You are on page 1of 11

Türk Fanusu 53

TÜRK FANUSU* ye'deki siyasal istikrarsızlık (cumhurbaşkanı ile başbakan arasında mey-
Çağlar Keyder dana gelen bir atışma sonucunda) mali bir krizeyol açmıştı ve Türk Li-
~. rası'nda yüzde 50'lik bir devalüasyon yapılırken, ağır bir resesyona giril-
miş ve işsizlik tavana vunnuştıl. Bir yıl sonra, 2002 yılı yazında, koalis-
yon hl)kumeti (Türkiye'nin son on yıldaki yedinci koalisyonu) kargaşa
içinde çöktü. Bu bozgunların siyasal ve ekonomik yansımaları, Irak Sa-
vaşı ve ABD'nin liderliğindeki işgal, AB'nin son derece otoriter devlet sis-
teminde refonn yapılması baskıları, popülist İslami parti AKP'nin seçim
başarısı ve IMFnin yönetiminde-hızlandırılanyeniden yapılanma bağla­
mında kendini gösterecekti.
2001 krizi, Türkiye'nin geleneksel elitinin yirmi yıldan beri, çatır­
dayan ideolojik dayanağını devletbaskısına başvurarak ayakta tutma
çabalarının çöküşünü de temsil ediyordu. Devlet, Türkiye'de, manası
hiçbir tarafa çekilemeyecek derecede tek anlamı olan bir kavramdır.
Devletin gözünde ülke, gerçek çıkarlarını ancak Kemalist yönetici eli-
tin bilebildiği ve bu elitin takip ettiği, organik bir bütündür. Bu yüz-
den devlet, ülkeyi parçalayıp _Türk ulusal birliğini tehdit edebilecek
güçlere karşı süreIdi tetikte durulmasını ister. Elit kesimin hegemon-
yası, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisinin küllerinden ulus-devle-
tin kurulması sürecinde otunnuş, okul ve devlet aygıtlarında uygula-
nan katı politikalarla pekiştirilmişti. Elit kesimin bu konumunu muha-
faza etmesini sağlayan başka bir etken, İkinci Dünya Savaşı'ndan son-
raki otuz yıllık kalkınmacılık döneminde döviz ve kredi muslukları
üzerindeki denetimi elçien bırakmamasıydı. Devletin cephaneliğindeki
politikalar ve kaynaklar zayıf bir burjuvaziyi kendi egemenliği altına
2004 yılı Türkiye'ye yeni bir iyimserlik getirdi. İstikrarlı bir hükü- almış ve en büyük işadamlarını, ithal-ikameci modele dayalı ve merke-
met, gerek demokratik reformlarla ilgili yasaların çıkanlmasında gerek- zi düzeyde koordine edilen bir ulusal kalkınma stratejisi etrafında gö-
se uluslararası diplomaside bir dizi başarı depoladı. Uzun süredir vaat nüllü bir ittifaka yönlendinnişti.
edilmekte olan ve özellikle Cumhuriyet'in otoriter mimsını azaltan hak- Latin Amerika'da olduğu gibi, büyük ölçüde kapalı bir ekonominin
lar uygulamaya kondu. Avrupa Birliği, ülkenin siyasal refonn için ara- sürdürülememesinden dolayı kalkınma politikaları tıkandı. Döviz bul-
nan köşulları yerine getirdiğini ve Türkiye'nin artık izleme grubundan makta çekilen güçlükler krize yol açtı. Kentleşme ve sanayileşme, temel
çıkarılması gerektiğini açıkladı. Avrupa Birliği'ne üye~k müzakereleri tüketim maddelerinin çOğunun -dayanıklı mallar dahil olmak üzere- ül-
için bu yılın sonunda bir tarih verileceği beklentisi çok fazla ve ülkeye ke içinde imal edilmesini sağlamıştı. Türk ekonomisi, çelik ve petro-
yabancı sennaye akışında bir sıçrama gözlenebilir. Enflasyon düştü ve kimya gibi alanlarda yeterli miktarda üretim yapmakla birlikte, bu sek-
ekonomi şu anda yükselişte; geçen üç aylık döneme göre yüzde 10'un törlerin hiçbirinin dünya pazarıyla rekabet edebilmek gibi bir umudu
üstünde bir büyüme oranı kaydediliyor. Oysa' daha üç yıl Qp.ce, Türki- yoktu. Kamu iktisadi kuruluşları aşırı istihdam yükü altında ezilirken,
özel sektörde elde edilen tekelci konumlar yüksek karlara ve yüRsek
*) NLR (II) 28, Temmuz-Ağustos 2004.
i
54 Çağlar Keyder Türk Fanusu ss
i
ücretlere tahvil edildi. Ekonomi, takdire şayan bir büyüme sergilemiş her konuya Milli Güvenlik Konseyi'nin aylık toplantılannda (değişmez
olmasına rağmen, petrol ve yeni teknoloji gibi temel ithal kalemlerini .bir şekilde, MGK sekreteryasının formüle ettiği çizgiler doğrultusunda)
satın almak için gerekli döviz kazancını sağlayamıyordu. karar verildi. Sonradan başa gelen sivil hükümetler, Turgut Özal'ırı
Türkiye'deki siyasal düzenin 1970'lerde bulduğu çözüm, ulusal kal- 1983'te kazandığı seçim zaferinden itibaren, esasen yalnızca ekonomik
kınma retoriğini sürdürmek, yurt dışından dolar borçlanmak, sanayide- politikalarla 'le borç yönetimiyle uğraştılar. Bu arada, Devlet Güvenlik .
ki korumacılığı devam ettirmek, tanmı desteklemekve tüketicileri süb- Mahkemeleri 'derin devlet'in dolaysız organlan işlevini görüyorlardı:
.vanse etmekti. Devleti yönetenler, bu amaçla döVİZ oranlan ve fiyatlan- Bu mahkemelerin yetki alanı, insan haklanndan başlayıp devletin ayn-
nı yapay düzeylerde tutarak kararnamelerle piyasayı kontrol altında lıkçı propaganda diye nitelendirdiği eylemlere (ki Kürtçe bir şarkı söy-
tutmaya çalıştılar ve kıtlığın büyüyüp karab.orsanın çOğalmasını umut- lemek bile bu başlık sınıfına sokulabiliyordu) kadar siyasal nitelikte
suz gözlerle seyrettiler. Ekonomik kriz ile krizin yol açtığı toplumsal olan her şeyi kapsayacak derecede genişletildi. l

çöklintü, aşın sağ ile devrimci sol arasında zaten büyük bir şiddetle de-
vam etmekte olan siyasal mücadeleyi iyice aıeVlerıdhdi. 1980·· askeri .
Ekonomik Yeniden Yapılanma
darbesi, siyasal krize olduğu kadar ekonomik açmaza da bir tepkiydi.
Darbe, devletçi ve btoriter çevrelerin ittifakının kendi milliyetçi ideolo- Askeri-MGK rejiminde, ekonominin tepeden tırnağa dönüştürülme­
ji sisini delmeye yönelik her türlü girişimi saVlişturmakta başanlı oldu- si, mümkün olan en az direnişle uygulamaya sokulabilmişti. lthal-ika-
ğu bir olağanüstü rejim getirdi. meci sanayi sektörünün giderek çözülmesi, geİir dağılımını daha da kö-
Üç yıllık açık askeri vesayetin (1980-1983) başlıca kurumsal mirası tüleştirerek gerçekleşti. Ücretlerle maaşlann ulusal gelirdeki payı,
1982 Anayasası'ydı. Bu temel yasayla, Milli Güvenlik Konseyi'nin yetki- 1970'lerde yüzde 30 civanndan, 1980'lerde kabaca yüzde 20'ye düştü.
leri paralel bir hükümete denk gelecek şekilde genişletilirken, Devlet lmalat sektöründeki ücretler, üretkenlikle az çok paralellik içinde,
Güvenlik Mahkemeleri de 'devlete karşı işlenmiş suçlar'ın kendi yetki- 19S0'den sonraki otuz yılı aşkın dönemin üstüne çıktı; oysa reel ücret-
sine verilmesiyle paralel bir hukuk sistemini ortaya çıkarmıştı. Milli ler, 2000 yılinda, uzun dönemler boyunca daha alt rakamlarda gezin-
Güvenlik Konseyi'ndeki askeri komutanlar üst düzey kabine üyeleriyle dikten sonra, hala 1980 yılıyla aynı düzeydeydi. Kamu sektöründe ima-
toplantılar yaptılar ve izlenecek politikalan bizzat dikte ettirdiler. lat alanındaki istihdam, küçülme ve özelleştirme politikalanndan dola-
MGK'nın, her türlü bilginin bir havuzda toplanması, ilgili bürokrasinin yı 1980 ile 2000 yıllan arasında 250 binden 100 bine düştü. Devlet mül-
-siyasal düzeyde atanmış bakanlan devre dışı bırakarak- uygulayacağı kiyetindeki sanayi kuruluşlannda çalışan işçiler 1960'lı ve 1970'li yıl­
politikalann aynntılanyla belirlenmesi amacıyla kurulmuş sürekli bir lardaki işçi hareketinin çekirdeğini oluşturuyorıardı (örgütlü sendika-
sekreteryası ve personeli vardı. l MGK, yetkilerini giderek, aynlıkçılığa cılar, görece yüksek ücretler ve iyi sosyal yardımlar almaktaydılar).
ve lslami harekete karşı topyekün savaşta önemli sayılan her sorunu Özelleştirme, deregülasyon ve esnek istihdamla birlikte, devlet işletme­
kapsayacak şekilde genişletti. Üniversiteleri, üniversite personelini ve lerinin koruma altındaki bir imalat sektöründen elde ettiği avantajlar
müfredat programını sıkı gözetim altında tutmak için YÖK (Yüksek hızla eridi. lşlerin taşeron şirketlere ihale edilmeşi, küçük işletmelerin
Öğretim Kurulu) kurulurken, .benzer bir kurul da her türlü basın-yayın yayılarak çoğalması ve parça başı işlerin artması, standart uygulamalar
kuruluşunun içeriğini düzenlemek ve denetlemek amaciyla oluşturul­ haline geldi; özçllikle de hizmet sektörü gelişme kaydederken, gayri-
du. Dış politikadan askeri politikaya, sivil ve siyasal haklann çerçevesi- resmi işlerde ve değişken çalışma koşullannda bir artış gözlendi. 3
.nin çizilmeSine, ortaokul müfredatından enerji politikasına kadar fiilen
2) "Bir Zümre, Bir Parti, Türkiye'de Ordu", Ömer Laçiner, Ahmet lnsel, Tanıl Bora ve
1) Milli Güvenlik Konseyi'nin gerçek statiisü, Güneydoğu'da'Kürdere karşı girişilen hare- Gülay Günlük-Şenesen'in makaleleri, BiriIıim özel sayısı, Ağustos-Eylül 2002.
katta ortaya çıka; çaUşnıa bölgesinin fiili idaresi ile Kürt sorunuyla ve etnik meselelerle il- 3) Bugün, son derece parçalanmış bir kurumsal yapı içerisinde işgücünün yalnızca yüz-
gili haklann kullanılmasını ve konuşma özgürlüğünü kapsayan tüm konular, MGK'mn fi- de S'i sendikalıdır (toplam 20 milyon civanndaki işçi içinde, 1 milyonu aşmayan bir ra-
ili yetki alanına ginnekteydi. kamdır bu).
56 Çağlar Keyder Türk Fanusu 57

Aynı zamanda, piyasamn liberalleştirilmesi her düzeyde girişimci ıslami Hareket


enerjilerin önünü açu; ticaretle uğraşanlar birdenbire, birkaç yıl öncesi-
Dünya pazarına açılma ve ekonomiyi yeniden yapılandınna, halkın
ne kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak işler yapmaya teşvik edildiler.
nzasım saun almaya hizmet eden kaynakları tÜketip bitirdi. Türkiye ta-
Kalkınmacı çağın sınai yapıları, birçok sektöre birden el atan bir avuç
rihinin son yirmi yılına damgasını vuran gelişme, devlet güçlerinin baş- .
holding kuruluşunun oligopolüne dönüştürülmüştü; bu sayede İstan­
tan aşağı değişmiş ve giderek sesini daha fazla çıkaran bir toplum üze-
bul'daki ithal-ikameci burjuvazi ve onlann Ankara'daki siyasal kararları
rinde egemenliği sağlamamn yeni yollarım bulma girişimleriydi. Kal-
alanlara ulaşma ayncalıkları, ekonomiyi demir kıskaçla kontrollerineal-
kınmacı dönemin kendilerine tamdığı meşruiyeti kaybettniş olan devlet
malarım sağlamışu. Liberalleşmeyle birlikte, küreselleşmiş piyasalarda
güçleri, 1980'den beri ağırlıklı olarak, kendi ekonomik, kültürel ve si-
rekabet ettnekzorunda olan ve piyasadaki tutumlarım bürokratik karar-
yasal özerkliğini kabul ettinnek için çaba harcayan yeiı.i güçler karşısın­
lardan ziyade ticari ve tüketim sinyallerine göre belirleyen yeni bir giri-
da devletçi denklemi korumak için, çeşitli baskılara başvurarak konum-
şimciler kuşağı ortaya çıktı (dolayısıyla, bu kesimin po~tikaya lJağınılı­
larım muhafaza ediyorlardı. İslami partilerin yükselişi, geleneksel yöne-
lığı da daha dolaylıydı). Türk ihraç malları emek-yoğun mamul mallar-
tici sımfı bir ikilemle yüz yüze getinnişti. Devletin din üzerinde kau bir
da yoğunlaşırken, zanaat gelenekleri olan ve sendikalaşmamış işgücü­
denetim kunnası şeklinde tammlanan laiklik, Cumhuriyet'in kurulu-
nün avantajlarından faydalanan, parça başı işlerinevlere dağıtılabildiği
şundan bu yana Türk elit kesiminin başlıca kaygısı olmuştu. Yerel par-
bazı küçük Anadolu şehirleri de, bölgesel sanayi merkezleri olarak boy
ti bağlılıklarımn yerine, modernleşme anlayışıyla Baulı davramş kalıp­
göstenneye başladılar.i Anadolu Kaplanları denilen bu şehirlerdeyapılan
ları geçirilrnek zorundaydı; İslam da kuşkusuz, yerel güçlerin en bariz
üretimin büyük kısmı, alıcımn yönlendirdiği ağlarda toplamyordu; işa­
ifadesiydi. Dahası, İslami hukukun fundamentalist yorumu, hem devle-
damları, perakende zincirleri ve Avrupa'daki toptan alıcılarla doğrUdan
tin )'\lrttaşlanna şart koştuğu bağlılıkla, hem de Kemalizmin dayatmak
sözleşme yapmaktaydılar. Devletin ekonomi bürokrasisiyle ilişkilere, ar-
istediği tekçi hukuk sistemiyle çelişmekteydi. Bununla beraber cumhu-
ttk faydalı bir ilişki olmaktan ziyade, bir külfet gözüyle bakılıyordu.
riyetçiler, kendi uyamk olma retorikleriyle çelişerek, aşın dinsel bağlı­
Demek ki, 1980'li yıllar yeni sektörlerin, yeni pazarların, yeniişçi
lığı olan gruplarla bile ilişkilerinde fiilen pratik davrandılar; onların la-
örgütü biçimlerinin ve yeni coğrafyaların ortaya çıktığı bir dönem ol-
ikliği, temelde İslamiyet' e ve İslamcılara karşı bir ikiyüzlülüğü barındı­
du. İhracat 1980'de 3 milyar dolardan 1990'da 13 milyar dolara,
rıyordu. 1940'lardan itibar~n siyasal partiler, tarikat önderleriyle pazar-
2003'te de SO milyar dolara çıku (bu artış büyük ölçüde mamul mal-
lıklar yapular ve tabanIarının oyları karşılığında dini okullara tavizler
lardan, özellikle de tekstil ürünlerinden kaynaklamyordu). Anka-
verdiler. 1980 darbesinin ardından askeri cunta, Amerika'mn sosyalist
ra'mn bakış açısıyla, yeni işadamları gelenekselnüfuz ve ayrıcalık ağ­
harekete karşı tampon olarak İslamcılığın teşvik edilmesi politikasım
larının dışında iş yapmaya başlamışlardı ve İstanbul'da toplanmış olan
sorgusuz sualsiz benimsedi. 6 IMFnin mali kemer sıkma önlemleri eği­
iş çevrelerinin Batılılaşmış tarzları ve askeri laisizmlerini paylaşmıyor­
tim sistemini temelden yıkınca, hükümetin desteklediği imam hatip li-
lardı; ayrıca, İslami işadamlartmn kuruluşu olan ve İstanbul sanayici-
selerine yapılan kayıtlar, 1980'li yıllarda devlet ortaokullarına yapılan
lerinin kuruluşu TÜSİAD'ı dengeleyici bir toplumsal ve siyasal ağırlı­
başvurulardan daha hızlı artU. O yıllarda parti liderleri çeşitli ılımlı ve
ğa kavuşan MÜSİAD etrafında biraraya gelip, İslami bir partiyi destek-
lemeye eğilimliydiler. 5
6) Kürtlerle savaş sırasında 'derin devlet', Kürt tarafına sempati duyan işadamlanm or-
tadan kaldınnak için Islamcılann en vahşi, aşın kesimi olan Hizbullah'ı kullandı. Kendi
4) Örneğin bkz. Asuman Türkün-Erendil, "Mit ve Gerçeklik Olarak Denizli -Üretim ve üyelerinin de ço~ K~rt o_lan .Hizbullah, aynı ismi taşıyan Şii partisiyle hiçbir ilgisi olma-
Işgücünün Değişen Yapısı", Toplıım ve Bilim, No: 86, 2000. Bu kalıp, post-Fordist teori- yan, funda_mentalıst,bır S~nnı gruptu. Hizbullah'ın himaye gönnesi, şimdi anlaşıldığı ka-
nin beklentilerine tamamen uymaktadır: bkz. Charles Sabel, "Flexible Specialization danyla, Guneydoğu da duşmanlıklann sona ennesinden sonra da devam etti; bu da Hiz-
and the Re-emergence of Regional Economies", der. Ash Amin, Post-Fordism içinde, bullah'ın uluslararası faaliyetlerini ve -iddia edildiği kadanyla- Kasım 2003'te Istan-
Oxford 1994. burdaki intihar bombacılannın eylemlerinde rol almasını kolaylaştıran bir etkendi. Gü-
5). Ayşe Buğra, "Class, Culture and State", International Joıırnal of Middle East Stııdies, venl~k güçlerin~n,. fanatik dincileri kendi amaçlan doğrultusunda kontrol edebileceği ka-
Cılt 30, No: 4, 1998. naat! ters tepmışt!.
<-"_.:.-------.--

58 Çağlar Keyder Türk Fanusu 59

modernist İslami tarikatlarla iyi ilişkiler kurmak için birbirleriyle yarış biyle diğer partilerin biri dışında hepsi meclis dışında kalırken, AKP
halindeydiler (Özal da 1983'te onların desteğini almıştı). sandalyelerin yüzde 60'ını elde etme şansına kavUştu. 8
1980'lerin ortalarından itibaren İslamcılar, oy oranlarını istikrarlı AKP'nin halktan gördüğü ilgi, dışlanmış kesimlerin sözcülüğünü
biçimde arttırdılar. Necmettin Erbakan'ın liderliğinde İslamcı Ref~h üstlenme iddiasına dayanırken, maddi vaatlerinin geçerliliği de büyük
Partisi 198Tde oyların yüzde 8'ini, 1991'de yüzde 16'sını ve 1995'te oranda, evvelden beri yolsuzluğa batınış makamlardaki göreli dürüst-
yüzde 21'ini topladı. Siyasal İslam'ı takip eden, gözlemciler, modem, lükleriyle prim yapan aynı kandan siyasaloluşumların yerel yönetim-
devletin ve Batı hukukunun yerine İslami kurumları yerine geçirme lerdeki sicilinden güç alıyordu. Onların eli~deki belediyeler, yoksulla-
projesi olarak tanımlanan fundamentalist platformun,' en fazla nüfu- ra yönelik fiilen hiçbir refah politikasının gündemde olmadığı ve örgüt-
sun yüzde 6-Tsi tarafından desteklendiğini ileri sürmüşlerdir. İslami lü hayırseverliğin çok nadir görüldüğü koşullarda sosyal yardım politi-
partilere oy vermiş olan çok fazla sayıda insan, muhtemelen anti-laik, kalarını uygulamaya koydular. Aşevleri ve sağlık merkezleri kurdular,
bir sistem değişikliğini istedikleri için değil, sistemin kabul ettiği te~ fakirlere ayni yardımda bulundular ve Ramazan aylarında, yerel işa­
melin genişlemesi, bir açılım sağıanma.sıiçinhıiş-ekilde'harekefet:: damlarına mal bağışında bulunmaları, bina tahsis etmeleri ve para ver-
mişlerdir. İslam, büyük çaplı kentleşmebaşladığında hayali şehir du- meleri için baskı yapıp, düzenli olarak sosyal yardım kampanyaları aç-
varlarının dışında kalmaya zorlanan kesimler, devlet desteğine sahip tılar. Söz konusu faaliyetler sayesinde çok sayıda parti militanı (ve özel-
İstanbul burjuvazisine karşı olan küçük girişimciler ve.askeri onay likle genç kadınlar) dayanışma ağları kurdular ve halkla teması hiç ko-
damgası yemek istemeyen politikacılar adına bir toplanma çağrısı iş~ pannadılar. Tayyip Erdoğan'ın kendisi de, 1994'ten 1998'de kısa süreli-
levi görmüştür. 7
ğine hapse girene kadar İstanbul belediye başkanıydı. Böylece İslami
İslami partilerin ilk örnekleri (Tansu Çiller'in merkez sağ partisi partiler, halktaki ekonomik hıncın dile getirilebildiği başlıca kanal du-
Doğru Yol'la kısasüren bir koalisyon hükümetinin ardından 1998'de rumuna geldiler. Liderleri gerçekte neo-liberal ortodoks çizgiye sadık
Milli Güvenlik Konseyi'nin baskısıyla güç kaybeden Refah Partisi ile kaldıkları ve yerleşik iş oligarşisinin karşısında yükselen Anadolu bur-
onun yerini alıp, daha sonra o da kapatılan Fazilet Partisi), sisteme ka- juvazisinin özlemleriyle hoşnutsuzluklarını dile getirdikleri halde,
, fa tutınak ile ona uyum sağlamak arasında sürekli gidip geldiler ve ken- AKP, oyların çoğunu yoksullardan almıştı. Dışlanmış kesimlerin bu
dilerini öne iten popülist desteği, Türk elit kesiminin siyasal düzlemde desteği, apaçık ekonomik yeniden yapılanma vaatleri ya da haklar te-
kabul edebileceği bir programa çeviremediler. Fazilet Partisi'nin yasak- melli bir toplumsal politika talebinden ziyade, siyasal sistemin ve çürü-
lanmasından sonra İslami saflarda 2001 yılında meydana gelen bölün- müşlüğünün eleştirisinden geliyordu.
me sonucunda, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan'ın önderliğinde Ada-
let ve Kalkınma Partisi kurulurken, Erbakan'ın çevresinde kalan eski
-Kürt Sorunu
adamları Saadet Partisi'ni kurdular. AKP, elit kesime rejim değişikliği­
nin gündemlerinde olmadığı mesajının verilmesiyle, dİşlanmış kesimle- İslami hareketin dışında 1980'den beri Türkiye'nin gündeınini sürekli
ri hedef alan seçim retoriğini birleştirmeyi başardı. Kasım 2002 seçim- olarak işgal eden sorun Kürt meselesi oldu. Kürt aynlıkçılığına ya da baş­
lerinde iki İslami Parti oyların yüzde 3Tsini alırken, bunun yüzde 34'ü ka türde aynlıkçılara yönelik her türlü ima Cumhuriyet'in kuruluşundan
AKP'nin olacaktı. MGK anayasasının koyduğu yüzde 10'luk baraj sebe:" itibaren kesin bir tutumla yasaklanmış, yine o tarihten itibaren açık ko-
nuşmalarda ya da eğitimde Kürt dilinin kullamlması yasa dışı ilan edilmiş­

7) Türkiye'deki Islami hareket üzerine yapılmış çok sayıda çalışma vardır; bunlann en ti. Bu ağır kültürel baskı, kaçımlmaz bir şekilde direnişi besleyen ekono-
temsili nitelik taşıyanlan için bkz. Binnaz Toprak, Islam and Political Development in Tur- mik azgelişmişIiklebirleşiyordu. Sıkıyönetim Kürtlerin yaşadıkları vilayet-
hey, Leiden 1981; Nilüfer Göle, The Forbidden Modem: Ovilization and ll-eiling, Ann Ar-
bor, MI 1996; ]enny White, Islamist Mobilization in Turızey, Seattle, WA 2002. Aynca
bkz. Haldun Gülalp, "Globalization and Political Islam: The Social Bases of Turkey's 8) üylann yüzde 9,6'sı Çmer'in DOğru Yol Partisi'ne, yüzde 8,3'ü Milliyetçi Hareket Par-
Welfare Party", Intenıational]ounıal oJ Middle East Studies, Cilt 33, No: 3, 2001. tisi'ne, yüzde 5,n Anavatan Partisi'ne, yüzde 1,2'si de Ecevit'e gitmişti.
Çağlar Keyder Türk Fanusu 61
60
lerde 1983'ten soma da sürdürüldü; buna kitlesel tutuklamalar, işkence ve Ayrılıkçı platform daha fazla destek toplasaydı, ordunun, kültürel
köylülerin zorla köylerini boşaltmaları eklendi. 1984'te Abdullah Öcalan, ve siyasal hakların ele alınmasından önce gerillaları yenilgiye uğratma
Kürdistan İşçi Partisİ'nin (PKK) güvenlik güçlerine yönelik gerilla saldın­ stratejisiyle bu pahalıya malolan başarısı da mümkün olamazdı.
PKK'nın başarısızlığınınarkasında tarihsel ve siyasal sebepler yatıyor-'
larıru yönetmek üzere sürgünde bulunduğu Suriye'den geri döndü. Bunun·
karşılığında devletin baskısı yoğunlaştı: Nihayet 1999'da sona ennesinden du. Osmanlı İmparatorluğu'nda etnisite (dinden ya da mezhepten
farklı olarak) asla asimilasyonun ya da topluluklar arası evliliğin
önce, savaşın 30 bin cana malolduğu iddia edilmektedir.
1990'lı yıllarda Kürt güçlerine karşı yürütülen savaş 'ulusalgüvenlik önünde bir engelolmamıştı. Etnik tarafsızlığın bu mirası, burjuvazi-
devleti'ne kademeli bir geçiş yapmak için fırsat olarak kullarulırken, asi- nin ve siyasal-kültürel elitin çeşitli sınıflardan geldiği ve evliliklerin
lere karşı, ordunun seçimi olan karşılık venne yolu (önce askeri zafer, her etnik kökenden (Kürtler, Çerkezler, Arnavutlar, Boşnaklar ve ya-
kın dönemde İslamiyet'i seçenler) dindaşları biraraya getirdiği mo-
soma kültürel özgürlükler) benimsenecekti. Savaş, yeni bir baskı ve key-
fi yönetim çağının altına sığındığı şeınsiye olarak. hukuk devletiniI1 dönü- dern Türkiye'de toplumsal düzeyde devam etmiştir. GüneydOğu'dan
şüne imkan verdi. 1983'ten 50nra Özal döneminde deneme kabilinde ya- ve DOğu'dan batı Türkiye'ye göç eden Kürtlerde ise asıl norm asimi-
pılan açılımlar (toplumsal alarun, o zamana kadar tabu sayılan ve piyasa-
lasyon olmuştur. Etnik Kürtler politikada uzun süredir ön plandaydı­
daki liberalleşmenin beslediği hayat tarzlarını kabullenecek ölçüde geniş­ lar, hatta parlamentoda aşırı düzeyde temsil ediliyorlardı. Fakat asi-
letilmesi) kesintiye uğratıldı. Ordunun egemenliğindeki otoriteryanizm- milasyonun bedeli, etnik kimliğin bastırılmasıydl. Osmanlı İmpara­
torluğu'nda hem Kürt hem de Osmanlı elitinin bir parçası olarak ka-
le, hiçbir temel konuda hesap venneme eğiliminin birleşmesi, bu on yıla
damgasını vurdu. Ulusal güvenlik adına demokrasiye ve hukukun ege- labilmek mümkünken, Türk ulusal devletinde Kürtlük, diğer bütün
menliğine yönelik her türlü girişim sert bir şekilde bastırıldı. etnik bağlılıklar gibi, özel alanla sınırlı kalmak durumundaydı; kamu-
Ordu, kendi hükümranlığını savaşa dayanarak haklı gösteriyordu; sal zeminde herkes Türktü. Dolayısıyla, kimlik ve kültürel tanınma
politikası, bölge dışında yaşayan Kürtler arasında çok daha geniş öl-
fakat savaş, aynı zamanda, ordunun konumunu da riske sokmuştu.
'Özel timler' siviilere karşı tutumlarında vahşice yöntemlerebaşvunna­ çüde benimsenirken, ayrılıkçılık aynı desteğe sahip değildi.
larıyla namlandı. Nüfusun büyükkısmı. savaş bölgesini terk etti. Nüfus sayımlarında etnik kökenle ya da ana dille ilgili sorulardan
1990'ların ortalarında, gerillalara karşı askeri seferin bir parçası olarak kasten kaçınıldığından, Türkiye'deki nüfusun etnik bileşimi konusun-
1,500'ü aşkın kırsal yerleşim birimi boşaltıldı, bu da Kürt köylülerinin da güvenilir rakamlar bulunmuyor. En iyi tahminlere göre, Kürt nüfus
(çeşitli şekillerde tanımlandığında) toplam nüfusun yüzde 10 ila 20 ara-
topluca başka yerlere göç etmeleriyle sonuçlandı. Olağanüstü hal yasa-
sında bir kesimini oluşturur, fakat topluluklar arasında yapılan evlilik-
sıyla bölgede ayrı bir hukuk tesis edildi. Acemi askerler, silah altınday­
ken yaşadıkları insanlık dışı deneyimleri aktardılar. Hapishanelerde iş­
9 ler sebebiyle tam sayıyı bilebilmek imkansızdır. 1990'da etnik Kürtlerin
kence uygulamaları belgelendi; askeri ve istihbarat servislerindeki gö- muhtemelen üçte biri ülkenin Batı vilayetlerinde yaşıyordu; 2000'de
revlilerin, PKK'yı desteklediğinden şüphelenilen kişileri ortadan kaldır­ ise, on yıllık savaşın ardından, bu oran yüzde 50'ye çıkmıştı. 1 milyonu
aşkın Kürdün yaşadığı İstanbul, büyük bir farkla, en büyük Kürt şehri­
mak için sivilleri kullandığı örneklere rastlandı. Başka yerlerdeki ben-
~ir. Batı Türkiye'de yaşayanlar arasında, denize çıkışı olmayan bir Kür-
zer olaylarda olduğu gibi, bu tür gizli faaliyetler için ayrılan fonlar ba-
distan hedefine bağlı olan bir ayrılıkçı hareketin fazla yandaşını bulmak
zen suç çetelerinin eline geçti.
güçtür. İstanbul'a ve Batı Anadolu'nun büyük şehirlerine son yıllarda
yapılan göçlerde gelenlerin çoğu, köylerini terk etmek zorunda kalan,
9) Nadire Mater, Mehmedin Kitabı: Gıineydoğu'da Savaşmış AsIıerler Anlatıyor, Istanbul fakat geri dönmeyi de pek istemeyen yoksul köylülerdi. Başka bir deyiş­
1999, bir kilometre taşıydı. Bkz. Ayşe Gül Altınay'm değerlendirme yazısı, "Mehmedin
Kitabı: Challenging Narratives ofWar and Nationalism", New PerspeC'tlves on Turkey, No: le, Kürt etnik kökenli elit kesimin büyük kısmı ayrılıkçı bir çözüme il-
21, 1999. Daha yakın dönem için bkz. Hasan Cemal, Kıirtler, Istanbul 2003; daha geniş gi duymamaktadır ve artık büyük şehirlerdeki kent yoksullarının hatırı
bir perspektif için bkz. Kemal Kirişçi ve Gareth Winrow, The Kurdish Question and Tur-
hey, an Exaınple of a Trans-state Etlmic Conjlict, Londra 1997.
Çaglar Keyder Türk Fanusu 63
62

sayılır bir kesimini oluşturan alt-Kürt nüfusun ayrılıkçı bir hareketten Özal'ın ölümünden sonra sivil politikacılardan, askeri olmayan bir
yana olması da mümkün görünmemektedir. çözümün mümkün olabileceği yönünde tek bir görüş ortaya atılmadı.
Kır ya da kent kökenli olsun, Kürt elitlerinin milliyetçi hareketle aynı Hayırhah bir tutumla 'Kürt realitesi' diyeadlandırılan olgudan bahset-
safta yer almasını zorlaştıran başka bir boyut daha vardı. 1920'li ve mek, zaman içinde daha kabul edilebilir bir nitelik almakla birlikte,
1930'lu yıllardaki Kürt isyanları, toprak sahibi sınıf ile din adamları için- MilliGüvenlik Konseyi, kültürel haklar sorununu hayata geçirmeye
de destek bulmuşken, modem hareketin kökleri yoksul köyıüıükteydi. yönelik her türlü girişimi veto etti. Hatta birtakım sembolik kazanım­
PKK; ilk başta, güneydoğU Türkiye'de, toplumsal denetimin muhafaza lar bile politikacılardan ziyade, insan hakları grupları ve gazeteciler sa-
edilmesinde cumhuriyetçi devletin gönüllü müttefikleri olan Kürt toprak yesinde oldu. Savaş koşullarında, siyasal partiler çoğUnlukla sessiz
ağalanna karşı mücadele eden anti-feodal bir hareketti. Başka yerlerde, kalma yolunu seçtiler (üstü kapalı biçimde ordunun stratejisini kabul
Türk devletini inşa edenler bağımsız köylülükle ittifak kunnuşlar, hatta ediyor, ulusal kimliğin halka katı bir şekilde dayatılmasının etkilerini
yoksul çiftçileri desteklernişler,ancak Güneydoğu'da toplUmsaLdengeyi sorgulamaya bile kalkışmıyorhırdı). Liderlerinin hazırladığı aday liste-
değiştinnekten bilerek uzak dunnuşlardı. 1970'li yıllardaköylü hareketi lerine göre seçilen ve son derece merkezi bir nitelik taşıyan parti içi re-
başladığı zaman, Ankara, toprak ağalarını başkaldıran köylülerden koru- jimler, parlamentoda blok oy kullanılmasını sağlıyordu. Basında 'aile
mak için jandannayı görevlendirdi. Bu olgu, PKK'nın 'sosyalizm'ini, onun ortaklığı' sözüyle alayedilen Ecevifin Demokratik Sol Partisi, dalka-
Aydınlık Yol gibi hareketlerle yakın olduğUnu ilan edişini, ama ~ynı.za­ vuklukta en ileriye gidendi. Eski subayların Türklerin başını çektiği
manda, PKK'nın ideolOjisiyle gerilla taktiklerine ve 150mutanı Ocalan'a aşırı sağ milliyetçiler militarist kamp ın daha açık sözlü kanadını oluş­
Kürt elitleri içinden destek verilmeyişini açıklamaya yarar. Devlet, geril- tururken, Ecevit, ulusun ve onun egemenliğinin kutsallığına benzer
lalara karşı bölge halkını korumak gerekçesiyle hepsi de etnik Kürt olan bir vurgu yaparak, 1982 Anayasası'nın kısıtlamalarına sahip çıkmakta
60 bin 'köy korucusu'ndan oluşan bir gücü silahlandınrken, bazı aşiret aynı derecede kararlıl'dı. Mesut Yılmaz'ın Anavatan Partisi ile Doğru
reisIeri, asilere karşı Ankara'yı desteklerneyi sürdünnüştür. Gerillalar ile Yol Partisi, istikrarlı bir siyasal hat olmadan gevşek çıkar ortaklıkları
köy korucuları arasında sık sık çarpışmalar yaşanırken, PKK'nın köylüle- kurmaya daha yatkındılar. Fakat bu partilerin istisnasız hepsi,
ri kendi .tarafına çekme mücadelesi bazen onlara gözdağı venneye ve kat- MGK'nın belirlediği çizgiyi yedeklerinde tutarak, 1990'lıyilları karak-
liamlara da dönüşerek, neredeyse bir Kürt iç savaşı halini de almışu. terize eden kısa ömürlü koalisyon hükümetlerinin birinde ya da bir-
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kürt sorunuyla ilgili ilk karar kaçında görevalmışlardı; sonra da Kasım 2002 seçimlerinde, hepsi
tasarısını Körfez Savaşı'ndan sonra görüşüp kabul etti ve kuzey Irak'ta birden, yüzde 10 barajının altında kaldılar. Beceriksizlikle ve yozlaş­
ABD'nin gözetiminde bir uçuşa yasak bölge kuruldu. Böylece, Kürtlerin mışlıkla malul bu partilerin yara almadan siyasal hayatlarını sürdür-
insan hakları sorunu da resmen uluslararası gündeme taşınmış oldu. meleri, ancak ordunun dayattığı ideolojik kuşatma ve olağanüstü iç
Aynı yıl Turgut Özal, dil yasağının gayri-resmi kon.uşma~~ra izin verile- savaş koşullarında söz konusu olabilirdi.
cek şekilde değiştirilmesini önerdi. 1993'te Abdullah Ocalan ateşkes Seçimlerde yüzde 10'luk oy barajının bir işlevi, Kürt hareketinin
ilan etti ve bağımsız Kürdistan talebinden vazgeçip, kültürel ve siyasal parlamentoda temsil edilmemesini sağlamaktı. 1994'te, Kürt partileri
özgürlük talebini öne çıkardı. Özal'ın ani ölümü görüşmelerin ilerleme- merkez-solla bir seçim ittifakı oluşturdukları ve barajı aşmayı başardık­
sini durdurdu ve Özal'ın halefleri hızla ordunun GüneydoğU'dakivarlı­ ları zaman, alu milletvekili PKK'ya yardım ettikleri suçlarnasıl'la tutuk-
ğını pekiştinneye koyuldular. Savaş, sonunda 1999'da nihayete erdi. O landılar ve Haziran 2004'e kadar hapiste kaldılar. Parlamento giderek
Şubat ayında Öcalan, İsrail'in ve Amerika'nın yardımıyla Kenya'da ya- göstermelik bir yer haline geldikçe, demokrasi, etnik temsil ve ekono-
kalandı ve Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanmak üzere Türki- mik liberalleşmenin etkileri gibi konulardaki gerçek siyasal tartışmalar,
ye'ye getirilip, idama mahküm edildi. Öc~lan, AğUstos-ayında PKK mi- parlamento dışındaki çeşitli forumlara (insan hakları grupları, feminist
litanlarına silahlarını bırakma çağnsında bulundu. hareket, savaş-karşıtı platfonnlar, sivil toplum kuruluşları) kaydı.
Çağlar Keyder Türk Fanusu 65
64
ile Türk lirasının değer kaybetınesi arasındaki farklılık üzerinden ku-
Borç Krizi mar oynuyorlardı. Yerli tasarrufçular ve yatınmcılar, kendi beklentile-
1990'lı yıllar ekonomik bakımdan da Türkiye'ninkayıp onyılı oldu. rine göre alıp satmak amacıyla, ellerinde Türk lirası ve döviz cinsinden
1980'li yıllarda büyüme ortalama yüzde 5,3 oranında seyrederken, eko- kıyınetli kağıt tutuyorlardı. Kıyınetli kağıtlann oynaklığı başka spekü-

nomi 1994 ile 1999 arasındaki kriz yıllanno.a yüzde 6, 2001'de ise yüz- lasyonlan da teşvik etınekteydi. Ganimet bölüşümü üzerinde o0ıanan
de 9 oranında küçülmüştü. Yaunmlar düş~rken, iflaslar ve işsizlik pat- bu çılgınca yanşta finans sektörü, aracılık sayesinde yüksek gelirler el-
ladı. Ortalama enflasyon oranı yüzde 80 civanndaydı. 1990'lann başla­ de ediyor ve fiilen yozlaşmaya, siyasal müdahaleye ve eş-dost ilişkileri­
nnda kontrol altında tutulabilir düzeylerden başlayan devlet borçlan, ne davetiye çıkanyordu. Finans sektörü ile nüfuzlu medya arasında kar-
2001 yılına gelindiğinde GSMH'nın yüzde 150'sine çıkmasıyla alarm ve- şılıklı yatınm da bir hayli yüksek düzeydeydi: Yayıncılar bankalan sa-

rici bir boyuta ulaştı. Rakamın her yıl daha da yükselmesi sonucu, Tür- tın alarak nüfuzlannı arttırabiliyor, bankacılar da medya kuruluşlannı

kiye'nin bütün vergi gelirinin borçlara yatırılması gerekiyordu; hükü- ele geçirerek kendi konumlannı kuvvetlendiriyorlardı. En büyük yol-
metiIibötç-yöIietimiIiiIidtşüıdabir iŞ yapabilmesi için, yeni krediler suzluk olaylan, devlet hazinesini yağmalayan banka sahipleriyle ortak-
aramaktan başka çaresi yoktu. Borcun sürekli birikmesi, büyük ölçüde, laşa iş çeviren politikacılardan çıkıyordu.

iç borçlanmalara aşın derecede yüksek faiz oranı verilmesinden (l990'la- Bu arada, birbiri ardı sıra kurulan hükümetler kendilerini bu fon kıs­
nn büyük kısmında reelolarak ortalama yüzde 20:nin üstündeydD kay- kacında bulmaktayçhlar. Neo-liberal küreselleşme ülkenin yapısının da-

naklanmaktaydı. Hükümete yüksek faizle borç verme inıkanının dOğ­ ha derinlerine işlerken, siyasal sınıf, halkı piyasa güçlerinin azgınca sö-
ması sonucunda reel sektördekiyatınmlar büyÜk zarar gördü. Bankalar mürüsüne karşı bir koruma yolu önermekten çok uzaktı. Nitekim hükü-
hazinenin çıkardığı tahvilleri satın aldılar ve bunlan cazip oranlarla mu- metler, siyasal açıdan popüler olmayan bir vergi reformuna yönelmek ye-
dilerine yansıttılar. Borcun büyük kısmı, servet piramidinin tepesinde rine, IMF reçeteleri uyannca bütün harcamalan kısmaya çalıştılar. Kamu
yer alan ve bankalarda yüksek faizlerle hesap açtıran küçük bir grubun eğitimi ile sağlık hizmetleri tamamen kendi kaderlerine terk edildi (2000
kontroıündeydi. 2002'de faiz ödemeleri GSMH'nın yüzde 20'si civanna yılında sağlığa ve eğitime yapılan toplumsal harcamalar GSMH'nın sıray­

çıkarken, bunun onda dokuzu iç borçlara gitınekteydi. Bir yüz yıl önce la yüzde 3,5 ve 2,2'sine inmişti). Devletin mülkiyetindeki şirketler özel-
Rosa Luxemburg, Osmanlı İmparatorluğu'nun uluslararası finansörler leştirildi, tüketici sübvansiyonlan azaltıldı ve tanmsal destekte büyük kı­

tarafından artığa el konulması bakımından nasıl vergi toplayan bir ka- sıtlamalara gidildi. Kamu yatınmlan durma noktasına girerken, yoksul-

nalolarak kullanıldığınıanlatınıştı; günün çıkar sahipleri ise küçük bir lUğun dizginlenemediği bir ortamda sosyal yardım tedbirlerine tamamen
sırt çevrildi. Türkiye'nin insani gelişme raporlanndaki sırası 85'tir ve ki-
grup yerel rantiyeydi.
_Devletin vergi gelirlerini sistematik bir şekilde bir rantiye sınıfa ak- şi başına düşen GSMH'daki düzeyinin epeyaltındadır.

tarmasının, reei ekonominin 'aktif ve çalışan unsurlan' arasında hınç


doğurması kaçınılmazdı.10 Bu unsurlar gelir dagılımının kötüleşmesin­ Avrupa'ya mı?
den dolayı büyük zararlar görmekle kalmıyor, bunun yanında, mali tü-
keniş sebebiyle kamu sektörüne yapılan harcamalardan da mahrum bı­ Son yıllarda ülke içindeki siyasal sahnenin herhalde en büyük belir-
rakılıyorlardı. Borç ekonom~si, finansal faaliyetin alışılmadık derecede - leyicisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı oldu (tartışmalı da olsa, hal-
çoğunlukla devlet tahvillerinin alınıp satılmasından ileri gelen- karlılı­ kın desteğine sahip tek ulusal proje buydu); Gerçi rüzgar hep aynı yön-
ğı şeklinde başka bir çarpıklığa daha yol açmaktaydı. Bankalar devlet den esmiyordu. 198Tde Turgut Özal, Avrupa Birliği'ne tam üyelik baş­
borcunu satın almak üzere yabancı piyasalardan kredi alıyor, faiz oranı vurusu yaptığında, hem İslami kesim hem de milliyetçi siyasal güçler
Avrupa'yla daha fazla yakınlaşmaya kararlılıkla karşı çıkarlarken, sol-
10) Keynes'in dile getirdiği duygulan aktaran: Yılmaz Akyüz ve Korkut Boratav, uThe dan geriye kalan güçler ise Üçüncü Dünyacılığın etkilerini henüz tama-
Making of the Turkish Financial erisis", Tartışma Tebliği No: 158, UNGTAD, 2002. Ay-
nca bkz. Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, İstanbul 2001.
66 Çağlar Keyder Türk Fanusu 67

men üzerlerinden atmış değillerdi. Ekonomideki devletçi denetim kıs­ gesizliklerinin yanı sıra genişleme konusundaki şüphelere dikkat çekil-
mi ölçülerde gevşemesine rağmen, Türkiye'nin nazlı burjuvazisi, koru- mişti), 1995'ten itibaren uygulamaya geçirilecek olan serbest ticaret
ma altındaki bir piyasadan ve devlet sübvansiyonlarından gelen tatlı gümrük birliği gündeme getirilmişti. Serbest ticaret anlaşması ilk başta,
karlarını kaybetme korkusuyla, kendine bağımsız bir yörünge çizmeye Türkiye'nin daha yaşlı, birinci kuşak sanayicileri tarafından kuşkuyla
hiç niyetli değildi. 1990'larda bu tablo değişmeye başladı. Gelişen kent karşılandı. Servetlerini korumacılığa borçlu olan bu kesim, dizginlene-
orta sınıfı, modernleşme projesinin sahiplerince propaganda edilip du- . meyen bir rekabet karşısında tetikteydi. Ancak, daha küçük, ihracata
ran ulusal kimliğin resmi kısıtlamaları karşısında tahammülsüzdü. Bu- dönük işadamlarının gözünde de, Gümrük Birliği yalnızca kendilerine
nun üzerine, entelijensiyanın belli kesimleri devletçi kalkınmacılığın pazar vaat etmekle kalmıyor, aynı zamanda kaprisli bakanlarla planla-
temel öncüllerini sorgulamaya koyuldular. Eskiden siyasal tartışmalar ma yetkililerini kendi işlerinin dışında tutma umuduna işaret ediyordu.
sol-sağ ekseninde yürütülürken, muhalefetin platformu artık giderek· Anlaşmanın imzalanması konusunda verilen mücadele önemli bir eşik­
daha fazla sivil haklara odaklanmaktaydı. Avrupa Birliği'neadaylık, bu ti; bu eşik aşıldıktan sonra, burjuvazinin daha büyük pazarlarda reka-
kritik durumda nıasaya sürülen joker oldu. DevletI ali edecek toplı.im~ bet etmekten başka bir seçim şansı kalmayacaktı. Bu yüzden, hedefleri-
sal güçleri harekete geçirme yeteneğine de buna uygun kaynaklara da ni değiştirip, ekonomik ortamın rasyonelleştirilmesine ve devletin key-
sahip olmadıklarını çok iyi bilen muhalif gruplar, Kopenhag kriterlerin- fi ayrıcalıklarının budanmasına yöneldiler. 1990'lı yılların ortalarında
de tanımlandığı şekliyle daha fazla demokrasi, hukukun egemenliği ve hem TÜS1AD, hem de yeni Anadolu burjuvazisi, ekonomik ve siyasal li-
çOğulculuğun genişlemesi adına destek toplamanın tek yolu olarak beralleşme doğrultusunda görece tutarlı bir program izleyerek, bir de-
AB'ye adaylık sürecine sarıldılar. On yılın sonunda İslami hareketle mokratikleşme ve reform programı benimsemiş durumdaydılar. 1I

Kürt hareketinin ılımlı kanatları, Brüksel'in şart koştuğu koşulların hız­ TÜSİAD bu amaçla, önde gelen bazı akademisyenleri Anayasa'da,
la yerine getirilmesi gerektiğini savunan sivil toplum ve insan hakları hukuk yapısında ve seçim sisteminde yapılacak reform önerilerini ha-
aktivistleri saflarına katılmış durumdaydılar. zırlamaya davet etti; söz konusu akademisyenler de Kürt sorunu, eği­
Avrupa Birliği, 1990'ların sonunda Türkiye'ye fiilen önemli ölçüde tim, insan hakları ve demokratikleşme konularında durum raporları
el atmış haldeydi. Avrupa'lı parlamenterler çatışma bölgelerini düzenli hazırladılar. Devletin bu girişimden memnuniyetsiz temsilcileri karşı­
olarak ziyaret ediyorlar, hapishanelerde teftişlerde bulunuyorlar ve in- sında kendi konumlarını savunma konusunda pek kahramanca çaba-
san hakları kuruluşlarına açık destek veriyorlardı. Ankara'daki Avrupa lar içine girmemişlerse d.e, onların burjuva özgürlükleri konusunda ge-
Birliği bürosu, sivil toplumu güçlendirme hedefiyle projelere fon sağlı­ cikmiş bir platform oluşturmaya yönelik ürkek adımları, bu sorunlar
yordu; bu amaçla, evsiz çocuklar için çalışanlardan çevre korumacılara hakkındaki tartışmanın meşrulaştırılması noktasında önemli bir rol
kadar sivil toplum kuruluşu aktivistleriyle yakın bağlar kurulmaktaydı. oynadı. Bu gelişmelerdeki en göze çarpan olay, gerek Anadolu gerekse
Yapılan resmi ziyaretler halka, bu özel ilişkinin yolunda ilerlediği me- İstanbul iş çevrelerinin devletin aşırı yetkilerinin budanması konusun-
sajını vermeye hizmet ediyordu. Avrupa Birliği, pek b~lli etmeden, Tür- da hemfikir olmalarıydı. Radikal önlemleri uygulamaya koyacak siya-
kiye politikası ve kamuoyunda roloynamaya başlamıştı. Bu şekilde, Av- sal iradenin olmaması ve rüşvet mekanizmasının işlemesi konusunda-
rupa merkezli olan ve sivil toplum kuruluşları, devlet kurumları ve si- ki gizlenmeyen sevinç, Ankara'yı bu kesimlerin hoş göremeyeceği bir
yasal partilerin de içine çekildiği yeni ağlar, ülkenin bir adacık şeklin­ 'çıkıntı' durumunda birakmıştı.
deki siyasal sahnesine girmiş olmaktaydı.
LL) Ziya Öniş ve Umut Türem, "Business, Globalization and Democracy: A Comparati-
Bunlara ek olarak, İstanbul'un büyük burjuvazisi artık ağırlığını Av- ve Analysis of Turkish Business Associations", Turılish Studies, Cilt 2, No: 2, 2001. Tür-
rupa Birliği projesinin arkasına koymuştu. Turgut Ôzal'ın 198Tdeki kiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler için bkz. MeltemMüftüler-Baç, Tıırlıey's rela-
üyelik başvurusu Komisyon tarafından reddedildiği hcttde (Komis- tions with a changing Elirdpe, Manchester 1977; Mehmet Uğur, "The Anchor-Credibility
Problem in EU-Turkey Relations", ed. Jackie Gower and John Redmond, Enlarging the
yon'un 1989 tarihli cevabında, Türk ekonomisinin korumacılığı ye den- Eııropean Union içinde, Aldershot 2000; Birol Yeşilada, "Turkey's Candidate for EU
Membership", Middle EastJourııal. Cilt 56, No: 1, 2002.
68 Çağlar Keyder Türk Fanusu 69

'Sivil toplum'un devletin ayncalıklarnun sürdürülmesine karşı çıkma­ Bununla beraber, Avrupa Birliği'nin 1999'da Türkiye'ni,n adaylık sta~
sını mümkün kılan etken, devlet seçkinleri ile kurulu düzenin politikacı­ tüsünü uzatma karan alması, Ankara'daki devlet seçkinlerinin bazı ke-
lanınn Avrupa idealine bağlılıklanm asla ifade etmemeleriydi. Avrupa Bir- simleri açısından sürpriz olmuştu. Sürekli ertelerneye maruz kaldıktan
liği'nin 1997'de Luxemburg'da yapılan 'genişleme' zirvesinde, Türkiye'nin sonra, aruk kendilerinden aniden talep edilen rdormlann kendi ulusal
adaylığı buzdolabına kaldınldı, ancak adaylığın geri çekilmesi de kesinlik- güvenlik sistemlerinde ve ideolojik payandalannda önemli değişiklikler
le tartışma konusu yapılmadı. Tersine, yönep.ci sınıf, Türkiye'nin üyelik yapılması gerektiğini anladılar. Ülkeyi bir cemaat gibi görme ideali, hu-
için sürekli ricacı konumunda tutan, Avrupa Birliği'ni de önce ayran gö- kukun egemenliğine boyun eğmek zorunda kalacak, sivil ve siyasal öz-
nüllülük edip, daha sonra da arzusunun nesnesine karşı kayıtsız kalan bir gürlüklerin uygulamaya konması muhalif güçleri kuvvetlendirecekti.
taraf gibi görülmesini sağlayacak bu ağırdan alma tutumundan memnun Kürt azınlığımn kültürel haklanmn tamnması gerekecek, laiklik dini
görünmekteydi. Avrupa Birliği koşullanmn hızla yerine getirilmesi çağn­ örgütlenme ve ifade özgürlüğünün sağlanması için yeniden tammlana-
sında bulunmak, yönetici elitin heybetli gücüyle cepheden karşı karşıya caku. Herhalde en tartışmalı reform, ordunun devlet üzerindeki konu-
gelmekten çok daha güvenli bir seçenekti. Kamuoyu anketlerinde, bu mundan vazgeçrnek zorunda kalacak olmasıydı. Bunun üzerine, Avru-
niş çıkarlar koalisyonu yüzde 65-75'lik kesin· bir çoğunlukla desteklen- pa projesine itirazlar, özellikle ordu kanadından, ama aynı zamanda bü-
mekteydi (yine de bu destek, AB üyeliğinin fiilen nasıl bir tablo sunacağı rokrasi ve hukuk sisteminin sıralanndan, ilk defa açıkça dile getirilme-
konusunda berrak görüşlere sahip olunduğu anlamına gelmiyordu). ye başlandı. Üst düzey generaller, Avrupa Birliği'nin, kültürel haklar ba-
Bu noktadaki beklenmedik gelişme, AB'nin tutumundaki ani deği­ hanesiyle Türkiye'yi etnik doğrultuda bölmek istediğini dile getirir ol-
şiklik oldu. Aralık 1999'da, Luxemburg'da adaylığın reddedilmesinden dular; Ecevit koalisyonunun ortağı olan aşın sağcı Milliyetçi Hareket
iki yıl sonra, Helsinki zirvesinde biraraya gelen Avrupa Birliği devlet Partisi, Avrupa'mn taleplerine karşı üniter ulusal yapıyı savunmak üze-
başkanlan, Türkiye'nin adaylık statüsünü kabul etmekte anlaştılar. re harekete geçti. AB-karşıtı güçler, Türkiye'nin jeo-stratejik açıdan ta-
Gözlemciler bu karann alınmasında çeşitli faktörlerin etkili olduğuna şıdığı merkezi konumun, ülkenin her zaman IMF yardımlanna ve Was-
değiniyorlar. Almanya'da, daha inatçı bir tutum benimsemiş olan bington'ın desteğine güvenmesini sağlayabileceğini vurguladılar. Avru-
Kohl'un yerini 1998'de Schroeder almışu. Öcalan'ın hapiste yatması ve pa Birliği ilk başta Türkiye'nin elit kesimi açısından bir devlet projesiy-
PKK'nın teslim olması da Kürt sorununun patlayıcı niteliğine son ver- ken, aruk Ankara'mn elit otoriteryanizminin dizginlerini ele geçirme-
mişti. Blair hükümeti, bütünleşmenin panzehiri olarak genişleme yö- nin bir platformu 1].aline gelmişti. Tabii, devletçi partinin retorik tuza-
nünde yoğun bir kampanya yürütmekteydi. Kısmen 1999'daki 'deprem ğına düşmesi, tartışmalar sırasında, demokratikleşmeden yana olanlann
diplomasisi'nin sonucunda Yunanistan'la karşılıklı olarak yeni yakın­ oldukça işine yaradı. Gerçekte de, AB'den tamamen kopmayı önerecek
laşma adımlan auldı. TÜSİAD; Brüksel'de başanlı lobi faaliyetleri yü- kadar ileri giden çok az ses duyuldu. Resmi Kemalist söylem, Batı ide-
rütmekteydi. Amerika'mn desteği, özellikle Clinton'ın Kasım 1999'da alinin bu şekilde tehlikeye atılmasına izin vermeyecekti.
ıstanbul'da düzenlenen Avrupa Güvenlik ve ışbirliği Örgütü zirvesinde- Ordunun ve onun sivil hükümetteki uzantılannın AB üyeliğinin ge-
ki çabalan da (ABD'nin Türkiye lehine sık sık duruma müdahale etme- tireceği dönüşümlerden duyduklan huzursuzluk, doğal bir şekilde, Av-
ye çalışması -bilhassa da G.W. Bush'un başkan seçilmesinden itibaren- rupa kanadındaki kuşkulan besliyordu. Türkiye ile AB arasındaki diya-
Brüksel'de kızgınlıkla karşılanmasına rağmen), Helsinki'de olumlu so- log, her zaman için, taraflann açıkça kabul ettiklerinden daha gerilimli
nuç alınmasında etkili olmuş gibiydi. Tabii Türkiye de, Soğuk Savaş'tan olmuştu. Siyasal bakımdan birleşik bir federasyon özlemi içindeki Av-
sonraki dönemde sadık bir yol arkadaşı olduğunu kamtlamıştı ve TÜr- rupalı elitler, De Gaulle'ün 1960'larda Britanya'ya karşı çıktığı zaman
kiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasımn ülke içinde istikrann sağlanma­ ileri sürdüğü aynı gerekçelerle Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmaktay-
sına (hem de ABD'nin ve 'Batı ittifakı'mn en ufak bir~edel ödemesine dılar. Avusturya ve Alman Hıristiyan Demokratlan, Türkiye'nin yete-
gerek kalmadan) katkıda bulunacağı ileri sürülmekteydi. rince Avrupalı olmadığı, kültürel bir dille konuşulduğunda fazla ıslami
C_-_·- ..

i
:!

70 Çağlar Keyder Türk Fanusu 7l

olduğu görüşündeydiler. Kamuoyu anketleri, Türkiye'nin adaylığım llr. Bireyleri devletin baskı organlarına karşı koruyacak yasaların, poli-
destekleyenlerin azınlıkta kaldığım göstermekteydi (yalnız, Güney Av- sin ve mahkemelerin fiili uygulamalarını etkileyip etkilemeyeceğini za-
rupa'daki destekçiler Kuzey Avrupa'ya kıyasla daha fazlaydı). Giscard man gösterecek. İşkence ve polis baskısı uzun zamandan beri Türk dev-
d'Estaing, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne kabul etmenin Avrupa'mn sonu- letinin halkla ilişkilerinin sorunlu kısımla~ndan biriydi ve sivil hükü-
nu getireceğini ilan ederek, diğer politikacıları ikiyüzlülükle suçlamış­ metlerin işkencecileri adalet önüne çıkarmaya cesareti yoktu. İşkence
tı. ıı Öbür taraftan AB de, kendi 'gönüllü birlik' retoriğinin tuzağına ya- kurbanlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptıkları başvuru­
kalanmıştı: Görünürde Kopenhag kriterlerini yerine getiren herkes bir- lar, son on yılda görülen tek istisnayla, Türk devletinin kendi yurttaş­
liğe katılabilirdi. Bundan dolayı, Komisyon'un hazırladığı yıllık ilerleme larının bazılarına zararlarını tazmin etme emrini vermesini sağladı. AKP
raporlarıyla, müzakereler belirlenmiş kanallarla yürütülmeli ve süreç hükümeti, AİHM kararlarının Türk mahkemeleri nezdinde içtihat gü-
bürokratik ivrneye bırakılmalıydı. cünde dikkate alınacağını bir kez daha tekrarladı.
Erdoğan, Irak Savaşı öncesi trans-Atlantik ilişkilerinde yaşanan kar-
gaşa döneminde Kasım 2002'de AB'nin Kopenhag zirvesinde karara bağ­
AKP Hükümeti lanan katılım takvimine soğuk bir tepki gösterdi. Türkiye'nin durumu-
Tütkiye'deki AB-yanlısı güçler, Kasım 2002'de AKP'nin seçim zafe- nun görüşülmesiAralık 2004'te yapılacak toplantıya ertelenmişti. Ancak
riyle beklenmedik bir hamle yapma imkanı buldular. AKP fiilen üyelik geçen yıl Irak'ta patlak veren direniş ve AKP'nin ileriye dönük güvenli
için çalışma vaadinde bulunmakla kalmamıştı, bunun yanında, devlet adımları durumu farklılaştırmıştı. Mayıs 2004'te AB Dış tlişkiler Komis-

elitleriyle ilişkisini dikkate almak zorunda olmayan tek siyasal güçtü. yonu yetkilisi Chris Patten, Aralık 2004'te Avrupa KonSeyi'ndeki oyla-
Daha hükümet kurulmadan Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin katılım mü- manın "Avi1ıpa Birliği'nin İslamiyet'e karşı çoğulcu ve kapsayıcı bir yak-

zakerelerinin programlanan tarihte başlaması doğrultusunda destek laşım göstermedeki kararlılığının esas sınavı" olacağım açıkladı. Ha:ziran

toplamak için Avrupa başkendeı:ini dolaşmaya başladı. On beş yıldır ilk ayında Komisyon, Türkiye'nin demokratikleşme yolunda attığı adımla­

defa Ankara'da hükümet tek bir parti tarafından kurulmuştu ve bu hü- rın tatmin edici düzeye geldiğini ve bu konuda artık izleme sürecine ge-

kümetin başında, koalisy~n ortaklarınca sabote edilme korkusu duy- rek olmadığını bildirdi. Eğer büyük bir alt üst oluş yaşanmazsa, Aralık
madan (ya da bunun arkasına gizlenmeden) reformları uygulamayı va- 2004'te' Türkiye muhtemelen AB bekleme odasına alınacaktır.
at edebilen bir başbakan bulunuyordu. AKP hükümeti, son on sekiz ayı Elbette, nihai katılı,m amacıyla Avrupa Birliği'yle müzakerelere
başlanması, Türkiye'nin toplumsal ve siyasal hayatının yol açtığı geri-
aşkın bir sürede, Ecevit döneminde başlatılan yasaları tamamlamak için
büyük bir gayret sarf etti. Milli Güvenlik Konseyi'niiı yetkileri azaltıldı; limleri sihirli bir değnek değmiş gibi ortadan kaldıracak değildir. Şim­
MGK'nın üye sayısı, sivillerin çoğunluğunu sağlayacak ve içlerinden bi- dilik, ordu, Erdoğan'ın ustaca manevralarıyla kendine tanınan daha
rinin başkan seçileceği şekilde genişletilecekti. Hazira~ 2004'te hapiste- geri plandaki rolü kab\lllenmiş görünüyor, ancak ordunun ulusun
ki Kürt milletvekilleri sonunda serbest bırakıldılar ve devletin yöneti- uyanık bekçiliği pelerinini yeniden kuşanması gerektiği çağrıları hala

mindeki TRT'de "Kültürel Zenginliklerimiz" adıyla Kürtçe bir program dile getirilmektedir. Mücadelenin nasıl bir seyir alacağı, AKP'nin mü-
yayınlanmaya başladı. Bunu, Kürt azınlığının taleplerini karşılama yö- zakereler için İslami tabanının rızasını alma ve laik sistem ile orduyu
nünde bazı ilerlemeler sağlayacak başka hakların tanınması da izleyebi- da tatmin edecek daha ortacı bir yol izleme başarısına bağlı olacak.
Ordunun oynaması muhtemel rol de, Türk silahlı kuvvetlerinin Pen-
ı~) .Gisc~rd d'Estaing ile Helmut Schmidt, Türkiye'nin adaylığının kabul edildiği Helsin- tagon'un planladığı yeni savaşlara ve güvenlik operasyonlarına katıl­
kı zırvesınden sonra, bu karan onaylamadıklannı ilan eden ortak bir metin kaleme aldı­
lar. Giscard d'Estaing, Kasım 2002'de Türkiye'nin coğrafi ve dinsel sebeplerle bir Avru- mayı ne kadar istediğiyle belirlenecek. Mait 2003'te ABD birliklerinin
pa ülkesi olmadığını söylediğinde çok açık bir dille konuşmuştu. Bkz. ,\;i.'Europe sans Türkiye'den geçmeSine ilişkin kararın (yeni seçilen AKP milletvekil-
frontleres", Le Monde, 9 Kasın: 2002.. Genel ~Iarak, Türkiye'nin adayliğl daha çok, sağla lerinin üçte birinin, muhalefetteki CHP'yle birlikte oy kullanmak üze-
kıyaslandığında solda, Kuzey ulkelennden zıyade güney Avrupa ülkelerinde benimsen-
miştir (lngiltere bir istisnadır).
Çağlar Keyder Türk Fanusu 73
72
kaı:arııııa uymamaısıy'ıa) l\An.~I,.~·'ı>
veto edilmesi gibi bir tutu- Yeni kent yoksulları AKP'ye muazzam bir oy deposu sağladı, anc'lk
mun yeniden alınması hiç mümkün görünmüyor. Türklerin duyulma- onlar hala ne yapacakları önceden kestirilemez bir faktör durumunda-
mış bir şekilde itaatsizlik göstermesi Beyaz Saray'da büyük bir öfke lar. Şimdilik AKP, yolsuzluk konusunda geçmişindeki görece temiz si-
doğurdu ve Erdoğan o zamandan beri bu durumu telafi etmekiçin bü- cilinin ekmeğini yemeye devam ediyor. AKP'nin esasen kent yoksulla-
yük çaba harcıyor. Nitekim Ekim 2003'te Erdoğan, AKP grubunu, bir rınıkendine çekmesinin sebebi, somut önerilerden ziyade, onlarla fi-
Kürt devletinin kurulmasını engellemek için bölgede silahlı bir Türk ilen empati kurabilmesidir; bu kesimlerin hoşnutsuzluklarını ifade et-
varlığının gerekli olduğu şeklindeki ordunun mantığına başvurarak, melerini sağlayacak alternatif bir siyasal kanalın bulunmaması da ken-
ABD'nin liderliğindeki işgali desteklemek amacıyla Irak'a asker gön- di işine yarıyor. 'Sol' mirasa sahip çıkan iki büyük partiden Ecevinn
derilmesi lehine oy kullanmaya ikna etmeyi başardı. Ancak Irak Yö- DSP'si, 2002 seçimlerinde hezimete uğramadan önce aşırı-milliyetçi ve
netim Konseyi'nin acil çağrıları birliklerin bölgeye yerleştirilmesini devletçi bir konuma çekildi. Yüzde 19'1uk oy oranıyla Meclis'teki mu-
önledi. Generaller, Washington'ın gözünde eskisi kadar önemliler; halefet partisini oluşturan CHP ise, kendini esasen 'laiklik'le tanımlı­
Erdoğan da ABD'yi yatıştırma politikasına yönelmişdurtüiida:Ordıı­ yor; bu yüzden, aldığı desteğin büyük kısmı, daha gelişmiş bölgelerde-
nun genişleyen profesyonel yapısının, siyasalolaylardaki alışılmış ro- ki ve büyük şehirlerdeki orta sınıf oyları. Yeniliğin sihri yavaş yavaş
lünün azaltılmasıyla (özellikle de Türkiye sınırları içerisinde Kürt ge- dağıldıkça, AKP'nin politikaları ile ona oy veren (ve popülist söylemle
rillalarının faaliyetleri yeniden canlanacak olursa) kolayca bağdaştırı­ cesaret bulmuş olan) kitlenin talepleri arasındaki çatışma giderek geri-
lıp bağdaştırılamayacağı henüz belli değiL. limIere meydan verecek. Avrupa Birliği'nin eninde sonunda üyelik ih-
Mali cephede, borç yükü artmaya devam ediyor ve AKP faiz oranla- timalini resmen kabul etmesinin bir ileri hamle yaratacağı kesin, fakat
rını tedrid bir şekilde düşürmeyi başarsa· bile, aritmetik durumun yine Washington'ın 'Müslüman dünyadaki demokrasi feneri'nin geleceği,
de kontrol alınamayacağına işaret etmekte. Hükümetin yakın gelecekte belirsizliğini hala koruyor.
tam bir iflas ilan etmesi imkansız, ancak sürekli kriz atmosferinden kur-
(Türkçesi: Osman Akmhay)
tulmak mümkün olursa, bu sefer de kemer sıkma ve topluınsal harcama-
lara bütçeden yeterince kaynak tahsis edememenin doğurduğu öfkeyle
başa çıkmak zorunda kalacak. 2001 krizinden beri ekonomik toparlan-
mada önemli adımlar atılmışken, Türkiye'nin genç ve büyüyen nüfusu
her yıl iş piyasasına muazzam sayıda taze genç işçi gönderiyor ve bu
genç insanların umutları işsiz büyüme çağında her geçen gün biraz da-
ha fazla kırılıyor. İşgücünün yeniden yapılanması büyük şehirlerde göz-
le görülür bir kutuplaşmaya yol açtı ve bu soruna artık geniş ailelerin ve
konışuluk dayanışmasının geleneksel mekanizmalarıyla çare buluna-
maz. 1990'lı yıllarda savaştan kaçan ya da doğu ve güney doğu illerinden
kaçmak zorunda kalan Kürtler, şehirlere göçün en büyük unsurlarıydı.
Daha önce göç edenlerin asıl arzuları iş bulma fırsatına kavuşmak ya da
eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanmak iken, yeni gelen göçmenle-
rin kararını belirleyen şey tamamen zorunluluk. Yerinden koparılan bu
insanlar İstanbul'a, Diyarbakır, Adana ya da Antalya'nın civarındaki ge-
cekondu semtlerine, ya da kıyı boylarındaki küçük kasabalara yığılmış
durumdalar. çOğunun da gidecek bir yeri yok.