maya koyulurdu. Tann'nın rüzgârları esiyordu' diyen Arapça ibare. iyi bir yemek için bir bahane olurdu. rahip yemeği yemediği zaman keşiş yemeği yer. "Zihin son bahçedir. Digne piskoposunun evi hakkında tam bir fikir vermemiz gerekiyor. püsküllü üç top sarkan yassı şapkasıyla yol aldığı görülürdü.-53dikten sonra kendi ineklerinin sütüne bandığı çavdar ekmeğiyle kahvaltı eder. şehirde dolaşmaya daima mor paltosuyla çıkardı. Hz. Bu satırların. Krallara göre Rab. Hicret Kitabına göre Takdir-i İlahi. parası olduğu zaman yoksulları. görüşmek üzere kabul etmesi gerekir. Madam Magloire masanın gerisinde ayakta durur. buyandan devlet. aydınlatıcı bir şey vardı. kâh yazardı. Bu iki ayrı çalışmayı tek bir kelimeyle ifade eder. söz konusu ibareyi üç ayrı metinle karşılaştırdı. Başka bir yazısında ise bu kitabın yazarının büyük amcası olan Ptole-maios Piskoposu Hugo'nun. ilahiyatla ilgili eserlerini incelemiş ve geçen yüzyılda Barley-court takma adıyla yayımlanmış çeşitli küçük el kitapçıklarının bu piskoposa ait olması gerektiği sonucuna varmıştı. sofrada onlara saygı gösterirdi. yazılacak emirler. "Piskopos. Bu yüzden şehirde. Oldukça ilgi çekici beş altı el yazması eser bırakmıştır. Cüppelerini uzun süre kullandığı ve bunun farkına varılmasını istemediği için. 'bahçıvanlık' diye adlandırır. ayin ve dualardan artan vaktini muhtaçlara. bir yandan papalık." derlerdi. onlara gülümser." Akşam saat dokuza doğru iki kadın birinci kattaki odalarına çıkarlar. az buçuk bilginliği de vardı. Burada. kâh okur. gözü yere. Bu da onu yaz mevsiminde biraz rahatsız ederdi. okurken birdenbire derin bir düşünceye dalar ve bu dalgınlığından kurtulduğunda hemen elindeki cildin sayfalan üzerine birkaç satır bir şeyler yazardı. bölge rahipleriyle belediye başkanları arasında giderilmesi gereken anlaşmazlıklar. 'Yukarılardan gelen bir rüzgâr yeryüzüne doğru koşuyordu' şeklindeki Flavius Josephe'in ibaresi ve nihayet Tann'dan gelen bir rüzgâr suların yüzünde esiyordu' diyen Onkelos'un Kaide dilindeki mealen çevirisi. Bu bir yığın işten. dua ve ayin kitapları. Yaratıklara göre Tanrı. Levil-lere göre Kutsal Varlık.

piskoposun devamlı oturduğu ev bir zemin katla. karmakarışık kâğıtlarla." diyordu. dallı çiçekli san Ut-recht kadifesi kaplı. kuğu boynu tarzında maundan kanepesi de olan bir salon takımı satın almayı düşünüyordu. diğeri ise Chartres piskoposluk bölgesi Citeaux tarikatından Grand-Champ rahibi. eğer mevsim kışsa şöminenin yanında ayakta durur. Gerçi. bir tür piskoposluk lüksüydü. ahırdaki kışlık salonun sandalyelerini. kafasındaki ideale kim erişebilmiştir ki? Piskoposun yatak odasını göz önüne getirmek kadar kolay bir şey olamaz: Bahçeye açılan bir kapı-pencere. biri şöminenin yanındaki ibadethaneye açılan. buna benzer bir büfeyi de. Yemek odasında olduğu gibi. camlı büyük bir dolaptı. O zaman piskopos. Şöminenin üzerinde yaldızı dökülmüş bir tahta çerçeve içinde. Sokağa bakan birinci oda uzun yemek odası. Digne'deki zengin tövbekar hanımlar. sonunda bu isteğinden vazgeçmişti. yatak odasında da yine hasırdan kollu bir koltuğu vardı. ama merdiven çok dar olduğundan bu koltuğu birinci kata indirmek için pencereden geçirmek zorundaydılar. yüksek arkalıklı büyük bir koltuk vardı. Karyolanın önünde ise ibadethaneden alınmış bir dua iskemlesi. İbadethanenin dip kısmında bir yüklük ve içinde de misafirler için bir yatak bulunuyordu. yazsa bahçede turlardı. monsenyörün ibadethanesine yaptırılacak yeni bir mihrabın masrafını karşılamak için aralarında kaç kere para toplamışlar. birinci katta üç oda ve bir de tavan arası. ibadethanedeki dua iskemlelerini ve yatak odasındaki koltuğu da almak gerekiyor. çiçekli çin canfesiyle kaplı. Her yeni ziyaretçi geldiğinde odalardan birini boşaltıyorlardı. oysa bu iş için beş yılda ancak kırk iki frank on sou -59biriktirebildiğinden. bu yüzden onu yedek mobilyadan saymaya imkân yoktu. üstte tek bir kattan ibaretti: Zemin katta üç. teselli bulup Tann'ya şükreden bir bahtsızın ruhudur. Zaten. piskopos alt katta oturuyordu. İhtiyaç olduğunda yedi sekiz kişi birden. beyaz örtüler ve taklit dantellerle uygun bir tarzda örterek. ibadethanesini süsleyen bir mihrap haline getirmişti. Digne'de odun çok pahalı olduğundan. Matmazel Baptistine'in odasında da tahta kısımlan vaktiyle altın yaldızlı olan. Bazen on iki kişi de olurlardı. Odası oldukça büyüktü ve kış mevsiminde ısıtılması da güçtü. ikincisi yatak odası. Yabancıların kalacağı kameriyede bir sandalye vardı." diyordu. Şöminenin içinde ise bir çift demirden kütük desteği vardı. aşınmış siyah bir kadife üstüne tutturulmuş gümüş kaplaması aşınmış bir haç. eğlenceye düşkün bir hayat adamının kibar alışkanlıklarını açığa vuran tuvalet aletleri ve iki kapı. Mermer taklidi boyanmış ahşap şömine genellikle hiç yanmazdı. üçüncüsü de iba-dethanesiydi. üstünde bir mürekkep hokkası olan. en azından beş yüz franka patlayacağından. buradan çıkabilmek için de yemek odasından geçmek gerekiyordu. İneklerin verdikleri sütün miktarı ne olursa olsun. Kütüphane içi kitap dolu. Karyolanın iki yanındaki duvarda oval çerçeveler içinde iki portre asılıydı. Piskopos bu yatağı bazı işler için ya da cemaatlerinin ihtiyaçları dolayısıyla Digne'ye gelmek -57zorunda kalan köy papazlarına sunardı. örneğin vali. kalın ciltlerle dolu bir masa ve masanın önünde hasır koltuk. piskopos bunun yansını her sabah mutlaka hastanedeki hastalara gönderiyor. Evini Kiminle Koruyordu Söylediğimiz gibi. herhangi bir subay ya da küçük ilahiyat okulu öğrencilerinden bazıları ziyaretine geldiğinde. dindar kadınlar. "Mihrapların en güzeli. kapı-pen-cerenin yanında. bir perdenin gerisinde. İki kadın birinci katta. bu kışlık salonda da beyaz tahtadan dört köşe bir masa ile dört hasır sandalye. portrelerden biri Saint-Claude piskoposu rahip Chali-ot'ya. Bahçede ayrıca. Matmazel Baptistine. sıkıntılı durumu gizlemek için. general. Evin arka tarafında çeyrek dönümlük bir bahçe vardı. Bu. Buraya kışlık salon adını takmıştı. "Vergimi ödüyorum. ama piskopos her defasında parayı alıp yoksullara vermişti. ayrıca zamk ve yumurta akıyla yapılmış sır boyasıyla pembeye boyanmış bir de eski büfe vardı. İbadethaneden çıkabilmek için yatak odasından. hastanenin eski mutfağı olan ve içinde piskoposun iki inek beslediği bir de ahır vardı. böylece ziyaretçiler için on bir kişilik oturacak yer bulunabiliyordu. Yatağın gölgesinin vurduğu yerde. Agde piskopos muavini rahip Tourteau'ya ait-60- . Hastanenin eczanesiyken eve eklenen ve bahçeye uzanan küçük yapı ise mutfak ve şarap kileri haline getirilmişti. Çok soğuk havalarda akşamlarını bu bölmede geçiriyordu. -58İbadethanesinde hasırdan iki dua iskemlesi. Resimlerin arka fonu üzerine yazılmış altın yaldızlı küçük yazılardan anlaşıldığına göre. inek ahırında tahta bir bölmeyle ayrılmış kapalı bir yer yaptırmayı düşünmüştü. Piskopos. öbürüyse kütüphanenin yanındaki yemek odasına. tam karşısında yeşil şayaktan cibinliği olan demirden bir hastane karyolası. Ama bu. ama hasın yan yanya dökülmüş ve sadece üç ayağı kalmış olan bu sandalye ancak duvara dayandınldığmda bir işe yarıyordu.6.

Yalnız. Penceresinde kaba yünlü kumaştan eski bir perde asılıydı. Yoldan geçen herhangi biri.ti. *** Bemhard de Jussieu: Fransız botanikçi. Bitkileri incelemezdi. Piskoposa gelince." dediğini de eklememiz gerekir. Piskoposun tek izin verdiği lüks de buydu. ama cahilleri daha da fazla sayardı ve her iki saygıda da kusur etmeksizin. Bu karelerden üçünde Madam Magloire sebze yetiştirmekteydi. bu da onlara saygı göstermesi için yeterli iki sebepti. keserek. günün hangi saatinde olursa olsun bu kapıyı itip içeri girebilirdi. Bunlar rahipti ve muhtemelen bağış yapanlardı. zamanla sararmış dört köşe küçük bir kâğıt parçası üzerine artık beyazlaşmış bir mürekkeple yazılı olarak bulmuştu. her yaz akşamı yeşil boyalı tenekeden bir bahçe ko-vasıyla tarhlarını sulardı. başka bir yol da bahçeyi çevreleyen beyaz duvar boyunca çepeçevre uzanıyordu. Gerçi bilginleri sayardı. ama Digne piskoposu onlara." Biraz sustuktan sonra ekledi: "Belki daha da fazla. embriyonal özelliklere göre sınıflandırma yapmıştır. yatağının başucun-da küçük bir dolap vardı. piskoposun şöminesinin üzerinde dururlardı. Perde o kadar eskimişti ki. ortadaki bir su çukurundan etrafa doğru haç şeklinde yayılan dört yoldan oluşuyordu. Piskoposun odasında. Balmumundan iki mum takılı olan bu şamdanlar. önceleri hapishane kapısı gibi kilit ve sürgülerle donatılmıştı. Kısacası. oysa bakın bu kareyi hiçbir işe yaramadan bırakıyorsunuz. siz her şeyden yararlanmanın yolunu bulursunuz. iki kadının baktığı bu ev yukarıdan aşağıya tertemizdi. iki kadın da onun güvenini paylaşmışlardı ya da öyle görünüyorlardı. Bu iki saygıdeğer kişi hakkında bütün bildiği kral tarafından. Ve bu arada Digne piskoposunun ara sıra. Sözünü ettiğimiz yapılardan ötürü biçimi biraz bozulan bahçe. Bu dikiş haç biçimindeydi. İlk zamanlarda. Her -61f 1 karyolanın önünde bir hasır seriliydi. Bu yollann arasında ke-62narlan şimşirlerle çevrili kare şeklinde dört alan kalıyordu. Taşlar her hafta yıkanıyordu. -63çiçekleri sadece severdi. hastanedeki hastaların yerini aldığında portreleri burada bulmuş ve onlara el sürmeden olduğu gibi bırakmıştı. Madam Magloire. Matmazel Baptistine'in dairesini süsleyen resimleri son yıllarda badanalanmış duvar kâğıtlarının altında keşfetti. "Uygun görüyorsanız odalarınızın kapısına birer sürgü taktırın. hastane olmadan önce şehir burjuvalarının lokaliymiş. bir bahçıvan kadar insafsız değildi. öbürünün de ömür boyu gelir sağlayan bir göreve getirilmiş olmalarıydı. Orada burada birkaç meyve ağacı vardı. ** Kari von Linne: İsveçli doğabilimci ve hekim. yolarak. toprağın orasını burasını eşip tohumlar ekerek seve seve bir iki saatini burada geçiriyordu." diye cevap verdi piskopos. Yemekte bir misafir olduğu takdirde. Bu özel bilgileri Madam Magloire tozlarını almak için tabloları bir gün yerlerinden çıkardığında Grand-Champ rahibinin portresinin arkasında dört adet mühür mumuyla yapıştırılıp." derdi. sınıflandırmaları konusunda hiçbir şey bilmezdi. Zaten botanik konusunda hiçbir iddiası yoktu. Tournefort'la* doğal yöntem arasında tercih yapmak gibi bir endişesi hiç mi hiç yoktu. dördüncüsüne ise piskopos çiçekler ekmişti. Odalar kırmızı taş döşeliydi. İleride göreceğimiz gibi Madam Magloire. "Bu lüks yoksullardan hiçbir şey almıyor. bugün bile geçerliliğini koruyan bir sınıflandırma sistemi geliştirmiştir. onun bu . "güzel de yararlı kadar yararlıdır. her akşam gümüş takımlarla çorba kepçesini işte bu dolaba koyardı." diyordu. Sonunda. iki kadın hiç kapanmayan bu kapı yüzünden hayli endişelenmişler. ne çift çene yapraklılara karşı torbacıklılan ne de Linne'ye** karşı Jussieu'yu*** tutardı. yemek odasından düz ayak katedral meydanına açılan kapı. piskoposun önceden sahip olduklarından elinde sadece altı tane gümüş çatal ve bıçakla bir çorba kepçesi kalmıştı. "Gümüş takımlarla yemek yemekten vazgeçmek doğrusu bana güç gelirdi." demişti. Öyle çiçek gruplan. Bu gümüşlere bir de büyük halalannm birinden ona miras kalmış saf gümüşten iki büyük şamdanı eklemeliyiz. Bu ev. Madam Magloire mumlan yakıp. Anahtann daima dolabın üstünde durduğunu da belirtmeliyiz. Böceklere karşı. Şunu da belirtmek gerekir ki. Piskopos bunu sık sık belirtir. Piskopos bütün bu demirleri çıkartmıştı ve şimdi bu kapı. Gerek zemin katta gerekse birinci katta olsun istisnasız bütün odalar. Madam Magloire'un ara sıra ürktüğü oluyordu. 27 Nisan 1785 günü birinin piskoposluğa. bir yenisini alma masrafından kaçınmak için sonunda Madam Magloire tam orta yerine kocaman bir dikiş çekmek zorunda kalmıştı." "Yanılıyorsunuz Madam Magloire. Evde hiçbir kapı yoktu ki anahtarla kilitlensin. gece gündüz yalnızca yaylı bir mandalla kapanıyordu. Bir keresinde Madam Magloire tatlı bir muziplikle piskoposa şöyle dedi: "Monsenyör. Piskopos. kışla ve hastanelerdeki gibi kireç suyuyla beyaz badana-lanmıştı. Burada çiçek yerine salata yetiştirmek daha iyi olurdu. Süsler bundan ötürüydü." Üç ya da dört çiçek tarhından ibaret bu tarla piskoposu neredeyse kitaplan kadar oyalıyor. Söylediğimiz gibi. Madam Magloire her gün bunların kalın beyaz masa örtüsü üzerinde pınl pınl parladıklannı mutlulukla seyrederdi. şamdanlan sofranın üzerine koyardı. "Ne kadar iyi oldu. * Joseph Pitton de Tournefort (1656-1708): Sistematik botaniğin öncülerinden Fransız botanikçi ve hekim.

Eşkıyalığı ülkeyi rahatsız ediyordu. sonra Tuiles'de görüldü. Arc-he'a ve daha ötelere kadar bütün dağlan tutmuştu." "Sizi öldürürler. "Süvari albayının cesareti olduğu gibi. onu koruyanlar boş yere uykusuz kalırlar. "Ben de zaten bunun için mu-hafızsız gitmeyi düşünüyorum.: Bu konutu Tann korumazsa. 7. Chastelar'a teftiş gezisi yapıyordu." dedi piskopos. Peşine jandarmayı taktılar. rahibin de cesareti vardır. tören elbiselerini çaldı. doktorun kapısı hiçbir zaman kapalı olmamalı. Cravatte Burada sırası gelmişken atlamayıp anlatmamız gereken bir olay var. Joug-de-1'Aigle'deki mağaralarda saklanıyor ve oradan Ubaye ve Ubayette'deki sel yatakları yoluyla tarlalara ve köylere iniyordu. Piskopos. "ben de onu düşünüyorum. bazen de silahla karşı koyuyordu. bunlar sizi soyarlar. Benim iyi dostlanmdır. Ollioules geçitlerini kasıp kavuran Gaspard Bes'in çetesi yok edildikten sonra. ama boşuna. in va-num vigilant qui custodiunt eam." Sonra başka şeylerden söz etti. Gözüpek bir sefildi. onların hasta dedikleri kendi hastaları: sonra da benim bahtsız dediğim kendi hastalarını." dedi. Sığınağa muhtaç olan. bunlar çete! Bir kurt sürüsü!" "Sayın başkanım. yanıma da jandarma almayı kesinlikle reddediyorum. onun yardakçılarından biri Cravatte. İşte bu korku ve dehşet arasında bir gün piskopos çıkageldi. Madam Magloire'un teşvikiyle olacak. bir saate kadar gideceğim." "Yalnız?" "Yalnız. rahibin kapısı ise daima açık olmalıdır. altı delikli küçük flütlerle dağ havalan çalarlar. belki de Hazreti İsa beni özellikle bu sürünün çobanı yapmıştır. Önce Jauziers'te. Ara sıra kendilerine Tann'dan söz edilmesine ihtiyaçlan vardır.dağlara sığınmıştı. kendi ha-66linde yaşayan bir topluluk var. şimdi iyi hatırlamıyorum. kapısını her önüne gelenin içeri girebileceği şekilde gece gündüz açık bırakmakla tedbirsizlik yaptığından emin olup olmadığını ve sonuçta bu kadar az korunan bir evde başına bir felaket gelmesinden korkup korkmadığını soracak oldu. Keyifli bir havayla. Couloubroux rahibi mi." -64Başka bir yere de şöyle yazmıştı. Belediye başkanı onu karşıladı ve geri dönmesini rica etti." "Soyulacak hiçbir şeyim yok." dedi." "Gidecek misiniz?" "Evet. -65Nice eyaletinde saklanmış. "Yalnız." "Acayip şeyler mınldanarak geçen yaşlı bir rahibi mi? Pöh! Neye yarar ki?" "Aman Tannm! Ya onlara rastlarsanız?" . Digne piskoposunun nasıl bir insan olduğunu gözler önüne seren olaylardan biridir." Bir gün bir rahip. Yünden renk renk çok güzel iplikler bükerler. Cravatte. dağda yaşayan küçük. dürüst çobanlar. Boş yere üç dört jandarmanın canını tehlikeye atmak olurdu bu. sakin. monsenyöre. muhafız eşliğinde gidilse bile tehlikeliydi. gideceğim." "Ama monsenyör. çünkü bu.konudaki düşüncesi bir İncil sayfasının kenarına yazdığı şu üç satırda açıklanmış ya da hiç olmazsa belirtilmiş sayılabilir: "Arada şöyle ince bir fark var. "Sizden kendisini barındırmanızı isteyen kişiye adını sormayınız. Her defasında kaçıp kurtuluyor." "Monsenyör! Bunu yapamazsınız. Piskopos şefkatli bir ciddiyetle elini onun omzuna koyarak: "Nişi Dominis custodierit domum. Baktıkları otuz keçiden sadece biri onlarındır. onları üç yıldır görmedim. ya eşkıya?" "Doğru. Haklısınız. Eğer oraya gitmezsem korkak bir piskopos hakkında ne derler?" "Peki monsenyör. Gaspard Bes takımının kalıntılarından eşkıya yoldaşlanyla birlikte bir süre * Lat. yoksa Pompierry rahibi mi. bizimkisi sakin bir cesaret olmalıdır. Belki onlann da Tann'dan söz edilmesine ihtiyaçlan olabilir. Belediye başkanı şaşırdı: "Gitmeyi mi düşünüyorsunuz monsenyör?" "Hem de nasıl." "Orada. asıl adından sıkılan kişidir. daha sonra Pi-emonte'ye geçmiş ve birdenbire yeniden Fransa'da. Cravatte. Hatta bir seferinde Embrun'e kadar uzandı ve gece katedrale girip mücevherleri. İlahi hikmetin yollannı kim bilebilir ki?" "Monsenyör. bunlar önce."* dedi. Barcelonnette yakınlarında boy göstermişti. Onlara rastlayabilirim. Ve ilave etti." Tıp Biliminin Felsefesi adlı başka bir kitaba da şu notu düşmüştü: "Sanki ben de onlar gibi doktor değil miyim? Benim de hastalarım var.

Ayrıca sandığın üzerinde 'Cra-vatte'tan Monsenyör Bienvenu'ya' yazılı bir kâğıt vardı. Ancak sonradan piskoposun kâğıtları arasında bulunan. akıllı uslu bir tarzda. bu konuda soru sorulması bizi şaşırtıp zor durumda bırakır. Piskopos genellikle hayatını daima aynı saatlerde aynı şeyleri yapmakla geçirirdi. başarı onu yumuşatmıştı." Köy rahibi başını gülümseyerek iki yana sallarken mırıldandı: "Monsenyör."Onlardan yoksullarım için sadaka isterim. ezeli ve ebedi şeylere. "Biz yine de pazar ayininde Te Deum okuyacağımızı ilan edelim. "zaten sorun da bu değil mi? Ben yeryüzünde hayatımı korumak için bulunmuyorum. yatmadan önce de. Sandık açıldı. haklı değil miymişim?" dedi. öğretti ve onlara maneviyat aşıladı. akrabalarına. ruhları korumak için bulunuyorum. Yanında sadece kendisine kılavuzluk etmek isteyen -67bir çocukla birlikte yola çıktı. bir katedral ilahicisini uygun bir şekilde giydirmeye yetmezdi." dedi piskopos. kendisini Epikür'ün bir çömezi sanacak kadar okumuştu. yemin. Bu mütevazı kiliselerin bütün şatafatlı eşyaları bir araya toplansa bile." dedi piskopos. adalet ve görev denen engellerden hiçbirine aldırış etmeden yolunda dümdüz gitmiş. bir başpiskopos pelerini gönderir. bir rahibin asla hemcinsine karşı alacağı hiçbir önlem olamaz. Biz. oğullarına. hayatın yalnızca iyi yanlarını ve fırsatlarını benimsemişti. gününün bir saati gibiydi. En büyük tehlikeler bizim kendi içimizde-kilerdir. belki de bu sorunla ilgilidir. Asıl hırsızlar bâtıl inançlardır. köy rahibinin evine iki meçhul atlı tarafından piskopos adına büyük bir sandık getirildi. Tann'ya dua edelim. "Ne hırsızlardan ne de katillerden korkmalıyız. Sonsuz. sırma taklidi şeritlerle süsleri olan. Zaten daha önce başkaları tarafından çalınmışlardı. yoksul kişilerin işine yarayacak çalınacak şeyler. Biz. Chastelar'a dönerken yol boyunca herkes ona meraklı gözlerle bakıyordu. Gerisi ona çok aptalca görünüyordu. Biz asıl kendi kendimizden korkalım. Sonra kız kardeşine döndü. muhteşem bir piskopos asası. Chastelar papazevinde Matmazel Baptistine ile Madam Magloire'u kendisini bekler buldu ve kız kardeşine. kendi ilerlemesi. Gerisini Tanrı bilir. "Ben Tanrı bilir dememiş miydim!" dedi piskopos. Herkes bu telaş içindeyken. Tanrı mı. bizim yüzümüzden kardeşimizin suçlu duruma düşmemesi için. rahibe." dedi. On beş gün yanlarında kalıp vaaz verdi. Bunların arasında çok güzel şeyler vardı ve çok tahrik edici. Dağı katır sırtında kimseye rastlamadan sağ salim aşıp "iyi dostlarım" dediği çobanların bulunduğu yere vardı. hiç de kötü bir adam değildi. yılının bir ayı. kendimiz için değil. "Kardeşim. Esprili konuşurdu ve belki de ancak Pigault-Lebrun'un bir çömezi olduğu halde. 'Piskopos . İçkiden Sonra Felsefe Yukarıda kendisinden söz etmiş olduğumuz senatör işini bilir bir adamdı ama vicdan. Tann aşkına! Hayatınızı tehlikeye atıyorsunuz!" "Başkanım. yoksul dağlılara eli boş gitti. Üzerimize bir tehlikenin geldiğine inandığımızda dua etmekle yetine -lim. asıl katiller kötülüklerdir. Köy rahibine bu niyetinden söz etti. Bunlar hep dış tehlikelerdir. Eski bir savcıydı. Giderken Tann'ya inancımdan başka bir şey götürmüyordum. Kafamızı ya da kesemizi tehdit eden tehlikelerin ne önemi var. Bu notta şöyle deniliyordu: "Bütün sorun bunun katedrale mi. Neyin Embrun katedralinin 'hazine'sine dönüştüğüne gelince." Onu bırakmak zorunda kaldılar. ayini yönetti. Sonra gülümseyerek ekledi: "Bir -68papaz cüppesiyle yetinene Tanrı." Civardaki kiliseleri araştırdılar. İşin yansı tamamlanmıştı. Atlılar hemen gittiler. 'Tanrı!" dedi. bir de büyük bir törenle Te Deum okumaya karar verdi." Akşam. Ama nasıl olacaktı bu? Çünkü gerekli olan piskoposluk giysisi ile diğer eşyalar ortada yoktu. yoksa şeytan mı?" Piskopos rahibin gözlerinin içine baktı ve emir veren bir tavırla. Hemcinsimizin yaptığına Tanrı izin vermiştir. Bu konuda kesin bir şey söyleyemiyoruz. burada sadece bildiklerimizi anlatıyoruz. yoksa hastaneye mi dönmesi gerektiğindedir. bir başpiskopos haçı. bir ay önce Notre-Dame d'Embrun hazinesinden çalınan piskopos giyecekleri çıktı. ruhumuzu tehdit eden tehlikelere bakalım. gitmeyiniz. anlamı oldukça karanlık bir not. "Vız gelir. Geriye sadece hırsızlığın yönünü değiştirmek ve yoksullardan yana bir miktar yol alınmasını sağlamak kalıyordu. "Yoksul rahip." 8. dostlarına elinden gelen bütün kü-70çük yardımları yapardı. İçinde." "Monsenyör. havı dökülmüş döşemelik kumaştan birkaç eski ve yıpranmış cüppe bulunan fakir bir köy kilisesi dolabından başka emrine verilebilecek hiçbir şey yoktu. Dönüşü yaklaşmıştı ki. içinden altın sırmalı bir ayin başlığı. kendi çıkarı doğrultusundan bir kere bile sapmaksızın dosdoğru hedefine yürümüştü." -69Piskoposun hayatında bu gibi olağandışı olaylar zaten çok enderdi. küçük tehlikelerdir. damatlarına. elleri dolu dönüyor. "Bak. dönerken bir katedralin hazinesini beraberimde getiriyorum.

kaşığın daha büyük olduğunu farz edin. o bir ideolog. İnsan. niçin? Fedakârlıkmış. "Argens Markisi Pyrrhon. İşte. ne ilgisi var! Sadece dostlar arasında fısıldıyorum. Hobbes et M. gölgeden bir elin tuttuğunu görmek isterdim. kürek kemiklerinde mavi kanatlar çıkacakmış. Biz zirvedeyiz. hele." "Hatta akıllı şeytanlar." diye cevap verdi piskopos. başka bir kurdun mutluluğu için kendisini kurban ettiğini görmedim. tatlı tatlı gülerdi. Ne tatlı hayal! Ben öldükten sonra beni yakalayana aşkolsun. çünkü Needham için yılanbalıklan." Senatör cesaretlenmişti. Bir avuç külü. Yok. Öldükten sonra var olacak mıyım? Hayır. her yaptığıma dikkat etme-liymişim. O zaman. Doğmadan önce var mıydım? Hayır. ama yine de ağırbaşlılığını koruyan senatör seslendi: "Haydi bakalım sayın piskopos. size tadına doyulmaz hazlar verir. haz beni nereye götürür? Hiçliğe." -71"Sizin gibi. yalnızca canlı bir vejitas-yon... yok. Ta dibine inelim ve işte. sözü yeniden aldı: "Akıllı dostlar olalım. Ölüm öldü. insanın başka bir yerde.denen adamcağızın zırvalan'na içten içe. Toptan tasfiye. Çocuklar için umacı." diye cevap verdi senatör. "kişi nasıl felsefe yapıyorsa. gerçeği açıkça söyleyelimf ne iyilik ne de kötülük var. Bana eziyet eden şu büyük evrene lanet olsun! Selam! Sıfır! Beni yüzüstü bırakan! Sizinle aramızda kalmak üzere içimi dökmek ve rahibime gerektiği gibi günahlarımı çıkartmak için itiraf edeyim ki. Hatta bazen Mösyö Myriel'in önünde onu dinlerken bile nazik ama alay eder bir tavırla güldüğü olurdu. Öyleyse doğanın içinde kalalım. Biz ki. bizim yarınımız gecedir. inanın bana." diye onun sözünü kesti piskopos. Ne zaman? Öldükten sonra. kafası boş insanlar üretmekten başka bir işe yaramaz. bir taraflarda başka bir geleceği olduğu masalının bir kelimesine bile inanmıyorum. Neyim ben? Bir organizmayla birleşmiş bir parça toz. Orada birisinin bulunup bana bir şeyler söyleyeceğini düşünmek beni güldürüyor. melek olacakmış. Ben yiyorum. Onu iyice kazalım. Ah! O tatlı vaat! Siz ona inanadurun. Bir senatörle. ot olmaktansa diş olmayı tercih ederim. Her fırsatta feragat ve fedakârlık öğütleyip duran İsa'nız için deli divane olmuyorum. en yüksek felsefeye biz sahip olalım. Tertullien değil miydi. Bu varsayım ancak çarpık çurpuk bedenli. bitkiler gibi çoğalma var. biraz çakırkeyif olan. Benim kendi felsefem var. Biz de yıldızların çekirgesi oluruz. gerçeğin kokusunu almak. Yan resmi törenlerden birinde kontla {sözünü ettiğimiz senatör) Mösyö Myriel'in. Bunlar. Ha! Bana fedakârlık ve feragat tavsiye buyuruluyor. "Size şunu söyleyeyim ki. ama bu arada haz duyacağım. Hele dur. Benim adım senatör kont. 'ezeli ve ebedi babaya' ne gerek var ki? Sayın piskopos. toprağı deşmek ve onu yakalamak gerekiyor. ya da haz duymak. Kimdi o? Yardım edin canım." dedi. Kütüphanemde bütün filozoflarım mevcuttur. İşte ben böyle düşünüyorum. İsis'in örtüsünü kaldırmışız. bizler için orası Pantheon. O zaman o. yaradılışın sırlarına ermişiz. Needham'la alay etti. valinin evinde birlikte yemek yemeleri gerekti. Siz leylak rengi yatakta yatıyorsunuz senatör. Birbirimizin burnunun ucundan ötesini göremeyecek olduktan sonra yüksekte olmak neye yarar? Neşe içinde ya* Kutsal Kitap'tan: "Işık olsun. Bundan sonra iş oluruna kalır. insan ruh-muş. kenarları yaldızlı olarak. Inter pocula. yılanbalığıdır. Naigeon sahtekâr insanlar değildir. yüreğinden Tann'ya inanan bir devrimcidir ve Voltaire'den çok daha bağnazdır. Sonsuzluğa kanmak ha! O kadar budala değilim. Sonra Tann'yı göre-cekmişiz. Yehova varsayımı beni yoruyor. Aslında ben açıksözlüyümdür. ama bu arada acıyı da çekmiş olacağım. alın size dünya. Senatör devam etti: "Diderot'dan nefret ederim. mezarcı orada. Ben seçimimi yaptım: Ya sen yiyeceksin ya da seni yiyecekler. İster ." "Haklısınız. Ben. yukarıda. öyle uzanıp yatar... Ne yapabilirim bu yeryüzünde? Seçmem gerekiyor: Ya acı çekmek. Hayır efendim. Elbette bütün bun* Eski Roma inancında tanrıların izin verdiği ve vermediği şeyler. bir piskoposun birbirlerinin gözlerine gözlerini kırpmadan bakmaları zordur. Tann'nm gereksiz olduğunu ispat etmektedir. aşağıda." Dünyayı cennete feda etmek. neye? Bir kurdun. fas ile nefas* üzerine kafa patlatmalıymışım. Sayın piskopos. hiçlik. adil ile adil olmayan. O zaman güçlü olursunuz ve yüzünüz güler. Peki. Bu delik her şeyin kaybolup gittiği yerdir. bir demagog. -72şayalım çünkü hayat sahip olduğumuz tek şey. Bir cimrinin dilencilere nasihati. Acı beni nereye götürür? Hiçliğe. Feragatmiş. Damlanın daha iri. insanların ölümsüzlüğü boş laftır. Bir kaşık hamura konulan bir damla sirke Jiat lıvduıi" yerini tuttu. -73lan tutup da Monüeufde yazacak değilim. Öyle olsun bakalım. iyi ile kötü." dedi piskopos. Mezarın gerisinde birbirine eşit hiçliklerden başka bir şey yok. Voltaire. gölge peşinde koşup eldeki avı kaçırmaktır. bunda hatalıydı. sağduyu sahibiyimdir. Son. hani cennetliklerin yıldızdan yıldıza uçacağını söyleyen. yok. Gerçeği araştıralım. Niçin? Çünkü yaptığım işlerin hesabını vere-cekmişim. diyelim ki. Ben bir hiçim. Size bir itirafta bulunayım. sizinle şöyle bir konuşalım. sütnine uydurmaları. Sıra tatlılara gelmişti ki. Finiş. insanlar için Ye-hova. herkes o büyük deliğe düşer. İki kâhiniz biz.

bir gün bile geçmiyor ki. Ama aşağıdakilere. Hiçbir şeyden korktuğu yok. tavanı eskiden boyalıymış. evin kapısı hiç kapalı tutulmuyor. adını hatırlayamadığım bahçelerdeki bir resmi. Söz konusu mektup elimizde bulunmaktadır. JVe benim ne de Madam Magloire'un onun için kaygılanmamızı istemiyor. Romalı kadınlar (burada bir kelime okunmuyor) ve daha başkaları. halk için iyidir. Söylediği gibi. "Şu maddecilik ne mükemmel şey. hepsini cilalayacak.. her şeyden önce yaşamaya bakın. -77Ağabeyimin kendine göre edindiği alışkanlıkları var.. böylece odam gerçek bir müze olacak. geceleri bile. işte gerçek. Hava kışları çok sert ve hiçbir şeyi olmayanlar için bir şeyler yapmak gerekiyor. üstüne en az on duvar kâğıdı yapıştırılmış resimler buldu. tavan ve duvarları yıkayıp toz alırken Madam Magloire bir keşifte bulundu. Size nasıl anlatsam? Hep Romalı erkekler. Telemakos'un Minerve tarafından şövalyeliğe alınması ve yine onun." 9. Buna karşı çıkmam. sizin için yapılmış bir felsefeniz var. Ama yine de sizi kutlamam imkânsız. hiç yoktan iyidir. sizin şatonuz tarzındaki bir şatoya bile uygun düşecektir. Madam Magloire burada. Kendi nefsinizi. baldın çıplaklara. Şöyle böyle ısınıp. Ağabeyini Anlatıyor Digne piskoposunun özel hayaünı ve hayatındaki iki kutsal kızın davranışlarını. Romalı kadınların bir geceUğine gittikleri yer. Zırvalıklarla uyutulmama izin vermem. Bu hayran olunası maddeciliği elde etmeyi başaranlar. faydalı ihanetler. Bunları yeniden yaldızlamak için iki ekü altı livre istediler. Her isteyen içeri giriyor. aydınlanıyoruz.: Kadehler arasında. Bunlan çiğner dururlar. çalışılmadan kazanç sağlayan görevler. ama bir kere de eriştin mi. benim de bir felsefem ve filozoflarım var. ister Vincent de Paul. kendilerini sorumluluklardan kurtulmuş hissediyorlar. bütün bunlan hazmettikten sonra rahatça mezara girecekler. onun söylemesine bile gerek kalmadan nasıl yaptıkları konusunda bir fikir verebilmek için Matmazel Baptistine'in. Madam Magloire tavan arasının bir köşesinde eski tarz iki ahşap konsol buldu. Şimdi artık eski duvar kâğıtları kireçle beyaza boyanmış iki odamız. ruh. bunun için lütfedip Tanrı inancının da halkın felsefesi olmasını kötü bulmuyorsunuz. ham hayaller. Hiçbir şeyi olmayanın iyi Tann'sı vardır ve bu. kış ortasında seyahat ediyor. Kız Kardeş. demek bir yığın zevk tadıyorlar. Kuru ekmeklerine katık yaparlar. ne Caton gibi kendini sersemce sürgün ettirirsin ne Etienne gibi taşa tutulursun ne de Jeanne d'Arc gibi diri diri yakılırsın. iyi olmamakla birlikte tahammül edilebilir resimler. ne şüpheli yollardan ne de tehlikeli rastlantılardan korkuyor. ama Mösyö Naigeon'u da kendime saklanm. zaten çok çirkin ve ben maundan yuvarlak bir masayı tercih ederdim. Ta derinlerden çıkarılmış. Sizin de dediğiniz gibi. ebedi hayat. mevkiler. iyi ya da kötü yoldan edinilmiş iktidar. konuşma diye buna derler!" diye haykırdı. Altında bir -76şeyler vardı. Çok dardayız. yalnız zenginlerce anlaşılabilen. gerçekten harika! Her isteyen ona erişemez. cennet. elinizde olduğu ¦ Lat. yıldızlar onlara yutturulur." Piskopos el çırptı. sizden söz etmiş olmayalım. Her neyse. Bu kadarı da büyük bir nimet. yaldız süslüymüş. ama bunu yoksullara vermek daha doğru olur. siz bü-75yük beyzadelerin size özgü. "Sevgili hanımefendi. Ne mükemmel! Bunlan sizin için söylemiyorum sayın senatör. kıt kanaat geçiniyoruz. incelikli. Her türlü tehlikeye atılıyor ve bunu fark etmiş görünmemizi bile istemiyor. ikisi de aynı hiçlik eder. tadına doyum olmayan. Ama asil görülmeye değer olan benim odam. Yağmurda dışarı çıkıyor. (Sadece içerken. bazı küçük bozuklukları da bu yaz onaracak. sizdeki gibi kirişleri var. Büyükannelerimizin devrinden kalma tahta oymaları var. İçinde eşya olmayan ve çamaşırları yıkadıktan sonra kurutmak için içine serdiğimiz salonun on beş ayak yüksekliğinde. Düşünebiliyor musunuz. Ağabeyim o kadar iyi bir insan ki. Düşünün. sonuçta onu anlamak gerek. düşüncelerini ve hatta oldukça ürkek olan kadın içgüdülerini piskoposun âdetlerine ve arzularına nasıl bağımlı kıldıkları ve bunu. Ama siz iyi prenslersiniz. hayatın bütün haz ve lezzetlerini mükemmelen tatlandıran bir felsefe bu. Madam Magloire bütün duvar kâğıtlarını yırtıp attı. Gerçekten de size söyleyeceğim gibi. elindekini avucundakini muhtaç ve hasta olanlara veriyor. on sekiz ayak genişliğinde ve dört köşe. az kazananlara. Sohbetlerimizde bir piskoposun böyle olması gerektiğini söylüyor. çıkar için söz verip dönmeler. Ben çok mutluyum. Hastane olduğu zamanlar bezle kaplıymış. artık kimse seni kandıramaz. Tann. Digne 16 Aralık 18. "İşte.) -74sürece kullanın. tıpkı zengin sofrasındaki artığın fakire ziyafet olması gibi. vicdanını seve seve teslim etmeler ve yine düşünüyorlar ki. unvanlı kişiler. Şu halde. . Ne geceden. çocukluk arkadaşı Boischevron vikontesine yazdığı bir mektubu buraya aynen almaktan daha iyi bir şey yapamayız. sefillere bir şeyler gerekiyor. onun cesareti de bu. her türlü sosa uygun. suların içinde yürüyor. Madam Magloire bunları temizledi. her şeyleri sıkıntısızca gövdeye indirebileceklerini düşünüyorlar. ama bir neden daha var. Bu bizim alışkanlığımız. özel araştırmacılar tarafından keşfedilmiş bir felsefe.Sardanapal olun. Efsaneler. dostlarla sohbet ederken.

'onun ihtiyatsızlıkları' dediği şeylere benden daha zor alıştı. ortadan silinmek eğer itaat yerine geçiyorsa. Madam Magloire. 'Deh!' diye bağırıyor. Zaten bu evde korkacak ne var ki? Biri. cesur ve olağanüstü şeyler yapıyordu.' diyordum. Zaten bütün istediğim de bu. Kızı Marie-Louise de. Madam Magloi-re'u oradan uzaklaştırıp odama giriyorum. Madam Magloire ise dile getirmiyordu. ama biliyordu. 'Hiçbir tehlike onu durduramaz. O konuşmadan da onu anlıyorum ve ikimiz de kendimizi takdtr-i ilahiye emanet ediyoruz. belki o bile bunun farkında olmadığı halde -çünkü sadeliği o kadar kusursuzdu. Ara sıra. ona göz-kulak olmaya kalkışmayacak kadar iyi tanıyorlar. onun bir piskopos olarak davrandığını bir şekilde hissederler ve o zaman* artık evin içinde iki gölge kesilirlerdi. Ruhunda yücelik taşıyan biriyle ancak böyle beraber olunur.iki kadın. o gayet iyiydi. siliniyorlardı.eski Konvansiyon Meclisi üyesiydi. bu iki kadm. Kadınlar korkudan titriyor. Zaten. Fauq ve Fao-ucq şeklinde yazılıyor. Sevgili hanımefendi. genç eşi ile hâlâ buradalar.Geçen yû. Çünkü her zaman için çok hararetli bir kral yanlısı olmuştur. 'Bu atın dizlerinde ne var?' diye sordu. Fransa Kralı Büyük Vasali Louis de Gra-mont Dükü'nün oğlu Adrien-Charles de Gra-mont ile evlenmiş. Şimdi alıştım. sizin arzularınıza uygun şekilde çalış-hğına ve her zaman beni sevdiğine eminim. Bu defa. erkeğin kendisini anladığından da daha iyi anlayan kadına özgü o özel deha ile piskoposun yaşayış tarzına ayak uydurmayı biliyorlardı. onun için dua edip uyuyorum. Yakında beş yaşında olacak. yanınızda geçirdiği kısa zamanı bana mektup yazmakla harcamadığına iyi etmiş. İkimiz birden dua ediyoruz. Faux ailesi hakkında benden istediğiniz bilgiler için ağabeyime danıştım. İsmi de Faux. en güçlü olan biri hep bizimle beraber. müthiş bir adam. İlk zamanlar kendi kendime. idi. şehir halkının gözünde. Dün. Canını istediği gibi tehlikeye atıyor. Dönüşünde bir şeyciği yoktu. ama ona engel olmaya çalışmıyorlardı. özen gösterilerinin can sıkabileceğim biliyorlardı. Binlerce iyi dilekler. bu benim de sonum olur. piskoposun söylemesine gerek olmadan. 'Bakın. Digne yakınlarında. Her şeyden bilgisi olduğunu ve ne çok anıları olduğunu bilirsiniz. eski bir Normand ailesiy-miş. Bunlar gerçekten de Ca-en eyaletinden çok. ama huyunu. Adı da G. -81Digne'nin küçük sosyetesinde. Ben. onun tehlikede olduğuna inandıkları zaman bile. bunu düşünebiliyor musunuz? . erkeği. kendisi de hiç farkında değilmiş gibi görünerek büyük." Bu mektuptan da görüldüğü gibi. herkes onu öldü sanırken. Madam Magloire. eve dönerken ona biraz çıkışmaktan kendimi alamadım. Bunun için mutluyum. Sağlığım fena değil. Ona körü körüne hizmet ediyorlar. piskopos herhangi bir işine başlamadan önce ona çıkışmayı bir denerdi -80ama iş sırasında ya da iş olduktan sonra asla. konvansi-yoncu* G. Ama şimdi artık o da huyunu kaptı. Tanrı'nın katına ağabeyim piskoposumla birlikte gideceğim. bazen hiçbir zaman değişmeyen o yumuşak ve saf tavrıyla. Hoşça kalın. Soylu bir aüeymiş. Eve şeytan bile girse o her istediğini yapar. On beş gün yok oldu. onu Tann'ya emanet ediyorlardı. Baptistine Not: Yengeniz hanımefendi. Şimdi artık kardeşimin bana bir kelime bile söylemesine gerek yok. Bunlardan biri. beni nasıl soydular!' deyip. az önce okuduğumuz gibi Matmazel Baptistine. ama bunu yaparken kimsenin duymaması için ancak arabanın gürültü yaptığı zaman konuşmaya dikkat ettim. bacaklarına dizlikler takılmış bir atın geçtiğini gördüğünde. Selamlarını sizin sayenizde aldım. birlikte korkuyor ve uykuya yatıyoruz. haydutların olduğu dağlarda yaptığı geziden de daha tehlikeli bir şey yaptı.'den adeta dehşetle söz ediliyordu. 10. Ona zıt gitmemesi için Madam Magloire'a gizlice işaret ediyorum. Embrun katedralinden çalınan mücevherlerle dolu bir sandığı açtı. Bu adam. Digne piskoposu. Bu yüzden. Başlanmış bir iş sırasında bir kelimeyle. ağabeyinin sonunun kendi sonu olacağını söylüyordu. Piskopos. -önemli noktayı hemen belirtelim. Beş yüz yıl kadar önce Raoul de Faux adında biri varmış. Çok şirin şey! Küçük kardeşi de evin içinde eski bir süpürgeyi araba gibi sürükleyip. kutsal akrabanız kar-79dindi hazretlerinden bizim için hayır duaları dileyiniz. Rochefort-Alexandre olup Bretag-ne'deki süvari birliklerinde alay komutanı ya da daha başka bir şeymiş. Sevgili Sylvanie'nize gelince. hatta bir işaretle bile olsa asla piskoposu rahatsız etmezlerdi. Bunları ona haydutlar vermişti. Sağlığının yerinde olduğuna. Küçük yeğeniniz de pek sevimli. Huzur içinde-78yim. Bir konvansiyoncu. kırlık arazide tek başına yaşayan bir adam vardı. Bazı anlarda. çünkü iyi biliyorum ki ona bir şey olursa. yalnız her gün biraz daha zayıflıyorum. düşüncesini demeyeyim. İşte bu benim için yeterli bir neden. Şeytan buradan geçebilir ama Tann daima burada. Bilinmeyen Bir Işık ile Karşı Karşıya Yukarıdaki sayfalara geçen mektubun yazıldığı tarihten az sonraki bir tarihte piskopos. Hayret edilecek içgüdüsel bir incelikle. kağıdım tükeniyor ve beni sizden ayırmak zorunda bırakıyor. haydutların kol gezdiği bir yere tek başına gitti.

Bazen o yana doğru yola çıkıyor. Vahşi hayvanın inine yaklaştığını garip bir yürek çarpıntısıyla anladı. Piskopos ilerledi. Konvansiyonun en etkin grubu. her türlü yoldan uzak. 1793 yılında Roberspierre 'Halk Kurtuluş Komitesi'ne girince terör dönemi başladı. her yanını felç sarmış. Oturan ihtiyarın yanı başında ayakta genç bir çoban duruyor ve bir süt çanağını ihtiyara doğru uzatıyordu. Nihayet. Konvansiyon: Fransa'da 1789 Devrimi'nden sonra cumhuriyeti ilan ederek 21 Eylül 1792-26 Ekim 1795 arasında ülkeyi idare eden devrimci meclis. cesaretle birkaç adım attı ve birdenbire otlar bürümüş alanın ötesinde. Uzun bir ömür sürmüş birinin duyabileceği şaşkınlığı dile getiren bir ifade belirdi yüzünde. ama yaptığı buna yakın bir şeydi. celladın evinden söz eder gibi söz ediyorlardı. yolu kapatan bir tahtayı kaldırdı ve bakımsız bir avluya girdi. bir kovuğu ve ini vardı. İç ve dış sorunlar. gerçekten bir akbaba mıydı? Yalnızlığındaki vahşiliğe bakılarak bir yargıya varılacak olursa evet. Konvansiyon. "Kimsiniz efendim?" Piskopos cevap verdi: "Adım Bienvenu Myriel'dir. yaşlı konvansiyoncunun oturduğu vadiyi gösteren bir ağaç kümesinin olduğu yere doğru bakarak. önce Enrage'ler sonra Danton taraftarlarını ortadan kaldırdı. Roberspierre." "Bienvenu Myriel ha! Bu" adı işitmiştim. Halkın Monsenyör Bienvenu dediği siz misiniz?" . "Burada bulunduğumdan beri ilk defa biri beni ziyarete geliyor. Zaten o da diğerleri gibi dinsizin biriydi. Bunların karşısında Komün'ün ve Saus-Culotte'un desteğine sahip olan Jakoben (Montagnard) grubu oluştu. Bir çukurdan atladı. 1793'te kralın idam kararının alınması sırasında Jakoben'ler karşısında ilk tayin edici yenilgiyi aldılar." diyordu.Herkesin birbiriyle senlibenli konuşup." dedi. Bütün tavizlere rağmen Komün ve Jakoben'ler karşısında Konvansiyonun Giron-din kanadı geriledi. Konvansiyoncu Halk Kurtuluş Komitesi kuruldu. çoban onun yanına yaklaşmayacak mı? Ne ilgisi var! Ama koyun da ne koyun! İyi yürekli piskopos şaşkınlık içerisindeydi. yasal prenslerin geri dönmesinden sonra bu adamı herkese ibret olsun diye temyizsiz karar veren olağanüstü mahkemelerden birine vermemişlerdi? Falan filan. G. Krallık yanlıları güçlendiler. küçük ve temiz bir kulübeydi. orada bir tür tarlası. 'Teşekkür ederim. her türlü köyden ve köylülerden. Gerçi kralın idam edilmesi için oy vermemişti. halkın sorunlarını çözmekten aciz bir burjuva cumhuriyeti bıraktı." Piskopos bastonunu aldı. Şehirden üç çeyrek saat mesafede. Alçak. neredeyse batıyordu. daha önce söylediğimiz gibi. Kapının önünde tekerlekli eski bir iskemlede güneşe doğru oturmuş. Çünkü o da için için genel izlenimi paylaşmaktaydı. kâğıt para kullanma mecburiyeti getirildi. yapayalnız bir ruh var. ihtiyar alçak ölmek üzereymiş. çocuğun üzerinde durdu. Yaşlı adam. birbirine 'vatandaş' dediği zamanlardan kalma biriydi. Konvansiyoncu onda da açıkça ama farkında olmadan nefretin belirtisi gibi olan ve en iyi ifadesini 'uzaklaşma' kelimesinde bulan duyguyu uyandırıyordu. Ve gülümsemesi güneşten sıyrılıp. ön yüzüne bir asma çubuğu çivilenmişti.'ye pis kovuğunda hizmet eden çoban kılıklı bir genç." Ama itiraf edelim ki ilk bakışta doğal olan bu fikir bir parça düşündükten sonra ona garip ve imkânsız. -82Kısacası. doktor aramaya gelmiş. günlerden bir gün şehirde bir söylenti yayıldı: Konvansiyoncu G. Konvansiyon. gülümseyen ak saçlı yaşlı bir adam vardı. bir canavar gibi bir şeydi. Dediklerine göre. Directoire'a. cüppesi çok eskimiş olduğundan ve akşam rüzgârı neredeyse esmeye başlayacağından paltosunu giydi ve yola koyuldu. Konvansiyoncu'lann karşısında sertlik yanlısı Jakobenci'lerin ellerini kuvvetlendirdi. Nasıl olmuş da. merkezi yönetim karşıtı Girondin'ler ve Brissotin'lerdi. Bu yerden. -84Piskopos baktığı sırada ihtiyar sesini yükseltip. gittikçe muhafazakâr ve ılımlı bir rota çizmeye başladı. Vaktiyle müthiş biriydi. Yan yarıya bir kral katili sayılırdı. Ve düşüncesinin derinliklerinde ekliyordu: "Ona bir ziyaret borcum var. Krallığın lağvedilmesinden sonra 749 üyeli bir uzlaşma meclisi yeni anayasayı hazırlamak üzere halk oyuyla seçildi. yüksek bir çalılığın ardında mağarayı gördü. sonuç olarak. Gelgeldim. Kimi de ardından ekliyordu: 'Tann'ya şükür. hatta neredeyse tiksindirici görünmeye başlıyordu. kim bilir hangi koyu vahşi vadinin gözden ırak bir kıvrımında oturuyordu. sabaha çıkmazmış. hiçbir şeye ihtiyacım yok." dedi. Fransa'da kalabilmişti. Bu_yadide kalmaya başladığından beri. -83Ama koyun uyuz oldu diye. Piskopos ise düşünüyordu. Ne bir komşusu ne de oradan gelip geçeni bulunuyordu. bir çiti aştı. kaldığı yere giden keçiyolunu otlar bürüyüp her yeri kaplamıştı. Devrimin şiddetini savunan kilise karşıtı. ama sonra vazgeçerek geri dönüyordu. onun yürürken çıkardığı sesi duydu ve oturduğu yerden başını çevirdi. düşünüyor ve zaman zaman ufka. aforoz edilen yere vardığında güneş ufka değmiş. Kralın idamı için oy vermediğinden sürgün kararnamelerinde yer almamış. Roberspierre 'Konvansiyon'a terörü ve şiddeti bir yöntem olarak benimsetmek isterken 1794'te ekibiyle birlikte giyotine gönderildi. pek yoksul. kazların akbaba hakkında yaptıkları dedikodulardı bunlar. Piskopos. tanrıtanımaz Enrage'ler politikası hâkim oldu. "Orada.

" diye ekledi piskopos. "O uyurken ben öleceğim. oradan yakalamışlardı. bu. "Sizi tebrik ederim." İhtiyar. Yalnız bacakları ha-87reketsizdi. sempatiden kaynaklanmadığı için. G. son saatin nasıl geldiğini bilirim. onu görünce tersyüz döner. genellikle günaha çok yakın bir şey saydığı meraktan her ne kadar uzak durmaya çalışsa da. "Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu. bu ciddi anda. Piskopos tahmin edilebileceği kadar heye-canlanmamıştı. çobana doğru döndü: "Hadi sen yat. ne yapalım! Ömrü tamamlamak basit bir iştir. Karanlıklar onu. Konuşmanın ilk kısmı ex abrupto* oldu. ben bir zalimin yok edilmesi için oy verdim. benim de piskoposum sayılırsınız." . aşağısı mermerden krala benziyordu. "Beni kutlamayınız efendim. yanlıştan kaynaklanan otoritedir. bu halk vekili ne de olsa bir zamanlar bu yeryüzünün kudretli kişilerinden biriydi. Ayaklar ölü ve soğuktu. İhtiyar onu gözleriyle takip ederek. Bunda belki de toz olup dağılmaya bu kadar yaklaşmış olan bir insana yakışan alçakgönüllülüğün yansımasını görmek mümkündü. sanki ölümü istediği için ölüyor gibiydi. "Yine de kralın idamına oy vermediniz. Bir konvansiyoncu onda biraz yasadışı bir varlık etkisi yapıyordu. şimdi beli-85me kadar çıktığını hissediyorum. "O da aynı şeydir. O anın tanıkları olması iyidir. Herkesin bir merakı var. bir doğu masalırıdaki yukarısı etten. ama beriki bunu tutmadı. Neyse. kendinden emin konuşmasında. kalbime vardığı zaman işim bitecek. Ben de yıldızların altında ölürüm. Piskopos belki de hayatında ilk defa içinde sert davranma isteği duydu. Vicdan. yanlış kapı çaldığını sanırdı. kaderin bütün sınamalarına dayanmasını bilen bir insan hissini veriyordu. bu beni hiç yormaz. Muhammed'in ölüm meleği Azrail. başka herhangi bir kimseye gösterse muhtemelen vicdanı onu rahatsız ederdi. hatadan. Bir an için doktorlarla rahipler için âdetten olan kaba bir teklifsizlik içine girmek isteğine kapıldıysa da. Bu dikkat." "İyileşeceğim efendim. doğrudan kaynaklanan otoritedir. sert bir konuşma karşısında. canlı haliyle fizyolojistleri şaşkınlığa düşürecek seksenliklerden biriydi. çünkü büyük kalplerdeki küçük çelişkilerin de diğerleri gibi belirtilmesi gerekir: Sırasında kendisine 'yüce efendimiz' denmesine içtenlikle gülen piskopos. sesinin o dinç. Ancak üç saatim kaldığını biliyorum. G. bu konvansiyoncu. Dün gece uyumadın. kibirli ve sade bir konuşmaydı." Konvansiyoncu." İhtiyar." "Biraz. Hiç de hasta gibi görünmüyorsunuz." "Ve vicdan tarafından. bugün bu soğukluk dizlerime ulaştı. G. gövdesi hemen hemen dimdik. Parlak bakışlarında. Sadece şöyle demekle yetindi: "Yanılmış olduğumu memnuniyetle görüyorum. bizde doğuştan bulunan bilgi miktarıdır. Yüzündeki bütün gülümseme kaybolmuştu." Bu. Benimle konuşabilirsiniz. Dün sadece ayaklarım soğumuştu. Gece olacak. kendi kendine konuşurmuş gibi. "Demek istiyorum ki. İşte ben bu zalimin yok edilmesi için oy verdim. onu doğuran krallığın. Ölmek üzere olan bir insanı görmeye gelmekle iyi ettiniz. sakin."Benim. yarım bir gülümsemeyle tekrar konuştu: "Öyleyse." Konvansiyoncu bu "yine de" sözünün sakladığı acı imayı fark etmemiş göründü. insanın bir zalimi vardır." Çocuk kulübeye girdi. Sonuna bu kadar yaklaştığı bir sırada bile. Bu adam. Ölümün bu türlüsünde Tan-n'nın huzurunu hissettiğine emin değildi. cehalet. Bu zalimi üreten. onun alışık olduğu -86bir şey değildi. Oysa konvansiyoncu ona karşı son derece açıkyürekliydi. Bu ihtiyar. Krallık. şimdi kendisine 'monsenyör' diye hitap edilmemesine az da olsa çarpılmış ve hatta. güçlü omuz hareketlerinde ölümü şaşırtacak bir şeyler vardı. bilim ise gerçeklerden. piskoposa elini uzattı. İnsan ancak bilim tarafından yönetilmelidir. Bunun için sabahı beklemek gerekmiyor. Piskopos. Devrim çağıyla uyuşan bu gibi insanlardan çok görmüştü. Her şeyi olduğu gibi söylemeliyiz. Varsın öyle olsun. sağlıklı olduğu zamanına ait bütün davranışlarını korumuştu." diye cevap verdi ihtiyar." dedi azarlar gibi bir tavırla.. 'vatandaş' diye karşılık vermeye niyetlenmişti. ben de bu saatlerde çıkmayı istedim. Bir an durduktan sonra ilave etti: "Üç saate kadar öleceğim. Güneş güzel değil mi? Her şeye son bir defa göz atmak için iskemlemi dışarı çıkarttım. Can çekişmesinde özgürlük vardı. İki uyku iyi bir komşuluk yapabilir. Az buçuk doktorluktan anlar. kafa ise hayatın bütün kudretiyle yaşamakta ve ışıklar içindeymiş gibi görünmekteydi." dedi. Yor-gunsundur. Piskoposa gelince. Piskopos bir taşın üzerine oturdu. yine de konvansi-yoncuyu dikkatle incelemekten kendisini alamıyordu.

Yıkmak faydalı olabilir. rahip merhamet adına. kabul ediyorum. Louis?" diye ekledi. Lo-uis'nin torunu olan ve sırf XV. insan soyunun üzerine devrilîrken bir sevinç kâsesine dönüştü. Bir yıldırımın hata yapmaması gerekir. 93'ten eskiye gitmemiz. Louis öncesinden itibaren gözyaşı dökmeye başlamamız gerekir. insanlığın taç giyme törenidir. Bir insanı öldürmeye hakkım olduğuna inanmıyorum.. kabul." Piskopos mırıldanmaktan kendini alamadı: "Evet." dedi piskopos. eski rejimi yıktık." "Hepsi için ağlıyorum. erkek için köleliğin. Barabbas'ın veliahtına yaklaşırken. örf ve âdetleri değiştirmek gerekiyor. -88Konvansiyoncu devam etti: "XVI. bunlara oy veriyordum. kendisi için yeni olan bu dili biraz şaşırmışçasına dinliyordu. yeter ki siz de benimle birlikte halkın evlatları için ağlayın." Piskopos alçak bir sesle." dedi piskopos." Piskopos. sökecek şafağa oy verdim." "Yıktınız. Ama yine de soğukkanlılığını korudu ve şu cevabı verdi: "Hâkim adalet adına konuşur. Konvansiyoncu. ki bu da zaten daha yüksek düzeyde bir adaletten başka bir şey değildir. "Hangisine karşı çıkıyorsunuz? Cartouc-he'a mı? XV. Fransız Devrimi. "XVII. ipek şallar içindeyken olduğu kadar onurludur. "Israr ediyorum. Bir noktada anlaşalım. Masumiyetin soyluluk unvanına ihtiyacı yoktur. Louis'ye mi?" ¦ Bir an sessizlik oldu. Sinite parvulosl. Sizinle beraberim. Siz şimdi bu yıldırımın davasını yapıyorsunuz. Kim ne derse desin vız gelir. aydınlığı getirdi. 1814 denilen geçmişin o uğursuz geri dönüşünden sonra o sevinç ve neşe kayboldu! Yazık! Eser tam değildi." "Karşımızda olumsuz yanlar bulunan bir sevinç. ne demezsiniz! 93!" Konvansiyoncu adeta ölümcül bir ihtişamla iskemlesinde doğruldu ve ölmek üzere olan bir insanın çıkarabileceği kadar yüksek bir sesle haykırdı: "Hah! Tam üstüne bastınız! 93! Bu sözü bekliyordum. "Ya XVII. Masumiyet kendi kendinin tacıdır efendim. yani kadın için fuhuşun. "Bırakın küçük çocuklar bana gelsinler. Piskopos geldiğine neredeyse pişman oluyordu. sakinleştirdi. hayır dedim. Herodes'in veliahtından çekinmiyordu. "Doğru. belki kendi kendine itiraf etmiyor ama içinde bir şeylerin söndüğünü hissediyordu. Kardeşliğe. On beş yüzyıl sonra bu bulut patladı. bütün çocuklar. İyi oldu. ama rüzgâr hâlâ esiyor. küçük çocuklar arasında fark gözetmiyordu." "Mösyö.* diye haykırdığı zaman. Latince: Hazırlıksız. bu gibi isim yakıştırmalarını sevmem. Cumhuriyete oy verirken. XV. Bin beş yüz yıl boyunca bir bulut oluştu. Nurlar saçan değneği. Eksik -89bir adım. Fransız Devrimi. Kimin için gözyaşı döküyorsunuz siz? Masum bir çocuk için mi? Öyleyse tamam." diye devam etti konvansiyoncu G. Louis'ye gelince. size dediğim gibi. yeryüzünde dalga dalga uygarlık selleri akıttı. XVII. Zihinleri yumuşattı. Louis ha! Hele bir bakalım." dedi piskopos. doğrulan aksesuarla-rıyla birlikte sevmiyorsunuz. Değirmen artık yok. Zalimin devrilmesi yönünde oy verdim. ben de sizinle birlikte ağlarım. Ve bugün. Oysa İsa severdi.Monsenyör Bienvenu." "Hakkın da öfkesi vardır sayın piskopos ve hakkın öfkesi bir ilerleme unsurudur. aydınlattı. ama kötülüğün kökünü kazımanın bir görev olduğunu hissediyordum. Bizler eski dünyayı düşürdük ve eski dünya bu sefalet küpü. . Kendisini belirsiz ve garip bir şekilde sarsılmış hissetmekteydi. bütün eziyet çekerek ölenler. kaba bir doğruluk va-aziydi. ama içine öfke karışmış bir yıkıma karşıyım. . Bir çalı alıp mabedin tozlarını temizledi. Louis'den söz ettiniz. Louis'nin torunu olduğu için suçlanan Temple kalesinde işkenceyle öldürülen masum çocuktan daha az merhamete layık değildir. Ben kral çocukları için sizinle birlikte ağlarım. Önyargıların ve hataların çökertilmesine yardım ettim. ama yüce Fransız Devrimi toplumun bütün gizli bağlannı gevşetti. Yoksa. Paçavralar içindeyken de. Konvansiyoncu tekrar söze başladı: "Ah! Rahip efendi. Ama öyleyse. Yolsuzlukları yıkmak yetmez. piskoposun kolunu yakaladı. kral çocuğu için mi? O zaman düşünmem gerekiyor. önyargıların yıkılması." dedi. Hataların. "Üzüntüyle karışık bir sevinç de diyebilirsiniz.. Bence. beraberliğe. çocuk için zulmün son bulması için oy verdim. -90Cartouche'un kardeşi olan ve sırf Cartouc-he'un kardeşi olduğu için suçlanan Greve Meydanı'nda koltuklarından asılıp ölünceye kadar öylece bırakılan masum çocuk. * Lat: İsa'nın sözü. "Bana XVII." Ve sabit bir bakışla konvansiyoncuya bakarak. ama fikirlerde tamamıyla ortadan kaldıramadık. bütün masumlar." -91bütün aşağıdakiler ve yukandakiler için mi ağlıyorsunuz. İsa'nın gelişinden bu yana insanlığın ilerleme yolunda attığı en güçlü adımdır. yatıştırdı.

ama çelik bir hançer sertli-ğiyle doğruca hedefe saplanıyordu. ya Saulx-Tavannes nedir. Piskopos titredi. kötü bir şekilde de gelmedi. bu belki pek çok şey söylüyor ya da yeterince söylemiyor. sofrasında iyi yemekler bulunan. yumuşak bir tavırla konuştu: "Öyle olsun efendim. ama Louvois Markisi kadar değil. Şimdi yukarıdan alma sırası konvansi-yoncunun. Ben buralara geldiğimden bu yana bu kapalı çevrede tek başıma yaşadım." dedi. zengin sofram ve cumaları yediğim su ördekleri. Mösyö. Siz benim fikirlerimi tartışıyorsunuz. Çünkü halk. bir erdemi bağışlamanın bir görev ve 93'ün zulmedici olmadığını ispat ediyor?" Konvansiyoncu. Ama bana açıklar mısınız. Louis'den söz ediyorsunuz. saray. * Lat. sarayım ve uşaklarım nasıl oluyor da merhametin olmadığını. G. belki de bana hikmet getirme iddiasıyla buraya gelmiş olan sizin gerçek değeriniz. sorumu tekrarlıyorum: Kimsiniz? Bir piskopossunuz. gözlerinde hâlâ bilincinin tamamen yerinde olduğunu gösteren bir pırıltı vardı. değil mi?" "Evet. cumaları su ördeği yiyen. -92arabanızın sesini duymadım. verecek cevap bulamadı. devam etti: "Şimdi benden istediğiniz açıklamaya gelelim. halk uzun zamandır acı çekiyor. bana yardım eden bu çocuktan başka kimseyi görmedim. Gerçi isminiz belli belirsiz kulağıma kadar geldi ve söylemem gerekir ki. Bu. zulmedici. Neredeydik? Ne diyordunuz? 93'ün zulmettiğini söylüyordunuz. Sırası gelmişken söyleyeyim." dedi piskopos. bana XVII. zengin sofralar. "Hata yaptım efendim. benim şurada ağaçların iki adım ötesinde duran arabam. benim misafirinisiniz. -93Piskopos. zorlukla nefes almaya başlamıştı. ama bu beni sizin manevi kişiliğiniz hakkında bilgi sahibi yapmaz. insanlığın gücünün devasa bir onaylanışı olan devrimin dışında. okkalı papaz ödeneği alan -Digne piskoposluğu için her ay muntazaman on beş bin frank. arşidüşes ve Kraliçe Marie-Antoinet-te'e . kitapları olan. ne yazık ki bir tepkidir. Size ince davranmam gerekirdi. kıvrılan başpar-mağıyla işaret parmağı arasına aldığı yanağını sıktı ve can çekişmekte olan birinin hayatta kalmak için son gücünü harcadığı sırada görülen türden bir bakışla piskopostan hesap sormaya başladı. sizi tanımıyorum. öz değeriniz nedir. İyi. Kısacası. "Size cevap vermeden önce beni bağışlamanızı rica ediyorum. Siz burada. benim evimdesiniz. rica ederim? Peder Duchene gaddardır. Hem sonra bakın hepsi bu kadar da değil. hayatın bütün maddi nazları. peki peder Letellier'ye hangi sıfatı layık bulursunuz? Jourdan-Coupe-Tete bir canavardır. Devam etti: "Şuradan buradan birkaç söz daha edelim istiyorum: Bütünüyle ele alındığında. ama Montrevel'e ne ad verirsiniz? Fouquier-Tinville rezilin biridir. ama bunları size karşı kullanmamam yerinde olur. Ne var ki."* "Saltanat arabasında gezen bir yer solucanı ha!" diye homurdandı konvansiyoncu. son soluklara kansan can çekişmenin verdiği tıkanıklık ikide bir sesini kesiyordu. Becerikli kişiler. halktan yana eğilmesi gerekir. dışarıya bir adım bile atmadım. Siz onu amansız buluyorsunuz. Konvansiyoncu sık sık. para. Söyleyin. nimetleriniz bu tartışmada size karşı elimde bulunan bazı avantajlar." Yine bir sessizlik oldu. "Evet mösyö. armalı." dedi piskopos. güzel. öndeki ve arkadalû uşaklanyla tören arabalarında caka satan bir kişi! Siz ünlü bir kilise adamısınız. atlar. ama Bossuet -94adının bu şekilde kullanılması ağrına gitmişti. hepsi de sizde ötekilerde olduğu gibi var ve ötekiler gibi bu zevklerden tadıyorsunuz. beni aydınlatmıyor. kilisenin bir prensi. ayrıca ek masraflar için on bin frank. Sessizliği konvansi-yoncu bozdu. kiminle konuşuyorum? Siz kimsiniz?" Piskopos başını önüne eğerek cevap verdi: "Vermiş sum. Bir dirseği üzerinde doğruldu ve sorguya çeken ya da yargılayan bir kimsenin farkında olmadan yaptığı gibi. yirmi beş bin livre-lik gelirim. boynunu bükme sırası ise piskoposundu. Kullanmayacağıma dair de söz veriyorum. mösyö. siz ne hakla gelip beni sorguya çekiyor. bana da sizin düşüncelerinizi çürütmekle yetinmek yaraşır. altın yaldızlı. uşaklar. halk denilen babacan saf adamı kandırmanın çeşitli yollarını bilirler."Demek eşit olarak!" diye G. "giyotine alkış tutan Marat için ne dersiniz?" "Protestanlara reva görülen eziyetler üstüne Te Deum okuyan Bossuet için ne dersiniz?" Cevap ağırdı. gelirli kişilerden biri. toplam olarak yirmi beş bin frank. adeta bir patlamaydı. bir bulutu uzaklaştırmak istermiş gibi elini alnının üzerinden geçirdi. daha uzun zamandır ıstırap çekiyor. 93. En parlak zihinlerin bile tabuları vardır ve bazen mantığın saygısızlıklarından kendilerini belirsiz bir şekilde incinmiş hissederler. "Eğer terazi bir yana eğilecekse. haykırdı. peki ama Lamoignon-Bâville'e ne dersiniz? Mail-lard bir felakettir.: Bir solucanım.mutfakları. Dediğim gibi. Bana piskopos olduğunuzu söylüyorsunuz. Servetleriniz. Ama bu bir şey ifade etmez. peki ya o krallık? Carrier bir hayduttur." 'Teşekkür ederim. herhalde orada yol kavşağındaki baltalığın gerisinde bırakmış olmalısınız.

Bir titreme geçirdi. Fransız devriminin kendi nedenleri vardır. Harcadığı çaba onu tüketmişti. onu çocuğunun ölümüyle vicdanının ölümü arasında bir -95seçim yapmaya zorlayarak. zorbalıklar vardı. Ülke topraklan işgal edilmişti. yüreği ıstırapla şişi-yordu. doğru. buz gibi bir soğukluktan derece derece heyecanın son kertesine geçmişti. onlarla mücadele ettim. Durum fazlasıyla benim lehimde. Merovingien krallarının yazlık saraylarının olduğu yerde. teker teker ele geçirdiğinin farkında değildi. insanlığın kötü bir rehberidir. 'Dininden dön!' diyordu. "ben hayatımı düşünerek. İnsanlığın ışığa doğru yürüyüşünü daima destekledim ve bazen de acımasız ilerleyişe karşı direndim. urbanist Sainte-Claire en Beaulieu manastırını 1793'te ben kurtardım. . Ölmek üzereyim. Sırasında.'den söz etmek istediler." dedi piskopos. Fakirlere yardım ettim. herkesin içinde aşağılandım. emzikteki çocuğundan koparılıp yan beline kadar çıplak olarak çocuğunun karşısında. Yıllardan beri. Kısa kesiyorum. Söylediği sözler. hazinenin mahzenleri parayla öylesine tıklım tıklım doluydu ki. Onlara sadece gökyüzünü göstermekle yetindi. Monsenyör Bi-envenu'nun en kutsal direnme kaynağını oluşturan bu kaleden. buz gibi soğuk yaşlı eli tuttu ve ölmek üzere olan adamın üzerine eğildi. Ülkem beni göreve çağırdığı. Boş yere karşılaşmış olmamız sizce de hayıflanacak bir şey olmaz mı?" Konvansiyoncu gözlerini açtı. başlangıçtaki katı fikirlerini yeniden dile getiren şu sözler çıktı: "İlerlemenin Tann'ya inanması gerekir. O son an geliyordu. Gözyaşları solgun yanağından aşağıya süzüldü ve bakışı derinliklerde kaybolmuş. bu buruşuk. alçak bir sesle ve kendi kendine konuşarak. buraya bir rahip olarak gelmiş. kekeleyerek. "Saat. Devletin büyüklerinden biriydim. ilerlemenin haşinliklerine devrim denir. Orada işte. direğe bağlanan o zavallı Protestan kadına da acırım. onu ölümde bulunan şeye yaklaştırmıştı. bir şey görür gibi söylemişti. başka bir deyişle. Piskopos anladı. eziyet gördüm. daha iyi bir dünyadır. kalan birkaç saatlik ömrünü bir dakikada yaşayıp bitirmişti. İstismarlar vardı. Ölmekte olan adam. ölmek üzereyim. lanetlendim. onun öfkesini bağışlatacaktır. Bunlardan sonra da kovuldum. onları ilan ettim ve imanım olarak benimsedim. bu emzikli anaya. Belki de tükenen gücünden çok. -96Kısa bir sessizlikten sonra ihtiyar parmağını gökyüzüne doğru kaldırarak: "Sonsuzluk varolan tek şey. göğsümü gerdim. Ve bu sırada cellat kadına.acırım. Ve yere diz çöktü. inceleyerek ve seyrederek geçirdim. o vardır. piskoposun içindeki bütün kaleleri birbiri ardına. ben onun sının olurdu. Göğüsleri sütle. bu son sözleri yüksek sesle ve vecd titreyişleri içinde. "Ey sen! Ey ideal! Yalnız sen varsın!" dedi." dedi. Susuyorum. "Mösyö. Hatta Flandre'da Peteghem'de. altın ve gümüşlerin ağırlığı altında neredeyse çatlayacak olan duvarlarını desteklemek gerekmişti. Onun en ürkütücü darbelerinden insan soyuna yönelik bir okşayış doğuyor. İşte. Gökyüzüne doğru baktı ve gözleri doldu. Sonsuzluğun bir •ben'i olmasaydı. alaya alındım. Piskopos. nefretin beni içine attığı yalnızlığı kabul ettim. acı çekenleri rahatlattım. Piskopos evine derin düşüncelere dalmış olarak döndü ve bütün geceyi dua ederek geçirdi. Emre uydum. bu göğüsleri göre göre açlıktan çığlıklar kopararak can çekişiyordu." İhtiyar halk temsilcisi cevap vermedi. bunu bana emrettiği zaman altmış yaşındaydım. Fransa tehlikedeydi. haklar ve ilkeler vardı. Şimdi seksen altı yaşındayım. Piskopos tekrar başını kaldırdığında kon-vansiyoncunun yüzüne onurlu bir ifade gelmiş ve son nefesini vermişti. Zengin değildim. Meyvesi. Yüzüne gölgeli bir gurur damgasını vurmuştu. Şu halde onun bir ben'i vardır. Gelecek. Görevimi gücüm yettiğince yerine getirdim ve elimden geldiğince iyilik yaptım. sonsuzluk var olmazdı. kendi düşmanlarımı ve sizleri korudum." Ve konvansiyoncu. Tann'yı inkâr eden. sürüldüm. Bir anaya reva görülen bu cehennem işkencesine ne dersiniz? Mösyö." dedi. İyiliğin. o zaman o sonsuz olamazdı. savundum. ak saçlarıma rağmen birçoklarının beni hor görme hakkını kendinde bulduğunu hissediyorum. Aç ve solgun yavru. ama yol almıştır." Konvansiyoncu. Belliydi ki. karalandım. Ertesi gün bazı yürekli meraklılar ona konvansiyoncu G. bense Arbre-Sec Sokağı'nda yirmi iki meteliğe yemek yiyordum. Oysa. ama 1685'te Büyük Louis devrinde. ama bunu vatanın yaralarını sarmak için yaptım. Sözünü bitirince gözleri kapandı. onları yok -97ettim. zavallı cahil kalabalığın gözünde lanetli bir yüzüm var ve ben kimseden nefret etmeden. ruhun soyluluğundan gelen bir yavaşlıkla. takibata uğradım. dinsiz hizmetkârı olamaz. anlatılması imkânsız olan bir sarsıntı geçirdi. şimdi de fakirim. bu kapalı gözlere baktı. Ne istemeye geldiniz?" -98"Takdis etmeye. izlendim. Mihrabın örtüsünü yırttım. vakit daralıyordu. Tann'nın saatidir. şunu hatırınızda iyi tutun. sonsuzluğun ben'i Tanrı'dır. insanlık hırpalanmış. Ama yine de geriye içlerinden biri kalıyordu ki. Devrimler sona erdiği zaman farkına varılır ki. piskoposa artık bakmayarak sakin sakin ilave etti: "Evet.

kilisenin ve devletin saygınlığının söz konusu olduğu sorunlarda suskun dururdu. sıcağıyla ısınmayan insan düşünülebilir mi? Sürekli olarak kızgın bir fırının başında çalıştığı halde. yoksullar var!' demelerini hiç istemezdim. Üzerlerinde açık bir kapı etkisi yaptım." cevabını verdi. kilise adamlarının gözünde lüks. üzerinde bir tür şaşkınlık izi bırakmış ve bu da onu daha yumuşak bir insan yapmıştı. Bilindiği gibi. Öyleyse birkaç yıl geriye dönelim: Mösyö Myriel'in piskoposluğa terfi edilmesinden bir süre sonra imparator. Başka bazı garip şeyler arasında. Bu acele dönüş hakkında kendisine soru sorulduğunda: "Onları rahatsız ediyor. Öyleyse oraya gitmenin anlamı ne? Orada görülecek ne vardı? Demek bir ruhun şeytan tarafından götürülüşünü görmeye meraklıymış." Şunu da sırası gelmişken söyleyeyim ki. bütün o kederli insanlara. yoksulluktur. Eski konvansiyon meclisi üyesi G. küçüklere ve acı çekenlere karşı şefkatini ve kardeşliğini bir kat daha artırdı. papalığa yakın olduğu görülürdü. Bu nedenle Mösyö Myriel de. Hiç şüphesiz Digne piskoposu böyle düşünüyordu. doğayla iç içe. ile rastlaşması ya da belki daha uygun bir deyişle kavuşması. yine söylendiğine göre. onların temsil ettikleri şeylerin ve törenlerin dışında bir suçtur. bu ruhun onun ruhunun önünden bu geçişinin ve o büyük vicdanın onun vicdanı üzerine yansıyışının. ne de yüzünde bir kırıntı kül olmayan bir işçi düşünülebilir mi? Bir rahipte. insan gece gündüz durmaksızın bütün o mutsuzlara. akıllıca bir nefret değildir. Burada bir portre çizdiğimize ve hiçbir şeyi saklamak niyetinde olmadığımıza göre." Gerçek şu ki. Bense yoksul bir köylü piskoposum. Bir rahibin fakirlere yakın olması gerekir. 5-6 Temmuz 1809 gecesi papanın tutuklanması olayı meydana geldi. Anlaşılan bir dağ bölgesi piskoposluğunun." 11. Sinod. şapkada saygıyla karşılıyorlar. en önemli meslektaşlarından birinin evinde bulunduğu bir akşam ağzından şu sözler kaçmıştı: "Güzel saatler geçiriliyor. bir de üç dört özel konferansa ka-tjdı. ne saçında bir yanık. Bu nefret. lüksün hayırseverliğe girmeyen alışkanlıklara yol açtığı düşünülmektedir.O günden itibaren piskopos. "Bereket versin ki. üşüyen insanlar var." Bir gün. ölüm halindeki böyle bir hastanın başucu muydu? Dine dönme ihtimali yoktu elbette. Notre-Dame'da toplandı ve ilk toplantısını 15 Haziran 1811 günü Kardinal Fesch'in başkanlığında yaptı. Hepsi bu. Bütün bu aşın gereksiz şeylerin kulağımın dibinde durmadan bağırıp. sanatlara karşı olan nefreti de içinde taşır. 'yüzyılın fikirleri' diyebileceğimiz düşünceleri paylaştığını sanmamalıyız. Ama üstüne fazla gidilecek olursa. köyde ve yoksulluk içinde yaşayan piskoposu olarak bu seçkin kişiliklerin arasında. alçağı'na yapılan her ima onu garip düşüncelerin içine savuruyordu. ondan hoşlanmathışlardı. dışarının havasını içeri estiriyordum. hele hele bir piskoposta hayır ve yardımseverliğin ilk kanıtı. Her ne kadar Monsenyör Bienvenu bir politikacıdan başka her şey idiyse de. belki de Fransız Kilisesi'nden çok. meclisin havasını değiştiren bazı fikirler ortaya atıyordu ki hemen Dig-ne'ye geri döndü. Bu 'kırsal kesim ziyareti' elbette şehrin küçük topluluklarında fısıldaşmalara neden oldu: "Piskoposun yeri. Na-poleon tarafından Paris'te toplanan Fransa ve İtalyan piskoposları Sinod meclisine katılması için davet edildi. Zaten bu devrimcilerin hepsi de imansızdır. piskoposun kusursuzluğa yaklaşmasına bir katkısı olmadığını söyleyemezdi. Servet sahibi bir rahip sağduyuya aykırı düşer. 'Aç insanlar var. onu başka birtakım piskoposlarla birlikte imparatorluk baronu yapmıştı. Monsenyör Bienvenu'nun 'filozof bir piskopos' ya da 'yurtsever bir rahip' olduğu sonucunu çıkarmaya kalkarsak çok yanılırız. kendisini nüktedan sayan küstah türünden varlıklı dul bir bayan ona şu çıkışta bulundu: "Monsenyör. lüksten nefret. ne vücudunda bir damla ter. Zaten onun bazı hassas konularda." -99•m I "O! O! İşte önemli bir renk." diye cevap verdi piskopos. bütün o yoksullara dokunup durabilir mi? Kor bir ateşin yanında durup da. böyle bir tutum almayı herhangi bir şekilde düşünmüş olabileceğini farz ederek. Ama yalnızca bir -100oturuma. Devrin ilahiyatıyla ilgili tartışmalarına az karışır. güzel kıyafetler! Bütün bunlar bir hayli can sıkıcı olsa gerek. O 'ihtiyar G. ne tırnağında bir karalık. bu sefaletten bir parça olsun kendi üzerinde taşımadan. Oysa çalışmanın -101tozu gibi. Bir başka defa da şöyle dedi: "Ne yapalım? O saygıdeğer monsenyörlerin hepsi birer prens. burada kısaca belirtmek belki yerinde olur. Hiç kimse. Toplantıya katılan doksan beş piskopos arasında Mösyö Myriel de vardı. Öyle anlaşılıyor ki. alçalma devrinde Napoleon'a karşı buz gibi bir tavır . Ne var ki. onu külahta hor görenler. güzel halılar. devrin siyasi olayları karşısındaki tutumunu. yüce efendimizin ne zaman kırmızı külah giyeceğini merak edenler var. Bir Sınıflandırma Bu söylediklerimize bakarak.

başarıların kötü içyüzünü açıkça ilan edendir. ara sıra ağzından o devirde kanunun 'bozguncu sözler' diye nitelendirdiği düşüncesizce bazı sözler kaçırırdı. sonunda işinden attılar. o yüksek vatan sevgisi. Louis ile yüksek sesle. XVIII. düşenlere karşı olduğunda o kadar hoşumuza gitmez. çünkü Cannes'a çıkış sırasında Provence'da komutanlık yapan general. Karısı ve çocuklarıyla aç bilaç sokakta kaldı. bir bilgeydi. Mücadeleyi ancak tehlikede olduğu sürece severiz ve her durumda ancak ilk andan itibaren mücadele verenler. Demek oluyor ki. Austerlitz lejyonerlerin-den kartal gibi Bonapartist bir adamdı. ordunun ve halkın o kader mahkûmuna hazin bir halde alkış tutmasında -104gülünecek bir taraf yoktu ve o zorba hakkında her türlü çekince kaydı saklı kalmak şartıyla." diyordu. Eski muhafız alayının yaşlı bir astsubayı. tatlı ve yumuşak davranışlarıyla Digne şehrini dokuz yılda adeta şefkatli bir aile sevgisi ve say-gısıyla doldurmuştu. yukarıda kınadığımız ve bu yüzden onu neredeyse sert bir şekilde yargılamaya hazır olduğumuz siyasi düşüncelerinde bile. en büyük felaketler ufukta belirmişken. zaten bu da iyilik etmenin bir başka biçimidir. mutlak güce sahip bir Napoleon'a karşı gururlu muhalefeti. söylemek gerekir ki. kötülük karşısında susmak düşer. Napoleon'un kendisine vermiş olduğu nişanda bulunan imparator sureti olan kabartmayı dindarca bir huşu ile bizzat çıkarmış ve yerini delik bırakmıştı. Birincisine bir süre kırgın davrandı. Belediye binasının kapıcısını bu işe imparator yerleştirmişti. öteki vali iki erkek kardeşi -102vardı. İkisine de sık sık mektup yazardı. zeki. bu büyük zihinde de. doğru. hakikatsever.takındığını eklemek zorundayız. . "İngiliz tozluğu takmış damla illetli pinpon! Kuyruklu saçıyla Prusya'ya defolsun. Paris'te. bu sessizliğini felaketlerden cesaret alarak alçakça bozması ancak öfke ve nefretle karşılanacak bir şey iken. ama piskoposunu da seven halk -o uysal ve aciz sürü. Digne piskoposu gibi bir kalp taşıyan bir kişinin. tehlikeli ama haklı bir direnişi anlar ve hayranlıkla karşılardık. kendi deyişiyle. sanki dolaylı olarak bağışlanmıştı. o hain mareşallerin karşısında rezillikten rezilliğe düşen. Ama yükselenlere karşı olduğunda hoşumuza giden şey. yüzünü üzüntü bulutlarının kapladığı zamanlar olmuştu. Şeref lejyonu nişanında artık imparatorun profili görünmez olduğundan beri. o zamana kadar suspus duran Yasama Meclisi'nin. günümüzde her türlü verimli düşüncenin temelini oluşturması gereken o yüce ilerleme özdeyişiy-le. Monsenyör Bien-venu kral yanlısı olmasın ve bu dünyanın ham hayalleri ve sosyal olayların fırtınalı gelgitleri üzerinde açık seçik parladıklan görülen üç lekesiz ışığı. gerçeklik. Monsenyör Bienvenu kutsal faaliyeti. büyük bir ulusla büyük bir adamın uçurumun kenarında birbirleriyle sarmaş dolaş olmasındaki ihtişamlı ve dokunaklı yanı herhalde hor görmemesi gerekirdi. adalet ve şefkati huzur içinde seyretmekten. Prusya ile İngiltere'yi. Bu biçare. Tann'nın Monsenyör Bienvenu'yu hiç de siyasi bir görev için yaratmadığını kabul et-103mekle birlikte. kenara çekilip meydanı ona bırakıyoruz. Hatta.tarafından kabul edilmiş. putunun hem ayaklarını yalayıp. 1813'ten itibaren bütün Napoleon aleyhtarı gösterilere ya katıldı ya da alkış tuttu. bir insandı. 1813'te. En çok nefret ettiği iki şeyi. Kız kardeşi Matmazel Baptistine'den başka. Monsenyör Bienvenu'nun da taraf tuttuğu. sadece şunu söylemek isteriz: Gönül isterdi ki. alçakgönüllü ve saygıdeğerdi. yaşayan âna ait tutkuların gölgesi dolaşmıştı. 'siyasi kanaat' denilen şeyleri. demokrasi ve insanlık inancıyla asla karıştırmıyoruz. önce ilahlaştırdığına. imparatoruna tapan. biri general. hem üstüne tüküren o putperestlik karşısında başını tiksintiyle başka tarafa çevirmek bir görevdi. Böyle bir adama muhakkak ki siyasi kanaatler taşımamak daha çok yaraşırdı. Düşüşün tek yasal yargıcı. daha uysaldı. Düşüncemiz yanlış anlaşılmasın. 1814'te. iyiliksever ve iyilik isteyiciydi ki. Oysa ki biz ilahi takdir işe karışıp. Yükselme devrinde suçlamalarında inatla direnmeyene. "Kalbimin üstünde üç kurbağa taşımaktansa ölmeyi tercih ederim. Cassette Soka-ğı'nda emekli hayatı yaşayan mert ve saygı gören öbür kardeşine yani eski valiye yazdığı mektuplar ise hep daha sevecen oldu. adil. darbelerini indirmeye başladığı zaman. Bir rahipti. Fransa bu felaketlerin uğursuz bir şekilde yaklaştığını hissederek ürpertiler geçirirken. nişanını taşımak zorunda kalmamak için. Daima ezeli ve ebedi şeylerle meşgul bu şefkatli. Bunun dışında o. hak ve özgürlük adına bir protestoyu. sonra hakaretler yağdıran o senatonun karşısında. Piskopos onu çağırttı. yürekten gelerek alay ediyor. son anda yok etme hakkına sahip olabilirler. artık iç kıyafet talimatnamesine göre giyinmiyordu. onun yerine hiçbir şey koymak istemiyor. Napoleon'un önünde açılan Waterloo uçurumu uzaktan hayal me-yal seçilirken. O kadar ileri gitti ki. Elbe Adası'ndan geri gelişinde onu gerçekten görmeyi reddetti ve Yüz Gün Saltanatı sırasında kendi piskoposluk bölgesinde imparator için toplu dualar okunmasına yanaşmadı. aynı paralellikte lanetlemek onu çok memnun ediyordu.' turada konuşan bizden belki de daha hoşgörülü." -105diyordu. hafif yollu azarladı ve katedrale kapıcı yaptı. bin iki yüz kişilik bir kuvvetin başında sanki kaçıp kurtulması istenen biriymiş gibi imparatorun peşini takip etmekle yetinmişti. 1815'te. 1812 bizi gevşetmeye başladı. Bu kitabın konusunu ancak dolaylı olarak ilgilendiren sorunları derinleştirmeden. alkışlanması bir hataydı. burukluk duyduğu. bakışlarını başka bir yana bir an çevirmesin. Napoleon karşısındaki tavrı bile.

toy papazlar' diye bahsettiği şey budur işte. Saçtıkları ışık. Paris'te 'başarılı olamamıştı'. gözdeye de o kadar büyük bir kilise bölgesi düşer. onun gibi kardinalliğe kapısı olmayan bu göreve kendilerini hapsetmiş ve tıpkı piskoposlarına benzeyen yaşlı başlı adamlardı. kendi halinde bir kişi olan Monsenyör Bienvenu. ruhani bölgeler. sosyetede yeri olan. hemen hemen resmileşmiş bir felsefe. Başka yerlerde koca külahlılar olduğu gibi kilisede de koca kavuklular vardır. Her mutluluğun. Bunlar piskoposluk sarayında ortalığı kolaçan edip. Galip gelen kişi saygı görür. sözün kısası. nice genç rahip. Yeteneğin tıpatıp benzeri olan başarı her şeyden önce tarihi aldatır. Çünkü. Görmüş olduğumuz gibi. bütün o göze girmesini bilen gençlere. yalnız şu farkla ki. Piskoposuna yaranmak. piskopostan çok. Müridi olmayan hiçbir güç ve iktidar yoktur. rahip kisveli. Her metropolün bir kurmay heyeti vardır. teori bu. başarının tezahürü aşağı yukarı üstünlüğün ortaya çıkışıyla aynıdır. Roma da hemen şu-107racıktadır. piskopos kılıklı piskoposlardır. bölge müfettişlikleri. Roma'daki on iki hakimli papalık yüce mahkemesine girersiniz ve omuzlarınıza üzerinde siyah haçlar bulunan yünlü beyaz geniş şeridi takarsınız. bir piskoposun çevresinde de daima küçük bir rahipler mangası bulunur. Toplum için. küçük terfiler halinde dağıtırlar. ne mutlu ona! Alçakgönüllü. Dünyaya takkeli gelin. Yetiştirdiği gençler. Bu arada kendileri de piskoposluk görev ve unvanlarını beklerler. tekrar söyleyelim. Ve kardinallik ile azizlik arasında ancak bir oy pusulasının dumanı kadar uzaklık kalmıştır. Saygınlıklarının ve kudretlerinin kırıntılarını çevreye tatlı. daha sonra da monsenyör oldunuz demektir ve yüce efendimizlikle kardinallik arasında sadece bir adım kalmıştır. takkesi üç katlı papalık tacını hayal eder. Bolluk ve refah. saraya yerleşmiş. papazların gelirini aşağılamayı gerektirmez. başarının kapı-109sında hizmetçiliğe girmiş. Ne mutlu onlara yaklaşanlara! Saygıdeğer kişiler olduklarından. o mesleğin tepesindeki kişilerin peşindeki korteji oluştururlar. Herhalde tutku. onlar bitmişlerdi. Danışma kurulu üyeleriyle yardımcıları da onun gibi biraz halktan. Günümüzde papaz. Başarmak. Koruyucunun ruhani yetki sahası ne kadar genişlerse. yukanlardaki kargaşalıktan üstümüze damla damla yağıp duran ders işte budur. sanki hareket halinde bir güneş sistemidir. Monsenyör Bienvenu'nun yalnızlığı şundan geliyordu: Biz karanlık bir toplumda yaşıyoruz. kendisine kolaylıkla yetenek adını veriyor. kral olmaya kadar varan tek insandır. her zenginliğin onu kuşatan bir çevresi vardır. becerikli bir insansınız demektir. Her papaz. yeteneğin ve kapasitenin ürünü sayılıyor. rahipten çok. Başpiskopos olabilmiş bir piskopos ve kardinal olabilmiş bir başpiskopos kardinal olmak için size. Bu münzevi bir hayat yaşayan ihtiyar için herhangi bir gelecek düşünülemezdi. Mutlu olun. çevrelerine. Günümüzde. katedral görevleri yağdırır dururlar. kendisi de aklanarak. Özveri ateşiyle yaşayan bir aziz. . zengin. ihtişamlı 'şimdinin' etrafında dururlar. size iflah olmaz bir yoksulluk verir. bir ilahiyat okulunun nasıl bir tutkular fidanlığı olduğunu varın bir düşünün! Yüzüne baksan kızaran nice koro şarkıcısı çocuk. koca kavuklular sırasından sayılmıyordu. daha ilahiyat okulundan çıkar çıkmaz Aix ya da Auch başpiskoposları aracılığıyla kendilerinin önerilmesini sağlayıp çarçabuk çekip gidiyorlardı. Sırası gelmişken söyleyelim: Basan iğrenç yüzlü bir şeydir. tehlikelf bir komşudur. düzenli bir şekilde yükselip. papaların seçildiği meclisin yolunu açar.12. Kendileri yükseldikçe. Şu sevimli Saint François de Sales'in. Sonra. Kendilerine gelecek arayanlar. Onun için insanlar bu uyuz türü erdemden kaçarlar. diyakos yamaklığı için atlama taşıdır. gelir getiren görevler. Başarınız. onun gölgesinde yeşermeye kalkışma deliliğini göster-108miyordu. Erdemle olan yalancı benzerliği insanı aldatır. ne de olsa herkes yükselmek ister. ardından papanın özel kalem müdürü. Juvena-lis'le Tacitus'a bu durumda sadece homurdanmak kalmıştır. Hem de ne kral! Krallar kralı! Onun için. ilahiyat okulu azizciklerinden olu-106şan bir devriye kolu bulunur. o ise olgunluğun ve bilgeliğin en üst düzeyindeydi. Monsenyör Bienvenu'nun Yalnızlığı Tıpkı bir generalin çevresindeki genç subaylar olduğu gibi. isteyeceğinizden fazla fedakârlık yapma gayreti bulaştırabilir. yaltaklanan-lara ve kayırılanlara. kim bilir? Belki de inanarak. uydularını da allara boyar. Monsenyör Bienvenu'nun yanında yükselmenin imkânsızlığını o kadar iyi anlıyor-lardı ki. ama istemesini bilmekten de geri kalmayan. Bunun yolunu yapmayı bilmeli. sadaka eminlikleri. Hiçbir yükselme hırsı. bütün sorun burada. derken yüce mahkeme kararlarının yazıcısı. yağlı. Bunlar. dinle diplomasi arasında birleştirici halka görevi gören. ilerlemek için gerekli olan mafsallarda kilitlenme yapar. becerikli. sizi büyük kişi sanırlar. Şanslı iseniz gerisi kendiliğinden gelir. şüphesiz bu arada dua okumasını da bilen. başarının uşak üniformasını sırtında taşımakta ve onun bekleme odasında hizmet etmektedir. Her mesleğin heveslileri vardır ve bunlar. yüzünü göstermek için bütün cemaatini kapısında bekletmekten çekinmeyen. bir yerde. uydularını da peşleri sıra ilerletirler ve bu. Piyangoda kazandınız mı. yoksul. her şeyin yerli yerinde olmasını sağlarlar ve mon-senyörün gülümsemeleri çevresinde nöbet tutarlar. Havarilik. Bu hiç çevresinde dönen genç papazlar olmamasından belliydi. Biraz nüfuzlu bir piskoposun. başlarında Perrette'in süt güğümünü taşırlar. tamamdır.

bundan daha saygıya değer bir görünüş olmazdı. Basit insan için önemli olan hedefe ulaşmaktır. Noterin biri milletvekili olsun. O zaman. insanları aşan ve sırasında eşyaya kadar uzanan huzurlu bir iyilikseverlikti. İşi Brahmanlığa kadar vardırmazdı. daha önce belirttiğimiz gibi. kara. Piskoposun İnandıkları Digne piskoposunu Ortodoks bir anlayışın bakış açısından tartmamız gereksiz. Çünkü bir karakterde de tıpkı bir kayada olduğu gibi su damlacıklarının oyduğu delikler olabilir. "Tann ile berabersin!" diyen memnuniyeti. Her alandaki yumuşaklığı ve uysallığı. Bu hayaller bazen ağzından garip sözler çıkmasına • Lat: Çok sevdiği için. kabul ama bu ulvi çocukluktan Aziz François d'Assise ve Marcus Aurelius de yapmışlardır: Bir gün. Aiskhylos. tıpkı bir parşömen üzerindeki yazılan çözmeye çalışan bir dil bilgini gözüyle incelerdi. Dahası. içgüdünün acayiplikleri onu ne rahatsız eder ne de tik-sindirirdi. çağımızın hayranlığı miyopluktan başka bir şey değildir. varlıklı bir konaKöy. kendisini yalnız sanıyordu. Gençliğine. İster Musa. pazar gibi yerlerde dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası satan esnaf. iman konusundaki güçlüklerin onda hiçbir zaman ikiyüzlülüğe yol açmadığıdır. bir seyyar çerçi* tefecilikle gerdeğe girsin ve baba olup bu anaya yedi sekiz milyon doğurtsun. Bunlar silinmez oyuklardır. sanki görünen hayatın ötesindeki nedeni açıklamaya ve mazereti aramaya çalışır. Düşünceye dalar. "Credo in Patremr* diye haykınrdı sık sık. üstün yetenekleriyle hedefine ulaşan herkesi hemen alkışlar. İyiliğin neredeyse tannsal denilebilecek böyle çocukluklardan ne diye söz etmemeli? Çocukluk. Tann'nın bütün yaratıklarına karşı hoşgörülüydü. 'ağır başlı kişiler'. hayır işlerinden zaten bol bol elde ediyordu. Doğru bir kişinin sözü. bir kanncayı ezmemek için ayağını burktu. Bundan heyecan duyar. emin olduğumuz tek şey. Belirtmemiz gerektiğine inandığımız bir * Lat. deyim yerindeyse ötesinde. gönlünde aşın bir sevgi beslemekteydi. Vicdanı yeterince doyuran ve size yavaşça. hatta en iyisinde bile. Böyle bir ruh karşısında ancak derin bir saygı duyula-bilir. Bazen bahçesinde uyuyakalırdı. 'aklı başında kişiler' -ukalalığın bir adının da bencillik olduğu hazin dünyamızın gözde deyimleri. vicdanına kefildir. onun. hatta belki de haşin bir adammış.bu yargıya varmışlardır. Kız kardeşi. ama görünüşe göre Eski Ahit'in Vaiz kitabındaki şu söz üzerinde uzun boylu düşünmüş olmalıydı: "Hayvanların ruhunun nereye gittiği biliniyor mu?" Görünüşteki çirkinlikler. korkunç bir şey. Dinin dogması ya da filan sırn hakkında ne düşünüyordu? İç âleme ait bu gizlilikler ancak ruhların çıplak olarak girdikleri mezarda bilinebilir. hatta olgunluk çağına dair anlatılanlara bakılırsa. tıpkı Mousqueton'un suratına 'güzellik'. "Vah zavallı hayvan. Dante. Birçok rahibin bile bir özelliğini oluşturan bu sertlikten Digne piskoposunda eser yoktu. yaradılıştan gelen bir içgüdü olmaktan çok. hadım edilmiş biri harem sahibi olsun. zaman zaman Tann'dan şefaat diler gibi bir hal alırdı. piskopos inancının dışında. Yalnız. adeta acırdı. quia muttum amavit* kolayca yaralanabilirdi. bu oluşumlar asla yok olmaz. Rastgele biri olmak zarar etmez. Her insanda. tüylü. -111nokta da şu ki. İşte bu yönden.Yüzyılımızı aydınlatan beş altı büyük istisna dışında. bir sahte Corneille Ttridate'ı yazsın. Hiçbir şeyi hor görmeden yaşıyordu. bunda onun kusuru yok. bir asker Prudhomme bir devir için hayati önemi olan savaşı kazara kazansın. 13.: Tann'ya inanıyorum. bellibaşlı karakteristik huylan ortadayken. bir eczacı Sambre-et-Meuse ordusu için kartondan postal tabanı icat edip kösele yerine satılan bu kartonla kendine dört yüz bin livrelik bir rant kursun. Claude'un tavrına ve havasına 'haşmetli' demeleri gibi. -112yol açardı. Michel-Angelo olsun ister herhangi biri olsun. 'ciddi kişiler'. Basit insan. Doğada hâlâ bulunan birçok karışıklığı hiç kızmadan. bizimkinden farklı bir inanç içinde de insanlık erdeminin bütün güzelliklerinin pekâlâ gelişebileceğini kabul ederiz. hayvanlara karşı içinde sakladığı bilinçsizce bir sertlik bulunur. altın yerine geçer. Monsenyör Bienvenu vaktiyle tutkulu. İnsanlar bütün bunlara hemen deha adını yapıştı-nverirler. Yaldız. Bir sabah bahçesindeydi. ama kız kardeşi o görmeden arkasından yürümekteydi. -1102ın vekilharcı işten ayrıldığında öyle zengin olsun ki. hayatı boyunca yüreğinden süzülüp düşünceden düşünceye ağır ağır dökülmüş bir büyük inancın sonucuydu. kendi kendisine hayranlık duyan ve basitliği alkışlayan ihtiyar bir nar-sisttir. onu maliye bakanı yapsınlar. bir vaiz genzinden konuşa konuşa piskoposluğa ersin. yeter ki sonradan görme biri olsun. ." dediğini duydu. Gökyüzünün derinliklerindeki Samanyolu'yla ördeklerin yumuşak çamur birikintisinde ayaklarıyla resmettikleri yıldızlan birbirine karıştırırlar. birden durdu ve yerdeki bir şeye baktı: Kocaman bir örümcekti. İşte böyle yaşıyordu bu dürüst adam. Neydi bu aşırı sevgi? Bu. Elmasın çürümesi mümkün müdür? Elinden geldiği kadar inanıyordu.

kulübe ve ambarlarla dolu bu bir çeyrek dönümlük toprak parçası onun için çok değerli ve yeterliydi. 1815'te piskopos yetmiş beş yaşına girmişti. mekân içinde oranlar. düşüncesi büyük. yıldızlı gecenin ortasında bir lamba gibi yanan kalbini açarak ve yaradılışın evren-115i sel yayılışı içinde coşkuyla kendinden geçerek. Hayatın pek az olan bu boş zamanlarını. Geceler. Bunlar sürekli olarak düğümlenip çözülmekte. kanaatkârlık. köhne bir asma kütüğüne yaslanan tahta bir sıranın üstüne oturur. hoşgörülü bir ruh. Pembe. onun gökyüzündeki yüce manzaralar karşısında düşünceye dalarak uykuya hazırlanması için adeta dini bir tören olmuştu. hayatın sınamalarından geçmiş. Gerçekten de. belki kendisi de zihninden geçenleri dile getirme gücünü kendisinde bulamaz. böylece hayatı ve ölümü meydana getirmekteydiler. konukseverlik. Orada. kalbinin huzurunu göklerin huzuruyla kıyaslayarak. gözleri kamaşırcasına hayran oluyordu. gündüz bahçe işleri. gecenin ilerleyen bir saatinde iki yaşlı kadın eğer uyumamışlarsa. İlk bakışta onu ilk gören biri için gerçekten de kendi halinde bir adamcağızdı. Ayaklarının altında ekilebilen ve toplanabilen şeyler. bahçedeki yollarda onun ağır ağır yürüdüğünü duyarlardı. beli pek az bükülmüştü. iyi sözlerle. Ama. hatta büsbütün olgunluk veriyordu. karşınızda kudretli. dertlilerin tesellisi. en yüce eserlerinin her birinden ayrı ayrı ibadet edebilmek için yeterli değil miydi? Gerçekten de her şey burada değil miydi. Monsenyör Bi-envenu'nun halk deyişiyle 'güzel bir başı" vardı. havanın soğuk ya da yağmurlu olmasından ötürü akşamleyin iki kadın odalarına çekildikleri zaman. kendi içine çekilmiş.Sanırız daha önce de söylemiştik. bir yaşlıya da. ama o kadar sevimliydi ki. çalışma hayatının her gününü dol-duruyordu. sadaka işleri. yıldızların görünen görkemiyle Tann'nın görkemi karşısında gecenin karanlığı içinde heyecanlanarak ve ruhunu bilinmeyenden yağan düşüncelere aça aça kendisiyle baş başa kalırdı. Ruhun derin-likleriyle evrenin derinlikleri arasındaki esrarlı alışverişler! Tann'nın büyüklüğünü ve varlığını. Hatırlanacağı gibi. Bütün kişiliğinden sevinç fışkırıyor sanırdınız. saf bir çocuk". bu kendi halinde adamcağız yavaş yavaş değişir ve adeta heybetli biri olurdu. bir toprak parçasının ekilip biçil-mesi. "işte babacan bir adam" dedirtiyordu. kendisini onun yanında rahat hissetmesiydi. çocuksu neşesiyle konuşmaya başladığı zaman insanın. Napoleon üzerinde de aynı etkiyi yapmıştı. her türlü lüksten vazgeçme. ona. piskoposun günü iyi düşüncelerle. başının üstünde incele-nebilen ve üzerinde düşünülebilen şeyler. "işte iyi. gökte bütün yıldızlar. içine bir şeylerin indiğini hissederdi. Beyaz ve dökülmüş olan saçları geniş. kardeşlik. Tann'ya. o büsbütün garip sonsuzlukları düşünür ve anlaşılmaz olanı anlamaya çalışmadan O'na bakardı. okuma ve inceleme. Bu. Böyle zamanlarda gece çiçeklerinin kokularını sundukları saatte. Zavallı bitkilerin dikili olduğu. 'dolduruyordu' kelimesi tam yerindedir. Bu aynntılar-113dan herhangi bir sonuç çıkarmak niyetinde değiliz. Tann'yı incelemiyordu. Bazen. taze cildi. Daha önce de sözünü ettiğimiz bir başka güzelliği de. Görmüş olduğumuz gibi. biraz toplucaydı ve bunu giderebilmek için uzun yürüyüşler yapıyordu. gülümseyen bir meleğin bir yandan gülümserken. Uzun boylu değildi. bir yandan da ağır ağır kanatlarını açtığını görmenin verebileceği bir heyecan duyuyordu. Gregoire seksen yaşındayken dimdik durup gülümsüyor ama bu. ibadet ederek. uyumadan önce bahçesinde bir iki saat geçirmezse günü yarım kalmış sayılırdı. geçmiş ezeli hayatı. hâlâ koruduğu ve güldüğü zaman görünen bembeyaz dişleri ona huzurlu bir hava veriyor ve bir erkeğe. Ayağına sağlamdı. Bu iyilikten etrafa görkem dağılıyor. müşfik olmamazlık edemeyecek kadar büyük bir ruh bulunmaktadır. güven. Atomları olağanüstü bir biçimde kaynaştırarak maddeyi bir şekle sokup görünür kılan. güzelliğini unutturuyordu. o garip sırrı. geriye bunun dışında. gelecekteki ebedi hayatı. Ama altmışından fazla göstermiyordu. meyve ağaçlarının cılız ve eğri büğrü siluetleri arasından yıldızlara bakardı. ama bu arada iyilik de ışıltısını bütün parlaklığıyla sürdürmekten geri kalmıyordu. ötesinde istene-116bilecek ne kalıyordu? Gezinmek için küçük bir bahçe ve hayal kurmak için uçsuz bucaksız bir saha. Buna rağmen. Ona duyulan anlatılması imkânsız bir saygı derece derece içinize işleyip. Piskoposun Düşündükleri Son bir söz daha: . iyi işlerle tıklım tıklım doluydu. Yaşlı. 14. yüreğinize kadar yükseliyordu ve anlı-114yordunuz ki. geceleri de düşünce ve seyirle geçiren bu yaşlı adam daha ne isterdi ki? Tavanı gökyüzü olan bu daracık kapalı saha. ciddi ve gururlu alnına düşünceli bir ifade. onun kötü bir rahip olmasını engellemiyordu. birkaç saat yanında kalıp. sonsuzluk içinde sonsuz sayılar yaratan ve ışıktan güzellik yaratanı saygıyla seyrederdi. dini görevlerin yerine getirilmesi. sakin. teklik içinde bireyler. İnsan. yerde birkaç çiçek. dua. XVI. onu biraz olsun düşünürken görenler için.

sonsuzluğa dimdik baktıkları anda sanki orada yıldızlar açtıran ateşli gözlerle seyrettikleri muazzam uçurumlar. hemen şunu ısrarla belirtelim ki. deyim yerindeyse. bundan memnundu. Tapınırken sorguya çekerler. ölümün getirdiği dönüşüm. Sizin. Çekilen ıstırap her yerde daima bir iyilik vesilesinden başka bir şey değildi. ona muazzam bir hastalık gibi görünürdü. soyutlamanın erişilmez ufuklarını. o. en akıllısı. İnsan düşüncesinin sınırı yoktur. bundan başka. Duayı insanüstü bir özleyişe kadar genişlettiği oluyordu belki de. engebeli dik yollarından tırmanmayı göze alanlar için acılar ve sorumluluklarla dolu bir din. özgürlük. -117bir dehşet vardır. Yokluk ve Varlık. ama eserleri çoktu. bu sözü. Dinlemeyip girenlerin vay haline! Dâhiler. Onun maden daman bütün dünyayı saran sefaletti. Büyük ve müthiş düşünürlerin tekelinde sayılan bazı sorunları fazlasıyla kurcaladığı endişesine kapılmış olma ihtimali vardı. o kadar. soyutlamanın ve saf spekülasyonun. ama belirsiz bir şey size. -118ojaylann karanlık çalkantıları üzerine asla geleceğin ışığını yansıtmıyor. aziz Pav-lus'un. cüretkâr tartışma önerileri taşır. dogmalar üstünde yer alan muazzam derinliklerinde Tann'ya kendi fikirlerini kabul ettirmeye çalışırlar. piskoposa şöyle dedi: "Şu dünyanın haline bakın. Ve gerçekten de istiridyesinin içine kapanıyor. burada yaşıyordu.Digne piskoposunun yaradılışına ait bu ayrıntılar. "Peki. Monsenyör Bienvenu bir dâhi değildi." diye cevap verdi. eşyanın pırıltılarını bir alev halinde yoğunlaştırmaya çabalamıyordu. daha önce adı -119geçen senatör. lehinde ya da aleyhinde uyandırabileceğinden ötürü. doğa. Tehlikeyi ve riski göze alarak kendi hayranlığını durmadan analiz edip inceler. Öyle cehennemlik şeylerle zihnini tehlikeli maceralara sürdüğünü gösteren hiçbir işarete rastlanmamaktaydı. Onun seçtiği ise kısa yoldu: İncil. Manu'nun. Havari. herkes birbiriyle savaşıyor. Ama bu güçlü hayallerin manevi açıdan yararlı olduğu da muhakkaktır. Sadece seviyordu. Duaları. Bir gün. en güçlü olan. Onun hiçbir sistemi yok. dinlediği her yerden ıstırap sesleri duyaf ve muammayı çözmeye çalışmaksızın. Onun bilgeliği oradan gelen ışıktan yapılmıştı. Altın çıkarmaya çalışan insanlar olduğu gibi. İnleyenin." Monsenyör Bienvenu tartışmaya girmeden. ne peygamberlikten ne de sihirbazlıktan nasibi vardı. Lucretius'un. dinin doğrudan doğruya olanıdır. Anlaşılması güç safsatalar baş dönmesi verir. cevher. eğer bu bir saçmalıksa. tıpkı bir istiridyenin içindeki inci tanesi gibi. Bu adamı aydınlatan şey yürekti. o da merhamet çıkarmaya çalışıyordu. günahının bedelini ödeyenin üzerine eğilirdi. varlıkların varlıklara karşı savaşı. hiçbir zaman. Bizi çevreleyen esrarlı âlem böylece aldığını geri verir. . Ama ne olursa olsun. şu kendisini 'filozof sanan kişi. insanın bilinci. iyilik ve kötülük. zorunluluk. bütün anlam ve kapsamıyla bildiriyor. Bu karanlık ağızda orada öylece açık dururlar. ruh da onun içine kapanıp oturmalı. Tann'yı inkâr eden için hiçlikte birleşen bütün o derin şeyleri bir yana bırakıyordu. hayvanın düşünce taşıyan uyurgezerliği. ama insan sevdiğinden daha fazla ibadet edemez ve kutsal metinler dışında kalarak dua etmek eğer inançtan sapma ise. insan düşüncesinin kanatlı dev ustalarının eğildikleri uygunsuz derinlikler. ama piskoposun çekingen olması gerekir. havari için Tann'da. Hayranlık verici bir tepki gösterme Tanrı'yla doğayı hayran bırakır. mezarda hayatın özetinin yapılması. yarayı sarmaya çalışırdı. Bu. metafiziğin uçurumlarını. birbirinizi seviniz demeniz saçmalık. sivri sorunlar. insanı hem çeken hem de korkutan olağanüstü konulan. siz hayat yolcusuna içeri girmemenizi söyler. bundan daha fazla hiçbir şey dilemiyordu ve bütün doktrini de bundan ibaretti. yalnızca buna uğraşıyordu. Birbirinizi seviniz. değişmeden kalan benliğe birbiri ardınca değişik sevgilerin anlaşılmaz şekilde aşılanması. Yaratılmış şeylerin korkunç manzarası onda şefkat duygusu geliştiriyordu. Hayranlıkla seyredenler de herhalde seyrediliyordur. her yerde ateş bulur. Danet'nin. Bilinmeyene açılan kapıların altında kutsal Doğanın tezahüründe Tann'yı bulan anlayış. bu çetin yollar insanı ideal mükemmelliğe yaklaştırır. azize Teresa ile aziz Jerom da sapmış kişiler sayılırdı. cüretkâr olabilir. Swedenborg ve Pascal gibi bazı çok büyük kişilerin bile üzerinden çılgınlık uçurumuna kaydıkları bu yücelikler ona korku verirdi. 'panteist'* • bir kimlik verebileceği ve bazen münzevi zihinlerde yeşeren ve dinin yerini alabilecek kadar yerleşip büyüyebilen kişisel felsefelerden birT-ne sahip olduğu sanısını. Bu iyi yürekli ve ender bulunur rahip için bütün varlıklar. en iyi şekilde acımanın ve acıyı en iyi şekilde dindirmenin yollarını bulmaya ve bunu başkalarına da telkin etmeye çalışıyor. yeryüzünde bazı insanlar -acaba bunlar insan mıdırlar. O. ayin giysisine İlyas Peygamber'in cüppesinin kıvrımlarını verdirmeye kalkışmıyor. sürekli teselli arayan bir üzüntü konusuydu. Monsenyör Bienve-nu'yu tanıyanlardan hiçbiri böyle bir şey düşünme cesaretini kendinde bulamamıştır. kader. diyebiliriz. Âlem. ruh. ona özellikle şu yaşadığımız zamanda ve halen moda olan bir deyimle. öz.hayalin ufuklarında mutlağın yüceliklerini açık ve seçik olarak görmekte ve sonsuzluk dağının müthiş manzarasını seyretmektedirler.

İmparator sürgünden kaçıp Fransa'da karaya çıktığında bu Trois-Dauphins hanı hakkında hayli söylentiler dolaşmıştı. Poichevert Sokağı'nın köşesine gelince sola dönüp. Sıcak ve ter. selamına karşılık vermeksizin ona dikkatle baktı. çünkü çıkmaya başlamıştı ve sanki epey zamandır kesilmemiş gibi duruyordu. Nereden geliyordu? Güneyden. dirseklerinden biri yeşil bir kumaş parçasıyla sicim kullanılarak yamanmış lime lime kruvaze köylü ceketi. Maltızların üzerinde Lauzet Gölü'nden iki sazan balığı ile Alloz Gölü'nden bir alabalık pişmekteydi. belediye binasına doğru yürüdü. Kasabanın aşağı tarafında kalan eski kentteki bazı kadınlar. -121buçlar vardı. bir çeyrek saat sonra dışarı çıktı. Adam kasketini çıkarıp. havı dökülmüş. ülkenin en iyi hanı olan bu hana yöneldi. Belli ki bir yolcuydu. geniş ve sağlam yapılı. Adam. Grenoble'e girdiği zaman vilayet konağına yerleşme teklifini reddetmiş. 'Tanıdığım dürüst bir adama gideceğim. Söylentiye göre. sakalı uzundu." dedi adam. ocakta büyük bir ateş neşeyle alev saçıyordu. Bu hanın Jacquin Labarre adındaki sahibi. -120İKİNCİ KİTAP DÜŞÜŞ 1. ocaktaki tencereler arasında gidip geliyordu. evlerinin pencerelerinde ya da kapılarının eşiğinde oturan tek tük bazı sakinler bir tür kaygıyla bu yolcuya bakmaktaydılar. bitişik odada büyük bir gürültüyle gülüşüp konuştuklan duyulan yük arabacıları için hazırlanan nefis bir akşam yemeği hazırYemek pişirmek için kullanılan ayaklı. ız-garalı ocak. sırtında içi tıklım tıklım dolu. bu pejmürde kılığa bir tür iğrençlik katıyordu. gün batımından yaklaşık bir saat kadar önce. bazı burjuvalara da' avuç avuç Napoleon altınları dağıtmıştı. sıkıca kapatılmış yepyeni asker Çantası. yanında keklikler ve yaban horozlan olduğu halde uzun bir şişe geçirilmiş ateşin önünde çevrilip duruyordu. -123lamakla meşguldü. bir süre gözleriyle izledikten sonra belediye binasına girdi. yakası küçük gümüş bir kancayla tutturulmuş gömleğinin aralığından kıllı göğsü görünüyordu. Başı tıraşlıydı.Monsenyör Bienvenu esrarlı sorunlan dışarıdan tespit etmekle yetinen. Kapının açılıp içeriye yeni bir müşterinin girdiğini duyan hancı. "Beyimiz ne isterler?" diye sordu. jandarmayı saygıyla selamladı. Kapısı düzayak sokağa açılan mutfağa girdi. güneşten ve rüzgârdan yanmış terler akan yüzünü kısmen örtüyordu. İşte Trois-Dauphins'in sahibi Labarre'ın bu ünü yüz yirmi beş kilometre ötedeki La Croix-de-Col-bas'ın sahibi Labarre'a kadar yansıyordu. Belki de deniz kıyısı bir yerlerden. Çok meşguldü. belediye başkanına teşekkür ederek. öbür dizi delik pantolonu. Saçları dipten kesik olmakla birlikte diken dikendi. siperlikli meşin bir kasket. Gerçekte ise imparator. Bir Yürüyüş Günü Akşamı 1815 Ekim ayının ilk günlerinden birinde. Kırk altı kırk sekiz yaşlarında olabilirdi. Orta boylu. yaya olarak yolculuk yapan bir adam Digne'ye giriyordu. mavi çuhadan. Aynı zamanda aşçıbaşı olan han sahibi. arabacı kılığına giren General Bertrand. onun Gassendi Bulvarı'ndaki ağaçların altında durduğunu ve gezinti yerinin ucundaki çeşmeden su içtiğini görmüşlerdi. yıpranmış. bir sonraki için. General Drouot'nun 4 Mart günü şaşkın ve ürkek Digne halkına Juan Körfezi Bildirisi'ni okumak için üstüne çıktığı kapının yanında duran taş sırada bir jandarma oturuyordu. "Yemek ve yatak. Sakinler. İçeri girdi. taşınabilen. tabelasında La Cro-122ix-de-Colbas yazılı güzel bir han vardı. Bütün maltızlar* yanıyor. çünkü ardı sıra giden çocuklar iki yüz adım ötede onun tekrar durup. kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı sadece ciddi anlamda saygı besleyen bir adamdı. bir dizi ağarmış." demiş ve Trois-Dauphins hanına gitmişti. çünkü çok yorgun görünüyordu. . İp gibi bükülmüş boyunbağı. O sırada. elinde budaklı kocaman bir sopa. Gözlerinin üstüne doğru indirilmiş. dinç bir adamdı. "Grenoble'dakinin yeğenidir. kanştırmayan. Sarı kaba bezden yapılmış. Semiz bir dağ sıçanı. Bütün gün yürümüş olmalıydı. bunlan kurcalamayan. Jandarma. Bundan daha sefil görünüşte olan bir yolcuya güç rastlanırdı. yaya yolculuk ve toz. pazar meydanındaki çeşmeden bir defa daha su içtiğini gördüler. ocak ayı içinde buraya sık sık gelmiş ve bazı askerlere madalyalar. Çünkü Digne'ye. O zamanlar Digne'de. Çok susamış olmalıydı." diyorlardı. Yolculuk yapan herkesin bildiği gibi. Onu kimse tanımıyordu. yedi ay önce Cannes'dan gelip Paris'e giden İmparator Napoleon'un geçişine tanık olan yoldan girmişti. Çorapsız ayaklannda ise altı demir çivili paI. hiç kimse arabacılar kadar iyi yemek yiyemez. başını maltızlardan kaldırmadan. sağlıklı. Gre-noble'da TroisDauphins hanını işleten ve daha önceleri süvari alaylarında hizmet etmiş bir başka Labarre'la akraba olarak tanınmakta ve bu yüzden şehirde saygınlık görmekteydi.

Yolcu. bir yandan da yolcuyu gözden geçiriyordu. "Nasıl? Yoksa paranızı ödemeyeceğimden mi korkuyorsunuz? Peşin ödeyeyim. Hancı. Çocuk döndü. Adam ceketinin cebinden büyük bir deri kese çıkararak cevap verdi: "Param var. "Mösyö." "Kaç kişiler?" "On iki." Adam sakin bir sesle konuştu: "Beni ahırda yatırın. Yolcuyu şöyle baştan aşağı gözden geçirdikten sonra. Adam oturduğu yerden yan doğruldu." diye ilave etti. parasını da peşin verdiler. çantasını sırtından indirdi. Hızla döndü ve cevap vermek için ağzını açıyordu ki." "Burada yirmi kişilik yiyecek var. Yemek isterim. "Bak hele! Açlıktan ölüyorum. hancı bir yandan gidip geliyor. Güneş doğduğundan bu yana yol yürüdüm. cevap bekleyen birinin telaşıyla kâğıdı açtı. Kim olduğunuzu söylememi de ister misiniz? Zaten buraya girdiğinizi görünce bir şeylerden kuşkulanmış-tım." dedi hancı. sopasının demirli ucuyla ateşin içindeki korları eşeliyordu. Dikkatle okur görünüyordu." "Sorun o değil." "Niçin?" "Atlardan yer yok. kesin bir tavırla söylenen bu söz yabancıya ağır geldi." dedi hancı. Yeni gelen arkası dönük ısınırken. ocağa ve maltızlara doğru döndü: "Yok ha! Peki. Sonra pek de huzurlu olmayan düşüncelere dalmış görünen yolcuya doğru bir adım attı." Adam tekrar oturdu ve sesini yükseltmeden. hancı ona gözlerini dikip alçak bir sesle ekledi: "Hadi bakalım." "Evet. Kâğıdın beyaz -124kısmına bir iki satır bir şeyler yazdı ve görünüşe göre hem aşçı yamağı hem de uşak olarak kullandığı bir çocuğa bu kâğıt parçasını zarfa koymadan katlayıp verdi."Orası kolay." "Yapamam. sizi kabul edemeyeceğim. Başını salladı ve bir an düşünceli kaldı. "Hemen yiyor muyuz?" diye sordu adam." "Öyleyse emrinizdeyiz." "Hepsini ısmarladılar." diye üsteledi adam." Hancı bunu derken başını yeni gelenden yana çevirmişti. "benim odam yok. bu olup bitenlerden bir şey görmemişti." "Yemeğim yok. "Ben bir handa karnım aç olduğu için kalıyorum. Bir kucak saman bana yeter." Ölçülü. Kırk beş kilometrelik yol teptim. bu arada yamağın kulağına bir şeyler söyledi. "Parasını verince." dedi hancı. ister misiniz? Param var. İşte bana -126- . Bu konuyu yemekten sonra görüşürüz. Ve çocuk belediye binasına doğru koşarak gitti. belediyeye haber yolladım. Ekim ayında akşamlan soğuk olur." dedi hancı. bunlar ne?" "Onların hepsi önceden ısmarlandı." "Kim ısmarladı?" "Şu arabacı beyler. Digne dağlık bir yerdir." "Peki öyleyse. Kâğıdı geri getirmişti. "ambarın bir köşesinde." dedi." "Ya ne öyleyse?" "Sizin paranız var. Bir kere daha sordu: "Hemen yiyor muyuz?" "Birazdan. Adam bir kahkaha atıp." -125"Size yemek veremeyeceğim. Parasını veriyorum. Bu arada. Bunun üzerine hancı adamın kulağına eğildi ve onu ürperten bir ses tonuyla: "Gidin buradan!" dedi. "Birazdan. pencerenin yanındaki küçük bir masanın üzerine atılmış eski bir gazetenin köşesinden bir parça kopardı. Bu sırada yolcu öne eğilmiş." dedi adam." dedi yine hancı. "Ama. Adam kesesini tekrar cebine koydu. Size adınızın ne olduğunu söyleyeyim mi? Jean Valjean. sayın hancı Jacquin Labarre cebinden bir kurşunkalem çıkardı. sopasını elinden bırakmadan ateşin yanındaki alçak bir iskemlenin üzerine oturdu." dedi. bu kadar laf yeter. Ayağa kalktı.

bir balıkçı. ısının arkadaş. tıpkı bir çalılık altındaki ateş gibi parlıyordu. Gelin. İçki içenlerin hepsi yeni gelene doğru döndüler. Ezilmiş." Adam başını eğdi." -129"Beni öbür hana almadılar. Bir tarafını lamba. enerjik ve üzüntülü bir profildi bu. o da bu isteğe hızını bir kat daha artırarak cevap vermişti. Meyhanenin sahibi. Kederli zamanlarda hep olduğu gibi. Adam öfkeyle geri döndü ve çocukları sopasıyla tehdit etti. Ama o. pis bir barınak arıyordu. yorgun olduğu aklına bile gelmiyordu. Haydi. Kaşlarının altındaki gözleri." Adam sopasını ve çantasını aldı. hararetli hararetli konuştuğunu ve parmağıyla kendisini işaret ettiğini görür ve topluluğun bakışlarındaki kuşku ve korkudan. okuma biliyor musunuz?" Bir yandan konuşuyor. Yolcu bir an durup. bir an durakladı. Burada yenir de. Adam. Yabancı döndü ve yumuşak bir tavırla. Birdenbire Şiddetli bir açlık duydu. Yolcu. Caddeyi tutturdu. meyhanenin camından basık salonuna baktı. hanındaki bütün yolcularla birlikte sokaktan gelip geçenleri etrafına toplamış. Meyhaneci. nereye gideceğim?" "Başka bir yere. Chaffa-ut Sokağı'ndaki meyhane." "Bundan da kovuyorlar. Chaffaut Sokağı'ndaki meyhaneye gelmeden önce atını Labarre'ın ahırına bırakmaya gitmişti. şöyle miskin bir meyhane. öbürü ise içi gübre dolu küçük bir avluya açılmaktaydı. Aşa-128ğı çekilmiş kasketinin altından fark edilebildiği kadarıyla. gelişinin çok geçmeden bütün herkesi meşgul eden bir olay olacağını tahmin ederdi. Yorgunluktan kan oturmuş ayaklarını ateşe doğru uzattı. Adam kâğıda bir göz attı. kendisini La Croix-de-Col-bas'dan beri takip eden ve görünüşe bakılırsa oradan çıkmasını bekleyen birkaç çocuk ona taş attılar. bir yandan da handan belediyeye. elini kabaca adamın omzuna koydu ve "Buradan gideceksin. Gece yaklaşıyordu. Kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler. Hakarete uğramış. yüzünde. çekip gitti." dedi. "Kim var orada?" diye seslendi. sonra sonra sertleşir gibi oluyordu. sokaktaki kapıdan girmeye cesaret edemedi." Adam içeri girdi. Yarım saat kadar önce Jacquin Labarre'ın çevresini saran topluluğun içinde bu balıkçı da vardı ve sabahki nahoş rastlantıyı La Croix-de-Colbas'dakilere anlatmıştı. Gidip ocağın yanına oturdu. bilmediği yollarda gelişigüzel gidiyor. Çocuklar çil yavrusu gibi dağıldılar. (âdını unuttum. öbür tarafını ocağın ateşi aydınlatıyordu. . Alevler. belediyeden de hana gidip gelen kâğıdı açılmış olarak yabancıya uzatıyordu. Meyhaneci ocağın yanına döndü. Tencereden güzel bir koku tütüyordu. Birkaç adam içki içiyor. demir bir direğin ucuna asılmış bir çam dalının silueti seçiliyordu. yere bıraktığı çantasını aldı ve çıkıp gitti. durmadan yürüyor. evlere sürtünerek yü-. adama. Çıkarken. Aynı zamanda bir tür han olan bu meyhaneye iki kapıdan giriliyordu. İçerisi bir masanın üzerinde duran küçük bir lamba ile ocakta yanan büyük ateşin ışığıyla aydınlanıyordu. hiçbirini görmedi. sanırım Escoublon olacak) arasında yürürken rastlamıştı. Gerçekten de. üzgün bir halde yalpalıyor. Bir kere bile arkasına dönüp bakmadı. yıkılmış insanlar geriye dönüp bakmazlar. Kısa bir sessizlikten sonra hancı yine konuştu: "Herkese terbiyeli davranmak huyumdur. acı çekmenin verdiği son derece dokunaklı bir görüntünün yanı sıra. "Evet. Böylece bir süre yol aldı. rüyordu. yatmak isteyen biri.verdikleri cevap. Rastlantı sırasında çok yorgun olan adam ondan kendisini atının terkisine almasını istemiş. -127Bulunduğu sokağın ucunda bir ışığın yandığını gördü. Bu yüz ifadesinin tuhaf bir kompozisyonu vardı: Başlangıçta alçakgönüllü bir ifadeye bürünüyor. yine düşüncelere dalmıştı." "İyi. Ne var ki. Alacakaranlığın beyaz göğünde. "İşte ateş. yatılır da." dedi.. meyhaneci ateşte ısınıyordu. Kapılardan biri sokağa. gidin buradan. masada oturanlardan biri. Sırtındaki çantasını yere indirirken bir süre onu gözden geçirdiler. O güzelim han kendisi için artık kapanmıştı. Oturduğu yerden meyhaneciye belli belirsiz bir işaret çaktı. Tesadüf bu ya. La Croix-de-Colbas'ın hancısının kapının eşiğinde. "Ya! Siz de mi biliyorsunuz?" dedi. Zaten kararlı. üzerinde çengele asılı demir bir tencereyi takırdatıyordu. sonra mandalı çekinerek kaldırdı ve kapıyı itti. Alçak sesle karşılıklı birkaç söz söylediler. bu balıkçı. Eğer baksaydı. Meyhaneci yanına geldi. o sabah bu yabancıya Bras d'Asse ile. Avluya süzüldü. "Yemek yiyip. yemek tencerede pişiyor. bu bir meyhaneydi." "Peki. belirsiz bir memnuniyet ifadesi de vardı. Bannabileceği bir yer bulup bulamayacağını anlamak için etrafına bakındı..

adama şöyle tepeden tırnağa baktı ve birden bir kükremeyle haykırdı: "Sakın siz o adam olmayasınız?" Yabancıya tekrar bir göz attı. bu tatlı. Adam iki büyük sürgünün sürüldüğünü duydu. alçak sesle "Tso-maraude"* diye mırıldanıyordu. korkudan fırlamış gözlerle dehşetle yabancıya bakıyor. kekeledi. bir köşede beşik..Hapishanenin önünden geçti. Uzun boylu. "Ama niçin hana gitmiyorsunuz?" "Yer yokmuş. "parası karşılığında bana bir tabak çorbayla. Meyhanede yaptığı gibi. Yanındaki genç kadın. "O da beni almadı. yakası iyice açık ve kıvrık gömleğinden boğayı andıran beyaz ve çıplak boynu görünüyordu. Göğsü bağn açık. Altmış kilometre yol kat ettim. Chaffaut Sokağı'nda-ki. Ev sahibi bir engerek yılanına bakar gibi adamı birkaç saniye süzdükten sonra." dediğini işitti. "Defol!" dedi. İkinci defa vurdu. Adam cevap verdi: "Puy-Moisson'dan geliyorum. Üçüncü defa vurdu. yan köylü. Kalın kaşları. Bu arada. yüzünün alt kısmı hayvan ağzı gibi çıkıntılıydı ve anlatılması imkânsız bir kendine güven havası taşıyordu. Bakır lamba. penceresinde ışık olan büyük bir ev gördü. "Hayır. kocaman siyah favorileri vardı. aydınlık yüzlü bir adam oturuyor ve dizlerinin üstünde küçük bir çocuğu hoplatıyordu.. Baba gülüyor. Bazılarının çevresi yalnızca çitlerle kapatılmıştı. çocuk gülüyor. uygun bir kimseyi konuk etmeyi reddetmem. o zaman kapı açılır. Bu bahçe ve çitler arasında tek katlı. Bir ses cevap verdi: "Hapishaneler han değildir." Köylü. kırmızı bir mendil ve barut kabı asılıydı. birkaç tahta iskemle ve duvara asılı bir tüfek vardı. "Şimdi kurşunu sıkarım!" diye bağırdı. şeyin yerine. İçeridekiler duymamışlardı. Acaba içinden neler geçiriyordu? Bunu ancak kendisi söyleyebilirdi. Bu neşeli evin konuksever de olabileceğini ve bu kadar mutluluğun görüldüğü yerde belki biraz da merhamet bulabileceğini düşünüyordu." sözü üzerine kadın ayağa fırlamış." "Peki. Cama çok hafif vurdu. Bir kapak açıldı. Bütün gün yürüdüm. Kendinizi tutuklatın. lambayı masanın üzerine koydu ve duvardan tüfeğini kaptı. gittiniz mi?" Yolcunun sıkıntısı artıyordu. şu bahçedeki ambarda uyuyacak bir köşe verebilir misiniz? Söyleyin. yan işçi tipi vardı. verebilir misiniz? Parası karşılığında. beni kabul etmedi. Bütün bu şeyler tıpkı bir cepte durur gibi kemere tutturulmuştu. alelacele -132kocasının arkasına sığınmıştı. Kafasını arkaya doğru eğmişti. huzur verici görüntü karşısında bir an dalıp gitti. Üstü pamuklu basma örtülü karyola. Odanın ortasına sofra kurulmuştu. Bugün ne panayır günü ne de pazar.." "Siz kimsiniz?" diye sordu ev sahibi. Bir an sonra da pencerenin kepengi kapandı Ve yerine konulan bir kol demirinin gürültüsü dışarıya kadar geldi." dedi adam. iki çocuğunu kucakladığı gibi." Köylünün yüzünü bir güvensizlik ifadesi kapladı. Önlüğün karın kısmında çekiç. Beyaz badanalı büyük bir odaydı bu. gümüş gibi parlayan içi şarap dolu kalaylı ibriği ve dumanlan tüten kahveren-130gimsi çorba kâsesini aydınlatıyordu. beni bir geceliğine içeride barındırabilir misiniz?" dedi. anne gülümsüyordu. "Bir bardak su." "Hadi canım! İmkânsız. Çıngırağı çaldı. neşeli. "Tanrı rızası için. Sol omzuna kadar çıkan geniş meşin bir önlük taşıyordu. gözleri patlak patlaktı. Bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda olmuştu. lambayı aldı ve kapıya giderek açtı. "Lütfen kapıyı açıp. Labarre'm yerine gittiniz mi?" "Evet. Bu da sokağı süslüyordu. galiba biri vuruyor." dedi köylü. Yabancı. burada da camdan içeri baktı." diye cevap verdi kocası. Kapının önünde çıngırağa bağlı demir bir zincir sallanıyordu. Başından kasketini saygıyla çıkararak. Masada kırk yaşlarında." "Parasını verirse. Kadının. Sonra da kapıyı öfkeyle kapattı. -131"Bağışlayın. "Kocacığım. kalın beyaz kumaş masa örtüsünü. bir bebeği emzirmekteydi. Koca ayağa kalktı. Verebilir misiniz? Parasıyla. Adam bahçeli evlerin yoğun olduğu bir sokağa girdi. Gece bastırdıkça ." Kapak yeniden kapandı. içeri gitti. "Sakın siz o adam olmayasınız.. köylünün." dedi yolcu." "Öyleyse?" Yolcu sıkıntılı bir şekilde cevap verdi: "Bilmiyorum.

Söylendiğine göre. yoldan geçen biri onun. verin." "Niçin hana gitmiyorsunuz?" "Çünkü param yok. markiziydi. -135Akşam saat sekiz sularıydı. Manzara bütünüyle çirkin ve kasvetliydi. Böylece. Tam bu sırada vahşi bir homurtu duyuldu. sopasını kavradı. Alpler'in soğuk rüzgârı esiyordu. asker. Ama bu gökte. "şimdi de taş yatakta yatıyorum. Tepe. Dini savaşlar sırasında kuşatmalara uğrayan Digne'nin çevresi. orada barınma umuduyla şehirden çıktı. Bu gibi meskenlerde genellikle geceleri oturan bulunmazdı. Kulübeye yaklaştı. yatıyorum. geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Adam şüphesiz bunun da yol işçilerine ait bir barınak olduğunu düşünmüştü." Adam dört meteliği aldı. Bizzat Napoleon tarafından yazdırılıp. ama burası hiç değilse soğuğa karşı bir barınak olurdu. kulübenin kapısında iri bir köpeğin başı belirmişti. şu saman yataktan ve sefil köpek kulübesinden bile kovulmuş olarak bulunca bir taşın üstüne oturmaktan çok. Tarladaydı." -133oldukça iyi bir de yatak buldu. O kadar yorgundu ki. görünen yalnızca gecenin karanlığı değildi. Digne'nin bütün kapılan kapalıydı. Yollan bilmediğinden. Tahta perdeyi aşıp. bu tepede. Böylece vilayet konağına." "Olsun. Tam o sırada yaşlı bir kadın kiliseden çıkıyordu. Ufuk simsiyahtı. bu düzlükte ve bu ağaçta öylesine sessizlik ve kederli bir şeyler vardı ki. Bu yüzden yeryüzü." dedi adam. Adamın geldiği meydanın köşesinde bir basımevi vardır. kulübenin içine süzüldü. "Dostum. Kapı olarak dar ve çok alçak bir deliği vardı. adam birdenbire dönüp. Adam öfkeyle cevap verdi: "Görüyorsun işte be kadın. Yol bakımı yapan işçilerin yol kenarlarına yaptıkları küçük yapılara benziyordu. damsız. bu bulutlar adeta beyazımsı bir kubbe oluşturuyor ve bu kubbeden yeryüzüne bir ışık süzülüyordu. hasattan sonra adeta tıraşlı kafalara benzeyen alçak tepelerden biri duruyordu. R. yığıldı. İçerisi sıcaktı. bu basımevinin kapısı önündeki taş sıranın üstüne uzandı. aslında R. Yorgunluktan tükenmiş ve her şeyden umudunu kesmiş bir halde. Soğuk ve açlık canına tak demişti. "benim kesemde de sadece dört metelik var." Hanımefendi sıfatına pek layık olan bu kadın. 1815'te hâlâ dört köşe kuleler olan ve daha sonra yıkılan surlarla çevriliydi. Bu adamın gizemli olandan etkilenip hoş ve zekice düşünceler üretecek biri olmadığı açıkça belliydi. çantasını kalkan gibi kullanıp. Sonra sırtındaki çanta rahatsız ettiğinden. Yüzükoyun yatıp. sonra ilahiyat okuluna geldi. Bu bir köpek kulübesiydi. Karşısında biçilmiş ekin saplany-la kaplı. bu sıranın üstünde mi?" diye üsteledi. ne yapıyorsunuz orada?" diye sordu. Az sonra tekrar ayağa kalktı ve yürümeye koyuldu. Karanlıkta. üstündeki partalların yırtıklarını daha da büyütmek pahasına kulübeden dışarı çıktı. Bir ağaç ya da tarlalar arasında bir saman yığını bulup. Ama ay doğmak üzere olduğu ve göğün tepe noktasında da hâlâ gün batışını andıran bir aydınlık kaldığı için. kayışlardan birinin bağını çözmeye koyuldu. Adam bir yarıktan geçerek tekrar şehre girdi. yol kenarındaki bahçelerden birinde ot yığınlarından yapılmışa benzeyen kulübe gibi bir şey fark etti. Açlığa katlanıyordu. tek başına. yine rastgele dolaşmaya başladı. gökyüzünden daha aydınlıktı. evsiz. samandan * Fransız Alpleri ağzıyla: "Hırsız kedi. Günün sönen aydınlığında yabancı. Aynı yollardan geri döndü. "Ben bir köpek bile değilim!" diye bağırdığını işitmişti. imparatorun ve imparatorluk muhafız kuvvetlerinin orduya bildirileri ilk defa bu basımevinde basılmıştır.bastırıyor. zaten hazır bir yastık da olduğundan. bannaksız. Elbe Adası'ndan getirilen. Yolcunun birkaç adım ötesinde titreyerek eğilip bükülen bir ağaçtan başka ne tarlada ne de tepede bir şey vardı. insanların kalabalık olarak oturdukları yerlerden uzakta hissettiği -134aman gözlerini kaldırıp çevresine bakındı. Karanlıkta yatan bu adamı gördü. zavallı ve çelimsiz hatlarıyla zifiri karanlık ufkun üstünde bulanık ve soluk bir görüntü oluşturuyordu. başı sürekli önüne eğik bir süre yol aldı. Kendisini. markizi devam -136- . kendini tekrar yolda. Bunlar tepenin üzerine abanmış gibi duran çok alçak bulutlardı ve yükselip bütün gökyüzünü dolduruyorlardı. Adam gözlerini kaldırdı. Bahçeden de çıktı ama köpeği zararsız bir halde tutabilmek için. "Nasıl. bu işi ancak geri geri giderek ve eskrim hocalarının kapalı gül dedikleri bir tarzda bastonunu kullanarak yapabildi. "On dokuz yıl tahta yatakta yatmak zorunda kaldım. Bu da büsbütün korkunç bir etki yapıyordu. Katedral meydanından geçerken kiliseye doğru yumruğunu salladı. Ama o da kuvvetli ve korkulacak biriydi. bir an yatağa uzanıp hiç kımıldamadan öylece kaldı." "Yazık!" dedi R. Kararlılıkla tahta perdeden atladı ve kendisini bir bahçede buldu. markizi." "Asker miydiniz?" "Evet hanımefendi.

Akıllı Olan Temkinli Davranır Digne piskoposu o akşam şehirdeki gezintisini yaptıktan sonra geç vakte kadar odasında kalmıştı. İkisi de altmışını geçkin olan bu kadınları kolayca göz önüne getirebilirsiniz: Madam Magloire ufak tefek. uzun ve kemerli bir burnu vardı. şömineli. ikincisinde ise tek tek kişilere. Kitabı iki bölüme ayrılmıştı: Birincisinde bütün insanlara düşen görevler. Bütün bu buyrukları. 1806 modasına uygun bir renkte. zayıf. Matmazel Baptistine'in elbisesi ise dediğimiz gibi 1806 modası kalıplarına göre biçilmişti: Bedeni dar. kocaman bir kitapla küçük kâğıt parçalarına özensizce bazı şeyler yazıyordu ki. Matmazel Baptistine'de ise hanımefendi hali vardı. 30). "Demek bütün kapılan çaldınız. çocukların ve hizmetkârların görevleri Efeslilere Mektup'ta. Bütün insanlara düşen görevler büyük görevlerdi. Kilise babalarının ve ilahiyat doktorlarının bu önemli konuda söylemiş olduklan her şeyi bir bir dikkatle gözden geçiriyordu. sofranın kurulduğunu ve kız kardeşinin kendisini beklediğini anlayan piskopos. ona saygı ve belli bir rahatlıkla kanşık resmi bir tavırla konuşur. Harlı bir ateş yanan şöminenin yanındaki masada bir lamba etrafı aydınlatıyordu. sadece monsenyöre itaat etmek ve onu memnun etmeye çalışmakla yetinirdi. şişman. adamın koluna dokundu ve meydanın öbür yanında." "Şu kapıyı da çaldınız mı?" "Hayır.. ama monsenyör konuşmaya başladı mı -evvelce görmüştük. Dört çeşittiler. insan ruhlarına sunmak üzere. o zamanlar Paris'ten satın alınan ve hâlâ kullandığı kahve-rengimsi ipekliden bir elbise giymişti." "Öyleyse?" "Beni her yerden kovdular. Monsenyör sustuğu zamanlar. bu bağışlayıcılığı yavaş yavaş azizelik mertebesine kadar . öyle mi?" dedi. Aziz Petrus tarafından. penceresi bahçeye açılan. ama iman. Madam Magloire'un zeki. VI. kendi halinde biriydi. kısa kollu. Geceyi böyle geçiremezsiniz. kitabını kapayıp masasından kalktı ve yemek odasına geçti. narin. siyah kalın kumaştan bir elbise ve yakasından çıkan bembeyaz bir atkı.." 2. Gerçekten de Madam Magloire sofrayı kurmuştu.. Madam Magloire. ağabeyin-138jen biraz uzun. Kesinlikle üşümüş ve aç olmalısınız. evli kadınların. hayırseverlik ve umut. Patlak. Madam Magloire'da bir köylü. iyi biri olduğu her halinden belliydi. "Öyle.tıpkı Matmazel Baptistine gibi o da körü körüne itaat ederdi. canlı. Saat sekizde o hâlâ çalışıyor. Bir sayfada zor ifade edilebilecek bir fikri tek kelimeyle dile getirme erdemine sahip halk deyimlerini kullanarak söylememiz gerekirse. yaratıklara karşı -137görevler (Matta İncil'i. omuzlan vatkalı. ait olduğu sınıfa göre düşen görevler ele alınıyordu. Öbür görevlere gelince. Matmazel Baptistine ufak tefek. bütün kişiliğinden dile getirilmesi imkânsız bir iyilik havası etrafa yayılırdı. hâkimlerin. Bağışlayıcılık her zaman onun yapısında bulunan bir şeydi. babaların. ayaklarında kaba kunduralar ve Marsilyalı kadınlar gibi san çoraplar taşıyordu. canlı. uzun bir odaydı. yeşil bir şeritle beline bağlanmış kırmızı yeşil "damalı pamuklu bezden ve üst kısmı yine aynı kumaştan ve yukarıda iki tarafa toplu iğneyle tutturulmuş bir önlük. ancak üst dudağının alt dudağından daha etli olması ona aksi ve otoriter biri olduğu izlenimini veriyordu... Madam Magloire âdeti olduğu üzere yatağın yanındaki dolaptan gümüş takımları almaya geldi. anaların ve delikanlıların görevleri. başında boru gibi süsleri olan beyaz bir takke. 29. kocaların. ahenkli bir bütün içinde bir araya getirmek amacıyla inceden inceye uğraşıyordu. Ama başlangıçta da söylediğimiz gibi. Bir yandan yemekleri koyuyor. dizlerinin üstünde açık. -139.etti: "Bu kadarcık parayla handa kalamazsınız ama yine de bir denemelisiniz.geniş. Hayır için size bir yer bulabilirim.*. 25). piskopos bunların başka yerlerde belirtilmiş ve emredilmiş olduğunu görmüştü: Hükümdarların ve tebaaların görevleri Romalılara Mektup'ta. V.. boynunda altın bir haç -ki evdeki tek kadın mücevheri buydu. Aziz Matta bunlan şöyle sıralar: Tann'ya karşı görevler (Matta İncil'i. Gençliğinde de güzel değildi. Görevler üzerine büyük bir eser yazmakla meşguldü. Kır saçlarını çocuk perukası denilen kıvırcık bir perukayla örtüyordu. VI). küçük bir evi gösterdi. büyük mavi gözleri. yazık ki bu eser tamamlanamamıştır. ruhu içten içe ısıtan bu üç erdem. bütün simasından. insanın kendi kendine karşı olan görevleri (Matta İncil'i. piskoposluk binasına bitişik. bir yandan da Matmazel Baptistine'le konuşuyordu. bakirelerin görevleri de Korin-toslulara Mektup'ta belirtilmişti. Biraz sonra da." "Çalmadık kapı bırakmadım. basık. 20." Kadıncağız." '^ "Hele bir çalın. Yemek odası. Matmazel Baptistine ise konuşmaz. kapısı sokağa (daha önce söylediğimiz gibi). köprü ilikli ve düğmeliydi.

Ama piskopos odasından çok üşümüş olarak geldiği için şöminenin önünde oturmuş ısınıyor ve başka şeyler düşünüyordu. Matmazel Baptistine döndü. gece yansı bile. her zaman 'buyurun' der. evet. gözlerinde katı. Kalmak için Jacquin Labarre'ın yerine gitmiş. Sonuca ulaşacağını görerek sözünü sürdürdü: "Sahi monsenyör. bu ev hiç de öyle tam olarak güvencede değil. Onun için aklı olanların kendi polisliğini kendilerinin yapmaları. ellerini dizlerine koydu ve ocaktaki alev ışığının aydınlattığı samimi. Hem ıssız bir yerde yaşa hem de geceleri sokaklarda lamba bile bulunmasın! Dışarı çıkıyorsun. hem de mon-senyörün âdetidir. Korkunç suratlı. Bunun üzerine Matmazel Baptistine. Sonra iskemlesini biraz çevirip. İçeri bir adam girdi. ipli bir herifmiş. Kötü suratlı bir serseriden söz ediliyordu. Eli ayağı titriyordu. Şöminedeki ateş onu aydınlatıyordu. kolayca neşelenen yüzünü yaşlı hizmetçiye doğru kaldırarak. Biz bu adamı artık tanıyoruz. söyle ne olmuş? Büyük tehlike içinde miymişiz?" dedi. Ağabeyimin her yaptığı iyidir. yorgun ve öfke dolu bir ifade vardı. bildiği ve piskoposun da artık duymaya alıştığı bir konudan söz ediyordu. ağabeyinin canını sıkmadan Madam Magloire'u memnun etmek için çekine çekine şöyle diyecek oldu: "Madam Magloire'un dediklerini duydunuz mu ağabey?" "Belli belirsiz bir şeyler duydum. onu bir kuzu olarak yaratmış. Madam Magloire'un belli bir amaçla ortaya attığı sözü karşılıksız bıraktı. bir adım attı. Piskopos sakin bir halde adama bakıyordu. korkuyla yerinden yarı doğruldu. şu sırada şehirde yersiz yurtsuz bir baldın çıplak." -141"Sahi mi?" dedi piskopos.. Giriş kapısının mandalı sorunuydu bu. Bunun için." diye cevap verdi piskopos. bu son sözleri üstüne basa basa söyledi. Magloire. Akşam yemeği için bir şeyler almaya gittiği sırada. Çantası omzunda. . Uğursuz bir görünüşü vardı. sanki hiç karşı çıkılma-mış gibi devam etti: "Biz diyoruz ki. Bu gece şehirde bir felaket olacak.. İçeri girdi. bir dakikalık iş. Kendisine böyle bir soru sorulması Madam Magloire'u yüreklendirdi ve ona piskoposun telaşlanmak üzere olduğu izlenimini verdi. sopası elindeydi. Herkes öyle söylüyor. "Hele bakalım. "Ben bir şey demiyorum.. Kadın tekrar aynı şeyi söyledi. Vali ile belediye başkanı birbirlerini sevmedikleri ve olay çıkararak birbirlerinin başını derde sokmaya çalıştıkları için polisin elinden de fazla -140bir Şey gelmiyormuş. tehlikeli bir dilenci varmış. monsenyör izin verirlerse çilingir Paulin Musebois'ya gidip kapının eski sürgülerini takmasını söyleyeyim. Doğa. "Buyurun!" diye seslendi. hâlâ hayatta olan birçok kimse bunları en ufak ayrıntılarına kadar hatırlar. Az önce barınacak bir yer arayarak. çünkü her önüne gelenin dışarıdan mandalına basıp açabileceği bir kapıdan daha tehlikeli hiçbir şey olamaz. sağlamlaştırmaları ve de kapılarını sımsıkı kapatmaları gerekiyormuş. Madam Magloire hikâyeyi yeni baştan ve elbette biraz da abartarak anlatmaya koyuldu: "Söylendiğine göre. Madam Magloire bir çığlık atacak gücü bile bulamamıştı. Üstelik. hiç değilse bu gecelik. cüretkâr. Aynen böyle." Piskoposun kız kardeşi sözünü kesti. Şuracıkta duruyorlar." Madam Magloire.yükseltmişti. iyi korunmaları ve evlerini gereğince örtmeleri. sonra başını yavaş yavaş şömineye doğru çevirerek ağabeyine bakmaya başladı ve yüzü yeniden derin bir huzur ifadesine büründü. Ağzı açık kalmıştı. şehrin bir taraflarında olsa gerekmiş. tereddüt etmeden itiyormuşçasına hızla ardına kadar açıldı. Piskopos içeri girdiğinde Madam Magloire hararetle Matmazel Baptistine'e. aman Tanrım! İzin almaya bile gerek yok. adamın içeri girdiğini gördü. Piskopos. bence sürgüler gerekiyor monsenyör." Tam bu sırada kapıya çok şiddetli bir şekilde vuruldu. İğrençti. çantalı. Bir sürü felaket işte! Ben diyorum ki monsenyör. polisin de elinden bir şey gelmiyor {yararlı bir tekrarlama). ama onu kabul etmemişler. Madam Magloire çeşitli yerlerde bazı söylentiler işitmişti.. Zavallı kutsal kız! Kaybolan tatlı anılar! Matmazel Baptistine piskoposun evinde o gece olup bitenleri sonra o kadar çok anlatmıştır ki. kapıyı arkasında açık bırakarak durdu. Edilgen İtaatin Kahramanlığı Kapı hafifçe açıldı ve sonra biri kuvvetle. Kuşku uyandırıcı bir serseri gelmiş. sürgülemeleri. matmazel de benimle beraber diyor ki. -1423. dinse bir melek yapmıştı. Gassendi Bulvarı'na doğru geldiğini ve akşam karanlığında yollarda başıboş dolaştığını görmüşler. bu gece evine geç dönmeye kalkanların başlarına kötü şeyler gelebilirmiş. orada burada dolaşıp duran yolcuydu. O zaman.

bir forsa. Misafirhanecisiniz değil mi?" Piskopos. Ben de çaldım. size söyleyeyim. Adam üç adım daha atıp.. kürekte on dokuz yıl çalışarak kazandım. Marsilya'da. "Madam Magloire. belediyeye göstermiş olduğum san kimlik kâğıdımdan ötürü -çünkü göstermem gerekiyordu. 'Defol!' dediler. Majöre . masanın üzerindeki lambaya yaklaştı. hapisha-necle bizim bir papazımız vardı.. Dört gün önce tahliye edildim. değil mi?" "Ve on beş metelik. Bir köpek kulübesine girdim. Orada. Nedeni: Zor kullanarak hırsızlık. bu çok iyi bir şey. buraya geldiğimde bir hana indim. arabaların bo-146saltılnıasına yardım ederek kazanmıştım. "paranızı saklayınız. "Oh! Soylu bir rahip!." dedi.. Yemek yiyeceğim! Şilteli. Köpek beni ısırıp kovdu. Demek sizce para ödememe gerek yok?" "Hayır. Zaten param da var. Siz kabul ediyor musunuz? Burası misafirhane mi? Bana yemek ve yatacak yer verecek misiniz? Ahırınız var mı?" Piskopos.. Bana burayı gösteren ne iyi bir kadın-mış!..Besbelli. ne budalayım! Takkenizi görmemiştim. adam iki eliyle sopasına dayandı. Monsenyör diyorlardı. Demek beni misafir edeceksiniz? Bir kürek mahkûmunu kovmuyor musunuz? Bana 'mösyö' diyorsunuz! Bana. sofraya bir takım daha koyun. burada oturan bir rahibim. "Madam Magloire. Karşılığını bol bol öderim. ısının. doğduğu yer. misafirhaneci mösyö. orada dedikleri gibi.. Matmazel Baptistine onu yumuşak bir bakışla gözden geçiriyordu. Başka bir hana gittim. yeni gelene ne istediğini sormak için ağzını açmaya hazırlanıyordu ki. Kürekten geliyorum. Ne kadar zamanda kazandınız bunu?" "On dokuz yılda. bakın kimlik kâğıdına ne yazmışlar: Jean Valjean. Burası sizi ilgilendirmez. İşte. Tam yüz dokuz frank on beş metelik. "Konuşurken çantasıyla bastonunu odanın bir köşesine bırakmış. Ne kadardı? Yüz dokuz frank demiştiniz. Öyleyse. "Adım Jean Valjean. O ana kadar karanlık ve sert olan yüz ifadesi şaşkınlık. Sonra bir gün bir piskopos gördüm. Tou-143lon'dan beri dört gündür yürüyorum... Madam Magloire.. Gideceğim yer olan Pontarlier'ye doğru yol alıyorum. Dinleyin. Aklını kaçırmış gibi kekelemeye başladı. tıpkı bir insan gibi." dedi piskopos." dedi. Soylu insanlarsınız.. Piskopos. Oh!. bu emirleri yerine getirmek üzere dışarı çıktı. Çok tehlikelidir. Açık havada yatmak için tarlalara gittim. kapıcı kapıyı açmadı. Hapishaneye gittim.. Hapiste öğrendim. burada da bana. "İşte kimlik kâğıdım. Sonunda adam anladı. meydanda bir taşın üzerinde yatacaktım ki.. On dokuz yıl hapiste kalmıştır. kimlik kâğıdını cebine sokup oturmuştu. İnsana aşağılayarak bakmıyorsunuz. Bütün bir gün yaya olarak altmış kilometre kat ettim ve akşam. "Bir rahip ha!" dedi adam. İki kadının itaat etme konusundaki huylarını daha önce anlatmıştık. iyi anlamamış gibi. Bunu da Grasse'da. Affedersiniz. Adam devam etti: "Siz gerçekten iyi adamsınız. "Bakın. İyi bir rahip. On dokuz yılımı zindanda geçirdim. Okumak ister misiniz? Ben okumasını bilirim. Çok yorgun ve çok açım. "Sahi mi? Ha. "öyle değil. öyle değil mi? Papaz değil mi?. gittiğim her yerde kovulmama yarar. Burası nedir? Misafirhane mi? Yığınla param var." "On dokuz yıl!" Piskopos derin derin içini çekti. benden para istemezsiniz. "Yüz dokuz frank on beş metelik. herkes beni kapı dışarı etti. Siz nazik ve iyi bir insansınız. Duydunuz mu? Ben bir kürek mahkûmuyum. Adam devam etti: "Param olduğu gibi duruyor. Sanki benim kim olduğumu biliyordu. Kalmama izin verir misiniz?" Piskopos. tahliye edilmiş forsa. Birazdan yemek yiyeceğiz ve yatağınız da siz yemek yerken yapılacak. adınız ne? Ne isterseniz ödeyeceğim. bir kapı girintisi bulabilmek için tekrar şehre döndüm. o kapıyı çal dedi. Bu. Dört günden beri ancak yirmi beş metelik harcadım. yüksek sesle. Beni kovacaksınız sanıyordum onun için hemen kim olduğumu söyledim. "Ben. Gördüğünüz gibi sarı kâğıt. Yağmur yağacağını ve buna engel olacak bir Tann'nın da olmadığını düşünüp." dedi. "Buraya balan!" dedi... sen demeyecek misiniz? Bana hep 'defol köpek!' derler. iyi bir kadın bana sizin evinizi gösterdi. Şu büyük kilisenin papazı öyle mi? İşte! Öyle ya. Bir kürek mahkûmuyum.beni geri çevirdiler...." diye ilave etti adam. adama döndü: "Mösyö oturun. şüphe ve sevinçle doldu ve olağanüstü yumuşak bir ifadeye büründü.." dedi." dedi. çarşaflı bir ya-145tak! Herkes gibi! Bir karyola! On dokuz yıl var ki karyolada yatmadım! Gerçekten kalmamı mı istiyorsunuz?. Orada -144okumayı öğrenmek isteyenler için okul var. Dört defa firar etme girişiminde bulunduğundan on dört yıla mahkûm olmuştur. bakışlarını sırasıyla ihtiyarın ve kadınların üzerinde dolaştırdı ve piskoposun konuşmasını beklemeden. Hava açık değildi.." Cebinden büyük san bir kâğıt çıkararak açtı. Rahip olduğunuza göre. yataklıktaki karyolaya bez çarşaflan serersiniz.

ne demek istediğini anladı ve gidip monsenyörün yatak odasındaki şöminenin üstünde duran iki gümüş şamdanı aldı ve yakılmış olarak masaya koydu. Şimdi de elimde san kimlik kâğıdı. "Oo! Sırtında kırmızı kazak. Masumca bir gösteriş. ayağında gülle. iyi bir insansınız. mumlarınızı benim için yakıyorsunuz. merhamete layıksınız. sizi evime kabul ettiğimi söylemeyiniz. adamı sağ tarafına -149oturttu. dinleyin. Sizin adınızı bilmeme ne gerek var? Zaten siz onu bana söylemeden önce de ben sizin bir adınızı biliyordum. bir mihrabın üstünde ayini yönetti. İyice göremiyorduk. içeri girene bir adı olup olmadığını sormaz. taze peynir ve bir de kocaman çavdar ekmeği. biraz domuz yağı.. zeytinyağı. Bilirsiniz. Yumuşak. Bu kapı. evet köpekler bile daha mutludur! Tam on dokuz yıl! Kırk altı yaşındayım. başında altından sivri bir şey vardı. sürekli iş. yemekteki üç kişiden her birinin tam karşısına gelecek şekilde koymuştu. Gerçekten de Madam Magloire masaya gerekli sayıda. İşte' piskopos denilen insan budur. Kadın piskoposun her zamanki yemeğine kendiliğinden bir şişe de eski Mau-ves şarabı eklemişti. Burası benim evim değil. siz o kadar iyisiniz ki. üzerimize çevrili fitili ateşlenmiş toplar duruyordu. kimse burada. Bakın. Getirdiği sofra takımını masanın üzerine koydu. -147Madam Magloire. Bağışlayın. o takımı mümkün olduğu kadar ateşe yakın koyun. Ve konuğuna dönerek: "Alpler'de gece rüzgârı sert olur. hasta yatağında bile zincir. Matmazel Baptistine sakin ve doğal bir davranışla piskoposun solunda yer aldı. üstünde uyuyasın diye bir tahta parçası. değil miyim bilemiyorum. Oysa ben nereden geldiğimi." dedi piskopos. Biraz sonra piskoposun yokluğundan yakındığı masa örtüsünün üstünde parlayan üç takımı. Siz acı çekiyorsunuz. Büyük bir istekle. ağırbaşlı ve son derece dostça konuşan piskoposun 'mösyö' kelimesini her söyleyişinde adamın yüzü işiyordu. Şerefsizlik ve onursuzluk saygınlığa susamıştır. Sığınacak bir yere muhtaç olanlar dışında. susuzsunuz. su. karşımızda. ama çok arkalarda olduğundan duyamıyorduk. kendi evinizde sayılırsınız. üşümüş olmalısınız değil mi mösyö?" dedi. ama bunlar bana o kadar uzak şeyler ki! -Anlıyorsunuz ya biz ötekiler!-Hapishanenin ortasında. piskopos gidip ardına kadar açık kalan kapıyı kapattı." diye cevap verdi piskopos. beni kü-çümsemiyorsunuz. bütün o kürek mahkûmları. "Bana bu masada eksik bir şey var gibi geliyor. "Kim olduğunuzu bana söy-lemeyebilirsiniz. Burada olan her şey sizindir. Beni evinize alıyor. Meduse* kazazedelerine bir bardak su verilmesi gibi bir şeydi. sıcak. Köpekler." dedi. yani üç takım koymuştu. "Bu lamba iyi aydınlatmıyor. incir. İşte böyle. "Çok acı çektiniz değil mi?" dedi. nasıl bahtsız bir adam olduğumu sizden saklamamıştım. Adam hırsla yemeye başladı. soğuk. Üç taraflı sıra olmuştuk. şefkat ve huzur dolu düşüncelerle çıkarsanız. papazların üstünde bir papaz. Pişmanlık getirmiş bir günahkârın gözyaşlanyla ıslanmış yüzü. bir tek kelime için hücre. bir parça koyun eti. Yoksulluğu soyluluk mertebesine çıkaran bu sıkı kurallara bağlı huzurlu evde. O konuştu." Adam haykırdı: "Bakın papaz efendi! Buraya girdiğimde çok açtım. bir acısı olup olmadığını sorar. ekmek ve tuzla yapılmış bir çorba. siz burada benden çok. Bir forsaya 'mösyö' denmesi. Yemekte bir yabancı olduğu zamanlar yapmak âdetinde olduğu gibi. takdis duasını okuduktan sonra." Bu sırada Madam Magloire yemeği getirmişti. bir hiç yüzünden takılan çifte zincirler." dedi. bizlerin her birimizden daha değerli bir insansınız demektir. kardeşim'dir." "Evet. Piskopos birdenbire." Piskopos onun yanma oturdu. "acı ve çile çekilen bir yerden çıkıyorsunuz. Tann katında yüz doğru adamın beyaz elbisesinden daha çok sevinç uyandınr. "adınız. artık geçti. Piskopos yine. İsa'nın evi. çocukça bir davranıştı adeta. bu hoş lüks özentisi son derece sevimli. sopa. Piskoposun yüzü birden konuksever yaradılışlı kimselere özgü bir neşe ifadesine büründü. Bana teşekkür etmeyiniz. Oysa evdeki âdete göre piskoposun yemekte misafiri olduğunda masaya altı gümüş takım birden konurdu. öyleyse hoş geldiniz. bir kelime bile söylemeden dışarı çıktı. 149 kişi salda 12 gün aç susuz kalmıştı." Adamın gözleri şaşkınlıkla açıldı: "Sahi mi? Adımı biliyor muydunuz?" "Evet." Adam konuşurken. ama hayırseverlik. yavaşça eline dokundu. Güneyin parlak güneşinde pırıl pırıl parlıyordu. Madam Magloire uyarıyı anladı. Piskopos. Madam Magloire içeri girdi. Adam tekrar konuştu: "Papaz efendi... açsınız.Piskoposuydu.." dedi. ." -148Piskopos ona bakarak. yine âdeti olduğu üzere çorbayı kendi eliyle dağıttı. şimdi aç mıyım. kötü şeyler söylüyorum. * 1816 Temmuzu'nda Meduse isimli gemi Batı Afrika açıklarında batmış. Piskopos. Bunu gelip geçici biri olan size söylüyorum. "Haydi sofraya!" dedi. "Madam Magloire. kendi evinde değildir. Eğer o acılı yerden insanlara karşı kin ve öfke dolu düşüncelerle çıkarsanız.

görül-150bir oburlukla yemek yiyordu.' Böylece ağabeyim. onun bedeniyle birlikte ruhunu da beslemek. ağabeyim ne yemekte ne de gece boyunca. Oysa kendisi pahalı olduğu için bu şaraptan içmez. Yalnızca bir seçme yapmak gerekiyor: Kağıthaneler. 'onların paralan daha çok. parayla bir peynirci tutarlar. ' dedi. her yaz yedi sekiz bin tekerlek peynir imal edilirmiş. Sonra sözünü kesip bana döndü: 'Sevgili kardeşim. Epey bir düşündükten sonra. büyük saat imalathaneleri. kendileriyle yemek yememe izin vermeyen yük arabacılarının sofrası bile sizinkinden daha zengin. ataerkil ve pek cana yalan.' dedi ağabeyim.' Söz aramızda. Bu peynirhanelere onlar. Ben çalıştım. gün-düzlerse sıcak. Oysa. yemekten sonra şöyle dedi: 'İyi Tann'nın papazı efendi. Görünüşe bakılırsa. Pontarlier'ye gidiyorsunuz değil mi?' 'Oraya gitmek zorundayım. yaklaşık yirmi de-151mir fabrikası var. ' 'Evet. o güzel Mauves şarabından içiriyordu. ağabeyim bir ara. Gözüme bir şey çarptı: Bu adamın nasû biri olduğunu size anlattım. Orta dağlık bölgesinin köylüleri ineklerini ortaklığa koyar.4. forsa ile piskopos arasındaki konuşmaları büyük bir saflık ve dakiklikle anlatan bir bölümünü buraya aynen almaktır: ". Belki de papaz bile değilsiniz. Siz yoksulsunuz. onun yüreğinden geçenleri anladığımı sanıyorum. Yolculuk zor oluyor. ama şunu söylemeliyim ki. bunlar iki çeşit olurmuş. adamın hem karnını doyurup.Bu adam kimseye aldırış etmiyor.' 'Hayır. ürünü aralarında pay ederlermiş. zavallı elinin altında olduğuna göre belki bu fırsatı kaçırmak istemez ve bunu. Audincourt'daki ve Beure'deki çok büyük fabrikalardan. Kendime iş buldum. ağabeyim de ona. bakır imalathaneleri. Sonra da şöyle devam etti: 'Yarın. Ağabeyim bütün bu ayrıntıları. sizin de bildiğiniz o doğal neşesiyle çok beğendiğim bir tavırla araya başka sözler katarak anlatıyordu. Ağabeyim şu cevabı verdi: 'Onlar benden daha çok yoruluyorlar. Bunlardan dördü Lods'daki. ahlak dersleri ve öğütlerle ya da biraz merhamet ve gelecekte daha iyi biri olması için değişik bazı sitemlerde bulunmak için kullanırdı. Bunlar. Haziran orta-152larına doğru da peynirciler ineklerini yaylaya çıkarırlarmış. içeri ilk girişinde İsa hakkında söylediği birkaç sözden başka. gün doğarken yola çıkmam gerekiyor. zenginlere ait olanlara büyük ambarlar denirmiş. sadece ellerimiz.' Ağabeyim. Mösyö Vafjean. bir sanayii Orada yaşayan halkın peynirhaneleridir bunlar. bütün bunlar benim için fazlasıyla iyi. derihaneler.. orada bir süre elimin emeğiyle yaşadım. bunu hatırlatabilecek her türlü şeyden -153kaçınır görünüyordu. Bu peynir kâhyası ortaklardan günde üç defa süt toplar ve miktarlarını iki nüshaya birden not edermiş. masum insanlar oldukları için mutludurlar. Bir başkası olsa. gökyüzüne yakın oturan ve huzurlu bir işleri olan Pontar-lier dağlılarından söz ederken.. Hiç şüphesiz ağabeyimin yapmak . doğrudan ve hiçbir şekilde öneride bulunmadan adamın kendiliğinden ahlamasını istiyor gibiydi. Peynir imalathaneleri nisan sonuna doğru faaliyete geçermiş. Bir de ortaklık yemişlikleri varmış ki. bu ziyaretten bir iz kalmasını sağlamak için biraz vaaz vermenin ve kürek mahkûmu üzerinde piskoposluğun ağırlığını kullanmanın tam sırasıydı. elli inek bulunur. Adam yedikçe canlanıyor. Bir an durduktan sonra ekledi: 'Mösyö Jean Valjean. Matmazel Baptistine'in Madam Boisc-hevron'a yazdığı bir mektubun.' Sanırım adam aynen böyle söyledi. ben de önce Pranche-Comte'ye sığındım.' dedi ağabeyim. Çünkü hayat hikâyesinin içinde onun işlediği suç da vardı ve ağabeyim ona. sizin mutlaka papaz olmanız gerekirdi. 'Vardı. 'Devrimde ailem mahvolmuştu.' dedi adam. İyiniyet sahibiyim. 'ama 93'te ailemiz kalmamıştı. bu adama nasıl bir insan olduğunu hatırlatacak tek bir kelime bile söylemediği gibi. diye ekleyecek oldu ve hemen durdu. yemişlik derler. çünkü ağzından kaçan bu sözlerde adamı incitebilecek bir şey olmasından korkmuştu. gittiğiniz Pontarli-er denilen yerde tamamen ataerkil bir sanayii vardır.' Yanilmadım sanırım. 'Tanrı adil olmaktan da üstündür. Eski rejimde Pontarüer'de kapı komutanıydı. adına da peynir kâhyası denirmiş.. Ne var ki. Pontarlier Peynirhaneleri Üzerine Bilgiler Şimdi bu sofrada neler geçtiğine dair bir fikir verebilmek için yapabileceğimiz en iyi şey. Buralarda kırk. Bu mesleğin ona iyi bir barınak olduğunu. Yalnızca papaz mısınız? Ahi Eğer Tanrı adil olsaydı. kardeşimin saydığı isimler bunlardı.' 'İyi bir yere gidiyorsunuz.. 'Örneğin Mösyö de Lucenet. orada bizim akrabalarımız yok mu?' diye sordu. kendisinin kim olduğunu ona anlatacak bir söz de söylemedi. yağhaneler. O kadar ki. tasfiyehaneler. Sözü sık sık iyi bir meslek olan peynir kâhyalığına getirdi. onlar yoksulların yemişlikleriymiş. Châtülon'daki. Efendim. bu gözlem beni biraz şaşırtıp sarstı. Ağabeyimse ne onun hangi şehirden olduğunu ne de hayat hikâyesini sordu. hem de oldukça ayrıntılı bir şekilde Pontarlier yemişliklerinin nasıl olduğunu açıkladı. Geceler soğuk. kollarımız vardı.' diye cevap verdim.

M. Ama az sonra. ' dedi. o an onu bu davranışa iten şeyin ne olduğunu anlamak bizim için zordur. Ağabeyim çocuğu alnından öptü ve üstündeki on beş meteliği -154ödünç olarak Gerbaud anaya verdi. Ne yazık ki. Geceleri buz gibi soğuk olduğu için bu post sıcak tutar. Forsaların yaptıkları gibi. kız kardeşine iyi geceler diledikten sonra. Küçük evde birkaç dakika sonra herkes uyuyordu. hiç değilse geçici bir zaman için başkalarından farklı bir insan olmadığına. "iyi bir gece geçirmenizi dilerim. Yürüyor. tertemiz bir yatağın başında bıraktı. Piskopos bahçeden odasına döndüğünde saat on ikiyi çalıyordu. Biraz sonra bahçesindeydi. "Haydi bakalım. Madam Magloire sofrayı çabucak topladı. kucağında çocuğu ile Gerbaud anaydı. hatta benim için bile o. Madam Mag-loire. Yemeğin sonuna doğru. gerçekten öylesine yorgundu ki." 5. ikimiz de yukarıya çıkak. Adam bu odadan geçerken. kısa bir dua okudu. incir yemeye başladığımız sırada kapı çalındı. Bugün bile. Jean Valjean adındaki bu adamın sefil durumunu bir an bile aklından çıkaramadığını. piskoposun karyolasının başucundaki dolaba gümüş takımları kapatmakla meşguldü. iki kutsal kadın onu görselerdi korkudan donakalırlardı." dedi. 'Teşekkürler rahip efendi. Tanrı'yi ilgilendirir. yatak bölmesinin bulunduğu ibadethaneye gitmek ya da buradan çıkmak için mutlaka piskoposun -155yatak odasından geçmeyi gerektirecek şekilde yapılmıştı. öylece dimdik duran adamı takdis ettikten sonra başını çevirip arkasına bakmadan kendi odasına girdi." dedi. baştan sona kadar." Sonra ciddi bir tavırla. kafasındaki fikirler bunlar idiyse. Piskopos konuğunu yatak odasında bembeyaz. her akşamki insandı." Sustu ve içinde canavarca bir şeyler olan bir gülüşle ekledi: "İyice düşündünüz mü? -156Benim katil olmadığımı ne biliyorsunuz?" piskopos cevap verdi: "Bu. bembeyaz temiz çarşafların zevkine varmayı bile düşünemedi. odamdaki kara orman karacası postunu adamın yatağının üstüne sermesi için Madam Magloire'u geri gönderdi. Yoksul Madam Gerbaud gittikten sonra. kendi gözünde herkes gibi bir insan olduğuna onu inandırmaktı. Onun her akşam yatmaya gitmeden önce aldığı son önlemdi bu. 6. Yatakta birisi yattığı zaman ibadethanenin bir başından öbür başına çekilen bir şayak perde. bütün ruhu ve bütün düşüncesiyle Tann'nın geceleri açık duran gözlere gösterdiği o esrarlı büyük şeylere vermişti. Acaba sadece içgüdüsünden gelen ve kendisi için bile karanlık olan bir itilişe mi uyuyordu? Birden ihtiyara doğru döndü. soğuk bir sesle bağırdı: "Ya! Demek öyle! Beni böyle evinizde. evin düzenlenmesi. Yarın sabah." dedi. Jean Valjean ." Adam. Artık konuşmaz olmuştu ve çok yorgun görünüyordu. Ge-deon Le Prevost ile ya da kilisenin vekiliyle nasıl yemek yerse. Kendisini. ahlak dersinden kaçınan bu incelik. bunun için yapılacak en iyi şeyin onu oyalamak. öbürünü konuğuna verdi ve "Sizi odanıza götüre-yim mösyö. Piskopos perdenin önünden geçerken diz çöküp. masanın üstünde duran iki gümüş şamdandan birini aldı. o eski bir post. Hayırseverliğin. etrafı seyrediyordu. Bu sözleri sakin bir tavırla henüz söylemişti ki. yola çıkmadan önce ineklerimizin sütünden sıcak sıcak bir bardak içersiniz. Şamdanı küçük bir masanın üstüne koydu. Sükûnet Monsenyör Bienvenu.istediği. Gelen. ağabeyimin içten içe düşündüğü işte buydu. Yolcunun yatabilmesi için bizim çekilmemiz gerektiğini anladım. öyle ki. mümkün olduğu kadar kendinize yakın ağırlıyorsunuz. kollarını çaprazlama kavuşturdu ve ev sahibini vahşi bir bakışla süzerek. Madam Magloire hemen dönüp yukarı geldi. Daha önce söylediklerimizden de anlaşılacağı gibi. en iyi merhamet o insanın bu yarasına hiç dokunmamak değil midir? Bana öyle geliyor ki. insan sevgisinin en iyi anlaşılma yolu da bu değil midir? Vaazdan. 'Uykuya ihtiyacınız olmalı. ardından derin bir uykuya daldı. Ağabeyim onu. Almanya'da Tuna Nehri'nin yakınlarındaki Tottlingen'dey-ken sofrada kullandığım fildişi saplı küçük bıçakla birlikte satın almışti. ağabeyim şükran duasını okudu ve arkasından adama dönerek. bütün tüyleri dökülüyor. sağ elinin iki parmağını kaldırdı ve eğilmeden. Uyanda mı bulunmak istiyordu. yoksa tehdit mi savuruyordu. gerçekten de İncil'e yaraşır tavır değil midir hanımefendi? Ve eğer bir insanın kanayan bir yarası varsa. dua eden ya da kendi kendine konuşan biri gibi dudaklarını kımıldatarak. Diyebilirim ki. Adamın o sırada olup bitenlere dikkat ettiği yoktu. hayallere dalıyor. Adam onu takip etti. mihrabı örtüyordu. bunları hiç mi hiç belli etmedi. mumu burnuyla üfleyerek söndürdü ve hiç soyunmadan kendisini karyolanın üstüne attı. Adama gelince. çamaşırları kurutmak için astığımız salonda oturup Tanrı'ya dua ettik ve hiçbir şey konuşmadan odalarımıza girdik. Jean Valjean'la da aynı havada aynı tarzda yemek yedi. birdenbire bu söyleyiş tarzına hiç uymayan garip bir davranışta bulundu.

deniz ve orman. Faverolles'de kilise meydanındaki ekmekçi Maubert İsabeau tam vatmaya hazırlanıyordu ki. sonra da orakçı. Yasanın hükümleri açık ve kesindi. floreal 2 tarihli mesajında bu başkomutanına BuonaParte adı verilirken. Gençliği böylelikle zorlukla. Babasını ve annesini çok küçük yaştayken kaybetmişti. ama kolu hâlâ kanıyordu. Jean Valjean bu işi sade bir şekilde. Belki de her şeyin cahili olan bu zavallı. dükkânının demir -159parmaklıklı vitrin camında şiddetli bir darbe sesi duydu. Babasının adıysa Jean Valjean ya da Vlajean'dı. Şehirler ise gaddar insanlar yetiştirir. Olay 1795'te oluyordu. az para getiren bir işte harcanıp gidiyordu. insanlardan soyutlar. Kaçak avcı da kaçakçı gibi. Bunlar. çoğu zaman insanlığı yok etmez. sonra bunu bir çit gerisinde ya da bir sokak köşesinde bakracı birbirlerinin elinden kapmaya çalışarak içerlerdi. o da toprağın üstüne oturmuştu. gözlerini örtmüş olarak yemek yediğinden. -16022 Nisan 1796 günü.Gece yarısına doğru Jean Valjean uyandı. Beş-yüzler Meclisi'ne hitaben yıl IV. düşünen bir varlıktan uzaklaştığı ve onu çaresiz bir yalnızlığa terk ettiği o dakika. hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünür. Bugün yaklaşık doksan yaşında olan eski bir hapishane kapıcısı. Anası. Koşup geldiğinde. Ablası Jeanne Ana. anneleri mutlaka suçlulan sert bir şekilde cezalandınrdı. başı neredeyse çorbasına girecekmiş gibi ve saçları çorba tasının etrafına dökülmüş. bu işte aşırıya kaçan bir şey olduğunu sezinliyordu. Koca öldü. bir insanın kafasından geçen fikirler arasında. Jean Valjean'a kala kala dul bir abla ile kızlı erkekli yedi çocuğu kalmıştı. Âşık olacak zamanı yoktu. Fave-rolles'da. Ergenlik çağına geldiğinde Fave-157rolles'de ağaç budayıcılığı yapıyordu. Valjean ailesinin. insanların düzenini allak bullak eder. Valjean'lann kulübesinin yakınlarında sokağın karşı yanında Marie-Claude adında çiftçi bir kadın oturuyordu. Jean işsiz kaldı. hâlâ avlunun kuzey köşesindeki dördüncü sıranın ucuna zincirlenen bu zavallıyı çok iyi hatırlamaktadır. cezanın bir insanın mahvolmasını ilan ettiği anlardır. heyecanlı duygusal kişilerin karakteridir. Bu Vlajean'ın. düşünmeyi bilen biriydi. Bu işi o kadar telaşla yaparlardı ki. Ekmeksizlik! Tam anlamıyla. Yedi çocuğun en büyüğü sekiz. Ölen babanın yerini aldı ve kendisini yetiştirmiş olan ablasına bu defa o bakmaya başladı. bir görev olarak ve hatta biraz kabaca yapıyordu. hırsız tabana kuvvet kaçıyordu. Akşamlan yorgun argın eve döner. bu da. Kaçak avcılara karşı haklı olarak peşin bir hüküm vardır. sığırtmaç. Hırsız ekmeği almıştı. kaba bir tavırla söylene söylene bütün parasını Marie-Claude'a öder. Budama mevsiminde günde on sekiz metelik kazanır.. Annesinin adı Jeanne Mathieu'du. aynı gün Bicetre hapishanesinde bir mahkûma büyük bir zincir takılıyordu. Jean Valjean. İsabeau da peşinden koştu ve onu yakaladı. bu tür adamlarla şehirlerdeki iğrenç katiller arasında uçurumlar kadar fark vardır. Toplumun. ancak berbat olduğunu biliyordu. sütün yansı küçük kızlann ağızlarına giderse yansı da önlüklerine dökülürdü. Jean Valjean'ı ablası yetiştirmiş. Boynuna taktıkları halkanın perçin çivisini başının gerisinde sert çekiç darbeleriyle . eşkıyaya oldukça yakın sayılır. en küçüğü bir yaşındaydı. Bu hırsızlığı bilse. Bir 'yavuklusu' olduğu hiç görülmemişti. hiç ses çıkarmazdı. Voilâ Jean'ın birleştirilip kısaltılmasından oluşan bir lakap olması muhtemeldir. kaçak avlanırdı. -158cocuklanndan birine verirdi. iyi tedavi edilemediği için süt hummasından. çorbasını içip bir kelime bile konuşmazdı. Bu da onun aleyhine oldu. o yemek yerken yemeğinin en iyi kısmını et parçasını. çocuklar da ceza almaktan kurtulurlardı. yapabildiği her işi yapardı.. 'Bir haneye geceleyin zorla tecavüz ve hırsızlık' suçundan devrin mahkemesinin huzuruna çıkarıldı. hiç değilse görünüşte oldukça uyuşuk. En iyi nişancılardan bile daha iyi kullandığı bir tüfeği vardı. Jean Valjean'dı. Ve yedi çocuk! Bir pazar akşamı. Bu. Jean Valjean. çiftçi. O ise daima sofranın üstüne eğilmiş. Ailenin ekmeği yoktu. Drectoire'ın. Ama bütünüyle ele alındığında. insanları vahşileştirir. Jean Valjean ise yirmi beşine yeni basmıştı. demir parmaklıktan içeri cama indirilen bir yumrukla açılmış bir delikten geçmiş bir kol gördü. Derken zor bir kış oldu. Jean Valjean. ama yedi çocukla ne yapılabilirdi? Sefaletin avucuna alıp yavaş yavaş ezdiği hazin bir topluluktular. oldukça silik bir insandı. Gerçi ablası da çalışıyordu. kaçakçı dağda ya da denizde yaşar. ananın haberi olmadan. Kaçak avcı ormanda. kocası sağ olduğu sürece genç kardeşini evinde barındırıp beslemişti. Ama sırası gelmişken söyleyelim. ' Görünüşe göre içinde olduğu durumun farkında bile değildi. Kol. Dağ. İsabeau telaşla dışarı fırladı. köylü bir ailedendi. domuz yağı dilimini. kendisi gibi ağaç budayıcısı olan babası ise ağaçtan düşerek ölmüş. ama kederli biri değildi. Çocukluğunda okuma yazma öğrenmemişti. Brie'de oturan yoksul. aklı başında. ne uğursuz bir dakikadır! Jean Valjean beş yıl küreğe mahkûm edildi. Bütün ötekiler gibi. hamal olarak çalışır. lahananın göbeğini kardeşinin çanağından alır. Paris'te İtalya ordusu başkomutanı tarafından Montenotte'da kazanılan zafer ilan edilir. ama bunu yaparken. karınlan sürekli aç olan çocuklan bazen Marie-Claude'a gidip analan adına ondan bir bakraç süt alırlar. Uygarlığımızın korkunç saatleri vardır. Jean Valjean suçlu bulundu. bir ekmeği kapmış götürüyordu. Ama Jean Valjean.

Sanırım mahkûmiyetinin dördüncü yılı sonlarıydı. Artık Jean Valjean bile değildi. son çocuğu olan küçük bir oğlan vardı. Firar ve isyan. yoklamayı kaçırmıştı. Evvelce yaşadıkları köyün çan kulesi onları unuttu. yoldan. İşte. Böylece mahkûmiyet süresi sekiz yıla çıktı. çalışanları rahatsız ettiğini söylüyorlardı. Sabot Sokağı 3 numarada bulunan bir basımevine gidiyor. ceza hukuku sorunlarına ve bir insanın kanunla lanetlenmesi üzerine yaptığı incelemelerde. havlayan köpekten. Claude Gueux adında biri bir ekmek çalmıştı. sanki farklı boyda yedi başa sırayla dokunur gibi yapıyordu. 1796 yılında cam kırıp. eziyetli yürüyüşünde talihsiz başların birbiri ardından. 24601 numaraydı. ablasını görmüştü. burada işçi olarak çalışıyordu. yedi küçük çocuğu giydirmek ve beslemek için yaptığı yorumu çıkıyordu. çocuğun bir saat süreyle avluda okulun açılmasını beklemesi gerekiyordu. bir ekmek için yapılan hırsızlığın bir insanın kaderinde felaketin başlangıcı dernek olan böyle bir olaya ikinci defadır ki rastlamaktadır. Ona bunları anlattıkları gün. Bu yeni girişim için de üç yıl verildi: Etti on altı yıl. Bu dört saatin bedeli üç yıldı: Etti on dokuz yıl. yedi yaşında olan küçük oğlanı bu okula vermişti. Jean Valjean'ın -163firar etme zamanı geldi. Bütün önceki hayatı. Yağmurlu havalarda ihtiyar kapıcı kadın ona acıyıp kulübesine alıyordu. konuşmasını engelliyor. göz gördüğü için günden. İşte hepsi bu. Toulon'da geçirdiği süre içinde ablasından söz edildiğini belki yalnız bir defa duydu. boynunda zincir. Kendisini yakalayan muhafızlara karşı koydu. sadece ara sıra "Faverolles'de ağaç budayıcısıyım. Onlardan artık hiçbir haber gelmedi. en ufak gürültüden ürkmek." diyebiliyor ve sonra da hıçkırıklar arasında sağ elini kaldırıp. Kaçtı. . yürekten sevmiş olduğu bu aziz varlıkların kaderi üzerine birden bir pencere açılır gibi olmuştu. birkaç yıl kürek mahkûmluğundan sonra Jean Valjean da onları unuttu. sanırım on üçüncü yılda son bir defa daha kaçmayı denedi. bir çıkrık ve iki tahta sandalyeden başka bir şey yoktu ve küçük çocuk orada bir köşede. İkinci günü akşamı yakalandı. Altıncı yılda yine firar etme sırası geldi. artık dayanaksız. Jean Valjean da bir ekmek çalmıştır. Tann'nm o yaratıkları. Sırasını kullandı. bir ekmek aldığı için girmişti. onu. kademe kademe yedi defada aşağı indiriyor. Sırasını yine kullandı. Kış mevsimi ve gece. bir saat açık hava! Çocuğun basımevine girmesini istemiyorlar. Dördüncü yılın sonlarına doğru bu bahtsız yerde âdet olduğu üzere. okulsa ancak saat yedide açıldığına göre. bu acıklı hikâyenin devamı boyunca bir daha onlarla karşılaşılmayacaktır. patikadan. Gindre Sokağı'nda oturuyordu. geçen adamdan. Bir İngiliz istatistiği Londra'da beş hırsızlıktan dördünün doğrudan doğruya açlık nedenine dayandığını göstermektedir. Çıktığı yere. Saint Sulpice yakınlarında yoksul bir sokakta. uykudan korkmak özgür olmaksa. Özel yasada yeri olan bu olayla. Onları hiçbir zaman görmedi. Onuncu yılda yine sırası geldi. Bir öncekinden daha başarılı olamadı. Artık bir daha onlardan söz edildiğini hiç işitmedi. Jean Valjean'a bunları anlatmışlardı. oturduğu yerde uyuklar bir halde ve çoğu zaman da karanlıkta sepetinin üzerine kıvrılıp büzülmüş olarak uyurken görüyorlardı. Mahkeme bu suçundan ötürü cezasına üç yıl ekledi. o da içeri giriyordu. Otuz altı saatten beri ne yemek yemiş ne de uyumuştu. sonra her şey yine kapanıp karardı. kışın gün doğ-162madan çok önce işe başlaması gerekiyordu. daha az üşümek için kediye sarılarak uyuyordu. insanlığın zahmetli. Acaba ablası ne oldu? Yedi çocuk ne oldular? Onlarla kim ilgilenir? Testereyle kökünden kesilen körpe ağacın bir avuç yaprağı ne haldeydi? Hep aynı hikâyedir. yirmi yedi günlük bir yolculuktan sonra oraya vardı. Ne var ki. Bir araba üstünde. Top attılar. onlara asla rastlamadı. -164I Burada kısa bir parantez açmanın tam zamanı. ziyarete bir kadın geldi. Saat yedide okul açılıyor. her şeyden. bacası tüten damdan. Eğer kovalanmak. Yaşadıktan yerlerden ayrıldılar. sanki bir an bir şimşek çakmış. dörtnala koşan attan. ama kaçışı tam olarak gerçekleştiremedi. 1815 Ekimi'nde serbest bırakıldı. Bu kitabın yazan. adına varıncaya kadar her şey si-161lindi. Öbür altı çocuk neredeydi? Belki ablası da bilmiyordu. İki gün özgür olarak kırlarda dolaştı durdu. Kulübede bir kerevet. Onları tanıyanlardan biri. Basımevinin bulunduğu binada bir de okul vardı. mahkûmiyetinin iki yılı çift zincirli olmak üzere beş yıl daha uzatıldı: Etti on üç yıl. bir vakitler işledikleri tarlanın sınır taşı onları unuttu. göz görmez olduğu için geceden. Bu hareketinden. Toulon'da sırtına kırmızı kazak giydirdiler. Paris'teydi. Sabahleyin oradan geçen işçiler yavrucağızı kaldırıma oturmuş. Kim bilir? Belki her biri başka bir yana gitti ve münzevi kaderlerin içine gömüldüğü o soğuk sise yavaş yavaş daldılar.çakarlarken öylesine ağlıyordu ki. yaptığı iş neyse. sadece izi kaldı. Bu yaralı yürekte açılmış olan yara kapandı. Bu sefer de ancak dört saatlik bir kurtuluştan sonra yakayı ele verecek kadar başarılı oldu. Bu nedenle. Nihayet. ablası basımevine saat altıda geldiğine. Hangi yoldan olduğunu şimdi hatırlamıyorum. yol göstericisiz. Toulon'a doğru yola çıkarıldı. barınaksız gelişigüzel dağılıp gittiler. çalılıktan. Her sabah. çalan saatten. Yanında sadece bir çocuk. Arkadaşları yardım ettiler. o özgürdü. Gece devriye kuvvetleri onu inşa halindeki bir geminin omurgasının altına saklanmış buldular. O zavallı canlılar. içinde kayboldukları hazin karanlıklara indiler. Sabahın altısında. her an başını çevirip arkasına bakmak. gözyaşları onu boğuyor.

hücrede. borçluyu alacaklı yapmaz mıydı? Hakkı. zincirde. kaderi kötü olan biri için çılgınca bir işti. uzun süre manevi ve maddi çok acı çekebilecek yaradılıştadır. yazmayı. bir bolluk. toplum ona kötülük yapmıştı. çelimsiz. hırsızlıkla sefaletten kurtulu-nabileceğini düşünmek. hakka tecavüz edenin tarafına geçirmiş olmaz mıydı? Kaçma girişimlerinden ötürü art arda artırılarak büsbütün ağırlaştınlan bu ceza. yani iş yokluğu ile ceza bolluğu arasında ömür boyu kıskaca almaya hakkı var mıydı? Toplumun. ablasından bu yana hiçbir zaman dostça bir sözle. acımalarını beklemiş olsa bile daha iyi etmiş olurdu. rastlantıların eliyle servetlerin bölüştürülmesinde en kötü payı almış olan ve bu yüzden korunmaya en çok layık bulunan üyelerine. Herhalde. Önce kelimenin tam anlamıyla açlıktan ölmek çok ender rastlanan bir şeydir. Acaba bu ruhta neler olmuştu? 7. kendi vicdanı üzerine kıvrılıp derin derin düşündü. Sopa elinde. Bu silahı kürekteyken bilemeye ve çıktığında yanına almaya karar verdi. Onlar tarafından yapılan her temas onun için bir darbe olmuştu. cevabını verdi ve toplumu yargılayarak mahkûm etti. yorgunluktan küreğin kızgın güneşinde. insan ölmeden önce. çalışkan olduğu halde ekmek bulamaması acıklı bir durum değil miydi? Ayrıca. belki o ekmeği kendisine vermemezlik etmeyeceklerdi. Çok aşın. Sonra ne yazık ki ya da ne iyi ki. bir halde kendi akılsızca basiretsizliğinin. -167Öfke çılgınca ve saçma olabilir. 'aç olunca beklenebilir mi. Oradan duygusuz bir insan olarak çıktı. Ve sonuçta. kendi üyelerine. Gerçi. yalnızca bunu. hesap yapmayı öğrendi. hem de her gün yeniden başlayan ve on dokuz yıl süren bir suç olmuyor muydu? Yine kendi kendine sordu: Toplumun. çünkü bunları yapan odur. Hapse girerken umutsuzdu. Yazgısından onu sorumlu tuttu ve bir gün her hal ve durumda bunun hesabını ondan sormakta tereddüt etmeyeceğine dair kendi kendine söz verdi.' demek de büsbütün karşılıksız kalabilecek bir soru değildi. Öyleyse sabır göstermesi gerekirdi. Sonra kendi kendine sordu: Yaşadığı bu sonu kötü biten hikâyede kusurlu olan bir tek kendisi miydi? Önce işçi olduğu halde işsiz kalması. daima göstermişti. bir diğer halde de merhametsizce basiretliliğinin acısını çektirmeye ve zavallı bir kişiyi bir yoklukla. yanlışlıkla sinirlenebiliriz. Kısacası. Ignorantin kardeşler denilen bir tarikata mensup olan rahipler tarafından kürek mahkûmları için kurulmuş bir okul vardı. . Kırk yaşında okula gitti. yavaş yavaş hayatın yalnızca bir savaş olduğuna ve bu savaşta yenik düştüğüne inanmıştı. hata etmişti. suç işlenmiş ve itiraf edilmiş olsa bile. kötülüğü pekiştirmeye yarayabilir. Sebep olduğu zararla kendisine verilen zarar arasında bir denge olmadığına inandı. Kininden başka silahı yoktu. canını yakmak için dokunmuşlardı. Felaketin de bir aydınlığı vardır. -165kınanması gereken bir davranışta bulunduğunu kendi kendine itiraf etti. eğitim ve aydınlanmak. titreyerek girdi. ama aptal da değildi. Çocukluğundan. şerefsizliğe açılan kapı. Dediğimiz gibi o cahil bir adamdı. O da. Ve ayrıca. Kendisinin haksız yere mahkûm edilmiş bir masum olmadığım kabul etti. sonuçta güçlü olanın güçsüz olana karşı bir tür suikastı. forsaların tahta yatağında. özellikle bunlara. anasından. Zihnini güçlendirmenin. ruhu kararmış olarak çıktı. Bunun yerine. suçu bas-166tırrnanın hatası koyulmuyor muydu? Bu durum. ama insan kendini herhangi bir yönden haklı bulduğu zaman da öfke duyar. toplumun bireye karşı işlediği bir suç. suçluyu boynu bükük. İnsanlar ona ancak. cezanın bulunduğu kefe daha ağır basmıyor muydu? Sonuçta bu. iyi niyetliler arasına katıldı. kinini güçlendirmek olacağını düşündü. İçinde doğanın ışığı yakılmıştı. Aynca böyle olması o zavallı küçük çocuklar için de iyi olurdu.Jean Valjean hapse hıçkırarak. çektiği cezanın gerçekte bir haksızlık olmamakla birlikte. Toulon'da. Istıraptan ıstıraba geçerek. Toplumu kin ve nefretine mahkûm etti. Adalet adını verdiği ve yalnızca vurduklanna gösterdiği o öfkeli yüzünü. Kendi içinde mahkeme kurdu. iyiliksever bir bakışla karşılaşmamıştı. Rica etseydi. bu şekilde -davranması dayanılmaz bir şey değil miydi? Bütün bu sorulan kendine sordu. ona verilen ceza gaddarca ve aşırı değil miydi? Kanunun bu cezayı vermekle yaptığı kötülük. Umutsuzluğun Derinlikleri Anlatmaya çalışalım: Toplumun bu gibi şeylere yakından bakması gerekir. sefaletten çıkmak için kötü bir kapı olmalıydı. İyi niyetli talihsizlere burada gerekli olan bilgiler öğretiliyordu. Jean Valjean öfke duyuyordu. suçlunun o suçu işlemekle yaptığı kötülükten daha büyük değil miydi? Terazinin kefelerinden biri. mutlaka bir adaletsizlik olduğu sonucuna vardı. Sonuçta. şiddet kullanarak atılıp bütün toplumun birden yakasına yapışmak. durumu tersine çevirmez miydi? Suçlunun yaptığı hatanın yerine. Bu zihinde bulunan birazcık ışığı o daha da artırdı. Bazı hallerde. okumayı. İşe kendi kendini yargılamakla başladı.

bütünüyle kader tarafından değiştirilebilir ve kader kötüyse. öbür yandan karanlık girdi. İnsanın doğası böyle doruktan dibe doğru tamamen düşebilir mi? Tanrı tarafından iyi yaratılmış olan insan. Neredeydi? Artık o da bunu bilmiyordu. bu dünyada yozlaştınlması. Jean Valjean. kalbin de ölçüsüz bir felaketin baskısı altında biçimsizleşmesi. simsiyah ufuklarını ona gösteriyordu. okuyucularımıza anlatmaya çalıştığımız kadar açık mıydı? Jean Valjean acaba manevi sefaletini oluşturan bütün unsurları oluşumlarından sonra açıkça görebiliyor muydu ve derece derece oluşumları açıkça görmüş müydü? Bu kaba ve cahil adam. hatta bazen yırtıcı bir hayvan yapmasıdır. Zaman zaman ne hissettiğini kendisi de tam olarak bilmiyordu. Kafesini açık bulan bir kurt gibi hışımla kaçıyordu. denilebilir ki. saklayacak değiliz. Karakteri acımasızlık olan bu tür cezaların özelliği. muhakkak. körükle-yip alevlendireceği ve kötülüğün söndürmeyi asla başaramayacağı bir görkemle parlatacağı tanrısal bir unsur. Ruhunun ve zihninin analizini yapmaya çalıştığımız bu durum. karanlıklar içinde kin ve nefret duyuyordu.Söylemesi acı. zihninde pek çok bulanıklık kalacak kadar koyu bir cehalet içindeydi. gece tekrar çöküyordu. yine insan tarafından kötü hale getirilebilir mi? Ruh. Şimşek geçince. özellikle de Jean Valjean'ın ruhunda. ciddi. o da kötü olabilir mi? Basık bir kemerin altından geçerken bel kemiğinin bükülmesi gibi. Alıştığı bir şey olarak bu karanlıkta hayal kuran bir kör gibi. Oralarda bulunan Jean Valjean hemen heykele omuz vermiş ve işçilere tutmalarına yetişecek kadar zaman sağlamıştı. Küreğe geldiğinde hâlâ iyi bir insandı. gözlerini sert bakışlarla göğe diken bu uygarlık lanetlisini gören herhangi bir fizyolojiste bu sorulardan so-169nuncusunu soracak olsak. Burada bir an durup düşünmeden edemeyeceğiz. kaderinin iğrenç uçurumlarını. on dokuz yıllık işkence ve kölelik süresince bu ruh hem yükseldi hem de düştü. çürütül-mesi mümkün olmayan. önceleri Orgueici denilen -sırası gelmişken söyleyelim. kendi içinde kımıldayan her şeyin bilincinde miydi? Böyle bir şey söylemek zordur. insan ruhu üzerindeki bu garip etkisini ispat etmeye 'yeter. Bu yüzden arkadaşları ona Kriko Jean adını takmışlardı. bucurgat çevirmede dört kişinin yaptığı işi yapardı. o hiç tereddütsüz 'hayır' diye cevap verecektir. bir kıvılcım yok mudur ve yok muydu? Bunlar ağır ve karanlık sorular. ama bu kadar şiddetli bir tahrik karşısında akıl siliniyordu.kriko aletinin yerini alırdı. gözlemci bir fizyolojist burada onulmaz bir ruh sefaleti görürdü. insanı yavaş yavaş. balkona destek olan Puget'nin nefis heykellerinden biri yerinden oynadı ve düşecek gibi oldu. sessiz. düşünceli kürek mahkûmunu. ne sonucunu ne de daha önceki deneyimlerini bir an olsun düşünmeden karşısına çıkan her fırsatta yineleye-bilirdi. ara sıra. İçgüdüsü ona. yasanın. -168Görüldüğü gibi Jean Valjean kötü biri değildi. Jean Valjean çok yorucu işlerde. Aklı 'dur' diyebilirdi belki. 'kaç' diyordu. Tanrı'nın her insanın alnına parmağıyla yazmış olduğu umut kelimesini bu varlıktan silip atardı. elleriyle -170yoklaya yoklaya yaşıyordu. ama felaketine neden olan toplumu yargıladıktan sonra toplumu yapan Tann'yı da yargılayıp mahkûm etti. halat bükmede. Paris hali yakınlarındaki Montorgueil Sokağı adını buradan almıştır. ama onu tedavi etmeyi bile denemezdi. çirkinlikler. Unutmamamız gereken bir koşul da fiziksel güç olarak mahkûmların hiçbiriyle kıyaslanmayacak kadar üstün olmasıydı. Yalnızca. insana öfkeyle bakan bu lümpen yasadışı adamı. içten ya da dıştan gelen bir öfke sarsıntısına. bu yasa mağduru hastaya belki acırdı. onulrnaz sakatlıklar yapması mümkün mü? Her insanın ruhunda. -171destekler ve gerektiğinde. birdenbire. Bazen çok büyük ağırlıkları kaldırır. bir yandan ışık. Tekrar ele geçirildiğinde. öbür dünyada ölümsüz olan ve iyiliğin geliştirebileceği. kollarını çapraz kavuşturup bir bucurgatın sopasına oturmuş. Tan-n'yı mahkûm edince dinsizleştiğini hissetti. yerde sürüklenmesin diye zincirinin ucunu cebine sokmuş bu mağrur. Evet. acaba Jean Valjean'ın kendisi için de. Toulon belediye binasının balkonu onarılırken. yeniden acımasız davranışlarla karşı karşıya kalması onu büsbütün hırçınlaştırmak-tan başka bir şeye yaramıyordu. Jean Valjean karanlıklar içindeydi. bir acı dalgasına tutuluyor ve sonra ani çakan soluk bir şimşek bütün ruhunu aydınlatıyor ve çevresi ışıkla aydınlanmış olarak. Bir keresinde. . Jean Valjean'ın inatla tekrar tekrar kaçma girişimleri. Toplumu mahkûm edince kötüleştiğini. Toulon'da hayal kurma saatleri anlamına gelen dinlenme saatlerinde. kendi geleceğinden nefret ediyordu. Ortada yalnızca içgüdü vardı. bu ruhta fark edebileceği karanlık mağaralardan gözlerini çevirir ve Dante'nin cehennemin kapısında yaptığı gibi. vahşi. yıllardır zihninin iç ufkunu oluşturan meşum görüntülere kadar. akılsızca bir dönüşümle. Jean Valjean tamamen yararsız ve çılgınca olan bu girişimleri. Ayrıca buna inanıyoruz. Böylece. Yalnızca hayvan hareket ediyordu. kademe kademe çıkıp inmesine neden olan düşünce dizilerinin iyice farkında mıydı? Kendi içinde olup biten. bunca felaketten sonra bile.

gittikçe daha Çok katılaşmıştı. bakışlarını kaldırmayı her deneyişinde öfkeyle karışık bir dehşetle üzerinde kat kat dehşetli sarp engebelerle göz alabildiğine yükselen ve yasalardan. sırtını ve bacak adalelerini gererek ve taş gediklerine dirseklerini ve topuklarını yerleştirerek. gerçeklik dolu hayaletler. on dokuz yıl -174içinde Faverolles'ün zararsız ağaç budayıcısı ve Toulon'un tehlikeli kürek mahkûmu Jean Valjean'ın. ne ışıklı gökyüzü ne de taze nisan seherleri vardı dersek hemen hemen gerçeği dile getirmiş oluruz. şurada jandarma ve kılıcı. önyargılar. çevresinde olup bitenler ona tamamen imkânsız gelirdi. işinin ortasında aniden durur. Ruhunu hangi bodrum pencereleri aydınlatıyordu. unutulmuş yerlerin en dibinde artık kimsenin göre-173meyeceği kadar kaybolmuş insanlar. Az konuşurdu. Kalp kuruyunca. herhangi bir canlı varlığa sırf zarar vermiş olmak için zarar vermek isteyen böyle bulanık ve hayvanca bir arzuda ifadesini bulan sürekli kin ve nefret. yani yasalar. Bütün bu şeyler. Bütün bunlardan olumlu bir sonuç olarak çıkartılabilecek tek şey." derdi. Bütün bunlar. Jean Valjean için ne güneş. kuvvetle aydınlatılmış bazı ayrıntılar fark ediyordu: Burada zindan bekçisi ve sopası. gelişmesi sırasında herhangi bir tannsal müdahaleyle durdurulmadığı takdirde bir süre sonra topluma karşı. ne güzel yaz günleri. bir tür sakin bir gaddarlıkla. kuşları kıskanıp duran bu mahkûmlar. Gülmezdi. toplum denen ve dışarda-kiler için alabildiğine heybetli. bütün ağırlığıyla üzerlerinde hissederler. boş gölgeden boynunu her çevirişinde. Kıvıl kıvıl kaynayan şekilsiz bir bütünün içinde orada" burada bazen hemen yakınında. Kendi kendine. uygarlık adını verdiğimiz o olağanüstü piramitten başka bir şey değildi.. bu karmakarışık. güç ile becerinin kaynaşmasını gerçek bir bilim haline getirirler. uğradığı adaletsizliklerin doğurduğu derin acı. ama kaçınılmaz bir şekilde kurumuş. bazen uzaklarda ve erişilmez yaylalar üzerinde. önyargılardan. hiç şüphesiz Jean Valjean'ın düşündüklerini düşünürdü. onda adeta sonunda anlatılması hemen hemen imkânsız olan bir iç âlem yaratmıştı. azim. güneş gibi bir şeyin içinde. Kusursuz olmayan bir karakterin ve boğulmuş bir zekânın hastalıklı algılan arasından. Bu. hortlaklarla dolup taşan gerçekler. en tepelerde de. Tasarımlan ancak belli kıvamda bir bünyeye sahip kişilerin başarabilecekleri şekilde art arda üç aşamadan geçiyordu: Muhakeme. Olabilecek talihsizliklerin en derinine batmış ruhlar. tamamen içgüdüye dayanan. insanlar. altındakiler içinse alabildiğine korkunç olan bu şeyi. küreğin ona verdiği eğitim sayesinde iki tür kötü şey yapabilecek bir hale gelmesiydi: Birincisi. düşünülmemiş.Çevikliği ve esnekliği. Tanrı'nın uygarlığa verdiği o karışık ve esrarlı hareket sayesinde tepesinde durmadan ileri geri gidip geliyorlar. Bazen bu şekilde hapishanenin damına kadar çıktığı olurdu. eğer varsa doğru ve dürüst olana bir tepkiydi. ciddi. İşte Jean Valjean bu durumdaydı ve düşünüyordu. Bütün bu düşüncelerin hareket noktası da. Bu ruh yıldan yıla. bazı öbekler. Onun davranışını belirleyen motifler. iyiye. gücünden de üstündü. Onu gören. umursamaz insafsızlıkla onu eziyorlardı.. ikincisi. şaşınca. başında tacıyla gözleri kamaştıran imparator. alışıldık öfke. göz de ku-175- . hem daha bulanık olan aklı isyan ederdi. çekilen acıların bir tür misillemesi olan kötü bir eylem. büsbütün karanlık yapıyor gibi geliyordu. yasanın mahkûm ettikleri. adeta bir şeytan gülüşünün yankıla-nışmı andıran o uğursuz forsa kahkahasını koparması için çok güçlü bir heyecan duyması gerekirdi. Sinekleri. bilinmez. ufacık bir çıkıntı gibi görünen yerlerde dayanak noktaları bulmak Jean Valjean için çocuk oyunuydu. İçinde süründüğü bu soluk. insanlığa karşı ve ardından yaradana karşı gelen ve herhangi bir kimseye. Görüldüğü gibi. yavaş yavaş. bir sihirbaz gibi üçüncü kata kadar tırmanırdı. orada başpiskopos ve başında serpuşu. bilinçle tartılmış ve ancak böyle bir felaketin verebileceği yanlış fikirlerle derinlemesine düşünülmüş kötü bir eylem. Bir iki adım ötesinde ayakta dikilip duran zindan bekçisini bir hayalet gibi görür ve bu hayalet ona birden bir sopa indirirdi. ruh acılan. Başına gelen şeyler ona bütünüyle saçma görünürdü. her gün ısrarla denge hareketlerine çalışırlar. üzerinde dev gibi bir şeyin ağırlığını belli belirsiz hissediyordu. Durmadan kaçış hayali kuran bazı forsalar. insanlardan ve olaylardan ibaret bir tür ürkütücü yığın görüyordu. Onu korkutan. kasların bilimidir. kadırganın gövdesi içinde. ona gecesini ağartmak şöyle dursun. varış noktası da hep insanların yasalanna karşı kin ve nefretti. eskisine oranla hem daha olgun. irade. masuma. -172Gerçekten de çok dalgındı. Kurduğu hayallerin anlamı ne olabilirdi? Değirmen taşının altındaki buğday tanesinde düşünme gücü olsaydı. büsbütün kasvetli. üzerinde yürüyorlar. Yılda ya bir ya iki defa. "Bir rüya bu. Dimdik bir yere tırmanıp. Bir duvar köşesinde. Uzaktaki bu görkemli şeyler. hayaletlerle. sanki sürekli çok korkunç bir şeye bakıyor sanırdı. ağır. Görünen doğanın varlığıyla yokluğu onun gözünde aşağı yukarı birdi. şeyler. olaylar. Zaman zaman tersanede. kimlik kâğıdında Jean Valjean'ın çok tehlikeli bir adam olarak nitelendirilmesi boşuna değildi.

sesleniyor. içinde insanlar olan o uzak şey artık silinip gidiyor. kuvvetli bir ışık demeti canlıların hakiki ışığının demeti birden içine işledi. sulara gömülüyor. bir boşlukta olduğunu hissediyor. hiç tükenmeyenle savaşıyor. süzülüyor.Çevresi sadece karanlık. Bu çılgınlıktır ona işkence eden. tekrar beliriyor. Peki Tanrı nerede? Sesleniyor: Birisi! Birisi! Durmadan sesleniyor. Kabaran Dalgalar ve Gölge Denize bir adam düşmüş. düştü. kapıp koyverir. Adam kayboluyor. bütün gücü tükenmek üzere. saatlerdir yüzüyor. Peki. zavallı başı çok büyük dalgaların arasında yalnızca bir noktadan ibaret. Derinlikler içinde umutsuz çığlıklar atıyor. azgın dalgalar suratına tükürüyor.. on dokuz yılda yaklaşık yirmi dört franklık bir eksilmeye yol . yıldızlar faydasız! Ne yapmalı? Umudunu kaybeden adam kendini bırakıyor. Tutunacak. Fırtınada titreyen gemi manevra yapmaya uğraşıyor. Gözlerini kaldırıyor. bir ceset olabilir. işitilmedik bir an oldu. girdaplar.. ötelerden. köpüklere kanşıyor. Engine. fırtınalı. Ortalıkta insan yok. insanların amansız yürüyüşü! Yol boyunca ziyan olan insanlar ve ruhlar! Yasalar tarafından itilenlerin düştüğü okyanus! O uğursuz kendi başına terk edilmişlik! Ey. Fırtınaya yalvarıyor. Bulutlarda kuşlar uçuyor. on dokuz yıl boyunca bir damla gözyaşı dökmemiş biriydi.rur. Onda ise dehşet ve yorgunluk. kıvrılıyor. -178Bu uçurumda sürüklenip giden ruh. dalgalara. alacaka-177ranlığın o muazzam uçurumunda tek basınadır. kalleş okyanus onu hırsla boğmaya çalışıyor. Kendisini iki sonsuzluğa birden gömülmüş hissediyor: Okyanus ve gökyüzü. Ayaklarının altında kaçıştan. belirsiz delikler onu yan yutuyor. Kendisini korumaya çalışıyor. sulara her dalışında zifiri karanlık uçurumlar görüyor. Uzaklaşıp giden şu yelkenli artık bir hayal! Adam ona bakıyor. Elleri kasılıp kapanıyor ve yokluğu avuçluyor. Sağanaklar esiyor. ama onun için ne yapılabilir? Onlar uçuyor. onu işitmiyorlar. kendisini bırakır. Yeni bir hayata başlayacağını sanıyordu. artık hissetmeyen bedeninin sınırsız kasvet ve hüznü içindeki gölgemsi serüvenlerini düşünüyor. Gece oluyor. Ufukta hiçbir şey yok. yosunlara. bulutlar. ancak sonsuzluğa boyun eğer. onu kim diriltecek? 9. Ufkun solgun karanlığında şöyle böyle seçilebiliyor. tekrar yüzeye çıkıyor. Biri mezar. her şey bitti. Yeni Şikâyetler Jean Valjean kürekten çıkış saati geldiğinde şu garip sözü işitti: Özgürsün! O an. o ise ölüm hı-nltılan çıkarmakta. ama san bir kimlik kağıdıyla verilen özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu çabucak anladı. boş-verir ve böylece insanı yutan uğursuz derinliklere doğru. O gemi nerelerde? İşte orada. Özgürlük fikri Jean Valjean'ın gözlerini kamaştırmıştı. geriliyor. azgın suların sayısız kıvrımları. İnsana yabancı gelen gürültüler işitiyor. Cansız. bilinçsiz kargaşa. bir daha geri gelmemecesine yuvarlanır. ötüyor. uçsuz bucaksızlık onun can çekişmesiyle oyun oynuyor. Umurunda değil! Gemi durmuyor. ya şimdi ne oldu? Ayağı kaydı. inanılmadık. Can çekişirken denizin muazzam çılgınlığına bakmaktadır. bütün köpükler onu eziyor. ¦ "" Ve bu eksen etrafında bir sürü acı. kollarını uzatıyor. Altında girdaplar dolu uçurumlar. o da bir canlıydı. Gördüğü sadece bulutların kara sanlığıdır. onun da nefes almaktan. pazar ve bayram gibi zorunlu dinlenme günlerini katmayı unuttuğunu burada belirtmemiz yerinde olur. 8. tıpkı insanoğlunun felaketlerinin üstünde meleklerin olduğu gibi. köprüde başkalarıyla birlikte gidip geliyordu. Ey. Rüzgâr. Kürekte geçen süre içinde biriken parasının yüz yetmiş bir frankı bulacağını hesaplamıştı. parçalanan dalgalar onu korkunç bir şekilde kuşatıyor. onun mürettebatmdan-dı. sulara gömülüyor. ayaklannı bağlıyor ve kendilerine doğru çekiyor. Hesaplarken. dışına çıkamadığı bir rotası var. Duygusuz fırtına. yüzüyor. bu karanlık geminin izlemek zorunda olduğu. inşam dehşete düşüren korkunç sesler duyuyor. su üstünde durmaya çabalıyor. uçurumun yalpalayan sulan onu götürüyor. soluklanacak yer yok. sağanaklar. Rüzgârda yırtılan. manevi ölüm! Deniz. cezanın lanetlediklerinin atıldığı merhametsiz toplumsal bir gecedir. Peki. Artık canavar suların içindedir. Hemen tükeniveren bu zavallı kuvvet. ne olduğu bilinmez iğrenç yo-176sunlar onu kavnyor. acılığı içiyor. tayfalar ve yolcular sulara gömülen adamı görmüyorlar bile. deliler gibi bakıyor. Dipsiz soğuk onu kötürümleştiriyor. Hepsi sağır. Gücü tükenen ölümü seçer. Bu da. Kürekten çıktığında. çöküşten başka bir şey yok. yalnızlık. suyun bütün pırtılan ve partallan başının etrafında dönüp duruyor. o gemi. güneşten nasibi vardı. Rüzgâr esiyor. sesleniyor. dalgalar onu birbirlerine atıyor. Gökte hiçbir şey yok. O da az önce oradaydı. öbürü kefen. altında görünmezliğin canavar dalgalarını hissediyor. Sanki bütün sular kin ve nefret kesilmiştir. O yine de mücadele ediyor. çırpınıyor. kayalıklara yalvarıyor. bilinmeyen bir yerlerden gelen. Ama bu ışık parlaklığını kaybetmekte gecikmedi. O. sis. Geçip gidiyor.

ama mahkûmiyetten çıkılmaz. onun gözlerinin içine bakarak.. ihtiyar hizmetçi kadın onları yatağın başucundaki dolaba koyuyordu. "Haydi bakalım. zihni meşgul eden sorunlar varsa. belki de gün doğana kadar hep aynı durumda kalacaktı. kabul ettiler. ürkütücü bir uğursuzluk duygusuna kapılırdı. el ele vermiş biriken parasını azaltarak onu toptan soymuştu. -180Gözlerini açtı. Sonra nedenini bilmeden. Az önce işçilerden birine bu işten günde ne kazandıklarını sormuş. üzerinden rüzgârın kovaladığı büyük bulutlar geçiyordu. Bütün bir gün çeşitli izlenimlerin çalkan-üsıyla geçmişse. Şimdi sıra onu perakende olarak soyan bireylerindi. Onu uyandıran yatağın çok rahat olmasıydı. Burada da kendisini soyduklarını gördü. hakkının yenildiğini düşünüyordu. Hapishaneden çıkılır. Aklına birçok düşünce geliyordu. Hakkını isteyecek oldu. Bir süre bu durumda dalgın kaldı. Jean Valjean için de öyle oldu. bir aydınlanıyordu. Gece fazla karanlık değildi. hapiste tanıdığı Brevet adındaki bir forsayı düşünmeye başladı. Adamın pantolonu pamuk ipliğinden örülmüş tek bir askıyla bağlı dururdu. 'yönetim soymasaydı' daha fazla kazanmış olurdu! -181Zihni bütün bir saat boyunca birtakım mücadelelerle karışık çalkantılar ve kararsızlıklar geçirip durdu. cevaben. Ayağa kalktı. Patron." diye cevap almıştı. Adam tek kelime söylemeden ona on beş metelik verdi. Zeki. her yer sessizdi. birincisi kadar kolay olmaz. İşte. Gözlerini açtı.Yemek odasına girerken sağ taraftaydı. Birkaç adım ötede. Jean Valjean uyandı. Saat üçü vurdu. kolunu uzatarak yatağın köşesine attığı sırt çantasını yokladı. Birden eğildi. Dört saatten fazla uyumuş. sınırsız büyüyor. sonra yeniden uyumak üzere gözlerini yumdu. işyeri sahibi de ondan memnun görünüyordu. San kimlik kâğıdını gösterdi ve az sonra Jean Valjean tekrar işine döndü. Adam Uyanıyor Katedralin saati sabahın ikisini çalıyordu ki.açıyordu. yine bir duraksama geçirdi. sonra küçük adım-182larla yan yarıya görebildiği pencereye doğru yürüdü. Bu yüzden dışarısı bir kararıyor.. büyük kepçeyi gözüne kestirmişti. Uykunun ikinci kez gelişi. ama insanın yolunu bulması için yeterli olan bu alacakaranlık. Özgürlüğüne kavuştuğunun ertesi günü Grasse'da.Büyük kepçeyle birlikte. elinden geleni yapıyor. -Bu dolabı iyice görmüştü. İşe koyuldu. Hemen hemen yirmi yıl vardı ki. -Oracıktaydılar. Bu gümüş takım zihnine musallat olmuştu. dalınır ama tekrar uyunmaz. en aşağı iki yüz frank ederdi. İcâh örtülüyor kâh açılıyordu. pabuçlarını çıkardı ve usulcacık karyolanın yanındaki hasırın üstüne koydu." dedi. Dinlenmeye fazla zaman ayırmamaya alışıktı. Akşam olunca. sonra bacaklarını aşağıya sarkıtarak ayaklarını yere indirdi ve böylece adeta farkında olmadan kendisini karyolada oturur buldu. ama bunlardan özellikle biri dönüp dolaşıp yine geliyor ve öbür düşüncelerin hepsini kovuyordu. güçlü kuvvetli ve becerikliy-179di.Bulunduğu odaya gelmek için yandaki odadan geçerken. dinledi. hayal gücünün mekanik olarak ısrarıyla. Digne'de nasıl karşılandığını biliyoruz. -On dokuz yılda kazandığının iki misli. bir karyolada yatmamıştı ve soyunmuş olmamasına rağmen bu duygu uykusunu bozacak kadar yeniydi. Çalışırken oradan geçen bir jandarma onu fark etti ve kâğıtlarını sordu.Gerçi. Beyninde bir çeşit kararsız gelgit vardı. ayın üstü. Gökte dolunay vardı. Bu işten hiçbir şey anlamamıştı. içeride ise bir tür alacakaranlık vardı. "Sana bu kadar yeter. ona. birden yatağında doğruldu. Gözlerinin önüne durmadan bu askının damalı deseni geliyordu. üzerinde basınç yapıp duruyorlardı. önünden . Eski anılarıyla şimdikiler karmakarışık yüzüyor ve bulanık bir biçimde buluşuyor. sonra tekrar o dalgın haline bürünüp. Şöyle ya da böyle bu toplu para birtakım kesintilerle de ine ine yüz dokuz frank on beş meteliğe indi ve bu miktarı kendisine çıkarken verdiler. ertesi sabah tekrar yola çıkmak zorunda olduğundan. İş aceleydi. Bulutlar yüzünden sık sık kesintiye uğrayan. İnsanın zihnindeki fikirlerin bulanık olduğu ruhsal anlardan birini yaşıyordu. yukarıda belirttiğimiz düşünceler beyninde durmadan kımıldıyor. "Kodes!" dedi.. -Som gümüştendiler." diyormuş gibi geldi. bu sırada şekillerini kaybediyor. Saatin bu çalışı. hareketsiz kaldı. Bu düşüncenin ne olduğunu hemen söyleyelim: Madam Magloi-re'un sofraya koyduğu gümüş takımla. Hem de eski gümüşlerden. Bir türlü uyu-yamadı ve düşünmeye koyuldu. Tahliye olmak kurtuluş değildir. bir süre karanlıkta çevresine bakındı. Toplum ve devlet. Hizmet önerdi. "Otuz metelik. Uyuyan evde tek uyanık kişi olarak onu karanlıkta biri böyle görse. Daldığı bu iğrenç düşüncenin ortasında. Grasse'da başından bunlar geçmişti. giriyor çıkıyor. 10. yani tam anlamıyla soyulduğunu. sonra birdenbire çamurlu ve çalkantılı bir suya düşmüş gibi kayboluyorlardı. portakal çiçeği işleme atölyesinin kapısının önünde yük boşaltan adamlar gördü. yine giriyor. atölye sahibinin karşısına çıkıp parasını ödemesini rica etti. Direndi. yorgunluğu geçmişti. Öylece duruyordu ve eğer saat çeyrekleri ya da yarımları vurmasaydı.

Bu kere. Şakakla-nndaki damarların iki demirci balyozu gibi vurduğunu duyuyor. Kararını verdi. içinden aldığı bir şeyi yatağın üstüne koydu. Cesaret edip odaya baktı. Şurada burada bulanık. Tam Jean Valjean yatağın karşısında durduğu an o bulut yırtıldı ve sanki özellikle yapmış gibi. O zamanlar kürek mahkûmlarını bazen Toulon'u çevreleyen yüksek tepelerden birinde taş çıkarma işinde kullanırlar ve bunun için de sık sık ellerine madenci aletleri verirlerdi. duvarın bahçeyi ağaçlı bir caddeden ya da sokaktan ayırdığını gösteriyordu. iyi yağlanmamış menteşelerden biri birden boğuk ve uzun bir ses çıkardı. bahçeye bakıyordu ve bölgede âdet olduğu üzere sadece küçük bir çengelle kapanıyordu. Oda tam bir sessizlik içindeydi. kimileyin etkilerini ve tezahürlerini. Ama şimdi. farkına varılamayacak ve duyulmayacak bir hareketle aralığı biraz genişletti. engelleyici bir açı yapıyor ve girişi kapıyordu. üstünde giyecekler dolu bir koltuk ve bir dua is-kemlesiydi. Menteşenin gürültüsü kulaklarında kıyamet gününün borusu gibi tiz ve korkunç bir yankı yaptı.eylemlerimize katar. Kapı aralıktı. -184Jean Valjean zorluğu anladı. Bir an bekledi. Böylece etrafı kolaçan ettikten sonra kararını vermiş bir insanın kendine güveniyle yatağına doğru yürüdü. Buna rağmen gerilemedi. Yarım saate yakındır büyük bir bulut gökyüzünü kaplıyordu. Hiçbir kıpırtı -185yoktu. Jean Valjean titredi. Ama kapının yanında duran küçük bir masa. donmuş gibi olduğu yerde kalakaldı. Bakmaktan çok. kasketini giyip siperliğini gözlerinin üstüne indirdi. omzuna vurdu. çantayı kapattı. Kulak verdi. İşini bir an öne bitirmekten başka bir şey düşünmüyordu. sonra kapıyı ikinci bir kez daha cesaretle itti. birbirlerine eşit uzaklıktaki ağaç tepelerini fark etti. Pencereyi açtı ama birden odaya soğuk ve keskin bir hava girince hemen kapattı. karıştırdı. Birden durdu. Ne yapıp ya-plp aralığı daha da genişletmesi gerekirdi. artık parmaklarının ucuna değil topuklarına basıyordu. Bir adım attı. nefesini tutarak sessiz adımlarla bitişik odanın. etraftan yardıma koşacaklardı. Bir an mahvol-duğuna inandı. jandarmalar da ayaklanacaktı. herkese haber vermek. gecenin bu saatinde ise karanlık köşelerden. seslenmişti. Jean Valjean pencereye gelince inceledi. sonra yatağa dönüp.yayaların gelip geçtiği bir bodrum penceresinden içeri düşen kurşuni aydınlığa benziyordu. Paslı menteşenin gürültüsü kimseyi uyandırmamıştı. itilince işkillenmiş. uyuyanları uyandırmak için köpek gibi havlamaya başladığını sandı. usulca içeri girmek isteyen bir kedinin kaçamak. -sanki bizi düşünmeye zorlamak istiyormuş gibi. ayakkabılarını ceplerinden birine soktu. bir masanın üstüne dağılmış kâğıtlar. kayaya sokulabümeleri için alt uçları sivri yapılmıştır. oraya bıraktığı şeyi kararlı bir tavırla kavradı. sakin nefes alışları geliyordu. uzun . Piskopos kapatmamıştı. bu menteşenin sanki canlandığını ve birden. açık bırakılmış kitaplar. belirsiz şekiller fark ediliyordu. Acaba bir manivela çubuğu muydu? Yoksa bir gürz mü? Gün ışığında olsa. odaya girdi. Madenci keskisini sağ eline aldı. Kapı bu itilişe uydu. Kapı. açtı. Jean Valjean'ın Yaptıkları Jean Valjean dinledi. kapıyı ilk ikisinden daha kuvvetle. Titreyerek şaşkınlık içinde dikkati darmadağınık bir halde durdu. ciddi ve zekice bir tamamlayıcı olarak. iki yaşlı kadın bağırmaya başlayacak. çıt çıkmıyordu. Bir çeyrek saate kalmadan haber şehre yayılacak. Madenci keskileri som demirden olup. inceleyen dikkatli bir bakışla bahçeyi kolaçan etti. Kapı bu itişe yeniden boyun eğdi. Birkaç dakika geçti. Yatağın yanındaydı. üçüncü bir defa daha itti. yaşayan korkunç bir varlık olup. bir ucu kargı gibi sivrütil-183miş kısa demir bir çubuğa benziyordu. Kulağına odanın öbür ucunda uyuyan piskoposun eşit aralıklı. bilindiği gibi piskoposun odasının kapısına doğru yöneldi. soluğunun ciğerlerinden bir mağaradan fırlayan rüzgâr gibi uğul-dayarak çıktığını sanıyordu. Oldukça alçak. Gündüz gözüyle bunlar. üstünden atlaması kolay bir beyaz duvarla çevriliydi. Umduğundan da çabuk gelmişti. Bu öfkeli menteşenin çıkardığı dehşet verici gıcırtının bir deprem gibi bütün evi sarsmamış olabileceğine ihtimal veremiyordu. kaygılı yumuşaklığıyla açtı. bir taburenin üzerine yığılmış ciltler. Bu da. Jean Valjean eşyalara çarpmamaya çalışarak dikkatle ilerledi. ötede. Kapıyı parmağının ucuyla. Aralık artık geçebileceği kadar genişlemişti. Dipte. Bu ilk tehlike savuşturulmuştu ama yine de içinde ürkütücü bir huzursuzluk vardı. kıpırdamaktan korkarak. Buzdan bir heykel gibi. 11. Ses seda yoktu. Kapı ardına kadar açılmıştı. Bu. İhtiyar neredeyse kalkacak. loş yerlerden başka bir şey değildi. Hapı yuttuğuna inandığı zamanlar bile geri çekilmemişti. Parmaklıkları yoktu. Doğa. Bu demir parçasının hangi amaçla bu şekle sokulmuş olabileceğini karanlıkta anlamak zordu. sırt çantasını aldı. bunun bir madenci keskisinden başka bir şey olmadığı anlaşılabilirdi. İlk anın abartılı heyecanı içinde. el yordamıyla sopasını arayıp buldu ve gidip pencerenin köşesine koydu.

Sadece gördüğü şeye bakıyordu. saçları dimdik yine seyretmeye daldı. garip bir kararsızlıktı. uyuklayan bu doğa. -188Ay ışığı şöminenin üzerindeki haçı belli belirsiz aydınlatıyordu. her şeyiyle umut ve güven ifadesiyle dolu olan bu yüzü. bunca kutsal görevin aktörü olan. acaba gümüşlerin durduğu sepet nerede. "Yüce efendimiz." "Aman Tanrım! Çalındı! Dün akşam gelen adam çaldı. . "Ne olduğunu bilemiyordum da. monsenyör!" diye bağırdı. temkinli olmaya. bu ihtiyar başını ve bu çocuk uykusunu adeta olağanüstü. dolabı açtı. bir yücelik katıyordu. kollarını bileklerine kadar kapayan kahverengi yünlü -186kumaştan bir elbiseyle. ibadethaneye girdi. anahtar kilidin üstündeydi. Bu. Gümüşleri çantasına koydu. hızla ve yaşlılığın bütün canlılığıyla ibadethaneye koştu. Piskopos bu dehşet verici bakışların altında derin bir hüzün içinde uyumaya devam ediyordu. Piskopos İş Başında Ertesi gün. bu dingin bahçe.pencereden geçen bir ay ışığı piskoposun solgun yüzünü aydınla-tıverdi. kasketini çıkardı. umut ve kutsal bir mutluluk ifadesiyle parlıyordu. aynı zamanda ışıklı bir parıltıydı. sonra kolu yine aynı yavaşlıkla indi ve Jean Valjean." Piskopos. parmağını rahip yüzüğünün süslediği eli yataktan aşağıya sarkmıştı. Gökteki bu ay. halinden ve yüz ifadesinden açıkça ortaya çıkan tek şey. Jean Valjean'm yüzünden de kesinlikle bir şey anlamaya imkân yoktu. Ama bu görüntü yine de yumuşak ve anlatılamaz bir yan aydınlıkla peçelenmiş olarak kaldı. yataklığa girdi ve sonra yeniden piskoposun yanına döndü. bunu belirsiz bir şekilde ve bütün ağırlığıyla hissediyordu. sepeti o sıra bir çiçek tarhında bulmuştu. güneş doğarken Monsenyör Bienvenu bahçesinde dolaşıyordu. burada. Yalnız kesin olan bir şey vardı ki. uyuyan rahip bir görkem içindeymiş gibi göründü. hepsi bu. Piskoposun üstüne işte bu göğün bir yansısı vurmuştu. Böyle bir yalnızlık içinde ve yanında böyle bir adamla uyunan bu uykuda ulvi bir taraf vardı. kapıya vardı. ayakta hareketsiz. Bu kaba bir şaşkınlıktı. bakmaksızın geniş adımlarla odayı geçti. en merhametli bir şeyin karşısında en insafsız. bir kutsallık vardı. bu sakin ev. "Ya!" diye cevap verdi. pencerenin pervazından atladı. kilidi zorlamak ister gibi demir keskiyi kaldırdı. ışıma gibi bir şeydi. Jean Valjean ise karanlıkta demir keskisi elinde. Bu görüntü onu ürkütüyordu." Madam Magloire göz açıp kapayıncaya kadar. Piskopos eğilmiş üzüntüyle içini çekerek çiçek tarhına fırlatılan sepetin düşerken kırdığı Guillons cinsi bir kaşıkotunu inceliyordu. Dürüst insanların ruhu. Ayın ışığı. Biri mahvedici. Ama ne düşündüğünü kestirmek imkânsızdı. en öfkeli bir şeyi hayal etmek gerekir. hep bu adamın kutsal dinlenişine anlatılması zor bir şey. heyecanlanmış ve sarsılmıştı. Madam Magloire. uykusunda esrarlı bir göğü seyreder. Manevi âlemin bundan daha yüce bir görüntüsü olamaz: Kötü bir davranışın eşiğine gelmiş bulanık ve kaygılı bir vicdan ve seyrettiği uyuyan dürüst bir adam. gülümsemeden 6te. doğruca başucundaki dolaba gitti. ilk gözüne çarpan şey gümüş takımların durduğu sepet oldu. Başı dinlenmeye terk edilmiş bir durumda yastığın üzerinde yan duruyordu. sakin bir hâleyle çevreliyordu. Sanki ya bu kafayı kıracak ya da bu eli öpecekti." dedi piskopos. onu aldı. "Monsenyör. Jean Valjean birden kasketini yine başına yerleştirdi. Bu gök onun vicdanıydı. birini takdis etmek. Nerede olduklarını bilmiyorum. "demek sizi ilgilendiren gümüşlerdi. öbürünü bağışlamak ister gibiydi. Ömründe buna benzer bir şey görmemişti. gürültü etmemeye. Haç sanki ikisine doğru kollarını açmış." -189"İyi ama!" dedi kadın. bahçeyi aştı. biliyorlar mı?" "Evet. bir kaplan gibi duvarın üstünden atladı ve kaçtı. Bunca hayır işinin. pencereyi açtı. İçinden neler geçtiğini kimse söyleyemezdi. Alnında görünmeyen bir ışığın anlatılması imkânsız yansısı vardı. Ama bu heyecan nasıl bir heyecandı? Gözünü yaşlı adamdan ayıramıyordu. sessizlik. "Tanrı'ya şükürler olsun!" dedi. kasketi sol elinde. çünkü bu gök onun içindeydi. bunu anlayabilmek için en sevecen. Bu. Madam Magloire'a uzattı. "İşte. Madam Magloire'un çığlığı üzerine doğruldu. Bir süre sonra sol kolunu yavaşça alnına doğru kaldırdı. kendisi bile. saat. sağ elinde demir keski. Sakin sakin uyuyordu. bu iç aydınlığa deyim yerindeyse gelip konduğundan. bu kapalı gözleri. sopasını kavradı. yatağında hemen hemen giyinik yatmıştı. 12. Bütün yüzü belli belirsiz bir memnuniyet. sepeti yere attı. Madam Magloire allak bullak olmuş bir halde ona doğru koştu. bu ışıltılı ihtiyardan -187ürkmüş bir halde dikilmiş duruyordu. bu ak saçları. Farkında olmadan yüce olan bu insanda. öbürü kurtarıcı iki seçenek arasında kararsız kaldığı söylenebilirdi. "içi bomboş! Gümüşler nerde?" Piskopos. zaman. Aşağı Alpler'de geceleri soğuk olduğu için. piskoposa bakmaksızın yatak boyunca hızla yürüyüp.

"Monsenyör. adam gitmiş! Gümüşler de çalınmış!" Bu çığlığı atarken gözü bahçenin bir köşesine takıldı." -190"Yazık! İsa aşkına yazık!" dedi Madam Magloire. "Monsenyör. Topluluğu yönetir görünen bir jandarma çavuşu da kapının yanındaydı." dedi. Üç adam jandarmaydı. Cochefilet Sokağı'na atlamış! Ah! Lanet olasıca! Gümüşlerimizi aşırdı!" Piskopos bir an sessiz durdu. "Evet. . Aslında onlar yoksullarındı. kıpırdamadan. Monsenyör Bienvenu bir yandan kahvaltı ediyor. ona asker selamı verdi. Bu söz üzerine." dedi çavuş. "Buyrun. Madam Magloire yalnız kaldığında ileri geri gidip gelirken. kendi kendine uykusunda konuşur gibi. ama ya monsenyör için. 'Tut böyle bir adamı eve al! Yanı başında barındır! Sadece çalmakla kalması ne devlet! Aman Tanrım! Düşünmesi bile insanı ürpertiyor!" Ağabeyle kız kardeş sofradan kalkmak üzereydiler ki. son derece kederli ve adeta yıkılmış gibi görünen Jean Valjean. bir dördüncüsünü yakasından -191tutuyorlardı. öteki de Jean Valjean." Madam Magloire anlamlı anlamlı yüzünü buruşturdu. Yine bir sessizlikten sonra piskopos devam etti: "Madam Magloire. bir yandan da hiçbir şey söylemeyen kız kardeşiyle." "Öyleyse demir takımlar olsun. Şimdi monsenyör nerede yemek yiyecek?" Piskopos şaşırmışçasma baktı: "Ha! Bu mu? Canım. "o. hiç fark etmez." Piskopos. bu gümüşleri ben uzun zamandır haksız yere elimde tutuyordum. "Beni bıraktıkları doğru mu?" dedi." Bu sırada Monsenyör Bienvenu. "gitmeden önce. Jean Valjean'a bakarak. en azından iki yüz frank getirirler. monsenyör piskopostur. şaşkınlıkla gözlerini açtı ve hiçbir insan dilinin anlatmaya gücünün yetmeyeceği bir ifadeyle bu saygıdeğer piskoposa baktı. Bu adam kimdi? Besbelli bir yoksul." Piskopos gülümseyerek çavuşun sözünü kesti: -192"O da size bunları geceyi evinde geçirdiği ihtiyar bir papazın kendisine verdiğini söyledi değil mi? Durumu anlıyorum. "bu adamın söyledikleri doğru demek. İçeri girdi. Orada tırmanma izleri görülüyordu." Piskopos şömineye giderek iki gümüş şamdanı alıp Jean Valjean'a getirdi." dedi piskopos. Bir yanlışlık olmuş. kapı vuruldu. ilerlemiş yaşının elverdiği kadar aceleyle onlara yaklaşmıştı. "Dostum. Anlamak için durdurduk. hâlâ anlamadın mı?" dedi. Jandarmalar Jean Valjean'ı bıraktılar. "Mahalle papazı değilmiş demek?" "Sus!" dedi jandarmalardan biri. Üzerinde bu gümüşler vardı. "Sen şu akla bak!" diyordu. "Onlarda da demir tadı var. Üç adam. "Hadi benim ya da matmazel için neyse. için için homurdanan Madam Magloire'a bir lokma ekmeği bir fincan süte batırmak için tahta kaşıkla çatala bile gerek olmadığını neşeli neşeli gösteriyordu. piskoposu ağızlarını açmadan. onu rahatsız edebilecek bir bakıştan bile kaçınarak izliyorlardı. Duvarı destekleyen tahta kopmuştu. "Öyleyse. Kaçan biri gibi gidiyordu. seni bırakıyoruz işte. İyi ama. Madam Magloire ne diyeceğini bilemeden kalakaldı.." diye cevap verdi piskopos. Az sonra Jean Valjean'ın bir gün önce oturduğu masada kahvaltı ediyordu. bakın! Buradan gitmiş. "Peki. "Monsenyör. öyle mi? Ona yolda rastladık. "Monsenyör ha!" diye mırıldandı. bu gümüşler bizim miydi?" dedi." dedi. İki kadın. size şamdanları da vermiştim. Kapı açıldı. Şaşkınlıkla geriye doğru birkaç adım attı ve belli belirsiz duyulan bir sesle. sonra bakışlarını ciddi bir tavırla kaldırdı ve tatlılıkla Madam Magloire'a. "Sizi gördüğüme çok memnun oldum. afallamış bir halde başını kaldırdı." "Öyleyse. tahta takımları kullanırız. piskoposa doğru ilerleyerek. "Sizsiniz ha?" diye bağırdı. Eşikte öfkeli bir topluluk belirdi. Jandarmalardan biri. Siz de onu buraya getirdiniz.. "Kalayın kokusu var. Jandarma çavuşu. "onu bırakabilir miyiz?" "Elbette. "İşte. şamdanlarınızı da alın." dedi piskopos. ötekiler gibi onlar da gümüşten. kalaylı takımlar yok mu?" Madam Magloire omuz silkti." dedi. Niçin onları da sofra takımlarıyla birlikte götürmediniz?" Jean Valjean afalladı.

-193Piskopos. Herhangi bir vaatte bulunduğunu hiç hatırlamayan Jean Valjean. Jean Val-jean'ı görmemişti. bahçeden geçmenize hiç gerek yok. siz artık kötülüğe değil. "rahat rahat yolunuza gidin. Sizin ruhunuzu satın alıyor." dedi. "Küçük Gervais. Tanrı'ya veriyorum. Ufukta Alpler'den başka bir şey yoktu. bir çalılığın arkasında oturuyordu. -194jandarmalarla hapishaneyi boylamış olmayı tercih eder oluyordu. "Mösyö. Ancak çocuk parasını bakışlarıyla takip etmiş ve yuvarlandığı yeri görmüştü. Bu anılan hatırla-mayalı öyle uzun zaman olmuştu ki. sadece uzak bir köy kilisesinin çan kulesi görünüyordu. kıpkızıl büyük bir ovada." dedi. O kapı gece gündüz sadece bir mandalla kapalı durur." diye tekrarladı. bu sarsılan huzurun yerini neyin alacağını kendi kendine soruyordu. Bir tür öfke duyuyor." 13. param. Felaketindeki adaletsizliğin ona kazandırdığı bir tür korkunç huzurun. farkında olmadan ayağıyla paranın üzerine bastı. Telaş içinde tarlalarda yürüyor. gözünü yere dikmiş duruyordu. Jean Valjean. -196- . belki de bütün servetini oluşturan elindeki birkaç bozuk parayla beştaş oynuyordu. dağsıçanı kutusu sırtında. Böylece bütün sabah hiçbir şey yemeden açlık da duymadan etrafta dolaştı durdu. Jandarmalar uzaklaştılar. Bu kere kırklık metelik elinden kaçtı ve yuvarlanarak çalılığa. Ovayı kesen bir patika." Sonra jandarmalara dönerek." "Defol!" dedi Jean Valjean. Mekanik bir davranışla. Jean Valjean. bir şefkat duygusu kaplıyor. "Unutmayın. -195Çocuk çalılığın yanında durdu. Bazen olayların böyle gelişmemiş olmasını. "Mösyö. "Şimdi. Çocuk sırtını güneşe dönmüştü. Gökyüzünün çok yükseklerinden geçen bir kuş bulutunun küçük zayıf çığlıklarından başka bir ses işitilmiyordu. "Çekilebilirsiniz beyler. şimdi onlara dayanması hemen hemen imkânsızdı. Piskopos bu sözü kelimelerin üzerine basa basa söylemişti. Jean Valjean. en küçük bir taşın bile gölgesini yerde upuzun uzatarak batmaya doğru giderken. Hem şarkı söylüyor hem de ara sıra durup. Onuru mu kırılmıştı. on yaşlarında. Güneş. ama kime duyduğunu bilemiyordu. Bu durum onu yoruyordu. ne cevap vereceğini bilemeden kalakaldı. söyleyebilecek durumda değildi. Çocuk üsteledi: "Param. iyiliğe aitsiniz. "paramı verin. hiçbir zaman unutmayın. Birçok yeni duygunun etkisi altındaydı. Hiç şaşırmadı. böylesi onun için daha az sarsıcı olurdu. Her zaman sokak kapısından girip çıkabilirsiniz. bu parayı dürüst bir insan olmak için kullanacağınıza dair bana söz vermiş bulunuyorsunuz. Sırası gelmişken söyleyeyim. Jean Valjean bayılacak gibiydi. ona yaklaştı ve alçak bir sesle. dönüp dolaşıp hep aynı yerlere geldiğini bile fark etmeden karşısına çıkan yollara." Jean Valjean'ın bakışları yere sabitlen-mişti. doğru adamın yanına geldi. Burası tamamen ıssızdı. Küçük Gervais Jean Valjean şehirden kaçarcasma çıktı. Tarif edilmesi imkânsız düşünceler böyle bütün gün kafasına yığılıp durdu. dalgın dalgın şamdanları aldı. çitlerde gecikerek açmış çiçeklerden gelen kokular çocukluk anılarını canlandırıyordu. Başını çevirdi.Jean Valjean'ın bütün bedeni titriyordu. Gururlu bir tavırla devam etti: "Jean Valjean. Jean Valjean ıpıssız." dedi. Küçük Savoyard. o ana kadar oldukça ustalıkla hepsini elinin tersiyle yakalayabildiği avucundaki metelikleri havaya fırlattı. içinde sarsıldığını kaygıyla görüyor. Jean Valjean'ın vahşi suratını da kanlı aydınlıkla hızla kızıla boyuyordu. Jean Valjean'a kadar geldi. yirmi yıllık katılığıyla bu duyguya karşı çıkıyordu. kardeşim. efendim. ama o. onu karanlık ve kötü düşüncelerden çekip çıkarıyor. Ara sıra içini garip bir acıma. Mevsim hayli ilerlemiş olduğu halde. hiç cevap vermedi. mösyö!" Jean Valjean. sazı yanında asılı. Bu paralar arasında bir tane de kırk metelik vardı." dedi piskopos. çalılığın birkaç adım ötesinden geçiyordu. Çocuk. orada burada. bu duyguyu yenmeye çalışıyor. Digne'den belki on beş kilometre uzaktaydı. Ne ovada ne de patikada göz alabildiğince uzaklara kadar tek kişi bile yoktu. bilgisizlik ve masumiyetinin verdiği çocukça bir güvenle. aşağılanmış mıydı. tekrar gelecek olursanız dostum. Güneşin ışığı çocuğun saçlarına altın teller koyuyor. Savoie'lı küçük bir çocuğun patikadan kendisine doğru geldiğini gördü. "Senin adın ne?" diye sordu. Pantolonunun deliklerinden dizlerini göstere göstere diyar diyar dolaşan tatlı ve neşeli çocuklardan biriydi bu. partal elbiselerinden hiç de daha az ürkütücü olmayan bu derin düşünceler arasında neşeli bir ses duydu. patikalara sapıyordu. Ona rastlayacak biri için.

tir tir titreyerek ufkun her noktasına ayrı ayrı göz atıyordu. durumunu hiç değiştirmemişti. Yayılan mekân onu çepeçevre sarmıştı. Bir süre sonra çocuk gözden kayboldu. daldığı hayaller arasında." "Kimseyi görmedim. lütfen!" Sonra." diye cevap verdi 'çocuk. On on iki adım ilerisine dikilmiş duran bakışları. otların arasına düşmüş mavi çiniden eski bir vazo kırığının şeklini derin bir dikkatle inceler gibiydi. Jean Valjean başını ağır ağır kaldırdı. onun -197hıçkıra hıçkıra ağladığını duydu. Çayırlar karşısında başıboş. Birden ürperdi. Çocuğun kaçışından beri öylece duruyordu. İşte o an. "Küçük Gervais! Ben! Ben! Lütfen kırk meteliğimi geri verin! Kaldırın lütfen ayağınızı. Ve sonra bütün gücüyle bağırdı: "Küçük Gervais! Küçük Gervais!" Sustu. akşamın soğuğunu hissetmişti. ne başını çevirip bakmaya ne de bağırmaya cesaret ediyordu. en umutsuzu""ile bu sessizliğin ortasında haykırıyordu: "Küçük Gervais! Küçük Gervais!" Çocuk bu sesi duysa kesinlikle korkar. On yaşlarında bir çocuk. izliyor gibiydiler. mösyö. Hiçbir şey duyulmuyordu. parayı yerden aldı ve kalkarken ovanın uzaklarına doğru bakmaya başladı. Yanına gitti: "Papaz efendi. "Hadi bakalım. Bir an kendine geldi. sonra koşmaya koyuldu. baktı. Üç adım geriledi. duyulabilecek seslerin en korkuncu. ayakta."Param!" diye bağırdı çocuk." dedi rahip. rahibe verdi. Tekrar yürümeye başladı. Birden elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Bir yandan da. ayağının toprağa yansına kadar gömdüğü çakılların arasında parlayan kırk meteliklik parayı gördü. Kasketini alnına indirdi. bu. Güneş batmıştı. hazinesinin üzerine basmış olan kocaman demirli ayakkabıyı yerinden oynatmaya çabalıyordu. İnledi ve belli bir yöne doğru hızlı hızlı yü-198rünıeye başladı. bekledi. "Paramı isterim! Kırk meteliğim!" Çocuk ağlamaya başladı. "Hayır. Çocuk biraz uzaklaştıktan sonra soluk soluğa kaldığı için durmak zorunda kaldı ve Jean Valjean. Uzun. Ağaççıklar küçük sıska kollarını inanılmaz bir öfkeyle sallıyorlardı. kederle uzanıyordu. çocuğun gözden kaybolduğu yöndü. küçük olmasına rağmen öfkelenerek ve adeta tehdit edercesine. Hiçbir şey görmüyordu. Gece bastırıyordu. Otuz adım kadar sonra durdu. kendisine sığınacak bir yer arayan ürkmüş. Hâlâ oturduğu yerden kımıldamamıştı. "Ah! Hâlâ mı sen!" dedi Jean Valjean. birkaç saniye öylece kaldıktan sonra. ayağınızı kaldıracak mısınız? Ayağınızı kaldırın diyorum size!" diye bağırdı. karanlıkta parlayan bu şey. bütün gücüyle koşa koşa kaçmaya koyuldu. Gün boyunca yemek yememişti. bildiniz mi?" "Hiç görmedim. Birisini tehdit ediyor. bir çocuğa rastladınız mı?" diye sordu. galiba ateşi de vardı. sanırım bir de sazı var. gün batımı aydınlığında büyük mor sisler yükseliyordu. "Yoksullarınız için papaz efendi. Birkaç dakika sonra titreyerek eğildi. At sırtında giden bir rahibe rastladı." Kesesinden iki tane beş franklık çıkarıp. Gözleri bulanık bakıyordu. Şu Savoyard'lar-dan. ayağını paranın üzerinden kaldırmadan ekledi: "Defolup gidecek misin!" Çocuk korkudan afallamış bir halde ona baktı. "Bu da ne böyle?" dedi. Çocuk. bir adım attı ve sopasını almak için yere eğildi. mekanik bir şekilde ceketini kavuşturup iliklemeye çalıştı. Ama şüphesiz artık çok uzaklardaydı." . sırtında bir dağsıçanı kutusu. sonra elini sopasına doğru uzatarak. Jean Valjean'ın çevresini karaltılar bastı. sonra tepeden tırnağa titremeye başladı. Dişlerinin arasından. ara sıra duruyor. korkunç bir sesle: "Kim o?" diye bağırdı. Çocuğa şaşkınlıkla baktı. biraz önce ayağıyla çiğnediği noktadan ayırmadan durdu. "Benim mösyö. bakışlarını. "parlak param! Benim param!" Jean Valjean söyleneni anlamamış gibiydi. hiçbir şey göremedi. düzensiz aralıklarla soluk alıyordu. kendisini göstermekten çekinirdi. onu gömleğinin yakasından tutup sarstı. ova soğuk ve bulanıktı. sanki onun üzerine dikilmiş açık bir gözdü. "Küçük Gervais diye bir çocuk. vahşi bir hayvan gibiydi.

ona tertemiz. Sonra şaşkın şaşkın ekledi: "Rahip efendi. aydınlığı öbür yana koydu. bu kere yenmek ya da yenilmek zorundaydı. eğer -201iyi olmak istiyorsa. yüzü dizlerindeydi. bu son kötü davranışının onun üzerindeki etkisi çok kesin oldu. 0u davranışı. Her ne hal ise. statik biliminde edinilmiş kuvvet denilen şeyin bir sonucu muydu? Hem buydu hem de belki bundan daha az bir şey. içgüdüyle ayağını o paranın üzerine koyan içindeki hayvandı. boyun eğdiği takdirde ise başka insanların davranışları yüzünden yıllardır yüreğini dolduran ve hoşuna giden o kin ve nefretten vazgeçmesi gerekecekti. hayvanın bu davranışını görünce. Emin olduğu. Sonunda. hırsla beşer franklık iki ekü daha çıkarıp. piskopos da onun ruhunu öyle kamaştır-mıştı. piskoposun onunla konuşmasından. Jean Valjean piskoposun -200evinden ayrıldığında. "Ben bir sefilim!" diye haykırdı. küçük bir yabancı. kendisi için artık orta yol olmadığını. kürek mahkûmunun gözleri erdemin ışığından kamaşmış. felaket zekâyı eğitir. tatlı sözlerine karşı direniyordu. koyu karanlıkları bir yana. o zamana kadar düşündüklerinin dışındaydı. O parayı. Bu kutsal bağışlanmanın karşısına gururu. Belli belirsiz bir şekilde hissediyordu ki. ona dokunmasından önceki gibi davranmasının artık mümkün olmadığıydı. Tan-n'ya veriyorum. daha önce gittiği yöne doğru koşmaya başladı. bu bağışlamaya karşı direndiği takdirde artık^yü-reğinin katılaşması büsbütün çaresiz bir hale gelecekti." Aklına hep bu sözler geliyordu." dedi. ağlamaya başladı. alışkanlıkla. Ruhunuzu satın alıyor. eğer bundan sonra çok iyi insan olmazsa. kötü kalmak istiyorsa canavarlaşması gerektiğini acaba bir ses kulağına fısıldıyor muydu? Burada da. Böylece hayli yol aldı. onu kötü düşüncelerden çıkarıyor. dağıttı. Nerede olduğunu kendisi de gerçekten bilemiyordu. üç patikanın birleştiği bir yerde durdu." Rahip atını şiddetle mahmuzlayıp. Bu fikirler aklına gelse bile. ruhuna. korkuyla kaçtı. yepyeni fikirlerin ortasında debelenip dururken. ancak şöyle böyle seçebiliyordu ve bu fikirler onu anlatılması olanaksız. içinde her şeyin değiştiği. Bütün bu ışıkların arasında bir sarhoş gibi ilerliyordu. kötülüğün içimizdeki kalesi olan şeyi koyuyordu. Bakışlarını uzaklarda dolaştırdı ve son bir defa seslendi: "Küçük Gervais!" Ama bu belli belirsiz çıkan çok cılız bir sesti." Jean Valjean. Onları kimse tanımaz. ancak içinde olduğu durumda mümkün olabilecek bir olay. tıpkı . adeta son bir çabası. Jean Valjean'ın düşüncesinde bütün bunlardan çıkardığı belli belirsiz bir gölge var mıydı? Gerçi. Yaşlı adamın melekçe davranışlarına. Ama kimseye rastlamadı. çok kötü insan olacağını. yumruklan saçlarında. bu rahibin affedişi o zamana kadar benliğini sarsan en büyük ve en korkunç saldırıdır.-199"Etrafta köyler var mı? Bana tarif edebilir misiniz?" "Dostum. Kürek denilen o kapkara yerden çıktığında. daha önce de söylediğimiz gibi. Etrafına bakmıyor. bitkin bir halde iri bir taşın üzerine çöktü. Niçin? Bunu kendisi de açıklayamazdı. "Dürüst bir insan olacağınıza dair bana söz verdiniz. koyu karanlıktan çıkarken çok kuvvetli bir ışık gözleri nasıl kamaştınr-sa. beni tutuklatın. o çocuktan çalarken bir daha asla yapamayacağı bir şeyi yapmıştı. içini titreyişler ve kaygılarla dol-duruyordu. bunlar çalılıklardan ya da yere yakın kayalardan başka bir şey değildi. bacak kasları birden çözüldü. bunları görmekten çok. ama Jean Valjean'ın bütün bu belirttiğimiz şeylerin içinden çıkabilecek durumda olduğu şüphelidir. rahibe verdi. bir içgüdü kalıntısı. daha önce yaptığımız gibi. İki üç defa yatmış ya da çömelmiş bir insana benzettiği bir şeye doğru ovada koştu. bu olması mümkün olan hayat. görünmez bir güç sanki onu kötü vicdanının ağırlığıyla orada o an eziyormuş gibi. Ben bir hırsızım. adeta kör olmuştu. "Yoksullarınız için. şimdi artık ya piskopostan daha yükseğe çıkma ya da kürek mahkûmundan da aşağıya düşme zamanının geldiğini. sesleniyor. hiç bilmediği. kendimize bazı sorular sormamız gerekiyor. aklındaki kargaşalığı ortasından biçip geçiverdi. Garip bir olaydı bu. hiç şüphe etmediği bir şey varsa. O zaman yüreği çatladı. Bu ülkede böylelerine çok rastlanır. insan değildi. Ne olduğunu basitçe söyleyelim: Çalan o değildi. bir melek olması. o da artık aynı adam olmadığı. Jean Valjean. İşte bu ruh hali içindeyken Küçük Gerva-is'ye rastlamış ve onun kırk meteliğini çal--202mıştı. Artık. ışıl ışıl kendisini sunan gelecekteki hayat. Güneşin doğduğunu birdenbire gören bir baykuş gibi. Onun son çabası oldu. kürekten taşıyıp getirdiği kötü düşüncelerin son bir etkisi. Gördüğünüz gibi. söylediğinize bakılırsa. Ay çıkmıştı. Jean Valjean endişeyle geri sıçramış. aklı. Haşin bakışlarla böyle yürürken acaba Digne'deki macerasının onu nasıl bir sonuca götüreceğine dair bir bilince sahip miydi? Hayatın bazı anlarında ruhu uyaran ya da rahatsız eden bütün o esrarengiz uğultuları duyabiliyor muydu? Kaderinin büyük ve en önemli anını yaşamış olduğunu. neredeyse ağrı veren bir huzursuzluk içine atmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. haykırıyordu. dehşet içinde haykırmıştı. İçinden geçen duygulara ne olduğunun farkına varamıyordu. On dokuz yıldır ilk defa ağlıyordu. kendi kötülüğü ile iyiliği arasında bir mücadele başlamıştı. Akıl uyanıp da.

bir unsuru dibe çökertirken. alaylara lejyon deniyordu.. Bu sırada hayaller o kadar derindir ki. sadece bir ha-203yalet gibi hissedecek kadar ayrılıp uzaklaşmıştı. iğrenç tasanlar dolu düşüncesiyle. o uğursuz suratını gördü. Jean Valjean uzun uzun ağladı. karşısında. bu ruhun üzerine iyilik dolu bir gün doğmuştu. Artık görüntüde yalnızca piskopos kalmıştı. kaldırıma diz çökmüş dua eder bir halde gördüğüydü. gözüne korkunç göründü. Bilinen bir şey varsa. hıçkıra hıçkıra ağladı. etiyle kemiğiyle. uzun yıllardır çektiği cezası. Daha önce de belirttiğimiz gibi. Böylece. Karşısında gerçekten Jean Valjean'ı. korkunç kürek mahkûmu Jean Valjean duruyordu. eski elbiselerini tersyüz ettiriyordu. düşünmeden. bu düşünceden dehşet duydu.. hem de o zamana kadar hiç görmediği bir açıklık içinde. piskoposun evinde başına gelenler. Böylece bilincinin önünde duran bu iki insanı. Potier saltanat sürüyordu. 1817'de. Odry henüz ortalıkta yoktu. 1817'de Pellegrini şarkı söylüyor. Pleignier. bir çocuktan daha fazla korkuyla ağladı. piskoposla Jean Valjean'ı sırayla gözden geçirdi. işlediği ilk suçu. M. Sonra bunun imkânsız olduğunu anlayınca. öbürünü berraklaştırması gibi bir etki yaptı. İşte o an orada. bu olağanüstü bir aydınlıktı. XVIII. O ağlarken. dört ile altı yaşındaki küçük oğlan çocuklarının. Kaç saat böyle ağladı? Ağladıktan sonra ne yaptı? Nereye gitti? Bu hiçbir zaman bilinmedi. Delalot tanınmış bir kişilikti. rakam yerine eyaletlerin adlarım -207taşıyorlardı. Napoleon Sainte-Helene'deydi ve İngiltere. O nedenle bu kere de hayal görür gibi oldu. çalınmış eşya dolu çantası omzunda. çocuğu bulup parasını geri vermeye çalıştı. deyim yerindeyse yüz yüze kendi kendini seyretti. içinde kibirin de eksik olmadığı krallara yaraşır azametli bir tavırla. Sımsıcak gözyaşlarıyla. Monsenyör Bienvenu'nun kapısı önünde. Matmazel Bigottini dans ediyordu. büsbütün canavarca olan o suç aklına geldi ve apaçık bir şekilde göründü. bir kadından daha fazla zayıflıkla. Jean Valjean gittikçe küçülmekte ve silinmekteydi. kararlı ve kaygılı yüzüyle. Önce kendisini incelemeden. ruhuna baktı. uzun burnu ve parlak bir iş görmüş kişilere özgü o şahane profiliyle kilise mütevellisi sıfatıyla kendine ayrılmış özel sırada oturduğu o masum ve saf günlerdi. başından geçen o büyük felaket onu hayaller gören biri yapmıştı. Beyni o son derece şiddetli çalışüğı. saltanatının yirmi ikinci yılı olduğunu söylediği yıl ve Mösyö Bruguiere de Sorsum'un da üne eriştiği yıldı. Sa-qui. iğrenç buldu. Bu gibi kendinden geçmelere özgü garip olaylar yüzünden hayalleri uzadığı ölçüde. Fransa'da hâlâ Prusyalılar vardı. o da o devirde Gre-noble'a sefer yapan ve Digne'ye gelen bir arabanın sürücüsünün o gece. İnsan karşısındaki nesneleri görmez olur ve zihnindeki şekilleri kendi dışındaymış gibi görür. bir adamı karanlıkta. kısa köylü ceketi sırtında. O günler. zambak çiçekleriyle süslenmişti. Bilincine görünen bu ışığa daha dikkatle bakınca. Jean Valje-an'ın beyni işte böyle anlardan birindeydi. Louis'nin. kulaklıklı. piskoposun bağışlamasından sonra işlendiği için büsbütün alçakça. kendisini olduğu gibi gördü. kurtulmaya çabalayan biri gibi kendini kaybetmişçesine. Az kalsın kendi kendine bu adamın kim olduğunu soracaktı. Forioso'nun yerini alıyordu. Yüce meclis üyeliği de buradan geliyordu. Bütün berber dükkânları. maroken taklidi deriden. Carbonneau ve Tolleron'un önce . Ama şimdi bu hayatın. o halüsinas-yonun gerisinde. bir çocuğun kırk meteliğini çalması. Öyle bir an geldi ki. ona yeşil çuha vermeyi reddettiğinden. 1817 Yılı 1817 yılı. sopası elinde. birinciden daha kolay olmadı. ruhunun katılaşması. bir yığın intikam planlarıyla şenlenen tahliyesi. kenti dük d'Augouleme'e biraz fazlaca erken teslim etmişti.kimyada reaksiyon oluşturan bazı maddelerin bulanık bir karışımı etkileyerek. bir gölgeden ibaret kaldı ve birdenbire kayboldu. Aynı zamanda. esrarlı bir derinlikte bir ışık görüyordu. Kendinden. -206ÜÇÜNCÜ KİTAP 1817 YILINDA 1. aynı zamanda hem büyüleyici hem de korkunç bir aydınlık: Geçmiş hayatı. Hayatına baktı. M. Mösyö Lynch'in becerdiği parlak iş şuydu: Bordeaux belediye başkanıyken 12 Mart 1814'te. piskopos büyüyüp gözlerine gittikçe -204daha görkemli bir şekilde görünürken. Önce bunu meşale sandı. gerçeği yutar. ama yine de korkunç derecede sakin olduğu anlardan birini geçiriyordu. İkinciyi çözmek. "Ben bir sefilim!" diye bağırdığı an. Fransız ordusuna Avusturya tarzı beyaz üniforma giydirilmişti. kırmızı şeridi. sabahın üçüne doğru piskoposluk binasının olduğu sokaktan -205geçerken. pudra modası ve kraliyet kuşunun geri döneceği umuduyla gök mavisi renge badanalanmış. beyninin içi aydınlandıkça aydınlanıyordu. eskimo serpuşlarına benzeyen geniş kasketler giymeleri modaydı. kabalaşması. onun insan şeklinde olduğunu fark etti ve bu meşalenin piskopos olduğunu anladı. Cennetin ışığında İblis'i gördüğünü sandı. Meşruiyet. Lynch kontunun her pazar Fransa yüce meclisi üyesi elbisesi. umutsuz bir halde durdu. Görkemli bir ışımayla bu sefil adamın ruhunu dolduruyordu.

Descartes da sürgündeyken bu durumdan yakınıyordu. Louvel'in daha şimdiden canına kastedici gözlerle kendisine baktığı Berry dükü. sözleri Edmond Geraud'ın Ermite de Scdnt Avelle şarkısını söylüyorlardı. otlar arasında çürüyen." diyorlardı. Talleyrand. Fransız Akademisi'nin ödül konusu: 'İncelemenin sağladığı mutluluk'tu. Bourbon'lan tutan Valois cafe'sinin karşısındaki Lemblin cafe'si de imparatoru tutuyordu. Chate-aubriand. kraliyet ilkesi zedelenirdi. Bu kraliyet fermanı. -211Epingle Noire da kendi cephesinden komplo hazırlığı içindeydi. kır saçları ipek ve pamuk karışımı bir sargıyla . Louvre'da N harfleri siliniyordu. Nitekim David.bileklerini. Süleyman Paşa olmak üzere Mısır'a gidiyordu. haziran ayında Champ de Mars meydanında düzenlenmek gibi bir özelliği vardı. Aus-terlitz köprüsü. ama özgürlük büyüktü. Vekiller heyetinde. Gros-Caillou yakınlarında barakalara yerleşmiş olan Avusturyalıların kamp ateşleri nedeniyle yer yer yanıp. Trogoffla ilişki kuruyordu. piskopos sıfatıyla ayin duasını okumuş. Arlincourt adında sahte bir Marchangy -209henüz boy göstermemişti. Bunlar iki yıl önce Champ de Mai'de imparatorun tribününe destek vermiş sütunlardı. Saint Dominique Sokağı 27 numaradaki penceresinde ayağında pantolon ve terlikler. çünkü Angouleme dükü büyük amiral olduğuna göre Angouleme kentinin de bütün o nitelikleriyle bir liman olmaya hakkı vardı. Onun gölgesinde. iki insanı birbirinden bir uçurumdan çok daha fazla ayırıyordu. Sassenaye markizinin Ville-Eveque Sokağı'ndaki küçük özel konserlerini yönetiyordu. Napoleon'un da artık dehası kalmadığı bir gerçekti. adından vazgeçiyor ve Jardin du Roi adını alıyordu. yağmur altında yatan. hem Austerlitz köprüsüne hem de Jardin des Plantes'a tebdili kıyafet getiren çifte bir muammaydı. Champ de Mai'yın. Le Constitutionnel gazetesi meşrutiyetçiydi. Angoule-me'de bir Denizcilik Okulu kuruyordu. her ikisi de 14 Temmuz 1790 günü Champ de Mars'da federasyon ayinini yönetmişlerdi. -210Satılmış gazetelerdeki aşağılık gazeteciler 1815 sürgünlerine hakaret ediyorlardı: Da-vid'de kabiliyet. kendisine yazılan mektupları almadığım bir Belçika gazetesinde biraz öfkeli bir şekilde açıkladığında. Paris için yeni heyecan. Louis döneminde deniz kuvvetlerinde astronom olan Messier'ye rasathane görevi yapan küçük ahşap kulübe. akademisyen Napoleon Bona-parte adının listesinden silinmesine ses çıkarmıyordu. Başmâbeyinci Talleyrand prensi ile maliye bakanı rahip Louis birbirlerine iki kâhinin gülüşüyle bakıyorlardı. M. Franconi'nin afişlerini süsleyen ve sokaklardaki işsiz güçsüz takımının toplanmasına neden olan ip cambazı resimlerine göz yumulup yumulmayacağı tartışılıyordu. ileride 'su kıyısı suikastı' diye anılacak olan şeyi. Mösyö Piet. 'Napoleon ya da Bonaparte' demek. Bu yeni bir şey değildir. Sağın liderleri zor durumda kalındığında: "Bacot'ya yazmak gerek. erkek kardeşinin kafasını kesip Marche-aux-Fleurs'deki havuza atan Dautun'un cinayetiydi. Louis'nin devrimler çağını ebediyen kapatmış olduğu bütün sağduyulu kişilerce kabul ediliyordu. XVI. Cluny konağının sekiz köşeli kulesinin tavan arasında hâlâ. -208bir de üzerinde 1814 Fransız Anayasası yazılı tütün tabakası. Louis de diyakos olarak ona yardım etmişti. az da olsa kralın küçük kardeşi beyefendinin onayıyla planlamaktaydılar. Gericault'ya onur getirecek olan şu uğursuz Meduse firkateyni hakkında hiçbir haber alınamaması Deniz Kuvvetlerini endişelendiriyordu. Carnot'da namus kalmamıştı. sayfaların boyutları küçülmüştü. Duras düşesi gök mavisi satenden X. onun yerine Marc-hangy adında sahte bir Chateaubriand vardı. kararmış.duruyordu. bu. burjuvaları büyük yazarın arkasından güldürüyordu. Hassa muhafızları Matmazel Mars'ı ıslıklıyorlardı. 'düşmanlar' ya da 'müttefikler' demek. Claire d'Albe ve Malek-Adel birer şaheserdiler. Pont-Neuf ün dolgu toprak setinde IV. La Harpe Sokağı'ndaki Thermes sarayı bir fıçıcı dükkânı olmuştu. Chaumareix'ye yüzkarası. dört köşe yüzlü. La Minerve. Sicilyalı bir prensesle ev-lendirilmişti. Albay Selves. Bu lakap. geleceğin Boe savcısı yetişmekteydi. kral yanlısı gazeteler bunu pek eğlenceli buluyor ve bu*ve-sileyle sürgünü şamataya alıyorlardı. Mösyö Bellart resmen sözbilim sahibi sayılıyordu. Therese Sokağı 4 numaradaki gizli toplantılarını yapmaya başlıyordu. Kendisine 'Anayasa'nın ölümsüz yaratıcısı' adı takılan XVIII. 'Kral katilleri' ya da 'oy verenler' demek. Delaverderie. Belli bir ölçüde liberal kafada olan Mösyö Decazes bir otoriteydi. Chateaubriand'a 'Cha-teaubriant' diyordu. tersi durumda. çünkü polis bu mektuplara el koymayı kutsal bir görev sayar. Louis stili döşenmiş küçük salonunda üç dört dostuna Ourifca'nın el yazmalarını okuyordu. Sürgündeki birine postayla gönderilen mektupların alıcının eline çok ender geçtiğini herkes bilir. Bütün genç kızlar. 1817 yılında iki şey halk arasında çok tutuluyordu: Voltaire-Touquet tarzı koltuk. Mösyö Canuel O'Mahony ve Mösyö Chappe-delaine. Henri'nin heykelini bekleyen kaideye 'Redivivus' kelimesi işleniyordu. iki üç tanesi ise bu kampların ateşlerinde Kaiser askerleri ellerini ısıtırken yok olmuştu. yanağı etbenli adamcağız. Ho-ratius'un eserlerine tırnak ucuyla işaretler koyup imparator olan kahramanlar ve veliaht olan ayakkabıcılardan başka bir şeyle meşgul olmayan XVIII. Enstitü. Soult hiçbir savaşı kazanamamıştı. Louis'nin iki endişesi vardı: Napoleon ve Mathurin Bruneau. sonra da kellelerini keserek kendisini kabul ettirmişti. Le Nain Jaune değişip Miroir oluyordu. Agnese'in yazan Mösyö Pae. yaldızı dökülmüş kartal ve an resimlerinden kalma izler taşıyan mavi boyalı tahtadan büyük sütunlar görülüyordu. Arnault'da nükte. de Stael öleli bir yıl oluyordu. yine bu Champ de Mars meydanının yan yollarında. 1817'de. Büyük gazeteler ufacıktı. Paul-Louis Courier'nin alaylarına hedef olmaya aday.

Fabvier hizipçi. M. Or-leans dükünün her yerde teşhir edilen portresini kralın eşi hanımefendiye ihbar ediyordu. bu büyük bir kusurdu. bir savaş arifesinde düşman saflarına geçenler gördükleri ödülü gizlemeye gerek' âuymu-yorlar. Louis köprüsüne kadar gidip geliyordu. M. M. bu da bir zafer belirtisiydi ve hakkında şöyle bir mısra düzülmüştü: Loyson uçsa bile. Trinquelagu-e'ın şu ya da bu durumda nasıl davranacağını düşünüyorlardı. Ciddi kişiler M. Hükümet darbesiyle. Millevoye'nin bir şii-rindeki bir not onu Fransa'ya 'Lord Byron adında biri' diyerek tanıtıyordu. yanlış olarak küçük denilen -bitkiler âleminde küçük yapraklar olmadığı gibi.örtülü. Sarayın karşı istihbarat polisi. kanatlarının olmadığı bilinir. bir buharlı gemi. nefret ve saygınlıklarının yüzsüzlüğü içinde güpegündüz hiç utanmadan ortalıkta dolaşıyorlardı. Cugnet de Montarlot'nun ya yanında ya karşısında yer alıyordu. bu çekememezlik ona dişlerini geçirmeye başlamıştı. Charles Nodier Therese Aubertı yazıyordu. burayı terk etmeden önce üstünüzü başınızı toparlayın!" İşte. Parisliler bu gereksiz şeye kayıtsızca bakıyorlardı. Kral köprüsünden XV. toptan tayinle Enstitü'yü ıslah eden birçok akademi üyesi yaratan seçkin adam Mösyö Vaublanc. fosil kalıntılarını kutsal metinlerle uzlaştınp Musa'yı mastodond'lara pohpohlatarak yobaz ilticanın gözüne girmeye çabalıyordu. Clausel de Coussergues'den ayrılıyordu. Parmentier'nin anısının övgüdeğer emekçisi M. boş hayaller peşinde koşan bir mucidin uydurması. Charles Loyson yüzyılın dehasıydı. Komedi oyuncusu Moliere'in kabul edilmediği Akademi'nin üyesi komedi oyuncusu -212picard. Sözü geçen eleştirmenler Lafon'u Talma'ya tercih ediyorlardı. "Lütfen. Feletz imzasını A. Dupuytren'le Recamier tıp okulunun amfisinde 'baba-oğul-kutsal ruh üçlüsü' sorunu üzerinde tartışmaya tutuşup birbirlerini yumruklanyla tehdit ediyorlardı. Royer-Collard tarafından bir neolijizm olarak açıkça kınanmıştı. Hiç kimsenin tanımadığı Saint-Simon yüce hayalinin çatısını kuruyordu. bir ütopyaydı. önünde açık duran komple bir dişçi takımıyla. bu saf yayıncı. Kardinal Fesch istifaya yanaşmadığı için Lyon diyakosluğunu Amasie başpiskoposu Mösyö de Pins yönetiyordu. M. David d'An-gers mermeri yoğurmaktaki hünerini deniyordu. Salaberry memnun değildi. pek sevimli olan dişlerini temizliyor ve bir yandan da sekreteri M. dine bağlılığından dolayı Mösyö Delaveau'nun emniyet müdürü olmasını istiyorlardı. Cuvier bir gözü Tekvin'de. Feuillantines çıkmazındaki ilahiyat okulu öğrencilerinden küçük bir -213grubun toplantısında geleceğin Lamennais'i olacak Felicite-Robert adında hiç tanınmayan bir rahipten övgüyle bahsediyordu. Artois kontunun Notre-Dame'a girdiğini görünce yüksek sesle: "Lanet olsun! Bo-naparte'la Talma'nın kol kola Bal Sauvage'a girdiklerini gördüğüm günleri arıyorum!" diyen bir adamı adalet. Lord Byron kendisini göstermeye başlıyordu. Rahip Caron. Duman çıkaran ve yüzen bir köpeğin çıkardığı sese benzer bir ses Seine Nehri'nde şapırdayan Tuüeries'nin pencereleri altında. İsviçre ve Fransa arasındaki Dappes vadisi çekişmesi bu arada generalliğe yükselmiş olan yüzbaşı Dufour'un verdiği bir muhtırayla başlamıştı. diye atıyordu. gözleri bir aynada. François de Neufchâteau patates denilecek yerde 'parmentiâre' denilmesi için bin bir çaba sarfediyor. zaten başka türlü de yapamaz." diyordu. Liselerin adı kolej olmuştu. Pilorge'a 'Anayasaya göre Krallık'ı dikte ettiriyordu. bir çeşit oyuncak. Saint-Germain dış mahallesiyle Marsan sancağı. bilmem hangi karanlık tavan arasında da geleceğin hatırdan çıkarmayacağı başka bir Fourier vardı. Yakaları altın bir zambak çiçeğiyle süslü kolej öğrencileri Roma kralı konusunda tepinip duruyorlardı. kralcıların kalem tartışmalarında 'alçak Gregoire' olmuştu. ama bir türlü emeline erişemi-yordu. Alman süvarileri tümgenerali üniforması taşıyan Berry dükünden daha yakışıklı görünüyordu. Paris şehri kendi kesesinden olmak üzere. mahkeme huzuruna çıkarıyordu: Bozguncu bir konuşma. Invalides'in kubbesini yeniden altın yaldızlatıyordu. Hainler pervasızca boy gösteriyorlardı. diye imza atıyordu. Clausel de Montals birçok yönden M. . Tarih bütün bu ayrıntıları ihmal eder. -214M. bir gözü doğada. eski senatör rahip Gregoire. "Böylesi alıcı çeker. Kitapçı Pelicier. Odeon'da Çifte Phüibertlefi sahneliyordu. İngiltere'de genel tuvaletlerin iç duvarlarında yazılı şu sözü unutuyorlardı. insanlık tarihinde de küçük olaylar yoktur. kararnameyle. Bilimler Akademisi'nde gelecekte kimsenin hatırlamayacağı ünlü bir Fourier. Iena köprüsünün üçüncü kemerinin altında Blücher tarafından köprüyü havaya uçurmak için açılmış olan deliğin iki yıl önce kapatılmasında kullanılan yeni taş hâlâ beyazlığından fark edilebiliyordu. Boşanma yasaklanmıştı. Voltaire'in bir baskısını Fransız Akademisi Üyesi Voltaire'in Eserleri adıyla yayımlıyor. akademi üyesi olmayı başa-ramıyordu. Yüzyılların çehresini oluşturan yılların simasıdır. Şu kullandığımız 'olmuştu' deyimi. Ne var ki.bu ayrıntılar yararlıdır. Eski piskopos. yoksa sonsuzluğun hâkimiyetine girerdi. altı ay hapis. Orleans dükü. Hoff-mann Z. bugün artık unutulmuş olan 1817 yılından belirsiz bir şekilde akılda kalanların karmakarışık bir sıralanışı. Ligny ve Quatre-Bras kaçakları ücretli rezilliklerinin pejmürde kılığı içinde krallığa bağlılıklarını çırılçıplak sergiliyorlardı. tiyatronun cephesinde. Ba-voux devrimciydi. eski Konvansiyon Meclisi üyesi. Genel kanıya göre M. işe yaramaz bir makineydi. harflerin koparılmış olmasına rağmen izlerden İMPARA-TORİÇE TİYATROSU yazısı açıkça okunuyordu.

üçüncüsü Ca-hors'dan. pırıl pırıl. şuh ve okşayıcı bir tavırla. Dahlia. Oscar." diye cevap verirdi. denilebilir ki halkın en aşağı tabakasında bir çiçek gibi açan varlıklardandı. halis İngiliz tarzı daha sonra revaçta olacaktı ve Arthur'ların ilki Wellington. Bu öğretmen. akşam dört kişinin yiyeceği kadar yemek yer. Dahlia'yı Listolier'ye ve belki daha başkalarına da çeken ve avareliğe sürükleyen şey. Favourite bu aşkın ürünüydü. erişilmez olan şeyin ihtişamıyla ezerler. Oscar ilerliyor. hiçbir günah lekesi taşımayan. Favourite'i seviyordu. Her birinin bir metresi vardı elbette. geçici aşklarla rahatlan kaçmıştı. Fantine bilge bir kızdı. ne kötü. Paris'te okumak. Çift Dörtler Bu Parisli gençlerden biri Toulouse'dan.idi. Bu Oscar'lardan birinin. Bu gibi aşklar. güneş rengi olan güzel saçlarından ötürü ona 'Sarışın' diyorlardı. Ama. yemiş. 'Bilge' diyeceksiniz. Delikanlılar arkadaştılar. Parisli demektir. öbürü pohpohlar ve halktan güzel kızlar bu iki öğütçünün de kendi cephelerinden kulaklarına fısıldadıklarını duyarlar. Öyle saatlerce tek kelime söylemeden oturur. Montreuil-sur-mer'de doğmuştu. Onun için. yirmi yaş denen o gençliklerinin baharında yakışıklı gençlerdi. Pek genç yaşta 'benim' dediği bir evi olmuştu. ikincisinde Alphonse. 'Arabistan'ın bütün buhurlarını yakınız' diye sesleniyordu şarkı. bu uygunsuz küçük beraberlikler üzerine her türlü karşı çıkma kaydı bir yana. Yoksulluk ve hoppalık tehlikeli iki öğütçüdür: Biri azarlar. zarafetleri İskandinav ve Kaledonya zarafetiydi. Toplumun ölçülemeyecek kadar derin karanlıklarından çıkmıştı. Bu tırnaklara nasıl iş gördürülebilirdi? Erdemli kalmak isteyen ellerine acımamalıdır. rastgele alınmış dört örnek: Ne iyi. daha kaygısız. dikiş iğnelerini büsbütün bırakmadıklarından hâlâ işçiydiler. Zephi-ne'e gelince. taşa tutuluşları bu yüzdendir. sadık aşk olduğunu söylemekle yetiniyoruz. hiç evlenmemişti. büyüleyici güzellikte dört genç kızdılar. Favourite'in bu adla çağrılmasının nedeni İngiltere'ye gitmiş olmasıydı. bir diğerine de ihtiyar diyorlardı. Zephine ve özellikle Favourite için durum Fantine'inkinden farklıydı. Hangi ana babadan? Kim bilir? Anası. Zephine'le Dahlia ona hayrandılar. "Aşk. Toulouse'lu olanın adı FelixTholemyes. bilinmezliğin işaretini taşıyordu. 2. ötekinin Limoges'lu olanın Fameuil. bir diğeri Limoges'dan. Dahlia'ya tapıyordu. Favourite. bir gün bir oda hizmetçisinin eteğinin ocağın kül siperine takıldığını görmüş ve bu kaza nedeniyle âşık olmuştu. çünkü o devirde Arther'ler henüz ortada yoktu. bu nedenle alnında ad-sızlığın. daha pişkindiler. ne dâhi ne de budala." demesiyle fethetmişti." Daha sonra. genç kızlar dosttular. sonuncusunun Montauban'lı olanın da Blachevelle'di. bu 1817 yılında. Düşüşleri. Herhangi bir dört Oscar'dılar. dindar kılıklı ihtiyar bir kadın eve gelmiş. yatağını getirtmiş ve eve yerleşmişti. o da Fameuil'ün gönlünü. o da savaş adı olarak çiçek adı almıştı. Waterloo Sa-vaşı'nı daha yeni kazanmıştı. babası daima meçhul . Dahlia. Fameuil'in tapındığı Zephine -Josephi-216ne'in kısaltılmışı. atıp tutan yaşlı bir matematik öğretmeniydi. Listolier. yazık! Ya eğer Jungfrau'nun karnı açsa? Favourite İngiltere'de bulunmuş olduğu -217için. sonra kapıcıya misafirliğe inip kızını çekiştirirdi. onu göreceğim! Ossian'dan çıkmışlardı. "Beni tanıyor musunuz küçükhanım?" diye sormuştu. çok güzel pembe tırnaklan olmasıydı. yemek dolabını açmış. ama yüzlerinde çalışmanın verdiği huzurun bir kalıntısı ve ruhlarında bir kadının ilk düşüşünden sonra da canlılığını koruyan namus çiçeğinden vardı. Paris'te doğmaktır. Öyleyse Tholomyes ne oluyor? Hz. böyle kimseleri herkes görmüştür. Tholemyes'in sevgilisi ise Fantine'di. Parisli dört genç 'güzel bir oyun' oynadılar. daima bu gibi dostluklarla pekiştirilir. Favourite. "Hayır. Dördünden birine içlerinde en küçüğü olduğu için genç. Zephine ve Dahlia birer filozofken. Süleyman buna. Zephine ve Fantine mis kokulu." "Ben senin annenim. Bu delikanlılar silik kişilerdi. İyi korunamayan bu ruhlar bu fısıltıları dinlerler. ilk hayalini yaşayan Fantine'e. tek aşk. -218İspatı da şu ki. bu ihtiyarın yaşı yirmi üçtü. yani Sanşın'a göre öbür üç kız daha tecrübeli. Onların henüz yeni başlayan romanlarında daha şimdiden geçirdikleri evrelerin sayısı birden fazlaydı ve ilk evrede adı Adolphe olan sevgili. onları. Biz sadece Fantine'in aşkının ilk aşk. Babası kaba saba. öğle. Bilge olmakla filozof olmak farklı şeylerdir. Hiçbir şeyi gizlememiş olmak için şunu da söyleyelim ki. Fantine. Blachevelle.-215i İşte. içmiş. bilgeliğin parçasıdır. Bir sabah kaba. ne canlı. dördüncüsü de Montauban'dandı. ve bunlar öğrenciydiler ve öğrenci demek. sabah. ne bilgili. ileri yaşına rağmen evinde ders vermek zorundaydı. Durmadan homurdanan dindar anne Favourite'le hiç konuşmazdı. üçüncüsünde Gustave oluyordu. Kız ara sıra babasına rastlar. "Evet efendim. öbürünün Cahors'lu olanın Listolier. selamlaşırlardı.

sağlığın yerine alayı koyuyor ve ağlayan gözü de durmadan gülüyordu. Dişlerinin yerine maskaralığı. 'İron' demir anlamına gelir. Ve Tholomyes sesini alçaltıp gizli gizli o kadar neşeli bir şeyler söyledi ki. Paris'in çevresi artık aynı değil. her şeyden şüphe ediyordu ki. kız için tutkuydu. Kısacası. henüz sulan akmayan şelaleyi seyrettiler. Bu karanlık görüşmenin sonucunda. Zephine ve Fa-vourite kendilerine bir sürpriz yapmamızı is-tiyorlar. 'Faccia giaüuta. göster mucizeni!' diye bağırdıkları gibi. Puteaux'da çiçek topladılar. arabayla Saint-Cloud'a gidip. Fantine güzeldi. Vaudevil-le tiyatrosunda sahnelenmesi reddedilen bir de piyesi vardı. dört bin frank geliri vardı. On yaşma basınca Fantine şehirden ayrılıp. Listolier ve Fameuil'in oluşturdukları grupta başı Tholomyes çekiyordu. zengindi. Paris'in çevre hayatı diyebileceğimiz şeyin çehresi yarım yüzyıldan beri tamamıyla değişti. Ama gençliği söndükçe neşesi alevleniyordu." dedi. Sokakta küçücük. düzenli bir şekilde gidiyor. çünkü ailesi yoktu. İçlerinde en esprili olan oydu. "küçük Fantine. Ayrıca. ." diyorlardı. pastoral şiir gerçekleşti. 1862'nin Paris'i. işçi kızlarla dolu Quartier Latin sokakları bu rüyanın başlangıcına güldüler. Napoli'de ihtiyar kadınlar aziz Janvier'ye. Yediklerini zor hazmediyordu. gittikleri -222yerde elmalı poğaçalardan yediler. Ona. civardaki çiftçilerin yanında hizmete girdi. yağmur yağdığında bulutların suyu alnına nasıl düşerse. ironi* de bu sözcükten türemiş olmasın? Bir gün Tholomyes diğer üç genci bir kenara çekti ve bir kâhin tavrıyla onlara şöyle dedi: "Bir yıldır Fantine. banliyösü bütün Fransa olan bir şehirdir. yalınayak yürürken gelip geçenlerden ona rastlayan birinin aklına esip koyduğu bu isimle adlandırılmış. Biz de ciddi ciddi söz verdik. Yaşamak için çalıştı. Niçin Fanti-ne'di? Başka bir adı olup olmadığı hiçbir zaman bilinmemişti. elinden geldiği kadar uzun süre saf ve temiz kaldı. bu da zayıfların gözünde büyük bir kuvvetti. incileri de ağzının içindeydi. çünkü gönül de acıkır. çatanaların durduğu yerde şimdi gemiler duruyor." Bu nedenle sabahın beşinde kalktılar ve sonra. Tholomyes'i sevdi. Ara sıra gelişigüzel mısralar düzüyordu. yani ey san yüz. çünkü kilise yoktu. Yüzü kırışmış. Kıvıl kıvıl kaynayan öğrenciler. coşkun bir kahkaha koptu ve Blachevelle haykırdı. Dahlia. ama sürekli ona rastlayacak şekilde kaçmıştı. Tholomyes otuz yaşında ama yaşından fazla gösteren bir hovardaydı. Tatillerin başladığı sıcak ve aydınlık bir yaz günüydü. sonra yine yaşamak için sevdi. Çiçekler içinde bir harabeydi. Blachevelle. o zaman için mümkün olan bütün kır çılgınlıklarını bir bir yerine getirdiler. "Bak. liderdi. bu. Güzel dişleri olan. O zamanlar Saint-Cloud denirken bugün Fe-camp deniyor. Soyadı yoktu. Durmadan bu konudan söz ediyorlar. güzel bir sarışındı. Bir kişiden kaçınmanın onu aramayı anımsatan bir yanı vardır. Bir gün önce. alaycı ve dazlak olduğundan. diz-kapağı kırkında. saçlarının yerine sevinci. özellikle de bana." derdi. buna hiç üzülmez: "Kafatası otuzunda. bu ad da ona öyle gelip takılmıştı. Dörde Dört Bundan kırk beş yıl önce öğrencilerle işçi kızların kır eğlentisinin nasıl bir şey olduğunu düşünmek bugün için zordur. Directoire döneminde doğmuştu. fa o miracolo. içlerinde tek yazı yazmasını bilen Favourite. İki tekerlekli arabaların olduğu yerde şimdi vagonlar var. dört bin frank gelir SaintGenevieve tepesinde şahane bir rezalet demekti. Neu-illy'de kamıştan düdükler aldılar. büyük havuzun çevresindeki geometrik şekilde dikilmiş ağaçlar arasında küçük bir eğlence yaptılar. Kimse daha fazlasını bilmiyordu. başı dazlaklaşmaya doğru gidiyordu. Sevres köprüsünde acıbadem kurabiyesine rulet oynadılar. tam anlamıyla mutlu oldular. İçeri girdiler. Adı Fantine'di. Castaigue henüz oradan geçmemişti. vaftiz adı da yoktu. Tholomyes emektar eski öğrencilerdendi. Tete-Noire'da kahvaltı ettiler. bazı dişleri dökülmüştü. -221pazar günü dört delikanlının dört genç kızı davet ettikleri parlak bir kır eğlentisinin düzenlenmesine karar verildi. bizim güzellerimiz de Tholomyes sürprizini ne zaman yumurtlayacaksın?' deyip duruyor ve aynı zamanda ailelerimize de mektup yazıyorlar. Vaktinden çok önce bohçasını düren gençli--220ği. Bunca maceranın düğümlenip çözüldüğü Pantheon tepesinin bu dolambaçlı dehlizlerinde Fantine uzun süre Tholomyes'ten kaçmıştı. konuşmalarının geri kalan kısmı boşlukta kayboldu. Bence zamanı geldi. bu iyi bir fikir işte!" Karşılarına duman dolu küçük bir meyhane Çikü. kahkahalar koparıyor ve dışarıdan bakanlar onda yalnızca yanan bir ateş görüyorlardı. Çeyizi altından ve -219incidendi ama altın başının üstünde. dördü adına Tholomyes'e şöyle yazdı: "Çıkmak erken saatte. dört ağızdan birden. On beşinde Paris'e 'servet edinmeye' geldi. Ve bir gözünde de yaşarma başlamıştı. ertesi * Etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek alay etme. Bu ilişki delikanlı için bir aşk. 3. Dört çift. Kısacası. iki ağızlı acem kılıcı. olur iyi saatte. Konuşalım. Diogene fenerine çıktılar. "Su olunca kim bilir ne güzeldir!" diye bağrıştılar.kalmıştı.

bazen en bilgiç oluyor. Hayatın sabah sarhoşluğu! Tapılası yıllar! Yusufçuk böceklerinin kanatlan titreşiyor. narin bir profil. kolayca çözülüveren. çalı-lıklann üstünü çılgınlar gibi aşıyor. doğrusu şaşılacak şey. Ama. Ötekiler hayranlıkla. Elinde iki yüz franklık sağlam bir kamış baston ve istediği her şeyi mubah saydığından. pamuklu kumaştan pantolonuydu. koyu mavi gözler. böyle şen-lendirici bir aksilik. genç bir kır tannçası canlılığı içinde bu eğlenceye önderlik ediyordu. "biraz dur!" diyordu. dikişli. çocuksu ve körpe yanaklar. sevdiğiniz bir kadınla beraber yağmurdan ıslanmış bir bayırdan gülerek kaydınız mı hiç? Hemen şunu söyleyelim ki. Uzun. insanı çıldırtırcasına güzeldiler. ondan daha az çekingen olan öbür üç kız ise düpedüz açık elbiseler giymişlerdi. Zephine'le Dahlia'nın saçları lüle lüle yapılmıştı. bu yağmur belirtisidir çocuklar. Fantine sevinçti dedik. "Şu Tholomyes'e bakın. "O ne pantolon! O ne canlılık!" Fantine'e gelince. Bu da. Hafif yünlü kumaştan mor bir elbise giymişti. hayalle doldurulmuş bir neşe. yaldızlı ayakkabılarının bağlan ajurlu ince beyaz çoraplar^ üzerinde X'ler çiziyordu. Tholomyes. o gün Saint Cloud'un kestane ağaçlan altında dolaşırken bu dört güzel kızı sabahın onunda oradan geçerken gördü ve "Bir tanesi fazla!" diye bağırdı: Mitolojinin Üç Güzelleri'ni hatırlamıştı. sanki Coustou'nun eliyle biçimlenmiş ve ortalarında muslin kumaşın altından görülebilen şehvetli birer çukur bulunan göğüsler. canzou sözü 'quinze août'nun Canebiere'ler aksanında bozulmuş şekli olup. biçimli el ve ayak bilekleri. etli göz kapaklan. yönetimin onda olduğu hissediliyordu. Karanlıklardan gelen bu kızda soyluluk vardı. sır saklamazlıklan. Pembe du-daklan büyüleyici cıvıltılar çıkarıyordu. içini göstermesi. kemerli ve küçük ayaklar. Keepsakes'ler yeni yeni ortaya çıkıyorlardı. Fantine çok güzeldi. ahlak ku-rallannın tahrik edici bir buluşu gibi duruyordu. güzelin esrarlı rahipleri bu küçük işçi kızı görseler. Blachevelle'in sevgilisi Favourite hendeklerden atlıyor. beyaz bağlan olan. ama gölgeler dolu uzun kirpikleri." diyorlardı. Şövalye De Labouisse. orada burada damarların uçuk mavi ince dallarını belli eden beyaz bir ten. Ah! Siz. ağzında sigar denilen garip bir nesne taşıyordu. neşesinde diktatörlük vardı. ama güzelliğinin pek farkında değildi. topluluğa hâkim bir durumda arkadan geliyordu. Deniz yeşili gözlü Cette Vikontesinin başkanlığındaki ünlü aşk divanı. -225Pırıl pırıl bir yaz. yola çıkarlarken Favourite bilgece ve koruyucu bir tavırla. Ele-onore adında sevgilisi olan adamcağız. Üslup ideal olanın biçimi. kim olursanız olun. muslinden Marsilya icadı. bakırdan askısı olan. bu keyifli topluluğun başına gelmedi. onda Paris zarafetinin şeffaflığı ardında antik çağın kutsal akılcılığını fark ederlerdi. bu şeritlerin altında bir heykelin ve bu heykelin içinde de bir ruhun varlığı seziliyordu. bak ne hale geldiler!" diye haykıran. adına 'canzou' denilen bir tür yeleği vardı. hasır şapkasını başından çok. Sessiz sedasız her şeyi mü-kemmelliyetle kıyaslayan ender rastlanır hayal adamları. Eri-gone'un antik figürlerindeki gibi ağzının şehvetten kalkık duran köşeleri sanki cüretkârları yüreklendirmek hevesindeydiler. ritim açısından da güzeldi. ritim ise onun hareketidir. belli ki Tanrı'dan görev almışlardı: Gülme görevi. Fantine'e. Aiginalı İuno heykellerindeki gibi sağlam bir boyun. ağırbaşlı bir havayla yüzünün alt tarafındaki bu yaramazlığın üzerine doğru iniyor. birbirlerine yaslanarak İngilizvari pozlar alıyorlardı. kadınlar için melankoli modası çıkmaya başlamıştı daha sonraları erkekler için Byronculuk çıkacaktı-latif cinsin saçları açılıp dağıtılıyordu artık. En saf olan. Çok neşeliydi. O zamanlar çok ünlü olan bir klasik şair. Yüksek tabanlı kahverengi. Dediğimiz gibi. başlıca süsü. yazın çiçekli şapkalar altında çok zarif ve iç gıcıklayıcı oluyordu. Bu da olağandır. belki de cinsel cazibe ödülünü namus yansına giren bu canzou'ya verirdi. sıcaklık ve güney anlamına gelir. neşenin ta kendisiydi. heykel gibi nefis. Blachevelle sanki sırf pazar günleri Favo-urite'in Hint taklidi kumaştan biçilmiş şalını kolunda taşısın diye yaratılmıştı. O nefis dişleri." dediği halde.Genç kızlar kafesten kurtulmuş çalıbül-bülleri gibi cıvıldaşıp gevezelik yapıyorlar. Profesörleri hakkında bir tartışmaya tutuşan Listolier ile Fameuil. güçlü hareketlere sahip yumuşak bir ense. Aynca. sürekli ye-224niden tutturulması gereken gür sarı saçlan. bu cüretkâr kıyafetlerin yanında Fantine'in canzou'su. aynı zamanda hem gizleyen. ara sıra delikanlılara küçük fiskeler vuruyorlardı. hem gösteren tereddütleriyle. Zephine'le Dahlia'yı. güzel hava. elinde taşımayı seviyordu. cilve yapmanın içgüdüsüyle birbirlerinden hiç ayrılmıyor. hiçbir kutsal şey tanımadığından tütün içmekteydi. Mösyö Delvincourt ile Mösyö Blondeau arasında nasıl bir fark olduğunu anlatıyorlardı. Uçuşup dalgalanmaya hazır. Bütün giyim kuşamında alev alev yanan bir şeyler vardı. sanki söğütlerin altından kaçan deniz perisi Galatee için yapılmış gibiydiler. adeta buna. o nedenle dostluktan -223çok. Fantine aynı zamanda utangaçlıktı. Üslup açısından da. tesadüfler ancak birbirlerini tamamlayacak bir tarzda güzel yaratmıştı. . ani bir sağanak. Bu. "Yerlerde salyangozlar dolaşıyor. hatırlıyor musunuz? Çalılıklarda başa çarpmamaları için dallan ayıra ayıra yürüdünüz mü hiç? Elinizden tutan ve "Ah! Yepyeni ayakkabı-lanm. işte Fantine böyleydi ve bu şeffaf kumaşların. Dördü de.

Sanki biraz şaşırmış gibi duruyordu. yapraksız dallan binlerce beyaz minik güllerle kaplıydı. anlar yaseminleri yağma ediyor. yüzün ahengini oluşturan dengeyi. "Eşek gezintisi yapmayı öneriyorum!" diye bağırmıştı. yoksulu da. delikanlıların hepsinden şurada burada ufak bir öpücük alıyorlardı. Sayılamayacak kadar çok iplik gibi ince. çiçeklere. yüzü sakinken olağanüstü masum bir ifade taşıyordu. Biraz da İspanyol sayılan Toulouse'lu Tholomyes -çünkü Tolos'un kuzeniydi. bir tannçanın yüksekten bakışını andın. gözleri o kadar kamaşır. yoncalann. O seviyordu. Soylusu da. gülerler. Bir eşekçiyle pazarlık edilmiş. burun ve çene hatlan. bir hecenin söyleniş tarzından fışkıran hayranlıklar. Ama Fantine bu hatanın üstünde yüzen masumiyetti. kanşık ve kabank. Filozoflar. ağaçlara kansan dört neşeli çift. Bu hiç bitmeyecekmiş sanılır. Vanves ve Issy yolundan geri dönülmüştü. öyle ki ağaç. Alın. sen. saraylısı da. şairler. şehirlisi de hep bu perinin kullandır. birer nağme olan bozuk sözler. Yalnızca. çayırlan. her yerden okşama ve ışık çıkarır. vahşi. Watteau: "Cythere'e gidiş!" diye haykırır." diyordu Favourite ona. Seine'den gelen esinti yapraklan belli belirsiz kımıldatıyor. dans eden. Bu ani ve bazen sertlikle kanşık ciddileşme ifadesi. Şu an adını hatırlayamadığımız bu bitki o dönemde bütün Paris'i Saint-Cloud'a çekiyordu. bütün bunlar bir meşale gibi alev alev yanıp semavi bir ihtişama kanşır. derebeyi de cüppeli hâkimi de.taşıyordu." Sevinç dedikleri işte budur. Bitkiyi hayranlıkla seyretmeye gelen sürekli bir kalabalık vardı. Tannm sevmek nasıl bir dönüşümdür! Noter kâtipleri birer ilah kesilirler. Fantine'de altından bir iğ-226neyle kutsal ateşin küllerini karıştıran Vesta rahibesinin uzun. İlkbahann düşünürler arasındaki iti-ban bu nedenledir. Küçük çığlıklar. "sende hep şey hali var. 4. Diderot. Ağacı seyrettikten sonra Tholomyes. kırlara. şarkı söyleyen. Bazı saatler bu yüz ciddileşiyor. mağarasındaki münzevi keşiş mankenini ziyaret etmişler. etekler Gre-uze'ye bol bol ilham verecek şekilde kahkahalar arasında kat kat havada uçuşurken eski bir Gallega türküsünü .. Ezelden beri yinelenen bu kaçamak. havada yakalanan beller. Çiftler birbirlerini ararlar. anlaşılmayan direnişiyle içine kapanmış olan Fantine bunun dı-şındaydı. Fantine'de namusun esrarlı işareti olan o belli belirsiz. Friedrich'i. hülyalı. koşan. Güzel kızlar kendilerini tatlı tatlı harcarlar. Tholomyes'in hiçbir isteğini geri çevirmemiş olmasına rağmen. milyoner olmuş bir satire* ya da Priape'ın suretine girmiş Turca-ret'e layık. adeta sert bir gurur ifadesiyle kaplanıyordu ve neşenin bu yüzde bu kadar çabuk sönmesiyle birlikte bir çiçek gibi açılışın yerini birden bir içe kapanışa bırakması son derece garip ve şaşırtıcıydı. o vakitler kralın bahçesi adı verilen yere Hindistan'dan yeni gelmiş olan bir bitkiyi görmeye gitmişlerdi. çalılar ve okul öğrencileri olduğu sürece devam edip gidecektir. havada ulvi bir aydınlık vardır. Tholomyes Neşesinden İspanyolca Bir Şarkı Söylüyor Doğa sanki tatile çıkmıştı.. Issy'de şöyle bir olay geçmişti: O tarihlerde savaş gereçleri yapan müteahhit Bourguin'in elinde bulunan kamu malı park nasılsa her-229kese alabildiğince açıktı. sevimli kıvn-mı -I. delişmen.. • "" Yemekten sonra dört çift. kabul.bu güzel kızları birbiri ardınca salıncakta sallar. Aşk bir hatadır. ajurlu pembe çoraplarını uzun otların içinde ıslatan taze. eskiden dendiği gibi. kahkahaçiçeği toplayan. Bir sap üzerinde yükselen acayip. Bernis rahibi tarafından üne kavuşturulmuş olan iki kestane ağacına bağlı büyük hamağı kuvvetle sallamışlardı. -228otlar arasında kovalamalar. oranın dengesinden apayrı bir şey olan o dengeyi sağlamak? taydı. kelebek avlayan. bütün bu geçici aşklara kollanm açar ve Urfe. Sa-int-Cloud'un bütün çiçek tarlalan mis gibi kokular saçıyor. ağaçlan sadece âşıklar için yaratmış. yordu. ressamlar bu kendinden geçmeye bakıp ne yapacaklarını şaşınr-lar. yaban yulaflarının üstüne bırakıyor.Onu dikkatle inceleyen bir gözlemci. Mutlu çiftlerin bu geçişleri hayata ve doğaya derin bir çağrıdır ve her şeyden. Evvel zaman içinde bir peri varmış. kalplerinde hiçbir kötülük taşımayan bu kızların hepsi. Burnun altını dudaktan ayıran o çok karakteristik mesafe. onda yaz mevsiminin ve gönül macerasının verdiği bu sarhoşluğun arasından çıkıp yayılan sarsılmaz bir temkinlilik ve alçakgönüllülük bulurdu. pırıl pırıl parlıyorlardı. Ve bu cennet diyarında konuşan. Fransa -227i kralının muhteşem parkında bir sürü serseri kuş dolaşıyordu. "Hey. tahrik edici bir tuzak olan ünlü aynalı odanın esrarengiz marifetlerini denemişlerdi. kelebekler topluluğu kendilerini civanperçemlerinin. gülüyordu. Parmaklıktan geçmişler. çalılar arasında kurulan ezeli okullan buradan geliyor. sevimli bir ağaçtı bu. onlan eski Gal-ya rahipleriyle ilişkilendirir. asaletsizliğin ressamı Lancret. İşte âşıklann açık havada. dükü de. Icöne kazılarında bulunan bir Artemis heykeline âşık eden o kıvnmı. dallar rüzgârda türlü hareketler yapıyor. Psyche'yi Venüs'ten ayıran ince fark işte bu hafif şaşkınlıktır. beyaz ve ince parmaklan vardı. mavilikler içinde uçan burjuvalan seyreder. ağızdan ağıza alman kirazlar. çiçeklerle bitlenmiş bir saça benziyordu. Güneşe.

Güneşin altındaki kalabalıklarla dolup taşan Champs-Elysees meydanı. Arabalar gidip geliyordu. Girdikleri yer büyük. Orada burada. mızıkalanyla. O günlerde Beanjon tepelerini kaplayan bu garip yapı-nln yılankavi çizgilerini Champs-Elysees'nin ağaçlarının üstünden görmek mümkündü. zaferi meydana getiren o iki şeyden. atlı karıncalarda dönüyor. "yorgunluk pazarları çalışmaz. antik çağ cumhuriyetlerinde değer verilen bir . Sabahın beşinde başlayan piknik sefası akşam saat dört buçuğa doğru işte bu haldeydi. altında ise düzensizlik vardı. Polis müdürü Angles'in Paris'in dış mahalleleri hakkında krala sunduğu gizli ve özel bir raporun şu sözlerle son bulduğu dönemdi: "Her şey iyice incelendiği zaman görüleceği gibi Efendimiz. Angles'in bu kadar hor gördüğü kedi. Kediler gibi kaygısız ve kayıtsızdırlar. Delorme Pasajı'nm yanında görülürdü. Efendimiz. Paris'in dış mahallelerinin halkı devrim öncesinde olduğundan daha kısadır. iştahlar sönüyordu. dipte bir karyolası vardı (pazar günü kabare çok kalabalık olduğundan burayı kabul etmek zorunda kalmışlardı). derin bir krallığın güvenlik çağıydı. Neuilly Caddesi'nden aşağı inmekteydi. Louis meydanı olan Concorde meydanı. kötülük yapmayan aşağılık insanlar. Seine Nehri'ni gemiyle geçtiler.yanık bir havada tutturmuştu. bir kısmı içki içiyor. masanın üstünde az da olsa bir düzen. tabaklar. Birinin üstünde erkek ve kadın şapkalarına karışmış demet demet bir yığın çiçek. Paris'inki öyle değildir. muhafız kıtalannızda-ki erlerin her biri bunların uc uca getirilmiş iki tanesine bedeldir. pencerelere şahane bir ağustos aydınlığı vuruyordu. Rus Dağına binmiş kayıp duruyorlardı. "Böyle huylan da hiç sevmem. Elli yıldan beri bu halkın boyunun daha da kısal-mış olması dikkate değer bir konudur. bardaklar ve şişelerden oluşan neşeli bir kargaşalığı çevreleyerek oturmuş dört çift." Saat üçe doğru mutluluktan ne yapacaklarını şaşıran çiftler. 5. bu kişneyen mermiler altından bir bulut içinde şaha kalkıyorlardı. Ama ne keder! "Pazarları yor* Alaylı bir dille yazılmış eleştiri yazısı. hatta bazıları burjuvalar gibi çiçekler takmış kenar mahalle -232kalabalığı büyük parka ve Marigny parkına yayılmışlar halka oynuyor. 1817'de henüz yaka iliklerinden tamamen kaybolmamış olan menevişli beyaz kurdeleye takılı gümüş zambak çiçeği taşıyordu. Sonuç olarak. kahkahaları duyulan bazı matbaacı çırakları başlarında kâğıttan külahlar taşıyorlardı. Arada sırada Favourite sesleniyordu: "Hani sürpriz? Sürprizi isterim. Her şey neşe ışıltısı içindeydi." "Sabırlı ol. o korkunç patırtı der Moliere. Hatırlanacağı gibi. halinden memnun olan gezinenlerle dolup taşıyordu. ışık ve tozdan başka bir şey değildi. Marly'nin atlan. Batan güneşte hafifçe pembeleşen beyaz bayrak Tuil-eries'in kubbesinde dalgalanıyordu. öbüründe yemekler. -231Masanın altındaki ayaklardan geliyordu O korkunç gürültü. Eşeklerden inince yeni bir şenlik başladı. Oysa bu mümkündür ve Paris halkının mucizesi de işte budur. Favourite." diyerek biraz burukça söylendi. Burası ünlü lokantacı Bombarda'nm Champs-Elysees'de açtığı şubeydi. Hepsi de îtüçük insanlardır. Bu söz götürmez bir barış ve huzur çağı. halka olmuş dans eden küçük kız çocukları o sıralarda ünlü olan ve 'Yüz gün' iktidarını taşlamak için bestelenmiş olan Bourboncu bir şarkının nağmelerini havaya fırlatıyorlardı. O zamanlar Bombarda'nm tabelası. Ri-voli Sokağı. gelip geçenlerin çevrelerini sarıp alkışladıkları." diyordu Favourite. Şarkının nakaratı şöyleydi: Kavuşturun bizi Gand'daki babamıza Babamıza kavuşturun bizi Pazar elbiselerini giyiniş. Güneş yavaş yavaş batıyor. Muhafızlardan oluşan olağanüstü bir müfreze. Bombarda'nm Kabaresinde*' Rus Dağlan'nda kayma faslı bittikten sonra akıllarına akşam yemeği geldi. Passy'den yaya olarak Etoile'in parmaklıklarına geldiler. hiciv. bu adamlardan korkulması için hiçbir neden yoktur. bira testileri şarap şişelerine karışmıştı. iki ağaca bağlanmış bir hamakta alabildiğine sallanan güzel bir kız ilham etmişti: Badajoz'luyum ben Aşk çağırıyor beni Bütün ruhum gözlerimdedir Çünkü sen bacaklarını Gösteriyorsun Yalnız Fantine sallanmak istemedi. Taşra aşağı tabakası hareketli ise de. O dönemde yeniden XV. Başkentin ayaktakımın-dan yana korkulacak hiçbir şey yoktur. Birçoğu. meyhane. Sonunda az da olsa yorulan neşeli sekizler Bombarda'nm kabaresine üşüştüler." diye cevap veriyordu Tholomyes. Tehlikeli değildir." Bir kedinin aslanlaşabileceğine polis müdürleri ihtimal vermezler. Belki de bu şarkıyı. * Kabare: İçkili lokanta. sabahın beşinden beri ayaktaydılar. ama çirkin bir odaydı. İki masa vardı. -230gunluk olmaz.

Favourite. tırmalar. tutuklatırım. Zamanı geldiğinde bu kenar mahalle adamı büyüyecek. O küçük beni neredeyse çıldırtacak. Korinthos meydanında bir kedinin bronzdan dev heykeli vardı. "Parlak sözler söylemek istiyorsak. Yine gürül-235tü yapmaya başlayacak. "Gelişigüzel. "Sakın ha! Şakacıktan bile olsa böyle söyleme^Eğer beni sevmezsen. Acele yok beyler. yerim. Önüne çıkacak ilk Grene-ta Sokağı'nı düşmanı için bir utanç meydanına çevirir. suya atarım. Ben. Blachevel-le'e tatlı tatlı bakıp. ne çirkin. Sakin sakin yiyelim." diyordu. eldivenlerinizi bile pişirip şerbete atsanız. Böyle bir işgüzarlık şeftali ağaçlarını. Eve döndüğünde annesi. tamirat yapıyor. bu küçük insan ayaklanacak. -2367. Kimse onun kadar rahat uyuyamaz. Blachevelle de çok cimri. -2346. onların gözünde özgürlüğü temsil ediyordu ve Paris'teki kanatsız Minerva'ya karşılık olarak. fark etmez. polis çağırırım! Ne yani! Çekineceğimi mi sanıyorsun? Alçak!" Blachevelle mest olmuştu. o şamatanın içinde Favourite'e usulcacık." Blachevelle. özgürlük mü söz konusu? Hemen kaldırımları söker. 'kötü olmayan aşağılık insanlar' değildir. Saint-Cloud'dan aldıkları bir borazanı çalıyor. acele konuşmayalım!" diye bağırdı. Restorasyon'un saf polisi. evimin karşısında oturan çocuğu seviyorum. sanki pazarda sadece bezelye var. gururu okşanmış bir adamın haz dolu böbürlenmesiyle gülümsedi. Fameuil ile Dahlia şarkı mırıldanıyorlardı. Saint-Jacques-du-Haut-Pas kilisesinde eski bir şarkıcının oğlu. Ah! Çok iyi bir çocuk. Listolier. sadece XVI." • İngilizce. ama işin ucunda kazanılacak şanlı bir zafer olduğu zaman öfkeyle coşması hayranlık uyandırır. Ben aktörleri severim. onu tanıyor musun? Onda tam bir aktör havası var. Ortada gürültüden başka bir şey yoktu. gururla iskemlesine yaslandı ve gözlerini kapadı. Tholomyes müdahale etti. bir şeyler yapıyor işte. Neyse. bir tüfek verin size Auster-litz'i armağan etsin. aşk sohbeti. bunlar beni bu hayattan tiksindiriyor. Paris'in kenar mahallesi sayesindedir ki. Aşk sohbetleri bulut. Danton'un ilham kaynağıdır. Tholomyes içiyor. Louis'yi devirir. Aman oğlum kafamı şişirme!' diyor. artık seni sevmezsem ne yaparsın?" diye sordu. seni çok seviyorum. ordulara karışıp Avrupa'yı fethetti. nasıl da atıyorum!. acele edip erken gelirse yandı demektir. içim daraldı*. dünyayı kurtaracaktır. Aceleye gerek yok. 'Aman Tanrım! Şimdi rahatım bozuldu. Zephine gülüyor.. Fantine gülümsüyor. ceketi antik çağın pelerinidir. Bahara bakın. rüzgâr da sinirlerimi bozuyor." Bir an durduktan sonra devam etti: "Biliyor musun Dahlia. "Demek Blachevelle'ini tapınırcasına seviyorsun. Söylediği şarkıyı doğa ile kıyaslayın. ne bileyim? Çıkardığı sesler ta aşağıdan duyuluyor! Daha şimdiden bir avukatın yanında dilekçe yazıp günde yirmi metelik kazanıyor. spleen: Karasevda. karanlık deliklere. sofra sohbetleri dumandır. önce bir düşünelim. ben bir melankoliğim. la Marseülaise'i söyletin. Ah! Çok iyi bir çocuk. bir yandan yemek yerken. Akan bira köpüklen-mez. Tholomyes'in Akıllılığı Bu sırada şarkı söyleyip şamata yaparak konuşuyorlardı. 'matmazel. Şölene görkem katalım. Çok iyi bir delikanlı. "Favourite. Bunun nedeni bütün gün yağan yaz yağmurundan başka bir şey değil. yüzümü çil basıyor. Yunanistan için Atinalı ne ise.yaratıktı. şimdi tekrar dört çiftimize dönüyoruz. "Blachevelle. isteksizlik. Dahlia. devrim. korkunç bir bakışla bakacak. "Ben mi? Ondan nefret ediyorum. ama fazla güvenme-meli. o zaman görürsünüz! Nakaratı la Carmagnole olduğu sürece. Favourite. Dediğimiz gibi. Fransa için Parisli de odur." diye cevap verdi. "Ben mi?" diye haykırdı Favourite. içinde karyola olan bir yerde yemek yiyoruz. Favourite devam etti: "Evet. soluğu fırtına kesilecek ve bu zavallı sıska göğüsten Alp Dağlan'nın kıvrımlarını yerinden oynatacak güçte rüzgârlar çıkacaktır. Böyle şeyler söyleyebilmek için insanın aktör olması gerek. akşam yemeği sona eriyordu. Ayağınızı denk alın. tereyağı o kadar pahalı ki! Sonra şuraya bak. -233Paris halkını oldukça 'iyi gözle' görüyordu. seni tırnaklar. Bana öyle tapıyor ki. Paris halkı hiç de sanıldığı gibi." dedi. gerçi o her türlü gevşekliğe ve ihmale elverişlidir. İngilizlerin dediği gibi. çıkabildiği kadar yükseklere çıkıp şarkı söylüyor. Ondan sakının! Onun öfke dolu saçları dillere destandır. kayısı ağaçlarını . bu onun neşesi.' dedi. bir gün tatlı yapmak için hamur açtığımı görünce. mideleri ağır ağır şenlendirelim. Şarkı söylüyor. Angles'in raporunun kenarına bu notu yazdıktan sonra. Nasıl atıyorum ama. Eline bir mızrak verin size 10 Ağustos'u yaşatsın. üstüne atlarım. Napoleon'un dayanak noktası. Tapınma Faslı Sofra sohbeti. Blachevelle'e kendisini sevdiğimi söylüyorum. ikisi de ele avuca sığmaz şeylerdir. her şey donar. Bu sözü duyan Blachevelle ona. insan ne yiyeceğini bilemiyor. "Cimrinin biri. Çünkü evde farelerin dolaştığı tavan aralarına. O. kimse onun kadar unutmuş görünemez. Fazla inciler döktürmek kafayı aptalca boşaltır. Vatan mı söz konusu? Hemen askere yazılır.

Oburluk. tekrar ediyorum. belinize çeşitli otlardan kemerler bağlayın. bilmecenin bile. kendinizi aşın yorun. Yılan onun için karşı köşedeki rakip dükkândır. Est modus in rebus* Yemeklerin de bir sının olmalı. çünkü yakında doktor olacağım. İşgüzarlık yok beyler! Grimod de la Reyniere de Talleyrand'la hemfikirdir. buna bir de açlıktan geberesiye sıkı perhizi katın.) Tholomyes. dizleri nasır bağlamış bir İngiliz hizmetçi kadını gibi . Bilge kişi. gecelerinizi uyanık geçirin. taraf tutmak yok. İsa. Bacche. zoraki çalışmaya koşun. Espri nereye olsa düşer ve düşünce de saçmalığı yumurtladıktan sonra göklere kadar gider. Şunu da unutmayın ki. yüce ve hoşa giden şey varsa." "Kabul. saati geldiğinde cesaretle davranıp Sylla ya da Origenos gibi feragat edene ne mutlu!" Favourite derin bir dikkatle dinliyordu: "Felix!" dedi. size bir dost öğüdü: İşinize geliyorsa komşunuza şaşınn.mahveder. aziz Petris üzerine. şimdi tavsiye edeceğim konuya geliyorum. İshak ' Anlamlan farklı yazılışları ve söyleyişleri bir arada kullanmak. hatta ince nükteler. Dinleyin. "Ben kadını tercih ederim. Bu eski Yunanca ad. su ve sirkeyle sıcak pansumanlar yapın. belki de insanlığın dışında ne kadar ihtişamlı.* uçan düşüncenin gübresidir. Bu adı çok seviyorum. Kardeşlerim. Cinas. kurşun suyu ile ovun. Söz oyununu kötülemek aklımdan bile geçmez! Erdemleri ölçüsünde ona saygı duyarım. gökten düşen her şey mutlaka heyecan ve saygıya değer demek değildir.: Annesini öldüren Neron'dan söz ediyor. Çar Deli Petro'nun çizmesi otuz. kendi kendisini karakola götürmelidir. dostlar! Hiçbir kışkırtmaya kapılmayıp. "ne güzel kelime. -238gUlanmış işkence ile uygulanmamış işkence arasındaki farkı bilirim. Kastilya ölçeği arab on altı litre. Bakın. sen sarhoşsun!" diye bağırdı Blachevelle. "Öyleyse neşelen. evet!" dedi Tholomyes. Torünea şehrini bugün kimse hatırlamayacaktı. kabaleroslar. sözlerine devam etti: "Dostlar.*"' Tann. sevinçte. İnsanlıkta. bende Amphiaraus'ün temkinliliği ve Sezar'ın dazlaklığı var. Kleo-patra. canarrû* Affedersiniz hanımlar. bir parça hukuk okudum. Latince 'mutlu' demek. Polynikea üzerine. centilmenler. Çünkü sınavlarımın da gösterdiğine göre. -237üzerine. "Kadın ha!" dedi Tholomyes." Listolier. Vakti. hepsi de sözcük oyunları yapmıştır. sırası geldiğinde kendisini 'tutmayı' bilen kişidir.. bol bol azotlu içkiler ve aknilüfer suyu için." dedi. Kleo-patra'nın kelime oyunu Aktiom Savaşı'ndan hemen önceye rastlar. Gula punit Gukvc. Her şeyin sının olmalı. senyora. Yaşasın o büyük çar. uyumayuj. Her şeye tam zamanında son kelimesini yazmak gerekir. Felix Tholomyes olduğum ne kadar doğruysa. Kanarya Adaları'nın almudu yirmi beş. Aiohkeplos.." diye cevap verdi Tholomyes. Arzulannızda ölçülü olmanızı öneriyorum. Aşkın bir özelliği de aldanmaktır. Elmalı pastada bile sağduyuya ve sanata gerek vardır. Aşk macerası. O olmasaydı. İşte reçetesi: Limonata için. taş taşıyın. ** Lat. oburu cezalandınr. söz oyunu. abartı yok. Küçükhanımlar. görünüşe göre bütün bunlardan aptal olduğum sonucu çıkmaz. gerdeğe girmekten vazgeçmek ve aşka meydan okumak mı istiyorsunuz? Çok basit. siz elmalı pastayı seviyorsunuz. hazımsızlığı midelere ders vermekle görevlendirmiştir. çünkü Monnatios Demeus'ün baba katili davalannda hâkimlik yaptığı dönemde Roma'da nasıl işkence yapıldığına dair Latince bir tez verdim.: Bilmecede ölçü var. patırtı gürültü yok. Musa. çünkü uy* Lat. Ve kadehini doldurarak ayağa kalktı: "Yaşasın şarap! Nunc te. Şunu aklınızdan çıkarmayın. bu İspanyolca'dır. Kendini durmadan değişen kadın kalbine teslim edenin vay haline! Kadınlar -239kalleş ve hilekârdır. haşhaş ve kandıraotu bulamacı tadın. kelime oyunlarında bile. Oktavianus üzerine kelime oyunları yapmışlardır." (. Alicante'nin kantarası on iki. acil bir durumda iştahına gem vurmalı. "Doğruyu söylemek gerekirse. Kayanın üzerine yayılan beyaz bir leke akbabanın göklerde süzülmesine engel oluşturmaz. Mesleki kıskançlığından ötürü yılandan nefret eder. iyi konuştuğum da o kadar doğrudur. tutkulannızın her birinin. Bu noktayı belirttikten sonra. ispatı da şu: Halkına göre fıçı. Bana biraz olsun güvenmelisiniz. yaşasın daha da büyük olan çizmesi! Küçükhanımlar. insan kendini tutmalı. neşede. Balear Adaları'nın kuartini yirmi altı. hatta aşkın bile bir midesi vardır ve bunu fazla doldurmaya gelmez. kurşun levha koyun."' ^ Tholomyes devam etti: "Kuiritesler. heveslerini hapsetmeli. "Onlara güvenmeyin. o kadar. bunun da üstüne soğuk su banyolan yapın. kepçe demektir. işgüzarlık güzel sofraların hoşluğunu öldürür." "Tholomyes. göbeğinizi çatlatın. ama fazla yemeyin.

gençlik. Bu başlangıç hoşuna gitti ve Blachevelle ona âşık oldu. şimdi size sen demeyi artık bırakıyorum. ama kim olursak olalım. şeker kemirmek. Bırakın. Bir kusurunuz var ey kadınlar. ya tutmaz. ne er-demci olalım. adlara güvenmeyelim. Ey Favourite. Bunun için şeker hastalığı veremin kapı komşusudur. şunu bilmelisin. yiyeceklerle tamamlayalım: Hazımsızlık ve sindirebilme. ne yaptığını pek bilmeden aylak aylak bahçede dolaşırken -241başını kaldırıp gökyüzüne bakan ve orada aslında olandan çok daha fazla kuş gören bir hayalet! Ey Fantine. Bonaparte'ın İtalya ordusuna . bu dumanlarla birlikte uçup dağılan atölye şarkılarından birini.çömelip aptallaşmak değildir. böyle bir risk almaktan kaçının. Bayanlar. inci parlaklığında bir kadınsınız. kadının da akıllı olması gerek. onu yaratan sensin. ben Tholomyes bir hayalim. hadi canım! Şu söylediğim de laf mı? Boş yere çene tüketiyorum. küçük beyaz dişlerin şekere bayılıyor. Sevdiği Favourite'ydi. kıyasıya savaş var! Güzel bir kadın. siz Papatya ya da İnci gibi adlara layıksınız. ya tutar. Sabin kadınlarını kaçırdı. Kadehini boşalttı. duygulu bir kızdır. ben hepinize tapıyorum. ama mutlu değilim. düşünceli. aldanmak aşktır. çünkü şiirden nesre geçiyorum. Ey Fantine. Kuşlar yırtıcı. bütün o dul kalmış talihsiz erkeklere. neşeli olun! Öğrenimimizi çılgınlıkla. erkeğin hakkıdır. Öyleyse şekerleri çıtır çıtır yemeyin. "Kahrolsun bilgiçlik! Bütün söylediklerimi unutun. bir savaş nedenidir. Ey. Kadehimi neşenin kayıtsızlığının şerefine kaldırıyorum. nefaset. sizin yerinizde olsam. öyle olsun. Örneğin. Jus-tinianus erkek olsun. Kelimeler yalancıdır. Romulus. eldiven için Pau'ya mektup yazmak hata olur. Keyifli keyifli aldanır. Bağışlamak yok. Sezar. mantar tıpa için Liege'e. Aşkta dostluk yoktur. Gönüller fethedin. Havva'dan söz ettim. Da-marlardaki kanın suyunu emer. Birbirinizin sevgililerini hiç vicdan azabı çekmeksi-zin ayartın. Az önce benim adımdan söz ediyordunuz. elmayı Venüs gibi almak ya da Havva gibi yemek için yaratılmışsın. çok yaşarsınız. Euphorion adında bir Yunan ressamı vardı. Şimdi erkeklere dönüyorum: Efendiler. evlilik bir aşıdır. Ey Zephine! Ey Josephine. işçi kızların elmaslar içinde zengin kocalar hayal etmelerini önleyemeyiz. Dinle bak! Senden önce hiçbir yaratık bu ada layık olmamıştır. güzel bir kadın bir suç işleme nedenidir. Saksonyalı kadınları kaçırdı. ona 'dudak ressamı' adını takmışlardı. Listolier ve Fameuil'in eşliğinde. işçi kız hayatında yolunu kaybedip hayal âlemine sığınan. Şeker bütün tozların en kurutucusudur. şeker bir tozdur. dua eden. rasathane yolundaki Georgique'ler! Ey hayalperest askercikler! . Ey Favourite. Neyse. uçan. hayalci. Güzellik seninle başlıyor. Tarihteki bütün istilaların nedeni kadın etekleridir. Güzel kadın yaratmanın 'uydurma belgesi' senin hakkın. Çiçeğin güzel kokması. bir ağıt makamında söylemeye başladı. bedava bir Eüeuiou'dur. buruşmuştan da beter surat. tatlı seher aydınlığıdır. Ben mutluyum. ey Periler. Her toz da kurutur. ciğerlerdeki yumrular bundandır. Sen. Bu Yunanlı sadece senin ağzının resmini yapmaya layıktı. Bana gelince. ben. Bize verdikleri bilgileri körü körüne kabul etmeyelim. peri kılığında. Güzel bir kadının olduğu her -242yerde düşmanlıklar başlamış demektir. rastgele kelimelerden yazılmış. ağacın hareketleri ya da rüzgârın gürültüsü kadar anlamsız.söylediği o ulvi sözleri haykınyorum: 'Askerler. Matmazel Dahlia. yeniden doldurdu ve tekrar konuşmaya başladı. Ama. çok şeker yiyorsunuz. Her tarafta eğlence! Bülbül. dinleyin. Ben de diyorum ki. eğer çarpık olmasaydınız sevimli olurdunuz. sonra da katılaşması bundandır. yaz mevsimi selam sana. ne erdemli. şarkı söyleyen. ne gördüğünü. size ikinci bir öğüt. Wilhelm.: Şimdi sen. Yanlışlıkla üzerine oturulmuş güzel bir yüze benziyorsunuz. "Nefes al Tholomyes. Favourite'e gelince. Oysa. ama güzeller. güzel. Ey kemirici cins. Evlilik konusunda kızların iflah olmasına imkân yoktur. Kadın. Benim adım Felix. Romalı kadınları kaçırdı. aldanmak insani bir özelliktir. Bayanlar. Fantine için bir şey söylemeyeceğim. Bir kadın tarafından sevilmeyen bir erkek başka erkeklerin sevgilileri üstünde akbaba gibi dolanır. Bu beni duygulandırdı. Birbirinizi çapraza alın." dedi. ama baksanıza beni işitmiyor bile. Rosa adını alırdım. ölüm bundandır. Ne erdem satıcısı. Blachevelle. Bacchos! -240Guerin-Boisseau Sokağı'ndaki dereden geçerken güzel bir kızın. asla evlenmeyin. İnsanı yanıltabilirler. boğazına düşkünlük de dişi! Göz alabildiğine derinlikte sevinç! Yaşa sen ey yaratılış! Dünya koskoca bir elmas. o dalgın. rahibe utangaçlığında bir hayalettir. Ve söyler söylemez de. kanın pıhtılaşması. Biz bilge kişiler ne dersek diyelim. ey Musa'lar! Blachevelle bir gün * Lat. zengin ama boş kafiyelerle bezenmiş. şunu aklınızdan çıkarmayın. Ey Luxembourg! Ey Madam So-kağı'ndaki. hiçbir şeyiniz yok! Her şey düşmanın elinde!'" Tholomyes sustu. boş hayallerin sarışın kızı! Zaten orada her şey tazelik. Tholomyes'in kafa şişiren söylevine cevap vermek için grubun tekrarladığı kıta şuydu: Para babaları çok para Verdiler bir görevliye Clement-Tonnerre efendi Saint Jean'a olsun diye papa Ama Clement papaz değildi Papa da olamadı elbette Görevli küplere bindi Paraları teslim etti -243Ama bu Tholomyes'in coşkunluğunu yatıştırmaya yetecek gibi değildi. O bunun için yaratılmamıştır. dudakların İyonya kadınlannınki gibi. pipo dumanlanyla doğup. tatlı küçük aşk! Derler ki. iyice gerilmiş beyaz çorap-İ! bacaklarını açılmış gördü.

faytonların dünyasındandı Onlarla aynı yazgıyı paylaştı Ve beygir de yaşadı diğer beygirler gibi Bir gün kadar kısa bir hayatı. Şu rahat rahat içtiğiniz hanımefendiler. Yaratıcının yarattığında görülmemiş hiçbir şeye rastlanmıyor! 'NÜ sub sole novum!* der Hz. şafaktan daha serin bir ruh. Sinekkuşunu güneş ak-sınp burnundan çıkardı. Carabine de Carabin'le birlikte Saint-Clo-ud kadırgasına atlar." "Peki." diye cevap verdi. ateşten daha yakıcı. Choux. Blachevelle ısrar etti: "Bıçaklara bakın. Duvarlarda aynalar var. sıska bir kısrak. Sessizlik oldu. senin fikirlerin yasadır. Gümüş. Perik-les'le birlikte Samos donanmasına bindiği gibi." -244"Ben tabağımın içindekini tercih ederim. Öp beni Fantine!" Yanıldı. Favourite'i öptü." "Sen hangisini tercih edersin. bu üç yüz on yedi kulacı size dört frank elli santime veriyor!. Bombarda'nm penceresinden görülen Invalides'in kubbesine bakıyordu." dedi." Tholomyes. yeryüzünde her şey bitmiş sayılmaz. 'Tartışma iyi şeydir. pembeyle kızıl arası. hayvan bir daha kalkmamak üzere yere serildi. ama gülüyoruz. Ne yazık! Hep aynı şeyler. bir tapınak fahişesiydi. ** Aşk her şeydir. Sokaktan gelip geçenlerin uğultusu üzerine Tholom-yes'in neşeli dinleyicileri başlarını çevirdiler.. "daha lüks. Süleyman. Olay. Senin için en gözde yazar hangisidir?" "Ber. ey hanımlar." Ve Tholomyes devam etti. "Bombarda'ya şan olsun! Bana bir şarkıcı dansöz bulabilseydi. "az önce Listolier ile tartıştık." Tholomyes. Sokrates artı Manon Lescaut.. oysa Edon'da kemikten. Bir Atın Ölümü Zephine. Daha Asyalı bir havaya sahip.. . kalabalığın toplanmasına yol açtı. Tholomyes de fırsattan yararlanarak konuşmasını şu hüzünlü dörtlükle bitirdi: Çekçeklerin. yaşlı. ama kavga daha iyidir. hiçbir yenilik yok. "Edon'un yemekleri Bombar-da'dan daha iyi!" diye haykırdı. çocuklara bakarken çocuk yapmanın yollarını deneyip. Ruhum bakir ormanlarda uçuyor. "Ben Bombarda'yı Edon'a tercih ederim. bitkin bir haldeydi daha fazla gidemiyordu. acımasız bir kırbaç darbesi eşliğinde büyük bir hırsla henüz savurmuştu ki. O sırada. Mantıksal kıyaslamadan beklenmedik şeyler fışkınyor.Ey bütün o sevimli ev hizmetçileri ki. Blachevelle." dedi Favourite. kadınlığın iki ucunu kendisinde birleştiren bir yaratıktı. yoksa Spinoza'yı mı?" "Desaugiers'yi. olağanüstü lokantacı. Onaylıyoruz. eski Yunanistan'da da Mısır'da da Bom-barda'lar vardı. Bombarda'nın önüne kadar gelmişti. Aspasia. eğlenirler! Odeon'un kemerleri olmasa Amerika'nın geniş ovalan hoşuma giderdi. Alt salona bakın. "Tholomyes!" diye bağırdı Fameuil." dedi." Tam o sırada rıhtımın üstünde bir at yere devrilmeseydi. Bunu Latin yazan Apule-ius'tan öğreniyoruz. "Çenesi gümüşten olanlar için müstesna. kemikten daha değerlidir. Şu dünyada hâlâ paradoksun sürprizlerle dolu kutusunu neşeyle açıp kapatmasını bilen insanlar var. Ölümsüz tannlara şükrediyorum. -246bir kahpe gerekir diye yaratılmıştı. 8. Böylece kestirip attıktan sonra devam etti: "Yaşamayı kabul ediyorum. güneşin altında yenidir. Prometheus'a belki * Nil. Pek ağır bir arabaya koşulmuş Beauce cinsi. Küfreden öfkeli arabacı lanetle: "Seni koca it!" sözünü. Aspasia. Son bir söz: Aspasia'nm kim olduğunu biliyor musunuz bayanlar? Kadınların henüz ruhları olmadıkları bir zamanda yaşamış olmasına rağmen o bir ruhtu. Sinekler güneş ışığında vızıldıyorlar. Her şey güzel.. Elephanta'lı Munophis'e kibar bir fahişe getirebilseydi Korene'li Thyge-lion'la aynı ayarda olurdu! Çünkü. Yalan söylüyoruz. •' "Felsefe üzerinde tartışıyorduk. ama şüphe de ediyoruz. 'amor om-nibus ideni** der Virgilius ve Aspasia. Mader şarabıdır ve biliniz ki deniz seviyesinden üç yüz on yedi kulaç yükseklikte olan Coural das Freiras şaraphanelerinin ürünüdür! İçerken dikkat -245edin! Üç yüz on yedi kulaç! Ve Mösyö Bom-barda. Bu güzel bir şey.." Fameuil." "Quin mi?" "Hayır." dedi Tholomyes. Çarpmanın etkisiyle araba da hatip de durakladılar. Descartes'i mi. iyice coşmuş olan Tholomyes hâlâ konuşacaktı. yine onun sözünü kesti: "Tholomyes. Bombarda'da saplan gümüş. Hâlâ saçmala-nabileceğine göre.

Her biri ciddi bir tavırla sevgilisinin alnına bir öpücük kondurdu. Çoğu rıhtım boyunca gidip. Her dakika san ve siyah boyalı. Zephine." diye cevap verdi. "adres yok. bu şamata da genç kızları eğlendiriyordu. üstündeki sandıklar. kararlı bir tavırla Tho-lomyes'e baktı: "Hadi bakalım! Sürpriz nerede?" Tholomyes." diye ekledi. Elinde mektuba benzer bir şey vardı. yemek servisini yapan garson içeri girdi. Zamanı geldi. Bayanlar. bu bayanları şaşırtmanın vakti geldi. Delikanlılar kol kola Bombarda kabaresinden çıkarken arkalarına dönüp gülerek onlara işaretler yaptılar ve Champs-Elyse-es'yi her hafta istila eden tozlu pazar kalabalığı içinde kayboldular. bizim için sofralar . Diyelim ki. Favourite. kaldırım taşlarını çakmağa çevirerek." 9." diye mırıldandı. Bunlar olağan şeyler.Fantine. uykudan uyanan biri gibi yerinden fırladı. neredeyse atlara yas tutacak! Bu kadar da akılsız olunur mu?" O sırada Favourite kollarını kavuşturup başını arkaya eğerek. Passy kıyısından çıkardı. Araba da beni görünce durup alıyor. peki! Hani sürpriz nerede?" dedi. "Ben posta arabasını hiç durmaz sanırdım. "Hayret!" dedi. Bir ara. "Sizi bekliyoruz. baylar onun ancak bir saat sonra bayanlara verilmesini emrettiler. "Acaba bize ne getirecekler?" diye sordu. Fantine. "Gerçekten." Favourite omuz silkti: "Bu Fantine çok tuhaf kız. Birden Favourite. Ama siz ebeveyn nedir pek bilmezsiniz. bu iyi adamlarla iyi kadınlar bize 'müsrif.' diyorum. çıkarken ellerini çırptı. "Çok geç kalmayın!" diye bağırdı. Şenliğin Şenlikli Sonu Genç kızlar yalnız kalınca ikişer ikişer her iki pencerenin pervazına dirseklerini dayayıp cıvıldaşmaya. "Baylar. Favourite. karaağaçların sık dallan arasında arabalardan biri bir an durdu ve sonra yine dörtnala yoluna devam etti." dedi. bayanlara verilmek üzere bıraktıkları bir kâğıt. bavullar yüzünden şeklini kaybetmiş. sıra halinde kapıya doğru yöneldiler. "Kesinlikle güzel bir şey getirirler." diye ekledi. "E. işte sürpriz bu. Dahlia haykırdı: "Fantine'e bak." dedi. En basit şeylere bile şaşınyor. 'Beni nhtımdan alırsınız. güneye ve batıya giden hemen hemen bütün taşıma araçları Champs-Elyse-248es'den geçiyordu. Favourite. tepinen atlar koşulu. "Ne patırtı! Sanki bir sürü zincir uçuşuyor. oyalanıp gittiler. Dahlia. denkler. sonra dördü de parmaklarını dudaklarının üzerine koyup öpücükler göndererek. "Sürpriz bir öpücükle başlıyor. Gerçekten de mektuptu. posta arabasına. Posta ve yolcu arabalarının hareket saatiydi. O zamanlar." dedi. hovarda çocuklar' diyor ve geri dönmemizi istiyor. "Zavallı at!" diye içini çekti." Blachevelle. bir dakika bizi bekleyin. ama bakın üstünde ne yazıyor." dedi Dahlia." "Niçin hemen getirmedin?" "Çünkü. -247Tholomyes. İşte bu ihtiyar ana babalar inleyip sızlanarak bizleri çağırıyor. Az önce onu izledim. Fantine buna çok şaşırdı: "Tuhaf!" dedi. "Ben. "Daha şimdiden çok eğlenceli. kiş-neyen. O çocuksu ve dürüst medeni kanunda buna ana babalar denir. Sen daha hayatı tanımıyorsun yavrum. Favourite şaşkınlıkla. Fantine. -249Fantine'in iç geçirmesi henüz bitmişti ki. bir görünüp bir kaybolan başlarla dolu kocaman bir araba zemini çiğneyerek. ben bir yolcuyum. büyük ağaçların dallan arasından gördükleri su kıyısındaki hareketliliğe daldılar." Böylece bir süre geçti." Telaşla açtı ve okudu: "Ey sevgililerimiz! Bilin ki." dedi." Favourite kâğıdı garsonun elinden kaptı. "şu sürprize ne oldu?" "Çok geç kaldılar!" dedi Fantine. Çok geçmeden. "Çok geç kalmayın. bir demirci ocağı gibi kıvılcımlar saçıp duman yerine toz çıkararak hışımla kalabalığın arasına dalıyor. "Alından. "Tamam. Garson cevap verdi: "Bayların. başlarını eğip pencereden pencereye konuşmaya başladılar. "O nedir?" diye sordu. altından olmasını isterim. ağır yüklerle dolu. bizim ebeveynlerimiz var. her gün olur.

Küt. kolu demirden bir dingil ve ona takılmış olan bir araba oku ile bunu taşıyan oldukça büyük iki tekerlekten ibaretti. Paris yakınlarındaki Montfermeil'de. iri gümüş yıldızla-nyla birlikte yaldızlı kocaman general apoletleri olan bir adamı sırtında taşıyan başka bir adam resmine benzer şekiller vardı. Dediğimiz gibi bu onun ilk aşkıydı. saatte on beş kilometre hızla topluma. Siz bu satırları okuduğunuz sırada beş azgın at bizi ailelerimize götürüyor olacak." dedi Favourite. Ormanlık bölgede kereste ve ağaç kütüğü taşımakta kullanılan ağır yük arabalarından -253birinin ön kısmıydı bu. tıpkı bir salıncak ipinde oturur gibi. "Çok tuhaf. ezici ve biçimsiz bir şeydi. Dingilin altında bir zincir vardı. Bu mektup içinizi parçalıyorsa. çok tatlı bir sarılış içinde birbirine soku-254- . Derin tekerlek izlerinden oluşan yollar tekerlekleri. Bu ön kısım. Caillard'ın kanatlarında kaçıyoruz. Tahta çamurun. yakın zamandır sizleri mutlu ettik. "Bu Tholomyes'in fikri. kırmızı lekeler kan olduğunu gösteriyordu. 1818 yılının bir bahar günü akşamında Waterloo Çavuşu isimli lokanta-hanın önünde yolu tıkayan bir taşıt. tekerlek göbeklerini. Bir saat sonra odasına döndüğünde ağladı. Loffitte'in kollarında." Dört kız bakıştılar. Bu ağır yük arabasının ön kısmı sokağın bu noktasında niçin duruyordu? Önce yolu tıkamak. orta kısmı ise yere oldukça yakındı ve bu eğrinin üzerinde o akşam. Giderayak onu seveceğim tuttu." "Öyleyse. görevimize. "Ona âşık olmaya başlamıştım. Bizim için ağlayın ama hemen yerimize başkalarını bulun. geri kalan kısmı dumandan ibaretti ve muhtemelen bir savaşı canlandırmaktaydı. Kendisini Tholomyes'e bir kocaya verir gibi vermişti ve zavallı kız hamileydi. "Blachevelle'e ölüm. daha doğrusu taşıt parçası. tekerlek ispitlerini. Bossuet'nin dediği gibi Tüyüyoruz. Kürek mahkûmlarının hapishanesini hatırlatan bir hava vardı." dedi Zephine. Homeros ona Polyphemos'u. olanca heybetiyle oradan geçen bir ressamın kesinlikle dikkatini çekerdi. yani sizden.donata-caklarmış. Sessizliği ilk bozan Favourite oldu. Yaşasın Tholomyes!" "Yaşasın Tholomyes!" diye Dahlia ile Zephine bağırdılar. Fantine de ötekiler gibi güldü. demir de pasın altında kaybolmuştu. sonra da paslanmasını tamamlamak için. Ardından da kahkahadan kırıldılar. Elveda." diye cevap verdi. ey bizim güzel yavrularımız! Doludizgin. bugün artık olmayan türden bir yan han. Dingilin altında Golyat gibi bir kürek mahkûmuna yaraşır irilikte bir zincir sarkıyordu. "Bu Blachevelle'in fikri olmalı. taşımakla görevli olduğu kalas ve kütükleri hatırlatmaktan çok. Bir hanın kapısında duran herhangi bir çöp arabasından ya da bir yük arabasından daha doğal bir şey olamaz ama her şeye rağmen. Bütün olay bu. -251DÖRDÜNCÜ KİTAP f GÜVENMEK BAZEN KENDİNİ ELE VERMEKTİR 1. Bize kin beslemeyin. Boulanger Sökağı'ndaydı. ağır. Erdemli kişiler olarak onlara itaat ediyoruz.' Gidiyoruz ve gittik. ama tek gözlü devlere. Dev gibi bir topun kundak kısmım andırıyordu. insan yolda giderken birden karşısına çıkıverir ve orada bulunmalarını gerektiren başkaca bir neden de yoktur. yan ucuz lokanta vardı. Favourite. Kendimizi feda ediyoruz. Toulouse arabası bizi uçurumdan kurtarıyor. Bize saygı duyun. Belli oluyor. Bir Anneye Rastlayan Anne Bu yüzyılın ilk çeyreğinde. Eski sosyal düzende de böyle müesseseler vardır ki. Resmin altında şöyle bir yazı vardı: WATERLOO ÇAVUŞUNA. Kapısının üstünde. düzene dönüyoruz. insanüstü varlıklara yaraşır bir hapishaneydi ve bir canavardan çözülmüş gibi duruyordu. Blachevelle Fameuil Listolier Felvc Tholomyes Not: Yemeğin parası ödenmiştir. uçurumdan. dingili ve araba okunu ince bir çamur tabakasıyla. Bu lokanta-han Thenardier adında karı koca tarafından işletilmekteydi." "Hayır. Bizim de herkes gibi -250vali oûe babası. siz de onu parçalayın." dedi Dahlia.-"Eh! Güzel bir maskaralık!" diye bağırdı. katedralleri süslemekte kullanılan badanaya benzeyen sarımtırak çirkin bir badana ile kaplamıştı. Danıştay üyesi olmamız ülkenin çıkarına. duvara çakılı olan bir tahtanın üzerinde. Shakespeare de Caliban'ı bağlardı. İki yıla. akla mamutların koşum takımını getiriyordu. Bu zincir.

Bu kadının çocuğu.lup oturmuş iki küçük kız çocuğu vardı. Giyimine gelince. demir yığını içinde iki gül gibiydiler. Sarı renkte bir tutam perçemi dışarıya fırlamış olan saçları oldukça gürdü. çenede sıkıca bağlanmış bir başlığın altında kayboluyordu. sanki bu çocuklardan geliyordu. Güzel miydi? Belki. Birkaç adım ötede han kapısının eşiğine çömelmiş olan anne. birbirine karışmış vahşi eğriler ve açılar halinde. Ayrıca oldukça ağır görünen epeyce büyük bir yol çantası taşıyordu. çok bitkin ve hâsta bir hali vardı. adeta dehşetengiz. Gözleri ise uzun zamandır kuru kalmamışa benziyordu. yavrusunu yeni emzirmiş analara özgü bir tavırla kucağında uyuyan kızına bakıyor. pastan kararmış. elbisesinde kurdeleler ve başlığında danteller vardı. düşmelerini önlemekteydi. Anneleri. tıpkı kırağının eriyerek. olsa olsa çok iri oldukları söylenebilirdi. Biri kumral. Analığa özgü hem hayvani hem de semavi bir ifadeyle bir kaza ihtimaline karşı gözlerini çocuklardan ayırmıyordu. kucağında bir çocuk vardı. kadınlardan yana da çözülmüştü. -256Yaşına özgü güven duygusu içinde uyuyordu. küçük kızlar zevkle kendilerinden geçiyorlardı. Kederli bir Çizgi sağ yanağını kınştırmıştı. Annelerin kollan şefkatten yoğurul-muştur. neşeden. çocuklar orada derin derin uyurlar. Kalkık etekliğinin kırması arasından beyaz. Mutlulukla yoğrulmuş. ama bu kılık içinde güzel görünmüyordu. dalları simsiyah bırakması gibi. Ancak okuyabiliyordu. öfke çığlığına benzer kulak tırmalayan bir gıcırtı çıkartıyor. diğeri de on sekiz aylıktı. Çocuğun babası gidince -ne yazık ki bu gibi ayrılıklarda geri dönüş yokturFantine edindiği daha az çalışma alışkanlığı ve daha çok eğlence zev-kiyle. tombul baldırları görülüyordu. Üstünde işçi kadınların giydiği eskice bir kıyafet vardı. sokakta olup bitenleri işitmesini ve görmesini engelliyordu. Bu gerekli. ama o hiç gülmüyordu. Her ne kadar cana yakın bir kadın değilse de. Güzel dişleri olanların gülünce dişleri görünür. Kızların biri yaklaşık iki buçuk yaşında. unutmuştu. artık dostluğun varlık nedeni kalmamıştı. Zephine'i. Solgundu. Olağanüstü güzel kirpikleri vardı. Sırtında kaba yünlü kumaştan bir pelerin. parlak. sevimli çıplak kamını küçüklüğün masum pervasızlığıyla göz önüne seriyordu. bezden bir elbise. yazması yoktu. görülebilecek en tanrısal varlıklardan biriydi. Her iki çocuk da özenerek giydirilmişlerdi ve çok mutlu görünüyorlardı. Ana bir yandan iki küçük yavrusunu sallıyor. şevk ve taşkınlık dolu. İki üç yaşlarında bir kızdı. müzikten yapılmışa benzeyen. Tanınması güç bir haldeydi. bu dev zincirden iki çocuk meleğe salın-255cak görevi yapan tesadüfün bu cilvesi kadar sevimli olamazdı. bir mağara ağzı gibi yuvarlanıyordu. şarkının ilk kıtasına başladığı sırada yanına biri yaklaşmıştı." demişti. Ustaca bağlanmış bir mendil. Terk edildikten sonra para sıkıntısı başlamıştı. gözlerinde neşe parlaklığı vardı. öbürü esmerdi. kendisini tam bir yalnızlık içinde buldu. Her gidiş gelişte. o yakınlardaki bir çalılıkta açmış çiçeklerin gelip geçenlere yaydığı kokular. leylak kokulu o muslinden ve kurdelelerden oluşan o elbise. İyi cins bezden bir yakalığı. On "sekiz aylık olanı. Dahlia'yı hemen unutmuş. Anneye gelince. Şıklıkta öbür iki küçükle yanşabilirdi. Birkaç adım önünde bir kadın duruyordu. İşaret parmağı iğne kullanmaktan sertleşmiş. Uyuyordu. Hiçbir geçim kaynağı yoktu. Sonra başını çevirdi. fakir ve mahzun görünüyordu. Gençti. ışığa gömülmüş bu iki narin başın üstünde ve çevresinde devasa ön tekerlek. artık güneş ışığında elmas gibi ışıldayan. Küçüğü. Oysa. Ama dikkatle incelendiğinde eski güzelliğini hâlâ koruduğu görülebilirdi. ayağında kaba ayakkabılar vardı. Teninin nefis bir pembeliği vardı ve çok sağlıklıydı. çocukluğunda ona sadece imza atmayı öğretmişlerdi. Güzel ve sevecen Imogine'e diye cevap verdi anne. Terk edilmenin üstünden uzun bir süre geçmişti. Arkadaşları Favourite'i. "Çok güzel çocuklarınız var madam. erkeklerden yana kopan bağ. Hiçbir şey. iş yaptığı yerleri ihmal ettiğinden artık bu yerler kendisi için kapanmıştı. şu anki hali dokunaklıydı. şarkısına devamla. Bu süre içinde neler oldu? Tahmin edilebilir. savaş gazilerinin kullandıkları mendillere benzer boyun atkısı ile katlanmış geniş. herhalde buna çok şaşırırlardı." dediğini duydu. uzun bir iple iki çocuğu sallamaktaydı. mavi bir mendil göğsünü sıkıca kapatıyordu. bildiği küçük mesleği küçümsemiş. çılgınlıktan. Batan güneş de bu sevince katılıyordu. Birden kulağının dibinde bir sesin. Güneş yanığı elleri çillerle kaplıydı. Saf yüzleri iki sevinçli şaşkınlıktı. çirkin halkalar. ama rahibe başlığını andıran çirkin. bir yandan da detone bir sesle o zamanlar çok ünlü olan duygulu bir şarkıyı söylüyordu. delik deşik olmuştu. Dilekçe yazan birinin aracılığıyla . dar. Gözlerine söylenecek söz yoktu. taze yanakları gülüyordu. yanaklarını elma gibi ısırma arzusu veriyordu. Tholomyes'le olan ilişkisi nedeniyle. Bir başına kalmıştı. büyüğün kuca-ğındaydı. Bu güzel küçük kız insana. Bu Fantine'di. güzel kırağı taneleri gibi kay-257bolup gitmişti. Daha önceden dost oldukları on beş gün sonra kendilerine söylense. bu korkunç zinciri görmüş ve "Hah! İşte yavrularım için bir oyuncak. diyordu bir savaşçı Şarkısı ve kızlarını seyre dalmış olması.

Tholomyes'e bir mektup gönderdi. ama biraz değiştirerek. Meleklerin varlığı cennetin habercisidir. Çocuğuna omuz silkip geçen. "Böyle çocukları kim ciddiye alır ki! Ancak omuz silkip geçerler!" dediklerini duydu. akıllı uslu bir seçmen ve hoşgörülü bir jüri üyesiydi ve de her zamanki gibi zevkine düşkündü. İşçiydi. o dönemde Paris civarının küçük arabaları denilen arabalarda beş kilometre başına üç dört metelik ödeyerek. Fantine. birincisinden çok daha acı bir ayrılığa katlanması gerekebileceğini belli belirsiz fark etti. Çömel-miş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı. Felix Tholomyes'ten söz etme fırsatını bir daha bulamayacağız. ama çok değil. bizim de insan olduğumuzu bilirler. Bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması! Kaderlerimiz nelere bağlı? Yolcu hayat hikâyesini anlattı. kumaşlarını. İki kadın sohbet etmeye . BURASI diyen esrarlı işaretini görür gibi oldu. panayırlarda teşhir edilmeye değer. çocukların anası şarkı söylerken iki mısraı arasında soluk almak için durduğunda. bu zevkli manzara karşısında duraklamasına neden olmuştu. Paris'te iş bulamadığı için iş bulmaya başka yere gidiyordu. Ana başını kaldırıp teşekkür etti ve yolcuyu kapının yanındaki sıraya oturttu. Onlara hayranlıkla bakıyordu. Bu kadının dünyada tek varlığı bu çocuk ve bu çocuğun dünyada tek varlığı bu kadındı. ilahi takdirin. arkadan ikinci ve bir üçüncüsü geldi. Elinde avucunda bulunan her şeyi sattı. Tavırları yapmacıktı. gözlerini açtı. -261Ardından. Bu iki küçük kız da bu annenin üzerinde böyle büyüleyici bir güzellik etkisi yaptı. kızını emzirmiş. Kalbi daraldı. güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın olmasını önlerdi. Kalbi. Willemomble'dan da Montfer-meü'e kadar yaya gelmişti. Bu iki küçük kız belli ki mutluydular. kendisi bir taşra şehrinde nüfuz-259I lu ve zengin ünlü bir avukat. sırtına bez elbiseler giymiş. ama neye? Hiçbir şeye ve her şeye. Fantine. oldu ve sımsıkı durdu. Bir hata işlemişti. Aklına doğduğu şehir Montreuil-sur-mer'e dönmek geldi. daha pek minik olduğundan tekrar kucağına almak zorunda kalmış ve yavrucak uyuyakalmıştı. İkisinin geçtiğini gören biri olsa onlara acırdı. masum bir varlığı ciddiye almayan Tholomyes'i düşündü. O kadar duygulanmıştı ki. Ufak tefek borçlarını ödedikten sonra elinde ancak seksen frank kadar bir para kaldı. dişleri arasından mırıldanır gibi şarkıya devam etti: Bu gerekli. Sonra çocuk gülmeye başladı ve her ne kadar annesi tutmaya çalıştıysa da.. uzun boylu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolcumuzu daha başlangıçtan ürkütür. başladılar. etine dolgun. Hayal gücünün üzerine iplik iplik satılan eski romanların böyle etkileri olur. Henüz gençti. ben bir şövalyeyim Ve Filistin'e gidiyorum Madam Thenardier kızıl saçlı. yolda rastladığı Willemomble arabasına binmişti. evet. Fantine duygulanmış bir halde çocukları seyrediyordu. bütün ipeklilerini. Daha şimdiden süsünden püsünden kahramanca vazgeçmiş. Bir gün Fantine. sıkıştı. ona karşı karanlık duygularla doldu. ama o kararını verdi. Bizim erdemlerimizin alacakaranlığı karşısında küçük çocukların o ışıklı masumiyetleriyle baktı. okuduğu romanlardan alınma romantik bir havası vardı. otuz yaşında ya var ya yoktu. Belki orada bir tanıyan çıkar. Güzel bir ilkbahar sabahı. Kendisi eşikte oturuyordu. bu yüzden göğsü yorgun düşmüştü. çocuğunu sırtında taşıyarak Paris'ten ayrılırken yirmi iki yaşındaydı. dantellerini. koşmak ." Sonra. Çocuk uyandı. Tholomyes hiçbirine cevap vermedi. Önünde durduğu hanın üstünde sanki. dedikoducu kadınların kızına bakarak. Bu satış ona yaklaşık iki yüz frank getirdi. Ama ne yapabilir-258di? Kime başvuracağını bilemiyordu. daha beter bir duruma doğru kaymak üzere olduğunu belli belirsiz hissediyordu. asker tipli sevimsiz bir kadındı.. hatırlanacağı gibi namuslu ve erdemliydi. ama yaradılışı. yukarıda okuduğumuz şu sözü söylemekten kendisini alamamıştı: "Çok güzel çocuklarınız var madam. Yalnız şunu söylemekle yetinelim: Yirmi yıl sonra Kral Louis Philippe döneminde. Paris'ten hemen o sabah yaya olarak ayrılmıştı. Büyüleyici güzellikler vardır. Boulanger Sokağı'na vardı. ama hatasını gizlemesi gerekirdi. küçük de biraz yürümüştü. "Bu hanı işletiyoruz. kocası ölmüştü. mavi gözleriyle baktı. ' "Adım Thenardier'dir. Cesaretli olmak gerekiyordu. Giderek sefalete düşeceğini. kucağında çocuğunu taşıdığı için yorulmuş. O zaman. İşin tuhafı. tek gururu -tek ve kutsal gururu-olan kızının üstüne başına yapmıştı. kurdelelerini. Çocuklar kendilerinin melek olduklarını hisseder. kızına sevgi dolu bir öpücük kondurdu. j -260.. İleride görüleceği gibi Fantine çok cesurdu. kendisine bir iş verirdi. annesininki gibi büyük. arada bir dinlenmek için mola vererek gün ortasına doğru Montfermeil'e." En yırtıcı yaratıklar bile yavruları okşandığı zaman yumuşarlar. iri kemikli.." dedi iki küçüğün anası. biraz öksürüyordu. Thenardier hanının önünden geçerken. ucube salıncaklarında sevinç içinde sallanan iki küçük kız onda şaşkınlıkla karışık bir hayranlık uyandırmış.

tıpkı bir halenin içindeki üç baş gibiydiler." "Altı kere yedi kırk iki yapar. içine ancak bir sinek girebilecek büyüklükte olan bir çukuru büyük bir çabayla kazıyordu. Cosette'in annesi devam etti: "Görüyorsunuz. Fantine." dedi anne. 'Şimdi. yolda giderken bu anneye rastladı. topraktan kocaman bir solucan çıkmıştı. Yavrularınızı bu kadar güzel." "Benim ilkim gibi. yol çantamın içinde. kızımı gideceğim yere götürebilecek durumda değilim. hem de büyük bir hazla adeta kendilerinden geçiyorlardı-. sonsuz bir zevkle oynuyorlardı. Erkek sesi ekledi: "İlk masraflar için de ayrıca on beş frank. "Az önce sokakta ağlayan bir kadın gördüm. rahatsız eden bir türetme cinsidir. salıncaklarında oturan öbür iki çocuğu gördü. diyordu bir savaşçı "Veririm. ne kabul ne de ret anlamına gelen şaşkınlık hareketlerinden birini yaptı. bu kadar temiz. belki de öbür ananın beklediği bir kıvılcım oldu. "seksen frankım var. annelere ve halka özgü tatlı ve hoş içgüdüyle -262guphrasie'yi Cosette yapmıştı. ama onlar umutsuzluk kaynağıdır! Thenardier'lerin bir komşusu. "Ayda altı frank veririm. 'İşte iyi bir anne. Çocuğuma bakmayı kabul eder misiniz?" "Düşünmem gerekiyor." dedi Madam Thenardier. içim parçalandı." dedi. gözünü gözünden ayırmadan ona baktı ve "Çocuğuma bakmayı kabul eder misiniz?" dedi. Kocanız olduğunu anlamıştım." -264Erkek sesi hemen ekledi: "Onu da vermeniz gerekecek. dönüşünde. Böyle ayrılıklar yavaş yavaş gelir. "Kızımı çırılçıplak bırakmam olacak şey değil!" Lokanta-han sahibinin yüzü göründü. parasını verdi." dedi. Birden. bir hanımefendi gibi her şeyden düzineyle ipekli elbiseler. Madam Thenardier kızlarını çözdü. biraz biriktirince de sevgili yavrumu almaya gelirim. Anne geceyi handa geçirdi." "Elbette vereceğim!" dedi anne. . Madam Thenardi-er'nin elini yakaladı. içinden çocuğun bohçası çıkınca şişkinliği azalıp. bir olay olmuş. Altı aylık da peşin. bu kadar mutlu görünce şa-263sırdım. Bir çocukla. "İyi öyleyse. etimolojistlerin bilimini bozan.' dedim." Sözün burasında lokantanın içinden bir erkek sesi bağırdı: "Yedi franktan aşağı olmaz. Orada da kazanırım. çocuğunu bıraktı. Yürüyerek gidersem bana oraya gitmeme yetecek kadar para kalır. Işıltılı alınları birbirine dokunuyordu. salıncaktan indirdi: "Hadi." Bu söz. Yeni gelen çok neşeliydi. Madam Thenardier." dedi. görenler üç kardeş olduklarına yemin eder. Madam Thenardier. Françoise'ı Fille tte yaptığı gibi. Bu rakamlar arasında bir yandan da belli belirsiz şarkısını mırıldanıyordu: Bu gerekli. Bulacağım işle böyle bir şey imkânsız. bir çocuk tarafından yapıldığında insanı güldürür. Oradaki insanlar öyle komik ki! Sizin hanınızın önünden geçmem Tann'nm verdiği bir lütuf. derin bir endişe ve mutluluk yumağı halinde toplanmışlardı." dedi Madam Thenardier. "Kaç yaşında?" "Üçüne basacak. üçünüz oynayın bakalım.isteyen küçük bir varlığın zaptedilmez enerjisiyle kucaktan kayıp yere indi. Bir mezar kazıcının işi bile. İçimden. O yaşlarda çabuk alışılır. dönerim. hem korkuyor. annenin iyiliği yavrunun neşesinden okunur." O sırada üç kız. Hem de zengin bir bohça! Tıklım tıklım dolu.." Küçüğün adı Euphrasie'ydi. "Elbette zavallı hazinemin bir bohçası var. İki kadın sohbete devam ediyorlardı: "Sizin miniğin adı ne?" "Cosette. Ama annesi. oturacak yer bulamam. "Çocuklar birbirleriyle ne de çabuk anlaşırlar!" dedi yüksek sesle. küçücük bir odun parçası yakalamış. artık hafiflemiş olan yol çantasını kapattı ve ertesi sabah yakında dönmeyi düşünerek yola çıktı.. Bu. üç kız kardeş olurlar. tıpkı halkın da. "Şunlara bakın. Bir dakika sonra küçük Thenardier'ler. yerinde kalakaldı ve hayranlık belirtisi olarak dilini çıkardı." Erkek sesi yeniden duyuldu: "Küçüğün bohçası var mı?" "Kocam bu." dedi Madam Thenardier." "Hepsi elli yedi frank. İşte burada." dedi Madam The-nardier. Pazarlık tamamlandı. yeni gelenle toprakta delikler açarak.' Hem sonra çok sürmez. aynı şekilde Josepha'yı Pepita. onu kürek gibi kullanarak." dedi anne. "Veririm.

Beyin namına sahip olduğu şeyi onlarda boğuyordu. ama gittikçe avamlaşıyordu. "Ondan şüphem yok. aşağılık biri olmak. düşen akıllı insanlardan oluşan. köylü adını da aristokrata yakıştıran bu yer değiştirme bir eşitlik dalgasının belirtisinden başka bir şey değildir. vaftiz adlarında anarşi dönemi diyebileceğimiz bu garip dönemde her şey yüzeysel değildi. Mösyö Thenardier." dedi kadın. Bazı insanların yüzüne bakmak onlardan kuşkulanmak için yeterlidir. 'Zarif olan adı halka.Cosette'in annesi gidince. imzasının şerefini kurtarabilmişti. Bunlar. Alfred ya da Alphonse adını taşıması ve bir vikontun adının da -eğer hâlâ vikontlar varsa. Hanın işleri iyi gitmiyordu. Senin küçüklerle iyi bir fare kapanı kurdum. 'Clelie' aşamasını geride bırakıp. de Scuderi'den Barthelemy-Hadot'ya düşmüş. kocasına kıyasla bir tür düşünceli bir hava veriyordu. küçük kızına gelince. Paris kapıcı kadınlarının seven ruhunda yangınlar çıkarmakta. İki Şüpheli Simanın İlk Taslağı Yakalanan fare pek çelimsizdi. Kocası ise. ama duygu alanında Pigault-Lebrun'u ve kendi özel diliyle söylediği gibi. Hâlâ soyluydu. Yenilik rüzgârının etkileme gücü her yerde olduğu gibi. O tabelayı kendisi boyamıştı." dedi. Zamanla. kınayıp eleştirdiğimiz ve adına. Kadının özünde kabalık. kahramanlıklarından birini gösteren bir kanıttı. Bu da ona. durmadan daha kötüleşir ve gittikçe daha çok kararırlar. Bu. zavallı yavrucak az kalsın Gulnare adını alacaktı. adam kadına. Görünürdeki bu uygunsuzluğun altında büyük ve derin bir şey yatmaktadır: Fransız Devrimi. aynı zamanda hem kaba hem inceydi. erkeğin mayasında düzenbazlık ve kötülük vardı. zengin olmayı garanti etmez. bir zamanlar askerlik yaparken çavuş rütbesinde olduğunu söylü-266yordu. Özellikle Mösyö Thenardier bir fizyonomi uzmanı için endişe vericiydi. Günümüzde bir sığır çobanının Arthur. Paris'e gidip Co-sette'in bohçasını Rehin Sandığı'na altmış -268- . Onlarda bilinmeyen bir yan vardır.Thomas. Her ikisi de kötülük yolunda ilerleme açısından çok yetenekliydiler. Bakışlarındaki karanlık onları ele verir. bir de sosyal bir arıza belirtisi bulunmaktadır. antik klasik romanın. Dönem. Ertesi ay yine paraya ihtiyaçları oldu. Ancak. İşin doğrusunu daha ileride göreceğiz. Kadın. Fantine'in elli yedi frankı sayesinde Mösyö Thenardier protestoyu önleyip. çünkü her şeyi -her kötülüğü. Biliyor musun. Pierre ya da Jacques olması ender rastlanan bir şey sayılmaz. artık sadece 'Lodoiska' olduğu dönemdi. önlerine doğru tehlikelidirler. Gene de. az daha icra memuru kapıma dayanacaktı. sürekli olarak karanlıklara doğru çekilir. ama kedi zayıf bir fareden de memnun kalır. Belirttiğimiz romaneks eğilimin yanı sıra. gençken. Lokanta-hanın tabelası. Karısı. Krokiyi daha sonra tamamlarız: Bu yaratıklar yükselen kaba insanlarla. hatta taşrada da oldukça tahribat yapmaktaydı. Bazı kabuklu deniz hayvanları gibi ruhlar vardır ki. Saçma sapan şeyler okumanın da kefareti vardır. kolayca canavarlaşan. belli bir derinliği olan bir kabadayı. Lafayette'den M. hatta daha sonraları bile. ondan on iki on beş yaş kadar küçüktü. bereket versin Ducray-DumimTin bir romanının yol açtığı nedeni bilinmez bir fikir değişikliği sayesinde adı Azelma oldu. Kimdi bu Thenardier'ler? Şimdi bu bölümde birkaç söz söyleyelim. hayatta ileri gidecek yerde geri geri gider. ortaya mitolojinin hırçın ve öfkeli kadını Megere çıktığında. ama ne işçinin yiğitçe atılımlarından ne de burjuvanın düzeninden nasibini alan bir sınıftır. Bu adamla bu kadın. "Bu para yann vadesi gelen yüz on franklık senedimi ödememi sağlayacak. orta denen sınıfla. işte tam bu tür kitapları okuyacak kafadaydı. M.yapmayı iyi bilirdi. "seksle ilgili her şeyi" okuyan kusursuz ve katıksız bir ahmaktı. Pamela'dan. işte bu ruhlardandılar. Ne yaptıklarını ne de yapacaklarını bilebiliriz. 2. Bournon-Malarme'a. Bu insanlar gerilerine doğru kuşkulu. edindikleri deneyimleri kabalıklarını ve uygunsuzluklarını artırmakta kullanırlar. bazen karanlık bir ateş tesadüfen yüreklerini ısıtsa bile. hatta görünüşe göre oldukça da yiğitlik göstermişti. M. sonunda büyük kızının adı Eponine oldu. söyledikleri bir sözü işiterek ya da yaptıkları bir hareketi görerek geçmişlerindeki karanlık sırları ve geleceklerine dair karanlık muammaları kestirebiliriz. kökü belirsiz bir sınıftandılar. -265aşağı denen sınıf arasında olan ve ikincisinin bazı kusurlarıyla birincisinin hemen hemen bütün kötülüklerini nefsinde toplayan. alt katmana. cüce yaratıklardandılar. artık Madam Thenardier saçma sapan romanları lezzetle yutmuş iri yarı kötü bir kadından -267başka bir şey değildi. burada da kendini gösteriyor. 3. Madam Thenardier. giderek dökülmüş saçlar kırlaşmaya başladığında. dilbilgisi bilecek kadar okumuş bir serseriydi. Nitekim. romantik bir havayla dağılıp. Onlarla besleniyordu. Tarlakuşu Kötü. çünkü her iki açıdan da karanlık oldukları hissedilir. Muhtemelen 1815 seferine katılmış.

Thenardier. ayda on beş frank istedi. kadının kızlarına sadece okşamalar kaldı. sefalet çir-kinleştirmişti. "Sanki bize büyük bir lütufta bulunuyor! Bu yedi frankla ne yapmamızı istiyor!" dedi ve mektup yazıp ayda on iki frank istedi. yani daha beş yaşına bile basmadan evin hizmetçisi oldu. Bu para da tükenince Thenardier'ler küçük kızı artık sadece iyilik olsun diye yanlarında tuttukları bir çocuk olarak görmeye alıştılar ve ona göre davranmaya başladılar. bu arzuların hepsinin kendi üzerlerinde tatmin edildiğini göreceklerdi. bulaşık yıkattılar. bu küçük kız sanki kendi kızlarının soluduğu havayı azaltıyormuş gibi geliyordu. Kediyle köpek. sokağı süpürttüler. -271Anne. Cosette onun evinde çok küçük bir yer kapladığı halde. sürekli cezalandırılan. ne yapmıyordu ki. o kadar. Bana zam yapması gerekiyor!" Anne on beş frankı gönderdi. daha doğrusu yazdırıyordu. Cosette masanın altında onlarla birlikte." Anne. ilk altı ay geçtikten sonra yedinci ay için yedi frank yolladı ve hiç aksatmadan her ay aynı parayı göndermeye devam etti. evlerine bırakılan zavallı bir çocuğu yetiştiriyorlar!" diyorlardı. onlannkine benzer bir tahta çanakta yemek yiyordu. çünkü iri olduklarından insanlar o gözlerde daha çok dert ve çile belirtisi görür gibi oluyorlardı. kim bilir hangi karanlık yoldan öğrenen. henüz gün doğmadan sokağı süpürür görmek yürek parçalayıcı bir şeydi. Cosette'e karşı zalimce davrandığından. "Bu Thenardier'ler iyi insanlar. ona. resmi belgelerin söylediğine göre dünyada kimsesi olmadığından. şiddetli ve hak edilmemiş cezalar başına bir dolu sağanağı gibi yağmasın. ona küçük Thenardier'lerin eski eteklerini. Elinin altında Cosette olmasaydı. . Sadece çaplan daha küçüktür. 'bu doğru olamaz. Onlar da bakanlara acı veriyordu. Ne bu dünyadan ne de Tanrı'dan bir şey anlayan. onu geri göndermekle tehdit ediyordu. bu yüzden. küçük kızarmış ellerinde kocaman bir süpürge. Haksızlık onu hırçınlaştırmış. köpekten biraz daha iyi. dövülen ve çevresinde. Daha altı yaşında bile olmayan bu zavallıyı. Thenardier'ler. Daha yıl sonu gelmemişti ki.' Cosette'e iş yaptırdılar. şimdi sıskalaş-mıştı. çocuğunu kesinlikle tanıyamazdı. Bu arada çocuğun belki de evlilikdışı doğ-muş olduğunu ve annesinin bunu açıkça söyleyemeyeceğini. -269Bir ana sevgisinin çirkin yanlan olabileceğini düşünmek üzücüdür. O yaşta çocuklar analarının kopyasıdırlar. yabancı kızdan nefret ediyordu. Eponine'le Azelma da zalimleştiler. 'Yaratığın' büyüdüğünü ve 'yediğini' söylüyor. kendisi gibi iki küçük yaratığın bir gündoğumu aydınlığı içinde yaşadığını gören tatlı. "yoksa veledini tuttuğum gibi sözümona o gizli işlerinin ortasına fırlatıveririm. Yıldan yıla çocukla birlikle. bu üç yılın sonunda eğer Montfer-meil'e yeniden gelseydi. -270Annesi. Hatta birkaç ay hiç para ödenmedi. Bir yıl. tartaklanan. iki öz kızını büyük bir tutkuyla seviyor. kışın delik deşik paçavralar içinde. Artık bohçası da olmadığına göre. Cosette çok küçük ve minik olduğu sürece öbür iki çocuğun günah keçisiydi. Mösyö Thenardier. bu isteğe boyun eğdi ve her ay on iki frank yollamaya başladı. Onu kuşların artıklarıyla. kadına bu yer sanki kendi çocuklarından çalınmış. her gün doyurulması gereken bir miktar okşama arzusu ile bir miktar dayak atma ve küfretme arzusu vardı. Daha sonraları göreceğimiz gibi. aynı türden başka birçok kadında olduğu gibi. Geriye güzel denebilecek sadece gözleri kalmıştı. eski gömleklerini ve paçavralarını giydirdiler. hatta yük bile taşıttılar. doğru! Çekilen sosyal acılar ve çileler her yaşta başlar. bir yanıyla nefret etmeden öbür yanıyla sevemezler.' Ne yazık ki. sefaleti de büyüdü.frank karşılığında rehin bıraktı. Madam Thenardier. Montreu-il-sur-mer'e yerleşen annesi. zayıf bir varlık! Madam Thenardier. Köyde herkes. avluyu. Thenardier'ler hep aynı şekilde cevap veriyorlardı: "Cosette çok iyi. Thenardier'ler böyle davranmakta kendilerini büsbütün haklı görüyorlardı. Bu eve geldiğinde güzel mi güzel. onlara bir hizmette bulundu ve böylece. 'Beş yaşında. iri gözlerinde bir damla yaş olduğu halde. azarlanan. Bazı karakterler. daha beş yaşındayken 'yaşamak için çalışmakta ve çalmaktaydı. Hal ve tavrında tuhaf bir endişe seziliyordu. "Sinsi!" diyordu. Çocuğunun mutlu olduğuna ve 'iyi geliştiğine' inandırdıkları anne de. Cosette. Cosette'i unuttu sanıyorlardı. kediden biraz daha kötü beslemeye başladılar. teni ise sapsarıydı. odalan. Damollard adında birinin davasına tanık olmadık mı? Haydut olan bu öksüz ve yetim. hiç şüphesiz kendi kızları tapılırcasına sevilmelerine rağmen. "Canımı sıkmasın!" diye bağınyor-du. Daha çok yakında. çocuğundan haber almak için her ay mektup yazıyor. Bu kadının. Bu yabancı kız dayakları kendi üzerine çevirerek. arkadan bir yıl daha geçti. onun zaten her zamanki sofra arkadaşlarıydı. öyle mi?' diyeceksiniz. taze mi taze olan Cosette. Zengin olmadıklan halde. biraz serpilmeye başlayınca. Hep Montreuil-sur-mer'de olan anne para ödemekte güçlük çekmeye başladığından.

Bunlar tesadüf eseri jandarma yüzbaşısının çocuklarıydı. yoluna devam ederek "Montreuil-sur-mer'e gelmişti. ürken. Kısacası. gelişmemişti. bu 'kara mal-lar'm imal edilmesinde hiç umulmadık bir değişiklik olmuştu. Böyle sert davranmakta şunun için de son derece haklıydı ki. Kılık kıyafeti. Bu küçücük değişiklik bir devrim yaratmıştı. yerleşmiş ve söz konusu imalatta reçinenin yerine gomalak ve özellikle bileziklerde iki ucu kaynaklanmış sac halka yerine iki ucu birbirine yaklaştırılmış sac halka kullanma fikrini ortaya atmıştı. Montreuil-sur-mer'in kendine özgü bir sanayii vardı: İngiliz kara kehribar taşı ile Alman kara boncuklarının taklidi olan özel bir sanayi. -272BEŞİNCİ KİTAP İNİŞ 1. Yaratıcı bir düşüncenin hizmetine verilen. ve gün doğmadan önce sokakta. orada bulunuşu ilahi takdirdi. En kara . kadınlardan istediği de namuslu olmaktı. -274Söylentiye göre. bu zavallı tarlakuşu hiç ötmüyordu. -275Bu konuda çok katıydı. Madeleine Baba'nın erkeklerden istediği iyi niyet. Aslı esası hakkında kimse bir şey bilmiyordu. Fantine. titreyen. Bu önemli bir nokta olduğundan. bir aralık ayında akşam üzeri çantası sırtında. bu iyi bir şeydi. burada küçük şehirler için büyük sayılan endüstriyel gelişmelerden biri olmuştu. Montreuil-sur-mer neredeyse Londra ile Berlin'e rakip olmuştu. ayrıca hepsinden doğruluk ve dürüstlük istiyordu. adı neden sonra öğrenilmişti: Madeleine Baba. Madeleine Baba gelmeden önce her şey sürünüyor. Bu yöntemin yaratıcısı üç yıla kalmadan zengin olmuştu. bilinmeyen biri olarak geldiği gün belediyede büyük bir yangın patlak vermişti. evde ve köyde her sabah herkesten önce uyanan. Bu adam alevlerin içine dalmış ve kendi hayatını tehlikeye atarak iki çocuğu ölümden kurtarmıştı. her yere etki ediyordu. bu daha da iyiydi. her zaman düşünceli görünen iyi yürekli bir adamdı. kendi ilinden uzaklaşalı on yıl kadar olmuş. ürperen. şimdi ise her şey sağlıklı bir çalışmayla canlanmış. onu ayrıntılarıyla anlatmayı. bu arada acaba ne olmuştu? Neredeydi? Ne yapıyordu? Küçük Cosette'i Thenardier'lere bıraktıktan sonra. o hem kendi servetini hem de bütün bir şehrin servetini çıkarmıştı. tüketicinin yararına imalatı daha da iyileştirmiş. ilin yabancısıydı. Kara kehriban çok kullanan İspanya her yıl olağanüstü miktarda siparişler veriyordu. şehrin yararına olmuş. budaklı sopası elinde. Yaklaşık iki yıl önce. Hatırlanacağı gibi yıl. malı daha ucuza satma imkânını sağlamıştı. Hemen hemen hiç hoşgörülü olmadığı tek konu buydu. 1815 yılı sonlarına doğru meçhul bir kişi şehre gelmiş. Montreuil-sur-mer'in görünüşü değişmişti. Montreuil-sur-mer'e geri döndüğü sıralarda. üçüncüsü de imalatçının yararına kârı üç misli artırmakla birlikte. Benzetmeleri seven halk. Hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan beri. Kente pek az bir parayla. Hammaddelerinin pahalı oluşu ve bunun işçiliği de etkilemesi nedeniyle bu endüstri hep olduğu yerde kal-273mış. çok çok birkaç yüz frankla geldiği söyleniyordu. biri erkek işçiler. yaşamaktaydı. o sefaletten sefalete doğru inerken. iş ve ekmek bulacağından emin olarak buraya başvurabilirdi. düşünceyle beslenen bu küçük sermayeden. gelişi nimet. Madeleine Elli yaşlarında. ikincisi. İncik Boncuk İşinde Bir İlerlemenin Hikâyesi Montfermeil'lilerin dediğine göre. burası askeri bir garnizon şehri olduğundan. 1818'di. Fabrikada. bir kuş kadar küçük olan. Madeleine Baba'nın kazancı öylesine artmıştı ki. Gerçekten de bu küçücük değişiklik hammadde fiyatını büyük ölçüde azaltmış ve bu da ilk önce el emeğinin fiyatını artırarak.O bölgede ona tarlakuşu adını takmışlardı. ortaya çıkışı hakkında ise az şey biliniyordu. baştan çıkma imkânları pek boldu. hali tavrı ve konuşması işçiye benziyordu. Hakkında söylenebilecek her şey bundan ibaretti. Ne var ki. 2. çocuğunu bırakıp gitmiş olan anneye. • " Onun hayran olunacak bir maharetle ıslah ettiği bu endüstrinin hızla gelişmesi sayesinde şehir önemli bir iş merkezi olmuştu. tarlalarda olan bu küçük varlığa bu ismi vermekten hoşlanmıştı. daha ikinci yıl büyük bir fabrika yaptırmıştı. Aç kalan herhangi biri. İşsizlik ve sefalet nedir bilinmez olmuştu. çevresini de zengin etmişti ki. Fantine. Böylece bir fikirden ortaya üç sonuç çıkmıştı. Bunun için adamın kimlik kâğıdını sormak kimsenin aklına gelmemiş. daha doğrusu altını çizmeyi faydalı buluyoruz. diğeri kadın işçiler için olmak üzere iki geniş atölye vardı. dökülüyordu. Kızlarla kadınların uslu kalabilmelerini sağlamak için kadınlarla erkekleri ayrı bulundurmak gerektiğini düşündüğünden atölyeleri ayırmıştı. düzenle. doğduğu yer gelişip serpilmişti. Adam. Hummalı bir gidiş geliş her şeye sıcaklık veriyor.

parasını çevresine saçtığını görünce. Kendisini daha az. o kadar yararlıydı ki. onun kendinden önce şehri zenginleştirdiğini gördüklerinde de şöyle dediler. Hepsini reddetti. Kibarlar çevresini reddettiğini görünce de. zengin olmak isteyen gözü-pek bir adam. Bir gün buna şaşıran birisine şöyle dedi: "Devletin. 'Sosyete' onu istiyordu. diğeri de okul öğretmenidir." Dindardı. milyoneri buyur etmek için kapılarını ardına kadar açtılar ve bir yığın öneride bulundular. Âlem içinde nasıl davranacağını bile bilmez. Madeleine tarafından bulunan yeni yöntemin ürünleri sanayi sergisinde teşhir edildi. başlıca kaygısı servet yapmakmış gibi bir izlenim vermiyordu. Her pazar aksatmadan kiliseye ayine gidiyordu. Jüri heyetinin raporu üzerine kral. sonunda ister istemez ona saygı duydular ve o kadar şefkatliydi ki. 1819 yılında bir sabah şehre bir söylenti yayıldı! Valinin teklifi üzerine yaptığı hizmetler göz önünde tutularak Madeleine Baba kral tarafından Montreuil-sur-mer'e belediye başkanı olarak atanıyordu. Tamam! İstediği şey. Gerekli kıldığı tek bir şey vardı: Namuslu erkek ve namuslu kız olmak! Söylediğimiz gibi. "kaba adamın biri" dediler. "tüccarın biri". onu geride bırakmaya karar verdi. Fabrikası merkez olmak üzere çevrede çabucak yeni bir mahalle doğmuştu. ama bu altı yüz otuz bin frankı kendisine ayırmadan önce şehir ve fakir fukara için bir milyondan fazla harcamıştı. Saf kul-278lar. Birkaç gün sonra atama Moniteuf da yayımlandı. "İşte. o da bu sevgiyi melankolik bir ciddiyetle karşılıyordu. İmparatorluk yasama meclisi üyeliğinde bulunmuş olan Fouche adındaki bu milletvekili. herkesin istediği bir şeyi fırsat bilip. basit bir ticaret adamı için işin oldukça garip tarafı şuydu ki. "Her neyse. Yine 1819 yılında. Ertesi gün Madeleine Baba görevi reddetti. ama işçileriyle çocuklar hâlâ. Söylenti doğruydu. maceraperestin biri işte." deyip işin içinden çıktılar. eğitimsiz bir adam. "Hırslı bir adam. Her iki öğretmene de. onlara bedava ilaç veren bir eczane açtırmıştı. Küçük şehirde yeniden söylentiler dolaştı. Yoksullar ise her şeyi ona borçluydular." Madeleine Baba nişanı da reddetti. yöntemin mucidine Legion d'honne-ur nişanının şövalye rütbesini verdi. çok geçmeden bu dindarlıktan pirelenmeye başladı. Günah çıkaran bir Cizvit rahibi tuttu ve ayinlere. Montreuil-sur-mer. küçük bir adamın yüzüne kapılarını kapalı tutan şehrin yapmacıklı küçük salonları. özellikle işçileri ona tapıyor. Ama. Fransa'da o zamana kadar hemen hemen hiç bilinmeyen bir çocuk bakımevi açmış. içinde biraz para bulunmayan bir cep." Masrafı kendisine ait olmak üzere. başkalarını daha çok düşünüyordu." demişlerdi. "maceraperestin biri" demişlerdi. Yükseldikçe davetler yağıfiur gibi yağmaya başlamıştı. Aynı saf kullar.talihli de olsa. Görüldüğü gibi şehir ona çok şey borçluydu." dediler. kelimenin tam anlamıyla kilisede yarışmak demekti. 1820'de Laffit-te Bankası'na adına yatırılmış altı yüz otuz bin frank tutarında bir para olduğu biliniyordu. zengin fabrikatör Madeleine'in saat yedi ayinlerine gittiğini görünce olası bir milletvekili adaylığı sezinleyip. "hırslı biri". Okuma yazma. heyecanla haykırdılar: "İşte! Biz dememiş miydik?" Bütün Montreuil-sur-mer bu söylentiyle çalkalanıyordu. Tanrı kadar yoksullar da yararlandılar. Dini görevlerini hiç aksatmadan yerine getiriyordu. bildiği bile şüpheli. Burada oturan çok fazla sayıda yoksul "aile olduğundan. nedeni ve merkezi olduğu bu faaliyetin ortasında Madeleine Baba servet yapıyordu. Otrante dükü adıyla anılan bir Oratoire rahibinin dini fikirlerini paylaşmaktaydı ve onun hem hamisi hem de dostuydu. İlk zamanlar. şan ve şerefi reddettiğini görünce. harabe. yıkık dökük bir yerdi. Para kazandığını görünce. sonunda onu sevmek zorunda kaldılar. Bu da o dönemde takdir edilen bir davranıştı. Zenginliği kesinlik kazanınca 'sosyetenin kişilikleri' ona selam vermeye başladılar. çünkü sayın milletvekili de. Ne var ki. Elbette ilk zamanlar. en değerli baş görevlisinden biri sütanne. biri kız. Kendi oturduğu aşa-276»ı şehirde sadece bir okul vardı. Bu yeni gelen adamı 'hırslı' biri olarak ilan edenler. kendi parasıyla on yatak daha ilave edilmesini sağladı. Bu adam belli ki bir muammaydı. "Cahil. Nereden geldiğini bilen yok. onun işe başladığını gören saf kullar. Artık ona "Mösyö Madeleine" deniliyor. en yoksul da olsa içinde biraz neşe olmayan bir kulübe kalmamıştı. nişandı. Bölgenin her yerinde rekabet kokusu sezen bir milletvekili. Bu korkudan. Yaptığı hizmetler öylesine parlaktı ve bütün çevre halkı onu istemekte öylesine elbir-279- . Ama. öğleden sonra yapılan ayinler de dahil olmak üzere gitmeye başladı. Kapalı kapılar ardında yalnızken Tann'yla -277tatlı tatlı alay ederdi. O dönemde yükselmek hırsı demek. kendi parasıyla hastaneye iki yatak koydurdu ve böylece ilave yatak sayısı on iki oldu. Madeleine Baba herkesi işe alıyordu. Saf kullar bu kere de dillerini tutamadılar. "Madeleine Baba" demeye devam ediyorlardı. ayrıca yaşlı ve sakat işçiler için de yardım sandığı kurmuştu. Onun en çok hoşuna giden şey de buydu. Hastane kötü donatılmıştı. pek yetersiz olan resmi aylıklarının iki katı tutarında bir aylığı kendi kesesinden ödüyordu. diğeri erkek çocuklar için olmak üzere iki okul yaptırdı. yukarı şehir ve aşağı şehir diye ikiye ayrılmıştır.

Genellikle geniş kenarlı bir şapka. bir tabutun başında inleyen rahiplerin arasına karışırdı. bağından kurtulan bir boğayı boynuzlarından yakalardı. O. Kitapları seviyordu. yemek yerken ¦-280onu okurdu. Merhametli yüreğinden ötürü dulla-282nn hazin durumu. Mösyö Madeleine. Az insanla konuşuyordu. . Bir tavşan -281kümesini farelerden korumak için. bakım da istemez. yararlı bir şeydir. İşte hepsi bu. yılda iki defa biçilebüen mükemmel bir yemlik ottur. Burada yaşadığından beri dili de yıldan yıla giderek düzeliyor. yine reddetti. kenevir bezi ayanndadır. bu eriyiği ambarlara serpiştirmeyi ve döşeme yarıklarına doldurmayı. çevresini bir sinek bulutu gibi sararlardı. Kaldı ki." Hele çocuklar onu fazlasıyla seviyorlardı. çünkü samandan ve hindistancevizinden sevimli küçük oyuncaklar yapmasını biliyordu. karamuk. Daima yalnız başına yemek yer. kartlaşınca tıpkı kenevir gibi. 1820 yılında. bir filozof gibi düşünür çehreliydi. başkalarının felaketi onu kendisine çekiyordu. 3. kendisini gizleyerek iyi işler yapıyordu. Kadınlar onun için. İhmal edildiği takdirde herhangi bir yararı olmaz. genellikle önünde açık bir kitap bulunur. ama nadiren kullanırdı. Laffitte'e Yatırılan Paralar Ne olursa olsun. Nezaket gösterilerinden kaçınır. Yalnızca kötü yetiştiriciler vardır. Sonra ısırgan ne ister? Sadece biraz toprak. o yine önceden olduğu gibi sade yaşıyordu. En büyük zevki kırlarda gezinmekti. şunu aklınızdan çıkarmayın ki. yapabileceği iyiliği yapmaktan kaçınır mı?" Bu da. hatta bazen zorlanmış buluyordu. ezilince boynuzlu hayvanlar için yem olur. yabanyulafı. bir işçi gibi yanık tenli. Zavallı adam. Bir kilisenin kapısında siyah matem işaretini görünce hemen içeri girer. konuşmak zorunda kalmamak için de bağış yapar dururdu. duvarlara çiçek açmış katırtırnağı asmayı öğretiyordu. Isırgan tohumu. o da öyle cenazeye koşardı. Hiçbir zaman zararsız bir hayvanı öldürmez. Ancak kullanması gerektiğinde de korkunç derecede şaşmaz bir nişancılığı vardı. daha kibarlaşıyordu. "Ne iyi bir ayı!" derlerdi. bazıları nasıl vaftiz törenine koşarsa. bitki olgunlaştıkça döküldüğünden. İnsan. halktan yaşlı bir kadının kapısının eşiğinde ona söylediği adeta öfke dolu şu sözler olduğu dikkatlerden kaçmadı. Çünkü köylülere öğrettiği faydalı küçük sırlan vardı: Buğday güvelerini yok etmek için tuzu suda eritip. yemlere katılırsa hayvanların tüylerine parlaklık verir. Cenaze başındaki ilahilerin metnini düşüncelerinin yansısı olarak görüyordu. Matemli dostların. ilk gördüğü şey. bir atı kaldırır. halk sokak ortasında yalvar yakar oluyordu. köylülerin harıl harıl ısırgan otu yolmaya çalıştıklarını gördü. Gezintileri sırasında yanına bir tüfek almayı ihmal etmez. Bir gün. keten gibi iplikleri. içeri girerdi. Bakışları gökyüzüne çevrilmiş. İyi düzenlenmiş küçük bir ki-taplığ1 vardı. işte o zaman da ölür. kral onu yeniden belediye başkanlığına atadı. "İyi bir belediye başkanı. kitaplar soğuk ama güvenilir dostlardır. ciddi bakışlı. sefil evine döndüğünâe kendi yokluğunda kapısını açılmış. Servetiyle birlikte artan boş vakitlerinden kafasını işleyip geliştirmek için yararlanıyordu. buğday bitlerini defetmek için de samanlıklarda ve evlerde her yere. Sadece tohumu. Nice insan vardır ki. Onu bu kararı vermeye iten nedenin. Bir köyden geçerken hırpani kılıklı çocuklar neşeyle peşinden koşar. ısırgana benzer!" Bir an sustuktan sonra: "Dostlarım. küçük kuşlara asla ateş etmezdi. Mösyö Madeleine de Monsenyör Belediye Başkanı oldu. evine dönerken boş olurdu. tilkikuyruğu gibi otların ve buğday yiyici parazitlerin nasıl söküleceğine dair 'reçeteleri' vardı. kederli sesleri. damlara. toplanması güçtür. Kökünden çıkarılan ve daha şimdiden kuruyan bir yığın bitkiye bakıp şöyle dedi: "Ölmüşler. Kır saçlı. bütün ileri gelenler ricaya geldiler. çenesine kadar düğmelenmiş kalın çuhadan bir redingot giyerdi. ne kötü ot ne de kötü insan vardır. kimseye görünmeden merdivenlerden çıkıyordu. Artık genç olmamasına rağmen müthiş bir kuvveti olduğu söyleniyordu. Oysa kullanılması bilinse çok yararlıdır. Biraz uğraşılırsa yararlı olur. ölümün karanlık uçurumunun kenarındaki gizemli. Zavallı yoksulun biri. onun yükselişinin üçüncü aşaması oldu: Madeleine Baba. kaçamak selam verir. Bir zamanlar hayatını tarlada çalışarak geçirmiş olduğu tahmin ediliyordu. Isırgan körpeyken yaprağı çok güzel bir sebzedir. lifleri olur. ama bu sefer vali bu reddedişe karşı çıktı. siyahlara bürünmüş ailelerin. Akşamlan gizlice evlere giriyor. yani şehre gelişinden beş yıl sonra. Gelen 'hırsız' Madeleine Baba'ydı. sonsuzluğun bütün sırlarına doğru bir tür atılma özleyişiyle dinlerdi. kökü tuzla karıştırılırsa güzel bir sarı boya olur. Kötü işler yapanların gizlenmeleri gibi. çamura saplanmış bir tekerleği iter. Isırgan bezi. Bir tarladan aynkotu. İhtiyacı olan herkesin yardımına koşardı. bir eşyanın üzerinde unutulan altın para olurdu.ligi yapmıştı ki. çabuk sıvışır. Belediye başkanlığı görevini yerine getiriyor. ama bunun dışında yalnız yaşıyordu. "Hırsız gelmiş!" diye feryat eder. sadece buraya koyduğu küçük bir Afrika domuzunun kokusundan yararlanıyordu. Evinden çıkarken cepleri para dolu. Böylesine şiddetli ısrar karşısında sonunda kabul etmek zorunda kaldı. Kıyılınca kümes hayvanları için.

bir delik. bu semavi karanlık çiçek. Ama kız kardeşi sürekli yanında -284olduğundan bu körlükten memnundu. gidişini. çıkışını. bu paraların istendiği zaman anında çekilebilme özelliği bulunduğu kulaktan kulağa fısıldanıp duruyor. odasına asla kimsenin giremediğini. Her şeyi ondan almak -dininden merhametine kadar her şeyi. bir kız kardeşin. el yordamıyla ruhu arar ve bulur. Ölüm haberi. Hem de ne sevgi! Baştan başa erdemden ibaret bir sevgi! Tam bir güvenin olduğu yerde körlük kalmaz. uzaklaşsa bile. tam yanı başınızda bir nefes duyarsınız.' diye anılan ve seksen iki yaşında azizlik mertebesine erişmiş olarak dünyadan göçmüş bulunan Mösyö Myriel'in ölüm haberini verdiler. bu onun ağzıdır. yine de bu odaya kimsenin giremediği. çapraz kaval kemikleri ve kuru kafalarla süslü olduğunu söylüyorlardı. bu onun elidir. karanlık sayesinde bu meleğin çevrenizde döndüğü yıldız olmak. Maun eşyalarla basitçe döşenmiş bir odaydı. altı yüz kırk bin franka inmişti. bu karanlık verilmez! Melek ruh buradadır. Bu arada şunu da söyleyelim: Kör olmak ve sevilmek. İnsan ruhla okşanır. kanatlı kum saatleriyle döşeli.asla terk edilmemek. size yardım eden bu tatlı zaafa sahip J olmak. bu odur. Gazetelerin atladığı bir noktayı eklemek üzere burada şunu belirtelim ki. eksikliğini çektiği bir şey var mıdır? Hayır. kendisine rağmen sevildiğinden insanın emin olmak. denenmiş ruh bir kadındır. Gerçekte. Mösyö Madeleine ertesi gün -286siyahlar giyinmiş ve şapkasına matem şeridi taknuŞ olarak göründü. Huzurla. Şehirde bu yasın farkına varıldı ve dedikodusu yapıldı. Mösyö Madeleine'i gözlerde iyice yüceltti ve soylular . rüya gibi silinip. Bu bir karanlıklar cennetidir. Halk. "Mösyö Made-leine isterse bir sabah Laffitte'e gidip bir makbuz imzalar ve on dakika içinde iki ya da üç milyonunu alıp götürebilir. konuşmasını. 4. gerçek gibi yeniden ortaya çıkar. bir kızın. hayaller görülen bir yer. elle dokunula-bilen Tanrı. Laffitte'e yatırılmış 'muazzam' miktarda parası olduğu. şehrin yerel gazetesi tarafından yayımlandı. Şöminenin üzerinde duran ve gümüş gibi görünen -çünkü incelenmişlerdi-eski model iki şamdandan başka gözlerine çarpan hiçbir şey olmadı. varlığı sizce vazgeçilmez olan kişi için vazgeçilmez olduğunuzu bilmeniz. iki ya da üç milyon denilen para. neşeyle. tam bir münzevi keşiş hücresinde yaşadığını." Gülümsedi ve onları hemen 'mağaraya' götürdü. söylediğimiz gibi. kendi ellerinizle İlahi Takdir'e dokunmak. bir elbise hışırtısını bir kanat sesi gibi duymak. dünyanın karanlığı içinde bir varlığın sadakatini fark etmek. ama halinde memnunluk olmayan bir insan. eşyalar oldukça çirkindi. küçük şehirlerin zihniyetini dile getiren bir gözlem! Ama. okşanmak demektir. sizden vazgeçemediği için yanı başınızda olması. bir keşiş mağarası. Çünkü sevgiye sahip -285olunca ışığı kaybetmek hiçbir şey değildir. yaklaşık altı yüz otuz. zengin. birkaç yıldan beri gözlerini kaybetmişti. onun saygıdeğer piskoposla bir akrabalığı olduğu sonucu çıkarıldı. işte o. Ruh. Bundan da. Mösyö Madeleinein Yası 1821 yılı başlarında gazeteler. bulunmuş. coşkuyla kendinizden geçerek dolup taşarsınız. "Bak işte. hiçbir şeyin tam olmadığı şu yeryüzünde.Gönül okşayıcı ve mahzundu. sevildiğinden emin olmaktır. her dakika kendi çekici gücünüzü göstermek." dediler. Bu boşluk içinde büyüyen hiçlikler. Bu sözler o kadar çok söyleniyordu ki. Yaklaşan sıcaklığı hissedersiniz. gerçekten de mutluluğun en tuhaf. ne sevindirici bir şeydir! Yürek. karanlığın içinde.I netten ötekine geçmişti. Körün. Bu felakette hizmet edilmek demek. yüzün yokluğunda da düşünceyi görebilmek. ama taparcasına sevildiğini hisseder. Ve bu. bu sözlerin." diyordu. Digne piskoposu 'Monsenyör Bienvenu. işte körlerde bu güven vardır. Bazıları onun esrarengiz biri olduğunu iddia ediyordu." deniyordu. girişini. Sırf kendi varlığı sevildiğinden ya da daha iyi bir deyişle. Kadın sesinin sizi avutmakta kullanılan ve sizin için kaybolan evrenin yerini alan anlatılması imkânsız vurgu incelikleri. Bu yas Mösyö Madeleine'in aslını aydınlatan bir ışık gibi görüldü. "bütün vaktini benim için harcadığına göre. Hayatın en yüce mutluluğu. sakat olduğunuz oranda güçlü olduğunuzu hissetmek. esrarlı bir açılma gösterir. buradadır. bütün bunlar eşi az bulunur mutluluklardır. Karşılığında bütün aydınlıkları verseler. onun gelişini. Digne piskoposu öldüğünde. onu kollarınızın arasına alabilmek. gece içinde yayılan bir ışıksmızdır. Bir kadının. bir şey görmez. bir ağız alnınıza dokunur. Bir el size destek olur. demek bütün yüreğiyle bana ait" diyebilmeniz. Bu. Mutlu. bir mezar olduğu söylentisi sürüp gitti. şarkı söylemesini işitmek ve bu adımların. Monsenyör Bienvenu böyle bir cen. bu şarkının merkezi olduğunuzu düşünmek. şehrin kibar ve muzip genç hanımlarından birkaçı bir gün çalışma odasına girip sordular: "Sayın başkanım bize odanızı gösterir misiniz? Orası için bir mağa-283ra diyorlar da. İşte. ama kibirli olmayan bir insan. bu sarsılmaz inanca dayanmak. hep buradadır. bir sevimli varlığın sürekli ona ihtiyacınız olduğu için. onun size olan şefkatini size ayırdığı zamanın miktarıyla sürekli ölçebilmeniz ve kendi kendinize. geri gelmek için uzaklaşır. tuhaf olduğu kadar da nefis şekillerinden biridir. duvarlar on iki meteliklik ucuz kâğıtla kaplıydı. Salonlarda "Digne piskoposu için yasa büründü.

Madeleine Ba-ba'nın bütün gayretine rağmen. bizim ruhlarımız birer gerçek olduğundan ve . gariptir ama. bir anlık karşılaşmada bile. kollarını çaprazlama kavuşturarak. hiç tereddüt etmez. Ona duyulan sevgi ve saygı tam ve içten oldu ve 1821 yılına doğru öyle bir an geldi ki. Hatta bazen bir insanda bu hayvanlardan birkaçı bulunur. Kadın. Adı Javert'di ve polisti. domuzdan kaplana kadar bütün hayvanların. gözlerimizin önünde dolaşıp duran yansımalarından. "Ama onun için yas tutmuyor musunuz?" diye sordu. adeta kandırılması ve şaşırtılması imkânsız bir içgüdü onu uyarıyor ve kuşkulandınyormuş gibi. gençlerin de artan gülümsemelerinden bu terfii fark etmişti. hayvanlar gölgeden ibaret olduklarından. tilki-insan aslan-insan'ın varlığını gizliden gizliye hisseder. doğal bir yasanın kitabıydı. şaşırmaz. tek bir kişi vardı ki. davaları önlüyor. Ama kentte ve çevresinde kendisini bu salgından mutlak biçimde sakınmasını bilen bir kişi. Javert'de işte bu yüz ifadesi vardı. daha sonra da acı alaylara geldi ve sonunda hepsi yok olup gitti. 1815'te Digne'de 'monsen-yör piskopos' sözü nasıl saygıdeğer bir vurguyla söyleniyor idiyse. bir insan karakterini kesinlikle ötekinden ayırır. köpek-insan kediinsan'ın. Mösyö Madeleine'e karşı önce kara çalmalar ve iftiralar atılmıştı. Ufuktaki Belirsiz Pırıltılar Zamanla. -2875. Madeleine Baba artık Mösyö Madeleine olmuştu. herkesin hayır dualarını toplayarak geçerken. o geçtikten sonra birdenbire geriye dönerek durur. Gerçekten de. bu salgına karşı direniyordu. Ona gösterilen saygı bir salgın gibi. Mösyö Madeleine şu cevabı verdi: "Evet. Bütün yükselen kimseler için geçerli olan bir tür yasaya göre. yaşlılığın verdiği merakla ona soracak oldu: "Sayın başkan. Montreuil-sur-mer'de 'Sayın Belediye Başkanı' sözü de öyle söylenir oldu. Hayvanlar bizim erdemlerimizin ve alçaklığımızın." "Herkesi kandırmış olsa bile beni kandıramaz. sonra sıra kötülüklere." Ağırbaşlı." dedi. Böylece. Yalnız. elinde kaim bir baston. sevgiyle. yavaş yavaş yapılan bütün muhalefetler sona ermişti. ama yararlı müfettişlik görevindeydi. Öyle sanıyoruz ki ruhlar gözle görülebil-seydi. zekânın bütün öğütlerine. Bir akşam. kurşuni redingotlu. belediye başkanı onu yanına çağırtıyor. adını soruyor ve para veriyordu. bunlardan her birinin bulunduğu gerçeği. Alçaklık ve aşağılık hariç. Herkes kendi davası için onu hâkim yapıyordu. Tanrı onları kelimenin tam anlamıyla eğitilebilir olarak yaratmamıştır. o zamanlar Paris emniyet müdürü olan devlet bakanı Kont Angles'in sekreteri Mösyö Chabouillet'nin koruyuculuğuna borçluydu. bu küçük kibarlar âleminin kıdemli hanımlarından biri. Elli kilometrelik mesafeden Mösyö Madeleine'e fikir danışmaya geliyorlardı. öyle değil mi?" O. Sanki ruhu. Küçük Savoyard'lar bunu birbirlerine söylediklerinden. altı yedi yılda bütün ülkeye yayıldı. emredicidir. karanlığın içinde aydınlıktır. bizim düşünmemizi sağlamak için gösterir. Çoğu zaman. ruhlarımızın görünen hayaletlerinden başka bir şey değildir. Montreuil-sur-mer'de güç. yanılnıazdır." Dikkatleri çeken başka bir nokta da şuydu: Gezgin Savoyard çocuklardan biri. Mösyö Madeleine de. Anlaşmazlıklara son veriyor. gözden kayboluncaya kadar bakışlarıyla onu izlerdi. uzun boylu.âleminde ona birdenbire saygınlık kazandırdı. çünkü gençliğimde ailesinin yanında uşaktım. Mösyö Madeleine bir sokaktan sessizce. şehirden geçen çocuklar artmıştı. aklın bütün yakıştırmalarına karşı vurdumduymazdır ve kederleri ne şekilde belirlenmiş olursa olsun. aşağılığa bulanmış bir otorite havasıyla karışmıştır. ondan ötekine geçerek. başında kenarları eğik bir şapka taşıyan bir adam. insanoğlunun içinde. -istiridyeden kartala. ne zaman temizlenecek boru arayarak şehirden geçse. geçildiği zaman görenin zihnine takılan kişilerdendi.kolayca kabul edilebilirdi. Bu neye yaradı ki? Oysa aksine. başını ağır ağır iki yana sallayarak üst dudağını alt dudağıyla itip burnuna kadar kaldırarak. düşünürlerin şöyle böyle fark ettikleri bir gerçek. Javert işgal ettiği bu mevkiiyi. Bazı polis memurlarının değişik bir yüz ifadeleri vardır ve bu ifade alçaklığa. insan türündeki her bireyin. düşmanları barıştırıyordu. bir piskoposun akrabası olması muhtemel olan Mösyö Madeleine üzerindeki karantinayı kaldırmayı düşündü. Şehrin küçücük eski dış mahallesi Saint-Germain. hayvanlar alemindeki türlerden birine tekabül ettiğini açık seçik görmemiz mümkün olurdu. Bu anlamlı yüz buruşturma şöyle yorumlanabilirdi: "Acaba bu adam neyin nesi?" "Onu mutlaka bir yerlerde gördüm. Tanrı onları bize. kimi insanlarda sanki gerçek bir hayvan içgüdüsü bulunmaktadır. asla susmaz ve ken-288I dini inkâr etmez. Digne piskoposunun yeğenisiniz. yaşlı hanımların artan reveranslarından. Madeleine'in ilk zamanlarını görmemişti. "Hayır hanımefendi. Bütün içgüdüler gibi saf ve bozulmamış bütünlüğünü koruyan bu içgüdü antipatiler ve sempatiler yaratır. Javert şehre geldiğinde büyük fabrika-289tör servetini yapmış. ama ağırbaşlılığında neredeyse tehditkâr bir taraf bulunan bir kişiliği vardı.

içerdiği yararlı şeyi bulup çıkarır. Kötülüğün yasal eşiğini bir kere aşmış kimseleri de nefret ve tiksintiye boğardı.önce dudakları birbirinden ayrılarak yalnız dişlerini değil. acımasız bir pusu nöbeti. ciddi. Bunlar. büsbütün de cahil değildi. çok basit ve zaman zaman çok iyi. dişetlerini de meydana çıkarmakta ve burnunun etrafında yabani bir hayvan burnu gibi geniş. Zaten biraz tumturaklı olan konuşmasından bu belli oluyordu. basık bir burunla. İnsan bu iki ormanla. ama aşın derecede abartarak. uğursuz bir bakışın. yalnızlık.kendilerine özgü ayn bir sonlan bulunduğundan. Javert ciddi olduğunda bir buldog. Onun gözünde hırsızlık. iri ellerin ve dehşet verici kalın bir sopanın çıktığı görülürdü. Bütün hayatı şu iki sözcükten ibaretti: Gözünü açık tutmak ve gözaltında tutmak. Bu adam. bütün tutucu. Başbakanından korucusuna kadar devlette görevi olan herkese körü körüne. Javert'in bütün kişiliği. Ve bunu. İstisna kabul etmez. İşte. Bu çekinceyi koyduktan sonra bu konuyu geçelim. o da komiserdi. otoriteye karşı gelmenin değişik biçimlerinden başka bir şey değildi. Ja-vert'in bir sembol olduğunu söylemekten geri kalmazlardı. sert. Asturya köylülerinin inancına göre. iflah olmazlar. alnı kapatıp kaşların üzerine dökülen saçlar. Stoacı karakterde. Javert. her insanın içinde Tann'nın yarattığı hayvan türlerinden birinin bulunduğu bir an için kabul edilecek olursa. -291Gençliğinde güneydeki kürek mahkûmları arasında görev yapmıştı. burnun iki derin deliğinden ve bunlara doğru iki yanağından uzanan heybetli favorilerden ibaretti. kocası kürek mahkûmu olan falcı bir kadından hapishanede doğmuştu. düşünüre. kurallara mutlak riayet." derdi. gözetleyen ve kaçan insanı ifade ediyordu. asayiş görevlisi Javert'in nasıl bir insan olduğunu anlatmamız kolaylaşır. cinayet. bir dişi kurdun doğurduğu yavruları arasında bir köpek olurmuş. sürgünden kaçan anası olsa ihbar ederdi. mutlak genelgeçerlilik isterdi. ana kurt bunu hemen öldü-rürmüş. sert. Javert güldüğü zaman -ender ve korkunç bir şeydi bu. iki göz arasında bir öfke yıldızı gibi sürekli bir çatıklık. Bunlar elbette. "Bunların işi bitmiş. kendi yararlılığının bilincindeydi ve görevine inançla sarılmıştı. erdemin verdiği gönül rahatlığıyla yapardı. perhiz ve mutlak eğlencesizlik durumunda yaşıyordu. Spartalılann Spar-ta'yı anladıkları gibi anlamaktı. Kırk yaşında müfettişti. hayalci. aşın uçtaki gazeteleri yüksek kozmogoni konula-nyla süsleyip çeşnilendiren Joseph de Mais-293tre'in mistik ekolüne mensup kişiler. "Memur -292I hata yapamaz. bu nedenle. ince. gerici görüşlüler gibi hem alttan alıcı hem de kibirliydi. yoksa insan olmayan varlıklann önceki ve sonraki kişiliklerinin ne olduğu biçimindeki derin bir sorunu peşin bir hükme bağlamak iddiasında değil. Gerisi ise. Dünyanın doğruluktan dürüstlükten en uzak işine. Tann zekâ. dünyadaki görünen hayatın sunduğu sınırlı görüş açısından söylenmesözler. Toplumun. çünkü öldürmezse bu yavru büyüdüğünde öbürlerini parçalayıp yermiş. başkaları rahip olduğu gibi. üzgün. soğuk mermer gibi bir polis. Vidocq'un kişiliği içinde bir Brütüs. yassı. yenlerinin içine giren elleri. Bir burgu gibi bakardı. bütün suçlar başkaldırmanın. bir ruhun içinden ne olursa olsun. Amansız bir görevdi bu. karanlık bakışlar. soğuk ve delici. az kafatası. Eline düşenin vay haline! Kürekten kaçan babası olsa yakalar. kitaplardan nefret etmesine rağmen okurdu. redingotunun altında taşıdığı bastonu görünmüyordu. toplumu koruyanlardı. vahşi çizgiler belirmekteydi. vahşi bir dürüstlük. keşişlik. Ayrıca. bunlardan hiçbir iyi şey beklenmez. polisliği. içinden çıktığı serseri milletine karşı açıklaması imkânsız bir kin ve nefretle kanşıyordu. Ama sırası gelince bu karanlığın içinden. Şimdi. İnsan ürünü olan yasaya sınırsız bir yetki ve yaptırım gücü ya da başka bir deyişle. neredeyse kötü bir hale getirdiği iki duygudan ibaretti: Otoriteye saygı ve başkaldırmaktan nefret. karşınıza Javert çıkar. yani eğitilme imkânı vermiştir. iblisleri tespit etme gücü atfeden ve toplumun altına eski Yunanlıların cehennem ırmağı Styks'i yerleştiren aşırı düşünceli şahin kimselerin fikrini olduğu gibi paylaşırdı. . iki mağarayı ilk gördüğünde rahatsızlık hissediyordu. güldüğü zaman bir kaplandı. dar bir alnın. Polis mesleğine girdi. Başa-nlı oldu. kısık dudaklı korkunç bir ağız ve gaddarca buyurganlıktı. hâkim daima haklıdır. gizli ben'i inkâr etme yetkisini kesinlikle vermez. tehditkâr bir çenenin. O dönemde. Aynı zamanda kendisinde bir çeşit eğilip bükülmezlik. doğruyu sokmuştu. Pek sık olmayan boş zamanlarında." derken. İyi bir sosyal eğitim ve yetiştirme. Az önce Javert'e taktığımız şu insan yüzü sözünden neyi amaçladığımızı belirtelim: Javert'in insan yüzü. kendisini acımasızca iki sınıfın da dışında tuttuğunu fark etmişti. dürüstlük hissediyor ve bu duygu onda. öbür yandan. birdenbire bir pusudan fırlar gibi köşeli. Bir yandan. çok çene kemiği. derin bir saygı ve inanç beslerdi. Büyüdüğünde toplumun dışında kaldığını düşündü ve tekrar topluma girememe korkusuyla umutsuzluğa düştü. Bu iki sınıf arasında seçim yapması gerekiyordu. topluma saldıranlarla. Şapkasının altında kaybolan alnı. bu kurt yavrusu köpeğe bir insan yüzü takın. Görünen ben. mahrumiyetlerle dolu bir hayatı. boyunbağının içine dalan çenesi.

onu ne arıyor ne de ondan kaçınıyordu." dedi. Bu da. Bazı sözcükler fazla mutlak bir anlam ifade edebileceğinden. Mösyö Madeleine sonunda bunun farkına varmıştı. Herkese olduğu gibi. Javert'e de sükûnet ve iyilikle davranıyordu. 6. "Bir çeyrek saat beklemek imkânsız. izini şaşırabilmesidir. Kaza anında çıkagelmiş olan Ja-vert." diye cevap verdi bir köylü. "arabanın altına birinin girip. "Ne zaman getirirler?" "En yakın yere gittiler. İsabetsiz bir çaba. Mösyö Madeleine'e zarar vermek için her fırsatta elinden geleni yapmış. Yarım dakikaya kalmaz adamcağız oradan çıkarılır. sırtıyla onu kaldırabileceği kadar bir yer var. Saygıyla yol açtılar. "On Louis. gerekli bir düzeltme olarak şunu da belirtelim ki. araba her an biraz daha toprağa saplanıp. ¦^ Mösyö Madeleine. Flachot'ya. orada bir nalbant var. kaybolmuş bir aile hakkında bazı bilgiler elde ettiğini söylüyordu. ihtiyar arabacının göğsünü sıkıştırıyordu. Javert'e bir tek soru bile sormadı. gizli gizli araştırdığı anlaşılıyordu. zekâdan daha üstün olurdu ve hayvanda insandan daha iyi bir bilgi ışığı bulunurdu. Fauchelevent Baba acıyla inliyordu. onun garip tavrı bir gün Mösyö Madeleine'i etkiler gibi oldu. Atın iki kalçası da kırılmıştı." dedi Madeleine. acemice bir yardım. Onu çekip çıkarmak istedilerse de. Madeleine Baba'nın başka yerlerde daha önce bırakmış olabileceği bütün izleri. Halinden memnun olduğu zamanlar nefsine bir tutam enfiye ikram ederdi. yersiz bir sarsıntı adamcağızın işini bitirebilirdi. onun insanlığa benzeyen tarafıydı. farkında de-294ğilmişçesine tahammül ediyordu. Javert. Madeleine buraya geldiğinde. Yoksa. Kolayca anlaşılacağı gibi Javert.kendine konuşarak. Şüphe ve tahminlerle dolu bir çift göz. "Yardım edin bana!" diye feryat ediyordu. Arabanın yükü oldukça ağırdı. Ne var ki. Düşme o kadar talihsizce olmuştu ki. Fauchelevent. Derken. bazen üstü kapalı kelimelerle birisinin. Javert'in suratı göründü mü de taş kesilirlerdi. görmüyor musunuz?" "Lanet olsun!" "Bakın. "Sanırım yakaladım!" dedi. Daha Javert'in adını duyar duymaz neye uğradıklarını şaşırırlardı. ayağa kalka-mıyordu. ama sonunda iflas etmişti. Yaşlıydı. Adalet Bakanlığı'nın yıllık istatistiklerinde serseriler faslında gösterilen bütün o güruhun umacı-sıydı. . Bir gürültü duydu ve az ileride bir kalabalığın toplandığını görüp oraya gitti. Aranızda kuvvetli ve yürekli biri var mı? Beş altın Louis kazanır!" Kimse kımıldamadı. "Başka çare yok!" "Ama o zamana kadar iş işten geçecek! Araba gittikçe gömülüyor. eski köy noteri ve oldukça okumuş bir köylü olan Fauchelevent ticaret yapıyordu ve işler kötü gitmeye başlamıştı." "Bir çeyrek saat mi!" diye haykırdı Madeleine. kendisi mahvolurken bu basit işçinin zenginleştiğini görmüş ve bu durumu hazmedememiş. yolunu. Bir keresinde. İhtiyar Fauchelevent. birini kriko getirmeye yollamıştı. Fa-uchelevent Baba dedikleri yaşlı bir adam atı devrilen arabasının altında kalmıştı. kendi. Fauchelevent Baba Mösyö Madeleine bir sabah Montreuil-sur-mer'in kaldırmışız bir ara sokağından ge-295çiyordu. o tarihte Mösyö Madeleine'e hâlâ düşmanlık besleyen ender insanlardandı. Sonra bir kelime bile söylemeden üç gün düşünceli düşünceli durdu. Bir şeyler bilir gibi görünüyor. bakman köylülere. hiçbir kötü alışkanlığı yoktu. ama umursamaz görünüyordu. Mösyö Madeleine'in üzerine dikilmiş bir çift gözdü. Sanki tuttuğunu "sandığı ip kopmuştu. Onu kurtarmak için arabayı alttan kaldırmaktan başka çare yoktu. Mösyö Madeleine'in doğal hali ve sakinliği belli ki Javert'i az da olsa zor durumda bırakıyordu. "Şu yaşlıyı kurtaracak hayırsever biri yok mu?" -296Mösyö Madeleine. Beş dakika geçmeden kaburga kemiklerinin kırılacağı belliydi. Mösyö Madeleine geldi. Yaşlı adam tekerlekler arasına sıkışmıştı. aracın bütün ağırlığı göğsüne biniyordu. zemin ıslanmıştı. oradakilere döndü: "Kriko var mı?" "Getirmeye gittiler. Fauchelevent. Bakın nasıl bir olayla. İşte böyle bir kişiydi bu müthiş adam. bir faydası olmadı. Bir önceki gün yağmur yağmış. ama yine de bir çeyrek saat ister. insan denilen yaratıkta hata yapmamak diye bir şey olamaz ve içgüdünün bir özelliği de karışıklığa düşebilmesi. soydan gelen ve içgüdü kadar iradenin de içinde yer aldığı bir merakla. bir araba ile bir attan başka elinde bir şey kalmadığından o da yaşamak için arabacı olmuştu. çoluk çocuğu da yoktu.Dediğimiz gibi." dedi Madeleine. Javert'in ağzından kaçan bazı sözlerden. bu sıkıcı ve adeta ağırlığı hissedilen bakışa.

"İyi Tann.Herkes yere bakıyordu. "İblis gibi kuvvetli olmak gerekiyor. Ertesi sabah ihtiyar. çamur içinde kalmıştı. "yirmi Louis. ama dizi sakat kaldı. Fauchelevent Baba hırlıyor. "Toulon kürek hapishanesinde." diye bir ses duyuldu. Paris'te Bahçıvan Oluyor Fauchelevent'in bu kaza sonucunda dizka-pak kemiği çıkmıştı. Yirmi kol birden arabayı kaldırdı ve ihtiyar Fauchelevent kurtuldu. o da sürekli dikkatle ona bakıyordu. Ancak. Mösyö Madeleine döndü." Araba kırılmış. bir buldog. Hemen koşuştular. Madeleine'in arabanın altından çıkması artık hemen hemen imkânsız bir hale gelmişti. Mösyö Madeleine'i. -298Madeleine başını kaldırdı. "Mösyö Madeleine. komodinin üzerinde bin franklık bir banknotla. Ihepsine güç ve cesaret vermişti. o da bir kürek mahkûmuydu. Fauchelevent iyileşti." diyordu. araba yavaş yavaş kalkıyordu. Saint-Antoine Mahallesi'ndeki bir kadınlar manastırına bahçıvan olarak yerleştirdi. Korkunç bir gerilim ve sessizlik anı yaşandı. dizlerini öpüyor. inliyordu: "Boğuluyorum." -297Yine sessizlik. at ölmüştü. Boğuk bir sesin haykırdığı duyuldu. hayırsever rahibelerin ve kendi mahalle papazının tavsiyesiyle adamcağızı Paris'te. Ter içinde olmasına rağmen yüzü sapsanydı. Madeleine doğruldu. İhtiyar. -299Onun yüzünde ise mutlu ve semavi bir ıstırap ifadesi vardı. Birinin fedakârlığı. Javert. ardından hareketsiz duran köylülere baktı ve acı acı gülümsedi. ömrümde bu işi yapacak bir tek kişi tanıdım. Madeleine cevap vermedi. Madeleine Baba'nın Montreuil-sur-mer'de -300- . bu zavallı ihtiyarın hayatını kurtarmak isteyen kimse yok. Sonra tek kelime söylemeden yere diz çöktü ve toplananlar ne olduğunu bile anlayamadan arabanın altına girdi. kendisine mutlak yetki veren başkanlık kemerini kuşanmış olarak ilk gördüğünde. Sakin bir bakışla gözlerini Javert'e dikti. "Çabuk olun! Yardım edin!" Son bir çaba sarf eden Madeleine'di bu. öyle mi?" Oradakilerden hiçbiri kıpırdamadı. Geldiğini fark etmemişti. Javert'i tanıdı. Ona seslendiler. Bu olaydan bir süre sonra Mösyö Madeleine belediye başkanı olarak atandı. Javert. O andan itibaren Mösyö Madeleine'le karşılaşmaktan elinden geldiğince kaçındı." diye tekrarladı Madeleine. söylediği her kelimenin üzerine basarak. fabrikasının olduğu binada işçileri için kurduğu ve iki hayırsever rahibenin yönettiği revire kaldırttı. Herkes ağlıyordu. Javert devam etti: "Böyle bir arabayı sırtında kaldırabilmek için müthiş güçlü olmak gerekir. tekerlekler ya-n yarıya çamurdan çıkmıştı. ölüm kaçınılmaz! Bırakın beni! Siz de ezileceksiniz!" dedi." "Ah! İşte eziliyorum!" diye haykırdı ihtiyar." "Ya!" dedi Madeleine. Bu müthiş ağırlık altında hemen hemen dümdüz yere uzanmış olan Madeleine'in ağırlığı sırtlayabilmek için iki kez dizlerini dirseklerine doğru çekip biraz yükselmeye çalıştığı görüldü. hem sonra ezilme tehlikesi de var!" "Hadi bakalım. Javert yeniden konuştu: "Ömrümde krikonun yerini alabilecek bir tek adam tanıdım. öyle ürperdi. Elbiseleri yırtılmış." Madeleine sapsarı kesildi." Sonra dikkatle Mösyö Madeleine'e bakıp. İçlerinden biri mırıldandı. ona. Madeleine Baba'nın kendi el yazısıyla yazdığı şu pusulayı buldu: "Arabanızla atınızı satın alıyorum. Bu arada araba ağır ağır yere gömülmeye devam ediyordu. Madeleine Baba onu. efendisinin elbiseleri altında bir kurdun kokusunu aldığı zaman nasıl ürperirse. Javert'in hâlâ üstüne dikilmiş olan atmaca gibi bakışlarıyla karşılaştı. Tekerlekler yere gittikçe gömülmüş." dedi. Birden koca kitlenin sarsıldığı görüldü. "Eksik olan iyi niyetleri değil. Hazır bulunanların soluklan kesilmişti. nefes alamıyorum! Kaburgalarım kınlıyor! Bir kriko! Bir şey! Ah!" Madeleine çevresine bakındı: "Demek yirmi Louis kazanıp. Madeleine titredi. kayıtsız bir tavırla ama gözlerini Madeleine'den ayırmadan ekledi: "Bir forsaydı. 7. Fauchelevent. Mösyö Madeleine. görevinin gerektirdiği ve belediye başkanıyla birlikte bulunmamazlık edemediği zamanlar onunla konuşuyor ve konuşurken derin bir saygı gösteriyordu. "Madeleine Baba! Çıkın oradan!" İhtiyar Fauchelevent bile "Mösyö Madeleine! Gidin! Görüyorsunuz' işte.

yarattığı bu refahın, yukarıda belirttiğimiz gibi gözle görülebilen işaretlerinden başka, bir de görülemeyen, ama en az o kadar önemli olan başka bir belirtisi daha vardı. Hiçbir zaman yanıltmayan bir belirtiydi bu: Halkın sıkıntıda olduğu, işlerin kesatlaştığı, ticaretin bütün bütün durduğu zamanlarda, vergi mükellefi parasızlıktan ötürü ya vergisini vermek istemez ya da vergisini vaktinde ödeyemez, süreleri geçirir, devlet de bu nedenle vergi tahsil masrafı olarak çok para harcar. Oysa, iş bol, ülkede mutluluk ve refah olduğu zaman, vergiler kolayca ödenir ve devletin vergi tahsil masrafı az olur. Halkın sefaletiyle zenginliğinin şaşmaz bir termometresi vardır denilebilir: Vergi toplama masrafları. Yedi sene içinde Montreuil-sur-mer idari bölgesinde vergi tahsil masrafları dörtte üç oranında azalmıştı. Bu nedenle, o zamanlar Maliye Bakanı olan Mösyö de Villele, bütün öbür bölgeler arasında örnek bölge olarak burasını gösteriyordu. İşte Fantine geri döndüğünde şehrin durumu böyleydi. Kimse Fantine'i hatırlamıyordu. Bereket versin, Mösyö Madeleine'in fabrikası bir dost yüzüydü. Oraya başvurdu ve kadınlar atölyesine alındı. Fantine için bu yepyeni bir meslekti, pek becerikli olmadığı için günlük kazancı azdı; ama bu ona yine de yetiyordu, sorun hallolmuştu; hayatını kazanıyordu. 8. Madam Victurnien Ahlak Uğruna Otuz Beş Frank Harcıyor Fantine, hayatını kazandığını görünce bir an sevince kapıldı. Kendi emeğiyle, namusuy-301la yaşamak, Tann'nın en büyük lütfuydu. Çalışma zevkine gerçekten yeniden kavuştu. Bir ayna satın aldı, gençliğini, güzel saçlarını, güzel dişlerini seyretmek onu sevindirdi; pek çok şeyi unuttu, yalnızca Cosette'i, gelecekte olması mümkün şeyleri düşündü ve mutlu oldu. Küçük bir oda tuttu ve emeği karşılığında borçlanarak döşedi; düzensiz yaşama alışkanlıklarının bir kalıntısıydı. Evli olduğunu söyleyemediğinden, daha önce belirttiğimiz gibi, küçük kızından söz etmekten kaçınmıştı. Bu sıralar, yani başlangıçta gördüğümüz gibi, Thenardier'lerin ücretini hiç aksatmadan ödüyordu. Yazı diye imzasını atmaktan başka bir şey bilmediğinden, onlara gönderdiği mektupları bir dilekçeciye yazdırmak zorunda kalıyordu. Sık sık mektup yolluyordu. Bunun farkına varıldı. Kadınlar atölyesinde alttan alta Fantine'in "mektuplar yazdığı" ve "birtakım durumları olduğu" söylenmeye başladı. İnsanların üzerlerine vazife olmayan şeylere uğraşması, onları gözetlemesi kadar densiz bir şey yoktur. "Şu adam niçin hep akşam karanlığında geliyor? Niçin falanca perşembeleri anahtarını kilide hiç sokmuyor? Niçin hep dar sokaklardan yürümeyi tercih ediyor? Niçin kadın her zaman arabadan eve gelmeden önce iniyor? Niçin kâğıt kutusu dolu olduğu halde desteyle mektup kâğıdı aldırıyor?" vb. Bu türden, sonucunda hiçbir maddi çıkar bulunmayan, daha çok manevi bir yanı bulunan bilmeceleri çözebilmek için hiç -302çekinmeden, on tane hayır işine gerekenden daha çok para ve daha çok zaman harcar, daha çok zahmete girerler; hem de boş yere, zevk için, meraklarının karşılığında da yine meraktan başka bir şey elde etmeden. Filan adamı ya da falan kadını günlerce takip ederler. Sokak köşelerinde, kapı altlarında, geceleri soğukta, yağmurda nöbet tutarlar, memurlara rüşvet verirler, arabacıları, uşakları sarhoş ederler, bir oda hizmetçisine para verir, bir kapıcıyı satın alırlar. Niçin? Hiç uğruna. Sırf görmek, öğrenmek hırsı uğruna. Sırf dilini kaşımak hevesi uğruna. Ve çoğu zaman da bu sırların bilinmesi ve yayınlanması, bu muammaların gün ışığına çıkması, felâketlere, düellolara, iflaslara, ailelerin yıkımına, hayatların mahvına yol açar. Hiçbir kârı olmadan, sırf içgüdüyle 'her şeyi keşfedenler' ise olup bitenleri büyük bir hazla seyrederler. Ne hazin bir şey! Bazıları sadece konuşma ihtiyacından kötülük yaparlar. Salon konuşmaları ve sohbetleri, bekleme odası gevezelikleri odunu çabucak tüketen ocaklara benzer; pek çok yakacağa ihtiyaçları vardır; yakacak da komşularıdır. Fantine'i işte böyle gözlüyorlardı. Birçoğu da onun san saçlarını, beyaz dişlerini kıskanıyordu. Atölyede, öbür kadınların ve kızların arasında sık sık arkasına dönüp gözünün yaşını sildiğini fark ettiler. Çocuğunu düşündüğü anlardı bunlar, belki de sevmiş olduğu adamı... Geçmişteki karanlık bağların koparılması ağrılı bir iştir. -303Hep aynı adrese, ayda en az iki defa mektup yazdığını ve mektup ücretlerini peşin ödediğini tespit ettiler ve adresi elde etmeyi başardılar. Mösyö Thenardier, hancı, Mont-fermeil. Dilekçe yazan adamı meyhanede bülbül gibi şakıttılar; sır küpünü boşaltmadan midesini kırmızı şarapla dolduramayan ihtiyar bir adamcağızdı bu. Sözün kısası, Fanti-ne'in bir çocuğu olduğunu öğrendiler. "O türlü kızlardan biriydi demek." Dedikodu kumkuması kadınlardan biri, Montfermeil'e kadar gidip Thenardier ile konuştu ve dönüşünde şöyle dedi: "Otuz beş frankım gitti, ama gerçeği de öğrendim. Çocuğu gördüm!" Bu işi yapan dedikodu kumkuması, Madam Victurnien adında mitolojinin yılan saçlı bir ucubesi, elâlemin gönüllü namus bekçisi ve kapıcısıydı. Madam Victurnien elli altı yaşındaydı, çirkinlik maskesiyle birlikte bir de yaşlılık maskesi taşıyordu. Titrek sesliydi ve kafası da esintiliydi. Bu yaşlı kadının da bir gençliği olmuştu. Şaşılacak şey! Gençliğinde, 93'te, manastırdan kırmızı külahla kaçan ve Bernardinler'den Jakoben'lere geçen bir keşişle evlenmişti. Kuru, hırçın, şirret, sivri, dikenli, adeta zehir kusan biriydi. Ona iyice hükmetmiş,

ezmiş ve sonra da kaçarak onu dul bırakmış olan keşişi hiç aklından çıkarmazdı. Kaçan keşişin, cüppesini buruşturup üstüne attığı bir ısırgan otuydu. Restorasyon devrinde dindar kesilmişti, hem de öylesine ki, sonunda rahipler onu keşişi konusunda bağışlamışlardı. Büyük bir tantanayla dini bir cemaate bırakmak için vasiyet ettiği -304küçük bir mülkü vardı. Araş Piskoposluğu tarafından hayli saygı görmekteydi. İşte, Montfermeil'e gidip, dönüşünde, "Çocuğu gördüm," diyen Madam Victurnien buydu. Bütün bunlar zaman aldı. Fantine fabrikaya gireli bir yıldan fazla oluyordu ki, bir sabah atölyenin gözcüsü ona, belediye başkanı adına elli frank vererek artık atölye işçilerinden olmadığını söyledi ve yine belediye başkanı adına şehirden ayrılması gerektiğini tavsiye etti. Bu, tam da Thenardier'lerin yedi yerine on iki frank istedikten sonra, şimdi de on iki yerine on beş frank istemeye başladıkları aya rastlıyordu. Fantine perişan olmuştu. BuradarTgitmesine imkân yoktu, çünkü kira ve eşya borcu vardı. Elli frank bu borcu ödemesine yetmezdi. Dili dolaşarak birkaç rica kelimesi mırıldandı. Gözcü kadın, derhal atölyeden çıkmasını söyledi. Fantine zaten işinin ehli bir işçi değildi. Umutsuzluktan çok, utançtan ezilmiş bir halde atölyeden ayrılıp odasına döndü. Demek suçunu artık herkes biliyordu! Kendinde tek kelime söyleyecek kuvvet bulamıyordu. Belediye başkanını görmesini tavsiye ettiler; ama o cesaret edemedi. Zaten belediye başkanı ona elli frank vermişti, iyi bir insandı ama başından gitmesini istiyordu, çünkü dürüst bir insandı. Bu karara boyun eğdi. 9. Madam Victurnien'in Başarısı Keşişin dul karısı böylece bir işe yaramış oluyordu. Mösyö Madeleine'e gelince, olup bitenler-305|^| den hiç haberi yoktu. Bu, rastlantıyla bir araya gelen olayların bir cilvesidir, hayat ne yazık ki böyle olaylarla doludur. Mösyö Madele-ine, kadınlar atölyesine hiç girmezdi. Bu atölyenin başına daha önce mahalle papazının yanında çalışan yaşlı bir kızı koymuştu. Bu kadına güveni sonsuzdu. Gerçekten de saygıdeğer, disiplinli, adil, dürüst, verme konusunda hayırseverlik duygularıyla dolu biriydi. Ama anlayış göstermek ve bağışlamaktan yana hayırseverlik duygulan aynı derecede gelişmemişti. Mösyö Madeleine her şeyi güvenle ona bırakmıştı. En iyi insanlar çoğu zaman otoritelerini başkalarına devretmek zorunda kalırlar. İşte kadın, kendisine verilen bu tam yetkiye dayanarak ve iyi bir şey yaptığına inanarak kendi başına Fantine'in davasının hazırlığını yapmış, hâkim gibi yargılamış, mahkûm etmiş ve mahkûmiyet kararını yerine getirmişti. Elli franka gelince, bunu da Mösyö Made-leine'in sadaka ve işçilere yardım için ona emanet ettiği ve hesabını vermekle yükümlü olmadığı bir miktar paradan ödemişti. Fantine hizmetçilik yapmak istedi. Ev ev dolaşıp iş aradı. Hiç kimse onu istemedi. Şehirden de ayrılamamıştı. Eşyaları için -ama ne eşyalar!- çünkü borçlu olduğu satıcı ona, "Giderseniz, sizi hırsız diye yakalatırım," demişti. Kira borcu olduğu ev sahibi de şöyle demişti, "Gençsiniz, güzelsiniz, ödeyebilirsiniz." Elli frankı ev sahibiyle satıcı arasında bölüştürdü, eşyanın dörtte üçünü satıcıya geri verip, ancak pek gerekli olanları alıkoydu -306ve işsiz güçsüz, gelirsiz, sadece yatacak bir yatak ve yaklaşık yüz frank tutarında bir borçla ortada kalakaldı. Garnizondaki askerler için kalın gömlekler dikmeye başladı. Günde ancak on iki metelik kazanıyor, kızının bakımı ise günde on meteliğe mal oluyordu. İşte, Thenardier'lere ödemelerini aksatmaya başlaması bugünlere rastlıyordu. Akşamları eve döndüğünde mumunu onun için yakan yaşlı bir kadın, ona sefalet içinde yaşama sanatını öğretti. Azla yaşamanın gerisinde, hiçle yaşamak bulunur. Bunlar iki odadır; birincisi loş, karanlık, ikincisi zifiri karanlıktır. •* Fantine, kışın ateşten nasıl tamamıyla vazgeçilebileceğini, iki günde bir çeyrek metelik dan yiyen bir kuşa nasıl veda edilebileceğini, eteklikten yatak örtüsü, yatak örtüsünden de eteklik yapmanın yollarını, karşı pencerenin ışığında yemek yiyerek nasıl daha az mum harcanacağını öğrendi. Yoksulluk ve dürüstlük içinde ihtiyarlayan bazı zayıf varlıkların bir metelikle neler elde edebildiğini kimseler bilemez. Sonunda bu üstün bir yetenek olur. Fantine bu yüce yeteneği edindi ve biraz cesaret buldu. O günlerde bir komşusuna şöyle diyordu: "Adam sende! Kendi kendime diyorum ki, sadece beş saat uyuyup, geri kalan zamanda dikiş dikersem nasıl olsa ekmeğimi kazanırım. Hem sonra, insan üzüntülüyken az yiyor. Eh! Bir yandan biraz ekmek diğer yandan acılarla beslenirim." -307Bu ıstıraplı günlerinde küçük kızının yanında olması büyük bir mutluluk olacaktı. Onu getirtmeyi düşündü. Ne var ki bu yoksulluğu onunla paylaşmak zorunda kalacaktı! Hem sonra Thenardier'lere borcu vardı! Onu nasıl ödeyecekti ki! Ya yolculuk! Onun masrafını nasıl öderdi?

Fantine'e yoksulluk içinde yaşama dersleri diyebileceğimiz öğütleri veren kişi Margue-rite adında yaşlı, dindar bir kadındı; yoksuldu ve yoksullara karşı yardımseverdi, hatta zenginler için de öyleydi, Marguerite diye imzasını atabilecek kadar yazmayı biliyor ve Tann'ya inanıyordu; buysa bir bilimdir. Aşağı tabakanın oturduğu yerlerde bu erdemlerden çok fazla vardır; bir gün yukarlar-da da olacaktır. Bu hayatın bir de yarını var. İlk zamanlar Fantine öylesine utanç duymuştu ki, dışarı çıkmaya bile cesaret edememişti. Sokaktayken insanların arkasından dönüp baktıklarını ve parmaklanyla kendisini gösterdiklerini tahmin ediyordu. Herkes ona bakıyor, ama kimse selam vermiyordu. Gelip geçenlerin acı, soğuk bir tavırla aşağılamaları dondurucu bir kış rüzgârı gibi etine ve ruhuna işliyordu. Küçük şehirlerde talihsiz bir kadın, herkesin acı alayları ve merakıyla karşı karşıya çırılçıplak kalmış gibidir. Paris'te ise sizi kimse tanımaz ve bu, karanlık bir elbise yerine geçer. Ah! Paris'e gitmeyi ne kadar isterdi! Ama imkânsızdı. Yoksulluğa alıştığı gibi hor görülmeye de alışması gerekiyordu. Yavaş yavaş -308karannı verdi. İki üç ay sonra, utancından sil-lcindi, hiçbir şey olmamış gibi yine sokağa çıkmaya başladı. "Umurumda değil," diyordu. Başı yukarıda, sokaklarda dudaklarında acı bir gülümsemeyle dolaştı; sonunda küstahlaşmaya başladığını hissetti. Madam Victurnien bazen penceresinden onun geçtiğini görüyor, kendi sayesinde 'layık olduğu yere konulan bir mahlûkun' çektiği acıyı görüyor ve kendi kendisini kutluyordu. Kötülerin mutluluğu da kara bir mutluluktur. Aşın çalışma Fantine'i yoruyordu; kısa, kuru öksürüğü artmıştı. Komşusu Margueri-te'e bazen, "Şu ellerimi bir tutun bakın, ne kadar sıcak!" diyordu. Buna rağmen, sabahlan eski bir kınk tarakla, bükülmemiş ham ipek gibi akıp dökülen güzel saçlarını tararken, bir an için mutlu bir cazibeye bürünüyordu. 10. Başarıların Devamı Kışın sonlarına doğru işinden atılmıştı, yaz geçti ve yine kış geldi. Kısa günler; az iş. Kışın ne sıcak var, ne ışık var, ne öğle var, akşamlar sabaha bitişik, sis, alacakaranlık, pencere kurşuni renkte, dışarısı iyi görünmüyor. Gökyüzü bir bodrum penceresi. Bütünüyle bir mahzen. Güneş bir yoksula benziyor. Korkunç mevsim! Kış gökyüzünün suyunu, insanın kalbini taşa çeviriyor ve alacaklılar Fantine'in peşini bırakmıyorlardı. Kazancı çok azdı. Borçlan artmıştı. Paralarını düzenli bir şekilde alamayan Thenardi-er'ler durmadan mektup yazıyorlardı. Bu -309mektupların içindekiler onu acılara gömüyor, posta ücreti ise yıkıyordu. Bir gün küçük Co-sette'in soğuklarda çıplak kaldığını, yünlü bir etekliğe ihtiyacı olduğunu, bunun için hiç değilse annenin on frank göndermesi gerektiğini yazdılar. Mektubu alınca kâğıdı bütün gün avucunda buruşturup durdu. Akşam olunca, sokağın köşesindeki berber dükkânından içeri girdi, saçlarını tutan tarağı çıkardı. Nefis san saçları kalçalarına kadar döküldü. "Ne güzel saç bunlar!" diye haykırdı berber. Fantine, "Bunlar için bana ne verirsiniz?" dedi. "On frank." "Kesin." Örme bir eteklik alıp, Thenardier'lere gönderdi. Bu eteklik Thenardier'leri öfkeden deli etti. Onların istediği paraydı. Etekliği kızları Eponine'e giydirdiler. Zavallı tarlakuşu titremeye devam etti. Fantine, "Yavrum artık üşümeyecek. Onu saçlarımla giydirdim," diye düşündü. Kırpılmış başını saklayan küçük yuvarlak kenar-lıksız şapkalar giyiyordu; bunlarla bile hâlâ güzeldi. Fantine'in yüreğinde karanlık duygular çatışmaya başlamıştı. Artık başını saçlarıyla süsleyemediğini görünce, çevresindeki her şeyden nefret etmeye başladı. Uzun zaman o da herkes gibi Madeleine Baba'ya büyük saygı duymuştu. Ama, onu işten kovan ve felaketine neden olan kişinin o olduğunu kendi kendine tek-310rarlaya tekrarlaya, Madeleine Baba'dan -özellikle ondan- nefret eder oldu. Fabrikanın önünden, işçilerin kapıda oldukları saatlerde geçtiğinde yalandan güler, şarkı söyler gibi yapardı. Onun böyle gülüp, şarkı söylediğini gören yaşlı işçi bir kadın bir keresinde, "İşte, sonu kötüye giden bir kız," dedi. Yüreği öfke dolu olduğu için, çevresine meydan okumak üzere karşısına ilk çıkan sevmediği bir adamı dost edindi. Sefil herifin biri, bir tür çalgıcı dilenci, sefih bir aylaktı bu; onu dövüyordu. Sonunda, Fantine nasıl onu tiksinerek tuttuysa, o da Fantine'i öyle tiksinerek bıraktı.

Çocuğunu taparcasına seviyordu. Aşağılara düştüğü, çevresindeki her şey büsbütün karardığı ölçüde, bu küçük tatlı melek, ruhunun derinliklerinde daha çok parlıyordu. Kendi kendine, "Zengin olduğum zaman Cosette'imi yanıma alacağım," diyor, gülüyordu. Öksürük yakasını bırakmaz olmuştu, sürekli sırtı terliyordu. Bir gün Thenardier'lerden şöyle bir mektup aldı: "Cosette, bulaşıcı bir hastalığa yakalandı. Adına ter humması diyorlar. Bazı pahalı ilaçlar gerekiyor. Bu da bizim için yıkım oluyor, parasını ödeyemeyeceğiz. Sekiz güne kadar bize kırk frank gönderemediğiniz takdirde, küçük ölecek." Fantine, kahkahalarla gülmeye başladı ve ihtiyar komşusuna, "Ah! İyi insanlar doğrusu! Kırk frank ha! Demek bu kadarcık! Ama bu iki Napoleon eder! Nereden bulacağımı hiç -311düşünüyorlar mı? Bu köylüler de ne ahmak şey!" dedi. Ama yine de merdivenin aydınlık pencerelerinden birine gidip, mektubu bir daha okudu. Sonra merdivenden indi, koşarak, zıplayarak ve bir yandan da gülerek dışarı çıktı. Ona rastlayanlardan biri, "Neden bu kadar neşelisiniz?" diye sordu. Fantine, "Köydeki adamlar bana saçma sapan bir şey yazmışlar. Kırk frank istiyorlar. Köylü milleti işte, ne olacak!" diye cevap verdi. Meydandan geçerken, acayip bir arabanın etrafında toplanmış insanlar gördü. Arabanın üstünde kırmızılar giyinmiş bir adam, ayakta diller döküyordu. Turneye çıkmış, panayır soytarısı seyyar bir dişçiydi. Halka macunlar, tozlar, iksirler satıyordu. Fantine de topluluğa katıldı ve içinde tam ayaktakımına özgü özentili sözcüklerin yer aldığı bu tumturaklı lakırdı kalabalığına herkes gibi o da gülmeye başladı. Diş sökücü, bu güzel kızın güldüğünü gördü ve birden seslendi, "Siz, orada gülen kız, dişleriniz pek güzel. İki paletinizi bana satarsanız, her biri için bir Napoleon veririm." "Paletlerim de ne demek oluyor?" diye sordu Fantine. Dişçi, "Paletler, öndeki dişlerdir, üstteki ikisi," diye cevap verdi. "Ne korkunç şey!" diye haykırdı Fantine. Orada bulunan dişsiz yaşlı bir kadın, "İki Napoleon ha!" diye homurdandı. "Ne şanslı bir kız!" Fantine kaçtı. Kaçarken de arkasından -312bağıran adamın boğuk sesini duymamak için ^ulaklarını tıkıyordu; "İyi düşünün güzelim! İki Napoleon işe yarayabilir. Gönlünüz dilerse bu akşam Tillac d'argent Hanı'na gelin, beni orada bulursunuz." Fantine eve döndü, öfke içindeydi, olanları iyi komşusu Marguerite'e anlattı: "Aklınız alıyor mu bunu? Ne iğrenç adam değil mi? Nasıl oluyor da böyle adamların dolaşmasına izin veriyorlar? İki ön dişimi sökecekmiş! Ama o zaman korkunç bir şey olurum! Hadi saçlar yeniden çıkar, ama dişler! Ah! Canavar adam! Beşinci kattan kendimi baş aşağı kaldırıma atmayı tercih ederim! Bu akşam bana Tillac d'argent'da olacağını söyledi." ' "Peki, ne veriyordu?" diye sordu Marguerite. "İki Napoleon." "Kırk frank eder." "Evet," dedi Fantine, "kırk frank eder." Düşünceye daldı, işine koyuldu. Bir çeyrek saat sonra, dikişini bıraktı, merdivene gidip, Thenardier'lerin mektubunu bir kere daha okudu. Geri döndüğünde, yanı başında çalışan Marguerite'e, "Kuzum, nedir bu ter humması? Biliyor musunuz?" diye sordu. "Evet," diye cevap verdi yaşlı kız, "bir hastalıktır." "Çok mu ilaç ister?" "Ooo! Korkunç ilaçlar." "Bu hastalık insanın neresinde olur?" "Ne bileyim, öyle bir hastalık işte." "Çocuklarda mı görülüyor?" "En çok çocuklarda." -313"Öldürür mü?" "Elbette," dedi Marguerite. Fantine dışarı çıktı, mektubu bir kere daha okumak için merdivene gitti. Akşam aşağıya indi, hanların olduğu Paris Sokağı'na doğru gittiğini gördüler. Fantine'le Marguerite sürekli birlikte çalışıyorlar, böylece iki yerine bir tek mum yakmış oluyorlardı. Bu nedenle, Marguerite ertesi sabah gün doğmadan Fantine'in odasına girdiğinde onu yatağında solgun ve soğuktan buz kesmiş buldu. Uyumamıştı. Başlığı dizlerinin üstüne düşmüştü. Mum bütün gece yanmış, neredeyse tükenmek üzereydi. Bu müthiş karışıklık karşısında donakalan Marguerite eşikte durup bağırdı: "Aman Tanrım! Mum yanmış, bitmiş! Kesinlikle olağanüstü bir şeyler oldu."

Sonra, saçsız başını ona doğru çeviren Fantine'e baktı. Dünden beri adeta on yaş ihtiyarlamış ti. "İsa aşkına!" dedi Marguerite, "neyiniz var Fantine?" Fantine, "Bir şeyim yok," diye cevap verdi. 'Tam aksine. Yavrum yardımsız kalıp, o korkunç hastalıktan artık ölmeyecek. Mutluyum." Böyle derken, yaşlı kıza masanın üstünde parlayan iki Napoleon'u gösteriyordu. "Aman Tanrım!" dedi Marguerite. "Bu bir servet! Bu altınları nereden buldun?" "Buldum işte," diye Fantine cevap verdi. Bunu derken gülümsedi. Mum ışığı yüzü-314nü aydınlatıyordu. Bu, kanlı bir gülümsemeydi. Kırmızımsı bir tükrük dudaklarının kenarını kirletiyordu, ağzında da kara bir delik vardı. İki diş çekilmişti. Kırk frankı Montfermeil'e yolladı. Aslında bu para sızdırmak için Thenardier'-lerin bir oyunuydu. Cosette hasta filan değildi. Fantine aynasını pencereden fırlattı. Uzun zamandır ikinci kattaki küçük odasını bırakıp çatının altında, kapısı mandalla kapanan bir tavan arası bölmesine taşınmıştı. Dip tarafında, tavanı döşemeyle açı yapan ve her an insanın başını çarptığı izbelerden biriydi. Burada oturan bir yoksul, odâs'ının bir ucuna, tıpkı kaderinin ucuna olduğu gibi, ancak belini iyice bükerek varabilirdi. Fantine'in artık karyolası yoktu. Kala kala yorgan dediği bir pırtıyla, bir yer yatağı, bir de hasırı dökülmüş bir sandalye kalmıştı. Daha önceleri baktığı bir gül fidanını bir köşede unutmuş, o da kuruyup gitmişti. Öbür köşede su koyduğu bir yağ kabı duruyordu. Su kışın donuyor ve kabın içindeki buz daireleri suyun farklı şekillerini uzun süre gösterip duruyordu. Utanma duygusunu kaybetmişti, zarafetini de kaybetti. Bu, son belirtiydi. Dışarı kirli başlıklarla çıkıyordu. Ya vakti olmadığından ya da umursamazlıktan çamaşırlarını artık onarmaz olmuştu. Çoraplarının topukları aşındıkça ayakkabılarının içine çekiyordu. Böyle yaptığı, çoraplanndaki bazı dikine kırışıklıklardan anlaşılıyordu. Yıpranmış eski korsesini pamuklu -315bezlerle yamıyor, bunlar da en küçük bir hareketle yırtılıyorlardı. Alacaklılar, durmadan 'sahneler' yaratıyor, onu bir an bile rahat bırakmıyorlardı. Sokakta yolunu kesiyor, merdivenlerde karşısına dikiliyorlardı. Birçok geceyi ağlayarak, düşünerek geçiriyordu. Gözleri do-nuklaşmıştı, sol küreğinin üstünde omzunda devamlı bir ağn vardı. Çok öksürüyordu. Ma-deleine Baba'ya derin bir kin besliyor, halinden şikâyet etmiyordu. Günde on yedi saat dikiş dikiyordu. Ama mahkûmları düşük ücretle çalıştıran müteahhitlerden biri, birdenbire fiyatları kırdı ve dışardan iş alan işçilerin gündeliği dokuz meteliğe indi. Günde on yedi saat çalışmaya karşılık dokuz metelik! Alacaklıları büsbütün insafsız kesildiler. Hemen hemen bütün eşyaları geri almış olan satıcı ona durmadan; "Paramı ne zaman ödeyeceksin sürtük?" diyordu. Tanrım, ne istiyorlardı ondan! Devamlı izlendiğini düşünüyordu ve bu yüzden içinde sanki vahşi bir hayvan gelişip serpilmeye başlamıştı. Tam o sırada Thenardier bir mektup daha yolladı. Yazdığına göre, bunca zaman büyük bir iyilik göstererek sabret-mişti, şimdi ona derhal yüz frank gerekiyordu, aksi halde ağır hastalığından yeni kalkmış olan Cosette'ciğini kapı dışarı atacaktı, soğukta, sokakta ne hali varsa görsün, isterse ge-bersindi. "Yüz frank ha," diye düşündü Fantine. "Bırak yüz frankı, günde yüz metelik kazandıracak iş nerede?" "Hadi bakalım!" dedi, "geri kalanı da satalım." Bahtsız kız, sokak kadını oldu. -31611. Christus Nos Liberavit" Nedir bu Fantine hikâyesi? Bu, bir köle satın alan toplumun hikâyesidir. Kimden satın alıyor? Sefaletten. Açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan, terk edilmişlikten, yoksulluktan. Acıklı bir bekleyiş; bir lokma ekmeğe, bir ruh. Sefalet sunuyor, toplum da kabul ediyor. İsa'nın kutsal yasası uygarlığımızı yönetiyor, ama henüz onun içine nüfuz edebilmiş değil. Avrupa uygarlığından köleliğin kalktığı söylenir. Bu yanlıştır. O hep var, ama yükünü artık sadece kadın çekiyor ve adı da fuhuştur. Evet, bu köleliğin yükü artık sadece kadı-nın üzerindedir, yani zarafetin, zaafın, güzelliğin, analığın üzerinde... Bu, erkek için küçük bir yüzkarası değildir. Bu acıklı dramın, şu ulaştığımız noktasında Fantine'de artık eski halinden hiçbir şey kalmamıştı. Çamurlaşmak onu mermer-leştirmişti; ona dokunan üşürdü. Geçip gider, size katlanır, sizi unutur; onurunu yitirmiş, duygusuz bir yüzdür o. Bu hayat, sosyal düzen, ona son sözlerini söylemişlerdi. Başına gelebilecek her şey gelmişti. O, her şeyi duymuş, her şeye katlanmış, her tecrübeden geçmiş, her acıyı tatmış, her şeyini kaybetmiş, her şeye ağlamıştı. Haline boyun eğiyordu, ölümün uykuya benzemesi gibi, kayıtsızlığa benzeyen bir boyun eğişti bu. Artık hiçbir şeyden kaçınmıyor, korkmuyor, hiçbir şeyden çekinmiyordu. Bütün gökler

Kurtarıcımız İsa. -317başına düşebilir, bütün okyanuslar üstünden geçebilirdi! Vız gelir! Emebileceği kadar su emmiş bir süngerdi o. En azından kendisi öyle sanıyordu. Ama kaderin tüketilebileceğini, herhangi bir şeyin dibine dokunulabileceğini sanmak hatadır. Yazık! Nedir bu, böyle karmakarışık sürüklenen kaderler? Niçin böyledir? Bunu bilen, bütün karanlığı da görür. O tektir. Adı Tann'dır. 12. Mösyö Bamatabois'nin Aylaklığı Bütün küçük şehirlerde birtakım gençlerden oluşan bir sınıf vardır. Özellikle Montreu-il-sur-mer'de de bulunan bu sınıftan gençler, benzerlerinin Paris'te yılda iki yüz bin frank yiyerek sürdürdükleri hayatı taşrada bin beş yüz livrelik bir geliri yiyerek sürdürürler. Bunlar büyük tarafsızlar öbeğine giren varlıklardır; iğdiş, asalak, değersiz, biraz toprak sahibi, biraz budala, biraz akıllı kişilerdir, bir salona koysanız hödük kalırlar, ama meyhanede kendilerini soylu sanırlar. Benim çayırlarım, benim koruluklarım, benim köylülerim der, zevk sahibi olduklarını ispatlamak için tiyatroda oyuncuları ıslıklar, savaş adamları olduklarını göstermek için garnizondaki subaylarla kavga eder, ava çıkar, tütün içer, esner, içki içer, tütün kokar, kahvede ömür geçirir, handa yemek yerler, masa altında kemik yiyen bir köpekleri ve tabaklan masaya koyan bir metresleri vardır, meteliği hesaplar, modayı aşırıya vardırırlar, trajediye bayılırlar, kadınları hor görürler, eski çizmelerini giyer-318ler, Londra'yı Paris'ten, Paris'i de Pont-â-Mo-usson'dan taklit ederler, alıklaşmış olarak yaşlanırlar, çalışmazlar, hiçbir işe yaramazlar, fazla da zarar vermezler. Felix Tholomyes, hep kendi eyaletinde kalıp, Paris'i hiç görmeseydi, işte bu adamlardan biri olurdu. Eğer daha zengin olsalardı bunlara zarif insanlar, denirdi; daha yoksul olsalardı haylaz takımı, denirdi. Ama bunlar düpedüz aylak takımıydı. Bu aylaklar arasında sıkıcılar, sıkılanlar, hayalperestler ve birkaç da eğlencelisi vardır. O tarihlerde, şık bir erkeği oluşturan unsurları şöyle sıralayabiliriz: Geniiş^bir yaka, büyük bir boyunbağı, kösteğinde küçük bir mücevher takılı saat, değişik renkte üst üste üç yelek -mavisiyle kırmızısı içte olmak üzere-, zeytin renginde kısa etekli, uzun kuyruklu, birbirine yakın dikilmiş ve omuzlara kadar yükselen çift sıra gümüş düğmeli ceket ve daha açık zeytin yeşili, iki dikişli fitilleri olan bir pantolon. Buna bir de topuklarında küçük demirler olan bir çift çizme, dar kenarlı bir silindir şapka, demet halinde saçlar, iri bir baston ve Poiter'in söz oyunlarıyla süslenmiş bir konuşma tarzını da ekleyebilirsiniz. Hepsinin üstünde de mahmuzlar ve bıyıklar. O devirde bıyık burjuvalığın, mahmuz da havalı yürümenin belirtisiydi. Taşralı şık erkeklerin mahmuzlan daha uzun, bıyıklan daha vahşiydi. Orta Amerika cumhuriyetçilerinin İspanya Kralı'na, Bolivar'm Morillo'ya karşı müca-319dele verdikleri devirdi bu. Dar kenarlı şapkalılar kral yanlısı oluyorlardı ve bu şapkalara 'morillos' deniyordu; liberaller ise geniş kenarlı şapkalar giyiyorlardı ve bu şapkaların adı da 'bolivar'dı. Bundan önceki sayfalarda anlatılanlardan sekiz on ay sonra, 1823 yılı Ocak ayının ilk günlerinde karlı bir akşam işte bu zarif erkeklerden, bu aylaklardan biri, hem de 'iyi düşünceli' biri -çünkü başında bir morillos taşıyordu-, moda elbiseyi soğuk havalarda tamamlayan geniş paltolardan birine sıcak sıcak sarınmış subaylar kahvehanesinin vitrininin önünde gidip gelen, balo elbisesi giymiş, başına çiçekler takmış, yarı çıplak bir yaratığa sataşıp gönül eğlendiriyordu. Bu şık adam yaprak sigara içmekteydi, çünkü modaydı. Kadın adamın önünden geçtiği her defasında yaprak sigarasından onun üzerine bir nefes duman üfleyip, nükteli ve neşeli sandığı birkaç laf atıyordu: "Ne çirkin şeysin sen!" "Git, saklan hadi!" "Dişlerin de yok!" vs. Bu adamın adı Bamatabois'dı. Karların üstünde gidip gelen ve süslü bir hayalete benzeyen kederli kadın ise ona cevap vermiyor, hatta bakmıyor, yine bildiği gibi sessiz sedasız, hüzünlü bir düzenlilikle, kendisini beş dakikada bir acı alayların önüne getiren gezintisini sürdürüyordu; tıpkı dayak cezasına çarptırılan bir askerin sopaların altından geçmesi gibi. Bu küçük gösteri serseriyi rahatsız etmiş olacak ki, kadın geriye döndüğü bir sırada kedi gibi sessizce arkasına yaklaştı, kahkahasını güçlükle zaptederek yere eğildi, kaldırımın üzerinden -320bir avuç kar alıp ani bir hareketle kızın iki çıplak omzunun arasından sırtına daldırdı. Kız bir çığlık kopardı, döndü ve bir panter gibi sıçrayıp adamın üstüne atladı ve ağza alınmayacak kadar korkunç sözlerle tırnaklarını yüzüne geçirdi. Alkolden paslanmış bir sesle kusulan bu küfürler, ön iki dişi bulunmayan bir ağızdan iğrenç bir şekilde dışarı fırlamaktaydı. Bu kız Fantine'di. Kopan gürültüye kahvedeki subayların hepsi birden dışarı fırladılar, yoldan geçenler toplandılar, böylece iki kişiden oluşan bu girdabın çevresinde gülen, yuhalayan, alkışlayan bir daire oluştu. Kadınla erkek güçlükle fark edilebiliyordu. Erkek; şapkası yerde debeleniyor, kadın; başı açılmış, dişsiz ve saçsız, öfkeden mosmor ve korkunç ayaklarıyla vurup duruyor, adeta uluyordu.

Birdenbire uzun boylu bir adam kalabalığın arasından hışımla çıktı, kadını çamura bulanmış saten korsajından yakaladı ve ona, "Arkamdan gel," dedi. Kadın başını kaldırdı; öfkeli sesi birden kesildi. Gözleri donuklaşmış, yüzü mosmorken sapsarı olmuştu, dehşetli titriyordu. Ja-vert'i tanımıştı. Şık adam da, fırsattan istifade sıvışmıştı. 13. Polisle İlgili Bazı Sorunların Çözümü Javert, orada bulunanları dağıttı ve zavallı sefil kadını peşinden sürükleyerek, meydanın ucundaki karakola doğru büyük adımlarla yürümeye başladı. Fantine kendisini bırakmış, isteneni mekanik bir şekilde yapıyordu. -321İkisi de tek bir kelime söylemiyordu. Kalabalık da neşenin zirvesinde, kötü birtakım kelime oyunları yaparak arkalarından geliyordu. Sefaletin en koyusu, hayasızlık yapmak için bir araçtır. Polis karakoluna gelindi. Burası bir sobanın ısıttığı alçak tavanlı bir yerdi, bir nöbetçi tarafından korunuyordu, sokağa açılan camlı ve parmaklıklı bir kapısı vardı. Javert kapıyı açtı, Fantine'le beraber içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Meraklılar büyük hayal kırıklığına uğradılar, karakolun bulanık camı önünde ayaklarının ucunda yükselip bir şeyler görmeye çalıştılar. Cisimleşmek, bir çeşit oburluktur; görmekse oburca yemek. Fantine içeri girer girmez bir köşeye yığıldı. Ürkmüş bir köpek gibi çömelmiş, hareketsiz, suskun duruyordu. Karakol çavuşu bir masanın üstüne yanan bir mum koydu. Javert oturdu, cebinden pullu bir kâğıt çıkarıp yazmaya başladı. Bu sınıftan kadınları yasalarımız tamamıyla polisin insafına bırakmıştır. Polis onlara istediğini yapar, uygun gördüğü gibi cezalandırır; sanatları, özgürlükleri dedikleri iki hazin şeye dilediği gibi el koyar. Javert tamamen duygusuzdu; ciddi yüzünde hiçbir heyecan belirtisi görülmüyordu. Ama zihni sakindi, derin bir şekilde meşguldü. O korkunç takdir yetkisini hiçbir kontrole tabi olmadan, ama katı bir vicdanın bütün titizliğiyle kullandığı anlardan biriydi bu. O an biliyordu ki, üzerinde oturduğu polis taburesi bir mahkemedir. Yargılıyordu. Yargılıyor ve mahkûm ediyordu. Kafasında -322I fikir diye taşıyabildiği ne varsa, şu anda yaptığı büyük işin çevresinde topluyordu. Bu genç kadının durumunu ne kadar derinden incelerse, yüreğinin o kadar çok isyanla kabardığını hissediyordu. Bir suç işlenirken görmüştü, bu kesindi. Orada, sokakta, mal sahibi bir seçmen tarafından temsil edilen topluma, her şeyin dışında olan bir yaratığın hakaret ettiğini, tacizde bulunduğunu görmüştü. Bir fahişe, bir burjuvaya saldırmıştı. O, Javert, buna tanık olmuştu. Sessiz sedasız yazıyordu. Yazmayı bitirince, kâğıdı imzaladı, katladı ve karakol çavuşuna vererek; "Üç adam al, bu kızı hapishaneye götür," dedi ve sonra Fantine'e dönerek, "Altı ay yatacaksın/ diye ekledi. Bahtsız kız titredi. Haykırdı: "Altı ay! Altı ay hapis! Altı ay, günde sekiz metelik kazancım! Cosette ne olacak? Kızım! Kızım! Ama benim Thenardier'lere daha yüz frank borcum var müfettiş bey, bunu biliyor musunuz?" Yerden kalkmadan, ellerini kavuşturarak, dizleriyle yerde büyük adımlar atarak, bütün bu adamların çamurlu çizmeleriyle ıslanan döşeme taşlarının üzerinde sürünüyordu. "Mösyö, sizden merhamet diliyorum," dedi. "Emin olun, suçum yoktu. İşin başlangıcını görseniz, anlardınız! Tanrı üzerine yemin ederim ki suçum yok. Hiç tanımadığım o burjuva mösyö sırtıma kar koydu. Kimseye zarar vermeden sakin sakin geçerken sırtımıza karları koymaya hakları var mı? Bu da beni öfkelendirdi. Ben bir parça hastayım, görüyor-323sunuz ya! Sonra da, uzun süre bana olmayacak şeyler söyledi durdu. 'Sen çirkinsin!' 'Dişlerin yok!' Dişlerimin olmadığını ben de biliyorum. Ben hiçbir şey yapmıyor, kendi kendime, gönül eğlendiren bir mösyö diyordum. Ona karşı dürüst davranıyordum, konuşmuyordum. İşte, tam o sırada sırtıma bir avuç kar soktu, benim iyi yürekli müfettişim! Acaba orada bunu gören, anlattıklarımın doğru olduğunu size söyleyecek biri yok mu? Kızmakla belki hata ettim. Bilirsiniz, insan ilk anda kendini tutamaz. Birden parladığımız olur. Hem sonra, hiç beklemediğiniz bir sırada sırtınıza soğuk bir şey koyuyorlar. O mösyönün şapkasına zarar vermekle hata ettim. Niçin çekip gitti ki? Ondan özür dilerdim. Ah! Özür dilerdim, hiç fark etmezdi benim için. Bu günlük, bu defalık affedin beni mösyö. Bakın, siz bunu bilmezsiniz, hapishanelerde yapılan işlerden sadece yedi metelik kazanılır, düşünebiliyor musunuz, oysa benim yüz frank ödemem gerekiyor, yoksa yavrumu bana geri göndermezler. Aman Tanrım! Onu yanıma alamam. Yaptığım o kadar kötü bir şey ki! Ah, benim Cosette'im, ah, iyi kutsal bakirenin küçücük meleği yavrum, ne olur sonra zavallı kuzum? Bakın size anlatayım, bunlar Thenardier'ler, hancı, köylü, hiçbir şey dinlemezler. Onlara para gerekiyor. Beni hapse atmayın! Görüyorsunuz işte, git ne halin varsa gör, diye küçücük bir kızı sokağa atacaklar, kış ortasında, ona acımak gerek. Eğer büyük olsaydı, hayatını kazanırdı ama bu yaşta yapamaz ki. Ben aslında kötü bir kadın değilim. -324-

Beni bu hale getiren alçaklık, oburluk değil. İçki içtim, ama sefaletten. İçkiyi sevmem, ama avutuyor. Mutlu olduğum zamanlar dolaplarıma bakmak yeterdi, düzensiz aşifte bir kadın olmadığım hemen anlaşılırdı. Birçok çamaşırlarım vardı. Acıyın bana." İki büklüm, hıçkırıklarla sarsıla sarsıla, gözleri yaşlardan körleşmiş, göğsü bağrı açık, ellerini ovuşturup bükerek, kuru kuru, kısa kısa öksürerek ve can çekişir gibi çok hafif bir sesle kekeleyerek anlatıyordu. Büyük acı, sefillerin çehresini değiştiren kutsal, korkunç bir ışıktır. O an Fantine yeniden güzelleşmişti. Ara sıra konuşmasını kesip, Javert'in redingotunun eteğini sevgiyle öpüyordu. Bu hali granitten bir kalbi bile yumuşatabilirdi; ama odundan bir kalbi yumuşatmaya imkân yoktur. "Hadi bakalım," dedi Javert, "seni dinledim. Söyleyeceklerin bitti mi? Şimdi yürü! Altı ay yatacaksın! Ölümsüz Peder'in gökyüzünden hiçbir şey yapamaz." Bu tumturaklı sözü, "Ölümsüz Peder'in gökyüzünden hiçbir şey yapamaz" sözünü duyunca, Fantine kararın kesin olduğunu anladı. Olduğu yere yığıldı, "Merhamet!" diye mırıldandı. Javert arkasını döndü. Askerler, kızı kollarından yakaladılar. Birkaç dakika önce bir adam kimse farkına varmadan içeri girmişti. Kapıyı kapayıp, sırtını kapıya dayamış ve Fantine'in umutsuz yalvarışlarını dinlemişti. Askerler bir türlü yerden kalkmak isteme-325yen bahtsız kıza tam el attıkları sırada, adam bir adını ilerledi, bulunduğu karanlıktan çıktı: "Bir dakika, lütfen!" dedi. Javert gözlerini kaldırdı ve tanıdı; Mösyö Madeleine'di bu. Şapkasını çıkarıp, sıkkın bir acemilikle selam verdi: "Affedersiniz başkanım..." Bu, "başkanım" sözü Fantine üzerinde garip bir etki yaptı. Mezardan çıkan bir hayalet gibi birden dimdik ayağa fırladı, iki koluyla askerleri yana itti ve tutmalarına fırsat vermeden, Mösyö Madeleine'in üzerine doğru yürüdü, bakışlarını ondan ayırmadan, kendinden geçmişçesine haykırdı: "Ya! Demek belediye başkanı sensin!" Sonra bir kahkaha kopardı ve yüzüne tü-kürdü. Mösyö Madeleine yüzünü sildi, sonra, "Müfettiş Javert, bu kadını serbest bırakın," dedi. Javert çıldırmak üzere olduğunu sandı. O an arka arkaya adeta birbirine karışmış bir halde hayatının en büyük heyecanlarını duyuyordu. Bir sokak kızının, bir belediye başkanının yüzüne tükürdüğünü görmek öyle müthiş bir şeydi ki, en korkunç bir ihtimal olarak bile, böyle bir şeyin olabileceğine inanmayı kutsallığa bir küfür sayardı. Öbür yandan düşüncesinin derinliklerinde, bu kadının ne olduğu ile bu belediye başkanının ne olabileceği arasında kafasında belli belirsiz iğrenç bir karşılaştırma yapıyor ve bu olağanüstü saldırıda oldukça olağan bir şeyler olduğunu dehşetle fark ediyordu. Ama bu belediye baş-326kanının, bu mülki amirin sakin sakin yüzünü kurulayarak, "Bu kadını serbest bırakın," dediğini gördüğü zaman, şaşkınlıktan donakaldı; ne düşünebiliyor ne de konuşabiliyordu; onun için mümkün şaşkınlıkların azami sınırı aşılmıştı. Dili tutulmuş gibi kaldı. Bu söz, Fantine üzerinde de garip bir etki yapmıştı. Çıplak kolunu kaldırdı ve sendeleyerek sobanın anahtarına yapıştı. Bu arada çevresine bakmıyordu. Alçak sesle, kendi kendine söyleniyormuş gibi konuşmaya başladı. "Serbest ha! Beni bırakıyorlar demek! Altı ay hapis yatmayacağım demek! Kim dedi bunu? Kimse böyle bir şey söyleyemez. Sanırım yanlış duydum. Bu, o canavar- belediye başkanı olamaz! Siz mi söylediniz bunu iyi yürekli komiserim, kim söyledi benim serbest bırakılmamı? Oh, bakın görün! Size anlatacağım, o zaman beni bırakırsınız. Bu belediye başkanı olacak canavar, bu ihtiyar cani yok mu, işte her şeyin sorumlusu o. Düşünün, Müfettiş Javert, beni işten kovdu! Hem de atölyede dedikodu yapan bir sürü şırfıntının yüzünden. Bu iğrenç bir şey değil mi? Namusuyla işini yapan yoksul bir kızı kovmak! O zaman yeterince para kazanamaz oldum, başıma gelen bütün felaketler de bundan geldi. Önce, bu polis beylerin bir düzeltme yapmaları gerekiyor. Hapishaneye iş yaptıran müteahhitlerin zavallı insanlara haksızlık yapmaları önlenmelidir. Bakın size bunu açıklayayım: Gömlek dikmekten on iki metelik kaza-nıyorsunuz, bu on iki metelik dokuza iniyor, yaşamanıza artık imkân yok demektir. Ne ha-327lin varsa gör, olabildiğini ol. Benim küçük Cosette'im var, kötü kadın olmaktan başka çarem yoktu. Şimdi anlıyorsunuz işte, bütün kötülüğü yapan şu alçak belediye başkanıdır. Şimdi de, subaylar kahvesinin önünde o burjuva beyefendinin şapkasını çiğnedim. Ama o da karları atarak bütün elbisemi mahvetmişti. Bizim gibiler için tek bir ipekli elbisemiz vardır. Görüyorsunuz işte müfettişim, bile bile hiçbir kötülük yapmadım, her yerde benden çok daha kötü kadınların çok daha mutlu olduklarını görüyorum. Oh! Sayın müfettiş beni serbest bırakmalarını siz söylemiştiniz değil mi? Bilgi toplayın, ev sahibimle görüşün, artık kiramı zamanında

ödüyorum, dürüst olduğumu size söyleyeceklerdir. Ah, Tanrım, affedersiniz, farkına varmadan sobanın anahtarına dokunmuşum, duman çıktı." Mösyö Madeleine onu büyük bir dikkatle dinliyordu. O konuşurken yeleğinin cebini karıştırmış, para kesesini çıkarıp açmıştı. Kese boştu. Tekrar cebine koymuştu. Fantine'e, "Borcunuz ne kadardı demiştiniz?" diye sordu. Javert'den başkasına bakmayan Fantine, onun tarafına döndü: "Ben seninle mi konuşuyorum?" Sonra çavuşa döndü: "Söyleyin hadi, nasıl tukurdum onun suratına gördünüz, değil mi? Seni kocamış hain başkan, buraya beni korkutmaya gelirsin ha! Ama senden korkmuyorum. Ben müfettişten korkuyorum. Ben iyi yürekli müfettişimden korkuyorum!" Bunu söylerken tekrar Javert'e döndü: -328"Bakın sayın müfettiş, ne de olsa adil olmak gerekiyor. Sizin adil olduğunuzu anlıyorum, aslında çok basit; bir adam, bir kadının sırtından içeri biraz kar atıp eğleniyor, onlar buna gülüyorlar, subaylar yani, bir şeyler yapıp eğlenmeleri gerekiyor; bizler de zaten herkes eğlensin diye vara, öyle ya! Sonra siz... siz geliyorsunuz, ortalığa düzen vermek zorundasınız, suçlu olan kadını alıp götürüyorsunuz ama biraz düşününce, iyi bir insan olduğunuzdan beni serbest bırakmalarını söylüyorsunuz; küçüğün hatırına, çünkü altı ay hapis yatarsam çocuğumu besleyemem. 'Sakın bir daha geri geleyim deme, sürtük!' Ah! Hayır, bir daha asla gelmeyeceğini Mösyö Ja-vert! Artık bana ne yaparlarsa yapsınlar, kımıldamam. Yalnız, bakın, bugün bağırdım, çünkü canım yandı, o beyefendinin sırtıma karları koyacağını hiç ummuyordum; hem sonra size söyledim, pek iyi değilim, öksürü-yorum, şuramda, midemde gülle gibi bir şey beni yakıp duruyor, doktor dedi zaten; kendinize bakın diye. Tutun bakın, yoklayın, verin elinizi, korkmayın, işte burada." Artık ağlamıyordu, sesi okşayıcıydı. Ja-vert'in kaba, iri elini beyaz, nazik göğsüne bastırıyor, ona gülümseyerek bakıyordu. Birdenbire, elbisesinin dağınıklığını fark ederek acele düzeltti, yerde sürüklenirken neredeyse dizlerine kadar kalkan etekliğinin pililerini indirdi ve kapıya doğru yürüyerek alçak sesle ve dostça bir baş işaretiyle, "Çocuklar, sayın müfettiş beni bırakmanızı söyledi, gidiyorum," dedi. -329Elini kapının mandalına koydu. Bir adım daha atınca sokakta olacaktı. Javert o ana kadar ayakta, hareketsiz, gözü yere dikili, yan dönmüş bir vaziyette, sanki yerinden oynatılmış da, bir tarafa konulmasını bekleyen bir heykel gibi bu sahnenin ortasında duruyordu. Mandalın çıkardığı sesle kendine geldi. Mutlak bir otorite ifadesiyle başını kaldırdı. Yetki ne kadar aşağı seviyedeyse o kadar ürkütücü olan bu ifade, vahşi hayvanda yırtıcı, değersiz adamda ise zalimcedir. "Çavuş!" diye seslendi, "bu utanmaz kadının gittiğini görmüyor musun? Size onu bırakmanızı kim söyledi?" "Ben!" dedi Madeleine. Fantine, Javert'in sesini duyunca titremiş, yakalanan hırsızın aniden çaldığı eşyayı elinden bırakması gibi, kapının mandalını bırakmıştı; Madeleine'in sesi üzerine, geriye döndü ve o andan itibaren, tek kelime söylemeden, rahatça nefes almaya bile cesaret etmeksizin, -konuşan biri ya da diğeri olduğuna görebakışlan sırasıyla Madeleine'den Javert'e, Ja-vert'ten Madeleine'e gitti geldi. Belediye başkanının Fantine'i serbest bırakmalarını istemesinden sonra, çavuşa böyle emir verir bir şekilde seslenme yetkisini kendisinde bulabilmesi için, Javert'in belli ki bilinen deyimle, 'çıldırmış' olması gerekirdi. Acaba başkanın orada olduğunu unutmuş muydu? Yoksa böyle bir emrin herhangi bir 'otorite' tarafından verilmesinin imkânsız olduğuna, dolayısıyla sayın başkanın hiç şüphesiz tersini -330söylemek isterken elinde olmayarak böyle demiş bulunduğuna mı inandırmıştı kendini? Ya da iki saatten beri tanık olduğu densizlikler karşısında, kesin kararlar alması gerektiğini; küçüğün büyük yerine geçmesi, müfettişin hâkim görevini yapması, polisin adalet adamı olması gerektiğini ve varılan bu son olağanüstü noktada yasa, düzen, ahlak, hükümet, bütün toplum ne varsa hepsinin Javert'in şahsında cisimleştiğini mi düşünüyordu? Her ne olursa olsun, Mösyö Madeleine az önce duyulan "ben" sözünü söyler söylemez polis müfettişi Javert'in solgun, soğuk dudaklarının mavileştiği, umutsuzca bakıp, bütün bedeni belli belirsiz bir titremeyle sarsılarak belediye başkanına doğru döndüğü ve -işitilmemiş şey- bakışları yerde ama kesin ve kararlı olduğu anlaşılan bir sesle, "Sayın başkanım, bu olamaz," dediği duyuldu. "Nasıl?" dedi Mösyö Madeleine. "Bu uğursuz kadın, bir burjuvaya hakaret etti." Mösyö Madeleine, uzlaşmacı, sakin bir tavırla cevap verdi: "Müfettiş Javert, bakın, dinleyin. Dürüst bir insansınız, sizinle anlaşmakta hiç zorluk çekmiyorum. İşin doğrusu şu: Siz bu kadını götürürken ben meydandan geçiyordum. Orada hâlâ bazı gruplar vardı. Soruşturdum, her şeyi öğrendim. Aslında suçlu olan o burjuvadır, polisin onu yakalaması gerekirdi."

Javert tekrarladı: "Bu uğursuz kadın, belediye başkanına hakaret etti." -331"Orası beni ilgilendirir," dedi Mösyö Made-leine, "sanırım, hakaret edilen benim. Ne istersem onu yaparım." "Sayın belediye başkanından özür dilerim ama hakaret ona karşı değil, adalete karşı işlenmiştir." "Müfettiş Javert," diye karşılık verdi Mösyö Madeleine, "en önde gelen adalet, vicdandır. Bu kadını dinledim. Ne yaptığımı biliyorum." "Bense, sayın belediye başkanı, tam olarak ne gördüğümü bilemiyorum." "Öyleyse itaat etmekle yetinin." "Ben görevime itaat ederim. Görevim, bu kadının altı ay hapis yatmasını gerektiriyor." Mösyö Madeleine, tatlılıkla cevap verdi: "Şunu iyi dinleyin. Bu kadın bir gün bile hapis yatmayacak." Bu kesin söz üzerine Javert, belediye başkanına dimdik bakma cesaretini gösterdi ama yine de derin bir saygı ifadesi taşıyan bir ses tonuyla, "Belediye başkanına karşı gelmek zorunda olduğum için üzgünüm," dedi, "yetkimin sınırlan içinde bulunduğumu kendilerine belirtmeme izin versinler. Mademki sayın başkan istiyorlar, öyleyse yalnız şu burjuva olayı üzerinde duracağım. Ben de oradaydım. Meydanın köşesindeki şu üç katlı ve tamamen kesme taştan yapılmış, balkonlu güzel evin sahibi ve de seçmen Mösyö Bama-tabois'ya saldıran bu kızdır. Ne de olsa bu dünyada değer verilen birtakım şeyler vardır! Her durumda, sayın başkan, sokakta meydana gelen bir polis vakasıdır bu ve dolayısıyla -332beni ilgilendirir. Onun için Fantine'i serbest bırakmıyorum." Bunun üzerine Mösyö Madeleine, kollarını kavuşturdu ve o zamana kadar şehirde kimsenin işitmemiş olduğu sert bir sesle, "Sözünü ettiğim olay belediye başkanının bölgesini ilgilendiren bir olaydır," dedi. "Ceza Muhakeme Usulü Yasası'nın 9, 11, 15 ve 60. maddeleri gereğince bu olayın yargıcı benim. Bu kadının serbest bırakılmasını emrediyorum!" Javert son bir çaba daha göstermek istedi. "Ama sayın başkan..." "Size keyfi tutuklamalar hakkındaki 13 Aralık 1799 tarihli kanunun 81. maddesini hatırlatırım." "Sayın başkan, izin verin..." 'Tek söz istemem." "Ama..." "Çıkın!" dedi Mösyö Madeleine. Javert, darbeyi bir Rus askeri gibi ayakta, cepheden, tam göğsünün ortasına yemişti. Belediye başkanını yerlere kadar eğilerek selamladı ve çıktı. Fantine kapının yanına çekilip, onun önünden geçişini şaşkınlıkla izledi. Ancak o da garip bir sarsıntının etkisi altındaydı. İki zıt kuvvetin adeta kendisini paylaşmak için çekişmelerine tanık olmuş, özgürlüğünü, hayatını, ruhunu, çocuğunu ellerinde tutan iki adamın gözlerinin önünde mücadele ettiklerini görmüştü. Bu adamlardan biri onu karanlığa, öbürüyse aydınlığa doğru çekiyordu. Dehşetin etkisi altında seyrettiği bu mücadelede, bu iki adam ona iki dev gibi görün-333müşlerdi; biri onun şeytanı gibi, öbürü onun iyilik meleği gibi konuşuyordu. Melek, şeytanı alt etmişti ve onu tepeden tırnağa titreten şey de şuydu ki, bu kurtarıcı, onun asıl nefret ettiği adamdı, uzun zamandır başına gelen bütün kötülüklerin nedeni olarak gördüğü o belediye başkanıydı, Madeleine'di! Ve işte bu adam, tam ona iğrenç bir şekilde hakaret edildiği bir sırada kendisini kurtarıyordu! Acaba yanılmış mıydı? Bütün ruhunu değiştirmesi mi gerekiyordu? Bilemiyordu, titriyordu. Heyecandan kendini kaybetmiş öylece dinliyor, endişeli ve şaşkın bakıyor, Mösyö Madelei-ne'in ağzından çıkan bir sözle, içindeki kinin korkunç karanlığının eridiğini, yıkıldığını ve yüreğinde sıcak, sözle anlatılamaz bir şeyin, sevinçten, güvenden ve sevgiden ibaret olan bir şeyin doğduğunu hissediyordu. Javert dışarı çıkınca Mösyö Madeleine ona döndü, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Konuşmak için kendini zorlayarak, "Sizi dinledim," dedi. "Anlattıklarınızın hiçbirini bilmiyordum. Bunların doğru olduğuna inanıyorum, doğru olduğunu hissediyorum. Atölyelerimden ayrıldığınızı da bilmiyordum. Bana niçin başvurmadınız? Neyse, bakın, borçlarınızı ödeyeceğim, çocuğunuzu getirteceğim ya da siz onun yanına gidersiniz. İster burada, ister Paris'te, nerede isterseniz orada yaşayacaksınız. Çocuğunuzun ve sizin masraflarınızı üzerime alıyorum. İsterseniz artık hiç çalışmazsınız. Yeniden mutlu olmakla, eskisi gibi dürüst olursunuz. Hatta, dinleyin, size şimdi şunu söyleyeyim ki, eğer her şey -334dediğiniz gibi olmuşsa, siz, her zaman Tan-rı'nın katında erdemli ve saygıdeğer oldunuz, bundan şüphe etmiyorum. Vah, zavallı kadın!" Bütün bunlar, zavallı Fantine'in dayanma gücünü aşıyordu. Cosette'e kavuşmak! Bu rezil hayattan çıkmak! Cosette'le birlikte, özgür, zengin, mutlu, namuslu bir hayat sürmek! Bu sefaletin ortasında bu cennet

gerçeklerinin bir çiçek gibi açıldığını görmek! Kendisiyle konuşan adama aptallaşmışçası-na baktı, ancak iki üç defa hıçkırabildi; "Oh! Oh! Oh!" Dizlerinin bağı çözülüverdi ve Mösyö Madeleine'in önünde dizüstü çöktü. Mösyö Madeleine engellemeye zaman bulamadan, Fantine'in kendisinin elini yakalayıp dudaklarının üstüne koyduğunu gördü. Ve sonra, Fantine bayıldı. -335ALTINCI KİTAP JAVERT 1. Huzur Döneminin Başlangıcı Mösyö Madeleine, Fantine'i revire taşıttı ve onu rahibe hemşirelere emanet etti. Onlar da genç kadını hemen yatağa yatırdılar, yüksek ateş başlamıştı. Gecenin bir kısmını sayıklayarak, yüksek sesle konuşarak geçirdi. Ama sonunda uyudu. •^ Fantine ertesi gün öğleye doğru uyandı. Yatağının yanı başında bir nefes duydu, perdeyi araladı, Mösyö Madeleine'i gördü. Ayakta durmuş, başının üstündeki bir şeye bakıyordu. Merhamet ve azar dolu bir bakıştı bu ve yalvanyordu. Aynı yöne bakınca duvara çakılı bir haç gördü. Mösyö Madeleine, Fantine'in gözünde artık farklı biriydi sanki. Ona ışıkla çevrili gibi görünüyordu. Bütün varlığıyla duaya dalmıştı. Duayı kesmeye cesaret edemeden onu uzun uzun seyretti. Sonunda çekinerek, "Ne yapıyorsunuz orada?" dedi. Mösyö Madeleine bir saattir oradaydı. Fantine'in uyanmasını bekliyordu. Onun elini tuttu, nabzını yokladı ve cevap olarak, "Nasılsınız?" diye sordu. "İyiyim, uyudum," dedi Fantine, "daha iyiyim sanırım. Önemli bir şey değildi herhalde." -337Mösyö Madeleine, onun daha önce kendisine sorduğu soruyu, sanki yeni duyuyormuş gibi cevapladı: "Yukarıdaki eziyet çekene dua ediyorum." Sonra kendi kendine düşünerek ekledi, "Bu dünyada eziyet çeken için." Mösyö Madeleine o geceyi ve o sabahı bilgi toplamakla geçirmiş ve artık her şeyi öğrenmişti. Fantine'in yaşadıklarını en acıklı ayrıntılarına kadar biliyordu. Devam etti: "Çok acı çekmişsiniz, zavallı ana. Ama sakın şikâyet etmeyin, şimdi sizin de artık seçkin kullara özgü çeyiziniz var. İnsanlar ancak böyle melek olurlar. Bunda onların hiç suçu yok; başka türlü davranmasını bilmezler. Bakın, içinden çıktığınız bu cehennem, cennetin ilk şeklidir. Oradan başlamak gerekiyordu." Derin derin içini çekti. O sırada Fantine'in dudaklarında, iki dişi eksik ulvi bir gülümseme vardı. Javert, aynı gece bir mektup yazmıştı. Ertesi sabah mektubu kendi eliyle Montreuil-sur-mer postanesine verdi. Mektup Paris'e gidiyordu ve üzerinde: Mösyö Chabouiüet, Sayın Emniyet Müdürü Sekreteri adresi yazılıydı. Karakolda olup bitenler dışarıya yayıldığından, mektup yola çıkmadan onu gören ve adreste Javert'in yazısını tanıyan postane müdi-resiyle başka birkaç kişi, müfettişin istifasını yolladığını düşündüler. Mösyö Madeleine, hemen Thenardier'lere bir mektup yazdı. Fantine'in onlara yüz yirmi frank borcu vardı. Mösyö Madeleine üç yüz -338frank gönderdi ve bundan kendilerine ait olan ücreti alarak, çocuğu derhal Montreuil-sur-mer'e, onu isteyen hasta annesine getirmelerini bildirdi. Bu iş Thenardier'in gözünü kamaştırdı. "Vay canına!" dedi karısına, "sakın ha, çocuğu bırakmayalım. Bizim cılız tarlakuşu, sanırım sağdığımız bir inek olacak. Enayinin biri anaya abayı yakmış olacak." Oldukça iyi düzenlenmiş üç yüz franklık bir masraf listesiyle karşılık verdi. Bu listede görünen üç yüz küsur franklık masraf için iki de itiraz götürmez makbuz vardı. Makbuzlardan biri doktora, diğeri de eczacıya aitti; iki hastalık arasında Eponine'e ve Azel-ma'ya bakmış ve ilaç vermişlerdi. Söylediğimiz gibi Cosette hastalanmamıştı. Küçük bir isim değişikliği sorunu söz konusuydu. The-nardier mektubun altına; 'Üç yüz frank mahsuben alınmıştır' diye bir not koydurmuştu. Mösyö Madeleine, derhal üç yüz frank daha gönderdi ve 'Cosette'i acele getirin' diye yazdı. "Vay canına!" dedi Thenardier, "aman çocuğu bırakmayalım." Bu arada Fantine bir türlü iyileşemiyordu. Hâlâ revirdeydi. Önceleri rahibe hemşireler 'bu kız'ı tiksinerek almış, tedavi etmişlerdi. Reims'deki alçak kabartmaları görenler, çılgın bakirelere bakan akıllı uslu bakirelerin alt dudaklanndaki şişkinliği hatırlarlar. Vesta rahibelerinin, çalgıcı kızları hoşgörmeleri, kadınlık gururunun en derin içgüdülerinden biridir. Hemşireler aynı -339hoşgörüyü, dindarlığın da eklenmesiyle içlerinde bir kat fazlasıyla duymuşlardı. Ama birkaç gün içinde Fantine, onların silahlarını teslim aldı. Alçakgönüllü, çok hoş sözler söylüyor; analık yanı da şefkat duygusu uyandırıyordu. Bir gün, hemşire onun bir ateş nöbeti içinde, "Ben günahkâr bir kadınım, ama çocuğumu yanıma alabilirsem Tann beni bağışlamış demektir. Kötü yolda kaldığım sürece Cosette'imi yanıma almak istemezdim. Şaşkın, üzgün bakışlarına tahammül edemezdim. Oysa kötülüğü onun için yapıyordum. İşte Tann beni bunun için bağışlar. Cosette burada olduğu zaman Tann'nın takdisini üzerimde hissedeceğim.

Onu seyredeceğim, o masuma bakmak beni iyileştirecektir. O daha bir şey bilmiyor. O bir melek, anlıyor musunuz hemşirem. O yaşta kanatlar henüz düşmemiştir," dediğini duydu. Mösyö Madeleine, günde iki defa onu görmeye geliyor ve Fantine, her defasında ona soruyordu: "Cosette'imi yakında görecek miyim?" O da cevap veriyordu: "Belki yann sabah. Her an gelebilir, bekliyorum." Ve ananın solgun yüzü parlıyordu. "Ah!" diyordu, "Ne kadar mutlu olacağım!" Bir türlü iyileşmediğini söylemiştik. Aksine, durumu haftadan haftaya ağırlaşıyordu. İki kürek kemiği arasına, çıplak tenine sokulan o bir avuç kar, terlemeleri birden kesmiş, bunun sonucu olarak da yıllardır içinde sinsi sinsi seyreden hastalık şiddetle dışa vur-340muştu. O zamanlar göğüs hastalıklannın teşhis ve tedavisi için Laennec'in değerli önerileri yeni yeni uygulanmaya başlıyordu. Doktor, Fantine'i muayene etti, başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Mösyö Madeleine, doktora sordu: "Nasıl?" "Görmek istediği bir çocuğu vardı değil mi?" "Evet." "Öyleyse onu getirtmekte acele edin." Mösyö Madeleine titredi. Fantine, ona, "Doktor ne dedi?" diye sordu. ¦ Madeleine gülümsemeye gayret etti. "Çocuğunuzu çabuk getirtmemizi söyledi. Bu sizi sağlığınıza kavuştururmuş." "Ya!" dedi Fantine, "hakkı var! Yalnız, şu Thenardier'lere de ne oluyor kuzum, Cosette'imi yanlarında alıkoyup duruyorlar! Yok ama! Yakında gelecek işte. Mutluluğu nihayet yanı başımda görüyorum." Thenardier ise bir türlü 'çocuğu bırakmıyor,' bin bir art niyetli bahane ileri sürüyordu. Cosette biraz rahatsız olduğu için kış günü yola çıkamazmış, sağda solda kalmış birtakım küçük acil borçlar varmış, onların faturalannı toplamaktaymış, falan filan. "Birisini gönderip, Cosette'i aldıracağım," dedi Madeleine Baba. "Hatta gerekirse ben gideceğim." Fantine'in ağzından bir mektup yazıp, ona imzalattı. "Mösyö Thenardier, Cosette'i bu mektubu size getiren şahsa -341teslim ediniz. Bütün ufak tefek şeylerin parası size ödenecektir. En derin saygılarımı sunarım. FANTİNE" Bunlar olup biterken, çok önemli bir olay oldu. Hayatımızın esrarlı mermer kitlesini biz istediğimiz kadar en güzel şekli vererek yontmaya çalışalım, kaderin siyah daman mutlaka bir yerden kendini gösterir. 2. Jean, Nasıl Champ Olabilir Bir sabah Mösyö Madeleine çalışma odasında Montfermeil'e gitmeye karar vermesi halinde geri kalmaması gereken bazı acil işleri önceden yoluna koymakla meşguldü ki, polis müfettişi Javert'in kendisiyle görüşmek istediğini haber verdiler. Mösyö Madeleine, bu adı duyunca huzursuz oldu. Karakol macerasından sonra Javert, onunla karşılaşmaktan her zamankinden daha çok kaçınmış, Mösyö Madeleine de onu bir daha görmemişti. "İçeri alın," dedi. Javert girdi. Mösyö Madeleine, şöminenin yanında oturuyordu, elinde bir kalem ve bir dosya vardı, içindeki devriyelere karşı gelme olaylarına ait zabıtları karıştırıyor, notlar yazıyordu. Yerinden kalkmadı. Zavallı Fantine'i düşünmekten kendini alamıyor, ona karşı mesafeli davranmayı uygun buluyordu. Javert, sırtı kendisine dönük olan belediye başkanını saygıyla selamladı. Belediye başkanı ona bakmıyor, dosyasına notlar almaya devam ediyordu. -342O sırada bir fizyonomist Javert'in suratını yakından incelemiş olsa; uygarlığın hizmetindeki bu vahşiyi, Romalı, Spartah, keşiş ve onbaşı karması bu acayip bileşimi, yalan söylemek elinden gelmeyen bu ispiyoncu ajanı uzun yıllar incelemiş olsa; onun, Madeleine'e olan eski nefretini, belediye başkanıyla Fantine konusunda düştüğü anlaşmazlığı bilse ve Javert'i o an görse "acaba ne oldu" diye kendi kendine sorardı. Bu dürüst, kararlı, açık, samimi, namuslu, sert adamı tanıyan biri, Javert'in kimi büyük ruh acılan çektiğini bilirdi. Javert'in ruhunda hiçbir şey yoktu ki, aynı zamanda yüzünde de olmasın. Bütün haşin insanlar gibi, o da ani değişikliklere uğrardı. Yüzü hiçbir zaman bu kadar garip, bu kadar unutulmaz bir ifade almamıştı. İçeri girdiğinde Mösyö Madeleine'in önünde ne kin, ne öfke, ne de güvensizlik taşıyan bir bakışla eğilmiş, başkanın koltuğunun birkaç adım gerisinde durmuştu. Ve şimdi orada adeta cezaya çarptınlmış gibi hiçbir zaman yumuşak olamamış, daima sabır göstermiş bir adamın saf ve soğuk kabalığıyla ayakta öylece

dikilmiş duruyordu. Tek bir kelime söylemeden, hiçbir hareket yapmadan, gerçek bir alçakgönüllülük ve sakin bir tevekkül içinde sayın belediye başkanının lütfedip dönmesini; içi rahat, ciddi, şapkası elinde, gözleri yerde, subayı karşısındaki asker ile hâkimi karşısındaki suçlu gibi bir ifadeyle bekliyordu. Onun sahip olduğunu düşünebileceğimiz bütün duygular ve bütün anılar o anda silinmiş, kaybolmuştu. Bu içine işlenmez, granit gibi basit yüzde -343şimdi artık karanlık bir kederden başka bir şey kalmamıştı. Bütün kişiliğinden düşkünlük, dayanıklılık, bir tür yiğitçe bitkinlik havası yayılıyordu. En sonunda belediye başkanı kalemini bıraktı ve hafifçe döndü: "E! Nedir? Ne var Mösyö Javert?" Javert, kendini toparlar gibi bir an sessiz durdu, sonra hüzünlü bir resmiyetle sesini yükseltti, ama bu resmiyette yine de bir sadelik vardı. "Suç var başkanım, suç oluşturan bir olay olmuştur." "Nasıl bir fiil?" "İdari otoriteyi temsil eden aşağı kademeden bir memur, idari bir hâkime en ağır şekilde saygısızlık etmiş bulunuyor. Görevim gereği olayı bilgilerinize sunmaya geldim." "Kimmiş bu memur?" diye sordu Mösyö Madeleine. "Ben," dedi Javert. "Siz mi?" "Ben." "Peki, memurdan şikâyetçi olacak idari yargıç kim?" "Siz, sayın başkan." Madeleine koltuğunda doğruldu. Javert sert bir tavırla ve gözleri sürekli yerde devam etü: "Sayın başkanım, yönetim tarafından görevimden alınmamı istemenizi ricaya geldim." Şaşkına dönen Mösyö Madeleine, daha ağzını açar açmaz Javert onun sözünü kesti. "İstifa edebileceğimi söyleyeceksiniz, ama -344bu yeterli değil. İstifa vermek şerefli bir iştir. Ben hata ettim, cezalandırılmam gerekir. Kovulmam gerekir." Bir süre durduktan sonra ilave etti: "Sayın başkan, geçen gün bana karşı haksız yere sert davrandınız. Bugün de haklı olarak öyle davranınız." "Lanet olsun! Niçin?" diye bağırdı Mösyö Madeleine. "Nedir bu zırvalık? Bu ne demek oluyor? Hani, nerede bana karşı işlenmiş suç? Ne yaptınız ki, kendi kendinizi suçluyor, yerinize başkasının verilmesini istiyorsunuz?" "Kovulmamı istiyorum," dedi Javert. "Kovulmanızı, öyle olsun! Pekâlâ! Ama neden anlayamıyorum." "Şimdi anlayacaksınız sayın başkan." Javert, derinden göğüs geçirdi, yine soğuk ve kederli bir tavırla, "Sayın başkanım," dedi, "altı hafta oluyor, o kızın neden olduğu sahneden sonra çok öfkelenmiştim, sizi ihbar ettim." "İhbar!" "Paris Polis Müdürlüğü'ne." Javert gibi fazla gülmeyen Mösyö Madeleine, gülmeye başladı. "Polisin işine müdahale eden belediye başkanı olarak mı?" "Eski kürek mahkûmu olarak." Belediye başkanının benzi sarardı. Gözlerini yerden kaldırmayan Javert devam etti: "Öyle sanıyordum. Uzun süredir kafamda bazı fikirler vardı. Bir benzerlik, Faverolles'den -345aldığımız istihbaratta, olağanüstü kuvvetiniz, ihtiyar Fauchelevent olayı, iyi bir avcı olmanız, biraz aksayan bacağınız, ne bileyim işte? Birtakım saçmalıklar! Her neyse, sizi Jean Valje-an admda birine benzetiyordum." "Ne adında? Adı neydi dediniz?" "Jean Valjean. Bundan yirmi yıl önce Tou-lon'da kürek mahkûmları muhafız yardımcısı görevinde bulunduğum sırada gördüğüm bir forsa. Jean Valjean kürek hapishanesinden çıktıktan sonra, söylendiğine göre bir piskoposu soymuş, sonra yine bir gün yolda giderken küçük bir Savoyard'ın silahla parasını gasp etmiş. Sekiz yıldır her nasılsa ortadan kayboldu, aranıyordu. Ben sandım ki... Her neyse, bu işi yaptım işte! Öfkelendim ve sizi ihbar ettim." Birkaç saniye önce dosyayı yeniden eline almış olan Mösyö Madeleine, kayıtsız bir tavırla sordu: "Peki, size ne cevap verdiler?" "Deli olduğumu söylediler." "Öyleyse?" "Öyleyse! Haklıydılar." "Bunu kabul etmeniz iyi bir şey!" "Etmem gerek, çünkü gerçek Jean Valjean bulundu." Mösyö Madeleine'in tuttuğu kâğıt elinden düştü, başını kaldırdı, dikkatle Javert'e baktı ve tarifi imkânsız bir ses tonuyla, "Ya!" dedi.

Cevap olarak bana aklımı kaçırdığı-348mı. O. hikâyeyi iyice araştınp Champmathieu'nun otuz yıl kadar önce ülkenin birçok yerinde ağaç budayıcılığı yaptığını öğreniyorlar. masanın üzerindeki tahta hokkadan mürekkep kurutmaya yarayan ince talaş tozundan birkaç tutam alarak. olay şu sayın başkan." Javert. onun sözünü kesti. Oysa ben aynı Jean Valjean'ın burada. Sonra. bir de -347kızı olmuş. 'Hadi canım. Artık birkaç günlük hapis değil. 'Sen Jean Valjean'sın! Toulon'da kürekteydin. "Çıkın!" diyen birine yalvaran. çok alçak bir sesle. Hapishane kötü bir durumda olduğundan sorgu hâkimi Champmathieu'nun eyalet hapishanesinin bulunduğu Arras'a nakliI ni uygun görüyor. bilmem hangi suçtan mahkûm olmuş ve onu iyi halinden dolayı koğuş temsilcisi yapmışlar. Herifi hemen hapsetmişler." Mösyö Madeleine. Bizimki de sesini çıkarmıyor. Champmathieu ile yüzleştiriyorlar. nerede oldukları da bilinmiyor. Sizden özür dilerim sayın başkan. bu hikâyenin başlangıcı otuz yıl öncesine dayandığından. Bilirsiniz. daha Champmathieu hapishaneye adım atar atmaz bu Brevet bağırmaya başlamış. ardından Paris'te görülüyor. ikinci kez suç söz konusu demektir. Söylediğine göre. Bu gibi adamların neyle geçindikleri bilinmez. bir forsa içinse daha büyük bir suçtur. Kötü bir olay. derin bir inançtan gelen o acı gülüşle gülmeye başladı. Ben de işte tam bu tarihlerde ihbar mektubunu Paris Polis Müdürlüğü'ne gönde-riyordum. bir dalı kırmak. kendisi de farkında olmadan sadelik ve asalet doluydu. Jean Valjean . onurlu sözler söyleyen bu mağrur adam. kısacası aynı adam. özellikle de Faverolles'de. Bre-vet'yle birlikte Jean Valjean'ı gören sadece iki forsa var: Müebbet hapse mahkûm Cochepa-ille ile Chenildieu. Ailly-le-Ha-ut-Clocher taraflannda Champmathieu Baba adında bir adam varmış. Uzun zaman sonra Auvergne'de. debelenir. Onun bu yanını tanırım. Duvardan atlamak. ona. elli dört yaşında. Aynı yaşta. hırsızlığın olması. ama bunlar ispat edilmiş değil. Çaldığı yerde. duvardan aşılmış. İşi derinleştirip. ağır ceza mahkemesinin işi oluyor.. Bir duvardan aşmak. altı hafta önce kendisini polislerin önünde küçük düşüren. Oranın ağzıyla Jean'ı 'Chan' yapıyor ve onu 'Chan Mathieu' diye çağırıyorlar. Şimdi gelelim diğer konuya: Ağır hırsızlık suçuyla küreğe gitmeden önce Jean Valjean neydi? Ağaç budayıcısı. anasının soyadı da Mat-hien'di. yetişkin biri için suçtur. eski bir forsa. eminim!" Bir an düşünceli durdu. sorun. Araştırılıyor. Son derece sefil bi-346riymiş. Ama siz şu Tann'nın işine bakınız. Hapishaneden çıktıktan sonra gizlenmek için anasının adını alıp.. Eğer o Jean Valjean ise. beni bağışlayın sayın başkan." "E. tamir ediyormuş. Jean Valjean'ın Arras'da adaletin pençesinde olduğunu bildirdiler. Bir başka olay daha var: Valje-an'm vaftiz adı Jean. burada araba yapıp. Sorgu hâkimine yazdım. Jean Valjean sinsidir. Jean Valjean'ın ailesi bulunamadı. önemli bir sorun değil. Mösyö Madeleine. Toulon'dan bilgi isteniyor. Ben de tanıdım. bu adam ne diyor?" "Eh. Orada beraberdik. Onları kürekten çıkarıp getiriyor. bu sınıflarda bir ailenin yok olup gittiği sık sık görülür. Sonra bir de şu bulacaklarını umduğum küçük Savoyard sorunu var. artık Faverolles'de Jean Valjean'ı tanıyan kimse kalmamış. Javert. çalmak. gerçektir. ¦ -" Javert. ifadesi hiç bozulmayan kederli yüzüyle cevap verdi: "Sayın başkan. Başkası olsa suyunun ısındığını hisseder. Bu sonbaharda Champmathieu Baba elma hırsızlığından tutuklanmış.Javert devam etti: "Bakın. yani o. Adamlar hiç tereddüt etmeden Brevet'nin söylediklerini doğruluyorlar. aynı boyda. böylece Champmathieu olup çıkıyor. Anlarsınız ya. sonra mekanik bir hareketle. Elma ağacının dalı da hâlâ elindeymiş. elmaları aşırmak. Bunun beni ne kadar şaşırttığını tahmin edersiniz. bağırır. Buraya kadar adi bir suç vakasından öte bir durum yok. ağacın dallan kınl-mış. Neyse. 'Ben bu adamı tanıyorum. şu sözleri ekledi: "Şimdi gerçek Jean Valjean'ı gördükten sonra düşünüyorum da başka türlüsüne nasıl inanabildiğimi anlayamıyorum. çamaşırcıymış. Üzgünüm ama Jean Valjean o adam. Bu artık adi bir polis vakası olmaktan çıkıyor. kendisini Jean Mathieu olarak tanıttığını düşünmek kadar doğal bir şey olabilir mi? Auvergne'e gidiyor. Sayın başkan. sonra?" diye Mösyö Madeleine. ne istersen var. Nerede? Fa-verolles'de. Arras hapishanesinde de Brevet adında eski bir kürek mahkûmu varFı mış.. Champmathieu yakalanmış. Bu gibi insanlar ya çamurdan ya da tozdandırlar. bir çocuk için haşarılık. numara yapma' demiş Brevet. gerçek. Bakın bana! Siz Jean Valjean'sı-nız!" 'Jean Valjean mı? Kim bu Jean Valjean?' Champmathieu şaşırmış gibi yapmış.' Champmathieu inkâr etmiş. elimde olduğunu sanıyordum. Burada izi kayboluyor. onun ricasına sadece şu ani soruyla karşılık verdi: -349"Peki. "Oo. Yirmi yıl oluyor. müebbet kürek söz konusudur. Anlatabiliyorum değil mi? Fave-rolles'den soruldu. ama hiçbir şey bulunamıyor. "Emin misiniz?" dedi. Ona kimse aldırış etmezmiş. Beni çağırttılar ve Champmathieu'yü gördüm. onlara göre de adam Jean Valjean. aynı görünüşte..

Champmathieu'lükten çıkmam!' diyor. çok işi varmış gibi kâh okuyor. Zaman kaybediyoruz. Sakin bir sesle. Şüphelenmek yetkilerimizin içindedir. Bakın. ifademi verir vermez buraya dönerim. Şaşırmış gibi duruyor. kendime gelince farklı davranacağım. Renee'le Bosse'nin evine giderek. abartmıyorum. Ne yani! Başkalarını cezalandırırken kararlı davranacağım. yapılacak acele işlerimiz de var. Bana 'Şu alçak Javert' diyenler haklı çıkarlar. deliller ortada. başkalarına anlayışlı ve iyi davrandığınızda bu beni hiddetlendiriyordu. Ama Javert gitmedi. sizi takdir ediyorum. zor olan. Karar en geç yarın gece verilecek. "Daha ne var?" diye Mösyö Madeleine sordu. haklıydım. toplumun düzeni bu iyilikten ötürü bozuluyor. Bu olabilir. Benim akıl yürütme yolum şu: Sizden haksız yere şüphelendim. adil olmaktır. Javert. "bu iş beni ilgilendirir. bir polis memurunu belediye başkanı. siz alçalmaya değil. Şimdi hemen Saint-Saulve Sokağı'nm köşesinde yeşillik -350satan Buseaupied adındaki kadıncağızın yerine gidecek ve arabacı Pierre Chesnelong aleyhinde suç duyurusunda bulunmasını kendisine söyleyeceksiniz. sakin sakin sayfalarını çeviriyor. Aslında bu da sadece beni ilgilendiren bir konu. kendim bu otoritenin bir üyesi -352ve parçası olduğum halde! Benim yaptığımı emrim altındakilerden biri yapmış olsaydı hizmete layık olmadığını söyler. Ancak üstlerimizden şüphelenmek. Hatanızı abartıyorsunuz. Cezalandırılması gerekiyor ve sonra. eğer siz benim tahmin ettiğim kişi olsaydınız. O kaba adam az kalsın bu kadınla çocuğunu ezecekti. Ve bir el işaretiyle Javert'e izin verdi. ben size karşı iyi olmazdım! O zaman görürdünüz! Sayın başkan. şimdi aynı davranışı bana göstermenizi istemiyorum. yetkiyi aşmak demektir. Ben sizin kişiliğinizde devlet otoritesini aşağıladım. Yerinizde kalmanızı istiyorum. "Peki. "Sayın başkan. saygıdeğer bir insanı. Hey Tanrım! İyi olmak o kadar kolay ki. Sayın başkan bana anlayışlı ve iyi davranmanızı dilemiyorum. böylesi daha iyi. Daha sonra. bunu kabul edemem." dedi." "Hangi gün?" "Davanın yarın görüleceğini ve bu gece yolcu arabasıyla hareket edeceğimi sayın başkana söylediğimi sanıyordum. size hatırlatmam gereken bir şey var. Aslında bu ayrıntılar beni fazla ilgilendirmiyor. saf gözbebekleriyle Mösyö Madele-ine'e baktı. "Mösyö Javert. Bir taşra kızını kent yurttaşları karşısında." diye karşılık verdi Mösyö Madeleine. Komşusunun evinin oluklarından birinin yağmur sularını kendi tarafına akıtıp. Javert'e doğru döndü: "Yeter Javert. tekrar masasına yerleşmiş. sersem taklidi yapıyor." "İyi. Örneğin. yükselmeye layıksınız. kâh yazıyordu. Dört kişi onu teşhis etti." Dikkati sırf kafasındaki düşünceye çevrili olan Javert. bu iş ne kadar sürecek?" "Çok çok bir gün. Guibourg Sokağı'nda dul Madam Doris'in evine ve Garraud-Blanc Sokağı'nda. Çağınldım. "Sayın başkan. Kendimi başkalarından daha fazla kollamaya hakkım var mı? Hayır. çok vahim. bana bildirilen idari şikâyetleri tespit edecek ve zabıt tutacaksınız. bu durumda ben sefil adamın biriyim demektir. evinin temellerini oyduğundan şikâyetçi. şerefli bir insansınız." dedi Mösyö Madeleine. sayın başkan beni bir dakika daha dinleyin! Çoğu zaman başkalarına karşı sert davrandım." Mösyö Madeleine ayağa kalktı." Mösyö Madeleine. adildi." "Nedir o?" "Azledilmem gerektiği.olmak istemezdi. Ama ben bir öfke nöbeti sırasında. Montre-de-Champigny Sokağı'nda Mösyö Charcellay'ın evine gideceksiniz. "Tekrar ediyorum." Javert. Sanının'size çok fazla iş yüklüyorum. sözünü şöyle sürdürdü: "Abartmaya gelince." dedi. vs. Oysa bu adam. bir mülki amiri! Vahim bir şeydir bu. bir belediye başkanını. İşte. fark edilmeyen bir hareket yaptı. elimde hiçbir kanıt olmadan öç almak amacıyla sizin bir kürek mahkûmu olduğunuzu ihbar ettim. Ama zaten sonucu belli olan kararı beklemem. bundan böyle ihtiyar cani mahkûm olacak. -351"Affedersiniz sayın başkan. Sizi. astı üst karşısında savunmaktan ibaret olan bir iyilik ve anlayışlılığa ben kötü tarz iyilik diyorum. 'Ben Champmathieu'yüm. onu kovardım. E! Herif kurnaz! Ama fark etmez. başka herhangi birine nasıl davrana-caksam kendime karşı da öyle . Buradan gitmeye hazırlanıyordunuz değil mi? Şu iş için sekiz on güne kadar Arras'a gideceğinizi söylememiş miydiniz bana?" "Daha da önce sayın başkan. anlamamazlık-tan geliyor. Ben de oraya tanıklık etmeye gideceğim. Dava Arras Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek. dosyasını eline almış. M." Mösyö Madeleine. Şimdi kendime karşı sert olmazsam yaptığım bütün haklı şeyler haksız olur. ama eğilmez ve lekesiz bir vicdan görülür gibi oluyordu. bu gözbebeklerinin dibinde biraz aydınlanmış.

" dedi. umutsuz ve inanmış bir tavırla söylenmişti ve bu tavır. Müfettiş Javert'in kovulmasından başka bir dileğim yok. Ancak gerekli olanı söylemek için konuşurdu. bir Carmel rahibine dönüşmesinde yadırganacak hiçbir taraf yoktur. Simplice hemşireyi çağırttı. Kapıya varınca geri döndü ve gözleri yerde. öbürü haline giriverir. namuslu adama tuhaf bir büyüklük veriyordu. onun sert temasında ahretin ve Tanrı'nın sürekli çağnsını buluyordu. Javert'in ziyaretinin ardından. Javert geriledi. Dişlerinin arasından ekledi: "Evet. Kötüleri yola getirir." Sonra derin bir saygıyla selam verdi ve kapıya yöneldi. kınlacakmış sanılırdı. Köylü. basit hayır işleri yapan bir hemşireydi. Bu tipler hiç de ender değildir. Gerçeklere olan saygımızdan ötürü biz bunla-n olduğu gibi anlatıyoruz. kolayca yoğrulup birer Capucine ya da -355Ursuline rahibesi biçimini alan bu hantal köylü çömlek hamurlarına seve seve kucak açarlar.davranmam gerekir. iyi bir arkadaştı. ken-353dimi suçüstü yakaladım. Mösyö Madeleine her zamanki gibi öğleden sonra Fan-tine'i görmeye gitti. -354YEDİNCİ KİTAP I CHAMPMATHIEU DAVASI 1." dedi. ama bu imkânsız. Nasıl aşçı olunursa. Mösyö Madeleine. "Sonra bakarız. cüretkâr. adeta Tann'yı yüzlerine fırlatır." Bu ideal. "Özür dilerim sayın başkan." dedi. 'Hele sen de bir tökezle. jurnalci. Hepsine tamam. bitki özlerinin şekerini hastanın dindarlığına ya da ikiyüzlülüğüne göre ayarlar. Fantine'in yanına gitmeden önce." Bütün bu sözler alçakgönüllü. bu kitapta çok önemli bir boşluk kalır. toprakta çalışırım. demir parmaklıkları Tann korkusu. o da öyle rahibe olmuştu. Montreuil-sur-mer'de tümüyle bilinmedi. ¦^ . Sözlerinde sessizlik vardı denebilir. o küçük kiliseleri yerel halkın kilisesidir. Perpetue hemşire alelade bir köylü kızı. Bir belediye başkanı. bir resim galerisini büyüleyebilecek kadar ahenkli bir sesi vardı. Hiç kimse Simplice hemşirenin kaç yaşında olduğunu söyleyemezdi. "Sayın başkan. vay bana! İşten uzaklaştırılmışım. bir jurnalciye el uzatamaz. hücreleri kiralık odalardır. soğuk ve asla yalan söylememiş -bir kadındı. manastır şehir sokaklan ya da hastane koğuşlarıdır. benim için hiç fark etmez. Sayın başkan. Köylünün iş gömleğini biraz bollaştınn. Vincent de Paul. manastırın ortak cahiller sermayesi. onurlu. dişlerinin arasından ho-murdanır. işte size keşiş cüppesi. herhangi bir kapıya girer gibi girmişti." Çıktı. vahşi bir sesle. Şiveli konuşur. çoğu zaman kendi kendime demişimdir. Perpe-tue hemşire Pontoise yakınlarındaki Mari-nes'den gelme koyu dindar bir kızdı. koridorun taşlan üzerinde uzaklaşan bu kararlı ve emin adımlan dinleyerek dalgınlaştı. peçeleri alçakgönüllülüktür. Kollarım var. öyle bir anı bıraktı ki. Bu aynntılar içinde. okuyucu iki üç gerçekdışı gibi görünen olayla karşılaşacaktır. bir kişiydi. hele seni de suç üstünde bir yakalayayım. Bir günah hücresinde doğru yolu gösterebileceği gibi. Sevgi dolu incecik parmaklarla dokunurdu zavallılara. hayır işlerinde çalışan bütün hemşireler gibi Lazarist-ler tarikatındandı ve birinin adı Perpetue hemşire. Simplice Hemşire Burada okunacak olaylar. Fazla emeğe ihtiyaç göstermeden biri. Mösyö Madeleine. çuhadan yapılmış kıyafete alışmıştı. ölüm döşeğindekilerine katı davranır. kullanılmaya hazır bir zemindir ve köylüyle keşişi hemen aynı düzeye getirmek mümkündür. rütbem indirilmiş. Simplice hemşirede cisimleşmiş yaşıyordu. Manastır tari-katlan. Sanki hiçbir zaman genç olmamış ve hiçbir zaman da ihti-356yarlamayacakmış gibi görünürdü. birçok manevi özgürlüğü birçok manevi kölelikle kaynaştıran şu harikulade sözleriyle şefkat ve hayır hemşirelerinin kimliğini mükemmel bir şekilde belirtmişti: "Onların manastın hastalann yurdudur. Bu incelik.demeye dilimiz varmıyor. dürüst ve kırmızı yüzlüydü. bu olaylan en ufak aynntı-sma kadar anlatmazsak. Tann kapısına. canileri toplarken. O kadar yumuşaktı ki. ilahiler okur. "yerime başkası gelinceye kadar hizmete devam edeceğim. biricik duvarlan itaat. ama bu konuda oraya sızan çok az bilgi bile bu şehirde. diğerinin de Simplice hemşireydi. Ve ona elini uzattı. kovulmuşum. Yumuşak. hastalan horlar. çünkü polislik görevini kötüye kullandığına göre. Revirde hizmet gören iki rahibe. can çekişenleri öfkeli dualarla taşlardı. ciddi. Bir sığır çobanının. o zaman başına gelecekleri görürsün!' İşte şimdi tökezledim. Bu köy ürünleri kasaba işlerinde kullanılırlar. bir jurnalciden başka bir şey değilim artık. ama aslında granitten daha dayanıklıydı.

Bu dindar kız Fantine'e sevgiyle bağlanmış. bakışı beyazdı. -358O gün çok ateşi vardı. Sarsılmaz doğruluğuyla bağlı olduğu tarikat içinde adeta ün yapmıştı. Bir ara yüzünde pek kaygılı bir ifade olduğunu fark ettiler. Kurşunkalemle bir kâğıdın üstüne bazı rakamlar yazıyordu. yalan söyleyen. ne kadar temiz olursak olalım. Mösyö Madeleine." diyordu. Belediye başkanı hızla kapının tokmağını kaldırdı. Ve düşündüğü -357gibi de davranırdı. ama kitapta yazılanları anlıyordu. yalan. Ama kulağına eğilen doktorun ona. kutsal hakikat olmayan hiçbir şeyi. bir süre olduğu yerde kaldı. "Yüz kilometre ha!" "Evet. "Çok kötüleşiyor. sağır ve dilsiz Massieu'ye yazdığı bir mektupta Simplice hemşirenin bu özelliğinden söz eder. Yalnız. erdemliliğinin markasıydı. Mösyö Madeleine'in oturduğu mahallenin papazının evinin olduğu tenha bir sokaktı. Segeola'da doğduğunu söyle-mektense iki göğsünün de koparılmasını tercih eden bir azizedir. masum bir yalanın çatlağı bulunur. hastanın hiçbir eksiği olmaması için herkese bin bir tembihte bulundu. Hemşireden ayrıldıktan sonra Fantine'e yaklaştı. Scaufflaire'in yerine gitmek için izlenecek en kestirme yol." dedi Usta. yavaşça yerine bıraktı. hiçbir zaman söylememiş olmak Simplice hemşirenin ayırıcı bir özelliğiydi. 2. Bu vicdanın camında en ufak bir örümcek ağı." "Aynı yolu yapmak için mi?" . arabalara özgü kapılarla ev kapısı arası bir şeydi. Bu yüzden kendini hemen hemen sadece onun bakımına adamıştı. bütün atlarım iyidir. "Scaufflaire Usta. "Sayın başkanım. iblisin İM adı vardır: Biri İblis. Adını Fransızlaştınp Scaufflaire yapmış olan bu Hollandalı. Bizler ne kadar samimi. düşünür gibi öylece kaldı. Sonra belediyedeki bürosuna döndü. çalışma odasında asılı olan Fransa'nın yollarını gösteren bir haritayı dikkatle incelediğini gördü. Acaba küçük yalan. 'isteyenlere körüklü araba' ve at kiralıyordu. Belediye başkanı papazın evini geçtikten sonra -359durdu. kentin öbür ucundaki bir Hollandalı'nın yerine. Scaufflaire Usta'yı dükkânında bir koşum takımını onarırken buldu. Bu kusurlarından biri. bir iki saniye sonra tokmağı hızla indirecek yerde. şeytanın yüzüdür. oysa bu küçük yalan onun hayatını kurtaracaktı. Sözünü ettiğimiz beyazlık bu yüzdendi. Bu ruha uygun düşen koruyucu işte bu azizeydi. öbürü de mektup almayı sevmesiydi. Hademe. "İyi attan amacınız nedir?" "Bir günde yüz kilometrelik yol alabilecek bir at demek istiyorum. "Ancak başkan burada olduğu zaman yaşıyorum. Mösyö Madeleine. İri harflerle yazılmış Latince bir dua kitabından başka bir şey asla okumazdı. öbürü Yalan. Latince bilmiyordu. belediyeden. Bu da Fantine'i çok sevindirdi. onda hiç yoktu. saygıdeğer ve yerinde öğüt veren biriydi. masum yalan diye bir şey olabilir mi? Yalan söylemek mutlak kötülüktür. Fantine her gün Mösyö Madeleine'in gelmesini bir sıcaklık ve neşe ışığını bekler gibi bekliyordu.Bir ayrıntı üzerinde duralım: Hiç yalan söylememiş olmak." Fantine'in yanında her zamanki gibiydi. şekerleme türünden olan şeylere düşkünlüğü." "Vay canına!" deyiverdi adam. tek bir toz tanesi yoktu. herhangi bir çıkar kaygısı olmaksızın hakikat." "Peki. Söylendiğine göre bu papaz. vardıktan sonra ne zaman dönecek?" "Gereğinde ertesi gün tekrar yola çıkabil-meli." dediği öğrenilince bu kaygılı ifadenin nedeni anlaşıldı. papazın evinin önüne geldiğinde yoldan geçen bir tek kişi vardı. İşte bu. sonra geriye dönüp papazın evinin kapısına kadar geldi. Simplice hemşireyi bir kenara çekti ve hemşirenin ileride hatırlayacağı garip bir ses tonuyla Fantine'i ona emanet etü. hepimizin saflığı üzerinde küçük. Kapı. Scaufflaire Usta'ya gitti. Gülümsemesi beyazdı. yarım saat yerine bir saat kaldı. Az yalan söylemek mümkün değildir. ondaki gizli kalmış erdemliliği sezmişti belki de. iyi bir atınız var mı?" diye sordu. Scaufflaire Ustanın Uyanıklığı Mösyö Madeleine. Simplice hemşire tarikata girdiğinde iki kusuru vardı ama bunları yavaş yavaş düzeltti. Sicilyalı Simplice Siracusa'da doğmuş olduğundan. yalanı bütünüyle söyler. daha önce göstermediği bir telaşla tekrar yola koyuldu. Rahip Sicard." "Araba koşulu mu olacak?" "Evet. Aziz Vincent de Paul'ün tarikatına girerken Simp-lice adını özellikle seçerek almıştı. sonra yine durdu. Bilindiği gibi. Hemşirelere. üzerinde bir tokmak vardı. Mösyö Madeleine'i görür görmez sordu: "Cosette'den haber var mı?" Mösyö Madeleine gülümseyerek cevap verdi: "Yakında gelecek. onun. İşte böyle düşünüyordu Simplice hemşire. Mösyö Madeleine. Mösyö Madeleine.

gelen yine belediye başkanıydı. "Atınızın ön ayakları sağlam mıdır?" diye sordu." "Bu araba hafiftir ama üstü açıktır. Adam üsteledi: "Havanın çok soğuk olduğunu?" Mösyö Madeleine yine cevap vermedi. hayvanın yemi de size ait. "Sanmam. öyleyse ata fazla yüklenmemek için tek başına eşyasız yolculuk yapacaksınız. Arabayla ata ne fiyat biçiyorsunuz. "Birlikte koşulmuş olarak ha sayın başkan. hanlarda yulafı atlar yerine. Çekmeye. kapı yeniden açıldı. Yalnız inişlerde onu biraz gemleyeceksiniz." dedi kocası. acaba kış mevsiminde olduğumuzu düşündüler mi?" Mösyö Madeleine cevap vermedi. ¦^ Hollandalı uzunca bir süre kendisinin de dediği gibi 'afallamış' olarak kalakaldı. yüz kilometre demektir." "Ama sayın başkanım. Dönüşümde parayı bana iade edersiniz. Gittiğiniz yerin yolunda çok yokuş var mı?" "Sabah saat tam dört buçukta kapınızda olacağını unutmayın." "Başında oluruz. yanınızda kimse olmayacağına göre. bunu istermiş. Dinlenme günleri de ücrete tabidir." "İlk önce yarı yolda onu bir saat dinlendireceksiniz. "Paris'e gidiyor." "Peki. masanın üstüne koydu." "Vay canına! Vay canına! Yine yüz kilometrelik yol ha?" Mösyö Madeleine.8 1 /2 rakamları okunuyordu." -361"Kabul." "Dördüncüsü. elimde bulunan iki tekerlekli küçük.| landalılann kurnazlıklarına katmasını pek iyi -362bildikleri o umursamaz tavırla sordu: "Ha. ara sıra geçerken onu görmüşsünüzdür. Herkesin bir isteği vardır. hanın uşağı onun yulafını çalmasın. Ben satın aldım." dedi kadın. 5. uşaklar yiyor. yulafa bizzat göz kulak olmak zorunda kalacaksınız. ama her ihtimale karşı size garanti vermek istiyorum." "Alın işte. Adam karısını çağırıp olanları anlattı. satın almam için ne kadar istersiniz?" Adam bir kahkaha atarak. yem yiyecek sonra yerken başında durulacak ki. Meğer. "Öyle." "Beş yüz frank sayın başkan. hafif bir arabayla yolculuğu kabul etmesi gerekecek. "işinizi görecek bir at var. gibi yol alıyor. bu da. Scaufflaire Usta devam etti: "Yağmur yağabileceğim?" Mösyö Madeleine başını kaldırdı: "Atla araba yarın sabah dört buçukta bu kapının önünde olacak. Scaufflaire Usta bin frank istemediğine fena halde pişman oldu. Küçük. şimdi aklıma geldi! Sayın başkan. hep tırıs giderek sekiz saatten daha az bir zamanda alır ama bakın hangi şartlarda." dedi. Ateş parçası gibidir.." "Söyleyin bakalım. Aslında. Önce onu binek hayvanı yapmak istediler." "Araba kullanmasını bilir misiniz?" "Evet. ama imkânsızdı! Çifte atıyor. bu yolu yapabilecek mi?" "Şu sizin yüz kilometreyi. "toplam on dokuz buçuk ediyor." "Sayın başkanım. Hol." "Öyle olacağını söyledim. beyaz bir at." dedi. . hayır. Araba sizin için miydi?" "Evet. evet.. Huysuz olduğuna karar verdiler. taşımaya. çünkü dikkat ettim. Bir metelik aşağı olmaz. Hollandalı'ya gösterdi." "Sayın başkan." "Ücretim günde otuz franktır. kız gibi yumuşak başlı." "İkincisi. "Evet sayın başkan.6. "Mösyö Scaufflaire. rüzgâr." "Bence fark etmez." diye cevap verdi Scaufflaire Usta. sormaya cesaret edememişti. onları benden satın almak mı istiyor?" "Hayır. Ne kadar?" "Sayın başkan. körüklü arabaya koştum. -360"Görüyorsunuz. Belediye başkanı hangi cehenneme gidebilirdi ki? Aralarında tartıştılar. ne yapacaklarını bilemediler. cebinden üzerine rakamlar yazdığı kâğıdı çıkardı." "Kabul ediyorum. kesesinden üç Napoleon çıkarıp. Acaba nereye gidiyorsunuz?" Konuşmaya başladığı andan bu yana başka bir şey düşündüğü yoktu."Evet. Sonra başparmağıyla masanın tahtasındaki bir lekeyi kapayarak." dedi adam. bana kiraladığınız atla arabaya. herkesi yere vuruyordu. Belediye başkanı çıkalı iki üç dakika olmuştu ki. neden olduğu bilinmez. nereye gideceğinizi bana söylemediniz. Boulonnais cinsi küçük bir hayvandır. böyle bir yolculuk için körüklü araba ağır olur ve atı yorar. "Tamam sayın başkan." -363Mösyö Madeleine." Madeleine." diye cevap verdi Mösyö Madeleine ve çekip gitti. masanın üstüne banknotları koyup dışarı çıktı ve bu defa dönmedi. söz konusu arabayla atın değeri yüz franktı." dedi." "Peki. sayın başkan. Mösyö Madeleine. Sayın başkanımın.'Sanırım kafasına bunu takmış. "İşte iki günlük peşin. Ama sırtına binmeye gelmez! Binek atı olmaya hiç niyeti yok.

çünkü erken yatmaktan hoşlanırdı. Pencere hep açıktı. Vicdan. Gece yansına doğru birden uyandı. gerisine bakın. Ortadan kaybolmayı başardı. ömrünün ikinci yansının." Karısına döndü. uykusunun arasında tepesinden gelen bir gürültü duymuştu. Scaufflaire Usta'dan dönerken sanki papazın evinin kapısında kendisi için baştan çıkarıcı etki varmış da kaçıyormuş gibi. Yansıyan ışık titriyordu. Veznedar tekrar uykuya daldı. Bir ya da iki saat sonra yeniden uyandı. . Hollandalı. Ama aynı zamanda Mösyö Ma-deleine'in tek hizmetçisi olan fabrikanın kapıcısı kadın. Aynı adımlar. şimdi ona bir kere daha bakmanın zamanı geldi. Düşüncenin gözü insanda olduğu kadar hiçbir yerde böylesine aydınlık ile böylesine karanlığı bir arada bulamaz. Saint-Pa-ul'den Arras'a da kırk beş kilometre." "Ne buldun?" "Buradan Hesdin'e beş yani yirmi beş kilometre." dedi. sessizlik oldu. Dinledi. Yansıyan ışığın yönü. bir lambadan çok. onun eşiği üzerinde tereddütle duruyoruz. Karanlık bir şeydir bu sonsuzluk. dış sükûnetin altında. Daha dikkatli dinledi. Bu tür gözlemlerden daha korkunç bir şey olamaz. baktı. Milton'daki gibi aslan pençeli. gökyüzünden daha büyük görüntü varsa ruhun içidir. Işık hâlâ duvara yansıyordu. Alighieri bir gün uğursuz bir kapıya rastlamış ve onu açıp açmamakta tereddüt etmişti. Dante'deki gibi hayal girdapları vardır. tutkuların savaş meydanıdır. -3653. fikirlerin inidir. bu açık pencere pek şaşırtıcıydı. birinci yansını yalanlamasından memnun.Mösyö Madeleine. geçmişinin vicdanını üzmesinden. Denizden daha büyük bir görüntü varsa. Gidip gelen ayak sesleriydi bu. Homeros'daki gibi devler arasındaki mücadeleler. bir devrim oldu." Bu arada Mösyö Madeleine evine dönmüştü. Piskoposun ondan yapmasını istediği değişikliği yerine "getirdi. her insan bu-366nu içinde taşır ve beyninin iradesini. sözünü ettiğimiz fikri buldu. uzun yoldan gitmeyi tercih etmişti. Beyinde Kopan Fırtına Mösyö Madeleine'in Jean Valjean'dan başkası olmadığını okuyucu şüphesiz tahmin etmiştir. Orada. hayatının işlerini bunun ölçüsüne vurup umutsuzluğa düşer. ayak sesleri yeniden başladı. ama artık bir lamba ya da bir mum ışığı gibi cılızdı ve titremiyordu. ilden ile geçerek bütün Fransa'yı dolaştı ve sonunda Montreuil-sur-mer'e geldi. Bazı saatlerde. ürpermemek elde değil. yanan bir ateşten gelir gibiydi. erişilmez biri oldu ve bundan böyle Montreuil-sur-mer'e yerleşerek. hayaller fırınıdır. o da gökyüzüdür. Çerçevelerin gölgesi görünmüyordu. Veznedar yattığı yerde doğruldu. Bu. kaldığı odaya dönmekte olan veznedara. bir dönüşümden öte bir şey. yedi başlı yılanların ve hayalet sürülerinin birbirleriyle giriştikleri kavgalar. daha esrarlı. bir tek insan için bile olsa insanların en önemsizi için bile olsa bütün destanları tek bir üstün ve nihai destanda eritip özümsemek olur. üzerine rakamlar yazdığı kağıdı şöminenin üzerinde unutmuştu. insanı utandıran kuruntular. piskoposun gümüş takımlarını satıp. Az sonra dolap kapaklarının açılıp kapanmasına benzer bir ses işitti. daha karışık. safsataların kaynaştığı cehennem başkentidir. kapanmıştı. insanlardan kaçıp Tann'ya sığınmak. ha? Bunlar postanın aralarındaki mesafeyi gösteriyor olsa gerek. Mösyö Madeleine'in oturduğu odanın tam altındaki odada oturuyordu. onun ışığının saat sekiz buçukta söndüğünü görünce. Bunu yaparken heyecanlanmamak. İşte şimdi bizim de karşımızda öyle bir kapı var ve biz. sekiz buçuk. "Beş. Genellikle Mösyö Madeleine'in kalkma saatinden önce odasından hiçbir gürültü duyulmazdı. sadece şamdanları hatıra olarak alıkoydu. anlattığımız işleri yaptı. Hesdin'den Saint-Paul'e otuz. Şimdi Mösyö Madeleine'in odasında olup bitenlere bir bakalım. Bu da pencerenin ardına kadar açık olduğunu göstermekteydi. düşünen bir insanın külrengi yüzünden içeri girin. ağır ve düzenli olarak hâlâ tepesinde gidip geliyordu. sakin. yılan kuyruklu ve kanatlı canavarların. açgözlülükler ve girişimler kaosudur. Arras'a gidiyor. Küçük Gervais macerasından sonra Jean Valjean'm başından geçen ve okuyucunun bildiği olaylara ekleyeceğimiz çok az şey var. iyice uyanmıştı. o andan sonra bambaşka bir insan oldu. İnsan vicdanının şiirini yazmak. Görüldüğü gibi Jean Valjean. Kafasında sadece şu iki düşünce vardı: Asıl adını saklamak ve hayatını kurtuluş yoluna sokmak. bu karanlığa bakın. bundan daha korkunç. penceresinin camından karşı duvarda aydınlilc bir pencereden vuran kırmızımsı bir ışık gördü. Mösyö Madeleine'in ayak sesini tanıdı. Bu çok normaldi. bu ruha. kâğıdı alıp inceledi. yakalanmaz. ancak Mösyö Madeleine'in penceresinden gelebileceğini gösteriyordu. Ama yine de bu kapıdan girelim. Veznedar. "Başkan bey hasta mı? Hali biraz tuhaftı. güvenli ve umutlu bir hayat sürdü. Bu da ona tuhaf göründü. Bu soğukta. Odasına çıkıp. Yukarıdaki odada birisi yürüyor gibiydi. altı. Ka-364pıcı kadının sözlerine kulak asmadan uyudu. Arkadan bir eşya yerinden çekildi. daha sonsuz bir şey üzerine çevrilemez. "Buldum. Bu vicdanın derinliklerine daha önce bakmıştık.

içeri girmişti bile. eti kesilmiş gibi acılı. en ufak -367davranışlarına bile hükmediyordu. başını ellerinin arasına aldı ve karanlıklar içinde düşünmeye koyuldu. onun yasını tutmuş. bu ruhun içinde yaşayan şeyleri anlatmakla yükümlüyüz. artık tek bir düşünce olmuştu. o da sükûnetini yeniden ele aldı. Biz. şimdi ona sahip oluyordu: Vicdanı. önünde açılan ve dibinde Tanrı katının bulunduğu uçuruma doğru ilerlemesi iyi olurdu.Bu iki düşünce zihninde iç içe girip. Ama söylemek gerekir ki. Kendisini görebilirlermiş gibi geliyordu. büyük bir darbe yemiş olduğuydu. yıldırımlarla dolu kara bulutların üşüşmekte olduğunu hissetti. evet. güvenliğini erdemine feda etmekte tereddüt etmiyordu. şimdiye kadar buna benzer bir durumla hiç karşılaşmamıştı. mükemmel bir şekilde başlamış olan hapishane sonrası hayatın ortasında hatta böylesine ürkütücü bir zan karşısında. asla birbirleriyle böylesine ciddi bir mücadeleye girişmemişlerdi. piskoposun şamdanlarını muhafaza etmiş. bütün bilge. Champmathieu'yü hapisten kurtarıp. ikisi de aynı derecede bütün benliğini sanyor. Bu düşünce ilk anda hissettiği yüce davranışı bastırdı ve böyle bir kahramanlığı bir yana bıraktı. şehirden geçen bütün Savoyard çocuklarını çağırıp sorguya çekmiş. İçeri başka bir şeylerin daha girmesinden korkuyor. öyle yapması gerektiğini kendi kendine söyleyerek ziyaret süresini uzattı ve ortadan kaybolmak zorunda kalması olasılığına karşı onu hemşirelere emanet etti. yapması gereken bazı şeylerle kendisini oyaladı ve böylece bir savaşçının kalkanını yerden alması gibi. bu şaşkınlık arasında. onun yerine kendisi oraya girmekti. duruma bir bakmalıyım. Başının üstüne şimşekler. O zaman kendi kendisini incelemeye aldı. Işık rahatsız ediyordu. büyük bir güven ve yalnızlık hissi duydu. Her zamanki gibi Fantine'in hasta yatağının başına gitti. hiçbir düşünceyi açık seçik göremi-yordu ve kendisi hakkında bir şey söyleyebilecek durumda değildi. Yine de ilk anda hayale kapıldı. Vicdan. açıklanması hemen hemen imkânsız olan bir sıkıntının itişiyle. heyecanlarını boğdu. Uyum içinde. . büyük sarsıntılardan ön-368ce gelen o titremeyle titredi. içinde -369bir kasırga. Scaufflaire'den araba kiraladı. bir an olsun duraksamadan aynı adımlarla yoluna devam etmesi. Az sonra ışığı üfleyip söndürdü. Yedi kat yerin dibine gömdüğü o ismin hiç umulmadık bir şekilde söyleniver-diği an şaşkınlıktan donakaldı ve kaderinin bu acayip uğursuzluğundan başı dönerek. bu iyilik içgüdüsüyle. Nitekim bütün tedbirliliğine rağmen. onun yüzünü hayatın yönüne çevirmesini sağlamışlardı. Genellikle her iki düşünce de hayatını yönlendirme konusunda işbirliği yapmıştı. emiyor. Akşam yemeğini oldukça iştahlı yedi. Önce." dedi. Ama bu iki yanın bazen birbirleriyle anlaşmazlığa düştükleri de oluyordu. bu büyük tehlikeyi gözden geçirdi. Alelacele aklını başına topladı. Söyleyebileceği tek şey. gitmek. Acılarını anlattığımız bu talihsiz adamı yöneten iki fikir. Faverolles'deki aileler hakkında bilgi toplamış ve Javerfin kaygı verici imalarına rağmen ihtiyar Fauchelevent'in hayatını kurtarmıştı. o kadar olağandışı buldu ki hayallerinin ortasında. Her şey hâlâ çok karışıktı ve beyninin içinde birbiriyle çatışıyordu. Belki Arras'a gitmesi gerekeceğini belirsiz bir şekilde hissediyordu. üstün gelen korunma içgüdüsü oldu. Her ihtimale karşı hazırlıklı olmak için. birinci düşüncesini ikincisine. Javert'i dinlerken kafasında doğan ilk düşünce. bunca yıllık pişmanlık ve özveriden sonra. Odasına girdi ve düşünceye daldı. ama ta derinden anlamıştı. Şüphe yok ki. dirseklerini masaya koydu. Gerçi böyle bir yolculuğa asla karar vermemişti. ermiş ve doğru kişilerin verdikleri örneğe uyarak. 'korunma önlemleri' denilebilecek bazı önlemler almaktan başka bir şey yapmadı. "Biraz beklemeli. kendini açığa vurmak. mum sönünce görünmez olduğuna inandı. piskoposun kutsal 'sözlerinden. Daha önce de belirttiğimiz gibi. iskemlesinden kalktı ve gidip kapısını sürgüledi. -370Kim görebilirdi ki? Ne yazık ki onun kapıdan sokmak istemediği şey. bunu belirsizce. Javert'in varlığını. o da öyle eğilip sindi. yani Tanrı. Durumu incelediğinde onu olağandışı buldu. Günün geri kalan kısmım bu halde. Daha Ja-vert. ilk görevinin kendi özünü kayırmak olmadığını düşünmüştü. Bu durumda hatırlanacağı gibi. çalışma odasına girip konuşmaya başlar başlamaz. korkunun verdiği metanetle her türlü karan erteledi. ama her türlü kuşkudan uzak olduğuna göre. olabileceğe karşı siper alıyordu. kapı sür-gülenince kendini ele geçmez sandı. Kör etmek istediği. dokunaklı bir düşünceydi bu. dışında derin bir sükûnetle geçirdi. iyi olurdu ama böyle olmadı. Sonra bu düşünce geçti ve kendi kendine. iyiliksever ve hoşgörülü biri olmuştu. orada ne varsa ancak onu söyleyebiliriz. bütün Montreu-il-sur-mer şehrinin Mösyö Madeleine dediği adam. beyninde öyle bir bulanıklık vardı ki. olup bitecekleri görmenin hiçbir sakıncası olmadığını düşünüyordu. bir meşe yaklaşan fırtınanın önünde nasıl eğilirse.

Beyni."Ben neredeyim? Bütün bunlar rüya olmasın? Bana ne dediler? Javert'irfgördüğünü söylediği adam ve anlattıkları doğru mu? Acaba bu Champmathieu kim olabilir? Demek bana benziyor. ağzını kapatması için içine birisinin düşmesi gerekiyordu. gecenin ortasında bir bayırdan aşağı kayar bir halde. başka taraflarda meşgul. üstüme atlamaya her an hazır duran bu pis av köpeği yolunu şaşırmış. bu ışığın ancak daha kalın bir karanlık oluşturmakla kalacağını. içinde bulunduğu durum ne kadar olağanüstü. Karanlığın içinde. Kalbin şüphelendiği bütün şeyleri çalkalayıp karıştıran alay. ayakta. kim olduğumu tahmin etmiş görünen. fikirlerini zaptetme gücünü kaybetmişti. titreyerek. Bu da. Derken. Durumun genel bütününü değilse de. birdenbire içinde hiç kimsenin hayatında iki üç defadan fazla duyamayacağı tarifi imkânsız kımıldanışlardan biri oldu. fikirleri dalgalar gibi geçip gidiyordu ve o. Kader. ardına kadar açtı. bazı ayrıntıları gerçeğin dakikliğiyle fark edebiliyordu artık. Hiç şüphesiz. saygıdeğer burjuva Mösyö Madeleine'in Jean Val-jean'ın hayaletiyle bu çatışmadan. yırtılan bu perdenin esrarı büsbütün artıracağını. bu yabancıyı o sanıyor ve onun yerine uçuruma doğru sürüklüyor. Bunun. içten kahkaha denilebilecek bir şey. Durumunu gittikçe daha açık anlamaktaydı. Daldığı hayaller aydınlanmaya devam ediyordu. "Ne oluyor canım!" dedi kendi kendine. bu yer sarsıntısının onun kurduğu binayı büsbütün sağlamlaştıracağını. Küçük Gervais'in parasını gasp etmesi onu oraya çekiyordu. Sonra kendi kendine şöyle dedi: Şu an yerimi alacak biri var. böyle zamanlarda biri çıkıp ona. Tanrı. Ama işte bütün bunlar olmuştu. yeniden ortaya çıktığı gün. bu iğrenç Jean Valje-an sözünün birdenbire siyah gecenin içinden fırlayıp karşısına dikileceği ve büründüğü esrarı dağıtacak olan o müthiş ışığın birdenbire tepesinde pınl pırıl parlayacağı bir saatin gelebileceğini. Kendisini bir uykudan uyanmış'gibi. bu adın kulaklarında çınlayacağı. Mösyö Madeleine adıyla da toplum içinde olacağıma göre. tamamen yanlış iz sürer durumda! Artık . hep onu bekliyordu. bu delice şeylerin gerçekleşmesine izin vermişti. İki saat böyle geçti. İşi oluruna bırakması yeterdi. evet. her zamankinden daha onurlu. günün birinde bu adın söylendiğini duyma ihtimaliydi. boğucu bir sıkıntıdan başka bir şey çıkmıyordu. ortada bir yığın olarak duruyordu. forsadaki yeri boştu. Bütün bunlar o kadar şiddetli. bu kaçınılmaz bir şeydi. biri ona bunu söyleseydi. -372hem daha nüfuz edilmez hale getirmekten başka bir şey yapmayacağını ve o iyi. adını gömmek için bir çukur kazmaktan başka bir şey değildi. öyle mi? Böyle bir şey olabilir mi? Dün ne kadar rahat. Uçurumun. hayatıma yeniden dalabileceği bir kapı aralık kalmıştı. kendisi için her şeyin sonu demek olacağını. uykusuz geçen gecelerinde onu en çok korkutan şey. ne yaparsa yapsın. ya onun ya da öbürünün. aydınlık iyice yayıldı ve o kendi kendine itiraf etti. itiyordu. onun şaşkınlığını büsbütün artırdı. Dönüp masanın başına oturdu. Pencereye gitti. İradesini ve aklını altüst eden bir karar vermeye çalıştığı bu hengâmeden. o istediği takdirde. bunları durdurmak için iki eliyle alnını tutuyordu. hayatını hem daha berrak. daha saygı görür biri olarak çıkacağını söyleseydi. Faaliyetlerinin yöneldiği ciddi ve dini amacı bir yana bırakılacak olursa. Geçmişimin. benim için artık korkacak bir şey yok. oraya gidinceye kadar onu çekip duracaktı. Kendi içine kapandığı saatlerde. bir mezar kapağı gibi bir kere indi mi bir daha hiç kalkmayan şu lanetleme taşını Champmathieu'nün başının üstünde mühür-lesinler. bu adın yeni hayatını mahvedeceğini. tahmin etmiş olan ve beni her yerde izleyen bu korkunç içgüdü. bu adın onu tehdit etmeyeceğini. bu boş yer onu hep bekleyecek. ne kadar kritik olursa olsun. bir uçurumun tam kenarında boş yere geri çekilmeye çabalar gibi görüyordu. sevinç ve ümitsizlikten oluşan bir çeşit vicdan çırpınmasıydı bu. "neden korkuyorum? Ortada düşünecek ne var? Kurtuldum işte! Her şey bitti. belki içindeki yeni ruhunu da birlikte yok edeceğini düşünür. bir yabancı görüyordu. hatta kim bilir. açık seçik meçhul bir kişi. Bu arada ilk belli belirsiz çizgiler düşün-371cesinde şekillenmeye ve yer etmeye başladılar. görünen de ne demek. Gökyüzünde yıldız yoktu. kafasını sallayıp bunlara akılsızca sözler diye bakardı. -373Champmathieu adında biri bu talihsizliğe uğramış görünüyor. bunun olabileceğini düşünmek bile onu titretirdi. o kadar garipti ki. daha huzurlu. bu kapıya da duvar örülüyor! Sonsuza kadar! Uzun süredir beni rahatsız eden şu Javert. Önce şunu kavradı ki. yine de tamamen kendi hâkimiyeti altındaydı. Başı ateşler içinde yanıyordu. yeter ki. bundan böyle Champmat-hieu'nün şahsında kürekte. Ani bir hareketle mumu yeniden yaktı. bu olağanüstü olayın. herhangi bir kuşkudan ne kadar uzaktım! Acaba dün bu saatte ne yapıyordum? Bu iş nasıl çözülecek? Ne yapmalıyım?" İşte böyle bir azap içindeydi. bugüne kadar yaptığı bütün iş.

iyi Tann'nın bildiği gibi yapmasını istemenin' düpedüz alçaklık olduğunu kendi kendine itiraf etti. özellikle bu. zihninde tasarladığı şeylerin canavarca olduğunu. kısacası hiçbir şey yapmamak. Tam tersine. öyleyse ne istiyorum? Bunca yıldır özlediğim amacım. böylesine feci bir hatanın kurbanı olan bu adamı kurtarmak. neden az önce şu iyi yürekli rahibin evine girmedim. aklın da bir düşünceye geri dönmesine engel olunamaz. hayatını. kürek mahkûmu Jean Valjean ise . piskoposun öldüğü ne kadar doğruysa. Tanrı. sadece bu değil miydi? Geçmişine kapıyı kapatmak. piskoposun ona emretmiş olduğu. 'Alınan karar' hakkında ken-376disini sorguya çekti. Her şeyi yapan tak-dir-i ilahi. Kaderin ve insanların böyle bir hatasını. artık Jean Valjean'mı ele geçirdi! Kim bilir. "artık düşünmeyelim. çok geçmeden bu kasvetli diyaloga yeniden başladı. kararını uygulaması için ona bırakmak. Doğru bir insan olmak. suçlu içinse vicdan azabı. Tanrı bunu niye istiyor? Başladığım şeye devam edeyim diye. her şeyi oluruna bırakalım! Varsın iyi Tanrı bildiği gibi yapsın. Yeniden namuslu ve iyi olmak. Artık 'neye yaradı ki' demekten başka yapacak bir şey kalmazdı. dinleyen yine kendisiydi. Hayatının elbette bir amacı olduğunu söyledi. sinsi. bu asla benim suçum değil. beni rahat bırakacaktır. ortada birisi için bir kötülük varsa. bir görev olarak tekrar kürek mahkûmu Jean Valjean olmak. niçin günah çıkarır gibi her şeyi ona anlatıp. Sandalyesinden kalkıp odada dolaşmaya başladı. iğrenç bir hareketti bu. Piskoposun odada olduğunu hissediyordu. sadece dil konuşmaz. herkes kendi kendine konuşur. kötü bir davranışın acı tadını hissediyordu. muhteşem bir esrarengizliğe bürünür. Nasıl? Memnun değil miyim? Peki. Bu bölümde kullanılan 'dedi'. ona engel olmamak. tıpkı iki bin yıl önce başka bir mahkûma. yemin ederim bir felakete uğradığımı sanırlar! Sonuç olarak. zavallı bir insanı manen öldürüyordu. büyük olan. söz ancak bir insanın düşüncelerinden vicdanına gidip. 'işleri oluruna bırakmanın. İşte nihayet ona kavuştum! Bunu Tanrı istedi. gerçekte oradan çıkmaktı! Bunu yapması gerekiyordu! Yapmadığı takdirde şimdiye kadar hiçbir şey yapmamış demekti! Bütün hayatı boş yere geçmiş. insan kendi kendisine 'der'.. Daha ileri gitmeden. bundan böyle belediye başkanı Madeleine bütün erdemleriyle onun gözünde iğrençleşecek. düşünen bir varlık olamaz. "Düşün. söylemek istemediği şeyleri söylüyor. iyice anlaşılmak için belirtilmesi gereken bir nokta üzerinde duralım: Şurası muhakkak ki. iyilik yapayım diye. Gemici için bunun adı med-cezirdir. bir gün büyük ve cesaret verici bir örnek olayım ve çektiğim bu çileye ve erişegeldiğim bu erdeme bir parça da mutluluk eklendiği söylensin diye! Gerçekten de anlamıyorum. toplumdaki yerini çalıyordu! Bir katil oluyordu! Öldürüyordu.. Peki.. her şeyi yapmaktı! İkiyüzlü onursuzluğun son kertesiydi! Alçak. pişmanlıktır. öğüt vermesini istemedim. güvenlik.. Denilebilir ki. bütün çilesi boşa gitmiş olurdu. Kader bu. İşte böyle kendi kendine hangi noktada olduğunu sordu. Tann'nın iradesine karşı duramam. İşte yeniden dirilişini gerçekten son-landıracak. bunu denememiş." diyordu. Nasıl ki denizin kıyıya dönmesine engel -375olunamazsa. orada hazır olduğu da o kadar doğruydu. bu esrarlı kudrete boyun eğiyordu. sekiz yıldan beri ilk defa kötü bir düşüncenin. tıpkı okyanuslar gibi kabartır. kendi kendisine haykırır. yeniden kendi adını almak. ruhu. "Hadi bakalım. esrarlı bir kudret ona. gerçek olan? Şahsını değil de ruhunu kurtarmak. gecelerimin rüyası. Bütün kaçınma çabasına rağmen." Kendi uçurumu diyebileceğimiz vicdanının derinliklerinde işte böyle konuşuyordu. Belli ki böyle olmasını istiyor! Onun yaptığını bozmaya ne hakkım var? Şu an ne istiyorum? Ne diye karışacak mışım? Beni ilgilendirmez ki. Dış sessizliğini bozmadan. belki de buradan ayrılmak isteyecektir! Ve bütün bunlar benim etkim olmadan oldu! -374Ben bu işe hiç karışmadım! Peki öyleyse aksilik nerede? Beni görenler de. vicdandan tekrar düşünceye döndüğü zaman. muhakkak ki onun da bana söyleyeceği bu olacaktı. elle tutulamıyor diye. susarak ona razı olmak. kendi kendisiyle konuşur. Öyle bir diyalogdu ki bu. içimizdeki her şey konuşur. Talihsiz adam. piskopos gözlerini ona dikmiş bakıyordu. aksine açıyordu! Üstelik yeniden hırsız oluyordu. •' Kendisini sorgulamaya devam etti. rezil. "Amacıma eriştim!" sözünden ne anladığını kendisine acımasızca sordu.tatmin oldu. Ama nasıl bir amaç? Adını saklamak mı? Polisi aldatmak mı? Bütün bu kadar küçük bir şey için mi yapmıştı yaptıklarını? Başka bir amacı daha yok muydu. İçimizde büyük bir hay huy vardır. kaldı ki onursuz bir iş yaparak..." dedi. Tann'ya dualarımın konusunu oluşturan. İğrenerek tükürdü. Görülemiyor. öyle mi? Ka-patamıyordu ki. 'haykırdı' gibi ifadelerin bu anlamda bir iç kanama ve haykırma olarak anlaşılması gerekir. kürek -377denilen o korkunç canlı canlı ölümü ona reva görüyordu! Oysa teslim olmak. her zaman istediği. konuşan kendisi. duymak istemediği şeyleri dinliyordu. hem de hırsızların en iğrenci! Başkasının varlığını. çıktığı cehennemin kapısını bir daha açılmamak üzere kapatacak olan buydu! Görünüşte oraya tekrar düşmek. Kesin karar alınmıştır!" Ama bundan hiç de sevinç duymadı. Ve o. "yürü" dediği gibi. ruhun gerçekleri gerçek olmaktan çıkmaz.

"Öyle olsun!" dedi. "Git adını söyle! Kendini açığa vur!" Ve ayrıca. yan çizdiği takdirde olacağından daha mutsuz olmayacaktı. Harfler gözlerinin önünde alev alev yanıyor ve bakışlarıyla birlikte yol değiştiriyordu. iyi işleri. İlk kez. düzenli bir hale getirdi. bu işin de mutlaka mahkemede ortaya çıkarılacağını ve yasanın hükümlerine göre müebbet kürek cezasına çarptırılmasını gerektireceğini düşündü. öbürününse kötü olabileceğini anlıyordu. şimdi birer dev olmuşlardı ve az önce sözünü ettiğimiz o sonsuzlukta. Vicdanının. kim biliyor? Bakalım çaldı mı? Çaldığı ispat edildi -380mi? Jean Valjean adı onu yakıyor. "bu yolu seçtim.mükemmelliyet ve saflık kazanacaktı. bazen de başını kaldırıp gözlerini duvarın herhangi bir noktasına dikiyordu. Büyük bir buhrandan sonra büyük bir intikam. Ama bu varsayım çabucak kafasından silindi ve acı acı gülümseyerek. Mon-treuil-sur-mer'de kalırsa saygınlığı. Mali sıkıntısı olan esnaftan alacaklarına ait bir demet senedi ateşe attı. Her türlü hayalden vazgeçti. Kendi kendine. ama bu düşünceler onun metanetini de artırıyordu.Gerva-is'den çaldığı kırk meteliğin kendisini sabıkalı yaptığını. ruhunu -379lî i. Hesaplarını tuttuğu defteri aldı. kutsallaştırmak. ancak insanların gözünde alçaklık basamağına inmesine bağlıydı. O an odasında birisi olsaydı. karanlıklar ve ışıklar ortasında sanki bir tanrıçayla bir devin dövüştüğünü seyrediyordu. O düşündükçe bu fikirler zihninde büyümüş. İnsanlar onun hayatını. ama mutlaka atılması gerekiyordu. öbürü "ben" diyordu. gördüğü sevgi ve saygı. Mösyö Laffltte. Kralın savcıları genellikle böyle davranmazlar mı? Onun hırsız olduğuna inanıyorlar. görevini yaptıktan sonra. yıllardır sürdürdüğü namuslu hayatı ve ülke için yaptıklarını göz önüne alırlar. Kafasından bir yığın düşünce geçiyordu. Yerine getirmesi gereken görevi ışıklı harflerle yazılmış olarak görmeye devam ediyordu. o zamana kadar hayatının çift düsturu olmuş iki fikri görüyordu: Adını saklamak. yavaş yavaş onu yeniden sarıyordu. Hayatının birinci bölümüne piskopos damgasını vurmuştu. sahte Jean Valjean'ı kurtarmak. kaderinin bir başka kesin noktasına ulaştığını hissediyordu. kontrol etti. Acıklı haber! Tanrı gözünde kutsallık mertebesine erişmesi. hayırseverliği." Bir ara aklına şu fikir geldi: Kendisini ihbar edince belki davranışmdaki kahramanlığı. yeryüzünden uzaklaştıkça. Dehşet içindeydi. Yazık! Bu fedakârlığın en büyüğü. atılacak son adımdı. Bunlardan biri fedakârlık. biri "gelecek" derken. popülerliği. hakkında kanıt toplanmasını gereksiz kılıyor. ama iyilik düşüncesinin üstün geldiğini anlıyordu. İki fikir çarpışıyordu. piskopos ise vicdanını görüyordu. piskopos ise yüzünü görüyordu. acımasız utanca. Champmathieu ne de olsa hırsızlık yapmış. boyun halkasına. böyle iğrenç bir şeye bağlandıktan sonra bütün bu kutsal şeylerin artık ne tadı kalırdı? Oysa özveride bulunursa. belki de her şeyi oluruna bırakır. Mösyö Laffıtte'e yazdığı mektubu bitirince onu cüzdanla birlikte cebine koydu ve yeniden odada dolaşmaya başladı. yeşil mahkûm takkesine. çünkü forsa olduğunu düşünüyorlar. Küçük . Paris. içinde bir miktar banknot ve bir de o yıl seçimlere gitmek için kullandığı geçiş belgesi olan bir cüzdan aldı. Bir ara şöyle dedi. görevini yapması gerektiğini söyledi. kendisini bağışlarlardı. küreğe. İnsanlar onun maskesini. O halde Arras'a gitmek. zarfın üzerinde şunları okuyabilirdi. Yazıhanesinden. biri aydınlıktan. "Sorunu ele alırken belki fazla taşkınlık gösteriyorum. zenginliği. Yalnız ara sıra dudakları kımıldıyor. teselliyi başka yerde aradı. sanki karşısında hissedilebilir şekiller altında hareket ediyormuşçasına. Ne var ki. sonuç olarak önemli bir kişi değil. bir an için yatışan bu çırpınma. erdemi bir suç ile lekelenecekti. onu aydınlatmak ya da araştırmak ister gibiydi. ortada bir gerçek olduğunu. bu iki fikir ona birbirinden farklı görünüyordu. Hem sonra." Bu sözleri yüksek sesle söyledi. şöhreti. Hayalleri asla yön değiştirmemişti. aralıksız angaryaya. ikinci bölümüne de Champmathieu damgasını vuruyordu. öteki benlikti. ama yüksek sesle konuştuğunun farkında olmadı. Bununla kürek mahkûmluğu arasında dağlar kadar fark var. göre-378vimizi yapalım! O adamı kurtaralım. sanki orada bir şey varmış da. uhrevi bir fikir karışacaktı! Nihayet. Çarpıştıklarını görüyordu. Tanrı katında dü-381- . zaferlerin en açılışıydı. İkisini ayıran farkı da görüyordu. Bu fikirlerden birinin kesinlikle iyi. Artois Caddesi. teşhir direğine. "Eğer bu adam gerçekten birkaç elma çaldıysa cezası bir ay hapistir. banker. öbürü karanlıktan geliyordu. gerçek olanı ele vermek gerekiyordu." Sonra şu cevabı verdi. içinden neler geçtiğini kesinlikle anlayamazdı. Oldukça ciddi bir düşünce faaliyetiyle karışık bu işleri yaparken biri onu görecek olsa. Bir mektup yazıp mühürledi. kaderinin böyle yazıldığını.

ateşe kütüğü. titrer gibi oldu. sonuç ne olursa olsun bir seçim yapması gerektiğini düşündü. kadınlar. hepsini ben yaratıyorum. başka bir şey değil! Ne yani! Ne idü-ğü belirsiz bir adamı. unutuldum. başka bir şeyden ötürü zaten küreği hak etmiştir! Doğrusu güzel bir kuruntu! Bir suçluyu kurtarıp. Champmathieu'yü serbest bırakırlar. Kim olduğumu saklamak ya da ruhumu kurtarmak. çaldı işte! Ben burada kalıp işime devam ediyorum. "Ya o zavallı kadın!" Burada yeni bir buhran patlak verdi. aileler." Sonra birden Fantine'i düşündü. getireceğim diye anasına söz verdiğim o çocuk! Bu kadına da. cinayet. kadınları. istemeden felaketine sebep olduğum o kadın! Ya o gidip getirmek istediğim. değişimi. zenginleştirdim. ihtiyar büyükbabalar. yüzlerce aile. saygı gören yüksek bir devlet görevlisi. yalnız ben! Ama ulu Tanrım. Neymiş! Çünkü büyük olmak. bütün kötülükler. evladına kavuşamadan! Çocuk. "Kendimi ihbar etmeye karar vermiştim. fuhuş. hiç şüphesiz. çocuklar. Bu arada yeniden eski şaşkın haline döndü. bir sanayi. Kıyaslarken. yüce olmak hoşuma gidermiş! Melod-384ram bu. peki sonra? Burada neler olur? Elbette ya! Burada bir ülke var. işadamı ya da lanetlenen ama saygıya değer bir kürek mahkûmu. belki biraz aşın ama aslında haklı olan bir cezadan kurtarmak için bütün bir ülkenin ölmesi mi gerekecek! Zavallı bir kadın hastane köşesinde can verecek! Köpekler gibi! Çok iğrenç bir şey bu! Hatta anne. Sonunda başardı. her şey ölür. Hele bir inceleyelim bakalım! Ben yokum diyelim. Ve şu kadın. bu doğru. On sene sonra on milyon kazanmış olur. Elinde olmayarak başka şeyler. ufak bir ateş yaktı. anasını doğru dürüst tanımadan! Ve bütün bunlar o elma hırsızı alçak herif yüzünden. hiçbir şey bulunmayan yerlerde de çiftlikler ortaya çıkıyor. Ben kendimi bir ortadan kaldırayım. İki saatin vuruşlarını da on ikiye kadar saydı. çocukları feda eden vicdan kuruntusu! Şu zavallı küçük Cosette'in dünyada benden başka kimsesi yok ve şu an hiç şüphesiz Thenardier'le-rin sefalethanesinde soğuktan mosmor olmuştur! İşte böyle . Pencereyi kapatmak aklına gelmedi. bütün suçlar da silinip kaybolur! Bu zavallı ana da çocuğunu yetiştirir! İşte sana zengin ve dürüst koskoca bir ülke! Ah! Çıldırmışım ben! Saçmalıyorum. Birdenbire hayallerine giren Fantine. Önce mahalle kilisesinin. benden önce hiçbir şey yoktu. ama yine de bencillik! Biraz da başkalarını düşünsem ya! Kutsallığın birinci koşulu başkalarını düşünmektir. binlerce aile mutlu. "Bak sen!" dedi. zaten ne işime yarar? Yaptıklarımı kendim için yapmıyorum ki! Herkesin refahı gittikçe artıyor. birbirlerini teşvik ediyorlar. ya dışta erdem. orada beklenmedik bir ışık demeti gibiydi. sonra da belediye binasının saati on ikiyi çaldı. yoksul insanlar! Hepsini ben yarattım. benim bir şeyim yok. canlandırdım. bütün bölgeyi kalkındırdım. çocuk ne olabilirse olur. imalathaneler ve fabrikalar çoğalıyor. teşvik ettim. bir hırsızı. üzerinde şu ad yazılıydı: Antoine Albin de Romainville. Bencilliğin bir biçimi. dirilttim. nerede tüten bir baca varsa. Gece yarısını bildiren çanlar çalmadan önce ne düşündüğünü hatırlamak için oldukça büyük bir çaba harcaması gerekti. bölgenin nüfusu artıyor. hırsızlık. Böyle bir yığın tasa dolu düşünceyi kafasında evirip çevirmek gerçi cesaretini kırmıyordu ama beynini yoruyordu. bunca acı çekmiş. ne diye kendimi ele vermekten söz ediyorum? Dikkatli olmak ve hiçbir şeyi aceleye getirmemek gerekir. bundan ötürü olmasa bile. işçiler. bir an tereddüt eder. anaları.zenlenen şeyleri kendisinin bozamayacağını. masumları feda eden. birkaç gün önce gördüğü satılık eski bir çanı hatırladı. ruh da yok olur. refahı. "Evet! Evet!" dedi. sonra her iki saat çanının sesini kıyasladı. içte lanet-lenmişlik ya da içte kutsallık. yalnızca çiftliklerin olduğu yerlerde köyler doğuyor. fabrikalar. bu adam küreğe gidiyor. Ya kendimi ele vermezsem? Kendimi ele vermezsem neler olur?" Kendi kendine bütün bunları sorduktan sonra durdu. bütün bir halkı. bereketlendirdim. sonra sakin sakin kendisine şu cevabı verdi: "Peki. beni küreğe gönderirler. olup bitecekler bunlardır. şilindim. daima ben. Bunların hepsi benim. bu kazancı herkese dağıtırım. sefalet ortadan kalkıyor. sanayiler diriliyor. Aşağılanması gerekirken. erkekler. düşmüşlüğü içinde bile bunca erdemi olan. Üşümüştü. bu durumla ilgisi olmayan şeyler de düşünmeye başladı. bununla birlikte eğlence. ama bu adam hırsızlık yaptı! Ben istediğim kadar kendime o çalmadı diyeyim. ömrünün çok çok birkaç yılı daha kalmış ve kürekte hiç "de sefil kulübesinde olduğundan daha fazla mutsuz olmayacak ihtiyar bir serseriyi kurtarıp. bir şehir. dışta rezillik. İşte. krediyi ben yaptım. ben yok olursam. bütün bunlar ne olacak? Kendimi ele verirsem ne olur? Beni yakalayıp. Şakaklarındaki damarlar fena halde zonk-luyordu. Çevresindeki her şeyin görünüşü değişmiş gibi geldi ve bağırdı: "Olur şey değil! Şimdiye kadar yalnız ken-382dimi düşündüm! Yalnız kendi işime gelen şeyleri göz önünde tuttum! Kendi işime gelen nedir? Susmak ya da kendimi açığa vurmak. ama bu pek kısa sürdü. buna bencillik derler. tencereye eti ben koydum. ben kendimi ele verirsem. belli ki ahlaksızın birini. yaptığım -383kötülüğün giderilmesi için bir şeyler borçlu değil miyim? Ben ortalıktan silinirsem ne olur? Anne ölür. Hâlâ odasında gidip gelmekteydi.

dolabın kapısının önüne ittiği büyük bir mobilyanın gerisine gizledi. adm bir suç gibi çöküyor onun üstüne. Kararımı verdim. Sonra bunca yıldır sürekli özenle. sonra birden durdu: "Hadi bakalım!" dedi. tanınmaz birer külçe yapmaya yetecek kadar ateş vardı. şayet şu saatte Jean Valjean diye biri varsa. Gecenin içinde yüzen uğursuzluğun adıdır o. benim değil. Elmaslar ancak toprağın karanlıklarında. yürümeye başladı. Şüphesiz Savoyard çocuktan çalınan kırk metelikti bu. bu karanlıkların en koyu yerlerinde el yordamıyla aranıp tarandıktan sonra nihayet elmaslardan. korkunç sese kulak verdi. sırt çantasını bir kucakta kaldırıp ateşe attı. şayet bir başın üstüne inerse. bunların hepsi yok olmalı. İçindeki iğrenç paçavralarla birlikte yanan sırt çantasından. kendisinden ne istediklerini bile bilmiyor. İşi oluruna bırakalım! Artık tereddüt yok. Bir gizli bölme açıldı. "Jean Valjean hâlâ bunların içinde. bunları da muhafaza etmişti. uuları koparmalı! Bu odada bile beni suçlayabilecek bazı eşyalar var. bu derinliklere indikten. başkalarının iyiliği uğruna. "Bak işte!" diye düşündü. Bugünkü durumun başlangıç noktasını her zaman hatırlamak için. İşte bir adam." -385Yerinden kalktı. Ona öyle geliyordu ki. çok iyi! Sen namuslu adam ol. gerçekler de ancak düşüncenin derinliklerinde bulunur.alçaklardır bunlar! Demek. erdemliliğin ta kendisidir. içi boş olduğu için gereksiz olmasına rağmen. saygı gören kişi olarak kal. mavi bezden bir işçi üstlüğü. "bir karara varınca ferahladım! Şimdi bambaşka biriyim. bunun gümüş bir para olduğu kolayca anlaşılabilirdi. büyük tehlikesine rağmen muhafaza ettiği bu şeylere bir göz bile atmaksızın. Saçları dimdik oldu. o bir masum ve bütün felaketi senin adından geliyor. Bunu. Bu herkesin çıkarı gereği. Jean Valjean'ı Digne'den geçtiği dönemde. para kesesini çıkardı. sırf benim ruhumu tehlikeye atan bu kötü davranışı kabul etmek. oda ve karşı duvar titreyen. Ma-deleine olarak kalıyorum. mahkûm edilecek. eski bir pantolon. kırmızı büyük bir ışığın vurmasıyla aydınlandı. vay o başın haline!" Şöminenin üzerinde duran küçük aynada kendisini seyretti! "Bak hele!" dedi. Şamdanlardan birisiyle korları karıştırdı. 1815 yılı Ekimi'nde görmüş olanlar. bu işte ben kötü bir davranışta bulundum ve bir gün vicdanım beni bu yüzden kınayacak. Sorun çözüldü. gümüş şamdanlar gibi. karar verildi." Birkaç adım daha yürüdü. "Jean Valjean! Jean Valjean!" diye bağırdığını duyar gibi oldu. son söz söylendi. Hâla Deni Jean Valjean'a bağlayan bazı izler var." İki şamdanı aldı. tanıklık -386edebilecek bazı dilsiz şeyler. ikinci bir önlem olarak. duvar kâğıdının üzerindeki desenlerin en koyu motiflerinin arasında kaybolmuş. Gerçek bir rahatlık duydu. "Ne güzel sıcaklık!" dedi. Kendini alkışla! Böyle karar verildi. Bir dakika sonra iki şamdan da ateşin içindeydi. senin yerine konulacak. böyle işte. -387Birkaç saniye içinde. ömrünü kötülük ve la-netlenmişlikle tamamlayacak! İyi. "bu iş bu kadar! Gerçeğe vardım. Bu defa kendisini rahatlamış hissediyordu. işte bir ihtiyar ki. çıtırdayan budaklı sopa odanın ortasına kadar kıvılcımlar saçıyordu. sürgüsünün sürülü olmasına rağmen kapının açılmasından korkmuş gibiydi. "Yaptığın işi tamamla! İmha et şu şamdanları! -388Yok et o anıyı! Piskoposu unut! Her şeyi unut! Mahvet şu Champmathieu'yü. Ben Madeleine'im. bitir gitsin!" diyordu ses." diye düşündü. Belediye başkanı olarak. fedakârlığın ta kendisidir. bütün bu zavallı varlıklara karşı olan yükümlülüklerimden kaçacağım! Ve gidip kendimi ele vereceğim! Demek bu ahmakça saçmalığı yapacağım! En kötü ihtimali ele alalım: Diyelim ki. Kaçamak bir bakışla kapıya doğru baktı. Sonunda herhangi bir şeyle yetinmek gerekiyor. Eğilip bakıldığında. başının çaresine baksın! Bu beni ilgilendirmez. Birden gözleri alevlerin yansımasıyla şöminenin üzerinde belli belirsiz parlayan iki şamdana takıldı. belli belirsiz görünen bir kilit deliğine soktu. Her şey yanıyor. O adamı tanımıyorum. çevik ve ani bir hareketle hepsini. piskopostan gelen şamdanları ise açıkta bırakmıştı. küllerin arasında parlayan bir şey çıkmıştı meydana." Ceplerini karıştırdı. "alınan kararın bir sonucu karşısında tereddüte düşmemek gerek. Tam o sırada içinden bir sesin. Yalnız. bu^sefil kıyafetin bütün parçalarını kolayca tanıyabilirlerdi. belki de hiçbir şey yapmadı. Onları da yok etmek gerekiyor. o gerçeklerden birini bulmuş. Ocağa doğru eğildi. duvann köşesiyle şöminenin dış kaplaması arasına yerleştirilmiş bir tür gizli dolap. kürek hapishanesinden gelen eşyayı saklamış. hadi! İyi. sırf bana yönelecek bu kınamaları. elinde tutuyor ve onu seyrederken gözleri kamaşıyordu. şehri . Bu gizli bölmenin içinde birkaç pılıpır-tı. çok iyi. açtı ve içinden küçük bir anahtar aldı. kısa bir süre ısındı. Bunları çabucak şeklini bozarak. geri çekilmek yok. Gizli dolabı kapattı. Jean Valjean kimse vay haline! O artık ben değilim. iyi ama. eski bir sırt çantası ve iki ucu demirli iri budaklı bir sopadan başka bir şey yoktu. Ateşe bakmadan hep aynı adımlarla gidip geliyordu. "Evet. ne olduğunu bilmiyorum. partal giyecekleri. sopayı. "Evet.

henüz söyleyeceklerini bitirmemişti. Bu yürüyüş onu hem rahatlatıyor hem de kafasını uyuşturuyordu. mutlu. ama bu var olan. erdemli ve beğenilen biri olarak yaşa ve sen böyle yaşarken. Devam ediyordu: "Jean Valjean! Çevrende büyük gürültüler koparan insanlar olacak. Sanki ininden çıkmış da. Sırasıyla almış olduğu iki kararın da karşısında şimdi aynı dehşetle geriliyordu. sana hayır duaları edecekler. Kendisini ihbar mı etmeliydi. Altındaki odada uyuyan adamı rüyalarında rahatsız eden. gelip geçerken rastlanabilecek herkesten öğüt istercesine dolaşır durur. yoksulları besle. Bazı anlar. Şamdanları şöminenin üzerine koydu. beyaz tahtadan şu küçük masada yazı yazamayacaktı! İhtiyar kapıcı kadın. burada neşe" ve ışık içinde bulunurken. Zihninde. çavuşun kırbacı altında. özgürlüğe veda etmesi gerekecekti! Bir daha kırlarda dolaşamayacak. yorgunluğuna karşı direnerek büyük bir çabayla aklını toplamaya çalışıyor. sesi duyulmayan tek bir kişi karanlıklar içinden seni lanetleyecek. artık dışardan konuşuyormuş gibi geliyordu. ulu Tanrım! Teşhir olmak! Kaybedecek-leriyle elde edeceklerini sonsuz bir umutsuzlukla göz önüne getirdi. yorgunluktan bitkin. tasarladığı bütün muhakemelerin belirsiz görüntüleri titreşiyor ve birbiri ardınca ." Biri vardı aslında. yüksekten konuşacaklar. yetimleri yetiştir. Bak! Dinle alçak! Bütün bu hayır dualar daha Tann katına varmadan aşağıya düşecek ve aldığın lanet. Romainville'in Paris yakınlarında küçük bir orman olduğunu ve genç âşıkların nisan ayında buraya leylak toplamaya gittiklerini düşünüyordu. Durmadan aklına vaktiyle işittiği bir şarkının iki mısraı ile Romainville adı geliyordu. "Cennette kalıp. "burada kimse olamaz. herkesin saygısına. iblis olmak! Cehenneme gidip. Böylesine iyi. onu sıçratarak uyandıran o tekdüze ve kederli yürüyüşüne yeniden başladı. dıştan da sarsılıyordu. "Bakın. hapishane nöbetçilerinin üstünü başını araması. böylece her şey çok iyi düzenlenmiş oluyor! Ah! Sefil seni!" Alnından terler boşanıyor. insan kalbi gibi canavar kesilebilir mi? Ne yaparsa yapsın sürekli düşüncesinin temelinde yatan şu yürek yakıcı ikilemin içine düşüyordu. bu küçük odadan ayrılacaktı! Şu saatte her şey ona sevimli görünüyordu. bir zamanlar Montreuil-sur-mer'de belediye başkanı olmuştu. forsa gardiyanının sopa atması! Çıplak ayakla altı demirli pabuçlar giymek! Sabah akşam zincirlerinin halkasını kontrol eden devriyenin çekicine bacağını uzatmak! Yabancılara. kırmızı kazak. Fikirleri tekrar birbirlerine karışmaya başladı ve umutsuzluğa özgü o şaşkın ve mekanik hali aldı. başka birisi de senin kırmızı kazağını giyecek. yeşil takke gözlerinin üs-391tünde. İçinde konuşan ses. böylesine akıllı bir varlık gibi merhametsiz olabilir.zenginleştir. "Burada biri mi var?" diye yüksek sesle şaşkın şaşkın sordu. mayıs aylarında kuşların ötüşünü dinleyemeyecek. Kendi başına yürümeye bırakılan küçük bir çocuk gibi yürüyordu. gözlerini dehşetle odada gezdirdi. böylesine aydınlık bu hayata. İçten de. böylesine saf. vahşi bir bakışla şamdanlara bakıyordu. Tann'ya kadar yükselecek!" Vicdanının en derin köşesinden yükselen ve önceleri çok hafiften gelen bu ses gittikçe -389gürleşmişti. küçük çocuklara sadaka veremeyecekti! Üstüne çevrilen minnettarlık ve sevgi dolu bakışların tatlı temasını hissedemeyecekti! Kendi kurmuş olduğu bu evden. bilinen bütün o felaketler! Bu yaşında. "Ne budalayım!" dedi. öksüzleri. ne yapmalı!" Bunca zahmetle geçiştirdiği fırtına. sahra yatağı. Ona öğüt veren her iki fikir de gözüne birbiri kadar uğursuz görünüyordu. Ne uğursuz kader! Nasıl bir rastlantıydı şu Champmathieu'nün kendisi sanılması! İlahi takdirin adeta önce kendi durumunu sağlamlaştırmak için kullandığı bir vesile. İnsan bazen olağanüstü durumlarda. yoksa susmalı mıydı? Hiçbir şeyi açık seçik görmeyi başaramıyordu. yorgunluk. içinde yeniden bütün şiddetiyle patlak verdi. Hele son sözleri öylesine net duydu ki. aynı zamanda onun uçurumdan yuvarlanmasına yol açan bir vesile oluyordu! Bir an geleceği düşündü. ayakta zincir. bütün bu gelişmelerden sonra! Hiç olmazsa genç olsaydı! Ama yaşlıydı ve bu yaşlı haliyle önüne gelenin onunla senli benli konuşması. artık onu iyice işitiyordu. Bu kitapları bir daha okuyamayacak. şerefe. zindan. Kendini ele ver-390mek. insanın gözünün görebileceği varlıklardan değildi. şerefsizlik içinde admı taşıyacak ve kürekte senin pranganı sürükleyecek! Evet. Sonra bir budalanın gülüşüne benzer bir gülüşle. Kısa bir süre sonra artık ne yapacağını bilemez olmuştu. melekleşmek!" "Ne yapmalı ulu Tanrım. üzerinde düşünmekten bitkin düştüğü sorunu son bir defa daha bir sonuca ulaşmak için yeniden ele almaya uğraşıyordu. ama bu arada biri. şuradaki ünlü Jean Valjean'dır. tırabzansız merdivenlerden ikişer ikişer hücresine gitmek! Ah! Ne sefalet! Kader. gelmiş geçmiş tek hizmetçisi artık sabahlan kahvesini yukarı getirmeyecekti! Ulu Tanrım! Bütün bunların yerine hapishane. boynunda halka." dendiğini duymak ve onların meraklı bakışlarına katlanmak! Akşamlan terden sınlsıklam.

orada ne bir çalılık görünüyordu ne de bir tutam yosun. Köyün içinde dolaşıp duruyordum. Sandalyesine çöktüğünde aralıksız beş saatten beri böyle dolanıp durmuştu. 4. Evden çıkıp bahçeye girdim. Yalnız. hatta gökyüzü bile. kafatası ve üzerindeki damarları görünüyordu. Başladığı noktadan bir arpa boyu ilerlemiş değildi. Her şey toprak rengindeydi. kasvetli olmanın ötesinde ilişkili değildi. demir gibi ağır bir değnek tutuyordu. ama çevremde kimsenin olmadığını fark ettim. Bir evin kapısını açık gördüm. bu yaptığı bir can çekişmeydi. Bıraktığı kendi el yazısını taşıyan kâğıtlardan biri de budur. Ama her duvar köşesinin. yıldız dolu derinliklerinden karanlıklar fışkıran o korkuriç kadehi uzun süre eliyle itmişti. Vaktiyle komşumuz olan bir kadından söz ediyorduk. Adam cevâp*^vermedi. Bize hiçbir şey söylemeden geçip gitti. O zaman farkına vardım ki. gündüz müydü bilemiyorum. bir mezara giriyordu. Bu yazıyı buraya aynen almayı gerekli buluyoruz. Bahçede kimseler yoktu. Çoğu rüyalar gibi. neye karar verirse versin. onlar gibi üzücü. Elinde asma çubuğu gibi yumuşak. Hiçbir canlı varlık sokaklardan geçmiyor. Bu kâbus ona öylesine dokundu ki. şehirdi. ister soldan olsun. bütün kapılar açıktı. Kırda hiç ağaç yoktu. Bir anda. Ateş sönmüştü. İlk ağacın arkasında ayakta duran bir adama rastladım. Mum bitmek üzereydi. Bir süre sonra arkama baktığımda büyük bir kalabalığın peşimden geldiğini gördüm. Erkek kardeşimle birlikte geziniyordum. Bunun Roma-inville olması gerektiğini düşünüyordum (neden Romainville?)* Girdiğim ilk sokak bomboştu. onu ihmal edecek olursak o gecenin hikâyesi eksik kalacaktır. Bu adama. Rüya ne olursa olsun. Birinci odada kimseler yoktu. Hasta bir ruhun karanlık macerasıdır bu: "O gece gördüğüm rüya: -393Bir kırdaydım. Bu kadın sokak üzerinde oturduğundan hep penceresi açıktı. Adam cevap vermedi. Birkaç adım sonra konuştuğum zaman cevap alamayınca kardeşimin artık benimle olmadığını fark ettim. burası bir köy değil." Uyandı.. Bu odanın kapısının arkasında. Adama sordum. hiç düşünmediğim ve artık hiç hatırlamadığım o kardeşle. Çukur bir yol vardı. Adama. içeri girdim. bu da. bunlar şehirde gördüklerim-di. yaşanan olayların şartlarıyla. Şehirden çıkıp tarlalarda yürümeye başladım. Yürürken hiç gürültü çıkarmıyorlardı. Konuşuyor. 'Çukur yoldan gidelim. 'Neresi burası? Ben neredeyim?' diye sordum. 'Nereye gidiyorsunuz? Uzun süredir öldüğünüzü bilmiyor musunuz?' Cevap vermek için ağzımı açtım. Evin bir bahçesi vardı. -394nın gerisinde bir adam duvara dayanmış ayakta duruyordu. her ağacın arkasında ayakta durup hiç konuşmayan bir adam vardı.duman olup dağılıyorlardı. kül rengindeydi ve toprak rengi bir ata binmişti. ister sağdan. Bu talihsiz adamdan bin sekiz yüz yıl önce. 'Bu bahçe nedir? Neredeyim ben?' diye sordum. Her seferinde ancak bir kişi görünüyordu ve bu adamlar benim geçişimi seyrediyorlardı. 'Bu kimin evi? Neredeyim ben?' Adam cevap vermedi. insanların bütün kutsal yanlarını ve bütün acılarını şahsında özetleyen o gizemli varlık da. bahçelerde gezinmiyordu. bu kalabalık bana yetişip etrafımı sardı. -395O zaman. ya mutluluğunun can çekişmesi ya da erdemin. ayakta duvara dayanmış bir adam duruyordu. her kapının. Istırap Çekmenin Yol Açtığı Biçimler Saat üçü vurdu. Yanımızdan geçen bir adam gördük. Çok yazık! Bütün kararsızlıkları onu yeniden avucuna almıştı. Hepsini tanıdım. çırılçıplaktı. bunalım içinde işte böyle bocalayıp duruyordu. ama onu etkiledi. Sabah rüzgârı gibi soğuk bir rüzgâr açık kalan pencerenin kanatlarını menteşeleri etrafında çevirip duruyordu. gölgelerle dolup taşan. Gece miydi. iş yapardı. itiraf etmeliyim ki. . İkinci bir sokağa girdim. Konuşurken bu açık pencere nedeniyle üşüyorduk. Gördüğüm bir köye girdim. ama yine de benden hızlı yürüyorlardı. odalarda dolaşmıyor. zeytin ağaçlan sonsuzluğunun vahşi rüzgârında titrerken.. şehre girdiğimde ilk görüp soru sorduğum adam bana şöyle dedi. bir süre sonra bunu kâğıda döktü. saçı yoktu. Adamların yüzleri toprak rengindeydi. gelip geçenlere rastlıyorduk. İkincisine girdim. mutlaka kaçınılması imkânsız bir şekilde. Buz kesmişti. Bu bahtsız ruh. Acele eder gibi görünmüyorlardı. Orada uyuyakaldı ve bir rüya gördü. Hiç ot bulunmayan hüzünlü büyük bir kır.' dedi. Acayip kafaları vardı. Kardeşim bana. içinde bir şeyin öleceğini -392hissediyordu. çocukluk yıllarımın kardeşiyle. Bütün yollar bomboş. Her taraf kapkaranlık geceydi. İki sokağın oluşturduğu açı• Parantezi koyan Jean Valjean'dır.

-398Küçük arabasının tekerleği oldukça sert bir darbe yedi. Büyük uzun bir kutu olan posta sandığı arabanın arkasına yerleştirilmişti. başka arabaları yanlarına yaklaştırmamak için uzun. Araba karşı yönden geliyordu ve içinde tek bir kişi. açık araba. Düşüncesi hâlâ rüyanın sislerine yarı gömülü olduğundan." "Mösyö Scaufflaire mi?" Bu isim. Artık yeryüzüne inmişler. araba. saldırgan dingil başlıklarıyla donatılmıştı. . Uzaktan geçerken ya da ufukta bir yoldan sürünüp giderken görüldüklerinde adına sanırım. paltosuna sarınmış bir adam vardı. o iki yıldızın bir arabanın fenerleri olduğunu anladı. "Peki." "Hangi arabacı?" "Mösyö Scaufflaire'in arabacısı. Gökyüzünde yıldız yoktu. ı Karanlığın içinde. Etrafa yaydıkları ışıktan arabanın şeklini fark edebilmişti. "Arabacı. aşağıya inmek üzere olduğumu söyleyin. durması için adama ses-lendiyse de. deli gibi. Baktı. Arras'tan her gece saat birde Paris kuryesi geçtikten sonra kalkan posta arabaları. "Benim. İşittiği gürültü de atın kaldırım taşlan üzerinde çıkardığı ayak sesleriydi. çok hızlı yol alırlardı. Zeminden gelen kuru. Yine de cesaret edip. gerçekten acınmaya değer çırpınışlar içinde kendi kendisiyle tartıştığını gördüğümüz adamdı. Almanya'da hâlâ olduğu gibi. Böyle telaşla yol alan adam. sert bir gürültü duyunca aşağıya baktı." dedi. deyin." "Hangi araba?" "İki tekerlekli. Bunlar. "Bak hele!" diye düşündü. içi kırmızıya çalan deri kaplı. O gece Hesdin yoluyla Montreuil-sur-mer'e inmekte olan posta arabası bir yol dönemecinde tam şehre girecekken. araba sarıya boyanmıştı. yolcu kulak asmayıp yoluna devam etti: "İşte. Şaşkın şaşkın mumun alevini inceliyor ve fitilin etrafından topladığı kızgın balmumunu parmaklarının arasında yuvarlıyordu.Kalktı. sayın başkanı almaya geldiğini söylüyor." dedi. Tekerlekler. "Bu araba da neyin nesi?" dedi kendi kendine." dedi. ne cevap vereyim?" -397'Tamam. körüklü. "Ne var?" "Sayın başkan. pompalı yaylar üzerine oturtulmuş. iki tekerlekli. "gökyüzünde bir tane bile yok. birincisine benzer ikinci bir gürültü onu iyice kendine getirdi. Postacı. Yaşlı kadın bekliyordu. Sandık siyaha. "Mösyö Scaufflaire!" Yaşlı kadın onu o an görebilseydi korkudan dehşete düşerdi. Bugün benzerine artık hiç rastlanmayan bu arabalarda." dedi. üstü açık bir arabaydı bu. bir araba İstetmemişler miydi?" "Hayır. beyaz bir at koşulu iki tekerlekli küçük bir arabaya çarptı. Penceresinden. Küçük beyaz bir at koşulu. evin avlusuyla sokak görünüyordu. Tepeden tırnağa titredi ve korkunç bir sesle bağırdı: "Kim o?" Birisi. açık arabası?" "Sayın başkan. biri de yolcuya ait olmak üzere sadece iki oturacak yeri olan. garip bir şekilde uzayıp kısalan iki kırmızı ışık gördü." 5." Ama zihnindeki bulanıklık dağıldı. Kapıcı ihtiyar kadının sesini tanıdı. telaşlı bir adam!" diye söylendi postacı. sabah saat beşten az önce Montreuil-sur-mer'e varırdı. iki tekerlekli arabalardı. bir kamburluk vardı. onu gözünün önünde bir şimşek çakmış gibi titretti: "Ha! Evet. biri postacıya. pencereye gitti. Tekerleklere Sokulan Sopa Arras'tan Montreuil-sur-mer'e posta hizmetleri o tarihte hâlâ imparatorluk döneminden kalma küçük posta arabalarıyla yapılıyordu. termit denilen ve küçük gövdeleriyle kocaman gerilerini sürükleyip götüren böceklere benzerlerdi. Uzunca bir sessizlik oldu. saat sabahın beşi oluyor. Ne var ki." "Ne iki tekerlekli. bir kere daha seslendi: "Sayın başkan. sayın başkan. bilemeyeceğim bir biçimsizlik." "Bundan bana ne?" "Sayın başkan. "Böyle sabah karanlığında gelen kim acaba?" -396Tam o sırada odasımn kapısı hafifçe vuruldu.

asıl izin şöyle yüz mil uzağın-daydı. sonuç olarak. bilinmezliğin bu karanlık mağarasına girmemiştir ki? Zaten hiçbir şeyi çözememiş. burada araba tamircisi var mı?" diye sordu uşağa. Düşünme eylemlerinden hiçbiri kesinlik taşımıyordu. Hangi insan hayatında hiç olmazsa bir kere olsun. ortada hiçbir tehlike yoktu. Hey! Bourgail-lard Usta!" . Bu düşünceye dört elle sarılmaktaydı. Montreuü-sur-mer şehri arkasında. Javert de orada olacaktı ve şu Brevet. Gerçi. ama başka bir yere de gidiyor olabilirdi. Bu gibi şeyler.gözlemeden." "Şuracıkta. "İçinde uyuyan insanlar var!" diyordu." Gerçi. bir uçtıruma dalar gibi dalıyordu. hiçbir şey saptamamış. durumu kendi gözleriyle görmekte ve değerlendirmekte hiçbir sakınca yoktu -hatta bu. karanlık bir an yaşadığı muhakkaktı. Tan ağarıyordu. araştırmadan hiçbir karar verilemezdi. Posta arabasının çarpmasıyla tekerleğin parmaklıklarından ikisi ayrılmış. tahminlerden. Atın tırısı. Zaman zaman bunu hissediyor. Ama yine de gidiyordu. "Neler söylüyorsunuz siz?" dedi. bu siyah ağaç ve tepe siluetleri onun şiddetli ruhsal durumuna hüzünlü. Ata soluk aldırmak ve yulaf verdirtmek için bir hanın önünde durdu. Nereye? Hiç şüphesiz Ar-ras'a. "Sonuç nasıl olursa olsun. iki adım ötede. bir şey onu kendine doğru çekiyordu. ama sonunda rahatlayacaktı -kaderi ne kadar kötü olmak isterse istesin. -399insan. sağlıklı bir ırktandı. Hayallerinden hemen hiç aynlmaksızın cevap verdi: "Niçin?" "Uzaktan mı geliyorsunuz?" diye sordu bu defa uşak. "Uzağa mı gidiyorsunuz?" diye sordu. Şahane hayvan iki saatte yirmi beş kilometrelik yol almıştı ve sağrısında bir damla bile ter yoktu." Gerçekten de tekerlek ağır şekilde hasara uğramıştı. ama güçlü. Sabahın da akşam gibi hayaletleri vardır. kederliyken hazindir. ama o farkında olmadan. Gecenin karanlığına. Amma da fikir ha! Javert. apaçık bir sahadaydı. bir kış gündoğumunun bütün soğuk şekillerinin gözlerinin önünden geçişine görmeden baktı. başı ve karnı iri. çirkin. olup bitecekleri bilmek gerekirdi. Hâlâ başlangıç noktasındaydı. Yulafı getiren uşak yere eğilip sol tekerleği kontrol etti. atınızla beraber anayoldaki hendeklerden birine yuvarlanmadan bunca yol almanız mucize. hem de her zamankinden çok. Scaufflaire'in dediği gibi. 'ya. yol taşlarının üstündeki tekerlekler tatlı ve tekdüze bir gürültü çıkarıyorlardı. koşumun çıngırakları. "Dostum. tahminler ve ipuçları Champmathieu üzerinde toplanmıştı. "Elbette mösyö. onu tanıyan eski forsalar. dümdüz.' diyorsunuz?" Uşak yeniden eğildi. bütün şüpheler. uzaktan her şeyi dağ gibi büyütürdü. neredeyse gerçekten bir şeyin içine nüfuz -400eder gibi. boynu kısa. sonuç olarak şu Champmathieu sefilini gördükten sonra belki de vicdanı kendi yerine onun küreğe gitmesini çok daha rahatlıkla karşılayacaktı." Arabadan aşağı atladı. matemli bir şeyler katıyordu." "Lütfen gidip onu çağınverin. şu halde. cıvata somunu tutmaz olmuştu. bir yandan da saatte yaklaşık on iki buçuk kilometre hızla giden atı kamçılıyordu. ürperiyor-du. şüphelerden daha inatçı şey de olamazdı. aslında Arras'a hiç gitmemeyi tercih ederdi. ayakları sağlamdı. İçinden geçenleri kimse söyleyemezdi. bakın. Doğrusunu söylemek gerekirse. por-ya kopmuş. "Yani demek istiyorum ki.kaderine hâkimdi. temkinli olmanın bir gereğiydi. hiçbir şeye karar vermemiş. bir an sessiz durdu. epey uzaklarda kalmıştı. Cochepaille. Bir yandan düşünüyor. sonra doğruldu: -401"Şunun için ki." "Ya!" "Niçin. insan neşeliyken sevimli.Nereye gidiyordu? Söyleyebilecek durumda değildi. Hesdin'e vardığında gün adamakıllı ağarmıştı. bunu herkes anlayacaktır. Gelin. her seferinde kendi kendine. "Yirmi beş kilometre öteden. Boulönnais cinsi küçük bir attı bu. onu elinde tutuyordu. sağrısı geniş. Yol kenarlarında bazen görülen tek tek evlerin önünden geçerken. Bir şey onu itiyor. Gün doğarken. Niçin acele ediyordu? Bilmiyordu. gözünü tekerleğe dikti. ama bunların kendisini teşhis edemeyecekleri muhakkaktı. Araba ilerledikçe içinde bir şeyin gerilediğini hissediyordu. Öylesine gidiyordu. bu tekerleklerin bu kadar uzun bir yolculuktan sonra artık bir çeyrek kilometre bile yapamayacağı muhakkak. Kendisi arabadan inmedi. Chenildieu. Arras'a niçin gidiyordu? Scaufflaire'in arabasını kiralarken düşündüklerini kendi kendine tekrarlıyordu. hiçbir şey yapmamıştı. Onları görmüyordu. bacakları kuru ve ince.

" "Peki öyleyse mösyö. Şehrin burjuvalarından birine ait.Araba tamircisi Bourgaillard Usta." "Öyleyse." -403Tamirci. atlar kırlarda. Konak yerlerinde en aşağı üç dört saat bekleyeceksiniz. iki tekerlekli yaylının kiralık bir araba olduğunu anlamıştı. Ama bu beygir eyere yatkın mı?" "Doğru. bana kiralayabileceğiniz arabanız var mı?" Tamirci daha ilk bakışta." "Benim işim yarına kadar bekleyemez. Muhafaza edeyim diye vermişti. En geç bir saat sonra yeniden yola çıkmam gerekiyor. Omuz silkti." "Mösyö." "Hele bir deneyin bakalım. posta atlarını alarak yarından önce Arras'a varamazsınız. bu arada postadan da. Sanırım bana eyer satacak biri bulunur. her tekerlek dingile uymaz. arabalıkta." "Posta atlarını alarak mı?" "Niçin olmasın?" "Peki bu gece sabaha karşı dörtte oraya varsanız olur mu?" "Olmaz." "Elbette. öyle. Gelip tekerleği kontrol etti ve kırık bir bacağı gözden geçiren bir cerrah tavrıyla yüzünü buruşturdu. Çıkmanız gereken çok yokuş ve bayır var." "Sizin arabanıza göre tek tekerlek yok." dedi. Bu tekerleği tamir edecek yerde değiştirseniz olmaz mı?" "Nasıl?" "Siz araba tamircisisiniz değil mi?" "Elbette." "İki posta atı alırım. "Bu tekerleği hemen tamir edebilir misiniz?" "Evet efendim. Atı araba-404dan çözün." "Bana satacak bir tekerleğiniz yok mu? O zaman hemen yola çıkabilirim." "Öyleyse. Konak yerlerinde iyi hizmet verilmiyor. İki parmaklıkla bir poryayı yeniden yapmak gerekiyor. Bende satılık yük arabası tekerlekleri var. iki at gerekli." "Peki. Balık kavağa çıktığı zamanlar kullanır. Beyefendinin geçiş belgesi var mı?" "Var. Beyefendi yarından önce yola çıkamaz." "Bugün için imkânsız. "Size kiralanan arabaları çok kötü kullanıyorsunuz! Arabam olsa bile size kiralamaz-dım." "Faydası yok. herhangi kötü bir araba da mı yok? Zor beğenen biri değilimdir." ." "Bakın. Dört tekerlekli. büyük bir araba." "İmkânsız mösyö. kapısının eşiğinde duruyordu." "Öyleyse satmaya ne dersiniz?" "Arabam yok. bir şey daha var." "Peki. Beyefendinin işi acele mi?" "Çok acele." "Nasıl. Burası küçük bir yer." -402"İmkânsız. Ve ekledi: "Şurada. Güçlü hayvanlara ihtiyaç var. iki saat içinde. "Burası küçük bir yer. Bu yüzden her taraftan at alıyorlar. ne zararı olur ki? Ama o burjuvanın sizi geçerken görmemesi gerekiyor. görüyorsunuz." "Öyleyse bana bir çift tekerlek satın. Burası sapa bir yoldur." "Beyefendi nereye gidiyor?" "Arras'a. Öyle mi?" "Evet. Çift sürme mevsimi başlıyor." 'Tekrar ne zaman yola çıkabilirim?" "Yarın!" "Yarın?" "Bir günlük işi var." "Ve bugün oraya varmak istiyorsunuz. Ancak bir çift tekerlek var. körüklü bir arabam var. İyi hatırlattınız." "Ne isterseniz öderim. eski dört tekerlekli. ben de atla giderim. Onu size kiralayabilirim." "Yedek bir tekerlek mi?" "Evet. yatkın değil.

yukarıda belirttiğimiz yargılan içinden geçirdikten sonra. oğlum bir araba almak istediğinizi söylüyor. Yanında ihtiyar bir kadın vardı. tam geriye dönme karan almak üzereydi ki. onu hiç kimse duymamış olacak. Cevap verdi: "Evet nineciğim. yolculuğa devam etmek için elinden gelen bütün gayreti göstermiş." "Yarın. elinden gelen her şeyi yaptığını söyledi. her şey orada kalacak ve o zaman pek muhtemeldir ki. Ama bu konuşma sokakta geçmişti. . üstü hasır örtülü. Javert onu ziyaret ettiğinden bu yana ilk defa özgürce. Sokakta geçen her tartışma mutlaka -406çevresine kalabalık toplar. İki araba da gece çalışır. kiralık bir araba anyorum. çünkü sizi tanımıyorlar. Yirmi saatten beri kalbini sıkıştırıp duran demirden pençe sanki nihayet onu serbest bırakmıştı. "Yolcunun kendi arabasından daha uzağa gidemez". giden de dönen de. Ama bu bir tür ilk uyarıya hemen boyun eğmemiş. "Doğrudan doğruya dingilin üzerine oturtulmuş". onları birkaç dakika dinledikten sonra topluluktan ayrılıp. araba tamircisine sorular sorarken." "Başka bir araba tamircisi var mı?" Uşak ile usta aynı zamanda cevap verdiler: "Hayır. bu vicdanının işi değil. Ama ne satılık. tam bir gün!" "İki işçi çalıştınrsanız?" "İsterse on olsun!" "Parmaklıklar iple bağlansa olmaz mı?" "Parmaklıklar olur. Daha ileri gidemiyorsa. "Nerede bulunurmuş?" dedi. Yolcumuz. Onu bırakan elin. karanlığın içinden çıkarak onu yeniden yakalamaya hazırlandığını görür gibi oldu."Köyde kiralık bir at bulamaz mıyım canım?" "Hiç durmadan Arras'a gidecek bir at?" "Evet. iki tekerleği üzerinde yürüyordu ve Arras'a kadar gidebilirdi. onu yeniden yakalamıştı. yolcunun sırtından terler boşandı. Kimsenin dikkat etmediği genç bir çocuk." Sonsuz bir sevinç duydu." "Bulunur. çok geç olur. koşarak gitmişti. Uğursuz el. "Bende." dedi kadın. gelip geçenlerden bazıları durup onların çevresinde toplanmışlardı. artık onu ilgilendirmezdi! Artık onun suçu yoktu." dedi. siz de yolculuğunuzu yarına bırakırsınız. ilahi takdirin işiydi. o çocuk geri geldi. Yolcu titredi." "Şehirde kiralık araba veren bir yer yok mu?" -405"Yok." "Orasını bilemem!" "Arras'a giden posta arabası yok mu? Ne zaman geçer?" "Yarın gece. titizlikle bütün çarelere başvurmuştu. ne yorgunluğundan ne de masrafından kaçınmıştı. ne de bin franka bulabilirsiniz!" "Ne yapacağız peki?" "Bakın ben dürüst adamımdır. Derin bir nefes aldı. ne mevsimden. "İçine yağmur yağar". bulunur. dürüstlükle. Araba tamircisiyle olan konuşması hanın bir odasında geçseydi. "Kısacası tam bir araba müsveddesi!". şimdi sakin sakin geri dönmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. "Bu beyefendinin ona binmesi büyük hata olur" vs vs. Her zaman bir şeyler seyretmeye meraklı insanlar vardır. Tamirci. Yolcuyu ellerinden kaçırdıklanna üzülen araba ustasıyla han uşağı hemen araya girdiler: "Bu araba berbat bir şeydir adeta araba -407bozuntusu". Belli ki ilahi takdir işe karışıyordu. bu araba müsveddesi. Atı satın almanız gerekir. ama porya olmaz. Öyle geliyordu ki. en iyisi size tekerleği tamir ederim. arkasından. Kendi kendine. iki tekerlekli küçük bir arabası vardı. Arabanın tekerleğini kırıp onu yoldan alıkoyan oydu. ne kiralık. "Mösyö. Bütün bunlar doğruydu. Gerçekten de yaşlı kadının sundurma altında duran. Kadın. Bir çocuğun getirdiği ihtiyar bir "kadın tarafından söylenen bu basit sözü işitir işitmez." "Nasıl yani! Şimdi bu tekerleğin tamiri için size bir gün mü gerekiyor?" "Bir gün. çok derin bir nefes aldı. kendini suçlaması için hiçbir neden yoktu. 'Tekerlekleri rutubetten paslanıp aşınmış". Hem sonra. ispit de kötü durumda." diye cevap verdi kadın." "Bizim buralarda olmayan cinsten bir at gerekiyor demektir. Tanrı şimdi artık ondan yanaydı ve bunu açıkça belli ediyordu. ama bu araba bozuntusu. aşağıda okuyacağımız olaylardan hiçbirini anlatmamıza imkân olmayacaktı. bu konuşmanın hiçbir tanığı olmayacak. ne beş yüz franka." Ve acele ekledi: "Ama burada bulunmazmış. "İçindeki sıralar kayışlarla asılmış". her neyse bu şey. O.

"Çabuk olun. bir -409lokma ısırdı. yoluna devam etti.İstenilen parayı ödedi. "Ekmekler niçin bu kadar acı?" dedi." . Geriye dönmekte sevinecek ne vardı ki? Bu yolculuğu özgürce yapmaktaydı." -408Herkese veren. ahıra yolladı. telaşlanılır. Üstelik yokuş da çoktu. bu araba. Tinques'e -410giren bu yolcuyu seyrettikleri sırada akşamın alacakaranlığı çökmekteydi. az önce. Kamıştan araba sarsılarak hareket ettiğinde. Kadın onu alçak tavanlı. gideceği yere gidemeyeceğini düşününce sevinç duyduğunu kendi kendine itiraf etti. o araba değildi. Hesdin'de çok zaman kaybetmişti. anlamadı. her olay bir yol dönemecidir ve bir de bakılır ki yaşlanılmıştır. beyaz atı yeni kiralanan arabaya koşturdu. Acele işim var. "Arras'a mı gidiyorsunuz?" diye ekledi adam. adama sordu. kendisi de bindi ve sabahtan bu yana izlediği yola yeniden koyuldu. karanlık bir kapı fark edilir. "Acaba mösyö yemek yemek istemiyorlar mı?" "Ha." "Bu gidişle giderseniz. Hesdin'den tam çıkıyordu ki. ilk rastladığı hânda atı çözdürüp. Başka bir masada bir arabacı yemek yiyordu." Taze ve güleç bir yüzü olan kadının ardından gitti. Bir parlaklıktan sonra bir donuklaşma gelir." Atı durdurup. yollar kötüydü. yola taş döşeyen bir yol bakıcısı başını kaldırıp. zihninin en ücra köşesinde durmadan değişen ufuklarla insan hayatı arasında paralellikler kuruyordu. atın yanına döndü. Okuldan çıkan bazı çocuklar. böyle bir şeye zorladığı yoktu. geçmekte olanı yakalamak için eller uzatılır. "hemen gitmem gerekiyor. Yol boyunca ne yapıyordu? Ne düşünüyordu? Sabah yaptığı gibi. Bazen ruhu tatmin eden." İri yan Hollandalı hizmetçi kız çabucak sofrayı kurdu. ne olmuş?" "Bana bir şey vermediniz. Arras'tan sadece yirmi beş kilometre uzaklıktaki Tinques'e doğru yol alıyordu. hem de kolayca veren o. bunu telafi etmek istiyordu." diye düşündü. bir daha el sürmedi. Yolcu. Hesdin'den Saint-Paul'e hemen hemen dört saatte gitti. "sana hiçbir şey vermeyeceğim!" Atı kırbaçladı. Yaşlı kadını getiren küçük oğlandı bu. kendi arabasını dönüşte almak üzere tamire bıraktı. at karnını doyururken yemliğin yanında durdu." Yemek geldi. her an yeniden doğmak ve ölmektir. Hancının karısı ahıra girdi. Gerçekten de. Adama bakarak." dedi. gözünün önünden geçen ağaçlara. içinde muşamba örtülü masalar olan bir salona götürdü. ekili tarlalara ve her yol dönemecinde dağılan manzaranın giderek silinişlerine bakıyordu." dedi. Ve istemediği hiçbir şey olmayacaktı. daha derin ne olabilir ki? Yolculuk yapmak. "Sen ha bacaksız. Gerçekte. Tinques'de durmadı. sonra yavaşça masaya bıraktı. onu neredeyse düşünmekten kurtaran bir seyirdir bu. Hayatta bütün şeyler önümüzden ebedi bir kaçış halindedir. Binlerce şeyi ilk ve son defa imişçesine görmekten daha melankolik. sizi çekip götüren hayatın siyah atı durur. Karanlıklarla aydınlıklar iç içe girer. "Bu at çok yorulmuş. iki atın gücüyle çekiyordu. Bir saat sonra Saint-Paul'den ayrılmış. Küçük at yiğit bir şeydi. ama aylardan şubattı." dedi. Bir sarsıntı duyulur. yağmur yağmıştı. bir sesin "Durun! Durun!" diye bağırdığını duydu. bakılır. Elemli ve karışık şeyler düşünüyordu. "kahvaltı etmemiştim. "Mösyö. samandan damlara. gerçekten acıktım. "Evet. Ahıra." "E. bu isteği aşın ve adeta iğrenç buldu." dedi. bu kıza bir ferahlık duygusuyla bakıyordu. Ayrıca. Tam köyün dışına çıkıyordu ki. meçhul birinin karanlıklar içinde onun koşumlarını çözdüğü görülür. "Arras'a daha ne kadar var?" ' ' "Otuz beş kilometre. Bu çok ağırdı. her şey kararır. henüz günlerin kısa olduğu devresiydi. İçinde hâlâ umuda benzer heyecanlı ve telaşlı bir şeyler bulunan çevik bir hareketle arabayı durdurdu. Hemen ekmeğe sarıldı. Kimsenin onu. Scaufflaire'e söz verdiği gibi. zavallı at artık yavaş gidiyordu. Ve yüzü örtülü. Belki de. Bu sevinci bir tür öfkeyle inceledi ve saçma buldu. çabuk varamazsınız. Dört saatte yirmi beş kilometre! Saint-Paul'de. "size arabayı ben buldum. Yük arabacısı Alman'dı. "İşte derdim buymuş.

sekizde Arras'da oluruz. yolların uzak-lıklanyla ilgili birtakım hesaplar yapıyordu. eşyaları yerinden oynatan biri gibi gürültü yapıyordu. alçak sesle mırıldanarak elleriyle çarşafları buruşturuyor. Gece iyiden iyiye bastırmıştı. Daha uzağa gitmeye imkân yok. bütün sabah boyunca hüzünlüydü. Rüyalar görmüştü. . Sanki karanlık bir saatin yaklaşmasıyla birlikte yeryüzü aydınlığının boşalttığı yerleri gökyüzü aydınlığı doldurmaktaydı. Orada iyi bir han vardır. hatta o anda Fantine sevinçliydi. bunu daha önce akıl edememiş olmasını da garip buldu: Belki de çektiği bütün bu zahmetler boşunaydı. dört ya da beş tanık dinlenirdi. davanın görüleceği saati bile bilmiyordu. Arras'a yarın gidersiniz. Digne yakınlarındaki büyük -412I ovada yaptığı başka bir gece yolculuğunu hayal meyal hatırlıyordu. ağır ceza mahkemelerinde duruşmalar genellikle sabah saat dokuzda başlardı. Dünden bu yana yemek yememişti. Uşak kendisini sürücülüğe terfi ettirmiş." Adamın tavsiyesine uydu. "atımı arabaya şimdi nasıl koşacağım. falaka kırıldı. dönüp. "Mösyö. Yatın. Carency'ye giden yola sapar. Sürücüye.. Bu da onlara yirmi dakika daha kaybettirdi ama yola dörtnala devam ettiler. Müthiş bir öksürük. At bakıcısı olan çocuk kestirme yollarda size kılavuzluk eder." O an. ırmağı geçer. Çok kötü bir gece geçirmişti." Bir ağaç dalı kesip. Üzerinden sekiz sene geçmişti." "Bu akşam orada olmam gerekiyor." "İyi ama. Arras'a gider. Kestirme yola saptılar. Bulutlarda beyazımsı ışıklar vardı. Ama yine de zaman kaybetmişti. bu yol geceleri berbattır. çift bahşiş veririm. yarım saat sonra aynı yerden. aklına ilk defa şöyle bir düşünce geldi.. Denizden gelen kuvvetli bir rüzgâr ufkun her köşesinde. yarın erkenden Arras'ta olurduk. arabaya kurulmuştu. avukatlara söyleyecek çok az şey kalıyordu. hiç değilse onu öğrenmesi gerekirdi." "Bir parça iple bıçağın var mı?" diye sordu. Gözleri çukura kaçmış. kaybolurum. Araba derin tekerlek izlerinin birinden çıkıp ötekine batıyordu. Irmağı geçmiş. atlan kamçılıyordu. "size bir tavsiyede bulunayım. Simplice Hemşire Sınamadan Geçiyor O sırada. Alçak ve kara sisler tepelere tırmanıyor ve dumanlar halinde kopup yükseliyordu. Ova zifiri karanlıktı. Mont-Saint-Eloy'ı arkalarında bırakmışlardı. Uzaklardaki bir çan kulesinde bir saat çaldı."Nasıl olur? Yol haritası yirmi beş kilometre gösteriyor." dedi sürücü. oraya vardığında her şey olup bitmiş olacaktı! Sürücü. Bir sarsıntıda arabanın falakası kırıldı." dedi adam." dedi. az konuştu. bakışları sabitleşmiş-ti. Öyleyse siz yine o hana gidin. Sonra zihninde birtakım hesaplar yaptı. ondan bir falaka yaptı. Atınız yorgun. 6. bundan sonra sadece kimlik tespiti sorunu vardı. Doktor endişeliydi ve Mösyö -413Madeleine gelir gelmez kendisine haber vermelerini tembih etmişti. Yolun hali felaketti." -411"O başka." "Bakın mösyö. bu defa iyi bir takviye atla hızla geçiyordu." "Ya! Yolun tamirde olduğunu bilmiyorsunuz demek?" dedi adam. "Hızını kesme. elma hırsızlığı davası kısa sürerdi. oysa ona daha dün gibi geliyordu. On beş kilometrelik yolumuz kaldı. Sürücü çocuğa sordu: "Saat kaç?" "Yedi efendim. gittikçe artan ateş. "Var efendim. bir işe yarayıp yaramayacağını bilmeden böyle yolu tutturup' gitmesi çok acayipti." "Buralardan değil misiniz?" "Hayır. Gözlerinin feri hemen hemen sönmüş gibiydi. Gece bastırdıkça bastınyordu. Sabahleyin doktor viziteye geldiğinde sayıklıyordu. yedek bir at alın. Tinques'e dönün." "Sahi mi?" "Sola. Camblin'e varınca sola dönersiniz. Fantine. o yol Mont-Saint Eloy yoludur. Gecenin bu engin soluklan altında titreşen ne çok şey vardı! Soğuk içine işliyordu. ara sıra yeniden alevleniyor ve yıldızlar gibi parlıyordu. bu gece Tinques'de yatsanız. Seçilebilen her şey dehşetliydi. "Bir çeyrek saat ötede yolun kesilmiş olduğunu göreceksiniz. gerisingeriye döndü. bu işin pek de öyle uzun sürmemesi gerekirdi. gece oluyor.

aşklarımı seviyorum "Yıkayın bu kumaşı. Boynu sadece kemikten ibaretti. Arada bir gülümsüyordu. zayıf. son sevincini kaybettiği sıralarda kendi kendinin gölgesiydi. yavaş yavaş. derisi sapsarı kesilmişti. dokunaklı. Bir şeyler hatırlamaya çalışır gibiydi. eski bir ninniydi. Simplice hemşire de Mösyö Madeleine'in gecikmesine şaşıyordu. karyolasının tavanına bakmaktaydı. İçeri kimse girmedi. Birden. çiçekler bezeyeyim "Çocuk yok artık bayan. Sağlık durumunun kötüleşmesi onu ruhen de olumsuz etkilemişti. kimseyi suçlamıyordu. buruşturmaya koyuldu. şimdi ise kendi kendinin hayaleti olmuştu. Fantine yastığın üstüne yığıldı. Kilisenin saati üçü çeyrek geçe vurdu. bir nefes gibi zayıf bir sesle şarkı söylemeye başladı. yanakları sarkmış. aşklarımı seviyorum Nakışlı peleriniyle Bakire Meryem Geldi ocağımın yanına dün "İşte" dedi. bazı ilaçlar yazdı. Dakiklik iyi bir insan olduğunu gösterdiğine göre. kapı açılmadı/ Bir çeyrek saat süreyle gözü kapıya dikili." Koşun kente. Yazık! Şu hastalık nasıl da yaşlılığı hızlandmyor! Doktor öğleyin tekrar geldi. O zaman hemşire onun -415çok alçak sesle. Fantine döndü ve kapıya baktı. kendinize kumaş alın Kendinize iplik alın. ona bir şey söylemeye cesaret edemiyordu. sapsan ellerini titreyerek birbirine kenetledi. kumaşı kirletmeden Güzel bir etek yapın. Saat altıyı çaldı. tekrar çarşafıyla oynamaya. oysa yatağında zor kımıldayabiliyordu. Yüzü sapsan. gözünde bir damla yaş belirdiğini hissetti. yüksük alın. "Ama ben yarın gideceğime göre. saat kaç?" Saat üçü çaldı. güller ise pembe Peygamberçiçekleri mavidir. Hemşire. dudaklan mosmordu. saatin her çalışında Fantine doğruluyor. Yirmi dakika içinde rahibeye on defadan fazla sordu. sonra yine yatağına yığılıyordu." Ve kumaşı bozmadan. Yalnız hazin bir şekilde öksürüyordu. son utancını. O sıra Fantine. Saat iki buçuğa doğru Fantine sabırsızlanmaya başladı. ama o hiçbir isim söylemiyor. köprücük kemikleri fırlamış. kapıdan yana bakıyor. Saat beşi çaldı. bugün gelmemekle hata ediyor!" dediğini duydu. kimseden şikâyet etmiyor. san saçla-n artık beyaz tellerle kanşarak uzuyordu. güller ise pembe Peygamberçiçekleri mavidir. Yanm saat geçti. Rahibe. "Hemşireciğim. Rahibe onu dinliyordu. Fantine oralı olmadır Artık çevresindeki hiçbir şeyle ilgilenmiyor gibiydi. Yirmi beş yaşındaki bu varlığın alnı kırışmış. hep aynı cevabı veriyordu. o da dakikti. güller ise pembe Peygamberçiçekleri mavidir. şimdi ne yapacağım?" -416"Tabut bezi yapın ve tabutuma serin" Oldukça güzel şeyler satın alacağız Kenar mahalleler boyunca gezinerek Peygamberçiçekleri mavidir. Fantine'in söylediği şarkı şuydu: Oldukça güzel şeyler satın alacağız Kenar mahalleler boyunca gezinerek Peygamberçiçekleri mavidir. Oldukça güzel şeyler satın alacağız Kenar mahalleler boyunca gezinerek Kutsal Meryem. bacakları cı-lızlaşmış. bir rahibeyi bile ağlatabilirdi. ocağımın yanına Kurdelelerle süslü bir beşik koydum Tanrı en güzel yıldızını bana verecekti Oysa ben senin verdiğin çocuğu seviyorum "Bayan ne yapacağız bu kumaşla?" "Yeni doğan bebeğime çeyiz düzün" Peygamberçiçekleri mavidir. benzi sapsarı olmuştu. belediye başkanının revire uğrayıp uğramadığını sordu ve başını salladı. son namusunu. Nitekim. âdeti olduğu üzere saat -414üçte hastayı görmeye gelirdi. kollan. hareketsiz. altında ezildiği felaketi üstünden kaldınr gibi derin bir nefesin çıktığını duydu. acı şeylere alışık olmasına rağmen hemşire. Öyle üzgün bir sesle ve öyle tatlı bir havayla söylüyordu ki. aşklarımı seviyorum Bu şarkı. "örtümün altında saklı Bir gün benden istediğin küçük çocuk. beş yıldır aklına geldiğinde bu şarkıyı söylemişti. . "İyiyim. Yavrusu artık yanında olmadığından. burun delikleri kısılmış." Birkaç ay önce Fantine. Karanlık bir şeyin yavaş yavaş üzerine çökmekte olduğu söylenebilirdi. dişetleri çekilmiş. Mösyö Madeleine'i görmek istiyorum." "Nerede?" "Irmakta. Hiçbir şey söylemedi. Fantine bir zamanlar küçük Cosette'ini bununla uyuturdu. Mösyö Madeleine. göğsünden. gelen giden yoktu. Üçüncü çalışta Fantine yerinden doğruldu.Simplice hemşire ne zaman ona nasıl olduğunu sorsa. adeta nefesini tutarak öylece kaldı. yeleği de olsun Nakışlar işleyeyim. sonra bir saat. Ne düşündüğü açıkça görülüyordu.

Hemşireciğim. yalnız kapıcı kadına bu gece kendisini beklememelerini söylemişti." "Yavrum. "artık seve seve yatacağım. Ah. 'Yakında. Tannm! Yıllarca çocuğumu görmemek ne büyük hata! Hayatın sonsuz olmadığını düşünmek gerek! Ah! Sayın başkan gitmekle ne iyi etti! Doğrusu hava da çok soğuk! Paltosunu giymiş midir? Yann burada olur değil mi? Yann bayram olacak. hemşire soru sorup. söyle? Orada aranızda fısıldaşıyor-sunuz. iki yumruğu ile yastığına dayanmış. "sakin olun. "Belediye meclisinde işi olduğunu söyleyin." Fantine. Sonra ne kadar sevimlidir. paralan ödendiğine göre. hizmetçinin ona önerdiği şey. konuşmamam gerektiğini bana işaret edip durmayın. büzülmüş. Yüzünün kızarması kısa sürdü. Dudakları kıpırdıyor. Böyle! (elleriyle gösterdi. Son derece mutluyum. öyle bağırarak konuştuğum için sizden özür dilerim. Genç bir kız. nasıl küçücük. . yastığını düzelten rahibeye yardım etti. gelirken biraz soldadır. çok da iyiyim." dedi. "Cosette'i almaya gitti!" Sonra iki elini göğsüne bastırdı. tamamen emredici bir tavırla. "Niçin. Bu acılarla dolu çehrede olağanüstü bir sevinç ışığı parladı. cevap verin!" diye haykırdı Fantine. Yanında arabacı bile yoktu." Hizmetçi. Artık hiçbir şey diyemezler. Simplice hemşire hafifçe kızardı. dün ona Cosette'den söz ettiğimde. "Gitmiş mi?" diye haykırdı. bağırarak konuşmak çok kötü. Gözleri kıvılcımlandı. kafasındaki düşüncelere dalmış görünüyordu. yürek paralayıcı yüksek bir sesle." dedi hemşire. artık hiç rahatsızlık duymuyorum. Yalnız gitmişti. iki kadın. Montfermeil'e gitti. hatta karnım da çok acıktı. bazıları Arras yoluna saptığını söylüyor. Fantine. Öyle ya.Simplice hemşire. Duası bitince. göreceksiniz! Bilseniz. bazıları da Paris yolunda rastladıklarım iddia ediyorlardı. Resmi makamlar ücreti ödendiği halde bir çocuğun alıkonulmasına göz yummazlar. güzel pembe parmaklan var! İleride çok güzel elleri olacak. yalandı. Cosette'i tekrar göreceğim. "Hemşireciğim. "şimdi dinlenmeye bakın ve hiç konuşmayın. Aslında Paris'ten geçmesine hiç gerek yok. Beş yıla yakın bir süredir onu görmedim. Fantine dikildi. sağlıklı halin rahat hareketlerini ölümün ürkütücü zayıf-lığıyla birleştiren bazı organik hastalıklara özgü o ateşli çeviklikle yatağının üstünde dizüs-tü oturmuş. Hizmetçi. Yedi yaşında oldu.) Şimdi büyümüş olmalı. "Sayın başkan gitmiş. hemşirenin elini terli ellerinin arasına aldı. Fantine artık kendi kendine konuşuyordu: "Bu sabah Paris'e gitmek üzere yola çıktı. Biliyor musunuz? -419Onu Thenardier'lerden almak için bana bir mektup imzalattı." dedi. yakında' dediğini? Bana sürpriz yapmak istiyor. Birdenbire bağırdı: "Siz Mösyö Madeleine'den söz ediyorsunuz! Neden alçak sesle konuşuyorsunuz? Ne yapıyormuş? Niçin gelmiyormuş?" Sesi öyle sert. boynunda taşıdığı küçük gümüş haçı öptü. Onun böyle terlediğini görmek hemşireyi çok üzüyordu. az önce kötü davrandım. Simplice hemşire vermişti. Hatırlıyorsunuz değil mi. topuklarının üzerine oturdu. her istenileni yapacağım. öyle değil mi? Cosette'i teslim edecekler." dedi hemşire. başını perdelerin aralığından çıkarmış dinliyordu. İki kadın sırtlarını Fantine'in yatağına dön-417müş fısıldaşır." dedi. düşünebiliyor musunuz. onu. Hemşireciğim. Ben ona Co-sette diyorum. erkek sesi duyduklarını sandılar. Tanrı iyi. "Yavrum. yann sabah dantelli küçük başlığımı giymemi bana hatırlatın. öyle boğuktu ki. telaşla rahibenin kulağına eğilerek. Bakın bu sabah şöminenin üstündeki toza bakarken birden yakında Cosette'i göreceğim içime do-ğuverdi. durumunu değiştirmeden. Bir yaşındayken elleri gülünçtü." Tekrar yatağına yattı." Fantine. sayın başkanın o sabah saat altıdan önce beyaz bir at koşulu küçük bir arabayla sabah ayazında gitmiş olduğunu Simplice hemşireye alçak sesle anlattı. hizmetçi tahminlerde bulunurken. Giderken her zamanki gibi gayet sakindi. Öbür taraftan hastaya gerçeği söylemenin hasta için korkunç bir darbe olacağını ve Fantine'in durumundaki biri için bunun sonucunun oldukça kötü olacağını düşünüyordu. ama görüyorsunuz''şimdi çok mutluyum. "Hadi. Kız birkaç dakika sonra döndü. Sakin bakışlarla Fantine'e -418bakarak. belediye başkanının gelip gelmediğini ve revire çıkıp çıkmayacağını öğrenmek için hizmetçi kızlardan birini fabrikanın kapıcısına yolladı. yatın hadi. ama adı Euphrasie. "Gelemeyecek mi?" diye haykırdı. ağzının içinde geveledi: "Kapıcı bana bugün gelemeyeceğini söyledi. ne tarafa gittiği bilinmiyordu. yüzü anlatılmaz bir ifadeye büründü. Mösyö Madeleine iyi. korkarak döndüler. Hizmetçi. Çocukların insanı nasıl mutlu ettiğini bilemezsiniz. Nedenini bilmek istiyorum. Fantine hep hareketsizdi. biliyorum benim iyi hemşireciğim. Montfermeil. alçak sesle dua ediyordu. benim Cosette'ciği-mi almaya.

" Doktor şaştı. çünkü artık yavruna kavuşuyorsun. O ise." Doktor. -421benim yanımda. nabzı güçlenmişti. onun biraz uyuyacağını umarak yatağının perdelerini kapattı. uslu ol. Zaman zaman." dedi tekrar. yedek aldığı atı geri gönderdi ve küçük. kaldı ki." 7. Doktor yapılanı doğru buldu. Saat yediyle sekiz arası doktor geldi. hemen hemen çocuğun sevinci gibidir. "Hadi bakalım. sessizliğini bozdu: "Acaba at yarın sabah tekrar yola çıkamaz mı?" ." dedi rahibe. konuşmamasını. belki de onu kurtarırız. "yann Cosette'i göreceğim! İyi Tann'nın iyi hemşiresi." "Elinizi verin bakayım bana. Simplice hemşireyi bir kenara çekti." -423Burada adam. Şimdi yüzü pespembeydi. Perdeleri araladı ve kandilin ışığında Fantine'in kendisine bakan büyük. Hemşire. Gerçi bunun organik bir hastalık olduğunu biliyorum ve de oldukça ilerlemiş. tam onun yatacağı kadar yer var. bir masaya oturup. Fantine'in uyuduğunu düşünerek yavaşça içeri girdi. nereye gittiğine dair ellerinde kesin bir bilgi olmadığından." diye cevap verdi. kaldığı yerden devam etti: "Çünkü. Tatlı nefesi bana iyi gelir." dedi. yüzüne bir gülümseme yayılmıştı. sakin gözlerini gördü. bazen büyük sevinçlerin hastalıkların ilerlemesini durdurduğu görülmüştür. Analann sevinci. bu durumundan hiçbir şey anlayamazdı. Şimdi sözümü dinleyin ve daha fazla konuşmayın. onun burada. "Sanınm yann burada olabilir. Fantine'in yatağına yaklaştı. Fantine elini uzattı ve gülerek seslendi: "Ha! Bak! Siz bilmiyorsunuz! Ben iyileştim artık. onun uyuduğunu görürüm. Buradaki herkes haklı." Fantine başını yastığa koydu ve alçak sesle kendi kendine. "hemşire size sayın başkanın yavrumu almaya gittiğini söyledi mi?" Doktor. doktora. bakın. ama bütün bunlar öyle esrarlı şeyler ki! Kim bilir. "Ahırdaki uşak. Buradan Montfermeil'e ne kadar var?" Mesafeler hakkında hiçbir fikri olmayan -420hemşire. Mösyö Madeleine bir ya da iki gün için yoktu. "Şimdi durumu daha iyi. her türlü yorucu heyecandan kaçınmasını tembihledi." dedi doktor. canlı ve doğal bir sesle konuşuyordu." Onun bir çeyrek saat önceki halini gören biri. "Doktor bey. oldukça alçak bir sesle kendi kendine konuşarak gülüyordu.""'artık mutlusunuz. Sanki çıkagelen bir hayat bu zavallı bitkin varlığı yeniden canlandırmaktaydı. "Beyefendi yatacaklar mı? Yoksa akşam yemeği mi yiyecekler?" Başıyla hayır işareti yaptı. doğru tahmin etmiş olması da mümkündü. Üzerindeki baskı hafiflemiş. sabahlan uyandığımda kediciğime günaydın derim. "Evet. Posta Oteli'nin arabalara ait kapısından içeri girdi. Bunun kendi suçu olmadığını kabul ediyordu. Otelin sahibesi içeri girdi. Hemşire de. Altı saatte alabileceğini tasarladığı yolu on dört saatte alabilmişti. Cosette yarın geliyor. ayaklannın ucuna basa basa yatağa yaklaştı. dirseklerini dayadı. gerçekten yarın çocukla birlikte gelirse. "Yann! Yann!" dedi Fantine. yerine yat. Yolcu Ulaşır Ulaşmaz.Montfermeil uzak bir yer. ona durumu anlattı." dedi. Şimdi sevinçten deli gibiyim. Fantine. "Mösyö. Buraya kadar izlediğimiz adam. Kaynatılmış saf kınakına ve gece ateşin yükselmesi -422halinde kullanılmak üzere yatıştırıcı şurup yazdı. Ama yolcu arabalan çok çabuk giderler! Yann Cosette burada olacak. belediye başkanının Montferme-ü'e gittiğini sanan hastaya yanlış düşündüğünü söylemeyi doğru bulmuyorlardı. küçük bir yatakta yatmasına izin verirler değil mi?" dedi. Fantine devam etti: "Bakın. 'Talihi iyi gider de. Hiç ses duymayınca. Fantine'in sayıkladığını sandı. yöfda gider bıraktığımız araba Arras'ta. sonra zemin kattaki bilardo salonunun kapısını itip içeri girdi. Doktor giderken hemşire. Dönüş İçin Önlemlerini Alıyor Akşam saat sekiz sularıydı ki. han hizmetkârlarının büyük bir gayretle hizmet sunmalarına dalgın dalgın karşılık verdi. Sonra kıpırdamadan. kocaman açılmış gözlerle ve neşeli bir tavırla dört bir yanına bakmaya başladı ve artık hiç konuşmadı. beyefendinin atının çok yorgun olduğunu söylüyor. Doktor. aslında böyle olmasına üzül-memişti. arabadan indi. beyaz atı ahıra götürdü. görüyorsunuz ya artık hasta değilim. sayın başkan. geceleri de ben uyumadığımdan. başını oynatmadan. İsterseniz kalkıp oynarım. Kadın daha iyiydi. kim bilir belki de iyileşir? O kadar şaşırtıcı krizler vardır ki. Simplice hemşire haklı. O yolu ben vaktiyle yaya gitmiştim de çok uzak gelmişti.

Demek bitmemiş. bu adama sormaya karar verdi. Siz bu işle mi ilgileniyorsunuz? Yoksa bir cinayet davası mı? Tanık mısınız?" "Herhangi bir işim yok. çünkü şu sıra adliye binası onarılıyor. Kuryenin yanındaki yer boştu. soracağı soruyu birinin duymasından korku-yormuş gibi. vakit biraz geç. Burada kimseyi tanımıyorum. yani vilayet konağı yönü-424ne gidiyorum. Arras'ı tanımıyordu. parasını da ödedi. Şu dört pencereyi görüyor musunuz? Ağır ceza mahkemesi işte orası. Zaten başka türlüsü de olamazdı. kapı şurada. bir de akşam oturumu yapıyorlar. 82'de piskopos olan Mösyö De Conzie orada büyük bir salon yaptırmıştı. "Mösyö. Adam. Bu sırada büyük meydana gelmişlerdi. arkasına bir baktı." Adamın talimatına uydu. devrimden önce piskoposhaneydi. söyledikleri güçlükle anlaşılabili-yordu: "Demek kimliği tespit edildi. gelişigüzel yürüyordu. Genellikle duruşmalar saat altıda sona erer. yola çıkmak için gece saat tam birde burada olmayı ihmal etmeyin sakın. Bunlardan daha çok. lütfen söyler misiniz?" Oldukça yaşlı bir adam olan burjuva." dedi. Bu iş de olduktan sonra otelden çıktı. Küçük Crinchon Irmağı'nı geçti. önüne." Otel sahibesi onu postaneye götürdü. şehirde dolaşmaya başladı." "Kürek cezasına mı?" "Ömür boyu. onu tuttu. "Mösyö." Sordu: "Postane burada değil mi?" "Evet mösyö. yollar karanlıktı. Uzamış olacak." Konuşmasını o kadar zayıf bir sesle sürdürdü ki." "Ağır ceza davaları da orada mı görülüyor?" "Elbette efendim." Adam yolda giderken. sanırım siz bu şehirden değilsiniz. Büyük merdivenden çıkarsınız. Ortalık o kadar karanlıktı ki." "O başka. çok kalabalıktı. Tam zamanında geldiniz. eski piskoposluk salonlanndan biriydi ve şimdi de bekleme salonu olarak kullanılıyordu. görüyor musunuz. burasını ağır ceza mahkemesinin toplandığı büyük salondan ayırmaktaydı. "öyleyse buyrun beni takip edin. Işık var. mahkûm ettiler mi?" "Elbette. yalnızca bir avukatla görüşeceğim. "Şayet bir davada bulunmak istiyorsanız. bugün vilayet konağı olan yer. dolambaçlı sokaklar içinde buldu ve yolunu kaybetti. geniş kapkara bir binanın cephesindeki aydınlık dört uzun pencereyi gösterdi. "Affedersiniz mösyö. Geçiş belgesini gösterdi ve hemen o gece posta arabasıyla Montreuilsur-mer'e dönmesinin mümkün olup olmadığını sordu. "Bakın mösyö. karşısına çıkan ilk avukata sormaktan çekinmedi. Peki. talihiniz varmış. Şu anda kapalı olan iki kanatlı kapı. avukat döndü. "Mösyö. Oradan geçen ve düşünen bir gözlemci için bütün bu gruplar karanlık birer an kovanına benzerler. içinde birtakım zihinlerin vızıldana vızıldana her türlü uğursuz yapıyı elbirliğiyle kurduklan karanlık birer an kovanı. Ben de tam adliye tarafına." dedi. Bir adam elinde fenerle gidiyordu. önyargıyla verilmiş mahkûmiyet kararlan çıkar. birkaç dakika sonra bir salondaydı. içinde cüppeli avukatların da olduğu bazı gruplar orada burada fısıldaşıyorlardı. nöbetçinin durduğu yerde. "Bitti mi?" Bu sözü öyle bir vurguyla tekrarlamıştı ki." dedi. akraba falan mısınız?" "Hayır. Davaların görüldüğü yerlerin eşiğinde aralarında alçak sesle mırıldanan siyahlar giymiş adamların -425böyle gruplar oluşturduklarını görmek her zaman yürek sıkan bir şeydir. acaba dava hangi safhada?" "Bitti."Ah! Mösyö! En aşağı iki gün dinlenmesi gerek. Bütün bu mırıldanılan sözlerden şefkat ve merhamet çıktığı çok enderdir. "adliye binası nerededir. İşte davalar o salonda görülüyor. Bir an tereddüt ettikten sonra." dedi. o nedenle mahkemeler geçici olarak bütün duruşmaları vilayette yapıyor." dedi avukat. Bir tek lambayla aydınlatılmış olan bu geniş salon. Gişe memuru. kendisini daracık. Ama yine de gelip geçenlere gideceği yolu sormamakta inat eder gibi bir hali vardı." -426- ." dedi adam. "Mösyö.

Diğer yandan. Çok kalabalık. cüzdanını aldı. bir sabıkalı. mahkeme başkanı o güne basit ve kısa iki dava koymuştu. küçük Montreuü-sur-mer şehrinin belediye başkanına gıpta ediyorlardı. tanıkların ifadeleri alınmıştı. ona herhangi bir iyilik borçlu olmasın. göz attı ve söyleneni yerine getirdi. Bu ilgisiz adamın sözleri kâh buzdan iğneler." "Nasıl! Bir kişilik yer de mi yok?" 'Tek bir kişilik bile yok. Kadın. kendisi farkında değildi. tekrar başladığında deneyebilirsiniz. kâh ateşten bıçaklar gibi kalbini delip geçmişti. -427Çeşitli gruplara yaklaşıp söylenenlere kulak kabarttı. Birkaç dakika içinde. hayat boyu hapse mahkûm ettiler. Ben olsam." -428Mübaşir bunu dedikten sonra ona arkasını döndü." dedi. çocuk katili olduğu kanıtlandı. ama mademki bitmiş. Dünden beri içindeki şiddetli mücadele hâlâ bitmemişti. jüri taammüden cinayeti kabul etmedi. adamın sorgusu bitmiş. merdivenleri her basamakta tereddüt edercesine ağır ağır indi. Siz neden söz ediyorsunuz?" "Hiçbir şeyden. bir kâğıt kopardı ve kâğıdın üzerine fenerin ışığında: "Mösyö Madeleine." Avukat yanından ayrıldı. Başı eğik çekildi. ama oldukça ün yapmıştı. yani eline düşen sanıkları ka-çırmıyordu. duyulabilecek bütün heyecanlan duymuştu. savcı pek iyiydi. kalem çıkardı. Mübaşir kâğıdı aldı. Henüz hiçbir şeyin bitmemiş olduğunu öğrenince derin bir nefes aldı. Mübaşire. Boulogne'daki gül fabrikasını. karmakarışık. Kapı kapalı." "Salona girmek mümkün mü acaba efendim?" Sanmam. bekleme odasına geçti."Ne kimliği?" diye cevap verdi avukat. "Açılmayacak." Mübaşir biraz sustuktan sonra ekledi: "Gerçi sayın mahkeme başkanının arkasında iki üç yer var. kâğıdı verdi ve emir verir bir tavırla. Görseniz. İltimaslı Kabul Montreuil-sur-mer belediye başkanı. Artık hiç kimse içeri giremez." "Demek bir kadındı?" "Elbette canım! Limosin adında bir kız. "ama kapı açılmayacak. Bu adam elma çalmıştı. bir kürek mahkûmu hırsızlık yapmış. Görülecek davaların listesi çok yönlü olduğundan. Adam muhtemelen mahkûm olacaktı. "Mösyö. haydut suratlı bir herif. Arras ve Douai. sabıkalının. Bütün bunların gece yansından önce bitmesi imkânsızdı. Kara boncuk sanayiini canlandırmak gibi il merkezine yaptığı olağanüstü hizmetten başka. 8. kapı yakında açılacak mı?" diye sordu. öyleyse salon neden hâlâ aydınlık?" "Öbür dava için. Ama sırada avukatın savunması ile savcının iddianamesi vardı. Sorun gayet basitti. ispat edilen tek şey daha önce Toulon'da kürek mahkûmu olduğuydu. Örneğin. Montreuil-sur-mer Belediye Başkam" diye yazdı ve sonra. Dışan çıkanlar oldu. Ağır ceza salonuna açılan kapının yanında bir mübaşir ayakta duruyordu. merdiveni hızlı hızlı çıktı. ama başkan oraya ancak devlet memurlarını alıyor." diye cevap verdi mübaşir. çocuğunu öldürmüş. "Nasıl! Duruşma tekrar başlayınca kapı açılmayacak mı? Ara verilmedi mi?" "Oturum yeniden başladı. Merdiven sahanlığına gelince tırabzana dayandı." "Nereden giriliyor?" "Şu büyük kapıdan. "Bunu sayın mahkeme başkanına götürün. 'sonunda kürkçü dükkânına dönen tilki'nin davasına gelmişti. ." "Niçin?" "Çünkü salon dolu. Hatta gerektiğinde öbür ilçelerin sanayiilerini de yardım ederek desteklemiş ve üretimi artırmayı başarmıştı. sırf suratından ötürü onu küreğe yollardım." "Hangi öbür dava?" "Bir dilenci parçası. Erdemliliğinin ünü bütün Aşağı Boulonnais'yi sarmış ve sonunda da bu küçük yerin sınırlarını aşarak komşu iki üç ile de yayılmıştı. Montreuil-sur-mer'in yüz kırk bir belediyesinden bir teki bile yoktu ki. iki saat önce başladı. kollarını göğsünde kavuşturdu ve ani bir hareketle redingotunu açtı. Her tarafta Mösyö Madeleine adını saygıyla anıyorlardı. hemen hemen aynı zamanda. Adın! bile bilmiyorum. Ama şu ara oturuma ara verildi. şiirler yazan akıllı bir gençti. Frevent'teki keten ipliği fabrikasını ve Boubers-sur-429Canche'daki hidrolik tül imalathanesini gerektiğinde kredi verip sermaye koyarak desteklemişti. İşe çocuk katiliyle başlanmış ve şimdi sıra forsanın. doğru mübaşire gitti. Durumunu kötüleştiren de buydu. ama duyduğu hissin memnunluk mu. "tespit edilecek kimlik falan yoktu ki." dedi mübaşir. ama bu ispat edilememişti. yoksa acı mı olduğunu söyleyebilecek durumda değildi.

Bu kapıyı hemen hemen unutmuştu. başkanın koltuğunun arkasından öne doğru eğildi. Ara sıra bir adım atıyor. "Efendim. burası toplantı oda-sıdır. . duvarları tahta kaplamalı. Bu dehlizin bir yığın dönemecini geçtikten sonra durup yine etrafı dinledi. onun düşüncelerinde. bitişik salonun gürültüsünü belirsiz bir mırıltı halinde duyabilirdi. bir kaplanın gözüne bakan bir koyun gibi bakıyordu. bir kalem alarak kâğıdın altına birkaç kelime yazdı ve mübaşire iade ederek. Düşüncenin ipleri. Nefes ne-feseydi. lambanın yanında olduğundan yazıyı okuyabildi: "Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı. ona. mübaşirin onu bıraktığı yerde. Hiç dikkat etmeden. bitkin bir halde yürüyordu. Düşüncelerinin arasında birinin. kapıya doğru yaklaşıyordu. Bir soluk aldı. Böylece bir çeyrek saat geçti. Bakışları önce sakindi. orası burası hasta kandillerine benzeyen fenerlerle aydınlatılmış bir koridordu bu. Sanki kaçarken biri onu yakalamış. Taş soğuktu." dedi. ona doğru gitti." Bu sözler. "Beyefendi lütfen beni izlerler mi?" dediğini duydu. arabanın sarsıntısından bitkin düşmüştü. kendi kendine bakıyordu ve buranın bu oda. Toplantı odasına girdi. Mübaşir toplantı odasını mahkeme salonuna bağlayan kapıyı temkinle açtı. Ona. salon kapısının yanında. "Ne yazık!" diyen bir sesten başka bir şey duymuyordu. Kulak verse. yer yer basamaklarla kesilen. tarif edilmesi imkânsız bir el hareketi yaptı. O an onu görebilen. kollarını sarkıttı ve geri döndü. dışarıda bir koridordaydı. Mösyö Madeleine'e saygılarını sunar. Madeleine kâğıdı açtı. az sonra kendi adının duvarlarında yankılanacağı ve şu an. Artık o odada değildi. belediye meclisine ellerinde tutuklu olan bakan ve milletvekillerinin bir listesini gönderiyordu. Bunca hayatın söndürüldüğü. Bu yuvarlak. türlü açılar yapan. Sonra hızla geri döndü. ne arkasm-432P da." dedi. cilalı bakırdan tokmak onun gözünde dehşetengiz bir yıldız gibi parlıyordu. aynı karanlık vardı. Gözlerini ondan ayıramıyordu. kaderinin güzergâhı olan bu sakin ve korkunç odayı sersemlemiş olmanın verdiği bir rahatlıkla seyrediyordu. dar. Başkan kâğıdı okuyunca birden saygıyla toparlandı. ama dinlemiyor ve işitmiyordu. kendine hâkim bir tavırla: 'Hadi canım! Kim zorluyor ki beni?' demek isteyen. farkında bile olmadan öylesine okuyordu. bıraktığı durumda öylece kalakalmıştı. şu kapının bakır tokmağını çevirince mahkeme salonunda. Uzun. bu karanlığın içinde tek başına ayakta. büyük saygı gören bu adı tanımaktaydı. ama ne birini. hiç şüphesiz bu mektubun ona çok ilgi çekici geldiğini düşünürdü. ağır ceza mahkemesinden ayıran kapının bakır tokmağına takıldı. "İçeri alın. Düşüne düşüne döndü. "Bu mösyö duruşmaya gelmek istiyor. sonra ürkekleşti. Duvarda asılı duran siyah bir çerçeveye -431yaklaştı. Tam da hâkimlerin tartıştıkları ve insanları mahkûm ettikleri yerde bulunuyordu. ne önünde hiçbir ses yoktu. Mübaşir onu yalnız başına bırakmıştı. üzerinde az önce okuduğumuz bir satırlık yazı olan kâğıdı ona verirken. Yanından ayrılırken mübaşirin söylediği son sözler hâlâ kulağındaydı. Başkanın yazdığı kâğıdı ona verdi. onu. duvara dayandı. Sanki izleni-yormuş gibi kaçmaya başladı. Az önce ona sırtını çeviren mübaşir şimdi yerlere kadar eğilip onu selamlıyordu. açtı ve dışarı çıktı. herkes gibi. Çerçeve camının altında Paris Belediye Başkanı ve aynı zamanda Bakan Jean Nicolas Pache'ın kendi el yazısıyla yazılmış eski bir mektup vardı. açıkça da diyen. Ağır ağır. En önemli an gelip çatmıştı. geri götürüyordu. İlk gözüne çarpan şey kapının tokmağı oldu.Arras Ağır Ceza Mahkemesi'nin oturumuna başkanlık eden Douai Kraliyet Mahkemesi Başkanı da. alnındaki terler buz gibiydi. karanlık merdivenlerin belli belirsiz anısına karışıyordu. yeşil örtülü bir masanın üzerine konulmuş iki mumla aydınlanan çalışma odası gibi bir yerde yalnız başınaydı. karşısında içeri girdiği kapıyı gördü. soğuktan ve titreyerek düşündü. sabitleşti ve yavaş yavaş dehşetle doldu. ürpere-rek doğruldu. etrafı dinledi. -430Mübaşirin peşi sıra gitti. Fantine'le Cosette'i düşünüyordu. Sözünü ettiğimiz bahtsız adam. Çevresinde aynı sessizlik." Bu birkaç kelime onda garip ve acı bir duygu uyandırmış gibi kâğıdı ellerinin arasında buruşturdu. Birkaç dakika sonra. bütün gün düşünmüştü ve artık içinde. sendeliyordu. özellikle onları hayatın acı gerçeklerine bağlamaya en çok ihtiyaç duyduğunuz bir sırada bakarsınız beyinde hepsi birden kopuvermişlerdir. sıkıntıyla içini çekti. Duvarlara bakıyordu. İsyanla karışık. çünkü gözlerini mektuptan ayırmıyordu ve onu iki üç defa okumuştu. Şüphesiz bir yanlışlık sonucu 9 Haziran yıl II tarihini taşıyan bu mektupta Pache. sayın mahkeme başkanının koltuğunun arkasında olursunuz. Yirmi dört saattir ağzına bir lokma koymamıştı. bakışları. Saçlarının arasından fışkıran ter damlacıkları şakaklarından aşağı süzülüyordu. gelirken geçtiği koridor. az önce geçtiği dar koridorların. Böylece orada. Nihayet başını eğdi. ama başaramıyordu. gözlemleyen biri olsaydı. Bütün gece düşünmüş. Kendini toparlamaya çalışıyor. bu insanın da kendisi olmasına şaşıyordu. ne de diğerini hissediyordu. duygulan silinmişti.

Oturduktan sonra da. başkanın solunda kalan duvardaki küçük bir kapıya dayalı tahta bir sırada toplanmıştı. şurada. gözlerini yumdu ve ruhunun en derin yerinden haykırdı: "Asla!" Kaderin. tek bir noktada. salon loştu. O içeri girdiği sırada.Birden. Şimdi artık görülmeden görebiliyordu. doğal olarak oraya yöneldi. kapı açıldı. Herkes dikkat kesilmişti. masaların üzerinde mumlar ve bakırdan şamdanlar. kımıldanıyorlardı. tırnaklarını kemiriyor. askerlerin yüzleri dürüst ve sert. Gözlerinin önünde. Kirpi gibi saçları. sırtındaki gömleğiyle Digne'ye ilk girdiği günkü haliydi bu. Oldukça geniş bir salondu. Mahkeme salonundaydı. jüri üyeleri arasındaydı. Birkaç mumun aydınlattığı o sırada iki jandarmanın arasında bir adam vardı. başkanın başı üstünde bir haç vardı ki. -434Bu adam. dalgındılar. ürkmüş bir hali vardı. Kendini görür gibi oldu. bu yüzün nerede olduğunu sanki önceden biliyormuş gibi.. az önce de dediğimiz gibi. Bakışları. Mösyö Bamatabois. Şimdi -436söylenenleri dinleyebilecek sakinlikteydi. hafifçe aydınlatılmıştı. yeşilden çok sarıya çalar renkte çuha örtülü masalar. gözkapakla-nnı kırpıştırıyorlardı. bütün düşüncelerini karmakarışık eden. kendi olduğu yanda hâkimler yer almışlardı. Onu yargıladıklarında Tanrı orada değildi. şüphesiz yüz olarak tıpatıp bir benzerlik değildi bu. mahkûm olduğu sırada yoktu. düşüncesinin bir serabı değildi. ama duruşu. jandarmalar. dava üç saatten beri sürüyordu. aynı mekanizma. onu neredeyse çılgına çeviren trajik bir oyunuyla. Kin ve nefret dolu. artık bu belleğinin bir oyunu değildi. gerçek hâkimler. çirkinlik ve hüzün. Bu uğursuz şeylerle bir kere daha karşılaşıyordu. Javert'i aradı. işte oradaydılar. Bir tür halüsinasyon görür gibi sanığa bakıp duruyordu. Ayrıca. gerçek jandarmalardı. "Aman Tanrım! Yine bu hale mi geleceğim?" dedi. işte o adamdı. Mösyö Madeleine onu aramadı. ihtiyarlamış ti. tanınmamış bir görüntü. ama göremedi. kendisini kapının önünde buldu. cüppeleri eskiydi. aynı gece saati. hâkimlerin kürsüsü üzerinde duran bir dosya yığınından yararlanarak yüzünü bütün salondan gizledi. Mekanik bir davranışla kapıyı arkasından kapadı ve ayakta durup gördüklerini incelemeye koyuldu. ellene ellene kararmış kapılar. ona yer açmak için çekilmişlerdi. sanık avukatı savunmasını tamamlamak üzereydi. kirli bir tavan. duvarların tahta kaplamalanna çakılan çivilerde ışık vermekten çok. Hâkimler. genel görünüşü tamamen benziyordu. hayatının en korkunç ânının kendi hayaleti tarafından oynanan bir tür temsili bulunmaktaydı. Gerçek duygusuna yeniden kavuştu ve yavaş yavaş kendine geldi. Kaba. bazen sessizliğe bürünüyordu. nasıl olduğunu anlayamadan. leke içinde eski doğramalar. Kapının çıkardığı ses üzerine. Geçmişin belalı ve sıkıntılı manzaralarının. Bütün bakışlar. ona benzer bir hâkim. O ise bunları ancak fark edebiliyordu. Her şey tıpkı eskisi gibiydi. hapishanenin döşeme taşlarından on dokuz yılda toplayıp biriktirdiği korkunç düşüncelerden oluşan iğrenç hazinesini ruhunda saklayan haHX. Bu kalabalıkta kimse ona dikkat etmedi. karşısında bir başka kendisi duruyordu! Yargılanan bu adama herkes Jean Valjean diyordu. Çırpınır gibi bir hareketle tokmağı yakaladı. Zabıt kâtibinin masası tanıkların oturdukları sırayı görmesini engelliyordu. Ürpererek kendi kendine. asker ve seyirci yüzleri.. gerçekliğin bütün dehşetiyle çevresinde yeniden ortaya çıktığını ve yaşadığını görüyordu. Bütün bunları daha önce de görmüştü. bazen gürültüyle doluyor. Yalnız. Başkan başını çevirip. bir ağır ceza davasının bütün mekanizması. bilinmeyen birinin sefil bir mahlûkun bir benzerliğin yükü altında yavaş yavaş çöküşünü . kasvetli ciddiyetiyle kalabalığın ortasında işlemekteydi. bir zabıt kâtibi. karanlık. etiyle kemiğiyle gerçek insanlar. çünkü bütün bunlarda yasa denilen o büyük insani şeyle adalet denilen o büyük ilahi şeyin varlığı hissedilmekteydi. onu görebilecekleri düşüncesinin verdiği dehşetle kendini sandalyeye bıraktı. içeri giren şahsın Montreuil-sur-mer belediye başkanı olduğunu anlayınca ona selam vermişti. gerçek kalabalık. öbür uçta hırpani bir kalabalık vardı: Avukatlar çeşit çeşit tavırlar alıyor. -4339. vahşi ve endişeli gözbebekleri. Bütün bunlardan yine de ortalığa ağırbaşlı. mağrur bir hava yayılıyordu. gördü. zalimce meraklı bir yığın baş. -435vardılar. Dehşete kapıldı. Göreviyle ilgili bazı işler için birçok defa Montreuil-sur-mer'e gidip orada Mösyö Madeleine'i görmüş olan savcı da onu tanıdı ve selamladı.. Kanaatlerin Belirginleşmeye Başladığı Bir Yer Bir adım attı. Arkasında bir sandalye duruyordu. Bütün bunlar önünde bir uçurum gibi duruyordu. Üç saatten beri bu kalabalık ya son derece aptal ya da son derece becerikli bir adamın.. Bu yaratık en aşağı altmış yaşında görünüyordu. Salonun bir ucunda. aptal. yirmi yedi yıl önce. is çıkaran kahvehane lambaları.

sanık 'kötü bir savunma sistemi' benimsemişti ve avukat 'bütün iyi niyetiyle' bunu kabul etmek zorundaydı. bu adatn bir serseriydi. onun üzerine giderek daha fazla çöken bu felaketlerle dolu karara ondan daha fazla endişeyle bakıyordu. Savunma avukatı. Müvekkili -İd avukatı sıfatıyla. artık sadece iddia makamının resmi sözcüleri tarafından kullanılmakta. Avukat.. ürünleri talan eden biri değildir. Bu arada. orada ağaç budayıcılığı yapmıştı.. Onu bu yeni olay için mahkûm ediniz. Champmathieu adı pekâlâ başlangıçta Jean Mathieu olabilirdi. Dram yalnızca belirsiz değil. hâkimlerin ona karşı bağışlayıcı olmalarını sağlardı. vs vs. Kimdi bu adam? Soruşturma yapılmış. Bunun dava konusuyla hiçbir ilgisi yoktu. Uzun bir kürek mahkûmiyeti felaketi ve mahkûmiyetten sonra da uzun bir sefalet onu geri zekâlı biri yapmıştı. eski olay için daha sonra yargılanacaktır. Ama sanığın kürek mahkûmu Jean Valjean olduğu farz edilse bile. Daha önceden de bildiğimiz gibi. Sanık. sanığın bu sıfatının ne yazık ki iyi tespit edilmiş bulunduğunu inkâr etmiyordu. elma hırsızlığının maddi kanıtlarla ispatlanmış olmadığını belirtmişti. Pierron'un bağı denilen. 'Hayır' demek isteyen hareketler. ama Benigne Bossuet de bir cenazede yaptığı konuşmada bir tavuktan söz etmek zorunda kalmış ve işin içinden tantanalı bir şekilde ayrılmasını "bilmişti. onu mahkûm etmek için bir neden miydi bu? Küçük Gervais işine gelince. Bu bilgilere. daha sonra hukuka uygun şekilde kimlik tespi-437tinden sonra. Kullandığı dil. yani çıkara dayanan bir reddetme. iflah olmaz bir sürgün kaçağını. ama dalı yerde bulup aldığını söylüyordu. bir tarlada elinde bir dal olgun elmayla yakalanmıştı. bir forsa olduğunu inkâr etmekte direniyordu. Güçlükle konuşuyor. adaletin uzun süredir aradığı Jean Valjean adında bir suçluyu görüyoruz. Ceza Yasası'nın 383'üncü maddesinde öngörülen bu suç için. her şeyi. Şimdi yeni bir hırsızlık suçu daha işlemiştir. eski bir kürek mahkûmu olmasıydı. son derece tehlikeli kötü bir adamı. şüphesiz hiçbir itirafta bulunmamakla her şeyi kurtaracağını sanıyordu. dört tanık da Champmathieu'nün kürek mahkûmu Jean Valjean olduğunu hiç tereddütsüz kabul ediyorlardı. ama tepeden tırnağa her hali tavrı suçlamayı reddediyordu. Şurası doğruydu ki. suçlamanın doğru olma ihtimali her dakika biraz daha artıyordu ve bütün bu kalabalık. biz bir haydutu. hepsi de aynı şeyi söylüyorlardı. gelecek onun için gittikçe daha tehditkâr olmaya doğru gidiyordu.tumturaklı bir üslupla konuşmak zor iştir. kendisine karşı savaş düzeninde dizilmiş bütün bu akıllı insanların huzurunda bir budala. bu ifadelere karşı. aynı zamanda karanlıktı. sorulan sıkıntıyla cevaplıyordu. kovuşturmada bulunma hakkını saklı tutuyoruz. Avukat ona bunu tavsiye etmiş. ama sanığın zekâsının kıtlığını göz önüne almak gerekmez miydi? Açıkça görüldüğü üzere bu adam bir ahmaktı. uzun zaman ba-ro'nun iyi konuşma yeteneğini oluşturmuş olan ve Paris'te olduğu kadar Romorantin veya Montbrison'da da zamanında bütün avukatlar tarafından kullanılan taşra diliydi. zihinleri karıştıran bir taraf vardı. avukatın ortaya koyabileceği tek şey. O sadece bu dal (avukat buna küçük dal demeyi tercih ediyordu) elindeyken yakalanmıştı. eski bir forsayı. yoksa bir kanıt değil.) -Böylece. ama sanık inatla reddetmişti. savunmasını oldukça -438iyi yapmıştı. (. avukat bu konuyu tartışacak değildi. yoksa kurnaz mıydı? Her şeyi fazlasıyla anlıyor muydu. çevresi duvarla çevrili bir bağdaki elma ağacından kırılmıştı. Kendisini iyi koruya-mıyordu.seyretmekteydi.. Bir hataydı bu. İddia makamı şöyle diyordu: "Ele geçirdiğimiz bu adam yalnızca bir meyve hırsızı. Hatta kürek cezasından başka. . ama sabıkalı forsaya reva görülen korkunç cezayı vermemelerini istedi. ağırbaşlı tonu ve görkemli havasıyla onlara pek yakışmaktadır. Ama bu hırsızın Champmathieu olduğunu ispatlayan şey neydi? Tek bir şey. duruşma boyunca ortaya ışıklar saçılmıştı. Bu son konuda itirafta bulunması elbette daha iyi olur. ortada bir hırsız olduğuna şüphe yoktu. ona Champmathieu demekte özellikle ısrar ediyordu. gerekse mah-440kemeden talepte bulunarak Jean Valjean'ın kimliğinden emin oldukları takdirde. kimliği ispat edilir de Küçük Gervais olayı daha sonra bir mahkûmiyetle sonuçlanırsa ölüm cezası verilmesi bile mümkündü.duvardan atlarken ya da dalı kırarken herhangi biri tarafından görülmemişti." Bu suçlama ve tanıkların ifade birliği karşısında sanık şaşırmış görünüyordu. yoksa hiçbir şey anlamıyor muydu? Bu sorular dinleyicileri ikiye böldüğü gibi. sanık Faverolles'de -439oturmuş. Avukat sözlerini bitirirken gerek jüriden. avukat elma hırsızlığını anlatmakla işe başlamıştı. Bu dal. bütün bunlar doğruydu. Gerçekten. bu onun elma hırsızı olduğunu gösterir miydi? Olsa olsa bir ipucuydu bu. galiba jüriyi de ikiye ayırmıştı. tanıklar dinlenmişti. işaretler yapıyor ya da gözlerini tavana dikiyordu. Çevresinde. Bu adam sabıkalıdır. müvekkilinin suçlamayı reddetmesiydi. Bunun tersini ispatlayan delil neredeydi? Gerçi dalın duvardan atlanarak kırıldığı ya da çalındığı ve bir tehlikeyi sezen başka bir meyve hırsızı tarafından daha sonra oraya atıldığı muhakkaktı. Sekiz yıl önce Toulon hapishanesinden çıktıktan az sonra Küçük Gervais adında Sa-voyard bir çocuğun yolunu keserek silahlı soygun yapmıştır. Kimdi bu adam? Neden duygusuz biriydi? Alık mı. hırsızlık yaptığını. Bu davada ürküten. Bugün klasikleşmiş olan bu dil. Avukat. onu yakalayan toplumun ortasında bir yabancı gibi duruyordu. ona sürgün kaçağı olan mahkûmlara uygulanan cezalardan birini vermekle yetinmelerini.

sanığın hesaplı bir şekilde takındığı bu aptalca tavnna jürinin dikkatini çekti. hiçbir zaman atölyelerde çalışılmaz. Ayrıca derede çamaşırcılık yapan bir kızım vardı. Betimleme tamamlandıktan sonra savcı ertesi sabah il ga-441zetesinin iyice hayranlığını uyandırmak için. avlularda. anlarsınız. Bu tavır. Mahkûmiyet. Ona en yakın olan seyirciler. dört tanık onu teşhis ettiler: Dürüst polis müfettişi Javert ve sanığın üç eski alçaklık yoldaşı Brevet. kocaman yumruğunu sıranın önünde duran tahta bölmenin üzerine koydu. Ben Paris'te araba tamirciliği yaptım. karda. Champmathieu'nün ya da daha doğrusu Jean Valjean'ın suçunu oldukça doğru görünen bir biçimde. 'sayın savcı'ya 'mükemmel konuşması'ndan ötürü iltifat etmekle söze başlayıp elinden geldiğince karşılık vermeye çalıştı. mahkeme heyetine baktı. yağmurda. ama gittikçe gücünü kaybediyordu. bir ustalığı. Uykudan uyanan biri gibi bir hareket yaptı. insanı çabucak yıpratır. iki üç defa alçak sesle. 'ihtiyar sersem. her şeyi reddediyordu. İnkâr Sistemi Duruşmaya son vermenin vakti gelmişti. hepsi birden aynı anda dışarı çıkmak için itişip sabırsızlanıyorlar sanılırdı. biraz da hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla onu dinliyordu.ne ve VOriflamme gazetelerindeki eleştirmenlerin taktıkları 'İblisin ekolü' adını kullanarak. serseri. jandarmalara. O da bir parça kazanıyordu. "Savunmanıza ekleyecek bir şeyiniz var mı?" Adam ayakta. geçim araçlarından yoksun. Dedi ki: "Şunu söylemek isterim. iğrenç bir takkeyi elinde evirip çevirerek soruyu duymamış gibi duruyordu. dilenci. bu sapık edebiyatın etkisine bağladı. hışımla. sanığın Jean Valjean olduğunu kabul eder gibi görünüyordu. Kaldırım taşlarının arası buz tutmuşken demiri işlemek zordur. Avukat ayağa kalktı. Ayrıca işçiler öyle zalimdirler ki! Adam artık yaşlandığında. Avukatı 'dürüstlüğünden' ötürü kutladı ve bu dürüstlükten ustaca yararlandı. Chenildieu ve Cochepaille adlı forsalar. Zaman zaman. Başkan. ta-kıla çarpa. Bu ne vurdumduymazlık! Siz sayın jüri üyeleri adaleti yerine getireceksiniz. karmakarışık bir şekilde fırlamalarına bakılırsa. gözlerini çevresinde dolaştırdı. vs vs. patronlar yaşımdan faydalanıp mümkün olduğu kadar az ücret ödüyorlardı. Bu meslek zordur. soruyu tekrarladı. la Quotid. iyi ustaların yanında. Avukat. Kırk yaşında insanın işi bitmiş demektir. belli ki ayağının altındaki zemin kaydıkça kaymaktaydı. Sözlerin ağzından gelişigüzel. Bu kahredici ifade birliğine karşı o ne yapıyor? İnkâr ediyor. Avukatın verdiği bütün ödünleri sanığı vurmak için kullandı. sundurmaların altında. Savcı bu noktada usta bir söz oyunuyla suç denen şeyin kaynaklarına ve nedenlerine kadar inerek. Arabacılıkta hep açık havada çalışırsın. ama adli söz oyunlarına her gün büyük hizmetleri geçmektedir. Şu halde. ısınmak için kollarını döversin. Genellikle bütün savcılar gibi. çünkü geniş yer ister. Küçük Gervais olayı için ayrıca dava açma hakkını saklı tuttuğunu belirtip ağır bir mahkûmiyet talep ederek sözlerine son verdi. "Mösyö Baloup'a danışmazsan işte böyle -442olur!" dediğini duydular. gerçi trajediye bir yararı yoktur." Savcı konuştuğu sürece sanık ağzı açık. adına ve kimliğine kadar her şeyi! Burada tekrarlamaya gerek görmediğimiz yüzlerce delilden başka. ama patronlar bunu istemezler. vs vs vs. 10. vs vs. Kışın o kadar üşürsün ki. yine etrafına bakındı ve -443sonra birden bakışlarını savcıya dikerek konuşmaya başladı. hatırlanacağı gibi şimdilik müebbet kürekti. jüri üyelerine. bir canavar. Başkan. gerçek bir aptallığı değil. Bir insanın böyle konuşabil-mesi belli ki onu şaşırtmıştı. soldan sağa hafifçe sallamakta. Bu çeşit betimlemelerin örneği Thera-menes'in hikâyesinde yer alır.Savcı avukata karşılık verdi. duruşmanın başından beri yaptığı gibi bir tür mahzun ve dilsiz bir protestoyla yetinmekteydi. duvardan atladığını. ikimiz birlikte yuvarlanıp gidiyorduk. kurnazlığı. adaleti yanıltma alışkanlığını göstermekte ve bu adamın 'sınırsız sapıklığını' apaçık gözler önüne sermekteydi. Bu meslekte gençken yaşlanırsın.ien. zaman kaybı derler. Dinleyicilerle jüri üyeleri 'ürperdiler'. Kimdi bu Jean Valjean? Jean Valjean'ı betimledi. Savcı. Avukatın bu ifadesini senet olarak kabul etti. O da zorluk çekiyordu. dinleyicilere. avukatına. Anlamış gibi göründü. vs. o zamanlar henüz yeni doğmakta olan romantik ekolün ahlaksızlığına karşı atıp tuttu. Ben elli üç yaşındayım. sanığı ayağa kaldırıp usulden olan soruyu sordu. başını sağdan sola. Bu bakış açısı tükenince de Jean Valjean'a geçti. hapiste kaldığı sürece pek de ıslah olmamış. hatiplere yaraşır bir hareketle sözünü sürdürdü: "Ve işte böyle bir adam. hem de Mösyö Balo-up'un yanında. Bu sefer adam duydu. vs vs -geçmiş hayatında suç oluşturan işler yapmaya alışmış ve Küçük Gervais'ye karşı işlediği suçun da ispatladığı gibi. yüzünüzü bıçak . bu. Bütün gün yan beline kadar bir teknenin içinde. patlama gibi bir şey oldu. İddia makamı bundan emindi ve bu asla tartışılmazdı. moruk hayvan' diye çağırırlar! Günde ancak otuz metelik kazanıyordum. üslubu haşin ve süslüydü. iddianamenin en 'enerjik' olduğu ve iyi konuşma sanatının iyice coşarak dağlayıcı sıfatlar seli halinde taşıp sanığı fırtınalara boğduğu yerlerde sanık. çok zorluklar çektim. bu adam Jean Valjean'dı. İşte böyle bir adam yolda hırsızlık mahallinde atladığı duvarın birkaç adım ötesinde çalıntı nesneyi hâlâ elinde tutarken suçüstü yakalandığını.

bir tavana baktı ve sustu. 'hadi cevap ver!' diyor yavaşça. baloya falan gitmezdi/'çok usluydu. 'Cevap ver!' Jandarma. Adınızın Champmathieu olmadığı. Kızım akşamlan saat yedide eve döndüğünde. Faverolles'de de bulundum. Yalnız bir defa sözünü kesip. yıkananı beklerler. Sonra da ben bir şey diyemiyorum. yoksul bir adamım. dirseğimi dürtüyor. sizi mahkûm ediyor.. ben de pek iyi bilmiyorum. üstünde elmalar vardı. Sanınm -447f babamla anam yollarda gezen insanlarmış. Çocukken bana 'küçük' derlerdi. güldüklerini görünce o da gülmeye başladı. Önce bulamamıştım. Bunlar köylü. ne cevap vereceğini bilen bir adam gibi başını salladı." Sanık sonunda yerine oturmuştu. size sorulanlann hiçbirine cevap vermiyorsunuz. Yoksa bu iş çok rahat olurdu. Ben hiçbir şey çalmadım. Ağzını açtı. bazılarının fazla çamaşırı yoktur. -445Hazin bir durumdu.gibi kesen rüzgârda don yaptığı zamanda çamaşır yıkamak gerekir. insanın gözünü mahveder. tahliye edilen forsa Jean Valjean siz misiniz?" Sanık aklı başında bir tavırla. arkandaki teknenin içinde çalkalarsın. bir oduncunun odun yararken yaptığı davranışı ekliyordu." Sonra bir takkesine. Kızım öldü. bütün bir kırlık alanı sapsarı yapan bir sağanaktan sonra dolaşıyordum. Pierron'un bağının duvarından aşarak hırsızlık yaptınız mı? Evet ya da hayır deyiniz. ben orada bulunan şeyleri yerden aldım. Kışın Enfant-Rouge çamaşırhanesinde de çalıştı. Mösyö Balo-up'un yerindeydim. ağzından birer hıçkırık gibi çıkıyor ve bu sözlerin her birine. Ben çalmadım. Auvergne'de bulundum. sert. haykırdı: "Siz çok zalim bir insansınız! İşte bunu söylemek istiyordum. Doğru söylüyorum. Adı geçen kişi iflas etmiş. Etekliğinin altı da üstü de sırılsıklamdır. Benim adım Champmathieu'dür. benden ne istiyorlar bilmiyorum. Dikkatli ve iyi niyetli bir insan olan başkan sesini yükseltti. Savcı sözünü bitirince ayağa fırlayıp. Benim vaftiz adlarım işte bunlardır. Teknenin içine girmezsin. "Dikkatli olun. paslı bir sesle çabuk çabuk. Oldukça ağır ipuçları var. ne budalayım! Paris. Yerde kınlmış bir dal buldum. "Sanık!" diye sert bir sesle konuştu. arandığında 'bulunamamıştı'. Bütün bunları yüksek. beni oradan oraya sürükleyip duruyorlar. Karşısına rastgele savurur gibi söylediği bu sözler. Diyorsunuz ki. oraya su musluktan gelir. öyle ki bunlar çok önemli bazı sonuçlar doğurabilir. peki? İnsan kürekte yatmış olmadan Auvergue'de ya da Faverolles'de bulunamaz mı? Size söylüyorum işte. Bunu nasıl anlarsanız anlayın. Herkes dünyaya bir evde gelmez ya. boğuk. Ah Tanrım! E. Sözünü bitirdiği zaman dinleyiciler kahkaha kopardılar. Mösyö Baloup'un yerinde çalıştım. Pierron'un bağından. İyi bir kızdı. Kocası dövüyordu. bir gayya kuyusudur. -444yıkamazsan müşterileri kaybedersin." Adam sustu ve ayakta öylece durdu. Jean Mathieu! O insanlan tanımıyorum. insanın içine işler. her taraftan üstüne sular damlar. Ama korkunç bir kaynar su buharı vardır. Böyle bocalamanız. küçük ot filizlerinden başka bir şey çıkmıyordu. iyi bir çocuk. bana diyorlar ki. önceleri anasına ait Jean Mathieu adı altında gizlenen forsa Jean Valjean olduğunuz. Sonra sanığa dönerek söyleyeceklerini iyi dinlemesini tembihledi ve ekledi: "Üzerinde iyice düşünmemiz gereken bir durumdasınız. okumadım. Ben bilmiyorum. Sizin yararınıza son bir defa daha soruyorum. yol kenarında kumlardan.. başkana doğru döndü: "Önce. Ha! Elbette! Sormak. Kim tanır ki Champmathieu Baba'yı? Ama yine de Mösyö Baloup'un yerine sorun. Üç aydır hapisteyim. saat sekizde yatmıştı. 'Sayın jüri üyeleri'ne sanığın bir zamanlar yanında çalıştığını söylediği araba ustası Ba-loup adlı kişinin burada anılmasının bir yaran olmadığını hatırlattı. İkincisi. Hâlâ. şu iki olayı dürüstçe açıklayın: Birincisi. duvardan atlayarak olgun elmalan çaldığınız da açıkça ortadadır. Jean Valjean. Savcı. Ailly'den geliyordum. Bana nerede doğduğumu soruyorsunuz. ya da musluğun altında yıkar. İşte bunu görmemekle hata ediyorlar. çok şakacısınız. Ben Höpital Caddesi'nde. Auvergne'e gittiğiniz. Sonunda saçmalıklarınızla canımı sıkıyorsunuz! Sanki ne diye herkes azgın azgın peşimde koşup duruyor?" . Sayın jüri üyeleri bunu takdir edeceklerdir. sorulan anlayan. Başıma bir kötülük getireceğini bilemeden dalı yerden aldım. Orası kapalı olduğu için insan daha az üşür. şimdi de 'ihtiyar' diyorlar. ben çalmadım ve ben Champmathieu Baba'yım. Faverolles'da doğduğunuz ve burada ağaç budayıcılığı yaptığı-446nız açıkça ortada. büyük perhizin arifesiydi. öfkeli ve vahşi bir saflıkla söylemişti. Tahtalar iyi bitiştirilmemiştir. Ben açıklama yapmayı bilmem. Bugün hatırlıyorum. yine evet ya da hayır deyiniz. o kadar yorgun olurdu ki hemen yatardı. herkes benim aleyhimde konuşuyor. Sorabilirsiniz. Ben her gün yemek yiyen biri değilim. Sanık onlara baktı. orada oturdum. izleyenlerin arasında birisine selam vermişti. Bizler pek mutlu olmadık. Ya teknenin önünde. sellerden bataklıklar bile taşıyor.

"Ama. bütün kişiliğinde hastalıklı bir bitkinlik." Brevet. sonra mahkeme heyetine döndü. ifadesini verir vermez celseyi ve hatta şehri terk etmiştir. bir yandan ağzınızdan çıkacak tek bir kelimenin mahvına yol açabileceği bu adamı. Başkan onu. Amirlerinin onun hakkında. Yani yaptığı kötülüklerden sonra yeniden girdiği hapishanede kapı nöbetçisi gibi bir şey olmuştu. "polis müfettişi Javert. "Evet. bana cevap vermeden önce iyice düşünün. ama önemli görevleri şerefle yerine getiren değerli bir insandır. Ancak bu olayların Restorasyon devrinde geçtiğini de unutmamak gerekir. sanki bütün göğüslerde tek bir yürek çarpıyordu. sanığa iyice bakın. kendisine yardıma hazır olan -449bir jandarmanın eşliğinde mahkûm Brevet'yi içeri soktu. Toulon kürek hapishanesinde gardiyan yardımcısı olduğum sırada kendisini sık sık görmüşümdür. kendisine haber veriyoruz. 1815'te çıktı. "yararlı olmaya çalışıyor" dedikleri bir adamdı. Yüzü bir işadamına. ama bir hayli ustalıklı savunması karşısında." diye sözünü sür-448dürdü savcı. sizden ve mahkeme heyetinden. Bu dava için oradan getirmişlerdi. Brevet'ye olduğu gibi. Eğer sizde bu duygudan kalmışsa. Cezasının bitiminde büyük bir üzüntüyle serbest bırakılmıştır. çelimsiz. komşu bir ilçedeki görevi dolayısıyla.Savcı duraklamıştı. korkulması gereken eski bir forsadır. Javert burada bulunmadığına göre. "aşağılayıcı bir suçtan mahkûmsunuz. Brevet'ye söylediklerinin aynını ona da söyledi. Başkan. Altmış yaşlann-daydı. küstah." Bu son derece açık olan ifade." "Doğru sayın başkan. yüzü kırışık. Mübaşir. Şimdi bir aptala benziyor. Ağırlaştırıcı nedenleri olan hırsızlıktan ötürü on dokuz -yıl kürek cezasına mahkûm olmuş. Javert. Sanık ayağa kalkın. mübaşirlerden birine emir verdi. "Sayın savcıya hatırlatmak isterim ki. Aşağılatıcı suçtan ötürü mahkûmiyetinin onu yemin etme hakkından yoksun kıldığını kendisine hatırlattığında." Brevet. öbür yandan da söyleyeceğiniz bir sözle aydınlığa kavuşabilecek olan adaleti dikkate alın. Onu kesin olarak tanıdığımı tekrar beyan ederim. ufak tefek bir adamdı." Başkan. "yasanın aşağıladığı bir insanda bile. Bütün uzuvlarında. "Evet sayın başkan. yanıldığınızı sandığınız takdirde ifadenizi geri alabilirsiniz. Che-nildieu başını kaldırıp karşısındaki izleyicilere baktı. İfadesi işte şu şekildedir: Sanığın inkârlarını yalanlayan ahlaki varsayımlara ve somut kanıtlara hiç ihtiyaç duymuyorum." dedi başkan. bu yüzden yemin edemezsiniz. onun daha birkaç saat önce burada söylediklerini sayın jüri üyelerine hatırlatmak isterim. Bu adam Jean Val-jean'dır. "Sanık. Onu ilk tanıyan ben oldum ve ısrar ediyorum. Chenildieu ve Cochepaille adındaki diğer tanıkların yeniden dinlenmeleri ve resmen sorguya çekilmeleri konusunda ısrar ederek konuşmasını bitirdi. gözlerini yere indirdi." dedi." dedi. Onu kesinlikle tanıyorum. Cochepaille ve Chenildieu adlı mahkûmlarla polis müfettişi Javert'in yeniden mahkeme huzuruna çağrılarak. Küçük Gervais ve Pier-ron hırsızlığından başka merhum Digne piskoposunun evinde yapılmış bir hırsızlık konusunda da kendisinden şüphelenmekteyim. anılarınızı canlandırın. Mösyö Brevet. bakışlarında ise olağanüstü bir güç vardı. Hapishanenin rahipleri de dindar biri olduğunu söylüyorlardı. Ve bütün ruhunuz ve vicdanınızla bize bu adamı eski -450kürek arkadaşınız Jean Valjean olarak tanıyıp tanımadığınızı bir kere daha söyleyin. Kırmızı kazağıyla yeşil takkesi. sarı benizli. . Şu an hayati bir andır. hali tavrı bir düzenbaza benziyordu. dürüstlüğüyle alt derecede. Brevet." diye devam etti başkan. Az sonra tanıkların bulundukları odanın kapısı açıldı. sanığa baktı. sanığı tanıdığında ısrar edip etmediğini sordu. beş altı defa kaçma girişiminde bulunmuştur. müebbet hapse mahkûm bir forsa olduğunu gösteriyordu. Dinleyiciler heyecanlıydılar. sanığın forsa Jean Valjean'a benzeyip benzemediğini anlamak için son bir defa daha sorguya çekilmelerini saygıyla talep ediyorum. ama bunu başaramayacaktır. Kürekteki yoldaşları ona Jenie-Dieu* adını takmışlardı. Onu kesinlikle tanıyorum. Toulon'a 1796'da girip. Cezasım To-ulon kürek hapishanesinde çekmekteydi. bu adam Jean Valjean adında son derece acımasız. Savcı. sanık kendisini budala yerine koydurtmak istiyor. Eski forsa Brevet merkez hapishanelerinin siyahlı grili ceketini giymişti. Onun bu karışık. İşte bu çok önemli anda ben bu duyguya hitap ediyorum. siz ayakta durun. Brevet. Bu adamın adı Champmathieu değildir. heyecanlı. Sayın savcının ve sanık avukatının onayıyla kendisine bu izni verdik." "Yerinize oturun. Elli yaşlarında. Tann'nm merhameti izin verdiği takdirde şeref ve dürüstlük duygusu kalabilir. ki kaldığını umuyorum. Başkan. başkana dönerek konuştu: "Sayın başkan. Bir yıl sonra da ben çıktım. belleğini toplamaya davet ettikten sonra. kürekteyken sinsi ve kurnazdı. Başkan. bazen ikisi birlikte gider. "Mösyö Javert burada olmadığına göre." Chenildieu'yü içeri aldılar. sanırım yaşlılıktan alıklaşmış. dinleyiciler ve jüri üyeleri üzerinde görünüşe göre güçlü bir etki yaptı.

beni tutuklatınız. Ses o kadar yürek paralayıcı. İddia makamına göre sanığın bu hali. Çok solgundu ve hafifçe titriyordu. öbür ikisine sorduğu gibi.. Dağlarda sürülere bakmış ve sürüleri otlatırken de eşkıyalığa soyunmuştu. "Hatta ona Kriko Jean derlerdi.. askerce bir selam çaktı. ondan daha da aptal görünüyordu. Heyecan tarif edilir gibi değildi. benim. yumuşak bir sesle. "Bu Jean Valjean'dır. Mösyö Bamatabois ve diğer yirmi kişi onu tanıdılar ve hep bir ağızdan bağırıştılar: "Mösyö Madeleine!" 11. Başkan onu bazı dokunaklı ve ciddi sözlerle duygulandırmaya çalıştıktan sonra." dedi başkan. Mübaşir Cochepaille'i getirdi. "Sayın jüri üyeleri. "Beni tanımadınız mı?" dedi. İlk şaşkınlığın ardından ortalığa bir mezar sessizliği çökmüştü. hâkimler heyetini mahkeme salonundan ayıran bölmenin kapısını itmiş. * Ben Tann'yı tanımıyorum. sanığı serbest bırakınız. Bir sesin bağırdığı duyuldu. sanığın dişle-452rinin arasından homurdandığmı duymuşlardı. duydunuz mu? Herhangi bir söyleyeceğiniz var mı?" O cevap verdi: "Dedim ya. üyelerle alçak sesle birkaç kelime konuştu. önce ne olduğunu anlayamadılar. -451'Tanrım! Onu tanıyor muymuşum? Beş yıl aynı zincire bağlı kaldık." dedi." Bu üç adamın da belli ki samimi ve inanılır ifadelerinden her biri dinleyiciler arasında sanık için hiç de hayra alamet olmayan mırıldanmalara yol açmıştı. jandarmalarla mübaşir yerlerinden bile kıpır-dayamadan. Hiçbir ağızdan soluk çıkmıyordu. Dinleyicilere döndü ve herkesin anlayacağı bir ses tonuyla sordu: . Ürken Cochepaille. Arras'a geldiğinde kırlaşmış olan saçları şimdi artık bembeyazdı. iyi! Al sana bir tane!" İkincisinden sonra biraz daha yüksek bir sesle. Brevet ve Chenildieu adındaki tanıklara doğru ilerlemişti. Şimdi suratımıza bakmıyorsun öyle mi babalık?" "Oturun yerinize. Bu müthiş haykırışı bu sakin adamın koparmış olacağına inanamıyorlardı. redingotu özenle iliklenmişti. Cochepaille! Bu tarafa bakınız!" Sesi duyan herkes dondu kaldı. bu mırıldanma büsbütün artıyordu. Champmathieu Giderek Şaşkına Dönüyor Gerçekten de oydu. Birinci tanıkta jandarmalar ve yakınında bulunanlar. Başkan. Şapkası elin-453deydi. bir baş işaretiyle onu hiç tanımadıklarını belirttiler. Dinleyiciler arasında bir anlık bir tereddüt oldu. "Mübaşir. Bu kararsızlık ancak birkaç saniye sürdü." Dinleyiciler arasında bir uğultu koptu. elbiselerinde hiçbir düzensizlik yoktu." dedi Cochepaille. Aradığınız adam o değil. Öylesine acıklı ve korkunç bir sesti ki bu. Zabıt kâtibinin lambası yüzünü aydınlatmaktaydı." dedi. salonun ortasında ayakta duruyordu. Savcıyla kaşla göz ara-454sında işaretleşip. Doğanın yabani hayvan olarak kotar-dığı ve toplumun kürek mahkûmu olarak tamamladığı bedbaht insanlardan biriydi. Başkan ve savcı daha ağızlarını açamadan. çok iyi!" dedi. Cochepaille. Ben Jean Valjean'ım. "Brevet. ona sordu: "Sanık.Chenildieu kahkahayla güldü. jüri üyelerine ve mahkeme heyetine dönerek. Harika!. onun başlıca savunma aracını oluşturuyordu. başkanın yüzünü bir sempati ve keder ifadesi sarmıştı. "Harika!" Başkan. Cochepaille. yontulmamışlıkta sanıktan geri kalmadığı gibi. tam bir vicdan huzuruyla ısrar edip etmediğini sordu. Üçü de ne diyeceklerini şaşırmıştı. "Ha. Mösyö Madeleine. Bütün gözler ona çevrilmişti. Sanıksa aynı ifadeleri şaşkın bir yüzle dinlemişti. bir öncekine eklendikçe. Chenildieu gibi hapishaneden gelen ve kırmızılar giyinmiş olan diğer ömür boyu hükümlü ise Lour-des köylülerinden ve Pireneler'in yarı ayıla-rındandı. Bakışlar sesin geldiği yana doğru çevrildi. "İyi. Herkes birbirine kimin bağırdığını sordu. hemen hemen jüriye kadar yayıldı. Üçüncüsünde haykırdı. sükûneti sağlayınız. Yeni bir açıklama gelip. Mahkeme heyetinin arkasında oturan imtiyazlı seyirciler arasından bir adam ayağa kalkmış. savcı. ona da karşısında ayakta duran adamı tanıdığı konusunda hiç tereddütsüz. orada duran adamsa o kadar sakindi ki. Yüce bir şeyin meydana gelişinde kitleyi saran dini dehşete benzer bir dehşet havası hissediliyordu salonda. Bu arada. o kadar kuvvetliydi. Sayın başkan. Chenildieu. "Duruşmayı kapayacağım. Başkan." Tam o sırada başkanın tam yanında bir hareket oldu. Adamın hapı yuttuğu açıkça görülüyordu. orada bulunduğu şu bir saat içinde ağarmışlardı.

Dinleyiciler arasında doktor varsa. Ama bağışlayın. Sıva kolunu. nasıl olsa bir gün öğrenilecek. başkan başkanlık etmek için. Söylediği sözleri aşağıya alıyoruz. yapmam gereken bir görevi yerine getiriyorum." Sözünü yanda kesti. Verilen kürek cezası. nasıl davranması gerektiğini hatırlamıyordu. Büyük bir hata yapmak üzereydiniz. . Neyse. bu kadarı da yeterlidir. kor oldum. Yakalayın beni. şöminenin külleri arasında bulacaksınız. diyorsunuz ki.F. Talihsiz adam gülümseyerek dinleyicilere ve hâkimlere döndü. Jandarmalardan biri. şaşılacak bir durumdu. bu adamı bırakın. işte buradayım." dedi Chenildieu. "Ben Jean Val-jean'ım. O beni iyi tanırdı!" -456Bu sözlerin söylenişindeki ses tonunun taşıdığı iyi niyetli ve karanlık melankoliyi hiçbir şey dile getiremez. kürek mahkûmunu yaratır. Bunlara ekleyecek başka bir sözüm yok. 'Mösyö Madeleine çıldırdı!' İnanmıyorsunuz bana! İşte üzücü olan da bu. siz bu söylediklerimi anlayamazsınız. senin dirseğinin iç tarafına yakın bir yerde yanık barut kullanılarak dövmeyle yazılmış mavi harflerle bir tarih vardır. söyleyemeyeceğim pek çok şey var. aklım pek kıttı. sabit bakışlardan ve üzgün yüreklerden başka hiçbir şey kalmamıştı. Oysa elimden geleni yapmıştım. Budalaydım. bütün tanıkları seyirci yapar. Küçük Gervais'yi soydum. Ancak. duruşmadan hemen sonra. İsterseniz bunun üzerinde düşünün. bu da doğru. zalim oldum. bir zafer ve aynı zamanda umutsuzluk gülümseyişi. Anlaşılan böyle bir şey olamıyormuş." dedi." Mösyö Madeleine. tıpkı sertliğin de daha önce mahvetmiş olması gibi. bir lamba yaklaştırdı. Bu sözler. ummadığı bir şeyle karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla sarsıldı ve dehşete düşmüş bir tavırla onu tepeden tırnağa süzdü. zararlı bir şeydir. Başka bir ad -455altında saklandım. Orada bulunanların belki hiçbiri neler duyduğunun farkında değildi. kolda tarih yazılıydı. Cevap ver. Tanrım! Sayın savcı başını sallıyor. Hepiniz. ama bakın. Brevet.. Görenlerin bugün bile hâlâ üzüntüyle hatırladıkları bir gülümseyişti bu. namuslu insanlar arasına girmek istedim. aptal gibi bir şeydim. -457"İşte. avukat savunmak için orada bulunduklarını unutmuşlardı. hiçbir yetkilinin işe müdahale etmemesi. size hayatımı anlatacak değilim. çevresinde bütün bakışlar çıplak koluna toplandı. kendine Je-nie-Dieu lakabını takan sen. • Çünkü oradaki T. onları \s\zza. Daha sonra af ve iyilik beni kurtardı." Mahkeme salonunda artık ne hâkim.V duymuş kişilerin. görüyorsunuz. Beni yakalayabilirsiniz. ama yine de o üç harf orada okunuyor. ama herkes gözlerinin kamaşmış olduğunu hissediyordu. ama ben deli değilim. yaklaşık kırk yıl sonra bugün hâlâ kulaklarında kalmış biçimiyle aynen şöyleydi: 'Teşekkür ederim sayın savcı. savcının sözlerini bitirmesine fırsat bırakmadı.. ne savcı ne de jandarmalar vardı. Üç forsaya döndü: "Oysa ben sizi tanıyorum! Brevet. biz de sayın başkanla birlikte kendisinden Mösyö Madeleine'e yardımcı olmasını ve onu evine kadar götürmesini rica ediyoruz. Bu sefer Cochepaille'a döndü: "Cochepaille. Burada her şeyi açıkça gören tek kişi benim ve ben size gerçeği söylüyorum. yumuşak ve aynı zamanda otoriter bir sesle savcının sözünü kesti. hiçbir soru sorulmaması. Artık kimse ne yapması. harflerini silmek için bu omzunu kor dolu bir maltızın üzerine yatırmıştın. bir an tereddüt ettikten sonra. Olmadığımı göreceksiniz. senin bütün sağ omzunda derin bir yanık izi vardır."Burada doktor var mı?" Savcı söz aldı: "Sayın jüri üyeleri duruşmayı ihlal eden son derece garip ve beklenmedik olay sizde olduğu kadar bizde de anlatmaya gerek görmediğimiz bir duygu yaratmaktadır. Size Jean Valjean'ın çok gaddar bir bedbaht olduğunu söyleyenler haklıdırlar.P. kütüktüm. Monsenyör piskoposu soydum. Savcı ceza istemek için. zengin oldum. Küreğe mahkûm edilmeden önce yoksul bir köylüydüm. Jean Valjean sözünü sürdürdü: "Chenildieu. içinden çıkıp kurtulmayı denediğim kötülük. Bundan yedi yıl önce Küçük Gervais'den çaldığım kırk meteliklik madeni parayı evimde.. doğru. bu sahneye tanık olan biri tarafından kaleme alındığı şekilde. o bedbaht mahkûm benim. "Kürekte taktığın o damalı örme askıyı hatırlıyor musun?" dedi. benim kadar alçalmış bir insanın ne ilahi takdiri yermeye ne de topluma öğüt vermeye hakkı vardır. Dinleyin sayın hâkimler. bütün ruhları kavrar. Belki bütün suç onda değildir. kürek cezası beni değiştirdi. şüphesiz hiçbiri büyük bir ışığın ihtişamla parlamasına tanık olduğunu düşünmüyor. doğru mu?" "Doğru. Montreuil-sur-mer belediye başkanı saygıdeğer Mösyö Madeleine'i şahsen ya da ününden tanırsınız. Bu tarih imparatorun Cannes'a çıkış tarihi 1 Mart 1815'tir.. Şu an yaptığımı Tanrı yukarıdan görüyor. Hiç değilse bu adamı mahkûm etmeyin! Nasıl olur da bunlar beni tanımazlar? Ja-vert'in burada olmasını isterdim." Cochepaille kolunu sıvadı. Yüce görüntülerin özelliği işte budur. hatırlıyor musun.

mümkün küçük direnişler. başkana sorma-461ya cesaret edemedi. ancak sabahleyin uyudu. "Vay. bu ışıltılı geniş olay içinde kaybolmuştu. Fantine ateşli ve uykusuz. "Siz hepiniz." Çıkış kapısına doğru yöneldi. hizaya getiren o meçhul tanrısal kudret vardı. Hemen serbest bırakılan Champmathieu. "Elbette." dedi başkan. Mösyö Madeleine Saçlarına Hangi Aynada Bakıyor Gün doğmaya başlıyordu. alacakaranlığın nesneler üzerine yaydığı o bir tür sis yüzünden çok yakından bakarak iş görüyordu. Herkes yana çekildi. birkaç dakikadır revirin la-boratuvarında ilaçlarıyla şişeleri üzerine eğilmiş. Aradan daha bir saat geçmeden jürinin karan Champmathieu adlı kişiyi her türlü suçlamadan temize çıkarıyordu. yeniden konuştu: -458"Oturumu daha fazla ihlal etmek istemiyorum." . "şimdi sizi görüp de çocuğunu göremeyince. az önce son derece karanlık olan bir olayı ışıkla doldurmaya yetmişti. Fanti-ne'in bir gün önce çok kötü olduğunu. istediği zaman beni tutuklatabilir." "Evet ama. revir doktorunun hastaların nefesini kontrol ederek. Yapılacak çok işlerim var.Gözlerinin önünde bulunan kişinin Jean Valjean olduğu gerçeği apaçıktı. Tam karşıdan Mösyö Madeleine'in yüzüne vuruyordu. Adam alçak bir sesle karşılık verdi: "Kadıncağız nasıl?" "Şu an fena değil. Tutuklanmadığıma göre gidiyorum. bunu düşündüğümde kendimi gıpta edilecek bir insan olarak görüyorum. Kapıya ulaşınca arkasına döndü: "Sayın savcı. az önce nasıl açılmışsa yine öyle arkasından kapandı. alet çantasını karıştırdı. Sayın savcı. ona ne diyeceğiz?" Anlık bir dalgınlık geçirdi ve 'Tanrı bir yolunu gösterir. ama o an için dayanılmaz bir güçteydi. Ama yine de bunların hiç olmamasını tercih ederdim. Bu sözü kayıtsız bir tavırla. şaşkın şaşkın çekip gitti." dedi. şimdi ise belediye başkanının Montfermeü'e çocuğunu almaya gittiğini sandığından daha iyi olduğunu söyledi. Bütün gece başında bekleyen Simplice hemşire. Kutsal hemşire. onu açık bulduğu kesindi. ama halinden oradan gelmediğini açıkça anladı. Ayrıntılar. Kalabalığın arasından ağır ağır yürüdü. Ama çok endişelendiğimiz zamanlar oldu!" Olup bitenleri ona bir bir anlattı. Hemşire gözlerini kaldıracak oldu. "ona yanıldığını söylememekle doğru yapmışsınız. O an. kalabalık içinde kendilerine hizmet edecek birinin bulunacağından daima emindirler. "Siz misiniz sayın başkan!" diye haykırdı. Ona engel olmak için ne bir ses çıktı ne de bir kol uzandı. -459SEKİZİNCİ KİTAP KARŞI DARBE 1. "Bunların hepsi iyi. "Sayın başkan. Sessiz sedasız içeriye girmişti." dedi. emrinizdeyim. burada bulunan herkes. Bu etki çabucak geçti. çünkü bazı ulu şeyleri yapan kimseler. "size ne oldu böyle? Saçlarınız bembeyaz!" "Beyaz mı?" Simplice hemşirenin aynası yoktu. Jean Valjean. ama en az iki üç gün gerekiyor. Bu adamın ortaya çıkması. Bu tavırlarında meçhul bir şeyler sezinleyen hemşire buz gibi oldu. Mösyö Madeleine karşısında duruyordu. benim kim olduğumu. onun uyumasından yararlanarak yeni bir kınakına şurubu hazırlamaya gitti. Hemşire hafifçe mırıldandı: "Ama yalan söyleyemeyiz. Kapıyı ona kimin açtığı hiçbir zaman bilinmedi. ama kapıya geldiğinde. Mösyö Madeleine sordu: "Onu görebilir miyim?" Nihayet soru sorma cesaretini kendinde bulan hemşire. Dışarı çıktı ve kapı. ölüp ölmediklerini anlamakta kullandığı küçük bir aynayı çıkardı. nereye gittiğimi biliyor. sanki başka bir şey düşünüyormuş gibi söylemişti. Hemşire. Sonra hazır bulunanlara dönerek. Bütün bu kalabalık artık hiçbir açıklamaya gerek kalmaksızın adeta bir elektrik akımı uyarısıyla kendi yerine başkasının mahkûm olmaması için kendisini teslim eden bir insanın. kalabalıkları bir insanın önünde gerileten. ama mutlu hayallerle dolu bir gece geçirmişti. onda. canına!" dedi." dedi. beni acınacak biri olarak görüyorsunuz değil mi? Tanrım! Az kalsın çok kötü bir şey yapacaktım. Mösyö Madeleine aynayı alıp saçlarına baktı." Gün ışığı odayı iyice aydınlatmıştı. "Aman Tanrım!" diye haykırdı. bu basit ve görkemli hikâyesini hemen bir bakışta anlamıştı. bütün insanların deli olduğuna hükmederek ve bu gördüklerinden hiçbir şey anlamayarak." dedi hemşire. birdenbire başını çevirdi ve hafif bir çığlık attı. onun çocuğunu getirmeyecek mi?" dedi. tereddütler.

Nefesi hastalara özgü acıklı bir hırıltıyla çıkmaktaydı. Mösyö Madelei-ne'in yardımına koştu. Solgunluğu. . beyazlığa dönüşmüştü. bütün gece gözlerimle sizi izledim. uyuyordum ama sizi görüyordum. aradan geçen iki aydan bu yana. onun için hâlâ kucakta taşınan küçücük bir çocuktu.. "nasıl heyecanlanıyorsunuz. "Orada -464olduğunuzu biliyordum. çünkü o anda sevincin ve mutluluğun ta kendisi olmuştu. İkisi de burada aynı durumdaydılar. Fantine gözlerini açtı. Uzun zamandır sizi görüyorum. Mösyö Madeleine bir süre yatağın yanında hareketsiz durdu. Siz böyle yaptıkça. umutsuz bir hasta olduğuna asla inanamazlardı. belki. sonra o sakin ciddiyetiyle. iyi kapanmayan ve çıkardığı gürültüyle hastayı uyandırabilecek olan bir kapı hakkında bazı tembihlerde bulunduktan sonra Fantine'in odasına girdi. "Daha değil. Onu bu halde görenler. Çocuğunuzu görmek sizi heyecanlandırır ve daha da kötüleştirir. "Cosette nerede. böylece sabretmesi daha kolaylaşır." Fantine." Mösyö Madeleine biraz düşünür gibi durdu. öbürünün-küyse ağarmıştı. onu görmem gerekiyor. 2. bir de duvardaki haça bakıyordu. ama görülmeyen bir titreyişti bu. durumdan haberdar edilen doktor o sırada çıkageldi. Onu görmeniz yetmez. Bir duada bulunabilecek en şiddetli ve en yumuşak her şeyi aynı zamanda içinde taşıyan bir ifadeyle ellerini kavuşturdu.Hemşire çekinerek tekrar konuştu: "Başkanım eğer o zamana kadar ona gö-462rünmezseniz." dedi doktor... "Ah!" diye haykırdı. Şan. onun için yaşamanız da gerekiyor. ruhu dalından koparma anı geldiğinde. "Cosette nerede?" diye sordu. parmağını dudaklarının üzerinde tutuyordu. başıma öyle felaketler geldi ki. Bütün varlığı. yanakları kıpkırmızıydı. çünkü doğal olarak sayın başkanın çocukla birlikte döndüğünü düşünür." Adam bakışlarını haça doğru kaldırdı. "Doktor bey. Anlıyorum. söyler misiniz? Neden yatağımda değil?" Gelişigüzel birkaç sözle karşılık verdi. öbürü dua ediyordu. Bakireliğinden ve gençliğinden kalma tek güzelliği olan san uzun kirpikleri gözleri kapalı oldukları halde oynaşıyorlardı. başkanın sözlerine karanlık ve garip bir anlam veren bu 'belki' kelimesinin farkına varmamış gibi göründü." dedi. Ölümün esrarlı parmaklarının. hissedilen. sizden özür dilerim. ama ne söylediğini kendisi de bir daha hiç hatırlayamadı. ama sayın başkan içeri girebilirler. uyuyan. "şu sıra olmaz. Eskiden az önce konuştuğum gibi konuşmazdım." Mösyö Madeleine. kızımı görmek benim için kötü olmaz." dedi doktor. döndüğünüzü bilmez. Genç kadın uyuyordu. Mösyö Madeleine yatağın yanında ayakta duruyordu. "Acele etmeliyim. yüzüne yayılan ve ona uykusunda bir başka kimlik kazandıran tarif edilmesi imkânsız huzuru pek az bulandın-yordu. Gözlerini indirdi ve sesinin tonunu saygılı bir şekilde alçaltarak cevap verdi: "Dinleniyor. Hâlâ biraz ateşiniz var. ölüme mahkûm yavrularının başı ucunda sabahlayan annelerin içini paralayan o acıklı hırıltıyla. "Sakin olun yavrum. adeta açılıp onu götürmeye hazır olan kanatların çırpınışına -463benzeyen bir titreyiş içindeydi. ama yemin ederim ki. sanki odada susturulması gereken birisi varmış gibi. çevrenizde türlü türlü melek yüzleri gibi yüzler vardı. istediğiniz kadar bekleyeceğim. perdeleri araladı." diye devam etti kadın. şeref içindeydiniz. Yalan söylemeye de böylece gerek kalmaz.. öfkeyle onun sözünü kesti: "Ama ben iyileştim! Size iyileştim diyorum! Ne eşek şey bu doktor! Bu kadar da olmaz! Ben çocuğumu görmek istiyorum!" "Gördünüz mü?" dedi doktor." Fantine'in gözleri parladı ve bütün yüzü aydınlandı. yatağa yaklaştı. "çocuğunuz burada. kanatlanıp uçacak birine benziyordu. sırasıyla bir hastaya. "Hayır hemşire. gerçekten özür dilerim. Bereket versin. biri uyuyor. "onu bana getirin!" Analığın dokunaklı kuruntusu! Cosette. Ama bu zahmetli soluk alış. Ölmek üzere olan birinden çok. bazen ne söylediğimi bilemiyorum." Zavallı ana boynunu büktü. çocuğu-465nuza kavuşmanıza karşı çıkacağım. bundan iki ay önce onu bu yuvada ilk defa görmeye geldiği zaman da yaptığı gibi. Sonra ruhunun derinliklerinden yansıyan bir kaygı ve şüpheyle. heyecanlanmamdan korkuyorsunuz. Önce iyileşmeniz gerekiyor. Fantine Mutlu Bir şaşkınlık ya da bir sevinç belirtisi göstermemişti. aynı zamanda hem kaçınır hem de kendini sunar gibidir. yalnız şimdi. birinin saçları kırlaşmış. Hemşire onunla birlikte içeri girmemişti. Sakinleştiğiniz zaman onu size kendi ellerimle getireceğim. Çiçeğini koparmak için bir el uzandığında dal ürperir." Rahibe.. onu gördü ve huzur içinde gülümseyerek. "Cosette nerede?" dedi. "Ama. insan bedeni de buna benzer bir ürpertiye kapılır.

Kadın ona doğru döndü. yatağın yanındaki bir iskemleye oturmuştu. Mösyö Madeleine mekanik bir hareketle başını kaldırdı. Mösyö Madeleine. Ona kelimeleri heceletirim. buradaki hanımları memnun etmek için hiç kımıldamadan yatacağım. Yazık! Çocukların oyunları nelere karışmaz ki! Fantine'in şarkı söylediğini işittiği küçük kız işte buydu. vizitesini yaptıktan sonra çekilmiş. onu böyle sakin görünce Cosette'i getirmekte güç-466lük çıkarmayacaklarını sanıyordu. Artık ateşim yok. Kadının konuşması birden kesildi. ısınmak için koşuyor. Siz söyleyin! Siz buranın efendisi-siniz. kızımı görmeme izin vermiyor! Zaten kötü suratlı biri!" dediğini duydu. kızımı bana getirmek için nerelere gittiniz! Hiç olmazsa bana onun nasıl olduğunu söyleyin." Gerçekten de. Harfleri şimdiden öğrenmiştir. Doktor. Hastalığın. bir yandan da Mösyö Madeleine'e bir yığın soru sormaktan kendini alamıyordu. Ama bir yandan kendini tutmaya çalışırken. O otların arasında kelebekleri kovalar. Artık konuşmuyor. O han zaten aşçı dükkânı gibi bir şeydir. Kuşlar gibidirler. "Cosette'in sağlığı yerinde. Yedi yaşında. endişeyle onu izliyordu.Dün akşamdan beri onu görüyor. Onun konuştuklarını.. sonra yüzü karardı. Çocuk -küçük bir kız çocuğu-oraya buraya gidip geliyor. dehşetle büyüyen gözleri. Tanrım! Sesini duyuyorum. zayıf omzu geceliğinden dışarı çıkmıştı. yanlarında yalnız Simplice hemşire kalmıştı.' diyecekler. karşısında. yattığı yerden yan doğrulmuş. Beyaz çamaşırları var mı? Thenardier'ler onu temiz tutuyorlar mıydı? Nasıl besliyorlaı>dı? Ah! Ne kadar acı çektim bir bilseniz. odanın öbür ucunda bulunan dehşetengiz bir şeye takılmış gibiydi. iki." Mösyö Madeleine. esen bir rüzgârın sesini dinler gibi dinliyordu.." Mösyö Madeleine hâlâ Fantine'in elini tutuyor. kapıcının ya da herhangi bir işçinin çocuğu. Doktor bey ne zaman isterse Cosette'imi bana getirir. artık hiçbir şeyim kalmadığını hissediyorum. bana gülümseyen kimseler gördüm. dört. çocukluğa benzer güçsüzlüğü içinde söylediği gibi. Fantine korkunç bir hal almıştı. çünkü iyüeştim. ayrıca kollarınızı yataktan dışarı çıkarıyorsunuz. onu güzel buldunuz mu? Güzel değil mi kızım? Arabada çok üşümüş olmalı. Kendi kendine konuşmaya devam etti: "Ne kadar mutlu olacağız! Küçük bir bahçemiz olacak. 'uslu' ve sakin görünmek için çaba harcadığı açıkça belli oluyordu. "Ah! Bu benim Cosette'im!" diye yeniden bağırdı.. Beyaz bir duvak takar. Kızım bahçede oynayacak. "Şu doktor ne zalim adam. 'Artık çocuğunu ona vermeliyiz. gözlerimi bir an bile ondan ayırmıyorum. Bugün bir şey görür. Yakında mutlu olacağımı biliyorum. Montfermeil'e kadar giderek bana getirdikleri çocuğumu görmek istemem normal değil mi? Kızmadım. uzun ve şiddetli öksürük nöbetleri hemen her kelimede Fantine'in sözünü kesiyordu. Biliyor musunuz? Şimdi onu bana getirseler. hemen onunla tatlı tatlı konuşmaya başlardım. ben de onu seyrederim. ama şimdi tereddüt ettiği belli oluyordu. Ah. "Bir. biraz önce mutlulukla parlayan yüzü sapsarı kesilmişti. Çok heyecanlısınız. Ona bazı şeyler söylemek için geldiği. Mösyö Madeleine söz verdi. üç. sessizliğin ortasında Fantine birden haykırdı: "Sesini duyuyorum. gördüğü her ney-469- . konuyla ilgisi olmayan sözler söylemeye başladı. ne kadaı-aptal olduğumu bilemezsiniz. sesi de söndü. Sonra ilk takdis ayinine gider. Beş yıl sonra. Fantine'in elini bırakmıştı. yakında onu göreceksiniz. -468Ama bu arada fikirlerin gerisindeki sevinçli zemin yine ön plana çıktı. gözleri yerde zihni alabildiğine derin düşüncelere dalmış. bu da öksürmenize neden oluyor. uyandırmak istediği güveni birtakım aşırı sız-467lanmalarla sarsmaktan korktu. Bütün gece bembeyaz şeyler. nefes almıyordu. yarın bir başkasını." Avluda bir çocuk oynuyordu.. Fantine sesini çıkarmadı. ben de tutmuş kızımın ilk takdis ayinini düşünüyorum!" Gülmeye başladı. ajurlu çoraplar giyer. "Neyiniz var Fantine?" Fantine cevap vermedi. Fantine bir süre daha kulak verdi. sonra hiçbirini düşünmez. "Co-sette güzel. hemşi-reciğim." dedi. her zaman karşılaştığımız tesadüflerden biriydi bu. öyle değil mi? Onu birazcık olsun buraya getiremezler miydi? Sonra hemen götürürlerdi. Uslu uslu durduğumu görünce. Bu sırada. eğer isterseniz!" Mösyö Madeleine. Sahi! Onun takdis ayini ne zaman olacak?" Parmaklarıyla saymaya başladı. onun elini tuttu.. "Aman Tanrım!" diye bağırdı Mösyö Madeleine. ama hastaymışım gibi yapacağım. gülüyor ve yüksek sesle şarkı söylüyordu. "Sesini tanıdım!" Çocuk geldiği gibi uzaklaştı. tıpkı küçük bir hanım olur. "Montfermeil oldukça güzel değil mi? Yazın oraya geziler yapılır. Yola dayanabildi mi? Ne yazık! Beni tanıyamayacak! O kadar zaman oldu ki yavrucak beni unutmuştur! Çocukların belleği yoktur. sefaletin içinde kendi kendime bu soruları sorarak! Şimdi artık geçti! Sevinçliyim! Ah! Onu görmeyi ne kadar istiyorum! Sayın başkan. Thenardier'ler iyi iş yapıyorlar mı? Oradan gelen geçen çok olmaz. Mösyö Madeleine. onun alçak sesle. Hazin olayların esrarlı sergilenişinin belki de bir parçası olan.. "Yolculuğunuz iyi geçti mi sayın başkan? Ah! Ne kadar iyisiniz. ama şimdi sakin olun.

ama bunlar ne yazık ki öyle pek yeni şeyler değildi. herkesin. bundan. Madeleine'e yapıştı. bugünkü duruşmada serbest bırakdmış olan Jorsa Jean Valjean olduğu tespit edilen Montreuû-sur-mer Belediye Başkanı Mösyö Madeleine'i yakalayacaktır. dirseğinin kıvrıldığı yerde. yani gerçek Jean Valjean'ın ifşaatı karşısında davanın yönünün baştan başa değiştiğini ve jürinin önünde sadece masum bir insanın olduğunu ispatlamak avukat için hiç de zor ol-470mamıştı ve avukat. Montreuil-sur-mer'in belediye başkanının tutuklanması gereği üzerine fikir alışverişinde bulundular. aynı zamanda şiddetli ve hatta neredeyse ateşli bir kral taraftarıydı. hiç kuşkulanmayan kapıcı kadına sorarak. bu yüzden Montreuil-sur-mer belediye başkanının Cannes çıkarmasından bahsederken 'Buonaparte' demeyip. sakin ve ciddiydi. Sabah saat altıdan az önce Montreuil-sur-mer'e dönmüş." Javert'i tanıyan biri. Kolunda. Savcı tutuklama emrini özel bir ulakla dörtnala Montreuil-sur-mer'e yollayıp. Javert. öbürüyle arkasına bakmasını işaret etti. ilk işi. Kaldığı hana döndüğünde. Mösyö Madeleine'in. Arras ağır ceza mahkemesinden çıktığında saat gece yansını yeni çalmıştı. ilk heyecanın etkisinden sıyrılan savcı söz alıp. alelade biri sanırdı. Kendisi de polis olan özel ulak epey akıllı ve anlayışlı bir adamdı. sonra da Fantine'i görmek üzere şehre gelmek olmuştu. elbisesinin düğmelerine karşı çok katıydı. Bilindiği gibi Javert. Madeleine'in bakışı Javert'inkiyle karşılaştığı an Javert hiç kımıldamadan. yani dinleyicilerin. onu gördü ve Mösyö Madeleine'in arkasına bakmasını sağladı. emrin yerine getirilmesi için polis müfettişi Javert'i görevlendirdi. saygıdeğer Montreuil-sur-mer belediye başkanının çılgınca davranışından duyduğu üzüntüyü dile getirmiş. sol kulağı hizasındaydı. Hiçbir insani duygu. -471Ulak. yaklaşmadan korkunç bir hal aldı. yerinden oynamadan. doğrusunu söylemek gerekirse. Champmathieu'nün tahliyesinden hemen sonra savcı. Deriden yakalığının tokası ensesinde olacak yerde. kır saçları şakaklarına güzelce yapıştırılıp parlatılmıştı. ucu bedeninin arkasında kaybolan muazzam bastonunun kurşundan tokmağı görülüyordu. mahkemenin ve jürinin duygularıyla açıkça çelişmekteydi. İlk heyecan yatıştıktan sonra. Yan açılan kapının ağzında ayakta durdu. sol eli çenesine kadar kapalı olan redingotunun içindeydi. şapkası başında. merdivenleri her zamanki gibi ağır ağır çıkmıştı. Başsavcıya gönderdiği raporun orijinalini savcı kendi yazmıştı. Böylece tutuklama emri yola çıkarıldı. belediye başkanını arayan silahlı kişiler görmeye alışık olduğundan. Birdenbire Fantine gözlerini kaldırdı. Fantine'in odasına geldiğinde Javert tok-472mağı çevirdi. hiçbir özelliği olmayan. ifadesini verdikten sonra hemen Montreuil-sur-mer'e dönmüştü. Öte yandan. gözlerini ondan ayırmıyordu. tam bir karakter adamıydı. Mösyö Laffıtte'e yazdığı mektubu postaya vermek. Fantine'in odasını öğrenmişti. Javert Memnun Bakın neler olmuştu: Mösyö Madeleine. onu revirin bekleme odasına girdiği sırada görse neler olup bittiğini kesinlikle tahmin edemez ve onu. dikkatle incelemiş olan biri ise ürpermeler geçirirdi. Bu mantıksız iddianameyi çürütmek. daha sonra aydınlanacak olan bu acayip olay yüzünden kanaatlerinin asla değişmemiş olduğunu bildirmiş ve bu arada. bir hastabakıcı ya da bir polis yumuşaklığıyla kapıyı itti ve içeri girdi. başkan iyi ve oldukça akıllı bir insan olmasına rağmen. Champmathieu artık elde olmadığına göre. Başkan da davayı özetleyişinde avukatın görüşlerine katılmış ve bunun üzerine jüri birkaç dakika içinde Champmathieu'yü beraat ettirmişti. mahkeme başkanı bu fikre pek de karşı çıkmadı. Bu da. suçlulara karşı hoşgörüsüz. Ama. sevinç kadar ürkütücü olmayı başaramaz. Savcının imzasını taşıyan tutuklama emri şöyle kaleme alınmıştı: "Müfettiş Javert. hâkimle bir odaya kapandı. hatırlanacağı gibi kendisine yer ayırttığı posta arabasıyla tekrar yola çıkmak için çok az vakti vardı. savcı için bir Jean Valjean gerekiyordu. Varlığı fark edilmeden bir dakika kadar öylece durdu. Savcının ısrarı. görülmedik bir ruhsal karışıklığın belirtisiydi. Onu iyice tanıyan. askerleri avluda bırakmış. Ayrıca. besbelli gerçek Jean Val-jean olan Champmathieu'nün mahkûm edilmesini istemişti. bu gibi adli hatalara dair vecize kabilinden bazı tumturaklı sonuçlar çıkarmaktan da geri kalmamıştı. Mösyö Madeleine döndü ve Javert'i gördü. 'imparator' demesinden şoke olmuştu. Soğuk. tutuklama emrini kendisine verdiğinde Javert yataktan yeni kalkıyordu.se. ne görevinde ne de üniformasında tek bir kırışık yoktu. bir eliyle başkanın kolunu iterken. Komşu karakoldan yanına bir onbaşıyla dört asker almış. Tam olarak söylemek gerekirse. Mösyö Madeleine. bir iki kelimeyle Ja-vert'e Arras'ta olup bitenleri anlattı. ağır ceza mahkemesi duruşma salonundan henüz ayrılmıştı ki. . Yakalığının tokasını yanlış yere getirmiş olması için onda deprem diyebileceğimiz bir heyecanın kopmuş olması gerekirdi. 3. içeri girmedi. Adaletin kendi seyrini takip etmesi gerekirdi.

o. belediye başkanı buradaydı." Javert cevap verdi: "Hadi. beş yıldır onu kavrayıp sarmış. Javert. yasadan yıldırımlar çıkarıyordu. sıkılan yumruğunda toplum kılıcının kuşku uyandırıcı parıldayışını açıkça görülür hale getiriyordu. toplumun öcünü alıyor. Bu korkunç suratı görmeye dayanamadı. ama bir türlü yere çalmayı başaramamıştı. Rahibeyle belediye başkanından başka kimse yoktu. gülümsüyordu. Usulden olduğu gibi davranmadı. kötülüğü. "Merak etmeyin. ruhunda bulunan her şeyi yüzünün ifadesine dökmüş. En tatlı. tanrısal görevleri kötülüğü ezmek olan adaleti. tek bir zaafı olan erdemlerdir onlar: Hata yapma zaafı. endişeyle haykırdı: "Mösyö Madeleine kurtarın beni!" Jean Valjean -bundan böyle onun için artık yalnız bu adı kullanacağız. ayakta. Yalnızca. "sizin için gelmedi.ayağa kalkmıştı. Javert'in kendisini almaya geldiğinden emindi. Dürüstlük." dedi. ışık saçıyor. bu iki sözcüğün söyleniş şeklini ifade etmeye gücü yetmezdi. İyiliğinin kötülüğü diyebileceğimiz şeyin yuvalanmış göründüğü bu yüz kadar acıklı ve korkunç bir şey olamazdı. bir böğürtüydü. bu ca-navarlaşmış aziz Michel'de tartışma götürmez bir büyüklük vardı. yasaya uygun vicdan. büyük mutluluğu içinde zafer kazanan her cahil gibi acınacak durumdaydı. ele -475avuca sığmaz bir savaşçı. mahvediyor. ama aşağılık değildi. Jean Valjean'ı nihayet yakalamış olmanın kesin inancı. kamu kovuşturması. yüzünü elleriyle kapayarak. Javert'in memnunluğu hükmedici tavrında kendini açığa vurmaktaydı. Hasta kafası hiçbir şey düşünecek durumda değildi. gökyüzünün ortasındaki yırtıcı yüce bir meleğin insanüstü vahşiliğini sergiliyordu. çabuk!" demekle yetindi. hainliği. Javert korkunç. korkacak ne vardı ki? Javert. akıl. zaferinde bir meydan okuma ve kavga tortusu vardı. çılgınca bir şeyler vardı. İyi ama. İzi bir an için kaybetmiş olmanın. inanç ve görev anlayışı. "Hadi. bir sondu. Müfettiş Javert'in belediye başkanının yakasına yapıştığını ve belediye başkanının boyun eğişini gördü. Javert. saflık. iğrenç biriydi gerçi. İki ay önce Fantine bu bakışın ta iliklerine kadar işlediğini hissetmişti. mutlulukla ve de tiksintiyle eziyordu. sefilleri ucuna takıp şiddetle kendisine çekmekte kullandığı kanca bakışlarından birini fırlattı Jean Valjean'a. onu Javert'in elinden kurtardığı günden beri Fantine. bu. yanılgıya düşüldüğünde kor-kunçlaşabilen şeylerdir. Hiçbir imlanın. Bu tutuklama bir başlangıç değil. en sakin sesiyle Fantine'e. Bu alçaltıcı "sen" hitabı kime olabilirdi? Elbette yalnızca kendisine. Javert kendisi farkında olmadığı halde. Javert'in bağırması üzerine Fantine gözlerini açmıştı. Zalimlik yaparken duyacağı merha-474metsizce dürüst sevinçte. odanın ortasına kadar ilerledi ve haykırdı: "Hadi bakalım! Geliyor musun?" Zavallı kadın çevresine bakındı. konuya hiç girmedi. artık insan ağzından çıkmış bir söz değil. -473O anda Javert göklerde uçuyordu. topuğunun altında suçu. çalkalanan tortu olduğu gibi yüzeye çıkmıştı. düzeni koruyordu. Otorite Gücünü Gösteriyor Belediye başkanı. Titredi. kesin hüküm. bu adamı görmemişti. insan vicdanına özgü yarattıkları bütün o korku içinde bile. görkemli. çabuk!" Bu iki kelimenin telaffuz biçiminde vahşice." Sonra Javert'e döndü: "Ne istediğinizi biliyorum. cehennemi. Gerçekten de. mağrur. başarılı biri olduğuna dair belli belirsiz bir sezgiyle hissediyordu ki. Bunu söylerken bir adım bile atmadı. kendini ölecek gibi hissetti. şan ve şeref içinde dimdik yükseliyordu. hastalık ateşinin en karanlık kâbuslarında bile asla bunun bir benzerini görmemişti. karanlık bir mücadeleciydi. hazin bir saygıde-ğerlik ışıltısı bulunur. Tatmin bulmuş bir çehrenin sergileyebileceği dehşet ifadesi ancak bu olabilirdi. Onun gözünde Jean Valjean esrarengiz. şu Champmathieu hakkında birkaç dakika yanılmış bulunmanın verdiği utanç. ama korkunçlaştık-lannda bile büyük kalırlar. Bu dar alnın üzerinde zaferin çarpık çiçekleri açmıştı. samimiyet. . O zaman gözleri akıl almaz bir şey gördü. uzun süre doğru bir içgüdü taşımış bulunmanın verdiği gurur karşısında siliniyor-du. önceleri iyi tahmin etmiş olmanın. Açıkça farkında değildi belki ama vazgeçilmez. mutlak varlığa yardımcı oluyordu. Jean Valjean'ın yakasına yapışmıştı. tutuklama emrini bile göstermedi.Lanetlenmiş kurbanını ele geçiren iblisin yüzüydü bu. o kadar akıl almaz bir şeydi ki bu. 4. yerine getirdiği işin korkunç gölgesi. ışığı ve gerçeği şahsında cisimleştirmekteydi. bütün bu yıldızlar panldıyordu. isyanı. Arkasında ve çevresinde sonsuz bir derinliğe kadar uzanan otorite. Dünya başına yıkılıyordu.

" "Ne duyacakmışım ki? Dinlemiyorum!" Jean Valjean. "Şu an beni rahatsız etmemeniz iyi olur. Jean Valjean adında bir forsa var! Tuttuğum o! İşte bu var!" Fantine sıçrayarak doğruldu. kapıya doğru geriledi. sayın belediye başkanı yok. "Bu kadını öldürdünüz. boğazının derinliklerinden bir hırıltı çıktı. alnını da eline dayadı ve hareketsiz. sırtını kapıya vererek. rahibeye baktı. İsterseniz benimle birlikte gelirsiniz. Javert'e baktı. boğulan biri gibi etrafında tutunacak bir şey aradı. Bastonunu ince ucundan kavrayıp." dedi Jean Valjean. demir çubuk avucunda. konuşacakmış gibi ağzını açtı. "Çocuğum!" diye haykırdı. zamanı geldi!" Fantine'e dik dik baktı ve Jean Valjean'ın kravatına ve gömleğinin yakasına yeniden yapışarak ekledi: "Sana söylüyorum. sessiz ve belli ki tamamen bu hayatla ilgisi olmayan şeyler düşünerek öylece kaldı. yoksa parmak kelepçesi mi takayım!" -478f Odanın bir köşesinde oldukça kötü eski bir demir karyola duruyordu. ama Jean Valjean bu arada fırsattan yararlanıp kaçabilirdi. Ne kadar kefalet gerekiyorsa öderim. ağzı aralık. redingotunun yakasını kavrayan eli uzaklaştırmaya çalışmadı. bir çocuğun elini açar gibi açıverdi ve sonra ona. gece hastayı beklerken hemşireler orada yatarlardı. orta malı kızlar da kontesler gibi tedavi görüyor. Yok ama! Bunların hepsi değişecek." "Sayın müfettiş. ancak işiti-lebilen bir sesle. Bu yüzden kaldı. dirseğini karyolanın başucundaki demirin tokmağına. Cosette nerede? Çocuğumu istiyorum! Mösyö Madeleine. "Javert." dedi." "Yüksek sesle konuş dedim sana!" "Ama bunu yalnfz sizin duymanız gerekiyor. "size özel olarak bir şey söylemek istiyorum. Bir hırsız var. Fantine'in yatağına doğru ağır ağır yürüdü." "Yüksek sesle! Yüksek sesle konuş!" diye karşılık verdi Javert. Jean Valjean'a baktı. "Buraya lakırdı dinlemeye gelmedim. sonra birden yastığın üzerine yığıldı. "Mösyö müfettiş de bana. Kendinden geçmişçesi-ne. şimdi de öteki! Susacak mısın sen ahlaksız karı? Ne aşağılık bir ülke! Kürek mahkûmları mülki amir oluyor. Oraya varınca döndü ve Javert'e." dedi." "Alay ediyorsun!" diye bağırdı Javert. Yüzünde ve duruşunda dile getirilmesi imkânsız bir merhametten başka bir şey yoktu." dedi. gözleri açık ve sönük kaldı. "Yeter artık!" diye haykırdı Javert. "Bu zavallı kadının çocuğunu alıp getirmek için üç gün. öfkeyle köpürerek." dedi. hemen gidelim. nefesi daralıyormuşçasına kollarını uzattı. sayın başkan!" -477Javert ayağını yere vurdu. onun gibi adaleleri olan biri için kolay işti bu. Jean Valjean. "Bak hele. Jean Valjean elini. "çocuğumu getirmeye gidecek! Demek burada değil! Hemşi-reciğim. bütün dişlerini ortaya çıkaran tiksindirici gülüşüyle bir kahkaha attı. dişleri takırdadı. Jean Valjean. söyleyin bana. Bir süre böylece dalgın kaldıktan sonra Fantine'e doğru eğildi ve alçak sesle ona bir şeyler söyledi. Ona ne dedi? Sonsuz acılara mahkûm olan bu adam. Jean Valjean. zaten hayli harap durumda olan baş tarafını kaşla göz arasında koparıp ayırdı. upuzun yatan Fantine'i seyretmeye koyuldu. bu karyolaya doğru yürüdü. bir eşkıya var. Başı karyolanın arkasına çarpıp göğsüne düştü. muhafızlar aşağıda. bu ölü kadına ne söyleyebilirdi? Bu sözler ne olabilirdi? Yeryüzünde hiç -479- . gözünü Jean Valjean'dan ayırmadı. Ölmüştü. Javert. Gerçek olan şü ki. ona iyice eğildi ve çok yavaş bir sesle hızlı hızlı: "Bana üç gün süre veriniz. Javert. Mösyö Madeleine yok artık. "Al sana."Sayın başkan!" diye haykırdı Fantine. sözünü kesti. Javert. baş demirini sıkıca avuçladı ve Javert'i süzdü. ellerini titreyerek açtı. Kısa keselim. kaskatı kesilen kolları ve iki eli üzerine dayandı. Javert titriyordu. sesini kısarak devam etti: "Size bir ricada bulunacağım. Gidip muhafızları çağırmak geldi aklına. "Benimle yüksek sesle konuşulur!" Jean Valjean. Javert'in kendisini tutan elinin üzerine koyup. -476"Burada sayın başkan yok artık!" Jean Valjean. senin aptal olduğunu hiç sanmazdım! Sıvışıp gitmek için benden üç gün istiyorsun! Bu sokak kızının çocuğunu alıp getirmek için gidecekmiş! Oh! Ne âlâ! Doğrusu bu çok iyi!" Fantine sarsıldı.

Fantine'in yüzü o sırada garip bir ışıkla aydınlanmış gibiydi. Uygun Mezar Javert. Acaba ölü işitebildi mi? Bazı dokunaklı hayaller vardır ki. bir çekmeceden Mösyö Madeleine'in odasının anahtarını ve akşamlan odasına çıkarken kullandığı şamdanı çıkardı. Arras'da-ki olayı henüz kimsenin detaylı olarak bilmediğini belirtmek yerinde olur.. Mösyö Madeleine'e hizmet etmiş olan yaşlı kapıcı kadın da onların arasındaydı. Bonapartistlere ders olsun!" -481İşte. Bütün şehirde sadece üç dört kişi bu anıya sadık kaldı. Boujean. Saklayamayacağımız bu gerçeği üzülerek söylüyoruz. Tek bir söz. bu kolu. O günün akşamı sadık yaşlı kadın hâlâ şaşkın ve ürkek bir halde odasında oturmuş kederli kederli düşünüyordu. başka bir yere nakledilinceye kadar. yol bomboştu. şehir hapishanesinde. dibi neredeyse bulunamayacak kadar derin şöyle bir düşünce ileri sürdü: "Hiç üzülmedim. Jean Valjean tıpkı bir annenin çocuğuna yaptığı gibi. kesin olan bir şey var ki. Jean Valjean'ı şehir hapishanesine teslim etti. Bütün gün boyunca. onu yavaşça kaldırdı ve öptü. Mösyö Madeleine adındaki bu hayalet Montreuil-sur-mer'den böylece silinip gitti. saçlarını gece başlığının içine soktu ve gözlerini kapadı. içten gelen bir hareketle kalktı. Javert'e dönerek. Fantine'in başını ellerinin arasına alarak yastığın üzerine yerleştirdi. Fantine'in kulağına fısıldadığı sırada. bu redingot yenini tanıyordu. Fantine'in ölüsünü bekliyorlardı. Ölüm." "Yok canım? Mösyö Madeleine mi?" "Evet. daha doğrusu olağanüstü bir sarsıntı yarattı. bütün kopillere para veriyordu. 5. fazlasıyla ballı şekerliydi. ." "Aman Tanrım! Tutuklamışlar!" "Hapishanede. arabaların işlediği kapı sürgülü. Bejean. şamdanın mumunu yanmakta olan diğer şamdandan yaktı. Jean Valjean. yüce aydınlığa girmek demektir.kimse bu sözleri işitmedi. Bojean." Hele 'salonlar' bu tür sözlerle dolup taştı. "bir kürek mahkûmuymuş" sözü. şehrin dört bir yanında şöyle konuşmalar duyuluyordu: "Haberiniz yok mu? Serbest bırakılan bir forsaymış meğer!" "Kim bu?" "Belediye başkanı. Fabrika bütün gün kapalı kalmıştı. sonra onun gelmesini bekliyormuş gibi. Daha sonra. "Şimdi emrinizdeyim. Ona verilen nişanı reddediyor. Sonra ayağa kalktı." "Doğrusu şüphe ediyordum. Drapeau blanc'a abone yaşlı bir kadın. onlar belki de yüce gerçeklerdir.. -482Mösyö Madeleine'di bu. bu soluk dudaklarda ve mezar şaşkınlığı dolu bu bulanık gözbebeklerinde anlatılması imkânsız bir gülümsemenin uç verdiğini açıkça görmüştü. fazlasıyla mükemmel. Bu adam fazlasıyla iyi. Daha iki saat geçmeden yaptığı -480iyilikler unutuldu ve geriye "bir kürek mah-kûmu"ndan başka bir şey kalmadı. berbat bir adı var. gırtlağında zor zaptedebildiği bir çığlıkla ağzı açık kalakaldı. Perpetue hemşire ile Simplice hemşire vardı. Fantine'in eli yataktan dışarı sarkıyordu. anahtarı onun her zaman üzerinden aldığı çiviye astı." "Demek nakledilinceye kadar! Nereye nakledecekler acaba?" "Evvelce yol keserek yaptığı bir soygundan ötürü ağır ceza vereceklermiş. rastladığı veletlere. Jean Valjean. Yaşlı kadın Mösyö Madeleine'in evine dönme saatine doğru. bu elin önünde diz çöktü." "Sahi mi?" "Adı Madeleine değilmiş. Zavallı ihtiyarcık bütün bunları farkında olmadan yapmıştı. Sürekli bu işin içinde bir iş var diye düşünmüşümdür. Yalnız. şamdanı da yanına koydu. olup bitenlerin tek tanığı olan Simplice hemşirenin sık sık anlattığına göre. Ancak aradan iki saat geçtikten sonra hayallerinden sıyrılıp haykırdı: "Aman Tanrım! Sen şu işe bak! Anahtarını çiviye astım!" Tam o sırada kapıcı odasının camı aralandı. Kapıcı kadın gözlerini kaldırdı. yeniden sandalyesine oturup düşünmeye başladı. anahtarla şamdanı aldı. Evin içinde sadece iki rahibe. sonra geceliğinin yakasındaki şeridi bağladı. aralıktan içeri bir el girdi. Bu eli. Mösyö Madeleine'in tutuklanması Montre-uil-sur-mer'de büyük bir heyecan." dedi. hemen hemen herkesin ona arkasını dönmesine yetti.

masanın önüne diz çöktü." dediğini işittiler. bu ise onun huzurunu bozar. Bu nokta hiçbir zaman aydınlanmadı. ne kadar ol-484gunluğa ermiş." dedi Jean Valjean. Jean Valjean." Hemşire konuşmak istedi. Gerçi her kapıyı açan bir anahtan vardı ve küçük bir yan kapıyı açmakta kullandığı bu anahtan hep üstünde taşırdı. Piskoposun şamdanlarını sararken." dedi. Kapı açıldı. kapı açıldığında sağdaki duvarın köşesini gözlerden gizliyordu. . "Benim iyi efendim. hatırlanacağı gibi. kendini toparlayıp. ateşte kararmış kırk meteliklik madeni parayı küllerin arasından çıkarıp masanın üstüne güzelce koymuştu. mumu üfleyip bu köşeye girdi. işte buradayım." dedi. gidip el yordamıyla penceresini ve kepengini -483kapattı. Jean Valjean. başlangıcına karşı bir saygısızlık olacaktı. Çevresine." dedi. Yukan vardığında şamdanını merdivenin son basamağına bırakarak sessizce kapısını açtı. Geri kalanı yoksulların olacaktır. "Oradaydım. Odama çıkıyorum. Dua etmekteydi. Herhalde. Sonunda. Bu konu.Daha sonra. Jean Valjean. Şüphesiz o zavallı kadının yanındadır. ancak birkaç anlamsız şey kekeleyebildi. sonra dönüp şamdanını aldı ve odasına girdi. üstüne. "Giriniz. Simplice hemşire. Rahibe bir göz attı. tekrar konuşmaya başlamadan önce birkaç saniye nutku tutuldu. Bir adam karşılık verdi: -485"İyi ama. Demirli sopanın iki ucuyla. onun için hâlâ sayın başkandı. Jean Valjean. ağır ceza mahkemesinde söz etmiş olduğum Küçük Gervais'den çalınmış kırk metelik paradır" diye yazdı ve parayla iki demir parçasını. hiçbir uyanda bulunmamıştı." Sözünü henüz bitirmişti ki. Böylece elde ettiği birkaç parça beze iki gümüş şamdanı sardı. duygu dünyamızın derinliklerinde yatan insan karakterini bulup çıkarır ve bunu dışa vurmak zorunda bırakırlar. kaçarken yanına aldığı hapishane ekmeğiydi." Sözünü kesti. Dolaptan eski bir gömleğini çıkarıp yırttı. "Hayır. Jean Valje-an. Oda o şekildeydi ki. Javert içeri girdi. pencere demirlerinden birini kırdım. Tanrı üzerine yemin ederim ki. elinde tuttuğu mum titriyordu. Bir kâğıt alıp. masasına. Önceki günün gecesinden kalma hiçbir dağınıklık yoktu. Ağlamıştı ve şimdi titriyordu. çünkü. odaya girildiğinde hemen ilk göze çarpacak şekilde kâğıdın üzerine yerleştirdi. Kapıyı açmadan avluya girmeyi nasıl başardığı hiçbir zaman bilinemedi. Simplice hemşireydi gelen. hemşireyi gördü ve şaşkın bir halde durdu. ne kadar soğukkanlı olursak olalım. Yararlı bir önlemdi bu. Yukarıya doğru yaklaşan bir ayak patırtısıyla birlikte.. Odasına giden merdiveni çıktı. Kaderin darbelerinin özelliği şudur ki. bu anahtan almış olmalan gerekirdi. ben de kapıdan hiç ayrılmadım. Şamdan şöminenin üzerindeydi ve pek az aydınlık veriyordu. bir yandan da kara bir ekmek parçasını ısınyor-du. onun düşüncesini tamamladı. Koridordan bir yığın kişinin fısıldaştıklan ve kapıcı kadının karşı çıktığı duyuluyordu. başından geçen bu olayı anlatırken dediği gibi. cümlenin sonu. yaşlı kapıcı kadının en yüksek. merdivende büyük bir gürültü koptu. gözleri kıpkırmızıydı. kâğıdı rahibeye verip. Kapıcı kadın 'odasını toparlamıştı'. en tiz sesiyle. "Hemşire. daha sonra adli kovuşturma sırasında odanın döşeme taşları üzerinde bulunan ekmek kırıntılarından anlaşıldı. ama üstünü arayıp. bunu rahibe verirsiniz. Simplice hemşire okudu: "Sayın rahipten burada bıraktığım her şeyle ilgilenmesini ve davama ve bugün ölen kadının cenazesine ait masrafları bıraktıklarımdan ödemesini rica ediyorum. "peşimdeler. rahibe de yeniden kadınlaş-mıştı. Rahibe gözlerini bile kaldırmadı. Ne telaşlı ne de heyecanlıydı. sayın başkan!" diye hay kırdı." Javert'in sesini tanıdılar. üç gündür bozulmamış olan yatağına bir göz attı. penceresi sokaktan görülüyordu." Yaşlı kadın alelacele söyleneni yapmaya gitti. iskemlesine. bir kâğıdın üzerine birkaç satır bir şey yazmıştı. ne gündüz ne de akşam buraya kimsecikler girmedi. "Bunlar demirli sopanın iki ucu ile. "Okuyabilirsiniz. O günün heyecanlan içinde. "Aman Tanrım. bu odada ışık var. Javert. Ama yine de sonunda şunları söyleyebildi: "Acaba sayın başkan şu bahtsız kadıncağızı son bir defa daha görmek istemezler mi?" Jean Valjean. çünkü kadının onu kendisinden daha iyi koruyacağından emindi. bir damın tepesinden kendimi aşağı attım. Kapıya iki defa hafifçe vuruldu. Hemşirenin yüzü solgun. Bana Simplice hemşireyi çağırın." dedi. "Ben sanıyordum ki!. Kâğıt katlanmıştı. "Hapiste. Beni onun odasında yakalayıp tutuklarlar.

onu arıyoruz. İlk defa arka arkaya. belki de iyi yaptı. şu Jean Valjean denilen adam. "bu odada yalnız mısınız?" Korkunç bir an oldu." dedi Javert ve derin bir saygıyla selamlayarak çekildi. KURULUŞUDUR lYayın Grafik & Satış Pazarlama: Caferağa Mah. Tanrı. Genel bir çukura atıldı. ne itiraz ne de sınırlama kabul ederdi. Fantine'in toprağa verilmesi işini sadeleştirme nedeni buydu. ŞTİ. onları çevreleyen duvarların tek bir kapısı vardı. öbür ayağıyla natüralizme. Böylece. "Hemşirem. Bereket versin ki. Fantine'i karanlıklar içine." Yalan söyledi. düzen ve disiplinin hasta ruhlu koruyucusu yalnız adam Javert'i. Sefiller. her konuda olduğu gibi dindarlığı da yüzeyseldi ve dürüsttü. geriye kala kala bir gömleği kalmıştı. Gömleği nereden bulmuştu? Hiçbir zaman bilinmedi.-TR i Lojistik: Merkez Efendi Mah. nur içinde kız kardeşleriniz bakirelere ve erkek kardeşleriniz meleklere katıldınız. Dindardı.-TR İTel": (0216) 348 98 03 Pbx Fax: 349 93 45 E-mail: info@bordosiyah. Davutpaşa Cd. Bu belki de o gömlekti. hatta eğitme kaygısı ağır basan. o da ancak hakikate yol vermek için açılırdı." dedi. sokak kadını Fantine'i ve onun kızı melek . hâlâ dumanı tüten mumun garipliğini fark etmedi bile. demek bu akşam hiç kimseyi görmediniz. Ey kutsal kız! Uzun yıllar var ki. masanın üstünde duran üflenmiş. Bu nedenle ikinci hareketi olduğu yerde -486kalmak ve hiç değilse bir süre susmak oldu.-TR Batı edebiyatının en büyük klasiklerinden biri olan Sefiller. sosyo-kültürel gerçeğin titiz anlatımında. TONIM (#™vm. çabucak. bir ayağıyla romantizme. yaratıcı zekâ ve yeteneğin örneğini sunuyor: Karakter portrelerinin çiziminde ve tarihsel. bir ruhu nerede bulacağını bilir. birbiri peşi sıra. gerçekçiliğe dayandığı bir aşamaya rastlar. kendini feda edercesine yalan söyledi. sayısız "kitap" ve alt bölümden oluşan bu roman. bedava bir köşesine gömüldü.« vr^v»ıvı ajahsi TREND YAYIN BASIM DAĞITIM REKLAM ORGANİZASYON SANAYİ TİCARET LTD. her türlü otoriteye duyduğu saygı duygusuydu.Hatırlayacağımız gibi. "ısrar ettiğim için bağışlayın ama bu benim görevim.tr Online alışveriş Matbaa: Merkez Efendi Mah. rastgele kemiklerin arasına yatırdılar. Bir adam kaçtı. varsın söylediğiniz bu yalan. Mühürdar Cd. "Affedersiniz. bu sırada zavallı kapıcı kadın bayılacağını sandı. Onlar bu dünyaya kapatılmış ruhlardı. Bütünlüklü. hiç tereddütsüz. ölü artıklarıyla kucak kucağa yatmak zorunda kaldı. iki düzlemde büyük bir ustalığın. elinde bir paket taşıyordu ve sırtında bir işçi gömleği vardı. Rahip. gözlerini kaldırdı ve cevap verdi: "Evet. Davutpaşa Cd. Kilise otoritesi ise onun için bütün otoritelerin üstündeydi. "aydınlanmacı" anlatı geleneğinin. saçma bir nedenle suçlu duruma düşen Jean Valjean'ı.com.7-940-11 Tel: (0212] 674 92 53 Pbx Fax: 674 92 63Topkapı/İst. Mezarı da yatağına benzedi." "Demek. okuru bilgilendirme. Hemşireyi görünce Javert'in ilk hareketi geri çekilmek oldu. bir rahibe asla günah işlemeyen bir yaratıktı. Fantine. kötünün cisim bulmuş örneği Thenardier'leri. NOTLAR -488VÜRÜ Emile Bayard Detay BORDO-V'SİYAH KLASİK YAYINLAR WWIGTO. asla hata yapmayan bir düşünce adamı. uyumlu bir kişiliği vardı. sokak çocuğu Gavroche'u. Bu adam -487Jean Valjean'dı. Onun nazarında bir rahip. No: 6/3. Emintaş Davutpaşa Sanayi Sitesi No: 103/532 Topkapı/İst. siz artık bu dünyada değilsiniz. Jean Valjean'ın bıraktığı paranın mümkün olduğu kadar büyük bir kısmını yoksullara ayırmakla iyi bir iş yaptığı inan-cındaydı. dinsel bir çilenin simgesi. ağaçlar ve sisler arasından yürüyerek Montreuil-sur-mer'den Paris'e doğru hızla uzaklaşıyordu. Hemşire. Javert'in manevi dayanağı. No:60/5 Posta Kodu 34710 Kadıköy/İst. Bir saat sonra bir adam.com. mezarlığın hem herkesin malı olan hem de hiç kimsenin malı olmayan ve içinde yoksulların kaybolduğu. Ama onu tutan ve dayanılmaz bir güçle aksi yöne doğru iten başka bir görev daha vardı. İpek İş Mrk.bordosiyah. Simplice hemşirenin hayatında hiç yalan söylemediğini biliyor ve özellikle bundan ötürü ona derin bir saygı besliyordu." dedi Javert. Ve bu işi en temel gereklilik düzeyine kadar sadeleştirdi. cennette sevaplarınız arasında sayılsın! Hemşirenin sözü Javert için öylesine kesin bir şeydi ki. Sonuçta neydi ki bunlar? Bir forsa ile bir sokak kızı.tr Web: www. onu görniediniz mi?" Hemşire cevap verdi: "Hayır. Fantine'i bu anneye verdiler. Yolda ona rastlayan iki üç yük arabacısının ifadelerinden tespit edildiğine göre. Birkaç gün önce fabrikanın revirinde yaşlı bir işçi ölmüş. Beş ana bölümden. Fantine hakkında son bir söz: Hepimizin annesi birdir: Toprak.

Jean Valjean'la birlikte Paris'in yeraltına inecek. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.com yasarmutlu@yasarmutlu.Ders kitapları dahil. TKno 975-8688-51-0 ISBN 975-8688-52-9 VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 www. yaklaşık 150 yıldan bu yana dramatik kişilerin tapınağı içinde yaşatmaktadır. manastırların karanlığıyla yoksulluğun izbe mekânları içinde ışık arayacaktır.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. Waterloo Savaşı'nın unutulmaz tablolarını hayranlıkla izleyecek. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11.com mutlukitap@hotmail.Cosette'i."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz..Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.com www. CD. Tapınağın kapısını aralayan okur.com kitapsevenler@gmail.com yasarmutlu45@gmail.yasarmutlu.kitapsevenler. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset. T.com VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt1 .com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. 19.C. . yüzyıl başındaki Fransa'ya geri dönecek. Sefiller: On dokuzuncu yüzyıl Fransa'sında karanlıkla aydınlığın buluşması.. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.kitapsevenler. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Kütüphane. Sahaflar.

vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.yasarmutlu. DÜNYA KLASİKLERİ .VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt2 www. 1848 devriminden sonra cumhuriyetçi görüşleri savunan Hugo. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.Ders kitapları dahil. büyük ilgiyle karşılanmıştır.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. Kütüphane.C. CİLT TÜRKÇESİ: SEMİH ATAYMAN VICTOR HUGO (1802-1885): Romantik gerçekçiliğin kurucusu olan ünlü Fransız yazar sadece romanlanyla değil." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi. şiirleri ve tiyatro oyunlarıyla da tanınmıştır.ROMAN VICTOR HUGO SEFİLLER II. VICTOR HUGO SEFİLLER II.com www. .com kitapsevenler@gmail. CD.com mutlukitap@hotmail. Dünya edebiyat tarihinin en önemli romanlarından olan ve yazarın başyapıtı sayılan Sefiller'in yanı sıra Deniz İşçileri. Notre Dame'ın Kamburu. T. Ayrıca şiirleri Suçlar ve Seyirler.com yasarmutlu@yasarmutlu.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www. eserlerinde toplumsal sorunları.kitapsevenler. Hugo. halkın hayatından çarpıcı kesitleri büyük bir başarıyla yansıtmıştır. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. CİLT DİZİ TASARIMI/KOORDİNASYON HASAN HÜSEYİN ARIKAN DÜNYA KLASİKLERİ EDİTÖRÜ VEYSEL ATAYMAN TÜRKÇESİ .com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. Nişanlıya Mektuplar diğer önemli eserleri arasındadır."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. 1793 Devrimi.kitapsevenler. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.com yasarmutlu45@gmail.com VICTOR HUGO _ Sefiller Cilt2 BORDO. Sahaflar. sürgünde yaşadığı yıllarda da verimli bir yazınsal etkinlik içinde olmuştur.

.... Cambronne ............. Waterloo'nun Sonuçlan Olumlu mudur? .................... 18 Haziran 1815 .......... Hougomont ..... Böyle Bir Çekiçle Kırılabilmesi İçin............... 70 14. 86 18. ORG......... NO / ISBN © BORDO SİYAH KLASİK YAYINLAR 975-8688-51-0 / 975-8688-53-7 BASKI... 67 13............ A ....tr HUKUK SERVİSİ TEL: (0216)348 99 18 FAKS: (0216)349 93 45 VICTOR HUGO SEFİLLER II....... Kılavuz Lacoste'a Bir Soru Soruyor .....com... 53 10... ŞTL MRK/MATBAA: MERKEZ EFENDİ MH................... Kılavuzun Kötüsü Napoleon'a İyisi Biilow'a ........... Napoleon Keyifleniyor ... 32 6.......107 3...... 58 11.. 65 12.... İmparator..... ıi3 ÜÇÜNCÜ KİTAP ÖLÜYE VERİLEN SÖZÜN YERİNE GETİRİLMESİ ...... SAN....-TR DAVUTPAŞA VERGİ DAİRESİ/VERGİ NO: 859 020 1971 E-mail: info@bordosiyah........................ 49 9....... 15 3........103 2... EMİNTAŞ DAVUTPAŞA SAN................com......... Belki de Şeytan Tarafından Yazılmış Olan İki Dizenin Nerede Okunacağına Dair. Zincir Halkasının Önceden Buna Hazırlanmış Olması Gerekir ........... 73 15. 25 4. DAVUTPAŞA CD. SİT... 24601 Numara 9430 Numara Oluyor ... NO: 6/3 İPEK İŞ MERKEZİ 7-9-10-11 TOPKAPI/İSTANBUL-TR ŞB/YAYIN&PAZARLAMA: CAFERAĞA MH....bordosiyah... DAVUTPAŞA CD........ Felaket ........ 92 İKİNCİ KİTAP "ORION" GEMİSİ 1........................ 78 17.......... Tanrısal Hukukun Tekrarlaması .... Son Birlik ............ Çarpışmaların 'Quid Obscurum'u ......... Quot Libras in Duce ........... Mont-Saint-Jean Ovası ... İSTANBUL 2006 TREND YAYIN BASIM DAĞITIM REK. 36 7................ 75 16.... 40 8.................SEMİH ATAYMAN TÜRKÇE REDAKSİYON SÜLEYMAN ASAF FİLİZ GÖVER TASHİH ESEN GÜRAY KAPAK GRAVÜRÜ EMİLE BAYARD DETAY TK........... 13 2... 89 19........ Geceleyin Savaş Meydanı..... Öğleden Sonra Saat Dörtte.. NO: 60/5 POSTA KODU 34710 KADIKÖY/İSTANBUL-TR TEL: (0216) 348 98 03 Pbx FAKS: (0216) 349 93 45 LOJİSTİK: MERKEZ EFENDİ MH....... LTD........ Beklenmedik Durum................... CİLT TAMAMI V CİLT TÜRKÇESİ: SEMİH ATAYMAN ROMAN içindekiler ikinci bölüm COSETTE BİRİNCİ KİTAP WATERLOO 1.................... 29 5........ Muhafız Gücü... NO: 532 TOPKAPI/İST.................................... TİC......... Nivelles'den Gelirken Rastlanılan Şeylere Dair '....... MÜHÜRDAR CD...tr Web: www.........

.......246 5... Küçük Picpus Manastın'nın Sonu ........127 2............................. İlkeler Açısından Manastır .......188 10......298 4. 140 4...320 10.300 5......322 11... 239 3........... Yere Düşen Madeni Bir Beş Franklık Ses Çıkarır .199 11.........334 4.......288 3..............................226 5. Cosette Karanlıkta Yabancı Adamla Yan Yana ....206 DÖRDÜNCÜ KİTAP GORBEAU VİRANESİ 1.. Küçük Picpus Sokağı.. 249 6.....220 4......................235 2............. Thenardier Oyun Peşinde.....................305 6.....242 4.......................255 7... Baykuşla Çalıbülbülü İçin Yuva ..258 8......... 62 ............... Stratejinin Zikzakları ........... No............ Tarihi Bir Olgu Olarak Manastır ..... Post Çorda Lapides .. Belki de Aslında Zengin Olan Bir Yoksulu Hana Kabul Etmenin Getirdiği Hoşnutsuzluk. Sahneye Bir Bebek Çıkıyor ..........324 YEDİNCİ KİTAP PARANTEZ 1....... İnsanlara Şarap..... Fenerlerde Havagazı Kullanılsaydı Bu İşi Yapmaya İmkân Olmazdı ...143 5.....341 ........... Küçük Kız Yapayalnız...... Bilmece Gibi Bir Sorunun Başlangıcı .................. Eğlenceler.......... Martin Verga Tarikatı .......... Küçük Manastır... Ava Giden Avlanır....... Birleşen İki Mutsuzluktan Mutluluk Doğar ........................ Soyut Bir Düşünce Olarak Manastır ................26 i 9...159 8........229 BEŞİNCİ KİTAP KARANLIKTA ÇIKILAN AVDA SESSİZ KÖPEK SÜRÜSÜ 1.......................318 9..340 6............. 9430 Numara Yeniden Ortaya Çıkıyor ve Piyangoda Onu Cosette Kazanıyor ..........209 2.... İki Portrenin Tamamlanması ..269 ALTINCI KİTAP KÜÇÜK PİCPUS MANASTIRI 1.. Javert'in Avını Elinden Nasıl Kaçırdığının Hikâyesidir ............ Sevinçler.... Aralıksız İbadetin Kaynağı ......315 8........................... Katı Kurallar ..... Üstat Gorbeau ....312 7...... Bu Belki de Boulatruelle'in Akıllılığını Kanıtlar.... Çıngıraklı Adam ...........145 6...................... El Yordamıyla Kaçış Denemeleri .. Rahibe Başlığı Altında Bir Yüzyıl ..................330 3..263 10.152 7........ Bu Karanlıktan Birkaç Siluet .... Montfermeil'de Su Sorunu ............ Bereket Versin ki Âusterlitz Köprüsü'nden Araba Geçebiliyor ..................... Paris'in 1727'deki Planına Bir Bakış ........ Dua.283 2..... Atlara Su Gerek ..1......329 2...338 5............. Geçmişe Hangi Şartlarda Saygı Duyulabilir ..... Bilmecenin Devamı..........................218 3.............................................. İbadetteki Mutlak İyilik..... Önemli Kiracının Gördükleri.......163 9............132 3.................. Bilmece Gibi Sorun İyice Karmaşıklaşıyor ......

.. Louis tarzında bir kapıydı bu........ yolun dolgu kısmında oyulmuş bir kemerin altından sular akıyordu........... Burada........362 3. Ama tahtayı delemedi.... ama yemyeşil ağaç kümeleri. Yolcu eğildi ve kapının sağ kemer desteğinin altındaki sol taşta.. tepeler-'üzerinden dalgalanarak uzanan taş döşeli yolu izlemekteydi.. Jean Valjean Austin CastiUejo'yu Okumuşa Benziyor ..... Echabeau............396 8..410 İKİNCİ BÖLÜM COSETTE BİRİNCİ KİTAP WATERLOO 1. kovuğa benzeyen oldukça geniş bir oyuğu incelemeye koyuldu....... iki yanında iki yassı madalyon bulunan XIV..... Şosenin bir yanında vadiyi dolduran seyrek. kuş yuvalarından gelen tatlı bir ürperiş içindeydiler. güzel bir mayıs sabahı bir yolcu.... Kadın yolcuyu gördü ve neye baktığını fark etti..394 7. dallar sanki rüzgârdan çok.. Kapının önündeki çimenliğin üzerinde duran üç tırmığın arasından karmakarışık bir şekilde türlü türlü mayısçiçekleri fışkınyordu. 'Eski giriş kapısı No: 4' yazısı taşıyan kurtye-niği içinde bir direğin yanı başındaki bir meyhaneyi geride bırakmıştı. Kapının üstünde onurlu bir cephe yükselmekteydi.. Kapanış ..... Tam o sırada kapının kanatlan açıldı ve içerden bir köylü kadın çıktı.. 'Kartı Kaybetmemek' Deyimi Nereden Geliyor ... Yasa ...... Ve ekledi: "Kapının daha yukansın-da.Nivelles'den gelip La Hulpe'e doğru yürüyordu.... Nivelles'den Gelirken Rastlanılan Şeylere Dair Geçen yıl (1861)..... Ona.. "Bunu bir Fransız güllesi yaptı.......... öbür yanında da çayırlıklar -13hoş ve düzensiz bir şekilde yayılmakta............ Bra-ine'l-Alleud'e doğru uzaklaşıp gitmekteydiler. şerbetçiotu için büyük bir deste sırık.. bir saban......346 SEKİZİNCİ KİTAP MEZARLIKLAR KENDİLERİNE VERİLENİ ALIRLAR 1..... Ölümsüz Olmak İçin Sarhoş Olmak Yetmez. üzerinde............ Cepheye dikine gelen bir duvar hemen hemen kapıya dokunmakta ve buna sert bir dik açı eklemekteydi. hanın kapısı önünde dört tekerlekli bir araba. Yolcu bu yola saptı.... 'Dört bucağın rüzgârı................ -14I bir ağacın üstünde kendinden geçmiş şakıyıp duruyordu.. "Hougomont. yeşil bir çitin yanında bir yığın kuru çalı çırpı..." dedi...... Güneş pek nefisti.. -bu hikâyeyi anlatan kişi.. Paslı eski bir tokmağın süslediği iki harap kanattan oluşan kapı kapalıydı. Braine-l'Alleud'in ters çevrilmiş bir vazo şeklindeki arduvaz kaplı kulesi görünüyordu...... Başarılı Geçen Sorgulama . Üzerinde çapraz döşenmiş tuğladan sivri bir çatı yükselen on beşinci yüzyıldan kalma bir duvar boyunca yüz adım kadar gittikten sonra kendisini büyük bir kapının önünde buldu.. küre şeklinde.. yolun kenarında bir han........ 'Masum Ana' .... Meyhanenin ön tarafında..379 5............... Bulunduğu yerde sağda..365 4.. Belki de bir panayır gösterisinden kalma kocaman san bir afiş rüzgârda uçuşup duruyordu......345 8.. Yolcu bu meyhaneden yaklaşık iki buçuk kilometre ötedeki küçük bir vadiye geldi.. Taş kemerli. Hanın köşesinde içinde ördeklerin yüzdüğü bir su birikintisinin yanında kötü döşenmiş bir patika çalılıklar arasında uzayıp gidiyordu.... Yüksekteki bir koruluğu ve bir ara yolun köşesinde............... özel cafe' yazılı bir tabela vardı......" dedi köylü kadın.. Suçlu Ararken Dikkat Edilecekler........... Batı'da.... Genç bir kız tarlanın birinde yabani ot ayıklıyordu.. çivinin yanında gördüğünüz de koca bir karabina deliğidir.. Fauchelevent Zor Durumda ...405 9..7....... 387 6. Dört Duvar Arasında .. İnanç. samandan bölmeleri olan eski bir sundurmaya dayalı bir merdiven vardı. İki sıra ağaçlar arasında......" Yolcu. Manastıra Nasıl Girilir . .. "Bu yerin adı nedir?" diye sordu.. Yolcu Lillois'yı ve BoisSeigneur-Isaac'ı geçmişti.........351 2.... düz tablalı.... dumanı tüten dört köşe bir kireç kuyusu...... Birbiri ardınca gelen tepeler sanki yolu kâh kaldıran kâh indiren muazzam dalgalar gibiydiler.. Tanrı bilir âşık küçük bir kuş..

bütün bodrum deliklerinden. Zemin kattan çatıya kadar çatlayıp yarılmış olan sarmal iki katlı merdiven.Yolcu doğruldu. bütün bunlar hem canlı. Kemerin yanında. Napoleon adındaki o büyük oduncunun Avrupa'da Waterloo'da karşılaştığı ilk engel. Şimdi burada tavuklar. bir tepeciğin üstünde uzaktan aslana benzeyen bir şey gördü. Somerel Senyörü Hugo tarafından yaptınlmıştı. binanın tuğladan yapılmış ana kısımlarından birinin yıkık dökük odalan fark ediliyor. Burada insanlar birbirlerini telef ettiler. Baudu-in'in tugayının Hougomont'u kuzeyden zorlaması da bir işe yaramadı. Savaşın fırtınası hâlâ bu avluda varlığını sürdürür. deyim yerindeyse bağrı deşilmiş bir halde yükseliyor. Bu kapı parçası. 2. Cooke'un dört muhafız bölüğü bir ordunun gazabına karşı yedi saat süreyle direnmiştir. Hougomont. titrek. kilisenin duvanna yaslanan çiçek açmış bir armut ağacı. duvarların gerisinden. Burada İngilizler mevzilenmişlerdi. çarpışmanın kargaşası orada taş kesilip kalmıştır. IV. kale görevi görmüştü. Waterloo Savaşı'nın geçtiği meydandaydı. Duvarlar can çekişmekte. iki kalas üzerine çakılmış dört tahtadan oluşur. Reille'in hemen hemen bütün kolordusu burada savaşa sürüldü ve başansızlığa uğradı. topların kustuğu demir parçalarına yangınla cevap verildi. avluyu kuzeyden kapayan altı taş. sanki daha dün olmuştur. Bir homurtu işitiliyor. Bu şato. Bu merdivende sıkışıp kalan ve . iki geniş kapısı kaba tahtadan yapılmış. gagalanyla tozlan etrafa saçıyor. Fransızlar tarafından kınlan kuzey kapısının bir parçası duvara asılmış sallanmakta. Guilleminot. yani çiftliğin kapısıdır. Fransızlar girdiler. avluyu güneyden çevreliyor. Kapının yanında bir gübre çukuru. Napoleon. Bu köşede güney kapısı vardır. Bu arada alaşağı edilen yapılar. kapak taşı ve demirden çıknğıy-la eski bir kuyu. burası ölümcül noktaydı. kaçmaya uğraşır gibidirler. direncin başlangıcı. İngilizlerin yerini alan kocaman bir köpek dişlerini gösteriyor. Şato. bu avluydu. Soye'm tugayı ise güneyde ancak küçük bir parça koparabildi. kırılmış bir böcek kabuğunun içi gibi görünüyor. dışa kapalı bahçe ve tarlalanyla birlikte geometrik yüzey olarak gösteren bir haritaya bakıldığında. demir parmaklıklı pencerelerden. Hougomont Ma-likânesi'nden kalan tek enkaz. Eğer ele geçirebilseydi bu toprak parçası belki de ona dünyayı verecekti. bir duvarda başka bir kapı açılıyor. Hougomont'u binalan ve çevresi. on altıncı yüzyıldan kalma bir kapı oldu. kazma ve kürekler. duvar kısa menzilli tüfek alanı içinde girişi korur. üzerinde saldından kalma yara izleri fark edilir. Henri dönemindeki gibi köşe taşlan olan bu kapıdan bir meyve bahçesinin ağaçlan görünüyordu. üstünde küçük bir çan kulesi yükselen bir kilise. ağaçlar eğilmiş. Hougomont eskiden bir şatoydu. hem ölüdür. Ufukta. o zamanlar muntazam çıkıntılar. İngilizler burada hayran olunacak bir iş başarmışlardır. -17Bu avlu 1815'te. birkaç yük arabası. Foy ve Bachelu tümenleri. Çiftlik binalan. çatı tepelerinden. zıplayan bir tay. Kilisenin yanında şatonun bir kanadı. Kapının pervazlan üzerinde uzun süre her türlü kanlı el izleri görüldü. Harap kanatta. ötesinde çayırlar uzanıyor. şimdi ise sadece bir çiftlik. Bauduin burada öldürüldü. girintiler. taşlar düşmekte. Anıt görüntüsü çoğu zaman harabeden doğar. Hougomont'a savaşmak için -16kardeşi Jeröme'u yolladı. ağaçlann arasında. bu kapı bir kemer gibi duruyordu. Birkaç âdim attı. bir sundurmanın altında duran eski bir körüklü gezinti arabasının yanından geçti ve avluya girdi. bir köşesi alınmış düzgün olmayan bir dikdörtgen biçimi sunar. Bu girişteki çarpışma pek müthiş oldu. ¦ Yolcu kapıyı itti. antikacı için Hugomons'tur. Her çiftlikte olan basit bir araba kapısı bu. kabaran bir hindi. öbürü de kuzey kapısı. ama tutunamadılar. bütün pencerelerden. Kellermann'ın gülleleri bu kahraman duvarda tükendiler. fethi Napoleon'un hayallerini süslemiş olan avlu. İşte. çalı çırpı demetleri getirip duvarları ve insanları ateşe verdiler. bugün olduğundan daha derli topluydu. delikler sanki birer yaradır. Her yandan. mahzen diplerinden. Fransızlann çökerttikleri ve duvardaki parçanın yerine bir başkasıyla kapatılan kuzey kapısı avlunun dibinde aralık duruyor. dehşet hâlâ gözle görülebilir. Hougomont Hougomont. baltanın çarptığı ilk budak. kilise de istihkâm. dirsekler oluşturuyordu. üstü tuğla bir duvara kare biçiminde asılmış. gidip çitlerin üstünden baktı. ama onu alamadı. Çevresindeki her şey yıkılmış olduğundan. Villers Manas-tın'na altıncı bir rahiplik kadrosu için gelir bağışlayan da bu kişidir. Hougomont'un iki kapısı vardır: Biri güney kapısı yani şatonun kapısı. bütün taş aralarından üzerlerine kurşun yağdırılan Fransızlar. Avluda gözüne -15çarpan ilk şey. çatlaklar bağırmaktadır. İngiliz muhafızlar bu odalarda mevzilenmişlerdi.

. Suyu işte bu kuyudan çekiyordu. alt basamakları kesmişlerdi. Gizlendiği yerden çıkardılar ve bu ürkek adama kılıçlarının yassı tarafıyla vura vura kendilerine hizmet ettirdiler. 18 Haziran 1815'te bu bahçıvanın ailesi diğer ailelerle birlikte kaçıp ormanlarda saklanmış. Savaşta kilisede herkes birbirini boğazla-mıştı. Yan taş. Bu harabenin içinde hâlâ oturulan bir çiftlik evinin kapısı avluya açılıyor. Conde de Rio Maior. ama tahtadan İsa yanmamış. yan tuğladan üç duvar. bu bir mucize. dördüncü yan açıktır. fırına çevirmiş. sonraki gece kuyudan imdat isteyen zayıf sesler geldiği duyulmuş. zaferi kendine özgü bir yoldan aşındırır. On kadar basamak hâlâ duvara yapışık duruyor. Asteğmen Legros'un cesedi. Söylentiye göre.üst basamaklarda toplanan İngilizler. hiçbir ayin yapılmamış." "Niçin su çekilmiyor?" "İçi iskelet dolu da ondan. Şurada iki yaşlı ağaç var. Katliamdan bu yana. Derin bir kuyuydu bu. 1849'da duvarlar yeniden aklandı. Bu küçük kulenin bir de tavanı varmış ama şimdi sadece demir kirişleri kalmış. kapı yanmış. kemerli iki küçük pencere. kaskatı kesilmiş kalaslar. "Bu kuyuda niçin kovayla makara yok?" diye sorarsınız. mihrabın karşısında bir kapı. onur ve gururun ardından vebayı getirir. Birçoğu son yudumlarını buradan içtiler. şimdi yalnızca bu ayakların kararmış kalıntıları görülüyor. Dipteki duvarda şekilsiz bir çatı penceresine benzer bir şey görünüyor. Bugün bile. Beyaz badana çekilmiş dört duvar. galibiyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Şimdi bunlar. Bu avluda iki kuyu vardır. biri kurumuş. onu üç yandan çevirir. çocuk İsa'nın başını bir bis-kayen kurşunu alıp götürmüş. Guillaume onlara içecek su getiriyordu. Başı kopan çocuk İsa'nın. Bu kuyudan son su çekenin adı Guillau-me Van Kylsom'dur. ısırgan otları arasında bir yığın oluşturuyorlar. Belki de bu işi aşın bir telaşla yaptılar. Bunca ölü adayının suyunu içtiği bu kuyunun da sonunda ölmesi gerekirdi. döşeme yanmış. Bu adam. Sonra daha başkalan. Yeniden sessizliğine kavuşan kilisenin içi bir garip. sonra sönmüş.. Onu mezarlık yaptılar ve içine üç yüz ölü attılar. Hougo-mont'da oturan bir köylüydü ve bahçıvandı. Kısa bir süre kiliseye hâkim olup. Bu kapının üzerinde gotik tarzında güzel bir kilidin yanı sıra. Bu kuyunun önünde Belçika'daki bütün kuyularda olduğu gibi sahanlık vazifesi gören geniş mavi taş levhalardan yok. Mavi taş levhanın yerini bir travers tahtası almış. Sağdaki duva-nn takviye demirleri bir haç resmediyor. çil yavrusu gibi dağılan halkı günler ve geceler boyu barındırdı. kapının üzerinde tahtadan büyük bir haç. bir köşede yerde paramparça olmuş eski bir camlı pencere çerçevesi. sonra uçup gidiyor. Yanlannda -19Fransız adları da görünüyor. öfke anlamına gelen. Eğilip bakıldığında. 1815'ten beri merdiven aralıklarından büyümeye başlamış. haçın üst tarafında da bir demet kuru otla tıkanmış dört köşe bir nefeslik pencere. Ama mihrap hâlâ duruyor. ne zinciri ne de makarası var ama taş yalağı hâlâ -21duruyor. Kiliseden çıkıldığında. Hannoverli Teğmen Wilda. çiftliğe sığınmak için bu tutamağa yapıştığı sırada bir Fransız istihkâmcısı bir balta darbesiyle onun elini koparmıştı. Kuyunun etrafındaki duvar dipleri ısırgan otlan arasında kaybolmakta. sonra atılan Fransızlar burayı ateşe vermişler. "Çünkü artık su çekilmiyor. Ölüm. Acaba hepsi ölmüş müydü? Efsane hayır diyor. Marques y Marquesa de Almagro (Habana). öbürü ayağından yaralanmış. fundalıkların dibinde titreşen bu zavallı konak yerlerini belli eder. Suyu işte bu yandan alırlardı. Bu kuyu avlunun ortasında tecrit edilmiş bir haldedir. çaprazlamasına konulmuş yonca yaprağı şeklinde demir bir tutamak bulunuyor. cesetleri gömme telaşı. birincisinin üzerine üç dişli bir yaba resmi kazılmış. bu tahtaya beş altı biçimsiz kalas dayanmış. Susamışlardı. Ateş sadece ayaklarını kemirmiş. taştan bir zemine dayalı kaba tahtadan bir mihrap bu. mavi taştan geniş levhalar. . Kuyunun ne kovası. bir yığın zifiri karanlığın doldurduğu tuğladan örülmüş derin bir silindir içinde göz alabildiğine gidiyor. alevler bu harabeyi doldurmuş. İsa'nın ayaklan dibinde şu ad okunur: Henquinez. İsa kadar talihi yaver gitmemiş. sol tarafta bir kuyu görülür. kim bilir belki de obüs deliğidir. bir paravanın kıvnlmış kanatlan gibi ve dört köşe bir kuleyi taklit edercesine. budaklı. kocaman kemiklere benziyorlar. ama her yıl nisan ayında yeşermekte. Villers Manastın'nın çevresindeki orman. ünlem işaretleriyle. -20Savaştan sonra herkesi bir telaş sardı. Çeşitli uluslar bu duvarlarda birbirlerine küfrediyorlardı. burada yağmur suları toplanıyor ve ara sıra komşu ormanlardan bir kuş su içmeye geliyor. işte kilise bu durumdaydı. İngilizler onu buldular." cevabını alırsınız. Buradaki halkın dediğine bakılırsa. eski yanmış ağaç kütükleri gibi fark edilebilen kimi kalıntılar. Bu kilisenin kapısında elinde balta tutan bir ceset bulunmuştu. Geri kalan kısmı dişleri dökülmüş bir çe-18ne kemiğine benziyor. Duvarlar yazılarla dolu. Tifüs. Mihrabın yanına on beşinci yüzyıldan kalma tahtadan bir azize Anne heykeli çakılmış. Guillaume Van Kylsom şatoyu korumak için Hougomont'da kaldı ve bir mahzene saklandı. Erişilemeyen bu basamaklar yuvalarında sapasağlam duruyor.

İçlerinde bir tane bile yoktu ki. 18 Haziran 1815 Şimdi. Hâlâ küp şeklindeki kaideleri üzerinde duran kırk üç korkuluk parmaklığı sayılmakta. önlerinde yalnızca çitin bulunduğunu sanarak onu aştılar ve duvarla yüz yüze geldiler. koyungözleri vardır. Burada. Nassau Alayı ve Brunswick Alayı mahvedilmiş. dipte menekşeler dolu bir koruluk var. dipte yine bir duvar. hatta üç perdeye denilebilir. Blackman ölmüş. doğranmış. Ben top seslerini taklit ediyor. yakılmış ve bütün bunlar bugün bir köylünün. inlerinde sıkıştırılan ayılar'gibi burada yakalanmış ve biri karabinalı olmak üzere. otlan yüksek yüksek olur. Kırık bir parmaklık. Yalnızca güney tarafındaki duvarda mazgal delikleri var. kınm. Buraya gelen Fransızlar. Onun da san amberleri. iki Hannover bölüğüne karşı çarpışmışlardı. ötekiler otların arasına devrilmiş. hikâye anlatanlara tanınan haklardan birini kullanarak geriye dönelim ve tekrar 1815 yılına gelelim. Hanno-verliler bu parmaklıklara sıralanmışlar. hafif piyade alayından altı avcı. Birinci kısım bahçe. Sağdaki duvar tuğladan yapılmış. Hemen hemen hepsinin üzerinde kurşun sıyrıkları var. üzerinde çamaşırlar kurutulan kıldan örülme ipler ağaç aralarında dolaşır ve geçenleri başlarını eğmek zorunda bırakır. solda bir çit. kurşunlanmış. Duvar sanki savaşa yeniden başlamaya hazır gibi. meyve bahçesinden daha aşağıda olan bu bahçeye sızan ve bir daha da çıkamayan 1. Birkaç basamak çıkınca. Her meyve bahçesi gibi. avludaki kapılardan biri meyve bahçesine açılıyor. Binbaşı Blackman son nefesini ona dayanarak vermişti. giriş yönünde şatonun ve çiftliğin binaları. İngiliz muhafızlar bulunan otuz sekiz mazgal deliği birden ateş ediyordu. bir saatten daha fazla zamanda bin beş yüz kişi devrildi. Neredeyse bütün elma -24ağaçlan yaşlılıktan devrilmek üzereydi. frenküzümlerinden başka siperleri olmayan bu yiğit insanlar ölmeden önce bir çeyrek saat çarpıştılar. bahçeden meyve bahçesi denilen yere geçiliyor. Bütün bu otlar kana bulandı. öleli uzun zaman olan eski bahçıvan Van Kylsom'dur. Her üç kısmı da ortak bir sınır çevreliyor. Ölü ağaç iskeletleri bu meyve bahçesinde fazlasıyla bulunmakta.Evde oturan ailenin büyükbabası. kökünden sökülmüş yeşil bir ağaç gövdesi görülür. çünkü saldın o taraftan geliyordu. saman ve balçık çamurundan bir sargıyla sarılmış hasta bir elma ağacı eğiliyordu. Duvar hem bir engel hem de bir pusuydu. Foy yaralanmış. İngilizler tarafından gelişigüzel yüksekliklerde açılmış olan otuz sekiz mazgal deliği hâlâ duruyor. Fransızlar tırnaklarıyla tırmandılar. Dışarıda. Bu duvarı -23dışarıdan büyük bir yeşil çit gizliyor. Reille'in kolordu-sundaki kırk Fransız taburundan yirmisi telef olmuş. yabani bitkilerle dolu. Dallarda kargalar uçuşuyor. Elde merdiven yoktu. muhteşem -22bir teras önünü kapatıyor. Önce bahçeye giriliyor ve bu bahçe yüzeyden aşağıda kalıyor. İngiliz muhafızlar kırılmışlar. kopuk bir bacak gibi setin üzerine konulmuş. Kellermann'ın iki bataryasına hedef olan duvar misketlerle oyuldu. 3. bana üç frank verin. Bunun yanındaki büyük bir ağacın altında da Alman Generali Duplat öldürülmüştü. kurşun ya da bis-kayen yememiş olsun. üçüncüsü ise koruluk. isterseniz size Waterloo denen şeyi anlatmm!" demesi için olmuş. Duplat ölmüş. Ben annemin kucağın-daydım. bu da mayıs ayına karşı duyguludur. bu Hougomrint harabesinde üç bin insan kılıçtan geçirilmiş. Kır saçlı bir kadın bize. Ablam korkmuş ağlıyordu. bir yolcuya "Bayım. Kulaklarını toprağa yapıştırıp sesleri dinliyorlardı. Ağaçların altında göğüs göğüse dövüşüldü. ikincisi meyve bahçesi. gerisinde. bir soylunun bah-çesiydi bu. korkuluğunun parmaklıkları çift göbekli yontma taştan. cesetlerle dolu bir kuyu. Le Nötre öncesi ilk Fransız stilinde yapılmış. boğazlaşma. yangın. avcılar aşağıdan karşılık veriyorlardı. bir misket ve mermi fırtınası ve So-ye tugayı burada kırıldı. Baştaki parmaklıkların üstünde taştan gülleleri andıran yuvarlaklar bulunuyor. İşte. yukarıdan ateş ediyorlar. On altıncısının önünde granitten iki İngiliz mezarı uzanmakta. İşte. Bir Nassau taburu ve yedi yüz kişi burada kırıldı. Bauduin vurulup ölmüş. frenküzümleri dikilmiş. Söylediğimiz gibi. Nantes fermanının ortadan kaldınlması sırasında iltica etmiş olan bir Fransız ailesine mensuptu. Ama meyve bahçesi yine de zaptedildi. Bizi koruluğa götürdüler. Meyve bahçesi korkunç: Üç kısma ayrılmış. dipteki duvar taştan. iki yüz kişiye karşı altı kişiydiler. İngiliz. bu sürülmemiş toprakta yürürken insanın ayakla-n köstebek yuvalanna batar. Waterloo böyle başladı. boğazlanmış. 'bum bum' diyordum. Alman ve Fransız kanının birbirine çılgınca karışmasından oluşan bir ırmak." diyor. Otların arasında uzanmış yatan. sağda bir duvar. bu birkaç kulaç karelik yerde. bugünse harap ve dikenlik. "Üç yaşındaydım. Onun hemen yanı başında. hatta bu kitabın birinci bölümünde anlatılan olaylann başladığı dönemden biraz öncesine inelim: .

insan etiyle yoğurulmuş bu toprağa eğilen. savaşları topla başlatıp. Farz edin ki toprak kurudu. ruhu da bedenini aşındırmış mıydı? Komutanın içindeki emekli asker. dehanın miyoplaştığı bir yaş mı vardır? Fikir dehaları üzerinde yaşlılığın bozucu bir etkisi yoktur. onun savaş planı bir şaheserdi. Sonrası. Bütün savaş planlan gülle ve mermi üzerineydi. talihin Prusyalılarca değiştirilmesinden iki üç saat önce kazanılmış olurdu. oradan geçen bir yolcu. Anlattığımız dramın kaynağını oluşturan sahnelerden biri. Bu olağanüstü komutan. Mont-Saint-Jean'ı ele geçirmek. Aniballer için.17-18 Haziran 1815 gecesi yağmur yağmamış olsaydı. Herkesin hakkını teslim ettiği gibi. Napoleon topçu subayıydı ve bunun sıkıntısını çekiyordu. Bu takdirde savaş. Napoleon'un gözünde. büyümektir. Bizim hiç şüphesiz içinde serap tadı bulunan bir olaylar topluluğuna bilim adına kafa tutmaya hakkımız yok. biz. Niçin? Çünkü toprak ıslaktı. Waterloo Savaşı. biz ancak uzaktan bakan bir tanık. Doğrusu. vurmak. Michelangelolar için yaşlanmak. bu savaşla ilgili. . Bu savaşın kaybedilmesinde Napoleon'un ne kadar hata payı vardır? Batmanın sorumluluğu kaptana yüklenebilir mi? Napoleon'un o dönemde açıkça görülen bedeni çöküntüsüne bir de iç çöküntü mü ekleniyordu? Yirmi savaş yılı kılıcının kınını aşındırdığı gibi. bir bakış açısına göre bizzat Napoleon tarafından. Birkaç damla suyun fazla ya da eksik olması. ama savaşın tarihi bizim konumuz değil. yıldınm saçan savaş arabası üzerin-27den azametli bir parmak işaretiyle onları gösterdiği halde. tuzakları tahmin edemeyecek. 18 Haziran 1815 günü. alayları tuz buz etmek. şimdi artık arabasını çeken muhteşem lejyonları uçurumlara sürecek uğursuz bir şaşkınlığa mı düşmüştü? Kırk altı yaşında bir yücelik deliliğine mi tutulmuştu? Kader arabasının bu dev sürücüsü. uçurumların kayan kenarlarını fark edemeyecek bir halde miydi? Artık yaklaşmakta olan felaketlerin kokusunu alamıyor muydu? Daha önceleri. kendini zafere götüren bütün yollan bildiği. ancak on bir buçukta başlayabildi. Topçunun manevra yapabilmesi için toprağın biraz sertleşmesini beklemek gerekiyordu. Zayıf noktayı gülleyle eziyor. müttefik hattının merkezine saldırmak. yıkıcı bir taraf vardı: Taburları düşman saflarına daldırmak. Blücher'e yetişme fırsatı verecek şekilde. birçok önemli tarihçinin zannettiği gibi. Austerlitz'in sonu olması için ilahi takdir biraz yağmurdan başka bir şeye ihtiyaç duymadı ve gökyüzünden. Bu müthiş bir yöntemdi ve bunun deha ile birleşmesi. savaş güreşinin bu karanlık pehlivanını on beş yıl süreyle yenilmez yaptı. Bize göre. Dehasında silah atmayı seven. dünyanın yıkılmasına yetti. Düşman generalinin stratejisini tıpkı bir kale gibi ele alıp yerle bir ediyordu. başka bir bakış açısına göre de bir dizi seçkin tarihçi tarafından ustalıkla kaleme alınmıştır. topla bitiriyordu. Bruxelles'i zaptetmek. temenni edilemeyecek bir şekilde kendisini hissettirmeye mi başlamıştı? Kısacası. Prusyalıların diğer yansını Tongre'a sürmek. Bütün bunlar. "Güllelerimizden biri altı kişiyi öldürdü. Bize gelince. Onun zafer anahtarı. Bonaparte-lar için neden küçülmek olsun? Acaba Napoleon. bütün bunları yapmak için vurmak. İngilizleri de denize dökmek. bu savaşın taktiğiydi. tarihçileri bu çekişmelerinde kendi başlanna bırakıyoruz. topçu kuvvetini belli bir nokta üzerinde yoğunlaştırmaktı. sayı üstünlüğü kendi tarafında olduğundan topçu kuvvetine çok fazla güveniyordu. Kaldı ki. Napoleon'un sonunu getirdi. hissetme melekesini mi kaybetmişti? Artık su altında gizlenmiş kayaları teşhis edemeyecek. hatları kesmek. bir sistem kurmamıza izin verecek ne bir askeri pratiğe ne de bir strateji uzmanlığına sahibiz. Napoleon'un ise iki yüz kırk. yığınakları ezip dağıtmak. belki görüntüleri gerçeğin yerine koyan bir araştırmacı-28yız. Danteler için. onu ikiye bölmek. İngilizlerin yansını Hal'e." diyen adamdı. düşmanın içinde bir delik açmak. Burada Waterloo'nun tarihini yazma iddiasında olmadığımızı söylemeye gerek yok. sonra görülecekti. Wellington'un yüz elli dokuz topu vardı. hiç de böyle düşünmüyoruz. aslını soracak olursanız Aboukir hakkında Di-rektuar hükümetine verdiği raporda. Wellington'la Blüc-her'i iki parçaya ayırmak. bu tarih zaten yazılmıştır. toplar kolayca hareket edebildiğinden harekât sabahın -26altısında başladı. Waterloo'nun. Avrupa'nın geleceği başka türlü olurdu. bu işi gülleye emanet ediyordu. Almanla-n Rhin'e. sürekli olarak vurmakla mümkündü ve o. mevsime -25uygun olmayan bir yönde geçen bir bulut. bu deha sönmekte miydi? Kendi zaafını kendisinden saklamak için çılgınca işlere mi kalkışıyordu? Bir macera esintisinin baştan çıkarmasıyla yalpalamaya mı başlamıştı? Bir general için vahim bir şey olan tehlikeyi fark etmeyecek bir hale mi gelmişti? Aktivite devleri diyebileceğimiz bu tür büyük adamlarda. artık kellesi koltuğunda büyük bir cüretkârdan başka bir şey değil miydi? Biz.

Karışık. bu arazi üzerinde bir kapışma için en elverişli olan mevkiyi Wellington almış. biz de tıpkı halk gibi. tereddütlü. Göstermeye gerek yoktu. İmparatorluk hassa alayının üstün kahramanlığının -elinde olmayarak. yelek altından görünen kırmızı lejyon kordonunun köşesi. bir sel yatağı. Böylece halkların nihai değerlendirilişinde daha doğru bir ölçü orta-31ya çıkar. 18 Haziran 1815 günü gün ağarırken Na-poleon'u Rossomme tepelerinde at üstünde. apoletleri örten redingot. zorbanın karanlığı. bu aydınlık merhametsizdir. İlerleyen bu araba hengâmesinin yere yatırdığı buğdaylarla . Bazı yerlerde nakliye arabalarının dingillerine kadar yükselmekteydi. bir dayanak noktası olur. Wellington. Napo-30leon'a kötüsü kalmıştı. nişanlarını örten beyaz astarlı devrik yaka. tam yerinde enlemesine geçen bir patika. bir koruluk. İkisi de birbirini yere çalmaya çalışır. Ardında kendine benzer bir karanlık bırakmak bir insan için felakettir. şu esrarlı sanık söz konusu oldu mu. ipek çoraplar üzerine çekilmiş süvari çizmeleri. Her iki ordunun da kanatlan Genappe ve -29Nivelles yollarının sağında ve solunda uzanır. 5. orada burada. beygirlerin kannlann-daki kolanların altından sulu çamur damlıyordu. ovada küçük bir çöküntü. her iki ordu için de tehditkâr. Nedeni de. Ara çizginin ortası. İngiliz ordusu yukarıda. Anın ara çizgisinin sağ bacağa rastladığı ve onu kestiği noktanın biraz altı Haie-Sain-te'dir. bazıları bu görüntüye alkış tutarken. Bütün gece yağmur yağmış. bu yeşil üniforma. garip ve ilahi tarafı şudur ki. A Waterloo Savaşı'nı açıkça göz önüne getirmek isteyenlerin zihinlerinde. onu yargılar. Birbirlerinin beline sarılmışlardır. daha önceleri ışıklar görülen yere çoğu zaman gölgeler düşürür. herkes onu gördü. Bu savaş alanında iki düşman ordusu tıpkı iki pehlivan gibidir. dört köşesine üzeri taşlı N harfleri işlenmiş al kadifeden örtüsüyle beyaz at. gümüş mahmuzlar -bütün bu görüntüsüyle Sezarlann sonuncusu bugün hâlâ hafızalarda canlı durmakta. bu ovayı çıkması muhtemel büyük bir savaşta kullanılabilecek bir meydan olarak incelemişti. kararsız. ovanın çukurlarında toplanmıştı. iki bacağıyla ara çizgisi arasındaki üçgen Mont-Saint-Jean Ovası'dır. ordu denen bir devi topuğundan yakalayabilir ve onun geri çekilmesini engelleyebilir. Picton'un karşısında Erlon. Ovaya gelince. Wellington orada durmaktadır. Anın tepesi Mont-Saint-Je-an'dır. öyle ki. Her iki general de bugün Waterloo Ovası denen Mont-Saint-Jean Ovası'nı dikkatle incelemişlerdi. o temiz yürekli hâkim gibi karar veririz. Bunun için sorumlu komutanın en ufak bir ağaç kümesini bile incelemesi. elinde dürbünüyle resmetmeye kalkışmak fazla olur. ışık olmasına rağmen ve özellikle ışık olduğu için. deri pantolon. Brienne askeri okulunun küçük şapkası altındaki bu şahin profil. Savaş meydanının dışına çıkan yenilmiş demektir. A'nın sivri ucunun gerisi ile. Tarih. Mont-Saint-Jean Ovası'nın gerisi. oraya yerleştirilmiştir. Anın" sol bacağı Nivel-les yolu. bir duvar köşesi bir göğüs siperi vazifesi görür. Anın tepesinde. aynı insandan iki farklı hayalet ortaya çıkarır ve bunlardan biri ötekine saldırır. uzun bir süre gerçekleri gözlerden saklayan bir tür efsanevi karanlıktır.Waterloo'da bir tesadüfler yumağı her iki komutanı da hükmü altında tutar ve kader. ama Fransızlardan çok.simgesi haline gelen aslan. Sular. Fransız ordusu aşağıdaydı. rastgele her şeye yapışılır. her kıvrım bir sonrakine hâkim olsun ve bütün dalgalar Mont-Saint-Jean'a doğru vursun ve orada ormana varsın. bu yaylaya sahip çıkma mücadelesi olmuştur. Tecavüze uğrayan Babil. Titus'ü küçültür. Hill'in karşısında Reille vardır. Çarpışmaların 'Quid Obscurum'u* Bu savaşın birinci evresini herkes bilir. Bu görüntü uzun zaman hep ışığa gömülü kaldı. en küçük bir topografya kabartısı üzerinde bile derin derin düşünmesi gerekir. arazideki bir engebe. 18 Haziran günü. Jeröme ise Bonapar-te'la birlikte Reiüe'de. Zorbanın ardından baskıcı bir rejim gelir. dalgalı geniş bir arazi hayal edilmelidir. A'nın ara çizgisi de Ohain'den Braine-l'Alleud'e giden çukur yoldur. İngilizler için tehditkâr bir başlangıç. Sezar'ı küçültür. katledilen Kudüs. daha bir yıl önce zekice bir ileri görüşlülükle. sağ bacağı Genappe yolu. sol alt nokta Hougomont'dur. Savaşın amacı. Ama bugün artık tarih yazılıyor. gün doğuyor. İskender'i küçültür. bazıları da ona ters ters bakmaktadır. sırtını verecek bir istihkâm parçası bulamayan bir alay tabanları yağlar. savaşta son sözün söylendiği kesin noktadır. çoğu kahramanların çevrelerine yaydıkları ve daima az ya da çok. sağ alt uç Belle-Allian-ce'tadır ve burada da Napoleon durmaktadır. toprağı çökertmişti. komutanın parlaklığıyla cebelleşir. 4. taslarda birikir gibi. zincire vurulan Roma. bir çalılık. Soignes ormanıdır. yere büyük bir A harfi çizmeleri yeter.

bütün o deniz kayalıkları birbirlerinin önünde durmadan hareket eder. açıklıklar yer değiştirir. kaybolmuştur. Hougomont üzerine yapılan saldın aldatmacaydı. Wellington'un hoşuna gitmedi. bu tabancayı savaşın bazen şu. Aynı anda Napoleon. Bu genç erler bizim korkunç piyadelerimiz karşısında kahramanca çarpıştılar. Fransızların sol kanadından Ho-ugomont üzerine doğru hışımla. Papelotte alındı. saçaklı kaytanla çevrilmiş ağır kasketler. Haie-Sainte'in zaptedilmesinden sonra savaşın gidişatı sallantılıydı.* Her tarihçi bu gibi hengâmeleri resmederken biraz da kendi hoşuna giden profili çizer. bazen de bu noktasına doğrulturdu. savaşa giren ya da çıkan birlikler körfezler. Göğüs göğüse çarpışma nedir? Bir sarkaç hareketidir. Quiot'nun tugayını Haie-Sainte üzerine sürerek merkeze doğru saldırıya geçti. Bu sisin içinde geniş çalkantılar. şeritleri uçuşan kalpaklar. oradan Braine-1'Alleud'e. Eğer dört İngiliz muhafız birliğiyle Perponcher tümeninin mert Belçikalıları mevzilerini sıkıca korumasalardı bu plan başarıya ulaşırdı. Bruxelles yolunu kesmek.: Karanlığın nedenleri kutsal nedenler. Harekât geç başladı. ama bu durumda Wellington kuvvetlerini oraya yığacak yerde. karşı saldırıya geçirdi. filan noktasına göre daha fazla savaşçı yutar ve ti noktaya istendiğinden daha çok asker dökmek zorunda kalınır. geri atar. çapraz askılar. kandan seller çılgınca akar. Nasıl bazı topraklar daha çok ya da daha az emici olur da. tecrübesizliklerine rağmen. özellikle Papelotte yakınlarındaki vadilerde imkânsız olurdu. İngiliz askerlerinin omuz başlarında apolet yerine kalın yuvarlak beyaz fitiller. Güneşle Austerlitz'deki bu* Lat. Bir savaşa daima bir miktar fırtına karışır. piyadenin olduğu yere topçu gelir. bu devşirme erler Fransızların mucitliğinden ve hışmından örnekler verdiler.. Generallerin stratejisi ne olursa olsun. dağıtır. koşulu bataryaların dörtnala serbestçe hareket edebilmelerini bekledi. sola yatmasını sağlamak. Ama güneş çıkmadı. Ney de. süvarilerin sırmalı ceketleri. Wellington'u Hougomont'a. kendi başına bırakıldığında adeta kendi kendisinin generali olur. O savaş günü. savaşın orta yeri hemen hemen fark edilmez ve göğüs gö-ğüse mücadelenin karanlığına boyanmış gibidir. geri gelir. Bir savaşı resmedebilmek için fırçaLat. Fransız sağ kanadının Papelotte'a saldırmasının amacı İngiliz sol kanadını tepelemek. İlk top patladığında İngiliz Generali Colville saatine baktı ve on biri otuz beş geçtiğini gördü.: Karanlık nedenleri. özellikle Kempt'in tugayında çok sayıda yeni devşirme -33asker vardı. oradan da Hal'e doğru sürmekti. iki komutanın her iki planı eylemde iç içe girer ve karşılıklı olarak birbirlerini bozar. -32luşma burada yoktu. adeta bir ölüm rüzgârı bu kanlı ve korkunç yığınları öne iter. şişirir. işin içinden yiğitçe sıyrılmasını bildiler. Alacakaranlık çökmüştür. uzun miğferler. Harekât. Stratejik çizgiler değil. bundan daha açık bir şey olamaz. Wellington'u oraya çekerek. karanlık kıvrımlar ileri gider. topçunun olduğu yere süvari. bu nedenle. takviye olarak sadece dört muhafız bölüğüyle Brunswick'in bir taburunu göndermekle yetindi. sallanan yan çantalar. Bunlar beklenmedik harcamalardır. bütün bir günü değil. Hannover-li hafif süvarilerin başında bakır şeritli ve kırmızı kıldan sorgucu dar. çamurdaki derin tekerlek izlerini doldurup tekerleklere yatak vazifesi görmeseydi her türlü hareket. taburlar duman gibidirler. Matematiksel planın hareketsizliği ancak tek bir dakikayı gösterir. Bu da. Bu acemi piyadelerde kabına sığmayan bir yan vardı. Özellikle nişancı erler olarak mükemmel hizmet gördüler. orduların cepheleri dalgalanır. Birkaç aksama bir yana. sırtlarında damalı kaputlar. Bu arada ayrıntılara ait bir noktayı da belirtelim: İngiliz piyade birliklerinde. Savaş hattı bir ip gibi dalgalanır ve eğrilip bükülür. bu saldırı başarılı oldu. Quid obscurum. yardıma gelmeleri muhtemel olan Prusyalılara geçit vermemek. öğle vaktinden saat dörde kadar karanlık bir bölüm vardır. Çünkü daha önce de anlattığımız gibi Napoleon'un stratejisi. Haie-Sainte zaptedildi. Gri-34II beauval'e değil. İngilizlerin al renkli piyadelerine karışan Brunswick'in siyah piyadeleri. bol kıvrımlı kırmızı çizmeler. savaş meydanının falan noktası da. silahlı kitlelerin birbirleriyle çarpışmasından önce hesaplanmasına imkân olmayan geri tepmeler doğar. bunun içinse güneşin yüzünü gösterip toprağı kurutması gerekiyordu. -35- . plan buydu. el bombası kutuları.çavdarlar.. baş döndürücü bir serabın içinde. o dönem savaşlarının bugün artık hemen hemen hiç bilinmeyen kıyafetleri fark edilir. Oralarda bir şey vardır. hem de belki imparatorun istediğinden de fazla bir hışımla başladı. tablolar. quid divinum. üzerlerine dökülen suyu daha çabuk ya da daha geç emerlerse. burunlar oluşturur. kumbaracılarımızın uzun beyaz tozlukları. İs-koçyalıların dizleri çıplak. topçuyu tabanca gibi elinde tutmaktı. arkasını Papelotte'a dayayan İngiliz sol kanadına. nişancı asker. Mont-Saint-Jean'ı zorlamak. ararsınız. Fransız sağ kanadını. Salvator Rosa'ya layık şeyler.

Hannoverlilerin ve tDmpteda'nın Almanlannı verdi. ayrıntılara ait sayısız olaylar halinde dağılır. Wellington. Bir ordunun dağılmadan -38buradan geri çekilmesi mümkün değildi. kendi İngilizlerine. Bu orman o tarihlerde savaş meydanına bitişikti ve Groenendael ve Boitsfort golleriyle kesiliyordu. savaş denilen o dehşetengiz bulutun şeklini mutlak bir sadakatle tespit edemez. Ancak öğleden sonra öyle bir an geldi ki. üç yarbaydan ikisi yere serilmişti. Fransızlardan 105'inci alay sancağını ele geçirdikleri daki-36kada Fransızlar da İngiliz Generali Picton'u bir kurşunla başından vurup öldürmüşlerdi. o devirde Nivelles'in beylik mallarından olan ve yolların kavşak noktasını oluşturan o güçlü taş binaya dayamıştı. İngiliz muhafızlardan bir çavuş. ama alevler içindeydi. çalılıklarda mazgallar yapmışlardı. Hougo-mont hâlâ dayanıyordu. Mater ölmüştü. Bu konuşlanma için tehlike. İngiltere'nin ilk boksörü. savaşın gidişatı netleşti. Folard'a. saat üçte yalan söyler. tarihçinin özetleme hakkına sahip olduğu açıktır. önünde de o zamanlar hayli dik olan bayır vardı. Gordon ölmüş. Haie-Sainte ise zaptedilmişti. On altıncı yüzyıldan kalma bu taş yapı öylesine sağlamdı ki. Böylece güvence altına alınmış ve desteklenmiş bulunan İngiliz-Hollanda ordusu iyi durumdaydı. Bu esas nokta henüz dayanmaktaydı. aralarında Alten tümeninin sancağı ile Lunebourg taburunun Deux-Ponts ailesinden bir prens tarafından taşınan sancağı da vardı. Sırtını." Bugün 'Waterloo Müzesi' denilen yerde. topçular. Tuzağı kabul eden savaş kurallarına uygun olduğu kuşku götürmez kurnazlıktaki bu konuşlanma öyle güzel yapılmıştı ki. Bütün büyük ordu çarpışmaları için geçerli olan bu konu. Geometri yanıltır. Bu ambarın içinde üç bin savaşçı birbirini katletmişti. Haie-Sainte zaptedilmiş olduğuna göre. 6. hiçbir şey görememiş ve dönüşünde Napoleon'a Nivelles ve Genappe yollarını kesen iki barikat dışında engel olmadığını bildirmişti. Polybe'e itiraz etme hakkını veren işte budur. Öğle vaktinde doğru söyleyen Van der Meulen. Maitland muhafızlarına destek ve yedek olarak Brunswick'in piyadelerini. Picton da sol kanada komuta ediyordu. Sonuçta. Yedi mızrak darbesi alan Ponsonby düşmüş. gerisinde köy. Halkett alaylarına. uzun buğdayların arasına yatmıştı. İngilizler yaylanın çevresinde bulunan çitleri yer yer kesmişler. -37İngiliz ordusunun biraz içerlek. Picton ölmüştü. kum torbalanyla gizlenmiş muazzam bir topçu bataryası . Orange Prensi kendinden geçmişçesine ve yiğitçe Hollandalılarla Belçikalılara sesleniyordu: "Nassau! Brunswick! Sakın geri çekilmeyin!" Zayıf düşen Hill. bin iki yüz attan geriye altı yüzü kalmış. iki dal arasına bir namlu ağzı yerleştirmişler. Soignes ormanıydı. Mont-Saint-Jean Ovası'nı boydan boya kaplıyordu. sırtını Wellington'a dayamış.imha edilmişlerdi. Meslekten birçok kişinin düşüncesine göre -birtakım kişiler her ne kadar buna karşı çıksa da. Hamilton yaralıydı. karabinalarla donanmış bir halde. gülleler çarptığında hiçbir zarar görmeden sekip gidiyordu.sında kaoslar olan güçlü ressamlar gerekir. savaş soysuzlaşıp dövüş olur. Alten kılıçlannîiştı. Hill sağ kanada. Wellington için savaşın iki dayanak noktası vardı: Hougomont ve Haie-Sainte. Wellington Merbe-Braine'de bulunan Hill'i ve Brainel'Alleud'da bulunan Chasse'i getirerek burayı takviye etti. ne kadar titiz olursa olsun. Marsh ölmüştü. birliklerin biyografisine ait" bir şey olur. doğru olan sadece kasırgadır. Bu takdirde. sağ kanattan aldığı Chasse tugayı ile sol kanattan aldığı Wincke tugayını ve ayrıca Clinton tümenini merkeze ekledi. akdikenlerin içinde aralıklar açmışlar. hiçbir anlatıcı. iki tümen -beşinci ve altıncı tümenler. İngilizler.buradan geri çekilme ancak herkesin kendi başının çaresine bakmasıyla mümkün olabilirdi. Burayı savunan Alman taburundan sadece kırk iki kişi yaşıyordu. Orange Prensi merkeze. "Sağ kanat arkasına doğru kıvrıldı. Baring tuttuğu mevziden atılmış. Hougomont'un bir parçası koparılmış. Ponsonby'nin iri kıyım ejderhaları doğranmışlar. Nassau'nun kontenjanını. Rembrandt bu işte Von der Meulen'den daha iyidir. geriye bellibaşlı bir tek nokta kalıyordu: Merkez. Kurşuni üniformalı İskoçyalılar artık yoktular. elinin altında yirmi altı tabur bulunuyordu. çok kalabalık olan merkezi. nüfus azalır. Topçular fundalıkların gerisinde pusudaydı. Charras'ın dediği gibi. mücadeleyi ancak bellibaşlı çizgileriyle kavrayabilir. Tarihçi. yaylanın kenarında 95'inci Kempt tugayı. Ekinlerin yüksek olduğu mevsimdi. biri hariç bütün subaylar ölmüş ya da esir alınmıştı. bizzat Napoleon'un ifadesiyle söylersek: "Ordunun tarihinden çok. arkadaşları arasında yenilmez olarak ün yapmış bir Fransız trampetçisi tarafından orada öldürülmüştü. Kielmansegge'nin. imparator tarafından sabah saat dokuzda düşman bataryalarını keşfe gönderilen Haxo. bataklıkta kaybolurlardı. Öğleden Sonra Saat Dörtte Saat dörde doğru İngiliz ordusunun durumu vahimdi. Şunu da ekleyelim: Öyle bir an gelir ki. Birçok sancak kaybedilmişti. Mitchell tugayına. bu cesur süvariler karşısında çökmüşlerdi. özellikle Waterloo için de geçerlidir. birlikler hemen çözülüverirler. sağlam bir şekilde mevzi-lenmişti.

Atını durdurmuş. Wellington. o gecenin her anı onun için ayrı bir neşe kaynağı olmuştu. imparator konuşurken gök gürlüyordu. Pompeius flebit. bir tek ordugâh ateşi bile sönmemişti. Bütün ileri karakollar hattını dolaşmış. gerisi kaybolmuştu. Wellington. Wellington geriledi. Bu-39gün hâlâ varlığını sürdüren Mont-Saint-Je-an'daki eski değirmenin az ilerisinde ve bu arada bir İngiliz'in bir Vandal heyecanıyla iki yüz franka satın alarak kesip götürdüğü bir karaağacın altındaydı. ama duygulannı belli etmeyen bir tavırla. Talavera'daki. Bu derin. keşfe gönderilen subaylar. Wellington kaygılı. "Geri çekiliyorlar!" diye bağırdı Napoleon. bunun sol kanat ucundaki Ohain köyünde mevzi-lenmeye giden Vivian tugayı olması ihtimali vardı. bugün hâlâ Mont-Saint-Jean çiftliğinin kullandığı patikanın kestiği yere doğru çekildiler. 1 Mart çıkartmasında büyük mareşale Juan körfezinin heyecanlı köylüsünü göstererek. Sabah saat üç buçukta hayalleri yok olmuştu. orada burada durarak atlı devriyelerle konuşmuştu. Yağmur hızlanıyordu." demiş ve coşmuş. Tann'dır. Fulminatrix lejyonunun askerleri. Saat dörtte ulaklar yanına bir köylüyü getirmişlerdi. Bu köylü bir İngiliz süvari tugayına kılavuzluk etmişti. Sevinçlerimiz karanlıktandır. Haklı bir ünü olan İngiliz süvarilerinin ikinci yansıydı bu. Vitoria'da-ki. Ponsonby yok olduğuna göre. pek alçak bir bahçe duvannın gerisine yerleştirilmiş. "Anlaştık. Yüz ifadesinden ne düşündüğü anlaşılmayan yüzü -40sabahtan beri gülümsüyordu. yaylanın tepesinde topçudan ve avcılardan başka kimse görünmez oldu. Aus-terlitz'de gamlı duran adam. 17-18 Haziran gecesi Wellington'la alay ediyordu. Plancenoit yolunun köşesini oluşturan sarp yamaçta attan inip ayaklarını çamurlu toprağa basmış. Yeryüzünde derin bir sessizlik vardı." dedi. Savaşın arifesinde. Yaveri Gordon yanı başında vurulup düşmüştü. -41duyar gibi olmuş. kum torbalan ve geniş bir toprak yı-ğınıyla alelacele örtülmüştü. Lord Hill. ayrıca. Eğer tamamlanabilseydi hemen hemen bir tabyanın yerini tutabilecek olan bu batarya. "Daha iyi ya!" diye bağırmıştı Napoleon. Son gülümseyen. yalnızca gökyüzünden gürültüler işitiliyordu. Üzerine durmadan gülleler yağıyordu. "Ridet Caesar. En yüce kaderli insanlar bazen böylesine tersliklere düşerler. gök gürültülerini dinleyerek bir süre öylece hareketsiz kalmış ve bu kaderci insanın karanlığa doğru şu esrarengiz sözü söylediği duyulmuştu. Waterloo'da neşeliydi. İngiliz cephesi gevşedi. gece saat birde fırtına ve yağmur altında Bertrand'la birlikte at sırtında Rossomme yakınlarındaki komünleri incelerken. Saat beşte. İnşaat bitmemiş. Napoleon Keyifleniyor İmparator hasta olduğu ve ağrılarından ötürü at üstünde rahat oturamadığı halde." cevabını verdi. İngiliz ordusunun savaşmak için hazırolda beklediğini söylediler."* derlermiş. Ber-trand. 7. Frischeînont'dan Braine-l'Alle-ud'a kadar bütün ufku aydınlatan İngilizlerin kamp ateşlerinden oluşan uzun hattı memnunlukla seyretmiş. Bir anda. bu mermer maskeli ruh." diyordu. bütün gün hiç yerinden kıpırdamadan durdu. randevuya tam vaktinde geldiğini düşünmüştü. Waterloo savaş meydanında kendi tespit ettiği günde bulunması için çağırdığı kaderin. 18 Haziran 1815 günü büyük bir mutluluk ifadesi içindeydi.-hiç o günkü kadar keyifli olmamıştı. iki Belçikalı firari ona birliklerini terk ettiklerini." Napoleon yaralıyordu. çakan şimşeklere bakıp. "Son ferde kadar burada kalınacak. daha şimdiden takviye geldi!" diye bağırdığı zamanki canlılığını yeniden bulmuştu. Hiçbir şey kımıldamıyordu. Rossomme çiftliğin-42- .vardı. patlayan bir obüsü göstererek. Pompei-us bu defa ağlamayacaktı. ona düşman hattında hiçbir hareket olmadığı haberini getirmişlerdi. Wellington. Çatışma gittikçe kötüye gidiyordu. bir an için Wellington'un geri çekildiğini sanmıştı: "Bunlar karargâhı toparlamak için harekete geçen İngiliz artçıları. "İşte bak. kendinizi öldür -tecek olursanız talimatınız nedir. İngiliz ordusu uyuyordu. "Bu bacaksız İngiliz'in bir derse ihtiyacı var. Saat iki buçukta. Fransız obüs-leriyle güllelerin kovaladığı birlikler geriye. Bir dakika bile uyumamış. "Lordum. Wellington soğukkanlı bir kahramandı. Pompeius ağlayacak. Hougomont koruluğu yakınında yürüyen bir kolun ayak seslerini Sezar gülümsüyor. tepelemeyi tercih ederim!" Sabahleyin. ama Sezar'ın güldüğü muhakkaktı. Salamanque'daki eski silah arkadaşlarına sesleniyordu. Daha anlaşmamışlardı. "Benim gibi yapmanızı. bir arazi kıvrımı içinde Somerset'in dört bin altı yüz muhafız-dragon-lanna sahipti. "Boys (çocuklar) bırakıp kaçmayı düşünmeyin! Koca İngiltere'yi aklınızdan çıkarmayın!" Saat dörde doğru İngiliz hatları geriye doğru sarsıldı. şarampol yapmaya vakit kalmamıştı. Ostende'dan gelen altı bin İngiliz'i esir alacağım. "onları geri püskürtmektense. bize ne gibi emirler bırakacaksınız?" diye sordu. geriye Somerset kalıyordu. Clinton'a da. atının üstünde.

eski kılıç demirleri. ona bir anıt yapmaya yarayacak şeyleri alıp götüre götüre onu gerçek tümseklerinden yoksun bıraktılar. görkemli bir merhamet sözüyle kesilmiş. kahvaltıdan sonra ise bir çeyrek saat süreyle kafasını dinlemişti. Bu zaten onun huyuydu. Başpiskopos çehreli sert bir savaş adamı olan So-ult. "Şansımız yüzde doksan!" Saat sekizde imparatorun kahvaltısını getirdiklerinde. Tümseğin çevresinde şosenin taşlanndan seken gülleler Napoleon'a kadar geliyor. Bu uğursuz savaş meydanından. iki defa "Şahane!" diye haykırmıştı. İşte bu son duraktadır ki. Tümenler iki hat üzerinde. bugün artık 18 Haziran 1815'teki gibi değildir. Rossomme önlerine doğru gitmiş. korkak ve düşman köylü La-coste'a. Napoleon'la Wellington'un karşılaştıktan ovalann çeşitli engebeleri. Saat dokuzda. Haxo'nun omzuna vurup. Erlon. Mont-Saint-Jean alınır alınmaz hemen köye siperler yapmakla görevlendirdiği birinci kolordu istihkâm bölüğü önünden geçerken. Masanın üzerine savaş meydanının haritasını sererek." demişti." diyor." sözü bu erlerden biri tarafından söylenmişti. şapkasında daha o zamandan Elbe'de benimsediği. ıslaktı ve açtı. "İşte yirmi dört tane güzel kız. "altı V biçimi" oluşturan altı hat üzerinde düzenlenmişti. burada toprak altından altmışlık bir obüs çıkardılar. trampetler ve borazanlarla askeri tören havalan çalarak kudretli. Geceki yağmurlar nedeniyle. ovanın meyilli bir düzlüğünde muhafız alayı toplanmıştı. Reille ve Lobau'nun üç kolordusundan -44kendi emriyle aynlmış olan ikilik üç bataryanın harekâtı başlatmak üzere Nivelles ve Ge-nappe yollannın kavuştuğu yerde bulunan Mont-Saint-Jean'ı dövmeye gittikleri zaman da İmparator. Saat dokuzdan on buçuğa kadar bütün ordu -inanılmaz şey. Akşam saat yedide Belle-Alliance'la Haie-Sainte arasında konakladığı üçüncü yer ise tehlikeliydi. Sonra ata binmiş. Onu yüceltme bahanesiyle talan ettiler. imparator. 'Takılmaktan hoşlanırdı. Wellington iki yıl . onun savaş süresince konakladığı ikinci yer olmuştu. "Nükteli olmaktan çok. kılıç. Yere halı yerine bir bağ saman dökmüşlerdi. fünyesi bombanın hizasından kırılmıştı. Burası. "Karakterinin temelinde neşe vardı. "Sersem. bıyıklarını çekerdi. içinde Napo-43leon'un saklı bulunduğu Inconstant yelkenli gemisine rastlayıp. kulaklarını. başının üstünde kurşunlar ve karabina mermileri ıslık çalıyordu. pasın kemirdiği şekilsiz mermi parçalan top-45landı. Scabra rubigine* Birkaç yıl önce. ama bu. Bizzat bu satırların yazan da." diyor Benjamin Constant da. herkes bilir ki. hafif bir süvarinin eyerine bağlı olarak giden ve her mermi yağmurunda sırtını dönüp Napoleon'un arkasına saklanmaya çalışan kılavuza. İmparator. süngü denizi çalkalanırken imparator heyecana gelip." diyor Fleury de Chaboulon. ufukta bir miğfer. sol tarafında. kahvaltıya generallerini davet etmişti. Napoleon'un Ney'e neşeyle seslenmesine engel olmamıştı." demişti. garip şakaları pek boldu. "İmparator durmadan bize muziplikler yapıyor. onlarla şakalaşır. üzerine anlar serpiştirilmiş beyaz kırmızı kokart taşıyan imparator gülerek megafonu eline almış ve cevabı kendisi vermişti. Soult'a. bu yaptığın ayıptır. Bu dev adamın neşesinin üstünde durmaya değer: Muhafız kıtası erlerine 'homurtucular' adını veren odur. "İmparator sapasağlam!" Böyle gülen biri. Gourgaud da. bugün hâlâ duran oldukça yüksek bu tümseğin arkasında. tümseğin toprağı kolayca ufalanabilen bayınnda kumlan kazarak kırk altı yıllık pasın bozduğu bir bombanın kalıntılarını ve parmaklarının arasında ince mürver dallan gibi kınlıveren eski demir çubuklar bulmuştur. "Wellington. göğüs göğüse çarpışmalardan önce gelen fırtına başlangıçlannın derin sessizliği içinde. Daha sonra iki general saman yığınının üzerine oturmuşlar. Genappe'tan Bruxelles'e uzanan yolun sağında dar bir çimenlik sırtı kendisine gözleme yeri olarak seçmişti. bugün büyük bir mezar bulunan yerde hayranlık uyandıracak bir cesaretle dövüşen kurşuni üniformalı İskoçyalılann nefis atlanyla yere yığıldıklarını görünce. asker uyumamıştı.den mutfak masasıyla köylü sandalyesi getirtip oturmuştu.mevzi almış ve imparatorun deyişiyle söyleyelim. Bütün bu huzur ve sessizlik yalnızca bir defa. "Güzel bir satranç tahtası!" demişti. başta mızıka." demişti. geniş. Kahvaltı sırasında ona Wellington'un önceki gün Bruxelles'de Richmond düşesinin balosunda olduğunu anlatmışlardı. yemekleri getiren kafileler çökmüş yollarda ilerlemekte güçlük çektiklerinden sabah gelememişlerdi." diyen Ney'le şakalaşmıştı. topçu kuvvetleri tugaylar arasında. Savaş cephesinin kurulmasından az sonra. sonuçtan emin. hâlâ doluydu. ellerinde kalem dizlerinde kâğıt imparatorun dikte ettirdiği savaş emrini yazmışlardı. Sırtından vurulup öleceksin. Bri-enne'de olduğu gibi. Waterloo'da-ki kahvaltı sırasında Napoleon kahkahalar atmış. 27 Şubat'ta Elbe Adası'ndan Fransa'ya yaptığı o esrarengiz yolculuk sırasında denizin ortasında Fransız yelkenli gemisi Zephyr. kademe düzeninde tertiplenmiş ve beş kol halinde harekete geçirilmiş olan Fransız ordusu yayılmaya başlamıştı. neşeyle giderken. Inconstant'a Napole-on'dan haber sorduğu vakit. "Yazık!" demişti. majestelerini bekleyecek kadar saf değildir. general. başına gelen olaydan sonra hiç değişmemiş demektir. Daha sonralan hemen hemen atının durduğu yerde delik deşik gülleler. "Asıl balo bugün. gülümseyerek erleri cesaretlendirmişti.

Bauduin'in vurulup ölmesi. bataryaların çamura saplanması. güllelerin bu kitleler içinde korkunç gedikler açması. özellikle Haie-Sainte tarafında son derece sarp ve keskindi.. Her ikisi de arazinin eğimleri içine gizlenmiş olan bu köyler yaklaşık yedi buçuk kilometre uzunluğunda bir yolla birbirlerine bağlanmışlardır. iki yamacını anıt tepecik için almışlar. tasarladığı savaş planı gerçekten mükemmeldi. uzaktan bakan birinin fark etmesine imkân olmayan bir hendekti bu. ne patlayıcı maddesi ne de barut torbası olan Guilleminot'un felaket derecedeki şaşkınlığı. hücum kollarının çözülmesi.)'DE BİR ARABA KAZASINDA ÖLENLER MONSIEUR BERNARD DEBRYE MARCHAND -48bu derin tekerlek izleri görünmez bir haldeydi. yalnızca tırmanmakla kalınmıyor. hele kışın sağanakların etkisiyle yer yer çöküyordu. mezarlığın yanı başına dikilmiş taş bir haçtan da anlaşıldığı gibi. Mont-Saint-Jean tepesini çevreleyen ve varlığına dair hiçbir işaret bulunmayan bu çukur yol. Haçtaki yazı ölünün adını. Şimdi. Haçın tepesi toprak ekilip biçilirken kaybolmuştu. Hakkı da vardı. Bu Lat. Yüz elli ayak yüksekliğinde ve çevresindeki yanm millik tepecik için kullanılan binlerce araba dolusu toprak sayesinde Mont-Saint-Jean Ovası bugün artık tatlı bir meyille ulaşılabilir hale gelmiştir. bir yolcu burada bir araba tarafından çiğnenmişti. oluşan balçık. -46tümseklerden biri soldaki İngiliz mezan.: Sert pas. Genappe şosesi tarafında enikonu sarp bir yamaçtı.sonra Waterloo'yu tekrar gördüğünde. İngiliz hatlarına düşen bombaların fazla etkili olmaması ve ayrıca yağmurda ıslanan toprağa gömülerek sadece çamur volkanları oluşturmakla kalması ve böylece misketlerin çamur fıskiyelerine dönüşmesi. İngiliz topçuları vadinin dibinde bulunan ve çatışmanın ağırlık merkezini oluşturan çiftlik altlarında olduğu halde görmüyorlardı. Hougomont'un direnmesi. Kılavuz Lacoste'a Bir Soru Soruyor İşte böyle. Bugün. yani dehşetli tehlikeliydi. Yaylanın tepesi boyunca bir tür hendek uzanmaktaydı. İmparator. Donzelot ve Du-rutte'ün zor duruma düşmeleri. Braine-l'Alleud girişinde yol öyle dardı ki. birçok yerde bu yol bir sel yatağıdır. çapraz atış bataryası kanatlarının birdenbire açıkta kalması. Bru-xelles'de tüccar' kaza tarihini de 'Şubat 1637' olarak bildirmektedir. o -47zaman çukur bir yoldu. Foy'un savaş dışı kalması. üstünde aslan bulunan yüksek piramidin olduğu yerde bir tepe vardı. Bugün olduğu gibi. Bourgeois. bugün ovayla aynı düzeyde olduğu halde. Bu yol dalgalı bir ovayı keser ve çoğunlukla tepelere bir sapan ipi gibi girip gömülür. Oysa ki savaş günü. Ama savaş başlar başlamaz çeşitli cilveleri birbirini kovaladı. Fransız mezan yoktur. Bu hendek neydi? Söyleyelim: Braine-1'Al-leud bir Belçika köyüdür. Bir savaş günü. çıkışı büsbütün zor-laştınyor. toprakta gizlenmiş olan Mezar taşındaki kitabe şöyle: ŞUBAT 1637'DE BRÜKSEL (. İngiliz sağ kanadının bu işten az tedirgin olmuş. bir araya yığan Ney'in garip düşüncesizliği ve böylece bulunduğu yerin yedi sıralık bir derinliğin ve iki yüz askerlik bir cephenin mermi parçalarına terk edilme-49si. Waterloo sabahı Napoleon memnundu. çamura bulanılıyordu. Quiot'nun . Bu yamacın yüksekliği GenappeBruxelles yolunu kapayan iki büyük mezarın oluşturduğu iki tümseğe oranla bugün bile ölçülebilir. Fransa için bütün ova baştan başa amt mezardır. 8.* Mont-Saint-Jean Ova-sı'nda yol o kadar derinleşiyordu ki. ama devrik kaidesini Haie-Sainte ile Mont-Saint-Jean çiftliği arasındaki şosenin çimenlik bayırında bugün bile görmek mümkündür. sağdaki de Alman mezandır. yine başka bir taş haçtan anlaşıldığına göre. çünkü belirttiğimiz gibi. Bu yüzden. Yer yer on iki ayak derinliğe varan oyuk bir siper ki. yanında kimse olmayan on beş parça topun Uxbridge çukuruna devrilmesi. Nivelles yoluna doğru zahmetsiz bir yokuşla indiği halde. Haie-Sainte'in inatçılığı. Soye tugayının umulmadık bir duvarla karşılaşıp kırılması. 18 Haziran 1815 günü yağmurlar bu sarp yamaçta bir de oyuklar açmıştı. Bu yüzden kazalar olurdu. Pire'nin Braine-l'Alleud üzerine gereksiz gösteri çıkışı ve sonuçta on beş taburluk bütün bu süvari kuvvetinin tamamen yok olması.. Bu yol güzergâhının büyük bir kısmı siper halindeydi ve hâlâ da öyledir. birinci kolordunun dört tümenini kademeli bir şekilde dizecek yerde. O taraftaki yamaçlar o kadar meyilliydi ki. 'Mösyö Bernard Debiye. Mathieu Nicaise adında bir köylü 1783 yılında bir yamaçta meydana gelen heyelan yüzünden ezilerek ölmüştü. sol kanadının da az hırpalanmış olarak çıkması. 1815'te de bu yol Mont-Saint-Jean Ovası'nın tepesini Genappe'a ve Nivelles'e giden iki şosenin arasından kesmekteydi. oldukça dik olan yamaçları. sarp bayırın doru-ğundaki bu hendek. Ohain de bir başka Belçika köyü. "Benim savaş meydanımı değiştirmişler!" diye haykırmıştı. yalnız.

Leip-sick ve Fontainebleau olunca. Waterloo'da kuşkulu ve temkinli olacağı sanılırdı. bakışlannı belki şöyle bir bulandırmış. Wellington geri çekilmişti. yeni toplann ateşleme deliklerinin tıkanarak iş görmez hale getirilmesi. Eğilerek alçak sesle kılavuz Lacoste'la konuştu. onu hiç kaygı-landırmazdı. kendisini sorunlann dışında sayarak beklemesini bilir. Napoleon tarafından büyük bir . gök gürültüleri saçan dehalardan biriydi. rakamlar onun için önemli değildi. ağaç kümesini.ile yine muhafız gücü mızraklı süvarileri sekiz yüz seksen mızrak. Beklenmedik Durum Üç bin beş yüz kişiydiler. Yirmi altı taburdular. Wavre ve Plan-cenoit arasında yollan kolaçan eden üç yüz kişilik seyyar aracı kolunun takipçileri tarafından Prusyalı bir siyah süvarinin yakalanması ve bu süvarinin anlattığı kaygı verici şeyler. onun gerisinde. muhtemelen kalleşçe bir işaret yaptı. -52Milhaud'nun zırhlı süvarilerine Mont-Sa-int-Jean Ovası'nı ele geçirmeleri emrini verdi. hiçbir zaman rakam rakam aynntılann acıklı toplamını çıkarmazdı. Mont-Saint-Jean Ovası'nın boşaldığını ve birden İngiliz ordusunun gözden kaybolduğunu gördü. Hougo-mont'daki meyve bahçesinde bir saatten kısa bir süre içinde bin beş yüz kişinin öldürülmesi. deyim yerindeyse bir suç ortaklığı içindeydiler ya da o böyle olduğuna inanırdı. ama kesin inancını. Marengo kahramanı. Haie-Sainte çevresinde daha da kısa bir sürede bin sekiz yüz kişinin yere serilmesi. Napoleon birden arkaya dönerek. Azincourt'u silip süpürmekteydi. yüz altı seçme jandarma. Olaylar. Erlon kontunun bütün gayretlerine rağmen Saxe-Weimar prensinin Frische-mont'u ve Smohain'i zaptedip elde tutması. kendisiyle bir ortaklık. Grouchy'nin gecikmesi. Arkalarında onları desteklemek üzere Lefebvre-Desnouettes'in tümeni. Kesilmiş ağaçlardan iki geniş yığındı bunlar. Malplaquet'nin ve Ra-mülies'nin intikamıydı bu. imparatorca çehresini -50asla karartmamıştı. İmparator bu barikatın yanında Braine-l'Alle-ud'e giden ara yolun köşesinde beyaza boyalı eski küçük Saint-Nicolas kilisesini fark etti. başlangıçlar kaybedilebilirdi. patikayı inceliyor. kuburluklar içinde eyer tabancaları ve'tek yanı keskin uzun kılıçlar taşıyorlardı. muhafız gücü avcıları -bin yüz doksan yedi kişi.püskürtülmesi. sanki her çalılığı teker teker sayıyordu. İmparator üzengileri üzerinde yan doğruldu. Oysa. Genappe-Bruxelles yolunun dönemecini kesen İngiliz barikatının yukarıdan aşağı açtıkları ateş altında Haie-Sainte kapısını baltayla zorladığı sırada politeknik okulu mezunu Herkül yapılı Yarbay Vieux'nun yaralanması. Yıldırımını indireceği yeri bulmuştu. savaşın kazanıldığını bildirmek üzere Paris'e doludizgin bir haberci gönderdi. Sorguçsuz miğfer. iyilikte korunduğunu. Poitiers'in. ama çekiliyordu. savaşın bu müthiş cilvesini düşünerek dürbününü son bir defa daha savaş meydanının her bir noktası üzerinde dolaştırdı. Yaklaşık bin iki yüz elli metrelik bir cephe oluşturuyorlardı. Gözlerinde zafer şimşeği çaktı. piyadeyle süvari arasında kalan Marcognet tümeninin buğday tarlaları içinde Best ve Pack tarafından tam hedeften kurşunlanması ve Ponsonby tarafından da kılıçtan geçirilmesi. 105'inci Alay Sancağı ile 45'inci Alay Sancağı'nın düşman eline geçmesi. Sabahleyin saat dokuzda borular öter." der gibiydi. 9. Bütün İngiliz topçu kuvveti içinde savaş meydanını derinlemesine görebilen toplar yalnız bunlardı. meyilleri inceliyor.bulunuyordu. toparlandı. kötülükte hoşgörü gördüğünü düşünürdü. Napoleon. Napoleon savaşa gözlerini ayırmadan bakmaya alışıktı. Bu geri çekilmeyi ezerek tamamlamaktan başka yapacak bir iş kalmamıştı. İngiltere'nin Fransa tarafından kesin olarak yere serilmesi demekti. insanın arkasında Beresina. İmparator düşünüyordu. vadi yamaçlarını gözden geçiriyor. bütün bu fırtınalı olaylar Napoleon'un gözlerinin önünden savaş bulutlan gibi gelip geçmiş. Wellington gerilediği an Napoleon ürperdi. Çok iri beygirlere binmiş dev gibi adamlardı. istenen toplamı -zaferiversinler. İngiliz ordusu yeniden toplanıyor. Wellington'un Soignes ormanına sıkıştın-lıp mahvedilmesi. Yan yanya ışık ve gölge plan Napoleon. Muhafız gücü. Biraz uzunca bir süre iki şose üzerindeki İngiliz barikatlarına baktı. Yeter ki. Haie-Sainte üzerinden geçen Genappe şosesindeki barikat iki topla donatılmıştı. çavdar tarlasını. Nivelles şosesi üzerindeki öbür barikatta ise Hollandalıların Chas-se tugayına ait süngüler parıldamaktaydı. geniş kol halinde bataryalarından biri bir yanlarında. bütün mızıkalar 'imparatorluğun selameti uğruna' marşını çalarken. Kılavuz başıyla olumsuz. dövme demirden zırh. antik çağın yara almazlık inancına eşit bir şey. kaderle boy ölçüşmeye kalkardı. sonucun avucunun içinde olduğuna inanırdı. -51O zaman imparator. İmparator doğruldu. silahının dipçiğini ayağına dayamış aşağıdan onu adeta dini bir huşu ile seyrediyordu. öbürü arkalarında olmak üzere Genappe şosesiyle Frischemont arasında iki saf halinde yayılarak o güçlü ikinci savaş hattındaki mevzilerini aldıklarında bütün ordu onları hayranlıkla seyretmişti. Gökyüzünün derinliklerinde esrarengiz bir kaş çatılması açıkça görülmeye başlamıştı. "sende o cesaret ne gezer. Talihin yüzüne. Crecy'nin.

ama Ney vardı. ikincisinde altı kare bulunuyordu. soldaki Delord tümeniydi.İngilizlerin solunda. dört ayaklan havada kayıyorlardı. süvarileri ezerek. Olağanüstü müthiş bir andı. Karelerin dört yanı düşmana dönük olurdu. sağ ucunda da Milhaud'nun zırhlı süvarileri vardı. sancaklar ve de haykıran üç bin kırçıl bıyıklı kafa: "Yaşasın imparator!" Bütün bu süvari kitlesi yaylaya boşaldı. savaşın kaybedilmesinin bir başlangıcıydı. ritmik bir şekilde yere vuruşunu. sağrılarının üzerine düşüyor. yaralanmayan dev titanlardan. kılıcını çekip başa geçti. bronzdan bir koçbaşı dakikliği içinde Belle-Alliance tepesinden aşağı indi. nallann hızla. İkinci sıra birinciyi itti. borazanlar rüzgârda. atların ayaklan dibinde dimdik. Muazzam taburlar şöyle bir sarsıldılar. Hendek canlı insanlarla dolunca geri kalanlar üstünden yürüyüp geçtiler. -56- . şimdiye kadar bunca insanın düşmüş olduğu korkunç derinliğe daldı. bütün süvari kolu hızla fırlatılmış bir cisim. bizim sağımızda. tek bir insanmış gibi bir gedik açan. top ve mızıka sesleri. dumanlar arasında kayboldu. birbirlerini eze eze yuvarlandılar ve bu uçurumun içinde yekpare bir et yığını oldular. yan insanlardan. birinci hatta yedi. O zaman harikulade bir manzara görüldü: Bütün bu süvari birliği. sessiz. Sanki bu kitle canavar kesilmişti ve tek bir ruhu vardı. haykırışlar.. Uzaktan bakıldığında çelikten iki muazzam yılan. Yer yer aralanmış geniş bir duman arasından görünüyorlardı. Bu anlatılanlar başka bir çağa ait gibidir. disiplinli ve korkunç bir hengâme ve bunun üstünde de ejderin sırtındaki pullar gibi zırhlar. Süvariler gururlu. antik çağın hippant-hrop'lanndan. Yaylanın tepesinin gerisinde. sarsılmaz bir şekilde yukarıya doğru yükseliyor-lardı. nişan alınmış vaziyette sakin. havaya kalkmış uzun bir sıra kol belirdi tepenin üstünde ve miğferler. aynı hareketle. hareketsizdi. büyük bir soluk duyuluyordu. sonra birdenbire kılıç sallayan. yani bu hattın adeta iki demirden kanadı vardı. tehditkâr. İngiliz piyadesi bu insan dalgasının yükselen sesini dinliyordu. Miğferler. Yaver Bernard onlara imparatorun emrini iletti. tepesinde patlayan bir şarapnel bulutu arasından hızla Mont-Saint-Jean Ova-sı'nın çamurlu korkunç yamacını çıkmaya başladılar. Oralarda dolaşan şüphesiz abartmalı bir söylentiye göre Ohain çukur yoluna iki bin atla bin beş yüz insan gömülmüştür. iki yamacı arasında iki kulaç derinliğiyle gepge-niş açılmış duruyordu. iki hat oluşturuyorlardı. Ne o zırhlı süvarileri ne de zırhlı süvariler onu görüyorlardı. ilah ve hayvanlardan söz eden Orpheus destanlannda. her tümen bir kol oluşturacak şekilde düzenlenmiş. Tüfek ve top ateşleri ara verdikçe bu dev adımların sesi duyuluyordu. Her tabur dalgalanıyor. Üç bin atın gittikçe büyüyen gürültüsünü. Savaşın ertesi günü bu çukura atılan bütün öbür cesetlerin de bu rakama dahil olması mümkündür. tecelli eden bir harika oldu. bu acımasız çukur ancak içi dolduktan sonra boyun eğebilirdi. o anda kendileriyle İngilizler arasında bir hendek. sonra bu gölgeden çıkıp vadinin öbür tarafında yeniden göründü. zırhlann hışırtısını. sağdaki Wathier tümeni. Bu savaş. yirmi altı piyade taburu karşılamaya hazırlanmaktaydı. kılıçlann şakırtısını ve bir de vahşi. beygir gövdeli • dörtnala Olympus dağını aşan korkunç. altüst ederek. Çukur yol oracıkta. üçüncü sıra ikinciyi. at sağrılarının telaşlı sıçrayışları. Tepenin en yüksek noktasına geldiklerinde. İngilizleri ezmek için alınan bu hız Fransızla-n ezdi. hepsi bir bütün olarak iç içeydiler. Bu defa Murat yoktu.ustalıkla düzenlenen bu ikinci savaş hattının sol ucunda Keller-mann'ın. kendilerini doludizgin öfkelerine ve karelere ayrılmış toprağın üzerine doğru bir imha etme yarışına kaptırmış olan zırhlı süvariler. atlar havaya doğru dikiliyor. Bu. Ney. bu insan yüzlü. kendilerini geriye atıyor. borazanlar. -53sancaklar. On üç kare* olarak düzenlenmişti. tıpkı bir ahtapotun kollan gibi şişiyor-du. İki tümen olduklarından iki koldular. Ama birdenbire -feci bir şey. Gerilemek imkânsızdı. Ohain çukur yoluydu bu. bir çukur bulunduğunu fark etmişlerdi. Süvariler ve atlar karmakanşık. yarı at. kamufle edilmiş bataryanın gölgesinde İngiliz piyadesi bekliyordu. zırhlı süvariler koEski savaşlarda askerlerin bir tür diziliş düzeni. Büyük Moskova tabyasının ağır süvariler tarafından ele geçirilmesinden bu yana böyle bir şey görülmemişti. kılıçlar havada. Dubois tugayının hemen hemen üçte biri bu uçuruma yuvarlandı. Garip bir sayı rastlantısı olarak bu yirmi altı süvari taburunu. her karede iki tabur vardı. -54Buradaki vizyon gibi bir şeyi ancak eski Orpheus destanlarında bulmak mümkündür. dipçik omuzda. -55lunun baş tarafı müthiş bir gürültüyle şaha kalktı.. Korkunç bir sessizlik oldu. Adeta bir yer sarsıntısı oldu. bir mermi kesilmişti. kılıçlar birbirine karışmış. yaylanın tepesine doğru uzanıyor gibi görünüyordu.

dışındaki evrenden daha fazlaydı. "hayır" diye cevap vermişti. Bu adamın insanlığın kaderindeki aşın ağırlığı dengeyi bozuyordu. İçinde Napoleon'a yer olmayan başka bir olaylar dizisi hazırlanmaktaydı. Napoleon. ama yaylanın yüzeyinde bir kıvnntı bile yapmayan bu çukur yolu görememişti. ama cesaretlerini yok etmemişti. birer volkan ağzı olmuştu. lavlar yıldırıma karşı savaşmaktaydı. Başka bazı uğursuzluklar da ortaya çıkacaktır. ikinci sıranın gerisinde topçular toplannı dolduruyor. sonsuzluğun katında suçlu ilan edilmiş ve düşmesi kararlaştırılmıştı. Yeryüzü aşırı bir yükün altında acı çektiği zaman. Kılavuz. Tann'yı rahatsız ediyordu. bu uygarlık için öldürücü olur. at vücutlu mahlûklann kannlan-na süngüler saplanıyor ve belki başka hiçbir yerde görülmemiş çirkinlikte yaralar açılıyordu. bir savaş değil dünyanın çehresinin değişmesidir. kılıçlar dişlerde. Atların karnı yere sürtünürcesine doludizgin. İngiliz bataryasını askerce selamladı. zırhlı süvarileri yakın mesafeden kahredici bir ateşe tuttular. Napoleon kılavuz Lacoste'a belki de burada bulunması muhtemel bir engele dair bir soru sormuştu.. ormanların. süngülerin üzerinden atlıyor ve bu canlı dört duvarın ortasına dev gibi düşüyorlardı. Buna rağmen uyarmış ve temkinli olmaya çağırmış olacak ki. İnsanlığın bütün hayatiyetinin tek bir adamın bey-57'¦¦f. Waterloo'da galip gelsin. Bu. Karenin gaydacısı. Niçin? Wellington nedeniyle mi? Blücher nedeniyle mi? Hayır.ninde toplanması durumuna katlanılacak olursa. dizini yere dayamış. O zaman korkunç bir durum oldu: İngiliz kareleri bütün cephelerinden birden saldınya uğradılar. Milhaud'un zırhlı süvarilerine saldın emri vermeden önce araziyi inceden inceye gözden geçirmiş. fırtına olmuşlardı. Savaşlarda öyle anlar vardır ki. muntazam çekim güçlerinin bağlı oldukları prensipler ve unsurlar muhtemelen şikâyetçiydiler. sıralan aşıyor. karanlıktan esrarengiz iniltiler yükselir ve uçurum bu sesleri duyar. îşte. Kareler artık tabur olmaktan çıkmış. tabanca elde bir saldırıydı bu. 10.. Dumanı tüten kanlar. Waterloo. Hiç şaşmayan yüce adaletin karar verme saati gelip çatmıştı. açıkta olan sağ uçtaki kare boşlukta kaldığından daha ilk atışta tümüyle yok edildi. On dokuzuncu yüzyılın yasasında artık böyle bir şey yazmıyordu. -58Zırhlı süvariler İngiliz karelerine hışımla saldırdılar. sola kaydırdığı Delord kolu hiç kayıp vermeden gelmişti. karenin cephesi açılarak bir misket atışına yol verdikten sonra yeniden kapanıyordu. Bu hırsla kendinden geçmiş süvarilerin kemirdiği kareler hiç sarsılmadan daralmaktaydılar. Mont-Saint-Jean Ovası Çukur yolla birlikte bataryalar da maskesini atmıştı. o anlarda bedenler baştan başa granit kesilir. İri atlan şahlanıyor. Her tabur. maddi düzende de. dizi dizi insanlar atların altında çiğnenerek yok oluyorlardı. Seyyar İngiliz topçusu dörtnala gelip karelerin içinde yer almıştı. Çukur yolda uğradıkları felaket onları kırmış. Olaylann kötü niyetli olduğu kendini uzun zamandır belli etmekteydi.Bu arada şunu da belirtelim ki. Saldırıda hepsinden çok. Bu insan başlı. Çılgınca saldınya uğrayan İngiliz taburlan yerlerinden kıpırdamadılar. Napoleon'un bu savaşı kazanması mümkün müydü? Biz bu soruyu "değildi" diye ce-vaplandınyoruz. süvariler de karelerde gedikler açıyor. ruh insanı sertleştirir. göllerin hayaliyle dolu hüzünlü bakışlarını yere indirmiş . Çevrelerini çılgınca bir insan girdabı sardı. Çarpışmanın görüntüsü dehşet vericiydi. Na-poleon'un felaketinin bu köylünün baş işaretinden doğduğu söylenebilir. Bu kişi tek başına. askeri heykel yapar. Zırhlı süvariler bir an bile duraklamadılar. bütün bunlar korkunç birer homurtuydular. Altmış top ve on üç kare. çevresinde insanlar birbirlerini öldürürken. ikinci sıra onlan kurşunluyordu. gözyaşı döken analar. Bonaparte. bir bulutun saldırısına uğramış bir volkandı. Napoleon. Bu büyük adamın düşme zamanı artık gelmişti. Birincf sıra. Felaketten yalnızca Wathi-er kolu zarar görmüştü. böylesine bir felakete uğrayan Dubois tugayı daha bir saat önce başka bir atakta Lunebourg taburunun sancağını ele geçirmişti. Tükenmeyen misketleriyle saldıranların ortasında toplannı patlatıp duruyorlar-59di. Tann'nın nedeniyle. ortada bir davulun üstüne oturmuş. Manevi düzende olduğu gibi. Ney'in. Bu soğukkanlı piyadeler hiç oralı olmadı. Zırhlı süvariler de artık süvarilikten çıkmış. dolup taşan mezarlıklar. Zırhlı süvariler buna ezerek karşılık veriyorlardı. sanki tuzağı sezmiş gibi. Yiğit General Delord. Sayılan azaldıkça cesareti artan insanlardandılar. 75'inci Highlanders alayının planıydı. Gülleler süvarilerin içinde delikler oyuyor. zırhlı süvarileri süngülerle karşılıyor. koltuğunda tulumu.

hiç durmadan dövüşüp duruyordu. Ama bu onlara vız geliyordu. komutanları Yarbay Fuller vurulup ölmüştü. bir çılgınlık. O tarihte on sekiz yaşındaymış. Bu olağanüstü süvari. Van Kluze tugayının yiğit Belçikalıları Nivelles yolu . şarkıcıyı öldürerek şarkıyı susturdu. hayranlığını kahramanca dile getiriyor. Bu garip savaş. Sayıları nispeten az olan. Zırhlılar. burada hemen hemen bütün İngiliz ordusuna karşı dövüşüyorlardı. Yandan. böyle İngilizlerin bulunması gerekirdi. Ge-nappe. Bu süvari İngiliz hatlarını yarmıştı. Somerset demek. Eğer o an Napoleon da kendi piyadelerini hatırlasaydı savaşı kazanırdı. Bu mücadele iki saat sürdü. Ney'in elinde sadece tepeyle yamaç vardı. Bu arada birkaç Hannover taburu dayanamayıp geri çekildi. Yunanlılar nasıl Argos'u düşünerek öldülerse. Bu demir zırhlı. Mont-Saint-Je-an Ovası alındı. yavaşça.dağ havalan çalıyordu. Bir zırhlı süvarinin kılıcı. Sol kanatta Kempt takviye isteyip duruyordu. Bu sancağın çevresinde toplanmış birkaç kişi bir alayın yerini belirliyor. çukur yolun felaketiyle kırılan zırhlı süvariler. onun felaketine yol açan en büyük hatası oldu. Kareler hâlâ dayanmaktaydı. Saldındaki zırhlı süvariler birdenbire sal-dınya uğradıklarını gördüler. La Hulpe ve Bruxelles dörtyolunun tam buluşup kesiştikleri noktada. zaferi tayin edeceklerdi. Zırhlı süvarilerin yansı yaylada kaldı. Ha-ie-Sainte'de zaten iyice hırpalanmış olan Ailen tümeni hemen hemen mahvolmuştu. Bu artık bir savaş değil. sol kürek kemiği hizasında bir karabina mermisiyle delinmiş olarak şimdi Waterloo müzesi koleksiyonlarf arasındadır. Aynca. arkalarında Somerset. Köyde ovanın en yüksek yeri Wellington'undu. bir karanlık. -61İngiliz ordusu derinden sarsıldı. İskoçlar da Ben Luthi-an'ı düşünerek ölüyorlardı. Ama yine de yaylanın büyük kısmı İngilizlerin elindeydi. Zırhlı süvariler on üç kareden yedisini yok ettiler. filan ya da falan tabura artık sadece bir yüzbaşı ya da bir teğmen komuta ediyordu. imdada Ney yetişti. Bu kahramanlıklar artık sözle anlatılamazdı. Bu unutma. So-merset'in sağında Alman hafif süvarileriyle Dornberg. Wellington bunu gördü. On iki saldın oldu. Bin dört yüz muhafız Dragon bir anda sekiz yüz kişi kalıverdi. baş döndürücü bir ruh ve cesaret coşkunluğu. bir kılıç-şimşek kasırgasıydı. her iki ordunun da bitkin düştüğünü gösteren garip bir paralellik vardı. "Sublimel"* diyordu. Üç zırhlı süvari ile muhafız gücünden üç ayrı sancağı Belle-Alliance çiftliğinin önünde imparatora teslim ettiler. Önlerinde kareler." diye karşılık veriyordu Wellington. Bu cesedi kaldıranlardan biri bugün hâlâ Mont-Saint-Jean'da yaşıyor. bir daha alındı. "Takviye yok. piyadesiyle süvarisiyle saldınya uğrayan zırhlı süvariler dört bir yana birden karşı koymak zorunda kaldılar. İngilizlerin düştükleri zayıf durum çaresiz gibi görünüyordu. Wellington'un durumu kötüleşmişti. ama her biri on kişiye bedel olduğundan sayılan artmaktaydı. Ordunun kan kaybı korkunçtu. Bu süvarilere ait bir zırh. Talavera'yı. çelik göğüslü büyük süvari taburlarının şiddetli itişleri piyadeyi ezmişti. belinin gittikçe büküldüğünü hissediyordu. Zırhlı süvariler nereye kadar ilerlediler? Bunu kimse söyleyemez. Lefebvre-Desnouettes'in mızrakları ve av-cılanyla. Ney de Na-poleon'dan piyade istiyor ve Napoleon şöyle bağırıyordu: "Piyadeymiş! Nereden bulacak-mışım? Yaratayım mı?" Yine de her ikisinden en hasta olanı İngiliz ordusuydu. İngiliz alaylarından altı sancak aldılar. önden. bütün bu muazzam kalabalık birbirine sanl-mış. Yalnız şurası muhakkak ki. baştan. Kriz yakındı. İki taraf da durmadan çarpışıp hasmına karşı koyarken olanca kanlarını kaybediyorlardı. kimse ona sahip değil demekti. bin dört -60yüz muhafız Dragon süvarisi demekti. zırhlı süvariler hiç şüphe yok merkezi altedip. arkadan. onu taşıyan kolu da kesip. Yoksa bu adamlann arkadan yaralanmaları başka türlü olamazdı. Her iki taraf da bu uğursuz toprağa kök saldığını sanıyordu. ¦ Kelime karşılığı: Splendid! (Harikulade!) -62Wellington. süvarileri bırakıp yeniden piyadelere dönüyorlardı ya da daha yoğun bir deyişle. Badajoz'u görmüş olan Clinton'u şaşkınlıktan dondurmuştu. "Ölsün!" Yaklaşık aynı dakikada. İlk düşen acaba hangisi olacaktı? Yayladaki çatışma devam ediyordu. altmış topu ya ele geçirdiler ya da kullanılmaz hale getirdiler. durmadan gürleyen batarya da ar-kalanndaydı. Dörtte üç yenilmiş olan Wellington. Adı Dehaze. Herkes yaylaya sahip olduğuna göre. Mont-Sa-intJean'da arabaların tartıldığı baskülün ahşap örtüsü altında. Bir girdap olmuşlardı. Böyle Fransızlara karşı. aklına kendi süvarileri geldi. sanki gözü dönmüş iki yaralı arasındaki bir düelloydu. tulumu da. savaşın ertesi günü Nivelles. Zırhlı süvariler başarıya ulaşamamışlardı: Merkez çökmemişti. bir zırhlı süvari ile atı ölü olarak bulundular. İlk darbeyi indirirken çukur felaketiyle güçten düşmüş olmasalardı. Ney'in altında dört at öldü. İngiliz süvarileri sırtlarına binmişti. tekrar alındı. solunda da Belçika karabinalany-la Trip vardı.

Bu panik o derece büyüktü ki. 181 l'de bizim saflarımıza katılıp Wellington'a karşı çarpışan. ölüm. dükün işinin bittiği inanandaydılar. yaralı dolu furgonlar Fransızların ilerlediklerini. Vert-Coucou'dan Groenendael'e kadar. "Şurada askeri birliklere benzer bir bulut görüyorum. Araba katarlan. Pringle ise. 11.olduğu halde göğüs göğüse çarpışmaları görünce gemi kınp Soignes ormanına dalmış ve ta Bruxelles'e kadar kaçmışlardı. Daha öğle üzeriyken imparator ilk olarak uzun dürbünüyle ufkun ucunda dikkatini çe-66ken bir şeyler görmüş. 1815'te ise İngilizlerle birleşip Napoleon'a karşı savaşan Hollandalı humba-63racılardan geriye hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı." diye buyurmuştu. Blücher'in yardımcısı Bulow'a kılavuzluk eden küçük çoban." demiş ve sonra da Dalmaçya düküne. felaketi büsbütün büyüterek İngiliz-Hollanda ordusunun otuz dört bin kişiye düştüğünü söylemeye kadar işi vardınr. mühimmat ve istihkâm arabaları. Bazıları. Chapelle-Sa-int-Lambert tarafında ne görüyorsunuz?" diye sormuştu. Bülow tam vaktinde yetişmişti. yangının sönmesini beklemeleri gerekmişti. Prusya ordusu. Grouchy umulurken. Demir-Dük sakin duruyordu. ormana yaklaştıklannı görünce ormanın içlerine doğru seğirtiyorlar. Van Mer-len ölmüştü. hareketsiz gibi duruyordu. Napoleon. "Dört beş bin kişi efendimiz. topçuları için aşılmaz bir çukura varacak ve Bülow vaktinde yetişemeyecekti. Plancenoit'nın aşağısmdaki yoldan başka hangi yolu takip ederse etsin. başlarında Albay Hacke -ki daha sonra yargılanıp rütbesi indirilecektir. Fransız süvarileri tarafından kılıçtan geçirilen Hollandalılardan 'imdat' sesleri yükseliyordu. çoğu da. İngiliz kurmay heyeti içinde savaşta hazır bulunan Avusturya komiseri Vincent'la İspanya komiseri Alava. Blücher bir saat gecikseydi. Öğle vakti olduğu halde Bulow'un öncüleri henüz Cha-pelle-Saint-Lambert'e ulaşamamışlardı. Hâlâ yaşayan tanıklann ifadelerine göre." Tam bu sıralardadır ki. Piyade muhafız gücünün 2'nci alayı beş yarbay. saat dörtte bitmiş olacak ve Blücher. "Ya Blücher ya da gece. Zırhlı süvarilerin çarpışmasında Fransızlar. sol kanadı koruyan Vivian ve Vandeleur tugayları dışında Wellington'un süvarisi kalmamıştı. Kurmay heyetinin bütün dürbünleri imparatorun işaret ettiği 'bulutu incelemişti. Travers ve Blancard'ı saf dışı etmişlerdi. Wel-lington'u ayakta bulamayacaktı. Ama görüntü puslu olduğu için açıkça seçilemiyor. Ompteda ölmüştü. Harekât iki saat önce başlasaydı. Bruxelles yönünde iki ayrı noktada kaçak in-sanlann oluşturduğu bir tıkanıklık vardı. Oysa. bulut yerinden kımıldamıyordu. Mont-Saint-Jean çiftliğine yerleştirilen seyyar hastanenin arka tarafında kademelen-miş olan zayıf bir yedek kuvvetle. kavramamıza imkân olmayan bir sonsuzluğun çapıyla orantılı muazzam rastlantılardır. "Bunlar ağaçtır. Zaten oldukça geç kalmıştı. ama İngilizler de Alten ve Barne'i yaralamışlardı. Köprüye giden yol Fransızlar tarafından ateşe verilmişti. Dion-le-Mont'da konaklamış. Prusyalı General Muffling'in de söylediği gibi. ufukta Sainte-Helene görülür. ama dudaklarının rengi uçmuştu. Bataryalar sökülmüş yerlerde yatıyordu. savaş kaybedilmişti. 30'uncu piyade alayının birinci taburu yirmi dört subay ve dokuz er kaybetmişlerdi. İmparator. Domon'un hafif süvari tümenini bu karanlık noktayı keşfe yollamıştı. Colbert. Dnop. Bu dev dramın beklenmedik sonucu işte buradadır. Frischemont yönündeki tepelerin üzerinde uzaklarda süngülerden bir çizgi panldadı. Frischemont'un üstünden çıkmayı öğütlesey-di. on dokuzuncu yüzyılın çehresi belki de çok başka olur. bütün bir alay. on sekiz subayla dört yüz elli er ölmüştü. "Soult. 79'uncu dağlılar alayından yirmi dört subay yaralanmış. dünya tahtına oturmak beklenirken. Görüldüğü gibi. "Bunlar mola veren asker kollandır. Siborne bu olayları açıkça anlatır. Delord. Ama yollar geçilecek gibi değildi ve tümenleri çamura saplanmıştı. Napoleon tarafından kazanılmış bir savaşın üzerine gelecekti. Camberland'ın Hannoverli hafif süvarileri. Blücher'in çıkagelmesi. gün doğarken yola çıkmıştı. ağırlıklar." demişti. Welling-ton'un bütün kurmay heyeti kırılmış ve bu kanlı dengede en kötü pay İngiltere'nin hissesine düşmüştü.boyunca çavdarların içine serilmişlerdi. l'Heritier. Malines'de Conde -64prensine ve Gand'da XVIII. hayat yerine. . Saat beşte Wellington saatini çıkardı ve onun şu kasvetli sözü mırıldandığını duydular. Sanırım Gro-uchy'dir. Ertesi sabah bacağını gömdürecek olan Lord Ux-bridge'in dizi parçalanmıştı. Louis'ye kadar ulaştı. Waterloo Savaşı'nı kazanırdı. Mareşal dürbünü o tarafa çevirerek." demiş. Toplar dingil başlığına kadar çamura gömülüyorlardı. Gerçek şu ki. dört yüzbaşı ve üç sancak. Üstelik. ona ormandan Planceno--65it'nın aşağısından çıkmayı öğütleyecek yerde. İyisi Biilow'a Napoleon'un içler acısı hatasını biliyoruz. Dyle Nehri'ni daracık Wavre köprüsünden geçmek gerekmişti. Kaderin böyle dönüm noktalan vardır. Erzak ve mühimmat arabaları iki sıra yanan alevlerin arasından geçemeyeceğinden. Bunlar. Delancey ölmüştü. Subay kaybı çok fazlaydı. Kılavuzun Kötüsü Napoleon'a.

"Muhafızlar. Pack ve Rylandt tugaylarının kurşunlan arasında sallanır gibi şaşkın ve ürkek oraya buraya gidip geliyor. Dağılan bir ordu eriyen buz gibidir. çevresindeki ordunun kaçışını. Michel. Napole-on'un gerisinde yedekte duran muhafız gücü saflarına yağıyordu. telaşlanır. savaş meydanına yirmi zaferin birden kanatlarını açmış girdiğini görür gibi olanlar ve yenenler kendilerini yenilmiş sanıp geri çekildiler. Lobau'nun yandan açılan ateşe yakalanması. Ama boşuna. ama aldırış edilmiyor. Tarihte. Bulow'a hücum emrini verdi ve şu dikkate değer sözü söyledi: "İngiliz ordusuna hava vermek gerek. "Yaşasın imparator!" diye bağırıyordu. o. "Sen kendini öldürtmek istemiyor musun?" Bir avuç insanı ezen bu bir sürü topun ortasında bağırıyordu. askerlere sesleniyor. bozgunun geniş sarsıntısını hissediyor. bir mermi bulutu kartallarımızın çevresinde titreşen üç renkli bayrağı delik deşik etti. dizi dizi. bir at bulup üstüne atlıyor ve şapkasız. Poret de Morvan oradaydılar. Harletve Mallet. Haie-Sa-inte'den. Tek kişi bile intihar etmekten kaçmadı. çatlar. elinde kırık bir kılıç. büyük kartal arması bir kurşunla ya-mulmuş. Hiller. Mar-cognet'nin Ohain yaylasından süpürülmesi. "Yaşasın Mareşal Ney!" diye haykınyorlar. Hacke ve Ryssel tümenleri Lobau'nun kolordusu önünde yayılıyor. çarpar. atılır. Çatışmaların en berbat sonucu bozgundur. Best. Ve gerisindeki kaçışa rağmen. ön cephede felaket. "Gelin görün. Durutte'un iki alayı. "İhanet!" çığlığının ardından. Ney. Ordunun esas kısmını beklemesi gerekiyordu ve savaş hattına girmeden önce toplanma emrini almıştı. Nivelles yolunun karaağaçları arasından yol verdiler. kanlı. hakaret ediyor. Öncüleri çok zayıftı. Donzelot ve Quiot'nun geri çekilmesi. Altındaki atı öldürmüşlerdi. bozguna karşı direniyor. gözleri alev alev. Papelotte'dan. apoletlerinden birinin yansı bir atlı muhafızın kılıç darbesiyle kopmuş. çatırdar. Ama saat beşte Blücher. dostlar kaçmak için birbirlerini öldürür- . Fransız ordusunda açılan muazzam gedik. Attığı her adımda biraz daha vuruluyor. bir Fransız mareşali savaş meydanında nasıl ölürmüş!" diye haykırıyordu. boyunbağsız. d'Erlon'a sertçe soru-69yordu. Fransızların püskürtülmesi. Bu birlikte er de general kadar kahramandı. düşer. bu korkunç çöküş altında muhafız gücünün savaş hattına girmesi. hiçbir şey yapamazdı. yuvarlanır. her taraftan birden geri çekildi. Muhafız Gücü Gerisi biliniyor. 12. tam nişan alın!" Fundalıkların gerisinde yere uzanmış kırmızı İngiliz muhafız alayı ayağa kalktı. Felaket Muhafız gücünün gerisindeki bozgun yürekler açışıydı. simetrik ve sakin göründüğü zaman düş-68manda Fransa saygısı uyandı. Vahşi. l'inci Pirch'in Bulow'la birlikte gelmesi. kıyım. Friant. Orduyu zaptetmeye çalışıyor. yan cephede felaket. birbirini destekleyen İngiliz misket ateşiyle Prusya misket ateşi. Roguet. Austerlitz'de yükselen güneş parlamıştı oysa. bütün İngiliz savaş hattının saldırıya geçip ileri hamle yapması. saat akşamın sekiziyken birden ufuktaki bulutlar aralandılar ve batmakta olan güneşin uğursuz endişe verici kızıllığına. sevgi ve hayranlık çığlığı halinde kopan bu can çekişme kadar insanı duygulandıran başka bir şey yoktur. -67alev saçan seksen altı topun birden gürlemeye başlaması. Drouet. çamurlu. çarpılır. Blücher'in bizzat komuta ettiği Zieten süvarileri. biraz daha ölüyordu. ayağa kalkın. üçüncü bir ordunun daha meydana atılması. inen geceyle beraber çözülen birliklerimizin üzerine yeni bir savaşın çullanması. hem Fransızlan durduruyor. "Yaşasın imparator!" haykırışının yerini. savaşın çığırından çıkması. Muhafız gücü ölüme gittiğini anladığından. Bruxelles şosesinin ortasına dikilip hem İngilizleri. Tam o sırada. üniformasının düğmeleri çözülmüş. Gökyüzü bütün gün kapalıydı.Gerçekten de. tere bulanmış. Ordu bir anda Hougomont'dan. Prusya Prensi Wilhelm'in süvarileri Paris ormanından dışarı akıyorlardı. "herkes canını kurtarsın!" çığlığı geldi. ölmedi. Plancenoit alevler içindeydi ve Prusya gülleleri. bu savaşın sonu için bir general komuta ediyordu. Bülow hiç kımıldamamıştı. bu kavganın sisleri arasında. İmparatorun muhafız gücü karanlığın içinde. Görülmemiş bir çözülme ve dağılma. yalpalanır. Alman Uhlanlarının kılıcıyla Kempt. Aralarında ne zayıf karakterliler ne de alçaklar vardı. dudakları köpük içinde. Welling-ton'un tehlikede olduğunu görünce. Ama Wellington bağırdı. Muhafız gücü hum-baracılannın geniş kartal armalı yüksek serpuşları. kendini kaybetmiş ve ölümü göze almışlığın olanca büyüklüğüyle bu hengâmede bütün darbelere kucak açıyordu." Az sonra Losthin. Durutte'ün Papelotte'tan atılması. ilerlemeye devam etti. Askerler kaçarken. Plancenoit'dan. Hepsi ileri atıldılar ve nihai boğazlaşma başladı. Muhafız gücünün her taburuna. kı-lıçsız. Ney. "Benim payıma bir şey yok mu! Ah! Bütün İngiliz güllelerinin göğsüme dolmasını isterdim!" Senin payın Fransız kurşunlarıydı. öfkeli ve kırgındı. talihsiz adam!* 13. "Canım kurtarabilen kurtarsın!" haykırışının aldığını duyuyordu. muhteşem.

Waterloo'nun üstünde muazzam bir elin gölgesi vardır. bu terör. süvari taburlanyla piyade taburları birbirlerini kırar. Napoleon. tüfekler. patikalan. matemli bir adamı redingotunun eteğinden tutup durdurdular. Napoleon. Roguet'yi de geçti. on dokuzuncu yüzyılın menteşesidir. -70ler. uçuyor. Bu perişanlık. meteor var. Lobau. Herkes birbirini eziyor. öbür uçtaki Re-ille de dalgaya kapılmıştı. biçiyor. Geceyle birlikte ölüm de bastırdı. dört tekeri havada furgonlar yolu tıkıyor ve katliama yol açıyor. Quatre-Bras'tan geçti. Fransa'yı keyfince kılıçtan geçiriyor. üç yüz kişi topladı. Frasnes'ten geçti. insan soyunun perspektifi değişti. öyleyse hadi suçluları cezalandıralım: Yaşlı Blücher şerefini ayaklar altına almıştır. kuşatılmalarına boyun eğdiler. subay yok. Hoc erat infatis. Kellermann. İmparator acı gerçeği kabul etmiştir. Mademki biz tarihiz. Waterloo Savaşı'nda buluttan da fazla bir şey var. düşünceli. firari kafilelerin ardı sıra 'dörtnala koşturup nutuk çekiyor. Morand. Baş döndürücü bir kalabalık yollan. canlıların üzerinden yürüyor. hiç nedensiz midir? Hayır. bir ölüm süvarisine kılıcını teslim etti. Bu işi. Savaşın muazzam posası. O günü. o da kılıcı aldı ve esiri öldürdü. Vivian'ın karşısında. karanlığın içinde korkunç bir şeyin varlığım hissediyorlardı. yıkılan rüyanın hâlâ ilerlemeye çalışan muhteşem uyurgezeri Napoleon'du. köprüleri. Avrupa'yı yenenler yere serildiler. karşı gelinemeyen birî'üstlendi. Thuin'den geçti ve ancak sınırda durabildi. set çekmeyi denediler. kılıçtan geçiriyor. bozgun selinin içinde kımıldamadan duran muhafız gücüne ait birkaç birlik gece vaktine kadar dayandılar. Her birlik öbür birliklerden kopmuş ve her tarafından parçalanmış. Lobau esir düştü. ovalan. Zieten. Vandele-ur'un karşısında.4: general yok. Gece bastırırken Genappe yakınlarında bir tarlada Bernard'la Bertrand. Bu son . vadileri. Umutsuz bozgun Genappe'tan geçti. bozgunun akıntısıyla buralara kadar sürüklenen. Koşulu hayvanlar çifte savuruyor. Genappe'da geri dönmeyi. Bulow'un karşısında. öldürüyor. tarihi şaşkınlıkta bırakan en yüce kahramanlıktan harap olma-72ya kadar inen bu düşüş. artık arkadaşlık yok. Bu. tepeleri. Blücher imha emri verdi. Zafer. İmparatorun süvari taburlarını atağa kaldıran Guyot. Çok yazık! Hem de böylesine kaçan kimdi? Büyük bir ordu. mağlupların öldürülmesiyle tamamlandı. bütün o büyük ruhların kılıçlarını teslim etmesi bundandır. dağ keçisi olmuş. Blücher. kılıçla yol açmalar. yalvarıyor. Kahramanların paniğe kapılması anlaşılır bir şeydir. O. -73Bu çifte karanlığı beklediler. çiğniyor. Domon ve Subervic. cephe kurmayı. bir kader günüdür. Köyün girişine barikat kuruldu. Başların korkuyla eğilmesi bundandır. baltalıyor." O gün. toplar kaçıyor. umutsuzluklar. 14. Gosselies'ten geçti. ama daha Prusyalıların ilk misket atışında herkes kaçmaya başladı. insanın üstünde bir kudret yaratmıştır. Büyük yüzyılın tahta çıkabilmesi için bu büyük adamın ortadan kalkması gerekiyordu. yok ediyor. Lobau. Roguet. -71'» İ . emrindeki süvari taburlarını son bir gayretle boş yere harcıyor. Takip pek canavarca oldu. yere inip atının dizginini koltuğunun altına almış ve dalgın bakışlarla tek başına Waterloo'ya doğru dönen vahşi. ne söyleyecek ne de yapacak bir şeyleri kalmıştı. Genappe'da bir han kapısında sıkıştı-nldığında. * Lat: Kaderde yazılıydı. çavdar tarlalarına atılmış çantalar. Pirch'in karşısında. orduyla hiçbir bağı kalmamış bir durumda. bir İngiliz dragonunun ayaklarının dibine düşüyor. Hiç sarsılmadan. katarlardaki askerler mühimmat arabalarının koşumlarını çözüp atlan alıyor.* Waterloo Savaşı'ndan sonra Restorasyon döneminde aşın kralcı yüce bir divanda yargılandı ve ölüme mahkûm edildi. Prusyalılar şüphesiz galibiyetlerini yetersiz bulmanın öfkesi içinde Genappe'a daldılar. Quiot. Bir uçtaki Lobau gibi. Yeni gelen taptaze Prusya süvarileri hışımla atılıyor. dağıtırlar. Feryatlar. Charleroi'ten geçti. Waterloo. ölülerin. muhafız gücünden elinde kalanla boş yere buna set çekmeye uğraşıyor. Bu misket atışının izleri. koruluklan dolduruyor. Oradan Tanrı geçti. aslanlar. sıkıştırıyor. Bu felaketin bardağını taşırdı. kendisine Prusyalı bir esir getirecek her Fransız humbaracısını ölümle cezalandıracağı tehdidini savurarak uğursuz bir örnek yaratmıştı. Son Birlik Akan suyun içindeki kayalar gibi. tersyüz olmuş. sadece tarife sığmaz bir korku var. kendi başına ölüyordu. Genç muhafızların generali Du-cesme. tehdit ediyor. Genappe'a girmeden birkaç dakika önce yolun sağındaki tuğladan harap bir evin köhne çatısında bugün hâlâ görülmektedir. Prusya Prensi Wilhelm'in karşısında geri çekiliyor. Her yer kırk bin kişinin kaçışıyla tıkanmış. İşte bu kaçış böyle bir kaçıştı. "Yaşasın imparator!" diye bağıran bu ağızlar şimdi şaşkın ve açık. Sabahleyin.

ama onun hiçliğini de görmektedir. karanlıklar içinde zayıflayan bu hazin gök gürültüsünü dinliyorlardı. ama küçük birlik yine de karşılık vermekteydi. Ara sıra soluk soluğa duraklayan firariler. Ohain'in çukur yoluna. Misket atışlarına tüfek atışlarıyla cevap veriyor. Grouchy'nin geç kalmasına. Avrupa'nın bütün kralları. Yıldırıma savrulan bir küfürdür bu. Wellington başlamış olmasa. "Cehennem ol!" 15. Bir kılıç arar gibi.harekâtı gerçekleştirmek için kimisi Rossomme tepelerinde kimisi de Mont-Saint-Jean Ova-sı'nda mevzilenmişlerdi. Cambronne Fransız okuyucusuna duyduğumuz saygıdan ötürü. Bu sözcüğü söylemek ve sonra ölmek. bu meçhul asker. bu son saat yolcusu. bir Fransız'ın belki de şimdiye kadar söylediği en güzel söz ona tekrarlanamaz. Wagram. Blücher bitiremezdi. sancakları delik deşik bir kumaş parçasına dönüştüğü. Hougomont'un hain duvarına. bir yandan da dört duvarını durmadan daraltıyordu. savaşın bu sonsuz küçüğü. bu zaferi ağza alınmaz bir son sözle özetlemek. zafer kazanan düşman topçusunun yoğun ateşi ve korkunç bir mermi yağmuru altında mücadele vermekteydi. toplan. İngiliz bataryalannm bütün ateşleme fitilleri toplara yaklaştırıldı. başka bir söylentiye göre de Maitland. mutlu generaller. uzaktan. ağızlan açıkta. Cambronne'un sözü bir kırık çatırtısı. Şeref ve günahı bize ait olmak üzere. Ağzı köpürüyor ve bu köpük. mezarın içinde alay etmek. Waterloo Savaşı'nı kazanan insan Cambronne'dur. fazlalık sonucu in-76fllak eden bir acıdır. zafere koşan yüz bin asker ve bu yüz binin gerisinde de bir milyon. kadere böyle demek. Blücher'in gelişine bu cevabı yapıştırmak. Alacakaranlığın içinden topların doldurulduğunu işittiler. kurşunlan biten tüfekleri birer sopaya döndüğü. son sözü. Toplan ateşlemek için yakılan ateşleme fitilleri gecenin içinde kaplan gözleri gibi. O zaman. toprak kaybetmek. Bu hazin kareler. bir tür molaydı. ama tarihi kazanmak. şimdi kitle halinde İngilizlerin doldurduğu bayırın eteklerinde. bir göğsün öfkeden yarılması. Akşam saat dokuza doğru alacakaranlıkta Mont-Saint-Jean Ovası'nm alt başında. Sezarlar zamanından beri bilinen bu gizli ortak çıkarları krallara hediye etmek. bu kanlı boğazlaşmadan sonra gülmeyi sevenleri kendinden yana çekmek çok büyük bir iştir. "Mert Fransızlar teslim olun!" Cambronne cevap verdi. yere serildikten sonra da ayakta kalmayı başarmak. ne saat dörtte geri çekilip. hapı yutmuştu. bu yasağı çiğniyoruz. bir kelime anyor. Blücher mi? Hayır. imparatorluk muhafız gücü ve büyük ordu ayaklanmn âlânda Napoleon'u ezdiler. İngiliz topçusu soluk almak için sustu. Waterloo'yu bir karnavalla küstahça kapatmak. Bu muazzam ve muazzam olduğu kadar basit galibiyetin. Yenen kimdir? Wellington mu? Hayır. ölmek demektir ve eğer misket ateşine tutulan bu adam ölmez ve yaşarsa. Waterloo Savaşı'nı kazanan insan ne bozguna uğrayan Napoleon. Bu lejyon artık bir avuç insandan ibaret kaldığı. Bu birliğe Cambronne adında tanınmamış bir subay komuta ediyordu. tekerlekler arasından görülen beyaz gökyüzü vardı. bundan daha büyük ne olabilir! Çünkü ölme-75yi istemek. Felakete bu karşılığı vermek. Kahramanların. başlan etrafında bir çember oluşturdu. bu adamların tepesinde asılı duran son dakikayı elinde tutan bir İngiliz generali. onun üzerine tükürmekten . Leonidas'ı Rabelais'yle tamamlamak. bu yüce ölüm yolcularının çevresindeki yüreklerde kutsal -74bir dehşet havası esti. bir söylentiye göre Colville. oralarda terk edilmiş. heyecanlı bir sesle bağırdı. Fransa'nın zaferiyle birleştirip ilk söz yapmak. geleceğin aslanına bu temeli kurmak. Ulm. Anlayacağınız. saat beşte umudunu kaybeden Wellington ne de hiç savaşmamış olan Blüc-her'dir. Savaşçıların etraflarında çepeçevre. bu felaketin içinde bir yalan olduğunu hissediyor. Aiskhylos'un büyüklüğüyle boy ölçüşen bir şeydir. bu onun suçu değildir. Her salvoda asker sayısı azalmakta. kaynaşan hayaletler gibi atlı insan siluetleri. fitilleri yanmış. korkunç bir ihtişamla can çekişmekteydiler. cesetlerin yığını canlıların kümesini aştığı zaman. Bütün bunları protesto edecek sadece bu solucan var. Tarihin içindeki bir yüceliği mumyalamamız yasaklanmıştır. Böyle bir sözcüğe sizi öldüren yıldırımın ışığında ateş püskürtmek zaferdir. Jena. zırhlı süvarilerin tırmandığı. geriye bir Cambronne kaldı. yenik. gürleyen Jüpiterler. galibiyetin azameti altında ezilmiştir. Blücher olmasaydı. Ve bu solucan protesto edecek. bu uğursuz vadide. simsiyah top profilleri. savaş meydanının derinliklerinde dumanlar arasından her zaman gördükleri ölümün dev gibi iri kafası üzerlerine doğru geliyor ve onlara bakıyordu. Avrupa koalisyonunu iki gecede boğmak. Bu Cambronne. bütün bu devlerin arasında bir devler devi vardı: Cambronne. Bu. Friedland da onlarla birlikte ölüyordu. gecenin yağmuruna. bu galipsiz galibiyetin önünde bu umutsuz adam saklanıyor. aradığı kelimedir. acısı bir kat daha artıyor ve tam öfkeden patladığı anda acı bir alay sunuluyor: Hayat! Yerinden nasıl fırla-mazsın? Hepsi oradalar. Bu kare. bu karelerden tek bir tane kalmıştı.

Ancak barbar uluslar bir zaferden sonra ani taşkınlıklar gösterirler. Cambronne'un şahsında devlerin eski ruhunu teşhis etmek mümkündür. güvenliği sağlanmış geri çekiliş. İşte. Tekrar ediyoruz şunu söylemek. araziden faydalanan bir strateji. -80Dahası Waterloo. özellikle yaşadığımız çağda bir komutanın iyi ya da kötü giden şansıyla yükselip alçalmazlar. bunu yapmak. Napoleon ve Wellington. saat elde düzenlenen bir savaş. yalnız şurada burada cesetler arasında bir debelenme fark ediliyordu. İnsanüstü çaresizliğin damgasını taşıyan bu olayda insanların payı hiçten ibarettir. yorumlar belirsizdir. şimdi her sabah saat dörtte neşeyle ıslık çalıp atını kırbaçlayarak Nivelles posta arabasını süren Joseph'in geçtiği yerde böyle can verdiler. Bütün öbür tarihçilerin gözleri kamaşmıştır. Uygar uluslar. Bir tarafta dakiklik. devrim adına geçmişin suratına da fırlatır. Daha az şan. Waterloo'nun bir kılıç şakırtısından ibaret olduğu o devirde. sayının. kuvvet itibardan düşmüş. Bu muhteşem kalıntı yok edilmiş. bu kadarı az olurdu. savaşların lotaryasına koyabilecekleri numaralar değildir. Almanya'dan bir şey eksiltir mi? Waterloo sorununda ne o ünlü İngiltere ne de bu şanlı Almanya söz konusudur. yanlış alınan önlemler düzeltilmiş. Onlar muhteşemdirler. sicimle hizalanmış gibi toplu bir öldürme. bir ödül." -79Blücher'in üstünde bir Goethe'si. galip gelmektir. sözü akıl alır. Napoleon'a göre. tepe titredi. Blücher'den almak. daha olağanüstü bir karşılaştırma yapmamıştır. Onların insanlık içindeki tayin edici ağırlıkları herhangi bir savaştan daha büyük olan bir şeyden gelir. Ro-uget de l'Isle'in Marseillaise'i bulması gibi. Uygarlık düzeyinin yükselmesine yaptıkları katkıların kaynağı onların içindedir. Antitezlerden hoşlanan Tanrı. Davullar susar. sarsılmaz bir soğukkanlılık. her şey bir anlık bir panik yüzünden kaybedildi. karanlık buğdayların arasında. bunlar birbirinin düşmanı değil. öteki kem küm eder. önceden görüş. Raporlara bakın. Waterloo Savaşı'nı dört evreye ayırır. Bunun için. bütün bu tunç ağızlardan son bir korkunç misket kusmuğu boşaldı. tarihteki en tuhaf karşılaşmadır. Cambronne'un sözüne bir İngiliz'in sesi cevap verdi: "Ateş!" Bataryalar alev alev yandı. en yüce şarkıyı mırıldanırken. Bir fırtınanın kabarttığı sellerin geçici bir böbürlenmesidir bu. hiçbir zaman daha çarpıcı bir tezat. zıttıdır.daha fazlasını yapıyor. Bu ölüm dakikasında bu meçhul insanın içine büyük günlerin ruhu giriyor.. canlı tabyanın dört duvarı da yere serilmişti. fatihlerin ve bu kumar oynayanların. Gerçekten de şimşek gibi çakan bir gündür o gün. bir gün bitmiş. Bunu duymak. doğan ayın ışığında hafifçe ağarmış geniş bir duman bulutu yuvarlandı ve duman dağıldığında ortalıkta artık hiçbir şey kalmamıştı. şeref ve daha çok özgürlük. Çok şükür ki onların onuru. geometri. Almanya'nın * "Bir savaş sona ermiş. muhafız gücü ölmüş. askeri monarşi yıkılmış ve bu yıkılış. ne İngiltere ne de Fransa bir kılıç kınına sığar. kazanılan ilerlemedir. kuvvetin ve maddenin ezen ağırlığı altında ruha bir ifade yolu buluyor: Dışkı. .* Blücher'in gözleri kamaş-mıştır. taburları dengeleyen bir taktik. Tann'ya ait olanı Tann'ya verelim. bu kendilerinden gelir. Biri ağzında geveler. Sanki onda Danton konuşuyor ya da Kleber kükrüyor gibidir. onları titretiyor ve biri. Waterloo'yu Wellington'dan. öbürü korkunç bir nara atıyor. savaş bozguna uğramıştır. Quot Libras in Duce* Waterloo Savaşı bir muammadır. o bir paniğin ürünüdür. Avrupa'nın kazandığı ve karşılığını Fransa'nın ödediği bir ödül. bunu bulmak. Onu kazananlar için de kaybedenler için de aynı de• "Komutanın ne ölçüde dengesi var?" -78recede karanlıktır. İngiltere'nin Wellington'un üstünde bir Byron'u vardı. Ne Almanya. Çoğu zaman kaybedilen savaş. 16. ertesi gün için en büyük basanlar güvence altına alınmıştı. her ne kadar bazı noktalarda farklı değerlendirmeler yapıyorsa da. yukandan gelen bir ilhamla Cambronne. bu yüzden el yordamıyla yollarını bulmaya çalışırlar. rastlantısal bir şey değildir. Tannsal -77kasırgadan kopan görünmez bir akım gelip bu adamların içinden geçiyor. Rastlantının payını rastlantıya. Jomini. uğursuz kılıç maceralarının dışında da büyüktürler. Engin bir fikir uyanışı yüzyılımızın özelliğidir ve bu gün doğuşunda İngiltere'nin. yedeklerin hesaplı kullanılması. hiç şaşmaz bir metot. Wa-terloo'ya en uygun kelimeyi buluyor. Almanya'nın harikulade bir aydınlatma payı vardır. Tann'ya şükür uluslar. Zahmet edip de oraya bir aslan kondurmaya pek değmezdi. Wellington bu savaşın hiçbir şeyini anlamamıştır. kralların büyük şaşkınlığı önünde bütün krallıkları da peşinden sürüklemiştir. Waterloo nedir? Bir zafer mi? Hayır. ışığı ve dehası kahramanların. İngiltere'den. Tıpkı. Muffling onu şansın üç kez gidip gelmesi olarak görür. Onların on dokuzuncu yüzyıla büyüklüğünü veren yanlarından hiçbirinin kaynağı Waterloo değildir. temkinlilik. Resmi haberler açık değildir. Roma lejyonlarından bile daha büyük olan Fransız lejyonları Mont-Saint-Jean'da. Charras. Cambronne devlere yakışır bu küçümseme sözünü yalnızca imparatorluk adına Avrupa'nın suratına fırlatmakla kalmaz. her iki açıdan da Waterloo üzerine soğukkanlılıkla konuşalım. Kaybeden kazanır oyunudur bu. tanrısal kaderle mücadele eden insan dehasının uğradığı felaketin karakteristik çizgilerini keskin bir zekâyla kavrayan tek kişidir. yağmur ve kanla ıslanmış toprağın üstünde.

Hatırlanacağı gibi. İngiltere'nin o savaşta muhteşem olan yanı. kendisini halk olarak değil. Waterloo Savaşı'nın hayran olunan tarafı İngiltere'dir. -82Gerçekten de. Montebello'nun. satranç tahtasının dehaya karşı kini buradan geliyordu. yiyeceksiz. tepelerin itaate davet edilmesi. Wellington. Kimdi bu yirmi altı yaşındaki Korsikalı. İngiliz kanıdır.hiçbir şeyin göz göre göre tesadüfe bırakılmaması. horseguard'lar. İngiliz metaneti. çünkü İngiliz askeri hiyerarşisi subay rütbesinden aşağı hiçbir kahramanın günlük içtimada anılmasına izin vermiyordu. Napoleon. yaşlı baykuş. kehanet. Waterloo topraklarında gömülü olan o hazin kemik yığınlarr'acaba bu konuda ne düşünür? İngiltere. bir halkın heykelini göklere yükseltmesi daha doğru olurdu. Lord Raglan tarafından günlük içtimada anı-lamamıştı. genç Wurmser'i tekrar karşısında buldu. Gece yağan yağmur. kariyerinin şafağında. öcünü alan klasik bir savaş-81çıdır. Eski savaş taktiği yalnızca yere serilmekle kalmamış. alev saçan bakışlar. İki taraf da birisini beklemekteydi. Wurmser'i karşısında bulmak için Wellington'un saçlarını ağartmak yeter. pabuçsuz. Ponsonby ve So-merset'in süvarileri. Pack ve Kempt'in piyadeleri. Eski seza-rizmin yeni sezarizme. "berbat bir ordu" olduğunu söyler. Asıl büyük olan o kurşuni üniformalı İskoçyalılar. Montenotte'nin. Gro-uchy'yi bekliyordu. Napoleon. onunla İtalya'da karşılaşmış ve olağanüstü bir hareketle yenmiş. Bir zafer anısı varsa. Wellington. Blücher'i bekliyordu. Wellington. Wellington başka herhangi biri kadar kahramandır. kartal gibi bakan. kim oluyordu bu göz kamaştırıcı cahil ki. Ama onun piyadelerinin. savaşılmasını istemediği için onu aforoz ediyordu. mutlak doğruluk. Wellington'a karşı alçakgönüllü davrandı. Muradına eren dakik hesapçı oldu. İşçi olarak hor görülmesine ses çıkarmaz. Grouchy'nin top seslerine sağır kalması. Mitchell'in alayları. geldi. Wellington'u bu kadar büyültmek. Napoleon'un . kaderle ortaklık. savaşın Bareme'i Napoleon ise Mic-hel-Ange'ıydı. Wellington. Halk olarak seve seve boyun eğer ve bir lordu baş diye kabul eder. İron-soldier de I'ron-duke'le aynı değerdedir. insanüstü içgüdü. Bea-ulieu'nün peşinden Wurmser'i. bir adamın suretini değil. ikinci sınıf bir komutan tarafından kazanılmış birinci sınıf bir savaştır. azmi. umursamaz bir şiddetle işleyen harika bir savaş sanatı. gelmedi. Bonaparte. Verasete ve rütbe sınıflamasına inanır. hiç kimse ondan yana değilken. biz bütün takdiri ve yüceltmeyi İngiliz askerine. onun bütün marifeti budur ve biz onun bu erdemini inkâr etmiyoruz. rastlantının inanılmaz becerisidir. ormanların. yığınlara karşı bir avuç insanla koalisyon kurmuş Avrupa'ya saldırıyor ve imkânsızlıklar içinde. Hougo-mont duvarı. hatta adeta zorlanması. savaş meydanını bile hâkimiyeti altına alan bir zorba. yıldırım gibi vuran bir şey. Lord Bathurst'e yazdığı bir mektupta tuhaf bir nankörlükle. şan ve şerefçe geçemediği bu halk. Marengo'nun ve Arcole'ün altına Waterloo diye yazdı. İngiliz halkına yöneltiyoruz. topsuz. Alman İmparatorluğu'nun beş ordusunu da birbiri ardınca yerlere seren bu yıldırımlar saçan deli nereden çıkmıştı? Bir yıldız kadar pervasız bu kaçık savaşçı kimdi? Askeri akademi. hemen hemen ordusuz. Bize gelince. genç akbabanın önünden kaçmıştı. Ohain çukur yolu. Komutan değil. 18 Haziran 1815'te savaşan ordusunun. bilimi yücelten ama aynı zamanda karıştıran bir inanç. Ama bu büyük İngiltere. Rylandt'ın taburları. musket* kullanmasını doğru dürüst bilmeyen daha yeni devşirilmiş askerlerdir. Inkermann Savaşı'nda görünüşe göre orduyu kurtaran bir çavuş. Waterloo gibi bir karşılaşmada en çok hayranlık uyandıran yan. ovaların. Kader bu acı olaya razı oldu. nehirlerin. 18 Haziran 1815'te bu duyulan kin son sözü söyledi ve Lodi'nin. İngiliz ordusuna. Melas'ın peşinden de Mack'ı tepeleyip. Wurmser'in peşinden Melas'ı. derin bir ruhun bütün sırları. cephanesiz. d'Ess-ling'in ve Rivoli'nin tecrübeli birliklerine kafa tutan. -83onun kadar dayanıklıydı. süvarilerinin en küçük birlikleri bile en aşağı Çatal bir destek üzerine yerleştirilerek fitille ateşlenen eski bir silah. Bu defa iyi bir hesaplama dehayı mağlup etti. Mantoue'mn. asker olarak sopa yemeye katlanır. Waterloo'daki heykelin. Maitland'ın. öbüf tarafta ise sezgi. yıldızlara inanışın strateji bilimiyle harmanlanması. bizim burada söylediklerimize kızacaktır. herkes ona karşıyken. mantık dışı zaferler kazanıyordu? Hemen hemen hiç nefes almadan ve elinde hep aynı savaşçılar takımı olduğu halde Alvinzi'nin peşinden Beaulieu'yü. ordusudur. bunun İngiltere'ye ait olması gerekir. Wellington yerinden kıpırdamadı. Alelade kişilerin. ulus olarak görür. Waterloo. usulünce kullanılan kılıcın şimşekli kılıca. çoğunluğa hoş gelen zaferi. aynı zamanda rezil olmuştu. misket ateşi altında gayda çalan ovadakiler. İngiltere'yi küçültmektir. Hiçbir halkın kudretçe. eski klasik cesaret. askeri olağandışılık. 1688'den ve bizim 1789'umuzdan sonra bile o hâlâ feodalite hayali içindedir. kusura bakmasın ama bizzat kendisidir.

ilerlemenin ne olduğunu anlamak için de adını 'yann' koyunuz. Avrupa tahtlarının kılıç zoruyla yıkılmasına son vermekle. Moskova'da Fransızlar yüzde otuz yedi. Waterloo'da Fransızlar yüzde elli altı. bu ışıltılar zırhlı süvarilerdir. bir mezarın dibinden gelen bir hırıltı gibi bu hayali savaşın uğultusunu duyar. Bu işçi için kötü malzeme diye bir şey yoktur. 20 Mart 1815 üzerinden 14 Temmuz 1789'a saldırıdır. Gerçekten de imparatorluk bir zorbalık yönetimi olduğundan buna bir tepki olarak krallığın ister istemez liberal olması gerekiyordu ve bu yüzden de galipler üzüntüyle karşılasalar da Waterloo'dan arzu edilmeyen bir meşruti düzen çıktı. Ruslar yüzde kırk dört. Elysee babanın ihtiyar sarsak hastasını da kendi tannsal işine alet eder. Olaya derinden bakıldığında Waterloo devrime kasteden karşı devrimci bir zaferdir.kılavuzunun onu aldatması. -84Waterloo. Biz o ekolden değiliz. Waterloo'dan önce. Louis de. Waterloo'dan sonra da Anayasa'yı zorunlu kılıp. Bautzen'de Fransızlar yüzde on üç. Bizce Waterloo. Berlin ve Viyana'dır. işini karşı konulmaz bir güçle yapar. hayalinde geçmişi canlandırmaya çalışan yolcu şaşkınlık ve korku içinde kılıç parıltılarını. Bir fatihten olduğu kadar. Hougomont'da düşer. Bonaparte. Özgürlük yumurtasından böyle bir kartal çıksın. tannsal ve mutlak bir şey olduğundan tekrar tekrar ortaya çıkar. Virgilius'un ölüm getiren Filibe ovalarında yaptığı gibi. Alpleri aşmış insanı da. Louis'nin kişiliğinde. Paris'e karşı Petersburg. Avusturyalılar on dört. İşte ilerleme böyle işler. Hiç rahatsızlık duymadan. Papelotte. Mont-Saint-Jean. Ruslar yüzde otuz. altmış bin ölü.Katliama yol açan işte bu darlıktır.. Sonuç olarak diyebiliriz ki. Avusturyalılar yüzde kırk dört. 17. etrafa kulak verir ve hayale dalarsa. burada dolaşır. Bourbon'larla daya-nışrnasıdır. eşitliği ispatlamak için eşitsizliği kullanarak Napoli tahtına bir araba sürücüsünü. ona katlanan XVIII. hâlâ çarpışıyorlar ve çukur yollar kızıla boyanmakta ve ağaçlar ürper-mekte ve öfkenin çılgınlığı ayyuka çıkmakta ve de karanlıklar içinde bütün o vahşi tepeler. bu iskelet Napoleon'dur. toplu kıyım olmuştur. Bir askerden başka bir şey olmayan Foy'u hatip yapmak için Wel-lington'u kullanır. Habsbourg'lann. müttefikler yüzde otuz bir. Waterloo'nun Sonuçları Olumlu mudur? Waterloo'dan hiç de nefret etmeyen oldukça saygıdeğer liberal bir ekol var. Nassau'ların. artık bunların hiçbiri yok. Ruslar ve Prusyalılar yüzde on dört. -87Waterloo. Waterloo. felaketin halüsinasyonlan onu pençesine alır. şüphesiz bu beklenmedik bir şeydir. bombaların alevlerini. İsveç tahtına da bir çavuşu oturtur. terkisinde kutsal hakkı taşır. kötürümden içeride. savaş meydanı eski gerçekliğine bürünür. şimdi sıra düşünenlerde. onun üstünden yürüyüp yoluna devam etti. Tuhaf bir tarzda daima amacına ulaşır. Bulow'un kılavuzunun onu aydınlatması. hem de daha bugünden başlayarak yapar. işte hayal edilen buydu. şu iskelet Wellington'dur. Bu uğursuz zaferi. ele avuca sığmaz Fransız isyanına karşı monarşilerin bir kumpasıdır: Yirmi altı yıldır yanardağ gibi püsküren bu engin halkı nihayet söndürmek. Hohenzollern'-86lerin. onun adına 'ilerleme' deyiniz. Çünkü devrim gerçekten mağlup edilemez ve o. Wellington'unki iki buçuk kilometre ve her iki taraftan yetmiş ikişer bin savaşçı. Foy. Plancenoit birbirlerini yok eden hayalet burgaçlanyla taçlanmış olarak belli belirsiz gözükmektedir. Kılıç kullananların işi bitti. Brunswick'lerin. 'Yarın'. süngü kıvılcımlarını. ufuktan dörtnala kızgın atlılar geçer. Hougomont. Waterloo'da savaştan çok. savaşçıların sayısına oranla savaştığı cephenin alanı en dar olanıdır. düzenli bir şekilde saf tutmuş ordular arasındaki savaşlar içinde. bu gölgeler humbaracılardır. Wagram'da Fransızlar yüzde on üç.. Frische-mont. Saint-Quen'da İnsan Haklan Bildirisi'ni imzasıyla onaylar. insanoğlunun duygusuz taşıyıcısı olan toprağa özgü sükûnet içindedir ve öteki ovalardan farksızdır. özgürlük alt etti. eski tahtları deviren Bonaparte'ın kişiliğinde. XVIII. . Waterloo meydanı bugün. piyade hatları ovada dalgalanmaya başlar. uydurma anıt tepe silinir. Napoleon'un cephesi yaklaşık iki kilometre. Waterloo'da toplam yüz kırk dört bin savaşçı. O müthiş 18 Haziran yeniden canlanır. girişimin gücüne karşı statükodur. Ama geceleri burada hayalet gibi bir sis yükselir ve bir yolcu. özgürlüğün şaşkınlıktan donakaldığı tarihtir. kürsüde yeniden doğrulur. Şu oranları bulmuşlar: İnsan kaybı olarak Austerlitz'de Fransızlar yüzde on dört. bütün bunlar harikulade bir şekilde yönlendirilmiştir. bakınır. -85yıldırımların korkunç kesişmelerini görür. Devrimin ne olduğunu anlamak istiyorsanız. o adi aslan kaybolur. Romanoff'larm. ama yine de çatışıyor. devrimci faaliyetin başka bir yandan devam etmesini sağlamaktan başka bir şey yapmamıştır. fatihten dışanda. kötürümden de yararlanır. Waterloo'nun durdurmak istediği yüzyıl. Fransa'ya karşı Avrupa'dır.

Yeryüzüne zorbalığın verebileceği bütün ışığı yaymıştı. Bouvi-nes'den. belki biraz da Marengo ile Arco-le'den utanarak. Napoleon'un ortadan kalkması uzun süre yerini muazzam bir boşluğa bıraktı. madde olduğu halde liberalizm cilası vurundular. 18 Haziran 1815'te ata binmiş Robespierre. Geleceği alaya almak! Büyük bir adamın vahim tedbirsizliği. kasvetli bir nisan gibi bir şey oldu. yeni rejim oldu ve yeryüzünün bütün karanlığıyla bütün aydınlığı yer değiştirdiler. On dokuzuncu yüzyılda toplumun esenliği bakımından gerekli en söz götürmez şekillerden biri Fransa'da ve kıta üzerinde kuruldu. Bu ölümle bu kadar yakın bir tarihte bu taç giyme merasimini icra etmiş olan Papa VII. bir güneş tutulması etkisi yaptı. Baştan başa yakışıksız zaferlerle dolu Carrousel zafer takı. adına Roma Kralı denmesi fesatçılık sayıldı. Korsikalı. bu. gönüllerinde 14. eski rejim. Alnında şu yıldız parlıyordu: Özgürlük. bir Marengo ve Waterloo gazisine. soluğu çabuk tükendi ve kısa sürdü. zehirli gerçekler bir yenilik * Lat: Öbürlerinden farklı değil. Bir özgürlük getirme niyeti. Bu boşluğa krallar kuruldular. Yeniden düzenlenen bu antik Avrupa'nın huzurunda ve karşısında yeni Fransa'nın ana hatları da kabataslak ortaya çıktı. Fontenoy'dan daha dünmüş gibi söz ediliyordu. bu kaidenin üzerine zafer kazanan biri gibi 18 Haziran 1815 tarihini yazan. "O öldü mü?" diye haykırdı asker. ham hayaller meşrutiyetçi kesildiler. Vincennes'de hendekteki topraktan. XVI. Barbarlar devrindeki gibi bir uçurum ortaya çıktı derinlerde. Genç kuşakların ateşli bakışları ona döndü. "Napoleon öldü. bu külün ayaklannı yaktığını hissetti ve fikir değiştirdi ve bir Anayasa kekelemeye başladı. Mihrapla taht. Non pluribus impar* cümlesi 'Quai d'Orsay' kışlasının cephesinde güneş ışıklarını temsil eden taşların üzerinde yeniden ortaya çıktı. Tanrısal Hukukun Tekrarlaması Diktatörlüğün sonu. Şu lanet-lik kelimeyi mınldanan karşıdevrimdir. 18. Güne kıyasla gece. Güzel ittifak demişti önceleri buna. Mont-Saint-Jean Ovası'nın tepesinden Fransa'nın üzerine bir avın üzerine eğilir gibi eğilen şey. Yılanların kabuk değiştirmesi. Angouleme Dükü'nün bir heykeliyle işin içinden sıyrıldı. tantanalı bir şekilde el ve gönül birliği kurdular. Gecenin bu kayboluşu. İmparatorun alaya aldığı gelecek. ideoloji diye tuhaf bir ad takmışlardı.Kısacası. bütün krallar tahtlarına kavuştular. 'Par-çalamalı. Louis'nin zambak çiçekli koltuğunun önünde yer aldı. ona Avrupa'nın bütün mareşal asalarını ve bu arada Fransız mareşalliği asasını da armağan eden. Hartwell'in çam ağacından masası. su götürmez gerçek şu ki. Wellington'un gerisinde gülümseyip duran. Ne var ki halk. Önceleri imparatorluk muhafız kıtasının olduğu yer kırmızı bir ev oldu. İmparatorluk. 1789'la gerdeğe girdi. hasret duyulan kasvetli bir ışıktı. küçük adıyla söylemek gerekirse karşıdevrim soluk alamıyordu. Yalan. Waterloo'da. Şan ve şeref hükümdarlık asasına dönüştürülmüş kılıçtaysa. tanrısal hukuk 'Anayasa' maskesi takındı. Bearn'lının antitezi oldu. sahneye girdi. karanlık bir ışıktı. Wa-terloo'da galip gelen. Enghien Dükü'nün Napoleon'un taç giydiği ayda öldüğünü hatırlatan bir mezar taşı çıktı. Bütün bunlar oldu. aslanlı kümbeti yükseltmek için kemik parçalan dolu toprakla yüklü çekçek arabalarını keyifli keyifli süren. Hatta daha fazlasını söyleyelim.' Ama Paris'e gelince yanardağın ağzını yakından gördü. 20 Mart'ın heyecanını silip süpürdü. Tuileries'nin kubbesindeki bayrak beyaz oldu. o uğursuz Waterloo meydanı. Waterloo'dan sonra Avrupa'nın temeli karanlıklar içinde kaldı. Niye mi? Bir yaz günü sonrasında bir çoban bir ormanda bir Prusyalı'ya "Oradan değil. Bütün Avrupa sistemi yıkıldı. bozgunda kaçanlan kılıçtan geçiren Blücher'i yüreklendiren. Karşıdevrim istemeye istemeye liberal oldu. 93'ün o korkunç genel mezar çukuru Madeleine Mezarlığı. imparatorluğun arkasından ağlandı. Austerlitz artık yaşlanmıştı. Avrupa'nın hâkimi bir kafese kapatıldı. Napoleon tarafından hem yüceltilmiş hem de küçültülmüştü. Bu 1815 yılı." diyordu. peşin hükümler. nasıl ki buna benzer bir olay olarak Napoleon da. Eski muzır. istemeye istemeye devrimci olduysa. Kutsal bir ittifak ortaya çıktı. art düşünceler. Louis Paris'e döndü. 1815 barbarlığı. batıl inanışlar. İnsan. Pie. can çekişen eski Roma dünyasının karanlığına benzer bir karanlığa gömüldü. Muhteşem maddenin bu saltanat devrinde ideale. hem de kahraman gözlerdi bu ağlayanlar. İtiraf edelim ki. Waterloo'nun içerdiğinden başka bir şey görmeye çalışmayalım. buradan geçiniz!" dedi diye. Ancak. XTV. asla. bütün bu yeniliklerden tedirgin olup. -89Trestaillon ün kazandı. tuhaf şey . Schoenbrunn'de dört yaşında küçük bir gölge vardı ki. imparatorluk da şan ve şerefin ta kendisiydi. Nerede? Ne yapıyor? Gelip geçenlerden biri. alaşağı edildi. 8 Temmuz'un halka halka danslan. Sürgün tahta çıktı. yükselişi takdis ettiği gibi düşüşü de sakin sakin takdis etti. "Siz onu tanımıyorsunuz!" Hayal etme gücü yerle bir olmuş bu adamı tanrılaştırmaktaydı. topçu için yanıp tutuşan top ağzındaki bu kurbanlıkların gözleri hâlâ onu arıyordıT. Louis ile Marie-Antoinette'in kemikleri de toz toprağın içinde olduğundan mermer ve yeşim taşıyla kaplandı. Avrupa beyaz kokard takındı. -90görüntüsüne büründüler. karşıdevrimdi. XVIII. Yaşlı Avrupa bu boşluktan faydalanarak kendisine çekidüzen verdi.

İngilizler. Savaşı pohpohlayanlardan değiliz. subaylara kılavuzluk öneren dilenciler. Waterloo Savaşı'nda ölü düşen altmış bin insan rahat rahat çürümekte ve dünyaya onların huzurunda bir şeyler yayılmaktaydı.) -93şaşırtıcılarından biri de. Belle-Alliance iki galibin kucaklaşmasına tanık olmuştur. Bona-partçı liberalizmi açıklayan ve mazur gösteren budur. biz buna inanmıyoruz. Her ordunun bir kuyruğu vardır ve işte. Bu dehşet. birtakım pejmürde adamlar. Bozgunun üzerine saldıran Prusyalılar daha ileri gittiler. Eğer sic vos non vobis* sözüne uygun bir yer varsa. Napoleon'a tutuluyorlardı. ama bazı çirkinlikleri olduğunu da kabul etmeliyiz. Adam anlaşılmaz bir Picardie lehçesiyle konuştuğu için marki yanılmış. aynı zamanda hem bu geleceğe hem de bu geçmişe. Krallar. Lord Bathurst'e raporunu yazmak üzere Waterloo köyüne gitti. "Aynı kişilerdir bunlar. onu bizimkilerden biri sanmıştı. Eskiden yürüyen ordular -şimdikilerden söz etmiyoruz. Fransızların karargâhını işgal ettiler. felaketlerde gecenin böyle trajik ayrıcalıkları olur. savaş denilen alacakaranlığın doğurduğu her türden gece kuşları. Hiçbir ordu.. Plancenoit yakılmış. Notre-Dame'ın kulelerinde çandan çana uçup konan kartalı eşit gören o muazzam gözün nurunu bir an bile bu-landırmadı. ufukta Sainte-Helene kayalıkları bulunduğu sürece huzur içinde saltanat süremediler. Fransızca konuşan bir İspanyol sürün-tüsü tarafından hem de savaş meydanında haince öldürülüp soyulmuştur. Ama bütün bunların sonsuzluk için ne önemi var ki? Bütün bu fırtına. bunların bizzat zaferi kazananlar olduğunu iddia ederek. bütün bu karanlık. ama kendiniz için değil. İngilizleri izlerdi. bütün bu bulutlar. Bu çirkinliklerin en Lat: Siz böyle çalışıyorsunuz. bu sefil yaratıklardan biri. Bazen. Napoleon Longwood'da can çekişirken. fırsat düştü mü gerçekleri onun yüzüne karşı da söyleriz. tahtlar için bela oldu. ayakta kalanlar. onun bütün şerefine konmuştur. Alexandre ona. Defne dallarını toplayan elle bir ölünün pabuçlarını çalan elin aynı el olması bize imkânsız görünüyor. Galipler korkuya kapıldılar. Konaklama yerlerini Rossomme'un ötesinde kurdular. sonra bu barış." derler. 19. Fransa da Montchenu'yü ona gözcü dikti. özellikle günümüzün askerini işe karıştırmayalım.bütün bunlan peşleri sıra sü-94I rüklerlerdi. çünkü bu kitap öyle gerektiriyor: -9218 Haziran 1815'te dolunay vardı. yerde yatanları talan ederler. Waterloo budur. Bu hayalet eski dünyayı tir tir titretiyordu. Hougomont yakılmış. İşte. "Uykusuzluğum. Cerisole zaferini takip eden gece Marki de Fervacques. Bir cesedi o hale sokanın onu biraz soymaya ne de olsa hakkı vardır. hatta bu yüzden bunlara özel dilde 'sûrüntüler' denirdi. İngiltere onu Hudson Lowe'a muhafaza ettirirken. Yan haydut. Papelotte yakılmış. Bunu kim yapar? Kim kirletir galibiyetleri? Zaferin cebinden içeri kayan bu iğrenç gizli el nedir? Şan ve şerefin ardından gelip alçaklıklarını icra eden bu yankesiciler kimlerdir? Aralarında Voltaire'in de bulunduğu bazı filozoflar. savaşta hiçbir iş görmemiş olan Waterloo. Son top atışının ardından Mont-Saint-Je-an Ovası ıssız kaldı. Nitekim. bu biçare kitleyi gözü dönmüş Prusya süvarilerine teslim etti ve toplu katliama yardımcı oldu. Bize gelince. genellikle galiplerin ardından hırsızların geldiğidir. Düşmüş Bonaparte. Bu adlar ancak şöyle böyle bilinir. değişen kimse yoktur. ondaki devrim kalıntısından ileri geliyordu. Bir savaş ertesinde güneş daima çıplak cesetlerin üzerine doğar. Almanlann peşinden gider. Wellington. orası Waterloo köyüdür. bazen kanlarıyla birlikte küçük arabalarla dolaşan ve çaldıkla-nnı satan dalavereci seyyar satıcılar. Fransızca konuşur. Bu aydınlık Blücher'in vahşi takibini kolaylaştırdı ve kaçakların izlerini ele verdi. Mont-Saint-Jean topa tutulmuş. yenilenin yatağında yatılır. suçlanması gerekenler oradadır. ayaktaki Napoleon'dan daha yüce görünüyordu. Oysa. 1815 anlaşmalarını bununla yaptı ve Avrupa buna 'Restorasyon' adım verdi. Waterloo hiçbir şey yapmadı ve harekâtın yaklaşık iki buçuk kilometre ötesinde kaldı." diyordu. zaferden sonra ölülerin anında soyulmasıdır. Bunlar İtalyanca konuşur. savaşmayan üniformalılar.. bu savaş. Ama askeri. Savaşın korkunç bazı güzelliklerini asla saklamadık. bir ot yaprağından öbürüne sıçrayan bir fidan bitiyle. meyve ve sebze hırsızla-n. Yağmacılıktan yağmacı .-91ama. korkunç sakatlar. Zaferin alışılagelmiş tescilidir bu. Geceleyin Savaş Meydanı Tekrar o uğursuz savaş meydanına dönelim. (Birinin hakkı olan şey. yan uşak birtakım yarasalar. hiçbir ulus bu yaratıklardan sorumlu olamaz. başkasına verilince söylenir. Ancak kesin olan şey. sahte hastalar. Viyana Kongresi. Göğsünde çapraz kavuşturulmuş kolları. Gündüz kahraman olan gece vampir kesilir. Haie-Sainte ele geçirilmiş.

Gökyüzünde bir tek bulut bile yoktu. çocuklara. Uzaktan belli belirsiz İngiliz ordugâhının nöbetçileriyle devriye kollannın gidiş gelişleri duyuluyordu. Sırtında kaputa benzer bir ceket vardı. sağlıklı. Yanıltıcı şöhretler vardır. suçüstü yakalanan herkesin kurşuna dizilmesini emretti. paketlerin üstünde kadına benzer bir şey oturuyordu. karanlıklar içinde tepişme sırasında kınlan kemiklerle boş yere debelenmek. kıvranmak. hem cüretliydi. Hoche'un ve Marceau'nun peşinde asla sûrüntüler olmazdı. izin verilen kötülük. biraz ileride Nivelles şosesi üzerinde.doğuyordu. birden eğilip yerde sessiz ve hareketsiz duran bir şeyi karıştırıyor. bir dakikadan daha az bir sürede bir uçuruma devrilmek. orada aşağıda olup kendi kendine. 18 Haziran 1815 günü akşamı yol. Üstü katranlı hasırla örtülü arabaya koşulmuş sıska. buğday başaklarına. işte bu haldeydi. neden bu kadar popüler oldukları her zaman bilinemez. iyiliğin parçası olur. çarpan bir yürek. Turenne de o kadar iyiydi ki. ölülerin kokusunu almış. Bazı uzun bacaklı gecekuşlannm bataklıklarda buna benzer karaltıları görülür. hem kaygılı. öfkeden atların nallarını ısırmak. Bu iki büyük aleve. bu ovanın üstünde kederli ve bedbahttı. neşeli olmak. "Az önce yaşıyordum. daha doğrusu yerde sürünüyordu. yaylanın düzlüğüyle aynı seviyeye çıkarmış. diğerleri bir başka köşesinde yine soygun yapmaktaydılar. misket ateşiyle kınlan ama düşmeyip kabuklanndan asılı kalan dallar. boğulmak. sevmek. ne Fransız. üst üste yığılan cesetler. İnsandan çok. ağzındaki gemin arasından ısırgan otlarını yemeye çalışıyor ve arabanın içinde sandıkların. çalı-hklan kımıldatıyordu. Kimdi bu adam? Herhalde gece. önündeki göz kamaştırıcı zafere doğru koşmak. inlemek. Yağmacılar -95I savaş meydanının bir köşesinde kurşuna dizilirken. Dehşet verici bir kaos. çünkü talana göz yumuyordu. yolu. ne İngiliz. sonra doğrulup sıvışıveriyordu. ne köylü. Ama talan edenler inatçıdır. Hatırlanacağı gibi. biri batıda. ruhlann yola çıkışını hatırlatan ürpertiler vardı. Torbası yoktu. düşünen bir irade. Ara sıra duruyor. Çayırlarda. MontSaint-Jean'dan Brai-ne-1'Alleud'e giden yolun köşesinde harap bir yapının arkasında gizlenmiş gibi duran kü-96çük bir tür erzak satıcısı arabasını seçebilirdi. silme doldurulmuş bir buğday yığını gibi yamaçların kenar hizasına kadar getirmişlerdi. kılıcının işe yaramadığını görmek. ay sürekli bembeyaz kalır. Korkunç olan bir şey varsa. çiçeklere. onun hakkında gündüzden daha çok şey bilirdi. her ne kadar büyükseler de. Wellington sert davrandı. atları hissetmek. Gece yansına doğru Ohain çukur yolu taraflarında bir adam dolanıp duruyor. hemen hemen bir nefes. Hakkını seve seve teslim etmemiz gerekir ki. Ay. ışığa sahip olmak ve bütün bunlara sahipken birdenbire bir çığlık süresi kadar bir zamanda. Çukur yolun açıklığı birbirine çözülmezcesine kenetlenmiş atlarla. Üst tarafta bir ölü yığını. Gece sakindi. bir anaya. tıpkı iki ucunda iki mücevher parlayan zinciri açılmış yakut bir kolye gibi. ama kaputunun altında geniş cepleri olduğu belliydi. hiçbir şeye tutunamamak. yapraklara. Yamaç kalmamıştı artık. Kayar gibi gidişi. bir eşe. Ama yine de 18-19 Haziran gecesi ölüler soyuldu. erkekliğin bütün gücüne sahip ol-97mak. gecenin rüzgânnda ağır ağır sallanıyorlardı. bazı generallerin. hali tavrı. Otlarda. Tu-renne'e askerleri tapıyorlardı. hayali aşan bir gerçek varsa. göğsünde nefes alan bir ciğer. Ordu komutanının çok ya da az sert olmasına göre. dallara bakmak. süvarilerle dolmuştu. ama sürekli arkaya bakıyordu. Pa-latinat'nm kan ve ateşe boğulmasına ses çıkarmamıştır. Varsın toprak kırmızıya boyarısın. şu iğrenç düsturdur: Düşmanın sırtından geçinmek! Bu illeti ancak güçlü bir disiplin giderebilir. bir topluluğun gözünüzü dışarı fırlattığını duymak. Bütün bu sis perdesini derinlemesine dikkatle inceleyen bir göz. önü sıra gidiyor. ne de askerdi. Kanlar Nivelles şosesine kadar akıyor ve orada bugün hâlâ gösterilen bir yerde şoseyi kapatan kesik bir ağaç yığınının önünde. Bu içler acısı felaketin can çekiştiği yerde şimdi her şey susmuştu. aç bir at. Birçok yiğit için böyle bir ölümü düşünmek bile yüreğe dehşet verir. Ohain yolu felaketini anlatmıştık. öbürü doğuda iki büyük alev oluşturarak yanmaya devam ediyordu. üstünde insanları. seri ve esrarengiz hareket-leriyle alacakaranlıkta harabelerde dolaşan ve eski Normandiya efsanelerinde adına 'Alle-urs' denilen habis ruhları hatırlatıyordu. zırhlı süvarilerin çukura yuvarlanmaları tam karşı yönde. Hougomont'la Haie-Sainte. geniş bir birikinti olarak yayılıyordu. Bir esinti. düşünmek. gulyabaniye benziyordu. Wellington'un da sürün-tüsü pek azdı. ufuktaki tepeler üzerinde muazzam bir yanm daire çizerek uzanan İngiliz kamp ateşlerinin kordonu ekleniyordu." demek. güne-Şi görmek. ümit etmek. Göğün kayıtsızlığıdır bu. orduların peşinde daha az ya da daha çok sayıda yağmacı görülüyordu. kahramanca gülmek. gözlenip gözlenmediğini anlamak ister gibi çevresindeki ovayı inceliyor. Belki de bu araba ile o sinsi sinsi dolaşan adam arasında bir bağlantı vardı. o da şudur: Yaşamak. Waterloo'yu çalıp çırpmaya gelmişti. alt tarafta bir kan deresi. Bu cüzam illetini ortaya çıkaran şey. Genappe . Görünüşe bakılırsa az önce tarif ettiğimiz kimselerden biriydi.

Namuslu bir insan korkardı." Devriye kolunun ayak sesi gittikçe belir-ginleşiyordu. Sonra. saati aldı. Çakalın dört ayağı bazı işler için pek elverişlidir. Daha sonra yeleği karıştırdı. Kafasını dikti. Ve sonra. Sinsi gece yolcusu gitmeye davranır gibi bir hareket yaparak. Mutlu bir rastlantı eseri olarak -burada böyle denilebilirse eğer. Adam eğildi. Gözleri kapalıydı. iğreti. Kimsiniz?" Sinsi gece yolcusu alçak sesle acele cevap verdi: "Ben de sizin gibi Fransız ordusundamm. Yüzü şiddetli bir kılıç darbesiyle yaralanmıştı. rahatça içe çekilen hava onu uyuşukluğundan kurtarmıştı. çünkü sesi titriyordu. "Bir şey yok. "sakın bu ölü. Hayatınızı kurtardım. Ayrıca herhangi bir yeri kırılmış gibi de görünmüyordu." Bu iş zaten yapılmıştı. Bu muazzam mezarı karıştırıp duruyordu. Tam olarak doğrulmadı zaten. Adam nişanı kopardı ve nişan. Geriye döndü. Kendisini ele geçiren adamın hoyratça ha-ıooreketleri. Subay. kolunu güçlükle kaldırarak onu tuttu. bir saatin varlığını hissetti. Bakıyor. kolu kavradı. bir subay. engel olanları kenara çekti. Beni yakalarlarsa kurşuna dizerler." Bu arada el gevşedi ve onu bıraktı. Sizden ayrılmam gerekiyor. Hortlağı jandarmaya tercih ederim." dedi.ölüler onun üzerinde bir kemer oluşturarak ezilmesini önlemişlerdi. ölü yığınının bittiği yerde. Az önce okuyucuya bir nebze tanıttığımız sinsi gece yolcusu o yana doğru gitmekteydi. Birinin arkadan kendisini tuttuğunu hissetmişti. Birkaç adım ötesinde. Artık işin içinden kendiniz sıyrılın. altın bir yüzük. "Soymuşlar beni. "Dur hele!" dedi sinsi gece yolcusu. eli yakaladı. O an heyecanla sıçradı." Tekrar eğildi. Onları alın." . "Gelen var. gecenin serinliği. "ölüymüş. subayın cebini yoklayınca. Bir keseyle." dedi. çukur yolun derinliğine göre değişiyordu. Zayıf bir sesle. vücudunun üst kısmının ağırlığını toprağa dayadığı iki işaret parmağına yaslamış. yığını eşeledi. Zırhının üzerinde gümüş Legion d'honne-ur nişanı vardı." dedi." dedi. Birdenbire durdu. kafasını pusudaymış gibi çukur yolun kenanndan yukarı çıkarmıştı. -99"Vay canına. çukur yolda. yolun sığlaştığı yerde ölü tabakası inceliyordu. karannı verip doğruldu. "Benim hayatımı kurtardınız. sırtını ölü yığınına çevirip dizleri üstünde ufku kolaçan etti. doğ-rulduğunda o elde artık yüzük yoktu. başı meydana çıkardı. O ise gülmeye başladı. canlı olmasın? Şuna bir bakalım. Ovada bir ayak sesi duyuluyordu. Bir zırhlı süvariydi bu." "Rütbeniz nedir?" "Çavuş. Sinsi gece yolcusu isteneni yerine getirir gibi yaptı. 'Teşekkür ederim. az sonra çukur yolun karanlığı içinde cansız ya da hiç olmazsa baygın bir adamı sürüklemekteydi." diye cevap verdi adam. Bu elin parmağında parlayan bir şey vardı. kandan görünmüyordu. bir para kesesi buldu ve cebine indirdi." "Adınız ne?" -101"Thenardier. yaklaşan bir devriye olsa gerekti. Subay mırıldandı. bir saat bulacaksınız. ölüleri iğrenç bir teftişten geçiriyordu. Can çekiştiği belliydi: "Savaşı kim kazandı?" "İngilizler. "üzüldüm. Sinsi gece yolcusu hiç cevap vermedi. ürkek bir vaziyette durdu. Zırhının altından kocaman altın bir apolet çıkıyordu. Mezarda kuvvet çabuk tükenir." dedi subay.-98şosesine doğru bir yerde olmuştu. Onlar sizin olsun isterdim. Ölmekte olana yardımın tam bu safhasın-dayken subay gözlerini açtı. hatta oldukça yüksek rütbeli bir subaydı. Ortalara doğru. Subay tekrar konuştu: "Ceplerime bakın. Ceset yığınının kalınlığı. Ayaklan kanlar içinde yürüyordu. bir süre çömelmiş kaldı. vücudu çekti. O açık el kapanmış ve kaputunun eteğini yakalamıştı. hızla kaputunun altındaki derin boşlukların birinde kayboldu. Delord tümeni buradan geçmişti. Miğferi yoktu. bu insan ve at kaosunun altından ay ışığının aydınlattığı açılmış bir el uzanmaktaydı.

Bir Herkül gibi güçlü olan bu sefil. Mösyö Madeleine'in 1796 yılında bir hırsızlıktan dolayı mahkûm olan Jean Valjean adında sür-103t' 1î gün kaçağı. Mösyö Ma-deleine'in geniş atölyeleri .. 9430 oldu. bundan sekiz yıl kadar önce Ferneyli sayın ihtiyarın: '."Bu adı unutmayacağım. bazı yeni yöntemlerle.Savoie'dan gelirler her yıl Su kanattan kurumla dolmuştur Onlar ise hafifçe ellerini silerler. Komutan yardımcıları başlarına krallık tacı geçirirler. Ancak. kralımız sonsuz merha-metiyle ölüm cezasını ömür boyu küreğe çevirmiş ve Jean Valjean derhal Toulon Hapishanesi'ne sevkedilmiştir. Var ili ağır ceza mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır. Jean Vayean'ın Tou-lon Hapishanesi'ne girdiğinden beri bu parayı nereye saklamış olduğu öğrenüememiştir." -102İKİNCİ KİTAP "ORION" GEMİSİ 1. bunun farkına ancak bir defa Büyük İskender'in ölümünden sonra varmıştı.ilçesi servet yapmış ve hizmetlerinin ödülü olarak belediye başkanlığına atanmıştı. polisin dikkatinden kaçabilmiş. Bu parayı yaptığı ticaret nedeniyle yasal olmayan yollardan kazandığı söylenmektedir. aynı tarihli Journal de Paris'ten alınmıştır: "Jean Valjean adında. Bu üç döri günlük özgürlükten yararlanarak. ruh da eksildi. bu arada Constitutionnel. Bu yazılardan ilkini Drapeau bfanc'dan alıyoruz." dedi subay. iş bilir savcılık makamına ispatlanmış ve bu durumda Jean Valjean suçlu bulunarak ölüme mahkûm edilmiştir. Adım Pont-mercy. Onun için." Jean Valjean'ın Montreuil-sur-mer'de dindar biri olduğu unutulmamıştı. Savcılığın yorulmak bilmez çabası sayesinde nihayet maskesi düşürülmüş ve tutuklanmıştır. bu parayı yalnız kendisinin bildiği bir yere gömdüğünden. Kıskanç rekabetler ortaya çıkar. ama kaçışından üç dört gün sonra Paris'te. Bundan hem kendisi hem de -belirtmemiz gerekir ki. Birkaç gazete. evvelce yatırmış olduğu yarım milyonu aşkın bir tutarı çekmeyi başardığı anlaşılmaktadır. temyize başvurmayı reddetmiştir. Acıklı ayrıntıların üzerinden çarçabuk geçmemiz okuyucularımızı memnun edecektir. Bu cani. Suçlu. Jean Valjean'ın tutuklanmadan önce Mösyö Laffitte'ten. Mösyö Madeleine'le birlikte Montreuil-sur-mer'de refah da ortadan -105kalktı. Bu konuya bir daha dönmemek üzere şunu da söyleyelim ki. bellibaşlı bankerlerimizden birine daha önceden yatırmış olduğu külliyetli miktarda para çektiği -104söylenmekte ve bu paranın altı ya da yedi yüz bin frank olduğu tahmin edilmektedir.. İddianamede belirtildiğine göre. İnsan topluluğunda her gün gizli gizli yayılage-len verimli şeylerin kaçınılmaz parçalanışıydı bu. JVîontreuil-surmer'de olup biten şaşırtıcı olaylardan birkaç ay sonra dönemin gazetelerinde yayımlanan iki yazıyı buraya aktarmakla yetiniyoruz. Tutuklanması sırasında heyecandan ölen bir fahişeyle metres hayatı yaşamaktaydı. İlin yabancısı olan Mösyö Madeleine adında bir adam. o eksilince. "siz de benim adımı aklınızda tutun. bu para ele geçirilememiştir. başkentle Montfermeil (Seine-et-Oise) arasında sefer yapan şu küçük arabalardan birine binerken polis tarafından yeniden yakalanmıştır.' diye ölümsüz mısralarda mırıldandığı o dürüst çocuklardan birine karşı işlediği. Onun düşüşünden sonra Montreuil-sur-mer de düştü ve artık büyük varlıkların bencilce paylaşılması başladı. güneydeki bir hırsız çetesinden olduğu ve hırsızlık yaptığı. Bu makaleler biraz kısadır. adını değiştirerek kuzeydeki küçük şehirlerimizden birine belediye başkanı olarak atanmayı başarmış ve bu şehirde oldukça önemli bir ticaret kurmuştu. eski bir forsa olduğunu ortaya çıkarmış ve Jean Valjean yeniden küreğe gönderilmiştir. bu cezanın hafifletilmesini ruhban partisinin bir zaferi olarak gösterdiler. Hatırlanacağı gibi. tahliye edilmiş eski bir kürek mahkûmu genel dikkati çekecek bazı durumlar ve şartlar altında. Ama. ustabaşlan fabrikatör kesilirler. Tarih. Ancak polis." İkinci makale ise biraz daha ayrıntılı olup. Jean Valjean adındaki bu kişi. yol keserek silahlı soygun suçundan Var ili ağır ceza mahkemesi önüne çıkarılmıştır. kaçmanın yolunu bulmuş. 24601 Numara 9430 Numara Oluyor Jean Valjean yeniden yakalanmıştı. Jean Valjean'ın kürekteki numarası değişti. o yerin eski bir endüstrisi olan siyah kehribar ve boncuk imalatını birkaç yıldan beri kalkındırmıştı. Haydut kendini savunmayı reddetmiştir. O kriz ve tereddüt gecesinde tahmin ettiği şeylerin hepsi gerçekleşti. Gazetenin tarihi 25 Temmuz 1823: "Pas-de-Calais'ya bağlı bir ilçe az rastlanır bir olaya sahne olmuştur. o dönemde henüz Gazette des Tribunaux yoktu.

gün batarken ormanın kuytu köşelerinde arabacıya ya da oduncuya benzeyen kara bir adama oldukça sık rastlandığı olurmuş. atölyeler işsiz kaldı. ender rastlanan bitkiler gibi olan her şeye saygı duyan kişilerdeniz. ona hiç bakmamak ve tabana kuvvet kaçmakmış. Merkez kalmadı. Kara görünmesi de akşam karanlığı olmasındanmış. bazen bir ekü. cadaver. iyilik için değil de. küçük çapta yapılır oldu. aynı tarihlerde Montfermeil'de geçen ve belki de savcılığın tahminlerine büsbütün ters düşen tuhaf bir olayı biraz detaylarıyla anlatmak yerinde olur. Tryphon. o yıl içinde ölünürmüş. İşte Tryphon'un mısraları. Kaptaki baruta gelince. siparişler azaldı. Onu şuradan tanımak mümkünmüş ki. üçüncü yol. Bu rastlaşmadan sonra evine döner. Roger Bacon'dan önce barutu ve VI. çalışılır. ücretler düştü. özellikle ilgi çekici ve değerli bir batıl inanıştır bu. Montfermeü'deki batıl inanç şudur: Buranın insanları. yönetiyordu. pek verimli bir iş değildi bu. kanlı bir ceset. Belki de Şeytan Tarafından Yazılmış Olan İki Dizenin Nerede Okunacağına Dair Daha ileri gitmeden önce. Devlet bile bir yerde birisinin ezildiğini fark etti. Nihayet. Saf kadıncağızların dediklerine bakılırsa. Bu adam genellikle bir çukur kazmakla uğraşırmış.. kazanç için. kapatmasını ve gitmesini beklemek. Öyle çukur mukur kazdığı da yokmuş. sırlara saygısı olmayan meraklı kişilere bunu bildirmek ister gibidir: Fodit.kapandı.. adamın yanına yaklaşıp onunla ko-nuşmakmış. araştırılır. nummos. Organizasyon zihniyetinin yerini mücadele zihniyeti. ürünlerin kalitesini düşürdüler. O düşünce. şeytanı soymayı denemişlerdir. yabanın dişleri akşam karanlığında adamın başından çıkıyor sanılırmış. Çukurlar genellikle çok derin kazıldığından. Tryphon. hiç olmazsa bir aylığına hazineye sahip olmak gibi bir avantajı olan ikinci yol genellikle tercih edilmekteydi. güveni öldürdüler. şeytanın ha-tırlanamayacak kadar eski zamanlarda hazinelerini saklamak için civardaki ormanı seçtiğine inanırlar. Charles'tan önce de oyun kâğıtlarını icat edecek zekâya sahip olsun. Kısacası. öömlekler sırılsıklam olur. Küreğin çıkarma hizmet ederek Mösyö Madeleine'le Jean Valjean'ın aynı kişi olduğu-106nu tespit eden ağır ceza mahkemesi kararının üstünden daha dört yıl geçmeden. sonra hemen çukurun başına koşup açmak ve kara adamın oraya koyduğu 'define'yi mutlaka almak. halk büyük bir çalışma içindedir. sadece inekleri için ot biçermiş ve boynuz sanılan şeyler de sırtında taşıdığı gübre atmaya özgü yabaymış. mezarından kurbağalar çıkar. iflas geldi çattı. kandiller tükenir. kara adamla hiç konuşmamak. onda da tüfeğinizi suratınıza fırlatma özelliği vardır. adamın sadece bir köylü olduğu görülürmüş. karşılaştıkları her fırsatın çekiciliğine kapılan gözüpek insanlar sık sık kara adamın kazdığı çukurları açarak. Kaldı ki. çünkü bu iş ancak geceleri yapılabilir. bazen de bir kâğıt gibi dörde katlanmış bir hayalet ya da bir hiç. Israrla söylendiğine göre. et in fossa thesauros condit opaca. pazar payı daraldı. Her yanı rekabet ve hırs bürüdü. Sonra yoksullara hiçbir şey kalmadı. Sibirya'da sarısabır çiçeğine rastlamak gibi bir şey olduğundan. Artık her şey büyük çapta değil de. nihilque* Günümüzde bazen mermileriyle birlikte bir barut kabı. Kimisi şehirden ayrıldı. eski bir iskambil kâğıdı bulunduğu da oluyormuş. çünkü o. O zaman. üstünde de bezden pantolon ve işçi gömleği varmış. değersiz bir keşişin bırakmış olduğu kaba bir Latince'yle yazılmış olan esrarlı iki mısra-. on 12. bütün bir gece ter dökülür. Biz. yüzyılda yaşadı ve hiç sanmam ki şeytan. lapides. Hiç olmazsa geleneğe inanmak gerekirse öyle. bu kâğıtlarla oynandığı takdirde elde avuçta ne varsa kaybedileceği de kesindir. Bunu yapan o ay içinde ölürmüş. herkes işi kendi tarafına çekti. samimiyetin yerini çekişme. bir hafta sonra ölürmüş-sün. Bu adamın ayağında tahta pabuçlar. Görünüşe bakılırsa. Her üç yolun da sakıncaları olduğundan. kurucunun herkese karşı iyiliğinin yerini herkesin herkese karşı kin duyması aldı. yapılan yöntemi bile karıştırdılar. geleneğe ve bir de özellikle Tryphon adında Normandiyalı. biraz büyücü. . kimisi mesleği bıraktı. O zaman. Paris yakınlarında halk arasında böyle yaygın bir batıl inanca rastlamak. Rouen yakınlarındaki Saint-Ge-108orges de Bocherville Manastın'nda gömülüdür. simulacra. Montreuil-sur-mer'de vergi tahsilatı masrafları iki misline çıkmıştı ve Mösyö de Villele bu durumu 1827 yılı Şubatı'nda kürsüden bildiriyordu. Çukurunu kazmasını. binalar harabeye döndü. takke ya da şapka yerine kafasında kocaman iki boynuz taşıyormuş. onu gözetlemek-miş. Bu kar-107şılaşmadan yararlanmanın üç yolu varmış: Birincisi. bir taş parçası. Mösyö Madeleine her şeye hâkimdi. As. Mösyö Madeleine tarafından bağlanan ipler karıştı ve koptu. Montfermeil denilen yerde çok eskilere dayanan bir batıl inariç vardır. belli ki şeytanın kullanmış olduğu yağlı. 2. kazmalar körleşir ve nihayet deliğin sonuna gelinip 'defıne'ye el atıldığında ne bulunsa beğenirsiniz? Meğer şeytanın definesi neymiş? Bir metelik. bunlardan hiç bahsetmiyor. işçiler dağıldılar. Her şey yok olup gitti. İkinci yararlanma yolu.

Boulatruelle bir sabah şafak vakti işine giderken ormanın bir köşesinde bir çalılığın altında adeta saklanmışçasına duran bir kürekle kazma görüp şaşırır. Ama aynı günün akşamı kendisi büyük bir ağacın arkasında kaldığı için.' İki üç saat sonra Boulatruelle. bazen de yerde çukurlar kazarken rastlıyorlardı. Bir metelik. Saklanmaya çalışmak istediği ve yaptığı işin içinde bir sır olduğu açıkça belli oluyordu. Bakın herkes neleri fark ettiğini sanıyordu: Bir süreden beri Boulatruelle taş döşeme ve yol bakımı işini erkenden bırakıp kazma-sıyla ormana gitmekteydi. adamın ormana . Boulatruelle bundan. Olağanüstü bir sanat ve ustaca bir ölçülülükle. Ovalardan geçen saf kadıncağızlar onu önce kötü cinlerin başı Belzebuth sanıyor. söylentiye göre çetelerle ilişkisi olan." dedi Thenardier. Bu işte efsanedeki hayali define gibi bir şey olmasa bile. adam ormanın sık yerine çoktan girmiş. Boulatruelle. Boulatruelle'in vaktiyle kürek hapishanesinde bulunduğu sanılıyordu. birisinin 'buradan olmayan. görülmeden. büyük bir kutu ya da küçük bir sandık gibi bir şey. gece de bastırmıştı. jandarmaların önünde titrek. yol bakıcısının kesinlikle yan yarıya sırrını bildiği değerli bir şey bulunabileceğini düşünüyorlardı. son derece saygılı. Voltaireciler de şunu ekliyorlardı. hatta gerektiğinde işkenceden bile geçirirdi. -ııoKöyde. yoksa şeytan mı Boulatruelle'i enseleyecek?" Yaşlı kadınlar sürekli istavroz çıkarıyorlardı. 'Ay ışığı vardı. yine de bazılarının merakı geçmedi. küçük sandık yerine bir kazmayla bir -112kürek taşıyordu. herkese hemen takkesini çıkanveren. serbest bırakılan forsa Jean Valjean'ın birkaç günlük firarı sırasında. "Bakalım Boulatruelle mi şeytanı. adam yeniden yol bakıcılığı işini düzenli bir şekilde yapmaya başlayınca artık. "Öyleyse biz de onu şarap işkencesine sokalım. Boulatruelle onu gördü. Boulatruelle şaşırmıştı. üstelik de elinde kazma taşıyordu. Doğrusu tam iblisin çıkınına konacak adam. Ama kazmayla kürek Boulatruelle'in kafasında bir şimşek çaktırmıştı. ormanın en sık tarafına doğru yürüdüğünü görür. Boulatruelle'e çevre halkı iyi gözle bakmıyordu. Az çok polis gözetimi altındaydı. Bir akşam öğretmen. onu tanıyacak ya da onun tarafından tanınacak olursa. yanına yaklaşmayı düşünmemişti. o kişinin adını bir türlü söylememişti." diyorlardı. bu defa. ama onun. Ama konuyu durmadan deşerek ve adamın ağzından kaçan bazı karanlık sözleri birbiriyle paralellik kurup bağlayarak Thenardier ile öğretmen yine de şöyle bir şeyler öğrendiklerini sandılar. Montfermeil civarında dolaştığını sandığı tarihten pek az bir süre sonra. Bu rastlaşmalar Boulatruelle'in canını sıkar gibi görünüyordu. ormanın en ıssız açıklıklarında. onu bir güzel konuşturur. dört köşe bir şey taşıyordu. kaypak. sonra da Boulatruelle olduğunu anlıyorlardı. Bu işe en çok 'merak saranlar' okul öğretmeniyle meyhaneci Thenardier'di. Ne kazma vardı ne de kürek. şimdi araştırıyor. başka şeylerden söz edilir oldu. adamın geçip gitmesine göz yummuş. -109Savcılığın." diyordu Thenardier. Eh! Ne yapalım yani. Ama Boulatruelle'in ormanda çevirdiği işler son buldu. muhtemelen kendisine vurup gebertirdi. adamın ormandan çıktığını görmüştü. bir gümüş. Bu kişi bir paket. bu köyde yaşayan Boulatruelle adında yaşlı bir yol işçisinin ormanda 'birtakım işler' çevirdiği fark edildi. bir oburun doymazlığını bir hâkimin ketumluğuyla birleştirdi. Sabah olur olmaz hemen çalılığa koşmuştu. taşlar. çünkü söylediğine göre adam kendisinden üç misli daha kuvvetliydi. en vahşi alanlarında bir şeyler ararmış gibi bir halde. Thenardier'nin bu konudaki yorumu şöyleydi. "Şeytanın boy gösterdiği besbelli. bunun da ötekinden aşağı kalır tarafı yoktu zaten. Bütün hünerlerini kullanıp. Ona.* Lat: Kazıyor ve karanlık bir çukura define saklıyor. Ama artık çok geçti. hiç olmazsa şeytanın banknotlarından daha ciddi. hayaller ve hiç. daha elle tutulabilir. son derece aşağıdan alan. "Kürek arkadaşı. Ancak bunların evlere su taşıyan Six-Fours Baba'nın küreğiyle kazması olabileceğini düşünerek üzerinde durmaz. gün batarken orman köşelerinde pusu kurmasından şüphelenilen bir adamdı. "Kürek mahkûmuymuş. kimin orada olduğu." Boulatruelle. ihtiyar yol ba--ıııkıcısma içki içirdiler. yani Boulatruelle'in çok iyi tanıdığı birisinin' yoldan. İki eski arkadaş arasında dokunaklı bir buluşma sahnesi olurdu bu. bir ceset. Bunun üzerine o da ormanın yola bakan tarafını gözetlemeye karar vermişti. Boulatruelle çok fazla içti. ama az konuştu. örneğin Boulatruelle su işkencesine hiç dayanamazdı. kimin olacağı hiç bilinmez. Hiçbir tarafta iş bulamadığı için de yönetim onu düşük ücretle Gagny'den Lagny'e giden ara bir yolda yol bakıcısı olarak çalıştırmaktaydı." diye iddia ediyordu. "Eskiden olsa adli makamlar Boulatruelle'in ormanda ne yaptığını araştırır. Yalnız. sırıtkan. akşama doğru. Ancak yedi sekiz dakika sonra bu 'birisi'nin arkasından gitme fikri aklına gelebilmişti. Sonuncusu herkesle ahbaptı ve Boulatruel-le'le dostluk kurmayı da kendine yedirmemezlik etmemişti.

Taşıdığı. tekrar edelim. askerlerimizin arasına rahiplerin karışması. daha sonra Charles-Albert adını alan Carig-nan Prensi'nin.' Montfermeil'de kimse bir daha bu konuyu düşünmedi. kararlı olmayan askerler. sandığı çukura koyup kürekle çukuru kapattığı sonucunu çıkarmıştı. Krallara ve askerlere saygı makamında yapılan karşılıklı bir nezaket patırtısı.girip. günde dokuz yüz bin frank. ailenin Fransa dalının Madrid dalına yardım edip onu koruması. tarih Fransa'nın bu sahte zaferi benimsemekte güçlük çekmesini doğru bulur. yoklamış. otuz yıl önce Coblertz'deki beyaz bayrak gibi. dökü-115len kan az. işte XTV. kapıların her açılış ve kapanışında. bütünüyle şüpheli bir savaştır bu. kazanılan şeref az. bu savaşın borazanları çatlak ses verir. Hiçbir şey 'çıkaramamıştı. Napoleon'dan çıkma generallerin yönettiği savaş. rüşvet fikrini ortaya atıyordu. Böyle Bir Çekiçle Kırılabilmesi İçin. vs hesaplandığına göre uygarlık âlemi bütün dünyada her yirmi dört saatte bir gereksiz yere yüz elli bin top atışı yapmaktadır. savaşlardan çok. şu halde içinde para vardı. araştırmalarının nedeni buydu. Ama boşuna. . bayrağın kıvrımları arasında Fransa Bankası adı okunuyordu. ayrıca satılmış düşman komutanları. Her atış altı franktan. Sandık bir ceset alamayacak kadar küçüktü. sans-culot-tes'lann descamisados adıyla yeniden ortaya çıkıp asil ve zengin hanımları fazlasıyla dehşete düşürmeleri. nizami kurallara uygun olan on bir top atışıyla selamlandı ve o da buna aynı sayıda top atışıyla karşılık verdi. zafer üzerine uzun uzadıya düşünme. yılda üç yüz milyon frank eder. Ve bu arada yoksullar açlıktan ölmektedir. anarşi diye nitelendirdiği ilerlemeye engel olması. ama genelde. Gemi. ne anlama geldiğini bilemediğim bir bandıra dolayısıyla. bazıları için utanç var. bir karşılama işareti. vs. Fransa'nın. İşte. hiç kimse için zafer yok. Duman olup giden üç yüz milyon frank. kralların halklara karşı açtığı haçlı seferine başkomutan Fransa hanedanı prensinin yanında kırmızı yünden humbara-cı apoletleriyle gönüllü olarak katılması. imparatorluk askerlerinin yeniden sefere çıkıp sekiz yıllık bir moladan sonra. kazmayla bir çukur açtığı. Louis soyundan gelme hükümdarların açtığı. özgürlük ve yenilik düşüncesinin süngü gücüyle hizaya getirilmesi. böyle bir savaştı. bu yüzden. Karşı koymakla görevli bazı İspanyol subaylarının kolayca boyun eğdikleri açıkça görülüyor. "Gagny'deki o yol bekçisi bütün bu dalavereyi bir hiç için yapmamıştır. milli geleneklerimize yapay bir dönüş ve bunun kuzey hükümetlerine aşın bir itaat ve teslimiyetle başa baş git-114mesi. Boulatruelle bütün ormanı gözden geçirmiş. karıştırmış. generaller kazanılmış gibi görünüyordu. Bu savaş ne büyük savaşı ne de büyük politikayı hatırlatmama talihsizliğine uğradı. Yalnızca bazı lafebesi kadınlar. prensiplerin top ateşiyle tepelenmesi. Gerçekten de küçültücü bir savaştı. Zincir Halkasının Önceden Buna Hazırlanmış Olması Gerekir Yine 1823 yılının Ekim ayı sonuna doğru Toulon'lular büyük bir fırtınadan sonra bazı hasarların onarımı için Orion gemisinin li-113manlanna girdiğini gördüler. milyonların kuşattığı şehirler. bütün dünyayı dolaşan Fransız düşüncesine Avrupa'nın bir "Dur!" çekmesi. askeri açıdan hiçbir tehlike olmamasına rağmen. denizde hayli hırpalanmış olduğu için tamamen hasarlı olmasına rağmen havuza girişi sırasında oldukça ilgi topladı. 1823 yılı. yaşlanmış. düşüncesiyle yaptıklarını silahlarıyla yıkması. Daha sonra Brest'de okul gemisi olarak kullanılan Orion. havuz ve kale formaliteleri olarak her gün bütün kalelerden ve bütün savaş gemilerinden güneşin doğuş ve batışını selamlamak için. ama içinde başka birçok olay ve bir hayli tuhaflıkları vardı: Bo-urbon soyu için çok önemli bir aile sorunu. üç renkli bayrağın yurtdışında bir avuç kahraman Fransız tarafından dalgalandırılması. 89 teorilerinin temelleri oyuş faaliyetlerinin birdenbire kesilmesi. Restorasyon'un 'İspanya savaşı dönemi' adını verdiği yıldır." 3. Gerçi bazı askeri olaylarda ciddiyet vardı. galip askerler başı eğik döndü. yerinden oynamış gibi görünen her toprak parçasını didik didik etmişti. sakinliğine biraz ters düşen zafer kazanmış birinin tavrıyla liberallerin hayali terörizmiyle çatışan Engizisyon Mahkemesi'nin oldukça gerçek eski terörizmi bastırması. toplam yirmi iki ateş. kederli ve beyaz kokartlı olarak geri gelmeleri. mutlaka şeytan geldi. örneğin Trocadero'nun ele geçirilmesi güzel bir askeri harekât oldu." diyorlardı. Bu savaş tek bir olaydı. monarşinin. liberal gazetelerin Andujar Kahramanı unvanını verdikleri Angouleme Dükü'nün. Bu sadece bir ayrıntı. keşfedilip basılmış olan her lağımda olduğu gibi her an patlamalar olması ihtimali. o tarihte Akdeniz filosuna dahildi. yani büyük kardeşlik görevini yerine getirmesi. "Şunu iyice aklınıza koyun ki.

Orion gemisine dönelim: Başkomutan prensin emrindeki ordu harekâtını sürdürürken. çok büyük sayıda güçsüzlüklerin toplamından ortaya kuvvet çıkaran tuhaf bir bileşim şaheseridir. karanlığa karşı ışığı. yüzen bir orman. Bir ordu. genişliği yirmi ayak. Yüz topu olan bir gemide basit bir zincir yığınının yüksekliği dört ayak. bunu bir basan saydılar. Askerin itaatini. 1823'te önlerinde kalelerin kolayca açılması karşısında kaşlarını çatmakta ve Palafox'u hasretle anmaktaydılar. meclislerinde. iktidarlarına bir kuvvet unsuru olarak bir suçun muazzam zaafım sokmaya kalkışacak kadar yoldan çıktılar. Bu canavarca işi yapan da Fransa'ydı. 1823 savaşı onlar için bir felaket oldu. 1830'un tohumu 1823'te filizlenmeye başladı. bu savaştaki hedefi. dip tarafında çapı üç ayaktır. ama zorla yapıyordu. Peki.Saragosse'nın üzerlerine dehşetle yıkıldığı 1808 askerleri. sonsuzluğa karşı ince bir ibresi vardır. Demokrasi çocuğu Fransız askerinin. Bourbonlara gelince. hava. Söylentiye göre gölgesinde uyuyanlar ölür. 1792'den beri Avrupa'daki bütün devrimler Fransız devrimidir. geminin sintinesinden bulutlardaki tepesine kadar uzunluğu altmış kulaç. Üstelik büyüktür ve halk büyük olan şeyleri sever. ona akıl veren ve her köşeyi gösteren bir pusulası. birbirine eş dalgaların korkunç benzerliği içinde ona yolunu şaşırtmaya çalışır. Örneğin günümüzde yan yelkenli. Fransa. bakın ve kurşunu. karşısında Ballesteros yerine Rostopchine'in olmasını tercih eder. asil İspanyol ulusuna karşı bir suikast olan 1823 savaşı. Bir köleleştirme girişimiydi bu. Saflıkları içinde. çünkü kurtuluş savaşları dışında orduların yaptığı her şey zorla yapılmıştır. 'Pasif itaat' sözü bunu gösterir. katı. O zamanlar henüz çocukluk devrinde bulunan buhar gücü. ulusun onayladığını sanmak gibi korkunç bir haSafkral. Şu koskoca kalas bir seren direğidir. Fransa'da askeri düşünceyi inciten bu savaş. Şu halde. boğmak değil. -118bezleri. Babalanınız zamanında deniz kuvvetlerinde halat kullanılırdı. Özgürlük ışığı Fransa'dan yayılır. Politikalarına pusu kurma zihniyeti girdi. koskoca borazanlardan çıkar gibi çıkar soluğu ve azametle karşılık verir yıldırıma. İngiliz grandi direğinin yüksekliği su yüzeyinden itibaren iki yüz on yedi ayak tutar. İnşa halindeki gemiler orada adeta fanus içindedirler. sıvı. Ne bir mansenüa* ağacının gölgesinde ne de bir ordunun gölgesinde uyumaya gelmez. burada söz konusu olan bundan kırk yıl önceki askeri gemiler. Denizin dibindeki graniti kavramak için on bir pençesi. kayalara karşı demiri. savaş gemisi denen bu harikaya. aynı zamanda Fransız Devrimi'ne karşı da bir suikasttı. -119- . insan dehasıyla doğanın gücünün en muhteşem anlaşmalarından biridir. Bu bir güneş olayıdır. Şunu da belirtelim ki. Böylece rüzgâra karşı halatları ve Zehirli özsuyu çıkaran bir ağaç. zamanımızda zincir kullanılmaktadır. suya karşı tahtaları. Fransa'nın huyu böyledir. kendi evinde de mutlak krallığı kurabilirdi. Yüz yirmi jüre topundan. Okyanus. Bir savaş gemisi. insanlığa rağmen yaptığı savaş ancak böyle açıklanır. hem de en hafif olan şeyden oluşmuştur. altı katlı havuzlardan birine girmek yeter. ilgilendiren bir şeydir. -117taya düştüler. İnsanlığın insanlığa karşı. İşte bu güven tahtları yok eder. çünkü aynı zamanda maddenin her üç şekliyle de ilgilidir. yan pervaneli bir gemi toplam yüzeyi üç bin metre kareyi bulan bir yelken sistemi ve iki bin beş yüz beygir kuvvetinde bir kazanla çekilen akıllara durgunluk veren bir makinedir. Bunu görmeyen kördür! Bu sözü Bonaparte söylemiştir. demokratik düşünceyi de öfkelendiriyordu. basit yelkenli gemilerdir. yerde yatan şu göz alabildiğine uzun sütun grandi direğidir. Orion'un bu filodan olduğunu ve denizdeki hava nedeniyle Toulon limanına geri döndüğünü söylemiştik. günümüzde yeni yeni mucizeler eklemiş bulunuyor. Karanlık gecelerde fenerleri yıldızların yerini tutar. Akdeniz'de bir filo kol geziyordu. aynı zamanda hem en ağır. başkasına takılacak -116bir boyunduruğun fethiydi. bu gemiyi yapmak için ne kadar keresteye ihtiyaç vardır? Üç bin metre küp. Hepsi bir araya gelerek bir savaş gemisini oluşturan bütün bu devasa ölçüler hakkında bir fikir edinmek isteniyorsa Brest ya da Tou-lon limanlanndaki üstü kapalı. İspanya seferi. Fransa'ya düşen. Maddenin bu üç şekline karşı da mücadele vermek zorundadır. bulutlardaki rüzgârı yakalamak için sıcak iklim haşerelerinden daha çok kanatlan ve antenleri vardır. Bir fikri bir emirle öldürmekte nasıl bir tehlike olduğunu görmediler. derinliği de sekiz ayaktır. İspanya'da el rey neto'yu* yeniden tahta oturttuğuna göre. İğrenç bir mantıksızlık. Limanda bir savaş gemisinin bulunması halkı çeken. ama geminin ruhu vardır. tanrısal hukukun maceralarını ve kuvvet kullanmalarım haklı gösteren bir kanıt oldu. halkların ruhunu uyandırmaktır. Daha da önemli ve üzerinde durulması gereken görüşe göre. Bir savaş gemisi.

Gözüyle mesafeyi ölçer gibi birkaç saniye durdu. limanlarda bu olağanüstü savaş ve denizcilik cihazlarının çevresinde birçok meraklının. Kalabalık bir soluk aldı. mizana çamlıklarını hasara uğratmış ve Orion. dalgaların muazzam esintisi içinde son derece dakiktir. Bu arada zavallı gabyacı gittikçe yorulmaktaydı. on tonluk çapa. iskele pruvasını ve bir lombarı çökertmiş. bir ağaç dalı hayat demektir ve canlı bir varlığın. Gabyacının ipin ucunda sallanıp durduğu bu saniyeler. uçurumun üstünde bir yerine iki kişinin sallandığı görülüyordu. Direğin ucuna gelince yanında getirdiği ipin ucunu oraya bağlayıp. Ama öyle bir an gelir ki bora.Bu yeni harikalardan söz etmesek bile. bunların ucundan kopup olgun bir meyve gibi düştüğünü görmek feci bir şeydir. Daha önceki seferlerinde hızını yarı yarıya kesecek kadar kalın kabuk tabakaları kavuyapışıp birikmiş. sonra öbür eliyle ip merdiveni yakaladı ve ona asılı kaldı. Orion'un durumu uzun zamandır kötüydü. olayı gördüğü ilk anda nöbetçi subaya koşmuş. geçerken önce bir eliyle. Ama bu kazıma karinanın cıvatalarını zedelemişti.Hiç kimse o an bu zincirin böyle kolayca kınlıvermesine dikkat etmedi. -121Adamın imdadına koşmak korkunç bir tehlikeye atılmak demekti. Düşüşün sarsıntısı ip merdivene salıncak hareketi vermişti. bu yüzden bir önceki yıl bu kabukların kazınması için kızağa çekilmiş sonra tekrar denize açılmıştı. rüzgâr dört ayak yüksekliğindeki bu grandi direğini bir kamış gibi eğer. tırmanmak için yaptığı her çaba ip merdivenin sallanmasını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. geminin kafesine hava girmesini sağlamak için şurada burada bazı kaplamaların vidalan sökülmüştü. serenin etrafında döndü. bir kazaya tanık oldu: Mürettebat yelkenleri serenlere bağlamakla meşguldü. havuz girişleri ve dalgakıranları Orion'u seyretmekten başka işi gücü olmayan kişilerle. Forsa. Çanaklık hizasına geldiğinde rüzgârın esintisi başından takkesini uçurdu ve ortaya beyaz saçlı bir baş çıktı. Ruyter'in eski gemisi de insanoğlunun büyük bir şaheseridir. Herkes adamın artık ipi bırakacağı anı beklemekte ve düşüşünü görmemek için bütün başlar zaman zaman başka tarafa çevrilmekteydi. rüzgârı yelkenine doldurur. sonra bu ip boyunca elleriyle tutunarak inmeye başladı. başında yeşil takkesiyle müebbet kürek mahkûmu. Subayın olur anlamında bir işareti üze--122I fine kaptığı bir çekiçle bir vuruşta ayağında-jd halkaya perçinli zinciri koparmış. Havada sallandığını gördüler. boş gezenin boş kalfalanyla. öbür ucunu aşağıya sarkıttı. . dalgaların ağzında bir balıkçının turna balığının çenesindeki olta iğnesi gibi bükülür. yalnızca âdet olduğu üzere. Kırmızılar giymiş bir kürek mahkûmuydu. ama gücünün giderek tükendiği bütün bedeninde fark ediliyor. Tersanenin rıhtımına toplanmış olan kalabalıktan çığlıklar yükseldi. Sancak gabya grandi yelkenin üst köşesini tutmakla görevli gabyacı dengesini kaybetti. Sonsuzluğun nefesi gibi onun gücü de tükenmez. Balear Adaları açıklarında dalgalara dayanamayan bordo açılmış ve o zamanlar kaplamalarda sac levha kullanılmadığından gemi su almıştı. Arkadan şiddetli bir gündönümü fırtınası patlak vermiş. Muazzam bir kuvvetin kendini sergileyip sonunda muazzam bir zaafa vardığı her defasında insanoğlu ister istemez düşünür. Gücünü kaybetme korkusuyla bağıramıyordu. kollan müthiş bir çekilişle bükülüyor. kendilerinin de nedenini tam olarak bilmeksizin toplanması bu yüzdendir. bütün bu kudret. O zaman anlatılması imkânsız bir dehşet kapladı ortalığı. Nihayet. bu canavar toplar kasırganın alıp boşluğa. genç biri değildi. Adam. göz açıp kapayıncaya kadar seren direğinin tepesine çıktı. Ağır çeken başı gövdesini sürükledi. daha üstün bir görkemin içine gömülüp gider. Altında deniz baş döndürücü bir derinlikteydi. sıkıntısını yüzünden okumak mümkün değildi. Sancak tarafında hasar yoktu. hükmeder. bir sopa. Toulon'a dönmek zorunda kalmıştı. altmış ayak boyundaki bu sereni bir saman çöpü gibi kırar. geceye götürdüğü şikâyet eden ama boşuna kükremeler koparırlar. mürettebatın şaşkınlığı ve kararsızlığı arasında bütün tayfalar titreyerek geri çekilirken. subaydan. forsa gözlerini göğe kaldırdı ve ileri bir adım attı. Gerçekten de gemide kürek angaryasında çalıştırılan bir forsa. sabahtan akşama kadar Toulon limanının rıhtımları. bütün bu görkem. bu ipin ucunda bir sapan taşı gibi sallanıyordu. Böylece bütün gün. adam elleri boşluğa uzanmış. Tam donanımlı tersanenin yakınlarında demirlemiş onarılmaktaydı. yüzer. Kristof Kolomb'un. Sereni koşarak geçtiğini gördüler. Bunu ancak daha sonra hatırladılar. daha üstün bir kudretin. seyredenlere yüzyıllar gibi uzun geliyordu. Bir sabah gemiyi seyreden kalabalık. Bazı anlar vardır ki. bir ip parçası. gabyacı-yı hayatı pahasına kurtarmak için izin istemişti. Paris'te dendiği gibi. Hepsi de yeni hizmete alınmış sahil balıkçılarından oluşan tayfaların hiçbiri böyle bir tehlikeye atılmayı göze alamıyordu. İşte. sonra da bir ip alarak direkleri tutan halatlara doğru atılmıştı. ayran budalalanyla dolup taşıyordu. Bu sırada adamın biri yabankedisi çevik-liğiyle geminin armasına tırmanmaya başladı.

Hiçbir yol üzerinde bulunmayan sakin ve sevimli bir yerdi. Herkesin hep bir ağızdan. serenin üzerinde yürüyerek önce destemuraya. kışlan ise saat beşe kadar çalışmaktaydı. Çok tehlikeli bir düşüştü. Bütün gözler onu izliyordu. O nedenle." -125ÜÇÜNCÜ KİTAP ÖLÜYE VERİLEN SÖZÜN YERİNE GETİRİLMESİ 1. yalnız burada örümcek ölüm değil. hemen aşağı inmeye koyulmuştu. zavallı kürek mahkûmu da iki geminin arasına düşmüştü. Dört kişi acele bir sandala atladılar. para göndermeyi kesince . Annesi. hayat getirmekteydi. Hatırlanacağı gibi Cosette. kiliseyi çevreleyen Chel-les'den yana olan öbür ucu ise. Bu arada forsa. Ourcq'u Marne'dan ayıran yüksek düzlüğün güney sının üzerinde. suyunu ormanlardaki şahane küçük göllerden sağlamaktaydı. Sondajlar yaptılar. panjurları kapalı ve yeşilin çeşitli tonlannda pencerelerinden tanınan evlerdi bunlar. Köyün Gagny'den yana olan ucu. iki. Chelles yolu yakınlarındaki bayırın ortasındaki küçük bir kaynaktan elde edebiliyordu. İşten el çekmiş kumaş tacirleriyle yazlığa çıkan ticaret hukuku avukatlan burayı henüz keşfetme-mişlerdi. Forsa onu sıkıca ipe bağladı. Yalnız. Kuvvetini toplayabilmesi için onu biraz orada tuttu. "Bu adam affedilsin!" O ise yeniden angaryasına dönmek üzere. Ama Montfermeil yine de kasabaydı. Bir ara herkesi bir korku aldı. daldılar.Sanki bir örümcek. Ne bir haykırış ne de bir söz. ormanlar içinde bir kasabaydı. sonra kucağına aldı. O zaman kalabalıktan bir alkış koptu. 1823 yılında Montfermeil'de ne bu kadar çok beyaz ev ne de bu kadar çok halinden memnun olan burjuva vardı. kadınlar rıhtımın üstünde kucaklaşıp öpüşüyorlardı. Gemilerden birinin altına kaymasından korkuluyordu. Ertesi gün Toulon gazetesi şu birkaç satırlık haberi yayınlıyordu: -124"17 Kasım 1823. Akşama kadar aradılar. adeta şefkatli bir öfkeyle bağırdığı duyuldu. Boşuna. oradan da çanaklığa geldi ve gabyacıyı arkadaşlarının ellerine bıraktı. Zengin evler ve aristokratlar. Biriken kalabalık da. bir. burma demir parmaklıklı balkonlarından ve uzun. bütün kaşlar aynı ürpermeyle çatıl-mıştı. Adamın işi buydu ve bu su taşıma işinden günde yaklaşık sekiz metelik kazanıyordu. çocuğa hizmetlerini gördürüyorlardı. bu arada Thenardier'nin aşçı dükkânı. Dün. Bir dakika daha geç kalırsa. yine bütün ruhları endişe kapladı. onlara gayret veriyordu. Bu yüzden su sağlama işi her aile için oldukça zor bir işti. Livry ile Chelles arasındadır. On bin bakış bu ikili üzerinde toplanmıştı. Adam tekrar su yüzüne çıkmadı. Okuyucunun herhalde unutmadığı zavallı varlığın. tayfanın yanına sokulmayı başarmıştı. Cesedini olsun bulamadılar. Tersanenin burnundaki temel kazıkların arasına sıkışmış olduğu tahmin edilmektedir. bir eliyle ipe tutunurken. Birden kalabalıktan şiddetli bir çığlık koptu. Sanki iki zavallıyı sallayan rüzgâra en küçük bir soluk bile eklemekten korkar gibi bütün ağızlar nefeslerini tutuyordu. ya yorgunluktan ya da başı döndüğünden olacak bir an duraksayıp sallandığı görüldü. bu adamcağız yazlan ancak akşam saat yediye. içecek suyu olmayan ya kendisi gidip alıyor ya da ondan vazgeçiyordu. Zeytinyağı fıçısına düşmüş gibi. Gerçi şurada burada geçen yüzyıldan kalma bazı yazlık evlere rastlanıyordu. The-nardier'lere iki açıdan fayda sağlıyordu. küçük Cosette'in en büyük korkusu işte buydu. forsa denize düşmüştü. bir tayfanın kurtarılmasına yardım ettikten sonra işine dönerken denize düşmüş ve boğulmuştur. Daha çabuk varmak için armanın üstünde kayarak alçak serenlerden birinin üzerinde koşmaya başladı. Nihayet tekrar serenin -123İl üzerine çıkarak tayfayı da oraya çektiğini gördüler. Montfermeil'de Su Sorunu Montfermeil. öbürüyle işini görüyordu. bazı yaşlı forsa gözcüleri ağladılar. içme suyunu ancak Montfermeil'den yaklaşık bir çeyrek saat uzakta. Bugün oldukça büyük bir kasaba olan bu yeri bütün yıl boyunca alçı sıvalı villalar ve pazar günleri de kadınlı erkekli gezinen neşeli burjuvalar süsler. Hapishane kütüğündeki kayıt numarası 9430 olan adamın adı Jean Valjean'dır. beher kovasına çeyrek metelik ödeyerek sularını bir adamcağıza taşıtmaktaydılar. Orion gemisinde angarya işi yapan bir forsa. annesinden para sızdınyor. bir sineği yakalamaya geliyordu. daha önceki bölümlerde okunan nedenlerle. yaylanın yüksekliği dolayısıyla su kıttı. gösterişli hallerinden. insanlar o bereketli ve kolay geçinilen köy hayatını burada rahatlıkla yaşıyorlardı. gücü ve umudu tükenen adam kendini uçurumdan aşağı bırakacaktı. -127Suyu oldukça uzaktan gidip almak gerekiyordu. Ne var ki. Cesedi bütün aramalara rağmen bulunamamıştır. gece olup da zemin kat pencerelerinin kepenkleri kapandı mı. tek bir iz bile yapmadan denizin içinde kaybolup gitmişti. Algesiras firkateyni Orion'un yanına demirlemiş. küçük camlı.

Gerçi onu beslemişti. ateşin ışığında. herhalde soğuğun etkisiyle". şişeler. geçe kaynağa gitme düşüncesinden ödü -128Icopan Cosette. harlı bir ateşin önünde kızarmakta olan akşam yemeğinin başındaydı. ama yanılıyorlar. Kraliyet Müzesi'nin ancak 1845'ten beri sahip olabildiği gözleri üç renkli olan ko-kard kuşunu. ama sevmiyordu. Bütün bunlar hanla-nn. iskemlelerin altında bir kedi yavrusu oynuyor. bu üç renkli kokardı. Hızarcılar çivili kalasları kesmeyi sevmedikleri gibi. bazı buğdayların içindeki sürüsüne bereket taşlan da hiç sayma. yoksa daha ilkbaharda şarap ekşir. Madam Thenardier. küçük Thenardier'ler için yün çorap örüyor. patırtı gürültü arasında yerel konulardan da bahsediliyordu. Çiy iyidir efendim." diyordu. zehirli. Ocağın köşesindeki çivide asılı bir kamçı duruyordu. yok de-liceymiş. eski Bonapartçı askerler gidip bu hayvanı hayranlıkla izliyorlardı. nereden geldikleri meçhul birtakım iğrenç palyaçolar. çok gürültü. Bütün bunların randımana kattığı tozu toprağı bir düşünün. O yüzden çok yumuşaktır." İki pencere arasındaki bir masanın başında bir tırpancıyla bir çayır sahibi oturmuşlardı. paçavralar içindeydi. Bu unun suçu. o tarihlerde burjuvalarda pek moda olan ve bir masanın üzerinde duran iki eşyadan belli olmaktaydı." "Ama üzümün olgunlaşması gerekmez miydi?" "Oralarda bağbozumu için üzümlerin olgunlaşması gerekmez.* yok karayoncaymış. Başlıca konusu İspanya Savaşı ve Angou-leme Dükü olan siyasi konuşmaların yanı sıra. "Otun ıslak olmasının zararı yoktur. yok kenevirmiş. keskin demirin önünde eğilir!" Cosette her zamanki yerindeydi. evin bir taraflarından çok küçük bir çocuğun ağlaması meyhanenin gürültüDelice: Buğdaygillerden. meyhanelerin dolmasına neden oluyor. Panayır göstericileri. On fıçı beklenen yerden on iki fıçı elde edilmiş. 1823 yılı Noeli Montfermeil'de özellikle parlak geçti. bu sizin ot tazedir. -131sünün ortasında çınlardı. Thenardier Hanı'nın basık salonunda dört beş mumun çevresinde masalara oturmuş içki içiyorlardı. Ama 1823 yılında olunduğu.. -129Noel akşamı yük arabacıları. bitişik odadan gülüşüp cıvıldaşan iki çocuk sesi işitiliyordu. Bunlar bir çiçekdürbünüyle. desene?" "Buradakilerden de kötü şaraplar. çayır sahibîne. masalar. Mösyö Thenardier ise müşterileriyle birlikte içmekte ve politikadan söz etmekteydi.doğurduğu bir oğlan çocuğuydu bu. Bu yüzden. Köye yerleşmiş olan bazı saf. henüz ne dona çekmiş ne de kar yağmıştı. Ara sıra. seyyar satıcılar. "Senin oğlan . Doğa bilginlerinin. genellikle buğday tarlalarında yetişen. bizim değil. 'apicides'ler takımından ve akbabagiller familyasındandır. . yok burçak-mış. yok tilkikuyruğuymuş. bunlar Eponine ile Azelma'ydı." "Kötü şarap öyleyse. Yumurcağın şamatası fazla rahatsız edici olunca babası. gerektiğinde koşup suyu getiren oydu. içki ve tütün içenler. Ya da bir değirmenci bağırıyordu: "Çuvalların içindekinden biz mi sorumluyuz yani? Bir sürü küçük tane çıkıyor." Falan filan. Üzümler. İlkbaharda çayırda yapılacak iş için pazarlık eden tırpancı. meydanda sergilenen merak uyandıncı gariplikler arasında bir de vahşi hayvanlann teşhir edildiği bir yer vardı. Paris'ten gelen panayır göstericileri belediye başkanından çadırlannı köyün ana yoluna kurma iznini almışlar. hepsini taşın . kalay bakraçlar. yani çok güç. bu sakin küçük yere gürültülü ve neşeli bir hayat veriyordu.Thenardier'ler Cosette'i yanlannda alıkoydular. ben de Breton buğdayını öğütmeyi sevmem. "Daha iyi biçilir. yere ba-rakalannı kurmuşlardı. hareli tenekeden bir lambaydı. Örneğin: "Nanterre. ocağın yanındaki mutfak masasının ayaklarını birbirine bağlayan kiriş tahtasının üstünde oturuyordu. bir sürü ıvır zıvır. üç yaşından biraz fazlaydı.. tahta pabuçlar içinde ayaklan çıplaktı. cenderede çok fazla su salmış. Çünkü onlara hizmetçilik yapıyordu. evde suyun hiç eksik olmamasına çok dikkat ediyordu. Ne var ki. oturup ayıklayacak halimiz yok ya. yine aynı iyi niyetten yararlanan seyyar satıcılar kilise meydanına ve oradan hatırlanacağı gibi Thenardi-er'lerin aşçı dükkânının bulunduğu. -130II altından geçirmekten başka çare yok. Suresnes taraflarında bu yıl şarap pek bol.Boulan-ger Sokağı'nın ortasına kadar uzanan. Bütün meyhane salonları gibi bir salondu bu. Sonra da undan şikâyet ediyorlar. sanırım 'caracara poly-borus' adını verdikleri bu kuş. Böyle olduğu için de. Tann tarafından sırf onlan sergilemek için bağışta bulunmuş eşi benzeri bulunmayan bir olay olarak tanıtmaktaydılar. yabani bir bitki. Bağ bozumunu üzüm olgunlaşmadan yapmak gerekiyor. Kış mevsimine girerken hava yumuşaktı. korkunç Brezilya akbabalann-dan birini Montfermeü köylülerine sergiliyordu. az ışık. Madam Thenardi-er'nin geçtiğimiz mevsimlerden birinde -kendi deyişiyle "neden olduğunu bilmeden. Burada paçavralar içinde. Hatta gerçeğe sadık bir tarihçi olmak için şunu da eklememiz gerekir ki. hele Breton buğdaylanndakileri.

yapmacık tavırlı. ölüm süvarileri taburuna karşı tek başına vücudunu siper ederek misket ateşleri arasından. herhangi bir 6'ncı ya da 9'uncu hafif süvari alayında çavuşken. çevik biri olan Madam Thenardier'le ilgili. irikıyım. daha önce sözünü ettiğimiz yağmacı sürüntüler güruhundan olması pek muhtemeldir. Hasta gibi görünse de sağlığı oldukça yerindeydi. panayırlardaki devasa vahşi kadınlar soyundandı. İki Portrenin Tamamlanması Bu kitapta Thenardier'leri ancak profilden gördük." Ve kendi haline bırakılan yavrucak karanlıklar içinde ağlar dururdu. bazılarından çalan. Waterloo'daki kahramanlığını biliyoruz. omuzlan köşeli. Kocaman bir pipoyla tütün içerdi. odalara. klasikçiydi. Raynal. Tam an-132lamıyla kadın kılığına girmiş bir hal hamalıydı. hatta bir çeyrek metelik vermeyi reddettiği dilenciye karşı bile nazikti." der. olan orduya bağlanma içgüdüsüyle. daima kazanacak. Bo-napartçı'ydı. bazı kimselere satıp. hani şu bir küfürle birleştiğinde kışlayı. Artık bu çiftin çevresinde şöyle bir dönüp. Tek hizmetçisi de Cosette'ti. Yırtık bir vicdan. Biz onun sadece Hollanda'da hancılık okuduğunu sanıyoruz. sarışın. kolay tarif edilemeyecek sertlik vardı. garip bir kadınlık görüntüsü ortaya çıkmasa. yataklara. güneşe. git bak bakalım ne istiyormuş. yağlı. İşte Thenardier'de bu ifade yeteneği vardı. sanki Madam Thenardier. obur. Daha önce de söylediğimiz gibi. Edebiyattan ve materyalizmden anlar iddiasındaydı. şeytana. çelimsiz bir adamdı. "Jandarma" derlerdi. Onun rahip olmak için okuduğu söylenirdi. Evde her işe o bakardı. Okuduğu romanlar yüzünden ara sıra bu devanasmın altından. Paris'te Fransız. Konuştuğunu duyanlar ona.viyaklıyor. kemikli. Kendisini bilgili gösterirdi. okuyucuların aklında ilk ortaya çıkışından belki bazı anılar kalmıştır. Yolcuların masraf pusulalarını düzenlerken mağrur bir tavır takınırdı. Gelişigüzel söylediği şeyleri desteklemek için sık sık kullandığı bazı adlar vardı: Voltaire. bunu biraz abartıyordu. avare ve becerikliydi. onlara her yönden bakmanın sırası geldi: Mösyö Thenardier elli yaşını aşmıştı. Cosette'e davranışını görenler. haldeki bir balık satıcısı kadına.Aziz Augustinus. Duvarında alev gibi parlayan o tabela ile hanının bütün ülkede ünlü 'Waterloo çavuşu içkili lokantası' unvanı işte oradan geliyordu. bunlarda bazen imla yanlışları bulunduğunu görürdü. altın yüzüklerden. Çil dolu geniş yüzü kevgire benzerdi. karı. Parny ve -hani garip ama. pek hile-kârdı. Bruxelles'de Bel-çikalı'ydı. mutfağa. . yürüyen askeri birliklerin peşi sıra giden yağmacılar güruhundan. Mösyö Thenardier. Dinlendiği zamanlar bir dişi ağzından dışan fırlardı. bir yumrukta bir cevizi kırmakla övünürdü. Şimdiye kadar kimse onu sarhoş edememişti. Waterloo'da. Ses tonundan her şey titrerdi. anası da. Rahip Delille'in portrelerine pek benziyordu. muhtemelen Flandre'da Hollandalı. Yanında çalıştırdığı hizmetçi kadınlara sarkardı. saatlerden. Karısı kıskançlıktan artık hizmetçi tutmuyordu. Liberaldi. Bu karışık soydan gelen aşağılık adam. Sansar bakışlı ve okumuş adam görünüşlüydü. ufak tefek. Şahane şekilde küfreder. köşeli yüzlü. 2. Thenardier sinsi. düzenbazlığı daha buradan başlıyordu: Bir önlem olarak hep gülümserdi. yağmura. içtiğini görenler. Uzun boylu. san adamda herkesin gözü olduğunu sanırdı. Böyle ince bir aynm var-133dır. bu sıska. Kısacası. dikiş tutmaz bir hayat getirir. "Cellat" derlerdi. "Umurumda değil!" diye cevap verirdi.. "canımı sıkıyor. De-vanası. 'tehlikeli bir şekilde yaralanmış olan bir generali' nasıl kurtardığını ballandıra ballandıra anlatırdı. çamaşıra. camlar. bir filin hizmetinde bir fare. koca ve çocuklar yani bütün aile bir tekerleği arızalı bir arabanın içinde. Sakalı vardı. Bu savaştan sonra -134kendi deyişiyle. zayıf. eşyalar. Bolluk ve yokluk. "Bir sistem" sahibi olduğunu söylerdi. 'du quibus'u* da olduğundan. insanlar. kırmızı yüzlü. Hatırlanacağı gibi orduda hizmet ettiğini iddia eder. bir haç işaretiyle birleştiğindeyse papaz okulunu hatırlatan. Kısacası. Sadece. Montfermeil'e gelerek lokanta benzeri bir meyhane açmıştı. hoppa bir kızın aşılanmasından ortaya çıkmıştı. Madam Thenardier ise kırkına merdiven dayamıştı.. Sınırın iki yakasında da işini rahatça yürütmesini iyi biliyordu. Thenardier'nin. Hoşsohbetti. dalavere ve macera varlığının temel unsuruydu. O fırtınalı 18 Haziran 1815 tarihinde Thenardier'nin. bütün hareketlerinde. kimsenin aklından ona kadın demek geçmezdi. Hemen herkese karşı. bir kadın için bu yaş elli sayılırdı. Eski bir siyah elbisenin üstüne önlük giyerdi. yollarda dolaşıp duran. Cesetlerin ekili olduğu topraklardan hasat zamanı toplanan para keselerinden. Kan koca arasında yaş dengesi vardı. ama tecrübeli bir göz. görüldüğü gibi. Buna rağmen okul öğretmeni onun 'dil gafları' yaptığını fark etmişti. "Arabacı" derlerdi. Tek insancıl yanını arabacılarla içki içerken gösteriyordu. gümüş nişanlardan oluşan bu 'quibus'tan fazla bir gelir elde edememiş ve meyhanecilik mesleğine geçen bu seyyar erzak satıcısı maddi durumunu düzel-tememişti. solgun. Yoksullar yurdu için toplanan paraya o da katkıda bulunmuştu. Bir feylesof.

Yanlış. Ayrıca mükemmel bir avcıydı. bütün bozgunları. Bu kadının kendine göre erdemleri vardı. istirahat. döşeği ve saman demetini hesaba geçirmektir. oda hizmetçisi. Aralarındaki uyuşmadan sadece kötülük doğmuş olmasına rağmen. Sahip de." demişti. bin bir dalavereyle her şeyi yolcuya ödetmektir. 'Mösyö Thenardier' ile bir konuda anlaşmazlığa düşecek olsa. analığı da kızlarından öteye gitmiyor. bunu da fiyat listesine yazmak. sahibe de kocasıydı. soğuk ve sakin bir gülüşü vardı. çelimsiz zorba küçük parmağıyla oynatıyordu. Evrensel ve büyük bir şeyin. oranın sahibesi bile değildi. Madam Thenardier'nin Mösyö Thenardier'ye boyun eğişinde hayranlık uyandıran bir yan vardı. çünkü bazı çirkinliklerin varlık nedeni. Adeta görünmez ve bir mıknatıs etkisiyle her şeyi o yönetiyordu. Montfermeil'de çürüyüp gidiyordu. açık pencereyi. ileride görüleceği gibi. bütün derinliğiyle ve en modern tarzda kullanabilen insanlardan biriydi. İmkân. Hiçbir zaman. en iyi şekilde. Thenardier adeta bir devlet adamıydı. Ama bu çok "5% Gerekli her şey. -135ender olurdu. bu adamın bu kadın'üzerindeki mutlak hâkimiyeti buradan geliyordu. bazen bir işaret yeterliydi. Madam Thenardier. ocak başını. Bütün insanlığa dargın olduğundan ve içinde derin bir kin ateşi yandığından. Yeri geldiğinde o da en az karısı kadar öfkelenirdi. ama hep zekice davranırdı. Anaydı. Mösyö Thenardier. Ama bir türlü olamıyordu. çünkü memeli hayvandı. bu devanası hemen itaat ederdi. sadece çocuklarını seven ve sadece kocasından korkan müthiş bir yaratıktı. Adama gelince. İşte o zaman onun gazabına uğrayanın hali dumandı! Bu özelliklerinden başka. hancı kelimesi burada -137dar anlamda kullanılmış olup. Kadın hizmet ediyor. 1823 yılında Thenardier yaklaşık bin beş yüz frank kadar borçlanmıştı. hilekâr ve denge adamı olan Thenardier. bu zayıf. Bazı anlar. bütün bir sınıfı kaplamamaktadır. Hancılıkla ilgili teorileri kimileyin aniden ortaya çıkardı. ışık. adamı rendelemek. başlarına gelen olaylardan karşılarına çıkan her şeyi sorumlu tutan. cüce ve kaba bir yansımasıydı bu. onun tek düşüncesi zengin olmaktı. iğrenç ve korkunç bir çifti oluşturuyorlardı. Dürbünle bakarken gözlerini kısma alışkanlığında olan denizcilerin bakışına benzer bir şeyler vardı bakışlarında. koltuğu. . kendini kontrol etmesini bilen bir namussuzdu. ama kocası onun için herkesten farklı ve üstün bir varlıktı. Böyle bir dibe vurmuşluk halinde Çürüyüp gitmek mümkünse elbette. içinde kabarıp ağzında ve gözlerinde kaynamakta. Bir gün ona. geçenleri durdurmak. Bunları karısının zihnine kazırdı. Thenardier barbar kavimlerde bir erdem. kirli çarşaflar. orada otlaması gerekiyordu. Thenardier dikkatli ve keskin görüşlüydü. acele ödenmesi gereken ufak tefek borçlardan kaygılanmaktaydı. kuştüyü yatağı. kadınların sık sık işledikleri ve parlamento dilinde. Thenardier'de bilinmeyen bir şeyler vardı. çünkü böyleleri ikiyüzlüdür. ateş. bu meteliksiz adam milyoner olurdu. bazı anlar da bir pençe gibi hissediyordu. maddenin ruha tapmasının. kaçak avlanırdı ve nişan-cılığıyla ünlüydü. koca yaratıyordu." diye düşünürdü. korkunç bir hal almaktaydı. "Buranın sahibi bu olsa gerek. En kötüsü de bu türdür. 'açık düşürmek' denilen hatayı yabancıların önünde işlemezdi. "her rastgelene. pireler ve gülümseme satmaktır. İsviçre'de ya da Pireneler'de olsa. Kaldı ki. uygar kavimlerde ise bir ticaret metaı olan bir şeyi. Ama talih hancıyı nereye bağlamışsa. iskemleyi. tabureyi. yerine göre susar ya da çok konuşurdu. bazı mesleki özdeyişleri vardı. Bu yüzden Thenardier'nin sakin bir adam olduğu sanılmamalıdır. çocuğun havını almaktır. "Hancının görevi.Her şeyden çok. bütün felaketleri ilk rastladıkları kişinin üstüne yıkmaya hazır olan insanlardan olduğundan. hırsla ve alçak sesle. Bu kadın. Karısı pek farkında değildi. kadını yolmak. Lokanta benzeri meyhaneye ilk kez gelen biri Madam Thenardier'i görünce. birbiriyle evlenmiş -138olan hile ile öfkeydi. Bir kelime. konukseverliği. Çünkü ortada bu büyük yeteneğe yaraşır bir sahne yoktu. kapalı pencereyi. hiçbir zaman kocasını herkesin önünde -136haksız çıkarmazdı. aynanın kaç defa bakmakla eskidiğini bilmek. küçük keseleri boşaltıp büyükleri namusluca hafifletmek. köpeğinin yediği sineklere varıncaya kadar!" Bu adamla bu kadın. Örneğin. hayatlanndaki bütün hayal kırıklıklarını. yola çıkmış aileleri saygıyla barındırmak. bu konu ne olursa olsun. ezeli ve ebedi güzelliğin derinliklerinde yatar. öfkelendiği zaman bu ruhun mayası. Kader ona karşı bu inatçı haksızlığı sür-düredursun. Anlaşılacağı gibi. Bu kuru gürültü et yığınını. kadın onu yanan bir mum gibi görüyor. erkek çocuklara kadar uzanmıyordu. Özellikle tehlikeli. durmadan öc alma peşinde koşan. sediri.

çocuk titredi. bitsin bu iş!" Cosette. atıma su verin. "Atıma su vermemişler. onu ne dün ne de yarın kaygılan-dınrdı. ovuyor. Çocuk başını kaldırmış. çeşmede de kalmamıştı. Zalim bir hanımı. Thenardier'ler-de pek fazla su içilmemesiydi. Gerçi buradaki insanlar da susardı. "Boş-ver. "Gözündeki çürükle amma da çirkin ha!" deyip duruyordu. hızla çeşmeye yaklaştı. Cosette bu arada masanın altından çıkmıştı: "Verildi efendim. bir an önce sabah olmasını istiyordu. "Hadi bakalım. onların çifte baskısı altında hem bir değirmentaşıyla ezilen hem de bir kerpetenle yolunup parçalanan bir Tann kulu gibiydi. kışıri yalınayak dolaşırdı." Cosette direndi. Tan-n'nın yanından yeni ayrılmış olan bu ruhla-nn acaba aklından neler geçer? -1393. iniyor. İnsanlara Şarap." dedi Madam Thenardier. masanın altına girdi. verildi. "bu kadar yeter. "Size verilmemiş diyorum." Sonra etrafına bakındı. çelimsiz bedeniyle büyük işler yapıyordu. gece olmuştu. Onu bir parça rahatlatan. Cosette yalan söylüyordu. bu uğursuz hizmetçilikte gerçekleşiyordu. Madam Thenardier'den yediği bir yumrukla gözkapağı morarmıştı. örümceklere hizmet etmesi gibi bir şeydi bu." dedi. Sonra bir an sustu. fırçalıyor. Musluktan iplik gibi ince bir su aktı. hiç su yoktu. kapkaranlık gecede gelen yolcuların odalarındaki kaplan. Bu iki yaratık işte böyleydi. tutup bir bardak su isteyen biri. Yan dolu bardağı gözden geçirerek. güğüme başvuran türden bir susamaydı. sürahileri doldurmak gerekiyordu. Bir sineğin. . yoruluyor. bu insanlara bir vahşi gibi görünürdü. yaşlı bir kadınm matemli haliyle dalgın bir halde öylece duruyordu. "Geliyor musun sen!" diye bağırdı. Seyyar satıcı tekrar. zehir gibi bir efendisi vardı. Cosette çıkıyor. İçinde şarap olan bardaklar dururken. Cosette de ikisinin arasında. Cosette saklandığı delikten çıktı. "Bak hele. dolu kovadan. Daha hayatın gündoğumundayken küçücük." dedi. kovadan içti. "Hem de bol bol içti!" diye ekledi. içmesi gerek. Thenardier meyhanesi sanki bir örümcek ağıydı. aşk ve şevkle sadece içinde olduğu dakikayı yaşardı. yıkıyor." dedi. Birdenbire handa kalan seyyar satıcılardan biri içeri girdi ve sert bir sesle. insanlar arasında çırılçıplak kalan. bardağın ancak yansını doldurdu. "At su içmemiş diyorum sana küçük edepsiz! Su içmediği zaman başka türlü soluk alır. kadından gelirdi bu. Atlara Su Gerek Dört yeni yolcu gelmişti. -141"Hey Tanrım! Nerede bu?" Eğildi ve Cosette'i masanın öbür ucunda." Cosette yine işine koyuldu. Hiç acıyan olmazdı ona. soluk soluğa kalıyor. ama bu testiden çok. süpürüyor. orada bulunmayan alacaklıları düşünmezdi bile. Madam Thenardier ocağın üstünde kaynayan bir tencerenin kapağını kaldırdı. hiç su kalmamış!" dedi kadın. "Verildi. "lafı uzatmayalım. ağır şeyleri itiyor. ama bir çeyrek saatten fazla bir süre yüreğinin göğsünde küt küt vurduğunu duydu. hiç karşı koymuyor. Cosette de ağa yakalanmış titriyordu. Ama yine de öyle bir an oldu ki. yumruk kadar boyu var. Baskı ve bir insanı ezmenin en ideal şekli. 'hayvan su içmediyse. Adamın da kadının da kendine göre farklı tarzları vardı: Cosette durmadan dayak yerdi.Kocası sessiz sedasız düşünüp. kafasının içinde hesaplar yaparken. "Çok doğru!" dedi Madam Thenardier. -140Böylece geçen dakikalan sayıyor. Zavallı çocuk. onun hareketlerini izliyordu. ev kadar yalan söylüyor!" diye bağırdı satıcı. neredeyse içki içenlerin ayaklan altında büzülmüş olarak buldu. içki içenlerden biri sokağa bakarak iç geçiriyordu: "Dışansı da zifir gibi karanlık!" ya da "Bu saatte sokakta fenersiz yürümek için kedi olmak gerek!" diyor ve Cosette titriyordu. Bu yüzden. çünkü henüz sekiz yaşında olmasına rağmen o kadar acı çekmişti ki. ancak duyulabilen bir sesle. bu da kocadan kaynaklanıyordu. konuştum bile." Doğru değildi bu. verildi!" dedi. bilirim ben. Cosette kederli kederli düşünüyordu. hatta suyu ona elimle götürdüm. Ara sıra. sonra bir bardak kapıp. kadının ikide bir alayla. Musluğu çevirdi. susuyordu." dedi satıcı. "Şuna bak hele. sıkıntıdan kısılmış. "at su içti. Cosette'se düşünüyordu. Madam Thenardier.

İçini bir ürperti kapladığından. kovasını sürükleyerek sıvıştı." diyecek oldu. Çok da zor bir şey değil ya. yaklaşık iki ayak boyunda. zenginlikti. Bebeği hiç bu kadar yakından görmemişti. 'hanımefendiye' doğru kaldırmaktan kendini alamadı. bütün dükkânlar kâğıttan huniler içinde yanan mumlarla baştan başa aydınlatılırdı. git bu ata su getir bakalım!" dedi. -143bütün üzüntüsüne. zayıf bir sesle. yürürken kovanın sapını gürültü çıkarması için sallayabildiği kadar sallıyor ve bu ses de ona yoldaşlık ediyordu. "Ama madam. "Sersem kız. İşte sana on beş metelik. sen hâlâ gitmedin ha! Dur. hatta yapmakla görevlendirildiği işi bile unutmuştu. mutluluktu. küçük varlığa. Cosette elinde kovasıyla dışarı çıktığında.Madam Thenardier.. 4. su yok ki. ondan daha büyüktü. atabildiği kadar büyük adımlar atıyordu. Barakasının içinde gidip gelen satıcı onda biraz ölümsüz bir baba etkisi yapıyordu. O sırada Thenardier'nin hanında bir masanın başında oturmakta olan öğretmenin deyişiyle." diye ekledi.. her şeyi çabucak kavrama yeteneğiyle. biber ve yabani sarmısak bulunan bir çekmeceyi kanştırdı. beyaz bezler üzerine. bir rüyaydı. Büyük bebeğin gerisinde daha başka bebekler de vardı. kendi deyişiyle. kiliseden başlayan dükkânlar dizisi Thenardier'lerin hanına kadar uzanıyordu. Bu bebek. Bu barakalardan Thenardier'lerin kapısının tam karşısına rastlayan sonuncusu. Cosette bile kaçamak da olsa onu seyretme cüretini göstermişti. gerçekdışı gibi görünen sevinçti." diye düşünüyor. Artık bir tek satıcı sergisine bile bakmadı. dönüp bir süre hareketsiz arkasından baktı ve dudaklarının arasından." Sonra içinde bozuk para. Sonra kova elinde. incik boncuklarla. Bu harika bebek. Kova. Küçük Kız Yapayalnız Thenardier'nin hanı köyün kiliseye yakın kısmında olduğundan. böyle bir 'şey'e sahip olabilmek için ancak bir kraliçe ya da bir prenses olmak gerektiğini söylüyordu. Bu güzel pembe elbiseyi. hiçbir şey söylemeden cebine koydu. Onun gittiğini gören kadın. cenneti gördüğünü sanıyordu. kendinden geçmiş bir halde olan Coset-te'i görmüştü. Birdenbire Madam Thenardier'nin sesi onu gerçeğe döndürdü. Birisinin yardımına gelmesini bekler gibiydi. bir bebek değil. Boulanger Sokağı'nda ve kilisenin yakınlarında olduğu sürece ışıklandırılmış dükkânlar yolu aydınlatıyordu amâ çok geçmeden son dükkânın son ışığı da kayboldu. on yaşından küçük yolculann şaşkın ve hayran bakışları önünde bütün gün orada sergilenmiş. Zavallı çocuk karanlıklar içinde kaldı. İlerledikçe karanlık da koyulaşıyordu. parayı alıp. "dönüşte bir de ekmek alırsın. baktıkça gözleri daha çok kamaşıyor. tenekeden şahane şeylerle ışıl ışıl yanıyordu. çocuk içine girip rahatlıkla oturabilirdi. Madam Thenardier. Cosette çıktı. açık kapının önünde hareketsiz durdu. 5. gözlerini bu masal dükkânından bir türlü ayıramıyor. ihtişamdı. Sahneye Bir Bebek Çıkıyor Hatırlanacağı gibi." Cosette'in önlüğünde küçük bir cep vardı. Bu hayranlık içinde her şeyi. Kapı arkasından kapandı. Sadece bir kadına rastladı. soğuk bir sefaletin içine böylesine derin bir şekilde gömülmüş bulunan bu bahtsız. bu güzel parlak saçları seyrederken. "Nereye gidebilir ki bu . Cosette. "Al bakalım kurbağa. kendi kendine. Soğanları süzgeçten geçirsem daha iyi olurdu. yürü!" -144Sokağa şöyle bir göz atan Madam Thenar-dier. Bu dükkân ona bir saray gibi görünüyordu. başında gerçek saçlar ve saçlannda altın şansı meçler bulunan. Eponine'le Azelma onu saatlerce seyretmişler. Hüzünlü saf bir çocuk olan Cosette. melekler gibi görünüyordu. bir oyuncakçı dükkânıydı. Satıcı en öne. Bir yandan da mınlda-nıyordu. Zavallı çocuk taş kesilmiş gibi kalakaldı. Sokaklarda hiç kimse yoktu. bütün yıkılmışlığına rağmen bakışlarını bu harikulade bebeğe. "Öyleyse git getir!" diye bağırdı." Buna karşılık gökyüzünde bir tek yıldız bile görünmüyordu. "Küçükhanım adsız köpek. Bunlar da ona periler. Madam Thenardier ocağının başına döndü ve tahta bir kaşıkla tencerenin içindeki yemeğin tadına baktı. Cosette. "bu aydınlık büyüleyici bir etki yapıyordu. Cosette başını eğdi ve şöminenin köşesinde duran boş kovayı almaya gitti. Gece yansı ayinine giden burjuvalar buradan geçeceklerinden. "Kim bilir bu bebek ne kadar mutludur. "Kaynakta su var. pembe krepten elbisesi. Bu bebek. -142"Hadisene!" diye haykırdı Madam Thenardier. kasvetli. ben şimdi sana gösteririm! Senin orada ne işin var? Küçük canavar seni. sokak kapısını ardına kadar açarak. Parlak pullarla. kendisini bu bebekten ayıran uçurumu ölçüyor. ama Montfermeil'de onu çocuğuna hediye edecek kadar zengin ya da müsrif bir anne çıkmamıştı. Cosette'in su almak için Chelles tarafındaki ormanda bulunan kaynağa gitmesi gerekiyordu. gözleri mineden kocaman bir bebek koymuştu.

"meğer tarlakuşuymuş!" Cosette. Ama ilerledikçe. Ne yapmalı? Ne etmeli? Nereye gitmeliydi? Önünde Madam Thenardier umacısı. Gezegen gerçekten de o sırada ufkun çok yakınındaydı ve ona korkunç bir kızıllık veren kalın bir sis tabakasının içinden geçmekteydi. Bir içgüdü kalıntısı onu belli belirsiz ilerletiyordu. Henri'nin yakalığı' denen büyük otlardan vardı. sakin. bu da ona güven veriyordu. iğrenç Madam Thenardier. Şimdi önünde karanlık ve ıssızlık vardı. atmamıştı ki. İyice baktı. Şimdi de Madam Thenardier gözünün önüne geliyordu. yaklaşan bir şeyin önünden korkuyla kaçar-mışçasına hızla gelip geçiyorlardı. ağaçlarda kımıldanan hortlakları açık seçik gördü. Karanlık pek koyuydu. yaklaşık iki ayak derinliğinde dar bir doğal yalaktı bu. böğürtlenler avını yakalamaya çalışan pençeli uzun kollar gibi eğilip bükülüyor-148lardı. Jüpiter gezegeni gökyüzünün derinlikle-rindeydi. ama kovayı doldurmak için o kadar güç harcamıştı ki bir adım bile atacak hali kalmamıştı. Soğuk bir rüzgâr esiyordu. ormanın açıklık yerlerinde cılız ve biçim-siz çalılıklar ıslık çalıyor. gündüz gözüyle birçok defa gidip gelmiş olduğundan yolu biliyordu. Heyecandan kendini kaybetmişçesi-ne ilerliyor. Son dükkândan öteye gitmek güç olmuştu. Kendini otların üstüne attı ve orada çöküp kaldı. Kaynaktan. Ürkmüş. Hazin bir kızıllığa boyanan sis. arkasında gecenin ve ormanların bütün hayaletleri vardı. Kaynağın üstüne doğru eğilmiş duran ve genellikle ona dayanak vazifesi gören genç bir meşe ağacını karanlıkta el yordamıyla araştırdı. Cosette soluk almak için bile durmadı. Suyun killi bir toprakta oyduğu. öbür yanda bir zerre. sırtlan ağzıyla. "Adam sen de! Hiç su kalmadığını söylerim!" diye düşünerek Montfermeire döndü. Çevresinde yosunlar ve adına TV. böylece Montfermeil'in Chelles'in yanına varan labirent gibi dolambaçlı. Cosette. Kovayı yere koydu. Böyle eğilmiş haldeyken önlük cebinin kaynağa boşaldığını bile fark etmedi. kararsız çocuklara özgü bir harekettir bu. İçinde hiç insan olmayan. Karanlığın trajik maskesi bu çocuğun üstüne belli belirsiz eğilir gibiydi. Yere birkaç iri taş döşenmişti. bu aydınlıktı. Ancak so-146luğu kesilince koşmayı bırakıp yürümeye başladı. gözlerinde alev alev yanan öfkesiyle. hayattı. Ara sıra bir pencere kepengi-nin çatlağından sızan bir mum ışığı görüyor-145du. . Onu gerileten Madam Thenardier oldu. Döndü ve tekrar kaynağın yolunu tuttu. yeniden durdu ve kafasını kaşımaya başladı. Böylece kaynağa vardı. Gözlerini yumdu. sonra yeniden açtı. ona asıldı ve eğilip kovayı suya daldırdı. bir atom. hayvanlar. Montferme-il artık yoktu. Çocuk tanımadığı ve kendisini korkutan bu kocaman yıldıza şaşkın gözlerle bakıyordu. koskoca bir elbisenin dumandan etekleri gibi simsiyah geniş bulutlarla kaplıydı. hiçbir yaprak hışırtısı yoktu. Koşarak köyden çıktı ve koşarak ormana girdi. Cosette paranın ne düştüğünü gördü ne de sesini işitti. Bir dala rastladı. Başının üstündeki gökyüzü. ormanın gece ürpertisi onu tepeden tırnağa sarıyordu. hiçbir sese kulak vermiyordu. korkmak cesaret vermişti. koşmaya başladı. Artık ne düşünüyor ne de görüyordu. son evden daha uzağa gitmekse imkânsız görünüyordu. İri iri dallar korkunç bir görüntüyle önünde dikiliyor. Orman zifiri karanlıktı. "Bak hele. yüksek otlar." dedi. Bu arada dallarda. O an öylesine bir heyecan içindeydi ki. ıssız yollarını geçti. artık hiçbir şeye bakmıyor. belki de hortlaklar bulunan bu karanlığa umutsuzlukla baktı. beyaz ateşten yılanlara benzeyen halkalar oluşturuyordu. ama o buraya gelmeye alışıktı. ağlamak istiyor. yürüyüşü içgüdüyle yavaşlamaktaydı. hatta yalnızca duvarlar bulunduğu sürece hayli cesur gidiyordu. İşi bittikten sonra yorgunluktan bitkin düşmüş olduğunu fark etti. Hemen geri dönmek istedi. Rüzgârın kovaladığı bazı kuru fundalar. hafif bir sesle bir dere çıkıyordu. Oturmak zorunda kaldı. Tuhaf şey! Kaybolmadı. Bir önüne ve bir arkasına ağlamaklı baktı. Daha yüz adım atmış. Son evin köşesini de dönünce Co-sette durdu. kuvveti üç katına çıkmıştı. soğuk rüzgârın etkisiyle yılanbalıklan gibi kımılda-şıyorlar. otların üstünde yürüyen hayvanların ayak seslerini duydu. orada insanlar bulunuyor demekti. neden böyle yaptığını bilmiyordu ama yapma-mazlık da edemiyordu. Uçsuz bucaksız gece bu küçücük varlığın karşısına bütün heybetiyle dikilmişti. Işıldayan bir yaraydı sanki. çalılıkta bir şey görürüm korkusuyla ne sağma ne de'soluna bakıyordu. Kovayı dolu-147ya yakın çıkardı ve otların üzerine koydu. Yanındaki kovada çalkalanan su. Ormanın girişinden kaynağa kadar ancak yedi sekiz dakikalık bir yol vardı. Ama sonra Cosette'i tanıdı. elini saçlarının arasına sokup başını yavaş yavaş kaşımaya koyuldu. On beş metelik suya düştü. Yolun iki yanında evler. Her tarafta kasvetli alanlar uzanıyordu.çocuk? Çocuk kılığına girmiş büyücü olmasın?" diye mırıldandı. kırlar vardı. Kovayı yeniden yakaladı. yıldızı giderek genişletiyordu. Bir yanda karanlık.

Hiç kimse gece ormanda korkudan titremeden yürüyemez. ağlamaya cesaret edemiyordu. Güneş tutulmasında. onu tekrar yere bırakmak zorunda kaldı. Madam Thenardier'nin daima yanı başında olduğunu düşünmek onda alışkanlık olmuştu. Yorgunluktan bitkin düşmüş. Büyük siyah boşluğun yaydığı akımları solur insan. korkudan titreme-mezlik. On adım kadar gitti. ama gelişini duymadığı bir adamdı bu. Artık tek bir düşünce vardı kafasında. Sayması bittikçe yeniden başlıyordu. ama Madam Thenardier'den uzaktayken bile o kadar korkuyordu ki. artık yalnızca dehşet değil. Madam Thenardier'nin içine saldığı korku öylesine büyüktü ki. ama kova doluydu. her duruşunda da kovadan dışarı sıçrayan sular çıplak bacaklarına dökülüyordu. demir kulp. bu çok normal ve alt edilmez bir korkuydu. İçini saran şey. sekiz yaşında bir çocuktu bu. Ayağa kalktı. bu soluk tıkanması. Suyu çekerken ıslattığı ellerinin üşüdüğünü hissetti. ıslak ellerini uyuşturuyor. bütün bunlara karşı savunmasızdır. hâlâ ormandan çıkamamıştı. yine aynı saatte buraya tekrar gelmekten belki de kendini alamayacağını sanıyordu. onun taşıdığı kovanın sapını avuçlayıvermişti. Adam. donduruyordu. esrarlı eğilen dallara. Korku yeniden sarmıştı. iki. bu tempoyla Montfermeil'e dönmesinin yine de bir saatten fazla süreceğini ve Madam The-151nardier'den dayak yiyeceğini soluğu tıkanarak düşünüyor. dört!. İşte tam o anda birdenbire kovanın artık hiçbir ağırlığı kalmadığını hissetti. bağırarak. ne yazık! Çünkü.Karanlık baş döndürücüdür. Ama yine durmak zorunda kaldı. dimdik. iki korkunç kalınlık. Karanlıklar ve ağaçlar. zavallı küçük umutsuz varlık. Ama bu şekilde hızlı yol almasına imkân yoktu. Ne kadar gözüpek olursa olsun. Ormanın içinden. dağınık saç gibi karanlık yığınlara. Gecenin kovuklarına. onların devasa kubbeleri altında can çekişme sesleri gibi akseder. Belirsiz derinliklerden hayali bir gerçek çıkar. su kovasını almadan kaçmaya cesaret edemedi. doğanm bu simsiyah ululuğunun kendisini sımsıkı yakaladığını anlıyordu. dehşetin yakınlığını hissedememezlik edemez. Başını kaldırdı. Arkasından gelen. ta evlere. arkasına bakmak ihtiyacı duyar. pencerelere. gecede. Kovanın kulbunu iki eliyle -150yakaladı ve yerinden güçlükle kaldırabildi.. "Bir. Ufukta vahşi görüntüler vardır. Hıçkırıklar boğazında düğümleniyor. Korkar. Gün ışığının zayıflayan yansısına gömüldükçe yüreğinin sıkıştığını hisseder. öfkeyle dikilmiş sık çalılara. Tir tir titriyordu. vahşileşen görüntüye. ilerledikçe silinen sessiz şekillere. Cosette ıstıraplı bir hırıltıyla soluyordu. İnsan aydınlık arar. tıpkı yaşlı bir kadın gibi yürüyor. Cosette neler hissettiğinin pek farkında olmamakla birlikte. İnsan. kovanın ağırlığı. bir kelime bile söylemeden. Birkaç saniye dinlendikten sonra tekrar yola koyuldu. O zaman. dehşetten de daha dehşetli bir şeydi. Bütün bunlar. koyu su birikintilerine. üç. Bir an soluk aldı. mezardaki ölülere bile gözlerini açtırır. kaçmak. ağır ağır yürüyordu. Ona kocaman görünen bir el gelip kovanın kulbuna yapışmış. Ertesi gün. uzun titrek ot demetlerine. iki mola arasında ne kadar uzun yürürse yürüsün. . dümdüz. ağırdı. Bakışları vahşileş-mişti. Onu yüreğinin derinliklerine kadar donduran bu garip titreyişi dile getirecek kelime bulunamaz." diye ona kadar saymaya başladı. bazı öyle şeyler vardır ki. geceleyin bir ormanın içinde. Bakışları. ormanda gece yalnız olmanın verdiği korkuya karışıyordu.. olması mümkün olan meçhul varlıklara. saydamlığın yittiği pusta en güçlüler için bile kaygı vardır. yanan mumlara kadar kaçmak. Sanki ruhu karanlığa kanşıyormuş gibi korkunç bir şeyler hisseder. Sık sık durmak zorunda kalıyor. kuvvetle kaldırıyordu. Gözler siyahlık görünce. bu defa biraz daha uzun yürüdü. Ne var ki. zihin bulanık görür. bütün insan bakışlarından uzakta geçiyordu. kırların arasından. Başı öne eğilmiş sarkık. Anlaşılmazlık birkaç adım ötemizde bir ışık berraklığı İçinde belirir. "Ey Tanrım! Tanrım!" diye bağırmaktan da kendini alamadı. sonra kovayı yeniden kaldırdı ve yürümeye başladı. kasvetten yansıyan hüzne. Karanlıkla-149nn içe işlemesi bir çocuk için anlatılamayacak kadar dehşet vericidir. Tanıdığı yaşlı bir kestane ağacının yanına gelince iyice dinlenmek için ötekilerden daha uzun son bir mola verdi. Bir de şüphesiz çocuğun annesi. Kara. Molaların süresini ne kadar kısaltırsa kısaltsın. zayıf kollarını çekip geriyor. sonra bütün gücünü toplayıp kovanın kulbuna yapıştı ve cesaretle yürümeye başladı. bulunduğu mekânda ya da kendi beyninin içinde uyuyan çiçeklerin rüyaları gibi. önünde duran kovaya takıldı. belirsiz ve ele avuca sığmaz bir şeylerin yüzdüğünü görür. bu anlayamadığı ama onu korkutan tuhaf durumdan kurtulmak için adeta bir içgüdüyle. ona. çevresindeki şeyleri gerçek görünüşleriyle kavrama gücünü yeniden verdi. dehşetengiz ağaç gövdelerine. o an bu hazin tabloyu gören sadece Tann'ydı. sessizliğin mezar gibi sonsuzluğuna. Bu. büyük bir şekil karanlıkta yanı sıra yürümekteydi. Ormanlar esrarlı vahiylere benzerler ve küçük bir ruhun kanat vuruşları.

Saint-Esprit gümüş plakası. Ama adam dış mahalle-155nin ıssız dar sokaklarına daldı. o dönemde hiç de yadırganmayan killi toprak şansı renginde kaba çuhadan. aşın sefaletle birleşmiş aşın temizlik. okumuş bir kişi gülümseyişi. hatta muhtemelen Parisli de değildi. SaintMarceau mahallesinde ilk defa göründüğünde. içlerinden biri adamı takip etme emrini aldı. Arabanın içinde sağ dipteki köşede kapitone beyaz atlas yastıklar üzerinde. Krala yol açan polisler de onu fark etmişlerdi. Bu adam. "Saat iki. "Demek hükümet bu şişkoymuş. Caddeye paralel ağaçlıklı yolda bir o vardı. insanın ancak şöyle bir göz atabilecek kadar vakti olurdu. Sol elinde bir mendile sanlı kü-Çük bir paket taşıyor. burjuva bir kıyafetin üstünde burma püsküllü iki büyük apolet. Bir sopaydı aslında. En sevdiği gezintilerden biriydi bu. bu ücra mahallede bir oda kiralamıştı. sert ve in-154ce bir bakış. ipliklerine kadar aşınmış bir redingotu. saat ikiye doğru kralın arabasıyla atlı alayının Höpital Bulvan'ndan dörtnala geçtikleri görülürdü. Bakışının derinliklerinde acılı bir huzur ve sükûna benzer bir şey vardı. kırmızı balmumundan mercan taklidi bir tutamak yapılmıştı. Bu Belki de Boulatruelle'in Akıllılığını Kanıtlar 1823 yılının yine bu Noel gününde. baştan başa altın yaldızlı panolar üzerinde iri zambak dallan resmedilmiş ağır arabası içinde gürültüyle yol alır. Bazıları koşuşur. ama aslında alçakgönüllü olduğunu belirten garip bir çizgiyle kınşıyordu. öğleden sonra bir adam Paris'te Höpital Bulva-n'nın en ıssız tarafında hayli uzun bir süre dolaştı.Hayatın bütün rastlantılarında bize rehberlik eden içgüdüler vardır. Halka soğuk bakışlarla bakar. sağ eliyle bir çitten kesilmiş bir çeşit bastona dayanıyordu. Louis'nin görünmesi de kaybolması da Paris sokaklarında belli belirsiz bir etki yapardı. daha ileride göreceğimiz gibi. gelen geçenden hoşlanacak yerde onlardan kaçınır gibiydi. geniş. hayatın zorluğu ve yorgunluğu okunan yüzünden. çünkü bu aynntılar-dan habersizdi. Kaldı ki. şehre girince şapkasını başına koyup ara sıra selam verirdi. Paris dışındayken. Gurbetten dönen. Bu sakat kral dörtnala gitmekten zevk alırdı. o gün hizmet gören muhafızlann komutanı olarak arabada kralın karşısında oturuyordu. yürü-yemediği için koşmak istiyordu. "İşte. Olduk-Ça özenilerek hazırlanmış bir bastondu bu. varlıklı bir evin eski hizmetkân olduğu söylenebilirdi. gün de batmak üzere olduğundan. çok yoksul olanla." dedi. siyah yün çoraplan ve bakır tokalı kaba ayakkabıları vardı. çarçabuk bir bahçe duvannın köşesine çekildi. ne kadar kötü kılıklı bir adam. kırmızı bir yüz. kınşmış alnından." derlerdi. haşin gibi görünen. budak-153lardan yararlanılarak şekillendirilmiş. Hayli eski ve hayli fırça yemiş yuvarlak bir şapkası. Yalın kılıçların arasından barışçı ve ciddi bir tavırla. adeta ürktü. mahallelilerden birinin arkadaşına söylediği şu söz olmuştu. Bulvarda dolaşan san redingotlu adam belli ki bu mahalleden değildi. bazıları da kendilerine çekidüzen verirlerdi. elinden gelse kendisini şimşeklere çektirirdi. -152Gerçekten de. altmışın çok üstünde olduğu tahmin edilebilirdi. Dudaklan. Havre Dükü. Louis hemen hemen her gün Choisy-le-Roi'ya giderdi. morumsu dudaklanndan. dinç. Bu caddede. aynı şekilde karşılık görürdü. Ama bu davranış Havre Dükü'nün onu görmesini önleyemedi. bütün süksesi. Hiç şaşmaksızın. krallara yakışır biçimde yeni pudralanmış bir alın. Ağır ama emin yürüyüşüyle bütün hareketlerine damgasını vuran olağandışı kuvvet ve canlılığına bakıldığında ise çok çok ellisinde olduğu söylenebilirdi. çünkü bir kralın geçişi daima bir hengâme yaratır. Hızlı. Anlayışlı yüreklere. O dönemde XVIII. Saat iki olup da kralın arabası gümüş şeritli bir muhafız taburuyla çevrili olarak Salpetriere'den dolanıp bulvarda boy gösterince adam birden şaşırdı. Bembeyaz saçlarından. beyaz tüylü şapkasını yüksek İngiliz tozluklarının sardığı dizlerinin üstünde tutar. Toison d'or Nişanı." Kralın hep aynı saatte hiç şaşmayan geçişleri Höpital Bulvarı'nın günlük önemli olayıydı. . dizlerine rastlayan yerleri kurşunileşmiş siyah bir'külot pantolonu. XVIII. -devlet bakanı. 6. ama bastona benziyordu. Bu adam ev arayan birine benziyor ve Saint-Marceau dış mahallesinin bu harap kenarında en mütevazı evlerin üzerinde durmayı tercih eder gibi görünüyordu. çok değerli olana karşı duyulan o çifte saygıyı ilham eden ender kanşım-lardan biriydi bu. iri bir göbek ve geniş mavi bir şerit görülürdü. Çocuk hiç korkmadı. Hareketlerinde bir olağandışılık olmamakla birlikte. kral buydu işte. polis müdürü Angles Kontu'na hemen o akşam gönderilen bir raporda da belirtildiği üzere-polis memuru onun izini kaybetti. pek ürkütücü bir görünüşü de yoktu. Mahallenin dilenci kadınları için saat yerini tutardı bu. özellikle kışın gelip geçen çok az kişi vardı. ama görkemli bir geçiş olurdu. Bu kötürüm. giyim kuşamıyla olduğu kadar kişiliğiyle de görgülü dilenci diyebileceğimiz birini canlandırmaktaydı. mağrur. Majestelerine hitaben. geçen yüzyıla özgü bir biçimde cepli büyük bir yeleği. işte artık Tuileries'ye dönüyor.

yani gece bastırdığında. Lagny için ücret ödüyor. Karanlıkta Chelles'in ana caddesini acele arşınlayıp. Atlar koşulmuştu ve arabacı tarafından çağırılan yolcular iki tekerlekli yolcu arabasının yüksek demir merdiveninden telaşla çıkıyorlardı. çünkü daha önce de söylediğimiz gibi. Adam sordu: "Bir kişilik yeriniz var mı?" Arabacı. izliyor gibiydi. Bir ara yolunu kaybeder gibi oldu. "Ben burada iniyorum." "Binin." Ancak. ama ancak Chelles'e kadar gidiyor. iri." "Onu ben tutuyorum. Nihayet. bir yandan da takip edilmediğinden emin olmak için sık sık dönüp arkasına bakıyordu. Az sonra Planchette Çıkmazı'ndaydı ve o tarihte Langy arabalarının yazıhanesinin bulunduğu Plat d'etain'e giriyordu. burasını tanıyan. "buralı olmayan bir adam." dedi adam. o gün 'İki Forsa' piyesini oynayan Porte Saint-Martin Tiyatrosu'nun önünden geçiyordu. Böylece Gour-nay'ı ve Neuilly-surMarne'i geçtiler." dedi. -156Ve Lagny'ye kadar gereken ücreti ödedi. Adam Montfermeil yoluna girmedi. sağa. ağaçla taşlar arasında kalan yerdeki toprağın üzerinde bir süre tepinerek dolaştı. Akşam saat altıya doğru Chelles'teydiler. kararsız bir halde durdu. "benim yanımda. Taş yığınının birkaç adım ötesinde. Tepenin yamacı bu noktadan başlıyordu. Hastalığını iyileştirmek için gövdesine çinko sanp çivilemişlerdi. "Bir tek. üzerleri bitkilerin sivilceleri demek olan yumrularla kaplı büyük bir ağaç vardı." Adam yerin dibine girmemişti. kırların içine saptı ve büyük adımlarla ormana vardı. Adam. Ormana girince adımlarını yavaşlattı ve bütün ağaçlan dikkatle gözden geçirmeye başladı. Adam oralı görünmüyordu. "Evet. daha önce de oraya gelmiş olan birine benziyordu. zifiri karanlık bir aralık gecesiydi. "İşte. Birkaç dakika sonra araba Lagny'ye doğru tekrar yola koyulduğunda Chelles'm ana caddesinde onu göremediler. Yola çıkıldı. telaşla yürüdüğü halde durup onu okudu. Hemen bir hendeğe saklanıp uzaklaşmalarını bekledi. . -158Sonra zeminin taze kazılmış olup olmadığını iyice anlamak istercesine. elleriyle yoklayarak bir açıklığa geldi. Gece oldu. Gökte ancak iki üç yıldız görünüyordu. Hana girmemişti. Lagny'ye araba saat dört buçukta kalkıyordu. saymak istiyormuş gibi elini ağacın gövdesinin kabuğu üzerinde dolaştırdı. kiliseye varmadan. Adam." dedi. çıkınının küçüklüğüne bir göz atıp. Saat dördü çeyrek geçe. Arabacı paltosuna büründü. Adım adım ilerliyordu. solda Montfermeil'e giden köy yoluna sapmıştı. Hızla bu taşlara doğru yürüdü ve gecenin sisi içinde dikkatle inceledi. Yolun Gagny'den Lagny'ye giden iki yanı ağaçh eski yolla kesiştiği yerde bazı yolcuların geldiğini duydu. hiçbir yerde de görünmüyor. ama yolcu ancak tek heceli cevaplar veriyordu. Arabacı atlarını dinlendirmek için kral manastırının eski binalanndaki arabacılar hanının önünde durdu. beyaz taşlardan bir yığın vardı burada. yola çıkmadan önce arabacı. ama paraya da aldırdığı yok. Çıkınını ve bastonunu alıp arabadan aşağı atladı. sıranın üstünde. -157Hızla saptığı bu yolu takip ediyordu. bu çinkoya dokundu. hana girmiyor. Tiyatronun fenerleriyle aydınlanan bu afiş dikkatini çekmiş olacak ki. Adam bu ağaca gitti. Çıkış kapısından geçince arabacı sohbet etmek istedi. ayaklannın ucunda yükselip. Sadece kendisinin bildiği esrarengiz bir yolu araştırıyor. Aslında gereksiz bir tedbirdi bu. ücretini peşin istedi. "Lagny'ye kadar gidiyor musunuz?" diye sordu arabacı. çünkü onu tanımıyorum. sanki taşlan muayeneden geçiriyordu. Biraz sonra gözden kayboldu. Hava soğuktu." dedi. bütün evler kapalı. yolcunun pejmürde kıyafetine. Meteliksiz gibi görünüyor. Arabacı da ıslık çalıp.San redingotlu adam polis memuruna izini kaybettirince adımlarını bir misli daha sıklaştırdı. sanki bütün yumrulan tanımak. Sanırım yerin dibine girdi. Arabacı içerdeki yolculara döndü. atlara küfür savurmayı sohbet etmeye tercih etti. Bir dişbudak olan bu ağacın tam karşısında kabuk döken hastalığa tutulmuş bir kestane ağacı bulunuyordu.

ama benim yok." Kısa bir sessizlikten sonra." Adam konuşmadan biraz durduktan sonra." Adam yine bir süre sustu. Biraz sonra sordu: "Küçük. Başkalarının var." dedi çocuk. "Ne yapar senin bu Madam Thenardier?" diye sordu. Cosette konuştu. "Benim hanımım. Cosette'e rastlayan adam buydu. "Yavrum. 7. Artık yorgunluk duymuyordu. "Sanırım. "Senin annen yok mu?" dedi." "Zaten oraya gidiyoruz. Beni oraya götür. Ara sıra bakışlarını bir tür huzur ve dile gelmez bir teslimiyetle bu adama doğru kaldırıyordu. Birkaç dakika geçti." "Peki." dedi çocuk. gittiğin yer uzak mı?" -159"Buradan bir çeyrek saat ilerde. "Senin adın ne?" dedi adam. içinde umuda benzeyen ve göğe doğru yükselen bir şeyler hissediyordu. Adam onun yanı sıra yürümeye koyuldu." Yine bir an sessizlik oldu. sonra ellerini Co-sette'in omuzlarından çekerek. "Gerçekten de ağır. "Bilmiyorum. dua etmeyi ona hiç öğretme-mişlerdi. Montfermeil yönüne doğru ilerlerken." Cosette kovayı bıraktı. Bu karaltıya yaklaşmış ve onun kocaman bir su kovasını taşıyan küçücük bir çocuk olduğunu anlamıştı." dedi adam. "ben taşınırı. . Tan-n'ya dönmeyi. Adamın yeniden konuşmasına vakit kalmadan ekledi: "Sanmıyorum. kaç yaşındasın?" "Sekiz bayım. Adam onunla konuştu. Cosette de onu hiç zahmet çekmeden izlemekteydi. Cosette Karanlıkta Yabancı Adamla Yan Yana Söylediğimiz gibi Cosette korkmamıştı. Gökyüzünün kurşun rengi ışığında Coset-te'in zayıf ve hastalıklı yüzü hayal meyal fark ediliyordu. ilgisiz göstermeye çalıştığı. İşte. Sonra ekledi: "Küçük." "Uzaktan mı geliyorsun?" "Ormandaki kaynaktan geliyorum. benim hiç annem olmadı. Hâlâ dikkatle çocuğa bakıyordu. birden. Buna rağmen. tekrar alan ve yeniden yürümeye başlayan küçük bir karaltı görmüştü. sonra tekrar konuştu: "Peki. inleyerek hareket eden. O zaman çocuğun yanına gitmiş ve kovanın kulpunu sessizce tutuvermişti. Adam durdu." "Han mı?" dedi adam." diye cevap verdi çocuk. bilmem biliyor musunuz?" "Gittiğin yer mi?" "Evet bayım. "Öyleyse bu gece orada kalırım. ama yi-160ne de içinde garip bir titreme bulunan bir sesle." Cosette başını kaldınp cevap verdi: "Evet bayım. bu saatte seni ormana su almaya kim gönderdi?" "Madam Thenardier. yönünü belirledi ve ormanın içine doğru yürümeye başladı." dedi. kovayı yakaladı ve yeniden yürümeye başladı." Adam. Kalın bir ses tonuyla oldukça yavaş konuşuyordu. bu taşıdığın senin için çok ağır.Ve sonra." Adam elektrik çarpmış gibi sarsıldı. "Cosette. kovayı yere bıraktı. yüzünü görmeye çalıştı. "Han işletir. nerede oturuyorsun sen?" "Montfermeil'de. Adam tekrar konuştu: "Madam Thenardier'nin evinde hizmetçi yok mu?" "Yok bayım." diye dişlerinin arasından söylendi." "Ver. Adam. eğilip iki elini çocuğun iki omzunun üzerine koydu. karanlıkta ona bakmaya. bir yükü yere bırakıp." "Sen yalnız mısın?" "Evet bayım. Adam oldukça hızlı yürüyordu.

. hancılara özgü o anında değişmeyle. Cosette kendini tutamayıp oyuncakçı dükkânında hâlâ sergilenmekte olan büyük bebeğe bir göz attıktan sonra kapıya vurdu. "Bu mösyö mü?" dedi. ama gece karanlığında görünmüyordu. sokaklarda yabancıya kılavuzluk etti. "Evet madam. asık suratının yerine hemen yapmacık nezaket ifadesini takındı ve yiyecek gibi gözlerle yeni gelene baktı. şu kadar bir şey." Sessiz geçen bir aradan sonra devam etti: "Bazen işim bitince ve izin verirlerse ben de oynarım. Ama çok oyuncağım yok. 8. "salatayla sineklerin başını keser. yaşlar vardı. kendi bebekleriyle oynamamı istemiyorlar." Adam kovayı ona verdi." Madam Thenardier. Belki de Aslında Zengin Olan Bir Yoksulu Hana Kabul Etmenin Getirdiği Hoşnutsuzluk . Adam elini şapkasına götürerek. Madam Thenardier'nin romanlarından alınma o değerli adlan basitleştirmekteydi. özellikle tamamen aşınmış redingotuyla biraz çökük duran şapkasını inceledi." Çocuk bunu söylerken serçe parmağını gösteriyordu. Cosette." Hana yaklaştıklarında Cosette çekinerek -162adamın koluna dokundu: "Bayım?" "Ne var yavrum?" "Eve çok yaklaştık. bugün Noel de. bir sürü eşyaları. "Madam. Kapı açıldı. Ponine'le Zelma. böylece. Cosette'e sordu: "Demek panayır var. "Nedir bu Ponine'le Zelma?" "Bunlar Madam Thenardier'nin küçükha-nımlandır." dedi. asık suratı geri geldi." "Bütün gün mü?" "Evet bayım." Köye vardılar. Yani onun kızları. Madam Thenardier elinde bir mumla kapıda belirdi. Zengin yolcular bu kadar terbiyeli olmazlardı. sonra bir kafa sallayışı." "Hangi küçük kızlar?" "Ponine'le Zelma. Yavaş sesle cevap verdi: "Evet bayım. Sertçe. Oynarlar." "Nasıl oynarsın?" "Nasıl olursa. şimdi kasvetli bir sessizliğe bürünmüştü. burun büküşü ve göz kırpışıyla." dedi." "Onlar ne yaparlar?" "Oo!" dedi çocuk." Küçük kız. Bana bırakırlar." dedi çocuk. Kurşundan küçük bir kılıcım var. iri gözlerini kaldırdı. hâlâ arabacılarla içki . Bu davranış ve Madam Thenardier'nin -163bir bakışta gözden geçirdiği yabancının elbisesiyle eşyası. burada bir mösyö var. Ekmekçi dükkânının önünden geçtiler. "Ah! Sen ha. "bakın. "Kesmeyen bir kılıç değil mi?" "Hayır bayım. keser. Az sonra lokanta bozuntusunun kapısmdaydılar. "Girin babalık. ama Cosette ekmek götürmesi gerektiğini hatırlamadı. eğlenirler. 'Babalık' içeri girdi. altınlı şeyleri. Adam ona sorular sormayı bırakmış. küçük haylaz! Çok şükür ge-lebildin! Mutlaka yollarda oynamıştır ahlaksız!" Cosette tir tir titreyerek. kalmak istiyor." diye cevap verdi. kadının yüzündeki nezaket ifadesini yok etti." "Ne olur?" "Artık kovayı bana verir misiniz?" "Niçin?" "Çünkü madam onu benim yerime başkasının taşıdığını görürse beni döver. Kiliseyi geride bıraktıkları zaman dükkânlara bakıp. Madam Thenardier bir defa daha ona göz attı. öyle mi?" "Hayır bayım." "Bütün gün mü?" Çocuk. "onların güzel bebekleri -161var." "Ya sen?" "Ben çalışırım."Yani iki küçük kız var.

zaman zaman onun aptallaşmak ya da cin çarpmışa dönmek üzere olduğu sanılırdı. topuklarını etekliği altına çekiyor. susuşu. çocuğu garip bir dikkatle gözden geçirmekteydi. sessiz sedasız işinin başına geçmişti. bakışı. Sekiz yaşlanndaydı ama ancak altı yaşında denilebilirdi. ama hiç yerim yok!" diye bağırdı. mahkûmlarda ve umutsuz hastalar-da görülen. duruşu." Bu arada adam çıkınıyla bastonunu bir sıranın üstüne bırakıp Cosette'in çabucak bir -164şarapla bir de bardak koyduğu masanın başına oturmuştu. sesi. örgüsüne dönmüştü. Bu çocuğun bütün kişiliği. en ufak bir ha-165reketi hep tek bir fikri anlatıyor." dedi adam. bu gibi durumlarda. Madam Thenardier'nin sesini yükselttiği her defasında yapma âdetinde olduğu gibi. ağlamaktan adeta fersizleşmişti. Korku için-166de bulunan çocukların başvurduklan çareye başvurdu." "Vurdum efendim. belki güzel olurdu." "Kırk metelik. Bu hüzünlü küçük yüzü daha önce ana hatlarıyla anlatmıştık. "Beni istediğiniz yere koyabilirsiniz. Sekiz yaşındaki bu çocuğun bakışlarındaki ifade her zaman öyle boynu bükük." . ne bir yün parçası. Dediğimiz gibi. bu hareketle birlikte dudakların öne doğru kabartılması. Oradan buradan derisi görünüyor ve her tarafında Madam Thenardier'nin vurduğu yerleri gösteren mavi ya da siyah lekeler fark ediliyordu. Kocası ona işaret parmağını başkalarınca fark edilmeyecek şekilde kımıldatarak cevap verdi ki. "Madam." "Doğru." "Doğru olup olmadığını yarın öğrenirim." dedi Madam Thenardier. adeta korkuyla kaplanmıştı. ahıra. Sen şimdi ver bakayım bana şu on beş meteliği. orada dehşet yuvalanmıştı. "Fakir fukarayı daha aşağısına barındırmam. yansıtıyordu: Korku. "böyle müşterilerinin olması bir müessesenin adını kirletir. Cosette zayıf ve solgundu. aklıma geldi! Nerede şu ekmek?" Cosette. Köprücük kemiklerinin çukuru insanı ağlatacak haldeydi. "Bak ahbap! Çok üzgünüm. Bir tür karanlığa gömülmüş iri gözleri. Bardağa koyduğu şaraba dudaklarının ucunu değdiren adam. ne bir şey. Ekmeği tamamen unutmuştu. bu alışkanlığın değişmesine imkân yoktu. Madam Thenardier birdenbire haykırdı: "Ha. "Kırk metelik mi?" dedi. hemen masanın altından fırladı. Cosette dışarıdan sırılsıklam geldiği halde. Korku onun her yanına yayılmıştı. gidişi. gidip ateşte ısınmaya cesaret edememiş. ancak gerektiği kadar nefes alması için rahat bırakıyordu. artması dışında." diye aynı yavaşlıkla cevap verdi Madam Thenardier. anlamına geliyordu. Korku onun bedeninin alışkanlığı gibi bir şey olmuştu. San redingotlu adam Cosette'den gözlerini ayırmıyordu. Gözbebeklerinin ta dibinde şaşkın bir nokta vardı. Cosette çirkindi. kemiklerinin köşelerini meydana çıkarmakta ve zayıflığını korkunç bir şekilde göz önüne sermekteydi. "Yirmi metelik değil mi?" "Onun için kırk metelik. Mutlu olsa. dua etmenin ne demek olduğunu asla bilmiyordu ve hiçbir zaman bir kiliseden içeri adımını atmamıştı.içmekte olan kocasına danıştı." diye kocası anlayışlı bir tavırla ekledi. esaslı bir dayak yiyeceksin. öyle üzgün. Cosette de mutfak masasının altındaki yerine. devamlı üzüntüden ileri gelen o eğri çizgiden vardı. Oda parası öderim. Ağzının kenarlarında. "Ambara. kışın görenleri ise dehşete düşürecek bir paçavra parçasından ibaretti. annesinin tahmin ettiği gibi 'çatlaklar içinde'ydi. "Benim vaktim mi var?" diyordu Madam Thenardier. Madam Thenardier'ye yavaşça. Suyu isteyen satıcı kovayı alıp atına götürmüş. Üstünde delik deşik bezlerden başka bir şey yoktu. Elleri." "Kırk metelik. korku onun dirseklerini kalçalarına yapıştırıyor. "eğer yalan söylü-yorsan. Her zaman tir tir titrediğinden iki dizini birbirine bitiştirme alışkanlığını edinmişti. iki kelime arasında duraklaması. Elbisesi yazın görenleri açındıracak." "Öyleyse?" "Açmadı. Kabul. O sırada onu aydınlatmakta olan ateş." "Tamam!" Arabacının biri. Bunun üzerine Madam Thenardier. tam sefalet. Yalan söyledi. onu mümkün olduğu kadar az yer kaplamaya zorluyor. Çıplak bacakları kırmızı ve sıskaydı. ekmekçi kapalıydı." "Kapısını vursaydın. Öylesine bir korkuydu ki bu. bazen de öyle trajikti ki.

çünkü bütün ömrünce bir bebeği.Cosette. "ama biraz önce bu küçüğün önlük cebinden bir şeyin yere düşerek yuvarlandığını gördüm. "Sırası gelmişken sorayım. birinin kestane rengi pırıl pırıl saçları örülüp başının iki yanına sarılmış. Süslerinde. Yolcu cevap vermedi. Ayrıca. şaşkınlıkla birlikte bir tür güven duygusu da karışıyordu bu bakışlara. kırık dökük bir şeydi. çalışacak yerde. Ellerinde. bacaklarını toplayıp saklamaya çalışarak dehşetle şöminenin köşesine büzülüyordu. öbürünün saçları ise örülüp arkasına bırakılmıştı. Saf bir şaşkınlıktan başka bir şey değildi. hiçbir şey yoktu. gürültülerinde hükmedici bir yan vardı. Hem kışa karşı tedbir alınmış hem de bahar olduğu gibi korunmuştu. neşeli cıvıltılarla dizlerinin üstünde evirip çevirdikleri bir bebek vardı. saltanatlıydılar. -çocukların anlayacakları bir deyimle söyleyelimgerçek bir bebeği olmamıştı. elini önlüğünün cebine daldırdı ve sarardı. Parayı cebine koydu ve çocuğa zalimce bir bakış atmakla yetinip. Cosette'e bakmıyorlar-169di bile. Bu üç küçük kızm yaşının toplamı yirmi dört bile değildi. öyleyken şimdiden bütün insan topluluğunun canlı bir örneğini sunuyorlardı. Belki aradığınız odur. Bu iki küçük kız etrafa ışık saçıyorlardı. Bu korkunç hareket. yemek yiyecek misiniz?" diye yolcuya sordu. Kızlar gelip ateşin yanma oturdular. kumaşların kalınlığı." dedi. Ve madeni bir parayı Madam Thenardier'ye uzattı. kurdelelerini yeniden bağladı ve nihayet annelere özgü tatlı bir şekilde sarsarak gitmeleri için bırakırken. "Ah! Enseledim seni işte!" diye bağırdı. Cosette tekrar Madam Thenardier'nin 'köpek yuvası' dediği yere döndü. -167Cosette. "Ne dediğimi duydun mu?" Cosette. rengi atmış. Para yoktu. "Ne biçim adam bu?" dedi. Sıkıca giydirilmişlerdi. Taş gibi donup kalmıştı. Madam Thenardier vurmak için kolunu kaldırdı. Zaten öbür yolcular içip kâğıt oynadıklann-dan. buydu işte. hüzünlü hüzünlü onların oyununu seyrediyordu. "Evet. Salonda durmadan oraya buraya gidip gelen Madam Thenardier birdenbire Cosette'in dalga geçtiğini. "Affedersiniz madam. Nereye gitmiş olabilirdi ki? Zavallı çocuk söyleyecek söz bulamadı. Onlara göre o köpek gibi bir şeydi. dişlerinin arasından. Meçhul yolcuya dikilen gözlerinde şimdiye kadar hiç rastlanmayan bir ifade belirmeye başlamıştı. Bu arada san redingotlu adam yeleğinin cebini kimse farkında olmadan kanştırmıştı. körpe ve sağlıklıydılar. kıyafetlerin zarifliğinden hiçbir şey eksiltmiyordu. bakmak göze zevk veriyordu. çok sevimli şeylerdi. Bunlar gerçekten de güzel iki küçük kızdı. şehirliye benziyorlar-dı. Cosette'e haykıracak gücü verdi: "Acıyın lütfen! Madam! Madam! Bir daha yapmayacağım. Oysa bu değildi. neşelerinde. işte bu. 'Tamam. ama Madam Thenardier hesabını bilirdi. ama bu iş öyle bir analık sanatıyla yapılmıştı ki." Eğilip bir an yerde bir şey ararmış gibi yaptı. "Hadisene!" dedi Madam Thenardier. Eponine'le Azelma. çünkü bu yirmi metelikti." diyerek doğruldu. "Demek böyle çalışıyorsun! Seni kamçıyla çalıştırmasını bilirim!" . "Bir daha böyle bir şey yaptığını görmeyeyim!" dedi. Yemek yiyecek meteliği bile yok." Madam Thenardier kamçıyı yerinden çıkardı. hiçbir şeyin farkında değildiler. temiz. Thenardier kardeşlerin bebeği. Yatak -168I ücretini ödeyebilecek mi acaba? Bereket versin ki. Adam. yoksa benden çalmak mı istiyorsun?" Bunu söylerken kolunu şöminenin köşesinde asılı duran kamçıya doğru uzatmıştı. ama yine de Cosette'in hayranlığını çekmekten geri kalmıyordu. İçeri girdiklerinde Madam Thenardier aslında hayranlık dolu bir sesle onları azarladı: "Ah sizi gidiler. saçlarını düzeltti. "pek yoksul bir şey olsa gerek. bir yanda özlem. Kadın. "Amma da zevksiz giyinmişler!" diye bağırdı." Bu sırada bir kapı açılmış ve Eponine'le Azelma içeri girmişlerdi. cebi tersine çevirdi. Cosette ara sıra gözlerini örgüsünden kaldırıp. demek geldiniz!" Sonra onları sırayla dizlerinin arasına çekip." dedi kadın. oynayan küçük kızlarla meşgul olduğunu fark etti. İkisi de canlı. Madam Thenardier hırladı: "Parayı kaybettin mi. zavallı yan çıplak kollarını. Köylüden çok. Madam Thenardier. öbür yanda hor görme. ama giderek. eski. yerdeki parayı aşırmak aklına gelmedi. toplu. Derin bir düşünceye dalmış görünüyordu.

Daima olabildiğince az kımıldardı. "Bak. "parayı da ödüyorum. görmüyor musunuz? Çorabı olmayan küçük kızlarım için çorap örüyor. Thenardier yeniden içmeye koyuldu. Cosette'in zavallı kırmızı ayaklarına baktı ve devam etti: "Ne zaman bitirir bu bir çift çorabı?" "Daha en aşağı üç dört günlük işi var miskinin. bırakın oynasın. ama yerinden dışarı çıkmamıştı. Seni görmeye geli-rim. bir yandan da koleksiyon yapılmak istendiğinde." dedi Madam Thenardier. sen de onu seyredersin. o tatlı. şarap bardağını olduğu yere bırakıp koştu. kısa ve kesin üslubuyla. Dudaklarını ısırdı." dedi. hem de sıcak. Oyna çocuğum. "bu bebek ötekinden çok daha eğlenceli. yani sözgelişi. emir yerine geçerdi." "Beş franka satar mısınız?" diye sordu adam. Ben de hanımefendi olacağım. "Evet bayım. Konuşmayı dinleyen bir arabacı kaba bir gülüşle haykırdı: "Vay canına be! Beş frank ha! Bence iyi para doğrusu! Beş bomba!" Mösyö Thenardier lafa karışma gereğini duydu.Yabancı. eğer gönlünüz istiyorsa." dedi ve cebinden beş franklık çıkartıp masanın üzerine koyarak ekledi. bu bir çift çorabı size beş franka veririz. Akşam yemeğinde bir but dilimi yiyip. yüzünü bir kin ifadesi bürüdü. "Aldırmayın madam. Parayı inceleyerek bağırdı: "Hem de gerçek! Gerçek bir arka teker! Sahte değil!" Thenardier yaklaştı ve sessizce parayı yelek cebine koydu. Kız bir yandan bu ciddi ve güç işi yaparken. Cosette. canım. "Bu çorabı satın alıyorum. Adeta ürkek bir tavırla gülümseyerek. Nihayet soracak cesareti buldu: "Sahi mi madam? Oynayabilir miyim?" "Oyna!" dedi Madam Thenardier korkunç bir sesle. iki şişe de şarap içen ve üstünde iğrenç bir yoksul kıyafeti bulunmayan herhangi bir yolcudan gelmiş olsa. Kaba bir tavırla karşılık verdi: "Mademki yemek yiyor. sırtındaki dilenci kıyafeti ve ha-170malınkini andıran omuzlanyla çelişen yumuşak bir sesle konuştu: "Yaptığı nedir kuzum?" Madam Thenardier lütfedip cevap verdi: "Çorap." Arabacı beş frankı görünce öyle heyecanlanmıştı ki. Madam Thenardier'nin söyleyecek sözü kalmamıştı. Az önce çok önemli bir iş be-172cermişlerdi. onunla oynayalım. Kımıldıyor. bebeği yere atmışlardı. ama bu şapkayı taşıyan bir adamın böyle bir dilekte bulunması. Yolculardan hiçbir şeyi esirgemeyiz. Derken bıyıklarını . O benim kızım olacak. iskemlesinden kalkmadan Madam Thenardier'ye doğru döndü. bak!" diyordu. o küçücük ruhuyla yolcuya teşekkür etmekteydi. hâkim bir tavırla cevap verdi: "Böyle redingotu olan çok milyonerler gör-müşümdür." -171Sonra Cosette'e döndü: "Şimdi işin benim oldu. neredeyse yalınayak yürüyecekler. çalışması gerekir. Abla olan Eponine." Cosette örgüsünü oracığa bırakmış. kedinin miyavlamalarına ve kıvranmalarına hiç bakmadan kırmızılı mavili bir sürü pılı pırtıyla onu kundaklamaya çalışıyordu. Eponine'le Azelma olup bitenlere hiç dikkat etmiyorlardı. böyle bir dilek. bu redingotu giyen bir adamın böyle bir istek ileri sürmesi Madam Thenardier'nin tahammül edemeyeceği bir şeydi. 'Teşekkür ederim madam. Onu boş otursun diye beslemiyorum. Arkasındaki bir kutudan birkaç eski bez parçasıyla küçük kurşun kılıcını almıştı." "Peki. kediyi yakalamışlar. Hadi. tapılası diliyle kardeşine." dedi." "Yalnız para hemen ödenmeli. Ama ağzı Madam Thenardier'ye teşekkür ederken. kelebeklerin kanatlarındaki kaçıp giden o göz kamaştırıcı güzellik gibi." Yabancı. Bu arada Cosette titriyordu. bu bir çift çorap bittiği zaman ne eder?" Madam Thenardier ona küçümseyen bir bakış fırlattı: "En azından otuz metelik. Adam. Karısı kulağına fısıldadı: "Kim olabilir ki bu adam?" Thenardier. bağırıyor." Adam.

ama altı ay var ki hiç cevap çıkmıyor. kafası kocaman. İşte böyle Cosette de kendisine kılıçtan bir bebek yapmıştı. "Kocamın hakkı var.ayakkabı değildi. Kendisini pek tatmin etmeyen kundaklı kılıcı elinden attı.' derim. . sonra hızla bebeğe kadar süzülüp. arada sırada kulağına bazı kelimeler çarpıyordu. Madam Thenardier de adama yanaşmıştı. gözlerine yansıyan ateşe dikkatle bakıyordu.'" Azelma. Bebek. Sanırım öldü. Hem sallıyor hem de alçak sesle şarkı söylüyordu." diye devam etti. Ponine'le Zelma kediyle oynuyorlardı. yakaladı. küçük zıbınlar dikerler. soymak." "Şu halde bu çocuk sizin değil. "Mösyö ne arzu ediyor?" -175"Peynir. süslemek. hiç kimse kendisine bakmıyordu. Bebeği olmayan küçük bir kız. "Annem öldü! Annem öldü! Annem öldü!" Han sahibesinin yeniden ısrar etmesi üzerine 'milyoner' adam nihayet yemek yemeye razı oldu. çocuk genç kız. ekmek. öğretmek. bir şeyin bir kimse olduğunu hayal etmek. Eponine'le Azelma kediyi kundakladıkları sırada. "Zaten annesi pek sağlam. bir içgüdü ona kendisinden söz edildiğini haber vermiş gibi gözlerini Madam Thenardier'den ayırmamıştı. Çocuk da masanın altında kendi şarkısını söylemekteydi. İlk bebek son oyuncak bebeğin yerini alır. 'işte benim böyle küçük bir kızım var. Sonra kulaklarını görürsün. daha sonra da kuyruğunu görürsün. çünkü siz cömert bir insansınız. Eponine'i hayranlıkla dinliyordu." dedi. para sayıyor. küçük çeyizler. küçük kundak takımları yapar. Bu 'bayım' sözü üzerine adam döndü. Thenardier onları aşka getiriyor.görürsün. çünkü biz de zengin değiliz. Buna da şaşırırsın. gözetlenmediğinden emin olmak için çevresini bir kere daha kolaçan etti. 'Aman Tannm!' Ben de sana. hemen hemen çocuksuz bir kadın kadar mutsuz. küçük bluzlar." diye düşünüyordu. Çalışması gerekiyor. Madam Thenardier usul usul kocasıyla konuşuyor. öyle mi?" diye sordu adam. Bakmak. küçük elbiseler. Onun için elimizden geldiği kadarını yapmaya çalışıyoruz. Bu. kız çocuklarının en zorunlu ihti-17311 yacı ve aynı zamanda en sevimli içgüdülerinden biridir. küçük Thenardier'lerin kediyle oynamak için mutfak masasının birkaç adım ötesinde. giydirmek. elbise dikmek. uyutmak için yavaş sesle ninni söylüyordu. Arkaya dönmüş. Bu arada içki içenler açık saçık bir şarkı söylemeye başlamışlardı. "Bakın bayım." diye düşündü Madam Thenardier. Çocuğunu yüzüstü bıraktı. yolcularsa ya yemek yemekte ya içmekte ya da şarkı söylemekteydiler. hem söylüyor. Sarhoşlar hâlâ şarkı söylüyorlardı. Bu işi yapınca. Hayal eder. okşamak. Madam Thenardier de kahkahalardan payım almaya gitmişti. Şimdi küçük kızlar böyle oluyor. "Bu belki de Mösyö Laffitte'dir. Kaybedecek vakti yoktu. Bakın. o da onlarla birlikte söylüyordu. onu kollarına yatırmış. yetişkin kız kadın olur. Dizlerinin ve ellerinin üzerinde emekleyerek masanın altından çıktı. Şöyle böyle duyabiliyor. biraz azarlamak. Aptal gibi bir çocuk. bıraktıkları yerde bebeği görmüştü." dedi adam. Bana dersin ki. çene çalar." Bütün bu konuşma boyunca Cosette. "çocuğun oynamasını ben de istiyorum. Öyle düzenbaz zenginler var ki!" Gelip adamın masasına yaslandı. onun kadar tahammül edilmesi zor bir şeydir. ama sadece bu defalık. Kuşların her şeyden yuva yapmaları gibi çocuklar da her şeyden bebek yaparlar. Cosette birdenbire sustu. Cosette beri yanda kılıcı kundaklamıştı. 'Evet madam. "Bayım. sonra gözlerini ağır ağır salonda çepeçevre dolaştırdı. onun hiçbir şeyi yok. uyutmak. ahlak dışı nakaratlarını artan bir neşeyle tekrarlamaktaydılar. buna hiçbir itirazım yok. Bu yüzden şaşırırsın." "Ya!" dedi adam ve yine düşüncelerine daldı. Az önce kundak diye yaptığı şeyi tekrar sallamaya başlamıştı. Annesine sürekli mektup yazıp duruyoruz. Bu arada içkicilerin yaklaşık dörtte üçü sarhoş olmuş. Kafasında beyin yerine su olmalı. tekrar giydirmek. "Besbelli dilencinin biri bu. Madam Thenardier şimdiye kadar ona 'babalık' ya da 'ahbap' demişti. Bir an sonra yerindeydi. Vahşi halinden de beter olan o tatlılığını takınarak. içine bakire Meryem'le çocuk İsa'nın da karıştığı üstün zevkli bir açık saçıldık örneğiydi. hem de tavanı sarsarcasına gülüyorlardı. kadının bütün geleceği işte buradadır. -174"Aman Tanrım! Hayır efendim! Sadece acıyıp yanımıza aldığımız yoksul küçük bir kız. Cosette masanın altında. genç kız yetişkin kız. Gördüğünüz gibi.

ne olur bebekle oynarsa?" Madam Thenardier devam etti: "Ona pis elleriyle dokundu! İğrenç elleriyle!" Cosette'in hıçkırıkları büsbütün arttı. Oğlu imparatorluk veliahtının büyük mavi şeridini 'mujik'in kuşanmaya kalkıştığını gören bir çariçenin yüz ifadesi başka türlü olamazdı. ne parayı kaybetmesinin. Herhalde bir saatten fazla bir zamandır burada hayallerinin ortasında otururken. adam tekrar göründü. Eponine ve Azelma. çocukların bebeğine dokunmaya kalktı!" "Bütün bu gürültü bunun için mi?" dedi adam. Ve sonra o gün yaşadığı duygulardan hiçbirinin. Adamın o bebekle kendisine doğru geldiğini. Sonra -177gözlerini ondan ayırmadan ellerini kavuşturdu ve bu yaşta bir çocuk için söylenmesi ürkütücü de olsa yumruklarını sıktı. Cosette bebeği alma küstahlığında bulunmuştu. bu senin. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. ta dibe. Adam. -176I Loşluktan çıkan bu aydınlık. sonra yavaşça geri çekildi ve masanın altında. O inanılmaz sözü duydu. açıp dışarı çıktı. "Peki. "Al. "Susacak mısın sen?" diye haykırdı kadın. Bu defa yaralanan gururu öfkesini büsbütün aşmıştı. İki küçük kız şaşkınlıktan kalakaldılar." dedi. ne ormandaki koşuşturmasının. Cosette ise bebeğe sahip oluşunun sarhoşluğuyla kendinden geçmiş. Artık ağlamıyordu. bir şehvetin bütün şiddetini taşıyordu. İki elinde az önce sözünü ettiğimiz ve köydeki bütün -178yumurcaklann seyredip durduklan efsanevi bebeği taşıyordu. "Rahat bırak beni canım!" dedi annesi." Adama baktı. meyhanenin camından bir donanma gibi fenerlerle ve mumlarla şahane bir şekilde aydınlatılmış olan oyuncakçı dükkânını belli belirsiz fark etmiş olacaktı. Öfkenin boğduğu bir sesle haykırdı: "Cosette!" Cosette altında yer sarsılmışçasına titredi. 'küçükhanımlar'ın bebeğini almıştı. Kapı açıldı. kediyi elinden bırakmadan annesine doğru gidip eteğini çekiştirmeye başladı. Bu sırada yolcu ayağa kalkmıştı. "Anne. Ne var ki Cosette aldığı bütün önleme rağmen. Döndü. Çocuk acı çığlıklar kopardı. ne olmuş!" dedi. üzerine güneşin geldiğini görür gibi görmüştü. baksana!" dedi. Adam doğruca sokak kapısına yürüdü. bebeğe baktı. duvann köşesine gidip saklandı. nefes almaktan bile korkan bir hali vardı. Ağır ağır yavan yemeğini yemekte olan yolcu dışında onu kimse görmemişti. "Al. Eponine'e. "Cosette!" diye Madam Thenardier tekrar haykırdı. Cosette bebeği hayal kırıklığı ile karışık derin bir saygıyla yavaşça yere koydu. Coset-te'in ayaklan dibinde yerde yatan kanıtını parmağıyla göstererek.kımıldamadan oturuyordu. Bebeği Cosette'in önüne ayaküstü koydu. ama kucağında tuttuğu bebeği gölgede bırakacak şekilde dönmüştü. Bir bebekle oynama mutluluğu onun için öyle ender bir şeydi ki. Eponine ayağa kalktı. Adam çıkar çıkmaz Madam Thenardier onun yokluğundan yararlanarak. Madam Thenardier'nin yüzü korkunçlukla adilik ve sıradanlığın karışımından oluşmuş ve bu sınıf kadınlara şirret kadın dedirten o özel ifadeye büründü. "Ne istiyorsun?" Çocuk. Parmağıyla Cosette'i gösteriyordu. bak!" dedi. ağladı. Bütün meyhaneyi muhteşem bir sessizlik sarmıştı. masanın altındaki Cosette'e sıkı bir tekme savurdu. Kız. bebeğin ayaklarından birinin dışarıda kaldığını ve şöminedeki ateşin bunu iyice aydınlattığını fark edememişti. sanki birer heykel kesilmişlerdi. Cosette gözlerini kaldırdı. Madam Thenardier. "Görmüyor musunuz?" dedi kadın. birden Azel-ma'nın gözüne çarptı. ne kamçının görüntüsünün ne de Madam The-nardier'den işittiği acı sözlerin ona yaptıramadığı bir şeyi yaptı. bu senin. "A! Abla. ne su dolu kovanın ağırlığının. Madam Thenardier cevap verdi: "Bu dilenci kız. Cosette. "Ne oluyor?" dedi Madam Thenardier'ye. İçki içenler bile durmuşlardı. . ne bir şey görüyor ne de bir şey işitiyordu. "Peki. Bu keyif bir çeyrek saat kadar sürdü.

siz Fransa Kraliçesi oldunuz. ondan gök gürültüleri. bir duygudan öbürüne kolayca ge-çiverirler. "Elbette!" dedi Madam Thenardier. Mademki beyefendi onu sana veriyor." "Sahi mi bayım?" dedi Cosette. sonra da adamdan Cosette'i de yatmaya göndermek için izin istedi. Aniden kendisine. Cosette'e başıyla bir işaret yaptı ve 'bebeğin' elini onun küçük eline verdi. Cosette." diye cevap verdi Madam Thenardier. ama heyecanın bu kadarı da artık onun dayanma gücünü aşıyordu. elini şiddetle geri çekti ve yere bakmaya başladı. Thenardier. "Alabilir miyim efendim?" dedi." dedi. Şunu da eklemek zorundayız ki. Madam Thenardier tatlı olmaya çalışan. Alelacele kızlarını yatmaya yolladı. "O senin. yıldırımlar çıkacak gibi geliyordu. Herifin önünde secde edilecek!" Kaba insanlarla saf insanların ortak yanı şudur ki. bir yolcuya bakıyor. "Budalalık istemez. "Cosette'ciğim." diye karşılık veriyordu Thenardier. Cosette bebeğin eli kendininkini yakmış gibi. "Bugün çok yoruldu. "Adını Catherine koyacağım. sonra önünde yere oturup hiç kımıldamadan ve tek kelime söylemeden bebeğini hayran hayran seyreder bir durumda kaldı. erkeğinin bulunduğu yere gidiyor. Catherine'i bir iskemleye koydu. karısının yanma gitti ve ona usulca. Yüzü hâlâ gözyaşlarıyla sırılsıklamdı. çünkü Madam Thenardier'nin onu azarlayıp döveceğini düşünüyordu. Cosette. "Doğru mu bu? Benim mi bu bebek?" Yabancının gözleri yaşlarla dolmuştu. oynaşana Cosette." Mösyö Thenardier'nin yüzünde anlamlı bir kınşık belirdi. kendini tutması gerekiyordu. bu mösyö sana bir bebek veriyor. o da onun oynamasından hoşlanıyor. "Küçük kız. "Hadi. Bir yolcu parasını verdi mi. Buna rağmen bebeğin cazibesi üstün geldi. Cosette yeniden konuştu: "Madam onu bir iskemleye koyabilir miyim?" "Oturtabilirsin yavrum. Bu. Cosette'in partallanyla bebeğin şeritleri ve yepyeni pembe muslinleri birbirine karışmış. ama kötü ruhlu kadınların acı balından başka bir şey olmayan ses tonuyla. o sırada Cosette dilini alabildiğince dışarı çıkarmıştı. -180Hiçbir kelimeyle dile getirilemeyecek. oynuyorum!" diye karşılık verdi çocuk. sanki Berry Düşesi! Bunda mantık var mı? Bu esrarengiz moruk kudurmuş mu ne?" "Niçin mi? Gayet basit. Ne var ki. adamı adeta bir para torbasını koklar gibi kokluyordu. Bu onun hakkı. Ağlamamak için konuşmaktan çekinecek kadar heyecanlanmıştı. "Bu zımbırtı en aşağı otuz frank eder. Bu da bir dereceye kadar doğruydu. hem umutsuz. yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği öfkeli bazı sözleri kocasıyla konuşuyordu." dedi. kendi deyişiyle ruhunu hafifletmek için ara sıra salonun öbür ucuna. Madam Thenardier." diye de ekledi. o anda aynı şeyi hissediyordu." denecek olsaydı neler hisseder idiyse. iste-182- . Yabancı. yani bir hırsız. "Oynuyorum. Sonunda Cosette bebeğe yaklaştı ve Madam Thenardier'ye dönüp çekinerek. bu meçhul adam kadar şu an Madam Thenardier'nin nefret ettiği hiç kimse yoktu dünyada. -181II. Hâkim içgüdünün bütün hayvani kudretiyle yüze vurduğu her defasında insan çehresinde görülen anlamlı bir kın-Şiktı bu." dedi." Cosette harika bebeği adeta dehşetle seyrediyordu. şefkatli bir anne tavrıyla. Senin. Mösyö Thenardier de okşayıcı bir ses tonuyla. hem korkmuş. Bu bebeğe dokunacak olsa. Gerçi bütün davranışlarında kocasını örnek almaya çalıştığından ikiyüzlü davranmaya alışıktı. sarmaş dolaş olmuşlardı. hem de hayran kalmış bir hali vardı. Birdenbire geriye döndü ve taşkın bir heyecanla bebeği yakaladı." dedi." dedi. "bak. Hadi al onu. ama gözleri sabahın alacakaranlığın-daki gökyüzü gibi garip neşe ışıltılanyla dolmaya başlıyordu. "bebeğini almıyor musun?" Cosette.Taş kesilmiş olan Madam Thenardier tahminlerine yeniden başladı. Catherine'i kucağına alarak yatmaya gitti. "Belki bundan hoşlanıyor! Sen küçüğün çalışmasından hoşlanıyorsun. deliğinden çıkmaya cesaret edebildi. Çok tuhaf bir andı bu. Meyhaneci sırasıyla bir bebeğe. "Bu ihtiyar neyin nesidir? Yoksul biri mi? Bir milyoner mi yoksa? Belki de ikisi birden. Şimdi de Eponine'le Azelma. "Kocamış hayvan! Acaba ne var kursağının içinde? Gelmiş burada rahatımızı kaçırıyor! Şu küçük canavarın oynamasını istemek! Ona bebekler vermek! Kırk meteliğe satacağım bir köpeğe kırk franka bebek satın almak! Neredeyse ona majesteleri diyecek. "Hadi bakalım Cosette. göz açıp ka-179payıncaya kadar kısa bir zamanda oldu. Sanki Cosette'i ziyaret etmeye gelmiş Tan-rı'ya benzeyen bu yabancı. Cosette'e gıptayla bakıyorlardı.

Gece yansı ayini okunmuş. yarın -185Cosette'i kapı dışarı ediyorum. Şöminenin üzerinde duran balmumundan yepyeni iki mumu yaktı. "Ben yatmaya gidiyorum. ertesi sabah hesap pusulasındaki rakamları şişirmek gibi esrarlı ve olağanüstü bir özellikleri vardır. adam da çıkınıyla bastonunu aldı ve Thenardier onu birinci katta.diğini yapar." dedi adam sert bir tavırla. Sayın hancı efendi Courrierfrançais'yi tarihinden. İngilizlerin dedikleri gibi. artık şarkı söylemiyorlardı. bir mum yaktı ve Courrier français'yi okumaya başladı. burnunu sildi. Thenardier. bir köşedeki masaya oturup. ender rastlanır ihtişamda bir odaya götürdü. seni ne ilgilendirir? Parası olduğuna göre. içkiciler gitmişler. Yalnız. haddini aşan laubali bir ifade gibi gelmişti ona. Hancı odasına çekildi. ateş sönmüştü." dedi Thenardier. Eğer bu ihtiyar bir hayırseverse. gülümseyerek. Kaldı ki." dedi. Buraya yılda ancak üç dört defa girilir. ama uyumuyordu. yavaşça yaklaştı ve cesaretini toplayıp. "Sen ne istersen onu yap. ara sıra üzerine dayandığı dirseğini değiştiriyordu. aynı durumda oturuyordu. "Eşimle ben bir başkasında kalıyoruz. "Peki. -183Bir saat de böyle geçti. Ertesi sabah şahane bir şekilde yolmayı tasarladığı bu adama saygısız bir samimiyetle davranmak istememişti. "Sizi götürürüm. istirahat edilen bir oda-nınkiyse yirmi franktır. "Bu. müessesesine saygınlık kazandıracağını düşünmüştü. "Beyefendi acaba istirahat etmeyecekler mi?" dedi. Yatmayacaklar mı demek. karımın gelinlik şapkası. her ikisi de itiraz kabul etmez. demek o canavarın bakire olduğu zamanlar da varmış. Hancı. Bu gibi kelimelerin. Böyle yoksul giyimli olduğu halde cebinden paralan bu kadar kolaylıkla çıkaran ve hatta tahta pabuçlu küçük hizmetçi par-çalanna dev gibi bebekler bağışlayan bu şahıs mutlaka saygıdeğer ve korkulacak bir adam olmalıydı. bir tür saygıyla karışık korkuyla onu seyretmekteydiler. bu nedir?" dedi. Ahırınız nerede?" "Bayım. Yolcu arkasına döndüğü zaman han sahibinin yok olduğunu gördü. der gibi bir bakışla bu nesneye baktı. Karısı yatmıştı. Diğer yolcular. . sana ne zararı var? Eğer budalanın biriyse. Saat sabahın ikisini çaldığında kadın yenildiğini kabul etti. Yalnız Thenardier'ler nezaket icabı ve de merak yüzünden salonda kalmışlardı." -184"Ben ahırda da yatardım. İstirahat etmekte bir lüks ve saygı vardı. sahibinin adına kadar bütün bir gazeteyi en azından üç defa okumuştu. perdeler kırmızı hassa kumaşındandı. Eşyayı satın almış. Yolcu. Thenardier soğuk bir tavırla karşılık verdi. iskemlesini gıcırdattı. o kadar. pek iltifat taşımayan bu sözleri duymazlıktan geldi." dedi Thenardier. Adam dirseklerini masaya dayamış. Thenardier yalan söylüyordu. yine o düşünceli halini almıştı. Şöminede oldukça kuvvetli bir ateş yanıyordu. tükür-dü. "Ne yaparsan yap!" Başka bir şey konuşmadılar. kocasına. Şöminenin üzerinde bir fanusun altında gümüş telli. portakal çiçekli bir kadın başlığı vardı. Adam uyumuyor. Adamda hiçbir hareket yoktu. ama hiçbir şey de onu uyandıramıyordu. "Yoksa uyuyor mu?" diye düşündü." dedi. Uzaktan. hancının muhakemesi iki. öksürdü. Yabancı. sen ne karışıyorsun?" Beyefendinin sözü bir. Yabancı hâlâ aynı yerde. Nihayet Thenardier takkesini çıkardı. satıcılar ve arabacılar biraz uzağa çekilmişlerdi. "Sahi!" dedi yabancı." Şamdanı aldı. Noel yemeği yenmiş. efendim. "Bütün geceyi böyle mi geçirecek bu adam?" diye homurdanıyordu Madam Thenardier. Thenardier kımıldandı. İçerisi bir karyola ve bir gondol ile baştan aşağı maun eşya ile döşenmişti. "Haklısınız. İçinde yatılan bir odanın ücreti yirmi metelik. Ama Cosette gittiğinden beri tek kelime söylememişti. basık tavanlı salon boşalmış. Az sonra mumlan sönmüştü." dedi. "Bu da nesi?" dedi yolcu. "Haberin olsun. Bu ev bozuntusunu lokanta benzeri bir meyhane yapmak üzere kiraladığında bu odayı böyle döşenmiş olarak bulmuştu. Bunların 'eşi'ni zarif bir haleyle çevreleyeceğini ve sonuçta." Kocası. "Burası bizim gerdek odamız. Thenardier iyi geceler dilemeye cesaret edemeden sessizce ortadan kaybolmuştu. Kocasının ayak sesini duyunca döndü ve ona. Saatler geçti. portakal çiçeklerini de eskiciden bulmuştu.

Yolcuya gelince. Tek kelime konuşmuyorlardı. Thenardier Oyun Peşinde Ertesi sabah...... san redingotlu yolcunun hesap pusulasını düzenlemekle uğraşıyordu. baktı.. Ara sıra.... Dipte camlı bir kapıdan. Bu kovuk basamakların altından başka bir şey değildi... otlan gözüken delik deşik bir ot şilteyle. Hancı gidince koltuğa oturdu ve bir süre düşünceli bir halde öylece kaldı... Kışın daha az üşümek için soyunmadan yatıyordu.. Bu karyolalann gerisinde yan yanya kaybolan perdesiz hasır bir beşik vardı. hatırlanamaya-cak kadar eski zamanlardan kalma çocukla-nn âdetini hatırladı. En kaba cinsten. yeleğini karıştırdı. Yabancı......... titreyerek -186bebeği kucaklıyordu.. 9.. Umutsuzluktan başka hiçbir şey tatmamış olan bir çocuğun umudu yüce ve tatlı bir şeydir. karanlıklar içinde iyi perilerinin onlara parlak hediyeler getirmesini beklerlerdi. Yolcu.23 frank .. ocağın içinde dipte...lu odadaki yolcunun hesabı: Akşam yemeği .. bastonuyla çıkınını bir köşeye koymuştu......... Bu yatakta Cosette uyumaktaydı. Peri.. yani kızların annesi Noel ziyaretini yapmıştı. Bunlar.. Yolcu eğildi. daha doğrusu merdivenin oluşturduğu üçgen şeklinde bir kovuğa geldi..... Yabancı odaya girdi. Tarlakuşu merdivenleri süpürmekteydi. Burada bir sürü eski kâğıtların... Sesin geldiği yöne doğru yürüdü ve merdivenin altında..... Sonra ayakkabılarım çıkardı. merdivene gelince çok tatlı.. Cosette de. Bütün akşam feryat edip duran küçük oğlan bu beşikte uyuyordu. sanki uyana-cakmış gibi.. yan kırık....... derin derin içini çekiyor ve adeta elinden alınmasından korkar gibi.. orada bulunan şeyler yolcunun dikkatini çekmişti. bir çocuğun nefes almasına benziyordu. çocukların daima aldatılabilen. Evin içinde sadece bir ses duyuluyordu. Eponine'le Azelma da bu âdete uymamazlık etmemişler ve ayakkabılannm birer tekini şöminenin içine koymuşlardı. en karanlık köşesinde başka bir nesne daha görünce eğilip baktı ve bunun tahta bir pabuç olduğunu anladı.. gözleriyle onu izliyordu.3 frank Oda ... iki mumun birini alıp. ötekini üfledi.. iri gözleri karanlıkta parlayan bebeğe sımsıkı sarılmıştı.... öbür yandan insan zekâsının bir harikasının doğup gelişmesini seyrederken duyulan dindarca bir hayranlıktı.4 frank Servis .. ayakkabılardan her birinin içinde yepyeni birer on metelik madeni paranın par-ladığı görülüyordu. Kadın ayakta. Bir koridoru geçip. hatta kül bile yoktu.. gözü şömineye ilişti. her yanı kül ve kurumuş çamurla kaplı berbat bir tahta pabuçtu bu.. yalnız.... Cosette mışıl mışıl uyuyordu. Yere........ Sonra kedi yürüyüşüyle odasına döndü..... gün doğmadan en az iki saat ö