You are on page 1of 10

KÂMİL MİRAS: CUMHURİYETİN DUASINI YAPAN ADAM

29 Ekim Pazartesi günü(1923), akşam altıyı çeyrek geçe, Anayasa değişikliği görüşmelerine b
sadece 158 milletvekili katılıyordu. Daha üç ay önce, Ağustos ayında başbakan olan ve (o s
tanbul milletvekili olan Rauf (Orbay) Bey (1881-1964) bile (başbakanlığı 12 Temmuz 1922-
4 Ağustos 1923), o günlerde Ankara’da değil, İstanbul’da idi. Meclisteki mevcut milletvekil
eri kısa sürede maddeleri görüşmeye başlamışlar ve Teşkîlâtı Esâsiye (Anayasa) Kanûnu’nun b
onuna ilâve edilen “Türkiye devletinin şekl-i hükûmeti, Cumhûriyettir” maddesi alkışlarla k
mişti. Bu arada söz alan Şarkîkaraağaç (Giresun) milletvekili Mehmet Emin (Yurdakul): “Bu h
n hak ve adalet güneşinin dünyayı aydınlatmasını niyâz eder ve bu duâmın kanatları altında,
ruhu önünde ta‘zîmen (onu ululayarak, yücelterek) ayağa kalkarak “Yaşasın Cumhuriyet” diye
ta‘zîz etmelerini muhterem arkadaşlarımdan temennî ederim” demiş ve bu temennî ayağa kalka
letvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” sesleriyle yerine getirilmişti. İlk Cumhurbaşkanının s
sonra, Cumhurbaşkanının teşekkür konuşmasını müteakıben de, Bozok (Yozgat) milletvekili Av
-“Bir dua yapılsın !” sesi duyulmuş, bunu “evet, dua edilsin” sesleri takip etmiş ve kürsüy
fyon milletvekili Hoca Kâmil Efendi’nin yaptığı duayı müteakip, Meclis ertesi gün toplanmak
dağılmıştır. (Müftüoğlu, 1988, 21-22)
Duayı yapan, Mîrasoğulları sülâlesinden olan Kâmil Mîras 1874’de Afyon’da doğmuştu. İslamî
ilk ve orta öğrenimini Afyon’da tamamladıktan sonra, İstanbul Dâru’l-funûn İlahiyat Fakült
dresetu’l- Mutehassısîn’de (yüksek ihtisas/doktora okulu), ve Medresetu’l-Vâizîn’de uzun mü
e meşgul olmuştu. Fıkıh (İslam Hukuku) ve Fıkıh Tarihi ile Usûl-u Fıkıh (İslam Hukuku Metod
a olmak üzere çeşitli dersler okutmuştu. Osmanlı döneminde İkinci Meşrûtiyet’in ilânından s
lletvekîli seçilmişti.T.B.M.M. ikinci dönem (1923-1927) çalışmalarının başladığı ilk günde
muş ve bir dua yapmıştı. Kâmil Miras Ankara’nın başkent olmasına dair kanuna da, ilk imza k
dandır. Meclis çalışmaları esnasında, Kur’an’ı Kerîm’in Türkçe’ye tercüme ve tefsîr edilmes
ve uygulamalarını içeren en sağlam kaynak olan Sahîh-i Buhârî’nin Türkçe’ye tercümesi konu
başkanlığına bir kanun teklîfi vermişti. Bu teklif, TBMM’nin oy birliği ile kabul edilmiş
Küçük, 1976, 88-89) ve Kur’an tercümesi için Mehmet Âkif’le, tefsîri için Elmalılı Hamdi Ef
Buhârî tercümesi için de Ahmed Naîm’le anlaşma yapılmıştı.
1934’DE AHMED NAÎM VEFAT EDİYOR. Ahmed Naîm, on yıla yakın Buhârî tercümesi üzerinde
vefat edecektir. Naîm bu tercümeye başlarken şöyle demektedir: “Diyânet İşleri Riyâseti (b
let Meclisi’nce müttehaz (alınan) bir kararı infâzen(yerine getirerek), (Yemenli bilgin) Z
ebîdî’nin bu (Buhârî) muhtasarını (fazlalıkların atılarak yapılan biraz kısaltılmış metni)
esini (bu) râkımu’l-hurûfa (harfleri yazan bu kişiye) emretti. Hadd-i tâkatimi (gücümün sın
(çok) tecâvüz eden (aşan), bu hizmet-i mebrûrenin (makbul, hayırlı hizmetin) uhdesinden ge
k güç olduğunu bile bile…” (Tecrîd, 1976, I/2) Ahmed Naîm, (vefatından sonra Kâmil Mîras’ın
gibi) “şarkı ve garbı ilimleriyle tanımış ve selef-i sâlihîn sîretinde yaşamış yüksek bir f
idi.” (Tecrîd, III/404) (Ahmed Naîm, 1928 yılında İlahiyat Fakültesi hocalarınca yayınlanan
ere sıralar ve musikî aletleri konulmasını da içren İslamiyet’i ıslah projesine imza koymay
i profesörden birisidir (diğeri Ferid Kam) (Müftüoğlu, 189-190) Bu ve diğer sebeplerle Naîm
933 yılındaki üniversite reformunda ! işine son verilenlerdendir.) Ahmed Naîm, Buhârî’nin
Namazı” bölümünü tercüme ederken vefat etmişti. Kamil Miras bu ilginç tesâdüfe dikkat çekm
m Ahmed Naîm, Buhârî’nin Hastanın Namazı bölümünündeki “Hz. Âişe’nin nakline göre Hz. Peyga
nci rek‘atında da aynen yapardı…” diye tercümeyi yazmış, ve 1934 senesi Ağustos ayının 14.
namazını kılarken ikinci rek‘atte secdede ruhunu teslim etmişti ki, zaten bir seneden faz
la bir zamandan beri hasta idi.” (Mîras, Tecrîd, III/402, 574 nolu hadisin dipnotu)
Kâmil Mîras, böylece, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendirilmesiyle, Buhârî’nin
ndi ifadesiyle “bâkî (geride) kalan dörtte üçü” nün tercümesine, 1937 yılından itibaren baş
Buhârî tercümesi işine üç yıl ara verildiği anlaşılıyor. Herhalde, Ahmed Naîm’in yerini tu
epey araştırma yapılmış, bulunamamış, sonunda Kâmil Miras’ın üzerinde karar kılınmıştır. K
nin belki en önemli nedenlerinden birisi de, Bûhârî icâzetine sâhip olmasıdır. Hz. Peygambe
an çıkan hadis, on dört asır sonra, aradaki 17 râvîden sonra Kâmil Mîras’a ulaşmıştır. Bu
nu K. Mîras bir dipnotta şöyle açıklar:

KAMİL MİRAS’IN İCÂZETİ. “Muharrir-i âcizin (bu satırları yazan âciz yazarın=K. Mîras’ın k
arı) cümlesinden olan Alay Müftüsü Ankaralı Muhammed Şükrü Efendi Rahmetullaâhi Aleyh’in S
etine dâir âcizlerine (bana) verdiği icâzetnâmede: “Bana şeyhim (hocam) Trablusgarb müderri
hmed Kâmil merhumun verdiği icâzetnâmede kendisi ile İmam Buhârî arasında 12 vâsıta (râvî=r
isi nakleden) bulunduğunu bildirmiştir. Binâenaleyh benimle de Buhârî arasında 13 vâsıta bu
or. Sonra Buhârî’nin Sülâsiyyâtı vardır. Bu itibar ile benimle Rasulullah (Hz. Peygamber) a
16 vâsıta bulunmuş olur” demiştir. (Ben) 1325 hicrî târihinde (1908 yılı) mucâz olduğuma (
, bu on üç küsur asırlık bir zaman zarfında âcizleri (Kâmil Mîras) ile Rasulullah Efendimiz
17 râvî tavassut etmiş bulunuyor demektir ki, rivâyet husûsunda bu isnâd (zincir), en kısa
r tarîktir (yoldur). Usûlu hadis (hadîs metodolojisi) ıstılâhında (literatüründe) buna isnâ
snâd) denilir. Halbuki diğer icâzetnâmelerimden birisinde silsile-i isnâd, 11 vâsıta ile Hâ
acer’e (ölümü 1449 mîlâdî/852 hicrî), 21 vâsıta ile de İmam Buhârî’ye Vâsıl olmaktadır (ula
Ahmed Naîm, gerek bilimsel gerekse siyâsî açıdan çok kritik ve çalkantılı bir dönemden (192
eçilmesine rağmen, Buhârî tercümesinde, tamamen objektif davranmış ve çalışmasına kimsenin
izin vermemiştir. Böylece Buhârî’nin ilk üç cildi gerçekten çok nâdîde ve hârika bir tercüm
cunun karşısına çıkmıştır. Kâmil Miras, sonradan “Ahmed Naîm’in, Şâfiî mezhebinden olduğund
ebe biraz meyilli” olduğunu söylese de bu iddiası doğru değildir. Fakat buna karşı, Kâmil M
lesef az da olsa, kendisi biraz Hanefîcilik yapmıştır. Bunun da ötesinde, tercümesini yaptı
de nâdiren de olsa, bazen gereksiz yere, günlük siyâsî havadan etkilendiği cümleler görüleb
dir. Bunda, o zamanki (CHP) iktidarın(ın) baskısından ziyade, Kâmil Mîras’ın kendisinin, (h
manlı zamanında, hem de Cumhuriyet döneminde politika ile uğraşmış, hem imparatorluk hem Cu
riyet döneminde milletvekilliği yapmış) eski bir siyasetçi olması dolayısıyla, içinde bulun
siyasetçi’ psikolojisinin etkileri vardır. Halbuki bu psikolojisini gemleyebilirdi. Ve
genelde dokuz cildin tamamında hissedilen yüksek ilmî gücüyle; Ahmed Naîm’in uslubunu ve u
unu izleyerek sürdürdüğü Buhârî tercümesini, böyle cümleler kurmadan da bitirebilirdi. Dörd
tercümeye başlarken, aynı bir politikacı gibi (ve sanki mecliste konuşuyormuş gibi) bir ön
azar: “…Bu hususlarda bir dereceye kadar başarılı olabildimse hiç şüphesiz bu, her hâl ve k
cımız olan Cenâb-ı Hakk’ın yardımı sonucudur. O Allah ki, yazarlık hayatında bu âciz yazarı
Başkanı Sayın Rıfat Börekçi gibi bir hâmîye mazhar etmiştir. (Bu) Büyük üstaddan zaman zama
eşvikler, rûhumda yeni yeni ve pek feyizli mesâî (çalışma) hamleleri uyandırmıştır. Kendile
saygılarla samîmî teşekkürlerimi takdîm eylerim. Aynı hürmetlerimi, teşekkürlerimi Müşâver
m Âzâsından Bay (Ahmed) Hamdi Akseki’ye de sunarım. Diyânet İşleri neşriyâtındaki (yayınlar
e meşkûr (teşekküre lâyık) faâliyetini pek yakından bildiğimiz bu muhterem arkadaşımızın, g
müsveddelerinin, gerek bu eserin tedkîkinde çok değerli emekleri sebketti. Kendilerine b
urada teşekkür etmeği bir vazîfe bilirim. Şimdi vesîle-i şükrân olmak üzere asıl kaydedilme
bir vecîbe olan bir cihet kalmıştır ki, o da bu eserin her şeyden evvel Büyük Meclisin, zâd
lhâmı olarak milletimize sunulan bir fazîlet armağanı olmasıdır. Bu sebeple Yüce Meclisimiz
affakıyetler dilerken Türk Milletinin büyük başbuğu Atatürk’ü derin saygılarla selâmlarım.
rid, c, 4, sh. 9)
Ne Atatürk, ne de Ahmed Hamdi Akseki ve Rifat Börekçi, Kâmil Miras’tan böylece övücü bir te
emedikleri halde, Miras maalesef, aynı tip cümleleri ilerleyen sayfalarda da kuracak
tır: “Bu hadîs-i şerîfin tercemesinde Diyanet işleri Reisi büyük üstâdımız Sayın Bay Rıfat
(bilimsel yol göstericiliğine) nâil olmakla müteşekkir ve mübâhîyim (iftihar edici, övünüc
4, sh. 16) İlmî ve üstelik Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarının nakledildiği bir eserd
lakalık olmasa da (ki zaten Kamil Miras’ın buna ihtiyacı yoktur) yağcılık yapması, İslâmî a
kendi şahsı hakkında da küçük düşürücü ifadelerdir. Çünkü “Rıfat Börekçi’nin âlimâne irşâd
sit, herkesin kolaylıkla tercüme edebileceği bir hadistir. Kaldı ki, Rıfat Börekçi’nin, bu
arda Kâmil Miras’a yol göstericilik yapabilecek kadar, (fazla) bilimsel bir kudreti de
yoktur. K. Miras; Şemsettin Günaltay (1883-1961) hakkında da “Muhterem müderris Şemsüddîn
ay’ın İslâm Târihi’inde Amalika hakkında vesâika (belgelere) müstenid (dayanan) en derin te
aları) vardır” (c.6/23) diyerek övmektedir. Halbuki bunu yapmasa daha iyi olurdu. Çünkü art
tarihte Ş. Günaltay, CHP milletvekilidir ve CHP’de o günlerde önemli ve önde gelen bir isi
dir (Günaltay; Ziya Gökalp’in yanında yetişmiş (eski) bir ittihatçıdır) ve önümüzdeki yılla
50) başbakan olacaktır. Gerçi, ittihatçılar, çok az istisna dışında, cumhuriyet devrinde de
irlerini tutmuşlardır ve İslamcı da olsa Batıcı da olsa, pek, biri birlerine laf söylememiş
letmemişlerdir. K. Miras’ın (mevcut) yönetimi kollayan bu tavrına bir örnek de nasihatle il
ili hadisin izahında görülmektedir: “Buhârî, bu müstakıl (bağımsız) bâbında (bölümünde) unv
gunluğu) ve en mühim erkânı (esası): Allah’a ve Kur’ân’ın Kelâmullah (Allah’ın sözü) olduğu
i (peygamberliğini) tasdîk (doğrulama); Ülü’l-Emre (devlet yöneticilerine) İtaat, bütün Müs
hahlıktır(hayır dileme)” hadisini sevketmiştir (kaydetmiştir)” (c.6/474). Halbuki, Buhârî’n
de (ki, K. Miras metnin orijinal Arapça metnini de vermiştir) “Ülü’l-Emre Nasihat” geçtiği
K. Miras bunu “Ülü’l-Emre İTAAT”’e çevirmiştir. Böyle tercüme, bir yanılma veya yanlış yapm
0 yılında halkı CHP iktidarına ses çıkarmaması için; İslam’ın istismar edilmesi, Hz. Peygam
n mübarek sözünün kullanılmasıdır. Benzer bir misalde de “Üç şahıs vardır ki, Allah kıyamet
maz, onları temize çıkarmaz ve onlara acıklı bir azâp vardır” hadisindeki ikinci grup “ikin
kişidir ki, o da (büyük) devlet reîsine yalnız dünya malı için itaat etmeye söz verir, devl
o kişiye dünyalık bir mal verirse hoşlanır, vermezse öfkelenir” kısmını îzah ederken K. Mir
kurar: “Bu üç sınıf günahkarlar, cürümde (suçta) müsâvî(eşit)dirler. Bunlar arasında devle
ve câh (makam) sâhibi olmak hülyâsıyla ona arz-ı bîat (itaata söz verip) de emeline nâil o
, nakz-ı ahd (ahdini(sözünü) bozmak) hiç şüphesiz ahlâksızlığın şekâvet derecesidir. Fevzâ-
anarşiye) kapı açmaktır. Esas itibariyle Müslümanlık devletçi bir dindir. Her vesîle ile de
ine itâati emreder ve onun riyâseti (başkanlığı) altında ümmetin yekpâre (tek vücut) bir va
lik) arzetmesini (göstermesini) ister. Hattâ bu millî vahdet (birlik)ve tesânüdü (dayanışma
in ve muhafaza için onun (devlet başkanının) asaletine (soyuna), şahsî kusuruna ve ma‘siyet
(günahına) de bakmaz; fıskının (İslâmî yoldan sapışının, büyük günahları işlemesinin) ves
a bir fırsat) edilmesine müsâade etmez; ona karşı isyânı şekâvet (eşkıyâlık) addeder (sayar
-i mefsedete (Devlet başkanının işlediği ve yol açtığı bu kötülükleri kaldırmaya yok etmeye
içinde ve millet arasında daha büyük fesât kapıları açmaktır. Yeter ki ahkâm-ı adâleti (ada
) ikâme (yerine getirmeye) ve hudûdu memleketi (ülkenin sınırlarını) düşmandan muhafazaya (
a) muktedir olsun.” (c. 7/218) İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı olduğu o günlerde yazılmış ola
de K. Miras, özetle, devlet adamları büyük günah da işleseler, bunun aleyhte propagandasını
ayın; susun koyun gibi; ve sesinizi çıkarmayın, çünkü “İslam devletçi bir dindir ve her ves
let reîsine itâati emreder” demektedir. Bu görüşlere, millîci Kâmil Miras’ın İslam Siyaset
diyebiliriz. Yani herkes koyunuzbiz.com pozisyonunda sesini çıkarmadan oturac
aktır. O zaman “Kâmil Hoca Efendi, neden mâdem cumhuriyete geçtik” diye sormak ta, tabi ayı
lur; koskoca Kâmil Miras bu; vardır bir bildiği ! . K. Miras, daha da açık olarak görüşleri
bir başka bölümde şöyle ifâde eder: “…Ve her kim sabırsızlanarak bi’l-intihâb (seçimle) ‘am
i (idâresini) hâiz olan Sultandan yâni millî otoriteyi temsîl eden devlet reîsinden ve İsl
metinden bir karış ayrılırsa, câhiliyet ölümüyle ölür, buyuruluyor ki, başsız ve içtimâî (t
(düzenden) mahrum câhil milletlerin ‘âsî bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak
ek değildir.(c. 12/ 293)
K. Mîras, laik devletin işleyişinin (zaten) İslam’a uygun olduğunu vurgulayacak, ilerleyen
sayfalarda da bu şekilde yeri geldikçe bunu hep tekrarlayacaktır. Meselâ o sıralarda yürürl
olan Mâdenler tüzüğünün (Maâdin Nizamnâmesi) de İslam’a uygun olduğunu vurgular. (c.7/262)
lî gurur ! dini olduğunu da Miras’tan öğreniyoruz: “İslâm Dîni, izzet-i nefis dînidir, gurû
ir.” dedikten sonra: “Kendini bilen Rabb’ini bilir” sözünü de tam ters mana da tercüme eder
günlerin politikasına/politikacılarına yağ çekmektedir: “Bu kelâmın en güzel bir tercümesi
Kör gibi her tarafa
atma elin Ara, bul Sende senindir emelin
Beyti, ferdin kuvây-ı rûhiyesini (ruhsal güçlerini) idrâke (anlamaya) ve (oradan da) böylec
fete Bârî’ye (Rabb-i bilmeye) intikâle (geçmeye) masrûf (yönelik) olmakla beraber, bir heye
içtimâiyenin (toplumsal grubun) bünyesinde mevcut hayat unsurlarını idrâk etmek ve bu anâsı
iyeyi (yaşamsal unsurları) birleştirerek vicdân-ı millîde yekpâre (tek vücut) bir cevher-i
meydana getirmek demek olması da doğru olsa gerek” (c. 7/368) Miras “doğru olsa gerek” dese
de kullandığı ifâde tamamen yanlıştır. Konuyu buralara getirmişken K. Miras hızını alamaz v
iz (Millî Mücadelemiz) diyerek konuyu işlemeye daha bir şevkle devam eder: “…Bu kıyam (ayak
ma), gurûr-u millîden doğan mukaddes bir heyecânın mevlûdi (doğurduğu) idi. O târihî günler
her fiil ve hareketinde munhasıran (sadece) o mukaddes heyecan hâkimdi. İskolastik ma
ntık ve muhâkemeler tamamıyla sukût etmişti, her şeyi o milî heyecan emrediyor ve ondan doğ
u.” K. Miras dört defa daha millî kelimesini kullandıktan sonra şöyle der: “Öyle bir zafer
gün bize millî istiklâlimizi, millî şeref ve nâmusumuzu, atalarımızdan mevrûs (mîras kalan
nlık menkabelerimizi kazandırdı. Bu gün de o, bizim yalçın bir mesnedimizdir. Yarının da ya
bir emniyet ve itibar zamânıdır. O bizim sarsılmaz bir mesnedimiz (dayanığımız) olduğu gibi
l (gelecekteki) nesillerimizn de mankabe-i fahri gurûru (gururla övünülecek bir şanlı hikây
) olacaktır.” K. Miras, daha sonra bir âyeti, sonra da, meşhur hadisçi ve İslam hukukçusu
him Nehaî’yi de işin içine katar: “îzahıyla meşgul bulunduğumuz “Müminler o seciyede erlerd
arına, yurtlarına tecâvüz edilince (saldırılınca) onlar hemen bir birlik kurarak, düşmandan
(Şûrâ suresi 39. âyet) âyet-i kerîmesinde, alınması Müslümanlık ve erlik şiârı olan intikâm
ni bir misâli, millî hareketimizdeki intisâr (yardımlaşma) ve intikamdır. “Düşmandan öc alm
yı terk, mûcib-i zillet ve meskenettir” diyen İbrâhim Nehaî, Millî müdâfaa savaşında göster
nlıklar gibi vatan uğrunda birlik, fedâkârlık lüzumunu bildiriyor” (c.7/370)

Miras yine Hz. Peygamber döneminde görevli tayini ile ilgili bir hadisi izah ederken
birden 1941 yılına gelir ve “Meselâ bir mal (vergi) memurunun devletçe tayin edilen usûl v
nizâm dâiresinde mükelleflerin vergisini alması, devlet tarafından irâe edilen (gösterilen
ihetlere sarf etmesi en yüksek vazîfe-i ahlâkıyye olduğu için bu nâmuskârâne hareketinden d
lması (sevâb kazanması) da, müstefâd olur (bu hadisten çıkarılan hükümlerdendir). Milletin
vatanın selâmet ve istiklâli için devletin talep ettiği vergiyi gönül hoşluğuyla mîadında (
vermek hiç şüphesiz ecr-ü sevâbı müstelzemdir (sevab kazandıran bir iştir). (c. 7/27) Hz. P
r’in İslâmî devletinden birden ve hiç fark ettirmeden laik devlete geçmiş, oradan da laik d
ete vergi toplama ve vergi vermenin “hiç şüphesiz” büyük sevab olduğunu tekrar tekrar vurgu
albuki laik devletler sevab-günaha göre değil kanun-suç-cezaya göre çalışırlar. Laik devlet
b kavramı yoktur. Laik devlete karşı yapmadığın bir iş ile suç işlemiş olursun ve sana bir
Diğer yandan Miras, laik devletin topladığı vergileri nereye harcadığı konusuna hiç girmem
ir. Pek çok laik devlette çıkarılan kanunlarla, bir yığın vergi istenilerek halka zulmedilm
e, vergi verenler de/vermeyenler de madden ve mânen cezalandırılmaktadır. Laik devletler
in her hangi bir mâlî sıkışıklıkta hemen bir veya birkaç vergi kanunu çıkarıp, “Sorma, ver
umlardan vergi toplamaları konusunu, K. Miras hiç gündemine almamaktadır.
Miras, tercümenin bazı yerlerinde lüzumsuz yere Hanefîcilik de yapmaktadır. Ebû Hanîfe’den
derken, “..akdemu’l-eimme (imamların en önce geleni) Ebû Hanîfe Hazretleri..” (c.4, sh. 92)
e “..Şemsü’l-eimme (imamların güneşi)Ebû Hanîfe Hazretlerinin..” (c.4, sh. 94) gibi övücü
maktadır. Bu ifadeler, fıkıh kitaplarında kullanılsa da, hadis şerhlerinde pek rastlanmayan
ifadelerdir ve hele ilk üç cildi tercüme eden Ahmed Naîm bu tür ifadelere hemen hiç yer ver
emiştir. Akşam namazından önce kılınan iki rekatlık akşam namazının ilk sünneti ile ilgili
e, Kamil Miras, gayet taraflı hareket ederek hükümsüz kılmakta ve Hanefî kaynaklarını haklı
n, bu, hakkında kuvvetli hadis bulunan namazın kılınmaması için gayret etmektedir. (c. 4, s
. 158-159).
SEKİZ REK‘AT TERÂVİH. Teravih’i sekiz rek‘at kılmanın kâfî geleceğine dâir tartışmalar
da yapıldığını, Kâmil Miras’ın teravihle ilgili hadisleri tercüme ederken verdiği bilgiden
Miras, bu konudaki bilgileri ayrıntılı olarak nakleder ve teravihin yirmi rek‘attan fazl
a bile kılınabileceğini, bunun câiz (sakıncasız) olduğunu, daha Hicret’in ilk asrında, Medi
(yatsı namazı dışında) otuz altı rek‘at (vitirle beraber otuz dokuz rek‘at) teravih kıldık
ir ve bu konuyu da yine bir teşekkürle bitirir: “Mübarek Ramazân’ın şerefli gecelerinde edâ
z bir ibâdetimizin rek‘atları hakkında kulûb-ı sâfiye-i müslimînde (müslümanların temiz kal
yandırmak ne kadar büyük bir günah ise, bunun ilmen izâlesi (giderilmesi) de o nispette büy
bir vâzîfe idi. Bu bâbta muharrir-i âcizi (bu âciz yazarı) irşâd eden ve bir hayli me’haz-i
yi (bilimsel kaynakları(kitapları) zengin kütüphanelerinden göndermek lutfunda bulunan Bay
A. Hamdi Akseki arkadaşımıza samimi teşekkürler sunarım.”(c. 4, sh. 96) K. Miras, Buhârî t
değil de sanki bir gazetede köşe yazarı imiş gibi böyle teşekkürlerini zaman zaman araya s
maktadır: “Ergâni hâkimi muhterem Feyzi Artukoğlu tarafından aldığımız bir mektupta 7. cild
332 sahifelerinin yerleri değişmiş olduğu ve rakamları da yanlış konulduğu bildiriliyordu.
iz hâkim arkadaşımıza şükranlarımızı sunarız.” (c.8/477)
İSPANYALI ÂLİM İBN BATTAL. İstanbul Aksaray’daki evinde Buhârî tercümesini sürdüren (
Kamil Miras’ın Buhârî tercümesinde kullandığı kaynaklardan biri de, İbn Battal’ın Buhârî şe
tuba (Cordoba) doğumlu olan İbn Battal, tahsilini Belensiye’de (Valencia), tamamladıktan
sonra, Müslüman İspanya’nın çeşitli şehirlerinde kadılık yapımış ve 449 hicrî (1057 milâdî
e vefat etmiştir. Kamil Miras’ın: “Bu satırları yazdığımız sırada (1937-38, (İbni Battal’ın
basımına teşebbüs edildiğini işitiyoruz” dediği eser, zamanımızdan tam bin yıl önce, Valen
attal’ın şerhi; İbn Hacer ve Aynî de dahil bütün sonraki meşhur Buhârî şârihleri için temel
(c. 4, sh. 126; DİA, c. 19) Kamil Miras’ın: “Kurtuba’nın bu büyük imam ve muhaddisi (hadi
)” dediği İbn Battal hakkında, Miras’ın bu satırları yazmasının üzerinden yaklaşık yetmiş s
, Salih Özer, Endülüslü İbn Battal ve Buhari Şerhi isimli bir çalışma yapmıştır. (Özer, 200
IBN TEYMİYYE’Yİ SAVUNUYOR. Kâmil Miras, Şeyhulislam İbn Teymiye (1263-1328 mîlâdî/ 661-
rî) hakkında ayrıntılı bilgi verdiği altı sayfalık bir çalışmasını da, dördüncü ciltte dipn
i hadîsin en büyük imamlarından biri olan İbn Teymiyye’yi savunmak, gerçi (bilhassa) bu mes
te (hadisci) olan her âlimin yapması gereken ilmî bir vazîfedir. K. Miras; Muhiddin İbn Ar
abîciler dışında hemen bütün ilim erbâbının, İbn Teymiyye’yi savunduğunu kaydeder ve Urfa d
savunanlar arasında bulunan Zehebî, İbn Kesîr, İbn Hacer, Aynî, Suyûtî, Şah Veliyullah Deh
birçok âlimin ismini verir. (c. 4, sh. 179-184) (Muhiddin ibn Arabî’ye esasında Muhy’il-bi
(bid‘atları dirilten) ibn Arabî demek lazımdır. 14 yüzyıllık İslam tarihinde, İslam âlemin
rı verenlerin, belki de başında gelir, ibn Arabî.) Kâmil Miras bu arada, konu dolayısıyla,
Peygamber’in Hücre-i Saâdet’ine (kabrine) el sürülmeyeceği, öpülmeyeceği, kabrine karşı dua
onusunda bütün bilginlerin ittifâkı (görüş birliği) olduğunu” kaydeder ve “Kabr-i Saâdet’in
k bid‘attır (sonradan çıkarılmıştır). Sahâbîlerden hiç birisi, Hz. Peygamber’in kabrinde du
. (c.4/188)
KÂFUR NEDEN PAHALI. Buhârî tercümesini yaparken, pek çok kitabı da mecburen karıştıran
bu arada ara sıra ilginç bilgiler de verir. Şimdilerde (2010), sekiz yüz bin kişinin bir a
rada namaz kıldığı söylenilen Medine’deki Mescid-i Nebî’nin, Hz. Peygamber zamanında iki yü
are olduğu, en çok beş saf olunabildiği ve en fazla iki yüz elli kişinin namaz kılabildiği
escid olduğunu, eski araştırmacıların (Ashab-ı tedkîkin) hesaplarına göre nakleder. (c. 4,
). İlk Müslümanlardan olup, Medine’ye hicretten sonraki ilk aylarda vefat eden Osman b.
Maz‘ûn’un kendi elbisesinin kefeni yapılarak gömüldüğünü (c, 4, 292); bazı âlimlerin “kadın
için selâma karşılık verirken (ve aleykum selâm derken) seslerini yükseltmemelerini” söyled
i; “kadın erkeğe selâm verdiği zaman, selâm veren kadın yaşını başını almış bir yaşta ise,
yebilir; selâm veren kadın genç ise, erkek, kalbinden “ve aleykum selâm” der” dediklerini d
akleder. (c, 4, s. 283). Kâfur(u) ağacının, Hind Okyanusu çevresinde ve Çin dağlarında yeti
ağaç olduğu, büyük bir ağaç olduğundan bazı âilelerin bu ağacı mesken olarak kullandıkları
kı olduğu ve ağacın etrafına sıcaklık verdiğinden kaplanların da bu ağacı mesken tuttukları
insanların bu ağaçlara pek yaklaşamadıklarından, kâfurun fiatının bu sebeple pahalı olduğun
m Âsım Efendi’den) nakleder. (c.4/ 323)
DEMOKRAT KÂMİL. Bilhassa 11 Eylul 2001’den sonra, ABD’nin (global) baskıları sonucu, sade
e İslam ülkelerinin siyasetçilerinin değil, âlimlerinin de, demokrasi ile İslam’ı uzlaştırm
ine düştüklerini görüyoruz. Kâmil Miras bu işi yetmiş sene evvel yapıyordu: “Halbuki İslam
için sâde bir hayat, demokrasi (demokratik demek istiyor herhalde) bir medeniyet te’sîs
etmek (kurmak)… istiyordu.” (c.4/ 286);
İPEKLİ GİYSİ VE
MODA. Kâmil Miras, Hz. Peygamber’in (erkeğe) ipekli ve altını yasak edişi üzerinde durur
güzel bir açıklama yapmaktadır: “Giyim konusunda İslâmiyetin hedeflediği gâyeler şunlardır
in temiz olması, isrâfa, kibir ve gurura sebep olmaması. İslam Dîni, insanlık târihinin her
vrinde insanlar için birer gurur ve övünme vesîlesi olan ve bu uğurda yapılan masraflarla f
rtlerin ve sonuçta toplumların servet ve mutluluklarını mahveden ipekli giyim müptelâlığına
ve gümüş gibi maden cevherleriyle süslenme düşkünlüğüne karşı koyduğu ahlâkî ve toplumsal
mücadele etmiş ve insanlara orta halli ve son derece aklî ve insânî bir giyim ve geçim yol
göstermiştir. Bu gün bir tarafta ahlakçıların, sosyologların ve bütün düşünür yazarların d
erine dayanarak; öbür tarafta hükümetlerin millî serveti korumak ve genel mutluluğu devam e
tirmek gayesini takip ederek, halkı îtidal (orta yol) ve tasarrufa alıştırmak husûsundaki t
kdîr olunan çalışmalarına, İslam Dîni on üç (on dört) asır evvel başlamıştır. Dînimiz bize
amuk elbise tavsiye ediyor. Bunlar da, ne gurura vesîle olacak derecede nefîs, ne de
başkalarının alayına(küçük görmesine sebep olacak derecede pejmürde olacak.” (c, 4, 290-29
(bazı) cenazelerdeki israfın da terk edilmesini ister. (c, 4, 452)
ABDESTSİZ CENAZE NAMAZI. Miras, kişi abdest alacağım derken, cenaze namazının kılınıp b
fark ederse, abdestsiz cenaze kılınabileceğine dâir Ebû Hanîfe ve Hasan-ı Basrî’nin görüşl
eder (c, 4, 465, 478). Miras’ın, Hz. Peygamber’in annesi Âmine’nin Müslüman olduğuna dâir E
elâil-i Nübüvve ve Şemseddin Dımeşkî’nin Mevrid-is Sâdî fi Mevlid-il Hâdî isimli kitaplar
ma rivayetleri, Arapça metinlerinden de bazı bölümlerle nakletmesi ise uygun olmamıştır. (c
, 548-549). Miras’ın yine, Hz. Peygamber’in bazı münafıkları, bir Cuma günü isimlerini söyl
y, sen, çık camiden” diyerek çıkardığına dair, Taberânî ve İbn Ebî Hâtem’in uydurma rivayet
de uygun olmamıştır. (c, 4, 576)
MİLLÎCİ KÂMİL. Kâmil Mîras’ın, Buhârî tercümesinin pek çok yerinde 1930’ların 40’larin mi
Cum‘a namazı bahsinde mütercim Ahmed Naîm,Cuma namazı kılınabilmesi için devlet izninin şar
olmadığı ile ilgili olarak mezhepler arasındaki değişik görüşleri nakletmiştir. Naîm: “İmâm
(görüşüne) göre, devletin izni olmadıkça cum‘a sahih olmaz. İmam-ı Mâlik ve Şâfiî ve Ahmed
e izinsiz kılmamak müstehab ise de kılmakta da sıhhate mânî bir şey yoktur. Meşhur ve ma‘ru
a göre eimme-i selâsenin (bu üç mezheb imamının) kavli budur” dedikten sonra, iki tarafın g
nakleder. Kâmil Mîras ise, A. Naîm’in vefatından sonra bu bölümü gözden geçirmiş ve altına
devletci/bir yorum yazmıştır: “Cum‘a namazının devletin izniyle kılınması şartında Hanefî e
larının) nokta-i nazarı (bakış açısı) çok doğrudur. Câbir ve İbn-i Ömer’den nakledilen had
illî bağlılığı sağlamaktadır. (rivayet edilen hadisin zayıf olduğunu Ahmed Naîm not etmekte
plarında îzah olunduğuna göre, cuma‘ günü toplu bir cemaat muvâcehesinde hutbe okunması şer
si sayıldığından, herkesin bu şerefi benimseyerek minbere koşması ve belki de muhteris kims
r arasında husûmete(düşmanlığa) vesîle olması çok muhtemeldir. Yek-dil (tek-yürek) ve yek-e
hedef) olarak bu dînî vazîfenin îfâsı (yerine getirilmesi), ancak devletin izin ve müsâades
z bir hatîbin kıldırmasıyla temin edilebilir. Esas itibariyle, bütün medenî milletlerde umû
mâların (genel toplantıların), vukuundan evvel hükumete bildirilmesi intizamı temin için şa
l midir? Binaen aleyh, cum‘ada izn-i devletin şart olması, medenî (bir) ictimâın (toplantın
ruri bir neticesidir.(c.3/ 48) K. Miras, Nisan 1939’da yazdığı bir cümlede de şöyle deme
dir: “Bugün memleketimizin yegâne geçer akçesi, gümüş Cumhuriyet liralarıdır..” (c. 5/130)
dikodu millî birliğe de zararlıdır” dedikten sonra, bu konuda da, millî birliği vurgular: “
kodu ibtilâsı emrâz-ı içtimâiyyenin (toplumsal hastalıkların) en mühliklerindendir (en helâ
Milleti atâlete (tembelliğe) sevk eder; fitne, fesad uyandırır; millî birliği, dirliği boz
(c. 5/277)
K. Miras, Hz. Peygamber’in Eş‘ârî kabîlesini öven bir sözünü naklederken de hiç yeri olmadı
sal) dayanışmadan bahseder: “Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Eş‘arîler, savaşta kumanyaları
dîne’deki (mahallelerinde) evlerinde yemeklikleri azaldığında hemen bir yaygı serip, hepsi
yanlarındaki yenilecek ne varsa onları bu yaygı üzerine yığarlar, sonra bir kap ile herkese
eşit ölçüde taksîm ederler. (Onların bu güzel davranışlarından ötürü) Eş‘arîler bendendir,
as, Hz. Peygamber’in bu sözünü îzah ederken şöyle der: “Eş‘arîler benim gibi yaşar, benim g
al) tesânüdü (dayanışmayı), millî müsâvâtı (eşitliği) sever insanlardır, demektir ki, artık
asavvur olunamaz” (c. 7/423-424) Bu satırların yazıldığı 1940 yılında millî kelimesi artık
llanılmıyordu. Ulusal anlamında kullanılıyordu. Türkçeyi çok güzel kullanan insanlardan bir
K. Miras’ın bunu bilmemesine imkân yoktur. Millî kelimesini bile bile ulusal anlamında kul
lanmıştır. Fakat Hz. Peygamber, hiçbir hadisinde ulusal anlamında bir kelime kullanmamıştır
en İslam dîni de millî (ulusal) bir din değil, ümmetçi (evrensel) bir dindir.

K. Miras bir de millî nüfus kavramına dikkat çekmektedir: Hz. Peygamber azle (erkeğin meni
sini (spermini) kadının rahmine değil de, (tam menî akacağı sırada çıkarıp da çarşafa akıtm
halde, K. Miras buna şiddetle karşı çıkar. Bu karşı çıkışın nedeni ise o sırada İsmet Paşa
ttiği nüfûsu çoğaltma politikasıdır. K. Miras “millî nüfus bakımından pek ziyâde hâiz-i ehe
ir mesele mevzû-i bahs edildiğinden..” diyerek konuyu açmakta ve önce o günlerde bir gazete
e yayınlanan konuyla ilgili Namık Kemal’in bir yazısından bir bölümü nakletmekte, daha sonr
cuk Esirgeme Kurumu başkanının radyoda yaptığı konuşmanın metninin tamamını altı sayfa olar
sine ! almaktadır. Böylece Buhârî Tecrîd-i Sarîh tercümesi, K. Miras’ın editörlüğünde yayın
! dönüşmektedir: “Şimdi de 1 Kasım 1940 tarihindeki Şeker Bayramı dolayısıyla, Ankara Rady
e-i Etfâl (Çocuk Esirgeme) Cemiyeti başkanı bay doktor Fuat’ın yaptığı konuşmayı, bu mevzûu
er safhasını teşrîh etmekte bulunduğundan aynen naklediyoruz:…” Bu konuşmada doktor Fuat, n
tışının çoğaltılması konusunu işlemektedir. Doktor Fuat, “geniş ve çok feyizli ve bugünkü n
ferah ferah geçindirecek zengin ülkemizde a‘zamî randımanı alabilmek için nüfûsun çoğalması
esnet (dayanak) teşkil eden çocuk meselesine yer vermek zarurî olduğuna şüphe edile bilir
i?” demekte ve bu işlerin daha iyi olabilmesi için (yeni) bir ÇOCUK VERGİSİ konulmasını i
ktedir ki, geleneksel CHP zihniyetine uygun bir yaklaşımdır. Doktor Fuat şöylece bu vergiy
i de şöyle savunmaktadır: “ “Vergiler çoktur, yeniden vergiye milletin tahammülü yoktur” gi
görüş bildirmek) da vârit (uygun) değildir. (1939) Erzincan (deprem) felâketinde zâyi etmiş
muş nüfûs 33,000 kadardır. Başta Reisicumhurumuz (İsmet İnönü) ve Büyük Millet Meclisi oldu
lletin gösterdiği heyecan ve şefkat ve teberrû edilen milyonlar göz önündedir.. Millet bu h
sta tenvîr edilirse (aydınlatılırsa), bir ÇOCUK VERGİSİnin hiç de usanç vermeyeceğini tahmi
Bu vergi ile temin edilecek fazla gelirin, sarf edilmiş parayı katmerli olarak ödeyec
eğini de hesâba katmak lazımdır. Vergiden temin edilecek para, ya hükûmet bütçesine ilâve e
yapılacak proğram dâiresinde teşkîlâta tahsis, yahut bu hususta çalışan Çocuk Esirgeme Kur
olarak verilir.” Artık, Doktor Fuat, bu konuşmadan önce Mâliye Bakanı ile konuştu da, onda
onra mı bu konuşmayı hazırladı bilmiyoruz ama mübarek Ramazan Bayramı’nın ilk gününün sabah
ahsetmesi elbette son derece yakışıksız bir durum. Ama Doktor Fuat için de hatta Erzincan
felâketi üzerine kişisel yardım yapan İsmet Paşa ve diğer milletvekillerine göre de hava ho
ra zaten devlet bir maaş veriyor. Doktor Fuat (Umay) zaten 1950’ye kadar, otuz sene
milletvekili yaparak işi idare etmiştir. Devletin verdiği maaştan, depremzedelere bir m
iktar bağış yapmak zor değil. Fakat o harp yıllarında, ekonomik durgunluğun zirvede olduğu,
etin ekmek derdinde olduğu o yıllarda, “bir vergi daha olsa, daha iyi olacak” demek, mil
letle dalga geçirmek gibi idi ama, o günkü CHP zihniyetinin bunu anlayacak kadar bile
halkla irtibatı yoktu. Çünkü bu atanmış elitler, Osmanlı zamanından beri millete, “sorma ve
k vergi salmışlar, halk vergisini veremediyse de, dükkanında, tezgahında evinde ne buldula
rsa el koymuşlar, hiçbir şey bulamamışlarsa, o zavallıları tren yolu ve şoselerde kullanılm
taş kırdırmak için zorla köleden farksız bir şekilde taş ocaklarında çalıştırmışlardı. Dokt
riyordu. “İki misli nüfûs, otuz beş milyonluk Türkiye: ne büyük kuvvet, servet ve saadet ka
ak) Bundan daha kuvvetli ve şümullu (kapsamlı) kalkınma ve îmar planı olabilir mi? Cumhur
eîsimiz’in feyizli devirlerinde nüfûs bakımından da Büyük Türkiye’nin doğmakta olduğunu gör
har olacağımıza emînim. Bayramınız kutlu ve yavrularınız mutlu olsun. Aziz dinleyicilerim.”
/456-462). Doktor Fuat, işte bu ve benzeri konuşmalarla, CHP liderlerinin gözünden hiç düşm
ve otuz yıl boyunca milletvekilliğini koruyabilmiştir. Kamil Miras ise, Hz. Peygamber’in
hadislerinin tercümesini yaparken, doktor Fuat’ın konuşmasını araya sokuşturmakla, bir yer
e de, sıcak mesajlar göndermiş oluyordu. İşin gerçeği; K. Miras da dâhil, şimdi hepsi bu dü
lunuyorlar. Halleri nicedir, bilmiyoruz.
(Millîci) Kâmil (Miras), hadisleri çok iyi ve çok güzel îzah ederken, araya, ara sıra illâ
le sokuşturmaktadır: Sahabiler Ebu’d-Derdâ ile Selmân-ı Fârisî arasındaki kardeşlikten bahs
si tercüme ettikten sonra: “Bu hadisi şerifte dört nevi‘ (çeşit) haktan bahsedilmektedir ki
ak, zâtî hak(nefsine(kendisine) olan hak), âile hakkı, konu-komşu hakkı; Komşuluk uzak ve y
olabildiğinden, buna ahlakçılar vatandaşlık hakkı derler ki, bir vatanın millî hudûdu (sını
e (içinde) yaşayan ve bir milletin hars (kültür) ve medeniyetini iltizâm (lüzumlu gören) ve
a (savunan) eden ferdlerin mütakâbil (karşılıklı) hakları demektir.”(c. 6/294). Savaşla ilg
i kerîmeyi îzah ederken de: “Enfâl sûresinin 6. âyetinde: “Ey müminler! Siz de düşmanlarını
her kuvvetten ve bağlanıp beslenen atlardan hazırlayınız. Onunla hem Allah’ın düşmanını, he
düşmanlarınızı korkutursunuz” âyetteki kuvvet hakkındaki bu telâkkî kuvvetin zâhirî(açık, g
Bunun bir de mânevî cephesi vardır ki, millî birlik ve millî dirlik ve düzenliktir.” (c.8/
)
TÜRKÇÜ KÂMİL MİRAS. K. Miras, 1940’lı yılların havasına uygun olarak, ama hadis kitapla
uygun olamayarak, tercüme esnasında sık sık Türkçülük te yapmaktadır. Meselâ: 14. yüzyılın
rihçisi Zehebî’den bahsederken, önce Hanbelî mezhebi imamı ve büyük hadisçi Ahmed b. Hanbel
Türk olduğuna vurgu yapar: “Bunlardan en meşhûru Ahmed b. Hanbel’dir ki, bu da kendisi (Abd
llah b. Mübârek) gibi Merv’de doğmuş ve Bağdat’ta neş’et etmiş Şeyban’lı bir Türk çocuğudur
Türk âlim ve muhaddisi olan Hüseyin b. Hasen-i Mervezî de zikre şâyândır (anılmaya değer).
hadiste, tarihte, tabakât ve terâcim-i ahvâl (biyografi yazıcılığında) ve intikâdda (hadis
enlerin durumunu araştırma ve eleştirme biliminde) en yüksek ilmî pâyeyi hâiz (sâhip) güzîd
meşhur olan İmam-ı Hümâm Şemsüddîn Zehebî’dir…Bundan daha mühim ve kayda şâyân bir cihet (
Zehebî’nin de bir Türk çocuğu olmasıdır. İslam tarihinin tercüme-i hâle (biyografi) âid şu
azarken ırkımıza mensup bir çok ilmî sîmaları orada toplu görmek bizler için yüksek bir ift
teşkîl eder. İslâmiyeti Türk bahadırlarının süngüleri i‘lâ ettiği (yükselttiği) gibi, bütü
yükseltmiştir. Bu hakîkat-i ilmî, İslam cihânını (dünyasını) dolduran büyük Türk âlimi Curc
pek güzel tasvîr etmiştir: “Hakîkaten İslâm ilimleri Arabistan ufkundan bir güneş hâlinde
at o şems-i ilim (ilim güneşi) yürüye yürüye Türk diyârının ortası olan Mâverâünnehr’e gelm
ekvatoru) bulmuştur. Bu Türk ilinden de, diyâr-ı Rûm’a (Anadolu’ya) intikâl edip onun muhte
-ü âdetiyle karışarak artık o elem diyârında nûrsuz, ziyâsız (ışıksız) gurûb edip (batıp) g
i’nin vefat tarihi 1413 (milâdi, 816 hicrî) dir. Cürcânî, Anadolu’ya uğramışsa da, burada i
da hocaları bulamadığından Mısır’a gitmiş ve bütün ilmî kudretini on yıl kaldığı Kahire’de
n yaşadığı dönemde, ilmin merkezi Anadolu değil, tartışmasız Mısır’dır ve Kâhire ilimlerdek
nca sürdürecektir. O nedenle Seyyid Şerif Cürcânî’nin yukarıdaki kıt‘ayı söylemesi mümkün d
sonraki yüzyıllarda, İstanbul’daki mollalar tarafından uydurulmuş bir sözdür. Seyyid Şerif
emini bizden daha iyi bilen K. Miras’ın da bu sözün uydurma olduğunu fark etmemesi mümkün d
ir… Her neyse. K. Miras daha sonra yine bir Türk olduğunu söylediği Abdullah b. Mübârek’i (
97 M./ 118-181 H.) övmeye başlar ve üç buçuk sayfada ibni. Mübârek’i över. İbni Mübârek ger
rihi boyunca faziletleri (erdemleri) nesilden nesile anlatılmış bir İslam büyüğüdür. Merv’
ve babası da annesi de Türktür. Yirmi üç yaşına kadar, Merv’de öğrenim görmüş daha sonra za
leri Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Şam ve Irak’a yolculuklar yapmış, yaşarken hemen bütün İsl
lerinde meşhur olmuş ve Bağdat’a yüz kilometre uzaklıktaki Hıyt kentinde vefat etmiştir. Ye
nde doğduğu Merv kenti ve Horasan’ın da etkisi vardır ama, ziyaret ettiği ve ilmini artırdı
merkezleri ve buralarda faydalandığı her ırktan âlimlerin etkisini küçük gösteren şu cümle
gibi bir ilim adamının hiç söylememsi gereken bir ifadedir: “Müşârun ileyh Hazretleri (bura
edilen=konuşulan=Abdullah b. Mübarek hazretleri), ilmi derecesinde ırkının hamâset ve şecâ
de hâiz idi.(c.7/382-385) Konu misafire ikram ile ilgili bir hadisin îzâhına gelince de
K. Miras hemen Türklerde Konuk Ağırlama Töreni bir başlık atarak şunları yazar: “Türklerin
(eskiden beri) mütehallik (ahlâkıyla süslenmiş) bulundukları hasâil-i necîbeden (asîl özell
birisi de misafirperverlik hasleti(özelliği)dir. Türkün mertliği, dürüstlüğü, hakperestliğ
anlığı nasıl birer necîp (asîl) vasıflarından sayılırsa, misafir severliği de bunlar gibi k
ayrılmayan müstesnâ bir vasfıdır(sıfatıdır). (c.7/402)
HANEFÎCİ KÂMİL. Osmanlı’dan/Osmanlıcılık’tan mîras kalan Hanefîciliğin etkilerini/izlerin
görmek mümkündür. Meselâ Korku Namazı (Salatu’l Havf) bahsinde, vefat eden mütercim Ahmed
, beş yüz yıl önce yaşamış olan Hanefî bilgini hadisçi ‘Aynî’nin bu konuda haksız olduğunu
Miras hemen ve şiddetle tepki gösterir: “Nasıl delâlet etmiyor? Delâlet ediyor…Sonra şarih
erhum, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazaratlarıyla sâir (diğer) eimme-i kirâmın (büyük Hanefî bil
bâbdaki (konudaki) mezheplerini (görüşlerini) îzah ederken…Ve bu kavilde (görüşte) Ebû Hanî
kât-i ictihâdiyeleri (ortak=aynı ictihadları) olduğunu gösterir. İşte bu noktayı dikka
a‘a etmiyerek, mütercim merhûmun (Ahmed Naîm’in) bu yüksek şârihi ta‘riza (üstü kapalı eleş
ayrettir (hayrete düşürücüdür).” (c, 3/149 dipnot) Kâmil Mîras, kendisinden önceki mütercim
arşı benzer bir eleştiriyi Vitir namazı bahsinde de yapar: “Her nedense aziz mütercim, her
vesîle ile şârih Aynî’yi muâheze etmekten (sorgulamaktan) hoşlanıyor; âdeta insan, bu mutta
nli) tenkitlerde mezhep taassubunun izlerini görüyor.” (c, 3/225) Halbuki durum tam te
rsidir. K. Mîras, Hanefî olan ‘Aynî’nin eleştirilmesine tahammül edememekte ve A. Naîm’i (Ş
ne aşırı bağlılıkla suçlamaktadır ki, son derece haksız bir suçlamadır. Ahmed Naîm, seyahat
ması konusunda da, ‘Aynî’nin görüşünü tercih etmeyince, K. Miras yine sesini yükseltmiş ve:
cim merhum burada da Şâfiîlik gayretinden bir türlü ilim şâhikalarına yükselmek istememişti
7) der ki, A. Naîm’i, Şâfiîlik taraftarlığı ile suçlamak, bilim adamına yakışmayan bir tavı
ubûbat ürünlerinin zekatı konusunda Ebû Hanîfe’nin görüşünü yanlış bulan İmam Nevevî’ye de
destekleyen ‘Aynî ile beraber İmam Nevevî’ye yüklenir. (c.5/85) K. Mîras’ın, İbni Hacer’i
kat bahsinde de görülür: “Allâme ‘Aynî Umdetu’l-Qârî’de, (hadîs âlimi) Kirmânî’den çok ist
nse Hâfız İbni Hacer hoşlanmıyor.” (c. 5/150). İşin doğrusu, Ibn Hacer, Kirmânî’den (hoşlan
azsa, yapmaz bize ne? K. Mîras, İbn i Teymiyye’yi sevdiği halde, İbn Teymiyye Hanefîleri el
irince hemen yine Hânefîlerin siperine girip, İbni Teymiyye’ye atışa başlamaktadır: “Fakat
-i Harrânî (İbni Teymiyye), selefin ârâ ve mezâhibini (görüş ve mezheplerini) herkesten ziy
yi bildiği halde, her nasılsa Hanefî mezhebinin usûl-i ictihaddaki bir husûsiyetini hiç anl
mamış ! bulunuyor. Başta sâhib-i mezhep (mezhebin imâmı) Ebû Hanîfe Hazretleri olmak üzere
efiyye (Hanefî (müçtehid, büyük) imamları), hadîsin senedinden başka, bir de onun devr-i as
Tâbiîn’de o haber üzerine amel-i ümmetin (uygulamanın) cârî olup olmadığını tedkîk ve ne de
lursa olsun, bu habere, mûcibince (gereğince) amel edilen fakat zaîfu’l-isnâd (râvî zinciri
çürük adamlar bulunan) haberi tercih etmişlerdir. İşte Şeyh-i Harrânî’nin aldandığı nokta
) K. Miras’a göre, İbni Teymiyye Hanefîlerin usûlünü anlayamadığı ! gibi, İmam Şâfiî de an
zretleri, “Kim ki istihsân ile amel ederse, şerîat (yeni/kendine göre bir din) vaz etmiş (ü
miş) olur” diyerek, İmam Ebû Hanîfe’ye ağır bir ta‘rizde (üstü kapalı taenkîd/eleştiri, söz
uştur. İmam Şâfiî’nin bu şiddetli itirâzı hiç şüphesiz Ebû Hanîfe Hazretleri’nin maksadını
iştir.” (c. 5/123) K. Miras’ın bu satırlarını da okuduktan sonra insanın, “herkes bu Hanef
en bu kadar da düşman acaba” diyeceği geliyor.
İSLAM MÂLÎYE VE İKTİSAT TARİHİ. Buhârî Tecrîd Sarîh’in Türkçe tercümesinin beşinci cil
mamen zekatla ilgili olduğundan, Kâmil Mîras bu konudaki hadislerin açıklamalarını yaparken
am mâliye tarihi, İslami para tarihi, ve on dört asır boyunca İslâmî devletlerin uyguladıkl
a politikaları konularında ayrıntılı bilgiler verir. Bu cildi 1939 yılında hazırlayan Miras
. c./130), eski bir İslam hukuku hocası olarak sahip olduğu bilgi birikimini de hisset
tirerek, zekatı çok ayrıntılı olarak işler ve 1929 ekonomik buhranının üzerinden henüz on y
dan ve dünya bu buhranı henüz tam anlamıyla atlamadığından, kendi dönemindeki bu konularla
i gelişmeleri de çok iyi takip ettiğini gösterir. (c. 5/126) İslam iktisadı/ekonomisi ile i
gili çalışmalar yapanların bu cildi özellikle baştan sona okumaları, mutlaka gereklidir. EB
ER KOMÜNİST Mİ? Okurken, K. Miras’ın, Ebû Zer (radıyallâhu anh)’in görüşünü komünizm ile i
atimizi çeker: “Ebû Zer Hazretlerinin bu mezhebi, hatâlı idi. İştirâkiyyûn (komünizm) mezhe
demek idi. Halbûki vaîdi (cezayı) mûcib (gerektiren) olan kenz (mal ve servet biriktirme
), zekâtı verilmeyen maldan ibâret bulunuyordu..” (c. 5/27) Miras’ın her sözü elbette okuy
ca daha iyi değerlendirilecektir. Fakat Miras, bir yıl sonra altıncı cildi tercüme ederken
, Ebû Zer konusunda biraz daha yumuşak ifâdeler kullanır: “Ebû Zer Hazretleri, İslam’a gire
beş zâtın birisi idi. İlimde (Abdullah) İbn Mes‘ûd’a müsâvî (eşit) addolunurdu (sayılırdı)
a umûr-u mâliyede (mâlî işlerde) garib ictihadları (görüşleri/fetvaları) vardı…” (c. 6/510)
iltte, Asr-ı Saâdet’te bir âilenin yıllık ve hatta günlük gıda giderini de hesap eder ve gü
lendirir. (c. 5/86, dipnot:2) Yine aynı dönemde, orta dereceli bir tüccarın sermayesi (
c.5/ 93), ve 19. ve 20. yüzyıllardaki Amerika’dan Avustralya’ya ve Güney Afrika’ya kadar ge
el olarak para ve değerli madenlerin ekonomiye etkisi üzerinde de durur. (c.5/ 129)
K. Miras, fâizin haram oluşu ilgili hadisleri îzah ederken de son derece etkili cümlele
r kurar: “Fâiz, alacaklı ile veren arasında tartışmalara sebep olur, tesânüd-i ictimâîyi (t
dayanışmayı) bozar. Fâiz ödeyen hiçbir borçlu yoktur ki, gönül hoşluğuyla borcunu getirip,
sun diyerek versin. İhtiyacın zorlamasıyla mecburen alınan faizli bir borcun, teşekkürle ve
ilmeyeceği (ödenmeyeceği) pek tabiîdir. Borcun ödenmesi halinde, iki müminin arasındaki soğ
ziyet budur. Borç ödenmediği takdirde ise vaziyet daha da kötüdür. Bir milletin fertleri ar
sında bu faizciliğin yayılması, sonuçta toplumsal dayanışmayı bozar. Diğer yandan faizcilik
serveti) nemâlandırma (çoğaltma) âdeti, esas kazanç yolları olan ticareti, sanayii, ziraati
rke sebep olur. Bu da bir memleketin (sonuçta) ekonomik zayıflığını doğurur. Faizcilik, fer
rde fazîlet (erdem) hissini (duygusunu) öldürür; toplumsal yardımlaşmayı felce uğratır. Kaz
i, fakirleri ve ihtiyaç sahiplerini vurgun ağına düşürmek ve insanların bütün kazançlarını
erinden alıp güle güle yemekten ibaret olan (faizcilerin) kaskatı kalplerinde fazilet ve
toplumsal yardımlaşma duygusu aramak, şeytandan îmân etmesi ümîdine düşmek kadar uzaktır.
mda, yardımlaşma ve dayanışma hissinin azalması da hırsızlık, dolandırıcılık, yankesilik gi
kapı açar; ibâhiyecilik (her şeyi mubah= sakıncasız =helâl görme) duygusunu doğurur; ve git
oplumsal anarşi meydana gelir.” (c. 6/389-390) Bey-i muztar (çaresizlikle satış) bölümünü
de, icrâdan mal almanın Müslüman ahlâkıyla bağdaşmadığını vurgular: “böyle bir düşkünün ma
gibi) ile değeri pahasından aşağı almak değil, belki bu malı emanet olarak alıp, eli geniş
man ödemek üzere ve karz-ı hasen (faizsiz ödünç verme) sûretiyle, bu zavallının ihtiyâcını
, zarûret hâlinde malını satışa çıkaran kimsenin malını değerinden aşağı almak menhî (yasak
ndir). (c. 6/464) K. Miras, doğan çocuk adına bankaya bir hesap açtırmaya da iyi bakmaz: “
köylerimizde (1940’lı yılların başı), hitan (sünnet) ve velîmede (düğünde) âile uluları ve
en güzel hediye olarak buzağılı inek, veya kuzulu bir koyun hediye ederler. Bu hediyeler
, hediye verilecek kişi adına bankaya para yatırılmaktan daha verimli ve bereketlidir.” (c
.8/59)
ÖRTÜNME KONUSUNDAKİ CÜMLELERİ. Buhârî’nin, Kur’ân ayetlerinin tefsiri ile ilgili bölümü
-i tesettürleri (örtünme şekilleri) konusundaki hadisleri açıklarken, içinde bulunduğu 1945
skıcı tek parti yönetimine rağmen K. Miras gayet net ifâdeler kullanır: “Hicâb (örtünme) ây
ların çarşaflarını, mantolarını giymelerine dâir ahkâmı(hükümleri) ihtivâ eder (içerir)…Hz.
mahsus (özel) olan bu örtünme tarzına yüz ile eller de dâhildi. Sâir (diğer) kadınlardan f
rak, Peygamber’in hanımlarına yüzlerini ve ellerini örtmeleri de farzdı.(c. 11/157-158) Bun
an beş âyet sonra da (Ahzâb sûresi 59. ayette) hicâbın (örtünmenin) şekli tarif ve ta‘lîm o
lerek): “Ey Peygamberim, hanımlarına, kızlarına, bütün mümin kadınlara söyle: iç libasları
i) üzerine cilbâblarını (çarşaf, câr, ferâce, manto gibi dış ve boy libaslarını) giysinler
ermesinler) buyurulmuştur.” (c. 11/399) Kadınlarla erkelerin tokalaşmaları konusunda da: “K
(bazen, sadece) sözle, kâh Hz. Peygamber’in elini batırdığı bir su kabına kadınların da ell
maları sûretiyle (bîat) olmuştu. Hz. Âişe’den gelen rivâyete göre, kadınların hiçbir bîatı,
sûretiyle olmamıştır. (c. 10/316) Yabancı toplumları taklît etmeme konusundaki hadîs-i î
rken de şöyle der: “İslam dîninin, İslam ümmetinin de hiçbir dîni ve hiçbir milleti taklîde
ayan üstün bir medeniyeti vardır. Bu bedîhî (apaçık) hakîkata (gerçeğe) mebnî (dayanarak) H
r bu yüce varlığımızı muhafaza etmemizi emredip mukallidlik (taklitçilik) derekesine düşmek
etmiştir. (c. 12/409) Son cildin son kısımlarını yazdığı, 1947 yılı yaz aylarında, artık C
lduğu görüldüğünden K. Miras’a da biraz cesaret gelmiştir: “Bir şehir halkının ve bir cemiy
n) ve her hangi bir içtimâî (toplumsal) sınıfın içlerinden en az birer kimseye, din ilimler
ahsîl ettirmeleri farz-ı kifâyedir. Bunu yapmazlarsa hepsi günahkâr olurlar. Bu satırları y
amana kadar arada geçen yirmi beş sene içinde din ilimlerinin ihmâli, milletimize ne kad
ar ağır ve manevî bir günah ve mes‘ûliyet yüklemiştir. (c.12/ 373)

KASIM 1947. Kamil Miras, 1937’de başladığı Buhârî tercümesini on yıllık bir çalışma sonun
bitirmiştir. O gün yazdığı sonsözde yine iki yerde lüzumsuz yere Buhârî’nin Türk olduğuna
adır: “Rivayet ilminin âlemdarı (bayraktarı) büyük Türk âlimi Buhârî…Bu cihetle büyük Türk
e anarız..” Bu durum, o günkü iktidarın (kendine özgü)Türkçü havası ile uygun olsa da, bir
son sözünde herhalde uygun değildir. Hadis ilmine şüphesiz, bütün milletlerden âlimler hiz
tmişlerdir ve şu anda da hizmet etmektedirler. Buhârî de, kitabına hadisleri toplarken, ay
ağına gittiği âlimlerin ırkına, soyuna bakmamış, nerede ve kimde sağlam bir hadis varsa onu
hârî’nin Türk oluşuna yapılan bu vurgunun dışında, Kâmil Mîras’ın sonsözü gerçekten edebî v
“Biz de Buhârî’nin bir hidayet meş‘alesi olan Sahîhînin ışığında müttekây-ı iftikârımız (bu
şu âciz kaleme dayana dayana bu son durağa gelmiş bulunuyoruz. On senelik geceli gündüzlü
am eden mesâî merhalelerinde Asr-ı Saâdet’in ibâdet hayatını yaşadık. Îmân ve akîdelerini (
indirdik. O mübarek devrin medenî ve siyâsî olaylarını gördük. Birçok kahramanlık menkıbele
gaza ve fütûhatını temâşâ ettik. Bu umûmî hayatın yanında dâimâ gördüğümüz şey, insan hakla
mdelerine (esaslarına,prensiplerine) riâyettir. İslam medeniyetinin bu mefâhirini (övünülec
noktalarını) görmek, yaşamak hususunda bize İmam-ı Buhârî rehberlik etti…Îzahlarımızda Ashâ
r’in arkadaşları) ve tevâbiînin (Ashâbı görüp de onlardan İslâm’ı öğrenen ikinci nesil) akv
kirâmın (büyük imamların=âlimlerin) müctehedâtından (içtihadlarından= yorumlarından) istifâ
tle şu on senelik hayâtım münhasıran (özellikle) Sadr-ı İslâm ulemâsı (İslam’ın ilk dönem b
erin bir huzûr ve sükûn içinde geçti. Hadîs-i şerîflerin tercümelerinde, asıllarına sadakat
ahlarında hatâ etmemeye çalıştım. Fakat ben de bir insanım ve mastar-ı acz ve nisyânım (âci
tkanlık kaynağıyım). Cenâb-ı Hakk’ın afvını ve Rasul’u-Ekrem’in (Hz. Peygamber’in) şefâatin
tim (başarım) ise munhasıran (sadece) Allahu Teâlâ’nın tevfîk ve inâyeti eseridir.” (c. 12/

SONUÇ. K. Miras, Buhârî Tecrîd-i Sarîh tercümesindeki zaman zaman nefis denilebilecek izahl
rıyla, İslami hadis kültürüne güzel bir katkıda bulunmuştur. Fakat nâdir de olsa bazen aray
le, İslâm’ın prensipleri ile, yaşadığı devrin (1937-1947) yönetim anlayışını aynı doğrultud
ir. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan tercüme ciltler halinde yayınlandıkça, Tür
köşelerindeki ilçe müftülüklerine bile gönderildiğinden, K. Miras’ın bu düşünceleri, günümü
pinin oluşmasında etkisi olan unsurlardan biri olmuştur.

Doğan D. Mehmet (1996). Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: İz Yayıncılık. 11. Baskı
Ertan Veli-Küçük Hasan (1976). Cumhuriyet Devrinde Din Eğitimi Müesseseleri ve Din Âlimleri
İstanbul:Türdav Basım Yayım.
İbn Battal el-Kurtubî maddesi. DİA, c.19
Miras Kamil, (Zebîdî). (1975) Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi. I-XII. Ank
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Müftüoğlu Mustafa (1988). Cumhuriyet Tarihinde Mühim Olaylar. Berlin.
Özer, Salih(2007). Endülüslü İbn Battal ve Buhari Şerhi. İstanbul: Araştırma Yayınları