You are on page 1of 5

6-7 Eylül 1955 - Aziz Nesin - "Kıbrıs Türk kalacak, kadında kürk kalacak.

"

“Salkım Salkım Asılacak Adamlar” kitabın 14 – 32 inci sayfaların-dan alınan olaylarla


ilgili paragrafların eklenmesi ile elde edilmiştir.

“Sirkeci’den dolmuşa bindik. ((18)) Arabanın arkasındaydık. O sağda, ben ortada.


Yollarda, alanlarda, orda burda öbek öbek insanlar görüyorduk, kimilerinin ellerinde
Türk bayrağı vardı. Yirmişer otuzar kişilik öbekler olmuş, bağırıyorlardı: “Kıbrıs
Türktür, Türk kalacaktır”

Türk politikasında da, Türk basınında da Kıbrıs sorununu ilk ortaya atıp yalazlandıran
Sedat Simavi’dir. Kıbrıs sorunu Türk toplumunun ortasına, sanki Sedat Simavi’nin
fırlattığı büyük bir göktaşı gibi birdenbire düşmüştür. İlk çıkışındaki büyük satış
gücünü o sıradaki olimpiyat yarışmalarına Türk basınından ilk kez bir gazeteci ekibi
göndermesinden alan Hürriyet Gazetesi’nin o dönemdeki satış hızı da Kıbrıs sorununa
verdiği önemden ileri geliyordu. Kıbrıs hep sıcak ve gergin tutulan bir sorundu.
Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’yse tam tersine, sanki Kıbrıs diye bir sorunumuz yokmuş
gibi davranıyordu. ((19)) Hikmet Bil, adını şimdi anımsayamadığım Kıbrıs’a ilişkin bir
derneğin sorumlu yöneticileri arasındaydı. Bu dernek, sürekli toplantılar, yayınlar,
gösteriler ve türlü eylemler düzenleyerek Kıbrıs sorununu Türk kamuoyunda harlı,
gergin tutmaya, bu konuda halkı coşkulandırmaya çalışır ve başarırdı da...((20))

Selanik’teki Atatürk evine bir bomba atılmış (attırılmış)tı. Bu bombayı, İstanbul’u


Rumlara karşı davranışa geçsinler diye Türkleri kışkırtmak için, bir ajanın attığı
söylendi ve yazıldı. Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi, 6 Eylül Salı
günü Türkiye radyolarından saat 13’de duyuruldu. Ben o gün radyo dinlememiştim.
Ancak bu haber ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayıl-mıştı. Benim gibi bir çoklarına
da bu haber ((21)) inandırıcı gelmemişti.

Pek çok İstanbullu gibi biz de kalabalıkların Taksim Anıtı önünde toplanıp gösteride
bulunduktan, o sözünü ettiğim dernek yetkililerinin konuşmalarından sonra
dağılacağını sanıyorduk. Belki bu gösteriyi el altından düzenlenmiş olan hükümetin de
isteği buydu. Tophane’den saptık, Firuzağa yokuşundan çıkarken “Kıbrıs Türktür!”
diye bağırarak ordan burdan yürüyen öbekler sıklaşmaya ve yığınlaşmaya başlamıştı.
Arabalar zorlukla ilerliyor, yığınlardan geçemiyordu.

Öbekler yığın, yığınlar karakalabalık olmaya başladı. Yığınlardan biri yolu tıkadı, araba
durdu. Taa Kıbrıs’tan seslerinin duyulmasını istercesine bağırıyorlardı: “Kıbrıs Tüktür,
Türk kalacaktır!” Arada çok ağır, bayağı, iğrenç sövmeler... Sirkeci’den Galatasaray’a
gelişimiz bir saatten uzun sürmüştü. ((22)) Galatasaray’da dolmuştan indik. “Nereye
gidelim?” diye sordum. “İzmir Lokantası, iyi mi? Hem de yakındır”, dedi.
Tepebaşı’nda, sonradan yanmış olan Şehir Tiyatrosu’nun komedi bölümü karşısında,
alnacı (cephesi) dar, ama içi uzun bir içkili aşevi vardı. Arada giderdik arkadaşlarla
oraya. Ortalarda bir yerde masaya oturduk.

Biz konuşurken, dışardaki “Kıbrs Türktür, Türk Kalacaktır” haykırışları zaman zaman
yükseliyor, zaman zaman alçalıyor, ama hiç eksilmiyor, koro gibi, fon sesi gibi... Pek
önemsediğimiz yok, kendi dünyamızdayız. Karanlık bastı, nerdeyse dağılırlar… ((23))
Saat kaçtı, belki 22:00 belki 23:00 Dışardaki uğultu, haykırışlar kesilmedi. İzmir
Lokantası’nın camlı kapı kanadı birden arkaya çarparak açıldı. Elinde Türk Bayrağı
kendi rüzgarından dalgalanarak gövdesine sarılan bir genç fırtına gibi içeri daldı.
Arkasında bir yığın karakalabalık. O karakalabalığın on- on beşi içeri daldı, gerisi
sokakta. Öndeki delikanlının bayrak sopasını tutan eli ilerde, öbür eli geride,
arkasındakileri yönetiyor. O’nun izin verdiği kadar adıma adım içeri giriyorlar.
Bayraklı delikanlı izin verdikçe arkasındakiler İzmir lokantasına doluşuyorlardı. Otuz-
kırk kişiydiler, daha arkası doluydu. Ah o yığındaki insanlar, onlar nasıl insanlardı!
Üstbaş bitik, saçbaş dağınık, yakapaça yırtık, pırtık, bağırmaktan sesleri kısık,
haykırıyorlar: “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” Adım adım ilerliyorlar. Masadakiler de
kaçmıyorlar, sıvışıyorlar. Önce bir sağlarına sollarına, arkalarına bakıp eğilerek geriye
doğru koşuyorlar. Lokantanın sahibi arkadaki masalardan birine çıkmış, çerçeveli
büyük bir Atatürk resmini iki eliyle önüne bir kalkan gibi tutmuştu. Bu kalkanın
arkasına gizleniyor ve arada bir başını çerçevenin üstünden çıkararak ağlamaklı bir
sesle yalvarıyordu. Burası Rum lokantası değildi. Yemin billah ediyordu. Bunu söyler
söylemez, kafasına bişey atacaklarmış gibi, başını yine kalkanının ardına çekiyordu.
Az sonra yine kafasını çıkarıp Türk ve Müslüman olduğunu söylüyor, isterlerse nüfus
kağıdına bakmaları için yalvarıyordu. Yine çekiyor kafasını, sonra yine çıkarıyordu.

Karakalabalığın ikircimli adımlarla yavaş yavaş ilerlemelerinin nedeni çerçeveli büyük


Atatürk resminin önlerine çıkmasıydı.

Ben o 6/7 Eylül gecesi çok acıklı ve çok gülünçlü olaylara tanık oldum ve o olayları
yaşadım. Sizce büyük bir içkili lokantada kaç tane çerçeveli Atatürk resmi bulunabilir?
Kestirin bakalım, iki, üç, dört… Çıkın,çıkın! Beni en çok orda şaşırtan şey İzmir
lokantası’ndaki Atatürk resimlerinin çokluğuydu. Lokantanın sahibi, kalkan olarak
kullandığı büyük çerçeveli Atatürk resminin arkasına gizlenerek yanındaki
garsonlarına, “Çabuk Atatürk resmi getirin!” diye seslenip yine kafasını kalkandan
çıkarıyor ve adım adım değil, ayak ayak ilerleyen o karakalabalığa yalvara yalvara
Türk, Müslüman ve Atatürkçü olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Garsonlar koşup bir
Atatürk resmi daha getiriyorlardı. Kimileyin yeni getirilen resmi iki eline alıyordu
lokanta sahibi, öbür Atatürk resimlerini de lokantanın çalışanları yukarıya kaldırdıkları
ellerinde tutuyorlardı. Kocaman yaldızlı, oymalı çerçeveler içinde, dikdörtgen ahşap
çerçeveli, oval çerçeveli, camlı, çerçevesiz, boy boy, biçim biçim sivil ya da asker
kılığında, çizmeli, kalpaklı... Demek, lokantanın sahibi önemli bir insandı ve ne olur ne
olmaz diye bir savunma aracı olarak Atatürk’ün resimlerini depo etmişti.

Gerçekten Türk ve Müslüman mıydı, bilmiyorum, ama düzgün İstanbul Türkçesiyle


konuşuyordu. Bir ara kalkıp cezaevinden tanıdığım şu eli bayraklı delikanlıya “Yahu
ne yapıyorsun, bak adamcağız hem Türk hem Müslümanmış!” demek geçti içimden.
Ama ne saçma olurdu böyle bir söz! Sanki Türk ve Müslüman değilse burası yakılıp
yıkılabilirmiş gibi, insan şaşkınlıktan saçmalıyor.

Atatürk’ün onca resmi de işe yaramıyor. Karakalabalık bize yaklaşıyor. Aramızda iki
sıra boş masa kaldı, masadakiler çoktan geriye tüymüşler.

Lokanta sahibi her “Türküm, Müslümanım, ben de sizdenim!” dedikçe bir şangırtı
kopuyor. Zorluk ilk şangırtıyı çıkarmaktı, ilkinden sonra arkası sökün etti. Lokantanın
kapı camları, vitrin camları, tabaklar şangır şungur iniyor. Bu şangırtılar çapulcuların
coşkularını artırmış olacak ki, daha hızlandılar. ((24))

Bizim içerde bir şeyden haberimiz yokmuş. Dışarısı anababa günü. O zamana dek
böyle bir Beyoğlu görmemiştim, ondan sonra da dilerim görülmez. Beyoğlu da
kendisini tarihinde böyle görmemiştir. Korkunç karakalabalıklar öbek öbek tempolarla
haykırıyorlar ve kendiliğinden çoksesli bir felaket uğultusu oluşuyor. Arabalar hiç ara
vermeden klakson çalıyor. Her arabanın arkasına bağlı uzun bezler var, on metre,
yirmi metre uzunluğunda. Kimi arabaların arkalarına ayrı ayrı iki, üç bez bağlamışlar.

Kaldırımlar yirmi otuz santim, kimi yerde otuz-kırk santim yükselmiş. Neden dersiniz?
Yerlerde, kırılıp yıkılan, yağmalanıp dağıtılan, parçalanıp savrulan dükkanlardan
dökülmüş peynirler, reçeller, zeytinler, yağlar, kuruyemişler, konserveler, yemekler,
ballar, salamlar, sosisler, pastalar, çukulatalar, sandviçler, kırılan içki şişeleri ve daha
neler neler kalın bir tabaka oluşturmuş. Taşıtlar da üzerlerinden geçtikçe bunların
üzerine bastıra bastıra yer vıcık vıcık olmuş. Düşsel bir dünyada yaşıyor gibiydik.
Saçma da olsa, kendi saçmalığının mantığı içinde her şeye az çok anlam veriyordum
da, arabaların arkalarına bağlanmış o bezlere bir anlam veremiyordum.

Duvar dibinde durmuş, olup bitenlere dehşetle bakıyorduk. Orda durmamızın nedeni,
karşıya geçemeyişimizdi. “Kıbrıs Türktür. Türk kalacaktır“ diye haykıranlardan biri,
hızla giden arabalardan birinin arkasına bağlı o uzun beze basınca cıvık yerde ayağı
kayıp yuvarlandı, başı yarıldı. İşte o zaman, niçin arabaların arkasına o uzun bezlerin
bağlanmış olduğunu kendimce ve oldukça aptalca yorumladım: Bu uzun bezleri,
bağlamışlar ki, gelip geçen takılıp, basıp, kayıp düşsün de kargaşalık daha da artsın.

Ben bu buluşumu söyleyince o bitkin Mansur, “Yok yahu” dedi, “kırdıkları, yıktıkları
kumaş mağazalarından aldıkları top top kumaşları bağlamışlar arabalara, gösteri
daha cafcaflı olsun diye...”

İyice bakınca gördüm, evet, emprimeler, ipekliler, yünlüler, ne pahalı o canım


kumaşlar yerde sürükleniyor, kirleniyor, parçalanıyor, yırtılıyordu.

Arabaların arkasından, o uzun bezlere basıp takılmadan zorlukla karşı kaldırıma


geçebildik. Önümüzde, bizden iki üç adım ilerde, orta yaşa yaklaşmış bir kadın vardı.
Yüzü bize dönük geri geri gitmekte olmasaydı ayrımsamazdım bile. Kucağına büyük
boy çok uzun tüylü bir kürk almış. Hem “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” diye
bağırıyor, hem de her bağırdıkça kürkten tüyler koparıyordu.

Kürkün tüylerini koparmaya kıyamadığı belli oluyordu. Arada ürkek ürkek çevresine
bakınıyordu. Ters ters, geriye doğru gitmesi, kürkü kaçırdığını gören oluyor mu
kaygısındaydı. Yavaş yavaş kürkten daha az, tek kıl koparır gibiydi, belki de hiç
koparmıyor, koparıyor gibi yapıyordu. Sesi de gittikçe hafifliyordu: “Kıbrıs Tüktür,
Türk kalacaktır...”

Belli işte, Kıbrıs Türk kalacak, kadında kürk kalacak...

Kim bilir nerelerden beri “Kıbrıs Türktür” diye bağıra haykıra buralara dek kürkü
kucağında getirmişti. Sesi hafifleye, hafifleye, daha karanlık olan ara sokaklardan
birine sapıp gözden yitti.

O gecenin bir olayını daha unutamıyorum, küçük bir olay... Karakalabalığın içinden,
ama hergele takımından bir bıçkın, herkes giyim kuşam yağmalarken o beleş rakıyı
bulunca çekmiş kafayı, ... Öbürleri “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” diye bağırırken o
da kendi kendine “Migros Türktür, Türk kalacaktır!” diye söylenip mırıldanıp
duruyordu. Bağırmak da istiyor, ama sarhoşluktan bağıramıyor, kısık sesi arada öter
gibi biraz yükseliyordu:

“Migros Türktür, Türk kalacaktır”.

6/7 Eylül olayından altı yıl sonra yayımladığım “Zübük” adlı bir gülmece dergisinde o
geceki bitirim delikanlının “Migros Türktür, Türk kalacaktır!” sözünü bir slogan olarak
kullanmıştım. Unkapı Köprüsüne inen yokuşun solundaki dükkanlar... Orda olanlar
korkunçtu. Gecenin biri, belki de ikisiydi, ama o hınç, talan, çapul, yağma daha
bitmemişti. O zamanlar, o yokuş üstündeki kimi dükkanların ondüleli kalın saçtan ve
yukarı kalkan kepenkleri vardı. Gözleri dönmüş o karakalabalığın o kalın saç
kepenkleri, mukavva yırtar gibi yırtarak dükkana doluştuklarını gördüm. İnsan
canavar olmuştu. Korkunç bir şey... Dükkanlarda bulduklarını, ele geçirdiklerini kırıp
döküp atıyorlardı. Belki de bu kırıp dökme o malları çalamamanın kızgınlıydı. Örneğin
onca kalabalık koca bir avizeyi, bir buzdolabını, bir dikiş makinesini çalıp evine
götüremezdi. 6/7 Eylül gecesinin yama hedefi İstanbul Rumlarıydı. Asıl amaç, sanırım
ki yağma değildi, gözdağı vermek ve dünyaya bu konuda Türk kamuoyunun uyanık
olduğunu göstermekti. Ama iş çığırından çıkmış, asıl amacı aşmış, salt Rumların değil,
Rumi Ermeni, Yahudi vb, bütün azınlıkların, hatta bu arada kimi Türklerin de malları
yağmalanmıştı. O yokuşu belki bir saatte inerek Unkapanı köprüsüne geldik ki, köprü
kapalı... Sıkıyönetim komutanlığı, İstanbul yakasıyla Beyoğlu yakasının ilişkisini
kesmek için, Haliç köprülerini açtırarak geçişi kapamış. Saat 1 ya da 2 olmalıydı.
Kayıklarla, mavnalarla karşı kıyıya geçilebiliyordu. Ama öyle kalabalık ki, kayıkla,
mavnayla bütün gün taşınsa kıyıya yığılmış bu insanlar bitmezdi. Kayıkçılara gün
doğmuştu. Ne kestirirlerse o parayı istiyorlardı. Saat sabahın dördü beşi olacak, daha
hava aydınlanmamış, zarzor kendimizi bir mavnaya karşı atıp karşı kıyıya geçtik. Hiç
taşıt yok. Yürüyerek Aksaray’a geldik. Aksaray, Koska, Laleli’de hala sürüyor yağma,
ama o Beyoğlu’ndaki hızını yitirmiş. Karakalabalığın hıncı bitmemiş. Koska’ya doğru
çıkarken sağ geçede gördüğümüz olay korkunçtu. Gözümüzün önünde bir dükkanın
örgülü demirden kepengini kırıp içeri daldılar. Bu dükkan kurukahveci, çaycı,
şekerlemeci gibi yer yerdi. Dükkandakileri koparıp kırıp dışarı savurmaya başladılar.
Dükkandan üst kata çıkılıyor olmalı ki, üst katın pencere camlarının şangırdamasıyla
buzdolabı, dikiş makinesi gibi eşyalar pencereden sokağa atılmaya başladı. Bir acı
feryat yükseldi. Möbleli dikiş makinesi, dükkanın önünde yığılanlardan birinin başına
düşmüştü. Evden çıktım. Tektük taşıtlar işliyordu. Yollar temizlenmeye başlamıştı.
Yağma ve çapul durmuştu. Yürüyerek Beyoğlu’ndan geçtim. Daha önce söylediğim
gibi İstiklâl Caddesi yere atılan yiyeceklerden ve kumaşlardan yirmi otuz santim
yükselmişti. Benim en çok gözüme çarpan şey, orda burda tepeleme yığılmış eski
ayakkabılardı. Çoğunun ökçesine basılmış, yırtık pırtık, tabanı delik deşik ayakkabılar,
yemeniler, çekmeler, botlar, postallar, bağsız potinler, lastik ayakkabılar... Bunların
çok iğrenç görünümü vardı ve öyle pis kokuyorlardı ki, yanlarından geçerken
burnumu tıkamak, solumamak zorunda kalıyordum. Kimileyin çok açık ve herkesin
kolaylıkla anlayabildiği çok yalın olayları nasıl olup da anlayamadığıma kendim de
şaşarım. Ben yollardaki bu tepeleme yığılmış eski ayakkabıların, karakalabalığın
coşkulu saldırıları ve koşuşmaları sırasında ayaklarından fırlamış olduğunu ve onların
yalınayak kalmış olduklarını sanmıştım. Oysa onlar lüks kundura mağazalarının
vitrinlerini kırıp içeri dalınca ellerine geçirdikleri, beğendikleri ayakkabıları ayaklarına
geçirip eskilerini de atıp savurmuşlar. Buzdolabını çalmak zor, ama ayakkabıyı çalmak
kolay.

6/7 Eylül olayının (faciasının) tek sorumlusu DP iktidarıydı. İstanbul’da Rum azınlığa
karşı bir gövde gösterisiyle, kamuoyunun gerektiğinde bu amaç için bir savaşı bile
göze alabilecek duyarlıkta olduğunu dünyaya kanıtlamak istemişti, ama elbette bu
yağmayı, bu çapulu, bu kıyımı istememişti. Düzenlenen 6/7 Eylül etkinliği başladıktan
sonra yönetim, hükümet kuvvetlerinin (kolluk gücünün) jandarmanın, askerin) elinden
çıkınca, yağma çapulculuk ve kıyım başlamıştı. DP iktidarının hesaplayamadığı şuydu:
Kendi ekonomi politikası yüzünden İstanbul’un toplumsal yapısının nasıl değiştiğini
bilmiyordu. İzlenen ekonomi politika sonucu kırsal bölge insanları İstanbul’a
doluşmuştu. Gecekondularla kente yamanmak, yapışmak çabası içindeydiler. Kırsal
bölge halkının İstanbul’a doluşu, endüstrileşen büyük kente doğal akın değildi. İşte bu
insanların arta kalanları (artıkları) iktidarı da arkalarında duyumsamanın verdiği
güvence ve güçle “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” haykırışlarıyla koca İstanbul’u
yağmaladılar, yıktılar, çapulladılar. Sınıfsal hiçbir niteliği yoktu bu olayın.
Bilinçsizcesine yoksul lumpenlerin varsıla saldırmasıydı. Eve geldiğimde saat 10 suları
olmalıydı. Çocuklarım okula gitmişlerdi ve bizim sokakta olan dün geceki hafif
gürültüden çocuklarım uyanmamışlardı. Bunları komşumuzdan öğrendim.
Yollar temizleniyordu. Taşıtlar işlemeye başlamıştı. Cağaloğlu’na döndüm. Akbaba
yönetim evine gelip çalışmaya başladım. Yusuf Ziya Ortaç’la geceki olay üzerinde
konuştuk. İşlerimi çabuk bitirip akşam erkenden çocuklarımın başına dönmek
istiyordum.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
-------
18 Tahminen 18.00 sularında
19 6/7 Eylül olayında, Dışişleri Bakan Vekili Fatin Rüştü Zorlu’ydu
20 Bu derneğin adı “Kıbrıs Türktür Derneği’dir
21 Yunanlıların bombayı attığı haberi
22 19.00
23 19.15 – 19: 30
24 Aziz Nesin burada önemli bir gerçeği açıklamış oluyor. Gecenin o saatinde, 22 – 23
arası, artık yalnız Rum karşıtlığı yok. O aşamada Türklük, müslümanlık, hatta Atatürk
fotoğrafları bile para etmiyor.