You are on page 1of 74

11 Eylül

ve
Politik İslam
Üzerine

Demir Küçükaydın
11 Eylül
Ve
Politik İslam
Üzerine

Yazan

Demir Küçükaydın

Bu kitapta yer alan yazılar daha önce çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde
yayınlanmıştır

Derleme Tarihi: 23.07.2008


İkinci yayın: 13 Eylül 2010 Pazartesi

Köxüz Dijital Yayınlar

İndir – Bas – Dağıt

Bu kitap Köxüz sitesinin Dijital yayınıdır.


İndirmek, Dijital olarak basmak ve dağıtmak serbesttir.

Alıntılarda kaynak gösterilmesi dilenir.

1
11 Eylül ve Politik İslam Üzerine

İçindekiler

“11 Eylül ve Politik İslam Üzerine” Yazılar Derlemesinin Yeniden Yayınına Önsöz..... 4
Sunuş ..................................................................................................................................... 5
Bu Uygarlık Yıkılmalı.......................................................................................................... 6
Yirmi Birinci Yüzyıl Başlarken .......................................................................................... 9
İlk Değerlendirme ............................................................................................................ 11
Savaşın Mantığı .................................................................................................................. 15
Anti-Terör Strateji’nin Denklik Prensibi.......................................................................... 16
Denklik İlkesinin Geçersizliğinin Kabulünün Olanaksızlığı ............................................ 18
Geleneksel Silahlarla Denklik İlkesinin Olanaksızlığı..................................................... 19
Atom Kullanmanın ABD Açısından Avantajları............................................................... 20
Atom Kullanmaya Gerçek Tepkinin Minimum Olacağı Bu Günkü Konjonktür............... 21
Türkiye’de Kürt Dünyada Müslüman ............................................................................. 23
Bir Savaşta İki Savaş.......................................................................................................... 26
Petrol, İslam ve Demokratik Cumhuriyet........................................................................ 29
İslam Dini ve Politik İslam ................................................................................................ 32
Yeni Dünya Savaşı’nın Emperyalistler Arası Bir Egemenlik ve Paylaşım Savaşı
Olarak Bazı Özellikleri ...................................................................................................... 35
Savaşın Siyah-Beyaz Karakteri Üzerine .......................................................................... 40
Savaşın Karakteri Üzerine Söylenenlerin Anlam ve Önemi............................................. 40
Siyahlar ve Beyazlar bölünmesi Ne demek? .................................................................... 42
Politik İslam Nedir? ........................................................................................................... 48
Sosyalizm, Din ve Politik İslam......................................................................................... 52
Sunuş Yerine ya da Söyleyecek Sözü Olmamak ............................................................... 52
Tarihsel Gidiş İçinde Politik İslam .................................................................................. 57

2
Avrasya Pasifik Bloklaşması ve Afganistan-Kürdistan.................................................. 61
Bulutlar Irak Üzerinde Toplanırken ................................................................................ 64
Geleceğin Dünyası .............................................................................................................. 67
Requiem ve 11 Eylül ........................................................................................................... 70
11 Eylül ve Politik İslam’ı Anlamak İçin Duvarcı Sicimleri .......................................... 72

3
“11 Eylül ve Politik İslam Üzerine” Yazılar Derlemesinin Yeniden Yayınına
Önsöz

Bu derleme, kendi teorik evrimim bakımından, din kavramının birbiriden son derece farklı üç
ayrı kullanım ve anlamını ayıramadığım; bir sosyal hareket olarak din ile, bin inanç olarak
din (ya da bir hukuki tanım olarak din) ve bir toplum veya topluluk biçimi veya tanımı olarak
din ayırımı bilmediğim, din kavramıyla esas olarak sosyal bir hareket olarak dini anladığım
zamanlarda yazılmış yazılardır. Bu nedenle aynı zamanda teorik evrimimin belli bir anını
yansıtmaktadır. Yanlış olmaktan ziyade eksiktirler ve bu aynı sözcükle karşılanan farklı
kavramları ayıramadığı için zaman zaman anlam kaymaları vardır.
Örneğin şu satırlar bu belirsizliği gösterir:
“Burjuva uygarlığının dayandığı özel mülkiyet ve kara, karşı kullanım değerlerinin toplumun
ihtiyacına göre üretilmesini hedeflemeden; bu uygarlığın dayandığı ulus ve araçsallaşmış
akla karşı çıkılmadan; “biz” kavramının bir dini ya da ulusu değil, tüm dünya gezegeninde
yaşayan insanları kapsadığı ve herkesin tüm insan kardeşlerine karşı sorumlu olduğu bir
anlayışa dayanmadan sadece burjuva uygarlığının değil, Budizm, İslam, Hıristiyanlık gibi
klasik uygarlıkların kazanımlarını da içerip aşacak başka bir uygarlık kurulamaz.”
Örneğin, burada burjuva uygarlığı dininin ne olduğuna ilişkin bir kavrayış yoktur. Ama “bu
uygarlığın dayandığı” ifadesiyle bir bakıma tam da bu uygarlığın dayanması gereken din
tanımlanmaktadır. Daha sonra şekillenecek din teorisinin kıyısındayızdır ama henüz öyle
olduğumuzu da görmemekteyizdir.
*
Bu yazılarda, bir politik ve sosyal hareket olarak din içinde sınıfsal eğilimlerin bir şekilde
yansıyacağından hareketle, Politik İslam’da bayrakların ayrışacağını yazıyorduk.
Bu öngörü şimdiden gerçekleşme eğilimine girmiştir.
Yoksulların İslam’ı bayrak yapan partisi ile burjuvazinin İslam’ı bayrak yapan partisinin
bayrakları şimdiye kadar birbirine karışıyordu ama bu bayraklar da giderek ayrılmaktadır ve
ayrılacaktır.
*
11 Eylül’ün bu yıl dönümü vesilesiyle bu iki kısa notla derlemeyi indirilecek kitap olarak
yeniden sunuyoruz.
12 Eylül 2010 Pazar

4
Sunuş

Aşağıdaki derleme, 11 Eyül’ün hemen ardından aynı yılın sonuna kadar geçen üç buçuk aylık
dönemde yazılmış yazılardan oluşuyor.
Derlemeyi 11 Eylül’ün beşinci yılı vesilesiyle indirilmek üzere kitap biçiminde Köxüz
sitesine koyuyoruz.
Yazılar Özgür Politika’ya yazılan haftalık yazılar ve Demir’den Kapılar adlı sitede ekstra
yazdığımız yazılardan oluşuyor.
Ayarıca bu yazılar içindeki bazı bölümlerden daha sonra Almanya’da çıkan Köxüz dergisinde
Almanca olarak yayınlanmak üzere bir derleme yapıldı. Ne var ki bu derleme çevrilmedi ve
Köxüz yayınına son verdiğinden de yayınlanamadı.
Bu Almanya’da basılı olarak çıkan Köxüz için yapılan derlemeyi şimdi Köxüz sitesinde 11
Eylül’ün beşinci yılı vesilesiyle tekrar yayınlayacağız. Tekrara yol açmamak için bu yazıyı bu
derlemeye almadık.
Demir Küçükaydın
10 Eylül 2006 Pazar

5
Bu Uygarlık Yıkılmalı

Alman Başbakanı bay Schröder Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan saldırıyı uygar
dünyaya karşı bir savaş ilanı olarak tanımladı. Bay Bush ise iyi ve kötü arasındaki devasa
savaş olarak. Daha önce uygarlıklar veya kültürler savaşı olarak “think tank”larca oluşturulan
ve bir beyin jimnastiği gibi görülen doktrin birdenbire biricik gerçek gibi ortaya çıkıyor.
İşte “İslam”, modern insanlığın, demokrasi ve insan hakları gibi değer ve kazanımlarına
yabancı ideoloji veya din başka bir kültür ve başka bir uygarlığın sembolü değil mi? Ancak
uygarlık düşmanı, insan hayatı gibi temel bir insan hakkından bihaber barbarların binlerce
insanı böylesine soğuk kanlıca öldürebilecekleri açık değil mi? O halde bu insanlıktan,
modern insanlığın değerlerinden nasibini almamışların yer yüzünden silinmesi, insanlığın
huzur içinde yaşaması ve modern uygarlığın nimetlerinden yararlanabilmesi için yapılması
farz bir görev değil midir? Böylece modern uygarlığın bu barbarlığa veya bu başka kültür
veya uygarlığa karşı imha seferi başlamış bulunuyor.
Ne Dünya Ticaret Merkezi ve Perntagon’a yapılan saldırılar bu uygarlığa bir saldırıdır, ne de
ABD ve müttefiklerinin, bundan sonra “kötülere”, “barbarlara”, “batı uygarlığının değerlerini
ve kazanımlarını” tanımayanlara karşı uygarlık bayrağıyla yapacağı saldırılar bu uygarlığın
savunusu olacaktır. Dünyanın siyahları ve onların bu günkü bayrağı İslam’a karşı yürütülecek
bu haçlı seferi, modern uygarlığın savunusu bayrağıyla yürütülecektir. Ama bütün bunlar,
sadece bu kapitalizm ve emperyalizm denen toplumsal sistemin değil, bu burjuva uygarlığının
ve değerler sisteminin yıkılması gerektiğini en kör gözlere bile sokacak, bu uygarlığın
değerlerine karşı bir sorgulama başlatacaktır. Bu anlamda, bay Schröder’in ABD’ye saldırıları
bu günkü uygarlığa karşı bir savaş ilanı olarak tanımlaması, onun sandığından çok daha fazla
bir gerçek tohumunu içinde barındırmaktadır.
Bu saldırılar bu uygarlığa değil, bu kapitalist emperyalist sisteme ve bu sistemin en büyük
gücüne yöneldiler. Pentagon, Dünya Ticaret Merkezi, diğeri başarısız olan Beyaz Saray veya
Kongre’ye yönelik kamikaze saldırıları, bizzat bu sistemin en büyük gücü olan ABD’nin
Ekonomik, Askeri ve Politik merkezlerine yönelikti. Ekonomi, Politika ve Askeriyenin
varoluşuna ve dayandığı temellere değil. Eğer sembollerle konuşmak gerekirse, Pentagon ve
Dünya Ticaret Örgütü’ne değil, burjuva uygarlığının dayandığı değer ve ilkelerin sembolü
Hürriyet heykeline bir saldırı bu uygarlığa yönelikliği sembolize ederdi. Bu uygarlığın
değerlerine karşı ise onun sembollerinin fiziki imhasıyla değil, başka bir değerler sistemiyle
savaşılabilir.
İlk bakışta, gerek Batılı ideologların, gerek politik İslam teorisyenlerinin göstermeye
çalıştıkları gibi bu eylemleri gerçekleştirenlerin bayrağı olan Müslümanlığın başka bir
değerler sistemini savunduğu düşünülebilir. Ancak bu sadece bir görünüştür.
Politik İslam, klasik İslam’ın aksine bir uygarlığın ve onun dayandığı değerler sisteminin
ifadesi değildir. Klasik İslam uygarlığı artık yoktur. Olsaydı bile dünyanın en Protestan dini

6
olan İslamiyet, bir bezirganlık dini olarak, modern uygarlığın temelindeki kar ve özel
mülkiyete bir karşı alternatif sunamazdı.
Din bir bayraktır. Bu günkü politik İslam’ın İslam’ı da sanılanın aksine, başka bir uygarlığı
veya değerler sistemini temsil etmemektedir. O ne burjuva uygarlığının hayranlarının sandığı
gibi geçmişe bir özlem ve gericilik; ne de Politik İslam taraftarlarının propagandasını yaptığı
gibi bir başka uygarlık, kültür ve değerler sistemidir. Gerici değildir, aksine, modern ve
modernist bir karakter taşımaktadır politik İslam. Başka bir uygarlık değildir. Bu uygarlığın
temelindeki özel mülkiyet ve kara hiç bir eleştirisi yoktur. Özel mülkiyet ve karın dayandığı
modern burjuva uygarlığının sonucu olan görünüm ve değerlere karşı bir tavır olarak
çıkmaktadır.
Bu tam da onun gerçek karakterini ele vermektedir. Ezilenler, genellikle görünümlere bakarak
tavır alırlar. İsyanlarını egemenlerin ve kendilerini ezenlerin yaygınlaşmış sembollerinin
zıddıyla ifade ederler.
Modern kapitalizmin Hıristiyanlığın yaygın olduğu Avrupa’da doğması ve bütün zengin ve
emperyalist ülkelerin Hıristiyan olması nedeniyle, kapitalizmin kurbanlarının gözünde,
Hıristiyanlık ve kapitalizm ve emperyalizm arasında zorunlu bir bağ varmış gibi
görülmektedir. Bunun kurbanları da eğer Müslüman kitlelerse, kolayca buradan
Müslümanlığa karşı Hıristiyan-kapitalizmin bir haçlı seferi analojilerine kolayca
geçebilmektedirler.
Hâlbuki sosyolojik olarak, Haçlı seferleri, o zamanın dünyasında, bu günün Amerika ve
Avrupa’sının benzeri olan çürüyen Ortodoks Bizans ve İslam uygarlıklarına karşı, kuzey
Avrupalı (ve Orta Asyalı) henüz uygarlaşmamış kavimlerin bir akını, bir uluslar göçüydü.
Hıristiyanlık sadece bir bayraktı. O zamanın New York’u İstanbul’du ve Çifte Gökdelenleri
de Ayasofya. Haçlılar Kostantinopol’ü yağmalayıp, o uygarlığın bütün sembollerini yerle bir
ediyorlardı. Doğu’dan gelen Türk ve Moğol kavimler ise, bayrakları İslam olmasına rağmen
İslam uygarlığının merkezlerine saldırıyorlardı.
İslam, özellikle Arap ülkeleri ve Afrika’da, Kapitalizmin, Emperyalizmin bu kurbanları
arasında, bu uygarlığa tepkinin bir bayrağıdır. İslam bu gün, siyah adamın partisinin
bayrağıdır. İslam dininin göçebe kandaş İbrahim dininden kaynaklanması, İsa’nın “sağ
yanağına vurana sol yanağını döndür” diyen kölelere has direniş ideolojisinin aksine; “Göze
göz, dişe diş” diyerek, onu emperyalist saldırı ve sömürüye karşı direnişe uygun bir bayrak
kılmaktadır.
Yarı köle durumundaki sömürgeler Gandi gibi, köleciliğin güçlü izlerinin bulunduğu Güney
eyaletlerindeki siyahlar da M. Luther King gibi pasif direniş önderlerini çıkarırken; yarı
sömürgeler “iktidar namlunun ucundadır” diyen Mao, sanayileşmiş Kuzeyin gettolarında
yaşayan siyahlar İslam’a yönelip Malcolm X gibi önderler çıkarmışlardır.
Politik İslam elbet aynı zamanda, bu özellikleri ve yanılsamalar nedeniyle ezilenlerin
mücadelesine uygun bir bayrak özellikleri taşırken, aynı zamanda, İslam ülkelerindeki bir
burjuva kesiminin, yaşamı ve gelenekleriyle yaşadığı topluma yabancı Batı’nın işbirlikçisi
burjuva tabakalara karşı, ideolojisi ve yaşamıyla ezip sömürdüğü kitlelerden zeytinyağı gibi

7
açıkta kalmayan ve onların memnuniyetsizliğini kendi kanalına akıtması için de uygun bir
olanak sunmaktadır. Yoksulların İslam’ı bayrak yapan partisi ile burjuvazinin İslam’ı bayrak
yapan partisinin bayrakları şimdiye kadar birbirine karışıyordu ama, bu bayraklar da giderek
ayrılacaktır.
Ancak politik İslam, ezilenlerin ve dışlananların mücadelesi için ne kadar uygun bir bayrak
sunarsa sunsun, burjuva uygarlığını aşma yeteneğinde değildir. Bizzat o uygarlığın ufku
içinde, bütün sembolleri tersine çeviren ve ona isyanını böyle dile getiren bir tepkidir.
Burjuva uygarlığının dayandığı özel mülkiyet ve kara, karşı kullanım değerlerinin toplumun
ihtiyacına göre üretilmesini hedeflemeden; bu uygarlığın dayandığı ulus ve araçsallaşmış akla
karşı çıkılmadan; biz kavramı bir dini ya da ulusu değil, tüm dünya gezegeninde yaşayan
insanları kapsayan ve herkesin tüm insan kardeşlerine karşı sorumlu olduğu bir anlayışa
dayanmadan sadece burjuva uygarlığının değil, Budizm, İslam, Hıristiyanlık gibi klasik
uygarlıkların kazanımlarını da içerip aşacak başka bir uygarlık kurulamaz.
Bunu ancak sosyalizm başarabilir. Ama Sosyalizm ise, ancak içindeki burjuva uygarlığının
kalıntı ve ideallerinden arınarak, dünyanın yoksullarını kurtarma eyleminin bir nesnesi olarak
gören Avrupa merkezciliğinden kurtularak bunu başarabilir.
Bu kamikaze saldırılarında ifadesini bulan, bu uygarlığın ikiyüzlülüğüne karşı tepki; sadece
kapitalizme değil, onun zafer arabasına binmiş ve dünyanın, siyahlarının başına gelenler
karşısında umursamazlığını sürdüren beyaz işçiye karşı da bir tepki, “eğer bu dünya bana yar
olmadıysa sana da yar olmasın” diyen, sağır kulaklara karşı bir isyan çığlığı olarak haklı ve
anlaşılabilir gerekçelere sahiptir onu kısa vadede şok edip şaşırtabilir; onun yeni tepkilere yol
açacak şiddetini üzerine çekebilir ama onu yıkamaz. Ve onun yerine tüm insanların insanca
yaşayacağı bir düzene yol açabilmek için, dünya çapında milyarlarca, farklı din, dil, ırk ve
ulustan insanı bir araya getirecek ve bu günün kapitalist uygarlığının yıkıp sosyalist bir
uygarlık kuracak bir hareket yaratamaz.
İslam üçüncü dünyanın ezilenlerinin isyanının; siyahların; bir tepkinin bayrağıdır. Bu
kamikaze saldırıları bir isyan çığlığıdır ama bir başka uygarlık veya kültürün savaş ilanı
değildir. Bu uygarlığın ona ithaf ettikleri, aslında onda olmayandır: bu uygarlığın yıkılması
çağrısı, projesi ve bu uygarlığı aşabilecek; meta üretimi ve kara dayanmayan bir uygarlığın
değerler sistemi.
14 Eylül 2001 Cuma
*

8
Yirmi Birinci Yüzyıl Başlarken

Eğer yüzyılları takvimlerle değil, onlara damgasını vuran olaylarla tanımlamak gerekirse,
yirmi birinci yüzyıl, Manhattan’daki İkiz Kuleler’in intihar saldırılarıyla çöküğü gün başladı.
Yüzyılın başladığı tarihi unutulmaz kılan, yıkılan kulelerin yan yana duruşlarında ortaya çıkan
rakamdır: 11. Ve bu kuleler 11 Eylül günü yok oluşlarıyla bir yüzyılın başlangıcının sembolü
olacaklardır.
Yirminci yüzyıl ise 1990’ların başında veya 80’lerin sonunda bitmişti. İster Berlin Duvarı’nın,
ister Sovyetler’in çöküşü sembol olarak ele alınsın bu sonucu fazla etkilemez. Peki arada
geçen on küsur yıl nedir? Bu yıllar ne yirminci ne de 11 Eylül günü içine girilen yirmi birinci
yüzyılın içine almadığı bir Araf, bir “geçiş dönemi” gibidir.
Yirminci Yüzyıl bir cehennemdi. Aşırılıkların ve şiddetin insanlık tarihinde görülmemiş
ölçülere yükseldiği bir yüzyıl olmuştu tarihçi Hobsbawm’ın gösterdiği gibi. Batı basını,
kulelerin yıkılışını “Inferno” sözcüğüyle tanımlamıştı. Yani Cehennem, Dante’nin cehennemi.
Yüzyıl daha kapısında, insanlığa, kapısından geçip içine girdiğiniz yer cehennemdir demekte.
Cennet yok. Sadece bir cehennemden diğer cehenneme geçiş var. Daha kıyıcısına, daha
dayanılmazına.
Doksanlı yılların globalleşme hayallerinin egemenliği altında unutuluverdi yeryüzünde nasıl
bir yoksulluğun kol gezdiği. Globalleşme bütün bu sorunları kendiliğinden çözecekti. İşte
yavaş yavaş demokrasiler geliyordu. Şimdi eski dünyanın diktatörleri tasfiye edilecekti. Bir
süre sonra yavaş ama emin adımlarla globalleşme sağladığı ekonomik büyüme ile dünyanın
geri ve yoksul insanları için de yaşanır bir hayatın olanaklarını sunacaktı. Dünyanın giderek
bir apartheit rejimine dönüştüğü yollu çözümlemeler alayla karşılanıyor, bir fantezi olarak
görülüyordu.
Körfez savaşı sırasında Noam Chomsky, bu savaşın bir ırklar savaşı olduğunu söylemişti.
İnsanların diyordu derisinin rengine bakarak hangi taraftan olduğunu kestirebilirsiniz. Bu
gözlemin tarihsel imaları üzerine kimse kafa yormadı. Globalizm şenlikleri arasında unutuldu
gitti.
Daha duvar yıkılırken, dünyaya yeni bir duvar örüldüğünü; yoksulların dünya çapında bir
rezervata kapatıldığını söylüyorduk biz de yazılarımızda. Bunun ortaya çıkardığı devasa
problemler üzerine düşünmeye, tartışmaya çağırıyorduk sosyalistleri, devrimcileri. Eski
dünyanın alışkanlıklarıyla düşünenlerin anlayışsızlık duvarına çarpıyordu. Zaten düşünecek
kimse de kalmamıştı. Bir yanda, dünyaya gözlerini kapatarak, eski düşünce kalıplarına
sımsıkı sarılarak iman gücüyle ayakta kalmaya ve hayatına bir anlam vermeye çalışanlar,
diğer yanda, kapitalizmin tarihsel zaferi karşısında Globalleşme zafer arabasına binenler.
11 Eylül sadece Globalleşme hayallerinin bitişi değildir, eski solun bütün kavramsal
araçlarının geçersizliğinin de ilanıdır. 11 Eylül’de tıpkı Körfez savaşında olduğu gibi,
insanların rengine bakarak hangi taraftan olduğunu kestirebilirsiniz. Bir yanda bu olayı, “eden

9
bulur”, “rüzgar eken fırtına biçer” diyerek anlayışla karşılayan Latin Amerikalılardan sempati
ve coşkunluğunu açıkça ortaya koyan Filistinlilere kadar insanlığın büyük çoğunluğu,
Siyahlar, eski alışkanlıkla şu “üçüncü dünyalı” denilenler; diğer yanda terörden, uygarlıktan,
masum insanlardan söz ederek yeni cinayetlerine yol yapan Beyaz Adam, şu birinci
dünyalılar. Şu televizyonlarda bir yandan “Inferno” resimlerini izlerken, sürekli bir gözüyle
de hisse senedi fiyatlarının akan endekslerine bakanlar.
Bu ayrımın önemini en radikal solcular bile kavramış ve mantık sonuçlarına ulaşmış değil.
Örneğin yine Noam Chomsky olayı anlamaya çalışırken yazısının muhatabının beyaz adam
olduğunun farkında değil. Bütün çabası beyaz adama anlatmaya ve onu iknaya yönelik.
“Anlamaya Çalışalım”ın zamiri, öznesi, “biz”i beyaz adam. Beyaz adamın onları
anlamayacağını, anlamaya çalıştıklarının ise artık beyaz adamca anlaşılmak gibi bir umut ve
dertlerinin olmadığını kavramıyor. Hala ölen emekçilerden ve masumiyetlerinden söz ediyor.
Artık yeryüzünde kimsenin masum olmadığını ve olamayacağını anlamıyor. Hem de bunu
bizzat Bush dillendirdi. Sadece teröristler değil destekçileri, koruyucuları da diyerek. Aynı
anlayış siyah adamın açısından da şöyle formüle edilebilir: Sadece askerler ve hükümetler
değil, onlara vergi verenler, onları seçenler, destekleyenler ve onların cinayetlerine
soygunlarına karşı çıkmayan sözde işi, eşi ile meşgul “masum” insanlar da suçludurlar.
Artık yeryüzünün bir yerindeki en küçük bir haksızlıktan tüm insanların sorumlu olacağını
anlamıyorlar ve hala eski düşünce alışkanlıklarıyla, ölen masum insanlardan söz ediyorlar.
Artık yeryüzünde kimsenin masum olamayacağını anlatacak yerde, o “Masum” insanlara
masum olmadıklarını, suçlu olduklarını söyleyecek yerde, hala eski ölçülerle ölenlerin emekçi
olduğundan söz ediyor. O emekçilerin, imtiyazlarının kölesi olduğu; o masum beyaz işçilerin
artık, yeryüzü ölçüsünde bir eşitlikçi düzen istemeyeceği; bunun kendi maddi yaşam
düzeyinde ve alışkanlıklarında köklü bir değişme ve düşüş gerçekleşmeden olamayacağı
gerçeğine gözlerini kapıyor. Siyah ve beyazlar arasında artık sadece konum ve çıkarlar
bakımından değil, ruhsal bakımdan da muazzam bir kopuş olduğunu anlamıyor veya anlamak
istemiyor.
Siyahlara yönelik olarak, bu beyaz adamı anlayalım, ona göre bir savaş stratejisi geliştirelim
yaklaşımı geliştirecek yerde, beyaz adama siyahı anlamayı öneriyor. Temel yanlış burada.
Bizim bütün soldan farklı olarak temel farkımız bu noktada toplanmaktadır. Bizim
muhatabımız siyahlardır ve siyah açısından sorunu tartışıyoruz. Siyahların açısından bu
eylemleri, programları ve stratejiyi eleştiriyoruz. Yaklaşımımızın özündeki temel farklılık bu
noktada toplanmaktadır. Biz beyazlara siyah adamın niye böyle davrandığını anlayalım
demiyoruz; biz siyahlara beyaz adamın niye böyle davrandığını anlayalım diyoruz. Biz siyah
adamla tartışıyoruz, muhatabımız siyah adam.
Gerçi muhatap kabul ettiğimizle ne ortak bir dilimiz, ne kavram sistemimiz var. O bir radikal
politik Müslüman, biz bir ateist ve Marksist’iz. Onun henüz kapitalizm diye bir derdi yok, biz
ise bütün kötülüklerin anası olarak onu görüyoruz. Ama bu kopukluk önemli değil, sorunun
bir kere böyle konulmuş olması gerekiyor. Yapılmaya çalışılan da tam budur.
Bu yazı serisinde adım adım bu yaklaşım çeşitli yönleriyle açılmaya çalışılacaktır.

10
İlk Değerlendirme

11 Eylül 2001 akşamı Medya TV’de 12 Eylül’ün yıl dönümü vesilesiyle yapılacak
değerlendirme programına davet edilmiştim. Sabah Hamburg’tan yola çıkmış ve akşam üstü
Brüksel’in Çevre Yolu’nda trafik tıkanıklığına yakalanmıştık. Tıkanıklığın normal günlük işe
gidiş ve geliş salınımlarından olduğunu düşünüyordum. Dünyanın bütün büyük şehirlerinin
aynı olduğu, arabalarında bitmek bilmeyen kuyruklarda bekleşen veya metrolarda boşluğa ya
da camdaki kendi hayaline bakan insanların bu sefaleti yaşayabilmesi için milyarlarca insanın
sefalet ve baskı altında yaşaması ve yeryüzünden yaşamın varoluş koşullarının yavaş yavaş
ama adım adım yok oluşunun saçmalığı ile bir kaç saat sonra çıkacağım Programda 12 Eylül
üzerine neler diyebileceğim üzerine düşünceler birinden diğerine sıçrıyordu, telefon çaldığı
sırada.
Telefondaki arkadaş, radyo ya da televizyonu izleyip izlemediğimi sordu. Sonra devamla,
Amerika’a büyük şehirlerin yandığını, şehirlerin boşaltıldığı ve galiba bir atom savaşının
başladığı veya başlayacağını söyledi. Bunları kendisi henüz görmemiş veya radyodan
duymamıştı ama ona da başka bir arkadaşı telefonla haber vermişti.
O bunları söylerken, çok kısa bir an, “burası Brüksel, Nato’nun merkezi. Bir Atom savaşında
buraya en az bir düzine Atom bombası yollanır. Demek Brüksel’de ölecekmişiz” diye
düşündüğümü ve sanki yaklaşan füzeleri görebilirmiş gibi göğe doğru bir bakış attığımı bile
hatırlıyorum. Tabii bunlar göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda olan şeyler. Birden
yine, Rusya’nın şu an bir Atom savaşı yapacak gücünün olmadığı; Saddam gibilerin Atom
silahı olsa bile, bunu ABD’ye karşı kullanmayacağı, aslında onların dengeleri güden soğuk
hesap adamları olduğu gibi düşünceler hızla kafamdan geçti. Bütün şehirler yandığına göre,
Siyahlar’ın geçen yıllarda Los Angeles’te yaptıkları türden bir kendiliğinden patlama veya
ayaklanma mı idi? Arkadaş bu soruya bilmediğini ve haber vermek istediğini ve radyoyu
açmamı söyleyerek telefonu kapadı.
Radyoda ise anladığımız bir dilde haber bulamıyorduk. Flamanca, Valonca, Fransızca,
Hollandaca radyo istasyonları birbiri ardınca çıkıyordu. Hepsinde heyecanla haberler
verildiği, Amerikan şehirlerinin isimleri, felaket sözcükleri duyuluyordu. Belli ki hiç
alışılmamış bir şeyler oluyordu. Ne olaydı ki bu? Acaba içinde olduğumuz trafik tıkanıklığı
da olağanın dışında ABD’de olanlarla ilgili bir tıkanmamıydı? (Biraz sonra büyük olasılıkla
bu tıkanmanın, Nato karargahında binlerce sivil personelin evlerine yollanması ve ertesi gün
işe gelmemelerinin kendilerine bizzat en üst Nato personelince megafonla bildirilmesi ile
ilgili olabileceği de ortaya çıkacaktı.)
Haberi duyduktan yarım saat sonra Medya TV’deydik. Televizyonun çalışanlarının çoğu
işinin başındaydı anlaşılan. O sıra ara vermiş olanlar kantindeki TV’de CNN’nin sürekli
tekrarladığı çifte kulelere kamikaze saldırılarını seyrediyor ve çeşitli yorumlar yapıyordu. Bu
Amerika’daki Savaş taraftarlarının bir provokasyonu olabilirdi veya Mossad yapmış olabilirdi
11
Orta Doğu’daki savaşta ABD’yi yanına çekmek için. Komplo teorileri birbirini izliyordu.
Katılacağımız programın yapımcısı ve sunucusuna “senin program düştü” yani onu artık
kimse seyretmez anlamında takılmalar oluyordu profesyonel jargonuyla.
Moderatör ve yapımcı arkadaş, programın yarısını bu olaya ayırmanın yerinde olacağını ve ilk
soruyu da bana soracağını söylüyor? Ne söylenebilir? Henüz hiç bir şey yok kesin olarak
ortada çöken iki bina ve Pentagon’dan başka. TV’deki haberlere son bir defa daha bakıyorum.
Acaba veriliş tarzından bir şey çıkarılabilir mi diye. Bir ara dört veya beş uçaktan söz edilir
olmuştu. Havada en az iki üç uçak daha olması gerekiyordu, şimdi ise tek uçaktan söz edilmiş
ve artık ondan da söz edilmez olmuştu. Belli ki, gizlenmek istenen bir şeyler vardı.
Muhtemelen bu uçağı kendileri düşürmüştü ve söylemek istemiyorlardı veya bu uçak da çok
önemli bir hedefe çakılmıştı paniği engellemek için söylemiyorlardı. Pentagon ile ilgili
görüntü yoktu artık. Ondan söz bile edilmiyordu. Bütün objektifler sadece ikiz kulelere
yoğunlaşmıştı. Öte yandan bir ara ABD dışişleri bakanlığının önünde patlayan bir arabadan
söz edilmiş, şimdi ondan da haber yoktu.
Belli ki ortada bir dezinformasyon vardı. Körfez savaşında nasıl sonradan Alaska’daki tanker
faciasında petrole bulanmış olduğu anlaşılan kuş görüntüsüyle on binlerce insanın
öldürülmesi ve petrollerin emniyete alınması sağlanmışsa şimdi de öyle şeyler oluyordu
muhtemelen. Bir kaç yıl sonra kokusu çıkardı. Çok dikkatli olmak gerekiyordu. Ağaçlardan
ormanı görmeme durumunda olmamak; komplo teorilerine itibar etmemek ve en belirgin
tartışılmaz çizgilerden hareketle bir değerlendirme yapmak gerekiyordu.
Olayı duyduktan bir kaç saat sonra programın sunucusu bana değerlendirmemi sorduğunda,
hatırımda kaldığı kadarıyla aşağı yukarı şu düşünceleri dile getirdim:
“ Önce bu olaya nasıl yaklaşmak gerekir? “Masum insanların öldürülmesini tasvip ediyor
musun? ” gibi sorular problemi yanlış koyarlar ve anlaşılmasını olanaksızlaştırırlar. Sorun
olayın nedenleri üzerine kafa yormak onları bulmaktır. Suyu ateşin üzerine koyarsanız
kaynar. Bu “suyun kaynamasına karşıyım, suyun kaynamasını tasvip etmiyorum”dan daha
farklı bir mantık değildir.
Öte yandan, olayın ardında kimin olduğunun da önemi yoktur sosyolojik bakımdan. Bu gibi
durumlarda olayı önce sosyolojik boyutuyla doğru anlamak gerekir. Ondan sonra bu temel
üzerinde daha ayrıntılı çözümlemeler geliştirilebilir. Aksi taktirde ağaçlardan orman
görülmez olur. O halde son derece açık olan olgulardan yola çıkmak gerekiyor.
Birincisi, olayı kimin yaptığı önemli değil, ama hangi hedefe yönelik olduğu çok açık. Dünya
Ticaret Merkezi, Pentagon ve Dış İşleri Bakanlığı (O sıralar Dış işleri Bakanlığı önünde
patlayıcı dolu bir kamyonun patladığı da söylenmişti. ) Nedir bunlar? Hem genel olarak
Kapitalizm ve Emperyalizmin hem de Özel Olarak Amerikan Emperyalizminin Mali-İktisadi,
Askeri ve Politik gücünün ve egemenliğinin sembolleri.
Yapanların bir bildiri yayınlaması gerekmiyor. Hedeflerin kendisi en açık bildiridir. Yani
ABD’nın Askeri, Politik ve Mali merkezleri saldırının hedefleri. Yani ABD emperyalizmine
yönelik.

12
Peki kim bu saldırıya seviniyor? Televizyonda Filistinlileri gördük onlar açıktan seviniyorlar.
Biraz önce seyreden insanlardan hiç birinin üzüldüğünü de görmedim. Hepsi ABD binlerce
insanı yok ederken neredeydiniz; bir de sizin başınıza gelsin de acı neymiş görün bakalım
biçiminde tepki gösteriyor. Şu an üçüncü Dünya denen dünyadaki yoksul insanların açıktan
göstermeseler bile içten içe buna sevindiği, benzer tepki ve yaklaşımlar gösterdiği açıktır.
Her gün her arabesk şarkıda bulunacak yoksul ve umutsuz insanın “bu dünya madem bana
yar olmadı, sana da yar olmasın” diyen çığlığıdır bu eylem. Olayın ardında şu veya bu
istihbarat örgütünün olması da önemli değildir. (Ki sanmıyorum, istihbarat örgütleri hiç bir
şeyin gizli kalmayacağını herkesten iyi bilirler ve bu nedenle böyle bir şeye cesaret
edemezler; hiç bir bürokrat veya devlet adamı böyle bir karar alıp böyle bir eyleme cesaret
edemez; bir kere o kadar insana güvenemez. Bu eylem büyük güven gerektirir. Bu ise
kesinlikle mutlak bir inanç. Bürokratlarda ve devlet adamlarında hiç olmayacak olan da
budur. Bu umutsuzluğun nerelerde yaygın olduğu açık. Filistin’de her gün bunu görüyoruz.
Bu onun çok daha büyük çaplısıdır. )
Şu an yeryüzünde binlerce çocuk açlıktan, gıdasızlıktan ve bakımsızlıktan ölüyor. Onlarca
ülkenin binlerce karakolunda şu an insanlara işkence yapılıyor. Bütün bunlar karşısında
gözünü kapayan beyaz adama yeryüzünün siyahları, “şimdi, gör bakalım nasıl oluyormuş”
diyor.
Peki bu olayın sonucu ne olacak? Birincisi ABD ve Emperyalistlerin hiç bir ders
çıkaracakları beklenemez. Olaya bir polisiye olay olarak bakıp bu olay aracılığıyla birikmiş
hesaplarını tahsil edeceklerdir ve yoksul insanlığa yeni göz dağları verilecektir. Aslında
bakmayın resmi üzüntü sözlerine. ABD de, Avrupa da, örneğin Türkiye de içinden buna
sevinecektir. Örneğin biraz önce doların düştüğü haberleri vardı. Türkiye’nin politikacıları
da buna için için seviniyorlardır. Avrupalı politikacılar da Euro’nun Dolar karşısında
durumu güçlendiği için seviniyordur. “Öldürülen masum insanlar” söylemi sadece çıkarları
savunmanın bir aracıdır.
ABD bundan Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Avrupa’da Avrupa karşısında zayıflayan
gücünü tekrar pekiştirmek için yararlanacaktır. Bu anlamda Avrupa, ABD karşısında güçsüz
olduğu için ondan yana gibi görünüp aslında ona karşı geniş politik müttefikler aracılığıyla iş
görmektedir. Buna karşı ABD de Avrupalıları zor durumda bırakarak gücünü gösterme ve
koşullarını dikte ettirme olanağı bulacaktır.
Buna karşılık Avrupa, ABD’nin bu davranışlarının yaratacağı memnuniyetsizlikle ABD’yi
tecrit ederek etkisini güçlendirmeye çalışacaktır. Globalizm söylemleri arasında insanlar
Avrupa ve ABD çelişkilerine çok dikkat etmiyorlar ama bu çelişkiler ve çatışma, eski
alışkanlıkla “Üçüncü Dünya” dediğimiz dünyanın siyah rezervatına karşı bir ittifakın yanı
sıra sürmeye devam ediyor hem de keskinleşerek. Özellikle Sovyetler’den kalan parçaların
nasıl paylaşılacağı noktasında ciddi bir çatışma var. Avrupa Doğu Avrupa’yı kesin ele
geçirmişti. Yugoslavya da aşağı yukarı düştü. Buna karşı ABD UÇK’yı devreye soktu ve
kendisine rağmen bir şeyler olamayacağını hatırlatıverdi.
Arap İsrail çekişmesi bile ABD ve Avrupa çekişmesiyle bir bağlantı içindedir. ABD’nin
sadece Türkiye ve İsrail gibi biri iflasın eşiğinde, sırf zora dayanan iki desteği vardır. İran,
13
Irak, İran, Araplar hatta Rusya ABD’ye karşı Avrupa tarafında yer almaktadır. Orta Asya’ya
ve Kafkaslar’a giden yollarda ABD kötü durumdadır.
ABD bu durumdan yararlanarak Orta Doğu, Orta Asya ve başka bölgelerde silahları
konuşturarak, yitirdiğini zorla gidermeye çalışacaktır. ABD’nin güçlü olduğu yan askeri
üstünlüğüdür. O çatışmayı bu alana çekecektir. Avrupa ise diplomasi ve politikada güçlü, o
da oraya çekecek. Tabii arada binlerce yoksul insan daha ölecektir.
Çatışma yeni argümanlarla devam edecektir. Avrupa ABD’ye bak füze savunma sistemi
diyordun, onun bir işe yaramayacağını gösterdi gel bu işten vazgeç. Öte yandan bu gibi
saldırılara karşı bizim de kendi gücümüzün olması gerekir beraber daha iyi savaşımızın
olması için, gel de bizim Avrupa Ordusu’nu torpilleme diyecek. ABD de aynı olaylara
dayanarak, tam da Füze Savunma Sisteminin gerekliliğini gösterdi diyecektir.
Yani toplumda çatışan tüm taraflar bu olaydan hareketle gücünü ve etkisini arttırmaya ve
pekiştirmeye çalışacaktır.
Türkiye ve Kürdistan’daki mücadelenin sorunlarına fazlaca daldığımız için ilgimizin
merkezinden kaçan ve globalizmin çelişkileri yavaş yavaş çözeceğine dair hayaller arasında
unutulan dünyanın yeni ırkçı sisteminin, dünyanın siyahlar ve beyazlar arasındaki
bölünmenin bir sonucudur bu olay ve bu bölünmeyi daha da derinleştirip netleştirmektedir”
Olayların sıcaklığında, üstün körü bilgilere dayanılarak yapılmış bu değerlendirmeleri bu gün
değiştirme gereğini duymuyorum. Aksine gelişmeler orada söylenenlerin ne kadar doğru
olduğunu göstermektedir.
Kimileri hala komplo teorileriyle uğraşsınlar. Olayların ardındaki temel sosyolojik neden
giderek açığa çıkmakta. Aynen ABD ve Avrupa bundan yararlanıp güçlerini pekiştirmenin
yollarını arıyorlar. Almanya abartılı dayanışma mesajlarıyla birlikte yanındayız “ama”
diyerek itirazlarını birbiri peşi sıra diziyor. ABD şimdiden filolarına Orta Asya ve Orta Doğu
hedeflerini gösterdi. Bin Laden’in yapıp yapmadığının hiç önemi yok aslında.
18 Eylül 2001 Salı
*

14
Savaşın Mantığı

Savaş başladı. Bunu bizzat Bush ilan etti. Ama savaş bir kere başladı mı, orada artık savaşın
kendi mantığı devreye girer. Kendine özgü yasaları işlemeye başlar.
Bunu anlamak için şöyle bir analojiye baş vurulabilir. İlk kendi ikizini yaratan, ilkel DNA
benzeri molekül ortaya çıktığı an, o ana kadar maddi alemde görülmeyen yepyeni yasalar
devreye girer ve akıl almaz sonuçlarıyla milyarlarca farklı türde canlının ortaya çıkmasıyla
sonuçlanan süreç başlar. Bu küçük fark, kendi benzerini yaratma farkı, bizzat üzerinde
yükseldiği maddi koşulları bile değiştirir örneğin yeryüzünün atmosferi gibi. Hatta öyle
değiştirir ki, onu bir zaman ortaya çıkarmış koşullar bile onun var oluşunun bir engeli haline
gelebilirler örneğin yeryüzünün atmosferinin bileşiminin canlı hayatın sonucu olarak
değişmesi gibi.
Benzer bir analoji biyolojik ve toplumsal hayat arasında da kurulabilir. Yaşamını sürdürmek
için sürekli olarak bir alet kullanmaya başlayan ilk canlı ile birlikte yepyeni yasalar devreye
girer tıpkı ilk kendini üreten melokülün ortaya çıkışında olduğu gibi. Artık, türün değil,
anatominin değil, aletlerin gelişmesi ve değişmesi ve bunlara bağlı olarak toplumsal biçimler
değişmeye başlar. Ve ortaya şu insanlık tarihi dediğimiz şey çıkar. Ve bu değişim de, tıpkı bir
zamanlar biyolojik hayatın, kendi ortaya çıktığı koşulları bile kökten değiştirmesi ve kendine
tabi kılması gibi; üzerinde yükseldiği biyolojik hayatın koşullarını toptan yok eder ya da
kökten değiştirir, şimdi içinde bulunduğumuz çağda olduğu gibi.
Ya da toplumsal yaşam ve ekonominin yasaları arasında da benzer bir ilişki kurulabilir. İlk
kez, birisi ürününü diğeriyle değiştirdiği an, değer yasası devreye girer. O ana kadar ne
biyolojik alemde, ne toplumsal hayatta varolmamış bir yasa. Ve bu yasanın mantığı işlemeye
başlar. Bu yasanın üzerinde ekonomik yaşamın bundan türeyen yasaları yükselir. Bu yükselen
yasalarla üzerinde yükseldikleri değer yasası arasında da tıpkı canlı ve cansız varoluş
arasındaki; toplumsal yaşamla biyoloji arasındaki gibi bir ilişki söz konusudur.
Marks’ın Kapital’de yaptığı tam da budur bir bakıma bu yasaları kendi mantıkları içinde ve
kendi üzerinde yükseldiği yasalarla ilişki içinde ele almak. Bu ise daima farklı soyutlama
düzlemleri gerektirir. Onun yazdıklarının anlaşılmamasının ve karıştırılmasının bir nedeni de
bu farklı soyutlama düzlemlerinin anlaşılmaması ve gözden kaçırılmasıdır.
Savaşın yasaları da benzer bir durumdadır. Evet savaşın ardında ekonomik yasalar ve
sosyolojik yasalar vardır. Bunlar savaşan tarafların niteliğini belirler. Ama bir kere bu
sosyolojik ve ekonomik yasalarca belirlenen güçler arasında fiziksel, askercil bir savaş
başladığı an, onun kendi yasaları devreye girer.
Bu yasalar savaşın mantığından çıkarlar ve savaşı yürüten güçler ancak bu yasalara uyarak
zafere ulaşabilirler.

15
Öyle ki, bu yasalar kendini yaratan koşulların ve çıkarların üzerinde bile yıkıcı bir etkide
bulunurlar. Ardında toplumsal güçlerin çıkarları olmasına rağmen, savaş kendi mantığı
bakımından o çıkarlardan bağımsızlaşıp, kendi var oluşunun, kendi mantığının yasalarını
bizzat kendisini var eden çıkarların üstüne alır.
Bush bir savaşın başladığını ilan etti. Şu an henüz bombalar düşmüyor ama artık savaşın
kendi yasaları devreye girmiş bulunuyor. Olaylara savaşın kendi mantığı açısından
baktığımızda ise, tıpkı bu olaylar zincirine yol açan intihar eyleminin olayın
gerçekleşmesinden önce ancak bir sinema fantazisi olması ama şimdi bir gerçek olması gibi
gelişmelerin arifesinde bulunduğumuza dair işaretler görülüyor.
Şimdi tıpkı teorik fizikçilerin yaptığı gibi, bütünüyle süreçlerin kendi iç yasalarından
hareketle gelişmelerin ne yönde olabileceğine dair çalışmalar yapmak gerekiyor. Hızlandıkça
yavaşlayan zamanlar; hızlandıkça büyüyen kütleler; sonsuz yoğunlukta kara delikler; kara
olması gerekirken kara olmayan kara delikler; hiç bir şekilde algılanamayan ancak matematik
hesaplarla var olması gereken, karanlık maddeler ve enerjiler gibi ilk bakışta sağduyuya aykırı
gelen sonuçlar ve ön görülerin bir süre sonra denenebilir ve ölçülebilir gerçekler olarak ortaya
çıkması gibi, ne kadar irrasyonel görünürse görünsün, olayların ve savaşın kendi mantığının
nerelere varacağı üzerine akıl yürütmelerde bulunmak ve gelişmeler karşısında şaşkınlığa
yakalanmamak ve onları etkileyebilmek için çaba göstermek gerekiyor.
Bu elbette tıpkı teorik fizikteki modellerin birçok fizikçinin ortak çabasının ürünü olması gibi,
her fizikçinin bir hesap veya akıl yürütme hatasını bulması veya o ana kadar hesaplanmamış
bir faktörü hesaba katması ve giderek daha dakik modeller oluşturması gibi ancak ortaklaşa
bir teorik çabasın ürünü olarak ortaya çıkabilir. Ama bunun için de bir başlangıç yapmak
gerekiyor.
Çünkü geç bile kalıyoruz. Egemen sınıflar, daha ilk anda, bir kırılma noktasında
bulunulduğundan söz edip, sosyologları, politikacıları, stratejleriyle içine girilen yeni
dönemin özelliklerini analiz etmeye başladılar ve buna uygun olarak kendi açılarından ilk
sonuçları çıkarıp tedbirlerini almaya başladılar bile. Biz de bu yöndeki çabalara girmeliyiz.
Sadece var olan eskinin bir devamı olarak ve olanları ve olacakları eski kavramlarla açıklama
çabalarıyla yetinilemez. Olanda yeni ve özgün olanı bulmak ve ona göre yeni hedefler, yollar
üzerine kafa yormak gerekiyor.
*
Anti-Terör Strateji’nin Denklik Prensibi
Bruce Hoffman adlı bir “terörizm uzmanı”nın Die Zeit’daki bir makalesinde, ABD’nin Anti-
terör stratejisini uzun zamandır karşı tepkinin denkliği prensibi belirlemektedir diye yazıyor.
Ve örnekler veriyor Batı Berlin’deki La Belle diskoteğinin bombalanmasına karşı Tripolis
Bingazi ve Kaddafinin barınağının bombalanması; Kenya ve Tanzanya’daki elçiliklerin
bombalanmasına karşı Osama Bin Laden’ın Afganistan’daki üslerine karşı 100 Cruise
füzesinin yollanması ve Sudan’daki Kimya fabrikasının bombalanması.
Anti-Terör strateji açısından denklik prensibi eşit değerde bir karşı saldırıdan öte, daha
öldürücü, daha tahripkar bir saldırı anlamına gelmektedir. Çünkü bu stratejiye göre ancak

16
böylece karşı tarafın sinmesi ve gözünün korkmasının yolu açılabilir ve destekçilerinden tecrit
edilebilir.
Aynı yazar son intihar saldırıları karşısında ise şunları söylüyor:
“New York ve Washington’daki intihar saldırısı şimdiye kadar bütün var olmuş saldırıları
gölgede bırakmıştır, ister tek tek ister toplam sayı olarak bakılsın.” Ve ekliyor: Eğer denklik
ölçüsü geçerli ise, karşı vuruş da aynı şekilde sert ve benzersiz olmalıdır.
Ne olabilir buna denk bir karşı saldırı? Burada denklik ya da uygunluğun, eşitlik değil, ondan
daha fazla tahribat, daha fazla şiddet, ondan daha büyük bir korku salmak olduğu ilke
olduğuna göre, bir tek sonuç çıkar bundan: Kitle imha silahı. Atomik, kimyasal veya biyolojik
bir silahın kullanılması. Biyolojik ve Kimyasal Silahlar çeşitli anlaşmalarla sınırlanmış ve
psikolojik etkileri nükleer silahlar kadar büyük olmayacağından bu kitle imha silahı olarak
ortaya ATOM BOMBASI çıkmaktadır.
Ama bu sonucu, “Uluslararası Terör Uzmanı” yazar bile çıkarmaya korkuyor. Dilinin ucuna
kadar geleni söylemiyor. Bu bir deliye taşı andırmama mı yoksa zaten anılmış olanı sürpriz
etkisini ortadan kaldırmama nedeniyle söylememe mi bilemeyiz. Ama en sıradan insanın bile
yazarın bizzat önceden sıraladığı önermelerden yapabileceği bu çıkarsamayı yazarımız
yapmıyor ya da yapamıyor ve askeri opsiyonun tek olmadığı, hava alanlarının emniyeti,
soğuk savaş dönemine göre çalışan gizli servislerin yeniden organize edilmesi, daha dakik
askeri operasyon gibi bir takım reform önerilerinden başka bir şey söyleyemiyor. Ama bu
reform önerilerinin fiilen denklik ilkesini geçersiz kıldığını da görmezden geliyor. Yani bizzat
terör uzmanı yazar, önermelerinin ulaşması gereken sonuçlardan korkuyor ve sözü
dolaştırıyor.
Yazarın kendi önermelerinin sonuçlarından korkarak, olayların kendi mantığını izlemekten
korkarak yapmaktan kaçındığı çıkarsamayı biz yapalım. Ya artık bu son intihar eyleminden
sonra “Terörizme karşı” mücadelede denklik prensibinin geçersizliği kabul edilmelidir ki bu
ana kadarki prensibin bir işe yaramadığının da ilanıdır bu. Ya da denklik prensibi geçerlidir ve
bu intihar eylemine karşı denk bir saldırı bir ABC silahının kullanılması olabilir. Kısa yoldan
biz buna ATOM BOMBASI diyelim. Çıkarılması gereken sonuç ve bunun ne anlama
geleceğini daha açıkça belirtmek için tekrar edelim: eğer denklik prensibi geçerli ise, bu
intihar eyleminin karşılığı ATOM BOMBASI KULLANILMASI olacaktır.
Bu sonuç ilk bakışta olanaksızmış gibi görünüyor. ABD, moral üstünlüğünü kaybeder; kendi
içinde bölünür; dünyada tepkilere yol açar. Daha bir sürü akıl yürütme ve itiraz sıralanabilir.
Ama bu itirazların savaşın kendi mantığı bakımından fazla bir öneminin olmadığı gözlerden
kaçıyor. Kimse bunu düşünmek bile istemiyor.
Ama bunun çok güçlü bir olasılık olduğunu, savaşın kendi yasalarının bunu adeta zorunlu
kıldığını görelim.
Atom kullanılmasını olanaksız olarak görenlere tersinden bir örnek verelik. 11 Eylül gününe
kadar kimse, bir fantezinin ötesinde böyle muazzam bir tahribi tasavvur bile edemiyordu. Bu
gün Atom bombası kullanılması olasılığı karşısındaki körlük, tıpkı 10 eylül günü 11 Eylül
günü olacaklar karşısındaki körlük gibidir.

17
Aslında radikal politik İslam, bunun ideolojik hazırlığını çoktan yapmıştı. Sadece ideolojik
hazırlık da değil. Tıpkı devletlerin savaş ilanlarında belli hava kara ve deniz alanlarını savaş
alanı ilan edip oraya giren herkesin vurulacağını söylemeleri gibi, ABD toprakları çoktan
savaş alanı olarak ilan edilmişti. Bin Laden, açıkça bu eşitsiz bir savaştır, sivil ve asken
ayrımı gözetmeyeceğiz diye defalarca ilan etmiş bulunuyor batılı gazetecilere. Radikal
Müslümanlar, yine kendini beğenmiş batılı gazetecilere, siz bana bir vurursanız ben öbür
yanağımı dönmeyeceğim gözünüzün üzerine patlatacağım diye defalarca açıkça söylemiş
bulunuyorlar.
Uygunluk ya da denklik prensibi sadece ABD tarafından geçerli değildir. Aynı şekilde karşı
taraf için de geçerlidir. Her şiddetle karşı vuruşa daha büyük bir şiddetle karşı vuruş gerekir.
Şiddet spirali denen şey de budur.

Denklik İlkesinin Geçersizliğinin Kabulünün Olanaksızlığı


Aslında son olay, uygunluk ilkesinin geçersizliğini ve iflasını kanıtlamış bulunmaktadır. Her
şiddetli karşı vuruş daha büyük şiddetli bir karşı vuruşu getirmektedir. Vuruşlar karşı
vuruşları yok etmemekte sadece daha şiddetlisine yol açmaktadır.
Ne var ki, bunu hiç kimsenin kabul etmesi söz konusu değil. Bütün dünyanın hükümetleri ilke
olarak bir cezalandırma operasyonunun gerekliliğinde söz birliği etmiş bulunuyorlar, sadece
bunun biçimleri açısından aralarında kendi çıkarlarına bağlı olarak farklılıklar var. Ama hiç
birisi, hatta bir kırılma noktasında bulunulduğunu, her şeyi yeniden gözden geçirmek
gerektiğini söyleyenler bile bu yeniden gözden geçirmeyi, teknik düzeyde emniyet
tedbirlerine indirgemektedirler. Tıpkı yukarıda alıntı yaptığımız stratej gibi. Yeni olan
karşısında körlük ve tutuculuk sadece biz solcuların değil, burjuvazinin de bir hastalığıdır.
Uygunluk ilkesinin geçersizliği niçin kabul edilemeyecektir? Bunun için Emperyalizmin
karakteri, savaşlara ihtiyacı olduğu gibi tahlillere bile gerek yok. Bir kere bu sosyolojik taban
üzerinde savaşan taraflar belirlendikten sonra, diğer nedenler olmasa bile savaşın kendi
mantığı bile bunu zorlar. Denklik ilkesinin yanlışlığının kabul edilmesi, sadece bu güne kadar
izlenen çizginin yanlışlığının kabulü anlamına gelmez, aynı zamanda bir yenilginin kabulü
anlamına da gelir. Ama bu yenilginin kabulü şu anlama gelir. Yenilgiyi kabul ettirdiğine göre
karşı tarafın yöntemi doğru ve başarılıdır. O halde bu yönde yeni eylemlere güç verecektir.
Yani sadece geçersizlik ve yenilgi kabul edilmiş olmaz, yeni eylemlere cesaret verilir.
Dolayısıyla, yolun yanlışlığının ve yenilginin kabulü amaca ulaşmayı sağlamaz. Saf mantık
açısından böyle bir sonuç çıkmaktadır. Yani Uygunluk ilkesinin geçersizliğinin kabulü,
kendisiyle savaşılan karşısında savaşın kendi mantığı açısından bir üstünlük sağlamamaktadır.
Yani daha güçlü bir karşı saldırı yapmamak, hatta hiç bir saldırı yapmamak karşı tarafın veya
şimdilik ortalıkta görünmeyen başka güçlerin saldırı yapmamasını sonucunu doğurmaz.
Aksine karşı tarafın gerilemesine yol açtığı, başarı vaat ettiği için güçlenmesine ve
yaygınlaşmasına yol açar. Yani denklik ilkesinin reddi “uluslar arası teröre son verme”
amacına ulaşmayı sağlamaz.

18
Böyle bir davranışı diğer ülkelerin kabul etmeyeceği, çünkü her birinin de kendi “teröristleri”
vardır, ayrıca diğer ülkeleri, kendi koşullarını dikte ettirmek için benzer yöntemleri
birbirlerine karşı kullanıp tam bir kaos ortamı ve daha büyük çatışma ve tehlikelerin yolunu
açacağı gibi konulara girmeye bile gerek yok.
Hele ABD gibi bir güç, bırakalım pazar ve dünya paylaşılması gibi, sosyolojik ve ekonomik
nedenleri bir yana, sırf savaşın kendi mantığı açısından, elinde hala muazzam rezervler varken
ve dünyada tarihte eşi bulunmayan bir askeri üstünlüğü şu an saldırıya uğramışlığın
üstünlüğüyle pekiştirmişken uygunluk ilkesinin yanlışlığını veya yenilgiyi kabul etmez.
Ama yenilginin kabul edilmemesi ise, denklik ilkesinin geçerliliğinin kabulü anlamına gelir.
O halde, ortada tek istikametli bir yol bulunmaktadır. Denklik ilkesine göre, daha büyük
şiddetle karşılık vermek.

Geleneksel Silahlarla Denklik İlkesinin Olanaksızlığı


Şöyle düşünülebilir: ABD geleneksel silahlarla, Atom bombasına baş vurmadan da daha
büyük bir şiddet uygulayabilir. Bunu uygulayamayacağında bütün yorumcular birleşiyor.
Afganistan’a yapılacak füze saldırılarının sivil halktan başkasını vurması söz konusu değildir.
Sivil halkın vurulması ise, uzun vadede ABD’nin de sivilleri öldürdüğü kendisine karşı uygar
değerleri savunduklarından farkı olmadığı yönündeki görüşleri güçlendirir ve direnişi arttırır.
Ayrıca askeri bakımdan da daha önceki füze saldırılarından bilindiği gibi, bir fazla başarı vaat
etmez böyle bir biçim.
Kara kuvvetleri ve Özel birliklerin füze saldırılarıyla desteklenmiş bir işgali de bir opsiyon
değildir. Büyük bir yenilgi riskini içinde taşımaktadır. Sovyetlerin Afganistan ve kendisinin
Vietnam tecrübeleri ortadadır.
Sadece Afganistan değil, Irak ve Sudan gibi ülkeler de buna dahil edilse bile, kaldı ki bu
ülkelere bir saldırı daha geniş bir muhalefeti harekete geçirir, sonuç değişmez.
Yani işgal bir başarı vaat etmemektedir. Füze ve uçaklarla bombalamanın ise Afganistan gibi
bir ülkede fazla etkili olması mümkün değildir. Hedeflenen korku ve yıldırma amaçlarına
ulaşması beklenemez.
Geleneksel silahların sadece Afganistan’la sınırlı olmayacak en yoğun kullanımı bile, sadece
etkisiz olmakla ve istenen denk tepkiyi üretememekle kalmaz, bizzat ABD’nin tecritini
hızlandırır yol açacağı tepkilerle.
Yani geleneksel silahlar kullanılarak denk bir tepki göstermek mümkün değildir. Denk bir
tepki gösterilemediği takdirde ise, bu karşı tarafa daha fazla cesaret verecektir, acz olarak
görülecektir ve yeni saldırılara cesaret verecektir. Bu durumda yine aynı noktaya gelinmekte:
bu saldırıya denk bir karşı saldırı ne olabilir? Ortaya yine aynı sonuç çıkmakta. Savaşın
Mantığı Atom kullanılmasını zorlamakta.

19
Atom Kullanmanın ABD Açısından Avantajları
İlk bakışta Atom bombası kullanmanın yol açacağı tepkilerin ABD’nin Atom bombasını
kullanmasını engelleyeceği düşünülebilir. Ancak, yukarıda görüldüğü gibi, her yol ABD
açısından, kullanmaktan daha büyük zarara yol açmaktadır. Sadece “Uluslararası Terörizm”
dediği radikal İslam partisi karşısında değil, diğer ülkeler karşısında da. İster geleneksel
silahlara baş vursun ister denge ilkesinin geçersizliğini kabul etsin, her iki durumda da
ABD’nin dünyadaki konumu sarsılır ve bu onu daha büyük saldırılar ve çatışmaların içine
çeker. Avrupa, Rusya, Çin başta olmak üzere.
Sorun sadece “radikal islam” da değildir. ABD’nin diğer güçlerle, özellikle Avrupa ile başı
derttedir.
Ama Atom silahını kullandığı takdirde, Rusya ve Çin gibi büyük Atom güçleri olmasına
rağmen, onların bir cevap verememe olasılığı çok güçlüdür. Zaten ABD’nin bu günkü teknik
üstünlüğü ile Atomu kullanıp tehdidini gösterebileceği en elverişli durumda bulunmaktadır.
On yıl sonra örneğin, Avrupa kendi gücünü oluşturup kendi Atom gücüne de ulaştığı takdirde
aynı rahatlıkta olamayacaktır. Bu gün Rusya ve Çin ve Hindistan gibi nükleer güçlerin bile,
radikal İslam ile başları dertte olduğundan, bir atom bombasını, onlar da sineye çekebilirler.
Öte yandan, ABD Rusya’dan olabildiğince büyük parçalar koparmakta Avrupa ile ciddi bir
çelişki içinde bulunmaktadır. Hemen hemen bütün doğu Avrupa’yı Avrupa yuttu.
Balkanlar’da ABD’ye bombalattı ve meyvayı kendisi yedi. ABD son anda UÇK’yı devreye
sokarak, kendi ağırlığını koymayı denedi. Kafkaslar’da Rusya büyük ölçüde tekrar eski
gücüne kavuştu. ABD, Türkiye’nin desteğiyle Gürcistan ve Azerbeycan’da bir etki sağladıysa
da, bunlar bile tehlikede bulunuyor. Orta Doğu’da ABD zaten tecrit olmuş durumda. Orta
Asya’da ise Çin, Rusya ve Avrupa ABD’den çok daha etkililer. Halbuki gelecekte Orta
Asya’nın enerji kaynaklarının tükenen Ortadoğu rezervlerinin yerini almasına muhakkak
gözüyle bakılıyor.
Afganistan ise, tam da Orta Asya’nın Petrol ve Doğal gaz yataklarının tepesinde. Petrol,
buradan kolayca, Belücistan veya Pakistan üzerinden Hint okyanusuna akıtılabilir. O halde,
Bu İntihar saldırısı Afganistan’a yerleşip, Orta Asya petrol ve gaz yatakları üzerinde tekrar
söz sahibi olabilmek için, eşi bulunmaz bir fırsat sunmaktadır ABD’ye.
Zaten ABD’nin hemen, Laden’ı ve Afganistan’ı böyle iştahla olayın müsebbibi göstermesinin
gerçek nedeni de budur. Olayı Laden’in yapıp yapmadığının da büyük bir önemi
bulunmamaktadır aslında. İntihar saldırısı ABD’ye gökte ararken yerde bulduğu bir olanak
sunmuştur. Komplo teorileriyle bunu kendisinin mi bizzat yaptırdığı ayrıca tartışılabilir ama
gerçekten eşi bulunmaz bir olanaktır Orta Asya kapılarında gizlenmiş bir suçlunun bulunması.
Ancak ABD buraya nasıl yerleşecektir? İşgal edemez, klasik bombardıman ve füze
saldırılarıyla etkili bir sonuç alamaz. Ayağına kadar gelmiş fırsatı tepmiş olur, bu olayı Orta
Asya’ya yerleşmek ve orada etkisini arttırmak için kullanmadığı takdirde.
Ama Atom bombası kullandığı takdirde, en azından kısa vadede bu amacına ulaşma olasılığı
bulunmaktadır.

20
Rusya, Çin bu atom bombasına en sert tepkiyi gösterirler ama atoma atomla cevap vermeleri
her zamankinden daha küçük bir olasılıktır. Bunu yaptıkları takdirde kazanma olasılıkları
yoktur ama ABD’nin kazanma olasılığı büyüktür.
Elbette burada kritik bir moment var. Rusya hala ölüsüyle bile, stratejik atom silahlarının
sahibidir. Stratejik silahlarla bir cevap verebilir ve bu insanlığın fiili yok oluşu sonucunu
verir. Ancak bu verili durumda en zayıf olasılıklardan biridir ve ABD açısından göze
alınabilir bir risktir. Atom kullanmadığı takdirde, sadece ayağına gelen bir fırsatı tepmiş
olmaz, eski etkisini bile yitirmesi söz konusudur. Bu bakımdan da Orta Asya’daki çıkarları
ABD’yi Afganistan’da Atom kullanmaya zorlamaktadır.

Atom Kullanmaya Gerçek Tepkinin Minimum Olacağı Bu Günkü Konjonktür


ABD’nin Atom bombası kullanması Avrupa’nın da işine gelir. Böylece kendi gücünü
oluşturması gerektiği yönünde büyük bir rüzgar alacağı gibi, bunun yaratacağı tepkilerin
ABD’yi tecrit etmesinden yararlanarak siyasi, ekonomik, ideolojik ve kültürel etkisini
arttırabilir. Radikam İslam’a sert tepki kestanesini ABD’nin ateşten çıkarmasını sağlar, ona
gösterdiği tepkilerle, radikal İslam’ın doğrudan hedefi olmaktan çıkar ve saldırılarından
korunur. Ama aynı zamanda, zengin ülkelerin bir üyesi olarak, geri ülkeler üzerindeki bu
terörden kar da sağlar.
Yani ABD’nin Atom kullanması Avrupa’nın da çıkarınadır. Avrupa içten içe ister böyle bir
şeyi. Muhtemelen Atom kullanma Nato’nun sonunu da getirir ve Avrupa’nın hızla
silahlanmasının yolunu açar.
Kime Karşı ve Nasıl?
Ne var ki, atom kime karşı kullanılacaktır? Nerede kullanılacaktır? Sorusu ortada
durmaktadır.
Atom bir iç savaş silahı değildir. Yaratacağı tepkiler nedeniyle de örneğin ABD bayraklarını
yakan Afganlı veya Pakistanlı göstericilere karşı kullanılması olasılığı azdır. Irak hariç
dünyadaki bütün hükümetler Amerika’nın yanında olduğunu ilan etti ve radikal İslam’a
mesafe koydu en azından resmi olarak. Hükümetleri dostluğunu ilan etmiş ülkelerde doğrudan
askeri operasyonu açıklamak ise çok zordur.
Kabil gibi, koca bir köyü Atom bombasıyla havaya uçurmak, milyonlarca sivilin ölümüyle
sonuçlanacağı ve muazzam bir tepki toplayacağı için ABD’nin hedefleriyle de uyuşmaz.
Bu durumda taktik bir veya bir kaç Atom bombasının, Ladin’in bulunduğu ileri sürülen
dağlara ve vadilere atılması, hem tepkinin denkliği ilkesini sürdürmeyi, hem de stratejik
olarak, bu tehdit aracılığıyla, Orta Asya ve bütün dünyada kısa vadede ağırlığı arttırmayı
sağlar.
Burada, büyük ölçüde gerçek toplumsal ilişkilerden soyutlayarak, veya bunları son derece
sınırlı bir düzlemde ele alarak savaşın mantığının olayları nereye götürmeye eğilimli olduğuna
ve tehlikenin ne kadar yakında bulunduğuna dikkati çekmek istedik. Çıkarsamaların

21
gerçekleşmemesi, ki gerçekleşmemesi bizim insan olarak en büyük dileğimizdir, burada dile
getirilen eğilimlerin hükmünü sürdürmediği anlamına gelmez.
19 Eylül 2001 Çarşamba
Not: Buradaki varsayım Afganistan’ın hemen çökmesi sonucu gençekleşmemiştir ve Şimdi
İran’da gerçekleşmesi söz konusudur. Öte yandan, mküçük çaplı atom kadar etkili silahlar
kullanılmıştır özellikle mağaralara karşı. Bu anlamda bir ölçüde de gerçekleşmiş de
sayılabilir. (10.09.2006)
*

22
Türkiye’de Kürt Dünyada Müslüman

Bu günün dünyasında Sosyalist olmak demek, Türkiye’de Kürt, dünyada Müslüman olmak
demektir. Türkiye’nin sosyalistleri ise, ne Türkiye’de Kürt ne de dünyada Müslüman’dırlar.
Dünya sosyalistlerinin politik radikal İslam karşısındaki tavrı, Türkiye’deki Sosyalistlerin
Kürt Ulusal Hareketi karşısındaki tavrından farklı değildir. Türkiye’nin sosyalistleri, nasıl
Kürt Ulusal Hareketi ve Genel Kurmay’ı aynı kaba koyup, biz iki taraftan birini seçmek
zorunda değiliz diyorlardıysa, şimdi aynı tavrı dünya çapında, dünyanın sosyalistlerinde
görüyoruz. Onlar ABD ve Radikal Politik İslam’ın bayrak olduğu yoksul insanlığın isyanı
karşısında, her iki tarafı aynı kaba koyup, ilahi adaleti dağıtan hakem rolü oynuyorlar. Benzeri
tavır, nasıl Türk Sosyalist Hareketini, her hangi bir demokratik toparlanmanın en büyük
engeli haline getirdi ve son kalıntıları da fiilen çürüttüyse, benzeri sürecin şimdi dünya
ölçüsünde yaşanacağı görülüyor.
Toplumdaki derin sosyolojik bölünmeler etkilerini her zaman doğrudan, bire bir göstermezler.
Bu da bir çok kez yanılsamalara yol açar. Bu bölünmelerin oluşumu ve kendini ifade
edişlerinin ritmi çok daha yavaştır. Tıpkı jeolojik değişiklikler gibidir. İnsan hayatının
ekseninden bakıldığında, jeolojik hareketler sanki yokmuş gibi görünebilir. Toplumun
derinindeki bölünmeler de böyledir. Ama onlar karşı durulmaz etkilerini hem de
geçerliliklerinin genellikle en unutuldukları anda gösterirler.
Aslında Türkiye’deki Kürtlerin mücadelesi ve buna Türklerin tepkileri ilginç dersler ve
paralellikler sunmaktadır. 1960’lar hatta 70’lerde, adeta bir “Kürt Sorunu” yok gibi
görünüyordu. Kürtler sanki Kürtlüklerini unutmuş gibiydi, Kürtlerin direnişi kendini
Türkiye’deki mücadele eden güçlere entegre ederek, özellikle sol örgütler biçiminde ifade
ediyordu. Kürt ve Türkün sınırları artık ayrılmaz biçimde iç içe geçmiş gibi görünüyordu.
Sonra birden Kürtlerin ulusal direnişi başladı. Bu direniş toplumun derin fay hatlarında
birikmiş enerjilerin tıpkı bir deprem gibi açığa çıkmasıydı. Onunla birlikte, o birbirine
karıştığı düşünülen sınırların nasıl da birbirinden uzak olduğu daha açık biçimde ortaya çıktı.
Benzer şekilde doksanlı yılların hızlı büyümesinin coşkusu içinde dünyanın yoksullarına karşı
benzer bir tavır ortaya çıkmıştı: İşte globalleşiyorduk; Kapitalizm bir şekilde kendi yasaları
gereği dünyayı daha demokratik ve zengin yapacak, bu büyüyen pastadan herkese bir şey
düşecekti.
Sonra birden bire 11 Eylül çıkageldi. Dünyanın yoksul ve zenginleri arasındaki o derin fay
çizgisinde birikmiş enerji tıpkı bir deprem gibi bilinen bütün değerleri ve dünya resmini
parçalayıp attı. Bundan sonra dünyada zengin ve fakirler arasındaki farkın ve savaşın nasıl bir
yol izleyeceği hakkında bir fikir edinmek istiyorsanız, Türkiye’nin son yirmi yılına bakın.
Türklerdeki çürümeyi, Kürtlerin kan ve gözyaşını ve uyanışını global ölçeklerde düşünün
dünyanın bu içine girilen dönemde manzarasının ne olacağını biraz tasavvur edebilmek için.

23
Ama bu dünyanın siyası görünüşünün nasıl bir şey olacağını da bize Filistin ve İsrail
göstermektedir. Filistinlilerin Radikal İslam bayraklı intihar eylemleriyle ve sokaklardaki taş
çocuklarıyla baş edemeyeceğini anlayan İsrail, Arafat’la anlaşıp, Filistin denen rezervata
Arafat’ı Polis müdürü yaparak, adeta yeni bir Apartheit rejimine geçmek istiyordu.
Şimdi Amerika’nın yeni “Terörle Savaş” stratejisinin fiili sonucu da böyle olacaktır.
“Terör”ün kökleri, o yoksul ve umutsuz kitlelerdedir. Onların başına, İsrail’in Arafat’a biçtiği
rolü üstlenen hükümetler öngörülmektedir. Onlar o rezervattakilerin uslu durmasını sağlamalı
ve beyaz adam elini bu işlerle kirletmemelidir.
Bu stratejinin ne kadar başarılı olabileceğini görmek isteyen İsrail’e baksın. Çünkü İsrail,
ABD’nin şimdi Dünya çapında oturtmak istediği sistemi, yıllardır Küçük Filistin’de deniyor.
Küçücük ve dört bir yanından çevrilmiş, birer Township’ten farkı olmayan Filistin’deki
direniş ile bile baş edememektedir İsrail. ABD ve Zengin ülkelerin karşısında ise,
kendilerininkinden çok daha büyük bir yoksulluk alanı ve kendilerini kat kat aşan milyarlarca
yoksul bulunacaktır.
Bir yanda Filistin gibi bir Yoksullar dünyası, bir yanda İsrail gibi ABD ve zengin ülkeler. Bir
yanda, son yirmi yılın Türkiye’si gibi çürüyen beyaz adam, diğer yanda, Kürtlerinki gibi bir
kan, gözyaşı ve uyanış. İçine girilen dünyanın resminin ana çizgileri böyle olacak gibi.
Peki bu çıkmazdan nasıl çıkılabilir? Bunu Kürt hareketi gösteriyor. Kendisini ezeni de
kurtarmaya kalkmadan kendini kurtaramayacağını gören Kürt hareketi, Demokratik
Cumhuriyet olarak ifade edilen yeni programı ve buna ilişkin stratejisi ile bunun nasıl bir yol
izlemesi gerektiğini gösteriyor.
Demokratik Cumhuriyet’in dünya çapındaki karşılığı, kapitalizm karşısında Sosyalist bir
Uygarlık Tasavvuru olabilir. Ancak başka bir uygarlık tasavvuru, bu günkü egemen beyaz
adamın yoksullarını imtiyazlısı olduğu bu sisteme karşı radikal bir direnişe çekebilir. Ancak
böyle bir tasavvurla kendisini ezenleri de kurtarmaya kalktığı takdirde kendisinin de
kurtulabileceğini anlayan bir program ve strateji bir başarı vat edebilir. Ama bu noktaya kadar
çok uzun bir yol var.
Kürt hareketi bu olgunluğa ulaşabilmek için, önce sömürgeciliğin ve baskının ruhlarda
bıraktığı izlerden arınması, kendine güven kazanması gerekiyordu, dünyanın yoksulları da
şimdi böyle bir sürece girmiş bulunuyor. Önce ayrılmak ve kendi bağımsız kişiliğini
kazanmak ama sadece bununla yetinmenin bir çözüm sağlayamayacağını görmek gerekir.
Dünya Çapında bir uygarlık tasavvuruna o zaman sıra gelebilir.
Evet bu günün sosyalistinin görevi, Türkiye’de Kürt, Dünya’da Müslüman olmaktır.
Türkiye’de Demokratik Cumhuriyet, dünyada Sosyalist bir Uygarlık. Türkiye’de Kürdün
kendini kurtarabilmek için Türkü de kurtarmaya kalkması, Dünyada siyahın kendini
kurtarabilmek için Beyazı da kurtarmaya kalkması.
Ama Türkiyeli sosyalist için, bu iki görev arasında ciddi bir çelişki de bulunmaktadır.
Demokratik Cumhuriyet, objektif sonucu bakımından, bir grup siyahın, beyazların arasına
katılma çabası ve programı demektir. Sosyalist Bir Uygarlık ise, yeryüzünden beyazlığı yok
etmek. Eğer aktüel politikanın kavramlarıyla ifade edersek: biri Avrupa’ya katılmak, onlar

24
gibi olmak ister, diğeri Avrupalılığı yok etmek. Biri ulusal baskıyı ulusu yurttaşlık olarak
tanımlayarak, kültür ve dili ulus tanımından dışlayarak yok etmek ister; diğeri ulus ve politik
olan arasındaki bağı kopararak yani ulusu yok ederek. Bu iki görev arasında ciddi çelişkiler
vardır. Bu çelişkinin nasıl aşılabileceği, her sosyalistinin üzerinde ciddi olarak durması ve
tartışması gereken bir konudur.
Yıllardır söylediğimiz ise şudur. Demokratik Cumhuriyet, yani beyaz adama arasına katılma
mücadelesinin, ezilen kitlelerde yaratacağı radikalleşme ve mobilizasyonun, beyazlığı yok
etme mücadelesine geçiş için, o üst düzeye sıçramak için bir tramplen görevi görmesi. Bu
çelişki ancak böyle aşılabilir.
Ama Türkiye’nin sosyalistleri çok enternasyonalist oldukları için Türkiye’de Kürt; sınıfsız ve
devletsiz, kitapsız kandaş toplumun dini Alevilikten güçlü esintilere ek olarak bir de
Aydınlanmacı ateistler oldukları için dünyada Müslüman olamazlar ve bu gibi sorunlar onlar
için başka galaksiler kadar uzak kalır.
22 Eylül 2001 Cumartesi
*

25
Bir Savaşta İki Savaş

Birinci Dünya Savaşı, bir savaşta bir savaştı. Emperyalist ülkelerin kendi arasındaki bir
paylaşım savaşıydı. İkinci Dünya Savaşı ise bir savaşta beş savaştı: Emperyalistlerin kendi
içindeki savaş; bürokratik yozlaşmaya uğramış olsa da bir işçi devletinin kedini savunma
savaşı; faşizme karşı bir savaş; işgale karşı bir savaş ve sömürgeciliğe karşı bir savaştı. Bu
farklı nitelikteki savaşlar bir tek dünya savaşı içinde yer alıyorlar ve birbirleriyle çok
karmaşık bir karşılıklı ilişki içinde bulunuyorlardı. Dünya çapında, uzun, yıllar sürecek,
spektaküler askeri zaferler beklenmemesi gereken, bir sefer yani ayni zamanda bir bakıma
dünya çapında bir iç savaş olacağı bizzat ABD tarafından ifade edilen yeni savaş, ise bir
savaşta iki savaş: zenginlerin, emperyalistlerin yoksul insanlığa karşı ortak savaşı ve aynı
zamanda emperyalistlerin kendi içinde bir savaş.
Bu savaş her şeyden önce, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere, emperyalist ve zengin
ülkelerin yoksul insanların direnişini kırmak, terörize etmek, daha doğarken bastırmak
istedikleri bir savaştır. Bu dünya çapındaki savaşın bayrağı bu gün, ülkelerindeki
zenginliklerin müthiş çapıyla yaşadıkları yoksulluk ve aşağılanma arasında uçurumun en
derin olduğu Arap ve İslam ülkeleri olduğu için, bu gün için Müslüman ve Arapların elinde
olması kimseyi yanıltmamalıdır. İslam, bu dünya çapındaki cephenin bir bölümünün bu günkü
bayrağıdır. Bu nedenle, politik İslam’a karşı, “terörizme” karşı yürütüldüğü söylenen bu
savaş, aslında siyah insanlığın her türlü politik direniş umudunu ezme, köleleştirme ve onları
bir rezervata kapatma savaşıdır.
Bu tespit çok önemlidir. Bayrağın İslam olmasına bakarak, bunun bir uygarlıklar, kültürler
savaşı olduğunu, gerici İslam’a karşı bir modern dünyanın bir savaşı veya İslam’ın çeşitli
devletlerin gizli servislerinin bir piyonu olduğunu söylediğiniz takdirde yeriniz başka olur,
siyahla beyaz; yoksullar ile zenginler veya güney ile kuzey gibi biçimlerde ifade edilen dünya
çapındaki bir saflaşmanın savaşı olduğunu söylerseniz yeriniz başka olur.
Nasıl bütün dünyanın zenginleri, ABD’nin bu savaşta yanında olduklarını söyledilerse,
dünyanın bütün sosyalist ve yoksulları da, bu saflaşmada yerlerini belirlemekle
yükümlüdürler. Bir tarafta zenginler, birinci dünya, beyaz adam var, diğer tarafta, yoksullar,
üçüncü dünya, siyahlar var. Ve George dablyu Bush’un dediği gibi, birinden olmayan
diğerindendir. Bu savaşta, siyahların, güneyin, yoksulların içinde yer alıp, o cephenin içinden
İslam’ın bu savaştaki, zaferi engelleyici rolünü göze batırmak, onu en sert şekilde acımasızca
eleştirmek ve ezilenlerin mücadelesine daha temiz ve insanlığı kapsayıcı bir bayrak vermek
için mücadele etmek başkadır; beyaz adamın içinden, İslam’ın aslında tolerans dini olduğunu,
ona karşı anlayışlı olmak gerektiğini söylemek başkadır. Birinde siyahların içinden siyahlarla,
diğerinde beyazların içinden beyazlarla tartışmaktasınızdır.
Aslında içine girilen bir savaş, gerçek anlamıyla ilk dünya savaşıdır. Birinci ve İkinci Dünya
savaşında, insanlığın büyük çoğunluğunun özne olarak yer alışıyla değil, savaşın alanı
bakımından bir dünya savaşı olmak söz konusuydu; Avrupa merkezci bir bakış açısından bir
26
dünya savaşıydı, Avrupa dünyaya egemen olduğu için bir dünya savaşı oluyordu. Ama bu
defa ilk kez, dünya çapında yayılmış bir öznenin mücadelesine karşı yine dünya çapında bir
seferin başlaması söz konusu. Bu savaşta taraflardan birinin bayrağının, bu dünya çapındaki
cephenin bir bölümünü kapsaması ve tüm yoksul insanlığın henüz bir bayrak etrafında
toplanmaktan uzak oluşu ve İslam’ın da böyle bir işlevi görecek özelliklerinin olmaması
kimseyi yanıltmamalıdır.
Ama bu savaş aynı zamanda, emperyalistler arası bir paylaşım savaşıdır. Bu savaş özellikle
çöken Sovyet imparatorluğunun topraklarındaki, özellikle Kafkaslar ve Orta Asya’nın nasıl
paylaşılacağı üzerine bir savaştır. Her şeyden önce de Avrupa ve Amerika arasında bir
savaştır.
Bütün Avrupalıların, Rusya’nın hatta Çin’in ABD’ye “Terörizme karşı” destek sunmaları
kimseyi yanıltmamalıdır. Bu yoksullara karşı yanındayız demektir ama aynı zamanda
ABD’ye karşı askeri ve/veya ekonomik bakımdan güçsüz durumda olmanın gerektirdiği tipik
bir savaş stratejisidir de.
Kökleri yoksulların öz savunmasına yönelik tarikatlara dayanan uzak doğu sporlarının temel
prensibi, karşı durulduğu takdirde kesinlikle yenilgiye yol açacak olan karşı tarafın gücünü,
yine onun kendisine karşı bir silaha dönüştürmek, karşı tarafı onun kendi gücüyle yenmektir.
Bunun da temel prensibi karşı tarafın vuruşunun karşısında yer almamak aksine, onun yanında
veya arkasında yer alarak onun hızını ve gücünü arttırarak onu kendi oyununa getirmektir.
Avrupa’nın ve özellikle de Almanya’nın dünya politikasının özünü bu oluşturmaktadır. Henüz
ABD’ye karşı duracak merkezileşmiş bir politik irade ve askeri güçleri bulunmuyor iktisadi
ve teknik güçleri buna elvermesine rağmen. Bir yandan sabırla ve sistemli olarak bu iradeyi
ve gücü oluşturmaya çalışırken, diğer yandan da var olan çatışmalardan azami karla
çıkabilmek için mücadeleyi politika, diplomasi ve geniş bir cepheye çekiyor. Bu durumda,
ABD’nin askeri gücünü her gösterişinden, emperyalist olarak kar sağlamakla kalmıyor ama
aynı zamanda ABD’yi tecrit edip ABD’ye karşı, henüz gerekli politik irade ve savaş gücü
olmamasına rağmen iktisadi ve politik etki alanını genişletiyor.
Doğu Avrupa ve Balkanlar’da böyle oldu. Şimdi sırada Orta Asya, Kafkaslar ve Orta Doğu
var. Avrupa ABD’yi büyük ölçüde tecrit etmiş bulunuyordu. ABD’nin iki desteği, kendisi gibi
sadece ordularının gücü olan, biri ekonomisi çökmüş çürüyen Türkiye, diğeri her an kendisi
tecrit olan İsrail’di. ABD’nin İsrail aracılığıyla Orta Doğu’yu Türkiye aracılığıyla Kafkaslar
ve Orta Asya’yı kontrole alma çabaları fiilen iflas etmiş bulunuyordu.
11 Eylül eylemi, ABD’nin eline, elinden kaçırmak üzere olduğunu yeniden, bu sefer yine
Askeri gücüne dayanarak elde etme olanağı sundu birden. Terörizme karşı bayrakla,
diğerlerini de peşine takarak, en azından muhalefetlerini de nötralize ederek, Orta Asya
kapılarına yerleşebilir ve Orta Doğu’da konumunu tekrar güçlendirebilirdi. Diplomasi ve
politikayla kaybettiğini, askeri gücüyle tekrar kazanabilirdi. Bu bölgelerde zaten Müslüman
halkların yaşaması ve radikal politik İslam’ın da bu bölgede son on yılda güçlenmiş olması
eşsiz bir fırsat da sunmuş oluyordu. Böylece bir taşta iki kuş vurulmuş olurdu.

27
ABD’nin savaşı, aynı zamanda, Avrupa’ya karşı bir seferdir de. Bu seferde, tarafların farklı
savaş yöntemleri kullanmaları, yani Avrupa tarafının henüz ABD’ye karşı silah kullanmaması
kimseyi yanıltmamalıdır. Avrupa bu gün güçsüz olduğu için, güçsüzlerin uzak Asya
sporlarındaki temel taktiğini uygulamaktadır ve bu da bir savaş yöntemden başka bir şey
değildir . Sonucun ne olacağı şimdiden söylenemez, ama ABD karşısında şimdiden Avrupa,
Rusya, Çin ekseni oluştu bile.
Emperyalistlerden bir tarafı faşist değil, hapsi maşallah demokrat olduğundan; Faşist
Almanya’nın Avrupa’yı işgal etmesi gibi, ABD veya Avrupa’nın değerini işgal etmesi söz
konusu olmadığından ve de artık, bir işçi devriminin tasfiyesine dayansa da, hala o devrimin
özel mülkiyeti ilgasına dayanan bir kastın egemenliğinde bulunan Sovyetler artık
bulunmadığından, yani ikinci dünya savaşının diğer üç savaşı bulunmadığından, bu savaş, bir
savaşta iki savaş. Birinci savaş gibi, etki alanları üzerine, kaynaklar üzerine bir savaş. Ama
ondan farklı olarak, o zamanlar sömürgeler sadece savaşın nesnesiydi. Şimdi ise, siyahlar
savaşın öznesi. Bu onu birincisinden ayırıyor. Ve savaşın alanı bakımından değil, öznesinin
kapsamı bakımından ilk gerçek dünya savaşı.
Bu savaşta ya dünya yok olur, ya Huxley’in “Cesur Yeni dünya”sına döner. Ya da küçük bir
olasılık ama hala bir olasılık, dünya çapında kapitalizm tasfiye olur ve yerine dünya çapında
sosyalist bir uygarlık kurulur: din, dil, ulus, ırk, cins farklılıklarının bir imtiyaz ve baskı aracı
olmayıp, zenginliklerin tüm çalışanlar arasında emeğe göre dağıtıldığı; üretime yönelik
kararların kara değil ihtiyaçlara ve doğanın dengesine göre demokratikçe tartışılıp alındığı.
28 Eylül 2001 Cuma

28
Petrol, İslam ve Demokratik Cumhuriyet

Emek üretkenliğindeki her artış, son duruşmada üretim süreçlerinde daha fazla enerjinin
kullanılması demektir. Kapitalizmde, daha yüksek rekabet gücü, daha yüksek emek
üretkenliği ve daha yüksek emek üretkenliği de daha büyük enerji kullanımı demektir. Enerji
kaynaklarınız bolsa ve enerjiyi ucuza elde ediyorsanız rekabette elverişli bir konum alırsınız.
Kömür 19 yüzyılda temel enerji kaynağıydı. Ama patlarlı motorların keşfi ve
yaygınlaşmasıyla birlikte petrol temel enerji kaynağı oldu. Bu gün her ne kadar sanayi ötesi
ya da post Fordist toplumlardan söz ediliyorsa da, bu fordist veya klasik sanayi toplumunun
yok olduğu anlamına gelmez, sadece kapitalist sistemin hiyerarşisindeki yerinin değiştiğini
gösterir. Nasıl daha “üst” canlıların ortaya çıkışı, “alt” türlerin ortadan kaybolmasına yol
açmaz, hatta o “üst” türler varoluşlarını “alt” türlerin varlığına bağlı olarak sürdürebilirlerse
öyle, “bilgi toplumu”, “sanayi ötesi toplum” ya da “post fordizm” klasik fordist toplumun
ortadan kalkmasına yol açmaz, onun üzerinde yükselir. Bu şu demektir, petrol, çağdaş,
yaşayan kapitalizm için temel enerji kaynağı olmaya devam edecektir. O halde petrole
egemen olmak ve onu ucuza kapatmak bu günkü kapitalist sistemin varlığını sürdürmesi için
hayati önemdedir.
Öyleyse, öncelikle onu ucuza kapatmak gerekiyor. Onu ucuza kapatmak ise, onu sahip olan
ülkelerden ucuza almak demektir. Bu da ona sahip olan ülkelerin ve halkaların ezilmesi hatta
yok edilmesi demektir. Sadece bu da yetmez, onu diğer güçlülere de bırakmamanız gerekir,
yani onun çıktığı alanların, yatakların sizin kontrolünüzde olması gerekir. Bu da diğer
rakiplerle bir mücadele demektir.
Petrol nerede var? Şimdiye kadar en zengin petrol yatakları Orta Doğu’da bulunduğu için,
onun ucuza kapatılmasının en büyük acısını Müslüman Arap halkları çektiler. Tepkileri
çektikleri acıyla orantılıdır. Bu tepkiye rengini veren de radikal İslam oldu. Ne var ki, son
yıllardaki keşifler Orta Asya ve Hazer Denizindeki petrol ve doğal gaz yataklarının, Orta
Doğu’daki rezervlerin de azalmasına bağlı olarak kapitalist dünya ekonomisi bakımından
birinci derecede önem kazanacağını göstermektedir.
O halde, ABD’nin ve bütün zengin ülkelerin, ve bu çelişkilerden yararlanıp kendi etkilerini de
sürdürmek isteyen Çin ve Rusya gibi ülkelerin, Bin Laden bahanesiyle tarihin gördüğü en
büyük cepheyi kurup yoksul Afganistan’ın başına akbabalar gibi üşüşmelerinin temel nedeni
çok açıktır. Orta Asya petrol ve gaz yataklarının kontrolünde söz sahibi olmak ve onları ucuza
kapatmak. Afganistan aynı zamanda, buradaki petrolün denize ulaşabileceği en kısa yoldadır.
Savaşın birinci boyutu, bütün bu sömürgecilerin, petrolü ve gazı ucuza kapatmaları, bunun
için her türlü direniş umudu ve olasılığını daha doğarken yok etmeleridir. Onun için hepsi,
ABD’nin bu seferine katılıp katkılarını sunuyorlar.
Savaşın ikinci boyutu ise, esas bu kaynaklara kimin sahip olacağı noktasında toplanıyor. Bu
günkü güçler dengesi, hiç kimsenin açıktan ABD’ye karşı çıkmasını mümkün kılmadığından,

29
herkesin ABD’nin yanında yer alıyor görünmesi kimseyi yanıltmamalıdır. Bu sadece bu
günkü koşulların ve güç ilişkilerinin zorunlu kıldığı bir savaş stratejisidir. Avrupa bağımsız
bir askeri gücü olup bağımsız bir Atom gücüne de kavuştuğu an, Avrasya enerji kaynaklarını
paylaşmak için, bir nükleer felaketin çanları çalıyor demektir. ABD ise bu meydan okumayı
şimdiden etkisiz kılacak biçimde bir yandan füze savunma sisteminin oluşturup askeri
üstünlüğünü ebedileştirmek, diğer yandan da Avrasya’ya bu fırsatla iyice yerleşmek
istemektedir.
Bu şu anlama gelir ama aynı zamanda: önümüzdeki dönemde, dünya politikasında en kanlı
çatışmalar, en büyük politik altüstlükler, en köklü sosyal değişimler Orta Asya, Kafkaslar,
Orta Doğu bölgesinde olacak demektir. Bu bölge hem ezilen yoksul ülkelere karşı zenginlerin
ortak saldırısının, hem de emperyalist ülkeler arasındaki çatışma ve rekabetin yoğunlaştığı can
alıcı nokta olacaktır. Bütün bunlar ise, bölgede yaşayanlar için daha çok kan, gözyaşı,
işkence, sefalet yoksulluk, acı anlamına gelecektir.
Bölgedeki halkların şu an buna direnebilecek biricik aracı politik ve radikal İslam’dır. Başka
hiç bir akımın politik ve radikal İslam ölçüsünde uzun ideolojik ve örgütsel hazırlığı yoktur.
Bunun yanı sıra, son saldırı ve buna karşı gösterilecek şiddet, bu İslam’a ayrıca muazzam bir
prestij verecektir ezilenler arasında. Bu eylemi gerçekleştirenlerin, Bin Laden’lerin etkisinin
ne olacağını göz önüne getirmek isteyen, 12 Mart döneminde Deniz’lerin, Mahir’lerin 74
sonrasında radikalleşen genç kuşakların nasıl bayrağı olduğunu göz önüne getirebilir. Bin
Laden, şimdi, radikal İslam’ın Che Guavera’sıdır.
Ve bu da politik İslam’ın daha uzun süre, dünyanın bu en kritik bölgesindeki direnişlerin ve
radikal akımların bayrağı olacağı anlamına gelir. Bu gün, bölgedeki direniş için, politik İslam
karşısındaki tek ciddi alternatifi ise, Kürt hareketi sunmaktadır. İmralı’da geliştirilen yeni
stratejinin önemi bu gün daha da belirgin bir hale gelmektedir. Kürt Ulusal hareketi, ulusun
tanımından dili ve kültürü dışlayıp, onları da tıpkı din gibi politik alanın dışına itip, tıpkı
ABD’de olduğu türden bir ulustan olmayı yurttaşlıkla çakıştıran, bütün dil, dil ve kültürlere
eşitlik ve özgürlük tanıyan yaklaşımıyla, bütün dil, din ve kültürlerden halklar için büyük
emperyalist güçler karşısında güçlerini birleştirebilecekleri bir alternatif sunmaktadır.
Ne yazık ki, bu alternatif, Kürt hareketinin içine hapsedildiği gettonun dışına çıkabilmiş
değildir şimdiye dek. Böyle bir proje henüz bölgedeki hiç bir ulusun ezilenlerinde yok. Böyle
bir projenin uzun teorik hazırlıkları yok. Böyle bir projeye en yatkın Türkiye’de bile,
toplumsal muhalefet, böyle bölge çapında demokratik bir alternatifi düşünmekten uzak. Genel
Kurmay’ın ulusu dil ve kültürle sınırlayan anlayışlarının içine hapis; Amerika Avrupa
çelişkilerine dayanarak egemenliğini sürdürmenin yollarını arayan genel kurmayın
politikalarını anti emperyalistlik olarak pazarlamakla ya da bölge halklarının mücadelesini ve
kurtuluşunu, emperyalist ülkelerdeki “anti-globalizme” havale eden sosyalistlik oynamakla
meşgul.
Son gelişmeler şunu göstermiştir. En azından “Büyük Orta Doğu” da denen, Orta Asya,
Kafkaslar ve Orta Doğu’daki halkların direnişini birleştirme potansiyeli, çağrısı, programı ve
stratejisi olmayan bir hareketin, politik İslam karşısında hiç bir şansı yoktur. Kürt Ulusal
Hareketi, İmralı ile birlikte, devletin nasıl dininin olmaması gerekiyorsa, dili ve kültürünün de

30
olmaması gerektiği; nasıl bütün dinler eşitse, bütün diller ve kültürlerin de eşit olduğu bir
Demokratik Cumhuriyet çağrısını özellikle Türk ulusuna yönelik olarak yürüttü. Son
gelişmeler, bunun sadece Türklere değil, Avrasya’daki bütün uluslara yönelik bir proje olması
gerektiğini daha bir açıklıkla göstermektedir.
Bölge çapında tek bayrağı, Ulusa bağışıklığıyla Politik İslam sunmaktadır. Çivi çiviyle
sökülür. En azından bölge halklarının direnişini birleştirme çağrısı olmayan herhangi bir
ideoloji, program veya stratejinin başarı şansı olamaz. Demokratik bir projenin başarı sansı
olabilmesi için ise, onun bir ulusun projesi olmaktan çıkıp, bütün bölge halklarını kapsayan
bir projeye dönüşmesi gerekir. Klasik ulusçuluğun bu noktada hiç bir şansı yoktur, sadece
ulusu hukuki bir kavrama indirgeyen, ulusun tanımından dil, din, kültürü dışlayan modern bir
ulusçuluk, yani Kürt Ulusal Hareketinin İmralı’dan beri geliştirmeye çalıştığı proje belki bir
alternatif oluşturabilir.
Böyle bir proje, Alevi’si Sünni’si; Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Yahudi’si; Kürd’ü Türk’ü
Arab’ı, Gürcü’sü, Ermeni’si bölgedeki bütün ezilenlerin direnişini birleştirebilir.
Bir de nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddeden
bir başka uygarlık projesi vardır ama onun henüz yiyeceği çok ekmek var, endisinden bir
alternatif olarak söz edilebilmesi için.
05 Ekim 2001 Cuma

31
İslam Dini ve Politik İslam

Başta ABD, batılı ülkelerin Afganistan’a karşı yürüttükleri savaş, bir çok solcu açısından, bir
tarafında emperyalizmin, diğer tarafından feodal gericiliğin bulunduğu iki tarafın da haksız
olduğu bir savaş olarak görülüyor.
Globalizm ve kapitalizm hayranları da bu savaşı, bu günkü dünyaya yabancı bir feodalizm
veya gericilik ile globalleşen dünya arasındaki bir savaş olarak görüyorlar. Solculardan
farkları şu oluyor, solcular kapitalizme veya globalizme veya emperyalizme olumsuz bir rol
yüklerlerken, globalizm taraftarları bunda bir olumsuzluk görmüyorlar.
Bu iki yaklaşım arasındaki tartışma, tarafların niteliklerini tanımlama bakımından değil, bu
niteliklere atfedilen özellikler üzerinde toplanıyor. Hatta bunda da tartışma taraflardan sadece
birinin niteliği üzerinde yoğunlaşıyor: kapitalizm veya emperyalizm veya globalizmin veya
demokrasinin, (ki bu adlandırmalar da onlara yüklenen olumlu veya olumsuz niteliklere bağlı
olarak kullanılıyor, ama bizi burada adlandırma değil, adlandırılanın kendisi ilgilendiriyor, )
özellikleri noktasında yoğunlaşıyor. Ve son duruşmada kapitalizmin ilericiliği veya gericiliği
gibi bir noktada yoğunlaşıyor. Fakat tarafın diğerinin, yani Müslümanlığın, bu günün
dünyasına yabancılı ya da feodal veya gerici bir ideoloji olduğu noktasında esas olarak bir
anlayış birliği var.
Tabii bu çatışmayı bir de batı ve İslam uygarlığının bir çatışması olarak görenler var. Bunun
bir de çatışmayı modern uygarlıkla bu uygarlığın değerlerine yabancı bir barbarlık arasında
bir çatışma olarak tanımlayan daha diplomatik versiyonu var. Bu versiyonla İslam ülkeleri ve
bunların nüfusu tarafsızlaştırılmaya çalışılıyor. Politik İslam da bu uygarlıklar çatışması
fikrini savunuyor.
Ne var ki, bu çatışmada da, ne kadar zıt görünürse görünsün, taraflar, İslam’ı başka bir
değerler sistemi olarak tanımlıyor ve bunun modern uygarlığa veya Batıya yabancılığı ve
onunla uzlaşmazlığı noktasında aynı varsayımları paylaşıyorlar.
Dikkat edilsin, bütün bu tartışan taraflarda ister farklı üretim sistemleri ve ideolojiler, ister
farklı uygarlıklar paradigmasıyla yaklaşılsın, İslam’ın Batı, Hıristiyanlık, Globalizm veya
Emperyalizm denen burjuva Kapitalist uygarlığa yabancı bir ideoloji veya uygarlığı temsil
ettiği var sayımında tüm taraflar anlaşmaktadırlar. Yani ortada tartışan bütün tarafların hepsi
aslında aynı ortak var sayımı paylaşmaktadırlar, İslam ideolojisi veya uygarlığı veya değerler
sistemi Kapitalizm (veya Modern toplum veya uygar dünya veya demokrasi) ile uyuşmaz. Ve
burada İslam ile kastedilen de bu günkü politik İslam’dır.
İşte tam da sorgulanması ve yanlışlığı gösterilmesi gereken bu varsayımın kendisidir. İşin
ilginci tam da bu varsayımın bizzat politik İslam tarafından kabulü, onun kendisini çürütür.
Çünkü uygarlıklar çatışması fikrinin kendisi bütünüyle modern uygarlığın ortaya çıkardığı bir
ihtiyaçtır. Ama bu ayrı bir konu.

32
Birincisi, Batı Uygarlığı denen şey, her şeyden önce dokunulmaz kişi mülkiyeti ve kar ve
sermayeye dayanır. İslam, Batı uygarlığının temelindeki sermaye, özel mülkiyet ve kar
fikriyle hiç bir şekilde çelişmez. İslam ülkelerinin Modern kapitalizme geçememelerinin veya
modern kapitalizmin İslam ülkelerinde doğmamasının nedeni, İslam dini değildir. Hatta din
olarak İslam, kapitalizme en elverişli dindir. Gellner gibi bir Weber’ci sosyologun bile teslim
etmek zorunda olduğu gibi, dinlerin en Protestan’ıdır (kapitalizme en uygunudur). Müslüman
uygarlıkta kapitalizmin doğmamış olmasının nedeni, İslamiyet’in yayıldığı yerlerde modern
kapitalist sermayenin en büyük düşmanı olan tefeci bezirgan sermayenin ve devletin güçlü
olmasıdır. Aynı şekilde, eski uygarlık alanlarında yerleşmiş Hıristiyanlık’ta da Akdeniz
uygarlığında olduğu gibi kapitalizm doğamamıştır. Kapitalizm uygarlığın ancak yüzeysel
olarak girebilip o etkilerinin de Norman akınlarıyla adeta olmamışa döndürüldüğü, Kuzey
Avrupa ve yine, Çin uygarlığından en az etkilenmiş Japonya’da doğup gelişebildi.
Yani, İslam kapitalizmin doğuşunun ve gelişiminin önünde bir engel değildir ve aksine,
kapitalizmin doğuşu ve gelişimi için çok uygun bir hukuksal bir ideolojik çerçeve sağlar.
Bütün bu elverişli çerçeveye rağmen kapitalizm İslam ülkelerinde doğamamıştır, İslam’ın
yayıldığı ülkelerin, birer Kuzey Avrupa veya Japonya gibi uygarlıklara derinliğine
bulaşmamış yerleri olmadığı için. Ya da böyle alanlar İslam ya da Katolik aleminin sadece
dağlarında ve sapa köşelerinde ticaret yollarından uzak bulunduğu için.
İslam’ın modern Toplumla, Kapitalizmle, Batıyla ya da Hıristiyanlıkla uyuşmadığı savının hiç
bir bilimsel değeri yoktur.
Ama bu önerme klasik İslam’a ilişkindir. Bu günkü modern, politik İslam’ın da klasik İslam
ile ilgisi yoktur. Kimileri İslam’ın modernleşmesi için onda reform öneriyorlar bu günkü
politik İslam’a bakıp. Şunun farkına varmıyorlar, bu gün reform önerdikleri politik İslam, tam
da reforme olmuş, modernleşmiş İslam’dan başka bir şey değildir. Bu günkü politik İslam’ın,
klasik tefeci bezirgan uygarlıkların toplumsal yaşamı düzenleyen İslam’ı ile hiç bir ilişkisi
yoktur.
Bu günkü politik İslam ne feodal bir ideolojidir, ne başka bir uygarlıktır. O bütünüyle modern
toplumun ürünü olan bir ideolojidir ve başka bir uygarlığı temsil etmez, bizzat Batı
uygarlığının değerlerinin İslâm’ı bir söylem içinde savunulmasıdır.
Şöyle bir örnek verelim. Hemen bütün politik İslam sanayileşmekten, kalkınmaktan söz eder.
Ama bu tam da modern toplumun bir paradigmasıdır. Klasik İslam açısından büyüme,
kalkınma gibi bir amacın kendisi olanaksızdır hatta küfürdür. Klasik Uygarlıklar basit yeniden
üretime dayanırlardı, onlar için ekonomik büyüme, sanayileşme bir hedef değildi ve olamazdı.
Sorun var olan ebedi ve ezeli düzenin sürdürülmesiydi. Onda bozulmaya, dengesizliğe yol
açacak her şeye karşıydı ve öyle olmak zorundaydı. Klasik İslam düzeni sürdürmek için vardı.
Bu günkü politik İslam ise kalkınma, büyüme, ağır sanayi bayrağını kimseye bırakmaz.
Klasik İslam bakımından modern politik İslam bir küfürdür. Evet, klasik uygarlıklar ile batı
uygarlığı arasında bir uygarlıklar çatışması olmuştur. Ama bu 15-19 yüzyıllar arasında
olmuştur ve İslam uygarlığı adına ne varsa, tıpkı Çin, Hint ve Pers uygarlığı gibi bu çatışma
sonunda yok olmuşlardır. Bu uygarlıkların maddi temelleri yok olmuştur.

33
Politik İslam ile Klasik İslam’ın farkı en açık şunda görülebilir. Klasik İslam, mikrofon,
Hoparlör, Radyo vs. de kendisini var eden koşulların ortadan kalktığını sezer ve umutsuzca
onların kullanılmasını reddeder. Bu anlamda, ilerlemeye karşıdır, Aydınlanmanın ve
modernleşmecilerin ona bu anlamda gericilik demesi anlamlıdır. Modern İslam ise, her
camiye bir hoparlör koyar, Mevlid’i Radyo veya Televizyondan yayar. Tıpkı tesettürlü moda
gibidir. Klasik İslam’da ne tesettür vardır ne de moda. Yine Gellner’in dediği gibi, Annesi
başını bağladığı için değil, annesi başını bağlamadığı için başını bağlamaktadır bu günün genç
politik Müslüman kadını. Klasik Müslüman toplumunda tesettür yoktur ve Moda da yoktur.
Bu ikisi de modern İslam’ın ürünüdür. Onun kafaları örtmesine bakıp İslam’ı feodal bir
ideoloji veya Batıya yabancı bir değerler sistemi olarak görmek görünüşle oyalanıp onun
özünü görmemektir. Aksine o artık tam da Batılı, modern, kapitalist dünyaya ait bir fenomen
olduğu için başı kapatmaktadır. Burada baş kapama bir semboldür. Her alanda böyledir.
Politik İslam’ın sahiplenmeyi sevdiği Uygarlıklar savaşı paradigması bile, tamamen burjuva
uygarlığında var olabilecek, modern toplumdaki belli güçlerin çıkarlarını savunmaya yönelik
bir paradigmadır.
O halde 11 Eylül ile birlikte girilen dünyanın ve onda çatışan tarafların doğru anlaşılabilmesi
ve doğru bir tavır takınılabilmesi için, taraflardan birinin bayrağı olan Politik İslam’ın
niteliğinin ve neyin sembolü olduğunun doğru kavranmasının hayati önemi vardır. Ve
yukarda da değinildiği gibi, politik İslam, ne kapitalizme yabancı feodal bir dünyanın ve
gericiliğin ideolojisi ne de başka bir uygarlığın ifadesidir. O Modern burjuva uygarlığına has
bir fenomen olduğu gibi, bu uygarlığın yarattığı toplumsal güçlerin çıkarlarını savunmaya
yarayan bir araçtır. Bu güçlerin neler olduğu ise gelecek yazının konusu olsun.
12 Ekim 2001 Cuma

34
Yeni Dünya Savaşı’nın Emperyalistler Arası Bir Egemenlik ve Paylaşım
Savaşı Olarak Bazı Özellikleri

Bu savaşın ve içine girilen dönemin karakteristikleri üzerinde; onda yeni ve özgün olanın
neler olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Bu savaşın ikili bir karakteri olduğuna “Bir Savaşta
İki Savaş” başlıklı yazıda değinilmişti. Bunların birincisi savaşın emperyalistler; diğeri ise
zenginler ve yoksullar, siyahlar ve beyazlar arasında bir savaş olmasıydı. Bu özelliklerinin
yavaş yavaş belirginleşen çizgileri üzerinde durulabilir.
Evet bu savaşın birinci niteliği emperyalistler arası bir savaş olması. Ama bu aynı zamanda
onun en az anlaşılan ve kabul edilen yanı. Onun kendine has bazı özellikleri onu diğer
emperyalist savaşlardan ayırıyor ve emperyalist paylaşım savaşı olduğunun kavranmasını
zorlaştırıyor.
Birinci ve İkinci dünya savaşlarında, savaşı başlatanlar, daha sonradan emperyalizm trenine
binenlerdi. Almanya ve Japonya, ikisi de kapitalist gelişime geç girmiş, güçlendikleri zaman
da dünyada artık paylaşılmamış bir yer kalmadığından, bir yeniden paylaşım için savaşı
başlatmışlardı.
Bu savaşta ise, durum farklı, savaşı başlatan ABD, zaten dünyanın en büyük gücü. Sonradan
güçlenip de güneşin altındaki yerini arama durumu yok. Bu durumda olan Avrupa ve Çin
denebilir. Ama onların da Amerika’ya karşı bir savaş açabilecek güçleri yok. Peki o halde
niye bu savaş başlıyor? Nasıl bir savaş ki, taraflardan biri savaşıyor ve karşı taraf da onu
destekliyor? Böyle savaş mı olur? Tam da bu paradoksal görünüş onun bir paylaşım savaşı
olduğunun anlaşılmasını zorlaştırıyor. Bunu yaratan da, askeri güçlerin olağanüstü eşitsiz
dağılımı.
Paradoks şöyle formüle edilebilir. Soğuk savaş döneminde, silahların dengesi bir nükleer
dünya savaşının çıkmasını engelliyordu, içine girilen savaşta ise, tam da silahların aşırı
dengesizliği bir nükleer dünya savaşının çıkmasını engelliyor. Eğer Avrupa’nın veya Çin’in
ABD’ye denk bir gücü olsa, ABD’nin bu harekatı bir dünya savaşı çıkmasına yol açardı.
Avrasya’nın zengin rezervlerini ele geçirmek, bu günkü dünya egemenliğinin zorunlu
koşuludur. Bu egemenliğe kafa tutabilecek, eşit askeri gücü olan hiç bir güç bunu kabul
etmezdi. Bu ise nükleer bir savaş anlamına gelirdi.
Silahların bu aşırı dengesizliği, bu dengesizliğin zorunlu kıldığı stratejiler savaşın aynı
zamanda bir paylaşım savaşı olduğunun görülmesini engelliyor.
Avrupa’nın stratejisi esas olarak askercil olmayan yayılmaya dayanıyor denebilir. Askeri
bakımdan güçsüzlüğü onu diplomatik ve iktisadi, kültürel araçları kullanma konusunda
geliştirmiş bulunuyor.
Bu emperyalist savaş, öncelikle, var olan egemenliği pekiştirmek; etkiyi güçlendirmek; karşı
tarafın bloklar oluşturmasını engellemek üzere bir savaş. Yani daha baştan geleceğe yönelik,

35
Amerika’nın dünya egemenliğini korumaya, pekiştirmeye ve geliştirmeye yönelik bir savaş.
Bu nedenle doğrudan emperyalistler arası bir silahlı çatışma ortada yok. Çünkü, güçlerin
eşitsiz durumu, yükselen emperyalistlerin, savaşı, politik hedeflerine ulaşmak için, yani
ABD’nin etkisine karşı kendi etkilerini güçlendirmek için, bir araç olarak kullanmalarını
engelliyor.
Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır. Ama bu önermenin tersi de doğrudur. Barış da
politikanın başka araçlarla devamıdır. Bu gün, Avrupa, Rusya, Çin gibi ABD egemenliğine
karşı savaş araçlarıyla hiç bir şansı olmayan ülkelerin, bu egemenliği sınırlamak ve kendi etki
alanlarını güçlendirmek için biricik stratejisi, ekonomik ilişki ve baskı, politik, diplomatik
bağlantılar, kültürel etkiler olmaktadır.
Böylece gerip bir emperyalistler arası savaş, diğer emperyalist savaşlara benzemeyen bir
savaş içinde bulunuyoruz. Taraflardan biri savaş aracını kullanırken diğeri o aracı
kullanmıyor veya kullanamıyor. Bunun yerine politik ittifaklar, ekonomik ilişkiler, diplomasi,
kültür gibi araçları kullanıyor. Ayrıca bütün güçsüzlerin temel taktiğini uyguluyor, karşı
tarafın gücünü karşı durmamak, aksine onu arttırarak kendi o gücü kendisine karşı kullanmak.
Ve zaten bu taktik de aynı zamanda ABD’yi diğer araçlarla tecrit etme politikasının zorunlu
bir bileşeni.
Emperyalistler arasında bu ilişki yeni değil elbette. Bir rekabet hep vardı. Avrupa ülkelerinin
Detant politikalarından, De Gaulle’ün “Atlantik’ten Ural’lara kadar Avrupa” ifadeleri vs. hep
bu çelişkilerin ifadesiydi. Ama bu rekabet bir rekabet olarak kalıyor ve taraflardan birinin
diğerine karşı silahlı bir harekatına dönüşmüyordu. Silahlı harekatlar, genellikle sömürge ve
yarı sömürge ülkelere karşı uygulanıyordu.
Ama bu savaşta, Afganistan’daki Taliban rejimine karşı yürütülen savaş, aslında, Avrupa,
Çin, Rusya’ya karşı bölgede kesin egemenliği kurma savaşıdır. Burada yanıltan şudur.
Kendisine karşı savaşılan güçler savaşmamakta, kendilerine karşı savaş açmış gücün
arkasında yer almaktadırlar. Bu savaşın ikinci karakteriyle ilgili, ama aynı zamanda birinci
karakterinin anlaşılmasını güçleştiriyor. ABD’nin rakiplerinin askeri bakımdan güçsüz
oluşları, onların uzak Asya sporlarının klasik ilkesini uygulamasına yol açmaktadır, yani
rakibin gücünün karşısında durmamak; ve rakibi kendi gücüyle oyuna getirmek. Onun gücünü
kendisine karşı kullanmak.
Olanın emperyalistler arası bir savaş olduğunu anlamak için belki bir analoji işe yarayabilir.
Bir satranç oyunu düşünülebilir. Satranç oyununu başında genellikle taraflar taş yemezler ve
kırmazlar birbirinden, daha sonraki kırma ve yemelere hazırlık için taşlarını elverişli
konumlara yerleştirirler, elverişli ve stratejik konumları ele geçirmeye çalışırlar. İşte ABD’nin
şu an yapmaya çalıştığı budur. Kısa, orta veya uzun vadede kendisine karşı çıkabilecek
güçlere karşı pozisyonunu güçlendirmek ve onların bir araya gelmesini engellemek.
Bu anlamda bu savaş, ABD’nin diğer emperyalistlere karşı, diğer güçlere karşı bir taş sürme
ve satranç tahtasındaki stratejik pozisyonları ele geçirme savaşıdır. Ya da şöyle diyelim, bir
hamledir. İlk bakışta boşluğa yapılmış bir hamle gibidir. Talibana karşı, Bin Laden’a karşı bir
cezalandırma hamlesi gibi görülmektedir ama hamlenin gerçekte yöneldiği güçler, (Avrupa,
Rusya, Çin) bir karşı güç olarak görülmemektedir. Bu da onların yukarıda değinilen zorunlu
36
savaş stratejileri gereğidir. Bu özgünlüğü, savaşın bir emperyalistler arası savaş olduğunu, bir
paylaşım savaşı olduğunu görmeyi engellemektedir.
Biçimsel olarak Afganistan’a karşı veya Taliban rejimine karşı yürütülen bu savaşı, Vietnam
savaşıyla veya Güney Amerika’daki bastırma harekatlarıyla veya İsrail aracılığıyla yürütülen
savaşla karıştırılmamalı. ABD’nin Taliban rejimiyle esas olarak bir problemi olamazdı. Bizzat
Taliban rejimi ABD tarafından tanınmak ve onunla iyi geçinmek için çabalıyordu. Hatta Buda
heykellerinin imhası bile Taliban rejiminin kendisini tanınmaya zorlama manevrasıydı ve bu
anlamda kısmi bir başarı da elde etmişti Birleşmiş Milletler temsilcisinin kendileriyle
görüşmesini sağlayarak.
Yani Taliban rejiminin niteliğinden doğmamaktadır ABD’nin Afganistan’a saldırısı. Keza
Afganistan’ın dünya pazarına açılması sorunu da değildir. Taliban rejiminin kapitalist
üretimle bir sorunu yoktur. Suudi Arabistan veya Pakistan’ın olmadığı gibi.
Bin Laden’ı ele geçirme sorunu da değildir. ABD istese, biraz sabırla ve sistematik bir
çabayla, tıpkı Abdullah Öcalan’a yaptığı gibi, gerek Pakistan, gerek Taliban’a para, tehdit,
tecrit gibi bir çok silahı bir arada kullanarak, Bin Laden’ı başka biçimlerde ele geçirebilir ve
cezalandırabilirdi. Ama Bin Laden’ı ele geçirmeyi en az isteyecek güç ABD’dir. Sorun bu da
değildir. Zaten Bin Laden’ın yapıp yapmamasının da bir önem yoktur. O sadece bir
bahanedir, bir vesiledir. ABD’nin Bin Laden’ı almak için delil sunmadığı söyleniyor. Evet
öyle, belki delil yok. Ama soru şöyle de sorulabilir. Eğer delil olsaydı ortaya koyar ve
teslimini ister miydi? Bunu en az isteyecek olanın ABD olacağı açıktır. O takdirde, tecrit olup
dışlandığı Avrasya’ya bütün haşmetiyle dönmesi söz konusu olamazdı.
Demek ki, bunca güçlerin oraya yığılması ne Taliban rejiminin yıkılması ne de Bin Laden’ın
yakalanması için değildir. Bunlar gerçek hedefi gizleyen, karşı tarafı boş duruma düşüren
örtülerdir. Doğa’da en sıradan canlılarda bile gerçek niteliğini gizleme, yani kandırma temel
bir yaşam stratejisidir. Bunlar vesilelerdir, gerçek sebep olamazlar. Oluşturulan en geniş
ittifak, yığılan muazzam askeri güçler göz önüne getirilirse, bu hedefler ile araçlar arasında,
açık bir uyumsuzluk görülmektedir. Söylenen hedefler ve araçlar arasındaki uyumsuzluk bu
savaşın Emperyalist savaş olduğunun en esaslı kanıtıdır.
Bu savaşta diğer taraf da kendince savaşa devam ediyor. Bir yandan hepsi gösterişle ABD’nin
yanında olduğunu söylüyor. Ama diğer yandan ABD’nin kuyusunu da kazıyorlar. Elbet bunu
derlerken aynı zamanda, yanında olup zaferden pay kapmanın hesabını yapıyorlar elbet, ama
bu aynı zamanda, ABD’nin hareket alanını sınırlama işlevi de görüyor.
Örneğin Alman Televizyonlarını açan şunu görür, resmi düzeyde, kayıtsız şartsız destek
sözlerinin ardından hemen yapılan yorumlarda, açık oturumlarda, hatta haberlerin
verilişlerinde, kayıtlar sıralanmaktadır. Fikir özgürlüğü, toplumdaki farklı ses ve çıkarların
bilinmesi perdesi altında, örneğin Scholl-Latour gibi İslam uzmanları; Almanya ve
Avrupa’nın bağımsız bir atom gücü oluşturmasını isteyen, ABD’nin politikalarını en sert
dille, hatta alay ederek eleştiren politikacı, bilim adamı, toplum bilimciler doldurmaktadır
televizyon programlarını.

37
Sadece bu kadar da değil en açık çek veren politikacılar bile, iş fiiliyata gelince yan çizerler.
Evet ABD’nin bombalamak hakkıdır ama siviller ölmemeli. Sivil ölmeden bombalama
olmayacağını çok iyi bilirler. Ama hem böylece ellerini kirletmekten kurtulurlar, hem de
ABD’nin nefretini kazandığı ülkelerle daha elverişli ilişkiler kurup onları ABD’ye karış
yanlarına alma olanağı elde ederler. Bunun yanı sıra kültürel ve politik etkileri de cabası.
Böylece ABD bir bakıma tüm dünya emperyalistlerinin pis işlerini yapar, kestaneleri ateşten
çıkarır durumda kalmakta, ona karşı duramayan Avrupa adeta onu öne itmekte, sonra da hiç
elini bulaştırmadan kaymağını toplamaktadır.
Doğu Avrupa’nın çöküşünde böyle oldu. ABD uzay savaşı ve silahlanma projeleriyle Sovyet
ekonomisinin çöküşüne yol açarken, Avrupa yumuşama politikaları ve kredi ile iş görüyordu.
İnsan hakları bayrağını elden düşürmüyordu. Böylece Doğu Avrupa olduğu gibi kendine
kaldı.
Yugoslavya öyle oldu. ABD bombaladı, Avrupa ve de Almanya kaymağını yedi. Şimdi aynı
senaryo Orta Asya kapılarında oynanıyor. Elbette bu politikanın kendi sınırları vardır ama şu
ana kadar, bilançoya bakılırsa, son derece başarılıdır.
Ama ABD’nin de bu durumu bilmediği sanılmamalıdır. O da tam da bu nedenle, savaşı güçlü
olduğu alana, yani silahlı alana çekerek pozisyonunu güçlendirme hesabı içindedir.
Afganistan’a saldırının da temel hedefi budur.
Peki niçin Afganistan? Çünkü Avrasya denen bu bölgeye egemen olmak, dünya egemenliğini
sürdürmenin, korumanın ve pekiştirmenin olmazsa olmaz koşuludur.
Bu bölgenin önemini daha önce jeo stratejist Zbigniew Brzezinski 1997’de yazdığı Biricik
Dünya Gücü, Amerika’nın Dünya Egemenliği Stratejisi adlı eserinde belirtiyordu. Orada
ABD’nin biricik dünya gücü olduğu, Avrasya’nın da bunun temel çatışma alanı olduğu
belirtiyordu.
ABD’nin dünya egemenliğinin stabilize edilmesi ve sağlamlaşması için Avrasya’da en önemli
jeostratejik oyuncu olması gerektiğini açıkça yazıyordu bay Brzezinski. Ve yine bu kitapta,
akıllı politikalarla burada herhangi bir karşı koalisyonun oluşmasının engellenmesinin
zorunluluğu üzerinde duruluyordu.
Şimdi son aylardaki gelişmeleri göz önüne getirelim. ABD’nin füze kalkanı sistemi
dayatmasına karşı Avrupa, Rusya ve Çin’i yanına alarak oldukça güçlü bir blok kurdu ve
ABD’yi Avrupa’yı projeye ortak ederek geri adım atmaya zorladı. Ayrıca Çin, Rusya ve Orta
Asya Cumhuriyetleri, Avrupa’nın arkadan desteğiyle Şhangay birliği kurmuşlardı. Bu,
bölgede ABD’nin etkisinin fiilen minimuma inmesi demekti. Gerçekten de, tam 11 Eylül
öncesinde ABD hem orta doğuda hem de Orta Asya ve Kafkaslar’da tam bir tecrit
durumundaydı müttefikleriyle birlikte. İsrail de, Türkiye de tecrit olmuştu. Hatta Türk Genel
Kurmayı, ABD’nin Irak ve orta doğuda yapacağı bir düzenleme olasılığına karşı, böyle bir
düzenleme kendi egemenliğinin sonu olabileceğinden, Şhangay grubu ile flört edip Baasçılık
ve anti emperyalistlik bile oynamaya başlamıştı.

38
Bir de şu an göz önüne getirilsin. ABD’nin nasıl bir hamleyle bölgede bütün inisiyatifi ele
alıp etkisini güçlendirdiği görülebilir. ABD askerleri Orta Asya’ya iniyorlar. Bu ülkelerle
anlaşmalar imzalanıyor ve herkes ABD’nin arkasında sıraya giriyor. Dünya egemenliğini
sürdürmek ve pekiştirmek için, ABD’nin nasıl başarılı bir satranç hamlesi yaptığı anlaşılabilir.
Ama Avrupa daha hamlesini yapmadı. Bekleyecek, ABD iyice yıpransın, boğazına kadar
savaşa batsın ve tecrit olsun diye. Sonra da aklın, uzlaşmanın, insan haklarının ve
demokrasinin savunucusu olarak bölgede bir tek kurşun bile atmadan, en azından ABD’nin bu
günkü kazanımlarını dengeleyecek bir kazanç sağlayacaktır. Şimdiye kadar görülenler bu
olasılığın çok güçlü olduğunu göstermektedir.
Buna karşılık ABD de, İsrail ve Türkiye gibi dayandığı güçlerde değişimler yapıp cephesini
genişletmeye çalışacaktır. Bu ise çelişkili bir politikayı gerektirir. İsrail’i Araplarla,
Türkiye’yi Kürtlerle barışa zorlamak bu ülkelerle ciddi gerilimler de demektir. Bu ülkelerin
içindeki güçler dengesinde yeni düzenlemeler olmadan ise bunun başarılması olanaksızdır.
Ama bu ayrı bir yazının konusu.
17 Ekim 2001 Çarşamba
*

39
Savaşın Siyah-Beyaz Karakteri Üzerine

Savaşın Karakteri Üzerine Söylenenlerin Anlam ve Önemi


İçine girilen sürüngen yeni dünya savaşının ikinci yanı, onun yeryüzü zenginleri ve
yoksulları, beyazları ve siyahları arasında bir savaş olmasıdır. Onun bu niteliği de en azından
emperyalist paylaşım savaşı karakteri kadar anlaşılamamaktadır.
Bu savaşın ne olduğunun anlaşılmasını zorlaştıran en önemli nedenlerden biri, onun bu iki
karakterinin, yani emperyalist paylaşım savaşı ve siyahlara karşı savaş, birbirinin içine girmiş
olmasıdır. Bu iki savaş bir tek savaş gibi görünmektedir. Onun birbirinden farklı bu
karakterleri, ancak soyutlama yoluyla birbirinden ayrılabilir. Ancak böyle bir soyutlamadan
sonra, onun her bir yönünün kendine özgü karakteri, onda yeni olanın neler olduğu
anlaşılabilir. Ama bu soyutlama yapılmadığından, savaşın iki yanının özgünlükleri de
kavranamamaktadır. Yani bir tür kendini yeniden üreten olumsuzluk söz konusudur.
Savaştaki iki yan kavramadığı için o yanların üzgünlükleri kavranamamakta, özgünlükleri
kavranamadığı için de savaşın iki yanı olduğu anlaşılamamaktadır. Tam bir fasit daire.
İlk bakışta savaşın karakteri üzerine bu tartışma saçma ve çok soyut, hatta anlamsız gibi de
görünebilir. Ama onun karakteri hakkındaki yargılarınız aynı zamanda sizin bu savaş
karşısındaki tavrınızı belirler. Bu nedenle hayati bir önemi vardır.
Bu savaşa bir uygarlıklar savaşı diyebilirsiniz, emperyalist ülkelerdeki bulvar basınının dediği
ve kimi Müslümanların da hemen sahip çıktığı gibi. Bu savaşı, liberalizm ve globalleşme
hayranlarının dediği gibi, globalleşen dünyanın ihtiyaçlarına uygun, bu globalleşmeye ayak
uyduramayan ülke ve rejimlerin tasfiyesi, eski pisliklerin temizlenmesi gibi görebilirsiniz. Bu
savaşı bir yanda emperyalizm diğer yanda gerici ve çağ dışı Taliban rejimi arasında bir savaş
olarak görebilirsiniz. Bu savaşı, modern batı demokrasisinin bir savunma savaşı olarak
görebilirsiniz. Bu savaşı, Vietnam savaşı gibi, emperyalist ülkelerin bir saldırı ve bir
sömürgenin direniş savaşı olarak görebilirsiniz. Bunların her birinde savaş karşısındaki
tavrınız farklı olur konumunuza göre.
Piyasayı doldurmuş bulunan savaş değerlendirmelerinin hemen hepsi yukarıda kısaca
değinilen başlıklar altında toplanabilir. Ama bu savaşın bir savaşta iki savaş olduğu, bir
yandan emperyalistler arası, diğer yandan beyazlar ve siyahlar arası bir savaş olduğu, bu iki
karakterinin bir çok alışılmamış özellikler taşıdığı ve bir tek savaş biçiminde göründüğü
şeklinde bir değerlendirme pek görülmez. Aslında, bu savaşın karakterini anlama, onun
niteliklerini ve özgün yanlarını analiz etme çabası da hemen hemen hiç görülmemektedir. Bu
da bir rastlantı değildir.
Onun gerçek mahiyetini gizleme savaşan taraflara daha avantajlar sağlar. Örneğin hiç bir
emperyalist bunun bir paylaşım savaşı olduğunu söylemez. Bu gibi sözleri, sinik Kissinger,
Brezinski gibi stratejler, kendi aralarında söylerler. Onlar bile bunu, örneğin egemenlik için
savaşmanın doğada bile bulunan, bütün tarih boyunca da var olmuş meşru bir hak olduğu

40
türünden, en azından kendileri açısından ahlaki olarak kabul edilebilir gerekçelere
dayandırırlar.
Diğer yandan, savaşanlardan diğer taraf da bunun gerçek mahiyetini kendi ideolojik sınırları
veya çıkarları nedeniyle gizlemek zorundadır. Bunun Müslümanlara veya Afgan Halkına karşı
bir savaş olduğunu söylemek da söyleyene daha geniş güçlere dayanma olanağı sağlar.
Dolayısıyla savaşan tarafların söylediklerinden bu savaşın gerçek karakteri hakkında bir
sonuca ulaşılamaz. Ama doğrudan bu savaşta yer almayanlardan da bu konuda bir doğru
değerlendirme sağlayabilmek çok zordur. Çünkü her güç, bulunduğu ülkedeki politik
mücadelelerin bir fonksiyonu olarak kullanır bu savaşın niteliğine ilişkin değerlendirmelerini.
Yani onlar için aslında savaşın niteliği değil, ülke içi mücadelelerdeki konuma ve çıkarlara
bağlı olarak onun karakteri hakkında bir tez savunulur.
Hasılı, bizzat savaşın karakterinin ne olduğu sorunu aslında bir sınıf mücadelesi alanıdır.
Ancak kaybedecek hiç bir şeyi olmayanların, genel ve tarihsel çıkarı açısından bakıldığında,
yani güncel politik kaygılardan uzak olarak bakıldığında bu savaşın gerçek niteliği hakkında
onun özüne ilişkin doğru bir şeyler söylenebilir.
Ama bu da somut olarak var olmayan bir özne açısından olaya bakmaktır. Yani dünyada, İşçi
Sınıfının Genel ve Tarihsel Hedeflerinin bilincine varmış, bunu programlaştırmış bir somut
güç yoktur. Hatta “Genel ve Tarihsel Çıkarların Savunulması”, diye bir kavram bile
unutulmuş ve insanlara yabancı hale gelmiştir. En radikal sol gruplar bile, bulundukları
ülkenin veya zengin ülkelerin işçilerinin çıkarları ve politik kaygıları açısından olaylara
yaklaşmaktadırlar.
Bu durumda Marksist bir analizcinin, somut olarak, politik olarak, stratejik olarak var
olmayan, sadece sosyolojik bir soyutlama olarak var olan bir gücün, dünya ücretlilerinin,
tarihsel ve genel çıkarları açısından, sanki o varmış gibi olayları anlama ve tavır alması
gerekir. Tıpkı, doğa ve toplum kanunlarını Allah olarak tanımlayarak, bu kanunların
eğilimlerini Allah’ın istekleri gibi sunan peygamberlere benzer Marksist bir analizcinin
durumu. Elle tutulmayan, gözle görülmeyen, bir sosyolojik soyutlamanın ürünü olan bir
öznenin ondan daha da soyut tarihsel ve genel hedeflerinden söz etmek; ne yerde, ne gökte,
her yerde ve hiç bir yerde olan bir Allah adına konuşmaktan pek farklı değildir.
Ama Peygamberlerin bu söylediklerini dinleyecek bir alıcıları vardır. Marksist için bu bile
yoktur. Herkes öylesine günlük politika ve onun ayrıntıları arasında boğulmuştur; herkes
öylesine genelleme yeteneğini yitirmiştir ki, genel ve tarihsel çıkarın ne olduğu gibi bir sorun
öyle unutulmuş ve bilinçlerden uzak kalmıştır ki, söyleneceklerin hiç bir alıcısı da yoktur.
Böylece, somut olarak var olmayan, sosyolojik bir soyutlama olan bir öznenin ondan da
soyut, genel ve tarihsel çıkarının ne olacağı açısından, yine somut olarak var olmayan bir
okuyucu ya da muhatap için bir şeyler söyleme durumundadır Marksist. Bu ise bir tür kendi
kendine konuşma olmaktan öteye gidemez somut olarak.
Ama yapılabilecek başka bir şey de yok. O halde kendi kendine konuşmaya devam.

41
Siyahlar ve Beyazlar bölünmesi Ne demek?
Savaşın ikinci yönü, beyazlar ve siyahlar arasında bir savaş olduğu. Tabii bu da hemen
anlaşılmıyor ve ya fiziksel ırkçılık olarak anlaşılıyor ya da üçüncü dünyacılık. Bunun ardında
da bu günkü dünyadaki bölünmenin tamamen farklı nitelikteki karakterini anlamamak yatıyor.
Temel sorun şurada toplanmaktadır, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki fark öylesine
büyümüş bulunmaktadır ki, zengin ülkelerin işçileri ile yoksul ülkelerin işçileri çok farklı işçi
sınıfı zümreleri oluştururlar. Ve bu farklılık, klasik işçi sınıfı bölünmelerinde olduğu türden,
sadece nicel bir fark oluşturmaz, nitel bir farklılık oluşturur, yani artık ortak çıkarlar yoktur.
Zengin ülkelerin işçisi, yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen kurmayı isteyemez. Bunu
istemesi, gelir düzeyinde bir düşmeyi istemesi anlamına gelir. Kimse bunun için dünyayı
değiştirmeye kalkmaz, aksine o imtiyazlı konumunu korumak için her şeyi yapar.
Ama bunun kimseye bir şey anlatmayacağı, bunun ne anlama geldiğinin anlaşılamayacağı
açık. Bunun için, bu bölünmenin kimi sonuçlarından hareketle nitelikçe farklı olanan ne
olduğunu göstermeyi deneyelim.
Eskiden yoksul ülkeler, sömürgeler, sömürülmemek için, bağımsızlıklarını kazanmak için
ayaklanıyorlardı, çünkü bağımsızlıkların kazandıkları takdirde, hem maddi hem de manevi
bakımdan daha özgür ve refah içinde yaşama şansları bulunuyordu. Bu gün ise durum
tamamen tersinedir. Bu gün, emperyalist ve zengin ülkelere katılmak için ayaklanıyorlar.
Bunun en açık örnekleri Doğu Avrupa’da görüldü. Bütün doğu Avrupa halkları sınıfsız ve
sömürüsüz bir dünya için, veya kapitalist sistemin dışında yaşamak için ayaklanmadı,
Avrupa’ya katılmak; ondaki özgürlük ve refahtan faydalanmak için ayaklandı. Bu en açık,
Doğu Almanya’da görülür. Doğu Almanya’da toplumsal muhalefet, bürokrasinin içindeki
muhalif kanatların da öncülüğüyle, bir sosyalist demokrasi idealini az çok ifade eden, “Halk
Biziz” (Wir sind das Volk! ) sloganıyla yola çıkmıştı. Ama hareket şehirli orta sınıfların
kontrolünden çıkıp da, İşçi Sınıfı sokağa çıktığında, slogan değişti, küçük bir harfi tarif
(artikel) değişmesi oldu, “Biz bir halkız! ” (Wir sind ein Volk! ) sloganı temel slogan oldu. Bu
şu demekti, biz öyle sosyalizm, özgürlükçülük, eşitlikçi toplum falan istemiyoruz, biz
Almanız, Almanya’ya katılmak istiyoruz. Bu fiilen, Almanya’daki refahı paylaşmak istiyoruz
anlamına geliyordu.
Almanların yaptığını aslında bütün doğu Avrupa ulusları yapmak istedi. Sadece Almanlar,
hem Doğu Avrupa’nın en gelişmiş ve zengini olduğu hem de Batı Alman ekonomisi dünyanın
en güçlü ekonomisi olduğu için bu imtiyaza sahip oldu. Başka hiç bir ülkeye bu olanak
tanınmadı, diğer Doğu Avrupa ülkeleri, Avrupa Topluluğuna koyduğa sokuldu. Bu da
jeopolitik kaygılarlaydı, Eğer bu kaygılar olmasa onları da almak için sıraya koymazlardı.
Yani değişen şudur, artık yoksul ülkelerin insanları için, yoksulluk ve baskıdan kurtulmak için
biricik çıkış yolu vardır, zengin ülkelere kapağı atmak. Yani yoksullar hapishanesinden
kaçmak. Ya bunu ülkeler olarak toplu halde yapmaya çalışıyorlar ya da birey olarak. Dikkat
edilsin mücadelenin hedefi artık emperyalist ve zengin ülkelerden ayrılmak değil, onlara
katılmaktır. Emperyalist ülkeler de, yoksulların ayrılmasına veya bağımsızlıklarını
kazanmasına karşı değil, onların kendilerine katılma arzularına karşı direnmektedirler.

42
Bireysel kurtuluş çabalarına karşı duvarlar örülmektedir. Ülkeler olarak katılmalarda ise,
jeopolitik kaygılar, zenginlik ve küçük, yani katlanılabilir bir yük getiriyor olmak koşulunu
yerine getirebilen çok küçük bir zümreye bu şans verilmektedir.
Bu gün dünyadaki yoksul ulusların her hangi birine, “Doğu Almanlar gibi, Avrupa veya ABD
tarafından ilhak edilmek ister misiniz? ” diye sorulsa buna hayır diye cevap verecek bir tek
yoksul ulus yoktur, ya da işçi sınıfı yoktur, baskı altında başka cevap vermeye zorlanmadığı
sürece. Zaten onlar ayaklarıyla buna oy verip oralara bireysel olarak kapağı atmaya
çalışıyorlar.
En örnek gösterilen Küba’yı ele alalım. Eğer bütün fikir ve görüşlerin serbestçe savunulup
örgütlendiği seçimler olsa, ve bu seçimlerde bir parti, Küba’nın ABD’ye ilhakını savunabilse,
bu parti en çok oyu alır. Bu gün Türkiye’de bile böyledir. Kuzey Kore’de de böyledir,
Kıbrıs’ta da böyledir.
Tabii buraya kadar bir şey yok. Ama bu isteğe zengin ülkelerin ve o ülkelerdeki işçilerin
verdiği cevap ile siyah ve beyaz bölünmesi ve apartheit sistemi ortaya çıkmaktadır. Zengin
ülkeler, yukarıda sayılan istisnai durumlar hariç bu ilhak edilme arzusuna karşı
durmaktadırlar. Çünkü onları ilhak etmek demek, onlarla eşit haklı yurttaşlar olmak demektir.
Yani bu da onlara aynı sosyal ve politik haklar demektir. Bunu öncelikle kendi işçisi
istememektedir. Kaldı ki öyle olursa, kendi işçisinin iş gücünü, duvarların dışında tatil
yaptırıp, oradan ucuza gelmiş mallarla doyurup giydiremez. Bu ise kar oranlarının düşmesi
anlamına gelir.
Doğu Almanya’nın Batı tarafından gönüllü ilhakı sonrası gelişmeler, zengin ülkeler işçilerinin
nasıl bu ırk ayrımcısı sistemin savunucusu olduklarını da göstermektedir. Doğu Almanya, en
zengin ve gelişmiş ülke olmasına rağmen; Batı Almanya, dünyanın en zengin ülkelerinden
biri olmasına rağmen ve de doğunun nüfusu batının dörtte biri olmasına rağmen, birleşmenin
Batı Alman işçisinin gelir düzeyinde yol açtığı gerileme nedeniyle, eğer şimdi bir doğu
Almanya daha olsa ve “Biz Bir Halkız” diye çıkıp birleşme istese, Batı Alman bu birleşmeye
en aktif şekilde karşı çıkan olur. Yani onun o duvarın arkasında kalmasını zorlar. İşte ırkçılık
budur.
Bir de dünyayı göz önüne getirelim, İnsanlığın büyük çoğunluğu doğu almanlar kadar zengin
ve kültive değil; onlar zenginlerin dörtte biri değil aksine zenginler onların onda biri;
Almanlar uzun yıllar birlikte yaşamışlar sonra elli yıl kadar ayrı olmuşlardı. Bütün bunlara
rağmen Alman Artık, yeni bir Doğu Alman’ı bile kaldırmayacak ise, onun duvarın bu tarafına
geçmemesi için onu tekmeleyip, parmaklarını keserek itecek ise, bu faktörlerin her birinin ters
yönde çalıştığı Dünya ölçüsündeki bölünmede aynı haklardan yararlanma talebinin nasıl bir
tepkiyle karşılaşacağı anlaşılabilir.
Bu gün dünya siyahlarından gelebilecek, hepimiz kardeşiz, gelin şu ulusal sınırları kaldıralım
talebine en büyük tepki zengin ülkelerin işçilerinden gelir. Bu anlaşılmadıkça da, 11 eylül
anlaşılamaz.
Eskiden, ülkelerin bağımsızlıkları engellenerek onlara eşit haklar verilmiyordu, şimdi ise,
Ancak ayrı ve bağımsız ülkeler oldukları takdirde eşit haklardan yoksun bırakılabilirler. Yani

43
bu gün, emperyalistler, geri ülkelerin bağımsız ve ayrı ülkeler olmalarından çıkarlıdırlar.
Ancak bu sayede bu günkü ırkçı sistemi oturtabilirler.
Ulusal devlet, ulus nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ırkçılığın bir aracı olmuştur artık. Çünkü
eşitsizlik ancak, başka bir ulustan olmayla meşrulaştırılabilmektedir. Eskiden insanlara, derin
siyahtır, o yüzden bizimle eşit haklara sahip olamazsın deniyordu. Şimdi ise, evet bütün
insanlar eşittir deniyor, ırkçılık lanetleniyor, ama eşit haklardan yararlanma, başka bir ulusun
yurttaşı olmakla gerekçelendirilerek engelleniyor.
Irkçılığın temel karakteristiği dışlamaktır belli özelliklere göre ve dışlananın o özellikler
nedeniyle aynı haklara sahip görülmemesidir. Bu gün durum şudur, dünyanın bütün
yoksulları, zengin ülkelerin insanlarıyla aynı haklardan, refah ve özgürlüklerden yararlanmak
istiyor. Ama onların karşısına, başka uluslardan oldukları, başka devletlerin vatandaşları
oldukları gerekçesiyle bu hak layık görülüyor. Ha deri rengin başka denmiş, ha ayakkabı
numaran başka denmiş, ha kültürün başka denmiş, ha ulusun başka denmiş, bunların hepsi
ırkçılıktır, bu başkalık bir eşitsizliği tanımlamanın sürdürmenin aracı oluyorsa.
Soruna böyle bakıldığı an, dünya bambaşka bir ışık altında görülür. O zaman, bu gün
anlaşılmaz gibi görülen olaylar, zorlama açıklamalarla açıklanmaya çalışılan olaylar kolayca
açıklanır. O zaman, eski stratejilerin nasıl geçersizleştiği görülebilir.
Ama bu ışık altında bakılamıyor, çünkü, ulus ilkesi ve ulusçuluk herkesin kanına işlemiş
durumda. Ulussuzluk, gölgesizlik gibi tasavvur edilemez durumda. Ve bunun en büyük
sorumlusu da sosyalistler.
Sosyalistler, sadece ulus ilkesini sorgulamamalarıyla değil, dünyaya hala klasik anti
emperyalizmle baktıkları için bu ırkçılığın anlaşılmasının önünde en büyük engel
oluşturuyorlar. Bu günün sorununun anti emperyalizm değil, anti apartheit olduğunu
anlamıyorlar. Anti emperyalist, bağımsızlıkçı yaklaşımların fiilen, yoksulları duvarların içinde
tutmanın bir aracı olduğunu göremiyorlar. Dünyanın ezilen uluslarına ve halklarına bu yeni
bölünmeye, adeta cephelerin bu ters yüz olmasına uygun programlar sunacak ve stratejileri
tartışacak yerde, eski klişeleri, program ve stratejileri gevelemekle yetiniyorlar.
Bir kaç örnek verelim. Klasik bakışların nasıl anlamsızlaştığını göstermek için. Örneğin, batı
Avrupa’daki, sol hareketler, Fransa’da Le Pen’den, İtalya’da Liga Nord’a kadar, bütün ırkçı
ve sağ partilerin yükselmesi karşısında bir ırkçılık ve faşizm tehlikesinden söz ediyorlar.
Ama yukarıda izah edilen yaklaşım açısından bakıldığında, ırkçılığın bir tehlike değil, bir
realite olduğu görülür. Bu partiler, ırkçı bir düzen getirmek için değil, var olan ırkçı düzeni
korumak için vardırlar.
Keza o zaman, bu partilerin aslında, beyaz işçilerin özellikle de alt tabakalarının partileri
olduğu görülür. Çünkü, siyah işçilerin rekabetini en yakından hisseden onlardır. Bu ırkçı
partiler, klasik Faşist partiler gibi, küçük burjuvazinin umutsuzluğunun, işçi sınıfına yönelmiş
bir şiddetin partileri değildir. Bu partiler, işçi örgütlerine saldırmıyorlar, onları dağıtmaya
yönelmiyorlar. Bu partiler işçilere dayanıyor ve siyahların, aynı haklara sahip olmasına karşı
çıkıyorlar. Bir takım işçilerin, Fransız, Alman, İtalyan vs. olmadıkları için, kendileriyle aynı
haklara sahip olamayacağını ve olmaması gerektiğini savunuyorlar.

44
Klasik Faşist partiler, Yahudi düşmanlığını bile, Engels’in enayiler sosyalizmi dediği türde,
Yahudi’lerin zengin olduğu, aslında zenginlerin Yahudi olduğu gibi bir argümana ve bir
şekilde zenginliğin belli ellerde birikmiş olmasına karşı bir söylemle yürütüyorlardı. Bu
günkü ırkçı partiler, zengin olduğu için değil, yoksul, fakir olduğu için yabancılara
düşmandırlar. Bu baştan aşağı bir tersine dönüştür. Eski dünyanın kavramları ve bakışlarıyla
anlaşılamaz. Ve sonuçları korkunçtur. Kimse bu farklılık ve sonuçları üzerine düşünmek
istemiyor. Çünkü yüz yüze gelecekleri ve çıkarmak zorunda olacakları sonuçlardan
korkuyorlar.
Yani bu günün ırkçı partisi, klasik faşist partilerden farklı olarak a) Klasik faşist ve ırkçı
partiler gibi küçük burjuvaziye değil, işçilere dayanır; b) Bir demokratik sistemi yıkıp, ırkçı
bir sistemi oturtmak için değil, zaten var olan ırkçı sistemi savunmak içindir; çünkü, bu günkü
demokrasiler zengin ulusların demokrasisidir yani ırkçıdır. c) Eski ırkçılık gibi demagoji
düzeyinde bile olsun zenginlere değil, yoksullara düşmandır, yoksul olduğu için siyahı dışlar.
Bu ırkçı partiler, işçi sınıfının dünya çapındaki bölünmesinin en uç ifadeleridir. Zengin
ülkelerdeki işçilerin en alt zümrelerinin çıkarlarını savunmaktadırlar. Sadece bunlar bile,
bütün bilinenlerin, devrimci stratejilerin baştan aşağı gözden geçirilmesini gerektirir.
Böylece, anti globalcilerin çok umut bağladıkları Tobin vergisi gibi taleplerin de, var olan
sistemi koruma amaçlı olduğu daha iyi görülebilir. Bu günkü taleplerin hiç biri, zengin
ülkelerin imtiyazını ve bu imtiyazın ardında bulunan ulus ilkesini sorgulamamaktadır. Zengin
ülkelerin orta sınıfları ve onların çocukları arasında bunca taraftar bulmasının nedeni de
budur.
Bu yeryüzü ölçüsündeki ırkçılığa karşı bir tek ilkeyle karşı çıkılabilir, ulusal olanla politik
olanın çakışmasını ön gören ulusçuluğun reddiyle. Ama bu ne demek? Çünkü, globalizm
hayranları da, ulus devletlerin ömürlerini doldurduğundan falan söz ediyorlar.
Aslında onlar, ulus devletlerin ömrünü doldurduğundan söz ederken, ulusu, dil, kültür ile
tanımlayan ulus devletlerin ömrünü doldurduğundan söz etmiş oluyorlar. Ama kendileri de
bizzat ulusçu oldukları için, bunu ulus devletin sonu gibi gösteriyorlar. Hayır, ulusun
tanımından dil, din, kültür ve benzeri kriterleri dışlamak ulusal devletin sonu, ulusçuluğun
sonu değildir; sadece ulusun tanımı esnetilmiş, değişik olarak tanımlanmış olur. Bu nedenle
yazılarımızda, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ayrımını koyduktan sonra, ulusal olanla politik
olanın çakışmasını ön gören ilkenin reddinden söz ederiz. Ulusçuluğun aşılması ve reddi,
ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddetmekten geçer, bu ulusal olanın tanımını
değiştirmekten değil.
Bir yandan, büyük işgücü yer değiştirmeleri, diğer yandan Avrupa’da olduğu gibi, bir çok dile
göre tanımlanmış ulusun bir araya gelmesinden oluşan yeni bir uluslar, ulusun tanımından, dil
ve kültürü dışlama, onu bir hukuki tanıma indirgeme; yurttaşlıkla ulusu çakıştırma eğilimi ve
zorunluluğu, çok moda, globalleşmenin ulus devletin sonunu getirdiği; çok dilli, çok kültürlü
toplumlara geçildiği türden bir efsane yaratmaktadır. Ne biçim ulusal devletin sonudur ki,
zengin uluslar fakir uluslardan olanların hudutlarından geçmesini olanaksız kılmaktadırlar?
Yapılan sadece globalleşmeye uygun bir ulus tanımıdır. Bir yandan dile dayanan ulus

45
tanımından vaz geçilmekte ama diğer yandan ulusal sınırlar dünyanın yoksullarına karşı bir
hapishane ve irk ayrımcılığı duvarına döndürülmektedir.
Bu hukuki olarak tanımlanmış ulusçuluk aynı zamanda yeryüzü ölçüsündeki apartheit
sisteminin dayandığı dışlama aracıdır. Gerek ABD’de gerek Avrupa’da bu çok açık görülür.
Her ikisi de, kendi ulus tanımlarından, bütün dil ve kültüre has öğeleri dışlama
eğilimindedirler ama aynı şiddetle de, bu hukuki olarak tanımlanmışın dışındakilere karşı en
sert dışta tutma tedbirleri almaktadırlar. Bu iki süreç birbiriyle çelişmemektedir, aksine
birbirini tamamlamaktadır.
11 Eylül’ü anlamak için, üçüncü dünyayı, bir rezervata kapatılmış, farklı uluslardan oldukları
gerekçesiyle, zengin ülkelerin işçi ve insanlarıyla aynı haklara sahip olmaları engellenen
yoksul insanlar ve işçiler kitlesi olarak görmek gerekiyor.
Bu müthiş bir bölünme. İnsanlığın iki grubunun kaderleri ve ruhları kesin bir ayrılık içinde.
Artık ortak bir dünya yok. Bu ayrılık, 11 Eylül karşısındaki tepkilerde görülür. İstisnasız,
alışkanlıkla hala Üçüncü Dünya Halkları denen yeryüzünün siyahları, iç güdüsel olarak bu
intihar eylemine sevindi. Bütün beyazlar da, bunun kendi varoluşlarına yapılmış bir saldırı
olduğunu sezdi ve en sert biçimde karşı tavır aldı. Bu bölünme, tıpı tıpına yeryüzünün siyah
ve beyaz bölünmesini yansıtır.
Ama bizzat bu eylemin kendisi bu bölünmenin ifadesidir. Bu eylemi yapan, eğitimli Arap ve
Müslüman radikaller hiç de öyle düşünmeyebilir. Onların ne düşündüğünün de önemi yoktur.
Onlar kafirlere karşı bir cihat olarak da algılayabilir. Sonuç değişmez. Bin Laden’ın dilindeki
Kafirler, sadece ABD ve İsrail değildir. Müslümanlar da Müslümanlar değildir. Onlar bu
bölünmeyi, siyah ve beyaz bölünmesini ifade eden sembollerdir. Bu en açık, eylemin, klasik
sivilleri gözetmeyen karakterinde yansır.
Burada klasik solcu bakış açısıyla, ölenlerin işçi olduğundan söz edilmektedir. Evet onların
çoğu da işçidir ama onlar artık beyaz işçidirler. Onlar bu günkü ırkçı sistemin değişmesinden
çıkarlı değildirler. Bu temel bir farklılıktır. Eylemin ve Radikal İslam’ın bu işçi ve masum
ayırmama özelliği, ne kadar bilinçsiz olursa olsun, tam da bu dünya çapındaki bölünmeyle
ilgilidir.
Klasik terör daima, sıradan insanları korumaya, onlara zarar vermemeye çalışır. Hedef olarak
daima bir işkenceci, polis, kapitalist vs. vardır. Diğer insanlar zarar görebilir ama bu
hedeflenmez. Böyle olmaması için çalışılır. Ama bu eylemde böyle bir kaygı yoktur. Bu
masum insanların zarar görmemesi anlayışından vaz geçildiği anlamına gelmemektedir,
masum kategorisi değişmiştir. Artık, siyah ve beyaz bölünmesi öyle derindir ki, beyaz kim
olursa olsun suçludur. Her gün ikiz kulelerde ölen kadar Afrikalının ölmesine ses çıkarmayan,
hatta bundan çıkarlı olan, onu oraya kapatmak için Liga Nord’lar örgütleyen, Le Pen’leri
destekleyen imtiyazlarını savunan beyaz işçi de suçludur.
Olaya böyle bakılırsa, klasik solun, emekçileri de öldüren caniler türü söylemlerinin, ne kadar
klasik ve olayın gerçek niteliğini kavramaktan uzak olduğu anlaşılabilir. Sadece bu değil,
aslında bu söylemin, tam da beyaz solcuların söylemi olduğu ortaya çıkar.

46
Sosyalist bir tavır, beyaz işçilerle bu kopukluğun var olduğu ve ortada artık bir sınıf kardeşliği
bulunmadığı noktasından hareket etmelidir. O eleştirisini, sınıf kardeşlerini de öldürdüğü
noktasından değil, sınıf kardeşi olmaktan çıkmış bu beyazları, böyle öldürmenin, işe yarayıp
yaramayacağı veya İslamlığın tüm yeryüzünden bu ırkçı sistemi kaldırmayı sağlayacak
ideolojik, programatik özellikleri olup olmadığı noktasından eleştirisini yöneltmek
zorundadır. Olmayan bir kardeşliğin bölünmesi noktasından değil, zaten bölünmüşlüğün var
olduğu; bu bölünmüşlük veri olduğuna göre ne yapmak gerektiği noktasından tartışmalıdır.
Dünyadaki bütün sol ise, sınıfı bölme, sınıf kardeşlerini öldürme açısından olaya
yaklaşmaktadır. Bu yaklaşımın, dünyanın siyahlarıyla ortak ruhu ve gerçek bölünme
konusundaki bir anlayışı yoktur. Dolayısıyla sol, esas olarak beyazlardan oluştuğundan, bu
günkü ırkçı sistemi anlamadığından ona karşı bir savaşı, bir programı da yoktur. Yine bu
nedenle, savaşın siyah-beyaz karakterini görememekte; onu soyutlayamamakta ve onun özgül
nitelikleri üzerine kafa yormamaktadır.
Bu yazıda bunu almayı düşünüyorduk ama, önce bu bölünmenin önemi ve çapından söz
etmek gerekti ve de yazı çok uzadı. Gelecek sefere kalsın.
19 Ekim 2001 Cuma
*

47
Politik İslam Nedir?

Politik İslam da tıpkı Ulusal kurtuluş savaşları gibi, son duruşmada, tarihin yumağının ters
ucundan çözül(eme)mesinin, diğer bir deyişle, sosyalizm çocuğunun ayakları önde geldiği
için doğamamasının sancılarının yol açtığı bir çığlıktır.
Diğer bir deyişle, İslam dinine inanan toplumların modernleşmesi illaki kapitalizm
çerçevesinde, sömürgecilik koşullarında olacak diye bir zorunluluk yoktur tarihte, bu ülkeler
pek ala, zengin ve ileri ülkelerde iktidarı almış, sömürme gibi bir derdi olmayan, bilgisini ve
zenginliğini bu ülkelerin refahını yükseltmeye aktaran bir işçi sınıfının desteğiyle, kapitalist
ya da sömürgeci olmayan, bu yaşanan acıların hepsine yabancı olarak, tıpkı normal bir
doğumun olağan sancılarıyla da modernleşebilirlerdi. Böyle bir dünyada, sömürü, baskı
olmayacağından, ne ulusal hareketler, ne de politik İslam olmazdı.
Yaşanan tarihin iğrençliği ve gerçek anlamı ancak hayallerin aynasında görülebilir, olası
başka tarihlerin hayali olmadan da yaşadığımız bu tarih ve ona has olgulardan biri olan politik
İslam anlaşılamaz.
Politik İslam’ın ve onun temelindeki Müslüman Kardeşler’in, İşçi hareketinin devrimci
geleneklerinin bir bürokratik kastın terörüyle tümüyle silinip süpürüldüğü, işçi hareketinin peş
peşe tarihindeki en büyük Alman ve İspanyol yenilgilerini aldığı, otuzlu yıllarda doğması bir
rastlantı değildir.
*
Politik İslam, ilk bakışta, sanki arkaik bir hareket gibi görülür. Kendisinin iddiası da budur
üstelik. Moderniteye ve onun sonuçlarına karşı olduğunu, geçmişteki, ideal bir İslam’a dönme
gerektiğini söyler. Televizyonlarda, hiç de modern giyinişli olmayan entarili, şalvarlı, sarıklı,
sakallı, kadınları örtülü oraya buraya saldıran insan resimleri de bu ön yargıya çürütülmez
kanıtlar sunar sanki.
Bu yargıyı yaratan her şeyden önce, modernliğin parlamenter demokrasi, din ve devlet
işlerinin ayrılması, eski kurum ve adetlerden kurtulma biçimini alacağı yönündeki, Batı
modernleşmesini modernleşmenin biricik yolu ve tarihi düz ve aşamalı bir süreç olarak gören
burjuva aydınlanmacı ideolojinin etkisidir. Halbuki bu şema bile gerçeğin çarpıtılmasıdır. Batı
modernleşmesi bile, Calvin, Luther’lerin din bayraklı partilerinin açtığı yoldan, İngiltere’de
Cromwell’in Püriten devrimi olarak uzun bir yol almıştı.
Politik İslam modern toplumun ürünü bir hareket olduğu gibi aynı zamanda modernist bir
harekettir. Bu anlamda kültürel bir boyutu vardır ve kültürel bir değişimin ifadesidir.
Müslümanlar, modernizme karşı bir söylemle modernleşmektedirler. Politik İslam’ın
taraftarlarının, bizzat son ikiz kuleler saldırısında da görüldüğü gibi, modern toplumun ürünü,
modern topluma en iyi entegre olmuş, onun tekniğini, ilişkilerini, kurumlarını en iyi tanıyan
insanlar olması bir rastlantı değildir. Şehir modern toplumun ürünüdür. Politik İslam şehirli

48
bir harekettir. Yoksullaşan şehirli orta sınıflar ve batı tekniğini bilen okumuşlar politik
İslam’ın militanlarının temel kaynağıdır. Politik İslam, sosyalizm bayraklı Çin’deki Mao’nun
gerillalarından, hatta Kürt Ulusal hareketinin gerillalarından bile daha şehirli ve modern bir
harekettir.
*
Gerek ulusal, gerek sosyalist hareketler, kültür ve inancı kendi konuları olarak görmemelerine
rağmen, pratikte kültür ve inanç pratiklerinin bir aracı haline gelmektedirler. Politik İslam ise,
daha baştan bu alanı da kapsar. İnanç, gelenek, günlük yaşam ve politik faaliyet ayrılmaz bir
bütün olur. Geri ülkelerdeki sosyalist ve Ulusal hareketlerin, olayların zorlamasıyla fiilen
vardığı nokta, onda daha baştan kabul edilmiştir ve ona önemli bir avantaj sağlar. Bu
bakımdan, politik İslam’ın modern toplumdaki insanların günlük yaşam ve kültürlerine ilişkin
sorunlarına da cevap sunmak gibi bir fonksiyonu da vardır, tıpkı aynı noktaya olayların
zorlamasıyla varan sosyalist ve ulusal hareketler gibi.
*
Politik İslam ile şeriatı devlet dini yapan devletler ile bunların maddi desteğiyle ayakta duran
ve toplumsal bir direniş hareketine tekabül etmeyen örgütleri karıştırmamak gerekir.
Pakistan’ın generalleri, Kaddafi, Suudi Krallığı gibi devlet ve rejimler politik İslam’ı ifade
etmezler. Bu gibi devletlerle, politik ve İslami hareketler arasında kimi yakınlıklar
desteklemeler olabilir. Bu tıpkı bir zamanlar Üçüncü dünyadaki ulusal kurtuluş hareketleri
veya işçi hareketlerinin, o dönemin sosyalist denen ülkelerindeki bürokratik kastlarla
ilişkilerine benzer. Bu bürokratik kastlarla bu hareketler nasıl hep sosyalizmden söz
etmelerine rağmen, birbirinden çok ayrı ve zıt toplumsal güçleri ifade ediyorlardı ise, politik
İslam’ın da İslam’ı bayrak yapan rejimlerle ilişkisi benzer bir karakter taşır. Bu rejimler bu
hareketleri dış politikalarının aracı olarak kullanmaya çalışırlar. Hatta zaman zaman
kullanırlar da. Örneğin Bin Laden’ın Talibanlarla ilişkisi, biraz aşiret toplumunda sosyalizm
kurduğunu iddia eden Enver Hoca’nın partisinin, Brezilya, Türkiye veya Almanya’daki
Arnavutluk çizgisindeki modern ve şehirli partilerle ilişkisine benzer. Aynı kavram ve
bayraklara sahip ama iki ayrı dünya, iki ayrı toplumsal güç vardır ortada
*
Politik İslam, her şeyden önce emperyalist sömürü ve baskıya, onların o ülkelerdeki
işbirlikçilerine direnişin partisi olarak ortaya çıkmıştır. Güçlenebilmesi için de ulusal bayraklı
ya da sosyalizm bayraklı ulusal direniş hareketlerinin sırasını savması gerekmiştir. Dünün
ulusal ya da kızıl bayraklarla yürüyenleri bu gün İslam bayrağıyla yürümektedirler. Hatta bu
sadece dayanılan toplumsal kesim bakımından değil, bizzat kişiler düzeyinde de böyledir.
Dünün ulusçu ya da sosyalistleri bu günün politik Müslümanları olmuştur.
*
Modern toplumda her şeyden önce, burjuvazi, küçük burjuvazi ve işçi sınıfı olmak üzere üç
sınıf vardır. İktisadi ve politik tavır alış bakımından, küçük burjuvazi, işçi sınıfı ile burjuvazi
arasında yer almakla birlikte, kültürel ve tarihi olarak burjuvazinin altında yer alır. Sınıfların
ekonomik ve tarihsel konumlanışı özdeş değildir. Küçük burjuvazi, . Geçmiş üretimin

49
yadigârı veya modern üretimin zorunlu sonucu olmayan tabakaları kapsar. Bu onların kültürel
bakımdan, işçi sınıfına burjuvaziden bile daha uzak olması sonucuna yol açar. Burjuvaziden
bile daha geri bir dünyayı yansıtıyor olması, onun burjuvazinin ufkunu aşan bir program
geliştirmesini olanaksız kılar. Proletarya bağımsız bir programla ve güç olarak çıkıp kendi
arkasına takamadığı sürece, burjuvaziye karşı muhalefetini, onun ufku içinde ve en uzlaşmaz
ve sert mücadele biçimleri altında ifade etmeye çalışır.
Proletarya ise, genel ve tarihsel çıkarını ifade eden bir program etrafında bağımsız bir sınıf
olarak ortaya çıkmadığı sürece hiç bir zaman modern toplumsal mücadelelerde ayrı bir
üçüncü toplumsal güç olarak yer almaz. Onun alt tabakaları, küçük burjuva radikalliğine, üst
tabakaları ise burjuva reformizmine yönelir. Bu nedenle, modern toplumda iki temel eğilim
bütün toplumsal çatışmalara damgasını vurur: küçük burjuvazinin radikalizmi, burjuvazinin
reformizmi.
Politik İslam da, bu iki temel eğilimden oluşur. Bir yanda ılımlı, daha ehli, diğer yanda daha
radikal ve keskin İslam akımları arasındaki savaş, aslında, Burjuva reformizmi ile küçük
burjuva radikalizmi arasındaki savaştan başka bir şey değildir. Küçük burjuva radikalizmi, ne
kadar radikal ise, burjuvaziyle araya sınır çekmede o kadar mücadele biçimlerine, sembollere
ilişkin aşırı biçimlere ağırlık verir. Böylece küçük burjuva ve burjuva sosyalizmlerinde de
görülen tipik paradokslar ortaya çıkar ve radikallik kendini yıkan bir saçmalığa varır.
*
Politik İslam burjuva ve küçük burjuva tepkilerinin aracı olabilir ama modern işçi sınıfının
olamaz. Modern işçi sınıfı, sendikalar, partiler, fikir özgürlüğü, seçilmiş organlar olmadan var
olup kendini ifade edemez. Bu nedenle politik İslam’ın yükselişi ile işçi hareketinin
demoralizasyonu ve çöküşü arasında kopmaz bir bağ vardır. Politik İslam işçi hareketinin
bütün savunma ve varoluş mekanizmalarını ret ve imha eder. Bu nedenle, işçi hareketini
atomlarına ayrıştırıcı, bir özelliği vardır ve bu yanıyla faşizan bir karaktere de sahiptir.
Politik İslam, aynı zamanda ezilenleri dinlere göre bölüp örgütleyerek, ezilenlerin direnişini
de daraltıcı ve bölücü bir nitelik göstermektedir. Bu niteliği, başka dinlerden olanların
genellikle ezen sınıflar veya uluslardan olması nedeniyle yeterince açığa çıkmamış olmakla
birlikte, Türkiye’de Alevi’lere karşı görüldüğü gibi, kesinlikle baskıcı bir niteliğe sahiptir.
Böylece Politik İslam, İşçiler, kadınlar, ezilen azınlıklar gibi, modern toplumda kendi
konumuna benzer bir konumda bulunan ve demokratikleşme bakımından büyük destek
olabilecek güçleri karşı tarafa iterek, sömürgeciliği ve baskı rejimlerini güçlendirir.
*
Kaynağa, gerçek İslam’a dönüş ideali, gerçekten sonuna kadar gider, kendi sonuçlarından
korkmaz, bu araştırmayı politik konumları meşrulaştırmanın bir aracı olarak görmezse,
sosyalizmle, Marksizm’le buluşma potansiyeli taşır. Hatta buna buluşma bile denemez,
kendisi onu yeniden yaratır, kendisi o olur. Yani mantık sonuçlarına varmış politik İslam,
Marksizm ve Sosyalizm olmak zorundadır.

50
Çünkü İslam’ın bozulmamış halinin ne olduğu ve o bozulmanın niye gerçekleştiğinin ve
mekanizmalarının anlaşılması, sınıflar savaşı ve tarihin maddeci kavranışıyla mümkün
olabilir. Bu nedenle, saf teorik bakımdan, gerçek İslam’a dönüş hedefi, o İslam ve Tarihi
tahrif edildiği için, politik İslam için potansiyel bir yıkıcılık taşır. Bu nedenle, gerek kadınlar,
gerek sınıflar alanında İslam’daki tahrifatları gösterip, en kaynağına gidenlerin, politik
İslam’ın aynı zamanda en büyük şiddetini çekmeleri bir rastlantı değildir.
Ama bu mantık sonuçlarına gitme ve sonuçlarından korkmama, ancak kaybedecek bir şeyi
olmayanlar, araştırmasının sonuçları kimi imtiyazlarını tehdit etmeyenler ya da bu sonuçlarla
ters düşecek imtiyazı olmayanlar başarabilir. Bu nedenledir ki, gerçek devrimcidir ve
Devrimci sınıf gerçeği aramak zorundadır.
20 Ekim 2001 Cumartesi

51
Sosyalizm, Din ve Politik İslam

Sunuş Yerine ya da Söyleyecek Sözü Olmamak


1994 – 95 yıllarında, her şey dibe vurmuşken, İbrahim Sevimli’nin girişimiyle, hala
Sosyalizm diye bir derdi olanların, sosyalizmin sorunlarını tartışacağı bir dergi çıkarmaya
çalışmıştık. Dergiye genellikle Avrupa’da sürgünde yaşayan Türkiyeli Sosyalistler yazıyordu.
Derginin adı ve ilk sayısının ağırlıklı konusu Sosyalizmin Sorunları idi. İkinci sayının ağırlıklı
konusu Milliyetçilik ve Irkçılıktı. Ama ağırlıklı konusu Din ve Politik İslam olan üçüncü sayı
hiç bir zaman çıkarılamadı.
Üçüncü sayının çıkamamasında elbette dünya çapında dibe vuruşla senkronize olan
Türkiye’deki özel savaş rejiminin yerleşmesi ve şovenizmin Türkiye’deki yükselişi, yani
dünya ve ülke çapındaki genel tarihsel gerilemenin etkileri belirleyicidir ve öznel çabaların bu
muazzam dalgalar karşısında pek bir etkisi olamayacağının ilginç bir örneğindir. Ama
çıkamaması aynı zamanda üçüncü sayıda ağırlıklı olarak seçilen konuda söyleyecek
sözümüzün olmamasıyla da ilgiliydi.
Üçüncü sayının konusu Din idi. Eğer yazılar gelseydi yayınlamak zor da olmazdı ama yazı
gelmemişti. Biri burjuva aydınlanmasının dine bakışıyla, diğeri post modern bir bakışla
damgalı pek önemli olmayan iki amatör yazı gelmişti. Bir de bir arkadaş Michael Löwy’nin
Kurtuluş Teolojisi üzerine, Marksizm’in dine yaklaşımı üzerine güzel bir yazısını çevirmişti.
Hepsi o kadar.
Üstüne üstlük, o dönem aynı zamanda Türkiye’de Politik İslam’ın yükseliş yıllarıydı. Sadece
politik İslam’ın mı, politik Aleviliğin de. Eski sosyalistler de Alevi olduklarını keşfetmeye
başlamışlardı. Sadece Türkiye’de mi? Dünya’da, özellikle kapitalist metropollerde, uzak
doğunun tanrısız dinlerinin giderek yaygınlaştığı; doğu Avrupa’da dinin yükseldiği, aynı
şekilde İslam’ın genel yükselişinin de sürdüğü bir dönemdi.
Ve böyle bir dönemde, Türkiye sosyalistlerinin, en azından Avrupa’da ikamet edenlerinin, din
hakkında söyleyecekleri, klasik yuvarlak laflar dışında bir sözü olmaması bir yana, böylesine
aktüalitesi de olan bir konuda bir dergiyi doldurabilecek kadar bile yazı bile gelmiyordu.
Türkiye’dekiler farklı mıydı? Türkiye’de ise, teorik sorunları tartışma çabası bile
görülmüyordu ve hala da görülmüyor. Türkiye’de, dünyadaki gelişmelere, teorik, metodolojik
sorunlara kafa yoran tek bir ciddi teorik organ yok hala. Biraz teorik olmaya çalışan Birikim
ise, Marksizm’le, Tarihsel Maddecilikle bağını çoktan koparmış durumda. Avrupa’da çıkan
bu dergi, belki, Türkiye sosyalistlerinin teorik sorunlara son kafa yoruşları oldu.
Ve bu kafa yoruş bile din gibi bir soruna gelince kesin bir suskunluğa bürünmüştü.

52
Peki bu gün farklı mı? İkiz kulelere yapılan eylemden beri genel olarak din ve özel olarak da
politik İslam tekrar gündemin başında. Açın sol organlara bakın, bir tek derinliğine anlama
çabası var mı? Yok! . . Şimdi sosyalizm, din, İslam, politik İslam konularında Tarihsel
maddeciliğin kavramlarıyla o kavramlara dayanarak ve onları geliştirmeye çalışarak yazılmış
bir tek yazı var mı? Yok! . . .
Peki bu yokluğun nedeni ne ve neyin yansıması?
Bu yokluk, tam da biz sosyalistlerin bir alternatif sunmaktan ne kadar uzak olduğumuzun en
kesin kanıtını sunuyor. Ortada zerrece entelektüel ve teorik dinamizm yok. Türkiye’nin
sosyalistleri o hor ve aşağı gördükleri Kürt ulusal hareketi kadar olsun bir entelektüel
dinamizm gösteremiyorlar.
O hor görüp anlamaya değer bulmadıkları politik İslam kadar bile ufukları geniş değil. Politik
İslam, kapitalizme yönelik eleştirilerini, Marksizm’in aydınlanmanın sınırlılıklarından
kurtulma çabası olan Frankfurt Okulu’ndan aldı ve onu Hıristiyan batı uygarlığını eleştirmek
ve mahkum etmek için kullandı. Suyunun suyu ve tahrif edilmiş de olsa bu onlara belli bir
perspektif genişliği ve dinamizm verdi.
Ama Türkiye’nin sosyalistleri için Frankfurt Okulu, Frankfurt’ta bir okul olarak anlaşılmaya
devam ediyor. Doğrusal ilerlemeci, son duruşmada ilerleme ve araçsal akıl hayranı
aydınlanma anlayışı bütün sola damgasını vurmaya devam ediyor. Böyle bir dünyaya bakışla,
Siyasal İslam veya dinin yükselişi ise, ancak bir manüplasyon, gizli servislerin desteği veya
devlet eliyle pompalanmış suni bir şey olarak algılanır ve böylece o, sözde açıklanmış,
anlaşılmış olur.
*
Türkiye’nin sosyalistleri arasında Kemalizm’in etkilerinden söz etmek çok prim yapar. Ama
Kemalizm bile burada gerçek bir özeleştirinin önündeki engeldir. Kemalizm’e saldırının
ardında aslında Kemalizm’in özüyle hesaplaşmadan bir kaçışı gizleme çabası vardır.
Türkiye sosyalist hareketindeki Kemalist etkiye saldıranlar nedense Stalinizm konusunda hiç
ağızlarını açmazlar ve hatta genellikle de Stalinist’tirler. Kemalizm’e saldırı sadece Kürtler
veya ulusal sorunla sınırlanır. TKP veya Türkiye sosyalist hareketinin ulusal sorundaki tavrı
Kemalist etkiyle açıklanır. Burada açıkça tarih de tahrif edilir. Çünkü, görmek istemedikleri
şudur. O Kemalizm’in etkisi denen şey Stalinizm’in ta kendisidir. Bununla hesaplaşma ise,
çok köklü bir hesaplaşmayı ve o güne kadarki politik ve ideolojik çizgilerle kesin bir
kopuşmayı gerektirir.
Kemalizm’in etkisi denen şey tamı tamına Stalinizm’in ta kendisidir, çünkü, bu gün
unutulmuş ve unutturulmuş bir gerçeği es geçer bu Kemalizm’in etkisi açıklaması. O
zamanlar bir tek dünya partisi olduğu ve çeşitli ülkelerdeki partilerin bu dünya partisinin
şubeleri olduğu.
Türkiye’nin dünyadaki yeri Çankırı’nın Türkiye’deki yerine benzer. Şimdi siz bir partinin
Çankırı ilinin politikalarını eleştiriyorsanız, ama bu politikaları kabul eden, onaylayan, hatta
dikte ettiren genel merkezin politikalarından söz etmiyorsanız, ortada belli bir politika veya

53
anlayışın nedenleri ve kökleri üzerine giden ciddi bir hesaplaşma dağıl, bu hesaplaşmadan
kaçış ve bu kaçısın gizlenmesi var demektir. Türkiye solunun yaptığı tam da budur. TKP’nin
bütün politik tavırlarının sorumluluğunun Komüntern ve Sovyetler biriliğine ait olduğu
gerçeğini görmezden gelir, unutmaya ve unutturmaya çalışır. Böylece Kemalizm’in etkisine
yönelik eleştiriler, Stalinist geçmişle hesaplaşmadan kaçışın duman perdesi olur.
1980’lerde, henüz bu sol hala bir dinamizm gösterirken, 12 Eylülün ağırlığı yavaş yavaş
kalkar, İşçi ve Kürt hareketi bir yükseliş yaşarken Türkiye solu, Stalinizm’in etkileriyle
hesaplaşıyordu. Şimdi, her şey dibe vurduğu dönemde, sözüm ona Kemalizm’in etkileri onun
yerini almış bulunuyor. Bu bile gericilik ve dibe vuruş dönemlerinin, teorik ve entelektüel
gelişmeyi de nasıl dumura uğrattığına iyi bir örnek oluşturur.
Böylece Siyasal İslamı, dini anlamak için kaçınılmaz koşul olan, Stalinizmle bir
hesaplaşmadan kaçış, Kemalizm’e saldırı ardına gizlenir. İslam’ın yükselişini açıklayacak;
tarihsel bakıştan ve kavramsal araçlardan mahrum eder kendini. Ekim devrimi sonrasında
Sovyetlerin bürokratikleşmesi, bunun Ekim’in prestijiyle dünya işçi ve sosyalist hareketinde
yaptığı muazzam yıkıntı, bunun ardında ise, geri bir ülkede sosyalist devrimin olması, bunun
normal bir doğum olmadığı, ayakları önde geliş olduğu, Sosyalizmin stratejisini normal bir
doğuma göre çizdiği. Ama normal doğumların da insanlık tarihinde hemen hemen hiç
gerçekleşmediği, bir istisna olduğu; tarihin yumağının tersinden çözülüşünün ve bunun yol
açtığı Gordiyos düğümlerinin bir istisna değil kural olduğu ve bunun ortaya çıkardığı teorik
ve felsefi sorunlar. Yani çağımızı anlamanın ve onun içinde bir strateji ve politika
geliştirmenin bütün temel sorunları kesin olarak sosyalistlerin ufku dışına düşer. Böylece
entelektüel ve teorik bir canlılığın bütün teorik kaynakları kurutulur; politikasızlığa mahkum
olunur.
Stalinizm’le köklü bir hesaplaşma yaşamadan, onun tarihsel anlamını anlamadan, ne yirminci
yüzyıl ne de politik İslam anlaşılabilir. Böylece sosyalistler, Kemalizm’in etkileriyle
mücadele adı altında, bu Kemalizm’in etkisi denen şeyin, Stalinizmin, Sovyetlerde iktidarı ele
geçirmiş bir bürokratik kastın politikaları olduğunu görmekten kaçarlar, böylece de bu günü
anlamayı kendileri için olanaksız hale getirirler.
Sadece bu mu? Kemalizm’in Stalinizm’le de özdeş, burjuva aydınlanmasından kaynaklanan,
giderek pozitivist bir nitelik kazanmış metodolojik köklerine de yönelmezler. Marksizm’in
gelişimi, bir bakıma Aydınlanma’nın etkilerinden arınmanın tarihidir. Ama Türkiye’nin
Marksistleri, Kemalizm’e çatarken, onun metodolojik köklerine hiç dokunmazlar. Aksine
onlara sahip çıkarlar ve Kemalizm’i bir politika olarak, o köklerle çelişki içinde olduğu gibi
bir noktadan eleştirirler. Bu olsa olsa en ileriye gittiği dönemde, bir pozitivizm eleştirisi olur
ama aydınlanmanın bir eleştirisi ve aşılması yoktur ortada. Bu eleştiri her şeyden önce
Marksist gelenek içinde Frankfurt Okulunca yapılmıştır. Frankfurt Okulu ise, Türkiye
sosyalistlerinin ufkunun dışındadır.
Gerek politik (Stalinizm’le), gerek metodolojik (aydınlanma ile) bir hesaplaşmaya girmemiş,
dolayısıyla, Kemalizm’le aynı politik ve metodolojik özellikleri paylaşan sosyalistler, politik
İslam söz konusu olduğunda, elbette ne din ne de Politik İslam hakkında söyleyecek bir söz
bulamazlar. Gerek 95’lerde Sosyalizmin Sorunları dergisini çıkarırken, gerekse bu gün, İkiz

54
kulelere saldırının bütün dünyada bir kırılma noktası oluşturduğunda adeta herkes fikir birliği
içindeyken ve Politik İslam bu eylemin aktörü olarak ortaya çıkmışken, sosyalistlerin
söyleyecek sözü olmaması, toplumsal hareketin gerilemesi kadar bu metodolojik ve teorik
sınırlılıklarla da bağlantılıdır.
*
O zamanlar, yani 95’lerde, Din, politik İslam konularında epey geniş bir literatürü taramış ve
o çıkamayan derginin üçüncü sayısı için bir yazının taslaklarını hazırlamaya başlamıştık.
Sonra dergi çıkmayınca konu ilgi alanımızın merkezinden uzaklaşmıştı. Bundan sonraki
dönemde daha genel teorik ve metodolojik sorunlara yönelmiştik. Bunların bir sonucu,
dökümü, “Geleceği ve Geçmişi Kurtarmak” başlıklı denemede görülebilir. Daha sonra da
özellikle Kürt hareketindeki gelişmelere bağlı olarak, Kürt hareketinin gelişmelerinin
anlaşılması ve buna bağlı olarak Türkiye’de politik hareket, dolayısıyla daha politik konular,
dikkatimizin merkezine geçti.
Son ikiz kuleler eylemin kadar, din ve politik İslam, her zaman ilgi gösterdiğimiz bir konu
olmakla birlikte, ilgi alanımızın daha kenar bir yerinde bulunuyordu. Son eylemden sonra,
tekrar eski çalışmadan kafamızda kalan tortulara dayanarak olayları anlamaya çalıştık. Bu
bakımdan İkiz Kulelere saldırıdan sonra yazdığımız çeşitli yazılar, Sosyalizmin sorunları
dergisinin o çıkamayan sayısı için yapılan çalışmanın, gecikmiş, dağınık ve parça parça
yazıya geçirilmesi, bir yeniden hatırlama, o çalışmadan kalan tortunun yeniden üste çıkması
olarak görülebilir.
Yazdıklarımızın üç teorik metodolojik kaynağı vardır, bu kaynaklar anlaşılmadan, sadece bu
konuda değil, hiç bir konuda yazdıklarımız anlaşılamaz.
Birincisi, Klasik Marksizm’dir. Stalinizm’in tahrifatlarından arınmış ve kısmen de gelişmiş
haliyle klasik Marksizm, devrimci Marksizm. Özellikle Troçki ve Mandel gibi teorisyenlerin
adına bağlı olarak korunmuş ve politika, ekonomi politik gibi alanlarda da gelişmiş
Marksizm. Bu Marksizm hem kendi kaderini hem de yirminci yüzyılın tarihini anlamayı
sağlar. Bu tarihin anlaşılması ise, Ekim Devrimi sonrasındaki karşı devrim, yani Bürokratik
bir kastın iktidara gelmesi olayı anlaşılmadan anlaşılamaz. Bu da geri bir ülkede sosyalist
devrim ve bu devrimin tecridi olmadan anlaşılamaz. Klasik Marksizm bunun koşulunu yaratır.
Böylece politik İslam’dan milliyetçiliğe kadar yirminci yüzyıla ve günümüze ilişkin bütün
fenomenlerin var oluşunu açıklama olanağı doğar.
İkinci kaynak, Batı Marksizm’i de denebilecek, Frankfurt Okulu’nun aydınlanma eleştirisidir.
Tarihin ilerleme olarak görünüşünün eleştirisi de denebilir buna. Bu bakışta devrimler tarihin
lokomotifleri değil, imdat frenleridir. Bu genel yaklaşım olmadan ne yirminci yüzyıl ne de
insanlık tarihi anlaşılamaz.
Üçüncü Kaynak Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Kıvılcımlı yirminci yüzyılda olanın istisnai
olmadığını aslında bütün insanlığın tarihinin böyle gittiğini gösterir. Frankfurt Okulunun
felsefi çabasının sosyolojik ve tarihsel temellerini gösterir.
Bu birbirinden bağımsız olarak Marksizm’i geliştirmiş bu üç geleneğin asgari bir kavranışı
olmadan, yazdıklarımızın anlaşılması olanaksızdır. Ve bu üç gelenek, birbirinden bağımsızca

55
ortak metodolojik köklere sahiptir, birbirinden bağımsızca benzer sonuçlara ulaşmıştır ve
organik bir bütün oluştururlar.
Şimdi Türkiye’nin sosyalistlerine bakalım. Stalinistler için zaten bu üç gelenek de, birer
sapkınlıktan başka bir şey değildir. Onları bir yana koyalım. Troçkist’i için, Frankfurt Okulu
ve Kıvılcımlı bilinmez. Dolayısıyla genellikle Eurosentrik ve oldukça ilerlemeci kalır.
Frankfurt okulu ise, kimi aydınların tekelindedir ve aslında onlar da aynı Avrupa merkezci
bakış açısıyla damgalıdırlar. Düşünsel yönde yoğunlaşıp, düşünceleri belirleyen tarihsel
koşulları hiç hesaba katmama, bozulmaları, düşüncedeki bozulmalarla açıklama, dolayısıyla
derin bir idealist eğilim gösterirler ve canlı politikaya çok uzak akademisyen bir eğilim olarak
vardırlar.
Dolayısıyla, bunlardan ses çıkmaz ve yankı olmaz. Ya diğer toplumsal muhalif gruplara
gelince.
Örneğin Aleviler. Türkiye’de Sünni İslam’ın ezdiği bir kesimin hareketi olarak haklıdırlar.
Ama bu ezici İslam’ın aynı zamanda bir ezilen hareketi olduğu Alevi muhalefet için kabul
edilemez ve anlaşılamaz. Zaten, Alevi muhalefetinin, Kemalizm ve Stalinizmle ortak,
ilerleme hayranı, yaklaşımları da böyle karmaşık süreçleri anlamaya olanak vermez. Tek
yapacakları susmaktır. Bu dünya çapındaki hareketi anlamak ve onun karşısına dünya çapında
çıkmak gibi bir sorunları da yoktur.
Kürt hareketinin durumu daha mı farklı? 11 Eylül aynı zamanda ulusal hareketin sınırlarını da
gösterir. Kürt hareketi bunların içinde en ileriye giden harekettir. Ama bu en ileri gittiği
noktada, bir Orta Doğu Federasyonu gibi, bölgesel bir projenin ötesine gidemez. Bu proje ise,
insanlık için bir program ve proje oluşturmaz. Onun bir kısmını bir tarafa aktarmaktan başka
bir şey değildir son duruşmada. Dünya çapında alternatif bir proje oluşturma, onunla bu
anlamda bir rekabete girme gibi bir problem koyuşu yoktur, olamaz da. Ulusal hareketin
doğası bunun önünde bir engeldir her şeyden önce. Kürt hareketinin olaya yaklaşımı, hep bu
olayın Kürdistan’daki ve bölgedeki sonuçları bağlamında oldu.
Böylece, iyi kötü bir dinamizm gösteren ve belli bir kitle radikalleşmesi ve politizasyonunu
yansıtan iki hareket için bile, olay anlaşılmaz ve açıklanamaz olunca, varın sosyalistlerin ve
dünya tarihsel bir çöküş ve demoralizasyon yaşayan işçi ve sosyalist hareketin durumunu
tasavvur edin. O zaman, olayın bir provakasyon olduğu, bir komplo olduğu gibi teori ve
anlayışlar ortalığı kaplamakta. Yok üç tane Yahudi ölmüş, yok bir gün önce muazzam paralar
alınmış, yok Mossad yaptırmış, yok ABD yaptırmış. Yığınla teori ortalığı kaplıyor.
Bu teorilerin bir tek işlevi vardır aslında. Politik İslam denen şeyin varlığını açıklamadaki
acizliği gizlemek, onu anlama ve açıklama gereğinden kurtulmak. Bu nedenle, 11 Eylül’den
beri yazılanlara bakın, kimse sosyolojik ve tarihsel bir analiz yapma çabasında değildir.
*
Geçen haftaki “Politik İslam nedir? ” başlıklı yazı aslında çok uzun bir yazı olmuştu, Özgür
Politika’daki köşeye sığmayacak kadar uzun. Neredeyse on sayfa. Bu nedenle kısaltma, o
yazının sonuç önermelerinin alt alta dizilmesinden başka bir şey değildi. O sonuç
önermelerinin dayandığı olgu ve çıkarsamalar okuyucu için bilinmez kaldı ve onları

56
okuyucunun bildiği var sayıldı. Aşağıda bu yazı yer alıyor. Politik İslam hakkındaki
görüşlerin daha geniş versiyonu.
*

Tarihsel Gidiş İçinde Politik İslam


Politik İslam’ın ne olduğunu anlayabilmek için, bu günün yaşanan tarihi yaşanması mümkün
ve zorunlu biricik tarih gibi ele almamak, onu olası tarihlerden biri olarak görmek gerekir.
Peki bu ne demek?
Her doğum normal olmaz, bazı doğumlar aşılmaz komplikasyonlara ve ananın ve çocuğun
ölümlerine yol açabilir. Normal olmayan bir doğumun gidişine bakıp, olası tüm doğum
süreçlerinin böyle olacağı sonucuna ulaşmak nasıl yanılgılı sonuçlara yol açar ve doğum
denen olguyu kavranılmaz kılarsa; aynı şekilde normal bir doğumun genelleştirilmesi de
benzer sonuçlara yol açar ve tarihi anlaşılmayı olanaksız kılar.
Marks, devrimi bir doğuma benzetirdi. Zaten her doğum bir devrimdir. Bu benzetmede
Marks, hep normal doğumları göz önüne getiriyordu. Yani kapitalist üretim ilişkileriyle en
fazla çelişki içindeki yerlerde bir devrim beklentisi, normal bir doğum beklentisiydi.
Şimdi normal bir doğumun tarihsel sonuçlarını göz önüne getirmeden bu gün yaşanılan tarihin
ne olduğu anlaşılamaz. Bir an için ABD’de veya Avrupa’da, yani Tarihsel maddeciliğin temel
önermesine uygun olarak, üretici güçlerin en geliştiği dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileriyle
en derin çelişki içinde olduğu ülkelerde sosyalist devrim olduğunu, veya Ekim Devrimi’nin
bir Alman devrimiyle desteklendiğini (ki bu pratik olarak bir dünya devrimi anlamına gelirdi)
düşünelim. Bu sosyalizmin normal bir doğumu olurdu. Bu devrimin sancıları normal bir
doğumun sancıları olur. Yani sosyalizm çocuğu dünyaya başı önde gelmiş gibidir, eğer
insanın doğumuyla bir benzetme yapacak olursak. Fazla bir komplikasyon yoktur.
Böyle bir dünyada, faşizm, ikinci dünya savaşı, sömürgeciliğe karşı savaşlar, politik İslam,
Stalinizm hep bilinmez, tasavvur bile edilemez şeyler olarak kalacaktı, tıpkı bizler için
neredeyse böyle bir tarihin de mümkün olduğu bilinmez ve tasavvur bile edilemez ise.
Elbette Marks, bu kadar yüzeysel de değildi, demokratik görevlerin kendi dinamikleriyle bir
sosyalist devrime dönüşme olasılığına, örneğin Almanya’da Köylü savaşının ikinci bir
baskısıyla desteklenen bir işçi devrimi olanağına gözlerini kapamıyordu. Bu durumda bile,
bunun Fransa ve İngiltere devrimlerinin başlangıcı olacağını düşünüyordu. Marks, haklı
olarak çok iyi biliyordu ki, ki bu varsayım bu gün de bu geçerliliğini sürdürmektedir, ileri
ülkelerde devrim olmadan sosyalizme geçiş olamaz. Bu gün de ABD ve Avrupa’da bir
sosyalist devrim olmadığı sürece insanlığın sosyalizme geçmesi mümkün değildir. Çünkü
sosyalizm tanımı gereği kapitalizmden daha yüksek bir üretkenlik ve refah derecesini var
sayar.
Marks, Engels, Lenin, Troçki vs. hepsi, haklı ve doğru olarak bu önermeden hareket
ediyorlardı. Ama hepsi, geri bir ülkede devrim olduğu takdirde, bunun ilerlemişlerdeki
devrimi etkileyeceği ve onun yardıma geleceği noktasından hareket ediyorlardı. Fakat hiç biri

57
şunu düşünmüyordu: Ya ileri ülkelerdeki devrim yardıma gelmezse? Bunu konjonktürel
olarak, geçici olarak olası gördüklerinde bile, bırakalım sosyalist devrimi, demokratik bir
devrime bile zerrece şans tanımıyorlardı. Onların bu unutulmuş var sayımları ve akıl
yürütmesi yanlış değildi ve hala geçerliliğini sürdürmektedir. Bütün dünyadaki sol, bilerek
veya bilmeyerek bu akıl yürütmeyi, bu öncülleri terk etmiş bulunuyor. Çünkü, eğer ABD ve
Avrupa’da devrim olmazsa ne olur, bunun anlamı nedir, bundan ne sonuçlar çıkarmak gerekir
gibi, hayati bir soruyu sormamayı mümkün kılıyor.
Marks, Engels, Lenin, Troçki’ler bu soruyu sormuyorlardı ama bu onların çağında
anlaşılabilirdi. Çünkü olayların gidişi, bu soruyu gerektirecek bir eğilim göstermiyordu. O
nedenle sosyalizmin dünyaya belki biraz komplikasyonlu ama normal bir doğumla geleceği
var sayımına dayanıyordu.
Nedir komplikasyonlu ama normal bir doğum? Devrim geri bir ülkede olur. Burası normal
olmayan bir doğumdur, tıpkı çocuğun ayakları önde gelmesi gibidir. Ama nasıl tıbbi
müdahale ile bu çocuk tekrar başı önde hale getirilirse, İleri ülkelerdeki devrimler de benzer
bir işlev görecekler ve başlangıçta normal olmayan bir doğum, normal bir doğuma
dönüşecekti. Bunu bizzat geri ülkedeki devrimin yaratacağı devrimci kabarışın mümkün
kılacağını düşünüyorlardı. Lenin’ler Troçki’ler hep bu umutla, bundan adeta emin olarak, geri
bir ülkede sosyalist devrim için cesaret etmişlerdi. O zamana kadarki tarih de bu umut ve
varsayımları destekler nitelikteydi. En ileri ülkeler krizden krize gidiyor İşçi partileri ve
sosyalizm hızla oralarda yükseliyordu. Aksi olasılığı düşünmek için bir neden bulunmuyordu.
Ama bu olmadı. Neden? Burada, düşünülmeyen şuydu, normal olmayan doğum başlangıcının
sonuçlarının normal bir doğuma dönüşmeyi engelleyici etkiler yaratması ve artık giderek
onun olanaksızlaşması. Yani, ayakları önde gelmenin uzaması, örneğin Almanya’da
yirmilerde bir devrim olmaması, ayakları önde gelme durumunun sürmesine ve bunun
yarattığı yan etkiler de, ileri ülkelerde devrimlerin engellenmesine yol açmıştır. Örneğin, bu
ayakları önde gelişin sonucu olan Stalinizm, ileri ülkelerde tarihin gördüğü en büyük buhran
olan 1929 buhranında, işçilerin kendiliğinden iç güdüleriyle bir devrim yapma olasılığını bile
engellemiştir. Gericiliğin bu yükselişi, ise Stalinizmi güçlendirmiş, Stalinizmin güçlenişi de
gericiliğin yükselişini güçlendirmiştir.
Sonuçta sosyalizm çocuğu doğamadı. Öldü. İnsanlık ikinci bir defa sosyalizme hamile kalır
mı? Buna zamanı var mı? Varsa bile, bu sefer veriler daha da kötü, birinci doğumun ölümle
sonuçlanması, dünya tarihsel bir demoralizasyonun yanı sıra, ekonomi temelindeki dolaylı
veya doğrudan sonuçlarıyla dünya proletaryasının korkunç bir bölünmesine yol açmış
bulunuyor. Artık zengin ülkelerin işçisi yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir toplum isteyemez. Bu
şu demektir, geri bir ülkede sosyalist devrime, ileri ülke işçisi destek çıkmaz. Yani devrim
ileri ülkelere yayılmaz, hatta bırakalım yayılmayı, aksine onları devrime karşı olmaya iter. Bu
ise şu demektir, insanlığın sosyalizm çocuğuna yeniden bir hamile kalışının, normal bir
doğuma, ayakları önde gelişe, dönme şansı yoktur. (İşte politik İslam karşısında batının
sosyalistlerinin tavrı, aslında bu sosyolojik bölünmenin ifadesidir de. Bu da şu demektir,
pratik olarak sosyalizm ve insanlık için yaşama şansı yoktur. )

58
Eğer Marks, Engel, Lenin, Torçki’lerin, yani Tarihsel maddeciliğin öncüllerinden ve
çıkarsamalarından yola çıkarsak, her Marksist’in çıkarması gereken sonuç budur.
Ne yazık ki, dünyadaki hiç bir Marksist bu sonuçla yüzleşmeyi göz önüne almamaktadır. Bu
sonucu veri kabul edip soru sorma yoluna gitmemektedir. Bizim bütün yazılarımız ise, bu
sonucu veri kabul edip, buradan hareketle ne yapılacağına ilişkindir. Yani dünyadaki
Marksistlerle aramızda bir uçurum bulunmaktadır.
Burada biz, klasik Marksist öğretiyi ve onun mantıki sonuçlarını savunur durumdayızdır. Bu
soruna gözlerini kapıyanlar ise, fiilen tarihsel materyalizmin ve Marksizm’in öncüllerini fiili
bir inkar içinde bulunmaktadırlar, sözde bol bol Marksizm sözü etmelerine rağmen.
İşte Tarihe ve günümüze böyle bir bakış olmadan, Politik İslam anlaşılamaz. Politik İslam,
ancak normal olmayan bir doğumun yarattığı komplikasyonlar sonucunda sosyalizm
çocuğunun ölmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta bir bakıma, yeniden hamile
kalma çabası olarak bile görülebilir insanlığın. Ama bu haliyle gebeliğe bile yol açamıyacak
bir çaba.
İşte tarihe böyle bir bakış, bizim Politik İslam’ı anlamamızı mümkün kılar. O normal bir
doğumun seyrini izleyecek bir tarihte var olamazdı. Bu tarihi olası biricik tarih olarak
algılamak, onun olmayacağı bir tarihin tasavvurunu, dolayısıyla onun varlığını, var oluşunu
açıklamayı olanaksız kılar.
*
Bu günkü tarihi olası biricik tarih olarak ele almak da, modern çağın Faşizm, Ulusal kurtuluş
Savaşları, Politik İslam gibi bir çok olgusunu anlamayı olanaksız kılar.
Politik İslam da tıpkı Ulusal kurtuluş savaşları gibi, son duruşmada, tarihin yumağının ters
ucundan çözül(eme)mesinin, diğer bir deyişle, sosyalizm çocuğunun ayakları önde geldiği
için doğamamasının sancılarının yol açtığı bir çığlıktır.
Tekrar şöyle bir tarihsel gidiş tasavvur edelim. Eğer Ekim devrimi Avrupa’de bir Alman
devrimi ile desteklense, bu Sovyetlerde bir bürokratik kastın iktidara gelmesini engeller, bu da
devrimin diğer Avrupa ve ABD’ye yayılmasını getirir; genelleşmiş meta üretiminin, yani
kapitalizmin yasalarından kurtulmuş insanlık, demokratik bir şekilde, el yordamıyla da olsa,
her türlü baskı ve sömürüyü ortadan kaldırma sürecine girebilirdi. Veya Sovyetlerde
bürokratik kastın iktidara gelişi biraz daha gecikse, bu devrimin prestiji üzerine oturmuş
kastın, politik, ideolojik tahribatı daha gecikebilir, bu da belki, kapitalizmin tarihinde gördüğü
en derin buhran olan 1929 buhranında, Alman Komünist Partisi’nin, Üçüncü Enternasyonal’in
intihar politikaları izlemesine yol açmaz; Almanya’da Faşizme değil, bir işçi devrimine ve
oradan da dünyanın sosyalist oluşuna yol açabilirdi. Böyle bir dünyada ulusal baskılar ve
sömürgecilik; bu günkü gibi bir yoksulluk ve eşitsizlik olmayacağından, bir kaç kuşağın
hayatını belirleyen, faşizm, ulusal kurtuluş savaşları, politik İslam, ikinci dünya savaşı gibi bir
çok fenomen var olamaz, onlar tıpkı maddenin başka var oluşlarına dayanan olası başka
evrenler; bambaşka türlerin ortaya çıkmasına yol açan olası başka canlı evrimleri gibi, olası
bir başka tarihsel gidiş olarak, üzerinde kafa bile yorulmayacak, tasavvur edilemez olgular
olarak kalırdı.

59
Diğer bir deyişle, İslam dinine inanan toplumların modernleşmesi illaki kapitalizm
çerçevesinde, sömürgecilik koşullarında olacak diye bir zorunluluk yoktur tarihte. Bu ülkeler
pek ala, zengin ve ileri ülkelerde iktidarı almış, sömürme gibi bir derdi olmayan, bilgisini ve
zenginliğini bu yoksul ve geri ülkelerin refahını yükseltmeye aktaran bir işçi sınıfının
desteğiyle, kapitalist ya da sömürgeci olmayan, bu yaşanan acıların hepsine yabancı, tıpkı
normal bir doğumun olağan sancılarıyla da modernleşebilirlerdi. Geri ve yoksul uluslar, hiç
bir ulusal baskıya uğramadan, hatta ulusal olanla politik olanın çakışması zorunluluğu gibi bir
kavrayışı bile tanımadan modern dünyanın eşit haklı, refahını eşit olarak paylaşan, sınıfsız
toplumunun insanları olabilirlerdi. Böyle bir dünyada, sömürü, baskı olmayacağından, ne
ulusal hareketler, ne de politik İslam olmazdı.
Yaşanan tarihin iğrençliği ve gerçek anlamı ancak hayallerin aynasında görülebilir, olası
başka tarihlerin hayali olmadan da yaşadığımız bu tarih ve ona has olgulardan biri olan politik
İslam anlaşılamaz.
Politik İslam’ın ve onun temelindeki Müslüman Kardeşler’in, İşçi hareketinin devrimci
geleneklerinin bir bürokratik kastın terörüyle tümüyle silinip süpürüldüğü, işçi hareketinin peş
peşe tarihindeki en büyük Alman ve İspanyol yenilgilerini aldığı, otuzlu yıllarda doğması bir
rastlantı değildir.
25. Ekim. 2001
*

60
Avrasya Pasifik Bloklaşması ve Afganistan-Kürdistan

Dünya’da politika yapmak isteyen Avrupa ve Amerika arasındaki rekabet ve çelişkileri;


Türkiye’de politika yapmak isteyen, Türkiye’de gerçek egemenin Genel Kurmay olduğunu ve
Parlamento’nun bu ayıbı örten bir asma yaprağından başka bir işlevi olmadığını bir an için
bile aklından çıkarmamalıdır.
Avrasya, eskiden, jeopolitik değil, coğrafi ve jeolojik olarak, Asya ve Avrupa kıtalarının
ikisine birden verilen isimdi. Asya’nın dev büyüklükleri göz önüne alındığında, Avrupa bir
kıta adını almaya layık olmayan, onun küçük bir uzantısı ve yarımadası gibi görüldüğü, ve
diğer kıtalar arasındaki gibi arada büyük denizler olmadığı için öyle denirdi. Şimdi ise
Avrasya kavramı, daha ziyade, jeopolitik bir anlam kazanmış olup, Büyük Orta Doğu da
denen Orta Asya’dan Ege kıyılarına kadar alanı tanımlamak için kullanılmaktadır.
Brezinsky gibi emperyalist stratejlerin de belirttiği gibi, bu alana egemen olmak, Amerika için
dünya egemenliğini sürdürmenin temel bir koşuludur. Bu günkü Afganistan harekatı, aynı
zamanda, ABD’nin bu bölgeye yerleşmesinin savaşıdır.
Kimdir bu bölgedeki etkili güçler? İlk bakışta, Çin, Rusya, İran görülmektedir. Ancak biraz
dünya politikasını izleyen bilir ki, bunların hepsi aynı zamanda, ABD’ye karşı Avrupa’nın
dengesidirler. Avrupa ABD’nin askeri üstünlüğüne karşı denge oluşturmak için, de
Gaulle’den beri Rusya ile yakınlaşma siyaseti izlemiştir. O dönemde, Çin ve Rusya çelişkileri
nedeniyle Çin daha ziyade ABD’ye yaklaşma durumunda kalıyordu. Duvarın yıkılışından
sonra ve Çin’in sağladığı olağanüstü büyüme ile onun Pasifik alanında ABD tarafından
stratejik bir tehdit olarak tanımlanmasından sonra, Çin de Avrupa ve Rusya tarafında yer
almaya başladı. Böylece bu gün dünyada giderek netleşen, iki büyük emperyalist bloklaşma
ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta Pasifik bloğu denebilecek, ABD ve Japonya, diğer tarafta
Avrasya Bloğu denebilecek Çin, Rusya ve Avrupa.
Afganistan savaşı, bir yandan NATO’nun çöküşünü, diğer yandan da bu blokların
netleşmesini getirmektedir. Dikkat edilsin, NATO’nun tarihinde ilk defa ortak savunma
durumu açıklamasına rağmen, ABD yardımları ikili ilişkiler çerçevesinde istemekte, elini
kolunu serbest tutmayı tercih etmektedir.
Avrupa ABD’nin askeri üstünlüğüne karşı, bir yandan Avrupa ordusu kurmaya çalışırken,
diğer yandan da, dünyanın bu iki büyük gücüyle bir blok oluşturmuştur. ABD’nin Afganistan
seferi aynı zamanda bu bloğun etkisine karşı bir savaştır.
Elbette bu bloklar yekpare değildir. Örneğin Avrupa içinde İngiltere, ABD’nin dengesidir.
Her ülkenin de birbiriyle çeşitli derecelerde çelişkileri bulunmaktadır. ABD ve Avrupa bu
çelişkiler arasından yollar bularak, birbirlerinin etkilerini sınırlama savaşı yapmaktadırlar.
Gelişmeler ancak böyle anlaşılabilir.

61
Yugoslavya savaşı göstermiştir ki, hava bombalamasıyla herhangi bir kalıcı çözüme ulaşmak
olanaksızdır. Ve tam bu noktada, Avrupa’nın oluşturduğu cephe, savaş havadan yere
indiğinde ve politik biçimler arandığında, askeri güçsüzlüğünü kolayca amorti eden bir güç
oluşturmaktadır. Yugoslavya’da da ABD bombalamış, ama Bombalamanın artık tıkanmaya
girdiği noktada, Sırbistan’ı arkasındaki Rusya aracılığıyla ona baskı yaptırarak masaya
oturtmanın zorunluluğu Avrupa’nın Rusya ile ittifakını öne çıkarmış ve Avrupa ABD’ye
kestaneleri ateşten çıkartarak, kaymağını kendisi yemiş; sonra da Alman dışişleri bakanlığının
odalarında “devrim” hazırlanarak, Sırbistan Alman etkinlik alanına alınmıştır. ABD, buna
karşı UÇK aracılığıyla rövanş çabalarına da 11 Eylül sonrasında son vermek zorunda kalmış,
UÇK kendini fesih ettiğini ilan etmiştir.
Afgan Savaşı’nın gidişi de benzer bir seyir izlemektedir. Diyelim ki, Afganistan’da Taliban
rejimi yıkıldı ve Zahir Şah’ın şemsiyesi altında “ılımlı Taliban”ın da dahil olduğu bir yönetim
kuruldu. Bu hükümette ABD’nin sanıldığından çok daha az dengesi olacaktır. Bu şu demektir,
tıpkı Yugoslavya’da olduğu gibi ABD bombalayacak, tecrit olacak ve kaymağı, Avrupa,
Rusya, İran, Çin’den oluşan Avrasya bloğu yiyecek demektir. Öyledir çünkü, “ılımlı
Paştunlar” Avrupa’nın dengesi olacaktır. Tacikler başından beri, Rusya, Fransa ve Avrupa ile
ilişki içindedirler, yani yine Avrupa’nın dengesidirler; Şiiler ve Hazarlılar da yine Avrupa’nın
dengesi olan İran’ın dengesidirler. Zahir Şah da, eni sonu, yıllardır İtalya’da yani yine
Avrupa’da yaşayan biridir. Geriye ABD için, Türkiye ile bağları bulunan General Dostum ve
Özbekler kalmaktadır.
Yani ABD’nin ulaştığı takdirde, askeri başarısını, Avrasya bloğu karşısında politik başarıya
çevirmek için çok az hareket alanı bulunmaktadır. ABD, Yugoslavya’nın dersiyle, aynı
duruma düşmemek için, bu sefer orada kendi dengelerini oluşturmaya çalışmaktadır.
Türkiye’den asker istemek bununla bağlantılıdır.
ABD’nin Orta Doğu’daki etkisi için en büyük müttefiği Türkiye ve Türk ordusudur. Ama bu
ordu aynı zamanda, ABD’nin uzun vadeli çıkarlarının en büyük engelidir de. Avrupa’nın
dengesi olan, Iran, Irak, Suriye’de Kürtler ezilmektedir ve bunlar kolayca ABD’nin bölgedeki
dengesi olabilirler. Ayrıca Rusya ve İran’ı by pass yapan ve Kürdistan’dan geçen Bakü
Ceyhan hattının emniyeti için de Türkiye’de Kürt sorunun çözümü gerekmektedir.
Ancak bunun ilk koşulu, Türkiye’deki Kürtlerin özgürlüklerini kazanmalarıdır. Bu ise
Türkiye’nin demokratikleşmesi, yani genelkurmayın iktidarı yitirmesi olmadan olamaz.
Böylece Türk ordusu ABD’nin en büyük desteği iken, bu ordunun politikaya egemenliği
ABD’nin bölgedeki etkisinin en büyük engeli olarak ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan ABD’nin, Avrupa Ordusu’nun kuruluşunu engellemek, engelleyemediği takdirde
içinde ağırlık oluşturmak için de Türk ordusunun desteğine ihtiyacı vardır.
Türk ordusu, bunu kullanmakta, kendi egemenliğini zayıflatacak girişimleri, ABD’nin
Türkiye’yi zayıflatma girişimleri olarak sunup, antiemperyalist bir söylem tutturmaktadır. Bu
söylem aynı zamanda, Avrasya bloğu ile bir flörtle birlikte yürümektedir. Bu emperyalist
blokla flört anti-emperyalizm veya Asya’nın direnişi gibi pazarlanmaktadır.

62
ABD, bu direnişi kırmak için ekonomik krizi bir baskı aracı olarak kullanmaya çalışıyordu
özellikle. Afganistan’dan sonra sıra Orta Doğu’ya gelince, orada artık ertelenemez olan ve
Kürtlere dayanan yeni bir şekillenmeyi planlıyordu.
Ne var ki, Afganistan’daki durum öylesine tehlikeli bir hal almış bulunmaktadır ki, öncelikle
Afganistan’dan tatmin edici bir sonuca ulaşmadan, Irak üzerinden Orta Doğu’da ve
Kürdistan’da yeni bir düzenlemeye girmek şimdilik akılcı görünmemektedir. Türk Genel
Kurmayı, Afganistan’a yolladığı askerler karşılığında, hem biraz para alacak, hem de Kürt
sorununda reform baskılarından bir süre için kurtulacaktır.
Bu ordu, bu Genel Kurmay, egemenliğini biraz daha sürdürebilmek için, bu egemenliği
tehlikeye düşürecek her türlü demokratikleşme girişimini biraz daha engellemek için, artık
insan kanı ve canı satmaya başlamış bulunmaktadır.
Türkiye bu kararla, dünyadaki Avrasya (Avrupa, Rusya, İran, Çin) bloğu karşısında, Pasifik
(ABD ve Japonya) bloğunda yerini seçmiş olmaktadır. Bu anlamda NATO’ya giriş veya
Kore’ye asker göndermeye benzer. Ama bunu, o zamanın Sovyetlerinin yerine Taliban’ı
koyarak yapılan analojilerle savunma, gerçeği çarpıtır. Bu askerler, Taliban’a değil, Avrasya
bloğuna karşı, ABD’nin dengesi olarak oraya gidiyor. Ve onları yollayan Genel Kurmay’ı tek
ilgilendiren şey de, kayıtsız şartsız hükümranlığını biraz daha uzatmaktır. Türkiye’nin çıkarı
diye yutturulan, Genel Kurmay’ın iktidarını koruma hırsıdır.
03 Kasım 2001 Cumartesi
*

63
Bulutlar Irak Üzerinde Toplanırken

Tüm belirtiler ABD’nin Orta Asya’da konumunu pekiştirdikten sonra Orta Doğu’da Irak’a
yöneleceğini ve böylece dünya hakimiyetini pekiştirme yolunda ikinci önemli adımı atacağını
gösteriyor. Bunun ne zaman ve nasıl bir biçim altında olacağı, ABD emperyalizminin
kurmaylarının değerlendirmelerine, güç ilişkilerine bağlıdır. Ama Irak’ın bir hedef olduğu
açıktır.
Körfez savaşından beri müdahalelere baktığımızda şöyle bir eğilim görüyoruz. Körfez
Savaşında ABD bütün diğer emperyalistleri, hatta bütün Arap ülkelerini bile kendi savaş
cephesinde toplamış ve savaş masraflarının büyük bir kısmını da bu müttefiklerine
yükleyebilmişti. Irak’a Birleşmiş milletler adına saldırılabiliyordu. Balkanlar’da artık sadece
NATO ile sınırlı kalmak zorundaydı. Rusya ve Çin karşı taraftadır artık. Afganistan’da, ilk
bakışta Rusya ve Çin’in desteği ve NATO kararı olmasına rağmen, ABD askeri operasyonu
tek başına yürütmektedir. Böyle yapması nedensiz değildir. Diğer emperyalistlerin, açıktan
karşı duramayacakların için yanında görünerek kendi çıkarlarını koruma stratejisi izlediklerini
bilmektedir.
Irak’ta ABD cephesinin daralma eğilimi sürmeye devam edecektir. Bu sefer, Rusya, Çin
açıktan, Avrupa yandan karşı çıkacaktır. Hatta ABD’nin Afganistan savaşındaki en büyük
desteği İngiltere bile, Irak’a bir operasyona BP’nin oradaki etkisi nedeniyle karşı durma
eğilimi göstermektedir. Arap dünyasının ise böyle bir saldırıya karşı çıkacağı da bellidir. Yani
ABD Irak operasyonunu, tek başına yapmak zorundadır.
ABD’nin bölgedeki iki müttefiki bulunmaktadır: Türkiye v e İsrail. İsrail’in aktif bir katılımı
tüm Arap dünyası için bir provakasyon olacağından, geriye sadece Türkiye kalır. Türkiye’de
ise, politik ve ekonomik iktidarı elinde tutanların farklı tavırları bulunmaktadır.
Politik iktidarı elinde tutan ordu, Irak’a bir müdahalenin, Kürt sorunun gündeme getireceğini,
bunun da Türkiye’de Kürt’lerin tanınmasının yolunu açabileceğini, bunu gerektirdiği siyasi
yapılanmada ordunun mutlak iktidarının artık söz konusu olamayacağını bildiği için, Avrupa,
Rusya, Çin cephesinde yer alıp, ABD’nin Irak’a müdahalesine karşı çıkmakta, kendisine
sunulan rüşvetleri geri çevirmektedir. Bütün bunların, ne anti emperyalizmle ne de yurtta sulh
cihanda sulh ilkesiyle ilgisi yoktur. Ordu ve devlet bürokrasisi kendi mutlak iktidarını
korumak istemektedir. Asyalılık veya anti emperyalizm, gerektiğinde çöpe atılacak ideolojik
araçlardan başka bir şey değildir.
Ekonomik bakımdan egemen sınıf olan büyük burjuvazi ise, hem Kuzey Iraktaki petrol
yataklarının ağzının suyunu akıtması nedeniyle, hem de artık Kürtlerdeki ulusal ve sosyal
uyanış nedeniyle geçerliliğini yitirmiş bulunan, devletin Kürt feodal ve aşiret güçleriyle
ittifakı yerine, Kürt burjuvazisiyle bir ittifak kurarak, siyasi iktidarı ordunun elinden alma
olanağını yaratabileceği için ABD’nin Irak’a müdahalesinden yana bir tavır almaktadır.

64
Böylece dünyadaki Avrupa ve Amerika arasındaki rekabet ve mücadele, Türkiye içinde
Büyük Burjuvazi ve Ordu, ideolojik ifadesiyle İkinci Cumhuriyetçiler ve Kemalistler
biçiminde yansır.
Yugoslavya’da UÇK, Afganistan’da “Kuzey İttifakı”, açıktan ABD’nin kara birlikleri rolünü
oynadılar. Kürt burjuvazisinin ve feodal beylerin ve savaş ağalarının da önemli bir bölümünün
böyle bir role teşne olduğu açıktır. Ne var ki, bu tür eğilimlerin baskısı altında kalsa da
tamamen farklı bir odak bulunmaktadır Kürdistan söz konusu olduğunda: PKK.
Irak söz konusu olduğunda, Ne Balkanlar’da, ne de Afganistan’da bulunmayan tamamen
farklı bir güç devreye girmektedir. Bütün hesapları alt üst edebilecek, hiç hesaplanmayan
sonuçlara yol açabilecek tek güç PKK’dır.
Birincisi, PKK toplumsal temeliyle yoksul Kürtlere dayanmaktadır ve onların eğilimlerini dile
getirmektedir. İkincisi, PKK sorunu ayrılma veya birleşme sorununun dar sınırlarına
hapsetmemekte, bir demokratik cumhuriyet sorunu olarak koymaktadır. Böylece, Genel
kurmay ve büyük burjuvazi; Kemalistler ve İkinci Cumhuriyetçiler; Avrupa ve Amerika iki
ucu boklu değneklerinin karşısına üçüncü bir alternatif olarak çıkmaktadır. Bu üçüncü
alternatif, ne Yugoslavya’da vardı ne de Afganistan’da.
Bu alternatif bağımsız bir güç ve program olarak, bu devler tepişmesinde varlığını
sürdürebilmek ve gerektiği anda ortaya çıkabilmek için son derece esnek ve kıvrak
davranmak zorundadır. Gerek Emperyalistler arasındaki, gerek Türkiye’ye egemen güçler
arasındaki çelişkilerden azami ölçüde yararlanmalı, taktik manevralarında zerrece komplekse
kapılmamalıdır. Evet bu çok zor, bıçak sırtında politika olmak zorundadır. Ama dünyada
kolay olan ne var ki?
Dünya’da solun güçsüzlüğünün nedeni, alternatif sunamayışıdır. Bu alternatifsizlik solu aşağı
tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık durumunda bırakmaktadır. Emperyalist müdahaleye
karşı çıkmak, Bosnalı Müslüman ya da Kosova’lı Arnavutların katline seyirci kalma sonucu
vermektedir. Tarafsız kalmak ya da müdahaleyi desteklemek ise fiilen emperyalizmi
desteklemek. Aynı durum Afganistan için de geçerli olmuştur. Sovyetler birliği varken, onun
veya müttefiklerinin bürokratik de olsa bir işçi devleti olduğundan hareketle savunulmasının
kendi içinde bir tutarlılığı bulunuyordu. Gerçi solun bu tavırları, oralarda yaşayan halkların
kendi memnuniyetsizliklerinin genel dengelere kurban edilmesi nedeniyle soldan
soğumalarına ve kapitalizm hayranı olmalarında önemli bir rol oynadı, ama gene de bir
anlamı vardı. Bu günün dünyasında, aynı tavrı bu sefer sosyalizm adına da değil, kendileri de
kapitalist olan bürokratik ve milliyetçi diktatörlükleri savunarak sürdürmek fiilen o
ülkelerdeki ezilen, ulus, sınıf ve cinsleri, kaç ben kurtarayım diyen ABD’nin kucağına atma
sonucu vermektedir.
Elbette, Sırbistan’ın, Afganistan’ın, Irak’ın bombalanmasına karşı çıkılmalıdır. Bunların
emperyalist bir egemenlik ve paylaşım savaşı olduğu söylenmelidir. Ama sadece bu karşı
çıkışın, aynı zamanda, ezdikleri ulus, cins ve sınıflar karşısında o ülkelere egemen rejimlere
fiili bir destek anlamına geldiği, bunun tam da çıkmazın ifadesi olduğu da sol tarafından
açıkça söylenmelidir.

65
İşte sol ilk kez, Kürdistan’da bu çıkmazdan çıkma şansına sahip olmaktadır. Uzun zamandır
ilk kez, ABD bombardımanı veya Miloseviç’in katiller çetesi; Taliban ya da ABD arasında
aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık durumundan kurtulma şansı elde etmektedir.
Kürt Ulusal Hareketi, ulus ile dil ve kültür arasındaki bağı kopararak hukuki olarak
tanımlayan ve iktidarı halkın seçilmiş temsilcilerinin eline veren Demokratik Cumhuriyet
programını gözü gibi korumalıdır. Böyle bir programı savunan bir güç olarak varlığını
sürdürebilirse uygun koşullar ortaya çıktığında, tüm dengeleri ve hesapları alt üst edebilir.
15 Aralık 2001 Cumartesi
*

66
Geleceğin Dünyası

11 Eylül’ün doğru anlaşılması ezilenlerin mücadeleleri için olmazsa olmaz bir koşul olmaya
devam edecektir. Bu nedenle yılın bu son yazısını 11 Eylül ve sonuçlarına ayırmak yerinde
olacaktır.
11 Eylül, ne feodal gericilerin ne de emperyalizmin ajanlarının bir eylemi değildir. Böyle bir
izah, solun alışılmış klasik dünyaya bakışının bildik ortamında kendini emniyette hissetmesini
sağlayabilir ama bu günün dünyasını anlamayı sağlamaz.
Sol, 11 Eylül’ü yapanların, Çarlık Rusya’sındaki Narodniklerden veya Türkiye’de 12 Mart
öncesindeki eylemcilerden farklı olmadığını görmek istemiyor. Onlar nasıl toplumun üst
kesimlerinden ailelerin en yetenekli ve fedakar çocuklarıydı ise, 11 Eylül’ü yapanlar da
öyledir. Ve yapanların bayrağına bakarak onların ne olduğu anlaşılamaz. İslam onların
bayrağıdır. Ama bayraklara bakılarak, o bayrağı yükselten toplumsal tepki ve hareketlerin
anlamı kavranamaz.
11 Eylül dünyadaki lanetli bölünmenin sonucudur ve bu bölünmeyi derinleştirmiştir. Nedir
dünyadaki lanetli bölünme? Bunun için sosyalizmin alfabesinden başlamak gerekiyor.
En zengin ve ileri ülkelerde sosyalizm olmazsa, dünyada sosyalizmin kurulma ve yaşama
şansı olmaz. Sosyalizmin bütün ustaları bu temel alfabetik varsayımdan hareket ettikleri için,
çoğu kendileri de zamanının geri ülkeleri olan Almanya ve Rusya gibi ülkelerde devrimler
için çalışırlarken, kendi ülkelerinde sosyalizmi kurmak için değil (onlar bunun mümkün
olmadığını biliyor ve ondan hareket ediyorlardı) kendi ülkelerindeki devrimler aracılığıyla,
ileri ülkelerdeki devrimlere bir itilim ve destek sağlamak için çabalıyorlardı.
O zamanlar, zengin ve ileri ülkelerin işçileri ile yoksul ülkelerin işçileri arasında bu günkü
gibi muazzam bir uçurum yoktu ve buna ek olarak ne dünyanın yoksulları nüfusça bu günkü
kadar büyük bir bölümü oluşturuyordu ne de doğanın dengesinin dayattığı sınırlar böylesine
belirgindi. Bu nedenle zengin ülkelerin işçilerinin kendilerini kurtarma mücadelelerinde
dünyanın diğer ezilenlerini de kurtarması söz konusu olabilirdi.
Ama bu gün bu farklar öylesine büyümüş bir durumdadır ki, belli sınırlar aşıldığı için geri
dönüş mümkün değildir. Bu geri dönüşsüzlüğün nasıl bir şey olduğu şöyle bir örnekle
anlaşılabilir. Bir zamanlar Çin ve Hindistan’da da, tıpkı İran ve Akdeniz’de olduğu gibi,
hayvan ve bitki üretiminin bir kombinasyonu tarım üretiminin temelini oluşturuyordu. Bu da
büyük nüfuslara el vermiyordu. Ama belli bir dönemde, belli bir alandan yılda bir kaç kez
pirinç üretiminin keşfi, birim alanda hayvansal üretimden daha büyük bir gıda girişi sağladığı
için, daha büyük nüfusların yaşamasına yol açmıştır. Belli bir nüfus yoğunluğu aşıldıktan
sonra, artık geriye, yani hayvansal ve bitkisel üretimin klasik ilişkisine dönüş olanaksız hale

67
gelir. Böyle bir girişim, ancak nüfusun büyük bir bölümünün açlıktan ölmesi veya yok
edilmesiyle mümkün olabilirdi.
İşte dünyadaki bölünme, böyle bir geri dönüşü olmayan noktadadır. Artık zengin ülkelerin
ücretlileri ile yoksul ülkelerin halkları arasında öylesine büyük bir uçurum vardır ve yoksullar
öyle büyük bir kitleyi oluşturmaktadır ve de doğanın sınırları öyledir ki, artık zengin ülkelerin
ücretlilerinin yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen istemesi demek, onların daha mütevazı bir
yaşam düzeyine razı olması demektir. Yani bu günkü imtiyazlarının ve refahının bir kısmını
yitirmesi demektir. Hiç kimse bunun için devrim yapmaya falan kalkmaz. Aksine Tarih, en
küçük bir imtiyazın veya zenginlik farkının nasıl vahşice savunulduğunun örnekleriyle
doludur.
Peki bu ne demektir? Bu, sadece sosyalizmin olanaksızlığı değil, doğanın bu günkü tahribi vs.
göz önüne alındığında, insanlığın yaşamasının da olanaksızlığı demektir. Zengin ülkelerin
ücretlileri kapitalizmi ortadan kaldırmaz ise, ne sosyalizmin kurulma, ne de insanlığın yaşama
şansı vardır. Bu nedenle bu bölünmeden hep “lanetli bir bölünme” diye söz ediyoruz.
Sosyalizmin krizinin, solun teorik yaratıcılık gösterememesinin, örneğin 11 Eylül’ün
kavranamamasının ardında, hep bu bölünmenin kendisi yatmaktadır. Çünkü bizzat zengin
ülkelerin ücretlilerinin çıkarı artık bu bölünmeyi gizlemek ve anlamamaktadır. Yani bu
bölünmeyi görmeyen her sol çözümleme, aslında hem ücretlilerin bu dünya çapındaki
bölünmüşlüğünü yansıtmakta hem de zengin ülkelerin ücretlilerinin çıkarlarını savunmaya
hizmet etmektedir. Böylece onlar, kendi burjuvazilerinin saldırısını destekleme veya onun
karşısında tarafsız kalma olanağı elde etmektedirler. Bölünmeyi görmeyen klasik Marksist
argümanlar, beyaz ırkçılığın ideolojik saldırı silahları haline dönüşürler. Her zaman olduğu
gibi, Marksizm’in o her şeyin zıddına döndüğü gerçeği işler. Bir zamanların en devrimci
formülleri en büyük tutuculuğun araçları haline dönüşürler.
İşte 11 Eylül bu bölünmeye bir tepkidir her şeyden önce. Ve İslam, bu bölünmeye uygun bir
bayrak sunmaktadır. Hala, Çifte kulelerde ölen ücretlilerden hareketle 11 Eylül’ü lanetleyen
klasik sol gelenek, bu bölünmeye uygun bir bayrak sunamaz. Çünkü onun muhatabı hala
zengin ülkelerin işçileridir. Dünyanın yoksullarını muhatap alan bir sol ise, 11 Eylül’e
eleştirisini, bu açıdan yapmaz. Bizim yazılarımızın bütün dünyadaki soldan temel farkı
buradadır. Bizim de muhatabımız, 11 Eylül’ü gerçekleştirenlerin muhatapları, yani dünyanın
yoksullarıdır. Biz onlarla, İslam’ın bütün yoksulları kapsayabilen bir bayrak sunamayacağı;
bu tür eylemlerle dünyadaki bölünmenin ortadan kaldırılamayacağı, nasıl bir program ve
strateji gerektiği gibi sorunları tartışıyoruz. Bu nedenle, aynı dili kullanıyor gibi görünmemize
rağmen, klasik solla hiç bir ortak yanımız bulunmuyor.
11 Eylül bu bölünmenin sonucu olduğu gibi, bu bölünmeyi de derinleştirdi ve netleştirdi. 11
Eylül karşısındaki tepkiler tam tamına bu dünya ölçüsündeki bölünmeye denk düşer. Bütün
yoksul insanlık, ister Hıristiyan, ister Müslüman olsun, buna sevindi. Bütün zengin ülkeler
ahalisi, ister işçi ister işveren olsun, devletlerin yanında yer aldı.
Geleceğin dünyasında zengin ülkeler nasıl mı olacak? Bu günün Türkiye’si zengin ülkelere
geleceğini gösteriyor. Çürüyen yığınlarıyla, Mafia, Polis, Politikacı, Askerlerden oluşan her

68
türlü kanun ve kontrol dışı iktidarlarıyla. Başta ABD bütün zengin ülkelerin yaptıkları, Kürt
direnişi karşısında Türk egemenlerinin 80’li ve 90’lı yıllarda yaptıklarının ta kendisidir.
Filistin’de geleceğin dünyasında yoksul ülkelerin geleceğini gösteriyor. Bantustan’a
kapatılmış yoksul halkların tepkisine karşı, onlara polis görevi verilmiş hükümetler. Bu
görevini yapmayanların nasıl uslandırılacağını İsrail’in bombaları veya Afganistan’daki ABD
bombaları gösteriyor. Yakında bu uslandırma seferleri sonunda bütün hükümetler gereken
dersi almış bulunacaklar ve her biri yoksulların Hamaslarına karşı birer Yaser Arafat olacak.
Hatta onların Yaser Arafat kadar bile dengelerle oynama olanakları olmayacak.
Ezilenlerin mücadelesi açısından da ne yapmamak gerektiğini Araplar, ne yapmak gerektiğini
Kürtlerin mücadelesi gösteriyor.
Hamas’ın İsrail’i atması, kendini bir Bantustana hapsetmesi demektir. Yani ayrı bir Filistin
devleti hedefi aslında Arapların yenilgisi demektir. Araplar bütün bu kurbanları, kendilerini
zincirlerle bağlamak için verdiklerinin farkında bile değiller. Demokratik bir Filistin’de
Yahudi ve Arapların birlikteliğini savunan bir program ise, ne Arap milliyetçiliğinin ne de
İslam’ın bayrağıyla savunulamaz.
Arap direnişi ne yapmamak gerektiğini gösterirken, Kürt Ulusal Hareketi de ne yapmak
gerektiğinin ip uçlarını veriyor. Ortadoğu uygarlıklarının Kültürel geleneğine dayanan bir orta
Doğu Federasyonu diyen Kürt hareketi, benzer bir analojiyle Yeryüzü ölçüsündeki
mücadelede, ulusal sınırları yok etmeye yönelik bir strateji, dolayısıyla ayrı bir uygarlık
tasavvurunun bu mücadelenin olmazsa olmaz koşulu olduğunu sezdiriyor. Anlayana. Uygarlık
diye bir paradigması bile olmayan bir sol, 11 Eylül gibi, bunu da anlayamaz.
29 Aralık 2001 Cumartesi

69
Requiem ve 11 Eylül

“Tanrım, onlara ebedi sükunu bağışla”

Son yıllarda Bach’a daha fazla eğilim duyuyorum ama önceden Mozart’ı en büyük kabul
ettiğim yıllarda, “Eğer Allah var ise o Mozart’tır, ve onun da şah eseri Requiem”dir derdim, o
gürül gürül yaratıcılığı ve o yaratıcılığın zirvesini tanımlamak için.

Kapitalizmin dünya çapındaki zaferinin ve ideolojik sonuçlarının bir tank gibi önüne geleni
ezip geçtiği; biricik yükselen hareket olan Kürt hareketine karşı özel savaşın en yoğun
biçimde sürdürüldüğü; bu senkronize gericiliğin bizleri tümüyle tecrit ettiği; özel hayatlar
alanından bile kuşatıp nefes alamaz bıraktığı yıllarda Requiem’i dinlemediğim gün, günlük
duasını aksatmış bir müminin iç huzursuzluğunu duyardım.

Her akşam, takside işe başladığımda ilk önce Requiem’i dinlerdim. Her dinleyişimde de onu
ilk kez dinliyormuş gibi yeniden, daha önceki dinlemelerinde fark etmediğim bir yönünü
keşfederdim. Her seferinde yeniden taptaze bir dayanma gücü kazanırdım. İşin stresine, ırkçı
ya da sarhoş müşterilerin yarattığı gerginliklere karşı da en etkili sakinleştiriciydi Requiem.

Requiem’in, bambaşka, Akdenizli müzik kültüründen gelmiş bir metropol taksi şöförünün
ruhunda, yüz yıllar sonra nasıl olup da böyle derin titreşimler yaratabildiği sorusu da epeyce
kafamı meşgul etmişti. Requiem, Avusturya’nın gericiliği ortamında, Paris donsuzlarının
isyanının yankısıdır. Bu müthiş gerilimdir onun tükenmez derinliğini yaratan.

Yükselen bir gericilikte radikalleştiği için yalnız kalan, yalnız kaldıkça radikalleşen ve
sonunda mezarı bilinmeyen bir yoksul olarak ölen bir yüreğin çağrısıdır. Dini bir biçim
altında olmasına rağmen, belki de bütün zamanların gelmiş geçmiş en devrimci müziğidir. Ve
tıpkı Marks’ın Kapital’i gibi, tamamlanamamış ve hiçbir zaman da tamamlanamayacak ve
tamamlanması gerekmeyen bir eserdir.

Burjuvazi nasıl Che’yi bir pop ikonu yaptıysa, şimdi de Requiem’i, bir medya gösterisine
dönüştürme kararı almış. 11 Eylül’ün yıl dönümünde, bütün ülkelerde Mozart’ın bu
Requiem’i çalınacakmış. 20 zaman diliminde 40 ülkedeki koro ve solistler, Requiem’e bir
dünya turu yaptıracaklarmış.

Requiem’in seçilmesi elbette biçimsel, sadece devasa anıtsal özellikleri nedeniyle göz alıcı bir
gösteri için uygun olması değildir, Hıristiyan dinine ait bir müzik formudur Requiem. Ölünün
ardından söylenen İlahi; daha da doğrusu Ağıt’ın Katolik kilisesindeki karşılığıdır. Yani bütün
dünya insanlığının büyük bölümünün gözünde, kapitalizm ve emperyalizmle özdeşleşmiş bir
dine ait bir biçimdir.

70
Sınıflar savaşı ile ordular savaşı arasındaki temel fark, ordular savaşında cephelerin ve
tarafların kesinliği, sınıflar savaşında ise baştan üstte olanın ancak bu sınır ve taraflar bin bir
yanılsamayla karıştırıldığı takdirde üst konumun sürdürülebileceğinde toplanır.

Requiem’in seçilmesi bu tercihin değiştiğini gösteriyor. Ezilenlerin kafasını karıştırmaya


yönelik bir seçim, örneğin, farklı kültürlerin ve ulusların kendi ilahi ve ağıtlarının tüm dünya
medyasında 11 Eylül’ün anısına icra edilmesi biçiminde olabilirdi. Bu 11 Eylül’ün hedefi olan
Emperyalizmin, bir cepheyi genişletme; karşı tarafı içinden bölme ve tarafları karıştırarak
egemenliğini sürdürme yolunu seçtiği anlamına gelirdi. Ama Requiem’e dünya turu
yaptırmak, kulağı bambaşka bir ses düzenlemesine göre şekillenmiş; Mozart’ın Requiem’inin
teneke gürültüsünden farklı bir etki yaratmayacağı uzak doğunun milyardan fazla; Hint alt
kıtasının bir milyar, İran Arap ve Akdeniz’in “makamat müziği”ne göre şekillenmiş yine
milyarlara yakın insanının ruhunda zerrece titreşim yaratmaz.

Bu şu demektir: dünyanın ezilenlerini ikna değil imha anlayışı seçilmiş bulunuyor.


Requiem’in seçilmesi, Irak’a ve onu takiben ABD’nin dünya egemenliği için başka ülkelere
de saldırılacağının habercisidir.

Ezilenler için, karşı tarafın böyle aptallıklar yapması iyidir. Saflar netleşir. Onun karşısında
bizlerin yükseltmesi gereken, ezilenleri bölecek İslam veya Hindu, Budist ilahileri değil;
Requiem’in dinsel biçimi değil, devrimci ve yoksuldan yana özüdür; Requiem’in mesajının o
kültürlerin müziklerindeki karşılıklarıdır.

Biçim onların olsun, öz bizim.

Ağıt yakan kadınlar aslında ölene değil, kendi kaderlerine ağlarlar.

Belki de Requiem’in seçilmiş olması, Kapitalizmin farkına varmadan, ölümünü görüp kendi
kaderine ağlamasıdır?

10 Eylül 2002 Salı

71
11 Eylül ve Politik İslam’ı Anlamak İçin Duvarcı Sicimleri

Aşağıdaki yazıları, 2002 yılının Şubat ayında Avrupa’da göçmenlerin çıkardığı Köxüz adlı
dergi için, eski yazılarımızdan derleyerek hazırlamıştık. Şimdi 11 Eylül’ün beşinci yılında 11
Eylül vesilesiyle yazdığımız yazıları derlerken rastladığımız bu yazıyı, bu gün de kolaylokla
yayınlaybileceğimizi gördük. Bu nedenle 11 Eylül vesilesiyle yazılmış yazılardan yapılmış bir
kolaj sayılabilecek bu yazıyı, derlemeden ayrı olarak yayınlıyoruz.
Peki o yazıdan bu yana yazarın görüşlerinde ne gibi bir değişme oldu?
Bu yazının sonunda şöyle deniyordu:
“Sol politik İslam’ı burjuva uygarlığının değerleriyle değil, aksine bu uygarlığa yeterince
radikal bir eleştiri yöneltip alternatif sunamadığı için eleştirmelidir. Politik İslam’ı Burjuva
uygarlığının temelindeki özel mülkiyet ve karı reddetmediği; kullanım değerlerinin planlı
üretimine dayanan biricik olası yolu problematize etmediği için eleştirmelidir; sol politik
İslam’ı İslam bayrağıyla, dünyanın diğer dinlerinden milyarlarca insan aynı bayrak altında
toplanamayacağı; İslam bayrağının dünyanın ezilenlerinin mücadelesini zayıflatacağı için
eleştirmelidir; İntihar eylemlerinde ölen siviller nedeniyle değil; bu eylemlerin bir başarı
getiremeyeceği; milyarlarca insanın eylemi olmadan bu sistemin yıkılamayacağı; burjuva
uygarlığıyla mücadeleyi hafife aldığı açısından eleştirilmelidir. Böyle bir eleştiri dünyanın
yoksullarında ve onların aydınlarında bir yankı bulabilir. Hatta böyle bir eleştiri, burjuva
uygarlığının merkezlerinde bile ideolojik inisiyatifin tekrar kazanılıp en iyi zekaların
kazanılmasının yolunu açabilir.
Ama solun bunu yapabilmesi için, önce kendisinin burjuva uygarlığının kendi içindeki
aydınlanmanın kalıntılarından; burjuva uygarlığının değerlerinden arınması gerekmektedir.
Kendisiyle hesaplaşmamız gereken ilk ve en büyük düşman karşıda değil; içimizdedir.”
İşte yazar bu görev üzerinde yoğunlaştı ve Marksizmin “Burjuva uygarlığının değerlerinden
arınması” dediği görevde yoğunlaştı. Bu yoğunlaşmanın sonucu ilk kez Beşikçi Eleştirisi’nde
dile getirilen, Tarih boyunca Din’in bir İnanç, bir İdeoloji, bir bilinç biçimi değil, tümüye
üstyapı olduğunu keşfi oldu.
İnanç sosyolojik değil, epistemolojik veya hukuki (Özel anlamında) bir kategoriydi ve dinin
inanç olarak ele alınması, ne tarihin, ne bugünkü modern toplumun anlaşılmasına ve onun
sırrına erişilmesini olanaksız kılmakla kalmıyor aynı zamanda modern toplumun üst yapısına,
yani dinine karşı bir karşı üstyapı projesi geliştirmeyi de engelliyor ve sosyalist hareketin kriz
içinde bulunmasına yol açıyordu.
Yani Dinin din (inanç) olmadığı keşfedilmişti ve burjuva toplumunun dininin kendisi ise
bizzat bu dinlere inanç demekti. Kendini bir inanç olarak kabul eden dinler ise devamcısı

72
oldukları dinlerin devamcısı değil, dinleri inanç olarak tanımlayan bu dinin tamamlayıcı bir
öğesidirler.
Dinin bir de üçüncü var oluş biçimi vardır. Onun Marks’ın ve Engels’in de dikkati çektiği,
acılara karşı bir ilaç, bir direniş bayrağı olması özelliği. Ama burada din tamamıyla modern
toplumun içinde bir parti karakterindedir ve bizzat o uygarlığın ayrılmaz bir bileşeni olarak
ortaya çıkar.
İşte bu yazıda aslında dinin bu işlevleri üzerinde durulmakta ve analiz edilmeye
çalışılmaktadır. Yani Sosyal bir hareketin bayrağı olarak din ele alınmaktadır. Ama bir
üstyapı olarak din değil, bir inanç olarak da din değil. Bir sosyal hareketin bayrağı olarak din.
Böylece hepsi aynı din kavramıyla ifade edilen çok farklı üç fenomen birbirinden ayrılmış
olmaktadır. Arada geçen zamanda en önemli teorik ve metodolojik değişim bu olmuştur.
Anacak bu metodolojik değişim, bu konuyla doğrudan ilgili olmadığından, yani Politik İslam,
bir sosyal hareketin veya hareketlerin bayrağı olduğundan, temel sonuçlarda bir değişim
yapmayı pek gerektirmemektedir.
11 Eylül üzerine yazılan yazıların tamamı ayrıca indirmek üzere siteye koyulacaktır. Bu
derleme ise daha ziyade olaya yaklaşımda yol gösterici olması gereken temel kavramlarla
ilgilidir
(Bundan sonrasını gereksiz tekrar olmaması için aktarmıyoruz. Önceki bölümde bulunun
yazılardan yapılmış bir kolajdı. 2008-07-23)

73