ŞİBUMİ TREVANIAN Çeviren Belkts Çorakçı Kitabın Özgün Adı Shibumi 1979 Crovvn Publishers ine. New York baskısından çevrilmiştir Yayın Hakları © The Crovvn Publishing Group a division of Random House ine. 2003 Onk Ajans Ltd. Şti. aracılığıyla E Yayınları / 2003 Kapak Filmi ve Grafik Ebru Grafik Baskı Özener Matbaası Cilt Step Ajans 1.Basım 2003 2. Basım 2004 3. Basım 2004 ISBN: 975-390-079-1

TREVANIAN

ŞİBUMİ

YAYINLARI

Bu kitap içinde Kişikava

Otake De Lhandes Le Cagot olarak görünen kişilerin anılarına sunulmuştur. Yukarıda adı geçenler dışında kitapta sözü edilen bütün kişi ve kuruluşlar tümüyle uydurmadır, -ne var ki içlerinden bazıları bunun farkında değildir.

Şıbumi'nin oyun planı. Bölüm I Bölüm II Bölüm III Fuseki Sabaki Seki Oyunun açılış bölümüdür, üzerinde oynanılan tahtanın tümü gözönüne alınır. Güç bir durumdan çabuk ve esnek bir manevrayla kurtulma çabasıdır. Nötr bir durum olup taraflardan hiçbiririnin avantajı yoktur. Bölüm IV Bölüm V Bölüm VI Uttegae Shicho Bir özveri hamlesidir. Rizikoludur. Hızlı bir saldırıdır. «Taşların kendi yuvalarına çekilmesi» dir. Rakip taşların zarif bir manevrayla ele geçirilmesi demektir.

- Tsuru no Sugomori -

WASHİNGTON

Sinema perdesinin üzerinde sayılar sırasıyla yanıp sönüyordu. 9,8,7,6,5,4,3,... Derken perde karardı ve özel izleme

O zaman da tabii netleştirme güçleşti. öyle değil mi?» «Neden komik oluyor?» «Şey. gevşek eklemli.. Doğal ışılda tepedeki floresanların karışımı. Yapılan esprilerin büyük bölümü. Sonra da kurnazlık. yanıbaşma oturur. ısırdığı parçayı yerdeki halıya tükürdükten sonra puroyu çatlak dudakları arasında biraz çevirip yaktı. Darryl Starr homurdanarak yumruğunun tersini burnuna sürttü. En yüksek rütbeli ajan olmak ona hiç değilse Havana puroları içebilme hakkını kazandırmıştı. bir toplantıdan öbürüne giderken yolda emirler yağdırmak alışkanlığmdaydı. Bay Dia11 mond'la adamlarının bunu derhal fark edecekleri ortadaydı. Üstüne hokka gibi oturan kusursuz giysileri..... Bay Diamond'la durmadan ona sokulmaya çalışan başyardımcısı arasında homoseksüel ilişkiler bulunduğu yolunda dedikodular çıkması çok doğaldı.» T. Bir tür şaka olsun diye önce onları verdim ekrana. Starr saatine baktı. Duyarlı alıcıyı da gözlüklerinin madenî çerçevesine monte ettirmişti. «Ne koşullar altında çektiğimizi düşünürseniz fena sayılmaz. zımba gibi bir adamdı. Bay Diamond filmin tam dörtte gösterilmesi için çağrıda bulunmuştu. Göstericiyi işleten adamın ince.. İçeri giren üç adam sıralar arasındaki yoldan hızla öne doğru ilerlediler. Uzun boylu.. En önde Bay Diamond vardı.» «Senin o kıytırık sorunlarını dinlemek niyetinde değilim!» «Özür dilerim efendim. f-stopumu da ta aşağıya indirdim.. filmin konusunu düşünürseniz.. önündeki panelde bulunan bağlantı düğmesine basıp konuştu. sonra da ışıklar söndüğünde tepesine ittiği pilot tipi güneş gözlüklerini yeniden aşağıya indirdi.. filmin başındaki bu sayılar ne demek oluyor?» «Buna akademik başlangıç diyorlar efendim..» Salondaki tek seyirci T. Starr ona bir tekmede kıçını köprücük kemiklerinin arasına geçireceğini söylerdi.» «Yanıtlama!» «Efendim?» 12 Salonun arkasındaki kapı şırak diye açıldı. Dörde iki vardı. Bay Starr. filmlerdeki şiddet olaylarından ne kadar çok kişinin yakındığını düşünürseniz. böyle ticarî bir başlangıç biraz komik geliyor. Yani başka bir deyimle. CIA'nın katı atmosferi içinde gelişebilecek espri anlayışı göz önüne alındığında. Sorduğunuz soruyu yanıtlamaya çalışıyordum. Hep Bay Diamond'un bir adım gerisinde yürür. Yaşı kırkların ikinci yarısında. nice tekme ve yumruk geçmişti. ince. Bay Diamond birden olduğu yerde duruverirse başyardımcının burnunun ne olacağı konusuna . Yani. Ama Starr'ın huyunda pek bir değişiklik olduğu söylenemezdi. saati derhal tamirciye götürmek gerekirdi. akademik havalı bir tip... istediği zaman önüne gelen çocuğu tepeleyebileceğim bilmeyen yoktu. O zamanlar öndeki çocuk buna karşı çıkmaya yeltense. Filtre olarak CC birleşimi kullandım. Ve bir de tecrübe. Starr saatine baktı. Çünkü T. yani. arkadaş! Söylesene bana.. ağızdan çıkan tek heceyi kaçırmamak için kafasını ona doğru eğik tutmaya çalışırdı. Bu işte en küçük bir hata yapılmışsa. Kılı kırk yaran piçler! CIA'nm Ortadoğu faaliyetlerini ellerine geçirdiklerinden bu yana bütün zevk ve eğlence gereksinimlerini onun bunun yaptığı küçük hatalara parmak basarak karşılıyorlardı hergeleler. Darryl Starr'm bir tür zorba olduğunu. Tabii artık o günlerin üzerinden nice yıl. vatanseverlik. zihninin de ne kadar düzenli çalıştığını ortaya koyar gibiydi. Başyardımcının kemerine asılı ses kayıt makinesi bu nedenle her zaman kalçasının üstünde sallanır dururdu. Bir de. Hemen arkasından.» «Şaka mı?» «Evet efendim.odasının duvarlarına aralıklarla yerleştirilmiş ışıklar bir bir yandı.. Diamond zaman harcamaktan hoşlanmadığı için. Saniye kolu beş adım gerideydi. Şaka. Yeniden önündeki düğmeye bastı. tabii. Öteki çocuk sinerdi bunun üzerine. «Hey.. «Film nasıl genellikle?» Gösterimci. Bay Diamond bu salona girdiğinde Starr'ın saati tam dördü göstermiyorsa. «Roma Uluslararası Havaalanı binasında ışık düzeni pek yanıltıcı..! Tanı da sırasıydı! Bir fiyasko olmuşsa tutuşan kendi kuyruğu olacaktı.. «Siz hazır olunca ben de hazırım.» diye yanıtladı. Darryl Starr.. metalik sesi odalar arası konuşma aracından yükseldi. Başyardımcı'sı yürümekteydi. Starr elindeki puronun ucunu ısırdı. Çocukluğunda Lone Star sinamasmda yaptığı gibi iyice aşağıya kayıp bacaklarını öndeki koltuğun üzerine attı. Renk kalitesine gelince. Zaten CIA'nm en yüksek rütbeli ajanı olmak için gerekli öğelerin en başında bu geliyordu.

Gözleri durmadan kızıl saçlı kızm iri göğüslerine doğru kaymaktaydı. Renkleri güneşten yanmıştı. üstlerinde haki şortlar ve yakası açık tişörtler vardı. Ana Şirketin yönetim kurulu başkanı onu bu göreve yollarken «CIA ajanlarını geri zekâlılara iş verme kanununa katkımız olarak düşün. sonunda arkalarda bir koltuk beğenip içine gömüldü. ya pasaportlarında ya da bagajlarında bir terslik çıkacağından emin olanlardı. kalabalık. «O fotoğraf. Arap çatlak ve tiz bir sesle. yirmi yaşlarında iki delikanlı durmaktaydı. Başyardımcı hemen onun arkasındaki yere yerleşti. «Burası Roma Uluslararası Havaalanı. Starr hiç gereği olmadığı halde. Tereyağdan kıl çeker gibi gitti her şey. gülünç ve abartmalı bir hareketle arkalarında duran kızıl saçlı güzel kıza sırasını teklif etti. Starr kelimeleri yuvarlaya yuvarlaya. Beyaz. sonra elini havaya kaldırdı.» dedi.» «Starr?» Diamond'un sesi bezgindi. Bluzun altında başka bir giysi bulunmadığı öyle belliydi ki! Gümrükçü pasaporttaki resimden başını kaldırıp gencin yüzüne baktı.» dedi. «Doğru. italyan gümrük göıevlileri pek hız rekortmeni sayılmaz.Alaska boru hattının yarattığı çevre kirlenmesini inceleyen o profesör olacak herifin kaza süsü verilerek ortadtm kaldırılması. Bay Diamond mikrofonun sözlerini rahatça alabilmesi için başını hafif arkaya çevirerek zihnini meşgul eden düşüncelerin sonunu getirdi. iki . Emrettim.» «İstemedim. «Bir tanesini tanıyorum.» diye açıkladı. 14 «Buyrun?» «O puroyu neden söndürmedin?» «Valla doğrusunu söylemek gerekirse. Diamond henüz Starr'm eylem raporunu okumamıştı. türlü sabırsızlık belirtileri göstererek bekleşiyorlar-dı. Ekranda kocaman. o bir süre kimsenin kendisine nereye oturacağını göstermemesinden tedirgin gibi gözüktüyse de. Kız teşekkür anlamında gülümsedi ama başını iki yana salladı. Tam arkasında. Starr. Filistinliye gelince. Gururunun incindiğini belli etmemek için hiçbir şey olmamış gibi konuşmayı sürdürdü. Bu işi de şimdi bitirebilmek için elini arkaya uzattı. Arkadan gelen ve içine düştüğü hızlı eylem ve düşünce temposundan şaşkına dönmüş gözüken üçüncü adam bir Araptı. Greenvvich saatine göre on üç otuz dört. Bir terslik çıkmasına neden yoktu. «Zaman ayarı. herif bu özenti sakalı bırakmadan önce çekilmiş. neden CIA ve NSA'nın paravanı arkasında kalmayı seçtiğini çok iyi biliyordu ama. İnsanlar uzunca bir kuyruk oluşturmuş. faal bir havaalanı binasının içi belirdi. Eylem başlayana kadar daha biraz zaman geçecek. Starr. «Puroyu söndür. güven ve disiplin gerektiren giysilere göre yaratılmamıştı bir kere. Diamond.» Geniş açılı görüntü: Gümrük ve vize kapısı. hiçbir eylemin CIA'nın hata çizgisinin altına inecek kadar basit olmadığını öğrenmiş bulunuyordu. Bağlı olduğu örgütte Avrim diye bilinir.» Öndeki genç. sivri sakallı bir ihtiyar bankonun üstüne eğilmiş. Diamond Ana Şirketin neden ortaya çıkmadığını. «İşte hedeflerimiz bunlar. . İtalyan gümrük görevlisi sıkkın bir ifadeyle ilk gencin pasaportunu eline alıp açtı. Bay Diamond hafta sonunda biraz tenis oynayabilme umudundaydı. Birinci sayfaya göz atarken Diamond alçak sesle.» Bir yabancının önünde küçük düşmekten utanan Starr bacağını öndeki kolkutan indirip yeni yaktığı puroyu ayağıyla halının üstünde ezdi. Arabın vücudu. ama üstüne uymayan türdendi. Bu arada projeksiyonun ışığı da havadaki mavi dumanlar arasından ileriye doğru uzanıverdi. Tabii bu CIA salakları Roma havaalanı harekâtının içine etmemişlerse. bunu da pek komik bulmamıştı zaten. pahalı. sonra bakışlarını tekrar resme çevirdi. Tel Aviv'den gelen 414 uçuş numaralı uçak alana yeni inmiş. Çantalarım ayaklarıyla iterek ilerledikleri sırada kamera yaklaşıp ikisini kalabalıktan ayrı olarak gösterdi. anlaması işini kolaylaştırmıyordu.» diye açıkladı. Başyardımcı zaten bunu bekliyordu. Sırtındaki batılı giysileri koyu renk. «Sanırım buradaki Arap dostumuz bu işi nasıl başardığımıza hayran olacaktır. Elinde hazır tuttuğu sayfalan patronun parmaklan arasında tutuşturdu. Aslında suç terzide değildi.Kuzey Denizindeki petrol kuyusu kazası ve olayın kitle ha13 berleşme sisteminde örtbas edilmesi. Starr'm sırasının karşı tarafındaki kenar koltuğa oturdu. derdini gümrük görevlisine üçüncü kere anlatıyordu.yönelikti. Ama Ana Şirket onu CIA'nm Ortadoğu faaliyetlerinin başına getirdiğinden beri geçen altı ay içinde Diamond. Aslında yapılan iş basit bir bozgun eylemiydi. Bu hareketi üzerine duvardaki ışıklar hemen kararmaya başladı. Gülümsemeyi sürdürebilen tek tük kimseler. «Önümüzdeki üç saat içinde bana aşağıdaki konulan hatırlat: Bir . söndürmemi istediğinizi duymamıştım.» Bu konuların ikisi de artık bitiş safhasında sayılırdı.» dediğinde.» diye onayladı. Darryl Starr ortalık kararırken renkli gözlüklerini tekrar kafasının üstüne itti.

. Yüzünde. Sırtına giren kurşunu yolup çıkarmak istercesine elini arkasına götürmekteydi. Bunun nedeni. Birlikte camlı giriş kapılarına doğru koşmaktaydılar. Ama onun pasaportuna iki kere mühür basıldı. Diamond'un gözü hâlâ boş ekrandaydı. Ağzı açıldı. Dehşetle açılan gözleri az önce kendisine sıras ın ı vermeye çalışan gençten ayrılamıyordu. hepsi bu kadar baylar. Ben bile biraz . Ağır ağır yere doğru kaydı. Birden sırtı arkaya doğru kıvrıldı. İki genç çantalarını yerden alıp omuzlarına taktılar. yeniden buldu.» Filmin dönüş hızı dörtte bire iniverdi. Üç parmağının ucunu hafifçe dudaklarına yaslamış. kızıl saçlı kızın memeleriyle fazlaca ilgilenen görevlinin ilk seferinde mührü stampaya basmayı unutmuş olmasıydı.. anlaşılan emirleri birbirine karıştırmışlar. yardım getirmek ya da canını kurtarmak için hangi tarafa koşması gerektiğini saptamaya çalışıyordu.. İtalyan polisine pek sokulmayın diye talimat vermiştik ama. Gümrük görevlisine her şeyi çok iyi anlattığından öyle emindi ki.. yeri öpmeden önce bir süre de ayak parmaklan üzerinde kaymayı sürdürdü. stilize bir menüe'yi andıran hareketler görülmekteydi. Kamera binanın içini ağır ağır taramayı sürdürüyordu. gölcüğün ortasına oturmuş. «Tamam. Kamera tembel tembel dönüp öteki genci buldu. Havaalanı görevlilerinden ikisi. sonra yan dönüp kapısı açık bekleyen asansöre saldırdı. Daha o dizüstü düşme işlemini tamamlayamadan ikinci bir kurşun gelip yanağını boydan boya yırttı. Net değildi adamların görüntüsü. Kapının camı adamın başının az üzerinde bir yeıden kırılınca. kaybetti. yavaşlatılmış adımlarla duvar dibinde dizili dolaplara doğru koşuyordu. Bu da pek bir yenilik sayılmaz. bu arada bir genç topukları üzerinde dönüp duruyor. Önde giden başını çevirip kuyruktaki birine yavaşça gülümsedi. Serseri bir kurşun karnına girivermişti. Omuzuna kurşun girdiğinde havada bir takla attı..... Tüm hareketler aydaki yerçekimi koşullarında canlandırılan bir baleyi düşündürüyordu. Yeni gelen kurşun avucunu delip omurgasına saplandı. Yüzünde ıstırap dolu bir sırıtma görülüyordu. Ak keçi sakallı ihtiyar kendi kanından oluşmuş. kafası asansörün içinde... artık yavaşlat. Açıldı. Projeksiyonun ışığı söndü. Küçük bir kız yere doğru kaydı. «Kaç kişi?» diye sordu. «Hep. Birbirlerini titrek biçimde izlemeye başlayan film karelerinde.. «Dananın kuyruğu neredeyse kopacak. hep. elleri havaya kalktı. Asansörün kapısı tam kapanacakken.. dolaplara zarif bir hareketle çarpıp geri tepti. İkinci kurşun Uzakdoğulu'yu iki kürek kemiğini arasından yakalayıp asansörün yanındaki duvara yavaşça yasladı. Diğerleri ağlaşıyor. Kamera binanın içini tarıyordu. Aradığı iki adamı buldu. Yere düşen çocuğun çevresine şoka kapılmış. eylem raporu kucağında. Çekim yüksek bir yerden yapılmıştı. Cilâlı taş zeminin üstüne yanlamasına kayıp orada kaldığı sırada üçüncü bir kurşun kafasının arkasını uçurdu.. diz çöküyor. Haki gömleğinin önü yarılıp dışarıya kanlar fışkırmaya başladı. sonunda dolapların yanma serilmiş yatan ve kafasının arkası olmayan gencin üzerinde kalakaldı. Görüntü netleştirilince adamların Uzakdoğulu olduğu anlaşıldı.» dedi. «Efendim» «Bu eylemde kaç kişi öldü?» «Ne demek istediğinizi anlıyorum efendim. gene açıldı.kız kazık kesilmiş gibiydi. siper almak için öne doğru eğildi. Çantasını yere atmış. Bir oğlancık ağzını açıp güçlü ama sessiz bir çığlık kopardı. öğlece oturuyordu. Kızıl saçlı . Gene kapandı. Saçları sanki suyun içindeymişçesine yelpaze gibi açıldı. İkinci delikanlıya da aynı güvensiz ve beceriksiz muamele yapıldı. yattı kaldı. «Evet???» dedi. Kumlarla oynayan bir çocuk gibi. ayaklarını dümdüz karşıya uzatmıştı. Diamond'dan veya Araptan gelebilecek sorulan karşılamak üzere oturduğu yerde yarı yan döndü. İşler tahmin ettiğimizden biraz daha fazla cıvıdı. Dışardan gelen bulanık 16 ışıkta silueti belli oluyordu. ellerinde minik İtalyan otomatik tabancalarıyla yerde yatan Doğulular'a doğru koşuyorlardı. Elindeki silâh yere çarptığında salonda hiç ses duyulmadı.15 Bu sırada gümrük görevlisinin omuz silkip pasaportu mühürle-diği görüldü. yok olmuş yanağının üstüne yatmıştı. Starr önündeki düğmeye basıp. Birinin elinde otomatik bir silâh vardı. delikanlıların sanki çevrelerindeki hava değil de jelatinmiş gibi hareket etmeye başladıkları görüldü. olanlara inanamamanın ifadesi vardı. Kapandı. aradaki engelin basıncıyla gerisin geri açıldı. İçlerinden üçü yerde yatıyordu. Çantasının hâlâ omuzunda takılı olması şaşırtıcıydı. İkinci genç kalabalığı süzerken yüzündeki kayıtsız gülümseme donuverdi. İsrailli gençlerden biri. Akrabalarını bekleyen İtalyanlar arasında da yavaşlatılmış.. duvar ampulleri gittikçe güçlenerek normal hallerini buldular. şaşkın öğrenciler toplanmıştı. Parmaklarının çenesine doğru kaymasına izin verirken alçak sesle. oracıkta bir akrabalarım karşılamaya çalışan kalabalık İtalyan ailenin arasından özürler mırıldanarak geçmeye savaştılar.» diye komut verdi. Starr. O sıra asansörden bir grup okul çocuğu çıkmaktaydı. Kalçasında da kızıl bir mağara açılmıştı.. Adamlardan ikincisi cam kapıya varmıştı. Bir tanesi hâlâ ateş etmekteydi. Starr. sesi çıkmayan bir çığlık görüldü.. 17/2 Kamera.

Oysa Baretta'nm el silâhı olarak gücü. Starr'ın yazdığı raporlarda ne dilbilgisi teklemesine. Arkada oturan Araba CIA'nm hayal gücü geniş kadrosu Haman diye bir şifre adı takmıştı. «Yalvarmayacaksın.» «Tam bir halk düşünürüymüş.» adlı bir kitap daha yazmış. Budalalarla konuşurken hedefi saptırabilmek için arkasına saklandığı safteron kimliğini atıverdi üstünden.. Siz öyle deyince hatırladım.. siz de eyleme gözlemci olarak katılmışsınız. Ama İtalyan polisleri gelip de. olayları insanın gözü önünde canlandırabilecek nitelikte olurdu hep. «Biz buraya öğrenmeye geldik.. «Eylem başlarken o da bizim yanımız-daydı ama.» Arap kısa ve neşesiz bir gülüşle. İş bittikten sonra döküntüleri toplasın diye geride bıraktığımız bir adam onu genel tuvaletlerin en dip bölümünden çıkarmış. insanı şaşırtacak kadar zeki olabiliyorlardı. Şey. taşa işeyen inek gibi sağa sola rastgele kurşun saçmaya başlayınca. Tersine. «Neydi benim sana sorduğum soru?» «Kaç kişinin öldüğünü sormuştunuz. beklenmedik bir sırıtma ifadesi görüldü. Bay Haman. sonra onları vurdukları için yok etmek zorunda olduğum iki Japon ajanımız. sorun-çözücü 19 anlamında zeki. ateş hattıma giren o küçük kızcağızı da vurmazdım. Kurşunlarım İtalyan polisinin sanılsın diye Baretta tabanca kullanmak zorunda kaldım. ha? İki kişiyi avlamak için dokuz kişi öldürdünüz..» «Madem ki oradaydınız. öyle mi?» «Aman efendim unutmayın ki bu işi Kara Eylül eylemlerine benzetin diye talimat vermişlerdi. «Bunu da mı baban söylemişti?» diye sordu. bilmez misiniz?» Diamond gözlerini rapordan ayırmaksızm.. serseri kurşunu havada yakalayan ihtiyar ve Yahudi genç aralarından geçerken oralarda oyalanıp duran İtalyan aileden üç kişi. Eski CIA'cı-ların ortak niteliği olan «İzci/serseri» ruhu her ikisinde de vardı. On yedinci madde gereği mübadele bursu kazanmış gözüken bu öğrenciler aslında bu amaçla oradalar. Yazar olanı. Yasa çıkarılıp yasaklanmalı bence. kelimeleri kullanmayı pek bilirdi.» Starr hoşnut bir alçak gönüllülükle elini havada şöyle bir çevirip iltifatı yana iter gibi yaptı.güçlük çektim. Tabii ilk aşamada bizim Japonlara işi biraz salçalı tutmaları söylenmişti. Doğru. ne de ifade yanlışına rastlanırdı. Önce tabii o iki Yahudi hedef.» diye açıkladı Starr.. Ama mekanik. Gözlemci ve stajyer olarak. en meşgul adama yaptır derler. Yumurtayı balyozla kırmayı severler.» «Raporunu kendi gözlemlerine dayanarak vermesi olanaksızdı efendim.. sonra tekrar babayani tavrına döndü.» dedi Arap. Bunu söylerken dostumuz Bay Haman'ı incitmek istemem. Bilgisayar dönemi öncesinden kalma ajan tipi.» «Starr?» Diamond'un sesi duyduğu yoğun tiksintiden belirgin bir ağırlık kazanmıştı. herkes bu seferkini de bayat bir espri diye nitelendirirken. sonra kurşunu* 18 ınun yoluna çıkan o zavallı küçük kız. «Doğru. Kara Eylülcüler de biraz abartmacı tiplerdir.. yüzünde apansız. «Evet. Bay Starr.. Diamond gözlerini rapordan kaldırarak. Bay.» Diamond soluğunu burnundan verip dikkatini tekrar rapora çevirdi. aslında bakarsanız. neden üstlerinize rapor vermeden önce bu filmi izlemek istediniz?» «Ah. Elimde bir Smith-Wes-son olsa o iki Japonu iki kurşunda sererdim.» dedi. «Toplam dokuz kişi. sonunda uydurmaları yüzünden rezil olunca sessizliğe gömülmüş. Doğrusunu söylemek gerekirse. özentisiz bir dille sergilenen anlatımlar. Oyalanmak tehlikeli şeydir. kasırganın yanında osuruk bile sayılmaz. sizin rütbenize sahip birinin bu işi bizzat üstlenmesi beni çok etkiledi. CIA eylemlerinin daha çok Berlin Duvarının bir yanından öbür yanma kurşun patlatarak yapıldığı günlerden kalma meclis üyeleri hakkında malî ve cinsel kanıtlar toplayıp şantaj yaparak yasa oylamalarmdaki tutumlarını etkileme döneminin başlamadığı günlerden kalma bir ajan. Bir süre cezaevinde yattıktan sonra sessizliğine bir soyluluk katmak amacıyla. Starr'ın özlük raporunu okurken Diamond onun genç kuşak CIA ajanları gözünde adeta bir kahraman sayıldığını öğrenmişti... «Sözünü etmeye değmez. «Gerçekten de o söylemişti. Doruğu aşıp inişe geçmiş tiplerden. «Doğanın çağrılan zaman diye bir şey bilmedikleri gibi uygulatıcı da . «Bu rapora göre. on saniye sonra gölgesini bile görmez olduk. Tersine duru.» dedi. «Ben alınmam. bu sefer arkadaşları onu göklere çıkaran yazılar yazıp büyük kârlarla bastırmaya başlamışlardı. Bazı stajyerlerimizin 'Birincilik Akademisi' dediğiniz yerde çalışması da bu yüzden.» dedi. İşinin doğru ya-' pılmasını istiyorsan.» Starr'm konuşmasına birden civa gibi bir canlılık geliverdi. Haman? Birden hatırladı. Bir süre önce benzer bir görevden ayrılıp siyasal suçlarla ilgili serüven romanları yazmaya başlayan öteki ajanla aynı yılın adamıydı Starr. babamın deyimiyle. Kara Eylül eylemlerine benzesin diye.» «Bence daha çok itoğlu itin tekiydi ama. dostu Starr bu sarsak budalaya büyük hayranlık besler olmuştu..» Diamond seri okuma yöntemiyle gözden geçirdiği rapordan başını kaldırdı. «Bir sayalım.» «Dokuz. Ana Şirket'in kendisini CIA'nm kontrolüne atadığı petrol üreticilerini uzaktan yakından ilgilendiren her türlü eylemin kontrolünü ona verdiği günden bu yana Starr gibi adamların bütün beceriksizliklerine karşın hiç aptal olmadıklarını öğrenmişti. Babam öyle derdi. evet..

Bay Starr.. Başını biraz çevirip. bunu söylemeyi uygun bulmadı. Bu belirtileri tanırdı. bütün satırları yukardan aşağı inen bir çizgi halinde tarayarak hızla okumasını sürdürüyordu. orayı bu sefer enine. bir süre hiç soluk almadı. «Tatmin olmak veya olmamak benim harcım değil.. Gözlerini kaldırdı. «Fazla meraklı görünmek istemem ama. Uygulatıcı? Acaba adam zorlayıcı mı demek istiyordu? Diamond.» Starr aslında o Arapların genetik yeteneksizlikleri nedeniyle öyle bir düzeye hiçbir zaman gelemeyeceklerinden emindi ama.» dedi... kafası karışmış gibi kaşlarını çattı. Ama bizim örgütte Arap yok.. şey olacağını bilmiyorlardı. şey. Bizim elimizde de Japonlar vardı.» 20 Başyardımcı gözlerini kırpıştırıp kaşlarını çattı. anladın işte. bir önceki sayfayı çevirip dikkatle. haberalma örgütümüz Münih Olimpiyadı Misilleme Eylemi'ni gerçekleştirenlerden hayatta kalan son iki kahramanın öldürüleceğine dair bir komployu haber aldı. Zaten olaydan birkaç saat önce Tokvo uçağından inmişlerdi. Bu adamdan çıkabilecek en büyük ünlemlerden biriydi.» «Kendi adamlarınızdı. Çe-nesindeki kaslar kıpırdıyordu. Diamond raporu omuzunun üzerinden geriye uzatırken ıstırap içindeymiş gibi içini çekti. Hayır. elbiseleri. Cesetlerinden çıkarılacak kurşunlar Baret-ta'lardan olacak. soldan sağa okudu. Ne dediğimi anlıyorsun. öyle mi?» 22 Arap tipik bir halı tüccarı gibi boynunu içine çekti kafasını yana büktü. Aktif görevde olanlara. Kafasındaki alarm zilleri onu uyardığında son sayfaya gelmişti.. Gözüne çarptığı halde kafasında yerine oturtamadığı bir şey olursa hemen durup geri dönüyor. onların ölümüyle gerçeğe daha yakın bir görünüm kazandı. Amcam. Sorunun iyi bir değerlendirmesini yapmadan Arap gözlemciye bir şey söylemek niyetinde değildi. bir bağlantı elemanıyım. doğru dürüst okuyordu. ahbap!» «Vuruşu yapmak için neden Japonları kullandınız?» «Ne? Ha! Unutma ki işi sizin adamlarınız yapmış gibi görünsün diye karara varmıştık.» «Bertaraf edileceğini demek istiyorsun.. kıkır kıkır güldü. Bunu biliyoruz. yani başkan. Arap bir an kendi şifre adını tanıyamadı. Hawaii acentamızdan iki ajan. «Belki. Böylece bir yüklü taşımayı beceremezlerdi bunlar. sonra sıçrar gibi oldu. ha?!» Arabm sesi dehşet doluydu. Başyardımcının gözleri donuklaşıverdi.» Arap. gözünün gördüğünü pek az geriden izlemekteydi. bilmiyorlardı. bir komployu köstekleme isteğini belirtti. «Anlıyorum. Ama fazla atak ve biraz da yutulmaz gözüken öykümüz. nasıl diyorsunuz ona? Bir. Bir bit yeniği vardı bir yerde.» deyip gözlerini tekrar yetmiş beş sayfalık rapora çevirdi.» «Yani etkilendiniz ama tatmin olmadınız. «Aa. «Ee. «Ama herhalde bu Japon ajanlar kendilerinin. bu. Ayrıca cesetlerin üstünden çıkacak belgeler onları Kızıl Ordusu üyesi Japonlar olarak gösteriyor. Böylelikle yeni dostlarına bağımlı kalmak zorunluluğundan kurtulacaklardı. O kelimeyi bilmiyorum. Kısa bir süre önce.. Filmin sergilediği kanıtlardan çok etkilendim demek daha doğru olur. evet. Geçmiş tecrübeleri kendisine Araplara gereğinden fazla bilgi vermenin doğru olmadığını göstermişti. anlayamadığım bir şey var.. hatta otopside midelerinde bulunacak yiyecekler bile onların Japonya'dan geldiğini gösterecek. Bu örgütte bir kural vardır. gene de işin sonunun kendileri için böyle geleceğini bilselerdi. «sizin Kara Eylülcülerin bazıları Japon Kızıl Ordusu üyesiydi. Kimlikleri. «Yani bu iki Japon'un sizin örgütünüzün kendi adamları olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?» «Taman. herhalde heveslerinin birazım olsun kaybederlerdi. tatmin oldunuz mu. Bay Haman?» dedi. «Ulak mı?» diye önerdi. Kapitalist bilmemesine karşı sonuna kadar sürdürülecek savaşımda Arap dostlarına yardım etmek isteyen kızıllar. Gerçi yetenekli çocuklardı ama.» 21 Arabm gözleri hayranlıkla panldıyordu. işte amcası olan başkan onu Amerika'ya böyle şeyleri öğrensin de benzerlerini düzenleyebilsin diye göndermişti.. ellerini havaya kaldırıp. Onları kaybetmemiz yazık oldu.» Diamond. Doğru mu o kelime?» . değil mi?Diamond her sayfanın ortalarında bir hizadan. Sessizlikten tedirgin olan Arap boşluğu doldurmak istercesine atıldı. Kafasında yaptığı değerlendirmeler. Ben yalnızca bir haberciyim. Durakladı..» «Hemen sor. Akedemideki stajyerler de henüz bu numaralara kalkışacak kıratta değil.. İyi çocuklardı hem. «Sevgili dostlarım. böylece de İtalyan polisleri onları vurmanın onurunu kazanacak. «Buna karşılık» diye sürdürdü sözünü. ancak işlerini görebilmeleri için yeterli olacak kadar bilgi verilir.oluyorlar. «Kendini harap etme.

sosyal konuşmalara yer bırakmıyordu. Yani bir evrakı kaybedecek. duygusal kargaşalıktan da nefret eden biriydi. gerek CIA' nm gerekse diğer meraklıların isteyerek veya kazayla kulak misafiri olmasını önleyecek aygıtlara sahipti. «İyi öyleyse. Elliye altmış beş santimetre boyutlarındaki üst yüzü beyaz plastiktendi. Sanki insan değil. Bunu üstlerime raporla bildireceğim. «Hoş olurdu. «İşte başlıyor.» Starr panelin düğmesine bastı. Yani suçluları. Parmakları konsolun tuşları üzerinde kendine özgü. Ne çekmecesi ne de rafları vardı. Önemlilik sırasına göre her iş. Bay Starr bu verilere kuşkusuz kendi kaynaklarından öğrendiklerini de ekledikten sonra. Ayrıca Tel Aviv'den ayrılacakları yaklaşık tarihi de verdi. yürümeye başladı. Biri başyardımcı-sıydı. Ana Şirket adına CIA faaliyetlerini eline alır almaz Diamond'un ilk yaptığı iş. «Hey. İkincisi de sekreteri Bayan Svviven'di. gözlerindeki netlikten uzak bakışlar. artık bu örgüte olan güvenimiz pek sınırsız sayılmaz. suçu işlemeden önce saf dışı bırakmak. Orta yerde bir «tartışma bölgesi» kurulmuştu. .» 23 Arabın şarkı söyler gibi sıraladığı kelimeler sırasında aklı başka yerlerde olan Diamond.» dedi. Büro kurşun duvarlarla çevrelenmiş. Asansörden geniş bir çalışma salonuna çıktılar. Duygularını belli etmemeye iyice eğitmişti kendini. İlgi çekecek kadar alçak gönüllü bir masa. Diamond fiziksel kargaşalıktan da. Asansöre bindiler. CIA kadrosundan tek kişinin 16'ncı kata girme yetkisi yoktu. Duvarlar ve halılar mat beyazdı. CIA tarafından yetiştirilmiş kişilerin bize çok dostça davranan ve bizimle iyi iş birliği yapan bir Baş-kan'm düşmesine yol açan çuvallamalarından sonra. Başyardımcı cebinden çıkardığı manyetik kartı. asansör hızla aşağıya inmeye başladı. Hükümetin merakına karşı ek bir engel olmak üzere Diamond'un ofisini Ana Şirketin kompüterine bağlayan özel kablolar. «Haberalma organımız CIA'ya bu cinayeti işlemekle görevlendirilen iki Yahudi gangsterin adlarını vermeyi başardı. telefoto ve teleks de vardı. 24 Ana Şirketin araştırma ve iletişimiyle her an temasta olan Dia-mond'a ikiden fazla yardımcı gerekmiyordu artık. Tabii Bay Diamond'un yakın kişisel denetimi altında olmak üzere. Ama gene de ağzının çevresindeki hafif gerginlik. «Hatırlayacağınız gibi bu komplonun kösteklenmesi. Bu cam zaman zaman kompüterin televizyonu tarafından ekran olarak kullanılıyor.» Merkezin beyaz duvarlı koridorlarında hızlı hızlı yürürken Diamond'un öfkesi yalnızca ayakkabı köselelerinin yere çarparken çıkardığı sert sesten belli oluyordu. iş o masadan çıkardı. Yani çabuk. Beş koltuktan yalnız bir tanesi döner koltuktu: Dia-mond'unki. Tatmin olup olmamak onların işi. ahbap? Bir daha oynat bize!» dedi. Ana Şirketin kompüteriyle. İkinci gösteri. Doğrusu cesur dostum Bay Starr'm gücenmesini istemem ama. Işıklar kararmaya başlamıştı bile. Kompüter kullanmada sanat düzeyine yükselmiş biri. Gözlüklerini fırça gibi kısa saçlarına doğru itti. 16'ncı kat. 16'ncı kat yazılı yerde düğme yerine açılmış yarığa soktu. Tartışma bölgesinin karşısındaki duvarda bir konsol vardı. gözden kaçıracak hiçbir yeri yoktu. Hem de hiç gecikmeden.» dedi Diamond. Bu konsol. Omzunun üstünden Arap'a. Ana Şirket tüm bilgi ve deneyimini değerlendirerek bu işi CIA'ya verdi. Starr bacağını gene önündeki koltuğun arkasına taktı. etnik bir espriydi herif. hattâ sevecenlikle işler dururdu. benim değil. Başka bir şey söylemeden kalkıp sıraların arasındaki yoldan ensekökünde Başyardımcısıy-la birlikte. Usanmıştı bu budaladan. Böylelikle Şişko'dan gerek yazılı gerek görüntülü bilgi istenebiliyor. komployu boşa çıkarmak için sizlerin 'bozgun eylemi' dediğiniz bir tür girişime karar verdi. Burası bir masayla. Starr bu arada büyük bir dikkatle tırnak etlerini muayene ediyordu. en az ölçüde rahatlık sağlayacak biçimde hazırlanmıştı. Çok ekonomik ve âdil bir yöntem. merkezin en kuytu köşesinde kendine hiç kimsenin giremeyeceği bir çalışma yeri ayırmak olmuştu. «Bir daha seyredelim mi?» diye sordu. patronun içinin öfkeyle kaynadığını açıkça anlatıyordu. çevresine dizili minderli beş koltuktan oluşuyordu. Masanın üstü camdandı. < slında en alt bodrumdaki özel çalışma yerinin şifre adıydı. cebinden uzun bir puro çekti.» Arap başını tekrar yana büküp Starr'a özür dilercesine sırıttı. ancak karar için gerekli tüm veriler biriktirildikten sonra onun önüne gelir.«O da bir kelime. Başyardımcının yeri her zaman bu konsolun önündeki sandalyeydi. Sesi artık canının sıkıldığını belli ediyordu. Şimdi bana bazı görüntüler gösterdiniz ve eylemin başarılı olduğunu kanıtladınız. örgütü her zamanki cahil durumunda bırakmak amacıyla her yanına uyarı sistemleri takılmıştı. Sohbetlere. Arap devam etti. petrol rezervleri konusunda Ana Şirket'le dostça ilişkilerin sürdürülmesi için gereken koşullardan biri sayıldı. yani ŞİŞKO'yla bağlantıyı sağlıyordu. Başyardımcıya durumu belirtmeye yetiyor. Yan taraftaki belli belirsiz platformun üzerinde Diamond'un masası dururdu. karar çabucak verilir. alman bilgiler kısa vadeli olarak burada korunabiliyor konferans süresince kullanılabiliyordu. Ötekiler yere sımsıkı çakılmış. Başka konuya bakmak bahanesiyle kâğıdı şöyle öteye itecek yeri bile yoktu. Ayrıca içinde televizyon. işlek tartışmalar için kurulmuş bir yerdi burası. Dinleme aygıtına karşı uyarı sistemleri tabii. soyut bir sanatsallıkla. üzerine görüntüler yansıtılıyordu.

sade bir vatandaşsanız vardı. Kompüteri konser veren bir piyanistin doyuruculuğuyla kullanır. Başyardımcı hiçbir şey söylemeden konsolun önündeki yerine geçti. lise yıllığında kişinin hakkında yazılmış yazılar. Devlet sırrı sayılan askeri bilgilerden. Yüzünde hiç hareket yoktu ama. yaptığınız telefon görüşmelerinden rast-gele derlenmiş birkaç bant. ehliyetiniz. telefon faturalarına kadar. cinsel eğilimleriniz. Adı?» «Münih Beşlisi. bir yığm teknisyen ve mekanik uzmanının soluk almadan yaptığı bir işti. Ama eğer Ana Şirket. olağanüstü beyazlıktaki teniydi. Bir örgüte bağlıydı onlar. ondan bilgiyi istediği derinlikte koparabilme-siydi. siyasal tarihçeniz. Eğitilmiş biri gerekliydi buna. tüm gelir vergisi kayıtlarınız.» Diamond parmağım bu sefer Bayan Swiven'e uzattı. Şiş-ko'da siz de vardınız. «Bu akşam yemeği burada yiyeceğim. veresiye yaptığınız bütün alışverişler. Altındaki damarların mavi bir harita çizdiği ilk bakışta görünüyordu.» Bayan Svviven başını salladı. hangi marka tuvalet kâğıdını tercih ettiği. Şişko'ya gerekli emirleri vermeye koyuldu. Diamond'un platformunun altındaki kendi sandalyesine oturdu. Bir süre dua edermiş gibi. emirleri bekledi. çok da severdi. ya da NSA gibi Ana Şirketin yatırım yaptığı kuruluşlardan biri. Mikserde çırp. Diamond gözlerini kaldırmaksızm ellerini dudaklarından çekti. Sorunun kaynağı. CIA'nm şantaj malzemesinden Fransa'daki ehliyet sahiplerine kadar. Eğer istediğiniz konuyu çok yüzeysel tararsanız. omuzunun üstünden konuştu. CIA gibi. batı dünyasının tüm kompüterlerinde birikmiş bilgilere sahip olduktan başka. Hem en hassas veriler. Yaşı yirmilerin sonlarına yaklaşan. «O iki israilli genç. bal rengi saçları ciddi biçimde topuz yapılmış bir kadındı. avuçlarını birbirine dayayıp öyle oturakaldı.. ömrünüzde göndermiş ya da almış olduğunuz her telgrafın bir kopyası. yorgunluğu en 25 alt düzeye indirecek. her gün tam aynı saatte geçen okul çocukları. yuvarlak gözlüklerinin gerisindeki gözleri zevkle parıldıyordu. tüm askerî veya cezaevi kayıtlarınız. Ama ondan bilgi almak ancak bir sanatçının harcıydı. En iyi yaptığın iş bu. Geri dönmeden. evet. parmak iziniz. İsviçre bankalarındaki şifreli hesapların sahiplerinden Avustralya'daki reklâm şirketlerinin adres postalama listelerine kadar.» Başyardımcı sandalyesinde döndü. Şişko size okuyama27 yacağımz kadar çok yazı vermeye başlardı. Diamond döner koltuğunu çevirip Washinton anıtına görmeyen gözlerle baktı. Bir bardak maya içine sıvı vitaminler koy. aradığınızı bulamayabilirsiniz. yumurta sarılarıyla sekiz on çiğ ciğer kat. Hem de yeni. yavrukurtken kazanılmış ödüller. Ama çok proteine ihtiyacım var. Anıtın dibindeki çimenlerin üzerinde. Bu konsolun başında çalışmanın ona verdiği zevk. seksin başka erkeklere verdiği zevk gibi bir şeydi. Tuşesi ve ilhamı olan biri. Bu koltuk bir ortopedi uzmanı tarafından hazırlanan çizime göre. önlerinde o uzun gecelerden biri daha vardı demek. bütün bunlar. o işe karışmış Filistinli teröristleri öldürmek. Sanayileşmiş batı dünyasında yaşayan biriyseniz. veya diğer demokratik ülkelerde bunlara benzer kuruluşlardan biri size şu ya da bu nedenle önem vermişse. Şişko'ya veri programlamak.» «Hangi endekslerde olsun efendim?» 26 «Küçük bir örgüt bu. Çabuk ve hafif bir şey. abone olduğunuz dergilerin tüm listesi. dolgunca vücutlu. Resmi kuruluş değil. . Ana Şirketin özel ilgi duymayacağı.» «Fonksiyonu?» «Münih Olimpiyatlarında öldürülen atletlerin intikamını almak. kan grubunuz. Şişko'ya tam en gerekli soruları sorabilmesi. Başparmakları hafifçe dudaklarına dokunuyordu. yok yoktu içinde.Önce kendi masasının başındaki koltuğa yürüdü. hem en dünyasal olanlar. fakat bunun yanı sıra insanı uyuşturan bir rahatlık vermeyecek şekilde yapılmıştı. Şişko'daki bilgilerin çok fazla olmasıydı. Kredi kartlarınızdaki tavan rakam. tabur halinde yürüyorlardı. Sırtını pencereye dönüp oturdu. Şişko. En dikkati çeken yeri. Onların gelişini duyan Bayan Swiven bitişikteki odasından geldi. Yani kendi düşüncesine göre başka erkeklerin seksten anlaması gereken zevk gibi bir şey. Tarihçe ve üyelerle başlayalım. falan filan.» «Anlıyorum. «Bana bu Münih Beşlisiy-le ilgili veri iste. Başyardımcının en büyük yeteneği. ilkorta-lise ve üniversite notlarınız. Pencereden parkın bir kesimi ve az ilerde Washington anıtı görünüyordu. Çok derin taradığınızda ise. sağlık siciliniz.» «Hangi derinliğe kadar tarayayım?» «Onu sen bul. efendim. Doğu blokundan uydu kanalıyla çalınmış bir miktar bilgiyi de hazinesinde bulundurmaktaydı. gür. Daha ayrıntılı söylemek gerekirse.. Elinde not almak için kâğıtları hazırdı. Eski idrar testlerinin raporları. İsrail Hükümetiyle ilgileri yok. o zaman Şişko'nun sizin hakkınızdaki bilgisi bundan kat bekat derin olurdu. işaret parmağını Başyardımcıya doğru uzatıp konuştu.

başyardımcının o azımsanamayacak aklını okşuyordu işte. Belki akşama kadar.» «Başüstüne efendim. Ana Şirket hesabına çalışmanın pek çok avantajları vardı doğrusu.» dedi. güzel yılbaşı partileri. notlarını oku bakayım. kamuoyunun öfkesine kurban edilerek gidenler hariç. Şimdi hepsinin başına Reis için bir mesaj al. Bayan Swiven patronuna Muavin'in henüz binadan çıkmadığını bildirdi. nedense ondan hep bu unvanıyla söz edilirdi. Uluslararası Bağlantı Müdür Muavini denilen kimse olup. Bay Starr'la Bay Haman'a haber. Durup yemeğini eline aldı. dolgun bir emeklilik. adımını atıp dışarı çıktı. koyu renk. Bayan Svviven. Ha.» Yedi dakika sonra Bayan Swiven döndüğünde elindeki büyük bardağın içinde koyu. Bayan Swiven hemen tekrar duvara yapıştı. «Cevap: Reis'den Diamond'a.» Diamond kadının orada bulunduğunun hiç farkında değilmiş gibi külotunu çıkarıp önü cam kapılı duşa girdi. İlk cevaplar akmaya başlamıştı bile.. Bir de Bay Haman dedikleri o Arap'la. Çağrılınca gelecek biçimde hazır beklesinler. «Reis mesajını aldı mı?» diye seslendi. Bayan Svviven. Doğrulup sol dirseğini sağ dizine değdirirken homurtuyu andıran bir sesle. Biraz jimnastik yapıp güneşlenebilir. «Bak dinle. Duvara tutturulmuş çelik bir barda çalışıyordu.. Her biri kendine özgü bir hava içinde olurdu. bu işe CIA'yı da sokmak zorundayım. Ama iki de büyük derdi vardı.» CIA'nın başına yalnızca siyasal kimlikleri nedeniyle gelip. Parmağını kıvırıp Bayan Swiven'e peşinden gelmesini işaret ederek bitişikteki jimnastik odasına geçti. küçük bir gözlük taktı. Fazla mesailer. Bu rengi ona içindeki çiğ ciğer veriyor olmalıydı. Söyle de hazır beklesin. vücudunu ve zihnini önündeki uzun çalışmaya hazırlayabilirdi.. Muavin'e haber. Gürültüsünün içinden. Bu . Şişko için sıra önceliği. soğuk suyu sonuna kadar açtı. «Evet efendim. Diamond jimnastiklerini yavaş yavaş yapıyor. bacaklarını kıpırdatmaksızm oturup yatma hareketlerine başlamıştı.» Başyardımcının parmaklan üzerinde gezindikçe konsoldan sıcak mırıltılar geliyordu.» «Sıvı halde yüksek protein. bu hafta sonu için olan tenis randevumu da iptal et.» Diamond yaptığı hareketlerin etkisiyle ağır solumaya başlamıştı.. Güneş lambalarına karşı gözlerini kırpıştırıp duruyordu.» dedi. Bu seferki durum gerçekten ciddi olmalıydı. en az hareketten en fazla yarar sağlamaya çalışıyordu..» Bayan Svriven'in kara gözlükleri üstündeki kaşları yukarıya kal-kıverdi. «Size Reis'in mesajını okumamı mı istiyorsunuz efendim?» Diamond hafifçe içini çekti. Hangi iş kusursuzdu ki! «Notların hepsi yapıldı mı?» Diamond içtiği sıvıyı bitirdiğinde hafifçe ürpermişti.Diamond omuzunun üstünden Bayan Swiven'le konuştu. hastalık ve ilâç yardımları. O donuna kadar soyunurken Bayan Svviven kendi gözlerine yuvarlak. Bayan Svviven güneş lambalarından korunabilmek için sırtını duvara iyice yaslama çabasındaydı. Kadın not bloknotuna baktı. «Hazır olduğum zaman bu Starr denen adamla konuşmak isteyeceğim. Ayak bilekleri kadife bir iple birbirine bağlıydı. Sonunda Diamond.. «İyi olur. Diamond bu süreyi ziyan etmemeye karar verdi.» dedi. «Efendim?» Diamond duşu kapattı.» «Tamam. «Evet efendim. Haftada bir güneş yanığına uğramak. Şimdi de bu seferki sorunun ayrıntıları. Diyalog başlamıştı artık.» Kısa bir sessizlik oldu. morumsu renkte bir sıvı vardı. bir benzerini de ona uzattı. Parça parça hafıza bankasına işleniyordu. «Ayrıca Şişko'dan öğleden sonra her istediğim an bilgi almak için sıra önceliği istiyorum. Araştırıp durumu bildireceğim. Diamond ağırlıklarla çalışmaya koyuldu. Yaşına göre formu çok iyiydi ama göbeği biraz dikkat isti28 yordu.. Dakikada yüz kelimenin üstünde yazanlar gurubundaki tek yüzüne bakılır kadın bu olmasa. köpüklü. sonra duvarlardaki güneş lambalarım yaktı. bu kuruluşun en yüksek rütbeli kişisi. «Mesaj: Roma Havaalanı Bozgun Eyleminin kusursuz olmama olasılığı var. «Son gösteri tensikatından sonra yukarda kim kalmışsa ona da haber ver. ve Bay Diamond'un öfkesini kendisinden çıkarmasına izin vermek. Kanada Kayalık Dağla29 rı üzerindeki şirket sayfiye evlerinde geçirilen tatiller. Güneş lambalarının etkisinden elinden geldiği kadar korunmaya çalışıyor. Gene de filozofça davranıyordu Bayan Swiven. Diamond bir platformun üstüne sırtüstü yatmış. Ortaya doğru dürüst bir görünüm çıkması en azından yirmi dakika sürerdi. bir yandan da o hassas cildinin daha şimdiden oldukça yanıp tahriş olduğunu hissediyordu.» «İyi. Şiş-ko'yla yapılan konuşmalar asla birbirinin aynı olmazdı. Diamond jimnastiklerinin sonuna yaklaşmıştı. «Lütfen cevabının ne olduğunu bana söylemekten çekinmeyin. dolaşımı hızlandıracak biçimde dokunmuş özel havlularla kurulanmaya başladı. «O herif yeter.

BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISI 0. TARİHÇİ. «Şunlara birer birer bakalım.. ÜYE VE UYDULAR EŞİT LEVITSON. MÜNİH BEŞLİSİNE KATILIŞ. sen ayrıntıları hafıza bankasına topla. NEW YORK...konuda başarısızlık kabul edilemez..001. askılı bahçıvan pantoltınu. ASA DOĞUM NİSAN 13.. VURUCU... 1976.. «Dakikada 500 kelime hızıyla gelsin veriler.. ZOEL... YERİ 1352 CLINTON CADDESİ. ÇİFTÇİ.. KATSAYI DÜŞÜKLÜĞÜNÜN NEDENİ EŞİT: BU ADAM ŞİMDİ ÖLÜ.. «Dur!» dedi Diamond... DAİRE 3B. SAVAŞTA. Hiç kimse Asa Stern'in doğduğu apartman dairesinin numarasını bilmek istemezdi. Hiç değilse şimdilik... «Biraz de-rinleştireyim mi? Görünüşe göre kilit adam bu.. «Özür dilerim efendim....) .» Diamond düşünceli bir tavırla apışarasını kurularken başını salladı. BABA ÖLMÜŞ. «bellek bankasından buraya ver" diye seslendi. YARİV.. 1931. 6-GÜN SAVAŞI. CHAİM.» dedi.» LEVTTSON. ÖLÜMÜ.... BAĞIMSIZLIK SAVAŞINA KATILIŞ.. YERİ NEGEV. insan anlamaya çalışırken yoruluyordu. Başyardımcı.. STERN'İN FİLİSTİN'E HİCRETİ. NEHEMİAH. TAHLİYESİNDE STERN KURULUŞUN VE DIŞ SEMPATİZANLARIN BAĞLANTI MERKEZİ DURUMUNA GELMİŞ (Ayrıntılar mevcut).. 31 İNGİLİZ İŞGAL KUVVETLERİNCE HAPSEDİLMİŞ (Ayrıntılar mevcut)... Tarama düzeyini bir mikron yükseltti.. 1967. ARALIK 25. BROOKLYN... dedi.... 30 Diamond cam üstlü toplantı masasının başındaki döner koltuğa kuruldu.» Bundan hızlısını sindiremezdi çünkü. Bana dökümlerini ver. Üstünde rahat bir çalışma giysisi vardı.. İSRAİL.» STERN.. (Bu yüzeysel bir tarama efendim. Şişko'nun verileri bir düzenine uluslararası kaynaktan derleniyordu.. (Doğum ve ölüm tarihleri arasındaki benzerlik dikkat çekmiş fakat rastlantı olarak değerlendirilmiştir. Şimdi öteki üyelere bir göz atalım. Oldukça bol ve rahat. Soluk sarı. MÜNİH OLİMPİYAT OLAYIYLA TEKRAR FAAL YAŞAMA DÖNMÜŞ (Ayrıntılar mevcut). kararlar vermeye hazırdı.. EKİM 1972. zevkten mest. 1909... LİDER VE KİLİT ADAM EŞİT STERN. OZAN. ABD. Üstelik İngilizceye çevirisi de kovboy filmleri kadar ilkel olduğundan.. ASA. MUNIH BEŞLİSİ KURULUŞ GAYRİRESMI. PARANTEZ GIRTLAK. Münih Beşlisi'nin öyküsünü oldukça şekillendirmişti. Yok....... 1954. Üstelik yanığını da gösteren bir tonda... ÇİFTLİĞE ÇEKİLİŞ....» «Besbelli. konsolun başında çalışmasını sürdürüyordu. ZARMİ. Ama ölmüş. Tam beklediği gibi bir cevaptı bu... STERN.. AMAÇ EŞİT MÜNİH OLİMPİYATLARINDA İSRAİLLİ ATLETLERİ ÖLDÜREN KARA EYLÜLCÜLERİN YOK EDİLMESİ.. 1945-1947 (ayrıntılar mevcut)..... Anlaşılan taramayı gereğinden biraz derin yapmıştı.. Şişko. Başyardımcı pür dikkat..» «Önümüzdeki ekrana geliyor. MESLEK VEYA PARAVAN MESLEK.. PARANTEZ KANSER.. GAZETECİ. 1956. HANNAH. Başyardımcı dişlerini sıktı. YOEL DOĞUM ARALIK 25. efendim... Çalışma odasına döndüğünde zihni bıçak gibi keskinleşmiş. Bu konuya sonradan döneriz.

«Ne oluyor?» diye sordu. OLAY YERİ KUDÜSTE BİR KAHVEHANE. Hafif taramaya geri dön..» «Neymiş?» «İki dakikaya kalmaz öğreniriz efendim. CHAİM DOĞUM EKİM 11. CHAİM'İN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISINA İLİŞKİN VERİLEN RAKAMIN DÜZELTİLMESİ. .» ÖLÜMÜ. MÜNİH BEŞLİSİNE KATILIŞ. AKTİF GERİLLA VİRGÜL BAĞIMLI DEĞİL (Yapmış olduğu veya olabileceği eylem listesi mevcut). KATSAYININ ORTA DÜZEYDE OLUŞU NEDENİ EŞİT: BU ADAM AMACA BAĞLI FAKAT LİDER TİPİ DEĞİL...... 33 STERN. ÖKSÜZ / KİBUTZ'DA BÜYÜMÜŞ (Ayrıntılar mevcut).. EYLÜL 7......96 + . EYLÜL 7.... MEHEMİAH DOĞUM HAZİRAN 11. MÜNİH BEŞLESİNE KATILMIŞ. 32 «Tamam..1952.1952... «Hazır olur olmaz g?tir buraya...» BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISI 0.«Dur!» diye emretti Diamond... BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISI 0.. «Münih Beşlisi üyelerinin telefonlarını istedim efendim. BUGÜN İÇİN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLMEK KATSAYISI 0.» dedi. Şişko önce söylediğini düzeltecek.001. Şişko hatasını düzeltiyor. 1976. PARANTEZ KEMİK KIRIKLARI PARANTEZ AKCİĞER YIRTILMASI YARİV. KATSAYI YÜKSEKLİĞİNİN NEDENİ EŞİT: BU ADAM AMACA BAĞLI VE LİDER TİPİ: DİKKAT! DİKKAT! DİKKAT! DİKKAT! BU ADAM GÖRÜLDÜĞÜ YERDE ÖLDÜRÜLMESİ GEREKEN BİRİ.. ILLINOIS. «İşte geliyor. Starr'm Roma eylemiyle ilgili raporuna dayanarak düzeltiyor. KİBUTZ / ÜNİVERSİTE / ORDU YETİŞTİRMESİ (Ayrıntıları mevcut).1948..1972. Şişko veri alıyor.» Bayan Swiven makina odasından salona girdi..» Başyardımcı dikkati kendi üzerine çekmek için elini havaya kaldırdı.» Diamond masanın üstüne yansıtılan bilgiyi okudu... yeter. «Bir yanlışlık var efendim... O rapordaki verileri daha yeni sindirmiş.. DAHA ÖNCE ZARMİ. BOMBA ONUNLA BİRLİKTE ORADA BULUNAN ALTI ARABİ ÖLDÜRMÜŞ. TEKRARLAMA! TEKRARLAMA! TEKRARLAMA! Diamond masanın üstünden gözlerini kaldırdı. Önemli değilmiş.. NEHEMİAH'IN ANA ŞİRKETE ZARAR VEREBİLME KATSAYISINA İLİŞKİN VERİLEN RAKAMIN DÜZELTİLMESİ DÜZELTİLMİŞ KATSAYI 0. BİR TERÖRİST BOMBASININ KURBANI (BÜYÜK İHTİMALLE BAŞ HEDEFİ).» «Başüstüne efendim. ÜNİVERSİTE / SOSYOLOJİ VE ROMANS DİLLERİ / AKTİF OKUL EYLEMCİSİ (NSA VE CIA dosyalan mevcut)... ARALIK 25. YERİ ASHDOD.. YERİ ELATH. İSRAİL.. «Bu çocuğun ölümü üzerinde bana biraz ayrıntı ver. İKİ ÇOCUK KÖR OLMUŞ..64+.001 BU KİŞİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR...001 KATSAYI DÜŞÜKLÜĞÜNÜN NEDENİ EŞİT.. efendim.. BU ADAM ŞİMDİ ÖLÜ.... ZARMİ. İSRAİL. DÜZELTİLMİŞ KATSAYI EŞİT 0. YERİ SKOKIE... HANNAH DOĞUM NİSAN 1...1972. ABD. DAHA ÖNCE YARİV...

kötülüğünden değil. Roma'da ne diye indiler? 414 uçuş numaralı uçak zaten Roma ve Paris'e uğrayıp Londra'ya gidiyor değil miydi?» «Efendim bunun birçok nedeni olabilir. Diamond enerjisiz bir sesle. Madem ki Münih Beşlisi ekibi Londra'ya gidiyordu.» «Şişko'nun suçu değil. «Bir göz attım.» Tekrar masasına dönüp Hannah Stern'in resmini eline aldı. «Yahudiliğimin .» «O İsrailli gençlerin yolculuğu nereye doğruydu?» Bay Diamond'un böyle yüksek sesle düşünmesi Başyardımcıyı her zaman huzursuz etmişti.. Hannah Stern'i bulmaya çalıştı. bu yolla da tüm canlılara olan sevgisini kanıtlamaya kalkan tip. zeki. «Şişko tam bu Hannah Stern'i anlatırken geri gidip düzeltmelere başladı. ama üniversite bahçesinde elinde bol protein tüketen koskocaman köpeğiyle gezen. Kendi deyimiyle bu yolculuğun asıl nedeni.. hem elindeki fotoğrafın yarattığı etkiyi dikkate alan Diamond. Sorulan sorulara Şişko'nun yardımı olmadan cevap vermeyi sevmezdi. «Starr'm eylem raporunu okudun mu?» diye sordu. Bayan Swiven elinde beş resimle makine odasından girip resimleri Diamond'un çalışma masası üstüne koydu. efendim. beceriksizliğinden sebep olacak. Ana şirketin kadın ve erkek elemanlara eşit hak tanıyan bir tüzel kişi olma yoluna girdiğini anlamış Şişko.» Diamond'un çenesi kasıldı. emir almak üzere hazır bekledi. «Bir gün bu yüzden canımız yanacak. Bu kuruluş bu ülkenin mahvına.. Ah. Evlerinde bekleseler daha güvende olmazlar mıydı?» «Ama belki de. Bulduğu surata baktı. «Hatırladığıma göre Londra'ya gidiyorlardı. bu CIA salakları! Başyardımcısı konsolun taburesinde dönüp gözlüklerini düzelterek ona baktı. Anıtın tepesinde her gün bu saatte bir bulut dolaşır. Genç. Bu tipi iyi tanırdı Diamond. İsrail'e ilk defa bir yaz tatilinde. Biraz da derinlik ver taramaya. Efendim?» diye sordu...» Hem verileri..» dedi. Bayan Stern'in terör hareketlerine katılan kalabalığın en uçlarında yer alan ve çok rastlanan türden biri olduğuna karar vermekteydi. «CIA'nm bir kere daha Domuzlar Körfezi'nde ve VVatergate olayındaki gibi çuvalladığı anlamına geliyor. Kurbanların üstlerinden ve çantalarından çıkan eşyaların tanımı.. başını salladı. karşısındaki duvar boyu pencereden gözüken Washington Anıtına bakıyordu. Tedirgindi. «Harika bir şey!» diye söylendi. sivri beyaz sütun sanki bulutun ırzına geçmeye niyetleniyormuş gibi gözükürdü. Niyetleri Heathrovv Havaalanında Filistinli gerillaları uçak kaçırmadan önce avlamaktı.» diye söylendi. Her yaptığı işte öz-saygı arayan biri olmalıydı. Pekâlâ. «Şimdi kaldığı yerden devam etsin. Diamond parmak eklemlerinden birini üst dudağına vurdu. Diamond gözlerini kısmış. «Bu ülkenin kafasız seçmenleri CIA yozlaşıyor ya da ahlâksızlaşıyor diye boş yere üzülüyorlar. Diamond resimleri karıştırdı.» «Sonra neden İngiltere'ye uçağın Filistinliler'ce kaçırılacağı tarihten altı gün önce gidiyorlar? Neden Londra'da göz önünde o kadar uzun süre beklemeye razı oluyorlar. amaçlara bağlı. Münih beşlisi üyeleri arasından.» Başyardımcı Pau'nun nerede olduğunu bilmediğini belli etmek istemiyordu. Liberallik moda olsa. Kendi sağduyu noksanlığını saplantısızlık diye göstermeye çalışan biri.» Başyardımcının sesinden. 34 Diamond arkasına yaslanıp kafasını salladı. efendim?» «Hangi değişikliğe?» «Eskiden BU ADAM derken.» dedi. Dünyadaki nüfus patlamasıyla bizim bilgi patlamasının doğal sonucu. Listeyi İtalyan polisi hazırlamış Pau'ya iki uçak bileti de var o listede. «Bu arada. İlk fırsatta Şişko'ya sormak üzere bunu zihninin bir kenarına not etti. «Ne oldu. amcasını ziyaret için gitmişti. şimdi artık BU KİŞİ demeye başladı. orta-smıf bir Amerikalı. «Bunlar ne anlama geliyor. Üçüncü dünyadaki açlığı merak eden. neden üstlerinden Patı'ya uçak biletleri çıkıyor?» «Pau'ya mı efendim?» «Starr'm eylem raporunda var. «On sekiz saatlik bir gecikme. efendim?» diye sordu. hayatta olarak bilinen tek kişiyi.. 35 «Tamam. Daha çok imlâ yanlışları açısından. sonra platform'dan aşağıya inip elinde not bloknotu. konuşma üslûbundaki değişikliğe dikkat ettiniz mi. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar hakkında çok fazla şey biliyoruz!» Başyardımcı kendi düşüncesine kıkır kıkır güldü..KATSAYI DÜŞÜKLÜĞÜNÜN NEDENİ EŞİT: BU KİŞİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR. Otuz ikinci sayfanın sonunda başlayıp otuz dördün ortasına kadar süren bölüm.. kaderci bir tavırla içini çekti.» «Sonra da. Bir kere daha berbat ettiler ortalığı. duyduğu gurur belli oluyordu. iyi bir liberal olurdu 36 bu kız.

Bunlara baktıktan sonra ikinci derece yakınlara. non-sekitör ilişkileriyle sorulmak zorundaydı. o kadar. Arab'a homurdanmakla yetindi. Demek adam tipik bir terörist değildi. Hannah Stern'in resminde ve verilerinde.» Başyardımcı içine dolgun bir soluk çekerken gözleri parıldıyor-du. «Tüm insanlar ilginç yaratılmıştır. Çünkü Şişko onu. Yoo. En yakınlardan en uzağa doğru yapsın taramayı. Münih Beşlisinin hayatta kalmış tek üyesi oydu. güven. evleninceye kadar kendi varlığına iyi bir neden bulmaya çalışan tipik bir Amerikalı genç kız olarak nitelendiriyordu. dostluk. filan.m. Parmak uçlarını birbirine sürttü. aşkları. Sırtım kaşınıyor. Ne var.. bu tür ilişkilere yönelt. Bayan Swiven çalışma odasına döndü. Gazeteci. Haklarında kısa veriler de gelecek..» dedi. Önemli bir karardı bu. efendim. Salona girip de kendi patronunun asık bir suratla orada oturmakta olduğunu görünce korkularının gerçek olduğunu anladı...» «Muavin de oraya gelsin. Ona en yakın kişilerin listesini çıkar. şiddet eylemlerinde cinsel bir zevk bulacak tipde hiç değildi. Aile. «Starr'la o Arab'a.» «İyi. Yani bay Haman'a on dakikaya kadar sinema salonunda bulunmalarını söyle. dostluk falan. üzerine olağanüstü dikkat çekecek hiçbir şey yoktu... Ayrıca ün kazanma meraklısı gibi de görünmüyordu. Herhalde bir öncelik seçimi yapmamız şart efendim. sevgi. sanat gerektiren bir görevdi. Asa Stern'le ilgili şimdiye kadar bildiklerini aklından geçirdi. Bu sözler NSA'mn kız hakkındaki raporundan alınmaydı. Daha beter bir şeydi. Bayan Svviven?» 38 «Bir şeyim yok efendim. «Sen Şişko üzerinde çalışmaya devam et.. Bu Asa Stern denilen lider'le ilgili derin tarama istiyorum. tanıdıkları. İçgüdüsünü gıdıklayan bir satır vardı orada: Meslek veya paravan meslek. falan. Muavin'le birlikte CIA'mn diğer ileri gelenleri kafa kafaya vermişler ve NE385/8 Planını önermişlerdi. «Listeyi duygusal açıdan iste.» saplantısı. Şişko'ya göre Bayan Stern'in katsayısı oldukça düşüktü. sevgi. o güne kadar gözden kaçmış sosyal suç tutkularına yönelten bir meraktı. üç yüz yirmi yedi kişilik bir liste olacak. Petrolcü Araplar batıya şantaj yapmak.» Sonra Başyardımcıya döndü. Plana göre CIA'nm desteklediği dindar İslam Maoist Falanj kuvvetleri Arap devletlerini hırstan ve açgözlülükten kurtarabilmek için tüm petrol tesislerinin yüzde seksenini bir dakika bile sürmeyen bir harekât sonucu işgal ediverecekti. «Şey.» «Daha neler!» Darryl Starr. Sorular non-frekans sayılarıyla. bu kız Asa Stern'in yeğeni oluyordu. Yani en basit anlamıyla. İşte bu seferki.. ortakları. Romantik bir vatansever. Uluslararası Görev Bağlantı Muavini. Galiba Bayan Stern'de de demokrasinin yarattığı o ünlü saplantı vardı. Bu merak nice modası geçmiş artistleri. Tabii korkuya kapılıp güneyde Rodezya'ya. Hiçbir kompüter.. böyle kaypak kavramlar kazık gibi metodlarla öğrenilecek şeyler değildi.» «Peki efendim.. Kızın kişiliğinde kent gerillalarına özgü psikolojik bozukluklardan eser olmadığı gibi. İkincisi de.. sonra bir açıklama maddesi ekledi. Zaten sevgi için motivasyon içgüdüsünü saptamak hiçbir zaman kolay değildi.» oluyordu.bilincine varmak. en yakın37 larınm listesi dediğiniz aşağı yukarı. Starr'a kafasıyla kısa bir selâm verdi.. Bu sorunlardan biri de Bay Diamond'un CIA'nm göbeğine yerleşmesi ve her yapılana burun kıvırmasıydı. Çiftçi. dost. leziz bir görevdi bu. hayır. Hele sevgiyi şantajdan ayırmak hemen hemen olanaksızdı. birlikte iş yaptıkları. Diamond. Arap'la birlikte derhal sinema salonuna gitmesi için emir geldiği anda.. Bayan Swiven'e döndü. belki sevgi. Şişko'dan liste istemenin bin türlü yolu vardı çünkü. Ama bunların listesini çıkarırken de çok dikkatli davranmak şarttı. delilik veya şantaj da olabilirdi pekâlâ. Yalnız iki noktanın dışında. Enfes. yani dostların dostlarına falan geçmemiz gerekecek Oradan önümüze otuz beş milyon isim gelmesi gerekiyor. Tanrı aşkına. ölçülebilir bir neden olmaksızın yapılmış hareketler. onları İsrail'e yaptıkları yasal ve duygusal yardımlardan alıkoymak için ilk defa petrol boykotu uyguladıklarında. Son günlerde uğradığı dertlerin çoğundan. Tarihçi. Aşk. Bu planın bir adı da «6 Saniye Savaşı» idi. Şişko'ya ilk sorulan yazdırırken Başyardımcının omuzları bir öne bir arkaya oynuyordu.. Birincisi. işlerin ters gittiğini sezmişti. petrol zengini Arap şeyhlerini sorumlu tutuyordu.» Başyardımcının hakkı vardı. Diamond. Çünkü aynı hareket ve eylemlerin nedeni nefret.. Ozan. Dans eder gibi. Bilgi verecek tek kişi o. dostluk. Çok da güçtü.» «Bir saniye. efendim. güven gibi nedenlere dayanan şeyler olabilirdi. «Sinema salonunda sizi bekliyorlar efendim. O telefonları da getir. «Aşk. kuzeyde İskandinavya'ya kadar kaçmış . belirli bir mantık olmadan girişilmiş eylemler. hatta Şişko bile böyle konularda direkt cevap veremezdi. Diamond bu cümleyi okurken içini çekmeden edemedi..» Başyardımcı önce kompütere iki soru verdi.

» Muavin kendisinin sıradan bir ajanla aynı sınıfa sokulmasından hoşnut değildi. Siyah ve Müslüman Afrika liderlerinin birçoğu bir cinayet salgını sonucu hayata veda etmiş. Ömrü skandallarla dolu olan CIA gibi bir kuruluşun.» . Tam ikinci aşama için hazırlık dönemindelerken birden her şey donduruldu. Falso'nun olmamasına. Arapların sahip olduğu milyonlara bir göz atıp. taşınmış. Çünkü Amerikan tipi temsilî hükümette genel anlayış. Bu belgelere göre petrol üreten ülkelerle direkt veya teğet ilişkisi olan her konuda Ana Şirket tüm yetkilere sahipti. bir kısmını kendi ailesinden kimseler öldürmüştü. İşte bu Ana Şirket düşünmüş. neyse Altı Saniye Savaşı için gerekli kararlar konusunda ne ABD Baş-kanı'nı ne de kongreyi yormamak gerektiğinde herkes hem fikirdi. seçimle gelmiş Amerikan yetkililerini hep haklarında topladığı bilgilerle kontrol etme âdetindeydi. CIA'nm yaptıklarına ait bazı bilgiler dışarı sızmış. diye düşündü kendi kendine.» dedi. Amerikan politikasında seçimi kazanabilen hiç kimse. ya da rüzgâr. homurdanarak hemen tekrar yerine yerleşti. Hele bir Arapla! Ama artık ıstıraplarını sessizce çekmeyi öğrenmişti. haberleşme ve ulaşım şirketlerinin bir konsorsiyomuydu. peşinde Bayan Svviven'la birlikte girip hızlı adımlarla öne doğru yürürken Muavin onu selâmlamak üzere ayağa kalktı. «Filmi tekrar mı izlemek istiyorsunuz?» «Siz salakların tekrar izlemesini istiyorum. ve CIA'mn bu gibi işlere burnunu sokup bilir bilmez ortalığı karıştırmasına engel olmaya karar vermişti. sonunda kendi kârlarını iki yıl içinde üç katma çıkartmaya yardımcı olan petrolcü dostlarına zarar verilmesini uygun bulmamış. sırıttı. jeotermal enerji gibi konulardaki bilimsel araştırma bütçesini sıfıra yaklaştırmayı başaran. bir grup saf ve genç senatörün bir Meclis araştırması istemesi olayında ortaya çıktı. Starr. Bayan Swiven'in gelişine tepki olarak yerinden fırladı. hiçbir zaman olmamasına da olanak var mıydı ki? Ana Şirket CIA'yı devralırken hükümetten hiçbir ciddi engelle karşılaşmadı. 39 Ve derken günün birinde Bay Diamond'la az sayıdaki yardımcıları Merkeze gelip yazılı emir ve yetki belgelerini gösterdiler. Kon-gre'nin çeşitli komisyonlarına ulaşmıştı. uluslararası CIA iletişimi işlemez oldu. hem de bazı adayları kamu önünde karalayacak ya da yüceltecek yöntemler uygulamak. gel-git. Sekreterin elinde Şişko'nun verdiği fotoğraflar vardı? Münih Beşlisi'nin resimleri. Starr. Hele bu sonuncusu bir felâketti. Hele seçim yılında! Eylemin birinci aşaması gerçekleştirilmiş. Yüksek rütbelilerin ilk öğrenmesi gereken şey! 41 Starr. Arap ise. Hoş kadın. O güne kadar ne Muavin. Amerika İsrail'e yardıma devam ettiği takdirde bunların ülke ekonomisine tehlikeli biçimde şantaj yapacak durumda olup olmadığını anlamaktı. Oldukça dolgun.olabilecek Arap ve Mısır askerlerini derleyip toplamak sonradan belki üç ay kadar sürebilirdi ya. çünkü araştırmalarına devam etmeye olanak bulamadıklarını belirttiler. batı dünyasının enerji ve istihbaratını etkili biçimde kontrol eden büyük ve uluslararası petrol. uzak bir ihtimal bile olsa. tundralara bile boru hattı döşeyebilen böyle bir güce karşı ne şansı olabilirdi ki? Hükümetin güneş enerjisi. Onlara hemen durum anlatıldı.. Senato komisyonu verdiği raporda ülkenin şantaja karşı güçlü olup olmadığını kesin şekilde bilemeyeceklerini. Ana Şirket. CIA'da hiç kimsenin aklından Bay Diamond'a veya Ana Şirkete karşı gelmek gibi bir fikir geçmedi. İtalya ve Yakmdoğunun sol basını eline geçti.. Avrupa kurallarına uygun biçimde eğilerek selâm verdi. Cildi kar gibi. ne de diğer CIA'cılar Ana Şirket'in adını bile duymuş değillerdi. O öldürücü artıkları! En ufak bir falsoda felâketten kurtuluş yoktu. Diamond. böylece kendilerine rakip yaratmaktan kurtulan bu örgüte kim karşı gelebilirdi? Amerikan Silâhlı Kuvvetlerindeki adamları kanalıyla bu ülke halkına atom artıklarını topraklarında barındırmayı bile kabul ettirmiş bir kuruluştu bu. Diamond ötekilerden uzak bir yere otururken. Ülkenin en baş yöneticilerini bile kontrol altında tutan bir gruptu çünkü bunlar. ahlâk ve kültüre sahip bir insanın kendini oy dilenecek kadar alçaltmasına karşıydı. «Evet efendim.. Hem direkt yardım yoluyla. Çünkü CIA. Amerikan halkının «Gerçek» diye bildiği şeye yeni şekiller vermek yoluyla. Balkonları da zengin. «Projeksiyoncunun bobini tersine sardığım hiç sanmıyorum. «Filmi tekrar görmek istediğinizi söylememiştiniz ki!» dedi. Yalnızca kısa bir süre için. CIA ajanlarının listesi Fransa. kompüterlerinin hafıza bankalarında birçok bandın silinmiş olduğu keşfedildi. Diamond'un gelişini fark ettiğini ancak belli edecek biçimde ağırlığını poposundan kaldırdı ama. Araştırmanın konusu. Zaten seçim yılı olduğu için böyle konularla kim uğraşırdı! Seçimden sonraki üç yıllık sakin dönemden de pek ürkmeye gerek yoktu. Ama Kuveyt hükümeti bu araştırma sürdürülürse derhal paralarını geri çekip bankaları iflâs ettireceğini belirtince tehlike ortadan kalktı. Muavin bu olaylar sonucu kuruluşun kontrolünü elinden nasıl kaçırdığını kara kara düşünürken salonun arka kapıları açıldı. O da.. ülkeyi yönetecek zekâ. Yani kısaca ifade etmek gere40 kirşe. «Projeksiyoncu yerinde mi?» diye sordu. kazanmaya lâyık değildi. çok kısa bir süre için tedirginlik geçirdi Ana Şirket.

Çocuklardan bir tanesi yüzer gibi bir hareketle yerden havaya yükseldi. İkinci Japon yerden fırlayıp bir otomatik silâhı havada yakaladı.» 43 «Üçüncü mü?» diye sordu Starr. Kamera tekrar döndü. Burada olup bitenler hiç komik değil. Starr?» «Elbette görüyorum. «Doğru.» «Onun hakkında ne biliyorsan anlat. Söylenenleri anladığını kanıtlama çaba-sındaydı.» diye atıldı. eli sırtındaki kurşunu söküp çıkarır gibi bir hareket yaptı. «Anladım efendim.. bu kesin. yerlerdeki cam kırıkları toplanıp yerlerine yerleşerek sağlam bir cam oluşturdular. Sonunda etmemeye karar verdi. Tam CIA'nm ününe lâyık bir biçimde sen de çuvalladm.. Beli ve kolları benim zevkime göre fazla ince ama. Işık biraz solduruldu ve film karesinin yanması böylece önlendi.. daldı. Starr loş ışıkta resmi daha iyi görebilmek için kıpırdadı. kontrol turnikesine vardılar.» «Kim peki?» «Ekrandaki kız. 42 Ekrandaki kız olduğu gibi dondu.» Diamond gözlerini yummuş.. Adı Hannah Stern. «Ama. bize uçakta onlardan yalnızca iki kişi olacak dendiydi. Japon.» Arap. sonra alçak bir ses. Başının bir tür derde girdiğinin farkındaydı.» Starr iletişim düğmesine basıp gerekli emirleri verdi. Yani Münih Beşlisi'nin kurucusu. Daha sonra geri geri.» Starr susup güldü. «Senden bir ricada bulunacağım. Bayan Swiven elindeki dosyadan genç kızın resmini çıkarıp Starr'la Arabm oturduğu tarafa seğirtti. babamın dediği gibi etin lezzetlisi kemiğe yakın olanıdır.Asansörün kapısı ölü Japonun kafasına doğru bir açılıp bir kapanıyordu. Amcası Asa Stern. Görünmez bir vantuz delikanlının kafa parçalarını bir araya toplayarak yerine yerleştirdi. Bu gülüşe Arap da hemen katıldı. Genç yerden fırlayıp geri geri koştu. Avu-cundaki delik yok oldu. Şu önümüzdeki birkaç saat boyunca olanca çabanı harcayıp böyle eşekleşmemeni istiyorum.» «Tamam. Komando ekibinin üçüncü üyesi oydu işte. haki renkli gömleğinin yırtıkları kendi kendine yamalandı. «Dur! diye haykırdı Diamond. İtalyan görevli elindeki âletle pasaportlanndaki damgayı sildi. Her zamanki gibi saf delikanlı numarasından medet umdu.. tersinden göstersin. duvarın yukarısına doğru kaydı. Biri dönüp gülümsedi. «Şeyy. karnındaki kırmızı leke emilircesine yokoldu.. «Starr. «Evet efendim.. «Şu kızı görüyor musun.» Diamond. Önemi yok.. İki genç geri geri yürüdüler. «Ştarr?» «Efendim?» «Puroyu söndür.. sonra ikisi birlikte geri geri koşmaya koyuldular. Kamera onları bırakıp yerde yatan İsrailli genci buldu. bir kere esaslı memeleri var. duvardaki ışıklar karardı. Geri geri koşup bir yığın okul çocuğunun arasına.» «Kim dedi bunu?» «Şu adamdan aldığım istihbarat raporunda yazıyordu. Bulduğu anda. çantasının yanından geçerken çanta yerden onun eline doğru uçuverdi. yerdeki kırmızı göl toplandı.» Muavin öksürüp boğazını temizledi en yetkili sesiyle konuştu. kalçasının içine doğru emildi. . başını iki yana sallıyordu. Poposu biçimli. Starr. Daha önce onun bağırdığını hiç duymayan Bayan Svviven neye uğradığını şaşırmıştı. İlerideki birini görebilmek için parmak uçlarına yükselmeye çalışan italyan ailenin arasına girdiler. Derken adam canlandı. gencin yok olmuş yanağı eski yerine oturmaktaydı.. Senden beni eğlendirmeni isteyen olmadı. kızı tamdın mı?» diye sordu. «Starr? İyice anladın mı?» Hafif bir iç çekişi. Bunu iyice anlıyor musun?» Bir sessizlik oldu. «Starr?» Diamond'un sesi monoton ve gergindi.«O halde sondan başa doğru.. Muavin itiraz edip etmemek arasında kararsızdı. Bay Diamond.» . Cevaplarını cıvık şakalarla süslemene de gerek yok. sonra gülümseyerek teşekkür etti. «Eğer kuruluşun yapabileceği herhangi bir. «Bizim istihbarat ajanlarımız. Kızıl saçlı bir kız önce başını iki yana salladı. camlı giriş kapılarına vardığında başını eğdi. O dizüstü otururken göğsündeki kanlar göğsünün içine çekildi.» Starr bu garip soru karşısında şaşaladı. ikinci İsrailliyi buldu.

dönüp çıktı. Çok koyu. Siyaseti Italyanlar'a yaptırmak ya da endüstri ilişkilerini Ingilizler'e bırakmak gibi bir şey. Dalgın gözleri önündeki kahveye bakıyordu. hayal. Gerçek. Petrol onların. Kendi kendine. Starr'a gözlerini dikip uzun uzun baktı. kötü şanslarından ötürü Tanrı'ya yakmıyor ya da karşısına böyle budala bir oyun arkadaşı verdiği için Tanrı'ya sitem ediyorlardı besbelli. sonra susmanın daha bir güçlülük ifadesi olduğunu düşündü. Şimdi sinir yapısı parça parça olmak üzereydi. şimdi. biz. Son yedi saatten beri Hannah Stern çok çeşitli ruhsal durumlardan geçmişti. Kör gibi ileriye doğru yürümüş. ya da dört beş kilometrelik yolu kaldığı halde.» diye karşılık verdi. Starr koltuktan kalkarken. sonra. Avrupa'nın en eski dilinde konuşan insanların sesi. Bai. Ama şu anda önünde sadece bir tek saatlik. Hattâ uykulu denilebilecek durumdaydı. «Yanılıyorsun. Ağızdan. Arkasında kalan gazinodan oyun oynayan dört Bask erkeğinin sesleri gelmekteydi. alla Jainkoa diye tekrarlamakta. Arap'a kısaca göz attı. passo.. O da sık sık der ki. Boş salona bir süre ekrandan gülümseyen Hannah Stern'in yüzü 44 hâkim oldu. boş meydanın sıcağı. ama yardımcı olamadığı birinin.«Starr? Bana bu eylemi Arapların istihbarat raporuna dayanarak hazırladığını mı söylemeye çalışıyorsun?» «Şey. sonra da bir zihin karmaşıklığı ve baş dönmesi. Onlar hiçbir sorumluluğu almak zorunda değil. Han45 nah'ın çok acıdığı. alla Jainkoa.. Durmadan duyulan sözle:'. Üstelik son anda çay bahçesi sahibinin kaprisi yüzünden yenileceğe benziyordu... lin kalmamış gibiydi. İtalyan ailenin çığlıkları. Yardım edilebilecek dönemi aşmış birinin. evet efendim. «Eee ahbap.» «Pekâlâ» diye ayağa kalktı Diamond.. hem de soğuktu. kendini Bask diyarının bu çay bahçesinde bulmuştu. güneşe çıkmaya niyetlenmişti. telveli bir kahveydi önündeki. Gözleri kamaşmış. hele bu sonuncusu akla gelebilen her ton ve vurguda söylenmekteydi. terminal binasının ana kapısından. «Ama sanırım yanılmaya alışmışsın sen. düğüm olmuştu. ağaçlığın serinliği. Önce arkadaşlarını vurulmuş görmenin korku ve şoku. Orada öylece donmuş gibi kalakalmış. «Bence yapılan hata Arap dostlarımızın yanlış bilgilerinden doğuyorsa.» Arap temsilci gülümseyerek başını salladı. passo. Muavin boğazım temizledi.» Peşinde Bayan Swiven'le yürüyüp salondan çıktı.» dedi. Gelmiyordu beklediği kurşun. «Siz üçünüz hazır bekleyin.. diye komut verdi. Aşağıda istediğim bazı veriler birikiyor. Polisler koşuşup durmaktaydı. Böyle ifade edilince yaptığı iş gerçekten çok salakça görünüyordu. Damarlarında hiç adrena. Birlikte yürüdüler. «Siz de tıpkı amcam başkan gibi düşünüyorsunuz. Yaptığınız hatayı onarmam hâlâ mümkün olabilir. Başka birinin başına geliyor olmalıydı bunlar. inanmazlığı söz konusuydu.» Arap kıkırdayıp başını salladı. sorumluluğun büyük kısmını onlar paylaşmalı. Önce gerçeğin kâbusu. önemli şeyler. Bir saate kalmadan sizi çağıracağım. oraya girecek kurşunu beklercesine kasıldığını fark etti. hepsi birbirine umutsuzcasma dolaşmış. Projeksiyoncu filmi sarmaya başladığında kahverengi bir amip gelip o yüzü yaladı yuttu. yalan söylüyor. Kurşun sesleri bitmek bilmiyordu.» Starr'm sesi iyiden iyiye sönüktü. Meydan çevresindeki beyaz binalardan yansıyan güneş göz kamaştırıyordu. bir masaya oturmuştu. «Bari hâlâ boğazımızdan lokma gidecek haldeyken bir şeyler yiyelim. Kendi kanının içine oturup ayaklarını oyun oynayan bir bebek . ağlaşmaları da öyle. Diamond. passo. zihni kekeler durumda. Duygusal bir şokun etkisindeydi ama ruhu şok alanından uzaklaşmıştı. Galiba işler iyice sarpa saracak. Buna karşın kendini çok sakin hissediyordu. yürümeye devam.» deyiverdi. Turdets meydanını çevreleyen ağaçlar altındaki çay bahçelerinden birinde. Roma havaalanındaki cinayet dizisinden sonra her nasılsa İtalya'dan çıkmış. durmadan ona çarpan insanların arasında yerinden kıpırdayamamıştı. Derken boğazına bir korku sarılmıştı. sonra bir hayal dünyasına kaçış. bir şey söylemeye hazırlandı. artık enerjisinin tümüyle tükendiğinin farkındaydı. kısa kısa soluyordu. dokuz saat içinde tam bin beş yüz kilometrelik yol yapmıştı. Oyuncular bu sözle blöf yapıyor bu sözle birbirlerine sinyal veriyor. sağından solundan panik içinde koşuşan. ETCHEBAR Hannah Stern. Muavin. Bir ara sırtındaki kasların. önemsiz şeyler. Ağaçların altındaki gölgelik ise hem kara.

. Tuvalete güç yetişti. Nicholai Hel oturuyordu.. dergi okuyordu. O sıkışık yerde zorlukla çömelip deliğe kustu. bir ulaşabilseydi bay Hel'e. Bu gözleri kendi üstünde hisseden Hannah bluzunun iki üst düğmesini ilikledi. Ah. Otostopta güçlük çekmeyeceğinden emindi. Teybe alınmış olan bu ses. İnsan genç ve güzel olursa. Hannah onu kendisini kent dışına çıkarıp 47 . göğüsleri de dolgun olursa. «Çok üzgünüm. Bu kadar kısa bir yolculuğun bu kızı nasıl hasta ettiğine şaşar gibiydi. gövdenin titreşimi vardı artık. cebinde tek kuruş olmadığıydı. koşuşmanın ve bağırışmanm ortasında. Adam gülümseyip hafifçe öksürdü. yörenin Bask tarafında. «Efendim? Ha. Hannah duramadı. Çok güzel ve çok korkunç.» Bir dakika sonra hostes geri dönerken ona kemerini de bağlamasını söylemek zorunda kaldı.. Eh. Hannah'm yüzüne soru sorar gibi baktı. Kendini tutamadan. Yer karolarının deseni dizlerine çıkmıştı.» Uçak ince bulutların üzerine doğru yükselip masmavi göğe daldı. Bütün bu kargaşalığın.» diye mırıldandı. evet. Yanında ortayaşlı bir adam oturuyor. Duyuru Fransızca olarak tekrar edilirken cümlenin son parçası Hannah'yı gerçek dünyaya döndürdü. Bütün parayı Avrim taşıyordu. On bir numaralı çıkış kapısı. hoparlörlerin altında 46 neler olup bittiğinin hiç farkında değildi. boğazını temizledi. Konuşacaktı onunla! Ahmak herif onunla ilişki kurmaya çalışacaktı şimdi! Ulu Tanrım! Birden midesi bulandı. gerçekten çok üzgünüm. Hostes ilgili.. Adamın yarası görünmüyordu ama altındaki kan gölü gittikçe genişlemekteydi. Adamın gözleri arasıra derginin üst kenarından dışarı. Ana oydu ne de olsa. İlk bindiği araba onu Pau'ya kadar götürdü.. Buralarda bir yerde. Hostes Hannah'ya koltuğunu dikleştirmesi gerektiğini hatırlattı. «Peki özür dilerim. ama kibirliydi. Yalnızca motorların sesi. Ama yolu da bilmiyordu. Herkes ailenin yere düşen bireylerinden çok onunla ilgilenmekteydi. çıkış kapısı.. Çıktığında solgun ve hemen kırılmaya hazır hissediyordu kendini. Hannah pencereden baktığında Pirene'lerin karlı doruklarını gördü. Havaalanından çıkıp kendini Pirene'lerin dondurucu güneşi altında buluncaya kadar hiç hatırına gelmeyen şey. Uçak Pau'ya yaklaşırken yana eğildi. On bir numaralı. Air France'nin Toulouse. Hannah'nm haki şortunun altından görünen güneş yanığı bacaklarına kaymaktaydı. Tarbes ve Pau'ya gidecek 470 sefer' sayılı uçağının yolcularına ilk çağrı yapılıyordu. şoförlere sorabilirdi hiç değilse.. Yürürken adamla gözlerinin çakışıp kaldığının farkındaydı. Şoför gece kalacak bir yer bulmayı teklif etti. Hannah yalnızlık içinde titredi. Akrabalarını bekleyen İtalyanlar arasında bir kadın boğulur-casma ağlıyordu.gibi karşısına uzatmış keçi sakallı ihtiyarın yanından geçti. sakin bir sesin bir anons yaptığı duyuldu. Şimdi otostopla gitmekten başka çaresi yoktu.. Özür dilerim. Yüzünden acısı da belli olmuyordu.

Yo. bilseydim Bay Hel'i aradığınızı.. Hannah'mn bacağına değmişti. öyle mi? İyi. şaşırırsınız tabii. Aralarında hızlı hızlı Bask'ça konuştular. Demek çok sıcak değildi. Yolun orta yerinde iki Bask kadını karşılıklı durmuş. uzak değil. Köylü sürücüleri onları ne pozda durdurabilmişlerse o pozda bırakmışlardı. Franko-Alman ilişkilerinin bu garip gösterisini değerlendirecek durumda değildi. İkinci arabayı çok beklemeden buldu. defalarca ısıtılmış bir sıvıydı. Acaba Matmazel beklerken bir şey içmek ister miydi? Hannah kahve ısmarladı. küfürler savurarak koca canavarı biraz ilerletmeyi başardı ama bu sefer de engellerin en aşılmazıyla karşı karşıya geldi. «Etchebar şatosunu arıyorum. sonra Abense'de-Haut (beş hece) kasabasından geçilecek. gözlerini kırpıştırarak tepedeki ağaçların yapraklarına baktı. Sanki genç kıza biraz daha açık konuşsa bütün bu gecikmelere gerek kalmayacağını anlatmaya çalışıyordu. konuşmalara Bask dili de karışıyor. telaffuzu değiştiriyordu. «Ne. «Siz Bay Hel'i mi arıyordunuz?» diye sordu. acı. kirli egsoz dumanları çıkararak ve köşeyi on santimle ıskalayarak meydana girdi.. Evet. Abense-de Haut'dan sonra iki kilometre falan vardır. adam bu adı daha önce duyduğunu hiç hatırlamıyordu. Burada birkaç park etmiş arabadan başka hiçbir şey yoktu.. Girerseniz. Tek parmağıyla beresinin kenarından saçlarım kaşıyordu. Kahveci gözlerini Hannah'm göğüslerinden yalnızca bacaklarına bakabilmek için ayırırken.. Hannah Stern ne bu görünümün esprisini. Hichans'dan sonra iki kilometre kadar. Ama asla soldaki yola girmemek gerekiyordu. Orta yaşlı. İspanya'nın bu yöresinde. «Une-petite cuillere» demek için sekiz hece çıkıyordu insanların ağzından. Bask erkekleri bu bereyi ancak yatarken çıkarırlardı. Lichans'a tırmanılacak. Hannah'mn bacağına damlayan kahvenin canım yakmadığını umduğunu ifade etti. Bu turistin yarattığı kargaşa ilgilendirmişti hepsini. Anlıyorsunuz. Yeni bir araba. Bu ilk engel. . Meydandaki çay bahçesinden yolu öğrenmeye çalışırken ilk engelle karşılaştı. Bask'lara özgü üçgen suratı. arıyorsunuz?» diye sordu. Ama bu seferki Tardes'e gitmiyor. «Hel mi dediniz?» diye sordu.Tardest yolunu tarif etmek üzere kandırdı. o fıçı bacaklarının üzerinde dikilip. Karısının bilebileceğini ona danışması gerektiğini söyledi. «Eh. Ama aradan on beş dakika geçmişti. Meğer ki sol 49 çatala girmeyesiniz. çatala varınca sağdaki yola girilip Etchebar tepelerine varılacaktı. Sonunda da karara vardılar. Her birinin burnu başka yöne doğruydu. ne de Ortak Pazar içinde. Sonunda Etchebar şatosunun yerini tarif etti. ağızlarının birer ucundan konuşarak dedikodu ediyorlardı. kamyon şoförünün çaresizliğine hiç aldırmaksızm konuşmayı sürdürdüler.» Kahveci kaşlarını çattı. Kullanması güç bir araba olmalıydı bu araba. İsterse orada geceleyecek bir yer bulabilirdi şoför Hannah'ya. «H» sesini iyi çıkarabiliyordu. Hannah pırıl pırıl meydana bakarken gözleri yanıyordu. Kahveci bu sızma işinden üzülmüş görün-düyse de. «Uzak mı?» «Pek uzak sayılmaz. değil mi?» Oyun oynayanlar masadan kalkmış. Sürücüsü ter döküp. bir Bask'dan basit bilgi almak dayanılacak işlerden değildi. yalnızca Oleron'a kadar gidiyordu. Yürüyüp gazinonun arka tarafında gözden kayboldu. çünkü o yolun sonu Licq'e giderdi. Adamın eli iki kere vitesin üstünden kaymış. 48 Alman plakalı kocaman bir kamyon. derken Hannah Tardes'e vardı. Ama tüm ağırlığına karşın gene de sızdırıyordu kap. Önce Tardes'in öbür ucuna gidilecek. hayır. söyleneni yeni anlamış olmanın sevinciyle pa-rıldıyordu. Bay Nicholai Hel'in evini. kadere boyun eğdi. Ama siz zaten Licq'e gitmek istemiyorsunuz ki!» «Etchebar uzak mı demek istiyorum!» Zaten yorgun ve sinirleri gergin olan Hannah için. Şaşırırsınız çünkü kendinizi Licq'de bulursunuz. Arabalar düzenli biçimde park etmiş değillerdi. Zaten o anda kahveci de çıkagelmişti. kahvecinin yanma gelmişlerdi. Yolu şaşırmanıza olanak yok..» «Lichans ne kadar uzak peki?» Adam gene omuzlarını kaldırdı. iyi.. suratsız. Ağır bir demlik içinde gelmişti. Kahve çok koyu.. «Hayır. şişman kadınlar. «Öyle demiştim. yöresel aksandı. yeni bir ilgi. Bask dilinde de vardı aynı ses. Herhalde Bay Hel'i sormaya gidiyordu.» Adam omuz silkerken belinden yukarısı birlikte yükselip elleri semaya döndü. kız eğer sol çatala girerse kendini Licq'de bulurdu.» «Ah.

Bazı şeyler aşktan daha önemliydi ne de olsa. Mavi göğe yükselen karlı doruklar. Bunu hafife alarak. Fransızların bu para tutkusuyla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Zihni son on saatin yükünden kaçmak için bir tek noktaya yönelmek zorundaydı. Zaten araba kullanmayı da bilmiyordu. çimenlerin. Kahveci ona içtiği kahvenin parasını hatırlatınca Hannah hiç Fransız parası olmadığını belirtti. kanatlarını yaymış av arayan bir şahin uçuyordu. Bu durumda onu Etchebar şatosuna götürecek biri bulunamamıştı. üstüne bir şeyler yazıp ikiye katladı. bacaklarına kaymıyordu. Bir şatoya varabilse. Eh. Çevresinde görüp kokladıklarından yorgun düşen Hannah. Ne? Demek bu turist kahveyi içmiş. koyun pisliklerinin karışımı. Sağa giden yol Etchebar tepelerine doğru dik şekilde tırmanıyordu. Kızın cömertliği üzerinde bahse girmeye de hazırdı. «Beni Etchebar şatosuna kadar arabayla götürebilecek kimse var mı?» Kahveciyle kumarbazlar arasında acele bir konferans başladı. Düşünmemeliydi. «Siz Bay Hel'in dostu musunuz?» diye sordu. Hannah bir saati aşkın bir süredir yürüyordu. Düşünmeye. Yuvarlak tepeler.» Elindeki küçük defterden bir kâğıt yırttı. Şato orası olacaktı. Bir hayli tartışma. Ağır sıcağın etkisiyle topraktan garip bir koku yükselmekteydi. Ayaklarının ucuna baka baka. Nicholai Hel'i görmekti. ayak parmaklarına bakarak durmadan yürüyordu. tekrarlama yeraldı. Pirene inek51 leri gözüküyordu. ağzını bıçak açmıyordu. «Lütfen bunu Bay Hel'e verin.. Borçlarına sadık biriydi o. Yirmi dakika sonra döndüğünde. İki yılda bir lehimciye de para verip demlikleri onartıyordu. Ama onun da arabası yoktu. onu mahvedebilecek görüntüler hazır beklemekteydi. parasını vermemişti.. altta parıldayan Gave de Saison'u seyretmiş. «Hayır. sonra güneşin zeminini yumuşattığı dar yoldan Bask tepelerine doğru tırmanmaya başlamıştı. Kahveci kahveyi parayla satın almıştı. Çünkü biraz uzağında. Bir karışım.. Yol çatalına gelince durdu. Yumuşak gözlü.» «Dinleyin. Ondan önce de. aptal görünüşlü hayvanlardı bunlar. Maldan da. otlayan koyunlar. Tam başının üstünde. ilerde de karlı doruklar vardı.» derken sesi oldukça soğuktu. Yürümeliydi yalnızca. . Yalnızca kumarbazların en yaşlısı gönüllüydü bu işe. Ulu çam ağaçlarının gerisinde. «Anlıyorum. Sonunda kahveci ciğeri parçalanırcasma içini çekti. dar vadiler. Hannah'ya. rahatlıktan da. Pişirmek için kullandığı gaza da para vermişti. Sonunda kahveci varılan yargıyı bildirdi. arka odada karısıyla yaptığı görüşmeyi bitirmiş bulunuyordu. hatırlamaya cesaret edemiyordu.» > Şortla gezen. şu an ve şu yerin hemen ilerisinde. Yaban çiçeklerinin. açıklama. Nicholai Hel'e ulaşabilse. Hannah içini çekip sırt çantasını omuzladı. Taştan yapılmış küçük evlerin ilerisinde. nemli gözlerinde acıklı bakışlarla Hannah'ya baktı. Bazı kimseler gibi değildi. espri gibi söylemeye çalışıyordu. Yolun kenarlarında eski taş duvarlar üzerinde kertenkeleler yürüyordu. başını eğmiş. giderken az sonra döneceğini belirtti. arkasında sırt çantası taşıyan bu kızın kolay dostluk kurmakla ünlü o sporcu genç turistlerden biri olduğu ve bu nedenle de az bahşiş vereceği kararma varılmıştı. Kumarbazlar bu yeni durumu aralarında iştiyakla tartışmaya başladılar. çok yükseklerde. Yorgunluğu umut duygularıyla birleşmeye başlamıştı. İzin veremezdi. Ama Hannah bütün bunları nereden bilebilirdi? Bura halkı Bask adları taşımakla birlikte. Sonunda kahveci yaptığı gösterilerin bu kızdan iki frank koparmaya yetmeyeceğini anlayınca izin isteyip oradan ayrıldı. Bütün mesele Etchebar şatosuna varmaktı. Çayırlarda. Abense köprüsünden geçmiş. ondan sonra da hiçbir şey yoktu. Bütün bu tiyatronun yalnızca iki frank için sahnelendiğine inanası gelmiyordu. ha? Bu iş yasal kovuşturmaya kadar gidebilirdi. 50 Hannah öfkeyle gülme duygusu arasında bocalıyordu. Paranın kendisine olan bir tutkuydu bu. Derin derin içini çekip yoluna devam etti. Yalnızca boşluk.. Üstelik kahve fiyatının aslında bir frank olduğunu da bilmiyordu. Burada modern çağ tarihine bile «Beşinci Cumhuriyetin Gerçeği» diye ulusal uyuşturucu niteliğinde bir ad takılmıştı. radyo. Gözleri artık Hannah'mn göğüslerine. bir santim kaybetmenin acısı yanında solda sıfır kalırdı.» diye yalvardı Hannah. Gerçek zenginlikten bile önemliydi. dedi Hannah. «Evet. televizyon ve devlet eğitiminin sonucu olarak tümüyle Fransızlaşmış bir halktı. Kahve için iki frankçığı da mı yoktu? Doğrusu bu bir prensip mesele-siydi. Küçük esnaf zihniyetine sahip bu Bask köylülerine göre.. Yalandı tabii bu.Ama Licq'deki köprünün nasıl yapıldığının öyküsü de. Ama şimdi bu ayrıntılara girmeyi canı istemiyordu. gülerek. gururdan da daha önemli oluyordu bazı yerde bir madenî para.. yüz frank kazanmanın zevki. Ama adam gözünü kahve fincanından ayırmıyor. Yani gerçekten bu kahve için verecek iki frank parası yok muydu? Haydi bahşişten vazgeçtik. kenarını tırnaklarıyla inceltti. ağaçların arasından geniş beyaz bir duvar görünmekteydi. o halde siz ödemeseniz bile Bay Hel ödeyecek demektir.

bayan. Bask bile değil! Acaba Protestan mı? Yok canım. «Matmazel?» Hemen kapıya döndü. Dönüp bazı bitkileri budama işine devam etti. Bahçıvan. yaşlı adam ona eliyle işaret etti. kocaya bu yüz verir! Herhalde samanlıkta. «Merhaba adım Hannah Stern. Hannah yürüdükçe onun makasının «klip-klip-klip» seslerini duyabiliyordu. Hannah gözlerini siperleyerek güneşli terasa baktı. Hannah ürperdi. Kötü adam değildi aslında Bay Hel. kendi soyadını mezarlıkta en az bir düzine taşın üzerinde okuyabilecek durumdaydı.» «Yukarı gelin. doğru.» «Çok iyi.. Şatoya taşmalı on dört yıldan fazla olmamıştı. Hannah demir kapının önünde durdu. o kadarı da fazla. Kararsız kalan Hannah. Gerçeğe sarılan eli gevşemeye yüz tutuyordu yavaş yavaş. Şu hale bakm. Bir tek sesi dışında. Hannah. Bayonne'lu bir orospu olduğu. Haspa göğüslerini bile bağlamamış! Erkeklerin kendisine bakmasını istiyor besbelli! Dikkat etmezse yakında soyadsız bir çocuk bulacak kucağında! Kim alır onu ondan sonra? Olsa olsa kızkardeşinin evinde yerleri silerek yaşar gider.» dedi. İşten de hiç kaçmmazdı. Yalnızca kızkardeşinin kocasıyla yatan zavallı bir orospu. «Hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Gölgelik iyice serindi. Sıcakta bu kadar uzun yürümekten başı dönüyordu. Kızkardeş durumu öğrenir. öteki karşılık verdi. ambarda falan. Ama soluğunu içine çekerek «Oui» dediği için kelimenin kazandığı anlam evetten başka her şeye benzedi. Hannah Stern. Yola sarkan dalların yaprakları arasından yürürken yukarlarda ısrarlı bir rüzgâr yüksek dallan sallıyor.Alçak bir duvarın üzerinden dedikodu yapmakta olan iki köylü kadın sözlerini kesip yabancı kıza merak ve güvensizlikle baktılar. kıvrılan ağaçlı bir yolun uçundaydı. yıllar boyu yağmurun rüzgârın hırpaladığı taşlara. Gün boyu muntazam aralıklarla içtiği on iki bardak kırmızı şarap onu bu iki aşırı uçtan da korurdu. bunu evden atar! O zaman nereye gider peki? Bayonne'da orospuluk eder işte. tekrar donup tekrar erimişti. Yumuşak. Yanından geçerken Hannah onun yarı sarhoş olduğunu fark etti. Bask'lara özgü bir gülümsemeyle. Bir yandan saygıyla eğilirken neredeyse dengesini kaybediyordu. Ama hiçbir zaman da ayık olmazdı. Bayanlar. İlerledikçe ses azaldı. Hep öyle olur zaten.» dedi.» diye karşılık verdiler.» Güneş tam arkasından geldiği için kadının yüz çizgileri görünmüyordu. iyi kullanılan bir sesi vardı kadının. Nereye gidiyordu bu bacakları açık kız? Şatoya mı? Başka nereye olabilirdi ki? Şatoyu o yabancı satın aldığından beri olmadık tipler gelip gitmeye başlamıştı zaten. Hannah tam önlerinden geçerken başını kaldırıp üç kadını gördü. İki yandan teraslara çıkan mermer merdivenlerin dibine gelince hangi tarafa yürümesi gerektiğine karar veremeyerek durakladı. Eniştesi de sarhoş oldukça onun başına belâ olur! Sonra günün birinde kızkardeş iş göremeyecek kadar gebeyken. Doğru. «Yürüyüş mü yapıyorsunuz?» diye sordu. Tersini söylemek olanaksızdı. kimi uy52 durma taşlara. Mavi iş tulumu giymiş yaşlı bir bahçıvan 53 kapının öbür yanından kendisine bakıyordu.» Hepsi gülümsüyorlardı. Şato yüz metre kadar geride. Olacağı bu! İki kadının yanına bir üçüncüsü yaklaştı. «Günaydın. Korkudan donmuş olan duyguları umutsuzlukla erimiş.. «Ben Bay Hel'i arıyorum. . yol üstündeki küçük kapıları denemeyi düşünürken bir sesin arkasından şarkı söyler gibi seslendiğini duydu. Doğulu kadınların tipik tiz konuşmasına hiç benzemiyordu. Saatta bir içtiği kırmızı şarap iş gününü virgülle ayırır.» diye açıkladı. İçlerinden biri. Yukardan bir kadın sesi. Kocaları onlara. kıyılardaki gelgit gibi sesler çıkarıyordu. İnsan göğüsünü bağlamadan dolaşırsa sonunda olacağı budur zaten. Daha sonra adam ona biraz beklemesini söyleyip ağaçlı yoldan uzaklaştı. Bu kadar açık îrnada bulunmak cesaret işiydi. «Günaydın. fakat onunla birlikte eve yürümedi. Ama giysileriyle davranışı Uzakdoğulu izlenimi yaratıyordu. Ama gene de bu yörelerde yabancı sayılırdı. Kapıyı çalmak veya vurmak için bir kolaylık da yoktu. Pierre yolu gösterdi. Bir dakika kadar sonra Hannah ilerideki bir demir kapının menteşelerinin gıcırdadığım duydu. Görünürlerde kimse yoktu. Kimi mermer üstüne yazılmış. Bask özgürlük eylemine adanmış olanların onu çok beğendiklerini de söylüyorlardı.» Biri öbürüne bir dirsek attı. Oysa köyün doksan üç kişilik nüfusuna dahil herkes. Çalışırken acele etmezdi. Aslında Pierre hiçbir zaman sarhoş olmazdı. Tek bildiğimiz. «Evet. Vaktiniz olduğu için şanslısınız. «Evet. biraz da bulamklaştırırdı. «Size yardımcı olabilir miyim?» diye seslendi. Bacaklarını gösteren kızın kim olduğunu sordu.

Japonca'da Hana. ağaçlı yoldan şatoya doğru yürürken serin gölgeliğin etkisiyle titremesiydi. defterler duruyordu. çiçek anlamına geliyor. Her yanda ders kitapları. bu zarif Doğulu kadının iki adım çekilip yerleştirdiği çiçeklere bakışını. Amcam arkadaşıydı. Siz Nicholai'nin arkadaşı mısınız?» «Pek sayılmaz. «Ben şu çiçekleri yerleştirirken çayları fincanlara koyar mıydm acaba?» Küçük kapılardan dolan güneş ışığını. diye düşündü. çaydanlıktan çıkan buharlar da bir sıcaklık duygusu katıyordu. Tam onlar içeriye girerken salonun öbür ucundaki kapıda tık diye bir ses duyuldu. Kapalı yakalı Çin modeli yeşil elbisesi. biraz karışık bir durum.» diye mırıldandığından bu yana yalnızca birkaç saat mi geçmişti? Yüksek sesle.. Son birkaç saatte inanılmaya55 cak kadar çok şey olmuştu. Bu oda havaalanlarında gençlerin vurulduğu dünyanın bir parçası olmazdı. hepsinin içinde en çok iz bırakan anı.. «Sırt çantanı şu köşeye bırak. Her şey bir gün içinde olmuştu. ama cildi sütlü kahve rengin-deydi. Gümüş çaydanlıktan Limoge fincanlara çayı doldururken Hannah gerçeğe dönmekten ötürü başının döndüğünü hissetti. Tardest'deki çayhane sahibinin tutumu. Havaalanındaki korkunç olaylar. Ama ya bu akşam ya da yarın sabah dönmesini bekliyorum. Tam çay zamanı gelmeniz ne hoş oldu. «Biliyorum. «Birkaç gündür dağlarda. Afrikalılar'a özgü dik göğüslerini.» Fransızlar gibi el sıkıştılar. «Ben.» Cam kapılardan güneşli bir salona girdiler. «Üzgünüm. ayağında botlarıyla! Roma havaalanında kan gölünün içinde otura ı ihtiyarın yanından geçerken aptal gibi. Hannah bu kadının hangi ırktan olduğunu kestiremiyordu. Haki şortu. «Üzgünüm.» dedi kadın. Hannah kadının sakin güzelliğine hayran olmadan edemedi. Hannah. Garip şey. Orta yerdeki masanın üzerinde çay takımları hazırlanmış bekliyordu. duvarların mavisini. Sesi kültürlü. Bayılacağından korkmaya başladı. «Sonra da çayımızı içeriz. Yemekler öyle bir biçimde hazırlanıyordu ki servisi ev sahibesinin yapması en doğal şey oluyordu. Kadın onun karşısına otururken gülümsedi. Gözleri sakin ve içtendi.» dedi. deyiverdi. Servisi yapmak bu kadının iyiliğini. Güzel kadın bir şey söylemiş. . değil mi?» Sıcak bir banyoyla serin çarşaflan düşünmek Hannah için öyle 56 büyük bir zevkti ki! Kadın gülümseyip sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırdı.54 «Uğurlu dedikleri bir durumla karşı karşıyayız. peşten konuşması düzgündü. Louis XV mobilyalarla doğu eşyalarını birleştiren bu odada duvar aynaları mesafeleri büyültüyor. Çok da garip. odayı olduğundan çok daha büyük gösteriyor. Hareketleri Doğulu. rahatlıyormuş gibi bir duygu verdi.» dedi. İyi olur. Kendi kendine. Birlikte terasın taşları üzerinden eve açılan dört küçük kapıya doğru yürürken kadın az önce kesmiş olduğu çiçeklerden en güzel goncayı seçerek çok doğal bir hareketle Hannah'ya uzattı «Önce bunları suya koymam gerek. zarif ve kontrollü. Biçimleri Uzakdoğulu gibi olmakla birlikte renkleri elâ üstüne altın benekli gibiydi. «Benim adım da Hana. ben miyim?» diye sormuştu. ben miyim? Bu düşünceleri düşünen gerçekten ben miyim? Ben mi? Ben mi?» Şimdi de. Sıkıntıdan bunalmıştı. Davranışı Hannah'ya korunuyormuş. uyuyup dinlenmene vakit kalıyor. Gözleri iyilik ve neşe karışımı bir ifade taşıyordu. Ağzıyla burnu ise beyaz ırkın tipik örnekleriydi. varlıklarını hep böyle kapanan kapılardan. Başka bir dünya. bindiği arabaların sürücülerinin çapkın konuşmaları. holden gelen sessiz ayak seslerinden hissedip duracaktı. Bir yaz günüydü.. Sizde Hannah ne demek? Belki çoğu Batı adları gibi bunun da anlamı yoktur. biçimli kalçalarını belli ediyordu. Çevredeki eşyalara öyle uzun süre bakmıştı ki eşyalar büyüyüp küçülmeye başlamışlardı. «Nicholai'nin burada olmaması yazık diyordum. Pau'ya doğru o rüya gibi uçuş. Çok düşüncelisiniz. Bu durumda senin de bir banyo yapmana.» dedi. Limoge fincanlara çay koyan gerçekten kendisi miydi? Hem de bu uygunsuz kılıkta. İnsanı şaşkına çeviren bir merak. «Çayına ne koyarsın?» diye sordu. «Ben. Kadm gülerek. O zaman da böyle nerede olduğunu kim olduğunu bilemez duruma düşmüştü.» dedi kadın. Hiç neden yokken aklına küçükken basma gelen benzer bir olay geldi. sonra yaklaşıp bir iki yerini düzeltisini izlerken Hannah zihnini karıştıran dalgalar arasında demirleyecek bir yer aramanın çaresizliğini duyuyor. ilgililiğini ifade etmesini de kolaylaştıran bir fırsat oluyordu. Hannah kafası meşgul olduğu için ne dediğini anlayamamıştı.» «Demek buradan geçerken uğradınız. Hannah bu şatoda kalacağı birkaç gün boyunca hizmetkâr diye bir şey görmeyecek.. Hemen hemen sizinkiyle aynı. Etchebar'a kadar o uzun yürüyüş. yorgunluk onu durmadan denizin açıklarına sürüklüyormuş gibi hissediyordu. üzerindeki altın yaprak desenlerini. Şu masaya oturmuş. O sevgili mağaralarına inip duruyor.

bu Fransızlar! Bir frank telefon için.» Bayan Svviven hemen kendi hücresine çekildi. Tardets'daki çayhane sahibi telefon edip.» dedi. Çok iyi bir alışveriş yapmış sayılırız.» diye konuşuyordu bir yandan. ben unutacağım diye korkuyordum.» Haklı bir gurur duyduğu belliydi. Evet. Gerekli hazırlıkları yapacaktı orada. Herhalde Fransızca'sında da biraz aksan olmalıydı ama Hannah'mn yabancı kulağı bunu fark edemezdi. Süt mü alırsın?» «Efendim?» «Çayına süt ister misin?» diye gülümsedi Hana. «Sebebi yalnızca. demek o kadar bırakacağını tahmin ediyormuş. daha rahat ederim. Yazdın mı?» «Evet efendim. bayan Hel. Sonra ikinci bir telefon senin Abence-de-Haut'dan geçtiğini bildirdi.. «Starr'ı. «Zaten Amerikalı olduğunu tahmin etmiştim.» dedi. «Konuk mu bekliyordunuz. Aman Tanrım! Ne zamandan beri ağlıyordu acaba? «Özür dilerim. Çayın içine atılan ilâç her neyse. Annem Japon'du.» «Size anlatmam gerek. onları belleğinden uzaklara sürüklemeye başlamıştı. İngilizler gibi abartmalı telâffuz ediyordu sözleri. Size verilecek bir notum var. «. alçak sesiyle güldü. bu sabah arkadaşlarım. Ah. Diamond konferans masasının başındaki döner koltuğa otururken. «Ben Nicho-lai'nin karısı değilim. 57 bir üçüncüsü Lichans'a vardığım haber verdi.» Hannah güzel kadının peşi sıra holün mermer merdivenlerinden üst kata çıkarken hâlâ burnunu çekiyor..«Efendim?» Hannah düşüncelerinin böyle açıkça anlaşılmasından utanmıştı. Bay Hel'i görmem şart!» «Biliyorum canım. «İki fincan konmuştu. Çantanı burada bırak.. «Şu ekrana ver bakalım.» «Ah. dinlenirsin.» Hannah cebinden kahvecinin notunu çıkarıp uzattı. Bayan Hel?» «Lütfen bana Hana de. bu son soruyu İngilizce olarak sormuştu. Diamond bayan Swiven'in önü sıra On Altıncı Kat'm beyaz çalışma salonuna ilerledi. sana adres vermek için izin istemişti. «Her şeyi Nicholai geldiği zaman ona anlatırsın. Hannah da İngilizce cevap verdi. kendini küçük bir çocuk gibi hissediyordu. Hana hafifçe güldü. kuru elini Hannah'nm koluna dayadı. «Şimdi geliyor veriler. biliyorum. Şişko'dan duygusal ilişkilere ait bir listeyi söküp alabilecek kişilerin sayısı onu asla geçmezdi. yanakları gözyaşlarmdan sırılsıklamdı. bir de Arabi.. seni bekliyordum. İçine seni dinle-direcek bir şey attım..» dedi.» dedi. sonra o tatlı.» dedi. «Küçük Hanım? Belki farkında değilsin ama ağlıyorsun sen. diğerlerinin ise kısaca melez deyip geçtiği tiplerdenim. Onu tanıma şansına erişemedim. Kızlardan biri onunla ilgilenir. Cariyesiyim. O bana ne kadarını istiyorsa o kadarını söyler. Şimdi çayını bitir. «Çok da açık seçik yazılmış.» dedi. uzanıp sıcak.» dedi. «Bana Hana da lütfen. İyi öyleyse.» Ana Hana elini havaya kaldırıp onu susturdu. iyi ki aklıma geldi. Üzerine de bir buçuk frank bahşiş eklemiş. Üç buçuk frank karşılığında senin konuk gelmeni kazanmış olduk!» Gülerek faturayı kenara bıraktı. Hana notu açıp göz gezdirdi. İçtenlikle.» Hana hafifçe güldü. Nicholai'yi gördüğün zaman da kendini taptaze ve çok güzel hissedersin.» Oysa aksanı ancak fark edilebilecek kadar. Başyardımcı bu arada konsolun başındaki sandalyesinden ayağa kalktı. var yoktu. Muavini. «Ben bazılarının 'Kozmopolitan' diye nazik bir deyimle ifade ettiği. «Nicholai burada çok iyi korunur. Nicholai evde çok az İngilizce konuşur..» Bunu tam Amerikan aksanıyla söylemişti. ve hepsini ben haber verdikten on dakika sonra hazır istiyorum.» dedi. «Evet. «Efendim?» Hannah şaşkınlıkla elini yanağına götürdü. Babam herhalde çapkın bir Amerikan askeri olmalı. .. «Bana karşı çok iyi davrandınız. Evet.» diye açıkladı. «Bir fatura bu. «Zaten sürprizlerden hiç hoşlanmaz. Birden aklına geldi.» 58 • WASHİNGTON Asansörün kapılan açıldı.. daha şimdiden kötü anıları yumuşatmaya. «Asa Stern'in birinci kuşak ilişkileriyle ilgili tarama hazır efendim. Sonra sana odanı gösteririm. Orada banyo yapar. bir frank da içtiği kahve için. «İngilizce konuşsak daha mı rahat edersin?» Kadın Fransızca'dan vazgeçmiş. İngilizce konuşuruz. Ama içine yeni yayılmaya başlayan huzurun da farkındaydı.

İkisi de «H» ile başlayan kişilerdi bunlar. «Gelen çıplak isim listesi değildir inşallah. dostukla parazitliği ayıramamak gelirdi. Herzog'dan ise nefret ettiği çıkınca.» «Sen bir dahîsin.» Bilgisayarların sistemik yetersizliklerinin en başında.«Geliyor. ilk çıkan isim listesine Maurice Herzog'la Heinrich Himmler'in adlarını eklemişti. Liste yüzde yüz seksen ters durumda. Bu durumda duygular ölçeğine göre çıkarılan bir listenin karışık gelme olasılığı yüzde elliydi. aşkla nefreti. Kimlikleri bilelim diye.» 59 . Ayy! Bir saniye efendim. «Hayır efendim. Sonuçta Asa Stern'in Himm-ler'e hayran olduğu. Diamond. Llewellyn. Başyardımcı bu tehlikeyi görmüş.» dedi. Bir saniyede ayarlarım. sevgiyle şantajı. Kaba ayrıntı da istedim. Başyardımcı Şişko'nun 180'lik hata yaptığını tahmin etme olanağını buluyordu. Her isimle ilgili birkaç söz.

.. Burada ırk mantığı güden bilgisayar. «DUR!» diye emretti Diamond. yani siyasal iktidarsızlık belirtisi. Eski çağlarda kötü haber veren habercilerin başının kesildiğini hatırlamış gibi bir hali vardı.. Solcu kışkırtıcı ve teröristlere kırmızı kart. SİYASAL EYLEMCİ. İLİŞKİ EŞİT ARKADAŞ. JUDİTH İLİŞKİ EŞİT KARISI.. ilk veriler IBM'den dökülmeye başlamıştı bile. «Aman. ROTHMANN. «Dondur onu!» Başyardımcı bu sözü izleyecek verilere kendi ekranında bir göz attı.. EMEKLİ. kişinin yaşamını ve yaptıklarını bir bakışta belirtecek renkler seçilmesi düşünülmüştü... KAUFMANN. onların emri altındaki Avrupalı ajanlara ise kırmızıyla sarı karışımı kart çıkması gerektiğinden.... Beyaz kart. Sesi tekdüze çıkarıyordu. ÖLÜ 1958 PARANTEZ DOĞAL NEDENLER.. yalnızca Ana Şirket açısından potansiyel tehlike veya gerçek tehlike sayılan kişilere renk kodu uygulanmasıydı. «Bu Nicholai Hel eflâtun kartlı biri efendim.. ÖLÜ 1956 PARANTEZ DOĞAL NEDENLER.» diye mırıldandı Diamond. 60 «Evet. Örneğin IRA'61 yi aktif olarak destekleyenlere Ulster savunma örgütlerini destekleyenlere rastgele yeşil ve turuncu kart çıkmaya başlamıştı.» Diamond ayağa kalkıp büyük pencereye doğru yürüdü. güttükleri felsefe ve alabildikleri sonuçlar birbirinden pek farklı olmuyordu. Sorunun kökeni. BEYAZ KART. İlk ilke. Başlangıçta renk kodu Şişko'ya programlanırken. sonunda turuncu karta kalıyorlardı. Başyardımcı en yumuşak sesiyle. en tehlikeli adamları gösterirdi.. PEMBE KART.. sonradan bu gibilerin zarar verme kat sayısı Şişko tarafından hesaplanmış.. Hükümetlere baskı yaparak bunları kontrol altında tutma olanağı da yoktu. Şişko'ya kendi renk kodunu kendi ayarlama hakkının tammasıydı. Örneğin komünist ajanları ayırırken Çinli olanlara sarı kart çıkıyor.. Bu da en basit şekliyle yapılmaktaydı. Bunlar kendi milliyetçi ya da ideolojik kam ve yargılarına göre hareket etmeyen. Ulu Tanrım!» dedi.» Renk kodu sisteminde eflâtun kartlar Ana Şirket açısından başa çıkılması en güç. «Cılız mı efendim? Eflâtun kartlı biri ama!» «Bu eflâtun kartta öyle olacak. sistemin değerini azaltıvermişti... MOİSHE İLİŞKİ EŞİT ARKADAŞ. «Biliyorum. CIA bir işi yüzüne gözüne bulaştırdığında bunu dört başı mamur yapıyordu doğrusu! «Nicholai Hel. değil mi?» Adam özür dileme tonuyla konuşuyordu. kişinin eğilimleriyle kodunun rengi arasında bir ilişki bu-lunmasıydı. sola yatkınlara pembe kart. Her akşam tam bu saatte. ÖLDÜRÜLMÜŞ 1972 PARANTEZ MÜNİH OLİMPİYATLARI. Yanlışlıkların en belâlısı. HEL. bu adamlara siyah kart çıkarmıştı. Şişko'nun lan Paisley mutlaka Arnavuttur diye tutturup bunda direnmesi işte bu hataların sonuçlarından biriydi. Afrika milliyetçileriyle Amerikalı siyah eylemciler konusunda ortaya çıkıyordu. Biliyorum. tam aynı yerden geçen otomobiller.. sağı tutan aşırı muhafazakârlara da toz mavisi kart veriliyordu...... İkinci ilke. Ama bir adım daha atılıp girift sorunlara gelindiğinde renk kod-lamasmın değeri de eleştirilere konu olmaya başlamıştı. O zaman bu kişiler Kuzey İrlanda'yı tutanlarla karışıyordu.. «Gelecek verileri şaşılacak kadar cılız bulacaksın... dedi. Ama daha ilk adımda Şişko'nun soyut konulardaki yeteneksizliği. Herhalde Hel. STERN. Ya Ana Şirket ya da onun kontrolünde olan hükümet ve kuruluşlar açısından tabii. Çünkü Şişko'nun görüşüne göre böylelerinin uyguladığı taktikler. Tabii belirli ilkeler doğrultusunda. BİLİMCİ.... Nicholai Alexandrovitch üzerine komple bilgi isteyeceksiniz..» diye mırıldandı.. BEYAZ KART.Başyardımcı dalgın dalgın başını salladı. DAVİD İLİŞKİ EŞİT OĞLU.» «Şey. Karşısında gece olduğu için ışıklandırılmış Washington anıtı duruyor.L. AMATÖR ATLET. ÖĞRENCİ... Diğer kişilerin hepsi Standard beyaz kartla belirleniyordu. S. STERN. NİCHOLAİ ALEXANDROVİTCH İLİŞKİ EŞİT ARKADAŞ.. derhal onlara da herkes gibi beyaz kart verilmeye başlanmıştı... KIRMIZI KART.. Bir ara adanmış liberallere de İngiltere'deki sembolize uyarak sarı kart verilmişti ama... sağcı politikacı ve eylemcilere mavi kart. FİLOZOF. Yakınındaki bulvardan geçen otomobillerin farları seçiliyordu. ŞAİR. Diamond koltuğunda arkasına yaslanmış. Aylar boyunca bu eylemciler ne Ana Şirketin ne de onun kontrolündeki hükümet organlarının müdahalesiyle yüzyüze gelmeksizin eylemlerini rahatça sürdürebilmişlerdi. gözlerini kapatmıştı. parça başına iş kabul eden ajanlar. Her iki taraf hesabına da adam öldürürlerdi. Bunun bir tek . Bu yüzden bazı can sıkıcı hatalar da yer almıştı... ARAŞTIRMACI. İkinci bir sorun da Şişkonun güttüğü akılsız mantığın sonucuydu. katiller grubuydu.

Nehrin suyu çekildiğinden evlerin dibi sarı çamurlara değmekteydi artık. Şişko durmadan bir veri. «Ne bulursan çıkar ortaya. o düzeyde kaldı. Çin'in içlerine doğru çekilip batmıştı. Oyun şu anda 176'ncı hamleye gelmişti. çünkü ilk defa olarak delikanlı oyunu kazanıyordu. kripto-faşistler mavi kartla. Birkaç dakika sessiz geçti. gene de renk kodundan vazgeçme zorunluluğu doğmuştu. Gene de aşırı merak göstermeyecek kadar akıllıydı. Ama hemen şimdi değil. Kentin Fransız kesiminde. oldukça eminim! 63 000 ŞANGHAY: 193? Her yıl bu mevsimde olduğu gibi serin akşam rüzgârları denizden kente doğru esiyor. Alman. Kosta Rica diyor gerçekten. Diğer milliyetler ise genetik kökenleri. onun hakkında bazı şeyler biliyorum. efendim!!!» «Son ikisi taşıdığı pasaportlar yüzünden. Oyunun tadı kaçardı şimdi söylerse. «Evet. Olduğu yerde dönüp yürüdü. Kentin sokak lambaları yakılıyordu. Hele şuna bakın! Milliyeti konusunda elimizde altı tane seçenek var: Rus. Pantolonlarının paçalarını çekip iple bağlamış kadınlar taşları yeniden dizip ocaklarını düzeltiyor.. VVhangpoo ve Soochow burunlarındaki yüzen evlerin hepsinde ışıklar yanmıştı. 62 Başyardımcı başını kaldırıp soru sorar gibi baktı. Sonunda. General Kişikava Takaşi önündeki Go ke oyunuyla meşguldü. o güne kadar hangi düzeye getirilmişse. Daracık. Amerikalı vergi mükelleflerinin milyonlarca doları bu işe harcanmış olduğu halde! Bu sefer yeni bir sorun çıkmıştı ortaya. Şişko'nun eflâtun kartları yalnızca adam öldürme yolunu seçen eylemcilere vermesiydi. Joffre Bulvarı üzerindeki büyük evin verandaya açılan kapılarından perdelerin dışarıya doğru uçtuğu görülüyordu. her evde pişen binlerce yemeğin kokusuyla doluydu. Her iki taraf arasında fark gütmeksizin. efendim?» «Evet!» Kısa bir duraklamadan sonra ekledi.» «Bizde bu şans varken. bunlara eflâtun kart vermeye başlamıştı. Amerikalı lejyonerler toz mavisi kartla belirleniyordu. bir düzelme.» «Bu adamla ilgili bir şeyler biliyorsunuz galiba. efendim doğum yeri olarak üç yer gözüküyor. masasının başındaki koltuğa kendini bıraktı. tedbirli konuşuyordu. buradan Çin'in sıcak iç bölgelerine doğru ilerliyordu.» «Emin misiniz.» dedi. efendim?» «Bilmiyorum! Sen taramayı sürdür. ona yeni bilgi vermekten çok daha zordu. Bu Nicholai Hel'in yaşı için kırk yedi'-den elli ikiye kadar rakam geliyor. herhalde!» «Ne bakımdan.» «Başüstüne efendim. «Hiçbir şey.» Başyardımcı bir sonraki verilere gözattı. Bu durumda. «Aaa. doğum yeri ve kültürel yetiştirilişiyle ilgili. doğal olarak mor kart çıkmalıydı.» Başyardımcının bu sözü soru sorar gibiydi ama ölçüyü kaçırmak istemiyor. Diamond birkaç saniye cevap vermedi. Ama gene de ne varsa bilmek zorundayız. Ya da son zamana kadar öyleydi.» «Peki asıl milliyeti ne?» Bay Diamond pencereden dışarı bakmayı sürdürüyordu. Elinde Fransız ve Kosta Rica pasaportları var. «Şeyy.. Rakip soluk sarı oyun tahtasının üzerindeki siyah ve beyaz taşlara dikkatle bakıyordu. Ne oluyor anlayamıyorum efendim. Güneş Fransız kesiminin gerisinde. Belleği ebedi idi Şişko'nun. «Yani. Generalin gözleri karşısında oturan rakibindeydi. fırçasını mürekkebe dikkatsizce batırıyor.nedeni vardı. Netlikten uzak olacak. Kişikava-san bu genç çocuğun kesinlikle Japonya'ya gönderilmesi gerektiği kanısındaydı. Ama şişko siyahların kartlarında ortaya çıkan sorunu unutamadığı için mor rengi kendiliğinden biraz açmış. efendim. Şişko'ya bildiği şeyi unutturmak. Fransız ve Kosta Ricali. Üstelik mektupçu ona «Şaşmak Bilmez On Altı Formül» ünden . o da siyah kart üstüne basılı siyah yazıların okunmasmdaki güçlüktü. Böylece renk kodu da..» «Şanghay. iki yan hesabına da çalışanlara. Bu da büyük bir haksızlık olurdu. Uzanıp taşlardan birini eline aldı. bir veri. bir düzelme temposuna girdi. yemek için ateş yakmaya hazırlanıyorlardı. Sonucun ne olacağı da yavaş yavaş kendini belli ediyordu artık. En temel bilgilerde bile ona kaydedilmiş veriler birbirini tutmuyor. Evlerine geç kalmış birkaç kişi Hırsız Tavuk köprüsü üzerinden hızlı adımlarla geçmekteydiler.» demekle yetindi. Hele mantık çizgisi üzerindeki direnişi. Solun ajanları hâlâ kırmızı ve pembe kartlarla. Çoğu birbirinin tersi olan bilgiler olacak. Japon. Kendisine bir aşk mektubu yazdıran şu okuma yazma bilmez kız elbette eserine kusur bulabilecek durumda değildi.. önlenebilecek şey değildi. «Taramaya devam et. kıvrık sokaklar. Meraklanmıştı. Çinli. Generalin dikkati aslında oyunda değildi. Eksik olacak.» «Demek bu Nicholai Hel'in bu işe bulaştığı kamsındasınız. Bunu çocuğa bu gece açması gerekiyordu. ortaparmağmm ucuyla işaret parmağının tırnağı arasında hafifçe tuttu. işini çabuk bitirmek için acele ediyordu. Şu anda Fransa'da oturuyor. Ayrıca dikkat edilecek nokta. Köşede oturan mektupçu. duyulan büyük üzüntülere karşın.

Fiziksel güzelliğinden her zaman rahatsız olan Nicholai. bu niteliklerden ikisinin aynı erkekte bulunmasına pek ender rastlanması. çocuk herkesi kendinden uzaklaştırmak için kullanıyordu. Karşısındaki. Kontesin toplumunda başka kadınlara pek yer yoktu. Alexandra Ivanovna'nm babasının adı Johann'dı. yüzündeki anlamı fazla yumuşamaktan. kendini bir çiftenin namlusundan içeri bakıyormuş gibi hissetmiyordu. Ama Kişikava'ya en ilginç gelen şey. çocukta «küstah» görünüyordu. çukur ve Kontesin ailesine özgü cam yeşili renginde. gene de kazanmanın sorumluluğunu. bunu da pekâlâ yapabileceğinden emin olabilirlerdi. bakışların türünde. Kontes hemen çevresine toplumun en ilginç erkeklerini toplayarak bir hayranlar grubu yarattı. ateşli. Kazanmayı istediği için. zarif burnu vardı.birine uygun mektup yazıyordu. çok lüks bir hayat sü-rebilemesiydi. çocuğunkinde zekâ vardı. omuz silkmeler. Kuzey Çin Günlük Haber gazetesi artık onların dedikodularını basmıyor. İngilizlere karşı «Rugby» oynamıştı. Önce klasik jiujitsü öğrenmiş. Sanki Alexandra Ivanovna bu çocuğu tek hücreliler gibi kendi başına dünyaya getirmişti. Habsburg soyundan geliyordu. daha çok küçük yaşlardan hareketli ve sert sporlara yönelmişti. çıkık elmacık kemikleri. gecenin atmosferini nükteli. İstediği için değil ama hakkı olduğu için. Alexandra Ivanovna bencildi. Aslında takım oyunlarını pek sevmiyordu. annesine ne kadar inanılmaz derecede benzediğini düşünmekteydi. yaptıkları sosyal yardımları. annelerinin kendilerine «güzellikten ve çekicilikten çok daha önemli» diye öğrettiği niteliklerden mahrum olan bu kadının. Kontes'in Şanghay'a meteliksiz gelmiş olmasına karşın. çocuğunkiler ise soğuktu.. kızıl olmadıkları için. Kontesin hayattaki en büyük dertlerinden biri de. Fiziksel yönden gözler birbirinin eşiydi. kocalarının ve nişanlılarının da bu dürüst kararlarına katılmasını istediler. canlı ve tam dozunda bir çapkınlık düzeyinde tutmayı başarırdı. Annede «koket» görünen bakışlar. Protestan olan bu aile İngiltere'ye göçmüştü. Anne gözlerini herkesi kendine hayran etmek için kullanırken. üstten bakan Almanlar fırsatçı Amerikalılar hep gitmişlerdi. centilmenlik gibi kavramları iyi anlıyorsa da. geçinebilecek tek kuruşu yoktu. Bu durumda Şanghay'daki Beyaz Rus toplumu arasında liderliği sağlayabilmek için St. daha az Hun adına benzeyen yeni bir isim almışlardı. Bu olaylardan birincisi. sıkıcı ve uçarı bulurdu. Kendisi tek başına bir düzine erkeği bir salonda oyalayabilir. İngilizlerin oyunu kaybettikleri zaman kendilerini kurtarmak için kullandıkları sportmenlik. Şanghay. çocuğunkinde durgun ve içe saklıydı. yakışıklı. Anne çekiyor. Annenin bakışı baştan çıkarıcı. Gerçi Generalin Doğululara özgü düşünceleri bu konunun pek üzerinde durmuyordu ama. Go tahtasının öbür yanında oturan çocuğun. Japonların kontrolü altındaydı. Şanghay'a göçen Ruslara. .. Zaten kadının güçlü sosyal kişiliğini tanıyanlar. erkeksilikten uzaklaşmaktan koruyordu. zarif bir biçimde kaybetmenin rahatlığına tercih ederdi. The Bund Caddesinin en şık binası olan ve afyon ticareti gelirleriyle yaptırılan Sosson House de artık İşgal Kuvvetlerinin merkez binası haline getirilmişti. Ama annesinin ve çocuğun kişilikleri arasındaki farklılık gözlerin hareketinde. Ama buna da kimseyi inandıramı-yorlardı. Bütün kadınları aptal. İkincisi de. Saygın ticarî kuruluşların ve büyük otelle64 rin bulunduğu The Bund Caddesi karanlık ve sessizdi. Kendi yeteneği ve sertliğiyle kazanabileceği oyunlardan zevk alıyordu daha çok. dünya durumu hakkındaki yorumlarını sayıp dökmüyordu. İri. mücevher irislerin kararmasında ve kristalleşmesinde kendini gösteriyordu. ellerindeki avuçlarındaki birkaç değerli şeyi satan. zengin. Bu ka66 dınlar türlü yöntemlerle. hele üçünün birarada asla bulun-mamasıydı. Delikanlıda da tıpkı annesinin çenesi. Bu oyunu hırçın denecek kadar sert oynuyordu. Fazla yeşil gözlerindeki soğuklukla 65 ağzının ifadesindeki ciddilik. Çar sarayının olağanüstü bilmecelerinden biri olup. Rusya'dan Çin'e göçüp aç kalan. General Kişikava. damarlarında tek damla Slav kanı taşımayan bir Rus soylusuydu. Buna karşılık uluslararası toplumun bu itilen kadınları da asla Kontes'le birarada görülmek istemediklerini ilân edip. sonra uluslararası takıma girip. Annenin gözlerinde mizah. çocuk ise tedirgin ediyordu. kaş kaldırmalarla. Doymak bilmez Fransızlar. çevresine her zaman en nefis erkekleri toplayabil-mesiydi. cezbediyor. Beyaz Rus adını İngilizler takmıştı. ortada görülen iki olay arasında belli bir ilgi bulunduğuna dikkati çekmek istiyorlardı. dudak bükmeler. sonra da geçinebilmek için vücutlarını satmaya başlayan zavallı Rus kadınlarıyla Kontes arasında pek bir fark yoktu. nüktedan olmaktı. Benzerlikleri ve ayrılıkları açısından. Bu kadınların gözünde. annesinin geniş alnı. Annenin gözlerinde pırıldayan ışıklar. her zaman kazanıyordu. Alexandra Ivanovna da hemen hemen her zaman kazanırdı. Batı ölçülerine göre Nicholai hiç de on beş yaşında gibi göstermiyordu. Soyadlarını da değiştirip. Üstelik duygusal sertliği öylesine güçlüydü ki. 1922 yılında insanı şaşırtacak kadar çok bavul ve eşyası olmasına karşın. Belo-rosskiya'dan geldikleri için değil ama. Alexandra Ivanovna'nın gözünde ilginç olmanın yolu.. hilekâr İngilizler. çocuğun gözleriyle annesinin gözlerini karşılaştırmaktı. Petersburg'daki eski forsunu kullandı. Çünkü ingiliz işadamları artık buralardan kaçmışlardı. Nicholai de bencildi. Slav ırkına özgü o geniş burun delikleri yoktu bu burunda. Çünkü Kontes..

Dikkati çekecek fiziksel güzelliği ve atletik nitelikleri vardı. İlişkileri konusunda söylediği tek söz. Yazın yağışlı mevsimini iç kesimlerde.Şanghay'daki hayatının üçüncü mevsiminde Alexandra Ivanov-na bütün dikkatini genç ve gururlu bir Prusyalıya vermiş gibi görünüyordu. eskrim yapardı. Kontesten on yaş daha gençti. kontun iyi bir damızlık olduğuydu.» Kont 67 . Genç Kont von Keitel zum Hel. geleneğe uyarak Kontes'e evlenme teklif etti. Çok iyi ata biner. dağlık bir yerdeki villasında geçirmek Kontes'in âdetiydi. Kontes hafifçe gülerek ona şu karşılığı verdi. Bir seferinde Şanghay'a her zamankinden daha geç döndü ve o günden sonra da Şanghay'daki evin halkı arasına bir bebek karıştı. kısa zamanda Kontesin gözbebeği ve oyuncağı oldu. «Gerçi insanlar arasında yaygınlaşan eşitlik saçmalığını çürütebilmek için üstün bir çocuk yaratmayı her zaman istedim ama. Kontes onu kendine uygun bir dekor diye nitelendirdi. Tüm ırkdaşları gibi Kont Helmut von Keitel zum Hel. evin içinde iki çocuk bulundurmaya niyetim yok. Bu gencin duygusallıkla gölgelenmemiş bir zekâya sahip olduğu belliydi.

Nicholai sokaklarda. onu salonunun. İngilizce de katıldı. sizin için dua eden veya size lanet okuyan ihtiyarlardan. Bir Çin proletarya diktatörlüğü kurmaya çalışan genç üniversite öğrencilerini işkencelerle öldürenler de Yeşillerdi. On bir saatlik 69 bir çalışmadan sonra. emperyalizm ve hümanizm.. saklanan herhangi bir kişi. Yıkılan tembel de ya yeniden güç kazanır. veremli kent çocukları tarafından köşelere çekilip hırpalanışını izledi. insanı çileden çıkaracak şekilde dinler ya da çekerdi. Dilenciler Kralının örgütü bir tür sendika ile. Annesi Çince bilmiyordu. ya da sonsuz istirahate geçerdi. Kompradorları. Bu öğretmenlerin hepsi yakışıklı gençler olup. evden gizlice kaçıp sokak çocuklarıyla dar sokaklarda. Nicholai'nin sosyal eğitiminin büyük bölümü. ve tabii tüm eğlencesi. Yalnızca kontes bazı dillerin bazı konulardaki düşünceleri daha iyi ifade edebildiği kanısındaydı. Bu nedenle çocuğun beşik dilleri olan Fransızca. egzotik yemeklerle midelerini tıka basa doyurduktan sonra. ya da' kucağındaki çocuğa daha çok ağlasın diye iğne batıran. iş dili olarak Almanca'yı kullanır. hepsi de anneye hayrandı. bu kompradorların en büyük zevki Wongchow'dan ya da Soochow'dan getirilen ve Fransız genelevlerinde vesikalı olarak çalışmaya hazır bulunan on iki. Kızın öc almak için yapabileceği tek şey. onların ahlâk kurallarına uymaya çalışırlardı. Sokaklarda dilenen. Kontese göre çocuğun doğması baştan sona kendi eseri olduğu için çocuğun tüm adını da Nicholai Alexandrovitch Hel olarak seçti. Nicholai bir Yeşille bir Kızılı birbirinden çok kolaylıkla ayırabiliyordu. «Yeşiller»le «Kızıllar»ı birbirinden ayıran belirtileri öğrendi. Nicholai'nin çocukluk arkadaşları yalnızca evdeki hizmetkârların çocukları olduğu için. trajedi ve felâketleri Rusça anlatır. dilenirken gelip geçenleri çürüyen bacağım üstlerine sürmekle tehdit eden.. Bu nedenle Nicholai'nin eğitimi eve gelen özel öğretmenlerle ilerledi. Koruma ve öldürme eylemleri dilencilerden politikacılara kadar herkesi kapsardı. Sırtında bol lacivert elbisesi. Rusça ve Almanca'ya. Bunlar Avrupalılar'ın kendi halklarını sömürmesine âlet olan kimselerdi. Avrupalı efendilerin kendilerine garez bağlamasını önlemeye çalışırlardı. Çocuğun soyut matematiği sevdiği ve bu konuda yetenekli olduğu ortaya çıkınca annesi hiç sevinmedi. Alexandra Ivanovna çocuğu ve onun dünyaya geliş öyküsünü saklamak bir yana. oğlunun bu dalda da eğitilmesinde bir sakınca olmayacağına karar verdi. gizli avlularda gezip dolaşmaktı. Çinli çocuklar hep yüzlerine maske takarlar. Bolca kâr ettikten. ses çıkarmadan. Hel adını. Keitel arazisinin yakınından geçen bir nehirden almıştı. Kent içinde kaybolan her parça eşya.. tabii biraz rol yapma yeteneği varsa.. Rıhtımlarda ter içinde çalışan. Gündüzleri öğretmenlerinden matematik. Yasal gerekçelerle çocuğa bir isim koymaya zorlandığı zaman onu Nicholai Hel diye adlandırdı. annesinin düşüncelerini okuyabileceğiydi. istenen herhangi bir hizmet. yani dilenciler Kralı'nın kontrolü altında çalıştığını da öğrendi Nicholai. Kısa zamanda Çince düşünme alışkanlığını kazandı. Bu diller arasında belirgin bir tercih söz konusu değildi. Ama o andaki öğretmen kendisine bu tür matematiğin uygulama alanında veya ticarette kullanılabilecek bir bilim dalı olmadığını iyice anlattığı zaman. çeşit çeşitti. akşamları sokaklarda başka şeyler öğreniyordu. . gülü yaptı. sırtındaki ağır yükün altında yere yıkılırdı.. Çünkü çocukluğunda en büyük korkusu. Yere tükürüşünden. akşam üstleri işçilerden biri kuvvetten kesilir. gemilerin merdivenlerinden bir yukarı bir aşağı yük taşıyan işçileri seyretti Nicholai. O zaman Gurka'lar ellerinde copları veya demir sopalanyla olay yerine gelirlerdi. Çang-Kay-Şek de Yeşillerdendi. dolaşır. Batılıların kendilerine mal ettiği bu kentin öz şarkısını dinleyip öğrendi. Alexandra Ivanovna okulların ancak tüccar çocuklarına lâyık yerler olduğuna inanırdı. hizmetçilere İngilizce emir verirdi. Bu kızların bakireliğini yok etme yöntemleri. eğlenesiniz diye birbirleriyle doğa dışı gösteriler yapmayı öneren yarı aç çocuklara kadar hepsinin. yağlı. İnsan aşktan ve benzeri önemsiz konulardan söz ederken Fransızca konuşur. üyeleri koruma çetesi arası bir şeydi. bunların hepsini de cam yeşili gözlerinde uzaklara bakan bir ifadeyle.. Evde bir sürü İngiliz dadılar birbirini izledi. sonra eve.. Çince de beşik dilleri arasına katılmıştı. kadavraya dönmüş. Batı geleneklerini taklit eder.. on üç yaşındaki bakirelerle yatmaktı. Sigarasını tutuşundan.o zaman Prusyalıların gurur yerine kullandığı o kasıntı tavırla selâm verip kısa zamanda Almanya'ya dönmek üzere hazırlıklara başladı. Yeni yetme fahişeleri çalıştıranlardan polisin göz göre göre rüşvet alışını izledi Nicholai. kısa kesil68 miş saçları üzerinde yuvarlak kepiyle. politika. peşpeşe birçok kere bakireliğini feda etmek ve bu yoldan biraz para kazanmaktı. sitemleri dinleyip cezaları çekmeye döner. Gruba bağlılık yemini etmişti. Şık giyinmiş İngiliz çocuklarının. Bunlar dünyanın en büyük gizli kuruluşlarıydı. o sıradaki arkadaş grubu arasında veya yalnız olarak gezer. göbekli işbirlikçileri de tanıdı Nicholai. Majestelerinin hazinesine mütevazi bir bağış karşılığında elde edilebilirdi. Majeste Hazretleri.. turistleri korkutan bütün dilencilerin. Ticaret.. klasik edebiyat ve felsefe öğrenen Nicholai.

Ama canlılığı. Soylu bir kadının aşk hayatında normal. Bu erkeklerin çoğu Nicholai'yi çekingen buladursun. böyle adlandırdığı nitelik aslında çocuğun tüccarlara ve tüccar zihniyetine karşı duyduğu nefretti. teyzeleri de yarım yüzyılı aştıkları zaman ancak otuz yaşlarında gösterirlerdi. güzelliği başka bir olgunluk kazandı. Bunun pek üzerinde durduğu yoktu. salonda otururdu. hareketlerinde daha bir nazlanma belirdi. Annesi de. onlarla sohbet ederken annesinin yanında. Vücudunda daha bir rahatlama. içlerinden zeki olanlar onu gururlu ve içine kapanık diye nitelendirirlerdi. 70 . Eski âşıklar yavaş yavaş sürekli arkadaş ve dost kimliğine hüründüler ve Joffer Bulvarında hayat giderek yumuşamaya başladı.Gece olduğunda annesi kenti yöneten en akıllı erkekleri eğlendirir. kurnazca yönetilmiş yatırımları meyve vermeye başladı. Alexandra Ivanovna'nın dikkatle yapılmış. Fakat beri yandan kadının sosyal yaşam temposunda da bir yavaşlama görüldü. Aileden gelme bir olgu vardı onda da. Zaman geçti. Onların böyle gördüğü. kilometre taşları olarak değerlendiriyordu bunları. Alexandra Ivanovna zaman zaman bayılma nöbetleri geçiriyordu.

Kontes konuk kabul günlerini haftada bire indirdi. Onları barikatların arkasında bekleyen 10. Hâlâ dış müdahale uman Çinliler. Birinci bomba Place Otelinin damında patladı. Almanlar Olden-burg. Japonlar da ateşe karşılık verip tüm barikatları yerle bir ettiler. Buna karşılık olarak Japon savaş gemileri VVhangpoo'ya doğruldu. Hepsi Şanghay'ın savaş bölgesi dışında tutulmasını istiyorlardı. her yanı kurşun delikleriyle dolu ve cinsel işkence yapılmış durumda bulundu. kentteki ölü sayısının daha yüksek görünmesine katkıda bulundular. ne Çinli. Bu korkunç aylar boyunca mütevekkil Çin halkı günlük yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. 14 Ağustos'ta Amerikan yapımı Northrop uçaklarına binmiş Çinli pilotlar Şanghay üstünde uçuşa geçti. bu durum ciddi şekilde ele alınmazsa Doğulular arasındaki arbedenin çığrından çıkacağı konusunda görüş birliğine vardılar. Batılı güçleri kendisini desteklemeye itebilirdi. İngilizlerden daha kötü yönetici olmaları da olanaksızdı. Çin'den yağmalanmış malları merdivenlerden gemilere taşıdı. içeriye tüm rüzgârları ve tüm yağmacıları davet eder bir görünüm kazanmıştı. Bundan otuz bir dakika sonra. Amerikalılar President MacKinley. 72 Çinliler savunma savaşlarının en büyüğünü Şanghay'da verdiler. Bin on iki ölü. Bu yaştan sonra. Anıt Yolu'nun kenarında. Gemiler limandan ayrılırken bandolar milli marşları çalmaktaydı. ne de İngiliz uyruğunda olduğu için. İngilizler Raj Putanca.romantik bir kusur. Fakat Generalissimo Japonları Şanghay'da beklemeyi yeğ tuttu. Tuzağa sıkışmış Çinliler için Şanghay'dan kurtuluş yoktu. birkaç bombalama «Hatası» yaratıp. Ter içindeki liman işçileri bavullar ve denkler dolusu eşyayı. Kalabalık Japon ordusunun onları bu kentten söküp atması tam üç ay sürdü. İkinci Cafe Oteli'nin önündeki kaldırıma indi. Japonlar bu isteği olumlu karşıladı. başka bir deyimle.. Bu bir sonuç vermeyince de. Tek şartları. Bu elbise. nehirdeki Japon gemilerine ateş açtı. O gece kum torbalarından kurulmuş barikatların arkasına gizlenen Çinli askerler. Bundan çok sık yararlanmaya çalışmayacağınıza söz vermenizi istiyorum sizden.bana kalbimin zayıf olduğunu söylüyorlar. bunca itinayla bu hale getirdiği evini terk edip de. Cesetleri. bu aslında. kendi yurttaşlarını kaçmaya çalışırken biçtiler. Japonları orada oyalamasını ve kendi şirketlerini tehlikeden korumasını söylediler. Gene-ralissimo'nun askerleri bütün yolları tutmuştu. erkekler bu doğuluların ne kadar güvenilmez ve nankör kişiler olduğunu tartışıp yakmıyorlardı. Çinlilerin de bu bölgeden çekilmesiydi. Rahat yaşamaya alışkın İngiliz işadamlarının feryadı Avrupa'lı ve Amerikalı sefirlerin çığlıklarıyla desteklendi. Ertesi gün de Çinlilerin 88'inci Birliği gelip kuzeye giden tüm yollan tuttu. cehennemin dibinde bir yere taşınmaya hiç niyeti yoktu. Ayrıca yollara barikatlar kurup onbinlerce sivili. 71 Ama 12 Ağustos günü Çinliler kentteki Japon konsolosluğunun ve Japon şirketlerinin telefon hatlarını kestiler. resmi koruma sistemlerinin dışında kalıyordu. başka bir şey yapmadı. eskiden lunapark olup sonradan kadınlar ve çocuklar için bir muhacir kampı durumuna getirilen yere bomba atıldı.000 seçkin Çinli asker karşıladı. hiç olur mu!» 9 Temmuz 1937 tarihli Kuzey Çin Günlük Haber gazetesi.. Sonunda yaptığı muayenede bu nöbetleri kalp yetersizliğine yorumlayınca. Tabii ellerinden geldiği kadar. Çinli birlikler tarafından durduruldu.. Chapei'deki Japon ticarî kolonisini korumak üzere kıyıya çıktı. Kontesin bir milliyeti olmadığı için. Amaçlan. 861 kişi yaralanmıştı. Birbirleriyle veda ederken kadınlar minik mendilleriyle gözlerindeki yaşları siliyor. Derken 9 Ağustos akşamı. The Bunda Caddesinin üç numaralı binasında İngiliz işadamları. kent dışında Japon pamuk tesislerini dolaşmakta olan Yarbay Isao Oyama ile şoförü. Bu olaylar sırasında Alexandra Ivanovna kenti terk etmeye hiç yanaşmıyordu. bir yandan Japon birlikleriyle savaşırken bir yandan da uluslararası toplumu türlü şekillerde tedirgin etmeye girişti. .Çevresindeki doktorlardan biri zaten yıllardan beri onu muayene etmek istiyordu.. kendilerinden çok az sayıda olan Japonlarla aralarına mümkün olduğu kadar büyük bir sivil grup sokmaktı. Ama yabancı işadamları için kurtuluş her zaman vardı. Generalissimo Çang-Kay-Şek'e derhal ordusunun başına geçip kuzeye yönelmesini. Pekin yakınındaki Marco Polo köprüsü üzerinde Çinliler'le Japonlar arasında silâhlı çatışmaların yer aldığını yazıyordu. Bomboş kalan Joffre Bulvarı üzerindeki büyük evin camları kırılmış. Kentteki uluslararası toplumun tehlikeyle karşı karşıya kalması. Bildiği kadarıyla Japonlar da öteki uluslardan daha aptal değildi. Bir de kendinize iyi bir terzi bulacağınıza söz verin. ne Sovyet. bin yedi yaralı. Bin Japon askeri. 729 kişi ölmüş. Hollandalılar Tasman gemisine bindiler. «.

bıyıklı. Sonunda onu kalabalığın en arkasına yolladı. daha sonra bu adamın nazik ilgisizliği onu meraklandırmaya başladı. Oysa onlar Generalle ilgili pek bir şey öğrenemediler. On beş dakika sonra sessiz bir semtte. Enkazın arasında neler yoktu ki! Bir tarihin halka içine alındığı takvimler. Özellikle yaşam için gerekli temel maddelerin bu kadar kıtlığı çekilirken. Almanlar. Alexandra Ivanovna önce şaşırdı. eski püskü resimler. Onunla dostça ilişkiler kurmakta yarar vardı. nezaket gereği olarak haftada bir kere. işini bilir askerler görüyordu. Gene de. Batılı usulde. Boş pencereleri. Bozuk Çincesiyle çocuklara talimat veren Japon subay.» Sonunda Çinli askerler kentten çıkarılınca binlerce sivil de bu kâbus kentini terk etti. Karısı ölmüştü. o da Kontes'i ilginç buluyor. sonra yiyecek. İngilizler gibi robot adımlarıyla yürümüyorlardı. yani vatanının doğal güzelliklerine. öyle değildi. komik sayılacak kadar uzun kılıçlı subayları vardı. Yemek tatili için sokağa dökülmüş olan kalabalık tümüyle yere yıkılırken karşı kaldırımdaki mağazanın bir duvarı yok oldu. Kaderin garip bir cilvesi olarak The Bund Caddesi. Temiz. Çocuklara şeker dağıtılmış.. Şanghay Valisi General Kişikava Takaşi'nin bu evde oturacağını bildirdi. piyango biletleri aynı zarf içinde bile bulunabiliyordu. iş adamlarının yarattığı. Şaşkın bir kadın. Öğle vaktiydi. Tek kızı Tokyo'da oturuyordu. Generale gelince. güçlü. Generalin burada olmasının kendisine bazı yararlar sağlayacağını hemen sezmekte gecikmedi. sonra sıkıldı. Bir Çin uçağı dalış yapıp Nanking Caddesine bir bomba atıverdi. ellerine doğan güneşi gösteren Japon bayrakları verilmiş. topallar ve çocuklar. dağlarına. halkın çığlık ve iniltileri duyulmaya başladı. asansör bodruma düştü. Kadına karşı davranışı her zaman nazik ve dürüsttü ama. Nicholai ile diğer lacivert elbiseli arkadaşları sokaklarda kendilerine yeni tür oyunlar buldular. Kendi ailesinin binlerce yıllık samurai geçmişiyle kıyaslanınca Kontesin soyluluğu birkaç yüzyıllık Hun liderliğinden başka bir şey değildi. «Northrop bombardıman uçakları. Vatanını çok seven bir kimse olmasına. kaldırımın üstüne oturdu. onu pek ilgilendirmiyordu. haftalar önce atılmış bombaların yarattığı enkaz yağmları üzerinde oturuyor. yakası dikti. Yıkılan binaların enkazı içinde oynamak. garip aksanlı fakat dilbilgisi açısından kusursuz Fransızcasıyla. arkadan bakıldığında hiçbir şey belli olmuyordu. Bombaların ve yağan iri taşların sesi kesildiğinde. Yüzündeki 73 solgun sarı renk belki de pirinç tarlaları arasında büyümüş olmaktan geliyordu. Şanghay'ın en kibirli kadınlarını bile etkileyen soyluluk. bir gün kapısına flamalı resmi bir Japon arabasının dayandığını gören Kontes gene de epey şaşırdı. bozuk bir Fransızcayla Kontes'e. intihar mektupları. Pencereden bakmakta olan bir kadının son gördüğü şey camın patlaması oldu. Bu yemekler sırasında gerek Kontes. bombardıman başladığında kendilerine acele siper bulmak. Kadın tam bomba atılırken eline alıp incelemekte olduğu porselen bibloyu. sisli vadilerine derin bir sevgi beslemesine karşın. İhtiyarlar. patlamış ve kırılmış kanalizasyon künkleri-ne girip çıkmak gibi. Şanghay'ın Batı modasına göre giyinmişti. Önlerinde ciddi yüzlü. Elbisesi dizine kadar yırtmaçlı. Gerçi kentin kibar semtlerinde sağlam kalan evlerin sayısı par74 makla gösterilecek kadar azdı ama. yabancı emperyalizmin o etkin anıtı sapasağlam ayakta kalmıştı. aileyle akşam yemeği yemeye başladı. Asansördeki grup bir ağızdan çığlık atarken kayış koptu. İçeri gelen Japon subayı. yeşil gözlü çocuğu ne yapacağına karar veremedi. ama bu evde bir fazlalık diye nitelendiriyordu. kuru hıçkırıkları göğsünü yırtıyordu. bunca işinin arasında flörtlere ayıracak hiç vakti yoktu. savaşın verdiği rahatsızlıktan dolayı özür diledi.. sonra konut sıkıntısı başgösterdi. gerekse içine kapanık oğlu hakkında bir hayli şey öğrendi. askerlik mesleğini kişiliğinin doğal ihtiyaçlarım karşılayacak bir yaşam tarzı olarak görmüyordu. sömürdüğü ve sonra da terk ettiği kente bakıp duruyordu. Nicholai kaçtı. Ama yamlıyordu. Vücudunun ön tarafındaki bütün etler yüzülüp kemikler ortaya çıktığı halde. Kente ilk giren Japon birliğini izlemek için kaldırıma birikmiş mavi elbiseli Çinli çocuklar arasında Nicholai de vardı. Nicholia ömründe ilk defa böyle kaba. Yüzünü kaplayan toz tabakası üzerinde hiçbir gözyaşı izi yoktu. buna karşılık bu evde kendisinin Kontes'in konuğu olmadığını. panik içinde kaçmaya çalışanların ayakları altında ezilerek can verdiler. Yaşı ellilerin sonlarına yaklaşıyordu. kameralar çalışırken bunları sallamaları söylenmişti. General kendisini her an meşgul eden işleri arasında vakit bulup Kontes'le konuştuğunda. Çok şık bir kadındı. Ölmüştü. Geride yapı enkazlarıyla dolu bir kent bırakarak kaçtılar. . Kontesin bencil içgüdüleri. önüne çıkan bu sarı saçlı. Amerikan bombardıman uçakları. ama korku içindeki kentte yaşam gene de sürdü. ve o sıra onu tutan kendi elini aramaktaydı. Dudakları durmadan aynı kelimeleri tekrarlıyordu. cam kırıkları arasında bir şeyler arıyordu. Ağlamıyordu ama. Tam o sırada bombalama «hata»larından biri yer aldı. tersine Kontes'in kendi konuğu olduğunu açıkça belirtti. Bir taş çarpmıştı göğsüne. büyük mağazaların bulunduğu yerde oynuyorlardı. Nicholai ile yanyana duran çocuk bir homurtuyla yere. göllerine. ne olduğunu anlamak için yukarıya bakmakta olan halkın suratına çöktü.Önce ilâç. Daha önce hiçbir heterosek-süel erkek kendisine böyle tepki göstermemişti. Süslü tavanlar. Ama hayır. Diğer sokak çocuklarıyla birlikte. Bir Japon Generali için oldukça genç sayılabilecek bir yaş. Nicholai yalnızca bir kere ölümle burun buruna geldi. Bu Generali de kendi hayranları listesine kolaylıkla ekleyebileceğinden bir an bile kuşku duymamıştı zaten. ama bozuk sıralar halinde ilerlemekteydiler. Ama bu askerler geçit törenleri için eğitilmiş tiplerden değildi.

İş buluyorlardı. Ama aile geçmişinin kendisini eninde sonunda orduya iteceğini daha başından biliyordu. Bu arada pek çok da vahşet ve şiddet olayları yer almaktaydı. Kendi kişiliğine saygısı ve görevine bağlılığı onu çalışkan bir subay yapmışsa da.» 76 .» dedi. vaktini veriyordu yalnızca. Bütün diller matematik olarak birbirine benziyor. Arasıra gülme sesi bile duyulabiliyordu artık. Bir akşam.. Sokaklara tekrar hayat ve onunla birlikte de çeşitli sesler döndü. General Kişikava'nın kendi seçimiyle üstlendiği yoğun işler sonucu sağlığı bozulmaya başlayınca çalışma temposunu biraz hafifletti. Dilencilik mesleği yasaklanmıştı ama fahişelik tabii devam ediyordu.Temiz su. Generali sabahın erken saatlerindan geceyarısına kadar Bund Caddesindeki çalışma yerinde tutan çabalar sonucu.. Nicholai kendisine soru sorulmadıkça pek konuşmayan bir çocuk olmasına karşın bu sefer ağzım açıp bu oyunu kendisinin de oynadığını belirtti. «Bu benim altıncı dilim. heyecanlarını değil. Hem aynı zamanda (çocuk omuzlarını hafifçe kaldırdı) benim dillere karşı yeteneğim var. Nicholai bu dili ders kitaplarından ve bir de Generalin emirlerinden öğrendiğini açıkladığında. fabrikalar onarıldı. yemekten sonra konuşulurken General lâf arasında Go oyununa çok meraklı olduğunu söyledi. Kamu hizmetleri kendine geldi. kent yavaş yavaş kendini toplamaya başladı. bugün için Çinli köylülerin yaşamı Avrupalılar zamanmdakinden çok daha iyiydi. Ne de olsa işgal altında bir kentti Şanghay. düşüncelerinde askerliği bir türlü meslek olarak kabul etmiyordu. aklını. Her birini öğrenmek de son öğrendiğinizden daha kolay oluyor. temel sağlık hizmetleri ve benzeri hizmetler vardı. Her gün akşam yemeği saatinde Joffre Bulvarındaki eve gelir oldu. Askerler de erkeklerin en hayvanca davranan kesimiydi.Gençliğinde 75 yazar olmayı hayal etmişti. «Altı ay içinde doğrusu çok iyi öğrenmişsin. Çinli köylüler birer ikişer şehre akmaya başladılar. İşine kalbini değil. Gerçi uygarlık ölçüleriyle karşılaştırılmasa bile. Çocuğun bu sözü kusursuz bir Japoncayla söylemesi Generali hem eğlendirdi hem de epey etkiledi. efendim. adam güldü.

Hiçbir zaman eğitilmedim. Bunlar çok normal. Belki de onu kendine özgü bir ırk kültürünün tek üyesi diye düşünmek daha doğruydu. Batılı bir zihnin kapasitesi dışın-daydı. Sonuna kadar onu hep bu isimle çağırmayı sürdürdü. Oyunu General kazandı ama. nasıl söylemeli bilemiyorum. Fransızca olarak.» dedi. Sanki şiir bir bilimmiş. «On üç yaşında bir erkek için bile. Niyeti çocuğu az bildiği bir dili konuşma rahatsızlığından kurtarmaktı. deyim ve telâffuz hataları göstermekteydi. Profesyonelleri epey uğraştırır. Çünkü Generalin ertesi gün çok işi vardı... Acaba onu Batılı saymak da doğru muydu? Doğulu da olmadığı kesindi. kaç yaşındasın sen?» «On üç efendim. odasına çekildi. Olduğumdan genç gösterdiğimi biliyorum. «Peki okuduğun kitaplar sana bu oyunu iyi oynayabilmek için nelerin gerekli olduğunu öğretti mi?» Nicholai cevap vermeden önce bir saniye düşündü.» General kaşlarını çattı. dilbilgisi açısından doğru olmakla birlikte. Ama algılamayla ilgili duygusal faktörler. önce tabii dikkati toplama yeteneği gerekli.» «Hayır efendim.. matematik de bir sanatmış gibi. dürüst. Peki bu saydığın nitelikler arasında senin en kuvvetli olduğun hangisi Nikko?» «Matematik efendim. General kendi kendine gülümsedi ama bir şey belli etmemeye çalıştı. Japonlar «I» harfini çok güç telâffuz ettikleri için çocuğa bu adı takıvermişti. «Söyle bana. «Şey.» General bir an çocuğun ifadesiz yüzüne baktı.» «Ben de işte bu nedenle Go'yu seçtim efendim. Alexandra Ivanov-na'nın işgal kuvvetlerine verilmek üzere bir form doldurması istendiğinde yaş hanesine ne yazdığını hatırlamıştı. Bu ailenin tipik bir niteliğidir. Beri yandan çocuğun Avrupa'nın en soylu kanlarından gelmekle birlikte Çin atmosferinde yetiştirildiği düşünüldüğü zaman. kendini kontrol ve cesaret gibi. Bir de dikkat toplama ve kendini kontrol. diye düşündü. İnsanın Go'yu birazcık iyi oynayabilmesi için proporsiyona sevgi duyması gerekli. ingilizler gibi mahcubiyet belirtileri de göstermeksizin söylemesi Kişikava-san'm pek hoşuna gitti. Kendini kontrol. Eğer o yazdığı doğru olsa kadının daha 11 yaşındayken bir generalin metresi olması.Nicholai'nin bu sözü hiç övünmeksizin. Beri yandan.» «Anlıyorum. «Ama daha önce.» Ne garip bir çocuk. Cesaret. Belki de ömürlerinde duymamışlardır. Dikkat toplama.. Demek istediğimi iyi anlatamıyorum efendim. Ama hepsinden önemli olan. yani onun şiir diye adlandırdığı şey.» Kişikava-san başını salladı ve gülümsedi. Kadının sağlık durumunu bildiği için de özellikle yüzlememişti. Ama bu çapkın hilenin üstünde durmamıştı. onu görelim. «Ne kadar zamandır Go oynuyorsun?» diye sordu. Çünkü daha sonraki sözleri. Irk kültürü yoktu onda.» Nicholai'nin yeşil gözleri espri doluydu. o gece kendini biraz halsiz hissettiğini söyledi. Nikko'nun bu oyunu iyi oynatabilmek konusunda batılı kavramları sayması beklenirdi. Go oynamayı neden seçtin? Bu oyunu yalnız Japonlar oynara Herhalde senin arkadaşların da bilmiyorlardır. insanda bir.» «Peki zayıf noktaların?» «Şiir dediğim kesimde. «Şiir dediğim alanda .. utanırsa acı duyacağını düşündü. pek açık vermezdi.» 78 General kaşlarını çatıp bakışlarını çocuktan ayırdı. Mücevher gözler içtenlikle karşılıyordu Generalin bakışlarını.» dedi. Çünkü istihbarat servisi Kontes hakkındaki bilgileri çoktan 77 vermişti Generale. Az sonra ikisi de oyuna iyice dalmışlardı. «Herhalde resmî bir eğitim görmedin. Go oyununda iyi bir rakip olabilecek misin.. Anlatılamayacak bir şeyi anlatmaya çalışırken olağanüstü başarılısın bence.» Nicholai'ye dört taşlık avans verildi ve kısa. «İstersen sana Japonca konusunda yardım ederim. gene çok iyi oynuyorsun Nikko. Alexandra Iva-novna kendisinin yıldız olmadığı sosyal olaylardan hiç hoşlanmadığı için. Sanki solak olduğunu ya da yeşil gözlü olduğunu söylüyordu çocuk. hem de küstah.» «Sahi mi? Duyulmamış şey!» «Belki de.» «Tersine. Bu yaş çocuklarının böyle kendisi dışına çıkıp kişisel niteliklerini tarafsız ölçüler içinde ayrıştırması olacak şey değildi. İnsan hem matematikçi olmalı hem de şair.. Bunu bu yaşta fark edebilmesi şaşılacak şeydi. ve bu çocuğu da daha on dokuzuna gelmeden doğurmuş olması gerekirdi. «Beş yıl mı? Ama. Nikko. «Aslında bu zayıflığı ikimiz de paylaşıyoruz efendim. Kitap okuyarak öğrenirim. Ama ben çok zekiyim. Nicholai'nin bu yaşta kendini oldukça ciddiye almasının normal olduğunu. General bu oyunda iyi bir amatördü. belli zaman süresinde bitecek bir oyuna başladılar. «Aşağı yukarı dört beş yıldır efendim.. Nicholai'nin oyun üslûbuna hayranlık duyuyordu. özür dilerim. birinci söylediği cümleyi herhalde önceden düşünüp prova etmişti. efendim. sandığı kadar da kolay kazanamadı. Hem her an kırkabilecek kadar hassas.

» «Evet.. «Herhalde Batılıların satranç oyununu da oynamışsındır.» Nicholai'nin gözleri tekrar gülümsedi. «Biraz. biraz öyle. «Ona pek ilgi duyamıyorum.. «Şeyy. Sizinkinde ise gereğinden fazla var. «Özür dilerim efendim. Ben de tam onu düşünüyordum. muhasebeciler ve tüccarlar için de satranç o bence.» Kişikava-san hafifçe güldü. Bence siz öyle bir insan değilsiniz. Nicholai gene omuzlarını kaldırdı.» General şaşkınlıkla başını kaldırdı. Benim oyunumda bu nitelik pek yok. «Ya!» «Evet efendim.» 79 .» General başını salladı.» dedi. Oyun boyunca üç kere hamlenizi gerilettiniz. Filozoflar ve savaşçılar için Go ne ise.» «Özür dilerim efendim. «Yaşından ve tecrübesizliğinden ötürü sana taviz vermediğimi nereden biliyorsun?» «Öyle olsa kendinizi üstün gördüğünüze ve bana acımasız davrandığınıza hükmederdim.ikimiz de zayıfız. Vurucu ve bitirici oyunu seçmek yerine. Fransız-cada saygı ifade eden kelimeler pek yok. Bu yüzden konuşmam belki size fazla katı ve itaatsiz gibi gelmiş olabilir.» «Go ile karşılaştırdığın zaman o oyunu nasıl buluyorsun?» Nicholai bir an düşündü. zarif olanını seçtiniz.

efendim?» General önce soruyu düşündü. çabuk düşünen bir genci eğitmekten.» General oturduğu yastığın üstünden kalktı. Kişikava-san böyle zeki. «Uykuya ihtiyacım var. «Bekleyelim. gösterişsiz olduğu kadar derin bir bağlantı oluştu.«Ah. «Dost olacak mıyız. oyunun taşlarını toplamayı Nicholai'ye bıraktı. Generalle Nicholai'nin arasında hiç acele etmeksizin. görelim. daha insaflı olurdu.» General kapıya yaklaşırken Nicholai arkasından seslendi. Birinin hiçbir zaman babası olmamıştı. «Olabilir Nikko.» İşte tam o gece General Kişikava'nm daha önce tanıdığı erkeklere hiç benzemediğine karar veren Alexandra Ivanovna. Ama beri yandan daha az gerçek olurdu. sakinliğiyle kazanmaya başladı ve Nicholai de ömründe ilk defa onu sevdiğini hissetti. daha mutlu. «Geç oldu.» «Evet. Uçarılığından kaybettiğini. «Efendim?» «Evet?» Çocuk gözlerini yere indirmiş. öbürünün de oğlu. sonra sorunun seslendirilişinde-ki ciddi tonu düşündü. Bunu izleyen bir buçuk yıl boyunca bir aile gibi yaşadılar. 80 . satranç ise içindeki tüccara hitab eder desen. General de kadının parlayan kişiliğinde. O genç zaman zaman fikirlerinde fazla atak ve kendi niteliklerine fazla güvenli olsa bile. belki biraz da daha tombul bir kadın oldu. gençlerin bu acımasızlığı! Go insanın içindeki filozofa hitab eder. daha insaflı olurdu Nikko.» dedi.» dedi. ona yol göstermekten hoşlanacak türde bir insandı. Alexandra Ivanovna Generalin güçlü ve yumuşak kişiliğinde duygusal bir sığmak buldu. eğer sözüne ret cevabı alırsa faz la incinmemeye çalışıyordu. gelip adamın oda kapısını tıkırdattı. Alexandra Ivanovna daha yumuşak. Eğer istersen yakında gene oynarız.

Neyi oynadığını bana söyleyebilir misin?» Nicholai parmağını uzatıp oynadığı taşı gösterdi. Onu Şanghay'da da bırakmazdı elbette. Nerede arkadaş edinebilirdi bu delikanlı? Kök salabileceği toprağı nerede bulabilirdi? Altı dil konuşan. anlayış.. Generalle çocuk arasında da güven. daha köşeli görünüyordu. Özür dilerim. Peki. Kentin sokaklarında turuncu ve sarı lambalar göz kırpıyor... beş dilde düşünen ve en küçük yararlı eğitimden bile yoksun yaşayan bu çocuk? Dünyada ona yer var mıydı acaba? «Efendim!» «Evet? Ha. Aynı hatlar çocukta daha küçük. Hangi taşı oynarsa hangi sonucun doğabileceğini düşündü. arkadaşı yoktu. BaşıŞibumi 81/6 . Alexandra Ivanovna öleli iki ay olmuştu. Vatandaş olmayışı nedeniyle en basit korunma haklarından bile yoksundu. dürüstlük. Şu anda gökyüzünün doğu kısmı siyah.. Derken bir akşam Alexandra Ivanovna sofrada kendi bayılma nöbetleri üzerine birkaç espri yaptıktan sonra odasına dinlenmeye çekildi. Nicholai'yi yanma alıp götüremezdi. Çin'in içlerindeki karanlık yaylalarda hava soğumuştu. Çin tarafı ise mordu.» «Ha. dengeli durumda tutarken verandanın perdeleri de dışarı uçmuyordu. Çocuğun burada hiç dostu. Artık denizden rüzgâr esmiyordu.. Kişikava-san kaşlarını çattı. sevgi ve saygı gelişti. rahatlık. fiziksel zevkler gelişirken. Generalle kadının arasında nezaket. şey. General sonunda çocuğu Japonya'ya göndermeye karar vermişti. cömertlik. Dağılan dikkatini toplayıp oyun tahtasını dikkatle gözden geçirdi. Sen oynadm mı Nikko?» «Epey oluyor efendim. General taşını iki parmağının uçlarıyla havada.. Generalin de başka bir bölgeye tayin emri gelmişti. Bu taşın buraya getirilmesinde bir tenuki havası vardı.geniş mizah yeteneğinde yeni bir lezzet tattı. ve orada öldü. Çocuğun yüzüne bakıp annesinin zarif hatlarını seyretti. sal evlerin teraslarına insanlar yataklarını seriyorlardı.

Aile kökenlerinin eskiliğinden. Kendine büyük güveni. «Bir fincan.. belki çalıştığını. İlk defa olarak. Oyun daha birkaç saat sürebilirdi ama. gecenin ve gündüzün her saatinde demli. diye söylendi elbette. Nicholai nasılsa kazanacaktı. Eski surlarla çevrili kentin şurasında burasında parlayan tek tuk ışıklar. Neşeyle gülümsüyorlardı bu gözler. «Siz de dalgındınız. «Sen bir şeytansın. General Nicholai'yi takdir dolu bakışlarla birkaç saniye süzdü.» General taşlarını toplayıp kutuya yerleştirmeye koyuldu. «Korkarım ki bizim küçük savaşımız sonunda seni de etkileyecek. belki ölmekte olduğunu. Generalin emireri çayı hazırlarken ikisi yufcata'lannı giyip verandaya. Aralarındaki yakın ama tutuk ilişkinin kurallarına göre. Benimle bir ilgisi yok. tefecilerin Roth Schild olmasından. Sanki hiç ilgisi yokmuş gibi Nicholai'ye: «Savaşı hiç düşünür müsün?» diye sordu. küçük satıcıların Henry Ford olmasından. Kendinden memnundu. belki de kendini sattığım belirten işaretlerdi. bir fincan çay teklif etmek. «Hayır efendim. Çok eski oluşundan. evet. Nikko?» Kişikava-san'm tek tiryakiliği. Nikko. birinin belki bir şey kutladığını. Nicholai Japonya'da çok ünlü bir Go oyuncusu ve hocasının evinde kalacaktı. Nikko. serin havaya çıktılar. öyle mi?» «Elbette. Kendi kendine. acı çaylar içmesiydi. sonuç değişmeyecek. 82 .» diye kabullendi Nicholai.» Bu girişten sonra General kendisine gelen tayin emrini anlattı ve Nicholai'yi Japonya'ya gönderme planlarını ortaya serdi. dostça bir sohbet teklif etmek demekti.. çaya ne dersin.» Gençliğin bencilliği. Tekrar güldü.» «Doğru efendim. Sessizlik içinde Generalin gözleri kentin siluetini şöyle bir taradı.» «Sen de bundan yararlandın.m kaldırdığında Nicholai'nin cam yeşili gözlerini kendi üzerinde buldu.. sonra güldü. tüccarların Medici olmasından çok daha eskilere dayandığını bilmekten doğan gurur.

Ah. işte çayımız hazır.» «İyi. Evi senin hesabına satmayı da ayarladım.. Belki de korktuğundan daha az yalnızlık çekeceksin.» Emireri Go oyunu masasını ortadan kaldırmış.» Nicholai bu adı gerçekten tanıyordu. sık sık değil. Bu çok büyük bir onurdur. küçük ahlâk kurallarını ortadan tümüyle siliyor. Otake-san'dan ders almak beni çok heyecanlandırıyor. ciddi bir tonda konuşmaya başladı. İlk fincanı bitiren General arkasına yaslandı. Ondan Yedinci Dan Otake diye söz edilir. Nikko. Go oyununda orta bölüm hamleleri üzerinde bir yorum. «Hayır» «Japonya'da kendini yalnız hissedecek misin?» Nicholai gene bir an düşündü «Evet.en eski ve en yakın dostum olan Otake-san'ı sen de duymuş-sundur. Otake-san'ın başka 83 . Şanghay'ı özleyecek misin?» Nicholai bir an düşündü.. yerine alçak bir masa üzerine çay servisi getirmişti. Söyle bana.» «Bunu anlıyorum efendim. Ortada bir bu ev var. Ne zaman istersen ve ne zaman ihtiyaç duyarsan. emeklerini boşa harcamak onu sıkmayacak mı?» General içtenlikle güldü. onun dışında da pek az şey var.» «Nasıl uygun görürseniz efendim. «Senin Otake-san ve ailesiyle birlikte kalmam ayarladım.«. Generalle Nicholai yastıklarının üzerine tekrar oturdular. Ama sen bana çok daha sık yazabilirsin. Sahipleri anaparalarını ceplerine koyup İngiltere'ye döndüler. Anlaşılan bir Batılı için savaşın yarattığı büyük manevî bunalım. Parası senin Japonya'daki eğitimine ve masraflarına gidecek. «Annenin pek az parası olduğu anlaşıldı. Yatırımları hep küçük. Ama bir amatöre ders vermek. Nikko. Otake'nin yazdığı bir kitabı da okumuştu. Ayda bir kere. «Sıkılmak ve kızmak benim dostumun kullandığı duygulardan değildir. Bu işletmelerin çoğu işgal sırasında çöküp yok oldular. mahallî işlere yapılmıştı..» «Sana yazarım. Evinde başka öğrencileri de kalıyor.» «Sık sık mı?» «Hayır.

«Bu kelimeyi hangi anlamda kullanıyorsunuz efendim?» «Herhalde belirsiz bir anlamda. Go'nun basitleştirilmiş bir şeklidir. Ancak onu. İfade dolu bir sessizlik demek. göreceksin. Azımsanan alçak gönüllü güzellik anlamıyla. olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. efendim?» «İnsan şibumi'yi elde etmez. bilmiyorum. «Şibumi mi efendim?» Nicholai bu kelimeyi biliyordu ama. Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. bilgilerden geçip basitliğe varmak gerek. mimarîye ilişkin anlamıyla biliyordu.. Anlatılmayacak bir niteliği tarif etme çabası.. Hangi konudan konuşursa konuşsun.. «Belki dostumun konuşma üslûbunu zaman zaman şaşırtıcı bulabilirsin. Ya da bana öyle geliyor.» «Bundan eminim. O kadar gerçek ki. Dostum Otake-san gibi.. O kadar doğru bir söz ki. üstelik yanlış olarak kullanıyorum. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. bilgiden çok anlayış demek. sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek. sıradan. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllük demek. Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.. Başka hiçbir ideal onu bu derece etkilememişti ömründe.» «Galiba onu seveceğim efendim. Seni büyük bir dikkatle dinleyecek. güzel olmasına gerek yok.» General gülümsedi.. Şöyle düşün. nasıl ifade edeyim. cesaretle söylenmesine gerek yok. yalnızca bahçelerin düzenlenmesine. Kuşkuların. fakat sırtına bir sürü öğütler yüklemekten kaçınacaktır. «İnsan şibumi'yi nasıl elde eder. sorunların olduğu zaman Otake-san'la bunları tartışmak çok değerli olacak. şibumi var.» Nicholai'nin hayâl dünyası bir anda şibumi kavramıyla doluvermişti.. Çok saygı duyduğum bir kimsedir. Onun gözünde hayat.öğrencileri de var. Buna sabi denir. Bildiğin gibi şibumi. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Onda öyle bir nitelik var ki.. hep Go oyununun deyimleriyle konuşur. fikirlerin. keşfeder. Bunu yapabilen pek az sayıda üstün nitelikli insan vardır..» «Yani insan şibumi düzeyine gelmek için çok şey mi öğrenmeli?» «Daha çok. O kadar dokunaklı bir olay ki. nasıl söylemeli. Bir insanın kişiliğindeyse.» 84 .

Kapakların içlerine göl kenarlarındaki çayhanelerin görünümü işlenmişti. Suyun rengi haki'den maviye dönüşmeye başladığı zaman Nicholai elindeki paketi açıp Kişikava-san'm veda armağanına baktı.. çizilmesin diye ince kâğıtlara sarılmış. Yangtze Nehrinin sarı çamurları gemiyi uzun süre izledi. Hiç kimse onun şu anda Generalin kendisine verdiği çok değerli iki armağanı düşünmekte olduğunu bilemezdi. Kişikava-san çay masasının altından küçük bir tahta kutu çıkardı. «Bir veda armağanı. eğitimi ve ruhsal yapısı nedeniyle diğer birçok meslek ve alan ona kapalı olduğu halde. Kutunun bir yanında siyah Nichi taşlan. zorba kalabalığın dikkatini ve öfkesini çekmeyecekti. Bunları bir bilen olsa bile.O andan başlayarak Nicholai'nin hayattaki en büyük amacı. Kökenleri. siyah lake üstüne gümüş işlemeli bir Go-ke takımı vardı. Şükranını yetersiz kelimelerle ifade etmeye kalkışmadı. Generale göre şibumi bir tür teslim oluştu. 85 . diğeri de hayatı boyunca kendine amaç edineceği şibumi kavramıydı. Son derece sakin bir kişilik. ya da ne demek olabileceği konusunda konuştular ama aslında temelde birbirlerini anlamıyorlardı. Küçük bir şey. Tutunca ele serin gelen taşlar.. Kutu bir beze sarılıydı. Her ikisi de kendi kuşaklarının kölesiydiler. İncecik tahta kutunun içinde. Nicholai'nin gözünde ise bir tür kuvvetti. Nicholai yaralı Japon askerlerini izin için ülkelerine götüren bir gemiyle yola çıktı. şi-butni düzeyinde bir insan olmaktı. Bunu Nicholai'nin eline verdi. diğer yanında Miyazaki sedefinden beyaz taşlar vardı. paketi avuçlarının içinde şefkatle tuttu. bu gencin günün birinde dünyanın en yüksek ücreti alan katili olacağını elbette düşünemezdi. Bu armağanlardan biri go takımı. Şibumi'ye varmaya çalışırken hiç göze gözükmeden gelişecek. Bu onun şibumi yolunda ilk denemesiydi. bu açıktı. Uzun kirpikli yeşil gözleriyle güvertenin kenarında durup köpüren sulara bakan genç hiç kimsenin dikkatini çekmiyordu. Birlikte geçirdikleri bu son gecenin geç saatlerine kadar şibumi nin ne demek olduğu.» Nicholai başını eğerek armağanı kabul etti. Bu alan ona açıktı.

WASHİNGTON Başyardımcı konsolun başındaki sandalyesinde içini çekip arkasına yaslandı. siz bu konuyu olağanüstü biçimde biliyor gibisiniz efendim. burnundaki kırmızı izleri parmaklarıyla ovaladı. Bay Diamond'un sesinde duyduğu tedirginliğe karşı kendini savunma gereğini duydu. Şanghay'da doğduğundan emin misiniz?» «Oldukça eminim!» «Bu konuda hiçbir bilgi yok. Japonya'da yaşadığını gösteriyor. öyle mi? İnsan ne diye Baskça öğrenir ki?» «Bilemiyorum. Burada okuduğum saçmalardan bir örnek vereyim size. Baskça.» «Pekâla sen de oradan başla öyleyse. Baskça olsun. efendim. «Peki efendim. Gözlüğünü alnına doğru itip. Almanca. «Şişko'dan inanılır bilgi almak kolay olmayacak efendim. Cezaevindeyken öğrenmiş.» Başyardımcı bu Nicholai Hel'in neden böyle özel bir dikkate hak kazandığını sorup sormamayı düşündü. Tarih sıralamasına göre ilk bilgi.» dedi.» Başyardımcı. «Veri kaydeden herkes değişik şeyler söylemiş.» «Baskça.» «Siz. Fransızca.. Japonca ve Baskça. «Sandığınız kadar kolay değil. ha? Bu doğru olabilir mi efendim?» «Doğru o. Adam işgal kuvvetleri hesabına şifreci ve çevirmen olarak çalışır gözüküyor. Eğer Şanghay'dan bizim tahmin ettiğimiz zamanda ayrıldıysa arada 86 . Üç yıl hücre cezası çekmiş. İngilizce. Çince. Peki şuna ne dersiniz? İlk ciddi bilgi savaştan hemen sonra geliyor. Konuştuğu diller başlığı altında bana gelen cevaplar şöyle: Rusça. sonunda sormamanın daha iyi olacağına karar verdi.. efendim?» «Biraz sonra okursun.» <Cezaevinde mi.

İş rekabete geldi mi kurnaz.» «Sanırım doğru söylüyor. hem öğrenci hem de ailenin bir üyesi olarak Otake-san'ın evinde yaşadı. babasını. çoğaldığı zaman da rahatça harcıyorlardı. Otake-san burada babacan. Otake Yedinci Dan. Şişko'nun bu konuda söylediği söz de hiçbir anlam taşımıyor. cömert biriydi. Verilerin böyle mantıktan uzak biçimde gelmesi ne onu. güldürmek için türlü maskaralıklar yapmaktan da kaçın-mazdı. soğukkanlı biri olup. pek maddî sorunları olmuyordu. hatta biraz dağınık evinde.altı yıllık bir boşluk var demektir.» «Nasıl olabilir? Koskoca İkinci Dünya Savaşı boyunca tüm vaktini bir oyun öğrenmekle mi geçirmiş?» Başyardımcı kafasını iki yana sallayıp duruyordu. Aile. ömrünün beş altı yılını (Ulu Tanrım! Beş mi. Go adlı bir masa oyunu. Para az olduğu zaman kıt kanaat geçiniyorlar. öğrencilerini eğlendirmek. Eflâtun kart sahibi birinin. Ama o rahat. kalabalık ailesinin arasında durum değişirdi. Paralan hiçbir zaman çok değildi. birbirine zıt iki kişiliğin birleşiminden oluşmuş bir adamdı. düşüncesizliğinden yararlanmayı pek bilirdi. 87 . üç çocuğunu ve sayıları hiçbir zaman altıdan aşağıya inmeyen öğrencilerini kapsamaktaydı. Buralarda eğlenceye fazla para harcanmadığı için. ne de Şişko'yu memnun etmekdeydi. Ama zaten bir dağ köyünde yaşıyorlardı. rakibinin kusurlarından. Çocuklarını. kendisi ve karısından başka. altı mı olduğunu bile kesin olarak bilmiyorlardı?) Budalaca bir oyunu öğrenerek geçirmesinde de mantığa uyan en ufak bir yan yoktu! oo JAPONYA Nicholai beş yıla yakın bir süre. Bu aptal makineye göre adam o altı yılı bir oyun öğrenerek geçirmiş.

kendine özgü matematiksel şiir yeteneğini kullanarak tüm dikkatini toplayıp o ihtimalleri geometrik şekiller halinde kristalize edebilen. «Ne oldu. hocam? Bir hata mı yaptım?» Otake-san Nicholai'nin yüzünü dikkatle inceledi. Soyut. Zamanla Otake-san. Ve hemen kendisini rahat bırakarak bu şanstan yararlandı. Nicholai'nin mistisizmi. Son iki hamlende gerçi fazla bir deha eseri göstermedin ama.Otake-san'm kendi çocuklarından hiçbirinin Go oyunundaki yeteneği ortanın üstünde değildi. sonra oyununa taptaze bir zihinle dönebiliyordu. Bir süre sonra bu duygu eriyip gitti. Fakat. Go kitaplarında tarif edilen oyun modellerinden ancak bir kaç ince nüansla ayrılabi-liyordu. şematik olasılıkları düşünebilen. bir gün öğleden sonra Otake-san'la Go oynarken ortaya çıktı... Oyunları çok klasikti o gün. 1 endisine dinlenme ve tüm varlıklarla bir olma kapısının açık olduğunu hissetti. Nicholai'de oyununu güzelleştiren yeni bir nitelik daha keşfetti. Mistik dönemleri olmayan bir hayatı aklı almıyordu. Gözlerini kaldırdığı zaman Otake-san'm bakışlarını Go tahtasında değil. kendi üzerinde bularak şaşaladı. Nicholai'nin aslında bir mistik olduğunu ilk anlayan Otake-san oldu. onları bambaşka bir düzenin yaratıkları olarak görüyordu. Üçüncü saatin içinde bir ara Nicholai. karşısında oynayan rakibinin en gözükmeyen zayıflığına dayanılmaz bir güçle yüklenebilen tek öğrenci. Birçok mistikler gibi Nicholai de bu yeteneğinin farkında değildi. Nicholai hareketsiz ve tümüyle dinlenmiş durumda oturmaktaydı. büyük bir oyuncu olabilme niteliklerine sahip tek kişi Nicholai idi. Öğretmeninin pek belirgin bir hamleyi yapmakta neden bu kadar geciktiğini merak ediyordu. «Hayır Nikko. Oyunun ortalarında bir yerde Nicholai kısa bir süre derin bir sükûnet içinde dinlenebiliyor. hata da yapmadın. sen hayale dalmışken nasıl oynayabiliyorsun?» 88 . Öğrencileri arasında ise. Bunu yapamayan insanlara gerçi acımıyordu ama. Başlangıçta başka insanların da aynı deneyimlerden geçmediğine bir türlü inanamadı. sonsuz ihtimaller boşluğu içinde.

bu konuda bir şeyler okuduğum için.. Otake-san'm kendi söylediklerini hiç anlamadığını fark edince aklı karışmaya başlamıştı.» Nicholai gülümseyerek başını salladı. «Mistisizm mi? Ama hocam. şimdi geri döndüm. şey. yüz ifaden boştu.» dedi. «Dinleniyordum. Geçirdiği deneyim. nasıl demiştin.» «Kurmuyor muydun? Bakışların bulanıktı.. Bunları yıllardan beri emerdi. Kendi dinlenme dönemlerini hatırlaması yeterdi.» Nicholai utanmıştı. ben dinleniyordum. kelimelerle anlatılamayacak kadar basit bir şeydi.» dedi. Ve neler hissettiğini de birazcık anlayabiliyorum.» Nicholai güldü. Asıl kelimenin ne olduğunu bilmiyorum. «Dinlenme dediğin zaman ne demek istiyorsun?» «Herhalde 'dinlenme' kelimesi doğru seçilmiş bir kelime değil. hocam.. «Biliyorum. Nikko. Çünkü o güne kadar mistik deneyimlerin herkesin başına geldiğine inanıyordu. Bu konu her zaman ilgimi çekmiştir. O halde neden soruyordu bu kadar soruyu? Otake-san uzanıp Nicholai'nin kolunu tuttu. Neden tahtaya bakmana gerek yoktu?» «Ben. uçup başka şeylerin içine girmek ve.» Nicholai. Hattâ hamlelerini yaparken oyun tahtasına bakmıyordun bile... Nicholai aslında Otake-san'm bu duyguyu pek iyi bildiğinden emindi. ağzına bir nane şekeri daha attı. herhalde. yerinden kıpırdamaksızın uzaklara gitmekten?» 89 .. Otake-san arkasına yaslandı. Sanki öğretmeni kendisine soluk alıp vermeyi ya da çiçeklerin kokusunu sormuş gibi.. Tabii o arada tahtaya bakmama gerek de yoktu. evet. Kendi başımdan geçtiği için değil ama. «Şimdi söyle bana.. Yerinizden kıpırdamaksızın uzaklara gitmek.. Kimsenin de buna bir isim taktığını duymadım.» «Daha önce kimseye bundan söz ettin mi? Bu. «Haa. Fazla konsantrasyondan doğan mide ağrılarını bastırmak için.. Yani. Gözün bahçeye bakarken parmakların taşları oynattı durdu.«Hayale dalmak mı? Ben hayal kurmuyordum..» dedi. Anlamıştı.» «Lütfen bana anlat Nikko. Ama hangi duygudan bahsettiğimi biliyorsunuzdur.. ve herşeyi anlamak. hocam.. «Anlatmanın senin için güç olduğunu biliyorum. Adına mistisizm derler.

İçime bir utanma duygusu doluyor. pek sık rastlanan bir şey değildir.» «Gerekli mi dedin?» «İnsan arada hiç dinlenmeksizin günler boyunca nasıl sürekli yaşayabilir?» Otake-san gülümsedi. Bu konu hiç açılmadı. İçinde bir tedirginlik hissetti. «Bazılarımız bu tür dinlenmelerden mahrum olarak yaşayıp gitmek zorundayız.«Yoo. Dünyanın en gerçek şeyine nasıl olur da mistisizm diyebilirlerdi? Dünyanın en sakin duygusunun adı nasıl ekstaz olabilirdi? «Bu kelimeye gülüyorsun. Senin dinlenme dediğin şeye başkaları 'Ekstaz' diyor.» Otake-san onun koluna dokundu. «Bak Nikko.. Neden kimse bundan söz etmek istesin?» «Yakın dostumuz Kişikava-san'a da mı anlatmadın?» «Hayır hocam. Ama her halde geçirdiğin deneyim zevkli bir şey olmalı. 90 . hayır utanma ve korkma.» dedi. O zaman yaşamakta ne amaç kalır?» Otake-san başını salladı. Aptallar ise aynı noktaya ilâçlar alarak varmaya çalışırlar.. Bu kelimeleri kullanışımın nedeni. Öyle değil mi?» «Zevkli mi? Bunu hiç düşünmemiştim. Yani bazılarına bu çok kolaylıkla ve doğal olarak geliyor.» Nicholai bu kelimeyi duyunca tedirgin tedirgin sırıttı. Aslında bu deneyimi anlatan kelimelerin tümü biraz tiyatrom-su. Çok genç yaşlarda. pek az insanın başına gelir bu. Çağlar boyunca çeşitli kültürlerde pek az şanslı kişi bir sükûnete ve doğayla birleşme düzeyine çabalamadan ulaşabilmiştir. Bilge insanlar bunu elde edebilmek için disipline ve meditasyona yönelirler... bu sana olan şey. Aklım karışıyor. Böyle kimselere mistik derler. bu dinlenme dediğin şey. kısmen buna benzer deney geçirenler hariç. hayır. «Özür dilerim. Bence. hocam..» dedi. ama o tür bir hayatı hiç düşünemiyorum. gerekli. Çünkü bu kelime sanki dinle veya sihirle ilgiliymiş gibi bir izlenim yaratıyor. Kitaplarda mistiklerin diğer insanları bir türlü anlayamadıklarını okumuştu. Öyle denmesi çok yazık. okuduğum kitaplarda bunların kullanılmış olmasından. «Hayır. Nikko.. Bana neden bu soruları sorduğunuzu anlamıyorum.

» Otake-san göğsündeki baskıyı hafifletmek için yumruğunu böğrüne dayadı. ne kadar zamandır oluyor bu sana?» «Her zaman.» dedi. lütfen sana bu dinlenmelerinle ilgili birkaç soru sormama izin ver. Mistikler bu niteliklerini kaybettikleri zaman (ki çoğu er ya da geç kaybediyordu). düşündüğünü nasıl ifade edebileceğini de bilemiyordu. depresyonlara uğruyorlardı. Bu deyimler birbirinin tersi gibi bir şey. Sanki kelimelerle ifade edilemeyecek kadar girift bir şeyi anlatmaya çalışıyorlarmış gibi?» «Ya da anlatılamayacak kadar basit. Uzaklaştığım 91 . «Demek bu deneyimlerin sırasında içinde bir zaman duygusu olmadığım söylemeye çalışıyorsun. çok basit bir şeyi karışık ve boş gösterdiğini anlamaya başlıyordu. Okuduğuma göre başlarından geçenleri anlatan mistikler her zaman muğlak. sonra ağzına bir nane şekeri daha attı. Kimi kendini dine veriyor. Nicholai ağzından çıkanların. Otake-san onun yardımına geldi. hocam.Okuduğu bir başka şeyi daha hatırlamıştı. belirginlikten uzak deyimler kullanıyorlar. Fazla basit. Belki de ondan. aynı deneyime meditasyon yoluyla varmaya uğraşıyor.» «Zamansız mı?» «Hayır. «Ne kadar sürdüğünü bilmiyorsun yani. ben her zaman mistisizm konusuna ilgi duydum. büyük bir paniğe kapılıyor. «Söyle bana. Ama kelime denilen yetersiz âletlerle. Peki her biri ne kadar sürüyor?» «Önemi yok.» «Bebekliğinden beri mi?» «Her zaman. Orada zaman yok. Çünkü onlarca mistik deneylerden yoksun bir hayatın hiçbir anlamı yoktu.» Otake-san gülümseyip başını salladı. «Nikko. kimi intihar ediyordu. zamansızlık da. Zaman da yok. «Senden de mi muğlak kelimeler ve şiirsel paradokslar gelecek?» dedi. Bu yüzden.» «Ne kadar sürdüğünü çok iyi biliyorum efendim.» «Anlıyorum. Çoğu şiirsel paradokslar.» «Evet.

. Zaten birim. En çok günde iki. ve. Sonra ne oldu?» 92 . Lütfen az önce geçirdiğin dinlenme dönemini ele al. Ama bu insanlara yönelik değil. Ben her şeyle birleşmiyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?» «Anlamaya çalışıyorum.» «Elli sekizinci taştı hocam. elli sekiz olsun. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum.. Kendim.» «Sık sık oluyor mu. bazen saatler sürer. Oynarken olanı. Hayale dalmış değilim. Ama gelecek olanı durdurabilirim.» «Her şeyle birleşiyor musun?» «Evet. Ama bazen bir ayı dinlenmeden geçiririm. Böyle olduğu zaman dinlenmelerimi çok özlerim.» «Nasıl durdurabilirsin?» «Öfkelenerek. bu.» «Neye yönelik?» «Her şeye. tam değil. Ve bana o sürede neler olup bittiğini anlat. Eğer ihtiyacım varsa... Dinlenme bazen bir iki dakika sürer. durdurmamak için dikkatli olmalıyım. vücudumun olduğu yerdeyim. «Nasıl anlatabilirim?» «Dene.» «Nefret ettiğin zaman bu dönemler gelmiyor mu?» «Nasıl gelebilir? Dinlenme. nefretin tam tersidir..» «Kendin istediğin zaman bu dinlenme anlarından birini getirebilir misin?» «Hayır.» «Peki.zaman yerimden ayrılmıyorum. Dinlendiğim zamanlar her şey ve ben aynıyız.» Nicholai avuçlarını çaresizlikle açtı. Ama aynı zamanda da her yerdeyim. O anlarda yeniden o birliğe dönüyorum. siz elli altıncı taşı oynadınız. üç defa olur. Ya da nefret ederek. dinlenmeler?» «O değişir. Ne kadar ihtiyacım varsa o kadar sürer.. Söyle başla: Oyun oynuyorduk. Bir daha olmayacak diye korkmaya başlarım. Bana ikisi de bir zaten. devam et. Yoo.» «Sevgi mi yani?» «İnsanlara yönelik olsa sevgi veya aşk olurdu.

» «Yani normal hayatı küçülmüş durum mu sayıyorsun?» «Dinlenmede geçen zamanı normal sayıyorum.. Onu görünce dinlendiğimi anlıyorum. Aynı anda her yerdeyim.. Dinlenmi-yorken.. sarı güneş ışığı da.» «Sahici bir çayır mı bu?» «Evet. Anlıyorum. Gökyüzü soluk.» «Bana çayırı anlat. küçülmüş. Senin de hiç böyle düşündüğün oluyor mu? «Hayır. evet.» «Çayıra mı?» «Evet.. Benden ileriye doğru yükseliyor. otlar çok yüksek. Hayır. oyunun akışı çok iyiydi ve bu durum beni çayıra doğru sürükledi.«Şeyy. Senin anlatışın da diğer okuduklarıma benziyor.... Kendi vücudumun içindeyken.» «Peki sonra ne oluyor?» «Hiçbir şey.» «Bir zamanlar gerçekten gittiğin bir yer mi? Belleğinde mi var?» «Belleğimde değil. Elbette. birbirimize karışmış durumdayız. Bir nehir ya da ırmak. Bu senin çayırın. küçülme93 .. Belki de rüzgârın bir pirinç tarlasında yarattığı dalgacıklar. Hepimiz. Hayvan yok. Bir rüzgâr.. Go taşlarının klasik ve düzenli akışı da aynı etkiyi yapabiliyor ve beni çayıra götürebiliyor. İçine süzüldüğüm. Her sefer bir uçma duygusuyla başlar.» «Küçülmüş halin mi?» «Anlıyorsunuz işte. Ya da yüzme duygusu. Rüzgâr da öyle... Çiçekler var. Hiçbir şey önemli değil ve her şey harikulade. Nikko. geçici. Dinlenme halindeyim.» «Anlıyorum.» «Üç köşe bir çimenlik. Bu otların üstünde hiçbir şey yürümemiş ve onları hiçbir şey yememiş. ılık. yayıldığım yer. Küçülmüş halimde oraya hiç gitmedim. akıp geçen bulutlar.. ve. Ve derken. Rüzgârla kımıldayan yapraklar. Tekrar çimen olduğuma çok mutluyum.» «Sen çimen misin?» «İkimiz biriz. Şimdiki gibi za-manlarıda. başkalarının 'Kapı' ya da 'yol' dediği şey. Benim için.

çabalamadan ulaşabilmen. Orada görebilen tek şey benim.» «Hayır. «Ben her şeyin parçasıyım.» dedi.. fakat büyüdükçe bundan uzaklaştığını da okudum.. Oyunu izleyemez olur muyum hiç?» «Yani tahtanın içinden mi görüyorsun?» «İçinden veya dışından. yazdı galiba. Hepimizin adına ben görüyorum. Çocukluğumda bir iki kere. Ama bir yandan imrenirken bir yandan da senin hesabına bir korku du94 . Asıl imrendiğim de buna bu kadar kolaylıkla. hepsi bir..» «Ya ben Nikko? Benim de parçam mısın?» Nicholai başını iki yana salladı. Bu pek. Bir şey daha söyle bana. Go tahtasıyla da. Buradan uzaktayken nasıl Go oynayabiliyorsun? Yani çayırdayken?» «Ama ben orada olduğum gibi. «Galiba iyi tarif edemiyorum hocam.. buradayım da. hepsiyle birlikte yüzüyorum. senin anlattığın gibi şeyler hissetmiştim. Çocukların ara sıra böyle şeyler geçirdiğini. Go tahtasıyla ben birbirimizle iç içeyiz. unutmuş olduğum bir anımı uyandırdın. uğraşmadan. sonra elini çekti.ye başlıyorum.. Bu konu açıklama istemeyecek kadar basitti. anlatılabilecek bir şey değil.» «Anlıyorum. Peki tahtaya bakmadan bu taşları nasıl oynayabiliyorsun? Çizgilerin nereden geçtiğini nasıl biliyorsun? Benim son taşımı nereye koyduğumu nasıl bilebiliyorsun?» Nicholai omuzlarını kaldırdı. O zaman unutuyorlar tabii. «Anlatamıyorum. «Yalnızca bulduğun mistik sükûna imrendiğimi itiraf edeyim. Dinlenme bitiyor. Akıyorum. Uzaklaşıyorum ama gitmiyorum. Güneş ışığından.» Nicholai gene başını salladı. hocam.» Otake-san. İçimde hemen hemen tümüyle. yoo. çok iyi anlatıyorsun Nikko.» Nicholai kararsızlık içinde gülümsedi. hem o bahçenin. Ama görüyorum demek de en doğru kelime değil. Güneş ışığının. çimenin. Tekrar gelip kendi vücudumun içine sığıyorum. Nikko'nun koluna hafifçe bastırdı.. Hepsini paylaşıyor. çimenlerden ayrılıyorum. İnsan her yerde olduğu zaman görmesi gerekmez. «Sana daha fazla soru sormayacağım.. «Benim dinlenme yerimde hiçbir mahluk yok. Hem bu odanın bir parçasıyım. taşlarla da.

Kaybetme korkusu da belki kaybetmesine sebep olabilirdi. bu dinlenmelerin mümkün olmadığı zaman ne yapacaksın?» «Böyle bir şeyin olabileceğini gözümün önüne getiremiyorum. «Ne yapardın. bir yandan da ona bu değerli yeteneğini kaybettirecek olaya sebebiyet verecek adama acıyordu.» Otake-san içini çekti.» Hayatının en doğal ve en önemli pisişik eylemini kaybetme düşüncesi Nicholai'yj rahatsız etti. Gözlerini Go tahtasına indirdi ve böyle bir kayıp karşısında nasıl tepki göstereceğini düşündü. Eğer mistik ekstaz senin hayatının doğal ve gerekli bir parçası haline gelmişse. bulunan bu iç huzur artık bulunmaz olabiliyormuş. bu yeteneğin solmaya başladığı. o zaman kaybedersin bu zenginliğini.» «Öyle yaparsan dinlenmelerine tekrar kavuşur musun?» «Bilemiyorum hocam. Ama bu kadar büyük bir kayba karşı çok küçük bir intikam olur aslında. bir olay. Bu yeni ve inanılmaz şüphelere dayanmıyordu. «Ama Nikko.yuyorum. Ama okuduklarıma göre bazen bu yetenekler ortadan kalkabiliyor. Otake-san bunu kızgınlık değil. Yaşlı adamı en çok rahatsız eden de bu sözün söylenişindeki sessiz güven duygusuydu. O şey her neyse mahvederim onu. İçine bir anda dolan panik ona yepyeni bir şey düşündürdü. hayatın bir oyunuysa? O zaman ne yaparsın? «Onu yok etmeye çalışırım. Nikko?» diye tekrarladı Otake-san. yalnızca gerçeğin kendisi olduğunu hemen anladı.» «Biliyorum. ya bu niteliğini senden alan bir insan değilse? Bir durum. Nicholai gözlerini kaldırıp ona baktığında yeşil gözler sakin ve ifadesizdi. «Eğer birisi dinlenme zamanlarımı benden alırsa onu öldürürüm.» Bu söz öyle kaderci bir sükûnetle söylenmişti ki. hocam. Cezalandırırım. Beklenmedik bir olay senin içini bitmeyen bir nefret ve öfkeyle doldurursa. Bu konuşmalardan uzaklaşmak istiyordu. Bir yandan Nikko'nun böyle hassas ve kırıtabilecek durumda olmasına acıyor. 95 . ki öyle görünüyor.

hareketlerin anlamını anlayacak zekâ ve tecrübeye sahipse.» dedi. «Bence ancak beş altı taş fark olurdu. Ama diğer taraftan. «O kadar çok mu?» dedi. yıldız öğrencisinin günün birinde büyüklüğe ulaşabileceğini. Otake-san tekrar tahtaya baktı. sonucun tohumları şimdiden atılmış sayılır. Nikko'nun mistik yeteneği olması bu yüzden çok yararlıydı. Hayatının en gerekli şeyinden. «yarım bıraksak üzülür müsün. mevsimler birbirini kovaladı ve Otake'nin evinde herkes geleneksel rolünü oynamayı sürdürdü.şları gözden geçirdi. Mistik yeteneğinin ebedî olmadığını ilk olarak öğrendiği bu küçük odadan. Aslında Otake-san en azından bir düzine taş farkıyla kazanabilirdi ve ikisi de bunun farkındaydılar. Otake-san tekrar içini çekerek tahtanın üstündeki ta. Tabii oyunu izleyen. Nicholai'nin oyunu ise. İkimizin de ciddi bir hata yapacağımızı sanmıyorum.Delikanlının dediğini yapacağından zerre kadar kuşkusu yoktu. çalışmalar. Gencin oynadığı oyunu bu şekilde değerlendiren Otake-san.. «Ne olursa olsun. ve belki de Japon olmadığı halde üst dcm'lara varabilecek ilk kişi olacağını çok iyi biliyordu. Nikko?» dedi.» Sonra Nikko'ya gülümsedi. Günlük yaşam için gerekli işler yalnızca ürünün zamanına bağlı olarak ve karşılıklı sevgi içinde ilerlediği halde. Demek bir şey olabilir. «Mide ağrılarım gene arttı. bir yandan çok zekice ve cesurken. sevgiyle dengelenip uzadı gitti. yedi veya sekiz taşla siz kazanırdınız zaten. onu bu doyumlu huzurdan mahrum edebilirdi. Go oynayışmdaki kadar belli olmazdı. daha küçük bir oyun olan hayat oyununda bu gencin asla barış ve mutluluğu bulamayacağını da biliyordu.. Oyunun üçte biri bitmişti. Yapılacak işler. Sen ne dersin?» «Ben de sanmıyorum efendim. eğlenceyle. bu küçük odadan kurtulacağına memnundu. Aralarında yerleşmiş bir şakaydı bu. hocam. oyunla. Ama bu yetenek de zehirli bir yetenekti. zaten oyunun gelişmesi öyle klasik ki.» Nicholai tahtanın başından kalkacağına. bu tenha dağ köyün96 . insanın kişiliği hiçbir davranışında. beri yandan çok soğuk ve insanlık dışı bir amaç konsantrasyonu gösteriyordu. Yıllar geçti.

Bir kısmı hiç geri dönmemek üzere. Ara sıra savaş Otake'lerin evine doğrudan etki de yapıyordu. Nicholai zaman zaman kendisinden gaijin. Otake-san'm yanında şampiyonluk yarışmalarına gitmeye başlayınca. 8 Aralık 1941 günü Pearl Harbour baskınının haberi gelince büyük bir heyecan fırtınası yayıldı. o ellerine eldiven giymişti. Avrupa emperyalizmini Pasifikten dışarı atarken radyoda heves ve heyecan dolu sesler peşpeşe zafer müjdeleri vermekteydi. Ya da kızılkafa diyorlardı ona. Çünkü çocuklar okulun buz tutmuş avlusunda yarı çıplak jimnastik yapıp vücutlarının dayanıklığmı. Bir yandan da tüketim mallarının darlığı hissedilir hale gelmeye başlamıştı. Acılar ve daha ağırlaşan işler yaşamın bir parçası oldu. yani muhallebi çocuğu diye alay etmişlerdi. kendilerine mümkün olmayan üretim kotaları empoze edildiğinden yakmıyorlardı. Yaşlı ve bilgili kimseler savaşın artık bir yıldan fazla uzamayacağını söylüyorlardı. kişiliklerindeki samurai ruhunu göstermeye çalışırken. içlerinden herkesin tanıdığı delikanlılar ayrılıp savaşa gittiler. O da köy halkının Otake-san'a gösterdiği saygıydı. Ünlü Go oyuncusunun kendi köylerini seçip orada yaşaması köy halkı için bir onur sayılıyordu. Nicholai'nin oyun tecrübesi artıp da. Bütün tren istasyonlarında savaşla ilgili yazılar asılıydı: Şibumi 97/7 . Japonya'nın hangi ruhla savaşa kalkıştığını daha iyi anladı. Go turnuvaları vatanseverlik özverisi olarak azaltılınca Otake-san vaktinin çoğunu kendi dalında yorumlar yazmakla geçirmeye başladı. General Kişikava onu çıkarttığı kimlik kâğıtlarında annesinin Rus (yani tarafsız). Bunlar ırkçı öğretmenlerin çocukları etkilemesi sonucu ortaya çıkmaya başlamıştı. Ama Nicholai yabancı oluşundan dolayı pek ıstırap çekmiyordu. babasının da Alman (yani müttefik) olduğunu belirtmeye özellikle dikkat etmişti. Bununla birlikte çiftçilerden bazıları gizli gizli mırıldanıyor. Ordu. Ayrıca Nicholai'yi koruyan bir faktör daha vardı.de bile savaşın sesi bir fon müziği gibi duyulmaktaydı. Arkadaşları onunla yova-muşi. Günlerden bir gün Otake'nin ortanca oğlu okuldan eve bitkin ve utanç içinde döndü. yani yabancı diye söz edildiğini duyuyordu.

» diye mırıldanmış. Küçücük Japonya'nın. sağlık muayenesinde haji sayılınca. Komşu köyden bir delikanlının. iki gün sonra da cesedi demiryolu üzerinde bulunmuştu. Şaşkınlığın nedeni. İngiltere. Ondan önem98 . Avusturya. ASKERLİKTE SİZE UZUN SÜRELİ ŞANSLAR DİLERİZ. okullar zarar görürken. hiçbir fabrikaya veya askerî tesise bomba isabet etmemiş olmasıydı. böyle bir ayıpla karşılaşmaktansa kendisini hangi göreve olursa olsun kabul etmeleri için ricada bulunduğunu duymuştu. Amerikan bombardıman uçaklarım duyan Nicholai. delikanlı ilk trenle evine gönderilmişti. milyonlarca Çinli'ye. gene de Nic-holai'nin gelişme çağının en etkili unsuru sayılmazdı. mecbur olduklarına inanmaktaydı. halkın Japonya'nın yenilmez olduğuna inanmasıydı. Japon halkı da bu savaşa zorla girdiklerine. tek serveti halkının cesareti ve kahraman ruhu olan bu ülkenin. alkışlar arasında askere yollayan akraba ve dostlarının karşısına çıkmaya cesaret edememişti çünkü. yani çürüğe çıkınca. Tokyo'nun Doolittle tarafından bombalanması haberi köye ulaşınca büyük şaşkınlık ve öfke yaratmıştı. Tıpkı Japonya'ya karşı savaşan ülkelerin halkları gibi. ancak duyulabilecek bir sesle. Yeşil. Ama başlangıçta ortada yalnızca zaferler gözüküyordu. Amerikan uçaklarının bombalarını rastgele atmış olmaları ve rastlantı eseri olarak evler. hemen Şanghay'daki mağazayı bombalayan Northrop uçaklarını hatırladı. Öfkenin nedeni ise. hayatın her yönünü etkiliyordu ama. ve dördüncü hariç bütün Avrupa ülkelerinin o koca sınaî gücüne karşı koyması. Gerçi savaş. Çocuk evinde uzun süre pencerenin önüne dikilip dışarılara bakmış. pek de fazla doğal kaynaklan olmayan. haji desu. dik yakalı elbisesiyle eğilip kendi elini arayan Çinli kızın hayali hiç gözünün önünden gitmiyordu. Bu yalvarmalar sonunda boşa çıkmış. bu halka umutsuz bir gurur veriyordu. ayrıca Amerika. Japonya biraz zayıflık belirtisi gösterdiği anda. yetkililere yalvarmaya başladığını. Kendisini kutlamalar.BAYRAK ALTINA ÇAĞIRILDIĞINIZ İÇİN SIZI KUTLARIZ. Sovyetler Birliği'nin o ezici ağırlığıyla üstlerine çörekleneceğini de bilmekteydi. «Haji desu. Aklı eren her insan.

li üç şey daha vardı. kızın elini bırakamıyor. dağınık. fakat büyük anlayış doluydu.. Öğle yemeğine çağrıldıklarında ikisinin de içi rahatladı. Mariko. çok az konuşup. Nikko'dan bir yaş büyük. elele tutuşup. 9y . Birincisi oyun üslûbunun Derlemesiydi. Gene de kolunu çekemiyor. yeniden uzun sessizlikler doğardı. mistik yolculuklarından birine sığınıp yeniden güç kazanması. Ertesi gün dudakları şöylece birbirine değdi. ihtiyatlı. çekingen. Kızın çekingenliğiyle Nicholai'nin içine kapanıklığı birbirine çok iyi uyuyordu. Nicholai'nin kolu ise. özellikle başlangıç ve orta safhalar üzerinde çalışırlardı. Bütün sabah boyunca. Büyük bir oyuncu olmak için gerekli olan sertlik onda yoktu. her duyulan veya hayal edilen seste birbirinin göğsüne vuran kalp atışları. Alçak sesle fısıltılar. üçüncüsü ise. Günlerden bir gün Nicholai yarım saat kadar kendi kendisiyle mücadele edip sonunda bir karara vararak Go tahtasının üzerinden uzandı ve kızın elini tuttu.. narin bir kızdı. uzun sessizlik sürelerini paylaşır giderlerdi. Yan yana yürürken kolları yanlışlıkla birbirine dokununca. Mariko bir yandan yutkunup. Ama gün boyu bir sevgi ve günah heyecanı damarlarında dolaştı durdu. Nicholai'nin hemen hemen on sekiz yaşında olduğu bir ilkbahar gecesi. Nicholai ile Mariko egzersiz oyunları oynar. tutulmaya çalışılan soluklar. kötü bir oyun oynadılar. Bazı akşamlar bahçede yanyana otururlar. Bu kadar dar yerde. Kızın avuçları. birinin kendilerini görebileceği korkusuyla sırılsıklamdı. O geceki aşkları acemice. onun elinin baskısına karşılık verdi. Otake-san'ın öğrencilerindendi. bunun ret anlamına geleceğinden korkuyordu. bir yandan olanca dikkatiy-le oyun tahtasına bakmaya devam ederken. Gene de oyunu zekice ve kibardı. on yedi yaşında karşısına çıkan ilk aşkıydı. delikanlı cesaretini toplayıp Mariko'yu odasında ziyaret etti. bu rahatsız pozisyonda uzun süre durmanın yorgunluğuyla titriyordu. bu kadar çok kişiyi barındıran bu evde gece buluşmak maceraydı. konuşmaları kesilir. Ara sıra bir şey almak ya da bir şey götürmek için birlikte köye inerlerdi. ne zaman kendini ruhsal bakımdan yorgun hissetse. ikincisi.

geleneği sağduyusuyla biraz değiştirivermişti. Nicholai'ye de bir armağan getirmişti. İngilizce. genç karısını ilk çocuğuna hamile olarak geride bırakmıştı. Başka zaman olsa oraya meyveler ve yiyecekler de konurdu ama. General önce kızmm acısını paylaşıp sonra onun geçimim sağlamış. Bu armağan. Fransızca ve Çinceydi. Generalin ziyareti jusanya'ya. Otake böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmeyecek bir insandı. Her ikisi de savaştan söz etmeme çabasmdaydılar. Kitaplar Rusça. Bu sonuncusu pek bir işe yaramayacaktı. işgal edilen yerlerdeki kütüphanelerden seçilmiş iki kasa dolusu kitaptı. ay ışığının düşeceği yere çiçekler ve sonbahar otları yerleştirilmekteydi. General tipik Japon baba rolünü üstlendi ve Otake'ye böylesine tembel ve yeteneksiz bir öğrenciyi eğitme yükünü üstlendiği için teşekkürler etti. Mercan Denizi zaferinde gemisiyle birlikte batmış. sonra ertesi gün onları oradan alıp kendi ailesine yedirebilirdi ama. Bazı komşuları gibi Ay Tanrısına o gün meyve ve yiyecek de sunabilir. yani Sonbahar Ay Festivali'ne rastlamıştı. 100 . ancak ondan sonra Otake'lere uğrayıp onları ziyaret etmiş. Çünkü General izninin çoğunu Tokyo'da kızmm yanında geçirdi. Nicholai'ye yaptığı birinci ziyaret yalnızca bir gün sürdü. Kızı artık duldu. Otake-san. O akşam General yemeğini Otake ile birlikte yedi.Gerçi Nicholai aydan aya General Kişikava ile mektuplaşıyordu ama. Almanca. Nicholai'nin çalışmalarını ve kaydettiği ilerlemeyi överken. savaşın yarattığı kıtlık nedeniyle Otake-san. Bunları söylerken gene de gözlerinde parıldayan gurur ışıklarını engelleyemiyordu. Belki bir beşincisi de Çinceydi ama Nicholai bunu anlamıyordu tabii. Generalin Fransızca bilmemesi de başka bir rastlantıya yol açmıştı. Bahçeye. çünkü Nicholai Şanghay sokaklarında dolaşıp dururken arkadaşlarından Çinceyi akıcı biçimde konuşmayı öğrenmişti ama. Kutulardan dört dilde Sefiller kitabı çıkmıştı. beş yıllık öğrencilik döneminde General ancak iki kere kendini görevlerinden ayırıp Japonya'ya izne gelebildi. General delikanlıya. Deniz subayı olan kocası. Yanısıra da bir öğütle birlikte. yabancı dillere olan yeteneğini asla paslandırmaması gerektiğini söylüyordu. bu dili okuyup yazmayı hiç bilmiyordu.

Senin de lisan yeteneğinden başka güvenecek tek daim yok.» «Sanki savaş kaybedilecekmiş gibi konuşuyorsunuz. «Demek böyle.» dedi. Çoğumuz istediğimizden azıyla yetinmek zorundayız. Özellikle İngilizceni.» Kişikava-san uzun süre sessiz kaldı. Bu savaş bittiği zaman ben sana yardım edecek durumda olamayacağım. Nikko. «Fazla ataktım o zaman efendim. Söyle bakalım. başka amaç yolunda zafere ulaşmaktan yeğ tutarım. efendim. lisan bilgilerini canlı tutuyor musun bakalım?» Nicholai. Nikko. Ama ben şibumi yolunda başarısızlığa uğramayı. Artık profesyonel askerler arasında yapılan meydan savaşlarının günü çoktan geçti. Generalin getirdiği kitaplara bir göz attığı zaman. Sanırım bu amaç peşinde ilerlerken bedenini ve gençliğini oldukça büyük engeller olarak göğüslemek zorundasın. Nicholai onun yüzünde hüzün ve yorgunluk ifadesi okuyabiliyordu. Bir an için senin kişiliğini unutmuşum. Ama daha azını elde ettiğin zaman ona da şükretmeyi bil. «Bütün savaşlar sonunda kaybedilir. «Evet. Aramaya devam et. bir zamanlar bana söylediğin gibi şibumi'ye eriştin mi sonunda?» Yaşlı adamın sesinde şakacı bir ton vardı. «Fazla gençtim.» General kendi kendine gülümseyerek başını salladı. İki taraf da kaybeder. Uzun süre ayrı kaldık.» «Daha gençtin. Nicholai önüne baktı. «Bunu asla yapmamalısın. yükselen ayın ağaç dalları arasından sıyrılışını seyrettiler. evet. Al-mancasıyla Ingilizcesinin paslanmakta olduğunu fark ettiğini itiraf etti.» Bir süre bahçesinin sessizliğini paylaştılar.Yemekten sonra Nicholai ile General bahçede oturup. Ama şibumi denilen ruh basitliğine varabilmen kuşkulu.» «Rehberliğinize teşekkür ederim. «Peki Nikko. Belki zamanla davranışında ve görünüşünde şibusa denilen zerafete ulaşabilirsin. elbette. ülkenin nüfusları ara101 . Şimdi savaşlar karşılıklı sanayi kapasiteleri arasında. efendim. bundan eminim.

efendim. onun için para kabul etmem ahlâk kurallarına sığmaz. önemsiz idarî sorunlar üzerinde günde on altı saat çalışmayı sürdüreceğim. Ja-ponlar'a özgü her şey için. Ruslar. Şimdi artık yat Nikko.. Eninde sonunda.» «Öyle olunca siz ne yapacaksınız. Politikada. Generalin o ziyareti sırasında Otake'ye kendi bakım ve eğitimi için para teklif ettiğini öğrendi. Bunu anlayabiliyor musun.» General içtenlikle güldü. Go oyununun incelikleri için. «Her şeye rağmen bir vatanseverim ben. birlikte vakit geçirebildiğimiz için memnunum.» Nicholai onu dikkatle süzdü. bahçenin ay ışığmdaki görünümünü sessizce seyrediyordu. General hafifçe gülümsedi. O gittikten epey sonra General hâlâ kendi başına bahçede oturuyor. Nikko?» «Yalnızca kelimelerini anlıyorum.smda yer alıyor. efendim? «General başını ağır ağır salladı. Nicholai başını eğerek selam verdi ve ayağa kalktı. Bir vatansever gibi davranmaya devam edeceğim. demişti. «Ya. denizler gibi akıp gelen insanlarıyla Almanları yeneceklerdir.» dedi. öyle. 102 . Nikko. ideolojide. «Belki de kelimelerden daha derin bir anlamı yok aslında.. ay festivalleri için. gene de vatanseverim. askerî bandolarda. Küçük. Eğer Nicholai sizin dediğiniz kadar tembel ve yeteneksiz bir öğrenci ise. başım sallamakla yetinmiş. «Sonuna kadar görevimi yapacağım. Gene de görevimi sonuna kadar yapmakta devam edeceğim. «Onun önemi yok. hinomaru'da değil ama. Bu savaşı kazanamayacağımızı bilmem hiçbir şeyi değiştirmez. pirinç eken kadınların şarkıları için. Fakat Otake-san teklifi reddetmiş. Neden sonra Nicholai. Amerikalılar da anonim fabrikalarıyla bizi yenecekler. yapılan iyiliği kabul etmek zorunda kalmıştı.» dedi.» dedi. erken açan kiraz çiçekleri için. kısa da olsa. Ben bir süre yalnız oturmak istiyorum. Sabah sen uyanmadan gideceğim. Ama seninle.cBunun gibi bahçeler için. Kişikava-san'm vatanseverlikten söz ettiğini daha önce hiç duymamıştı. General o zaman yaşlı dostuna gülümsemiş.

onları güldürürdü. savaştan dönen yaralıların anlattıklarıyla fena halde çelişkiye düşecekler ve inanılırlıklannı kaybedeceklerdi. Yaşadıkları köy bir tarım köyü olduğu halde. Muhacirlere sokaijin diye isim takıldı. kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bile çalışmayan kimseler olduğu inancı yerleşti. çocuklarına ağızlarındaki berbat tadı unutturur. Başlangıçta kentlerden gelen muhacirlere acıyan köylüler onlara çok iyi davranıyorlardı. bunu bile kendi kişiliğine uygun biçimde yaptı. Zosui. muhacirlerin geçmiş bombardımanları anlatışında. karınlarını zosui ile doyurmak zorunda kalmaktaydı.Savaşın akışı zamanla Japonların aleyhine döndü. Ama zaman geçtikçe bu konukları doyurmak da bir yük olmaya başladı. en temel ihtiyaç maddelerinin kıtlığında.» diyordu. kentin korkulu atmosferinden kurtulacak kadar zengin veya nüfuzlu olmalarına karşın. Günler geçtikçe resmi yayınlar bile arada sırada bazı yenilgileri kamuoyuna duyurmak zorunluluğunu hisseder oldular.. yutulacak şey değildi. Otake-san'm hâlâ feda etmediği küçük bir lüksü vardı. bitkiler büyüdüğü zaman yaprakları göze çiçek yatakları gibi güzel görünür oldu. «Gerçi bu durumda bunların otlarını ayıklayıp bakımlarım yapmak çok güç oluyor ama. Otake sofrada yemeği. Pancar. o da ufacık bahçesiydi. Yenilginin belirtileri her yerde fark ediliyordu. Böyle bir yenil103 . hükümetin empoze ettiği kotaları karşıladıktan sonra çiftçilerin ellerinde pek az yiyecek kalıyordu. doğranmış havuç ve pancarların pirinçle haşlanmasından oluşan bir yemekti. çok zevkleniyormuş gibi sesler çıkararak. turp ve havuçları öyle bir biçimde ekti ki. bir dereceye kadar huzur sağlamaya yönelikti. Hükümet bildirilerinin fazla ateşli fanatizminde. ikide bir gözlerini yuvalarında çevirip eliyle midesini okşar.. Böyle yapmasalar. Otake. ve Otake'nin esprili tutumu olmasa. maskaralıklar yaparak yer. Otake ailesi nice akşamlar. Bu kentli asalakların. barbarlar daha şimdiden bizi yenmiş sayılır. Artık Japon üretiminin tümü günlük ihtiyaçları karşılaşmaya. hayat mücadelesi uğruna güzelliği feda edersek. Savaşın sonlarına doğru oradaki çiçekleri de söküp yiyecek ekmek zorunda kaldı ama.

Bu şarkının melodisi kısa zamanda halkın beyninde karanlığı ve yenilgiyi ifade eden bir anlam kazandı. Hocasının yanı sıra bu yolculuklara çıkan Nicholai.» İki büklüm.. Kentler yerle bir olmuş. Yaşlılar ve çocuklar. Gokuro sama. Yalnızca şaşkınlık ve hayal kırıklığı vardı. zorluklara birarada göğüs germe kararlarını daha da güçlendirmişti. Stratejik bombardımanın. İngiltere'de de. onlara ortak bir amaç vermiş. Ama bu bombardımanlar gene de halkın ruhunu öldürebilmiş değildi. gazetelerde önemli karşılaşmaların haberleri hep verilmekteydi. Ulaşım hizmetleri hemen hemen tümüyle milli savunmanın ve sanayinin ihtiyaçlarım karşılamaktaydı. ama hiçbirinden tek çığlık kurtulmuyor. tek yakınma işitilmiyordu. kimi acısını belli etmemek için çenesini kasmış. Japonya'da da. Uğrunda savaştıkları sosyal ve geleneksel varlıklarından birinin de bu olduğunun farkındaydı Japonlar. Kiminin yüzü kül gibi. Bir keresinde demiryolunun hasara uğraması yüzünden tren bir istasyonda saatlerce beklerken Nicholai istasyon platformu üzerinde bir ileri bir geri yürümeye başlamıştı. Yüzünde nefret yoktu kadının. her yaralı askerin önünde eğiliyor. zümrüt yeşili gözlerine baktı. insanlar evsiz kalmıştı. ihtiyar bir kadın Nicholai'ye yaklaşıp onun Batılılara özgü yüzüne. «Teşekkür ederiz. «Teşekkür ederiz. Almanya'da da. yani sivillere yönelik olmayan bombardımanın halkta savaş şevkini kırdığı inancı bir uydurmadan başka şey değildi. gözlerinde yaşlarla bir sedyenin başından ötekine gidiyorlar. Gene de bu önemli ulusal oyunun oynanması sürmekte. Platformun kenarlarında hastaneye götürülecek yaralı askerler sedyelere yatırılmış bekliyorlardı. 104 . Go-kura sama. stratejik bombardımanlar insanları daha çok birbirine yaklaştırmış.ginin her duyulusunda bunun bir taktik gereği olduğu ya da savunma hatlarında değişiklik yapılmakta olduğu söyleniyor ve yayma her seferinde herkesin çok sevdiği «Umi Yukaba» şarkısıyla son veriliyordu.» diye mırıldanıyorlardı. Otake-san artık Go turnuvaları için seyahate pek az çıkıyordu.. savaşın etkilerini görme olanağını da buluyordu. Üzgün üzgün başını sallayıp arkasını döndü.

hastanelerin enkazını gördüler. dükkânların. kendi ırksal suçuna karşı da bağışık durumdaydı. O anda artık çevresindeki acı sahnelere karşı da. Tren Tokyo'nun çevresinden dolaştı. fabrikaların. nehirleri ve kanalları aşmış. birkaç dakika içinde de mistik yolculuğuna çıktı. banliyö yerleşim alanlarının içinden geçti. Kendini serbest bıraktı. kaldırımları eğip bükmüştü. damlardaki kaplamaları eritmiş. önce Otake-san'la baş-başa görüştü. gerekse fazla kullanılmaktan aşınmış olan rayların üzerinde ilerliyorlardı. Arasıra yükselen dumanlar hariç. sonra Nicholai'yi Kajikava Nehri kıyısında Nigata yakınındaki kiraz çiçeklerini birlikte seyretmek üzere bir geziye davet etti. fakat arkadan gelen kalabalığın itmesiyle arada boğulup gitmişlerdi. Gerek bombardımanlardan. Alevden duvarlar bir evden ötekine sıçramış. daha sonra birden patlayıp yarılırcasına ateş almışlardı. O gün üç yüzü aşkın B-29 uçağı Tokyo'nun sivil mahalleleri dahil. bir ateş fırtınası yaratıyordu. Generalin ikinci ziyareti savaşın sonlarına doğru yeraldı. Sıcaklık 1800 fahrenhaytın üstüne çıkmış. Dolaşan alev hortumu havayı yutuyor. Kentin on altı mil karelik alanı cehenneme dönmüştü. Çevrelerinde kilometreler boyunca yalnızca yıkılmış evlerin. tiyatroların. güvenli bir yer bulabilmek amacıyla sağa sola koşuşan sivillerin çevresindeki halkayı gittikçe daraltmıştı. sonra dumanlar çıkarmış. Öyle ki. Kalabalık gruplar bu cehennem sıcağından kurtulmak için kanallara atlamış. Hiçbir şeyin yüksekliği insanın göğüs hizasını geçmiyordu. Bir ilkbahar günü. tapınakların. öğleden sonra. okulların. bombalanmamış bir karış yer bırakmamışlardı. Birçok kadın son ana kadar kollarının bütün gücüyle yukarıda tutmaya çalıştıkları bebeklerini boğulurken ellerinden kaçırmışlardı. bulutun akışına benliğini kaptırdı. Bindikleri tren iç kesimlere doğru dönmeden önce kuzeye yöne-lip Yokohama ile Tokyo arasından geçti. Parklar-daki ağaçlar önce tıslamaya başlamış.Nicholai platformun sonunda tenha bir yer bulup oturarak üstlerinden yavaşça geçen buluta baktı. bombalamanın sonuçlarını filme almak amacıyla 105 . Her yerde 9 Mart bombardımanının izleri görülmekteydi. hiç habersiz çıkageldi.

Artık ellerinde savunma uçakları da kalmayan Japonların kentleri. Yıllar sonra Batıhlar'm vicdanı Hamburg ve Dresden'de olanlar için epey sızladı. Yetişkin çiftler birbirlerinin kollarında ölmüşler. hâlâ ılık akan suyun içine batıp çıkan cesetlerle doluydu.kent üzerinde uçan Amerikan uçakları binlerce metre yükselmek zorunda kalmışlardı. Japon kentlerinin de sonbahar yaprakları gibi yanabileceğinin anlaşıldığını yazıyordu. öylesine hafif soluk alıp vermişti ki. yanmış. Kanallar. Kemiklerinin üstünde hiç et kalmamış bir genç kadının üzerinde. Ama kumaşın bir ucuna dokunulunca hepsi birden kül yığını haline geliverdi. sonra cesetleri yakarak aşağıya kaymış. peşpeşe gelen düşman bombardımanlarına tümüyle açıktı. sağlam görünüşlü bir kimono vardı. Oysa 9 Mart bombardımanından sonra Time dergisi. ya gelmiyordu. giydiği sivil elbisenin altından göğsünün inip kalktığı fark edilememişti bile. en dibe yığılmışlardı. Çocukların pişmiş vücutları okulların bahçelerinde yanyana yatıyordu. Hayatta kalan sessiz insanlar bir ceset yığınından ötekine gidiyor. İtfaiyeciler işe yaramayan hortumlarını alev duvarlarına doğru tutarken umutsuzluk ve utançtan ağlıyorlardı. Du106 . O gece ölenlerin bir çoğu. Su borularının patlamış olması sonucu hortumlara zaten damla damla su. ya geliyor. Tokyo'nun fecaati gerilerde kaldıktan. Her taraf cesetlerle doluydu. Şafak söktüğü zaman her enkaz yığınının tepesinden küçük alev dilleri yükseliyor. Yolculuk boyunca General Kişikava kazık gibi. Bunlar ısınmış. soluk alamamaktan boğularak öldüler. çevrede patlayabilecek maddeler arayıp dolaşıyorlardı. Tam yüz otuz bin ceset. olayı «gerçekleşen bir rüya» diye tanımlıyor. Oraların halkı beyaz ırktan olduğu için. sessiz oturmuş. tren ölçülmez güzellikteki dağlara ve yaylalara tırmanmaya başladıktan sonra bile konuşmadı Kişikava-san. Alevler ciğerlerindeki havayı çekip aldığı için. Her ceset yığınının en dibinde madenî paralar vardı. akrabalarını arıyorlardı. son kucaklaşmalarında can vermişlerdi. Üstelik Hiroşima'ya daha vakit vardı.

Fakat daha son kelimeler ağzından çıkarken olup biteni anlamıştı. Bak artık en güzel hallerinde değiller... Ta ki su yerinde duruyor da. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli göründüğünü hatırlıyorum. Onlara veda etmeme yardım edecek misin.. dökülen çiçekler alttan aydınlatılıyorlarm iş gibi bir görünüme hüründüler.. Akşama kadar gezinip durdular. Nikko.» General üstüste birkaç kere yutkundu. ve pek alçak sesle konuşuyorlardı. Kişikava-san bu sembolizmde bir tür teselli buluyor gibiydi.rumu sessizlikten kurtarmak için Nicholai ona Tokyo'da oturan kızıyla bebek torununu sordu. Daha dün gibi. Generale savaşın bu son günlerinde izin verilmesinin başka ne nedeni olabilirdi ki! Kişikava-san cevap verirken gözleri iyilik dolu. Yok. Üç günün en hüzünlüsü.» dedi.. Ama çok iyi anlaşıyorlardı. Arasıra yüksek yamaçlarda oturup akan suyu seyrediyor107 lardı. Vakit. Nicholai'nin üstünde ise bütün öğrencilerin giydiği mavi üniformayla başında kasket vardı!' Bu görünümleriyle gerçek bir baba oğula. Doruğu aştılar bile demek ki bugün anılar günü. Nikko.. Bir tür sükûn var bugünde. Ama en zengini.. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğmun ta içinde . bana günlük hayatını anlat bakalım. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?» «Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Kiraz çiçeklerinin en güzel olduğu üç günün tadını çıkardık. veya küçük cümleciklerden oluşuyordu sözleri. Ve bir gün. artık yok. bu altmış altı yıl. Senin bulunduğun noktadan ileriye bakıldığında altmış altı yıl çok uzun bir süredir. ama yaralı ve boş ifadeliydi. Rus donanmasına karşı zaferimizi kazanmamıza daha on yıl vardı. Oyunun gelişiyor mu? Şibumi hâlâ senin baş amacın mı? Otake'ler durumu nasıl idare edebiliyorlar?» Nicholai sessizliğin üzerine aklına gelebilecek her türlü ayrıntıyı kullanarak saldırdı ve Generali kalbindeki soğuk hareketsizlikten korumaya çalıştı. torunumu da götürmeyi planlıyordum.. Hayatım alelacele çizilmiş. gelip geçenler çocuğun çarpıcı yeşil gözlerini gördüklerinde şaşalıyordu. tıpkı şu dökülen kiraz çiçeklerine benziyor. Henüz kusursuzluğa erişmemiş oldukları günde. Elli yıl önce. O zaman henüz kiraz ağaçları yoktu. Senin hayat tecrübenin üç katından fazla. Zaman denen şeyin ne tür bir sihirbaz hilesi olduğunu bir kere daha anlıyorum.. ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor. Ama benim bulunduğum noktadan bakıldığı zaman. General kahverengi veya pas rengi kimonolar giyiyordu. Sen hemen hemen benim oğlumsun ve sen. Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Kusursuzluk günleri sonra geldi çattı. «Şansımız varmış. her gonca en güzel zamanında ölüyordu. General sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi alçak sesle Nicholai'ye anlatıyordu. burnunu çekti. Her sabah Kajikavva kıyılarındaki kiraz ağaçlarının arasında yürüyüş yapıyorlardı. «Eee. Çiçeklerin vaat gününde buradaydık. Bunun üzerine onlara Kajikawa'nm goncaları arasında veda etmeye karar verdim. Her adımda yenilerinin döküldüğü görülüyor. oysa başka bir yüzyıl. Yarım saat sonra General parmaklarını gözlerinin üzerinden geçirdi. rahatlık var. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakiyorum. oysa daha dün gibi. gözlerini yere indirdi. yani geçmişe doğru bakıldığı zaman. Nikko?» Nikko hafifçe öksürerek bağızım temizledi.. Üç günlüğüne Niigata'da eski model bir otele yerleştiler. Artık altmış altı yaşındayım.. kendileri nehrin yukarılarına kayıyormuş gibi görününceye kadar. Dolaşırken pek az. öyle çok benziyorlardı ki.. Sessizliğe dayanamadığını anlarda seninle konuşmama izin vererek. Nikko. Nicholai'ye baktı. gene bu yamaçta babamla birlikte yürüyordum. Uzaktan bakıldığında ağaçların üzerinde hafif pembeye çalan bir bulut varmış gibi görünüyordu. «Onları aradım. Büyük savaşta müttefiklerden yana savaşmamıza ise yirmi yıldan çok zaman vardı.. sükûn değil. Son günü kiraz ağaçlan altında daha uzun süre kaldılar.. Kızımı küçükken bir kere oraya götürmüştüm. Gökyüzünün rengi kararmaya başlayıp yerden esrarengiz bir ışık yükseliyormuş gibi olunca. Alttan geçen yolun üzeri dökülmüş pembe çiçeklerle kaplıydı. «Ama oturdukları mahalle. Daha çok kafalarında akan düşüncelerin birer kırık parçası olan tek kelimeler.

» Nicholai biraz tedirginleşmişti. cinsel baskı yaptıklarını bilirim. Kişikava-san daha önce hiç böyle açılmamıştı. Nikko. Ama aslında kendime acıyordum. Heri de iyi niyetle. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Bu tutum sana fazla yüzeysel ve değersiz gibi görünebilir ama.» Yerden yükselen ışık solmaya başlamıştı. Arasıra kendi kendime çeşitli dillerde konuşuyorum. Kızım küçükken.. Tutuklularına işkence ettiklerini. Elli yıl.» Nicholai şaşkınlıkla başını kaldırıp baktı.. O cılız.. Sana bunu hiç anlatmış mıydım?» «Hayır efendim. Yaptın mı dediğimi?» «Evet efendim.. yeni yetme tideciklerin bir gün böyle büyüyüp insana olgun öğütler.. acaba Amerikalılar bunları meyve vermiyor diye keserler mi? Herhalde. Hattâ en temel kusurları da bu.. başarılı bir diplomat sayılmazdım.. Melez bir nesil onlar. Orada fırtına bulutlarının ortaları kurşunî idi. «Geçen ziyaretimde sana yabancı dillerini canlı tutmanı öğütle-miştim. endüstri dünyasına çok iyi uyar. Çok başarılı tüccardır onlar. yere düşünceye kadar kaç metre koşabileceklerini seyrettiklerini bilirim. Özellikle halkın yaşadığı mahallelere. öyle mi?» «Barbarlardan nefret etmek güç bir şey değil. «Özellikle İngilizce konuşuyorsundur umarım.hissettiğim bir başka anım da.» «Ömründe hiç Amerikalı gördün mü?» «Hayır efendim. General Amerikalıları savunuyor muydu yoksa? Daha üç gün önce Tokyo'dan geçmişler. Parasal başarılara büyük saygıları vardır. Savaş. İnsanın kendine kaypak bir vicdan edinmesi gerekiyor.» dedi. babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Şu anda ellerimdeki sinirler onun tombul parmaklarının benimkilere sarılışını hatırlıyor. Gerçeğe karşı esnek bir tutum gerekli bu meslekte başarılı olmak için. Şimdi gördüğüm bu ağaçlar o zaman yeni dikilmiş fidanlardı. Nikko. İlişkileri hep anlayışlı bir sessizlik halinde gelişmişti. Hakkın da var. anlatılmayacak kadar korkunç ve zalim şeyler gördüm. Bu kadar açık ve dünyasal 108 kelimelerle konuşma âdetinde değildik. teselliler sunacak duruma geleceği kimin aklına gelirdi? Acaba. «Ben Amerikalılarla tanıştım. Nikko. «Amerikalıların dili olduğu için mi?» «Evet. «En az İngilizce konuşuyorum. Gökyüzü mora dönüşüyordu. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Nikko. bizim kendi askerlerimiz de tıpkı buna benzeyen şeyleri yapıyorlar.. İnsanları uçan alevlerle tutuşturduklarını.» «Ama gene de onlardan nefret ediyorsun. Yere çakılı sırıklara beyaz paçavralarla bağlanarak tutturulmuşlardı.» 109 «Ama bak. Kişikava-san başını hafifçe salladı. Amerikalılar tek bir ırk değil ki. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Gene burada yürüdük. bebek torunu. Sen Amerikalılara barbar diyorsun. Kişikava-san'ın kendi öz kızı. Bu yönlerini ben senden daha iyi bilirim. Kısa bir süre de VVashing-ton'da askerî ateşe olarak görev yaptım. «Sonra bir başka dünü de hatırlıyorum. Yalnız batı kesimi hariç. Gerçi Japonca'dan başka dil konuşmaya fırsatım yok ama getirdiğiniz kitapların tümünü okudum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç. Evet. sivillerin üzerine yönelmiş bir saldırının etkilerini.» «Pek. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. nefret ve korku. Ama. Ama bu arada Amerikalılar'ı tanımaya.» Nicholai sulara baktı. Bende ise bu nitelikler yoktu. savaşın en büyük bombardımanının etkilerini kendi gözleriyle görmüşlerdi... iyi ve kötü yanlarını görmeye olanak buldum. bizim insanlarımızı da . Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Onlardan ırk olarak nefret etmek için içlerinden bazı kişileri tanımam gerekmez. onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.

Bunu düşününce onları masum saymamız gerekir. Ağaçlardan başlarına yağan pembe karlar yanaklarına değiyor. Seninle konuşmak istediğim bir başka şey var asıl. Bir kültürün veya bir insanın kötü yanlan. böylece savaşa katılmış . Evet.» Gece üstlerine inerken hâlâ dolaşıyorlardı. Ahlâk anlayışımız binlerce yıllık uygarlık ve kültürün etkisiyle daha bir sağlamlık kazanmış olmalıydı. Sanki kendi kendine konuşuyordu. O da.. Dolaysıyla da beyaz sayılmazsın.an çok alçak sesle. Nicholai büyük bir dikkatle dinlemişti hepsini. Amerikalıların barbarlığı onlara bir özür oluyor. evet hilekâr. ellerini birbirine vurdu. derin felsefelerin arkasına saklanmaya çalışıyor. kolay kınlabilen bir kılıftan ibarettir.. suya düşen kiraz çiçeğinin nehrin akışı üzerinde yaptığı etkiden fazla olmayacak. Köprünün en yüksek yerinde durup altlarında geçen fosforlu köpüklere baktılar.» Kişikava-s. ama günahkâr değil. geleceğe getirmekle. ancak on yıllarla sayılabilecek Amerikalılar'ı nasıl vahşetle suçlayabiliriz? Amerika halkı alt 110 tarafı Avrupa'nın istenmeyenlerinden. Bir kültür bile değil. Ben Mançurya'ya atandım. Irk demek hiçbir şey demek değildir. yolunu çizeme111 yen öğrencisine verdiği ders havasındaydı. binlerce yıllık saf kanımız. Bir sırtlan kadar. tehlikeli. omuzlarının. yumuşacık konuşmaya başlamıştı. oğlum. Sen de eninde sonunda kaderinde yazılı olanları ve yetiştirilişinin seni sürüklediği hareketleri yapacaksın.. Amerikalılar'ı tiksintiyle bir kenara itmek hiç işine yaramayacaktır. Biz o cephede yeterince zayıf düşer düşmez Rusların hemen saldıracağını..hayvanlaştırdı. onlar kazanma ve kaybetmeyi kullanıyorlar. Ahlâk yerine. yoo. Irk olarak sen bir beyazsın. Yani sen Amerikalılar'ı barbarlıkla suçladığın zaman onları aslında duygusuzluk ve yüzeysellik sorumluluğuna karşı savunuyorsun. Çeşitli kültürler birbirleriyle karşılaştırılıp ölçülemezler. bir çakal kadar masum. Kültür ise her şeydir. Her kültürün kendi güçlü ve zayıf yönleri vardır. gelecek de odur. Kültürler birbiriyle karıştığı zaman elbette ki içteki güçlü varlıklar ortaya dökülür. Onları anlamaya çalışmalısın. yamalı kültürel geçmişi yüzyıllarla değil. seven bir öğretmenin. onlarda uyulacak kurallar var. Öğütlerimin senin hayatın üzerinde yaratacağı etki. Onlar ırk değil. Birkaç kültür karıştığı zaman ortaya her seferinde. Nikko. Bir iki dakikalık sessizlikten sonra Kişikava-san hafifçe güldü. Teknoloji gerçi otomasyondur ama. Yapılabilecek bir tek mantıklı eleştiri var. Yalnızca bir teknoloji. Ama onların hareketleri için bir açıklama sağlıyor. Yalnızca melezliklerine değindiğin zaman en büyük kusurlarına parmak basmış oluyorsun. hassas. Hiç değilse sana verebilecekleri zararlardan korunabilmek için.. General içine derin bir soluk çekerek çatlak dudakları arasından ağır ağır üfledi. böyle şeylerin özrü olamaz aslında tabii. geleneğimiz ve dikkatli yetiştirilişimize karşın böyle insaf ve insanlık dışı hareketler yaparken. orada başarı sağlayamayanlardan oluşmuş bir halk. değilsin. saçlarının üstünde kalıyordu.. Başı önüne eğikti. Ama kültürel açıdan. Biz kendimiz. Bu sözler. tüccarlar ve teknisyenler dünyasında böyle melezlerin temel içgüdüleri üstünlük sağlayacaktır. uygarlıklara. Nicholai'ye söyleyeceği söze kendini hazırlamak için vücudunu çelikleştirmeye çalıştı. Aslında ırk diye düşünmemelisin. «Bu seninle son sohbetimiz. Oysa biz barbar değiliz. uygarlığın baskısıyla gelişen ve oluşan ince. hayır. «Öğütler ancak öğüt verene yararlıdır. Aynı kültürün veya insanın iyi yanlan ise. «Yeter bu kadar!» dedi. Bizde nitelik dikkate alınırken onlarda nicelik dikkate alınıyor. içinde gizli olan güçlü bir hayvandır. Sen onlardan adı anılmayacak bir ırk olarak söz ediyorsun. Bizim onur ve onursuzluk dediğimiz şeyin karşılığında. asıl konuya gelmekten kaçmıyorum galiba. Sözü kültürlere. Kusur kelimesi de en doğru kelime mi acaba? Geleceğin dünyasında. Yolun sonunda bir köprüye geldiler. Solan ışıklar altında bir yandan ilerlemekteydiler. Avrupa ziyafetinden kalan artıkların yeniden ısıtılıp sofraya konmuş hali onlar. vicda-nındaki yükü hafiflettiği için. Sen bu geleceği yaşamak zorundasın. bu kültürlerin en kötü niteliklerinin karışımı çıkar.

Nicholai ile Mariko. hiç değilse bir gurur var. Deneyini sahibi kişiler her zaman garip sürprizlerin kaderin en belirgin niteliği olduğunu söylerler. Şerefsizlikten kurtulmak için değil. Gene de seni geleceğe karşı nasıl koruyabileceğimi bilemiyo112 nını. Aile arasında dedikodular alıp yürümüş. yalnızca doğal olarak.. Artık Otake'lerin evinde oturmayacaklardı. barbarların baskısı altında yaşamaktan daha iyi değil miydi? Onlar bu konuları konuşurken Otake'nin en küçük oğlu gelip Nicholai'yi çağırdı. Her nedense Nicholai ile Mariko ilişkilerini sürdürdükleri sürece onlardan hiç kuşkulanmayan ev halkı. Çünkü kızımla torunum kaderin elinde rehindi. Hayatın bizi şaşırtan sürprizlerinden biri o zaman yer aldı. ho-Caları ve dostları ölürken onları böylesine hayat dolu bir faaliyette bulunmaktan alıkoymuştu.. ne de Avrupalı. Her yandan gelen yenilgi ve geri çekilme haberlerinden ötürü değil. Bu kararı son üç gün içinde verdim. Beni anlayabileceğini umuyorum. Her askeri öyle kirletti korkarım ki. Hiç kimsenin seni koruyabileceğini sanmıyorum. sulara bakarak hafifçe başını salladı. intiharda temizlenme umudu yoksa bile. Japon gençlerine özgü mantıksız utanç duygusu. Ülkeyi Amerikalı askerler işgal edecekti. Bir hafta önce kendimi şerefsizlikten kurtarma özgürlüğüne sahip değildim. . Nikko! Anlıyor musun? Gitmeme izin veriyor musun?» Nicholai içinden geleni nasıl ifade edebileceğini ararken bir süit köpüren sulara baktı. onlar ilişkiİlerini kesince kuşkulanmaya başladı. sonunda kendisine mide kanseri teşhisi konmuştu. Ama gene de. «O anlamda beni hiç terk etmemiş olacaksınız. kimse anlamasın diye kalabalık içinde birbirlerine olan tutumları çok kontrollüydü. sana koruyucu bir kalkan görevi yapamaz. Nikko. Yedinci Dan Otake ölmek üzere olduğu için. Otake bunları ikide bir nane şekerleri emerek gidermeye çalışıyordu ama sancılar giderek dayanılmaz hale gelmiş. Otake'nin öleceğini öğrenince romantik ilişkilerine son verdiler. herkesin kbumı 113/8 gözü önünde yürüyüş yapmaya. Ama şimdi.. Otake'lerin evindeki son birkaç hafta çok hüzünlü geçti. Ne Japonsun.sayılıp barıştan da paylarını almak isteyeceklerini sanıyoruz. genç çifti kaşlarım kaldırarak süzmeye başlamışlardı Egzersiz oyunlardan sonra ikisi sık sık gelecekten konuşur. Acaba duydukları dedikodular doğrumuydu? İmparator herkesi sahillerde intihar etmeye. Ben de o yolu seçmeye karar verdim. Çünkü bu hayvanca savaşa katılmış olmak beni seppuku'mm temizleyebileceğinden çok fazla kirletti. artık aralıksız duruma getirmişti. Tehlikeli ve heyecanlı aşklarının içinde yüzerken.. gitmeye karar verdim. olaylar beni özgürleştirdi. Onurunu kaybetmiş yenik bir asker.. Yüksek düzeydeki profesyonel karşılaşmalar yıllardan beri büyük ustanın karın ağrılarını sıklaştırmış. «Rehberliğiniz ve sevginiz her zaman benimle beraber olacak.» dedi. seppuku uygulamaya kararlı. düşmanı son bir kere yaptığından utandırmaya mı teşvik edecekti? Böyle bir sonuç. Seni kaderin fırtınalarına terk etmek beni üzüyor. Yi-ycek kıtlığıyla kötü havanın birleşerek açlığı günlük yaşamın parçası haline getirmesinden de değil.. Konuşup bir karar vererek değil. bahçede birlikte oturmaya başlamışlardı.. Kiraz ağaçları altında ikimiz yürüyüş yaparken. herkes birbirine işaretler yapar olmuş. Kurmay subayların komünistlere esir düşmekten kurtulabileceklerini hiç sanmıyorum. Kalmakla sana yardımcı olamayacağıma göre de. savaş kaybedilip sevgili hocaları da ölünce başlarına neler geleceğini tartışırlardı. Birçokları esaretin şe-refsizliğindense.» General. Çünkü sen de bana evlât gibisin. Ama şimdi artık utanılacak bir şeyleri kalmadığı için bir arada daha uzun zaman geçirmeye. dirsekleri köprünün korkuluğunda. Sonunda.

Uzun saniyeler geçti. Bunlara vakit yoktu şimdi. «Bazılarına göre sağlıksızmış da. «Yo. Bir kristal kadar güzel ama.Hoca onunla konuşmak istiyordu. Soyut bir şey. süslü biçimde ekilmiş. oyunlarla ve koşullarla da ilgili olacak. Otake-san eliyle yanındaki yastığı işaret etti. «Bu bir ders mi. Önce çok parlak Bir oyuncu olduğunu kabullenerek konuya girelim. Genellikle hiç de öyle değil. Senin oyununda insanı tedirgin eden bir şey var. Konu sen ve senin geleceğin. Ama yalnız seni eleştirmiyorum. Birkaç dakika süren sessizlikten rahatsız olan Nicholai. Otake-san'ın. nane şekerlerini emmekte de vam ediyordu. Go'nun basitleştirilmiş şeklinden ibaretti. hocam. Gerçi senin kadar zekice oynayanlar gördüm ama. Ve onu öyle olmaktan kurtaran şey de senin o inanılmaz.ı pişman oldu. asla senin yaşında kimseler arasında değil... Çünkü böyle olunca hocası onun yüz ifadesini rahatlıkla okuyabiliyor. uyarmak. Gözleri karşıdaki bahçeye görmeden bakıyordu. «Beni çağırdığını/ için teşekkür ederim. Tam doksan derecelik bir açıy la. En parlak öğrencisi Nicholai'yi en son çağırtmıştı.» Nicholai'nin kulakları yanmaya başlamıştı. Otake-san kendi çalışma odasında. Nikko. Otake-san artık san cılara bir yararı olmadığını bile bile. Yapacağım genellemeler arasıra özel durumlarla.» Otake-san elini havaya kaldırıp başını hafifçe salladı'. Önemli konulara değinmek istediği zaman Go oyunu terminolojisiyle konuşmak hocanın âdetiydi.. nezaket kurallarına uyup itiraz etmeye kalkışma. sebzelerin olduğu bahçeyi görüş alanı içine alıyordu. General Kişikava'nın bir zamanlar söylediği gibi. anlayışla ilgisi olmayan bir katılık. analizi. Bu gece bahçenin yeşil ve kahverengi tonları. Odanın yana kayarak açılan kapıları. Sözler ağzından çıktığı anda d.. Yaşayan bir şey değil. Oyun tarzın organik değil. gözünde hayat. İyilikle. Ama başarılı bir kimsenin parlak zekâdan başka şeylere de ihtiyacı vardır.» dedi. Üstelik onların hiçbiri de artık hayatta değil. o ise hocasını bakışları mn baskısına almaksızın rahat bırakmış oluyordu. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Nicholai. «Dağların sisi bu mevsimde pek ola 114 ğan değil. Ama duyduğu sev gi ve acıma hislerini başka türlü nasıl dengeleyebilirdi? Son üç gün boyunca Otake-san birer birer her çocuğuyla ve her öğrencisiyle gı i rüşüyordu. Nicholai oraya dil çöktü.» Otake-san tekrar elini havaya kaldırdı. hocam?» «Pek sayılmaz.» dedi. dağlardan inen sağlıksız sis yüzün den kararmış gibiydi. Sonunda sarsıldı. Bu yüzden seni gerçek dışı iltifatlara boğacak değilim. Uçucu ve tehlikeli bir karışımın eleştirisi ve. bir goncanın güzelliği yok onda. 115 Hocasının sancıyla mücadelesini seyredip onu utandırmak istemi yordu.» Otake-san derin bir soluk çekip içinde tuttu. Ama bahçeye yeni bir güzellik katıyor ve.» «Arıtıcı bir konuşma mı?» «Sana öyle gözükebilir. Nicholai'nin bakışları hâlâ yerdeydi. hocam.» Nicholai başını salladı ve sessiz bekledi. . Ayrıca hafif bir nane kokusu da vardı.. Fakat utancını ve öfkesini hiç açığa vurmadı. Çürümek te olan yapraklardan gelen tatlımsı koku. altı tane yastığın üstüne oturmuş beklemek teydi. ayrımı lardan söz etmeyi uygun buldu.. Öğretmenine yan dönmüştü. Aslında bir eleştiri. Böyle resmî konuşmak istememişti. «Ben oyunun geniş planı üzerinde konuşacağım Nikko. düzeltmek bir hocanın göreviydi. «Oyununun mekanik ve kalıpçı olduğunu söylemek istemiyo-ı um. yanan odun kokusuna ka rışıyordu. Terbiye kurallarına uygun şekilde. Odanın havası rutubetli ve serindi. Otake-san soluğunu tutmayı sürdürdü. Eleştirmek.

Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. çabuk kırılabilecek. Ve onun gölgesi olan hayattan. Çünkü durmadan bölünür. Zalim-cesine bir üstünlük. çekmek. «Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılayıcı nefret. Derken kriz geçti. aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar. kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken. sen kendinden yeteneksiz kişilerin. Unutma ki onlar bu tecrübeyi kazanmak için karşılığını hayat keselerinden ödemişlerdir..» . karanlık köşelerini göremiyorsun.. Orta düzeydeki insan sıkıcı. Yeniden doldurulamayacak bir keseden.ı peşpeşe iki soluk aldı. Yaşlı adam bir çaba harcayarak zihnini ebedî şeylerden geri çekti. Oralarda kalabalıkların. Ama onda bile insanlık dışı bir taral var. şiddet romanları kalabalıkları nasıl peşinden sürüklüyor.. Go'dan.. ağzına yeni bir nane attı. Bu nitelikler senin kemiklerinin içindeki nitelikler. Çünkü seçerse. Hoc. yani eleştirmenleri ortaya sürecektir. Onları değiştiremezsin. sayıları ne kadar çok olursa olsun. seni yenebileceklerine inanmakta güçlük çekiyorsun. utanacak.» 116 Bir süre Otake-san'm gözleri bahçeye dalgın baktı. Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. Bunda şeytanca bir şey var. Sen oyunu yalnızca tahtadaki duruma karşı oynuyorsun. gözlerin öylesine kamaşıyor ki. Mistik yolculuklarına çıkıp bulunduğun yerden uzaklaştığın zaman.. kesinliğini kaybediyordu. hassas tarafların var. odanın kuytu. Küstahça. Bir kere tecrübe eksikliğin var. kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. ve kendisini savunması için kendi yojimbo'-sunu. fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder. sevgili öğrencim. hattâ varlığını bile reddediyorsun. bir yandan da o korkunç kuvvetini oluşturuyor. Bana sen kendin söylemiştin.» Otake-san hafifçe gülümsedi. Bunları seni yakalamak. sabırlı. Senden büyüklerin tecrübe avantajına da kızma. dinlenir ve yeniden güç toplarken. «Bütün zekâna karşın. Kabuki can çekişirken. şükreder gibi gözlerini kırpıştırdı ve devanı etti. değiştiresin diye değil.. renksiz. Seni yenenler. Bak. aptal gibi görünür. Beyinleri yoksa da..» «Hâlâ Go'dan mı söz ediyoruz. orta düzeyde insanlar olacak. binlerce kollan vardır. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. sevgili öğrencim. Yenilgilerini senden daha zeki ve yetenekli olanların elinden tatmayacaksın. Mümkün olsa bile değiştirmeni ister miydim. Kajikavva kıyılarında gezinirken Kişika-va-san da kendisine buna benzer bir şey söylemişti. Ama bu önemli bir zaaf değil. güvenin. ondan da emin değilim.ciğerlerindeki havayı yavaş yavaş dışarıya bıraktı.. No beri yanda sürünürken.» Otake-san elini kimonosunun altına daldırıp göğsüne bastırdı. «Oyununu mekanik ve kalıpçı olmaktan kurtaran şey senin o inanılmaz ataklığın. kalabalığın içindeki orta düzeydeki insan öfkelenecek. «Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. hiç bıkmaz. Kayıtsızlığın. onlardaki geniş. Bazı el sanatçıları yirmi yıllık tecrübeleriyle övünürler.» «Biz yalnızca Go oyunundan mı söz ediyoruz. Karşındaki rakibinin önemini. yenilenirler. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık. Ben sana bunları söylerken bile.. Çünkü bunlar bir yandan senin kusurların sayılırken. Gözlerini bir an için sanata çevir. hocam?» «Evet. Tecrübeli bir oyuncunun alışkanlık ve bellekle yapabileceği bir hamle için dikkat ve konsantrasyon harcıyorsun. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır. Senin şibumi amacına biraz ters. «Hayır. Dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. hocam?» «Go deyimleriyle konuşuyoruz. Sen bu hataya düşme. sinsi. Nikko. Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama. Her an sancısını kontrol etmeye çalışıyordu. Bunu sana söyleyişim düzeltesin. beyinsiz insan kalabalığının ne tehlikeler hazırladığını görecek şekilde gözlerini ayarlayamıyorsun. rakibini düşünmeden oyun oynuyormuşsun. vermekte olduğu derse devam etti. Oysa aslında bir yıllık tecrübeyi yirmi kere geçirmişlerdir. Bahçenin çizgileri sisin etkisiyle bulanıklaşıyor. Olayları boşa harcamazsan tecrübe kazanabilirsin. senin en büyük kusurun tecrübesizliğin değil.» Nicholai kaşlarını çattı.

ama koskoca bir insanın herkesin ortasında şeker emmesi yakışıldı bir hareket olmuyor. . Öğrenciler de evlerine döneceklerdi.. Bir sessizlik süresinden sonra Otake-san ağzına bir nane şekeri daha attı. Bu senin kişiliğinde bir kusur. Belki dağ sisi gerçekten sağlıksız. «Bundan kuşkum yok. General Kişikava'nm kendisi için bırakmış olduğu para eline verildi. Ayrı yaşa ve şibu mi'yi incele. Onlara aptal ve uzak görün. seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. gözlerini indirdi.» Otake-san omuzlarını kaldırıp sustu. Hocasının odadan çıkmasına izin vermesini bekledi. WASHİNGTON Başyardımcı konsolun başında sandalyesini biraz geriye itip başını salladı. Tokyo'da bir baltaya sap olur olmaz.» «Şibumi'ye mi uymuyor. nereye isterse gitsin diye serbest bırakıldı. Nikko?» dedi. «Elde yeterince veri yok. Ama gene de bahçeye melankolik bir güzellik katıyor. arkadaşlarından. Hepsinden önemlisi de. «Bunca yıldır herkese nane şekerlerini karnımın ağrısını geçirdiği için aldığımı söylüyordum.117 «O halde bana ne yapmamı öğütlersin?» «Onlarla temastan kaçın. Burada kaldığı son gece senin konunu enine boyuna konuşmuştuk. Oysa aslında bunları sevdiğim için yiyorum. Sen sonradan bizim kültürümüze dönmüş birisin. efendim?» «Evet. ne isterse yapsın. Çünkü Mariko ona ailesinden. Bu yüzden ona da şükran duymamız gerek. Hayatını çok olaysız ve sessiz yaşayan. Aile hemen eşyalarını toplayıp. Nic-holai'nin Mariko'ya duygularını açabileceği bir fırsat olmamış. güzel kentinden öyle sevgiyle söz etmişti ki! Anlaşıldığına göre ülkenin en güzel kentlerinden biriydi Hiroşima. Saklan. Nikko. Batılı buraya geldiği zaman sana kar. Gerçekten de bu ziyareti yapmayı hevesle istiyordu Nicholai. Nicholai başını salladı.» «General Kişikava da bana hemen hemen aynı şeyi söylemişti. «Evet. Ve trajik kusurlar da eninde sonunda. Ama delikanlı ayrılırken onu ilk fırsatta ziyaret edeceğini büyük bir içtenlik ve inançla söyledi. İçlerine girme. efendim..» Cenazenin yakılma töreninden sonra Otake-san'm ailesi ve öğrencileriyle ilgili olarak yaptığı planlar yürürlüğe kondu. Nicholai her ne kadar on beş yaşından fazla göstermiyorsa da aslında yirmi yaşını geçtiği için. Kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. belki de haklısın.» Adamın sesi enikonu tedirgindi. Şişko bu Hel'in Tokyo'ya gelmesinden önceki süreye ait hiçbir şey vermiyor. yanlarında eşyalarıyla tren istasyonunun platformu üzerindeydiler.» Otake-san bir an hayale dalmış gibi göründü. «Seninle önemli bir sırrı paylaşabilir miyim. Delikanlı amaçsız özgürlüğün verdiği sosyal baş dönmesi duygusunu ilk defa tadıyordu. 118 1945 Ağustos'unun üçüncü günü Otake evinin bütün halkı.şı nasıl davranacağına ikimiz de karar veremedik. Ve sonradan dönenlerin aşırı bağlılığı var sende. Şişko'ya bilgisini ortaya serme olanağım bile tanımayan insanlara karşı tuhaf bir duygu kaplıyordu içini. iki genç hiç yalnız kalamamışlardı. öyle. Otake'nin erkek kardeşinin yanma yerleşecekti.

Son on beş yılda en çok orada vakit geçirmiş. Hel şimdi ne rede oturuyormuş.» «Bu Etchebar neredeymiş peki?» «Şeyy. Bask'bölgesinde efendim. OPEC temsilcisiyle yani.» Bir yandan masanın yan tarafındaki zile bastı. aklıma bir şey geldi. Şişko. Ama hiç değilse şimdi Nicholai Hel'in bu işe bulaşmış olduğunu biliyoruz.» dedi. sorulara cevap veriyordu. sonra Etchebar'a yakın havaalanlarının listesi. Başyardımcı içini çekip işaret parmağını gözlüğünün altına soktu. «Görünüşüe göre Nicholai Hel'in birçok evi var. Biraz fazla uçarı davranmadı119 ğımızdan emin olmak istiyorum. İkincisi. Bay Alı le'la ilişki kur. en yakınından başlayarak yansımaya başladı. Sor bakalım Şişko'ya. Gelir gelmez bu odaya getir. Bu Nicholai Hel'i Münih Beşlisi'ne bağlamak için elimizdeki tek ipucu. Diamond kaderci biçimde başım salladı. Llevveîlyn sana eflâtun kart kod numarasını versin. «Başüstüne. «Bu Hannah Stern'in şu anda eflâtun kartlı biriyle ilişkide olduğunu düşünmemiz için her türlü neden var artık. Bay Able gelince onu bu konuda aydınlatmamız gerekecek.» «Demek ki Hannah Stern.» «Başüstüne efendim. New York'da biı daire. Bu Ete-hebar'a en yakın havalanı neresiymiş. Muavinle o iki salak da gelsinleı Hepsini toplayıp aşağıya sen kendin getirmelisin. Birincisi. Eğer Pau ise. Pirenelerde. Sen makinene dön.» dedi Bayan Svviven. Bu galiba esas evi. bana Hel'in eldeki bütün resimlerini getiı. öyle.» . Diamond kâğıtlarından başını kaldırıp. Dalmaçya kıyılarında bir ev.» Soru bilgisayara verildi.» «Bu taramaya gerek duyduğunuzdan emin misiniz. yani bu köye en yakın havaalanına yöneldi. Son ikamet yeri eşil Etchaber köyünde bir şato. Onların On Altıncı Kat'a girme yetkisi yok. Bak. efendim? Bu adam hakkında her şeyi daha şimdiden biliyor gibisiniz.«Hımmm. «İşte çıktı. Şansa bakın!» «Evet. Hemen hemen. Ondan sonra da her zaman görüş alanımızın içinde kaldı. «Üzülme.» Bayan Svviven dışarı çıkarken kapıyı ge reğinden biraz daha hızlı kapamıştı. Başyardımcı konsola doğru dönerken. Roma'dan uçağa Mnip.. Fas'da bir yazlık villa. «Buradan sonra veriler çoğalacak. buna da ne oluyor der gibilerden kapıya baktı.. Ekran önce beyazlaştı. İşgal kuvvetleri hesabına çalışmaya başladı.» Diamond dalgın dalgın homurdamyordu. burnunun yanlarındaki kırmızı izleri ovaladı. efendim. Diamond'un zili üzerine odaya girmekteydi.» dedi. İlk fırsatta buraya gelmesini sağla. Şişko'ya sor bakalım. Savaşın bitiminden az sonra Hel. Pau'ya.» «Gözden geçirmek işime yarar. başımız dertte demektir. Başyardımcısının sesi duyuldu. «Buyrun?» «İki şey. Dünyada eflâtun kartlı120 lardan yalnızca üç kişi sağ kalmışken bu kız da kalkıp onlardan birini buluyor. Londra'da bir tane daha. Kendi önüne çektiği kâğıtlara bazı notlar çiziktirmekteydi. Listenin en başında «Pau» kelimesi görünüyordu. Paris'de bir daire. Hel hakkında ne bilgi bulabilirsen söküp almaya bak.. Hel'le kızın amcası arasındaki yakın dostluk.. İşe Hel'in Tokyo'ya gelişinden başla. ah! İşte geldi.

Açlık. çünkü bu ülkelerden hiçbirinin vatandaşı değildi. kaybedilen bir hayattan daha önemliydi. yaşlılık gibi nedenler gece bir ara gelip onları hayatın yükünden kurtarmış oluyordu. İşçiler fazla. Fakat ustabaşılar onun yabancı bir ırktan olduğunu görünce amaçlarından kuşku duyuyor ihtiyaçlarına inanmıyorlardı. yağmur altında döndü. elindeki küçük serveti kısa zamanda değersiz bir kâğıt yığını haline getirmişti. tren istasyonlarında uyuyanlar ordusuna katıldı. parklarda. işler azdı. Her sabah polis gelip onları dışarıya çıkarıyor. Yeni efendiler durumuna gelen kaba saba. İşgalcilerden de ona yardım gelmesine olanak yoktu. bir paçavrayla bağlasaydım diye düşünerek pişman oldu. Nicholai Hel de diğer milyonlarca insan gibi savaş sonrasının yarattığı mücadelenin içinde hayatta kalmaya çabalıyordu. O da bir sürü Japon işçisi gibi enkaz kaldırma. Böyle olunca gece tuvalete kalkanların üstünden atlamasından kurtulmuş oluyordu. Bu insanlar kendilerine ya kanepe üstlerinde. Demokrasinin peygamberleri. Ama' ne çalışacak iş vardı ne de çalmaya değer bir şey. Giydiği dik yakalı öğrenci üniforması çamur lekeleriyle dolu ve her zaman nemliydi. Kadın çocuklarıyla konuşuyordu. Tıkış tıkış. Üstündeki kanepede iki çocuklu bir kadın vardı. Gündüzleri iş arıyor. Ama sonradan. köprü altlarında. Yumuşak bir sesle. Japonya fiziksel ekonomik ve duygusal bir enkaz halindeydi. korku içinde. işsiz. Çocukların bir tanesi henüz bebekti. Bir tekinin tabanını yırtıp çıkarmıştı. Daha önce Japon ruhunu hiç bu kadar takdir etmemişti. gece uyumak üzere Şimbaşi istasyonuna dönüyordu. Bekleme salonunun karanlık bir köşesinde sessiz sayılabilecek bir çatışma sonucu ona cezası çabucak ve ebedî olarak verildi. Nicholai binlerce kişi arasında yağmur altında sokakları dolaşıp önce iş aradı. gene de birbirlerine terbiye çerçevesi içinde davranıyorlardı. fazla beslenmiş askerlerin gözünde değeri olan tek hizmeti sunabilenler de ancak genç kadınlar oluyordu. çaresizlik içinde çocuklu kadınların. üşümüş durumda. 121 Parası bittiği zaman iki gün aç gezdi. Geceyarı-sı bir ara bir adam genç bir kadından bir şey çalmaya kalkıştı. istasyon trafiğinin akabilmesini sağlıyordu. birkaç parça değer verdikleri eşyalarını sardıkları çıkınları yanlarına yerleştirerek sessiz bir gurur içinde kendilerine birer küçük bölge ayırmaları Nicholai'-nin içini gururla doldurdu. Çocuklar so122 . imparator sarayına çok yakın. aç. Ayrılan tabanın durmadan lâp lâp diye ses çıkarması kabul edilebilecek şey değildi.ooo JAPONYA işgal en hızlı ve etkili dönemi yaşıyordu. ikide bir midelerinin acı sıyla yerlerinden sıçrayarak sabahı ediyorlardı. Roket gibi yükselen enflâsyon. sonra çalabileceği bir şeyler aramaya başladı. ta onlar uyuyuncaya kadar konuştu. aç durumda sokakları arşınlayan. Yüzlerce aç insanin birlikte. Aç gezdiği ikinci günün akşamı Şimbaşi istasyonuna geç saatte. Nicholai kendine bir kanepe altında yer bulabilmişti. keşke yırtmasaydım da. Kocaman madeni tavanın altında çelimsiz ihtiyarların. ya kanepe alt larmda uyuyacak bir yer buluyor ya da ortaya yere yanyana uzanıp kâbus dolu bir uyuklama dönemine giriyor. bombalanmış arazileri temizleme gibi işler aradı. Ama işgalciler yenik halkın çıkarları açısından idealist savaşı dünyasal ihtiyaçlardan daha ön plana alıyorlardı. ama saraydan bakılınca anlamlı biçimde gizlenip gözükmemeyi başaran Dai İchi Binasından emirlerini yağdırmaktaydılar. hastalık. Sonunda o da evsiz. Ayakkabılarına sular doluyordu. Kazanılan bir beyin. Ve her sabah içlerinden sekizon tanesi polisin uyandırma çabalarına hiç karşılık veremiyordu.

Açlık artık tatmin edilmemiş bir iştah olmaktan çıkmıştı. siyah otomobiller. Nicholai istemeden. Cadde. hâlâ umutsuz ve çaresiz olmasına karşın ruhu sakindi. inanılmaz ağırlıkta yükleri taşıyan küçük arabaları iten bisikletlerle doluydu. apansız gerçekle burun buruna gelip sona eriyordu. Küçük bir kaza olmuştu herhalde. taş gibi oturuyordu. Ölmek? Ölmek? Bu sesin bir anlamı da var mıydı acaba? İnsan kalabalığı onu parktan dışarıya sürükledi. Nicholai gülümsedi ve iyi dileğe karşılık verdi. Ordu komutanlığından gelen ve komutanlığın üzüntüsünü belirten form mektuplardan bir tane. ve defalarca katlanmaktan kat yerleri tirfillenmiş bir mektuptu. kendi düşüncelerini küçük bir çember içinde. Rus yalnızca Rusça biliyor. bir akarsuya kapılmış akar gibi görüyor. ya bir duvara. meraklı kalabalığın baskısıyla. Arka kanepedeki subay gözlerini karşıya dikmiş. Amerikan jipine binmiş bir Rus'la. Kapıdan çıktığında kendini iki geniş caddenin kesiştiği bir köşebaşmda buldu. Kâbuslu uyku bastırmadan önce Nicholai zihnini bir noktaya toplayıp mistik yolculuğuna kaçarak açlık duygusundan bir süre kurtuldu. bu işi Rus şoförle teke tek. Bazen kendisini yüzleri olmayan insanlar arasında. Kısa kaçamakları. Tabii polis de yalnızca Japonca bilmekteydi. Sonra on-!. bir fincan. Nicholai fincanı. fotoğrafı ve mektubu kendi çıkını içine sardı. Çok tedirgindi. aç olduklarını son bir kere daha hatırlatıp uyudular. Küçük çayırından geri döndüğünde. dedelerinin aslında ölmediğini. askerî taşıtlar. Avustralyalılar ise İngilizce'den başka dil konuşamıyorlardı. parça parça halde karşısına çıkan gerçek. yatmadan önce değerli eşyalarını katlanmış bir bezin üstüne sıralayıp başının hemen yanma koymaya büyük itina gösterdi. lara deniz kıyısındaki köyünü tarif etmeye koyuldu. Çevredeki insanlar ve cisimler bir an anlamsız şekiller oluyor. İhtiyarın bu kadar özenle sakladığı şeylerin sürülüp çöpe atılması korkunç bir şey gibi gözükmüştü ona. Yoksa ölecekti. ya karşısındaki bir insana bakar buluyor. hâlâ aç olmasına karşın. giderek artan tartışmaların ortasına doğru itiliyordu. Trafik çok sıkıydı burada. yakında onları almaya geleceğini söylüyordu. başını kuş gibi hafifleten bir acı. Değerli eşyalar. kendi kendine ağlamaya başladı. Bacaklarma güçsüzlük veren. içi dopdolu. Nicholai'nin yanmasında yerde yatan yaşlı adam. Öğlene doğru Nicholai bir iş bulmak ya da bir şey çalmak amacıyla Hibiya Parkı dolaylarında geziniyordu. bir fotoğraf. bekliyordu. Trafik dört yöne doğru uzayan hareketsiz taşıtlar halinde birikmiş. böylece tümünü anlamsız kılıyordu. Bir kramp. mistik yolculuklarını 123 bilinç düzeyine çok yaklaştırmıştı. bu amaçsız dolaşma bir bakıma insana garip bir zevk veriyordu. Yaşlı adam gözlerini yummadan önce yanında yatan genç yabancıya iyi geceler diledi. tramvaylar. Açlık. Her üçü seslerini gittikçe yükselterek suçu ve sorumluluğu birbirine yükleyen sözler söylüyorlardı. gene Amerikan jipine binmiş bir Avustralyalının arasını bulma çabasmdaydı. Ama içinden bir ses onu bu durumun tehlikeli olduğuna karşı uyarmaktaydı. Hiç kimse şu adamın kulağını böylesine incelememişti. erkek erkeğe halletmeye .nunda annelerine. Bunun bir anlamı olmalıydı. fazla direnmeksizin. İyice uyuduklarından emin olunca. bir an şaşılacak değerler kazanıyorlardı. atlı karınca-gibi döndürüp duruyor. Yoksa yakında ölüp gidecekti. Elleri beyaz eldivenli bir Japon trafik polisi. bir acıydı. Ama ertesi gün mutlaka iş veya para bulması gerektiğini biliyordu. Değil mi? Başını hafifleten açlık. Kadın onlara hâlâ. yanındaki yaşlı adam ölmüştü. Bu kısır döngüden kurtulmalıydı. bunun olağanüstü bir durum olduğunu düşünüyordu. Kendini dimdik ayakta. onların enerjisini ve gittikleri doğrultuyu kendine mal ediyor. Şafak sökmeden önce polis onları kaldırmaya geldiğinde. Daha önce hiç kimse duvardaki bu tuğlaya bu kadar dikkatle bakmamıştı. Umutsuz insan seli arasında ilerlerken bu olanların gerçek dışı olduğunu hissetti. Şoförü ise avazı çıktığı kadar. Nicholai arkadan itilerek kendini Avustralyalılar'ın jipine dayanmış buldu.

sömürge halkının İngilizler'den fazla İngiliz aksanı yapmaya meraklı oldukları zaman kullandıkları aksandandı. «Yap bakalım. şaşkın park halkı arasından yan sokağa çıkmayı başardı. sen İngiliz değilsin.» dedi.» diye karşılık verdi Nicholai.» «Hımm! Bak sana ne diyeceğim! Şu karşı kaldırımdaki binada çalışırım. Şoför. Bütün Allahm belâsı Kızıl Ordu gelse vız gelir? «Aceleniz mi var efendim?» «Ne?» Avustralyalı subay. asker üniformalılar da sivil giysililerden fazlaydı.» diye düzeltti Nicholai. Beş dakika içinde birikmiş arabaların arasından bir yol açıldı ve Avustralyalılar'm jipi parkın çimenleri üzerine alındı. İsterse subayı da ona yardım etsin. Kendisine bakan yüzde124 ki yeşil gözleri görüp çocuğun Doğulu olmadığını fark etmesi birkaç saniye sürdü. Orada dolaşan insanlar arasında nasıl Amerikalılar ötekilerin toplamından fazlaysa. Oradan çakıllı yola geçip. «Yüz dolar. sonra da Ruslar'a neler söylediğini anlayamadılar ama. İmparatorlar imparatorunun adı sihirli bir etki yaptı. Rastgele bir sayı söyledi. öyle mi. Ama gene de gitmeden önce Nicholai'yi şöyle bir süzüp. Nicholai'yi «Tediye ve Muhasebe» Servisine götürdü ve oradakilere on dolar ödemeleri için talimat 125 verip acele acele toplantısına yetişmek üzere ayrılmak istedi. diye haykırıyordu.» Binaya girdiklerinde subay.» «Yüz dolar mı? Deli misin sen?» «On dolar. «Hay Allah! Hiç para kalmamış. Bende de yok.» Eliyle San Şin Binasını gösteriyordu. Rusça. Burası İşgal Kuvvetlerinin Haberleşme Merkezi olarak kullanılmaktaydı. Kornalarını hiç durmadan çalan. «Bana biraz para verin.. size yardım edeyim.» Bunu söyler söymemez de hemen arkasını dönüp asansörlere doğru uzaklaştı.» dedi Nicholai. «Benimle içeri gel.» Avustralyalılar Nicholai'nin önce Japon polise. bu partal kılıklı Japon gencin kendisine İngilizce söz söylemesine şaşmış gibiydi. birkaç kere MacArthur kelimesinin geçtiğini duydular.» Subay saatine bir daha baktı. «Subay çok rahatlamış gibi. «Hayır.» Haa! dedi. giydiği parasız okul üniformasıyla bağdaştırmamıştı..» Bileğini kıvırıp saatine baktı. «Eh. Ama bir yandan cebinden cüzdanını çıkarıyordu. değil mi?» diyecek kadar vakit buldu. Birbirleriyle arkadaş gibi konuşurlarken içlerinden tutukluk ve güvensizlik hissettikleri de öylesine belliydi ki! Burada çalışanların yarısından çoğu sivil memurlardı. «Elbette acelem var! Toplantıya yetişeceğim. Nicholai de bu arada şoförün yanma atlamış bulunuyordu. trafiğe sıkışmış taşıtların hepsi gerilerde kalmıştı. Ama subay çocuğun bu aksanını. Sorun ortadan kalktıktan sonra subay şoföre arabayı kenara çekmesini söyledi. hemen işini gördürürüm. Fransızca ve Çince konuşmaktaydılar. Koridorda insanlar İngilizce. «Para karşılığı. Subay. San Şin binası müttefik işgal kuvvetlerinin her ırktan temsilcisinin bir araya geldiği nadir yerlerden biriydi. «Baksana. pekâlâ. Nicholai Amerikalılar'ın «r»leri yutarak konuşmasını ömründe ilk defa burada duydu. «Ne koparabilirsem diyorsun.hazır olduğunu duyurmaktaydı.» «Anlamadım!» Adamın aksanı. «Pekâlâ. «On dakika önce başlayan toplantıya!» «Size yardım ederim. . söyle bakalım sana borcum ne kadar?» Nicholai'nin yabancı paraların şimdiki değeri hakkında zerre kadar fikri yoktu. «Tahmin etmiştim. O sıralarda Ni-cholai'nin aksanı hâlâ küçükken kendisini eğiten İngiliz dadılarının etkilerini taşımaktaydı.» diye alay etti. sende var mı?» «Üzgünüm efendim. Nicholai yarım saat kadar servisin dışındaki tahta kanepede oturup sırasını bekledi.

yani.. biliyor musunuz?» dedi. Bürokrasi engel lerinin de her gün üzerinde yürüdüğü kaldırımlar kadar güç aşıldı ğım bilmiyordu. Sen de benim le memurlar kafeteryasına gel.. elini onun omuzuna dayadı. özür dilerim.. Bunu anlıyorsunuz..» «Yazamıyor musunuz?» Kadının bunca yıllık memuriyet tecrübesi bir ürperti geçirdi. Tonsuz bir sesle. önüne doldurması için bir form verdiler... «Üz günüm ama.» «Bağlı bulunduğu kuruluş demek. neydi onun adı. on dört on beşten fazla göstermiyorsunuz. .» «Şeyy. bağlı bulunduğu kuruluş. Asıl dikkati. «Bana on dolarımı verseniz olmaz mı? Ya da beş dolar?» ' 127 «Bu işler öyle yürümüyor Nicholai. Bayan Goodbody omuzlarını hafifçe kaldırıp ayağa kalktı. 126 Servisin başı olan kadın kırklık.» Bayan Goodbody bir an için şaşaladı.» Kaşlarını çattı... çünkü adresim yok. oysa aslında tam bir erkek olan bu gence karşı analık duygularıyla. Dinle bak.» «Sen burada yalnız mısın?» Kadının sesi inanmaz gibiydi. Sekreter de daktilosunun başına döndü. o da yok. Birkaç dakika sonra da Nicholai iç odaya çağrıldı. Gösterdiği ilgi yalnızca meraktan ibaretti. kaşlarını havaya kaldırıp burnunu çekti ve sonunda kâğıdı «Tediye ve Muhasebe»yi yöneten kadına götürdü. babanızın çalıştığı yer demek. «Nicholai.» Nicholai'ye gülümsedi. kaç yaşındasın sen?» «Yirmi bir yaşındayım.. hoş birisiydi. Bayan Goodbody eliyle Nicholai'nin formunu göstererek. Bu formu doldurmanın biı yolunu bulsak bile gerekli işlemlerin tamamlanması on gün sürer.Nicholai?» «Size adres veremem. Yani. sonra omuzlarım kaldırdı. Kızlar binbaşının çok hoş biri olduğunu ve insana iyi vakit geçirttiğini söylüyorlardı. İç içe geçme iki odanın birincisine alındığında.> Nicholai bütün umudunun söndüğünü hissetti. «Ne demek istiyorsunuz. Ama arasıra bu kirli kılıklı inanılmaz insana kaçamak bir bakış fırlatmaktan da kendini alamıyordu. Kendisini Bayan GoodbodyC*) olarak tanıttı. «Evet. Nicholai?» Karşısında duranın evden kaçmış yaramaz bir çocuk olduğu kanısına varmıştı. «Bunu gerçekten doldurmanız gerekir. Nicholai hiç gülümsemedi. bütün satırlara cevap yazamıyorum. Nicholai formu doldurup uzattığında sekreter kâğıda şöyle bir göz attı. çalıştığınız yer ya da annenizin.. karşı cinse olan ilgi birarada uyanmıştı. «. Şimdi bir bakalım.. değil mi?» «Açım ben..Amerikalı sekreter kapıyı açıp onu içeriye çağırdığı zaman kendini iyice hasta ve uykulu hissetmeye başlamıştı. O zaman durum değişiyor.. öne doğru eğildi. o akşam birlikte çıkacağı binbaşıyı düşünmek üzere toplanmıştı.. «Öyleyse hiç para alamayacak mı yım?» diye sordu. Sanmıştım ki. benim yemek saatim geldi. Kadın bu garip karışımı iyi bir Hıristiyamn yardımseverliği kılığına sokmayı da başarmıştı. Fark eder mi?» «Ama formu doğru dürüst doldurmadan size bir şey ödeyemeyiz. «Olur mu?» dedi. Birkaç lokma bir şey yiyelim.» «Ah. «Annen baban işgal kuvvetlerinde mi çalışıyor..» Formun en başındaki satıra göz attı. Sonra. neler yapabiliriz!» Bayan Goodbody'de öksüz bir çocuğa benzeyen. Kimlik kart numaram da yok. «Hayır.» «Benim bağlı bulunduğum kuruluş yok. «Dolduramıyorum. tombulca. sonra da bu işe bir çare düşünelim..

Nicholai. Bayan Goodbody için bu durum yararlı bile oluyordu tabii. zavallı iyi davranmaya o kadar çok uğraşıyordu ki! Sonra cinsel tecrübeleri için de öyle minnet duyuyordu ki! Nicho-lai de ona gerçek bir sempati duymaya başladı. Zaman zaman aptalca konuşmaları can sıkıyor. Bu kadını. Orada göze görünmeyen zariflikte bir hayat yaşayabilirdi.. Evrak tercüme ediyor. ortak hayatlarının masrafını da paylaşmayı önerdi. Bayan Goodbody'yi yurduna giden gemiye bindirip yolcu ederken içinde hiç sevinç duygusu yoktu da denemezdi. İyi kazanıyordu. 128 Bayan Goodbody ile ilişkileri dostça ve terbiyeliydi. kolay cesaret edebileceği bir şey değildi. hepsinde de hayal kırıklığına uğradı. Bayan Goodbody'nin bile. Kısa zamanda ana ilkeyi öğrendi. yirmi yıllık bürokratik tecrübesine rağmen. hayatını kazanmaya ayırdığı haftada kırk saatle sınırlayabilirdi. Zaten sevilmeyecek bir yanı yoktu. Özellikle Japon standartlarına göre. Kendisine bağımlı olmasından da. Bayan Goodbody'nin üç ay sonra Amerika'ya tayin emri çıkınca ya kadar geçen süre. Bir yandan sevgi. Hemen hemen şibumi. Sevmiyor demekle. Nicholai. Kimlik belgelerine. kendi kendine analizini bile yapmaya cesaret edemedi. Burası eski bir mahalleydi. bir yandan günah. Zaten gerçekten iyi yürekli bir insandı ve yardım etmekten de hoşlanırdı. Aynı anda hem anne. ona borçlu olacak kadar da sevmiyordu. Kimlik kartı numarası olmayan bir makbuz formunu muameleye sokmak. Hem maaşı yüksekti. Nicholai o on dolarını hiçbir zaman alamadı. Rıhtımdan dönünce hükümetin kadına tahsis ettiği evden. Sonunda Kadın Hakları akımının büyüklerinden biri olarak hayatını noktaladı. Ama aslında mukayese olanağı pek yoktu. Çünkü Nicholai arlık bir insan için en gerekli şeye sahipti. üstelik tek uzatmalı sevgilisiydi. sevmediği bir insan değildi. fazla üstüne düşmesi bir yük oluyordu ama. O üç ay boyunca hissettiği girift duyguları hiç sözle ifade etmeye kalkışmadığı gibi. Cinsel ilişkilerinde ise çok tatlı bir utanç duygusu vardı.. kadının belleğinde ölünceye kadar en parlak ve heyecan verici anı olarak kaldı. Birisinin kendisine ihtiyacı olmasından hoşlanmıştı elbette. Diplomaside temel fonksiyon. Tokyo'nun kuzeye kesimindeki Asakusa Mahallesinde kendi kiraladığı bir eve taşındı. Nefret gibi. aşk gibi yoğun duygular yaratacak tür bir insan değildi çünkü. Batılılar yedikleri fazla hayvansal yağ nedeniyle Japonların koku alma sistemine kötü bir etki yapmaktaydı.Nicholai başını salladı. Bayan Goodbody ile birlikte yaşarken bir tek önemli sorunla yüzyüze geldi. İlk fırsatta kadının başlangıçta kendisine aldığı kıyafetlerin ve tuvalet malzemesinin parasını. Bu belceler Bayan Goodbody ile diğer memur arkadaşları arasında geçen 129/9 birkaç göz kırpma numarası sonucu ele geçmiş bulunuyordu. hem sevgiliymiş gibi. söylenen şeyin anlamını gizlemekti. Nicholai'nin cinsel yeteneğini normal sanıyordu. sonu gelmez toplantılarda sözcülerin kalabalık içinde söylemeye cesaret edebileceği çekingen çıkışları üç dört dile çevrilip duruyordu. Buna alışmcaya kadar Nicholai kendini fiziksel olarak rahat bırakmakta güçlük çekti ve ilişkilerinde doruk noktasına erişmesi çok uzun sürdü. Batıhlar'la ilişkilerini de. İnsanın beslediği hayvana karşı duyduğu sevgiye benzer bir şey. Nicho-lai'nin birinci kimliği onu Amerikalı bir memur olarak göstermekteydi. İkinci kimliği ise Rus . Nicholai geçmiş tecrübeleri arasında bir çocuğa en çok benzeyeni. Bir hafta geçmeden Nicholai o serviste günde sekiz saat çalışmaya başlamıştı. yani. Sonradan yurduna döndüğünde birkaç kısa serüven yaşadı ama. Ama bunun yerine Nicholai'yi tercüme servisinin müdürüne tanıştırmayı başardı. onun büyük itirazlarına rağmen ödeyip. hem de Amerikan vatandaşları için getirilen malların satıldığı yerlerden alışveriş etme hakkı vardı.

Demokratik ideolojilerini durmadan satıyor. kendini oyalayıp gidiyordu. maddeci ve tarih açısından miyoptular. Servetlerini de. yapma bir . Nicholai'nin eğitimi ve eğilimleri. Ama Şifre Servisi çok etkilenmişti bu başarıdan. Çocukluğunda soyut matematiğe duyduğu ilgiyi Go eğitiminden edindiği soyut kavramlara anlam kazandırma yeteneğiyle birleştirip. Amerikalılar'ın tümü tüccardı. İnsanlara iyi davranıyor. onların indinde dürüst ticaret yapmak demekti. Evlilikleri duygusal bir iş antlaşmasıydı. Yat yerine deniz motoru. Yani çiftçilere. Ukalâ. golf kulübü yerine bowling kulübü. Eğitimleri. Tabii bu onlardan hoşlan-maya başladığı ya da onlara güvendiği anlamına gelmiyordu. Evet. İşçilerle çiftçiler. Namus demek. Nicholai bunun üzerine şifrenin aslını görmek istediğini söyledi. aslında demek tek sınıftan oluşan bir kitleydiler. Sandıkları gibi sınıfsız bir kitle olmadıklarına göre. «yaptığın iş doğru. ideolojilerini de. Bundan sonraki yıl boyunca Nicholai'nin yaşamı ve işi gelişme gösterdi. gerçi kültürel açıdan olgunluktan çok uzaktılar. sakar. içinde gerçek sınıfların hepsine karşı saygı ve sevgi uyanmasına neden olacak biçimdeydi. Ufak tefek olaylarda birbirinin vatandaşlarıyla fazla uğraşmıyordu. tıpkı şirket yöneticilerinin ve sigorta prodüktörlerinin değer ölçülerinin aynıydı. Monte Carlo yerine Atlantic City gibilerden. Ama bu insanların birey olarak. Kendisine hem daha yüksek bir maaş verildi. Nicholai'ye o günden sonra «Harika Çocuk» denmeye başlandı. Amerikalılar'la Ruslar arasındaki ilişkiler güvensizlikle ve birbirine karşı korkuyla doluydu.kimliğiydi. Sosyal yönden. fazla atak. Amerikalı ruhunun. Çünkü aslı Rusça olan yazı. Seçkinler. buna altı dildeki bilgisini ekleyince. Sürekli olarak. şifrenin açılmasındaki yanlışları saptaması pek kolay oldu. Taraflardan biri taahhüt ettiği hizmetleri yerine getirmeyince. zeki çocuk!» demişti. küçük sanatlarla uğraşanlara. Yanlışlığın nedeni. alıp satmaktı. Tek farkı. Bu ayarlamanın nedeni aslında çok basitti. Sphinx/FE'nin şifre bölümünde hizmet etmesinin istenmesiydi. inip çıkan. başarısızlar ve proletaryasmdaki değer ölçüleri de. Ama buna karşılık. yürekleri iyiydi. En önemlisi de. hiç ilgi duymadığı konulardaki şifreleri birer oyun gibi çözüyor. hattâ paylaşmakta ısrar ediyorlardı. bilimcilere. papazlara. kilovatsaati şu kadardan satılır havasındaydı. Diğer bütün meraklı uluslara Amerikan kimliği yeterliydi. paylaşmaktan hoşlanıyor. şifreyi çözenin cümle yapısını Çince gibi kurmuş olmasından doğuyordu. Yankee dehâsının çekirdeğini oluşturan şey. Uzak bir ihtimal bile olsa. sürekli yüksek sesle konuşan. Savaşları. Nicholai Çinliler'in öğrenebildikleri Rusça'yı bu tür yanlışlarla dolu olarak konuştuğunu biliyordu. Artık günlerini bir odada tek başına şifreler üzerinde çalışarak geçirebiliyor. fakat tercümesi olanaksız bir biçimde gelmişti. Ama içleri temiz. Hükümetleri bir dizi sosyal anlaşmadan oluşuyordu. günün birinde Amerikan askerî polisi onu sorguya çekmeye kalkarsa onlara Rus kimliğini gösterebilsin diye. Bu da garip bir olayla başlamıştı. Sphinx/FE'ye atandı. orta sınıfın parasal merdiveninde. askerlere. bunlarınkinin daha küçük rakamlarla ifade edilmesiydi. Şifrecilerden biri ona resmen parmağını sallayarak. siyasal ve askerî politikalarının gösterdiği kadar da ahlâksız olmadığını anlamaya başlamıştı. İngilizceye çevrilemeyecek kadar saçmaydı. Bu anahtarı çevirdiği anda şifre birden yerine oturuvermişti işte. anıtsal büyü lükteki üretimleri için egzersiz sayılmaktaydı. Tabii o örgüt tümüyle CIA'nın emrine girmeden önce. tırmanmaya çalışan kusurlular grubunu. Çoğu ona hâlâ çocuk gözüyle bakıyordu. güzel ve enfes. Bundan sonra Nicholai. sanatçılara. hem de pozisyonu yükseltildi. zenginlerdi. Bezirgan sınıfından. insanı yorgunluktan bezdiren tiplerdi. Günlerden bir gün şifresi açılmış bir mesaj Nicholai'nin önüne tercümeye gelmiş. anlaşma kolayca yürürlükten kalkıyordu. koruyucu füze silâhlarıyla ilgili anlaşmaları ve ekonomik baskılan ile bu satışı destekliyorlardı. arasında çalıştığı Amerikalılar'la bir tür barı130 şa vardığını fark ederek kendi de şaşırdı. İşini ilgilendiren gelişme. Zamanla Nicholai.

Ama herşeye karşın. Büyüklerinin şibumi'ye yakışan. barlardan Japon orkestralarının çaldığı Amerikan müziklerinin sesleri taşmaya başlamış. Ertesi sabah Nicholai uyandığında hâlâ akşam içtiklerinin etkisinde olduğunu gördü. onun kendilerinden gerek genetik ve gerekse kültürel açıdan çok farklı olduğunu bilmekteydiler. İnsan arasıra sokakta Amerikalı gangesterler gibi giyinmiş. atanabi'yle karşılaştı. Yetmiş iki yaşındaydı. Kuzeydeki sel baskınlarından sonra ortaya çıkan açlıktan kaçmış.. kendini çok şık ve modern sanan gençlere rastlayabiliyor. gencin içindeki acıma duygusu elinde olmadan gülme güdüsüyle karışmıştı. Sorularını sorarken cümlelerini öyle bir biçimde düzenliyordu ki. Kuşkusuz burada da Zippo çakmakları. Üstelik bu sınıf bütün gereksizliklerin de so-rumlusuydu. Emekliye ayrılmış bir matbaacıydı Bay VVatanabi. Bir ay kadar sonra da Tanaka kardeşler ev halkı arasına katıldılar. arkadaşsız genci terk etmek iyiliğe sığmazdı. Arasıra basit bir şifre konusunda sağdan soldan öğüt istiyor. Gururu dilenmesine engel olduğu için bir tabla içinde kibrit satıyordu. Nicholai öğle yemeği arasında Hibiya Parkında dolaşırken biri on sekiz. Bu da Nicholai'nin çok işine geliyordu. başka bir gezegenden dünyaya düşen harika bir çocuk. waşoi diye bağırarak göğsü dövmeli liderlerinin ardı sıra yürüyüşler yapmışlardı. çorbalarına yağmur girmesin diye saçak altına doğru eğilmeye çalıştıklarını da ancak hayal meyal hatırlıyordu. Göz çukurlarının gerisinde bir ağrı vardı. karşısındaki ona doğru cevabı vermek zorunda kalıyordu. Bu durumda. işe yara-maksızın tüketilen maddelerin. kayıtsız bir çehre takınmakla ilgili öğütlerini tutan Nicholai. diğeri yirmi bir yaşında olan bu sağlam yapılı iki köylü kızıyla karşılaştı. Çevresindekilere gelince. hatta gerekli olduğu yargısına varmıştı. kentin kuzeybatı kesimindeki Asakusa Mahallesine pek hızlı sokulamıyordu. Çünkü tecrübeli kaldırım yosmalarının tek tük bildikleri İngilizce kelimeler hep vücut kısımlarının en bayağı . Nicholai kibrite şiddetle ihtiyacı olduğunu söyleyerek bütün tabaktakileri satın almak istediğini anlattı. Fakat yağmurun kibritlerini ıslatıp kullanılmaz hale getirmiş olduğunu fark edince. Nicholai aklına takılan bir deneyi yapabilmek için özellikle ıslak kibritler aradığını ısrarla söyledi ama bu da bir işe yaramadı. Karşılarına ilk çıkan alıcı da Nicholai olmuştu. sonunda Tokyo sokaklarında gelip geçenlere kendilerini satmaya çalışacak kadar alçalmışlardı. Ailesin132 den hiç kimse sağ kalmamıştı. sokaklarda mahallî kılıklarda gençler gene eskisi gibi waşoi. İlerleme olmaksızın yer alan değişikliklerin.sınıf olan tüccarlara karşı. Mayıs ayında bu mahallede gene Sanja Matstıri festivali kutlanmış. Bu satış onu bir gün daha tok tutmaya yetecekti. Akadama şarabının insanı mutlu ettiği yolunda İngilizce reklâm posterleri okuyabiliyordu. Yanma öylesine çekingen ve utanç içinde yaklaşmışlardı ki.. gerçek-tutumunu birlikte çalıştığı kimselerden gizlemeye özen göstermekteydi. Ama onların gözünde kendileri doğru tarafta. onlar Nicholai'ye bir tür kaçık gözüyle bakmaktaydılar.. kızlar İngilizce şarkılar tutturmuşlardı. Bu dostsuz. Amerikalılaşma akımı. Çünkü gerçek hayatı evindeydi. Bay VVatanabi önce buna çok sevindi. küçük bir avlunun çevresine inşa edilmiş odalardan oluşan evinde. böyl likle kendisine imrenmelerini önlemeye çalışıyordu. Bir hafta geçtiğinde Bay VVatanabi kendisinin Asakusa Mahallesindeki ev için ve özellikle de Nicholai için çok yararlı. Gece Bay VVatanabi ile karşılıklı yemek yediklerini. kendi yaratmadığı şeyleri alıp satarak hayatını kazanan ve lâyık olmadığı bir güç ve servet kazanan bu yapa)' sınıfa karşı hiçbir 131 şey hissedemiyordu. o ise herşeyin dışmdaydı. burası temelde Japonya olarak kalmış bir mahalleydi. üstü armalı sigara kutularını bir dolar karşılığında satan küçük dükkânlar açılmış. Ama çok geçmeden evinde daimî bir konuk bulunduğunun farkına vardı.. Dar bir sokakta. onuru bu satışı yapmasına engel oldu. Nicholai festivali seyrettikten sonra sisli ve yağmurlu havada evine doğru yürürken Bay V. Entelektüel bir bilmece.

Bir kere Asakusa'daki eve yerleşince iki kızkardeş hemen gerçek kişiliklerine dönüp. Aslında görünüşe göre evde hiçbir fonksiyonu olmayan tek kişi Nicholai idi. Nicholai bu üstün kavga dalındaki matematiksel netliğe ve ince hesaplamaya büyük hayranlık duymaktaydı. kendi kendine tahta üzerinde bazı sorunları çözümlemeye çalışıyordu. gene de hiçbir zaman silâhsız sayılmazdı. güzelliğin. Bu spordan kimse pek söz etmezdi. Bununla birlikte Go hakkındaki yorumları okuyor. Anlaşmazlık bu nedenle çıkıyordu tabii. hayal ürünü bir Go ustasının. onun zihninde Otake-san'la geçirdiği hayatın bir parçasıydı. hattâ ikiye katlanmış bir kâğıt parçası bile öldürücü silâhtı. Çünkü onlar da kendilerini o gözle görmüyorlardı. Çünkü Go. şen. Oyunun tecrübeli ustaları ve meraklıları arasında çok da tutuldu. Bay VVatanabi evin masraflarını görüyor. o yumuşaklığın bir parçasıydı. Sonradan bu kitap bir takma yazar adıyla basıldı. sanatın. asık suratlı. Pişmanlık kapılarını peşin peşin kapatmak ise her zaman daha akıllıca bir işti. yüzyıl başlarında oynadığı oyunlar üzerinde yorum yapan. Bir akşam döndüğünde onu orada bulmuştu. ola ğanüstü iyi yürekli bir insan. rulo yapılmış bir dergi. Bu nedenle. Bu yatakta kızların taşralı canlılıkları zaman zaman oyun dolu ve balistik açıdan imkânsız görünen kombinasyonların yer almasına da yol açıyordu. Kitap. olup bitenlerin budalanın biri ağzından anlatılması. Artık oynamı-yordu bu oyunu. San Şin Binasındaki işi mekanik bir işti. Yaşı altmış dolaylarında. Hoda (çıplak) ve korosu (öldürme). durmadan homurdanan. bilimin sırlarını . ayrıca akıllara durgunluk verecek kadar iyi bir aşçıydı. Bu özgürlük ve yeni deneyimler döneminde Nicholai'nin zihni ve duyguları birçok yönlere kaymaya başlamıştı. aslında bu oyunlarda tecrübeli olanların kaşlarını çattıracak saçmalıklar ve nedensiz hamleler doluydu. Go oyununun entelektüel yastığı 134 her zaman yaslanabileceği değerli varlığı sayılıyordu. Kitabın hoşluğu. Sonra da hep orada kaldı kadın. Nicholai hiçbir zaman bu konuklarını evin hizmet kadrosu olarak düşünmedi. Gelenek engelliyordu ona yüksek sesle deği-nilmesini. üstünde pek seyrek silâh taşımasına karşın. Artık izi bile kalmamış olan o zenginliğin. bir kibrit kutusu. bir madenî para. Yalnızca iki sembolik kelimeden oluşuyordu adı.adlarından oluşurdu. zihinsel enerjisini harcayabilmek için «Go'ya Giden Yoldaki Tomurcuklar ve Dikenler» adlı kitap yazmaya koyuldu. ve her kötü hamleyi bir deha eseriymiş gibi göstermesi. hatta zekice gibi görünüyordu ama. Genç adamın cinsel tutumunun ifade133 sine olanak verirken aralarındaki ilişki karşılıklı sevgi ve anlayıştan başka bir şey değildi. en zor duruma malı satan satıcıyı düşürüp kendileri rahata erdiler. man geldiğini Nicholai hiçbir zaman kesinlikle bilemedi. fakat aslında esprilerle dolu bir kitaptı. Bayan Şimura da günlük yemekleri üstleniyordu. gazete bulmacalarını çözmenin zevkinden öteye gitmiyordu. Fakat sonunda alışverişe birlikte çıkmak. Bir süre Bay VVatanabi ile Bayan Şimura arasında ev hakimiyeti konusunda kısa bir çatışma olduysa da sonunda tatlı ya bağlandı. Vücud ınun sağlığını ve formunu korumak için kavga sanatının sihirbazlığa kaçan bir dalını seçmişti. Ona verdiği zevk de. Aileye son üye olarak katılan Bayan Şimura'nın nasıl ve ne z. yiyeceklerin kalitesini Bayan Şimura'ya seçtirip fiyat pazarlığını Bay VVatanabi'ye yüklemek yoluyla. Genç kızların davranışı konusunda çok tutucu olan Bay VVatanabi onları hem çok iyi kolluyor hem de çok seviyordu. yani alışverişleri yapıyor. Olayların doğal akışı içinde Tanaka kardeşler Nicholai'nin yatağını paylaşmaya başladılar. hattâ daha da ileri gidip bunlarda hayatın. kıkır kıkır gülen köylü kızları oluverdiler. Bu dalda basit ev eşyaları öldürücü silâh olarak kullanılıyordu. Ustanın oyunları gerçi orta düzeyde bir oyuncuya klasik. Onun ellerinde bir saç tarağı. Zihinsel çalışmalarına gelince. Gelecekteki hayatı boyunca Nicholai. O yalnızca hepsini geçindirecek parayı getirmekten başka bir şey yapmıyordu.

Ama ciğerini yırtan o acı ve nefret artık yoktu. saçmalıkları hatırlayıp kendi kendine gülümsedi. Ya da. Olanca gücüyle kendini bu nefretten kurtarmaya çalıştı. Bütün sözleri boş kalıplardan ibaretti tabii. bu işi savaşın kendileri için hiçbir riziko taşımadığı bir zamanda yaptıklarını da okumuştu. korkusunu. ondan gelen cevaptan da ailenin ve eski öğrencilerin şimdiki yaşamları hakkında bilgi ediniyordu. orada yeni bir kuvvet ve sükûn buldu. Bu komisyonda adalet öylesine tersine dönmüştü ki. yüksek rütbeli birçok subayın seppuku yolunu seçtiklerini de öğrenmişti. Savaşta yenildiğini bilen ve barış isteğinde bulunan bir ülkenin üstüne uranyum bombası atmayı uygun gören.. Gene de bir süre kendini küçülmüş. O zaman üçgen çayırına geçip güneşin ışığıyla. 136 Nicholai. Komünistler tarafından ele geçenlerden hiçbiri de «Yeniden Eğitme» kamplarına gönderilmekten kurtulamamışlardı. Bütün gün kendi mahallesinin sokaklarında görmeyen gözlerle. hem hataların gösterilişi. sıradan insanlar kitabı okurken bu akışa kanıp ciddi ciddi başlarını sallıyorlardı. Cinsel birleşmelerinin zevkini. Mariko'yu hatırlamaya. artık bu 135 kentte böyle bir adres bulunmadığına dair bir notla geri gelmişti. Oysa Nisei askerleri Amerikan ordusuna sadakatlerini herkesten fazla kanıtlamış. Belki bomba oraya düştüğünde Mariko bir akrabasında kalıyor olabilirdi. eleştirmen denilen kişinin parazitliğine dikkat çekerken. onun bu depresyon ve hüzün anlarında tek sığmağı olan mistik yolculuklarının yolunu tıkıyordu. . Generalin Mançurya'ya atandığını biliyordu. Japon kuvvetleriyle karşılaştıkları zaman bağlılık gösterip göstermeyeceklerinden kuşkulanıl-dığı için sürekli aşağılanıp hakarete uğramışlardı. Generalden hiçbir haber almamıştı. böyle düzinelerce olasılık kurdu aklından. Atom bombasını ilk duyduğunda Nicholai. Mariko'nun da kurbanlar arasında bulunabileceğinden korkmuştu. Nicholai bunu karşılamaya iyice hazırlamış bulunuyordu. Savaşın son günlerinde Rusların sınırı geçip oraya saldırdığını. Akşam olunca Mariko'ya veda edip onu sevgi dolu bir yumuşaklıkla bir tarafa kaldırdı. ilk yazdıkları. bombardımanın yarattığı keşmekeşin içinde kayıplara karışmış.. ikinci ve daha büyük platin bombasını ise yalnız ve yalnız bilimsel deney amacıyla atan insanlık-altı saplantıların. Nicholai her ayın birinci günü Otake-san'ın dul eşine mektup yazıyor. Çünkü böyle karanlık duygular. Oysa kızdan hiç mektup gelmiyordu. Sonunda Otakesan'ın dul eşinden beklenen kesin haber geldiğinde. boşalmış buldu ve aralarında çalıştığı Amerikahlar'a karşı yepyeni bir nefret duygusu hissetti. İşte işin en tatlı yanı. Ya da yer altında bir mahzenden bir şeyler çıkarmaya inmiş olabilirdi. çoğunluğun böyle tepki göstereceğini bilmekti. sonuncusu. Sıfır riziko karşılığında büyük siyasal kazançlar.bulduğunu anlatmaya çalışmasıydı. utancını düşündü. Avrupa'da Alman ve İtalyan kökenli Amerikalılar kollarını sallayıp dolaşırlarken. Mariko'nun Hiroşima'da ölmüş olduğu da bu yolla teyid edilmişti. Yani temele inildiğinde kitap. hem yorumcunun sanatsal saçmalığı öyle bir biçimde sunuluyordu ki. Japon Savaş Suçları Komisyonu da işte bu ırkçı ve insanlık-altı saplantıların kölesiydi. Nicholai bir süre aklından gerçeği itme oyunlarına girişti. dalgalanan otlarla bir olmayı başardı. aralarındaki şakaları. en fazla kayba uğrayan ve en çok madalya alan birlik oldukları halde. Kajikava Nehri kıyısında yaptıkları o son uzun konuşmadan sonra Nicholai. Dnu yaşatabilmek için. Pembe karlar yağdıran kiraz ağaçlarının akında. General'in hiç olmazsa Japon Savaş Suçları Komisyonu önünde ifade vermek gibi bir küçüklüğe düşmediğini düşünerek teselli buluyordu. belleğindeki onunla ilgili anıları sayfa sayfa çevirmeye çalıştı. General Kişikava'nın kaybını da artık kabullenmişti. Oradan kurtulanların anlattıklarından. tek başına dolaştı durdu. Ama Mariko kendisine Bayan Otakesan kanalıyla yazacağına söz vermişti. burada Japon-Amerikalılar temerküz kamplarına gönderilmekteydi. Kızın kendisine verdiği adrese birkaç mektup yazmış.

138 Nicholai yer altında geçirdiği ilk saattan sonra. Üniversitelilerden üçü mağaralara inmeye meraklıydı. Dağcı olamazdı asla. durmadan espri yapmak zorunluluğunu hisseden madenî sesli Amerikalılarla bir arada olmaya yeğ tutuyordu. Amerikalı'laşmamış dağlara götürebilecek bir spor. Genç ve duygusal bakımdan yapayalnız durumda. Japon işçilere verilen yemeği yiyorlardı. sekse. bu yabancıların değer yargılarını ve türlü yöntemlerini öğrenmeye hiç niyetli olmadığından. sessizliğe kadar her şeyi kapsıyordu. İki hafta sonra dördü birlikte dağlarda bir hafta sonu geçirdiler. Bu binadaki en basit el işçilikle* 137 rinde çalışmak için bile. Pirinç ve balık.Nicholai'yi asıl sıkan şey de. motor bölümündeki gençlerin çoğu üniversite mezunuydu. Çökmüş bir ekonominin yarattığı işsizlik koşullarında başka türlü karınlarını doyuramadıkları için burada çalışıyorlardı. yani bu liderlerin kendi nüfuz tutkularını ülkenin çıkarlarından önde tutmuşluklarından ötürü değil de. az da olsa ingilizce bilmek şart olduğundan. Mağaracılık konusu gene böyle bir öğle yemeği sırasında açıldı. Gençleri mağaralar konusunda biraz daha konuşturup. Nicholai kendisini de götürüp bu sporu öğretirlerse bütün gerekli malzemeyi toplayabileceğini önerdi. yabancıların dediği gibi. ama her konuda yeteneksiz biri. Ama çok geçmeden onu gençliğin verdiği rahatlık içinde «Yeşil Gözlü bir Japon» olarak aralarına aldılar. kazanan tarafın yaptığı propagandanın. subaylara şoförlük edenlerin birkaçı makine mühendisiydi. Tehlikenin çekiciliği ise ona olağanüstü bir zevk vermekteydi. kaybeden tarafın tarihini oluşturduğunu fark edemiyordu. Önerisi hemen kabul edildi. Dağlarda geçirdikleri günlerin eğlencelerini ve heyecanlarını anlatıp. otomobilleri yıkayan. işgal kuvvetlerinin şemsiyesi altında hayatta kalmayı sürdürmeye çalışan Nicholai. İnce ve lağlam vücudu dar geçitlerden kaymaya çok uygundu. gelecek için planlardan birbirine takılmalara. Sohbetleri sanatın niteliğinden türlü esprilere. Güdülecek yöntemlerle karşılaşılabilecek rizikoların çarçabuk hesaplanma gereği Go'dan kazandığı yeteneklere tıpatıp uyuyordu. Mağaracılık. Nicholai çoktan beri kentte yaşamaktaydı. geceleri de ucuz dağ hanlarında konaklayıp bol bol saki içiyor. kimselerin bulunmadığı. Gündüzleri mağaralara inip içerlerini keşfediyorlar. Üstelik bunu kendi geleneklerine uyan nedenden ötürü. Bunu da Tokyo'daki ikinci yılında buldu. Aslında gerekli şeyler öyle pek de fazla değildi. dünyanın her yanındaki gençlerin ilgilendiği konularda çene çalıyorlardı. Japon halkın çoğunun kendi askerî liderlerinin cezalandırılmasını uygun bulmasıydı. yeni model haikıı'dan politikaya. Başlangıçta bu genç Japonlar. bu sporun kendisi için biçilmiş kaftan olduğunu anlatmakta gecikmedi. Nicholai'nin yanında donuk ve tedirgindiler. bu iş için ne gibi malzeme gerektiğini öğrendi. Hep birlikte ondüle metal bir yağmur saçağının altına yerleşmiş. Ama bu gençlere işgal kuvvetlerince verilen parayla alı-namıyorlardı gene de. Bütün bu esprilerde kahraman rolündeki kişi stereotipik bir Amerikalıydı. korkunç kentten kurtaracak. hatta şoförlüğünü yaptıkları subayların cinsel serüvenlerinde başlarına gelen komiklikleri anlatıp onunla birlikte gülmeye bile başladılar. Buranın gürültüsü ve kargaşalığı köy hayatı sırasında edindiği sezgi ve duygularım paslandırmaya başlamıştı. Onlarla olmayı. Halkın . Fazla atak. tekrar oralara dönecek paraları olmadığı için hayıflanıyorlardı. Japonların birçoğu. Onu bu kalabalık. topluluklarına kabul ettiler. Daha doğrusu bu sporu savaşın son korkunç yılından ve arkadan gelen işgal faciasından önce yapıyorlardı. Öğle yemeklerini San Şin Motor Onarım Bölümü'nde çalışan Japon gençlerle birlikte yemeyi âdet edinmişti. umutsuzluklarını ve enerjilerini boşaltacak bir alan arıyordu. anılara. ellerindeki teneke kutularından. yabancıların ahlâk kurallarına göre birtakım hatalar yapmış olmalarından dolayı uygun bulmaktaydılar.

düşmanların çoğunun kendi içinde bulunduğunu bilmek ve kazandığı zaferlerin gizli olduğunu hissetmek apayrı bir zevkti. bu Nicholai için ideal bir spordu. suyla dolabilirdi ve de insanın her an başının üstünde. kimse eleştirmeden ve kimse alkışlamadan. katılaşmış ellerini sürterek ısıtmaya çalışıyor. Bundan başka. Nicholai hem bu düşmanlarıyla başa çıkmaktan hoşlanıyordu. kötü esprilere gülmekle geçip gidiyordu. sarı güneş ışığıyla ve kıpırdayan otlarla bir oluyordu gene. Bu tür tehlikeleri çok seviyordu. en sıradan şeyler bile bir renk. Saatlerce yerin altında kalıp yukarı dönüldüğünde. Geceler de aralarındaki dostluğu güçlendiriyor. Her an var olan sonsuz siyahlık. Kimse görmeden. Bu durum gerçi her insanı korkuturdu ama. boğulma korkusuna. cesur olmak güçtü. Üstelik ilkel ve hayvancı 1 korkular işe büyük lezzet katıyordu. dayanma güçlerinin. Sesler duymak. vücut eklemlerinin yapısı nedeniyle geri çıkamayıp. Kimse görmüyordu. . düşen bir dağcıyı bekleyen renkli manzaralar değildi. becerilerinin bir deneyi oluyordu bu iş. alttaki incecik geçidi yok edecekti. soğuğa. Çünkü yalnız çalışırdı o. Oysa mağaracılıkta risk ve cesaret anları kişinin kendine ÖZgü ve özeldi. Hele yer altında geçen süre içinde tehlikeler ve fiziksel başarılar yer almışsa insan tatlı havayı obur soluklarla içine çekiyor. Dimdik kuyu gibi yerlerden inişlerde aşağıya düşme tehlikesi vardı. Bir arkadaşın insanın sırtına vurması iyiydi. saki ile. Ayrıca dar mağaraları su basması tehlikesi de yabana atılamazdı. yalnızlığa. Dört genç bundan sonra her hafta sonunu dağlarda geçirmeye başladılar. Aşağıda onları bekleyen şey. Mağaracı için korkak olmak kolay. Mağaralarda her an soğuğun ve nemin hissedilir halde olması da korku vericiydi. hemen hemen mistik yolculuklarında duyduğu hislerin benzerini taşıyordu. ağzına çeşitli lezzetler doluyordu. üstelik bu korkuyu arttıran şey de. uluslararası mağaracılık standartlarına göre oldukça basit sayılacak yerlere inebilmelerine ancak yetiyordu ama. Nicholai için mağaradan yeryüzüne çıktıktan sonra geçen ilk saat. Sessizdi.dağcılara tuttuğu alkış. duygulan ifade eden sesler çıkarmak. güzel kokulan içine çekiyor. binlerce tonluk kayanın durmakta olduğunu bilmesi duygusu vardı. Bazen birkaç dakikalık bir uyarı sonunda. Gökyüzü önemli bir mavilik kazanıyor. Bir insanın kendisine dokunması hoş bir duyguydu. Bütün mahlukat için ortak bir korku. dibi bilinmeyen bir karanlığın içine düşüyor olmaktı. Bunlar yetmiyormuş gibi. çevresine bakmıp gördüğü güzel renklerle zevkleniyor. Çünkü mağaracılıktaki kazaların ve ölümlerin çoğu hipoter-mia sonucuydu. Sonra bir de karanlığa karşı duyulan doğal korku vardı. İçinde yatan en ilkel ve hayvansal korkulara karşı zihinsel kontrolünü ve fiziksel yeteneğini kullanmak harika bir duyguydu. sohbetle. orada sıkışıp kalıvermesi korkusu. Mağaracmın en büyük yardımcısı mantık ve zekice planlamaydı. Gözün gördüğü cisimler tekrar eski sıradan hallerine dönünceye kadar geçen süre içinde. orada ebediyen kaybolma tehlikesine ve başının üstünde hazır bekleyen tonlarca kayanın bilincine karşı. bazen hiç uyarısız. Düşme korkusuna. çimenler önemli bir yeşilliğe bürünüyordu. ve bu nedenle insanın geçtiği delikten. Evet. hatta zaman zaman sırtının birkaç santim üstünde. bir değer kazanıyordu. fikirleri paylaşmak. Bununla birlikte o ilk günlerin eğlence ve serüven duygusunu bir daha aynı yoğunlukta tadamayacaktı. en olağan. mağaracıları özellikle korkuturdu. onun şibumi duygusuna ters düşüyordu. boğazından aşağı bir sıcaklık kayıyor. bir de yeryüzüne çıkma sevinci vardı. aynı şeylere gülmek güzel şeydi. Nicholai gelecekte dünya çapındaki yeraltı keşiflerine katılarak büyük ün kazanacaktı. Gerçi ellerindeki amatör takımlar. Bu binlerce tonluk kaya elbette günün birinde yerçekimi kanununa boyun eğecek. gene de sebatlarının. hem de onlarla karşı karşıya geldiği çevreden. En bü139 yük düşmanı ise hayal gücü ve panik.

Avustralyalı-lar'ı da kapsıyordu ama. fiziksel uluslardı. bazı Batıhlar'da gördüğü gibi hayatlarım işteki başarılarıyla doldurma zorunluluğunu yüklemiyordu. pek sağlıklı bir yöntem olmamakla birlikte. Arasıra iş arkadaşları Nicholai'yi partilerine ve gezilerine davel etmeye çalışıyorlardı. Amerikan yöntemleri. Ama aradaki boşluğu doldurabilen bir şey vardı gene de. Üstelik de Amerikalılar arasında çalışarak kazanmaya. harekete önem veren. Kendi gücüne inanma zorunluluğu yoktu. Kültürel bir karmaşıklık içinde bulunmalarıydı. Avustralyalıları da 'stajyer Amerikalılar' olarak görmeye başlamıştı. meraklı. bunu da Tanaka kardeşlerin çeşitli oyunlarıyla telâfi yoluna gitmişti. tehlikeli! Çünkü ellerindeki oyuncaklar uygarlığı yok edebilecek kozmik silâhlardı. Enerjik. Otake-san'ın evini aramamak için kendi Asakusa Mahallesindeki evini aile üyeleri sayılabilecek kişilerle doldurmuştu. Amerikalılar'm nıa denî çatırtısını da tutmadığı için kendine değişik bir aksan buldu İngiliz ve Amerikan dillerinin arasında bir orta yol. eğlenceyi zevkle karıştırdıkları gibi. okuma ve rahatlık yeterliydi Nicholai için. olgunluktan uzak. kötü niyetli olmalarından çok. Ne yazık ki şartlar onu para kazanmaya zorlamaktaydı. gözleri şaşkınlıkla açılan hasımlarını kendine hayran eder. sertliği erkeklikle.140 Yirmi üç yaşına geldiğinde Nicholai'nin ihtiyaçlarının çoğunu karşılayabilecek ve kayıplarının da çoğuna dayanabilecek bir hayatı olmuştu. onu paslandırmıyordu. bir hata yapabilmelerinde yatıyordu. özgürlüğü serbestlikle. çocukluk aşkını kaybetmiş. San Şin Binasının bodrum katındaki odasında geçirdiği haftada kırk saatti. Bu açıdan bakıldığında Amerikalılar Ruslar arasında pek az fark vardı. Eğlence gibi bir uyuşturucu maddeye de gereksinim duymuyordu. Bir zamanlar Go'nun karşıladığı zihinsel disiplin ve zevki şimdi mağaracılık karşılıyordu. Antrenman yaptığı zamanlar.) Şifre servisinin esas dili İngilizce'ydi. Ama başka bir bölgeden gelen biri. Başkaları tarafından beğenilmek gibi bir koltuk değneğine ihtiyacı yoktu. Her ikisi de dışa dönük. Arasıra mistik yolculuklarına çıkıp ruhunu dinlendirmesi. Maddesel varlıklara ilgi duyan. iyi yürekli. Nicholai'yi asıl sıkan onların bu eşitlik iddiası değildi. Ama Nicholai'nin hassas kulağı yüksek sınıftan İngilizlerin kelimelerin yarısını yılta yutn ağzında bir şey geveler gibi konuşmasını da. Amerikalılar hayat standardını. Hayatınının en tekdüze kısmı. ataklığı cesaretle. Bu yüzden kısa zamanda İngilizler'i 'beceriksiz Amerikalılar'. çok lâf etmeyi canlılıkla. Dünyayı mahvedecek olanın Machiavelli değil de . içinde kalmıyor. Gençliğini ve ulusunu mahvedenlere karşı duyduğu nefret ise. Fırsat eşitliğini örgütleş miş beceriksizler ordusuyla. Yetişme tarzı ona. Çocukluğunu. İngilizceyi ana dili olarak kullananlar onu da her za man ana dili İngilizce olan biri sandılar. saf. Nicholai tarafından küstah bir eşitlik iddiası diye değer lendirileceği akıllarının ucundan bile geçmiyordu. değerleri ve amaçları her zaman baskındı. kendi ideolojilerinin en iyisi olduğuna inanan. Asıl tehlike. herkes arasında eşitlik sağlayabileceği hayaline kapılıyorlardı. Onların iyi niyetli tenezzül olarak gördüğü bu hareketin. (Nicholai'nin çalışma arkadaşları gerçi Amerikahlar'dan başka İngilizler'i. Onların yerine koyduğu şeyler ise mekanik ve dışta kalan şeylerdi. En iyimser günlerinde Amerikalılar'a çocuk gözüyle bakardı. Zevk. Evet. «Çıplak Elle Adam Öldürme» tekniğin-deki ilerlemeleriyle uçup gidiyor. yaşamın kalitesiyle karıştırıyorlardı. kötü yetiştirilmiş çocuklardı bunlar. bu yüzden kendini daha da iyi hissederdi. Bütün bu karışıklıkların sonucu olarak da tabii adaletin yalnızca eşit olanlar arasında eşitlik sağlayacağı gerçeğini göremiyor. kavgacı ve çok tehlikeli insanlar. Bunun sonu cu olarak. güzellik karşısında şaşalayan. Kayıplarının çoğu kişisel ve organikti. Tek alışamadığı kayıp General Kişikava'mn kaybıydı.

. masanın başına geçip Mançurya'daki Sovyet İşgal kuvvetlerinden gelen şifreli mesajları çözmeye koyuldu. günün birinde çadırının kazığını toprağa çakarken petrol bulmuş. babası da. ancak yenisi üzerinde çalışmaya başladığı zaman zihninde tomurcuklanabildi. buralara kadar gelebilmişti. sel baskınlarıyla. Ailesi uzun yıllardan beri İngilizlerle bir olup kendi yurttaşlarını sömürmenin avantajlarını tatmıştı.. Tedirginliğine alışıp onunla bir arada yaşamayı öğrendi. Savaşın enkazından yeni bir ulus yaratmak çabasında olan binlerce kişi. Birinci kattan on altıncı kata gidilirken yukarı çıkılır sanmıştım. Hafif. odanın kapısına asılmış askerî ifadede bile bir espri bulabildi: SCAP/COMCENO SPHINX/FE (Kotlama-Dekotlama). olanca hızıyla binanın bağırsağına doğru inmeye başlayınca. O sabah Nicholai işine geldiğinde keyfi öylesine yerindeydi ki. Aklı başka yerlerde. Mart ayının nemli rüzgârları altında bile ağaçlara yeşil bir gölge inmeye başlamıştı. «Çok özür dilerim. Bu yüzden. Bereketin hayaleti. hazırlardı. Allah bilir eskiden keçi çobanı olan bu salak. kendisi de Arap olduğu için. Katın sayısının yarattığı izlenimin tersine. Aslında matematiksel açıdan öyle de olmalıydı ama.Sancho Panza olabileceğini anlamak garip bir duyguydu doğrusu. 143 WASHİNGTON Bayan Svviven'in öncülüğünde dört adam asansöre bindiler. Bunlar sıradan mesajlar olup basit şifrelerle gönderilmişti. Bay Haman bu sefer dikkatini Bayan Swiven'in ensesine çevirdi. birinci derecede savaş suçlusu olarak yargılanmak üzere Ruslar tarafından uçakla Tokyo'ya getiriliyordu. Onlar arasında geçirdiği ikinci yılın Mart ayında da. bazen de insanlar yalnızca melodisini mırıldanıyordu. «Ringo no Uta» adlı şarkı ülkenin bütün nüfusunun dudaklarından düşmüyordu. Açlıkla dolu zalim kışlar geçmiş. bu ırkdaşmın titrek sesinden ve şaşkın hallerinden utanç duyuyordu. kendisi de Oxford mezunuydu. yoksa yemek mi saydıklarını asla bilemeyeceğini de öğrendi. zayıf tarımsal rekoltelerle noktalanan ilkbaharlar gerilerde kalmıştı. şifre adı Bay Haman olan Arap şiddet stajyeri birden dengesini kaybetti ve bayan Svviven'e çarptı.» OPEC temsilcisinin kaşlarını çatması bu saçma sözlere bir son verdi. kurtlarla sofraya oturanın. Mesajı kutudan geri çekip bir kere daha okudu. Madam. Zaman zaman bu şarkının alçak sesle söylendiği duyuluyor. Onun ve CIA . Havanın bütün kapalılığına rağmen Japon ruhunun ölmezliği hâlâ kendine bir ifade yolu buluyordu. asansör yukarı çıkacağına. kendisini konuk mu. Artık dünyanın onarılma dönemine girdiği duygusu yaygındı. Kendi soyluluğunun yanında bu sonradan görme şaşkını fena halde küçümsüyordu. General Kişikava Takaşi. iyimser bir şarkıyla. Ruslarla Amerikalıların askerî ve siyasal oyunlarına hiç ilgi duymadığı için mesajları genellikle anlamını fazla önemsemeden çözer. az önce bir kenara ittiği mesajın önemi. İyi bir stenografın notlarını okumadan daktilo edebilmesi gibi. Bay Able'm büyükbabası da. Üstelik bu akşam samimi bir sosyal serüvenden alıkonup buraya çağrılmasının nedeni de besbelli bu yurttaşının beceriksizliğiyle ilgili olmalıydı. Kat» yazılı yerdeki deliğe sokuncaya kadar hareketsiz beklediler. ve kadm cebinden çıkardığı manyetik kartı «16. Ama başka bir seçenek de yok142 tu. OPEC'in sorun çözücüsü Bay Able. Omuzlan birbirine değince kadının gırtlağından gıcırtıya benzer bir ses çıktı. Yaşamın kaynağının bu insanlar elinde olduğunu bilmesinden ötürü içi hiçbir zaman rahat değildi.

Darryl Starr açıkça..» dedi.olayı bizim bizzat ele almamız gerekiyor. Bayan Swiven kapının açılabilmesi için aynı deliğe ikinci bir manyetik kart soktu. Benim dalım ekonomik strateji... soğukkanlılık gösterisini inandırıcı kılabilmek için bir yandan cebindeki bozuk paraları şıkırdatıyor. Bay Able ise. burun delikleri apaçık. Bayan Svviven. «Belki ötekilere yaptığın gibi bana da oturmamı emretmeni bekliyor olabilirim. OPEC temsilcisini masanın öbür başına yönelttikten sonra kendisi ek döner koltuğuna geçti. Diamond. Çağrı geldiği anda son derece yakışıklı ve iç gıcıklayıcı bir delikanlıyla sohbetteydi çünkü. cevap verdi. bir yandan dişlerinin arasından ıslık çalıyordu.» Diamond.salaklarının. Arap çoban ekran pencereden görünen manzaraya hayran hayran bakıyordu.». «Efendim?» «Otur!» Şiburni 145/10 Arap aptal aptal sırıtarak Starr'ın yanına oturdu. Diamond birden başını kaldırdı ve CIA Muavinine baktı.» Pantolonunun kılıç gibi ütü lenmiş kat yerinden hayalî bir tozu parmağının bir hareketiyle uçur du..» «. Bu gece onu Ana Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı bile çağırsa gitmezdi. Ne kadar espriliyim.» «Otur!» dedi Diomand kuru bir sesle. Diamond kısaca başını salladı. «Söyleyin bana. Kadın irkilip uzaklaşmaya çalıştı. «Anlattığım zaman daha da az hoşuna gidecek.» . Hakları da yok değildi tabii. Herhalde bakire. Araba farlarının Washington anıtı üzerinde kayan ışıklarını izlerken Arabın burnu neredeyse pencerenin camına değiyordu. Alçak gönüllü bir kadın. Babası Amerikalı bir senatördü delikanlının.. Diamond. Kendimi taktik ayrıntılarıyla yom mam. Muavin ise kaçamak bakışlarla çevreyi inceliyorlardı. OPEC'cinin soğuk kibirine karşın. «Böyle şeylerle uğraşmak ikimize de düşmemeliydi. dudakları sımsıkı. Darryl Starr'a gelince. Muavin asansörün ta dibine 144 dayanmış duruyor. Hele meşgul olduğum bir akşamda. Roma'da sebep olduğun bokluğun büyüklüğünü görmeni istiyorum. «Ne oluyor böyle? Buraya sebep gösterilmeden çağrılmak hiç hoşuma gitmedi.. Aynı saatta aynı noktayı aydınlatan araba farları. Sana biraz temel bilgi vereceğim. Ortadaki durumu görebilesin diye. «Otur şuraya. «Ne? Ha. «Bay Haman!» diye tekrarladı. evet! Şu şifre adımı hep unutuyorum.» «Bir dakika. «Ama senin adamlarının ahmaklığıyla benimkilerin yeteneksizliği sonucu..» dedi.» Starr omuzlarını kaldırıp aldırmıyormuş gibi bir havaya girdi. Bay Able. Mukayeseden ödleri koptuğu için. Diamond'la çarçabuk el sıkıştı ve hemen sordu. «Sen ne diye ayakta dikiliyorsun?» Muavin. Bu sabah Roma Uluslararası Havaalanında yeralan bozgun eylemiyle ilgili neler bili yorsunuz?» «Hemen hemen hiçbir şey. sanki aklında bu önemsiz sorundan çok daha acil şeyler varmış gibi görünmeye çalışıyordu. Asansör birden zınk diye durdu. Arap çoban bu fırsattan yararlanıp onun kalçasını pat pat okşadı. sonra Starr'a döndü. Diamond onu duymamış gibi devam etti.. Ahhh! diye düşündü Arap.» diye lâfa karıştı Muavin. Çünkü bekâret Arapların gözünde çok önemliydi. konferans masasının başındaki beyaz plastik koltuklardan birine oturdu. İkisi de daha önce On Altıncı Kata hiç kabul edilmemişlerdi. lütfen not alın. Daha iyi. «Bay Haman?» dedi Diamond.

Ham petrolün. Ana Şirketi oluşturan dev enerji kuruluşları. Bunları yaparken bazı avantajlara da sahiptiler. Starr'ın yanındaki yere yerleşti. sahne. Küçük petrol darlıklarını ortaya çıkardığı için. atom enerjisinin de.< I lemekti. suni petrol darlıklarım âlet olarak kullanıp. Birbirlerine karşı bir tür saygıları vardı. Hattâ bayağı sınırlı olduğunu bildikleri halde. Beri yandan. canı is- tediğinde fiyat kontrolünü ortadan kaldırmayı bile başarıyordu. tembel. sorun analiz kapasitelerine. Bunu becerebilmek. Arap ülkelerinin şantajını her istedikleri anda kırıp yok edecek güce sahipti. Bu yüzden yalnızca günlerini gün etmeye bakıyor. kendi ömür süreçleri içinde rahat etmeyi ve refah sağlamayı düşünüyorlardı. Batı halkı hırslı. Mıı na karşılık olarak ana Şirket de OPEC ülkelerine birçok bakımlarda! yardımcı oluyordu. Ana Şirket bu işleri yaparken bir yandan da ken dişinin Amerika'yı petrol bakımından dışa bağımlı olmaktan kurtaı maya çalıştığı izlenimini yaratmak için büyük propagandalara girişi yor. petrolü kamu yararına açmalarını env. Üçüncüsü de. İkincisi. romantik ahlâk ilkelerine aldırmaksızın karar verebilme kabiliyetlerine bir saygı. Petrol üreten Arap ülkeleriyle Ana Şirket arasındaki tüm paralegal ve ekstradiplomatik ilişkilerde. her türlü tarih bilincinden yoksun bir toplum olup. banka sistemlerine nüfuz ediyor. sonunda tüm enerji kaynaklarının kontrolünü kendi eline geçirmekti. Bu açıdan bakıldığında. Diamond'un aşağılayıcı ve hakaret dolu tavrı konferans süresi boyunca bir kere bile Bay Able'a yönelmedi. Çünkü onlarda Demokrasi denilen siyasal sistemin her şeyi ağırlaştıran dolambaçlı labirenti yoktu. Dostluk üzerine kurulu saygı değil elbette.ı topraklan işgal etmelerini. sinema ve eğlence dünyasının en . kârlı bir çevre kirletme aracı haline getirilmeden önce hiçbir değeri yoktu. Rezervlerin ebedî olmadığını bildikleri halde. şirketleri ele geçiriyor. atom çağının da etkisiyle kıyametin eşiğinde yaşamakta oldukları duygusu içindeydiler.«Pekâlâ. Ama ortak yönetim yeteneklerine. Sanayileşmiş dünya büyük bir ihtiyatsızlıkla kendi bekasını Arap ülkesinin petrolüne bağlamış bulunuyordu. Arapların sandığından çok daha fazlı kurnazlık istiyordu. Muavin diplomatik bir zafer kazanmış havasında. kendi kayalarının ve kumlarının altında yatan hayat suyunun ve onun getirdiği politik gücün sona ermesinden önce. kendilerine daha kalıcı servetler edinmek peşine düşmüşlerdi. Otur!» Diamond'un bakışları ifadesiz ve yorgundu. Kömürün de. şu an için teknolojik dünyanın göz bebeği olduklarını pek iyi bilen ilkel ülkeler de. Bu yardımlardan ilk göze çarpanı. Bir kere çabuk iş görebiliyorlardı. Onu işleyip o hale getirebilecek ve sonra dağıtımını sağlayacak olanaklar ise tümüyle Ana Şirketin elinde toplanmıştı. jeotermik enerjinin de. İkisi daha önce de birçok sorun üzerinde birlikte çalışmışlardı. Batı'nm politikacıları yozlaşmış kimselerdi ve her türlü pazarlığa açıktı. Arap pctra| ambargoları sırasında Batılılar'm normal yolu seçip petrolün yattıp.in de. Ana şirketle petrol üreten ulusların çıkarları birbirine sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte. arkalarındaki kuvvetleri temsil etme görevi onlarındı. güneş enerjisiı. iki taraf da birbirine ortak 146 (çıkarların gerektirdiğinden fazla güvenmezdi. OPEC aslında Ana Şirketin işine yarıyordu. Ama Ana Şirketin asıl amacı. hükümetlerin güneş veya rüzgâr enerjisi konularındaki araştırmalarının yolunu tıkayabiliyor. Bay Able'm temsil İttiği ülkeler dünya arenasında. Böyle durumlardan yararlanan Ana Şirket tundralara boru hattı döşeme olanakları bulabiliyor. Bu yüzden durmadan dünyanın her tarafından araziler satın alıyor. insanlarının dar çaplı yeteneğiyle kıyaslanamayacak kadar güçlüydüler. Batı'nm siyasal temsilcileri üzerinde maddî kontrol sağlamaya çabalıyorlardı.

11 sosyalizmlerden oluşan garip karışımdı. ^KÖ. Bu engellerden birincisi. Evet. Çünkü Diamond New York sokaklarında. güçsüz kılmak için elinden geleni yapıyordu. önemiyle kıyaslanamayacak kadar rahatsızlık veren bir mik-lııpiıı. bu yolla petrol rezervleri tii kendiğinde kârının azalmamasını sağlamaya uğraşırken. Fakat ne azık ki bunların hastalığı. Bay Able aslında bu konuda kendine düşeni yapmış. Şu anda Ana Şirketle OPEC kuvvetleri çok duyarlı bir geçiş dev resinde bulunmaktaydılar. Yahudileri tekrar zavallı kurbanlar durumuna sokmuş. Oysa Alman Hükümeti yan gelip yatmayı. yarattığı tüm sorunlarla blı lıkte ortadan kalkıverse. Ana Şirketin de gözünde. hem de Batı Yakası sokaklarında büyümüştü. Filistin Kurtuluş Örgütünün can sıkıcı olaylar yaratarak Arapların kazançlarından hisse kapmaya çalışması. Gene de en büyük sorunları FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) 'yü llııııt rol altında tutabilmekti. Filistin teröristlerinin Münih Olimpiyat saçmalığım yaratmalarına engel olamamıştı. Sonradan yükselen bütün «pleb»ler gibi o da iyi yetiştirilmiş olmayı kusur sayan züppeliğe saplanmış gitmişti. Bu programlar arasında fosil yakıt aranması. güçlerini ellerinden almayı başarmıştı. önlerine çıkabilecek üç büyük engelle boğuşup onları saf dışı bırakma görev ve yetkisini vermek zorunda kalmışlardı. Ve o olay yıllardan beri Katıda ustaca yönetilen Yahudi aleyhtarı propagandanın bir çırpıda canına okumuş. karşılıklı saygı ve hayranlık vardı. herkes çok daha mutlu olacaktı. Son zamanlarda Lübnan faciasını yaratmakla da onları epey çökertmeyi. OPEC'in de. diğeri de elindeki petrol kazancını Batı dünyasındaki gayrimenkul ve sanayi varlıklarına çevirmeye uğraşıyordu. Diamond da Batı Alman Hükümetine haber göndermiş. Yani özetlemek gerekirse. Zaten Yahudüer'in korunması Almanların vicdanında hiçbir zaman ön sırayı alan bir amaç değildi. Ama dostluk yoktu. Birisi elindeki petrol tekelini tüm enerji kaynaklan için geçerli kılmaya çalışır. Bay Able da Diamond'a karşı. olayların rahat rahat gelişmesine izin vermeyi seçmişti işte. İşte bu nazik geçiş dönemini kolayca atlatabilmek için iki taraf Bay Diamond'la Bay Able'a. Aslında FKÖ. saklama zahmetine katlanmadığı . kendi programları için halkın desteğim sağlıyordu. Diamond'la Able arasında tarih sayılabilecek kadar uzun süreli bir işbirliği. tek tek Arap ülkelerini hizaya sokmak da Bay Able'm görevi oluyordu. olaydan önce Bay Diamond'u uyarmış. çok bulaşıcı olmakla birlikte. sosyal rahatlığına gıpta ediyordu. çünkü bu 148 Sınp ülkeleri genellikle ortaçağ diktatörlüklerinden ve kaos içinde I . bununla da yetinmeyip Arabm kültürel avantajlarına. Bay Able'a düşen bu ikinci görev özellikle zordu. ikincisi CIA ile onun yönettiği NSA örgütlerinin akılsız hareketleriyle işlere burunlarını sokup ortalığı karıştırmaları. Bay Able'm cinsel eğilimlerinin karışıklığından tedirginlik duyuyor. Diamond. herkesin vicdanında yeniden yer bulmalarını sağlamıştı.sevilen kişilerini kulla narak ve tabii onları petrol şirketlerine ortak edip sağladığı hizmc tin karşılığını da vererek. öldürücü ı M ı hastalık değildi. Bununla birlikte. Gene de Bay Able onları sindirmek. Ama her nasılsa tarihin akışı bu topluluğu ve onların küçük (ılı ayrıntı düzeyinden öteye gitmeyen amacını birçok Arap ülkesine i" nımsetmiş bulunuyordu. onların olaya engel olacaklarını sanmıştı. üçüncüsü ise İsrailin hayatta kalmak için bencil bir inatla direnmesiydi. Ana Şirketin kuvvetini kullanarak CIA'yı ve Batılı ülkeleri kontrol altında tutmak bay Diamond'un görevi. denizlerin su altı petrol sondajlarıyla kirletilmesi ve yakıt taşıyan tankerlerin en köttı biçimde kullanılarak büyük tehlike yaratması da yeralmaktaydı. insan nesli nin atom artıkları yüzünden tehlikeye atılması.

«Şimdi biraz geriden başlayalım. Bu arada küçük ve gayriresmî bir İsrail örgütünün Münih katliamının öcünü alma peşine düştüğünü öğrenmiş bulunuyorduk. «Onlara bir ödün olmak üzere de. İsrailli grubun lideri Asa Stern adında bir adamdı. Ama senin bu taahhütlerine karşın. Kendi halkım.» dedi sonunda. Oğlu Münih'te öldürülen atletler arasmdaymış. önceden bir bozgun eylemiyle önlemeye karar verdik. gözleri tavanda. O kadar. o herifin Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp Yahudüer'e istediği gibi küfretmesine izin verilmişti. Eski bir politikacı.. Bu emir belki de zaten gereksizdi. serveti ve kuvvet gösterilerini heı şeye tercih ediyordu. Amerikan baskısının İsrail'i kendini savunmakta güç duruma düşürmesini beklerken gösterdikleri sabrın karşılığıydı. Able'in gözünde prototipik bir Ame rikalıydı. Bunların Kara Eylülcülere bulaşmasını. Onun gözünde kendi görevi vatansever ve soylu bir görevdi. İkinci Dünya Savaşı pilotu olmaya özendiği bir ulus. adı ney di. Otoyollarda yarışa kalkan şımarık çocukların boş vakit lerinde CB radyolarıyla oynadığı. En çok tutulan şairin Rod McKtıen olduğu bir ülke den başka ne beklenebilirdi ki? Konferans masasının ucunda otururken Bay Able'm kafasından işte bu tür düşünceler geçmekteydi.» Bay Abl içini çekti. «Sonra pasif yardımdan bir adım ileriye geçtik. Her yaptığımızı sana açıklamak zorunda değilim.149 bir aşağılama duyuyordu. Ta ki bu salakların tüm ülkesi ni ayaklarının altından satın alma işlemi bitinceye kadar.. yumuşak tuvalet kâğıdı kullanmakla ölçülüyordu. son zamanlarda Kara Eylülcülerden bir grubun İngiltere'de Heathrovv havaalanından uçak kaçırmak için senden izin aldıklarını öğrendik Bunların arasında Münih işine karışmış olanlardan da iki kişi vardı. dudaklarında terbi yeli. Bay Diamond arkasına yaslanmış oturuyor. para veren tarafın hesabına çalışıyor. so runu anlatmaya neresinden başlayacağına karar vermeye çalışıyoı du. Şeref ve gurur kavramlarını kazanç şehvetine kurban eden biriydi. Yalnızca bu son ödünü neden verdiğimizi kısaca söyleyeyim. Neyse bari Diamond söze İsrailliler'in Kızıl Denizi yarıp nasıl geçtiğinden başlamamıştı. Yüzü sakin. «Niyetleri koşullara göre değiştirmek gerek.. Pasif yardım olarak ben CIA'ya Kara Eylülcüler'e engel olmamaları için emir verdim. Münih Olimpiyatı fiyaskosundan sonra sen FKÖ'yü kontrol altında tutaca ğma ve gelecekte bu tür ters propagandaya çanak tutacak şeyleı yaptırmayacağına söz vermiştin. petrol bittiği zaman güçlü kılacak ortamlar yaratmaya uğraşıyordu.. çünkü CIA'mn geleneksel beceriksizliği bu konuda isteseler bile bir halt edemeyeceklerini göstermeye yeter sanıyorum.» «Biz de bu düşüncenize hak verdik. Çünkü kendi halkının Amerikalılarla işbirliğini sür dürmek zorunda olduğunu biliyordu. Çünkü o kendi halkının çıkarma karşı. ama uzağa itici hafif bir gülümseme. tiksintisini göstermemeye dikkat ederdi. iyi cins. Ona da şükür. Diamond'un yaptığı işe ise ancak orospuluk denebilirdi. Bun larm kibarlık anlayışı.» Muavin itiraz etmek üzere hafifçe öksürürerek boğazını temizledi ama Diamond elini havaya kaldırarak onu susturdu ve devam etti. Diamond. . Diamond devam etti. Zaten Amerikalılar'ı dejenere bir halk diye düşünürdü. Acaba neresinden başlarsa işi kendi hatası gibi göstermeyebiliı di? «Pekâlâ. 150 Bay Able omuzlarını kaldırdı.

benimkileri de. konsolun başında hiç dikkati çekmeden oturan Başyardımcıya döndü.. Koparabildiği tek tük bilgi parçalarını . ki gerçekten de iki hafta önce öldü.. aradan sıyrılıp kurtulmayı başardı. adamın bi-yografisindeki naksanhkları tamamlıyordu. Bu kızın tek başına kalkıp Londra'ya gideceğini ve bunca eğitimden geçmiş. Bütün zamanını. Bunun üzerine Nicholai askerî yönetimlere döndü. öyle mi? Bence bunun pek önemi olamaz. sizin haber alına sisteminizle bizim CIA'mn el ele vererek bunları kolayca sahneden silebileceği yargısına varmıştık. Şu masada gördüğün iki adam bu bozgun eyleminde sorumlu olan kişiler işte. «sesinde sezdiğim o şey. Bu adam senin adamlarım da.. yavaşlatılmış tempoda gidip geliyor. gene de! Roma Havaalanında fazla salçalı bir gösteri sonucunda Stern grubunun iki üyesini saf dışı etmeyi başardılar.» «Yapamadılar mı?» «Yapamadılar. gülünç ama.. Sonunda Nicholai Hel'in şifre sen/isinde çalışırken General Kişikava'nm Tok' o'ya getirileceğini ve Ruslar tarafından Savaş Suçluları Komisycnu önünde yargılanmaya sunulacağım öğrendiği noktaya kadar gelindi. Bu karmaşık hükümetli ülkede hiçbir iş doğru dürüst yapılamıyor muydu yoksa? Dünyanın artık demokrasi çağının bir adım ötesine geçtiğini ne zaman anlayacaklardı 151 bunlar? «Yani bir genç kız bozgun eyleminden kurtuldu diyorsun. kurduğu örgütün de bir avuç genç idealistten başka kimseyi kapsamadığının farkında olduğumuz için. Diamond'u araştırıcı bakışlarla süzdü.. her bürokrasi engeline tos-luyor. ve dönüşte Fransa'daki bir öğle yemeği randevusuna yetişebilecek bir adam.. tecrübeli altı Filistinli teröristi öldürebileceğim mi düşünüyorsun? Üstelik o teröristler hem senin hem de benim örgütlerim tarafından korunurken! Ve İngiliz MI-5 ve MI-6 sistemleri de bize yardım ederken! Gülünç bu!» «Evet. Ayrıca şu anda Nicholai Hel adlı eflâtun kart sahibi bir adamla ilişki kurmakta olduğundan da eminiz. Ama Hel kenara itilebilecek biri değil. Kızın Fransa'ya gittiğinden kesinlikle eminiz. Sana onun geçmişi hakkında biraz bilgi vereceğim. Arap olanı gerçi yalnızca stajyer durumunda ama.. Bu fiyaskoyu onarmak için neler yapmak zorunda kalabileceğimizi anla-yasın diye.» Diamond. hayranlık mı?» «Hayır! Hayranlık diyemeyeceğim. Japonlar'm organizasyonu aşırıya kaçırma eğilimi yüzünden. 152 Bir haftayı kâbus gibi geçirdi. Gereksiz kırtasiyecilik işlemleri arasında. «Hel'le ilgili verileri masaya yansıt.» Bay Able. ve bir de sorumluluğu azaltmak için sürekli olarak çok kişi arasında paylaştırma yöntemi yüzünden. noksan verileri önlerindeki masanın cam sathına yansırken Diamond bir yandan hızlı hızlı konuşuyor.Biz Stern'in öldürücü kanserden yattığım bildiğimiz için. litrafta bulunan yedi kişinin de kanma girerek! Ama grubun bir üyesi.» Şişko'nun cılız.» Bay Able içini çekip gözlerini yumdu. Japon Hükümeti nezdinde yaptığı başvurular hiçbir sonuç vermedi. kendi kendine işleyen gizlilik sistemlerine. bütün enerjisini Generali bulmaya hasretmek istiyordu. İngilizleri de atlatıp Kara Eylülcülerin canını okuyabilecek. ölen liderin yeğeni olan Hannah Stern adında bir kız. bürokratik yeteneksizliklere. Bayan Stern Londra'ya gitmiyor. kişisel kayıtsızlıklara çarpıp duruyordu. Orada sistemler çok durgundu.. ooo JAPONYA Nicholai derhal mazeret izni istedi ve dileği kabul edildi. yeni alışmaya çalıştıkları demokratik sistem burayı büsbütün hareketsizliğe itmiş bulunuyordu.

İngilizsiniz. onları işlemeyen statüko kuralları yüzünden habire tedirgin etmek çok tehlikeli bir şeydi. umutsuzluk ve kadercilik her kelimesine.mozaik işler gibi bir araya getirerek Generalin tutuklanması olayını bir dereceye kadar açıklığa kavuştura-bildi. değil mi?» «Hayır.» «Anlıyorum. İşini gerektiği gibi görebilmek için kendisini öyle zor luyordu ki. Bu pisliği bir an önce sona erdirip sivil hayatına geri dönmek. SCAP'da tercüman olarak çalışıyorum. Şanghay'dayken yardım etmişti. Anglosakson adaletine olan idealist inancıydı. daha doğrusu vatan-daşsızlık durumundan uzaklaşmak en doğru yoldu. Tek bir amacı kalmıştı. Sabahın erken saatlerinde yer alacak ve yarım saatten fazla sürmeyecek bir görüşme.» Yüzbaşının kaşları hafifçe yukarıya kalktı. Her türlü vatandaşlık haklarından yoksun olarak. sahte kimlik belgeleriyle yaşayan bir insan için bürokratların başına belâ olmak. Üç çeyrek saat. fazla göze görünür hale getirdiğinin de farkındaydı. Sovyetler tarafından Savaş Suçluları Komisyonuna teslim edilmişti. öyle mi?» «Nasıl yardım edebilirsem etmek istiyorum. kalabalık bir tramvaya binip Yotsuya bölgesine gitti. Savaş suçlularından altı tanesinin savunması ona verilmişti. Belki bu size biraz fazla soğukkanlı bir tutum gibi gözükebilir . «Ve Generali tanıyan biri olarak karakteri hakkında tanıklık etmek istiyorsunuz. Adamın şanssızlığı. Kişikava'yı o gruba sokamam. General şu anda Sugamo Cezaevinde tutuklu bulunuyordu. her hareketine sinmişti artık. yorgunluk. O adamı uzun süre mektuplarla. Ama bunu elde ederken kendini tehlikeye attığının. pek yardım edebileceğinizi sanmıyorum. General Kişikava ile ilgili bilgi istediğini anlattı.» Konuyla ilgisi olmayan vatandaşlık durumundan. can sıkma çabalarından ele geçen sonuçlar pek de ahım şahım değildi. Akebonobaşi Köprüsünden. «Açık konuşmak gerekirse. telefonlarla hırpaladıktan sonra bir görüşme randevusu sağlayabildi. Sonunda çabuk öfkelenen ve 153 belli ki gereğinden fazla iş yüklenmiş bulunan bir sekreter göründü ve onu Yüzbaşı Thomas'm karmakarışık çalışma odasına soktu. Yüzbaşı başını önündeki kâğıtlardan kaldırmaksızm elini hrvada sallayarak ona oturmasını işaret etti. Bir haftalık araştırma. 154 «Hayır Yüzbaşım.» Yüzbaşı Thomas başını salladı. elemanımız az. «Evet?» Sesinde gerginlikten çok yorgunluk vardı.» Yüzbaşı Thomas birbirine benzeyen bir sürü dosyanın arasın dan Kişikava dosyasını çekip çıkardı. «Ama o sırada siz çocuktunuz herhalde. Nicholai. soruşturma. «Evet efendim. Kişikava bana yardım etti derken ne demek istiyorsunuz?» «Annem öldüğü zaman bana baktı. Bu durumda davanın savcılığım Ruslar yapacaktı. Batı adaletinin insanlık dışı makinesi.» dedi. Ancak sayfayı okuyup bitirdikten ve dibine elle küçük bir not ekledikten sonra gözlerini kaldırıp konuğuna baktı. elleriyle masanın üstünü yokla-yarak bir sigara aradı.. «Özür dilerim. tahta bir kerevete oturup bekledi. Ben de enerjimi kurtarma olasılığı gördüğüm sanıklar üzerinde toplamaya karar verdim.» «Yirmi üç yaşındayım efendim. Nicholai'nin öğrenebildiğine göre Kişikava-san. «Neden?» «Dostumdur. Bana. «Sizi çok daha genç sanmıştım..» de di. Emrindeki personel az. «Burada işimiz çok. verilen bilgi yetersizdi.» «İrlandalı mısınız?» Gene 'başka bir yerin aksanı' etkisi çıkmışı ı ortaya. yani Şafak Köprüsünden yürüyerek geçerken gökyüzünün doğu bölümüne soluk gri bir sabah ışığının yayılmaya başladığını gördü. Nicholai'nin genç görünüşü herkesi yanılttığı gibi onu da yanıltmıştı.» «Dost mu?» Yüzbaşı kuşkulu gibiydi. Nicholai o sabah şafak sökmeden kalktı. Vermont'daki yazıhanesinde eski günlerdeki gibi avukatlık yapabilmek. Savunma görevini Amerikalı bir subay üstlenmişti. Biraz ileride İchigaya Kışlası görünüyordu. avukatın bodrum katındaki çalışma odası dışında. Oysa savcılık bölümünün eli altında onunkine kıyasla çok geniş bir örgüt ve araştırma mekanizması hazır bulunmaktaydı.

ama, bence dürüst konuşmakta yarar var.» «Ama... General Kişikava'nm hiçbir suç işlemiş olabileceğine inanamam. Neyle suçluyorlar onu?» «A sınıfı suçluları arasında. Yani insanlığa karşı işlenmiş büyük suçlar. Bu da her ne demekse...» «Ama ona karşı kimler ifade verecek? Ne yapmış diyorlar?» «Bilmiyorum. Savcılık Rusların görevi. Belgeleri ve kaynaklan dava gününden bir gün öncesine kadar bana göstermiyorlar. Sanırım suçlamalar, kendisi Şanghay'da askerî Vali iken yaptıkları üzerinde toplanacaktır. Propaganda görevlileri birkaç kere kendisinden 'Şanghay Kaplanı' diye söz etmişlerdi.» «Şanghay Kap... Ama bu çılgınlık! O bir yöneticiydi. Su sisteminin yeniden onarılıp çalışır hale gelmesini sağlamıştı, sonra... Hastaneleri... Ona nasıl...?» «Valiliği sırasında dört kişiyi ölüme mahkûm ettirmiş ve hükümleri infaz ettirmiş. Bunu biliyor muydunuz?» «Hayır, ama...» «Allah bilir o dört adam katil, hırsız ya da seks manyağı falandı. Bildiğim bir şey varsa, İngiliz işgal bölgelerinde on yıllık idam ortalaması yüzde on dört virgül altı tutuyor. Şimdi siz sanırsınız ki bu ortalama sizin Generalinizin işine yarayacak. Oysa öyle değil. Onun astırdığı dört kişi 'Halk kahramanları' diye nitelendiriliyor. Bir Vali 155 de elbette halk kahramanlarım idam ettirip de yakasını kurtaranın* Hele adı Şanghay Kaplanı'na çıkmışsa.» «Kimse ona öyle demezdi!» «Şimdi diyorlar.» Yüzbaşı Thomas arkasına yaslandı, işarel pal inaklarını göz çukurlarına bastırdı, sonra kendini uyandırabılni' < için olacak, ellerini kül rengi saçlarının arasından geçirdi. «Üstelll bu takma adın duruşma sırasında en azından yüz kere geçeceğim ,1, bahse girebilirsiniz. Davayı daha şimdiden kaybetmiş izlenimi yari tıyorsam özür dilerim. Ama bu seferkini kazanmanın Sovyetler içlfl çok önemli olduğunu iyi biliyorum. Bu konuda büyük propagamlı yapıyorlar. Biliyorsunuz, savaş esirlerini ülkelerine iade etmediklnı için Ruslar çok eleştiriliyordu. Ele geçirdikleri tüm esirleri Sibirya'ıl.ı «Yeniden Eğitim Kampları» dedikleri yerlerde tutuyor, ve kemli inançlarına tümüyle inandırmadan hiçbir yere salıvermiyorlar. Bu güne kadar da, Kişikava hariç, bir tek savaş suçlusunu bile komisyon önüne getirmediler. Bu davayı kazanmak onları dünya kamuoyunun gözünde görevlerini yapan, Japon emperyalistlerini doğru yola çevi rip dünyayı sosyalizme hazır duruma getirmeye çabalayan kişilcı olarak gösterecek. Belki siz Kişikava denilen bu adamın suçsuz oldu ğuna inanıyor olabilirsiniz. Belki de haklısınız. Ama sizi temin ederim ki adam savaş suçlusu sayılabilecek durumda. Çünkü bir kere bu şerefe ermenin birinci şartı, kaybeden taraftan olmaktır. O da kaybe den taraftaydı.» Yüzbaşı Thomas eski sigarasının izmaritinden bir yenisini yakıp, ötekini taşmaya hazır bir kül tablasının içine attı. Ağzından keyifsiz bir gülme kurtuldu. «Eğer savaşı kazanan öteki taraf olsaydı, Roosevelt'e ya da General Patton'a neler olabilirdi, bir düşünsenize,» dedi. «Tabii eğer karşı taraf da dürüstlük taslayıp Savaş Suçluları Komisyonu gibi bir şey kurma yolunu seçseydi. İnanın bana suçlu gözükmekten kurtulabilecek tek tük insanlar, bizi Milletler Cemiyetinin dışında tutmaya çalışan izolasyon taraftarları olurdu. Ve herhalde onları kukla yöneticiler durumuna getirirler, bizim şimdi onlara yaptığımız numarayı onlar bize yapmaya kalkarlardı. Bu işler böyledir, evlât. Şimdi benim tekrar işime gömülmem gerek. Elimde yarın yapılacak bir duruşma var. Suçlusu kanserden ölmek 156 üzere olan bir ihtiyar, imparatorumun emirlerine uymaktan başka hiçbir şey 'apmadım, deyip duruyor. Ama duruşmada ona da herhalde 'Luzon Leoparı' ya da 'Pago Pago Puması' falan diyeceklerdir. Hem biliyor musun, evlât? Belki adam sahiden Luzon Leoparı da olabilir. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum ki! Zaten olsa da olmasa da bir şey fark etmeyecek.» «Hiç değilse onu görebilir miyim? Ziyaret edebilir miyim?» Yüzbaşı Thomas'm başı önüne eğikti. Daha şimdiden ertesi günkü davanın ikinci sayfasını okumaya başlamıştı bile. «Efendim?» diye sordu. «General Kişikava'yı ziyaret etmek istiyorum. Edebilir miyim?»

«Ben o konuda bir şey yapamam. Adam Rusların tutuklusu. Onlardan izin alman gerekir.» «Siz nasıl görüşüyorsunuz onunla?» «Daha görüşmedim.» «Kendisiyle konuşmadınız bile, öyle mi?» Yüzbaşı Thomas yorgun gözlerini kaldırıp baktı. «Onun duruşmasına kadar daha altı hafta var. Luzon Leoparı ise yarın çıkarılıyor. Sen git Ruslarla görüş. Belki sana yardımcı olabilirler.» «Kimi göreyim?» «Ne bileyim, evlât! Hiçbir fikrim yok.» Nicholai ayağa kalktı. «Anlıyorum,» dedi. «Teşekkür ederim.» Tam kapıya vardığı sırada Yüzbaşı Thomas arkasından, «Üzgünüm, evlât,» diye seslendi. «Gerçekten üzgünüm.» Nicholai başını salladı, odadan çıktı. Aradan aylar geçtikten sonra Nicholai, Yüzbaşı Thomas'la, Rusların tarafında onun karşıtı olan Albay Gorbatov arasındaki farkları uzun uzun düşünmeye vakit bulacaktı. Süper güçlerin düşünüş biçimleri, insanlara ve sorunlara eğiliş biçimleri arasındaki genel farkların sembolleri gibiydi bu iki adam arasındaki ayrılıklar. Amerikalı konuya karşı içten ilgili, merhametli, telâş içinde, organizasyondan nasibi olmayan ve sonuç olarak tabii tümüyle yararsız biriydi. Rus ise güvensiz, kayıtsız, ama iyi hazırlanmış, bol bilgi toplamış biri olduğu için sonunda Nicholai'ye yarar sağlayabilmişti. 157 Nicholai o anda pufla minderli bir koltukta oturuyor, karşısındaki Albaya bakıyordu. Albay elindeki çay bardağını evirip çevirerek içindeki iki parça kesme şekeri eritmeye çalışıyor, şekerler bardağın dibinde dönüp dolaşıyor, ama asla tam anlamıyla erimiyorlardı. «Çay istemediğinizden emin misiniz?» diye sordu Albay. «Teşekkür ederim. Hayır.» Nicholai toplumsal nezaketle zaman kaybetmeye niyetli değildi. «Oysa ben çay tiryakisiyim. Öldüğüm zaman otopsimi yapacak adam içimi çizme derisi gibi kahverengine boyanmış bulacak.» Gorbatov kendi bayat esprisine gülümsedikten sonra bardağım madenî bardak zarfının içine koydu. Gözündeki yuvarlak maden çerçeveli gözlükleri çıkardı ve temizlemeye çalıştı. Daha doğrusu baş parmağıyla işaret parmağı arasına aldığı camları ovalayarak kirli camın her tarafına eşit biçimde dağıtmaya savaştı. Bunu yaparken uzun kirpikli gözlerini karşısında oturan genç adama dikmişti. Gorbatov hipermetrop olduğu için Nicholai'nin çocuksu yüzünü, şaşırtıcı yeşil gözlerini gözlüksüz de çok net olarak görebiliyordu. «Demek General Kişikava'nın dostusunuz,» dedi. «Onun iyiliğini isteyen bir dost. Öyle mi?» «Evet Albayım. Olanak bulursam ona yardım etmek istiyorum.» «Bu normal tabii. Dostluk böyle günler için değil midir?» «En azından, onu cezaevinde ziyaret edebilmek için izin istiyorum.» «Tabii, elbette istersiniz. Normal bir şey.» Albay gözlüklerini tekrar gözüne takıp çayından bir yudum aldı. «Rusçayı çok iyi konuşuyorsunuz, Bay Hel. Kibar bir aksanla. Çok iyi eğitilmişsiniz.» «Bu eğitilmiş olduğum için değil. Annem Rustu.» «Ha, elbette.» «Rusçayı hiçbir zaman ders alarak öğrenmedim. Rusça benim için bir beşik diliydi.» «Anlıyorum, anlıyorum.» Konuşmanın yükünü karşı tarafa taşıtmak, Gorbatov'un tipik yöntemiydi. Kendisi yalnızca küçük heceler ve kelimelerle katkıda bulunuyor, inanmadığını belli edecek kadar bir ses çıkarmakla yetiniyordu. Nicholai bu apaçık taktiğin işlemesi158 ne izin verdi. Çünkü artık mücadele etmekten, çıkmaz sokaklara sapıp ters yüzü geri dönmekten usanmıştı. Ayrıca bir an önce Kişika-va-san'la ilgili bir şeyler öğrenmeye can atıyordu. Bu nedenle konuşurken gereğinden fazla bilgi veriyordu ama, daha sözler ağzından çıkarken bile, bunların kolay inanılır şeyler olmadığını kendi de fark ediyordu. Bunu anlayınca daha dikkatli anlatmaya çalışıyor, bu dikkati yüzünden, yalan söyleyen birine daha çok benziyordu. «Benim büyüdüğüm evde Rusça, Fransızca, Almanca ve Çince hep beşik dilleriydi, Albayım.» «Bu kadar kalabalık bir beşikte yatmak oldukça rahatsız bir şey olmalı.» Nicholai gülmeye çalıştı ama ağzından çıkan ses zayıftı. İnandırıcılıktan da uzaktı. Gorbatov, «Ama herhalde İngilizce'yi de çok iyi konuşuyor olmalısınız,» diye devam etti. Bu sözü İngilizce olarak sormuştu. Belli belirsiz bir İngiliz aksanıyla.

Nicholai gene Rusça olarak, «Evet,» diye karşılık verdi. «Japon-cayı da. Ama bunlar sonradan öğrendiğim diller. «Yani beşik dili değil, öyle mi?» «Evet, öyle.» Nicholai kendi sesindeki sinirliliğe bir anda pişman oldu. «Anlıyorum.» Albay masasının başındaki koltukta arkasına yaslandı. Moğol tipi çekik gözlerinde eğlendiğini belirten ışıklar oynaşarak Nicholai'yi süzdü. «Çok iyi eğitilmişsiniz. İnsanı gafil avlayacak kadar da genç görünüyorsunuz. Ama beşik dillerinizle beşik sonrası dillerinizin tümüne rağmen, Bay Hel, siz bir Amerikalısınız, öyle değil mi?» «Amerikalıların yanında çalışıyorum. Tercüman olarak.» «Ama aşağıdaki görevlilere Amerikan kimliği göstermişsiniz.» «O kimliği bana işim nedeniyle verdiler.» «Ha, elbette. Anlıyorum. Ama hatırladığıma göre benim size sorduğum soru kimin hesabına çalıştığınız değil, hangi ülkenin vatandaşı olduğunuz yolundaydı. Amerikalısınız, değil mi?» «Hayır Albayım. Değilim.» 159

«Nesiniz öyleyse?» «Şeyy... Galiba en çok Japon sayılabilirim.» «Yaaa! Ama Japon'a pek benzemediğinizi söylersem beni mazur görür müsünüz acaba?» «Annem Rustu. Daha önce söylediğim gibi. Babam ise Alınandı.» «Ah, o zaman durum aydınlanıyor tabii. Tipik bir Japon soyu.» «Benim hangi ulustan olduğumun konuyla ilgisini göremiyorum.» «Sizin görüp görmemeniz önemli değil. Lütfen soruma cevap verin.» Konuşmanın birden soğuklaşması Nicholai'nin öfkesini ve umutsuzluğunu kontrol altına almasını sağladı. İçine derin bir soluk çekti. «Şanghay'da doğdum,» dedi. «Buraya savaş sırasında geldim. General Kişikava'nm yardımları sayesinde. Aile dostumuzdu.» «O halde siz hangi ülkenin vatandaşısınız?» «Hiç.» «Sizin için ne kadar güç bir durum olmalı.» «Evet, öyle, Kendimi geçindirebilecek bir iş bulmamı çok güçleştirmişti.» «Bundan eminim, Bay Hel. O umutsuzluk içinde bir iş bulabilmek, biraz para kazanabilmek için ne olsa yapmaya hazır olduğunuzu çok iyi anlıyorum.» «Albay Gorbatov, ben Amerikalılar'm ajanı değilim. Onların yanında çalışıyorum ama ajanları değilim.» «Yaptığınız bu ayırımlar, itiraf edeyim ki benim ayırdedemeye-ceğim kadar ince şeyler.» «Ama Amerikalılar neden General Kişikava ile görüşmek istesinler? Savaş boyunca genellikle idarî görevlerde bulunmuş olan bu subayla ilişki kurmak için neden bu kadar zahmete girsinler?» «İşte ben de sizden bunu açıklamanızı bekliyorum, Bay Hel,» diye gülümsedi Albay. Nicholai ayağa kalktı. «Belli ki bu konuşmamızda siz benden daha çok eğleniyorsunuz,» dedi. «Değerli zamanınızı boşa geçirtmek 160 istemem. Herhalde kanatlarının yolunması için sır bekleyen bir sürü sinek vardır.» Gorbatov yüksek sesle güldü. «Yıllardan beri bu tonda bir konuşma duymamıştım,» dedi. «Kültürlü saray Rusçasıyla aşağılayıcı kibir birarada! Harika doğrusu! Otur, delikanlı. Otur yerine. Şimdi anlat bana bakalım, General Kişikava'yı neden görmek istiyorsun?» Nicholai kendini tekrar puf minderli koltuğa bıraktı. Bezgindi. İçi boşalmış gibiydi. «Nedeni sizin inanmak istemeyeceğiniz kadar basit. Kişikava-san bir dosttur. Hemen hemen bir babadır benim için.Şimdi ise yalnız. Ailesi yok. Kendisi hapiste. Ona yardım etmem gerek. Yapabilirsem tabii. En azından onu görmem gerek... konuşmam gerek.» «Bir evlâda düşen en temel görev. Çok normal. Bir çay almak istemediğinizden emin misiniz?» «Eminim, teşekkür ederim.» Albay kendi bardağını tekrar doldururken masanın üstünden büyük, san bir zarf çekti. İçindeki kâğıtlara şöyle bir göz attı. Nicholai kendisini dışarda üç saat bekletmelerinin nedenini şimdi anlıyordu. Bu dosyayı hazırlayabilmek içindi besbelli. «Görüyorum ki sizi Sovyetler Birliği vatandaşı olarak gösteren ikinci bir kimliğiniz daha varmış. Herhalde bu durum açıklama gerektirecek kadar seyrek rastlanan bir durum.»

«SCAP örgütündeki haber alma kaynaklarınız çok iyi galiba.» Albay omuzlarını hafifçe kaldırdı. «Fena sayılmaz.» «Bir arkadaşım vardı. Bir bayan... Amerikalıların yanında iş bulmamı sağlamıştı. Bana Amerikan kimliğimi o çıkarttırdı ve...» «Özür dilerim Bay Hel, bugün istediklerimi hiç iyi ifade edemiyorum galiba. Ben size Amerikan kimliğinizi sormadım. Beni ilgilendiren Rus kimliğinizdi. Sorularıma gerekli açıklığı veremediğim için özür dilerim.» «Ben de onu anlatmaya çalışıyordum.» «Ah, o halde affedin beni.» «İşte bu bayan arkadaş, Amerikalıların benim gerçekte kendi

vatandaşları olmadığımı anlamaları halinde başımın derde girebileceğini düşündü. Böyle bir olasılığa çare olarak da, beni Rus olarak gösteren ikinci bir kimlik çıkarttırdı. Bunu gerektiğinde meraklı Amerikan zabıtalarına gösterecek ve sorgudan kurtulacaktım.» «Böyle bir durum başınıza kaç kere geldi?» «Hiç gelmedi.» «Belirttiğiniz bu sıklık, başta girişilen zahmeti gereksiz kılıyor. Hem neden Rus kimliği? Neden o kalabalık beşiğinizden seçilebilecek başka herhangi bir ülkenin kimliği değil?» «Sizin de belirttiğiniz gibi, Doğulu tipim yok. Amerikalılar'ın Alman vatandaşlarına karşı tutumları ise pek dostane sayılmaz.» «Oysa Ruslara karşı tutumları dostane ve sevgi dolu, öyle mi?» «Elbetteki ki hayır. Ama size güvenmiyor ve sizden korkuyorlar. Bu nedenle de Sovyet vatandaşlarına karşı sert davranmıyorlar.» «Bu bayan arkadaşınız çok zeki biriymiş. Söyler misiniz bana, neden sizin için bunca riske girdi?» Nicholai cevap vermedi. Bu da yeterli cevap sayılıyordu tabii. «Ha, anlıyorum,» dedi Albay Gorbatov. «Elbette. Hem zaten Bayan Goodbody de o sıra pek ilk gençlik yıllarında sayılmazdı.» Nicholai duydıyu öfkeden kızardığını hissetti. «Siz bütün bunları biliyordunuz!» dedi. Gorbatov tekrar gözlüklerini çıkarıp kiri camlara eşit biçimde yaydı. «Bazı şeyleri biliyorum. Örneğin Bayan Goodbody'yle ilgili şeyleri. Sonra Asakusa Mahallesindeki evinizi. Vay, Vay, vaay. Yatağınızı paylaşan iki genç bayan, öyle mi? Gençlik işte! Annenizin Kontes Alexandra Ivanova olduğunu da biliyorum. Evet, hakkınızda bazı şeyleri bildiğim doğru.» «Ve aslında anlattığım şeylerin hepsine de inanıyordunuz demek.» Gorbatov omuzlarm kaldırdı. «Daha doğrusu hikâyenizi süsleyen ayrıntılara inanıyordum demek gerek.» Dosyaya göz attı. «Bundan... bir hafta önce Salı sabahı Savaş Suçluları Komisyonundan Yüzbaşı Thomas'ı ziyaret ettiğinizi biliyorum. Herhalde size General Kişikava konusunda kendisinin yapabileceği hiçbir şey olmadığını 162 soylemiş olmalı. Çünkü adam insanlığa karşı günah işlemiş büyük hir savaş suçlusu olduktan başka, 'Yeniden Eğitim Kampı'nın baskısından sağ kurtulan tek yüksek rütbeli subay. Bu yüzden bizim için prestij ve propaganda değeri çok yüksek.» Albay gözlüğünün saplarını, iyice esneterek iki kulağının arkalarına yerleştirdi. «Korkarım General için yapabileceğiniz hiçbir şey yok, delikanlı. Ayrıca bu konuda direnirseniz Amerikan Haber Alma Örgütünün dikkatini de üstünüze çekebilirsiniz. Haber Alma kelimesi de onlara yetenek olarak değil, ancak isim olarak yakışıyor belli ki. Yani bu konuda müttefikim ve silâh arkadaşım Yüzbaşı Thomas size yardımcı olmadığına göre, benim de olamayacağım apaçık ortada. Ne de olsa o savunmayı temsil ediyor. Ben ise savcılığı. Bir çay istemediğinizden emin misiniz» Nicholai ne koparabilirse almak niyetindeydi. «Yüzbaşı Thomas bana Generali ziyaret edebilmek için sizin izin vermeniz gerektiğini söyledi,» dedi. «Bu doğru.» «O halde?» Albay oturduğu koltuğu çevirerek pencereden dışarıya baktı, işaret parmağını ön dişlerine

vurmaya başladı. «Generalin sizin ziyaretinizi isteyeceğinden emin misiniz. Bay Hel? Ben kendisiyle konuştum. Gururlu bir insan. Bugünkü durumuyla size gözükmek istemeyebilir. İki kere kendini öldürmeye kalkıştı. Şimdi ise çok dikkatli bir kontrol altında. Durumu hiç iyi gözükmüyor.» «Onu görmeye çalışmak zorundayım. Ona çok... çok şey borçluyum.» Albay gözlerini pencereden ayırmaksızm başını salladı. Kendi düşünceleri arasında .vcybolmuş gibi bir hali vardı. Bir süre sonra Nıcr olai, «Evet?» diye sordu. Gorbatov karşılık vermedi. «Generali görebilir miyim?» Bu sefer Albay uzaktan gelen, tonsuz bir sesle, «Evet, tabii görebilirsiniz, dedi. Sonra Nicholai'ye dönerek gülümsedi, «Derhal gerekli işlemleri yaptıracağım,» 163 Yamata hattının o tıklım tıklım dolu treninde kendisine değefl insanlara giysilerinin ıslaklığını hissedecek kadar yakın olmakla bil likte Nicholai zihinsel bilmeceler ve kuşkular içinde yapayalnız g| biydi. İnsanların arasından önünde akan kente bakıyor, soğuk, yn ğışlı havanın her tarafı nasıl kurşun rengine boyadığını gÖremiyoı du bile. Albay Gorbatov'un kendisine Kişikava-san'ı görme izni verirken kullandığı o tonsuz seste kurnaz bir tehdit gizli gibiydi. Nicholai s<ı bahtan beri kendisini uyaran önsezinin karşısında güçsüzlüğünün ve küçüklüğünün farkındaydı. Belki de Gorbatov, yapacağı ziyaretin pek iyi yüreklilik sayılamayacağını söylerken haklıydı. Ama Generali yaklaşan duruşma ve utanç döneminde nasıl yapayalnız bırakabil i e di? Kayıtsızlık olurdu bu. Nicholai bir daha kendini asla affedemez di. Acaba kendi huzurunu kazanabilmek için mi gidiyordu Sugamn Cezaevine. Aslında bencillik miydi güttüğü amaç? Sugamo Cezaevinden bir durak önceki Komagome durağına geldiklerinde, Nicholai apansız doğan bir içgüdüyle trenden inip eve geri dönmek istedi. Eve dönmese bile, hiç değilse bir süre sokaklarda dolaşabilir, ne yaptığını, ne yapmakta olduğunu bir kere daha gözden geçirebilirdi. Ama onu kurtarabilecek olan bu içgüdü pek geç uyanmıştı içinde. Kendine yol açıp kapıya varıncaya kadar kapılar çatırdayarak kapandı ve tren sarsıla sarsıla yeniden yola koyuldu. Nicholai bu durakta inmesi gerektiğinden öylesine emindi ki! Buna karşın, artık başladığı yolu sonuna kadar sürdüreceğinden de emindi. Albay Gorbatov cömert davranmış, Nicholai'nin Generalle bir saat bir arada kalabilmesini ayarlamıştı. Fakat şu anda Nicholai buz gibi soğuk bekleme odasında oturur, duvarların soyulmaya başlamış soluk yeşil boyalarını seyrederken koskoca bir saati dolduracak kadar söz bulup bulamayacağından kuşku duyuyordu. Kapıda bir Japon nöbetçisiyle bir Amerikalı askerî polis, birbirini hiç görmüyor-larmış gibi duruyorlar, Japon yere bakarken, Amerikalı da dikkatini burun deliğinden tüyler koparmaya hasrediyordu. Nicholai ziyaret 164 salonuna kabul edilmeden önce bitişik odada, insanı utandıracak bir dikkatle aranmıştı. Generale getirdiği pirinç kekleri Amerikalı asker tarafından alınmıştı. Kimliğini görünce Nicholai'yi de kendisi gibi Amerikalı sanan asker ona açıklama yapma gereğini de duymuştu. «Üzgünüm, ahbap.Ama yemek getirmek yasak. Bu... adı neydi... bu guuk (*)general kendini öbür dünyaya yollamaya çabalıyor. İçinde zehir falan olması riskine giremeyiz. Kaptırdın mı?» Nicholai kaptırdığını söyledi, askerlerle biraz da şakalaştı. Yetkililerle iyi geçinmesi, Kişikavasan'a yardımcı olabilmek açısından yararlı olacaktı herhalde. «Ne demek istediğini anlıyorum, çavuş. Bazen bu Japon subayların bu savaştan nasıl sağ çıkabildiklerine şaşıyorum. Kendilerini öldürmeye öyle meraklı oluyorlar ki!» «Doğru. Hele bu herife bir şey olursa ben kuyruğu kaptırdım demektir. Hey, bu da neyin nesi?» Çavuş küçük manyetik Go kutusunu eline aldı. Nicholai onu getirmeye son anda karar vermişti aslında. Söyleyecek bir şey bulamazlarsa... aralarındaki sessizlik utanılacak hale gelirse diye. Nicholai Omuz silkti. «O bir oyun. Bir tür Japon satrancı.» «Sahi mi?» Japon nöbetçi kenarda sessiz duruyor, burada kendini fazlalık gibi hissediyordu. Böyle bir

durum ortaya çıktığı ıda, Amerikalı dostuna elindeki cismin gerçekten bir oyun olduğunu o bozuk İngilizce-siyle onaylamaktan ve bu sayede bir işe yaramaktan hoşnut gibi göründü. «Valla bilemiyorum, ahbap. Bunu içeri sokabilir misin, sokamaz mısın, pek emin değilim.» Nicholai gene omuz silkti. «Senin bileceğin şey, çavuş. General konuşmak istemezse vakit geçirecek bir şey olsun diye getirmiştim.» «Ya! Sen bu guuk'ların dilini biliyor musun?» Nicholai Koreliler'in dilinde kendi halklarına verilen bir isim olan bu kelimenin Amerikalılarca nasıl olup da bütün Uzakdoğulular için kullanılan argo bir deyim haline geldiğini sık sık düşünmüştü. 'Uzakdoğulu (Argo) 165 «Evet, Japonca bilirim.» Duygusallığın taş gibi cahillikle kargı lastiği durumlarda biraz sahtekârlık gerektiğini anlıyordu Nichol.n «Herhalde kimlik kartımda görmüşsündür. Ben Sphinx'de çahşıyo rum.» Gözlerini çavuşun gözlerinden ayırmaksızm başının belli be lirsiz bir hareketiyle Japon askeri işar;t etti. Çevrede yabancılar vaı ken bu konuya pek derinlemesine girmek istemediğini anlatmay.ı çalışıyordu sanki. Çavuş düşünmeye harcadığı kuvvetten, elinde olmayarak kaşla nnı çatmıştı. Sonunda aralarında bir sır varmış gibi başını salladı «Şimdi anlıyorum,» dedi. «Ben de merak ediyordum, bir Amerikalı ne diye bu herifi ziyarete geliyor diye.» «İş iştir.» «Tamam, eh, herhalde sakıncası yoktur. Bir oyundan ne tehlike gelebilir ki?» Minyatür Go tahtasını N'.cholai'ye geri verip onu ziyaret odasına soktu. Beş dakika sonra kapı açıldı ve General Kişikava, peşinde yeni nöbetçilerle içeriye girdi. Bir Japonla, etli suratlı Rus köylülerinden kalın yapılı bir asker daha. Nicholai, Gene ali selâmlamak için ayağa kalktı, iki yeni nöbetçi de eskilerin yanın la, duvar dibinde sıralarına geçtiler. Kişikava-san yaklaşırken Nicholai ote matik bir hareketle başını hafifçe eğdi, itaatkâr bir evlâdın babasını .elâmlaması gerektiği gibi selâm verdi. Japon askerlerin gözünden kaçmamıştı bu durum. Birbirlerine krsaca baktrlar ama sessizliklerim korudular. General ilerleyip Nicholai'nin karşısındaki sandalyeye oturdu. Aralarında kaba yapılı bir tahta masa ırardı. Sonunda gözlerini kaldırıp baktığında, genç adam Generali r görünümüne şaşırmaktan kendini alamadı. Gerçi Kişikava-sar'm yüz çizgilerinde bazı değişiklikler olabileceğini tahmin etmişti ama bu kadarını düşünememişti. Karşısında oturan adam ihtiyar, dokununca kırılacak gibi görünen, küçülmüş biriydi. Saydamlaşmış cild ve ağır, kararsız hareketleri onu bir din adamına benzetmişti. Konuştuğunda sesi yumuşak çıktı. Tekdüze. Sanki konuşmak amaçsız bir yükmüş gibi. 166 »Neden geldin, Nikko?» Sizinle olmak için efendim.» -Anlıyorum.» Bil sessizlik oldu. Nicholai söyleyecek bir şey bulamıyordu. Generalin ise söyleyebileceği bir şey yoktu. Sonunda Kişikava-san uzun uzun içini çekti ve bu sohbetin sorumluluğunu yüklenmeye karar verdi. Nicholai'nin sessizlik yüzünden rahatsız olmasını istemiyordu. Iyi görünüyosun, Nikko. İyi misin?» «Evet efendim.» «Güzel. Güzel. Gün geçtikçe daha çok annene benziyorsun. 1 (özlerine baktığım zaman onun gözlerini görüyorum.» Hafifçe gülümsedi. «Bu renk yeşilin zümrütlere, ya da eski, antika camlara özlü olduğunu bilen biri sizin aileyi uyarmalıydı,» dedi. «Göz rengi olarak icat edilmemiştir bu renk. Şaşırtıcı oluyor.» Nicholai zorla gülümsedi. «Bir göz doktoruyla konuşup bu halamızın bir çaresi var mı diye sorarım efendim.» «Evet, öyle yap.» «Yaparım.» «Yap.» General uzaklara baktı ve bir an için Nicholai'nin orada olduğunu unutmuş göründü. Sonra, «Eee, neler yapıyorsun bakalım.» diye sordu. «Durumum fena sayılmaz. Amerikalılar'm yanında çalışıyorum. Tercüman olarak.»

Benimle çok açık konuştu. gördüğün gibi. «Ben bu son ayıbı göğüslememeye karar verdim. Beni kaybetmek istemiyorlar. Onları bir yere götürdüler. peşinden bir uçak yolculuğu daha.» «Ama efendim. diye ölçülüyor.. Yırtmaya gücüm yetmiyor.... tahta bir çanaktan yiyorum. «Mançurya'daydım. Fiziksel olanları. beş dakika daha. Uluslararası 168 adalet mekanizmasına hiçbir direkt ''atkıları olmamış.. kendinden beklenen sayıda savaş suçlusunu yargı organlarına teslim etmiş. Böyle olunca.. «Sana her şeyi çabuk ve basit şekilde anlatayım. tekrar Japonya'ya dönerse.. Bu hayata beş dakika daha dayanabilirim. Sandığmdan daha kolay bir şey. Bir ay burada niyetlerinin ne olduğunu bilmeden bekledim.«Yaa! Seni kabul ediyorlar mı?» «Varlığıma aldırmıyorlar. «Elbette soruların olmalı... dayak gibi. onlara geleceğe ait planlarında yardımcı olabileceğini düşünmüşler. Ve işte şimdi buradayım.. Ama kendimi kurtarabilecek durumda da değilim... subayların. iyice eğitilmiş bir Japon Generalinin. Diğerlerini eğitmekte kullandıkları bu duygusal kırbaç benim için geçerli değildi. O da gözlem altında. Kemerim bile yok. İnsan gün ışığını hiç görmeyince mevsimleri hesaplamak kolay olmuyor.. Bir uçak yolculuğu. yeniden eğitilmeye değer kişiler olmadığı düşüncesindeydiler. biliyorsun.» «Daha bile iyi aslında?» Bir sessizlik daha oldu. kanava kumaşından. Üstümdeki elbiseler.» General bir süre çeşitli işkencelerin anıları arasında kayboldu. On gün önce yemek yemekten vazgeçtim. Yüksek ateşle komaya girdiğim sırada Ruslar yattığım hastanenin 167 bulunduğu birliğe saldırmışlar. Uzun zaman geçti sanıyorum bir buçuk yıl kadar. sonra bir tren yolculuğu..» dedi.» Generalin yüzüne gri renkte bir gülümseme yayıldı.ıı kadaşlarımm teslim olmaktan. aynı anda hem yiyip hem kusmak! Onursuz bir şey.» Nicholai başım eğerek kabullendi. Korkunç bir şeydi.. On beş gün kadar önce Albay Gorbatov adında biri beni ziyaret etti. O zaman bana bilinçsiz geçirebileceğim uzun dinlenme süreleri vermek hatasına düşüyorlardı. beni bir masanın üstüne yatırıp boğazıma lâstik bir boru soktular ve sıvı vererek beslediler. Kendime geldiğim zaman «Yeniden Eğitme Kampı»ndaydım. «Bazen sabırları taşıyordu. Bir süre de böyle geçti. Aylar artık dakikalarla ölçülüyordu. Tam Nicholai yemden önemsiz sözler söylemeye hazırlanırken Kişakva-san elini kaldırdı. ve kendimi burada buldum. Sürekli göz altında olduğum için bir çok . alçaltıcı. Yalnızca elektrikli tıraş makinasıyla tıraş olmama izin veriyorlar. uykusuzluk gibi.» Bu özeti anlatırken Generalin gözleri sürekli olarak önlerindeki tahta masanın üstünde . esir düşmekten kurtulmak için geçtikleri kapıya varamadım. Bizi yakalayanlar. Ben inatçı bir ihtiyarım. Japonya'da ailem de kalmadığı için bana karşı kullanabilecekleri rehine yok demekti. Ama öyle olmadı. Oysa onlar çok daha alçaltın bir başka yol bulmuşlar. Zatürree imiş. Onlara tekrar yemeye başlayacağıma söz verdim.. Derken birdenbire beni yeniden eğitme yolundaki çabalarına son verdiler. Ama insan yaşamak istemediğine karar verdikten sonra karşısındakilerin korkutma gücünü de ellerinden almış oluyor. Dayanma gücü ise her zaman beş dakika daha. pek çok yöntemler kullandılar. en kolay da-yanılabilenleriydi. Ben tabii artık öldürüleceğimi düşündüm. Açlık gibi. Kolay kolay yeniden eğitilemiyorum. Beni korkutmaya çalıştılar. Beni yeniden eğitebilmek için çok. diyor insan.» Kişikava-san tekrar elini kaldırıp onu susturdu. «Görünüşe göre Sovyetler bana büyük önem veriyor.. İşgalci ülkelerden her biri. Beni temizleyip bitlerimi ayıkladılar.. bir daha bu konuya dönmeyiz. Hastalandım. Ben kendi sonumun da böyle olacağını düşündüğüm için elimden geldiği kadar sakin şekilde bekliyordum. Benden başka ancak birkaç subay esir ol muştu. Sovyetler ise hiç kimseyi çıkarmamışlar. Yani benden önce. Yemeklerimi tahta kaşıkla. Bu da iyi tabii. bir daha da haberlerini alamadık. Sonra sarsıldı ve hikâyesine kaldığı yerden devam etti. Anlaşılan Ruslar.

kavga etmedim. Amerikalı nöbetçi hemen doğruldu. ha? İyi... evet. Yalnızca acı verebilecek anıları ve ihtimalleri kafalarından uzaklaştıracak kadar enerji harcadılar. İşte bu birlikte ve acı duymadan yapabileceğimiz bir şey. Gözlerini uzaklara dikmişti.» «Hayır. Hayal gücünü bu yolla uyuşturmayı iyice öğrenmişti.» dedi. Son iki yıllık tecrübelerinden sonra. «Orayı ziyaret etmeyi düşünüyor musun?» Nicholai yutkundu. Kişikava-san içine derin bir soluk çekip başını kaldırdı. Kendini kısa kısa. tane tane çocukluk anılarına terk etti. Kırpmaya cesaret edemiyordu. Senin için ilginç bir rakip olamayacağım. Sonunda General başını kaldırdı.. «Kötü oynadım ve oyunun bütün cy'i'sini kaçırdım. «Yakında Kajikava'da tomurcukların mevsimi gelecek. bir oyun. Dikkatle. Daha büyüdüğün zaman bazı sevgilere tımutsuzcasma sarıldığını fark edeceksin. Görmüyorum. Fakat az sonra. efendim. Çok güzel. Galiba onun çekiciliğine karşı pek kayıtsız değilmişsin.» . Belki o zaman daha iyi oynayabiliriz. babasını. onlara bu tatmin duygusunu vermemelisin. Gelecek ziyaretimde. sanki bir yöneticinin tokadıydı attığı. efendim. Başlangıçta Nicholai de sessizlikte bir rahatlık buldu. ve Nicholai'nin şimdi usta bir oyuncu olduğunu unutmuş gibi.» «Eh. Korkarım eğitim yıllarımın ziyan olmasına sebep oldum.» «Dostum Otake'nin ölmeden az önce yazdığı bir mektuba göre onların evinde bir kız varmış.» «Hayır..» Farkında olmadan eski günlerine dönmüş gibi. Yor169 gunmuş gibi gözyaşlarını da bu hareketinin arasına saklayıp yok etti. Kurnaz düşünmeyi.» Uzanıp Nicholai'nin yanağını okşadığmda eli öylesine sert indi ki. Nicholai de tabii hemen kabul etti. benimle oturan insanlar var. Sphinx'de çalışan yurttaşını bu guuk generalin elinden kurtarmaya hazırlandı.. Minyatür Go takımını çıkarıp. O ziyan edilemeyecek bir şeydir. Demek işgal kuvvetleri o ağaçları kesmediler. Bir süre dalgın ve sıradan bir oyun oynadılar. Derin konsantre olabilmeyi öğrendin. tekrar oynarız efendim. içini çekerek gülümsedi.» «Ya. «Olmuyor. cebinden çektiği torbanın içindeki taşlarla birlikte masanın üstüne koydu.. öyle mi?» «Evet.» dedi.» Kişikava-san başını salladı. Bir öğrenci. «Yo. Kişikava-san büyük bir çabayla bilincini şimdiki zamana getirdi. Nicholai'nin gözleri ise dışarıya taşmak isteyen yaşlardan yanıyordu. bir diner. Ama ben uzun süredir oynamadım.» «Eğer isterseniz. ama bulanık bakışlarla bakıyormuş gibi.» 170 «Otake-san'm ölümünden bu yana ben de oynamadım.» Nicholai'yi oyalamak için konuşmak Generali yoruyor gibiydi. ayrı ayrı sessiz olduklarını fark etti. «Evet.» dedi. Başını eğip masaya baktı. Bunlar kayıp değil. yo. Nikko. «Bize birlikte bir saat verdiler. General Kişikava ona iki hamlelik bir avans verdi.» «Ben de öyle. Evet. senin yaşlarında sevgiler bir coşar.» «Kavga etmemişsindir umarım. Aslında söylemek istediği hiçbir şey yoktu. günlük teferruattan uzakta yaşamayı öğrendin. birlikte sessiz olmadıklarını.» «Fiziksel olarak kesmediler. yani dostunu utandıracaktı. «Dostların var mı. özür dilerim ama adını hatırlayamadım. Nöbetçiler bakıyor. sen de öyle. haydi oynayalım. çünkü kırptığı anda yaşlar yanaklarından aşağıya süzülecek. «Ne? Ha.dolaşmıştı. General başını salladı. Ama Nicholai yüzünü elleriyle ovuşturup duruyordu. «Evet. soyut şeylere sevgi duymayı. Kişikava-san yepyeni bir enerjiyle. Nikko?» «Benimle. buna gerek yok Nikko. öğrenmek istediği bir şey de kalmamıştı. Onu hâlâ görüyor musun?» Nicholai cevap vermeden önce biraz düşündü. «Hayır efendim.» «Bu iyi işte.

Korkarım demiri tavına getirdi. Albay Gorbatov yarın da gelebileceğimi kendisi söyledi. Generalin gözleri keyifsiz bir gülümseme ile karıştı. Bana karşı kullanabilecekleri duygusal rehineler. Nikko. Ona karşı kullanılan bir silâhtı. Senin buraya gelmene izin vermesi.» «Beni mi efendim?» «Gorbatov yeterince kurnaz ve zekidir. Nikko? Merhametinden mi? Şerefli bir ölüme ulaşabilme şansım tümüyle elimden alındıktan sonra. Tabii bu Albay Gorba-tov'un ve yurttaşlarının hoşuna gitmiyordu. sözünü açıklamaya çalıştı. çavuşa baktı Nicholai.» «Onu gene bu sersem guuk oyunuyla yumuşatmaya mı çalışacaksın? » Yeşil gözleri kuzey buzları kadar soğuk. Öfke. bürokrasiyle bütün o boğuşmalar. O da dönüp öteki nöbetçilere bir baş hareketiyle izin verdi ve General Odadan çıkabildi. kendine acıma ve Kişikava-san için üzülme. haksızlık. Generalle ilişki kurabilmek için harcadığı bütün o çabalar. oğlum. «Şeyy. Benim de değil.» diye karşılık verdi. utanç. «Bu senin suçun değil. Nicholai Amerikalı çavuşa ba172 |tyla işaret verinceye kadar adamlar yerlerinden kıpırdamadılar. «Hayır. bu da . Sonra kendine gelir gibi oldu. Bu bakışların altında rahatsız olan Amerikalı. Ve şimdi işte duygusal rehinesini kazanmış oldu. Kendisi Kişi-kava-san için bir teselli değildi... Ve gerçekten de elindesin. seni koruyacak bir konsolosluk yok. seni seven dostların yok. Ama ellerinden de bir şey gelmiyordu.» Kişikava-san'm anlattıkları Nicholai'yi giderek daha çok etkiliyordu. efendim?» «Benim sığmak taşımı oyun tahtasından kaldırmayı başardı. «Hayır ama tekrar buluşacağız. derken kader onlara seni sundu. Vatandaşlığın yok. Nic-holai birden birçok duygunun karışımıyla sarsıldı. yani. Yarın geldiğinde oyun oynarız. Bunların hepsini bana kendisi anlattı. bir sır paylaşıyor-muş gibi sordu. «Çok kurnaz bir adam bu Albay Gorbatov. işgal kuvvetleri yanındaki hassas durumunu tehlikeye atıp beni görmeye kalkışmayacağım düşünmüş olmalı. Ellerindeki tek savaş suçlusunun propaganda değeri kaybolacaktı o zaman. Bir süre Nicholai sessizce oturup tırnaklarının ucuyla madenî taşları Go tahtasının üzerinden toplayarak torbasına yerleştirdi.» General başını iki yana salladı. onların vereceği cezayı kabul edecektim. Bana karşı büyük sevgi ve saygı beslemeseydin. yani ailem falan olmadığı için beni onlarla da korkutamıyorlardı. üsteıik kimliklerin de sahte. sonunda Generali sessizlik kalkanından yoksun bırakmaktan başka bir yere varmamıştı. «Ne bakımdan.» «Efendim?» «Senin buraya gelmene neden izin verdi. Mümkün olduğu kadar onurlu bir sessizlik içinde geçirecektim duruşmayı. Çünkü onların bildiği kadarıyla bütün ailem Tokyo bombardımanında ölmüştü. «Eee? İstediğini öğrenebildin mi?» Nicholai dalgın bir sesle. Mantık yoluyla benim de bu duygulara karşılık verdiğimi hesapladı. Kör talih. Bir daha bundan söz etmeyelim. tehditleri de aşmış durumdaydım artık. Cezaları da. Nikko. Bazılarının yaptığı gibi arkadaşlarımı veya 171 üstlerimi suçlayacak sözler söylemeyecektim. Bu sefer daha iyi oynayacağıma söz veriyorum. Eşi bulunmaz derecede hassas bir durumdasın tehlikelere karşı. Derken. Daha sonrası için ona yeniden başvurmam gerekecek.. Amerikalı çavuş yanma yaklaşıp alçak sesle.. sanıyorsun. Haksız da değil. seni elinde tuttuğunu bana göstermek için. Hiç ağzımı açmayacak.» General kalkıp kapıya yürüdü.» dedi.«Öyle mi? Beni tekrar ziyaret etme iznin var mı?» «Evet. ben de mahkemede hiç konuşmamaya karar vermiştim. orada durup kendisini götürecek olan Rus ve Japon askerleri bekledi.

satranç gibi, dama gibi bir şey... öyle değil mi?» Nicholai Batılı olan her şeye karşı duyduğu nefreti saklamaya çalışmadan konuştu. «Go ile Batı satrancının farkı, felsefeyle muhasebe defteri tutmanın farkı gibidir.» Ama dobracılık bazen yakınlaşmayı önlemesin : karşın bazen de cezalanmayı önleyebilen bir şeydir. Çavuşun cevabı içten ve saf bir cevaptı: «Dalga geçmiyorsun ya?» Nicholai Şafak Köprüsünün üstünden İchigaya Kışlasını seyrederken iğne gibi ince bir yağm rr damlası yanağını çizip geçti. Kışla sisten biraz bulanık görünmekle birlikte, çizgileri yumuşamış değildi. Pencerelerinden dışarıya soluk sarı bir ışık taşıyordu. Japon Savaş Suçluları'nın duruşmaları devam ediyor demekti bu. Köprünün korkuluğuna yaslandı. Gözleri görmeden bakıyordu. Yağmur saçlarının arasından, yüzünden, boynundan akıp durmaktaydı. Sugamo cezaevinden çıktığı zaman ilk aklına gelen şey derhal Yüzbaşı Thomas'a başvurup, Albay Gorbatov'un düzenlediği duygusal şantaja karşı yardım istemek oldu. Fakat daha bu düşünce kafasında şekle girmeden önce, Amerikalılar'dan yardım istemenin saçmalığını kavradı. Onların da Japon liderleriyle ilgili tutum ve niyetleri Sovyetlerle aynıydı. 173 Tramvaydan inip bir süre yağmur altında amaçsız gezindikten sonra köprünün en yüksek noktasında durmuş, akan nehre bakıp aklını başına toplamaya çalışmıştı. Yarım saat kadar önce. Oysa hâlâ içinde kaynayan öfkeyle gücünü tüketen çaresizliğin etkisinde ve hâlâ hareketsiz, orada kalakalmıştı. Duyduğu öfkenin kökü bir dosta olan sevgiden, bir evlâda düşen borçtan kaynaklanıyordu ama, artık içinde o basit kendine acıma duygusundan eser yoktu. Gorbatov'un Kişikava-san'ı sessizlik gururundan mahrum etme silâhı olarak kendisini kullanması acı bir şeydi. Durumdaki haksızlık dayanılır gibi değildi. Köprünün üzerinde, yağmur altında dururken düşünceleri yavaş yavaş alçalıyor, tath-acı karışımı bir kendine acıma duygusuna dönüşüyordu. Bu durumda kendini öldürmeyi düşünmesi de en doğal şeydi. Gorbatov'u en önemli silâhından mahrum etme fikri rahatlatıcı oluyordu. Derken aklına bir şey geldi. Bundan hiçbir sonuç alınamazdı. Bir kez Kişikava-san'a elbette ki Nicholai'nin öldüğü söylenmeyecekti. Tersine, ona Nicholai'yi göz altına aldıklarını, ancak General kendileriyle işbirliği yaparsa serbest bırakacaklarım söyleyeceklerdi. Ve büyük bir olasılıkla, General kendini türlü itiraflarla alçaltıp dostlarını ve üstlerini suçladıktan sonra ona son cezayı da verecekler, Nicholai'nin ta başından beri ölmüş olduğunu, kendini ve masum dostlarım boşuna lekelediğini-bildireceklerdi. Rüzgâr tekrar esip yanağına iğne gibi bir yağmur damlası daha batırdı. Nicholai sendeledi, köprünün korkuluğuna sarılıp çaresizlik dalgalarına göğüs germeye savaştı. O sırada istemeyerek ürperdi ve Generalle konuşurken zihninin arka planlarında dolaşıp duran bir düşüncenin su yüzüne çıkmasına izin verdi. Kişikava kendini öldürmek istediğinden söz etmişti. Aç kalarak ölmeye bile çalışmıştı. Sonra boğazına tüp sokarak kendisini nasıl alçaltıcı bir şekilde sıvılarla beslediklerini anlatmıştı. O anda Nicholai, Generalin yanında olabilseydi, elini uzatması, adamın ölüm yoluna sapıp, kurtulmasına yeterdi. Nicholai'nin cebindeki plastik kimlik kartı, yeterli bir öldürücü 174 silahtı. Tabii Çıplak Elle Öldürmek yöntemlerir i kullandığı takdirde. iş: bir saniyede olup biterdi.(*). Kişikava-san'ı hayat tuzağından kurtarma fikri Nicholai'nin aklına geldiği anda, bunu fazla korkunç bularak bir yana itiverinişti. Ama şimdi yağmurun

altında, karşısında ırksal öc alma binasının silueti, öylece duruken fikir aklına geri döndü. Ve bu sefer orada kaldı. Kendisine yakın bildiği tek insanı öldürmesi gerektiğini düşünmek acı kaderin bir sillesiydi. Ama şerefli bir ölüm, o insana sunabileceği tek değerli şeydi. Aklına eski bir atasözü geldi: Sert işleri kimler yapmalı? Yapabilenler. Bu hareket herhalde Nicholai'nin hayatta yapacağı son hareket olacaktı. Çünkü işgal kuvvetlerinin bütün hayal kırıklığını, hırsını ve öfkesini kendi üzerine çekecekti. Onu en kötü şekilde cezalandıracaklardı. Nicholai'nin açısından elbette ki kendini öldürmek, Generali elleriyle öldürmekten daha kolaydı. Ama hem yararı yoktu, hem de... bencil bir hareket olurdu. Yağmurun altında metro istasyonuna yürürken Nicholai karnının içinde buz gibi bir kuyunun varlığını hissediyordu. Ama sakindi. Sonunda kendine bir yol bulmuştu. O gece hiç uyku tutmadı. Tanaka kardeşlerin yakınlığını da istemedi. Kızların köylü canlılığı başka bir dünyaya ait gibiydi. Bu gece ona çok rahatsız edici gelecekti. (*) Bu kitap boyunca Nicholai Hel birçok kez çıplak elle öldürme yöntemlerinden yararlanacak, fakat bu yöntemler hiçbir zaman ayrıntılı biçimde tarif edilmeyecektir. Yazar daha önceki bir kitabında tehlikeli bir dağa tırmanma yöntemini ayrıntılı olarak anlatmıştır. Bu kitabı filme alma sırasında yetenekli genç bir dağcı kaza sonucu düşerek ölmüştür. Daha sonraki bîr kitabında ise yazar, iyi korunan bir müzeden bazı tabloların nasıl çalındığının, ayrıntılarına girmiş, kitabın İtalyanca çevirisi piyasaya çıktıktan bir süre sonra Milano müzesinden üç tablo, anlatılan yöntemle çalınmış, ve bulunduklarında ikisinin onarımı yapılamayacak şekilde tahrip edilmiş olduğu görülmüştür. Şimdi de, basit sosyal sorumluluk duygusu yazara, bir avuç okuyucuyu çok ilgilendirse bile, işin acemisi olanlara, veya işin acemisi olanlar tarafından bazı zararlar verilmesine sebep olmamak için, ayrıntılara hiç girmeme yolunu seçtirmektedir. Aynı düşünceyle yazar bu kitabında bazı ileri cinsel teknikleri de kısmen gölgede tutmaya çalışacaktır. Çünkü bu teknikler de, komimin tecrübesine sahip olmayanlar için kesinlikle acı verici, ve büyük ihtimalle tehlikeli olabilecektir. 175

Yana kayan kapıları küçük bir bahçeye açılan karanlık odasında yapayalnızdı. Kapıyı açık bırakmıştı. Yağmurun çakıllara çarparken çıkardığı sesi duyabilmek için. Sırtında kimonosuyla çoktan sönmüş ateşin başına diz çöküp elleriyle ocağın ılık demirlerini tuttu. İki kez mistik yolculuklarına çıkmayı denediyse de, bilinci öfke ve nefretle fazla dolu olduğundan aradaki engeli aşamadı. Gerçi kendisi henüz bilmiyordu ama, Nicholai bir daha dağların doruklanndaki üçgen çayırına ulaşamayacak, otlarla ve güneş ışığıyla bir olarak kendini zenginleştiremeyecekti. Olaylar onu bir türlü gideremeyceği bir nefret engelinin ardında tutmayı sürdürecek, «ekstaz»a varan yolunu tıkalı tutacaktı. Sabahın erken saatlerinde Bay VVatanabi, Nicholai'yi bahçeye açılan odada dizüstü oturur buldu. Yağmurun durduğunun, onun yerini kuru bir ayazın aldığının farkından bile değildi genç adam. Bay VVatanabi kapıları hemen kapayıp ateşi yaktı. Bir yandan gençlerin böyle dikkatsizlikleri, sonunda kendilerini hasta ederek ödediğini söyleyip kendi kendine homurdanıyordu. «Sizinle ve Bayan Şimura ile konuşmak istiyorum.» Nicholai'nin bu sözü, Bay VVatanabi'nin kendi kendine sürdürdüğü homurtuları kesiverdi. Bir saat sonra kahvaltılarını bitirmiş olarak alçak bir masanın çevresine dizüstü oturan üç kişi, Nicholai'nin rastgele kâğıda döktüğü isteklerini gözden geçiriyorlardı. Genç adam bütün servetini ve eşyalarını ikisi arasında pay etmeyi uygun görmüştü. Öğleden sonra evden ayrılacağını, ve herhalde bir daha hiç dönmeyeceğini söyledi onlara. Ortaya zorluklar çıkabilecek, yabancılar gelip sorular sormak isteyeceklerdi. Bu yüzden evdeki hayat birkaç gün için güçleşecekti ama, sözkonusu bu yabancıların evi uzun süre rahatsız edeceğini sanmıyordu Nicholai. Fazla parası yoktu. Genellikle kazandığını hemen harcardı. Geriye kalan

ne kadarsa, şu anda beze sarılmış bir paket halinde masanın üstünde duruyordu. Eğer Bay VVatanabi ile Bayan Şimura evi geçindirecek kadar para kazanmayı başaramazlarsa, Nicholai onlara evi satıp parasını diledikleri gibi harcama hakkını da veriyordu. Böyle bir durumda paranın bir kısmını Tanaka kardeşlere çeyiz parası olarak ayırmayı Bayan Şimura önerdi. 176 Böylece her şeyi kararlaştırdıktan sonra birlikte çay içip günlük işlerden söz ettiler. Nicholai sessizliğin yükünden kurtulmak istiyordu ama, kısa bir süre sonra söylenecek bir şey de kalmamıştı. Japonların en büyük kültürel kusuru, duygularını ifade ederken duydukları rahatsızlıktı. Bir kısmı hislerini taş gibi bir sessizliğin arkasına saklarken, diğerleri ya aşırı terbiyenin, ya da aşırı minnet veya üzüntünün arkasına gizlenmeye çabalardı. Bu kez de, sessizliğe demir atan Bayan Şimura, hıçkıra hıçkıra ağlayan ise Bay VVatanabi oldu. Cezaevinin ziyaret odasında tıpkı bir gün önce olduğu gibi bugün de dört nöbetçi duvar dibine dizilmiş duruyorlardı. İki Japon gergin ve tedirgin görünüyorlar, Amerikalı çavuş sıkkınlığından esniyor, tıknaz Rus ise hayale dalmış görünüyordu. Oysa hayale dalmış olamazdı şüphesiz. Nicholai, Kişikavasan'la konuşmaya başladığında nöbetçileri şöyle bir denemişti. Önce Japonca konuşmuş, Amerikalının bu dili anlamadığından emin olmuştu. Ama Rus'un anlayıp anlamadığı pek belli değildi. Nicholai bunun üzerine saçma bir söz söylemiş, Rus askerin alnında belli belirsiz bir kaş çatılması hissetmişti. Fransızca'ya döndüğünde Japon nöbetçiler kendisini izleyemiyordu ama Rus gene izliyordu. Bu adamın ne kadar kaba görünürse görünsün rastgele bir asker olmadığı belliydi. Demek ki konuşabilmek için başka bir şifre bulmak zorundaydı. Nicholai kendine Go şifresini seçti. Küçük manyetik Go takımını ortaya çıkarırken Generale Otake-san'm önemli konular konuştuğunda hep bu oyunun deyimlerini kullandığını hatırlattı. «Oyuna devam etmek istiyor musunuz, efendim?» diye sordu. «Çünkü işler kesat gitmeye başladı: Aji gowarui.» Kişikava-san başım kaldırıp baktığı zaman aklı karışmış gibiydi-Henüz dört beş taş ancak oynamışlardı, böyle bir sözün pek yeri değildi. Üç hamle daha geçtikten sonra General, Nicholai'nin ne demek istemiş olabileceğini anlamaya başladı. Doğru anlayıp anlamadığını kontrol etmek için o da bir deney yaptı. «Bence oyun korigatachi oldu. Ben hiçbir şey yapamayacak durumda sıkıştım kaldım.» Şibumi 177/12

«Pek sayılmaz efendim. Ben bir sabaki şansı görüyorum ama, o zaman tabii hama'ya katılmanız gerekecek.» «Bu senin için tehlikeli olmaz mı? Sonradan ko durumuna düşmez misin?» «Daha çok uttegae olur efendim. Ama ne sizin, ne de benim onurum için başka bir çıkar yol göremiyorum.» «Olamaz, Nikko. Çok fazla iyisin. Böyle bir jesti kabul edemem. Böyle bir hamle senin açından çok tehlikeli bir saldırı sayılır. İntihar gibi bir şey.» «Sizden izin vermenizi istemiyorum. Sizi böyle güç bir duruma sokmak istemem. Nasıl oynayacağımı planladım bile. Yalnızca size durumu anlatmak istiyorum. Onlar kendi durumlarının tsuru no su-gomori olduğunu sanıyorlar. Oysa seki ile karşı karşıya bulunuyorlar. Sizi bir shicho ile yenmek istediler ama ben sizin shicho atari'niz olma şerefine sahibim.» Nicholai göz ucuyla bakınca Japon nöbetçilerden birinin kaşlarının çatıldığmı gördü. Herhalde oyunu biraz biliyor, bu sözlerin hiçbir anlamı olmadığım anlıyordu.

Nicholai tahta masanın üstünden uzanıp elini Generalin kolu üzerine koydu. «Üvey babam, oyun iki dakikaya kadar bitecek. İzin verin de size yol göstereyim.» Kişikava-san'm gözlerinde şükran yaşları parıldırıyordu. Dünkünden bile daha hassas, çıt diye kırılacakmış gibi bir hali vardı. Hem çok yaşlı, hem de çocuk gibiydi. «Ama asla izin ve...» «Ben izinsiz iş görüyorum, efendim. Sevgi dolu bir itaatsizliğe kararımı vermiş durumdayım. Affınızı bile istemiyorum.» Kişikava-san bir an düşündükten sonra başını salladı. Hafifçe gülümsediği zaman sıkılan gözlerinden birer damla yaş kurtulup burnundan aşağıya doğru kaydı. «Göster yolu öyleyse,» dedi. «Başınızı çevirip pencereden dışarıya bakın efendim. Her taraf puslu ve nemli. Ama kirazların mevsimi bizi bir anda kucaklayacak.» Kişikava-san başını çevirdi, sakin sakin gökyüzünün görülebilen gri dikdörtgen parçasına baktı. Nicholai cebinden bir kurşun kalem çıkarıp parmakları arasında sıkıca tuttu. Konuşurken gözleri Gene178 ralin şakağındaydı. Saydam cildin altında bir atar damarın nabız gibi attığı görülüyordu. «Kajikava çiçekleri altında yürüdüğümüz günleri hatırlıyor musuinuz efendim? Onu düşünün. Yıllar önce orada kızınızla yürüdüğünüzü düşünün. Küçücük eli sizin avucunuzda. Daha önce aynı kırlarda babanızla yürüdüğünüzü hatırlayın. Bu sefer sizin eliniz onun büyük eli içinde. Bu konulara yöneltin düşüneceklerinizi.» Kişikava başını eğip zihnini rahat bıraktı. Nicholai bir yandan alçak sesle konuşmayı sürdürüyordu. Sesinin tekdüze mırıltısı, söylediği şeylerin anlamından daha önemliydi. Birkaç saniye sonra General, Nicholai'ye baktı. Gözlerinin köşelerinde bir gülümsemenin gölgesi seziliyordu. Başını hafifçe salladı, sonra tekrar pencereden dışarıya doğru baktı. Nicholai yumuşak sesle konuşmayı sürdürürken Amerikalı çavuş dişlerinin arasına sıkısan bir şeyi parmaklarıyla çıkarmaya uğraşıyordu. Ama Japon nöbetçilerin daha akıllıca olamndaki gerginliği Nicholai hissetmekte gecikmedi. Adam konuşmanın tonundan rahatsız olmuş, şaşırmış gibiydi. Birden Rus nöbetçi bir çığlıkla ileriye doğru atıldı. Çok geç kalmıştı. Nicholai kendini, şaşkınlık içinde ve dolayısıyla şiddete eğilimli durumda olan nöbetçilere mücadelesiz ve açıklamasız teslim ettikten sonra, altı saat boyunca penceresi olmayan sorgu odasında bekletildi. Başlangıçta öfkesine hâkim olamayan Amerikalı çavuş, biri omzunun sivrisine, diğeri yüzüne olmak üzere iki kez copuyla vurmuştu. Yüzüne indirdiği cop Nicholai'nin kaşını da varmıştı. Acıyı pek duymuyordu ama kaşi tena halde kanıyor. Nicholai'ye küçük düşme hissiyle karışık bir ıstırap veriyordu. Tutuklunun gözleri önünde öldürülmüş olmasından kendilerinin sorumlu tutulacağım ve bu yüzden fena hırpalanacaklarını düşünen nöbetçiler, bir yandan cezaevi doktoruna haber gönderirken bir yandan da Nicholai'ye tehditler savuruyorlardı. İşinde titiz, hareketlerinde güvensiz Japon doktor olay yerine vardığında, General için yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Nicholai'nin vuruşundan birkaç saniye sonra sinir sistemi ölmüş, bir dakika dolmadan da vücudu öl 179 müştü. Doktor başını sallayıp dişlerinin arasından içine soluklar çekerek, yaramaz bir çocuğa bakar gibi Nicholai'nin kaşını onardı. Becerebileceği bir iş bulmaktan mutlu gibiydi. İki yeni Japon nöbetçi Nicholai'nin başında beklerken ötekiler üstlerine haber vermişler, her biri kendisini hiç suçsuz, diğer nöbetçileri yeteneksiz ve aptal gösterecek biçimde olayı anlatıp bitirmişlerdi. Amerikalı çavuş geri döndüğünde, yanında kendi ulusundan üç kişi daha vardı. Ne Ruslardan, ne Japonlardan kimse gelmemişti. Nicholai ile uğraşmak Amerikalılar'ın işi olacak gibi gözüküyordu. Nicholai'nin üstü bir ölüm sessizliği içinde arandı, kendisi soyuldu, az önce Generalin sırtında gördüğü «intihara elverişsiz» giysiden giydirildi, sonra şimdi bulunduğu bu penceresiz sorgu odasına getirilip, çıplak ayak, elleri arkasından kelepçeli şekilde, yere çakılı madenî sandalyenin üstüne oturtuldu. Hayal gücünün çığrından çıkmasına engel olmak için Nicholai iki ekolün Go ustaları arasındaki bir karşılaşmanın orta safhalarını düşünmeye başladı. Bu oyunu Otake-san'm yanında

öğrenciyken, eğitiminin bir parçası olarak ezberlemişti. Taşların dizilişini gözünün önünde canlandırdı, önce bir taraftan, sonra öbür taraftan bakar gibi düşünerek her hamlenin önemini iyice sindirmeye uğraştı. Belleğini ve konsantrasyonunu bu kadar zorlamak çevresindeki boş ve yabancı dünyayı bilincinden silmeye yetiyordu. Kapının dışında sesler duyuldu, sonra anahtar ve sürgü sesleri geldi, ve sonunda üç adam içeriye girdi. Bir tanesi, Kişikava-san ölürken bütün çabasıyla dişlerini karıştıran çavuştu. İkincisi, gözlerindeki parlak zekâyı maddesel duygusuzluğun gölgelediği türden, yani politikacılarda, film prodüktörlerinde ve otomobil satıcılarında çok rastlanan tipten, sivil giyinmiş, iriyarı biriydi. Üçüncüsünün omuzlarında binbaşı olduğunu gösteren apoletler vardı. Katı, dikkatli bir adamdı. Kalın dudakları kansız, alt göz kapakları sarkıktı. Nicholai'nin karşısındaki sandalyeye bu üçüncü adam geçti. İriyarı sivil, Nicholai'nin arkasında ayakta durmayı seçti. Çavuş ise, girdikleri kapının yanma dikilmişti. «Adım Binbaşı Diamond» diye gülümsedi subay. Ama konuşma 180 s ı n d a bir yassılık vardı. Metalik bir ton. Amerika radyo ve televizyonlarında haber okuyan kadın spikerlerin kullandığı ses tonuna benzer bir şey. Onların girişi esnasında Nicholai, zihninde oynadığı oyunun bir hamlesine takılıp kalmıştı. Bu hamlede bir tenuki havası sezilmekle birlikte, hamle aslında karşı oyuncunun bir önce oynadığı oyuna cevap olmaktan öteye gitmiyordu. Nicholai başını aldırmadan önce önündeki hayalî tahtaya son bir kere bakıp taşların yerini belleğine yerleştirmeye çalıştı. Tekrar bıraktığı yerden başlayabilmek için. Ancak ondan sonra ifadesiz cam yeşili gözlerini kaldırıp Binbaşının yüzüne baktı. «Ne dediniz?» «Adım Binbaşı Diamond. CID.» «Ya!» Nicholai'nin kayıtsızlığı numara değildi. Binbaşı evrak çantasını açıp birbirine zımbalanmış üç sayfa yazı çıkardı. «Bu itirafnameyi imzalarsanız işimize devam edebiliriz.» Nicholai kâğıtlara doğru baktı. «Herhangi bir şey imzalamak istediğimi sanmıyorum.» Diamond'un dudakları tedirginlikle gerildi. «General Kişikava'yı öldürdüğünü inkâr mı ediyorsun?» «Hiçbir şeyi inkâr etmiyorum. Dostuma kurtulması için yardım ettim ve...» Nicholai sustu. Bezirgan kültüründen gelen bu adama, arılamasına olanak bulunmayan bir şeyi anlatmaya çalışmanın anlamı neydi? «Binbaşı, bu konuşmaya devam etmenin yararını göremiyorum.» Binbaşı Diamond, Nicholai'nin arkasında duran iriyarı sivile baktı. İri adanı öne doğru eğilip, «Dinle,» dedi. «İtirafı baştan imzalasan iyi edersin. Kızıllar hesabına giriştiğin bütün faaliyetleri biliyoruz.» Nicholai dönüp adama bakmak zahmetine katlanmadı. Adam, «Herhalde Albay Gorbatov'la ilişkide olduğunu da yalanlayacak değilsin.» dedi. Nicholai derin bir soluk aldı, cevap vermedi. Durum anlatılamayacak kadar karışıktı. Zaten anlayıp anlamamalarının da bir önemi yoktu. 181 Arkadaki sivil Nicholai'nin omzunu kavradı. «Başın büyük dertte senin,» dedi. «Ya bu kâğıdı imzalarsın, y£ da...» Binbaşı Diamond kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. Sivil hemen Nicholai'nin omzunu bıraktı. Binbaşı ellerini dizlerine dayadı, öne eğilip Nicholai'nin gözlerinin içine, kaygılı bir merhametle baktı. «Durumu sana ben anlatmaya çalışayım,» dedi. «Şimdi senin aklın karışık, bu da çok normal. General Kişikava cinayetinde Rusların parmağı olduğunu biliyoruz. Bunu neden yaptıklarını bilmediğimizi kabul etmek zorundayım. Bu konu senin yardımım istediğimiz konulardan biri. Seninle açık konuşmak istiyorum. Bir süreden beri Ruslar hesabına çalıştığını biliyoruz. Sphinx/FE'nin en gizli bölümüne sahte kimlikle sızmayı başardığını da biliyoruz. Üstünde hem Amerikan, hem Rus kimliği bulunmuş. Annenin komünist, babanın Nazi olduğunu biliyoruz. Savaş sırasında Japonya'daymışsm. İlişki kurduğun insanlar arasında Japon Hükümetinin askerî unsurları var. Bunlardan biri de General Kişikava.» Binbaşı Diamond başını sallayıp arkasına

yaslandı. «Görüyorsun ya... hakkında epey bilgimiz var. Ve korkarım bu bilgilerin toplamı oldukça suçlayıcı bir düzeye ulaşıyor. Arkadaşım sana başm büyük dertte derken bunu anlatmaya çalışıyordu. Belki ben sana yardımcı olabilirim... eğer bizimle işbirliğine razı olursan. Ne dersin?» Nicholai bu söylenenlerin ilgisizliğinden bunalıyordu. Kişikava-san ölmüştü. O kendisine düşeni, bir evlâda düşeni yapmıştı. Cezasını çekmeye hazırdı. Bundan ötesinin ne önemi vardı? Binbaşı, «Söylediklerimi inkâr mı edeceksin?» diye sordu. «Elinizde bir avuç gerçek bilgi var Binbaşı. Ve siz onlardan gülünç sonuçlar çıkarıyorsunuz.» Diamond'un dudakları gerildi. «Bilgiler bize bizzat Albay Gor-batov tarafından verildi,» dedi. «Anlıyorum.» Demek Gorbatov, Nicholai'yi, kendi propaganda malzemesini elinden aldığı için cezalandırmak üzere değişik bir yol seçmişti. Amerikalılara bazı yan doğru bilgiler verip, kendi yapması gereken kirli işi onlara yaptıracaktı. Tipik Slav iki yüzlülüğü ve kaypaklığı. 182

» Sonra Atilla kelimesini yanlış olarak. Bunu çok iyi anlıyorum. Binbaşı gülümseyerek başını salladı. Amerikalılar anlasın diye. «Elbette ki Rusla-ın bize söylediği her şeyi hemen doğru kabul edecek değiliz.» Aslında 'o bir savaşçıydı' demek daha doğruydu ama. «Hayır.onu olsa olsa Atilla taraftan olarak nitelendirmeyi gerektirir. annemin politikaya gösterdiği ilgi -ki bunun çok az olduğunu belirtmek isterim. aradaki fark bezirgan kafalı bu Amerikalılar için hiçbir şey ifade etmeyecekti.Diamond devam etti. 183 . Alexandra Ivanovna'yı komünist diye nitelendirmekte acı bir mizah duygusu buluyordu. «Ona yakın olduğunu inkâr mı ediyorsun. «Anlıyorum.» Sivil adam tekrar Nicholai'niri omuzuna dokundu. vurgusu ikinci hecede olarak bir daha tekrarladı. Annen Rustu.» Binbaşı Diamond sorgunun bundan sonrasını kendi üslendi. Nicholai'den gerçekten yardım istediğini belli edecek biçimde konuştu. değil mi?» «Milliyeti Rustu. Sesinin tonuyla bazı konulardan emin olmadığını. Sivil adam.» «Onun Japon askerî-smaî mekanizmasının bir parçası olduğunu inkâr mı edeceksin?» «O bir askerdi. «Yani annenin komünist olduğunu kabul ediyorsun?» Nicholai.» «Bir hikâye yok ki.» Sivil adam söze karıştı.» «Bu sahte kimlikleri almana kim yardım etti?» Nicholai cevap vermedi. «Binbaşı. «General Ki-şikava'yı savaş sırasında tanıyor olduğunu inkâr mı edeceksin? «Hayır. Dostlarını güç duruma düşürmek istemiyorsun. değil mi Nicholai?» «Evet.» diye üsteledi. «Kimliklerin sahteydi. Slav kanı yoktu. Bu yüzden sana hikâyeyi kendi açından anlatmak için bir şans tanıyoruz.

. Ama sizin tarafa da yardım etmek niyetinde değilim. Sizler ve Ruslar. ya da bu olmuş. Fakat bize uluslararası komünizmle olan mücadelemizde yardımcı olabileceğin bazı yollar da var. öyle mi?» «Hem o. sana o itirafnameyi nasılsa imzalatacağız. cinayette Rusların sorumluluğunu açığa kavuşturuyor. hayır anlamına bir işaret yaptı.» diye alay etti sivil.» «O halde itirafnameyi imzalayacak mısın?» «Hayır. bana vız gelir. Sivil adam elindeki şırıngayı. «Yani aslında senin söylemek istediğin şey şu.» Nicholai pazarlarda kullanılan dili. «Ama gene de arkadaşımın söyledikleri doğru. lütfen yapın.» Binbaşı gene başını iki yana salladı. Amerikan askerî zihniyetiyle iki yıl içice çalışmıştı ama. Çok zaman sonra Nicholai o yetmiş iki saatlik süre içinde yer-alan olayları hatırlamaya çalıştığında ancak bölük pörçük parçalar hatırlayabildiğini. bu zihniyetin gerçekleri evirip çevirip ille belirli kalıplara uydurma çabasını hâlâ anlayamamıştı. Bunun cezası ölüm. «Bu tonda konuşmanın bize bir yararı olacağım sanmıyorum. bir yandan Sovyet ajanıyım. aynı şeyin biraz değişik iki örneği gibisiniz.» «Ama şimdi dedin ki. «Ben artık bu konuşmada taraf değilim.. Buradaki Rus istihbaratıyla ilgili bilgiler ve onların Japonlarla olan ilişkilerini bilmek istiyoruz. Kapının yanında duran çavuş yaklaşıp giysisinin kolunu sıvarken Nicholai konsantrasyonunu hiç bozmadı. Ayrıca senin Sphinx/FE'ye sızmana yardımcı olanların adlarını istiyoruz.» Yarı utanır gibi gülümsedi. «Sizi iyi anlıyorsam.. sonra konuştu. Bir yandan Japon milliyetçisiyim..» diye düzeltti.» «Nicholai.» «Rusları korumam ve onlara yardım etmem dedim.«Elbette. Senden biraz işbirliği gelirse. Hakkında yaptığımız suçlamalar genellikle doğru. havaya fıskiye gibi ince bir sıvı püskürterek boşalttı. Nicholai. istedikleri gibi aşağılayabilecekleri. İstediğiniz beni. Beni Rusları korumaya yöneltecek hiçbir neden de yok. siz beni hem komünist hem Nazi olmakla suçluyorsunuz. Orta düzeydeki kişilerin zorbalığını temsil ediyorsunuz. pazarlık dilini hemen tanıdı.» Sonra bakışlarını indirdi. «Senin küstahlığını dinlemek niyetinde değiliz! Başın iyice belâda! Bu ülke askerî işgal altında. en iyi pazarlık edebilen insandı. Bütün Amerikalılar gibi Binbaşı da bezirgandı aslında.» «Binbaşı. hiçbir konsolosluk. Size göre Ruslar savaş suçlusu olarak yargılayıp.» Nicholai içini çekti. Binbaşıyla sivil adam arasında baş işaretleri geçti. Lütfen inan bana. «Peki? İşbirliği yapacak mısın?» «Yani itirafnameyi imzalayacak mıyım. hangisinin sonra yer . belleğinde dondurduğu Go taşlarını hatırlayıp o tenuki gibi gözüken harekete karşı ne yapılabileceğini düşünmeye koyuldu. ve bu yolla büyük propaganda yapabilecekleri bir adamı öldürtmek istiyorlar.» «Olabilir. Binbaşı. «Demek öyle. sivil adam cebinden siyah deri bir mahfaza çıkardı.» Diamond başını salladı. Bu olasılıkların birara-ya gelmesi sizin mantık duygunuzu hiç sarsmıyor mu?» «İşin her girinti çıkıntısını anladığımızı iddia edecek değiliz. Her şeyin bir fiyatı vardı ve en başarılı insan.. Aman ne alçak gönüllülük!» Sivil adamın pençesi omzunu iyice sıkıştırdı. ve sen hiçbir yerin vatandaşı değilsin! Sana istediğimizi yaparız.» diye kabullendi Diamond.» Nicholai'nin yeşil gözleri Binbaşıya sakin sakin baktı. hem de başka şeyler. Belli ki Nicholai kolay korkan biri değil. çıkarına bir şeyler ayarlanabilir. bunların da hangisinin önce. İnanın ki onların politikası şu olmuş. Nicholai. Üstelik size göre General Kişikava'nın hem yakın dostu. Bu itirafname. Sizin politikanız da öyle. Kendisini hiç tanımadım. ki anlayıp anlamadığım da pek umrumda değil. sivil adam Nicholai'nin omzunu bırakıp geri çekildi. Anladığıma göre Nazi olabilecek kadar aptalmış. hiçbir sefaret de araja giremez. Rusların benim yaptığımla hiçbir ilgisi yoktu. hem paralı katiliyim. Suçun adam öldürmek. askerî mahkeme soytarılığından geçirerek veya geçirmeyerek idam etmekse. «Herhalde babanın Nazi olduğunu da inkâr edeceksin. 184 «Beni dinliyor musun?» diye sordu Diamond. «İşitiyorum.

O zaman seyirci Nicholai. Bir kısmı hızlı. Oysa Nicholai'nin genetik üstünlüğü duyularında olduğu kadar. onunla mücadeleye girerse. entelektüel yeteneğindeydi de. Olup bitenleri en iyi tanımlama yolu şöyleydi. zihnindeki delice duygularla işbirliği yapmaya. 186 . Arada hareketsiz kareler de vardı. bazen de koma gibi bir kayıtsızlık içine itti. belki de zihnini mahvediyorlardı. Mantık yürütebildiği kısa dönemlerde. bir daha eski haline dönemeyeceğini söyleyerek uyarıyordu. Sürenin çoğunda kendinde değildi. ama ona yardım etmek elinden gelmiyordu. Nicholai o ara. deneme dönemindeydi. O sıralarda Amerikan istihbaratı. Ya da başka sahnenin sesi. Bu yüzden bir çok yanlışlıklar yaptılar. karanlık kareler geçip gidiyordu. bu adamların düzeyinde hümanoid bir keşmekeşe dönecek diye ödü kopuyordu. bu gerçek dışı duruma karşı koymaya kalkışır. Ses kayıtları birbirinin üstüne alınmış gibiydi. bir kısmı ağır döndürülen bir film. cevapların konuyla ilgisi yoktu. birçok kimyasal maddeleri ve karışımları Nicholai üzerinde denedi. Zihnini bozabilmeleri olasılığından çok korkuyor. yüzlerce yıllık se-lektif birleşmelerin ürünü. Bu adamlar onun zihnine saldırıyor. İçinden gelen bir sezgi. Sıralama duyusu kendisine ikide bir verdikleri ilâçlardan ötürü yok olmuştu. İriyarı sivil «doktor». o zaman da gerçekten öylesine uzaklaşıyordu ki. başka sahneye kaydedilmişti. onları kabul etmeye uğraşıyordu. kendisinin hem aktör hem seyirci olduğu bir film seyretmişti. Bu arada bazen kurbanını istemeyerek isteri nöbetlerine sürükledi. Üç gün süresince Nicholai ne zaman kendine gelip kişiliğini bulsa. büyük bir paniğe kapılıyordu. sesler bu yüzden kalınlaşmıştı. Bunlardan bazıları da zihni zedeleyen yanlışlardı. Bazı karı-şımlardaki maddeler birbirinin etkisini sildiği için Nicholai'yi sakin bırakıyordu ama. Buralarda konuşmalar da yavaşlatılmış. yaptıkları sorgularda ilâç kullanmaya yeni başlamış olup. kafasının içinden bir şeyin kopabileceğini ona fısıldıyor. sorulan sorulara istekle cevap verdiği halde. oyuncu Nicholai'ye acıyor.185 aldığını bilmediğini gördü. içine düştüğü kâbuslara karşı koymayıp onlarla birlikte akmaya çabalıyor. Bazı sahneler net ve renkli iken aralarda uzun süre bulanık.

derisinin açıldığını duyuyor. Cildine giysilerin değmesi bile acı veriyor. Bir an önce bayılıp kendinden geçmeye can atıyordu ama. Bu üç işkence faslı Nicholai'nin gözlemine değişik etkiler yaptı. Bu tür vahşete dayanamayacak kadar uygar bir insan olan Binbaşı Diamond. İlâçların geriye kalan etkisi o sırada öyle bir düzeydeydi ki. dayak fasıllarında odadan çıkıyor. Hiçbir şey hissetmiyordu. Bütün bu olanları duyarken acısını hissetmemenin delilik olduğunu biliyor. kırılan kemik parçalarının birbirine sürtündüğünü duyuyordu. Dokularının çıtırdayarak yarıldığım duyuyor. İkinci dayak. buna karşı sakin kalmanın ise deliliğin de ötesinde olduğunu düşünüyordu. içlerinde en korkunç olanıydı. alttaki kemiklerle kasları kırabiliyordu.'im ettirmesine izin verdiler.Yetmiş iki saatlik sürenin içinde üç kez sorgucuların sabrı taştı ve çavuşun sorguyu daha alışılagelmiş. Sağ gözü şişip kapanmış olmasa. üçüncü sınıf yöntemlerle de-v. kendisi sakin bir korku içindeydi. O sıra Nicholai gene ikiye ayrılmış dönemlerinden birini yaşıyordu. kendi emrettiği işkenceye tanık olmuyordu. Birincisini hemen hiç hatırlamıyordu. dokuz inç boyunda. çavuş onu bayıltmayacak kadar yetenekliydi. Bu silâhın etkisi korkunçtu. İlâçlar sinirlerini kısa devreye sokmuştu. Bu durumunda dayak tarif edilmez bir şeydi. Ama işin korkunç yanı. Yalnızca ilâç verilmiş bir kişinin dayağa tepkilerini merak ettiği için. Olup biteni sıradan bir ilgiyle izlemekteydi. ince uzun jüt bir torbayla uyguladı. gevşeyen bir dişinden de kanlar sızmasa. Adam kendi yöntemini. Hem de sanki kasları arasındaki hoparlörlerle yükseltilmişeesine. «Doktor» ise kalıyordu. Kanın damarda dolaşırken çıkardığı ses bile kulaklarındaydı. dayağın sesini işitebiliyordu. içi demir parçalarıyla doldurulmuş. böyle bir şeyin yer aldığım fark etmeyecekti bile. soluduğu hava burun deliklerini yakıyordu. Üçüncü dayak hiç acı vermemesine karşın. Bir ara zihni gerçeğe doğru yüzmüş ve Nicholai. olağanüstü acılarla doluydu. Binbaşıyla ko187 . Gerçi deriyi pek ender olarak yarıyordu ama. Bilincinin aynasında. bütün duyulan büyük bir keskinlik kazanmıştı. Hem aktör. hem seyirciydi.

Albay elindeki sayfalara kayıtsız bakışlarla baktı. Elindeki kaşıkla çay fincanının dibindeki erimemiş şeker parçalarını ezip fincandan büyük bir yudum aldı. Binbaşı Diamond itirafnameyi alıp Albay Gorbatov'a götürdü ve Albayın çalışma masasının karşısındaki koltuğa oturup. Birkaç ay sonra Amerikan Sphinx örgütündekiler. 188 . yuvarlanarak çıkmıştı. Bu durumda itirafname işe yaramayacak duruma geldiği için Amerikalılar sonunda Nicholai'nin imzasını taklit edecek kadar alçaktılar. bileklerine masaj yapılıyor. Kelepçeler birkaç dakika için çıkarılıyor. Ruslara bir tehdit savurma zamanının geldiğine inandılar. fincanı tabağının tam orta yerine bıraktı. çünkü bir daha elinden kurtulamayacaklarım söyledi. Gerçekten öylesine uzaklaşmıştı ki imzasını Japon harfleriyle ve sayfanın orta yerine attı. güneş yanığı bir çift bilezik gibi yara izleri taşıdı. O yetmiş iki saatin sonunda Nicholai ne yaptığım bilmeden ve aldırmadan Rusları suçlayan itirafnameyi de imzaladı. Doktor dolaşım yetersizliğinden Nicholai'nin parmaklarının beyaz ve soğuk olduğunu fark etmişti çünkü. Ona kendisinin General Kişikava'nm oğlu olduğunu ve eğer kendisini hayatta bırakırlarsa büyük bir hata yapacaklarını. sözler ağzından ağır.. Ama doğru da konuşsa bu adamlar onu nasılsa anlamayacaklardı. Çünkü farkında olmadan bunları Fransızca söylemişti. istihbarat dünyasındaki beyhudeliği anlamak açısından dikkate değer. sonra yeniden takılıyordu. gözlüklerinin saplarını iki kulağı arkasından çekerek baş ve işaret parmaklan arasında camlan cilaladı. Nitekim Nicholai ömrünün sonuna kadar bileklerinde parlak. «Eeee. Bu itirafnamenin sonucu. onun titreyen elini sağ alt köşeye götürmeye boşuna uğraştılar. İlâçlardan dili şişmiş dayaktan dudakları yarılmış olduğundan. adamın bu aktif casusluk kanıtına karşı ne tepki göstereceğini bekledi. Üç günlük sorgu boyunca birkaç kez bileklerindeki kelepçeler çıkarılmıştı.nuşmuştu.. değişik. tekrar gözüne taktı. ama bunu zaten en başta da yapabilirlerdi. ve en tembel sesiyle. ne olmuş?» dedi.

. Tepedeki ışık göz kamaştıracak kadar parlak olduğundan. ama epey uzağında küçük bir kız yürüyordu. büyüyor. Eğer General Kişi-kava orada olabilse. Nicholai bu kızı daha önce hiç germemiş olmakla birlikte onun Generalin kızı olduğunu biliyordu. Hiroşima'da ölen Mariko. kendini Kajikawa Nehrinin yamaçlarında. Tokyo bombardımanında yanarak öleceklerini söyledi. Bu sözü söyler söylemez kızın değişip Mariko olması çok doğaldı. Nicholai o hücrede tek başına tam üç yıl yaşadı. küçük oğlunun da. hele sessizlik yükü altında. pek de çabuk gerçekleşmedi. Nicholai için işkencenin son saatleri karmakarışık. Sonunda tahtanın kenarından boşluğa düştü. Zihni de kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Nicholai onu tekrar gördüğüne çok memnundu. başaramadı. durmadan gözlerini kırpıştırmak zorunda kalıyordu. Nicholai bakışlarıyla bunu önlemeye çalıştı. Cezaevi doktoru 189 . o zaman kaçtı. Kız taş yerine siyah kirazları kullanıyor. Nicholai ise kırmızılarla oynuyordu. O kadar yer vardı. ama pek de kötü sayılamayacak rüyalarla doluydu. Ve sonra o karanlık eriyip bir hücre oldu.. Pencere yoktu. bu durumun Japonya'yı işgal eden iki kuvvet arasındaki ilişkilere de hiç bir etkisi olmamıştı. Tahtanın üstündeki küçücük yerinden. Gerçek dışının bir düzeyinden öbür düzeyine yüzerken. Yanında. Sonra aynı sohbet sesiyle..Nicholai gözlerini o hücrede açtı. Kız ona günün birinde nasıl evlenip bir erkek evlât sahibi olacağını anlatmaktaydı. İkisi egzersiz olsun diye bir el Go oynadılar. Düşman taş büyüyor. çevresinde adetâ bir duvar oluşturuyordu. Duvarlar yeni boyanmış griydi. Kopkoyu bir karanlığın içine.. kendisinin de. Sinir sistemi çeşitli ilâçların etkisiyle öyle hırpalanmıştı ki artık pek az etkinlik gösteriyordu.Başka da hiçbir şey olmadı.. karşı taraf aldırış etmemiş. Derken Nicholai oyun taşlarından biri oldu. kar gibi yağan kiraz çiçeklerinin altında yürür buldu. karşıdaki düşman taşa baktı. Sorgunun kâbusundan yalnız başına yaşamaya geçiş. Tehdit savrulmuş. Tahtanın üstünde koşarak kaçarken siyah karelerin çizgileri yanından yıldırım gibi geçiyordu. aralarında yürüyebilecekti.

Yalnızca altı ayda bir gelip yarım saatlik ziyaret yapan bir cezaevi görevlisi hariç. Bu ton. O tutuklu. daha çok tek kelimeler kullanıyorlardı. Böyle durumlarda Nicholai ter içinde hücresinin bir köşesine siner. aralarındaki uçuruma dikkati çekmek içindi. Bu iki insan uzun geceler boyunca fısıldaşmış. Geceyarısı. kişisel nefretlerini belirtmek için değil. Konuşurken kısa cümleler. sonunda cesaretlerini toplayıp. bu izlerin kalıcı olması ihtimalinden korkardı. Gene de ilk birkaç gün boyunca ona genel kurallar ve rutin yaşamla ilgili kısa talimat vermeleri gerekmişti. bu vahşet olaylarına katıldığı için Nicholai'yi ayıplıyormuş gibi davranıyordu. Kimse onun medenî haklarını korumak üzere ortaya atılmadı. Nicholai Hel'in kaybıyla ilgili tek kıpırtı. Generalin ölümünü saptayan doktordu bu. İlaçların son izlerinin zihninden ve sinir sisteminden tümüyle yok olması hemen hemen bir ay sürdü. Bu kişi tutuklu ve hükümlülerin sosyal ve psikolojik durumundan sorumluydu. bütün enerjisi tükenir. Nicho-lai'ye uyguladığı tedavi yalnızca yaralan dezenfekte etmekten ibaretti. kendilerine bunca iyiliği dokunmuş biri için bu umut190 . uykusundan zaman-mekân kavramı dışında uyanıp çılgınlığa doğru koşma olayları gerilerde kalmıştı. onlar efendiydi. Nicholai Alexandroviç (TA/737804)'un ortadan apansız yok olması konusunda kimse bir soru açmadı. Yarıkların kapanması veya kırık kemik parçalarının alınması yoluna gidilmedi. Her gelişinde. tutukluyla hiç konuşmamaları emredilmişti. tedavi süresi boyunca doktor başını sallayıp duruyor. Nicholai ancak o zaman kendini rahat bırakabildi. Hel. Günlük yaşam bir kez yoluna girdikten sonra hiç konuşmamaya başladılar. kendi kendine mırıldanıyor. birkaç hafta sonra Bay VVatanabi ile Bayan Şimura'nın San Şin binasına yaptığı ziyaret oldu. dilini damağına şaklatıyor. Daha sonra ziyaretleri seyrekleşti.başlangıçta Nicholai'yi her gün görmeye geliyordu. Onun serbest bırakılması için. Üç yıl boyunca Nicholai kendi sesinden başka hiç insan sesi duymadı. Japon nöbetçilere. ya da duruşmasının bir an önce yapılması için hiçbir konsolosluk görevlisi gelmedi.

Hüküm giymeyen tek kişi oydu. böyle emir aldıkları içindi. Nicholai'yi yalnız başına hücrede tutmaları. Sugamo Cezaevinin Japon yönetimi. Oysa bu durum onların katı organizasyon kurallarına acı bir istisna oluşturuyordu. işgal kuvvetleri emrindeydi. yere bakmakla. Sahipleri bunları ekonomik ve manevî anarşi ortamı içinde satmak zorunda kalınca.suz jesti yapmayı kararlaştırmışlardı. Üç yıllık hücre cezası süresince Nicholai teknik olarak casusluk ve cinayet suçlarından yargılanmayı bekler sayılıyordu. Arama sırasında gruba komuta eden adam. Hiçbir zaman yargılanmadı ve hüküm giymedi. 191 . Bu baskı eserlerinin. Boyalan çizgilerin dışına taşırmamaya öyle dikkat ediyordu ki. işgal kuvvetlerinin büyük gücünden korktuğunu belirtmekle yetiniyordu. Bu nedenle normal hükümlülerin tadabildiği tek tük avantajlardan bile mahrum kaldı. Bay Vvatanabi yalnızca başını eğmekle. Ama onur duyguları onlara bu riske girmeyi emretmişti. Küçük bir memura dertlerini alçak sesle anlattılar. Bu yetenekli genç sonradan tablolarında konserve kutularını çok canlı ve aslına uygun biçimde verebildiği için pop sanatının liderlerinden biri durumuna yükseldi. El koyan görevli onları kendi evine yolladı. hiç değilse bu değerli ulusal hazineleri barbarların elinden kurtarayım diye düşünmüştü. Cezaevinde Japon olmayan tek tutuklu oydu. zaten sürekli aşağıya doğru inmekte olan eşitlikçi Amerikan sanatı üzerinde pek bir etkisi olamadı. Ama onunla ilgili hiçbir adlî muameleye girişilmedi. Böyle Amerikalılar'ın burnunun dibine sokulmakla evlerini ve Nicholai'nin kendilerine bıraktığı küçük serveti tehlikeye attıklarının farkındaydılar. Bu ihtiyatlı ve korku dolu başvurunun bir tek sonucu oldu. Nicholai'nin Kiyonobu ve Sharaku baskılarından oluşan küçük koleksiyonuna el koydu. Bütün konuşmayı Bayan Şimura yaptı. Bir süre sonra Amerikalı askerî inzibatlar Asakusa Mahallesindeki eve giderek bir arama yaptılar ve Nicholai hakkında suç delilleri bulmaya çalıştılar. Nicholai bu baskıları parası varken satın almıştı. annesi oğlunda gizli sanat yetenekleri bulunduğu yargısına vardı ve eğitimini sanata doğru yönlendirdi. Küçük oğlu kitaplardaki desenlerin boş kalan yerlerini boya kalemiyle boyadı.

bir nöbetçi onu dışarıya çağırırdı. Hücre yaşamı. Bu kötü sabun deri üzerinde ince yağlı bir tabaka bırakmaktaydı. sıkışan hava tutuklunun kulaklarında bir basınç meydana getiriyordu. kırılmaz camla kaplıydı. üzerine çömelerek kullanılabilen bir tuvaletti. fakat sağlıklıydı. yani onu yok farz etmeselerdi.Cezaevi kurallarına başkaldırmadığı halde hücrede kalan tek kişi gene oydu. ve açık renk. ışıktan başka. tavana gömülü durmaktaydı. Batıhlarmki gibi biraz yüksekteydi... madenî yatağının kenarına oturup karanlığa bakarak beklemiş. alt kapaktan yemeği geliyordu. Ama yalnızca yirmi beş santim yüksekteydi. Haftada iki kez öğle vakti hücrenin kapısı açılır. Bu yatak. küp biçiminde bir yerdi. Elektrik teknisyeninin gelip nöbetçinin yakın gözlemi altında ampulü değiştirmesi. Yatak. biri üstüne. Günün yirmi dört saatinde yanıyordu bu ışık. Nicholai her sabah tepeden tırnağa yıkanır. Kapandığı zaman pervazlara öyle iyi oturuyordu ki. gene menteşeli çelik bir levha vardı. Kapı ağır çeliktendi. ışık tekrar yanınca yatıp uyuyabilmişti. bazen de komik oluyordu. ılık bir çay. bir seksene bir seksen. Tepedeki ışık tavanın içine gömük. Kalın bir cam duruyordu orada. Hücresi penceresiz. Nicholai'nin zamanını ölçen ve noktalayan birçok küçük olaylarla doluydu. Buradan nöbetçiler muntazam aralıklarla tutuklunun hareketlerini kontrol edebiliyorlardı. Japonların kendine saygı duyguları çok güçlü olduğundan. İkinci yılın içinde genel bir elektrik kesilmesi olmuş.. Dışa doğru ve çok sessiz açılıyordu. besin değeri kaybolmamış olurdu. Güvenlik ve bir de intiharları önleme nedenleriyle yatakta şilte. Sabahları yemekle birlikte bir kova suyla bir küçük kalıp sabun da veriliyordu. Utanç verici bir yönetim anormalliği oluşturacaktı Nicholai neredeyse. Maden tablanın üzerinde. Yemekleri az. bir değişiklik daha yer almıştı. sabah ve akşam. ısınmak için. Nicholai hemen uykusundan uyanmış. Tuvaletin hemen üstünde çapı sekiz on santimetre olan bir havalandırma borusu. suyu avuç avuç alıp üstüne çarparak sabunları akıtır. Yatak. Ama tutukluluğu süresince ampul üç kere yanıp da tüm karanlıkta. Bu yemek. Duvarları gri çimentodandı. Menteşeleri çok iyi yağlanmıştı. tepsinin altına da Doğuluların yemek için çatal yerine kullandığı bir çift sopa tutturulmuş olurdu. Kapının ortasında bir 192 gözleme penceresi vardı. üç şey daha vardı... Nicholai'nin içinde yaşadığı yeni boyanmış kübü karakterize eden. Yemek kapağı açıldığı zaman nöbetçi önce tutukla-nun kirli tepsisiyle eski yemek sopalarını dışarı uzatmasını bekler. Sağlık nedenleriyle yatak yer düzeyinde değil. böylelikle tutuklunun fiziksel ihtiyaçlarını görürken nöbetçilerin gözleminden kurtulmasını sağlamışlardı. İlacın yarattığı panik duygularının bir daha gelmeyeceğinden emin olduktan sonra Nicholai dikkatini yalnız yaşamının düzenine ve zaman hesaplarına yöneltti. Bu sopalar bir kez kullanıldıktan sonra atılacak türdendi. sebzeyle kaynatılmış balık. Biri altına. tabii yöneticiler kurallara ters düşen durumlarda hep davrandıkları gibi davranmasalardı. Nöbetçilerin onunla konuşması yasak olduğundan bütün bunlar işaretlerle yapılıyor. Bu yukarıya doğru kaldırıla-biliyor. cezaevi üniformasının üstüyle kurulanır. Nicholai nöbetçinin peşinden koridorun . bunu kapının bulunduğu duvara yerleştirmişler. suyun kalanını da tuvaleti yıkamak için kullanırdı. iki ayağı da yerin betonuna raptedilmişti.. üzeri kalın. yemek tepsisi içeriye oradan uzatılıyordu. Günde iki kere. bölümleri olan bir tepsiyle verilir. sonra yenisini verirdi. çevresini saran karanlığın ağırlığından ne kadar korktuğunu fark etti. odanın en ilginç parçası olan kapının tam karşısındaydı. Başlangıçta Nicholai kendisini karanlığın özgürlüğünden mahrum eden bu parlaklıktan nefret ediyordu. yay veya tahta yoktu. Haşlanmış pirinç. Arkası da tellerle pekiştirilmişti. Kapının alt kısmında da. Nicholai'nin cezaevi yaşamı boyunca normal düzeni aksatan tek olay oluyordu. Yoo. mahkûmun rahatlığım sağlamak amacıyla iki yorgan duruyordu. nöbetçilerin durumu fark etmesini beklemesi gerektiği zaman. ışığa ne kadar alıştığını. Hücrenin üçüncüsü eşyası. kapı ve tuvalet. Sebzeler mevsimden mevsime değişmekle birlikte her zaman az haşlanmış. dar madenî bir tabla olup bir ucu duvara tutturulmuş.

kulübenin camları hep gökyüzünün ışığını yansıttığından içer-dekileri göremiyor. Hava yağmurlu da. İki başı da tuğla duvarlarla kapatılmıştı. yürüyüş yapabilir. Berber cezaevinin konuşmama kuralına uyuyordu ama. Yalnız geçirdiği yaşam çok meşgul bir yaşamdı. sürekli gözlem altında olduğunu da fark ediyordu ama. Fakat az sonra bu ziyaretin düzen bozukluğu değil. gülümsüyor. bu yirmi dakikayı elinden geldiği kadar hızlı koşarak kaslarını gerip içinde biriken enerjinin mümkün olduğu kadar fazlasını yakarak geçirdi. Bu kararının birinci nedeni. bunu üç yıl hiç anlayamadı. biraz da korkmuştu. oldukça güç hareketlere girişiyordu. Haftada iki kere de dar avlu boyunca açık havada koşma zevki vardı. bu sayede kendini yalnız sayabiliyordu. Ayrıca gene ayda bir kez. Zihnini sakin ve kuru tutmaya. durmadan göz kırpıyor. yaratılış urdaki inatçılığı. onu umutsuzluk ve kendine acıma duygularıyla vıcık vıcık hale getirmemeye yetiyordu bu kadarı da. karlı da olsa çıktı. Ayrıca o günü Nisan'm da biri olarak kabul etti. beynine takılıp kalan öc alma duygularıydı. bazen dört gün çıkmıyordu hücreden. Avlunun ucunda. Ateşli hasta olduğu iki sefer hariç. Ona zamanı belirleyen iki işaret daha bulunuyordu. binalar arasındaki dikdörtgen biçiminde. Birkaç hafta sonra. berberin gelişinden mutlaka iki gün sonra. Burası binalar arasına sıkışmış dar bir avluydu. bir yandan da bir geleceğin varlığına inanmayı istiyordu. açık hava egzersizinden döndüğünde yatağını değişmiş. İlk tepki olarak canı sıkılmış. kendi hayatına döneceğine olan inancını gösterecekti. Çünkü yokluğuna inanırsa yıkıcı bir umutsuzluk içine sürüklenecekti. Jimnastik seansları ve iki meditasyon. İlacın kokusu üç. geçen günleri saymaya karar verdi. Kendini asla geleceği düşünmemeye alıştırırken. Ertesi günü Pazartesi olarak rastgele kararlaştırdı. tıraş makinesi kafasından geçtikten sonra geriye yarım santim boyunda fırça gibi kısacık saçlar kalıyordu. günün birinde burdan çıkacağına. sükûna ulaşmak için bu yolu kullanıyordu. kardeşlik duygusunu türlü yollarla ifade etmeye çalışıyordu. O hücrede tek başına altı ay geçirdikten sonra günün birinde tam meditasyonunun ortasında kapının açılmakta olduğunu duyarak irkildi. Ayda bir kez cezaevi berberi gelip onu tıraş ediyor. böylelikle orta karar bir meditasyona varıyor.sonuna kadar yürür. Kendisine getirilen yemeğin her lokmasını mutlaka yiyor. kaybettiği mistik yolculukların yerine. Birinci ay geçtikten sonra. Nicholai bu jimnastik saatlerini hiç reddetmedi. açılan gıcırtılı çelik kapıdan hava alma yerine çıkardı. kendi zaman ölçme . günde iki kez hücresinde jimnastik yapıyor. bütün dikkatini şakaklarmdaki atar damarların hareketine veriyor. İnce vücudundaki her kası gergin ve formunda tutan sistemli hareketlerdi yaptığı. hücresinin duvarlarını böceklere karşı ilaçlanmış ve dezenfekte edilmiş buluyordu. Güvenilir düzenine sekte vuruluyordu çünkü. diğer nedeni de. Bu- 193 rada kendi kendine yirmi dakika kadar kalabilir. Aslında sekiz günlük bir yanlışlık yapmıştı ama. İki yemek. bir banyo. Her jimnastik seansından sonra lotus pozisyonunda oturuyor. yüksekte bulunan nöbetçi kulübesini biliyor. her günü oluşturan 194 programlardı. Bunu yapmak. gökyüzüne açık yerden temiz hava alabilirdi. Birinci ay bitip de ilâçların etkileri yok olduğunda Nicholai hayatta kalmaya karar verdi.

ve Nicholai'ye. gücünden fazla işi olan bir memur kendisini ziyaret edecekti. Adamın görevi bu modern cezaevinin tutuklu ve hükümlülerinin sosyal ve psikolojik gereksinimleriyle ilgilenmekti. sonunda boş bir anket formu çıkardı. Fazla dolu evrak çantası yanıbaşındaydı. Nicholai otomatik bir hareketle başını salladı. Bütün soruların cevabını alıp almadığını kaleminin ucuyla sayarak kontrol ettikten sonra Bay Hirata nemli. adam formdaki gerekli yere bir işaret koyuyordu. yorgun gözlerini kaldırıp baktı ve Bay Hel (Heru diye telâffuz ediyordu adam. sıkkın bir sesle Nicholai'ye sağlığı ve durumuyla ilgili sorular soruyordu. Tonsuz. Adam onu açtı.mekanizmasına eklenecek son işaret olduğunu öğrendi. birbiriyle konuşmakta serbest olduklarını bildirdi. fakat sonra 195 . içinde bir süre arandı.. yaşlı başlı. Adam kendisini Bay Hirata olarak tanıttı. Nicholai cevap olarak başını yana veya aşağıya sallıyor.. Altı ayda bir. Japonlar l harfini söylemeyediği için)'in resmi bir talebi veya şikâyeti olup olmadığını sordu. Nicholai'nin alçak yatağının kenarına oturmuştu. Kucağındaki sert levhanın üstüne tepesinden tutturarak yazmaya hazırladı.

Hele şimdi.» Nicholai bu sesin tonundan. fırça ve mürekkep rica ediyorum. elli sayfalık bir kâğıt bloknotu. Ne diye durmadan böyle sorunlar çıkıyordu sanki? Bu tür olaylar için talimatnamede kesin emirler yoktu ki! «Dileğinizi ileteceğim. bir şişe Batılıların kullandığı mürekkepten. Sanırım yavaş yavaş deli oluyorum. intiharların girmesinden korkuyordu. Hafif öksürüp boğazını temizledi ve yeniden denedi. yüreğinde bir memurun başına gelebilecek en büyük yükü taşıyarak hücreden çıktı. Papaz Bask asıllıydı. bunların hepsi misyoner bir papazın kitapları olup savaş sırasında el konulmuş mallardı. Birden. İçinde küf kokan üç kitap. Fakat bu sefer hiç aldırmadan devam etti. hayal kırıklığını davet etmek olduğunu o kadar iyi biliyordu ki! Şimdiki tekdüze hayatında isteği kısıtlamış. Oysa şimdi çok ikna edici konuşması gerekiyordu. Bask halk hikâyeleri.» «Öyle mi?» «Sık sık intiharı düşündüğümü fark ediyorum. İçine derin bir soluk çekerken gözlerini yana doğru devirdi. Oysa bir şey ummanın. şişliklere kaydığını görüyordu. kâğıt. Ötekileri ise. fıkraları vardı içinde. Oradan ancak gıcırtı gibi bir ses çıkabildi. umudu en alt düzeye indirmiş bulunuyordu.» «Nasıl? Tek şans mı?» «Evet efendim. kıvrık kaşları havalandı. Kitap. Elinden geleni yapacağına söz verip. ve her zamanki gibi bürokrasi engeline takılacağını anlamıştı.. Ama gene de dileği dikkatle not etti. deyişleri. itiraf edeyim ki kendime bazı zararlar verdim. içinde acemice yapılmış resimler de vardı. «Sizin gardiyanlarınız yapmadı efendim.. «Evet efendim. dileğin enerjisiz bir havada iletileceğini..fikrini değiştirdi. formaliteden kurtulmak için kendi parasıyla. Bay Hirata iyice tedirgin olmuştu. Nicholai kitaplara baktığında bütün umutlarını yitirir gibi oldu. Hepsi 1920 den önce basılmıştı. çoğunu. Kendisi Japonca'dan başka dil bilmediği. İkinci kitap ince bir kitaptı. «Evet. Gözleri hâlâ yerdeydi. Çok budalaca ve ayıp bir şey ama zihnimi meşgul edecek bir şey olmayınca. «Bu yaraların çoğunu Amerikalılar elindeki sorgum sırasında aldım. yavaş yavaş konuşma alışkanlığını yitirmekte olduğunu fark etti. Bir daha se-Miıi böyle kullanılmaya kullanılmaya paslanacak hale getirmemek üzere içinden söz verdi.» demeye çalıştı. Nicholai parmağının ucunu yarılmış kaşına değdirdi. Meslek hayatına bir de delirmelerin. Bay Hirata bu kitapları Fransızca sanarak almıştı. Bu yük... 1898 yılında basılmış Fransızca/Baskça bir lügatti. «Evet. Adam bakışlarını her seferinde rahatsız olmuş utanmış gibi aceleyle kaçırıyordu. efendim. Nicholai o sıra kitapla kâğıdı ne kadar çok istediğini fark ederek kendi de şaşaladı. «Tek şansım bu. emekliliğine birkaç yıl kala. Çok güç olacaktı. Hâlâ mor olmalıydı oraları. Bask yaşamını tanıtan bir kitap olup. kendi başına bir karar verme zorunluğuydu. çelik yatağının bir ucunda kâğıda sarılmış bir paket buldu. Hel'in formunda da Fransızca bildiğini okuduğu için. sağdakiler Fransızca olarak basılmıştı. Anlaşılan bu istek fazla lükstü.» dedi. Kitapları seçtiği rafta gerçi Fransızcalar da vardı ama. lügatin önsöz bölümün197 .. Bay Hirata elden düşme kitap satan bir dükkâna gitmiş. «Zihnimi meşgul edecek hiçbir şeyim yok. bir de ucuz ama iyi yazan dolma Kalem vardı.. Dert açabilirdi. Umutsuzluğa düşüp başımı duvarlara çarptım.» Sesi tekrar boğuklaşan Nicholai bir daha boğazını temizledi. Hiçbir işe yaramazdı bu kitaplar.» sesinin zayıflayıp yok olmasına kendi izin verdi. Gerçi bu kitap Fransızcaydı ama Nicholai için pek bir değeri yoktu. Bay Heru . Bay Hirata'mn bakışlarının zaman zaman kendi yüzünde dayak ve işkencenin bıraktığı yaralara.» «Çoğunu mu? Ya geri kalanlar?» 196 Nicholai yere bakarak tekrar hafifçe öksürdü.. Soldaki sayfalar Baskça. bulabildiği en ucuz üç kitabı satın almıştı. Üçüncüsü ise.» «Ya!» Bay Hirata kaşlarını iyice çatıp içine bir soluk daha çekti. Yazan Haute Soule'lu bir papaz olup. Ama boğazı kupkuruydu. Kitaplar da Bask kitaplarıydı.» Bay Hirata'mn kalın. Hiçbir şeyim yok. Sesi çatlak ve zayıftı. Bir tanesi çoculdar için yazılmış. İki gün sonra Nicholai yirmi dakikalık açık hava jimnastiğinden döndüğünde.

Go eğitimiyle belli bir düzeye gelmiş olan zihinsel kapasitesinin kurulmuş seri motor gibi bir niteliği vardı. bir de iyiliksever papaz tarafından yazılmış lügat! Üstelik de çoğu Bask dilindeydi. Gerçi aklını kontrolünden kaçırma korkusu içinde tembelliğe ittiğini. Hemen kalkıp tuvalet tarafına geçti. Avrupa'nın en eski dili olup. Ancak ondan sonra sorununu yeni baştan ele aldı. Bir şey ummak hatasına düşen. Sakinleşmişti. Ona hiçbir yük yüklenmezse giderek hızını arttıracak ve sonunda kendi kendini yakacaktı. İşte bu yüzden hayatını küçülmüş. Ama kitap ve kâğıt elde etme fırsatına bu yüzden böylesine sarılmıştı. İşte gele gele de bu kitaplar gelmişti. Kitapların zihnini meşgul etmesine ihtiyaç duyduğunu biliyordu... Tıpkı Bask halkının apayrı bir ırk olup. Nicholai. Düşünmekten bile kaçmıyordu. Kendini acı acı ağlar buldu. Ama bunların çoğu yalnızca kesik kesik imajlardı. Bunları birbirine bağlayan mantıklı kelimelerden yoksundu. ince bir halk felsefesi kitabı. dünyanın hiçbir diline benzemediğini biliyordu. Nicholai kitapları bir kenara fırlatıp hücresinin meditasyom: ayırdığı köşesine çömeldi. hiçbir ırkla akrabalığı olmadığı gibi. Bu dilin adını bile bir iki kez duymuştu. Elbette ki aklından gene de davetsiz bazı etkiler geçmiyor değildi. Bir çocuk kitabı. ne kadar çabuk yüze çıktığını görmek onu şaşırtıyordu. Sonunda gözyaşları tükenince kendini bırakıp orta düzeyde bir meditasyona girdi. işte karşılığını böyle hayal kırıklığıyla öderdi. Bu kadar düzenli yaşadığı halde. katı bir düzene sokmuş ve bu yüzden meditasyonun boşluğu içinde gereğinden çok zaman geçirir olmuştu. hiç kullanmadığım bilinçli olarak fark etmiş değildi. Soru: bu kitapları neden hayal kırıklığını göze alacak kadar çok istemişti? Yanıt: Kendine bile açıklamak istemediği halde bildiği bir gerçek vardı. Geçmişi ve geleceği hiç düşünmediği halde.. bütün kendini eğitme çabalarına rağmen.de Baskça öğrenmenin önemini insanın ruhundaki iyilikseverlik ve alçakgönüllülük duygularına bağlamıştı. Kısa zamanda isteği dışında göğsünden hıçkırıklar kurtulmaya başladı. 198 . Gardiyanların kendisini böyle yıkılmış görmelerini istemiyordu. Konuşabileceği hiç kimse yoktu. Bu umutsuzluğunu..

çelikleştirmişti. Örneğin 'h' harfinin Fransızcadaki gibi sessiz söyleneceği kararına varmıştı. Saint Exupery'nin sözünü ettiği «umut işkencesine itebilirlerdi. daha sıkılıp bırakmadan yarım bırakmak zorunda bile kalabiliyordu. 'ş' olabilir. Elindeki eski ve yetersiz lügat yalnızca zahar kelimesinin anlamını «eski» olarak veriyordu. karanlık köşelerden o yumuşacık sesin kendilerine seslenmesi olacaktı. Ingilizceye. Belki hazinelerini geri almak isteyebilirlerdi. gardiyanların kendisini deli sanacaklarından çekiniyordu. Hücreye dönerken kendini kitaplarının alınmış olacağına hazırlamış.Nıcholai öylece çömelmiş durumda sorunuyla başa çıkmaya ça lışıyordu. doğru sözlerdir» şeklinde verilmişti. Bir tek çare vardı. Japoncaya. garip mesleğinin kendisini karşı karşıya getirdiği ınsanlar üzerinde dondurucu bir etki yapacaktı. İşte bu zayıf başlangıçtan başlayarak Nicholai adım adım. ya da atasözlerinin tekil kökeni ya «hit» veya «hitz» olmalı. Sesini neredeyse kaybetmek üzere olduğunu fark ettiğinden. Bask halk masallarını Rusçaya. Ama kitaplar hâla oradaydı. ve yanlış seçmiş oldu. ıkı kışı gibi konuşuyor. bunları bildiği sokak Çincesine de çevirebilirdi ama bu konuda daha ileri gidemezdi. Bask dilinde çoğul eki: «ak» veya «zak» olmalı. Kafası zaten Go'nun soyut. Bundan sonraki açık hava jimnastiğinde yirmi dakikayı azap içinde geçirdi. Aklından sosyal durumlar icad ediyor. fısıltı tonunda. zuhur hitzak» adını taşıyordu. bir Baskça dilbilgisi kurdu. Özellikle ona kalleşlik etme ha 199 tasına düşenler için en korkulu kâbuslar. Elinde ye terli malzeme var sayılırdı. çünkü o dilde okuyup yazmayı hiçbir zaman öğrenmemişti. ve bu konuşmanın ancak çok kusursuz telâffuzu sayesinde anlaşılabilmesi oldu. ya da dilini konuştuğu ülkenin tarihini. kelime kelime. Güne . Ama kısa zamanda yüksek sesle düşünmek ona bir alışkanlık oldu. zihninde bu dili canlı ve hareketli tutabilmek için öğrenmekte olduğu dili telâffuz etmeye kendini alıştırma çabasmdaydı. Bu konuda bir rehberi olmadığından bazı yanlışlıklar yaptı ve bu yanlışlıklar ömrünün sonuna kadar Baskça konuşmasını hep etkiledi. Not: «Konuşmak» fiili herhalde bu köke dayalıdır. Kafasından. Şifreciliğı de biliyordu. Hatta gereğinden fazla doluydu. Daha başından itibaren. Gün boyu kendi kendine mırıldanıp durmaya başladı. Onu yeni baştan. Bask dostları buna güler dururlardı. Artık hayatı çok doluydu. krıstalıze geometrisine alışkındı. 'X' harfinin telâffuzuna ise birçok seçenek arasında karar vermek zorundaydı. Nicholai bunlar arasında en sonuncusunu seçti. Ilerikı yıllarda bu yumuşak. akıllı. Cezaevi yıllarından Hel'e miras kalan bir huy da. Önceleri kendi kendine konuşmaktan utançduyuyor. hemen hemen fısıltı sayılabilecek kadar yumuşak sesle konuşması. her gün kendi kendine yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Halk öyküleri kitabının birinci hikâyesi. Okunuşu 'z' olabilir. Not: Paralel yapılı cümlecikler herhalde «imek» fiilini gerektirmiyor. Bu durumda Nicholai' nin kendi kurduğu amatör dilbilgisi kurallarının ilk notları şöyleydi: Zuhur: Doğru. Bunun yanına diz çokup kitaplarını. Başlangıçta heyecanını gemlemeye çalışıyordu. Almancaya çevirecekti. Hem yazıların sayfa sayfa tercumes hem de bir lügat. «Eski sözler. Kendi kendine bir Bask grameri kuracaktı. politikasını yüksek sesle anlatıyordu. kalemini. dikkatli telaffuzlu ses. yatağın çelik tablasını kendine bir çalışma masası yaptı. 'ç' olabilir veya Almanların o genizden gelen 'kh' sesi de olabilir. Öteki dillerini de canlı tutması şarttı. Bazen bir işini. Çevrisi ise. Ne yapıp yapıp bu kitapları kullanmak zorundaydı. «Zahar hitzak. Bundan sonra kendini zihinsel çalışmaların zevkine kapıp koyverüi. Hemen yorganları katlayıp kenara itti. Bunlarla kendi kendine Baskça öğrenebilirdi. Sözler. kâğıdını düzenledi. Hem de birkaç saat boyunca.

Elbette ki bazı ilkel kültürlerde «yakınlık algılamasının bazı hallerine hâlâ rastlanmaktaydı. jeudi. Bu nedenle mantık dışı oluşlara karşı tedirginlik duymuyordu. sonunda mantık yöntemiyle tecrübeleri sıraya sokma yolu hakim olmuştu. Bu iş aslında kendisi fark etmeden olan bir şeydi. Vücudu iyice yorulup tükeninceye kadar. sonra soğuk suyla yıkanıyordu. Hattâ gelişmiş toplumlarda bile insanlar zaman zaman bu sezginin kalıntılarından etkilenmekte. Ayrıca altıncı duyunun bu ekstrafizik niteliği. Akşam yemeğinden sonra tekrar jimnastik yapıyordu. Yaşamının tümü aşırı zihinsel ve içe dönüktü. bu duyguya sahip olarak yaşayan birkaç insandan biriydi. Çünkü bunları rastgele bir mantık çizgisi içinde anlamaya olanak yoktur. BTOPHNK. Ve her gün yemek yerken de jimnas-ı ik yaparken de. Go eğitimi onu oluşları değişik açıdan ele almaya alıştırmış. lai-bai-sam. normal mantık yürütme yöntemine zıt çaplı korteks enerjilerinden doğuyordu. ya da felâket önsezisi geldiği de doğrudur. Ayrıca içlerine genel bir rahatlık duygusu. İşte Nicholai Hel de. Artık yedi dili olduğu için haftanın her gününü bir 11 ile adamıştı. kendi kendine bildiği dillerden birinde yüksek sesle konuşuyordu. durup dururken birisinin arkalarından kendilerine baktığını hissetmekte.kahvaltıyla başlıyor. Sezgileri ve bilinmeyen güçleri inceleyenlere göre «yakınlık duygusu» insanoğlunun ilk zamanlarında diğer beş duyu kadar güçlüydü. Fakat bunlar arasıra olan şeylerdir ve genellikle insanlar bunlara omuz silkip geçerler. Fakat insanoğlu avlanmayla yaşama döneminden uzaklaştıkça bu duyu kullanılmamaktan dolayı körelmeye başlamıştı. 200 Haftada iki kez yaptığı açık hava egzersizlerinin zamanı Baskça Çalışma saatlerinden çıkıyordu. sonra da akşam yemeğine kadar Baskça çalışıyordu. herkes gibi sorun/çözüm yolu yeri201 . Nicholai Hel'in hücre günlerinin en önemli olayı. İnsanoğlunun gelişme süreci içinde. «yakınlık algılaması»nm modern bir insanda tümüyle gelişmiş halde ortaya çıktığı da görülmektedir. her bilinmeyenin mantıklı bir açıklaması bulunacağı yolundaki rahatlatıcı inancı kökünden sarsacaktır. Fazla enerjisini jimnastikle yaktıktan sonra yarım saatlik orta düzey meditasyonuna geçiyor. Larunbat ve Nitiyoo-bi. Nicholai'nin haftalık takvimi şöyleydi Monday. Freitag. Bunları kabul etmek. ancak kısmen anlaşılabilen nedenler sonucu. Arada sırada. Sonra gene yarım saatlik meditasyon ve sonra da uyku. ya da birinin kendilerinden söz ettiğini algılamaktadırlar. «Yakınlık duygusunun tomurcuklanıp gelişmesi oldu. Kendisi bir mistik'di.

202 . Sonra şok etkisi yapan bir olay sonucu. derslerini çalışırken birden başını kaldırıp kendi kendine yüksek sesle. «Tuhaf şey!» diye söylendi. Yeni yeteneğinin farkına varması. Günlük yaşamı bir sürü küçük olaylarla noktalanıp ölçülüyor. cezaevi dışındaki yaşamla da hiçbir ilgisi kalmamış bulunuyordu. Bay Hirata boynunu içine çekip dişlerinin arasından içine bir soluk çekti. Birkaç dakika sonra Nicholai kitabından tekrar başını kaldırdı. fazladan bir yetenek (veya yük) olan «yakınlık algılaması»nm gelişmesine çok uygun koşullar oluyordu. çağımızda yaşayan milyonlarca insandan ancak birinde. Zaman ancak. Ama adamın davranışın-daki bir şey. hayatının oldukça uzun bir döneminde kendi kendine. yanında sosyal hizmetler için eğitmekte olduğu genç adamla birlikte içeriye girdi. Hiçbir zaman canı sıkılma-mıştı. Fizik kurallarına ters gibi görünen bir ilke vardı çünkü. Çünkü yaklaşan adamın yaydığı titreşimler tanıdığı gardiyanlardan hiçbirininkine benzemiyordu.ne sıvımsı sezgiler kullanmayı öğretmişti. Algılamanın ilk sistemleri öylesine yavaş gelişti ki. Nicholai'ye güven veriyor. Böylelikle de bu tür bir isteğin karşılanmasındaki güçlüğü belirtmiş oldu. istediğinin yerine getirileceğinden emin olmasını sağlıyordu. Bay Hirata her zamanki işlemlerini yaparken ayakta-onu seyrediyordu. içi boş olduğu zaman ağırdı. çünkü o gün Cumaydı). Az sonra hücrenin kapı kilidi açıldı. Nicholai kitaplarıyla uğraşır. Her birinin yaydığı frekansı tek tek biliyordu Nicholai. Nicholai bir yıl boyunca olup bitenin hiç farkına varmadı. İşte bu koşullar. sırf kendini dinleyerek yaşamak zorunda kalmıştı. Bay Hirata'nm yanındaki yabancı adamın kim olduğunu merak etmişti bu kez de. Bay Hirata'nm bir ziyareti sırasında oldu. Bay Hirata. (Almanca olarak. «Bay Hirata neden beni ziyarete geliyor?» Sonra kendi çizdiği takvime göz attı ve gerçekten Bay Hirata'nm geçen ziyaretinden bu yana altı ay geçmiş olduğunu gördü. Çok şeyi kapsayan o sonuncu soruya gelindiğinde Nicholai yeniden kâğıt ve mürekkep istedi. Yeni adam uzakta duruyor.

efendim. Tam o dakikalarda Bay Hirata. öyle mi? Peki beni düşündünüz mü o sıra?» İki adam bakıştılar. Hemen anladı. O günün geri kalan saatleri ve ertesi günün tümü boyunca Nicholai bu yeni yeteneğini düşünüp durdu. ya da deli bir tutukluya karşı daha ilgisiz biri.. birinin daha irade sahibi. Başını iki yana sallayarak.» Gene tedirgin bakışlar odayı dolaştı. Bunu çok kolay yapabiliyordu. Bunları yaparken belli ağırlıkta insan dikkatinin kendi üzerine yönelmiş olduğunu hissetti. «O zaman açıklanmış oluyor işte. olduğu yerde dönüp dönüp. Gökyüzünü yansıtan camın arkasındaki nöbetçiler ona bakıyor. 203 .» diye söze başlarken birden hatırladı. Ya daha zayıf kişilikli. «Özür dilerim.. «Durun bir dakika! Evet! Tam binanın bu kanadına girerken bu gence sizden söz ediyordum. kendisinin intiharın eşiğinde gezindiğini anlatmıştı. Bu sefer gözleri kapalı. «Ne açıklanmış oluyor?» Nicholai ömrü memurlukla geçmiş bir insana.» «Yaa. On dakika kadar önce benim hücremin yakınından geçtiniz mi?» «On dakika önce mi? Geçmedim. Adamların konsantrasyonları arasındaki farkı ölçebiliyor. orada iki kişi olduklarını.Bay Hirata gitmeye hazırlanırken Nicholai ona bir soru sordu. Yaşlı adam. ona ulaşıp ulaşamayacağını kontrol etti.» dedi Nicholai. Birkaç santimlik hata payıyla bunu da yapabiliyordu. yönünü iyice kaybettikten sonra aynı belli noktaya dokunmaya çalıştı. «Hayır. Neden sordunuz?» «Buradan geçmediniz. diğerinin daha zayıf kişilikli olduğunu seziyordu. yardımcısına bu tutuklunun ruhsal durumunun tehlikede olduğunu. Yirmi dakika için açık havaya çıkarıldığında. herhalde aralarında onun yaptığı bu saçma hareketleri konuşuyorlardı. «Bir şey yok. «Önemli değil.» dedi. yakınlık algılaması gibi soyut bir kavramdan söz etmenin hem güç hem de zalimce bir şey olduğuna karar verdi. yürürken gözlerini yumup duvardaki bir çatlağı veya belirli bir noktayı düşündü. Demek ki yakınlık duygusu hareketsiz cisimler için de geçerliydi.» Bay Hirata omuz silkti oradan ayrıldı.

Ömrü boyunca yakınlık algılamasını az bir düzeyde de olsa hep hissetmişti. Evet. Birden hatırladı. Yemeğini de hangi görevlinin getireceğini. daha uykudan uyanır uyanmaz bilmekteydi. Mutlak karanlığın içinde ve o korku baskısının altında Nicholai'nin ilkel merkezî sistemi hemen duyusal sistemine sızmıştı. Ama bunları herkesin sezdiği şeyler sanırdı. büyüklerin de bazıları böyle sezgilere sahipti. hangi tarafta açıklık ve yol bulunacağını. O duyudan gelen mesajlara karşı her zaman hassas olmuştu o. Öyle yavaş gelmişti ki Nicholai hiç farkına varamamıştı. içerde az önce tartışma olduğunu sezerdi. Nicholai'nin yakınlık duyusunun tek farkı sürekli oluşuydu. Önceleri arkadaşları onun bu sezgilerine gülmüşlerdi. Bilinmeyen bir labirentin derinliklerinde. Ama bunu «Ruhsal durum». Japon dostlarıyla mağaralara indiğinde çok yararlanmıştı bu yeteneğinden. Nicholai'nin yönünü bulmaktaki olağanüstü yeteneğine gelmişti. gelenin kısa boylu boş bakışlısı mı. Annesinin kendisi için yapacağı bir şeyi unutup unutmadığını daha sormadan bilirdi. omurgasının az üzerinde milyonlarca kilo kayanın varlığının bilinciyle şakaklarmdaki damarlar atarken. Bir bakıma da haklıydı. Nicholai'nin kendi soluğunun yansımalarını okuyabildiğini. Çocukların çoğu. gözlerini kapadığı anda. O zamanlar ne olduğunu bilmediği halde. Gençlerden biri. Bir gece oturup çene çalarlarken söz dönüp dolaşmış.Hücresine döndüğünde bu yeteneğini daha derinlemesine inceledi. yoksa Pasifikli tipinde olanı mı olduğunu bile ayırdedebilmekteydi. cezaevinden önce de izleri var mıydı bu yeteneğin? Evet. Bir süreden beri gardiyanların kendi hücresine yaklaşmakta olduğunu sezmekte. Peki. Daha çocukluğunda bile bir eve girdiğinde içerde insan olup olmadığını anlardı. hangi tarafın kayalarla dolu olduğunu bilebiliyordu. ya da yeraltı hava akımları arasında 204 . Bir odaya adım attığında odanın havasından. Ne zamandan beri vardı bu onda? Nereden gelmişti? Bundan nasıl yararlanabilirdi? Bildiği kadarıyla bu durum cezaevindeki son yılında ortaya çıkmıştı. «Tedirginlik» ya da «Önsezi» diye adlandırırlardı.

en temel sezgilerdi: Korku. ve o da o anda Nicholai'yi düşünüyor. taş.. düşman mı. İçlerinde daha iyi bir işe geçebilmek için İngilizce çalışan bir arkadaşları vardı. Cezaevinde bulunduğu sürece bu yeteneklerin kendisine bir oyundan fazla yararlı olmayacağını biliyordu.. Yakınlık duyusunun ikinci tepkisi nitelikseldi. İki de ana kontrol bölümü vardı. Dost mu. o da kendi kuvvet köprüsünü kuruyorsa. onun zaten gün batımı yönünün adamı olduğunu söylemişti. Sıcağa. Nicholai de açıklamayı kabule hazırdı. sezgi uzaklığı aşağı yukarı iki katma çıkıyordu. bütün sistem merkezî korteks tarafından yönetildiği için en güçlü gelen sezgiler. Cisim daha uzakta ise. ya da uyuyan bir adam için. Niceliksel tepkiler doğrudan doğruya uzaklık ve yakınlıkla ilgiliydi. kamp ateşinin başında birden bir sessizlik oluverdi. Bu sözün tonu şaka havasındaydı ama. Beş duyudan en çok dokunma duyusuna benziyordu. pasif olarak sezme uzaklığının dört beş metreden fazla olmadığım öğrendi. Aktif ve pasif.koku farkları alabildiğini öne sürmüştü. basınca. yani kendisi de titreşim yayan bir varlıksa. yani kitap. Düşünülen şey bir insansa ya da hayvansa. başağrısma. Fakat Nicholai o cismi düşünür. Hareketli ve hareketsiz cisimlerin mesafesi ve yönüyle ilgili Nicholai kısa zamanda hareketsiz cisimler için. şaşırmış mı. sempatik sisteminin titreşimlerinden bu insanın tutumunu da saptayabiliyordu. nefret.. Kendi yeteneğine ait bu gerçekleri keşfeden Nicholai artık bu konudan uzaklaşıp tekrar çalışmalarına döndü ve bildiği dilleri canlı tutma çabasına gömüldü. İle-riki yıllarda «yakınlık algılamasının hem kendisine dünya çapında bir mağara kâşifi olarak ün sağlayacağım. ancak insanlar söz konusu olduğu zaman beliriyordu. iç bulantısına. Gençler birer birer homurdanıp terslendiler. Bu. Niteliksel ve niceliksel. asansörün yükselip alçalırken verdiği duyguya. Yakınlık duyusunda da iki ana tepki vardı. Bunların hepsi dokunma duyusu başlığı altında toplanabilecek şeylerdi. Bir kere bu işitme veya görme gibi basit bir duyu değildi. dengeyi kontrol eden orta kulak sıvısına benzeyen bir duyuydu. tehditkâr mı.. aralarında bir kuvvet köprüsü kurarsa. O Nicholai'nin omzuna bir şaplak atıp hoş bir söz söylemişti. titreşimler hissedilmeyecek kadar zayıf gelmeye başlıyordu. 206 . seviyor mu. «Bu oksidantaller kendilerini oriante etmekte pek maharetli oluyorlar!» Bir diğeri ise Nicholai'nin karanlıkta görebilmesinde hiç şaşılacak bir şey olmadığını. sözü söyleyen de yaptığı espriden pişmanlık duydu. mesafe tekrar iki katma çıkıyordu. Nicholai hücresinde bu yeni yeteneğini düşünerek geçirdiği bir buçuk gün boyunca daha başka şeyler de hatırladı ve yeteneğini daha iyi tanıdı. hem de uluslararası teröristlerin profesyonel avcısı mesleğinde en önemli silâh sayılacağını bilmesine şimdilik olanak yoktu tabii. şehvet. Nicholai yalnız titreşim yayan kişinin uzaklığını ve yönünü hissetmekle kalmı205 yor. öfkeli mi. Aldırdığı yoktu zaten. arzuluyor mu.

.

«Peki efendim. Yeniden kurmak bir dakika ancak sürer.» Şişko'nun yardımı ve Başyardımcının duyarlı yönetimi sayesinde Diamond konuklarına Nicholai Hel'in yaşamını tutukluluk döneminin ortalarına kadar oldukça kapsamlı şekilde vermeyi başarmıştı. Zevahiri kurtarmak için yüzüne sıkkın bir kayıtsızlık ifadesi yerleştirmeye çabalıyor. Ama küçük bir öğrenci gibi cezalandırılmaktan öte canını sıkan bir şey daha vardı. onun yapısına aykırı şeylerdi. Diamond'un bu NicŞibumi 209/14 . Nedenler.WASHİNGTON Bay Diamond masanın üstündeki ekrana yansıyan yazılardan başını kaldırıp Başyardımcıya seslendi. idealler. durmadan puro özlemi çektiği halde. herhalde Roma'da işleri berbat edip kızı elimden kaçı-ı'işimin cezası olmalı. duygular. Bu guuk âşığı herifin hayatını bana anlatmaları. burada kes. «Tamam. Arada gerektikçe bazı açıklamaları kendi belleğinden ekliyordu. arasıra gurultulu biçimde içini çekiyordu. ihtiraslar. çıkarıp yakmaya cesaret edememişti. diye düşünüyordu. çünkü Şişko'nun belleğinde yalnızca olaylar ve gerçekler vardı. Bu bilgileri onlarla paylaşması tam yirmi iki dakika sürmüştü. biraz ileriden tekrar al. Bize cezaevinden çıktıktan bugüne kadar Hel'in teröristlerle çatışma eylemlerini şöyle bir tara. Bu yirmi iki dakika boyunca Darryl Starr beyaz plastik koltuğuna yayılıp oturmuş.

Bay Able'a gelince. Bay Diamond bir sigara yaktı (kendine günde dört sigara içme izni veriyordu).holai Hel'e karşı duyduğu ilginin profesyonellik sınırlarını biraz aştığını hissediyordu Starr. eldeki işi kişisel duygularla karıştırmanın hiç de iyi bir şey olmadığını kulağına fısıldayıp duruyordu. Sonra başını pencereden dışarı çevirip. en büyük dikkat pozuna girerek bakmış. 210 . CIA'nm bunu zaten bildiği izlenimini yaratmak istiyordu. Muavin her yeni bilgi verildikçe hafifçe kafasını sallıyor. o az bir sıkıntıyla karışık terbiye kisvesini bozmuyordu. Bitişikteki makine odasında kısa bir zil sesi duyuldu. Ve Starr'm CIA siperlerinde yıllar yılı edindiği tecrübe. Aslında Hel'in biyografisindeki bazı notlar onu gerçekten ilgilendirmişti. projektörlerle aydınlatılmış Washington anıtını seyretmeye koyuldu. CIA'nm ve NSA'nın teyp bankalarında ne var ne yoksa çoktan yalayıp yutmuştu. Ana Şirketin bilgisayar sistemi ise. Bay Able yüksek sesle içini çekti. sezgilere ilgi duyduğu ortadaydı.» Senatörün oğlunun hayali gözünün önünden gitmek bilmiyordu. Bir yandan parmağının eklemiyle dudağına tıp tıp vurup duruyordu. «Umarım daha çok uzamaz. Bu kibar adamın gizli güçlere. Özellikle mistisizme ve yakınlık algılamasına ilişkin bölümler. ikide bir kendi kendine sırıtıp duruyordu. Oysa aslında CIA'nın Şişko'dan bilgi alma yetkisi yoktu. fakat kısa zamanda dikkati Bayan Svviven'in pembe baldırlarına dönmüş. Bayan Swiven yerinden kalkıp Nicholai Hel'in hazırlanmış bulunan resimlerini getirmeye gitti. cinsel eğilimlerinin karmaşıklığında kendini gösteriyordu. pantolonunun kat yerini sıvazlayıp düzeltti ve kolundaki saate baktı.» dedi. «Bu akşam için planlarım var. Önemli bir adamın yeğeni ve CIA'nın şiddet stajyeri olan FKÖ'-nün keçi çobanı ise başlangıçta ekrana yansıyan bilgilere. büyülere. Zaten bu ilgileri. Konferans salonunda bir an Başyardımcının konsolundan çıkan çıtırtılar dışında hiçbir ses duyulmadı. Bunda kişisel bir şey vardı.

Güzel.» dedi Diamond. Muavin şöyle bir göz atıp zaten adamı tanıdığı izlenimini yarattıktan sonra resmi Darryl Starr'a verdi. yüz dinlenme halindeydi. «Evet. Şu anda Hel elliyle elli üç arasında bir yaşta olmalı ama. «Vay bee!» dedi Starr. Alt dudağı şiş ve yarıktı. fazla büyütülmekten netliği bulutlanmış olan surata dikkatle baktı.» Siyah beyaz fotoğrafla bile gözlerde doğa dışı bir saydamlık vardı. işte geldi.» diyerek Bayan Swiven'ın uzattığı resimleri alıp şöyle bir taradı. «Gururlu.Diamond. «Birincisi Sphinx/FE'de işe başladığı zaman çekilen kimlik fotoğrafının büyütülmüşü.. Sanki yapay gibi. «Bu resim çekildiğinde yirmi üç yaşında falan olmalı. antik camlar gibi bir yeşil.» dedi. «Gözlerinde ne var? Garip görünüyor. Bunun aynı adam olduğuna inanmaya olanak yoktu. Çok değişik bir. Ve sonra hemen ikinci resmi uzattı. «Gözleri garip.» diye açıkladı. bu ikincisi kaşını da ikiye bölüyordu. Adam resme ikinci kez baktı ve sordu. Genç görünmek ailede irsi.» Sonra resmi Muavin'e doğru itti.» diye kaçamak bir cevap verdi Diamond. Burnu kırılmış sol tarafa yatmıştı Sağ yanağında şiş bir yara izi.» Fotoğrafı Bay Able'a uzattı. Diamond'a dönüp dikkatle baktı.yeşil. Gözler kapalı.» diye açıklama yaptı Diamond. Ciddi. söylediklerine göre otuzların ortasında gibi gösteriyormuş. 211 .. «Bunlar tarih sırasına göre dizilmiş. Onu tanımak için en belirgin işaret de bu. Sanki oraya yeterli ışık gelmemiş gibi.» Bay Able. alnında çapraz uzanan ikinci bir yara izi görülüyor. Filistinli keçi çobanı resme uzandı ama resim tekrar Bay Able'a verilmişti. «Ah. Sol elmacık kemiğinin hemen altında da bir yumru görülüyordu. Bay Able ikinci resme bakınca yüzü buruştu. «Sen bu adamla şahsen karşılaştın mı?» «Ben. onunla yıllardan beri ilgileniyorum. «İlginç bir yüz. o da alıp. Eski. «Çocuk gibi duruyor! On beş on altı var yok!» «Görünüşü aldatıcı.

«Bunlar pasaport resimlerinin büyütülmüşleri. bu Hel. Hasta. yeni geçmiş ameliyatın etkisiyle hâlâ şişti ama. irisleri renkli. «Orada gördüğünüz. 212 . «Evet. bütün arızalar ortadan kaldırılmış. Ortaları renksiz..» «İnanılmaz şey. Filistinli elini uzattıysa da resim oradan Starr'a verildi.» Resim önünden hızla geçerken Filistinli görebilmek için başını boynunun üstünde ters çevirmeye çabaladı. İşte bu da ameliyattan bir hafta sonraki hali.» «Evet. ordu istihbarat bölümünün yaptığı bir sorgunun sonuçları. «Vay canına!» dedi Starr.. Ama bir nokta Bay Able'in dikkatini çekti. Fotoğraf dayaktan üç yıl sonra çekilmiş.» «Ne demek istediğini anlıyorum. «Herif marşandiz treniyle boks maçı yapmış gibi!» Diamond gene açıkladı.» OPEC temsilcisi gülümsedi.» Yüz. Bütün pasaport resimleri gibi bunlar da fazla ışıkta çekilmiş.» dedi. «O sıra kaç yaşındaydı?» «Yirmi dörtle yirmi yedi arasında. estetik ameliyat olmak üzere bayıltılmış durumdayken.» «Demek ne renk göz isterse o renk göz kullanıyor.» «Ama gözleri. Fransız pasaportundaki ise ondan bir yıl sonra. Kosta Rika pasaportundaki. «Bunun aynı adam olduğundan emin misin?» Diamond resmi alıp tekrar göz attı.» Bay Able bu resimlere de hızla baktı. İlk resimden bile daha genç duruyor. Hel'in kurnazlığı deha düzeyindedir. Gözlerinin rengi hangi kılığa girerse girsin tanınmasına yol açacağı için elinde birkaç çift numa rasız göz merceği var. Bay Able sordu. kalitesiz resimlerdi. İlginç. estetik ameliyatından az sonra çekilmiş. cildin hafif gerilmesi sonucu zaten pek az olan yaş belirtileri de büsbütün silinmişti. Bir de Arnavutluk pasaportu olduğunu sanıyoruz ama elimizde onun kopyası yok. Fransız pasaportunun resmine tekrar baktı. «İkinci defadır ki sesinde hayranlık gölgesi seziyorum.Bay Able resme dokunmaya dayanamıyormuş gibi aceleyle Muavine doğru itti.

Resimleri önüne çekti dikkatle bakmaya başladı.Diamond ona soğuk soğuk bakarak.» dedi birden. «Bu benim anayış kapasitemin. «Dolu resim var.» Muavinin kaşları. ama hayranlık çekmeyen Bay Hel'in son resimleri mi?» Diamond elindeki geri kalan fotoğrafları konferans masasının üzerine iskambil gibi fırlattı. havaalanlarında. Sanki anlamamasında şaşılacak bir şey varmış gibi davranıyordu. «O halde neden her resmi böyle mahvediyor?» diye sordu. anlayamadığı bir şey.» Diamond açıkladı.. Filistinli o sıra yerinden fırladı. Oysa CIA'nm kendisini izlemesinden. «Ne bu böyle?» Resimlerin hepsinde.» dedi. elini gümm diye fotoğraf destesinin üzerine şaplattı ve herkes onun bu kabalığına şaşkınlıkla bakarken dönüp sırıttı. kendi İstemedikçe. Üzerine bir konsantrasyon yöneltildiğini fark ediyor. Çünkü adam tam deklanşöre basıldığı anda hareket etmişti. Bu onun yakınlık algılama duygusuyla ilgili. «Görünüşe göre Hel'in resmini çekmek. sanki kendisini çarmıha geriyorlarmış gibi havalandı.. faaliyetlerini kayda geçirmesinden pek rahatsız olmuyormuş gibi davranıyor. sanki tetik çekiliyormuş gibi hissediyor. orta yerde bulunan ve resmi çekilen adamın silueti bulanıktı. «Kazayla.. Ama resmi çekilen adamı tanımak hiçbirinde mümkün değildi. dürbünlü tüfekle izlemek gibi bir his olmalı. «Öyle mi? Anlıyorum. «Bunu hiç anlayamadım. Sokak kahvelerinde. Bay Able resimleri elden geçirirken kaşları şaşkınlıkla çatıl-mıştı. maçlarda. Tam deklanşöre basılacağı anda. uzaktan çekildiği belliydi. Herhalde bir fotoğraf makinesinin merceğiyle izlenmek. deniz kenarında.. Bunlar. «Anlayamıyorum.» diye karşılık verdi.» 213 . «Yanılıyorsun. deha sahibi. kent caddelerinde. Keçi çobanı.» diye itiraf etti. hepsinin de telefoto mercekleriyle. «Hepsi de CIA'-nın üstün yeteneğinin tipik örnekleri. olanak dışı. Çeşitli yerlerde çekilmişti resimler.» Bay Able. Sonra hepsini tomarıyla Starr'm önüne doğru itti.

» «Anlıyorum. aradaki boşluğu kendi doldurmak gereğini duydu ve bir açıklama yaptı. «Hel'in ilk eylemi aslında pek teröristlere karşı sayılmaz. önemsiz bir şeymiş gibi konuştu: «Adı geçen Binbaşı Diamond benim ağabeyimdi. «Bu sezdiğim şey hayranlık mı?» Bay Able gülümsedi. Diamond'a doğru tedirgin bir bakış fırlattı.» «Pekâlâ. masaya ilk yansıyan madde o kadar fazla yüzeyseldi ki. Ruby'lerle(**). buna ait bantlar daha Ana Şirket Şişko için CIA'nm bilgilerini alamadan önce silinmiş gitmişti. «Şaşılacak şey.» Diamond bir yandan resimleri desteleyip hizalamak için yanlarım masaya vururken. Ayrıntı istemem. Amerikan istihbaratı. Operasyon öylesine saman altı bir işti ki. Komünistlerin Çin'in kontrolünü ele geçirmesinden pek az sonra. Bu baylara karşımıza çıkanın ne tür bir şey olduğu hakkında fikir vermek istiyorum. Sovyetlerle Çin'lilerin ya(*) İnci (**) Yakut (***) Altın 214 . Masaya yansıt. Başyardımcının sesi duyuldu. «Hel'in böyle vahşicesine sorguya çekilmesi olayında karşımıza çıkan binbaşının adı Diamond'du. Gerçekten şaşılacak şey. Gold'larla(***) dolu ama gene de buradaki isim benzerliği beni tedirgin ediyor. Gördüğünüz gibi ona verilen ilk iş. «Bir sorum var» dedi.» diye bir eklemede bulundu Bay Able. Yalnızca yüzeysel bilgi.» Gerçi Diamond yüzeysel bilgi istemişti ama. Pekin'e gelen Sovyet Ticaret Heyeti'nin Başkanını öldürmek. tuşu kabul edercesine eliyle bir işaret yaptı. «Efendim! Hel'in terörist avcılı-ğıyla ilgili veriler hazır. Kişisel duygulara ilişkin kaygıları kesinleşmiş bulunuyordu. Sizin ülkenizde insanların soyadı olarak değerli taşların ve madenlerin adlarına özel bir ilgi gösterdiğini biliyorum.» Diamond buz gibi bir sesle sordu.«Ve tabii resim çekilirken eğiliyor. Ne de olsa rastlantı dediğiniz şey kaderin bir numaralı silâhıdır. Aslında durum şu. Ticaret dünyası Pearl’lerle(*). Darryl Starr.» dedi Bay Able.

Çin'den geçerken kuşku çekmeyecek kadar Çince bilecek.» •215 . gerektiğinde kendini Rus diye yuttu-rabilecek. Hem çok zeki.. Fakat planın tek güç yanı. Pekin'e bir ajan gönderip Sovyet Heyetinin Başkanını öldürmeyi ve sanki bunun için gerekli emirleri Moskova vermiş gibi bir görünüm yaratmayı akıl ettiler. Ruslar kendilerinin böyle bir şey yapmadıklarını bildiklerinden. Birbirlerine sürekli güvensizlik ve düşmanlık duyuyorlar ve Batı dünyası da onların birini diğerine karşı kullanarak ürküntü verici bir ittifakı önlemeyi başarıyor. Bu planın çok başarılı olduğu. ırksal güvensizlik gibi. cinayeti aynı amaçla Çinliler'in işlediğine inanacaklardı. ayrıca başarılması için çok az bir umut olan böyle bir işi kabul edecek. hem çok dil bilen. Rusların görüşmeleri kösteklemek için kendi adamlarından birini feda ettiklerini düşüneceklerdi... Gerçi bu iki ulus arasında pek çok anlaşmazlık da yok değildi. Çinliler bu durumda. İş bittikten sonra kurtulma umudunun hemen hemen sıfır olduğunu da bilerek. endüstri gelişimindeki eşitsizlik. bütün olayın bir Rus planı olduğuna iyice inanacaklardı. bunu yapabilecek ajanın bulunabil-mesiydi. Öyle biri gerekliydi ki. CIA hemen geniş kapsamlı bir tarama yaptı ve sözünü geçirebileceği. bizim ajanın bıraktığı belgeleri ortaya çıkarınca. işin Moskova'da planladığını kanıtlayan. Çinliler de bunu yapmamış oldukları için. Çinliler. Ruslar onları kendilerini kurtarmak için sahte belge hazırlamakla suçlayacaklardı. iki ülke arasındaki ilişkilerin hâlâ düzelememiş olmasından da belli. yani kontrolü altında tuttuğu kişiler arasında yalnızca bir tek adamın bu niteliklere sahip olduğunu gördü. Yüzde bir bile kurtulma umudu bulunmayan bir işi kabul edecek kadar da çaresiz durumda olmalıydı. ideoloji sorunları. Bunlara dayanarak alda bir plan geldi. Sınır sorunları. Bu temel anlaşmazlıkları kullanarak ülkelerin fazla yakınlaşmasına engel olabilirlerdi..kmlaşmasından oldukça kaygılanıyordu. eğitilmiş bir katil gerekliydi.

Hel'in Sugamo cezaevinde geçireceği dördüncü sonbahar olacaktı bu. kelimelerin ve mantığın adamıydı. Kendi yaptığı masa/yatak karmasının başına diz çökmüş.» Ziyaret odasına girdiklerinde masanın başında oturan nazik adam Nicholai'nin elini sıkmak üzere ayağa kalkmıştı. Nicho-lai'nin daha önce hiç görmediği bir gardiyan içeriye girip ona gülümsedi. Herkesle kolayca yakınlık kurabilmesiyle ünlü olan ajan. Kendi kendini sakin ve dikkatli olmak üzere uyarıyordu. Adamın üstüne oturmuş elbisesi ve dar kravatı ile. Üç yıldan beri madenî yatağından başka bir yere oturmadığı için arkasına yaslanıp rahatlama alışkanh216 . Hel sandalyenin ucuna oturdu. «Bay Hel? Tanıştığımıza çok memnun oldum. Sizli bizli konuşma! Bir gardiyandan bir tutukluya saygı? Notlarını dikkatle toplayıp sıraya koydu. Başını kaldırıp. Gardiyanın önü sıra hücreden çıktı. Ajan başıyla gardiyana bir işaret yaptı ve onun çıkmasını sağladı. «Lütfen benimle gelin. herkesten uzaktı. kitabını kapadı ve ayağa kalktı. derken kapı açıldı. İnsanları ilk adıyla çağırmaya. Kapıda bir ses oldu. Bask gramerinin girift bir sorunu üzerinde çalışıyordu ki ensesindeki saçların kökünde bir karıncalanma hissetti. Hel ise anlamlarını özellikle gizli anlamların insanıydı. algıladığı bu şeyin ne olduğunu düşündü. Düzenin böyle beklenmedik şekilde bozulmasında bir umut olabileceği gibi bir tehlike de olabilirdi. İçine kapanık.» Hel kaşlarını çattı. Alnında üçgen biçiminde bir yara izi olan. CIA ajanı. sağlam ve atletik yapılıydı. Apayrı iki insan. Hel ise ince ve tel kadar dayanıklıydı. diziyle dürtmeye eğilimli Amerikalı satıcı tipini temsil ediyordu.oo JAPONYA Sonbaharın başlarıydı. ikisinin fiziksel görünümü ve ruhsal yapısı arasındaki fark da öylesine büyüktü. Yaklaşan insanın titreşimleri kendisine yabancıydı. Hel'in bol cezaevi üniforması arasındaki fark ne kadar büyükse.

«Biraz çay getirmelerini söyledim. «Bu Japonların da hakkını teslim etmek gerek doğrusu. İnsan vücudu bizim ona verdiğimizden çok daha az yiyecekle rahat edebiliyor. İlk yudumu aldı. Adam önce elinde olmadan gözlerini kaçırmış. 217 . Ne denirdi?» Hel elindeki fincanı masanın üstüne bıraktı. Yani kişisel dü-ijüncem öyle. en azından yersiz buldu. işte çayımız da geldi.ğını kaybetmişti. Sizce de öyle değil mi? Ah.» diyordu. Bana sorarsanız size biraz haksızlık olmuş. Çayı bardaklara sarsak hareketlerle. Ana konuya I ıcmen girmekte yarar var.» Gardiyan elindeki tepside ağır bir çaydanlık ve iki kulpsuz Japon fincamyla girdi. Hel uzatılan fincanı aldı ama içmedi. Sanki zerafetten nasibi olmamak erkekliğin ka-nıtıymış gibi. Bakın. «Galiba haklısınız. sonradan kendini alıştırıp sanki etkilenmiyormuş gibi bakabilmeye başlamıştı.» dedi ajan. Ajan halkla ilişkilerde çok yararını gördüğü o içten gülümseme-siyle. «Çok formda görünüyorsunuz.» Hel gözlerinin. «Galiba çay içerken şerefe denmezdi. Bunca zamandır kendisine sosyal bir söz söylenmediği için de ajanın konuşmalarını. fazla yemiyorsunuz. evcil bir ayıymış gibi boşalttı. karşısındaki adamın açık ifadeli yüzünde duralamasına izin verdi. «Şerefe. Bay Hel. İyi çay yapıyorlar.» Kendi esprisine güldü. Tabiî sizin bir avantajınız var. Fiziksel hareketsizlik belirtileri göstereceğinizi sanmıştım. başını iki yana sallayarak güldü. «Demek kişisel fikriniz böyle!» dedi. Bay Hel. Her tarafımıza yiyecekler tıkıyoruz sanki. Amerikalı'nm kendi yara dolu yüzünü görünce sarsılması onu eğlendirmişti. «Benden ne istiyorsunuz?» diye sordu. Nicholai hiç konuşmadan ona bakıyordu. Hel'in ses tonunda bir soğukluk sezer gibi oldu ve hemen eğitiminin gösterdiği ikinci yola döndü. tedirgin edici değilse bile. Teke tek ikna ve küçük grup yönetimine özellikle eğitilmiş olan ajan. sizin durumunuzu inceledim. Bir çoğumuz çok fazla yiyoruz bence. Uzanıp bu surata bir yumruk atma güdüsünü frenleyerek bakışlarını yere indirdi.

«Şeyy.. Bana bir vatandaşlık ve oldukça yüklü bir para öneriyorsunuz yani. Sizin bana önerdiğiniz serbestlik. Ama paradan veya vatandaşlıktan söz eden olmadı.» 218 ..» «Özgürlüğüm zaten var.» dedi. hiçbir ülkenin vatandaşı olmadan yaşamak ve para gerektirmeyen her yere gidebilmek ve her şeyi yapabilmek. «O halde önerinizin ayrıntılarını saptadıktan sonra gelseniz daha iyi olur.» dedi Hel. Ben size özgürlüğünüzü vermeye yetkiliyim. «Sanırım sizi buradan çıkarabilirim. Doğru mu?» Ajanın rahatsızlığı Hel'in hoşuna gidiyordu.. Japonya'da başıboş dolaşmak. Serbestlik işte.» «Sizi doğru anladığımdan emin olmak istiyorum. her an tutuklanma tehlikesiyle yüzyüze kalmak..» «Bana neye mal olacak?» «Önemi var mı?» Hel bir an düşündü. Ama unutmayın ki silâhlar çok kullanılırlarsa yalama olurlar. Doğruyu söyleyecekti. Sözü daha fazla dolaştırmanın anlamı yoktu. Yapılacak bir işimiz var.. Bakın.» «Şeyy.. «Pekâlâ. Bay Hel. «Var. Özgürlük. İkna kurslarında kendisine ezberletilen bir ilke vardı: Doğruyu yabana atmayın. Demek istediğim. Siz herhalde serbestlikle ödeyeceksiniz. İçten. Karşılığını özgürlüğünüzle ödeyeceğiz. para ve vatandaşlık konularının görüşülmemiş olduğu.» «Her neyse.» «Ne tür serbestlik öneriyorsunuz?» «Ne?» «Ne yapmakta serbest olacağım?» «Bu sözünüzü anlamadım.Ajan artık yüzündeki gülümsemeyi katlayıp bir kenara kaldırdı. nereye isterseniz gidebilirsiniz. hayır... Siz bunu yapabilecek yetenektesiniz.» «Şimdi anlıyorum. iyi kullanıldığında çok etkili bir silâhtır.» «Anlıyorum. Ne isterseniz yapabilir. benim demek istediğim. ilgili bir tavırla öne doğru eğildi.

. Amerikan vatandaşlığı değil tabii.» «Olsun. bilirsiniz. ajanın içinde kendisinin yönetildiği duygusu belirmişti.» «Olabilir. Öyle olmasa buraya gelmezdiniz. Paranın boşu boşuna ziyan olmasını içleri götürmediği için. Üstlerimle konuşur. Para verilmesi konusuna ise pek hevesli değildiler. Ziyan olacağı kesindi. Herhalde cinayetle de ilgili. O kelimeyi kullanmak istemezdim.» «Yo. bu şansı kaçırmayın. Kim olduğunuz beni ilgilendirmiyor. ben pek cinayet demezdim. Çünkü Hel'in bu işten sağ salim dönme olasılığı matematiksel hesaplara göre pek 219 . vatanı için savaşırken bir düşmanı öldüren askerin yaptığı işe benziyor.» «Öyle olsun bakalım. Ama Hel'e de Panama'nın. Doğal bir savunma olarak iyi adam rolüne döndü. sizin için neler yapabileceğime bakarım. Lütfen gardiyana söyleyin. size kendimi tanıtmayı unuttum.» «Derin bir gözlem. Ama öğüdümü dinlerseniz. CIA kontrolündeki yerlerden herhangi birinin. Esnek bütçelerinde tasarrufa gerek olduğu için değil. Daha çok. biliyorsunuz. Çok da tehlikeli. Bu yüksek onur. Özür dilerim. «Pekâlâ Bay Hel. hücremin kapısına iki kere vursun. Kosta Rika'nm vatandaşlığı verilebilirdi. Onu 'fırsat'la karıştırmak istemem. Bu işte ben sizden yanayım.«Sizden istediğimiz işin ne olduğunu sormayacak mısınız?» «Hayır. Bay Hel. O ülkeye biraz bahşiş vermeyi gerektirecekti tabii ama. İyi günler. Vatandaşlık konusu kolaydı. Bay Hel. ancak batıya kaçan Sovyet dans sanatçılarına ayrılmıştı.» Geçirdiği bütün ikna eğitimi yönetmeyi amaçladığı halde. Fırsat insanın kapısını iki kere çalmaz. Nikaragua'nın ya da.» «Zahmet etmeyin.» Dai İchi Binasının bodrumundaki CIA merkezinde Hel'in istekleri görüşüldü.» «Olur. Çok güç bir iş olduğunu biliyorum.» «Ben de öyle dedim işte: Cinayet. Hey.. Siz mi buldunuz?» «Yarın görüşürüz. yapılamayacak bir şey değildi.

Adamın böyle hatırdan çıkmayacak bir suratla Pekin'e kadar varabilmesi düşünülecek şey değildi. CIA kendi adamlarını korur. Silâh olarak kullandığı şeylere de dikkat ettiniz mi? Normal tüfek ve sinir gazları bir yana. İşi kabul etmesi. Kosta Rika vatandaşlığı ve yüzbin verelim.» Diamond.» Nicholai Hel'in bin dokuz yüz ellilerin başından yetmişlerin ortalarına kadar ki iş hayatının özeti olarak masaya peşpeşe terörist öldürme eylemlerinin yüzeysel ayrıntıları yansımaya başladı. Birkaç ay Saygon'daki hastanede yattı.. «Bu herif her iki taraf hesabına da çalışabiliyor.. Mantıklı olun. Çin-Hindi'nin Fransız bölümünde görüldüğüne dair haberler duyduk. Bay Hel. İkinci madde neydi?. garip garip silâhlar sayıyor Şişko. Hel'in yeni bir isteği daha olduğunu öğrendi. ancak CIA onu sorguya çeken üç kişinin şimdiki adreslerini verirse mümkün olacaktı. elektrik ampulü...nızla bile boğar yahu!» «Evet.» Diamond ona yorgun yorgun baktı.. Başka çareleri yoktu. Tamam mı?» WASHİNGTON «. katlanmış bir kâğıt. bir de Arjantinliler.» Starr başını sallayıp gürültülü bir soluk aldı. Bilgisayar onlara bu işi yapabilecek bir tek kişi göstermişti. «Merkezi arayıp onay alayım. Amerikan parasına çevrilince iki dolar otuz beş sent yeter de artar bile. «Bu eylemleri hızlı tempoda sırala. çavuşun ve Binbaşı Diamond'un. Terörist gruplara ve kişilere karşı girişilen öldürme eylemleriyle ilişkisine ait elimizde sonu gelmez bir liste var. limonata sazı. Çin'e sokulduktan dört ay kadar sonra. üzerinde konuşuyorlardı.» dedi Diamond. Darryl Starr bir ara.» dedi.. Onları size öyle tabak içinde sunuyormuş gibi teslim etmez. Pekâlâ. «Yoksa burada onu konuşuyor olmazdık. Ama sonunda gene de karar verdiler. «Ulu Tanrım!» diye homurdandı. «Ayrıntıları bilmiyoruz ama. «Böyle birini haklamak tabanca kurşunuyla tırnak kesmekten bile güç. Temiz yüzlü genç Amerikalı içini çekti.. kapı anahtarı. İrlanda'da hem kuzey hem güney hesabına adam öldürmüş. Ama ertesi sabah ziyaret odasında buluştuklarında Amerikalı ajan. «Böyle bir şeyi onaylatamayız. «Senin yurttaşlarından biri için de o para iyidir zaten.zayıftı. Doktorun.. «Hizmetlerine bu kadar yüksek para almasını aklım almıyor. Benim ülkemde insan hayatı birkaç dolarla ölçülür.» dedi Bay Able.» Bay Able bu benzetmenin yaratabileceği sahneyi gözümün önüne getirence yüzü soldu. Ara sıra masa başmdakilerden biri ya da öteki bir olayın bir süre dondurulmasını istiyor. «Ama bir dakika. Yo. Genellikle hükümetler hesabına çalışıyor. Tahminlere göre normal döşenmiş bir salonda Nicholai Hel için aşağı yukarı iki yüzü aşkın öldürücü silâh bulunuyormuş. sonra bir süre gözümüzden kay220 boldu ve derken ortaya parayla iş gören bir terörist avcısı olarak çıktı.» diye onayladı. ikinci bir masraf kapısı da Hel'in estetik ameliyat olmak için Amerika'ya götürülmesinden doğacaktı.. Görünüşe göre. Geçmişe mazi derler. «Bu onun Çıplak Elle Öldürme eğitiminin sonucu. Cuntacı Yunanlılar. Kabul mü?» Hel yerinden kalktı ve gardiyana kendisini hücresine götürmesini söyledi.» dedi ajan. Durun bakayım. Cep tarağı.. Araplar. Hükümetlerin teröristleri öldürtmek için 221 . Dikkat etmezseniz bu herif sizi kendi . Amerika'da hem VVeather-men'i hem üç K'ları haklamış.. onu hükümetlere bağlı istihbarat örgütleri angaje ediyordu. Durumu kötüydü. ve herhalde Bay Hel bu işte başarılı oldu. başını salladı ve «Peki. İspanyollar.. kalanlar var.» Başyardımcıya seslendi. «Doğru. ona iş vermeyen hiç kimse kalmamış. Filistinli keçi çobanı başını sallayıp tısladı.

Bu ülkenin her vatandaşını. «Dalga da geçmiyorum. Ama Hel'in şansı yaver gitmediği için polisler kararlaştırılan saattan yarım saat önce bastırdı.» dedi. «Gene de bir tek iş için en yüksek fiyatı ödeyen. Galiba 1963'den bu yana Amerikan doları kabul etmiyormuş. «Önceden bir özel kişi onu gerillaları bulmak ve ortadan kaldırmak üzere angaje etmişti. hükümete kaça patlardı bir düşünsenize. sokakta.» dedi. O olayı göstersene. Yalnız kurşun değil. «Bunu hatırlayacaksınız. çevresi yanarken orada beklemek zorunda kaldı. «Buna şaştım. Bazı terörist grupların eylemlerine karşı duyduğu tiksinti sonucu. Bir süre önce böyle bir şeyi Batı Alman Hükümeti hesabına yaptı. «Ve garip olan taraf da.» «Yaaa!» dedi Bay Able. «Güç işti o. «Zeki adam.» «Hel'in bununla ilgisi ne?» deyiverdi Starr.» Masanın çevresinde oturanlar Hel'in bir Alman kent gerilla örgütüne nasıl sızdığını. Amerika oldu. terörün en ucuz savaş türü olmasından. Plana göre Polise ve FBI'ye haber verilecek. İçlerinden beş kişi bir eve kıstırılıp üç yüz elli polis. ETA-6 için. Allahtan kimsenin aklına soru sormak gelmedi.» dedi. bir avuç insanın çok kalabalık gruplara karşı koyma savaşma duyduğu sapık hayranlığa dayanıyor. Onlar evi kuşatıp ateş açtığında Hel de içerdeydi. «1967'den bu yana bazı Yahudi militan grupların işlerini parasız üstlenmiş. FBI ajanı ve CIA danışmanı tarafından kuşatıldı ve bir saat boyunca eve kurşun yağdırıldıydı. Starr. Bunun nedeni.» «O hangisi efendim?» «Los Angeles. evinde. «Pek öyle değil.» Yazılar ekrana geldiğinde Diamond anlatmaya başladı. Hel'in yaptıklarının öcünü almak üzere o dağlara giden üç ayrı kişiden hiçbiri bir daha geri 222 dönmedi. Son dakikanın kargaşalığı içinde. Sonunda söyleyecek bir kelime bulmuş olmaktan memnundu. Diamond devam etti. Dolara çevrilmiş değer olarak böyle. değil mi?» diye sordu. en yüksek parayı verenin hesabına çalışacağını sanırdım. yani Bask Ulusal Örgütü için de bazı parasız işler yapmış. hem sorumluluğu üstleneceklerdi. Anlaşıldığına göre o da görevlilerin kılığındaymış. Başyardımcı bu basit soruyu Şişko'ya iletti.» diye kabullendi. eve giren görevlilerin arasına karışmayı da başardı. «Görünüşe göre bazen parasız işler de kabul ediyormuş.» Başyadımcı devam etti. Ona dikkatinizi çekerim.» Diamond.» 223 Bay Able.» Bay Able kıkır kıkır güldü. efendim. «Hel'in bir cinayet için aldığı ortalama buydu. Teröristlerin kaçırdığı bir insanı aramak bile milyonlarca dolara maloluyor. Evde iki makineli tüfek ve bir yığın tabancayla çifte bulunduğu halde. Onu da göster. Yani içerdeki adamlar ölmüş olacak. «Ama hatırladığıma göre o olayda evden dışarıya ateş edildiği de yazılmıştı. Bu koruma da çok etkili bir koruma. ve bunun sonucunda nasıl örgüte adını veren adamın tutuklanmasına ve bir kadının ölmesine yol açtığını incelediler.» Diamond Başyardımcıya döndü.» Bay Able'in yüzünde incecik bir gülümseme belirdi. polisler de hem alkışı toplayacak. «O neden» diye sordu. «Öyle yayınladık. Buna karşılık onlar da Hel'i ve dağlardaki şatosunu koruyorlar. üstelik rahat bir nayat sürme isteği de buna eklenince. Böyle tehlikeli tipleri birkaç yüz bin dolar karşılığında ortadan kaldırtmak beri yandan. bir saatlik mücadelenin sonunda nasıl olup da 350 polisten bir tekinin bile .Hel'e bu kadar para vermelerinin nedeni. arabasında yapılacak saldırılardan korumak. faturayı ödeyenin özel bir kişi olması. Komple üniformayla. Hel ayrıca arada bir kendiliğinden birtakım görevler de yükleniyor. «Çeyrek milyon doların biraz üstünde. «Tabii bu ortalama biraz düşük gözüküyor. «İnsan doları eline alır almaz bankaya koşup gerçek bir parayla değiştirse bile.» Diamond. Bay Able ürküntü dolu bir sesle. Llewellyn. onlar olay yerine iş bittikten sonra geleceklerdi. paranın erozyona uğramasına yeter. aradan geçen birkaç saniye. «Başka örnekler de var. hükümete karşı olacak propagandayı ve duruşma rezaletini de önlemek oldukça iyi bir pazarlık. İşgal kuvvetlerinin elinde çektiklerinden sonra.» diye düzeltti.» Muavin. «O olaya da mı karışmış?» diye sordu. Normal fiyatlara bakılsa daha iyi fikir edinilir. Hel bu arada evin tabanını söküp yer altında bir deliğe saklanmak. gaz bombalarıyla yangın bombaları da kullanılıyordu. Llewellyn. Kendilerine Simbiyotik Maoist Falanj diyen bir grup kent serserisinden kurulu bir çeteydi. Mayıs 1974.

.» Herkes sessizce ona baktı. parayı veren Alman Hükümeti . Sebastian. vb. Sonunda Bay Able sessizliği bozdu. parayı veren bilinmiyor .» «Haa.» «Elbette.Kahire. anlıyorum..Belfast. Başyardımcıya döndü.. Tutuklananlar da duruşmada konuşabilirdi. «Yılda yirmi bin dolar maaşla kimi çalıştıracaktık? Dahîleri mi?» Muavin artık kendi örgütünü savunma zamanının geldiğine karar verdi. 224 .» dedi Diamond. «İki yıl önce iş bırakıp emekli oldu. «CIA'nm bu olayda yalnızca danışman olarak bulunduğunu sizlere hatırlatmak isterim. parayı veren ETA-6 Berlin. Resimleri yayınlanmıştı. «Yani polisle FBI kendi kendilerine mi ateş edip durdular?» Diamond omuz silkti.burnunun kanamadığı kimsenin dikkatini çekmedi. «Peki bu özel kişi.» dedi.vb.. Hel'in bundan sonraki eylemlerini de şöyle bir geç. parayı veren İngiliz Hükümeti . San.» Eylemler masanın üstünde büyük bir hızla birbirini izlemeye başladı.Belfast. «Yasalar yurtiçinde silâhlı işlere karışmamızı yasaklıyor bir kere. Bir evi üç yüz elli serdengeçtiyle kuşatıp bir saat boyunca ateşe tutarsan. «Kaldığımız yerden al.» Diamond. Derken raporun sonu geldi. parayı veren IRA . Seyirciler de az değildi. Dönüp Diamond'a bir soru sordu. işi Hel'e yaptırmak için neden masrafa giriyor? Polis bu kadar istekli ve hevesli olduğu halde?» «Polis adamları tutuklayabilirdi. parayı veren UDA . kurşunların bazıları da bir camdan girip öteki duvardan çıkacaktır.» «Ama hatırladığıma göre duvarlarda içerden atılmış kurşunların açtığı delikler vardı.Belfast. Bay Able güldü.

» Bay Able iki avucunu yukarı doğru açmıştı. Ama çalışırlarsa yıllık kazancın yüzde ellisini kendileri aldığı için gitmiyorlar. o yere sızmanın güçlüğünden. Örneğin işin yapılması. Zaten kızların hepsi aslında istedikleri zaman ayrılmakta özgürler. Hong Kong'da bir adam. Fiyatın da ona göre düşük olacağını sanırsınız tabii. Bu yüzden fiyatını yükseltti. onları sosyal açıdan eğitiyor. Ama eğer bir yakalanırsa. ona karşılık para almadı. O zaman fiyat ona göre düşüyor. Üstlendiği görevlere 'iş' diyor ve fiyatını filmlerde rol kabul eden aktörler gibi hesaplıyor. Onu angaje eden adam bir tür akademi açmış.«Eh. Böyle hesaplıyor işte. en olgun ve güzel yaşlarında emekliye ayrılıyorlar ve bankada da epey bir servet biriktirmiş oluyorlar. Ama işi yapmazsa kurtulma şansı büyük olabilir.» «Peki o iş için kaç para aldı?» «Garip ama. cezası ölümdü. kardeşinin Komünist Çin'den kurtarılmasını istiyordu.» «Söylesene bana. başarısızlığa uğrarsa karşılaşacağı tehlikenin büyüklüğü oluyor. Ve Asa Stern de bir dosttu. Bir de tersine durumu düşünelim. Bu kızlardan ancak ellide biri adamın kaliteli ticaretine yarayacak kadar güzel ve yetenekli çıkıyor sonunda. Niye 'iş' oluyor?» «Hel'in hizmetlerine aldığı parayı ölçme sistemiyle ilgili. CIA'ya ve IRA'ya karşı giriştiği eylemlerin fiyatları bu yüzden hep düşük. Bu adamın olağanüstü yetenekte bir öğrencisi Şibıt ni 225/15 . fiyat o oranda yüksek oluyor. Örnek olarak. bu raporlarda birkaç kez 'iş' kelimesi geçti. normal dallarda eğitip on sekiz yaşında serbest bırakıyor. Hel'in emekli olmadan önceki son işi. Kızlar bu yüzden şöyle bir on yıl falan çalışıp. Fiyat iki temel ölçüye göre saptanıyor. Geri kalanlarını. ya da bir örgüte sokulmanın zorluğundan etkileniyorsa. Bu para da yüz veya iki yüz bin dolar tutabiliyor. Ne diye bu kadar kaygılandıklarını sorar hali vardı. Tüm Uzakdoğu'dan kız çocukları bebek yaşında satın alıyor. Ya karşısındaki örgütün yeteneksizliğinden ya da başka bir sebepten. mademki emekli olmuş... «Ne yazık ki Hel'in dostlarına karşı görev bildiği şeylere aşırı duyarlığı var. Hel gibi biri için bu güç bir iş sayılmazdı. Birincisi iş güçlüğü ve ikincisi de. dünyanın en pahalı modern aşk perilerini yetiştiriyor.

bu akademi Hong Kong'da bir Hıristiyan öksüzler yurdu olarak tanınıyor.vardı. Güve'nin işi hükümetler ve siyasal kişiler hakkında yıkıcı bilgiler toplamak. tahta oymacılarını. Bir tek yeraltı telefon kablosu hariç. modern hiçbir kolaylığı yok. «Yani bu senin Hel'in çok şatafatlı bir hayat sürüyor.» 226 . Japon. kaloriferi yok. yer kaplamacılarını falan getirtiyor. Sonra Hel'in bir masraf kapısı da Belçika'da. Bilgiler ucuza gelmiyor.» Bay Able. Ve aradan geçen süre içinde ilk haline uygun biçimde restore etmek için iki milyon dolardan fazla para harcadı. Bunu yapmak için izini bir türlü bulamadığımız bir bilgi tüccarından parayla bilgi satın alıyor. Bu da büyük paralara patlıyor. Filistinli başını salladı. İşini önlerlerse bilgileri yayınlayacağını söylüyor. Okulun adı İhtiras Yetimhanesi». Adı Hana. Bu onun hobisi. On beş yıl önce satın aldı orayı. «Şatafatlı ama ilkel. Özellikle iş göreceği ülkenin hükümetini nötralize etmesi gerektiğinde.. İşin komik yanı.» dedi. Ama pahalı bir hobi. Dünyanın en ünlü taş ustalarını. Adamın takma adı 'Güve'. Sonra bir de şatosunun durumu var. «Bu Nicholai Hel'in dünya kadar parası olmalı öyleyse. Starr hafif bir ıslık öttürdü. «Sandığın kadar çok değil.. Şato artık tümüyle restore edilmiş durumda olmakla birlikte elektriği yok. «Yani Hel'in bu hatunu yılda çeyrek milyon alıyor.» diye söylendi. Otuz yaşlarında bir kadın. Şatonun eşyası da ayrıca iki milyon kadar eder.» dedi. Fiyatı yılda çeyrek milyon dolar falan tutuyor. Bir kere üstlendiği işler için harcadığı kurgu masrafı pek yüksek. Kızlar lacivert üniforma giyiyorlar. Oraya yaklaşan yabancıları kendisine haber verebilsinler diye. Eğitmenler de rahibe kılığında geziyorlar. Alp'lerde ve kendi dağlarında giriştiği mağara keşifleri. Adamın kardeşini Çin'den kurtarma hizmetinin karşılığı olarak Hel bu kadını iki yıllığına kendi yanma aldı. «Senin ölçülerine göre yüz yirmi beş bine gelir. gideceği ülkenin hükümetine şantaj yapıyor. zenci ve beyaz melezi. öyle mi? Acaba bir tek seferi kaça patlıyordur?» Diamond ona. Şimdi kadın Pirene'lerdeki şatoda onunla birlikte kalıyor. Hel bu bilgileri satın alıp.

ülkeyi Amerikalıların ne kadar mahvettiğini görmüş ve orayı terk etmiş. Ama şaştığım şey. neydi o kelime?» dedi. ama İsviçre'deki hesabında yarım milyondan bile az parası var.. dünyanın büyük kentlerinde yarım düzine kadar dairesi var. Bir daha da dönmemiş. VVyoming' de birkaç yüz hektarlık arazi satın almış. «Bir seferi yüz bine gelen bir hatunla. Diamond'un canını sıktığım bildiği için kendi kendine hafif hafif gülümsüyordu.. Bu da bize ona karşı bir kuvvet sağlıyor. bizim Bay Hel. «O kadar emin değilim. Şatoya ve mağaracılığa da hâlâ para harcıyor.» «Anladığıma göre cezaevinden çıktıktan sonra Japon geleneklerinin ne kadar bozulduğunu.Bay Able kendi kendine başını salladı.» diye lâfa karıştı.. şatodaki hayatı onun standartlarına göre mütevazi bir hayat olarak kalmak zorunda. Diamond. demek yeni 'iş'ler yapmasa bile bu senin. Galiba hoşlanacaktım bu senin Bay Hel'inden. Daireleri ve VVyoming'deki araziyi satsa bile. yani. ömrünün sonuna kadar bir şibumi hayatı sürebilecek. Aklında Japonya'nın hayali hep eskiden olduğu gibi yumuşak ve soylu olarak kalacak. «Demek on sekizinci yüzyıla göre yetiştirilmiş olan bu adam kendine bir on sekizinci yüzyıl dünyası kurmuş. Olup bitenleri pek iyi izleyemeyen FKÖ çobanı yerinden kalkmış pencereye doğru yürümüştü.» Starr.. Ne kadar ilginç. Dağların tepesinde ve tek başına.» «Neden benim Bay Hel'im oluyor?» Bay Able gülümsedi.. Tepesindeki ışığı 227 . Yok.. Yazık ki bu adam düşman kanadında. Ama şimdi kendi sorunumuza dönelim..» «Şu içine kapalı. Hel sandığınız kadar zengin değil. gösterişsiz güzellikler için kullanılan Japonca kelime neydi?» «Şîbumi!» «Ha. «Bu seni rahatsız mı etti?» «Beni her aptallık rahatsız eder. «Ne demek istediğini anlamıyorum.» «Şey hayatı.» «Çok akıllıca bir hareket.» «Sen susar mısın Starr!» dedi. Hatta belki paraya ihtiyacı bile var.. Pirene'lerde o şatosu var. neden Japonya'ya dönüp alıştığı biçimde yaşamadığı. Aşağıya bakıyor. evet. Bay Able.

onarılması için de not alın.. Çoban yerinden kalkarken aptal aptal sırıtıyordu. Odada bulunan herkes karakterine uygun tepki göstermişti. birden Washington anıtı ve otomobillerle dolu koca cadde gözden kayboldu. Şişko ile teknolojik ilişki halinde bulunan Başyardımcı. daha iyi çalışma koşullan yaratabilmek için koydurmuştum. patlamayı bekleyerek ellerini kafasının üstüne siper yaptı..» diyordu.» «Evet ama.» «Kendini gerçekten on altıncı kattan aşağıya bakıyor mu sandın?» «Hayır ama. Diamond. Bay Able ise tırnak diplerindeki etleri muayene etmekteydi.» «Bayan Svviven. pencere gözleri kör edecek beyazlıkta bir ışıkla doldu.. Çoban bir çığlık atıp kendini yüzükoyun yere attı.. «Asansörle aşağıya indin. «Bir şey yok. içinde bir kelime aramaya hazırlandığı sırada. Diamond gözlerini yummuş. amma iyi ha! Bu şaka da kabak benim başıma patladı.» der gibi. unuttun mu? Bodrum katında olduğunu bilmen gerekirdi.» Diamond bundan sonra Bay Able'a döndü. Aynı cankurtaran her akşam aynı saatte aynı noktadan geçerdi. «Bu mekanizmayı. Ama Starr'm renkli konuşması çobanın dikkatini çekmişti..» «Evet ama. projeksiyonu kapatın. «Yerin dibine tıkılı kalma duygusundan kurtulmak için. olup bitenin hiç farkında değildi. Starr yerinden fırlayıp tabancasını çekmişti. tanrı aşkına. Cebinden İngilizce/Arapça lügatim çıkardı.» dedi.» diye kekeledi çoban. 228 . «Hay Allah.» dedi. Muavin yüzünü bir kâğıtla kapatmıştı.» «Kendini kandırabiliyor muydun peki?» Starr tabancasını tekrar kılıfına sokup ekran pencereye öfkeyle baktı. Sanki «Bu seferlik şansın varmış.. kafasını sallayarak çevresindeki bu ahmaklara şaşırıp duruyordu. Bayan Svviven arkasındaki sandalyeye oturuvermiş.döndürerek ilerleyen cankurtaran arabasını izliyordu... Film koptu. o kadar. «Kalk yerden.

.. güneş odasına doğru yürüdü. Onlara jimnastik ve güneş odasına geçmelerini işaret etti.. Bir yandan üniversiteye giderken bir yandan çalışmak zorunda kaldı. Peşinde Arap onu izlerken hâlâ bu şakada kabağın kendi başına patladığını tekrarlamaktaydı.. Onunla yakındınız desem yanlış olmaz. Nicholai Hel'i sorguya çeken subayın ağabeyin olduğunu kendin söylemiştin. Bu iş için de sizin ikinizin buradan çıkmanız iyi olacak. ekrandaki ışık küçük bir dikdörtgen haline büzülüp yok oldu ve oda kendi asıl boyuna inip küçüldü. «Ne de olsa adam eflâtun kart taşıyor. Benim görevim de bu tipleri ilgiyle. «Ben sizi çağırana kadar orada bekleyin. «Binbası Diamond benim ağabeyimdi. Önce OSS'de sonra CIA'da çalışırken bile bir yandan. «Doğru. «Şimdi bana göre ne yapmamız gerektiğini anlatayım. Artık biraz strateji konuşmak istiyorum.. değil mi?» 229 .» Starr kovalandığına aldırmıyormuş havasında.» «Lütfen ailevî ayrıntılara girme. Bilgisayarın vermediği bir sürü ayrıntıyı da ezbere biliyorsunuz.» «Tekrar sözünü kestiğim için özür dilerim ama lâfı dolaştırman beni ilgilendirmiyor.» «Onunla yakın mıydınız?» «Annemle babam ölünce bana ağabeyim baktı.» Diamond omuzlarını kaldırdı.. Bay Diamond.» dedi Able «Beni ilgilendiren bir konu var. Önce.» «Bir dakika. Gerçekten de bir bakıma adam orada yok sayılırdı.» Eliyle Starr'ı ve FKÖ çobanını gösteriyordu. Sizin Nicholai Hel ile ilişkiniz nedir?» «Nasıl Yani?» «Hadi hadi! Belli ki bu adama özel bir ilgi gösteriyorsunuz.» Diamond bir an OPEC temsilcisine baktı. Kapı onların arkasından kapanınca Diamond konferans masası başında kalan iki kişiye döndü. «Pekâlâ.» dedi Diamond. «Şimdi başa çıkmamız gerekecek adam hakkında bir miktar bilginiz oldu.Makine odasında Bayan Swiven bir düğmeyi çevirdi.» dedi. Başyardımcı odada değilmiş gibi konuştu.

İki ay sonra sorgunun fiziksel yönlerini uygulamış olan askerî inzibat bir otomobil kazasında öldü.Diamond'un sesi gergin çıktı. «Evet.» «Söylesene. Nicholai Hel'in biyografisini anlatırken kısa kestiğin bir bölüm vardı. «Çok yakındık. Bay Able. özel bir tatmin oluyoı Muavin boğazını temizledi. eğer bu iş senin inandığın kadar ciddiyse ve temizlenmesi için de benim yardımımı istiyorsan. Görünüşe göre direksiyon başında uyuyakalmış ve arabasını uçuruma yuvarlamıştı. Bu olaydan tam üç ay sonra ise Binbaşı Diamond. Herhalde bu adresleri yılbaşı tebriki göndermek için istemiş olamaz. «Demek CIA kendi adamlarını böyle koruyormuş. «Neden daha önce Hel'den oc almaya kalkışmadın?» 230 . Muavin'e doğru baktı.» «Peki. kaza eseri düştüğü ve elinde taşıdığı test tübünün kırılarak boğazına battığı yazılıydı... Bir kayak kazası oldu.' sorgu esnasında ilâç kullanılmasını yöneten 'doktor' Nevv York'ta kürtaj yaptığı muayenehanesinde ölü bulundu.» Diamond durak adı. «Evet. Anlayabildikleri kadarıyla atlama sırasında hata yapmış. değil mi?» Diamond'un çene kasları titredi. Ski batonu göğsüne saplanmış durumda bulundu. Pekin işine giderken ücretin bir kısmı olarak kendisini sorguya çeken üç kişinin adreslerini istedi dedin.. Sonra parmaklarının gerisinden konuştu. «Hımmmm. «Aslında ben bu kuruluşa gireli henüz.» Diamond avuçlarını birbirine dayayıp başparmaklarını kanca gibi çenesinin altına taktı.» diye atıldı Bay Able. «Hel'in Çin-Hindi'nde ortaya çıkmasından aşağı yukarı bir yıl kadar sonra.» Diamond. «Sevgili dostum. «Bir garip kaza daha herhalde. kendisi bir görevle Bavyera'daydı.» Bir sessizlikten sonra Bay Able. Sesi mekanik ve tonsuzdu.. o sıra artık Yarbay Diamond olmuştu ya. konuyla ilgili her şeyi bilmem gerek demektir.» dedi.» dedi. işaret parmaklarını dudaklarına vurdu. Herhalde ağabeyinin hayatını ücret diye ödeyen bir kuruluşu kontrolün altında bulundurmak senin için özel bir tatmin oluyordur. Adlî tıp raporunda.

Herhalde o iki 'pleb'i adadan çıkarman toplantımızın kalitesini yükseltmek için değildi.» «Neydi öyleyse?» «Dayağın verdiği küçük düşme duygusu..» «Bir kere kalkıştın. Eğer tahminim doğruysa.» «Ben Ana Şirketin çıkarlarını gözeterek hareket ediyorum.» «Onunla ilk defa mı yüzyüze geleceksin?» -Evet. sonra kısa bir soluk çekip konuştu.. değil mi?» Diamond başım eğerken sanki alkışlara karşılık veriyor havasına girdi. «Sen Hel'in lıcııden daha iyi tanıdığına gerçekten inanıyor musun?» «Bazı bakımlardan.» Diamond'un ağzından kısa bir kahkaha kurtuldu. Eğer Kara Eylül'cüjerin uçağı kaçırabilmesi için Hel'in öldürülmesi gerekiyorsa. Başkan'dan bir mesaj geldi.» «O dağlardan kurtulmanın. Sen yıllarca onu ve eylemlerini incelemiş olsan bile. evet. bu işten benim ayrı bir zevk alacağım ortada. evet. öyle mi? Peki ne zaman ha! Anladım.Herhalde daha çok infaz diye düşünmüş olmalı. Hiç değilse benimki.» Diamond bir an sessiz kaldı. aynı kast'ın insanlarıyız. Bir dayağa karşı üç cinayet değil!» «Onun bunları cinayet olarak nitelendirdiğini sanmıyorum.. Vaktim var. Sen ayarlamıştın.«Bir kere kalkıştım. Ama biz şimdi kişiliklere inmeyelim.. Los Angeles'de polisler evi yarım saat erken kuşatıp ateş açtıkları zaman herhalde. bir hayata karşı bir hayat olacak. Hel'i asla net göremeyeceksin. öcünü almaya çalıştığı şey dayağın acısı değildi. Hel'i Bask ülkesindeki şatosunda ziyaret etmeye karar verdim. Sen yetiştiriliş engelinin ilerisini görebilmek için gözlerini ne kadar kırpıştırırsan kırpıştır. Bu konuda başarısızlık kabul edilemez diyor. kültürel farklarımız bir yana. «Demek ki bugünkü durumda da senin için bir öc alma fırsatı işin içine karışıyor. Tabii bu senin anlayabileceğin bir şey değil. Gene kalkışacağım. oraya girmekten daha zor olabilecegini de düşündün mü?» 231 . Çünkü o ve ben.

Calvin'in ilkelerine göre cennete bile giriş paraylaymış. Benim niyetim bu iki cezalandırma eylemini. Orayı satın almış olduğuna dair bütün kayıtlar yok olacak ve arazi Ana Şirketin inalı olarak gözükecek. yolunu kaybetmiş bir kız için böyle bir işe girişmekte hiçbir mantık yok. Bir kere ömründe görmediği. Hel'in gözünde bir karın ağrısından farkı olmayacaktır.» Bay Able başını kuşkuyla yana eğdi. Olur olmaz kimseler gireme-sin diye. Bayan Stern'e yardım etmenin çok budalaca bir hareket olduğuna inandırabilecek durumdayım. Ama iki saate kalmadan bu arazi onun olmaktan çıkacak. orta sınıf. Ama bir de ona karşı kullanabileceğimiz maddî baskılar var. Belki Bayan Steril kendisini bu dünyayı düzeltmeye çalışan ordunun şerefli bir askeri gibi görebilir ama. Hayatını sonuna kadar istediği düzeyde sürdürebilecek parayı biriktirir biriktirmez kendini emekli ettiğini biliyoruz. gene de Asa Stern'in arkadaşı olduğunu unutma. Şiddet eylemlerinin amatörleri de buna dahildir. FKÖ'ye karşı bir 'iş' yapmak ise pahalıya oturacaktır. Dostlarına çok sadık olduğunu sen kendin söyledin. Hel'in Bayan Stern konusundaki kararı ne olursa olsun yapmak!» «Ağabeyinin anısına hürmeten mi?» «Sen öyle düşünebilirsin.» «Ve herhalde o para Ana Şirket bilançosunun kâr maddesinde gözükecek. Hem Ana Şirketin. Herhalde Hel ilerde rahat edebilmek için VVyoming'deki arazisini satmayı planlıyor olmalı. Ama Hel'in bunca zamandır Ana Şir-ket'in başına belâ olmasının karşılığı da denilebilir. acemi. hem de senin temsil ettiğin ülkelerin başına. Geri kalanı bankalara bırakılacak. inan bana. Hel'in bankadaki parası da kayıplara karışacak. Başkan'ın İsviçre'ye çekeceği iki telgrafla.«Evet. Hel'in her türlü amatörlere karşı büyük bir tiksinti duygusu vardır. «Beklenmedik bir ikramiye olarak o araziden biraz da kömür çıktı. Yapacağınız maddi baskıyı tamamlamak için.» «Bir kısmı. fakat sanırım Bay Hel'i.» Diamond gülümsedi. Kâr bile getirebilir.» «Ya parasal baskı onu ikna etmeye yetmezse?» 232 .» «Doğru. Nakil giderlerini karşılasınlar diye. İsviçreliler çok açıkgöz millettir. «Bay Hel Bayan Stern'i bir karın ağrısı gibi görse bile.

özellikle Münih işine karışmış olanları korumak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalarını sağlayacak. Hiç değilse Hel'in canını sıkabilirler.. haberleşme şirketlerinin yardımıyla yavaş yavaş bu adamın etrafındaki çemberi daraltabildi. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki anılarını yazıp bastırmaya harcanıyor. Şantaj malzemesi satın alıp hükümetlere şantaj yapıyor ve kendisini engellememelerini sağlıyor. Sonra işin bir yönü daha var. Herhalde beni buraya kendi taktiklerini sergilemek için çağırmadın. Eğer ona Hel ulaşmadan önce ulaşabi-lirsek. çünkü şimdi Kuzey Denizi petrol kuyuları işletmeye açıldığından beri İngilizlerin OPEC'le ilişkisi. Ama gene de biraz etkileri olur. «Sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?» Muavin şaşalayarak. olmadı.» dedi.» Bay Able tekrar saatine baktı.» Sonra birden Muavin'e döndü. Beri yandan Fransız polisinden de Hel'in o ülkeden çıkmamasını sağlamalanm isteyeceğiz. «Fark etmez. Bay Diamond. Daha önce söylemiştim. «Aslında MI-5 ve MI-6 elemanlarının Bay Hel için etkili bir engel oluşturabileceğini sanmıyorum.» Bay Able gülümsedi. Ana Şirket İngiliz hükümetine baskı yaparak uçak kaçıracak olan Kara Ey-lül'cüleri.» dedi. Hel. bunu önce İngiliz polisini nötralize etmeden yapamaz. «Onların bütün enerjisi. İngiliz polisine sunacağı şantaj malzemesini de elinden almış oluruz. Sanırım kurduğun düzende bir aksaklık olursa benden 233 . «Haydi. Kara Eylül'cüleri önlemek için İngiltere'ye gidecekse. Motreal uçağının doğru dürüst kaçırılabilmesini sağlamak hükümetin görevi olacak.» «Doğru. Bayonne kenti dolaylarında bir yerde oturduğunu biliyoruz ve yakında üstüne çullanacağız. devam edelim. «Efendim? Ne dediniz?» deyiverdi. «Hele işe intikam karışırsa.«Elbette ki o konuda ikinci bir tedbirim daha var. Batı'yla olan ilişkilerinden bile daha yakın. Bu iş için sandığın kadar fazla baskı da gerekli değil. Yıllardan beri Güve'yi bulup bu işten çekilmesini sağlamak istedik. «İşlek bir kafanız var.. ama Ana Şirket. Güve diye birinden.» Bay Able gene gülümsedi.

. onların anlayabileceği kadar yavaş tempoda tekrar göstermesini söyledi. Yani Hel her engeli aşar da Kara Eylül'cüleri ortadan kaldırırsa. o odada okumak ne kadar da zor!» dedi. Buraya kadar tamam mı?» Bay Able herkesin bildiği bu basit gerçeği eliyle yana iter gibi bir kareket yaptı. Diamond'un bağlılığını söylemesi de iyi olacaktı. Bu adamı ziyarete gittiğimde sizi de yanımda götürmeye karar verdim. Ana Şirket için en iyisi bu olur ve Ana Şirketin çıkarları da her türlü kişisel duygulardan önce gelir. «Tamam öyleyse. «Bir: Hel'in VVyoming arazisi. Filistinliler'i onlar hesabına elimizden geleni yaptımıza inandırmaktır bence. kan oturmuş gözlerini ovuşturuyor.» Bay Able.» dedi.yardım isteyeceksin.» «Evet. O sırada ikisi de güneş odasından 'tekrar çalışma salonuna dönmekteydiler. «Böyle bir durumun senin de bir taşla iki kuş vurmana yarayacağını gözden kaçırdım sanma. Bay Dimaond. Gözleri yerde.. Siz ikiniz de dua edin ki Nicholai Hel daha şimdiden bu iş için yeraltına girmiş olmasın.» dedi. «Duvarlardaki ışıklar öyle parlak ki!» «Şimdi ikinizin buraya oturup Nicholai Hel hakkında kafanıza girebilecek her şeyi öğrenmenizi istiyorum. bütün Filistinliler'le birlikte ortadan kalkıverse hepimiz çok daha mutlu olurduk.» Starr. «Evet.» Kendi kendine gülümsedi. Bu adamların ne kadar barbar yara-tılışlı olduğunu gözönüne alırsak. O yüzden Ana Şirket de.» Diamond. işin böyle batağa girmesinden sorumlu olduğunuz için. Nicholai Hel'in her engeli aşıp Kara Eylül'cüleri haklamasını ister miydin diye düşünüyorum. Bu konu biraz duyarlı olduğu için de o iki sersemin odadan çıkmasını istedim. aldığın bütün tedbirlerin etkisiz kalmasını. Şimdi eğer bütün tedbirlere rağmen Hel. Hem eldeki taktik sorununu çözmüş. Böyle bir durumda yapmamız gereken tek şey. CIA da. vız gelir bana. Filistin sorunu. «Evet. «Şunları not et. Bir işe yarayacağınız için değil ama. asansörden geri dönmekte olan Bayan Swiven'e. «Toprağa tuz ekmek. FKÖ'yü tutmak zorunda kalıyor.» Diamond bir zile basıp Bayan Swiven'i çağırdı ve Bay Able'ı yukarıya götürmesini söyledi.. Bay Able konferans masasından kalkarken. Muavin de kalkıp hafifçe öksürerek boğazını temizledi.. sonuna kadar izlemenizi istiyorum. Bunlar hepsi küstah.» diye güldü. «Hiç oldu mu ki? Ama gerektiği zaman buralarda olmanı istiyorum. «Artık bana ihtiyacınız yoksa yarım kalan sosyal işime dönebilirim demektir. Kara Eylül'cüleri öldürürse ne olur diye düşünelim. öyle... böyle bir öc alma gösterisi. bitirilsin. şimdi bu şaşkınlara aynı bantları yayınlamaya başla.» diye mırıldandı. Artık ne olursa olsun.. Acaba sırf bunu sağlayabilmek için. sanıyorum Nicholai Hel'i ve ona ait her şeyi yok ettiğimiz zaman yeterince tatmin olacaklardır.» Diamond. Başyar234 dımcıya doğru baktı. Başyardımcıya bütün bilgileri en başından alıp Starr'-la FKÖ çobanına. Diamond. Gidebilirsin. «Çok iyi. içleri kötülük dolu bir alay serseri. Arap.» 235 ooo GOUFFRE PORTE-DE-LARRAU . parmağıyla üst dudağını gıdıklıyordu. disiplinsiz. sanırım FKÖ'yü tanıdığım kadarıyla. «Çok düşüncelisiniz. Tamam Llevvellyn. Ama aramızda açık konuşalım.» «Başlangıçta amacına ulaşamaması için elimden gelen her şeyi yapacağım.» dedi. Herhalde bu adam Ana Şirket Başkanına ayrıca raporlar veriyordu. İngilizce/Arapça lügatini cebine sokmaya çalışıyordu. öyle. «Aman.. Üç: Güve daha hızla aransın. hem de ağabeyinin öcünü almış olacaksın. Bütün gece sürse. eğer yeterince vahşi ise. «Bana da ihtiyacınız olduğunu sanmıyorum. Ona en son darbeyi vurabilmek için. Senin temsil ettiğin ulusların FKÖ'yü tuttuğunu biliyorum. Tarihin cilvesi sonucu Arap Birliğinin sembolü haline gelivermişler nasılsa. İki: İsviçre'deki para bitirilsin. Dört: MI-5 ve MI-6 uyarılsm ve gerekli talimat verilsin. onları tatmin edecek ve bizim kendilerine ne kadar bağlı olduğumuzu göstermeye yetecektir.» Bir süre Bay Able sessiz kaldı.

Bu hız herhangi bir nedenle artarsa. Hel emniyet mengenelerinin açılması için kendisinin biraz yukarıya doğru çekildiğini hissetti. Açıktı ağzı. Ağzından solumak zorundaydı. Pedalların dönüş hızı ayarlı olduğu için iniş çok yavaştı. Artık ağırlığı yeni bobine binmişti. Sonunda aşağıda bir noktacık gibi beliren ışığı görebildi. hepsinde ortak bir yön bulunuyordu. onun aynı noktaya on birinci inişini bitirmesini bekliyordu. Kolay bir makineydi zaten. Ama bir yandan da durmadan telefonla yukardaki gençlere biraz daha çabuk olmalarını tembih etmekten geri kalmıyordu. kolları ve bacakları ağrıyarak asılı durumda. İlk büyük açıklığın tavanı sayılabilecek yerdeydi Hel. O dar yerleri çevik hareketlerle geçmişti Hel. Hel kendisinin karanlığın içinde gümbür gümbür düşüp. buna taşıdığı su geçirmez yiyecek kutusu da eklenerek hepsi dört yüz metre yukarıdaki 236 mengenelerin gücüne bağlı ve bağımlı bulunuyordu. üstüne suyun ve kayaların ya da (Allah korusun) Hel'in düşemeye-ceği bir yerde. Telin dolandığı eski bobini bir yenisiyle değiştirirken tel kaymasın diye çifte mengenelerle tutturmuşlardı. Çizimini kendi hazırlamış. birden sular çevreyi sis gibi sardı. Çünkü şu sıra bir yeraltı suyunun yarattığı küçük çağlayanın hizasmdaydı. Başındaki miğferin ışığında sağlam duvarların taşları görünüyor. Binlerce yıldır bu bacadan aşağı dökülen şeylerin doğal bir yığıntısı. Bunu midesini yerinden oynatan birkaç santimetrelik hızlı düşüş izledi. Bu dönüşler sırasında yan tarafta dökülmekte olan suyu görebilse hemen başı dönecekti. Ta kenarda. doksan dakika boyunca bacanın dar boğazlarını sağa sola basarak geçmeye çalışmış olan Hel'in şu anda tümüyle o tele bağımlı olduğunu bilmesindendi. mağaranın aşağı yukarı dört yüz metre yüksekteki ağzının kenarında tel mekanizmasını kontrol eden iki Bask genci vardı. kaydırmah emniyet mengeneleri harekete geçiyor. Çevredeki taş duvarlar. sıçrayan damlalarıyla buz gibi ıslatıyordu. Duvarlar miğferin ışığının gösteremeyeceği kadar uzaklaşmışlardı. Onu söndürüp uğuldayan suyun önünde. Bu yüzden ilk mağaranın tavanından aşağıya inerken Hel olduğu yerde önce yavaş. Sinir bozucu oluşu. Mağara arkadaşı onu bekliyordu. düğüm olması ya da yanmasında sarkan telefon hattına dolanması olasılığı vardı. Çünkü elindeki tel o sıra gevşekti ve ona hareket özgürlüğü tanıyordu.Tam o dakikada Nicholai Hel yerin tam 393 metre altındaydı ve yarım santimetre kalınlığında bir telde döne döne aşağıya doğru inmekteydi. Hem de en zor bölümü. İnişin en sinir bozucu bölümü de şu sıraydı. sonra doksan beş metrelik iniş boyunca Hel'in vücudunu. İniş tekrar başladı. Eğer tele ya da yukarıdaki vince bir şey olursa. Vücudunun ağırlığı dört yüz metrelik kablonunkiyle birleşiyor. Oysa şu anda artık dar baca bölümü bitmişti. ilk mağarayı hemen yarısına kadar doldurmuş olan kalıntıların tepesinde parçalanmayacağını bilecek kadar güveniyordu mekanik sisteme. Çağlayan mağaranın 370'inci metresinde başlıyor. Miğfer ışığı da suya karşı yararsızdı. Çağlayanın önünden döne döne inerken. Ve kendisi orada başsız ve son suz bir karanlığın ortasında sallanır durumdaydı. Yukarıda. sonra durup ters yönde dönmeye başlardı. Şimdi ise kablonun dolaşması. Yukarıdaki güçlü kuvvetli Bask gençleri mekanizmayı pedal çevirerek yönetiyorlardı. sonra hızlı hızlı döner. beklemeye devam etti. Belinden sarkan teçhizatın çıkardığı sürtünme sesi Hel'e koni237 . içini rahatlatıyordu. Bu koninin dibinde de birlikte mağara keşfine indikleri arkadaşı. inişte mutlaka yer yer dönmüş olurdu. Hel'in mengene ve vinç sistemine sonsuz güveni vardı. kimi hırpalayıcı. dönüşün hızından kollarını ve bacaklarını açmamaya çabalıyordu. Ama bacadan inişin bütün dönemlerinde. Yerçekimine hiç boyun eğmemişti. Çevreyi görememesinin de bir yararı vardı. Oysa karanlıkta yalnızca kendini balon gibi hissetmekle kalıyor. sözüm ona bunlara tutunma ve kendini kurtarma olasılığı vardı. mağaranın siyah kadifeyi andıran karanlığının içinde geniş bir yığıntı kulesinin tepesi vardı. kollarını. hepsini kendi atölyesinde eliyle yapmıştı. Onun yetmiş beş metre aşağısında. teli hemen durduruyordu. kimi can sıkıcı dönemler olmakla birlikte. Tel.

«Bir şişe Izarra getireceğine söz vermiştin! Yoksa inerken kendin mi içtin? Eğer bunu bana yaptmsa Nikko. Sen . Ne de olsa Le Cagot bu hilekâr ve dengesiz koniyi ondan daha iyi tanıyordu. Çünkü yukardaki çocuklar ağırlık azaldığı anda kabloyu sıkıştıracaklardı. Yokladığı yol ve galerilerin hepsi mağaranın ana boşluğundan başlıyor. Hel'in bacakları ve kolları iyice uyuşmuş durumdaydı. geçilemeyecek kadar dar. kaim sesi mağarada gümbürtülü yankılar çıkararak. Hel kan dolaşımını yeniden sağlayabilmek için ellerini açıp kapayarak arkadaşının bastığı yerlere basa basa onu izledi. Ayağını bastığı taş ve topraklar sağlam değildi ama o alışkanlıkla yolunu kolayca bulabiliyor. Soğuğun ve nemin içinde vücuttaki dolaşım epey zorlaşıyordu. Sağlam ve yaşlı Bask şairi iki günden beri burada. çoğunluğu blok kayalarda. «Demek böyle.» diye gürledi. Nikko. çatlak gibi şeylerdi. Le Cagot hemen Hel'in getirdiği kutuya el attı. Haydi gel. belindeki teçhizatın kayışını açtı. Bir ikisinden çıkış yolu vardı ama. İnsanın ayak uçlarıy-la yere basmış durumdayken koltuklarındaki ve kasıklarındaki bağlardan kurtulmaya çalışması çok gülünç ve çok zor oluyordu. «Sonunda beni ziyarete gelmeye karar verdin! Nerede kaldın böyle? İsa'nın Çifte Gavgavı adına yemin ederim ki artık vazgeçip eve döndün sanmıştım. Le Cagot yukarıya tırmanıp Hel'in kayışlardan kurtulmasına yardım etti. Bu süre içinde ulaşabildiği yakın geçitleri Theseus hileleriyle incelemişti. heyelan yaratabilecek oynak ve iri kayalara hiç basmıyordu. Yerle ilk temasını oturarak yapabilmek amacıyla bacaklarını yukarı çekmişti.» Le Cagot yiyecek kutusunu omuzuna vurup birikinti konisinin tepesinden aşağıya inmeye başladı. çayı hazırladım.238 nin tepesine geldiğini anlattı. Parmaklarını şiş hissediyor. «Bu da ne?» diye uludu. Le Cagot. duvarlarda son buluyordu. bu koninin dibinde kamp kurmuştu. bir türlü kayışları istediği gibi tutamıyordu.

bir. Burada girift bir mağara sisteminin bütün belirtilerini bulmuşlardı. Olsa olsa vücudu yorulur ve gücü tükenir. Bu da bana azap verir çünkü aslında iyi insansın. Le Cagot elli yaşma rağmen boğa gibi kuvvetli ve fil gibi dayanıklı olduğundan. Son kırk saat boyunca. İnsanoğlunun içinde uyuyan ilkel hayvanın bazı mantık dışı. içini çekti. kaçığın biri olduğu için bütün bu kâbuslarla yüzyüze gelmeyi kendi serbest seçimiyle istemektedir. Neden mi? Çünkü mağaracı daha tehlikeli titreşimler içindedir. dehlizlerde yolunu bulamadan dolaşıp durmaktır. vücudunun tehlikeye karşı kullandığı o sinir kaynaklı enerjiye de ihtiyacı yoktu. Çünkü başkasında çılgınlık olan şey. Kâbusu andıran en büyük korkuları ise. 239 Hel. öyledir. İşte Hel'in bu güç yolculuğu on bir kez yapmasının nedeni buydu. iki. teçhizat. İşte bu yüzden. Mağaranın dibinde iki gün yalnız kaldıktan 240 sonra Le Cagot'nun dışa dönük varlığının bir sohbet özlemi içinde olması çok doğaldı. bir yandan dar yerleri biraz temizleyerek yol açardı. «Düşündüğüm şey nedir. çılgının. o dağcıdan daha delidir.» Le Cagot madenî bardağına bol İmi Izarra doldurmaktaydı. Yalnız. Sudan bile korkar. Karanlıktan korkar. Nikko? Büyük bir soruna o derin ve aydınlatıcı aklımı vermiş bulunuyorum. üstüne bir uyku bastırıyordu. Nikko. «Biliyor musun. altındaki taşları bile daha yumuşak hissetmesine sebep olan bir uyku/koma karışımına doğru kayarken 'hımmm' diye onayladı. sana söyleyeyim. mağaranın karanlığı içinde. Ama bu seferki değişikti. iniş bacası dümdüz olmayıp kıvrımlı olduğundan. dizi dizi mağaralar olduğu kesindi. Çünkü oynak taşlar kablonun çarpmasıyla yerinden kopar da düşerse. dü ğümlenmiş kasları acıyla açıyor. ara sıra yeni keşifler yapmış. Yalnız olmaktan korkar. «Oralarda bir yerde olacak. Onun indinde. Yeraltında olmaktan korkar. Yıllar boyu birlikte olunca da her birinin keşif sırasındaki görev ve rolleri otomatik olarak belirlenmişti artık. ne zaman isterse yapabilirdi. Nicholai Hel ile Benat Le Cagot on altı yıldan beri birlikte bir mağara ekibi oluşturmuşlardı. sudan çıkarak insanlaştığı halde. Oysa ma-ğaracmm karşısına sinir erozyonları ve ilkel korkular da çıkmaktadır.» Le Cagot'un inancına göre Bask olarak doğmamak çok acı bir genetik hataydı. Burayı incelemek çok malzeme gerektirecekti. Yalnız doğarken bir hata yapmışsın işte. Avrupa'nın belli başlı mağara sistemlerini birlikte incelemişler. Şimdi en büyük ihtiyacı birkaç saatlik uykuydu. Ben bütün mağaracılarm kaçık olduğuna karar verdim. Dünyaya oradan geldiği. karanlığın içine düşmek. çünkü orayı her zaman kötü güçlerin yuvası olarak bellemiştir. akıl dışı korkuları vardır. inişini çok ağır yapar. Genellikle gereken şeyleri aşağıya indirmek iki üç seferde biterdi. Çünkü bazen. Le Cagot ana kampı kurup ilk keşifleri yaparken Hel mağaranın bacasından tam on bir kez inip çıkmış. İlk inişinde mutlaka telefonu da birlikte getirir. mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır? Evet. malzeme doğrudan aşağıya sarkıtıla-mıyor. aşağıya yiyecek. «Ama şimdi diyeceksin ki. naylon ip falan taşımıştı. Ve mağaracı dediğin adam. Bunu da. iyi bir dinleyici bulup kendisinin hiç susmadan konuşması demekti. sohbet demek. Tuzağa sıkışmaktan korkar. galeriler. bir insanı rahat öldürebilirdi. Birinin onları indirmesi şart oluyordu. Sen de aynı kanıda mısın?» Hel. onlarda cesaret ve serüvene susamış-lıktır. Dışarda şafak sökmek üzere olsa bile. tabii Bask mağaracıları hariç. Yorgunluğunu tümüyle hissediyor. bu mağarada olduğu gibi. hep önce iner. bir tür dip kampı kurar.Paul'un kilise Kurmuş Gavgavları üzerine yemin ederim ki fena canını yakarım.» dedi ve arka üstü yatıp kaslarını serbestçe gevşeterek rahatladı. beklerdi. Dağcının tek derdi kendi vücudundan ve gücünden doğar. bu konuda pek az bilgisi olan speleolog'lara derinlik ve mesafe konularında yepyeni rakamlar sunmuşlardı. İçerde boşluklar. Çünkü . Hel ise daha çevik ve taktik açısından daha becerikli olduğu için bütün malzeme taşıma seferleri onun göreviydi. Şimdi artık bu görev bittiğine göre.

Bu yüzden bunların Gouffre Larrau gibi gam 242 ze derinliğinde bir yerde yuvalanması şaşılacak şeydi.. tel . Peki. oradan iki karganın havalan dığım görerek şaşaladı.kaybedebileceği şey. fakat sır olarak saklanmıştı. Buna karşılık kötü havanın getirdiği zorluklar da vardı. onlar iş başındayken İspanyol polislerinin gelmesi halinde. üzerindeki konik Gouffre'un bir bölümünün İspanya sınırları içinde olmasıydı. 1952 yılında Marcel Loubens'in feci şekilde düşüp ölmesinden sonra Gouffre Pierre-San-Martin'e yaptıkları gibi. Nikko? Nikko? Ben sana lâf anlatırken uyuyorsun. Bask özgürlüğünü temsil eden ünlü şairin aynı zamanda isim yapmış bir mağara kâşifi olduğunu biliyorlardı. Örneğin vinci. İspanya'da durum karışıp da Le Cagot'nun orada kalması tehlikeli olmaya başlayınca. bir yıl kadar önce bir rastlantı sonucu bulunmuş. İki ay sonra mevsim dönüp çobanlar kasabaya indiklerinde buluşlarını Benat Le Cagot'ya anlattılar. Kargaların ancak çok derin bacalar içine yıı va yaptıkları bilinirdi. 'Kuru' demek. İspanyol yetkililerinin bu mağaranın ağzını da kapatma olasılığı vardı. O da. Herhalde 1962'de yer alan ve Arrete Kasabasını yerle bir eden deprem. Bütün bu kuşkularla birlikte derhal harekete geçip bir ön keşif yapmaya karar verdiler. Taşlarm çıkardığı birbirini izleyen yankı sesleri derinliğin ne kadar olduğunu tam olarak anlamalarını önlüyordu ama kesin olan bir şey varsa. aklıdır. Bask şarkısı dinlerken kulaklarını tıkamaya benziyor yaptığın şey. Le Cagot ve yukarda vinç sistemini yöneten iki genç. ha? Tembel sersem seni! Ju-da'nm Kalleş Gavgaları adına yemin ederim ki ben konuşurken uyuyan bin kişide bir kişi zor çıkar! İçimdeki şaire hakaret ediyorsun sen? Gurubu seyretmek yerine gözlerini kapamaya. böylelikle bölgeyi sık sık kontrole gelen İspanyol görevlilerini kandırıyorlardı. Nikko? Nikko? Öldün mü. Meraklanan çobanlar mağaranın ağzına yaklaşıp içeriye taş atmaya başladılar. Bu durumda da mağarayı ebediyen tıkamış olurdu tabii. o da buranın artık gamze derinliğinde bir yer olmaktan çıktığıydı. Engrace'daki yaylada o kadar çok ve zevkli mağaralar varken! Ama bir yıl kadar önce iki çoban yüksek yerlerde koyunlarını otlatırlarken öğle yemeği için Gouffre Port-de-Larrau'nun kenarına oturup peynir ekmeklerini yemeğe. Hiç değilse enerjik İspanyol ekiplerinin sınır kontrollerini sey-rekleştirecekti biraz (Fransızların canı zaten hiçbir zaman böyle bir işe kalkışmak istemezdi). kaya ve toprakla kapalı olması demekti. mağarayı tümüyle Fransa sınırları içinde göstermeyi başarmışlardı. Bacayı temizleyerek aşağıya inmek ve> çevreye şöyle bir bakmak için. Hel de. bacadaki kaya ve molozların bir kısmını dökmüş. gene de buraya zaman zaman meraklı mağara ekipleri gelir. Le Cagot da bu buluştan ötürü fazla heyecanlanmamaya dikkat ettiler. Hele Ste. burayı 'kuru' bulup hayal kırıklığı içinde geriye dönerlerdi. Gerçi Gouffre Port-de-Larrau. Şimdi ceza olarak Izarra'dan senin payını da içeceğim işte. ömürlerinin geri kalanım bir İspanyol zindanında geçirmeleri olasılığı da vardı. Bunun nedeni. mağaranın tavanına varmış ve bir ucu bacanın içine girmiş olabilirdi. Bacanın dibinde büyük bir mağara sistemi bulma olasılığının zayıf olduğunu ikisi de biliyorlardı. Le Cagot ikisine de buluşlarından kimseye söz etmeyeceklerine dair yemin ettirdi ve gidip durumu Nicholai Hel'e haber verdi. öyle olsun. Biliyorsun bunu değil mi. ETA'nın tanınmış aktif üyeleri olduklarından. Bu sınır düzenbazlığı gençlere çok masum geliyordu alt tarafı burası zaten Bask toprağı değil miydi? İki işgalcinin sınırlarını ne biçim saptadıklarının ne önemi vardı ki? Sınırı oynatmanın ikinci bir nedeni daha vardı.» Şibumi 241/16 Keşfetmek istedikleri mağaranın şaftı. yolu açmış olmalıydı. Pic d'Anie denilen ve Fransa'nın mağaralar bölgesi diye bilinen yöreden epey uzaktaydı ama. giriş bacasının birkaç metreden sonra taş. Nikko. tabii eğer bacanın dibine inmeyi başarırlarsa. İşte bunu düşündüm. Sonbaharla birlikte dağların kötü hava etkisine girmesi bir avantajdı. Zamanla isim yapmış mağaracılar arasında buraya inmek için zahmet etmeğe değmeyeceği dedikoduları yayılmaya başladı. O kadar. Kış süresince genç Bask'lardan kurulu bir ekip hiç belli etmeden sınır taşlarını biraz oynatmış. İçlerinden bir ta nesi bir taş alıp mağaranın içine atınca. gelir Hel'in evinde güven içinde otururdu zaman zaman.. Belki de yüzyıllardan beri mağaranın ağzından içeri yuvarlanan taş ve molozlardan oluşan koni çok yükselmiş. ve bu yemeği xoritzo adı verilen bir tür sucukla çeşnilendirmeye karar vermişlerdi. yahu? Evet ya da hayır diye cevap ver. tehlikeye koyduğu şey. Bunu yaparken bir seferde yirmiden fazla taş oynatmıyor.

akülü telefonları ve bütün teçhizatla yiyeceği dağlara taşıyabilmek gibi. Le Cagot burnunu yukarı kaldırıp bu zorlukları küçümsedi.bobinlerini. 243 . Bask-ların en birinci işi olan sınır kaçakçılığının asıl böyle havalarda hareketlendiğini hatırlattı.

«Sözünü kabul ediyorum. nasıl yaptık. sen fahrî Bask gibi bir şeysin. Orta oktavdaki sol'ü taşıyan arkadaş düşmüş. tuşu delmiş. vücut ağırlıklarını tele verip fırıl fırıl döne döne inmek zorunda kalıyorlardı. Hel ile Le Cagot sırayla bacadan aşağı inmişler.» Hel kaderci biçimde başını salladı. Söz mü?» «Efendim?» Hel'in dikkati başka bir yerdeydi. kurup denemek için de bir gün harcandıktan sonra keşif başlamıştı. şaftı tıkayan üçgen kayaları kırmışlardı. O durumda keşifleri başlamadan bitmiş sayılacaktı. O fecî aksanına rağmen. taşları temizlemişler. Hâlâ öyle. Bu yüzden sana piyanoyu nasıl getirdiğimizi anlatacağım. Bu kırdıkları kayalardan herhangi biri. Öylesine girintili çıkıntılıydı ki. molozları süpürmenin yanı sıra zaman zaman dar boğazlarda ana kayaları da kırıp yol açmaları gerekiyordu. Ama bu sırrı ölene kadar saklayacağına yemin edeceksin. her engeli aşıp düz inebilecekleri bir mesafe bulduklarında. Ne diye yalan söyleyeyim?» Malzemeyi yukarı taşımak için iki buçuk gün. Bacayı ellerinden geldiği kadar düzlemek. teli kesme olasılığı bulunan sivri çıkıntıları torpillemişler. özellikle dar yerlerdeki molozları. Burulan tel düzelinceye kadar.«Bir keresinde ispanya'dan buraya bir piyano getirdiğimizi biliyor muydun?» diye sordu. tuş tuş taşıdık. telin ikide bir sa244 . yoldaki. Seksen sekiz seferde bitti. Nasıl yaptınız?» «Ha-ha! Yassı kasketler bunu öğrenmeye amma da can atarlardı! Aslında çok da kolay oldu. Bak. Şimdi o piyanoda iki tane 'la bemol' yanyana. «Nikko. Bask dehası karşısında eriyip giden bir aşılmaz engelin örneği işte. Ya da bir tanesi aşağıdaki birikim konisinin tepe noktası olabilirdi. Şaftın dümdüz bir boru biçiminde olmadığını kısa zamanda anladılar. Le Cagot'nun sohbetinin ana teması Bask üstünlüğüydü her zaman. «Öyle bir şey duymuştum. Tıkanıklıkları açmanın. Piyanoyu buraya nota nota. Artık hikâyeyi dinlemekten başka kurtuluş yoktu. Vallahi öyle! San Juda'nın Umutsuz Gavgavları üstüne yemin ederim ki doğru söylüyorum. kırılamayacak kadar sert olabilirdi.

sonra aşağıdan metalik bir ses duyuldu. İnsan telin ucunda üç yüz. «Tamam. mağaracılık merakının ne altını bırakıyordu ne üstünü. Ama ancak otuz santimetre kadar düşüp yeni bir engelin üstüne kondu. yurtlarına dönmek için son_ mek bilmez romantik bir ateş yanıp duruyordu. Bacanın içi her zaman karanlık olduğu için vaktin nasıl geçtiğini anlamadan çalıştılar ve bazı kereler yukarıya çıkıp da gece olmuş görünce şaşaladılar. telin ağırlığı yukardaki adamın harcayacağı çabayı üç katma çıkarabilirdi.» diye haykırdı. kıskaçların nasıl kullanılacağını anlattı. O zaman telin iki ucunda da moraller yükseliyordu. Hem Hel hem de Le Cagot vücutça tükendikleri zaman. Bir an için kendini ölmüş gibi hissetti. eninde sonunda kabloyu zedeler. giydiriyordu hepsine. dört yüz metre aşağıya sallandığı zaman. Hel ağır kayalarla üç saat cebelleştikten sonra yukarıya çıktığında yüzü solgundu. Dar yerlerde kolaylık sağlamak ve bir de ağırlık sorunu. Bu insanlar dünyanın neresinde gezerlerse gezsinler. yağmurun anasına avradına küfrediyor. Sonra kulaklıkları kafasına geçirdi ve o yumuşak cezaevi sesiyle yukarıya açık seçik talimat verdi. Dudakları mosmor kesilmiş. Kutsal Ruhun Göze Görünmez Gavgavlan adına.» Ama aşağıya indikten pek az sonra soluk soluğa bir ses kulaklıkları titretti. Kıskaçları iyi takın. Derken birden sessizlik oldu. «Kayacak bunlar. Kalınlığı zaten pek fazla değildi. Biraz aşağıdan bacaya giren yeraltı nehrinin hışırtısını duyabiliyor.. Düşer de bu kusursuz vücudumun bir yerini sakatlarsam yukarıya çıktığımda tekmeyle gebertirim topunuzu!» Hel telefona. bu kara dağların. Hel. pedallı vincin çizimini hazırlarken en hafif kabloyu kullanmayı iki nedenle istemişti. bu sersem bacanın. Le Cagot aşağıda kayalara sövüp sayıyor. Herhalde bacanın o noktadan aşağısını bu sular açmış tıkanıklık falan bırakmamış olmalıydı.ğa sola sürtünmesini önlemek için. Bir ara Hel aşağıda çalışır. Basklılar'm tipik bir niteliğini Hel ilk defa olarak böyle gecelerde öğrendi. Le Cagot'nun seksen iki kiloluk cüssesiyle ona eklenen yemek kabını taşırken güvenli olması yeterliydi onlara. kısa saplı keskiyle dört taşlık bir piramide benzeyen tıkanıklığı temizlemeye uğraşırken taşlar birden ayağının altından kayıp dökülüver-di. Ara sır-a kırılan bir kayanın ardından on metrelik düz iniş gözükünce yaşanan heyecanlı dakikalar vardı. Bütün vücudu. yüzünün. Her biri vücudunun gücü elverdiği kadar çalışıyor. Bask dağlarının en yüksek yaylaları otlak görevi yapmaya başladığında kullanılırdı. bir çoban kulübesine girip uyuyorlardı. Arasıra güvenlik kıskaçlarını takmayı unutuyorlardı. içlerinde her an yuvalarına. «Dur biraz. Yukardaki bobinlerin ağırlığı değildi onu düşündüren. sonra da tekrar işine koyuldu. Hel düştü. Bir süre sessizlik oldu.. Vinçte çalışan gençler bu işte henüz tecrübesizdi. bu sesten nehrin bacaya girdikten sonra bir çağlayan oluşturup aşağıya döküldüğünü anlıyorlardı. «Bak gerçek Bask kuvvetini görünce o kayalar nasıl patır patır düşecek. bacanın 365'inci metresine vardıklarında karşılarına çıkmıştı. Sessizliğin içinde durup damarlarından yükselen adrenalinin midesini yerinden oynatışını dinledi. Bu kulübe çobanlar tarafm245 dan ancak yaz mevsiminde. Orhiko choria Orhin laket: Yani. Başının üstündeki tel de gevşek duruyordu.» İşin en güç ve en umutsuz dönemi. Böyle sürtünmeler. birinin çıkıp ötekinin inmesi için harcanacak zamanı kazanmaya çabalıyordu. «Orhy kuşları ancak Orfry'de mutlu olur. sevgili . zayıflamasına neden olurdu. Le Cagot onun bu halini görünce kahkahalarla gülmüş. ellerinin derisi saatlerce su altında kalmaktan buruşmuştu. kemiklerine kadar titriyordu. bütün eklemleri ağrıyıp parmaklan keskinin sapını tutamaz hale gelince. bir ya da iki metre aşağıdaki başka bir engelin üzerine düşüp orada kalakalıyor. yolu daha da tıkamış oluyordu. telin kendi ağırlığıydı. dışarda rüzgâr ıslıkları öttürerek eserken onlar çene çalarlardı. «Dur bekle. Fazla yorgunluktum uyku tutmadığı için. Aşağıdan kayalara inen son darbenin sesi geldi ve telin birden 246 gerildiği görüldü. Ama bazen de güçlükle kı-rılabilen bir kaya. Le Cagot'nun Kolay çalı-şabilmesini sağlamak için teli biraz gevşetmiş bulunuyorlardı. Oradaki tıkanıklığı açarken hiç kesilmeyen buz gibi bir yeraltı yağmurunun altında çalışmak zorunda kalmışlardı. Az sonra Le Cagot gene soluk soluğa fısıldadı.» demişti.

«Durun!» diye bir ses geldi. Göster248 .» Delikanlılardan biri Hel'in direktifi altında pedalları çevirmeye başladı. Arasıra diş gıcırtıları da duyuluyordu. yukarı almak zorunda kalacaktı. Hem de tek kolla. bir metre yukarı. Hel. 247 iki elini de kullanabilse teli başının üstünde tutarken çalışır. Espriler yapıyor. Bencil bir şair olarak sesin yeraltındaki yankı ve titreşiminden hoşlandığını ileri sürerdi hep. Sistem öylesine yavaş vitesteydi ki. Le Cagot'ya mikrofonda hiçbir şey söylemiyordu. Bu kesim seksen metre kadar sürecekti. bu arada kolum kırıldı. «Vida gibi olan yere kadar tek kolla tutunabilir misin?» Hiç cevap gelmedi. Evet. oldukça kolaylıkla çıkabilirdi.» «Yavaş ve sakin hareket edelim. «Ha. Le Cagot'nun solukları artık yutkunma ve iç çekmeye dönüşmüştü. şarkıların. «Benat? Tırmanabilir misin diyorum?» «İkinci seçeneği düşününce. Bu yüzden de kendini pek gereksiz hissetmekteydi. Hel aslında Le Cagot'nun çıkardığı gürültülerin ikinci bir amacı olduğunun farkındaydı. Derken Le Cagot bacanın vida gibi kıvrılan kesimine girdi. teli çok ağır sarmak dert olmuyordu. Kırmızı işaretlerin gelişine bakan Hel.» Hel içine derin bir soluk çekip bacanın şemasını gözünün önüne getirmeye çalıştı. küfürlerin yerini ağır bir soluma aldı. üç metre bolluk.» «İyi olur. 44'üncü metredeki çifte kayalarda.» dedi. Önce birkaç metre yukarı. Pedal çeviren birinci genç tükenince teli çifte kıskaçla tutturup yer değiştiler.. Sempatik kinesodiks ve duyu diliyle Le Cagot'ya elinden geldiği kadar yardım etmek için bazı budalaca fakat kaçınılmaz şeyler yapmak zorunda kalıyordu zaman zaman. kulaklıktan Le Cagot'nun ağır solumasını dinliyordu. İki metre yukarı. galiba denesem fena olmaz. Hareketler kırık kolunu acıttıkça. Duvarlara oydukları tel yuvaları ancak birkaç santim ge-nişliğindeydi. Le Cagot şu anda çık'şm en güç noktasında olmalıydı. Le Cagot bitmişti. iki metre bolluk. Sinirleri gergindi. Teli her on metrede bir kırmızıya boyamışlardı. «Galiba burada biraz dinlensem iyi olacak. Le Cagot'nun kendisine lâf söylenerek moralinin yükseltilmesine ihtiyacı olduğu duygusuna kapılmasını istemiyordu. Altı santimlik bir kayaya basarak dinlenmek. Oranın tam altında çok dar bir geçit bulunuyordu. O sıra kulaklıklara. Tel bir yukarı bir aşağı inip çıkıyordu. Le Cagot' nun o sıra bacanın neresinde olduğunu hesaplayabiliyordu. Dönemeçlerden yukarıya bu yolla çekilmesine olanak yoktu. telin kesinlikle takılacağı o küçük ucu hatırlıyor. oraya varmış olmalıydı. Başını geriye atıp yukarıya. eski yere kadar sarma. Yolumuz açık ve ben şu anda bir çağlayanın içinde sallanır durumdayım.inlere sarılmış durumdaydı. sonra Le Cagot teli bir sıkışıklıktan kurtarabilsin diye biraz bolluk. Yeraltındayken sürekli konuşup şarkılar söylemek huyuydu onun zaten. Başlangıçta Le Cagot'nun sesi kulaklıktan muntazam duyuluyordu. Ama Le Ca-got'nun yaptığı aşama hâlâ yavaş ve düzensiz olmaktaydı. Dinlenmek mi? Hel şaşırmıştı. ha? Herhalde son gücünü harcıyordu artık. Sonra sakin sesiyle mikrofona eğilip konuştu. parmak ucuyla basabileceği o küçük çıkıntıyı düşünüyor. Eski dosttular. iki buçuk metre yukarı.dostlarım ve değerli hayranlarım! İş bitti artık. Üstelik teli de idare etmek güç olacaktı Le Cagot için.. Benat' nm çevresindeki taşların durumunu gözünün önüne getiriyor. kendi üstün yeteneklerini sayıp döküyordu. Bu sesler karanlığı ve yalnızlığı geri itiyor. Az sonra kendi moralini yükseltmek ve yukarıdakilere gösteri yapmak için patlatılan esprilerin. sessizliği dolduruyordu. Artık pedal çevirmek de biraz kolaylaşmıştı. Hel tele bir daha göz attı. Ne de olsa telin yarıdan fazlası bol. İlk yirmi metre boyunca hiçbir güçlükle karşılaşmadılar.» Gene kısa bir sessizlik. sonra bir ekleme. mırıldanıyor. İki kolunu kullanan biri bile güçlük çekerdi oradan geçerken. az üstteki dar boğazdan geçerken kırık kolunun nasıl acıyacağını gözü önünde canlandırıyordu. kayalara bakıyor olmalıydı şu anda. Ama Hel bunu hiçbir zaman Le Cagot'ya açık açık söylemedi. Le Cagot tırmandıkça arasıra durup teli dar bir yuvadan kurtarmak. Bobinlerin yanında duruyor.

Nikko! Güneşin son defa tadını çıkarmaya bak! Ömrünün en son gününü yaşıyorsun!» «Palavra sıkma. Ki benim hem iki kolum da sağlam...» diye söylendi. mağaranın ağzına gidip otur du. Benat.ayrıca bir de kafatası biçimi meselesi var. Aryen dillerden önce kullanılanlar arasında hayatta kalan tek dil..» «Bak. kendini orta düzey meditasyona getirmeye çalıştı.» «Ağğhh!» «. Tipik Bask gözleri korkuyla doluydu... Sıfır grubu kan Avrupahlar'ın ancak yüzde kırkında bulunurken Basklarda yüzde altmışa çıkıyor. Artık Le Cagot'yu kendileri yukarıya çekebilirlerdi! .. İngiltere ve Amerika'da verdiği konferanslarla Bask şiirine saygınlık kazandırmış. Nicholai ne yapması gerektiğini pek bilemeden. İnsan neyse odur. herhalde dünyada bu insan neslinden daha önce yaşamış olan neandertal adamın soyundan geliyorlar. Eskualdunlar arasında ise B grubu kan gören olmamış. Koluna bir taş değdikçe genizden gelen bir homurtu işitiyordu.. «Bir süre burada kalmak istiyorum. kulakları aşağıdan gelen acı dolu soluklardaydı. Böylelikle duygularını uyutuyordu.. Kulaklıktan gene soluması duyulmaya başlamıştı. «Neandertal bunlar. Benat'ya bir şey olursa bunu kulaklarıyla duymayı da istemiyordu. asıl fark fiziksel bence. Gereksiz bir yardım duygusu Hel kulaklıkları başından çıkardı. Vinçte çalışan gencin çığlığını duyuncaya kadar meditasyondan çıkmadı. Daha önce yaşamış başka bir tür insanların soyundan geliyorlar.. devrimci ruhuyla dünya gençlerinden alkışlar toplamış biri.» diye ekledi. Basklann dili. Nikko.» Le Cagot cevap vermedi. Pedaldaki genç teli önce yirmi. Gözlerini indirdi. Çifte kayaları bir geçerse artık adamın ağırlığını tele bindirebilir. Neden sağlamış? Açık konuşmaktan kaçmayalım. Ama çifte kayaları kendi kendine aşmak zorundaydı.» «Şu teli biraz bollaştırm.» Artık soluk soluğa değildi.» «Aslında onları suçlamıyorum..diği çaba ve duyduğu acı gücünü tüketmişti. Hem de Neandertal olmak gibi bir kusurum yok.» «Neden söz ediyorsun?» diye sordu Le Cagot. Pedal çeviren genç Hel'e doğru baktı.yoo. Sonra. Teldeki işaret 40 metreyi gösteriyordu. Artık yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bu konuşmalar hiç hoşlanmadığım bir maceraya doğru gidiyor!» «. Gözleri telde.. Hem de işin en güç yerine varmadan. Gerçekleri sen de benim kadar biliyorsun. İkinci genç telin fazla ucunu eliyle tutuyordu. Ama kuvvetlerini devam ettirmek gerekince. Irk olarak da Avrupa uluslarının hiçbirine benzemediklerini biliyoruz.» «Basklardan söz etmen iyi ama. onu dolu bir çuval gibi yukarıya çekebilirlerdi. «Bas ki ardan. Gerçi gösterişli parlak bir kuvvete ve cesarete sahipler.» 249 «Nikko? Vaftizci Yahya'nın Islak Gavgavları adına yemin ederim ki sonunda beni kızdırmayı başaracaksın!» «Baskların öteki insanlardan aptal olduğunu söylemiyorum ki? Ne de olsa İspanyol efendilerinin ayakları dibinde epey şey öğrendiler ve. Basklann yuvarlak kafası daha sonra gelen CroMagnon insanlardan çok daha önce yaşamış olan Neandertal adama benziyor. Baba Cagot bu gençlerin gözünde büyük bir halk kahramanıydı. vur-kaç cinsinden işlerde yararlı olacak türden kuvvet ve cesarete. Biliyoruz ki dünyanın üstün insanları aslında Cro Magnon'ların soyundan gelir. Neandertallere ne olmuş?» «Basklann nereden ortaya çıktığını epeydir inceliyordum. sonra otuz santim yukarı çekti. seni uyarıyorum. «Evet.. Hel denilen bu yabancıyla İspanya'ya girip on üç arkadaşını cezaevinden kurtarmış biri! Le Cagot'nun sesi tekrar duyuldu.. işler tahammül noktasına dayanınca. Ama sesinde sakin bir kadercilik hissediliyordu. «Burayı çok beğendim. Doğanın bir oyunu. o yumuşak sesiyle konuşmaya başladı... Bu yerde oturmayı başka hangi ulus ister ki?» «Yukarıya geliyorum. Buradan da belli ki bunlar apayrı bir ırk. bu düşük yetenekli insanların dağlık ülkelerinde hayatta kalmalarını sağlamış nasılsa. Tam bana göre bir yer. O çifte kayalardan ben bile olsam zorluk çekerdim.. Geçen zamanın içinde yer almış bir buruşukluk.

Bu nedenle. Bunlardan biri de tulumdan şarap içmektir. iyileşirim herhalde. Çok genişti mağara.» dedi.» «İyi.» «Sen Pier hariç. şafak sökünce inerim.» dedi. Magnezyum lambasını yaktı ve kolunu kaldırıp başının arkasında tuttu. Bask'lar bana göre fazla kurnaz. Kolunu bir bez parçasıyla askıya almışlardı. Güneş ışığı bacanın ancak iki metre derinliğine kadar girebiliyordu. Bunu çoğu kişi bilmez. çökük gözlerine. Demek keşfe geldiklerinde o yöne doğru yürümeleri gerekiyordu. Tek kollu bir insanın yapamayacağı iki şey vardır. Her yöne giden dehlizler göze çarpıyordu. Vücudunun baca duvarlarına sürtünmesini.. Taban. Kendine geldiğinde çoban kulübesindeki kerevetin üstünde yatmaktaydı. «Dünyanın en kötü hasta bakıcısı sensin Nikko. dostum. Le Cagot öksürdü. Şimdi söyle bana bakalım. Hel dönen telin uçunda havada sallanırken müthiş bir buluş yapmış olduklarını ilk defa anlıyordu. Hem bu sefer elini sıkı tut. göze görünmesiyle tutulacak yüksekliğe varması arasında yalnızca birkaç saniye geçti. Mağara öylesine genişti ki. Tekrar yığıntı koniye tırmanıp teli çözdü.» dedi. «Gece oldu. «Papa bakire mi?» Le Cagot'nun sesi zayıf ve titrekti. gene de yanında Le Cagol olmadığı için daha kapsamlı bir keşfe girişmeye gönlü elvermedi Haksızlık olurdu. «Seni vadiye sabahleyin indiririz. Zaten Sen Pier de aslında Basktı. Şimdi bana biraz daha şarap ver. Bu çocuksu planı anlamayacak mıyım sandın? Beni kızdırınca öfkenin verdiği güçle yukarı tırmanacağımı mı sandın? Olmadı işte.Işık gözlerini kamaştırmasın diye.» «İyi. arkadaşının hırpalanmış yüzüne. mağaramız nasıl bir yer?» «Daha inmedim. Le Cagot artık kayalara asılı durumda.. «Umarım yeryüzüne çıktığımda fazla canını yakmamışımdır.250 Hel mağaranın ağzındaki dar oyukta durdu.» diye sırıttı Le Cagot. Çağlayanın içinden geçip bacanın mağaraya açıldığı yere geldi. Böyle şeyler için henüz çok gençsin. Le Cagot'dan gelen sesleri duyabiliyordu.» Aslında Nicholai Le Cagot'dan daha büyüktü. kendinden geçmiş. Alçak sesle. Bütün yol temizdi artık. boğulur gibi oldu. Benat. «Tek kollu insanın yapamayacağı öteki şey nedir?» diye sordu. Kar üstüne çişiyle adını yazmaya çalışan çocuk gibi oynatma!» Ertesi sabah Hel telden aşağıya indi. Ya bu arada eşek İspanyol'un biri deliğin ağzından içeri düşer de mağarayı sahiplenirse?» «Peki. Doktorlar yalnızca Homo Sapien'leri tedavi eder. Le Cagot birden hatırladı. O herkese göre fazla kurnaz. Ama en azından bir on beş yaş daha küçük gösteriyordu. miğferindeki ışık duvarlara ulaşa-mıyordu bile. koninin tepesinden iki yüz metre aşağıdaydı. Hel'in içi mağaracılafl özgü doğal merakla dolup taşıyordu ama. Keçi derisinden yapılmış tulumdan şarap içmek. 252 . Ayağının altındaki oynak taşlara dikkat ederek yavaşça mağaranın tabanına indi. «Ama kaşınmıştm buna.» 251 «Bana attığın dayakla öleceğimi sanmıyorum. Bir katedralin içinden bile genişti. elle ağzın kusursuz biçimde koordine edilmesini gerektirdiğinden Nicholai bir başkasına şarap içirmekte güçlük çekiyordu. Ne derler bilirsin Nola neurtcen baiuçu. Yukarıda delikanlılar kıskaçları takmışlardı. Ama aşağıdaki sualtı nehrinin akış yönü Fransa'ya doğruydu. «Biraz şarap ister misin?» dedi Hel. Hel gülümsedi. «Tulumdan sen sık ağzıma Nikko.» «İnmedin mi? Alla Jainkoa! Ama ben de dibe inmemiştim! Henüz mağara bizim sayılmaz. kül rengi yüzüyle açıkta sallanıp duruyordu. «Sana söyleyemem Nikko. Kayışları kayıp düşmesin diye oradaki bir kayaya doladı. değil mi» «Olmadı. kızıl sakalının altında hâlâ gri görünen yüzüne bakmaktaydı. Hala neurtoco çare çıt. Nitekim birazını da Benat' mn sakalına döktü. Gençler çalı çırpıyla kulübede ateş yakarken Hel yatağın kenarına oturmuş. Kısa zamanda ayaklan dipteki yığının üstüne bastı. «Çok safsın. İki genç onu canı acımasın diye santim santim çekerek yukarıya kadar getirdiler. Kolunu yerine oturtmak için bir veteriner bulurum sana.

Aynı zamanda yanlışlıkla içeriye düşebilecek koyunları da korumuş oluyorlardı böylelikle. Sen mağaradayken burada biraz düşündüm. Le Cagot'ya raporunu verdi. Nikko. bir yudum da Nikko'nun yerine. Bu saklama işinin kış gelince kendiliğinden en iyi şekilde yapılacağını aslında onlar da biliyorlardı. Sonunda Hel. Mağaramıza bir isim bulmak zorundayız.Kırk dakika sonra mağaranın ağzından sisli sabah ışığına çıktı. Vinç çerçevesinin ve kablo sürtünmelerinin izleri üstüne çakıllar attılar. Gerçi yolu açma sırasında benim gösterdiğim cesaret ve yeteneği yabana atmamak gerek ama. «Allah da biliyor ya. Mağaranın ağzına doğru birkaç kaya yuvarlayıp girişi buraya rastlantı eseri olarak gelebileceklerin gözünden sakladılar. adil bir isim doğrusu. yattığı kayanın üstünde. bütün giysileri ve çizmeleriyle uyumayı sürdürdü. Le Cagot bu süre içinde kendi kendine konuşup yeni gelen Izarra'dan yudumlar alıp durdu. Bütün bunları dikkate alarak sonunda mağaramız için en uygun adı buldum. Bir yudum kendi hesabına.» «Neymiş?» «Le Cagot mağarası! Nasıl?» Hel gülümsedi. arkadaşını çizmesinin burnuyla dürttü << Nikko? Bütün ömrünü uykuyla mı geçireceksin? Uyan da şu yaptıgın işe bak! Yarım şişe Izarra içmişsin. Çoban kulübesine döndüklerinde Hel. «Çok iyi. ne de olsa oraya ilk inen sen oldun.» dedi. «Gelecek yaz geri geliriz. değil mi? Bu ismi verirken de adil davranmak istiyorum. Bir süre dinlendikten sonra gençlere yardım edip vinçlerin alüminyum tüplerini söktüler. Şimdi artık yeraltı nehri boyunca ilk yürüyüşe geçmeye hazırdılar. Le Cagot zonklayan kolunun verdiği ıstıraba rağmen bu işe çok heveslenmişti. Dinle.» dedi. Bütün bunlar bir yıl önce olmuştu. Hel bir saat kadar. Dağlardaki kar eriyip yok olunca hemen işe koyulup ilk inişlere ve mağaranın bir haritasını çıkarmaya giriştiler. Le Cagot hemen kendi k e n d i n e konuşmasını kesti. üstüne yattığı sert kayanın acıtmasını hissedebilecek kadar dinlendi ve kıpırdanmaya başladı. obur herif!» 253 .

Her şey hazır mı?» «Şeytan melekten nefret eder mi?» 254 «Brunton pusulasını denedin mi?» «Bebeklerin kakası sarı mıdır?» «Kayalarda demir karışımı olmadığından emin misin?» «Musa orman yangını çıkardı mı?» «Floresan(") da ambalajlı mı?» «Franko eşeğin biri mi?» «İyi öyleyse. sonra üste giydiği dört ince kazağı birer birer sıyırdı.» diye itirafta bulundu. Onun da titreşimleri bulanık. Ölçü aldık. inceydi. Hel bütün bunları kendi icad ettiği bir lambanın ışığında yapıyordu. iç çayını. Oralarda bir sürü yeraltı suyu ırmağa boşalıyordu.» Benat çaydanlıkla cebelleşirken Hel üstündeki paraşütçü tulumuna benzer giysiyi çıkardı. «Şimdi bakabilirim saatime. «Ama sana bir çay yapabilirim. her yanı balmumuyla sıvanmış basit bir oto aküsüne bağlanmıştı. Onu da çıkarıp üç nemli kazağı tekrar giydi. aptal! Al işte. içeriye su girmesin diye özel olarak sıkı lastikle kapanmıştı bu giysinin. ırmağın kayalara doğru iki yüz metrelik girinti yaptığı yerleri gezmişti. çevredeki karanlığın insanın asabını bozmasını önlemeye yetiyordu.» «İyi.» Le Cagot parmakları yandığı için ellerini havada sallıyordu. Basit bir âletti ama. «Neden?» «Çünkü bileğimi çevirirsem çayın yere dökülür. Çünkü en büyük serüveni en sona saklamak istiyorduk.» diye söylendi. Flüorışıma 255 miş yakınlık algılaması onu derhal uyardı. İyi Bask yününden yapılan bu kazaklar ıslakken bile ısıtabiliyordu insanı. bir ucundan girip ötekinden çıkmış Olacaklar demekti. Ama bu sulardan yalnızca birinin hızı ve büyüklüğü bu mağaranın suyuna benziyordu. Dolu bir akü ampulün dört gün dört gece sönmeden yanmasına yetiyordu. Hel çizmelerini ayağından çekerken. Yanlarında on kilo kadar floresan boya taşımak zorundaydılar. Nikko? Nikko? İnanamıyorum. Yukarda gençler telefon aküsünü dolu tutmak için hazır bulundurdukları pedallı manyetodan bunu da doldururlardı nasılsa. . Şimdi ise vakit geldi! Nasıl uyuyabilirsin. Dört kazağın üstüne giyilmesi. Yol kapanır ya da su yeraltına dalarsa yani nehrin suyunu izleyemeyecekleri noktaya gelince bunu suya boşaltacaklardı. Belki birkaç dakika şaşma payı tanışan iyi olur. Le Cagot mağarasının tabanında ve belki dünyanın başka bazı yerlerinde şu anda saat altı otuz yedidir.Hel doğrulup ağrıyan eklemlerini gerdi. dalgıç giysileriyle kendilerini suya bırakıp bir deney yapmak mümkün olabilirdi. Çevrede yalnızca bir kişi vardı. Geliş*Bazi cisimlerin ışık ve röntgen ışınlarına arz edilince kendiliklerinden çeşitli renkli ille ışıklar saçma niteliği. «Saat kaç?» diye sordu. Le Cagot'nun her zaman çay yerine haşladığı tisan'm tadından hafifçe ürperdi. En içte gevşek dokulu jarse bir gömlek vardı. Yaka ve kol ağızları. Beş saatlik derin bir uykudan sonra Hel gene her zamanki gibi birden ve tümüyle dinlenmiş olarak uyandı ve hemen ayıldı. Le Cagot elinde bir fincan açık çayla yaklaşıyordu. ya düşünüyor ya da uyuyordu.» dedi. Kışm Le Cagot İspanya'da vatanseverlik serüvenlerine atılırken Hel oralara keşifler yapmış.» «Nasıl uyuyabilirsin! Hele böyle büyük bir günde! Bu deliğe tam dört kere indik. Henüz bir kasını oynatmış olmadığı gibi gözlerini de açmış değildi. işaret koyduk. Suda florasanini ilk izini gördükleri anda zamanı not edeceklerdi. Hemen Iza-rra şişesine uzandı ama şişeyi boş buldu. O zaman magarayi avuçlarının içine almış. Basklı iki genç iki saat sonra nehrin o yöresine irmak kuracaklar. Gerekirse artık çifte kayaları ve darboğazı genişlettiklerine göre. Yani bu insan ya hayal kuruyor. Le Cagot. Boyanın dökülmesinden ırmakta gorulmesine kadar geçen süreyi böylelikle ölçtükten sonra. «Bu durumda geziye başlamadan önce dinlenmek ve yemek yemek için beş altrsaatimiz var demektir.» dedi Hel. Tam o sırada Le Cagot'nun o koca sesiyle horladığını duydu. Hareketsiz yatması. nöbetleşe suyun rengini izleyeceklerdi. «Bu Doğuluları anlamak mümkün değil. Ve her seferinde de nehrin mecrasını izleme isteğimizi büyük çabalarla gelmedik. mağaranın soğuğunun iliklerine işlemesine neden olmuştu. Süre kısaysa. harita çıkardık. sonunda Holçarte Irmağına açılacağını hesaplamışlardı. soğuğa karşı etkili oluyordu. doldurulmak üzere yukarı da gönderebilirlerdi.» Le Cagot omuz silkip içini çekti. «Söyleyemem. Hel ile Le Cagot bir karara varacaklardı. «Öteki yarıyı ben içtim. Şimdi ben uyku tulumuna girip uyuyabilirim. On vatlık bir ampulü. Bu suyun. Tabii saatleri Hel ve Le Cagot'nunkiyle ayarlıydı.

akan suyun hareketleri sayesinde iyice temizlenmişti. kendine yatağından kurtulmak için yol aramıştı. Hel. Dönüp Le Cagot'ya baktı. Artık yola çıkmaları gerekiyordu. Hel'e yetişince birlikte koridor boyunca yokuş aşağı yürümeye başladılar. Su kaynaymca çantalarda çayı aradı. Le Cagot. tabakalar halinde bir kayaydı.» «Dur bir dakika! Kafamı toplamama izin ver. zorbalıklar yapan. İspanya halkına eziyet eden faşistlere karşı nice gerilla hareketine gülerek öncülük etmesine yol açmıştı. zaman zaman mağa-racı dostlarına bunlardan armağan ettiği olurdu. kapadığı taşları sürüklemekteydi.» «Gördün mü işte? Halk felsefemizin derinliğine yeni bir kanıt. Kaynayan su balonlar çıkarmaya başlayınca Hel arkadaşına üçüncü ve daha güçlü bir tekme savurdu. Çayı o kadar uzun süre demlerdi ki. Çayını elinden almış söyleniyordu. Anlaşılan biraz asitli olan su zamanla lületaşmı tümüyle yemiş. Kendisine eziyet eden bu adamın duman olup uçacağını umar hali vardı. Hel bir daha tekmeledi. Üstteki lületaşı tabakasını su aşındırmış. Hel'in yanma. Yüzünde zafer ifadesi taşıyan adam benim. çan 256 tanın yan cebini yokladı ve en son iş olarak da miğferindeki ışığın pilini yeniledi.» Sonra dönüp nehrin kanalı boyunca uzanan koridorda yürümeye başladı. Yanları da durmadan oymakta. Küçük olmakla birlikte güçlü bir pil. Hel'in en büyük meraklarından biri. Le Cagot yan dönüp dizlerini karnına çekti. Kayaların bileşimi de iyice belli oluyordu. Le Cagot'nun gururunu ve kendine saygısını koruyacak bir yöntem tutturmuş gidiyorlardı. sonunda içinde kahveden fazla kafein varmış gibi olurdu.» Hel koridora girdikten hemen sonra durup Le Cagot'yu bekledi. yakman hep Le Cagot idi. Daha başlangıçtan beri.» «Hadi. oturuyordu. Tanrı aşkına!» «Ben bu çayı bitirip yola çıkıyorum. sonra iki çantayı eliyle bir tartıp hafif olanını seçti. uyudu mu da derin uyurdu. Bu adamın o yılmak bilmez cesareti onu nice atak serüvenlere sürüklemiş. mağaracılık gereçlerini çizmesi ve atölyesinde kendisinin yapmasıydı. biliyor musun?» diye bağırdı Le Cagot. O hâlâ çayı elinde. Dönüşte sana mağaranın na sil olduğunu anlatırım. Bütün bu takılmalar.» «Dediğini kabul etmek zorundayım. aralarındaki ilişkinin yerleşmiş esprileriydi. Akünün ışığında yalnızca uzun. İçindeki ozan ruhu onu Falstafımsı bir soytarı kılığına sokuyordu ama bir farkla. «Eski bir Bask atasözü vardır. Uyanmıştı Le Cagot. Hel aslında kişiliğinin gücü. Bu piller de kendi icadıydı. Bunların patentini almak ya da satışına girişmek aklının ucundan bile geçmezdi ama. Uyuyan birini tekmeleyen insan sonunda mutlaka ölür. Hel ayağa kalkıp küçük ocağın mavi alevini yaktı. Durmadan küfreden. bu nasıl çay böyle!» «Dağ çayı. taşm üstüne oturdu. Ben senin gibi her şeyi tat mış değilim. Yukarılar lületaşıydı ama suyun içinden aktığı yatak çok eskiden kalma. kalk artık. Hiç kıpırdamadan konuştu. Jozef ve o eşeğin aşkına. Sürüklenen taşlar yanlara çarpŞibıımi 257/17 . Benat'nm uyku tulumuna yan taraftan hafif bir tekme attı.» dedi. «Tanımak kolay olur. «Sen Pier'in Koca Gavgavları adına sen köle güdenlerden farksızsın. kendine bir yatak oymuştu.» «Pekâlâ öyleyse!» Le Cagot öfkeyle uyku tulumunu tekmeleyip içinden çıktı. Meryem. Cevap olarak yalnızca bir homurtuyla nınltılı bir küfür geldi. ip kangalını omuzuna taktı. Le Cagot ise o boğa kuvveti ve dayanaklılığı sayesinde en iyi ikinci adam oluyordu.Le Cagot giyinik olarak uyku tulumunun içine girmişti. karışık saçlarıyla pas rengi ve kır karışımı sakalı görünüyordu. Vücudunu fiziksel faaliyetlere adamış bir kişi olan Le Cagot. Hel. Bastıkları yerler ve çevresindeki duvarlar.» «Herkes ölür.» «At sidiğine benziyor. Bu sefer aldığı titreşimler değişikti. Hel onun kolunu uyku tulumundan çekip saatine baktığında ruhu bile duymadı. «Beni mağaranın sonunda bulabilirsin. «Senin damarlarında Falanj kanı olduğuna bahse girebilirim. «İsa. İrili ufaklı çengelleri sırtladı.» Hel çayını bitirdi. yakınlık duygusunun avantajları ve ince vücudunun çevikliğiyle ikili ekibin lideriydi. Bir yandan hızla yüklerini omuz-luyordu. Gerard/Simon pilinin biraz geliştirilmişi.

Vibram çizmeleriyle de alttaki dar çıkıntıya sağlamca bastı. Suyun içinde yutulup 258 gitmeyi korkunçlaştıran şey boğulma korkusu da değildi. Le Cagot'nun kahkahası birden her yanı doldurdu. Çok güç bir işi yaptığı avuçlarının derisi biraz yüzüldü ama o ağır ağır ilerlemeyi sürdürdü. Sonunda eni ancak iki metre fakat derinliği en az 10 metre olan suyun yanından eğilerek ilerlemek zorunda kaldılar Tavan daha da alçaldı. «Eee?» diye sordu Le Cagot arkadan. Yan yan ilerleyerek.tıkça daha büyük parçaların kopmasına neden oluyordu. heyelanlar altında kalmaktan ya da depreme yakalan maktan daha büyük bir korku haline gelmişti. Sesi tünelin içinde yankılanıyordu. Az sonra çömelerek ilerlemekteydiler. Bu yeral. ilerde bir çukur bulunması olasılığı onu durdurmaya yeterdi zaten. Sular kalçalarından bir karış aşağıda akıp duruyordu. Bir an durup soluk aldıktan sonra yan duvarla kaya birikiminin köşesinden tırmanmaya başladı. tavan. avuçlarım ve tabanlarını kullanarak üstüne doğru uzanan kayanın altından süzüldü. Orada öyle durup duracak mısın? Burada kırk yıl böyle çömelik durumda oturamam ki!» «Yardım et de sırtımdakini indireyim. Kaynayan girdabın içinde parçalanmaktı asıl sinirlerini bozan. Ağırlığını dengeleyip omuzunu karşı duvara yasladı. Kayayı geçtikten sonra daha da daraldı. Bunlar kamp ateşi başında anlatılan öyküleı di kuşkusuz. «Ne görüyorsun?» «Hiçbir şey. O zaman hiç değilse birimiz başarıya ulaşırız!» Tekrar güldü. Oraya varıp çevresine bakınabildiği zaman kendini bir boşluk içinde hissetti. Yol sola dönmekte devam ediyordu. Belki gerçekten az sonra çevrelerindeki kayalar tokuşacak. Nikko? İstersen sen oraya sıkı tutun da ben köprü gibi üstüne basayım. Derken sudan uzanan koca bir kaya.ı sularının içinde yürürken derin çukurlara basıp yok olan mağaracıların öyküleri dil den dile anlatılıp durmaktaydı. Le Cagot titreyen bacaklarının ağrısına küfretti. oraya kayalar biriktiğini ve suyun da aşağılara batıp gittiğini görünce içi burkulur gibi oldu. Hel'in miğfer ışığının vurduğu yerden daha yukarıya doğru kalktı. Yol daralmaya devam ederken ikisinin de kafasında aynı düşünce vardı. Hel hâlâ ilerliyordu. Hel bu kayanın ilerisini göremiyordu. bunca hazırlıkla buraya gelmeleri boşuna olacaktı. Allahtan su genişlemedi. Her adımından önce bastığı yeri dikkat- .» Bu sıkışık durumda Hel'in çantasını indirmek kolay değildi. Olmasa bile. yalnızca tavan biraz yükseldi. ışığın varamayacağı kadar yüksekti. döne döne inen suya kapılıp sonunda dipteki dev girdabın içinde parçala nıyorlardı. ayaklarını bastığı çıkıntının yok olduğunu.» «İşte bu çok güven verici. Ne var ki kayalar çürümüş gibi kopup duruyordu. koridor boyunca yürüdüler. Söylendiğine göre adamlar belki yüz. «Hey! Ya yol birden genişlerse. İşte bu mağara böyle böyle meydana gelmişti. Bir saati aşkın bir süre. Mağaracıl. Suda yürüyerek geçme olanağı da yoktu. Çoğuna da bu bölgede epey sık rastlanan depremler neden olurdu. Ama çantadan kurtulunca hiç değilse biraz doğrulabildi. belki iki yüz metre derinliğindeki çukurun içine çekiliyor. Üstelik sırtların-daki çantalar da tavana sürtünüyordu. Dile getirmek istemedikleri düşünce: Bu yol böyle darala darala son bulursa. kayalardan aşağıya düşmekten. Burada su çok daralmış olduğu için Hel kollarını kaldırıp vücudunu devirince karşı taraftaki taşlara tutunabildi. Böylelikle geometrik dizi halindeki gelişme yüzlerce ve binlerce yıldan beri sürüp gidiyordu. o sürtünmeler ve eritmelerdi. Biraz ilerde lambanın ışığının vurduğu yerde. su da aradan yeraltına doğru kaybolup gidecekti. Aylar sonra çevredeki akarsularda giysi ve teçhizatların m parçalan bulunuyordu. Bastığı yer gerçi iki üç metreden geniş değildi ama. omuzlarını. Büyük kayma ve çökmeler kırk yılda bir yeralan şeylerdi aslında. Çömelmiş durumda uzun süre yürümek bacaklar için pek kolay sayılmazdı. Çoğu yalan veya abartma olmalıydı. Ama tüm halk lıı kâyeleri gibi bunlar da gerçek korkulan ifade ediyordu. Burası çok derindi. Bütün işi yapan. Yolları hafif aşağıya doğru yokuştu. Duvarlar ve tavan yavaş yavaş onlara doğru yaklaştı.ı rm çoğu için böyle suyun içinde yutulup gitmek. Tutacak ve basacak yerler bol ve iriydi. Sonra sırtüstü döndü. Tünel hafifçe sola kıvrılmaya başladı. üzerinde yürümekte oldukları dar şeridi tıkayıverdi.

Buranın adı Le Cagot mağarası olacak. Ellerini çırpıp ses dinledi. İki iri kayanın altından geçip yassı taşın üstünde1 yanyana durdular. arkadaşının vaftizi pek kuru kuruya yapmadığını anlıyordu. «Bu mağarayı vaftiz ettim ve ona isim koydum. gidelim. Duruyordu ama. Araları yığıntı parçalarıyla doluydu. yeni yetme gibi bir mağaraydı burası. «Tamam. belki yüz yıllık olabilirdi. poposuyla tabanlarının üzerine oturup biraz rahatlayabileceği bir yere yerleşmişti. ayrıca kopan kayaların birçoğunu temizlemiş olduğu için. «Tırma nan mağara!» Gerçi çirkin bir görünümdü ama çok heybetliydi. «Aman Tanrım!» dedi. o organik boşluklarıyla gerçekten ürkütücü oluyordu. Sesi boğuktu. Güvenilir bir yer değildi. Tabanda ev boyu kayalar vardı.» dedi. tavanını da yükseltmeye devam ediyordu. «Eee?» dedi. «Karışıklık olmaz mı?» diye sordu. Suyun kenarındaki kayanın yanma dönmek uzun sürmedi. tavanından da bir yüz metre aşağıdaki taş çıkıntının üstünde durmakta olan İni minicik böceksi insanları küçümsüyordu sanki. Bu nasıl?» «İyi.» «Doğru. sanki yeni getirilip konmuş gibi canlı ve sivriydi. Ya da tırmanmaya devam edip yeryüzüne açılacak. Jeolojik zaman perspektifi içinde düşünülmeliydi. Bak bu doğru.» «Ama senin de bu buluşuna katkım unutmuş değilim. Eh. Demek Hel şu anda büyük bir mağaranın ağzında bulunuyordu. Le Cagot bu arada biraz geriye gitmiş. Burada her şey. Işık söndü. Gözlerini alıştırıp miğfer ışıklarıyla görebilmeleri için aradan uzun bir süre geçmesi gerekti.» «Harika!» Çantaları kayanın çevresini dolaşan ipin yardımıyla geçirdiler. «Gidebiliyor muyuz?» «Büyük bir mağara var.259 le kontrol etmekte. Tavandaki taze oyuklar belki üç yıllık. Le Cagot dehşet dolu bir fısıltıyla. Le Cagot magnezyum lambasını yaktı ve koca mağara binlerce yıldan beri ilk defa olarak kendini insanlara gösterdi. Ayrıca peşpeşe birçok yankılanmalar yeralmıştı. Bu nasıl?» «Daha fazlasını isteyemezdim. Yola çıktıklarından beri her yüz metrede bir bu işi yapıyordu. tabanından en az yüz metre yüksekte. belki elli bin yıl sonra burası da durulup oturacak. 261 . Hel tırmanacakları yerdeki ipi de yerinde bıraktığı. Yakında. Bunu yaparken durmadan acı acı küfür edi-yor. Sabırla otuz metre kadar tırmandıktan sonra birbirine dayanmış duran iki dev kayanın arasından geçti. Yankı çok geç geldi. Geçmek için oraya takılı bıraktığı çift kat ipe tutunup Le Cagot'ya kayanın berisinden seslendi. Nikko. o halde buranın adını Le Cagot Boşluğu koydum. Tavanda kopup düşen kayaların oyuk yerleri belli oluyordu. Mağaralar genellikle ebediymiş gibi bir duygu veren asude yerler olurdu. Demin öyle zorlukla aşmak zorunda kaldığımız o yere Hel Kayası diye isim takacağım. Tabii şu haliyle gösterdiği gençlik öznel bir kavramdı.» Hel defterinin üzerine eğilip elindeki pusulanın yardımıyla mesafe ve yükseklik tahminlerini not etti. sonra Le Cagot. «kuru mağara» tabir edilen.. oradaki kayaya. Garip.» O sıra duyulan şırıltı sesinden Hel. Sonradan bu deliğe «Anahtar Deliği» diye isim takacaklardı. eliyle tutunduğu parçanın kopmayacağmdan emin olmaktaydı. tabanını da. Ama tırmanan 260 mağaralar denilen türde onlar. Sonra elin-dekileri su geçirmez torbaya yerleştirip. «Ne demek istiyorsun?» «Birinci mağaranın adı da öyle. ne ilerde ne de yanlarda hiçbir şey göremiyordu. O da hemen kalkıp kayaya yaklaştı. Artık yassı bir taş zemin üzerinde duruyordu. Hâlâ tırmanmaya. iç uzantısı bulunmayan yerlerden biri olacaktı. Joshua'nm Borazanlar Çalan Gavgavları adına sövüp sayıyordu. Gözlerinin önünde kar benekleri dans ederken Hel yanıbaşmdan Le Cagot'nun sesini duydu. yani belki yirmi bin.» «Hım-m. her mağara gibi normal bir mağara haline gelecekti. az önce Hel'in yaptığı gibi karşı tarafa tutunarak kayanın çevresini dolaştı. otuz metrelik yükseliş pek güç olmadı. Devam edelim mi?» «Şunları bitirir bitirmez. Doğanın bu müthiş mağarası.

Hel kana kana içti. sakın açılış olmasın?» diye sordu. Çok yorulmuştu. yarıklara girip kayaların aralarına sokuldular. İnsan dengesini gözüyle değil. «Aç değil misin?» Hel başını iki yana salladı. duvara gelişigüzel tırmanmaya koyulmuştu. Boğazmdaki kuruluk batıcı olmaya başlamıştı. Boyayı dökmek için suyun yanma bile varamıyoruz. çatlaklar ve yarıklar arasından süzülerek. Ote taraftan gelen suyun sesi de onları bir yol bulmak için zorluyor.» Duvarın yukarılarında yol aramayı pek.Bir kayadan bir kayaya dikkatle geçerek. yüzünden terler boşalarak dostunun kara mizahına cevap verdi: Kolunu uzatıp ona uluslararası bir işaret yaptı. Yere basınca hemen oturdu. ambarlar boyundaki koca kayaların sırtı üzerinden dolaşarak Boşluk dedikleri yerin karşı tarafına geçmeye çabaladılar. elini çantasına daldırarak peynir. Kopup düşmelerin taze oluşu ve burada hava sürtünmesi bulunmayışı yüzünden satıhlar yerçekimi kurallarına meydan okuyan çılgın çıkıntılar yapıyordu. Hel. Solumak için bile çaba harcıyordu. Yukardaki koyu karanlık. tabanın altında kollara ayrılmış akan sular giderek birbirine yaklaşıyor. kimi ta yukarıda bir yerde çıkıntı oluşturmuş du 262 rumdaydı. ancak onlar dinlenmek üzere durdukları zaman işitilir hale gelmişti. «Şu duvarın arkasındaki. Ama artık duvarın dibinde geçit bulunmadığı ke-sinleşince tek şansları yukarıları aramaya kalmıştı. Yönlerini de bu kargaşalığın içinde iyice kaybettiklerinden ancak pusulanın yardımıyla ilerlemekteydiler. Le Cagot. düşen kayaların altında gözden kaybolmuştu. yön konusunda âfâkî tahminler. eğim konusunda belki daha gerçekten uzak sayılar yazıp duruyordu. zorluyordu. şarabı doğrudan boğazına nişanlamıştı. Hani suyun aşağıdan yukarıya doğru aktığı izlenimini veren. Gürleyerek inen suyun içinden yol bulmak ise mümkün olmayabilirdi.. Artık mağaranın karşı tarafını görebiliyor. Bir saati aşkın süre. Aşağıda akması gereken su. tanıdık görünümlerin bolluğuydu. ama öte tarafa geçebilecek bir yol bulamadılar.. Bu öyle uzun sürdü ki sonunda Le Cagot şarap konusunda kaygı duymaya başladı. Aşağıda. Yol bulma çabalan. Elindeki Brunton pusulası bu mağarada pek bir işe yaramış sayılmazdı. bilinçaltlarma baskı yapıyor. Yarım saat sonra Le Cagot tepesinden doğru bir ses duydu. birleşiyor. Büyün bir çağlayan. Lunaparklardaki garip yerlere benzer bir yerdi burası. «Yığıntının tepesine bir göz atmak istiyorum. Mağaranın bu tarafında pek kaya sayılabilecek boyda taş yoktu. Karanlığın içinde Hel aşağıya doğru geliyordu. Belleği fazla yükleyip işlemez hale getiren şey. İki saat sonra beş yüz metre kadar yol almışlardı. ayın o çarpık çurpuk yüzeyi üstünde gezinmeye çalışan astronotlarmkinden pek farklı değildi. «Sanmıyorum. Başını arkaya eğip miğfer ışığını sese doğru çevirmeye çalıştı. «Eee? Bir yol buldun mu?» diye sordu. göze düzmüş gibi görünen yerin dik bir yokuş olduğu anlaşılan o eğlence yapıları gibi. yığıntının oluşturduğu duvarın önünde ileri geri yürüdüler. bir taşın üstüne oturdu. Le Cagot gürültüyü bastıracak bir sesle. bisküvi ve xoritzo aradı. gözleri kapalı. kimi yatık. tavanın alçalıp bir yığın kayaya doğru iniş yaptığı yeri fark edebiliyorlardı. Yutkunmaya çalışmak bile acı veriyordu. boğazı iyice dolduğu zaman yutuyordu. Ne yapıyorsun öyle?» Hel çantasını sırtından atmış. Gocunuk bir sesle. göğsü inip kalkarak. Önce tabandan yükselir gibi olan belirsiz gürültü ve fısıltıların arasına karışmış gibi gelen bu ses. Le Cagot hemen xahako'yu uzattı. Defterine notlar işliyor.» «Neden? Orada bir şey mi görünüyor?» «Hayır ama şimdiki durumda ben tam altında oturuyorum ve rahatımı bozup buradan kıpırdamak da istemiyorum. Holçarte ırmağına olan mesafenin yarısına ancak vardık. ses yükseldikçe yükseliyordu.» diye seslendi. Bir çağlayan vardı. Miğfer ışığının camı da bir düşme sonucu çatlamıştı. 263 «Bir şey yemek istemediğinden emin misin?» diye sordu Le Cagot. Yumruğu hemen yanma düşüp orada kalakaldı. Çünkü oradan geçebilseler bile herhalde kendilerini çağlayanın tepesinde bulacaklardı. Tulumu durmadan sıkıyor. ancak duygularıyla sağlayabiliyordu. İlerde. sonra yönünü saptayıp tulumu giderek uzaklaştırmış. Tavanla kayaların birleşir gibi göründüğü yerin ötesinde. Hel sırıtarak başıyla evet işareti yaptı. Son yarım saat boyunca çevrelerinde bir ses hissettirmeye başlamıştı kendini. Derken anladılar. tavandan kopacak on binde bir boyunda bir parçanın onları karınca gibi ezebileceğinin bilincini içlerinde boşluk duygusu yaratıyordu. Buradakiler surlar boyunda yekpare parçalardı. «Biraz dinlenip kendimize gelelim. düşünmemişlerdi.» «Biraz sola doğru kay. . Önce tulumu dişlerine değdirmiş. Kimi dik. sonra çantasının üzerine uzandı ve kolunu yüzüne kapadı. peynirimiz bitti. Bu duvar amma da sinir bozucu şey! Daha da beteri. Üstelik en az iki yüz metre de yüksekteyiz. kimi garip bir açı meydana getirecek pozda.

» «Denedin mi?» Hel omuzlarını kaldırıp kırık miğfer fenerini gösterdi. ve iki yana uzanan ıslak kayalardı.«Nereye çıktın?» «Çağlayanın üstüne. tam orta noktaya. Eskimiş uçları yuvarlanmış bir kayaydı.» «Deneyip de canını tehlikeye atmayacaktın. çağlayanın tam üzerindeki kayada bulan Le Cagot şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleniyordu. Orada bastıkları çıkıntı birkaç santim daralıyor.» «Bok!» «Yoo. «Denedim ama yalnız başaramadım. Basacak yer sağlam. Le Cagot'ya bulduğu sağlam basamağı gösterdi. Günün birinde düşüp öldüğün zaman çok pişman olursun. Aşağıdaki gürültü nedeniyle ancak işaretle anlaşabileceklerdi bura da. galiba suların arasından inilecek bir yol var. kaynar gibi dumanlar çıkarıyor. Sisin içinden tek görebildiği biraz altlarında çağlayanın başladığı yer. Le Cagol 264 . Hel. Büyük bir gürültüyle dökülen suların sisi. bu dumanlar onların çevresini sarıyordu. Nikko. Beni yukarıdan koruman gerek.» Çılgın kayaların arasındaki çılgın yarıklardan geçip kendini Hel'in yanında. ama bir kayanın çevresinden dolaşıp devam ediyordu. rüzgârsız havanın içinde yükselip. Hel sağa doğru seğirtti.

suyun öte tarafına geçebilecekti. Önce ipi koluna sarması Le Cagot'ya bağımlı olmaksızın hareket etmeyi sağlaması gerekiyordu. el parmaklarıyla tutunacak çok yer vardı. Çünkü su altındayken soluk alamayabilirdi. sonra suyun içine girmesi gerekiyordu. Hel kaygan kayalardan aşağıya doğru inmeye başladı. Düşerken kafasını vurup kendinden geçerse ancak o düzeydeyken suyun dışına sallanabilir. inşallah. Le Cagot belki bilmeyerek ipe asılır. diye düşündü.. Bu inada dökülen suların ağırlığının da Hel'in başına. Keşke daha uzun tutabilseydim.. En büyük sorun başının üstündeki ipteydi. 265 . Hel inerken duvarda ne zaman bir yarık bulsa duruyor. Daha sonra da. ipine bir çengel geçirip oraya takıyordu. arada suyun buraları düzlemesine pek fırsat kalmamış olacaktı. boğuld u k t a n kurtulurdu. düşme halinde o kadar aşağıya sarkacak demekti. Ayak parmaklarının ucuyla basacak. Normal olarak önce sisin içine. Allahtan bu kayalar çok girintili çıkıntılıydı. görünen suların miğfer ışığından bir karış uzakta bulunduğunu gördü.. omuzlarına bineceği ortadaydı. Ama sağduyu ona daha fazlasının tehlikeli olduğunu söylüyordu. tam o anda Le Cagot da ipe bolluk vermek gereğini duyduğundan. Sisin içinde biraz daha indi. Biraz duraklayıp kendini inişin en güç kısmına hazırladı. sonunda siyahla gümüş rengi karışımı gibi. Suyu aşincaya kadar yeterli ipi kolunda hazır etmeliydi. Hel ipe asılırken ayak parmakları bastığı yerden ayrılıp yükseliyor. Yirmi metre kadar inip sekiz çengeli duvara taktığı zaman artık ıslak ipin sürtünmelere karşı dayanıklılığı kuşku getirmeye başlıyordu. Bu ip suyun altındayken bitebilirdi. Çağlayanın yönü yeni değişmiş.güçlükle oraya basıp ipi Hel'in beline doladı. eğer kayarsa onu taşıyabilmekte güçlük çekecek bir durumda bulunuyordu.. Hel'in su altında göremediği duvarda gedik aramasını engellerdi. Le Cagot bastığı sözüm ona sağlam basamağa bir küfür savurup çömeldi ve elindeki ipi yandaki bir kaya çıkıntısına doladı. Sonunda bir üç metrelik payı kendi kontrolünde tutmaya karar verdi. Buna karşılık. koluna sardığı ip ne kadar uzun olursa.

Arkadaki duvar öyle pürüzlüydü ki. karbondioksit çokluğu olduğunu çok iyi biliyordu. Giderek daha çoğu sis halinde yükselir gibiydi. Sular bir anda bileğinin çevresini bilezik gibi sardı. Göğsündeki diyaframın elverdiği kadar. İnsanı soluksuz bırakan şeyin. Le Cagot'ya sesini duyurabilmek için kafasını ona yaklaştırıyor. Deney yapmaya falan gerek yoktu.Hel yavaşça sulara doğru yaklaştı. sağlıklı bir çocuk bile inebilirdi buradan aşağı. Hel suyun arkasında duvarı yoklayarak bulabileceği en derin oyuğu aradı. Sonra üçte birini saldı. Geri dönerken kolaylık olsun diye ipi yerinde takılı bırakmaya karar verdiler ve peşpeşe inmeye başladılar. Bu yarık biraz fazla aşağıdaydı. akan suyun arkasına geçtikleri anda normal sesleriyle konuşabilmesiydi. Sanki çağlayandan değil de sağnak yağmurdan geçiriyormuş gibi. yukarıda fazlaydı adetâ. Aşağıya yaklaştıkça sular da azaldı. üzerindeki bütün pisliği süpürmüştü. Son soluğu çok büyük çekti. kendisi sislerle birlikte yükseliyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Onlar sisin içinden karanlık havaya çıkarken suyun sesi de yavaş yavaş arkalarında kalma266 . Ama bulabildiği tek yarık buydu. Sular artık yüzünden birkaç santim uzaktaydı. Suyun ağırlığı onun aşağıya iteceği için. Dikkatle yollarına devam ettiler. Birkaç derin soluk aldı. Sular. Hel hemen suyun içinden geri çıktı. suların arasına daldı. Yerler pırıl pırıl kayaydı. Suyun içine girmesiyle arkasına geçmesi bir olmuş. Kısa zamanda. Üstelik omuzu da suyun ağırlığı altında ağrımaya başlamıştı. Dökülen suların kalınlığı yirmi santim var yoktu. İçinden geçmek de kolaylaşmıştı suların. hatta hayal kırıklığı sayılabilecek bir durumdu. Kısa zamanda pürüzlü duvarın dibine varmışlardı. orada hemen kendine basacak bir çıkıntı bulmuştu. Parmaklan keskin bir yarığa girdi. her birini sonuna kadar verdi. sanki sular yerinde duruyormuş da. Su perdesi sanki dışarının gürültüsünü kesiyordu. Suyun ağırlığı aşağıda az. arasıra tolgaları tokuşuyordu. Hel sonunda mutlu durumu ona anlatabildi. İşin kolaylığı ortadaydı. ciğerlerdeki oksijen azlığından çok. tırmanıp Le Cagot'nun tünediği rafa geldi. Durum komik. Elini suya uzattı. Arka taraf bayağı sessizdi. yüksekte bir yer bulsa daha iyi olacaktı. En komik olanı da.

Yol kolayken genellikle böyle yapardı. insan boyutlarına daha uygun bir yer. Çok güzeldi burası. dinmek bilmez bir merak duyuyorlardı. Tabaka tabaka. Ayrıca nehrin başında nöbet bekleyen gençlerin emekleri de boşa gidecekti. parıldayan aragonit kristalleri. Ya mağaranın bir yerinde tekrar 267 karşılarına çıkacak ya da su görünmeden kayalar yolu tıkayıp işi bitirecekti. istenecek bir şey de değildi belki. «Ama akarsu nerede? Nasıl kaybettin onu?» Doğruydu. Soluk kesecek kadar güzel. Melodide yalnız ses taklitleri değil. duygu taklitleri bile vardı. bir bulvardı burası! Belki de bu mağara sisteminin son bö lümüydü. dramatik yerlere girdikleri zaman ise Le Cagot öne düşüyor. Bu ırkın acıya dayanıklılığını belli etmeye yetiyordu böyle bir şarkı. ve takım taklavatım şakırdatarak aşağıya doğru düştü. Kristal mağarası denen türden. Üstelik tavan da dik durulabilecek kadar yüksekti. Savurganlık sayılacağını bile bile. Geçidin tabanı kaygan kille doluydu. ama asla korkak ve küçük olmayan insanları harekete getirebilmek için işe yarayan bir :. Pirene yöresindeki yedi Bask eyaletini birleştirmeye çabalayanların sloganı. O korkunç Le Cagot Boşluğu gibi değil. Telâşlı (tarrapatakan) bir adamın işlerini nasıl sa-karcasma (kirri-marra) yaptığı anlatılıyordu. Yazık olurdu o zaman. güvenli sıkıntıya tercih eden zaman zaman zalim ve budala olabilen. Le Cagot ışığı gezdirdikçe kristaller canlı gibi parıldayıp sönüyordu. Işık turuncuya dönüşüp sönünceye kadar hiç konuşmadılar. gittikçe gerileyerek yükseliyordu. Basklarm bu çılgın hayalini.. Bir cadde. Bacalarda. Ne var ki her taraf aynı kaygan tabakayla kaplıydı. altlarda bir yerde akıyor Olmalıydı. Bu çabalaması onu tersyüzü 268 . mağaranın durumuna göre otomatikman değişiyordu işte. Bir yandan ilerlerken bir yandan da mağaranın yankısı içinde sesini denemekteydi Le Cagot. Le Cagot adımını attı. bir kaya da yoktu. dişsiz bir ağzın sırıtması gibi görünen karanlık yarığın önünde durdu. Enine doğru geniş. vurgusuz Bask şarkılarından birini tutturmuştu. Gerçekten sırıtılacak.logandı. Zazpiak Bat. Sonunda duvarlardaki ışıklar. solgun miğfer ışıkları tekrar önem kazandı. Bu arada sarkıt ve dikitler yer yer birleşmiş. Le Cagot ışığını yarıktan içeriye uzattı. gene de 15 derecelik bir eğimi geçmiyordu.» Hel başını salladı. sonra biraz zihinsel aritmetik yaptı. Liderlik. Le Cagot'nun sesi kişiliğine uymayacak kadar yavaş çıktı. Sanki turistik bir yerdi burası. Yeraltı nehri kaybolmuştu. Ama romantik tehlikeleri. mağaralara. Nicholai'nin daha iyi bir kaya taktik-çisi olduğunu ikisi de biliyorlardı. Kristal mağarasının sonuna yaklaşırlarken Le Cagot şarkıyı kesti. Hel çömelip klinometresiyle çağlayanın tepesine olan meyili ka-baca ölçtü. gizli bir şaka var gibiydi bu işte. Bir yandan küfrediyor. Kuzey duvarında donmuş bir çağlayan görülmekteydi. çevrelerinde ve üstlerinde duvarlara gömülü.» dedi. Zazpiak Bat Mağarasında ilerlerken Le Cagot öne geçti. Doğudaki duvar kalsitti. Çağlayandan sonra her-hıılde yerdeki yarıklardan aşağıya geçmiş. Yani «Yediden bir doğsun». magnezyum lambasını bir kere daha yakmak istiyor. bir yandan pençelerini sağa sola savurup tutunacak İm yer arıyordu. Pek gerçekleşebilecek bir hayal değildi bu tabii.» «Evet. Tu tunacak bir çıkıntı. Tabii hiçbir turistin ulaşamayacağı turistik bir yer. dolayısıyla oraları o keşfedip isimlendiriyordu. Gerçi yokuş burada aşağıya doğru biraz daha dikleşiyordu ama.» diye karşılık verdi Le Cagot. Durup çevrelerine baktılar. bu asla ulaşılamayacak mağarayla birleştirmek çok normal görünüyordu insana. koca sütunlar oluşturmuştu.. Bunu ne Le Cagot'nun kabullenmesine ne de Nichola'nin vurgulamasına gerek vardı. Yağ gibi bir şey. O inleyen. yamaçlarda güç yerlerde Hel başa geçiyor. «Çıkış artık pek uzakta olmasa gerek. Le CagOl sırtüstü yatmış durumda aşağıya doğru kayıp gidiyordu. «Hemen hemen Holcarte Irmağı düzeyine indik sayılır. Çünkü yüzerek tekrar güneş ışığına çıkma zevkini gerçekleştiremeyecekler demekti. Arkalarından inen sulardan yükselen sis bulutları. gözlerinde uçuşan beneklere dönüşünce. Şimdi iki olasılık vardı. inişini gene de durduramıyordu. Önce pal hızlı kaymıyordu ama. «Buraya Zazpiak Bat Mağarası diyelim.ya başladı.

Hiç ses yoktu.. Derken ışık bir an görünmez oldu. yoktu. öldürebilirim!» 269 .. O bile. çaresiz.. Durum aslında komikti ama. Hel'in kahkahası hem geçidi hem de mağarayı doldurdu.. Ne acemilik ama! Aşağıdan Le Cagot'nun sesi duyuldu. Hel. «Ben. Şimdi dönüp Zazpiak Bat'ı geçmesi.döndürmekten başka işe yaramadı. Derken ışık da uzaklardaki bir deniz fenerinden geliyormuş gibi görünmeye başladı. seni.Saint Sebastian'm Delik Deşik Gavgavları adına. eğer son kangal ipleri Le Cagot ile birlikte aşağıya gitmemiş olsaydı. Bunu öfkeli kükremeler. Hel çantasını sırtından sıyırdı.. ipi. o korkunç boğa kuvvetine rağmen.. yokuşun başında duran Hel. Le Cagot'nun bir yere çarpıp kendinden geçmesinden korktu. La Cagot ayağa kalkıyordu. git. Artık arka arka kayıyordu. Hel'in yapabileceği hiçbir şey yoktu. Hayır... Düşünmesi bile yorucuydu. «Buraya. İmdat sesi bile.. suyun içinden geçmesi ve ipi bıraktıkları yerden alması gerekiyordu.. Bunu yanında taşımanın anlamı yoktu. Le Cagot'nun miğfer ışığının giderek uzaklaşıp küçülüşünü seyrediyordu... Evet. Işık epey uzakta. «Evet.» Demek Le Cagot'ya bir şey olmamıştı. Le Cagot'nun sesi öfke ve hırstan kuduruyordu. Kelimeleri pek anlaşılmıyordu ama arada sırada bir ikisinin anlam taşıdığı da oluyordu.. Hel derin bir soluk aldı... al!» diye cevap geldi.. su şapırtıları ve küfürleri izledi. öfkeli bir Le Cagot. Geçitten aşağı tane tane kelimelerle seslendi. Yarı oturur durumda.. Yukarıda. ya yokuşun dibinde bir kaya falan varsa... Sonra ışık tekrar göründü. Demek nehir orada tekrar ortaya çıkıyordu. şşrappp diye büyük bir su sesi duyuldu. takırtılar. Derken geçitten yukarı bir ses yükseldi... Derken inişi hız kazanmaya başladı. gidiyorum!» Aşağıdaki ışık kıpırdadı. «.. çağlayana tırmanması. aşağı yukarı altmış metre aşağıda hareketsiz kaldı. ipi altmış metre yukarıya fırlatamazdı. Le Cagot herhalde nehre düşmüş olmalıydı. durum gerçekten komik sayılabilirdi ama. almaya.. Ama. Hel o güne kadar bu kadar derin bir yerde böyle kaygan bir kil tabakasına rastlamamıştı.. geldiğinde.

Kuşku verici bir leke.Bir dakika! O su sesi. muntazam bir çukur vardı. diye düşündü. kuşku yok. «Bu onuru sana sakladım. xoritzo içiyordu. Sivrisinek sorunu gibi. Ayaklan önde. Yan duvarlar dümdüzdü ama gene de köşeden inmesi kolay olacaktı. İpi sağlam bir yere bağlamakla uğraşıyordu. Hel çevresine bakındı. Pantolonunun önünde. hızla iniyordu. Dikkatle baktığında Hel mahzenin dip tarafında.Hel tekrar gülüp çağlayana doğru yürümeye başladı. 270 Gene de uzun süre bekleyip Şarap Mahzenini bakir bırakmakta anlam yoktu. Uzak köşede ise dikdörtgen biçiminde. Oysa yeraltı nehrinin debisi mevsimden mevsime değişiklik göstermekteydi. Parmağın bir yanında izler meydana geldi. «Adalet olsun diye mi?» «Evet. Hel şarap mahzeninin kenarına gidip ışığını aşağıya doğru tuttu. Bir an içinde kendini kıçüstü oturur buldu. kayalara. Kaygan killer bütün mağaracılarm nefret ettiği şeydi. sonra güldü.» dedi. Alttaki akıntı burayı böyle geriyordu yalnızca. bir ev kadar vardı. Akıntıyı belli etmeyen. yasalar vardı. Sapina kadar Bask olmakla birlikte Ie Cagot Fransa'da eğitilmiş biriydi. Herhalde burası zaman zaman su doluyordu. ta aşağıda üç köşe bir delik gördü. Bisküvisini yiyor. Çünkü duvarlar dümdüz. burası mağara sisteminin sonuydu. suya düşüşünden sırılsıklamdı. Hayır. Hattâ yağışlar fazla olduğu zaman Zazpiak Bat'm tabanında bile sığ bir göl meydana gelebilirdi. apış arasında kil birikintisi gittikçe yükselmekteydi. Hem bu odanın tümü. Gösterişsiz inişinden hâlâ öfkeli. Dipteki kayaların biçimi de çok netti. Aşağıdaki güçlü akıntı yüzeyindeki kırışıkları bir anda emip yok ediyordu herhalde. Bulsa 271 . bacalara. Hel. İçindeki tüm mineral ve mikroorganizmalardan arınmış olduğu için normal su renginden bile mahrum olan sular. Orada adalet yerine. mağaracılığın şatafatlı engellerine. öyle mi?» Hel çizmesini yukarıya çektiği anda suyun yüzündeki kırışıklıklar da kayboldu. Nitekim Hel parmağını batırdığı zaman parmağı hafifçe eğildi. Yüzey öylesine düzgündü ki havadan farkı yoktu.» Bu işte bir bit yeniği vardı.. köpüksüz sular. Bunların su altında olduğu dünyada kimsenin aklına gelmezdi. çağlayanlara hiç benzemeyen gülünç bir engeldi ama. Ne de olsa Fransızlar sonu gelmeyen kuşaklar halinde soylu yetiştirmiş. İşte bu. Bulundukları oda. Neredeydi peki su? Hel durduğu yerde çizmesini uzatıp Şarap Mahzenine doğru sarkıttı. Le Cagot'nun üstüne oturup yemek yediği çıkıntı. Adalet duygusu ise Fransız düşüncesine tümüyle aykırı düşen bir kavramdı. fakat bir tek centilmen yetiştirmemiş bir ulustu. rahatsız edici. Herhalde dipteki üçgen delikten su dışarıya çok düzenli şekilde akıyordu. Daha doğrusu Etchebar şatosunun kabul salonlarından biri kadar. eğer Zazpiak dolu olsa. Suyu izleyemedikleri yerde dalgıç takımı kullanmaya niyet etmişlerdi ama. aşması aynı derecede güç bir engeldi. Hel aşağıya baktı.. Dikkatle. su çizgisini bulmaya çalıştı. Acaba neden Le Cagot buraya inip mağarayı bitiren ilk insan olmak istemedi. Hel önce ipe tutunup ayaküstü kaymayı denediyse de olmadı. ayak basacak en iyi yerleri aradı. Budalaca. . Buraya yağış mevsiminde inmiş olsalar. hem de kaygan geçit zaman zaman suyla dolup bir sarnıç görevi yapıyor olmalıydı. Bir basınç hissetti. yolculukları Zazpiak Bat'ta son bulacaktı demek. Le Cagot suya düşmüştü. Üç çeyrek saat sonra tekrar kaygan yokuşun başındaydı. Oradaki dikitlerin durumu da böylelikle açıklanmış oluyordu işte. Hel herhalde kaygan geçidi su altında kolay kolay bulamayacaktı. taban da çakılsız ve tertemizdi. «Seni piçoğlu piç!» diye fısıldadı. Hel duvarları inceledi. Evet. ve yenmesinden onur kazanılmayan bir engel. Daha önce de böyle tuzak havuzlar görmüştü Hel mağaralarda. Hel sonunda yanüstü devrildiği zaman Le Cagot'yu düzgün bir raf şeklini almış taşın üstüne oturur buldu. Hel kenara diz çöküp suya hayranlıkla baktı. Le Cagot onun aklından geçeni bilmiş gibi. «Bu suyun içine indin. ondan. suyun yüzü hareketsiz değildi. tabanın üçte ikisini kaplıyordu. Birkaç santimetre aşağıda çizme suyun yüzeyine değip kırışıklıklar yarattı. Tam bir şarap mahzeni gibi. Nehir buradan dışarıya akıyor olmalıydı. Hel'in gelişini görmemezlikten geldi.

gözün izleyebileceğinden daha büyük bir hızla deliğin içine doğru emilmişti.» Le Cagot'nun hakkı vardı tabii. Derken birdenbire. «Keşke iki şeyi bilebilseydim. çarpma çok kötü olabilirdi. «Hoşlanmıyorum Nikko. Torbalar duru. Hem unutma ki ölmek ciddi bir iştir. Le Cagot köşelerini açıp boyaları Şarap Mahzeninin kenarına dizdi. Le Cagot saatine bakarak. «Yalnızca iki mi?» «Şu suyun ne hızla hareket ettiğini ve bir de üçgen delikten sonraki yolun tıkanık olup olmadığını. Yalnız arasıra gözün göremediği dalgalar onu sarsıyordu. «Boyayı boşaltalım mı?» «Saat kaç?» «Yediye az var. esrarengiz bir görünümdü bu.» «Boyayı atalım öyleyse. İnsan günahkâr olarak ölürse soluğu İspanya'da alır. Sanki havada düşüyormuş.» Le Cagot başını iki yana salladı. Bu üçgen delikten içeriye ayakları önde girecekti.» «Ya!» «Çünkü temiz. ama yavaşlatılmış düşüş yapıyormuş gibi. Gelecek gelişimizde bu delikten dışarı yüzmeye çalışır mıydm?» «Elbette. bu odaya varmak. Doğanın bazı esrarlarını bakir bırakmak o kadar da fena bir şey değü. «On beş çok. On dakika. Yol üstünde bir kaya varsa. «Dönüşte konuşur. İki adam hayranlıkla izlediler. «Bilemiyorum. Hel «Torbada ekmek var mı?» diye sordu. Nik-ko. «Nikko? Bu küçük havuzu Le Cagot Ruhu diye adlandırmaya karar verdim. Değmezse dalgıç takımlarını buraya kadar taşımayız. Gerçek dışı. Şimdi boya deneyi bize yolun boyunu bildirecek. Hel hemen çantadan çıkardı. karar veririz.» Floresam iki kiloluk torbalarda getirmişlerdi. sanki bir büyüye kapılmış gibi yok oluverdi bisküvi parçası. «Ne yapacaksın?» «Suya serpeceğim. İp fazla uzun olur. örneğin.bile oradan aşağıya yüzmek. Hiç değilse le Cagot çekerken o da ayaklarıyla yardımcı olabilirdi. Üç saniye sonra su tekrar dupduru kesildi. 272 Le Cagot soluğunun içinden bir ıslık öttürdü. deliklerinden yeşil boyalar kusup bunları yatay bir çizgi halinde deliğe doğru yollamakla yetiniyorlardı. Bu düzgünlüğün altında büyük bir gücün suları bir yere sürüklediğine inanmak güçtü. Parça önce dibe doğru indi.» Ama Hel çoktan ilk kararlarını vermeye başlamıştı. üçgen delikten geçip güçlü akıntıya kendini bırakmak ve açık havaya çıkmak imkânsız olacaktı. Ayrıca yolun tıkalı olması halinde gerisin geri çekilirken de başı yukarda çıkmayı tercih ederdi. Boşalmaya yüz tutukları zaman akıntıya kapıldılar ve koyboldular. Yolda başın derde girerse seni geri çekmem uzun sürer. On beş dakika bile olsa çalışırdım. O küçük delik seni mahvedebilir ve ben de bir hayranımdan mahrum kalırım.» «Ve hilekâr ve tehlikeli. «Eeee?» dedi. Hel parçayı dikkatle suyun üzerine koyup hareketini izlemeye başladı. Akıntıya değer değmez. dalmaya değer mi. Nikko. En fazlası on dakika. değmez mi. Hesaplaması kolay olur.» «Daha bir iki hafta düşünme süremiz var. berrak ve saydam. Yelkovan on ikinin üstüne gelirken hepsini suya atıverdiler. İki torba bir an içinde delikten geçip görünmez olurken. «Bana biraz kötü görünüyor bu durum. kristal suyun içinde aşağıya iniyor kesiklerden yeşil bir duman çıkar gibi oluyordu. Hele bu hızla. Bence olmaz. Daha fazlaysa bu işten vazgeçmeliyiz. öteki ikisi dipte yatıyor. İnişlerini kurak mevsimde yapmakla akıllılık etmişlerdi.» dedi.» .» Hel görünmeyen akıntıya tekrar baktı.» «Diyelim ki boyalı suyun nehirde belirmesi kısa sürdü.» «Bekleyelim de tam yedi olsun. Başı önde girmek tehlikeli olurdu.» diye söylendi.» dedi Hel.» Le Cagot kendi peksimetinin bir parçasını fırlattı. Saat kaç? » «Yedi sayılır.

Şibumi 273/18 .

Yeraltı nehrinin üzerinden aktığı tabaka böyle sert ve temiz olduğu için. Hel arkadan çıktı. Gereçlerinin bir kısmını gelecek keşif için aşağıda bırakmışlardı. Kusur sayılır bu. Bundan boğulanlar bile olmuştu.» «Kendin için konuş. Ta ki aşağıdakiler bacanın ilk kısmına ayak basıp biraz dinleninceye kadar. Çifte kayaları geçtikten sonraki çıkış zaten dümdüzdü. «Bir sürprizimiz var. gözleri kör eden bir beyazlığa dalmış buldu. mavimsi yeşil bir renk yaratır. Kayışlara asılı kalma işkencesini kısaltabilmek için yukardaki gençler kahramanca pedal çeviriyorlardı.» Yığıntı koninin tepesinden bacanın ilk bölümüne çıkış her ikisi için de çok yorucu oldu. Paraşüt kayışlarıyla asılı kalmak göğse ve diyaframa büyük baskı yapıyordu. Vinçlerin başında uyuklayan Bask gençler. galiba sen nesir adamsın diye kuşkulanmaya başlıyorum.» «Hiç kimse kusursuz değildir.«Biliyor musun Nikko.» dedi. uçurumlardan inmek. İsa'nın çarmıhta ölümü bile böyle bir diyafram kasılması sonucuydu. Yeni keşfettikleri mağara sistemi herşeye karşın temiz ve kolay bir yerdi. «Çıkın da kendi gözlerinizle görün. koşulların en tehlikelisini karşılarına çıkarıvermişti: Sis örtüsü. Daracık geçitlerden sürünmek. kuyularla cebelleşmek gerekmemişti. sandıklarından saatler önce kulaklıklarında onların sesini duyunca şaşaladılar. Houte Soule yöresinin bütün Bask'ları gibi onlar da buralarda gökyüzünün havayı önceden belli ettiği kanısındaydılar. Delikanlılardan biri onlara. Kanlarına biraz oksijen girsin diye. Onlar aşağıdayken beklenmedik bir hava değişimi olmuş. uzaklardaki dağları sisle kap 274 . «Neymiş o?» diye sordu Le Cagot.» İlk yığıntı konisinin dibine dönmek oldukça kısa sürdü. Hel ve dağcı arkadaşları birkaç günden beri sis örtüsünü bekliyoı lardı zaten. Le Cagot bunun böyle olduğunu söylemekte gecikmedi. Hel kısa süre içinde kendini gözleri kör eden bir karanlıktan çıkmış. Kıı rala göre önce Ipharra adlı kuzey rüzgârı gökyüzünü bulutlardan arındırır.

Kaprisli bir rüzgârdı bu. gökleri yoğun bulut kü-mcleriyle doldururdu. Esinti her sabah güneşin doğumuyla başlar. O zaman yağmurlar sanki enine yağar. akşam güneş batarken kesilirdi. şemsiyeleri anlamsız olurdu. Ve tabii herşey yeniden başlardı. Ertesi gün gene Ipharra`nin yeşil ışığı çıkardı ortaya. kara rüzgâra bırakırdı. silâh sesinden sonraki sessizliği hatırlatırdı. yüzeydeki rüzgâr kalakalır. güney rüzgârının bir kanadı suyun içinde uçar. insan yapısı her şeyi darmadağın eder. çatıları sökmesi. batıya döner. O zaman Hego-churia dönemi başlamış demekti. Ipharra süresi kısa olurdu. yamaçlarda uğuldaması. Bu konuda bir Bask sözü de vardı: Hegoak hegala urean du. Güneş batarken 1 kumulüsler de güneye doğru koşar. yerini Haizebelza'ya. serin esen Iduzkihaizea'ya dönüşürdü. Kuzey rüzgârı geri dönerdi. Bask'ların her şeyi ters olduğu gibi. Yer örtüsünün silueti çok netleşirdi. Dolayısıyla öğleden sonraları serin olur. Ama o da hemen geçer. Bu sözün anlamı «güneşle rüzgâr» demekti. Öfkeli güney rüzgârının egemenliği. Arası-ra sessizliğe gömülür. Vadiye yaklaşmış gibi ayrıntıları belli olurdu hepsinin. Sonunda güney rüzgârı yorulur. Bundan sonra rüzgâr doğuya kayar. Sonbaharda bu rüzgâr haftalarca sürebilir. Güneydoğu rüzgârı. 275 . Ama onu izleyen dönem Haize-hegoa dönemiydi.lardı. orada kızıl bir renk alırlardı. bu öfkeli rüzgâr da insana sıcak değen bir rüzgârdı. ince ağaç fidanlarını koparıp sürüklemesi. Hava hem nemli hem berrak olurdu o sıra. akşamlan ortalığı sıcak basardı. Derken bir sabah insan pencereden baktığında havanın kristalleştiğini görür. Bu yüzden toprak icin iyiydi. Tanrı yapısı olanları ağır deneylerden geçirirdi. uzaktaki dağların mavi rengi kaybolurdu. alçak bulutlar kayıplara karışırken üst düzeylerde aydınlık bulutlar tepeye birikmeyi sürdürürdü. güzel ve acımasız olduğu için Bask vecizelerinde Kadin'a benzetilirdi. gözlere toz kaçırması dönemi. Sonra hemen bütün gümbürtüsüyle geri döner. tehlikeli. Yani. Ve sonunda bir gece gökyüzünün rengi birden açılır. Ama bu güzellik bir tek gece içindi yalnızca. Güneybatı rüzgârının yağmuru yere dik düşerdi. yağış getirir. hava çok güzel olurdu. İşte Haize-hegoa rüzgârı böyle kaprisli. Vadileri süpürüp evleri sarstığı anda bile gökyüzü pırıl pırıl yıldızlı olurdu.

«Bu sisin içinde mi tırmandınız?» diye sordu. Uzun ve güvenli yolları seçiyordu Hel. Onu karşılayan görünüm harikuladeydi. mağaralar diyarında. Bu haber. Ucu ucuna yetiştik. Sessizlik öylesine yoğundu ki. İki rüzgâr arasındaki geçiş döneminde genellikle rüzgârlardan hiçbiri diğeri üzerinde hakimiyet sağlayamaz. «Daha gri. Ayrıca her rüzgârın şiddeti ve süresi de değişime uğrayabilirdi. Ve işte Hel bacanın karanlığından gözleri kör eden böyle bir sisin içine çıkmıştı. Bu durumlarda her zaman için en akıllıca iş buydu. durumun sinir sistemine yapacağı tüm etkilere rağmen dağdan inmeyi başarabilirdi. on metre gerideki ikinci adama doğru uzanıyordu. Ne de olsa insan dağdan yukarı doğru biraz zor düşerdi. o zaman Bask'lar «Bugün hava yok. Ama böyle yoğun siste bu duygusal tepkiler tümüyle sıfıra iniyordu. ama isiğı fark ettikleri için merkezi sinir sistemine «görüyoruz» diye haber salıyorlardı.» derlerdi. çukurlara hiç yanaşmıyordu. Mesafe konusunda fikir verecek bir rüzgâr da yoklu Rüzgârla yoğun sis asla bir arada bulunmazdı. Hava olmadığı.» «Aşağılar nasıl?» Hepsi dağcıydı. Sesler büsbütün tehlikeliydi. Hele bu uçurumlar.Gerçi rüzgârlar durmadan pusulanın çevresinde döner dururdu ama. Paraşüt kayışlarını açarken Le Cagot'nun sesi magara ağzının ilerisinde bir yerden duyuldu.bun 276 lardan ikisinin nehirde nöbet bekleyenler olduğunu anladı. Hel'in ne demek istediğini anlıyorlardı. Her yanı kar gibi örten beyaz örtünün üstünde Bask Pirenelerinin dorukları sipsivri yükselmekteydi. Adam henüz görünmüyordu tabii. Sis örtüsü kalmlaşmıyordu. Sis tabakaları kalın battaniyeler gibi toplanır. Bask dağlarına alışkın kişiler kapkara gecelerde bile dolaşabilirlerdi. Bazen. Yukarda da Bask diyarına özgü masmavi gök. deliklere. «Bize söz ettikleri sürpriz buymuş!» «Ne kadar güzel!» Hel biraz ilerleyince. Baş dönmesi ve duyusal içe dönüş gibi. «Biz gelirken yeni yeni oluşuyordu. Nemli havada su zerreciklerine çarpıp yansıyan ses. Ama güneşe doğru yükseldikçe daha göz kamaştırıcı oluyordu. Onlara. Kayaların çevresinden dolaşıyor. göz kamaştırırdı. Ama aynı zamanda korkunçtu. dağlarda rüzgâr kıpırtısı olmadığı zamanlarda ise bazen böyle bembeyaz bir sis örtüsü çıkıverirdi ortaya. Bazı yıllar hava bu plan içinde üç dört devir yaparken. Sis öyle yoğun olurdu ki. arada bir dönemi atlayabilirdi bile. insan uzattığı kolunun ucundaki elini bile güç görürdü. Ama Le Cagot ve dört Bask genci için sorumluluk alamazdı elbette. Üç çeyrek saat kadar sonra Hel birden güneş ışığına ve mavi gökyüzüne kavuşuverdi. gözler güneşten kamaşıyor. üstten güneş aldığı için pırıl pırıl parlar. bazı yıllar bir tek devir yapardı. İnsan gözü kesinlikle gökyüzünün bir yerinden biraz ışık almayı başarırdı nasılsa. Yapılacak tek iş yukarıya tırmanmak ve dağ bitmeden sisin bitmesini ummaktı. Hem karanlık hiçbir zaman mutlak olamaz di. Yuvarlanan bir çakıl yerin eğimini anlatabilirdi. Sis tabakasının mutlak sakinliği içinden yükselen vücudu. Yakınlık duygusuyla dağlan bu kadar iyi tanıma avantajını birleştirerek temkinli adımlarla inebilirdi. vinçlerin başında calismakta olan beş gölgeyi hayal meyal fark etti. Bu koşullaı geçici körlükten daha ciddi sorunlar da doğurabilirdi. Daha sokulunca. arkasında küçük bulut parçacıklarının dağılıp oynaşmasına neden olmuştu. Hel tek başına olsa.» Sis aşağıda daha griyse oradan geçmek tehlikeli demekti. Yanaklarına değen rüzgâr onlara karşıdaki engelin türü hakkında fikir verebilirdi. Bask havalarını önceden kestirmek gene de güçtü. işitme ve dokunma duyularının gevşemesine yol açıyordu. Bir metreden ilerisi doğru dürüst görünmediği üç metre ötesi ise hiç görünmediği için bellerine bir ipi doladılar. Hel damarlarındaki kanın . Belindeki ip. Hel öne düştü. yavaş yavaş yukarılara doğru ilerlediler. dediler» «Çok mu gri?» «Çok. Göz sinirleri uykuya yatıyor. her yönden birden geliyormuş gibi olurdu.

«Bask diyarının güzelliğini tek başına seyretmek istedin.. Çünkü kayakçılar dağlara olmadık makineler getiriyorlardı. 277 Derken ikinci bir ses duydu. Ama Bask'lar kaçakçılık yaparken. avcılara. İkisi de yaşlıydı. iki çobanın kendilerinden önce yerleşmiş olduğunu gördüler. Yürümeye üşendikleri için.» Arkadaşı da. özellikle kayakçılara. sonra karşılıklı şarap ikram edildi. «Bir tek bu söz hariç.. Bunu yapmak. arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. Biz aşağıda oltaya takılı yem gibi sallanırken! amma bencil adamsın.» dedi Le Cagot. güneş alçalırken sakin sakin yiyip içiyorlardı. Oraya vardıklarında. Le Cagot tembel bir sesle. iyi bir hayat. yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar.» Le Cagot tipik . Yıllar önce. Sosyal açıdan kabul edilebilen uğraşlarda hiçbir tad yoktu ki? Önce selâmlaşıldı. Hel ekledi. onun sayesinde yemek yer. plastik masalı bir kahvede Coca-Cola içebilecekti. çişin varsa yola çıkmadan yapsaydın ya!» Ve bir anda o da sisi yarıp yukarı yükseliverdi. «Bize uyurken düşünebileceğimiz bir hikâye anlatsana. Nikko!» Güneş batmak üzereydi. «Doğru. «Evet.dolaşımını bile dinleyebiliyordu neredeyse. Le Cagot aşağıdan sesleniyordu. kahkahanın. bir dostun verdiği şarabın. «Atzerri. «Zahar hitzak. bu dengenin nasıl sağlanacağı. Hel kendi kendine gülümsedi. ihtiyaçlarını azaltarak. şiirin. Bütün turistlere. Fransız Ekonomik Mucize'sinin yarattığı iyi hayat.» Hel gülümsedi. Dağların. Bunu yapmanın da en iyi yolu. Genç mağaracılardan biri ayaklarını uzattı. «Hori phensatu zuenak. Pis herifler! İşte bu tipler yüzünden Tanrı. Çabuk adımlarla yamacın çevresini dolaşıp.» Yeni tanışanların sohbetinde söylenmesi âdet olan bir sözü de. «Silâhlar da yaratayım!» deyivermişti. çabalamak gibi. ongi afaldı zuen!» (Bir İngiliz'in anlatacak güzel bir hikâyesi oldu mu. Çobanlardan biri bilgiç bilgiç başını salladı ve yabancıların kesinlikle kötü olduklarını kabullendi. zuhur hitzak. anlıyorum!» dedi. dünyayı avucumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım. «Çünkü Bask kültürüne göre. «Eskilere ait bir şey olsun. Ömründe ilk öğrendiği Baskça kelimelerdi bun lar. sonra birlikte gülüp ellerini dizlerine şaklattılar. Bakın bana! Ben elimdekilerle mutlu olmayı çok iyi bilen biriyim.» diye ekledi. İnsanı en mutlu eden şey. «Burada böyle sonsuza kadar duracak mıyız? Jeramih'm Durmadan Yakman Gavgavları adına. «Evet. «Ama herhalde chori bakhoitzari eder bere ohantzea. bir tür sohbet başladı. gerçek hayatın bu olduğunu söyledi. yaşlı ve şişman kadınların. bedava olan şeylerin değerini bilmektir.» diye onu destekledi. Yaşlı kaçakçılar bir an bu cevabı düşündüler. Öyleyse? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi. haftanın sekizinci gününde. Ama bu budalalık olur. çalışmak gibi. karanlık basmadan en yüksek sığmağa ulaşmaya çalıştılar. Ona göre bu gencin hayatı hiç de böyle olmayacaktı. Yanlarındaki koca paketler bunların küçük kaçakçılar olduğunu gösteriyordu. Gençler radyo ve televizyondan bu denli etkilendiklerine göre! Herhalde nice Bask genci gibi o da sonunda büyük kentlerden birindeki bir fabrikada iş bulacaktı. «Ha. ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Le Cagot dağların sükûnunu bozanların hepsine esip yağıyordu.» dedi kaçakçılardan biri. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. Pazarlık etmek gibi. Sisi görünce arka yamaçtan çıkmışlardı buraya. Güneşin peşi sıra ufukta altın rengiyle kızıl karışımı bulutlar görüldü. göğsünden çıkan hafif bir homurtuyla. otzerri.» dedi. Orada karısına bir buzdolabı alacak. şölenin tadını çıkaran her zaman dinleyen olurdu. «Ben çok seyahat ettim. Sugamo cezaevindeyken.» «Le Cagot. Sonra da geceleri eğlenelim diye çirkin çirkin barakalar kurarlardı buralara. normal ticaret yapmaktan daha bir huzur duyarlardı.» 278 Artık sessiz oturuyor. Bütün sorun. Bütün mesele elimdekileri yeteri kadar çoğaltmak.

Hiç kimse Bask dilini güzel konuşmayı öğrenemezdi. Ama işin zevki anlatıştaki sanattı. ya da bir insanın geçemeyceği kadar dar değilse. Anlatılan hikâyeleri hepsi biliyordu. Ayrılmadan önce Hel gençlere paralarini verdi. erkeklerin doruğa ulaştıkları sırada bu zevkten öldüklerini bilmeyen yoktu. aradaki uzaklık bir hayli olabilirdi. Ötekiler ya dinliyor. O tok sesiyle konuşmaya başladı. Kahvede servisi yapan. delikanlılara da Holçarte Irmağına çıkış yerinde kamp kurduracaklardı. Gerçi sekiz dakika uzun bir süre sayılmazdı ama.halk ozanı olduğu için hikâyesini anlatmayı. «Her yanı altın saçlarla mı kaplı dedin. Kullanılan dil kurnazlıklarla dolu. ya uyukluyorlardı.» dedi. «Hem de ne kadar doğru. «Bu gözler Basa-andr re'yi hiç görmedi. evlât. bu sırrı mağaracılara ancak ondan sonra açıklayacaklardı. sonra sırtüstü yatıp dizlerini kaldırır.. yerden bir tutam ot yolup Le Cagot'yi fırlattı. Onu benden hiç dinlemiş miydiniz. Tüm vücudunu kaplayan altın rengi saçları da garip şekilde çekiciydi. O sıra onu gören bir erkek çıkarsa. Basa-andere'nin çok güzel ve aşka çok uygun bir kadin olduğunu bilmeyen yoktu. Le Cagot onlara Basa-andere'yi anlatıyordu erkekleri çok güzel biçimde öldüren vahşi kadının öyküsünü. nehrin kenarında diz çökmüş. zavallı kadın şu anda çoktan zevkten ölmüş gitmiş olurdu İhtiyarlardan biri güldü. «Doğrusunu istersen.» dedi. kahkahası çın çin öten. Tabii üstlerine biriken kurumuş çamurları temizleyip ellerini yuzlerini iyice yıkadıktan sonra. O her zaman ormanda. Hel ile Le Cagot yarı yürüyerek. hayat dolu bir duldu. Bu nitelik bir insanda doğuştan ya vardı ya da yoktu. Burada bir kahveye uğrayıp peynir. iri vücutlu. «İnşallah altın taraklı Basa andere'ye rastlarsam Tanrı bana dayanma gücü verir. Sırtları hayale bile sığmayan zevkin acısından kıvrılmış durumda. Çunku 280 boyalar nehirde tam sekiz dakika sonra görülmüştü. «Tanrıda ne kadar merhamet varsa. müziğim asla beceremezlerdi. Bir şarkıydı Bask dili. Daha şimdiden mağaraya ikinci inişlerini planlamaktaydılar. sonra bindiler ve Larrau kasabasına doğru yola çıktılar. Basa-andere hemen dönüp ona gülümser. Le Cagot? Saç kaplı meme de hiç düşünemiyorum.» dedi. Bu sefer yanlarında dalgıç takımlarıyla inecekler. şarap mahzeninin dibindeki üçgen delikten suyun nasıl bir hızla aktığı gözönüne alınırsa. elindeki altın tarakla karnındaki saçları tararken görülürdü. ekmek ve kahveyle kahvaltı ettiler. Göz rengi ya da kan grubu gibi. Bir hikâye daha vardı. yazmaya tercih ederdi. Le Cagot ile dostluğu uzun . 279 gevşek kurallı bir dildi. Başları görünür mü o zaman?» Le Cagot burnunu çekip yere uzandı. Le Cagot. yarı kayarak doruktan indiler ve sonunda Hel'in Volvo'sunu park ettiği patikaya vardılar. Onun verdiği zevkin çok yoğun olduğunu. Eğilip tekmenin kaportayı nasıl çökertmiş olduğunu muayene etti. Buna da şükretmek gerek. Eğer üçgen delikten sonraki kanal kayalarla tıkalı değilse. sende de o kadar palavra var. Gecenin rüzgârla silip süpürmüştü hepsini.. «Doğru» diye kabullendi Le Cagot. Evinin iki odasını kahve lokanta ve tütüncü olarak açmiş işletiyordu. Hikâyeyi dinleyen gençlerden biri. Yabancılar belki kelimelerini öğrenebilirlerdi ama. Zaten Bask dili de haberleşmeden çok hikâye anlatmaya uygun bir dildi. o zaman mağarayı giriş bacasından açılışına kadar keşfetmenin zevkine eriseçekler. kendini ona sunardı. bunu kendi tecrübemle bilemeyeceğim. Ama gene de nice erkek isteyerek ölmüşlerdi.» Şafak söktüğünde sis örtüsü kaybolmuştu. Çünkü eğer karşılaşmil olsaydık. Hel önce arabanin kapısına çizmesiyle sert bir tekme savurdu. vinçlerle ayaklari söküp Larrau'da bir ambara kilitlemelerini söyledi. Bunu âdet edinmişti.

yani eski Bask âdetine döndü. İspanya'da işler kızışınca Le Cagot genellikle Irraty ormanindan geçerek Fransa'ya kaçardı. yeterince karmaşıktı. Geleneğe gore insan bu ormanda rastladığı kişiyi tanımamazlıktan gelirdi. İçerde sabah şaraplarını içmekte olan beş altı kişi hemen meraklanıp sorular sormaya başladılar.yıllardan beri sürüp gitmekteydi. 281 . Larrau kasabası da bu ormanın kenarındaydı. Cevaplari pek yalan sayılmazdı ama. Tanımak büyük terbiyesizlik sayılıyordu. Yeni mağaranın sırrını saklamak gerektiğini ayrıca düsunmeye bile gerek bile yoktu. Irraty ormanı herhalde dünya kuruldu kurulalı İspanya'daki Bask eyaletinden Fransa'dakilere gidip gelen kaçakçıların ve haydutların doğal yolu ve saklanma yeri olagelmişti. Arka tulumbada yıkanıp kahveye öyle girdikleri için üstleri başlari sirilsıklamdı. kahvaltı ısmarlamaktaydı. Le Cagot hemen direkt sorulara dolambacli karşılıklar verme âdetine. Mağarada durum nasildi? Deliğin altı geniş miydi? Le Cagot o sıra elini kahveci kadının kalçasına atmış.

» dedi. Ama lokmaları 283 peşpeşe ağzına tıkıyor. üstelik Uzakdoğulu bir kadınla yaşayan bir yabancıydı o. Dünya artık cehennem korkusunu ve ruh kurtarma numaralarını satmak için iyi bir pazar olmadığına göre. Ne var ki Bask ülkesine temelli yerleşmek niyetindeydi. Tanrı tüccarları da sosyal ve siyasal konulara yönelmişlerdi. Le Cagot'nun tanıdıkları vasıtasıyla Hel nihayet bu imzasız mektupların yazarını öğrendi. Bu nedenle bu saldırılara bir son vermek zorundaydı. dallara bağlanıs kediler duvardan bahçeye atılmış. Çiğnemeye koyuldu. Şairin elini kalçasından iterken nazlandığı belliydi. bir iki ay sonra da Ste Engrace'daki bir kahvenin arka odasında papazla karşılaştı. Le Cagot'dan sürekli olarak. Bugüne kadar ciddi bir tehlikeyle yüzyüze gelmiş değilse de. Korkaklar her zaman için cesur insanlardan daha tehlikeli olurlardı.. Katolik kilisesi cennetin anahtarını kullanarak halkı doğru yola itebilecekken. bir yandan da kasabanın gençleriyle birlikte kırmızı şarap içen Hel'e ateş saçan bakışlar atıyordu.«Her deliğin altında mağara olmaz. bu Tanrısıza gösterilmesindendi Ama Le Cagot hiç değilse aslen bu toprağın çocuğuydu. «Eğer dünyanın bu yöresinde yaşamaya devam etmek istiyorsan. Bu gençler önce'eri papazın masasında oturan. onun akıllı öğütlerini dinleyen kimselerdi. orada çığlık çığlığa miyavlanmaya 282 başlamışlardı. isimsiz saldırılar korkakların harcıydı. arkadan vururlardı. Kahveci kadının gözleri parıldadı. ama Hel kolunu tutup onu tekrar yerine oturtu. bundan sonra imzasız mektup istemiyorum. Bir ihtiyar. Le Cagot'ya duyduğu kendince çok haklı nefret. Bir iki kere grcr karanlığında şatonun dışında gürültüler kopmuş. «Hayır. Hele Bask yöresinde. korkaklardan haklı olarak çekinirdi. karanlık bir köşede oturmakta olan devrimci papaza yönelikti. İşte bu tipler devrimin yönünü saptırabilir. Kendine özgü cezaevi fısıltısıyla. «İspanyol sınır nöbetçilerine rastladınız mı?» diye sordu. işi bambaşka biı maceraya sürükleyebilirlerdi. Papaz oturmuş yemeğini yiyor. Bundan daha çabuk yiyebilirsin bence!» . bu gece saldırılarına gene de hiç aldırmayabilirdi.. Bu sözde çifte anlam sezmişti. «Ermiş birisin. tecrübelerinden ötürü. Ne zaman bir kasabada karşı karşıya gelsek sen hemen o kasabadan ayrılacaksın. Yemeğini ye ve beni iyi dinle. onların nasıl İspanya'ya girip ETA tutuklularını kaçırdıklarının öykülerini anlatmaları papazın c a n ı n ı sıkıyordu. Vurdukları zaman da kötü vururlardı. Hel'den ise yanarcasma nefret ederdi. Artık Japon kültürü Batı'nm etkisiyle yozlaştığma göre gidebileceği başka bir yer yoktu. Peder Xavier yerinden kalkmaya çalıştı. Sonra. Hel gerçi bu üçüncü dünya papazlarının sosyal reformu kullanıp kiliseyi eski uyuşukluğundan kurtarmak amacıyla küçük çocukları bile feda edebilecek tutumundan her zaman nefret ederdi ama. Bask bağımsızlığını kilisenin çıkarlarıyla birlik gibi göstermeyi bilirdi. Ağzını hak etmediğin yiyeceklerle doldur. geceleri de evimin önünde tatsızlık istemiyorum.» «Ye» «Ne?» «Ye!» Peder Xavier çatalına takılı lokmayı ağzına götürdü. Çünkü Bask'lar küçük düşene gülen bir ulustu. neler yapman gerektiğini söyleyeyim. Peder» Bu soru. Hoşuna gitti mi. Yüksek rütbeli papazlara hayranlık duyması gereken Bask genclerinin bu iki serseriyle ilgilenmeleri. Yolda yüzyüze gelirsek hemen yana çekilecek ve ben geçinceye kadar arkanı döneceksin. «Daha hızlı ye. normal olarak devrimin bilinen liderlerine yönelmesi gereken övgü ve hayranlık duygularının. Ömründe bir kere bile kilisedeki ayine gelmeyen. peder. cehennemi daha çok sayıda Faşistlerle doldurmak zorunda kalmadım. Hel denilen şu adam ise daha başkaydı. yemeğini elinden geldiği kadar hızla yiyordu.» Papazın gözleri öfke ve korkuyla nemlenmişti. Hel ise. Etchebar'daki evini satın aldıktan az sonra. Hele şu anda cennete zannettiğinden daha yakınsın. Bir kere sayıları daha fazlaydı.» dedi. «Sen iyi bir adamsın. Tanrına da hemen kavuşmaya niyetin yoksa. Gençler çıkıp işlerine gidince Hel kalkıp papazın masasına geldi. Peder. ömrünün yarıdan fazlasını Bask ülkesi dışında geçir miş bulunan bu kendini bilmez. Anlıyor musun?» «Korkarım ki hiç. dostlarım. imzasız tehdit mektupları. devrimi öğütleyen vaazlar verir. Çünkü sağ kalırsanız öc alacağınızdan korkarlardı. bu yörede bir Bask Teokrasisi kurulabilecekken. İmzasız mektuplar. Hel. nefret dolu yazılar almaya başlamıştı. Papaz onların içeriye girdiğini görür görmez başını başka tarafa çevirmişti. hep sınır kasabalarını dolaşır.

«Hey! Yemeğini bitirmeden mi gidiyorsun?» Kahvedeki halk katolik olduğu için gülemedi. «Babası Fran-sızdı bir kere. Peder Esteka?» diye seslendi.Papaz neredeyse boğulmak üzereydi. nasıl kalabildiğine şaşmak gerekir. Akşam olunca olup bitenleri Le Cagot'ya anlattı ve herkese yaymasını da eklemeyi unutmadı. kahvenin kapısına yöneldi. «Burada kendimize bir dost edindiğimizi sanmıyorum. 284 . Fransada hiç «Direniş Meydanı» diye bir meydanı olmayan kent veya kasaba gördün mü? İnsan direniş kelimesinin Gal anlamını bilmek zorunda galiba. bana neden cevap vermiyorsun. Hel onu o halde bıraktı. «Hiç öyle olmayan Fransız gördün mü ki?» diye sordu.» diye güldü. Alman larm emirlerinden hiç çıkmadıkları halde birbirlerini neşe içinde «Bonjur!» diye selâmlayan herkes hürriyet kahramanı oluyor!» ('') Esteka: Bask dilinde cinsel iktidarsızlık anlamına gelmektedir. Bu korkağm halk önünde küçük düşmesi gerektiğine iyice inanıyordu Hel. işgal kuvvetlerinin orada o kadar süre. Üstelik işgalde direnişçilerin en aktiflerinden biriydi. Le Cagot arkasından sesleniyordu. Alman müşteriden fazla para alan her otelci direnişçi sayılıyor. Ama Bask oldukları için sırıttılar. Le Cagot. Papaz yerinden kalktı.» Hel gülümsedi. Le Cagot kahveci kadının kalçasını okşayıp onu yemek getirmeye yolladı. Üstelik bu adam korkulacak adamdır. Bir Alman askerine hastalık buluşturan her fahişe özgürlük mücahidi olup. Nikko. çıkıyor. «Hey. Almanların sadakasıyla geçinmeyen herkesin direnişçi sayıldığını düşünürsen. «Doğru.

Aslına bakarsan ben Fransızlar'ı bütün öteki yabancılardan daha çok beğenirim. «Ben biraz daha kalsam iyi olacak. Anlayış gibi. «Fransızlar'a biraz haşin davranıyorsun.» dedi. kahveciye olan hesabını da ödemiş.» Kadın onun bacağına bir çimdik attı. «Bir kız. gördüğün gibi hakkında pek az şey biliyoruz.» Le Cagot. Kendilerini Golyat'm karşısındaki Davut gibi görüyorlar. «Şu anda fransızlar için söyleyecek başka bir şey düşünemiyorum. Hoşuma giderse. Bu hareketi pek az şey bildiğini anlatıyordu. Sizin köyün dedikoducuları. sana beni uzun süre ağırlama zevkini de veririm. şan şerefe olan hayalî özlemlerini ele al. Kızın İngiliz aksanı varmış. «Geliyor musun?» Le Cagot yan gözle kadına baktı. . Ayyy!» Hel hesabı ödeyip çıktı. felsefî görüş gibi. İki üç kuruş kurtarmak için şaraplarına su katan bu adamlar Büyük Okyanusu atom artıklarıyla zehirleyecek projelere milyonlarca frangı göz kırpmadan harcamaya hazırlar. «Ne dersin? Gideyim mi?» «Senin ne yaptığından bana ne. Amerikalılar'ın nörotik. «Akşama gelir. Örneğin Fransızlar'm paraya olan miyop tutkularıyla. Nikko. «Hey. Niçin? Bu arada teknolojik açıdan Amerikalılar'a denk duruma nasıl gelebilecekleri öğretilsin diye. Göğsü iriymiş. ona yumuşak davranacağını söyleyen bir karınca gibi.» dedi. çekilmez derecede genç değilmiş. Ruslar'm barbar olduğunu ve Hollandahlar'm da peynir yaptığını kabullendiğim gibi. mizah yeteneği gibi. kızın Bayonne'lu bir fahişe olduğunu. ihtiyar!» Ama Le Cagot tam ayağa kalkarken kadın onu çekip tekrar oturttu. Tepelerden birkaç kere görmüşler onu. biraz da uyumak istiyorum. Hel ayağa kalkıp. çıplak bacaklı. Üstelik tırmanırken de ineğe durmadan korkmamasını. Dün akşam geldi.» dedi.» dedi. Araplarìn kötü. Dizini şairin dizine yaslayıp duruyordu. Almanlar'ın romantik düzeyde vahşi. Volvo'sunun yanina yürüdü. Ama gene de Fransızlar'm gülünç insanlar olduklarını kabullenmek zorundayım. Arka tampona sıkı bir tekme patlattıktan sonra bindi. İneğin bacağına tırmanan karınca gibi görüyor. Herhalde çevredeki köyler konuğun gelişini dört saat içinde öğrenmiş olmalıydılar. Le Cagot.» Hel bu haberin daha şimdiden Larrau'ya ulaşmış olmasına hiç şaşmadı. Parası olmadığı için hesabı ödeyememiş. «Hakkında ne biliyorsun?» diye sordu Hel. İngilizlerin sakar. Dul kahveci de masalarına gelmiş. öyle mi?» diye sordu. şatoda bir konuğunuz var. «Gelirken Jaure285 guiberry'de kahve içmiş. «Gençmiş. Her halde beni aramaya gelmiştir. «Tarih haşin davranmış onlara. Böylelikle de yabancıların en iyileri haline gelmişlerdir.Hel güldü. İşte. Kadın omuzlarını kaldırıp dudaklarının köşelerini aşağıya doğru cekti. Bacaklarını gösteren kısa pantolon giyiyormuş. Yoksa şu «Beşinci Cumhuriyetin gerçeği» dedikleri ve okullarda okuttukları şey değil. Tardest'den Etchebar'a yürüyerek gitmiş. göğsü de iriymiş. Ne yazık ki dünya onları o gözle görmüyor. Le Cagot'nun yanına oturmuş-tu. Nihaî tecrübeyi. Onu senin kadının karşılamış.» Le Cagot düşünceli gözlerle önündeki masaya baktı. Hel'e döndü. Gençmiş ama. «Ben eve gidip banyo yapmak. İtalyanlar'ın yeteneksiz. Yabancı. Oysa arada üç koca dağ ve on beş kilometre de yol vardı.» dedi. Yüzyıllar boyunca Bask'ların yanıbaşında yasaya yasaya bazı şeyler öğrenmişlerdir. evine doğru yola çıktı. Yani gerçek tarih. biliyor musunuz. iri göğüslü kıza bir göz atarım. kızkardeşinin kocasıyla yattığı için evden atıldığını söylüyorlar.

Şatoya her dönüşünde. inip arabanın tepesine parçalayıcı bir yumruk patlattı. uğrunda uzun yıllarını ve 286 . sonra kendi özel yolundan şatosuna doğru yürümeye koyuldu. Bu yüzden Volvo'yıı Etchebar Meydanı'na park etti.oooo ETCHEBAR ŞATOSU Hel kendi arazisinde araba istemezdi.

la lune se trompe!»(~) Hel içine derin bir soluk çekip başını iki yana salladı. Pierre'nin her zaman pek doğru çıkmayan tahminleri. M'syö. Boynuna kadar gelen sular öyle sıcaktı ki. zihni uyuşmuş durumda. Bay Hel'in Larrau'ya yaklaşmakta olduğunun haberi gelir gelmez hizmetçiler su kazanının altındaki odunları tutuşturmuşlardı. Bay Hel gibi iyi yabancıların bile. Houte Soule yöresindeki bütün Bask'lar gibi. Gelişinizi yirmi dakika önce haber aldı. Niyeti çevrede kendilerini dinleyebilecek ruhlardan kurtulmaktı. on beş yıldır Bay Hel ile olan sohbetinin belkemiğini oluşturmaktaydı. Dünyada en sevdiği şey bu evdi. dağınık bir titreşim aldı.» «Ne olduğunu bana da söyleyecek misin?» Pierre çevresine tedirgin tedirgin bakınıp sözü Fransızcaya çevirdi.» diye söylendi. Hel adamın gene hava tahmimine girişeceğini anlamıştı.» Pierre başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Kesin bir tahmine zorlanmak hoşuna gitmemişti. Madam uyandı mı?» «Elbette. Suyun boğazından yukarı çıkmaması için. Ama gene de.» Pierre'nin gözleri kurnaz kurnaz parlıyordu. M'syö. Hel gözlerini kapamış. Nicholai?» ("') Görüyorsunuz bey'fendi zaman zaman ay da yanılır. Bunu yaparken kendisine yaklaşmakta olan muğlâk. Kadınların dediğine bakılırsa Ba-yonne'dan gelen bir. Pierre.. Bir kız. Bu en kesin belirtidir.. bugün mutlaka yağmur yağacak. 288 Hel başını yavaşça iki yana salladı. bilgiç bilgiç başını salladı. «Konuğumuz varmış diye duydum. «Eminim.» «Ya! Ama atasözü tersini söylemiyor mu? Arrats Gorriak egural-■ lı demezler mi?» «O söz gerçekten öyledir. Kasabanın sarhoşu iken terfi edip bu yabancinin bahçıvanı ve dedikodulara karşı savunucusu olarak atandığı günden beri. Bahçe kapılarına varmadan duraklayıp yeni dikilmiş bir fidanın çevresindeki toprakları okşadı. Dün güneş batarken dağlara yakın olan küçük bulut lann çevresi kızıl ve altın rengindeydi. bak.milyonlarca isviçre Frangını harcadığı bu on yedinci yüzyıl evine karşı içinde babaca bir sevgi uyanırdı. Koma benzeri durumundan çıkıp kendini yormaya . Sesi gene öyle şarkı söyler gibiydi. M'syö. Hana'ya özel bir oturma yeri konmuştu. Hel başını salladı. öyle. Bu ancak bahçıvanı Pierre olabilirdi. «Gününe göre değişir.» dedi Pierre.» dedi.» «Anlıyorum. Ama ay alçalırken işler değişir. bir sorun daha çıkabilir.» diye karşılık verdi. Ne zaman açık havada karşılaşsalar böyle yapardı. Hel her tarafım ovalayıp yıkandıktan ve buz gibi suyla duşunu da yaptıktan sonra Japon banyosunu hazır bulmuştu böylelikle. 'Goiz gorriak dakarke uri' oluyor. «Vous voyez.» Pierre bahçedeki bitkileri gözden geçirerek yavaş yavaş uzaklaştı. ırkının kendisine havayı bilme yeteneği sağladığına o da inanıyordu. «Ah M'syö. «İyi günler.» 287 «Ya!» Pierre gözlerini yumup başını salladı.. M'syö. Cevap vermeden önce biraz durakladı.. «Gene de her şey ayın durumuna baglidirr.» «Öyle mi Pierre?» Aynı konuşma kimbilir kaç yüz kere geçmişti aralarinda.» «Biliyorum. tabanları birbirine değiyordu.» «Hem. Hâlâ uyuyor. de Temps en temps. «Evet. Hana da karşısında uyukluyordu. «İyi günler.» dedi. «Çilekleri sulamama gerek kalmadı. M'syö. Banyo odasının içi de kaynar suyun buharlarıyla doluydu. Pierre. bak. Yirminci yüzyıla karşı fiziksel ve duygusal sığınağıydı burası onun. Gene her zamanki gibi birlikte banyo yapıyorlar. Yabancıların cahilliğine şaşar hali vardı. Ruhlar tabii yalnızca Bask'ça anlıyorlardı.. Japon banyosunun içinde oturuyordu.» dedi Pierre. Ay yükselirken o atasözü doğru çıkar. içine girmek acıyla zevki ayıran sınırda bir deney olmuştu.. Demek ay alçalırken. Öyle mi?» Pierre kaşlarını çattı. «Öyle. «Bak. «Konuk hakkında bir şeyler bilmek istiyor musun. «Bonjur. sonunda.

Japon binalar şato duvarlarına değmeksizin.» dedi. Sürünme yok. orada meditasyon yapardı. bahçeyi üç yandan çevreleyen bambu sınırlara dayalıydı. Mağaralardan ya da isten döndüğünde böyle dinlemeyi âdet edinmişti. sonra yirmi dakikalık meditasyon. bir gecelik uyku yerine. sonra onun ayağını kendi ayakları arasında sıktı. Herhalde bir on beş yıl daha geçerse bahçe bir şeye benzemeye başlayacaktı.» diye mırıldandı. Dışarının serinliği cildinde hoş bir duygu yaratıyordu. dağlardan dönünce banyo yapmak zevkten çok ihtiyaç haline geliyor. Bu taşlar. Hana da banyodan çıktı. böyle sıcak bir banyo. yüzme yok. dostum. Odanın bir yanında da silâhları dururdu. «Kolay bir mağaraydı aslında.» Sudan çıkıp banyonun yanındaki basamakları tırmandı. «Bir gün geliyor. Kalin karton duvarlı banyo odası. «İnsan gün geçtikçe farkında olmadan yaşlanıyor. Kendisini en iyi dinlendiren şeyin. üstlerinden akan su en iyi sesleri verebilsin diye yerleştirilmişti. Yürüyerek girilebilenlerden. Odanin buharları Nicholai'nin yanından bahçeye doğru uçmaya başladı. «Mağara güzel miydi? dedi.» Hana da ona gülümsedi.niyeti yoktu. Nicholai'nin de kimonosunu giymesine yardım etti. Ama gene de vücudum bundan fazlasına dayanamazdı. Artık emekli olup terk ettiği isiyle ilgili âletleri. insanın canı yanmadan elini kolunu hareket ettirmesi kolaylaşmıştı. Ikumi 289/19 . Bir ara Nicholai eğilip ses taşlarından binilin yerini değiştirdi. ıslak vücuduna bir kimono geçirdi. Bu küçük Japon bahçesiyle tam on beş yıldır uğraşıyordu Nicholai. Japon bahçesinin dördüncü kenarı şatonun arka duvarıyla kapanıyordu. Bir çeyrek saat kadar sonra su epey soğumuş. Şimdi su çok alçak olduğu için değiştiriyordu taşın yerini. Orada çalışır. Birlikte bahçeye çıkarak yavaşça yürüdüler. sonra bir saatlik sevişme ve sonra da hızlı bir duş olduğunu biliyordu artık. Nicholai gözlerini açıp Hana'ya gülümsedi. Onun tam karşısında da Nicholai'nin Japon odasının iki yana kayarak açılan kahverengi kapıları görülüyordu. burayı Japon bahçesinden ayıran kapıyı yana doğru çekip açtı. «Daha sonra.

» «Kendinden o kadar emin misin?» «Aziz dostum.. Hana çok iyi eğitilip yetiştirildiği için.. Kyushu'dan getirdiği iki ustayla birlikte bütün bir yaz uğraşmış. Getirdiği ustalar tahta ve karton döneminde nasıl çalışıldığını hatırlayabilecek kadar yaşlı kişilerdi. sade pirinç haşlaması ve soğuk Irouhleguy'dan oluşuyordu. Yemekleri soğutulmamış kavun. Çok hoşuma gideceğinden eminim. «Bahse tutuşacak mıyız?» diye sordu. Küçük kurnazlıklarla. Hana kimonosunun üstünden kayıp düşmesine izin verdi. üç gündür dağlardaydın. Japon bahçesini seyrederek hafif bir yemek yediler. Bu bahçe Nicholai'nin en sevdiği varlığıydı.» Hana gülümsedi. Alçak lake masanın başına diz çöktüler. yakınlık duygusunun yardımıyla 290 ..» Hana ve Nicholai aşk yapmaya hem fiziksel hem de zihinsel olarak başlarlardı. Kazanan. sonunda bu iki küçük yapıyı meydana getirebilmişti.. inatçı çocuğunu çok seven bir baba gibi. İkisi de sevişme konusunda dördüncü dereceye ulasmis kimselerdi. Kazanana yarım saat jilet masajı yapılacak. mermer duvarın bütünlük etkisini bozmuyorlardı. Yemek bitince Hana masadan kalktı. Zaman zaman bir yolculuktan habersiz döner. saatlerce o bahçede çalışır. buz gibi ekşi erik. evdekiler onun döndüğünü neden sonra fark ederlerdi. «Pekâlâ. «Kapıları kapatayım mı?» diye sordu. İyi mi?» «İyi.tek başlarına duruyor. Nicholai de gençken edindiği zihin kontrolünün. hesaplı ayrıntılarla dolu bu bahçe onun gözünde «şibumi»nin somutlaşmış ifadesiydi. «Birini açık bırak da bahçeyi görebilelim.. Vücudun aşk yaratmaya devam etti ama harcayacak olanağın yoktu. Nicholai. Nicholai'nin sevgili bahçesi. hemen kıyafetini değiştirir.. Ve herhalde Nicholai buranın mükemmelleştiğini görecek kadar yaşayamayacaktı. dur bakayım.» «Görüşürüz. Bu bahiste hiç şansın yok. Nicholai güldü.

Jet sosyetenin. Cinsel bir merakı içeriyordu. Hel'in en sevdiği oyun. Ondan önce ortada yalnızca amatör oyunlar vardı. büyük bir oyunun içindeki ayrıntılar olarak kalıyordu. O da çoğu insanın 291 edindikleri kültür yüzünden tepkilerinin çarpılmış olmasıydı. zevk ve kontrol dengesi gerektiriyordu. Genç ve güçlü hayvanların. Şimdi hangisi diğerinin daha çabuk doruğa ulaşmasını sağlayıp yarışmayı kazanırsa jilet masajı ona yapılacaktı. duygulu ve kararsız sevgilerinin fiziksel bir dipnotundan başka bir şey değildi. bir sosyal uyuşturucu. Üçüncü derece günlerini yaşarken bile Hel artık doruğu gecikttirme ve zihinsel seks gibi üstün taktiklerin deneylerine girişimisti. Duygularım birbirine karıştırdıkları için ihtiras kumu üstüne ilişki şatoları kurma çabasına düşüyorlardı. baskılardan kurtulmak için bir deşarj aracı olduğunu gören Hel yavaş yavaş dördüncü derecenin varlığım da hissetmeye başladı. bir yandan jiletin kayma tehlikesinin verdiği korku birleşerek kişinin kendini tümüyle rahat bırakmasını gerekli kılıyordu. kendini hazırlamaya girişti. Çok dinlendirici bir masajdı bu. Kazanana jilet masajı yapılıyordu. Birinci derece sevişmeler gerçi sıradan ve tekdüzedir ama. cinsel oburluğun düzeyiydi. Cinsel teknikleri Go düzeniyle karşılaştırmak hoşuna giderdi.la. Sağlıklı ve basit bir dereceydi bu. onun doruğa ne kadar uzaklıkta bulunduğunu iyice anlatabiliyordu. sırtına. Her türlü hareket ve teknik serbestti. hem Seylan'lı orospunun öğrettiklerini hem de bir dağcının gücünü. Bu duygu ona sevgilisinin durumu hakkında bilgi veriyor. film ve edebiyat dünyasının sinir uçlarını ve muhayyileleri tahrik yerine kullandıklari yapay tahriklere saplanma tehlikesi yoktu. Hel'in cinsel hayatı Sugamo Cezaevinden çıkıp batıda yaşamaya başladıktan sonra şekillenmiş ve hareketlenmişti. Aksi halde dayanılmaz bir gerilim ve aşırı zevk içine sürüklenmekten kaçınılmazdı. ve amatörlükten de her konu da nefret ettiği için. Hel insanoğlunun romantik edebiyattan etkilenmiş olmasına acıyordu. kendi icad ettiği ve . Bir tek şeyden yakmıyordu yalnızca. Bir batılının erişebildiği en üst düzey de buydu. bir bütünlüğü vardı. korku gölgesi altında daha başka oluşundaydı. göğsüne. Oyun asıl o zaman başlıyor. sevgi gibi. tahrik yörelerine doğru yavaş yavaş kaymasının. Hattâ doğuluların da çoğunun. Bu en son seydi. Oynadıkları oyun. vücudun dış uçlarından başlayıp. hareketliliğini ve dayanıklılığını gerektirmekteydi. Duyarlı yörelere yaklaşıldıkça uygulanan bazı teknik yöntemler de vardı ama ayrıntılı tarifi tehlikeli olabilecek şeylerdi bunlar. karşıdakini daha önce doruğa getirme oyunuydu. Bu kişiler birinci derece sevişmenin kuvvet ve ter dolu varlığım ancak aşk gibi. iş sonunda batılı cinsel yeni yetmelerin evlilikleri kadar yozlaşıyordu. Bu oyun hem Go'nun zihinsel enerjisini ve kontrolünü. Tanaka kardeşler ortaya çıkınca Hel birinci derece aşka adımını atmış oldu. Bu yüzden olup bitenlere olmayacak umutlar karıştırılıyor. Madagaskar'ın seçkin genelevlerinde aylarca yaşayıp her ırk ve kültürden gelen kadınlardan bazı şeyler öğrendi. Burada heyecan ve doruk önemini kaybediyor. zevk dalgalarını ortaya doğru toplamasını. Jilet masajı her seferinde hızlı ağız seksiyle son bulurdu. soylarım sürdürme güdüsünün itmesiyle birbirlerinin vücudu üzerinde girdikleri deneyimlerdi. Seylan'da profesyonel taktik dersleri aldı. Üçüncü derece. İkinci derece aşk dönemini yaşarken bu dönemin bir tür psikolojik asprin. bir dürüstlüğü. karnına ve kasıklarına iyice bilenmiş bir jiletle masaj yapılıyordu.■ mayı bildi. Çünkü gençti güçlüydü. Hel bu dönemden de rahatça ve büyük bir iştahla geçti. Hel o dönemdeki günlerinin tadını çıkar. ya da kendini ifade gibi birtakım perdelerin arkasında kabul edebiliyor. tek başına bir türlü kabul edemiyorlardı. Yani kollarına. Masajın tipik yönü. Cinsel yaşamın kendi hayatının önemli biı bölümünü oluşturacağıni anladığı için. Mariko ile ilişkisi aslında fiziksel sayılmazdı bile. Otuz yaşina geldiğinde Hel'in sekse ilgisi ve bu konudaki yeteneği onu doğal olarak dördüncü dereceye sürekledi. Beceriksiz cinsel tecrübeleri. Gençlik aşkıydı o. Artık birbirlerini çok iyi tanıdıkları için çok kısa zamanda karşıdakini doruğun eşine getirmesini ikisi de biliyorlardı. Bir yandan iç gıcıklayan duygu. Oyunu oynayışlarının da özel bir biçimi vardı. Hayal gücü de zengindi. bacaklarına.

dudakları dişlerinin üzerinde gerili durumdaydı. Hel'in kendisini sımsıkı tuttuğu pozisyondan kurtulmaya çabalıyor. Her biri. Çok fazla efor gerektiriyordu. yalnızca konsantrasyon yoluyla. yüzleri birbirine doğru. Her iki taraf da kimono giyiyor karşılıklı duvarların dibinde. Ama Hel onu bırakmıyordu. Hem de yalnız ve bencil bir deney olduğundan. Hana birkaç saniye sonra ona yetişirken bir yandan gülüyordu. Nikko.» diye yalvardı.. Hana numara yapmıştı! Yaydığı titreşimle gerçek dorukta olduğu gibi dans etmiyordu şu anda. Hana. Oyunun amacı. Zamanla Hel kikaşi sevişmesini bir yana bıraktı. «Ben kabul etmemiştim. Siyah ırkın yararlı biçimini Japon 293 . diz çökerek oturuyorlardı. Jilet kalçaları üzerinden kayarken uykulu uykulu mırıldanmaktaydı. Hana'mn gözleri gösterdiği çabadan sımsıkı yumulu. Altı tatami kadar küçük bir odada oynanıyordu. doruğuna engel olmak için son bir çabayla ağzından bir çığlık kurtuldu. Hel hemen kontrolünü toplayıp kendi doruğunu geciktirmeye çalıştı ama geç kalmıştı. doruğun eşiğine gelip orda beklemek zorundaydı. Onu saran duygu hemen Hel'e de bulaştı. «Bunu yapamazsın diye konuşmuştuk. En iyi de yağışlı havalarda oynanabiliyordu. en iyi sevişmelerin bitiminden sonraki okşamaları ve sevgi ifadelerini ortadan siliyordu. Yüzükoyun yatıyordu Hana. Dayanamayacağım! Allah kahretsin!» Sırtını kavislendirdi. her zaman değil. Her iki taraf da kendini çok güçlü hissettiği zamanlarda..Kikasi se 292 vişmesi» adını verdiği oyundu. Ve tam o anda yakınlık duygusu alarm çanlarını çalmaya başladı. Bu ancak dördüncü dereceden bir kadınla oynanabilirdi. kendi doruğa varmadan karşındakini doruğa ulaştırmaktı.» «Ah.. Birbirine dokunmak yasaktı. ben. Derhal pozunu değiştirip Hana'mn peşi sıra o da doruğa ulaştı. Kontrol düzeyini aşmıştı artık. O da. «Seni şeytan!» diye bağırdı. Yalnızca konsantrasyona ve tek elle yapılan hareketlere izin vardı..

Doğrusu. sonra masaja devam etti.» «Hmmm-hmmmm. «Benimle kalman yolundaki teklifimi düşündün mü?» «Hmmm-hmmmm. senin ilgin* ve tatlı diline rağmen.» dedi Hana. dostumuz Le Cagot`nun 294 . sevişirken o kadar çocuksu o sen. oldukça çekici bir insansın. onu okşamak büyük zevkti.» «İtiraf etmem gerekir ki iyi eğitilmiş bir erkek bulmak. Başını onun göğsü w yaslamıştı. ayrıca burada kendine kurduğun lüks şibumi yaşamı da çok çekici.. «Kalmak istemem için birçok neden var. En üstün yanı da zevki tümüyle ve şükranla kabul edebilme yeteneğiydi.» Konuşup da bu zevki dağıtmak istemiyordu. «İki aya kadar benimle olan süren doluyor. onu sırtüstü döndürdü.. Ama günlük hayatı du.ş dükçe. Yaşı otuzların ortalarmdaydı. Burası dünyan en güzel yeri. Jilet masajı vücudun orta bölümlerine yaklaştıkça Hana hare-ketsizleşti. Dış dünyayla ugraşırken o kadar sessiz ve sert olan.» Bu kesik seslerin anlamı. Onu seyretmek. Bana Bask diyarının bu köşesini gösterdiğin için sa her zaman minnet duyacağım. Paris'e gidebili rum. Ama. Sonra sen de varsın.kanının inceliğiyle birleştiren çok güzel kalçaları vardı. Hel eğilip onu öptü. burası çok yalniz bir yer. Nikko. Yani bilgili ve tecrübeli bir kadının olabileceği en genç yaştaydı. «Kalmayı düşündüm. masajına bütün teknikleri kullanarak devam etti. Hana.» «Teşekkür ederim. Hel güldü. Vücuduna çok iyi baktığı için ve siyah-sarı-be-yaz ırkların üçünün niteliklerini de üzerinde topladığı için daha en azından on beş yıl böyle formunda kalacaktı. beni konuşturma demekti. bekleme dönemine girdi. Hel süreci her zamanki klasik yöntemle bitirdi. Biliyorum..» «Eee?» «Ih-hh-hh-hh-hh. iyi yetistirilmis bir kadın bulmaktan daha zordur. Hana çok güzel bir çağı yaşamaktaydı. Gittiğim zamun da iyi eğleniyorum. istediğim zaman Bayonne'a. Bir süre birbirlerine sarılıp yattılar.

Her ikimiz için de bil süre sırf ordövr'le yaşamak gibi bir şey. «Ben bunda bir sakınca görmem ki. sonra öbür yarısında dünyaya çıkıp seyircilerimi şaşırtmak. gülen gözlerine baktı. «Yani henüz kararımı vermedim. uzun bncaklı. Yılın yarısını burada geçirmek.» dedi. senden öğrenmek. Üstelik.» «Senin için durum farklı. İkimizin böyle bir yerde başbaşa kalmamız.» «Bu da bir karar sayılır. Kalabalığa biraz lezzet. Yapabilir misin dersin?» «Sen iri pazulu. dürüst ama boş bakışlı Gencler le nasıl idare edebilirsen. sonra gene konuştu. dinlenmek. şölenin bütün yemekleri yavanken bir tanesine gereğinden fazla baharat doldurmaya benziyor. En az üç yüz yıl önce bu şatoyu ilk yaptiran aydın adamın koydurduğu delikli bakırdan akan suyla yapıyapiyorlardı duşlarını.» «Bunu anlıyorum. bilmem ki. Dış dünyadan nefret ediyorsun. akılsız dişileriyle geçirmeye razı olacaksın demektir. bir sorun daha var... güneş yanığı tenli. modeller falan. Fena fikir değil.» dedi. «Ayrıca. Galiba en çok istediğim..» «Bir düşüneyim. Her birimiz geniş toplumlarda yeteneklerimizi uygulamalıyız. istekleri benim gibi yoğunlaştırmış bir kadın için çok yalnız bir yer burası. Ona ihtiyacın yok. tahakküm etmek için yaratılmıştır. Gerçi bence de dış dünyadaki insanların çoğu ya sıkıcı ya da rahatsız edici ama ben yaratılıştan münzevî değilim. özgürlük de hoş şey. benim gibi kişilikler.Doğal bir merakım var.» Dirseğinin üzerinde doğrulup onun yarı kapalı. Nikko.» «Nedir?» «Nasıl ifade edeyim. biraz yoğunluk katmalıyız. Nikko. her iki dünyanın da en iyi yönlerini birleştirmek. «Belki de hiç karar vermem. «O zaman altı ayını Bask yöresinin tunç tenli. Senin.tükenmez neşe ve enerjisine rağmen. Ne demek istediğimi alıyor musun?» «Yani süre dolduğu zaman gidecek misin?» Hana soluğuyla onun göğsündeki tüyleri üfledi. ben de ederim..» Giyinip duş yapmaya gittiler. Bir süre sessiz kaldı. Ar-flstler. 295 . Sen yaratılıştan münzevîsin.» Hana güldü.

çok feci durumda olduğunu daha baştan anladım. Ona sakinleştirici bir şey verip yatırdım. Larau'daki işini bitirebilirse. mütevazi görünüşlü fakat insanı etkileyen kurna/ . Amcası senin arkadaşınmış.» Hel fincanını masaya koydu. «Asa Stern bir dosttu. uyuyor. Belki de bilmiyordur. Yalnızca uçak bileti var. Ha. sohbet etmeye çalıştı ama. «Öldü.. Bitkileri buduym. Ona borçlu sa yılınm. Nezaket göstermeye. «Dün akşamüstü geldi. saçlarını okşayarak onunla konuştum. Hangisi olduğundan emin değilim. gözlerini yumdu.» dedi. gelip beni görsün. Roma'dan Pau'ya uçakla geldikten sonra Tardets'e otostop yapmış.. Yaşların farkında bile değildi.» «Derdi neymiş?» «Ben saçlarını okşarken biraz söz etti. Cebinde para da yok.» «Bu borç bu kıza da uzanıyor mu?» «Göreceğiz. burnundan derin bir soluk verdi. İki arkadaşı vurularak ölmüşler. Çok umutsuzdu. oradan buraya da yürümüş.» «O halde öğlen haberlerinde söylerler.» «Neden vurmuşlar?» «Hiçbir fikrim yok. Kız uyanınca lütfen söyle. Roma havaalanında kötü bir olay olmuş. Geceyarısı kâbus görerek uyandı. «Hâlâ. Bir olayda onun yardımı olmasaydı.» «Adını söyledi mi sana?» «Evet.» «Kim vurmuş?» «Söylemedi. yatağın kenarına oturdum.» «Bizim evimize neden geldiğini söyledi mi?» «Anladığıma göre buraya üçü birlikte geliyorlarmış. Bahçede olacağım. ölebilirdim. kontrol ediyor. Uyuyuncaya kadar. sanırım Le Cagol akşam yemeğine gelecek. Adı Hannah Stern. Roma Havaalanındaki olay dün öğleden sonra mı olmuş dedin?» «Ya da sabah.Bej ve altın rengi karışımı döşenmiş doğu salonunda karşılıklı kahve içerlerken Hel ilk defa konuk hakkında soru sordu.» Hel bahçede bir buçuk saat kadar çalıştı.» dedi Hana. Çay içerken gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

ellerindeki otomatik silâhlarla ateş açmış. İtalyan polislerinin ve özel güvenlik görevlilerinin açtığı ateş sonucu ölmüş. Skokie'de ğup büyüdüğünü.. Önce düşen hükümetlerden.» İş konuşmalarına özgü bu ses tonundan şaşalayan kız derin soluk çekti. Belfast bomba olaylarından dem vurduktan sonra sıra Roma Uluslararası Havala-nmdaki korkunç olaya geldi. Ordövr olarak düşünüldüğünde umut verici bir tipe benziyordu. Üstlerinden çıkan kâğılardan Kara Eylül adına çalışan Kızıl Ordu mensupları oldukları anlaşılan iki Japon. İlk duyduğumda amcanın bu hareketini budalalik olarak nitelemiştim. bu arada çevredeki birkaç kişi de hayatını kaybetmişti.» Kıza doğru bakıp onu şöyle bir değerlendirdi. Bir öykünün kahramanı olmaktan çok. Aynı çağı yaşadık. saldırgan göğüsler.296 güzellikler yaratmaya savaşıyordu. Sonradan bu iki Kızıl Ordu katili de. Kızın üstünde yeni yıkanıp ütülenmiş haki şort ve kısa kollu haki tişört vardı. «Neden bilmem ama. Bayan Stern. Bir sanatçı değildi ama. kuvvetli bacaklar. ikinci kişisi olacak yaşta. duyguluydu. siyasal ve sosyal konulara merakı olduğunu. Bu son söz üzerine Hel'in göz kapakları indi.» Rafa dizili mekanik âletlerin önündeki sandalyeye oturdu. tam dan beklenebileceği gibi. Kadının kendine özgü sesi yıllardan beri İngilizce konuşan dünyanın eğlence kaynağı olmayı sürdürüyordu. Sonra plânlarınızın ne oklu ğunu ve benden ne istediğinizi belirtin.. Kendi köklerini bulmak.. Elinin bir hareketiyle ona devam etmesini işaret etti. Yüzündeki ifade yumuşak. düşüncelerini toparlamaya çalıştı ve hikâyesine. Kararsız bir sesle tekrar. Başının üstündeki şeylerin silâh olduğunu fark edemeden gülümsedi. Japon düşüncesinde güzelliği karakterize eden o hazin bağışlama ifadesi vardı. ince bel. sonra o gerilimi tatmin ediyor. Çevreyi saran titreşimlere göre kızın duygusu istekti. «Tabii biliyorsunuz ki amcam Asa. İsrail'i ki amcasını ziyarete gitmeye karar verdiğini söyledi. «Bay Hel?» Hel radyoyu kapatıp silâh odasının kapısında duran genç kıza içeriye girmesi için işaret etti. iki İsrailli genci öldürmüşlerdi. Bundan sonra yeni bir konuya geçildi. Bilerek yaratılmış kusurlar ve organik basitlik önce estetik bir gerilim yaratıyor. «Amcam Asa Stern sizden dost diye söz etmişti. «Bana önce amcanızdan söz edin. mezun olduktan sonra da. Tişörtün üç üst düğmesi açıktı. Japon sanatını Batının mekanik enerjisinden ve Çinliler'in çiçekle dolu iddialılığmdan ayıran şibumi atmosferine sahipti. Yahudiliğinin bilincine varmak için. Hel silâh odasına geçip BBC'nin on ikide verdiği dünya haberlerini dinledi. «Sizi buraya neden gönderdiğini anlatın. Kuzeybatı Üniversitesine gittiğini.» dedi.» dedi.» 298 .. Cam yeşili gözlerin ifadesiz bakışından rahatsız olan Hannah konuşmak gereğini duydu. BBC'nin tipik aksanına kendi kesik. sizi çok daha yaşlı biri olarak düşünmüştüm. doların değerinden.» Hel bir hareketle onun sözünü kesti. ağzından kısa soluk çıktı. Haberleri bir kadın spiker okuyordu.. Mektuplarımızda böyle ş e yle rden söz etmezdik.» «Aynı çağın insanlarıydık. Gençlerin kimlikleri şimdilik gizli tutuluyordu.. batı sanatındaki denge ve dengesizlik fonksiyonu gibi görev yapıyordu. Uzun. 297 «içeri girin ve oturun. Yani Hana. tecrübe çizgilerinden yoksundu. Tatlı bir melankoli vardı burada. Öğleden hemen önce bir hizmetçi elinde transistorlu bir radyoyla geldi. tanıdı birlikte iş gördüğü insanlar sahneden silindikten veya politikaya gomüldükten sonra hâlâ bir şeyler yapmaya çalışmak garipti. «Eşiniz. Daha son ra Roma'da olanların ayrıntılarını verin. Bunu olmek üzere olduğunu bilen bir insanın son ve umutsuz çabası olarak değerlendirmiştim. Yaratma güdüsünün en güçlü ifadesi olan bahçesi de gerçi sabi sayılmasa da. yani biraz fazla gençti. Dün gece benimle oturup. Münih cinayetlerini işlevi leri cezalandırmaya adanmış bir kişiydi. «Bay Hel?» diye sordu. boğuluyormuş gibi konuşma tarzını eklemesi yüzünden. temiz kızıl saçlar. kendisini anlatarak başladı. Sanki kendi yaşmdaymışsınız gibi. bana çok iyi dav randı. Emekliyken bu yüzden geri dönmek. Hoş bunun önemi de yok ya.» «Dedikodusunu duymuştum.

İki de önemli kriz atlattı. üstelik atak olan kişiler bazı şeyler yapmak zorundaydı. Otele inmeye cesaretim yoktu. Kendimde değildim. Oysa hastalığı birkaç ay önce ortaya çıktı.«Ama bizim hücremizi bir buçuk yıl önce kurdu. Onunla karşılaştığım zaman iki günden beri yaramın ustunde aynı kan lekeli bezle arka sokaklarda dolaşıp duruyordum.» Hannah Stern kaşlarını çatıp uzaklara baktı. Yo. Amcanız terör işinin adamı değildi. Hem yalnız kendi ulusu açısından da değil. cömert bir ruha sahipti. Hel'in fısıltı tonundaki cezaevi sesine alışkın değildi. Bu mek299 . Yirmi beş yıl önceyi düşünürseniz. Duygusal açıdan bu işe hazır değildi. Üstelik ona borçluyum. «O Kahire olaylarından sonra amcanla bir daha hiç karşılasmadık. Ama adalet duygusu fazla güçlüydü.» Hel butun bunları o yumuşak. «Amcama fazla saygınız varmış gibi konuşmuyorsunuz. ona saygım gerçekten çok büyük. «Amcana saygı duymadığımı söylerken yanıldin. On altı yıl kadar önce Kahire'de bir olay olmuştu. tekdüze sesiyle söyledi. Üstelik çok deger verdiği bir projenin gerçekleşme şansını da birlikte tehlikeye atmişti.» «Bu doğru değil. Ateşim vardı. Anlatışının nedeni. İçtenlik belirtisi olan inis çıkış tonlarını hiç kullanmadı. «Tersine.» Hannah. bu kızın da amcaya olan borcun çapını bilmeye hakkı olduğunu düşünmesiydi.» «Neye varmış?» «Boşverin. hatta belki de hayatını tehlikeye atmıştı. kendisini çok severdim. Hücrenizi kurdu dediğin sıralarda acısını ilâçlarla bastırma çabasindaydı. düşüncelerinin saçmalığına özür sayılabilir.» dedi. Şibumi'ye varmış biriydi. Daha iyi bir çağda olsaydık iyi bir öğretmen ya da bilimci olabilirdi. Doktora görünecek durumda da değildim. Bana yardım etmek için kendi güvenliğini. bugün İsrail olan topraklarda böyle cömert ve adil olan. Bu durum. Bir yanımdan yara almıştım. Bu tabii insan olarak onu daha değerli yapmaya yeter. amcan birkaç yıldan beri hastaydı. Duyabilmek için oturduğu yerde öne doğru eğildiğini fark etti. Dostluğumuz yıllar boyu mektuplarla güçlendi. Keskin bir zekâya.

sen. Beşinci kişi Kudüs'te bir kahveye bomba atıldığında öldü. gözü kamaşmış durumda hareket ettiğinden emindi. «Yaz aşkının bir türü olmalı. amcası insanlığı bu kadar az seven birine nasıl hayranlık du-yabilmişti? Bu kadar anlayışsız birini nasıl böyle göklere çıkarabilmişti? 300 . Niye? Sizce ben. Roma'da ölen iki kişi. «Pekâlâ.. «Hücre kaç kişilikti?» «Beş kişiydik. «İşi telgrafla görme yöntemlerine benzemiyor... biraz da kalbi kırılmıştı.. Pekâlâ. Peki. okuduğumuz kitaplara karşı tepkilerimizi paylaşıyor.» dedi Hel.» «Boşver. O ve ben..» Kızın gözlerinde yaşlar panldamaya başlamıştı.» Hel'in göz kapakları gene indi. çekingenlikten uzak rahatlığını tattık bu yolla. öyle mi? Amcan.tuplarda çeşitli fikirlerimizi birbirimiz üzerinde deniyor. Bir de ek kazancı var. ya da kaderden.» Hel artık Asa Stern'in umutsuzluk içinde. «Eminim.. demek oğlu Münih'de öldürüldükten sonra amcan bir hücre kurdu ve suçluları cezalandırmayı amaç edindi.» Hannah'm aklı karışmış. şey. Bu adam amcasının anlattığı kişiye hiç de benzemiyordu. Bu üniversite liberalini böyle bir eylem hücresine soktuğuna göre.. biz ikimiz.» «Sen de mi hücredeydin?» «Evet. Borçlarını ödeyen.. sonunda anlamayacağına karar verdi ve eldeki konuya döndü. Çok yakın iki yabancıydık. hayattan yakınıyorduk. «Ne kadar da tiyatrovarî» dedi. Hücre kaç kişiydi ve bu insanlar şimdi nerede? «Bir tek ben kaldım.. Kendimize Münih Beşlisi diyorduk. aynı zamanda da kültürlü bir insan olarak tarif etmişti. amcası onu dürüst bir profesyonel... Adanmış genç devrimciler durumundasınız ve tüm insanlık size ait bir sürü gibi gözüküyor gözünüze. Asa ölmeden önce işi nereye kadar vardırdığınızı anlat. Bir yabancıyla konuşmanın rahatlığını. çirkin ulusal ve ticarî güçler için çalışmayı reddeden biri olarak.» Hel bu genç kızın böyle bir ilişkiyi anlayıp anlamayacağını düşündü.. beşincisi kimdi? David Selznik mi?» «Ne demek istediğinizi anlamıyorum.» «Efendim?» «Demek beş kişilik hücre.

» «Lütfen. Hayatı boyunca kaç kez amatörlerin sebep olduğu pisliği temizlemek zorunda kalmıştı.» diye konuştu. Silâh da vereceklerdi. «Münih katillerinden hayatta kalan son iki kişinin bir Kara Eylül grubuna katıldıklarını ve Heathrovv Havaalanından bir uçak kaçırmaya hazırlandığını öğrenmişti.Aslında Hel durumu elbette çok iyi anlıyordu. ya da. Hepimizin beklediği gün aslında. öyle mi? «Evet. şimdi Roma'da olanları anlat. Londra'ya gittiğimizde bize kalacak yer sağlayacaklardı.. gene korku sonucu olarak. bu IRA'cılar size nasıl yardım ediyordu. BBC radyosu saldırganları Kızıl Ordu üyesi Japonlar diye tanımlıyor. «Anlıyorum. Yaşlar.» «Kaç kişilik grup?» «Beş ya da altı.. Ya İngiltere'deki temaslarınız? Ne biçim insanlar ve size nasıl yardım ediyorlar?» «Onlar şehir gerillaları...» «Biz dediğin.» diye onun sözünü kesti Hel. Hannah artık gözlerinden yaş gelmediğini görünce şaşaladı. göze görünen her şeye ateş etmek.» «Hangilerinin Münih işine karışmış olduğunu saptamış mıydınız?» «Hayır. «Asa amcam İngiltere'den haber almıştı. Emin değildik.» «Şey. Taktiklerimiz farklı olabilir ama amaçlarımız aynıdır. Fırtına patladığı anda bunların ancak iki türlü tepki gösterdiğini bilirdi.. Kara Eylülcüleri gözden kaçırmıyorlardı.» «Yani beşini de mi öldürecektiniz?» Kız başını salladı. «Şimdi. onu söyle.. bilirsiniz. Ya kaçmak. Kuzey İrlanda'nın İngiltere boyunduruğundan kurtulması için savaşıyorlar. Bu doğru mu?» 301 . Hel'in gerçekleri ve önemli bilgileri istemesi nedeniyle engelleniyordu. sen ve Roma'da vurulan iki kişi.-Filistin Kurtuluş Örgütü adına çalışıyorlarmış.» «Anlıyorum! Peki.» «Ulu Tanrım!» «Özgürlük uğruna çarpışanlar arasında bir tür kardeşlik bağı vardır.

Bu arada da kendisini IRA şapşallarıyla bağlayıvermiş.» Çaresizlik ve öfke içinde ayağa kalkıp arkasını döndü.» dedi. sorduklarıma elinden geldiği kadar doğru ve açık cevaplar vermeni istiyorum. Adamın ilk kez sesini yükseltmesi onu çok şaşırtmıştı. ben de ölmüş olurdum. Ellerini nereye koyacağını bilemediğinden önünde duran rafa uzandı ve orada duran madenî tübü eline aldı. İçinden haldi bir öfke kabardı.» "Sen orada değil miydin?» «Oradaydım!» Kendini kontrol etmeye çalışıyordu.. yaşlar bir kez daha gözlerini doldurdu. «Üzgünüm. «Çok korkmuştum. insanlar ölüyordu. Bahçeye açılan kapıya doğru yürüyüp kanada yaslandı. «Küçük hanım.. Alt yarısını biraz çevirseydin şimdiye kadar ölmüş olurdun. «Dokunma ona!» Hannah hemen elini çekti."Bilmiyorum. kendisini denediğine inanmaya başlamıştı. Ama itiraf edeyim ki bu mümkün olmayabilir.» dedi. Şu anda bu302 . Bu adamın bilerek kendisine eziyet ettiğine. Her şeyi hatırlayamıyorum.. Kendi kendine. eğer elimden gelirse sana yardım etmek niyetindeyim. Gene de amcana olan duygularım beni anlattığın şeyleri sonuna kadar dinlemeye mecbur ediyor. Daha önemlisi. ağlamamalıyım. her tarafta silâhlar patlıyordu. «Eline aldığın şey bir sinir gazı tübüydü. «Oyuncaklarınıza bir şey yapacak değilim. Orada sosyal fikirlerini savunmak ve yaymak için parklara çöp atılmaması konusundaki kampanyalara katılırsın. Belki seni koruyabilir.» Aşırı derecede sinirliydi. «Ama o kargaşalıkta.» Kız yüzünü buruşturup. silâh raflarından geri çekildi.. evinin burjuva yaşamına tekrar kavuşturabilirim. Bu nedenle de gözyaşlarını ve duygularını ilerde yazacağın anılara saklayıp. deyip duruyordu ama. Ama sana herhangi bir yardımda bulunabilmek için taşların nasıl dizili olduğunu iyice bilmem gerek. «Onlar senin canım yakabilir... Şaşırmıştım.» Sesi gene alçak çıkıyordu. kendini toplamaya çalıştı. Sizin küçük amatör örgütünüz akla gelebilecek her türlü hatayı yapmış.

bir de yaşlı. Bacakları bir tuhaf kıvrılmış. «Özür dilerim. Sırtı hâlâ kapıya dayalıydı. Bu tür olaylarda. «Avrim'le Chaim benden önce pasaport kontrolünden geçtiler.» «Kuşkum yok. Kısa bir süre sonra. hepsi bu kadar.. Sanıyorum Roma'daki de bir bozgun eylemiydi. Yürümeye devam edip uçajjn biniş kapısına geldim. Yüzünden isabet almıştı. yoksa önce yemek mi yiyelim?» Hannah aşağıya doğru kayıp yere oturdu. Yalnızca çığlıklar kaldı.. Bu iyi. nereye gittiğimi bilmiyordum. peşpeşe uzun soluklar çekip sakinleşmeye çalıştı. Sonunda pasaportuma damgayı bastı ve ben de terminale girdim. yani Roma'daki bozgun eylemi gibi şeylerin sonunda zaman hep ötekilerden yanadır. ben yalnızca yürüdüm. Chaim'i dolapların önünde yatar gördüm. «Ben de koşmaya başladım.nu yapabilecek durumda değilsen. göğüslerime bakıp duruyordu.. «Çok sarsıcı olaylar geçirdim. Oradan uzaklaştım Ne yaptığımı.. bir dakika. kan içinde kalmıştı. Benim geçmem uzun sürdü.» Başını eğip tırnağıyla yanık oyluğu üstüne daireler çizmeye başlamıştı. O sıra tabanca sesleri duyuldu.. Duygu istemem.» dedi. ve. beyaz sakallı bir ihtiyar vurulmuştu. Şimdi mi konuşalım.. Çevredeki insanlar yaralanmış..» dedi. O sıra terminalin karşı tarafından kurşun sesleri gelmeye başladı.. Ben de. düştü.. Şimdi bana Roma'daki olayı anlat.. Sen de hedef miydin?» «Ne?» «Kimse özellikle sana ateş etti mi?» «Bilmiyorum! Nasıl bilebilirim?» 10 ı . daha sonra konuşuruz. şişman kadın. Bir ara kulağıma hopai lörden Pau uçağının anonsu çarptı. elleriyle kucaklayıp göğsüne dayadı.. bir de çocuk... Herhalde gömleğimi yakama kadar düğmelesem daha iyi olurmuş. tümüyle.. bağırıyordu. Bahçeden gelen ışık profilini aydınlatıyordu. başının bir yanı. Şimdi bana şunu söyle. Derken dizlerini karnına çekti.» Burnunu çekti. Ve birden silâh sesleri kesildi. çarpılmıştı. Avrim'in koştuğunu gördüm. Asma kattan. herkes koşuyor...... «Peki.. Ama belki çabuk harekete geçmen gerekebilir. Uzakdoğulu iki kişi vuruldu.» «Peki. Yalnızca gerçekler ve sende bıraktığı etkiler. İtalyan görevli flört etmeye çalışıyor.

Hiç hatırlamıyorum. «İşte böyle anlat. «Bir dakika şu olup bitenleri düşüneyim.» «Profesyonel biri otomatik silâhla ateş ediyorsa. «Otomatik silâhın ne olduğunu biliyorum. Japon bahçesine bakıyordu.» dedi sonunda. Hel gülümsedi. Sınıfının ve kültürünün tipik bir örneği olan Hannah'da. Japonları öldüren atışları. demek sen hedef değildin. «Neden bahçenizde hiç çiçek.» diye ekledi.» dedi. Asma kattan ateş edenleri hiç görmedim. «Pat pat diye ses çıkarıyorlardı. Onlar hakkında ne söyleyebilirsin?» Hannah başını iki yana sallıyordu. şimdi de asma kattan gelen silâh seslerini düşün. Hannah kapının yambaşinda yere oturmuş. parmak uçları dudaklarına değer durumdaydı. Kısa zamanda bu sessizlikten sıkıldı.» Hel'in gözlerine baktı.» Hel başını sallayıp yere baktı. ve senin çevrende kimse yere düşmüyorsa. Dudaklarını dizlerine sıkıca dayadı. Eldeki bilgileri değerlendirmeye çalışıyordu. sonra bakışlarını netlikten kurtarıp düşüncelere daldı. O silâhlar otomatik değildi. Gözlerini yerin tatami döşemesindeki çizgilere dikti.» «Sana çok yakın olanlardan vurulan oldu mu?» Kız dikkatle düşündü. Herhalde o iki arkadaşınla beraber olduğunu bilememişler. «Onlarla dağda eğitim yaptık biz.» 304 . «Bana yakin duranlardan ölen olmadı. pat pat mı?» «Makineli tüfekti. daha sulu duygulardan iyidir. «Hayır. İtalyan polisine bağlı özel ajanlardan söz etti. Akan küçük suyun yansıttığı ışıklar bambu yaprakları üzerinde oynaşmaktaydı. Bana onlarla ilgili bir şeyler söyleyebilir misin?» «Hayır. Biraz önce radyo.«Japonların silâhları otomatik miydi?» «Ne?» «Sesi rat-a tat diye mi çıkıyordu pat! pat! pat! diye mi?» Kız başını kaldırıp keskin gözlerle ona baktı. «Şu dakikalarda mizah duygusuyla öfke bile.» dedi. Avuçları birbirine dayalı. sessizliğin tadını çıkarmasına yetecek veriler yoktu. Peki.» dedi. Özellikle de pasaporttan geç çıktığın için.» «Rat-a-tat mı... «Hiçbir şey.

Her biri ayrı mevsimde açar. neler biliyoruz veya neleri varsayabilecek durumdayız. Açıkça belli ki Roma'daki baskın. Daha başlangıçtan beri Araplar'la bir yatağa girip çıkarlar. Zavallı aptal Arapları. Japon saldırganların canlı yakalanmasını kimsenin istemediği oluyor. Dört dakika sonra gözlerini de kaldırıp sordu. CIA da. «Ne dedin?» «Özür dilerim. Üstelik de asma katta hazır bekleyen kişiler tarafından. Ama bu noktada işler biraz karışıyor. Saldırganlar birkaç saniye içinde ortadan kaldırılıyorlar.» «Önemli değil. O neden? lielki aslında Kızıl Ordu mensubu falan değillerdi de ondan. Herhalde İngiltere'deki IRA dostlarınızdan öğrenmişlerdir. Herhalde asma kattakiler İtalyan polisi olamaz çünkü işi çok iyi başarmışlar. Bu durumda ikinci saldırı da duyuldu demektir.» «Amerikalılar'ın çoğu duymamıştır. Çünkü CIA onun emrinde.» «Üç çeşit mi?» «Hayır. gözleri hâlâ yerde.» «Çiçekler hakkında bir şey demiştin. Onlar pis işleri başkalarına yaptırmaktan hoşlanırlar ve kendilerini tehlikeye atmayı sevmezler. ya Filistin Kurtuluş Örgütü ya da Kara Eylülcüler tarafından plânlanmış. Onlar bahşiş yüksekse kendi analarını Türk saraylarına bile satmaya hazırdırlar.Hel. Bahçenizde neden çiçek yok diye merak etmiştim. Evet. Şu anda mevsimler arasmdayız. şimdi bir bakalım.» «Üç çiçek var. elini havaya kaldırıp ona susmasını belirtti. Ana Şirket uluslararası petrol ve enerji şirketlerinin oluşturduğu bir kontrol örgütüdür. analarını almak isterse. küçük petrol kıtlıkları yaratmak için ve dolayısıyla kendi Şlbumi 305/20 . Amerikan Hükümetinin tümü de. Sizin plânınızı da biliyorlarmış.» «Ana Şirket nedir? Ömrümde duymadım. Böyle bir durumda akla ilk gelen CIA olur tabii. Ya da Ana Şirket. İşe Japon Kızıl Ordu üyelerinin karışması. daha çok Kara Eylülcüler'i akla getiriyor. Tabii kendine saygısı olan bir Türk. Neden? İlk akla gelen sebep. Üç tane çiçek.

kârlarını arttırmak için piyon olarak kullanırlar. Ana Şirket zeki ve çevik bir hasımdır. Onları ulusal hükümetlere yapılacak baskılarla sindirmeye olanak yoktur. Gerçi ülkelerine bağlı Amerikan ya da İngiliz, Alman, Hollanda şirketleriymiş gibi görünmeye çalışırlar ama, aslında bağlı oldukları tek amaç kârdır. Uluslararası bir hükümet gibidirler. Herhalde babanın bile o şirketlerinde hissesi vardır. Senin ülkendeki kır saçlı, tonton ihtiyar kadınların yarısının da hissesi olduğu gibi.» Hannah başını sallayarak, «CIA'nm Kara Eylülcülerle iş yapmasını gözümün önüne getiremiyorum,» dedi. «Amerika her zaman İsrail'i tutar. Müttefik onlar.» «Sen kendi ülkenin vicdan esnekliğini yabana atma. Petrol ambargosundan bu yana oldukça belirgin bir dönüş yaptılar. Amerika' nin onur kavramı, kalorifere duyduğun ihtiyacın yoğunluğuna göre değişir. Bir Amerikalı'nin en tipik yanı, cesaretinin ve fedakârlığının kısacık süreler için geçerli olmasıdır. Bu yüzden savaşta iyidirler de, barış sorumluluğunu taşımakta yetersizdirler. Tehlikeye dayanıklı olmakla birlikte, rahatsızlığa dayanıklı değildirler. Sivrisinekleri öldürmek için kendi havalarını zehirler, elektrikli ekmek dilimleme aletleriyle de enerji kaynaklarını tüketirler. Unutma ki Vietnam'da askerler hiçbir zaman Coca Cola'sız birakılmadı.» Hannah'nin vatanseverlik damarları kabarmıştı. «Bir ulus için böyle genellemeler yapmak doğru mu sizce?» «Evet. Genelleme ancak bireylere, kişilere uygulandığı zaman yanlış sonuçlar verir. Kalabalıkları tanımlarken her zaman gerçekci bir yöntemdir. Senin ülken de demokrasiyle yönetiliyor. Yani kalabaligin diktatörlüğüyle.» «O havaalanında dökülen kanlardan Amerikalıların soruml olduğuna inanmayı reddediyorum. Masum çocuklar, ihtiyarlar...» «Altı Ağustos tarihi sana bir şey ifade ediyor mu?» «Altı Ağustos mu? Hayır. Neden?» Dizlerini göğsüne daha siki dayadı. «Boşver.» Hel ayağa kalktı. «Bunu biraz daha düşünmem gerek. Öğleden sonra gene konuşuruz.» 306

«Bana yardım etmeyi istiyor musunuz?» «Herhalde, ama sanırım senin düşündüğün biçimde değil. Ha bu arada... biraz öğüt dinlemeye dayanabilir misin?» «Nasıl öğüt?» «Senin kadar genç ve kasıklanndaki tüyler seninki kadar gür "bir hanımın bu kadar kısa şort giymesi ve böylesine açık veren bir pozda oturması şaşırtıcı bir ihmal gibi görünüyor. Amacın kızıl saçlarının boya olmadığını kanıtlamaksa o başka. Yemeğe gidelim Öğle yemeği, batı salonundaki küçük, yuvarlak bir masaya ku-rulmuştu. Salonun camlı dış kapıları, bahçenin ana girişine giden yola bakıyordu. Hepsi açıktı. Uzun perdeler hafif rüzgârla salonun ortasına doğru dalgalanmaktaydı. Hana kılığını değiştirmiş, erik rengi ipek bir elbise giymişti. Etekleri yere kadar uzundu. Hel ile Hannah salona girdilderinde gülümsedi, sofranın ortasındaki çiceklere son kez parmaklarının ucuyla dokundu. «Ne kadar dakik,» ı "Sofra şu anda kuruldu.» Aslında on dakikadan beri onları bekliyordu ama, Hana'nin en üstün yeteneklerinden biri, karşısindakileri sosyal açıdan rahatlatmaktı. Genç kızın yüzüne ilk baktığında Hel'le yaptığı konuşmanın pek iyi gitmediğini anlamıştı. Bu yüzden sofra sohbetini yönetmeyi kendisi üstlendi. Hannah kolalı peçetesini kucağına sererken, kendisine Hel ile Hana`nin yediği yemeklerin servis yapılmadığını gördü. Küçük bir parca kuzu eti, soğutulmuş mayonezli kuşkonmaz ve pilav veriliyor, Hel ile Hana ise kahverengi bir pilav içinde hafif sote yapilmis sebzeler yemekteydiler. Hana gülümseyerek açıkladı. «Gerek yaşımız, gerekse geçmişteki tedbirsizliklerimiz bizim artık az ve ihtiyatlı yemek yememizi gerektiriyor canım,» dedi. «Ama bu gaddar rejimi konuklarımıza uygulamiyoruz. Zaten ben de seyahat için Paris'e gittiğimde kendimi koyverir, bütün zararlı şeyleri yerim. Yemek benim için bir tiryakilik gibidir. Kontrolü de özellikle Fransa'da yaşayanlar için pek zordur. Cunku Fran s iz mutfağı dünyanın ikinci en kötü mutfağı sayılır. »Ne demek yani?» diye sordu Hannah. 307

«Bilimsel açıdan Fransız mutfağı, Çin mutfağının peşinden gelmektedir. Ama yemeklerin yapılışı, soslanışı, doğranışı, baharlanışı açısından, besin yönünden bir faciadır. Bu yüzden batıda yaşayanlar Fransız yemeklerine bayılır ve ömürleri boyunca karaciğerleriyle boğuşur dururlar.» «Peki Amerikan mutfağı hakkında ne düşünüyorsunuz?» Bunu sorarken Hannah'm yüzüne ekşi bir gülümseme yayılmıştı. Seyahate çıktıkları zaman Amerika'nın her şeyini aşağılayıp kendi kibarlığını kanıtlamaya çalışan tipik Amerikalılardandı o da. «Pek bilmem,» dedi Hana. «Amerika'da hiç bulunmadım. Ama Nicholai bir süre orada oturdu. Söylediğine bakılırsa Amerikan yemekleri de bazı dallarda çok güzel olabiliyormuş.» «Yaa!» Hannah'm gözleri Hel'e dönmüştü. «Bay Hel'in Amerika veya Amerikalılar hakkında iyi bir şey söyleyebilmesi beni oldukça şaşırttı.» «Beni sıkan Amerikalılar değil, Amerikanizm,» dedi Hel. «Sanayi ötesi dünyanın kötü bir hastalığı bu. Sırasıyla bütün merkantilist ülkelere de bulaşacağı ortada. Buna Amerika'cılık denilmesinin tek nedeni, hastalığın en ileri halinin senin ülkende görülmesinden. Tıpkı İspanyol nezlesi falan gibi. Belirtileri ise önce iş ahlâkının yok olması, sonra iç değerlerin azalması, sürekli dışardan eğlence bekler duruma gelinmesi, bunun peşinden de ruhsal çürüme ve manevî uyuşma. Hastalığa yakalananı tanımak için en iyi işaret, o insanın durmadan kendisiyle ilişki kurabilmeye gösterdiği çabadır. Kendi ruhsal zayıflığının ilginç psikolojik bir durum olduğuna inanır. Sorumluluktan kaçmasını, yeni deneylere hazır oluşuna yorumlar. Hastalık ilerledikçe kişi, insan uğraşları içinde en önemsiz olanını aramaya, onun peşinden koşmaya başlar: Eğlencenin. Ama iş yemeğe gelince, Amerikalıların hiç değilse bir konuda herkesi geride bıraktığına kuşku yoktur. O da 'çimlenme' dediğimiz türden yiyeceklerdir. Hafif şeyler. Bu da biraz sembolik galiba.» Hana, Hel'in ses tonundaki katılığı hiç beğenmemişti. Konuğun tabağını tekrar doldurmak üzere servis masası üzerine alırken ko nuşmalara da tekrar kendisi hakim oldu. «Benim İngilizcem iyi değil,» dedi. «Şurada birden fazla kuş308

konmaz var, ama 'asparaguslar' kelimesi de kulağa pek çirkin geliyor. Yoksa bu da Lâtince çoğullardan biri mi, Nicholai? Asparagae falan mı denmesi gerek? «Fazla bilgili ama kıt eğitimli kişiler söyleyebilir onu ancak. Konserti'ye gidip celli dinledikten sonra kendilerine cappucino ısmarlayanlar. Ama bu insanlar Amerikalı'ysa belki çilekli jelVi ısmarlıyor da olabilirler. «Arretes un peu et sois sage.» Hana, Nicholai'ye hafifçe kafasını salladıktan sonra Hannah'a gülümsedi. «Söz Amerikalılar'a geldi mi Nicholai çok can sıkıcı oluyor, değil mi?» dedi. «Kişiliğinde bir kusur bu. Dediğine bakılırsa tek kusuru buymuş. Sana epeydir sormak istiyordum, Hannah. Üniversitede ne okumuştun?» «Ne mi okudum?» Hel açıkladı. «Yani hangi konuda diploma aldın?» «Ha! Sosyoloji'ydi konum.» Bilmeliydim, diye düşündü Hel. Psikolojiyle antropoloji arasında bocalayan, ve kararsızlıklarım bir yığın istatistiğin arkasına saklamaya çalışan o bilim. Amerikalılar yeni yetmelik çağlarını dört yıl daha uzatabilmek için seçerlerdi bu dalı genellikle. Hannah bu sırada ev sahibesine düşüncesiz bir soru yöneltmekleydi. «Siz hangi konuları okudunuz?» Hana kendi kendine gülümsedi. «Şey... gayriresmî psikoloji, anatomi, estetik... böyle şeyler.» Hannah bir yandan kuşkonmazlara gömülürken, «Siz ikiniz evli değilsiniz, değil mi?» dedi. «Yani... dün gece bir espri yapmış, Bay Hel'in cariyesi olduğunuzu söylemiştiniz.» Hana'nın gözleri ender gösterdiği bir şaşkınlıkla açıldı. Anglosaksonların içtenlik saydığı soyla merak kusuruna pek alışkın değildi. Hel açık avucunu Hana'ya doğru uzatıp soruya onun cevap vermesini istedi. Gözlerinde şakacı bir masumiyet parıldıyordu. Hana, «Şeyy...» dedi. «Aslında Bay Hel'le ben evli değiliz. Ve gerçekten de ben onun cariyesiyim. Şimdi biraz meyve alır mısın? Nissou'dan kirazlar daha yeni yeni geliyor. Basklar bu kirazlardan ı ş ı k l ı bir gurur duyarlar.» * Dur ve biraz ve uslu ol. 309

Hel, Hana'nm bu işten böyle kurtulamayacağını biliyordu. Bayan Stern yeni bir soru sorarken, Hana'ya bakıp sırıttı. «Herhalde söylemek istediğiniz kelime aslında cariye değil. İngilizcede cariye demek, parayla alınmış olan ve... ve cinsel hizmetler için kullanılan insan demektir. Galiba sizin aradığınız kelime metres. Metres bile çok eski model bir kelime. Şimdi insanlar yalnızca 'beraber oturuyoruz' deyip işin içinden çıkıyorlar.» Hana'nm yardım isteyen bakışları Hel'e döndü. Hel gülüp söze karıştı. «Hana'nm İngilizcesi aslında bayağı iyidir,» dedi. «Kuşkonmaz konusunda söyledikleri şakaydı. Metresin cariyeden, zevceden farkını da iyi bilir. Metres, kendisine verilecek ücreti bilmeyen kişidir. Karısına ise kimse hiçbir şey vermez. Aslında her ikisi de amatördür. Şimdi kirazlarını ye.» Hel bahçenin ortasındaki taş kanepeye oturmuş, gözlerini kapayıp yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Dağ rüzgârı serindi ama, güneş ışığı giydiği yukata'nm içine işliyor, onu ısıtıp uykusunu getiriyordu. Tam uykuya geçeceği o tatlı anlar içindeyken yaklaşmakta olan sinirli ve gergin birinin titreşimlerini aldı. Başını çevirmeden ve gözlerini açmadan, «Oturun Bayan Stern,» dedi. «Yemek süresince kendinizi yönetiş biçiminizden ötürü tebriklerimi sunmak isterim. Bir kez bile kendi sorunlarınızdan sö açmadınız. Bu evde dünya sorunlarını masamıza getirmediğimi/i hissettiniz. Doğrusu sizden bu kadar sağduyu beklemiyordum. Sizin yaşınızda ve sınıfınızda olanlar genellikle kendi içlerine öyle hu çoğunlukla dönük olurlar ki, dünyada en önemli şeyin stil ve şekil olduğunu, maddenin geçici olduğunu fark edemezler.» Gözlenin açıp gülümseyerek Amerikan aksanını taklit etmeye çalıştı. «Ne yap tığın değil, nasü yaptığın önemlidir.» Hannah onun önündeki mermer merdiven parmaklığın üstüne tünedi. Vücudunun ağırlığı oyluklarını yassıltıyordu. Ayakları çıp laktı. Kılığını değiştirmesi konusunda Hel'in verdiği öğüde de uyma mıştı. «Biraz daha konuşacağız demiştiniz,» dedi. «Hımmm. Evet. Ama daha önce gerek sabahki konuşmamız, gerekse öğle yemeğimiz sırasındaki uygarlık dışı davranışlarımdan 310 ötürü özür dilerim. Kızgın ve sıkkındım. Ben emekli olalı hemen hemen iki yıl oluyor Bayan Stern. Artık terörist avcılığı mesleğinin bir üyesi değilim. Vaktimi bahçeme, mağaracılığa ayırıyor, çimenlerin büyürken çıkardığı sesi dinliyor, uzun yıllar önce kaybettiğim derin huzuru arıyorum. Onu kaybedişimin nedeni, şartların beni nefret ve öfkeyle doldurmasıydı. Derken siz ortaya çıktınız. Amcanıza olan borcumdan dolayı hakkınız olan yardımı istemeye geldiniz. Ve beni tekrar mesleğimin şiddet ve korkuları içine itme tehdidini getirdiniz. Canımın sıkılmasının en büyük nedeni korku. Mesleğimde antişans denilen unsur çok önemli yer tutar. İnsan ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun, ne kadar dikkatli, serinkanlı olursa olsun, yıllar boyunca tehlike belirtileri birikir ve günün birinde şansınızdan daha ağır basar. Antişans, daha fazla ağırlık kazanmış olur. Gerçi ben işimde pek şanslı olmuş sayılmam. Şansa hiç güvenmem. Ama kötü şanstan yolumun tıkandığını da pek bilmem. Yani ilerlerde bir yerde, birikmiş bir miktar kötü şans beni bekliyor demektir. Ne zaman paramı havaya atsam yazı düştü. Demek önümde yirmi yıllık turalar dönemi var. Durum bu! Size terbiyesizce davranmış olmamın nedenini anlatmaya çalışıyorum. En büyük neden korku. Biraz da sıkkınlık. Şimdi düşünme fırsatı buldum. Ne yapmam gerektiğini galiba biliyorum. AUahtan yapılması gereken şey aynı zamanda en tehlikesiz şey oluyor.» «Yani bana yardım etmeyecek misiniz?» «Tersine. Sizi evinize göndermekle yardım etmiş olacağım. Sizi bana amcanız gönderdiğine göre, ona olan borcum size miras kalmış oluyor. Ama bu borç soyut intikam kavramlarını ya da ittifak kurduğunuz saçma sapan örgütleri kapsamıyor.» Hannah kaşlarını çatıp uzaklara baktı. Dağlara doğru. «Amcama olan borcunuzu kendi çıkarınıza göre değerlendiriyorsunuz,» dedi. «Sonuç benim de yaranma oluyor, evet.» «Ama... amcam ömrünün son yıllarını bu katilleri yakalayıp öldürmeye adamıştı. Şimdi ben hiçbir şey yapmazsam onun bütün çabaları boşa gitmiş olacak.» 311 «Yapabileceğiniz bir şey yok. Ne eğitiminiz var, ne pratiğiniz, ne de örgütünüz. Hatta sözünü etmeye değer bir plânınız bile yok.» «Var bal gibi.» Hel gülümsedi. «Peki, o plânınıza bir göz atalım,» dedi. «Kara Eylülcüler Heathrow Havaalanından bir uçak kaçıracak demiştiniz. Herhalde sizin grubunuz onlara o sıra saldıracaktı, onları uçakta mı ele geçirecektiniz yoksa, binmeden önce mi?» «Bilmiyorum.» «Bilmiyor musun?»

«Asa amcam öldükten sonra liderimiz Avim'di. Bize bilmemiz gerekenden fazlasını söylemezdi. Yakalanırsak diye. Ama onları uçakta ele geçireceğimizi sanmıyorum. Herhalde terminalde infaz edecektik cezalarını.» «Ne zaman olacaktı bu?» «Ayın on yedisi sabahı.» «Daha altı gün var. Neden Londra'ya bu kadar erken gidiyorsunuz? Neden altı gün boyunca açık hedef veriyordunuz?» «Londra'ya gitmiyorduk. Buraya geliyorduk. Asa amcam kendisi olmayınca başarı şansımızın azalacağını biliyordu. Başlangıçta gücünü koruyup bizimle gelebileceğini düşünmüştü. Ama erken öldü.» «Ve bu yüzden sizi de buraya gönderdi, öyle mi? İnanamıyorum.» «Bizi buraya o gönderdi sayılmaz. Birkaç kez sizden söz etmişti. Başımız derde girerse size gelmemizi, sizin yardın edeceğinizi söylemişti.» «Herhalde başınızı dertten kurtarmak konusunda yardım edeceğimi kasdetmiştir.» Hannah omuzlarım kaldırdı. Hel içini çekti. «Demek siz üç genç, IRA'lı dostlarınızdan silâhlarınızı alıp altı gün Londra'da dolaşacak, zamanı gelince bir taksiye binip Heathrow'a gidecek, kolunuzu sallayıp terminale girecek, hedeflerinizi bekleme salonunda görecek ve vuracaktınız. Plânınız bu muydu?» Kızın çenesi gerildi. Gene uzaklara bakmaya başladı. Böyle ifade edilince gerçekten biraz aptalca görünüyordu. 312

. Üçünüzü yedek I' nvvet olarak kullanıp işi baştan sona kendi görmek istiyordu. herkesten kopan et parçaları sağa sola uçuşacak ve gözlerinden alev çıkan..» «Herhalde niyeti sizi ön plana çıkarmak değildi. «Benim sevimli.» «Aradaki farklar ortada! Onlar iyi örgütlenmiş ve profesyonel kimseler!» Hemen sustu. Kalabalık bir salonda ayaküstü ateş etmek. Bir iki gün burada kalabileceğimizi hesaplıyorduk. çocuk. «Eğer ben sizin istediğiniz işi yapmaya kalksaydım. tehlikeli kızım.» dedi. Bir işe girişmek para ister.» Dağın siluetine doğru bakarak devam etti. sonra sıyrılmak daha da pahalıdır. biraz sizden almayı umuyorduk. Yalnızca kurgu gideri bu kadar olurdu.» Hel gözlerini yumdu.. Yol parası ve biraz da fazlası olsa yeterdi. IRA'lı dostlarınızı bir an için unutalım. Roma Havaalanındaki olaya karşı duyduğunuz tiksinti ve korkuyu bir an için bir kenara bırakırsak.«Şimdi. Chaim'in daha önce bu tür şeylere karıştığını sanmıyorum. ya da Roma'da arkadaşlarımızı öldürenler gibi. «Bana şunu söyleyin. bizim de Münih'te atletleri öldürenler gibi. Sonra 313 . ipek saçlı genç devrimciler tetiklerini çeke çeke tarih sayfalarına adımlarını atacaklar.» dedi.. Sonra uçakla Londra' yn gidip eylemden bir gün önce orada olacaktık. Bayan Stern. Buna ücretim de dahil değil. Bu muydu istediğiniz?» «Eğer söylemek istediğiniz bizim de ötekiler kadar kötü olduğu-muzsa. «Üzgünüm. «Amcanın bir intihar lemi plânladığına inanmaya başlıyorum.. Bunun dışında neye güveniyordunuz? Roma'da öldürülen iki çocuk eğitilmiş miydi?» «Avrim eğitilmişti. bu bana yüzle yüz elli bin dolar arasında bir paraya patlardı.» «Buna inanmam! Bize söylemeden asla bizi ölüme sürüklemezdi. Çoluk. ihtiyar. Fazla paraya ihtiyacımız yoktu. görüyoruz ki siz de buna benzer bir olayın sorumlusu olmayı plânlıyormuş-sunuz. Sizin kaynaklarınız neydi?» «Kaynak mı?» «Evet. akılsız..» «Ya para?» «Para mı? Şey. Amcan bunu bilir-dl. Sizinle konuşup öğüt ve talimat alacaktık. Unutmamız da iyi olur bence zaten.

Aklı karışmıştı.» «Bunu biliyorum. Ve yüzde doksan dokuz. «Pek seçme şansın yok. İşi tek başıma yapmama müsaade eder misiniz? Amcama olan borcunuz yüzünden?» «Blöf yapıyorsun. Ya da onur ve sadl kat kavramını nerelere vardığına karar vermeye zorlayacak kadni 314 . Hayatta bir amaç. Korkmuştu kız.» dedi..» Kız bir süre dizini emdi. Oysa yetiştiği kültür onu tüccarlarla yatmaya ve reklâmcılık uzmanı çocuklar doğurmaya itiyordu.» «Başka bir şey de yapamazsın. Hel yarı kapalı gözlerle ona bakıyordu. Mesele asıl şurada. Bu burjuva bebeği belki de kendisini gerçi l ten bu işe sürükleyecek kadar aptaldı sahiden. önemli şeylerle dolu bir yaşamdan vazgeçip küçük plânlar yapmakla.. Henüz tehlikelerle.» dedi.kargaşalıkta üçünüzün oradan uzaklaşabileceğinizi hesaplıyordu. öyle mi?» «Eve dön demekle yardım etmiş oluyorum sana. ölürsün.. Yol paranı vermek benim için bir zevk olacak. «Bay Hel. Kimbilir ne düşünüyordu: Kimbilir son zamanlarda düşünme yeteneği ne kadardı!» Hannah tek dizini yukarı çekip kucakladı ve böylece gene Hel'in istemediği poza girmiş oldu.» «Bay Hel. demek bana yardım etmeyeceğinizi söylüyorsunuz.» dedi Hel. uzun süre acısını dindirmek için ilâçlar aldığını. sonunda. «Evine dönmek zorundasın.. «Ne yapacağımı bilemiyorum. Zavallı şaşkın çocuk.» «Bir de ne?» «Yani. Dudaklarını dizine dayayıp bahçeye doğru bakarak. bir heyecan arıyordu bu kız.» «Bunu yapamam. onların etkisinde olduğunu da unutmamak gerek.» «Ya değilse?» Hel uzaklara baktı.» «Ya reddedersem? Ya kendi başıma işe devam edersem?» «Başaramazsın. mal mülk edinmekle dolu yavan bir hayata adım atmaya hazır değildi. «Size Nicho-lai diyebilir miyim?» «Elbette ki hayır. Sonra bir de.

» «Eh. Bayan Stern.» dedi. 315 . veya Amerlos imiş. Katlayıp kenarını dudaklarına vurdu. yeterince yakın.Tam o da kızı denemeye çalışacağı sırada değişik bir titreşimin yaklaştığını algıladı. Yeni gelenin Pierre olduğunu anladı.» Mavi tulumunun cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarıp ciddiyetle Hel'e uzattı. Sanıldığına göre bunlar İngiliz. «Bu adamlar kim sizce?» diye sordu. Pau Havaalanına. «Onları akşam yemeğine davet edeceğim. Kasaba halkı bu iki aksanı ayırd-edemez. «Bilmiyorum. Profesyoneller biletlerini hep inecekleri yerden daha ilerisi için alırlardı. binlerce işin onu beklediğini söyleyip kapı yanındaki kulübesine doğru uzaklaştı. m'zel. Ben pek tanınmayan biri sayılmam. Ama buraya değil. «İyi günler. Yanlarında Fransız özel polisi de vamış ve onlara çok yardımcı oluyormuş. Roma'da ölen arkadaşlarının üstünde uçak bileti var mıydı?» «Herhalde. «Tar-dest'e üç yabancı adam gelmiş ve çevreye benimle ilgili. Başını çevirdiğinde gerçekten bahçıvanın şatodan bulundukları yere doğru yürümekte olduğunu gördü.» «Ama benim burada olduğumu nasıl bilebilirler?» «Binlerce yoldan öğrenebilirler. Evet. günü yeni bir bardak şarapla yumuşatmaya gitti. Hel notu okudu.» Hel amatörlüğün bu yeni belirtisine başını salladı. sonra kendisinin fazla kalamayacağını. «Görünüşe göre sandığımız kadar da seçme şansınız kalmamış. seninle ilgili sorular sormaya başlamışlar. Güneşte oturacak vakit bulmak güzel olmalı. Bu yolla da nereye gittiklerini havayollarının bilgisayarlarından. dolayısıyla Ana Şirket kompüterinden saklamayı başarırlardı.» dedi. Herkes kendi biletini taşıyordu. daha da önemlisi. vardı.» «Ne yapacaksınız?» Hel omuzlarını kaldırdı. Hannah. M'syö.

Onları giydiğimde bana bir baksan erirsin. Otel Dabadie'nin suçu olmazdı. üç Amerikalı. Silâh odasından Dabadie Oteline telefon etti.» diye karşılık verdi. Sana benim mağaramı anlattı mı? Seninkini hemen hemen bütün yol sürükleyip taşımak zorunda kaldım.Beğenisini göstermek için de hep böyle gürültülü lâflar eder dururdu.ı pattı.. Hana'yi. Birincisi. Senin de geleceğini düşünmen ve çevrene bakınıp kendine Yaşsız bir erkek bulman gerek. Yemeğe o şortuyla oturamaz. Nikko?» «Evet. Evet. «Evet.» «İnsan hiç emekli olabilir mi? Senin mesleğin gibi bir meslekten kurtulabilir mi? Eh. Nicholai'nin böyle sadık bir dostu olmasından ve bu dostun ayrıca Bask mitolojisi konusunda bu kadar hoşsohbet olmasından memnundu. Otelle bir hayli konuda anlaşmak zorunda kaldı. Hana'yı kütüphanede kitap okur buldu. salonun camlı kapısı çarpılarak kapatıldı.Hannah'dan ayrıldıktan sonra Hel bir süre kendi bahçesinde oturup iri göbekli fırtına bulutlarının toplanışını seyretti. birini alışverişe yol-layayım. buranın huzurlu ve sakin bir yer olduğunu savunuyordun. Oturup çok garip ve romantik bir . ikincisi de en iyi savunmanın düşmana doğrudan saldırmak olduğuydu. Ama Nicho-lai'nin Japon bahçesinde çalıştığını da ekledi. «Yemeğe misafirler geliyor. Bir yandan oyunun taşlarının nasıl dizili olduğunu düşünmekteydi. açık. «Ste. yenmemiş yemeğin parasını müşterinin hesabına işlemenin en doğru yol ve aynı zamanda dürüst bir hareket olacağım söyledi. yemek parasından gelirdi. ben gidip biraz örnek toplayayım. madem ki konuklar gelecek.. Belki sağlam bir Bask şairi falan. 316 «Yakında gene huzurlu olacak. ha? İyi. Gözünde okurken taktığı dikdörtgen camlı küçük gözlükler vardı. derken içten bir kucaklama ve şapırtüı bir öpücük yeraldı. «Yemeğe misafir mi var?» dedi. Hana onun arkasından gülümsüyordu. Hana. Pekâlâ. «Şimdi bütün vadide sözü edilen şu iri göğüslü genç kız nerelerde bakalım? Getirsenize buraya! Gelsin de kaderiyle tanışsın bir kere!» Hana ona genç kızın uyumakta olduğunu söyledi. İş işti. önerilen şaraba haykırarak teşekkür edildi. olacak.» «Dinleyiciler. Ne de olsa. İtiraf etmek gerek. Therese'in zevki adına yemin ederim. Pekâlâ.» «Peki. «Bu haber kötü mü. «Daha bu sabah beni her yılın yarısında y. Hel. «Onu görmek isteyen kim? Üç gündür onunlayım zaten. ve papazın da yemeğe davet edilmesi çok uygun olurdu. gidip mutfakta biraz şarap içeyim. otelciliğin kârı. Aynı anda iki sonuca birden vardı. Henüz kimseye göstermeye fırsat bulamadım. Hana da onun dürüst. ben mutfağa 317 gidiyorum.» «Hannah ile ve onun sorunlarıyla mı ilgili?» Hel başını salladı. Hel avucuyla onun yanağını okşayarak. Hana'nm gürültüyle arandığı işitildi.» dedi. Le Cagot'nun Larrau'dan dönmüş olduğunu öğrendi. Hana. Le Cagot lâfı hemen cilalamasını iyi biliyordu. ona banyonun yarım saate kadar hazır olacağını söyledi. emekliyim. Hele pozları konusundaki şövalyece tutumunu düşünürsek!» «Öyle mi? Dikkat etmemiştim. otel yönetimine. Konuklar için yemek hazırlamış bulunuyorlardı. Hannah'ya da yeni giysiler gerek. kendisine bir an önce şarap verilmesi için seslenerek evin içinde yürümeye koyuldu.» diye ekledi. «Ne kadar iyi. Hel içeriye girerken gözlüklerinin üstünden ona bakıyordu. ve bütün ev. O Portekizli kız hâlâ burada çalışıyor mu?» «Birkaç Portekizli kız var. Le Cagot'nun kendisini de bir mitoloji kahramanı gibi görürdü. Ama küçük bir sorun vardı.ı nmda kalmaya davet ediyor. «Daha sonra istersen giyin.» Ağaçlı yoldan bir selâm haykırışı duyuldu.» Hana elindeki kitap ayracını sayfanın arasına koyup kitabı k. artık yaşlanıyor.» Hana güldü. Amerikalılar orada kalıyorlardı. otel Amerlo'ları akşam yemeği için şatoya gönderecekti. Tanrının verdiği rızkı çöpe dökmek de günah olduğuna göre.» «Evet. Hana hafifçe güldü. Daha ilk baştan sevmişti Le Cagot.. Hannah ile Le Cagot da burada olduğuna göre tam bir ziyafet olacak.» Hana ona yan yan baktı.» Sonra kapılan çarparak. Ne de olsa. bu yemekleri Dabadie kadrosunun yemesi. Yemin ede.. oda parasından değil. adamların son dakikada Bay Hel tarafından yemeğe davet edilmesi. akşama kesinlikle yağmur yağacağı. Ne de olsa. biraz kaba tavırlarından hoşlanırdı. Sen bekle de beni giyindiğim zaman gör! Bir ay kadar önce çok şık şeyler satın almıştım.

Genç ve güzel İspanyol Bask bir kızla evlenmiş. kendisinin de pek emin olmadığı nedenlerden ötürü bir öğrenci gösterisine katılmış. pek dertli. şairin pek yalnız. Le Cagot tutuklanmış üç yılını cezaevinde geçirmişti. Vatan şiiri yüzünden bir halk destanı haline gelen karikatür. kendisi cezaevindeyken öldüğünü öğrendi. ülkenin keresteciliği. silâh taşıyamazlardı. Bir tür Hıristiyanlık uygu 318 ladıkları için diğer Basklar onları tutmamışlardı. Verse. bu beğenilmeyen Cagot' lar tarafından yaratılmıştır. Cagot'lardan ödünç alınmıştı. Hoş Le Cagot ona bir sır verdiğinin farkında değildi ya! Aralarındaki konuşma. Şekilsiz vücutları gülünç bulunduğundan. kaz ayağı şeklindeki Cagot amblemini takmak zorundaydılar. Onun yerine Le Cagot geçmişti. Yalınayak gezemez. içli ve duygulu bir Bask literatürü öğrencisiydi. Bask kültürü üzerindeki baskıyı proteslo etmişti. bugün Bask halk sanatı ve folkloru denilen şeyin çoğu. bu sonuncu ihtimali bir Bask kahvesinde yüksek sesle söylemek akılcı olmayabilir. Onları teslim aldıktan sonra Pierre. başlangıçta profilaktik nedenlerle bir kenara atıldıklarını. Amaçsız ve son derece şiddetli gösterilere katılıyor. Halk arasında yaygın inanca göre Cagot'ların ve onların soyundan gelenlerin kulak memesi olmazdı. onları Doğu Avrupa'dan buraya Vizigot'ların kovaladığı savunulmuşsa da. Kalabalığın girdiği yerlere girmeleri bile yasaktı. Hel ona pek ayrıntı verememişti. O günden sonra genç şair çok içen bir adam olmuştu. Tekrar tutuklandı. Anneler belki kendileri de farkında olmadan. hükümet aleyhtarı gruplara giriyordu. Karısı da yanındaydı. Dabadie Oteline uğrayacak ve üç konuğu alacaktı. Kapının kulpunu iki kez ıskalayan bahçıvan. İkinci kez kaçtığında artık genç şairin yerinde yeller esiyordu. telefonla ısmarlamıştı elbiseleri. Günboyu muntazam aralıklarla içtiği şaraplar onu yerçekimi kuralının zorbalığından kurtarmış olduğu için. Yüzyıllar boyunca. sonra birbirleriyle evlenmeleri ve hastalıklar nedeniyle kavruk kaldıklarını ortaya koymaktadır. marangozluğu onların tekelinde kaldı. haç'ı öpemezlerdi. Onlara bazı kısıtlamalar uygulanmasının nedeni de bu yolla bir dereceye kadar açıklanmış olmaktadır. beş altı yaşındaki çocukların bile kulağı delinip küpe takılır. Bilbao'da üniversiteye gitmişti. Bir keresinde Hel'e. onlara yapılan eziyet çok çeşitliydi. küçük sanatlardı. ama ürünlerini satamazlardı. Hiçbir siyasal inancı olmadığı hakle Federal polis gelip gösteriyi ateşle dağıtmış. . kızlarının kulak memesi olduğunu belirtmek istemektedirler böylelikle. Kiliseye alçakta kalan yan kapıdan girip çıkabilirlerdi. konuk Hannah Stern'e kaç numara elbise giydiğini sorup bunu Avrupa ölçüsüne çevirdikten sonra. yıllar önce. Daha sonra duvarcılığa da başladılar. bebeğin de. bu şairin kendisini böyle opera-bouffe bir paravanla korumasının nedenlerini sordu. Kaçtığı zaman. sokaklarda müzik çalıp para da toplarlardı. Arazi kiralayıp kendi yiyeceklerini yetiştirebilir. Saat altıya doğru Pierre Etchebar Meydanında yürümekteydi. Bask edebiyatının da bu eski ırk gibi yavaş yavaş silinip yok olma tehlikesiyle yüzyüze bulunduğuna dikkati çekmek için olmuştu. Belki de Bask halkı arasına yavaşça karışmayı başarmış319 lardır ama. silinmiş gitmiştir. pek de sarhoş olduğu bir sırada geçmişti çünkü. park ettiği Volvo'ya doğru yolunu dalgalı denizde gidermişçesine buluyordu. sonra ömrü boyunca o tipe benzemeye çalışarak yaşayan bir şair. bir de bebekleri olmuştu. Bir gece genç edebiyatçı. Bu alçak kapı birçok kasaba kilisesinde hâlâ görülebilmektedir. Ayin sırasında diğer kimselerin yanma oturmaz. Bu yüzden. sonra da soyları tükenmişti. Cagot'ların ayrı bir ırk olduğu her zaman söylenmiş. Buraya iki elbiseyi teslim almak üzere gönderilmişti. dostunun sırlarına sadakatsizlik etmiş olurdu. Kendi soylarının dışında evlenmeleri veya cinsel ilişkide bulunmaları yasaktı. Kendine seçtiği isim.tip çizen. Gerçeğinden büyük yansıyan kişiliği sayesinde heryere konferanslar vermeye davet edilen adam. Adları da ancak iki büklüm kadınlar için bir sıfat olarak kullanılmaktan öte. Duygusallığı çeşitli kötü olaylar nedeniyle kısırlaşan genç şairin kendisine Le Cagot adını seçip alması. kısıtlamanın sağladığı bir ayrıcalık sonucu. Cagot'lar Baskların paryaları Yani herkesin en aşağı gördüğü grubuydu. modern kanıtlar bunların da Bask olup. gerçekte eziyetler on dokuzuncu yüzyıla kadar sürmüş. Bugün artık Cagot'lar yoktur. bu arada şairin karısı ölmüştü. Sonradan Le Cagot takma adını alan şair. Bask köylerinde bugün. Hana. 1514 yılında Papa Onuncu Leo'ya yazıp kendilerini korumasını isteyen Cagot'lar gerçi Papadan lâfta kalan bir koruma koparmışlardı ama. Acaba hangi olaylar itmişti onu bu yola. Bu durumda Cagot'ların yapabileceği tek iş. Ya dağılmışlar ya da nesilleri tükenmiştir. Basklarm ayrılıgını savunan biri. Bir kez giysilerinin üstüne.

el frenini de yalnızca park ederken. Pierre de tıpkı onun yaptığını yapıyoı du. tıngırdayan Volvo'nun sesinin önceden duyulması ve onlara Pierre oraya varmadan yarım kilometre öncj kaçma şansı tammasıydı. Fren kullanmayı hiç sevmez. Böylelikle ağaçların arkasına sığınmayı ya da taş duvarların berisine sıçramaya vakit bulabiliyorlardı. kazara önüne çıkan koyun. Sonunda kapıyı açıp arabaya binebildi. kullanılacak bir âlet sayardı. Sonradan yolun ortasını tekrar içgüdüyle bulut du. Yürüyüp arka tampona tıpkı efendisi gibi kuvvetli biı tekme attı. sa ğmdan. Bay Hel'in âdetiydi ara baya her seferinde vurmak. tekrar sürücü koltuğuna oturdu. Bütün Basklar gibi o da mekanik şeylere güvenmediği için vîts si yalnız geride ve birde kullanırdı. Durduğu zaman kontağı kapatma/.beresini kaşının üstüne çekip olanca dikkatini ellerinde topladı.dı Tardets halkının tek şansı. ilerlerken yolun ortasından. sığır ve insanlara çarpmamayı direksiyonu birden fazla kıvırmakla sağlardı. Bel yandan Pierre de otomobil kullanışından haklı bir gurur duyuyordu 320 . Bu sefer de unuttuğu şey yüzünden elini alnına şaklatıp tekrar indi. solundan ve banketlerinden yararlanır.

pas meselesiyle başladı.örmüştü. bu sürücülerin çılgınlıkları değil. rahatsız. Her . Önce dostlarıyla bir bardak şalap içerek başlayacaktı tabii. Bu kadar pahalı olduğu halde. sağa sola tutunup kendini dışarıya çekti. Volvo dövmek uluslararası bir alışkanlık olacağa benziyor. herhalde başka gizli marifetleri vardır diye düşünmüştü .<vi başlatan oydu çünkü. Birkaç ay süren nazik yazışmalardan sonra Hel yediği kazığı sineye çekmeye karar verdi ve arabayı koyun taşımak . Paris'te bile bunu yapanlara rastlanabiliyordu. Bu durum da Bay Hel'i çok mutlu ediyordu. dayanıklılık ve iyi hizmet olduğu belirtiliyordu. yavaş ve çok benzin harcayan bir arabanın. bu hiç de azımsan-mayacak bir başarıydı. Bu gizli marifetin de. Dizayn ve yapıda küçük kusurlar kısa zamanda başgösterrdi. birbirine çarparken.Bir kere bile kaza yapmamıştı. Satıcıya göre bu kusurlar imalatçının hatasıydı. Pierre'in arabaya binip inerken tekmeler atrnası kimsenin pek garibine gitmiyordu. bir dostunun öğüdünü tutmuş. Volvodövmek artık Fransa'nın güneybatı yö-resinde yerleşmiş bir uygulamaydı. aldığının üçüncü gününde. Arabayla ilk sorunu. Volvo satın almıştı. kendisine ikide bir kaba biçimde bağırıp çağırmaları oluyordu. Dikiz aynasından kaç kez arkasmdakinin kendisine parmağıyla. Böylelikle kı321/21 . hatta bütün koluyla olmayacak işaretler yaptığını y. İmalât-ı İse satıcıyı suçluyordu. kötü monte edilmiş tekerleklerin lastikleri çabucak hırpalandı. Birkaç yıl önce şatosu için bir araba gerektiğini düşünen Hel. Pierre sonunda Volvo'yu Tardets Meydanının ortasında aksırtıp oksürterek durdurmayı başardı.. Gidip gelen turistler aynı uygulamayı dünyanın büyük kentlerine taşıdıkça. Bu durumda arabayı sık sık 150 kilometre ilerdeki servise götürmek gerekiyordu. eliyle. Aslında Pierre'i asıl sıkan. Kapıya tekme atarken de ayağının başparmağını çürüttükten sonra işlerini kafasında programladı. Çevredeki dikkatsiz sürücüler durmadan hendeklere yuvarlanır. cam silecekleri cama hiç değmeden gidip gelmeyi kolayca başardı ve bagajı kapamak için iki tel kullanmak gerektiği de anlaşıldı. dağlara malzeme çıkarmak gibi ağır işlere koştu. böylesine çirkin.

harap halde çıkarıp ne kadar güncel kişiler olduklarını ortaya seriyorlardı. doğrusu arabanın dayanıklılığına diyecek yoktu. Bu giysi de kendisininki kadar muğlaktı. bir diğerinde yeni dünyaya ayak uydurma kılığına girdi ve sürdü gitti.sa zamanda parçalanacağını kendisinin de yeni bir araba almaya hak kazanacağını umuyordu. Volvo-dövmek de yaygınlaşıverdi. Hel'in Volvo'sunu nerede görseler tekmelemeye başladılar. Kabullen mek. Böylelikle Hel. Başka bir durum olsa. Hel bir makinenin dayanıklılığını iyi nitelik sayardı tabii. onların da dünyadan haberdar olduğunu kanıtlıyordu bir bakı ma. Ama bu plânı da sonuç vermedi. kendilerini rahatsız hissetmeyeceklerdi. yumruklamaya koyuldu. berikinde maddeciliği protesto. Pierre'in ne tür bir sürücü olduğunu görünce. Volvo'sunu kaderin kendisine yüklediği komik yüklerden biri olarak kabul etti ve çaresizlik duygusunu deşarj edebilmek için her binip inişinde arabayı tekmelemeye. Onlar da böylelikle müşterilerinin rahatı için neleri göze alabildiklerini sergilemiş. Volvo sahipleri bile yayılan modayı kabullendiler. dertlerinin ebediyen süreceğini düşünüp hayıflanıyordu. yürüyordu hep. gece için smokin de giyseler. olacaklardı. İyi servis reklâmı doğru çıkmamışsa da. Böylelikle konukları basit iş giysisiyle de gelseler. Her zaman kötü yürüyordu ama. Kahpe felek Pierre'i her türlü çarpışma ve kazadan korumaktaydı. Bir bölgede kurulu düzene baş kaldırma. Ne yazık ki böyle olmadı. Bazıları kendi Volvolarım gizlice tekmeliyor. Çektiği eziyetin süresini kısaltabilmek için Pierre'i her yere arabayla yolluyordu. Kısa zamanda mağaracı arkadaşları da. Ana merdivenin başında Hana ile karşılaştığında onu da uzun bir Çinli elbisesi ile buldu. Ama bu seferkinde öyle hissedemiyor. Volvo fabrikasınm da bu nedenle önceden tekmelenip hırpalanmış yeni İm model piyasaya çıkaracağı söylentileri dolaşmaktaydı. Hel duşunu yaptıktan sonra giyinme odasına geçtiğinde Edward devri modası takımını serili hazır buldu. 322 . Her mantık dışı moda gibi. sık sık ona şoförlük yaptırmaya başladı. ötekinde gençliğin deşarj ihtiyacı.

Gelenler hakkında bilmem gereken özel bir şey var mı?» «Bana yabancı. dağların üstünde birkaç bin hektar arazim var.» «Pierre elbiseleri getirince o da iner. kızarmaktan kabuk tutmuş etler.» «New York'u görmeyi her zaman istemişimdir. Güzel bir yer mi?» «Düşündürücü diyelim. bitmiş bir yağlıboya tablonun yanında.» diye güldü Hana.Sen ve ben bir barbecue pikniğinde nasıl rahatsız olursak. Harlem çok ilginç bir yerdir. Herhalde onunla konuşurken epeyce canını sıktın. Küçülmüş insanlardır onlar.» Loşlaşmakta olan salonda yanyana oturuyorlardı. Korkunç bir kenttir. «Le Cagot nerede?» diye sordu.ı uymak için Kir içerler. Jimmy Fox diye bir adam tanıdım Kuzey Amerika'nın en iyi barmeniydi. yeterli. onlar Perrier'nin taklidini içerler. Nefret etmedikleri insanlarla döğüşür. hoşlanmadıkları kadınlarla sevişirler. yankesiciler de. Ama beri yandan. karakalem 324 . Yemekleri bilmek istiyor musun?» «Hayır. İlle moday. yemek o kadar iyi demektir.» «Va-yo-ming! Kulağa romantik geliyor. görür görmez kendimi onun kollarına atacakmışım. VVyoming'de. gökte gümüş rengi ışıklar kalmıştı. en kalitelilleri bile sahtedir biraz. Tek marifeti de yemek listesini okuyabilmektir. Başka türlü anlaya mazlar. Herkes durmadan para kovalar. «Bugün birkaç kere onun varlığını hissettim ama. bizde otuz sente yiyebileceğin yemekler verir.» Hana uzun bir kibrit çakıp masada duran lâmbayı yaktı.» «Hımmm.» ■Sorma. Hem bir iki iyi yanı da var. İki kez onunla şiburni kav ramını bile tartıştım. Tüm dünya kültürlerinden bir yığın şey ödünç almışlardır. güzellik kav ramından söz etmek zor gelir. Dünyanın en güzel kaynak sularından biri Saratoga yakınlarında çıktığı halde. Korku ve öfke. Garson genellikle yeteneksiz köylünün biridir. Nikko?» «Üç yıl kadar. Hepsi Amerikalı. Amerika'da kentlerde yaşamak zorun daysan. diğer konularda olduğu gibi biraz aşırıya kaçıyordu. kaldırım yosmaları da. Ama Ame rikalılar. ne gördüm ne de sesini duydum. Güzel olmak için fazlaca katı. Fırtına da giderek yaklaşmaktaydı. Garson ne kadar küstahsa. En iyi Fransız lokantaları.» «Harika sayılmaz ama. Kâğıttan tabaklar uçuşan böcekler.» Barbecue dedin de nedir?» İlkel aşiret günlerinden kalma bir yiyiş biçimi.» «Hayal kırıklığına uğrarsın.» «Herhalde giyinme odasındadır. gene en iyisi New York'u seçmektir. Güneş artık dağların gerisine inmiş. «Ya Bayan Stern?» «Öğleden sonrayı tümüyle odasında geçirdi diyebilirim.» «Ulu Tanrım!» Le Cagot'nun elbise konusundaki zevki de. Şibumi'yi değil tabii. Herhalde düşman. Kendilerine güvenlerini sağlayan her zamanki nezaket ve cazibenle.» «O New York'ta değildi. garsonlar tarafından horlanmaya bayılırlar. 323 «Amerika'da ne kadar kaldın. Üç kilitle kapattıkları kapıların ardında yaşarlar. Onlara dengelerini kaybettirmek. Bankacılar da. Sokakta yürürken gözlerine baksan iki duygu görürsün. üstelik garson da müşteriye dayanılmayacak bir küstahlık içinde davranır. Parmaklan birbirine değiyordu. Pirenelerle kıyaslarsan.» «Onlara nasıl davranayım?» «Evimize gelen her konuk gibi. Bu konuklar sayesinde Bay Ibar'ın getirdiği o çulluklardan da kurtuluyoruz. «Söylediğine göre yeni elbisesi öyle şıkmış ki. Belediye kütüphanesi de iyi. iş adamları da. Japonya'dan çıktıktan hemen sonra.» Haşhaş popi'sinin ne olduğunu sormaya cesaretim kalmadı. kararsızlığa düşmelerini sağlamak istiyorum. Ötekiler onun sahte sidir çünkü. Güzelliğin niteliklerinden den söz etmek bezirgan kafasına daha kolay gelir de.Konuklan beklemek üzere küçük salona girerlerken Hel. haşhaş popileri ve bira. bunlar da doğru dürüst yemek sofrasında baş dönmelerine uğrarlar. Hâlâ New York'da bir dairem var. «Ama bir kez bana Amerika'daki evini sevdiğini söylemiştin. Çok güzel olduğundan eminim.

Bir kez kilisevarî bir havası vardı.. Kişiliği biraz silik gibiydi. Orada bir yıl çalıştım. bu elbiseyi nereden buldun?» diye sordu. Kapalı halinde de iyi bir vurma silâhıydı. Holün avizeleri tam arkasında bulunduğundan üç konuğun yüzlerini iyice okuyabiliyordu.» diye karşılık verdi. «Öyle değil mi? Değil mi?» Hel. Bunu bana bir kadın. bu (*) Bana bak.resme benzer. işte Le Cagot geliyor. Nikko. Bu haliyle Mississippi'de işleyen gemilerdeki kumarbazların kılığına girmiş orta yaşlı bir Tolstoy'u andırıyordu. «Bu.» «Anlıyorum. Hana. ayrıntıları anlatmak şövalyeliğe sığmaz. Ama Yunanistan'da da İrlanda'da da öyledir. Ucundaki tokmağın vidası açılıyor. «Bana hediye edildi.» diyen Hel kapıdan çekilip onların girmesi için yol verdi. Herhalde 53 mezunu. Bu Bay Nicholai Hel. Salona girer girmez gülümseyerek yaklaşan Hana'yı gördüler. «İyi akşamlar. Yunanistan'da bulundum. saçının sakalının rengine uygun düştüğü için enikonu hoştu. Zaten isteyeceği bir şey kalmamıştı artık. kravat yerine geçmekteydi. Bıı da dostumuz Mösyö Le Cagot. Üzerinde oyuklar. sırf duyduğu. Bu Bay. Hel kendi kendine gülümsedi. Yaklaşan fırtına ortalığı iyice karartmıştı.» II! gök gürültüsü hemen yetişip onun bu sözünü noktaladı.. Kapıya vardığında gövdesi boşluğun yarısından fazlasını kapladı. Hana aşırı bir içtenlikle. Ama Le Cagot artık Hel'in yakınlık algılamasına alıştığı için oralarda birilerinin bulunduğundan hiç kuşku duymadı. Bunu genellikle güzel kadınlarla evlenerek yapıyordu. Bir tanesi belli ki liderdi. Çok zengin ve çok bayağı bir adamdı. gör de hasetinden çatla!» Bu giysilerin tiyatro kostümleri satan bir yerden geldiği pek belliydi. Tam Pierre tokmağı vurmak üzere kapıya uzanacağı sırada Hel kapıyı açtı..» «Bir bahsi kaybettiğin için mi?» «Hiç de değil. Ne zaman oturuyoruz sofraya? Bu konuklar da nerede kaldı?» «Şimdi ağaçlı yoldan yaklaşıyorlar. yakaların klapaları ise gri ipekti. ah. regard(*).» «Öyle mi? Hiç söz etmemiştin. Hah.» Hel ayağa kalkmış orta hole doğru yürüyordu. ortaya sivri bir bıçak çıkıyordu.» «Seni iyi anlıyorum. 325 maküa'lar bir zamanlar bir Bask erkeğinin en büyük can güvencesiy-di. Gerçi şimdi artık süs diye kullanılıyorlardı ama. Bu Bay Starr. İkincisi eli tabancalı CIA tiplerinden biriydi. Kırlangıç kuyruklu frak ceketi epey uzun. İçinde bol işlemeli bir yelek.» dedi. Haman. Üçüncüsü ise bir Arap'tı. Yaka beyaz bir fularla kapanmıştı. Hâlâ ıslak olan saçlarını ortadan ayırmış olan Le Cagot'nun kıvırcık sakalı da fularının yarısını kaplıyordu. Amerika'da kırsal arazinin çoğu güzeldir. Bu makila kimbilir kaç kuşaktan beri bu ailenin malıydı. Parasıyla toplumda yer edinme peşindeydi.. çizikler vardı. «Regard. Dedeler ve büyükdedeler tarafından silâh olarak kullanıldığı belliydi. Çünkü Le Cagot merdivenlerden ayak uçlarına basarak iniyor. Bir armatörün yanında. «Harika bir kıyafet bu. yeleğin önünde iki sıra düğmeler görülüyordu.» «Sözünü edecek bir şey değildi.» Hana hiç ayak sesi duymamıştı. «Lütfen buyrun. «Bu kadar kısa süre önce yaptığımız daveti kabul etmeniz büyük nezaket. Özellikle geceleri yalnız dolaşırken veya dağlara çıkarken. . Pierre onlara sürücülük mesleğinde ne kadar usta olduğunu iyice kanıtlamış olmalıydı. Yanında kaldığım süre içinde ona sessiz bir rahatlık sağladım. Le Cagot'nun titreşimlerinde çocukça bir yaramazlık ve sinsi bir zevk oynaşıyordu.» dedi. Her üçü de farları olmayan bir arabayla dağ yollarını aşmaktan doğan duygusal bir bezginlik gösteriyorlardı. Le Cagot sağa sola yürüyor.» Sözünü bitirince elini uzattı. Yakasına iğnelediği sarı gül. Lider kendine gelmeyi başarmıştı. Le Cagot balkon kapılarına ilerleyip baktıysa da hiçbir şey görmedi.. elindeki uzun makila'yı baston gibi sallayıp duruyordu. Bu fular. İki kolunu pervazın iki yanma dayamış. giysileriyle onları şaşırtmayı düşlüyordu. elbisesini tam göstermeye çabalıyordu.. Ben de Bay Diamond'um. Benden başka bir şey istemedi. «Benim adım Hana. Geçen yüzyılın sonunda giyilen modalara benziyordu.

Hel yüksek sesle güldü. «Bu insanı utandırabilir işte.» dedi. «Bu gece doğa da pek melodramatik davranıyor.» 326 .

.

Hana kadehleri tekrar doldurdu. Allah kah-retsin o gök gürültüsünü.. diye düşünüyordu.. Hel de bu tedirginli-|lıı uzamasına izin verdi. hafifçe eğildi ve bir anda bu jestini fazla tiyatrovarî bulup pişman oldu.» «Yemekten sonra. Sonunda sessizliği doldurabilecek sözü Darryl Starr buldu. sağlığı ve rahatlığı soruldukça mutlu Uluyordu. İçine bir rahatlık gelmiş. gizli değerleri görür gibi duygulara sahip olmuştu. Diamond belli belirsiz katılaştı. yooo.» 1 . •ev. yanında duran Le Cagot'ya Baskça bir şeyler söyledi.» 11' I. ı) çıktığında salonda bir süre sessizlik oldu. Starr II .» diye onun sözünü kesti Hel. gözlerinde eğlenen bir ifadeydi iyordu. kanape'leri ikram etti ve soh-beti yönetmeyi sürdüdü.ivmek ister misiniz?» diye sordu Hel. Hana yemeğe gelecek olan bayan konuğa i n h i n a olmak için izin isteyince salondaki beş erkek birden ayağa ı m ular. Rviniz çok güzel..ı zamanda ona «Hanımefendi» diye hitap etmekte olduğunu fark ıiı Kadının Teksas ve Teksaslılar hakkındaki sözlerinin kendisine mı ilan üstü örtülü iltifatlar olduğunu hissetmekteydi. Konuklarını. Bu işi öyle bir biçimde yapıyordu ki.oo»oo ETCHEBAR ŞATOSU Hurdahaş Volvo' nun içinde Pierre'le yaptıkları sarsıcı yolculuktan sonra üç konuk bir daha ayaklarını yere sağlam basmayı başaramadılar. sonra gülümsedi. Hana konukların önüne düşüp yemekten önce birer kadeh Lillet içmek üzere onları mavi ve altın rengi karışımı salona sokarken Diamond bir ara geride kalıp Helle konuşmaya çalıştı.. benim için zahmet etmeyin. Diamond. Oysa anlaşılan öyle olmayacaktı. «Herhalde merak ediyorsunuzdur acaba neden. Filistinli stajıı itiyor.. Diamond bile kendini çabucak Bask diyarının güzelliklerini tartışır buldu. kafasını sallıyor. Le Ca329 . Hel'le karşılaştığı anda hemen konuya girmeyi tasarlamıştı.

» dedi Le Cagot.» «Evet. başkaları tarafından yönetildiğini hissediyor. «Görüyorum siz yemekten önce içki almıyorsunuz. içinden gelen çocuksu isteği gemlemek arasında bocalıyordu. sevgili dostum. Duruma hâkim olmakla.got kalkıp hoyrat bir dostluk hareketiyle Starr'ı çekerek ayağa kaldırdı. Bay Hel. O yalnızca her hareketi izlemek ve konu açma işini Diamond'a bırakmak istiyordu. Çünkü Le Cagot'nun yüzündeki tatlı sırıtmanın yanı sıra. Arabayı kasabanın meydanına park etti.» Hel kaşlarını çatıp. Çok kibar ve çekici gö rünüyordu.» «Kendi arazime araba girmesine izin vermiyorum. Bu çocuksu istek. Kapının çöktüğünden hemen hemen eminim. bundan gocunuyordu.» dedi. «Şoförünüz de garip birisi. «Bu konuda beni reddetme. Starr şimdiki yerinin pek rahat olduğunu. Ama adam arabayı park ettikten sonra ön kapıya korkunç bir de tekme savurdu. Starr omuzlarını becerebildiği kadar kaldırıp. Şu anda gerek kendisinin. hattâ canını acıtan pençesi de söz konusuydu. Yağmurun biz buraya varamadan başlayacağından korktum. Bir şey söylemiş olmak için.» O anda Hana ile Bayan Stern salona girip erkeklere katıldılaı Genç kız yazlık bir çay saati elbisesi giymişti. gezme önerisini teşekkürlerle reddetmek istediğini belirtiyse de kendini kurtarması mümkün olamadı. gerekse Starr olayının.» dedi.» Hel'in Diamond'a tatlı sohbet zeminleri hazırlamaya niyeti yoktu. Hannah konuklara tanıtılırken Hel onu hayranlıkla izliyi>ı . «Onunla bu konuda bir konuşayım. Bu elbiseyi Hana'mn kendisi için yeni aldıkları arasından seçmişti. Yolun geri kalanın yürümek zorunda kaldık. Diamond tedirgindi. Starr'm koluna sımsıkı yapışmış bulunan. Diamond gülerek. yola koyuldu. kader dermiş gibi bir işaret yaptı. «Doğru. «Ya!» «Evet. kendi sosyal nezaket bilgisinin de Hel'inkinden geri kalmadığını kanıtlamaktı.» dedi. ona bahçeyi ve silâh odasını gezdirmeyi teklif etti. «Ne kadar garip.

Le Cagot. Hel'in bardağına her seferinde ancak bardağı I I nacak kadar konuluyordu. En sonunda yeşil bitkilerden yapılmış salata. Le Cagot kolunu Starr'm omzuna atmış durumda içeriye girdi. Hel bu durumdan kızın da başının dönmeye başladığını fark etti. dostlarım.» Yemek salonunda masadaki kollu şamdanlar ve duvardaki lâm-I lalardan başka ışık olmadığı için fazla aydınlık bir atmosfer yoktu ama.. Diamond. Dondurulmuş yiyeceklerden de . bir liflt'dak zor ederdi. Yemekle-n'ıı arasını sohbet dolduruyordu. Hel ile Hana'nm önceleri yalnız pirinç ve sebze yediğini. güzelliğine çevirmeyi başardı. Bir an gözgöze geldiklerinde Hel hafifçe başını sallayıp onu başarılı davranışından ötürü kutladı. Fransız aksanlı İngilizce'siyle. «Dört kişilik yemek yemeye hazırım. Av etinin meyveli sosuyla şarabın uydurulması gerçi karışık bir sorundu ama bunu tin pembe bir şarap kullanarak halletmişlerdi. Her antre'ye. şair yapacağını başarıyla yapmıştı. karşı çıktığı da söylenemezdi. Gerçi ev sahipleri de herkesle birlikte irap içiyorlardı ama. Ama Le Cagot'nun görevi bitmiş. «Sizi bilmem ama ben açlıktan ölüyorum. Şarabın tadı gerçi av etini pek desteklemiyordu ama. Japon usulü pişirilmiş bahçe sebzeleri birbirini izledi. Bu kızda gerçekten bazı nitelikler vardı demek. Teksaslı biraz sarsılmış görünüyordu.italara serpiştirilmişti. Yani yemeğin sonunda bütün içtiği. an-rnk salata gelince ötekilere katıldığını görünce gene rahatsız oldu. Genç kızı öyle iyi idare ediyordu ki.. kimbilir? Holden çınlayan bir kahkaya duyuldu. ve onun peşinden de meyve ve peynirler geldi. 331 . Yakındaki gölden gelen balık. değişik şaraplar da servis yapılıyordu. arkadan çulluklar. her yemeğe uygun. Üstelik içki sorunu da vardı. Belki beş yıl kadar Hana gibi bir kadının yanında kalsa. Starr'ın sol koltuğundaki tabanca kılıfı artık boştu.» dedi. Hana genç kıza yanma oturması için işaret etti ve topluluğun dikkatini derhal onun gençliğine. Saçları da dağılmıştı.Roma'da iki arkadaşının ölümünü plânlayan bu kişilere karşı kendini ne kadar iyi kontrol ettiğine şaşıyordu. ışık tam karardı.

güzel kız. Diamond'un ense kökündeki saçlar utancından havaya dikilmişti.. Hana uzman bir ev sahibesi olarak her konuğa espriler yaptırıyor. ağzında çevirdi.. iki yudum şarabı bir yudumdan daha lezzetli bulmadığımı söyleyebilirim. «Bana açıkça söyle bakalım. İyi ye! Kuvvete ihtiyacın olacak. Bunları dinlerke ı öyle neşelenmiş görünüyor. Tavel var. öyle mi? Ben Amerika'ya üç kez gitttim. herhalde doğrudur. Derken kırlangıç kuyruklu frak ceketi çıkıp bir köşeye atıldı. Baylar. misiniz. Diamond kendini bu konuda biraz yetkili bulurdu.«içki içmez. Kore'de guuklarla nasıl savaştığını anlatmaya başlamıştı. Birden uzanıp kocaman sıcak elini kızın bacağına yasladı ve dostça sıktı.» Şarapların tadını kelimelerle tarif etmek Amerikalılar'm pek başaramadığı şeydi. Gözleri Diamond'un üzerinden pek az ayrılıyordu. Bay Hel?» diye sordu. Le Cagot'nun elinde gördüğü hoyrat muameleden sonra bir süre epey aksi görünen Starr bile. «Benim çekiciliğime karşı mücadele etmeye mi çalışı yorsun? Yoksa mücadeleden vaz mı geçtin? Bunu soruşumun nede ni. her zamanki kapasitesinin üstüne çıktığından emin oluyordu. hikâyeler anlattırıyordu. Şarabın Tavel olduğundan öyle emindi ki! Yemek süresince Hel sanki çok uzaklardaymış gibi sessizliğini korudu. Öyle değil mi?» Hel omuz silkip konuyu diplomatça değiştirdi. İngiliz 332 . öyle hayranlık ifade ediyordu ki. Han-nah'nm yanında oturuyordu. Eh demek sizler Amerika'dan ge liyorsunuz.» dedi. Bu arada sen yemeğim ye. «Ama bu Tavel. çocukluğundan bahsetmeye. Oysa sanki konuğun arkasında bir yere bakıyormuş izlenimi yaratmaktaydı. her konuk kendi anlattı-ğıyla. «Ah. Kendini bulup sofra sohbetine hakim olmaya hazırlandığı zaman üstünde yalnızca o rengarenk yeleği vardı. kadehteki pembe renge baktı. «Ya. «Ama görüyorsunuz ki içiyorum. bundan sonra ne yapacağımı bilmek için. Le Cagot önce midesini yiyecekle doldurma işine gömüldü. sonra konuştu. Tavel var. Yalnızca.» dedi. Şaraptan bir yudum aldı. Biraz sonra kravat yerine kullandığı fuların iki ucunun aşağıya sarkmakta olduğu görüldü. Ne kadar farklı!» Hel hafifçe kaşlarını çattı.

» dedi. Sonunda bunu itiraf ediyorum. «Kuşku yok.cem bu yüzden bu kadar iyi.» dedi. Bu noktadan. Metusalem'in Bumburuşuk. çiklet çiğneyen değişik bir kadın güruhu. «Ama insanlar gözlerimde parıldayan gerçeği gördükleri anda. Amerikalı diye bile yuttururum. «Bask-larla Faşistlerin. Le Cagot gibi insanlar için stil ve etiketin ne kadar önemli oduğunu yavaş yavaş sezmeye başlıyordu. ne dersiniz? Yani aksan açısından demek istiyorum. hemen kendi serüvenlerinden birini anlatmaya geçti. Le Cagot bu arada Diamond'a döndü. Bana öyle geliyor ki Amerika'nın en belli başlı ihraç ürünü tura çıkmış profesörler oluyor. Buraya Amerikalılar'm yalnız döküntüleri geliyor. üniformalı subaylar. «Belki haksızlık ediyorum.» dedi.» diye kabullendi Le Cagot. şimdi bir an için tarih bilginize ışık tutmak istiyorum. Tatile çıkan tüccarlar. Le Cagot'nun hiç değilse birkaç dakika durumu böyle sürdüreceğinden emin olan Hel.» 333 . Ama bu düşmanlığın kaynağını pek az insan bilir. Düşman karşısında bile. «Belki de. aklından yemek sonrasında yer alabilecek olayları bir düzene sokmaya çalıştı.. Le Cagot devam etti.» Diamond. Gerçek budur aslında. Diamond da. Amerika'da yirmi beş yaşını geçmiş herkesin doktora sahibi olduğu doğru mu gerçekten?» Le Cagot artık temposuna kavuşmuştu. Öykü gene her zamanki gibi gerçek bir olaya dayanıyordu ama. kendilerini arayıp duran gençler ve en kötüsü de akademik tipler. aynı oyunu pekâlâ oynayabileceğini kanıtlamak niyetindeydi. «Dostumun Amerikalı konuğu. Bunlar kendilerinin Avrupa'ya gelmesiyle dünyanın daha iyi olacağına herkesi inandırmaya çalışıp dururlar. «Amerikalılar'a karşı biraz haşinsiniz. yüzündeki nazik gülümseme ifadesini olduğu gibi dondurup. Diamond. Hel gibi. Uzun yıllar önce Bask halkı yol kenarlarına pislemek alışkanlığından vazgeçti. oyun biter tabii! Amerikalı olmadığımı o anda anlarlar. ve böylelikle de Falanjların en önemli besin maddesini ellerinden almış oldular.» Hel yüzündeki hafif gülümsemeyi tek parmağının arkasına sakladı. yanlarında süslü karıları. düşüncelerimin müziğini duydukları anda. anlatırken aklına gelen türlü türlü dekorasyonlarla da süsleniyordu.. Aslında bizim hatamızdan. daha tarih başladığı günden bu yana birbirine düşman olduklarını herkes bilir.

Bunu hatırla manızda yarar var sanıyorum. Şu iri yapılı Teksaslı'nm. Bazılarını tanıyordu gerçi. Ama burası benim evim. Lütfen bir içki buyurun. «Armagnac?» «Hımmm. O benim değil. parmağa ta-kılabilecek boyda madenî koni.» Silâh odasına vardıklarında Hel iki ispirto lâmbası yakiı. «Herhalde sınır aramaları nedeniyle silâhsız yolculuk yapmayı daha akıllıca buldunuz. Hel okumakta olduğu karttan başmr kaldırarak.» Hel'in bu ilkel kart sistemini üstün hancı ma sistemiyle. Sizin arkadaşınızın silâhı. Armagnac'm durduğu masanın üstünde de Fransız yapısı küçük bir otomatik tabanca duruyor du.» dedi.» dedi.» «Öyle mi? Gerçi yakınlık sezginizi biliyorum ama.» Lâmbalardan birini eline alıp köşedeki kütüphaneye yürüdü. «İzin verin de size yol göstereyim. sıralaması da fonetik sisteme göre yapılmıştı. Diamond'a ait bilgilere göz atmak üzere kartları tararkcfl «İlk adlarınızın harfleri?» dedi.ı için işaret etti.» Hel elindeki kartı bir kenara bırakıp ikinci bir çekmece açtı.» dedi.» «Nazik ev sahibi. İçindi iki yüz kadar kart olduğu gözüküyordu. Bu şaşkınlığı örtbas etmek için önündeki şişeyi eline alıp etiketini okudu. karanlıkta gördüğünüzü de hiç işitmemiştim. «Karanlıkta göremem. Jack O. Diamond. Tabancasız daha rahat edeceğini düşündüm de.» dedi. «Bay Diamond'la benim biraz işimiz olacak. «Takma isim kullanmak istemedim. kuru buz tabancalarını. «Nezaketimi unutacağımı mı sandın?» Hel sandalyesini geriye itip ayağa kalktı. «Bütün bu egzotik şeylerin arasında bu oldukça sıradan bir parça. «O tabanca aslında pek çok şey ifade ediyor. Masanın üzerinde bir şişeyle bardaklar vardı. Yapısına bakılırsa.» Hel ilk kartta bulduğu işaretleri zihninde not edip. Basit metal diskler.» diye mırıldandı Hel. Şişko'yla karşılaştırınca yüzünde hafif bir gülümsn belirdi.» Ana holden Japon bahçesine geçtiklerinde Hel. çekmecelerden birini çekti. bir metal halkaya takılı iki ip gibi gözüken şey. Bay Diamond. işte burada. Yani Fransız polisi avucunuzun içinde demektir. «Ben de az sonra geliyorum.» Hel'in ağabeyini hatırlamayadığını duyunca Diamond biraz şa-şalamıştı. Diamond'un kolunu tuttu. Fransız polisi vermiş bunu ona. hah.» 335 . Sinir gazı tüpünü. «]9 benimle ağabeyim arasında bir ilişki kurarsınız diye düşündüm «Ağabeyiniz mi?» «Ağabeyimi hatırlamıyor musunuz?» «Birden hatırlayamadım. Bana bir dakika izin verin de durumumu sizinkiyle denkleştirmeye çalışayım. yeni bir kart aradı. Diamond. Kutular içindeki alışılmadık silâhlara bakıp duruyordu. Gözleri gücenikliğini yansıtıyordu. Adetâ yaşlar vardı bu gözlerde. «Metusalem'in bumburuşuk alnı adına yemin ederim. Diamond'a alçak masanın başındaki iki koltuktan birine oturma:.» Diamond bardağını eline alıp silâh rafına doğru yürüdü. «Sizlere konyaklarınızı terasta içmenizi öneririm. «D.» «Teşekkür ederim.» dedi Hel.» Hel. hava güdümlü cam uçları falan..» . «Diamond'un asıl adınız "I duğunu kabul edebilir miyim'» diye sordu. evet.D-Aİ. onların devamını bulabileceği kartları aramaya koyuldu.. Demek Ana Şirketin hizmetinde çalışıyorsunuz. Yağmur başlamadan önce ancak vaktiniz olacak. Üstelik emekliliğimden beri de kullanmak zorunda kalmadım. «O şişeyi hem oldukça eski hem de iyi bulacaksınız. Adamınıza buraya vardıktan sonra silâh verildi. Hel'in kartları altı dilde olduğundan.» diye devam etti. «Ha. «Asıl adımdır.D-Aİ-M. «İçki den buyurun. Kartoteks sistemim biraz karışıktır.«Benat?» Hana hemen atılıp başıyla genç kızı işaret ederek Le Cagot'yu susturdu.D-A. Ama arada tanımadıkları da çoktu.» diye karşılık verdi. Diamond. Sana ne oluyor?» diye Hana'ya döndü. öyle mi? O halde kompüterinizden benimle ilgili epey bilgi edinmiş olduğunuzu varsayabilirim demektir.» dedi. «Ben de içeriye girdiğimiz zaman gördüm. «Lâmba almayı akıl etmedim. «Burası Armagnac bölgesine çok yakın. «Jak O. Parmaklan lı 334 kartları taramaktaydı. Burası bir kartoteks çekmecesiydi.

Siz bir kişi değil örgüt adamısınız. bütün eğitim ve yetiştiriliş üstünlüğünüze karşın. Daha doğrusu hakkında bilmem gerekeni. İnce yüz. ince üst dudak. Şirketlerde çalışan müdürler elli yaşından sonra daha az verimli olmaya başlıyorlardı. Şirketin tasarruf ettiği para birden çok arttı. sonradan yerleştirilmek üzere ötekilerin arasına fırlattı.» Hel son bilgi kartını da okuyup. bükülmüş. kansız alt dudak. Topluluktan nefret etmek gerekir. Bu sorun Şişko'ya sunulduğunda. soyan. aşağıladığınız. Bilsem de size söylemezdim elbette.» «Ama gene de. oldu bitti. Kısa süre sonra da CIA ve NSA'ın kontrolüyle görevlendirildi. ikinizi de katil olmaktan kurtarmaz. cesaret bankaya yatırılabilecek bir şey değildir. Buna karşılık da tüccarlar hep eğilmiş. O CIA hesabına.» Ana Şirket birkaç yıl önce. Demek Ana Şirketin hizmetine. Diamond. «Aslında onu hemen hemen unutmuştum. bezirgan sınıfı dediğiniz benim gibi insanlar sizi kiralıyor ve pis işlerini gördürüyorlar. Ağabeyinizin ve sizin kişisel değil. davranışta belirgin bir kararlılık. İci on n'a pas d'huile. Hiç değilse biraz ilginç. Bu ilginç.Görülüyor ki hem siz hem de ağabeyiniz.» «Bu adamın bildiklerini nereden öğrendiğini anlamak için neler vermezdik. Oysa elliden sonraki yıllarda daha çok para almaktaydılar. «Şimdi kim olduğunu da.» «Hiç değilse ikimiz de kiralık katil olmadık. Yalnızca korkak olduğunuzu ortaya koyar.» dedi Diamond. iş akışmdaki bir kusurun farkına varmıştı. «Her zaman öyle olmuştur.. erken emeklilik programında çalışarak başladınız.» dedi.nıi gerek birtakım yan çıkarlarla. Korkaklığından korkan bir korkak.» «Herhalde bu bilgiler sana Güve'den geliyor. değil mi?» «Hiç de değil. «Evet. oltaya sorun çıkaran bu tür müdürlerin birer kaza sonucu bertaıal edilmesini sağlayacaktı. mais on a des idees.» dedi. Sizden kişi olarak nefret edilemez. Bu durum ağabeyinizin kariyerine de uyuyor. fikir var! 336 «Saçma. Genellikle tatildeyken.» Hel omuz silkti. selamlamış taviz vermiştir.» (*) «Yani?» «Pek önemli değil. Cesur olmak üzere yaratılmamışlardır. Aslında onları suçlamak da doğru değil. birbirine yakın kara gözler. Hem daha önemlisi. Hayatta ilerlemek isteyen gençleri topladmız mı. Tiksinti daha doğru bir deyim olur. ne olduğunu da biliyorum. Şişko hemen bir «Erken Emeklilik Bölümü» kurulmasını önermişti.» «Herhalde. «Pekâlâ. «Adımı duyar duymaz bunu anlayacağınızı sanmıştım. gerekse büyük bir kuruluş hesabımı çalışmakla bağdaştırmayı bilmişsiniz. «Her sanayileşmiş ülke gibi Fransa'nın da petrole ihtiyacı var tabii. bitmişti nasılsa. Her ikisi de Amerikan rüyasının birer parçası.» Diamond ince sesle güldü.» «Pek çoğu sizin Güve dediğiniz kişiden geldi. Zaten siz nefret gibi yoğun duygular uyandırabilecek bir kimse değilsiniz. Bu karttan öğrendiğime göre Tokyo'daki Binbaşı Diamond sizin ağabe-yinizmiş. Fransız iç propagandasından bir slogan. sömüren kuruluşlar hesabına çalışan insanlara katil derler. siz de petrol firmaları topluluğu hesabına. «. «Tarih boyunca tüccarlar ve bezirganlar hep kent surlarının gerisine saklanmış.» •'Bizde petrol yok ama. Hesabımız görülmüş.» «Bir korkağın böyle elini kolunu sallayıp evinize gelebileceğine inanıyor musunuz?» «Belli bir tür korkak bunu da yapabilir. veya bilmek isteyebileceğimi biliyorum.. Bu bölüm. kanca burun.» Şibumi 337/22 . «Benden gerçekten nefret ediyorsunuz. Havayı ve suyu kirleten.» Şimdi durumu öğrendikten sonra Hel iki kardeş arasında bazı benzerlikler de bulmaya başlamıştı. Ama aslında benim de en küçük bir fikrim yok. Ya kalp krizi ya da bir inme sonucu. kuruluşsal ve vatansal nedenlerle öldürmüş olmanız. içinizdeki sadi/.Diamond omuz silkti.» dedi. onları koruyacak savaşı başkaları yapmıştır. kalın. Dia mond hemen bölümün başına getirildi.

» «Peki. Siz bu intikam grubunun. Arap istihbaratıyla CIA yeteneği biraraya gelirse. «Bir tür kısa namlulu tüfek. Bu arada içerdeld salonda buluımiy o iki salağın da bu eyleme katıldığını sanıyorum.» «Demek yakında korunmasız kalacaksınız.» «Korunma pahalıya malolur. hücre üyelerinin Londra'ya gitmekte olmadığını fark ettiniz.» Hel duvara yaslan di. Gördüğünüz gibi her silâhın iki çekici. Tamam mı?» «Aşağı yukarı.. Ana Şirket bu işi size vr riyor ve CIA zorbalarını kullanarak durumu temizlemenizi bekliydi. Bunları Hollandalı bir sanayici dostum benim için yaptı. Pau'nun buraya yakın olması da durumu perçinledi. Bu arada her nasılsa. Bilgisayarınız Asa Stern'in benimle ilişkisini ortaya sermekte gecikmedi. Ayrıca hücre üyelerinden.» «Saçma. Yanılgıya düşersem düzeltirsiniz. az önce birlikte yemek yediğiniz Bayan Stern'in de.» «Öyle ama sizin gibilere bilgi vermekle sizleri hükümetlerin cezasından koruyor ve bu yolla dünyanın parasını kazanıyor.» «Tüfek mi?» «Evet. Namluların ucu da hafifçe genişliyor gibiydi. belki de VVashington'da eylemin sonuçlarını gözden geçirirken.» 338 «Evet. Bunlar eski düello tabancaları gibi kıvrık saplı. Ama eğer içinizi rahatlatacaksa söyeyeyim. O haberleşme mesleğinde bir sanatçıdır. Aptal bir dost. Artık ben tümüyle emekliyim Şimdi kendi işimize dönsek olur mu?» «Başlamadan önce size sormak istediğim bir soru var. vaktinizi ziyan etmeyelim. Aslında bu kadarını başardıklarına bile şükretmeniz gerek.» «Onu insan olarak. Şişko'nun size söylediğinden eminim. son Münih katillerini öldürmek üzere Londra'ya gitmekte olduklarını haber alıyorsunuz. Bay Diamond. Ama bunları gizlemek için ömründe bir kere bile para almamıştır. yanlış havaalanına gitmeyişleri bile başarı sayılır. Acaba tehditle vaadin hangi ölçüdeki karışımı Nicholai Hel'i işin dışında tutmaya yarardı? Zaman kazanmak için orada gördüğü garip bir çift silâha doğru parmağını uzattı. Peki.» «Elbette. Değeri büyüktür. dokuz inç boyunda çifte namlulu silâhlardı. Yılın sonuna kadar yaşayabileceği bile kuşkulu. aynı anda özel mermilerin üzerine iniyor.» «Riske giriyorsunuz. Araplar. Tüm dünyadan topladığı bilgiler vadır. ki sanıyorum kendilerine Münih beşlisi dl« yorlardı. mermiler . demek sizin adamlarınız Roma'da vıcık vıcık. «Önce Kara Eylülcüler'in Münih'de İsrailli atletleri öldürmesiyle başlıyoruz Öldürülenlerin arasında Asa Stern'in oğlu da var. üstelik de yetersiz bir iş yapıyorlar.» «Benim de bir sorum var ama bunları sonraya bırakalım da konu dağılmasın. Ama biz kendisiyle eski dostuz. Yüzü gölgede kalıyor. Ana Şirket ten bu başağrısım ortadan silmesini istiyorlar.» «O benim bileceğim şey. Asa Stern bunun üzfl rine öc almaya ahdediyor. Bu hareketinden ötürü onu gene de küçük görmeyin.» Hel güldü. top artık sizde. Bu amaçla acınacak kadar acemi. CIA hemen Roma Uluslararası HavaalH nmda bir bozgun eylemi plânlıyor. Ceplerinden Pau'ya uçak bileti çıkmıştı. akıllı bir düşmandan daha tehlikelidir.«Ama Güve'nin kimliğini ve yerini biliyor olmalısınız. bu sizin bileceğiniz şey. herhalde OPEC temsilcisi aracılığıyla. Güve dediğiniz adam çok hasta. İyi bir insandı. yumuşak cezaevi sesi tekdüze çıkıyordu. Ama korunmanın ortadan kalkması benim için önemli değil. küçük bl| amatörler topluluğu kuruyor. Ama bunu yaptığı sırada çok hasta ve büyük ölçüde de ilâç etkisi altındaydı. yaptıkları pisliği kendilerine temizletiyorsunuz. Molucca teröristleri elinde rehin tutulan oğlunu kurtarmak için giriştiğim tehlikeli bir eylemin ödülü olarak. zeki ve ilginç bir insan olarak çok özleyeceğim. «Elbette biliyorum. katillerinizin gözünden kaçtığım öğrendiniz.» «Ve siz de onlara ceza olarak. Derken Arap istihbaratı işin kokusunu alıyor.» «Aşağı yukarı.» Diamond kafasmdakileri nasıl ifade edeceğine henüz karar verememişti. Şimdi isterseniz ben size duru mu özetleyeyim. Bu noktaya vardığımıza göre. Ama demin söylediğiniz gibi.» «O bir şantajcıdan başka bir şey değil. «Bunlar nedir?» diye sordu..

339 .

» Hel bir an sessiz kaldı. biliyorsun.» Hel'in gözleri bir gülümsemeyle karıştı ama. «Çok sinsi bir yılanmışsın. Filistin Kurtuluş Örgütü de her nasılsa Araplar için bir bayrak haline getirildi.» Hel'in cam yeşili gözleri Diamond'un üzerindeydi. l>u sana benim üzerimde nasıl bir kontrol sağlıyor?» «Dediğim gibi. Sanırım Bayan Stern sizden Kara Eylülcüleri Londra'da öldürmek konusunda yardım istemiştir.» dedi sonra. Ağabeyin için mi?» «Öyle.» iedi. Ana Şirketin işlerine karışmaya kalkmanızın cezası olarak elinizden alınmış bulunuyor. Bunca ameliyattan sonra bile. Ne var ki bugünler Arap toplumu için kritik günler. Bana üç gün boyunca işkence edildi. araziyi nasılsa alıp berbat edeceğine göre. Diamond.» «Benim önerimi mi?» «Tüccarlar öyle yapmaz mı? Teklif getirmez mi?» «Ben olsam buna pek teklif demezdim. «Hem zaten ■ u/elliği de bankaya yatıramazsımz. bu silâh manyağı Filistinliler'in başına gelenler ne Ana Şirketi ne de Arap çıkarlarını ilgilendirirdi. KL443 grup ve 45-389-fh kod numaralı hesapta aşağı yukarı bir buçuk milyon dolar değerinde altın karşılığı paran vardı. Emekliliğin için ayırdığın servetin geri kalanı da bu. bir kısmı uygulanmaya hazır. Amerika'nın yabancı boyunduruğundan l ıııtulabilmek için her zerre enerji kaynağına gerçekten ihtiyacı ıı » Bu sözünü beğenip kendi kendine gülümsedi. Senden. halkla ilişkiler konusunda gerekli olduğu için. Ve de tabii. Elini havada çevirip Diamond'a devam etmesini anlattı.» Hel başını salladı. Tabii bu işe bulaşacak kadar budalalık ederseniz. korkarım öyle bir şey yapamam. istenildiği şekilde hareket etmez-sen uygulanacak ceza ve sonuçlara geçelim.dağılıp çevreye bir sürü yarım santimetre boyunda kurşunlar yağdırıyor. Ya da bir anda bir oda dolusu insanı ortadan kaldırmakta kullanılabilir.» «Ölümü hak etmişti. dudakları bunJan etkilenmedi.» «Bu cezayı sizin şahsen düşünmüş olduğunuzu varsayabilir miyim?» Diamond başını hafifçe yana eğdi. «İsviçreliler'e de petrol gerek. Bu odadaki silâhların hepsi özel durumlar için hazırlanmuştır. Bunlar karanlıkta ve yakın menzil içinde görülecek işler içindir. anlıyorum. Gene geçmiş zamanda konuştuğuma dikkatini çekerim. «Niyetiniz geceyi tabancalardan söz ederek geçirmek mi?» «Hayır. . Yani sizin Londra'da uçak kaçırmak isteyenlere engel olmanıza izin verilmeyecek.» «O yargıya vardığı doğru.» Diamond pek zevkleniyordu «Ne yapmak istediğini anlayamıyorum. Zürih Federal Bankasında. arazinin alınması uyarıcı bir şamar niteliğinde • i ı ı v o r . Bir kısmı uygulanmış.» «Beni nasıl durduracaksınız?» 340 «VVyoming'de eskiden birkaç yüz hektarlık yeriniz olduğunu hatırlıyor musunuz?» «Herhalde eskiden sözü bir dilbilgisi yanlışı olmasa gerek. Kişisel bir ceza. «Size itiraf etmem gerekir ki durum biraz değişik olabilseydi. Bu nedenle de Ana Şirket onları korumak zorunda kalıyor. Amcasının dostu olduğunuz için. ceza.» «Değil tabii.» «Ah. İki metrelik bir menzilde kurşunlaru birbirine uzaklığı ancak bir metredir. «Bu benim için zevk oldu. «Yoo.» -O benim ağabeyimdi! Şimdi.» «Ne yapmak niyetindesiniz?» «Önerinizi dinlemek niyetindeyim. Ben hangi kolu seçersem seçeyim. İsteyerek değilse bile. «Ve yardım edeceğinize de önceden inanmıştır. Emekliliğiniz için ayırdığınız varlığın büyük bir dilimini temsil eden o yer. Yani bu işten vazgeçersem arazi bana jeri mi verilecek diyorsun?» Diamond alt dudağını ileri doğru uzattı. yüzüm hâlâ bazı hareket ye-teneklerinden mahrum.» «Ne derdiniz?» «Durdurucu bir gösteri derdim.

341 .

Tehlikeli durumlarda ne kadar başarılı olabildiğini geç miş deneylerden biliyoruz. Elinde dünyanın en gelişmiş bilgisayar sistemi vardı. kaba bir tarım işçisi. kendini yaratıcı bir bireyci gibi görmekteydi. Diamond'un rolü temelde Tom Miks'in oynadığı rollere benziyordu. öyle. Sessizlik sırasında Diamond'm tırnakları avuçlarında iz bırakmıştı. «Pek sayılmaz. Konuğun olduğumuz süre içinde bana veya ar-kadaşlarıma bir şey olursa o para ortadan yok olacak. Gözleri.» Hel'in duygudan uzak bakışları Diamond'un üzerindeydi.» dedi. «Zahmet edip benim için karakterini değiştirme. Hel'e uzun uzun baktı. tırnaklarıyla ağlara tutturmaya çalışan bir böcekten farklı kılmadığının farkındaydı. «Hepsi bu ka dar mı?» diye sordu. Sana karşı harekete geçirdiğimiz bu kuvvetlerin. kanun gibi.» dedi. Diamond aslında anonim kişiliğin kendisini kâr örgütü içinde saklanan. Yağmur başlamıştı artık. Batı dünyasının tüm sanayileşmiş ülke hükümetleri çantada keklikti.» diye onu yankıladı. Hel'in ise birkaç Bask arkadaşı vardı. «Sana dürüst bir cevap vereceğim. «O para. yalnızca can sıkma düzeyinde işe yarayabileceklerinin de farkındayız.» dedi. Buna karşılık Hel'in elinde birkaç tane karttan başka ne vardı? Diamond için. Eğer bu başarılı olmazsa. Kara Eylülcü leri korumak için elinden geleni yaptığını göstermek zorunda. İntikam duygularını tatmin edebil 342 mek için son derecede katı. Ağabeyime bu kadarını borçluyum. petrol rezervleri343 ni. Bir hesap ha tasının kurbanı olarak. Şişko'nun verdiği psikolojik kim liginden anladığımıza göre. o zaman çok büyük ve korkunc bir cezayla Arap dostlarımızı tatmin etmek zorundayız. Bir kere İngiltefl deki MI-5 ve MI-6 örgütleri sana karşı uyarıldı ve topraklarına ayali bastığın anda seni tutuklamak üzere emir aldı. Bütün bunlarla birlikte Helin girişilecek her çatışmada büyük bir avantajı olduğu da ortadaydı. yapıyor görünüyoruz. Diamond meydan okur gibi oturuyordu. «isviçrelilere de petrol gerek.» Hel bir an sessiz kaldı. Buraya neden geldin?» «Bu açıkça belli değil mi?» «Belki sorumu yeterince açık sormadım. Şimdi söylemem gerekcfl bir şey var. ya da elini kompüterinin bir karış üstüne uzatırken. Daha doğrusu. Plânladığım cezanın kapsamını kendim anlatmak istedim. Kendi sınıfının diğer üyeleri gibi o da. Hafif öksürerek boğazım temizledi. siyah ve gümüş rengi görünen yaprakları sallıyor. ölmüş bir dosta sadakati kendi çıkarın dan öne alman. Diamond atom enerjisini. Hollyvvood'un tozlu arka sokaklarında dolaşırken. ki korkarım bu tedbirlerin başarılı olmamalarını hemen hemen umuyorum şahsen. kesin ve hayal gücü zengin bir şeyler yapmak zorunda kalacağız demektir. gözyaşına benzer bir pırıltıyla kaplanmıştı. Buraya neden sen geldin? Neden bir haberci göndermedin? Neden yüzünü gözümün önüne sererek seni tanımam gibi büyük bir tehlikeyi göze aldın?» Diamond. Ana Şirket. «Bu senin için utandırıcı olmalı. Bir göçmen. anlarsın ya! Biz böyle bl budalalık yapman ihtimaline karşı da hazırlandık. Amerikan kültüründe prototipik kahramanın bir kovboy olması çok anlamlıydı. Çakılların üzerinde ses çıkarıyor. Kendi kasaban dışında herhand bir yerde görülürsen. Ama gene de gerekeni yapı yoruz. Böylece görüyorsun ki.» «Tamam. Eğitimsiz. Onların ne tür insanlar olduğunu bilirsin.» Hel'in gözleri Japon bahçesine açılan kapılara dikilmişti. onların plânını bozmak bir yana. «Sorum şu. sistem gibi paravanları geride bırakmış. Onlara yardımcı ol mak üzere Fransız Güvenlik Kuvvetleri de bu bölgeden çıkmama m sağlayacak. o anda vurulacaksın. Eşkâlin polise dağıtıldı. sana engel olmaktan çok. hışırdatıyordu. askerî/sınaî toplulukları. «Benim için ne düşünürsen düşün. ve bu paraları bu işe harcaman mümkün. uçağı kaçırabilmeleri için her türlü yardımı yapmak senin kendi yararına oluyor» «Ve herhelde bu para aynı zamanda seni de tehlikeden koruyor. Nicholai Aleksandroviç Hel'e yüzünü göstermeye cesaret etmişti.» dedi. Çok tehlikeli bir işe girişmişti bu bezirgan. tüccar. çürümüş ve çürüyen hükümetleri temsil ederken. Hel yüzünü yana çevirdi ve başını hafifçe salladı. Kayıtsız güzelliğin solgun bir imajını. Kara Eylülcülerin uçağı sağ salim kaçırmasından yedi gün sonra tekrar senin hesabına gözükebilecek. İnsanların arkasına saklandığı ve güç aldığı. «Sana konuşmamızın başında bir sorum olduğunu söylemiştim.Diamond. Sağda solda acil durumlar için birkaç yüz bin do lann olması gerektiğini biliyoruz. «Ne ..» «VVyoming'deki arazinin haberini sana kendim vermek istedim. Tabii eğer Ana Şirketin sözünden çıkarsan. içindeki korkuyu yansıtan. Japon onur kavramıyla yetişmiş olmandan ötürü. şu yukarıda yemekte gördüğün orta sınıf çaylağından başka kimsenin takdirini kazanmayacak bir jest uğruna gelecek yıllarım tehlikeye atacağına inanamıyorum. Hel Şibumi'yi temsil ediyordu..

Çekilişinin nedenlerinden biri benim gibi hor gördüğün birini etkilemek için cesaret gösterilerine kalkışmak istemeyeceğinden-dir. Hasta ve uyuşturucu etkisinde bazı adımlar atmış bir ihtiyarın saçmalarına karşı şeref bağlılığı duymak gerekmediğini anlayacaksın. Ama sonunda gene de yapacağın bu.. hem de doğu sınırlarını çıplak bırakmaya zorlanacak. hem gü ney. Bu çok küçük düşürücü bir şey olur senin için. tüfek veyi diğer zekice silâhlarla ya da sevimli küçük bahçelerle bertaraf edile cek türden değil. Ama Başkan. şu anda pek derin sularda yüzmektesiniz. Bay Hel..yapacağını bildiğimi sanıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bir bakıma bu işte direnmeni istemiyor değilim. Şimdilik Camp David Barış Görüşmeleri diye bir şey hazırlıyoruz. Artık can sıkıcı fonksiyonlarını yeterince yerine getirdiler. Bay Hel. O onur duyguna ağır gelebilir. Önce işi enine boyuna düşünecek. Ama şansım varmış ki Ana Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı.» 344 . Bana şu anda vazgeçtiğini bildirmeni beklemiyorum. Karşınızdaki kuvvetler tabanca. ve sonunda da bir grup ne idüğü belirsiz Ar abın bu güzel eve. Aynı görüşmelerin sonucunda Filistin Kurtuluş Örgütü de Ortadoğu oyu nundan çıkarılacak. bu güzel hayata değmeyeceğine karar vereceksin. Ve sonunda da geri çekileceksin. Senin için düşündüğüm cezaların uygulanmadan kalması yazık olacak. Bunun sonucunda İsrail. Krra Eylülcüler'in işlerini temizce görmelerini istiyor. bu iş de bitene kadar Filistinlileri rahat bl rakmak niyetinde. Görüyorsunuz ya.

ben gidiyorum. Dikkatle dinleyen kişi isterse gerilerden bir t*si ayırdediyor. sonunda yapraklardaki damlaların bas se-Nİyle çakıllardan çıkan soprano ses arasında bir uyum sağlanabilmişti. bacağında bir şort. «Anlıyorum. neydi?» «Tavel'di tabii. «Benimle şu numaradan ilişki kurabilirsiniz. bozulup tekrar yerleştirilmiş. bahçeye ton vermiş..» «Evet?» «Yemekte içtiğimiz roze şarap. Çamur-lıır ve akıntı yolları temizlenmiş. Diamond'a sessizce baktı.» dedi. «On saate kadar büroma dönmüş olacağım.» Diamond cebinden bir kartı çıkardı. İsviçre'deki paranızın iadesi için işlemlere başlayacağım. yağmurun sesini dinleye-lıilme amacıyla yapılmıştı.. sonra gözlerini bahçesine çevirdi. «Bu konuşma bitmiştir.Hel. bitkiler defalarca yer değiştirmiş çakıllar durmadan yerleştirilmiş. evet. Ama daha önce. Buna bambulardan gelen titrek resonansla akarsuyun kendi ii'si de katılıyordu.» dedi. Bu işe karışmamaya karar verdiğinizi bana bildirdiğiniz anda.» Hel artık Diamond'un orada bulunduğunun farkında değilmiş gibiydi. Hana sizi kasabaya geri göndermeden önce sana ve adamlarına kahve ikram edecek. «Ne? Ha.» «Pekâlâ.» «Biliyordum!» «Pek sayılmaz. tabanı Ultami döşeli odanın tam ortasına oturulduğu zaman hiçbir ses. suların içinde taşları yerleştirmiş.» Bahçenin Japon odasına uzanan kolu. Hel her yağmur mevsiminde haftalarca çalışmış. Herhalde Pierre de kendini şu aralarda şarapla iyice takviye etmiştir ve size unutamayacağınız bir yolculuk yaptırmaya hazırdır. Herhalde çıkış yolunu bulabilirsin. sana bir sorum vardı.. değiştirmiş. Hepsinin yüksekliği öyle ayarlanmıştı ki. isterse onu tekrar orkestranın içinde eritebiliyordu. akar-sııya ses taşları döşenmiş. yeni tonlar vermişti.» dedi. Diamond. Alçak sesle. 345 . Bu yüzden Diamond kartı masanın üzerine bırakmak zorunda kaldı. «Artık konuşacak bir şeyimiz kalmadığına göre. di-<'i lerini bastıramıyordu. Emin değildin. yalınayak..

Hel hayatta hep dizili taşlara karşı oyun oynamaya alışkındı. Hel ona aslında önemli olanın bu «küçük-hareketler olduğunu belki söyleyebilirdi. Hel ciğerlerinden derin bir soluk verdi. Bir bütünlük yoktu. Hel silâh odasında otururken yağmurun sesini işitiyor. Bu işte hamleler hep mantıksız nedenlerle yapılacak. Kalkıp yana kayan kapıyı biraz daha itti ve parmağıyla dışardaki insana içeri girmesini işaret etti. ki/ 346 . Tıpkı uyku tutmayan bir insanın saat sesini bazen duyması. bir yandan da kıpırdamaya korktuğunu belirtiyordu. Baştan sona ihtiras ve ter kokuyordu bu iş. yaratmaya yönelikti. hiçbir zaman değişme/ di. Tıpkı hak yememenin. sebep ve sonuç çizgilerine hep insan duyguları bulaşacaktı. Kusursuzluğa erişemeyecek bir vaı lığı boşuna süslemeye de heves etmiyordu.al eğitimine pek ilgi duymuyordu. Saçları yağmurdan sırılsıklamdı. Büyük sayılan değerler. sonra. terbiyeydi. tehlikeli kişisel duygular karışmıştı. karşıdakine eşit şans tanı manın. Zaten söylese bile. Bu işte kötü bir aji vardı.Dikkatinin yönünü nereye çevirdiğine bağlıydı bu iş. Ona göre işin önemi. Ama terbiye. Terbiye her zaman için merhametten de. içtenlikten de daha güvenilir bir şeydi. ama ruhsal sükûnete ulaşmış olmadığı için dinleyemiyordu.. bazen duymaması gibi. yardımdan da. Hannah Stern kapının dışında duruyordu. günlük yorgunluklardan kurtulmaya. adaletten önemli olması gibi. onları bir kenara itmeye yeterliydi. Eti. Kapı dinlerken yakalanmak utandırmıştı onu. Koşullar ne olursa olsun. sadakatten de. Elbisesi vücuduna ve bacaklarına yapışıyordu. çevredeki kişinin bir yandan kaçmak istediğini. böyle nezaket kurallarına önemsiz kılacak kadar fazlaydı. baskı altına girdiklerinde türlü mantık oyunlarıyla çözülüverirlerdi. Gerçi Hel bunu ona söyleyebilirdi ama. «Ne demek oluyor bütün bunlar?» Hiç cevap gelmedi. kemiği olan canlı hasımlara karşı değil. Ama bu bahçeyi düzenleyen kişinin tek amacı bu değildi. Hel'in aldığı titreşimler. Ama özür dilemeye de yanaşmıyordu. «Eee?» diye sordu. Onun amacı bahçeyi kullanmaktan çok. şu anda kızın ruh:.. Bu çaba.

Burnunu çekip duran trajedi kahramanlarının günü geçti artık. Bir şans borcum olduğunu çoktan beri biliyordum.» «Ne diyorsam onu yap. «Ne yapacaksınız?» dedi. Ama seni bunun sebebi saymıyorum. İşe devam etmeye hâlâ niyetli misin? Benim de peşinden atlayacağımı umarak kendini iskele-'li'iı sulara bırakacak mısın?» 347 . «Üstündekileri çıkar. kendini gösterme eğilimini. İşim hep sosyal örgütlerle olduğuna göre. anlamına inebilse bile. 'vücudunu sağlıklı şekilde kabullenme' diye adlandırır. «Sen ne anlam verdin bunlara.» «İyiyim ben. karşımda bir miktar kötü şansın birikmiş olduğu belliydi.herhalde yalnızca kelimeleri anlayacak. Erkekler onu cinsel bir gereç olarak gördüklerinde de şaşırmış gibi yapar. Hannah önce elbisesini çıkardı.» Kısacık şort giymek. «Şu çekmecede kalın kimonolar var..ıvantaj sağladığını kendi kendine bile hiçbir zaman kabullenmemiş-li.. daha doğrusu gerçekten şaşırdığım sanırdı.» dedi. «Bu kadar. Bu yüzden bekliyordum onu. Aslında eğer bu konuyu düşünecek kadar vakit ayırmış olsa. Fırtına artık geçiyordu. nasılsa ömrünü bir tür Scarsdale rejimiyle geçireceği için bundan asla yararlanamayacaktı. «Asıl mesele senin ne yapacağında. bluzunun göğsünü yarıdan yukarı açık bırakmak gibi huylarına uygun olarak.» «Şimdiye kadar olanlardan seni sorumlu tutmuyorum. «Ne yapacaksınız?» diye sordu. Sıcak kimonoya sarınırken tekrar. iyi örgütlenmiş oldukları aklıma bile gelmezdi. Nedenini anlıyor musun?» Kız omuz silkti. çekingenliği ve kompleksi olmadığı için sevinirdi. Arkadan bahçeye dolan rüzgârlar Han-nah'm ıslak elbisesi içinde titremesine yol açmaktaydı. Şimdiye kadar onunla yüzyüze gelmemiştim. «Bu kadar da soğukkanlı. Vücudunun güzel oluşundan sosyal bir . Başınıza iyice dert açtım galiba.» dedi Hel. «Eee?» diye sordu tekrar. sonra kuru kimonoyu aradı.» Hannah başını iki yana salladı.

» diye söylendi. eğer eve dönersem. her ş *yin düzeleceğini soyla meşini istiyordu. Birinin kendisine si rılmasım.» dedi. mayacak. Hel. Sen ne yaparsan yap bu durum değişmez. avutmasını. > di] açıkladı.» «Ya şimdi?» Kız omuzlarını kaldırıp başını iki yana salladı.. Soluğunun arasında horlamalar da duyuluyordu. Üstelik bu da senin sandığın kadar kolay olmayabilir. Havada taze.» dedi.» Hannah karanlık bahçeye doğru bakıp kimonosuna daha sıkı sarındı.» «Doğru. Hel. Zaten boşuna ölümlerdi onlar. Seni sağ salim evine ulaştırmak epey marifet isteyecektir.n tınanın peşinden gelen rüzgâr da dinmişti.» «Ya Münih'te bizim atletlerimizi öldüren Kara Eylülcüler ne olacak?» «Onlar da ölecek. «Tam anlattığı hikâyenin orta yerinde uyuyakaldı.. Hana. «Bilmiyorum. I. Onlar yaklaşırken Hana kalkıp Hannah'nıl elini tuttu. Le Cagot taş kanepeye yayılmıştı..«Yapar mıydınız? Atlar mıydınız arkamdan? «Bilmiyorum. Neyin doğru olduğundan emindim.» «Ama.» Hana ile Le Cagot'yu serin ve ıslak terasta oturur buldular. Eşyalarını yarın sabah hazırlatabilir misin? Onu dajjd I 348 . «Şimdi eve dönelim. «Hana. rahatlamasını.» Hannah. Ki zm ifadesinde karışıklık ve kuşku okunuyordu. Gözleri kapalı. Gece boyunca her şeyi düşünürsün. değil mi? «Evet. «Bayan Stern bu geceden sonra buradl. bilmiyorum. konyak banı ğı elindeydi. «Ne yapacağına çabuk karar vermelisin. o zaman Avrim'le Chaim'in ölümleri de boşuna olur. «Eve dönüp bütün bunları unutmamı isterdiniz. yeni yıkan mış gibi bir koku vardı. «Dün her şey öyle açık seçikti ki? Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Herkes ölür sonunda. Hel'e yaklaşıp başını kaldırarak onun yüzüne baktı. Bilinçsizce yapılan bir iyilik...

anlatmayışı-mın nedeni sırf senin ihtiraslarını hareketlendirmek için. Konuklarımıza ne oldu?» «Gittiler. Sana bir zarar gelmez.» «Öyle mi? Peki öyleyse! Görüyorsun ya. Ya buraya daha kaliteli konuklar davet etmeye başla. harikulade. Fazla ihtiras kötü şeydir.» dedi Hana. bu gece benimle yatmak istiyor musun?» Hana gülümsedi.. Bunları tehlikeli kişiler durumuna getiriyor.. iyi geceler. Nikko. «Eh.. Ya sen küçük kız?» «O çok yorgun. belki böylesi daha iyi.. o tombul Portekizli hizmetçi de olduğuna göre! Hadi öyleyse! Gerçi sizi kişiliğimin cazibesinden ve renkliliğinden mahrum bırakmak hoş değil ama. «Hayır. «Ha..» «Sana bütün samimiyetimle bir şey söyleyeceğim. Bayanlar var diye. eşsiz kadın. «Nerede kalmıştım?» dedi. teşekkür ederim. Gözlerinde korkaklık var. onu anlatmaktan vazgeçmiştin. İyi geceler.» «Yo. dostlarım ■ Homurdanarak ayağa kalktı. Nikko. Hana. Herhalde Amerika'ya dönmüşlerdir. Bayonne'daki o rahibeleri anlatıyordum. birkaç kere dudaklarını yaladı. vücudum diye adlandırdığım bu harika makinenin önce su akıtması.» «Kendini bu kadar iyi kontrol edebilişine hayranım. tam uzaklaşacağı sırada gözü Hannah'ın üstündeki kimonoya takıldı.. Bana geldiğin zaman bunu kendi isteğinle yapmanı tercih ederim. Ben de bu arada seni nasıl ananın babanın yanına ulaştırabileceğimi düşünürüm.» dedi. Bu adamlardan hiç hoşlanmadım. Nikko. sonra da uyuması gerekiyor. Onlarla karşılaştığım zaman.kulübeye götüreceğim. 349 . Gözü kararmış bir şehvetle değil. Yoksa yatağım fazla kalabalık olacakı.» «Gitmek istediğime karar vermemiştim ki!» Hel ona cevap vereceği yerde.. Benat. «Dağda bir yerim var. ya da benden mahrum kalma tehlikesini göze al. İriyarı Bask irkildi. küçük kız. «Orada kalabilirsin. Le Cagot'nun çizmesine bir tekme vurdu..» Hannah'ya döndü. «Bu da ne? Elbiselerine ne Ah. Her neyse.

Kolları ve bacakları. her zaman böyle baskılar olsun isterdim.» «Öyle. O bir avantaj tabii.» diye gülümsedi Hel. Ama rezervasyon yaparsak bilgisayara girer ve hemen Şişko'ya da ulaşır. New York. Sen bir hazinesin. Kendi vücudunu onun üzerine yerleştirmiş.Hana yumuşak bir masajla Hel'in sırtındaki gerilimi geçiştirmişti. Ben çok gerginim. Ben sana zevk vereyim. Biraz da kendime acıma duygusu içindeyim. rahatlatıyor. Le Cagot nerelerde. Herhalde.. Ne zaman çıkacaksınız?» «Ortalık kararırken.» «Bir saat kadar önce Bayan Stern'le çıktı.» ooo LARUN Hel şafakta uyanmış. dinlenmeye zorluyordu. Chicago olsun.» Hel güldü.» «Kendimi bazı baskılardan kurtarmaya çalışıyordum. Hana. Senin gibi birine de hiç yakışmıyor. Ona metruk kasabaları gezdirecekmiş.» «Hannah'dan hoşlanmadığını biliyorum ama. Nihaî düşman. Şimdi uyuyuncaya kadar saçlarını hafifçe çekiştirmekteydi. değil mi? Bu vadi lerde sır diye bir şey yoktur. Benat'ya rosto yedireceğime söz verdim. Hana ile kahvaltı etmeden önce bahçede iki saat kadar çalışmıştı.» . Budala insanları bilgiyle silâhlandırıyor. Onu gözönünde istemiyorum.» «İşim bu. Polisle de hiç konuşmazlar. kasabaya telefon edip Amerika'ya kalkan uçakta Bayan Stern için yer ayırtır mısın? Pau. «Ha.. «İşler kötü. Bu gece bencil davranacağım. onun kol ve bacaklarının üzerindeydi.» «Yerini yalnızca dağ halkı bilecek.» «Gidiyor mu yani?» «Hemen değil. Benimle birlikte zevkini çikarırsın. «Ne yapacaksın?» «Bilmiyorum. Beni izliyorlar.» «Biliyorum. Adetleri ve gelenekleri engel buna. Bir yastığa ne kadar yumruk atarsan çürütemezsin. Kahvaltıyı bahçeye bakan tatami kaplı odada ediyorlardı.» «Bu sabah çok acı konuşuyorsun. Paris. «Umarım sen de yanımda olursun. Önce kızı buradan götüreceğim. Tanrı aşkına? Gümbürtüsünü duyamıyorum.» «Sonra ne olacak?» «Bilmiyorum. Düşüneceğim. Ne zaman dönecekler?» «Öğle yemeğine gelirler sanırım. yüzükoyun yatan Hel'in kalçalarını kucağına almıştı.» «Şişko da kim?» «Bir bilgisayar.» «Bencil biri olsam. değil mi?» diye fısıldadı. Hana. Kızın keyfi yerindeydi doğrusu.» «Doğru. Belki onu öldüı mekle beni amcaya olan borçtan kurtarabileceklerini düşünürler.» «Dağda onu bulamayacaklarından eminsin. «Zamanla burası bayağı iyi bir bahçe olabilecek. Dün gece müthiştin. Sıcaklığıyla onu koruyor.» «O sözü söylemek istememiştim ama doğru. Sen Hannah'yı dağ evine götüreceğini söylemiştin. Bu fikrin çekici yanlan pek çok. Onlar benim adamlarım.» «Geceyi onunla geçirmek niyetinde misin?» «Hımmm. Biraz şaşırtırız onları. «Dünyada hiç kimse beni böyle eleştirmeye cesaret edemezdi. «Sathi insanların yaralan kolay sağalır.» 350 «Konuyu biraz düşündüm Nikko.» diyordu Hel.» «Sana zevk vermemi ister misin?» «Hayır. Hel evet anlamında mırıldandı. Karanlıklarda o yolları inmek istemem.

sonuncusu öldürür. Le Cagot bunun nedenini açıklamıştı ona. Dar Vadiden böyle birdenbire yükselen dağların hazin güzelliği etkilemişti onu. arabanın geçmesine izin verdi. Tam geçerken onu soldaki dik yamaca çarptırmak güç olmayacaktı.351 la akrebinin köylülerce çıkarılıp alındığını fark etmişti. Saldırgan sürücülük konusunda epey ders almıştı. Kornasını çalıp farlarını yaktı ve kör bir virajda burnunu sola kıvırıverdi. Saatin kollarını çıkarmak şarttı. başka ne yapılabilirdi? Bu arada Bask katolikliğinin ruhunu yansıtan bir ibare de kiliselerin kulesine yazılmıştı. Ama bu durum tabii bir Fransız sürücüyü asla etkileyemezdi. arkadan gelmekte olan ve yalnızca yan ışıklarını yakmış bulunan bir arabayı dikiz aynasında gördü. Kızın yaydığı alfa sınıfı titreşimler etkiliyordu Hel'i. Demek bu gelen. sonunda Hel'in arka tamponuyla arasındaki uzaklık bir metreye indi. Şu anda kullandığı Volvo gibi ağır arabaları seçmesi hep bu gibi ihtimaller içindi. «Her saat yaralar.» Şimdi artık susmuştu Hannah. Diamond'un veya Fransız polisinin kızı güvenli bir yere götürmek isteyeceğinden kuşkulanmış olabileceği geldi hemen aklına. Korna ve farlar ona bunun bir öldürme eylemi olmadığını anlatmaya yetmişti. Durmadan kıvrılıp duruyor. Yolun hiçbir yeri düz değildi. İçindeki huzur ve barış titreşimlerinden belliydi kızın. Fransızların sollama tutkusu efsaneleşmiş bir şeydi. Hiçbir profesyonel böyle bir hareketi önceden anons etmezdi. Tam ona Kara Eylülcüler hakkında ne düşündüğünü sormaya hazırlandığı sırada. Küçük bir şapşal diye nitelendirdiği kızdan beklenmeyecek bir şeydi bu. Yolun ayrıntılarını hatırlamaya çalışırken elleri direksiyona iyice sarıldı. Bu arabayı yolun neresinde kendisini geçmeye zorlayabileceğini düşünüyodu. S i bu m i 353/23 . İkisinde de onu yüzünde sakin bir gülümsemeyle. Arkadaki araba giderek yaklaşmayı sürdürdü. Hel rahatlayıp yavaşladı. gene o çocuksu Fransız sürücülerinden biriydi. Güvenli geçiş yapabilecek yeri yoktu. alttaki nehre paralel gidiyordu. Çünkü kilisede artık saati kuracak kimse olmayacağına göre ve Tanrının zamanını yanlış bildirmek de günah olduğuna göre. yumuşak bakışlarla çevreyi izler bulmuştu. Yol buyunca Hel iki kere kaşlarını çatıp ona bakmak zorunda kalmış.

İtalyanlar'mki bundan da beterdi İtalyan sürücüler otomobili kendi penislerinin uzantısı gibi g ö ı u ı . Ona ayak uydurması zor olmuyor. yerden bir taş alıp fırlattı. Altlaı in da can çekişen bir yılan gibi kıvrılıp duruyordu. dönüş alanından daha fazla daralıyor. kıpkızıl görünüyordu buradan. Karlar önce pembeleşti.» «Bu gece siz de kalacak mısınız?» «Evet. Geleneğe göre ömürleri çok kısa olduğu için arada gözlerini kapamaya cesaret edemiyorlarmış. Meditasyonla ve ruhsal huzurla ilgili ton. bir yandan da dağların renk değiştirmesini gözden kaçırmamaya çalışıyordu. Batmakta olan güneş kocaman. Sisteme karşı insan. Hel'in tecrübelerine göre ancak düzgün yollarda uzun yolcu luklar yapmaya alışkın olan Kuzey Amerika sürücüleri otomobili' oyuncak muamelesi ederlerdi. mora dönüştü. sonra eflatuna. Hel arabayı bir granit kayanın dibinde durdurup el frenini çekti «Burada ineceğiz.» Hel omuzlarını kaldırdı. Kulübeye çıkan yokuştan önceki son çayırı geçerken Hannah birden durdu. sessizce onu izliyor. yolu tutturabilme çabası içinde gözleri yuvalarından fırlar gibi olmuştu. lâstil k kenarlardaki çakılları aşağıya yuvarlıyordu. «Bu da ne demek oluyor?» diye sordu. Vadi yolundan ayrıldıktan bir yarım saat kadar. Çiçeklerin bu bölgede adı Sonbahar Gözü. Yükseklerdeki doruklarda kar vardı. tozlu sarı renkteki minicik çan biçimi çiçeklere bakıyordu. «Bu iyi.» Eğilmiş. sonra Larun di ğma saptılar. Hannah genç ve güçlüydü. Daha önce ömrümde görmedim. Ama ortalık karardığı halde hâlâ açıklar. Yapılmamıştı. «Burada yükselti bin iki yüzü az geçiyor.» dedi. «Yukarı doğru mu?» diye sordu Hannah. «Hangisi?» «Bakın.» İnip kızın çantasını aldılar. İngilizler ise arabayı penislerinin yerine kullanryormuş gibi davri mrlardı. «Genellikle yukarı. Ortalık hızla karardığı için Hel çabuk yürüyordu. bir de şu iler-dekinde çıkar.Zavallı Peugeot. Batıya döndükleri zaman ön camda ışık gözü kamaştıracak t*t-çimde parladı ve hemen ilerdeki kayaların gölgesiyle yok oldu. Üstelik içine Batılı gençlere özgü nitelikler de karışmamıştı. Gidelim hadi.» «Ulu Tanrım! Sizin bu kulübe bayağı sapa yerdeymiş. kısa zamaM da gecenin içinden çıkıp tekrar akşam ışıklarına girdiklerini fark clttü ler. motoruna yüklenip geçme savaşı verirken Hel babacan gülümsedi. Gökyüzünün batı kesiminde mavi ı büsbütün bitmemişti ama.» «Hazin. bunlar yalnız bu çayırda. Fransız sürücünün tedbirsiz hailen gerçi Hel'in canını sıkardı ama. Hannah.» «Özelliği bu. Şansı yaver gitmişti. Geri dönüp arabayı tekmelemektense. Yakınımdan yürü. «Daha iki buçuk kilometre yolumuz var.» «Hiç kapanmaz onlar. Az sonra bu ilkel yol bile ikiye ayrıldı. Birinci vitesten yııluiıı hiç çıkmamışlardı. 355 . «Yalnızca bir jest. Çoğu kişi de bunları hiç görmemiştir çünkü yılda yalnızca üç dört gün açarlar. Bu seferki yolları çok kötüydü. Hel başını salladı. «Bu ne?» dedi. Genç sürücünün direksiyonu tutan parmak ek lemleri bembeyaz kesilmiş. «Evet.» dedi. Yol bazen Volvo eninden değilse bile. Tırmandıkları yamaç da öyle dikti ki. iki metre yürüdükten sonra Hel doyurucu düzenini bozduğunu hatır 354 ladı.» «Çok güzel. Ben yolu sezgilerimle biliyorum. alırken de Volvonun bagaj kapağıyla her zamanki gibi güreşmek zorunda kaldı.» dedi. Bu çiçekler. Hel az önce arabada olduğu gibi gene onun titreşimlerinde şaşırtıcı bir alfa tonu sezdi. sonrasiyahlaşıp görünmez oldu.» «Orada ne kadar yalnız kalacağım?» «Seni nasıl göndereceğime karar verinceye kadar.» Bir iki saniye yürüdükten sonra Hannah. Taş arka cama çarpıp orada örümcek ağı biçiminde bir çatlak meydana getirdi. doğuda yıldızlar görünüyordu. Onlar daha yüksek çayırlara doğru tırmanmaya koyuldular.

herhalde.» «O dediğin. Kiler. evin bir duvarını oluşturan granit kayaya oyulmuş olup. Duvaı lar iyice düzeltilmiş. kaya parçalan temizlenip alt kapaktan aşağı ya yuvarlanmıştı. Yerdeki bir kapağı kaldırınca.» dedi kız. Özellikle içerde lâmba yanarken ve dışarısı da karanlıkken. Kulübe. Ama buradaki çift kat camın kurşun geçirmez olduğunu biliyordu. geliş yolunu görebilen büyük pencereden dışarıya bakıyorlardı. bölgeye özgü taşlardan. «Şey. üstüne madenî ikinci bir kapı da kapanabiliyordu. Dışardan ateş edilirse delinmezdi. Bak. «Bu silâhı kullanabilir misin?» dedi. Ama gene de yaklaşması güç bir yer.» «Orduyu tutamaz. ilk geldiklerinde Hel.» «Anlıyorum. Gerek tiğinde orası kırılıp. «Tanrım. dürbünlü bir tüfek alıp kıza verdi. basit biçimde yapılmıştı. yaklaşan birine evden ateş edilebilirdi. Yarım saat içinde de sana yardım gelecektir.. Hel normal olarak cam duvarın önünde oturmaktan tedirginlik duyardı.. önemli olan bir tek şey var. Zaten kulübeye o yolun dışında ulaşacak başka bir yol da yoktu. neydi?» 356 . Bir tek oda ve bir de yatak olarak kullanılan yükseltilmiş kerevet bölümü. Yukarıdaki karlı yaylalardan gelen akarsu kulübenin tam altından geçiyordu. Kurşun geçirmez cam duvarda küçük bir bölüm normal camdandı. içinde bir insana otuz gün yetecek yiyecek vardı. Hannah'ya burayı iyice anlatmış. «Burada insan bir orduyu bile ebediyen kendinden uzak tutabilir.» Rafların birinden yarı otomatik. Hem ebediyen de değil.. Ocak ve soba için kullanılacak yakıtın konulduğu dört yüz litrelik depo. Evin tek kapısını kapadıktan sonra. evin yapıldığı taşlardan yapılmıştı.Küçük bir masanın başına karşılıklı oturmuş yemeklerini bitirmeye çalışıyor. özelliklerini belirtmişti. insan evden çıkmadan su alabilecek demekti. Elinde xahako taşımaksızm bu eve yaklaşan kimi görürsen ateş edeceksin.. Vurup vurmaman önemli değil. Silâhın sesi dağlarda yankılanacak.

.» Kıza sobayı ve ocağı yaktırdı. Ama belki sen ölürsen benim bu işle olan ilgimin biteceğini düşünürler. beni merak etmeyin. Belki iki.» «Ama beni neden öldürmek istesinler?» «Öldürmek istediklerini de bilmiyoruz.» «Tanrım! Burada ne kadar kalacağım ben?» «Emin değilim. Yabancı biri ise taşımaz. bu yüzde mı/ karakter ve tecrübe çizgileri bulunmadığı için onu daha da un gösteriyordu..» Hel yemeği hazırlarken Hannah evin içinde dolaşıyor. Onlar benim dostlarım. ve çirkin■rl unutmak. kızın yumuşak ve genç yüzünü aydınlatıyor. Bir hafta.. Iı inmeye kesinlikle karar verdim. Çünkü eğer ben seni korurken seni öldürmeye kalkarlarsa. «Alttan akan derenin suyu erimiş kar suyundan başka bir şey değil. Gözleri dalgın ve nemliydi. Sonunda camın önündeki küçük masanın başına oturabilmişlerlı Mum ışığı. Yemek boyunca sessiz kalmıştı Hannah: Ayrıca I» ı •-. misillemeye girişmek zorunda kalacağım demektir. bir gözden geçirelim. İçinde mineral yok. Şimdi. tüfeğe mermi doldurttu.. Bu sabah erken saatlerde verliMi . alt kapaktan su çektirdi.» «Gerçekten o kadar tehlikede miyim?» «Bilmiyorum. içinde şarap taşımaya yarayan deriden bir tulumdur. Hepsi de xahako taşır. Şimdi an357 ..1 kararı. En iyisi geri dönüp bütün bu öfkeleri ve. «Bu arada şu mineral haplarından günde bir tane allmayı da unutma.«Xahako. Budalalık bunların entelektüel sığmağıdır. Ama karşımızda bezirgan kafalar var. Benim işim değil bunlar. «Ne yapacağımı çok iyi biliyorum.» dedi. Tabii budalaca bir düşünce olur bu. Süre uzarsa vücu-hlndaki mineralleri tüketirsin.ıınankinden fazla da şarap içmişti. işte şunun gibi. Amcana olan borcumu ödeyebilmek için başka yapacak bir şeyim kalmadığını hesap-larlar. Ayrıca galiba. gördüğü ılara dokunuyor. Bu dağdaki çobanlarla kaçakçıların hepsi senin burada olduğunu biliyor. her şeyi idare edebilecek misin. kendi kendine düşünüyordu.. Kara Eylülcüler uçağı kaçır-dıktan sonra senin üstündeki baskı da hafifleyecektir.» dedi.

» «Keşke bunu telâfi etmek için elimden bir şey gelseydi. bahçenizde otururken kendimi dinlenmiş buldum. İşin önemli yanı. ona imrenmesini de önleyeme359 . Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. kızı onun gözünde yüceltmişti.» Bir yandan mumun aleviyle oynuyor. «Bu deneyi başkalarının da yaşamışlığı vardır. «Çok acayip. Sözünüzü kesmek İsı dim. «Herhalde size çok dert oldum. Hannah bu arada gene şarap alıyordu. «Doğru.. Ama neye benzediğini anlatayım.. Çok hafiflemiştim. Daha önce hiç gitmediğim bir yerq Ama orası çok iyi bildiğim bir yerdi. Çocukken böyle şeyler mi olurdu demiştin?» «Pek iyi hatırlamıyorum. Bütün korkular yok ol du. her ne kadar dengeli bir ruhun ruhsal barışın simgesi olmayıp fazla gerilim ve umutsuzluğun getirdiği tek bir tecrübe bile olsa... çimenler de hep aynı varlıktınız. Galiba söylemek istediğin şeyi biliyorum. «Dün gece bana garip bir şey oldu. evime dönmek. Kara Eylülcüler'i cezalandırmaktan bir şey çıkmayacağını anladım. Özür dilerim.» «O cümlenin sence anlamı ne?» «Ne? Şey.» Hannah parmağı hâlâ dudaklarında. Sanki olduğum yerden alınıp başka bir yere taşınıyordum.» dedi. Ama aslında hatırlaml rum. Onlara bakıp duyor.lıyorum ki biraz da önemsiz şeyler. Eldeki konunun çözümüyle ilgisi yoktur.. o duygu geçtikten sonra. Kız da gülüyordu. İç değerlerim bozulmamış durumda. Dikip bitirdi. birlikte yatacağız. Düşüncelerim netleşmiş gibi oldu.» «Hiç esrar falan kullanmaz mısınız?» «Hayır.. Eriyip gittiler.» Hel ona konuşmadan baktı. Daha önce de olmuştu bana sanki.» dedi. Bir anda her şeyi anlıyor gibi oldum. Yoo. sonra da bahçeye çıktım.» diye devam etti.. öyle bir şeydi işte.» Hel kızın bu saydam imâsına gülümsedi. Ama o yere gittiğim zaman sanki bu yeni şey değilmiş.» «Anlıyorum. Ne demek istediğimi anladınız mı?» «Hayır.. Güneşli ve sessizdi. Geçirmiş olduğu mistik tecrübe. Hel gülerek başım salladı. bilemiyorum. Sonra belki. Onlarla uğraşırım. Ulaşılacağı sanılır. Artık aklım karmakarışık değildi.. Sanki ben. elini Hel'in kolu üstüne koydu. «Aptallık bu yapiı ğım..» «Durun. Yani geceyi burada birlikte geçirdiğimiz için. O küçük akarsuyun yanma oturdum Sudaki ışıkların oynaşmasını izliyordum. «Hani karmağrısı denilen türden. Ama harika bir şey. bilemiyorum. Ama bu durum..» «Eh... Hava serindi ama hiç rüzgâr yoktu.. Aslında ona da benzemiyoı l 358 esrarla hiçbir zaman o düzeye ulaşılmaz. Şimdi tek istediğim. hiçbir şey düşünmüyordum. Belki de sende olan şey atavistik. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?» «Sanırım..» «Birlikte yatmak?» «Aynı yerde yani. Orada bir süre kendimle ilişki kurmaya çalışacağım. Aynı şeyin parç rıydmız. Sanki ben kendim. söyleyeyim.» diyordu Hannah. Sanki sen güneş ışığı da. Bir anda bütün baskılar ve karışıklıklar. Bütün gün hep o duygunun etkisinde kaldım. «Kalkıp karanlıkta evinizde biraz dolaştım. Derken birdenbire. parmağını alevin içinden geçiriyordu. Şiddet insanı hiçbir yere vardırmaz.. garip değilmiş geldi. ayyy!» Birden elini mumun alevinden geri çekip yanan parmağını emmeye koyuldu.» Hel hemen gün boyu aldığı alfa titreşimleri düşündü.» Bardağına biraz daha şarap aldı. «Gece uyuyamadım. «Bunu nere bildiniz?» dedi.. Çevremde olup bitenlerle ilgilenirim. Sanki esrar falan çekmişim de her şey harikulade olmuş gibi. demek istedim. Parmağın nasıl?» «Bir şeyi yok. ona baktı. Her yanını da çimenler doluydu. «Acaba Hana burada kaldığınıza üzülüyor mudur?» dedi «Neden üzülsün?» «Şey. hiç hatırlamıyorum. Kendimi çocukluğumdaki gibi hisset tim. Hiç gerek duymadım.

istiyorum. «Üstüne örtecek bir örtü bırakmıyorsıı nuz. Çünkü karşısında yalnızca Batılı erkeklcıl bulabilir. evet. Bayan Stern.» dedi.» dedi.» dedi. Batı kültüründen geldiğin için bunu nasıl isteyeceğini bilemiyorsun. Aklım karışmıştı. Küçüklüktü bu. Birinin sana sarılıp seni avutmasını istiyorsun. Kendisinin yıllar önce kaybettiği. hep düşünürdüm sizi.» «Zahmet etme. «İstiyorum.» «Yoo. Tanımadan önce bile. Ama bunu anlamak. Böylesine genç olmanıza çok şaştım. Hannah kaşlarını çatarak mumun alevine bakıyor. söyleyeyim. Yalnızsın ve zihnin karmakarışık. Özür dilerini Ama bence sana ne oluyor. Şu anda koskoca bir efsaneyi etiyle. «Şart mı?» «Size dürüst davranmak istiyorum. Duygularımı tahlil edersem herhalde bir baba özlemi çıkacak. sarılmaya karşılık seks vermeyi kabul ediyorsun. Belki de uygarlık dışı davranıyorum. Siz de görmüyor musunuz?» «İkinci bir ihtimali hiç düşündün mü? Sağlıklı bir genç kadınsın ve cinsel birleşme sonucu zevkin doruğuna ulaşmak istiyorsun. Be^ni korudunuz. Beni size çeken psikolojik güdülerin hepsini görebiliyorum. İlle seks isterler Nakit gibi.» «Bu doğru. gözleri nemlenmişti Hannah'm. kemiğiyle karşımda görüyorum. Onların da sosyal ilişki kavramları kısırdır. Hayal kurar gibi. Olamazmı? Yoksa böyle olması psikolojik açıdan yeterince kaliteli değil mi?fl| Hannah ona baktı ve başını salladı. belki bir daha da bulamayacağı bir veriyi bu budala küçük kızın bulmuş olmasından ötürü. Korkmuştum. kendi duygularını anlamaya çabalıyordu. Çünkü ilişkinin yalnız o kısmında rahat ederler. Batılı kadınlar hep yapar bunu.misti. Tabii istediğin buysa. «İnsanı yerine oturtmayı iyi biliyorsunuz doğrusu.» Gerek şükran duygusundan gerekse fazla şaraptan. Bu yüzden pazarlığa girişiyor. 360 . Amcamın hakkınızda anlattıklarını. Baba koruması. «Size bir şey söylemem gerek. Düşününce bu imrenme duygusunu çocukça buldu. duyguyu içinden silmeye yetmiyordu. bu gece benimle yatabilirsin.

Sonunda Han-nah yastık yığınının üstünde hareketsiz. Hel kızın ilgisini sezdikten ve alfa-teta senko-pasyonunu.. gösterdiği tepki yalnızca kızı reddedilmekten korumak olmadı. bu mekanik sıkıntıdan sonra.Sonbahar Gözleri'nden. Bir süre sonra kızın yavaşça yaklaştığını hissetti. Genç kızın geleceğim mukayeselerle mahvetmemek konusundaki uyarısını. rüyadaymış gibi bir sesle. Bir kez Hannah'm tüm sinir uçları cildinin yüzeyine yakın. «Bay Hel? Bundan korkmayın çünkü geçici bir şey. kolunu ona sardı. balkona. Hannah orada uykuya doğru kayarken. «Nicholai?» diye mırıldandı. Kız bir süre sessiz kaldı. Ta ki kızın tırnakları halının tüylerini yolmaya başlayıncaya kadar.. «Lütfen beni ilk adımla çağırma.» «Ne istiyorum. Hel bu durumu uzatıyordu.» «Budalalık etme. Olgun bir meyve gibiydi. Şu anda ben sizi seviyorum. gidip bir demet çiçek toplasaydım. O gördüğümüz. uyumaya çıktı.Ama insanın içinde uyuyan hayvan.. kendini dördüncü orgazmı içinde soluk soluğa buldu.» I Icl güldü. «İyi geceler Bayan Stern. onu doruk noktasında tutmak hiç de güç değildi. son derece duyarlıydı. yani cinsel isteğini hissettikten sonra. biliyor musunuz?» Hel cevap vermedi. oyluklarının titremekte olan kaslarını okşadı.» diye karşılık verdi Hel. bir daha yapamam! Ölürüm bir kez daha olursa!» Ama istemeyerek başlayan kontraksiyonları giderek sıklaştı.» dedi. yarı kendinden geçmiş yatarken kendi etleri eriyormuş gibi bir duyguya kapıldı. lütfen. Onu yavaşça sakinleştirdi.. Kendisinin doruğa ulaşmak gibi bir isteği de yoktu. karnının. Genç olduğu için onu hazır duruma getirmek biraz zaman alıyordu ama. Ama söylemem gerek. Hel kalkıp buz gibi bir dere suyuyla yıkandı. «Yo. Hana'nın uyarısını hatırladı.. Gözleri yukarıya doğru kayarken mırıldandı. 361 .. Yana çekilip kollarıyla vücudu arasında ona bir yer açtı. •Sabah olsaydı. yalnızca iyi niyetle kontrol altında tutulamıyordu. Kalçalarının.

.. «Ah. Tehlikeden kurtulduktan hemen sonraki genel sarhoşluk içinde gibiydi. Ona. «Günün birinde o dul seni kapana kıstıracak Benat. «Hannah sağ salim dağ evinde mi?» «Evet.» Hel gözlerini kapayıp başını yana çevirdi. «Seni bir süredir görmedim. Le Cagot peşinden geliyor. Hel sonunda gözlerindeki bakışı netleştirip sordu. Bir yandan da kalmayı çok istediğini.» dedi. Artık Hannah Stern'in evine dönmeye karar verdiğini ve Kara Eylülcüler'den intikam almaktan vazgeçtiği! Ana Şirket'e haber vermek niyetindeydi. Fırtına kesin. Sözler ağzından makine gibi dökülüyor. Oraya vardığında kız ölmüşmüş. Vücutlarının sanki hiç ağırlığı yoktu. «Korkarım öyle. Doğu tarafındaki çayırlarda dolaşırken Pierre'le karşılaştı. Benat. Sabahki küçük bulutlar ahune-mendi'ye katıldı. «Umarım ona iyi davranmışsmdır. Yağmur yağsa işimize daha çok yarardı. «Korkuç bir şey oldu. Le Cagot'yu selamladı. Hel. kişisel ihtiras kokan bu işe bulaşmayı bir türlü istememişti. «İyi davrandım. «Nerelerdeydin?» «Pöf! Larrau'da o dulun yanındaydım. Laçka olmuş Fransız telefon sisteminde istenen numaranın hdj lanması bir saatten fazla sürdü. bir süre bırakmadı. Ah bakın! M'syö Le Cagot geliyor. bahçeye baktı. Bunlar çok açık belirtiler.. Ne kadar da iyi giyiniyor!» Le Cagot çimenlerin üzerinden yaklaşmaktaydı.. o iri göğüslü kız var ya? Konuğun?. Sagarra' nın yapraklan rüzgârda tersine döndü. Kendini çok hafif hissediyor. O yaklaşırken Pierre yavaşça oradan ayrıldı. «Öldü mü?» diye sordu. «Sen bileceksin ilk önce. Kollarından sular akıyordu. Öğleden az sonra.» 363 Hel içine uzun bir soluk çekti. sesi yamyassı çıkıyordu. Benimle banyo yapmak ister misin?» «Elbette. Gözleri kapalıydı. Herhalde kızlar banyo suyunu ısırmıştır. yakında fırtına çıkacak. Pantolonunun paçalarını sıvamıştı. çok kez peşpeşe ateş etmişler.» Her zamaki gibi tabanları birbirine değerek karşılıklı oturdular. «Pekâlâ. telefon hatlarının bu saatlerde iyi çalışmll gerektiğini düşünen Hel uluslararası santralı çevirip Diamond'ın verdiği numarayı yazdırdı. Ne var? Ne oldu Benat!» Le Cagot iki elini Hel'in omuzlarına koydu. sonra ciğerlerini tümüyle boşaltıp şoku kabullenmeye.» dedi. «Şunu sonunda kusursuz hale getirebilecek miyim Hana?» Hana başını iki yana sallarken. onunla birlikte gelecek öfkeyi uzağa itmeye çabaladı. Bir de bakacaksın ki. Üstünde hâlâ iki gece önceki o tiyatro kılığı vardı.. ond ı| gelen tahkir de elbette üzemezdi. İlk ursoa da vadide bu sabah uçtu. m'syö. Hel bu süreyi. Bir sürü göze görünmeyen fakat duyularla sezilen nedenden ötürü. Karnındaki ateşi söndürmesine yardım ediyordum» Le Cagot pek tedirgindi. Az sonra alçak sesle. Le Cagot da yanma çömelmişti.» «Öyle mi?» «Evet.» «Doğru.» dedi. Gözlerini gökyüzüne çevirip bir tahmin yürüttü. Kulübeye nasıl çıkmışlar?» . bahçeyi dolaşarak I 362 çirmek istemişti. dostunun sessizlik zırhına saygı gösteriyordu. Herhalde Diamond. Kaçakçılardan biri silâh seslerini duymuş. Zihnini boş tutmaya çalışarak gerisin geriye şatoya yürüdü.. «Sana çok kötü bir haber vereceğim.» «Çok yazık. şatodan çıkıp yürüdü ve Hel'i bahçesindeki ses taşlarını yerleştirir buldu.ooo ETCHEBAR Sabahleyin bir ara Hana dereye atılan küçük taşın sesini duydu. O gene her zamanki memnun halindeydi. «Madam.» «Ya sen? Senin için nasıldı?» «Benim için mi?» Hel gözlerini açtı. bütün belirtiler onu gösteriyor. Nichl lai Hel'i korkutmuş olmaktan özel bir gurur ve zevk duyacaktı am| Diamond gibi birinden gelen iltifat onu nasıl sevindirmezse. dostum. her şey gözüne iyi görünüyordu. hiç kuşku yok. Hel on dakika kadar tatami tabanlı odanın eşiğinde oturdu. Hana uykulu bir sesle. m'syö.» dedi. Şu anda sizi bek leyen bir işiniz var mı acaba?» «Program defterime bir bakmam gerek ama sanırım size vaki bulabilirim. ama binlerce işin onu beklediğini anlatıp duruyordu.

O gün öğleden başlayarak emniyet müdürlüğüne birbirini izleyen telefonlar yağmasını istiyorum. Pau'da.. İngiltere'ye güvenlik içinde girebilmek için onun yardımına ihtiyacım olacak. St Jean de Pied de Port'da.» «Bizimkilerden biri mi?» Le Cagot dişlerinin arasından. ayarlanabilir. Hepsi aynı saatler içinde olsun. Nikko! Neden öyle bir çocuğu öldüı sünler? Onlara ne zarar verebilirdi zavallı yavrucak?» «Benim bir şey yapmamı engellemek istiyorlardı. Avantajımız burada. «Onların da günü gelir» Le Cagot yumruklarını birbirine vurdu.. «Ben sağa sola sordum. Şimdi uçağa binmiş Ama | ka'ya doğru uçuyorlardır. «Onu kimin vurduğunu biliyor muyuz?» «Evet. Senin türünde iş değil. ha? Kuşkonmaz çişi kokutur mu?» «Fransız iç polisi avuçlarının içinde. Biri haber verdi. Her biri beni değişik yerde gördüğünü bildirsin. Ama herbirinde az kişi olacaktır. şimdi buna uygun bir kutsal kitap cümlesi bulamadım.» dedi. «Biliyorum.» «Ama kızm yerini nereden bilebilirler? Bunu yalnızca bizimkiler biliyordu. Bu sabah erkenden Lescun kasabasında İki yabancı görülmüş. kurnazlıkla yapılması gerek. Yaban çiçekleri topluyormuş.. Elinde koca bir demet varmış. Evet.» Zihni değişik bir tempoda çalışmaya başlarken Hel doğrulup dik oturdu. Bu bilgilerden şaşkına dönmelerini istiyorum. Eski günlere dönmüş gibiyiz. Şansları da yaver gidebilir. biliyorum.» diye tısladı. Oloron'da.» «Budala küçük.m borcumu silmek için yeğeni öldürmek iyi olur diye düşündüler.» dedi Hel yüksek sesle. Nikko? Onları haklayalım mı? Amerlo'yla Arabi?» «Hel başını hayır anlamında salladı. «Bana yardım eder misin Benat?» «Yardım eder miyim. Tariflere bakılırsa o Teksaslı Amerlo ile Arap yardakçısı olmalı. bu arada bir ekleminin de derisini yüzdü. ha? Bu. değil mi?» «Korkarım öyle.«Çıkmak zorunda kalmışlar. Jean de Luz kıyısına varmak için bir balıkçı teknesine ihtiyacım var.» «Pöf! Güvenlik kuvvetlerinin tek çekici yanı kendilerine özgü beceriksizlikleridir.» «Bir tek açıklaması olabilir. dağ Bask'larından biıi nin ırkını böyle küçük düşürmesinden ötürü fena halde utanıyordu «Ne diyorsun.» «Beni de yanma alıyorsun tabii. Yakında kim olduğunu öğreniriz. Havaalanlarını gözleyeceklerdir. Maurice de Lhandes'i hatırlıyor musun?» «Güve dedikleri adamı mı? Elbette. Mauleon'da. Hazreti Yusuf un Rüya Tabir Eden Gavgavlaı ı adına yemin ederim ki maktla'mın bıçağıyla o kara yüreğini delr rim!» Le Cagot kendi adamlarından birinin. O zaman Biaritta'den gelen rapor da diğerlerinin arasında bir noktacık gibi kalacaktır.» «Deme! Sakalımdaki kırlar seni yanıltmasın. yanıma alacak senden iyi birini bulamazdım. Bölgeden çıkarsam beni vurmak üzere emir almış durumda.» 364 «Elbette. Bu gece dağlardan geçip İspanya'ya girer. Bordeaux'da. Amcaya ol. San Sebastian'a geçeriz. Kız yamacın dibindeki çayırday-mış.» «Ama gene de can sıkıcı olabilir.» «Ama yanıldılar elbette.» «Hayır. Eğer bu iş bir cezaevini basmak ya da nöbetçi kulesini uçurmak olsaydı. Bayonne'da. Bunu ayarlayabilir misin?» «Lut'un karısı tuz olunca onu keçi görse yalar mıydı?» «Öbürsü gün Biarritz'den Londra'ya uçacağını. «Ama neden. Ste. Sevgi vardı bu seste. Öğ rendiğim zaman da. Ama bu seferki cesaret işi değil. Bilbao'da.. Oradan karşıya St. Bu gövdenin içinde bir delikanlı yaşıyor! Hem de çok gaddar bir delikanlı!» 365 «Sorun orada değil. Onları saf dışı bırakmak zorundayız.» Açık havadayken her zaman yaptığı gibi yan dönüveren Le Ca-got pantolon düğmelerini açıp vücudunu . Bu ayarlanabilir mi?» «Ayarlanabilir mi.» «Onunla temas edeceğim. Engrace' da ve Dax'da. Tecrübeyle.

senden istediğim ayarlamaları başarmak olacakta «Ya sonra? Sen eğlenceye başladığın zaman ne yapacağım? 1 >ı edip başparmaklarımı birbirinin etrafında mı çevireceğim?» «Ne yap.» Şatodan gelen hizmetçi kız Hel'e kendisinin içeriye çağrıldı haber verdi. öyle mi? Ben kurnazlığın ta kendisiyim! Bukalemun gibi zemine karışır görünmez olu rum. Ne dersin?» «Hiç yoktan iyidir ama. biliyor musun? Ben yokken sen mağaranın keşif ha/ İrklarım tamamla. göze bile görünmediğini söylüyordu. «Hayır. Hana. «Bana büyük yardımın. Ağızlığı avım la tıkıyordu. «Bende tecrübe yok sanıyorsun. Akşam yemeğini tatami tabanlı odada yemişlerdi. Gerekecek öteki eşyaları aşağıya indir. Kendi kendini yaratmış bu mito loji kahramanı şu anda karşısında bu tiyatro kılığıyla. benimle gelmeni istemiyorum. elindeki maküa'su az önce işerken penisini nasıl tuttuysa öyle tutuyor ve hiç dikkat çekmediğini. Hana'ya bir hafta kal ıp şatodan ayrılacağını söylemişti. hava tüplerini falan. Şimdi bahçede gölgelerin oynaşmasını izliyorlardı.» Hel gülümsemesini tutamadı. Dalgıç biselerini. Benat. gene de pek ilginç sayılmaz.ılı Hel telefona baktı.» dedi. elinde telefonla uşakların bölümündeydi. 366 . Bir yandan da konuşuyordu.» deyiverdi. buruşuk ti a I çeke tiyle. işlemeli yeleğiyle duruyor. sonra gözleri yere dikildi. beresini güneş gözlüklerini üstüne eğip kızıllı kırlı sakalıyla orada dikiliyor.rahatlattı. «Amerika telefonuna Bay Diamond cevap veriyor. «Onu yakında arayacağımı söyle.. Ben dönünce mağarayı bir baştan başa geçmeye çalışırız.

«Döndüğün zaman seninle olan süremin sonuna çok yaklaşmış olacağız. Zaten istediğime de tam inanmıyorum. saçma değil.» «Biliyorum. Hel birkaç dakika derin düşüncelere gömüldü. Sonunda. Bunu dönüşümde konuşalım.» dedi.» Kızın öldüğünü Hana'ya söylemeye gerek görmemişti.» «Anlıyorum. ama ben açabilirim. Hana. Kısa bir sessizlikten sonra Hana. «Biliyorum.» Hana yere baktı. «Eğer hayatını bana vermeye karar verirsen.» dedi. O zaman beraberliğimizi devam ettirmek isteyip islemediğine de karar vermiş olacaksın.» «Bir daha bu konuyu açmayabilirim. Elbette ki ekonomik geleceğin konusunda bir şeyler yapmamız gere-I ıı. Hel ömründe ilk defa onu yanaklarının utançtan pembeleştiğini gördü. Aklımdan gelip geçen saçma bir düşünceydi. «Nikko? Evlenmemizi düşünmek budalaca mı olur sence?» «Evlenmek mi?» «Boş ver. « Havil .» 367 .» Aslında bu fikre içtenlikle sarılmış. sonra onun reddinden ya da ilk tepkisinden korkup kaçmıştı.«Bunun Hannah ile ilgisi var mı?» «Evet.

.

Hele Bay Hel kendisine hem yemek seçili lirin de fiyat konusunda açık kart sunduğu zamanlarda. batmakta olan ay ışığına gümüş rengi bil iz bırakarak kıyıya yaklaşıyordu. Hel omzunda çantayı biraz ıınlip Balina Kahvesine doğru yollandı. Tekne çakıllı kıyıya otururken dibinden sür-11n ı me sesi geldi. motordan iniltili bir cevap geldi. Balıkçı teknelerinin denize uzanmış iskelelere ya-|ip bağlandığı. Dizel motoru susturulunca bronşitli gibi öksürüp. Elini salladı. ağır ağır sallandığı yer.nüm paçaları sırılsıklamdı. İspanya sahillerinin mat karalığı içinde uzaklaşmaya başdı I lel ilerlerde kahvelerin ışıklarını görebiliyordu. Çantasını ' n / u n a asmıştı... Emekli olunca kendi kasabasına dönmüştü. Orası St. Hel yandan atlayıp diz boyu suya indi. eski ritmik temposunu Utturdu. fırsat buldukça. Gerilerde motor tekrar öksüi'dü. Suluboya bir resme benziyordu "iıınüm. boğu-lürcasına sesini kesti. Akşam yemeği için telgraftı iği siparişi onaylatacaktı orada. Hel jKlıüyerek ıssız kıyıya çıktı. MıiMia. JEAN DE LUZ/BIARRITZ Üstü açık balıkçı teknesi. Jean ı uz limanıydı. yemek konusundaki yeteneklerini ortaya kien zevk duyardı. Yemek371 . iri dokunmuş keten pantoı. Ayağında espadriller kumlara batıp ■il iyordu. Kanava gibi. Kahvenin sahibi eskiden bir lokantasında şefti..ooo S T.

Ben üstümü değfl rirken içeriye gelmek ister misin?» «Ah. ince dudaklı bir kadındı. sinirli kuru elleri olan. Bu akşamı sizinle GEçireceğine çok seviniyorum ama dikkatli olmalısınız. biliyorsunuz.» «Dikkat ederim. ufacık gözlü. Bay de Lhades cüceydi. Sizi görme yeli çok oldu! Girin içeri. kapıyı ardına kadar açtı. Bakirelerin yaratıldığı hamurdan olduğu belliydi. Şimdi denmiyordu. Biraz daha kişi lik sahibi olsa. Mösyö Hel! Hoşgeldiniz. Hel'i her gelişinde kaldığı odaya götürürken. sevgilim. bir yandan kızarıyoı. kupkuru yıl rüyen. yardımcısı ve metresi olması da bu namuslu ve dürüst niteliğini hiç bozmuyordu. Hel evin arka kapısını tıkırdatınca Matmazel Pinard perdenin arasından dışarıya baktı. Hiç St. belki insanları güldürürdü bile. Sahil şeridinde oturan o kibar küçük adamın evinde. işte geldik. Tanrısına ıyice yaklaşmış durumda. Matmazel Pinard. birlikte yiyeceğiniz yemeği hevesle bekliyor. Üstelik nice yıllar olmuştu. bir yandan neşeleniyordu.» «Yerleri ıslatmak istemem. girin! Ah.ler hazırlanıp Bay de Lhandes'in evinde servis yapılacaktı. Doktorun bana söylediğine göre. onun omzuna pat pat vurdu. yüzü hemen neşeli bir gülüşle aydınlandı. beri Bay de Lhandes'in bakıcısı. Matmazel Pinard ellisini aşmıştı. hafta meselesi en iyi ihtimalle ay meselesiymiş. Sinirlendiği zamanl «Zut!» ya da «Ma foi!» diye bağıran tip kadınlardandı. Pantalonumu çıkara bilir miyim?» Kadın kızardı. ıslanmışsınız! Mösyö de Lhandc:. alçak sesle fısıldadı. Otuz yıldan. «Bay Hel! Hiç boy le konuşulur mu? Ah bu erkekler!» Aralarında her zaman sürüp giden bu tür masum flörtlerde hep olduğu gibi. çirkin denilebilirdi ona. Hah. Uzun boylu. Yüzü-nün en büyük bölümünü alnı ve çenesi kaplıyordu. Oysa yaşı altmışın epey üstündeydi. «Bay de Lhandes pek iyi değil. Özellik le terbiyesiz çocukları. Boyu bir metreyi pek az geçiyordu. Jean de Luz'ım sokaklarına çıkıp dolaşmazdı Bay de Lhandes. çok uzun yüzlü. Mösyö!» 372 . Çünkü görünümü herkesin dikkatini çekebilir. Yalnızca silikti. «Ah.

Her şey hazır. Matmazel. o zaman. En sevdiği iki işten birinin önemini öteki azaltmasın diye. Bay de Lhandes'a göre iılılıı çınlar ceviz kütükleriyle yakılmış ateşte pişse kokusu daha bir • I olacaktı ama. ah.Hel omuzlarını kaldırdı. Bu durum gerçi hiç kimseyi tatmin etmiyordu ama. Yemekler hazır mı?» «Şefle yardımcıları bütün gün mutfakta çalışıp durdular.» dedi. şimdi de fena sayılmazdı. çene çalıyorlardı.» «Ah. Evin bütün mobilyaları gibi masayla sandalyeler de biraz küçültülmüştü. De Lhandes bir keresinde Hel'e. eve pek nadir gelen tek tük sevdiği konuklar için de biraz küçüktüler. Hel sağında. Bunu izleyen Yedinci mi usulü kuzunun da yeterince soğuk olmamak gibi bir kusuru 373 . Matmazel Pinard da so-luııdaydı. Servis aralarında dinleniyor... Ortadaki kocaman masa her iki iş için de uygundu. Sonra Şato Yquem ı halik ve külde pişmiş bıldırcın gelmişti. Şu anda masanın bir başında oturumuşlardı. ne yapalım. Yemek artık bitmek üzereydi.lı.. böylelikle bir koalisyona vardıklarını söyle-fiıl'.» «Öyleyse yemekte görüşürüz ve iştahlarımızı birlikte tatmin ederiz. «Eh. Matmazel Pinard. Bu yüzden kütüphaneyle yemek odasını birleştirmek fikri hoşuna gitmişti. Neva havyarı ve St. De Lhandes yemeği biraz fazla naneli bulmuştu. Ve o zaman. Çaresiz tutsakla-ı iz.. Bu kitaplar Bay de Lhandes'in doymak bilmez öğrenme hevesinin tanıkları oluyordu.» «Canavar! Üstelik de Bay de Lhandes'in çok iyi arkadaşısınız! Ah bu erkekler!» «Hepimiz iştahlarımızın tutsağıyız. Germain Royal yemişlerdi. Bir yandan yiyip bir yandan okumayı hiç istemezdi Bay de Lhandes. diğerinin de aynı derecede rahatsız olduğunu biliyordu. «Ama günün birinde bu kale duvarları nasılsa yerle bir olacak. Mösyö!» Yemeği evin en büyük odasında yediler. hiç değilse herkes. Duvarlar düzensiz dizilmiş kitapların durduğu raflarla kaplıydı. Bu durumda Bay de Lhandes için biraz büyük. Bay de Lhandes başta.

vardı. Bununla birlikte Bay de Lhandes'a göre, Hel'in bu siparişi son anda vermiş olduğunu da düşünmek gerekirdi. Yunan pilâvında kırmızı biber fazlacaydı. Bay de Lhandes bunu şefin artık yaşlanmasına yorumladı. Morel'deki fazla limonu şefin kişiliğine veren de Lhandes, gratine enginarda gravyer peyniriyle parmesan peyniri arasında denge kurulamamasma özür olarak da şefin inatçılığını buldu. Başka çare yoktu, çünkü bu kusur şefe daha önce de bir kere söylenmişti. Danicheff salatası geldiğinde de Lhandes bu seferkinin kusursuz oduğunu kabullenmek zorunda kaldı, ama nedense buna biraz cam sıkılmış gibi göründü. Ev sahibi her gelen yemekten ağzına yalnızca bir lokma alıyor, böylelikle ağzında bütün tadları bulundurmaya çalışıyordu. Kalbi, karaciğeri ve sindirim sistemi öyle berbat durumdaydı ki, doktoru ona inanılamayacak kadar zalimce bir perhiz vermek zorunda kalmıştı. Hel de alışkanlık sonucu az yiyordu. Matmazel Pinard'm iştahı iyiydi. Ne var ki onun da sofra adabına bağlılığı ağzına pek küçük lokmalar atıp bunu ön dişleriyle, çenesine daireler çizdirerek yemesini zorunlu kılıyordu. Peçetesi ikide bir yükseliyor, zarif bir hareketle dudaklarına değiyordu. De Lhandes şaşılacak kadar tok bir sesle, «Bu kadar az yemem» korkunç bir şey, Nicholai,» dedi. «Sen yiyeceğe karşı münzevi rahip ler gibi davranıyorsun, ben de enkaz olmuş durumdayım. Bu güzelim tabaklara böyle çatalımızın ucuyla dokundukça, kendimi on yaşında bir çocukmuşum da, lüks ve zengin bir geneleve gitmişini hissediyorum.» Matmazel Pinard bir an için peçetesinin arkasında kaybold De Lhandes, «Hele bu şarap testileri,» diye devam etti. bu duruma nasıl düştüm ben! Bilgim ve param sayesinde o burluğu bir sanat haline getiren ben! Kader ya çok kalleş ya da adaletli. Hangisi olduğunu bilemiyorum. Şu halime bak! Yemek yiyişim, genç bir papaza âşık olan rahibenin pişmanlık perhizine benziyor.» Peçete bir kere daha Matmazel Pinard'm yüzündeki pembeliği gizledi. 374 Hel, «Hastalığın ne durumda, aziz dostum?» diye sordu. Dürüstlük ikisinin arasında tek geçer akçeydi. «Çok hastayım. Kalbim artık pompa olmaktan çıktı, süngere döndü. Emekli olalı... dur bakayım ... beş yıl oluyor. Bunun son dördünde Matmazel Pinard'a, onu seyretmekten öte hiçbir faydam da olmadı.» Gene peçete. Yemek, sonunda bir sürprizle noktalandı. Çeşitli meyve ve dondurma. Konyaksız ve peynirsiz. Bundan sonra Matmazel Pinard kalkıp masadan ayrıldı ve iki erkeği yalnız başlarına sohbet etmek üzere bıraktı. De Lhandes sandalyesinden aşağıya kayıp ayaklarının üstüne bastı. Şöminenin yanma giderken yolda iki kere soluk almak üzere durdu. Oraya varınca alçacık bir koltuğa oturdu. Gene de ayakları havada kaldı. «Benim için bütün koltuklar şezlong sayılır,» diye güldü. «Ee, söyle bakalım, dostum, sana nasıl bir yardımda bulunabilirim?» «Yardıma çok ihtiyacım var.» «Elbette. Ne kadar iyi dost olursak olalım, bir akşam yemeğinin namusunu berbat etmek amacıyla buraya gecenin bu saatinde deniz yoluyla gelmeni bekleyemezdim. Biliyorsun ki birkaç yıldır haber alma mesleğinden uzaktayım. Ama gene de elimde eski günlerden kalma parça parça bilgiler var. Elimden geleni yapmaya çalışırım.» «En baştan söylemem gereken bir şey var. Paramı elimden aldılar. Sana hemen ödeme yapamam.» De Lhandes elini havada şöyle bir çevirerek bunun önemli olmadığını belirtti. «Sana cehennemden bir fatura yollarım.» dedi. «Uçları yanık bir fatura gelirse, benden olduğunu anlarsın. Karşındaki kişi mi yoksa hükümet mi?» «Hükümet. İngiltere'ye girmeliyim. Beni bekliyor olacaklar. İş çok önemli. Bu yüzden elimdeki şantaj da ağır olmalı.» De Lhandes içini çekti. «Aaah ah!» dedi. «Keşke Amerika olsaydı. Amerika'ya karşı elimde öyle bir bilgi var ki, Hürriyet heykeli sırtüstü yatıp bacaklarını açar. Ama İngiltere? Onlara ait hiçbir şey yok. Ufak tefekler var yalnızca. Gerçi bazıları oldukça utandırıcı ama, gene de bir tek büyük şey yok.» 375

«Ne tip bilgiler var?» «Bildiğin tip. Homoseksüellik falan. Özellikle Dışişleri Bakanlığında.» «Bu yeni bir şey değil.» «Bu kadar büyük skandal olabilecek türler her zaman ilginçtir. Üstelik fotoğraflar da var. İnsanların aşk yaparken girdiği pozlar bazen gerçekten gülünç olabiliyor. Hele yaşları da ilerlemişse. Dur bakayım, başka neyim var? Ha... kraliyet ailesiyle ilgili bazı şeyler. Sıradan siyasal dedikodular. Hani hatırlarsın... o herifin kazada ölümüne ait soruşturmanın neden durdurulduğu var.» De Lhandes dosyalarını zihninden geçirmeye çalışırken gözlerini tavana dikmişti. «Ha, bu arada İngiltere ile Arap petrolü arasındaki ilişkilerin sanıl dığmdan daha ileri olduğuna dair kanıtlar var. Hükümet üyeleriyll ilgili kişisel şeyler var... çoğu mali ve cinsel anormallikler. Amerika'yla ilgili bir şey

istemediğinden emin misin? Oradaki silâhım gerçekten büyük. Satılamayacak kadar büyük. İşe yaramayacak kadar büyük. Yumurtayı balyozla kırmaya benzeyecektir.» «Olmaz. Bana İngiltere lâzım. VVashington'un Londra'ya baskı yapmasını isteyecek vaktim yok.» «Hımmm. Bak sana ne diyeceğim. Elimdekilerin topunu birden al. Ne dersin? Gerekirse bunların peşpeşe gazetelerde yayınlanabilecek durumda olmasını ayarla. Bir rezaletin peşinden bir yenisi. Anlıyorsundur. Bir tek ok hiçbir zaman kuvvetli olmız. Ama böyle birlik halinde gelirse... Kim bilir? Verebileceğimin en iyisi bu.» «Eh, o halde öyle yapmak gerek. Her zamanki gibi hazırlayalım Ben yanımda fotokopileri götüreyim, değil mi? Mekanizma bir düğme yönetimiyle harekete geçmeye hazır olsun. En önce Alman dergilerinde gözüksün haberler.» «Evet. O yol daha hiç başarısızlığa uğramadı. Hürriyet heykelinin bekâretini istemediğinden emin misin?» «Ne işime yarayacağını bilemiyorum.» «Tatsız bir imaj zaten. Eh... geceyi bizimle geçirir misin ' «^Rahatsız etmezsem. Yarın öğlende Biarritz'den uçakla hareket edeceğim. Fazla göze görünmemem gerek. İç polis peşimde. 376

«Yazık, Oysa seni apayrı bir familyanın son örneği olarak korumaları gerekirdi. Biliyor.musun son günlerde seni epey düşündüm, Nicholai Aleksandroviç. Sık sık demeyeceğim tabii. İnsan hayatının son anına yaklaşınca kendi kişisel farsı içindeki önemsiz karakterleri düşünmeye fazla vakit ayırmıyor. İşin en acı yanı da, insanın kendi biyografisi dışındaki her biyografide, önemsiz bir karakter olduğunu fark etmesi. Senin hayatında ben, çok küçük role sahip biriyim. Sen de benimkinde öylesin. Birbirimizi yirmi yılı aşkın süredir tanıyoruz ,mıa, iş ilişkilerini çıkarırsan... ki her zaman çıkarmak gereklidir... n.ımızdaki yakın ve içten sohbetlerin toplamı belki on iki saat an-ı ak tutar. Birbirimizin zihnini ve kalbini yokladığımız saatler demek ı.ıiyorum. Yani seni tanıyışım yarım günden ibaret, Nicholai. Bu da İm, fena sayılmaz. Nice yakın dostlar ve evli çiftler (biliyorsun ikisi ■I'' her zaman aynı anlama gelmez.) bu kadar da tanımamışlardır '■M birini. Bir ömür boyu sürmüş tatsızlıklar, kavgalar ve tartışmala-| ı lağmen. Durum bu... seni yarım günden beri tanıyorum ve çok sevdim. Bu işi başarmış olmamdan ayrıca büyük gurur duyuyorum Çünkü sen kolay sevilebilecek bir insan değilsin. Beğenilmek elbette. Sayygı? Eğer korku da saygının bir parçası sayılıyorsa, ona da evet. ama sevgi? O başka bir mesele işte. Sevginin içinde bir affetme ni-yet i vardır çünkü. Seni affetmek ise epey zor. Bir yanın azizler kadar estetik, öbür yanın Vandallar kadar vahşi. Bu karışımla kendini pek affa elverişli kılmıyorsun. Bir kişiliğin affın çok üzerinde, öteki kişiliğin ise çok altında. Üstelik affı istemiyorsun da. Herhalde seni affetmeye kalkan biri çıksa, sen onu asla affetmezsin. Bunu yapmaya cesaret ettiği için. Belki bu sözün pek anlamı yok ama, kulağa güzel geliyor işte. Şarkı dediğinin anlamı olduğu kadar müziği de olmalı işte böyle. Seni on iki saat süresince tanıdıktan sonra, bir özetlemem gerekirse, yani seni tanımlamak gerekirse, bir Ortaçağ anti kahram a n ı derdim.» HeI gülümsedi. «Ortaçağ anti-kahramam mı? O da ne demek Konuşma sırası kimde? Sende mi yoksa bende mi? Ölenlere sessiz bir saygı gösterelim lütfen, durum senin kısmen Japon olmandan çıkıyor. Kültürel açıdan Japon olmandan. Yalnızca Japonya'da 377

klasik çağla Ortaçağ birbirine rastlar. Batıda felsefede olsun, sanatta, politikada, sosyal ideallerde olsun, ileri dönemler Ortaçağdan ya önce, ya da sonradır. Tek istisna, Tanrıya giden' o koca köprüler, yani katedrallerdir. Oysa Japonya'da feodal dönem, aynı zamanda felsefi dönemdir. Biz Batılılar savaşçı bir papaza, savaşçı bir bilimciye hatta savaşçı bir sanayiciye bile alışkın sayılırız. Ama savaşçı bir filozof? Yoo... bu düşünce bizi tedirgin eder. Biz şiddeti ve ölümü sanki aynı güdünün iki görünümüymüş gibi düşünürüz. Oysa ölüm, şiddetin tam ter.sidir. Çünkü şiddet her zaman, yaşamak için verilen bir mücadeledir. Bizim felsefemiz hayatı yönetmeye dönüktür. Seninki ise ölümü yönetmeye dönük. Biz anlaşılmak isteriz, sen gurur istersin. Biz yakalamayı öğreniriz, sen bırakmayı öğrenirsin... Aslında filozof deyimi bile uymuyor sana. Çünkü bizim filozoflarımız her zaman kendi inanç ve kanılarını başkalarıyla paylaşmakta direnirler. Sen ise kendine özgü sakin bir dünya kurmak peşindesin. Batılı'nın bakış açısına göre senin bu tutumundan, bu erkekliğinde, pek kadın sı bir hava vardır. Umarım bu söz kulağına ters gelmez. En tehlikeli savaşından döner dönmez sırtına yumuşacık giysiler geçirip bahçen de dolaşır düşen kiraz yapraklarını seyredersin. Yumuşaklığı da, cı I sareti de erkeklik diye değerlendiriyorsun. Bu bize, ikiyüzlülük di ğilse bile, en azından biraz kaprisli bir tutum gibi geliyor. Ha, yeri gelmişken, bahçen nasıl gidiyor?» «Olmakta.» «Her yıl biraz daha basitleşiyor.» «İşte gördün mü bak? Gene aynı Japon paradoksları. Kendine bir bak! Savaşçı bir bahçıvan! Gerçekten bir Ortaçağ Japonusun sen. Daha önce söylediğim gibi. Hem de anti-kahramansın. Dikkati çekmek isteyen eleştirmenlerin ve bilimcilerin kullandığı anlamda ila ğil. Onların anti-kahraman dedikleri, kendilerinden beklenmedik kahramanlıklar yapanlar, bir de çekici, cazip kötü adamlardır. Ücuncu Richard gibileri. Oysa asıl antikahraman, kahramanın bir türüdür. Belli bir rolü olan bir soytarı değildir. Aklına geleni oynaması için kendisine izin verilen bir seyirci de değildir. Tıpkı klasik kahraman gibi o da toplumu huzura, selâmete götürür. İnsanlığın gelişi 378

mi dediğimiz komedinin bir aşamasında, huzur ve selâmetin düzen ve teşkilât tarafından bulunduğu varsayılmış, öyle sanılmıştı. Tabii bütün Batılı kahramanlar da, çevrelerine adamlarını toplayıp düşmana, yani boşluğa, düzensizliğe saldırdılar. Şimdi yeni öğreniyoruz ki asıl düşman boşluk değil, düzenlilik ve teşkilâtmış. Ayrılık değil benzerlikmiş. Durmak değil ilerlemekmiş. Şimdi yeni çıkan kahraman, yani anti-kahraman, saldırısını bu düşmana doğru yapmaktadır. Teşkilâta saldırmakta, sistemleri yok etmeğe uğraşmaktadır. İnsan ırkının selâmetinin o nihilist yönde yattığını artık biliyoruz. Ama ne kadar uzakta yattığını bilmiyoruz.» De Lhandes duraklayıp soluk aldı, kendini tekrar devam etmeye hazırladı. O sırada bakışı lîel'inkiyle karşılaşınca güldü. «Eh, bu kadarı yeter belki de,» dedi. «Zaten sana anlatmıyordum.» «Bir süreden beri fark etmiştim bana anlatmadığını.» «Batı trajedilerinin geleneğine göre insana ölmeden önce bir uzun konuşma yapma hakkı tanınır. Bir kere ayağını o eşikten öteye bastıktan sonra zaten yapabileceği hiçbir şey kaderini değiştirmeyecektir. Ama hiç değilse davasını dile getirmesine izin verilir. tanrılarâ istediği kadar sövüp sayması sağlanır. Örtülü bir dille bile olsa. «Böyle yapmak asıl hikâyenin yarı yerde kesilmesine sebep olsa Bile mi?» «Boşver onu! Gerçeğe karşı kazanılacak iki saatlik narkoz için, ini eylem ve ölüm dünyasında kısa bir güven süresi kazanmak için, İnsan bir iki dakikalık gerçekçi gözleme dayanabilmeli. Söylenenler doğru olsa da, olmasa da. Ama hadi senin dediğin olsun. Söyle ballım, hükümetler hâlâ Güve'yi hatırlıyorlar mı? Hâlâ onun bu bilgileri nereden topladığını bulabilmek için tırnaklarıyla her yeri ideşyor, çaresizlik içinde dişlerini gıcırdatıyorlar mı?» «Evet, Maurice. Daha geçen gün evime Amerlo bir ajan geldi ve seni sordu. Bilgileri nereden öğrendiğini bilmek için erkeklik organını feda etmeye hazırdı.» Sahi mi? Ama Amerlo olduğuna göre, feda etse de kaybı fazla olmaz. Ne söyledin ona?» Bildiğim her şeyi söyledim.» 379

«Yani hiçbir şey. iyi. Sır tutmak en iyi niteliktir. Biliyor musun, aslında öyle fazla kurnaz haber alma kaynaklarım falan yoktur. Ana Şirketle ben bilgilerimizi aynı kaynaktan alıyoruz. Şişko'dan geliyor bilgilerim. Satın aldığım yüksek rütbeli bir kişi eliyle. Adı Llewellyn. Benim onlardan üstün yanım, iki kere ikiyi daha iyi toplayabilmem. Yo, öyle değil. Ben bir buçukla üç virgül altmış altıyı topluyor, istersem on bulabiliyorum demek daha doğru. Bana gelen bilgi onlara gelenden fazla değil. Yalnızca ben daha zeki birisiyim.» Hel güldü. «Seni bulup susturmak için feda etmeyecekleri yok.» dedi. «Çoktan beri.tırnaklarına sıkışmış bir kıymık gibisin.» «Hah! İşte bunu bilmek, günlerimi daha mutlu kılıyor. Nicholai, hükümet adamlarının canını sıkabilmek, hayatımı yaşanır hale getirmeye, yetti. Pek de güvensiz, tehlikeli bir hayat oldu ya! Eğer ticaretini yaptığın şey bilgi ve sırlarsa, çabuk bozulan mal olup satıyorsun demektir. Bilgiler şarap gibi, konyak gibi değildir. Zaman geçince değerleri azalır. Hiçbir şeyin fiyatı, dünkü günahlarmki kadar ucuz olmaz. Bazen elime çok pahalı bilgiler geçmiş, fakat bu bilgiler daha ben kullanamadan önce başka kaynaklardan da sızdığı için ziyan olmuş gitmiştir. Bir zamanlar Amerika'dan pek pahalı bir sır satın almıştım. VVatergate'di adı. Ben malı rafımda tutup beklerken, senin ya da başka bir alıcının çıkageleceğini umarken iki meraklı gazeteci işin kokusunu aldı ve bundan servet kazanabileceklerini hesap layıverdiler. Ne oldu? O malzemenin değeri bir gece içinde sıfıra indi. Zaman geçtikçe işe bulaşan her suçlu oturup bir kitap yazdı, ya da bir televizyon röportajına çıktı, kendi rolünü anlattı. Amerikan halkının medenî haklarını nasıl ihlâl ettiğini itiraf etti. Ve budala Amerikan halkı da bunların herbirine dünyanın parasını ödedi, O halk nedense burunlarının kendi pisliklerine sürtülmesine bayılıyor. Benim bu arada raflarımdan yüzbinlerce dolarlık malı kaybetmiş olmam sana haksızlık gibi gelmiyor mu? Hele baş suçlu kendisini televizyon programlarıyla servet toplarken! Röportajı yapan da üc kuruş için herkesin tabanını yalamaya hazır olan o İngiliz. İdi Amin'in bile. Garip meslek bu benim mesleğim.» «Her zaman bu işi mi yaptın Maurice?» 380

» dedi. «Çok derin bir gözlemcisin. emekliliğimden geri dönmekle antişans oranını zorladığımın farkındayım. düşünceleri mi engellemiyor. Ama 0 bittikten sonra işler biraz karışacak.» Hel Omuzlarını kaldırdı. Yerimi bilmek için çok şey vermeye hazırlar diyorlar. Bir an ciddi olalım. ama gene de. bu işin garip bir yanı var. tehlikeli bir kayıtsızlık.. Bu işte gerçekten bir terslik. evet. Bu yüzden korku. Kadercilik falan degıl. «Sana öneride bulunmama izin ver dostum. ya da kabullenmem.» «İşim bu.. Kabullenirsem tekrar arenaya çıkmam gerekecek...» «Evet. ölümümü bekliyorlarmış. Bu cezayı kabullenirim. yaptıkları ne dikkati çeker. Bu yaptığın işi güç bir iş olarak tarif etmiştin. Küçük düşürücü olaylar birbirine eklenirse belki de hayata o kadar sıkı sarılmak için neden görmeyebilirim. MI... Zihinsel kondisyonun hâlâ iyi mi?» «Oldukça. O da buna benzer bir şey sezmişti zaten. Hissettiğim şey bir tür. tehlikeli bir kadercilik. Sonunda bu olayın beni saf dışı bırakacağını sanıyorum. Her halde o Kara Eylülcüler'i rahatlıkla öldürebilirim. Beni cezalandırmaya kalkacaklar.» De Lhandes başını salladı. Anlıyorum.» «Biliyorum. ne de sonuç verir. Söylediğine göre hükümetler hâlâ beni önemli buluyor. Eğer başın derde girerse. Yoksa kaybedeceğine baştan karar mı verdin?» Hel bir süre sessiz kaldı. »-Maurice!» 381 . Yapacağım işin değil. Sesinin tonunda beni tedirgin eden bir şey var. birkaç yıldan beri emekli olduğunu da düşünmüşsündür umarım. bu bilgiyi pazara çıkarmana izin veriyorum.» «Çok delisin!» «Dinle. Mağaralara sık sık iniyorum. bir düzensizlik var. «Bir tür duygusal bezginlik. Nicholai Aleksandroviç. o bir avantaj. Maurice.6 kadrosu o kadar sinsi iş görür ki. Kuşku değil ama. O tip tehlikeler daha önce de başımdan geçti. Gerçi sana öğüt vermek benim haddim değil ama. Ayrıca bir avantajım da Ingilizler'e karşı oynamak.5 ve MI. Alışkınım.«Profesyonel basketçi olduğum kısa sürenin dışında.

«Onun için de zevk o|ur umarım. açıkta uzun süre beklemeyecek biçimde ayarlamıştı.» Hel ayağa kalkı. Sonradan ona bunun benden bir armağan olduğu nu söylersin. «Önümdeki yirmi dört saat çok önemli. Ama verdiğin bilgi aslında içi boş bir torba gibi olacak.» «İyi.» dedi. Onlar buraya vardığında ben çoktan yok olmuş olacağım. Bana veda armağnfl olarak. Nicholai. İlk adının Estellc d duğunu biliyor muydun?» «Bilmiyorum. Hel eğilip dostunu iki yanağından öptü.» «Peki. Şafak sökmeden yola çıkmak zorundayım..» de di.«Yo. Biarritz havalanma varışım. Nicholai. Ben birkaç saat daha oturup şeytanlıklarla dolu hayatımın zevkli olaylarını gözden geçirmek istiyorum. Hel. Biarritz'i hiç sevmezdi. Maurice.» Hel başını salladı.» De Lhandes şöminedeki ateşe bakarak. Kafamı kullanmak zorunda kalacağım. Senin için değil.» «Allahaısmarladık değil. «Artık biraz uyumam gerek. Geçerken lüfen odasına uğrar mısın? Merdiven başından sonra ikinci kapı. Burası yalnızca coğrafya 382 .» «O kadar yakın mı?» De Lhandes başını evet anlamında salladı. «Benim için bir zevktir. bana bir iyilik yapar mısın?» «Ne istersen? «Bu son yıllarda Estelle bana çok iyi baktı. «Elveda.» «Onun için bir şey isteyeceğim senden. Maurice. «Elveda.» «Teşekkür ederim ama yapamam.» Hel kapıya vardığında. Fiziksel bir tehlikeyle karşılaşmayacağım için deşarj da olamayacağım. «Ha. dostunun sesi onu durdurdu. kendim için yapamam.» dedi. Allahaısmarladık dostum. yo! Don Kişotluk gösterisine kalkmış falan değilim böyle çocukça bir hastalığa yakalanmayacak kadar yaşlandım artık. Nicholai.

Laurdes uçağına nasıl gidebileceğimi bilemiyorum da. Almanlar. Hel Alman aksanlı bir Fransızca'yla. bu adam verilen genel tanıma uyuyordu ama. Kendisine yöneltilmiş direkt ve dikkatli bir bakış.» Yaşı yirmilerin sonlarında görünen güzel bir kadın belirmişti çocuğun arkasında. Bir yandan kalabalığı bakışlarıyla şöyle bir taradı. Yaklaştıkça delikanlının içindeki gerilimi ve duygusal karmaşıklığı hissediyordu. «Ben daha yeni geldim. Çocuğun yeğeni ol383 . Hel bardan ayrılıp dosdoğru adama yürüdü. Evet. Fakat emin bir tonda değil. Rodney! Ah.) Üstelik tarifte adamın Alman olduğu da yazılı değildi. «Özür dilerim. ingilizler ve öteki yabancılar burayı çoktan Brigton'a ya da Biscay'a benzetmişlerdi. Giriyor değil. Herhalde bu olayı gene de rapor edecekti. Yardım eder misin?» Genç polis Hel'i kararsız bakışlarla süzdü.açısından Bask sayılabiliyordu. Gözündeki güneş gözlükleri ve giydiği garip sivil elbise adamın derhal dikkati çekmesine yetiyordu. Kız İngilizler'e özgü kötü bir Fransızcayla konuşmaya başladı.Merkez büroya da şu anda buna benzer bir sürü bilgi yağıyor olacaktı. özür dilerim efendim. konsantrasyonun karasızlıkla dolu olduğunu da algılıyordu. di. Ayrıca aranan kişi ülkeden çıkıyor oİmalıydı. bir yandan çocuğa sahip olmaya çalışıyordu. Hel bekleme salonuna girerken sarı saçlı bir oğlan çocuğu koşarken onun bacaklarına çarptı. Fransız özel dedektifini hemen gördü. Terminale gireli beş dakika ancak olmuştu ki. Bir yandan Hel'den özür diliyor. Le Cagot ayarlıyordu onu. Zaten bütün çıkış kapılarında gözcü bulunacağını biliyordu. Hel uzaklaşırken ajanın bakışlarını hâlâ üzerinde hissediyordu »ma. Delikanlı birkaç kelimeyle Hel'i danışmaya yollamayı başardı. Hel çocuğu düşmesin diye yakaladı. Yabancıların söylemeye değer bir sözü varsa bunu asıl dilde söylemesinin gereğine inanırdı bu İngiliz milleti dilleri öğrenmeye önem vermezlerdi. beklediği şeyi algıladı.Ülkenin hemen bütün hava alanlarından. Giydiği yazlık elbise vücudunun güneş yanığı olan ve olmayan yerlerini göstermekteydi. bir kere gözleri koyu kahverengiydi (HeI numarasız renkli lens takmıştı o gün. Bara yaslanıp içkisini içmeye devam etti.» dedi.

az sonra kalkacak uçakla İngiltere'ye gideceklerini. Yer gösterene ricada bulunabileceğini anlattı. Hızla çalışarak hediyeyi paketledi.» Tamam işte. «Umanın izin verirsiniz. Genellikle yabancılardan gelen böyle teklifleri reddettiğini. Bu da Fransız ajanı kollayan İngiliz ajan olmalıydı. O eğilip çocuğun yakasındaki meyve suyunu" siler. geri döndüğün de Rodney'e verdi.» «Aslında kabul etmemem gerek. 384 . kendisinin bekâr olduğunu. Görevliler de ona öfkeli sorular sormaktaydılar. bir makas. Henüz acele etmeye gerek yoktu. fakat bu seferkinin bir istisna olduğunu belirtmeyi de ihmal etmedi. Hel hızla uçağa doğru yürürken arkasından Bayan Browne'un itiraz eden sesi geliyordu.» «Tanıştığımıza memnun oldum Bay Hel. İlerdeki dükkâna girip ucuz bir Biarritz hatıra armağanı satın aldı. «Benim adım da Nicholai Helm. Sonra bunu içine koyacak bir kutu.duğunu. Konuşmayı Londrada tekrar buluşma olanağına çevirdi. Hel ona ve çocuğa meyve suyu ısmarlamayı önerince kabul etti. birlikte kısa bir tatilden dönmekte olduklarını. Hel sırada Bayım Brovvne'la küçük Rodney'in önüne geçti. kız da ona tatlı tatlı gülümsedi. «Ona Biarrtz'i hatırlatacak küçük bir şey. *M* harfini hiç duymamıştı. biraz paket kâ gıdı. adının da Alison Brovvne olduğunu bir çırpıda sıralayıverdi.» dedi. Elindeki hafif çanta x-ray kontrolünden temiz çıktı. Hel. Bayan Browne'un elin de sızlanıp duruyordu. Ama çocuğa veriyorsun 11/ Uçağımızı iki kere anons ettiler. Uçak kalktığında Hel. Bunları toplayıp erkekler tu valetine yürüdü. bir yandan da sutyen giymediğini belirtmek için omuzlarını birbirine yaklaştırmaya çalışırken Hel birkaç dakika için izin istedi. Hel uçakta yanyana düşmeyi umduğunu belirtti. biraz da alüminyum kâğıt istedi. Çocuk artık iyice sıkılmış. Akşam yemeği için falan belki? Bir yandan son turnikeye yaklaşıyorlardı. Binelim mi?» Hel Fransızlar'm uçakları hep erken anons etmek âdetinde oklul larını anlattı. Çünkü duymamaya hazırdı. Bayan Browne'uıı v< Rodney'in yol arkadaşlığından mahrum kaldığını gördü.

Fransa'ya kalkan uçağa binmeden . Nicholai. saç-larını keser. sanırım şu anda dünyanın herhangi bir yerinde güneş batıyordur ve içki saati gelmiştir M m . O halde. Bu "icfer de öyle yaptı. karşısında kimin bulunduğunu anlamaya çalışırdı. Odanın iç tarafından da tanıdık bir ses yükseldi. Siir VVilfred Pyles kendi konyağına soda koyuyordu.. Bir içki istemediğinden emin misin? Hayır. Penceresiz koridorun ta en sonuna kadar konuşmadan yürüdüler.ıvaya kaldırılıp gösterilen konyak şişesini elinin bir hareketiyle redetti. Vücutları kalın. gözleri güneş gözlükleriyle saklıydı. ne olur.» «Ortak pazar ülkeleri vatandaşları.oo HEATHROW Gümrükten çıkan yolcular durumlarına göre ayrı ayrı kuyruklara giriyorlardı: «İngiltere vatandaşları.» «Komonvelt vatandaşları. Gençlerden biri.. İki yanma sokulup yürüyerek onu tok-maksız bir kapıya götürdüler. «Ama işte geçmiş zamana ait iki kahraman gene eski günlerdeki gibi karşı karşıya oturuyoruz. Hel modern gençlerle karşılaştığı zaman onları zihninden tıraş eder. yüzleri koca bıyıkların gerisinde ifadesiz.m Hel'in yanındaki nöbetçilerin hamurundan yapılmış üçüncü bir gençti. İçeri girdiler.» ve «Diğerleri» Hel bu yolculuğu Kosta-Rika pasaportu ile yaptığına göre belli ki «Diğerleri» nden sayılıyordu.» dedi. ■■ bir bardak bir şey içmeye ancak vaktin var. «Bizimle geleceksiniz Bay Hel.» diye karşılık verdi. «Ben de seni öyle sanıyordum. Hemen yanma iki genç adam gülümseyerek yaklaştı. Bu sefer kapıyı " . «Gir içeri. şerefe!» 385/25 .. Siz üçünüz dışarda bekleyebilirsiniz. Ama o kuyruğa girmek kısmet olmadı. Fred. Çantayı oraya bırak Hah iyi. Dipteki kapıya tekrar vurdular.» I IH alçak kahve sehpasının başına oturdu ve ikram edilmek üzeI h. İki kere vurulunca kapıyı öteki tarafta bekleyen üniformalı bir polis açtı.» derken ikincisi de çantayı Hel'in elinden aldı. «Seni sonunda işten emekli oldun sanıyordum.. Ha? Eh.

Şimdi konsolosluk bir de yeni elbise parasından çıkacakmış. Ama yalnız kâğıdım tabanca biçiminde kesip yumuşak kâğıt tabakalarının arasına kaydırmıştım. Her gün öğle . hiç çaktırmadan.» dedi.i kopilerini getirmişsindir. Arasıra okuduğu şey hakkında bir ünlem kaçırıyor. Sosyal sohbet için bu kadarı yeter mi dersin?» «Herhalde. bilgilerin belli bir zamanda belli bir mesaj gitmediği takdirde otomatikman basılması demekti. Çantada da foto.» «Numarayı bırak. Ne yaptın ona?» «Üstüme uzaydaki bir osuruk gibi. Gene deneyince gene aynı şey oldu! Nefis doğrusu! Bunun şerefine içmem gerek!» Kadehin geri kalanını da bitirip önündekileri okumaya devam etti. Herhalde bunların basma verilmesini basılı düğme yöntemine göre hazırlamışsındır. uçlarını düzledi. Geçen yıl öldü.» «Umarım çabuk görmem. İstersen bir bak. «Her işi kitaba göre görür. Herhalde Güve dostundan epey ağır bilgiler toplayıp gelmişsindir. Her parça bittikçe gür kaşları tedirginlik ifade edercesine yukarı kaldırıyordu.«Karın nasıl?» «Her zamandan enfes.» «Elbette. «Bayan Brovvne mu? Hiç tanıdığımı sanmıyorum.» «Bunu duyduğuma üzüldüm. «Hadi. seninle en iyi benim başa çıkabileceğimi düşünüyorlar galiba. Hiç şaşmam.» «Sen ne bekliyorsun. Aramızda kalacak. Bana verilen görev seni burada alıkoymak.» «İzninle ben de öyle yapacağım. Ben de tabii hemen onu nötralize ettim. beni naftalinden çıkarıp buraya kadar sürüklediler. adamlar arayınca hiçbir şey bulamadılar.» «İyi bildin. «Yani ışından geçerlerken tabanca gözüktü. Okumaya devam ederken bir ara «Sen Bayan Brovvne'u nasıl ektin?» diye I du. «Bunun farkındayım Fred. Sisli adamızda ne yapmak istediğini elimden geldiği kadar öğrenmek ve sonra da uçağa koyup geldiğin yere geri yollamak.» «Ne tür hediye?» «Biarritz hatıralarından basit bir şey. Fred?» «Ben pek o kadar kolay olacağını sanmıyorum. bunu çoktandır biliyorduk!» Vay canına.. zarfa soktu.» Sir VVilfred çantanın fi ı muarını açtı ve sarı büyük bir zarfı çekip çıkardı. Hükümete olan güveni büyük ölçüde sarsar.» Zarfı açıp ıçindeki bilgileri sayfa sayfa okumaya başladı. «Buradakilerin hiçbiri tek başına bizi etkileyecek kadar güçlü değil. bunu ondan beklemezdim!» «Ohoo. ' 386 Gelen habere göre şu anda Fransız havaalanında. güvenlik bölümünde tutulmaktaymış.» Sir VVilfred kıkır kıkır gülmeye başladı. «Öyle miymiş?» «Allah allah!» gibi lâflar ediyordu.» «İyi. hiç sezdirmeden geldi. Hele şu sıra. Petrol patronlarımızdan bir haber gelip de senin yola çıkabileceğin öğrenilince. «Yok mu? Olmayacağından korkuyorum zaten. Görevliler bavulunu tekrar tekrar arayıp duruyor-larmış.» «Ben de bundan korkuyordum. alanda bir hediye kabul etti. Zavallı aptal.. Eski düşmanlar arasında gizli saklı olmaz. Terslik çıkmasını beklemezler.» Hel gülmesini tutamadı. «Bu gençler nasıldır bilirsin.» Basılı düğme demek. bu biraz pis kokuyor!» «Bunu nasıl öğrendin yahu?» Malzemeyi okuyup bitirdikten sonra Sir VVilfred sayfaları dikkatle desteledi.» «Bu kadar kolay olacağına gerçekten inanıyorlar mı?» Sir VVil fred kadehini havada salladı. «Herhalde bu çantada bilmem gereken başka bir şey yoktur değil mi? Esrar? Kışkırtıcı ya da açık saçık neşriyat?» Hel gülümsedi.» «Üzülme. Durum şu. Bunları artık eski günlerdeki gibi yetiştirmiyorsunuz. Ama toplu olunca? Alman basınında her gün bir tanesi çıkmaya başlayınca?» «Hımmm.» dedi. Doğru. İkimiz buna benzer oyunları daha önce defalarca oynamış olduğumuz için. «Bak. seçimler ufukta belirmişken. Yumuşak kâğıda sarılıp kutuya konmuştu. Yanındaki küçük çocuk hemen üstüne etmiş.» «Gördüğün zaman sevgilerimi söyle.

«Ama bunil sen de pek iyi bilirsin.» İçine derin bir soluk çekti. Ama onunla boğuşmaya ya da onu vurmaya kalkan olursa. Sir VVilfred bir an durumu düşündü. «Bu oynadığın çok açık bir oyun Nicholai.387 saatinde beklenen mesaj gelmezse. Hel ile De Lhandes arasındaki şifre çok basitti. o zaman da olanlar olacaktı.» dedi.. Ama o mesajın içindeki kelimelerin yalnızca birinin bir tek harfi anlam ifade ediyor du. İçlerinden bir tanesi Maurice de Lhaıv des'in arkadaşıydı. o da De Lhandes'i arayacaktı. «Duygusallık öldürücüdür Nicholai. Biz de Ana Şirketi başımıza belâ etmeye meraklı değiliz.» «İşin garip yanı. o Kara Eylül mikroplarını korumamızı gerektiriyor. Birkaç gününü kırsal bir yerde geçirmek ister miydin? Ben bir iki telefon edeyim. ertesi günkü haber de basılacak ti. Hel'in yanında on üç ayrı adres vardı. olur mu?» 388 .» dedi.. Bomba öyle bir mekanizmaya sahipti ki. hükümettekiler düşünmeye başlasınlar.» Sir VVilfred alt dudağını dışarı uzatıp gözlerini kısarak Hel'i siı/ dü. eli elbette düğmeden çekilecek.» «Hımmm. Hiçbir sanayil< miş ülke meraklı değil. Ajanların ve şifrecilerin o harfi bulup çıkarmaları yirmi dört saai ten fazla vakitlerini alırdı nasılsa. Yani iki belâdan birini seçmek zorundayız «Öyle görünüyor. bu iş için para almıyorum. «Bu getirdiğin bilgilerin ol dukça yıkıcı olabileceği bir gerçek. Böyle kollarımıza doğru yürümek! Seni emekliliğinden çekip çıkarmak herhalde birilerine epey paraya patlamıştır. Mesajı alınca bir başka aracıya telefon edecek. Barro'nun unutulmuş bir şiirine dayanıyordu. Bakalım ne diyecekler. başındaki adam parmağını düğmeye basılı tuttuğu sürece patlanıı yordu. Her sabah bunlardan birine telgraf çekecek olabilirdi. mesajını patron larıma ulaştırayım. «Ama Ana Şirketin kesin emirleri. İkinci tahminim de o olacaktı tabii. Ne var ki aslında bu adreslerden on ikisi gösteriş için sıralanmıştı. sonra birlikte gideriz. Bak sana ne söyleyeceğim. Basılı düğme deyimi aslında bil tür bombadan geliyordu. Bu arada her halde seni bir yere saklamam gerekir.

Kızları ise çok tatlı ve hizmetsever kimselerdir. «İşte size telefonda sözünü ettiğim konuğum Nicholai Hel. Eski bir köşkün önünde durdu. «Ama kocam oğlan olması konusunda öyle kararlıydı ki.» diye devam etti. «Broderick mankendir. «Biliyorum.. ince bir yazlık elbise vardı. «Sanırım burayı eğlenceli bulacaksın. Zaten belliydi. yani bir oğlan babası olmak istiyordu demek istiyorum..» dedi.» diye açıkladı annesi. onu biraz yanlış tanıtıyorum galiba. omurgasının alt kısmını günün modasına göre öne çıkık tutması. Sir VVilfred. Nicholai. çok iri gözlü kızla el sıkıştı. Leydi Jessica. Yanındaki iki kız henüz yirmilerinde görünüyorlardı.» Hel çok uzun boylu. Nemli elini Nicholai'ye uzattı. Uluslararası dergilerde falan. Sonunda Borderick'i doğurdu. Evi nasıl buldun?» «Değişik biraz. «Yani bir kız ev-l.» dedi. duruşundaki o hesaplılık.. Karısı biraz çatlaktır..oo MIDDLE BUMLEY Sir Wilfred'in 1931 modeli kusursuz Rolls Royce'u uzun ve çakıllı yolda ilerliyordu.. «Pek de parlak manken sayılmam. Onları karşılamak üzere çayırı geçip yaklaşan kadının yaşı pek belli değildi.» Kadının üstünde uçuşan. Ay. Bu nitelikleriyle yavaş yavaş ün kazanmaya da başladılar. Zaman zaman bazı eklemeler yapılmış gibi. Şey. «Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.» dedi. bir kız için çok garip bir isim.. Broderick o kopkoyu makyajının altında utanmış gibi kızarmayı) çalışırken. yani ben doğurdum. Yüzündeki o boş ifade. Evin çekiciliği daha çok mimarisinin çeşitli üslûpların bir karışımından oluş-masıydı. Leydi Jessica!» diye haykırdı Sir VVilfred.» diye açıkladı.» Hel elini kızın elinden kurtarmaya çabalarken.» 389 . «Ev sahibi bey eşeğin tekidir ama buralarda olmayacak. «Arasıra iş buluyorum.» «Ah. «Bu kızım Broderick.idımz oldu...

«Bu sabah telefonda gene patronlarla konuştum. Biffen'ler belirli bir grup için tipik örnek sayılabilirdi.. Yani bizi sorumluluk altına sokmadan. Bahama-larda fazla hırsa kapılıp bir iki kirli işe karıştıktan sonra İngiliz hükümeti onu baskı altına alabilmiş. Fransa'nın o bölgesini istilâ etmiş olan vergi kaçakçılarının sosyal lideri gibi bir şeydi. Ana Şirketin binlerce kulağı vardır. Bu evin güvenli olduğundan yüzde yüz emin misin?» «Evet! Bu üç bayan pek kurnaz sayılmaz ama başka iyi nitelikleri vardır. Benim hayatımı hangi meslekten kazandığımı bile bilmezler.» «Ben olsam buna pek güvenmezdim. bakışları netti. burayı nasıl buldun I ye sordu. ülkedeki parasına da el koyma hakkım kazanmıştı. Adam da. Sanırım bir gün sahneye çıkabilecek Melpomene çok iri yarı bir kızdı. Yanakları pembe. elinizdeki temel planı bana da göstermenizi isteyeceğim.» «İnşallah ufak şeylerdir. Arasıra. koll. yani. Ora köylüleri de bu durumdan epey rahatsız oluyorlardı. «Bay Hel neler düşünür?» İkinci kızdan gelen hafif öksürük Bayan Jessica'ya konuyu değiştirdi. Göğsü de.» «Bir kere bu getirdiğin şantaj bilgilerinin bir daha asla kendileri aleyhine kullanılmayacağından emin olmak istiyorlar.» Sir VVilfred. evet. El sıkışı da sağlam ve mertçe/ di.» dedi.» «Hımm. Elinde at kırbacı olmadıjl için biraz eksikmiş gibi görünüyordu. Dordogne'da otururdu. hiç dert değil. «Aptalın biri aslında. «Ha.» 39. ha? Daha şimdi telefonla konuştum. «Ah. Mali işlere merak sarmıştı adam. Ama öyle bir yol bulurum ki Ana şirket sizden ne kadar kuşkulanırsa kuşkulansın.» «Bunu zaten bekliyordum. bu da Mepomene. hiçbir şey kanıtlayamaz»! «İkinci en iyi seçenek de bu olur tabii..» diye söylemli «Aaa..u da iriydi.. tabii ona adam dersen. Ne demek istediğini anlıyorum. orijinalleri hemen imha eder.» «Eğer hükümetin önerimi kabul ederse. Sabaha bir karara varacaklarını söylüyorlar. «Bana Pom deyin» dedi.. İhtiyarı nasıl buldun?» «Kafası bir noktaya takılı gibi.» «Sen onlara bu konuda kendiliğinden teminat verebilirdin. Ama karısıyla kızları ve bu ev epey işimize yarıyor. Bu yüzden o da hükümetin emirlerine boyun eğiyor. tabii.. Onların yanma inelim mi?» Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Sir Wilfred bayanları gezintiye yolladı ve son kahvesini eline alıp arkasına yaslandı. «Seni desteklemeye karar vermişler.» 390 «Doğru. «O tipi bilirsin. oralı kadınların elinden antika mobilya ve otomobilleri ucuz fiyata kapıp hayatını yoluna koyuyordu. Sokak pabucunun ve çorabın üstüne şort giyip sokağa çıkarlar hani.» diyordu Sir VVilfred. değil mi? «Pek öyle sayılmaz. «Herkes öyle der. «Eee. «Burada bir iki gün rahat ederiz. bize suç yüklemeden başarabileceğine inandırıyorum. Ama tabii bazı şartlan var. Senin bu işi becerebileceğine yavaş yavaş inanıyorum galiba. Niyetin de bu herhalde. Burada ne iş yapmakta olduğumuzdan hiç haberleri yok.» Sir Wilfred bundan sonra bu sözünün nedenlerini açıklamaya koyuldu. onlar istedikçe Fransa'da kalıyor. Bilirsin ki Güve bir işi bağladı mı. bir yıkanıp dirilebilseydim. İrlandalı soyundandılar. Patronlar da sorumuza cevap bulurlar.1 . Ama sen de yirmi beş yıl boyunca o salak herife bağlanıp kakaydın sen de biraz sperm delisi olurdun. tabii! Kızlar size her şeyi gösterirler. odalarınızı falan.Anne-bu arada kızının kolunu tıpışladı. sizin çocuklar bu Kara Eylülcüler'i göz altında tutuyorlar mı?» «Senin hedeflerini mi? Elbette. Son derece cahildirler.» «Söylesene Fred. Meslek onuru buna dayalıdır. Tabii eğer o yolda karar verirlerse..» «Allahtan beni pasaport kontrolünden geçmeden içeri aldın . Onu ülkeye pek sık sokmayız zaten.» dedi. Aklınıza neler de gelebilirdi!» Hel çantasından çıkardığı eşyaları yerleştirirken Sir VVılllİ onun kapısını tıkırdatıp içeriye girdi. Anlaşıldığına göre Lord Biffen. «Arasıra iş buluyorum deme.Böylelikle gelişim bilgisayara geçmedi ve Ana Şirketin bilgisayarınada girmedi. bilekleri de.

Yani işin korkunç ayrıntıların bilmek zorundayım.» dedi. diyelim. Planının niteliğini düşünüyorum da.» Hel on saniye boyunca Sir VVilfred'e dikkâtle baktı.pekâlâ. Onlara telefon edip senin planını incelediğimi. aslında senin elini bile sürmen gerekmez. Ana Şirket de sizi suçlayac hiçbir ipucu bulamaz.. aklıma şey geldi Nicholai. Biliyor musun. öyle. Sir VVilfred'in kuşkuları tek tük noktalarda toplanıyordu Bir tanesi uçağın kaybıydı.» Bir saat kadar sonra Hel'in planı üzerinde görüş birliğine vaı mışlardı.» «Anladık. Sir VVilfred elini havada sallayarak.» «Bu işte hiçbir zaman sızıntı olmaz diyemezsin. Concorde'du uçak. Bu durumda korka nm bana her şeyi anlatman gerekiyor. «Eh. Ama ana hatları hemen verebilirim. Bunu iki günde düşündüm ben. Ne dersin ' «Patronlara ayrıntı vermek istemiyorum. Ama planın desteklenmeye değer olduğunu bildireceğlz «İyi. Onlara bunu iyice anlatmayı ben üstleniyorum.» «İşte böyle Fred.» 392 . hükümete hiçbir suç bulaştırmayacağına emin olduğumu bildirmem gerekiyor.«Evet. Yazık olacaktı. Kara Eylülcüler üzerindeki gözlem raporlarını ne zaman alıyorum?» «Öğleden sonra bir kurye getirecek. Eğer seninkiler kendi üstlerine düşeni dog dürüst yaparlarsa..» «Bazı ayrıntıları senin Kara Eylülcüler hakkındaki raporların görmeden veremem. konusu uçağın gayri ekonomik ve hava kirletici bir canavar olması benim suçum mu?» «Haklısın. Arapları biz kendimiz haklayabiliriz ve sen hemen Fransa'ya dönebilirsin. Olabildiği kadar sağlam. değilse denemedim diyemezsin.. «Söz. sonra birlikte birer kahkaha patlattılar. Onlar politikacı. İkinci şartları da şu. planın kusursuz olduğuna. pek güvenilmez. Hadi gidip öğle yemeği yiyelim raporlar gelmeden önce biraz kestirmeye de vakit buluruz. iş rahatça görülür. «Ustelik bu Concorde ejderini dünyaya yutturmak için de ne kadar uğraşmıştık» diyordu.

sonra pişman olma.» ■Demek silâhların nerede olacağını öğrendin. Yemek arabaları o kadar dikkatli aranmaz. Silahlar uçağa hazırlanmış yemeklerin içinde girecek. Bu idam hava yollarının yiyecek hazırlama servisinde çalışıyor. «Ne? Hımm? Ne burada?» «Kara Eylülcülerin buraya geldiklerinden beri temas ettikleri I [silerin listesine bakıyordum.» İla. «İşte burada. Bu silâhları uçağa hangi yoldan sokacaklarını merak ediyordum. Yani sen bulaşınca.» «Öyle mi? O dosyayı pek iyi okumadım. Terasın karşısında batmakta olan güneşin ışıkları üstüne dökülmekteydi. Beyaz metal masanın öbür tarafından Hel oturmuş Flistin Kurtuluş Örgütü aktivist-leri hakkındaki raporları inceliyordu. Yıllar boyu amma canımız sıkılmıştı yüzden!» 393 .» Ya sen peki? Bu işe karıştığını belli etmek istemediğine göre sen silahlarını uçağa nasıl sokacaksın.» X ışından geçerek geleceğim. Elindekinin kıymetini bil. Hemen kovaladım.» «Ya! Dün gece de mi geldiler ziyaretine?» «Evet. diye gösterdiğiniz adamla iki kere konuşmuşlar.» dedi. Bu yemek hazırlama dümeni ne demek oluyor?» «Herhalde Kara Eylülcüler silâhlarını kontrol ışınlarından geçir-mek niyetinde olamazlar. Sonunda.«Odama gitmeye pek cesaretim yok. Çok denenmiş bir yola başvurmuşlar. öyle ya.» «Eee?» «Pilgrim Y. Beni bu işe son anda ^Ulaştırdılar. Ne olacak peki?» Cetecilerin silâhlarını almak için uçağın neresine gideceklerini anlamıs oldum. Bir an için unutmuştum onu.» «Her zaman söylerim. Çıplak öldürme falan • İnsanı limonata sazıyla öldürmek.» Sir VVilfred koltuğunda uyukluyordu. Hükümetinizin onlara pasif destek sunacağından haberleri yok. Ben de orada olacağım.

İş adamı kılığmdaydı. onları da dostça selâmladı. Dört Arap kızm hâlâ elinde otomatik silâhla perdenin önünde belirmemiş olmasına öyle şaşıyor. «Şu iki kapıdan herhangi biri Bayan. Uçaktan korkanlar durmadan uc mayı ne kadar sevdiklerini anlatıyor. Arap iş adamı. «Durun bir dakika. Onları servis bölümünden bir tel ayırıyordu. Geri dönüp perdenin arkasına dalarken cebinden bir tarak çıkarmaktaydı. Soruyu yanlış anlamış gibi. Hel çoktan görünmez olmuştu. Elinde bir dergi tutuyordu. Niyeti. her birini dadılar gibi nazlıyor lardı. Üç saniye sonra geri döndü. l'e tam yanında duran uçak müstahdemi gülümseyerek Araplaı Cam yeşili gözlerinde pek bir ifade yoktu. leden sonrayı yoralmadan geçirmeliymişim. O sırada kızm kavalyesi olan Arap. Hel hemen. aklı karışmış gibi görünüyordu. Hepsi yetişkin kişilei Hepsi de Concorde'la uçmak gibi bir lüksü kaldırabilecek tiple benziyorlardı. Tam kapılar kapanaı ■'■< beşinci bir Arap daha çıka geldi. diğer bütün yolcuların gözleri önlerine dikili. İş adamları birbirlerine ne alıp sattıklarını sormakta. Gözden uzak dururuz. durumu öyle merak ediyorlardı ki. Dikkati çekecek kadar meşgul olanlar ise burunlarını önrindeki raporlara gömmüşler. arkaya doğru . «Özür dilerim efendim. Motorlar inanılmaz bir gürültüyle çalıştı.» dedi. Hel. derhal getireyim. Kapalı perdeye doğru bakıyor. Karşılayan hostese işlerini 394 dişini son ana kadar oyaladığını uçağa ucu ucuna yetiştiğini anlattı. Kemerleri bağlama ışığı söndüğü zaman güzel Arap kadın hemen ayağa kalktı. Görevlinin bir eli perdenin arkasmdaydı. yeşil gözlü görevliye utangaç bir sesle. Herhalde ömıiimün sonuna kadar topallar kalırım. Uçağı yükleme yerinden piste doğru yürüttüler. Gözleriyle herhangi bir durum da gerekirse diye imdat kapısının yerini bulmaya çabalıyoi'lanh İri adeleli genç bir Arapla yanındaki şık Arap kadın en || yanyana oturmaktaydılar. Yolcuların bulunduğu bölümde peşpeşe iki gong sesi duyuldu. Hel'e başka bir soru sormaktaydı. kızı görmemiş miydi acaba? Yoksa o gelirken kız gerçekten tuvalete mi atmıştı kapağı? Neredeydi hâlâ? Bir bütün dakika geçti.Hel raporları kapadı. Ağzında yuvarlayarak. Yenı nişan çiftler Montreal'de tekrar buluşmanın planlarını yapmaktay dılar. Ya da ellerindeki cep kompütcı lel ı hesaplar yapmaya koyulmuşlardı. Seni dinleyip öv.» OO HEATHROW Yolcular uçağı doldurmuş bulunuyordu. Arkaya doğru yürüyüp kadınla adamın karşı tarafındaki koltuğa yerleşti. Bu ses duyulur duyulmaz uçağın Filistinliler dışındaki 136 yolcusu hemen başlarını önlerine indirip karşılarındaki koltuğun arkasına bakmaya başladılar. «Sersem budala. kadının geçmesi için perdeyi açık tutarken. «Tuvalet bu tarafta mı?» diye sorarken gülümsüyordu. Bu sırıtkan sersem.» diye seslenmeye çalıştı ama. O da kadına gülümsedi. Zengin öğrencilere benzeyen iki genç Arap daha uçağa bl talarda bir yere yanyana oturdular. Menli soluk soluğa tırmanıp uçağa girdi.» diye mırıldandı. Gülümserken de parmağıyla arkadaki bir düğmeye bastı. «Hayhay efendim. İçeri girince perdeyi hemen kapattı. Yemeklerle içkiler o perdenin gerisindeydi. Onun yerine bunu okumak ister miydiniz?» İş adamı. «Uçağın kalkış gününe daha iki koca gün var. kız silâhları alırken görevliyi oyalamaktan başka bir şey değildi. kıpırdamadan oturduklarını hiç fark etmediler bile. İkisiyle birden başa çıkm. Hostesler koltuklu üstüne eğilip onlara sorular soruyor. 395 Ortalarda oturan öğrenci kılıklı iki Arap daha fazla kendilerini tutamayıp ayağa kalktılar. «Aradaki vakti nasıl dolduracağız?» «Burada oyalanırız herhalde. Çiftler aralarında konuşuyor. Kısa süre sonra havalanmışlardı.» «Akşam yemeği için giyinecek misin?» «Yok.» dedi.» dedi. «Paris Match kalmamış.» dedi.ıl zorunda kaldım. sanırım bu akşam yemek istemiyor canım.

Adeleli gencin gerilimi giderek artıyordu. «Bir bardak su.yürümeye başladılar. Yanından geçtiler. İki saniye sonra gene eski yerinde duruyordu. Tuvaleti değil tabii. Onu ezmiş. Yolcuları bulun uçak görevlilerinin kullandığı o boş bakışlarla süzmekteydi. Yaşlıca iş adamı kılıklısına bir sır veriyormuş gibi. Sonun da gözleri iri adaleli Arabm kaygılı bakışlarıyla karşılaşınca ona göl kırptı. Gençlerden biri «Tuvalet.» dedi. iş adamı ve öbür Arapla aralarında kaygılı bakışmalar yeraldı. perdenin içerisine geçmeleri için işaret etti. Hel elindeki dergiyi sımsıkı bir rulo yaparken. Bir yanını iyice katlamıştı. Hel ona. göğsüne iğneleyeceği plastik kartını elinde evirip çevirmekteydi.» diye mırıldanırken öteki.» Hel'in elinde plastik bir bardak vaı di. Öteki bay ona yardım ediyor. 396 . İçerdeki bayın başına küçük bir kaza geldi de. Hel de peşlerinden perdenin arkasına girdi. kaygılanacak bir şey değil.» dedi. Uçak görevlilerinden birini çağırır yardım isterim. «Bayım. Ben Arapçj bilmiyorum ne yazık ki!» Bir dakika geçti. İş adamı ikisine. Ciddi bir şey değildir herhalde. Hayal kuruyormuş gibi gülümseyen yeşil gözlü görevliye doğru yaklaşırken. Herhalde ilk kel süpersonik uçağa biniyor. İş adamı hemen kalkıp ara yola adımını attı. «Doktor musunuz acaba?» «Doktor mu? Değilim. «Bir şey değilmiş. Sonra bir dakika daha.» dedi. Neden?» «Yo. «Başı dönmüş biraz. «Ben biri ni getirinceye kadar yanında kalır mısınız acaba?» diyerek onun pe sinden perdenin arkasına geçti. Bu sersem görevli de burnunun dibinde d i k i l i p moda bir şarkı mırıldanmakta. «Şimdi getiririm efendim. «Size yardımcı olabilir miyim?» diye sordu.» diye takıldı uzun boylu olanına. Dört saniye sonra çıktığında yüzünde kaygılı bir ifade okunuyordu.» «Kaza mı?» «Üzülmeyin.

» Enterkomu yerine koyup pilot kabinini aradı. viskisini yudumluyordu. «Arkaya bakmayın. Kartın ucunun kendine değdiğini hissedemedi. öylece duruyorlardı. On beş dakika sonra inmiş olacağız. «Kararlaştırılan mesajı verin.» dedi. Hel üzerinden uçak üniformasını çıkarıp kendi elbiselerini giymekteydi.. Mesajın tam ortasında da sesini kesti. görevli kılığıdaki birinin emri altında sıraya dizilmekte olduklarını gördü. Yumuşak sesi anons sisteminde metalik geliyordu. O sırada beş askerî otobüs onları almak üzere pistin üzerinde ilerlemekteydi. Uçaktan inen yolcuların.» «Kuzey Atlantik yöresinde en az yarım düzine telsizci dinlemiştir onu. Pilot alana. Uçak durup motorları susunca ikinci giriş kapısı açıldı. Araba derhal oradan uzaklaştı. Vücudu yere değmeden sinirleri ölmüş bulunuyordu. Sonunda genç Arap kendini tutamadı. Uçakta motorların tıslayan gürültüsünden başka çıt çıkmıyordu. Çok da etkiliyeci.» 397 . Hel uzatılan merdivenden indi.Bir dakika daha geçti. Tam binalardan birine doğru sapacakları sırada Hel dönüp arkaya baktı. değil mi?» Yani raporu başka duyanlar da olabilir. uçağın kaçırılmakta olduğunu bildirdi. Bütün yolcular kazık gibi oturup karşılarına bakıyorlardı.» «Açık hattan konuşuyordu. sürüp gitti.» dedi. Dört arkadaşı yerde yanyana. Görevli kadro ve hostesler de hepsi yüzlerini uçağın ön tarafına çevirmiş. Ayağa fırladığı gibi perdeyi tutup yana çekti. Bir tıslama başladı. pist üzerindeki uçağı izlemekle olan 1931 modeli Rolls Royce'a bindi. İskoç-ya'nın geçici olarak boşaltılmış askerî bir havaalanına iniş yapıyordu. «Çok dramatikti. «Sonra size verilen zarfı açıp oradaki iniş talimatına göre hareket edin.» Concorde'un kıvrık burnu bir kere daha aşağıya döndü. Sir VVilfred kontrol bürosundaki hırpalanmış tahta masanın bavında oturuyor. ölülere özgü kıvrık pozisyonlarda yatıyorlardı. «Rahatlayın. Hel enterkomu eline aldı. «Mesaj inandırıcı geldi mi?» diye sordu Hel.

ve Okyanusta Con-corde'un enkazından parçalar bulduklarım bildirecekler. «Sırrı başka türlü saklayamazdık.» Hel güldü.» «Kolay olmadı. Şimdi yarın arama uçaklarınız çıkacak. «Pekâlâ. Pilotla görevliler de hava kuvvetlerindendi Concorde'a pek alışkın değillerdi.» Hel başını sallayıp duruyordu. Ayrıca iki güne kadar onları vuranları da halletmemiz gerekecek. Bir veda içkisi istemediğinden emin misin?» 398 . ha?» dedi. hilekârlık konusunda dünya çapında ün yapanların di bizler olduğumuzu unutma. «Zamanla insanın ruhu bile kabuk tutuyor. «Amma yaman bir fosilsin Fred. Bugünlerde gizli serviste pek çok parlak gencin yükselme şansı açılacak demektir. Bu denle o sorunu çözümledik.» dedi.ı «Öyle. «Bütün Avrupa'dan o kadar ajan top layıp onları yolcu kılığına sokmak kolay olmamıştır herhalde. bilirsin.» «Öyle mi? Nasıl?» «O otobüsler nereye gidiyor sanıyorsun?» Hel kravatını düzeltip çantasının fermuarını çekti.» «Şimdi sen anlat. Hiç değilse bu ajanlar sizin kendi adamlannız.» «Senin canını sıkmak istemem. Şu sıra bu ülkede işsizlik pek artmıştı. ahbap.» «Öyle. değil mi?» «Tamam. dostum. Fred? Sigorta şirketleri meraklı olur. Belki imparatorluğumuzdan geriye pek bir şey kalmadı ama. Ama her şeyin iyi bir yönü var. Ama hükümetinizi Ana Şirketin intikamından korumak için başka çareniz de yoktu.» «Uçak için ne düşünüyorsun.» dedi.» «Onu bize bırak. Arapların taşıdığı patlayıcılardan birinin kaza eseri olarak alev aldığı ve uçağın bu nedenle yok olduğu sanılacak.» «Sırrı yüz elli kişiye yaymış olmak gibi bir sorunun olduğuna üzülüyorum.» «Enkaz bulununca BBC dünya haberlerinde bir patlamadan kuş-kulanıldığım duyuracak. Ama bu da uzun süre güven duymaya yetmez.. «Yüz elii kişi birden.«iyi.

.

«Bu bir eleştiri mi?» diye sordu. Kadın hafifçe güldü. değişik amaç. Yorgunluk bizim oyunlarımızda bir avantajdır. Başarılı mıydı?» Hel başını evet anlamında salladı. «Dün gece geldiğinde çok yorgundun.. Hana.. «Tam tersine. Hel'in işlerine pek burnunu sokmazdı.» dedi.. Banyodan yükselen buharlar odanm içini tümüyle dolduyordu. Hava bugün mevsime göre biraz serin gibiydi.» «Bize ziyarete gelen o tatsız adamlar da bu işe karışmış mıydı?» «Ortalıkta yoklardı ama düşman onlardı.» «Yolculuğun. «İşin acaba.ooo» ETCHEBAR ŞATOSU Kaynama derecesine yaklaşmış suyun içinde kaslarının eridiğini hisseden Hel'in sanki vücut ağırlığı hiç yoktu.» «Doğru.» Birden Hel'in ses to- . Eğitimi engeldi buna. Ama aynı eğitim erkeğin isterse işinden söz etmesine zemin hazırlamayı da öngörüyordu. Tabanları Hana'nın-kilere değmiş durumda uyukluyordu. tanıştığımız zaman Çin'de yaptığın gibi bir şey miydi?» «Aynı tarz. Hel dudaklarını kıpırdatmadan. Uzun süren uyku sessizliğinden sonra Hana..

» «Bugün yola çıkmaya hazırım.bir iki güçlü kuvveti gençle hayatını renklendirmek hoşuna gidecektir. Ben kendim açabilirim ve açacağım demiştim. Bir süre bensiz kalmaya razı olmanız gerekecek. Birkaç hafta için Paris'e ya da Akdeniz'e git. Doğrusunu söyleyeyim mi? Çok çekici bir kadınsın. Ağustosun sonlarında burjuva Parisliler'in çoğu tatilde olduğu için kent biraz tenha olacaktı.» Tahta banyo küvetine yaslanıp çenesini banyonun kenarına dayadı. Nicholai. Bayan Stern'e bir şey oldu. Paris'e gitmeye karar vermişti. Belki ebediyen Ama hep birer ay için. öyle mi?» «O tatsız adamlardan bazı kötülükler gelebilir. Hana! Biliyor musun.» «Anlıyorum. «Beni yeniden gördüğüne çok seviniyor da onun için bağırıyor.» «Öyleyse?» «Plan yapmayalım.. Çıplaklıktan rahatsız olduğu için yapmıyordu bunu.» «İyi. hel parmaklarını kıpırdatarak karnının üstüne daha sıcak sular gelmesini sağladı.» «Defol buradan!» diye homurdandı Hel. Sence iyi mi bu?» Hel gülümseyip ayaklarını onunkilerin arasına soktu. «.» «Öyle mi?» 403 .» «Dağlardaki dostlarımız beni korurken burada güvende defl miyim?» «O zincir kırıldı. «Seni gördüğüme de sevindim. amma da güzel meme başların var! Şu karmaşık kökenlerin arasında biraz da Bask kam olmadığından emin misin? Hey Nikko.» Gülümsedi. odanın içinde kalan az buçuk buharlar gelen rüzgârla hafifçe döndüler. Nikko?» «Bugün. Etkilenmemiş gibi yaparsa.» Hana onun ayağını kendi iki ayağı arasında sikti «Dikkatli ol Nikko. hemen benden kurtulmaya çalışıyorsun.» «Daha geleli on saat oldu. «Dinle. Orada beni pek bulamazlar. sana karşı büyük sevgim var. Nikko! Bensiz çok yalnızlık çekmiş olmalısın. Dağlara gidiyorum Benat ile keşfettiğimiz mağaraya ineceğiz.» «Ne zaman gitmemi istiyorsun. m'syö. Peki gidiyorum. Hel bir süre bahçesinde oyalandı.» dedi. Su artık yavaş hareketlere izin verecek kadar soğumuştu. Hana. evlilik olmaz.. «Birkaç gündür onu düşündüm Nikko.» 402 «Sana karşı büyük sevgim var. Ne kadar çabuk gidersen o kadar iyi.» «St. Le Cagot mağarasının öbür başındaki ışığı ne zaman göreceğiz? Her şey hazır. Hana. senin tümünü ilk defa görüyorum. Seviştikten ve kahvaltı ettikten sonra Hana bavullarını hazırlamaya başladı. Birisi haber ver miş.» «Ya sen?» «Ben düşmanın gözü önünde olmayacağım. Hana. Thomas'ın Kuşkucu Gavgavları aşkına! Neler oluyor burada?» Le Cagot banyo odasının kapısını açıp peşinden hoşa gitmeyen serin havayı da birlikte sürükleyerek içeri daldı. «Ah. Demek bu arada Portekizli hizmetçiyi ziyaret etmeme vakit kalıyor. Yok.Sibumi 401/26 nu değişti. Bu sana dünyanın en çekici erkeğinden bir iltifat.» Hana gülümseyerek başını iki yana salladı.. «Hana? Evlenme konusunu bir daha açamayacağını soylemistin. Şimdi onu yapıyorum. Güle güle kullan. Hepsi. Yokluğunda bahçe biraz kendi haline kalmış.» «Bugün kaçta?» «İki saate kadar.» «Buradan gitmek mi istiyorsun?» «Hayır. Hava tüpleri indi. istiyorum. senin bir tatile çıkmanı.. Ulu Tanrım.» Kapıyı arkasından çarparak çıktı. dalgıç elbiseleri indi. Eski bir numara bu. Birer ay birlikte kalalım. Senin buralarda olmamanı istiyorum. Şimdi defol. hava belirtileri bugün çok karışık. Pierre onu orada buldu. Senin ve benim gibi kimseler için fazla gülünç. Hem. «Burada kendi kendinize özel sis örtüsü mü yaratıyorsunuz? Seni tekrar gördüğüme sevindim. Le Cagot'-nun şakaları boşa gidecek diye yapıyordu. bozulmuştu.

» diye karşılık verdi. Piller bitmesin diye miğfer ışığını da söndürmüş. Vinçleri çalışa racak iki Bask gencini oradan alacaklardı.» «Dağlar tehlikeli olur m'syö. «Bu sabahki komünyonda Tanrının kanından fazlaca içmişsin. Le Cagot durmadan yukardaki gençlere takılıyor. gençler de aşağıya inmeye hak kazanacaklar. ne de kuzey rüzgârı. Bunun ne anlama geldiğini bilirsiniz.» diye mırıldandı. onlara en uzak masanın başındaki sandalyeye oturdu. telsizden Le Cagot'nun aşağıya inerken yaptığı konuşmaları dinliyordu. Kilisenin duvarı dibinde oynayan çocuklaul biri hemen koştu. Dul kadın Le Cagot'nun elini iki kere itti. «Demek artık bu yabancıyla ve onun hilekâr arkadaşıyla oturuyorsunuz. ha? Çıkışı olmayan dipsiz bir kuyuya ineceğiz. peder Esteka. Volvo'yla Larrau kasabasına yaklaşmaktaydılar. böylelikle namusunu iyice kanıtladıktan sonra. «Biz gidelim de bu sersemi kendi nefretinin içinde turşulaşmak üzere bırakalım. Le Cagot. Elimi kalçasına dayayıp onu biraz zevklendireyim ■ Sabahtan beri onları bekleyen Bask gençleri de gelip içi I tıldılar. Gel. Benat?» Le Cagot'nun kıl baston karışımı Bask silâhını koltuğunun altında taşımakta oklu nu daha yeni fark ediyordu. «O zavallı kızın yerini hangi kalleş ırkdaşımm haber verdigini ogreninceye kadar bunu yanımdan ayırmamaya ahdetmiştim. Hel'e ateş saçan gözlerle bakıyordu. Gözleri içtiği şaraptan ve fanatizminin zevkinden parıldıyor-du. Biraz alışırsın!» Hel. Peder Xavier alçak tavanlı bara girdi. Mağara bir baştan bir başa. değilse dağda bir de sisle boğuşmak zorunda kalmayacakları belli olmuştu.» diye seslendi.«Öyle. Sana cehennemin tadını verir. «Tanrının her yerde gözü vadır. Hu hareketiyle anlatmak istediği. «Makila'nı neden yanma aldm. küfür 405 .DE.» Peder Xavier dilinin altından bir şeyler mırıldanarak yürüdü.«Bana söyleyeceğinden eminim. dünyada bazı şeyleri yalnız Bask'lrın bildiği ve bu konunun da onlardan biri olduğuydu. Le Cagot sözü bitirmek niyetinde değildi. Hel'e bir hizmet olmak üzere elindeki sopayı arabanın tepesine indirdi. Arabayı dul kadının barının yakınma park ettiler.» diye karşılık verdi Le Cagot. Öyle mi? Onların şarabını içiyor. «Eğer cesaretin o kadar fazlaysa bizimle dağa gelsene. Bay Hel'in yeraltı suyu içinden açık havaya kadar yi şansını tartışıyorlardı.LARRAU Hel dip kampı kurdukları yerde. Şaraplarını bitirip çıktılar. yığıntı kulesinin yanındaki yassı taşın üzerine oturmuştu. «Tanrının gazabından kurtulunmaz!» Le Cagot ona. göğsünü bununla deleceğime Herod'un Çocuk Boğan Gavgavları adına yemin ettim.Hiç.» Papaz. yani gün I dan gün ışığına geçildikten sonra keşif resmen bitmiş olacak. şu dulla ll| kadeh içelim. «Bir lokma da cesaret yutmuşsun. «Kapa çeneni. «Maküa'mı piskoposun hoşuna gidecek yere koymamı mı istiyorsun yoksa?» Hel kolunu Le Cagot'nun omzuna atıp onu sakinleştirmeye çalıştı. Hel.» diye homurdandı. üstelik herkesin yanında dan söz edebileceklerdi. Masanın yanında ayakta duruyor Le Cagot'nun barda 404 ğının boş kalmamasını sağlıyordu.» dedi. Bu adamın böyle şeyler yaptığını öyle çok görmüştü ki! Hel ona teşekkür etti ve Le Cagot'nun peşinden bara girdi. üçüncü seferinde elin kalçasında kalmana izin verdi. Pierre'nin bu sözlerinden biraz teselli bulmuştu. «Öğrenince de. onların yalanlarını dinliyorsunuz. Arkadaki tuvalet kapısı açıldı. iki gündür yağmur yağıyor. Genç Bask'lara. manastır kızı. Bu mevsim sis mevsimi. GOUFFRE PORTE . «Rahat bırak şunu.» dedi. Şimdi ise ne doğu rüzgâıı hâkim.» «Emin misin?» Pierre kıpkırmızı sarhoş burnunun ucuna parmağıyla vurdu. «Bana bak.

pedalları doğru çevirmelerini söylüyordu. Onun boğalara taş çıkaran kuvveti olmasa. Bay Hel. Bezirganın ta kendisi..» diye aşağıya da bir mesaj yolladı. işi uzatırlarsa yukarı çıkıp canlarına okuyacağını da ekledi.» Derken uzaktan.» «Diamond?» diye sordu Hel. Aslında gerek yoktu bu soruya. «Doğru. Le Cagot'nun miğfer ışığını tepelerde suyun arasından hayal meyal fark ediyordu. Oraya vardığında bir süre asılı beldeyecek. «Yer çekimi hep aşağıya doğru çalışır zaten. Telsizde Le Cagot'nun sesi duyuldu.ediyor. Başını yukarı kaldırmış bakıyor. Bir tel mi? Yoksa bobin mi kırılmıştı? Le Ca got'nun durumunu düşününce vücudu tedirginlikle kasıldı.» diye emretti Le Cagot. kayışların ve iplerin göğsüne yaptığı basım 406 . «Ne oluyor be?» «Bilmiyorum. ince bir ses geldi. «Bu soğuk duş erkekliğimi etkiliyor!» Hel bu arada koskoca hava tüplerini Şarap Mahzeni'ne kadar nasıl taşıyacaklarını düşünmekteydi. «Sana bu işe bulaşmamanı söylemiştim. Açılışın bir kaç metre aşağısında ışık durdu. Hel Le Cagot'nun miğfer ışığını görebiliyordu. Hel. tam o sırada telsizde boğuk bir gürültü duyuldu. yani suların arasına dalmaya kendini hazırladığı duyuldu. bu arada gençler bobinleri değiştirecekti. Bir ara içine derin bir soluk çekip dar yerden mağaranın boşluğuna geçmeye.» «Sen buna yüzyüze mi diyorsun?» «Yeterince yakın sayılır.» Le Cagot'nun sesi. Kurşun sesleri! Sonra sessizlik. Peşpeşe iki kısa ses daha duyuldu. geliyorum artık. kendisini ağaca asılı bir İsa gibi bekletmemelerini tembih ederken. Onlara çabuk olmalarını. Hel önce bir şeyin koptuğunu düşündü. Telin üzerinde döne döne beklemekteydi arkadaşı. Seninle yüzyüze gelmeye cesaıei edemeyecek olan adam. «Hadi. Bask gençlerin sesi bobini değiştirmeye hazır olduklarını bildirdi. başlayın. sonra «Tamam Nikko.» dedi. Allahtan yanında Le Cagot vardı. peşinden de kısa ve yüksek bir ses daha..

«Vinçdeki çocuklara ne oldu?» «Öldüler.» HeFin söyleyebileceği bir şey yoktu. Onu nasıl indireceğini sana anlatabilirim. onlar da bundan hoşlanacaklardır. «Ne oluyor?» Hel sakin kalmaya çalışarak. Hani o şaton var ya? Bir buçuk saat önce yok oldu. Hel.tan boğuk çıktı. Herhalde Bayan Biffen'le tanışmışsmdır.» Hel içine ağır bir soluk çekti. Cezana daha gösterişli birşey daha ekledim .diye devam etti. Bu durumda ölümün uzun sürecek.. «Diamond?» dedi. Diamond. Bu da Haman dedikleri Filistin Kurtuş Örgütü çaylağı olmalıydı.» Dinle. düşünebilmek için herşeyi yapmaya hazırdı. «Senin işine bulaştığımı nereden çıkarıyorsun?» diye sordu. Bırakın asılı kalsın. Bağlılıklarını kontrol edebilmek için. «Benim silâhı alan iloğlu it işte o. Fırıldak gibi dönüp dursun bakalım. Dinle. O genç mankenle... Onu neden orada asılı tutuyorsun?» ■O da Arap dostlarımızı eğlendirecek küçük bir ayrıntı. «Le Cagot senin için lı mil değil. Tek amacı ıınond'u hattın öbür ucunda oyalamaktı. Diamond.» «Buradan bir çıkarsam. «Seni uyarmıştım. «Ana Şirket İngiltere'deki dostlarımıza yakın çevrelerde kaynaklar bulundurur.» «Diamond. Diamond. Senin istediğin benim. Ben ise mağaranın dibinde. Bunlar Le Cagot'nun o gün öğle-ticn sonra barda söylediği sözlerin ta kendisiydi. yerdeyim.» «Soluğunu tasarruflu kullan.. az sonra o gençlerin nöbetini devralmak üze407 .. Zaman kazanmak.» Bunun peşinden çocuk gibi kıkır kıkır bir gülme sesi geldi.» «Anlıyorum.» «Böyle bir şeyi ne diye yapayım?» Hel arka planda Darryl Starr'm sesini duydu. «Bir işe kalkışırın Arap dostlarımızı tatmin edecek bir karşı saldırı yapmak zorun-iı Kalacağız demiştim. Hel sohbet tonunda konuşmaya devam ederek. Telde asılı bekleyen ben değilim. Arkadaşım. Oranın çıkışı olmayan dipsiz blı kuyu olduğunu nasılsa biliyorum.

» «Bu doğru değil. Bir dakika geçti. O dümdüz duvarda basacak yer açmak. Hel onu elinden geldiği kadar sarsmadan kaldırıp daha rahat biçimde yatırdı. değil mi?» Hel umutsuz bir an içinde. Le Cagot kendinden geçmeden önceki son gücünü kullanarak telefon hattına tutunma çabasmdaydı. Ağırlığı teli fena halde sarstı.. Ölmemişti. Daha şimdiden soluğunu kesen kayışların arasında. Ama telefon hattındaki tıkırtılardan.. Bir insanın ağırlığını da herhalde taşıyamazdı. Bunu Benat'ya telefonda önerdi. Hızlı hızlı inip kalkıyor. ayaklan yüksekte yattığı için kendi kanından boğulacak gibiydi. Gerçi yukarıya sağlam bağlanmamıştı. Bir an için telefonun teli kıvrılıp Hel'in ayakları dibinde yılan biçimini aldı. Başı aşağıda.. «Olmaz. Üstelik de insanı hayal kırıklığına uğratacak kadar yassı bir yalan. Ama herhangi birinin rastlantı eseri buraya gelip sizi bulmasını önlemek için Bask dostlarınızı gömmek üzere birilerini yollarım.. Acaba Le Cagot kendi kendine askı kayışlarından kurtulup tele tırmanabilir. oradan teli yavaş yavaş aşağıya salmayı düşündü.. duvarlara tırmanıp Le Cagot'nun Üstüne çıkmayı. «Diamond? Diamond? Hel telefon hattını parmakları arasında sıkıyordu.» «Benat!» 408 «Ne var Tanrı aşkına?» Hel'in aklına bir zayıf ihtimal daha gelmişti. Telefon teli. Sislerin arasından görünen miğfer ışığı kısa. «Ne dersin bu işe. Kendini boş umutlara kaptırıp ha yal kurma diye.» «İyi.. İmkânsız. Yerlerinden çıkarılıp bir kenaı. terk edilmiş gibi görmezdi. mağaranın ağzına ulaşabilirdi. Bunları sa na iyilik olsun diye anlatıyorum. Sonra iki. matkap falan im gerektireceği için saatier sürerdi. «Benat!» Hel ona doğru koştu.. Le Cagot'nun vücudu ıslak tokat gibi bir sesle yığıntı kulesine çarptı. İlk çarpmayı miğfer karşılamış. dolaşmış. sonra mağaranın girişini görünmez hale getirmek için oraya da kayalar yuvarlarlar.» Hel cevap vermedi. «Tanrım!» diye bağırdı.ı atıldıkları belliydi. Burnuyla kulakları da kanıyordu. boğulmuş olurdu çoktan. kaburga. «Ağabeyim nasıl biriydi. «Benat? Telefon hattına geçebilir misin? Kayışları kesip çıkarabilir misin?» Le Cagot'nun cevap verecek kadar soluğu kalmamıştı. Le Cagot'nun soluklan hızlı ve azar azardı..» Kulaklıkların çıtırtısı duyuldu. hatırlıyor musun. taş ve topraklarla birlikte yuvarlanıp baş aşağı kayarak düştü. Le Cagot'nun ağır soluk sesleriydi. Adam nasılsa ölüyordu. Küçük bir ihtimal bile olsa... Onu aklından çıkarma. Le Cagot'nun sesi zayıf bir rüzgâr gibiydi. Hel'den bir on metre ilerde durdu. talimata uymaya çalıştığı anlaşılıyordu. Kulağına tek gelen ses. ya da iniş kablosuyla düğümlenmiş olabilirdi.. Islak telefon teline olanca gücüyle sarılıp son kalan kayışı da kesti. Ama belki bir yerlere takılmış. Göğsü ezilmişti.. ahbap? Kendime yarattığım bu renkli kişilik yakışan bir son değil. Bizi bulup buradan çıkaracaklardır. Hel?» «Hayal meyal. suyun ağır. Le Cagot aşağıda bir ışık görürse kendini daha az yalnız hissi der.. zıpladı. Dostunun hemen ölmeyip azap çekeceğini gören Hel onun o güçlü Bask yapısından ötürü üzüntü duymaktaydı. ağzında kanlı köpükler oynaşıyordu. Hel bunu düşünerek miğfer ışığını yaktı. Kıpırdatırken bir zarar vermesi olanağı zayıftı. Ama yığıntı kulesinden yuvarlanırken başından çıkmıştı. Miğfer ışığı hızla Hel'e doğru indi.re yenileri gelecek. Le Cagot'nun yarı yarıya boğulmuş sesi kulaklıklardan duyuldu. Bu âletleri de sökerler. Açık gözleri sulan409 .. ve yerinden çıkardı. mağaranın dar boğazına ayağım basabilir miydi? Be|ki oradan öteye kendi kendine tırmanabilir. ağırlık. kesin hareketlerle sanki dans ediyordu. Le Cagot ondan çok önce ölürdü.

Hel uzanıp sakallı yanağı okşadı. «Nasıl. Bırak gelip seni alsın. Le Cagot'nun çıkışı olmayan dipsiz kuyu sözlerini aynen kullanmıştı. Sancının baskısı bir an kesildi. «Dinlen. Benat.» Le Cagot boğulurcasma sustu..» «İyi.» Ağzın köşelerindeki kanlı köpükler daha şimdiden ya-pışkanlaşmaya başlamıştı.» 410 . dostum! Mücadele etme... Le Cagot kanlan yutup konuştu.» «Dinlen. Benat. «Papaz. gırtlağının arkaların dan ince bir inilti kurtuldu.maya. Hannah'mn saklandığı yeri bildiren de papaz olmalıydı. «Hayır. bende yeterince var. Başka ne diyeceğini bi lemiyordu. Günah çıkarma kulübesini kendi özel «Şişko» su olarak kullanıyordu bu herif. «Nikko?» «Dinlen...» «Nasıl görünüyorum?» «Harika. Kandan yapış yapıştı bu yanak. «Tanrım!» «Ağrı mı?» Hel aptalca soruyordu bunu. Kulaklarından akan kanlar da koyulmaya bay-lamıştı.» Diamond. Alt dişler zaten düşme sırasında kırılmıştı..» «Papaz. o fanatik Peder Xavier'di.» «Yüzüme bir şey yapamadılar ya?» «Bir tanrı kadar yakışıklısın.» Le Cagot'nun vücudu birden kazık kesildi.» «Nasıl görünüyorum?» «İyi görünüyorsun.. teşekkür ederim.. Uyu. Oksürmesiyle birlikte vücudunu yeni bir ağrı sardı.» Le Cagot'nun dişleri kenetlenip gelen yeni ağrıyı karşılamaya çalıştı. «Ne diyorsun?» «Ağrı mı?» diye tekrarladı Hel. Bunu işitmiş olabilecek tek kişi. «Biliyorum. Konuşma. Üç dakika boyunca Le Cagot'nun acı dolu yırtık soluklarından başka ses duyulmadı. bakışları bulanıklaşmaya başlamıştı. vücut tekrar rahatlamış göründü.

yaşlan sıkarak dışarıya çıkardı. iki lamba. gümm diye yere oturdu. Ağırlım vererek. Üstünde mümkün olduğu kadar az yük taşıyordu. Bu soluklan verirken ciğerleri tahriş oluyor. Tırmanan Mağarada. Oysa mağaranın içi rutubetli ve soğuktu. Bacakları spazmlarla titremeye başladı. Eliyle arkadaşının yanağını okşuyordu. Kırık dökük vücudu son bir ağrıyla sarsıldı. Le Cagot'nun soluğu kesildi ve durdu. dalgıç maskesi ve aynı lâstik torbanın içinde bir su geçirmez fener. Soluk tekrar geri geldi. Hel. Çenesi göğsüne sarkıyordu.» Hel gözlerini sımsıkı yumdu. fena sayılmaz. «Arghh! İsa. Ölmüştü. oldukça uzun ip. sonra oturduğu kayaya boylu boyunca uzandı. yere düşmüş iki kayanın arasında duraklayıp sırtındaki hava tüpünün kayışlarını omuzundan kaydırırken rahatlamış gibi inildedi. Elinden geldiği kadar az yük almıştı ama. ağzından gene sesler kurtuldu.» «Yo. «Ama fena bir veda cümlesi sayılmaz.» dedi Hel yumuşak bir sesle.» «Eminim sen ölürken böylesini bulamazsın. Dar geçitlerde ve güç tırmanma yerlerinde hava tüpü taşımak kolay değildi. Üstündeki paraşütçü tulumunu etine giymemiş. Hızlı enerji için. Miğferlerini çıkarma zahmetine bile katlanmamıştı. gene de vücut ağırlığına göre pek lazlaydı. Meryem ve Jozefın Dört Gavgavı adına.» Ağzından pembe köpükler boşaldı. kat: kat kazakların üzerine giymişti ama. bir avuç dolusu glikoz hapı. xahako. Kayışlar sıkı çekilirse hareket yeteneği azalıyor. Titreyerek peşpeşe kısa soluklar çekti. Tüp.«Budala. Kollarını göğsünde çaprazlayıp omzunda kayışların derisini yüzdüğü yerleri ovaladı.. çok az kanca ve teçhizat. Hel mağaralarda hafif yükle hareket etmeye. gene de yüzülmüş-tü omuzları.. ağırlıkları Le 411 . Gırtlağın gerisinde tıkırda-yan kesik titreşimler halinde. tüp sallandığı için dengenin bozulması tehlikesi beliriyordu Soluması düzelince xahako'sundaki sulu şaraptan bir yudum aldı. istemeyerek öksürüyordu. Saçlarından terler akmaktaydı. bol bırakılırsa deri zedeleniyor.

Onu gömme olanağı yoktu. Her şeyi kaybetmek demekti. Acıya dayanabilmek için kükredi. Uyuma. yum. onu omuzuna aldı. Onun esprilerini. Ellerinin içinden kan. Olasılık az da olsa. ölüm kokuyordu. Hayır. basacak pek çok .. orayı aşması. Avuçları sürtünmeyle yırtılır gibi oldu.. Ağzını da kayarlarla kapattıkları^ göre! Le Cagot ebediyete kadar Bask dağlarının bağrında yatacaktı Sonunda kanamalar durunca Hel yavaşça onun yüzünü sili]) ı mizlemiş. Duvara dayanmış. Ya he. çabucak ipe asılıp yukarı almaktı. Le Cagot'yu olduğu yerde. Çenesini kasıp yumruklarını ipin çevresinde sıktı. Uyuma. Orada basacak yer yoktu pek. Bastığı yere ayaklarının yalnızca topukları sığmataydı. Başka da hiçbir yere ulaşmadı. kısa huzur parçaları elde edebilirdi. Tüpü kaybetmek. Üçüncü deneyinde.. Tüpü sırtlayıp âletlerim gözden geçirdi. Avuçları sızlıyordu. Kasıklarındaki kirişler dışarıya uğramıştı. merru. Sonunda eli tüpün ağ gibi askısına değince hemen asıldı. ama gözlerini kapatmadan..Cagot'nun o inanılmaz kuvvetine bırakmaya alışmıştı. Le Cagot'nun yardımı olmaksızın Ti nan Mağara'yı ve Kristal Mağara'daki çağlayanı geçmesi. Tüp kendi hizasını geçip. Ama tek olasılık buydu. moral veren sesini. Karar ortadaydı. 413 Orada uzun süre kalamazdı. Bir an gözle rini yum. Yapılacak tek iş tüpü suya doğru çekmek. çok ta olsa. Engeli aştıktan sonra tüpü almaya savaştığında güçlüğü daha iyi anladı. Üçgen ı ten geçip yüzme faslını hiç düşünmüyordu. Göğsünde bu ağırlık sallanmaya başladığı anda denge sağlayıp ilerlemenin kolay olmayacağını da fark etti.\\ di. Bacaklarının bütün gücüyle dayanıyordu.. cesedin üstünü uyku tulumuyla örtmüştü. Parmakları gürleyerek akan suyun üzerindeydi. Tırmanan Mağara'nın yolunu tıkayan kayaya kolayca vardı. Başka bütün seçenekler k. 412 Hel Kayası'nı geçerken bir an bütün sorunlarının bitivereceğin-den korktu. onu suyun kenarındaki dar çıkıntının üstüne koymuştu. zonklamaya başlamıştı. Sonunda iki ayağını aynı tarafa almayı başardı. Çıkardığı ses mağaranın içinde yankılandı. İpi avuçlarında erimiş demir gibi hissediyordu. Uyursa soğuğun iliklerine işleyeceğini. suyun akmtısıyla ilerilere doğru sürüklendi. Tutunacak yeri yoktu. sonra dibe vurmadan. Hava tüpüne bir ip bağlamış.. yığıntı kulesinin yanmasında bıraİ mıştı. Maske her nasılsa tüpe çarpıp kırılmaktan kurtulmuştu. Suyun öylesine bir hızla aktığı o borunun içinden geçmeyi. Akıntıya karşı. Islak ip derisine gömülüyordu. Artık suyun kaybolduğu yerdeki duvara tırmanmaya başlayabilirdi. Bu sefer taşıdığı yük daha ağır olduğu için bacakları titriyordu. Bir tabanı dar çıkıntının üzerinde. dışından sular akmaya başlamıştı... Artık bu mağara ona koskoca bil anıt kabir görevini üslenecekti. Uyumamalıydı. Hatta hm sarma şansı oldukça zayıftı. soluyup duruyordu.. onu büsbütün uyuşturacağını biliyordu. Uyku ölümdü. Bırakamazdı ama. şarkılarını da arıyordu. durduğu dar kaya üstünde sendeledi. kazık kesilmişti. Elleri kazık kesilir. İpi ona yavaş yavaş verecek bir Le Cagot yoktu yanında. Arkadaşının kuvvetini arıyordu şimdi. Kapasa da. Vücudunun her kirişi atmaya. Gerçi tek başına. Yalnızca. Bir dakika dinlen yalnızca. İpe asılıp onu geri çekmeye başladı. iki kere de sırtüstü düşer gibi oldu. Ama tehlikeliydi. Oysa ipi yeterince çabuk çekemedi. zihnini boşaltıp temizleme duygularını kontrol altına almaya çalışmıştı. kaygjj nin üzerinde Şarap Mahzenine inmesi kolay değidi. Fakat zihnini tekrar şiıı ki zamana getirdiğinde durumu düşünebilecek kadar toparlam olduğunu fark etti. Ama artık yalnızdı. Gözleri kapamak yok! Yukarı kayan gözlerinin üzerindeki kapakları açık tutabilmek için kaşlarını yükseltiyordu durmadan. Bundan ancak gelip ı cici.. Kuvveti de sonuna kadar harcanmıştı. Suyun iki yanma ayaklarını basarak denge sağlamaya çalıştı. İp hızla elinden gidiyordu. Bu arada maskenin camını da kontrol etti. Sonra kendisi gene tabanları ve omuzlan üzerinde köprü kurarak kayanın çevresini dolaşmaya çalışmıştı. İşe yaramaz olurdu sonra. Gövdeyi böylelikle sakladıktan sonra Hel yanmasına çömelı orta düzeyde meditasyona girmiş. Her şeyi sırası düşünmek daha iyi olurdu. Uykuyu düşünmek insanı rahatlatıyordu. yorgunluktan bitkin durumda köşeye oturdu. Tüp durmuştu. Elleri yüzülmüş. tek umut buydu. Burada tutunacak. Dinlenmeliydi. İki kere ayağı karşı duvardan kaydı. uyumadan. öteki karşı duvardaydı. o kadar yükü taşıyarak şaft boyunca Hel sı'na varması. Eğer ona bir şey olduysa hapı yutmuş demekti. İpin kuvveti onu çekince.

özellikle Le Cagot'nun yardımı olmadığı için. sonunda Tırmanan Mağara'ya girilecek geçidi oluşturan ve Anahtar Deliği adını verdikleri iki kaya arası delikten geçip. Le Cagot'nun öcünü alma isteğiyle birleşince. Ona yol gösterecek nehir d yoktu. yumuşak kaya olduğu için kopup elinde kalıyorlardı. Bir ara. Bir an dinlenecekti yalnızca. orada fazla uzun kaldığı için kendi kendine küfretti.. avuçlarını açıp kapa maya başladı. ağzının kenarından salyasının akmasına izin verdi. açı lığın hangi tarafta bulunduğunu ancak o zaman anlayabüdi. öte yandaki rafın üzerine uzandı. yola devam edip etmemek umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Onu cüce gibi gösteren ev boyu kayalar arasında ilerliyor. Tüpü iki kere çıkarmak zorunda kaldı. O sırada. Göğsünde kalbi deliler gibi çarpıyor. Sertleşmiş kabukları acıyla koparıyor. İşte Hel tüpün kayışlarını omuzundan o zaman çıkarmış. Buna kalkışmadan önce dinlenmek zorundaydı. Şakaklarına her seferinde gereğinden fazla kan pompalıyordu. genellik le tavandan yeni kopmuş gözüken yerlerden geçmeye çabalıyordu miğfer ışığında onu da iyi seçemiyordu.. Vücudunda biriken yorgunluklar giderek yoğunlaşmaktaydı. Ayağa kalkıp durdu. Acısına da dayanmak zorundaydı. O çılgın çatlakların. Tırmanırken Le Cagot'nun kendisine söylediği sözü hatırladı. bu hareketler. İstakoz kancasına dönmüştü herbiri. Uyumayacaktı... oraları yumuşa tıyordu. «Ahgh!» Onu hafif uykusundan uyandıran şey Le Cagot'nun miğfer ışığının tavandan kendi üzerine düşüşünü zihninde tekrar görmesi olmuştu! Doğrulup oturdu.. Çoğunun parçaları da yaralı derisine batıyordu. Şekerin kana geçmesi birkaç dakika sürecekti. Her seferinde kendini olağanüstü çabalai la sakinleştirip yakınlık algılama duyusunu harekete geçirdi. demişti arkadaşı. tüp patlayabilir. Vücudu bu dinlenmeyi çok arzuluyordu. Çok aşağılarda bir yerde görünmez olmuştu o da. Rüzgârsız havanın içinde yükselen sis gibi su damlacıklarını seyretti. Xahako'sundan koca bir yudum çekip sırtüstü yatmış. miğferini bile çıkarma zahmetine katlanmamıştı. Fena halde sızlıyordu. Çağlayanın tepesindeki ince raf gibi çıkıntıya vardığında lambasını aşağıya doğru tutup baktı. Gücü yeter hale gelince tüpü sırtlayıp o zorlu tırmanma işine girişti. Titriyor. yanağını kayaya dayadı. yüzme sırasında havasız kalır bütün bu çektikleri boşa giderdi. gözlerini. Yorgunluğun da etkisi le üç kere yönünü şaşırdı. bilincine ulaştı. Arasından geçmekte ol415 duğu yarıklar o büyük hacim için yeterli değildi. Özellikle göğsünde sallanan maskeyi koruması gerektiği için. Bir an gözlerini kapa.oyuk vardı ama. Sulu şarabın sonunu ağzına dikip hepsini yuttu. Orada öylece kıvrılmış oturuyor. yalnızca kapa. boşuna dolaşarak enerjisini tükettiği içi büyük korkulara kapıldı. Sürekli adrenalin şokunun verdiği bulantı boğazında düğümleniyordu. terliyordu. ilk kez olarak Diamond'un telsizde söylediği şeyin kapsamı. Geri kalan glikoz tabletlerini torbasından çıkardı. Onu beklerken tekrar ellerini açıp kapamaya koyuldu. Yeni kabukları kırması şarttı. Ama uyumamalıydı. . çiğnemeye başladı. bu yol 414 culuğun en güç yanını oluşturacaktı. Tırmanan Mağara'da ne kadar zaman ilerlediğini bilmiyordu. yemek ve dinlenmenin yapacağı etkiyi yaptı vücuduna. Elleri bir çift kürekten farksızdı. Hem de en tehlikeli. Tu m nan Mağara'nın sonuna yaklaşırken Kristal Mağarada dökülen çıı layanın sesi de belirginleşmeye başlamıştı. Çünkü tam düşüş çizgisinin altında oturmaktaydı ve canı kıpırdamak istemiyordu. kayanın üstüne oturup çenesini sarkıtmış. saçlarından terler gözlerinin içine akarken soluğuna düzen vermeye savaşmıştı. bacaların arasında duvara tırmanmak. sonra öbür yanda çağlayanın içinden geçip tcl-ı aşağıya inmek. Uyumak ölümdü. Biraz soldan tırman. Karşısında iki mağarayı ayıran duvar duruyordu. Mağaranı! şist tabanı üzerinde yol bulmak meseleydi. Ancak soluğunu düzenleyecek. ha? Ne yapmışlardı bunlar? Hana kaçabilmiş miydi? Hana için duyduğu merak. Düşerse ağzı kırılabilir.. Gerçekten de değildi. Şatosu artık yoktu. Bu hafif uyku onu hiç dinlendirmemişti. Her iki seferinde de tüpü sağlamca bağlayıp bir yere oturmak ya da asmak zorunda kalmıştı. Omuzları da düğümlenmiş gibiydi. Sonunda yönünü bulmasına yardım edecek sesi duydu. Elleri uyuşmaya başlamıştı bile.

Bir tek kusursuz hamle. düşmenin gürültüsü. maskenin ön camı çatlaktı. Miğferinin ışığı da sararmaya başlamıştı artık. Eğer düşerse. kendi kendine aşağıya inmeij gerekliydi. Suyun ve ipin ellerine yaptığı şey gerçek bir işkenceydi. Piller zayıflamıştı. sonra bu sessizlik. Hemen ipi oraya bağladı ve iki ucunu aşağıya sarkıttı. çevrenin deminkine oranla çok sessiz olduğuydu. Sağırlaşmadığını biliyordu. tüpü sırtından sökecek gibi oluyordu. İkincisi de suyun durumu. bu tür inişe devam edemeyeceğini fark etti. Arkadaki oyuk sağlamdı. yukarda bunca hal kaya düğümlenmiş olması. Ayağa kalktığında suyun baldırlarında olduğunu gördü. Ya maske? Dayanmış mıydı düşüşe? Torbadan çıkarıp inceledi. Suyun arkasına geçmesi gereken yere vardığında. Suyun sesinin arka tarafta daha az olduğunu geçen sefer de fark etmişti. Yükseklikler tam karşı karşıya geliyordu ağzında. Artık ipi boşvermesi. Suyun içinden bir seferdi geçmek. omuzlarına do 416 külüyor.kalp atışlarını yavaşlatacak kadar durdu orada. Yaralı parmakları yarıktan kurtuldu ve Hel aşağıya düştü. kendi yorgunluğuyla birleşince bu işi im kansız kılıyordu. Oradan iniş de çocuk işiydi hatlı ladığma göre. Ama yerdeki bu su neydi? Yoksa son yağmurlar burayı doldurmuş. bir öncekinden de güç olmaktaydı. Olaylar zihninde birbirini muntazam izlemekteydi. Bir şey yok gibiydi. buluncu parmaklarını taktı. geçen inişinde taktığı halkaların ilkine rastladı. Lâstik çerçeveye bir şey çarpmadığı sürüce cam yerinde kalabilirdi. şok. Bir önceki sefer olduğu gibi gümüşle siyah karışımı gözü ken su tabakasının içine elini uzatıp duvardaki çatlağı aradı. Yakmadan önce iyice . Dişlerinin sırası eskisi gibi değildi. Bundan böyle uzun dinlenmelere yer yoktu. Bu sefer suyun içinden geçmek daha güç olacakı ı Sırtındaki tüpe sular yağmaya devam edecekti çünkü. Rafın üzerinde ilerleyip Le Cagot'nun kendisine ip sarkıttığı ucu buldu. Sular başına. İlk fark ettiği şey. suları Kristal Mağara'nın tabanına kadar yükseltmiş miydi? Yaralı mıydı kendisi? Bacaklarını kıpırdattı. Sancı pek dayanılmayacak kadar değildi. Belki bir süre kendini kaybetmiş olabilirdi ama hatırlayamı-yordu. Parmakları di yaralı ve uyuşuktu. Yavaş yavaş inerken. Vücudunun ve ellerinin daha fazla katılaşmasına izin veremezdi. dipte oturmaktaydı. Hayal gücünün kararını yumuşatmasına da izin veremezdi. Kalçalarına kadar gelen suyun içinde oturuyordu. Peki Şarap Mahzeninin yüksek akıntılı suyunda bir yere çarpmama olasılığı ne kadardı? Pek fazla değil. Ondan dökülen yağlar da ötekinin üstüne sıvanmıştı. Her düğümü atmak. Hel şu anda çağlayanın arkasında. Suyun sırtına ve tüpe çarpışı. Magnezyum lambalardan biri düşüş sırasında kırıhnıştı. Ancak yapması gerekeni'düşünebilirdi böyle bir durumda. Sessizlik sorun değildi. can acısı. Bu işten mucizevî şekilde ucuz kurtulduğuna karar vereceği sırada yeni bir şeyi fark etti. Belki bir kemik zedelenmesi. eli yarıktan kurtulurken parmaklarında duyduğu acı. Evet. Sağ omuzu acıyordu. Üç derin soluk aldı ve çağlayanın içine daldı. Bu sefer tutunabileceği öyle bir ip yoktu. Kırk derecelik suyun gümbürtüsü zaten zihninde başka düşüncelere pek yer bırakmıyordu. Saç kılı kadar ince bir çatlak. Her halkaya geldikçe ipi tekrar düğümlüyor. Kolunu kaldırabiliyordu ama omzunda sancı oluyordu. sanki fazla acıyla ellerini uyuşturmaya çalışı yordu. Kolları da iyiydi. düşüş mesafesini kısaltıyordu. ve eskiden ıslak bir kayanın durduğu yerde şimdi su bulunması. Son yağışlardan ötürü çağlayanın suyu eskisinin iki katı kadfl kalınlaşmış bir o kadar da ağırlaşmıştı. Kırılmıştı çenesi. Islak ipin ağırlığı. Halka lara daha sıkı sarılıyor. Kristal Mağara boyunca ilerlemeye başladı. Ağzını açmaya çalışınca büyük bir acıyla kendinden geçmesine ramak kaldı. Yerdeki su giderek derinleşiyor-du.

bu son yüzme aşamasında umutsuzluğun verdiği gücü kullanacaktı. Sonunda lambayı yakabildi. Umutsuzluğun avantajı da yok olmuştu. Yüzme mesafesi çok artıyordu. Başarı olasılığı çok azdı. alçak olanları tümüyle örtmüştü. Omuzu kazık kesilmişti. Le Cagot olsa dayanma gücünü sonuna kadar kullanmayacaktı. parlayan kristaller. Yarısını. Mağaranın yan tarafına yürüdü. yazı da gelse. 418 . Maskenin camı bile. Şansı ne kadarcıktı ki? Çenesinin en ufak bir hareketi içini ıstırapla dolduruyordu.. ince sarkıtlar bütün görkemiyle ortaya çıktı. psikolojik açıdan en kolay aşama olacağını düşünmüştü. tura da gelse. Hel'in ilk düşüncesi her şeyden vazgeçmek oldu. Bir kenara yürüyüp kuru bir taş bularak oturmak ve meditasyona dalıp kendini kaybetmek. Kolu yuvasında gıcırdıyordu. Kaygan killi yokuş tümüyle su altındaydı artık.. Uzak duvarlar. Avuçlarının derisinden eser kalmamıştı.kadar geçmiş olacağına göre. Her şey çok güç görünüyordu gözüne. Ama ilerde dikitlerin göründüğü yoktu. Kristal Mağara suyla doluydu. mağaranın son bölümlerini doldurmuştu. Evet. Oturup ölümü gururla beklemek daha iyi değil miydi? Paniğe kapılmış bir hayvan gibi kadere karşı savaşmaya çalışmaktansa. Yağışlar. Başka seçenek kalmamış olacağma ve mağarayı da o noktaya . Soluğunu da.. Kumar bile sayılmazdı bu. Yoksa alev yanlardan aşağı akabilir. İlk yola koyulduğunda Şarap Mahzeninden dışarı yüzmenin. Suyun o gücüne karşı geri dönmek nasılsa olanaksızdı çünkü. Ortalık birden aydınlandı. geri çekilirken kullanmak üzere saklamak zorunda kalacaktı. Kadere karşı yazı tura atmak. kaderin kazanmasına razı olmak demekti.. Ama şimdi. elini yakardı. ilk korkulan doğru çıkıyordu. o güçlü akıntıya dayanabilecek gibi değildi. Orada oturup ölümü bekleyecekti. Aslında öyle bir durumda başarı olanağı belki yanında Le Cagot'nun bulunup kendisini iple geri çekeceğini bilmekten de fazlaydı. Yerdeki yeni oluşmuş göl.Şibumi 417/27 temizlemek şarttı. Bu sefer ise şansının iki katına çıktığını hesaplamıştı. Ancak para yanlamasına dik durursa Hel kazanabilecekti.

Akıntının çekişi görünmez bir kuvvet gibiydi. Mağaranın canlı organizmalardan yoksun. Derisi yüzülmüş elleriyle vidaları sıkıştırırken acıdan homurdanıyordu. ne bir toz zerresi. onun ışığında maskeyi hava tüpüne bağladı. Yüzmek. Su yeterince derinleştiği zaman kendini bırakıp yüzmeye başladı. Dünyada hiçbir şey. Derken o hayal de kayboldu ve her taraf simsiyah kesildi. Çukura inmeden önce kenara tutunup bir an duralamak istediğinde fark etti akıntının gücünü. Bacakları hâlâ sağlamdı. biraz tükürükle maskenin cammdaki buharları temizledi. Allah kahretsin! Lastikli feneri iki aragonit çıkıntının arasına kıstırdı. berrak suyunda fener ayrıntıları sanki hava içindeymiş gibi net gösteriyordu. Suyun basıncı kulaklarını tıkadı. Mutlak karanlık zihninin üstüne büyük bir ağırlıkla kapandı. yürümekten daha kolaydı. peki. Hemen kendi ni düzeltmeye çalıştı. Gerçi maskenin kırık çeneye yaptığı basınç da azap veriyordu ama. Akıntı taşıyacaktı onu.Derken elindeki lamba söndü. Dönmeye. Ya Hana? Ya Le Cagot'nun ve Hannah Stern'in ölümüne çanak tutan o çılgın Üçüncü Dünya papazı? Ya Diamond? Peki. Suda ne bir hava kabarcığı. karşılamak kadar kolay değildi. aşağıya doğru çekiyordu. ölümü gururla. Feneri de sağlam eline alıp yalnız bacaklarıyla yüzecekti. kıvrılmaya uğraştı. incinmiş omzuna dikkatle geçirdikten sonra valfı açtı. dayanabilecekti buna. Hel kaygan killi yokuşa ininceye kadar akıntının gücünü hissetmedi. Yokuşun dibine yaklaşırken akıntı daha arttı. Dışarıya kadar sürükleyecekti. O bütün gücünü. onu ancak son boruya ayakları önde girmekle kazanabilirdi ■II" . Kendi soluğunun gürültüsünü hoparlörden dinlercesine duymaya başladı. yön kontrol etmeye ve hız azaltmaya vermeliydi. Bütün vücudu bir anda Şarap Mahzeni'nin dibindeki çukura doğru çekildi. Buradan sonra yüzme diye bir şey yoktu. En ufak bir şansı olacaksa. Kayışları. Akıntı sanki arkadan itmiyor. şibumu'yle beklemek. ne de onu kavrayan büyük gücü belirtecek herhangi bir işaret vardı. Gözlerini oynattıkça duvarlardaki kristallerin parlaklığını hayal meyal görüyordu. Tutunduğu yer hemen elinden sıyrıldı vücudu sırtüstü döndü ve aşağıya doğru çekildi.

su da bıçağı elinden alıp savurmak için direniyordu. Arka tarafına. Akıntı onu bir anda kavrayıp delikten içeriye savurdu. Buraya kısılmasının nedeni sırtında tüple birlikte kayanın yanındaki aralıktan geçemeyişiydi.. Başaşağı girmişse işi bitik demekti. Sorun şu lanet olası tüpteydi. Su yüzüne saldırıyor. Birden cam da fırlayıp gitti. Önce bıçak kayboldu. Balonlar. dizi göğsüne vurdu. Şarap Mahzeni'nin çukur kısmında akıntının hafiflediğini hissetti.di. Birkaç saniyeden beri de korkudan soluğunu tutmuş bulunuyordu. bacağı büküldü. Hava emmek için. Birden kendini bir kayanın berisinde buldu.. Üstten testere gibi sürterek kesmek zorundaydı. Su kayanın yanından geçip gidiyor. Kırık cam parçaları geçerken bacaklarını çiziyordu. Bıçağı araya sokmaya olanak yoktu. Fener elinden gitmişti. Soluma isteği şakaklarında zonklamaktaydı. sonra kalçasına. Maske yüzünde dönmüştü. Daha hızlı kes! Kes. Nabzının atışını beyninde dinliyordu. Vücudu ağır ağır suyun altına inmeye devam ediyordu. peşpeşe birer darbe yedi. burun deliklerine doluyordu. Derin bir soluk çekip sinirlerini güçlendirmeye çalıştı. Korkunç bir sürtünme sesiyle birlikte birşeyin başına çarptığını hissetti. Ayağı bir yere çarptı. Bıçağını kavrayıp olanca gücüyle kayışları kesmeye çabalarken. Allah kahretsin! Tüp fılayıp gitti. Önce omurgasına. Kalbinin atışı çekiç vuruşları gibi inlerken kendisi döne döne köpük ve baloncuklar arasında ilerliyordu. Hemen bundan yararlanıp ayaklarını üçgen deliğe doğru uzattı. Boya torbalarının nasıl gözle izlenemeyecek kadar büyük bir hızla görünmez olduğunu hatırlamıştı. Derken açıklanamayacak bir şey oldu. Zihnindeki son net imaj da bu oldu. vücudunu sanki parçalıyordu. Derken kendi vücudu da harekete geçti. Vücudu yavaşça dibe batıyordu. Köpük! Demek görebiliyor! Yukarı yüzmeliydi! Yukarı! 420 . Tüpün kayışlarını kesmesi şarttı! Ama su tüpü ittikçe kayışlar da göğsüne basılıyordu. Soluma isteğinden gırtlağı kabarmıştı. Geçerken neredeyse ayağını da götürüyordu. Olduğu yerde dönüyordu. Bembeyaz bir acı. Göğsündeki diyafram birden yükseldi.

.

acımanın iyi olduğunu kilise de söylüyordu çünkü. Bay Hel yanında Le Cagot ile dağlara çıkalı sekiz gün olmuştu.oo ETCHEBAR Hel. Yarı kapalı panjurların ardından kasaba kadınları onu izliyor. Merhametli olmak iyiydi ama. gerçi acırdı insan böylesine. arabayı tekmelemeyi de. Ağaçlı yoldan ilerlemekte olan Hel evine ne yapılmış olduğunu 423 . çocuklarına o gitmeden meydanda oynamamalarım söylüyorlardı. Doğulu bir kadınla üstelik herhalde evlilik dışı yaşadığı için cezalandırılmamış mıydı? Tanrı'nın onu daha başka neler için cezalandırdığını da kim bilebilirdi? Ha... O korkunç. Bahtsızlık bulaşmasın diye. Öldüğüne dair söylentiler dolaşmıştı çevrede. kimsenin onu selamlamaya cesareti yoktu.. Volvo'yu bomboş Etchebar Meydanına park edip ağır ağır indi. Ondan beri Bay Hel'i gören olmamıştı. Bahtsızlarla ilişki kurmanın kötü olduğunu herkes bilirdi. Bu korkunç şeylerin olması da zaten Tanrı'nın isteği değil miydi? Bu yabancı. İçine derin bir soluk çekip yavaşça bıraktı. üniformalı adamlar o sıra kasabaya inmiş. kendini tehlikeye atacak kadarı da fazlaydı. Bu yükseklerdeki dağ kasabasında hâlâ ilkel içgüdüler geçerliydi. İşte şimdi harap evine dönüyordu ama. ama Tanrı'nın cezalandırdıklarıyla daha sıkı fıkı ilişkiler kurmak akıllıca bir şey değildi.. Kapıyı kapamayı da unuttu. Bay Hel'in şatosuna feci şeyler yapmışlardı. sonra kıvrılarak yükselen yoldan şatosuna doğru ilerlemeye başladı.

çoğu yanmış. Alçak bir duvarın berisinde mahzen görünüyordu. Batı kanadının çoğu hâlâ ayaktaydı. Banyo odası ve onu çevreleyen bambu duvarlar gitmişti. Odaların arasındaki duvarlar gitmiş. Ses yapan akarsu. enkaz yığınlarının arasından akıyordu. Tatami'li odanın kapı eşiğine çökercesine oturdu. uçuşan kumaş parçalarını oradan oraya taşıyordu. aradan bir hafta geçtiği halde üzerinde hâlâ yağlar yüzüyordu. yerler çökmüştü. Alev bombaları kullanmışlardı burada. Alçak lake masada çay takımının hazır beklemesi hazin bir görüntü yaratıyordu. Çamlar tıkıyordu görüşünü. bükülmüş ama yıkılmamıştı. Yeraltı kaynaklarından da nemlen-mişti. Duvarlar yıkılmış.henüz göremiyordu. Yalnızca karton duvarlar patlamadan yırtılmıştı. enkaz her tarafa dağılmıştı. Kopan kirişler sallanıyordu. En büyük acıyı Japon bahçesine baktığı zaman duydu. «Ah 424 . Orta blokla sağ kanat gitmişti. Ama terasın dibine vardığında hasarın büyüklüğünü gördü. terasa açılan kapılar tümüyle yanıktı. Granit blokla-rıyla mermer parçalan elli metre uzaklara kadar uçmuş. Buralara yerleştirdikleri dinamitler patlamadığı için bu kanatta yangınla yetinmek zorunda kalmıştı adamlar. Başı yorgunluktan sarkmış durumda otururken Pierre'in yaklaştığını algıladı. çimenlerin içine yarı gömülmüş durmaktaydı. Dirençli bitkiydi ne de olsa bambu. Üç yerde granite oyulmuş delikler buldu. Hel bahçede yürürken ayakkabılarının burnu incecik siyah külleri uçuruyordu. Ama kararmış toprakların içinden birkaç bambu fidanı başvermeye başlamıştı bile. Bütün pencerelerin camları kırık. pişmanlıktan adetâ ıslak denebilirdi. Gölgeli. Rüzgâr hafif hafif estikçe yanık meşe kokusunu getiriyor. Ayakları eşiğin dışına sallanmaktaydı. Herhalde saldırganlara bu bahçeyi özellikle mahvetmeleri için talimat verilmişti. Yaşlı adamın sesi. Hel batı kanadının ayakta kalan duvarlarını incelemek ü^ere ilerlerken ortalıkta rüzgârın çamlarda çıkardığı sesten başka çıt çıkmıyordu. loştu. Tatami döşemeli odayla yanındaki silâh odası sağlamdı. Bu odanın esnek duvaları ne fırtınalar önünde dayanmış.

M'syö! Ah M'syö! Bakın neler yaptılar bize! Zavallı Madam. Bir kaşının da üstü çürümüştü.» «Olur. hareketi önlenmeye çalışılmıştı. Ama bakın. Pierre'in düğmelenmemiş gömleğinin göğsünde koyu renk bir leke fark etti. «Sen kendin de pek iyi görünmüyorsun. Pierre üstündeki hırdavatı kaldırıp konuğuna yer açmıştı. Bir tanesi başıma dipçikle vurdu. Sargılar başının üzerinden dolaşıyordu. Her iki eli bilekten parmağın ikinci eklemine kadar sargılar içindeydi. Şişeyi tutmak daha kolaydı. Pierre. 425 . Pierre omuzlarını kaldırdı. Sakin ol ve anlat. «Benimki bir şey değil. Yüzündeki çürükler hâlâ erik rengindeydi. Hel çenesini oynatmaksızın konuştuğundan. «Ama şu halinize bakın. ancak doktorlar gerek gördüğü zaman yatağın yanından ayrılmıştı. Bay Hel'e kendi evinde kalmasını önerdi.» Pierre'in giriş kapısı yanındaki evine yürürlerken ihtiyar bahçıvan. Onları durdurmaya çalışırken. Efendisinin fiziksel durumunu fark eden Pierre'in nemli gözleri. Herhalde şarabı iyi tutamadığı için elinden kaydırmış olacaktı. Haydutlar onun evine bir şey yapmamışlardı. Hel. «Başın nasıl bu hale geldi? diye sordu ona. belki bir tane de kendim içerim.» «Ne olduğunu anlat bana. Hana'nm yanında kalmış. Hel yayları kırılmış büyük koltuğa oturdu. Onu gördünüz mü? İyi mi?» Hel dört gündenberi Oloron'daki hastanede. Dönüp pencereden vadiye doğru baktı. «Haydutlar yaptı. m'syö!» Hel'in çenesi bandajlıydı.» «Ah. O zaman anlatabilirim belki.» dedi. ellerimiz aynı!» Yanıkların üstüne sürülmüş melhemi saklamak için bağlanan sargıları gösterdi. m'syö.» «İsterseniz kapının yanındaki odama gidelim mi? Size bir bardak şarap ikram ederim. Gömleğinin içinde kolunun üst kısmı bedenine sıkı sıkı bağlanmış. M'syö! Çok korkunçtu!» «Sen anlat. İçkisini de şişeden içiyordu. duyduğunu merhametle yarı kapandı. pek boğuk bir sesle.

M'syö. Ah. Ah.. Tardets'e telefon etmiş.» diye anlatmaya başladı.» Pierre daha faz426 . Tepeme ateşler yağıyordu. Ve kırılan camlar. Birisi bana tüfeğiyle vurdu. m'syö. M'syö. «Yolumuz ateş içindeki yığıntılardan tıkanmıştı. M'syö! Her şey yok olmuştu! Her taraf ateş ve duman içindeydi! Her taraf! O sırada.. Alnındaki eğri çizgi güneş yanığı yüzünü bembeyaz tepesinden belirgin biçimde ayırıyordu. Peşlerinden bağırdım. Bir yandan o taksinin gelmesini bekliyordum. camlar!» Pierre gözyaşlarını tutmaya çabalıyordu. Ben haydutların peşinden koşup derhal gitmezlerse Bay Hel'e söyleyeceğimi haykırdım. Onları elimle çekmek zorunda kaldım.. tepelerindeki kanatları döndürerek bekliyorlardı. yere düştüm. Çıkmak için yolunu bulamıyordu! Pencerelerin camı üstüne patlamıştı. Dağların tepesinden buraya indiler. Madam. 0 sırada uzaktan. İçeriye daldım. «Binlerce işle meşguldüm. Ayağa kalkabildiğim zaman şatoya koştum. Büyük bir gürültüyle parka kondular ve içlerindeki adamları kustular. «Madamı tutup dışarıya çıkardım. Büyük gürültü oldu! Patlamalar! O süre içinde otojiro'lar parkta duruyor. Gözlerini bereyle kurulayıp yüksek sesle homurdandı. İki helikopter. Ama o sıra onlar makinelerine doğru koşuyorlardı.» «Evet.» «Neler geldi?» «Haydutlar! Otojiro'lara binmişlerdi!» «Helikopterlere mi?» «Evet.«Çalışıyordum. Başından beresini çekip yüzünü onunla kapattı.. Beni tekrar yere yıktılar! Şatoya vardığım zaman. Mutfaktaki kadınlar bağırarak kasabaya doğru kaçtılar. Şatoya doğru koşarken birbirlerine sesleniyorlardı. Çevresini alevler sarmıştı. Onlarla dövüşmek istiyordum M'syö. Yanmakta olan taraftaki pencerede. Ses gittikçe yükseldi.. Kocaman uçan böcekler gibi geldiler.. onlara buradan gitmelerini söyledim. Kırk yıldan beri açık havaya beresiz çıkmamıştı. İstiyordum döğüşmeyi!» «Biliyorum. dağların tepesinden gelen uğultuları duydum. ulu Tanrım! Madamı gördüm... Ama onu çıkardım! Çıkardım! Ne var ki o camlar!... Yanma vardığımda öylece duruyordu. Adamların hepsinde tüfekler vardı.» diye devam etti. bereyi tekrar başına geçirdi. Ah. uçağa gitmek için taksi çağırmıştı.

Artık kendisine güvenilemezdi. «Hah. Tam sakladığım yerde. Burun deliklerinden aşağıya akan gözyaşlarını yutuyordu.» dedi. M'syö. Sonra öksürüp boğazını temizleyerek. paket de Maurice de Lhandes'dan geliyordu. Bir mektup.» Bahçıvan bu sözü düşündü. Buralarda bir yerlerde olmalı. «Peki. her tarafa yığılmış eşyaların arasında aranıp duruyordu. odalara rüzgâr girmeyecek biçimde onart.la dayanamadı. yanında da bir paket. Pierre. M'syö. Bir süre hiç konuşmadı. Şatoyu korumayı başaramamıştı.» dedi.» «Ya gözleri?» Hel bakışlarını Pierre'den kaçırdı. Ne iş var? Şato yok oldu!» «Orayı temizleyeceğiz ve geriye kalanı onaracağız. Maurice'in mektubunu okudu. Pierre. «Ama siz yokken burada patron benim! Ve onları durdurmayı başaramadım!» «Bir insanın yapabileceği her şeyi yaptın!» «Onlarla dövüşmeye çalıştım!» «Biliyorum. bir mektubunuz var M'syö.» «Ama. Bahar geldiğinde yeniden inşaata başlarız. işte burada. Batı kanadım. Gerekli adamları tutmak ve onlara ne yapılacağım göstermek için sana ihtiyacım var. «Cesur adamsın. boş kutulara bakıyor. Ha. «Peki.» diye devam etti Hel. Pierre. . «Yapılacak işlerimiz var.» Koltukların üstüne.» Mektup da. 427 . derin bir soluk alıp ağır ağır bıraktı. Hel kalkıp ihtiyarı kucakladı. Pierre kendini yeni bir bardak şarapla güçlendirmeye çalışırken Hel. «Ama.» Pierre başını iki yana sallayıp duruyordu. «Enkazı temizlettir. Bu şatoyu yeniden yapmak sonsuza kadar sürer!» «Bitirebiliriz dememiştim. Kışı geçirebilmemiz için ne gerekirse yaptır.» «Ya Madam? İyileşecek mi!» «Yaşayacak.» dedi. «Adamları senin bulmanı istiyorum.

Zekâm beni ölümden sonraki hayata inanmaktan kurtarmış bulunuyor. Lütfen Estelle'i arada sırada ziyaret et. İşte bu düşünce zevk veriyor bana. Ama üç tanesini söylesem yeter. fotoğraflar. görmezlikten gelmeye de çalışmadın. Fakat söylemek istediklerimi başka türlü söylememe de olanak yok. kısa notlar.) Sana olan yakın duygularımın birçok nedeni var. (Burada hayaletimin atacağı kahkahayı dinleyerek dur ve kendi utancını geçiştirmeye çalış. Kendisini çekici hissetmesini sağla.. Kennedy cinayetine karışmış kişilerle ve hükümet kuruluşlarıyla ilgiliydi. Amerika hakkında elimde bir şey olduğunu söylemiştim. ama ölümden sonra hâlâ can sıkabilmek mümkün. Demek ki sen biraz inandırma gücü kullanarak onlara her istediğini yaptırabilirsin. Mektubuma beni güldürecek ve seni utandıracak kadar melodra-matik bir sözle başlarken artık havarilik iddiamdan tümüyle vazgeç tim. Not: Geçen akşam yemekte. Ölü olduğumu da bilemez. hepsi John F. günün birinde sana yararı olabilecek bir şey. Orijinalini imha ettim. Hel paketin ipini koparıp açtı. plâklar. korku salmış birisin. Ama düşman tabii imha ettiğimi bilemez. Bu yüzden ben de o sözü kullanmak zorundayım işte. Dostça duygularla. Harika Doğulu'na da sevgilerimi söyle. basılı düğme durumunda olmadığını bilmelerine olanak yok. hayatımda tek konuştuğum insansın.Sevgili dostum. (Bunu şimdiki zamanda yazmak ne kadar garip!) Orijinallerin benim elimde. hatırlıyor musun? Hani Hüriyet Heykelinin sırtüstü yatıp neresini istersen orasını sana sunacağı şey? İşte aşağıda! Sana yalnızca fotokopisini yolluyorum. ikincisi: Estelle'den sonra. balığın limonunun az olduğunu söylemiş miydim? Doğrusu söylemem gerekirdi.. O konuda erkek erkeğe konuşmaya kalkarak duygularımı incitmedin. Sana bir armağan gönderiyorum (Hehalde açmışsmdır bile. Bir de . içindekileri gözden geçirdi. Üçüncüsü de: Benim fiziksel görünümümü hiçbir zaman önemsemediğin gibi. Birincisi: Sen de benim gibi hükümetlere ve şirketlere epey dert olmuş. Makbuzlar. obur domuz seni!» Bu armağan. Sen bu mektubu okurken ben ölmüş olacağım Nicholai.

«Yarın hava nasıl olacak.» Hel önünden geçmekte oldukları ağaç kütüğüne bakıp içini çekti. döner dönmez onarıma başlayabileceklerini anlattı. Pierre?» Yaşlı adam gökyüzüne ilgisiz gözlerle baktı.şimdi beyaz bulutların kenarları kızıl görünüyor.» «Öyle mi?» «Bu herhalde akim. Ben de zamanla yaşlanacağım. Hel yavaşça başını salladı.. ekmek ve soğandan oluşan. Yalnızca öyle görünmeye çalışırım. «Öyle mi M'syö?» «Senden öğüt almadan dağlara çıkmaya dünyada cesaret edemem.» Pierre hatırlamaya çalışır gibi kaşlarını çattı. yaşla gelen tecrübenin ve Bask kanının bir karışımından geliyor. Bakın . Ama Bask kanı. Hel konuyu değiştirdi.» «Ama senin tahminlerin hiç yanılmaz Pierre. Ayın bu sırada inmekte olduğunu da unutmamak gerekir. «Biliyor musunuz.» dedi. Şatodan özellikle uzak durmaya çalışıyorlardı. Önemli olayım diye. Özellikle üç kişinin ifadeleri ilginçti.cinayeti örtbas etme faaliyetleriyle. Galiba haklısınız M'syö. m'syö. Koyu renk bulutlar dağların doruklarında toplanıyor gibiydi. «Bilmiyorum. aslında bir yetenek bu. «Doğuştan bir yetenek bu herhalde. Pierre'in odasında sosis. Hel kendisinin birkaç gün için gitmesi gerektiğini. Pierre bir süre bu sözleri düşünerek sesiz kaldı. Kuşlar da sabahleyin alçaktan uçuyorlardı. «Bu iş için bana güvenebilir misiniz M'syö? Sizi koruyamadığımı bile bile?» Kendine acıyordu Pierre. Ben kendim de gökteki belirtileri okuduğumu sanıyorum ama. omuz silkti. ikincisi Yangın Merdivenindeki Adam. Bundan kesinlikle anlayabiliriz ki yarın hava.. Her zaman o tahminlere güvenirim ve çok da yaralandım.» 429 . Biri Şemsiye Adam dedikleri gibi. Tecrübe de edinebilirim. şarabın yardımıyla boğazdan geçen hafif yemek yedikten sonra birlikte araziyi gezdiler.. Akşam olmak üzereydi. O gün ayık olsa Madam'ı çok daha iyi koruyabileceğine inanmaktaydı. Sonunda. Gerçekten güçlü bir silâhtı bu paket. Benim ırkıma özgü bir şey. üçüncüsü de Knoll Komandosu diye adlandırılandı. Doğrusunu isterseniz ben aslında havayı okuyamam.

İçeriye girmeden önce. Bask halkına yapılan eziyetlerdi. Karnı gurulduyordu papazın açlıktan. Günah çıkarmak için bitişik kulübede oturan kadının yüzünü göremi-yordu elleri engel olduğu için. oradan da inanç ve devrim konusuna dönmeye çalışmıştı. O sabah vaazda bir batıl inançtan yararlanmış. Ama Tanrı'nm bir askeri olduğuna göre. Halk üzerinde yarattığı etkiden mutluydu papaz. Köy evlerinde gece yatısına kalması da istenmişti. Karşıdaki. Hem karşısındakine anlayış gösteriyormuş gibi görünür. Ama olsun. Papaz buradan hareketle. ufak tefek günahlarının ayrıntılarına girip Tanrıyı inandırabilmek amacıyla o uzun ve can sıkıcı konuşmayı yaparken. Bunu bilerek böyle yapardı. Sagarra (göğe uçuş) sırasında çan çalmasının apansız gelecek ölüme işaret ettiğini o da duymuştu. Bu kadının günahları da hiç bitmeyecek miydi yoksa? Akşam oluyordu. hem de bu arada kendi düşüncelerine vakit ayırırdı. Kürsünün yanma bir saat koymuş. kocasının içki içmesini önleyemediği. Madam Ibar'ın dedikodularını dinlediği. olayın ne anlama geldiğini açıklamıştı. kilise adına eline geçen her silâhı kullanması gerekliydi. yüzüne bakmaz. Yaşlılar. oğlunun kiliseye geleceği yerde ava çıkmasına izin verdiği için af dilerken sıkılmıyordu böylelikle. Bir de tabii devrim hareketinin içine sızan Tanrısız etkenler. Daha o sabah bir sürü akşam yemeği daveti almıştı. halkın dikkatini kazanmaya. bunu uzunca bir sessizlik izlemişti. Ölecek olan. Kilisenin içi pek loşlaşmıştı. Genellikle kadınlar tabii ama bir hayli de erkek. çalışını tam Sagarra sırasına ayarlamıştı. parmakları şakaklarına dayalıydı. Üstelik akşamüstü günah çıkarmaya gelenler de pek çoktu bugün.ALOS'TAKI KİLİSE Peder Xavier'i başı eğik. Kadın her sustukça papazın ağzından soru tonunda bir ünlem yükseliyordu yalnızca. Kendisi dağlı Bask'ların bâtıl inançlarını paylaşmayacak kadar aydındı. Zihni çok daha önemli konularla doluydu. Cemaat saatin vurduğunu duyunca birden soluğunu tutmuş. bekleyen kuyruğa bir göz at430 .

bitişik kulübeye bir kişi daha girdi. Kafesten geri çekildi. Çok yumuşak bir ses. onu kulübenin arka duvarına mıhladı. Le Cagot dağlarda kaybolmuştu. «Defol!» dedi.mış. kadının en sonuncu kişi olduğunu fark etmişti. Papaz gözlerini kısıp kafesin arasından karşı taraftakini görmeye çalıştı. Tam kalkmaya hazırlandığı sırada perdenin hışırtısı duyuldu. birden soluğu boğazında kaldı. Ölülerin çenesi düşmesin diye nasıl sarılırsa öyle.. Davet edildiği beleş ziyafete fazla erken gitmek yakışık almazdı. Karşısındaki insanın suratının etrafı bandajla sarılmıştı. kendi kendine Alos'a kadar uçarak onu gammazlayan hilekâr papazı cezalandırmıştı. «Dua etmek için yalnızca birkaç saniyen var. Le Cagot'nun makila'sı onun öcünü almaya karar vermiş. haçı önünde tutarak. 431 . Bir hortlak! Peder Xavier batıla inanmayacak kadar iyi eğitilmişti. içini çekip kadının sözünü kesti. Ona İsa'nın her şeyi anladığını ve affettiğini söyleyip pişmanlık duaları okumasını öğütledi. Ama Bask özgürlük mücahitleri nerede ona ihtiyaç duysa hemen orada beliriyordu. Kanıtlanmıştı çünkü. Le Cagot'nun makila'sı papazm kaburgaları arasına daldı. Artık köy halkının Sagarra inancını sarsmaya kimsenin gücü yetmeyecekti. «Iabi!» Yumuşak ses.» dedi. Birkaç ay içinde Le Cagot efsanesine yeni ve renkli parçalar eklendi. onun kiliseden de çıkmasını bekledi. Peder.. «Benat Le Cagot'yu hatırlıyor musun?» diye sordu. kalbini deldi. Peder sabırsızlıkla içini çekti. Kadın kulübeden çıktıktan sonra papaz arkasına yaslandı.» Aradaki kafes çatır çutur kırılıp devrildi. «Kimsin sen? Ne. Kendini önemli saysın diye.

Kendisine neden Bayan Başkan dedirtmiyor o halde? Amerikalılar kelimeyi çirkinleştirmek pahasına bile olsa böyle durumlara bir çare bulmaya pek meraklı olurlar. Gerçi çenesinde biraz katılık vardı ama artık o sargılara ihtiyacı kalmamıştı. Bu tür konularda OPECi temsil ederim. Dünyanın en güçlü insanlarından biri olduğu için kendisini kanıtlamak 432 . «Bay Hel! Başkan birazdan gelecek. iki sallanan koltuk.. Pantolonu dapdardı. Adım Bay Able. Bu toplantıyı ayarlamaya çalıştığı sekiz gün içinde vücudu kendini iyi onarmıştı doğrusu.» El sıkarkenki aşın baskısı cinsel eğilimlerini belli ediyordu. Son dadikada bir şey çıktı.o— NEW YORK Lüks özel asansörde yukarıya çıkarken Hel çenesini iki yana oynatıp duruyordu.. «Başkanın kadın olduğunu bilmiyor muydunuz?» diye sordu. Başkan geleneğe pek aldırmaz. Onun yanına girmek ister misiniz?» Sekreter genç ve yakışıklı bir erkekti. Masanın başında oturan sekreter ayağa kalkıp onu boş bir tebessümle karşıladı. Başkan neredeyse gelir. Elleri hâlâ hassas olmakla birlikte bandajlar artık çıkmıştı. piyanonun üstünde bir ailenin üç kuşak fotoğrafları. «Bilmiyordum. Alnındaki çürüklerin son sarı lekeleri de bitmişti bugünlerde. alçak bir çay masası. «Lütfen oturun. Hel'i içerdeki resepsiyon odasına götürdü.» Hel odadaki zevksiz koltuklardan en iyisini seçti. Bay Hel. Sonra dantel perdeler. Diğer Bay içerde bekliyor. «Bayan mı?» Bay Able müzikli bir kahkaha attı. Pufla koltukların kumaşı çiçekliydi. İpek gömleğinin göğsünü iliklememişti. Dokusu. Asansör durunca kapı bir dış ofise açıldı.» «Siz de göreceksiniz ya. aksanı Oxford'du. Burası kırsal yerlerdeki evlerin salonu gibi döşenmişti. «Bay Hel? Sizinle tanışmayı çok istiyordum. penisinin biçimini belli edecek türdendi. cam kapaklı etajerde biblolar. Kanepeden ayağa kalkan adamın çizgileri Sami ırkından geldiğini belirtiyordu ama. bayanı yanımızdan birkaç dakika için uzaklaştırdı.

Eşitlik iddiası onun durumunda aşağıya inmek sayılır. «Şuraya bırak. Bay Able ona. Boynu. «Herhalde Ana çayı bana servis yaptıracaktır. Başkan içeriye girdi. Bay Able hemen ayağa kalktı. kat kat çenesinin arkasına saklanmıştı. «Bilemezsiniz sizinle tanışmak için nasıl sabırsızlanıyordum. Ayağa kalkıp piyanoya doğru yürüdü. Takım kaba porselendendi. İnanın ki Ana Şirket özel polisinin evinize yaptıklarını duyunca çok üzüldüm. Elinde bir tepsi tutuyordu. Hel'in fincanlara bakmakta olduğunu gözden kaçır-madı. size Nicholai Hel'i takdim ederim. Kadın Hel'in elini tutup kendi kısa. «Ne düşündüğünüzü biliyorum. tombul parmakları arasında sıktı.» dedi.» «Öyle mi?» Hel bu gecikmeden sabırsızlanmaya başlamıştı. Bir aile şakası gibi. Bay Hel.» diye tahmin yürüttü. çerçeve içindeki resimlere baktı. enfes güneş yanığı cildiyle kapıda belirdi. Desenleri mavi. evet. adaleli bir genç. Bay Hel. Ana beni bu toplantıya çağırmadan önce sizin hakkınızda epey şey öğrendim. «Biliyor musunuz. Bence bu affedilmez bir barbarlık. Bay Able. çevrede bir kısmı tel tel dökülŞibumi 433/28 .» dedi. Anne gibi açık ifadeli gözleri vardı.» dedi. Kır saçları topuz yapılmış. «Bayan Perkins. «Ana ev eşyasına benzeyen şeyler kullanmayı sever.» Bay Able gülümseyip başını yana eğdi. Renkli geçmişinizi de biliyorum. O sırada iç ofisin kapısı açıldı. «Ana?» «Başkana yakın olan herkes onu Ana diye çağırır. çay takımını masaya yerleştirdikten sonra çıktı.» dedi. anlıyorsunuz ya?» «Anlıyorum. Bukle bukle altın sarısı saçları vardı. Elli beş yaş dolaylarında. Tabii sizinle tanışabileceğimi hiç umamıyordum Özellikle Bay Diamond rapor verip öldüğünüzü bildirdikten sonra. tombul bir kadındı..» Dış ofisin kapısı açıldı.. Ana Şirketin başı. Plaj cankurtaranına benzeyen genç. Bay Hel. Bir süre önce size ait bir brifing toplantısına katılmıştım. sonra Hel'e döndü.zorunda değildir. Vaktini bu Arap'la çene çalarak geçirmeye niyeti yoktu.» dedi. adı da Ana.

«Çay sever misiniz.» «Bilgilere baktınız mı. «Onlar benim en büyük gurur ve zevk kaynağım. Mor ipekli bir elbise giymişti. Başkan öne eğilip elini Hel'in koluna dayadı.» dedi. Şu taraftaki torunum. Bay Hel?» Kendini koltuğa bırakırken pofladı. «Size yolladığım bilgilere baktınız mı Bayan Perkins?» Bir yandan Bay Able'a bakıp elini havaya kaldırmış. Durumu doğru anlamışsam. Birçok nedenden ötürü şu sıra ortalığı karıştırmak istemiyoruz Hele Kongre.müştü. Bay Hel. «Eh. size karşı bir harekette bulunduğumuz takdirde elinizdeki bilgileri Avrupa basınına vereceksiniz. «Bana Ana deseniz olmaz mı?» diye sordu. poşet çay içmek istemediğini belirtmişti.» «Demek her şey fiyat sorununda düğümleniyor.» dedi.» Resimleri süzüp başını sevgi dolu bir ifadeyle salladı.» Kadm çabucak Bay Able'a baktı. Gracker'in Enerji Kanununu görüşürken. Çok yaramaz bir şeydir. Ana.» «Bu konuşmanın ön şartı olarak sizden Bay Diamond'a yaşadığımı bildirmeyeceğinize dair söz istemiştim. değil mi?» «Evet. Bay Hel. Güvercin göğüslü etli kollu. Sesi metalik bir tona büründü. dirsekleri gamzeli bir kadın. «Bu konuda herkesin bana uyması gerekli. Harikulade bir insan. «Baktım.» «Tabii. Fiyatınız ne kadar?» 434 . «Görüyorum ki aileme bakıyorsunuz. Adetâ bir sihirbaz. Hatırlıyor musunuz?» «O ön şartı kabul etmiştim. Öyle. «Bay Hel'le olan muhaberatımızı yalnızca ben okuyabilirim. «Bizi köşeye kıstırmış olduğunuzu inkâr edecek değilim. Bayan Perkins?» Kadının yüzündeki sıcak tebessüm yok oldu. «Herkes öyle der. bilemiyorum!» diye ekledi.» dedi.» «O halde?» diye sordu Hel. Kordonblö düzeyinde aşçı ve çiçek yetiştirmeye de eli çok yatkın. Bu da Bay Perkins. belki işimize dönsek iyi olur. Bilgiler şu anda Şiş-ko'nun Güve diye adlandırdığı kimsenin elinde. «Çay olmasa ben ne yapardım.

Buz gibi gözleri Hel'e dikilmişti. «Peki. Bu nedenle bilgileri belirsiz bir süre boyunca hazır bekleteceğim.» «Anlıyorum. öfkesini kontrol altına almaya çalıştığını belli edecek biçimde oynuyordu.» «Tabii.«Birkaç madde. Güve'yi arama çabalarına hız vereceğinizi tahmin ediyorum ama. Gözlerini iki kere kırptıktan sonra. Adamlarınız evimi mahvettiler. Herhangi bir şekilde bana zararınız dokunursa mekanizma harekete geçecektir. «İkincisi.» «Pek sayılmaz.» «Herhalde farkmdasmızdır.» Başkan tombul elini havada sallayıp bu kadar küçük bir ayrıntının önemi olmadığını belirtti.» dedi. Bana verdiğiniz bu tavizleri istediğiniz zaman kolaylıkla geri alabileceğinizi biliyorum. Hepsi bu kadar mı?» «Hayır. hem de siz onun öldüğünden emin olmalısınız. Ama ben gene de bir denemek istiyorum. Korunmanın kalkması için hem o ölmeli. Artık o şatoyu yapanların kalitesinde sanatçı bulunmuyor.» Bayan Perkins'in çenesi. İsviçre Bankasındaki hesabımdan aldığınız para. «Size bağlı şirketlerin arazime üç yüz mil yarıçap uzaklığındaki alan içinde bütün maden aramalarına son vermesini istiyorum.» 435 . onun asla bulamayacağınız bir yerde gizli olduğunu bildiğim için bir kumar oynuyorum.» «O dedikoduyu ben de duydum. Bayan Perkins. O öldüğü anda korunmanız ortadan kalkıyor.» «Kaç para?» «Dört milyon.» «Hiçbir ev dört milyon etmez. Oysa ben sizin onu asla bulamadığınızı ve ne biçim biri oduğu hakkında da zerre kadar fikriniz olmadığım biliyorum. Bizden başka bir dileğiniz var mı?» «Evet var. Bir kere VVyoming'de bana ait olan bir araziyi aldınız. Onarmak kabil olmayabilir.» «Göreceğiz.» «Beş milyon oldu. Onu geri istiyorum. Tabii. Şişko'nun dediğine bakılırsa Güve denen bu adamın sağlık durumu kötüymüş.

ben hayata atıldığımda elimde bu söylediğinin dörtte biri kadar para vardı ve eğer sanıyorsan ki. öyle. Bayan Perkins. Bay Able'a döndü. İkisi çay masasının üzerinden birbirlerine bakıp duruyorlardı. «Pekâlâ.» «Altı milyon..» «Ve bu da son isteğiniz. bu son isteğim.» dedi.» «Ölümünü nasıl karşılayacaklar?» Bay Able bir süre düşündü. Bay Able bakışlarım onlardan ayırdı. bana olan düşmanlıklarının mantığını etkilemesine izin vermeseydi.» Bayan Perkins'in ağzı bir anda kapandı..» «Sanırın son isteğim sizi memnun edecek. Tam bir sessizlik oldu. Onlara işin bir dizi cinayet olduğunu söylemedik. Biri buz gibi sabit bakışlarla. «Gene bazı tavizler vermemiz gerekecek ama. Bayan Perkins kendini sakinleştirmek için derin bir soluk çekti. Sizden talimat bekliyorduk. bugün bu konuşmayı yapmak zorunda kalmayacaktınız. bu Bay Haman. «Şu ana kadar yalnızca kaza olarak biliyorlardı.» dedi. kişisel duygularının. Peki. Ana. Ana. Filistin liderine akraba oluyordu galiba. Eğer Bay Diamond adlı adamınız işini başarılı biçimde yapmış olsaydı. öyle mi?» «Evet..«Sevgili çocuğum. Ehliyetsizliği. Starr adlı CIA bıçkınını istiyorum ve bir de Bay Haman dedikleri o Filistin Kurtuluş Örgütü acemisini istiyorum.. Size bir hizmet yapmış oluyorum böylelikle. idare ederiz sanıyorum. beceriksizliği cezalandırıyorum.» «Fiyatınız piyasa tavanına vardı. Son isteğim onunla ilgili.. Bunu ek bir ödeme olarak görmeyin.» «Anlıyorum..» «Evet. öteki inik göz kaplarının altında gülen yeşil gözlerle. «Kara Eylülcülerin o uçak kazasında ölmesini senin ülkeler nasıl karşıladı?» diye sordu.» Başkan. 436 . Amerika çıkarlarıyla Ana Şirket çıkarları arasındaki paralelliğin de bir sınırı var. «Ama umarım bu artık isteklerinizin sonuncusudur. Diamond'u istiyorum.» «Korkarım ki değil.

delikanlı. Parmağını Hel'e doğru sallayarak.» Bayan Perkins güldü. Ondan sonrasını ben idare ederim. Bay Able'a. «Seninle oturup sohbet etmeyi çok isterdim. atom enerjisi tesislerimizden birine karşı gösteriye girişmişler. Yüzündeki katı ifade bir anda yumuşadı. Dağa çıkarken her üçünün de silâhlı olmasını özellikle istiyorum. İyi bir iş adamının nitelikleri var sende. «Yaman adamsın. Orada bir rehber onu bulup dağlara çıkaracak. boynundaki boncuklar sakırdadı. gülümsemeye dönüştü. «Dia-mond'a Kennedy Cinayeti ile ilgili elinizdeki bilgileri göstereceksiniz. ben gene de seviyorum yaramazları. «Dedikleri doğru aslında.» diye söylendi. Hel başını salladı. «Dinledin mi?» diye sordu. Güve'nin yanma götürecek.» Kadın başını salladı. Gençler artık eski günlerdeki gibi değil ama.» dedi. Ana. evlât. Güve'yi bulmak için bir ipucu ele geçirdiğinizi anlatacaksınız. «Tam pazarlıkçısın. Bir grup genç.» Başkan gözlerini Hel'den ayırmaksızm.» dedi. O adamı öldürüp orijinalleri alma işini kendisinden başka hiç kimseye veremeyeceğinizi.» «Bu hakareti duymamış olacağım.» diye anlattı.Bayan Perkins tekrar Hel'e döndü. Yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra. «Kabul. «Ama beni bekleyenler var.» Koltuktan kalktı. Ticaret dünyasında çok yükselebilirdin. çünkü başkasına güvenemeyeceğinizi söyleyeceksiniz.» dedi. «Kadınların işi bitmek bilmiyor. «Evet. «Şöyle ayarlanacak.» 437 . Diamond'u İspanya'nın Bask bölgesinde bulunan Onate köyüne göndereceksiniz. Kendisinden başkalarının bu bilgileri görmesini o da tehlikeli bulacaktır.

Böyle bir yerde kaybolup tekbaşma kalmayı asla göze alamazdı. önlerindeki tığ gibi rehberin durmadan kendi kendine mırıldanması. Sonra da avuçlarını birbirine dayayıp gözlerini yukarı devirmiş. Hele o derin çukur ve uçurumların yanından geçerken. MARTİN Bıkkın ve aynı zamanda fiziksel açıdan çok yorgun olması bir yana. o da. Dinlenmek için her oturuşlarında yakınıyordu Haman. sisin içine dalıp görünmez olduktan biraz sonra Starr'ı kavrıyor. Bırakamazdı ama ipi. Güve'nin saklandığı yer ne kadar 438 . Diamond'u bu fiziksel koşullar kadar rahatsız eden ikinci bir şey de. Kollarını iki yana uzatıp gözlerini ve ağzını açarak düşen bir adam taklidi yapmıştı. Yeni aldığı dağ botları bileklerini vuruyor. hayal meyal seçebiliyordu. dua eder poza girmişti. Bir ay önce o dağ yaylasında ne kadar keyiflendiğini de hatırlıyordu. İpin ucu kendi belinden arkaya doğru uzanıyor. Su altındaymış gibi. Sis zerrelerinde yankılandığı için. beline bağlamış ipe tutunarak ilerlerken.•••o MAĞARA BÖLGESİ/COL. Diamond bir ara rehbere daha ne kadar bu beyaz çorbanın içinde yürüyeceklerini sormuştu. On adım kadar ilerisinde yürüyen rehberi ancak arasıra. Starr o Yahudi kızını öldürdükten sonra kendisi de tabancasını kızın vücuduna boşaltırken. Onate'deki otelde iki gün önce giyinip aynaya baktığında. Diamond bu sisin içinde. Romantik bir kılıktı üstündeki doğrusu. Hele belindeki ağır Magnum da hesaba katılırsa! Aynadaki katı bakışlar profesyonele hayran kalınmış. Böyle saatler süren sıkı jimnastiklere alışkın değildi Arap. PİERRE ST. Hiç konuşmamasına karşın bu tehlikelere onların dikkatini çekmeyi bilmişti rehber. belinden Magnumu çabuk çekme egzersizleri bile yapmıştı. Hem ses sanki bir yerden değil de. Genizden söylenen Bask şarkısı Diamond'un sinirlerini bozuyordu. İpi tutmaktan kol kasları ağrıyordu. ayrıca gülünç de olduğu kanısındaydı. her yerden gelir gibiydi. yeni aldığı dağ kılığı içindeki imajı hoşuna gitmiş ama hiç de böyle durumlara düşeceği aklına gelmemişti. şarkılar söylemesiydi. ondan sonra da Filistin stajyeri Haman'ın beline dolanıyordu.

sisin içinde tırmanıp duruyorlar.. çukurlarla doluydu. «Ne. bayağı sevindirmişti bu durum Dia-mond'u. Kayalarla dolu yaylanın orta yerinde duruvermişti adam. Diamond bunun üzerine rehbere adının ne olduğunu sordu ve onu da öğrendi. «Biiirazcık. Kendisi.uzaktaydı! Ama rehber ona cevap olarak yalnızca sırıtmış ve başını sallamıştı. Akşam yemeği olarak bayat ekmeklerini bir taşın üzerine oturup yedikten sonra. biraz ileriye gidip gelecekti. rahatsız bir gece geçirmişlerdi.» Garip bir cevaptı bu. bu anormal ışık gözlerini yakıyor.. «Biiirazcık. adam da «Biiirazcık.» Starr. «Ne oluyoruz?» Diamond başını iki yana sallıyordu. «Rahatınıza bakın. «Biiirazcık. 439 .» Rehber bunu söyleyip kalın bir bulutun içinde görünmez oldu. Yo. Diamond neredeyse sırıtıp duran rehbere toslayacaktı. buz gibi.» «Tamam» İşte bu harikaydı! Diamond. her ne içinse. Her yanları tehlikeli mağaralarla.» diye karşılık vermişti. kendilerini bu dağ rehberine teslim ederken Diamond ona bu adamın İngilizce bilip bilmediğini sormuş. bekleyeceğiz?» diye sordu. onlara işkence ediyordu. Köydeki Bask. bayat ekmeğin yanında insanın ağzını yakan yanık sosislerle Diamond'un bir türlü kullanmayı beceremediği deri tulumdan içilen o sert şarap da vardı tabii. kadar. Onlar burada bekleyecek.. dostlarım. Böyle hassas bir durumda kadının kendisine güvenmesi iyiydi. Başkanın bu işe neden özellikle kendisini yolladığını anlıyordu. Hele Kara Eylülcüler'in ölümü üzerine Diamond'un ofisine yolladığı o sert notlardan sonra. Bir süre sonra Diamond rehbere ne kadar yolları kaldığını sorunca da aynı cevabı aldı. Bir an sonra rehberin sesi her yönden birden geldi. Starr'la Haman yanlarına geldiğinde rehber işaretle bir şeyler anlatmaya çalıştı. Diamond her kelimeyi tane tane çıkarmaya çalışarak.. «Bu sersem Amerikanca biliyormuş meğer. Çevrelerini saran sessizlikten pek tedirgindi. Ama iki gündür böyle bellerinden iple bağlı durumda.» dedi. Daha ne kadar yol kalmıştı acaba Güve'nin yerine? Şu sersem köylü bari şarkıyı kesseydi! O anda kesti.

Hel onlardan on metre kadar ilerde. Göremediği derin mağarayı elleriyle yoklayarak bulma çabasmdaydı.. Fırlayan on sekiz mermi bir an sisin içinde bir delik açar gibi oldu. Hel kabzayı elinden geldiği kadar sıkı kavradı. Starr. Vücudunun her hücresi oradan kaçmaya can atıyordu. Starr'm sola doğru ilerlediğini hissetti. ama hangi yöne doğru? Dizleri ve elleri üzerinde dururken haki 440 . Kollarını iki yana açmış. Hel. «Durumu kaptırdın mı artık. açılan gediği onardı. Arap dizlerinin ve ellerinin üzerinde sağ tarafa gidiyordu. Starr tabancasını çıkarıp horozu kaldırdı. pistolu uyuşan elinden yere attı. Hel. pırıl pırıl parlayan sis örtüsünün içinde. Tel sas'lının titreşimlerinin tam ortasına nişanlayıp tetiği çekti. Her birinin yaydığı titreşimleri okumaya çalışırken başını yana eğmişti. Haman titremeye başlamıştı. Diamond olduğu yere çakılmıştı. Hollandalı sanayicinin kendisine yıllar önce verdiği iki pis-tolun horozlarım kaldırdı. Yakınlık algılaması her üç titreşimde de panik duygusu seziyordu ama dereceleri farklıydı. hem yakından gelen sesi o tipik yumuşak tonu taşıyordu. Diamond ise kendini kontrol etmeye çabalıyordu. Kaybolmanın ve bu tehlikeli yerin verdiği duygu. Göğsü ve yüzü delik deşikti. Starr'm geriye doğru uçtuğunu gördü. «Yayılın. İçlerinde tek profesyonel oydu.Dakikalar geçti. ayakları yerden kesilmişti.» diye fısıldadı Starr. Starr'm titreşimleri soldan yaklaşıyordu. Kulakları patlamanın etkisinden sağırlaşmış olan Arap titremeye başladı. Silâhın geri tepmesi dirseğini fena halde zonglatmıştı. Sis hemen tekrar kapanıp. Saçılan kurşunların çıkardığı ses kulakları sağır edecek türdendi. Nicholai Hel'in hem uzaktan. Hel.. «Büyük İsa!» diye mırıldandı. Hiçbir şey yoktu. Arap neredeyse parçalanıp yere dökülecekti. Hel. Starr sisin içine kör kurşunlar yağdırmak üzereydi. Arabm şikâyetlerini bile dindirmişti. gözükmeden dikilip duruyordu. Diamond?» Göz kamaştıran ışığın içinde ileriyi görmeye savaştılar.

ses çıkarmamaya çalışıyor. Son çığlığı epey uzun sürdü. sonunda Hel'in cezaevi fısıltısı geldi. Olmuyordu! Her yön doğru gibiydi. Sonsuz bir on saniye geçti. çoban?» Arap irkilerek iki adım yana fırladı. «Eeee? İstediğin bu muydu.» Konuşmamalıyım! Sesime ateş edecek! Diamond ağır Magnum'unu iki pençesiyle kavrayıp sisin içine ateş etti. Konsantrasyonunu Diamond'a yöneltti. çömelir pozisyonda duruyordu. «Seni itoğlu it!» 441 . Dökülen taşların yankıları bittiği zaman Hel sırtını kayaya yasladı ve içine yavaş. biraz ileride. gözleri sağa sola dönüp sisin içinde görebileceği bir şey arıyordu. dipteki çamur bataklığın içine düşmüştü. Arap güven duyabilmek için kayayı kucakladı ve sessizce hıçkırdı. Hâlâ ateş ederken. Şu anda benden bir sekiz metre kadar uzaktasın. ve çok yakından geldi. sonra sağa. Belki şansın tutar. Arabın son çığlığından sonra sessizlik sarmıştı Diamond'un çevresini.renkli pantolonunun ağında giderek büyüyen koyu kahverengi bir leke belirmişti. Kovboylayojimbo karşı karşıya! Hoşlandın mı?» Diamond başını çılgınlar gibi sağa sola döndürüp sesin hangi yönden geldiğini anlamaya çalıştı. «Sana yardım edeyim. Hel'in sesi yumuşacık. Mümkün olduğu kadar yere yakın kalmaya çalışarak santim santim ilerledi. «İtoğlu it!» diye haykırıyordu. Diamond hâlâ eski yerinde. Sisin içinde. canının yanacağını beklercesine ürpermekteydi.» Hangi yön? Hangi yön? «Bari ateş et. Ağzından kısa kısa soluyor. Derin bir mağaranın ağzından içeri uçmuş. sonra daha açık sola. Diamond? Örgüt adamının en büyük hayalini yaşamaktasın. sola doğru. Önünde bir kaya belirdi. Diamond. Kör sisin içinde görme savaşı veriyordu. «Kaç. Önce sola. Derisi. İkinci pistol elinde sallanıyordu. Araları bir adım olunca kayanın şekli de meydana çıktı. derin bir soluk çekti. Diamond.

Derken Hel durdu. Böylelikle ortaya bir denge koyabileceğini ummuştu. Hel'e delik deşik vücudun havada dönüp yeni bir bulut tabakasının içine düştüğünü gösterdi. Hel'de ise dalgınlığın avan442 .. tabancayı indirdi. Kayadan uçan bir parça çarpmış. Yapış yapıştı orası. plânladığı intikamı mekanik bir vahşi hayvan avına çevirmişti. korku içinde bırakmaktı niyeti. ciğerleri zehirlenecek kişilerin çığlıklarına karşın. O eski atasözünü hatırladı.Derken tetik iki kere boş düştü. ustası olduğu o sesler ve vajinal kontraksiyonlardı. Yani iki atış hakkı tanımıştı kendine. Güç işleri kimler yapmalı? Yapabilenler. gırtlağına sarılan tiksintiye hiç aldırmadan döndü. Tatmin duygusu yoktu bu işte. Ama bu durumda? Sisin içinde duygusal enkaz haline gelmiş bezirganın karşısında? Cezalandırılmayacak kadar iğrençti bu adam. Sonra durakladı. Her an kendini parça parça edecek patlamanın sesini bekleyerek. silâhın sesiyle yankısı arasında sandviç oldu. Hel parmağının ucuyla kulak memesine dokundu. Diamond'un Ana Şirket'in hizmetinde olduğunu hatırladı. Boşa zahmet! Bu sis örtüsü. Pis-tolunu kaldırıp panik titreşimlerinin geldiği yere nişanladı. Örgüt adamı. tek başına. Diamond'un manyak çığlığı. Diamond'u oracıkta titreyerek. Yırtınıştı. burunlarının dibine kurulan atom enejisi tesislerini düşündü. Hel sessizce o kayadan uzaklaşmaya başladı. doğal araziyi didikleyen maden aramalarını. oo ETCHEBAR ŞATOSU Hana'nm bu seferki durumu çok zayıftı. Ne cesaret ölçülebili-yordu.. ne de ehliyet. Siste açılan yeni bir gedik. Üçünün de silâhlı geleceğini bilen Hel yanına yalnızca iki pistol almıştı. Yanıyordu da. kolunu uzattı. Denizleri kirleten sualtı sondajlarını. Tek silâhı. Derinden derine içini. tundralara döşenen boru hatlarını.

Bütün avantjlarma karşın. Hel onun arkasına diz çökmüştü.şeytan!» diye mırıldanan gene Hel oldu. Kimonosunu kalçalarına sarmış. Bu seferki ödül okşanmak ve yoğurulmaktı. Gece saatlerce silâh odasında yere diz çökmüş durumda oturmuş. Hana tatami döşenmiş odanın eşiğinde oturuyordu. O zaman gene peşine düşecekleri ortadaydı. Ana Şirketin er ya da geç onu koruyan zırhı kaldıracağını biliyordu. Ve ödülünü de hemen almıştı. Kesin kararını bir gece önce vermişti artık.» diye karşılık verdi. Zihninin sonbahar huzuru içinde melankolik bir zevke kaymasına izin verdi. Onlar peşi443 . Zevkini yüksek sesle ve büyük hevesle ifade ediyordu. oyun taşlarının nasıl dizili olduğuna düşünmüştü. Hareketlerini kontrol altında tutabiliyordu. Belki de bomba falan gibi kişisel olmayan bir yöntemle. Karşısında Japon bahçesinin enkazı vardı. En küçük bir yanlış hareket canlarının acımasına sebep olabilirdi. ensesine saç diplerine ürperme dalgaları yayıyordu. örgüt canavarının çeşitli kollarını ve başlarını kesebilirdi ama. belden yukarısını çıplak bırakmıştı.» dedi. Oyunun ödülünü kabul etmek üzere. Mücadele edebilir. Pozisyonları çok giriftti zaten. Ya dinmek bilmeyen araştırmalar De Lhandes'in öldüğünü ortaya çıkaracak ya da Kennedy Cinayeti günün birinde açıklığa kavuşacaktı. Hana onun artık çözüldüğünden kesinlikle emindi. Gözleri dalgındı Hel'in.tajı vardı. «Öyle görünüyor. O da kendini öne doğru itip Hel'in doruğuna katıldı. Yüz kasları tümüyle dinlenme halindeydi. «Galiba gene kaybettim. Hel gülümseyip başım salladı. Parmak uçlarını Hana'mn omurgası üzerinden yukarıya doğru kaydırıyor. Birkaç saniye şükranla kucaklaştılar. Hana şeytan gibi gülerek. sonunda kendisini nasılsa ele geçireceklerdi. «Seni. Böyle bir olayda gurur payı neredeydi? Şibumi neredeydi? Sonunda zihnindeki düşünceleri yerine oturmuştu.

«Nikko beni bilhassa kazandırmadığından emin misin?» «Ne diye yapayım. Bunu kanıtlamak için de. bunca yıllık başıboş gezmeden sonra.» «Seni bilerek kazandırmadım. Hel'in kafasındaki bahçeyi. Kişi-kava-san'm verdiği Go taşları. gururunu nasıl elden bırakmayacağına karar verdikten hemen sonra. Güçlü olan. gelecekten arındırıldığı anda bir yığın önemsiz ayrıntı haline geliyordu. kafasmdakinin zavallı bir ifadesinden başka bir şey değildi. Kendi eliyle.. mahvettikleri bahçeyi değil. Masanın üstünde yalnızca iki şey vardı. Yuvaya dönüş. o bozdukları. Huzura yeni kavuşan zihni bir fikirden bir anıya doğru uçarken. Sonra da oyundan çekilecekti. Üvey babasına olan sevgisini simgeleyen bu Go taşlarını.. gelecek sefere büyük cezayı uygulayalım. Oyunun durumunu böylece anlayıp. Japon ruhunu simgeleyen o hırpalanmış mektubu. Hel'in çıplak göğsüne doğru yaslandı. «Nikko?» «Hımmm?» Hana arkaya.» 444 . Bu üç şey yanında olduğu sürece kendini çok şanslı ve zengin hissediyordu.. Üzerinde çalıştığı bu küçük arazi parçası. İçinde taşıdığı her parçayı gözden geçirmek istedi. Kendi isteğiyle. İçinde organik hiçbir şey kalmıyordu. bir de Şimbaşi İstasyonunda ölen ihtiyardan aldığı resmi başsağlığı mektubu. Sarı güneş ışığı ve uzun çimenleriyle. acı veren hiçbir şey. bir de bahçesini. Ve çok da iyisin. Batı dünyasında başı boş dolaştığı uzun yıllar boyunca üç tane ruhsal çıpa taşımıştı yanında. çok doğal olarak kendini o çok sevdiği üçgen biçimindeki çayırında buldu.. Hel onu kucaklayıp saçlarını öptü. böyle bir şeyi?» «Garip bir insansın da ondan. Gecenin geç saatinde lake masanın başına diz çöktü. Geçmiş denilen şey. Hayatının hesabını vermek gibi bir istek duydu. Hel içinde yılların biriktirdiği tiksinti ve nefretin eriyip yok olduğunu hissetmişti.ne düşünceye kadar burada Hana ile huzur içinde yaşayacaktı.

Hana hafifçe güldü.» Onu tekrar kucaklayıp avuçlarını memeleri üzerine kapattı. Ona bir şey yapmadıklarına çok sevindim. «Bu işin bir tek iyi yanı varsa. bu korkunç bir söz.» Ona bahçenin mahvolduğunu söylemenin bir anlamı yoktu.» «Biliyorum. «Bir cevap geldi aklıma.» «Öyle mi?» «Neredeyse OKEY.» dedi.» «Öff. o kadar emek verdikten sonra. diyecektim. «ingilizce bir cevap. bir zarar verselerdi kalbim parça parça olurdu. 445 . Nikko. Artık Hel'in hazırladığı çayı içmenin saati de gelmişti. o da senin bahçen. Onca sene burayı o kadar sevdikten.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful