You are on page 1of 138

Immanuel Wallerstein Amerikan

Gücünün Gerileyişi Kaotik Bir


Dünyada ABD
Immanuel Wallerstein 1930 yılında New York'ta doğdu. Co-
lumbia Üniversitesi'nden 1951 yılında lisans, 1959 yılında
doktora diploması aldı ve aynı üniversitenin Sosyoloji Bölü-
mü'nde öğretim üyesi oldu. 1955-1970 döneminde başlıca
araştırma alanı Afrika'ydı. 1961'de Africa: the Politics of In-
dependence adlı çalışması, 1967'de ise Africa: the Politics of
Unity adlı çalışması yayımlandı. 1968 yılında Columbia Üni-
versitesi'ndeki reform hareketine etkin bir biçimde katıldı. 1971
yılında Montreal'de McGill Üniversitesi'nde görev aldı.
1976'dan itibaren Binghamton'daki New York Eyalet Üniver-
sitesi'nde sosyoloji profesörlüğü yaptı ve Fernand Braudel
Ekonomi, Tarihsel Sistemler ve Uygarlık Araştırmaları Merke-
zi'nin müdürlüğünü üstlendi. Temel yapıtı niteliğindeki üç ciltlik
The Modern World-System kitabını sırasıyla 1974,1980 ve
1989 yıllarında yayımladı ve sosyal bilimlerde verimli bir da-
marın ortaya çıkmasına yol açtı. "Dünya sistemleri analizi"
olarak bilinen bu anlayış ve çalışma tarzı mevcut kapitalizm
analizlerine geniş bir bakış açısı ve tarihsellik boyutu getirdi.
1994-98 tarihleri arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği
başkanlığını yapan yazarın Metis Yayınları'nda önemli bir ko-
leksiyonunu oluşturduk: Tarihsel Kapitalizm (1992), Irk Ulus
Sınıf (1993, E. Balibar ile birlikte), Sistem Karşıtı Hareketler
(1995, C. Arrighi ve T. Hopkins ile birlikte), Sosyal Bilimleri
Açın! (1996; Gulbenkian Komisyonu'nun Sosyal Bilimlerin
Yeniden Yapılanması Üzerine Raporu), Liberalizmden Sonra
(1998) ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu (2000). Türkçe'deki diğer
kitapları: Jeopolitik ve Jeokültür (İz, 1993); Sosyal Bilimleri
Düşünmemek (Avesta, 1999); Geçiş Çağı, Dünya Sisteminin
Yörüngesi, 1945-2025 (Hopkins ile birlikte, Avesta, 2000);
Güncel Yorumlar (Aram, 2001); Ütopistik ya da 21. Yüzyılın
Tarihsel Seçimleri (Avesta, 2001).
Immanuel Wallerstein

Amerikan Gücünün
Gerileyişi
KAOTİK BİR DÜNYADA ABD

Çeviren: Tuncay Birkan


İçindekiler

Giriş: Dün ile Yarın Arasında Amerikan Rüyası 9

Birinci Kısım
TEZ
1 ABD'nin Gerileyişi: Kartal Yere Çakıldı 19

İkinci Kısım
FARKLI RETORİKLER VE GERÇEKLİKLER
2 Yirminci Yüzyıl: Günortasında Karanlık mı? 35
3 Küreselleşme: Dünya Sisteminin Uzun Vadeli Yörüngesi 47
4 Irkçılık: Bizim Albatrosumuz 67

5 İslam: Batı ve Dünya 93


6 Ötekiler: Biz Kimiz? Ötekiler Kim? 113
7 Demokrasi: Retorik mi, Gerçek mi? 135
8 Entelektüeller: Değerlerde Tarafsızlık Sorunu 153
9 Amerika ve Dünya: Metafor Olarak İkiz Kuleler 172

Üçüncü Kısım
NEREYE GİDİYORUZ?
10 Sol, I: Bir Kez Daha Teori ve Pratik 195
11 Sol, II: Bir Geçiş Çağı 220
12 Hareketler: Bugün Sistem Karşıtı Bir Hareket Olmak
Ne Demektir? 229
13 Yirmi Birinci Yüzyılın Jeopolitik Bölünmeleri:
Dünya İçin Nasıl Bir Gelecek? 241

SONSÖZLER
1 Adil Savaş 261
2 "Şok ve Dehşet" 266
William McNeill'a

Bu kitapta söylenecek olan her şeye katılmayacak ol-


sa da hep koruduğu geniş bakış açısı, insanlık durumu
hakkında çalışmalar yapan herkese ilham vermiştir,
vermeye de devam edecektir.
Giriş
Dün ile Yarın Arasında
Amerikan Rüyası

11 EYLÜL 2001 Amerikan tarihinde dramatik ve şoke edici bir andı.


Ama tanımlayıcı bir an değildi. Çok önceleri başlamış ve daha otuz
kırk yıl sürecek olan bir yörünge içindeki, kaotik bir dünyada ABD
hegemonyasının gerilemesi adını verebileceğimiz uzun bir dönem
içindeki önemli bir olaydı sadece. Bu şekilde ifade edildiğinde, 11
Eylül birçok kişinin inkâr ve öfke hisleriyle tepki verdiği bir şokla-
bilinçlendirme olayıydı. Amerikalıların bu olaya mümkün olduğunca
berrak ve ayık bir kafayla cevap vermeleri gerekiyor. En iyi değer-
lerimizi korumaya ve dünya sisteminin geçirdiği temel dönüşümler -
etkileyebilsek de denetleyemeyeceğimiz dönüşümler- arasında gü-
venliğimizi azamileştirmeye çalışmamız gerekiyor. Yaşamak isteye-
ceğimiz türden bir dünyanın inşasına, yeniden inşasına başka yerler-
deki başka insanlarla birlikte katılmamız gerekiyor.
Amerikalı siyasetçiler Amerikan rüyasından bahsetmeyi severler.
Amerikan rüyası vardır ve çoğumuzun ruhunda içselleştirilmiş du-
rumdadır. İyi bir rüyadır bu, öylesine iyidir ki dünyanın dört bir ya-
nındaki başka birçok kişi de kendileri için aynı rüyayı isterler. Peki
nedir bu rüya? Amerikan rüyası, insanın yapabilirliği rüyası, içinde
herkesin elinden gelenin en iyisini yapmaya, en iyisini başarmaya ve
bunun karşılığında konforlu bir hayat ödülünü almaya teşvik edildiği
bir toplum rüyasıdır. Bu tür bir bireysel kendini gerçekleştirmenin
önünde hiçbir yapay engelin olmayacağı rüyasıdır. Bu tür bireysel
başarıların toplamının müthiş bir toplumsal iyi -bir özgürlük, eşitlik
ve dayanışma toplumu- olacağı rüyasıdır. Böyle bir rüyayı gerçek-
leştirememenin ıstırabını çeken bir dünyanın işaret feneri olduğumuz
rüyasıdır.
10 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ GİRİŞ 11

Tabii ki bu bir rüyadır ve bütün rüyalar gibi, gerçekliğin tam bir yarak başlamamız gerekir. Bir yıl sonra, olayın failleri yakalanmış
temsili değildir. Ama bilinçaltı özlemlerimizi ve temel değerlerimizi değil. En büyük askeri tepkimiz de 11 Eylül saldırısıyla hiçbir alaka-
temsil eder. Rüyalar bilimsel analizler değildirler. Daha çok bize ba- sı olmayan bir ülke olan Irak'ı işgal etmek oldu.
zı içgörüler sunarlar. Gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyayı anla- Amerikan karşıtı hissiyat yeni bir şey değil. ABD 1945'ten sonra
mak için rüyalarımızın ötesine geçip tarihimize dikkatle bakmak zo- dünya sisteminin hegemonik gücü haline geldiğinden beri çok yaygın
rundayız - Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihine, modern dünya bir hissiyat bu. Büyük bir güce sahip olanlara karşı ve bu tür bir güce
sisteminin tarihine, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünya sistemi sahip olanlara neredeyse kaçınılmaz olarak doğal gelen kendini
içindeki tarihine. Bunu herkes yapmak istemiyor. Bazen gerçekliğin beğenmişliğe karşı bir tepki. Bu Amerikan karşıtı hissiyat bazen
kasvetli olacağından ya da en azından rüyalarımız kadar güzel olma- anlaşılır, bazen de akıldışı ve haksızdır. Bu ikincisi nerede bulundu-
yacağından korkuyoruz. Bazılarımız dünyaya, kendi deyimleriyle, ğunuza bakar. Son kertede bu hissiyat ABD'yi uzun bir süre engelle-
pembe gözlüklerle bakmayı tercih ediyor. memiştir. Bir kere, özellikle de ABD'nin müttefik saydığı ülkelerde,
11 Eylül olaylarının yanılsamaları paramparça ettiği düşünülebi- önemli insan gruplarının şu hissiyatı bunu dengeliyordu: ABD zorun-
lir. Şüphesiz birçok kişi için etmiştir de. Ama Bush yönetimi, söz ko- lu bir liderlik rolü oynuyor ve dünya sistemi içinde onların değerle-
nusu olaylardan önce belirlenmiş olan bir gündemi takip etme ve bu rini savunuyordu. Bu insanlara göre, Amerikan iktidarı bir bütün ola-
olayları söz konusu gündemi zorla yürürlüğe sokmanın bir bahanesi rak dünya sisteminin ihtiyaçlarına hizmet ettiği için meşruydu. Dün-
olarak kullanma niyetiyle, olup bitenlere ayık bir kafayla bakmamızı yanın yoksul ve ezilmiş bölgelerinde bile, çoğunlukla, Amerikan ik-
önlemek için çok sıkı çalışıyor. Bu yüzden ben burada iki şeyi kısaca tidarının kendilerince olumsuz gördükleri yanlarına rağmen, bazı ev-
anlatmak istiyorum: Geçmiş tarihin ışığında 11 Eylül'ün anlamının renselci değerlerin yerleşmesini sağlayan değerli bir yanı da olduğu
bence ne olduğunu ve Bush yönetiminin gündeminin bence ne şeklinde bir duygu vardı.
olduğunu. Bana kalırsa 11 Eylül, ABD ile ilgili beş gerçeği dikkati- 11 Eylül bu duygulara rağmen, öfkenin derinliğinin ABD'nin hiç-
mize sunmuştur: ABD'nin askeri gücünün sınırları dünyanın geri ka- bir zaman kabul etmediği kadar büyük olduğunu gösterdi. Dünyanın
lanındaki Amerikan karşıtı hissiyatın derinliği, 1990'larda yaşanan dört bir yanındaki birçok kişinin dolaysız tepkisi, ABD'ye yönelik
ekonomik işret meclisinin verdiği akşamdan kalmışlık hissi, Ameri- sempati ve dayanışma hislerini ifade etmek oldu, ama bir yıl sonra
kan milliyetçiliğinin çelişkili baskıları ve sivil özgürlükler geleneği- söz konusu sempati ve dayanışma buharlaşmış gibi görünürken, öf-
mizin zayıflığı. Bunların hiçbiri, hayallerimizde yaşattığımız Ameri- keli olanlar hislerini ifade etmeye hiç de son vermiş değiller.
kan rüyasına uymaz. Bush yönetiminin politikaları da bu çelişkileri ABD 1990'lı yıllarda ekonomik açıdan istisnai denecek ölçüde
şiddetlendirmektedir. başarılı olmuş -yüksek üretkenlik, patlama yapan bir borsa, düşük iş-
Askeri durumla başlayalım. Amerika Birleşik Devletleri -herke- sizlik, düşük enflasyon ve ABD hükümetinin borçlarının çok büyük
sin haklı olarak söylediği gibi- bugün dünyadaki en kudretli askeri bir kısmının tasfiye edilmesiyle birlikte dikkate değer bir fazla yara-
güçtür, hem de açık arayla! Ama epey az paraları ve daha da az askeri tılmış- gibi görünüyordu. Genelde, Amerikalılar bunu rüyalarının ve
ekipmanları olan bir fanatik müminler çetesinin, ABD topraklarında liderlerinin ekonomik politikalarının geçerliliğinin kanıtı olarak, ih-
ciddi bir saldırı düzenleyebilmiş, birkaç bin insanı öldürebilmiş, New tişamı hep artacak bir gelecek vaadi olarak kabul ettiler. Artık bunun
York City ve Washington bölgesindeki önemli binaları yıkıp hasara bir rüya değil, bir yanılsama, hem de tehlikeli bir yanılsama olduğu
uğratabilmiş oldukları da bir gerçektir. Cüretli ve etkili bir saldırıydı açıkça ortadadır.
bu. Bu insanlara bir etiket, "teröristler" etiketi yapıştırmak ve bir 11 Eylül ABD'nin daha sonraları yaşadığı ekonomik güçlüklerin
"terörizme karşı savaş" başlatmak iyi hoş da, işe aslında 11 Eylül'ün asli nedeni değildi, ama şüphesiz bu güçlükleri şiddetlendirdi. Ame-
askeri açıdan asla meydana gelmemiş olması gerektiğini anla- rika'nın ekonomik perspektiflerindeki düşüşe neden olan şey, 1990'
12 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ GİRİŞ 13
ların (daha doğrusu, 1990'ların sonlarının) refahının, açığa çıkan bü- çaklanma" tezi yatıyor.
tün o şirket yolsuzluklarının gösterdiği üzere, birçok bakımdan son İzolasyonizm ile maço militarizm ilk bakışta çok farklı şeyler gibi
derece yapay yollarla ayakta tutulan bir balondan ibaret olmasıydı. görünür. Ama dünyanın geri kalanı, yani "ötekiler" karşısında aynı
Ama aslında düşüşün nedeni daha derinde yatmaktadır. Dünya eko- temel tavrı paylaşırlar- korku, hakir görme ve bunlarla birleşen şu
nomisi 1970'lerden beri uzun bir nispi ekonomik durgunluk içindey- varsayım: Bizim hayat tarzımız saftır ve ötekilere "kendi hayat tarzı-
di. Bu tür bütün dönemlerde olduğu gibi, bu dönemde de ortaya çı- mızı" kabul ettirecek bir konumda değilsek, onların sefil kavgalarına
kan bir şey, güçlü ekonomik odaklar konumundaki üç bölgenin - karışarak kirletilmemelidir. Bu yüzden, her birinin dolaysız politik
Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya- kayıpları bir- açılımları belli durumlarda çok farklı olsa da, milliyetçilerin izolas-
birlerine kaydırmaya çalışmalarıydı. 1970'lerde, Avrupa nispeten yonizm ile maço militarizm arasında gidip gelmeleri hiç zor değildir.
iyiydi. 1980'lerde Japonya, 1990'lardada ABD iyiydi. Ama bir bütün 11 Eylül bu çelişkili duruşun iki yanını da pekiştirmiş gibi görünü-
olarak dünya ekonomisi bu dönemlerin hiçbirinde iyi durumda değil- yor. Ülkenin saldırı altında göründüğü bütün zamanlarda olduğu gibi,
di. Dünyanın dört bir yanında feci bir ekonomik sancı söz konusuy- 11 Eylül başka sesleri büyük ölçüde ürkekleştirdi elbette.
du. Artık aşağı doğru inen bu uzun spiralin son safhasındayız ve if- Son olarak, sivil özgürlükler geleneğimiz var. Bu gelenek teoride
laslar peşi sıra sökün ettikten sonra, dünya ekonomisi tekrar yukarıya pek şanlı, ama pratikte bayağı zayıftır. İnsan Hakları Bildirgesi'ni
çıkmaya başlayabilir. Bu nihai yukarı çıkış sırasında ABD'nin Batı Anayasa'da yapılan tashihler olarak yasalaştırmanın hikmeti, bunun
Avrupa ile Doğu Asya'yı gölgede bırakacağı hiç de kesin değildir, söz konusu hakları, onları umursamayacak ya da fena halde ihlal
hatta pek muhtemel bile değildir. Bugün Amerikan siyasetine, pek de edecek geçici çoğunluklara karşı daha dirençli kılmasıydı. Bununla
parlak sayılmayacak bir ekonomik gelecekle ilgili korkuların su yü- birlikte bu haklar aralıksız ihlal edilmiştir - Lincoln'ün habeas cor-
züne çıkmış olması biçim vermektedir. pus'u* askıya almasında, Palmer baskınlarında** ya da Roosevelt'in
Dördüncü sorun, Amerikan milliyetçiliğinin tarihsel niteliğidir. Japon kökenli Amerikalıları enterne etmesinde olduğu gibi bariz bir
ABD başka devletlerin çoğundan ne daha fazla ne daha az milliyetçi- biçimde, ya da Adalet Bakanlığı, FBI, CIA gibi federal kuruluşların -
dir. Ama hegemonik güç olduğu için, Amerikan milliyetçiliğinin is- yerel kuruluşlara ise hiç girmeyelim- tekrar tekrar yaptıkları yasadışı
tikrarsızlıkları diğer ülkelerinkilerden daha fazla hasar yaratabilir. eylemlerde olduğu gibi o kadar bariz olmasa da aynı ölçüde önemli
Amerikan milliyetçiliği iki farklı biçim almıştır. Bunlardan biri geri biçimlerde. Anayasa Mahkemesi'nin bu anayasal hakların siperi
çekilme, büzüşüp Amerikan kalesine çekilmedir, çoğunlukla "izolas- olarak hizmet vermesi beklenir, ama son derece tutarsız hareket eden
yonizm" dediğimiz şeydir. ve hiç mi hiç güven vermeyen bir siper olmuştur.
Ama ABD her zaman yayılmacı bir güç de olmuştur - önce kıta- Bush yönetimi için, 11 Eylül bu beş mesele hakkında önceden
nın dört bir yanına, sonra da Karayipler'e ve Pasifik'e. Yayılma da as- varolan gündemlerini yürürlüğe koymak için arayıp da bulamadıkları
keri fethi içerir - Yerli Amerikalıları, Meksikalıları ya da Filipinlile- bir fırsat oldu. Bir komplodan dem vuran paranoyak suçlamalar
ri. ABD zaferlerden de (Meksika Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Yerli- yapıyor değilim. Sadece kafalarında ve yüreklerindeki gündemi yü-
lere karşı yapılan seferlerin çoğu), yenilgilerden ya da muğlak so-
nuçlardan da (1812 Savaşı, Vietnam) payını almıştır. Bu bakımdan
* Lat. "İhzar Emri", tutuklamanın yasal yollardan yapılıp yapılmadığının tespit
sicilimiz diğer büyük askeri güçlerinkinden çok kötü değildir. Şüp- edilmesi için tutuklunun hâkim karşısına çıkarılması emrine karşılık gelir. Amerikan
hesiz hiçbir ülke kaçınılmaz olmadığı sürece yenilgilerinden bahset- İç Savaşı'nın başlangıcında, 1861'de Lincoln bu emri yürürlükten kaldırmıştır, (y.n.)
meyi sevmez. Yenilgiler çoğunlukla beceriksiz liderlerin zayıflığı ** ABD'de 1918-1921 arasında sosyalistlere ve komünistlere karşı düzenlenen
yarı-resmi saldırılar. Yapılan kanlı baskınların ardında A. Mitchell Palmer adında bir
olarak yeniden tanımlanır. Halktan dikkate değer destek alan Ameri-
başsavcı vardı, (y.n.)
kan milliyetçiliğinin maço militarist tarafının altında bu "arkadan bı-
14 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ GİRİŞ 15

rürlüğe koyabilmek amacıyla hemen olayın üstüne atlayıp 11 Eylül' nomik savurganlıkların Clinton'ın suçu olduğunu savunuyorlar. 11
den yararlandıklarını söylüyorum. Askeri gerileme meselesini askeri Eylül'ün bu tavrı desteklediğini düşünüyor gibiler. Ekonomik ger-
harcamaları inanılmaz ölçüde tırmandırarak çözmeye çalıştılar. çeklikleri, daha uzun vadeli tarihsel bir perspektiften olmasa bile se-
Bunun devasa bir israf olup olmadığı -hatta daha beteri, askeri açıdan rinkanlı bir biçimde değerlendirmekle hiç ilgilenmiyormuş gibi bir
verimliliği azaltıp azaltmayacağı- henüz belli değil. Kesin olan, bu halleri var. Koalisyonlarının ekonomik muhafazakâr parçasına öner-
genişlemenin makul analizlerin ve dikkatli ulusal siyasi yargıların dikleri tek şey, vergi indirimleri yapmak ve çevre koruma önlemlerini
ürünü olmadığıdır. kaldırmak. Bu eylemler artık kutsal inek konumundadır, çünkü
Bu genişletilmiş askeri teçhizatımızın ilk önemli kullanımı Irak'ın ekonomik muhafazakârlar büyük ölçüde "eski Bushçu" takımdan ve
işgalinde gerçekleşmiş oluyor. Ben bu işgalin ABD'nin askeri gücünü mevcut Bush yönetiminin diğer icraatlarından hiç memnun değiller.
onaylamak ve artırmak şöyle dursun, kısa, orta ve uzun vadede onu Onların daha fazla düşman edilmemesi gerekiyor. Ama, vergi indi-
acıklı bir biçimde baltalayacağına inanıyorum. Ama mevcut Bush rimleri de ABD'yi hızla içine sürüklendiği derin deflasyondan çıkar-
yönetimi bu konularda tartışmaya açık değil. Sadece yeniden zuhur mak için ihtiyaç duyulacak New Deal* türü önlemlerin alınmasını
eden "McGovern'cilere"* ve "eski Bushçulara (yani başkanın babası imkânsızlaştırıyor şüphesiz.
ve onun yakın çevresindeki bütün danışmanlara - Brent Scowcroft, Bush yönetimi, izlediği maço militarizmin seçmenlerin gözünde
James Baker, Lawrence Eagleburger'a) küçümseyerek baktıklarını ABD ekonomisinin içinde bulunduğu acıklı durumu telafi edeceğini
açıkça ifade ediyorlar. Mevcut yönetimin düsturu "Tam gaz ileri!", umuyor belli ki. Bush ve danışmanlarının ABD'nin bütün "şer ekse-
çünkü yavaşlamak onları aptal gösterecektir ve sonradan yere çakıl- nine karşı bayrak açması gerektiğine inanmalarının bütün diğer ne-
mak siyasi açıdan şimdi yere çakılmak kadar zararlı değildir. denleri bir yana, işin galiz denecek ölçüde siyasi bir yanı daha var:
Bush yönetiminin dünyadaki Amerikan karşıtı hissiyatla başa Savaş zamanı ülkenin başında olan bir başkan hem kendisine hem de
çıkma tarzı, kabul etmek gerekir ki, bayağı özgün. İzledikleri politi- partisine oy kazandırır. Bu, Bush'un baş siyasi danışmanı Karl Rove'
kalar bu hissiyatı artırıyor ve şimdiye kadar ona direnmiş olan bütün un dikkatinden kaçmamıştır. Bu siyasi kaygıların karar alma sürecinde
gruplara -belki de kısa bir süre sonra eski dost ve müttefiklerimiz di- belirleyici rol oynamayı sürdüreceklerini bekleyebiliriz.
yeceğimiz dost ve müttefiklerimize- bulaştırıyor. Büyük güçler baş- Sivil özgürlüklere gelince, Harding yönetimindeki o rezil A. Mit-
kalarına gerçekten nadiren danışırlar, ama en azından çoğunlukla da- chell Palmer'ın yaptıklarından beri bir başsavcının sivil özgürlüklere
nışıyormuş gibi yaparlar. Bush yönetimine göre danışma şunu ilan bu kadar pervasızca, bu kadar utanmazca saldırdığını görmemiştik.
etmekten ibaret gibi görünüyor: İşte biz bunu yapacağız; bizimle mi- Üstelik, mahkemeler tarafından herhangi bir biçimde dizginlenme-
siniz, yoksa bize karşı mısınız? Bush yönetimi, belli bir önerinin ma- mekte kararlı görünüyorlar. Anayasa Mahkemesi 9'a 0 onlar aleyhine
kullüğü ya da hikmetiyle ilgili soruları gündeme getiren bütün ce- bir karar verecek olsa bile, ki bu pek mümkün değil, bu tür kısıt-
vaplara da şunu söylüyormuş gibi görünüyor: Bileğini biraz daha mı lamaları umursamamanın ve bunlara meydan okumanın yollarını bu-
bükeyim? lacaklardır. Feci bir döneme giriyoruz.
Bush ve danışmanları, ekonomik cephede ise, Polyannacılığı, hü- Bu kitap basit bir biçimde düzenlenmiştir. Üç kısımdan oluşuyor:
kümetin hiçbir müdahalede bulunmaması gerektiğini ve bütün eko- Birinci Kısım'da şu tez sunuluyor: ABD gerileyen bir hegemonik
güçtür ve 11 Eylül bunun bir başka kanıtıdır. Bu kısım 2002 yılında
yazılmış ve ilk kez bu yıl içinde yayımlanmıştır. İkinci Kısım çağdaş
* George Stanley McGovern. 1972'de ABD başkanlığına adaylığını koyan, fa-
kat seçilemeyen Demokrat Partili reformist senatör. Seçim kampanyası sırasında
Vietnam Savaşı'nı derhal sona erdirme ve ABD'de geniş bir özgürlükçü toplumsal * 1933'te ABD başkanı Roosevelt tarafından ekonominin iyileştirilmesi için
ve iktisadi reform başlatma vaadinde bulunmuştu, (y.n.) başlatılan ekonomik ve toplumsal reform programı, (y.n.)
16 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

siyasi söylemimizin en önemli, en yankı uyandıran kelimelerini(yir-


minci yüzyıl, küreselleşme, ırkçılık, İslam, "ötekiler", demokrasi ve
entelektüeller) kuşatan gerçeklik ile retorik arasındaki farkı ele alan Birinci Kısım
bir dizi yazıdan oluşuyor. Çoğu konuşma ya da konferans metni olan TEZ
bu yazıların hepsi 11 Eylül öncesine aittir. Gelgelelim bu nedenle tek
kelimesini bile değiştirmiş değilim bu yazıların. Olaylardan sonra
yazılmış, ABD'nin dünyaya nasıl baktığıyla ilgili bir yazı daha var bu
kısımda. Dünyaya nasıl baktığımız konusunda düşünmeye çağrı ni-
teliğini taşıyan bir deneme bu.
Son olarak, Üçüncü Kısım kendimizi içinde bulduğumuz bu zor
dünyayla ilgili olarak neler yapabileceğimiz konusunu ele alıyor. Her
ikisi de 11 Eylül'den önce yazılmış olan ilk iki yazı bence solun
bugün ABD'de ve dünyada ortaya koyması gereken gündemi ele alı-
yor. 11 Eylül'den sonra yazılmış olan son iki yazı ise, bence siyasi bir
bakış açısından merkezi güncel sorunlar olan şu soruları ele alıyor:
Bugün sistem karşıtı olmak ne demektir? Ve insanlık için nasıl bir
gelecek söz konusu?
Bu kitapta hepimizin üçlü bir görevi olduğu yolundaki görüşüme
bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz et-
mekle ilgili entelektüel görev, bugün öncelik vermemiz gereken de-
ğerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünya-
nın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden
çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de
gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geç-
mesi olasılığına derhal nasıl katkıda bulunabileceğimize karar ver-
mekle ilgili siyasi görev.

Şubat 2003
1. Bölüm

ABD'nin
Gerileyişi: Kartal
Yere Çakıldı

ABD GERİLİYOR MU? Bu iddiaya bugün çok az insan inanacaktır. Da-


ha doğrusu tek inananlar, gerilemeyi tersine çevirecek politikaları şa-
matalı bir biçimde savunan şahinlerdir. ABD hegemonyasının sonu-
nun çoktan başlamış olduğu inancı, 11 Eylül 2001'de herkes için aşi-
kâr hale gelen yaralanabilirliğin ürünü değildir. Aslında küresel bir
güç olarak ABD'nin yıldızı 1970'lerden beri solmaktadır ve terörist
saldırılara verdiği cevap da bu gerilemeyi sadece hızlandırmıştır. Pax
Americana denen şeyin neden gerilemekte olduğunu anlamak, yir-
minci yüzyılın, özellikle de yüzyılın son otuz yılının jeopolitiğini in-
celemeyi gerektirir. Bu inceleme basit ve kaçınılmaz bir sonucu açığa
çıkarır: ABD hegemonyasına katkıda bulunmuş olan ekonomik,
siyasi ve askeri etkenler, karşı konmaz biçimde gelecekteki ABD ge-
rilemesine yol açacak olanlarla aynı etkenlerdir.
ABD'nin yükselerek küresel hegemonyayı ele geçirmesi aslında
1873'te dünyada yaşanan gerilemeyle başlayan uzun bir süreçti. O sı-
ralarda ABD ve Almanya küresel piyasalardan gittikçe artan miktar-
da pay almaya başladılar, bunun zararı da esasen düzenli bir biçimde
gerilemekte olan Britanya ekonomisine dokundu. Her iki ülke de son
zamanlarda istikrarlı bir siyasi altyapı oluşturmuşlardı - ABD, İç Sa-
vaş'ı başarıyla sona erdirerek, Almanya ise ulusal birliğini sağlayıp
Fransa-Prusya savaşında Fransa'yı yenerek. 1873'ten 1914'e kadar
ABD ve Almanya bazı öncü sektörlerde başlıca üretici konumuna gel-
diler: ABD önce çelik, sonra otomobil sektöründe, Almanya da kim-
ya sanayiinde.
Tarih kitapları, Birinci Dünya Savaşı'nın 1914'te başlayıp 1918'
de sona erdiğini, İkinci Dünya Savaşı'nın da 1939'dan 1945'e kadar
20 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI ABD'NİN GERILEYIŞI 21

sürdüğünü kaydeder. Gelgelelim, bu ikisini Almanya ile ABD arasın- Batı (yani ABD, İngiliz ve Fransız) birlikleri belli yerlere yerleştiler -
daki, aralara ateşkeslerin ve yerel çatışmaların da serpiştirildiği tek, esas itibariyle, daha sonraları Oder-Neisse hattı adı verilecek olan,
sürekli bir "otuz yıl savaşı" olarak ele almak daha anlamlıdır. Hege- Avrupa'nın merkezindeki bir kuzey-güney hattı boyunca. Ufak tefek
monyayı kimin devralacağı konusundaki rekabet, Almanya'da Nazi- birkaç düzenleme haricinde, orada da kaldılar. Geriye dönüp bakıldı-
lerin iktidara gelip küresel sistemi bütünüyle aşma, mevcut sistem ğında, Yalta, her iki tarafın orada kalabilecekleri ve ikisinin de öbü-
içinde hegemonyayı elde etmektense bir tür küresel imparatorluk rünü dışarı çıkarmak için zor kullanmayacakları konusunda anlaştık-
kurma arayışına girdikleri 1933'te ideolojik bir renge büründü. Nazi- ları anlamına geliyordu. Bu üstü örtülü anlaşma, ABD'nin Japonya'yı
lerin "ein tausend-jahriges Reich" (bin yıllık imparatorluk) sloganını işgalinin ve Kore'nin bölünmesinin gösterdiği üzere, Asya için de ge-
hatırlayalım. Bunun karşılığında, ABD de merkezci dünya liberaliz- çerliydi. Dolayısıyla siyasi açıdan Yalta, Sovyetler Birliği'nin dünya-
minin avukatı rolünü üstlendi-eski ABD Başkanı Franklin D. Roose- nın yaklaşık üçte birini, ABD'nin de geri kalanını kontrol ettiği statü-
velt'in ifade, ibadet, muhtaç olmama ve korku duymama özgürlüğü koyla ilgili bir anlaşmaydı.
olarak ifade edilen "dört özgürlük"ünü hatırlayalım- ve Sovyetler Washington daha ciddi askeri meydan okumalarla da karşılaştı.
Birliği ile stratejik bir ittifaka girerek Almanya ve müttefiklerinin ye- Sovyetler Birliği dünyanın en büyük kara kuvvetlerine sahipti, ABD
nilmesini mümkün kıldı. yönetimi ise özellikle zorunlu askerliği sona erdirerek ordusunu kü-
İkinci Dünya Savaşı, Atlantik Okyanusu'ndan Pasifik Okyanusu' çültmesi yolunda ülke içinden gelen baskılara muhatap oluyordu. Bu
na kadar Avrasya'nın her yanındaki altyapının ve halkların muazzam nedenle ABD askeri gücünü kara kuvvetleri yoluyla değil, nükleer si-
yıkımıyla sonuçlandı; yara almamış neredeyse hiçbir ülke yoktu. lahlar üzerinde tekel kurarak (artı bu silahları kullanmaya muktedir
Dünyada savaştan eski haliyle -hatta, ekonomik bir perspektiften ba- bir hava kuvveti oluşturarak) ortaya koymaya karar verdi. Bu tekel
kıldığında çok büyük ölçüde güçlenmiş olarak- çıkan tek büyük sa- kısa bir süre içinde ortadan kalktı: 1949'a gelindiğinde Sovyetler Bir-
nayi gücü ABD'ydi ve o da hemen konumunu güçlendirmek üzere ha- liği de nükleer silahlar geliştirmişti. O tarihten beri, ABD başka dev-
rekete geçti. letlerin de nükleer silahlar (kimyasal ve biyolojik silahlar da) edin-
Ama hegemonyanın bu yeni adayı bazı pratik siyasi engellerle melerini önlemeye çalışmakla yetindi ki yirmi birinci yüzyıla gelin-
karşılaştı. Savaş sırasında Müttefikler, aslen Mihver Devletleri'ne diğinde bu çabanın çok da başarılı olduğu söylenemez.
karşı koalisyonda yer almış ülkelerden oluşacak Birleşmiş Millet- 1991'e kadar ABD ile Sovyetler Birliği Soğuk Savaş'ın "dehşet
ler'in kurulması konusunda anlaşmışlardı. Örgütün can alıcı özelliği, dengesi" içinde yan yana varoldular. Bu statüko sadece üç kez ciddi
güç kullanımı yetkisine sahip tek yapı olan Güvenlik Konseyi'ydi. biçimde sınandı: 1948-49'daki Berlin ablukası, 1950'den 1953'e ka-
BM Sözleşmesi, Güvenlik Konseyi'nde aralannda ABD ile Sovyetler dar süren Kore Savaşı ve 1962'deki Küba füze krizi. Her birinde so-
Birliği'nin de bulunduğu beş devlete veto hakkı veriyordu ki bu da nuç statükonun yeniden tesis edilmesi oldu. Ayrıca Sovyetler Birliği'
konseyi pratikte büyük ölçüde işlevsiz kılıyordu. Dolayısıyla, yir- nin uydu rejimleri içinde -1953'te Doğu Almanya'da, 1956'da Maca-
minci yüzyılın ikinci yarısının jeopolitik kısıtlamalarını belirleyen ristan'da, 1968'de Çekoslovakya'da, 1981'de de Polonya'da- siyasi bir
şey, 1945 Nisanı'nda Birleşmiş Milletler'in kurulması değil, iki ay krizle karşı karşıya kaldığı her seferinde, ABD'nin bazı propaganda
sonra Roosevelt, Büyük Britanya Başbakanı Winston Churchill ve faaliyetlerinden öte pek bir şey yapmadığına, Sovyetler Birliği'nin
Sovyet lider Joseph Stalin arasında yapılan Yalta toplantısıydı. büyük ölçüde kafasına estiği gibi davranmasına izin verdiğine dikka-
Yalta'daki resmi anlaşmalar, asıl içerikleri ancak sonraki yıllarda tinizi çekerim.
ABD ile Sovyetler Birliği'nin davranışları gözlemlenerek kestirilebi- Bu pasiflik ekonomik alana uzanmıyordu şüphesiz. ABD Soğuk
lecek, üstünde konuşulmayan gayri resmi anlaşmalar kadar önemli Savaş atmosferinden, önce Batı Avrupa'da, sonra da Japonya, Güney
değildi. 8 Mayıs 1945'te Avrupa'daki savaş sona erdiğinde, Sovyet ve Kore ve Tayvan'da devasa ekonomik yeniden inşa hamleleri başlata-
22 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI ABD'NIN GERILEYIŞI 23
cak şekilde yararlandı. Gerekçe açıktı: Dünyanın geri kalanı etkili bir lan halkların Yalta statükosunu reddedişlerini temsil ediyordu. Was-
talepte bulunamadıktan sonra bu denli büyük bir üretim üstünlüğüne hington mücadeleye bütün askeri gücünü yatıracak kadar aptal oldu-
sahip olmanın ne anlamı vardı ki? Üstelik, bu ekonomik yeniden inşa ğu, ama buna rağmen ABD kaybettiği içindir ki Vietnam bu kadar
çabalan ABD yardımı alan ülkelerde himayeciliğin getirdiği yü- güçlü bir simge oldu. Tamam, ABD nükleer silah kullanmadı (sağda-
kümlülükleri yaratmaya yardımcı oldu; yardım alanların taşıdığı bu ki bazı miyop gruplar bu karan uzun bir süredir kınarlar), ama nük-
yükümlülük hissi, askeri ittifaklara ve daha önemlisi siyasi tabiiyete leer silah kullanmak Yalta anlaşmalarını paramparça eder ve nükleer
girme isteklerini de beslemiş oldu. bir soykırıma yol açabilirdi, ki ABD bu riski göze alamazdı.
Son olarak, ABD hegemonyasının ideolojik ve kültürel bileşeni Ama Vietnam sadece askeri bir yenilgi ya da ABD'nin prestijine
de azımsanmamalıdır. 1945'ten hemen sonraki dönem Komünist ide- düşen leke değildi. Savaş, ABD'nin dünyanın başat ekonomik gücü
olojinin belki de tarihte en yüksek popülerlik seviyesine ulaştığı dö- olarak kalma yeteneğine büyük bir darbe indirdi. Savaş çok pahalıydı
nemdi. Komünist partilerin Belçika, Fransa, İtalya, Çekoslovakya ve ve ABD'nin 1945 sonrası hayli bollaşan altın rezervlerini neredeyse
Finlandiya gibi ülkelerdeki serbest seçimlerde aldığı çok sayıda oyu, tüketti. Üstelik ABD bu maliyetleri, tam da Batı Avrupa ve Japonya
hele Komünist partilerin Asya'da -Vietnam, Hindistan ve Japonya'da- ciddi bir ekonomik yükseliş yaşarken karşılamak durumunda kaldı.
ve Latin Amerika'nın her yerinde gördüğü desteği bugün kolayca Bu koşullar ABD'nin küresel ekonomi içindeki üstünlüğünü sona
unutuyoruz. Kaldı ki burada, serbest seçimlerin yapılmadığı ya da erdirdi. Bu üçlünün mensupları, 1960'ların sonlarından beri ekono-
kısıtlamalara maruz kaldığı ama Komünist partilerin yaygın bir mik bakımdan birbirine neredeyse eşitti, her biri belli dönemlerde di-
cazibe taşıdığı Çin, Yunanistan ve İran gibi bölgeler hesaba katılmı- ğerlerinden daha iyi bir performans göstermekle birlikte hiçbiri çok
yor. ABD, buna karşılık olarak, muazzam bir bir anti-Komünist ide- öne çıkmıyordu. Dünyanın dört bir yanında 1968 devrimleri patlak
olojik saldırı başlattı. Geriye dönüp bakıldığında, bu inisiyatif büyük verdiğinde, Vietnamlılara verilen destek çok önemli bir retorik bile-
ölçüde başarılı olmuş gibi görünüyor: Washington kendi rolünü "öz- şen haline geldi. ABD'dekiler de dahil birçok sokakta "Bir, iki, üç, da-
gür dünya"nın lideri olarak etiketledi; bunu da en azından Sovyetler ha fazla Vietnam" ve "Ho, Ho, Ho Şi Minh" sloganları atılıyordu.
Birliği'nin kendi konumunu "ilerici" ve "anti-emperyalist" kampın li- Ama 1968'liler ABD hegemonyasını mahkûm etmekle kalmıyorlar,
deri olarak etiketlemesi kadar etkili bir biçimde yaptı. Sovyetlerin ABD ile yaptığı danışıklı dövüşü de mahkûm ediyorlar-
ABD'nin savaş sonrası dönemde hegemonik bir güç olarak kazan- dı; Yalta'yı mahkûm ediyorlardı ve "iki süpergüç ve dünyanın geri
dığı başarı, ülkenin hegemonik çöküşünün koşullarını da yarattı. Bu kalanı" diyerek dünyayı iki kampa ayıran Çinli kültür devrimcilerinin
süreç dört simgeyle özetlenebilir: Vietnam'daki savaş, 1968 devrim- dilini kullanıyorlar ya da kendilerine uyarlıyorlardı.
leri, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması ve 2001 Eylülü'ndeki terö- Sovyetlerin yaptığı danışıklı dövüşün itham edilmesi mantıksal
rist saldırılar. Her simge bir önceki simge üzerinde yükseldi ve olarak Sovyetler Birliği'yle sıkı müttefik olan ulusal güçlerin de it-
ABD'nin kendini şu anda içinde bulduğu durum doğdu - gerçek güç- ham edilmesine yol açtı ki bu güçler çoğu durumda geleneksel Ko-
ten yoksun, yalnız bir süpergüç, kimsenin takip etmediği ve çok az münist partiler oldu. Ama 1968 devrimcileri Eski Sol'un diğer bile-
kişinin saygı duyduğu bir dünya lideri ve kontrol edemediği küresel şenlerine de -Üçüncü Dünya'daki ulusal kurtuluş hareketlerine, Batı
bir kaos içinde tehlikeli bir biçimde sürüklenen bir ülke. Avrupa'daki sosyal demokrat hareketlere ve ABD'deki New Deal de-
Vietnam Savaşı neydi? Her şeyden önce, Vietnam halkının sö- mokratlarına da- saldırarak, onları da devrimcilerin genel "ABD em-
mürge yönetimini sona erdirip kendi devletini kurma çabasıydı. Vi- peryalizmi" başlığıyla adlandırdıkları şeyle danışıklı bir dövüş içine
etnamlılar Fransızlarla, Japonlarla ve Amerikalılarla savaştılar ve so- girmekle suçladılar.
nuçta kazandılar - bu gerçekten de ciddi bir başarıydı. Gelgelelim, Sovyetlerin Washington'la yaptığı danışıklı dövüşe yönelik saldı-
jeopolitik açıdan bu savaş o sıralarda Üçüncü Dünya damgası vuru- rı ve onun üstüne bir de Eski Sol'a yönelik saldırı, ABD'nin dünya dü-
24 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ABD'NİN GERİLEYİŞİ 25

zenini üzerinde şekillendirdiği Yalta düzenlemelerinin meşruiyetini mek için gerçekten yapabileceği çok az şey olduğu içindir ki onu
daha da zayıflattı. Merkezci liberalizmin tek, meşru küresel ideoloji görmezden gelmeyi tercih etti - bu politika Vietnam'dan çekilme ka-
olma konumunu da tahrip etti. 1968'deki dünya devrimlerinin dolay- rarından 11 Eylül 200l'e kadar egemen durumdaydı.
sız siyasi sonuçları asgari seviyede kaldı, ama muazzam ve geri dön- Bu arada gerçek muhafazakârlar, kilit önemdeki devlet ve devlet-
dürülemez nitelikte jeopolitik ve entelektüel yankılar yarattı. Mer- lerarası kurumların kontrolünü ele geçirmeye başladılar. 1980'lerde-
kezci liberalizm, 1848 Avrupa devrimlerinden beri işgal etmekte ol- ki neoliberal saldırıya, Thatcher ve Reagan rejimleri ile Uluslararası
duğu ve hem muhafazakârları hem de radikalleri kendi safına çekme- Para Fonu'nun (IMF) kilit bir aktör olarak dünya sahnesine çıkması
sini sağlamış olan tahttan düştü. Bu ideolojiler geri döndüler ve bir damgasını vurdu. Bir zamanlar (bir yüzyıldan uzun bir süre) muha-
kez daha gerçek birer seçeneği temsil etmeye başladılar. Muhafaza- fazakâr güçler kendilerini daha aklı başında liberaller olarak tasvir
kârlar bir kez daha muhafazakâr, radikaller bir kez daha radikal hale etmeye çalışmışken, artık merkezci liberaller kendilerinin daha etkili
geldiler. Merkezci liberaller ortadan kalkmadılar, ama boyutları kü- muhafazakârlar olduklarını iddia etmek zorunda kalıyorlardı. Mu-
çüldü. Ve bu süreçte ABD'nin ideolojik konumu -antifaşist, antiko- hafazakâr programlar açıktı. Muhafazakârlar, ülke içinde, emek ma-
münist, antisömürgeci- dünya halklarının gittikçe artan bir kısmına liyetini azaltacak, çevre koruma yasalarının üreticiler üzerindeki
zayıf ve ikna edicilikten uzak görünmeye başladı. baskısını asgariye indirecek ve devletin sosyal güvenlik harcamala-
1970'lerde uluslararası ekonomik durgunluğun başlamasının, rında kesintiler yapacak politikaları uygulamaya çalıştılar. Fiilen
ABD iktidarı için iki önemli sonucu oldu. Birincisi, durgunluk o sıra- mütevazı başarılar kazanınca da hırsla uluslararası arenaya yöneldi-
larda iktidarda olan Eski Sol hareketlerin başlıca ideolojik iddiası ler. Dünya Ekonomik Forumu'nun Davos'taki toplantıları seçkinler ve
olan "kalkınmacılığın" -devlet uygun eylemlerde bulunduğu takdirde medya için bir buluşma zemini oldu. IMF maliye bakanları ve önde
her ülkenin ekonomik olarak gelişebileceği fikrinin- çökmesine yol gelen bankacılar için bir kulüp ortamı sunuyordu. Ve ABD dünyadaki
açtı. Bu rejimler birbiri ardına, iç karışıklıklar, düşen hayat stan- sınırlar üzerinden serbest ticaret akışını güçlendirmek için Dünya
dartları, uluslararası finans kurumlarına borç bağımlılığının artması Ticaret Örgütü'nün yaratılması yönünde baskı yaptı.
ve itibar aşınmasıyla karşı karşıya kaldılar. 1960'larda Üçüncü Dün- ABD oralara bakmazken Sovyetler Birliği çöküyordu. Tamam,
ya'nın dekolonizasyonunun, sömürge durumundan çıkmasının ABD Ronald Reagan Sovyetler Birliği'ne "şer imparatorluğu" demiş ve
tarafından başarıyla yönlendirilmesi olarak görülen şey -karışıklık- belagat parçalayarak Berlin Duvarı'nı yıkma çağrısında bulunmuştu
ların asgariye indirilmesi, kalkınmacı olsalar da nadiren devrimci sa- bulunmasına ama ABD aslında bunu istemiyordu ve Sovyetler Birli-
yılabilecek rejimlere pürüzsüz biçimde iktidar aktarma işinin azami- ği'nin göçmesinden kesinlikle sorumlu değildi. Aslında Sovyetler
ye çekilmesi- yerini düzenin çözülmesine, huzursuzlukların artması- Birliği ve onun Doğu Avrupa'daki emperyal bölgeleri, halkın Eski
na ve radikal mizaçların eskisi gibi düzen içine çekilememesine bı- Sol'dan duyduğu hayal kırıklığı ve Sovyet lider Mihail Gorbaçov'un
raktı. ABD müdahale etmeye çalıştığında da başarısız oldu. 1983'te Yalta'yı tasfiye ederek ve iç liberalleşmeyi kurumsallaştırarak (pe-
ABD Başkanı Ronald Reagan düzeni yeniden kurmaları için Lüb- restroyka artı glasnost) rejimi kurtarma çabaları yüzünden çöktü.
nan'a birlikler gönderdi. Söz konusu birlikler sonuçta Lübnan'ı terk Gorbaçov Yalta'yı tasfiye etmeyi başardı ama Sovyetler Birliği'ni
etmek zorunda kaldılar. Bunu askeri birliği olmayan bir ülke olan kurtarmayı başaramadı (ama neredeyse başaracaktı).
Granada'yı işgal ederek telafi etti. Başkan George H. W. Bush da, as- ABD bu ani çöküş karşısında şaşkına döndü, afalladı, bunun so-
keri birliği olmayan bir başka ülkeyi, Panama'yı işgal etti. Ama dü- nuçlarıyla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu. Komünizmin çöküşü as-
zeni yeniden kurmak için Somali'ye müdahale ettikten sonra, ABD lında ABD hegemonyasının ardındaki tek ideolojik gerekçeyi (libe-
biraz alçaltıcı bir biçimde buradan da çıkmak zorunda kaldı. ABD yö- ralizmin görünüşteki ideolojik hasmı tarafından örtük biçimde des-
netiminin hegemonya konusundaki bu gerileme trendini geri çevir- teklenen gerekçeyi) ortadan kaldırarak liberalizmin çöküşüne de işa-
26 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ABD'NIN GERİLEYİŞİ 27

ret ediyordu. Bu meşruiyet kaybı doğrudan doğruya Irak'ın Kuveyt'i göremezdi (dolayısıyla bunları önleyemezdi). En azından CIA Baş-
işgaline yol açtı; Yalta'daki düzenlemelerin yürürlükte olduğu koşul- kanı George Tenet böyle diyordu. Bu ifadenin ABD hükümetini veya
larda Irak lideri Saddam Hüseyin buna asla cüret edemezdi. Geriye Amerikan halkını rahatlatması beklenemez. İleride tarihçiler ne karar
dönüp bakıldığında, ABD'nin Körfez Savaşı'nda harcadığı çabalar, verirlerse versinler, 11 Eylül 2001 saldırıları ABD iktidarına çok
savaş öncesindekiyle hemen hemen aynı hat üzerinde bir ateşkes ya- ciddi bir biçimde meydan okudu. Bu saldırılardan sorumlu kişiler
pılmasını sağladı. Ama hegemonik bir güç, orta boy bir bölgesel güç- ciddi bir askeri gücü temsil etmiyorlardı. Yüksek derecede bir karar-
le yapılan bir savaşta berabere kalmakla yetinebilir miydi? Saddam, lılığa, biraz paraya, kendilerini adamış bir grup militana ve zayıf
ABD'yle hır çıkarıp sonra da bundan sıyrılabilineceğini göstermiş ol- devletlerden birinde güçlü bir üsse sahip olan devletdışı bir güce
du. Saddam'ın küstahça saldırısı, ABD sağının, özellikle de şahin de- mensuplardı. Kısacası, askeri açıdan bir hiçtiler. Yine de Amerikan
nenlerin içini, Vietnam'daki saldırıdan da fazla yedi; bu da söz konusu topraklarında cüretli bir saldın gerçekleştirmeyi başardılar.
şahinlerin halen Irak'ı işgal edip rejimi yıkmayı neden bu kadar ateşli George W. Bush iktidara geldiğinde, Clinton yönetiminin dünya
bir biçimde istediklerini açıklıyor. meselelerini ele alış tarzını çok eleştiriyordu. Bush ve danışmanları,
Körfez Savaşı ile 11 Eylül 2001 arasında dünyada çatışmaların Clinton'ın izlediği yolun Gerald Ford'dan beri bütün ABD başkanla-
yoğunlaştığı en önemli iki bölge Balkanlar ve Ortadoğu'ydu. ABD rının -ki bunlara Ronald Reagan ile George H. W. Bush da dahildi-
her iki bölgede de önemli bir diplomatik rol oynadı. Şöyle bir geriye izlediği yol olduğunu kabul etmiyorlardı ama şüphesiz farkındaydılar
bakacak olursak, şu sorulabilir: ABD bütünüyle izolasyonist bir ko- bunun. Hatta 11 Eylül'den önce mevcut Bush yönetimi bile bu yolu
num benimsemiş olsaydı sonuçlar ne kadar farklı olurdu? Balkan- takip ediyordu. Oyunun adının ihtiyat olduğunu görmek için,
lar'da ekonomik açıdan başarılı bir çokuluslu devlet, Yugoslavya par- Bush'un 2001 Nisanı'nda bir Amerikan uçağının Çin'de düşmesi me-
çalanarak esasen kendisini oluşturan parçalara ayrıştı. On yılı aşkın selesini nasıl ele aldığına bakmak yeterlidir.
bir süre boyunca, ortaya çıkan devletlerin çoğu bir etnikleşme süreci Terörist saldırıların ardından, Bush yol değiştirip terörizme savaş
içine girip çok gaddarca şiddet olayları, yaygın insan hakları ihlalleri, ilan etti, Amerikan halkını "sonucun kesin" olduğuna temin etti ve
hatta düpedüz savaşlar yaşadılar. ABD'nin en önde gelen rolü oy- dünyaya "ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız" dedi. Uzun zamandır
nadığı dış müdahale sonunda bir ateşkes sağlandı ve en beter şiddet en muhafazakâr ABD yönetimlerinde bile hüsrana uğramış olan şa-
olayları sona erdi, ama bu müdahale artık pekişmiş ve bir ölçüde hinler nihayet Amerikan politikasına hükmetmeye başladılar. Bakış
meşrulaşmış olan etnikleşmeyi hiçbir surette tersine çevirmedi. ABD açıları ortada: ABD muazzam bir askeri güce sahip ve sayısız yaban-
müdahalesi olmasaydı bu çatışmalar farklı biçimde sona erer miydi? cı lider Washington'un askeri açıdan pazı göstermesini akılsızca gör-
Şiddet daha uzun sürebilirdi, ama temel sonuçlar muhtemelen pek se bile, ABD iradesini herkese kabul ettirdiği takdirde aynı liderler
farklı olmazdı. ABD'nin angajmanının daha derin, başarısızlıklarının bir şey yapamazlar, yapmayacaklardır. Şahinler'e göre, iki nedenden
da daha dikkat çekici olduğu Ortadoğu'da tablo daha da kasvetli. dolayı ABD emperyal bir güç olarak hareket etmelidir: Birincisi,
Hem Balkanlar'da hem de Ortadoğu'da, ABD irade ya da gayret ek- ABD bunun altından kalkabilir. İkincisi de, Washington gücünü kul-
sikliğinden değil gerçek iktidar eksikliğinden dolayı hegemonik nü- lanmazsa, ABD gittikçe marj inalleşecektir.
fuzunu etkili bir biçimde kullanmayı başaramadı. Bugün bu şahince bakış açısının üç ifadesi var: Afganistan'daki
Sonra 11 Eylül geldi - şok ve tepki. Amerikalı yasa koyucuların askeri saldırı, İsrail'in Filistin otoritesini tasfiye etme girişimine fiilen
ateş püskürdüğü Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) şimdi, Bush yö- verilen destek ve Irak'ın işgali. 2001 Eylülü'ndeki terörist saldı-
netimini olası tehditlere karşı uyarmış olduğunu iddia ediyor. Ama rılardan bir yıl sonra, bu tür stratejilerle neler elde edileceğini değer-
CIA haberalma alanındaki uzmanlığına ve El Kaide üzerinde yoğun- lendirmek için çok erken olabilir belki. Şimdiye kadar bu planlar Af-
laşmış olmasına rağmen, terörist saldırıların gerçekleştirileceğini ön- ganistan'da Taliban'ın devrilmesine (ama El Kaide bütünüyle çöker-
28 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ABD'NİN GERİLEYİŞİ 29

tilemedi ve en tepedeki liderleri yakalanamadı), Filistin'de muazzam kara gücünü- gerektirecektir. Böyle bir gücün üsse de ihtiyacı ola-
bir tahribata (ama İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un iddialarının tersi- caktır ki Suudi Arabistan böyle bir hizmet vermek istemediğini açık-
ne, Filistin lideri Yaser Arafat "konudışı" kılınamadı) ve Irak'ın işga- ça belirtti. Kuveyt ya da Türkiye yardımcı olacak mı? Belki, eğer
li planlarına Avrupa ve Ortadoğu'daki Amerikan müttefiklerinin şid- Washington pamuk ellerini cebine atarsa. Bu arada, Saddam'ın elin-
detli bir biçimde muhalefet etmesine yol açtı. deki bütün silahları kullanması beklenebilir ki tam da ABD yönetimi
Şahinlerin son olaylar hakkındaki yorumları, ABD'nin eylemleri bu silahların ne kadar feci olabileceğinden bahsedip duruyor. ABD
karşısındaki muhalefetin, ciddi olmakla birlikte büyük ölçüde söz bölgedeki rejimlerin bileğini bükebilir, ama oralardaki halkların his-
düzeyinde kaldığını vurgulamaktadır. Batı Avrupa, Rusya, Çin ya da siyatı, açıkça, bütün olup bitenlerin ABD'deki derin bir Arap-karşıtı
Suudi Arabistan ABD'yle bağlarını ciddi biçimde koparmaya hazır önyargıyı yansıttığı yönündedir. Böyle bir çatışma kazanılabilir mi?
görünmüyor. Başka bir deyişle, şahinlere bakılırsa Washington ger- İngiliz genelkurmayı Başbakan Tony Blair'e buna inanmadığını çok-
çekten de bu işin altından kalkmıştır. Şahinler ABD ordusu Irak'ı fi- tan bildirmiş gibi görünüyor.
ilen işgal ettiğinde ve bundan sonra ABD otoritesini dünyanın başka Ayrıca da her zaman "ikinci cepheler" sorunu vardır. Körfez Sa-
bir yerinde (İran, Kuzey Kore, Kolombiya ya da belki Endonezya'da) vaşı'nın ardından, ABD silahlı kuvvetleri aynı anda iki bölgesel savaş
gösterdiğinde de benzer bir sonuç çıkacağını varsayıyorlar. İşin il- verme olasılığına hazırlanmaya çalıştı. Bir süre sonra, Pentagon söz
ginç yanı, şahinlerin yorumları, esasen ABD'nin başarı kazanma şan- konusu fikirden pratik olmadığı ve maliyetinin yüksek olduğu gerek-
sının yüksek olduğundan korktukları için ABD politikaları hakkında çesiyle sessizce vazgeçti. Ama ABD Irak bataklığına gömülmüş gibi
yaygara koparan uluslararası solun da yorumları haline geldi büyük görünürken olası Amerikan düşmanlarından birinin daha saldırıya
ölçüde. geçmeyeceğinden kim emin olabilir? Amerikan halkının zafer kaza-
Ama şahinlerin yorumları yanlıştır ve sadece ABD'nin çöküşüne namamaya ne kadar hoşgörü göstereceği sorunu da önemli. Ameri-
katkıda bulunacak, tedrici bir inişi çok daha hızlı ve çalkantılı bir dü- kalılar savaş döneminde başta olan bütün başkanlara destek veren
şüşe dönüştürecektir. Şahince yaklaşımlar özellikle askeri, ekonomik milliyetçi bir galeyan ile derin bir izolasyonist itki arasında gidip ge-
ve ideolojik nedenlerle başarısız olacaktır. lirler. 1945'ten beri ölüm oranı ne zaman artsa milliyetçilik duvara
Şüphesiz ordu hâlâ ABD'nin en güçlü kartı durumunda; daha doğ- toslamıştır. Bugünkü tepki neden farklı olsun ki? Şahinler (ki hemen
rusu tek kartı durumunda. Bugün, ABD dünyadaki en dehşet verici hepsi sivildir) kamuoyunu dikkate almasa da Vietnam'da dilleri yan-
askeri aygıta sahip. Yeni, eşi benzeri görülmedik askeri teknolojiler mış olan Amerikan generalleri almaktadır.
geliştirilmekte olduğu iddialarına da inanılacak olursa, ABD'nin dün- Peki ya ekonomik cephe? 1980'lerde sayısız Amerikalı analist Ja-
yanın geri kalanı üzerindeki askeri üstünlüğü bugün on yıl önce oldu- pon ekonomik mucizesi karşısında histerikleşmişti. Japonya'nın rek-
ğundan çok daha büyüktür. Ama öyleyse bile bu, ABD'nin Irak'ı işgal lamı iyi yapılan mali güçlükleri sayesinde, 1990'larda sakinleştiler.
edip orayı hızla fethedebileceği ve orada dost ve istikrarlı bir rejim Ama 1980'lerde Japonya'nın hızlı ilerlemesini abartan Amerikalı yet-
kurabileceği anlamına mı geliyor? Pek değil. ABD ordusunun 1945' kililer, bugün, Japonya'nın çok gerilerde kaldığına inandıkları için
ten bu yana verdiği üç ciddi savaştan (Kore, Vietnam ve Körfez Sa- hallerinden memnun görünüyorlar. Bugünlerde Washington Japon
vaşı) birinin yenilgiyle, ikisinin de beraberlikle sonuçlandığını hatır- politikacılara neyi yanlış yaptıkları hakkında nutuk çekmeye daha
layalım - pek şanlı bir sicil sayılmaz. hevesli görünüyor.
Saddam Hüseyin'in ordusu Taliban'ınkine benzemiyor ve ülke Bu zafer kazanmışlık havası pek de sağlam gerekçelere dayalı
içindeki askeri kontrolü çok daha sağlam. Bir ABD işgali zorunlu görünmüyor. 20 Nisan 2002'de New York Times'da çıkan şu habere
olarak ciddi bir kara gücünü -Bağdat önlerine kadar savaşa savaşa bakalım: "Bir Japon laboratuvarı dünyanın en hızlı bilgisayarını yap-
gitmesi gerekecek ve bu arada muhtemelen ciddi zayiat verecek bir tı; makine o kadar güçlü ki işlem gücü en hızlı yirmi Amerikan bil-
ABD'NİN GERILEYIŞI 31
30 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI

gisayannın toplam işlem gücüne eşit ve eski lider konumundaki IBM Başkan Bush'un seçenekleri son derece sınırlı görünüyor; ABD'
ürünü makineninkinden çok daha yüksek. Bu başarı... Amerikan mü- nin önümüzdeki on yıl içerisinde dünya meselelerinde tayin edici güç
hendislerinin çoğunun kolayca kazandıklarını zannettiği teknoloji olma konusunda gerilemeyi sürdüreceğine pek şüphe yok. Asıl soru,
yarışının hiçbir şekilde bitmiş olmadığının kanıtı." Analizin deva- Amerikan hegemonyasının azalıp azalmadığı değil ABD'nin zarafetle,
mında, iki ülkede "birbirine zıt bilimsel ve teknolojik öncelikler" ol- dünyaya ve kendisine asgari zararı vererek düşmenin bir yolunu
duğu belirtiliyor. Japon makinesi iklim değişiklerini analiz etmek bulup bulamayacağıdır.
üzere yapılmış, ama Amerikan makineleri silah simülasyonu yapmak
üzere tasarlanmış. Bu karşıtlık hegemonik güçlerin tarihindeki en eski
hikâyenin cisimleşmesi. Egemen güç askeriye üzerinde yoğunlaşır
(ve bu da ona zarar verir), halef adayı ise ekonomi üzerinde yo-
ğunlaşır. Ekonomi üzerinde yoğunlaşmak her zaman iyi sonuçlar
vermiştir. ABD için vermişti. Belki Çin'le de işbirliği yapacak bir Ja-
ponya için neden vermesin?
Son olarak, ideolojik alan geliyor. Şu anda ABD ekonomisi nispe-
ten zayıf görünüyor, şahinlerin stratejilerinin beraberinde getirdiği
ifrata varan askeri harcamalar düşünüldüğünde bu zayıflık daha da
artıyor. Üstelik Washington siyasi açıdan izole durumda; (İsrail dı-
şında) neredeyse hiç kimse şahinlerin bakış açısının anlamlı olduğu-
nu ya da teşvike değer olduğunu düşünmüyor. Başka ülkeler Was-
hington'a doğrudan doğruya karşı çıkmaya korkuyorlar ya da bunu
istemiyorlar, ama ayak diremeleri bile ABD'yi yaralıyor. Üstelik
ABD'nin tepkisi küstahça bir bilek bükmeden öte pek bir anlam taşı-
mıyor. Küstahlığın da olumsuz yanları vardır. Parama güvenirim der-
sen bir dahaki sefere daha az paran kalır, asık suratlı rıza hıncı besler.
ABD iki yüz yılı aşkın bir süredir dikkate değer miktarda ideolojik
kredi kazanmıştır. Ama bugünlerde ABD bu krediyi, 1960'larda altın
rezervini tükettiğinden bile daha hızlı bir biçimde tüketiyor.
ABD önümüzdeki on yılda iki olasılıkla karşı karşıya: Şahinlerin
yolunu izleyip bunun herkes için, özellikle de kendisi için yaratacağı
olumsuz sonuçlara katlanır, ya da olumsuzlukların çok büyük ol-
duğunu anlar. The Guardian yazarı Simon Tisdall geçenlerde, ulus-
lararası kamuoyunun tepkisini bir yana bıraksak bile, "ABD en azın-
dan kendi ekonomik çıkarları ve enerji arzına muazzam bir zarar ver-
meksizin kendi başına Irak'ta başarılı bir savaş verecek durumda de-
ğil. Bay Bush sert konuşmaya ama etkisiz görünmeye mahkûm" diye
yazdı. ABD yine de Irak'ı işgal edip de sonra geri çekilmek zorunda
kalırsa daha da etkisiz görünecektir.
İkinci Kısım

FARKLI RETORİKLER
VE GERÇEKLİKLER
2. Bölüm

Yirminci Yüzyıl:
Günortasında Karanlık mı?

YİRMİNCİ YÜZYILIN ortalarında Arthur Koestler Sovyet rejimi ve re-


jimin göstermelik duruşmalanyla ilgili olarak, Günortasında Karan-
lık başlıklı bir roman yazdı. Ben bunu sadece Sovyet rejiminin değil,
bütün yirminci yüzyılın bir metaforu olarak kullanmak istiyorum.
Ama bu yüzyıl aynı zamanda, birçok bakımdan "Geceyarısında Ay-
dınlık"tı da. Aslına bakılırsa, değerlendirilmesi son derece güç olan
bu yüzyıl hakkındaki düşünme tarzımız, büyük ölçüde onu gözlem-
lediğimiz yer ve zamana bağımlı olmuştur. Lunaparkta hız treniyle
tura çıkmış gibi oluruz. Hız treni turlarının iki şekilde sona erdiğini
unutmayalım. Ona binenler ya coşmuş ya da çok korkmuş olmalarına
rağmen, çoğunlukla az çok başladıkları noktaya dönerler. Ama bazen
de raydan çıkarlar.
Henry Luce yirminci yüzyıla "Amerikan yüzyılı" demişti. Kesin-
likle haklıydı, ama bu, hikâyenin yalnızca bir parçasıdır. Amerika
Birleşik Devletleri'nin dünya sisteminde hegemonya konumuna yük-
selmesi 1870 civarında, Birleşik Krallık'ın eski doruklardan inişe
geçmesiyle birlikte başladı. ABD ve Almanya Büyük Britanya'nın
halefi olmak için birbirleriyle rekabet ettiler. Sonrasında olanlar apa-
çık ortadadır ve gayet iyi bilinir. Hem ABD hem de Almanya 1870 ile
1914 arasında sanayi altyapılarını büyük ölçüde genişletmiş, her ikisi
de Büyük Britanya'yı geçmiştir. Gelgelelim biri bir deniz ve hava
gücüyken, diğeri bir kara gücüydü. Buna bağlı olarak ekonomik ge-
nişlemelerinin izlediği hat da askeri yatırımlarının niteliği de farklıy-
dı. ABD, ekonomik ve siyasi açıdan gerileme içindeki sabık hegemo-
nik güç Büyük Britanya ile müttefikti. Sonuç olarak, esasen ABD ile
Almanya arasında dünya sistemindeki hegemonyayı belirlemek
amacıyla yapılan tek bir "otuz yıl savaşı" şeklinde bakmanın daha iyi
36 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ YIRMINCI YÜZYIL: GÜNORTASINDA KARANLIK MI? 37

olacağı iki dünya savaşı yaşandı. de, Komünizme) götürmek gibi teorik bir misyonu plan bir sosyalist
Almanya dünya sistemini bir dünya imparatorluğuna, kendi de- devlet olarak ilan ediyordu kendisini. İkinci Dünya Savaşı'nın sonun-
yimiyle tausendjahriges Reich'a dönüştürme yolunu denedi. Napol- da Kızıl Ordu'nun bulunduğu bölgelere, 1945 ile 1948 arasında, Ko-
yon'un da daha önceden öğrendiği gibi, kapitalist dünya ekonomisi münist Partisi'nin himayesi altındaki, halk demokrasileri adı verilen
çerçevesi içinde emperyal fetih yolu hiçbir zaman hâkimiyete giden rejimler yerleştirildi tek tek. 1946'ya gelindiğinde Winston Churchill
sağlam bir yol olmamıştır. Dünya imparatorluğu hamlesinin askeri Avrupa'ya Stettin'den Trieste'ye uzanan bir "demir perde" çekilmiş
gayretkeşlik ve çabukluk gibi kısa vadeli bir avantajı vardır. Orta va- olduğundan bahsedecekti.
dede ise çok pahalı olma ve bütün muhalif kuvvetleri birleştirme gibi Ayrıca 1945'ten hemen sonraki yıllarda, Komünist partiler çok
bir dezavantajı vardır. Büyük Britanya'nın meşruti ve yarı liberal sayıda Avrupa ülkesinde son derece güçlü olduklarını gösterdiler.
monarşisi Napolyon'a karşı otokratik, Çarcı Rusya'yı yanına çekmiş Komünist partiler savaştan sonraki ilk yıllarda Fransa, İtalya, Belçi-
olduğu gibi, yarı liberal temsili ABD cumhuriyeti de Hitler'e karşı ka, Finlandiya ve Çekoslovakya'da yapılan seçimlerde oyların yüzde
Stalinist Sovyetler Birliği'ni yanına çekti - daha doğrusu, hem Na- 25 ila 40'ını aldılar - bu hem onların iki savaş arası yıllardaki eski
polyon, hem de Hitler Avrupa kıtasının iki ucundaki güçleri aralarına güçlerinin, hem de savaş sırasında Nazizm ve faşizme karşı gösteri-
yerleşmiş saldırgan bir güce karşı birleştirme konusunda gayet iyi bir len direnişin önemli bir bölümünü harekete geçirmekte oynadıkları
iş çıkarmış oldular! rolün sonucuydu. Aynı şey Asya'da da geçerliydi. Çin'de Komünist
Ama bu mücadelenin sonuçlarını nasıl değerlendireceğiz? Maddi Partisi, meşruiyetini kaybetmiş olan Milliyetçi bir hükümete karşı
sonuçla başlayalım. 1945'te, Avrupa kıtasının her yerinde ve keza Şanghay'a yürümekteydi. Japonya, Filipinler, Hindiçin ve Hollan-
Doğu Asya'da yaşanan, hem insan hayatı hem de altyapı açısından da'ya bağlı Doğu Hint Adaları'nda da Komünist partiler ve/veya ge-
inanılmaz ölçüde yıkıcı bir savaştan sonra, savaş sırasında edindiği rilla hareketleri dikkate değer oranda güçlüydüler; başka yerlerde de
birikim sayesinde ekonomik olarak yara almadan, hatta güçlenmiş ihmal edilemeyecek birer güç konumundaydılar.
olarak çıkan tek büyük sanayi gücü oldu ABD. 1945'ten sonraki bir- Rüzgâr Komünist hareketlerin yelkenlerini şişiriyordu. Tarihin
kaç yıl boyunca, eskinin ekonomik olarak ileri bütün bölgelerinde kendi yanlarında olduğunu iddia ediyor ve sanki buna inanıyormuş
açlık yaşandı ve her halükârda bu bölgelerin temelden yeniden inşa gibi davranıyorlardı. Muhafazakâr hareketlerden merkez sol hare-
edildiği zorlu bir süreçten geçildi. ketlere, özellikle de sosyal demokratların büyük bir kısmına kadar
Böyle bir durumda Amerikan sanayiinin dünya piyasasına hâkim başka birçok kişi de aynı fikirdeydi. Bu başkaları kendi ülkelerinin
olması gayet kolaydı. Başlangıçta şirketlerin en önemli sorunu ken- de birkaç yıl içinde halk demokrasileri haline geleceğinden korku-
dileriyle rekabet eden çok fazla satıcı olması değil, Batı Avrupa ve yorlardı. Ve bunun olmasını istemiyorlardı. Üstelik artık belagatlı bir
Doğu Asya'da satınalma gücünün gerilemesi yüzünden, dünya çapın- biçimde, özgür dünyaya yönelik Komünist tehdit denen şeye karşı
da çok az alıcı, çok az fiili talep olmasıydı. Bu durum yardım yapma- aktif olarak direnmeye de hazırdılar.
nın ötesine geçmeyi, yeniden inşaya girişmeyi gerektiriyordu. Bu ye- Son otuz yılda, hem sağ hem de sol kanatta çok sayıda revizyo-
niden inşa çalışmaları ABD ekonomisi için ne kadar kârlı olursa ol- nist tarih metni yazıldı. Solcu revizyonistler Komünist tehdit denen
sun, Amerikalı vergi mükellefleri için maliyeti yüksekti. Kısa vadeli şeyin, hem dünya sistemi içinde ABD hegemonyasını garanti altına
maliyetleri karşılamak, ABD yönetimini bir iç siyasi sorunla karşı almak, hem de Batılı liberal devletlerdeki sol hareketlerin ve işçi ha-
karşıya bırakıyordu. reketlerinin gücünü yok etmek (ya da hiç değilse sınırlamak) ama-
Bu arada siyasi-askeri bir sorun daha var gibiydi. SSCB, yaşadığı cıyla ABD yönetimi ve dünyadaki sağcı güçler tarafından oluşturulan
yıkıma rağmen, askeri bir güç olarak hayli büyük görünüyor, Avru- bir öcü olduğunu iddia etme eğilimindeydiler. Sağcı revizyonistler
pa'nın yarısını elinde tutuyordu. Bütün dünyayı sosyalizme (ve teori- ise, özellikle 1989 sonrasında Sovyet belgelerinin ulaşılabilir hale
38 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI YİRMİNCİ YÜZYIL: GÜNORTASINDA KARANLIK MI? 39

gelmesinden beri, Sovyetler Birliği hesabına çalışan ajanların oluş- opolitik nüfuzun savaş sonrası yerleşiminin sınırlarını ve kurtarılan
turduğu dünya çapında bir şebekenin gerçekten de varolduğunu, ülkelerde hükümet kurma kiplerini sabitlemiştir. Tahdit ise George
Sovyetler Birliği'nin de gerçekten Komünist-olmayan devletleri yı- Kennan tarafından birkaç yıl sonra uydurulmuş olan bir doktrindi.
kıp onları halk demokrasileri haline getirme niyetinde olduğunu id- Kendi adına konuştuğunu söylese de dolaylı olarak ABD yönetimi
dia etme eğilimi gösteriyorlardı. adına da konuşan Kennan, tam olarak, Sovyetler Birliği'nin ABD ta-
İşin aslı şu ki hem solcu hem de sağcı revizyonist tarihçilerin am- rafından tahdit edilmesini savunuyordu - gelgelelim hoş karşılama
pirik iddiaları muhtemelen büyük ölçüde doğru, tarihsel yorumları yerine tahdit değil, saldırı yerine tahdit, sıcaklaşmayacak, sıcaklaş-
ise temelden yanlıştı. Her iki tarafın da revizyonistlerin onların iddia maması gereken bir Soğuk Savaş'ti sözünü ettiği. John Foster Dulles,
ettiklerini söyledikleri şeyleri hem alenen hem de özel çevreleri için- 1953'te Eisenhower yönetiminde dışişleri bakanı olmadan önce,
de (burada daha da çok) iddia etmiş olduklarına şüphe yok. Her iki Kennan'a karşı geri döndürme politikasını savunmuştu. Ama Dulles
tarafın kilit kuruluşlarındaki bireylerin çoğu, dolaşımdaki retoriğe, iktidara geldikten sonra, aslında tahdit politikasını uyguladı (özellik-
en azından retoriğin büyük kısmına muhtemelen inanıyorlardı. Her le de 1956'daki Macar Devrimi karşısında) ve "geri döndürme" lafı
iki tarafın da yayılmacı retoriği gerçekleştirme yönünde eylemlerde marjinal siyasetçilerin söylemlerine havale edildi.
bulunmuş olduğu su götürmez. Son olarak her iki taraf da şüphesiz Yalta ve tahdidin başardıkları -bütün aktörlerin içsel güdülerini
diğerinin çöktüğünü görmekten keyif duyardı ve çoğunlukla bunu kim bilebilir ki?- gayet açıktır. Sovyetler Birliği mutlak kontrolü al-
ummuştu da. tındaki bir bölgeye (Doğu ve Orta Avrupa dediğimiz şeyin büyük kıs-
Yine de gerçekte neler olup bittiğini değerlendirirken biraz so- mına) sahipti. ABD de dünyanın geri kalanının tamamı üzerinde hak
ğukkanlılığa ve biraz Realpolitik'e ihtiyacımız var. Geriye dönüp ba- iddia ediyordu. ABD (propaganda çalışmaları dışında) Sovyet bölge-
kıldığında, Soğuk Savaş'ın hiçbir zaman kontrolden çıkmamış ve sine hiçbir zaman müdahale etmedi. Öte yandan, SSCB de aslında
hiçbir zaman herkesin korktuğu dünya savaşına yol açmamış olan kendi nüfuz alanı dışındaki hiçbir bölgeye, siyasi propaganda yap-
son derece ketlenmiş, dikkatle inşa edilip denetlenen bir uygulama mak ve biraz para vermek dışında hiçbir zaman müdahale etmedi;
olduğu açıktır. Ben buna menuet* diyorum. Üstelik, yine geriye dö- bunun tek ciddi istisnası Afganistan'dı (bunun da büyük bir hata ol-
nüp bakıldığında, 1989'daki sınırların büyük ölçüde 1945'tekilerle duğunu öğreneceklerdi). Bazı ülkeler bu hoş, iki taraflı Amerikan-
aynı olması ve sonuç olarak ne Batı Avrupa'da bir Sovyet saldırgan- Sovyet anlaşmasını dikkate almadılar elbette - buna geleceğiz.
lığı ne de Doğu Avrupa'da bir Amerikan "geri döndürme" saldırısı Savaştan hemen sonraki dönemde ABD'nin dünya ekonomisinde-
(yani Komünist rejimleri sona erdirme teşebbüsü) yaşanmamış ol- ki öncelikleri meselesi ile Yalta'nın ne alakası vardı? Dediğimiz gibi,
ması bakımından pek bir şey olmamıştır. Dahası, birçok noktada her ABD'nin dünyada efektif talep yaratması gerekiyordu; gelgeldim,
iki taraf da retorikte ne denirse densin itidal göstermiştir. Şüphesiz, ABD bunu yapacak ölçüde sınırsız paraya da sahip değildi. ABD kay-
bunların hiçbirinin asıl niyet değil sadece bir pat durumunun sonucu naklarını dağıtırken, hem ekonomik hem de siyasi nedenlerle önceli-
olduğunu söyleyebiliriz ve bu bir ölçüde doğru da olabilir. Yine de, ği Batı Avrupa'ya verdi. Sonuç Marshall Planı oldu. Yine de unutma-
örtük niyetlerin ürünü olan dermansızlık pat durumunun oluşmasına mak gerekir ki, Marshall planı Marshall tarafından bütün müttefikle-
yardımcı olur. re önerilmişti. ABD Sovyetler Birliği'nin bunu kabul etmesini ger-
Böyle bir tarihsel senaryo her iki tarafın güdü ve önceliklerini de- çekten istiyor muydu? Bundan çok şüpheliyim ve o sıralarda bir Dı-
ğerlendirirken ihtiyatlı olmayı gerektirir. İki şifre sözcüğe bakalım: şişleri Bakanlığı sözcüsünün bunu alenen itiraf ettiğini hatırlıyorum.
Yalta ve tahdit. Yalta görünüşte, askeri birliklerin ve dolayısıyla je- Her halükârda, Sovyetler Birliği önerinin bir parçası olmayı red-
detti ve kendi bölgesindeki hiçbir ülkenin de bu öneriye olumlu ce-
* Üç bölümden oluşan ağır bir dans. (ç.n.) vap vermemesini sağladı. Bu ABD yönetimi için iki nedenle, arayıp
40 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ YIRMINCI YÜZYIL: GÜNORTASINDA KARANLIK MI? 41

da bulamadığı fırsattı. Sovyetler Birliği planı benimsemiş olsaydı, likte, Amerikan hegemonyasının temelinde yatan siyasi gerekçe de
plan çok pahalıya mal olurdu, üstelik Amerikan Kongresi asla bu ortadan kalkmış oldu; dünya sisteminin jeopolitiği artık değişecekti.
yolda karar almazdı. Marshall Planı'na iki-partili kongrede destek Bu konuya döneceğiz.
verilmesini mümkün kılan temel argüman, Komünizmi tahdit etme Şimdi yirminci yüzyılın ikinci büyük oluşumuna, Amerikan he-
gereğiydi. Demek ki aslında ne oluyordu? Marshall Planı yardımı gemonyasının tam zıttına dönelim: Batıdışı dünya pan-Avrupa hâki-
Yalta anlaşmalarının öbür yüzüydü. Sovyetler Birliği dünya ekono- miyetini yavaş yavaş ama düzenli bir biçimde geriletmekteydi. "Av-
misi içinde bir merkantilist blok oluşturmakta serbestti, ama o zaman rupa'nın genişlemesi"nin zirvesi, aslında 1900 yılı civarları, yani tam
da yeniden inşa çabası için hiçbir ekonomik yardım alamayacaktı. bir yüzyıl önceydi. W. E. B. Du Bois, "yirminci yüzyılın sorunu renk
Müdahale yok, ama yardım da yok. Bu gayet hoş düzenlemelerin ayrımı sorunudur" lafını o zaman etmişti. Ona o sıralarda kimse
tehdit altındaymış gibi göründüğü tek zaman dilimi, Berlin Ablukası inanmadı, ama kesinlikle haklıydı. Daha Birinci Dünya Savaşı'ndan
ânıydı. Ama ablukanın net sonucu, eski durumu değiştirmeyen ve bile önce, analistlerin dikkatini çekmesi gereken bir dizi "devrim" ol-
ABD'ye NATO'yu kurma bahanesini, Sovyetler Birliği'ne de Varşova muştu: Meksika, Afganistan, İran, Çin ve 1905'te Japonya'nın Rusya'
Paktı'nı yaratma bahanesini veren ateşkes oldu. Bu olay ayrıca her iki yi yenmesi. O sıralarda birbiri için tezahürat yapan bir pan-Batıdışı
tarafa da orduya çok daha fazla para harcama fırsatı verdi ki bu har- dünya toplumu çoktan ortaya çıkmıştı, öyle ki bu olaylar çok uzak-
cama uzun vadede olmasa da kısa vadede ekonomik bakımdan fay- larda bile yankılar uyandırdı ve pan-Avrupa hâkimiyetine karşı yeni
dalıydı. eylemleri teşvik etme işlevini gördü.
Asya bu düzenlemelerin bir parça dışında kaldı şüphesiz. Çinli Aslında, bence Rus Devrimi'ni bir proleter devrimi olarak değil -
Komünistlerin dışarıda kalmaya niyetleri yoktu. Böylece Stalin'in is- öyle olmadığı açık seçik ortadaydı- pan-Avrupa hâkimiyetini geri-
teği hilafına, Şanghay'a yürüdüler. ABD sağı ABD'nin Çin'i kaybetti- letme çabalarının en başarılısı ve en gösterişlisi olarak görmemiz ge-
ğini söylüyordu, ama aslında Çin'i kaybeden Sovyetler Birliği'ydi ki rekir. Birçok Rus, Avrupalı olduğunda ısrar ediyordu elbette. Bolşe-
bunun da uzun vadede daha önemli olduğu ortaya çıktı. Sonrasında vikler de Rusya'da Batıcılar ile Slavofıller arasında uzun süredir de-
Kore Savaşı başladı. Kimin neyi, ne zaman başlattığıyla ilgili gerçek vam eden tartışmada Batıcıların tarafındaydı. Ama bu sadece, pan-
hikâye ne olursa olsun, yine geriye dönüp bakıldığında şu açıkça gö- Avrupa hâkimiyetini geriletmeyi amaçlayan hareketlerin merkezin-
rülüyor ki ne ABD, ne de Sovyetler Birliği böyle bir savaş başlatmak deki muğlaklığa işaret eder. Aynı zamanda hem ayrılık hem de enteg-
istiyordu. ABD'nin can kaybı verdiği, Sovyetler Birliği'nden ise kim- rasyon -üstelik ikisini de eşitlik adına- talep ediyorlardı. Her halü-
senin ölmediği uzun ve pis bir arbedenin ardından, savaş az çok ger- kârda, Bolşevikler, çok beklenen Alman devriminin gerçekleşmeme-
ginliğin başladığı koşullarla aynı koşullar üzerinde varılan bir ateş- sinden sonra, bekalarının ve dünyadaki rollerinin dünyadaki anti-
kesle sona erdi; Berlin Ablukası'nın sonucuna çok benzer bir sonuç. emperyalist mücadeleye bağlı olduğunu anladılar. 1920'deki Baku
Ama bu savaş, bir kez daha, ABD'ye Japon ekonomisine muazzam kongresinin anlamı buydu.
bir destek vermek ve bir savunma paktı imzalamak için gereken ba- 1945-sonrası dönemde dekolonizasyon, sömürgelik durumundan
haneyi vermiş oldu. Böylece Doğu Asya, Amerikan-Sovyet bakış kurtulma, günün modası haline geldi. Buna kısmen, sömürgeci güç-
açısından, Yalta anlaşmasına dahil edilmiş oldu. 1955'teki Quemoy- lerin akıllıca ve zamanında geri çekilmesi de denebilir. Ama göster-
Matsu anlaşmazlığından sonra, Çin de bunu fiilen kabullendi. dikleri bu bilgelik de büyük ölçüde üç kıtada ulusal kurtuluş hareket-
Amerikan yüzyılı, diğer süpergüç diye bilinen SSCB'nin de bir ro- lerinin verdiği bazı kahramanca mücadelelerin sonucuydu. Bu hare-
le, bir sese sahip olmakla birlikte aslında kafesinin içinde çalım sat- ketlerden jeopolitik etkisi en büyük olan üçü Vietnam, Cezayir ve
maktan başka bir şey yapacak güce sahip olmadığı jeopolitik bir ger- Küba'dakilerdi. Bu hareketlerden herhangi birinin Sovyetler Birliği'
çeklikti; daha sonra, 1989'da, kafes infilak etti. Ama bu infilakla bir- nin ajanları olduğu söylenemez. Tam tersine. Bu hareketler esasen
42 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ YİRMİNCİ YÜZYIL: GÜNORTASINDA KARANLIK MI? 43

Yalta düzenlemelerine meydan okuyor ve jeopolitik arenaya başka devrimi sırasında ve sonraki otuz yıl boyunca hareketlerin kendileri-
bir öncelikler kümesi, sonuçta hem Sovyetler Birliği'nin, hem de ne ve liderlerine yöneltmeye başladılar.
Amerika Birleşik Devletleri'nin ayak uydurmak zorunda kaldıkları Yirminci yüzyılın bu iki eğilimi bu yüzyılın son yirmi otuz yılın-
bir öncelikler kümesi getiriyorlardı. da iç içe geçti. 1989-91'de Komünizmlerin çöküşü, 1968'de su yüzü-
Şimdi 2000 yılı ile 1900 yılını karşılaştırırsak, anti-emperyalist ne çıkmış olan hayal kırıklığı sürecinin zirvesiydi. Gelgelelim bu,
mücadelenin ne derecede muhteşem bir başarı kazandığını, ama dün- ayrıca ve aynı zamanda, ABD'nin küresel iktidarının ölüm çanını da
ya sisteminin gerçekliklerini bu mücadeleye katılanların umduğu, ni- çalarak bu iktidarın siyasi dayanaklarını iki şekilde ortadan kaldırdı.
yetlendiği ve beklediğinden ne derece az değiştirmiş olduğunu görü- Bir yandan, başlıca iki ekonomik rakibinin, artık yeniden canlılık ka-
rüz. 2000 yılına gelindiğinde, önemli bir resmi sömürge kalmamıştır. zanmış olan Batı Avrupa ve Japonya'nın ABD liderliğine tâbi olmayı
Birleşmiş Milletler'in Afrikalı bir genel sekreteri var. Ve resmi, sürdürmesinin siyasi gerekçesini sona erdirdi. Öte yandan, sistem
açıkça beyan edilen türden ırkçılık, tabu bir retorik haline geldi. Öte karşıtı hareketlerin, kendilerinin yönlendirdikleri ve aslında büyük
yandan, (Nkrumah'ın artık unutulmuş ama yerinde tabiriyle) yeni sö- ölçüde depolitize ettikleri kitlesel siyasi faaliyete getirdikleri kısıtla-
mürgeciliğin ne derece gemi azıya aldığını biliyoruz. BM'nin genel maları sona erdirdi. Böylece diyebiliriz ki pan-Avrupa dünyası 2000
sekreteri bir Afrikalı olabilir, ama daha önemli bir kurum olan Dünya yılında, 1900'e oranla, aslında jeopolitik ve kültürel açılardan çok
Bankası'nın başkanı bir Amerikalı, Uluslararası Para Fonu'nun ba- daha zayıftı, ama dünyanın geri kalanı kendi seferber ettiği cephane-
şında da bir Batı Avrupalı var. Irkçılık retoriği tabu olmasına rağmen, yi harcamıştı ve bu hareketlerin bir zamanlar sahip oldukları kesin-
gerçekliği her zamanki kadar fazla ve onun işlemesini sağlayan tek- likten (yani, tarihin kendilerinden yana olduğu kesinliğinden) yok-
zip edilmemiş şifre sözcüklerin de herkes farkında. sun, ekonomik ve siyasi sıkıntılar içinde debeleniyordu. Uzun bir ge-
Aslında sistem karşıtı hareketlerin dağılmalarının en önemli ne- ceyarısında aydınlık döneminden (özellikle 1945 ile 1970 arasından)
deni, tam da başarılı olmalarıdır. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında, sonra pan-Avrupa dünyası ve dünyanın geri kalanı için günortasında
siyasi açıdan hepsi de zayıf olan çeşitli sistem karşıtı hareketler top- karanlık dönemi böyle geldi.
lumsal dönüşüm stratejilerini, ünlü iki aşamalı planı geliştirdiler: Anlattığım bu hikâyede, iki savaş arası dönemdeki Nazi-faşist
Önce, her ülkede devlet iktidarını ele geçirmek için seferber ol; sonra saldırısından, son dönemlerde yaşadığımız, etnik temizlik denen şey-
toplumu dönüştürmek için devlet iktidarını kullan. İşçi hareketi adına lerden, Komünist rejimlerin (ama tabii ki aynı zamanda daha birçok
Marksistlerin benimsediği strateji buydu. Siyasi milliyetçilerin rejimin de) Gulag dehşetinden bahsetmedim. Bunlar önemli değil
benimsediği strateji de buydu. Hatta kadın hareketinin ve oy hakkı ile mi? Dehşet verici ıstırabın her zaman önemli ve her zaman ahlaken
diğer siyasi haklar üzerinde odaklandıkları sürece azınlık hareketleri iğrenç olması anlamında tabii ki önemlidirler. Ama bu dehşetlerin,
denen hareketlerin benimsediği strateji de buydu. 1900'de bu strateji bir, nedenlerini, iki, izledikleri yörüngeyi nasıl değerlendiriyoruz?
bu hareketler için tek makul yol gibi görünüyordu ki muhtemelen de Merkezcilerin başat miti, dünya sistemi içinde en fazla güce sahip
öyleydi. Ama kesinlikle zor bir yol gibi görünüyordu. I960' lara olanlar tarafından belirlenen ılımlı, doğru yoldan kolektif olarak sap-
gelindiğinde, birinci seferberlik aşaması bütün dünyada gerçek- manın ve ideolojik aşırılığın bu dehşetlere neden olduğudur. Ausch-
leştirilmiş durumdaydı. Sistem karşıtı hareketler neredeyse her yerde witz'in akıldışı ırkçılığın, Gulagların ukalaca ütopyalar dayatmanın
iktidardaydı ya da en azından kısmen iktidardaydı. Artık ikinci (ve ütopya beklentisinin), etnik temizliğin ise atalardan kalma, kültü-
aşamaya, toplumu dönüştürmeye geçilebilir ve sonuçlan değerlendi- rel olarak yerleşik bir özellik haline gelmiş yabancı düşmanlığının
rilebilirdi. Son kertede sonuçların kendi beklentilerinin çok altında sonucu olduğu söylenir.
olduğunu görenler de militanlar ve kitleler oldu; sonuç beklentilerin Ayrıntılara bakılmadığında bile, pek makul sayılamayacak bir
o kadar altındaydı ki, yaşadıkları hayal kırıklıklarını, 1968 dünya analiz biçimidir bu. Auschwitz, Gulaglar ve etnik temizlik, hepsi de
44 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞÎ YİRMİNCİ YÜZYIL: GÜNORTASINDA KARANLIK MI? 45

tarihsel bir toplumsal sistem içinde, kapitalist dünya ekonomisi için- lar ara sıra yaşanan kopuşları ihmal edecek ölçüde buna kendilerini
de meydana gelmişlerdir. Bu sistemin, bu tür olaylar üreten ve bun- kaptırmışlardı), Avrupa dışı bölgelerde de imparatorluğun nihai fe-
ların yirminci yüzyılda daha önce görülmedik biçimlerde ve derecede tihlerinin gerçekleştiği yüzyıldı. Burjuva, beyaz, Hıristiyan ve vasıflı
yaygınlaşmasını sağlayan ne özelliği olduğunu sormamız gerekir. olmanın uygarlık kanıtı olduğu ve ilerlemeyi garanti altına aldığı
Sürekli bir sınıf mücadelesini içeren bir sistemde yaşıyoruz. Halkları dönemdi. 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması pan-Avrupa böl-
-ekonomik olarak, siyasi olarak, toplumsal olarak ve hatta şimdilerde gelerinde işte bu yüzden o denli büyük bir kültürel şok yaratmıştı.
demografik olarak- düzenli bir biçimde kutuplara ayıran bir sistemde Yirminci yüzyıl, başta söylediğimiz gibi, hız trenidir. Bir yandan,
yaşıyoruz. Irkçılık ve cinsiyetçiliği en baştan beri kendi yapıları içine bütün alanlardaki teknolojik ilerlemeler on dokuzuncu yüzyılın bek-
yerleştirmiş bir sistemde yaşıyoruz. Ve tabii ki bizatihi sistemin lentilerini çok geride bırakmıştır. Bir Jules Verne fantezisinin içinde
meşruiyetine ve yaşayabilirliğine meydan okumuş olan sistem karşıtı yaşıyoruz ve önümüzdeki otuz yıl içinde çok daha fazlası vaat edili-
hareketleri yapılandırmış olan bir sistemde yaşıyoruz. yor. Birçok yangında mahvolan bütün sermaye stokunu hesaptan
1900, 1800'den ve dolayısıyla 1700'den veya 1600'den, küresel düşsek bile, aynı şey sermaye birikimi için de söylenebilir. Dünyanın
kumarhanedeki bahislerin çok daha yükselmiş olması bakımından da demokratikleşmesi de, yurttaşlık haklarının tamamına sahip olma ta-
farklıydı. Hem bireylerin ve kolektivitelerin (yukarı ve aşağı doğru) leplerinin herkes tarafından benimsenmiş olması ve on dokuzuncu
hareketlilik imkânı her zamankinden fazla olduğundan, hem de ara- yüzyılda bunu savunan en cüretli kişilerin hayallerinin bile ötesine
daki mesafe açıldığı ve aritmetik değil, geometrik bir hızla düzenli geçmiş olması anlamında hızla ilerleme kaydetmiştir. Yani geceyarı-
olarak arttığından, mücadeleye katılanlar için kazanmak ve kaybet- sında aydınlık.
mek daha büyük sonuçlar doğuruyordu. Burada bu olayların herhangi Ama hepimiz biliyoruz ki, yirminci yüzyılda yine hepimiz korku,
birini ayrıntılı olarak açıklamaya kalkışmayacağım. Sadece, bu kargaşa ve ümitsiz itiş kakışlarla kuşatılmış durumdayız. Yirminci
açıklamanın sistemin işleyişi içinde bulunması gerektiğinde ısrar et- yüzyılda yaşanan dehşetler moralimizi bozuyor. Moralimiz başarı-
mek istiyorum, sistemin normal işleyişinden sapma olduğu varsayı- sızlıklarla daha da bozuluyor: ABD'nin, ideologlarının sürekli çığırt-
lan şeyde değil. Ayrıca bu olaylar onlardan mustarip olan herkes için kanlığını yaptığı dünya liberal ütopyasını gerçekleştirmeyi başara-
ne kadar korkunç olurlarsa olsunlar, modern dünya sisteminin tarih- maması; sistem karşıtı hareketlerin en azından çok yakın tarihlere ka-
sel evrimi bakımından yirminci yüzyılın şu iki merkezi gerçekliği dar sürekli vaat ettikleri yeni toplumu, les lendemains qui chantent'i,
kadar önemli olmadıklarında da ısrar etmek istiyorum: ABD hege- şarkı söyleyen yarınları, yaratmayı başaramaması. Kapitalist sistemin
monyasının yükselişi ve gerilemeye başlaması ve herkesin zannettiği inanılmaz ve gittikçe hızlanan büyümesi kontrolden çıkmış ve her
kadar değişmemiş olan Avrupa dışı dünyanın siyasi olarak gösterişli yere yayılan kanserli dokular yaratmış gibi adeta.
bir biçimde kendini ortaya koyması. Belirsizlikle karşı karşıyayız. İlya Prigogine bize belirsizliğin sa-
Yirminci yüzyıl kapitalist dünya ekonomisi on dokuzuncu yüzyıl dece şu anki tarihsel durumumuzun değil evrenin temel gerçekliği
kapitalist dünya ekonomisiyle karşılaştınlırsa, arada gerçekten dik- olduğunu söylüyor söylemesine, ama yine de ondan hoşlanmıyoruz,
kate değer bir fark olduğu görülür. On dokuzuncu yüzyıl, kapitalist psikolojik ve siyasi açıdan onunla başa çıkmakta çok zorlanıyoruz.
sistemin teknolojik meyvelerini veriyor ve sermaye birikimi potansi- Ama başa çıkmalıyız. Kendimizi bir tarihsel sistemin bitim safhasın-
yelini gerçekleştiriyor gibi göründüğü ilerleme yüzyılıydı. Yeni yük- da, bir "geçiş çağı"nda buluyoruz. Bir geçiş çağında entelektüel, ah-
selen liberalizm jeokültürünün Ancien Regime'in, eski düzenin, son laki ve dolayısıyla siyasi görevlerimize sarılmalıyız. Bu görevlerin
kültürel kalıntılarını süpürmüş gibi göründüğü yüzyıldı. Yurttaşın en en başta geleni nerede olduğumuz konusunda açık seçikliğe ulaşma
nihayet egemenliğin taşıyıcısı olarak tahta oturduğu yüzyıldı. Merkez arayışıdır. Rosa Luxemburg daha yirminci yüzyılın başlarında, "ya-
bölgelerde Pax Britannica'nın yaşandığı (ya da en azından insan- pılabilecek en devrimci şey her zaman olup bitenleri yüksek sesle
46 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

ilan etmektir," diyordu.


Ama bunu yaptıktan sonra, dostlarımızla, müttefiklerimizle, daha 3. Bölüm
demokratik ve eşitlikçi bir dünya istiyor gibi görünen herkesle tar-
tışmamız, en azından kabataslak olarak ne tür yeni yapılar isteyebi- Küreselleşme: Dünya
leceğimiz ve çok önemli bir tarihsel geçiş döneminin alabildiğine yo- Sisteminin Uzun Vadeli Yörüngesi
ğun, ama kaçınılmaz olarak düzensiz mücadelesi içinde ne tür strate-
jilere başvurabileceğimiz konusunda görüş alışverişinde bulunmamız
gerek. Bu tartışmayı hiyerarşi olmadan, büyük bir açıklıkla ve belli
bir alçakgönüllülükle, ama aynı zamanda da asgari kapsam sınırları
hakkında belli bir netliğe sahip olarak ve uzun vadeli bir tarihsel
bakışı korumakta ısrar ederek yapmalıyız. 1990'LAR, küreselleşme söyleminin sağanağı altında geçti. Neredey-
Bu kolay olmayacaktır. Bu tartışma şüphesiz şu anda da sürmek- se herkes, şu anda ve ilk kez bir küreselleşme çağında yaşamakta ol-
tedir. Ama yeterli değil. Hem bilimsel arenalarda hem de daha kamu- duğumuzu söylüyor. Küreselleşme her şeyi değiştirmiş: Devletlerin
sal arenalarda kendi sesimizi de onlarınkine eklememiz gerek. Ciddi egemenliği gerilemiş, herkesin piyasa kurallarına direnme yeteneği
olmalıyız. Kendimizi bu işe vakfetmeliyiz. Serinkanlı olmalıyız. Ve yok olmuş, kültürel özerklik imkânımız neredeyse hükümsüzleşmiş,
de yaratıcı olmalıyız. Kolay iş değil, anlayacağınız. Ama Hillel'in iki ve bütün kimliklerimizin istikrarı ciddi biçimde sorgulanır olmuş. Bu
bin yıl önce söylediği gibi, ben değilse kim? Şimdi değilse ne zaman? farazi küreselleşme durumu kimilerince övülürken, kimilerince de
hayıflanacak bir şey olarak görülüyor.
Bu söylem aslında mevcut gerçekliğin devasa bir yanlış yoru-
mundan ibarettir - güçlü grupların bize dayattığı, daha da kötüsü, ço-
ğunlukla ümitsiz bir edayla kendi kendimize dayattığımız bir aldan-
madır. Bizi önümüzdeki gerçek meseleleri görmezden gelmeye ve
kendimizi içinde bulduğumuz tarihsel krizi yanlış anlamaya iten bir
söylemdir. Gerçekten de bir dönüşüm uğrağındayız. Ama açık seçik
kuralları olan, yeni yeni küreselleşmiş ve çoktan yerleşiklik kazan-
mış bir dünyanın bulunduğu bir uğrak değil bu. Daha çok bir geçiş
çağında bulunuyoruz; sadece küreselleşme ruhunu yakalaması gere-
ken birkaç geri kalmış ülkenin geçişinden değil, bütün kapitalist dün-
ya sisteminin başka bir şeye dönüşeceği bir geçişten bahsediyoruz.
Gelecek, kaçınılmaz olmak, alternatifsiz olmak şöyle dursun, son de-
rece belirsiz bir sonucu olan bu geçiş içinde belirleniyor.
Küreselleşmeden bahsettiğimizde genellikle kastedilen süreçler
aslında hiç de yeni değil. Yaklaşık beş yüz yıldır varlar. Bugün yap-
mak zorunda olduğumuz seçim, bu süreçlere teslim olup olmamak
değil, bu süreçler şu anda olduğu gibi parçalandığında ne yapmak ge-
rektiğiyle ilgilidir. Yapılan açıklamaları okurken, insan "küreselleş-
me"nin 1990'larda -belki Sovyetler Birliği'nin çökmesi üzerine, bel-
48 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 49

ki birkaç yıl önce- ortaya çıkan bir şey olduğunu düşünüyor. Oysa ğu ekonomik avantajlardan yararlanabileceği görece istikrarlı bir
olup biten analiz edilmek isteniyorsa 1990'lar önemli bir zaman dili- dünya düzenine ihtiyaç duyuyordu. Ve gelişen üretim sektörlerinin
mi değildir. Şu anki duruma başka iki zaman çerçevesi içinde, biri müşteri bulmasını istiyorsa, dünyanın geri kalanında yeniden efektif
1945'ten bugüne, diğeri de 1450 civarından bugüne gelen iki çerçeve bir talep oluşturması gerekiyordu. 1945-55 döneminde, ABD bu iki
içinde bakmak daha verimli olacaktır. sorunu da pek büyük bir güçlük çekmeden çözebildi. Dünya düzeni
1945'ten bugüne uzanan dönem, kapitalist dünya ekonomisinin, sorunu iki kısımda çözüldü. Bir yandan, ABD'nin siyasi olarak kont-
her zaman olduğu gibi iki parçası olan tipik bir Kondratiyef döngüsü rol edebildiği ve düzenin resmi çerçevesini sunan bir dizi devletlera-
dönemidir: Bu örnekte 1945'ten 1967-73'e kadar sürmüş olan bir A- rası kurum -başta da Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası-
safhası, yani yukarı doğru tırmanış ya da ekonomik genişleme ve kuruldu. Daha önemlisi, öte yandan da ABD 1945-sonrası dünyadaki
1967-73'ten günümüze kadar sürmekte olan ve muhtemelen birkaç diğer tek ciddi askeri güç olan SSCB ile bir anlaşmaya vardı.
yıl daha sürecek olan bir B-safhası, yani aşağı doğru iniş ya da eko- Ayrıntıları üzerinde on yıldan uzun bir süre çalışılan Yalta anlaş-
nomik küçülme. Oysa 1450'den günümüze uzanan dönem kendi masının temelde üç maddesi vardı. Birincisi, dünya fiilen bir Ameri-
doğuş dönemi, normal gelişme dönemi olan ve artık nihai kriz kan bölgesi (dünyanın çoğu) ve bir Sovyet bölgesi şeklinde bölüne-
dönemine girmiş olan kapitalist dünya ekonomisinin yaşam cek, ayrım çizgisi de İkinci Dünya Savaşı bittiğinde her iki ülkenin
döngüsüne karşılık gelir. Mevcut durumu anlamak için, bu iki askeri birliklerinin bulunduğu yerlerden geçecekti. İkincisi, Sovyet
toplumsal zaman ve her birinin ampirik verileri arasında ayrım bölgesi, eğer isterse, kendi üretim mekanizmasını kuvvetlendirene
yapmamız gerekir. kadar Amerikan bölgesiyle ticari alışverişlerini asgariye indirebile-
Kendimizi içinde bulduğumuz Kondratiyef döngüsü, birçok açı- cekti, ama bunun karşılığında, ABD'den bu bölgenin ekonomik yeni-
dan, bu iki toplumsal zaman arasında anlaşılması daha kolay olanıdır, den inşasına katkıda bulunması beklenmeyecekti. Üçüncüsü, her iki
çünkü üzerinde çok çalışılmış olan bütün önceki Kondratiyef taraf da ateşli, düşmanca retoriğe başvurmakta serbestti, hatta buna
döngülerine benzer. Şu anki Kondratiyef in A-safhası, Fransızların teşvik ediliyordu; görüldüğü kadarıyla bu retoriğin başlıca işlevi
yerinde bir adlandırmayla "les trente glorieuses" -şanlı otuz yıl- de- ABD ile SSCB'nin kendi bölgeleri üzerindeki siyasi kontrolünü pekiş-
dikleri şeydi. Dünya sistemi içindeki ABD hegemonyasının en yük- tirmekti. Her ikisi de eski ayrım çizgilerini tekrar onaylayan ateşkes-
sek noktasıyla çakışıyordu ve ABD'nin 1945'ten sonra kurduğu bir lerle sona eren Berlin Ablukası ve Kore Savaşı bu küresel anlaşma-
dünya düzeninin çerçevesi içinde ortaya çıkmıştı. Bildiğimiz gibi, nın nihai mührünü vurdular.
ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan sanayi kolları ve toprakları savaş za- Amerikan üretimi için dünyada yeterince efektif talep yaratma
manındaki yıkımdan feci boyutlarda zarar görmemiş tek büyük sanayi sorunu, Batı Avrupa'da Marshall planı yoluyla ve Japonya'da da
gücü olarak çıktı. Amerikan sanayii verimliliğini bir yüzyılı aşkın bir Marshall planına eşdeğer ekonomik yardımla çözüldü (bu yardım
zamandır mükemmelleştirmekteydi şüphesiz. Bu uzun vadeli özellikle Kore Savaşı'nın çıkmasından sonra ve savaş bahanesiyle
ekonomik gelişmenin, dünya üretiminin diğer büyük odak noktaları- yapıldı). ABD Soğuk Savaş gerilimlerinden, bu ekonomik bağları,
nın ekonomik yapılarının düpedüz çökmesiyle birleşmesi, ABD'ye en söz konusu bölgelerin uluslararası arenadaki bütün önemli mesele-
azından bir süre için muazzam bir verimlilik kazandırdı ve Amerikan lerde ABD'nin siyasi liderliğini sadık bir biçimde izlemesini garanti
ürünlerinin dünya piyasasına hâkim olmasını kolaylaştırdı. Ayrıca altına alan askeri bağlarla -Kuzey Atlantik Paktı Teşkilatı (NATO) ve
kapitalist dünya ekonomisi tarihi içinde hem değerin, hem de reel ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması ile- pekiştirmek için yararlandı.
üretimin en büyük artışını mümkün kıldı; aynı anda dünya toplumsal Bu düzenlemelerden herkes memnun değildi elbette. Ne de olsa
sistemi içinde hem büyük bir zenginlik, hem de büyük bir toplumsal Yalta'nın nimetlerinden yararlanamayanlar, dışanda kalanlar vardı -
gerilim yarattı. bir bütün olarak Üçüncü Dünya, Batı dünyası içindeki pek tutulma-
1945'e gelindiğinde ABD'nin iki büyük sorunu vardı. Sahip oldu-
50 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 51

yan gruplar ve Doğu ve Orta Avrupa'daki, boyunduruk altında yaşa- şitli arenalarında farklılıklar gösteriyordu, ama bu ayaklanmalar her
yan ve bundan pek de mutlu olmayan Sovyet uydu devletleri. Dışa- yerde meydana geldi: Batı dünyası ve Japonya'da 1968'de meydana
rıda kalanlar az çok düzenli ve zaman zaman da bayağı kuvvetli pat- gelen bariz olayların yanı sıra (ki genellikle bunlar üzerinde durulur),
lamalar yarattılar: 1945-48'deÇin, Vietnam, Cezayir, 1956'da Maca- ben Çin'de 1966'da başlayan kültür devrimini, 1968'de Çekoslovak-
ristan, Küba, güney Afrika. Birbiri ardına gelen bu patlamalar Ame- ya'daki "insan yüzlü sosyalizme" dönüşü ve Meksika, Senegal, Tu-
rikan dünya düzeni ve aslında Sovyetler Birliği için de sorunlar ya- nus, Hindistan ve Üçüncü Dünya'nın daha birçok ülkesindeki çeşitli
rattı. Ama bunlar güçlü bir boksörün midesine indirilen yumruklara oluşumları da bu ayaklanmalar arasına dahil ediyorum. Bütün ayak-
benziyordu; yumruklara dayanılabilir, bunlara da dayanıldı. Bunun lanmalarda, yerel durum ne kadar farklı olursa olsun, kendini tekrar-
büyük istisnası, finansman ve kaybedilen hayatlar açısından ve dola- layan iki tema vardı. Bunlardan birincisi Amerikan hegemonyasına
yısıyla da ulusal maneviyat açısından ABD'nin kan kaybını başlatan ve Sovyetlerin bu hegemonyayla yaptığı danışıklı dövüşe muhalefet-
Vietnam Savaşı'ydı. ti. İkincisi ise bütün biçimleriyle Eski Sol'dan duyulan hayal kırıklı-
Ama ABD'ye indirilen en büyük, hazmı en zor darbe Batı Avrupa ğıydı. Bu hayal kırıklığı tam da bu eski Sol hareketlerin başarı kazan-
ile Japonya'nın önce ekonomik olarak toparlanması, sonra da geliş- masının öngörülememiş sonucuydu. İşin aslı şudur ki, Amerikan he-
mesi oldu. 1960'lara gelindiğinde bu ülkeler ile ABD arasındaki ve- gemonyası döneminde, paradoksal bir biçimde (belki de o kadar pa-
rimlilik uçurumu neredeyse ortadan kalkmıştı. Batı Avrupa ülkeleri radoksal değildir) Eski Sol hareketler neredeyse her yerde iktidara
ve Japonya kendi ulusal piyasaları üzerindeki kontrolü tekrar ele ge- gelmişlerdi: Elbe ile Yalu arasındaki sosyalist ülkelerde Komünist
çirdiler ve diğer ülkelerin piyasalarında Amerikan ürünleriyle ciddi partiler sıfatıyla; Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralasya'nın
biçimde rekabet etmeye başladılar. Hatta ABD'nin iç piyasasında bile pan-Avrupacı dünyasında sosyal demokrat partiler ya da muadilleri
rekabet eder hale gelmeye başladılar. Nitekim 1960'ların sonlarına sıfatıyla; ve Üçüncü Dünya'da ulusal kurtuluş hareketleri ya da bu
gelindiğinde ABD'nin ekonomik avantajları artık kesinliğini büyük hareketlerin bir eşdeğeri olarak, Latin Amerika'da popülist hareketler
ölçüde yitirmişti. sıfatıyla. İktidara gelmişlerdi ama hayal ettikleri ikinci adımı, toplumu
Batı Avrupa ve Japonya'nın üretimindeki toparlanma ve genişle- dönüştürmeyi başaramamışlardı; en azından 1968'li devrimciler
menin sonucunda dünya üretiminde meydana gelen artış, dünya pi- başaramadıklarına inanıyorlardı. İktidardaki hareketlerin kendi
yasasında bir doymuşluğa ve çelik, otomobil ve elektronik gibi baş- tarihsel vaatlerini yerine getirmeyi başaramamış oldukları düşünülü-
lıca sanayi sektörlerinin çoğunun kârlılığında sert bir düşüşe yol açtı. yordu.
Dünya ekonomisinde bunun sonucu olarak yaşanan düşüşe karşılık İşte tam bu noktada dünya ekonomisi uzun bir durgunluk döne-
gelen çok önemli iki olay vardı: ABD'nin altın standardını bırakmak mine girdi. Dünya ekonomisindeki herhangi bir duraklamanın can
zorunda kalması ve 1968'deki dünya devrimi. Birinci olayın nedeni, alıcı ölçütü, üretimden elde edilen kârların, önceki dönemdeki, A-
Amerikan hegemonyasını korumanın siyasi-askeri maliyetleri ile safhasındaki düzeylerinden kayda değer ölçüde aşağılara düşmesidir.
dünya piyasalarında rekabet gücünün azalmasının çok pahalıya mal Bunun bir dizi açık sonucu vardır. Birincisi, sermayesi olanlar kâr
olması ve Amerika'nın mali fazlasını tüketmesiydi. ABD A-saf- peşinde koştukları birincil odağı üretim alanından mali alana
hasında çok kolay sahip olduğu ekonomik avantajları korumak için kaydırırlar. İkincisi, dünya çapında işsizlik önemli ölçüde artar.
siyasi alanda sıkı çalışmak zorundaydı ve işe parasal kemerini biraz Üçüncüsü, üretim merkezleri önemli ölçüde, yüksek ücretli bölgeler-
sıkarak başladı. den daha düşük ücretli bölgelere (eskiden "kaçak fabrikalar" adı ve-
ABD hegemonyasının iyi örgütlenmiş dünya düzeninde dışarıda rilen yerlere) kayar. 1970 yılı civarından beri dünyanın her yerinde
bırakılmış olan herkesin huzursuzlukları 1968 dünya devriminin kı- bu üç sonucu görebiliriz. Spekülatif faaliyetler tırmandıkça tırman-
vılcımı oldu. 1968 ayaklanmalarının ayrıntıları dünya sisteminin çe- maktadır, ki bu da en azından balonun patladığı noktaya gelinceye
52 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 53

kadar, nispeten küçük bir insan grubu için son derece kârlı bir şeydir. yük ölçüde Kuzey'den ithal ettikleri mallara gitti ve bu da Kuzey ül-
Üretim büyük ölçüde Kuzey Amerika'dan, Batı Avrupa'dan ve hatta kelerindeki talebin ihya edilmesine yardımcı oldu. Ama başka bir
Japonya'dan dünya sisteminin başka bölümlerine kaymıştır, onlar da kısmı da büyük ölçüde ABD ve Almanya'daki banka hesaplarına git-
bunun sonucu olarak "sanayileştiklerini" ve dolayısıyla kalkındıkla- ti. Bankalarda artan fonların birilerine ödünç verilmesi gerekiyordu.
rını iddia etmektedirler. Olup bitenleri anlatmanın bir başka yolu, bu Bu bankalar, ödemeler dengesi güçlükleri, akut işsizlik ve bunun so-
yarı-çevre ülkelerinin artık daha az kâr getiren sanayilerin alıcıları nucu olarak iç huzursuzluklardan mustarip yoksul ülkelerin maliye
olduklarını söylemektir. Ve işsizlik her yerde -tabii ki öncelikle Gü- bakanlarına büyük bir şevkle krediler verdiler. Bu ülkeler ciddi bi-
ney'in çoğu ülkesinde, ama Kuzey'de de- artmıştır. İşsizlik oranlan çimde borçlandılar, ama sonrasında aldıklan borçları ödemekte zor-
bütün ülkelerde birörnek olmak zorunda değildir, elbette. Tam tersi- landılar; 1980'e gelindiğinde üzerine faiz bindikçe artan borç ödeme-
ne! Aslında, bu dönemde bütün devletlerin başındaki hükümetlerin leri tahammül edilemeyecek düzeylere çıktı. İşte tam bu noktada Ja-
en önemli faaliyetlerinden biri işsizlik yükünü başka devletlere kay- ponlar birdenbire rekabet açısından avantajlı duruma geçtiler; Batı
dırmaya çalışmak olmuştur, ama bu tür kaydırmalar ancak geçici ola- Avrupa'nın durumu da fena değildi, ama ABD stagflasyon* denen
rak başarılı olabilir. şeyden mustaripti.
Bu senaryonun nasıl oynandığını hızla gözden geçirelim. Bu arada ABD Batı Avrupa ve Japonya üzerindeki siyasi nüfuzu-
1970'lerin başlarının, artık neredeyse unutulmuş olsa da o sıralar- nu, danışma yapılan taklitleri kurarak korumaya çalıştı: Üç Taraflı
da bütün dünyanın gazetelerinde manşet olan en çarpıcı ekonomik Komisyon ve G-7 (yeri gelmişken, bu da Valery Giscard d'Estaing'in
olayı, OPEC petrollerinin fiyatındaki yükselişti. Birdenbire, en büyük fikriydi; bunun Amerikan iktidarını sınırlayabileceğim düşünmüştü,
petrol üreticisi devletler fiilen ciddi bir kartel yaratıp dünya pi- ama tam tersi oldu). ABD'nin Vietnam fiyaskosuna siyasi tepkisi,
yasasında petrolün fiyatını kayda değer oranda artırdılar. Başlangıçta Üçüncü Dünya'da bir süreliğine "düşük profil" sergilemek oldu -
bu, Üçüncü Dünya devletlerinin Kuzey'in başlıca devletlerine karşı Angola, Nikaragua, İran ve Kamboçya'da daha esnek bir tutum ta-
akıllıca bir siyasi manevrası olarak selamlandı. Ama hemen garip bir kındı. Ama herkes, bu esnekliğe taleplerini azaltarak cevap vermedi.
şeye dikkat çekelim. OPEC'in kararı, Libya ve Cezayir gibi radikal İran'ın Ayetullah Humeyni liderliğindeki yeni devrimci hükümeti
denen devletlerin uzun bir süredir savundukları karar, ancak ABD'nin devletlerarası oyunun kurallarına göre oynamayı reddederek, ABD'yi
Ortadoğu'daki en sıkı iki dostunun, Suudi Arabistan ile Şah Büyük Şeytan (Sovyetler Birliği'ni de iki numaralı Şeytan) ilan etti
yönetimindeki İran'ın birdenbire verdiği ateşli destek sayesinde ve Amerikalı diplomatları hapse attı. Liberal merkezcilik ile Keynes-
mümkün olmuştu. Ne kadar ilginç! çi iktisadın modası birdenbire geçiverdi. Margaret Thatcher, aslında
Petrol fiyatlanndaki artış hemen etkisini gösterdi. Neredeyse bü- şüphesiz 1848'den beri görülmemiş türde saldırgan bir muhafazakâr-
tün diğer ürünlerin fiyatı da yükseldi, ama eşitsiz bir biçimde. Birçok lık olan ve devletin sosyal harcamalarını alt sınıflara değil de üst sı-
malın üretiminin azalmasına yol açtı ki üretim fazlalığı düşünüldü- nıflara gidecek şekilde yeniden düzenleme girişimini içeren neolibe-
ğünde bu faydalı bir şeydi. Hammadde ihracatında elde edecekleri ralizmi başlattı.
gelire güvenen ülkeler, tam da ithal ettikleri malların fiyatlarının art- Böylece 1970'ler bir patlamayla sona ermişse, 1980'ler de ondan
tığı bir anda bu kaynaktan gelen gelirlerinin düştüğünü gördüler; bu pek geri kalmamıştı. Yoksul devletlere verilen krediler kontrolden
yüzden de vahim ödemeler dengesi güçlükleriyle karşılaştılar. Petrol çıkmıştı, borç krizi başladı. Bu kriz, genelde ileri sürüldüğü gibi,
satışından elde edilen yüksek gelir öncelikle petrol üreten ülkelere ve Meksika'nın borçlarını ödeyemeyeceğini ilan ettiği 1982'de değil,
tabii ki Yedi Kızkardeş'e, yani petrol sanayiindeki büyük ulusaşırı Polonya'daki Gierek hükümetinin borç sorunlarını işçi sınıfını sıkış-
mega-yapılara gitti. Petrol üreten ülkeler birdenbire parasal bir faz-
laya sahip oldular. Bu fazlanın bir kısmı artırdıkları harcamalara, bü- * Talepteki durgunluğa yüksek enflasyonun eşlik ettiği durum, (ç.n.)
54 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYIŞI KÜRESELLEŞME 55
tırarak halletmeye karar verdiği 1980'de başladı; Gierek hükümetinin güçlüklerin ardından, Sovyetler Birliği dağıldı. Daha doğrusu, Gor-
bu hamlesi Gdansk'da Dayanışma (Solidarnosc) sendikasının ortaya baçov bu güçlükleri safra atarak önlemeye yönelik müthiş bir giri-
çıkmasıyla kayda değer bir direnişle karşılaştı. Polonya'daki olaylar, şimde bulundu. Tek taraflı olarak silahsızlandı ve böylece ABD'yi bu
Yalta düzenlemelerin temel direklerinden biri olan, Doğu ve Orta jeste karşılık vermeye zorladı. Afganistan'ı ve fiilen Doğu ve Orta
Avrupa'daki Sovyet uydu sisteminin ölüm çanını çaldı, ama yine de Avrupa'yı terk etti. Ve ihtiyatlı bir biçimde iç siyasi sistemi reform-
çözülmenin bütünüyle tamamlanması bir on yıl daha alacaktı. Yine dan geçirmeye çalıştı. Düşüşü, Sovyetler Birliği'nin içinde zuhur et-
aynı sıralarda SSCB Afganistan'a girerek feci bir taktik hata yaptı. mekte olan milliyetçilik güçlerini, en başta da Rus milliyetçiliğini fena
Böylece tıpkı ABD'nin Vietnam'da yaptığı gibi kendini yaralayarak halde ihmal etmesi yüzünden oldu.
kan kaybetmeye başladı; ama ABD'nin tersine, bunun sonuçlarına Yalta anlaşmalarının esneme kabiliyeti, Sovyetler Birliği'nin ol-
katlanmasını sağlayacak kadar toplumsal esnekliği yoktu. duğu kadar ABD'nin de zayıflığı yüzünden kayboldu. Ne ABD ne de
1980'ler şifre niteliğindeki birkaç terimle özetlenebilir. Bunlar- Gorbaçov bu düzenlemelerin bozulmasını istiyordu. Ama bunları
dan birincisi, sadece Latin Amerika'nın büyük kısmını değil (Afri- dünya ekonomisindeki uzun durgunluk bozdu. Ok yaydan çıkmıştı.
ka'dan hiç bahsetmeyelim), Doğu ve Orta Avrupa'yı da çökerten Dünya ekonomisi 1970'ten beri, hepsi de dünya sisteminin harca-
"borç krizi"ydi. Borç krizi, Doğu ve Orta Avrupa'nın ekonomik ger- ma gücünü koruma çabalarına karşılık gelen üç borç döngüsünden
çekliklerinin esasen Üçüncü Dünya'nınkilerden o kadar da farklı ol- geçmişti: Üçüncü Dünya'ya ve sosyalist ülkelere petrol parasıyla ve-
madığını gösterdi. İkincisi, Doğu Asya'nın "uçan kazlar"ıydı - Ja- rilen borçlar, Amerikan hükümetinin borçlanması, ve büyük şirketle-
ponya'nın dünya ekonomisi içindeki göz kamaştırıcı ekonomik sıç- rin borçlanması. Her borçlanma sağanağı bazı alanlardaki fiyatları
rayışı ve onun peşinden önce dört ejderin (Güney Kore, Tayvan, yapay biçimde piyasa değerinin üzerine çıkardı. Her biri geri ödeme
Hong Kong ve Singapur), sonra da Güneydoğu Asya ve Çin anaka- konusunda büyük güçlükler yarattı ve bu güçlükler çeşitli türden söz-
rasının kaydettikleri gelişme. Üçüncüsü, Reagan yönetiminin, Ame- de-iflaslarla geçiştirildi. Son olarak, 1990'da, Japonya'daki emlak
rika'nın gerilemesini ve yüksek işsizliği özellikle Japonya'dan muaz- balonu patlayınca paranın değeri muazzam oranda düştü. Dünya
zam miktarda borç alarak ve buna bahane olarak da askeri yapıların ekonomisinde üretime dayalı ekonomik gücün son sığınağı da saldı-
inşasını göstererek alt eden "askeri Keynesçiliği"ydi; bunun tek ve en rıya uğramıştı. 1990'ların hikâyesi bu olacaktı.
büyük sonucu ABD'nin inanılmaz bir ulusal borç altına girmesi oldu. ABD'nin siyasi konumu şu anda, Sovyetler Birliği'nin çökmesine
Dördüncüsü, ABD borsasında "hurda senetler"in yaygınlaşma-sıydı; rağmen değil, tam da onun yüzünden ciddi saldırı altındadır. Saddam
bu esasen, büyük şirketlerin üretkenliği artırıcı araçlara yatırım Hüseyin Kuveyt'i işgal edip ABD'ye askeri açıdan doğrudan doğruya
yapmak yerine, kısa vadede spekülatif kârlar elde etmek için muaz- meydan okuyarak Yalta-sonrası gerçeklikten yararlanmaya karar
zam miktarda borç alması anlamına geliyordu; böylece orta gelirli verdi. Bunu yapabildi çünkü SSCB artık onu kısıtlayabilecek konum-
katmanları ekonomide daha az ücret ödenen işlere girmeye zorlayan da değildi. Bunu yaptı, çünkü kısa vadede bu işgal Irak'ın Kuveyt'e
ve küçülme adı verilen süreç yaşandı. olan ağır borçlarından kaynaklanan sorunları çözebilirmiş ve petrol
1980'lerde Doğu Asya hariç bütün dünya ekonomisi kötü durum- gelirini artırabilirmiş gibi görünüyordu. Bunu yaptı, çünkü orta va-
da görünüyordu, ama bu mali spekülatörlerin inanılmaz kârlar elde dede bu işgali Arap dünyasını da kendi himayesi altına sokarak aske-
etmesini önlemedi. Bunun yanı sıra, bir süreliğine üst orta sınıfın ri birlik sağlamanın temeli olarak kullanmayı umuyordu; bu birliği
yuppi denen belli bir tabakası da kalkınarak lüks mallar piyasasında genelde Kuzey'e, özelde de ABD'ye yönelik dolaysız bir askeri mey-
ve dünya genelinde emlak piyasasında enflasyonist baskılara neden dan okumanın zorunlu bir adımı olarak görüyordu.
oldu. Ama dünyanın büyük bir kısmı paralarındaki çöküş nedeniyle Saddam için iki olasılık vardı: Amerika ya geri çekilecekti ya da
gelir kaybından ve deflasyondan mustaripti. Dünya çapındaki bu çekilmeyecekti. Eğer birincisi olursa, hemen zafer kazanmış olacak-
56 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 57

ti. Ama, ikincisi olursa da, uzun vadedeki kazançlarına güveniyordu. sistem olarak modern dünya sisteminin uzun vadeli gelişimine kay-
Şu ana kadar tarih, hesaplarının yanlış olduğunu göstermiş değil. dırmamız gerekiyor.
ABD tabii ki Iraklıları Kuveyt'ten çıkarmak ve sonra da Irak'a ağır Kapitalist dünya ekonomisi, kendini uzun süredir, bütün sistemler
uluslararası kısıtlamalar getirmek için gereken askeri gücü seferber gibi, içinde gerçekleşen süreçler ne zaman ondan uzaklaşsa dengeyi
etti. Ama ABD'nin ödediği bedel yüksek oldu. Körfez Savaşı ABD' yeniden sağlayan mekanizmalarla korudu. Denge hemen sağlanmaz,
nin mali olarak bu tür harekâtları yürütecek lüksü olmadığını göster- ancak normdan yeterli bir sapma yaşandıktan sonra sağlanır ve tabii
di. ABD'nin bütün askeri faturası Suudi Arabistan, Kuveyt, Japonya ki hiçbir zaman kusursuz bir biçimde sağlanmaz. Sapmaların karşı-
ve Almanya tarafından karşılandı. Ve savaş, ABD'nin Irak'ın içine hareketleri tetiklemeden önce belli bir mesafeyi kat etmeleri gerektiği
birlikler göndermeye gönülsüz olduğu için Saddam'ı Irak'tan çıkara- için, sonuçta kapitalist dünya ekonomisinin, diğer bütün sistemler
mayacağını gösterdi. ABD'ye bu iki kısıtlama da, milliyetçi zaferleri gibi, çeşitli türlerde döngüsel ritimleri vardır. Geliştirdiği başlıca
ancak paraya ve hayata mal olmadığı takdirde alkışlamaya hazır olan döngülerden birini, "Kondratiyef döngüleri" denenleri tartıştık. Ama
kendi kamuoyu tarafından kondu. Saddam'ın o tarihten beri nasıl ha- yegâne döngüler bunlar değildir.
yatta kalabildiğinin ve Irak'ın kitle imha silahlarını kısıtlama çabala- Denge hiçbir zaman aynı noktada sağlanamaz, çünkü karşı-hare-
rının neden bu kadar etkisiz olduğunun temel açıklaması budur. ketler sistemin temel parametrelerinde bazı değişiklikler talep eder-
1990'larda Batı Avrupa euro'yu yaratarak birleşme yolunda temel ler. Dolayısıyla denge her zaman hareketli bir dengedir, bu nedenle
bir adım attı ve böylece ABD ile sıkı siyasi bağlarını kopartmak için de sistemin çağcıl eğilimleri vardır. "Normal biçimde" işleyen bir
zorunlu olan mali dayanağı elde etti. Bu da şüphesiz önümüzdeki on sistemi tanımlayan şey işte döngüsel ritimler ile çağcıl eğilimlerin bu
yıl içinde gerçek bir Avrupa ordusunun yaratılmasına ve dolayısıyla bileşimidir. Gelgelelim, çağcıl eğilimler sonsuza kadar devam ede-
ABD'den askeri olarak kopmaya yol açacaktır. Balkan bölgesinin da- mezler, çünkü asimptotlar çizerler. Bunun gerçekleşmesiyle birlikte,
ğılması, bir siyasi güç olarak NATO'nun çok sınırlı bir işlerliği oldu- döngüsel ritimlerin sistemi tekrar denge durumuna getirmeleri artık
ğunu açıkça göstermiş ve ABD-Batı Avrupa ilişkilerinin daha da ger- mümkün olamayacaktır, sistemin işte o zaman başı belada demektir.
ginleşmesine yol açmıştır. O zaman da nihai krizine girer ve çatallanır - yani, kendini yeni bir
Ve bütün bunların ortasında Asya krizi denen kriz patlak verdi. dengesi, yeni döngüsel ritimleri ve yeni çağcıl eğilimleri olan yeni bir
Güneydoğu Asya devletlerinin ve dört ejderin mali çöküşünü, IMF' yapıya giden iki ya da daha çok alternatif yolun karşısında bulur.
nin krizin hem ekonomik hem de siyasi sonuçlarını şiddetlendiren feci Ama sistemin iki alternatif yoldan hangisinden gideceğini, yani ne
müdahalesi takip etti. Bu çöküşle ilgili olarak esasen dikkat çek- tür bir yeni sistem kurulacağını peşinen belirlemek, sistemin bünyesi
memiz gereken şey, deflasyonun en sonunda Doğu Asya'yı ve onun gereği mümkün değildir, çünkü yeni sistem sistematik olarak sınır-
türevi konumundaki bölgeyi vurmuş olması ve bildiğimiz gibi Rusya landırılmayan sonsuz sayıda tikel seçimin bir fonksiyonudur. Şu anda
ve Brezilya'nın onları takip etmesidir. Dünya nefesini tutmuş, def- kapitalist dünya sisteminde olan da budur.
lasyonun ABD'yi vurmasını bekliyor. Bu olduğunda, Kondratiyef B- Bunu değerlendirmek için, şu an asimptotlarına yaklaşmakta olan
safhasının son alt-safhasma girmiş olacağız. üç önemli çağcıl eğilime bakmamız gerekir. Bu eğilimlerin her biri
Bundan sonra, en nihayet yeni bir Kondratiyef A-safhası görecek sermaye birikimine sınırlar yaratmaktadır. Tarihsel bir sistem olarak
miyiz? Evet, kesinlikle, ama bu on altıncı, on sekizinci ve yirminci kapitalizmin tanımlayıcı özelliği sınırsız sermaye birikimi olduğu
yüzyıllarda olduğu gibi çağcıl bir enflasyon içindeki bir A-safhası içindir ki bu üçlü baskı, sistemin ana motorunu işlemez hale getir-
değil, on yedinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda olduğu gibi, çağcıl mekte, böylece yapısal bir kriz yaratmaktadır.
deflasyon içindeki bir A-safhası olacak. Ama farklı bir şey de göre- Birinci çağcıl eğilim, üretim maliyetlerinin bir yüzdesi olarak,
biliriz. Artık dikkatlerimizi Kondratiyef döngülerinden, tarihsel bir bütün dünya ekonomisinde ortalaması alınarak hesaplanan reel ücret
58 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 59
seviyesinin yükselmesidir. Açıktır ki bu seviye ne kadar aşağıdaysa, Sahiden düşük ücretli emeğin birincil kaynağı her zaman, ücretli
kâr seviyesi de o kadar yukarıda olur, ya da tersi. Reel ücret seviye- emek piyasasına ilk defa giren, kırsal bölgelerden yeni gelen göç-
sini ne belirler? Bunun cevabı, açıkça, dünya ekonomisinin belli bir menler olmuştur. Bunlar dünya standartlarına göre düşük sayılan üc-
bölgesi ve sektörü içindeki işgücü ile bu işgücünü istihdam edenler retleri kabul etmeye iki nedenle hazırdırlar. Kazandıkları net gelir
arasındaki güç ilişkileridir (rapport deforces). Bu güç ilişkileri, aslen, gerçekten de daha önce kırsal bölgedeki faaliyetlerinde kazandıkları
sınıf mücadelesi dediğimiz şey içinde iki grubun sahip oldukları net gelirden yüksektir. Ve toplumsal açıdan köksüzleşmişlerdir ve
siyasi gücün bir fonksiyonudur. Ücret seviyelerinin belirlenmesinde bunun sonucu olarak siyasi bakımdan biraz dağınık durumdadırlar,
piyasanın kısıtlayıcı unsur olduğundan bahsetmek aldatıcıdır, çünkü dolayısıyla da kendi çıkarlarını çok etkili bir biçimde savunmaktan
emeğin piyasa değeri dünya ekonomisinin çeşitli bölgelerindeki acizdirler. Bu iki neden de zamanla, mesela otuz yıl geçtikten sonra
farklı farklı güç ilişkilerinin bir fonksiyonudur. Bu farklılık arz eden geçerliliğini yitirir ve bu işçiler ücret düzeyleri üzerinde, dünya eko-
siyasi güçler de, verili işgüçlerinin şu ya da bu biçime bürünmüş nomisinin diğer bölgelerindeki işçilerinkine koşut bir baskı uygula-
siyasi örgütlenmelerinin etkililiği ile işverenlerin yaptıkları işi başka maya başlarlar. Bu durumda, kapitalistlerin en bariz seçeneği tekrar
yerlere kaydırma açısından sahip oldukları gerçek alternatiflerin bir yer değiştirmektir.
fonksiyonudur. Bu iki etken de sürekli değişir. Görülebileceği üzere, sınıf mücadelesini yürütmenin bu tarzı,
Zamanla, verili herhangi bir coğrafi ya da sektörel bölgede, işgü- dünya sisteminde her zaman, yer değiştirmenin yapılacağı yeni böl-
cünün bir sendikal örgütlenme ve eylem biçimi yaratmaya çalışacağı, geler olmasına bağımlıdır, ki bu da henüz ücretli emek piyasasına gir-
böylece üyelerinin ya doğrudan doğruya işverenle ya da dolaylı memiş önemli bir kırsal sektörün varlığına bağlıdır. Ama bu sektör
olarak ilgili siyasi mekanizma üzerindeki nüfuzları yoluyla daha et- tam da çağcıl bir eğilim olarak gün geçtikçe küçülmektedir. Dünya-
kili bir biçimde pazarlık edebilmelerini sağlamak isteyeceği söylene- nın kırsallıktan çıkışı hızla yukarı doğru bir eğri çizmektedir. Bu olay
bilir. Bu siyasi güç, belli bölgelerde kapitalist grupların siyasi karşı beş yüz yılı aşkın bir süredir sürekli yaşanmaktadır, ama 1945'ten beri
saldırıları yoluyla şüphesiz geriletilebilse de, modern dünya sistemi- çok çarpıcı bir biçimde hızlanmıştır. Bir yirmi beş yıl daha geçti-
nin tarihi boyunca siyasi mekanizmaların uzun vadeli "dcmokratik- ğinde kırsal sektörün büyük ölçüde ortadan kalkmış olacağı öngörü-
leşmesi"nin, dünya sistemi içindeki neredeyse bütün devletlerde uzun sünde bulunmak mümkün. Bütün dünya sistemi kırsallıktan çıktıktan
vadede işçi sınıfının siyasi gücünü temsil eden eğrinin yukarı sonra da, kapitalistlerin tek seçeneği sınıf mücadelesini halihazırda
çıkmasına yardımcı olduğu da doğrudur. bulundukları yerde sürdürmek olacaktır. Ama bu noktada durum on-
Dünyanın dört bir yanındaki kapitalistlerin bu siyasi baskıyı sı- ların aleyhinedir. Sadece bir bütün olarak dünya sistemi içinde değil,
nırlandırmak için başvurduğu başlıca mekanizma, belli üretim sek- aynı zamanda en zengin ülkeler içinde de reel gelir düzeylerindeki
törlerini dünya ekonomisinin ortalamada daha düşük ücret ödenen kutuplaşma artarken bile, alt tabakaların siyasetteki ve piyasadaki so-
diğer bölgelerine kaydırmak olmuştur. Bu siyasi açıdan güç bir işlem fistikasyonları artmaya devam etmektedir. Teknik anlamda işsiz sayı-
olmasının yanı sıra, nihai kâr hesaplarında beceri düzeylerini de lan ve gelirlerini, her ne kadarsa, kayıtdışı ekonomiden elde etmekte
dikkate almaya bağımlıdır. Dolayısıyla, yukarıda ima edildiği gibi, olan çok sayıda insanın bulunduğu yerlerde bile, dünya sisteminin
aslen Kondratiyef B-safhalarında gerçekleştirilmiştir. Yine de, mo- gecekondu mahallelerinde yaşayan işçilerin ulaşma imkânına sahip
dern dünya sisteminin tarihsel gelişimi boyunca tekrar tekrar yapıl- oldukları gerçek alternatifler, resmi ücretli ekonomiye girmek için
agelmiştir. Peki ama sektörlerin kaydırıldığı bölgeler neden düşük makul ücret düzeyleri talep edebilecek bir konumda oldukları anla-
ücret ödenen bölgelerdir? Bunun "tarihsel" ücret düzeylerinin sonucu mına gelir. Bütün bunların net sonucu, kâr düzeyleri üzerinde zaman-
olduğunu söylemekle hiçbir şey çözülmüş olmaz. Bu tarih nereden la artacak ciddi bir baskıdır.
gelir? Günümüzün kapitalistleri rahatsız eden ikinci eğilimi biraz fark-
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 61
60
lıdır. Bu eğilim ücretli emeğin maliyetiyle değil, maddi girdilerin mesi gerekecek maliyetidir. Bu vergilerin alınabileceği sadece iki
maliyetiyle ilgilidir. Girdilerin maliyetine neler dahildir? Sadece kaynak vardır: Ya atığı yarattığı düşünülen şirketler ya da hepimiz.
farklı bir şirketten satın alındıkları fiyat değil, onları işlemenin mali- Eğer birincisi seçilirse, kâr marjları üzerindeki baskı çok yüksek ola-
yeti de dahildir. Şimdi, satın alma maliyeti normalde bütünüyle so- caktır. Yok eğer ikincisi seçilirse, vergi yükleri önemli bir oranda tır-
nuç olarak kâr elde edecek şirket tarafından karşılanırken, malzeme- manacaktır ki bu noktaya gelmekteyiz. Üstelik, uygulamalar şimdiki
leri işlemenin maliyeti genellikle kısmen de olsa başkaları tarafından gibi kaldığı sürece temizliğin de pek bir anlamı olmayacak, çünkü bu
karşılanır. Örneğin, hammaddeler işlenince ortaya zehirli ya da kirli mitolojideki Elis kralı Augias'ın ağıllarını temizlemek gibi bir şey
atıklar çıkıyorsa, maliyetin bir kısmını da bu atıklardan, hele bir de olacaktır. Dolayısıyla, bundan yapılabilecek mantıksal çıkarım bütün
zehirlilerse güvenli bir biçimde kurtulmak oluşturur. Şirketler şüphe- maliyetlerin bütünüyle içselleştirilmesini talep etmektir. Gelgelelim,
siz bu atık maliyetlerini asgariye indirmeyi isterler. Bunu yapma yol- bu da tek tek şirketlerin kârları üzerindeki baskıyı daha da artıracak-
larından biri (çok sık uygulanan bir yol) atıkları asgari arıtmadan tır. Ben kapitalist bir dünya ekonomisi çerçevesi içinde bu toplumsal
sonra fabrika mahallinin uzağında bir yerlere atmak, mesela kimyasal açmaza makul bir çözüm göremiyorum, bu yüzden de maddi girdile-
atıkları bir dereye boşaltmaktır. İktisatçılar buna "maliyetleri dış- rin artan maliyetinin sermaye birikimi üzerindeki ikinci yapısal baskı
sallaştırmak" derler. Atık maliyetleri bununla bitmez şüphesiz. Ver- olduğunu iddia ediyorum.
diğimiz örneği sürdürecek olursak, atıklar bir dereye boşaltılıyorsa, Üçüncü baskı vergilendirme alanından gelir. Vergilendirme sos-
bu dereyi zehirleyebilir ve sonuç olarak (belki on yıllar sonra) insan- yal hizmetler için yapılan bir ödemedir, bu nedenle de, vergiler çok
lar ya da başka canlılar bundan zarar göreceklerdir; bu zararın hesabı yüksek olmadığı sürece, makul bir üretim maliyeti olarak kabul edi-
güç olsa da gerçek bir maliyeti olacaktır. Atıkları temizleme yolunda lir. Günümüzde vergilendirme düzeyini belirleyen etkenler nelerdir?
toplumsal bir karar alınabilir; bu durumda temizleme işini üstlenen Elbette, en başta sürekli bir güvenlik (ordu, polis) talebi gelir. Bu ta-
organ, çoğunlukla da devlet maliyeti karşılar. Maliyetleri düşürmenin lep güvenlik araçlarının, askeri eylemlerin kapsamının ve istenen po-
bir başka tarzı da hammaddeler kullanmak, ama onları yenileme lis eylemlerinin artan nispi maliyetleri yüzünden yüzyıllar içinde dü-
bedelini ödememektir ki bu sorun özellikle organik maddeler için zenli olarak artmıştır. İkinci düzenli artış da dünyadaki sivil bürokra-
geçerlidir. Maliyetlerin bu şekilde dışsallaştırılması hammaddelerin silerin boyutlarında meydana gelmiştir ki bu öncelikle vergi toplama
belli üreticiler için getirdiği maliyetleri önemli oranda azaltır ve ihtiyacının, ikinci olarak da modern devletlerin genişleyen işlevlerini
dolayısıyla kâr marjını yükseltir. yerine getirme gereğinin bir sonucudur.
Buradaki sorun, ücret maliyetlerine getirilen bir çözüm olarak Genişleyen işlevlerin en önemlisi halkın belirli taleplerinin karşı-
üretimin yerini değiştirmede karşılaşılan soruna benzer. Atıkları ata- lanması olmuştur. Burada tercihe bağlı bir harcama söz konusu de-
cak, daha önce kullanılmamış alanlar olduğu sürece işlevseldir. Ama ğildir. Bu taleplerin karşılanmasındaki artış, (dünya sisteminin de-
en sonunda kirletilecek dere ya da kesilecek ağaç kalmayacaktır - en ğişmez bir özelliği haline gelen) reel gelirin gittikçe kutuplaşması so-
azından, biyosferin sağlığı için anında tehlikeli sonuçlar yaratmaksı- nucunda aşağı tabakaların artan huzursuzluklarına karşı görece bir
zın. Bu tür uygulamalarla geçen beş yüz yıldan sonra kendimizi için- siyasi istikrar sağlamanın başlıca aracı olmuştur. Hükümetlerin sos-
de bulduğumuz durum budur; bu yüzden de bugün dünyanın dört bir yal yardım çabalan, "tehlikeli sınıfları" ehlileştirmek, yani sınıf mü-
yanında hızla büyüyen bir ekoloji hareketimiz var. cadelesini belli sınırlar içinde tutmak için kullanılan bir rüşvet haline
Ne yapılabilir? Mesela, dünya hükümetleri devasa bir temizlik gelmiştir.
kampanyasına ve devasa bir organik yenilenme kampanyasına giri- Halkın bu taleplerine verilen tepkiye "demokratikleşme" diyoruz;
şebilirler. Sorun, gerçekten etkili olabilecek böyle bir harekâtın mu- bu son derece gerçek bir çağcıl eğilim olmuştur. Halkın bu tür
azzam miktarlara ulaşan ve dolayısıyla bir şekilde vergilerle öden- talepleri temelde üç başlık altında toplanır: eğitim kurumları, sağlık
62 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 63
hizmetleri ve bireylerin bütün ömürleri boyunca gelir elde etme ga- vurduğu tema olmuştur. Bu hareketler devlet iktidarını ele geçirdik-
rantisi (özellikle de işsizlik sigortası ve yaşlılar için sosyal güvenlik). lerinde bu temayı özellikle vurgulamışlardır. Kendi işçi sınıflarına
Bu taleplerle ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken iki şey vardır. ekonomilerini "geliştirdiklerini" ve ekonomik büyümenin meyveleri
Bunlar dünya sisteminin gittikçe daha fazla bölgesinde dile getiril- hayatlarını en sonunda iyileştirecekken sabırlı olmaları gerektiğini
miştir ve bugün neredeyse evrenselleşmişlerdir. Her ülkede taleplerin söylemişlerdir. Yaşam standartları konusunda olduğu kadar siyasi
düzeyi düzenli olarak artmıştır ve ufukta açık seçik bir sınır gö- eşitliğin olmayışı konusunda da sabır vazetmişlerdir.
rünmemektedir. Bu sistem karşıtı hareketler -ister Komünist, ister sosyal demokrat
Bu da neredeyse her ülkede vergi oranlarını, olsa olsa arada bazı partiler, ister ulusal kurtuluş hareketleri olsun- eşitsizlikçi, mili-ter,
küçük indirimler yaparak, düzenli olarak artırmak anlamına gelmiştir diktatörce, faşist, sömürgeci, hatta sadece muhafazakâr rejimlere
ve zaten bu anlama gelmek zorundaydı. Ama belli bir noktada bu karşı seferber olma safhalarında bulundukları sürece, bu tema dillen-
yeniden bölüştürücü vergilendirme, sermaye birikimi imkânına ciddi dirilmedi ve sistem karşıtı hareketlerin geniş halk desteği kazanma
bir biçimde müdahale ettiği düzeylere ulaşır şüphesiz. Dolayısıyla yeteneklerini etkilemedi. Gelgelelim, bu hareketler bir kere iktidara
bugün "devletlerin mali krizi" denen şeye gösterilen tepki, kapita- geldikten sonra, ki dünyanın dört bir yanında 1945-1970 dönemi
listler için bir vergi indirimi talep etmek ve bireylerin vergi yükünün (bahsettiğimiz Kondratiyef A-safhası dönemi) içinde iktidara gel-
de şiddetle arttığı gerekçesiyle halktan destek aramak biçiminde ce- mişlerdir, sınandılar. Ve dünyanın her yerinde yetersiz bulundular.
reyan eder. İşin ilginç yanı, halk vergileri sınırlandırmaya genellikle "Devrim"-sonrası rejimlerin siciline bakıldığında görüldü ki bunlar
destek verirken, sosyal hizmetlerde (eğitim, sağlık ve gelir garanti- dünya çapındaki, hatta ülkelerinin içindeki kutuplaşmayı önemli bir
sinde) kesinti yapılmasına hiç destek vermemektedir. Aslında, tam da oranda azaltamadıkları gibi, ülkelerinde siyasi eşitliği kurumsallaş-
yüksek vergilerden şikâyet edilen bir dönemde, halkın hükümetten tırmayı da ciddi durumda başaramamışlardı. Şüphesiz birçok reform
taleplerinin düzeyi yükselmektedir. O halde burada da sermaye gerçekleştirdiler, ama reformlardan çok daha fazlasını vaat etmişler-
birikimi üzerindeki yapısal bir baskıyla karşı karşıyayız demektir. di. Dünya sistemi kapitalist bir dünya ekonomisi olarak kaldığı için,
Öyleyse sürekli olarak yukarı çekilen çağcıl eğilimlerin sonucu merkez bölgenin dışında kalan rejimler zengin ülkeleri "yakala-
olarak, kapitalistlerin sermaye biriktirme yetenekleri üzerinde üç mak"tan yapısal olarak acizdiler.
önemli yapısal baskı var. Büyümede değil sermaye birikiminde yaşa- Bu sadece bir akademik analiz meselesi değildir. Bu gerçeklikle-
nan bu kriz, farklı bir olgu yüzünden, yani devlet yapılarının meşru- rin sonucu, sistem karşıtı hareketlerden duyulan feci bir hayal kırık-
iyetini kaybetmesi yüzünden daha da karmaşık bir hal alıyor. Devlet, lığı oldu. Aldıkları desteği koruyabilenler de bunu, en iyi durumda
kapitalistlerin sermaye biriktirme yeteneklerinde önemli bir unsur- sağcı alternatiflerinden belki nispeten daha iyi olan reformist bir grup
dur. Devlet, önemli kâr düzeylerinin tek kaynağı olan yarı-tekelleri olarak yapabildiler, yoksa kesinlikle yeni bir toplumun habercisi
mümkün kılar. Devlet "tehlikeli sınıfları" hem bastırma hem de tes- olarak değil. Bunun en önemli sonucu devlet yapılarına yapılan ya-
kin etme yoluyla ehlileştirecek şekilde hareket eder. Devlet, halk kit- tırımın çok büyük ölçüde geri çekilmesi oldu. Dönüşüm gerçekleşti-
lelerini nispeten sabırlı olmaya ikna eden başlıca ideoloji kaynağıdır. recek failler olarak yüzlerini devletlere dönmüş olan dünya kitleleri,
Sabırlı olmayı destekleyen en önemli argüman, reformun kaçınıl- devletlerin dönüşümü gerçekleştirme, hatta toplum düzenini koruma
mazlığı olmuştur. İşler iyiye gidecektir - hemen olmasa bile, çocuk- yeteneği karşısında temel bir kuşkuculuk tavrına döndüler.
larımız ve torunlarımız için. Daha müreffeh, daha eşitlikçi bir dünya Devlet karşıtlığının böyle dünyanın her yerinde patlak vermesinin
ufuktadır. Şüphesiz bu resmi liberal ideolojidir ve on dokuzuncu iki dolaysız sonucu oldu. Birincisi, toplumsal korkular tırmandı ve
yüzyıldan beri jeokültüre hükmetmektedir. Ama bu, kendilerine en insanlar her yerde kendi güvenliklerini sağlama rolünü devletlerden
devrimci diyenler de dahil bütün sistem karşıtı hareketlerin de baş- geri alıyorlar. Ama bu da tabii ki olumsuz bir spiral oluşturdu.
64 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ KÜRESELLEŞME 65
Onlar böyle yaptıkça kaotik şiddet arttı; kaotik şiddet arttıkça devlet- yüzünden değil, başarıları yüzünden çökeceği fikrine alıştırmıştı. Biz
ler kendilerini durumun üstesinden gelmekten aciz bir halde bulur ol- de burada söz konusu başarıların (dünya ekonomisindeki inişleri
dular ve dolayısıyla insanların devletten beklentileri daha da azaldı; dengeleme tarzlarının, sermaye birikimini azamiye çıkarma tarzla-
bu da devletlerin spirali sınırlama yeteneğini daha da zayıflattı. Dün- rının), nasıl zamanla, tam da garanti altına almaları amaçlanan ser-
ya sisteminin çeşitli ülkelerinde farklı hızlarla, ama neredeyse her maye birikimi önünde yapısal engeller yarattığına işaret etmeye ça-
yerde gittikçe artan bir hızla bu spirale girmiş olduk. lıştık. Bu, Schumpeter'in varsayımının somut ampirik kanıtıdır. Ha-
İkinci sonuç kapitalistleri ilgilendiriyor. Meşruiyetlerini kaybeden sarlı otomobil analojisini sürdürecek olursak, bu güç koşullarda ak-
devletler, kapitalistlerin ihtiyacı olan yarı-tekelleri garantileme lıselim sahibi bir şoför arabayı yavaş sürerdi şüphesiz. Ama kapitalist
işlevlerini yerine getirmekte çok daha fazla zorlandılar; "tehlikeli sı- dünya ekonomisi içinde aklıselim sahibi şoför yoktur. Hiçbir birey ya
nıfları" ehlileştirme yeteneklerini ise hiç koruyamaz oldular. Böyle- da grup gerekli kararları tek başına alma gücüne sahip değildir. Ve bu
ce, kapitalistler tam küresel kâr oranları üzerindeki ve dolayısıyla kararların ayrı ayrı hareket eden ve her biri kendi dolaysız çıkarlarını
sermaye biriktirme yetenekleri üzerindeki üç yapısal sıkıştırmayla gözeten çok sayıda aktör tarafından alınmakta oluşu da, arabanın
karşı karşıya kalmışken, devletlerin bu açmazları çözmek için kendi- yavaşlamayacağını hemen hemen garantilemektedir. Muhtemelen
lerine yardım etme konusunda şimdiye kadar hiç olmadıkları ölçüde hızlandıkça hızlanacaktır.
aciz olduklarını gördüler. Sonuç olarak bekleyebileceğimiz şey pervasızlıktır. Dünya eko-
Nitekim kapitalist dünya ekonomisinin artık nihai krizine, elli yıl nomisi yeni bir genişleme dönemine girerken, onu nihai bir krize sü-
kadar sürebilecek bir krize girmiş olduğunu söyleyebiliriz. Önümüz- rükleyen koşulları da şiddetlendirecektir. Teknik ifadeyle, dalgalan-
deki gerçek sorun, bu kriz sırasında, yani şu anki dünya sisteminden malar gittikçe daha şiddetli ya da daha "kaotik" bir hal alacaktır ve
başka bir tür tarihsel sisteme ya da sistemlere bu geçiş sırasında neler hızın her artışında yol daha zikzaklı olduğundan, güzergâh gittikçe
olacağıdır. Analitik bakımdan kilit sorun, anlattığım Kondratiyef daha fazla belirsizleşmektedir. Aynı zamanda, devlet yapıları meşru-
döngüleri ile deminden beri bahsettiğim sistemsel kriz arasındaki iyetlerinin gittikçe daha büyük bir kısmını yitirdiği için, kolektif ve
ilişkidir. Siyasi bakımdan ise, sistemsel bir geçiş esnasında ne tür bireysel güvenlik derecesinin, hem de baş döndürücü bir biçimde
toplumsal eylemlerin mümkün olduğu sorusu çıkmaktadır karşımıza. düşmesini de bekleyebiliriz. Bu dünya sistemi içinde gündelik şiddet
Kondratiyef döngüleri kapitalist dünya ekonomisinin "normal" miktarını şüphesiz artıracaktır ki bu da çoğu insan için korkutucu
işleyişinin parçasıdırlar. Normal denen bu işleyiş, sistem sistemsel olacaktır. Korkutucu olması da gerekir.
bir kriz içine girmiş olduğu için kesilmez. Bir kapitalist sistemin dav- Siyasi açıdan bu durum büyük bir kargaşa getirecektir, çünkü
ranışlarını açıklayan çeşitli mekanizmalar hâlâ yerli yerindedir. Şu modern dünya sistemini anlamak için geliştirmiş olduğumuz standart
anki B-safhası kendini tükettiğinde, yeni bir döngünün A-safhasına siyasi analizler geçerliliğini yitirmiş ya da modası geçmiş gibi
geçeceğimize şüphe yoktur. Gelgelelim, sistemsel kriz güzergâha görünecektir. Aslında bu doğru olmayacak. Ama söz konusu analiz-
ciddi biçimde müdahale etmektedir. Adeta motoru hâlâ sağlam olan ler esasen mevcut dünya sisteminin süregiden süreçleri için geçerli-
ama gövdesi ve tekerlekleri hasarlı bir arabayı yokuş aşağı sürmeye dir, bir geçiş döneminin gerçekliği için değil. O yüzden de bu ikisi
çalışıyormuşsunuz gibi. Araba şüphesiz ilerleyecektir ama eskiden arasındaki ayrım konusunda ve bu ikili gerçekliğin kendisini nasıl
bekleneceği gibi düz bir çizgi üzerinde değil; hem de frenlerin randı- sergileyeceği hakkında açık seçik olmak çok önemlidir.
manlı çalışacağına dair eski garantiler olmaksızın. Nasıl davranaca- Süregiden gerçeklik açısından bakıldığında, siyasi eylemin bu
ğını peşinen kestirmek daha zor olacaktır. Motora daha fazla gaz ver- gerçekliği çok fazla etkilemesi neredeyse imkânsız olacaktır. Yokuş
menin beklenmedik sonuçları olabilir. Araba parçalanabilir. aşağı inen hasarlı araba analojisine dönersek, kendimizi haklı olarak
Schumpeter bizi uzun bir süre önce, kapitalizmin başarısızlıkları biraz çaresiz hissedebiliriz ve yapabileceğimizin en fazlası da başı-
66 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
miza hemen gelecek zararı asgariye indirmek için manevra yapmaya
4. Bölüm Irkçılık: Bizim
çalışmaktır. Ama bir bütün olarak geçiş dönemi açısından, tam tersi
doğrudur. Tam da sonuç belirsiz olduğu için, tam da dalgalanmaları Albatrosumuz
bu denli şiddetli olduğu için, en ufak siyasi eylemin bile büyük so-
nuçları olacağı tespiti doğru olacaktır. Ben bunu, tarihsel zaman için-
de özgür iradenin gerçekten devreye gireceği an olarak görmekten
hoşlanıyorum.
Bu uzun geçişi iki büyük kamp arasındaki muazzam bir siyasi
mücadele olarak düşünebiliriz: Farklı biçimlerde, hatta belki çok çok "Tanrı seni korusun, ihtiyar Denizci!
"Seni böyle üzen ifritlerden-"Neden
farklı biçimlerde de olsa mevcut eşitsizlikçi sistemin ayrıcalıklarını böyle baktın?" -tatar yayımla Vurdum
korumak isteyen herkesin bulunduğu kamp; ve önemli oranda daha Albatros'u.
demokratik ve daha eşitlikçi olacak yeni bir tarihsel sistemin yaratıl-
Samuel Taylor Coleridge,
dığını görmek isteyen herkesin bulunduğu kamp. Gelgelelim, birinci ihtiyat Denizcinin Ezgisi"
kampa mensup olanların kendilerini benim onları tarif ettiğim şekilde
sunmalarını bekleyemeyiz. Modernleştirici, yeni demokrat, özgürlük COLERIDGE'İN şiirinde, bir gemi fırtına yüzünden istemediği yerlere
savunucusu ve ilerici olduklarını iddia edeceklerdir. Hatta devrimci sürüklenmiştir. Denizcilerin tek tesellisi, yiyeceklerini paylaşmaya
olduklarını bile iddia edebilirler. Anahtar retorikte değil, önerilen gelmiş bir albatrostur. Ama Coleridge'in denizcisi meçhul bir nedenle
şeyin tözel gerçekliğinde bulunacaktır. -belki de sırf kendini beğenmişlikten- albatrosu vurur. Bunun so-
Siyasi mücadelenin sonucu, kısmen kimin kimleri seferber ede- nucunda, gemideki herkes eziyet çeker. Tanrılar yapılan hatayı ceza-
bildiğine bağlı olacaktır, ama neler olup bittiğini ve kolektif olarak landırmaktadır. Diğer denizciler albatrosu adamın boynuna asarlar.
karşımızda bulunan gerçek tarihsel alternatiflerin neler olduğunu da- Dostluk simgesi albatros artık suçluluk ve utancın simgesi olmuştur.
ha iyi analiz etme yeteneği de bu sonuçta etkili olacaktır. Yani bilgi, Yolculuktan tek sağ kurtulan ihtiyar denizcidir. O da hayatını saplan-
hayalgücü ve praksisi birleştirmemiz gereken bir andır bu. Aksi tak- tılı bir biçimde yaptığı şeyi düşünmekle geçirir. Canlı albatros ya-
dirde bundan bir yüzyıl sonra "Plus ça change, plus c'est la meme bancı ve uzak diyarlarda kendini bize açmış olan ötekidir. Boynumuza
chose", yani "her şey ne kadar değişirse o kadar aynı kalır" deme ris- asılan ölü albatros ise kendini beğenmişlik mirasımız, ırkçılığımızda.
kine gireriz. Israrla vurguluyorum, sonuç bünyesi gereği belirsizdir Onu saplantı haline getirmişizdir ve huzur bulamayız.
ve işte tam da bu yüzden insan müdahalesine ve yaratıcılığa açıktır. Bir yılı geçti; benden "Bir Geçiş Çağında Sosyal Bilim" konusun-
da konuşmak üzere Viyana'ya seyahat etmem istenmişti. Konuşmam
2001'de "Von der Notwendigkeit des Überflüssigen - Sozialwis-
sensehaften und Gesellschaft" (Yüzeyselliğin Zorunluluğu Üstüne -
Sosyal Bilimler ve Toplum) başlığı altında verilecek bir dizi konfe-
ransın bağlamı içinde yer alacaktı. Memnuniyetle kabul ettim. Özel-

* Bu metin ilk olarak Avusturya tarihinin dramatik bir anında, 9 Mart 2000'de
Viyana'da konferans olarak sunulmuştur.
** Coleridge'in dizesinin çevirisi: Alper Çeker, Altıkırkbeş Yayınları, İstanbul,
1996. (ç.n)
68 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 69

likle Traum und Wirklichkeit (Düş ve Gerçeklik), 1870-1930 döne- Avusturya'da olup bitenlere dair gerçekler yüzeyde gayet basit
minde, dünya biliminin inşasında şanlı bir rol oynamış olan Viya- görünüyordu. Birkaç dönemdir, Avusturya iki büyük merkez partisi-
na'ya gideceğim diye düşünüyordum. Viyana, yirminci yüzyılda sos- nin, Sozialdemokratische Partei Österreichs (SPÖ) ve Österreichis-
yal bilimler alanındaki en önemli şahsiyet olduğuna inandığım Sig- ehe Volkspartei'ın (ÖVP) oluşturduğu bir ulusal koalisyon tarafından
mund Freud'un memleketiydi. En azından 1939'da, yani öleceği yıl yönetiliyordu. Bunlardan biri merkez-soldaydı, diğeri ise merkez-
Naziler tarafından Londra'ya kaçmak zorunda bırakılana kadar öy- sağda ve Hıristiyan demokrattı. Bir aralar çok fazla olan toplam oy-
leydi. Viyana ayrıca, hayatlarının önemli bir bölümünde, Joseph Alois ları 1990'lar boyunca düştü. 1999 seçimlerinde, FPÖ ilk defa sadece
Schumpeter ile Karl Polanyi'nin de memleketiydi. Birbirine taban birkaç yüz oyla da olsa ÖVP'yi geçerek oylamadan ikinci parti olarak
tabana zıt siyasi fikirlere sahip olan bu iki adam, bence yirminci yüz- çıktı. Ardından, bir ulusal koalisyon daha kurma konusunda iki mer-
yılın en önemli ama kadri bilinmemiş iki politik iktisatçısıydı. Viya- kez parti arasında yapılan görüşmelerden sonuç çıkmayınca, ÖVP bir
na hocam Paul Lazarsfeld'in de memleketiydi; hocam politika odaklı hükümet kurabilmek için koalisyon ortağı olarak FPÖ'ye yöneldi.
araştırmalar ile çığır açıcı metodolojik yeniliklere, Marie Jahoda ve ÖVP'nin bu kararı aralarında Cumhurbaşkanı Tomas Klestil'in de bu-
Hans Zeisel ile birlikte yaptığı bir çalışma olan Arbeitlosen von lunduğu birçok kişiyi rahatsız etti. Ama ÖVP ısrar etti ve bir hükümet
Marienthal ile başlamıştı. İşte bu Viyana'ya geliyordum. kuruldu.
Sonra 1999'da son Avusturya seçimleri yapıldı ve ortaya hiç de Bu karar diğer AB devletlerinin siyasi liderlerini de rahatsız etti -
kaçınılmaz olmayan bir sonuç çıktı: Jörg Haider'in aşırı sağ partisi, ayrıca da şaşırttı. Kolektif olarak Avusturya'yla olan iki taraflı ilişki-
Freiheitliche Partei Österreichs (FPÖ) hükümet ortağı oldu. Avrupa leri askıya almaya karar verdiler ve bunun akıllıca olup olmadığını
Birliği'ndeki (AB) diğer devletler bu rejim değişikliğine şiddetli bir sorgulayan bazı seslere rağmen, AB tutumunu değiştirmedi. AB'nin
tepki göstererek Avusturya'yla iki taraflı ilişkilerini askıya aldılar. davranışı birçok Avusturyalıyı, hem de sadece yeni hükümetin kurul-
Hâlâ Viyana'ya gelecek miydim, düşünmek zorunda kaldım, tered- masını desteklemiş olanları değil, aynı zamanda hükümet muhalifle-
dütteydim. Bugün buradaysam, iki nedeni var. Birincisi, yeni hükü- rinin çoğunu da rahatsız etti. Muhaliflerin çoğu, AB'nin, hükümete
met kurulduğundan beri kendini son derece görünür biçimde ortaya FPÖ'nün dahil olmasının getirdiği tehlikeleri abarttığını ileri sürüyor-
koyan des andere Osterreich'la (öteki Avusturya'yla) dayanışma lardı. "Haider Hitler değildir" sloganı bu konumu benimseyenlerin
içinde olduğumu göstermek istedim. Ama ikincisi ve daha önemlisi, başvurduğu ortak formüle işaret ediyordu. Başkaları ise Haider'in eş-
bir sosyal bilimci olarak kendi sorumluluklarımı üstlenmek üzere değerlerinin bütün AB devletlerinde, hatta bir ölçüde hükümetlerinde
geldim. Albatrosu hepimiz vurduk. Hepimizin boynunda asılı. Ve bile bulunabileceğini iddia ediyorlardı. Dolayısıyla, diyordu bu
bütün kalbimiz ve aklımızla bunu telafi etmek için, farklı türden bir görüştekiler, AB'nin bu davranışta bulunması ikiyüzlülüktür. Son
tarihsel sistemi, modern dünyayı bu denli derinden ve kötü bir bi- olarak bazı Avusturyalılar (ve başka bazı Avrupalılar) da AB'nin yap-
çimde sakatlayan ırkçılığın ötesine geçecek bir sistemi yeniden inşa acağı en uygun işin bekleyip görmek olacağını ve sonuçta yeni Avus-
etmek, yaratmak için mücadele etmeliyiz. Bu yüzden konuşmama turya hükümeti kınanacak bir şey yaparsa, ancak ve ancak o zaman
yeni bir başlık verdim. "Irkçı Albatros: Sosyal Bilim, Jörg Haider ve harekete geçme zamanının geleceğini savunuyorlardı. Bu arada,
Widerstand.*" Avusturya'nın içinde, bir Widerstand başlatıldı.
Ben bir parti olarak FPÖ'yü ve neye karşılık geldiğini değil, bu
partinin Avusturya hükümetine dahil edilmesine AB'nin gösterdiği
* "Direniş" anlamına gelen Widerstand, yeni hükümete karşı gösteriler yapan
şiddetli tepkiyi ve Avusturya'nın karşı tepkisi ile Widerstand'i analiz
Avusturyalıların sloganıydı. Bu terim 1933 ile 1945 arasında Nazilere aktif biçim-
de karşı çıkanlar için kullanılıyordu. Jörg Haider FPÖ'nün aşırı sağcı, popülist li- nesnesi yapmak istiyorum. Hem bu tepki hem de karşı tepkisi, ancak
deriydi. analitik odağımızı Avusturya'nın kendisinden bir bütün olarak dünya
70 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 71

sistemine, gerçekliklerine ve sosyal bilimcilerin bize bu gerçeklikler da ve Endonezya'da benzer türden dört başı mamur iç savaşlar ve ay-
hakkında anlattıklarına kaydırırsak anlaşılabilir. O yüzden bu geniş rıca düşük yoğunluklu iç savaşlar meydana gelmektedir.
bağlama dört zaman çerçevesi içinde bakmayı öneriyorum: 1989'dan Pan-Avrupa dünyasında (bu terimle, Batı Avrupa'yı, Kuzey Ame-
beri modern dünya sistemi, 1945'ten beri modern dünya sistemi, rika'yı ve Avustralasya'yı kastediyorum, ama Doğu-Orta Avrupa'yı
1492'den beri modern dünya sistemi ve 2000'den sonra modern dün- buraya dahil etmiyorum) bu iç savaşların analizi, bu ülkelerdeki sivil
ya sistemi. Bunlar şüphesiz simgesel tarihlerdir, ama burada simgeler toplumların farazi zayıflığı ve tarihsel olarak insan haklarına gös-
çok önemlidir. Hem gerçeklikleri hem de gerçeklikleri algılayış terdikleri ilgi düzeyinin düşük olması üzerinde odaklandı. Batı Avru-
tarzımızı tartışmamıza yardımcı olurlar. Bunu yaparak, Avusturya pa basınını takip eden herkes, post-Komünist adı verilmekte olan
Widerstand'i ile dayanışmamı ifade edebileceğimi ve bir sosyal bi- dünyada, bu eski Komünist bölgelere gösterilen dikkatin ne ölçüde
limci sıfatıyla taşıdığım hem ahlaki hem de entelektüel sorumluluk- bir "sorun" üzerinde yoğunlaştığını fark edecektir. Bu sorun da fiilen,
larımı üstlenmiş olacağımı umuyorum. pan-Avrupa dünyasında bulunduğu farzedilen daha yüksek modern-
lik düzeyinin bu bölgelerde bulunmaması olarak tanımlanmıştır.
Bu arada, 1989'dan beri pan-Avrupa dünyasının kendisi içinde
1989'dan Beri Dünya Sistemi nelerin değiştiğine -basın, siyasetçiler ve özellikle de sosyal bilimci-
1989'da sosyalist adı verilen ülkeler bloğu çöktü. Brejnev Doktrini ler tarafından- çok az dikkat edilmiş olması da aynı ölçüde çarpıcıdır.
(ve daha da önemlisi, Yalta anlaşması) ile kontrol altında tutulan Do- Ulusal mantıklarını, bir "Soğuk Savaş" içinde olmaları üzerine
ğu ve Orta Avrupa ülkeleri, fiilen, Sovyetler Birliği'nden siyasi kurmuş olan siyasi rejimler, birdenbire, kırk yıldır sürdürdükleri dü-
özerkliklerini ilan ettiler ve her biri kendi Leninist sistemini dağıtma- zenlemelerin artık hem seçmenlerine hem de siyasetçilerin kendile-
ya koyuldu. İki yıl içinde, bizzat Sovyetler Birliği'nin Komünist Par- rine anlamsız geldiğini keşfettiler. Eğer Soğuk Savaş yoksa, İtalya'da
tisi dağıldı, hatta SSCB kendisini kurmuş olan on beş birime ayrıştı. daimi Democrazia Cristiana çoğunluğu etrafında inşa edilen bir pen-
Doğu Asya ve Küba'da Komünist devletlerin hikâyesi farklı olsa da, tapartiti (ve onun tangentopoli'si)* sistemine artık neden ihtiyaç ol-
bu durum, Doğu Avrupa'da olanların dünya sisteminin jeopolitiği sundu ki? Artık Fransa'da de Gaulle'cü bir partiyi, hatta Almanya'da-
için getirdiği sonuçları pek değiştirmedi. ki Christlich-Demokratische Union'u bir arada ne tutacaktı? "İki ta-
1989'dan beri, dünyanın dikkatinin önemli bir bölümü Avrupa'da- raflı dış politika"nın getirdiği kısıtlamalar ABD'deki Cumhuriyetçi
ki bu eski Komünist ülkeler üzerinde yoğunlaşmıştır. Sosyal bilimci- Parti'yi artık neden bağlasındı ki? Kendinden duyulan bu şüphelerin
ler bu ülkelerin geçiş dönemi denen dönemleri hakkında sayısız kon- sonucu ne oldu peki? Pan-Avrupa dünyasındaki büyük muhafazakâr
ferans düzenlediler, öyle ki bir "geçişbilimi"nden bile bahsedebilecek partiler, ekonomik liberalizmin yeni aşırılıkları ile -ister yurttaşların
hale geldik. Eskiden Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'ni oluşturan bozulmuş ahlakını düzeltmek isteyen türü olsun, ister sosyal güvenlik
bölgelerde ve Sovyetler Birliği'nin Kafkasya'daki bölgelerinde, çok ağlarına yönelik paternalist bir kaygıyı koruyan türü olsun- daha
sayıda berbat iç savaş yaşandı ve dış güçler bu savaşların çoğuna sosyal bir muhafazakârlık arasındaki bölünmeler yüzünden parçala-
aktif bir biçimde müdahil oldular. Birçok sosyal bilimci bu şiddeti, nıyor. Ve bu hizipler, çıkan kargaşada mevcut toplumsal konumları-
uzun süreli etnik husumetlerin doğurduğu bir fenomen olduğu öne nın ve gelirlerinin ciddi biçimde tehdit edilebileceğinden korkan ta-
sürülen "etnik temizlik" gibi başlıklar altında analiz ettiler. Çek raftarlarının gözleri önünde birbiriyle kapışıyorlar.
Cumhuriyeti, Macaristan ve Baltık devletleri gibi çok fazla iç şidde- * Pentapartiti, kırk yılı aşkın bir dönemdir neredeyse bütün İtalyan hükümet-
tin yaşanmadığı devletlerde bile, yeniden su yüzüne çıkıyormuş gibi lerinde bulunmuş olan ve hepsi de Hıristiyan Demokrat Partisi etrafında örgütlenen
görünen etnik gerilimlerin can sıkıcı izleri görüldü. Aynı zamanda., beş partiye karşılık gelir. Tangentopoli ise bütün bu partilerdeki yaygın yozlaşmış-
sadece en bariz iki örneği anacak olursak, Afrika'nın birçok kısmın- lığı ifade etmek için uydurulmuş bir kelimedir.
72 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 73

Peki çoğu kendine sosyal demokrat diyen merkez-sol partilerin hangi bir düzeyde FN'den destek almayı reddedeceklerini ısrarla be-
durumu nedir? Bu partilerin başları da derttedir. Komünizmlerin çö- lirtti. 1998'deki yerel seçimler sonunda, çok sayıda bölgede muhafa-
küşü aslında, başlıca üç versiyonunun -Komünist partiler, sosyal de- zakâr partiler ancak seçime FN adına katılıp seçilmiş olan kişilerin
mokrat partiler ve ulusal kurtuluş hareketleri- hepsinde de Eski desteğiyle çoğunluk oluşturabileceklerini gördüklerinde, beş yerel
Sol'dan duyulan ve gittikçe yaygınlaşan bir hayal kırıklığının -1968 lider bu buyruğu görmezden gelip yerel yönetimler için FN'den des-
devrimlerinin çarpıcı bir işaretini verdiği hayal kırıklığının- zirve tek aldılar. Gelgelelim, bu yerel liderler iki ana ulusal muhafazakâr
noktasından ibaretti. Bu hayal kırıklığı, tam da bu hareketlerin siyasi parti olan RPR ve UDR'den hemen atıldılar. Öte yandan İtalya'da Ber-
başarısının sonucuydu ki burada bir paradoks olduğu pek söylene- lusconi, Gianfranco Fini ve onun Haider'inkine benzeyen partisi Al-
mez. Çünkü aslında bu hareketler fiilen iktidara geldikten sonra, ik- leanza Nazionale'nin desteğiyle hükümet kurdu; ancak Fini'nin se-
tidarı ele geçirdikleri takdirde yeni bir toplum kurabilecekleri, kura- çimlerden önce neo-Faşist geçmişini özellikle reddetmiş olması gibi
cakları, yani toplumu daha eşitlikçi, daha demokratik bir dünya yö- ufak bir nüans söz konusuydu.
nünde ciddi bir biçimde dönüştürecekleri şeklindeki önceki tarihsel Peki o halde, birçok Avusturyalının ısrarla söylediği gibi, AB
vaatlerini gerçekleştirmekten aciz olduklarını gösterdiler. Avusturya'da olup bitenler karşısında niye bu kadar sert bir tavır aldı?
Batı Avrupa'da, Eski Sol öncelikle sosyal demokratlar demekti. Cevap aslında çok basit. AB ülkelerinin hepsi, tam da kendi ülkeleri
1968'den sonra olan, ama 1989'dan beri daha da belirginleşen şey, in- de Avusturya'dan o kadar farklı olmadığı için, yakın gelecekte benzer
sanlar ehveni şer olarak gördükleri bu partilere oy verseler de, bunlar seçimler yapmak zorunda kalabileceklerinden ve ÖVP'nin yolunu
seçim kazandıklarında kimsenin sokaklarda dans etmemesidir. Kimse izleme ayartısına kapılabileceklerinden korktular. AB ülkelerinin sert
bu partilerden bir devrim, hatta barışçıl bir devrim gerçekleş- tepkisine yol açan şey kendilerinden duydukları korkuydu. Aynı
tirmelerini beklemez. En fazla hayal kırıklığı yaratanlar ise bu parti- esnada, Avusturyalıların verdikleri karşı tepkiyi açıklayan şey de,
lerin, o merkezci "üçüncü yol" dilini konuşma derekesine inmiş li- bütün Batı Avrupa'nın kendisine 1999'da değil 1945'te çizdiği bir
derleridir. Üstelik, Eski Sol partilerden duyulan bu hayal kırıklığıyla sınırı gerçekten de ihlal etmiş olduklarını Avusturyalıların anlama-
birlikte devlet yapılarının kendisinden de kopulmuştur. Halklar dev- masıydı. Kendi konumumu açıklayayım. Ben, AB'nin Avusturya'yla
letlerine toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilecek failler gözüyle iki taraflı ilişkileri askıya alma kararını onaylıyorum. AB bunu yap-
baktıkları için onlara tahammül etmişler, hatta alkışlamışlardı. Oysa masaydı, sahiden de Batı Avrupa'yı paramparça edebilecek bir ide-
devletler artık aslen yozlaşmanın ve gereksiz şiddet kullanımının fa- olojik dalgaya kapılabilirdik, diye düşünüyorum. Ama AB'nin kara-
illeri olarak, yurttaşın sığındığı siper değil sırtındaki yük olarak gö- rında dikkate değer oranda ikiyüzlülük, daha doğrusu dikkate değer
rülmeye başladı. oranda kendini aldatma olduğuna da katılıyorum. Bunun neden böyle
Bu betimlemeden Avusturya'nın genel bir pan-Avrupa örüntüsü- olduğunu görmek için, 1989'dan değil 1945'ten beri dünya sistemine
nün bir başka örneğinden ibaret olduğunu görebilirsiniz. Bir post- bakmamız gerekir.
Komünist dönemde neden ulusal bir koalisyon kurulsun ki? Hatta Ama bunu yapmadan önce, 1989'dan bugüne kadarki dünya sos-
esasen sadece Proporz'la (iki büyük partinin hamiliği aralarında bö- yal bilimi hakkında da bir iki şey söyleyeyim. Sosyal bilim acıklı du-
lüştürdükleri sistemle) ilgileniyormuş gibi görünen partilere neden oy rumdaydı. Tek konuşulan -hem de siyasal eğilimlerden neredeyse
verilsin ki? FPÖ 3 Ekim 1999'da yapılan seçimlerde oyların yüzde bağımsız olarak- küreselleşmeydi, sanki bu kavram, kapitalist dünya
26.9'unu işte bu bağlamda aldı. Bu 1945'ten beri herhangi bir Avrupa ekonomisi içinde sınır-aşırı akışların ne derece ketlenmesi gerektiği
ülkesinde aşırı sağcı bir partinin ulaştığı en yüksek yüzde elbette. konusunda süregiden mücadelede başvurulan geçici bir retorik
1995'te Le Pen'in Front National'i yüzde 15.1 oy almıştı ki bu bile vasıtadan öte bir şeymiş gibi. Küreselleşme gözlerimize atılmış
şok yaratmıştı. Ama o sıralarda, iki ana muhafazakâr parti de, her- kumdur. Etnik şiddet hakkındaki bitmez tükenmez irdelemeler de
74 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERÎLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 75
öyle; üstelik bundan sadece sosyal bilimciler değil insan haklan ey- rak kullanılabilecek aşağı insanlar (Untermenschen) olarak tutmaktır.
lemcileri de sorumludur. Etnik şiddetin korkunç ve dehşet verici bir Nazizm'de olan, Fransızların derapage -gaf, savrulma, kontrol kaybı-
gerçeklik olmadığı değil söylemek istediğim. Bunun kesinlikle bizim diyecekleri bir şeydi. Belki de cin şişeden çıkmıştı.
kadar talihli, bizim kadar akıllı, bizim kadar medeni olmayan Tam Endlösung noktasına gelene kadar ırkçı olmak gerekiyordu,
ötekilerin ihtisas alanı olmadığını söylemek istiyorum. Etnik şiddet daha fazla değil. Bu her zaman hassas bir oyun olmuştu ve şüphesiz
kesinlikle dünya sistemimiz içindeki derin ve artan eşitsizliklerin daha önce de başka derapage'lar yaşanmıştı - ama asla bu denli bü-
normal sonucudur ve ahlaki nasihatlerle ya da temiz ve kalkınmış yük bir ölçekte değil, asla dünya sisteminin bu kadar merkezi bir böl-
olanların kirli ve geri kalmış olanların kontrolündeki bölgelere yapa- gesinde değil ve asla, asla bu kadar gözle görülür biçimde değil. 1945'
cağı bir ingérence* ile ele alınamaz. Dünya sosyal bilimi bize 1989' te toplama kamplarına giren Müttefik birlikleri kişisel olarak gerçek-
dan beri dünya sisteminde olup bitenleri analiz etmekte işe yaraya- ten sarsılmışlardı. Kolektif düzeyde de, pan-Avrupa dünyası şişeden
cak, dolayısıyla Avusturya'nın günümüzdeki gerçekliğini anlamakta çıkmış olan cinle hesaplaşmak zorunda kaldı. Bunu da ırkçılığın ka-
işe yarayacak hiçbir araç vermemiştir. musal kullanımını, öncelikle de anti-semitizmin kamusal kullanımını
yasaklama süreci yoluyla yaptı. Irkçılık tabu dil haline geldi.
Sosyal bilimciler de oyuna katıldılar. 1945'ten sonraki yıllarda, ırk
1945'ten Beri Dünya Sistemi kavramının anlamlı olduğunu reddeden, toplumsal grupların güncel
toplumsal ölçümlerindeki farkların doğuştan gelen genetik özelliklere
1945'te Nazi deneyimi ve Nazi dehşeti sona erdi. Anti-semitizmi ne bağlanabileceği varsayımını gayri meşru ilan eden kitaplar yazmaya
Hitler ne de Almanlar icat etmişti. Anti-semitizm uzun süredir, Avru- başladılar birbiri ardına.1 Yahudi Soykırımı'nın anısı okul kitaplarına
pa dünyasının derin ırkçılığının Avrupa'daki en önemli iç ifadesi du- konu oldu. Almanlar, başlangıçta biraz gönülsüzce olsa da en sonunda
rumundaydı; modern versiyonu da en azından bir yüzyıldır Avrupa belli bir manevi cesaret bularak, kendi suçluluklarını analiz etmeye ve
sahnesinde salgın haline gelmişti. 1900 yılı itibariyle bu açıdan Pa- utançlarını azaltmaya çalıştılar. 1989'dan sonra onlara, şüphesiz yine
ris'i Berlin'le karşılaştıracak biri, Berlin'in bu açıdan daha kötü oldu- biraz gönülsüzce, pan-Avrupa dünyasının başka ülkeleri de katıldı.
ğunu düşünmezdi. Aktif anti-semitizm her yerde, İkinci Dünya Sa- Fransa ve Hollanda gibi Müttefik devletler de kendi suçlarını, bu
vaşı sırasında bile mevcuttu; ABD dahi bunun dışında değildi. dérapage'ın meydana gelmesine izin vermiş olmaktan, en azından
O halde en azından 1945'ten sonra herkes Nazizmden niye bu ka- bazı yurttaşlarının sürece aktif bir biçimde katılmış olmasından
dar rahatsız oluyordu? Cevabı öylesine ortadadır ki görmemek müm- kaynaklanan suçu kabullenmeye başladılar. AB'nin Haider'e o kadar
kün değildir. Endlösung, yani Nihai Çözüm yüzünden. 1945'ten önce şiddetli bir biçimde tepki göstermesinin nedenlerinden biri de,
pan-Avrupa dünyasındaki neredeyse herkes açıkça ve mutlu mesut Avusturya'nın ülke olarak suçtaki payını reddetmiş olması, kendisinin
bir halde ırkçı olmasına rağmen, neredeyse kimse bu anti-semi- aslen bir kurban olduğunda ısrar etmiş olmasıydı. 1938'de Avus-
tizmin bir Endlösung'la sonuçlanmasını istemiyordu. Hitler'in Nihai turyalıların çoğu Anschluss'u istememişlerdi belki de, ama Viyana'da
Çözüm'ü kapitalist dünya ekonomisi içinde ırkçılığın manasını ke- tezahürat yapan kalabalıkların belgesellerini görünce bunu söylemek
sinlikle ıskalamıştır. Irkçılığın hedefi insanları dışlamak, hele hele de zor. Ama daha önemli olan, Anschluss'dan sonra Üçüncü Reich'da
imha etmek değildir. Irkçılığın hedefi insanları sistem içinde tutmak, Yahudi olmayan, Romen kökenli olmayan bütün Avusturyalılar Al-
ama ekonomik olarak sömürülebilecek ve siyasi günah keçileri ola- man sayılmıştı ve çoğunluk bununla gurur duymuştu.

* Le droit d'ingerence, "müdahale hakkı", 1990'larda Fransız insan hakları ör-


gütlerinin Balkanlar'la ilgili olarak benimsedikleri bir slogandı. 1. UNESCO bu tür kitaplardan oluşan bir dizi yayımladı.
76 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 77

Irkçılığın çok fazla ileri gittiği için miadını doldurmuş olduğu marjinal konumda olan aşırı sağcı güçler, bazen merkez muhafazakâr
şeklindeki bu farkındalığın, 1945 sonrası pan-Avrupa dünyasında iki partilerin içinde, bazen de ayrı yapılar olarak birdenbire yeniden
önemli sonucu oldu. Birincisi, bu ülkeler, Sovyetler Birliği denen "şer ortaya çıktılar. Ayrı yapılar olarak boy gösterdiklerinde, sadece mu-
imparatorluğu "nun (bu arada bu imparatorluğun ırkçılığı da Batı hafazakâr partilerin değil, merkez sol işçi partilerinin de oylarını çal-
propagandalarının düzenli temalarından biri haline geldi) karşısına dılar. 1990'lara gelindiğinde, bu partiler yukarıda belirttiğim neden-
çıkan, ırkçı baskılarla kirlenmemiş bütünleştirici uluslar, özgürlük lerle daha da ciddi görünmeye başladılar.
ülkeleri olarak sahip oldukları iç erdemleri vurgulamaya çalıştılar. Bu Merkez partileri, örtük biçimde ya da açıkça ırkçı partilerin bu
girişim çok çeşitli sosyopolitik eylemlere meydan verdi: ABD'de dirilişiyle nasıl başa çıkacaklarından hiç de emin değillerdi. Cin şi-
Anayasa Mahkemesi'nin ırk ayrımcılığını yasadışı ilan eden 1954 ta- şesinden bir kez daha çıkıp devletlerinin toplumsal huzurunu boza-
rihli kararı, bütün pan-Avrupa dünyasının İsrailperver politikaları, cak diye paniğe kapıldılar. Bazıları bu aşırı sağcı güçlerin ancak on-
hatta Batı Hıristiyan dünyası içinde ekümenikliğe yüklenen yeni vurgu ların göçmen karşıtı temalarını hafifçe yumuşatarak benimseme yo-
ve müşterek bir Yahudi-Hıristiyan mirası diye bir şey olduğu fikrinin luyla yenilebileceklerini ileri sürdüler. Bazıları da bu güçlerin müm-
icadı. kün olduğunca çabuk tecrit edilmesi gereken bir virüs olduklarını
Birincisi kadar önemli ikinci sonuç ise, sterilize edilmiş bir ırkçı- söylediler.
lığı asli işlevine, yani insanları Untermenschen olarak sistem içinde Sosyal bilimciler, bir kez daha bize pek yardımcı olmadılar. Bü-
tutma işlevine iade etme ihtiyacının doğmasıydı. Artık Yahudilere ya tün dünya sisteminin uzun bir süredir ateşle oynamakta olduğunu ve
da Protestan ülkelerdeki Katoliklere bu muamele yapılamıyorsa, daha kıvılcımların bir yerde, bir şekilde alev almasının sadece an meselesi
uzaklara bakmak gerekiyordu. 1945 sonrası dönem, en azından olduğunu görmek yerine, Nazi fenomenini Almanya'nın tarihsel
başlangıçta, inanılmaz bir ekonomik genişleme ve aynı anda pan-Av- durumunun kendine özgü bir özelliği olarak analiz etmeye çalıştılar.
rupa dünyasında doğum oranının ciddi düşüşü yönünde yaşanan bir Sosyal bilimciler kendi ahlaki erdemliliklerini (bu erdemlerin ne işe
demografik dönüşüm dönemiydi. Bu dünyanın daha fazla ihtiyacı yaradığı konusuna birazdan geleceğiz) öne çıkarıp günümüzdeki
vardı, zira daha önce hiç olmadığı kadar az üretim yapıyordu. Al- sözde ırkçılık karşıtı retoriği uğruna pan-Avrupa dünyasını suçsuz
manların ihtiyatlı bir biçimde "konuk işçiler" {Gastarbeiter) adını ilan etmeye çalıştılar; halbuki 1945'ten sonraki pan-Avrupa ırkçılığı
verdikleri işçilerin çağı böyle başladı. aslında 1933'ten ya da 1945'ten önceki ırkçılık kadar zehirliydi. Sa-
Kimdi bu Gastarbeiter? Akdeniz'e kıyısı olmayan Avrupa ülkele- dece eskilerinin yerine başka nefret ve korku nesneleri ikame etmiş-
rindeki Akdenizliler, Kuzey Amerika'da Latin Amerikalılar ve Asya- lerdi. Bugünlerde, bir sosyal bilimcinin icat ettiği bir kavram olan,
lılar, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'daki Batı Hint Adaları yurttaş- "uygarlıklar çatışması" denen şeyi tartışmıyor muyuz?
ları, Avrupa'daki Siyah Afrikalılar ve Güney Asyalılar. Ve 1989'dan Aslında, AB'nin Avusturya'yı kınamasının kendisi de, her ne ka-
beri Batı Avrupa'ya gelen eski sosyalist bloktan insanlar. Bütün bu dar bunu onaylıyorsam da, ırkçılık kokuyor. Çünkü Avrupa Birliği ne
göçmenler söz konusu bölgelere büyük sayılar halinde geldiler, çün- diyor? Fiilen şöyle diyor; Haider'ler pan-Avrupa dünyasının dışında,
kü gelmek istiyorlardı ve iş bulma şansları vardı, aslında pan-Avrupa hatta belki Macaristan ve Slovenya gibi yakın ülkelerde bile müm-
ülkelerinin ekonomik olarak silkinebilmesi için onlara fena halde kün, hatta belki de normaldir. Ama Uygar Avrupa içinde Haider'ler
ihtiyaç vardı. Ama, hemen hemen her yerde, ekonomik, sosyal ve si- düşünülemez, buna izin verilemez. Biz Avrupalılar ahlaki üstünlüğü-
yasi açıdan piramidin en altındaki kişiler olarak geldiler. müzü savunmalıyız, ama Avusturya bunu imkânsızlaştırmaya çalışı-
Dünya ekonomisi 1970'lerde uzun Kondraiiyef B-safhasına gir- yor. Doğrudur: Avusturya bunu imkânsızlaştırmaya çalışıyor ve
diğinde ve 1945'ten beri ilk kez işsizlik arttığında, göçmenler çok uy- Avusturya'nın şu anki savunulacak yanı olmayan konumundan bir
gun bir günah keçisi oldular. 1945'ten beri kesinlikle gayri meşru ve şekilde geri çekilmesi gerekir. Ama AB'nin şikâyetinin gerekçeleri-
78 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 79
nin kendisi bile ahlaki leke şüphelerinden kurtulabilmiş değil. Çünkü rumlarıyla hiç uyuşmayan yüksek mevkilere çıkmaktı... [Gayet mütevazı,
Batı Avrupa'nın evrenselci değerlerinin kendileri de, pan-Avrupa gayet sabırlı ve boyun eğdirilmesi gayet kolay bu halka] ne hürmet, ne de
dünyasının kronik, kurucu niteliğindeki ırkçılığının derin kabuğuyla kıymet veriyorlardı... Onlara hayvan muamelesi etmediler (keşke o kadar iyi
kuşatılmıştır. davransalardı, onları da hayvanları düşündükleri kadar olsun düşünselerdi);
Bunu çözümlemek ve sosyal bilimin bunun maskesini indirmeyi hayvandan beter, dışkıdan betermiş gibi muamele ettiler.2
başaramamasını değerlendirebilmek için, modern dünya sisteminin Las Casas yerli halkların haklarının ihtiraslı ve hararetli savunu-
1492'den sonraki hikâyesine bakmamız gerekir. cusuydu elbette. Dikkat çekilmesinde fayda olan bir bağlantı kuracak
olursak, Las Casas, bugün yeni-Zapatistaların yurdu olan Chiapas'm
ilk piskoposuydu; bugün hâlâ Las Casas'ın neredeyse 500 yıl önce
1492'den Beri Dünya Sistemi güttüğü davayı, bu yerli halkların onurları ve toprakları üzerindeki
haklarını savunmak gerekiyor. Bu insanlar bugün, Las Casas zama-
Avrupalılar Amerika kıtalarına ayak basıp buraları fethetmeye kal-
nında olduğundan pek de daha iyi durumda değiller. Bu nedenle, ba-
kıştıklarında, kendilerine son derece yabancı yerli halklarla karşılaş-
zıları Las Casas'ı ve diğer neo-skolastik İspanyol ilahiyatçılarını, fi-
tılar. Bazıları epey basit avcılık ve toplayıcılık sistemleri olarak ör-
gütlenmişti. Bazıları ise karmaşık ve gelişkin dünya imparatorlukları lozoflarını ve hukukçularını Grotius'un öncüleri olarak ve "modern
insan haklarının gerçek kurucuları" olarak sınıflandırmaktadır.3
şeklinde örgütlenmişti. Ama her iki durumda da bu halkların ne si-
lahları ne de atalarından miras fizyolojik bağışıklıkları (daha doğrusu İmparator en başta Las Casas'ın söylediklerinden etkilenip onu
Kızılderililer'in Koruyucusu ilan etti. Ancak daha sonra konuyu bir
bağışıklıklarının olmayışı), işgalcilere başarıyla direnebilmelerini
kez daha düşündü ve 1550 yılında Valladolid'de, işin temelinde yatan
mümkün kıldı. Avrupalılar bu insanlara nasıl muamele edeceklerine
meseleler hakkında Las Casas ile imparatorun bir başka danışmanı
karar vermek zorundaydılar. Bazı Avrupalılar (çoğunlukla hayatla-
Juan Gines de Sepûlveda arasında yapılacak tartışmayı dinleyip bir
rında ilk defa olarak) devasa topraklar elde ettiklerinden, bu toprak-
karara varacak özel bir yargıçlar kurulu toplattı. Las Casas'ın şiddetli
ları mümkün olduğunca çabuk işlemek istiyorlardı ve yerli işçileri
hasmı olan Sepûlveda, yerlilere yapılan ve Las Casas'ın itiraz ettiği
kökleştirip kullanmaya hazırdılar. Bunun için gösterdikleri gerekçe,
muameleyi haklı çıkaran dört sav sundu: Onlar barbardılar ve bu
yerli halkın sefilce köle olmaktan başka bir şeyi hak etmeyen barbar-
nedenle doğal koşulları daha uygar halklara itaatti. Putlara tapıyor ve
lar olduğuydu.
insan kurban ediyorlardı ki bunlar da doğal hukuka aykırı suçları
Ama hem Avrupalı conquistadore'lann bu yerli halklara yaptıkları
önlemek için müdahale etmeyi haklı çıkarıyordu. Müdahale masum
insanlıkdışı muameleden dehşete kapılan, hem de yerli halkların
hayatları kurtardığı için haklıydı. Müdahale Hıristiyanlaştırmayı ko-
ruhunu kazanıp onları Hıristiyan selametine eriştirmenin mümkün ve
laylaştıracaktı. Bu savlar inanılmaz ölçüde güncel görünüyor. Tek
önemli olduğunda şiddetle ısrar eden Hıristiyan misyonerler de vardı.
yapmamız gereken, Hıristiyanlık terimi yerine Demokrasi terimini
Bu insanlardan biri, tutkulu ve militan tavrıyla 1550 yılında
koymak.
"öteki"nin doğası hakkındaki ünlü ve klasik tartışmanın çıkmasını
sağlamış olan Bartolome de Las Casas'dı. Daha 1547'de, İmparator
V. Charles (ve tüm diğerleri) için Amerika topraklarında olup biten- 2. Bartolome de Las Casas, Tres breves relations de la destruction des Indes,
lerin dehşetini ayrıntılarıyla anlatan ve olanları şöyle ifade eden kısa 1547; tıpkıbasım, Paris: La Decouverte, 1996, s. 52 (Türkçesi: Kızılderililer Nasıl
Yok Edildi?, İstanbul: Şule, 1999).
bir özet yazmıştı: 3. Angel Losada, "Ponencia sobre Fray Bartolome de Las Casas", Las Casas et
la politique des droits de l'homme içinde, Aix-en-Provence: Institut d'Etudes Poli
Hıristiyanlar, bu kadar çok ve değerli cana kıydılarsa, bunun tek nedeni tique d'Aix and Instituto de Cultura Hispânica, Ekim 1974; Gardanne: Esmenjaud,
altına sahip olmak, çok kısa bir zaman içinde çok zengin olmak ve sosyal du- 1976, s. 22.
80 TÜRKİYE BİRİNCİ KİTAP IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 81
Bu savlara karşı Las Casas şunları ileri sürüyordu: Hiçbir halk fa- cevaplar yoktur.
razi bir kültürel aşağılık gerekçesiyle bir başka halka boyun eğmeye Las Casas'dan bu yana, genişleyip bütün yerküreyi kaplar hale
zorlanamaz. Bir halk, suç olduğunun farkında olmadığı suçlardan gelen ve barındırdığı hiyerarşileri her an ve her zaman ırkçılık teme-
dolayı cezalandırılamaz. Masum insanları kurtarmak ahlaken, ancak linde haklı çıkaran kapitalist bir dünya ekonomisi kurduk. Bu siste-
onları kurtarma işlemi başkalarına daha da fazla zarar vermeye neden min, söz konusu ırkçılığın en kötü özelliklerini hafifletmeye çalışan
olmuyorsa haklıdır. Ve Hıristiyanlık kılıçla yayılamaz. Burada da kişileri içeren bir kotası da oldu elbette; ama kabul etmek gerekir ki,
savlar inanılmaz ölçüde güncel görünüyor. bu insanlar sınırlı bir basan kazandılar. Ama her zaman acımasız kat-
Bu nedenle Las Casas, bazılarına göre Comunerolar'ın sonuncusu liamlar, Endlösung'dan önce, ama belki onun kadar bürokratik, siste-
olarak görülmelidir; Comunerolar İspanya'da on altıncı yüzyılın ilk üç matik ve etkili bir biçimde planlanmamış olan ve kesinlikle aleni gö-
çeyreğinde yaşanan ilk büyük toplumsal protesto hareketini rünürlüğü daha az olan Endlösung'lar yaşandı.
gerçekleştirmişlerdi; üzerinde yeterince çalışılmamış olan bu hareket İyi de, diyeceksiniz, sonrasında Fransız Devrimi ve İnsan Hakları
hem demokratik hem de komüniter nitelikteydi. Las Casas'ın sözle- Bildirgesi ortaya çıktı. Ben de size hem evet, hem hayır diyeceğim.
rindeki imalar, tam da İspanyol İmparatorluğu'nun temelini sorgulu- Fransız Devrimi hiyerarşi, ayrıcalık ve baskıya karşı bir protestoyu
yormuş gibi görünüyordu; V. Charles da ona başta verdiği desteği cisimleştiriyor ve bu protestoyu eşitlikçi bir evrenselcilik temelinde
muhtemelen bu nedenle geri çekti.4 Hatta Las Casas barbar kavramını yapıyordu. Bu protestoyu sergileyen simgesel jest, bir hitap şekli ola-
tartışırken, ısrarla "herkes üzerinde tahakküm kuracak bir barbar rak "Mösyö"nün reddedilmesi ve onun yerine Citoyen, yani yurttaş
bulabilir" diyerek, İspanyollara Romalılardan gördükleri muameleyi denmesiydi. Zurnanın zırt dediği yer de burasıdır. Çünkü yurttaş kav-
hatırlatıyordu.5 Ama Las Casas'ın aslında "iyi" sömürgeciliğin te- ramının kapsayıcı olması amaçlanıyordu. Yönetimde sadece sınırlı
orisyeni olduğunu, "bıkıp usanmadan, hayatının sonuna kadar, enco- bir grup aristokratın değil, bütün yurttaşların söz hakkı olacaktı. Gel
mienda* üzerine kurulmuş sömürge sisteminin sorunlarına ikame çö- gör ki eğer bir grup içinde bulunan herkes bir şeye dahil edilecekse,
zümler önermiş"6 bir reformcu olduğunu ileri sürenler de çıkmıştır. önce birinin bu gruba kimlerin mensup olduğuna karar vermesi ge-
Valladolid'deki Yargıçlar Kurulu önünde yapılan büyük tartışmanın rekir. Bu da zorunlu olarak, mensup olmayan kişiler bulunduğunu
ilginç yanı, Kurul'un neye karar verdiğini kimsenin tam olarak ima eder.
söyleyememesidir. Bu bir anlamda, modern dünya sistemi için de Yurttaş kavramı kaçınılmaz olarak, içerdiği kadar dışlar da. Fran-
simgesel bir değer taşır. Biz hiç karar verdik mi? Karar verebilir mi- sız Devrimi'nden beri geçen iki yüzyılda yurttaşlığın dışlayıcı eğilimi
yiz? Irkçılık karşıtı, ezilenlerin savunucusu Las Casas aynı zamanda içerici eğilimi kadar önemli olmuştur. Viyana Belediye Başkanı Karl
"iyi" bir sömürgeciliği kurumsallaştırmaya çalışan bir kişi miydi? Din Lueger 1883'te, "Wir send Menschen, christliche Österreicher" (Biz
kılıçla yayılabilir mi, yayılmak mı? Bu sorulara, mantıksal açıdan erkek, Hıristiyan Avusturyalılarız)7 dediğinde, yurttaşlığın sınırlarına
tutarlı veya siyasi açıdan her türlü tartışmayı sona erdirecek kadar ikna dair, imparator tarafından olmasa da Viyanalı seçmenler tarafından
edici cevaplar veremedik hiçbir zaman. Belki de böyle onaylandığı anlaşılan bir tanım sunuyordu. Lueger, bu tanıma Yahudi
Macarları dahil etmek istemiyordu,8 ona göre onlar da hor gördüğü bir
* Yerli halkın işlediği toprak üzerinden vergilendirilmesi, (y.n.) başka grup olan yabancı kapitalistler kadar yabancıydı.
4. Bkz. Vidal Abril Castello, "Bartolome de Las Casas, el ultimo Comunero",
Las Casas et la politique des droits de l'homme içinde.
5. Henry Mechoulan, "A propos de la notion de barbare ches Las Casas", Las
Casas et la politique des droits de l'homme içinde, s. 179. 7. Helmut Andics, Ringstrassenwelt, Wien 1867-1887: Luegers Anstieg, Viya
6. Alain Milhou, "Radicalisme chretien et utopie politique", Las Casas et la po na: Jugend und Volk, 1983. s. 271.
litique des droits de l'homme içinde, s. 166. 8. Lueger, Judensozi, Judeoliberalismus ve Judenfreimaureri de (Yahudi Far
masonlar) itham ediyordu.
82 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 83

Bu birçok kişinin iddia ettiği gibi proto-faşizm miydi, yoksa John Bu, toplumsal eylemi, toplumsal değişimi ve toplumsal yapılan açık-
Boyer'ın ısrar ettiği gibi9 "hesaplı bir aşırılık"tan mı ibaretti? Bugün, lama iddiasındaki bilgi dalı olan sosyal bilimin kurumsal olarak or-
bazıları aynı soruyu Jörg Haider için soruyorlar. Ama cevabın hangi- taya çıkışının ardındaki temel itkiyi oluşturdu.
si olduğu ne fark eder? İkisinin siyasi sonucu neredeyse özdeştir. Sosyal bilimlerin kurumsal tarihini analiz etmenin yeri burası de-
Modern tarihte tam Fransız Devrimi'nin hepimize yurttaş kavramı ğil; bu iş başkanlığını yaptığım uluslararası komisyonun raporu, Sos-
denen bu mayınlı tarlayı armağan ettiği sırada, bilgi dünyası büyük yal Bilimleri Açın!'da özlü bir biçimde yapılmıştır.11 Burada tartış-
bir karışıklık yaşıyordu. Bu karışıklık, birkaç yüzyıl almış bir süreç mak istediğim sadece iki konu var: İki kültür arasında sosyal bilim-
olan, felsefenin ilahiyattan kopmasıyla birlikte, bilginin başarılı bir lerin yeri ve sosyal bilimlerin ırkçılığı anlamakta oynadığı rol.
biçimde sekülerleştirilmesinin sonucunda ortaya çıktı. Ama artık İki kültür, bilgi alanlarını, on yedinci yüzyılda ya da daha önce-
mesele bilginin sekülerleştirilmesinin ötesine geçiyordu. On sekizinci sinde kimse böyle düşünmediyse de bugün bizim apaçık olduğunu
yüzyılın hemen hemen ikinci yansında, o zamana kadar eşanlamlı düşündüğümüz hatlar boyunca ikiye böldü. Bilim kendi münhasır
olmasalar da büyük ölçüde örtüşen iki terim, bilim ve felsefe onto- alanı olarak doğal dünyayı sahiplendi. Beşeri bilimler de kendi mün-
lojik karşıtlar olarak tanımlanmaya başladı. Modern dünya sisteminin hasır alanı olarak fikirler dünyasını, kültürel üretimi ve entelektüel
bilgi yapılarının en göze çarpan özelliği denebilecek "iki kültür", spekülasyonu sahiplendi. Gelgelelim iş toplumsal gerçeklikler alanına
bilginin tanımlayıcı bölünüşü olarak kabul edildi. Ve bu bölünmeyle geldiğinde, iki kültür de bu alan üzerinde hak iddia etti. İkisi de bu
birlikte bir yanda hakikat arayışı (bilim alanı) ile öbür yanda iyilik ve alanın aslında kendisine ait olduğunu ileri sürdü. Dolayısıyla, sosyal
güzellik arayışı (felsefe ya da beşeri bilimler alanı) düşünsel ve ku- bilimler on dokuzuncu yüzyılda yeniden doğan üniversite sistemi
rumsal olarak birbirinden ayrıldı. Bu temel kopuş, sosyal bilimlerin içinde kurumsallaşmaya başladıklarında, bu epistemolojik tartışma,
daha sonraki gelişim biçimini olduğu kadar, bu bilimlerin kapitalist bu Methodenstreit yüzünden parçalandılar. Sosyal bilimler iki kampta
dünya ekonomisinin kurucu ırkçılığına tanıklık etmedeki yetersizlik- ortaya çıktı; artık disiplinler denen şeylerin bazıları, en azından
lerini de açıklar bence. Şimdi bu hikâyeye geçiyorum. başlangıçta, büyük ölçüde idiografik, hümanist kampa meylederken
Fransız Devrimi'nin iki büyük kültürel mirası, siyasi değişimin (tarih, antropoloji, Şark çalışmaları), bazıları da büyük ölçüde
normal olduğu ve egemenliğin yöneticide ya da bir ileri gelenler nomotetik, bilimci kampa (iktisat, sosyoloji, siyaset bilimi) meyletti.
zümresinde değil halkta olduğu fikriydi.10 Bu ikinci fikir yurttaş kav- Bunun burada ele aldığımız sorun için getirdiği sonuç şuydu ki,
ramının mantığını ifade ediyordu. Bu iki fikrin de son derece radikal sosyal bilimler sadece hakikat arayışıyla mı, yoksa aynı zamanda iyi-
imaları vardı ve ne Jakoben rejimin düşüşü ne de onun peşinden ge- lik arayışıyla da mı ilgilenmeleri gerektiği meselesi yüzünden derin
len Napolyon rejiminin sona ermesi bu fikirlerin dünya sistemi içine bir bölünmeye maruz kaldılar. Sosyal bilimler bu sorunu hiçbir za-
nüfuz ederek yaygın kabul görmesini engelleyebildi. İktidardakiler man çözemedi.
bu yeni jeokültürel gerçeklikle başa çıkmak zorunda kaldılar. Eğer Irkçılığa gelince, on dokuzuncu yüzyıl boyunca ve 1945'e kadar-
siyasi değişime normal gözüyle bakılacaksa, o zaman süreci daha iyi ki toplumsal bilginin en çarpıcı yanı, soysal bilimlerin bu meseleyle
kontrol edebilmek için sistemin nasıl işlediğini bilmek önemliydi. hiçbir zaman doğrudan hesaplaşmamış olmasıdır. Dolaylı olarak
yaptıkları hesaplaşmaların sicili de berbattır. On dokuzuncu yüzyıl-
9. John W. Boyer, Political Radicalism in Late Imperial Vienna. Origins of the dan çok öncelerinden beri bir ad ve kavram olarak varolan tek mo-
Christian Social Movement, 1848-1897, Chicago: University of Chicago Press, dern sosyal bilimle, tarih ile başlayalım. Tarih, on dokuzuncu yüzyıl-
1981,s.xii. da, merkezi figürü Leopold von Ranke olan, bilimsel devrim denen
10. Immanuel Wallerstein, "The French Revolution as a World-Historical
Event", Unthinking Social Science içinde, Cambridge, İngiltere: Polity Press,
1991, s. 7-22. 11. Immanuel Wallerstein, vd., Sosyal Bilimleri Açın, İstanbul: Metis, 1998.
84 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 85

şeyi yaşadı. Ranke'nin, tarihçilerin tarihi wie es eigentlich gewesen pa'nın farazi kaynakları olan eski Yunan ve Roma'yla ilgili olduğunu
ist ("gerçekte olduğu gibi") yazmaları gerektiğinde ısrar etmiş oldu- eklemek gerek buna. Ama eski İran'la, hatta eski Mısır'la ilgili değil.
ğunu hepiniz biliyorsunuzdur. Bu, geçmişi aslen onunla aynı döneme Almanyaların tarihini inşa etmiş olan tarihçiler, on dokuzuncu yüz-
ait malzemelerden yola çıkarak inşa etmek anlamına geliyordu. yılın son üçte birlik döneminde Kral Lueger ve başkalarının başlat-
Arşivler, geçmişin yazılı belgelerinin bulunduğu depolar, Quellen, tıkları kamusal tartışmayı aydınlatma konusunda bir işe yaramışlar
yani kaynaklar olarak eleştirel bir biçimde analiz edilmesi gereken mıydı? Zannetmiyorum.
belgeler bunun için önemliydi. Irkçılıkla hesaplaşma konusunda diğer sosyal bilimler tarihten
Bu yaklaşıma getirilen, bizi kaçınılmaz olarak neredeyse münha- daha iyi bir durumda mıydı? İktisatçılar evrensel Homo economicus
sıran siyasi ve diplomatik tarih araştırmaları yapmakla, kaynak olarak teorileri inşa etmekle meşguldüler. Adam Smith, ünlü formülünde,
devletlere ve devlet yöneticilerine bağlı kişilerin yazılarını kul- bütün insanların "değiş tokuş, takas ve ticaret" yapmaya çalıştıklarını
lanmakla kısıtladığı şeklindeki eleştirileri şimdilik dikkate almıyo- anlatıyordu. Kitabı Ulusların Zenginliği'nm tek amacı, bizleri (ve
rum. Arşivlerin en önemli veri kaynağı oldukları üzerindeki ısrarın, Britanya hükümetini) bütün insanların bu doğal eğilimine müdahale
tarihi münhasıran geçmişe yönelmeye zorlamış olmasını, bu geçmişin etmeyi kesmeye ikna etmekti. David Ricardo nispi avantaj kavramına
zamansal sınırlarının da devletlerin araştırmacıların kendi arşivlerini dayalı bir uluslararası ticaret teorisi yarattığında, teorisini açıklamak
kullanmalarına izin vermeye ne ölçüde istekli olduğu tarafından için yine çok ünlü, içinde İngiltere ve Portekiz isimlerini de geçirdiği
belirlenmesini de dikkate almayacağım. Ama, en azından 1945' ten varsayımsal bir örnek veriyordu. Örneğin gerçek tarihten alındığını
önceki yapılış tarzıyla tarihin tek bir unsuru üzerinde durmama izin söylemiyordu, nispi avantaj diye bilinen bu şeyin zayıf Portekiz
verin. Tarih sadece tarihsel uluslar adı verilen ulusların tarihiydi. devletine ne derecede Britanya iktidarı tarafından dayatılmış
Aslında, kullanılan yöntemler göz önünde bulundurulduğunda, böyle olduğunu da açıklamıyordu.12
olmak zorundaydı da. Evet, bazı iktisatçılar yakın dönem İngiliz tarihinin geçtiği süreç-
Başka yerlerde olduğu gibi Avusturya-Macaristan İmparatorlu- lere evrensel yasaların bir örneklenişi denemeyeceğinde ısrar etmiş-
ğu'nda da, tarihsel uluslar kavramı sadece bilimcilere ait bir kavram lerdir. Gustav von Schmoller (1838-1917) ekonomik analizi tarihsel-
değildi; siyasi bir silahtı. Tarihsel ulusların ne ya da kim oldukları leştirmeyi amaçlayan Staatswissenschaften adlı bir hareketin başını
açıktır. Bunlar tarihçilerini kendileri hakkında yazması için finanse çekmişti.13 Bu sapkınlığa karşı saldırıyı Viyanalı bir iktisatçı olan
edebilen ve kısıtlayabilen güçlü, modern devletler içine yerleşmiş Kari Menger (1840-1921) başlattı ve söz konusu sapkınlık daha ön-
uluslardır. 1960'lar gibi geç bir tarihte bile, H. R. Trevor-Roper Afri- celeri Prusya üniversite sisteminde çok güçlü olmasına rağmen son
ka'nın tarihi olmadığı gibi inanılmaz bir iddiada bulunuyordu. Peki tahlilde onun sayesinde yenilgiye uğratıldı. Öte yandan, klasik ikti-
ama, diye sorulabilir, on dokuzuncu yüzyılda Viyana Üniversitesinde sada yönelik olarak Schmoller'in getirdiğinden daha da güçlü bir
Slovenya tarihi hakkında kaç ders veriliyordu? Sahi bugün kaç ders eleştiri, Kari Polanyi'nin 1936'da Viyana'yı terk ettikten sonra İngil-
veriliyor? "Tarihsel ulus" teriminin kendisi tarih pratiğinin kalbine tere'de yazdığı Büyük Dönüşüm'deki eleştirisiydi. Ama iktisatçılar
ırkçı bir kategoriyi sızdırır. 1945'ten önceki dünya tarihyazımı Polanyi okumaz. İktisatçılar mümkün olduğunca politik iktisatla il-
üretimine bakıldığında, (en azından) yüzde 95'inin beş tarihsel ulus ya gilenmeme eğilimindedir; ana akıma dahil bir iktisatçının ırkçılıkla
da bölgenin hikâyesi olması tesadüf değildi: Büyük Britanya, Fransa,
Amerika Birleşik Devletleri, Almanyalar (bu tabiri kasten 12. Bkz. S. Sideri, Trade and Power: Informal Colonialism in Anglo-Portugu
ese Relations, Rotterdam: Rotterdam University Press, 1970.
kullanıyorum) ve İtalyalar. Diğer yüzde 5 ise büyük ölçüde Hollanda, 13. Bkz. Ulf Strohmayer, "The Displaced, Deferred or was it Abondoned
İsveç ya da İspanya gibi daha az güçlü birkaç Avrupa devletinin Middle: Another Look at the Idiographic-Nomothetic Distinction in the German
tarihidir. Küçük bir yüzdenin de Avrupa ortaçağı ve modern Avru- Social Sciences", Review 20, no. 3 ve 4 (Yaz-Güz 1997): 279-344.
86 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 87

hesaplaşmaya yönelik en önemli girişiminde, ırkçılık bir piyasa se- alt tabakalarını tasvir etmeye ve oralarda ikamet edenlerin "sapkın-
çeneği olarak ele alınmıştır.14 lıkları"nı açıklamaya çalışanlar vardı. Bu tasvirler büyüklük taslayan
Ana akıma dahil iktisatçıların herhangi bir durumu diğer her şe- bir edayla yapılsa da iyi niyetliydi, ama bu davranışların sapkın ol-
yin sabit olduğu parametreler dışında analiz etmeye karşı sergiledik- duğu ve orta sınıf normlarına uyacak şekilde düzeltilmesi gerektiği
leri küçümseyici tavır, iktisatçılar tarafından tanımlandığı haliyle pi- varsayımı sorgusuz sualsiz benimseniyordu. Kendileri her ne kadar
yasa normlarını takip etmeyen ekonomik davranışların, analiz etme- kabul etmese de, bu grubun ırkçı temelleri açıkça ortadaydı - çoğu
ye, hele hele olası alternatif bir ekonomik davranış tarzı olarak cid- durumda alt sınıflar, sadece ABD'de değil her yerde, etnik bakımdan
diye alınmaya değer görülmemesini sağlar. Bu varsayımların ürünü orta sınıflardan ayırt edilir oldukları için.
olan sözde siyasi masumiyet, ırkçı hareketlerin ekonomik kaynakla- En beteri, bu dört temel disiplinin hepsi de -tarih, iktisat, siyaset
rını ya da sonuçlarını analiz etmeyi imkânsızlaştırır. Bu konuyu bi- bilimi ve sosyoloji- sadece, modernliğin ve medeniyetin dünyası
limsel analizin menzilinden siler. Daha da beteri, ırkçılık olarak ya olarak görülen pan-Avrupa dünyasını analiz ediyorlardı. Evrenselci-
da ırkçılığa karşı Widerstand olarak analiz edilebilecek siyasi davra- likleri modern dünya sisteminin hiyerarşilerini öngerektiriyordu. Av-
nışların önemli bir bölümünün iktisadi açıdan akıldışı davranışlar ol- rupa dışı dünyanın analizi ayrı disiplinlere havale ediliyordu: Barbar
duğunu ima eder. "tarihsiz halklar" antropolojiye, Batıdışı "yüksek medeniyetler" de
Siyaset bilimciler de daha iyi durumda değildir. Hukuk fakülteleri Şarkiyatçılığa (bu medeniyetler de, her ne kadar "yüksek" olsalar da,
ile aralarındaki tarihsel bağlardan ötürü en başlarda anayasa mese- Avrupa'nın müdahalesi ve onların toplumsal dinamiklerini yeniden
leleri üzerinde yoğunlaşmış olmaları, ırkçılık analizini bir resmi ya- düzenlemesi olmasa kendi başlarına modernliğe ulaşmaktan aciz gö-
sama meselesi haline getirmiştir. Apartheid dönemi Güney Afrikası rülüyorlardı). Etnografya ele aldığı "kabileler"in tarihselliğini özel-
ırkçıydı, çünkü hukuk sistemine resmen ırk aynmını yerleştirmişti. likle reddediyordu; bunlar en azından "kültür teması"ndan önce de-
Fransa ırkçı değildi, çünkü en azından metropollerde bu tür hukuksal ğişmeyen kabilelerdi. Şarkiyatçılık da bu yüksek medeniyetlerin ta-
ayrımlar yapmıyordu. 1945'ten önce siyaset bilimciler, anayasa rihlerini "donmuş" görüyordu.
analizlerinin yanı sıra bir de "karşılaştırmalı yönetim" incelemesi de- Avrupa dışı dünya "geleneği" temsil ediyordu; pan-Avrupa dün-
dikleri bir şey geliştirmişlerdi. Peki ama hangi yönetimleri karşılaş- yası ise modernliği, evrimi, ilerlemeyi. Batı'ya karşı dünyanın geri
tırıyorlardı? O eski dostlarımızı, beş büyük pan-Avrupa ülkesini: Bü- kalanı söz konusuydu. Sosyal bilimin, modern dünyayı analiz eder-
yük Britanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve İtal- ken, günümüzün düzenliliklerini tarif etmek için bir değil üç disiplin
ya. İncelenmeye değer başka kimse yoktu, çünkü başka hiç kimse, icat etmiş olduğuna dikkat çekelim: İktisat, siyaset bilimi ve sosyo-
hatta korkarım Avusturya-Macaristan İmparatorluğu denen o tuhaf loji. Ama Avrupa dışı dünya analiz edilirken, tarihe ihtiyaç olmadığı
hayvan bile gerçekten medeni değildi. gibi, pan-Avrupa dünyası için gereken üçlü yaklaşıma da ihtiyaç
Öyleyse, hiç değilse, üniversite sistemi içinde siyasi radikalizmin yoktu. Bunun nedeni ayrı toplumsal eylem alanları -piyasa, devlet ve
odağı diye nam salmış sosyologlar daha iyi bir performans sergilemiş sivil toplum- şeklindeki "farkhlaşma"nın modernliğin bir başarısı,
olmalıdır. Alakası yok! Onlar en beterleriydi. 1945'ten önce iki tür hatta düpedüz özü olarak görülmesiydi. Bilim ile felsefe arasındaki
sosyolog vardı. Bir yanda, özellikle ABD'de Beyazların üstünlüğü kopukluktan dolayı, bu bilimlerin uygulayıcılarına, bunun toplumsal
kavramını açık açık onaylayanlar, bir yanda da bir sosyal hizmet ya gerçekliğin makul bir izahı değil, sadece liberal ideolojinin bir varsa-
da dinsel faaliyet arka planından gelip büyük şehir merkezlerinin yımı olduğunu hatırlatacak kimse yoktu. Sosyal bilimlerin Nazizmi
anlamamıza yardımcı olamaması boşuna değildir. Sosyal bilimlerin
1945 sonrası evrimleri de, amaçlarını biraz daha düzeltmiş olsalar da,
14. Bkz. Gary S. Becker, The Economics of Discrimination, 2. basım (Chicago:
University of Chicago Press, 1971). Haider'i anlamamıza pek de yardımcı olmaz. En önemlisi de, Wi-
88 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYÎŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 89

ederstand'ı, belki biraz tepeden bakan bir edayla sempati duyulsa bi- tık. 1968'de çok sert bir meydan okumaya maruz kalmış, 1989'da da
le, sadece bir başka sapkın faaliyet tarzı olarak izah edebilmeleridir. gömülmüştür.
Sosyal bilimciler modern dünya sisteminin doğuşunun savaşlarını Birer parçası olduğumuz dünya sisteminin uzun kaotik dönüşüm
vermekle o kadar meşguldüler ki işleyen dünya sisteminin savaşlarını dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu dönemin sonucu bünyesi gereği
veremediler. Sosyal bilimcilerin akademik tarafsızlık arayışı, öngörülemez. Ama öte yandan bu sonucu etkileyebiliriz. Söz konusu
Kilise'nin ve dolayısıyla devletin akademisyenlere dayatmalarda bu- karmaşayı inceleyen bilimlerin verdiği mesaj budur.16 Sosyal bilimin
lunma girişimlerine karşı verilen bir mücadeleydi. Max Weber dün- de bugün yayması gereken mesajdır bu. Jörg Haider ile Widers-tand\
yanın büyüsünü kaybetmesinden bahsettiğinde, aslında Prusya mil- bu bağlama yerleştirmemiz gerekir.
liyetçiliğine yüklenmiş olsa da, başvurduğu dilin kendisi teolojikti. Yapısal ayarlama imkânları tükendiği için çökmekte olan bir dün-
Weber, Münih Üniversitesi öğrencilerine hitaben yaptığı ünlü konuş- ya sisteminde, iktidar ve ayrıcalığa sahip olanların aylak aylak bek-
ma "Wissenschaft als Beruf'da (Meslek olarak Bilim), sosyal bilimin leyip hiçbir şey yapmadan duracaklarını sanmak yanılgı olur. Mevcut
kendini dünyanın daimi büyülenme tarzlarından koparamayacağını, dünya sistemini farklı ilkelere dayalı da olsa aynı ölçüde hiyerar-şik
ancak Birinci Dünya Savaşı'nın burjuva değerlerini feci bir yıkıma ve eşitsizlikçi bir sistemle değiştirmek için örgütleneceklerdir. Bu tür
maruz bırakmasının ardından yeniden hatırlamaya başlamıştı: insanlar için Jörg Haider bir demagogtur, bir tehlikedir. Günümüz
Şu anda dışsal olarak hangi grup zafer kazanırsa kazansın, önümüzde çi- gerçekliğini o kadar az anlar ki Avusturya'nın halihazırdaki yaşam
çeğe durmuş bir yaz değil, buz gibi soğuk ve sert bir kutup gecesi var. Orta- standardını koruması için, ülkenin sırf yaşlanan Avusturya nüfusu-
da hiçbir şey olmadığında, sadece Kayzer değil proletarya da haklarını kay- nun huzurevlerini ayakta tutabilecek kadar büyük bir işgücünü koru-
betmiştir. Bu gece yavaş yavaş sona erdiğinde, aramızda baharını yaşayan- yabilmesi için bile her yıl kabul ettiği göçmenlerin sayısını önümüz-
ların kaç tanesi hayatta olacaktır?15 deki yirmi beş ile elli yıl içinde iki, üç, hatta dört katına çıkarması ge-
rektiğinin dahi farkında değildir.17 Tehlike açıktır: Demagoji pan-Av-
rupa dünyasını yıkıcı iç savaşlar yoluna daha da çabuk sokacaktır.
2000'den Sonra Dünya Sistemi
Bosna ve Ruanda hâlâ ufkumuzdadır. Avrupa Birliği'nin liderleri bu-
FPÖ'nün aldığı ciddi oy miktarı ve AB'nin gösterdiği sert tepki, günü- nu görüyorlar. Cumhurbaşkanı Klestil de. Ama anlaşılan ÖVP lider-
müzdeki krizin ilk işaretleri değilse bile, onu ayan beyan ortaya koy- leri görmüyor.
maktadır. Geleceğe dair temel bir iyimserlikten, işlerin gerçekten de Bu arada, Widerstand diye bir şey de var. Direnenler, kapitalist
iyiye gideceğine dair bir kesinlikten, durumun böyle olmayabileceği dünya ekonomisinin bu yapısal krizi ortasında hem FPÖ'nünkilerden
yönündeki temel bir korkuya kayış dünyanın zengin bölgelerine de hem de AB liderliğinkilerden farklı dönüşüm güçlerini temsil ediyor-
ulaşmış durumdadır. Avusturya'da da, Batı Avrupa'da da, ABD'de de, lar. Ama ne istediklerine dair açık seçik bir görüşleri var mı? Sadece
ağır ağır da olsa her zaman doğru yönde hareket eden merkezci ras-
yonel reformculuğa duyulan inancın yerini, kendilerine ister merkez
sol desinler ister merkez sağ ana akım desinler, siyasi güçlerin bütün 16. Bkz. öncelikle Uya Prigogine, La fin des certitudes, Paris: Odile Jacob,
1996; İngilizcesi: The End of Certainty, New York: Free Press, 1997 (Türkçesi: Ke
vaatleri karşısındaki bir kuşkuculuk almıştır. On dokuzuncu yüzyıl sinliklerin Sonu, Sarmal, 1999).
liberal ideolojisinin biçimlendirdiği merkezci mutabakat yoktur ar- 17. Bkz. 2000 Martı'nda Birleşmiş Milletler Nüfus Bölümü tarafından yayım
lanan, "İkame Göç: Azalan ve Yaşlanan Nüfuslar İçin Çözüm müdür?" başlıklı ra
por. Raporda Avusturya tartışılmıyor. Ama rapor, Almanya için, sırf çalışma yaşın
15. Max Weber, "Science as a Vocation", H. H. Genh ve C. Wright Mills (der.), daki nüfusunun büyüklüğünü 1995 seviyelerinde sabitleyebilmek için Almanya'nın
From Max Weber: Essays in Sociology, New York: Oxford University Press, 1946, s. şimdiden başlayarak 2050'ye kadar her yıl 500 000 göçmen kabul etmesi gerekti
128 (Türkçesi: Sosyoloji Yazıları, çev. Taha Parla, İstanbul: Simavi Vakfı, 1986). ğini ileri sürüyor.
90 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ IRKÇILIK: BİZİM ALBATROSUMUZ 91
bulanık bir biçimde, belki. İşte sosyal bilim burada bir rol oynayabi- dünyanın Jörg Haiderleri ile savaşmak istiyorsak, önce kendi içimize
lir; ama bunu ancak doğruluk arayışı ile iyilik arayışını birbirinden bakmak zorundayız. Size küçük ama anlamlı bir örnek vereyim. Yeni
ayırmayı reddeden bir sosyal bilim, iki kültür ayrımını alt edebilecek Avusturya hükümeti kurulunca, İsrail hükümeti doğru bir hareket
bir sosyal bilim, belirsizlik ve rehavetin kalıcılığını, bu belirsizliğin yapıp protesto babından elçisini geri çekti. Ama bundan sadece bir
insan yaratıcılığı ve yeni bir tözel rasyonalite (Max Weber'in Rati- ay kadar sonra, İsrail Knesset'i Golan'dan çekilme konusunda ya-
onalitât materiel'i) için getirdiği imkânlara dahil edebilecek bir sos- pılacak herhangi bir referandumun bir "özel çoğunluk" gerektirdi-
yal bilim yapabilir. ğinde (İsrail'in Arap yurttaşlarını bu konudaki yurttaşlık haklanndan
Çünkü daha tözel bir biçimde rasyonel bir tarihsel sistem kurma- fiilen mahrum bırakacak bir düzenlemenin şifreli tabiriydi bu) ısrar
ya yönelik alternatif imkânları araştırmaya, içinde yaşadığımız çılgın eden bir önergeyi kabul ederek Başbakan Ehud Barak'ı çok güç bir
ve ölmekte olan sistemin yerine yenisini geçirmeye fena halde muh- duruma düşürdü. Bu önergenin başlıca savunuculanndan biri de Na-
tacız. Mevcut dünya sistemimizin her yanına nüfuz eden ve bilgi ya- tan Şaranski ve onun Rus göçmenlerinden meydana gelen partisiy-di;
pıları dahil, hatta bizatihi Widerstand güçleri dahil bütün kurumlarını halbuki aynı Natan Şaranski Sovyetler Birliği'nde, oradaki hükümet
kuşatan ırkçı ayrıcalıkların derinlerdeki köklerini açığa çıkarmaya politikalarının üstü kapalı anti-semitizmini protesto eden ünlü bir
fena halde muhtacız. Hızlı bir değişim sürecinin içinde yaşıyoruz. Bu muhalifti. Irkçılığa karşı mücadele bölünemez. Avusturya, İsrail,
o kadar kötü bir şey mi? Gelecek yirmi-otuz yıl içinde birçok düzen- SSCB veya ABD için farklı kurallar olamaz.
sizlik ve birçok değişim yaşayacağız. Ve evet, Viyana da değişecek. Bir olay daha anlatayım, ilginç bir olay. ABD'de 2000 yılında ya-
Ama her zaman hatırladığımızdan daha çok değişim olmuştur ve bu pılan başkanlık yansında, Güney Carolina'da Cumhuriyetçi partinin
değişim zannettiğimizden daha hızlı olmuştur. Sosyal bilimler bizi çok önemli bir önseçimi yapıldı. Önseçim sırasında, George W. Bush
geçmiş anlayışları bakımından da hayal kırıklığına uğrattılar. Bize Hıristiyan sağcılar denen kesimden destek almak için fundamentalist
yavaş, hem de çok yavaş hareket eden geleneksel bir dünyaya dair bir Protestan kurumu ve bu güçlerin kalesi konumundaki Bob Jones
yanlış bir tablo sundular. Böyle bir dünya hiç varolmamıştır. Şimdi Üniversitesi'nde konuşma yaptı. Sorun Bob Jones Üniversitesi'nin şu
de yoktur, ne Avusturya'da ne de başka bir yerde. Nereye gittiğimizle iki özelliğiyle tanınmasıydı: Papayı Deccal olmakla itham etmesi
ilgili muazzam bir belirsizliğin ortasında, şu anda icat ettiğimiz ha- (hatırlayalım, bu üniversite fundamentalist bir Protestan kurumuydu)
liyle geçmişlerimizde iyi ve güzel olanı bulmaya ve bu vizyonu ge- ve öğrencilerine farklı bir ırktan kişilerle çıkmayı yasaklaması. Bu
leceklerimiz için yapıtaşı olarak kullanmaya çalışmamız gerekir. Daha daha sonra George W. Bush'un canını sıkan önemli bir siyasi mesele
yaşanabilir bir dünya yaratmamız gerekir. Hayal gücümüzü kul- haline geldi; Bush üniversitedeyken bu iki tavra -ateşli Katolik-
lanmamız gerekir. Bu sayede, içimizde yatan derin ırkçılıkları orta- karşıtı tavır ve ırklararası ilişkilerin reddi- karşı konuşmamış olmak-
dan kaldırmaya başlayabiliriz. tan dolayı pişman olduğunu söyledi.
1968'de, Fransa'daki büyük öğrenci ayaklanması sırasında öğren- Burada olay Bush'un sıkıntısı değil; kaldı ki bu sıkıntı da 1945'
cilerin lideri, Kızıl Dany diye de bilinen Daniel Cohn-Bendit, Al- ten sonra yerleşiklik kazanan tabulara dikkat çekiyor. İlginç olan,
manya'ya kısa bir ziyarette bulunmak gibi taktik bir hata yaptı. Fran- üniversite rektörü Bob Jones IIl'ün halk arasında çıkan tartışmaya
sız değil de Alman yurttaşı olduğu için, de Gaulle hükümeti onun verdiği tepkidir. Bob Jones, Larry King'in CNN'deki programına çıktı.
Fransa'ya dönmesini engelleyebilirdi, öyle de yaptı. Bunun üzerine Larry King'in Bob Jones IIl'e sorduğu ilk soru şuydu: Üniversite
Paris'te öğrenciler toplanıp "Hepimiz Alman Yahudisiyiz: hepimiz farklı ırklardan kişilerin birbiriyle çıkmasını neden yasaklıyordu?
Filistinli Arabız" sloganıyla protesto gösterileri yaptılar. Bu hepimi- Kurumu yönetenlerin verdiği cevap, "tek dünya" felsefesine karşı ol-
zin benimseyebileceği iyi bir slogandı. Ama biraz daha mütevazı bir dukları, farklılık diye bir şey olmadığı şeklindeydi. Larry King tek
tavırla buna şunu da ekleyebiliriz: "Hepimiz Jörg Haider'iz." Eğer dünyaya karşı olmak ile iki genç insanın çıkmasına karşı olmak ara-
92 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI

sında büyük bir mesafe olduğunu söyledi. Bob Jones itiraz etti, ama
5. Bölüm
daha sonra kendisinin de üniversitenin de ırkçı olmadığında (büyük
tabu) ısrar etti ve üniversitenin tam o gün bu kuralı lağvettiğini söy- İslam: Batı ve Dünya
ledi, çünkü bu kural güttükleri asıl amaç olan Hıristiyanlığı yayma-
nın yanında ikincil kalıyordu, temel bir önemi yoktu. Bence bu hal-
kın protestosunun bazı ırkçıların kamu önünde, en azından taktik ne-
denlerle, geri çekilmesini sağladığını gösteriyor. Bu, kendilerine yö-
nelik bir aşırı sağcı saldırı kabusuyla karşı karşıya olan muhafazakâr
güçler için bir ders olmalıdır. Ama taktik yer değişiklikleri dışında,
ırkçılık hâlâ ayaktadır. BAŞLIĞIM "İslam, Batı ve Dünya"da iki coğrafi terim var. O yüzden,
Albatros boyunlarımıza asılıdır. Başımıza musallat olan bir ifrit- en iyisi işe coğrafyaya bir göz atarak başlamak diye düşünüyorum.
tir. Widerstand ahlaki bir yükümlülüktür. Ama bu Widerstand, analiz Tarihsel kökenleri dünyanın aynı ve oldukça küçük bir bölgesinde,
olmaksızın akıllıca ve işe yarar bir biçimde sürdürülemez; sosyal bi- Asya kıtasının güneybatı köşesinde bulunan, dünya dini denen üç din
limlerin ahlaki ve entelektüel işlevi bu analizi sağlamaya yardım et- vardır: Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam. Hepsi de manevi yurtları ola-
mektir. Ama her birimizin içindeki ırkçılığın kökünü kazımak nasıl rak gördükleri bu bölgeyle özel bir ilişkisi olduğu iddiasındadır. Gel-
hepimiz için muazzam bir zorlanmayı gerektiriyorsa, sosyal bilimci- geldim, bu dinlerin hiçbiri bu bölgede kalmış değildir.
lerin de hepimizi felç etmiş olan türden sosyal bilimden kurtulup Fethedilmeleri ve devletlerinin yıkılması sonucunda, Yahudiler
onun yerine daha işe yarar bir sosyal bilim yaratmaları muazzam bir önce Mısır'a, sonra Babil'e, Roma döneminde Akdeniz'in çeşitli böl-
zorlanmayı gerektirecektir. İlk başlığıma, "Bir Geçiş Çağında Sosyal gelerine, daha sonraları Avrupa'nın dört bir yanına ve en nihayet mo-
Bilim"e döneyim. Böyle bir çağda, hepimiz olup bitenler üzerinde dern zamanlarda da Batı Yarıküresi'ne ve dünyanın başka birçok böl-
muazzam etkiler yaratabiliriz. Yapısal çatallanma anlarında, dalga- gesine dağı(tı)lmışlardır. Bütün bunlar cliyaspora denen şeyi yarat-
lanmalar şiddetli olur ve büyük itimlerin en iyi durumda küçük so- mıştır. Ve bildiğimiz gibi, yirminci yüzyılda birçok Yahudi ilk bölge-
nuçlar yaratabildiği normal, daha istikrarlı dönemlerin tersine, küçük ye geri dönmüş ve Yahudi halkının yeniden kurulan anavatanı oldu-
itimler büyük sonuçlar doğurabilir. Bu bize bir fırsat sunar ama ahla- ğunu iddia eden yeni bir siyasi yapı, İsrail devleti kurulmuştur.
ki bir baskı da yaratır. Eğer geçiş döneminin sonunda dünya şu anki Hıristiyanlık bu bölgede Yahudiler arasındaki dinsel bir hareket
halinden bariz biçimde daha iyi değilse, ki pekâlâ da olmayabilir, o olarak ortaya çıkmıştır. Gelgeldim, nispeten kısa bir süre içinde Hı-
zaman kendimizden başka suçlayacak kimse olmayacaktır. Buradaki ristiyanlar Yahudi cemaati ile olan bağlarını koparıp, esasen o sıra-
"biz" Widerstanda mensup olanlardır. Buradaki "biz" sosyal bilimci- larda çok geniş bir alana yayılan Roma İmparatorluğu içinde, Yahudi
lerdir. Buradaki "biz" bütün sıradan, namuslu insanlardır. olmayanlara tebliğde bulunmaya başlamışlardır. Sadece üç yüzyıl
sonra Hıristiyanlık imparatorluğun devlet dini haline gelmiş ve Hı-
ristiyanlar, sonraki beş yüz ile yedi yüz yıl içinde de, esasen Avrupa
kıtasının dört bir yanında, bir dönüştürme politikası izlemişlerdir.
Daha sonra modern dünya sisteminin kuruluşu, Avrupa'nın genişle-
mesi denen olguyu, Avrupa'nın aynı anda askeri, siyasi, ekonomik ve
dinsel genişlemesini beraberinde getirdi. Bu bağlamda, Hıristiyan
misyonerleri bütün dünyaya yayıldılar, ama dünya dini denen diğer
dinlerin hâkimiyeti altında olmayan bölgelerde gözle görülür ölçüde
94 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 95

daha başarılı oldular. Ağırlıklı olarak İslami, Budist, Hindu ve Kon- rimizi bu dönemden çıkartırız. Hepimizin bildiği gibi, Hıristiyanlık
füçyüsçü-Taocu bölgelerde din değiştirenlerin sayısı nispeten daha ve İslam o dönemde şu ya da bu ölçüde birbirine komşu geniş bölge-
düşüktü, İslami bölgelerde bu sayı özellikle azdı. lerde hüküm sürüyordu. Her bölge çeşit çeşit iç çatışmalarla bölün-
Son olarak, Hıristiyanlıktan yaklaşık altı yüzyıl sonra aynı bölge- müş olmasına rağmen, ikisi de kendisine kültürel bir birim gözüyle,
de İslam ortaya çıktı. O da tebliğci bir dindi ve şimdilerde Ortadoğu, öncelikle öbürüyle çatışma halindeki bir birim gözüyle bakıyormuş
kuzey Afrika ve İber yarımadası adını verdiğimiz bölgelerde çok hızlı gibi görünüyordu. Bunun nedeni, kısmen, her ikisinin de bütün ve
yayıldı. On altıncı yüzyılda İber yarımadasından zorla çıkarıldı ama olası tek hakikati cisimleştirdiklerini düşünmeleri bakımından hâkim
aynı sıralarda şimdi Balkanlar dediğimiz bölgeye nüfuz etti. Bu ilahiyat anlayışları, kısmen de her ikisinin de aynı küçük bölgeden
arada, coğrafi bölgesini doğuda güneydoğu Asya'ya, güneyde de Af- kaynaklanmış olmasıydı. Hıristiyanlar Yahudi kehanetini gerçekleş-
rika kıtasının içlerine doğru genişletmekteydi. Yirminci yüzyılda, tirmiş, dolayısıyla da onun yerine yeni ve nihai bir vahyi geçirmiş ol-
yayılma süreci devam etti ve en nihayet, göç ve din değiştirme yo- duklarını iddia ediyorlardı. Müslümanlarsa Yahudilerden ve Hıristi-
luyla, Batı Yanküre'ye ve Batı Avrupa'ya ulaştı. yanlardan miras aldıkları hikmet temeli üzerinde yeni ve gerçekten
Şimdiye kadar ilkokul öğrencilerinin bile bildiği şeyleri özetle- nihai bir Allah'a bağlılık biçimi inşa ettiklerini iddia ediyorlardı. Ya-
mekten öte bir şey yapmadım. Her üç din de, özellikle Hıristiyanlık ni, kavganın bir kısmı miras ve hakikatle ilgili bir aile kavgasıydı. Bu
ve İslam, kapsam ve iddiaları açısından dünya çapında olmasına rağ- türden kavgalar, bir anlamda sevginin olsun rekabetin olsun en fazla
men, Hıristiyanlığı "Batı", İslam'ı da "Doğu" diye düşünme ve ko- yaşandığı kavgalar olduğundan, genellikle en bölücü, en buruk kav-
nuşma eğiliminde olduğumuza dikkat çekmek için gözden geçirdim galardır.
bu coğrafyayı. Bu kısaltmanın belli bir coğrafi temeli var elbette, Ama bu kavganın başka bir veçhesi, fikirlerden ziyade kaynak-
ama zannettiğimiz kadar değil ve gittikçe de küçülüyor. Dolayısıyla, larla ve iktidarla ilgili bir veçhesi daha vardı. Karşılıklı fetihler -
bu coğrafi kısaltmayı kullanmakta neden ısrar ettiğimiz karşımızda Emevilerin sekizinci yüzyılda İber Yarımadası ve Fransa'ya girme-
bir soru olarak duruyor. Bunun coğrafi olmaktan çok siyasi bir anla- leri, Hıristiyanların Kutsal Topraklar'a yaptıkları Haçlı Seferleri,
mı olduğu açık. Müslümanların Hıristiyanları geri püskürtmesi, İspanya'nın Hıristi-
Son dönemlerde sizlerin de gayet iyi bildiğiniz bazı cevaplar işit- yanlar tarafından tekrar fethedilmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun
tik. Samuel Huntington Batı ve İslam'ı, uzun vadeli bir jeopolitik ça- Balkanlara genişlemesi, Osmanlıların en sonunda geri püskürtülmesi-
tışma içinde olan iki zıt "medeniyet" olarak görüyor. Edward Said, sırasında, Hıristiyan dünyası ile İslam dünyasının geniş toprakların -
Şarkiyatçılığı Batı dünyası tarafından ideolojik nedenlerle inşa edil- bu topraklardaki kaynak ve insanların- kontrolünü ele geçirmek için
miş, hem yaygın hem de zararlı sonuçları olan yanlış bir kurgu olarak mücadele ettikleri ve ikisinin de birbiri için başlıca askeri tehdidi
görüyor. Ben bu meseleye başka bir yoldan yaklaşıp şu soruyu temsil ettiği doğrudur. İkisi de belli zamanlarda kuzey Asya'dan
sormayı tercih ediyorum: Hıristiyan dünyası, İslam dünyasını sadece gelen başka fetih gruplarıyla karşı karşıya kalmışlardır elbette. Gel-
yakın tarihlerde değil, İslam'ın ortaya çıkışından beri neden kendi gelelim, bu diğer fetihçiler en sonunda geri püskürtüldüğü gibi, bu
özel iblisi olarak seçmiş gibi görünüyor? Aslında bunun tersi de fetihçi grupların çoğu mühtedi olmuş ve böylece kültürel bir tehdit
muhtemelen doğrudur, İslam da Hıristiyanlığa kendi özel iblisi ola- olmaktan çıkarılarak ehlileştirilmişlerdir.
rak bakıyordur, ama kendimi bunun neden böyle veya ne ölçüde böyle Bütün bunlar modern dünya sisteminin sahnesini hazırlamış ve
olduğu sorununu tartışacak kadar ehil görmüyorum. Batı Avrupa'da kapitalist bir dünya ekonomisi ortaya çıkarak, dünya-
Daha çok modern dünyayı vurgulayacak olmama rağmen, olup nın gittikçe daha fazla parçasını kapsayacak şekilde ekonomik sınır-
bitenleri ortaçağ Avrupası'na bir şekilde atıfta bulunmaksızın açıkla- larını genişletmeye başlamıştır. Bu sistemin çekirdeği Batı Avrupalı
yabileceğimize inanmıyorum, çünkü bu ilişki hakkındaki mitolojile- ve Hıristiyan'dı. Ama burada Avrupa'nın coğrafi odağının değişmiş
İSLAM: BATI VE DÜNYA 97
96 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

olduğu gözleminde bulunmamız gerekir. Avrupa, on altıncı ve on ye- mi kültürel bir terim olarak anlaşılmalı ve ABD'yi de içerdiği düşü-
dinci yüzyıllardaki ilk genişlemesi sırasında İslam dünyasının ya da nülmelidir.)
en azından Ortadoğu'daki merkezinin üzerinden atlama eğilimi gös- Şu an için, yirminci yüzyılda Avrupa'yla yaşanan en sert siyasi ça-
termiştir. Avrupalı güçler batıya gittiler, onlar Hindistan'a gittiklerini tışmaların tam da sadece "yarı sömürgeleştirilmiş" olan üç bölgeden
sanıyorlardı, ama onun yerine Amerika kıtalarına vardılar. Ve yine geldiğini gözlemlemekle yetineceğim: Sovyetler Birliği, Çin Halk
Asya'ya ulaşmak için Afrika'nın etrafından dolaştılar. Bunun bir ne- Cumhuriyeti (ve Kuzey Kore) ve "İslam". Tabii ki "İslam" bir devlet
deni, kendilerince Asya'nın servetinin peşine düşmüş olmalarıydı. değil bir bölgedir; İran, Irak ve Libya pan-Avrupa dünyasıyla sert bir
Ama bir başka nedeni de bunun daha kolay olmasıydı. İslam dünyası, çatışmaya girmiş olan devletler listesinin sadece başlangıcını oluştu-
özellikle o sıralarda, yani Osmanlı iktidarının en güçlü döneminde rur. Bunlar Avrupa'yla en keskin çatışmalara giren üç bölge olduğu
kırılamayacak kadar çetin bir ceviz görüntüsü veriyordu. Her ha- için, Avrupa söyleminin tahayyülünde iblislerin tam da buralara yer-
lükârda, ortaçağdaki Hıristiyan-Müslüman mücadelesinin merkezili- leştirilmiş olması gayet anlaşılır bir şeydir: Komünizm, San Tehlike,
ğinde bir fasıla, bir kopuş meydana gelmişti sanki. Mücadele unutul- İslami terörizm. Bugün Batı'da Komünizm iblisi tarihte kalmış bir anı
muş değildi, ama Batı Avrupalıların dolaysız jeoekonomik ve jeopo- gibi, Çin ise geçinmesi zor ama yontulmuş bir dost -hatta müttefik-
litik projelerle ilgili kaygılarının yanında belli bir süre için ikincilleş- olarak görülüyor. Geriye esasen İslami terörizm kalıyor -Batı'da çok
miş gibi görünüyordu. korkulan ve çok tartışılan bu iblis, esasen gerçekliği bulanık görmeyi
Uzun on altıncı yüzyıldaki başlangıcından yirminci yüzyıl başla- temsil eden, netlikten uzak bir kurgudan ibarettir.
İslami terörizm denen şey bugün dünyada, özellikle de 1989-91'
rına kadar modern dünya sisteminin tarihine bakacak olursak, Avru-
de Komünizmlerin çöküşünden beri nasıl bu denli merkezi bir imge
pa hâkimiyetinin bazen doğrudan sömürge yönetimi biçimine, bazen
haline geldi? Bildiğimiz üzere, İslam ülkelerinde otuz kırk yıldır ço-
de daha dolaylı bir biçime büründüğünü belirtmemiz gerekir; bu do-
ğunlukla "İslami fundamentalist", daha nadiren de "İslami entegrist"
laylı biçime bazen yarı sömürgeler kurma denmiştir ki bununla ger-
diye etiketlenen önemli toplumsal ve dinsel hareketler ortaya çık-
çek bir emperyal yönetim kurma derecesine çıkmayan siyasi-askeri
müdahalelerle karışık ekonomik tabiiyet kastedilmektedir. Bir kez maktadır. Bildiğim kadarıyla bu etiketler kişilerin kendilerini adlan-
daha, dünya coğrafyasına hızla göz atmak faydalı olacaktır. Sömür- dırmak için başvurdukları etiketler değil, Batı dünyasında ve Batı
geleştirilen bölgeler Amerika kıtaları, Afrika'nın büyük kısmı, Güney medyasında kullanılan etiketlerdir. İslam ülkelerinde bu hareketlere
ve Güneydoğu Asya'nın büyük kısmı ve Okyanusya'ydı. Tam an- "İslamcı" deniyor olması daha muhtemel.
lamıyla sömürgeleştirilmeyen başlıca alanlar ise Doğu Avrupa, Uzak Batılıların bu adlandırmaları nereden geliyor ve neye tekabül edi-
Doğu ve Ortadoğu'ydu. Bu tabii ki çok kaba bir özet ve birçok ba- yor? Dikkatinizi çekerim, bu iki terim de İslam dünyasında değil Hı-
kımdan özgülleştirilmesi ve inceltilmesi gerekiyor. ristiyan dünyasında ortaya çıkmıştır. "Fundamentalizm", ABD'de
İki durumda da, belli bölgelerde tam sömürgeleştirmenin neden Protestanlığın yirminci yüzyıl başlarındaki tarihinden, bilhassa Vaftiz
hem istenmediğinin hem de mümkün olmadığının, başka bölgelerde kiliseleri içindeki bazı grupların "temellere" (fundamentals) dönme
çağrısında bulunmuş olmasından kaynaklanan bir terimdir. Bu
ise neden istenmiş ve mümkün olduğunun gayet bariz açıklamaları
terimle, çeşitli modernist, hatta laik fikirlerin Hıristiyan ilahiyatını ve
vardır. Avrupa'nın farklı bölgeleri kontrol etme girişimlerindeki farka
pratiğini işgal edip yolundan çıkardığına inandıklarını kastediyor-
neyin yol açtığı konusuna girmeyeceğim, ama modern dünyada
lardı. Eski bir dönemin inanç ve pratiklerine geri dönme çağrısında
Avrupa'yla ilişkilerinin bir sömürge ilişkisi mi yoksa bir yarı sömür-
ge ilişkisi mi olduğuna bağlı olarak, verili herhangi bir bölgenin bulunuyorlardı. Bir terim olarak "entegrizm" ise Batı Avrupa'daki,
halkları için ortaya çıkan sonuçlardaki farkın ne olduğunu soracağım. özellikle de Fransa'daki Katolik tarihinden kaynaklanır ve modernist
(Şüphesiz, on dokuzuncu yüzyıl sonlan itibariyle, Avrupa teri- ya da milliyetçi görüş ve pratiklerle sulandırılmamış benzer bir "bü-
98 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 99
tünlüklü" (integral) iman çağrısına karşılık gelir. "temellere" dönme yolundaki reformist bir talep ile sadece dinsel
Analoji yoluyla, "İslami Fundamentalizm" veya "entegrizm" de meselelerin ötesine geçen sistem karşıtı bir retoriğin bileşimi- hem
İslam dünyasında, modernist görüş ve pratiklerin müminleri yoldan bu hareketlerin tanımlayıcı özelliği hem de bunların modern dünya
çıkarmış olduğunu düşünen ve daha eski, daha saf, daha doğru görüş sisteminin evrimleşen tarihi içindeki öneminin analiz edilmesinin
ve pratiklere dönme çağrısında bulunan gruplara yapıştırılan etiket anahtarıdır.
haline geldi. Fundamentalist denenlerin başlıca hedefi her zaman, Bir süreliğine dinsel meselelerden uzaklaşıp dünya sisteminin
aynı dinsel etiketi taşısa da, ya pratikte bütünüyle laik olan ya da politik iktisadına bakalım. Ne görüyoruz? Kapitalist dünya sistemi üç
"fundamentalistlere" bakılacak olursa dinin sulandırılmış ve çarpıtıl- unsuru -yani, egemen oldukları iddia edilen devletlerin oluşturduğu
mış bir versiyonunu uygulayanlar olmuştur. Dinsel düşünce tarihçi- bir devletlerarası sistemin neredeyse bütünüyle özerk bir dünya
leri, "fundamentalist" grupların inanç ve pratiklerin sözde daha eski, piyasasıyla birleşmesi yoluyla bütünleştirilmiş eksensel bir işbö-
daha saf, daha doğru versiyonlarının ne olduğunu hiçbir zaman tam lümünü, ekonomik dönüşümler ile kâr arayışının dayanakları olarak
olarak tarif etmediklerine sürekli dikkat çekerler. Bu tarihçiler, fun- bilimsel bir ethosu meşrulaştırmış olan bir jeokültürü ve halkın hoş-
damentalist denen grupların yeniden icat ettiği geleneğin, geçmişin nutsuzluğunu kapitalist kalkınmanın beraberinde getirdiği, düzenli
gerçek inançları ve uygulamalarından sayısız farklı yönü olduğunu, bir biçimde artan sosyoekonomik kutuplaşmayla denetleme tarzı
hatta bu farklılıkların zaman zaman epeyce dikkate değer olabildiğini olarak liberal reformizmi- bir araya getirmiş olan tarihsel bir sistem-
göstermekte de hiç zorluk çekmezler. dir. Bu sistem Batı Avrupa'da doğmuş ve yüzyıllar içinde genişleye-
Ama bu hareketler tabii ki, wie es eigentlich gewesen ist (gerçekte rek bütün yerküreyi kapsar hale gelmiştir.
olduğu gibi) dinsel hakikat peşine düşmüş Ranked tarihçi grupları On dokuzuncu yüzyılda bu sistem içindeki ezilen grupların çı-
değildir. Herkesin belli şeylere inanıp belli pratikleri uygulaması karlarına dayanan bir dizi sistem karşıtı hareket ortaya çıktı. Bu ha-
gerektiği yolunda bir iddia ortaya koyan, bugünün hareketleridir. Ve reketler, sistemi başka bir şeye, daha demokratik ve daha eşitlikçi bir
tarihsel iddialarının gerçeğe ne denli uyduğunu sınamak için kılı kırk şeye dönüştürme hedefini koydular önlerine. Büründükleri iki temel
yaran incelemeler yapmakla hiç mi hiç ilgilenmezler. Bu tarihçilerin biçim, toplumsal ve milli hareketler oldu. 1945-sonrası döneme
yazıp çizdikleri, bugünde yaşayan başkalarının, bu gruplara mensup gelindiğinde, bu hareketler dünyanın her yanında iyi örgütlenmiş
olmayan ve "fundamentalistler"in ne yaptıklarını ve söylediklerini ve durumdaydı ve fiilen bir üçlü ayrım varmış gibiydi. Sistem karşıtı adı
bunları neden yapıp söylediklerini anlamak isteyenlerin de pek işine verilen hareketler Birinci Dünya Savaşı'na gelindiğinde başlıca iki
yaramaz. kampa bölünmüşlerdi: Uluslararası planda sırasıyla İkinci ve Üçüncü
Kullanılan terminolojinin Hıristiyanlık tarihinden geliyor olması Enternasyonallerde örgütlenen sosyal demokratlar ve Komünistler.
neler olup bittiği konusunda bir ilk ipucu veriyor bize. Bu her neyse, Toplumsal hareketin bu iki değişkesi de işçi sınıfının çıkarlarını
sadece İslam'a özgü bir şey değildir. Yirminci yüzyılda sadece Hıris- temsil etme iddiasındaydı. Her iki hareket de, "imparatorluklar"
tiyan ve Müslüman "fundamentalistler"le değil, onların Yahudi, Hin- içinde milli kimlikleri henüz tanınmamış olan ve milli devletler
du, Budist versiyonlarıyla da karşılaşmışızdır ve hepsi de bazı ortak oluşturmaya çalışan "halklar" adına konuşan milliyetçi hareketlerden
özelliklere sahip gibi görünmektedir: Grup içindeki "modernist", laik ayrıydı.
eğilimlerin reddi, dinsel pratiğin püriten bir versiyonu üzerindeki Bu üç tür hareket de 1850 ile 1945 arası dönemde ortaya çıkmıştı
ısrar, dinsel geleneğin ve onun ebedi, değişmez geçerliliğinin bütün- ve başlangıçta siyasi olarak epey zayıftı. Gelgelelim, her üç hareket
lüğünün övülmesi. Ama Hıristiyan versiyonlarının bile paylaştığı de tarihin kendilerinden yana olduğuna ve davalarının eninde so-
ikinci bir ortak özellikleri daha vardır: Modern dünya sisteminin hâ- nunda bütünüyle gerçekleştirileceğine inanıyorlardı. Her üç hareket
kim iktidar yapılarına muhalefet. İşte bu bileşim -dini grup içinde de, kendi içlerinde birçok tartışma yaptıktan sonra, iki aşamalı bir ta-
100 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 101

rihsel strateji üzerinde karar kılmışlardı: Önce bir devlet yapısının ikinci yüksek sesli suçlama daha temelli sonuçlar doğuracaktı.
kontrolünü ele geçir, sonra dünyayı dönüştür. 1945'ten sonraki yirmi İkinci suçlama bir aldatılmışlık çığlığıydı. Aldatılmışlığı anlamak
beş yılda, her üç hareketin de stratejilerinin birinci aşamasını gerçek- için, beklentileri ve belki de yanılsamaları değerlendirmemiz gerekir.
leştirmiş oldukları söylenebilir; yirminci yüzyıl başlarında olsa göz- 1968'den görüldüğü haliyle dünya, halkın tahayyülünde en azından
lemcileri çok büyük şaşkınlığa uğratacak olan bu başarı söz konusu Fransız Devrimi'ne kadar uzanan bir sistem karşıtı mücadeleler tarihi
hareketlerin tarihin kesinlikle kendilerinden yana olduğu iddialarını üzerinden geçmişe bakıyordu. Mücadeleler yerel düzeyde daha
geçerli kılıyormuş gibiydi. sonraki tarihlerde, hatta yirminci yüzyıl başlan gibi geç bir tarihte
Coğrafi olarak, dünya esasen üç hareket tarafından bölündü. Ko- başlamış bile olsa durum böyleydi. Her halükârda, uzun bir tarihsel
münist hareketler Orta Avrupa'dan kuzey Pasifik'e uzanan ve dünya hafıza söz konusuydu.
topraklarının yaklaşık üçte birine karşılık gelen bir bölgede iktidara Bu tarihsel hafızadaki başlıca unsurlar nelerdi? Öncelikle, fiili
geldiler. Sosyal demokrat hareketler Batı dünyasında -Batı Avrupa, hareketlerin zayıf birer güç olarak doğup hem yerel olarak hem de
Kuzey Amerika (eğer New Deal Demokratları'nı sosyal demokrat sa- başka yerlerden gelen dayanışma sayesinde halk desteğini seferber
yarsak) ve Avustralasya'da- iktidara (en azından münavebeli olarak) ederek ağır ağır güç kazandıkları zorlu bir mücadele söz konusuydu.
geldiler. Artık çoğunlukla ulusal kurtuluş hareketleri denen milliyetçi Üstelik, sadece mücadelenin değil baskının, çoğunlukla bölgedeki
hareketler de Asya ve Afrika'da iktidara geldiler; Latin Amerika'da ise etkili yerel güçlerin şiddetli baskılarının, başta ABD yönetimi olmak
bunlara bir ölçüde benzeyen popülist hareketler geldi iktidara. üzere dünya çapındaki etkili kuvvetlerin aktif bir biçimde cesaret ve-
Sistem karşıtı hareketlerin bu kayda değer atılımı hakkında dikkat rip destekledikleri baskıların da anısı vardı.
çekilmesi gereken iki şey var. Bu atılım tam da dünya sistemindeki İkinci anı, baskıcı güçlerin başvurduğu ilkine zıt taktiğin, yani
Amerikan iktidarının zirveye çıktığı bir zamanda, dolayısıyla sistem kendi saflarına katma taktiğinin anısıydı; bu taktik söz konusu hare-
yanlısı kuvvetlerin en eşgüdümlü, en bütünlüklü, muhtemelen en ketleri, onun meyvelerini toplayanlar ile zorunlu olarak toplayama-
güçlü hallerinde oldukları bir zamanda meydana gelmiştir. İkincisi, yanlar arasında tarihsel olarak bölmüştür. İkinci gruptakiler -eğer
bu hareketlerin hemen hepsi stratejilerinin birinci aşamasını ger- bunalmamışlarsa- öfkeleniyor ve kendilerine gittikçe daha radikal
çekleştirmişlerdi -devlet iktidarını ele geçirmişlerdi- ve iktidarı ele sözcüler arıyorlardı. Ama bu saflara katma süreci, herkesin değil ba-
geçirmiş oldukları için de, ilan ettikleri stratejinin ikinci aşaması ola- zılarının nasiplendiği imtiyazlar dağıtma süreci, hep devam eden,
rak vaat ettikleri değişiklikleri, yani dünyayı dönüştürmeyi ne derece tekrara dayalı bir süreç olduğu içindir ki aynı zamanda kafa karıştırı-
gerçekleştirebildiklerine göre yargılanabilirlerdi. cı bir süreçti, çünkü her kuşakta yeni baştan ders alınması gerekiyor-
1968 dünya devrimi bu ikili gerçekliğe dünyanın verdiği tepkiydi: du ve bu da ezilenlerin çeşitli kesimlerinin birbirleriyle ortak bir dava
Yani, bir yanda ABD'nin dünya çapındaki hegemonyasına ve onun oluşturup temel bir değişiklik yaratma yeteneğini zayıflatıyordu.
dünya düzeninin kurulmuş olmasına, öte yanda da sistem karşıtı ha- Bu iki anıyı, baskının ve saflarına katmanın anısını nötrleştiren
reketlerin birinci aşamayı dünya çapında gerçekleştirmelerine, Eski üçüncü bir anı daha vardı. Başarının anısıydı bu - hareketlerin ken-
Sol başlığı altında gruplaşan çeşitli hareketlerin iktidara gelmiş ol- dilerinin, seferber edebildikleri kişilerin sayısı bakımından ve siyaset
masına. Devrimciler birinci aktör olan ABD'yi baskıcılığı yüzünden alanındaki aktörler olarak halkın gözündeki itibarları bakımından
mahkûm ederken, ikinci aktör olan Eski Sol hareketleri de hegemon- artan güçleriyle ölçülen başarı; bir de saflarına katma süreçlerinin
ya projesine muhalif hareketler olarak yetersizlikleri, hatta düpedüz parçası olan imtiyazların birikmesiyle ölçülen başarı.
bu projeyle fiilen suç ortaklığı yapmaları yüzünden mahkûm ediyor- Bu üçüncü anı siyasi ve tarihsel umudun -"tarihin kendilerinden
lardı. Birinci suçlama radikal bir dünya hareketi için beklenebilecek yana" olduğu, şu anda yaşayanların çocukları ve torunlarının daha iyi
bir şey olduğu halde, geleneksel sistem karşıtı hareketleri hedef alan bir hayat yaşayacakları yolundaki sarsılmaz beklentinin- kaynağıy-
102 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 103

dı. Bu üçüncü anı yakın dönem tarihinin nicel denebilecek bir yoru- İslam dünyası için de geçerliydi - ne daha az, ne daha fazla. Ama ta-
muna dayalıydı -örgütlerdeki üye sayısının artması, hayat tarzındaki bii ki her bölgenin tarihsel bir özgüllüğü vardı ve verilen tepkiler ye-
iyileşmeler (yani dünyalığın, bankadaki paranın artması, hayat tarzına rel bir kılığa bürünüyordu. İslam dünyasının, özellikle de bu dünya-
daha fazla ıvır zıvırın girmesi). Geleceğe bağlanan büyük umutlar, nın tarihsel Arap çekirdeğinin tarihsel özgüllüğü hakkında ne söyle-
ileride daha fazla eşitlik ve daha fazla demokrasi olacağına dair bu yebiliriz?
kesinlik hissi (hele bir de bu his ezilenlerin bunu başarmak için çok Sözgelimi 1900 yılından itibaren çeşitli Arap ülkelerinde peş peşe
mücadele ediyor olmalarına ve bunun başarılmasından verdikleri ortaya çıkan bütün hareketlere bakıldığında, nahda, yani bir Arap
mücadelenin sorumlu olmasına dayandığında), paradoksal bir bi- ayaklanması, bir milliyetçi uyanış çağrılarının tümünün modernist bir
çimde, olası en depolitize edici dünya görüşüydü. Bugünün kıymetsiz retorik benimseme eğilimi gösterdikleri görülür. Bu hareketler,
sonuçlarını, gelecekten beklenen önemli sonuçların ışığında ıskartaya kısmen dışarıdan kontrol edilmenin (emperyalizm) kısmen de iç "ge-
çıkarma imkânı veriyordu. lenekçiliğin" sonucu olarak yaşadıkları ezilmeyi analiz ediyorlardı.
Aslında bu vizyon, ironik olarak ama etkili bir biçimde bizatihi Dolayısıyla aynı anda hem dışarıdan kontrol edilmeyi reddetme hem
sistem karşıtı hareketler tarafından savunulduğu haliyle liberal refor- de içsel bir kültürel değişim gerçekleştirme çağrısında bulunuyorlar-
mizmin temel mesajıydı. Ve bu hareketler ne kadar radikal olma id- dı. Bu ikisi birlikte gidiyor ve birbirlerini pekiştiriyordu, hatta birbir-
diasındaysa, seferber ettiği insanları kendi sabırsız ve canlı gösteri- lerini mümkün kıldıkları bile söylenebilir. Bu hislerin ivmelendirdi-
lerinin yol açacağı sonuçlar konusunda sabırlı olmaya o kadar ikna ği hareketler toplumsal altyapıları ve toplumsal gelecek anlayışları
edebiliyordu. Böylece Eski Sol'un çeşitli sistem karşıtı hareketleri, bakımından birbirlerinden çok farklıydılar elbette. İyi toplumun ne
sık sık siyasi düzeni bozma çağrısında bulunmalarına rağmen, para- olduğuna dair bazılarının daha muhafazakâr, bazılarınınsa daha radi-
doksal olarak, uzun vadede dünya sisteminin siyasi istikrarının en kal görüşleri vardı.
önemli garantörü işlevini görüyorlardı. Gelgelelim genelde, bütün bu hareketler için, bir din olarak İslam
Faaliyet görüntüsünün altında örtük pasifliğe yapılan, hem bölge- sadece küçük bir rol, hatta birçoğu için biraz olumsuz bir rol oynu-
sel düzeyde hem de dünya çapında ölçülen başarıların nicelikselleşti- yordu. Müslüman olduklarında ısrar edebiliyorlardı elbette, ama bu
rilmesiyle haklı çıkarılan bu çağrıda tek bir olumsuz yan vardı. Son bir tür kültürel yakınlık olarak, belki de kendileri kadar aydınlanmış
tahlilde, aritmetik hesabı yapılıp gerçekleştirilmiş olan değişikliklerin olmayan muhtemel takipçilerinin ağzına bir parmak bal çalmak için
ne kadar önemli olduğu ve bu değişimlerin gerçek hızının ne olduğu gerekli bir iddia gibi görülüyordu. Tahayyüllerindeki gelecek modern
değerlendirilebilirdi. Bu nihai genel hesap anı işte tam da sistem bir gelecekti ve bununla laik bir geleceği kastediyorlardı. Çeşitli
karşıtı hareketlerin görülür azami başarıya ulaştıkları anda gerçekleş- Arap hareketleri Türkiye'deki Kemalizm'in öncüllerinin çoğunu
miştir. 1968 dünya devrimi yüzyıllık stratejinin etkililiğine dair bu paylaşıyordu. Sömürge dönemi Hindistanı'ndaki Müslüman Birliği
değerlendirmenin sonucuydu. Ve varılan yargı olumsuzdu. Basan ya- de pek farklı değildi.
nılsamasını hayal kırıklığı takip etti. Eski Sol'un bütün farazi reform- Bu hareketler, özellikle de daha radikal olanları, 1945-sonrası dö-
larına ve başarılarına rağmen, söz konusu başarının gerçek olmadığı, nemde büyük ölçüde başarılı oldular: Çeşitli biçimlere bürünerek ik-
değişiklerden küçük bir grubun (Sovyet sisteminde Nomenklatura tidara geldiler: Mısır'da Nasırcılık, Suriye ve Irak'ta Baas, Tunus'ta
denenlerin) nemalandığı, ayrıcalıklılar ile alttakiler arasındaki gerçek Yeni-Düstur, Cezayir'de Front de Liberation National (FLN). Bu re-
mesafenin her zamankinden daha da kutuplaşmış olduğu ilan edildi. jimlerin hepsi, Bandung Konferansı'ndan ilham alan, Bağlantısızlar
Dünyayla ilgili bu genel değerlendirmeden İslam dünyasına dön- Hareketi denen hareketlere dahil olan ve günümüzde Üçüncü Dünya
menin zamanı geldi. Şüphesiz, burada anlatılan süreçler, dünyanın diye anılan coğrafyanın başka bölümlerinde bulunan koşut hareket-
çekirdek bölgeleri dışında kalan diğer tüm bölgeleri için olduğu gibi lere katılma eğilimi gösterdiler. Hatta bildiğimiz gibi Cemal Abdül
104 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 105

Nasır bu dünya ağının yaratılmasında şahsen önemli bir rol oynadı; az hazır olan bir düşman eklemesi bakımından Arap milliyetçiliği
Cezayir'deki FLN örgütü de bu ağın içinde, Vietnamlıların hareketi- için bir sorun yarattı. Yirminci yüzyılda Avrupa dışı dünyada buna
ninkine benzer ilham verici bir model oluşturdu. paralel tek oluşum, Güney Afrika'da bir apartheid devletinin varlı-
Öte yandan, 1945 sonrası dönemde Arap dünyası ve dolayısıyla ğıydı ki bu durum anayasadaki değişiklikle ve Afrika Ulusal Kong-
bir bütün olarak İslam dünyası bazı ciddi güçlükler yaşadı. Bunların resi'nin iktidara gelmesiyle birlikte artık çözümlenmiş durumdadır.
en büyüğü İsrail devletinin kurulmasıydı. Burada bu hikâyenin bütün Arap dünyasının, ayrıca, neredeyse İsrail sorunu kadar büyük ve
tarihini ve ondan çıkarılabilecek hisseleri tartışmak istemiyorum. Sa- onunla iç içe geçmiş ikinci bir özel sorunu daha vardı. Dünyanın pet-
dece birkaç olgunun altını çizmek istiyorum. Siyonist hareket, Arap rol rezervinin büyük kısmının merkeziydi. Bu mesele on dokuzuncu
milliyetçi hareketleriyle hemen hemen aynı zamanda, yirminci yüzyıl yüzyılda bilinmiyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dik-
başlarında ortaya çıktı. Onlarla büyük ölçüde aynı retoriği payla- kate alınmaya başladı, ama o tarihten beri, özellikle de 1945'ten beri
şıyordu - bağımsız bir devlet yaratma ihtiyacı, dünya sisteminin güç- merkezi önemde bir jeopolitik gerçeklik haline geldi. ABD bu nedenle
lüleri tarafından eziliyor olma hissi, Yahudi halkının psikolojisinin bölge siyaseti karşısında hiç kayıtsız kalmadı. Rusya veya Batı Av-
içeriden değişmesi gerektiği hissi, bir din olarak Musevilik ile kuru- rupa da öyle. Sürekli bir petrol akışını korumak ve petrol rantına ma-
lan ikircikli (ve ketum) ilişki. Siyonist tahayyülde, Araplar 1948'den kul bir sınır getirmek büyük devletlerin en önemli kaygılarından biri
önce gerçek bir rol oynamıyorlardı. Düşman Hıristiyan dünyası ve oldu. Bu onlara hem İsrail'i desteklemek hem de Arap ülkelerinde
tabii özellikle de 1918'den sonra Büyük Britanya'ydı. nispeten daha muhafazakâr rejimler kurmayı teşvik ederek bu rejim-
Ama bu tahayyül İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte kökten lere istikrar kazandırmaya çabalamak için ek bir sebep sunmuş oldu.
değişti. Arap devletlerinin İsrail'in yaratılmasına gösterdikleri askeri Arap dünyasındaki İslamcı hareketlere bakıldığında, bunların as-
direniş, Siyonistler için başlıca hasmın Arap dünyası olduğu anlamı- lında milliyetçi hareketlerinki kadar uzun ve bazı ülkelerde onlarla
na geliyordu ki bu da büyük ölçüde İslami bir dünyaydı. Bu tavır, bü- kanştınlabilecek bir tarihi olduğu görülür. Arap çöllerindeki Vahabi
yük bir Arap nüfusunu İsrail yönetimi altına sokan 1967 savaşlarında hareketi ve Cyreniaca'daki (Libya) Senussi hareketinin laik milliyetçi
İsrail'in zafer kazanmasıyla daha da pekişti. Aynı sıralarda modern bir hareketlerle bazı ortak özellikleri vardı. Onlar da dış baskılardan
Filistin milliyetçisi hareket, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) önem kaygılanıyorlardı ve yine de daha saf, daha püriten davranışları vur-
kazandı. FKÖ, bahsettiğim diğer modernist, milliyetçi hareketlerle gulayan bir iç yenilenme çağrısında bulunuyorlardı. Onlar da modern
aynı tipte ve onlarla aynı retoriği paylaşan bir hareketti. Ve bir din bir devlet yapısı yaratma yönünde hareket ediyorlardı. Ama tabii ki,
olarak İslam'la arasında aynı ketum, ikircikli ilişki vardı; bu ikircik- laik hareketlerin tersine, dinsel bir retoriğe başvuruyorlardı. Onlar da
lilik Filistin'de esasen FKÖ'yü destekleyen önemli bir Hıristiyan iktidara geldiler. 1969'da Senussi rejiminin yerine daha laik bir rejim
Arap nüfusu olduğu için daha da artıyordu. geçti. Suudi rejimi şu ana kadar bu kadere başarıyla direnmiştir.
İsrail-Arap ve İsrail-Filistin ilişkilerinin tarihini 1948'den günü- İslamcı adı verilen hareketlere baktığımızda ne görüyoruz? İki
müze kadar gözden geçirmesek bile, İsraillilerin askeri ve siyasi açı- şey söyleyen gruplar görüyoruz. İlk olarak, çeşitli ülkelerde iktidara
dan büyük ölçüde galip çıkmış oldukları söylenebilir. Ama Filistinli- gelmiş olan bütün bu hareketlerin, teknik olarak bağımsız devletler
lerin seferber oluşunun da İsrail'i, bütünüyle isteksiz olmalarına rağ- olsalar bile, dış güçlerin kendi iç meselelerinde oynadığı rolü ortadan
men, çok uzun süren, bir sonuca ulaşmayan ve hayal kırıklığı yara- kaldırmayı başaramadıklarını söylüyorlar. ABD'nin bölgedeki rolü-
tan, en sonunda da bütünüyle çökeri, barış müzakereleri denen sürece nün sürdüğüne ve tam da ortaçağdaki Haçlı devletlerini andırır bir
girmeye zorlayacak kadar başarılı olduğunu söyleyebiliriz. biçimde içlerine yerleştirilen, esasen Batı'nın bir ileri karakolu gö-
İsrail'in varlığı, daha uzaktaki Batı dünyasına bir de bölgede üs- züyle baktıkları İsrail'in güçlü mevcudiyetine dikkat çekiyorlar. İkin-
lenmiş bir düşman, bir bütün olarak Batı'ya göre taviz vermeye daha ci olarak da, bu durumun tam da ona karşı olduklarını iddia eden re-
106 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ISLAM: BATI VE DÜNYA 107

jimler tarafından desteklendiğini, hatta mümkün kılındığını söylü- bi İslamcılar fiilen siyasi iktidarı ele geçirdiklerinde çeşitli soranlar
yorlar - dikkatinizi çekerim, sadece laik rejimler tarafından değil, yaratır ve devlet ile din otoriteleri arasında sürekli bir gerilim yarat-
muhtemelen Suudi Arabistan gibi dine dayalı rejimler tarafından da. ma potansiyeline sahiptir - ama bu tam da modern laik devletin çöz-
Dolayısıyla İslamcılar, dış baskıyı alt etmek ve içeride bir yeni- meyi amaçladığı sorundur. Siyasi bir güç olarak İslamcılık, şimdiye
lenme hissini beslemek isteniyorsa, bu modernist Arap rejimlerinden kadar devlet dışı retoriğine öncelik vermeyi sürdürmüştür.
kurtulmak gerekir, diyor ve bu kategoriye Vahabileri de ekliyorlar. O halde son yirmi, yirmi beş yıldır İslam ülkelerinde olup biten-
Elbette ki bu söylenenler Ayetullah Humeyni'nin İran'daki Şah rejimi leri nasıl yorumlayabiliriz? Bence asli unsur, tarihsel sistem karşıtı
hakkında söyledikleriyle ve Taliban'ın Afganistan'daki sözde-Ko- hareketlerin, yani yirminci yüzyılda halk mücadelesinin en önemli
münist rejim ve onun çeşitli halefleri hakkında söyledikleriyle aynı. ifadeleri olan ulusal yenilenme ve kurtuluş hareketlerinin perfor-
Şu ana kadar, Sudan hariç, Arap dünyasında hiçbir İslami rejim ikti- mansından, eğitimli seçkinlerin ve genelde halkın duyduğu hayal kı-
dara gelmiş değil. rıklığıdır. Bu hareketler, bütün farklı tipleriyle, yetersiz bulunmuştur.
Ayrıca, İslamcı grupların siyasi olarak seferber olma tarzlarına Nafile bir strateji izlemiş olmakla suçlanmışlardır. Küçük bir grubun
bakıldığında, sadece karşı çıktıkları modernist rejimlerinkine alter- rüşvet yiyerek mücadeleden kâr elde etmesine izin vermiş olmakla
natif bir retorik ve modern dünya sisteminin işleyiş tarzına dair alter- suçlanmışlardır. Birinci hedeflerini, yani bölgelerindeki halkların
natif bir analiz ortaya koymakla kalmayıp bu modernist rejimlerin gerçek siyasi özerkliğe olsun, dünyanın egemen bölgelerine kıyasla
modern devletlerin birincil görevini, yani yurttaşların asgari sürekli gerçek ekonomik kalkınmaya olsun, ulaşmalarını sağlama hedeflerini
refahını ve güvenliğini sağlama görevini de başaramadıklarını söyle- başaramamış olmakla suçlanmışlardır. Bu suçlamaların söz konusu
dikleri de görülebilir. İslamcı örgütlerin muhtaç durumdakilere kap- hareketlerin faaliyetlerine ilişkin dengeli bir yargıyı temsil edip
samlı sosyal hizmet sağladıkları ve sık sık devlet işlevlerindeki ciddi etmediğinin konuyla ilgisi yoktur; işin gerçeği bu hayal kırıklığının
boşlukları doldurdukları gayet iyi bilinmektedir. İslamcı hareketlerin kitlesel boyutlarda olmasıdır.
dikkat çekilen bir başka özelliği de, üniversitelerin teknik ve bilimsel Hayal kırıklığının şöyle bir sonucu oldu: Sistem karşıtı hareket-
dallarında okuyan çok sayıda öğrenciyi de kendi saflarına çektikleri lerin temeldeki uzun vadeli reformist stratejileri, özellikle de şu iki
ve daha sonra davalarını savunurken bu öğrencilerin becerilerinden merkezi taktikleri anlamsız göründü: Gelenek ve görenekleri laikleş-
yararlandıklarıdır. me yoluyla dönüştürmek ve güçlü devlet yapıları yaratmak. Anlam-
Şimdi bu iki özellik de -sosyal hizmet işlevi ve İslamcılığın genç sız olduğu iddia edilen bu iki taktiğin ikisini de kullanmayan alternatif
mühendis ve bilimcilere cazip gelmesi- İslamcıların miadını doldur- bir vizyonun önü açılmış oldu. İslam dünyasında, bu alternatif vizyon
muş bir tarım toplumuna dönmeyi özleyen romantikler olmadıklarını İslamcılıktı. Dünyanın başka yerlerinde aynı hayal kırıklığı farklı
gösterir. İslamcılar, daha ziyade alternatif bir modernlik biçiminin, vizyonlar çıkardı ortaya; ama hepsinin ortak özelliği, anlamsız
teknolojik ilerlemeye açık olan ama laikliği ve ona eşlik eden değer- olduğu iddia edilen taktikleri reddetmeleriydi.
leri reddeden bir modernlik biçiminin aktarıcılarıdır. Ama devlet ya- Dünya sistemindeki iktidar sahiplerinin bakış açısından, bu alter-
pıları karşısındaki tavırları çelişkilidir. İktidarda olmadıklarında, sa- natif vizyonlar ulusal kurtuluş hareketlerinin artık eskimiş taktikle-
dece siyasette değil, ideolojide de etkin bir devlet karşıtı güç oluştu- rinden hem daha iyi hem daha kötüdür. Eski Sol'un her zaman işaret
rurlar. Laik modernizmin merkezindeki anlayışı, ahlaki ve siyasi bir ettiği anlamda daha iyidirler. Alternatif vizyonlar insanları modern
dayanak noktası olarak kucaklayıcı, tarafsız farzedilen devletin mer- dünya sisteminin gerçek yapılarına nüfuz eden bir analizden uzaklaş-
keziliği anlayışını reddederler. Otorite sahibi bir yorumcular grubu tırır ve böylece dünya sistemi içindeki ayrıcalıklıların bu yapıları
tarafından ortaya konduğu haliyle bir dizi manevi değerin öncelikli gündelik olarak korumalarını kolaylaştırırlar. Suçlama şudur: İslam-
olduğunda ısrar ederler. Bu öncelik, mesela bugün İran'da olduğu gi- cılık gibi alternatif vizyonları savunanlar devlet iktidarına geldikle-
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 109
108
rinde, ya gerçek bir dış politikaları olmadığı, ya etkisiz bir dış Bu politikanın üç unsuru vardır. Birincisi, Hıristiyan dünyasının,
politikaları olduğu ya da aslında kolayca hasımlarının saflarına geçip neredeyse Hıristiyanlığın başlangıcından beri yaygın olarak görülen
sistemin çerçevesi içinde çalıştıkları görülür. Bu suçlama, bir tarihsel anti-semitizminin, Nazizm ve Yahudi Soykırımı'nda ahlaken
noktaya kadar doğrudur. iğrenç bir zirveye ulaşmış olması ve bunun çok şiddetli bir suçluluk
Öte yandan, alternatif bir vizyona sahip güçlerin yükselişi, basit tepkisine neden olmasıdır. Bu Hıristiyanca suçluluk hissinin mevcut
bir nedenle, dünya sistemi içindeki güçlüler açısından fena halde kö- durum içinde oynadığı rolü azımsamak hata olacaktır. Bu his Batı'da-
tü bir şeydir. Modern dünya sisteminin temel istikrar kazandırıcı ki bir dizi önemli toplumsal grubun -laik entelektüeller, Katolik ki-
özelliklerinden biri, halkların, gündelik hayatlarına müdahale eden lisesi ve fundamentalist Protestan mezheplerinin- retoriğinde dra-
bütün dış güçlere karşı etkili siyasi savunucular sıfatıyla devlet yapı- matik değişikliklere yol açmıştır; hatta Protestan mezheplerinden ba-
larına duydukları güvendir. Bu anlamda söz konusu devlet yapıları, zıları şimdilerde İsrail devletinin varlığının İsa'nın tekrar dünyaya
özellikle laik sistem karşıtı hareketlerin iktidara gelmelerinden sonra, dönmesinin önkoşulu olduğundan dem vuran bir dil tutturmuşlardır.
siyasi seferberliği bariz biçimde sona erdirirler. Liderlere güven 1967 savaşlarında İsrail zafer kazanmış olmasaydı suçluluk komp-
duyulmasını ister, dolayısıyla sabır vazederler. Oysa alternatif hare- leksi diğer jeopolitik kaygılara baskın çıkmayabilirdi. Bu zafer iki
ketler devlet yapılarına duyulan güveni çökerttiklerinde, siyasi hare- şey yaptı. Bir yandan, dünya Yahudiliği'nin İsrail'e daha önce hiç ver-
ketsizliğe neden olan kısıtlamaları da kaldırmış olurlar. mediği ölçüde destek vermesine yol açtı. Araplar karşısında kazanı-
Bu alternatif hareketlerin yükselişinin artı ve eksilerine ilişkin lan bu zafer, bir ve aynı anda, hem Soykırım'ın telafisi sayılma, hem
olarak dünya sistemindeki güçlüler açısından yapılan bu hesap, İs- de Arap dünyasının soykırımın ikinci bir versiyonunu başlatma tehdi-
lam'ın bugünlerde Batı'da neden iblisleştirildiğini büyük ölçüde di oluşturduğuna inanılmasını sağlama gibi psikolojik bir sonuç ya-
açıklar. İslami güçleri kendi saflarına katma seçeneği Batı tarafından rattı. Yine, böyle bir görüşün ne derecede haklı olduğunu tartışmaya-
sürekli denense de, Batılı güç sahipleri genelde halkın kendi devlet cağım, sadece ortaya çıkmış olduğunda ısrar edeceğim.
yapılarına olan güveninin çökertilmesinin tehlikelerini vurgulamak- İkinci sonuç, şüphesiz, Batı dünyasının ilk kez, İsrail'in huzursuz
tadırlar. İslami dünya özelinde, oradaki İslam ülkelerine özgü iki et- Arap ülkeleri üzerinde askeri bir kontrol kurma işlevi görebileceğine
ken bunu daha da pekiştirir: İsrail'in varlığı ve petrol kaynağı olarak ikna olmasıydı ve İsrail Batı'nın jeopolitik stratejisine entegre edildi.
oynadıkları rol. Bu iki etken tek başlarına pek bir şey açıklamazlar, Bu kararın bedeli, 1989 Aralık ayında İntifada'nın başlamasıyla iyice
ama İslamcılığa verilen taktik tepkinin seçilmesinde takviye unsurlar ağırlaştı; Batı'nın barış süreci denen şeye duyduğu ilginin ve Batılı
olarak can alıcı önemdedirler. devletlerin İsrail hükümeti karşısında gittikçe daha fazla sıkıntı
Petrol kaynaklarının varlığı Arap dünyası için hem bir nimet hem yaşamasının nedeni de budur. Ama İsrail'e verilen temel destek hâlâ
de bir lanet olmakla birlikte yine de onların kontrolü dışındaki bir ortadan kalkmış değil.
gerçekliktir - her ne kadar sonsuza dek sürmeyecek bir gerçeklik olsa Her halükârda, Hıristiyanların anti-semitizmden kaynaklanan
da. Öte yandan İsrail'in varlığı tarihsel açıdan zorunlu olmayan bir suçluluk hissi, dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin İsrail'e ver-
gerçekliktir, bu yüzden değişmeye daha açıktır ve dolayısıyla şiddetli dikleri destek ve Batı'nın İsrail'e dünyanın en önemli petrol bölgesi-
mücadelelerin odağı olmuştur. Nitekim, Batı dünyasının İsrail dev- nin siyasi istikrara kavuşmasında işe yarayacak bir unsur olarak bak-
letine verdiği çok güçlü desteğin kaynağına kısaca bakmamız gerekir. masının bileşimi, İslami terörizm adı verilen şeyin 1990'lann büyük
Bu destek hiçbir zaman kaçınılmaz olmamıştır. Ve 1945 itibariyle, iblisi olarak medyatikleştirilmesine yol açtı. Sovyet Komünizmi ve
hatta 1948 itibariyle bile çok belirsiz olduğunu hatırlatayım. Ben San Tehlike iblisleri de buharlaşmış gibi göründüğü için bu medya-
aslında bu desteğin 1967'ye kadar ne ABD'de ne de Batı Avrupa'da tikleştirme daha da arttı. İslam, Budizm'in ya da Hinduizm'in tersine,
bir politika önceliği halinde sabitlendiğine de inanmıyorum. kültürel olarak Hıristiyanlığın kuzeni olduğundan İslamcılığı iblis-
110 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ İSLAM: BATI VE DÜNYA 111

leştirmek daha kolaydı. Bu aile içi kan davası tınısı, iblisleştirmenin aktörlerin zikzaklar çizen taktiklerinden anlaşılacağı üzere, aynı kafa
akıldışılığını ve kalıcılığını daha da artırır. İslam'ın iblis seçilmesine karışıklığı ve kendinden şüphe İslam dünyasına da yayılmıştır. Laik
yardımcı olan bir başka unsur da, İslam dünyasının çekirdeğinin güçler dağınık durumdadır. İslami güçler de gerçek siyasi prog-
önemli bir kısmının hiçbir zaman gerçekten sömürgeleştirilmemiş ramlarının ne olduğu veya ne olması gerektiği konusunda net değil-
olmasıdır. Bu önemlidir. Batı eski sömürgeleriyle uğraşırken kendine lerdir ve kendi aralarında uzlaşmaya da varamamışlardır.
epey güvenir. Ne de olsa, bu bölgeleri bir zamanlar fethedip yö- Bir kez daha, bunu da bir bütün olarak dünya sistemi bağlamı içi-
netmişlerdir, onların zayıflıklarını bildiklerini düşünürler. Sömürge- ne yerleştirmemiz ve dikkatimizi İslam dünyasıyla sınırlamamamız
leştirilmemiş ya da sadece yarı sömürgeleştirilmiş bölgeler ise bir gi- gerekir. Krizdeki sistemler kaotik bir döneme girerler, en sonunda bu
zem ve dolayısıyla tehlike halesini korurlar. dönemden de yeni bir düzen çıkar. Yörüngeleri çatallanır ve hangi
Tezlerimi özetleyeyim. Bir yanda, İslam dünyasında olup biten- dalın galebe çalacağını öngörmek işin tabiatı gereği imkânsızdır.
ler, özellikle de toplumsal ve siyasi bir güç olarak İslamcılığın yük- Pratikte bu iki anlama gelir. Sistem denge durumundan uzak olduğu
selişi, dünya sisteminin bütün çevre bölgelerinde olup bitenlerin bir için, şu ya da bu doğrultudaki küçük kuvvetler bile tayin edici olabi-
türünden ibarettir. Bu olayların temel yorumu, sistem karşıtı hareket- lir. İkincisi, bu nedenle toplumsal mücadele son derece şiddetlidir.
lerin tarihsel yükselişi, görünüşteki başarıları ve gerçekteki siyasi ba- Dolayısıyla karşımızdaki soru, gelecekteki toplumsal sistemi biçim-
şarısızlıkları, bunun sonucunda ortaya çıkan hayal kırıklığı ve alter- lendirmek için verilen mücadeledeki tarafların nasıl saflar oluştura-
natif stratejiler arayışı etrafında dönmek zorundadır. Bütün bunlar, caklarıdır.
tarihsel bir toplumsal sistem olarak modern dünya sisteminin gelişi- Mücadeleler bu kadar şiddetli olmadığı zamanlarda hatlar keskin
minin birer parçasıdır. görünüyordu. Bu yüzden modern dünya sistemi içinde sistem karşıtı
Öte yandan, Batı ile İslam'ın ilişkisinde, Batı'da İslam'ın olağa- hareketler olduğundan bahsedebiliyoruz. Bu hareketler dertlerinin ne
nüstü derecede iblisleştirilmesine yol açan bazı özel unsurlar vardır. olduğunu ve baş düşmanlarının kim olduğunu bildiklerini düşü-
Bu unsurların oluşturduğu bileşime dikkat çekmeye çalıştım: Hıris- nüyorlardı. Mevcut sistemi savunan güçler de öyle. Son yirmi beş yı-
tiyanlık ile İslam arasındaki asırlık ilişki, Hıristiyanlık ile Musevilik lın hepimize öğrettiği şey -ben bunu 1968 dünya devriminin verdiği
arasındaki asırlık ilişki ve bu üç dinin kapsamlı aile bağları denebi- ders olarak görüyorum- mücadele anlayışımızın temelden sakat ol-
lecek bağlarla birbirlerine bağlı olmaları. Bunlara, değiştirilmesi im- duğu, hangi tarafta olunursa olunsun hasımların gerçek hasımlar,
kânsız ama teorik olarak rastlantısal bir jeoekonomik gerçekliği, pet- müttefiklerin de gerçek müttefikler olmadığıydı. Bu anlamda İslam-
rol merkezi olmayı ekledim. Son olarak da, dünyanın sömürgeleşti- cılar, mevcut tarihsel sistemi hangi meselelerin böldüğüne ve olası
rilmemiş bölgelerinden gelebilecek alternatif iblislerin ortadan kalk- bir yeniden inşa edilmiş dünya sisteminin alternatif tarihsel imkânla-
mış olmasını ekledim. rının neler olduğuna dair anlayışımızı yeniden ayarlamamız gerekti-
Bu da beni son temama getiriyor. Batı iblissiz yapabilir mi? Şu ğini söylemekte kesinlikle haklılar.
anda şüpheliyim. Batı devasa bir krizle karşı karşıyadır- sadece eko- Eleştirileri yerinde, peki çözümleri? Söylediğim gibi, ben onların
nomik değil, temelde siyasi ve toplumsal bir kriz. Kapitalist dünya gerçekten nasıl bir çözümü amaçladıklarından emin olduklarına
ekonomisi tarihsel bir toplumsal sistem olarak krizdedir. Burada söz inanmıyorum. Onların öncüllerinin bazılarını ya da çoğunu paylaş-
konusu krizi ayrıntılı olarak anlatmam mümkün değil, bunu birçok mayan ve daha laik bir geleneğin mirasçıları olanlarımız, onların
kez başka yerlerde1 yaptım. Bu meseleleri şunu vurgulamak için
gündeme getiriyorum: Bütün bunların sonucunda, Batı'da çok fazla 1. Bkz. özellikle Utopistics, or Historical Choices for the Twentieth Century,
kafa karışıklığı ve kendinden şüphe ortaya çıkmıştır ki bu her zaman New York: New Press, 1998 (Türkçesi: Ütopistikya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçim-
iblislere ihtiyaç duyulmasını gerektiren bir durumdur. Başlıca bütün leri, İstanbul: Avesta, 2001).
112 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
önerdikleri şeylerin çoğunun daha iyi bir geleceğe giden ilk adımlar
olduğunu kabul etmekte zorlanıyoruz. Ben, mevcut dünya sistemi- 6. Bölüm Ötekiler: Biz
mizin temel sınırları ve tarihsel alternatiflerimizin parametreleri ko-
Kimiz? Ötekiler Kim?*
nusunda sahici bir diyaloga, daha doğrusu multiloğa ihtiyaç olduğunu
düşünüyorum. Şahsen, temel çatışmanın, bazı insanların ayrıcalıklı
olacağı, geri kalan çoğunun ise olmayacağı hiyerarşik bir dünya
düzeni kurmaya ya da bu düzeni yeniden kurmaya çalışanlar ile
azami ölçüde demokratik ve eşitlikçi bir düzen inşa etmeye çalışanlar
arasında gerçekleşeceği kanısındayım. Bu hedefin kendisini te- Burada hem biyolojik hem de kültürel bir karakter
mellendirecek farklı türden değer sistemlerine ihtiyaç duyduğunu ve taşıyan çeşitli özselleştirici ve indirgemeci düşünme
tarihsel dünya dinlerinin bu değer sistemlerinde nelerin can alıcı tarzlarını adlandırmak için kullandığımız bir tür kı-
önem taşıdığı konusunda bize öğretecek çok şeyleri olduğunu düşü- saltma olan "ırkbilim"in gücünün farkına varmak,
"ırk'ın toplumsal, ekonomik, kültürel ve tarihsel de-
nüyorum. neyimlerimizi düzenleme konusunda hâlâ sahip ol-
Gerçek sorun şu ki dünyanın her yerindeki laik ve fundamentalist duğu güçle hesaplaşmanın temel bir parçasıdır.
kamplarda, önümüzdeki elli yılın en önemli siyasi-toplumsal müca- Paul Gilroy, Against Race1
delesi olacağını öngördüğüm mücadelenin her iki tarafında da yer
alabilecek insanlar olmasıdır. Ben şahsen meseleyi laikliğe karşı fun- SOĞUK SAVAŞ diye bir şey vardı, hem de o kadar eskilerde değil. Her-
damentalizm meselesi olarak ortaya koymanın, bizi görüş netliğinden kes ondan ideolojik bir savaş diye bahsediyordu. Bazılarına göre bu
büyük ölçüde uzaklaştırdığını düşünüyorum. Ve şu anda en çok özgür dünya ile Komünizmin şer imparatorluğu arasındaki savaştı;
ihtiyacımız olan şey de iblisler değil, netliktir. bazılarına göre ise sömürücü kapitalist sınıf ile dünya işçileri arasın-
daki savaştı. Ama herkes bunun temel siyasi değerler üzerinde veri-
len bir ölüm kalım mücadelesi olduğuna inandığı iddiasındaydı.
Bir gün Soğuk Savaş sona erdi. Bu son aslında biraz ani ve bek-
lenmedik oldu. Marksist-Leninist olma iddiasındaki Avrupa rejimle-
rinin neredeyse tamamı yok oldu. Komünist partilerin iktidarda ol-
duğu Asya ülkeleri ve Küba aynı ideolojik giysiyi giymeyi sürdürdü-
ler, tamam, ama genelde dünya artık "Soğuk Savaş" olmadığını kabul
ediyormuş gibi görünüyordu ve buna büyük ölçüde rahatlama
hissiyle bakılıyordu.
Bu yeni durum kimileri tarafından şaşaalı bir şekilde "tarihin so-
nu" diye selamlandı, ama çoğu insan tarihin bitimsiz yoluna devam

* Bu yazı ilk olarak 20 Eylül 2002'de Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniver-
sitesi'nin Kültür İncelemeleri Merkezi'nde Y. K. Pao Yüksek Kürsüsü Konferansı
olarak sunulmuştur.
1. Paul Gilroy, Against Race: Imagining Political Culture Beyond the Color Li-
ne, Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 2000, s. 72.
114 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 115
etmekte olduğunu düşünüyormuş gibiydi. Başlamak üzere olan veya
kültür kavramıyla başa çıkmaya çalışan bir sosyal bilimci miyim?
muhtemelen çoktan başlamış olan ve Bayan Thatcher'ın unutulmaz
Dürüst olayım, bu rollerden hangisinin beni tarif ettiğinden ya da
tabiriyle, alternatifi olmayan o harika yeni dünya'yı tasvir etmek için
herhangi biri ediyorsa en iyi hangisinin tarif ettiğinden emin değilim.
"küreselleşme" diye yeni bir sözcük yaygın biçimde kullanılmaya
Bu rollerden hangisini oynamak istediğimden de emin değilim. Ken-
başladı. Tarihin aynı anında, güçlü bir yeni akademik vurgunun, 1970'
di biyografilerimizi zannettiğimizden çok daha az kontrol edebiliriz
lerde başlamış olan ama 1990'larda doruğa çıkmış gibi görünen bir
ve analizlerimizde "nesnel" olmayı, eğer bu akademik çalışmaları-
vurgunun olgunlaşmasına tanık olduk. Bu vurgu genelde "kültür" in-
mızda biyografilerimizi bir yana bırakmamız gerektiği anlamına ge-
celemeleri adıyla bilinir.
liyorsa, son derece güç bulabiliriz. Hiçbirimizi sınıflandırmak kolay
"Kültür" bir zamanlar selim bir kelimeydi. Yüksek kültür övünü-
değildir. Biyografiler karmaşık karışımlardır ve kendimizi içinde
lecek bir şeydi. Kimse kültürsüz diye tarif edilmek istemiyordu. Kül-
bulduğumuz farklı yerlerin ağırlıkları başkaları tarafından da kendi-
tür kendini kısıtlama, görgü, beğeni demekti. Oysa bu yeni kültür in-
miz tarafından da ille de kolayca saptanamayabilir. Bu ağırlıklar za-
celemeleri alanı daha saldırgan bir haleti ruhiyeyi içinde barındırı-
man içinde hep aynı da kalmaz. Bugün olduğum şey ille de dün ol-
yordu. Tam bir akademik sonradan görmelikle, kesin ifadeler kulla-
duğumla özdeş değildir.
narak, kendisinin bilgi yapılan içindeki derin bir ihmali giderdiğini
Sizlere şu anda içinde yaşadığımız dünyayı anlamaya çalışan bir
ilan ediyordu. Kültür incelemeleri çoğunlukla "çokkültürcülük" diye
sosyal bilimci olarak, bu dünyanın gidişatından derin kaygılar duyan
bir şeyin peşine düşmüş olmakla birlikte anılıyor, onunla aynı saflara
ve onun içinde ve üzerinde eylemenin ahlaki görevi olduğunu düşü-
yerleştiriliyordu. Çokkültürcülük de siyasi bir talepti, ezilmiş, ihmal
nen bir sosyal bilimci olarak yaklaşıyorum. Modern dünyalı, ama yi-
edilmiş ya da baskı görmüş olduklarını düşünen grupların bir talebiy-
ne de modern dünyanın ne olduğu konusunda derin çekinceleri olan
di. Bu arada, farklı bir kampta ve Yerleşik Düzen dünyasının içinde,
ve eski dünya sistemlerine göre bir ilerlemeyi temsil ettiğinden artık
kültür kavramını çok farklı biçimde kullanan kişiler vardı. Bunlar
hiç mi hiç emin olmayan biri olarak yaklaşıyorum. Bir Amerikalı ve
yirmi birinci yüzyılın bir "medeniyetler çatışması" yüzyılı olacağını
pan-Avrupalı olmaktan muhtemelen kaçamam ki bunu yapmaya ça-
ve bu meydan okumaya karşılık vermek için kendimizi siyasi olarak
lışmam için iyi bir neden de göremiyorum. Ve bu yaşımda bir akade-
(ve üstü kapalı bir biçimde askeri olarak) donatmamız gerektiğini
misyen hayatının erdemlerini olduğu kadar günahlarını da taşıdığıma
söylüyorlardı. Çokkültürcülük savunucularının özgürleştirici bir ihti-
hiç şüphe yok.
mal, yani Batıdışı kültürlerin kendilerini başarılı bir biçimde yeniden
Zaman hakkında, evrenselcilik hakkında ve tikelcilik hakkında
ortaya koymaları ihtimali olarak gördükleri şeyi, medeniyetler çatış-
konuşacağım; sonra da bu tartışmayı düşüncelerimizde ve siyaseti-
ması tezinin savunucuları esas tehdit olarak görüyorlardı.
mizde "biz"in ve "ötekiler"in kim olduğu konusunda konuşmak için
Burada ne oluyor? Bir kere ben bu konuda ne sıfatla konuşuyo-
kullanacağım. Ama burada hemen bir düzeltme yapayım, çünkü za-
rum? Çin'de bulunan bir Amerikalı olarak mı konuşuyorum - halen
mandan, evrenselcilikten ve tikelcilikten sadece çoğul olarak bahse-
dünya sistemindeki en güçlü devletin bir yurttaşı dünyadaki en eski
deceğim, bu kelimelerin başka türlü herhangi bir anlamı olduğuna
medeniyete mensup dinleyicilere mi hitap ediyor? Yoksa Batıdışı
inanmıyorum. Birden çok zamansallık, birden çok evrenselcilik ve
dünyadan dinleyicilere hitap eden bir pan-Avrupalı -Beyaz olmayan-
birden çok tikelcilik vardır. Ve kültür konusunu tartışırken yaşadığı-
lar arasında bir Beyaz- konumunda mıyım? Adı bile modernlik kokan
mız kafa karışıklığının önemli bir kısmı analiz sırasında bu çokluğun
bir üniversitede -bir bilim ve teknoloji üniversitesinde- dinleyicilere
bastırılmasının sonucudur.
hitap eden bir modern dünyalı mıyım? Sadece akranları -Hong
Zamansallıklarla başlayalım. Sözlerime Soğuk Savaş'tan bahse-
Kong'da çalışan akranları- arasında bulunan akademik bir araştırmacı
derek başladım. Soğuk Savaş'ın tarihi genellikle 1945 ile 1989 arası-
mıyım? Yoksa asli yuvası beşeri bilimler içinde olan bir kavramla,
na yerleştirilir. Aslında Andre Fontaine uzun bir süre önce, Soğuk Sa-
116 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 117
2
vaş'ın 1917'de başladığında ısrar ediyordu. Soğuk Savaş'ı 1917'den suz topluma giden yolda olduğundan emin gibidir. Gelgelelim, bu
başlatmak analizi dikkate değer oranda değiştirir. Ama şu anda bu kendilik tarifleri, bir anlamda bugünün analizleri oldukları kadar, söz
önemli değil. Soğuk Savaş'ın bitmiş olduğu varsayılıyor. Ama ABD' konusu ülkelerin ulaşma yolunda mesafe kaydettikleri teleolojik he-
deki, Çin veya Rusya'daki bazı seslere kulak verildiğinde, herkese defin anlatımlarıdır da. Ama bize farklı zamansallıklar verecek başka
bitmiş gibi görünmediği anlaşılıyor. Bu sesler Soğuk Savaş'ın ideolo- kronozofıler de vardır. Ve her kronozofinin kendi içinde bile, bize
jik retoriğini halihazırdaki dünya gerçekliğini tanımlamak için kul- yine farklı zamansallıklar verecek başka dönemselleştirmeler vardır.
lanmayı sürdürüyormuş gibi görünüyorlar. Belki de onları fazla cid- Unutulmaması gereken en önemli şey, bu toplumsal zamansallık-
diye almamamız gerek. Realpolitik savunuculan her zaman, ideoloji- ların çoğunda aynı anda yaşadığımızdır. Mesela, dünyayı bir tarihsel
nin sadece devletlerin raison d'état'sını (varlık nedenini) maskeleme- sistem olarak modern dünya sistemi açısından analiz edebiliriz, bu da
ye yarayan bir retorik olduğunu ve yönetici tabakaların resmen be- bizi zamansal sınırlarımızı o uzun on altıncı yüzyıldan bugüne kadar
nimsedikleri ideolojiyi asla fazla kaale almadıklarını ileri sürmüşler- uzanan dönem olarak belirlemeye itecektir. Bu sistemi tarif etmenin
dir. Charles de Gaulle'ün Sovyetler Birliği'nin öncelikle Rus impara- birçok yolundan biri de, dönemsel merkez kaymalarına başvurmak,
torluğu, ABD'nin de Amerikan imparatorluğu olduğundan pek şüphesi sistemi hegemonyası her zaman geçici olan hegemonik güçlerin art
yoktu ve analiz ve hesaplarını buna göre yapıyordu. Yanılıyor muydu? arda gelişi olarak görmektir. Bunu yapsaydık, Amerikan hegemonya-
Richard Nixon Mao Zedung'la buluşmak için Çin'e gittiğinde, her ikisi sının yükselişinin 1870'lerde başlayıp 1945-1970 arası dönemde zir-
de ideolojiyi raison d'état'ya. mı tâbi kılıyorlardı, yoksa her ikisi de vesine ulaştığından ve şimdi de gerileyişinin ilk aşamalarında oldu-
daha uzun vadeli ideolojik hedefleri mi takip ediyorlardı? Tarihçiler ğundan bahsedebilirdik. Ve şüphesiz aslında sık sık sorulan o soruyu,
daha yüzyıllarca bu konuda tartışmayı sürdüreceklerdir şüphesiz. bir sonraki hegemonik gücün kim olabileceğini sorabilirdik. Bazıları
Bugün ABD ve Çin dünya piyasası için üretimi teşvik etmeye yö- Japonya'yı, az sayıda kişi de Çin'i zikrediyor, hâlâ böyle bir meselede
nelik ortak bir bağlılığı paylaşıyormuş gibi görünüyorlar. Ama her net bir biçimde düşünmemizi engelleyecek ölçüde ABD hegemon-
biri bu bağlılığın köklerini farklı biçimde tanımlıyor. Amerikalı siya- yasının etkisi altında olduğumuzu düşünenler de var.
setçiler ve allameler ABD'yi serbest girişimci kapitalizme bağlı bir Ya da, yine modern dünya sisteminin zaman sınırlan içinde kala-
ülke olarak tarif etmeyi sürdürüyorlar, Çinli siyasetçi ve allameler de rak, geçmiş iki yüzyılın tarihini pan-Avrupa'nın bir dünya hâkimiyeti
Çin'i şu sıralarda bazen piyasa sosyalizmi de denen sosyalizme bağlı projesi ("Avrupa'nın genişlemesi") olarak görebilir ve bu genişle-
bir ülke olarak tarif etmeyi sürdürüyorlar. Biz sosyal bilimciler bu menin zirve noktasına ne zaman -1900'de mi, 1945'te mi, 1989'da
kendilik tariflerini yüzeysel halleriyle kabul mu etmeliyiz? Etmiyor- mı?- vardığını tartışabilirdik. Ya da gerilemenin ne zaman başladığını
sak, her iki ülkenin yapılarını aslında nasıl tarif etmemiz gerekiyor? tartışabilirdik - 1905'te Japonların Rusları yenmesiyle mi, Çinli
Bu kendi hakkındaki tariflerdeki faktörlerden biri, en azından li- Komünistlerin 1949'da Şanghay'a girmeleriyle mi, 1955'teki Ban-
derleri ve yurttaşlarının çoğu düzeyinde her iki ülkede de ortak olan dung Konferansı'yla mı, yoksa 1973'te ABD'nin Vietnam'da uğradığı
kronozofidir3 şüphesiz. Her iki ülke de çizgisel ilerleme varsayımına yenilgiyle mi? Sonra da bu gerilemenin modern dünya sistemi için-
dayalı uzun vadeli bir iyimserliğe bağlıdır. Her ikisi de daha kusur- deki yapısal bir krizin işareti mi, yoksa (kimilerinin iddia edeceği gi-
bi) Asya'nın yerküre üzerindeki merkeziliğinin yerine geçici olarak
2. Andre Fontaine, Histoire de la guerre froide, 2 cilt (Paris: Fayard, 1983). kısa bir Batılı ya da Avrupalı uğrağın geçtiği, çok daha uzun bir ta-
3. Kronozofî kavramı için bkz. Krzysztof Pomian, "The Secular Evolution of
rihsel sürecin bir aşamasının sonu mu olduğunu tartışabilirdik.
the Concept of the Cycles", Review 2, no. 4 (Bahar 1979): 563-646. Pomian terimi
"kronometri" ve "kronoloji" kavramlarına karşıt olarak kullanarak şöyle der: "Kro İçinde yaşadığımız birçok zamansallık olması bazı analitik kafa
nozofî, zamandan bahseder; zamanı bir söylemin, daha doğrusu genelde söylemin karışıklıklarına kapılmamıza yol açabilir, ama bunlar hakkında dü-
nesnesi haline getirir" (568-69). şünmek ve bunlarla hesaplaşmak birçok evrenselciliği ele almaya
118 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI 119
ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM?
göre çok daha kolaydır. "Birçok evrenselcilik" tabiri, terimlerde çe- Sosyal bilimde de aynı sorunla karşı karşıyayız. Kamu politikası
lişki içerir şüphesiz. "Evrenselcilik"in, zaman ve mekânın bütün nok- alanında, gruplar farklı temel değerleri ya da farklı değer öncelikleri
talarında bütün kişiler, bütün gruplar, bütün tarihsel toplumsal sis- temelinde düzenli olarak birbirleriyle rekabet ederler. Aslında kişisel
temler için geçerli yasalar ya da hakikatler olduğu görüşüne karşılık hayatlarımızda sürekli bu tür meselelerle karşı karşıya kalırız.
geldiği varsayılır. Tek bir şeyin nasıl olur da birçok versiyonu olur? Gazetelerde Siyam ikizi olan iki Avrupalı bebeğin trajik durumunu
Bu noktada, Hıristiyan ilahiyatının uzun zamandır Tanrı'nın hem bir okudum. Doktorlar, ikizlerin sadece bir kalbi ve bir akciğeri olduğu
hem de üç olduğu, teslisi savunan versiyonlarından ya da Hinduların için, birbirlerinden ancak ikizlerden birinin ölüp birinin hayatta ka-
tanrıların birçok tecellisi olduğu fikrinden bahsedebilirim. Bunlar bi- lacağı şekilde ayrılabileceklerini söylüyorlar. Doktorlar ayrıca, ikiz-
limsel değil teolojik fikirlerdir, ama bir tür hikmete, bilimin sık sık leri ayırmazlarsa, ikisinin de birkaç ay içinde öleceğini söylüyorlar.
ihmal ettiği ve bu ihmalinin zararını gördüğü türden bir hikmete işa- İkizlerin annesi ve babası ise diğeri yaşasın diye bir çocuğun öldü-
ret ederler ve bu hikmetin, evriminin ilerki bir noktasında genellikle rülmesine izin veremeyeceklerini söylüyorlar. Bu ahlaki açmazı, ah-
doğrulandığı görülür. laki önceliklerdeki bu farklılığı hukuk yoluyla çözmesi için İngiliz
Ama teolojik içgörülere başvurmak istemiyorum. Hem popüler, mahkemelerine başvurulmuş.
cemaat-temelli iddialar düzeyinde hem de bilimsel iddialar düzeyin- Bu tür bütün seçimler trajik değildir. Hepsi iki ayrı yaşama hakkı
de birçok evrenselcilik olduğu gayet açıktır. Bu iddialardan birinin arasında seçim yapmamızı gerektirmez. Ama temelde yatan mesele-
çerçevesi içinden konuşarak, diğerlerini düpedüz yanlış ya da en ler her yerde karşımıza çıkar ve hepimizden kolektif olarak sürekli
azından kötü ifade edilmiş bularak reddedebiliriz elbette - bu sık sık tarihsel seçimler yapmamız istenir. Herhangi bir ülkenin "içişleri"ne
yapılır da. Her türlü nomotetik sosyal bilim tam da bu usule dayalı- dışarıdan müdahaleyle ilgili bütün tartışmalar bir yandan evrensel in-
dır. "Bilim" teriminin, herhangi bir bilgi alanında, benzersiz bir ev- san haklarıyla ilgili iddialara, öbür yandan da ülkelerin başkalarının
renselcilik inşa etmek için çalışan kişilere tahsis edilmesi gerektiğin- kendilerine emperyalist ve buyurgan bir edayla değerler dayatmasına
de ısrar edecek birçok kişi vardır. Ben sadece benzersiz bir evrensel- boyun eğmeme haklarına başvururlar. Bu son tartışma en başından
cilik olmadığını ve olamayacağını değil, aynı zamanda bilimin bün- beri modern dünya sisteminin merkezinde yer almıştır ve son on yıl
yesi gereği belirsiz ve dolayısıyla umut verecek kadar yaratıcı bir ev- içinde yeniden öne çıkmıştır.
ren içinde birçok farklı evrenselciliğe en iyi nasıl kılavuzluk edilebi- Modern dünya sisteminin, kapitalist dünya ekonomisinin gerçek-
leceğini bulma arayışı olduğunu da söylemek istiyorum.4 liği, hiyerarşik, eşitsiz, kutuplaştırıcı bir sistem olmasıdır; siyasi ya-
Modern dünya, tarihinin büyük bölümünde Aristoteles'in orta te- pısı da bazı devletlerin öbürlerinden bariz biçimde daha güçlü olduğu
rimin dışlanması doktrininin tutsağı olmuştur. Bir şey ya A'dır ya da bir devletlerarası sisteme dayanır. Sonsuz sermaye birikimi sürecine
A-değil. Üçüncü bir olasılık yoktur. Ama kuantum mekaniği bizi, yardım babından, daha güçlü devletler sürekli olarak daha zayıf dev-
şeylerin aynı anda iki farklı şey olabilecekleri, ya da en azından çok letlere, kendi iradelerini mümkün olduğu ölçüde dayatırlar. Buna em-
farklı iki yolla ölçülebilecekleri veya iki farklı denklemi karşılayabi- peryalizm denir ve dünya sisteminin yapısına içkin bir şeydir. Gelge-
lecekleri fikrine alıştırmıştır. Işık hem bir parçacıklar kümesi hem de lelim, emperyalizmin her zaman ahlaki bir savunusu da olmuştur.
bir sürekli dalgadır. Seçim yapmamız gerekmez, daha doğrusu seçim "Medenileştirme misyonu", yani başkalarını evrensel değerlerin şart
yapamayız. koştuğu normlara uymaya zorlama yönündeki farazi ahlaki zorunlu-
luk gerekçesiyle emperyalizm haklı çıkarılmaya çalışılmıştır. Evren-
4. Bkz. Uya Prigogine, The End of Certainty, New York: Free Press, 1997. sel olduğu söylenen değerlerin her zaman esasen emperyalist gücün
Fransızcadaki özgün başlık La Fin des certitudes, terimin çoğul halini kullanır: ortaya koyduğu değerler olması tuhaf bir rastlantı gibi görünmekte-
"Kesinlikler."
dir. Kurbanların bu sahte ahlaka direnmeleri apaçık bir erdemdir.
120 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 121

Ama öte yandan, yerel despotluklar her zaman sınırlarını kapalı tur da. Üstelik ancak arayışa katılanların gerçekten dünya çapında bir
tutma ve kendi kötülüklerine yapılacak her türlü "dış müdahale"yi kolektivite oluşturmaları sayesinde makul bir biçimde sürdürülebile-
reddetme yetenekleri sayesinde serpilmişlerdir. Egemenlik kılıfı al- cek bir yolculuktur. Her bir katılımcı bu arayışa farklı bir biyografi,
tında zaman zaman işlenen suçların büyüklüğü göz önüne alındığın- farklı bir öncelikler deneyimi, alternatif yolların olası sonuçlarına
da, bizler de müdahale etmemenin yol açtığı kötülükler karşısında dair farklı bir bakış getirecektir. Her biri ötekinin kötü eğilimlerini ya
gittikçe daha hassas bir hale geldik. Birçok hükümet ve kilisenin geç- da kötü yargılarını kısıtlayacaktır.
mişte yaptıkları hatalardan dolayı özürler dilediği bu dönemde, baş- Pratikte, modern kafa yapısında iz bırakmış olan başlıca üç ev-
kalarının yanlışlarına karşı çıkmayı (ve belki de böylece bu yanlışla- renselcilik çeşidi vardır. Birincisi, dünya dinlerinden kaynaklanan
rın yapılmasını önlemeyi) başaramamış olanları, özellikle de güçlü evrenselciliklerdir (şüphesiz birçok da din vardır). İkincisi, modern-
göründükleri halde bunu yapmamış olanları hatırlamamız tembihle- liğin merkezini oluşturan laik Aydınlanma ideallerinden kaynakla-
niyor sürekli. Yahudi Soykırımı'ndan Ruanda'ya, boyunlarımıza suç- nanlar vardır. Üçüncüsü, güçlü olanların, iktidarlarının temelinde
luluk albatrosu asılmış durumda. Yahudi Soykırımı'ndan önce de At- doğru eylemler yattığı, dolayısıyla da emperyal hükümranlıklarının
lantik'teki köle ticareti ve sayısız yerli halkın katledilmesi vardı; bu- bir kusur değil, bir erdem olduğu yolundaki hissiyatlarını ifade eden
gün bile her yerde görülen çocuk emeği kullanımından ise hiç bah- evrenselciliklerdir.
setmiyoruz. Yine son yirmi yıl içinde dinlerin halkın zihni ve dolayısıyla dün-
Demek ki geçmişe ve bugüne dair bu değerlendirmelerle hesap- ya sisteminin siyaseti üzerindeki etkisini azımsamamayı öğrendik.
laşmak bilim dünyasının değil, siyaset dünyasının işiymiş gibi yapa- Dinler neredeyse tanımlan gereği evrenselcidir. Gayet yerel durumlar
rak yakamızı sıyıramayız. Neticede hepimizin ısrarla kaçındığı şey, içinde doğmuş olsalar da, neredeyse her zaman, bütün insanlar için
birçok evrensellik olmasını tartışmaktır. Gelgelelim, madem birçok geçerli evrensel hakikat üzerinde hak iddia ederler. Gelgelelim,
evrensellik var, hepsine aynı ağırlığı ve yeri mi vermeliyiz? Bu, bü- dinsel evrenselcilikler genellikle sadece herkes için geçerli görül-
tünüyle göreci mi olmamız gerektiğini sormanın başka bir yoludur. mekle kalmazlar; herkes için zorunlu da görülürler. Kullandıklan re-
Cevap tabii ki hayır. Çünkü birçok evrenselcilik arasında uzlaşma toriğin tınısı o kadar zorlayıcı olmadığında bile, neredeyse bütün
sağlama formülü olduğu ne kadar doğruysa, diğerleriyle kesinlikle dinler kendi hakikat ya da selamet yollarının benzersiz olduğunu va-
bağdaşmayan bazı evrenselcilikler olduğu da o kadar doğrudur. Böy- zederler. Bazı dinler öbürlerine göre daha dışlayıcıdır, ama hepsi de
lece bir üst tartışmaya girmeye zorlanırız: Evrenselcilikler arasında kendi doktrin ve pratiklerinin fazileti üzerinde ısrar ederler. Dünya-
tek bir hiyerarşi mi vardır, bazıları makul ve kabul edilebilir, diğerleri daki en yaygın üç dinin -Hıristiyanlık, İslam ve Budizm- üçü de teb-
ise fena halde iğrenç midir? Eğer cevap evet olacaksa, ki galiba öyle, liğcidir, ilk ikisi tebliğciliği saldırganlığa bile vardırabilmektedir.
bu tam da kaçmaya çalıştığımız eşsiz evrenselciliğe dönmenin başka Şüphesiz en yaygın dinler olmalarının nedeni de budur, ya da en
bir yolu değil midir? Her halükârda, evrenselcilikler arasında bir azından hiçbirine bağlı olmayan bir gözlemci böyle düşünebilir.
hiyerarşi olduğunu söylemek hiçbir şeyi çözmez, çünkü hâlâ hangi Peki dünya dinleri bize ne öğütlüyor? Birbirimizi sevmeyi, her-
iddiaları kesinlikle dışlayacağımızla ilgili yargılara hangi temele kesi sevmeyi, özellikle de aynı imanı ve ibadeti paylaştığımız kişileri
dayanarak varacağımıza karar vermemiz gerekecektir. sevmeyi. Bunun hiçbir muğlaklık içermeyen bir mesaj olduğu söy-
Böyle bir sorunun kolay ya da dolaysız bir cevabı yoktur. Bunun lenemez. Bunun sonuçlan da şüphesiz epey muğlak oldu. Çünkü din-
yerine çok net olmasa da bazı sınırlar çizmeye çalışmak tek gerçek sel otoritelerin düzenli olarak bir barış ve hoşgörü gücü oldukları
alternatiftir. Doğru ile iyiyi birleştirmeye yönelik sürekli arayışımız açık olmasına rağmen, düzenli olarak bir şiddet ve hoşgörüsüzlük
bunu gerektirir. Pozitif eylem, ütopik bir son noktaya varmak değil, gücü oldukları da aynı ölçüde açıktır. Tabii ki Tanrı esrarlı şekillerde
yolculuktur. Bu ahlaki bir yolculuktur, ama entelektüel bir yolculuk- hareket eder, ama biz basit insanlar, bu şekilleri anlamlandırmaya ça-
122 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 123
lışmak ve dobra dobra söyleyeyim, inanç ve bilimlerimizden kalka- rın, bunlara, kendilerine beceri, hikmet ve erdem sağlamış olan bir
rak salt kadercilikten daha tutarlı sonuçlara ulaşmak zorunda hisse- kültürün mirasçıları oldukları için sahip oldukları söyleniyor. Kültür
deriz kendimizi. kavramının bu bağlamda da öne çıkmış olduğuna dikkatinizi çekerim.
Aydınlanma hümanizmi/bilimciliği, gerçekten evrensel bir ev- Ama bu üç evrenselcilik türünün -dinsel, hümanist/bilimci ve
renselcilik, bütün insanların -ebedi gerçeklerle ilgili rasyonel görüş- emperyalist evrenselciliklerin- hiçbiri bize, birden çok evrenselcilik
leri ve anlayışları yoluyla, bu gerçekleri herkesin yeniden üretebile- oluşu ile ilgili bir teori, hatta evrenselcilikler arasındaki hiyerarşiyle
ceği yollarla doğrulamaları yoluyla- eşit bir biçimde ulaşabildikleri ilgili bir teori bile sunmuş değildir. Hepsi için evrenselcilik zirveye
bir evrenselcilik üzerinde hak sahibi olma iddiasını, şüphesiz dinlerin çıkmayı hedefleyen rekabetçi bir yarış gibi görünüyordu. İnsanlık ta-
hâkimiyetine baş kaldırarak dile getirmiştir. Buradaki sorun, bildiği- rihindeki en evrenselleştirici yüzyıl olan yirminci yüzyılın aynı za-
miz gibi, bütün insanların kendi görüş ve anlayışlarını kullandıkların- manda en acımasız ve insanlara en fazla zarar veren yüzyıl olmasının
da farklı doğru listeleri çıkarmış olmalarıydı. Bu durumun geçici ol- nedeni bu olabilir.
duğu, rasyonel tartışmalarla çözülebileceği ileri sürülebilir şüphesiz Evrenselcilikler yok etmek ya da ezmek için kullanıldıklarında,
(sürülmüştür de). Ama pratikte, bu çözüm sorunu ortadan kaldırmış insanlar tikelciliklere sığınabilirler. Tikelcilik bariz, çoğu zaman da
gibi görünmüyor. Böylece Aydınlanma hümanizmi/bilimciliği ras- son derece zorunlu bir savunma tarzıdır. Ve bir noktaya kadar işe de
yonellik derecelerine göre insanlar arasında bir hiyerarşi yaratmak yarar. Tikelcilikler tanımı gereği evrenselcilikleri inkâr ederler. Son
zorunda kalmıştır. Bazı insanlar, eğitimleri, deneyimleri ya da doğal tahlilde şöyle derler: "Biz farklıyız ve farklılık bir erdemdir. Kural-
düşünsel yetenekleri sayesinde açıkça diğerlerinden daha rasyoneldi. larınız bizim için geçerli değil, ya da bizim üzerimizde olumsuz et-
Bu kişiler bilgi konusunda uzmanlaşmıştı. Bundan çıkıyormuş gibi kiler yaratıyor, ya da tam da bize zarar vermek üzere tasarlanmış. Bu
görünen sonuç da, daha rasyonel bir dünyanın, daha rasyonel kişile- nedenle biz bu kuralları değiştiriyoruz, ya da düpedüz reddediyoruz
rin, algılamış oldukları ebedi gerçeklerin pratik içerimlerini dayatma- ve bizim reddimiz sizin evrenselci kurallar ortaya koyuşunuzla en
larını gerektirdiğiydi. Böylece Aydınlanma hümanizmi/bilimciliği azından aynı ahlaki eşitlik statüsüne sahiptir." Gelgelelim, şu ortaya
dünya dinlerininkiyle aynı muğlak yola girmiş oldu. Bir yanda, bütün çıkmıştır ki insan tikelciliği birçok konumdan savunabilir ve çeşitli
insanlara rasyonel gözüyle bakmamız tembihlenirken, öte yandan da- tikelcilikler adına bulunulan kültürel hak iddialarının çok farklı siyasi
ha rasyonel olanların üstünlüklerine ve siyasi önceliklerine saygı anlamları olabilir.
duymamız tembihleniyordu. Birbirimize saygı duymamız, herkese İlk olarak evrenselcilik yarışlarının halihazırdaki mağluplarının
saygı duymamız, özellikle de meritokratik becerilerimizi ve hak edil- savunduğu tikelcilikler söz konusudur. Halihazırdaki mağluplara ge-
miş avantaj konumumuzu paylaşanlara saygı duymamız tembihleni- nelde "azınlıklar" deriz. Bir azınlık aslen nicel bir kavram değil, top-
yordu. Bunun da muğlaklık içermeyen bir mesaj olduğu söylenemez. lumsal rütbeyle ilgili bir kavramdır. Hâkim durumda olan -dünya
Evrenselciliklerini güçlü olanın haklı olduğu düsturuna dayandı- sistemi içinde hâkim durumda olan, dünya sistemi içindeki devlet-
ranlar en azından daha dobraydılar. Bize esasen, olanın olmak zorun- sistemi, sınıf yapısı, meritokrasi ölçekleri ya da her yerde gördüğü-
da olduğunu ve kutuplaştırıcı hiyerarşilerin eşitsiz beceri, hikmet ve müz inşa edilmiş ırksal-etnik hiyerarşiler gibi her türlü kurumsal ya-
ahlaki erdemlerin sonucu olduğunu, olması gerektiğini söylüyorlardı. pıda hâkim durumda olan- gruptan (özellikle belirtilen bir şekilde)
On dokuzuncu yüzyılda bunun bir şekilde biyolojik bir kökeni oldu- farklı olarak tanımlananlardır azınlıklar. Azınlıklar ille de tikelcilik-
ğu teorisi geliştirildi. Naziler bu teorileri mantıksal sonucuna ulaştır- lerini beyan ederek yola çıkmazlar. Genellikle galiplerin evrenselci
dıklarından beri, biyolojiye dayalı açıklama rağbet görmez oldu. Ama ölçütlerine başvurmaya çalışır, eşit haklar talep ederler. Ama çoğun-
korkacak bir şey yok! Bu biyolojik açıklamaların yerine kültürel olan- lukla, bu ölçütlerin de kendilerinin her şekilde kaybedeceği bir bi-
larını geçirmek hiç de zor olmadı. İktidar ve ayrıcalığa sahip olanla- çimde uygulandığını görürler. Böylece, çoğunluk denen şeyle hesap-
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 125
124
laşmak için tikelciliklere dönerler. ya gerek yok. Ama bu tür durumlarda, ateşli, çoğunlukla da gayet
Bu hesaplaşmacı tikelciliklerin mekanizması aslında gayet tanı- itici bir doğası olan tikelciliklerle karşılaştığımızı söylemek gerek.
dıktır: Mağlupların aslında uzun vadede evrenselci ölçütler konusun- Bunun sonucunda, bu öfkelerin, bu nefretlerin hedefi olan gruplar
da galiplerden daha ileride yer almış oldukları, ama gayri meşru bir kendi güçlü tikelciliklerini oluşturarak tepki verirler. Böylece çok
gücün çevirdiği dolaplar yüzünden geçici olarak geriye düştüklerini uzun süre, gruplar ve onlarla birlikte dünyanın geri kalanı tükenene
ve rütbe sırasının bir kez daha tersine dönmesinin kaçınılmaz olduğu kadar devam edebilen anlamsız bir şiddet döngüsüne gireriz ve en
ileri sürülür. Ya da evrenselci ölçütlerin aslında tikelci ölçütler ol- sonunda çekişen gruplara bir tür ateşkes dayatılır. Bu arada, günah
duğu, azınlığın tikelci ölçütlerinden daha iyi olmadığı (hatta daha keçileri yaratmak üçüncü tarafların da oynadığı bir oyun haline gelir.
kötü olduğu) ve dolayısıyla rütbe sırasının tersine dönmesinin kaçı- Çatışmayı ebedi düşmanlıkların sonucu olarak tanımlarlar. Genelde
nılmaz olduğu ileri sürülür. Ya da gerçekten evrenselci herhangi bir bu tür iddialar düpedüz yanlıştır, ama her iki kurbanlar grubunu da -
ölçüt olabileceğini reddedip rütbe sırasının her zaman bir güç mese- sermaye birikiminin gerekleri yüzünden gerilemekte olan ilk grubu
lesi olduğu ve azınlıklar da nicel açıdan çoğunluk olabilecekleri için da, ilk grubun gerilemenin suçunu yüklediği daha zayıf grubu da-
rütbe sırasının tersine dönmesinin kaçınılmaz olduğu ileri sürülür. Ya suçlamayı getirir ve şiddetli ölümcül kavgaların asıl nedenlerini
da bütün bu tezler aynı anda dile getirilir. Bu tür tikelcilikte vurgu her analiz etme yeteneğimizi asgariye indirmek gibi bir sonuç yaratır. Bu
zaman halihazırdaki hâkim gruba "yetişmek" ve çoğunlukla da onu tür durumlarda kültürel tikelciliklerden medet ummak, bu
"geçmek" üzerindedir. Ancak halihazırdaki hâkim grubun bütünüyle tikelciliklerin nasıl ortaya çıktıklarını anlayabilsek bile, hiçbir şekilde
ortadan kaldırılmasıyla ulaşılabilecek bir evrenselcilik bir yana, çoğu olumlu bir eylem değildir. Sonuçta bu kısır döngüden ancak uygun
durumda bunları yeni bir evrenselcilik arayışı olarak görmek evrenselci-liklere başvurarak çıkabiliriz.
mümkün değildir. Tikelciliğin üçüncü bir türü daha vardır; yine nasıl tanımlanırsa
Sonra gerileyen orta tabakaların tikelciliği vardır. Sosyal bilimde tanımlansın istikrarlı bir biçimde en altta olan grupların tikelciliği. Bu
bunun hakkında çok yazılıp çizilmiştir. Bu gruplar kendilerini her- grupların tikel görülmesi ve kendilerini öyle görmeleri şüphesiz top-
hangi bir biçimde tanımlayabilir - sınıf, ırk, dil, din. Kapitalist dünya lumsal kimlik tanımları için temel önemdedir. Onlar sistemimizin
ekonomisinin durmaksızın kutupsallaştırıcı baskıları dikkate alın- paryalarıdır - Siyahlar, Çingeneler, Harijanlar, Burakuminler, Kızıl-
dığında, her zaman prestij hiyerarşisindeki yerleri ve yaşam standart- derililer, Aborijinler, Pigmeler. Bu grupların tikel kimliklerinin öne
ları yakın bir geçmişe kıyasla gerilemekte olan insan grupları olacak- çıkarılması, yirminci yüzyılda, özellikle de yirminci yüzyıl sonların-
tır. Bu insanlar da doğal olarak endişeli, hınçlı ve kavgacıdır. Bazen da, bu grupların asgari siyasi, ekonomik ve toplumsal haklar elde et-
öfkelerini bu gerilemeden sorumlu olanlar üzerinde yoğunlaştırabi- mek amacıyla siyasi olarak seferber edilmelerinin temel unsurların-
lirler, ama onlar da üretimin genel ekonomik verimliliğini azamiye dan biri olmuştur. Bazen tezlerini abartmaları, zaman zaman bir kar-
çıkarmak için bazı değişiklikler yapmanın kaçınılmaz olduğunu söy- şı-ırkçılığa kapılmaları, bütün çabalarına rağmen parya kategorisin-
leyerek kendilerini savunacaklardır. Ama genellikle güç sahiplerinin den çıkmakta sadece çok mütevazı bir başarı kazanmış olmaları kadar
hangi eylemlerinin bu gerilemeye yol açmış olduğunu algılamak ko- önemli değildir. İşin aslı toplum bütün bu gruplara karşı hâlâ hileli zar
lay değildir. Bu yüzden de bu tür gerilemelerden mustarip olanlar, atmaktadır. Onları aşağıda tutmak için kullanılan en önemli silahlar-
kendilerinden bile daha zayıf görünen (ama genellikle yanlış bir bi- dan biri de, bu topluluklar ne zaman yüzyıllardır (hatta daha fazla) sü-
çimde, statülerini ve gelir düzeylerini iyileştirdikleri zannedilen) gü- ren ayrımcı muamelenin birikmiş olumsuz etkilerini alt etmek için te-
nah keçisi gruplara yüklenirler. lafi mahiyetinde müdahale ya da yardım talebinde bulunsalar, ABD'
Son birkaç yüzyıldır dünyanın dört bir yanında yaşanmış olan o de "olumlayıcı eylem" adı verilen şeyi ne zaman talep etseler, hemen
kadar tanıdık bir hikâye ki bu, ayrıntılarına girmekle vakit harcama- evrenselci normların önceliğini öne çıkartmaktır. Genelde, gerileyen
126 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 127
orta tabakaların tikelcilikleri her ne kadar feci toplumsal sonuçlar do- çimi evrenselcilik -bugünün dünyasında rasyonalite evrenselciliği-
ğuruyorsa da, istikrarlı bir biçimde en altta olan grupların tikelciliği perdesi ardına gizlenir. Tikelciliğin reddini kendi üstünlüğünü ortaya
sadece kendileri için değil bütün toplumsal tabakalar için olumlu so- koymanın en etkili yolu olarak kullanır. ABD'de bunun sonucunda
nuçlar yaratmaktadır. Uzun vadede olumlayıcı eylemlerden en fazla ortaya çıkan tartışmalara "kültür savaşları" diyoruz - yine o kültür
yararlananlar, çoğunluk adı verilen kesim olacaktır. kelimesi!
Hepimizin aşina olduğu dördüncü bir tikelcilik türü daha vardır. Bu çeşitli tikelcilik türleri de tıpkı çeşitli evrenselcilik türleri gibi,
Yüksek kültürleriyle (gene o kelime) gurur duyan ve kitlelerin kaba- artık orta terimin dışlanması yasasının hükmü altında değildirler.
lığını/vülgerliğini hor gören çıtkırıldım züppelerin tikelciliği. Bu, Hepimiz bu türler arasında sürekli gidip gelir ve verili herhangi bir
kitleler vülger değildir, anlamına gelmiyor. Ne de olsa "vülger" keli- zaman ve mekânda birkaçını aynı anda benimseriz. Her birinin siyasi
mesi "sıradan halk" anlamına gelen Latince terimden gelir. Eskiden imaları da taşa kazınmış sayılmaz. Oynadıkları rol, içinde meydana
aristokrasiye mensup olanlar kendi davranışlarını yüksek kültür ola- geldikleri ve algılandıkları toplumsal durumun tamamının bir
rak tanımlarlar ve sıradan halkın yüksek kültür pratikleriyle meşgul fonksiyonudur. Ama tabii ki bu rolleri değerlendirebilir ve kendi de-
olmalarını yasaklarlardı. Mesela, giyim kodları vardı. Ama modern ğer önceliklerimize göre onları destekleyebilir, ihmal edebilir ya da
dünya sistemi kültürü yüzeysel bir biçimde demokratikleştirmiştir. onlara karşı çıkabiliriz.
Hepimize bu pratiklerle meşgul olma izni verilmiştir. Ve dünyanın Modern dünya sisteminin uzun tarihsel evrimine bakarsak, za-
her yerinde gittikçe daha fazla sayıda insan da bunu yapmaktadır. mansallıklar, evrenselcilikler ve tikelcilikler arasındaki seçimlerin
Çıtkırıldım züppeler aslında yüksek tabakanın, özellikle serveti siyasi mücadelelerimizin temel odaklarından birini meydana getirmiş
azalanlar arasında bulunan, kitlelerle arasındaki kültürel ayrılığa sıkı olduklarını görürüz. Güç sahiplerinin başvurdukları silahlardan biri
sıkıya sarılmakta kararlı olan kesimidir. Bu da komik bir oyun ya- de bu tartışmaları yanlış tanımlamak ve böylece zamanla mekânın
ratır. Sıradan insanlar "yüksek" diye tanımlanan her kültürel pratik hayatlarımızı biçimlendiren kurgular değil, sadece içinde yaşadığımız
ve ürünü taklit edince, onlarla meşgul olmaya başlayınca, bu pratik bağlamlar olduklarını ima eden bir kavrayışa başvurarak söz konusu
veya ürün hemen vülger diye tanımlanacaktır. Ve çıtkırıldım züppe- tartışmaları bulanıklaştırmaktır. Evrenselcilik ile tikelcilik de her
ler alelacele yeni ürün ve pratikler bulmaya koştururlar. Bu tür yeni türlü toplumsal eylemi analiz etmek için kullanabileceğimiz ve
pratikleri buldukları yerlerden biri, tam da istikrarlı biçimde en altta hepimizin hangisinin öncelikli olduğu konusunda karar vermemiz
olan grupların protestocu, sistem karşıtı pratikleridir. Bu da sürekli gereken kritik bir karşıtlık olarak tanımlanır. Bu karşıtlık galiplerin
bir gerilim yaratır, çünkü feci bir kafa karışıklığı, sık sık yapılan eti- işine yaramıştır, mağlupların değil, o nedenle de düşünce tarzımızı bu
ket değişiklikleri ve kültürel ürün ve pratikler üzerindeki hakları sa- karşıtlıktan kurtarmamız ve hepimize açık seçenekleri değerlendirme
hiplenmek için verilen bir sürü mücadele arasında herkes bu ürün ve tarzımızı çok daha gelişkin bir hale getirmemiz gerekir.
pratikleri durmadan yeniden değerlendirmektedir. Kültür de öyle orta yerde duran bir şey değildir. Daha önce başka
Beşinci tür tikelcilik, hâkim seçkinlerin tikelciliğidir. Bu çıtkırıl- bir yerde ileri sürdüğüm gibi, kültürün tanımı bile bir savaş alanıdır.6
dım züppelerinki ile aynı değildir. Zira kendisini yüksek kültür diye Üstelik bu tartışmada göstermeye çalıştığım gibi, kültür kavramının
değil, temel bir kültürel önvarsayımlar kümesi diye sunar - benim je- çok sayıda kullanımı vardır. Bugün kültür incelemelerinin en acil gö-
okültür, "jeopolitiğin alt tarafı" adını verdiğim5 şey. Bu tikelcilik bi- revlerinden biri kültür ile kendisi arasına duygusal olarak daha fazla

5. Bu şu kitabın ikinci kısmının başlığıdır: Immanuel Wallerstein, Geopolitics 6. "Culture as the Ideological Battleground of the Modem World-System", Hi-
and Geoculture: Essays on the Changing World-System, Cambridge; İngiltere: totsubashi Journal of Social Studies 21, no. 1 (Ağustos 1989): 5-22; yeniden bası-
Cambridge University Press, 1991. mı Wallerstein, Geopolitics and Geoculture içinde, s. 158-83.
128 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
ÖTEKİLER: BİZ KIMIZ? ÖTEKİLER KİM? 129
mesafe koymak ve hem kültür kavramının kendisine hem de onu
O halde biz kimiz? Ötekiler kim? Cevap hangi savaşı verdiğimize
inceleyenlere bir inceleme nesnesi olarak bakmaktır. Keza, kültürün
bağlı. Bu savaş yerel mi, ulusal mı, küresel mi? Ayrıca kendi tarihsel
ekonomisi ve siyasetine dair kavrayışımızı da derinleştirmemiz gere-
sistemimiz içinde olup bitenleri nasıl değerlendirdiğimize de bağlı.
kiyor. Liberal ideolojinin kutsal üçlüsü -siyasi olan, ekonomik olan
Bir süredir tarihsel sistemimizin, yani kapitalist dünya ekonomisinin
ve sosyokültürel olan- hâkim tabakaların tikelciliğinin en baskıcı si-
yapısal kriz içinde olduğunu iddia ediyorum. Kaotik bir dönemin
lahlarından biridir. Elimde olsa bu üç sıfatı da kelime dağarcığımız-
ortasında olduğumuzu, bir çatallanmanın meydana gelmekte
dan çıkarırdım. Ama elimde olduğunu sanmıyorum - bir kere, onların
olduğunu ve önümüzdeki elli yıl içinde mevcut sistemimiz sona ere-
yerine ne koyacağımdan emin değilim.
ceği gibi, yeni bir sistemin de doğmuş olacağını söyledim. Son olarak
Öyleyse, kültürler çatışma içinde midir? Şüphesiz, ama bunu
bu yeni sistemin mahiyetinin, bünyesi gereği önceden bilineme-
söylemek bize çok da bir şey anlatmaz. İçinde yaşadığımız tarihsel
yeceğini, ama yine de bu mahiyetin temelde, "özgür irade"nin opti-
sistemin her şeyi metalaştırma gayreti sayesinde güçlendiğinin far-
mal noktasındaymış gibi göründüğü bu geçiş dönemindeki eylemle-
kında olmamız gerekir. Yüksek kültür en azından iki yüzyıldır meta-
rimiz tarafından biçimleneceğini ileri sürdüm. En nihayet, sonucun
laşmıştır ve son elli yılda yüksek kültürün ilgili herkes -kültürel
belirsiz olduğunu, ortaya şimdikinden daha iyi, daha kötü ya da ah-
ürünlerin imalatçıları ve ürünleri ambalajlanan sanatçılar- için kârlı
laken aşağı yukarı aynı düzeyde bir tarihsel sistem çıkabileceğini,
bir girişim olma derecesi çarpıcı bir biçimde artmıştır.
ama ahlaki ve siyasi görevimizin onu daha iyi duruma getirmek ol-
Son yirmi yılda protesto kültürünün de metalaştırılabileceğini
duğunu iddia ettim.
gördük. Kişi kimliğini öylesine ortaya koymaz, ortaya koymak için
Burada böyle yapısal bir krizin varlığını göstermek için geliştir-
para verir, başkalarının kendi kimliklerini ortaya koymalarını görmek
diğim tezleri ya da kullanmakta olduğum kronozofiyi açıklayacak
için de para verir, hatta bazı insanlar bize kimliklerimizi satarlar.7
değilim. Daha çok aynı anda hem siyasi, hem ekonomik, hem de kül-
Kültürün telif hakkı alınır. Bugünlerde, CD formatında müzik üretip
türel bir mücadelenin sürdüğü bu can alıcı dönemde olası "biz"leri ve
bu CD'leri satmak isteyenler ile müşterilerinin bu CD'leri bedavaya
ona tekabül eden ötekileri kabaca ele almak istiyorum.
İnternet'ten indirmesini sağlayan İnternet siteleri işletenler arasında
Bazı olası "biz'leri reddederek başlayayım. Gerçekten Batı dün-
bir mücadele sürüyor. Ama, İnternet siteleri de parasını sitelerine
yası, İslam dünyası ve bir Doğu Asya dünyasının birbirlerine karşı
yerleştirilecek reklamlardan çıkarmayı umuyor. Bu tartışmada hiçbir
saflar oluşturdukları bir medeniyetler çatışmasından geçtiğimize ya
taraf kültürel ürünlerin metalaştırılmaktan gerçekten kurtarıl-
da geçmemiz gerektiğine inanmıyorum. Bazı insanlar gerçek savaş-
masından yana tavır almıyor.
larda elimizi zayıflatmak için buna inanmamızı istiyorlar. Ama siya-
Mirasımızın, ruhlarımızın, hatta siyasi taleplerimizin ifadelerini
setçilerle yorumcuların belagatları dışında, böyle bir çatışmanın var-
sergilemek için kültüre para mı ödüyoruz, yoksa bu ifadelerin akta-
lığını gösteren gerçek bir kanıt görmüyorum. Bu farazi medeniyet
rımından rant yiyenlerin kâr edebilmesi için değerlerin içselleştiril-
bölgelerinin her birinin içinde, demin ana hatlarıyla anlattığım birçok
mesi bize dayatılıyor mu? Hatta bu ikisini birbirinden ayırt edebilir
evrenselcilik ve tikelcilik türü vardır, hem de birbirinden çok da
miyiz? Geleneksel bir biçimde meta-dışı bir şey olarak tanımlanan
farklı sayılamayacak oranlarda.
folklor bile, sonsuz sermaye birikimine derinden dahil olmaktan ka-
Medeniyetler çatışması Kuzey-Güney çatışmasını tanımlayan
çamıyor.
formüllerden biridir elbette. Ben şahsen Kuzey-Güney çatışmalarının
günümüz dünyasının temel bir siyasi gerçekliği olduğuna inanmakla
birlikte -sürekli kutupsallaşan bir dünya sisteminde nasıl olmasın
7. Bu fenomene dair mükemmel bir tartışma için bkz. Gilroy, Against Race, 7.
Bölüm ve çeşitli yerlerde.
ki?- bundan değerin coğrafyanın ürünü olduğu sonucunu ya da
herhangi bir anda her bir tarafın sözcülerinin ille de temsil ettik-
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 131
130
lerini iddia ettikleri geniş grubun çıkarlarını yansıttıkları sonra milliyetçiliğin kendisi Japonya'da bir iç çatışma unsuru haline
sonucunu çıkarmıyorum. Herhangi birinin o sonsuz çatışmalarda geldi. Bir yanda milliyetçi simgeleri diriltmenin militarist, saldırgan
kendini kayıtsız şartsız şu ya da bu tarafa adamasını önleyecek kadar ve ülke içinde baskıcı bir rejimin restorasyonunu başlatabileceğinden
çok sayıda kesişen çıkar, çok fazla taktik hata söz konusudur. korkanlar vardır. Bir yanda da bir tek Japonya'nın milli(yetçi)
Gelgelelim temel mesele, yani kutuplaşmaya son verilmesi ve dünya kimliğinin inkâr edildiğini, bunun da geleneksel denen değerlere za-
kaynaklarının kullanımı konusunda eşitlik sağlama yolunda kesin bir rar verdiğini düşünenler vardır.
hamle yapılması sorununa dair herhangi bir ikirciklilik Milli(yetçi) kimliğin yararıyla ilgili bu çatışmada Japonya yalnız
olamayacağını düşünüyorum. Bu bence ahlaki ve siyasi bir değildir. Çin ve ABD de aynı üstü kapalı (bazen o kadar da kapalı sa-
önceliktir. yılmaz) çatışmadan etkilenir. Ama dünyanın çeşitli yerlerindeki uzun
O halde "biz", sınıf mücadelesi içinde tarif edilenler mi oluyor? bir devletler listesi de aynı durumdadır. Ben bundan, milli kimlikten
Elbette, ama bu tam olarak ne demek? Başkalarının ürettiği artı de- medet ummanın riskli cerrahi müdahalelere benzediği sonucunu çı-
ğerle yaşayanlar ile ürettikleri artı değerin tamamını alıkoyamayan- karıyorum. Cerrahi müdahale bazı durumlarda hayatta kalmak (ya da
lar arasında bir hat çizip bu hattı burjuvazi ile proletarya arasındaki sadece sağlığına kavuşmak) için şart olabilir, ama eli titreyen cerraha
hat olarak adlandırabilir ya da benzer bir dil kullanabiliriz. Ama as- (siyasi lidere) ya da hiçbir cerrahın (siyasi liderin) önleyemeyeceği
lında bu kategorilerden her birinin içinde karmaşık, birbiriyle örtü- yan etkilere dikkat etmek gerekir.
şen bir iç hiyerarşi vardır tabii ki. Mevcut sistem iki homojen sınıf Böylece medeniyet, sınıf ve milleti (bütünüyle kötücül ve icat
(hele hele homojen bir insanlık) değil, karmakarışık bir ayrıcalık ve edilmiş bir ölçüt olan ırktan bahsetmiyorum bile) kolay, fazla düz
sömürü yumağı yaratmıştır. Bu kadar çok tikelcilik çeşidi olmasının "biz-lik" ölçütleri olarak görüp reddediyorsam, önümüzdeki elli yıl
nedeni de budur zaten. Karl Marx'in kendisinin de klasik siyasi ana- içinde, bizim yaşadığımız tarihsel sistemden torunlarımızın yaşaya-
lizi Louis Napoleon'un On Sekiz Brumaire'i'nde gösterdiği gibi, bu cağı alternatif bir sisteme doğru kaotik bir geçişin zorlu suları içinde
tabloyu iki kampa indirmek kolay bir iş değildir. Mao Zedung bile sı- yolumuzu neyle bulacağız? Tanımlaması kolay değil.
nıf mücadelesinin sosyalist bir toplum içinde de sürdüğünde ısrar Ahlaki ve siyasi hedefleri ortaya koyarak başlayalım. Bir tarihsel
ediyorsa, sınıf temelinde "biz-lik" atfederken ne kadar ihtiyatlı olma- sistem krizde olduğunda, bana öyle geliyor ki iki temel yönden birin-
mız gerektiği anlaşılır. de hareket edilebilir. Ya mevcut dünya sisteminin hiyerarşik yapısı,
Sonra milliyetin "biz-liği" vardır. Milliyetçilik son iki yüzyılda yeni biçimlerde ve belki de yeni temeller üzerinde de olsa korunma-
dayanışma oluşturmak babında son derece güçlü bir çekim merkezi ya çalışılır. Ya da eşitsizlikler bütünüyle ortadan kaldırılamasa da,
yaratmıştır ve ufukta bu çekimin gözden kaybolduğuna dair pek işa- mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılır. Bundan çıkan sonuç şudur:
ret yoktur. Milliyetçiliğin devletler arasında beslediği çatışmaların Çoğumuz (ama hepimiz değil) mevcut sistem içinde yararlandığımız
hepimiz farkındayız. Ama ben milliyetçiliğin devletler içinde besle- ayrıcalık derecesine bağlı olarak iki seçenekten birine yöneleceğiz.
diği çatışmaları hatırlatmak istiyorum. Çünkü milliyetçilik maliyeti Demek ki ortaya iki kamp çıkabilir ve bu kamplar medeniyetle, mil-
olmayan bir mal değildir. letle, hatta sınıf statüsünün mevcut kavramlarıyla bile tanımlanamaz.
Japonya'ya bakın. Meiji-sonrası döneminde milliyetçilik, modern İki kampın izleyeceği siyaseti öngörmek zor değil. Hiyerarşiler-
bir devletin, yani Japonya'nın dünya sistemi içindeki nispi statüsünü den yana olan kamp halihazırdaki zenginliğinin, dolayısıyla elinin
ilerletme hedeflerini gerçekleştirecek güçlü bir devlet inşa etmenin altındaki gelişkin istihbarat, bilgi ve tabii ki silah donanımına baş-
etkili silahlarından biri oldu. Sonuç olarak da Kore'nin ele geçirilme- vurma gücünün nimetlerinden yararlanacaktır. Yine de bu kampın
sine, Çin'in işgal edilmesine, Güneydoğu Asya'nın fethedilmesine ve gücü, bariz olmasına rağmen, bir kısıtlamaya tâbidir ki o da görünür-
Pearl Harbor saldırısına yol açtı. Japonya İkinci Dünya Savaşı'nı lüğüdür. Bu kamp tanımı gereği dünya nüfusunun sayısal bir azınlı-
kaybetti ve Hiroşima'da facia düzeyinde bir bedel ödedi. Savaştan
132 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI ÖTEKİLER: BİZ KİMİZ? ÖTEKİLER KİM? 133

ğını temsil ettiği için, hiyerarşiden başka temalara başvurarak diğer- varlığını kabul etmekten çok daha fazlasını yapmamız gerekir. Bun-
lerinin desteğini almak zorundadır. Kendi önceliklerinin görünürlü- ların birbirlerine nasıl ve hangi durumlarda uydurulabileceğini, opti-
ğünü azaltmak zorundadır. Bu her zaman kolay değildir ve başarıldı- mal karışımın ne olduğunu hesaplamamız gerekir. Bu, bilgi sistem-
ğında da çekirdek üyeleri arasında dayanışmayı azaltıp kafa karışık- lerimizi ciddi bir yeniden inşaya tâbi tutmayı vazeden bir gündemdir.
lığına neden olabilir. Demek ki zaferi garanti altında değildir. Şu ana kadar "iki kültür"den, beşeri bilimler ile fen bilimleri ara-
Bunun karşısında sayısal çoğunluğun dahil olduğu kamp buluna- sında olduğu varsayılan temel epistemolojik yarılmadan bahsetme-
caktır. Ama bu son derece bölünmüş, birçok tikelcilikle ve hatta bir- dim. Sosyal bilimler içinde idiografik ve nomotetik metodolojiler
çok evrenselcilikle bölünmüş bir kamptır. Bu dağınıklığı aşabilecek arasındaki Methodenstreit olarak yeniden üretilmiş olan bu yarılma
formül çoktan ilan edilmiştir. Gökkuşağı koalisyonu formülünden aslında yakın tarihlerde icat edilmiş bir şeydir. Olsa olsa 200-250 yıl-
bahsediyoruz. Ama bu söylemesi yapmasından çok daha kolay bir lıktır ve bizatihi modern dünya sisteminin başlıca yaratılarından bi-
şeydir. Her katılımcının böyle bir formülden elde edeceği avantajlar ridir. Ayrıca fena halde irrasyoneldir de, çünkü bilim de kültürel bir
orta vadelidir ve kısa vadeli kaygılar büyük bir düzenlilikle hepimi- fenomendir, kendi kültürel bağlamının tutsağıdır ve beşeri bilimlerin
zin üzerine gelmektedir. Kısa vadeli avantajı görmezden gelecek di- de bilimsel olmayan bir dili yoktur, aksi halde mesajlarını birbirleri-
sipline, hatta kaynaklara bile nadiren sahip olabiliriz. Ne de olsa bi- ne tutarlı bir biçimde iletemezlerdi.8
rey olarak ömrümüz kısa vadede tükenir. Ancak orta vadede kolektif Hepimizin okumalarımızı çok daha geniş alanlara yaymamız ge-
olarak yaşarız ve bu tür bir alternatif zamansallığı ancak orta vadede reklidir. Okumak teorik keşif sürecinin, birikmiş bilgi ürünleri yığını
öncelikler şemamız içine yerleştirebiliriz. Ulusal değil de küresel bir içinde gömülü duran ipuçlarını ve bağlantıları açığa çıkarma süre-
gökkuşağı koalisyonu yaratılması gerektiğini göz önüne aldığımızda, cinin bir parçasıdır. Öğrencilerimizi temel epistemolojik meseleler
bunun ne kadar çetin bir siyasi görev olduğunun ve böyle bir üzerinde düşünmeye yöneltmeliyiz. Felsefeden ya da bilimden kork-
koalisyon oluşturmak için ne kadar az zaman olduğunun farkına mayı bırakmalıyız, çünkü sonuçta ikisi de aynı şeydir ve bunu da an-
varırız. cak ya ikisini de yaparak ya da ikisinin tek bir girişim olduğunu fark
Peki bu iş nasıl yapılır? Bu, kısmen aynı anda hem yerel, hem ederek başarabiliriz. Bu süreçte, evrenimizi yöneten birçok evrensel-
ulusal, hem bölgesel, hem de küresel düzeylerde gerçekleştirilmesi ciliğin bütünüyle farkına varacağız ve ilk kez tözel anlamda rasyonel
gereken siyasi bir görevdir. Eğer anlamlı bir koalisyon oluşturmayı olmaya başlayacağız; yani sürekli seçimler yapmamız, dolayısıyla
başarmak gerçekten isteniyorsa, mevcut sistemdeki sefaletleri gider- yaratıcı olmamız gereken bir evrende değer ve hakikatlerin öncelik-
meyle ilgili kısa vadeli sorun ihmal edilmeden, aslen inşa etmek is- leri üzerinde, geçici de olsa bir mutabakata ulaşmaya başlayacağız.
tediğimiz ikame sistemin nasıl bir şey olduğuyla ilgili orta vadeli so- Eğer sosyal bilimciler -hayır, hangi alandan olursa olsun bütün
run üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Bir siyasi strateji geliştirme konu- bilimciler- girişimlerini bu şekilde yeniden inşa etmeyi başarırlarsa,
sunda daha öteye geçmek benim işim değil diye düşünüyorum. Ben ki bu çok büyük bir değerdir, hepimizin bu geçiş döneminde zorunlu
daha çok sosyal bilimin bu geçiş çağında yapabileceği düşünsel kat- olarak yaptığımız tarihsel seçimlere muazzam bir katkıda bulunmuş
kılar üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. olacaklardır. Bu da tarihin sonu demek olmayacaktır. Ama daha iyi
Bence yapabileceğimiz ilk şey, mevcut dünya sisteminin bize mi- bir temel üzerinde yolumuza devam etmemizi sağlayacaktır.
ras bıraktığı ve sadece halihazırdaki gerçekliğe dair olarak değil, inşa Qing hanedanından bir kralın şöyle dediği rivayet edilir: "Halk
edebileceğimiz alternatif gerçekliklere dair olarak da yaptığımız yöneticilerden korkar; yöneticiler yabancı iblislerden korkar; yaban-
analizleri bu kadar sakatlamış olan sosyal bilim kategorileriyle dü-
şünmeyi bırakmaktır. Birçok zamansallık, birçok evrenselcilik, bir- 8. Bu tezi şurada geliştirdim: Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın So-
çok tikelcilik olduğunun farkına varmak ilk adımdır. Ama bunların nu, İstanbul: Metis, 2000, İkinci Kısım, "Bilgi Dünyası".
134 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

cı iblisler de halktan korkar." Qing hanedanı da modern dünya siste-


miyle birlikte yaşamıştı şüphesiz. Ama biz, yani halk, aynı zamanda 7. Bölüm
yabancı iblislerin ta kendisiyiz. Sonuçta öteki diye biri yoktur, en
azından eğer aklımızı bu işe verirsek, tartışırsak, alternatifleri düşü- Demokrasi: Retorik mi, Gerçek mi?
nür ve yaratıcı seçimler yaparsak kolektif olarak kontrol edemeyece-
ğimiz ötekiler yoktur. Toplumsal olarak inşa edilmiş bir dünyada,
dünyayı bizler inşa ederiz.

Şimdiye Kadar Demokrasi ve Dünya Sistemi

Demokrasi bugün herkesin sloganı haline geldi. Demokrasinin iyi bir


şey olduğunu söylemeyen var mı? Hangi siyasetçi kendisinin bir
parçası olduğu hükümetin demokrasiyi uyguladığını ve temsil ettiği
partinin demokrasiyi koruyup genişletmek istediğini iddia etmiyor?
Pek de eski sayılamayacak bir tarihte, Fransız Devrimi ile en azından
1848 arasındaki dönemde, "demokrasi"nin sadece tehlikeli radikal-
lerin kullandığı bir sözcük olduğunu hatırlamak çok zordur.1 Oysa
"Demokrat", 1830'larda ve 1840'larda yalnızca bir dizi aşırı solcu ör-
gütün etiketiydi.2 Kutsal İttifak döneminde iktidarda olan güçler için,
birini demokrat olmakla suçlamak, 1945-sonrası Batı dünyasında bi-
rini Komünist olmakla suçlamaya benziyordu bir anlamda.

1. Bkz. James Billington, Fire in the Minds of Man (New York: Basic Books,
1980), s. 244-46'da devrimci Sol'u aynı saflarda toplayan tılsımlı bir sözcük olarak
demokrasi hakkındaki tartışma. Billington 1789-1848 döneminde devrimci dilin
"demokrasi"den "komünizme" doğru gösterdiği evrimi anlatır.
2. Bu grupların çoğu geçici ve küçüktü, ama seçtikleri isimlere bakın: Bütün
Ülkelerin Demokrat Dostları, Kardeş Demokratlar, Demokrasi Derneği, Merkezi
Avrupa Demokratik Komitesi. Dergilerin isimleri de ilginç: Democratisches Tasc-
henbuchfür das Deutsche Volk; Le Debat social, organe de la democratic İngilte
re'de 1837'de fazla barışçı olduğu gerekçesiyle İşçiler Derneği'nden kopan bir grup
kendine Demokratik Dernek adını vermişti. Bkz. A. Müller Lehing, The Interna
tional Association, 1855-1859: A Contribution to the Preliminary History of the
First International (Leiden: E. J. Brill, 1938), s. 4, 11-18. 1872 gibi geç bir tarihte
bile, muhafazakâr ama cumhuriyetçi bir siyaseti savunan Fustel de Coulanges İkin
ci İmparatorluğun kökenlerini şöyle açıklıyordu: "Louis-Philippe'i tahtından daha
yeni indirmiş olan cumhuriyetçiler çocukça bir tavırla aynı zamanda demokrat da
olmasalar ve genel oy hakkını kabul etmeselerdi, şu geçtiğimiz 24 yılda Fransa'da
Cumhuriyet varolmaya devam ederdi" (Coulanges, "Considerations sur la France",
Francois Hartog, Le XIXe siecle et l'histoire: Le Cas Fustel de Coulanges içinde,
Paris: Presses Universitaires de France, 1988, s. 238).
136 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 137

1848'den sonra, (kendine demokrat diyen) Mazzini, sosyalistlerle tisinin Avusturya hükümetine dahil edilmesinin yol açtığı hiddetin
büyük bir kavgaya tutuşunca, sosyalistler sloganlarına "sosyal" teri- bir parçası da, Avusturya'nın bu değerlendirme tablolarında eskisi
mini eklediler: "Evrensel bir demokratik ve sosyal cumhuriyetten ya- kadar iyi görünmemeye başlayacağı korkusuydu.4 Bugün Batılı siya-
na" olmaktan bahsediyorlardı.3 Daha sonraları ortaya çıkan "sosyal setçiler belli bir ülkenin ne kadar demokratik olduğundan bahsettik-
demokrat" teriminin kökeni muhtemelen budur; "sosyal" ayrımını lerinde, demokrasiyi genelde bu şekilde ölçerler. Hatta birkaç yıldır,
getirmek artık zorunlu görülüyordu çünkü tek başına "demokrat" te- ABD hükümeti her yıl tam da bu ölçütleri kullanarak başka hükümet-
rimi daha merkezci siyasetleri savunan başkaları tarafından sahiple- lere dair resmi değerlendirme tabloları yayımlıyor.
nildiği için başlangıçtaki radikal anlamını yitirmişti. Muhafazakârla- Sivil özgürlükler gerçekten de çok önemli elbette. Ciddi biçimde
rın da kelimeye sahip çıkmaları için bir yarım yüzyıl daha geçmesi kısıtlandıklarında ne kadar önemli olduklarını gayet iyi anlarız. Sivil
gerekecekti. özgürlükleri kısıtlayan, çoğunlukla "diktatörlük" adını verdiğimiz re-
Hangi kelime söz konusu olursa olsun, her şey ona yüklediğimiz jimlerde her zaman, özellikle kamuya hitap etmek isteyen kişiler (en-
içeriğe bağlıdır. "Demokrasi" kelimesinin olası kullanımlarından biri, telektüeller, gazeteciler, siyasetçiler, öğrenciler) tarafından yürütülen
günümüzde epey yaygın bir tanımı, keyfi siyasi iktidardan kurtulmuş belli bir direniş, eğer baskı cidden çok ağırsa iyice yeraltına çekilmiş
olmaktır. Bu tanıma göre demokrasi bireyci bir liberal siyasi gündemin olabilen bir muhalefet vardır elbette. Hangi nedenle olursa olsun re-
gerçekleştirilmesidir az çok. Bu anlayışın bir ülkenin ne kadar jim zayıfladığında ve bir şekilde devrildiğinde, insanların kutladığı
demokratik olduğuyla ilgili dışsal ölçütleri, söz konusu ülkede birden şeylerden biri de bu tür baskıların sona eriyor olmasıdır. Demek ki bu
çok partinin yarıştığı serbest seçimler yapılıp yapılmadığı, doğrudan tür sivil özgürlüklerin değer gördüğünü, takdir edildiğini ve varol-
doğruya hükümetin siyasi kontrolü altında olmayan iletişim araçları- dukları zaman ve yerlerde bunlardan yararlanıldığını biliyoruz.
nın olup olmadığı, kişinin dinsel inancının gereklerini devletin müda- Ama ortalama insan için, sivil özgürlükler arzulanır şeyler olarak
halesi olmaksızın yerine getirip getiremediği, kısacası, çoğunlukla görülse de, nadiren siyasi gündeminin en tepesinde yer aldıklarını da
"sivil özgürlükler" olarak özetlenen bütün her şeyin belli bir devletin biliyoruz. Ve rejimin sivil özgürlüklere saygı gösterdiği devletlerde,
sınırları içinde gerçekte ne derecede hayata geçirilebildiği olmuştur. sivil özgürlükler ortalama insanın demokratik bir toplumu tanımla-
Bu tanıma başvurulduğunda demokrasinin tarihsel gelişimi çizgi- yan şeyin ne olduğuyla ilgili düşüncelerini karşılamak için nadiren
sel bir eğri takip etmiş gibi betimlenir. Genellikle başvurulan teorik yeterli görünürler. Yeterli olsalardı, bu kadar çok siyasi kayıtsızlıkla,
model, örtük olarak bir "mutlak hükümdar" ya da eşdeğeri uğrağın- siyasetten bu kadar uzak durmayla karşılaşmazdık. Liberal adı veri-
dan yola çıkar. Karar alma işini yürütmenin başından çekip almak ya len devletlere, nispeten yüksek bir sivil özgürlükler düzeyine sahip
da en azından onu seçilmiş bir yasama meclisi ile iktidarını paylaş- devletlere baktığımızda, çoğu insanı ilgilendiren, şikâyet etmelerine
maya zorlamak hikâyenin bir parçasıdır. Hikâyenin bir başka parçası yol açan ve siyasi önceliklerini biçimlendiren bir dizi başka mesele
da, devletin "özel alan" denen şeye müdahale etmesine verilegel-miş olduğunu görürüz.
izni sınırlamaktır. Bir başka parçası da, yönetimi eleştirenlerin Söz konusu şikâyetler, bence, belli başlı üç kategori içinde grup-
susturulmamasını ve ceza görmemesini garanti altına almaktır. Bu landırılabilir: Yolsuzlukla ilgili şikâyetler, maddi eşitsizliklerle ilgili
ölçütler uygulandığında, günümüzde pan-Avrupa dünyasında (Batı şikâyetler, yurttaşlık ölçütlerinin yeterince kapsayıcı olmamasıyla il-
Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralasya) tablonun en parlak halde ol- gili şikâyetler. Yolsuzlukla başlayalım. Bu konuda akıl almayacak
duğunu, dünyanın diğer yerlerinde ise epey farklı derecelerde de ol- kadar yüksek düzeyde bir kinizm söz konusudur. Son yüz yıl içinde
sa, pek parlak olmadığını görürüz. Geçtiğimiz yıl Jörg Haider'in par- dünyada bir, birkaç, birçok yolsuzluk skandali yaşamamış tek bir hü-

3. Bkz. Lehing, The International Association, s. 24-5 ve Ek 10, s. 90-6. 4. Bu Jörg Haider'le ilgili hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Bkz. 4. Bölüm.
138 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK MI? GERÇEK MI? 139
kümet göstermek bile zordur. Şüphesiz burada da mesele biraz tanım metler üzerindeki bu bariz baskı kaynağını ihmal etme lüksü de yok-
meselesidir. Eğer yolsuzlukla kamusal bir şahsiyetten, bir siyasetçi tur, aksi takdirde rakipleri ya da çıkarları onunla çelişen şirketler ta-
ya da devlet memurundan hizmet ya da karar satın almayı kastedi- rafından ezilir. Bu yüzden hiçbir ciddi kapitalist hükümetleri ihmal
yorsak, bu şüphesiz her zaman karşılaşılan, çoğunlukla da hükümetin etmez ve bütün ciddi kapitalistlerin bilinçlerinin en önünde, siyaset-
imzaladığı sözleşmelerde birilerine ulufe dağıtma biçiminde görülen çilerin büyük mali ihtiyaçları olduğu gerçeği bulunur. Sonuç olarak,
bir şeydir. Bu olay daha yoksul ülkelerde muhtemelen daha sık yolsuzluk kesinlikle normaldir ve kapitalist dünya ekonomisinin sü-
görülür ya da daha sık rapor edilir. Yoksul ülkelerde, yolsuzluk ya- regiden siyasi hayatından çıkarılması mümkün değildir.
pılmasına neden olanlar çoğunlukla o ülkenin yurttaşı olmayan, daha Yine de yolsuzluk sadece yasadışı bir şey değildir; sık sık ilan
zengin ülkelerden gelen kişiler, hem kapitalistler hem de başka edilen dürüst yönetim ve tarafsız bürokrasi normlarına da aykırıdır.
hükümetlerin temsilcileridir. Gelgelelim, açık rüşvet hikâyenin en Çok önemli bir norm her gün ihlal edilince, bunun olası tek sonucu
önemsiz parçasıdır. kinizmin yaygınlaşmasıdır. Biz de bununla karşı karşıyayız. Kinizm
Parayla bir yerlere ulaşma imkânının satın alınması çok daha te- epey farklı tepkilere yol açabilir. Tepkilerden biri oralara bizzat ken-
mel bir meseledir. Bu tür yolsuzluk daha zengin devletlerin -tam da di adamlarımızı yerleştirmektir. Bir başkası, yolsuzluğun verdiği ha-
sivil özgürlükler konusunda sicili daha iyi olanların- rejimlerinde çok san sınırlandırmak için savaş açmaktır. Üçüncüsü, siyasete aktif ka-
yaygındır. Çokpartili bir sistemde siyaset yapmak pahalı bir oyundur tılımdan vazgeçmektir. Her tepkinin kendine özgü kısıtları vardır.
ve sürekli daha da pahalılaşmaktadır. Çoğu siyasetçi ve çoğu siyasi "Oraya kendi adamlarımızı yerleştirme"nin sorunu, bunun norm ile
partinin, taraftar kitlelerinin görece küçük katkılarıyla kar- gerçeklik arasındaki mesafeyi nadiren değiştirmesidir. Hasarı sınır-
şılanabilecek olanların çok ötesine giden mali ihtiyaçları vardır. So- lamaya çalışmanın sorunu da, çoğunlukla zahmete değmez gibi gö-
nuçta neler olduğunu hepimiz biliriz. Daha zengin olanlar (bireyler rünecek ölçüde zor -neredeyse imkânsız— olmasıdır. Bu da gittikçe
ve şirket grupları), bazen aynı anda birbiriyle yanşan birden çok par- daha fazla sayıda insanın üçüncü tepki olan çekilmeyi tercih etmesi-
tiye, büyük para bağışlarında bulunurlar. Bunun karşılığında kendi ne yol açmakta, bunun sonucunda da yolsuzluk yapanlar hiç rahatsız
ihtiyaçlarına belli oranda örtük bir sempati gösterilmesini ve lobi fa- olmadan hükümranlıklarını sürdürebilmektedirler.
aliyetlerini açıkça sürdürme imkânı bulabilmeyi beklerler. Ama bir başka olasılık da demokrasiyle kastedilen şeyi yeniden
Teoride, kapitalistler piyasa üzerinden iş görürler ve hükümetle- tanımlamak, önceki tanımı genişletip salt seçim sürecine ek olarak
rin piyasa işlemlerinin dışında kalmasını isterler. Pratikte ise, her ka- tözel sonuçlar üzerinde ısrar etmektir. Seçim süreci son iki yüzyılda
pitalistin bildiği gibi, şirketlerin piyasada başarı kazanmaları için hü- önemli bir evrimden geçmiştir şüphesiz. Neredeyse her devlette, bü-
kümetler birçok bakımdan kilit önemdedir - pahalı maddelerin bü- tün yetişkinlerin seçme hakkına sahip olmasını gerektiren bir norma
yük-ölçekli, neredeyse-monopsonik* alıcıları oldukları ve tabii ki ulaşmış durumdayız. Dünyanın iki yüz yıl önce bulunduğu yer düşü-
vergilendirme dahil makroekonomik kararları onlar verdikleri için nüldüğünde, bu çok önemli bir yapısal değişimdir. Ve daha önce de
nispi tekelleri onlar mümkün kılar ya da kılmazlar. Hiçbir ciddi ka- belirtildiği gibi, bütün yetişkinlerin seçme hakkına sahip olması ge-
pitalistin kendi hükümetini ve iş yaptığı herhangi bir ülkenin hükü- nellikle demokrasinin gelişi olarak görülerek övülür. Seçme hakkının
metini ihmal etme lüksü yoktur. Ama siyasetçilerin iktidara gelmeye genişlemesinin tarihine bakarsak,5 her zaman siyasi bir mücade-
ya da iktidarda kalmaya öncelik vermeleri gerektiği ve büyük mali
ihtiyaçları olduğu düşünüldüğünde, hiçbir ciddi kapitalistin, hükü-
5. Bkz. örneğin Stein Rokkan'ın çalışmaları, özellikle de oy hakkının genişle-
tilmesiyle ilgili şu yazısı: "Electoral Systems", Citizens, Elections, Parties: Appro-
* Monopsoni: Çok sayıda satıcısı olan bir ürünün sadece tek bir alıcısı olması aches to the Comparitive Study of the Processes of Development içinde (Oslo: Uni-
durumu, (ç.n.) versitetforlaget, 1979), s. 147-68.
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 141
140
lenin sonucu olduğunu hemen görürüz. Ayrıca seçme hakkının endişe duyar ve sadece halihazırdaki gelirlerini artırmayı değil, aynı
genişlemesinin, çoğunlukla seçme hakkından yoksun kişilerin zamanda gelirlerindeki şiddetli dalgalanmaları da en aza indirmeyi
yürüttüğü hareketlere iktidarların verdikleri bir ödün olduğunu da isterler. Elbette bunların hepsi de gayet makul özlemlerdir. Ve mev-
görürüz. cut siyasi programlara da düzenli olarak yansıtılmışlardır.
Ne zaman seçme hakkının bu şekilde genişletilmesi tartışılsa si- Geçtiğimiz iki yüz yıl içinde bu doğrultularda epey şey başarıl-
yasi mekanizmayı kontrol edenler arasındaki başlıca ihtilaf, her za- mıştır gerçekten de. Sağlık alanında, hıfzısıhhayı iyileştirme, (kitlesel
man (taviz vermez geçinen) ürkekler ile çokbilmişler arasındaki ih- aşı kampanyaları gibi) önleyici tıp hizmetleri verme, hastane ve
tilaf olmuştur. Ürkekler, seçme hakkını genişletmenin devlet meka- kliniklerin giderlerini karşılama, tıbbi eğitimi genişletme, çeşitli sağ-
nizmasının kontrolünde önemli olumsuz sonuçlara yol açacağını, si- lık sigortası imkânları ve belli türden bedava hizmetler verme konu-
yasi iktidarı mevcut toplumsal sistemi yıkacak insanların eline bıra- sunda aktif bir biçimde çabalayan hükümetlerimiz oldu. Eğitim ala-
kacağını ileri sürenlerdi. Toplumda bir itibarı olan kişilerin yerine nında, iki yüz yıl önce neredeyse kimse resmi bir eğitim almazken,
geçme tehdidini beraberlerinde getiren "süfli kitleler" temasıydı bu. bugün ilk öğretim neredeyse her yerde verilmekte, orta öğretim (eşit-
Çokbilmişler ise, tam tersine, "tehlikeli sınıflar"ın, bir kez seçme siz bir biçimde de olsa) yaygınlaşmakta, hatta yüksek öğretimden bi-
hakkını elde ettikten sonra, tam da siyasi sürece nominal olarak dahil le, en azından daha zengin devletlerde önemli sayıda insan yararla-
edilmeleri sayesinde, daha az tehlikeli hale geleceklerini ve korkulan nabilmektedir. Ömür boyu gelirin garanti altına alınması konusunda
siyasi değişikliklerin meydana gelmeyeceğini ya da ufak tefek şeyler ise, işsizlik sigortası programları, huzurevleri ve ömür boyu yaşanan
olacağını ileri sürenlerdi. dalgalanmaları azaltmaya yönelik başka yöntemler geliştirmiş du-
Çokbilmişlerin savunduğu azar azar taviz verme tutumu en so- rumdayız. Ömür boyu geliri garanti altına alma programlan, sağlık ve
nunda geniş kesimler tarafından benimsendi ve çokbilmişler oy hak- eğitimle kıyaslandığında, dünya sisteminin çeşitli yerlerinde çok daha
kının genişletilmesinin sistemin devrilmesine yol açmayacağı bek- eşitsiz bir biçimde paylaştırılmaktadır elbette.
lentilerinde gerçekten de haklı çıktılar. Tam tersine, bu tavizler tam Sosyal devletin bu nimetlerini nasıl değerlendirmek gerektiği ko-
da süfli kitlelerin devrimci eğilimlerini dağıtmış gibi görünüyordu. nusunda dikkatli olmalıyız. Bunlar bir yandan, neredeyse bu tür bü-
Ama şüphesiz, bunun bir nedeni de tavizlerin seçme hakkıyla sınırlı tün program ve mekanizmalann bilinmediği ve siyasi olarak hayal
kalmayıp bunun ötesine geçmesiydi. İkinci tavizler kümesine genel bile edilemediği iki yüz yıl önceki duruma göre dikkate değer bir ya-
olarak "sosyal devlet" adını veriyoruz. Bunu gevşek bir biçimde, üc- pısal farklılık arzederler. Öte yandan, bu programlar dünya nüfusu
ret düzeylerinde artışlar yapılmasını destekleyen ve mümkün kılan içinde, öncelikle sistemin kadroları adını verebileceğimiz kesimin,
bütün devlet eylemleri ve ilaveten devletin küresel artı değerin belli yani orta tabakaların işine yaramıştır. Bu orta tabakaların dünya sis-
oranda paylaştırılması amacıyla kullanımı olarak tanımlarsak, şüp- temi içinde eşit bir biçimde dağılmış olmadıklarını belirtmekte fayda
hesiz bir yüzyılı aşan bir süredir ve neredeyse dünyanın her yerinde var. Bir Üçüncü Dünya ülkesinde nüfusun en fazla yüzde 5'i bu
(tabii ki çok farklı derecelerde) sosyal devlete sahibiz demektir. kategoriye girebilirken, en zengin devletlerde, nüfusun belki de yüz-
Aslında, sosyal devletin paylaştırma hizmetlerini, ortalama in- de 40 ile 60'lık bir kesimi bu kategoriye girmektedir.
sanların devletlerine yönelttikleri üç tür temel talebe birer cevap ni- Nitekim ulusal istatistikler merceğinden bakıldığında şu görül-
teliğindeki başlıca üç kategoriye ayırabiliriz. Bu kategoriler sağlık, mektedir: Nüfusun çoğunluğu bugün sadece çok az sayıda ülkede iki
eğitim ve ömür boyu gelirdir. Neredeyse bütün insanlar hem kendi- yüz yıl önceki atalarınınkinden iyi durumdadır. Aynı zamanda dünya
leri hem de aileleri için mümkün olduğunca uzun ve sağlıklı bir ha- sistemindeki toplumsal kutuplaşma, sadece ülkeler arasında değil,
yat isterler. Neredeyse bütün insanlar, öncelikle hayattaki şanslarını ülkelerin kendi içlerinde de tam gaz devam etmiştir. Üstelik bu ku-
artırmak için, kendileri ve çocukları için eğitim isterler. Ve neredey- tuplaşma sadece nispi bir şey değildir, dünya nüfusunun (ölçmesi zor
se bütün insanlar gerçek gelirlerinin sergilediği düzensizliklerden
142 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 143
ama gözlemlemesi o kadar zor olmayan) bir kesimi için mutlak bir rimdir. Bu kavramla, soyluların ve halk tabakalarının farklı toplum-
şeydir. sal rütbelere ve farklı siyasi haklara sahip oldukları bir emir-komu-ta
Yine de sosyal devletin paylaşımla ilgili sonuçları, inanmayı âdet sisteminin reddi simgelenmek isteniyordu. Amaç dahil etmekti.
edindiğimizden ya da dünya sisteminin propagandacılarının bize sü- Soylular kadar sıradan halk da siyasi sürece dahil edilecekti. Bütün
rekli söylediğinden çok daha kötü olmasına rağmen, gerçekleşmiş kişiler, yani bütün yurttaşlar eşit olacaktı. Bütün yurttaşların hakları
olan paylaşımın maliyetinin dikkate değer boyutlarda olduğu ve daha vardı.
zengin ülkelerin nispeten yüksek vergi oranlarına yansımış olduğu da Ortaya hemen, yurttaşların "haklan"na nelerin dahil edileceği so-
doğrudur. Vergilendirilenler daima vergilerin çok fazla olduğundan rusu çıktı. Çok geniş bir biçimde tanımlanan bu haklara bir hamlede
şikâyet eder kuşkusuz. Ama vergi faturasının bugün 50, 100, 200 yıl sahip olmaya yönelik çeşitli girişimler, "karşıdevrimler" tarafından
öncesine göre -hem dünya nüfusunun üst ve orta tabakaları için hem püskürtüldü. Ama geçtiğimiz iki yüz yılda haklarda yavaş yavaş da
de kapitalist girişimler için- çok daha yüksek olduğu doğrudur. olsa bir genişleme oldu ve bu genişleme özellikle son elli yılda hız-
Bu paylaşım, efektif talebi artırdığı için, kapitalistlere de bazı landı. Buna yol açan unsurlardan biri, mülk sahiplerinden mülksüz-
avantajlar getirir elbette. Ama artan efektif talebin uzun vadede öl- lere, yaşlılardan gençlere, erkeklerden kadınlara, merkezi etnik grup-
çüldüğü haliyle vergi yükünden daha büyük olduğu hiç de kesin sa- tan azınlık adı verilen gruplara doğru yayılan oy hakkının genişleme-
yılmaz. Bunun basit bir nedeni var. Siyasi olarak, halkın demokratik- siydi. İkinci bir cephe, önce köleliğe, sonra da diğer esaret biçimle-
leşme talebi paylaşım düzeyinde kesintisiz yukarı çıkan bir eğriye rine karşı verilen mücadeleydi. Üçüncü bir cephe resmi ayrımcılık-
çevrilmiş, sadece ülkelerin kendi içlerinde yukarıya doğru yayılmak- lara, devlet uygulamalarından çıkararak ve özel uygulamalarda da
la kalmayıp aynı zamanda dışarıya, sayılan gittikçe artan ülkelere yasaklayarak son verme çabası oldu. Bugün, toplumsal olarak gayri
doğru, dolayısıyla bir bütün olarak dünya sistemi içinde de yukarıya meşru hale gelmiş uzun bir ayrımcılık kaynakları listesine sahibiz:
doğru yayılmıştır. Sınıf, ırk, etnik köken, "yerlilik", toplumsal cinsiyet, yaş, cinsel çe-
Şimdi bu tür demokratikleşme genelde kapitalistler açısından sivil şitlilik, özürlülük. Ve bu liste sürekli uzamaktadır.
özgürlükler kadar itibarlı bir şey değildir ve bu paylaşımı sınırlama, Demokrasiyle ilgili son bir şikâyete de değinmek gerek. Bu, te-
söz konusu örüntüyü tersine çevirip oranı mümkün olduğunca orik olarak, sadece yurttaşı olduğumuz ülkelerdeki demokrasi mik-
azaltma mücadelesi, muhafazakâr siyasi programların asıl uğraşı ol- tarı hakkında şikâyetlerde bulunmakla ve bu doğrultuda bir şeyler
muştur. Muhafazakâr güçlerin sürekli olarak paylaşım düzeylerindeki yapmakla sınırlanmış olduğumuz şikâyetidir. Başka ülkelerdeki top-
artışı önlemelerini, hatta bu düzeyleri aşağıya çekmelerini sağlayan lumsal adalet, yurttaşlık hakları ya da ulusal kurtuluş hareketleriyle
zaferler kazandıklarına şüphem yok. Ama tabloya iki yüz yıllık bir dayanışma kuran kişiler her zaman olmuştur. Başka ülkelere gidip
perspektiften bakıldığında vergilendirmenin yukarı doğru giden bir onların mücadelelerinde, hatta devrimlerinde aktif rol oynayan koz-
eğri çizdiği bence gayet açıktır. Her tersine çevirme, kendisinden mopolit bireyler vardır. Ama egemenliğin karşılıklı olarak tanınması
sonraki ilerlemeye kıyasla küçük kalmıştır. 1980'lerin neoliberal sal- ilkesi yüzünden devletlerin başka devletlerin mücadelelerine karış-
dırısı (Thatchercılık-Reagancılık) ve 1990'ların küreselleşme retoriği ması engellenmiş ve devletler bu ilke yüzünden kendilerini kısıtla-
tam da artışı durdurmaya yönelik bu tür bir çabaydı. Bu çaba bir şey- mışlardır.
ler başardı, ama savunucularının umduklarından çok daha azını ve On dokuzuncu yüzyılda, egemenliğin karşılıklı olarak tanınması
ona karşı siyasi tepki dünyanın dört bir yanına çoktan yayıldı bile. sadece devletlerarası sistemin parçaları olarak görülen devletlere,
Şimdi üçüncü şikâyete, yurttaşlığın kapsayıcılığının yetersizliği "medeni" diye tanımlanan devletlere özgü bir şeydi. Yerkürenin "me-
ile ilgili şikâyete geçeyim. Bildiğimiz "yurttaş" terimi, dünyanın si- deni" görülmeyen bölgeleri, "medeni" devletlerin bir "medenileştir-
yasi kelime dağarcığına Fransız Devrimi tarafından sokulan bir te- me misyonu"na kalkışmak için kendi kendilerine verdikleri bir hak-
144 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 145

ka tabiydiler ki bu misyon fethi, doğrudan yönetimi ve bazı âdetlerin


zorla değiştirilmesini de içeriyordu. Emperyalizmin en parlak za- Retorik Olarak Demokrasi
manlarında, yani on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, "emperyalizm" te- "Demokrasi" terimi neden devrimci bir özlemin ifadesiyken evrensel
rimi, en azından politikalarının temelini oluşturduğu ülkelerde bir ölçekte yavan bir lafa dönüştü? Esasen Yunanlılardan on sekizinci
şeref payesiydi. yüzyıla kadar, Batı siyaset felsefesinde demokrasi, her zaman Yu-
Emperyalizmin meşruiyeti karşısındaki tavır İkinci Dünya Sava- nancadaki köklerinin işaret ettiği anlamda, yani halkın yönetimi an-
şı'ndan sonra değişti. Emperyalizm, birdenbire olumsuz bir kelime lamında kabul edilmiştir - yani, sadece tek bir kişinin yönetimine
haline geldi. Ve 1945 sonrasında, ulusal kurtuluş hareketlerinin, baş- karşı değil, ondan da çok en iyi insanların yönetimine, aristokrasiye
lıca amaçlarını, yani kendi devletleri için yerel egemenlik kazanmayı karşı halkın yönetimi anlamında. Demek ki demokrasi her şeyden
neredeyse her yerde başardığı bir döneme girdik. Gelgelelim, bu olur önce niceliksel bir kavramdı. Temelde eşitsizlikçi bir durumda eşitlik
olmaz, büyük ölçüde Batı dünyası içinde, "insan hakları"ndan yana çağrısında bulunuyordu, çünkü eğer "en iyi" insanlar varsa, o zaman
yeni hareketler ortaya çıktı; bu haklar sivil özgürlüklerden yurttaşlık "o kadar iyi olmayan" insanlar da vardı - cahil, süfli, kaba, yoksul
haklarına bahsettiğimiz çeşitli türden demokratik haklar olarak insanlar.
tanımlanıyordu. Suçlanan ülkelerin dışında kurulan örgütler, dolaylı En iyi insanların kimler olduğu önemli değildir aslında. Bunlar
olarak, kuruldukları devletlerin hükümetleri aracılığıyla ve doğrudan kan/soy sop/resmi yetkiler açısından, zenginlik/mülk/ekonomideki
doğruya insan haklarına yeterli özen göstermeyen devletler olarak idareci rolleri açısından ve eğitim/zekâ/gelişkin yetenekler açısından
tanımlanan devletlerin hükümetleri üzerinde siyasi baskı yaratmaya tanımlanmışlardır. Ve bütün bu en iyileri sınıflandırma tarzlarına, her
çalıştılar. Bu baskı birçok biçime bürünebiliyordu: teşhir etme, boy- zaman adabı muaşeretin/hayat tarzının/"medeni" olmanın en iyi
kotlar ve son olarak "müdahale hakkı". NATO'ya mensup devletlerin insanların özelliği olduğu şeklindeki varsayımlar eşlik etmiştir. Asıl
Balkanlar'daki son faaliyetleri "insan hakları" ve "müdahale hakkı" önemli olan unsur her zaman, iki grup arasında, kolektif kararlar
başlığı altında yürütüldü. alma sürecine katılma yeteneğine sahip olarak tanımlananlar ile bu
O halde demokrasi hakkındaki bu söylemde nerelerdeyiz? De- yeteneğe sahip olmadıkları söylenenler arasında aynm yapmak
mokrasi bir gerçeklik mi, bir serap mı, ikisi arasında bir şey mi? Ger- olmuştur. Bir fikir olarak, bir hareket olarak demokrasi aslen bu tür
çekleştirilebilir olduğu halde, henüz gerçekleştirilmemiş bir şey mi? ayrımların siyasi hayatı örgütlemenin temeli olabileceğini reddetmek
Yavaş yavaş ilerlemeden yana olanlar çok şeyin başarılmış olduğunu amacıyla geliştirilmiştir.
iddia ederler. Çok çeşitli biçimlerde daha fazla demokrasi için müca- Bu mesele hakkında hiçbir zaman gerçekten önemli bir tartışma
dele etmek üzere ortaya çıkmış olan çok çeşitli grupların sözcüleri yapılmamıştır; "yurttaşlık" kavramının sıradan siyasi söylem içinde
ise çoğunlukla, eşit haklar hedefini gerçekleştirmeye hiçbir yerde rağbet gördüğü zamana kadar yapılması da mümkün değildi. Bu kül-
yaklaşılmamış olduğunu ileri sürerler. Bu uyumsuz değerlendirmele- türel kayma Fransız Devrimi'nin büyük retorik mirasıdır. Artık hepi-
ri demin özetlediğim tarihsel gerçeklikler ışığında ele alacaksak, miz yurttaşız.
bence zeminimizin üzerinden bir kez daha, ama bu kez daha analitik Öyle miyiz sahiden? Yurttaşlık kavramının kapsamıyla ilgili te-
bir biçimde geçip demokrasinin ilerlemesiyle ilgili değerlendirme- mel tartışma peş peşe gelen iki uğrakta yapıldı. On dokuzuncu yüzyıl
mizi üç kategoriye ayırmamız gerekecektir: Retorik olarak demokra- başında, Büyük Britanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve
si, uygulama olarak demokrasi, imkân olarak demokrasi. başka birkaç ülkede, oy hakkı meselesi üzerinde odaklanan bir ülke-
içi tartışma biçimine büründü.6 Temel seçenekler, mülk sahiplerinin

6. Aydınlanma düşüncesinin, Napolyon döneminin düşünme tarzını belirleyen


146 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 147
oy hakkı, yani Fransızların suffrage censitaire dedikleri şey ile genel celikle bir medeniyet simgesi ve bunun sonucu olarak bir medeniyet
oy hakkıydı. Bu ülkelerde ve daha sonra başka yerlerde de en sonun- kanıtı haline geldi. Batı demokratiktir, dünyanın geri kalanı değildir.
da genel oy hakkının kazandığını biliyoruz; üstelik "genel" terimine Böylece dünya ekonomisi içindeki hegemonik güçler kendilerini
dahil edilenler de sürekli olarak genişlemiştir. manevi lider ilan ederler. Onların hegemonyası dünyanın dört bir
Ama genel oy hakkı ilkesi (tam olarak hayata geçirilemese bile) yanında ilerlemenin temelidir. Demokrasiyi bir Kutsal Kâse/Kızıl
bir kez kabul edildikten sonra, tartışma odak değiştirdi. Batı ülkele- Elma olarak sunarlar. Dolayısıyla onlar erdemin ete kemiğe bürün-
rinde oy hakkı genişledikçe (bu arada aynı ülkelerde sivil özgürlük- müş halleridir.
lere ait diğer unsurlar da yaygınlaşıyordu), "yurttaş" terimi de bu ül-
kelerde daha meşru bir hale geldi ve kapsayıcı niyetini gerçekleştire-
Gerçekleşme Olarak Demokrasi
cek şekilde kullanıldı. Gelgelelim, yurttaş kavramı her zaman bün-
yesine dahil ettiği kadarını da dışlar. Çünkü yurttaş zorunlu olarak Bu yeni retorik, bu iddiaların ampirik temelleri olmasa işe yaramazdı.
yurttaş-olmayanı da ima etmektedir. Eğer tehlikeli sınıflar artık teh- Peki neydi bu temeller? Bunu değerlendirmek için, toplumsal ta-
likeli değilse, medeniyetten nasibini almamış işçi sınıfı artık yurttaş bakalaşma açısından kapitalist sistem ile kapitalizm-öncesi sistem
olarak kabul ediliyorsa, o zaman medeni ile medeni-olmayan arasın- arasındaki temel fark üzerinde düşünmemiz gerekir. Kapitalizm-ön-
daki retorik ayrım çizgisi medeni ülkeler ile medeni-olmayan ülkeler cesi bir yapıda, üst tabaka şiddet araçlarını kontrol ettiği için iktidara
arasındaki ayrım çizgisi haline gelecektir. Bu da emperyalist yöneti- sahipti. Böylelikle zenginliğin kendi niceliğiyle orantısız bir kısmı
min başlıca retorik gerekçesi ve işçi sınıfından medenileştirme mis- üzerinde hak iddia edebiliyordu. Askeri müsadere dışında yollarla -
yonunun ihtişamına katılmasını talep edip bu talebe karşılık almanın sözgelimi piyasa yoluyla- zenginlik elde etmiş olanlar üst tabakanın
retorik temeli olacaktı. birer parçası olarak tanımlanmıyor, dolayısıyla da bitmek bilmez bir
Bu noktada, "demokrasi" artık ulusal bir sınıf mücadelesi içinde müsadere korkusuyla yaşıyorlardı. Bu kaderden para gücüyle
alt tabakaların taleplerini ifade eden bir terim olarak değil, medeni aristokrasiye dahil olarak kaçmaya çalışıyorlardı ki bu süreci ta-
denenler ile medeni-olmayanlar, Batı ile dünyanın geri kalanı ara- mamlamak da epey zaman alıyor, hatta bazen üç-dört kuşak gereke-
sında sürmekte olan dünya çapındaki bir mücadele içinde hâkim biliyordu.
güçlerin politikalarını haklı çıkaran bir terim olarak kullanılıyordu. Kapitalist dünya ekonomisi kapitalizm-öncesi sistemler kadar
Böylece, demokrasi kavramının tınısı değişmiş olduğu içindir ki tam derinden tabakalaşmıştır, ama tabakalar arasındaki ilişkiler farklıdır.
da on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında bu kelimeden korkan gruplar, Üst tabaka bu unvanı geçmiş askeri yiğitlikleri sayesinde değil, geç-
yüzyıl sonuna gelindiğinde onu benimsemeye başladılar; yirminci miş ekonomik yiğitlikleri sayesinde korur. En tepede olmasa da be-
yüzyılın ikinci yansına gelindiğinde ise bu kelimeyi adeta bir ulusal ceri sahibi olanlar, yani sistemin kadroları ya da orta tabakaları adını
marş gibi kullanıyorlardı. Bu noktada demokrasi kavramı ön- verdiğimiz kişiler, müsadere korkusuyla yaşamaz. Aksine, genel
dünya sisteminin siyasi dengesini korumak, yani tehlikeli sınıfları
millet-halk ayrımı hakkında Stuart Woolf un söylediklerine bkz. "'Millet' kısıtlı bir
biçimde, 'eğitimliler' olarak ya da biraz daha geniş bir biçimde yönetici seçkinler kontrol altında tutmak için onların yardımına ihtiyaç duyan üst taba-
olarak kavranıyordu... Aydınlanma yazarları mesajlarını yönelttikleri eğitimliler ile kalar tarafından sürekli teskin edilirler ve sürekli onlardan destek ta-
'milletin sayıca en kalabalık ve işe yarar kısmı' arasında her zaman keskin bir ay- lep edilir.
rım yapıyorlardı. Tanımı gereği, yozlaşmış olmasa da kolayca etki altına giren Oy hakkının genişlemesi, sosyal devletin nimetleri, tikelci kim-
'halk', statüsüne uygun, emekçi olarak sürdüğü hayatta ona en çok donanım kazan-
dıran ahlaki, teknik (ve fiziksel) bir eğitime ihtiyaç duyuyordu" (Woolf, "French liklerin tanınması, bütün bunlar söz konusu kadroları teskin etme,
Civilization and Ethnicity in the Napoleonic Empire", Past and Present, no. 124 onların genel sisteme bağlı kalmalarını garanti altına alma ve en
[Ağustos 1989]: 106). önemlisi de dünya nüfusunun çoğunluğunu yerli yerinde tutmak için
148 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 149
onlardan yardım alma programının birer parçasıdır. Kapitalist te ikisi kapitalist dünya ekonomisinin yapısı yüzünden liberal devlet-
dünya sistemini toplumsal olarak üç parçalı bir sistem olarak lere sahip değildir; bu ekonomi onların bu tür siyasi rejimlere sahip
düşünelim; bu sistem (simgesel olarak) en tepedeki yüzde 1, olmasını imkânsızlaştırmaktadır.
kadroları oluşturan yüzde 19 ve en alttaki yüzde 80 şeklinde
bölünmüştür. Sonra buna bahsettiğimiz mekân unsurunu ekleyelim.
Kapitalist dünya ekonomisi denen tekil sistem sınırlan içinde, söz İmkân Olarak Demokrasi
konusu yüzde 19 bütün siyasi birimler arasında eşit biçimde Demokrasi günümüz dünyasında büyük ölçüde gerçekleştirilmemiştir
dağılmaz, birkaç birimde yoğunlaşır. diyorum demesine de, demokrasi gerçekleştirilebilir bir şey midir?
Bu iki varsayımda bulunduğumuzda -üç parçalı bir tabakalaşma Bunun iki olası cevabı var: "Evet, aşama aşama" ve "Hayır". "Evet,
ve coğrafi topaklaşma- "demokrasi" sloganının bahsi geçen yüzde 19 aşama aşama," diyen birçok kişi var. Buradaki fikir, yüzde 19'un
için muazzam bir önemi olduğu açıkça anlaşılır, çünkü demokrasi yararlandığı nimetlerden daha sonra yüzde 21'in, daha sonra yüzde
onların siyasi, ekonomik ve toplumsal durumlarında gerçek bir iyi- 25'in vb. yararlanabileceği ve bunun böyle gidebileceği şeklindedir...
leşme anlamına geliyordu. Ama demokrasinin yüzde 80 için çok az Bu insanlara göre, gereken şey daha fazla örgütlü baskı uygulanma-
anlamı olduğunu da görebiliriz, çünkü onlar ister siyasi, ister ekono- sıdır. Bu baskı toplumsal hareketler, sivil toplum kuruluşları ya da
mik, ister toplumsal olsun bu farazi nimetlerin çok azından yararla- aydınlanmış entelektüeller tarafından yaratılacak veya medeni olma-
nıyorlardı. Küçük bir grup ülkenin daha fazla zenginliğe, daha liberal yan halkların kültürel reformdan geçirilmesiyle oluşacaktır.
bir devlete ve şu ya da bu ölçüde işleyen çokpartili sistemlere sahip Bu kahinleri destekleyen başlıca sav, geçtiğimiz iki yüz yılda iş-
olması -kısacası, az sayıda ülkenin medenileşmiş olması- bir bütün lerin böyle gerçekleşmiş olması, demokratikleşme adını verebilece-
olarak dünya sistemi içindeki derin eşitsizliklerin nedeni değil, tam ğimiz tavizlerin gerçekten de mücadele yoluyla kazanılmış olması,
da sonucudur. Retoriğin dünya sisteminin bazı kısımlarında kulağa gerçekten de aşama aşama kazanılmış olmasıdır. Bu kehanetin hesaba
doğru gibi gelirken, daha geniş olan başka kısımlarda bu denli içi boş katmadığı şey, aşama aşama gerçekleşmiş olan değişimlerin sistemin
gelmesinin nedeni de budur. işleyişi üzerindeki birikimsel etkisidir. Ayrıcalıklara sahip kişilerin
O halde, demokrasi gerçekleştirilmemiş midir? Tabii ki. Nasıl ta- demokratikleşme taleplerine taviz vermelerinin temel nedeni öfkeyi
nımlanırsa tanımlansın demokrasinin liberal denen devletlerde bile savuşturmak, asileri bünyeye dahil etmek, ama her zaman için
kısıtlı ve sakat olduğunu göstermeye bile gerek yoktur. Kaldı ki bu sistemin temel çerçevesinin sağlam kalmasını gözetmek olmuştur. Bu
kolayca gösterilebilecek bir şeydir. Demokrasinin dünyanın büyük strateji "hiçbir şey değişmesin diye her şey değişmelidir" şeklindeki
bir kısmında önemli ölçüde işlemediğini belirtmek yeterlidir. Batılı di Lampedusa ilkesinin cisimleşmiş halidir.
liderler bir Üçüncü Dünya devletine demokrasinin erdemlerini vaze- Di Lampedusa ilkesi belli bir noktaya kadar çok etkili bir ilkedir.
derlerken, ki bunu sık sık yaparlar, ya dünya sisteminin gerçeklikle- Daha fazla demokratikleşme, siyasi, ekonomik ve toplumsal pastadan
rine kasten gözlerini kapatmakta, ya kinik bir tutum takınmakta ya da daha fazla pay alma talepleri, tükenmiş olmak şöyle dursun, sadece
kendi ülkelerinin manevi açıdan daha üstün olduğunu iddia etmekte- aşama aşama ifade edilse de sonsuzdur. Son iki yüz yıldaki de-
dirler. Dünyadaki diktatörlükleri hiçbir surette savunmuyorum ya da mokratikleşme, benim varsayımsal olarak ortaya attığım dünya nü-
haklı çıkarmaya uğraşmıyorum. Baskı hiçbir yerde bir erdem değil- fusunun yüzde 19'unun işine yaramışsa da, yüzde 1 için maliyeti
dir, hele ki kitlesel katliamlar. Sadece bu olguların ne rastlantısal, ne yüksek olmuş ve pastanın dikkate değer bir kısmını tüketmiştir. Bu
bazı ülkelerin medeni olmayan kültürlere sahip olmalarının sonucu, yüzde 19 yüzde 29, hele hele yüzde 89 olursa, ayrıcalıklılara bir şey
ne de kesinlikle bu ülkelerin sermaye akışlarına yeterince açık olma- kalmayacaktır. Somut konuşursak, kesintisiz sermaye birikimi artık
malarının sonucu olduğunu belirtmek istiyorum. Dünya halkının üç- kalmayacaktır ki bu birikim kapitalist dünya ekonomisinin varlık ne-
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DEMOKRASİ: RETORİK Mİ? GERÇEK Mİ? 151
150
denidir. Yani ya demokratikleşme sürecine dur denecektir, ki bu olmadığı yerde özgürlük olmaz, çünkü eşitsizlikçi bir sistemde
si-yaseten zordur, ya da hiyerarşik, eşitsizlikçi gerçeklikleri korumak güçlü olan irade her zaman galebe çalacaktır. Yolsuzlukla ilgili
için başka bir tür sisteme geçilecektir. şikâyetlerin sistemimizin ayrılmaz bir parçası olmasının nedeni
Bence bugün bu tür bir dönüşüme doğru gitmekteyiz. Burada ka- budur. Yurttaşlığın eşitsiz bir biçimde gerçekleşmesiyle ilgili
pitalist dünya sisteminin yapısal krizi dediğim şeye yol açmış olan şikâyetlerin nedeni budur. Kinizmin nedeni budur. Eşitlikçi bir
bütün etkenlere dair ayrıntılı analizimi tekrar etmeyeceğim. Bir süreç sistem nispeten depo-litize olacaktır ama kinik olmayacaktır.
olarak demokratikleşme, sistemi halihazırdaki kaotik durumuna Kinizm, zayıfın güçlü karşısındaki psikolojik savunmasıdır.
getirmiş, çok yakında da çatallanma noktasına götürecek olan etken- Nispi eşitlikle nispeten demokratik bir siyaseti birleştiren bir sis-
lerden sadece biridir. Sonuç olarak, önümüzdeki yirmi beş-elli yıl tem çağrısı şu soruyu gündeme getirir; Bu mümkün müdür? Aleyh-
boyunca kapitalist dünya ekonomisinin halefinin ne olacağıyla ilgili teki başlıca sav, tarihte böyle bir şey görülmediğidir. Bu bana çok za-
yoğun bir siyasi mücadele verilecektir bence. Bana göre bu, sistemin yıf bir sav gibi geliyor. Son tahlilde, insan toplumları çok kısa bir za-
temelde demokratik bir sistem olmasını isteyenler ile bunu isteme- mandır var. Kısa tarihsel geçmişimizden yola çıkarak gelecekteki
yenler arasındaki bir mücadeledir. Bu nedenle bazılarının demokra- olasılıkları devre dışı bırakmaya başlayamayız. Her halükârda, kö-
sinin "esasen bitirilemeyecek bir proje" olabileceği şeklindeki imaları tümserlikten çıkarılabilecek tek sonuç ölmektir. Eşitliğe karşı ikinci
beni biraz mutsuz ediyor. Bu formülasyon insanlığın trajik duru- önemli sav, Leninist rejimlerin acıklı performansıdır. Ama tabii ki bu
muyla, kusurlarıyla, ıslaha ebediyen açık oluşuyla ilgili bir insanlık rejimler, en başlarda eşitlikçi bir retoriğin peşine düşmüş olsalar ve
imgesi çıkarıyor önümüze. Böyle bir imgeye kim karşı çıkabilir, değil buna bir dereceye kadar inanmış olsalar da, hiçbir noktada eşitlikçi
mi? Ama bu formülasyon muazzam bir fark yaratabilecek tarihsel olmamışlardır. Pratikleri kökten eşitsizlikçiydi, kapitalist dünya eko-
seçim anları olması ihtimalini hesaba katmaz. Bir tarihsel toplumsal nomisinin çevre ve yarı-çevre bölgelerindeki diğer rejimlerin bir ver-
sistemden ötekine geçilen dönemler tam da böyle tarihsel seçim siyonundan ibaretti. Onların deneyimi bize, eşitlikçi bir toplumsal
anlarıdır. sistemin imkânları konusunda kesinlikle bir şey söylemez.
Hiçbir zaman kusursuz denecek ölçüde demokratik bir sisteme Temel mesele bugün, kapitalist dünya ekonomisinin evrimleşen
sahip olamasak bile, büyük ölçüde demokratik bir sisteme sahip ol- tarihinin bu noktasında, aşamacılığın gerçek bir seçenek olmaması-
manın mümkün olduğuna inanıyorum ben. Şu anda buna sahip oldu- dır. Bana öyle geliyor ki mevcut tarihsel toplumsal sistemimizin çer-
ğumuza inanmıyorum. Ama olabiliriz. O halde, yine kara tahtanın çevesi içinde kapitalist dünya ekonomisinin sınırlarına ulaşmış du-
başına geçip mücadelenin neyle ilgili olduğunu anlatmak önemlidir. rumdayız. Sistem krizde ve kaçınılmaz olarak değişecek. Ama ille de
Bu mücadele sivil özgürlüklerle ilgili değildir, ama demokratik bir daha iyi yönde değişecek diye bir şey yok. Bu, geçiş döneminin si-
toplum John Stuart Mill'in yüreğini ferahlatacak sivil özgürlüklere yasi ve ahlaki seçimine bağlı. İlerlemenin, siyasi ve ahlaki ilerleme-
sahip olacaktır elbette. Sahip olmalıdır da. Söz konusu mücadele nin kaçınılmaz olduğunu varsaymak için bir neden olduğuna inanmı-
çokpartili sistemlerle de ilgili değildir; bu sistemler çok sayıdaki olası yorum. Gelgelelim, mümkün ilerleme teorisine, ilerlemenin bir ola-
büyük ölçekli demokratik seçim tekniklerinden sadece biridir ve bilirlik olduğuna inanıyorum.
bugün ulusal ve ulus-altı periyodik seçimler dışında hiçbir alanda O halde ne yapmamız gerekiyor? Her şeyden önce nerede oldu-
yaygın olarak kullanılmamaktadır. ğumuz konusunda, ve sistem çatallanmakta, dolayısıyla sona ermekte
Şunu demek lazım: Demokrasi eşitlikle ilgilidir ve eşitlik kapita- olduğu için seçeneklerimiz olduğu konusunda kafamızın net olması
list dünya sistemi içinde siyasi hayatın yaygın hissiyatı olan ırkçılı- gerek. İkincisi, hangi siyasi taktiklerin bize böyle bir sistem yaratma
ğın tam karşıtıdır. Toplumsal hayatın bütün alanlarında eşitlik olmaz- imkânını sunabileceği ve bunu başarmak için gereken ittifakların
sa, hiçbir alanında eşitlik olamaz, sadece eşitlik serabı olur. Eşitliğin nasıl kurulabileceği konusunda kendi aramızda tartışmamız gereki-
152 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

yor ("biz" ile şimdikinin yerine geçecek sistemin eşitlikçi olmasını


isteyenleri kastediyorum). Üçüncüsü, ilerici bir şey kılıfı altında yeni 8. Bölüm
ama hâlâ hiyerarşik ve eşitsizlikçi bir sistem yaratacak olanların tatlı
sözlerine kanmamamız gerekiyor. Bunların hiçbiri kolay değil. Ve Entelektüeller:
başarılı olabileceğimizin garantisi de yok. Ama ayrıcalıklara sahip Değerlerde Tarafsızlık Sorunu
olanların bunları şu ya da bu şekilde korumaya niyetli olduklarından
ve bunu yapmak için şiddetle ve zekice savaşacaklarından emin
olabiliriz.
Peki ya demokrasi? Bu konuda kendisine Batı medeniyeti konu-
sunda ne düşündüğü sorulduğunda şu cevabı veren Mahatma Gandi
gibi düşünüyorum: "Bence iyi bir fikir olurdu." SON KİTAPLARIMDAN Bildiğimiz Dünyanın Sonu: Yirmi Birinci Yüz-
yıl için Sosyal Bilim'de1 modern dünya sisteminin kendi sonuna yak-
laşmakta olduğunu ve ana hatlarını şu anda bilmediğimiz, önceden
bilemeyeceğimiz ama yapısını biçimlendirme işine aktif bir biçimde
katılabileceğimiz yeni bir tarihsel sisteme geçiş dönemine girmekte
olduğunu iddia ettim. "Bildiğimiz" (cognoscere anlamında) dünya
kapitalist bir dünya ekonomisidir ve bu dünya artık başa çıkabilecek
konumda olmadığı yapısal gerilimlerle kuşatılmış durumdadır.
Söz konusu gerilimlerin kaynağını ve nasıl işlediklerini burada
ancak çok kaba hatlarıyla anlatabilirim. Üç gerilim söz konusu. Bun-
lardan birincisi dünyanın kırsallıktan çıkmasının sonucudur; çok
ilerlemiş olan bu süreç muhtemelen önümüzdeki yirmi beş yıl içinde
büyük ölçüde tamamlanmış olacak. Yaratılan toplam değerin yüzdesi
olarak emeğin maliyetini amansızca artıran bir süreçtir bu. İkincisi,
ekolojik tükenişe yol açmış olan maliyetlerin dışsallaştırılmasının
uzun vadeli sonucudur. Bu da yaratılan toplam değerin yüzdesi ola-
rak girdilerin maliyetini yükseltmektedir. Üçüncüsü ise dünyanın de-
mokratikleşmesinin sonucudur; demokratikleşme eğitim, sağlık ve
ömür boyu gelir garantisiyle ilgili kamu harcamalarına yönelik tale-
bin sürekli artmasına neden olmuştur. Bu da yaratılan toplam değerin
yüzdesi olarak vergi maliyetlerini yükseltmektedir.
Bu üçünün bileşimi üretimden elde edilen kârlar üzerinde devasa
boyutlarda uzun vadeli yapısal baskı yaratmaktadır ve kapitalist sis-
temi kapitalistler için kârsız hale getirme süreci içindedir. Bu tezi bu
yazıda gerekçelendirmeyeceğim, çünkü bu işi başka bir yerde yap-

1. Çeviren: Tuncay Birkan, İstanbul: Metis, 2000.


154 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 155
2
tim. Bu birleşimi, tartışmak istediğim meseleler için bir veri olarak Modern dünya sisteminin inşa edilmesinden önceki tarihlerde
kabul edeceğim. kurulmuş olan çeşitli kültürlerde bu konuda o kadar çok tartışma ya-
Kapitalist dünya ekonomisinin yapısal krizinin bir parçası olarak, pılmıyordu. Her zaman, bu üç tür sorunun -düşünsel, ahlaki, siyasi
dünyayı "bilme" {scire anlamında) tarzımızın da sonunun geldiğini, sorunların- birbirlerinden ayrılamayacağı ve birbirleriyle çelişiyor-
yani bilgi sistemimizin mevcut çerçevelerinin işe yararlılığının da
muş gibi göründükleri yerlerde de ahlaki kaygıların öncelikli olması
sona erdiğini görüyoruz. Özellikle şu ortaya çıkmıştır ki bilimsel bil-
ve sonucu belirlemesi gerektiği kabul ediliyordu. Bu sorunların bir-
gi ile felsefi/hümanistik bilginin dünyayı bilmenin kökten farklı, dü-
birinden ayrı tutulması gerektiği anlayışı, tıpkı iki kültür anlayışı gibi,
şünsel olarak birbirine karşıt yolları oldukları anlayışı -bazen "iki
modern dünya sisteminin bir icadıydı. Aslında bu iki anlayış bir-
kültür" adını verdiğimiz anlayış- içinden geçmekte olduğumuz de-
biriyle mantıksal olarak bağlantılıdır. Modern dünyada, kendilerine
vasa toplumsal geçiş dönemine bir açıklama getirme görevinde son
bilimci adını verenler, bilimin, doğru arayışının sürdürüleceği tek
derece yetersiz olduğu gibi, krizle akıllıca başa çıkma yeteneğimizin
alan olduğunu iddia etmişler ve felsefe, edebiyat ve beşeri bilimlere
önünde bizatihi bir engel oluşturmaktadır. "İki kültür" anlayışının as-
iyi ve güzel arayışının sürdürüleceği alanlar olma rolünü uygun gör-
lında sadece iki yüzyıllık olduğunu ve başka hiçbir tarihsel sistemde
varolmadığını unutmamamız gerekir. müşlerdir. Epistemik hedefler arasında yapılan bu aynm bir bütün
Bu anlayış modern dünya sisteminin ideolojik çerçevesinin bir olarak her iki tarafça da kabul edilmiştir. Hatta bu ayrımdan genel-
parçası olarak icat edilmiştir ve söz konusu sistemin müstakbel niha- likle modernliğin büyük başarılardan biri olarak, alameti farikaların-
yeti ile birlikte o da gidici olabilir. Çünkü yörüngem izdeki bir çatal- dan biri olarak söz edilmiştir.
lanmanın sonucu olan, bir tarihsel sistemden ötekine geçişin neler Bu anlayışın daha eski dünya görüşlerinden ne kadar farklı oldu-
getireceği zorunlu olarak belirsizdir. Bu geçiş süreci aşina yapılan ğu, eski Yunan'a bakarak görülebilir. Modern Batılı düşünürler ge-
parçalayan kaotik bir girdap şeklini alır, bütün yönlerdeki baskıları nellikle Yunan kültürünün kendilerinin düşünsel kaynağı olduğunu ve
iyice şiddetlendirir ve şüphesiz bu arada hepimizin kafasını karma- her halükârda Yunan düşüncesinde "rasyonalizmin" merkezi yeri
karışık eder.3 Bu yüzden içinde yaşadığımız dünyadaki bu hızlı, be- işgal etmesi sayesinde metafizik tasarımların büyük ölçüde aynı ol-
lirsiz, ama çok önemli dönüşümler ortasında entelektüellerin rolünün duğunu iddia ederler. Bütün modern-öncesi medeniyetler arasında,
ne olduğunu, olabileceğini ya da olması gerektiğini sormak yerinde eski Yunan medeniyetinin modern Batı dünyasına en yakın medeni-
olacaktır. yet olduğu iddia edilir. Peki, Yunan kültürünün tarihi içinde, bu doğ-
Toplumsal bilgi arayışının sadece düşünsel sorunları değil, ahlaki ru arayışını iyi arayışından ayırma meselesiyle bağlantılı en önemli
ve siyasi sorunları da beraberinde getirdiğinin hep farkındaydık. simgesel an hangisidir? Atina gençliğinin ahlakını bozmakla suçlanan
Gelgelelim, modern dünyada, bu farklı sorunların birbirleriyle nasıl Sokrates'e baldıran zehrinin içirildiği an. Üstelik o da baldıranı direnç
bir ilişki içinde olduğu konusunda kapsamlı tartışmalar yapılmıştır. göstermeksizin içerek bir anlamda talebin meşruiyetini kabul etmiştir.
Özellikle de, en az iki yüzyıldır, düşünsel, ahlaki ve siyasi sorunların Batı'nın kültürel seyahati içinde Engizisyon, Atinalıların Sokrates'le
birbirlerinden tamamen ayrı tutulup tutulamayacağı ve tutulup tutul- ilgili yargısının ardında yatan dünya görüşünün sürdürülmesi olarak
maması gerektiği meselesi üzerinde odaklanılmıştır. Bu tartışma görülebilir. Entelektüeller Engizisyon'un gözde hedeflerinden biriydi.
ateşli bir biçimde sürmektedir. İşin aslı, modern dünyada, o bütün "modernliğe" rağmen entelek-
tüellerden hâlâ sık sık baldıran içmeleri isteniyor; entelektüeller hâlâ
kazığa bağlanıp yakılıyor. Ama bugün, bu tür baskılar ne kurbanlar
2. Bu savların daha ayrıntılı bir biçimde serimlenişi için bkz. 3. bölüm. tarafından ne de muhtemelen halkın çoğu tarafından meşru görül-
3. Bkz. Uya Prigogine, The End of Certainty, New York: Free Press, 1997. mektedir. Düşünceye hoşgörü teması modern dünyanın imgelemin-
156 AMERİKANGÜCÜNÜNGERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIKSORUNU 157
de çok güçlüdür. Entelektüeller bu teorik hoşgörü fikrini kendilerine Hiçbir şüpheye mahal bırakmaksızın şu söylenebilir ki, pratik siyasi
belli bir alan açmak için kullanmaya çalışmışlardır. Ama bu imgelem (özellikle de ekonomik ve sosyopolitik) değerlendirmelerden somut buyruk-
çok fazla ikiyüzlülük de içerir, çünkü gerçek pratiği teoriden çok lar çıkarmaya çalışılır çalışılmaz, ampirik bir disiplin elindeki araçlarla sa-
uzaktır. Aslında entelektüeller iktidardakilerin sürekli baskısı altında dece (1) vazgeçilmez araçları, (2) söz konusu değerlendirmenin kaçınılmaz
yankılarını ve (3) sayısız olası değerlendirmenin pratik sonuçları arasında
olmuşlardır. bu şekilde koşullanmış olan rekabeti ortaya koyabilir. Felsefi disiplinler da-
Son 500 yılda, özellikle de son 150 yılda, entelektüeller kendilerini ha öteye geçip değerlendirmelerin "anlam"ını, yani nihai anlamlı yapılarını
ifade etmelerine karşı uygulanan baskılarla iki farklı tarzda, çok farklı ve anlamlı sonuçlarını sergileyebilir... Tam anlamıyla ampirik bilimler olan
siyasi duruşları yansıtan iki farklı yoldan mücadele etmişlerdir. Sosyal sosyal bilimler, insanı bir seçim yapmanın güçlüğünden kurtardığını varsay-
bilimler içindeki başlıca sav, tezini doğruluk alanı olan bilim ile maya en az müsait olanlardır, bu yüzden de bunu yapabilecekmiş izlenimi-
ni yaratmamalıdırlar.4
değerler alanı olan siyaset arasındaki hipotetik ayrım üzerine inşa
eden sav olmuştur. Bugün sosyal bilimcilerin çoğu sadece bilim alanı Weber'in kullandığı dile dikkat edin: Sosyal bilim insanı bir se-
içinde bilimci sıfatıyla konuştuklarını ve değerlerle, dolayısıyla çim yapmanın güçlüğünden kurtaramaz. Böylesine çileri bir kendi
sosyal bilimcilerin çizdiği gerçeklik tablosundan çıkarılması gereken kendini inkâr tavrının ne kadar iç burkucu olduğunun kendisi de far-
sonuçlarla ilgili her tür tartışmayı kamu alanına bıraktıklarım iddia kındaymış gibi görünüyor. Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesin-
ederler. "Değerlerde tarafsızlığı" savunduklarını söylerler ve bunun den hemen sonra Münihli öğrencilere yaptığı ve "bir meslek olarak"
genelde entelektüeller, özelde de ampirik sosyal bilimciler için bilimi tartıştığı ünlü konuşmasında Tolstoy'un şunları söylediğini ha-
benimsenmesi uygun olan tek duruşu temsil ettiğini iddia ederler. Bu tırlatır: "Bilim anlamsızdır çünkü bizim için önemli olan tek soruya,
tarafsızlığın, sosyal bilimin toplumsal ve siyasi hoşgörüsünü (ve en- 'Ne yapmalıyız ve nasıl yaşamalıyız?' sorusuna hiçbir cevap ver-
telektüellerin talep ettiği hoşgörüyü) haklı çıkardığı söylenir. mez." Weber de bunu kabul eder: "Bilimin bize bunun cevabını ver-
Değerlerde tarafsızlığın tam tarifi birçok tartışmaya konu olmuş- mediği tartışılmayacak kadar açık."
tur, ama temel fikir, veri toplama ve bu verilerin anlamlarını yorum- Peki ama buradan ne sonuç çıkarır?
lama işinin, çıkacak sonuçların araştırmacı, toplum ya da devlet tara-
fından benimsenen değerleri haklı mı çıkardığı yoksa onlara aykırı mı Çağımızın yazgısının özelliği rasyonalizasyon ve entelektüelizasyon-
dur; her şeyden önce de "dünyanın büyüsünü kaybetmesidir...
düştüğünden bağımsız olarak yürütülmesi gerektiğidir. Bir tasvirin
Çağın yazgısını onuruyla karşılayamayan kişi için söylenecek söz şudur:
doğruluğunun, tasvir ettiği şeyin istenir olup olmamasıyla hiçbir ilgisi Döneklerin bilinen gürültücülüğüyle değil, sessizce geri dönsün. Eski kili-
olmadığı söylenir; yani, olan ile olması gerekenin birbirlerinden seler kollarını açmış, şefkatle beklemektedir onu...
bütünüyle ayrı olduğu iddia edilir. Buna bağlı, alt bir iddia da, Ama [entelektüel] dürüstlük bizi şunu da söylemeye zorluyor: Bugün
araştırmasının sonuçlarını, kamu işlerine etkisi ne olursa olsun, ka- yeni peygamberler ve kurtarıcılar bekleyen bir sürü insanın durumu, güze-
muya olduğu gibi sunmanın araştırmacının ahlaki görevi olduğudur. lim Edomit bekçisinin sürgün dönemi şarkısında dile getirdiğinin aynısıdır.
Öte yandan entelektüelin, araştırmacının ya da bilimcinin, ahlaki ya Bu şarkı İşaya'nın vaazlannda da yer alır:
"Biri Seir'den bana sesleniyor: Bekçi, geceden ne var? Bekçi dedi: Sabah
da siyasi imaları dolayısıyla başkalarını rahatsız edecek sonuçları ifşa
geliyor, gece de geliyor; eğer sormak istiyorsanız sorun; geri dönüp gelin."
etmesine hiçbir engel koymamak da liberal bir toplumun göstergesi Bu sözlerin söylendiği insanlar iki bin yıldan çok sordular ve beklediler;
sayılır. oysa onların sonunu öğrendiğimizde sarsılıyoruz. Bundan çıkarmak istedi-
Sosyal bilimler içinde bu temel perspektifin en etkili olmuş ve sık
sık sözü edilen ifadelerinden biri, Max Weber'in "değerden bağım-
4. Max Weber, "The Meaning of 'Ethical Neutrality' in Sociology and Econo-
sızlık" ve "nesnellik" hakkında söyledikleridir: mics", Weber, The Methodology of the Social Sciences içinde, New York: Free
Press, 1949, s. 18-9.
158 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 159
ğimiz ders şudur ki, özlem duyarak ve bekleşerek hiçbir şey kazanılmaz; ama romantik ve şüphesiz sonradan yakıştırılan bir jestle, pişmanlı-
onun için biz başka türlü hareket edeceğiz.5
ğını dile getirdikten sonra "Eppur si muove!" (Yine de dönüyor!) di-
Temkinli, hatta kötümser bir metindir bu, ama Weber her türlü ye mırıldandığı söylenen Galileo'dur. Doğa bilimleri bugüne dek ça-
aleyhte etkene rağmen kendi "büyüsünü kaybetmiş" dünya anlayışına lışmalarına yapılan siyasi müdahaleler olarak gördükleri şeylerle sa-
ısrarla bağlı kalır ve nesnel bilim idealini yüceltmeyi sürdürür. vaşmaları gerektiğini düşünmeyi sürdüregelmişlerdir.
Weber'in söylediklerine yakından bakılınca konumun, hem de sa- Weber'e gelince, Runciman 1972'de, Weber'in görüşlerinin 1945-
dece onun kişisel konumunun değil, genelde konumun karmaşıklığı sonrası dünyada "büyük çoğunluk" arasında bir ortodoksi konumuna
şüphesiz görülecektir. Runciman'ın işaret ettiği gibi: "Weber, daha gelmiş olmasına rağmen, Weber ömrünün sonlarına geldiğinde bile
sonraları değerden bağımsız sosyal bilimi savunmasına rağmen, sos- durumun böyle olmadığını belirtmiştir: "Aslında 'Değerden Bağım-
yal politika meselelerinde nüfuzunu kullanabileceği yerlerde kullan- sızlığın Anlamı' hakkındaki yazıyı okuyan birçok kişi, tıpkı Halb-
mayı sürdürmüştür... Ama bu tutarsızlık sayılmaz... çünkü... 1904 ta- wachs gibi, Weber'in bariz bir şeyi gereksiz yere ince eleyip sık do-
rihli bir yazısında söylediği gibi, bilimsel nesnellik ve kişisel kana- kuduğunu düşünmüş olabilir. Gelgelelim buna hemen şu cevap veri-
atlerin yokluğu birbirinden ayrı şeylerdir."6 lebilir: Söyledikleri her ne kadar bariz şeyler olsa da, Weber, bu ya-
Yine de Weber'in kendi akıl yürütmesi ne tür karmaşıklıklar içe- zının yazılmasına vesile olan Verein [für Sozialpolitik]'in kapalı otu-
rirse içersin, sonuçta temel konumu açıkça ortaya çıkar: "Değerle- rumunda kazanan değil, kaybeden tarafta yer alıyordu."8
rin... geçerliliği hakkında yargıda bulunmak bir inanç meselesidir. Bu Weber'in dolaysız hedeflerinin kimler olduğu birçok yoruma ko-
hayatın ve evrenin anlamlarını bulmaya çalışan spekülatif yorumcu- nu olmuştur. En bariz hedef, Heinrich von Treitschke ve aslen soyut
ların işi olabilir belki. Ama ampirik bilimin alanına kesinlikle gir- bilimsel doğruluğa değil Alman Reich'ına bağlı olduklarını düşünen,
mez... ampirik olarak kanıtlanabilecek gerçek, yani bu nihai amaçla- Alman üniversitelerindeki sağcı profesörlerdi.9 Şüphesiz, Marksistler
rın tarihsel değişimlerden geçtiği ve tartışmaya açık olduğu gerçeği de ikincil hedefti, ki bu çoğu zaman da açıkça belirtiliyordu.
ampirik bilim ile değer yargıları arasındaki ayrımı etkilemez."7 Gelgeldim, değerden bağımsızlığı savunan bir konumun, en çok
Burada savunulan konumun düşünsel baskıya karşı bir tavrı tem- liberal merkezin siyasi savlarına ve önvarsayımlarına uyduğunu ve
sil ettiğini söyledim. Bu tavır modern dünya sistemi içindeki ilk ifa- hem bu merkezin uzmanların kamu politikasında oynadıktan rol
delerinde en net şekilde görülür. Değerlerde tarafsızlık savunusu sos- üzerindeki vurgusunu hem de belli kısıtlamalar içerisinde yapılacak
yal bilimcilerle değil, Hıristiyan ilahiyatının hayatları ve çalışmaları tartışmalarla mutabakata ulaşmanın siyasi açıdan istenirliğini pekiş-
üzerindeki ağır müdahalesine karşı isyan eden doğa bilimciler ve di- tirdiğini görebiliriz. Bu merkezci liberalizm çok geniş bir konumlar
ğer filozoflarla birlikte başlamıştır. Bu isyanın klasik kült kahramanı, yelpazesini içerir ve çalışmalarının herhangi bir anında siyasi pano-
Engizisyon tarafından dünyanın güneşin etrafında dönmesiyle ilgili
bilimsel savlarından pişmanlık duyduğunu söylemeye zorlanan, 8. Runciman, Critique of Max Weber's Philosophy, s. 49.
9. Bkz. Arnold Brecht: "İlk Alman görecileri yarı-otoriter bir monarşik hükü
metçe yönetilen bir ülkede yaşayan demokratik, liberal ya da sosyalist eğilimli aka
demisyenlerdi. Etrafları, bu hükümet tipini ideal kabul eden ve çoğunlukla duygu
5. Max Weber, "Science as a Vocation", From Max Weber: Essays in Sociology sal milliyetçilik ve muhafazakârlığı derslerine ve akademik yazılarına taşıyan baş
içinde, Londra: Routledge & Kegan Paul, 1948, s. 155-6 (Türkçesi: Sosyoloji Yazı ka akademisyenlerin oluşturduğu büyük bir çoğunluk tarafından kuşatılmış durum
ları, çev. Taha Parla, Hürriyet Vakfı, İstanbul, 1986. Çeviri biraz değiştirildi). daydı. Kendi çalışmalarında otoriter biçim ve değerlere selam vermek istemeyen
6. W. C. Runciman, A Critique of Max Weber's Philosophy of Social Science, göreciler, kendilerini, bilim ile siyasi değerlendirmeler arasındaki uygun ilişkiyi,
Cambridge: Cambridge University Press, 1972, s. 6-7, not 7. demokratik biçimde yönetilen ülkelerdeki meslektaşlarının gerek duymadıkları öl
7. Max Weber, "Objectivity in Social Science and Social Policy", Weber, Met çüde dikkatli bir biçimde savunuyorlardı" (Brecht, Political Theory, Princeton:
hodology of the Social Sciences, s. 55. Princeton University Press, 1959, s. 239).
160 AMERİKANGÜCÜNÜNGERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIKSORUNU 161
ramanın "aşırı uçları" olarak tanımlanan her ne varsa ona yönelik bir Gramsci'nin ne yaptığına dikkat edelim. Gramsci değerlerde ta-
siyasi bağlılığı ifade etmemeleri koşuluyla, araştırmacıların/bilimci- rafsızlığı savunan entelektüellerin tarafsızlığını sorguluyor ve onların
lerin söylediği ve yaptığı her şeyi hoşgörebilir. Öte yandan, mutaba- organik bir biçimde sınıfsal aidiyetlerine bağlı olduklarında ısrar
kat değerlerine bağlılık beyanında bulunmak normal, hatta mecburi ediyordu. Bu da şüphesiz doğruluk değerini (tabii eğer bir şey temsil
görülür. ediyorsa) neyin temsil-ettiği ve en başta da kimin temsil ettiği so-
Nitekim, değerlerde tarafsızlığı savunanlar kendilerini bütün bi- rusunu gündeme getirir. Bildiğimiz gibi, entelektüelin rolünü tanım-
çimleriyle bilginin peşine düşmek için alan yaratan kişiler olarak su- lamanın bu yolu, dünyadaki Komünist partiler tarafından entelektü-
nar, bu düşüncenin uygulayıcılarını da hem kilise, devlet ve toplu- ellerin kendi kişisel analizlerini kolektiviteninkine tâbi kılmaları ge-
mun yerleşik düzenlerine hem de sistem karşıtı hareketlerin karşı- rektiğinde ısrar etmek için kullanılmıştır; söz konusu kolektivitenin
düzenlerine karşı savunurlar. Değerlerde tarafsızlık kendi kendine de Parti olduğu düşünülüyordu, çünkü Parti işçi sınıfının çıkarlarını
göndermede bulunarak haklı çıkarılır. Bu tarafsızlığın uygulanması- temsil etme iddiasındaydı. Postmodernist araştırmacılar Gramsci'nin
nın doğruya ulaşmanın sadece tercih edilen değil, aynı zamanda tek organiklik iddiasının çekirdek unsurlarını esasen alıkoymakla birlik-
yolunu temsil ettiği söylenir. Bu nedenle onu savunmanın bütün top- te, onu "sınıflar"ın ötesinde başka grupları da kapsayacak şekilde ge-
lum/devlet/dünya sistemi için başlı başına bir iyilik yarattığı düşü- nişletmiş ve aynı anda bunların ifadesini kontrol etme hakkına sahip
nülür. Üstelik, denir, bu iyiliğe hizmet etmenin en iyi yolu, bu siste- siyasi grupların varlığını tanımayı reddetmişlerdir.
min uzmanlara tanıdığı imtiyazların olası suistimallerine karşı her Gramsci'nin kavramı bir anlamda, tarihsel olarak yağmurdan ka-
türlü denetimin ilgili kurumun kendi içinde kalmasıdır. çayım derken doluya tutulmaya neden olmuştur. Weber, Alman aka-
Düşünsel baskıyla ilgili olası ikinci tavır, değerlerde bağımsızlık demisindeki sağcı milliyetçi entelektüellerin hâkimiyetinden kaçmak
kavramını reddettiği için çok farklıdır. Bu görüş tarihsel olarak hem için, değerlerde tarafsızlığın meşru olduğu üzerinde ısrar ediyordu.
siyasi soldan hem de sağdan gelmiştir ve değerlerde tarafsızlığın Gramsci ise, İtalyan entelektüel alanında değerlerde tarafsızlığın
merkezci liberalizmin fikirler alanındaki tahakkümünü örten bir kılıf temsil ettiği merkezci liberalizmin hâkimiyetinden kaçmak için,
olduğu iddiasını gündeme getirir. Bu savın en etkili olmuş versiyonu entelektüellerin organikliği üzerinde ısrar ediyor, bu da entelek-
Antonio Gramsci'ninkidir. Gramsci bütün entelektüellerin köklerinin tüellerin siyasi liderliğe tâbi olmaları şeklinde yorumlanıyordu. Ga-
zorunlu olarak sınıfsal bağlılıkları içinde olduğunu ileri sürüyordu. lileo'ya yapılan eziyet entelektüellerin Yerleşik (Hıristiyan) ahlakının
Daha da önemlisi, sınıflar kendi içlerinde Gramsci'nin "organik en- ete kemiğe bürünmüş hali olduklarını söyleyenlerden kurtulmalarının
telektüeller" adını verdiği bir grup yaratma ihtiyacını hissetmişlerdi: altını çizen bir kıssa sunarken, Sovyet biyologlarının Lysen-ko ile
Başlangıçta ekonomik üretim dünyasındaki asli bir işlev temelinde orta- Stalin'den gördükleri eziyet de entelektüellerin sistem karşıtı ahlakın
ya çıkan her toplumsal sınıf, kendi içinde, organik olarak, sadece ekonomik ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu söyleyen Parti'den kur-
alanda değil toplumsal ve siyasi alanda da, kendisine homojenliğini ve gör- tulmalarının altını çizen bir kıssa sunuyordu.
düğü işlevin bilincini veren bir ya da daha fazla sayıda entelektüeller grubu
yaratır... Gramsci, bu cümleye düşülen ama İngilizce basımda çevrilmemiş olan bir dipnotta,
Her yeni sınıfın kendi içinde yarattığı ve kendi tedrici gelişimi içinde iş- bu son cümleyle ne kastettiğini, Gaetano Mosca örneğini kullanarak anlatır:
leyip geliştirdiği "organik" entelektüellerin, çoğunlukla, yeni sınıfın yarattı- "Mosca'nın Siyaset Biliminin Öğeleri adlı eseri... bu başlık altında incelenmelidir.
ğı yeni toplumsal tipin ilkel faaliyetlerinin kimi kısmi görünümlerinin "uz- Mosca'nın 'siyasi sınıf dediği şey, egemen toplumsal grubun entelektüel kategori-
manlaşmaları"ndan ibaret oldukları görülebilir.10 sinden başka bir şey değildir; 'Siyasi sınıf kavramı Pareto'nun 'elit' kavramına ben-
zer... Mosca'nın kitabı sosyolojik ve pozitivist unsurların devasa bir karışımıdır, üs-
telik güncel siyasi göndermelerin taraflılığını da taşır ki bu da sindirilmesini kolay-
10. Antonio Gramsci, "The Formation of the Intellectuals", The Modern Prin- laştırır ve üslubunu çok canlı bir hale getirir" (Gramsci, Gli Intellectuali e l'orga-
ce, and Other Writings içinde, New York: International Publishers, 1957, s. 118. nizzazione della cultura, Torino: Einaudi, 1949, s. 4).
162 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 163

Tartışma on dokuzuncu yüzyıl ve özellikle de yirminci yüzyıl tinin çok az üstünde, hatta (en azından bir süreliğine) altında bir fi-
boyunca bu noktada durdu; yakın tarihlerdeki "kültür savaşları"nın yata inmeye zorlarlardı.
gösterdiği gibi,11 şiddeti gittikçe artan iç kavgalar ortasında tam bir Kâr elde etmek için, piyasanın en azından kısmen kısıtlanması,
sağırlar diyalogu yaşandı. Bu tür entelektüel kavga, süregiden bir ta- yani belli bir ölçüde de olsa tekelleşme zorunludur. Kısıtlama ya da
rihsel sistemin sistemsel gerilimlerinin doğal bir yansımasıdır, ama tekelleşme ne kadar büyürse, satıcıların elde edebileceği olası kâr da
sistemsel bir geçişle karşı karşıya kalıp bu geçişin sonucu konusunda o kadar artar. Tekellerin, sık sık işaret edilen sakıncaları da vardır
tam bir belirsizlik, ama mevcut dünya sistemimizin dağılması ya da şüphesiz. Ama tekelleri sona erdiren şey, sakıncalarıyla ilgili toplum-
ortadan kalkması anlamına gelecek kaotik bir çatallanmanın orta- sal farkındalık değil, tekellerin, yeni üreticilerin/satıcıların yüksek
sında yaşadığımız konusunda tam bir kesinlik içinde olduğumuz za- kâr getiren piyasalara girmeyi amaçlayan rasyonel ve kaçınılmaz ça-
manlarda bu kavga pek işimize yaramaz. Geçişten optimal sonuçlar baları yoluyla kendi sonlarına davetiye çıkarmalarıdır. Söz konusu
elde etmek istiyorsak, neyin mümkün neyin imkânsız, neyin istenir çabalar eninde sonunda başarılı olurlar, ama bu arada söz konusu ye-
neyin istenmez olduğunu daha iyi kavramamız gerekir. ni üreticilerin/satıcıların girdiği piyasanın kârlılığını azaltırlar.
Modern dünya sisteminin hayli tuhaf bir özelliği vardır. Kendisi- Demek ki piyasa kapitalizmin işleyişinde gerçekten de önemli bir
ne dair, gerçekçi bir biçimde betimleyici ve aynı zamanda kural ko- rol oynar, ama sadece bazı üreticilerin/satıcıların sürekli olarak baş-
yucu olduğu ama yine de kesin olmadığı varsayılan bir dizi teorik kalarının tekellerini sona erdirmeye çalışırken başvurdukları bir me-
analiz ortaya koyar. Kapitalizmin serbest bir piyasadaki rekabete da- kanizma olarak. Gelgelelim, bunun net sonucu tekelleştirilmiş bir pi-
yalı olduğunu ve olması gerektiğini söyleriz. Vazgeçilmez siyasi çer- yasa içinde daha önceleri kazanç sağlamış olanların, avantajlarının
çevelerimiz olan devletlerin egemen olduğunu ve olması gerektiğini sona ereceğini anlayınca, kazançlarını da alıp bir başka -genellikle de
söyleriz. Yurttaşlığın siyasi haklarda eşitliğe dayalı olduğunu ve ol- yeni- tekelleştirilmiş piyasa bulmaya çalışmalarıdır. Bu gidiş gelişte,
ması gerektiğini söyleriz. Ve araştırmacıların/bilimcilerin değerlerde devletler -hem tekellerin garantörleri ya da yaratıcıları sıfatıyla hem
tarafsızlığı gözettiklerini ve gözetmeleri gerektiğini söyleriz. Bu tekelci uygulamaların "tarafsız" meşrulaştırıcıları sıfatıyla, ama aynı
önermelerin her biri hem bir betimleme hem de bir kural koyma ma- zamanda tekelleri yıkan fail sıfatıyla da- herkesin manevraları için
hiyetindedir. Gelgelelim, hiçbiri doğru bir betimleme olmaya yakla- merkezi bir rol oynarlar. Devleti kendi tarafına çekmek büyük kâra
şamaz ve dünya halklarının, hatta sistemin en seçkin savunucularının giden ana yoldur. Eğer devlet sizin tarafınızda değil de başka birinin
çoğunluğu vazedilenleri nadiren uygularlar. Şimdi gelin bu betimle- tarafındaysa, o zaman bir girişimci olarak ilk ihtiyacınız devletin
meleri, kural koyuşları gözden geçirelim. politikasını değiştirmektir. Kapitalistler ciddi kârlar elde etmek için
Serbest (ya da rekabetçi) piyasa kapitalist dünya ekonomisinin devletlere ihtiyaç duyarlar, ama başkalarının değil kendilerinin
müthiş parolasıdır, ama aynı zamanda tanımlayıcı özelliği olduğu da tarafında olan devletlere.
varsayılır. Ancak piyasada iş yapan her kapitalist bilir ki eğer bir pi- Egemenlik de devletlerarası sistemin parolasıdır. Modern dünya-
yasa Adam Smith'in serbestliği tanımladığı anlamda -birçok satıcı, da her devlet kendisinin egemen olduğunu iddia eder. Yine her devlet
birçok alıcı ve bütün alıcılarla satıcıların piyasanın gerçek durumunu diğerlerinin egemenliğine saygı gösterdiği iddiasındadır. Ama bil-
tam anlamıyla bilmeleri dahil, yapılan işlemlerin bütünüyle saydam diğimiz gibi ve herhangi bir Realpolitik savunucusunun söyleyeceği
olması- gerçekten serbest olsaydı, herhangi bir kâr elde etmek gibi, işler aslında böyle yürümez. Daha güçlü ve daha zayıf devletler
imkânsız olurdu. Çünkü alıcılar satıcıları her zaman üretim maliye- vardır, güç ve zayıflık devletler arasındaki karşılıklı ilişkinin ölçütü-
dür. Ve daha güçlü devletler daha zayıf devletlerin iç meselelerine
11. Bkz. Lingua Franca (yay. haz.), The Sokal Hoax; The Sham That Shook the sürekli müdahale ederken, daha zayıf devletler de bu müdahalelere
Academy, Lincoln, Neb.: University of Nebraska Press, 2000. direnebilmek için sürekli daha güçlü olmaya çalışırlar. Ama zayıf
164 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 165
devletler bile, büyük güçlüklerle de olsa, güçlü devletlerin siyasetine
kendilerini sokabilirler. Ve bütün devletler, en güçlüleri bile, dev- recesine bakılarak kolayca ölçülebilir.
letlerarası sistem denen kolektivitenin işleyişiyle kısıtlanırlar. "Güç Son olarak, değerlerde tarafsızlığa geliyoruz. O delişmen, geçim-
siz ve sözde-zeki grubu, yani entelektüelleri kısıtlamak için yaratıl-
dengesi" tabiri tam da bu kısıtlamalara atıfta bulunmaktadır.
mış bir kavramdır bu. Teoride, bütün araştırmacılar ve bilimciler
Eğer bütün devletler gerçekten egemen olsalardı, hiçbir devletin
kendilerini soyut doğruluğa adamışlardır ve hikâyeyi gerçekte nasılsa
bir istihbarat servisi, hatta silahlı kuvvetleri olmazdı, buna ihtiyaç
duyulmazdı. Ama şüphesiz bütün devletlerde bunlar vardır ve sınır- o şekilde anlatırlar, çünkü araştırmaları dünyayı anlamalarını sağ-
lamaktadır. Araştırma konularını sadece içsel bilimsel ya da akade-
ları içinde olup bitenler üzerinde asgari bir kontrolü ellerinde tutabil-
mik değerlerini düşünerek, araştırma yöntemlerini de geçerlilik ve
mek için bunlara ihtiyaç duyarlar. Egemenlik sloganının anlamsız ol-
duğu değil söylemek istediğimiz. Bu slogan müdahalenin derecesine güvenilirliklerini göz önünde bulundurarak seçtiklerini iddia ederler.
Kamu alanı için geçerli hiçbir sonuca ulaşmazlar. Hiçbir toplumsal
ve türlerine normatif bir sınır getirir ve bu nedenle zayıf devletler ta-
baskıdan korkmazlar. Ulaştıkları sonuçlan veya bunlarla ilgili rapor-
rafından -bir dereceye kadar- daha güçlü devletlerin kendilerine
larını düzeltirken mali ya da siyasi hiçbir baskıyı dikkate almazlar.
verdiği zararı sınırlamak için kullanılabilir. Bugün Birleşmiş Millet-
ler bu kısıtlamaları devreye sokan başlıca vasıtalardan biridir. Ama Bu güzel bir peri masalıdır, ama belli bir süre bir üniversitede ya
da bir araştırma kurumunda bulunup da buna hâlâ inanan biri, kendisi
dünyadaki dışişleri bakanlıklarında Birleşmiş Milletler ne kadar cid-
farkında mıdır bilinmez ama, naif biridir. Entelektüellerin üzerlerinde
diye alınmaktadır?
muazzam maddi baskılar vardır, kariyer baskıları da en az onlar
Fransız Devrimi'nden beri, her devletin "yurttaşları" olmuştur,
kadar büyüktür, yok bu ikisi de işe yaramıyorsa siyasi baskılar her
"tebaası" değil. Yurttaşların hakları vardır. Yurttaşlar devletlerinin si-
zaman devreye sokulabilir. Mesele ortada artık Galileo'lar olmaması
yasi karar alma süreçlerine eşit olarak katılırlar. Ne var ki bu kavram
değildir. Birçok Galileo vardır ve bazıları "Eppur si muove" diye mı-
ortaya atıldığından beri hemen her devlet söz konusu kavramın ger-
rıldanmaktan da daha fazlasını yapmaktadır. Ama en liberal devlette
çeklikteki uygulanabilirliğini sınırlamak için çok çabalamıştır. Bunu
bile sürüden ayrılmak cesaret ister.
yapmanın yollarından biri de, dünya sisteminin bir dizi ikili ayrımı
Bu dört mitin -serbest piyasa, egemen devletler, bütün yurttaşla-
şeyleştirip bunlara daha önce rastlanmadık ölçüde siyasi önem ver-
rın eşit haklara sahip olması ve değerlerde tarafsız araştırmacı/bilim-
mesi olmuştur: Burjuva-orta sınıf/proletarya-işçi sınıfı; kadın/erkek;
ci- modern dünya sisteminin işleyişi için neden zorunlu olduğu, ne-
Beyaz/Siyah; evin ekmeğini kazanan/evkadını; verimli işçi/verimsiz
den o kadar yüksek sesle telaffuz edilip o kadar geniş kesimlerce (en
kişi; cinsel açıdan normal/cinsel açıdan sapkın; eğitimliler/ kitleler;
azından yüzeyde) bunlara inanıldığı kolayca açıklanabilir. Ama bu-
dürüst yurttaş/suçlu; normal/zihinsel açıdan anormal; reşit/ reşit
rada benim derdim bu değil. Derdim, içinde yaşanılan tarihsel sistem
olmayan; medeni/gayri medeni. Şüphesiz dahası da var.
yapısal bir krize girip çatallanmaya başladığında (ki ben bugün bu
Hepsi de on dokuzuncu yüzyılda teorik açıdan ayrıntılı olarak ge-
durumda olduğumuza inanıyorum) neler olduğunu ele almak. Özel-
liştirilmiş olan bu ikili ayrımlarla ilgili olarak dikkat çekilmesi gere-
likle de değerlerde tarafsız araştırmacıya/bilimciye ne olduğunu ve
ken şey, eski ayrımlara dayanmakla birlikte onlara daha önce nadiren
ne olması gerektiğini ele almak.
sahip oldukları bir belirginlik, bir bağıntılılık ve bir katılık vermele-
Bence biz entelektüellerin yapması gereken şey, bu mitleri bir ke-
ridir. Ayrıca şuna da dikkat çekmek gerekir ki belirginleştirilen her
nara atmak ve gerçek durumu, yani bütün tartışmaların aynı anda
ikili ayrımın sonucu fiili yurttaşlığın kısıtlanmasıdır. Bir kavram ola-
hem düşünsel, hem ahlaki, hem de siyasi olduklarını açık seçik bir
rak yurttaşlık teorik bakımdan herkesi içerir. İkili ayrımlar ise bu
biçimde ortaya koymaktır. O halde bu, Weber'in karmaşık konumu-
"herkesi" nüfusun nispeten küçük bir azınlığına indirgerler. Bu, seç-
nun gerçek sınırlarını görmek demektir. Ama Gramsci'nin fazla basit
me haklarına, özellikle de gerçek siyasi katılımın kabul edilirlik de-
konumunu kabul etmeksizin. Entelektüellerin meşgul oldukları tür-
166 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 167

den meseleleri nitelemek için kasten üç kelime -düşünsel, ahlaki ve ğunu ve ne zaman istikrar kazanacağını öngörmek imkânsızdır, ama
siyasi- kullandım çünkü, tartışmalarda aynı anda üç analiz tarzının yapılacak seçim geçiş döneminde bütün aktörlerin eylemlerinden
üçüne de rastlanmasına rağmen, bu üç tarzın özdeş olmadığına ve her şiddetli bir biçimde etkilenir. İşte bugün buradayız.
tarzın kendi talepleri olduğuna inanıyorum. Üstelik, söz konusu üç Araştırmacının/bilimcinin rolü bu geçişin mahiyetini anlamak
talebi belli bir sırayla ele almanın faydalı olacağına da inanıyorum: için kendi becerilerini devreye sokmak ve en önemlisi de, bu geçişin
Önce, nereye gittiğimize (mevcut yörüngemize) dair düşünsel değer- bireysel ve kolektif olarak hepimize sunduğu tarihsel seçenekleri or-
lendirme; ikinci olarak, nereye gitmek istediğimize dair ahlaki de- taya koymaktır. Bu dönem kaotik olduğu ve çıkacak sonucu öngör-
ğerlendirme; üçüncüsü, gitmemiz gerektiğini düşündüğümüz yere mek işin doğası gereği imkânsız olduğu içindir ki geçişi ve sunduğu
ulaşmanın nasıl muhtemel olacağına dair siyasi değerlendirme. Bun- seçenekleri analiz etmeye yönelik düşünsel görev, kolay ya da apaçık
ların her biri yeterince zordur. Üçünü sıkı bir bağlantı içinde ve peş bir görev değildir. İyi niyetli kişiler düşünsel analiz konusunda farklı,
peşe yapmak daha da zordur. Ama bu görevi üstlenmek gibi bir der- hatta çok farklı düşünebilirler, düşüneceklerdir. Bu süreç düşünsel bir
dimiz yoksa, kendimize başka bir iş bulmamız gerekir. tartışmayı beraberinde getirir, düşünsel tartışmaları yönlendiren
Nereye gidiyoruz? Bu soruyu cevaplayabilmek için, bir kronozo- kuralları kullanır. Ben bu tartışmaya girmeye çalıştım, şüphesiz
fiye, bir analiz birimine ve analitik bir perspektife sahip olmamız ge- başka birçok kişi de aynı şeyi yaptı.13
rekir.12 Benimkiler açık. Analitik perspektifim "dünya sistemleri "Nereye gidiyoruz?" sorusu, sorabileceğimiz tek düşünsel soru
analizi" adını verdiğim bir şey. Analiz birimim tarihsel bir toplumsal mudur? Hayır, ama sistemsel bir geçiş sırasında, kolektif geleceğimiz
sistem. Kronozofim de, kademeli çatallanmalar içinde, (ahlaki bir için muhtemelen en can alıcı sorudur. Bu nedenle kolektif düşünsel
kavram olan) ilerlemeyi mümkün kılan (ama hiçbir surette zorunlu kaygılarımızın merkezi haline gelmesi hem istenir hem de son kerte-
kılan değil) bir zaman okunun var olduğu kabulüne dayalı. Ben buna de kaçınılmaz bir şeydir. Şüphesiz, bunu söylediğimde benim seçti-
"mümkün ilerleme teorisi" diyorum. Bu dediklerimi daha somut bir ğim kronozofi, analiz birimi ve analitik perspektifin temelde doğru
dile tercüme etmeme izin verin. bir başlangıç noktası sunduğunu varsaymış oluyorum. Bazı kişiler,
Mevcut tarihsel toplumsal sistemimiz, kapitalist bir dünya eko- hatta belki de çok sayıda kişi bunu kabul etmeyecektir. Ve enerjimi-
nomisi olan modern dünya sistemidir. Bu sistem, uzun on altıncı yüz- zin belli bir kısmı bu analiz-öncesi diyebileceğimiz sorunlar üzerin-
yıldan beri vardır. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde deki tartışmaya gitmek zorundadır. Ama doğrusunu söylemek gere-
yeryüzündeki diğer bütün tarihsel toplumsal sistemleri köşeye sı- kirse, çok da büyük bir kısmı değil. Doğru öncüller kümesini kullan-
kıştırıp bünyesine katmış olan bu sistem coğrafi olarak genişleyip dığına kani olan bizlerin, temel öncülleri haklı çıkarmaya bir sürü za-
bütün yerküreyi kapsayacak hale gelmiştir. Bütün tarihsel sistemler man harcayıp da günümüz gerçekliğine bu öncüller temelinde teşhis
gibi, bir kere ortaya çıktıktan sonra, açıkça ortaya koymanın müm- koymakla ilgili çetrefil sorunlara değinememek gibi bir lüksü yoktur.
kün olduğu ve sistemin döngüsel ritimlerine ve çağcıl eğilimlerine Geçişin mahiyetiyle ilgili tartışmaya geldikten sonra, ustalık ge-
yansıyan belli kurallarla işlemiştir. Bütün sistemler gibi, eğilimleri- rektiren bir işe, yani yörüngeye dahil olan vektörleri tanımlama, bu
nin çizgisel izdüşümleri belli sınırlara ulaştığında sistem kendini vektörlerin içinde işledikleri parametreleri ve girebilecekleri olası al-
denge durumunun çok uzağında bulur ve çatallanmaya başlar. Bu ternatif yolları ortaya koyma işine girişirken, kaotik bir durumda bir-
noktada, sistemin krizde olduğunu, yeni ve farklı bir düzene istikrar çok sürprizler ve ani tersine dönüşler olacağını her zaman aklımızda
kazandırmaya çalıştığı kaotik bir dönemden geçtiğini, yani bir sis- tutmamız gerekir. En zor iş de, nelerin eski sistemin birer parçası olan
temden ötekine geçildiğini söyleyebiliriz. Bu yeni düzenin ne oldu- döngüsel örüntülerin devamından ibaret olduğunu ve nelerin gerçek-

12. Kronozofi hakkında bkz. 6. bölüm, not 3. 13. Bkz. 3. bölüm.


168 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 169

ten yeni olduğunu ayırt etmektir. Mevcut dünya sistemimizin nın zorunlu olarak beraberinde getirdiği akışkan ortam içinde bunları
karakteristik özelliklerinden birinin yenilik ideolojisi olması bu işi korumak isteyeceklerini beklemenin normal olduğu gerçeğini dikkate
daha da zorlaştırır; bu ideolojinin ifadelerinden biri de almamız gerekir. Kısacası, geçiş çağı bir dostluk maçı değildir.
araştırmacılarla bilimcilerin ve hatta reklamcıların gerçek dünyadaki Gelecek için verilen şiddetli bir mücadeledir ve aramızda keskin ay-
her değişimi "yeni" ve dolayısıyla ya "harika" ya da "korkunç" ilan rımlara yol açacaktır. Bir geçiş çağında karşı karşıya geldiğimiz en
etme eğilimidir. Değerlendirmelerimizde belli bir sakinliğe büyük ahlaki mesele nedir, diye sorulduğunda, cevabı kesinlikle çok
ihtiyacımız var. basittir: Şimdikinin yerine geçecek olan tarihsel sistem (ya da sis-
Kaotik bir durumda, emin olabileceğimiz bir şey varsa o da önü- temler) şu anki ve geçmişteki sistemlerin örüntüsünü, yani hiyerar-
müze yeni yollar çıkacağı ve kelimenin gerçek anlamında onlar ara- şik, eşitsizlikçi bir sistem örüntüsünü koruyacak mıdır, yoksa nispe-
sında bir seçim yapmamızın isteneceğidir. İşte bu noktada devreye ten demokratik, nispeten eşitlikçi mi olacaktır?
ahlaki meseleler girer, kaçmak ya da görmezden gelmek mümkün Bunun ahlaki bir mesele olduğu hemen görülür: İyi toplum nedir?
değildir onları. Bu seçim hiçbir zaman teknik, biçimsel rasyonalite Ama aynı zamanda düşünsel bir meseledir de: Hangi tür toplumu in-
ile ilgili bir mesele değildir. Weber'in "tözel rasyonalite" dediği şeyi, şa etmek mümkündür? Mümkün mü? Neye göre? Farazi bir insan psi-
yani araçlar değil amaçlar arasında seçim yapmayı içerir. Ve amaç- kolojisine göre mi? Belli bir teknoloji düzeyine göre mi? Geçmiş iki
lardan bahsederken, dar ve teknik bir biçimde tanımlanan amaçlan yüzyılın bütün önemli sosyal bilim meselelerinin ardında bu ahlaki
değil, inşa etmeyi tercih ettiğimiz yeni tarihsel toplumsal sistemin mesele vardır: İyi toplum nedir? Onun hakkında bir mutabakata var-
genel şeklini ve temel değerlerini kastediyorum. maya -modern dünya sistemi içindeki büyük toplumsal ayrışma anla-
Bu sadece ya da hatta öncelikle araştırmacıları /bilimcileri değil, rından sadece birkaçını söylersek- 1989'da, 1968'de, 1914-18'de,
herkesi ilgilendiren bir meseledir. Ama araştırmacıların /bilimcilerin, 1870'te, 1848'deyada 1789'da olduğumuzdan daha yakın sayılmayız.
bu tür seçimleri yapmanın "yurttaş"ın ya da düşünce alanı dışındaki Bu nedenle her biri kendi taleplerini ahlaki bir dille olduğu kadar
başka bir toplumsal şahsiyetin işi olduğunu iddia ederek kaça- düşünsel bir dille de ifade edecek olan iki ahlaki kamp arasında ciddi
bilecekleri bir mesele de değildir. Çünkü burada yapacağımız seçim- bir mücadele bekleyebiliriz. Üstelik, başvurulan düşünsel dil illa ki
ler düşünsel görevlerimizi nasıl yerine getireceğimizi belirleyecektir. dürüst de olmayacaktır - tarafların işlerin böyle yürümesi gerektiğine
Bunlar kaçınılmaz bir biçimde iç içe geçmişlerdir. Seçimlerimiz ne- değil de gerçekten böyle yürüdüğüne sahiden inanmaları anlamında
yin biçimsel açıdan rasyonel olduğunu, yani araştırmacının/bilimci- dürüst. Taraflar bu anlamda bütünüyle dürüst olmadıklarının her
nin iç alanını belirleyecektir. Bu da demektir ki hem analizlerimizde zaman bilincinde değillerdir aslında. Dolayısıyla, düşünsel açık
hem de koyduğumuz kurallarda hesaba katmak zorunda olduğumuz seçiklik ahlaki mücadelenin bir parçasıdır ve kelimenin en geniş an-
etkenlerin sayısını artırmamız gerekir. Mesela belli bir ekolojik ya da lamıyla propagandanın yapılan analizde neden olduğu çarpıtmaları
endüstriyel politikanın anlamlı olup olmadığı, rasyonel addedilip ad- ayıklama çabasını içerir.
dedilemeyeceği, kısmen ulaşılacak sonuçlara ve bu politikaların be- Düşünsel ve ahlaki meseleler arasındaki arayüzeyi, bir ihtimal
deli her neyse onu ödemeye kolektif olarak hazır olup olmadığımıza başarıyla kat edip her birine hakkını versek bile, yine de en büyük en-
bağlıdır. Böylece soru hemen "bedeli ödeyen bu 'biz' kimdir?" haline gelle, yani siyasi meselelerle karşı karşıyayızdır. Çünkü düşünsel
gelir. Bu "bize" dahil olan insanların kapsamını genişletmek, sistem olarak neyin söz konusu olduğunu açık seçik görmek, ahlaki içerim-
içindeki bütün toplumsal gruplaşmalar açısından, coğrafi açıdan ve lerini net bir biçimde ölçüp ahlaki tercihleri ortaya koymak yetmez;
henüz doğmamış olanlar da dahil kuşaklar açısından genişletmek aynı zamanda siyasi alanda olup bitenleri ve gerçekten nasıl tözel an-
gerekir. Kolay bir iş değil bu! lamda rasyonel olabileceğimizi, yani doğru ve iyi anlayışımızı fiilen
Sonra, bugün bazılarının diğerlerinden daha fazla ayrıcalığa sahip nasıl hayata geçirebileceğimizi de anlamamız gerekir. Bir ideoloji
oldukları ve daha fazla ayrıcalığa sahip olanların, bir geçiş çağı-
170 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ENTELEKTÜELLER: DEĞERLERDE TARAFSIZLIK SORUNU 171

olarak faşizm, hem düşünsel hem de ahlaki taleplerin zorun hakları renilmiş ve içselleştirilmiştir. Ama sadece kısmen!
adına reddiydi ve hâlâ da öyledir. Nazi liderleri "'kültür' lafını duy- Gelecekte yaratacağımız tarihsel toplumsal sistemde hiyerarşi ve
dum mu tabancama davranıyorum," diyorlardı. Ellerinde tabanca ayrıcalıkları korumak isteyenler, geri kalanlarımıza göre iki büyük
olup bunu yapanlar hâlâ vardır. Tarihsel seçim yapmak piknik yap- avantaja sahip. Birincisi, ellerinin altında muazzam bir güç, mevcut
maya benzemez, araştırmacıların/bilimcilerin analizleri ne kadar iktidar ve ihtiyaç duydukları uzmanlığı satın alabilme yetenekleri var.
rasyonel olursa olsun, gayet tatsız haller alabilirler. Ayrıca zeki ve sofistike insanlar. Ve şu ya da bu ölçüde merkezi ola-
Bu noktada bir geçiş çağında nasıl örgütlenebileceğimiz sorusuna rak örgütlenebilirler. Gelecekte yaratacağımız tarihsel toplumsal sis-
geliyoruz. Bir kez daha bu sadece, hatta öncelikle entelektüelleri temin nispeten demokratik ve nispeten eşitlikçi olmasını isteyenler
ilgilendiren bir sorun değildir, ama yine, hesaplaşmayı reddedebile- bu iki bakımdan da dezavantajlı durumda. Halihazırda ellerinde daha
cekleri bir sorun da değildir. Doğrudan bu sorunla hesaplaşmaktan az zenginlik ve daha az güç var. Ve merkezi yapılarla çalışamazlar.
kaçındıklarını söyleyenler ya bizi ya da kendilerini aldatmaktadırlar. Bundan çıkan sonuç şudur ki tek şansları, kısıtlamayı avantaja dö-
Gelgelelim daha demokratik, daha eşitlikçi bir dünya için mücadele nüştürmektir. Çeşitliliklerini temel alarak bir şey yapmaları gerekir.
etmeyi seçmiş olanların önündeki büyük sorun, geçtiğimiz 150 yılda, Buna "gökkuşağı koalisyonu" mu, la gauche plurielle -çoğul sol-mu,
özellikle de son 50 yılda modern dünyanın sistem karşıtı hareket- yoksa frente amplio -geniş cephe- mi dediğimiz, temel fikrin, yani
lerinin başarı ve başarısızlıklarıyla beslenmiş olan hayal kırıklığı mi- sistem karşıtı hareketlerden, hiçbir hiyerarşik yapıya sahip olmayan
rasıdır. Hareketlerden -sergiledikleri zafer kazanmışlık edasından, veya çok az sahip olan dünya çapında bir aile yaratmanın zo-
merkeziyetçilikten ve şiddetli hoşgörüsüzlüklerden- hepimizin sıtkı runluluğundan kaçamayacağımız fikrinin yanında tali önemdedir. Ve
sıyrılmış durumda. bu örgütsel açıdan iki nedenle güçtür. Böyle gevşek bir yapı tutarlı,
O halde geçiş döneminin siyaseti hakkında ne söylenebilir? Bir yaşama şansı olan bir strateji yaratamayabilir. Ve böyle gevşek bir yapı
kere, berraklık seferberliğe göre önceliklidir. Eğer seferber oluyor- dışarıdan sızmalara ve içeriden bölünmeye çok açıktır.
sak, sadece nasılını değil niçinini de bilmemiz gerekir. Ve bu niçin Ayrıca, böyle gevşek bir yapının hayatta kalması için karşılıklı
sorusunun sadece siyasi değil, düşünsel ve ahlaki de olduğunu bil- anlayış ve saygı gerekir. Burada da entelektüellere bir rol düşüyor.
memiz gerekir. Bunun altını ne kadar kuvvetle çizsem azdır. Entelek- Entelektüeller kendilerini anın hararetinden çekip çıkarabildikleri öl-
tüellerin katkıda bulunabilecekleri yer işte burasıdır. Entelektüeller çüde, çeşitli hareketler arasında çevirmen rolü oynayabilirler; her bir
berraklığın temelinde yatan analiz yeteneklerini elde etmek için di- hareketin önceliklerini diğerinin diline ve ortak bir dile çevirerek
ğerlerine göre daha fazla çaba harcamış kişiler olarak tanımlanır ge- hepsinin karşı karşıya oldukları düşünsel, ahlaki ve de siyasi mese-
nelde. Düşünsel meseleler o faaliyet burgacı içinde berraklığın peşine leleri anlamalarını sağlayan kişiler rolünü oynayabilirler.
düştükleri için önemlidir. Yirmi birinci yüzyılda, Gramsci bu görüşün haklılığına ikna edi-
Modern dünyanın düşünsel gerçekliklerinden biri de, özdeşleşti- lebilirdi diye düşünüyorum. Hatta, daha güç olmakla birlikte, Weber
ğimiz grupların birden çok olması, birbiriyle çakışması ve hem bizim bile ikna edilebilirdi. Ama çok sıkı çalışmak zorundayız. Eğer dün-
hem de dünya sistemi için bir belirginleşip bir belirginliğini kaybet- yadaki Max Weber'leri ikna etmeyi başaramazsak, istediğimiz türden
mesidir. Bu kısmen dünya sisteminin on dokuzuncu yüzyılda kurum- toplumsal dönüşümü sağlayabilir miyiz, belli olmaz.
sallaştırdığı ve hemen kolayca kurtulamayacağımız ikili ayrımlar Mücadelenin sonucu son derece belirsizdir. Ama bu tür geçiş dö-
bolluğunun sonucudur. Abartılarından hoşlanmasak da, şimdilik bu nemlerinde kimsenin bir kenarda oturma lüksü yoktur.
ayrımlarla birlikte yaşamamız gerekiyor. Merkeziyetçilik, ne kadar
demokratik olursa olsun işlemeyecektir, işleyemez. 1968 isyanlarının
verdiği bu ders o zamandan beri hareketler tarafından kısmen öğ-
AMERİKA VE DÜNYA 173

Bugün, hepimizi sarsmış olan bir olayın gölgesinde yaşıyoruz: 11


9. Bölüm Eylül 2001 'de İkiz Kuleler'in bir grup birey tarafından yıkılmasından
bahsediyorum. Bu bireyler ideolojilerine ve ABD'ye duydukları
Amerika ve Dünya: manevi öfkeye o kadar bağlıydılar ki Amerika'ya ve onun dünyanın
Metafor Olarak İkiz Kuleler çeşitli yerlerindeki destekçilerine ölümcül bir jeopolitik darbe indir-
menin yollarını bulmak için yıllarca planlar kurmuşlar ve bu işi ha-
yatlarını feda etmelerini gerektiren bir şekilde yaptılar. Çoğu Ameri-
kalı bu olaylara derin bir öfkeyle, vatanseverce bir kararlılıkla, ama
aynı zamanda dikkate değer ve kalıcı bir şaşkınlıkla tepki verdi. Şaş-
kınlık iki şeyle ilgiliydi: Bu neden oldu? Ve nasıl olabildi? Söz ko-
1. Güzel Amerika
nusu şaşkınlık epey bir belirsizlikle çevriliydi: Böyle bir olayın bir
daha olmaması, olamaması için ne yapılması gerekir, ne yapılabilir?
Ey yıllar ötesini gören Milliyetçi On bir yıl önce söylediklerime dönüp baktığımda, söylediğim
rüyanın güzeli Sumermerinden
şehirlerin ışıl ışıl İnsan gözyaşları hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorum. Ama konuştuğum konum beni
onları kirletmiyor ki! Amerika! biraz rahatsız ediyor. Sanki başka bir yerden, Mars'tan gelip bu tuhaf
Amerika! Seni Tanrı kutsamış türü, Humanus americanus'u anlamaya çalışan bir etnograf gibi ko-
Işıltılı denizlerin bir ucundan öbürüne nuşmuşum. Bugün bu tavrı iyi bulmuyorum. Tabii ki insanım ve in-
İyiliğini kardeşlikle taçlandırmış! sanlığın kaderiyle ilgiliyim. Ama aynı zamanda da bir Amerikan yurt-
Katherine Lee Bales, taşıyım. Burada doğdum. Hayatımın çoğunu burada geçirdim. Ve bu-
"America The Beautiful" rada olmuş ve olacak şeylerden, benim konumumdaki herkes gibi,
ben de bütünüyle sorumluyum. Amerika'ya içeriden bakmak gibi ah-
24 EKİM 1990'DA Vermont Üniversitesi'nin iki yüzüncü yılını kutla- laki bir yükümlülüğüm var.
mak üzere düzenlenen Seçkin Konuşmacılar Dizisi'nin açılış konuş- Bu yüzden Amerika ve dünyaya bir kez daha bakmak istiyorum.
masını yapmaya davet edildim. Konuşmama "Amerika ve Dünya: Ama bu sefer Amerikalıların kendilerini dünya prizmasından nasıl
Bugün, Dün ve Yarın" başlığını verdim.1 O konuşmada Tanrı'nın gördüklerinden ziyade Amerikalıların dünyayı nasıl görmüş olduk-
Amerika'ya bahşettiği, bahşedeceği nimetleri ele aldım: günümüzde larına ve bundan böyle nasıl görmek istediklerine bakmak istiyorum.
refah, geçmişte özgürlük, gelecekte eşitlik. Her nedense Tanrı bu ni- Ve burada tartışmalı bir zemine ayak bastığımın kesinlikle far-
metleri her yere, herkese dağıtmamış. Amerikalıların Tanrı'nın ina- kındayım.
yetinin bu eşitsiz dağıtımının gayet bilincinde olduğunu belirttim. En azından yirminci yüzyılda, bir noktada ABD'nin dünyadaki en
Amerika Birleşik Devletleri'nin kendini her zaman dünya kıstasıyla büyük ülke olduğu beyanında bulunmamış çok az Amerikan başkanı
tanımladığını, nimetlerini dünya kıstasıyla ölçtüğünü söyledim. Biz vardır. Her yerde hazır ve nazır kamuoyu araştırma şirketlerimizin bu
daha iyiyiz, daha iyiydik, daha iyi olacağız. Belki de evrensel olan soruyu doğrudan doğruya Amerikan halkına sorup sormadıklarından
nimetler gerçek nimet sayılmıyor. Belki de Tanrı'dan sadece bir azın- emin değilim, ama ABD halkının bu beyanla aynı fikirde olacak
lığı kurtarmasını talep ediyoruz. yüzdesinin gerçekten de çok büyük olacağını düşünüyorum. Sizden,
böyle bir beyanın, sadece bizimkinden çok farklı kültürlere sahip
yoksul ülkelerden gelen insanların değil, yakın dost ve müttefikleri-
1. Theory and Society 21, no. 1 (Şubat 1992): 1-28'de yayımlanmıştır.
mizin -Kanadalıların, İngilizlerin ve şüphesiz Fransızların- kulakla-
174 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞt AMERİKA VE DÜNYA 175

rina nasıl geldiği üzerinde düşünmenizi istiyorum. Tony Blair ABD' nekselliğe veya resmiliğe fazla gömülmüşlerdir. Bu onları geriletir-
nin dünyadaki en büyük ülke, Büyük Britanya'dan büyük bir ülke ol- ken, Amerika hep ilerlemektedir. Dolayısıyla işleri nasıl daha iyi ya-
duğunu düşünüyor mu? Böyle düşünmeye cüret edebilir mi? Papa II. pabilecekleri konusunda herkese -Nijeryalılara, Japonlara, İtalyan-
Johannes Paulus böyle mi düşünüyor? Amerikalılar ve Amerika'ya lara- yardım eli uzatmaya hazırızdır. Amerikalılar başka ülkelerde
göç etmek isteyenler dışında. Buna kim inanıyor? olup bitenleri değerlendirirken, başkalarının Amerikan yöntemlerini
Milliyetçilik hiç şüphesiz Amerikan halkıyla sınırlı bir fenomen taklit etmesini büyük bir artı olarak görür. Karşılaştırmalı politik ik-
değil. Hemen her ülkenin yurttaşları vatansever ve çoğunlukla şo- tisat değerlendirmelerinin temelleri Daniel Boone* artı Banş Gönül-
vendir. Amerikalıların bunun farkında olduğuna kuşku yok. Ama yi- lüleri'nden ibarettir.
ne de dünyanın dört bir yanındaki çok sayıda insanın ABD'ye göç- Ancak çoğu Amerikalı başkalarının "azlığının" sırf maddi bir şey
mek istediğine ve göç edilecek yer olarak başka hiçbir yerin Amerika olduğunu reddedecektir tabii ki. Bu azlık aynı zamanda manevi bir
kadar popüler olmadığına dikkat çekme eğilimi gösteriyor ve bunu şeydir. "Manevi" terimi laik hümanistleri dışlıyormuş gibi görünü-
Amerika'nın bir ulus olarak daha üstün olduğuna dair inançlarının bir yorsa, "kültürel" de denebilir. Başkanımız bizim özgürlük ülkesi ol-
doğrulanışı olarak kabul ediyorlar. duğumuzu söyler, vatanperver şarkılarımız bize bunu hatırlatır. Baş-
Peki ama bu üstünlüğün neleri içerdiğini düşünüyoruz? Bence kaları bizim kadar özgür değildir. Özgürlük Heykeli elini "birbirine
Amerikalılar başkalarının bizim sahip olduğumuz birçok şeye daha sokulmuş, özgürce nefes almayı özleyen kitlelere" uzatır.
az sahip olduklarına ve bizim daha çok şeye sahip olmamızın bir ina- Özgürlüğümüzdeki yoğunluk birçok şekilde görselleştirilir. Baş-
yet işareti olduğuna inanma eğiliminde. Bu "azlık" kavramının va- ka hangi ülkenin Haklar Beyannamesi vardır? Basın, din, ifade öz-
rolduğunun düşünülebileceği birçok alanı ele almaya çalışacağım. gürlüğü başka nerede bu kadar saygı görür? Göçmenler başka nerede
Amerikalıların çoğunun gayet emin göründüğü bir alanla başlayayım. siyasi sisteme bu denli entegre olur? Birinin buraya yeniyetmeyken
Diğer ülkeler daha az moderndirler; burada modernlik teknolojik gelip İngilizce'yi bugün bile hâlâ yoğun bir Almanca aksanı ile
gelişme düzeyi anlamına gelir. ABD dünyanın en ileri teknolojisine konuştuğu halde dışişleri bakanı, yani Amerikalıları dünyanın geri
sahiptir. Bu teknoloji ülkenin çeşitli yerlerindeki evlerimizde bulunan kalanı karşısında temsil eden baş kişi olabildiği bir ülke daha söyle-
eşyalarda, iletişim ve ulaştırma şebekelerinde, ülkenin altyapısında, yebilir misiniz? Yetenekli olanların sosyal konumunu bu denli hızlı
uzay araştırma araçlarında ve şüphesiz silahlı kuvvetlerimizin değiştirebildiği başka bir ülke var mıdır? Demokratiklik bakımından
kullanabileceği askeri donanımda görülebilir. Bu teknoloji birikimi- hangi ülke bizimle aşık atabilir? Hem de sadece siyasi yapılarımızın
nin sonucu olarak, Amerikalılar ABD'deki hayatın daha konforlu ol- süregelen açıklığı, iki partili sistemin merkeziliği bakımından değil,
duğunu, ürettiklerimizin dünya piyasasındaki rekabette daha başarılı gündelik âdetlerimizdeki demokratiklik bakımından. Amerika Birle-
olduğunu ve bu yüzden başkalarının bizi sürükleyebileceği savaşları şik Devletleri, ayrıcalıklıların tercih edildiği bir sisteme karşı, günlük
kazanmamızın kesin olduğunu düşünürler. hayatın çeşitli pratiklerinde "ilk gelen, ilk hizmet görür" ilkesini
Amerikalılar kendi toplumlarının daha randımanlı olduğunu dü- korumakta kusursuzlaşmış ülke değil midir? Üstelik kamusal alan-
şünürler. Burada işyerlerinde, kamu alanında, toplumsal ilişkilerde, daki ve toplumsal hayattaki bu demokratik âdetlerin en azından iki
bürokrasiyle ilişkilerimizde işler daha düzgün ilerler. Bu uygulama- yüz, hatta neredeyse dört yüz yıllık bir geçmişi vardır.
ların herhangi biri konusundaki şikâyetlerimiz ne kadar büyük olursa Eritme potası anlayışından çokkültürlülüğe, her zaman gerçek
olsun, başka bir yerlere gittiğimizde başkalarının işleri bizim kadar
iyi idare edemediklerini görür gibiyizdir. Başkaları Amerikalıların * Daniel Boone (1734-1820): Amerikan halk kahramanı. Amerikan göçmenlerin
girişkenliğine, enerjisine sahip değildir. Büyük ve küçük sorunlara öncülerinden. Yaptığı keşifler ve Kentucky'nin ilk kuruluşunda oynadığı rolle tanınır,
çözüm bulmak konusunda bizim kadar yaratıcı değildirler. Gele- (y.n.)
176 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ AMERİKA VE DÜNYA 177

Amerikan hayatının -lokantalarımızdaki, üniversitelerimizdeki, siyasi


lider kadrolarındaki- inanılmaz etnik karışımıyla gurur duymuşuzdur.
Evet, hatalarımız da olmuştur olmasına, ama bunlardan kurtulma 2. Amerika'ya Saldırı
konusunda başka hiçbir ülke bizim kadar çok çaba göstermemiştir.
Son yirmi otuz yıldır o hep yenilenen kusursuz meritokrasi arayışı Bugün Amerika'nın tattığı şey, bizim on yıllardır tat-
içinde, cinsiyet ve ırk engellerini yıkmakta da öncülük yapmadık mı? tıklarımıza kıyasla çok önemsiz kalıyor. Milletimiz bu
Protesto hareketlerimiz bile bizim için gurur vesilesidir. Bu aşağılama ve küçümsemeyi seksen yıldan fazla bir sü-
hareketler başka nerede bu kadar kalıcı, bu kadar çeşitli, bu kadar redir tadıyor... Ama seksen yıldan sonra kılıç ABD'nin
üzerine inince, ikiyüzlülük yine o çirkin başını göste-
meşrudur? rip Müslümanların kanı, şerefi ve kutsal mekânları ile
Üstelik 1945'e kadar dünyanın öncüsü olmadığımızı kabul etme oynamış olan bu katillerin ölümüne ağıtlar yakıyor. Bu
eğilimi gösterdiğimiz tek alanda, yüksek kültür alanında da artık her insanları tarif etmek için söylenebileceklerin en hafifi,
şey değişmedi mi? New York bugün sanat, tiyatro, müzik, dans ve ahlaklarının bozuk olduğudur.
opera alanlarında dünyanın merkezi değil mi? Sinemamız o kadar Usame bin Ladin, 7 Ekim 2001
üstündür ki Fransız Hükümeti Fransız seyirciler daha fazla Amerikan
filmi seyretmesin diye korumacı önlemlere başvurmak zorunda Usame bin Ladin Amerika'nın güzel olduğunu düşünmüyor. Ameri-
kalıyor. kalıların ahlakının bozuk olduğunu düşünüyor. Şimdi, Amerikalıların
Bütün bunları Amerikalıların en azından 11 Eylül'e kadar pek çoğunun ahlakının bozuk olduğunu düşünen bazı Amerikalılar da var
kullanmadığı, ama çoğunlukla içimizden geçirdiğimiz bir cümleyle şüphesiz. ABD'deki "kültürel sağ" adı verilebilecek çevrelerden
özetleyebiliriz: Biz dünyanın geri kalanından, eskiden hafif bir hor- aşinayız bu temaya. Ama Amerikan kültürel sağı ile Usame bin La-
görme edasıyla söylediğimiz gibi Eski Dünya'dan daha medeniyiz. din'in eleştirileri günlük âdetlerle ilgili olduklan sürece bir noktaya
Sadece Amerikalıların değil, herkesin en yüce özlemlerini temsil edi- kadar örtüşse de, bin Ladin'in temel suçlaması ABD'nin dünya arena-
yoruz. Özgür dünyanın lideriyiz, çünkü dünyadaki en özgür ülkeyiz sındaki ikiyüzlülüğü dediği şeyle ilgili. Konu Amerika'nın dünya
ve başkaları da bizden lider olmamızı, özgürlük, medeniyet bayrağını arenasındaki yerine geldiğinde, bu nitelemeye katılacak çok az Ame-
yükseltmemizi bekliyor. rikalı vardır; benzer şeyler söyleyebilecek olanlar bile bu görüşü bin
Bunların hiçbirini ironik bir biçimde söylüyor değilim. Dünyanın Ladin'in konuyla ilgisiz ve kabul edilmez göreceği şekillerde incelt-
geri kalanının daha azına sahip olduğuna dair bu imgenin Amerikan mek isteyeceklerdir.
ruhunda derinlere nüfuz etmiş olduğuna kesinlikle inanıyorum; bir- Bu, 11 Eylül'ün Amerikalılar için yarattığı iki büyük şoktan biriy-
çok kişi benim sunuş tarzımdan rahatsız olup kendilerinin bu muta- di. Dünyada, Amerika'nın dünya arenasında giriştiği eylemlere ve
bakatın bir parçası olmadıklarını, (nasıl demeli?) daha kozmopolit bunların saiklerine hiçbir iyi niyet yüklemeyen kişiler vardı. Sahip
görüşleri olduğunu söyleyecek olsa da bu böyledir. İkiz Kuleler işte olmaya değer her şeyin daha azına sahip olan kişilerin, herşeyin daha
öncelikle tam da bu anlamda kusursuz bir metafordur. Bu kuleler sı- fazlasına sahip olanların bunları kendi yetenekleriyle kazanmış ol-
nırsız özlemlere işaret ediyorlardı, teknolojik başarıya işaret ediyor- duğundan şüphelenmeleri nasıl mümkün olabilirdi? Bin Ladin'in ah-
lardı, dünyaya yol gösteren bir fenere işaret ediyorlardı. laki küstahlığı Amerikalıları hayrete düşürdü, buna çok sinirlendiler.
Bin Ladin bu tür sözlü saldırılarda bulunan ilk kişi değildi elbette,
ama bu sözlü saldırıyı Amerikan topraklarına yönelik fiziki bir
saldırıya, Amerika'yı şaşırtan ve en azından geçici olarak çaresiz ya-
kalayan bir saldırıya çevirebilen ilk kişidir. Bu olana kadar, Ameri-
178 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ AMERİKA VE DÜNYA 179

kalılar dünyada çok yaygın olan bu sözlü saldırıları aptalların anlam- da kullanmak terimi fazla zorlamak oluyor. Ama ne gam! Terim böy-
sız laflan olarak görüp göz ardı etme lüksüne sahiptiler. Ama aptallar le kullanıldı, böyle kullanılmaya da devam edecek.
artık kötü adamlar haline geldiler. Üstelik, kötü adamlar en başta Biz özgürlük ülkesiyiz, ama bugün -hükümette, basında, genelde
başarılı da oldular ki bu da ikinci büyük şoktu. Esasen hiçbir şeyin halkm arasında- özellikle yurttaş olmayanlara çok fazla özgürlük ta-
bizi yaralayamayacağı için bu türlü eleştirileri göz ardı edebilecek bir nıdığımızı ve "teröristler"in özgürlüğümüzü suiistimal ettiklerini
konumda olduğumuz zannediliyordu, ama artık bir şeylerin bizi söyleyen sesler duyuyoruz. Bu yüzden özgürlük ayrıcalıklarının ye-
yaralayabileceğim keşfetmiş olduk. rini güvenlik taleplerimizi karşılayan usullere bırakması gerektiği
Sık sık, dünyanın 11 Eylül'den sonra bir daha asla aynı olmaya- söyleniyor. Örneğin, eğer "teröristleri" yakalayıp yargılayacak olur-
cağı söylendi. Bence bu aptalca bir abartı. Ama Amerikan ruhunun sak, kamusal bir konuşma alanına sahip olabilecekleri, mahkûm edil-
bir daha asla aynı olmayacağı doğru. Çünkü düşünülemez olan bir meyebilecekleri ya da mahkûm edilseler bile ölüm cezası almaya-
kez gerçekleştiğinde artık düşünülebilir hale gelir. Dağınık bir birey- caklarından endişelendiğimiz görülüyor. Böylece bunların hiçbirinin
ler grubunun Amerika topraklarına doğrudan saldırıda bulunması hiç olmamasını sağlama almak için, bizzat başkanın toplayacağı, kural-
düşünülemez bir şeydi. Şimdi bir İç Güvenlik Bürosu kurmak zorun- ları sadece onun koyacağı askeri mahkemeler yaratıyoruz. Bu konuda
da kaldık. Şimdi Pentagon, şu ana kadar ABD dışındaki bütün dünya sunulan ilk taslakta sanıkların hiçbir yere temyizde bulunma hakları
topraklarıyla sınırlı olmasına rağmen artık ABD'nin kendisini de kap- yoktu ve mahkemeler tam bir gizlilik içinde yapılacaktı. Şu halde
sayacak askeri bir yapı olan, bir bölge komutanlığı kursak mı kurma- bile mahkemeler hızla bir sonuca -muhtemelen de ölüm cezasına-
sak mı tartışmaları yapıyor. ulaşabilecek durumda. Normal savunma haklarının ne derecede
En önemlisi kelime dağarcığımıza artık "teröristler" de girdi. korunabileceği hâlâ belli değil. Ve bizim özgürlük ülkesinde bütün
1950'lerde "Komünistler" terimi çok kullanılıyordu. Bu terim, sadece bunlar birçok çevreden alkış alıyor.
Komünist partilerine üye olan kişileri değil, sadece kendilerini Amerika'ya yapılan saldırının değerlerimize ve medeniyetin ken-
"yoldaş" olarak gören ya da başkaları tarafından öyle görülenleri de- disine yapılan bir saldırı olduğunu düşünüyoruz, bunu alenen söyle-
ğil, bir hidrojen bombası geliştirme konusunda yeterli "heyecanı" dik. Böyle bir saldırıyı vicdansızca buluyoruz. Terörizme karşı -te-
göstermeyenleri bile kapsıyordu. Ne de olsa, 1953 yılında Amerikan röristlere ve onlara barınak ve destek veren herkese karşı— dünya ça-
Atom Enerjisi Komisyonu, "atom bombasının babası" olarak bilinen pında açılan savaşı kazanmaya kararlıyız. Bu saldırıya rağmen, hâlâ
ve o zamana kadar saygı duyulan J. Robert Oppenheimer'ın güvenlik dünyadaki en büyük ülke olduğumuzu göstermeye kararlıyız. Bunu
belgesini tam da bu suçlamayla askıya almıştı. kanıtlamak için, başkanımız bizden tek tek fedakârlık yapmamızı,
Şimdilerde "terörizm" terimi aynı anlam genişliğini kazanmış du- hatta daha fazla vergi ödeme gibi küçük bir fedakârlık yapmamızı
rumda. 2001 Kasımı'nda Law and Order (Yasa ve Düzen) adlı tele- dahi istemiyor, sadece hayatlarımızı normal biçimde sürdürmemizi
vizyon programını seyrettim. Bu bölümün konusu bir binanın inşa rica ediyor. Gelgelelim, hükümetimiz ve silahlı kuvvetlerimiz ne ya-
edilirken yakılmasıyla ilgiliydi. Müteahhidin belediyeden satın aldığı parsa yapsın, yaptıkları normal olsun olmasın, onları kayıtsız şartsız
arazi eskiden mahalleli tarafından bakılan bir bahçeymiş. Mahalle bu alkışlamamız bekleniyor.
inşaata karşı çıkmış. "Çevre eylemcisi" denen bir grup genç, protesto Bu "kayıtsız şartsızlık" talebinin ne boyutlara ulaştığı, 11 Eylül
amacıyla inşaatı yakmaya karar vermiş. İşin kötü tarafı, binada biri olaylarının neden olduğunu "açıklama"ya çalışanların birçok kesimce
varmış ve yangında ölmüş, ama onların bundan haberi yokmuş. kınanmasından da anlaşılabilir. Açıklama, terörün haklı çıkarılması
Sonuçta kundakçılar yakalanıp mahkûm edilmiş. Bu sıradan hi- ve neredeyse onaylanması gibi görülüyor. Lynne Cheney ve Senatör
kâyenin ilginç tarafı, program boyunca kundakçılardan "terörist" diye Joseph Lieberman tarafından kurulmuş bir örgüt olan Amerikan
bahsedilmesiydi. Terörist lafının tanımı ne olursa olsun, bu vaka- Üniversite Mezunları ve Mütevelliler Konseyi (ACTA), 2001
180 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ AMERİKA VE DÜNYA 181
Kasımı'nda "Medeniyeti Savunmak: Üniversitelerimiz Amerika'nın yormuş. ABD saldırının intikamını alabilir, ama olanı olmamış hale
Yüzünü Nasıl Kara Çıkarıyor ve Bu Konuda Neler Yapılabilir?" baş- getiremez. Teknolojinin bir koruma kalkanı olarak sanıldığı kadar
lıklı bir kitapçık çıkardı.2 Söyleyeceklerini dikkate değer bir özlü- kusursuz olmadığı anlaşılıyor.
lükle söyleyen kısa bir kitapçık bu. Şöyle diyor: "Kolej ve üniversite
kurumu Amerika'nın saldırıya verdiği cevaptaki zayıf halkadır." Şu
analizle devam ediyor: "Profesörler nadiren kahramanlıktan alenen
bahsetmişlerdir, iyi ile kötü arasındaki farkları, Batı'nın siyasi 3. Amerika ve Dünya Gücü
düzeninin doğasını ya da özgür bir toplumun kıymetini nadiren tar-
tışmışlardır. Halka vatanseverlik konusunda kısa, kendi kendini yerin [On sekizinci yüzyılda Büyük Britanya'da] gelişen ha-
dibine batırma konusunda ise uzun mesajlar vermişlerdir. Hatta, liyle Katoliklik-karşıtlığı, çoğunlukla diyalektik bir
akademilerin çoğunun mesajı şu olmuştur: ÖNCE AMERİKA'YI SUÇ- işlev görmüş, İngiltere'deki farazi özgürlükleri, İngil-
LAYIN!" tere'nin denizlerdeki üstünlüğünü, kırsal ve ticari refa-
hını ve bunlara bağlı olarak imparatorluğun üstün ya-
Kitapçığın büyük bir bölümünü, yazarların demek istediklerini şam tarzını daha belirgin hale getirmek için Katolik
örneklediğini düşündükleri 117 alıntı içeren bir ek oluşturuyor. Bu rejimlerin farazi despotizmine, hurafeciliğine, askeri
alıntılar arasında sadece Noam Chomsky ve Jesse Jackson gibi kişi- baskıcılığına ve maddi yoksulluğuna dikkat çekmiştir.
lerin değil, bu tür suçlamalara pek maruz kalmayan isimlerin -mesela Linda Colley, "Multiple Kingdoms"
eski dışişleri bakanı vekili olan, Princeton'daki Woodrow Wilson
School'un dekanının- beyanları da var. Kısacası, kitapçığın yazarları Linda Colley'den bu alıntıyı,3 ABD'nin modern dünya sisteminin ta-
geniş bir kesimi hedef alıyorlar. rihindeki ilk değil üçüncü hegemonik güç olduğunu ve hegemonya-
Bu noktada 11 Eylül olaylarının günümüz dünyasının temel je- nın yaralanmaya açık yanları kadar kültürel kuralları da olduğunu
opolitik gerçeklerini değiştirmeyecek olsa da, Amerikan siyasi yapısı hatırlatmak için yaptım. Kültürel kurallardan biri de, başkalarını kö-
üzerinde kalıcı bir etki yaratabileceği açıktır. Etkinin ne büyüklükte tülemenin, dünya gücünü etkili bir biçimde kullanabilmeyi mümkün
olacağı henüz belli değil. Gelgelelim, Amerikalıların demin bahsetti- kılan kendi özgüvenini korumak için vazgeçilmez önem taşıdığıdır.
ğim şaşkınlığı -Bu neden oldu? Nasıl olabildi?- en azından şimdilik Başarı kadar körleştirici bir şey yoktur. ABD de son iki yüz yıldır
cevap bulmaya teşvik edilmediğimiz bir bulmaca gibi görünüyor. başarıdan epey nasibini aldı. Başarının, neredeyse kaçınılmaz olarak,
İkiz Kuleler, Amerika'ya saldırının da metaforudur. Bu kuleler mutlaka devam edeceği kanaatini beslemek gibi kötü bir sonucu var-
büyük bir mühendislik becerisiyle inşa edilmişlerdi. Akla gelebilecek dır. Başarı akıllıca politika için kötü bir kılavuzdur. Başarısızlık en
her türlü kaza ya da kasti yıkma girişimine karşı dayanıklı oldukları azından sık sık düşünmeye yol açar - başarı ise nadiren.
zannediliyordu. Ama anlaşılan, jet yakıtıyla dolu iki uçağın kulelere Elli yıl önce, dünya sistemindeki ABD hegemonyası bütün rakip-
kasten çarpabileceği ve binaları tam da yıkımı en üst düzeye lerine açık ara fark atan bir üretim verimliliği ile Avrupa ve Asya'da-
çıkaracak noktadan, en tepenin yüzde 20 daha aşağısından vurabile- ki müttefikleri tarafından hararetle onaylanan bir dünya siyaseti gün-
ceği kimsenin aklına gelmemiş. Yine binaların ağır ağır, çok kuvvetli deminin ve askeri üstünlüğün bileşimine dayalıydı. Bugün, ABD gi-
bir biçimde ve herkesin gözleri önünde çökerek başka binaları da ardı rişimlerinin üretim verimliliği, en yakın müttefiklerinin girişimleri
sıra çökerteceğini de kimse tahmin edememiş. Böyle bir çöküşün başta gelmek üzere, çok geniş bir rekabetle karşı karşıyadır. Bunun
başlattığı yangınların aylarca devam edeceğini kimse beklemi- sonucu olarak, ABD'nin dünya siyaseti gündemi artık o kadar hara-

2. Kitapçığın yazarları Jerry L. Martin ve Anne Neal'dır. 3. "Multiple Kingdoms", London Review of Books, 19 Temmuz 2001, 23.
182 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ AMERIKA VE DÜNYA 183

retle onaylanmamakta ve özellikle de Sovyetler Birliği'nin ortadan kan hükümetinin aktif desteğiyle yaptığı darbe 11 Eylül'de olmuştu.
kalkması göz önünde bulundurulduğunda, müttefiklerinden bile sık Usame bin Ladin ya da takipçilerinin bu tarih çakışmasının farkında
sık açık muhalefetle karşılaşmaktadır. Şu an için geriye askeri üstün- olup olmadıklarım bilmiyorum, ama yine de özellikle Latin Ameri-
lük kalmış durumdadır. ka'da birçok kişinin fark edeceği simgesel bir çakışmadır bu. Ayrıca
Son elli yıl boyunca peş peşe gelen ABD hükümetleri tarafından İkiz Kuleler'in bir başka metaforuna işaret eder. İkiz Kuleler bir tek-
izlendiği haliyle Amerikan dış politikasının hedefleri üzerinde dü- nolojik gelişmişlik harikasıydı. Ama teknolojik gelişmeler kopyala-
şünmekte fayda var. ABD'nin, Amerikan çıkarlarına düşman ya da en nabilir ve kopyalanacaktır. Malezyalılar İkiz Kuleler'in mimarisini
azından muhalif gördüğü hükümetlerin getirdiği tehditlerle ilgilenmiş çoktan taklit etmiş durumda, şu sıralarda da Şanghay'da daha yüksek
olduğu açık. Bunda yanlış ya da istisnai bir taraf yoktur. Bu, modern bir gökdelen inşa edilmektedir. Simgeler de kopyalanabilir. Artık 11
dünya sistemindeki bütün devletlerin, özellikle de bütün güçlü Eylül'de kurbanların yas tuttuğu iki yıldönümümüz var.
devletlerin dış politikası için geçerli bir durumdur. Sorun, ABD'nin 1970'lerde ABD'nin dış politika yöntemleri değişti, değişmek zo-
bu tehditlerle nasıl başa çıkmayı düşündüğüyle ilgilidir. rundaydı. Şili, ABD'nin başka hükümetleri pervasızca kendi tercihle-
1950'lerde ve 1960'larda ABD, pek zorlanmadan ve asgari güç kul- rine göre ayarlayabildiği son büyük örnekti. (Ciddi bir askeri savun-
lanımıyla sevmediği hükümetleri nötralize etmeyi (buna sınırlama maya sahip olmayan Granada ile Panama'yı saymıyorum.) Bu deği-
diyorduk) ya da zayıf hükümetlerle karşı karşıyaysa, üstü kapalı ola- şikliğin nedeni, Amerika'nın dünya ekonomisindeki ekonomik hâki-
rak Amerikan hükümeti tarafından desteklenen ve ara sıra biraz eski miyetinin sona ermesi ve bir de Vietnam'da uğradığı askeri yenilgiy-
usul silah diplomasisinden de yardım alan iç güçler aracılığıyla de- di. Jeopolitik gerçeklik değişmişti. ABD hükümeti artık gücünü ko-
virmeyi başaracak kadar güçlü görünüyordu. rumak, hele bu gücü genişletmek üzerinde yoğunlaşamazdı; bunun
Nötralize etme, Komünist dünya karşısında kullanılan taktikti. yerine başlıca amacı hem dünya ekonomisindeki hem de askeri alan-
ABD Sovyetler Birliği'ni ya da onun Doğu ve Orta Avrupa'daki uydu daki gücünün fazla hızlı yıpranmasını önlemek haline geldi.
rejimlerinden herhangi birini devirmeye çalışmıyordu. Temelde bunu Dünya ekonomisinde ABD sadece Batı Avrupa ve Japonya'daki
denememesinin nedeni, SSCB hükümetinden geleceğini beklediği rakiplerinin sıcak nefesini ensesinde hissetmekle kalmadı, dünyanın
direnç karşısında bunu gerçekleştirecek askeri konumda olmama- geri kalanının büyük kısmında "kalkınmacı" politikaların kazanmış
sıydı. ABD hükümeti, bunun yerine, SSCB ile üstü kapalı bir anlaş- gibi göründükleri başarıyla da karşı karşıya kaldı; söz konusu politi-
maya girdi - Sovyetler Birliği'nin verdiği, kendi bölgesini genişlet- kalar açıkça, merkez bölgedeki ülkelerin, çevredeki ülkeler aleyhine
meye çalışmama sözü karşılığında kendisinin de bunu denemeye bile sermaye biriktirme yeteneğini kısıtlayacak şekilde tasarlanmıştı.
çalışmayacağı sözünü verdiği Yalta anlaşması. Gelgelelim bu an- 1970'lerin Birleşmiş Milletler tarafından "kalkınma yılları" ilan edil-
laşma, aslen Çin ve Kuzey Kore'deki Komünist rejimlerin ısrarı sa- diğini unutmayalım. 1970'lerde "yeni bir uluslararası ekonomik dü-
yesinde Sovyet birliklerinin bulunmadığı Doğu Asya'yı kapsamıyor- zen" yaratmaktan, UNESCO'da da "yeni bir uluslararası bilişim düze-
du. Dolayısıyla ABD gerçekten de hem bu rejimleri hem de Vietnam' ni" yaratmaktan çok bahsediliyordu. 1970'ler Amerikan kamuoyuna
daki rejimi devirmeye çalıştı, ama başarılı olamadı. Ve başarısız gi- panik dalgaları göndermiş olan iki ünlü OPEC petrol zammının da
rişimler Amerikan kamuoyunda ciddi bir yara bıraktı. yaşandığı zamanlardı.
Ne var ki ABD dünyanın geri kalanında istediklerini hayata geçi- Bütün bu atılımlar karşısında Amerika'nın tavrı ya ikircikli bir ra-
rebildi, hem de tereddütsüz. 1953'te İran'da, 1954'te Guatemala'da, hatsızlık ya da düpedüz muhalefet oldu. Küresel olarak, bir karşı atı-
1956'da Lübnan'da, 1965'te Dominik Cumhuriyeti'nde ve 1973'te Şi- lım başlatıldı. Bu da neoliberalizmin saldırgan bir biçimde savunul-
li'de olanları düşünelim. Şili'de General Pinochet'nin, serbest seçim- masını, Washington Mutabakatı denen şeyi, GATT'ın (Genel Gümrük
lerle iktidara gelmiş olan Salvador Ailende hükümetine karşı Ameri- Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması) Dünya Ticaret Örgütü'ne çevrilme-
184 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ AMERİKA VE DÜNYA 185

sini, Davos toplantılarını ve kaçınılmaz tamamlayıcısı "alternatifi kendisi bu tür kısıtlamalarla bağlanmamaya ya da asgari ölçüde bağ-
yok" fikriyle birlikte küreselleşme kavramının yayılmasını içeriyor- lanmaya çalışır. ABD hükümeti her gerekli gördüğünde bu tür bütün
du. Esasen bütün bu çabaların toplamı, dünyanın dört bir yanındaki, kısıtlamaları reddedeceğini açıkça belirtmiş, bir yandan da aynı şeyi
özellikle de dünya ekonomisinin çevre bölgelerindeki "kalkınmacı" yapmaya çalışan diğer bütün hükümetleri de yüksek sesle kınamıştır.
politikaların içinin boşaltılmasına karşılık geliyordu. Kısa vadede, Bir politika olarak çoğalma karşıtlığı sadece uzun vadede değil,
yani 1980'ler ve 1990'larda, Amerikan hükümetinin başını çektiği bu orta vadede de başarısızlığa mahkûm görünmektedir. ABD'nin önü-
karşı saldırı başarılı olmuş gibi görünüyordu. müzdeki yirmi beş yılda yapabileceği, en fazlasından süreci biraz ya-
Dünya ekonomisi cephesindeki bu politikalara, "çoğalma karşıtı" vaşlatmaktır. Ama burada ahlaki ve siyasi bir sorun da vardır. ABD
politika olarak özetlenebilecek, dünya çapında kalıcı bir askeri poli- kendine güvenmekte, ama başka kimseye güvenmemektedir. ABD
tika eşlik etti. ABD 1945'te ilk atom bombalarını başarıyla yaptığın- hükümeti bu normları ihlal edip etmediklerini görmek için Kuzey
da, bu tür çok güçlü silahlar üzerinde bir tekel kurmaya kararlıydı. Kore'deki nükleer tesisleri denetlemek istiyor. Ama kendisi Birleşmiş
Bu tekeli sadık küçük ortağı Büyük Britanya ile paylaşmaya hazırdı, Milletler'e ya da başka bir kuruma Amerikan tesislerini denetleme
ama sadece onunla. Tabii ki bildiğimiz gibi, diğer "büyük güçler" bu hakkını vermiyor. ABD bu silahları akıllıca ve özgürlüğü (Ame-
talebi dikkate almadılar. Önce Sovyetler Birliği, sonra Fransa, sonra rika'nın ulusal çıkarlarıyla özdeş gibi görünen bir kavram) savunmak
da Çin nükleer kapasiteye sahip oldu. Daha sonra da Hindistan ve adına kullanacağına güveniyor. Bütün diğerlerinin bu tür silahları
Pakistan. Ve Güney Afrika, ama ülkenin başındaki apartheid hükü- özgürlüğe (burada da Amerika'nın ulusal çıkarlarıyla özdeş gibi gö-
meti bunu ancak iktidardan ayrılırken kabul etti ve iktidarı halefine, rünen bir kavram) karşı kullanmak isteyebileceğini varsayıyor.
Kara Afrikalı çoğunluğun daha demokratik hükümetine bırakırken bu Ben şahsen, hiçbir hükümetin bu silahları akıllıca kullanacağına
kapasiteyi ortadan kaldırmayı da ihmal etmedi. İsrail de nükleer güvenmiyorum. Bunların hepsinin yasaklanması beni mutlu ederdi,
silahlara sahip oldu, ama bunu her zaman inkâr etti. Daha sonra "ne- ama günümüz devletlerarası sisteminde bunun gerçekten uygulana-
redeyse" nükleer güçler ortaya çıktı (tabii hâlâ "neredeyse" kategori- bilir bir şey olduğuna inanmıyorum. O yüzden şahsen bu meselede
sinde olup olmadıkları belli değil) -Kuzey Kore, İran, Irak (İsrail bu ahlak dersi vermekten kaçınıyorum. Kinik bir yeni-gerçekçi (muhte-
ülkeyi "neredeyse" kategorisinde tutmak için 1980'lerde nükleer te- melen beni de içeren bir kategori bu) bütün hükümetlerin ikiyüzlü ol-
sislerini bombalamıştı), Libya ve belki Arjantin. Buna ilaveten nük- duğunu söyleyebilecek bile olsa, eğer bir ülke kendi nispi faziletleri-
leer kapasiteyi miras alan eski Sovyet ülkeleri de var - Ukrayna, Be- ne başka ülkelerden destek almak istiyorsa, ahlak dersi vermesi ters
yaz Rusya ve Kazakistan. Buna diğer ölümcül teknolojiler olan biyo- tepecektir.
lojik ve kimyasal silahları da eklemek gerekir. Bunları imal etmek,
depolamak ve kullanmak nükleer silahlara oranla o kadar kolaydır ki
kaç ülkenin bu alanlarda belli bir kapasitesi, hatta dikkate değer bir
kapasitesi olduğundan emin değiliz.
ABD basit, dümdüz bir politikaya sahiptir. İyi ve kötü bütün yol-
lara başvurarak, gerekirse kuvvet kullanıp gerekirse rüşvet vererek,
başka herkesin bu silahlara sahip olmasını önlemeyi istemektedir.
Bunda başarılı olamadığı açıktır, ama son yıllardaki çabalan çoğalma
sürecini en azından yavaşlatmıştır. Amerikan politikasının bir
bityeniği daha vardır. Bir yandan çoğalmayı sınırlamak için ulusla-
rarası anlaşmalara başvurmaya çalışırken, bir yandan da aynı anda
186 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ AMERİKA VE DÜNYA 187

ruyor, onları savunuyorum. Mesela Amerikan Anayasası'nda Yapılan


4. Amerika: İdeallere Karşı Ayrıcalık Birinci Değişiklik'i ele alalım - bu metin bütün törenlerde haklı ola-
rak Amerikan ideallerinin cisimleşmiş hali olarak anılır. Gelgelelim
Evrensel medeniyetin çoktan kurulmuş olduğunu söy- Birinci Anayasa Değişikliği ile ilgili olarak iki şeyi hatırlamakta fay-
lemek, mevcut gerçekliğe kasten gözlerini kapamak ve da var. Birincisi bu metnin içeriği, ilk Anayasa'da yer almıyordu, yani
daha da beteri, bu hedefi bayağılaştırıp gelecekte sahi-
ci bir evrenselliğin kurulmasını engellemek demektir. kurucu bir ilke olarak görülmüyordu. İkincisi, kamuoyu yoklamaları
sık sık, Amerikan halkının çoğunluğunun olağan denen zamanlarda
Chinua Achebe4
bile bu metindeki garantileri kısmen ya da bütünüyle değiştirmek,
Küreselleşme ile yerel gelenekler arasındaki karşıtlık azaltmak, hatta kaldırmak istediğini göstermiştir. "Terörizmle savaş"
sahtedir: Küreselleşme doğrudan doğruya yerel gele- türünden bir "savaş"a girdiğimizde ne Amerikan hükümetinin, ne de
nekleri diriltir, düpedüz onlar sayesinde ayakta kalır, Amerikan halkının bu idealleri savunacağına güvenilebilir; hatta bir
bu yüzden de küreselleşmenin karşıtı yerel gelenekler "acil durum"da Anayasa Mahkemesi'nin bile bu ideallere sıkı sıkıya
değil, evrensellik'tir.
bağlı kalacağına güvenilemez. Bu savunma işi büyük ölçüde,
Slavoj Žižek5 kamuoyunda olsa olsa bir azınlığın desteğine sahip olan, genel bir
seçimde ona üye olan bir adayın tam da ona üye olduğu için
ABD ve dünya gücünün hikâyesi bu noktada gayet basit bir biçimde
seçilmemesi gerektiğinden söz edilebilen çoğunlukla ürkek bir örgü-
özetlenebilir. Amerika ve Amerikalıların dünyadaki bütün sefalet ve
te, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği'ne kalır. Ezcümle, ben ifade
haksızlıkların nedeni olduğuna inanmıyorum. Ama bu sefalet ve
özgürlüğünden, din özgürlüğünden ve diğer bütün özgürlüklerden
haksızlıklardan en fazla onların yararlandıklarına inanıyorum. Ulus-
yanayım, ama Amerika öyle mi diye ara sıra şüpheye düşmek zorun-
lar dünyası içindeki bir ulus olarak ABD'nin temel sorunu da budur.
da kalıyorum.
Amerikalılar, özelikle de Amerikalı siyasetçiler ve reklamcılar
Bunun nedeni Amerikan halkında Voltaire'ci bir damarın olma-
ideallerimizden bahsetmeyi severler. Televizyon programcısı Chris
Matthews'un "çoksatan" kitabı Now, Let Me Tell You What I Really yışı değil, bazen ayrıcalıklarımızın aşınma ya da yok olma tehlike-
Think'in reklamında şöyle bir alıntı var: "Düşündüğünüzde görürsü- sine girdiğinden korkmamız. Bu durumlarda, insanların çoğu ayrı-
nüz ki biz Amerikalılar farklıyız. 'Özgürlük' denen o sözcük bizim calığı ideallerin önüne yerleştiriyor. Amerikalılar bu açıdan da nor-
sadece belgelerimizde değil; kovboy ruhlarımızda."6 "Kovboy ruhları" maldışı sayılmaz. Sadece daha güçlüler ve daha fazla ayrıcalıkları
- bu laftan daha iyisini bulamazdım. Bizim ideallerimiz belki biraz var. Amerikalılar ideallere sahip olmakta daha özgürler, çünkü onları
özel. Ama bize bunu hatırlatan aynı insanlar ayrıcalıklarımızdan umursamamakta daha özgürler. Kovboy ruhlarını umursamayacak
bahsetmeyi sevmiyorlar, ki bence bu ayrıcalıklar da özel. Hatta, bun- güçleri var.
lardan bahsedenleri kınıyorlar. Ama ideallerle ayrıcalıklar beraberdir. Amerikalıların önündeki soru aslında şudur: Eğer Amerikan he-
Birbirleriyle çatışıyormuş gibi görünebilirler, ama birbirlerini gemonyası geriliyorsa, ki ben kesinlikle gerilediğini düşünüyorum,
öngerektirirler. ideallerimizi, artık onları umursamayacak kadar gücümüz olmayaca-
Amerikan ideallerine çamur atan biri değilim. Bu idealleri harika, ğı için kayıp mı edeceğiz? Kovboy ruhlarımız gerileme tehlikesi al-
dahası hayat verici buluyorum. Onları aziz tutuyor, onlara başvu- tındaki ayrıcalıklarımızı korumak için ulusal çiftliğimizin etrafına
dikenli teller çekerek, sanki ayrıcalıklar dikenli teller arasından kaçıp
4. Chinua Achebe, Home and Exile, New York: Anchor Books, 2000, s. 91. gidemezmiş gibi mi yapacak? İkiz Kuleler'den esinli bir metafor daha
5. Slavoj Žižek, On Belief, New York: Routledge, 2001, s. 152. yapayım. Yıkılan kuleler yeniden yapılabilir. Ama onları aynı şekilde
6. New York Times, 28 Kasım 2001, E8. mi yeniden yapacağız - yıldızlara uzandığımızdan ve iyi bir
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERILEYİŞİ AMERİKA VE DUNYA 189
188
şey yaptığımızdan aynı şekilde emin olarak, bunların dünya için Başkan Bush Amerikan halkına geleceğe dair kesinlik sunuyor. Oysa
bir fener gibi görüleceğinden aynı şekilde emin olarak mı yapacağız? bu onun gücünün bütünüyle dışında kalan tek şeydir. ABD'nin ge-
Yoksa başka şekillerde, gerçekten neye ihtiyacımız olduğu ve bizler leceği, dünyanın geleceği, kısa vadede de ama asıl orta vadede kesin-
için gerçekten nelerin mümkün ve gerçekten nelerin arzulanabilir ol- likle belirsizdir. Kişi kendi ayrıcalıkları üzerinde düşündüğünde ke-
duğu hakkında dikkatle düşündükten sonra mı yapacağız? sinlik arzulanabilir görünebilir. Ayrıcalıkların gerilemeye, hatta orta-
Hem kimdir bu "biz"? Eğer Başsavcı John Ashcroft'un, Amerikan dan kalkmaya mahkûm olduğu düşünüldüğünde ise o kadar arzula-
hükümetinde, basında ve genelde halk arasında birçok kişi tarafından nabilir görünmez. Hem bu dünyanın bütün kamplarındaki Usame bin
desteklenen sözlerine bakılacak olursa, "biz" artık ABD'deki herkes Ladinlerin galip gelecekleri kesin olsaydı, bu kesinlik kimin hoşuna
değil, hatta ABD'de yasal ikamet izni olan herkes bile değil, sadece giderdi ki?
Amerikan yurttaşlardır. İleride "biz"in kapsamının daha da daraltıl- Daha önce Amerikalıların tam şu anda karşı karşıya bulundukla-
mayacağı söylenemez. Slavoj Zizek'in işaret ettiği gibi, küreselleşme rını bulmacalardan biri olarak gündeme getirdiğim soruya döneyim:
yerelciliğin karşıtı değildir, yerelcilikten, özellikle de güçlü olanların 11 Eylül gibi bir olayın bir daha olmaması için ne yapılması gereki-
yerelciliğinden beslenir. Hiçbir abartıya kaçmadan "biz"in Homo sa- yor, ne yapılabilir? Bize sunulan cevap, Amerikan hükümetinin başta
piens sapiens olduğu söylenebilir. Peki Homo o kadar sapiens mi? askeri güç olmak üzere ezici güç kullanmasının bunu garanti altına
alacağı şeklindedir. Liderlerimiz, bize bunun zaman alacağını ha-
tırlatacak kadar ihtiyatlılar, ama orta vadeli güvenceler vermekte te-
reddüt etmiyorlar. Şu an için Amerikan halkı bu hipotezi sınamak is-
5. Amerika: Kesinlikten Belirsizliğe
tiyormuş gibi görünüyor. ABD hükümeti 11 Eylül'den hemen sonra
Darwin'in devrimi, doğal gerçekliğin merkezi kategorisi
eleştirilerle karşılaştıysa da, bu eleştiriler çoğunlukla hükümetin as-
olarak özün yerine çeşitliliğin ikame edilmesi olarak özet- keri güç gösterilerinin fazla ürkekçe olduğuna inananlardan geldi.
lenebilir... Gerçeklik anlayışımızdaki tam bir tersine dön- ABD hükümetine çok daha ileri gitmesi için -Irak'a karşı askeri ha-
meden ya da "büyük fiske"den daha altüst edici bir şey rekâtın başlatılması için (ki bazıları buna İran, Suriye, Sudan, Filistin
olabilir mi? Platon'un dünyasında, çeşitlilik arıziyken, öz- ve Kuzey Kore'yi de ekliyor)- baskı yapan önemli gruplar var.
ler daha yüce bir gerçekliği kaydediyordu; Darwin'in ter-
Ardından da niye Küba gelmesin? Hatta isteksiz generallerin emekli
sine çevirme işleminin ardından, tanımlayıcı (ve somut,
dünyevi) gerçeklik olarak çeşitliliğe değer verilirken, or- olup yerlerini daha genç, daha atak savaşçılara bırakması gerektiğini
talamalar (bunlar "özler" denen şeye en yakın işlemsel söyleyenler bile var. Kendilerine düşen rolün Armageddon'un*
yaklaşımımızdır) zihinsel soyutlamalar haline geldi. gelişini hızlandırmak olduğuna inananlar var.
Stephen J. Gould7 Buna karşı ileri sürülebilecek iki sav var. Biri, ABD'nin bu tür
dünya çapında bir askeri mücadeleyi kazanamayacağıdır. İkincisi de,
Doğa aslında öngörülemez yenilik yaratmakla bağlantılı- ABD bunu yapmaya çalışmanın, öncelikle kendisi için, getireceği ah-
dır, burada olası olan gerçek olandan daha zengindir. laki sonuçlara katlanmak istemeyecektir. Neyse ki, gerçekçilik ile
İlya Prigogine8 idealizm arasında seçim yapmak gerekmiyor. Sağduyu tarafından
destekleniyor olmaları ahlaki değerlerimizi küçültmez.
İç Savaş'tan sonra ABD kaderinin ne olduğunu bulmaya çalışarak
7. Full House: The Spread of Excellence From Plato to Darwin, New York: seksen yıl harcadı. Bütün o zaman boyunca izolasyonist bir güç mü
Three Rivers Press, 1996, s. 41.
8. Ilya Prigogine, The End of Certainty: Time, Chaos, and the New Laws of Na
ture, New York: Free Press, 1997, s. 72. * Kıyamet gününde iyilik ve kötülük orduları arasında yapılacak savaş, (ç.n.)
190 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞI AMERİKA VE DÜNYA 191
yoksa emperyal bir güç mü olmak istediğinden emin değildi. 1945'te sen de onlara öyle davran." Müslüman geleneğinde ise Kuran şöyle
en nihayet dünya sistemi içinde hegemonyayı ele geçirdiğinde, (Sha- diyor: "Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır! Hiçbir
kespeare'ce söylersek) büyüklüğü elde etmekle kalmayıp büyüklüğe delilleri yok" (52: 36). Değerlerimiz bunlar mı?
itilmiş olduğunu gördüğünde, Amerikan halkı o andan itibaren oyna- Tek bir Amerikan geleneği yok - tek bir Amerikan değerleri kü-
mak zorunda olduğu role tam anlamıyla hazır değildi. Dünyadaki mesi de. Her zaman birçok Amerika olmuştur, birçok Amerika vardır.
"sorumluluklarımızı nasıl üstleneceğimizi" öğrenmek için otuz yıl Her birimiz canımızın istediği Amerika'yı hatırlar, ona başvururuz.
harcadık. Ve tam bunu makul ölçülerde öğrendiğimiz sırada, hege- Kölelik ve ırkçılığın Amerikası derin kökleri olan bir Amerikan gele-
monyamız zirve noktasından çoktan inmişti. neğidir ve hâlâ büyük ölçüde bizimledir. Hudut bölgelerinin bireyci-
Son otuz yılımızı da çok yüksek bir sesle, hâlâ hegemonik güç ol- liğinin ve eli silahlı haydutların Amerikası bir Amerikan geleneğidir
duğumuzda ve herkesin bunu tanımaya devam etmesi gerektiğinde ve hâlâ büyük ölçüde bizimledir. Hırsız baronlar ile onların insanse-
ısrar ederek geçirdik. Gerçekten hegemonik güçseniz, böyle bir ta- ver çocuklarının Amerikası bir Amerikan geleneğidir ve hâlâ büyük
lepte bulunmanız gerekmez. Son otuz yılı ziyan ettik. ABD'nin şimdi ölçüde bizimledir. Ve Dünya İşçiler Birliği üyelerinin ve Amerika ha-
yapması gereken, şu yeni gerçeklikle birlikte yaşamayı öğrenmektir: riç dünyanın her yerinde kutlamalara konu olan Haymarket ayaklan-
Artık herkes için neyin iyi olduğuna tek taraflı olarak karar verme malarının Amerikası bir Amerikan geleneğidir ve hâlâ büyük ölçüde
gücüne sahip değildir. Hatta kendisi için neyin iyi olduğuna bile tek bizimledir.
taraflı olarak karar verme konumunda olmayabilir. Dünyayla uz- 1851'de Ulusal Kadınlar Kongresi'ne "Ben kadın değil miyim?"
laşması gerekir. Diyalog kurmamız gereken kişi Usame bin Ladin diyen Sojourner Truth bir Amerikan geleneğidir. Ama on dokuzuncu
değil. İşe yakın dostlarımız ve müttefiklerimizle -Kanada ve Meksi- yüzyıl sonlarında kadınlara oy hakkı verilmesini Siyahlarla göçmen-
ka'yla, Avrupa'yla, Japonya'yla- başlamamız gerekiyor. Ancak ve lerin oylarını dengeleyeceği gerekçesiyle talep etmiş olan kampanya-
ancak kendimizi bir kere onları işitecek ve onların da idealleri ve çı- cılar da bir Amerikan geleneğidir. Göçmenleri bağrına basan Ameri-
karları olduğuna, onlann da fikirleri, umutlan ve özlemleri olduğuna ka ve onları reddeden Amerika'nın ikisi de birer Amerikan geleneği-
inandıracak şekilde eğittikten sonra, dünyanın geri kalanıyla, yani dir. Vatansever bir kararlılıkla tek yumruk olan Amerika da militarist
dünyanın çoğunluğuyla diyaloğa girmeye hazır olacağız. maceralara direnen Amerika da Amerikan gelenekleridir. Eşitliğin
Bu diyalog, bir kere içine girmeye başladıktan sonra, kolay olma- Amerikası da eşitsizliğin Amerikası da birer Amerikan geleneğidir.
yacaktır, hoş bile olmayabilir. Çünkü bizden bazı ayrıcalıklarımızdan Burada bir öz söz konusu değildir. Gould'un hatırlattığı gibi, gerçek-
vazgeçmemizi isteyeceklerdir. Öğrenmemizi isteyeceklerdir. Elli yıl liğin çekirdeğinde öz değil, çeşitlilik vardır. Sorun da aramızdaki çe-
önce, büyük Afrikalı şair ve siyasetçi Leopold-Sedar Senghor şitlilik azalacak mı, artacak mı, yoksa aynı mı kalacak sorunudur. Bu
dünyayı "rendez-vous du donner et du recevoir"a, verme ve alma çeşitlilik bana şu anda istisnai denecek ölçüde çokmuş gibi geliyor.
randevusuna, davet ediyordu. Amerikalılar böyle bir randevuda bir Usame bin Ladin kısa bir süre sonra unutulacak, ama terörizm
şeyler vermek zorunda olduklarını biliyorlar. Ama almak istedikleri adını verebileceğimiz türden siyasi şiddet önümüzdeki otuz-kırk yıl
şeyin ne olduğunu biliyorlar mı? büyük ölçüde bizimle birlikte olacak. Terörizm dünyayı değiştirme-
Bugünlerde manevi değerlere dönmeye çağrılıyoruz, sanki her- nin son derece etkisiz bir yoludur elbette. Üretken değildir ve genel-
hangi bir zaman bu değerlere uygun yaşamışız gibi. Peki ama nedir de dolaysız aktörleri anında ortadan silen bir karşı güce yol açar. Ama
bu değerler? Hatırlatayım. Hıristiyan geleneğinde şöyle deniyor: yine de devam edecektir. Medeniyeti kendisinin temsil ettiği şeklin-
"Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allah'ın melekû- deki tek taraflı bir iddia yoluyla dünya ile ilişki kurmayı sürdüren bir
tuna girmesinden daha kolaydır" (Matta 19: 24). Yahudi geleneğinde Amerika, bunu ister izolasyonist bir içe çekilme ister aktif müdahale-
Hillel şöyle diyor: "Başkalarının sana nasıl davranmasını istiyorsan cilik yoluyla yapsın, dünyayla barış içinde yaşayamaz, dolayısıyla
192 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI

kendisiyle de barışık yaşayamayacaktır. Dünyaya ne yapıyorsak,


kendimize de onu yapıyoruz demektir. Özgürlük ve ayrıcalık ülkesi,
gerilerken bile, herkese, her yerde eşit muamele eden bir ülke olmayı Üçüncü Kısım
öğrenebilecek midir? Ve kendi sınırlarımız içinde herkese eşit davra-
namıyorsak, dünya sistemi içinde herkese eşit davranabilir miyiz? NEREYE GİDİYORUZ?
Şu anda ne yapmayı tercih edeceğiz? Benim kendi tercihlerim
olabilir, ama ne yapacağımızı ben de öngöremem siz de. Aslında, bu
tasarlanan geleceklerden hiçbirinden emin olamamamız şansımız sa-
yılır. Bu bize ahlaki seçim şansı bırakıyor. Gerçek'ten daha zengin
olan mümkün'ü bırakıyor. Öngörülemez yeniliği bırakıyor. Korkunç
bir çağa, hayal etmekte zorlandığımız ama ne yazık ki hızla alışabi-
leceğimiz çatışmalar ve kötülüklerle dolu bir çağa girdik. Hayatta
kalma mücadelesi sırasında duyarlılıklarımızın katılaşmasına izin
vermek kolaydır. Kovboy ruhlarımızı kurtarmak çok daha zordur.
Ama bu sürecin sonunda daha tözel anlamda rasyonel bir dünya, da-
ha eşitlikçi bir dünya, daha demokratik bir dünya -verme ve almanın
sonucu olan bir evrensellik, küreselleşmenin tersi olacak bir evren-
sellik- olasılığı, kesinlik olmaktan çok uzak bir olasılık yatıyor.
İkiz Kuleler'le bağlantılı son metafor, bu yapıların bir seçim ol-
dukları ve bir seçim olacaklarıdır. Biz onları yapmayı seçtik. Yeniden
yapıp yapmamaya da biz karar veriyoruz. Bu seçimlerde etkili olan
faktörler çok sayıdaydı, çok sayıdadır ve çok sayıda olacaktır. Ame-
rika'yı yeniden yapıyoruz. Dünya, dünyayı yeniden yapıyor. Şimdiye
kadar yaptığımız dünyanın, yaratabileceğimiz binlerce alternatif
dünyadan yalnızca bir tanesi olduğu ve önümüzdeki kırk-elli yılda
yapacağımız dünyanın daha iyi ya da daha kötü olabileceği, idealle-
rimiz ile ayrıcalıklarımız arasındaki çelişkiyi azaltabileceği ya da ar-
tırabileceği gibi belirsizlikler içinde ahlaki duruşumuzu muhafaza
edebilecek miyiz?
inşallah.
10. Bölüm

Sol, I: Bir Kez Daha Teori ve Pratik

ŞÖYLE bir Yugoslav özdeyişi varmış: "Kesin olan tek şey gelecektir,
çünkü geçmiş sürekli değişiyor."1 Bugün dünya solu neredeyse bütü-
nüyle, hem de biraz ani bir biçimde ortadan kalkmış iki geçmişle ya-
şamakta. Bu da çok rahatsız edici bir şey. Ortadan kalkmış olan bi-
rinci geçmiş, Fransız Devrimi'nin yörüngesidir. İkincisi ise, Rus
Devrimi'nin yörüngesi. Her ikisi de 1980'lerde aynı sıralarda ve müş-
terek olarak ortadan kalkmıştır. Bununla ne kastettiğimi dikkatle
açıklayayım.
Fransız Devrimi şüphesiz bir simgedir. İki yüzyıl boyunca çok
geniş kesimlerce ve dünya solunun sınırlarının çok ötesinde de pay-
laşılmış bir tarih teorisini simgeler. Dünyanın liberal merkezi ve hat-
ta günümüzde dünya sağının bir kısmı bile bu tarih teorisini paylaş-
mıştır. Bunun, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların büyük bölümü
boyunca egemen görüş olduğu söylenebilir. Bu teorinin öncülü, iler-
lemeye ve insanın esasen rasyonel olduğuna duyulan inançtı. Teoriye
göre tarih, çizgisel bir biçimde yukarı doğru ilerleyen bir süreç olarak
görülebilirdi. Dünya iyi topluma giden yoldaydı ve Fransız Devrimi
bu süreçte ileri doğru yapılan büyük bir sıçramayı oluşturuyor ve
simgeliyordu.
Bu teorinin birçok versiyonu vardır. Özellikle ABD'deki bazı ki-
şiler bu hikâyedeki Fransız Devrimi'nin yerine Amerikan Devrimi'ni
ikame etmek istemişlerdir. Özellikle Büyük Britanya'daki başka bazı
kişiler de İngiliz Devrimi'ni ikame etmekten yana olmuşlardır. Ba-

1. Bu söz E. M. Simonds-Duke'ün şu yazısının epigrafiydi: "Was the Peasant


Uprising a Revolution? The Meaning of a Struggle over the Past", Eastern Europe-
an Politics and Societies I, no. 2 (Bahar 1987): 187.
196 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ
BIR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 197
zıları hikâyeden bütün siyasi devrimleri çıkartıp bu tarih teorisini, dar refaha kavuşmuş olmayan bölgelerinde iktidara geliyorlardı ve
dünyanın ekonomik süreçlerinin düzenli olarak ticarileşmesinin ya bu ülkelerdeki durum her zaman pek de parlak olmuyordu. Yine de
da seçim süreçlerinin düzenli olarak genişlemesinin ya da (büyük Leninizm'e duyulan inanç, Leninist bir parti tarafından yönetilen bir
D'li) Devlet'in farazi tarihsel misyonunun gerçekleşmesinin hikâyesi ülke içindeki dolaysız koşulların ya da olayların hayal kırıklığı yarat-
haline getirmek istemişlerdir. Ama ayrıntılar ne olursa olsun, bütün makta olduğu gerçeğinin yol açtığı her türlü endişeye karşı güçlü bir
bu versiyonlar tarihsel sürecin kaçınılmaz ve tersine çevrilemez ol- panzehirdi.
duğu hissini paylaşıyorlardı. Burada size bütün ilerleme teorilerinin, özellikle de bunların Le-
Bu umutlu bir tarih teorisiydi, çünkü mutlu bir son vaat ediyordu. ninist versiyonunun son yirmi yıl içinde ne derece şaibeli hale geldi-
İçinde bulunulan dönem ne kadar korkunç olursa olsun (mesela Nazi ğini anlatmama gerek yok. Bunlara hiç inanan kalmadı demiyorum,
Almanyası'nın yıldızı yükselirken ya da ırkçı sömürgecilik en feci bu doğru olmazdı, ama inanan insanlar artık dünya halklarının önem-
halindeyken), bu teoriye iman edenler (ki çoğumuz iman ediyorduk), li bir yüzdesini temsil etmiyor. Bu da pek küçük sayılamayacak bo-
sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz bilgide, "tarihin bizden yana" ol- yutlarda bir jeopolitik kayma oluşturuyor ve demin de söylediğim gi-
duğu bilgisinde teselli buluyorlardı. Halihazırda ayrıcalıklı olanlar bi, elindeki fişlerin (hepsini olmasa da) çoğunu bu tarih teorisinin en
için bile teşvik edici bir teoriydi bu, çünkü sonuçta başka herkesin de azından Fransız Devrimi versiyonunun doğruluğu üzerine oynamış
bu ayrıcalıkları paylaşacağı (üstelik bunlardan şu anda yararlananla- olan dünya solu için özellikle rahatsız edici sonuçlar yaratıyor.
rın da bir şey kaybetmeyeceği) ve dolayısıyla ezilenlerin ezenleri şi- Bu kayma neden oldu? Bugün birçok açıklama işitiyoruz. Merkez
kayetleriyle usandırmayı bırakacağı beklentisini sunuyordu. ve sağ kesimden, dünya solunun bu tarih teorisini yanlış okuduğu
Bu tarih teorisinin tek sorunu, ampirik deneyim testini pek de açıklaması gelmektedir. Bu kesimlere bakılırsa teori yine de bir
geçmiş, geçiyormuş gibi görünmemesiydi. Bu noktada Rus Devrimi ölçüde doğrudur, fakat sadece iyi toplumu, hiçbiri hükümetin elinde
devreye girdi. Bu devrim, Fransız Devrimi'nin bir tür zeyli idi. Me- olmayan üretim faktörlerinin serbest akışının, özellikle de sermaye-
sajı şuydu: Fransız Devrimi'nin simgelediği tarih teorisi eksikti çün- nin serbest akışının egemen olduğu toplum şeklinde tanımladığımız
kü ancak proletarya (ya da halk kitleleri) bir parti ya da parti/devlet sürece. Neoliberalizm adı verilen bu ütopya bugün siyasetçiler ve ka-
şeklinde örgütlenmiş ve kendini davaya adamış kadroların himayesi musal entelektüel adı verilen birçok entelektüel tarafından çok tutu-
altında seferber edildiği sürece geçerliydi. Bu zeyle Leninizm deme- luyor. Gelgelelim, bu ütopya hem bir serap hem de kasten kapılınan
ye başladık. bir hezeyandır, etkisinin en fazla olduğu zamanlar çoktan gerilerde
Leninizm sadece dünya solu tarafından, aslında onun da sadece kalmış ve üzerinde bu kadar çok tartışılmış olmasına değmeyen bir
bir kısmı tarafından benimsenen bir tarih teorisiydi. Yine de, Leni- ütopya. 2010'a gelindiğinde bu geçici çılgın fanteziyi hatırlamayaca-
nizm'in özellikle 1945-1970 yılları arasında dünya halklarının önemli ğız bile bence.
bir kısmını etkilemiş olduğunu inkâr etmek budalaca olur. Leninist Dünya solunun bazı kısımlarından gelen ikinci bir açıklama öz-
tarih versiyonu, standart Fransız Devrimi modelinden daha kararlı bir gün teorinin hâlâ doğru olduğu, ama dünya solunun çok yakında ter-
biçimde iyimserdi. Bunun nedeni de Leninizm'in, tarihin planlandığı sine çevrilecek geçici bir gerileme yaşadığı şeklindedir. Tek yapma-
gibi gelişmekte olduğu doğrulanmak isteniyorsa, bulunabilecek basit mız gereken teoriyi (ve pratiği) güçlü bir biçimde yinelemektir. Bu
bir maddi kanıt olduğunda ısrar etmesiydi. Leninistler hangi devlette denli muazzam bir "geçici gerileme"nin teorinin hiçbir yerinde ön-
bir Leninist parti tartışmasız bir biçimde iktidardaysa, o devletin görülmemiş olduğu ve daha ayrıntılı bir açıklamanın da bulunmadığı
apaçık bir tarihsel ilerleme yolunda olduğunda, üstelik de bu yoldan düşünüldüğünde, bu açıklama bana devekuşu gibi kafasını kuma
asla geri dönemeyeceğinde ısrar ediyorlardı. Sorun şuydu ki Leninist gömen bazılarının hüsnü kuruntusuymuş gibi geliyor. İdeolojik bir
partiler sadece dünyanın ekonomik bakımdan diğerleri ka- tavır ve bir örgütsel gerçeklik olarak Leninizm'in, birileri böyle bir
198 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 199

şey yapmak istese bile, nasıl diriltilebileceğini anlamış değilim. tarafından coşkuyla karşılansa da, aslında onların çıkarlarına hizmet
Fransız Devrimi de bugün sadece kısıtlı bir grup akademisyen ara- etmiyordu. Çünkü devletçilik karşıtlığı aslında sadece belli bazı re-
sında heyecan uyandırabiliyor. jimlerin değil, bütün devlet yapılarının meşruiyetinin altını oyuyordu.
Bu tarih teorisinin çöküşünün üçüncü bir açıklaması, bu çöküşün Böylece dünya sisteminin siyasi istikrarını da güçlendirmek yerine
aslında kapitalist dünya sisteminin içinde bulunduğu krizin hem bir zayıflattı ve bunun sonucunda (şüphesiz başka birçok sebebi daha
nedeni hem de bir sonucu olduğu şeklindedir. Ben kendim de son za- olsa da) sistemin krizini daha da akut hale getirdi.
manlarda çıkan çeşitli eserlerimde bu açıklamayı savundum.2 Ben, Bana göre, halihazırda dünya solunun durumu şöyledir: (1) Dün-
dünya solu tarafından -yani, üç tarihsel versiyonu (Komünizm, sosyal ya kapitalist sistemi, beş yüz yıllık ömründe ilk defa gerçek bir sis-
demokrasi ve ulusal kurtuluş hareketleri) olan sistem karşıtı hareketler temsel kriz içinde ve bir geçiş çağı yaşamakta olduğumuzu görüyo-
adını verdiğim hareketler tarafından- büyük ölçüde benimsenen tarih ruz. (2) Bunun sonucu bünyesi gereği belirsiz, ama gene de ve yine
teorisinin ta kendisinin kapitalist dünya sisteminin bir ürünü beş yüzyıldır ilk defa, ilerleme sayılabilecek (ama zorunlu olarak de-
olduğunu iddia ediyorum. Sonuç olarak, bu hareketlerin büyük insan ğil) gerçek bir temel değişim perspektifi söz konusu. (3) Bu kavşakta
kitlelerini sisteme karşı mücadele etmek üzere seferber etmiş ol- dünya solunun başlıca sorunu, dünyayı dönüştürme amacıyla on
duklarına şüphe yoksa da, paradoksal bir biçimde, tarihsel olarak sis- dokuzuncu yüzyılda geliştirdiği stratejinin paramparça bir halde ol-
temin göreli siyasi istikrarının kültürel bir dayanağı işlevini de gör- ması ve bunun sonucu olarak şu ana kadar belirsiz ve zayıf bir biçim-
müşlerdir. Tam da ilerlemenin kaçınılmazlığına olan inanç ciddi ölçüde de hareket etmesi ve genelde hafif bir depresyon halinde bulunması-
depolitize edici bir inançtı, özellikle de sistem karşıtı hareketler iktidara dır. İzin verin bu üç noktayı tek tek ele alayım.
geldikten sonra. Ayrıca bu hareketlerin vaat ettikleri şeyler ile, bir
kez devlet iktidarını ele geçirdikten sonra mevcut dünya sistemi
çerçevesi içinde gerçekleştirilebilecek şeyler arasındaki uyumsuzlu- Sistemsel Kriz
ğun, kaçınılmaz olarak çok arttığına da inanıyorum. Bunun sonucun-
da, halk tabanı en nihayet bu hareketlerden hüsrana uğradı ve bu da Dünya solunun dağınıklığının can sıkıcı sonuçlarından birisi de, bu-
çok sayıda devlette bunların iktidardan atılmalarına neden oldu. gün kapitalizmin krizinden dem vuran her türlü savı kuşatan şüphe-
Tayin edici an 1968 dünya devrimiydi; bu sırada Eski Sol diye bi- dir. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer - ağzımız da o kadar
linen kesim (yani, tarihsel sistem karşıtı hareketler) bu dünya devri- çok yandı ki. Temel sorun, deyim yerindeyse, son iki yüz yılda dün-
minin çeşitli yerel dışavurumlarına katılanların meydan okumasıyla ya solunun en önemli isimlerinin çoğunun, Braudel'in toplumsal za-
karşılaştı. 1968'in başlıca kalıcı sonuçlarından biri, bu hareketlerin manların çokluğu hakkında yazdıklarını okumamış ve döngüsel iniş
vazettiği kaçınılmaz ve geri çevrilemez ilerleme teorisinin reddi oldu. çıkışları sürekli olarak yapısal krizlerle karıştırmış olmalarıydı. Bunu
Bunun üzerine, dünya halkları tarihsel sistem karşıtı hareketlerin yapmak kolaydır, özellikle de, modern dünya sistemindeki gibi,
kendilerinden yüz çevirmeye ve daha sonra da bu hareketlerin ilerici tarihin yukarı doğru giden çizgiselliğine bütünüyle inandığı için "ye-
değişimin asli mekanizmaları olarak ayakta tuttukları devlet yapı- niliği" baş tacı eden bir jeokültürde. Sol, döngüsel süreçlerden bah-
larının meşruiyetinin altını oymaya başladılar. Ama halkın bu şekilde seden herhangi bir iddiayı benimsemekte özellikle gönülsüzdü, çün-
devletçilik karşıtlığına kayması, kapitalist sistemin savunucuları kü yanlış bir biçimde bütün bu savları, "tarihin ebedi döngüselliği"
adını vereceğim şeyi öne çıkaran alt-küme ile özdeşleştiriyordu. Bu
teori gerçekten de muhafazakâr düşünürler tarafından her türlü dö-
2. Bkz. Liberalizmden Sonra, İstanbul: Metis, 1998; Ütopistikya da 21. Yüzyı- nüştürmeci harekete karşı bir sav olarak yaygın bir biçimde kullanıl-
lın Tarihsel Seçimleri, İstanbul: Avesta, 2001 ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu, İstan-
bul: Metis, 2000. mıştır. Ama (benim bahsettiğim) yapılar içindeki döngüler kavramı,
200 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 201

ebedi döngüsellik kavramından farklı olmakla kalmaz, neredeyse bir meta için talep ettiği fiyatı sonsuzca artırıp onu yine de satabil-
onun zıttıdır da, çünkü yapılar hiç de edebi değildir, sadece uzun sü- meyi bekleyemez. Her zaman sınırlar vardır. İktisatçılar buna talebin
relidir ve yapıların içindeki döngüler de bir yapının hiçbir zaman esnekliği adını verirler. Esneklik oranının sınırları içinde, fiili kâr üç
ebedi olmamasını garanti altına alan şeylerdir. Nitekim ebedi döngü maliyete bağlıdır: Emeğin maliyeti, girdilerin ve altyapının maliyeti
diye bir şey yoktur, çünkü çizgisel olmasa da gerçekten de bir zaman ve vergi maliyeti.
oku vardır. Şimdi bu maliyetleri küresel bir biçimde toplam satış fiyatlarının
Dolayısıyla herhangi bir tarihsel toplumsal sistemi (ki kapitalist yüzdeleri olarak ölçüp varsayımsal olarak ortalama düzeylere ulaştı-
dünya ekonomisi tarihsel bir toplumsal sistemdir) analiz ederken, bir ğımızı düşünelim. Bu kimsenin yapmadığı bir işlemdir, belki de ya-
yanda onun sistemsel karakterini tanımlayan ve onun en azından pılabilir değildir. Ama bunu tasarlamak ve yaklaşık sonuçlara ulaş-
ayakta kaldığı sürece belli dengelerini muhafaza eden döngüsel ri- mak mümkündür. Ben, beş yüz yıldır ve bir bütün olarak kapitalist
timleri ile, öbür yanda bu döngüsel ritimlerden çıkarak sistemin ta- dünya ekonomisinin dört bir yanında, bu üç maliyetin üretilen toplam
rihsel karakterini tanımlayan ve eninde sonunda, belli bir sistemin değerin yüzdesi olarak düzenli bir biçimde arttığını ileri sürmek
kendi iç çelişkilerini artık kontrol edemeyeceği ve böylece sistemsel istiyorum. Bunun net sonucu da, kapitalistlerin sermaye biriktirme
bir krize gireceği anlamına gelen çağcıl eğilimler arasında dikkatli bir yeteneklerini tehdit eden küresel bir kâr sıkışması içinde olmamız, bu
ayrım yapmak, bana kalırsa metodolojik bakımdan elzemdir. Böyle sıkışmaya gittikçe daha fazla giriyor olmamızdır.
bir metodolojide, her tarihsel sistemin zaman içinde üç uğrağı olduğu Aslında bu kapitalistlerin her zaman tartıştıkları bir şeydir, ama
söylenebilir: Doğuşu (bunun açıklanması gerekir, ama normalde onlar başka bir terminoloji kullanırlar. "Üretim randımanı"nı tartışır-
başka bir tarihsel sistemin çöküşünün sonucu olarak ortaya çıkar), bir lar, bununla da esasen toplam değerin bir yüzdesi olarak maliyetleri
tarihsel sistemin "yarı-normal" denebilecek şekilde işlediği görece düşürmeyi kastederler. Aslında aynı miktarda malı üretmek için daha
uzun dönem (bu işleyişin kuralları ve kısıtlamalarının betimlenmesi az insan kullanmaktan ya da daha düşük girdiler elde etmekten (ki bu
ve analiz edilmesi gerekir) ve nihai kriz dönemi (bunun da, sonucu da genelde girdilerin daha az insan tarafından üretilmesini içerir)
her zaman belirsiz olan bir tarihsel seçim uğrağı olarak görülmesi bahsetmektedirler. Kapitalistler arası rekabette, daha randımanlı olan
gerekir). üreticinin rakibinden daha fazla kâr elde ettiği bilinir. Ama benim
Ben bugün bazı eğilimlerin, en nihayet sistemin temel işleyişini sorum farklı: Üretim, küresel olarak ve bütün sektörleri bir arada ele
tehdit edecek noktalara ulaşmış olduğuna inanıyorum. Başka bir yer- alındığında, bugün yüz yıl, iki yüz yıl ya da üç yüz yıl önce olduğun-
de ayrıntılı olarak serilmediğim tezleri burada kısaca özetleyeceğim.3 dan daha "randımanlı" mıdır?
Tarihsel bir sistem olarak kapitalizm, sınırsız sermaye birikimini Küresel üretimin üretici açısından daha "randımanlı" olduğuna
yapısal anlamda merkezi ve öncelikli kılmasıyla tanımlanır. Bu da şüpheyle bakmakla kalmıyor, eğrinin düzenli bir biçimde aşağı doğru
demektir ki kapitalizmin çerçevesini oluşturan kurumlar sınırsız indiğini ileri sürüyorum. Randımanlı üretimin o sözde zaferlerinin
sermaye birikimi peşinde koşanları ödüllendirir, koşmayanları ceza- hepsi eğrinin aşağı doğru iniş hızını yavaşlatma çabalarından ibaret-
landırır. tir. Son yirmi yıldaki bütün o neoliberal saldırıya, artan üretim mali-
Ama sermaye nasıl biriktirilir? Can alıcı önkoşul, ekonomik iş- yetlerini -öncelikle ücret ve vergi maliyetini düşürerek, sonra da tek-
lemlerden kâr elde etmektir, bu kâr ne kadar çok olursa o kadar iyi- nolojik ilerleme sayesinde girdilerin maliyetini düşürerek- yavaşlat-
dir. Kâr, gerçek maliyetler ile olası fiyatlar arasındaki diferansiyelin maya yönelik devasa bir çaba olarak bakılabilir. Ayrıca bu, saldırının
fonksiyonudur. Olası fiyatlar diyorum, çünkü şüphesiz hiçbir satıcı yükünü çekenler için her ne kadar acı verici olmuşsa da genelde ga-
yet sınırlı bir başarı kazanılmış olduğuna ve bu sınırlı kazançların bile
3. Bkz. 3. bölüm. tersine dönmek üzere olduklarına inanıyorum.
202 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 203

Alan Greenspan'ın ve onun Almanya ve Büyük Britanya'daki ka- Zavallı kapitalist gene kaçmak durumundadır. Bugün sorun şudur ki,
fadarlarının enflasyon tehdidi konusunda sık sık dile getirdikleri o beş yüz yıldan sonra kaçacak pek bir yer kalmamıştır. Ücretlerin
kesintisiz sızlanmaların nedeni bundan başka nedir ki? Onların yaz- yükselmesi sürecini yavaşlatmak son derece zorlaşmıştır. Bugün,
dıklarını okursanız, "enflasyon" denen bu korkunç canavarın olası Güney ülkelerinin büyük kent merkezlerinin sefil kenar mahallerinde
nedeni, işçilerin gerçekten de daha fazla ücret alabilmeleri ya da hü- bile, müstakbel bir ücretli işçinin gerçek gelir alternatifleri, kırlarda
kümetlerin onlardan da çok harcama yapabilmeleridir (ve dolayısıyla yaşamış olan büyükbabalarınınkinden çok daha yüksektir; dolayısıyla
daha fazla vergi koyabilmeleridir). Ama en azından sermaye biri- eğer biri ondan "kayıtlı" denen ekonomi içinde hizmet vermesini
kimine yönelik tehdidin kaynağı hakkında herhangi bir yanılsamaları istiyorsa, bunun karşılığında daha fazla para ödemek zorundadır.
yoktur. Ne de olsa düşük enflasyon, düzgün işleyen kapitalist dünya Düşük maliyetli bölgelerin tükendiği aynı süreç girdiler alanında da
ekonomisinin normal durumudur ve uzun, çok uzun bir süredir yaşanmaktadır. Kapitalistlerin girdilerin maliyetini aşağıda tutmak
devam etmektedir. Ama normal enflasyon aslında yükselen ücret ve için başvurdukları ana mekanizma bunlar için para ödememek,
vergi düzeylerinin sonucudur, dolayısıyla tam da benim işaret ettiğim bunlara toplumun kesesinden sahip olmaktı. Buna maliyetlerin dış-
fenomendir. sallaştırılması denir. Bir üretici, maliyetleri başlıca üç şekilde dışsal-
Kapitalistlerin bu üç maliyeti yavaşlatmak için ellerinden geleni laştınr: İşlenmemiş atıkları, işlenmeleri için kimseye para ödemeksi-
yapmalarına rağmen, bunların ağır ağır da olsa zaman içinde sürekli zin kendi mülkünün dışına atar; girdileri kendisine ulaştırılma bede-
artmasının nedeni nedir? Artan maliyetlerinin her biri için geçerli lini ödeyerek satın alır ama bunların yenilenmesinin maliyetini öde-
olan nedenleri kısaca özetleyeyim. Ücretler artar çünkü işçiler örgüt- mez; toplumun kesesinden kurulmuş altyapılardan yararlanır. Bu üç
lenir. Bu herkesin ezelden beri bildiği malumun ilamı oluyor, ama yi- kullanım, üretim maliyetini azaltmanın ve böylece kâr oranını artır-
ne de doğru. Örgütlenme tarzları çeşit çeşittir. İşçilerin sendikal ey- manın hiç de küçük sayılamayacak birer parçasıdır.
lemleri kapitalistler için fazla maliyetli hale geldiğinde, özellikle de Bu üç yolun ilk ikisi atıkları yığacak yeni alanlar ve yeni ham-
küresel rekabetin daha şiddetli olduğu Kondratiyef B-safhalarında, madde kaynaklan (ki bunlar gün geçtikçe tükenmektedir) bulmaya
kapitalistler -şehirden kıra, işçilerin iyi örgütlenmiş olduğu yerlerden bağlıdır. Kapitalist dünya ekonomisine dahil olan alanların düzenli
o kadar iyi örgütlenmemiş oldukları yerlere- "kaçma"nın yollarını olarak genişlemesiyle ve bu alanların kullanım oranındaki düzenli
aramışlardır. artışla birlikte, yerkürede ikame yer kalmamaktadır. Ekoloji hareketi
Beş yüz yılı aşkın bir süredir devam eden bu sürece bakıldığında, işte bu soruna hitap eder; aynı hareket ayrıca üreticilerin ve toplumun
üretim süreçlerinin düzenli olarak (ama hiç de sürekli olarak değil) başvurduğu masrafsız atık imha etme yollarının, acilen pahalı bir
kapitalist dünya ekonomisine yeni dahil edilmiş bölgelere aktarılması onarıma ihtiyaç duyan ekosisteme feci zarar verdiğine de dikkat
biçimine büründüğü görülür. Bunun nedeni basittir. O kadar tica- çeker. Maliyetleri dışsallaştırmanın üçüncü biçimi, yani toplumun
rileşmemiş olan kırsal bölgelerde, dünya standardının aşağısındaki kesesinden inşa edilmiş altyapıyı kullanmak, verginin düzenli olarak
ücretlerle çalışmaya ikna edilebilecek bir işgücü bulunabilir. Buna artmasını gerektirir; birazdan bu konuya geleceğiz. Bu sorunların tek
ikna olurlar çünkü bu ücretler, o anda onlar için toplam gelirlerinde gerçek uzun vadeli çözümü maliyetlerin içselleştirilmesidir ki bu da,
gerçek bir artışa tekabül eder. Zurnanın zırt dediği yer şudur ki yer- talebin esnekliğinin sınırları göz önünde bulundurulduğunda, uzun
lerinden edilen bu işçiler (genellikle kentlerde bulunan) yeni iş böl- vadeli bir kâr sıkışması anlamına gelir.
gesinde bir süre (sözgelimi yirmi beş ila elli yıl arasında) bulunduk- Son olarak, herkesin durmadan hatırlattığı gibi, vergiler artıp
tan sonra, kıyaslama standartlarını değiştirir, yeni iş dünyasının ka- durmaktadır. Vergilerin eşitsiz biçimde dağıtılmış olması önemli de-
idelerini öğrenir ve onlar da örgütlenip daha yüksek ücretler talep et- ğildir. Neredeyse herkes için artmaktadırlar ki bu herkese üreticiler
meye başlarlar. de dahildir. Vergi artışlarının basit bir nedeni vardır; siyaset bilimci-
BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 205
204 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

lerin dünyanın demokratikleşmesi adını verdikleri ve sonucu sosyal gelir. Hegel'in diliyle söylersek, sistemin çelişkilerinin artık sınırla-
devletin genişlemesi olan bir neden. İnsanlar eğitim, sağlık ve ömür namadığı anlamına gelir. Karmaşıklık bilimlerinin diliyle söylersek,
boyu gelir garantisi konusunda devletten daha fazla çıktı talep et- sistemin denge durumundan çok uzaklaşmış olduğu, bir kaos döne-
mektedir. Üstelik, taleplerin çıtası sürekli olarak yükselmekte ve mine girmekte olduğu, vektörlerinin çatallanacağı ve sonuç olarak
coğrafi olarak dünyanın gittikçe daha çok parçasını kapsayacak şe- yeni bir sistem ya da sistemlerin yaratılacağı anlamına gelir. Sistem-
kilde yayılmaktadır. Nispi siyasi istikrarın sonucu bu olmuştur ve deki "gürültü"nün, görmezden gelinecek bir unsur olmak şöyle dur-
alttan gelen baskının herhangi bir biçimde azalacağına dair hiçbir sun, öne çıkacağı anlamına gelir. Sonucun bünyesi gereği belirsiz ve
işaret yoktur. yaratıcılığa açık olduğu anlamına gelir.
Son bir nokta. Kâr oranı üzerindeki bütün bu artan baskılar sade- Sistemlerdeki krizlerle ilgili bu tasvir, bütün evrenden atom-altı
ce üreticiler dışındaki insanların taleplerinin sonucu değildir. Kapi- dünyalara, fiziksel ve biyolojik dünyalardan tarihsel toplumsal sis-
talistlerin kendileri de maliyetlerdeki bu artıştan kısmen sorumludur- temlere kadar bütün sistemler için geçerlidir. En kapsamlı ve en kar-
lar. Kapitalistler (en azından bazıları) fiili talep yaratmanın bir aracı maşık biçimde tarihsel toplumsal sistemler için geçerlidir, çünkü
olarak ücretlerde belli bir artış yapılmasından yana olmuşlardır. Ka- kozmosun kendisininki hariç bütün sistemlerin en karmaşıkları on-
pitalistler (en azından bazıları) gelecekteki üretim imkânlarını garanti lardır. Böyle bir model kullanmak toplumsal fenomenleri fiziksel fe-
altına alma yolu olarak bazı maliyetlerin içselleştirilmesinden yana nomenlere indirgemek değildir. Tam tersidir. Fiziksel fenomenleri
adeta failleri, hayalgücü, kendi kendini örgütleme yeteneği ve yara-
olmuşlardır. Kapitalistler (en azından bazıları) işçi sınıfını yatış-
tırmanın bir yolu olarak sosyal devleti istemişlerdir. Ve işçi sınıfını tıcı faaliyetleri olan toplumsal fenomenlermiş gibi yorumlamaktır.
Bu tasvirin mekanik, hele hele kötümser görülmesini her zaman
bastırmanın bir yolu olarak başka tür devlet harcamalarından (ve do-
layısıyla vergilerden) yana olmuşlardır. Son olarak kapitalistler (en tuhaf bulmuşumdur. Son birkaç yüzyılın toplum düşüncesi içinde
"mekanik" adını verdiğimiz şeyin geçerliliğini doğrudan yadsıyan bir
azından bazıları) daha zayıf rakipleri üzerinde mali baskılar yaratma-
nın bir yolu olarak bütün bu önlemlerden yana olmuşlardır. analiz biçimidir bu. Ve hiç de kötümser değildir, çünkü sonuç tahmini
Gelgelelim, bütün bunların net sonucu maliyetlerdeki devasa bir konusunda zorunlu olarak tarafsızdır. Ne iyi ne de kötü sonuç
artış olmuştur ki bu da kârlar üzerinde dünya çapında bir baskı yarat- tahminleri yapılır. Hiçbir sonuç öngörülmez, çünkü alternatif sonuç-
maktadır. Sistemin kalesi niteliğindeki ABD'de en vahim boyutlara lar sonsuz sayıda bilinmeyen ve bilinemez seçime bağlıdır.
ulaşmış olan günümüzdeki spekülasyon manyaklığı, bu varsayımı Kaotik bir sistemsel geçiş dönemini şöyle düşünebiliriz: Bu dö-
çürütmek şöyle dursun, kanıtlayan bir olgudur. Gelgelelim, burada nem, "özgür irade"nin (normalde olduğu gibi) âdetlerin ve yapısal
bu tezi daha ayrıntılı olarak geliştiremeyeceğim, çünkü temel deği- kısıtlamaların deli gömleği tarafından ketlenmeden neredeyse mutlak
şim imkânlarını ve dünya solunun stratejisini tartışmak istiyorum. hükümranlık sürdüğü bir dönemdir. Fransız Devrimi ve Rus Dev-
rimi'nin her ikisi de dünyanın birçok parçasında ve uzun bir dönem
boyunca çok ama çok sayıda insanın enerjisini seferber ederek dün-
yayı değiştirmeyi amaçlayan inanılmaz çabalardı, ama değiştirmeyi
Sistemsel Geçiş amaçladıklarına kıyasla çok az şeyi değiştirdiler. Her ne kadar belli
Bir sistemin sistemsel krize girdiğini söylemek ne anlama gelir? değişiklikleri hayata geçirdiklerini düşünseler de, bu değişikliklerin
Çağcıl eğilimlerin, aşamayacakları asimptotlara ulaşmakta oldukları çoğu sonradan tersine çevrildi ya da yok edildi. Kendi umutları ve
anlamına gelir. Şu ana kadar sistemi göreli bir denge durumuna dön- beyanları kıstas alındığında, kendi zamanlarından beri meydana gel-
dürmek için kullanılmış olan mekanizmaların, sistemin asimptota miş olan her şey üzerinde silinmez izler bırakmış olsalar da, dikkate
çok yaklaşmasını gerektirdikleri için artık işleyememeleri anlamına değer başarılar oldukları söylenemez.
206 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 207
Geçiş döneminin siyaseti, yarı-normal döneminkilerden farklıdır. olumlu unsurlarla olumsuz unsurları birbirinden ayırıp tartmak için
Siyaseten her şeyin mümkün olduğu ve aktörlerin çoğunun orta va- sürekli olarak analitik eleştiriler yapmayı gerektirecektir. Ekoloji ya
deli stratejiler formüle etmekte çok zorlandıkları bir zamanda avantaj da genetik mühendislik gibi çeşitli özgül sorunlarla ilgili görece ufak
ve mevki elde etme siyasetidir. İdeolojik ve analitik kafa karışıklığı, çaplı önerilerin oluşturduğu uzun bir liste için bu zaten yapılmaktadır
arızi bir değişken olmaktan çok yapısal bir gerçeklik haline gelir. ki liste daha da uzatılabilir.
Günlük hayatın ekonomisi, alışmış olduklarımızdan, kolay açık- Savaş alanının öbür tarafında dünyayı daha demokratik ve daha
lamalar bulabildiklerimizden daha şiddetli savrulmalara tâbidir. Her eşitlikçi olacak şekilde yeniden inşa etmek isteyen herkes bulunacak-
şeyden önce, toplumsal doku eskisi kadar güvenilir görünmez, do- tır. Bu iki ölçütü dünya solunun asgari ama aslında can alıcı bir tanı-
laysız güvenliğimizi sağlayacağına inandığımız kurumlar da sende- mı olarak kullanıyorum. Bu hedefi paylaşan ayrı ayrı gruplar eylem-
liyormuş gibi görünür. Nitekim, toplum karşıtı suçlar yaygınlaşıyor lerini birleştirebilirlerse, umutlarını gerçekleştirme yönünde önemli
gibi görünür, bu görüntü de hem korkuyu, hem de özelleştirilmiş gü- bir dönüşüm sağlamaya yönelik büyük bir imkâna sahip olacaklardır.
venlik önlemleri ve güçlerinin yaygınlaşması refleksini yaratır. Bü- Ama daha önce de dediğim gibi, halihazırda belirsizlik, zayıflık ve
tün bunlar kulağa tanıdık geliyorsa bunun nedeni dünya sisteminin genelleşmiş bir depresyon durumuyla davranmaktadırlar. Belirsizliği
dört bir yanında farklı derecelerde de olsa yaşanıyor olmalarıdır. anlayabilirim, ama bunu aşmak mümkündür. Ama son otuz yıldaki
Böyle bir durumda farklı siyasi güçlerin olası tepkileri nelerdir sarsıntıların ne tür şoklara yol açmış olduğunu değerlendirebilsem
diye sormak gerek. Tahmin edilmesi en kolay olanı, dünya sistemi- bile, dünya solunun zayıf ya da depresif olmasına gerek yoktur.
nin üst tabakalarının tepkisidir. Bunlar tabii ki karmaşık bir karışım- Mevcut sistemle çok önemli bir özelliği, hiyerarşik ayrıcalık
dır ve örgütlü bir kurul oluşturmazlar. Ama muhtemelen iki ana gru- özelliğini paylaşan yeni bir tarihsel toplumsal sistem yönünde gitmek
ba ayrılabilirler. Çoğunluk genel kargaşadan nasibini alıp geleneksel isteyenler ile görece demokratik, görece eşitlikçi bir sistem yönünde
kısa vadeli siyasetten medet umacaktır, ancak tavizler verme siyaseti, gitmek isteyenler arasında, bu sistemsel çatallanmayı çözmek için
yaratacağı varsayılan kısa vadeli huzuru yaratmıyor gibi görüneceği verilen mücadelede kim galip gelecek bilmiyoruz. Bilmiyoruz ve
için belki baskıcılık dozu daha yüksek olabilir. bilemeyiz. Eğer harekete geçeceksek, sonucun belirsiz olacağını göz
Üst tabakalar arasındaki küçük bir azınlık ise, mevcut sistemin önünde bulundurarak harekete geçmemiz gerekiyor. Üstüne tır-
çökmekte olduğunu fark edecek kadar basiretli ve akıllıdır ve kuru- manılacak ayrıcalıklı bir gözlem yeri yok. Sadece tözel rasyonalite-
lacak yeni sistem her neyse kendi ayrıcalıklı konumlarını koruyan bir nin galebe çalması için çalışmamız gereken şiddetli bir mücadele
sistem olmasını sağlamaktan yanadır. Bu grubun tek stratejisi di alanı var. Artık olası eylem yollarına geçiyorum.
Lampedusa stratejisidir - hiçbir şey değişmesin diye her şeyi değiş-
tirmek. Bu grup sağlam bir kararlılığa ve elinin altında çok sayıda
kaynağa sahip olacaktır. İstedikleri kadar, hatta istediklerinden de Dünya Solu İçin Bir Strateji
çok zekâ ve yetenek bulup kendi menfaatleri için çalıştırabilirler. Bu- Dünya solunun on dokuzuncu yüzyıl boyunca geliştirdiği stratejinin
nu yapacaklardır. Çoktan yapmaya başlamış olabilirler. nesi yanlıştır? Strateji başarılı olmadığına göre birçok yanlışı olsa
Bu grubun sonuçta ortaya ne çıkaracağını ve üyelerinin istedikleri gerek. Genel stratejinin merkezinde "iki aşama" kavramı vardı: Önce
geçiş biçimini hayata geçirmek için hangi araçlara başvuracaklarını devlet iktidarını ele geçir, sonra dünyayı dönüştür. Bu sıralama,
bilmiyorum. Ama ne ortaya çıkarırlarsa çıkarsınlar, cazip görüne- devlet mekanizmasının kontrolü, ayrıcalıklı tabakaların birikmiş
ceğini ve aldatıcı olacağını biliyorum. En aldatıcı yanı ise, bu tür ekonomik ve kültürel iktidarını aşmanın ve yeni tür kurumların inşa
önerilerin radikal, ilerici bir değişim kılığına sokulmaları olacaktır. edilebilmesini -ve karşı saldırılara rağmen muhafaza edilebilmesini-
Bu da gerçek sonuçların neler olacağını su yüzüne çıkarmak ve sağlamanın tek yolu devlet mekanizmasının kontrolü olarak gö-
208 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERILEYIŞI BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 209

ründüğü sürece anlamlıydı. Toplumsal dönüşümün başka herhangi herhangi bir değişiklik yapılabilmesini imkânsız kılıyor gibiydi. Ve
bir yolu (kelimenin boş hayal şeklindeki pejoratif anlamında) ütopik solun çoğunluğu bu konuda muhtemelen haklıydı. Temelde hâlâ is-
görünüyordu; başka dönüşüm yollarının, ne zaman denenseler, şid- tikrarlı olan kapitalist dünya sisteminin muhiti içinde kalındığı sürece
detli karşı saldırılarla ve son kertede baskıyla karşılaşması da bu gö- gerçekten de alternatif bir yol yoktu.
rüşü destekliyormuş gibi görünüyordu. Ama iş bununla bitmiyor. Solun analizi, onu bu devlet yönelimine
Yani iki aşamalı strateji işleyebilecek tek strateji gibi görünüyor- iten birçok önyargı içeriyordu. Birinci önyargı, homojenliğin he-
du. Ve başarısız oldu. Geriye dönüp bakabildiğimiz için neler oldu- terojenlikten bir şekilde daha iyi olduğu, dolayısıyla merkeziyetçili-
ğunu biliyoruz. İki aşama stratejisi başarısız oldu, çünkü ilk aşama ğin ademi merkeziyetçilikten bir şekilde daha iyi olduğuydu. Bu,
gerçekleştirildikten sonra -ki çok sayıda ülkede sahiden de gerçek- eşitliğin özdeşlik demek olduğu şeklindeki yanlış varsayımın ürü-
leştirildi- yeni rejimler ikinci adımı gerçekleştirmeye muktedir ola- nüydü. Aralarında Marx'in da olduğu birçok düşünür bu denklemin
madı. Eski Sol'dan duyulan hayal kırıklığının kaynağı tam da budur. safsata olduğuna dikkat çekip denklikle eşitliği birbirinden ayırt et-
Peki ama bu hareketler ikinci aşamada niye sendelediler? Uzun bir mişti elbette. Ama acelesi olan devrimciler için, merkeziyetçi, homo-
süre, belli bir rejim dünyayı vaat etmiş olduğu gibi dönüştürmemiş- jenleştirici yol en kolayı ve en hızlısı gibi görünüyordu. Bu yol kar-
se, bunun nedeninin liderlerin davaya bir şekilde "ihanet etmiş" ol- maşık seçenek kümelerinin nasıl dengeleneceğiyle ilgili hiçbir güç
maları, "satılmış" olmaları olduğu iddia edildi. Liderlerin satılmış ol- hesap gerektirmiyordu. Aslında elmalarla armutların toplanamaya-
duğu fikri, tıpkı kitlelerin yanlış bilinçli olmaları fikri gibi, analitik cağını iddia ediyorlardı. Tek sorun, gerçek dünyanın tam da elmalarla
açıdan kısır ve siyasi açıdan da güçsüzleştirici bir fikir gibi geliyor armutlardan oluşmasıdır. Bu çetrefil aritmetik işlemlerini yapa-
bana. Bazı liderler kişisel arzularını ilan ettikleri ilkelerin üzerine mazsanız, gerçek siyasi seçimler de yapamazsınız.
koymuştur elbette, tıpkı bazı sıradan insanların yoldaşlarının çoğu- İkinci önyargı bunun hemen hemen tam tersiydi. Çaba ve sonuç-
nun inandığı ilkelere inanmadıkları gibi. Gelgelelim sorulması gere- ları birleştirme tercihinin mantıksal olarak tek bir dünya hareketi ya-
ken soru şudur: Neden bu insanlar galip geldi? ratmaya ve bir dünya devletini savunmaya yol açması gerekirken,
Temel sorun ahlaki ya da psikolojik değil, yapısaldır. Kapitalist bazı devletlerin diğerlerinden bariz biçimde daha güçlü ve ayrıcalıklı
bir dünya sistemi içinde devletler epey güce sahiptir, ama kesinlikle olduğu çok-devletli bir sistemin fiili gerçekliği, hareketleri, devleti
her şeye kadir değildirler. İktidardakiler istedikleri her şeyi yapıp yi- dünya sistemi içinde kolektif çıkarlar için bir savunma mekanizması
ne de iktidarda kalamazlar. İktidardakiler aslında her türlü kurum ta- olarak, her devlet içindeki büyük çoğunluğa ayrıcalıklı azınlığa
rafından, özellikle de devletlerarası sistem tarafından fena halde kı- olduğundan daha faydalı bir araç olarak görmeye itti. Yine birçok
sıtlanırlar. İktidara gelmiş olan bu hareketlerin birbiri ardına yüzleş- düşünür modern dünya sistemi içindeki herhangi bir devletin ayrıca-
tikleri yapısal bir gerçekliktir bu. Bir fırtınaya tutulan ağaçlar gibi, bu lıklı azınlığın çıkarlarına değil de kolektif çıkarlara hizmet ede(bi-
rejimler ya eğilmiş ya da kırılmışlardır. Hiçbiri dimdik kalmamıştır, le)ceğine inanmanın yanlışlığına dikkat çekmişti; ama zayıf devlet-
kalamazlardı. Kaldı ki birçok bakımdan bunu yapmalarını beklemek lerdeki zayıf çoğunluklar, marjinalleşme ve baskıya karşı verdikleri
tehlikeli denecek ölçüde safdilce bir şeydi. mücadelede, kendilerinin kontrol edebileceklerini zannettikleri (daha
Mesele solda hiç kimsenin iki aşamalı stratejinin tehlikeleri ko- doğrusu umduklan) bir devlet yapısından başka bir silah göremi-
nusunda uyarılarda bulunmamış olması değildir. Mesele, bu uyarıları yorlardı.
yapanların, daha etkili bir alternatif yol olduğuna hiçbir zaman ço- Üçüncü önyargı hepsinin en tuhaf olanıdır. Fransız Devrimi ken-
ğunluğu ikna edememiş olmalarıdır. Dünyanın güç odaklarının (dev- dine slogan olarak "Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik" üçlüsünü seçmişti.
lete bağlı ordular ve polis güçleri yoluyla) silahları kontrol ediyor ol- O tarihten beri pratikte olan şey ise, çoğu halkın sloganın "kardeşlik"
maları, hareketler devlet iktidarını ele geçirmeden gerçekten temel kısmını duygusallıktan başka bir şey olmadığı gerekçesiyle üstü ka-
210 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 211

palı olarak bir kenara bırakmalarıdır. Liberal merkez de "özgür- bir zamandır dikkat çekmeye çalıştığım bir dizi temayı tekrar edebi-
lük"ün "eşitlik"e göre öncelikli olması gerektiğinde ısrar etmiştir. lirim. Bunlardan birincisi, analiz biriminin seçiminin önemidir. Ben-
Aslında liberallerin kastettiği, (salt siyasi terimlerle tanımlanan) "öz- ce uygun analiz birimi modern dünya sistemidir ki o da kapitalist bir
gürlüğün" tek önemli şey olduğu, "eşitlik"in "özgürlük" için bir teh- dünya ekonomisidir. Yapabileceğimiz ikinci şey, bu sistemi longue
likeyi temsil ettiği ve daha az önemsenmesi, hatta bütün bütüne bir durée'de (uzun vade) analiz etmektir; ama bu vade kesinlikle sonsuz
yana bırakılması gerektiğiydi. değildir. Bu şu anlama gelir ki verili herhangi bir tarihsel sistem için,
Bu analiz hileliydi, dünya solu da onun tuzağına düştü. Dünya so- mesela kapitalist dünya ekonomisi için, döngüsel ritimleri çağcıl eği-
lu, özellikle de Leninist versiyonu, bu merkezci liberal söyleme onu limlerden ayırt etmemiz ve bunu da doğuş dönemlerini, yarı-normal
tersine çevirerek ve (ekonomik) eşitliğin (siyasi) özgürlüğe göre ön- işleyiş dönemlerini ve bir bütün olarak sistemin yapısal krize girdiği
celikli olması gerektiğinde ısrar ederek cevap verdi. Bu bütünüyle dönemleri birbirinden ayırt etmek için kullanmamız gerekir.
yanlış cevaptı. Doğru cevap, özgürlüğü eşitlikten ayırmanın hiç ama Yapabileceğimiz üçüncü şey, sistemsel süreçleri karmaşıklıkları
hiçbir yolunun olmadığıdır. Elindeki seçenekler eşitsiz bir konumla açısından, yani dengeden uzaklaşmaya ve belirsiz sonuçlan olan ça-
kısıtlanıyorsa, kimse seçmekte "özgür" olamaz. Eğer başkalarının tallanma anlarına ulaşmaya yönelik uzun vadeli eğilimleri açısından
sahip olduğu derecede özgürlüğe sahip değilse, yani aynı siyasi hak- kavramaktır. Dördüncüsü, kapitalist dünya ekonomisi içinde (a) sis-
lara sahip değilse ve gerçek kararlara aynı derecede katılamıyorsa tem karşıtı hareketlerin ve (b) bilgi yapılarının oynadığı kurumsal rolü
kimse "eşit" olamaz. özellikle vurgulamaktır. Beşincisi, bütün bu analizi, mevcut dünya
Yine de, bunların hepsi mazide kaldı. Sol tercihini yaptı ve onun- sisteminin ihtiyaçlarını karşılayabilelim ve bu sistemin jeokültü-rü
la birlikte yaşamak zorunda. Bugün, bunun sonucunda, hepimizin üzerinde düşünebilelim diye bize büyük ölçüde on dokuzuncu
gayet iyi farkında olduğu gibi, dünya solu büyük bir güçlük içinde- yüzyıldan kalmış olan kategorilerle düşünmeme (bu yeniden düşün-
dir. Gelgelelim, ben bunun yalıtılmış bir biçimde görülmemesi ge- mekten farklı bir şeydir) bağlamına yerleştirmektir.
rektiğini savunuyorum. Solun hataları, başarısız stratejisi, karşısında Analiz her zaman pratiğin zorunlu bir bileşenidir şüphesiz. Ama
mücadele ettiği kapitalist sistemin işleyişinin neredeyse kaçınılmaz yapısal bir krizle karşılaştığımız zaman özellikle acil ve merkezi bir
sonucuydu. Solun bu tarihsel başarısızlığının geniş kesimlerce fark hal alır, çünkü kabullenilmiş düşünce kategorileri işte o zaman işe
edilmesi de, kapitalist dünya sisteminin genel krizinin neden olduğu yarar eylemlerin önündeki en büyük engeli oluştururlar. Gelgelelim
dağınıklığın bir parçasını oluşturur. tek başına analiz hiçbir zaman eylem değildir. Eylem örgütlenme ge-
Solun dünkü başarısızlığı ve bu başarısızlığın bugün görülmüş rektirir. Dünya solu son iki yüz yıldır, bu örgütlenmenin tercihen tek
olması tam da gelecekteki dünya solunun hedeflerini gerçekleştirme- bir hiyerarşik yapı içindeki yüksek düzeyde eşgüdümlenmiş eylem
sini mümkün kılacak olan şeylerdir. Dikkat buyrun: Mümkün, ama anlamına geldiğine ve bunun en etkili, hatta belki de tek etkili eylem
hiç de kesin değil! Önümüzdeki yarım yüzyılda yeni bir tür tarihsel biçimi olduğuna inanmıştır.
sistem inşa edilecek. Bu sistemin neye benzeyeceğiyle ilgili dünya Ben bu varsayımın yanlışlığının kanıtlandığını düşünüyorum.
çapındaki mücadele çoktan başlamış durumda. Dünya solunu oluşturabilecek toplumsal bileşenler, bir demokratik
Bence biz soldakilerin ilk yapabileceğimiz şey, analiz etmektir. merkeziyetçilik sisteminin, hatta sahiden demokratik olan bir merke-
Bunu sosyal bilimcilere, yani geçinmek için sosyal analiz yapan in- ziyetçilik sisteminin işlemesine izin vermeyecek kadar çok çeşitlidir,
sanlara hitap ettiğim için değil, dünyanın, özellikle de dünya solunun pek çok farklı dolaysız sorunla karşı karşıyadır ve pek çok farklı kül-
sorunlarından birinin de, geçmiş analizlerimizin hiç de iyi olmaması türel odaklarda ortaya çıkar. Son yıllarda başka bir doğrultuyu işaret
ve bugün içinde bulunduğumuz açmazlara girmemizin nedenlerinden eden iki sloganın ortaya çıkışı da buna dikkat çekiyor. Bunlardan bi-
biriymiş gibi görünmesi olduğu için söylüyorum. Burada sadece ri, ABD'de ortaya çıkan ve dünyanın başka yerlerinde de yankı bulan
212 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 213
"gökkuşağı koalisyonu" sloganıdır. Bu slogan, birçok insanın, be- partiler ve hareketlerin programlarında gözle görülür köklü bir deği-
nimsedikleri siyasetin köklerinin toplumsal mevkilerinde ve kimlik- şim oldu. 1960'ta programları ekonomik yapılan vurguluyordu. Şu ya
lerinde olduğunu ya da bunlardan derinden etkilendiğini düşünmele- da bu biçimde, şu ya da bu derecede, üretim araçlarının toplum-
rinden doğmuştur. Öteki tabir ise son birkaç yılda Fransa'da çıkmış sallaştırılmasını, genellikle de kamulaştırılmasını savunuyorlardı.
olan "çoğul sol" tabiridir. Bu tabir de yankı bulmaktadır. Farklı kim- Sınıf-temelli olarak tanımlanmayan eşitsizlikler hakkında çok az şey
liklerin gerçekliğinden çok, siyasi geleneklerin ve önceliklerin çok- söylüyor, hatta hiçbir şey söylemiyorlardı. Bugün, aynı partiler ve
luğuna göndermede bulunur. hareketlerin neredeyse tamamı ya da onların halefleri, toplumsal cin-
Şu ana kadar yeni bir sol koalisyon üslubu yaratmak için yapılan siyet, ırk ve etniklik eşitsizliklerini giderecek öneriler ortaya koyu-
fiili girişimleri nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, fikrin özü bana yorlar. Programların çoğu fena halde yetersiz, ama en azından bir şey
kesinlikle doğru görünmekte, hatta anlamlı bir siyasi ilerleme elde söylemenin zorunlu olduğunu hissediyorlar. Öte yandan, bugün ken-
etmek istiyorsak elzem gibi gelmektedir. Oluşturulan gruplar bir- dini solda görüp de üretim araçlarının daha fazla toplumsallaştırıl-
birleriyle konuşmaya ve anlamlı koalisyonlar oluşturmaya hazır ol- masını ya da ulusallaştınlmasını savunan neredeyse hiçbir parti ya da
dukları sürece, insanların kendilerine anlamlı gelen biçim ve yapılar- hareket yok, hatta bazıları tam tersi yönde hareket etmeyi öneriyorlar.
da örgütlenmesi bizi kolektif olarak güçlendirir, zayıflatmaz. Bu me- Bu nefes kesici bir tersine dönüş. Bazıları bunu selamlıyor, bazıları
sele parlamenter siyaset meselesi olmanın çok ötesinde bir şeydir. kınıyor. Çoğu sadece kabul ediyor.
Küreselden yerele bütün düzeylerde işleyebilir ve işlemelidir. Ama Bu müthiş vurgu değişikliğinin muazzam bir artısı vardır. Dünya
en önemlisi, sadece bir siyasi paslaşma meselesi olamaz, bu hareket- solu, neredeyse herkes için en büyük sorunu, yani dünya çapındaki
lerin birbirleriyle uyumlu olarak sürekli bir tartışmaya ve ortaklaşa çeşitli eşitsizliklerin gündelik gerçekliğini hiçbir zaman yeterli cid-
analizlere girmesi gerekir. Mesele, hiyerarşik değil ortaklaşmacı si- diyetle ele almamıştı. Eşitlik, sadece zenginler arasındaki eşitlikse,
yasi eyleme özgü bir kültür yaratma ve bu kültürü güçlendirme me- pek bir şey demek değildir. Kapitalist dünya sistemi, gezegenin daha
selesidir. önce hiç görmediği büyüklükte jeopolitik bir zenginlik ve ayrıcalık
Peki ama, bu tür koalisyonların peşine düşmesi gereken şey ne- kutuplaşmasına yol açmıştır. Ve dünya solunun birinci önceliği ara-
dir? Bence vurgulanması gereken üç ana teori ve pratik hattı var. Bi- daki uçurumu köklü bir biçimde ve mümkün olduğunca hızlı azalt-
rincisi, "liberalleri liberal olmaya zorlama" adını verdiğim şey. Mer- maktır. Ama dikkate alınması gereken tek uçurum bu değildir. Uzun,
kezci liberallerin Aşil topuğu, kendi retoriklerini hayata geçirmek is- çok uzun bir süredir bahsettiğimiz daha bir sürü uçurum vardır: Sı-
tememeleridir. Retoriklerinin temel direklerinden biri bireysel se- nıfsal, ırksal, etnik, cinsel, kuşaklarla ilgili uçurumlar. Kısacası, eşit-
çimdir. Ama birçok önemli alanda, liberaller bireysel seçime karşı- lik meselesini, hakkında gerçekten bir şeyler yapılması gereken bir
dırlar. Bu alanların en bariz ve en önemlilerinden biri nerede yaşaya- mesele olarak ele almak zorundayız.
cağını seçme hakkıdır. Kontrollü göç liberalliğe aykırıdır. Zenginliğe Ama nasıl? Eşitliği hedef ilan etmek gerçekleştirmek demek de-
bağımlı seçimler yapmak -mesela doktor ya da okul seçmek- li- ğildir. Zira etraf iyi niyetle dolup taşsa bile -ki bu da elde bir sayıla-
beralliğe aykırıdır. Patentler liberalliğe aykırıdır. Bu böyle uzatılabi- cak bir şey değildir elbette; hatta tam tersi söz konusudur- adil çö-
lir. İşin aslı, kapitalist dünya ekonomisi liberal retoriği gerçekleştir- zümler bulmak kolay değildir. Bence işte burada Weber'in tözel ras-
meme temeli üzerinde ayakta kalır. Dünya solu sistematik, düzenli yonalite kavramını yeniden devreye sokmamız, hatta yeniden dirilt-
ve sürekli bir biçimde bu blöfü gözler önüne sermelidir. memiz gerekir. Bu arada yeri gelmişken bir çeviri sorununa dikkat
Ama retorikteki blöfü gözler önüne sermek yeniden inşanın sade- çekmekte fayda var. Weber'in Almanca'da kullandığı terim "Rationa-
ce başlangıcıdır tabii ki. Kendimize ait pozitif bir programımız olması litat materiel 'di -"biçimsel" değil de "maddi". Kabul gören İngilizce
gerekir. 1960 ile 1999 arasında dünyanın dört bir yanındaki sol çeviri, "subtantive rationality" (tözel rasyonalite) "materiel"! ancak
214 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 215

bir ölçüde karşılıyor. Weber, bir bireyin ya da bir örgütün kendi ken- istemiyorum. Nitekim, ilkesel olarak insanlığın bu tür usuller inşa
dine koyabileceği tikel, dar bir biçimde tarif edilmiş hedefler açısın- edebileceği konusunda iyimserim. Ama unutmayın, bu iş zor olduğu
dan rasyonel olan şeyden değil, tam tersine kolektif, geniş bir uygu- gibi, bu tür usullerin yerleşiklik kazanmasını istemeyen çok ama çok
lama alanı olan değer sistemleri açısından rasyonel olan şeyden bah- sayıda güçlü kişi de vardır.
sediyordu. Weber'in kendisi de "tözel rasyonalite" karşısında takını- Çeşitli eşitsizliklerle ve bunların aşılma yollarıyla ilgili bu mese-
lacak tavır konusunda ikircikliydi. Onu bazen kendi önceliği haline leler hakkında, en azından ve en nihayet, bugün ciddi tartışma konu-
getirmiş gibi, bazen de ideolojik örgütlerin (Alman Sosyal Demokrat su olduklarını söyleyebiliriz. Bunlar dünya solunun gündemindedir.
Partisi, diye okuyun) kendi görüşlerini herkese dayatabilecekleri yö- Şu ana kadar çok iyi cevaplar çıkaramadıysak da, en azından bu ko-
nündeki endişesini öne çıkaracak şekilde tarif ediyordu.4 Weber'in nuda çalışıyor ve bu işi korkulduğundan ve yirmi ila otuz yıl önce ol-
1945 sonrasındaki müritlerinin çoğu sadece ikinci hisleri fark eder- duğundan çok daha az iç çekişmeyle yapıyor gibi görünüyoruz.
ken ilkini görmezden geldiler. Ama biz bu önemli kavramdan ve bize Ama eşitsizliklerin birden çok olması meselesindeki büyük artıya,
kazandırdığı içgörülerden kendimize göre yararlanabiliriz. temel ekonomik kurumlarımızı yeniden inşa etme konusunda büyük
Bana öyle geliyor ki Weber, birçok aktörün ve birçok değerler kü- bir eksi eşlik etmiştir. Eğer kapitalizm çökerse, geleneksel sosyalist
mesinin bulunduğu bir dünyada, tartışmalara, basit aritmetiğin (oyları hedefi -kolektif faydayı ve adil paylaşımı azamiye çıkaran toplumsal
saymanın) ve herkesin canının istediğinin peşine düştüğü, herkese bakımdan rasyonel bir sistem hedefini- gerçekleştirecek bir
açık bir kavganın ötesinde çözümler bulunabileceğine işaret edi- alternatifimiz var mı hâlâ? Bugün dünya solu bu tür öneriler ortaya
yordu. Toplumsal kararlar vermenin tözel bakımdan rasyonel yolları koyuyorsa bile, benim hiç haberim yok. Sol yelpazenin bir ucunda,
olabilir. Bunların ne olduğunu bilmek uzun bir açık, aktif ve şeffaf kapitalist sistemin merkeziyetçi idaresinin sulandırılmış versiyonla-
tartışma dönemini, kısa vadeli ve uzun vadeli öncelikleri dengeleme- rından ibaret "yeni" fikirler ileri sürenler ile kocakarı ilacı gibi her
ye yönelik kolektif bir çabayı gerektirir. derde deva görülen geçmiş çözümlere özlem duyanlar arasında, ger-
Çok bariz bir meseleyi, kuşakların öncelikleri meselesini ele ala- çek bir ciddi fikir kıtlığı yaşanıyormuş gibi görünüyor.
lım. Verili herhangi bir zamanda dört kuşak arasında bölüştürülebi- Dünya solunun tarihsel sosyalist retoriğe getirilmiş olan en siste-
lecek belli bir toplumsal artı vardır: Çocuklar, çalışma yaşındaki ye- matik ve etkili eleştiriyle, yani üretim araçlarının mülkiyetinin özel
tişkinler, yaşlılar ve henüz doğmamış olanlar. Kolektif harcamalar sektörde olmamasının ziyana, teknolojik verimlilikle ilgilenmemeye
açısından doğru paylaşım oranı nedir? Bu sorunun kesinlikle kolay ve yolsuzluğa yol açtığı suçlamasıyla hesaplaşması gerekir. Bu eleş-
ya da apaçık bir cevabı yoktur. Ama bu, demokratik bir biçimde ula- tirinin, bugün "reel sosyalizm" adını verdiğimiz şey için geçerli ol-
şılmış (yani, herkesin, en azından yaşayan herkesin anlamlı bir oran- madığı söylenemez. Bu rejimlerin bugün hâlâ ayakta olanları (en
da gerçek katılımını içerecek biçimde), ölçülüp biçilmiş kararlar ge- azından çoğu) bunu kabul etmişlerdir, ama cevapları kendi rejimleri
rektiren bir sorudur. Şu anda, mevcut sistemde, bunun yapılabileceği içinde özel mülkiyet için geniş bir alan yaratmak ve buna "piyasa
hiçbir gerçek süreç yoktur; bırakın bu işi küresel olarak yapmayı, tek sosyalizmi" etiketini yapıştırmak olmuştur. Bu bazı kısa vadeli eko-
bir devlet içinde bile yapılması mümkün değildir. Böyle bir süreç inşa nomik güçlükleri çözüyormuş gibi görünebilir ama aslında dünya
edebilir miyiz? Etmeliyiz. Edemezsek, dünya solunun geleneksel sosyalist hareketinin öncelikli olarak ele almaya çalıştığı temel so-
hedefinden, görece demokratik, görece eşitlikçi bir dünya hedefinden runları -feci eşitsizlik ve feci toplumsal ziyan- çözme konusunda
sonsuza kadar vazgeçmiş oluruz. Ben bu hedeften vazgeçmek bütünüyle başarısızdır.
Ben başka bir yol, aslında kısmen denenmiş olan ve ümit verici
görünen bir yol olduğunu söyleyeceğim. Bence üretim faaliyetleri
4. Bu konuyu şurada ele aldım: "Sosyal Bilim ve Çağdaş Toplum: Rasyonali-
tenin Garantileri Kaybolurken", Bildiğimiz Dünyanın Sonu içinde, s. 153-72. orta büyüklükte, ademi merkezi, rekabetçi ve kâr amacı gütmeyen
216 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 217

yapılar içinde sınırlı tutularak, bir yandan özel mülkiyetin avantajla- paradan arındırmak anlamına değil, kâr kategorisinin ortadan kaldı-
rının çoğundan yararlanılırken bir yandan da olumsuz yanlarının ço- rılması anlamına gelir. Kapitalizm her şeyi metalaştırma programı ol-
ğu ortadan kaldırılabilir. Kilit nokta bu yapıların kâr amacı gütme- muştur. Kapitalistler bunu henüz tam anlamıyla gerçekleştirmiş de-
meleri olacaktır, yani kimse "kâr hissesi" ya da "kâr payı" almayacak ğiller, ama bu doğrultuda uzun bir yol kat ettiler ve bunun hepimizin
ve elde edilen bütün artı değer ya kuruluşa geri dönecek ya da başka bildiği olumsuz sonuçları oldu. Sosyalizm, her şeyin metalaşmadan
yerlerde yatırım yapmak üzere kolektivite tarafından vergilendirile- arındırılmasına yönelik bir program olmalıdır. Eğer bu yola şimdiden
cektir. girersek, bugünden beş yüz yıl sonra, bu işi tam anlamıyla gerçekleş-
Bu tür yapılar nasıl işleyebilir? Aslında cevabı biliyoruz, yani bu- tirmiş olmayız, ama bu doğrultuda uzun bir yol kat etmiş oluruz.
günkü hayatımızda buna paralel yapılar var demek istiyorum. Ame- Her halükârda, mevcut sistem çökerken inşa etmek istediğimiz
rika Birleşik Devletleri'ndeki büyük üniversite ve hastanelerin çoğu yeni tarihsel toplumsal sistemin olası yapılarını tartışıyor olmamız
iki yüzyıldır bu ilkelerle işlemektedir. İşleyişleri ile ilgili ne söylenirse gerekir. Ve şimdi, önümüzdeki yarım yüzyılda, yani geçiş dönemi
söylensin, bunların varolan az sayıda kâr amacı güden kurumlara boyunca alternatif yapılar inşa etmeye çalışmamız gerekecek. Bu
kıyasla "verimsiz" ya da "teknolojik bakımdan geri" oldukları söyle- meselenin peşine dogmatik bir biçimde olmasa da güçlü bir biçimde
nemez. Tam aksi. Şu sıralarda bu tür yapıları kâr amacı güden ku- düşmemiz gerekir. Hem zihinsel deneyler hem de gerçek deneyler
rumlara dönüştürmeye yönelik bir hamle yapıldığının farkındayım, yaparak alternatifleri denememiz gerekecek. Bu meseleyi ihmal ede-
ama hastane yapılarında bu denendiğinde pek iyi sonuçlar elde edi- meyiz. Zira ihmal edersek, dünya sağının kendisi bizi yeni, hiyerar-
lemedi, ayrıca kâr amaçlı kurumlara dönüştürme hamlesi henüz üni- şik, eşitsizlikçi bir dünya düzenine sokacak yeni kapitalist-olmayan
versitelerde ciddi bir biçimde denenmiş değil. Şüphesiz, birçok ülke- alternatifler çıkaracaktır. O zaman da ve ondan sonra uzun bir süre
de, hastane ve üniversite yapıları devlet tarafından finanse ediliyor boyunca da bir şeyleri değiştirmek için çok geç olacaktır.
ama geleneksel olarak bu yapılara çoğunlukla, onları ademi merke- Bariz olmakla birlikte yine de söylenmesi gereken son bir söz
zileşme örnekleri olarak düşünmemize yetecek kadar özerklik tanın- söylememe izin verin. Sosyal bilimciler uzmandırlar. Şüphesiz tek
mıştır. Devlet tarafından finanse edilen ve kâr amacı gütmeyen bu uzman türü biz değiliz. Bir anlamda, dünya, bazılarını yetiştirmesi
yapıların verimliliği, her halükârda yine kâr amacı gütmeyen özel diğerlerinden daha uzun süren sonsuz sayıda uzmandan oluşuyor.
yapılarınkinden belirgin biçimde düşük olmamıştır. Uzmanlar uzman olmayanlarla nasıl ilişki kurar? Nasıl kurmalıdır?
O halde bu yöntem neden çelik şirketleri, bilgisayar teknolojisi Dünya solu bunu, orta sınıftan sol eğilimli entelektüellerin işçi sını-
devleri, uçak ve biyoteknoloji imalatçıları için işlemesin ki? Üzerin- fıyla nasıl ilişki kurması gerektiği sorunu olarak tanımlama eğilimin-
de tartışılacak çok sayıda ayrıntı olacaktır şüphesiz, özellikle de bu dedir. Onların "organik entelektüeller" olmaları gerektiğini savunan
tür kâr amacı gütmeyen işletmelerin ne ölçüde vergilendirilmeleri teoriye ağırlık verdik, bununla entelektüellerin toplumsal hareketlere
gerektiği konusunda; ama bu sistem kendi içinde bana ayakta kala- katılmaları, onlarla birlikte, onlar için ve nihai olarak onların buy-
bilecek, ümit verici ve dünya çapında herkes için daha yüksek bir ya- ruğunda çalışmaları gerektiğini kastediyorduk. Hareketlerin çöküşü,
şam standardı hedefiyle uyumlu bir alternatif yolmuş gibi geliyor. En sabık ve farazi organik entelektüellerin zihinlerinde bu fikrin tümü
azından, ciddi bir biçimde tartışmamız gereken bir şey, geliştirmemiz karşısında bir burukluk bıraktı.
gereken bir fikir gibi görünüyor. Gelgelelim meseleye bakmanın bir yolu daha var. Bir müşterinin
Bence kafalarımızda en ön planda tutmamız gereken şey, temel bir avukat ya da doktorla nasıl ilişki kurduğunu düşünün. Bildiğimiz
meselenin ekonomik kaynakların mülkiyeti, hatta denetimi olmadı- gibi, bu temelde bir sınıf meselesidir. İşçi sınıfından müşteri kendini
ğıdır. Temel mesele dünyanın ekonomik süreçlerinin metalaşmadan profesyonel avukat ya da doktorun karşısında cahil ve çaresiz hisse-
arındırılmasıdır. Şunun altını çizelim ki metalaşmadan arındırmak der ve onun verdiği yargıyı, bazen şükranla, bazen de büyük bir hınç-
218 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR KEZ DAHA TEORİ VE PRATİK 219

la kabul eder, ama çoğunlukla kabul eder. Zengin ya da güçlü bir kişi deli bir iş olan bir tarihsel sistem inşa etme işinden uzaklaştırarak acil
ise avukat ya da doktora, asli işlevi bir üstüne teknik tavsiyelerde sorunlara kısa vadeli çözümler bulmaya da zorluyor.
bulunmak olan bir ast muamelesi edebilir. Son olarak ABD'de yaşayanlarımız, C. Wright Mills'in 1959'da
Uzmanların uzman olmayanlarla birer eşit olarak ilişki kurması- açık seçik olarak gördüğü ve o zamandan beri esaslı bir değişiklik
nın bir yolu var mıdır? Uzman bazı uzmanlık bilgilerine sahiptir el- göstermeyen bir engel daha görüyoruz karşımızda: "Bizim gibi Ame-
bette. O envai çeşit eğitim programlarının amacı da bundan ibarettir. rika'da ve Britanya'da yaşayan entelektüeller bazı cesaret kırıcı so-
Yine, uzman belli türden sorunları çözmekle ilgili birçok şey bilir ki runlarla karşı karşıyadır. Kendisi de bir azınlık olan entelektüel top-
uzman olmayanların bundan elbette haberi yoktur. Uzman olmayan- luluk içinde şu ya da bu türden sosyalistler sıfatıyla çok küçük bir
lar da uzmanlara bunun için, onun sahip olduğu uzmanlık bilgisinden azınlık durumundayız. Karşımızdaki en dolaysız sorun, kendi ülke-
yararlanmak için başvurur zaten. Ama uzman olmayan kişinin -kendi lerimizin egemen entelektüel çevrelerindeki milliyetçi kendini be-
ihtiyaç ve tercihleri ile ilgili, karşılaştığı başka sorunlarla ilgili— ğenmişlik ve siyasi tuzukuruluktur. Genelde siyaset konusunda ve
uzmanın farkında olmadığı, farkında olsa bile hakkında bir uzmanlık dünyanın bugünkü daha kapsamlı sorunları konusunda gerçekten de-
bilgisine sahip olmadığı başka birçok şey bildiği de açıktır. rin hissizlikle karşı karşıyayız."5
Bu ayrım çizgisi üzerinde bir yerlerde, uzmanın tavsiye ettiği belli Kısacası, bunu son kez söylüyorum, işimiz kolay olmayacaktır.
bir eylemin tözel bakımdan rasyonel olup olmadığıyla ilgili bütün- Ama kesinlikle uğraştığımıza değer.
lüklü bir değerlendirme yapılmalıdır. Tabii ki tavsiye edilen eylemin
biçimsel bakımdan rasyonel olduğunu, yani uzmanın hesaba kattığı,
dar bir biçimde tanımlanmış hedefi gerçekleştireceğini varsayıyorum.
Ama kararı kim verecek? Ve nasıl? Bu mesele kişisel bir sorununu
çözmek için bir uzmana danışan bir birey alanından, kolektif bir
sorunu çözmek için bir grup uzmana danışan bir kolektiviteye ta-
şınacak olursa, burada da basit bir cevap olmadığını hemen görürüz.
Ama ben bunun yine güç olmakla birlikte aşılması imkânsız olmayan
bir bulmaca olduğunu düşünüyorum. İki uç da kabul edilemez:
Uzmanların kendi çözümlerini kolektiviteye dayatması da, siyasi ka-
rar verme organlarının uzmanların bilgi ve tavsiyelerini dikkate al-
mamaları da kabul edilemez. Bu meselelerle ve çeşitli ihtiyaç ve çı-
karların dengelenmesiyle ilgili kamusal tartışmalara sistematik olarak
müdahale etmemiz gerekir. Böylece yine tözel rasyonalite meselesine
dönmüş oluyoruz.
Solun bütün bu programı, bunlarla tek başımıza ve sakin sakin
yüzleşecek olsaydık bile yeterince zor olurdu. Ama bu sorunlarla, te-
mel hedeflerimizin gerçekleştirilmesini önlemek isteyenlerin ve elle-
rinin altında güçlü kaynaklar olanların sürekli saldırısı altındayken
karşılaşıyoruz. Üstelik, bu işi sakin zamanlarda değil kaos zamanla-
rında yapacağız. Bu bize fırsat veren bir geçiş dönemi kaosu, ama bu 5. C. Wright Mills, Letters and Autobiographical Writings, Kathryn Mills ve
kaotik ortam aynı zamanda kafamızı da karıştırıyor ve bizi uzun va- Pamela Mills (yay. haz.), Berkeley: University of California Press, 2000, s. 232.
BİR GEÇİŞ ÇAĞI 221

Neoliberalizmin küresel saldırısının ve küreselleşme denen şeyin


imkânlarımızı tükettiğini de düşünmüyorum. Bir kere, bunun önemli
11. Bölüm
bir kısmı gelmekte olan deflasyonla birlikte ortadan kalkacak bir
Sol, II: Bir Geçiş Çağı uyuşturucudan ibarettir. İkincisi, kendi panzehirini de üretecektir,
üretmiştir. Üçüncüsü, kapitalizm bir "yeni ekonomi"nin keyfini çıka-
rıyor falan değildir, aslında yapısal olarak kötü bir durumdadır.
Konumumu bir kere daha uzun akıl yürütmelere başvurmadan
özetleyeyim. Leninizm'in çöküşünün ve Soğuk Savaş'ın sona erme-
sinin neden olduğu siyasi güçlüklere ilaveten, sermaye kendi birik-
tirme yeteneğini onulmaz biçimde kısıtlayan üç yapısal asimptota
1999'da yeni bir Siyaset Bilimi Kurulu'nda günümüzdeki sol siyaset girmektedir: (1) dünyanın kırsallıktan çıkması ve bunun kapitalizmin
hakkında bir konuşma yaptım.1 O konuşmada, dünya solunun günü- dünyada yaratılan toplam değerin bir yüzdesi olarak işgücüne yapılan
müzdeki durumunu şöyle özetledim: ve gittikçe artan harcamaları kontrol altında tutma yeteneğini sona
(1) Dünya kapitalist sistemi, beş yüz yıllık ömründe ilk defa ger- erdirmesi; (2) kaynakların zehirlenmesi ve yenilenememe-siyle ilgili
çek bir sistemsel kriz içinde ve bir geçiş çağı yaşamakta olduğumuzu ekolojik sınırlar ve bunun sermayenin girdi maliyetlerini bunları
görüyoruz. (2) Bunun sonucu bünyesi gereği belirsiz, ama gene de ve sürekli dışsallaştırarak azaltma yeteneğini sınırlaması; (3) halkın,
yine beş yüzyıldır ilk defa, ilerleme sayılabilecek (ama zorunlu kamu kaynaklarının sağlık, eğitim ve ömür boyu gelir garantisi için
olarak değil) gerçek bir temel değişim perspektifi söz konusu. (3) Bu harcanması yönünde yaptığı ve gittikçe kapsamı genişleyen
kavşakta dünya solunun başlıca sorunu, dünyayı dönüştürme ama- baskılardan da anlaşılacağı gibi dünyanın demokratikleşmesinin ya-
cıyla on dokuzuncu yüzyılda geliştirdiği stratejinin paramparça bir yılması ve bunun da dünyada yaratılan değerin bir yüzdesi olarak
halde olması ve bunun sonucu olarak şu ana kadar belirsiz ve zayıf vergilerde sürekli yukarı doğru bir baskı yaratmış olması.
bir biçimde hareket etmesi ve genelde hafif bir depresyon halinde Sermaye sürekli olarak bu yapısal baskıları azaltmaya uğraşmak-
bulunmasıdır. tadır elbette. Son yirmi yıldaki neoliberal saldırının meselesi de bu-
Bu üç noktayı birer önkabul olarak alıp bu varsayımların önü- dur. Ama uzun vadeli eğri, geri vitesi olmayan bir otomobil gibidir.
müzdeki on-yirmi yılda izlenecek sol bir strateji için neler ima etti- Bu baskıları azaltmakta düzenli olarak başarılı olurlar, ama bu baskı-
ğini sormak istiyorum. ları her zaman, bir sonraki yukarı hamlenin artırdığından daha az
İma ettiği ilk şey, küresel olarak hiçbir surette yenilmiş olmadığı- azaltabilirler. Buna karşı savaşmak için, karşı siyasi iradeyi azaltmak
mızdır. Sovyetler Birliği'nin çöküşü dünya solu için bir felaket olma- niyetiyle sürekli başka bir alternatif olmadığını vazederler. Bu da yeni
mıştır. Hatta buna bir gerileme bile diyeceğimden emin değilim. Bu bir şey değildir. On dokuzuncu yüzyıl sonu Büyük Britanyası'nda-ki
bizi kolektif olarak artık işe yaramayan Leninist bir strateji ve retori- nispi siyasi istikrarı açıklamaya çalışan Gareth Stedman Jones bunu
ğin albatrosundan kurtarmakla kalmamış; Leninist kalkınmacı bir "kapitalizmin görünüşteki kaçınılmazlığı"na ve "görünüşteki sağ-
bugüne duyulan inanç yoluyla verdiği "parlak yarınlar" garantisiyle lamlığına" bağlamıştır.3 Birinci Dünya Savaşı bu hisleri, en azından
halkın radikalizmini uzun bir süre kontrol altında tutmuş olan Leni-
nist hareketten aldığı yapısal desteği ortadan kaldırarak dünyanın li-
2. Bunu şurada ayrıntılı olarak tartışıyorum: Liberalizmden Sonra, İstanbul:
beral merkezi üzerine de muazzam bir yük bindirmiştir.2
Metis, 1998.
3. Languages of Class, Cambridge, İngiltere: Cambridge University Press,
l.Bkz. 10. bölüm. 1982, s. 74.
222 BİR GEÇİŞ ÇAĞI 223
uzun bir süreliğine ortadan kaldırmıştı. Şimdi bu hisler diriltiliyor, en
azından sağ diriltmeye uğraşıyor.
Eğer yirmi birinci yüzyıl için bir sol strateji arıyorsak, kendimize 1. Porto Alegre ruhunu yaygınlaştırın.
önce sol stratejinin eskiden ne olduğunu hatırlatmamız gerekir. On
dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen ve yirminci yüzyılın Nedir bu ruh? Bunu şöyle tanımlayabilirim: Dünya çapındaki sistem
son üçte birlik bölümünde reddedilen (simgesel olarak 1848 ile 1968 karşıtı hareketler ailesinin hiyerarşik olmayan bir biçimde bir araya
arasına ait olduğu söylenebilecek) sol strateji çok açık bir stratejiydi. gelmesiyle (a) entelektüel netliğe, (b) halkın seferber edilmesine da-
İki aşama stratejisi adı verilen strateji: Önce devlet iktidarını ele ge- yalı, insanların hayatında hemen işe yarar görülebilecek militan ey-
çir, sonra dünyayı dönüştür. Bu stratejiyle ilgili olarak üç şey söyle- lemlere, (c) daha uzun vadeli, daha temel değişimleri savunma giri-
mek gerekir: (1) Muhtemelen o sıralarda mümkün olan tek stratejiy- şimlerine doğru yol alınması.
di, çünkü başka tür bir stratejisi olan hareketler devlet gücünün kul- Porto Alegre ruhunun üç can alıcı unsuru vardır. Jesse Jackson'ın
lanılması yoluyla kolayca paramparça edilebilirdi. (2) Bütün büyük "gökkuşağı koalisyonu" adını verdiği şeye az çok yaklaşan gevşek bir
hareketler tarafından benimsenmişti; dünya sosyalist hareketinin iki yapıdır. Güney ve Kuzey'den çeşitli hareketleri dünya ölçeğinde, hem
kolu olan sosyal demokratlar ve Komünistler tarafından olduğu gibi, de göstermelik denemeyecek bir biçimde bir araya getirmiş olan bir
ulusal kurtuluş hareketleri tarafından da. (3) Strateji başarılı olduğu yapıdır. Hem entelektüel açıdan (Davos ruhuyla küresel bir mu-
için başarısız oldu. Bu üç tür hareketin üçü de 1945 ila 1970 arasın- tabakat arayışında değildir) hem de siyasi açıdan (1968 hareketlerinin
daki dönemde hemen her yerde iktidara geldiler ve hiçbiri dünyayı militanlığı anlamında) militandır. Şüphesiz, gevşek bir biçimde
değiştiremedi; bu da bu stratejiden duyulan ve bugüne kadar süren yapılanmış bir dünya hareketinin anlamlı bir biçimde bir arada kalıp
derin bir hayal kırıklığına ve bunun sosyopsikolojik sonucu olan cid- kalamayacağını ve mücadele taktiklerini hangi araçlarla geliştirece-
di bir devlet karşıtlığına yol açtı.4 ğini bekleyip göreceğiz. Ama tam da yapısındaki bu gevşekliktir ki
1968'den beri geçen sürede, eski ve yeni farklı hareketler bol bastırılmasını güçleştirmektedir ve merkezci güçlerin tereddütlü bir
miktarda alternatif strateji denedi ve buna ilaveten sistem karşıtı ha- biçimde tarafsız kalmasını teşvik etmektedir.
reketlerin birbirleriyle ilişkilerinde sağlıklı bir kayma oldu. Eskinin
birbirini boğazlama raddesine varan karşılıklı suçlama ve kısır çekiş- 2. Seçimde savunma
melerinin dikkate değer ölçüde azalmış olması, üstünde yeterince taktikleri kullanın.
durmadığımız olumlu bir gelişmedir. Alternatif bir strateji fikrini ge-
liştirebileceğimiz bazı hatlar önermek istiyorum. Dünya solunun gevşek yapılı, parlamento dışı militan taktiklere baş-
vurması, gündeme hemen seçimlere karşı takınacağımız tavır soru-
sunu getirir. Bir yandan seçimlerin çok önemli olduğunu, öte yandan
hiçbir önemleri olmadığını düşünmek mümkündür. Seçimde kaza-
nılan zaferler dünyayı dönüştürmeyecektir, ama bu zaferler ihmal de
edilemez. Bunlar dünya halkının dolaysız çıkarlarını, kazanılmış
haklara yapılan tecavüzlere karşı korumayı sağlayan asli mekaniz-
malardır. Dünya sağının dünya hükümetlerini kontrol etme yoluyla
4. Bu analizin ayrıntıları için bkz. Giovanni Arrighi, Terence K. Hopkins ve verebileceği hasarı asgariye indirmek için bu savaşların verilmesi
Immanuel Wallerstein, Sistem Karşıtı Hareketler, İstanbul: Metis, 1995, özellikle gerekir.
de "1989: 1968'in Bir Devamı".
224 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR GEÇİŞ ÇAĞI 225

Gelgelelim bu durum, seçim taktiklerini bütünüyle pragmatik bir ise ortanın solu hükümetleri ortanın sağına iter. Ara sıra bu tür hare-
mesele haline getirir. Dünyayı değiştirme tarzı olarak devlet iktidarı- ketlerden kaçınılması gereken özel durumlar olsa da, demokratikleş-
nı ele geçirme düşüncesini bıraktığımız zaman, seçimler her zaman meyle ilgili genel kural "daha, çok daha fazla"dır.
bir ehven-i şer meselesidir ve neyin ehven-i şer olduğu kararı o va-
kaya ve o ana göre verilmelidir. Bu kısmen kullanılan seçim sistemi- 4. Liberal merkezin teorik
ne bağlıdır. Kazananın her şeyi aldığı bir sistem, iki turlu bir sistem- öncüllerini gerçekleştirmesini sağlayın.
den ya da nispi temsile dayalı bir sistemden farklı bir biçimde kulla-
nılmalıdır. Ama genel yol gösterici kural, gökkuşağı koalisyonu, "ço- Buna liberalizmin hızını zorla artırma da denir. Liberal merkez söy-
ğul sol" (Fransa'da uydurulan bu sloganın Latin Amerika'daki karşı- lediklerini nadiren inanarak söyler ya da kendi vazettiklerini nadiren
lığı frente amplio, yani geniş cephe'dir) olmak zorundadır. Dünya solu uygular. Bazı bariz temaları, mesela özgürlüğü ele alalım. Liberal
içinde birçok farklı parti ve alt-parti geleneği vardır. Bu geleneklerin merkez SSCB'yi serbest dış göçe izin vermediği için düzenli olarak
çoğu başka bir çağa aittir, ama birçok insan hâlâ bunlara göre oy suçlardı. Ama serbest dış göçün öbür yüzü serbest iç göçtür elbette.
kullanır. Hükümet seçimleri pragmatik bir mesele olduğuna göre, bu Başka bir yere giremedikten sonra bir ülkeyi terk etmene izin olma-
geleneklere saygı gösteren ittifaklar yaratmak, pragmatik açıdan en sının hiçbir kıymeti yoktur. Sınırların açılması yönünde baskı yap-
önemli şey olan yüzde 51 'i hedeflemek elzemdir. Ama kazandığı- mamız gerekir.
mızda sokaklarda dans edecek değiliz! Seçim zaferi sadece bir sa- Liberal merkez sürekli olarak daha serbest ticaret, daha serbest
vunma taktiğidir. girişim, hükümetleri girişimcilerin karar alma süreçlerinin dışında
tutma çağrısı yapar. Bunun öbür yüzü de piyasada başarısız olan gi-
3. Hep daha fazla rişimcilerin kurtanlmaması gerektiğidir. Başarılı olduklarında kârları
demokratikleşme için çabalayın. alırlar; başarısız olduklarında da kayıpları yüklenmeleri gerekir. Sık
sık şirket kurtarmanın istihdamı kurtarmak olduğu iddia edilir. Ama
Bütün devletlerde en gözde talep "daha fazla"dır - daha fazla eğitim, istihdamı kurtarmanın çok daha ucuz yolları vardır -işsizlik sigortası
daha fazla sağlık, daha fazla ömür boyu gelir garantisi. Bu talep çok ödemeleri yapmak, işçilere yeniden eğitim vermek, hatta yeni iş
tutulmakla kalmaz; insanların hayatında da hemen faydası görülür. imkânları yaratmak gibi. Ama bunların hiçbiri başarısız girişimcinin
Ve sonsuz sermaye biriktirme imkânı üzerindeki baskıyı artırır. Bu borçlarını kurtarmayı gerektirmez.
taleplerin peşine yüksek sesle, sürekli olarak ve her yerde düşmek Liberal merkez sürekli olarak tekelin kötü bir şey olduğunda ısrar
gerekir. "Çok fazla" diye bir son nokta yoktur. eder. Ama bunun öbür yüzü patentlerin ortadan kaldırılması ya da çok
Bütün bu "sosyal devlet" işlevlerini genişletmek her zaman har- büyük ölçüde sınırlandırılmasıdır. Bunun öbür yüzü, hükümeti yerli
camaların verimliliği, yolsuzluk, aşırı güçlü ve insanlara kulak asma- sanayileri yabancıların rekabetine karşı koruma işine karıştır-
yan bürokrasi sorunlarını gündeme getirir. Bunların hepsi çözüm mamaktır. Bu, çekirdek bölgelerdeki işçi sınıfının canını yakacak
bulmaya hazır olmamız gereken sorunlardır, ama bunlar temel talep mıdır? Eğer dünyadaki ücret oranlarının birbirine daha fazla yakın-
olan "daha, çok daha fazla"yı asla gevşetmemelidir. laşmasını sağlamak amacıyla para ve enerji harcanacak olursa, hayır.
Halk hareketleri kendi seçtikleri ortanın solu hükümetleri de bu Bu önerilerin karmaşık ve tartışılması gereken ayrıntıları var.
taleplerden muaf tutmamalıdır. Sırf tam manasıyla sağcı bir hükü- Gelgelelim, işin esası liberal merkezin kendi önerilerinin ödüllerini
metten daha dostane bir hükümet olması yumruklarımızı ondan esir- toplayıp da bedellerini ödememesine karşı çıkmaktır. Üstelik, mer-
geyeceğiz anlamına gelmez. Dostane hükümetlere baskı yapmak kezci kanaatleri nötrleştirmenin gerçek siyasi yolu, çıkarlarına değil
sağcı muhalefet güçlerini ortanın soluna doğru iter. Baskı yapmamak ideallerine hitap etmektir ki retoriklerindeki iddialara başvurmak da
226 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ BİR GEÇİŞ ÇAĞI 227

merkezci unsurların çıkarlarına değil de ideallerine hitap etmenin zünden ve işlediğimiz toprağınkiyle aynı olan rengimiz yüzünden
yollarından biridir. alay ediyorlar."6
Son olarak, en yoksul tabakaların bürokratik engellerin etrafından Esther daha sonra yerli halkların özerkliğini garanti altına alacak
dolanmakta karşılaştıkları güçlükler yüzünden demokratikleşmenin yasa lehinde konuşmaya geçerek şöyle diyordu: "Yerli halkların hak-
nimetlerinin büyük bir kısmından yararlanamadıklarını her zaman ları ve kültürü tanındığında... yasa kendi saati ile yerli halkların sa-
aklımızda tutmalıyız. Burada Richard Cloward ile Frances Fox atini bir araya getirmeye başlamış olacak... Ve bugün yerli kadınlar-
Piven'ın otuz yıllık önerisine dönüyorum: "Kayıtları imha edelim", sak, yarın başkaları olacağız, farklılıkları yüzünden öldürülmüş, zu-
yani en yoksul kesimleri yasal haklarından tam anlamıyla ya- lüm görmüş ya da hapse atılmış erkekler ve kadınlar olacağız."
rarlanabilmeleri için seferber edelim.5
6. Metalaşmadan
5. Irkçılığa karşı olmayı demokrasiyi kurtulma yönünde çalışın.
tanımlayan ölçüt haline getirin.
Kapitalist sistemde yanlış olan en önemli şey bir araçtan ibaret olan
Demokrasi güç açısından, paylaşım açısından, kişinin kendini ger- özel mülkiyet değil, sermaye birikimin asli unsuru olan metalaşma-
çekleştirmesi fırsatı açısından bütün insanlara eşit muamele etmekle dır. Kapitalist dünya sistemi, bu yönde çabalar olmasına rağmen, yi-
ilgili bir şeydir. Irkçılık ise, hakları (ya da daha fazla haklan) olanlar ne de bütünüyle metalaşmış değildir. Ama bizler karşı yönde harekete
ile hiçbir haklan olmayan ya da daha az hakları olanlar arasında ay- geçebiliriz. İster devlet mülkiyetinde ister özel teşebbüsün elinde
rım yapmanın birinci yoludur. Irkçılık hem grupları tanımlar hem de olsun, üniversiteleri ve hastaneleri kâr amacı güden kurumlar haline
aynı anda bunun için sahte bir gerekçe sunar. Irkçılık ister ulusal öl- getirmek yerine, çelik fabrikalarını nasıl kâr amacı gütmeyen kurum-
çekte olsun ister dünya ölçeğinde olsun, hiçbir şekilde ikincil bir me- lara, yani kimseye kâr payı vermeyen ve kendi kendine ayakta kalan
sele olarak görülmemelidir. Liberal merkezin evrenselci ölçütler uy- yapılara dönüştüreceğimizi düşünmeliyiz. Bu daha umutlu bir gele-
gulama vaadinin sistematik olarak, kasten ve sürekli olarak ihlal ceğin suretidir ve bu işe hemen şimdi başlayabiliriz.
edilme tarzıdır.
Irkçılık mevcut dünya sisteminin her yerinde çok yaygındır. Yer- 7.
kürenin hiçbir köşesi ırkçılıktan, hem de yerel, ulusal ve dünya ça- Mevcut dünya sisteminden farklı bir şeye geçilen
pındaki siyasetin merkezi bir özelliği olarak ırkçılıktan muaf değil- bir geçiş çağında yaşadığımızı her zaman hatırlayın.
dir. EZLN'den Komandante Esther 29 Mart'ta Meksika Millet Mecli-
si'nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: "Beyazlar [ladino'lar] ve Bunun birçok anlamı var. Küreselleşme retoriğinin ya da bu retoriğin
zenginler, biz yerli kadınlarla kıyafetlerimiz yüzünden, konuşmamız "alternatif yok" imasının tuzağına düşmemeliyiz. Alternatifler vardır
yüzünden, dilimiz yüzünden, dua etme ve tedavi etme tarzımız yü- var olmasına, ama varolmayan tek alternatif şu anki yapılanınızla
devam etmektir.
5. Frances Fox Piven ve Richard A. Cloward sosyal hizmetler hakkındaki ki-
Şimdikinin halefi olacak sistem üzerinde muazzam bir mücadele
taplarında şu sonuca ulaşırlar: "Dolayısıyla, temel ekonomik reformlar yapılmadığına verilecektir ve yirmi, otuz, elli yıl sürecek bu mücadelenin sonucu
göre, bizler gerçek yardım reformunun kayıtları imha etmek olduğunu, bu işin bünyesi gereği belirsizdir. Tarih kimsenin tarafında değildir. Bu, ne
savunulması ve genişletilmesi gerektiğini savunuyoruz. Şimdi bile, yardım almaları yaptığımıza bağlıdır. Öte yandan, yaratıcı eylemler için büyük bir fır-
gerektiği halde hiçbir yardım almayan yüz binlerce yoksul aile var" (Regulating the
Poor: The Functions of Public Welfare, New York, Pantheon, 1971, s. 348, italikler
özgün metinden). 6. http://www.ezln.org/marcha/20010320.htm
228 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

sat sunar bu durum. Bir tarihsel sistemin normal hayatı sırasında, onu
dönüştürmeyi amaçlayan büyük girişimler (devrim adı verilen şeyler) 12. Bölüm
bile sınırlı sonuçlar yaratır, çünkü sistem onu denge durumuna geri
döndürmek için büyük bir baskı uygular. Ama yapısal bir dönü- Hareketler:
şümün kaotik ortamı içinde dalgalanmalar şiddetlenir ve küçük itiş- Bugün Sistem Karşıtı
lerin bile çatallanmanın şu ya da bu dalını tercih etme konusunda bü- Bir Hareket Olmak Ne Demektir?
yük sonuçlan olabilir. Eğer eylemliliğin işe yarayacağı bir zaman
varsa, o zaman şimdidir.
Örgütlenmek ne kadar önemli olursa olsun, temel sorun değildir.
Temel sorun netliktir. Sistemi hiçbir şey değişmesin diye değiştirmek
isteyen, aynı ölçüde hiyerarşik ve kutuplaştırıcı, hatta daha beter bir
sisteme sahip olalım diye değiştirmek isteyen güçlerin ellerinin altın-
da para, enerji ve istihbarat imkânları vardır. Sahte değişimleri çekici "SİSTEM KARŞITI HAREKETLER" terimini 1970'lerde, tarihsel ve ana-
kıyafetlere büründüreceklerdir. Ve onların birçok tuzağına düş- litik olarak, birbirinden ayrı ve birçok bakımdan birbirine rakip iki
mekten bizi ancak dikkatli analiz kurtaracaktır. tür halk hareketini -"toplumsal" adıyla bilinenler ile "ulusal" adıyla
Katılmamamızın mümkün olmadığı sloganlar -mesela, insan bilinenleri- bir araya toplayacak bir formülasyon elde etmek ama-
hakları- kullanacaklardır. Ama buna, güçlü ve ayrıcalıklı olanların cıyla uydurdum. Toplumsal hareketler aslen sosyalist partiler ve sen-
medeni-olmayan ötekiler üzerindeki "medenileştirme misyonu"nu dikalar olarak kavranıyordu; bunlar her devletin içinde burjuvaziye
sürdüren birçok kişinin çok hoşuna gidecek bazı unsurlar içeren bir ya da işverenlere karşı sınıf mücadelesinin bayraktarlığını yapıyor-
içerik vereceklerdir. Önerilerini dikkatle teşrih etmemiz ve blöflerini lardı. Ulusal hareketler, ya bir ulusun parçalan olarak görülen ayrı si-
görmemiz gerekir. Eğer soykırıma karşı uluslararası bir hukuki pro- yasi birimleri birleştirerek -mesela İtalya'da olduğu gibi- ya da söz
sedür istenir bir şeyse, sadece zayıflara değil, herkese uygulanabilir konusu milliyet tarafından emperyalist ve baskıcı olarak görülen
olduğu sürece istenir bir şeydir. Eğer nükleer silahlanma ya da biyo- devletlerden ayrılarak -mesela Asya ve Afrika'daki sömürgeler gibi—
lojik savaş tehlikeliyse (ki kuşkusuz öyledir) o zaman bu silahların ulusal bir devlet yaratmak için savaşan hareketlerdi.
hiçbir güvenilir sahibi olamaz. Her iki tip hareket de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yansında
Dünyanın bünyevi belirsizliğinde, tarihsel dönüşüm anlarında, önemli bürokratik yapılar olarak ortaya çıktı ve zamanla güçlendi.
dünya solunun tek makul stratejisi, temel hedefinin -nispeten de- Her ikisi de kendi hedeflerine başka her türlü siyasi hedef karşısında
mokratik, nispeten eşitlikçi bir dünya kurmanın- peşine akıllıca ve -özellikle de ulusal ya da toplumsal rakiplerinin hedefleri karşısında-
militanca düşme stratejisidir. Böyle bir dünya mümkündür. Bu dün- öncelik tanıma eğilimindeydi. Bu da sık sık şiddetli karşılıklı
yanın doğacağı hiçbir suretle kesin değildir. Ama hiçbir suretle im- suçlamalara yol açıyordu. Bu iki tip hareket nadiren siyasi işbirliğine
kânsız da değildir. giriyordu ve girdiklerinde de bu işbirliğini temel bir ittifak olarak
değil, geçici bir taktik olarak görme eğilimindeydiler. Yine de bu ha-
reketlerin 1850 ile 1970 arasındaki tarihinde bir dizi ortak özellik
vardır.
Sosyalist ve milliyetçi hareketlerin çoğu sürekli olarak kendileri-
nin "devrimci" olduklarını, yani toplumsal ilişkilerde temel değişim-
ler yapmaktan yana olduklarını ilan ediyorlardı. Genellikle her iki ti-
230 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ SİSTEM KARŞITI BİR HAREKET OLMAK NE DEMEKTİR? 231

pin de, kimi zaman ayrı bir örgüt halinde yapılanmış olan ve daha daha etkili bir işlev gördüğü belirtilmiştir; Çin, Vietnam ve Küba'da
tedrici bir yaklaşımı savunan ve dolayısıyla devrimci retorikten ka- iktidara gelen komünist partiler de açık açık ulusal kurtuluş hareket-
çınan bir kanadı da vardı. Ama genelde, başlangıçta -ve uzun yıllar leri işlevini görüyorlardı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, seferber-
boyunca da sık sık- iktidardakiler bütün bu hareketlere, ılımlı versi- lik süreci her iki grubu da halkın gittikçe genişleyen kesimlerini kendi
yonlarına bile kendi istikrarlarına, hatta kendi siyasi yapılarının be- kamplarına çekmek için çabalamaya zorladı ki retoriklerinin kap-
kasına yönelik tehditler olarak bakmışlardır. samını genişletmek bu bakımdan çok faydalıydı. Ama ikinci neden
İkincisi, başlangıçta, her iki versiyon da siyasi açıdan epey zayıftı de her iki hareketin liderlerinin de çoğunlukla, mevcut sistem içinde
ve sırf varlığını sürdürebilmek için bile çetin bir savaş vermek zo- ortak bir düşmanları olduğunu -ve bu yüzden aleni beyanlarından
rundaydı. Hükümetlerinden baskı görüyor ya da yasadışı ilan edili- anlaşılabilecek olanlardan daha fazla ortak yönleri olduğunu- bilin-
yorlardı; liderleri tutuklanıyor ve üyeleri genellikle devletin ya da çaltından fark ediyor olmalarıydı.
özel kuvvetlerin sistematik şiddetine maruz kalıyordu. Bu hareketle- Her iki tip hareketin de başvurduğu halkı seferber etme süreçleri
rin ilk versiyonlarının çoğu bütünüyle yok edildi. temelde büyük ölçüde benzerdi. Birçok ülkede her iki tip de işe ço-
Üçüncüsü, on dokuzuncu yüzyılın son otuz yılı içinde, her iki tip ğunlukla bir avuç entelektüel artı başka tabakalardan gelen birkaç
hareket de, "devlet-odaklı" bir perspektife sahip olanlar ile devleti militandan oluşan küçük gruplar olarak başlamışlardı. Başarılı olan-
bünyesi gereği bir düşman olarak görüp bunun yerine bireyin dönü- lar, uzun eğitim ve örgütlenme kampanyaları sayesinde, iç içe mili-
şümünü vurgulayanlar arasında yapılan, birbirine paralel bir dizi bü- tan, sempatizan ve pasif destekçi halkalarıyla kendilerine halk ara-
yük tartışma yaşadı. Toplumsal hareketler için bu Marksistler ile sında bir yer bulabildikleri için başarılı olmuşlardı. Dıştaki destekçi-
anarşistler arasındaki tartışma, ulusal hareketler için ise siyasi milli- ler halkası militanların, Mao Zedung'un deyimiyle, suda yüzen balık
yetçiler ile kültürel milliyetçiler arasındaki tartışmaydı. gibi çalışabilecekleri kadar genişleyince, hareketler siyasi iktidar için
Bu tartışmalarda tarihsel bakımdan yaşanan -ki bu da dördüncü ciddi adaylar haline geldiler. Tabii ki şunu da belirtmek gerekir ki
benzerliktir- "devlet-odaklı" konumu savunanların galip gelmesi ol- kendilerine "sosyal demokrat" diyen gruplar esasen dünya ekono-
du. Her ikisinde de tayin edici sav, gerçek iktidarın dolaysız kayna- misinin çekirdek bölgelerinde güçlü olma eğilimindeyken, kendile-
ğının devlet aygıtlarında olduğu ve onun siyasi merkeziliğini gör- rini ulusal kurtuluş hareketleri olarak tarif edenler genelde yarı-çev-
mezden gelmeye yönelik her türlü girişimin başarısızlığa mahkûm re ve çevre bölgelerde serpiliyordu. Bu son tespit komünist partiler
olduğuydu; çünkü devlet anarşizme ya da kültürel milliyetçiliğe yö- için de büyük ölçüde geçerliydi. Bunun nedeni açıkça ortada. Daha
nelik her türlü hamleyi kolayca bastırabilirdi. On dokuzuncu yüzyılın zayıf bölgelerde olanlar, eşitlik mücadelesinin kendilerinin devlet
sonlarında bu gruplar "iki aşama stratejisi" adı verilen stratejiyi yapılarının denetimini, bu yapıları ister dolaylı ister dolaysız olarak
dillendirdiler: Önce devlet yapısı içinde iktidarı elde et, sonra dünya- yönetiyor olsunlar, emperyalist güçlerin elinden çekip alma yetenek-
yı dönüştür. Bu toplumsal hareketler için olduğu kadar ulusal hare- lerine bağlı olduğunu görüyorlardı. Çekirdek bölgelerdekiler ise za-
ketler için de geçerliydi. ten güçlü devletlerdeydiler. Eşitlik mücadelelerinde ilerleme kayde-
Beşinci ortak özellik öbürleri kadar bariz olmasa da en az onlar debilmek için iktidarı kendi egemen tabakalarından çekip almaları
kadar gerçektir. Sosyalist hareketler savlarına genellikle milliyetçi gerekiyordu. Ama tam da bu ülkeler güçlü ve zengin oldukları içindir
retoriği de dahil ediyorlardı, milliyetçi söylemin de genellikle top- ki ayaklanma makul olmayan bir taktik halini alıyordu ve bu partiler
lumsal bir bileşeni vardı. Bunun sonucu da, bu iki konumun, savunu- seçim yolunu kullanıyorlardı.
cularının hiçbir zaman kabul etmediği ölçüde bulanıklaşması oldu. Yedinci ortak özellik bu iki hareketin de başlıca dönüştürme tarz-
Sık sık Avrupa'daki sosyalist hareketlerin bir ulusal bütünleşme gücü ları olarak "devrim" ve "reform" arasındaki gerilimle cebelleşmiş ol-
olarak genellikle muhafazakârlardan da devletin kendisinden de malarıydı. Her iki harekette de bu tartışma için harcanan lafın haddi
232 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ SİSTEM KARŞITI BİR HAREKET OLMAK NE DEMEKTİR? 233

hesabı yoktur - ama sonuçta her ikisi için de bütün bu tartışmanın fazla fedakârlıkta bulunmaya teşvik ediliyordu. Toplumsal hareketin
yanlış bir gerçeklik yorumuna dayandığı ortaya çıktı. Devrimciler günlük ekmeği gibi bir şey olan militanca, sendikalist taktikler, hare-
pratikte çok devrimci, reformcular da her zaman reformcu değillerdi. ket bir kere iktidara geçtikten sonra, "karşı devrimci" oldu, aleyhle-
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, hareketler kendi siyasi yörüngelerini rinde propaganda yapıldı ve genellikle bastırıldı.
izledikçe netliğini kaybetti. Devrimciler hayatta kalabilmek için
birçok taviz vermek zorunda kaldılar. Reformcular da farazi hukuki
değişim yollarının pratikte genellikle sağlam bir biçimde kapatılmış Dünyanın 1960'lardaki durumunun analizi bu iki tür hareketin
olduğunu ve bu engelleri geçmek için kuvvet kullanmak ya da en birbirine her zamankinden de fazla benzediğini gösterir. Birçok ülke-
azından kuvvet kullanma tehdidine başvurmak gerektiğini öğrendiler. de iki aşama stratejisinin birinci aşamasını tamamlayıp, neredeyse
"Devrimci" adı verilen hareketler çoğunlukla kendi ayaklanma her yerde iktidara gelmişlerdi. Komünist partiler Elbe'den Yalu'ya
yetenekleri sayesinde değil, mevcut otoritelerin savaş sırasında imha dünyanın üçte birini yönetiyorlardı; Asya ve Afrika'da ulusal kurtu-
olmasının sonucunda iktidara geldiler. 1917'de Rusya'da Bolşevikle- luş hareketleri, Latin Amerika'da popülist hareketler ve pan-Avrupa
rin de "İktidar sokaklarda yatıyordu" dedikleri söylenir. Hareketler dünyasının büyük bir bölümünde de sosyal demokratik hareketler ya
bir kere yerleşiklik kazandıktan sonra oraya nasıl gelmiş olurlarsa ol- da kuzenleri, en azından münavebeli olarak, iktidara gelmişlerdi.
sunlar iktidarda kalmaya çalıştılar; bu da çoğunlukla militanlığı ve Gelgelelim dünyayı dönüştürmemişlerdi.
başka ülkelerdeki muadilleriyle dayanışmayı feda etmeyi gerektiri- 1968 dünya devriminin başlıca özeliklerinden birinin temelinde
yordu. Halkın bu hareketlere verdiği destek, iktidara ister seçim san- bu faktörlerin bir bileşimi vardı. Devrimcilerin farklı yerel talepleri
dığıyla ister silahla gelmiş olsunlar, başlangıçta gayet büyüktü -uzun olmasına rağmen, neredeyse her yerde iki temel ortak savları vardı.
bir mücadele döneminin ardından iktidara geldiklerinde sokaklara Birincisi, hem ABD'nin hegemonyasına hem de Sovyetler Birliği'nin
taşan danslarla selamlandılar hep. bu hegemonyadaki suç ortaklığına karşı çıkıyorlardı. İkincisi, Eski
Son olarak, her iki hareket de iki aşama stratejisini hayata geçir- Sol'u "çözümün parçası değil, sorunun parçası" olmakla suçluyorlar-
me sorunuyla karşılaştı. Birinci aşama tamamlandıktan ve iktidara dı. Bu ikinci ortak özellik, geleneksel sistem karşıtı hareketlere halk-
geldikten sonra, takipçileri onlardan ikinci aşama vaadini, yani dün- tan destek vermiş olanların, bu hareketlerin iktidardaki fiili icraatla-
yayı dönüştürme vaadini gerçekleştirmelerini beklediler. Ama devlet rından duydukları devasa hayal kırıklığının ürünüydü. Başa geçtikleri
iktidarının zannettiklerinden daha sınırlı olduğunu keşfettiler, tabii ülkeler bazı reformlardan geçmişti - genellikle eğitim ve sağlık
eğer bunu önceden zaten bilmiyorduysalar. Her devlet, hiçbir ülkenin hizmetlerinde ve istihdam garantilerinde bir artış olmuştu. Ama dik-
egemenliğinin mutlak olmadığı bir devletlerarası sistemin bir parçası kate değer miktarda eşitsizlik yerli yerindeydi. Yabancılaştırıcı üc-
olmakla kısıtlanıyordu. Koltukta ne kadar uzun kaldılarsa vaatlerinin retli emek ortadan kalkmamıştı; tam tersine, iş faaliyetlerindeki yüz-
gerçekleştirilmesini de o kadar ertelemeye başladılar; militan bir desi artmıştı. Hem hükümet düzeyinde hem de işyerinde gerçek de-
seferberlik hareketinin kadroları iktidardaki bir partinin memurları mokratik katılım çok az genişlemişti ya da hiç genişlememişti; ge-
haline geldi. Toplumsal konumlan ve onunla birlikte, kaçınılmaz nellikle de daha bir azalmıştı. Uluslararası ölçekte de bu ülkeler dün-
olarak, bireysel psikolojileri değişmişti. Bir hareketin kontrolü ele ya sistemi içinde daha önce oynamış olduklarına çok benzer bir rol
geçirdiği her devlette bir biçimde Sovyetler Birliği'nde Nomenklatura oynama eğilimindeydiler. Mesela Küba, devrimden önce şeker ihraç
olarak bilinen şey -yani, halkın geri kalanından daha fazla iktidara ve eden bir ekonomiydi ki devrimden sonra da en azından Sovyetler
daha fazla gerçek servete sahip olan ayrıcalıklı bir yüksek memurlar Birliği'nin çöküşüne kadar öyle kaldı. Kısacası, yeterince şey değiş-
kastı- ortaya çıktı. Aynı zamanda, sıradan işçiler ulusal kalkınma memişti. Sıkıntılar biraz değişmiş olabilirdi ama yine de eskisi kadar
adına eskisinden daha da fazla çalışmaya ve daha da gerçek ve genelde eskisi kadar kapsamlıydılar. İktidardakiler bu ül-
234 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ SİSTEM KARŞITI BİR HAREKET OLMAK NE DEMEKTİR? 235

kelerin halklarına sabırlı olmayı telkin ediyorlardı, çünkü tarih onlar- çimde yeniden ortaya çıkıyorlardı. Ayrıca pan-Avrupa dünyasında
dan yanaydı. Ama sabırları tükenmek üzereydi. dünya sisteminin diğer bölümlerinde olduğundan daha güçlüydüler.
Dünya halklarının klasik sistem karşıtı hareketlerin iktidardaki Birinci ortak özellikleri, Eski Sol'un iki aşama stratejisini, bu strate-
performansından çıkardıkları sonuç olumsuzdu. Bu partilerin şanlı jinin iç hiyerarşilerini ve önceliklerini -kadınların, "azınlıklar"ın ve
bir gelecek ya da daha eşitlikçi bir dünya yaratabileceklerine inan- çevrenin ihtiyaçlarının ikincil olduğu ve "devrimden sonra" dikkate
mayı bıraktılar ve onlara artık meşruiyet vermediler; ve hareketlere alınmaları gerektiği fikrini- şiddetle reddetmeleriydi. İkincisi, devlete
duydukları güveni yitirdikleri için bir dönüştürme mekanizması ola- ve devlet-odaklı eylemlere derin bir kuşkuyla bakıyorlardı.
rak devlete duydukları inancı da kaybettiler. Bu, halkın büyük kesi- 1980'lere gelindiğinde, bütün bu yeni hareketler Alman Yeşiller'
minin seçimlerde artık bu partilere oy vermedikleri anlamına gelmi- in tabiriyle Fundis ile Realos arasında içeriden bölündüler. Yirminci
yordu; ama bunlar ideolojinin ya da beklentilerin onaylanması ba- yüzyıl başlarındaki "devrimciler-reformcular" tartışmasının tekra-
bından verilen oylar değil, ehven-i şer'i seçmek için verilen savunma rıydı yaşanan. Sonuçta Fundis her davayı kaybetti ve hemen hemen
amaçlı oylardı. ortadan kayboldu. Muzaffer Realos gittikçe sosyal demokrat partile-
1968'den beri daha iyi bir tür sistem karşıtı hareket -gerçekten de rin bir türü, ekoloji, cinsiyetçilik ve ırkçılık ya da bütün üçü hakkında
daha demokratik, eşitlikçi bir dünyaya gitme yolunda öncülük yapa- ağzı daha fazla laf yapsa da klasik versiyondan pek de farklı olmayan
cak bir hareket- arayışı yine de bir yandan sürmektedir. Bu doğrul- bir türü görünümüne büründü. Bugün bu hareketler bazı ülkelerde
tuda, bazıları hâlâ süren dört farklı tür girişimde bulunulmuştur. Bun- önemli olmayı sürdürüyorlar, ama Eski Sol hareketlerden sadece
lardan ilki çeşitli Maoculukların ortaya çıkışıydı. 1960'lardan 1970' biraz daha fazla sistem karşıtı görünüyorlar - özellikle de Eski Sol
lerin ortalarına kadar, Maocu olduklarını iddia eden (bununla, Çin' hareketlerin 1968'den çıkardıkları derslerden birinin de ekoloji,
deki Kültür Devrimi örneğinden bir şekilde ilham aldıklarını kaste- cinsiyet, cinsel tercih ve ırkçılıkla ilgili kaygıları kendi programlarına
diyorlardı), genellikle küçük ama bazen etkileyici büyüklüklere de dahil etmeleri gerektiği gerçeği düşünülürse.
ulaşabilen çok sayıda farklı, birbirine rakip hareket çıktı ortaya. Esa- Sistem karşıtı olma statüsünün üçüncü talibi de insan hakları ör-
sen, Eski Sol'un şu anda kendilerinin önerdikleri saf devrim öğretisi- gütleri oldu. Bunlardan bazıları, mesela Uluslararası Af Örgütü, 1968'
ni vazetmedikleri için başarısız olduğunu ileri sürüyorlardı. Ama bu den önce de vardı, ama bunlar genelde ancak 1980'lerde önemli birer
hareketlerin sonu, iki nedenle fiyasko oldu. Birincisi, saf öğretinin ne siyasi güç haline geldiler ki bunda Başkan Carter'ın Orta Amerika'yla
olduğu konusunda kendi aralarında şiddetli çatışmalar yaşadılar ve uğraşırken insan haklan terminolojisini benimsemesinin ve Doğu ve
dolayısıyla hızla küçük, yalıtık sekter gruplar haline geldiler ya da Orta Avrupa'daki Komünist devletlerle ilgili olarak 1975 Helsinki
Hindistan'da olduğu gibi, çok büyükseler, Eski Sol hareketlerin daha Anlaşmaları'nın imzalanmasının da yardımı oldu. Bunların ikisi de
yeni versiyonlarına dönüştüler. İkincisi ve daha önemlisi, Mao Ze- şimdilerde sivil haklar meselesiyle ilgilenen sayısız örgüte düzen gö-
dung'un ölümüyle birlikte Maoculuk Çin'de de dağıldı ve ilham kay- zünde meşruiyet kazandırdı. 1990'larda medyanın özellikle Ruanda
nakları ortadan kalkmış oldu. Bugün, herhangi bir önem taşıyan hiç- ve Balkanlar'daki etnik temizlik üzerinde yoğunlaşması da bu mese-
bir Maocu hareket yoktur. lelerin kamusal alanda dikkate değer oranda tartışılmasına yol açtı.
Sistem karşıtı olma statüsünün ikinci, daha kalıcı talibi yeni top- İnsan hakları örgütleri "sivil toplum" adına konuştukları iddiasın-
lumsal hareketlerdi - Yeşiller ve diğer çevreciler, feministler, ABD' daydılar. Terimin kendisi başvurulan stratejiye dikkat çeker: Sivil
deki Siyahlar, Fransa'daki Mağribiler gibi ırksal ya da etnik "azınlık- toplum tanımı gereği devletten başka bir şeydir. Bu kavram le pays
lar"ın haklarını savunan kampanyalar. Bu hareketler uzun birer tarih- legal (resmi ülke) ile le pays reel (gerçek ülke) arasında -iktidarda-
leri olduğunu iddia ediyorlardı, ama aslında çoğu ya ilk kez 1970'ler- kiler ile halkın hissiyatını temsil edenler arasında- on dokuzuncu
de öne çıkıyorlardı ya da yine o tarihlerde yeni ve daha militan bir bi- yüzyılda yapılan ve şu soruyu gündeme getiren bir ayrıma dayalıdır:
236 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ SİSTEM KARŞITI BİR HAREKET OLMAK NE DEMEKTİR? 237

Sivil toplum kendisi ile devlet arasındaki mesafeyi nasıl teriler de, ilk toplantıları Porto Alegre'de yapılan Dünya Sosyal Fo-
kapatabilir? Nasıl devleti kontrol eder ya da kendi değerlerinin devlet rumu'nun kurulmasına yol açtı; 2002 yılında aynı yerde yapılan ikin-
tarafından yansıtılmasını sağlar hale gelebilir? Bu ayrım, devletin ci Sosyal Forum'a bini aşkın örgütü temsilen 50 000'i aşkın delege
halihazırda küçük ayrıcalıklı gruplar tarafından kontrol edilmekte katıldı. O tarihten beri, neredeyse 100 000 kişinin katıldığı Porto
olduğunu, oysa "sivil toplum"un genelde aydınlanmış halktan Alegre'deki 2003 Dünya Sosyal Forumu'na hazırlık mahiyetinde bir
oluştuğunu varsayıyor gibidir. dizi bölgesel toplantı yapıldı.
Bu örgütler bazı -belki de bütün- devletleri politikalarını insan Sistem karşıtı hareket rolünün bu yeni talibinin özellikleri, önceki
haklan kaygılarını dikkate alma yönünde biçimlendirmeye itmekte taliplerinkilerden epey farklıdır. Bir kere, DSF bütün eski tipleri -
etkili oldular; ama bu arada devletlerin muhalifleri olmaktan çok on- Eski Sol'u, yeni hareketleri, insan hakları kuruluşlarını ve kolayca bu
ların muavinleri haline geldiler ve bütününde pek de sistem karşıtı kategorilerden birine sokulamayan diğerlerini- bir araya getirmeye
görünmüyorlar. Büyük ölçüde çekirdek bölgelerde üslenen, ama po- çalışıyor ve tam anlamıyla yerel, bölgesel, ulusal ve ulusaşırı bir
litikalarını genellikle kendi devletlerinin eleştirmenleri olarak değil tarzda örgütlenen grupları içeriyor. Katılımın temelinde ortak bir he-
de ajanları olarak görüldükleri çevre bölgelerde uygulamaya çalışan def, neoliberalizmin neden olduğu toplumsal bozukluklara karşı mü-
STK'lar haline geldiler. Bu örgütler her halükârda nadiren kitle des- cadele ve birbirlerinin dolaysız önceliklerine yönelik ortak bir saygı
teğini seferber etmişler, bunun yerine daha çok çekirdek bölgedeki var. En önemlisi, DSF Kuzey ve Güney'in hareketlerini tek bir çerçe-
seçkin militanlarının gücünü ve mevkiini kullanma yeteneklerine ve içinde bir araya getirmeye çalışıyor. Şu ana kadar tek sloganları,
güvenmişlerdir. "Başka bir dünya mümkün". Daha da ilginci, DSF bunu genel bir üst-
Sistem karşıtı olma statüsünün dördüncü ve en yeni talibi "küre- yapı yaratmadan yapmaya çalışıyor. Şu anda çeşitli hareketleri ve
selleşme karşıtı" diye bilinen hareketlerdir - bu adlandırmayı hare- coğrafyaları temsil eden birkaç yüz kişilik bir uluslararası koordinas-
ketlerin kendilerinden çok hasımları kullanıyor. Medya bu terimi kul- yon komiteleri var yalnızca.
lanmaya esasen ilk olarak, 1999'da Seattle Dünya Ticaret Örgütü'nde Eski Sol hareketlerden DSF'nin reformist bir görünümü olduğu
(DTÖ) yapılan protestolarla ilgili haberleri verirken başladı. Mallarda şeklinde homurdanmalar gelmekle birlikte, şu ana kadar şikâyetler
serbest ticaretin ve sermayenin neoliberal savunucularının retoriği asgari seviyede. Homurdananlar sorgulamakla yetiniyorlar, henüz
olarak "küreselleşme" 1990'larda şüphesiz etkin bir güç haline gel- kimseyi suçlamıyorlar. Şu ana kadar elde edilmiş olan başarının bir
mişti. Küreselleşmenin medyadaki odağı ise Davos Dünya Ekonomik olumsuzlamaya, ideoloji ve kurumsal pratik olarak neoliberalizmin
Forumu'ydu ve küreselleşmeyi kurumsal olarak hayata geçirme işi de reddine dayanmış olduğunun şüphesiz hemen herkes farkında. Bir-
Washington Mutabakatı, IMF politikaları ve DTÖ'nün güçlendirilmesi çok kişi DSF'nin daha net, daha pozitif bir programı savunmaya geç-
üzerinden yürütülüyordu. Seattle'ın DTÖ'nün rolünün genişle- mesinin şart olduğunu ileri sürüyor. Önümüzdeki on yılın büyük so-
tilmesinde kilit bir an olacağı bekleniyordu, ama görüşmeleri fiilen rusu, DSF'nin bunu yapıp da şu ana kadarki birlik düzeyini genel (ka-
engelleyen anlamlı protestolar birçok kişiyi şaşırttı. Göstericiler ara- çınılmaz olarak hiyerarşik) bir yapı olmaksızın yine de koruyup ko-
sında Eski Sol'un, Sendikaların, Yeni Sol hareketlerin ve anarşist ruyamayacağıdır.
grupların oluşturduğu büyük bir Kuzey Amerikalı grup da vardı. As- Başka yerlerde de ileri sürdüğüm gibi, modern dünya sistemi ya-
lında, Amerikan İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (AFL-CIO) bu pısal bir krizdeyse ve bir "geçiş çağı"na -bir çatallanma ve kaos dö-
denli militanca bir eylemde çevreci gruplarla aynı saflarda bulunma- nemine- girdiysek, o zaman sistem karşıtı hareketlerin karşısına çı-
ya hazır olması bile, özellikle ABD için yeni bir şeydi. kan sorunların, on dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyılın büyük
Seattle'ın ardından, neoliberal gündemden ilham alan hükümetle- bir bölümünün hareketlerinin karşısına çıkmış olan sorunlardan çok
rarası toplantılara karşı dünyanın dört bir yanında devam eden gös- farklı bir biçime bürünecekleri açıktır. İki aşamalı, devlet-odaklı stra-
238 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI SİSTEM KARŞITI BİR HAREKET OLMAK NE DEMEKTİR? 239

teji artık işlevsizleşmiştir; sabık sistem karşıtı hareketlerin mevcut İkinci bileşen açıktır: Bir sistem karşıtı hareket, seçimler de dahil
haleflerinin çoğunun ya uzun vadeli ya da dolaysız siyasi hedefler or- olmak üzere savunmaya yönelik kısa vadeli eylemleri ihmal edemez.
taya koymaktan rahatsızlık duymalarının nedeni de budur. Bunu yap- Dünya halkları bugünde yaşarlar ve onların dolaysız ihtiyaçlarına hi-
maya çalışanlar kendilerini takip edeceklerini umdukları kişilerin tap edilmesi gerekir. Bunları ihmal eden her hareket uzun vadeli ba-
şüpheciliğiyle, hatta daha beteri kayıtsızlığıyla karşılaşmaktadır. şarısı için elzem olan yaygın pasif desteği kaybetmeye mahkûmdur.
Bu tür bir geçiş döneminin, bizatihi sistem karşıtı strateji fikrini Ama savunmaya yönelik eylemlerin saiki ve gerekçesi, başarısız bir
belirleyen iki özelliği vardır. Bunlardan birincisi, iktidardakilerin sistemi onarmak değil, onun olumsuz etkilerinin kısa vadede daha da
(kendi kendini imha etmeye mahkûm olduğu için) mevcut sistemi ar- kötüleşmesini önlemek olmalıdır. Bu iki saik psikolojik ve siyasi açı-
tık korumaya çalışmayacak oluşlarıdır; daha çok, geçişin sonunda dan birbirinden çok farklı şeylerdir.
mevcudun en kötü özelliklerini -hiyerarşisini, ayrıcalık ve eşitsizlik- Üçüncü bileşen, doğru yönde hareket ediyor gibi görünen ara, or-
lerini- yeniden üretecek yeni bir sistem inşa edilmesini garantiye al- ta vadeli hedeflerin saptanması olmalıdır. Ben bu hedeflerin -tözel,
maya çalışacaklardır. Mevcut yapıların çöktüğünü gösteren bir dil siyasi, psikolojik açıdan- en faydalı olanlarından birinin, seçmeci,
kullanmıyor olabilirler, ama bu varsayımlara dayalı bir stratejiyi ha- ama gittikçe genişleyen bir biçimde "metalaşmadan-arındırma"
yata geçirmeye çalışıyorlar. Ortanın sağı denen gelenekçiler ile aşırı hamlesi olduğunu ileri süreceğim. Bugün, daha önceleri özel satış
sağcı, militarist şahinler arasındaki çatışmadan da anlaşılacağı gibi, amacıyla hiç sahiplenilmemiş ya da nadiren sahiplenilmiş şeyleri -
şüphesiz kampları birlik içinde değil. Ama değişim denemeyecek de- insan bedenini, suyu, hastaneleri- metalaştırmaya yönelik bir sürü
ğişimlere zemin hazırlamak, şu anki kadar kötü -hatta ondan da kötü- neoliberal girişime maruz kalıyoruz. Sadece buna karşı çıkmakla
yeni bir sistem yaratmak için çok sıkı çalışıyorlar. İkinci temel kalmayıp tam tersi yönde harekete geçmeliyiz. Sanayiler, özellikle de
özellik ise, bir sistemsel geçiş döneminin, sonucun ne olacağını bil- başarısız sanayiler, metalaşmadan-arındırılmalıdır. Bu "kamulaş-
menin imkânsız olduğu derin bir belirsizlik dönemi olmasıdır. Tarih tırılmaları" gerektiği anlamına gelmez - kamulaştırma çoğunlukla,
kimseden yana değildir. Her birimiz geleceği etkileyebiliriz, ama metalaştırmanın bir başka versiyonundan ibarettir. Piyasada iş gören,
başkalarının geleceği etkilemek için nasıl hareket edeceklerini bil- ama hedefi kâr değil performans ve ayakta kalmak olan yapılar ya-
meyiz, bilemeyiz. Dünya Sosyal Forumu'nun temel çerçevesi bu iki- ratmamız gerektiği anlamına gelir. Üniversitelerin ya da hastanelerin
lemi yansıtır ve altını çizer. -hepsi bunlardan ibaret değil tabii ki, ama bunlar en iyi örnekleri- ta-
rihinden bildiğimiz gibi, bu yapılabilir. Böyle bir mantık, mevcut ye-
rini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya olan çelik fabrikaları için ne-
Demek ki geçiş dönemine uygun bir stratejinin dört bileşeni ol- den imkânsız olsun?
ması gerekir - bunların hepsini söylemesi kolaydır da yapması zor- Son olarak, uzun vadeli vurgularımızın tözel anlamını geliştirme-
dur. Bunlardan birincisi geçiş dönemi ve böyle bir dönemden çıkma- miz gerekir, ben bunu nispeten demokratik ve nispeten eşitlikçi bir
sını umduğumuz sonuç hakkındaki sürekli, açık bir tartışma süreci- dünya olarak görüyorum. "Nispeten" diyorum çünkü gerçekçi olan
dir. Bu hiçbir zaman kolay olmamıştır ve tarihsel sistem karşıtı hare- bu. Her zaman belli boşluklar olacaktır - ama bu boşlukların geniş,
ketler bu işte hiçbir zaman pek iyi olmamışlardır. Ama bugün atmos- sağlama alınmış ya da kalıtsal hale gelmelerini gerektiren bir neden
fer hiç olmadığı kadar elverişlidir ve bu hâlâ acil ve vazgeçilmez bir yoktur. Bu eskiden sosyalizm, hatta komünizm denen şey midir?
iştir - bu bağlamda entelektüellerin oynayabileceği rolün da altını çi- Belki öyle, belki değil. Bu da bizi tartışma meselesine geri getiriyor.
zen bir iş. Dünya Sosyal Forumu'nun yapısı bu tartışmayı teşvik et- Daha iyi (kusursuz) toplumun nasıl bir şey olacağını bildiğimizi var-
meye müsait gibi görünüyor, bu açıklığı koruyup koruyamayacağını saymaktan vazgeçmeliyiz. Bu toplumu tartışmamız, ana hatlarını
göreceğiz. çizmemiz, onu gerçekleştirmek için alternatif yapılarla deneyler yap-
240 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

mamız gerekir; üstelik bunu bir yandan da sistemsel geçiş dönemin-


de olan kaotik bir dünyaya yönelik programımızın ilk üç kısmını ger- 13. Bölüm
çekleştirirken yapmamız gerekir. Eğer bu program yetersizse, ki
muhtemelen öyledir, o zaman tam da bu yetersizliğin, programın bir Yirmi Birinci Yüzyılın Jeopolitik Bölünmeleri:
numaralı maddesi olan tartışmanın bir parçası haline gelmesi gerekir. Dünya İçin Nasıl Bir Gelecek?

YİRMİ BİRİNCİ yüzyılın bu ilk on yılı içinde ve muhtemelen önü-


müzdeki birkaç on yıl boyunca, dünya birbirleriyle etkileşim içinde
olmakla birlikte ayrı dinamikleri olan üç farklı jeopolitik bölünmeyle
kuşatılmış olacaktır. Dünyanın günümüzdeki durumunu analiz
edenlerin çoğu, tam da bu üç bölünmenin ayrılığını ayırt etmeyi ba-
şaramadıkları, bazen bu bölünmelerden sadece birinin varolduğunu
ya da sadece birinin önemli olduğunu iddia eder gibi göründükleri
için yanılmaktadırlar. Bu üç bölünme şunlardır: (1) önümüzdeki yir-
mi-otuz yıl içinde sermaye birikiminin asli odağı olma arayışındaki,
"Üçlü" denen odaklar -Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği
ve Japonya- arasındaki mücadele; (2) dünya sisteminin iktisadi, top-
lumsal ve demografik kutuplaşmasının sürdüğü göz önünde bulun-
durulursa, Kuzey ile Güney arasındaki, ya da dünya ekonomisinin
çekirdek bölgeleri ile diğer bölgeleri arasındaki mücadele; (3) kolek-
tif olarak inşa etme niyetinde olduğumuz dünya sistemi türü hakkın-
da Davos ruhu ile Porto Alegre ruhu arasındaki mücadele.
İlk iki çatışma coğrafi olarak belli bir yere yerleştirilebilir ve
münhasıran olmamakla birlikte, bizatihi devletlerarası ilişkilerle il-
gilidir. Üçüncü çatışma devletlerarası bir çatışma değil, ikisi de dün-
yanın çeşitli yerlerine dağılmış iki grup/hareket/tabaka arasındaki bir
çatışmadır. "Dünya için nasıl bir gelecek var?" sorusunu değer-
lendirebilmek için, bu üç çatışmayı tek tek ele alıp süreçlerini ve
önümüzdeki yirmi beş ila elli yıl boyunca olası gelişim çizgilerini or-
taya koymak, sonra da birbirleriyle nasıl bir etkileşim içinde olduk-
larına bakmak gerekir.
242 DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 243

şüktü ki bu da sanayilerin yer değiştirmesine, bir kâr kaynağı olarak


Üçlü Bölünme spekülatif faaliyetlere kaymaya, dünya çapında işsizliğin artmasına
Üçlü tabiri ilk kez 1970'lerde tutulmaya başladı.1 İlk kurumsal ifade- ve ekonomik kutuplaşmanın hem küresel olarak hem de devletler
sini de Üç Taraflı Komisyon'da buldu.2 Komisyonun kendisi iki eko- içinde keskin bir biçimde artmasına yol açtı.
nomik gerçekliğin sonucu olarak ortaya çıktı: Batı Avrupa ile Japon- Bu B-safhasında başlıca üç birikim odağı birbirleriyle girdikleri
ya'nın ekonomik performanslarındaki, 1960'larda ABD'ye "yetişme- rekabeti, ulusal serveti azami düzeyde korumak ve artırabilmek
leri"ni sağlayan iyileşme, ve 1970'lerde dünya ekonomisinde yaşanan umacıyla birbirlerine "işsizlik ihraç" etmeye çalışarak dışavurdular.5
ekonomik güçlükler (OPEC kararları sonucunda petrol fiyatlarındaki Üçünün de aynı anda iyi bir performans sergileyemeyeceği bir du-
müthiş artış bu güçlüklerin nedeni değildi, sadece bunların varlığına rumdu bu. Durumu kabaca özetlersek, Avrupa 1970'lerde, Japonya
işaret ediyordu). Birinci yeni ekonomik gerçeklik, ABD'nin Batı 1980'lerde, ABD de 1990'larda görece en iyi performanslarını sergi-
Avrupa ve Japonya'ya artık üst perdeden bakamayacağı anlamına lediler. Hiçbirinin yaşam standartlarında anlamlı bir düşüş yaşanmadı
geliyordu, çünkü bunlar ekonomik olarak herhangi bir önemli konuda (ki dünya ekonomisinin diğer bölgelerinde yaşanmıştı), ama her bir
ABD hükümetinin kararlarına bağımlı değillerdi. İkinci ekonomik on yıllık dönemde Üçlü'nün üyeleri arasındaki farklılıklar son derece
gerçeklik ise kâr oranlarında dünya çapında bir azalma olduğu ve önemliydi. Medya, 1970'lerde petrol devletlerinin ve Almanya' nın
dolayısıyla Üçlü'nün, her biri kendi kayıplarını (kaçınılmaz olarak bileğinin bükülmez olduğunu düşünüyordu. 1980'lerde Japonya,
diğerleri pahasına) asgariye indirmeye çalışan her üç üyesi arasında IWO'larda ise onun yerine geçen ABD dünya şampiyonu ilan edildi.
artık şiddetli bir rekabet olduğu anlamına geliyordu.3 Bu esasen medyanın şişirmesiydi. Ama birçok politikacı bu şişirmeye
Üç Taraflı Komisyon, Üçlü'nün üç ortağı arasında ortaya çıkan inandı ve politikalarını bu şişirmeye göre ayarladı.
gerilimleri azaltmaya yönelik bir siyasi girişimdi. Ancak kısmen ba- İşin aslı şu ki bu üç odak da bir süre için temel güçleri bakımın-
şarılı olabildi.4 "Trente gbrieuses", yani "şanlı otuz yıl" diye tanım- dan birbirine aşağı yukarı eşit olmuştur. Şu sıralarda yüksek kâr ge-
lanmış olan 1940/45 ile 1967/73 arasındaki dönem, bir Kondratiyef tirmesi en muhtemel alanlarda üretim faaliyetlerine girecek teknik
A-safhasıydı. Dünya ekonomisinin genel bir genişleme yaşadığı bir ehliyete (insan sermayesi denen şeye) ve mali dayanaklara (esasen
dönemdi; hatta kapitalist dünya ekonomisinin tarihi içinde daha kay- birikmiş servete) hepsi de sahiptir. Ayrıca dünyanın dört bir yanında,
da değer bir örneği olmayan bu genişleme, "yükselen dalga bütün ge- dünya piyasasında alım satım yapma yeteneklerini garantiye alan ti-
mileri kaldırır" düsturunu örnekliyordu. Ama o zamandan beri geçen cari ağlara da sahiptirler. Hepsi de gerekli araştırma-geliştirme faali-
otuz yıl bir Kondratiyef B-safhası oldu; bu dönemde üretim faaliyet- yetlerini yürüterek avantajlar elde etmeye çalışıyorlar ve hepsi de bu-
lerinden elde edilen kârlar önceki A-safhasında olduğundan daha dü- nu başarıyla yapacak bilimsel topluluğa sahip. Kaynaklarının kesin-
likle aynı olduğu değil söylemek istediğim, aralarında bulunabilecek
bütün farkların belirleyicilikten uzak ve Üçlü'nün geçici olarak geri-
1. Bkz. Kenichi Ohmae, Triad Power: The Corning Shape of Global Competi ye düşmüş bir üyesinin nispeten kısa bir dönemde aşabileceği farklar
tion, New York: Free Press, 1985.
2. İlk belgeler için bkz. The Trilateral Countries in the International Economy olduğu.
of the 1980s, New York: Trilateral Commission, 1982.
3. 1970'lerin bir "yavaşlayan büyüme, yoğunlaşan yapısal değişim ve artan si
yasi istikrarsızlık" dönemi olması konusunda bkz. Folker Fröbel, "The Current De S. Serbest ticaretin erdemleri hakkındaki bütün o aleni saçmalıklara
velopment of the World-Economy: Reproduction of Labor and Accumulation of rağmen, I Üçlü'nün üç üyesi de tekrar tekrar ve ciddi ölçüde korumacı tavırlar
Capital on a World Scale", Review 5, no. 4 (Bahar 1982): 507-55. takınmışlardır. 1990'larda IMF'nin başkan vekilliğini yapan Stanley Fischer bu
4. Bkz. I. Wallerstein, "Friends as Foes", Foreign Policy, no. 40 (Güz 1980): korumacı politika-lıııa "skandal" demiştir ("Rich Nations Are Criticized for
119-31. Enforcing Trade Barri-ns". New York Times, 30 Eylül 2002).
244 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 245

Bu uzun Kondratiyef B-safhasının (ekonomik alanda hâlâ bir yanların hilafına, hükümetler ekonomik kalkınma açısından neyin
başka dramatik düşüş meydana gelebilecek olsa bile) bir şekilde sona vurgulandığı konusunda söyleyeceklerinin önemli bir kısmını, doğ-
ereceği varsayımından hareket edersek, o zaman önümüzdeki otuz yıl rudan doğruya tüketici sıfatıyla sahip oldukları güç yoluyla, dolaylı
içinde hâkim birikim odağı olmak için verilen mücadelede bu üç olarak da koydukları vergiler ve uyguladıkları düzenleme politikaları
unsurdan hangisinin öne çıkacağını ne belirleyecektir? Ben bunun yoluyla söylerler.
cevabını allamelerin pek tuttukları o kaypak kategoride, yani Dünya arenasındaki tek önemli üstünlük iddiası askeri alanda
üretkenlikte bulacağımızı sanmıyorum. Üretkenlikteki avantaj (doğru olan bir süpergüç elbette askeri donanıma yapılan yatırımın sürmesi
bir biçimde ölçülse bile ki bu çok zordur) çoğunlukla geçici bir fe- gerektiğini vurgulamak zorundadır (ve vurgulayacaktır). Uzun vadeli
nomendir. Cevabın girişimcilik kültüründe bulunacağını da sanmı- ekonomik kalkınma açısından, askeri donanım bir yan yoldur. Bu
yorum, çünkü kapitalistlerin biriktirme dürtüsünün kültürel engelleri alanda öğrenilenlerin ya da icat edilenlerin başka alanlara da uygu-
aşmanın olağanüstü yollarına sahip olduğuna inanıyorum. Son ola- lanması imkânı şüphesiz her zaman vardır. Ama yan faydalar ne ka-
rak, bunun sendikaların gücüyle de pek ilgisi olduğunu zannetmiyo- dar gerçek olursa olsun, aynı parayı daha uzun vadeli üretim girişim-
rum. Bir kere, bence söz konusu üç odak arasında bu konuda mevcut leri yaratmak için kullanmanın faydalarından daha azdır.
olan farklar abartılıyor. İkincisi, üretim faaliyetlerinde personel ma- ABD'nin askeri üstünlüğünü muhafaza etmek için başvuracağı
liyetindeki farkların aslen sendikaların gücüyle açıklanabileceğini yollardan biri de başka herkesin, özellikle de üstünlük yaratıcı tekno-
düşünmüyorum. loji konusunda benzer faaliyetlere girmesini önlemektir. Bu en başta
O halde Üçlü'nün ta kendisi içindeki rekabette önemli olan fark- da Batı Avrupa ile Japonya için geçerlidir. Avrupa da Japonya da bu
lar neler? Bana çok önemli iki fark varmış gibi geliyor: Birincisi, alanda ABD'yle ciddi bir rekabete girmeye elbette pek hevesli görün-
devletlerin araştırma ve geliştirmeyle ilgili öncelikleri ve dolayısıyla müyor. Daha doğrusu, şimdi de, önümüzdeki yirmi otuz yıl boyunca
yeniliklere yaptıkları yatırımlar; ikincisi de, (geniş bir biçimde ta- da ulusal bütçelerinin çok daha az bir oranını askeri alana ayırmak is-
nımlanan) üst tabakaların tüketilebilir servete ulaşma imkânlarını tiyorlar. Amerikan baskısı ile Batı Avrupa ve Japonya' nın eğilimle-
kontrol etme yetenekleri. Bu iki alanda, bir yanda ABD ile öte yanda rinin bu bileşimi, esasen, bu ikilinin ABD ile askeri alanda rekabet et-
Avrupa Birliği ve Japonya arasında gerçekten de çarpıcı farklar var. medikleri, kısa vadede etmeye de niyetleri olmadığı anlamına geliyor.
Bu farklar bizim için üretilen birçok ekonomik endeksteki yıllık de- Ama madalyonun öbür yüzünde şu var ki, her türlü salt ekonomik
ğişimlerle ölçülmemelidir. Bunlar, üretim ve maliye alanında olup yenilikte şiddetli bir rekabet sürdürme niyetindeler. Batı Avrupa ile
bitenleri kısıtlayan temel, orta vadeli, siyasi-kültürel gerçekliklerdir. Japonya'nın askeri-olmayan kalkınmaya çok daha yüksek bir öncelik
ABD kendini yirmi birinci yüzyılda dünya sisteminin tek süper- vermeleri, önümüzdeki yirmi-otuz yıl içinde onlara büyük avantaj
gücü olarak görüyor. Kendisine dair bu imge aslen herhangi bir baş- sağlayacaktır.
ka ülkeninkinden, hatta birçok başka ülkenin bir araya gelerek sahip Batı Avrupa ile Japonya'nın ABD karşısındaki bu avantajları, üre-
olacağından kat kat fazla olan devasa askeri gücüne dayalıdır. Bura- tim maliyetleri meselesiyle de pekişmektedir. Genelde emek maliye-
daki meselemiz, bu imgenin, bence ABD'nin dünya sistemi içindeki tinden bahsettiğimizde karşılaştırılan şey, (ister vasıflı olsun ister va-
reel siyasi gücünün sürekli gerilemesini maskelemekte olması değil.6 sıfsız) işçilere ne kadar ödendiğidir; bu da doğrudan ücret olarak
ABD'nin -ve özellikle de ABD'de politikalara karar veren seçkinle- ödenen miktara dolaylı olarak sosyal ücretler yoluyla ödenen mikta-
rin- ABD hakkında inandıkları şeyler ise, ABD hükümetinin ekono- rın eklenmesiyle hesaplanır. Bu miktara hükümetin (eğitim, sağlık
mik alandaki önceliklerini açıklar, daha doğrusu belirler. Resmi be- hizmetleri ve ömür boyu gelir garantisi alanlarında) yaptığı paylaşı-
ma yönelik harcamalar da eklendiğinde, bu ülkelere seyahat edip de
6. Bkz. 1. Bölüm. bu işçilerin gerçek yaşam standartlarını gözlemleyen herkesin açık-
246 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 247
ça görebileceği gibi, Üçlü'ye mensup ülkeler arasındaki farklar çok tersine, Batı Avrupa ve Japonya IMF tarafından ekonomik yapılarını
fazla değildir. "reform"dan geçirmeye zorlanamazlar. Bir kere, hükümetleri iktisadi
Ama hizmetleri karşılığında ücret alan ikinci bir grup daha vardır durgunluk sorunlarıyla başa çıkabilmek amacıyla borç düzeyini
- üst tabakalar ve yönetim kadroları, hem doğrudan doğruya çeşitli artırdıklarında bile, borçları büyük ölçüde iç borç olacak, dolayısıyla
üretim girişimleri için çalışanlar, hem de kâr amacı gütmeyen sektör- mesela Arjantin'de olduğu türden bir uluslararası baskıya maruz
lerde çalışan ve serbest profesyoneller olarak adlandırılanlar. Bu in- kalmayacaktır.7 Batı Avrupa ve Japonya hükümetleri, ABD hüküme-
sanların aldıkları paralara ne ad verirsek verelim, bir girişime yatırım tinin tersine, işsizliğin verdiği acıyı sosyal hizmetler alanında daha
yapan kişilerin bakış açısından, bu paralar satışlardan gelen hasılattan cömert harcamalar yaparak ve deflasyona müdahale etmeyerek azal-
ödenen ücretlerdir ve kâr oranını düşürürler. Burada Üçlü arasında tıyorlar.8
muazzam farklar vardır ve bu farklar büyük ölçüde sabık bir he- Bugün entegre bir dünya ekonomisine sahip değiliz. Başlıca üç
gemonik güç ile hegemonik güç adayları arasındaki kültürel farkla bölgesi olan Üçlü bir dünya ekonomimiz var esasen.9 Ve önümüzdeki
açıklanabilir. ABD'de, genel müdürlerin, yönetim kademesindekile- yirmi-otuz yılda bu Üçlü bölünme muhtemelen daha da güçlenecek. 10
rin gerçek ücretleri ve kâr amacı gözetmeyen sektörlerde çalışan ser- Dolayısıyla, jeopolitik bir Üç'e bölünmeyle karşı karşıyayız ve
best profesyonellerin gerçek gelirleri, Batı Avrupa ve Japonya'daki- muhtemelen ABD önümüzdeki yirmi-otuz yılda bu üçlü arasında en
lere göre çok ama çok yüksektir. Bunun nedeni ücretlerin tekil olarak az başarı göstereni olacak. Amerika'nın askeri nüfuzu temeldeki bu
daha yüksek olmasının yanı sıra, bu kişilerin toplam işgücü içindeki ekonomik kaymayı tersine çevirmekte gittikçe daha az işe yaraya-
yüzdesinin de çok daha fazla olmasıdır. caktır. Böyle bir durumda gerçek rekabet Batı Avrupa ile Japonya
Amerikan şirketlerinde yakın tarihlerde patlak veren ve kamuya arasında olacak ve her ikisi de ABD'yi kendi tarafına çekmeye çalı-
mal olan skandaller çok büyük bir buzdağının görünen kısmından şacaktır. Bir ABD-Japonya ekonomik ittifakının bir ABD-Avrupa it-
ibarettir; bu buzdağının zaman içindeki etkileri, Amerika merkezli tifakından daha muhtemel olduğuna inanmayı sürdürüyorum.11 Ama
girişimlerin kâr oranlarında, uzun vadeli rakiplerininkilerden daha
ciddi bir düşüş yaşanmasıyla görülecektir. ABD'nin bu mesafeyi 7. "Japonya'nın borçlarının tahmini %95'i iç borçtur. Japonya'nın borç ertele
azaltmasının tek yolu, halkın en tepedeki yüzde 10'u ila 20'sine giden meye ihtiyacı yok, darphaneyi çalıştırmaları yeterli olabilir" ("World Report-Ja
gelir akışını azaltmak ya da Batı Avrupa ve Japonya'daki akışın art- pan", Financial Times, 30 Eylül 2002,1).
masını sağlamaktır. Kısa vadede ABD'de bu akışı ciddi oranda azalt- 8. "Balonun patlamasından beri" Japonya'daki ekonomik durum hakkında, Fi
nancial Times'da çıkan bir haberde ("Japan 2000", 30 Eylül 2002) şöyle deniyordu:
mak siyasi olarak neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu yönde ha- "Japonya hâlâ derin bir ekonomik şokta. Ama çoğu kişinin, en azından gittikçe bü
reket edecek bir hükümet temel destekçilerinin desteğini anında kay- yüyen işsizler ordusuna katılmamış olanların bakış açısından, bundan daha iyi bir
bedecektir. dönem olmamıştı."
9. Tietung Su ("Myth and Mystery of Globalization", Review 25, no. 4, 2002)
O halde ABD için gerçek alternatif, Batı Avrupa ve Japonya'daki 1928, 1938, 1960 ve 1999'daki dünya ticaret ağlan hakkında dikkatli bir çalışma
akışın artmasını sağlamaktır. Amerikan hükümetleri Japonya ya da yapmıştır. 1999'daki örüntünün, 1928 ve 1960'dakilere oranla 1938'dekine çok da
Almanya'ya modası geçmiş hükümet politikalarını "reform"dan ge- ha yakın olduğunu, yani ticaret hacminin artmasına rağmen daha parçalı olduğunu
çirmeleri gerektiği konusunda vaazlar verirken, istedikleri şey, bu ül- bulmuştur. "Şimdi ise küreselleşme, en azından ticaretin küreselleşmesi, geceleyin
gördüğümüz yıldızlar, yani geçmişten ya da belki de gelecekten gelen gerçeklik ya
kelerin üst tabakalara ücret dağıtımında ABD'yi taklit etmeleri ve nılsamaları ne kadar gerçekse o kadar gerçektir."
böylece bu bakımdan sahip oldukları uzun vadeli avantajı ortadan 10. Doğu Asya'nın, Avrupa'dan daha yavaş olmakla birlikte, düzenli olarak
kaldırmalarıdır. Bu ülkelerin bu tavsiyeye bu kadar direnç gösterme- bölgesel bir yapı yönünde ne ölçüde kaymakta olduğuyla ilgili makul bir tartışma
için bkz. John Ravenhill, "AThree Bloc World? The New East Asian Regionalism",
lerinin nedeni gizemli kültürel değişkenler falan değil, bizatihi budur. International Relations of the Asia-Pacific 2, no. 2 (2002): 167-95.
Güney'deki ülkelerin (hatta Brezilya gibi görece güçlü ülkelerin) 11. Su ("Myth and Mystery of Globalization"), daha 1999'da bile, ticari ilişki-
248 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 249

her iki durumda da, Amerikalılara (ve belki başkalarına da) bugün sıtlanmış durumdadır. Kuzey, ara sıra kadife eldiven geçirilmiş olsa
böyle bir senaryo hayal etmek ne kadar zor gelirse gelsin, ABD muh- da, demir yumruğunu kullanır.
temelen ittifakın güçlü ortağı olmayacaktır. Güney bu gerçeklikle -artan sosyoekonomik mesafe ve Kuzey'in
demir yumruğuyla- nasıl başa çıkar? 1945 ile 1970 arası dönemde,
Güney'in en önemli taktiği kalkınmacılıktı. Güney'deki rejim ve ha-
Kuzey-Güney Bölünmesi
reketlerin eylemlerine biçim veren teori, "ulusal kalkınma"nın müm-
Üçlü arasındaki çatışmanın nasıl gelişeceği, çok büyük ölçüde diğer kün ve esasen şu iki aşamanın bir fonksiyonu olduğu yolundaydı: (1)
iki jeopolitik bölünmenin alacağı biçime bağlı olacaktır. Kuzey-Gü- Kendini ulusal kalkınmaya adamış bir ulusal rejim kurmak; (2) sonra
ney çatışmasında Kuzey, Üçlü'nün üç üyesinden oluşmaktadır. Dola- da doğru politikaları uygulamak.
yısıyla bu çatışmada ortak jeopolitik çıkarları vardır, ama şüphesiz Bu iki aşamanın da hayata nasıl geçirileceği konusunda elbette
Güney karşısında farklı politikalar izlemişler ve Güney'in çeşitli bö- kayda değer anlaşmazlıklar çıktı. Bu tartışma çok büyük ölçüde, ulu-
lümleriyle farklı "özel" ilişkiler kurmuşlardır. Kuzey-Güney çatış- sal kurtuluş hareketleri adını verdiğimiz şeyin çerçevesi içinde sürdü.
masında, halihazırda hem askeri gücü sayesinde hem de IMF ve Dün- Ama son kertede tartışma büyük ölçüde anlamsızdı. Bir kere, sa-
ya Bankası'ndaki yüksek nüfuzu sayesinde Kuzey'in öncülüğünü dece Güney'de değil, Kuzey'de de kalkınmanın mümkün olduğu yo-
ABD yapmaktadır. lunda jeopolitik bir mutabakat vardı. Bu hikâyenin iki versiyonu var-
Nasıl Kuzey her zaman birleşmiş bir blok değilse, Güney de de- dır - büyük ölçüde ABD ve Avrupa tarafından pazarlanan liberal bir
ğildir. Güney siyasi açıdan iki şekilde bölünmüştür. Güney'de ikti- versiyonu ve aslen Sovyetler Birliği tarafından pazarlanan ve sosya-
darda bir yanda esasen Kuzey'in yanaşma rejimleri, hatta neredeyse list olduğu söylenen bir versiyonu. Ama her iki versiyon da ekono-
Kuzey'in paralı ajanları mahiyetindeki rejimler, bir yanda da böyle mik kalkınma denen şeyi sağlamak için gereken toplumsal çerçeveyi,
olmayanlar vardır. Ama tek tek rejimler ne olursa olsun, nispeten uygun hükümet eylemlerinin ve dış yardımların desteğiyle "mo-
güçlü yarı-çevre statüsündeki bölgeler ile bazen Dördüncü Dünya dernleştirici" bir hükümetin (Sovyetler Birliği, "sosyalist" bir hükü-
(yani en zayıf, en yoksul, en küçük devletler) diye anılan devletler metin, diyordu) kurabileceğinde ısrarlıydı. Her iki versiyon da dünya
arasında nesnel farklar da vardır. Aslında Güney'de fiilen ya da po- sistemindeki kutuplaşmanın, bu tür "kalkınmacı" programların nihai
tansiyel olarak reel jeopolitik güce sahip bazı çok büyük ülkeler var - sonucu olarak tersine çevrilebileceğini iddia ediyordu. Her iki
Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya, Kore vb. versiyon da küresel anlamda başarısız oldu, ülkeler bazında ise en
Yine de Kuzey-Güney bölünmesi gerçektir ve kapitalist dünya fazla bir iki ülkede işe yaramış gibi görünüyordu. Çok az ülke kalkı-
ekonomisinin temel yapısının bir parçasıdır. Ekonomik açıdan, ara nırken çoğunun kalkınmamış olmasının altında yatan nedenin, tek tek
sıra yavaşlasa da genelde geometrik olarak artan bir kutuplaşma sür- devletlerin izlediği belli politikalarla pek ilgisi yoktu. Kalkınmacı
mektedir. Kuzey bu yapıyı, ileri üretim süreçleri üzerindeki tekeli, politikaların çok az ülkenin işine yararken, çoğunun işine yarama-
masmın iki nedeni vardı. Verili herhangi bir zamanda kapitalist dün-
dünya mali kurumları üzerindeki kontrolü, dünya akademileri ve
ya sistemi içindeki nispi konumunu (bu sistemin işleyiş biçimi düşü-
dünya medyası üzerindeki hâkimiyeti ve en önemlisi askeri gücü sa-
nüldüğünde) devletlerin ancak çok küçük bir azınlığı iyileştirebilir-
yesinde korumaktadır. Üçlü arasındaki çatışmalar genelde kısıtlanmış di. Başarılı olan devletler de (mesela Kore ve Tayvan) bunu başka
gibi görünüyorsa, bunun tek nedeni her birinin diğerleri karşısındaki herhangi bir etken sayesinde değil (Soğuk Savaş'taki tavırlarla bağ-
gücüdür. Kuzey-Güney çatışmaları ise nadiren aynı şekilde kiler lantılı olarak) jeopolitik konumlan sayesinde yapabildiler.
açısından ABD ile Japonya bloklar arasında büyük bir "örtüşme" varken, her 1970'ten sonraki dönem "kalkınmacılık"ın hüsran yarattığı dö-
ikisinin de Alman ve Fransız bloklanyla pek örtüşmediğini bulmuştur. nemdi - hem onun yerine neoliberalizmi vazetmeye başlayan çekir-
250 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI DÜNYA İÇİN NASIL BÎR GELECEK? 251

dek bölgeler için, hem de artan kutuplaşmayı azaltmanın alternatif tuluş hareketleri geçmiş milliyetçi mücadelelerin şanı üzerinde yokuş
yollarını aramaya başlayan Güney için. Temelde, Güney 1970-son- aşağı kayıyorlar ve çoğunlukla yeni Nomenklatura'nın ceplerini
rası dönemde Kuzey'le mücadele etme mekanizmaları babından üç dolduruyorlardı.
strateji geliştirdi: (1) modern dünya sistemine yabancı bir retorik kul- Üçüncüsü, radikal başkalık hareketleri modern dünyanın tekno-
lanarak radikal bir başkalığın öne çıkarılması; (2) mevcut dünya sis- lojik ilerlemeleriyle derinden hemhal oluyorlar ve bütün modern ile-
teminden gelen araçları ve retoriği kullanarak, doğrudan hesaplaşma; tişim, teknoloji ve silah altyapısını -hem de etkili bir biçimde- kul-
(3) nüfus aktarımı. lanıyorlardı. Bu tür radikal başkalık hareketlerinin mühendislik ve
Radikal başkalık, modern dünya sistemi içinde Batı'nın temel de- fen bilimleri eğitimi alan üniversite öğrencilerinden kendilerine epey
ğerlerini, yani esasen laiklik ve eğitimin yayılmasıyla birlikte ilerle- militan devşirebildiklerine sık sık dikkat çekilmiştir.
menin kaçınılmaz olduğu teorisini savunan Aydınlanma değerlerini Son olarak, bu radikal başkalık hareketleri, eğer "geleneksel" ta-
reddetme anlamına geliyordu. Dünyanın dört bir yanında bu değerleri biriyle yüzyıllar önce vazedilen ve uygulanan bir ilahiyat kastedili-
reddeden insanlar her zaman olmuştu elbette. Ama bu insanlar ve yorsa, nadiren geleneksel sayılabilecek bir ilahiyat icat etmişlerdi.
gruplar uzun bir süredir esasen artçı saldırılarda bulunmuşlar -ayak Metinlerden, onları yeniden yorumlamak, kendilerini modern dün-
sürümüşler, baskılara direnmişler- ve büyük ölçüde başarısız olmuş- yada ayakta kalıp gelişebilecek siyasi yapılar yaratmaya muktedir
lardı. 1970 sonrası dönemde yeni ve özellikle önemli olan, "moder- hale getirmek için yararlanıyorlardı. Ama değişmez başkalıklarını
nist" denebilecek radikal başkalık hareketlerinin ortaya çıkışıydı. kanıtlamak için de bu hareketlerin, teorik ve kişisel düzeyde, Batı'yı
Bunlara bazen fundamentalist ya da entegrist adı veriliyor, özellikle cisimleştiren her ne varsa ona mutlak bir karşıtlık içinde olduklarını
de dinsel inançları ete kemiğe büründürdüklerini iddia ettikleri za- iddia etmeleri gerekiyordu.
man. Ama bu hareketler hakkında dikkat etmemiz gereken birkaç şey Bu radikal başkalık hareketlerinin en çarpıcısı, İran'da Ayetullah
var. Humeyni'nin öncülük ettiği hareketti. Bu hareket zengin, büyük bir
Birincisi, ilk ve asli hedefleri genelde "Batı"dan çok, kalkınmacı devlette Kuzey'in önde gelen müttefiklerinden birini tahtından indir-
ideali benimsemiş olan, kendi ülkelerindeki tarihsel sistem karşıtı di. ABD'yi Büyük Şeytan, Sovyetler Birliği'ni de 2 Numaralı Şeytan
hareketlerdi. Radikal başkalık hareketlerinin ortaya koyduğu temel diye lanetledi. Amerikan elçiliğine baskın yaparak uluslararası huku-
sav, ulusal kurtuluş hareketlerinin toplumsal dünyayı dönüştürme ve ka meydan okudu ve buna rağmen ayakta kaldı. Bir süre ABD'de his-
dünya sisteminin kutuplaşmasını aşma vaatlerini gerçekleştirmede terik öfke nöbetleri yarattı ve bunun sonucunda ABD genelde Arap
başarısız olduklarıydı. Radikal başkalık hareketleri bu başarısızlığı, dünyasını, özelde de Irak'ta Saddam Hüseyin'i İran rejimini kuşatma-
ulusal kurtuluş hareketlerinin, sistem karşıtı olma iddialarına rağmen, ya ve en sonunda da devirmeye teşvik etti. Bu hareketin sınırlarının
aslında egemen jeokültürün değerlerini vazetmelerine, dolayısıyla çok ötesine yayılamaması, aslen, iddialarını sadece birkaç ülkede da-
kaçınılmaz olarak dünya iktidar yapısına bağlı olmalarına ve bu ha takipçileri olan belli bir dinsel geleneğe, Şiiliğe dayandırmasının
yüzden de vaat ettikleri dönüşümleri gerçekleştirmekten aciz olma- bir sonucudur.
larına bağlıyorlardı. Gelgelelim, İran'da olanlar bir radikal başkalık hareketinin Gü-
İkincisi, radikal başkalık hareketleri kendilerini Güney'in başarı- ney'de derin yankılar uyandırabileceğini ve büyük bir siyasi güç ser-
sız devletlerine karşı sivil toplumun temsilcileri olarak sunuyorlardı. gileyebileceğini görmemizi sağladı. Biçimsel olarak, bu tür diğer ha-
Bu devletler ülke içindeki muhtaçlara temel yardım sağlamakta ne reketler için bir model oldu. Japonya'daki Aum Şinrikyo ya da El Ka-
zaman ve nerede aciz kalsa (ki bu da neredeyse her zaman demekti) ide gibi hareketlerin kendilerine bilinçli olarak Humeyni'nin hareke-
onlar devreye giriyorlardı. Radikal başkalık hareketleri acı çekenlere tini model aldıkları değil söylemek istediğim. Onların da aynı top-
hem maddi hem de manevi rahatlık sunuyorlardı, oysa ulusal kur- lumsal örgütlenme tekniklerinden bazılarını ve aynı tür retoriklerden
252 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 253

bazılarını kullandıklarını söylüyorum. Bugün çoğu Güney'de olmakla emirlerine ve bu amaçla yapılan teftişlere maruz kaldı. Bu BM ey-
birlikte Kuzey'de de bazıları güçlü, bazıları önemsiz bu tür çok sa- lemlerinin kısmen başarılı kısmen de başarısız olduğunu biliyoruz.
yıda hareket vardır. Bunlar, Kuzey'in kendi ayrıcalıklı konumunu ABD öncülüğündeki kuvvetlerin neden 1991'de Bağdat üzerine
muhafaza etmek için güvendiği istikrara yönelik sürekli (ve büyük yürümediklerini sormamız gerek. Amerikan hükümetini bunun akıl-
ölçüde öngörülemez) bir baskıyı temsil ediyorlar. Yapısal kriz için- lıca bir seçenek olmayacağına ikna etmiş görünen bir dizi neden var-
deki bir dünya sisteminin kaotik mücadeleleri göz önünde bulundu- dı. (1) Askeri açıdan maliyeti yüksek olurdu ve muhtemelen kayda
rulduğunda, önümüzdeki yirmi beş yıl ila elli yıl içinde etkisi azal- değer oranda can kaybına neden olurdu ki bu da Amerikan halkı ta-
mayacak, aksine artacak bir gücü temsil ediyorlar. Bu hareketler si- rafından kabul edilemez bir şey olur ve Vietnam sendromu denen şe-
yasi kaosun bir ifadesidir ve mevcut dünya sistemimizden onun ye- yi canlandırırdı. (2) Duruma istikrar kazandıracak ve ülkeyi bir arada
rini alacak sisteme geçiş tamamlanıncaya kadar ortadan kaybolma- tutacak bir ikame rejimi iktidara yerleştirmek imkânsız olabilirdi. Ve
yacaklardır. Bu arada, Kuzey için sürekli bir askeri başağrısı rolü oy- kuzeyde bir Kürt devletinin, güneyde de bir Şii devletinin kurul-
nayacaklardır. masından rahatsız olacakları için Türkiye de, Suudi Arabistan da
Güney'in ikinci stratejisi, doğrudan hesaplaşma stratejisi, radikal Irak'ın bölünmesini istemiyordu. (3) Savaşın uzaması bütün Ortado-
başkalık stratejisinden çok farklıdır. Hesaplaşmanın devletlerarası ğu'daki çok sayıda rejimin istikrannı hemen bozabilirdi. (4) Bir ika-
ilişkilerin gayet normal bir yönü olduğu düşünülebilir. Ama Güney' me rejim ancak ABD öncülüğündeki birliklerin oluşturacağı geçici
in zayıf ülkeleri Kuzey'le hesaplaşmaktan, aslında tam da kendileri bir işgal ordusuyla ayakta kalabilirdi ki bu da Amerika'nın içinde cid-
daha zayıf olduğu için, çoğunlukla kaçınmışlardır. Hesaplaşmaların di sorunlara neden olabilirdi. Bütün bu kaygılara, ABD'nin Bağdat
çoğu, Güney'deki bir devlette yapılmakta olan bir şeyi önlemek ya da üzerine yürüyecek kadar güçlü olmaması da ekleniyordu.
ona bir şey dayatmak isteyen Kuzey'in kışkırtmasıyla yaşanmıştır. 11 Eylül'den beri ABD'nin dünya politikasını yönlendirmiş olan
Ben şimdi Güney'in kışkırtmasıyla yaşanabilecek doğrudan hesap- ve muhtemelen daha birkaç yıl bu işi yapacak olan şahinlerin analizi,
laşmadan bahsediyorum. bütün bu kaygılann esasen geçersiz olduğu ve bunlara göre hareket
Numunelik örnek Saddam Hüseyin ve Irak'ın Kuveyt'i işgalidir. etmenin Saddam Hüseyin'in siyasi bir zafer kazanmasına izin vermiş
Bana öyle geliyor ki bunu anlamanın en iyi yolu, Saddam Hüseyin'in olduğu yönündeydi. İşte bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri şu
bir şekilde delirmiş olduğunu veya sadece komşusunun toprağına göz anda Bağdat üzerine yürümekte kararlı. Kimin öngörülerinin daha
dikmiş kötü bir fatih olduğunu varsaymak olamaz. Bence Hüseyin'in geçerli olduğunu yakında göreceğiz. Eğer işler hem Saddam
Bismarckvari hesapları vardı - Kuzey'in zaaflarını ortaya serecek, Hüseyin'in hem de ilk Bush yönetiminin beklediği gibi gelişirse,
Güney'i (bu örnekte özel olarak Arap dünyasını) güçlendirecek ve Bağdat'a yürümek ABD için büyük bir siyasi yenilgiye yol açacaktır.
dünya gücü dengesinde gelecekte yaşanacak kaymalara yol hazır- Bu da daha sonra Güney'deki başka devletleri, ihtiyatlı bir biçimde
layacak cüretli satranç hamleleri yapıyordu. cüretli bir Bismarckvari strateji izleyen Saddam Hüseyin'i takip et-
Irak 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal ettiğinde, bence Saddam meye teşvik edecektir. Her halükârda, nükleer silahlar edinme dürtü-
Hüseyin'in kafasında iki olasılık vardı. Ya dünya (yani, Kuzey artı sünün, Güney'deki daha güçlü devletlerin taktikleri için temel önem
Suudi Arabistan) tepki vermeyecek ve oyunu o kazanmış olacaktı ya taşıdığından emin olabiliriz. ABD'nin nükleer kapasitesiyle rekabet
da dünya tepki verecek ve o da işi ilk durumu değiştirmeyen bir ateş- edemeyeceklerini biliyorlar. Ama caydırıcı rol oynayacak kadar zarar
kesle kapatacaktı. Savaşı kaybedeceğini, iktidarı kaybedeceğini ve verebilecek silahlar elde etmeye niyetliler. ABD'nin nükleer silahların
Batılı birliklerin Irak'ı işgal edeceğini düşünmüyordu. Tabii ki, bildi- çoğalmasını kısıtlama girişimleri olsa olsa geciktirici bir mekanizma
ğimiz gibi, ikinci sonuç gerçekleşti - ilk durumu değiştirmeyen bir rolü oynayabilir ve başarılı olamaz. ABD bugünkünden çok daha
ateşkese varıldı. Tabii ki, Irak kitle imha silahlarını ortadan kaldırma güçlü olduğu zamanlarda da bu girişimler işe yaramamıştı.
254 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 255

Önümüzdeki on yıl için nükleer güce sahip bir düzine daha devlet leşi içinde kendi çıkarlarını gözetme kabiliyetini de etkileyecek bir
çıkmasını bekleyebiliriz. gerilim kaynağı olmasını bekleyebiliriz.
Güney'in stratejik araçlar dolabındaki üçüncü araç, bilinçli olarak
kullanılmasa da muhtemelen en anlamlı olanıdır. Dünya sisteminin
Davos-Porto Alegre Bölünmesi
sosyoekonomik kutuplaşmasına, son elli yılda vahim bir hal alan de-
mografik bir kutuplaşma eşlik ediyor. Basit gerçek şu ki Kuzey'deki Dünya Ekonomik Forumu 1971'de kuruldu ve (2002 hariç) her yıl
devletlerin nüfusları, istihdam ihtiyaçlarını karşılayacak ve altmış orada toplandığı için Davos adıyla biliniyor. Forum kendisini "yer-
beş yaş üzeri nüfusun gittikçe büyüyen oranına yapılan ekonomik yüzü gündemindeki kilit meseleleri tanımlamak, tartışmak ve çö-
aktarımları (aslen sosyal güvenlik ve tıbbi bakım hizmetlerini) finanse zümlemek amacıyla toplumların iş, siyaset, düşünce ve diğer çevre-
etmeye yeterli büyüklükte bir çalışan nüfusu muhafaza edecek sayıda lerine mensup liderleri arasında ortaklıklar yaratarak... kendini dün-
artmıyor. Kuzey'in göçmenlere ihtiyacı var, hem de fena halde. yanın durumunu iyileştirmeye adayan bağımsız bir örgüt" olarak ta-
Aynı zamanda, Güney belli bir eğitim ve öğretimden geçmiş, bi- nımlıyor. Dünya Sosyal Forumu ise sadece 2001 'den beri her yıl top-
raz parası olan ama kendi ülkelerinde uygun bir iş bulup yeterince lanıyor ve genelde ilk toplantılarını yaptığı Brezilya şehri Porto
gelir elde edemedikleri için Kuzey'e göçmeye istekli, hatta hevesli Alegre'nin adıyla anılıyor. Bu Forum da kendini "neoliberalizme ve
insanlarla dolu. Gelgelelim, Kuzey'in bu göçmenlere ihtiyacı olma- sermayenin ya da herhangi bir emperyalizm biçiminin tahakkümü al-
sına rağmen, bu insanlar, Kuzey nüfusunun, göçmenlerin iş bulma tındaki bir dünyaya karşı olan, insana dayalı bir gezegen toplumu
imkânını ve ücret düzeylerini düşürdüğüne ve bu ülkelerde antisos- kurmaya kendini adamış sivil toplum grup ve hareketlerinin düşün-
yal uygulamalara giriştiklerine inanan büyük bir kısmı tarafından si- celerinin izini sürmek, önerilerini formüle etmek, deneyimlerini öz-
yasi olarak istenmiyor. Bu çelişkili baskılar, Kuzey hükümetlerinin gürce paylaşmak ve etkili eylemlerde bulunabilecek bir ağ oluştur-
göçmenlere kapılarını açma konusunda sürekli ikircikli kalması an- mak amacıyla fikirleri demokratik bir biçimde tartışmak için bir ara-
lamına geliyor. Kararsız durumdalar. Göçmen adaylarının bakış açı- ya geldikleri açık bir buluşma yeri" olarak tanımlıyor. Davos "bini
sından, bu kararsızlık göç etmek için yasadışı kanalların kullanılma- aşkın önde gelen küresel şirketten üyelere sahip olmakla" övünüyor.
sını teşvik ediyor. Porto Alegre "en geniş kapsamlı toplumsal hareketlerden" bini aşkı-
Önümüzdeki yirmi-otuz yılda daha da kötüleşecek olan bu duru- nını bir araya getirmekle övünüyor. Toplumsal tabanlardaki farklılık
mun sonucu, Güney'den Kuzey'e önemli bir kısmı yasadışı olan bü- bariz biçimde ortada.
yük bir göç dalgası yaşanmasıdır. Yasal engeller bulunmasına ve sü- Davos ruhu ve Porto Alegre ruhu birbirine doğrudan doğruya kar-
rekli güçlendirilmesine rağmen, bu engeller akışı durdurmayı başa- şıt. Davos, eylemlerini bir şekilde koordine etmek ve dünya çapında
ramıyorlar. Gelgelelim, yasadışı göçmenler bir kez gelip süregiden normatif bir program, dört bir yana duyurulacak bir müjde yaratmak
toplumsal ağın birer parçası haline geldiklerinde, statülerinin yasal- isteyen dünyanın güç sahipleri ve güç sahipliği adaylarının toplanma
laştırılmasının hem lehinde hem de aleyhinde baskılar yapılıyor. Bu zemini olarak doğdu. Porto Alegre Davos'a -onun temel felsefesine,
da zaman içinde Kuzey'in, ülkelerinde ikamet etmesine rağmen bü- özgül programlarına, gelecek vizyonuna- meydan okumak üzere
tün siyasi, ekonomik ya da sosyal haklara sahip olmayan insanlardan doğdu. Porto Alegre'nin sloganı "Başka bir dünya mümkün" dür.
oluşan geniş bir tabaka yaratacağı anlamına gelir. Bu haklara ne öl- Hangisinden başka? Tabii ki, Davos'un hayal ettiği ve gerçekleştir-
çüde sahip oldukları Kuzey'in hangi devletlerinde bulunduklarına mekte olduğu dünyadan.
göre değişir, ama bu tabaka her yerde vardır ve artacaktır. Bunun Ku- Bu iki yapı da birer forum elbette. Kamu tarafından izlenmeyi ve
zey'in içinde büyük bir siyasi gerilim kaynağı haline gelmesini, üste- kamuyu ikna etmeyi uman kamusal arenalar. Ama Davos, Üçlü ara-
lik Kuzey ülkelerinin sadece istikrarını değil, Kuzey-Güney mücade- sındaki çatışmaların sergilenebileceği, tartışılabileceği ve belki de
AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ DÜNYA İÇİN NASIL BİR GELECEK? 257
256

hafifletilebileceği bir yerdir aynı zamanda. Kuzey'in, bazı Güneyli Eğer bu olursa, nükleer silah sahibi ülkelerin hızla artmasını bekle-
siyasi, ekonomik ve entelektüel liderlerin de işbirliğiyle (diye umul- yebiliriz.
maktadır), hedeflerinin peşine düşebileceği bir yerdir. Oysa Porto ■ Doların dünyanın tek gerçek ihtiyat akçesi olarak kalma kabili
Alegre her türlü -ulusaşırı, bölgesel, ulusal ve yerel, ama en önemlisi yeti birdenbire sona erebilir. Bu kabiliyet, ABD'nin Üçlü'nün diğer
hem Güney'den hem de Kuzey'den- hareketi bir araya getirmeye üyelerinden daha büyük bir ekonomik istikrara sahip olduğuna halen
çalışıyor. Dünya sistemini yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Kuzey- duyulan inanca dayalıdır. Bu da ABD'nin çok önemli bir ekonomik
Güney meselelerinde genelde Güney'in tarafında olmaya çalışıyor. avantaja sahip olmasını sağlamıştır. Ama ABD'nin borçlarının deva
Ama Kuzey'in iç hayatıyla da derinden ilgili. Üçlü arasındaki çatış- sa boyutlara çıkmış olduğu göz önünde bulundurulursa, bu inancın
malarla ilgili herhangi bir konum almış değil ve şu ana kadar bu ça- herhangi bir şekilde sarsılması ABD'ye ait olmayan paranın Ameri
tışmaları büyük ölçüde görmezden geldi. kan yatırımlarından hızla çekilmesine yol açabilir ve bir hamlede üç-
Hem Davos ruhu hem de Porto Alegre ruhu dönüştürme hareket- paralı bir ihtiyat sistemi yaratabilir.
leridir. Davos da tıpkı Porto Alegre gibi, statükodan yana değildir. ■ Euro'nun sağlam gitmesine ve ayak direyenlerin (Büyük Bri
İkisi de önemli yapısal değişikliklerin mümkün, eli kulağında ve is- tanya, İsveç ve Danimarka) çok yakında muhtemelen ona geçecek
tenir olduğu öncülü üzerine kurulur. Ama bu değişimlerin ne olması olmalarına rağmen, Avrupa'nın kolaca çözülemeyen, iç içe geçmiş
gerektiği veya ne olabileceği hakkındaki görüşleri esastan farklı, hatta iki sorunu vardır. Sorumluluk sahibi bir tür yapı yaratması gerek
birbirine taban tabana zıttır. Benim dilimle söylersem (onlar her mektedir ve adayların kuşatması altındadır. Bu iki baskı ille de aynı
zaman bu dili kullanmazlar), yapısal kriz içindeki bir dünya sistemi- yönde hareket etmez. Avrupa yaşama kabiliyeti olan bir siyasi yapı
ne, bu yüzden de kaotik bir çatallanma yaşayan bir dünya sistemine kuramazsa, Üçlü-içi mücadelede son derece zayıflamış olacaktır. Av
verilen tepkileri temsil ederler. Bu öyle bir sistemdir ki gerçek siyasi rupa'nın Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin birliğe girmesine izin ver
ve ahlaki seçimler yapılması söz konusudur ve bu seçimlerin çıkacak
mekle ilgili çıkarları ile Rusya'yla daha yakın ilişkiler kurmakla ilgi
sonucu etkilemesi gerçekçi bir imkân sayılabilir.
li çıkarları da illa aynı yönde hareket etmez. Rusya'yla uzlaşamamak
da Üçlü-içi mücadelede Avrupa'yı zayıflatacaktır.
Dünya İçin Nasıl Bir Gelecek? ■ Rusya ve Çin olabileceklerinden ya da olmak istediklerinden
daha zayıf olan dev güçlerdir. Her ikisinin de üniter devletler olarak
Davos ruhu ile Porto Alegre ruhu arasındaki bölünme coğrafi bölge
kalma, üretim faaliyetlerinin tabanını genişletme ve silahlı kuvvetle
tanımaz. Üç bölünmenin en temel olanıdır, çünkü dünyanın önümüz-
rini güçlendirme sorunları vardır. Eğer bu üç alanda başarılı olurlar
deki yirmi beş-elli yıl içindeki geleceğiyle değil, önümüzdeki beş
yüz yılı ile ilgili bir bölünmedir. Ama bu bölünmenin fiili gidişatı, di- sa, dünya jeopolitiği birdenbire değişecektir. Başarısız olurlarsa da,
ğer iki bölünmenin -Üçlü arasındaki bölünme ile Kuzey'e karşı Gü- bunun kaotik sonuçlarının etkileri dünyanın her yanında hissedile
ney bölünmesinin- önümüzdeki yirmi-otuz yıl içindeki evrimi tara- cektir.
fından çok büyük ölçüde kısıtlanacak ve derinden etkilenecektir. ■ Kore'nin bütünleşmesi yönündeki eğilim, Almanya'nın birleş
Gelecek bünyesi gereği belirlenmemiş olduğundan, yapabilece- mesi yönündeki eğilim ne kadar güçlüydüyse o kadar güçlüdür. İki
ğimizin en fazlası, önümüzdeki on yıl içinde en muhtemel sert, ani durum özdeş değildir; Kore'deki durum, Korelilerin Almanya'da
olup bitenlere dair gözlemleriyle de biçimlenmektedir. Ama iktidara
değişim odaklarına işaret etmektir:
yeni kuşaklar geliyor ve Kore'nin birleşmesi, şu ya da bu şekilde, ke
sinlikle gündemdedir. Yeniden birleşmiş bir Kore Doğu Asya'da güç
■ İkinci Irak savaşı sonucunda, nükleer silahların kullanılması ve
lü bir aktör olacak ve sırf Kore'nin varlığı Çin ile Japonya arasında
bunun bir savaş tarzı olarak normalleşmesi gayet mümkündür.
ki kaçınılmaz gerilimler için bir tampon olacağı için bile Çin-Kore-
258 AMERİKAN GUCUNUN GERILEYIŞI

Japonya'dan oluşan bir Doğu Asya üçlüsünü daha mümkün hale ge-
tirecektir. Yeniden birleşmiş bir Kore ABD'nin Doğu Asya'daki aske-
ri rolünü köklü bir biçimde azaltacaktır. SONSÖZLER
■ Suudi Arabistan ve Pakistan birçok bakımdan Ortadoğu'daki
mevcut yapıların temel direkleri olmuşlardır. Her ikisi de modernleş-
tirici, Batı-yanlısı seçkinlerin ihtiyaçları ile son derece İslamcı bir
halk arasında tarihsel bir denge kurabilmişlerdir. Bunu da ABD ile
ikircikli bir ilişki sürdürerek yapmışlardır. Bin Ladin'in eylemleri
açıkça bu rejimleri yıkmaya yöneliktir ki bin Ladin George Bush'u
bu iki rejimi ikircikli tavırlarını sona erdirmeye zorlamaya iterek
Bush'u da kendi saflarına katmış gibi görünüyor. İki rejimden biri
nin, dolayısıyla her ikisinin birden çökmesi Fas'tan Endonezya'ya,
Özbekistan'dan Sudan'a İslam dünyasının dört bir yanında domino
taşı etkisi yaratacaktır.
■ Son birkaç yılda Latin Amerika'nın çeşitli yerlerinde, sadece en
bariz olan birkaç yer sayarsak, Arjantin, Ekvator ve Brezilya'da ses
siz bir isyan gümbürtüsü olmuştur. 1980'ler ile 1990'ların büyük pro
jesi, yani Latin Amerika'nın ABD tarafından ehlileştirilmesi projesi,
ABD'nin arka bahçesinde birdenbire çökebilir ve bu da muhtemelen
Avrupa ve Japonya'nın hızla avantaj kazanmasına yarayabilir.
■ Bu değişikliklerin çoğu Porto Alegre ruhunu savunanların elle
rini güçlendirecektir. Ama bu hareket çok gevşek bir yapı ve pozitif
programları konusunda özgüllükten yoksun olma gibi sorunlarla ku
şatılmış durumdadır. O da dağılabilir. Ama dağılmazsa, 2010 civa
rında kendini çok güçlü bir konumda bulabilir.

Yirmi birinci yüzyılın siyasi bölünmelerini saptama konusunda


en fazla bu noktaya kadar gidilebilir. Dünya için nasıl bir gelecek söz
konusu? Bunun cevabı belirsizdir. Ama tam da bir geçiş, kaotik ça-
tallanmalar, seçim çağında yaşadığımız için bu geleceği bireysel ve
kolektif olarak zannettiğimizden çok daha fazla etkileyebileceğimiz
kesindir.
1

Adil Savaş

/ Mart 2003

George Bush despot tirana karşı verilen adil bir savaşta cesur ordu-
larını muharebe meydanına çıkartmış durumda. Tabansız ya da satıl-
mış Avrupalı siyasetçiler, dünyanın dört bir yanındaki önemli din
adamları, emekli generaller, özgürlüğün ve Amerika Birleşik Devlet-
leri'nin diğer sabık dosttan ne düşünürse düşünsün, ne söylerse söy-
lesin geri de dönmeyecek. Daha önce hiçbir savaş, önceden bu kadar
çok tartışılıp da dünya kamuoyundan bu kadar az destek almamıştır.
Ne gam! Amerikan iktidarıyla ilgili birtakım hesaplara dayalı olan
savaş kararı Beyaz Saray'da uzun bir süre önce alınmış.
Kendimize neden diye sormamız gerekiyor. Bir kere, Amerikan
hükümetinin motivasyonlarıyla ilgili olarak ısrarla gündeme getirilen
iki önemli teoriyi bir kenara bırakmalıyız. Bunlardan birincisi savaştan
yana olanlarca savunuluyor. Saddam Hüseyin'in dünya barışını çok
yakında tehlikeye atacak kötü yürekli bir tiran olduğunu ve onun
karşısına ne kadar önce çıkılırsa, vermeye niyetlendiği zararın
(inlenmesinin o kadar mümkün olacağını söylüyorlar. İkinci teori, as-
len savaşa karşı olanlar tarafından ortaya konuyor. ABD'nin derdinin
dünya petrolünü kontrol etmek olduğunu iddia ediyorlar.
İki tez de epey su götürür. Dünyada neredeyse herkes Saddam
Hüseyin'in kötü yürekli bir tiran olduğuna katılır, ama dünya barışını
çok yakında tehlikeye atacağına çok az kişi ikna olmuştur. Birçok
insan ona jeopolitik oyunu dikkatle oynayan biri gözüyle bakar. Kitle
imha silahları denen silahları biriktirmektedir şüphesiz. Ama bunları
herhangi birine karşı kullanacağı, misilleme korkusu yüzünden
şüphelidir. Bu silahları kullanma ihtimali Kuzey Kore'ninki kadar
büyük değildir. Siyasi olarak köşeye sıkışmış durumdadır ve kesin-
likle hiçbir şey yapılmazsa muhtemelen buradan çıkamayacaktır. El
262 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ ADİL SAVAŞ 263

Kaide'yle bağlarına gelince, bu iddianın zerre kadar inandırıcılığı mek için kendini güçlü bir biçimde ortaya koymalı, diyorlar. Bu ya-
yoktur. El Kaide ile taktik olarak ve marjinal bir biçimde oynamış pıldıktan sonra, dünyanın geri kalanı her şeyde Amerika'nın üstünlü-
olabilir, ama Amerikan hükümetinin uzun bir zamandır oynadığı yo- ğünü tanıyacak ve kabul edecektir. Avrupalılar hizaya geleceklerdir.
ğunluğun onda biri kadar bir yoğunlukla bile değil. El Kaide güçle- ()lası nükleer güçler projelerinden vazgeçeceklerdir. Amerikan doları
necek olursa da, Saddam Hüseyin bir dönek olarak onların tasfiye bir kez daha hükümranlığını ilan edecektir. İslamcı fundamenta-
listesinin en tepelerinde bir yerdedir zaten. Amerikan hükümetinin bu listler yok olup gidecek ya da ezileceklerdir. Ve biz de yeni bir refah
suçlamaları açıklama değil, propagandadır. Güdüleri başka yerlerde ve yüksek kârlar dönemine gireceğiz.
aranmalıdır. Şahinlerin bütün bunlara gerçekten, büyük bir kesinlik ve karar-
Her şeyin petrolle ilgili olduğu şeklindeki alternatif görüşe ne de- lılık hissiyle inandıklarını anlamamız gerek. Dünyanın her yanında
meli peki? Petrol dünya ekonomisinin işleyişinde çok önemli bir un- bir savaş başlatmanın akıllıca olup olmayacağı ile ilgili bütün kamu-
surdur şüphesiz. Yine şüphesiz, ABD de tıpkı bütün diğer büyük güç- sal tartışmalar karşısında kulakları işte bu yüzden sağır. Sağırlar çün-
ler gibi petrol kaynaklarını elinden geldiğince kontrol etmek ister. Ve kü diğer herkesin yanıldığından ve üstelik kısa bir süre içinde herke-
yine şüphesiz, Saddam Hüseyin devrilirse, dünyadaki petrol kartları sin yanıldığını anlayacağından kesinlikle eminler. Şahinlerin özgü-
tekrar karılmış olur. Ama bütün bunlara değer mi? Petrolle ilgili üç veninin bir başka unsuruna daha dikkat çekmekte fayda var. Hızlı ve
önemli şey vardır: Petrol sanayiinin kârlarından pay almak; (diğer görece kolay bir askeri zafer elde edileceğine, savaşın birkaç ay, hat-
bütün ürünler üzerinde bu denli büyük bir etkisi olan) petrolün dünya la aylarca değil, sadece birkaç hafta süreceğine inanıyorlar. Amerika
fiyatını düzenlemek; ve petrol arzına ulaşma (ve başkalarının ve Birleşik Krallık'taki neredeyse bütün seçkin emekli generallerin
ulaşmasını önleme) imkânını elinde tutmak. Bu üç konuda da ABD bu askeri değerlendirme konusundaki şüphelerini beyan etmiş olma-
halen gayet başarılıdır. Amerikan petrol şirketleri şu anda dünya kâr- larını dikkate almıyorlar. Hemen hepsi sivil olan şahinler bu savları
larından aslan payını almaktadır. Petrolün fiyatı, Suudi Arabistan hü- çürütmeye bile zahmet etmiyorlar.
kümetinin çabaları sayesinde, 1945'ten bu yana geçen sürenin büyük Bush yönetiminin tam-gaz-ileri, kahrolsun-yolumuza-taş-koyan-
bölümünde Amerika'nın tercihlerine göre düzenlenmiştir. Ve ABD lar tavrının daha şimdiden ABD'nin dünyadaki konumu üzerinde dört
dünya petrol arzının stratejik kontrolü konusunda epey iyi durumda- önemli olumsuz etkisi oldu. Jeopolitiğin temel bilgilerine vakıf olan
dır. ABD'nin konumu bu üç alanın her birinde daha da iyileştirilebi- herkes, 1945'ten sonra ABD'nin en korktuğu koalisyonun Fransa, Al-
lir belki. Ama bu hafif iyileşme savaşın mali, ekonomik ve siyasi ma- manya ve Rusya koalisyonu olduğunu bilir. Amerikan dış politikası
liyetine değer mi? Bush ile Cheney, tam da petrol işinde oldukları bunu imkânsızlaştırmaya ayarlanmıştır. Ne zaman böyle bir koalis-
için, kazanılacak avantajın ne kadar küçük olacağının kesinlikle far- yona dair küçük bir işaret ortaya çıksa, ABD bu üçünden en az birini
kında olmalıdırlar. Petrol olsa olsa başka güdülerle yapılan bir girişi- diğerlerinden koparmak üzere seferber olmuştur. De Gaulle 1945-46'
min bir yan faydası olabilir. da Moskova'ya ilk jestlerini yaptığında ve Willy Brandt Ostpolitik'i*
Peki o halde neden? Şahinlerin akıl yürütmeleriyle başlayalım. ilan ettiğinde böyle olmuştu. Böyle bir ittifakın bir araya gelmesinin
Onlar ABD'nin dünyadaki konumunun en azından Vietnam Sava- epey güç olmasının birçok nedeni vardır. George Bush tüm engelleri
şı'ndan beri düzenli olarak gerilemekte olduğuna inanıyorlar. Bu ge- aşıp ABD'nin bu kâbusunu gerçekleştirmeyi başarmıştır. 1945'ten
rilemenin temel açıklamasının da, ABD hükümetlerinin zayıf ve ka- beri ilk kez, bu üç güç önemli bir meselede alenen ABD'ye karşı bir
rarsız politikalar izlemiş olması olduğuna inanıyorlar. (Yüksek sesle
söylemeye cüret etmeseler bile, bunun Reagan yönetimi için bile ge- * Doğu Politikası. Batı Almanya'nın Doğu Bloku ülkeleri ve özellikle Doğu
çerli olduğuna inanıyorlar.) Bir çare, basit bir çare olduğunu düşünü- Almanya ile olan ilişkilerini normalleştirme niyetiyle başlattığı politik uygulama-
yorlar. ABD demir iradesini ve muazzam askeri üstünlüğünü göster- lar, (y.n.)
264 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞI ADİL SAVAŞ 265

saf oluşturmuşlardır. Bu aleni duruşa karşı verilen resmi Amerikan buyu yıkmış olmakla kalmayacak, bir düzine kadar ülkenin bu silah-
tepkisi söz konusu ittifakı daha da güçlendirmeye yaramıştır. Eğer ları elde etmek için daha hızlı bir yanşa girmesini de garanti altına
Donald Rumsfeld Arnavutluk, Makedonya, hatta Polonya ve Maca- almış olacaktır.
ristan'dan alınan desteği, Fransızların, Almanların ve Rusların gözü- İrak savaşı ABD için çok iyi giderse, belki bu dört jeopolitik sa-
ne sokmanın bu yeni üçlüyü titreteceğini zannediyorsa, sahiden çok kıncayı biraz hafifletebilir. Savaş kötü giderse, bu olumsuzlukların
saf biri olmalı. her biri hemen güçlenmiş olacaktır. Son günlerde, Büyük Britanya ile
Bir Paris-Berlin-Moskova eksenine verilecek mantıksal karşılık, Fransa'nın medeniyet, Hıristiyanlık ve özgürlük mücadelesi adına
ABD'nin Çin, Kore ve Japonya'yla jeopolitik bir ittifaka girmesi olur- Rus tiranına karşı savaşmaya gittikleri Kırım Savaşı hakkında bir
du. Ama Amerikan şahinleri böyle bir koalisyonun kolayca kurula- şeyler okuyorum. İngiliz tarihçi 1923'te bu amaçlar hakkında şöyle
mamasını garantiye almaya çalışıyorlar. Kuzey Kore'yi çelikten diş- yazmış: "İngilizler bir şeyi kınıyorsa o şey hemen her zaman kınan-
lerini göstermeye zorladılar, kaygılarını ciddiye almayarak Güney maya layıktır, bir de o şey gerçekten olmuş olsa." Londra'da çıkan
Kore'yi incittiler, Çin'i her zamankinden de şüpheci yaptılar ve Ja- The Times 1853'te savaşın en güçlü destekçilerinden biriydi. 1859'da
ponya'yı nükleer bir güç olmayı düşünmeye ittiler. Bravo! editörleri pişmanlıklarını şöyle ifade ediyorlardı: "Bu kadar değersiz
Bir de petrol meselesi var. Petrolün dünya fiyatını kontrol etmek bir amaç için hiçbir zaman bu kadar büyük bir çaba harcanmamıştır.
daha önce bahsettiğimiz petrolle ilgili üç meselenin en önemlisidir. Boşu boşuna devasa bir çaba harcandığını ve sonsuz fedakârlık ya-
Bu konuda kilit Suudi Arabistan'dı. Suudi Arabistan ABD için bu işi pıldığını hiç istemesek de kabul etmek zorundayız." George Bush
elli yıldır basit bir nedenle yapıyordu: Hanedanın Amerikalıların as- görevinden ayrılırken, ABD'yi görevi devraldığı zamana göre önemli
keri korumasına ihtiyacı vardı. ABD'nin alelacele savaşa koşturması,
oranda zayıflatmış olacaktır. Yavaş bir gerilemeyi çok hızlandırmış
bunun Müslüman dünya üzerindeki bariz sekme etkisi, Amerikalı şa-
olacaktır. New York Times 2005'te benzer bir başyazı yayımlar mı
hinlerin Suudileri açıkça aşağılamaları ve Bush yönetiminin İsrail
acaba?
Başbakanı Ariel Şaron'a verdiği yoğun destek, Suudileri, hem de
yüksek sesle, Amerikan desteğinin kendileri için bir destekten çok 15 Şubat 2003
köstek olup olmadığını düşünmeye itti. İlk kez olarak, kraliyet aile-
sinde, ABD ile bağları gevşetmekten yana olan hizip ağırlık kazan-
maya başlıyormuş gibi görünüyor. ABD Suudilerin alternatifini ko-
layca bulamayacaktır. Suudilerin Amerika'nın jeopolitik çıkarları için
her zaman İsrail'den daha önemli olduklarını unutmayın. ABD İsrail'i
iç siyasi nedenlerle destekliyor. Suudi rejimini ise onlara ihtiyacı
olduğu için desteklemiştir. ABD İsrail olmadan ayakta kalabilir. Ama
Suudi desteği olmadan Müslüman dünyasındaki siyasi kargaşadan
sağ çıkabilir mi?
Son olarak, Amerikan yönetimleri, nükleer silahlara sahip devlet-
lerin çoğalmasını önlemek için son elli yıldır kahramanca çalışmış-
lardır. Bush yönetimi ise iki kısa yılda önce Kuzey Kore'nin, şimdi
de İran'ın nükleer programlarını hızlandırmasını ve bunu da hiç çe-
kinmeden alenen söylemelerini sağlamayı başardı. Eğer ABD Irak'ta,
yapabileceğini ima ettiği gibi, nükleer silahlar kullanırsa, sadece ta-
"ŞOK VE DEHŞET" 267

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld Suriye'yi bir "haydut devlet" ola-


2 rak adlandırdı. Başkan Bush Suriyelilere basit bir tavsiyede bulunu-
yor: Amerika Birleşik Devletleri'yle işbirliği yapmalılarmış.
"Şok ve Dehşet" ABD Afganistan'dan Irak'a geçerken orada eski rejimi devirip ik-
tidarı bir dizi yerel derebeyine iade etmekten öte pek bir şey başara-
mamıştı - kısacası, ABD başka yerlerde genellikle "başarısız devlet"
denilen bir şey yaratmıştı. ABD şimdi de Irak'ta aynı şeyi yapıp ora-
dan başka bir yere mi geçecek? Muhtemelen. Şimdi sırada Suriye
Nisan 2003 varsa, ondan sonra kim gelecek? Filistin ile Suudi Arabistan mı, yoksa
Kuzey Kore ile İran mı? Şüphesiz şu anda Amerikan rejiminin iç
Amerikan şahinleri Irak'a yapacakları saldırının "şok ve dehşet" ya- çevrelerinde öncelikler konusunda şiddetli tartışmalar yapılıyordur
ratacağını vaat etmişlerdi. Bunu başardılar mı? Öyle olduğunu düşü- Ama ABD'nin şimdi de başka askeri tehditlerle mücadeleye geçeceği
nüyorlar. Ama kime şok ve dehşet vermeleri gerekiyordu? En başta kesin gibi görünüyor. Şahinler dünyanın geleceğini ellerinde tut-
Irak rejimine ve onun iç destekçilerine. ABD savaşı askeri açıdan ol- tuklarından (ve zaten tutmaları da gerektiğinden) emin görünüyorlar
dukça hızlı bir biçimde kazandı ve uzun, zor bir savaşın daha büyük ve izledikleri hareket tarzının doğruluğu konusunda en ufak bir al-
olasılık olduğu tahmininde bulunanlar (bunlar arasında birçok asker çakgönüllülük alameti göstermiyorlar. Hem, Stalin'in meşhur sözün-
de vardı, ben de vardım) yanıldı. En tepedeki Irak komutanları orta- de olduğu gibi, papanın kaç birliği var ki?
dan kaybolunca, askeri yapı çöktü. Gelgelelim, şunu söylemek gere- Yine de, şahinlerin belirlemiş gibi göründüğü önceliklere bakmak
kir ki görece çabuk kazanılan zafer, ABD'nin resmi gerekçesini, yani gerek. Bir numara, Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirmekmiş gibi
Irak rejiminin komşularına veya ABD'ye dolaysız bir ciddi tehdit görünüyor. Bunun da üç kilit unsuru var: ABD'ye düşman rejimleri
oluşturduğu gerekçesini haksız çıkarmıştır. ortadan kaldırmak, Suudi Arabistan'ın iktidarını devirmek (ve belki
Peki bundan savaşın delilik olduğunu düşünenlerimizin diğer her de toprak bütünlüğünü bozmak) ve Filistinlilere bir çözüm dayatarak
şey konusunda da yanılmış olduğumuz sonucu çıkar mı? Zannetmi- Bantustan tipi bir çözümü kabul etmelerini sağlamak. Şahinler
yorum. Bu kitabın (2002 ortalarında yazılan) 1. Bölüm'üne şu cüm- Suriye'nin ABD'nin güvenliğine yönelik yeni bir "tehdit" olduğu me-
lelerle başlamıştım: "ABD geriliyor mu? Bu iddiaya bugün çok az in- selesini işte bu yüzden hemen gündeme getirdiler.
san inanacaktır. Daha doğrusu tek inananlar, gerilemeyi tersine çevi- Ortadoğu'nun bu şekilde yeniden düzenlenmesi işi sürerken, ABD
recek politikaları şamatalı bir biçimde savunan şahinlerdir." Şahinler kuzeydoğu Asya'daki durumu dondurmayı tercih edecektir bence.
şimdi bunu yapmayı başardıklarını düşünüyorlar. Özgüvenleri iyice Hemen askeri müdahaleye geçmek risklidir, şahinler de Kuzey
şişmiş vaziyette. Napolyon'un "L'audace, l'audace, toujours l'auda- Korelileri nükleer arayışlarında daha fazla ileri gitmemeye ikna et-
ce" (Cesaret, cesaret, daima cesaret) düsturunu benimsemiş gibi gö- mek için Çin'i kullanmayı umuyorlar. Bu geçici bir ateşkes olarak
rünüyorlar. Bu düstur Napolyon'un işine yaramıştı - bir süreliğine. görülebilir. Bu ateşkes şahinlere önce diğer meseleleri halledip, Ku-
Şahinler Suriye'ye karşı bir kampanyaya başlamak için savaşın zey Kore'ye sonra, elleri daha boşaldığında geçmek için zaman vere-
sona ermesini bile beklemediler. Suriye kısmen, ABD tarafından cektir. Çünkü Kuzey Kore rejiminin hayatta kalmasına izin vermeye
dostça görülmeyen bir dış politikası olduğu, Ortadoğu'da kilit bir rol hiç niyetleri yok.
oynadığı ve askeri açıdan neredeyse çaresiz olduğu için seçildi. Benim tahminim iki numaralı önceliğin ülke içindeki cephe oldu-
Irak'ta (en azından şimdiye kadar) kitle imha silahları bulamayan ğu yönünde. Şahinler Amerikan hükümetinin bütçesini, askeri harca-
ABD hükümeti şimdi bu silahların Suriye'de olduğunu iddia ediyor. malardan başka hiçbir şeye yer bırakmayacak şekilde biçimlendir-
268 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ "ŞOK VE DEHŞET" 269

mek istiyorlar. Ve diğer harcamaları kesmek için bütün cephelerden kında muhtemelen bütünüyle ortadan kalkacak. ABD'nin askeri alan-
harekete geçecekler-federal vergileri azaltacak, Sosyal Güvenlik ve daki avantajı, sermayeyi ve yeniliği üretken faaliyetlerden başka
Sağlık hizmetlerini mümkün olduğunca özelleştirecekler. Dünyanın yönlere kaydırdığı için, ekonomik alanda uzun vadede bir dezavan-
geri kalanıyla uğraşmak için ellerinin daha serbest olmasını sağlamak taja dönüşecektir. Dünya ekonomisi artık uzun vadeli sayılabilecek
ve sürekli iktidarda kalmayı garanti altına almak için ülke içinde durgunluğundan çıkmaya başladığında, hem Avrupalı hem de Japon/
muhalefetin ifade edilme imkânlarını da sınırlamak istiyorlar. Ön- Doğu Asyalı girişimlerin ABD merkezli girişimlere oranla daha iyi
celikli meseleleri, içinde üç yıl sonra yasanın hükümsüzleşeceğini bir performans sergilemeleri çok muhtemel.
bildiren bir maddesi olan, Vatanseverlik Yasası adı verilen yasayı ka- ABD başlıca rakiplerine kıyasla yaşadığı bu sinsi ekonomik geri-
lıcılaştırmak. Vatanseverlik Yasası şimdiye kadar esasen Arap ya da lemeyi otuz yıldır siyasi-kültürel yollarla yavaşlatmıştır. Bunu yapma
Müslüman kimlikli kişilere karşı kullanıldı, ama federal yetkililerin hakkını da (özgür dünyanın lideri sıfatıyla) sahip olduğu meşruiyete
yasanın kapsamını sürekli genişletmeleri beklenebilir. Bu iki cephede ve Sovyetler Birliği'nin varlığını sürdürmesine dayandırmıştır.
de 2004 seçimleri can alıcı önem taşıyacak. Sovyetler Birliği'nin çökmesi bu hak iddialarının altını ciddi biçimde
Avrupa muhtemelen üç numaralı önceliktir. Avrupa'nın belini kır- oymuş ve bunun sonucunda dünya sisteminde anarşi gemi azıya
mak şahinlere Ortadoğu'nun ya da Amerikan muhalefetinin belini almıştır- eski Sovyetler Birliği ve Yugoslavya'daki "etnik" savaşlar,
kırmaktan daha zor geliyor. Bu yüzden muhtemelen Avrupalıların birçok Afrika devletindeki iç savaşlar, iki Körfez savaşı, Kolombiya'
iradesini ölümcül bir biçimde zayıflatacak kadar şok ve dehşet yaya- daki iç savaşın büyüyen yarası ve bir dizi Üçüncü Dünya devletinde-
bileceklerine güvenerek biraz daha bekleyeceklerdir. Boş zamanla- ki ağır ekonomik gerilemeler.
rında da Kolombiya'ya birlikler gönderilmesini, ABD'nin Küba'yı ye- ABD, Ronald Reagan, baba George Bush ve Bill Clinton dönem-
niden işgal etmesini ve yeryüzünün çeşitli yerlerinde pazı gösterme- lerinde, esasen Kuzey-Güney mücadeleleri denebilecek mücadele-
sini isteyebilirler. lerde bizimle az çok aynı saflarda kalmalarını sağlamak için, Batı
Amerikan şahinlerinin büyük düşündüklerini söylemek gerek. Avrupa ve Japonya-Doğu Asya'yla müzakerelerde bulunmayı sürdü-
"Cesaret, cesaret, daima cesaret." 1. Bölüm'de, ABD'nin "gerçek güç- rüyordu. Oğul George Bush'un şahinleri bu stratejiyi bir kenara ata-
ten yoksun yalnız bir süpergüç, kimsenin takip etmediği ve çok az ki- rak yerine tek taraflı bir maçoluk stratejisini geçirdiler. Her yerde
şinin saygı duyduğu bir dünya lideri ve kontrol edemediği küresel bir herkesin sırtı dikleşti ve Amerika'nın Saddam karşısındaki zaferi da-
kaos içinde tehlikeli bir biçimde sürüklenen bir ülke" olduğunu da ha da dik durmalarına yol açacak. Bu, dünyanın geri kalanının çok
söylemiştim. Bugün, özellikle de ABD'nin Irak'ı işgali ışığında, bu korkmasına rağmen değil, tam da çok korktuğu için oluyor.
değerlendirmeyi yineliyorum. Bu görüşüm, ABD'nin dünya sistemi Meşruiyet konusunda, iki şeye dikkat çekeyim. Mart ayında,
içindeki gerilemesinin sadece eski Amerikan hükümetlerinin yaptığı ABD İrak saldırısına destek alırım umuduyla getirdiği bir karar tasla-
politika hatalarının ürünü değil, yapısal olduğu inancıma dayalı. Bu ğını BM Güvenlik Konseyi'nden çekmek zorunda kaldı. Bu ABD için
gerileme tersine çevrilemez. Tabii ki akıllıca idare edilebilir, ama bu- gerçekten önemli bir mesele, George Bush'un dünyanın dört bir ya-
gün eksik olan tam da budur. nındaki liderlerle yaptığı telefon konuşmaları da dahil, uğruna her
Yapısal gerilemenin iki temel bileşeni var. Biri ekonomik, diğeri türlü çabayı harcadığı bir meseleydi. ABD elli yıldır ilk defa Güven-
siyasi-kültürel. Ekonomik bileşen aslında gayet basit. Temel kabili- lik Konseyi'nde basit bir dokuz oyluk çoğunluk kazanmayı başara-
yetler -eldeki sermaye, insani beceriler, araştırma ve geliştirme ka- madı. Tam bir aşağılanmaydı bu.
pasitesi- bakımından Batı Avrupa ile Japonya/Doğu Asya ABD' den İkincisi, "emperyal" sözcüğünün nasıl kullanıldığına dikkat ede-
daha rekabet edebilir konumda. ABD'nin parasal avantajı -ihtiyat ak- lim. İki yıl öncesine kadar, emperyalizmden sadece dünya solu bah-
çesi olarak doların kullanılmasına dayalı avantajı- geriliyor ve ya- sederdi. Birdenbire, şahinler bu terimi olumlu bir anlamda kullanma-
270 AMERİKAN GÜCÜNÜN GERİLEYİŞİ

ya başladılar. Daha sonra, hiç de solcu olmayan Batı Avrupalılar bu


terimi, ABD'nin emperyal bir güç gibi davrandığı yolundaki endişe-
lerini ifade etmek için kullanmaya başladılar. Ve Saddam Hüseyin'in
çöküşünden beri, birdenbire bu kelimeye neredeyse bütün haber bül-
tenlerinde rastlanılır oldu. Şahinler olumlu bir biçimde kullanarak Antikapitalist Hareket İçin Kılavuzlar
zekice bir şey yaptıklannı zannetseler de emperyal(izm) meşruiyeti
ortadan kaldıran bir terimdir.
DÜNYA SOSYAL FORUMU
Dünya tarihinde askeri güç, üstünlüğü korumaya hiçbir zaman
AŞAĞIDAN KÜRESELLEŞME
yetmemiştir. Meşruiyet, en azından dünyanın önemli bir kısmı tara-
fından tanınan meşruiyet esastır. Amerikan şahinleri, bu savaşlarıyla, HAREKETİ VE KÜRESEL DİRENİŞ
ABD'nin meşruiyet iddiasının temellerini dinamitlemişlerdir. Ve böy- F. Levent Şensever

lece ABD'yi jeopolitik arenada onulmaz biçimde zayıflatmışlardır. Sermayenin "küreselleşme" söylemi altındaki neoli-
beral saldırısı eşitsizliğin, işsizliğin, yoksulluğun,
savaşların "küresel" dünyasını getirdi. Kaçınılmaz mı
bu? Biz, çocuklarımız ve torunlarımız gittikçe acı-
masızlaşan bir düzenin kurbanları olmaya devam mı
edeceğiz? 1999'da Seattle'da düzen karşıtı binlerce
kişi buna ciddi bir yanıt verdi. Ardından 2001'de
Brezilya'nın Porto Alegre kentinde toplanan ve on
hinlerin katıldığı Dünya Sosyal Forumu "Başka bir
dünya mümkün!" sloganının tüm dünyada bulduğu
yankının ifadesiydi. Şimdi dünyanın her yanındaki
sosyal forumlarda savaş karşıtları, sosyalistler, çev-
recıler, kadın hareketleri, kısacası mevcut düzene
karşı çıkan herkes bir araya geliyor. Eylemlilikleriyle
kurulu düzeni sarsan bu aşağıdan küreselleşme ha-
reketlerinin geçirdiği süreci, dünyada ve ülkemizdeki
gelişim dinamiklerini bulacaksınız bu kitapta.
Immanuel Wallerstein
Amerikan Gücünün Gerileyişi
Önceki kitapları Liberalizmden Sonra ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu'
ndaki düşüncelerini mantıki sonuçlarına dek geliştiriyor Wallerstein.
Temel tezi şu: 1945'ten beri dünya sisteminin başı çeken hegemonik
gücü olan Amerika Birleşik Devletleri gerilemektedir. 11 Eylül ve
sonrasındaki olaylar bunun en son ve en belirgin kanıtıdır.

İçinde yaşadığımız dünya sisteminin hızla temel bir değişime doğru


gittiğini ve tercih ve seçimlerimize, insan iradesine hiç olmadığı kadar
açık hale geldiğini savunan Wallerstein ne yapabileceğimiz konusunda
şunları söylüyor: "Bu kitapta hepimizin üçlü bir görevi olduğu yolundaki
görüşüme bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz
etmekle ilgili entelektüel görev; bugün öncelik vermemiz gereken
değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve
dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden
çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de, gözle
görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi
olasılığına hemen nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili
siyasi görev."

Bugün muhalif olmak, sistem karşıtı olmak ne demektir? Günümüzde


bu soruya verilen en net cevaplardan biri olan kitabı, Tuncay Bir-kan'ın
çevirisiyle sunuyoruz.

METİS YAYINLARI, İPEK SOKAK NO. 9, 34433 BEYOĞLU, İSTANBUL