LİBERAL-MUHAFAZAKÂR HEGEMONYA VE MERKEZ-ÇEVRE PARADİGMASI

Fatih YAŞLI

Şerif Mardin merkez-çevre paradigmasının Türkiye siyasetini anlamak için anahtar bir kavram niteliği taşıdığını ilk kez 1972 yılında yazdığı bir makalede dile getirmişti. Buna göre, Osmanlı toplumsal yapısı, merkezde sarayın ve padişahın, çevrede ise yerel güçlerin, tarikatların ve köylülerin bulunduğu ve sözcüğün her türlü anlamında birbirine yabancılaştığı bir görünüm arz etmekteydi. Osmanlı-Türk modernleşmesi de pozitivist, jakoben ve elitist bir grup tarafından gerçekleştirilmiş, eşraf, halk ve din adamlarından oluşan çevre ise bu modernleşme sürecinin karşı cephesini oluşturmuştu. Mardin’in amacı elbette ki modern Türkiye tarihini Amerikan sosyolojisinden devrilmiş ve tarihsel materyalizme alternatif olabilecek bir yöntem aracılığı ile analiz edebilme isteğiydi. Türkiye tarihinin merkez-çevre karşıtlığı üzerinden okunması, derinlikli analizler söz konusu olmasa da, özellikle 12 Eylül darbesinin kendisini hala hissettirdiği 80’lerin ikinci yarısından itibaren yükselen sivil toplumcu akımlara koşut olarak bir tür moda akım haline geldi ve 90’larda neredeyse hegemonik bir nitelik kazandı. Merkez yıllarca çevreyi baskılamış, bu da batılı anlamda bir sivil toplumun Türkiye’de ortaya çıkmasını engellemişti. Darbelerin ve darbelere karşı güçlü bir toplumsal karşı koyuşun ortaya

burjuvazi devlet eliyle yaratılmıştı ve devlet adeta “kendi için” bir aygıt olma niteliği ve bürokrasi de –özellikle ordu. devlet toplumu hep baskı altında tutmuş. Böylece İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan halkına yabancılaşmış. Türkiye tarihinin iki karşı kutbu olarak belirlenmiş oldu.“kendi için” bir sınıf karakteri taşımaktaydı. AKP’nin 2002 yılında 3 Kasım seçimlerini kazanmasıyla birlikte başlatabileceğimiz Türkiye’nin 2000’li yıllarında. esas olarak sosyalist bir siyasal öznenin etkili bir aktör olamaması nedeniyle. Buna göre Türkiye’de modernleşme/ kapitalistleşme İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan bir çizgi tarafından devlet eliyle gerçekleştirilmiş. bir dış çıpa olmaksızın iç dengelerin bunları yapmalarına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı çünkü. AB uyum sürecinin yavaşladığı ve AKP iktidarının yıpranmaya başladığı günlerde gelen Ergenekon Operasyonu ise liberal-muhafazakâr ittifakın pekiştirilmesinde ve hegemonik kılınmasında büyük rol oynadı. pozitivist. Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan süreçte. Siyasal İslam’ın yükselişine ve muhafazakâr entelijansiyanın gelişimine paralel bir şekilde merkez-çevre paradigması Türk sağının da referans noktalarından biri haline geldi. sivil toplumun . Avrupa Birliği üyelik sürecini kullanarak üstyapısal değişiklikleri ve IMF/Dünya Bankası ile yapılan stand by anlaşmaları aracılığıyla da altyapısal değişikleri gerçekleştirmeyi bir strateji olarak benimsedi. dolayısıyla Türkiye siyasal rejimini tanımlamak için en uygun kavramlardan biri askeri vesayet rejimiydi. onun değerleri ile bir türlü uzlaşamayan. faili meçhulleri ve bilcümle kontrgerilla faaliyetlerini uygulamaya koymasının sebebi de yine bu ceberut devlet geleneğiydi. ki hiç kuşkusuz politik bir okumaydı bu. Liberal-muhafazakâr ittifak. din düşmanı bir devlet elitleri ile onun karşısında yer alan yerli ve halkın değerlerinin temsilcisi milliyetçi-muhafazakâr blok. Buna göre. Sembolik olarak. Bu yıllarda.96 YENİDEN DEVRİM / 8 çıkmayışının da 1990’lar boyunca ortaya çıkan istisna durumunda devletin işkenceyi. hiçbir şekilde anti-kapitalist ya da anti-emperyalist olmayan lakin eklemlenmeye dair yeni siyasetler geliştiremedikleri için artık tasfiye edilmeleri gereken ve giderek ulusalcı bir karaktere bürünen laik-batıcı kanat arasında gerçekleşti. Osmanlı-Türkiye tarihini merkezçevre paradigmasının “vulgar” bir okumasıyla analiz etmeyi seçti. siyasal kutuplaşma Türkiye’yi kapitalist/emperyalist sisteme daha derin bir şekilde eklemlemeyi amaçlayan liberal-muhafazakâr ittifakla. gözaltında kaybetmeyi. Liberal-muhafazakar hegemonya. özellikle Birikim Dergisi etrafında toplanan entelijansiya yaptıkları çalışmalarla bu güçlü devlet geleneğinin varlığını ispatlama çabalarına girişti.

doğuyu tam tersi bir şekilde merkezin çevreyi baskı altında tuttuğu despotik bir yönetim biçimi üzerinden tasavvur etmiştir. Batılı tarih yazımı. böylelikle de soyut bir demokrasi nosyonu bütün sorunların çözümü gibi sunulabilmektedir. batı modernleşmesinin tarihini merkezdeki güçlerle çevredeki güçlerin uzlaşmasının bir ürünü olarak anlatırken. anti-demokratik niteliğini yüzyıllar boyunca sürdürmüştü. liberal-muhafazakâr entelijansiyanın toplumsal bilinci biçimlendirirken başvurdukları söylemin temelini oluşturmaktadır. Muhafazakârlar ise buradan hareketle. koparılarak. Merkez ile çevrenin uzlaştığı batıda demokrasinin kurulması mümkün olurken. akademi dünyasında son yıllara kadar neredeyse tartışılmaksızın kabul edilmiştir. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durum. Bu analizin araçsal niteliği ortadadır. her türlü sınıfsal bakış açısından. “Paradigmada Tarihsel Yorumun Sınırları” isimli yazısında. Avrupa’da Grek polis’inden başlayarak ve feodalite ile ivme kazanarak egemenliğin parçalandığı çoğulcu bir yapının geliştiğini ve bu yapı içinde ‘merkez’in daima egemenliği paylaşma potansiyelini ve hakkını haiz II. Merkez-çevre paradigmasının Osmanlı ve Türkiye toplumuna dair sosyolojik ve tarihsel analizlerin referans noktası haline gelmesi. merkezin çevreyi etkisiz kıldığı doğu toplumlarında böyle bir kuruluş mümkün olamamıştır: “Dolayısıyla bütün büyük tarih felsefeleri ve kurucu sosyoloji kuramları. merkez-çevre paradigmasının avrupamerkezci bir bakış açısının ürünü olduğunu ve açıkça oryantalist bir karakter taşıdığını yazmaktadır. Liberaller söz konusu olduğunda bu.MERKEZ-ÇEVRE PARADİGMASI 97 ve piyasa ilişkilerinin gelişmesini ve böylelikle bir burjuva sınıfının ortaya çıkışını engellemiş. üretim tarzından. ceberut devletin dönüştürülmesi. Ancak son yıllarda yapılan kimi çalışmalarda söz konusu paradigmaya yönelik önemli eleştirilere rastlamak mümkündür. Örneğin Suavi Aydın. . Bu aynı zamanda. cepheden bir türlü hesaplaşmaya giremedikleri resmi ideoloji ile dolayımlı da olsa hesaplaşabilmekte ve mütedeyyin halk kitlelerine yabancılaştığını düşündükleri devleti kendi doğrultularında dönüştürebileceklerini ummaktadırlar. sivil toplumun güçlendirilmesi ve piyasa ilişkilerinin hâkim kılınması gerekliliği anlamına gelmektedir. pozitivist ve laikçi anlayış mütedeyyin kitleleri siyasal alandan dışlamış ve onların taleplerini dikkate almamış. kolaylıkla devletin ceberrut niteliği ve sivil toplumun güçsüzlüğüne indirgenebilmekte. Kemalizm’in etkisiz kılınması. emperyalizmle olan ilişkilerden vs.

O halde söylenebilir ki. Böylece. “Orta Anadolu’da Bektaşi. Mevlevi ve Bayramiler gibi birçok şeyh ailesi yüzyıllarca bu yolla nüfuslarını ayakta tutmuş ve büyük toprakları kontrol edebilmişlerdir. Osmanlı toplumsal yapısına dair analizlerini işte bu avrupamerkezci model üzerinden kurarlar. özellikle vakıf sisteminden yararlanarak toprakları ellerinde tutabilmiş. iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmemişliğidir. Doğu güçlü bir merkezin savaşçı karakteri ile geniş alanlara hükmeden. imparatorluğun her hücresine nüfuz etmiş kadir-i mutlak devlet tasavvuru bir yanılsamadan ibarettir. bu topraklar üzerinde söz sahibi olabilmiş ve çeşitli vergi istisnalarından yararlanmışlardır.” Bunun temel nedeni ise İmparatorluğun geniş bir coğrafyaya yayılmasına mukabil. aynı zamanda ‘merkez’in.” Şerif Mardin ve merkez-çevre paradigmasından hareket eden başka bir isim olan Metin Heper. Bektaşi. Mevlevi ve Bayrami şeyh ailelerine devredilen bu vakıf gelirleri. Yerel güçler. yüzyıldan itibaren yoğunlaşan iltizam sistemi ile belirli gelirlerin yerel güçlerin elinde toplanması söz konusu olmuş ve ayanlar bu şekilde ortaya çıkmışlardır.98 YENİDEN DEVRİM / 8 ‘çevre’ tarafından tehdit altında tutulduğunu. Buna karşılık. Ancak Aydın’a göre Osmanlı söz konusu olduğunda. “imparatorlukta bir merkez-çevre ilişkisinden (ve çatışmasından) ziyade çok sayıda merkezin hükümran güçle temasta olduğu politik ve hukuki zeminlerden söz edebiliriz. Bu nedenle de İstanbul’dan uzaklaşıldıkça yerel özerk güçlerin hâkimiyeti söz konusu olmaktadır. bu kültürün en simgesel kurumunun ise ‘parlamento olduğunu temellendirir. aslında. geniş cemaatleri kontrolleri altında tutan bu otoritelerle uzlaşma arayışının” bir göstergesidir. Pederşahi (patrimonyal) bir karakter taşıyan Osmanlı İmparatorluğu merkezi bürokratik bir devlettir ve merkez siyasi otoriteyi hiçbir güçle paylaşmayacak şekilde güçlü bir niteliğe sahiptir. bu yüzden bir ‘uzlaşma’ kültürünün doğduğunu. Vakıf sisteminin yanı sıra 17. yüzyılın sonlarında ancak mümkün olabilmiştir. Bu ise Osmanlı’da merkez ile çevre arasındaki ilişkinin hep çatışma şeklinde tezahür ettiği ve batıdaki gibi bir uzlaşmanın hiç söz konusu olmadığı anlamına gelir. Aksine. egemenliği ne fiilen ne de hukuken paylaşan pederşahi bir yapının gelişimine sahne olur. Bu temas noktalarındaki ‘uzlaşma’ arayışları. bu alanlar . Halil İnalcık ve Ömer Lütfi Barkan gibi tarihçilerin yazdıklarından çıkarsanan. “yukarıda ele alınan malzeme bize kopukluktan ziyade çeşitlilik arz eden bol sayıda temas noktasının varlığını ilham etmektedir. sanıldığının aksine ‘özerk alanlar’ yaratmıştır. Bu özerk güçlere boyun eğdirilmesi ve modern vilayet teşkilatlarının kurulması imparatorluğun merkezileşme eğilimlerinin en güçlü olduğu 19.

yukarıdaki hiçbir deneyim ister ulus-devletleşme. ister kapitalistleşme. zira artığı ele geçirmeye ve çoğaltmaya yönelik bir iktidar mücadelesine her zaman açık olmuştur. Dolayısıyla modernleşme sürecinde ortaya çıkan elitler ile halk. politik ve kültürel dönüşüme maruz bırakıldığı örnekler olarak karşımıza çıkarlar. .MERKEZ-ÇEVRE PARADİGMASI 99 aynı zamanda siyasal alanlardır. ya da merkezle çevre arasındaki yabancılaşma basitçe değerlerin çatışması olgusu üzerinden anlaşılamayacak derecede karmaşık bir görünüm arz eder ve iddia edildiği gibi de yalnızca bu topraklara ait değildir. sadece kültürel-dinsel değerler çatışmasından değil. Çünkü devletlerin modernleşme sürecinde izledikleri rotayı belirleyen dünya sistemi ile girdikleri ilişki biçimidir ve devlete karakterini veren olgu da kapitalist dünyayla nasıl eklemleniyor olunduğudur. Mardin’in merkez-çevre analizi de bu indirgemecilikten münezzeh değildir. Bu analiz modernleşme sürecinde ortaya çıkan yönetilenlerle yönetenler arasındaki mücadeleyi basitçe farklı kültürel değerler arasındaki bir mücadele olarak kodlar ve modernleşmenin hem sınıfsal hem de uluslararası boyutunu göz ardı eder. benzer modernleşme süreçlerinden geçen birçok ülkede görülmüştür: “Muhafazakâr modernleşme ya da tepeden devrimler bu açıdan bakıldığında.” Merkez-çevre paradigmasının Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve siyasi formasyonunu açıklamaktaki yetersizliğine ilişkin bu açıklamalardan sonra paradigmanın Osmanlıdan Cumhuriyet’e uzanan Türk modernleşmesi bağlamındaki açmaz ve yetersizliklerine geçebiliriz. Oysa “devlete/bürokrasiye/entelektüellere toplumsal yeniden üretim tarihinde imtiyazlı rol vermek ve devleti enerji kanunlarına tabi olmayan aşkın bir aygıt olarak kurgulamak” yanıltıcı olacaktır. Fethi Açıkel. “Merkez-Çevre Paradigması Üzerine Eleştirel Notlar” isimli makalesinde Türkiye siyasi tarihine dair analizlerde Kemalist modernleşmeye bağlı çevrelerin de muhafazakârların da “OsmanlıCumhuriyet tarihini dar anlamda bir tür seküler ve dinsel fikirlerin iktidar mücadelesine indirgemek eğiliminde” olduklarını söyler. Ancak buna rağmen. Kapitalizmin kurumlarının ve sivil toplumun görece az geliştiği toplumlarda devletler uluslararası arenada varlıklarını devam ettirebilmek için öncelikle devlet aygıtının kendisinden başlayarak bir modernleşme sürecine girerler ve bu ülkelerdeki modernleşme süreci “radikal dönüşüm projelerine/ütopyalarına sahip siyasi-bürokratik kadroların güçlü bir kitle desteği aramaksızın modernleşme stratejilerini gerçekleştirmeye çalışmış olmaları” şeklinde tezahür eder. fakat politik ve sınıfsal anlamlarda da köylülüğün katı kontrol altında tutulduğu ve rıza aramaksızın endüstriyel.

) Şerif Mardin tarafından ‘merkez’ diye nitelendirilen olgudur. Türkiye’de Osmanlı modernleşmesinin son dönemi olan 1889’dan başlayarak ordu-aydınlar ve bürokrasiden oluşmuştur. Kahraman. . Katolisizmin ya da İslam’ın içsel-teolojik karakteristiklerine ve kurumsal miraslarına bakmaksızın. bir tür kültüralizm ile anlaşılamayacak kadar çok boyutludur. Kahraman’ın söz konusu kitabı merkez-çevre paradigmasının bütünlüklü bir şekilde cumhuriyet dönemi siyasi tarihine uyarlanması açısından önem taşıyor. Bu. yakın dönem Türkiye tarihinin bu iki kutbun iktidar mücadelesi olarak algılanabileceğini söyler ve şöyle bir tarihsel dönemlendirmeye gider: 1908–1930 Kurucu Dönem’dir ve merkezin egemenliği söz konusudur. büyük halk yığınlarından ve özellikle taşra burjuvazisinden oluşan ve gene Mardin’in çevre diye tanımladığı olgu vardır. Bu eleştiride çıkış noktamız Hasan Bülent Kahraman’ın Eylül ayında yayınlanan ve Osmanlı-Türkiye siyasi tarihini “ilk kez siyasi tarih değil. Analizlerini merkez-çevre paradigması üzerinden temellendiren Kahraman’a göre. Karşısında.temel paradoksu toplumun merkezi ve çevresinin saltdinsel değerlerle sınırlandırılamayacak ölçüde birbirine yabancılaşmalarıdır. Osmanlı-Türk modernleşmesinin temel unsuru devlet-toplum çatışmasıdır. Ayrıca bu paradigmanın sınırlarını ve yetersizliklerini bir kez daha test etmemiz açısından da önemli bir malzeme niteliğinde. içinde tek başına değerler-sisteminin ağırlıklı bir rol oynadığı bir analiz çerçevesinden anlaşılamaz..” Merkez-çevre paradigmasının hem Osmanlı toplumsal formasyonunu hem de Osmanlı-Türk Modernleşmesini açıklamadaki “teorik” yetersizliklerine ilişkin bu özet nitelikli değerlendirmelerden sonra paradigmanın “politik” eleştirisine geçebiliriz. devlet ya da aynı anlama gelmek üzere merkezin Gramsci’den mülhem bir kavramla bir “tarihsel blok”tan müteşekkil olduğunu iddia eder: “Tarihsel blok. daha geniş ve tarihsel bir kesitte bakıldığında (. Rusya.. İspanya ve Türkiye gibi ülkelerdeki. 1930–1950 konsolidasyon dönemidir ve yine merkez III.” Kahraman. siyaset bilimi çerçevesinde analitik bir yaklaşımla” ele alma iddiasındaki Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-I isimli kitabı olacak. radikal modernleşmenin –Japonya. Ortodoks Hıristiyanlığın. Zira Şintoizmin. Modernleşmenin erken dönemlerinde daha da şiddetli bir şekilde görülen merkez-çevre yabancılaşması. tıpkı toplumsal iktidar ve muhalefet eksenlerinin çok boyutlu ve çok katmanlı oldukları gibi.100 YENİDEN DEVRİM / 8 ya da ister merkezileşme süreçleri açısından değerlendirilsin.

1997–2002 arasında yeni bir restorasyon dönemi ile karşılaşırız. Neredeyse yüz yıldır merkez ve çevrenin sırasıyla iktidar olduğu iddia edilen yukarıdaki tabloya rağmen merkez iktidardayken de iktidarda değilken de yine de merkez olma niteliğini devam ettirmekte.MERKEZ-ÇEVRE PARADİGMASI 101 egemenliği söz konusudur. çevredeki merkez. 1960–61 yılları arası restorasyon dönemidir ve egemenlik merkeze döner 1961–65 dönemi geçiş dönemidir ve merkez kontrolüdür söz konusu olan. bu dönem bir çevre radikalizmi ve merkezdeki muhafazakar konsolidasyon şeklinde tezahür eder. merkezi ve çevreyi oluşturan güçleri tarih-üstü ve aşkın bir karakterle ele almakta. pasif modernleşme. 91–95 yılları arasında merkezde bir çözülme ve çevrede bir kırılma gerçekleşir. 1960 darbesini yaptığında da 1980 darbesini yaptığında da özsel niteliklerinden neredeyse hiçbir şey kaybetmeyen bir görünüm arz etmektedir. çevre egemendir ve bu dönemde çevrede bir dönüşüm söz konusudur. 1971–1973 dönemi yeni bir restorasyon dönemidir. 1980–83 yılları arasında tekrar bir restorasyon dönemine girilir. merkez-çevre analizini dinamik bir veçheye kavuşturarak o şekilde kullandığını iddia etse de. Buna göre. Kahraman muhtemelen bunun yarattığı çıkmazın farkında olduğundan merkezdeki çevre. Üstelik merkez. 2007’de ise demokratik tepki devam eder ve merkezdeki çevre ile çevredeki merkezin koalisyonu kurulur. merkez egemenliği ve modernite muhafazakarlığı söz konusudur. çevre de iktidarda olsun ya da olmasın çevrede kalmaya devam etmektedir. 1973–1980 yılları arası geçiş dönemidir ve bu dönemde çevrenin kalkışması ve ideolojik kayma görülür. Kahraman. aktif modernleşme gibi kavramlar türetme yoluna gitmektedir. bu dönemde çevrede bir yenilenme söz konusu olur. 1950-1960 dönemi ilk kırılma dönemidir ve egemenlik çevreye geçmiştir. 95–99 yılları arasında çevrenin arayışlarına ve radikalleşmesine şahit olunur. modernite muhafazakarlığı ve retrospektif modernleşme çabasıdır. 2002–2007 yılları arasında yeni bir demokratik tepki görülür. kültürel kod ve değerleri neredeyse hiç dönüştürmeyip sabit kalan yapılar olarak görmekte ve bu kültürel değerlerin kimi kısmi dönüşümlere rağmen birbiriyle çatışmasının halen devam ettiğini iddia etmektedir. Kahraman’ın tarihsel blok kavramı ile başlayalım. aydınlar- . 1965–71 yılları arası dönem demokratik tepki dönemidir ve egemenlik yine çevrededir. söz konusu olan merkez egemenliği. 87–91 yılları arasında demokratik tepki devam eder. 1983–87 yılları arasında demokratik tepki ortaya çıkar. çevre yine egemendir ve merkezde bir dönüşüm görülmektedir.

1950 nasıl bir anlam ifade etmektedir. bunu düşünelim. Kemalist inkılâbın derinleştirilmesi yanlılarıyla buna karşı çıkanlar arasındaki mücadeleleri bir yana bırakalım. Tan Matbaası ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi baskınlarını tertiplemesi nasıl bir anlam ifade etmektedir acaba? Bu soruyu aklımızda tutarak. örneğin Kadrocularla karşımıza çıkan. “yeter söz milletindir” sloganıyla iktidara gelmiş olması partiyi kuran unsurların CHP içerisinden çıkmış ve hepsinin de toprak ağaları olmaları gerçeğini unutturmamalıdır bize. Yukarıdan modernleşmenin söz konusu olduğu bütün toplumlarda modernleşme sürecinin öznesi olarak bu güçler karşımıza çıkıyor. 2. CHP kadrolarının 2. Osmanlı ve erken dönem cumhuriyet için bunun böyle olduğuna şüphe yok sahiden de. Ancak burada problemli olan. Dolayısıyla. Çevrenin temsilcileri NATO’ya girebilmek adına çevrenin çocuklarının emperyalizm adına Kore’ye savaşa gönderilmelerinin baş müsebbibi olabilmişlerdir. Daha Soğuk Savaş’ın hemen başında. komünizmi en büyük tehdit olarak ilan ettikten sonra. Dünya Savaşı’nın hemen ardından dinsel politikaları yeniden uygulamaya koymaları ve “çevre ile uzlaşma” çabalarını bir yana bırakalım. CHP’nin rejimi konsolidasyon adına bir toprak reformuna girişmesi ve toprak ağası CHP’lilerin buna karşı çıkışı ile birlikte hayata geçirilen bir parti niteliği taşıması elbette ki ironiktir. Meşrutiyeti gerçekleştiren kadroların ve cumhuriyeti kuranların kendi iç mücadelelerini bir yana bırakalım. Kahraman’ın söz konusu bloğunun yüz yıldan beridir pozitivist-jakoben-ilerlemeci bir ideolojinin taşıyıcılığını yaptığı ve monolitik bir görünüm arz ettiği iddiası. CHP’nin “kansız bir şekilde” iktidarı Demokrat Parti’ye devretmiş olması ile Soğuk Savaş arasında bir bağlantı olup olmadığını da soralım kendimize. merkez merkezliğini korumaya devam ediyor. 1930’larda. başka bir ironi ise çevrenin temsilcisi olan bu partinin emperyalist merkezlere eklemlenmekte gösterdiği kararlılıktır.102 YENİDEN DEVRİM / 8 bürokrasi ve ordudan müteşekkil bir tarihsel blok Türkiye’de merkezi oluşturuyor ve modernleşmenin de taşıyıcılığını üstleniyor. Demokrat Parti’nin. “Çevrenin temsilcisi” DP’nin. Bu sorular bize Kahraman’ın tarihsel bloğu ve Mardin’in merkezi üzerine daha derin analizler yapma imkânı verecek çünkü. 1950–60 arasını çevrenin kültürel değerlerine (esas olarak İslam’a) sahip çıkan ve CHP döneminin aşırılıklarını törpüleyen bir dönem olması nedeniyle çevre egemenliği . Tamam. emperyalist sisteme eklemlenmek adına “merkez”in “çevre”yi sokağa çağırması. Kahraman zaman zaman bloğun unsurları arasında kırılmalar ve mücadeleler olduğunu kabul ediyor ama bunlar pek de önem arz etmiyor.

aydınlar-bürokrasi-ordu ittifakını homojen bir modernleştirici özne olarak gören yaklaşımların en fazla bir “sapma” olarak değerlendirebileceği bir olgudur. Dolayısıyla aydınlar-bürokrasi-ordu ittifakı Kahraman’ın iddia ettiği dönemden. muhafazakâr entelijansiyanın ve elbette ki “çevre”nin temsilcileri olarak kamusal alandaki yerlerini almışlar. Oysa bu sentez. Her şeyden önce bu dönemde Nurettin Topçu. çünkü merkez ve çevre kavramsallaştırmaları daha baştan sorunlu bir görünüm arz etmektedir. Bürokratların ve subayların bir bölümü Yön-Devrim çizgisinde Doğan Avcıoğlu’nun bağımsızlıkçı-kalkınmacı görüşlerinin etkisi altında hızla solculaşırken. bir kırılmaya uğramış durumdadır ve bu kırılma merkez-çevre çatışması ya da devlet-toplum çatışmasına indirgenemeyecek kadar karmaşık bir görünüme sahiptir. Necip Fazıl Kısakürek. Türkiye’nin 60’lı yıllarının sonundan itibaren anti-komünizmin etkisiyle hızla muhafazakârlaşan bürokrasi ve ordu ile muhafazakâr entelijansiyanın yaptığı zımni bir sözleşme niteliğindedir. Kemalist inkılâpla cepheden olmasa da bir hesaplaşma içerisine girmişlerdir. homojen ve monolitik bir blok olmadığını anlamak için 1950’ler Türkiyesi’nde anti-komünizmin yarattığı etkiye bakmak da yeterli olacaktır. tüccar. Peyami Safa gibi entelektüeller devletle zaman zaman sorunlar yaşasalar da. özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde muhafazakâr bir bürokrasinin güçlenmeye başlandığını da görmekteyiz. Türkiye’yi merkez-çevre çatışması üzerinden okuyup. aynı dönemde. sadece bu da değil. Tek parti yıllarında CHP’nin taşradaki temsilcilerinin eşraf ve tüccarlar olduğu düşünüldüğünde bu durum daha da iyi anlaşılabilir. sınıfsal çıkarları adına . devlet içerisinde. Aydınlar-bürokrasi ve ordudan müteşekkil bloğun tek tip bir ideolojiye sahip. Türk-İslam Sentezi. Kemalist ideolojinin en güçlü bir şekilde varlığını devam ettirdiği orduda ise ABD ile ve NATO ile olan ilişkiler doğrultusunda anti-komünistliğin ön planda olduğu yeni bir subay profili ortaya çıkmaktadır. toprak ağası vs. yani 70’lerden çok daha önce. de açıkça merkezin birer parçası niteliğindedirler. Kültürel kodlardan ziyade sınıfsal pozisyonlardır merkezdekileri ve çevredekileri esas olarak belirleyen ve taşrada yer alan eşraf.MERKEZ-ÇEVRE PARADİGMASI 103 olarak değerlendirmek daha baştan sorunludur. diğer bir bölümü ise başını Aydınlar Ocağı’nın çektiği muhafazakâr entelijansiyanın öncülüğünde hızla milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin yörüngesine girmektedirler. Aynı şekilde “çevre” olarak adlandırılan halk da bu dönemde hızla sağ ve sol ideolojiler etrafında kamplaşmaktadır ve örneğin 15–16 Haziran Olayları’nda görülebileceği gibi “çevre” dinsel/kültürel değerleri adına değil.

burjuvaziyi analize dâhil edilebilecek önemli bir özne olarak hiç görmemesidir. çevrenin temsilcisi olduğu iddia edilen Türk sağı ile işbirliği yapabilmesi ve faşist hareketin 1970’ler boyunca sürdürdüğü terör de merkez-çevre paradigması üzerinden değil. 1980 darbesinin ardından neoliberal iktisat politikaları ve ihracata dayalı büyüme modeli ile sisteme eklemlenmeyi tercih etmiştir. burjuvazinin “devlet babanın uslu çocuğu” olarak görülmesi ve sınıf ilişkilerinin mevcut olmaması gibi algılanmakta ve öyle sunulmaktadır. Weberci bir ideal tip olarak. dünya sistemi ile olan ilişkiler ve dolayısıyla sermaye birikim süreçleri dikkate alınmadan anlaşılamaz. dünya ve Türkiye ölçeğindeki sınıf mücadelesi ekseni üzerinden anlaşılabilir ancak. Bunun iki nedeni vardır. Merkez-çevre analizinin başka bir problemi. imparatorluğu yönetenlerin emperyalizm karşısında uyguladığı iç ve dış stratejiler hiç değerlendirilmez ve elbette ki yakın dönem Türkiye tarihi söz konusu olduğunda da dünya sistemi ile/emperyalizmle olan ilişkiler hiç dikkate alınmaz. Türkiye’de klasik-batılı anlamıyla bir burjuva sınıfının gözlemlenemiyor oluşundan kaynaklanmaktadır. Mardin’in analizinde de Osmanlı-Türk modernleşmesi. Osmanlı-Türkiye tarihine baktığında. Nedenlerden ilki. hakça bir düzen arayışının içerisinde yer alması. Bunda elbette ki yaklaşık on senedir sürmekte olan örgütlenme/sendikalaşma sürecinin ve öğrenci gençliğin mücadelesinin büyük etkisi vardır. öğrenci ve işçi mücadelesi bu dönemde birbirleri üzerinde bir tür sinerji yaratmış ve birbirlerini güçlendirmişlerdir. Oysa Osmanlı-Türk modernleşmesi. 1960 darbesi de merkezin yitirdiği gücü geri alma ve restorasyon çabası. 1980 darbesi de merkezin yitirdiği gücü geri alma ve restorasyon çabası olarak görülecektir. örneğin Hasan Bülent Kahraman’ın çalışmasında emperyalizm sözcüğü tek bir kez bile kullanılmamıştır. Aksi takdirde. Osmanlı’nın emperyalizm çağında yaşadıkları ile hiç ilişkilendirilmez. 1970’li yıllar boyunca “çevre”nin CHP’ye ve sosyalist sola büyük bir teveccüh göstermiş olması. liberal bir karakter taşıyan ve bu karakterden kaynaklanan taleplerini devlete dikte eden bir burjuva sınıfının gözlemlenemiyor oluşu. demokrat. her iki durumda da esas olan Türkiye burjuvazisinin sermaye birikimine ilişkin konjonktürel tercihi ve uluslararası burjuvazi ile olan ilişkileridir. Oysa 1960 darbesi ile birlikte ithal ikameci sanayileşme modeli ve planlama ile uluslararası sisteme eklemlenen Türkiye egemen sınıfı. büyük burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD’ın sola karşı. Nedenlerden ikincisi ise. özgürlükçü. analizin uluslararası meseleleri neredeyse hiç dert edinmemesidir. Oysa İttihatçılar tarafından temel- .104 YENİDEN DEVRİM / 8 İstanbul’u iki günlüğüne de olsa ele geçirebilmektedir.

MERKEZ-ÇEVRE PARADİGMASI 105 leri atılan ve Cumhuriyet döneminde de palazlandırılan bir burjuva sınıfı inkâr edilemeyecek bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır ve bu sınıf yukarıda da belirttiğimiz üzere. hemen ardından gelen demokratik tepki ile de merkez sağ yeniden iktidar olmaktadır. Bunu mümkün kılan ise emperyalist sistemin ve sınıf mücadelesinin analizin içerisinde yer almamasıdır daha önce de belirttiğimiz gibi.Türkiye burjuvazisinin ve dünya sisteminin talepleri doğrultusunda kolaylıkla uzlaşabilmekte. sermaye birikim süreçlerinde. “merkez”in temsilcileri ile “çevre”nin temsilcileri. ezilmiş ve üstelik muhalif gösterebilmesidir. sermaye birikim modellerin- . İlginç olan. gücünü artırdıkça siyasete müdahale gücünü de artırmıştır. yeni cumhuriyetin uluslararası sisteme nasıl eklemleneceğinden. Merkez-çevre paradigmasının bir başka zayıflığı 1950’den bugüne çok kısa aralıklar dışında hep iktidarda olan Türk sağ geleneğini devlet elitleri karşısında boynu bükük. devlet elitleri ile merkez arasında kurulan ve esas olarak kültürel değerlerden kaynaklanan bir antagonistik ilişkinin varlığı iddiasıdır.Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ta alınan pozisyondan ve anti-komünizmden. 2. Üstelik artık bu süreci meşrulaştıracak güçlü bir liberal-muhafazakâr entelijansiya. Oysa. Cumhuriyet dönemi ise. Cumhuriyet’i kuran kadroların bir paylaşım savaşından çıkmış ve bir imparatorluğu yitirmiş olmalarının etkisi ve elbette ki hemen yanıbaşlarında dünyanın ilk işçi devletinin kurulmuş olmasından. sola karşı mücadelede. Osmanlı-Türk modernleşmesi Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini emperyalist bir dünyada parçalanmak üzereyken görmesinden ve devleti kurtarma misyonunu üstlenen modernleştirici kadroların emperyalizme bakışlarından/emperyalizmle ilişkilerinden. -bu bütün çatışmalardan münezzeh oldukları anlamına gelmemekle birlikte. toplumsal muhalefetin bastırılmasında ve hegemonya projelerinin hayata geçirilmesinde müttefiklik ilişkisi içerisinde olan iki özne olarak değil de. Bu iki taraf. neo-liberal iktisat politikalarını devreye sokabilmekte ve Türkiye’nin emperyalist projelere uygun bir şekilde dönüştürülmesi ve bağımlılığının derinleştirilmesi sürecini yönetebilmektedirler. son olarak AKP iktidarı döneminde gördüğümüz üzere. devleti ele geçirmiş ve bir tarikatın içerisinde çok güçlü şekilde temsil edildiği bir bürokrasi ve bunlara hiçbir şekilde itirazı olmayan bir ordu da mevcuttur. O halde söyleyebiliriz ki. darbe dönemlerinde elitler gelip ülkeyi restorasyon sürecine sokmakta. birbirleriye sürekli olarak mücadele eden ve birbirini tasfiye etmeye çalışan iki zihniyet olarak kavramsallaştırılmaktadırlar.

hegemonyayı üreten ve onu mümkün kılan paradigmalarla da mücadele etmeleri gerekliliğini hatırlatmak açısından manidar olacaktır. Türkiye siyasetini kültürel kodları birbiriyle çatışan devlet elitleri ile halk kitleleri arasındaki mücadelenin gerçekleştiği bir sahne olarak görmek bilimsel açıdan sorunlu olduğu gibi. . Osmanlı-Türkiye tarihinin bütünlüklü ve tarihsel materyalizm perspektifli bir tarihinin hala yazılmamış olduğunu belirterek bitirmek. Tüm bu parametreleri dikkate almaksızın.106 YENİDEN DEVRİM / 8 den. politik açıdan da gerici bir tutuma işaret etmekte ve liberal-muhafazakâr hegemonyanın varlığı sürdürmesine hizmet etmektedir. Türkiye’yi ve dünyayı değiştirmek için mücadele edenlerin. 60’lardan itibaren yükselen sola karşı yürütülen iç savaştan. Merkez-çevre paradigmasına ilişkin çok daha kapsamlı bir çalışmanın ön notları olarak okunması gereken bu yazıyı. Türk sağının emperyalizmle olan ilişkilerinden ve ılımlı İslam’ın bir proje olarak sahneye konuşundan bağımsız olarak ele alınamaz.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful