You are on page 1of 5

JEAN BAUDRILLARD

VE SİMÜLASYON
Gülnaz Saraçoğlu

Daha şimdiden 21.yüzyılın en önemli isimlerinden biri olarak gösterilen ve günümüz


dünyasının en çarpıcı düşünürlerinden biri olan Simülasyon kuramının mimarı Jean
Baudrillard, ülkemizde ancak şimdilerde, yapıtlarının hızlı bir biçimde Türkçeleştirilmesiyle
gündem oluşturabilmiş, düşünceleri entelektüel çevrelerde tartışılmaya başlanmıştır.

Bir "kuramsal terörist" olarak "kuramsal şiddet" uygulayarak yazdığı yazılarıyla modernizmin
temellerini, daha da ötesi Batı sistemine kaynaklık eden tüm değerleri adeta dinamitleyen Jean
Baudrillard, son iki yüz yıldır yaydığı evrensel ilkeleriyle, aşıladığı gelişme ve ilerleme
moduyla tüm dünyaya örnek model oluşturan Batı sisteminin bugün varılan sonuçları
itibariyle iflas ettiğini, çöktüğünü ve kendisiyle birlikte tüm insanlığı da peşinden belirsiz bir
sona doğru sürüklediğini iddia etmektedir. Bugün Batının dünyanın kaderini olumlu yönde
değiştirebilme güç ve yeteneğine sahip olmadığını, tam tersi, yaşadığı bolluk ve sefahat
aleminde trans halinde yumuşak bir ölümü çoktandır kabullendiklerini söyleyen Baudrillard,
üçüncü dünya ülkelerinin geliştirdikleri özgün modellere dikkat çekerek, yeni kurtuluş
umutlarına, alternatiflerine destek verilmesinden, olanak sağlanmasından yana tavır
alınmasını önerir.

Kuşkusuz Baudrillard dünyanın kaderine ilişkin dikkate değer düşünceleriyle ilgimizi


çekerken, diğer yandan her ikisi de birer simülasyon olan tartışma ve araştırma konularımız
Sinema ve Televizyon hakkındaki ilginç düşünce ve çözümlemeleri nedeniyle bizim için çok
daha farklı bir boyutta ayrıca önem kazanmaktadır.

Bu sayımızda Simülasyonu farklı açılardan ele alan üç yazımızla karşılaşacaksınız. Birincisi


Simülasyon Kavramı ve Görünümleri hakkında kısa bir giriş, ikincisi Simülasyon Kuramı
perspektifinden Sanat ve Simülasyonu başlıklı bir çözümleme ve son olarak da Baudrillard'ın
Simülasyon perspektifinden China Syndrom isimli film için yaptığı çözümlemesi, yer yer bu
çözümlemeye açıklık getiren katılımlarımızla sunulacaktır.

Simülasyon Kavramı ve Görünümleri


Jean Baudrillard Simülasyonu "Gerçeğe ait tüm göstergeleri ele geçirmiş ve gerçeğin yerine
geçmiş sahte" olarak niteler. Simülasyon gerçek'in bir benzeri olmadığı gibi gerçek'miş gibi
yapan bir hali de değildir. Simülasyon nasıl ve ne zaman olduğu bilinmeyen bir şekilde
sinsice gerçek'i yok edip yerine geçmiş olan onun bir hipergerçeğidir. Miş' gibi yapmak, bir
şeyin gerçekte olduğu şey olmadığını anlatmaktır. Bunun için de miş' gibi olanı gerçek'e
bakarak ayırdedebilme şansına sahibizdir. Oysa simülasyon hakiki ile sahte, gerçek ile imge
arasındaki farkı ortadan kaldırmıştır. Miş' gibi olanı gerçeğe karşı test etmemiz ya da
hangisinin gerçek hangisinin simülasyon olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Bir
simülasyonla karşı karşıya olduğumuzda böyle bir araçtan yoksun durumdayız demektir.
Çünkü artık ortada iki ayrı şey, hakiki ve sahte yoktur. Karşımızda tek bir şey vardır: O da
sahte bir gerçeklik olan Simülasyon'dur.
Değişim bilinmeyen bir zaman diliminde hiç kimsenin ferketmediği bir şekilde
gerçekleşmiştir. Gerçek kendini aşarak hipergerçek (simülasyon) bir görünüme bürünmüştür.
Baudrillard bir şeyin kendini aşıp geçmesinin o şeyin karşıtlarını yok etmesi, tüm olumsuz
enerjileri yutmak suretiyle kendini yüceltmesi anlamına geldiğini söyler.

Simülasyon evreninde herşey abartılmış özellikleriyle vardırlar. Güzel'den daha güzel,


gerçek'ten daha gerçek, hakikat'ten daha hakiki... Bu evrende karşıtlardan söz etmek mümkün
değildir. Oysa dilimiz şey'lerin tanımlarının ancak karşıtlarının varlığı ile yapıldığı bir evrene,
yani gerçeklik evrenine ait bir dil'dir. Örneğin güzel'in tanımı karşıtı olan çirkin'in varlığıyla
yapılabilir, gerçek'ten söz etmek için mutlaka düşgücü ve hayâl olandan söz etmek
zorundayızdır. Oysa tüm karşıtlarından arındırılmış simülasyon evreninde olup bitenleri
anlamak, anlatabilmek için olağanüstü bir dil sorunsalıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Bir şeyin gerçek'ten daha gerçek olduğu bir durumdan söz ettiğimiz zaman, demek ki biz artık
hayâl, imge, illüzyon gibi düşgücüne ait hiçbir şeyden sözetmeyeceğiz demektir. Bu durumda
yalnızca gerçek ve onun aşkın biçimi olan hipergerçek olan söz konusudur ki, o zaman diyor
Baudrillard, simülasyon evreninde şeyler artık eski bilinen tanımlarını ve anlamlarını yitirmiş,
içeriğinden arındırılmış içi boş saf bir biçime dönüşmüştür. Herşeyin hipergerçek boyutunda
olduğu bir ortamda gerçek çok daha gerçek olma uğruna kendini feda etmiştir ve artık hiçbir
şey ifade etmemektedir.
Baudrillard tüm akıl yürütme yöntemleri gerçek'i bulmaya, keşfetmeye endekslenmiş Batı
felsefesinin tüm hayâllere, illüzyonlara son verdiğini gerçek'in artık bir zamanlar sırları
nedeniyle sahip olduğu tüm çekiciliğinden, büyüleyiciliğinden arınıp şeffaf, çıplak bir
biçimde sahile vurduğunu söyler.

Evet, şeyler varmak istedikleri hedef ve amaçları gerçekleştirdiklerinde, kendilerini aşıp


geçtiklerinde, karşıtlarını yok ettiklerinde diyor Baudrillard, gelişme ve ilerleme de artık
durmuş hedefsiz, amaçsız ağır çekim bir sürece girilmiştir. Canlı organizmadan, tüm sosyal,
siyasal yapı ve kurumlara dek rastlanabilecek bu gelişmenin, büyümenin son noktası denilen
optimum noktadan sonra neler olmaktadır?

Söz konusu yapıda o an'a dek gözlenen dışa yönelik büyüme, yayılma biçimindeki gelişme
son bulmuş, son hızla kendi etrafında dönme ve kısır döngü sürecine girilmiştir ki Baudrillard
tüm maddelere özgü bir özellik olarak nitelediği simülasyonun bu aşamasını Kendinden
Geçme (extase), Tepkisizlik olarak nitelemektedir. Bu noktadan sonra artık her şey tersine
dönmüştür. Gelişme ve büyümenin tüm yasa ve kuralları işlevini ve anlamını yitirmiştir. Ama
herşey eskiden olduğu gibi sürüyor gibidir. Büyüme durmasına rağmen, büyümenin olduğu
zamanlardaki yasalar varlığını sürdürmektedir; bu da Baudrillard'ın gelişmenin ölümcül
biçimi diye nitelendirdiği, mevcut yapıda belirli sınırlar içinde, içe dönük, kanserli hücrenin
(metastaz) bölünerek artmasına benzeyen ölümcül bir büyümeye, şişkolaşmaya neden
olmaktadır. Sistemin içten içe çökmesine neden olan bu aşkınlık, azmanlık bu tür sistemlerin
tek yok oluş biçimidir. Bolluk, doygunluk, anormal gelişmenin neden olduğu simülasyona
yönelik yok oluş biçimi işte budur.

Sanat ve Simülasyonu
Baudrillard simülasyon evreninde herşeyin gerçekliğini yitirip kendini aşmak suretiyle yok
olması gibi "Sanat ve Estetik"e ait tüm değer ve kuralların da yok olduğunu söyler. Çünkü
sanat gerçeklik evrenine ait bir üretim, bir dışavurum biçimidir. Toplumsal bir olgu olan
sanat, toplumsala ait düş ve arzuları, illüzyonları biçimlendirir, estetize eder ve sunar. Yani
sanat kolektif bir tutumdur. Kolektife ait olanı iyi'den, güzel'den, doğru'dan yana değiştirir ve
dönüştürür. Sanat özünde umut'u barındırır. Sanat aynı zamanda bir muhalefet, bir başkaldırı,
bir meydan okuma biçimidir. Bu nedenle sanatın olduğu yerde karşıtlıklar, sınıfların
çatışması, baskı ve zorbalık vardır. Sanatın estetik kuralları da bu karşıtlıklarla belirlenmiştir.
İyi ve kötü, güzel ve çirkin, uyumlu ve uyumsuz gibi... Gerçeklik evreninde sanat birbirini
bütünleyen biçim ve içeriğe sahiptir. Sanat, içinde doğup geliştiği koşulların değişim ve
dönüşümüne uygun olarak daima gelişen, kendini yenileyen, aşan bir olgudur. Sanat sürekli
eleştiridir. Kısacası sanat, devinim içinde gerçek bir süreçtir ya da devinim içinde olduğu
sürece sanattır. Aksi halde, yani sanatı sanat yapan koşullar ortadan kalktığında, sanattan söz
etmek de olanaksızlaşır.

Bugün sanatın varoluş koşullarının buharlaşıp yok olduğu Batı ülkelerinde sanatın yok
oluşunu Baudrillard şöyle ifade eder:

"Macera olarak sanat; şeylerin daha üstün bir oyunun kuralına boyun eğdiği gerçekliğe karşıt
'bir başka sahne' kuran sanat, bir tualin üstündeki çizgi ve renkler gibi, varlıkların anlamlarını
yitirip, kendi varlık nedenlerini aşarak bir baştan çıkarma süreci içinde (kendi yok oluşlarının
biçimi bile olsa) ideal biçimlerine ulaşabildikleri aşkın bir figür olarak sanat yok oldu. Ne
temel kural, ne yargı, ne de zevk ölçütü var. Günümüz estetik alanında kendi kullarını tanıyan
tanrı kalmadı artık."(1)

Baudrillard Batı toplumlarında bugüne dek bilinen tanımlarıyla sanatın yok oluşunun nedeni
olarak, bu toplumların tüm hedef ideal ve ütopyalarını gerçekleştirmiş olmalarını
göstermektedir. Bilindiği gibi toplumsal hedefler ancak toplumsal (kolektif) çabalarla,
mücadelelerle gerçekleşebilirler. Sanat da her zaman için bu ideal, hedef ve ütopyaların çekici
gücü olmuş, insanlara güç ve moral sağlayan, yaşamlarına anlam kazandıran cesur, marjinal
perspektifler sunabilen bir misyon yüklenmiştir.

Kolektif çabanın gereksiz olduğu durumlarda ise daima bireysel arzu ve isteklerin tatmin
edilmesi ön plana çıkmıştır. Kolektifin hedeflerinin ifadesi olan sanatın işleviyle, bireysel
arzuların tatmini olarak arzulanan sanatın işlevinde farklılıklar olduğunu belirten Oğuz
Adanır, "kollektife ait duyguların Arzu'nun evrenine ait haz, zevk (orgazm), ayartma
biçiminde psiko-fizyolojik kökenli duygular olduğunu söylerken, kollektif arzunun ölmüş
olduğu ortamda ise haz, zevk orgazmın sona erdiğini bu duyguların yerini istek'in ayartılma
isteğinin aldığını, ayartılmanın bilinçli olarak arzulandığını ve buna bağlı olarak fizyolojik
boşalmanın, hoşnutluk keyif gibi fizyo-psikolojik kökenli bireysel denebilecek duyguların
ortaya çıktığını"(2) söyler. Ayrıca kolektif ruhun ölmüş olduğu bir ortamda yani simülasyon
evreninde bireysel arzu ve isteklerdeki eğilim sanatın üretimi yönünde değil de salt tüketimi
yönünde bir eğilimdir. Çünkü bireyin gerek ekonomik, gerek politik, gerekse toplumsal
anlamda tüm sorunları çözümlenmiştir. Ortada ne muhalefet edilecek bir sistem, ne de
gerçekleştirilecek devrimler kalmıştır. Kolektif davranmanın var olma koşulları ortadan
kalkmış ve kolektif davranış biçimleri buharlaşıp gitmiş, yerini bireysel arzu ve isteklere
bırakmıştır. Şimdi kendi içine dönük bir şekilde yaşayan bireyselin arzuladığı tek şey, bu
düzenin sonsuza dek değişmeden sürmesi ve sistem tarafından üretilen sanat diye nitelenen
(salt güzel olan) şeyler tarafından ayartılarak keyif almasının ve fizyo-psikolojik olarak
boşalmasının sağlanmasıdır. Yani bu dönemde sanattan beklenen şey "narkotik" bir etkidir.
Sistem de bunu istemektedir zaten. Çünkü sistem sonsuza dek yinelenecek bir kısır döngü
içine girmiştir. Bu ortamda sanatın kendisi değil, ancak sanat ve estetik adına bir şeyler
üretilmektedir. Anlam ve içeriklerinden arındırılmış, saf estetik biçimler olarak sunulan sanat,
artık hiçbir şeyi dışa vurmaz olur. Her yeni biçim Baujdrillard'ın da dediği gibi,

"yeni geometricilik, yeni dışavurumculuk, yeni soyutlamacılık, yeni figürasyon, hiçbir şey bir
diğerinin karşıtı değil, tüm akımlar bir farksızlık içinde bir arada bulunmaktadır. Bu ortamda
biçimlerin, renklerin ve tüm estetik kavramların özgürleşmesi, tüm kültür ve üslûpların
kaynaşması genel bir estetikleşmeye neden olmakta, medya video, bilgisayar teknolojisi
hemen herkesin yaratıcı olmasına olanak tanımaktadır."(3)

Baudrillard'a göre sanat minimal olmaya, maddesizleşmeye zorlanarak, son bir yüzyıldır yok
oluşunu oynamaktadır. Oysa tüm bunlar olurken diğer yandan her türlü içerikten arınmış saf
bir biçim olarak estetik, tüm yaşam alanlarına aktarılarak maddeleşmektedir. Simülasyon
evreninde, tüm yok olan biçimler gibi sanat da bilinen biçimleriyle yok olurken, estetik
Baudrillard'ın dediği gibi uçsuz bucaksız yapay bir müzede ve zincirinden boşanmış
reklamcılıkta varlığını sürdürecektir.

Baudrillard'a göre sanat ilk krizini geçen yüzyılın ortalarında sanayi nesnesi "salt eşya"
karşısında yaşamıştır. Sanayi makinalarında sonsuz sayıda üretilebilmesi nedeniyle ilk kez
"kullanım" ve "değişim" değerleri dışında yeni bir değer, "gösterge" değeri kazanan "eşya"
böylece büyüleyici, şaşırtıcı ve şok edici bir nitelik kazanmıştır. Sanayi nesnesinin sahip
olduğu bu yeni değer, yani "gösterge" değeri ona bir "aura" kazandırmıştır. Oysa insanoğlu
binlerce yıl büyülenme, bakma, seyretme, arınma gibi psiko-fizyolojik etkileşimleri ve
ritüelleri sanat yapıtları karşısında yaşamıştır. Bu durumda yeni sanayi nesnesi sanat yapıtının
en önemli özelliği olan "gösterge" değerini eline geçirmiştir. Bu da, sanatın yokoluşu
demektir. Ama der Baudrillard, bu kritik ortamda sanatçılar sanayi nesnesini yadsımak yerine
tam tersini yaparak, sanayi nesnesinin taşıdığı gücül enerjileri, şaşırtma, şok etme, ayartma
gibi nitelikleri sanat yapıtına taşımışlardır. Sanat ve estetik'e ait her türlü kural ve biçimin
yadsındığı, sanatçı izlenimlerinin, soyutlamalarının, dünya görüşlerinin özgürce dışa
vurulduğu bu dönemde sanat yapıtları, sanayi nesneleri gibi sergilenmeye başlamış, hatta bazı
sanatçılar Marcel Duchamp'ın yaptığı gibi sıradan, en bayağısından sanayi nesnelerinin
(pisuar, lavabo) benzerlerini galerilerde sergileyerek eşyanın sanat yapıtından ele geçirdiği
"gösterge" değerine karşılık, bu defa eşyayı taklit eden sanat yapıtı eşyaya ait "kullanım
değerini"ni iptal ederek ona karşı radikal bir meydan okuma biçimi keşfetmiştir.

Bu arada sanatçılar sanatsal yaratımdan çok, büyük tartışma ve sansasyonların yaratıcısı olma
gibi yeni bir "yaratı" biçimi keşfedeceklerdir ki, sanatçılar yaşam biçimi, sıradışılığı,
marjinalliği ile bir fenomen olarak alternatif yaşamların yaratıcısı olarak geniş kitlelerin ilgi
odağı olmayı, onları büyülemeyi başaracaklardır. Ancak sanatçı yaratıcılığı, sanat yapıtından
daha çok "kendini sunuş" biçiminin orjinalliği için harcanır hale gelmişti. Yani sanatçı
ürettiklerinden çok, kendisiyle, kendisini üretmesiyle varolabiliyordu. Bu arada fotoğraf ve
sinema, daha sonra da televizyon, sanatçının bu yeni varoluş biçimine hizmet edip
sanatçıların, oyuncuların, müzisyenlerin, dansçıların aynı sanayi nesnesi gibi, birer ticari
nesne halinde sunulmalarına hizmet etmişlerdir. Sanatçı ve sanat yapıtı ticari piyasanın maddi
kurallarını keşfetmiştir artık. Ticari nesneden hiçbir farkları kalmamıştır. Sanat, büyük
paralarla alınıp satılabilmenin ötesinde, kendisi bizzat bir sanayi haline gelmiştir.

Görüldüğü gibi bugün Batıda sanat bir zamanlar olduğu gibi ne bir meydan okuma, ne bir
illüzyon sunma, ne bir başkaldırı, ne bir serüven, ne de bir yanılsama yaratma misyonuyla
yükümlüdür. O tek değer ölçüsünün para olduğu devasa boyutlardaki eğlence ve gösteri
sanayiinin tüm dünyaya pazarlanan bir tüketim nesnesinden başka bir şey değildir