You are on page 1of 19

DÜNYA KLASĐKLERĐ DĐZĐSĐ: 86

SON ĐBNĐ SĐRAC'IN SERÜVENLERĐ


Bu kitabın hazırlanmasında, MEB Fransız Klasikleri dizisinde yayınlanan birinci baskısı temel alınmış ve
çeviri dili günümüz Türkçesine uyarlanmıştır..
Yayına hazırlayan : Egemen Berköz
Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Şubat 2000
CHATEAUBRIAND
SON ĐBNĐ SĐRAC'IN SERÜVENLERĐ
Fransızcadan çeviren:
Nermin Sankur
75. yıl coşkusuyla...

Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat
yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır.
Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde
yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması
demektir. Đşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız.
Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı
olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi
vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak
bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında
daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde
yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk
aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel
girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri
kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden
çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.
Milli Eğitim Bakanı
Hasan Âli Yücel

SUNUŞ

Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma Devrimi'nde, dünya klasiklerinin Hasan Âli Yücel öncülüğünde
dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır.
Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir
"Aydınlanma Kitaplığı'' kazandırmak istedik.
Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya klasiklerini
okurlarımıza sunmaya başladık.
Büyük ilgi gören bu etkinliği Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanmamış -ancak Aydınlanma Devrimi yarıda
kalmasaydı yayınlanacağına kesinlikle inandığımız- dünya klasiklerini de katarak sürdürüyoruz.
Cumhuriyet

CHATEAUBRIAND ÜZERĐNE

François René de Chateaubriand 4 Eylül 1768'de, Bretanyalı soylu bir ailenin çocuğu olarak Saint-Malo'da
doğdu; 4 Temmuz 1848'de Paris'te, ünlü bir yazar ve politikacı olarak öldü. Yalnız ve üzüntülü bir çocukluk
ve gençlik dönemi geçirdi; doğaya tutkunluğunu dile getirdiği ilk şiirlerini 1790 yılında yayınladı. Bu arada
orduya giren Chateaubriand'ın tekdüze yaşamı Fransız Devrimi'yle alt üst oldu; görevli olduğu birlik kraldan
yana çıkıp ayaklanınca, kralcılara katılmayarak Amerika'ya gitti. Yalnızca doğa zenginlikleri ve kızılderililerin
yaşamıyla ilgilendiği Amerika'nın Chateaubriand üzerindeki etkisi derin olmuştur. 1792'de, Fransa'ya döndü
ve Devrimde ülkeden kaçan soyluların kurduğu göçmen ordusuna girerek devrimcilerin ordusuna karşı
savaştı. Çarpışmalarda yaralanıp sağlığı bozulunca Londra'ya sığındı.
Chateaubriand, uzun yıllar sıkıntı içinde yaşadığı Londra'da Essai sur les révolutions ( Devrimler Üzerine
Deneme, 1797 ) adlı kitabını yazdı; sonra da, kızılderili yaşamını ele aldığı Les Natchez adlı romanına
başladı. Bu yapıtını, Fransa'ya döndükten sonra, iki ayrı roman olarak bitirecektir. Bu romanlardan Atala'nın
(1801) konusu uzak ülkelerde geçerken, René (1805) kendi yaşamını anlatmaktadır. Coşumcu yazın
akımının Fransa'daki ilk örnekleri arasında sayılan bu iki roman Chateaubriand'a kısa sürede büyük bir ün
kazandırdı. 1802'de yayınladığı Le Génie du christianisme (Hıristiyanlığın Dehası) adlı yapıtındaysa, sanat
ve uygarlıkta Hıristiyan dininin yerini ve payını göstermeye çalışmıştır.
Fransa'ya dönmekle birlikte, ne yazın, ne de siyasi yaşamında Napoleon'u destekleyen Chateaubriand;
Berlin, Londra ve Roma büyükelçiliklerinde bulunmuş, bir ara da dışişleri bakanlığı yapmıştır. Roma
büyükelçiliğinden ayrıldıktan sonra, 1806 - 1811 yılları arasında, Yunanistan ve Kudüs'ü de kapsayan bir
Doğu yolculuğuna çıktı, bu gezide Đstanbul'a da uğradı. Üç ciltlik L'itinéraire de Paris à Jerusalem (Paris -
Kudüs Yolculuğu, 1811) adlı kitabında bu yolculuğu anlattıktan başka, bir Hıristiyanlık destanı olan Les
Martyrs (Şehitler, 1809) adlı yapıtını da bu geziden esinlenerek yazdı. 1824'te son resmi görevi olan dışişleri
bakanlığından ayrıldıktan sonra, bir yandan krallığa karşı yazılar yazmayı, bir yandan da yazın yapıtları
vermeyi sürdürdü. 1844'te yayınladığı La Vie de Rancé (Rancé'nin Yaşamı) ve başyapıtı sayılan Mémoires
d'Outre-tombe (Mezar Ötesinden Anılar, 1848 - 1850) bu dönemin ürünleridir. Chateaubriand, kendi kişisel
görüşü açısından da olsa, tarihin ve Avrupa kültürünün bir dönemini yorumladığı bu son yapıtıyla, birçok
ünlü yazarı, özellikle Lamartine ve Hugo'yu etkilemiştir.
Chateaubriand'ın 1826 yılında yayınladığı Les Aventures du dernier Abencérage (Son Đbni Sirac'ın
Serüvenleri) adlı bu küçük romanı, Fransız coşumcu yazınının en güzel örneklerinden biridir.

ÖNSÖZ

Son Đbni Sirac'ın Serüvenleri yazılalı aşağı yukarı yirmi yıl oldu. Đspanyolları anlatış biçimim, bu yapıtın
imparatorluk yönetimi altında basılamayışının nedenini yeteri derecede açıklar. Đspanyolların Bonaparte'a
karşı koyuşu, Avrupanın en yiğit erlerini yenmiş olan bu fatihe, silahsız bir ulusun direnişi, o dönemde büyük
ve soylu özverilerden duygulanan yüreklere coşku veriyordu. Saragossa yıkıntıları hâlâ tütüyordu; onun için,
ezilenlerden yana üstü kapalı bir ilgi saymakta haklı olacağı bu övgülere, sansür izin vermezdi.
Avrupa'nın eski göreneklerinin betimi, geçmiş bir dönemin utkularının anımsanması ve en şanlı
hükümdarlarımızdan birinin sarayıyla ilgili anılar, aslında eski krallıktan ve atalarımızın dininden bunca söz
etmeme izin verdiği için pişman olmaya başlayan sansürün pek hoşuna gitmezdi. Durmadan andığım bu
ölüler, yaşayanları gereğinden çok anımsatıyordu.
Tablolarda kişilerin güzelliğini belirtmek için, çoğu kez, kaba saba bir insan resmi çizilir. Bu öyküde, kişilikleri
aynı derecede yüksek, doğallıktan ayrılmayan, tutkularıyla birlikte ülkelerinin göreneklerini ve önyargılarını
koruyan üç erkeği betimlemek istedim. Kadının kişiliği de, aynı ölçüler içinde belirtilmiştir. Düşlem dünyasına
girdiğimiz zaman, hiç değilse bu dünya bizi gerçek yaşamın bayağılıklarından kurtarmalıdır.
Bu öykünün, yurdundan uzak kalmanın acılarını duymuş ve içinden yurduna tümüyle bağlı bir insanın yapıtı
olduğu kolayca anlaşılır.
Gırnata'nın ve Elhamra'nın, Kurtuba Kilisesi'nden başka bir şey olmayan ve kiliseye çevrilen bu caminin
görünümlerini kendi gözlerimle yerinde görerek betimledim. Bu betimler, "Paris-Kudüs Yolculuğu" adlı
yapıtımdaki şu satırlara bir ek gibidir:
"Cadix'ten Kurtuba'ya gittim. Bugün, bu kentin kilisesi olan camiyi hayranlıkla seyrettim. Şairlerin mutluluk
ülkesi saydıkları eski "Bètique"yi dolaştım. Andujar'a kadar çıktım ve aynı yoldan Gırnata'ya döndüm.
Elhamra bana, Yunanistan'ın tapınaklarından sonra bile seyredilmeye değer göründü. Gırnata vadisi pek
şirindir ve Sparta vadisine çok benzer. Magriplilerin böyle bir ülkeyi yitirdiklerine yanmaları kolayca anlaşılır."
("Paris-Kudüs Yolculuğu", VII. ve sonuncu bölüm.)
Bu öyküde sık sık Zegrinlerle Đbni Siraclar arasındaki serüvenin sözü geçer. Bu serüven öyle iyi bilinir ki, bu
konuda burada bilgi vermeyi gereksiz buldum. Aslında, öyküde de konunun anlaşılması için yeterince ayrıntı
vardır.

Chateaubriand

SON ĐBNĐ SĐRAC'IN


SERÜVENLERĐ
Son Gırnata hükümdarı Abdullah atalarının ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığı zaman, Padul Dağı'nın
tepesinde durakladı. Bu yüksek yerden deniz görünüyordu. Talihsiz hükümdar Afrika'ya gitmek üzere, işte o
denizden gemiye binecekti. Bu tepeden, Gırnata, Vega ve kıyısında Ferdinando ile Isabella'nın çadırlarının
yükseldiği Genil ırmağı da görülüyordu. Bu güzel ülkeyi ve hâlâ şurada burada Müslümanların mezarlarının
yerlerini belirten servileri görünce Abdullah ağlamaya başladı. Eskiden buyruğunda olan büyüklerle birlikte
arkasından gelen annesi Ayşe Sultan, ona: "Erkek gibi koruyamadığın ülke için şimdi dişi gibi ağla!" demişti.
Dağdan indiler ve Gırnata sonsuza dek gözlerinin önünden silindi.
Hükümdarlarının sonunu paylaşan Đspanya Magriplileri, Afrika'da dağıldılar. Gomeles ve Zegri boyları,
kökenleri olan Fas kırallığında; Vanegalarla El Abbaslar, Oran'dan Cezayir'e dek kıyıda yerleştiler. Đbni
Siraclar ise Tunus çevresinde kaldılar. Kartaca yıkıntılarının karşısında bir boy kurdular; bu boy bugün de,
göreneklerinin inceliği ve yasalarının yumuşaklığıyla, Afrika Araplarından ayırt edilir.
Bu aileler yeni yurtlarında, eski yurtlarının anısını yaşattılar. "Gırnata cenneti", belleklerinden hâlâ
silinmemişti. Memedeki çocuklara anneleri bu cenneti anar, ninni yerine onları Đbni Siracların ve Zegrilerin
türküleriyle uyuturlardı. Her beş günde bir Gırnata'ya doğru dönerek camide dua ederlerdi; sevgili kullarını
yeniden o mutluluk ülkesine kavuşturması için Tanrıya yalvarırlardı. Lotophagosların (1) ülkesinin meyveleri,
suları, yeşilliği ve parlak güneşi, yurtlarından edilmiş bu insanların gözünde yoktu. Al Kuleler'in (2) uzağında
ne tatlı meyveler ve duru pınarlar, ne taze yeşillik, ne de bakılmaya uygun güneş bulunurdu. Yurtlarından
kovulmuş bu insanlardan birine Bagrada Ovaları gösterilecek olsa, başını sallar ve içini çekerek: "Aah,
Gırnata!" derdi.
Özellikle Đbni Siraclar, yurtlarına en duyarlı anılarla bağlıydılar. Utkularına sahne olan ülkeden ve
dövüşürlerken "onur ve aşk" haykırışlarıyla inlettikleri kıyılardan yüreklerine işleyen bir acıyla ayrılmışlardı.
Çiftçi boyları arasında başlarına tulga giyemedikleri ve çöllerde mızrak kullanmadıkları için, kendilerini
Araplarda askerlik kadar ilgi gören tıp bitkilerini incelemeye vermişlerdi. Böylece, zamanında yaralar açan bu
savaşkan insanlar şimdi o yaraları iyi etme sanatıyla uğraşıyorlardı. Bu sanatla uğraşmada eski erdemlerinin
bir izi kalmıştı. Çünkü, bu soylu savaşçılar, yere serdikleri düşmanlarının yaralarını çoğunlukla kendileri
sararlardı.
Zamanında saraylarda oturmuş olan bu ailenin kulübesi, Mamelife Dağı'nın eteğindeki öteki göçmenlerin
köyünde değildi. Bu kulübe, deniz kıyısında, Kartaca yıkıntıları arasında, Saint Louis'nin küller üzerinde
öldüğü ve bugün bir Müslüman tekkesi görülen o yerde kurulmuştu. Duvarlarında, mavi zemin üzerine bir
kenti topuzla yıkan iki yabanıl adamın resminin olduğu aslan derisinden kalkanlar asılıydı. Bu simgenin
çevresinde Đbni Siracların işareti olan şu sözcükler okunuyordu: "Bu nedir ki!" Mavi ve beyaz küçük
bayraklarla süslü mızraklar, bornuzlar, satenden yırtmaçlı gömlekler kalkanların yanına dizilmiş, hançerlerle
palaların arasında parlıyordu.
Ötede beride zırhlı eldivenler, mücevherlerle süslü gemler, gümüşten geniş üzengiler, kınları prenseslerin
eliyle işlenmiş uzun kılıçlar ve Yseultlerin, Genièvrelerin, Orianeların bir zamanlar yiğit şövalyelere taktıkları
altın mahmuzlar asılıydı.
Masalarda, bu utku ganimetleri arasında, dingin bir yaşamın belirtileri bulunuyordu. Bunlar Atlas Dağlarının
tepelerinden ve Za'ra Çöllerinden koparılmış bitkilerdi. Hatta birçoğu Gırnata ovasından getirilmişti. Bu
bitkilerin kimileri beden acılarına iyi gelir; daha başkalarının da ruh acılarına bile etkisi olduğu söylenirdi. Đbni
Siraclar, bunlardan özellikle boşuna çekilen dertleri gidermeye yarayanlara, çılgın düşlemleri ve her zaman
doğup her zaman düşlem kırıklığına uğrayan mutluluk umutlarını dağıtanlara düşkündüler. Ne yazık ki bu
bitkilerin birbirlerine karşıt özellikleri vardı. Çoğu kez bir yurt çiçeğinin kokusu, yurtlarından edilmiş bu soylu
insanlara bir tür zehir etkisi yapardı.
Gırnata'nınyitirilmesinden beri yirmi yıl geçmişti. Bu kısa zamanda, on dört Đbni Sirac yeni bir iklimin etkisine,
göçebe yaşamın sıkıntılarına ve hele insanı içten içe kemiren üzüntüye kurban gitmişlerdi. Bu ünlü ailenin
bütün umudu, tek bir variste toplanmıştı. Adı Đbni Hamit olan bu genç, Zegrilerce Sultan El Fahime'yi baştan
çıkarmakla suçlanan bir Đbni Sirac'ın adını taşıyordu. Güzelliği, gözüpekliği, inceliği ve atalarının yüce
gönüllülüğünü kendinde toplamıştı. Yüzünde mertçe katlanılan yıkımın verdiği hafif bir üzünç anlatımıyla tatlı
bir çekicilik vardı. Babasını yitirdiği zaman henüz yirmi iki yaşındaydı. O zaman, gönlünün bir gereksinmesini
karşılamak ve annesinden özenle gizlediği bir kararı yerine getirmek için, atalarının ülkesini ziyarete karar
vermişti.
Tunus'un bir iskelesinden gemiye bindi. Uygun bir rüzgâr onu Kartaca'ya ulaştırdı. Gemiden iner inmez
Gırnata yolunu tuttu. Sierra Nevada kayalıklarının arasında ilaçlık ot toplamaya gelen bir hekim olduğunu
söylüyordu. Uysal bir katır, onu yavaş yavaş bir zamanlar Đbni Siracların azgın küheylanlar üstünde uçtuğu
ülkeye doğru götürüyordu. Önde giden bir kılavuz, çıngıraklarla ve renk renk yün püsküllerle süslü iki katırı
güdüyordu. Đbni Hamit büyük fundalıkların ve Murcia Đli'nin palmiye ormanlarının arasından geçti. Kocamış
olan bu palmiyeleri atalarının diktiği yargısına vardı ve yüreği burkuldu. Bir yanda, Hıristiyanlarla Magripliler
arasındaki savaş sırasında, bir nöbetçinin gözetleme yeri olan bir kule yükseliyordu; beri yanda, Magriplilerin
mimari biçeminde bir yıkıntı görülüyordu. Bütün bunlar Đbni Hamit için ayrı birer acı kaynağıydı. Katırından
iniyor, bitki arama bahanesiyle, doya doya ağlayabilmek için bu yıkıntıların arasına saklanıyordu. Sonra,
kervanın çıngırak sesleriyle kılavuzun tekdüze türküsünü dinleyip düşlemlere dalarak yoluna gidiyordu.
Kılavuz, katırlarını dehlemek için onlara "güzelim, yiğidim" diyor ya da "hımbıl, inatçı" diye bağırarak
paylıyordu. Uzun şarkısı ancak bu sözlerle bölünüyordu.
Đşlenmemiş sapsarı ovalarda, bir çobanın sanki bir orduyu yönlendirirmiş gibi güttüğü koyunlar, tek tük
yolcular, yolu şenlendireceğine daha ıssız, daha gamlı gösteriyordu. Bu yolcuların hepsinin belinde kılıçları
vardı. Bir pelerine bürünmüşler, başlarına yüzlerini yarı örten, kenarları aşağı doğru kıvrık geniş şapkalar
giymişlerdi. Geçerken Đbni Hamit'e selam veriyorlardı. O da, onların bu soylu selamlarından yalnızca Tanrı,
Hazreti Đsa ve şövalye sözlerini seçebiliyordu. Akşam olunca, Đbni Sirac hanlarda, yabancıların arasında,
onların saygısız meraklarıyla rahatsız edilmeden oturabiliyordu. Kimse onunla konuşmuyordu. Sarığı, giysisi,
silahları hiçbir ilgi uyandırmıyordu. Đspanya Magriplilerinin güzel yurtlarını yitirmeleri Tanrı'nın yazısı olduğu
için, Đbni Hamit bu ağırbaşlı fatihlere saygı duymaktan kendisini alamıyordu.
Yolculuğunun sonunda, Đbni Sirac daha yeğin coşkulara kapılacaktı. Gırnata, Sierra Nevada Dağları'nın
eteğinde, derin bir vadinin ayırdığı iki yüksek tepe üzerinde kurulmuştur. Vadinin dibinde ve tepelerin
yamaçlarında yapılmış evler kente yarılmış bir nar biçimi verdiği için, ona bu ad takılmıştır. (3) Birinin
sularında altın zerreleri, ötekininkinde gümüş kumlar sürüklenen, Genil ve Duro adlı iki çay tepelerin
eteklerini yalar, sonra birleşip Vega adı verilen sevimli bir ovanın ortasından kıvrıla kıvrıla akar. Gırnata'nın
eteklerindeki bu ova bağlarla ve nar, incir, dut, portakal bahçeleriyle kaplıdır. Çevresini, biçimi ve rengi çok
güzel olan dağlar sarar. Son derece duru bir gök, temiz ve hoş bir hava, insanın içine öyle tatlı bir uyuşukluk
verir ki, yalnızca geçip gitmekte olan yolcu bile bunun etkisinde kalır. Đnsana öyle gelir ki, gerçek olmak için
aşkın her zaman şan ve onura bağlı kalması gerekmeseydi, bu ülkede aşk duyguları yiğitlik tutkularını
boğardı.
Đlk Gırnata evlerinin damlarını gördüğü zaman, Đb
‾‾‾‾‾‾‾
(1) Homeros'a göre, eski Afrika'nın Lhotus yemişi yiyerek geçinen bir boyu.
(2) Gırnata Sarayı'nın kuleleri.
ni Hamit'in yüreği öyle yeğin bir biçimde çarpmaya başladı ki, katırını durdurmak zorunda kaldı. Kollarını
göğsünde kavuşturdu, gözlerini kutsal kente dikerek sessiz ve kıpırtısız kaldı. Kılavuz da durdu. Đspanyollar
yüksek duyguları kolayca sezerler; adam bu durumdan duygulanmış göründü; Magriplinin yeniden eski
yurdunu gördüğünü tahmin etti. Sonunda Đbni Sirac söze başlayarak:
"Kılavuz," dedi, "Bahtın açık olsun! Benden gerçeği gizleme; çünkü sen doğduğun gün, deniz dalgasızdı ve
ay hilal biçimini alıyordu. Yeşil bir ormanın üzerinde yıldızlar gibi parlayan bu kuleler nedir?"
Kılavuz: "Elhamra" diye yanıt verdi.
Đbni Hamit: "Ya öbür tepenin üstündeki öteki saray?" diye sordu.
Đspanyol: "Bu Cennetülarif'tir," dedi. "Bu sarayda mersin ağaçları dikilmiş bir bahçe vardır. Burada sultan El
Fahime ile Đbni Siracın birlikte yakalandığı söylenir. Daha ötede görülen El Beyza'dır. Daha yakınımızdakiler
de Al Kuleler'dir."
Kılavuzun her sözü Đbni Sirac'ın yüreğini parçalıyordu. Atalarının anıtlarını tanımak için yabancılara
gereksinme duymak, aile ve dostlarının geçmişini ilgisiz kimselerin ağzından dinlemek ne acı şeydir.
Kılavuz, Đbni Hamit'in düşüncelerine son vererek: "Yürüyelim efendimiz, yürüyelim," dedi. "Tanrı'nın yazgısı
böyleymiş. Gücünüz kırılmasın. Bugün bile Birinci François, Madridimizde tutsak değil midir? Yüce Tanrı
böyle yazmış." Şapkasını eline alarak istavroz çıkardı. Sonra katırlarını dürttü. Đbni Sirac da kendi katırını
mahmuzlayarak: "Böyle yazılmış" diye bağırdı. Sonra Gırnata'ya doğru inmeye başladılar.
Son Gırnata Kralı'nın zamanında, Calatrava başşövalyesiyle Musa arasındaki çarpışmada ünlü olan büyük
dişbudak ağacının yanından geçtiler; El Meydan Gezisi'ni dolaştılar ve kente Elvire Kapısı'ndan girdiler.
Rambla'yı tırmanarak, biraz sonra, mimarisi Magripli biçeminde olan, çevresi evlerle çevrili bir alana vardılar.
Bu alanda, Vega ipeği almak için sürüyle Gırnata'ya gelen Afrika Araplarının kaldığı bir han vardı. Kılavuz
Đbni Hamit'i oraya götürdü.
Đbni Sirac çok heyecanlı olduğu için orada dinlenemedi; yurt aşkıyla kıvranıyordu. Yüreğini alt üst eden
duygulara dayanamayarak, gece yarısı Gırnata sokaklarında başıboş dolaşmak üzere çıktı. Yaşlıların ona
birçok kez betimlediği anıtlardan kimilerini gözleri ve elleriyle tanımaya çalışıyordu. Karanlıklarda fark ettiği
şu yüksek yapının duvarları, belki de, bir zamanlar Đbni Siracların bir eviydi. Gırnata'nın ününü göklere
çıkaran o eğlenceler, belki de bu sessiz alanda yapılmıştı. Bir yandan, sırmalı kumaştan üniformalarıyla
süvariler geçiyor; öte yandan çiçekler ve silahlarla yüklü kadırgalar, ağızlarından ateşler saçan ve içlerinde
ünlü savaşçıları gizleyen ejderler ilerliyordu; bunlar zevkin ve inceliğin buluşu olan özelliklerdi.
Ama ne yazık! Đbni Hamit'in çevresinde, boynuz ve madeni boru sesleri ve aşk şarkılarının yerine derin bir
sessizlik vardı. Bu sessiz kentin halkı değişmişti; artık yenenler yenilenlerin yataklarında yatıyorlardı.
Gücüne giden genç Magripli: "Demek bu gururlu Đspanyollar, atalarımı buradan sürüp şimdi onların çatıları
altında uyuyorlar!" diye bağırdı. "Bense, bir Đbni Sirac olduğum halde, kimsesiz, bir başıma, bir yabancı gibi
atalarımın sarayının kapısında bekliyorum!"
O zaman Đbni Hamit, insanların yazgısı, talihin cilveleri, devletlerin çöküşü ve sonuçta zevk ve sefa içinde
yaşarken düşmanlarının baskınına uğrayarak birdenbire çiçekten çelenkleri alınıp yerine zincire vurulan
Gırnata üzerine düşüncelere daldı. Yangın çıkınca, bir şölen sofrasından süsleri perişan bir durumda
kaçışan çağrılılar gibi, yurttaşlarının, yuvalarını bırakarak bayramlık giysileriyle kaçıştıklarını görür gibi
oluyordu.
Bütün bu düşlemler, bütün bu düşünceler, Đbni Hamit'in ruhunda birbirini kovalayarak yığılıyordu. Đçi acı ve
yazıklanmayla dolu olarak, onu özellikle Gırnata'ya getiren düşünceyi gerçekleştirmeyi düşünüyordu. Bunları
düşünürken gün doğmuştu. Đbni Sirac yolunu şaşırmıştı. Handan uzakta, kentin dış mahallelerinden birinde
bulunuyordu. Her yer uyuyordu; sokakların sessizliğini hiçbir gürültü bozmuyordu. Evlerin kapıları ve
pencereleri kapalıydı. Yalnızca bir horozun sesi, yoksul evlerde didinme, yorulma zamanının geldiğini
duyuruyordu.
Yolunu bulamadan uzun süre dolaştıktan sonra, Đbni Hamit bir kapının açıldığını duydu. Eski
manastırlarımızdaki Got kraliçelerini temsil eden yontular gibi giyinmiş bir genç kadının kapıdan çıktığını
gördü. Kara kehlibarlarla süslü kara yeleği, ince belini kıskıvrak sarmıştı. Dar ve düz olan kısa etekliğinin
altından ince bacaklarıyla güzel ayakları görülüyordu. Başında da kara, ipek bir örtü vardı. Sol eliyle bu
örtüyü çenesinin altından bir yaşmak gibi öyle kavuşturmuştu ki yalnızca iri gözleriyle gül gibi ağzı
görünüyordu. Dadısı arkasından geliyor, önünden giden genç bir uşak da yakarı kitabını taşıyordu. Onun
renklerine bürünmüş iki hizmetlinin biraz geriden izlediği bu tanımadığı güzel kadın, yakınlardaki bir
manastırın çanlarının haber verdiği sabah yakarısına gidiyordu.
Đbni Hamit, Đsrafil'i ya da Hurilerin en gencini gördüğünü sandı. Şaşkınlığı ondan az olmayan Đspanyol kızı
da, sarığı, giysisi ve silahları soylu yüzünü daha da güzelleştiren Đbni Sirac'a bakıyordu. Đlk şaşkınlığı
geçince, bu yabancı adama, ülkesinin kadınlarına özgü ince
‾‾‾‾‾‾‾
(3) Kentin Đspanyolca adı olan "Grenada" sözcüğü, "nar" anlamındadır.
likli bir eda ve serbestlikle yanına yaklaşması için işaret etti. Ona: "Magripli efendi," dedi. "Gırnata'ya yeni
gelmişe benziyorsunuz; yolunuzu şaşırmış olmayasınız?"
Đbni Hamit şöyle yanıt verdi: ''Ey çiçekler ecesi, erkek gözlerinin şenliği, bütün Gürcü erdenlerinden daha
güzel olan Hıristiyan cariyesi; tahminin doğrudur. Bu kentte bir yabancıyım. Bu sarayların arasında yiterek
Magriplilerin hanını bulamadım. Muhammet senden razı olsun ve sana gösterdiğin konukseverliğin ödülünü
versin."
Đspanyol kızı en tatlı gülümseyişiyle: "Magripliler kibar iltifatlarıyla ünlüdürler," diye yanıt verdi. "Ama ben ne
çiçekler ecesiyim, ne cariye, ne de Muhammet'in gözüne girmekten hoşlanırım. Peşimden gelin beyoğlu, sizi
Magriplilerin hanına götüreyim."
Kibar bir yürüyüşle Đbni Sirac'ın önünden giderek, onu hanın kapısına dek götürdü. Eliyle orayı gösterdi,
sonra bir sarayın arkasında gözden yitti.
Đnsanın erincini yitirmesi ne kolay şeydir. Artık Đbni Hamit'in gönlünde yurt sevgisinden başka bir şey daha
vardı. Gırnata onun için ıssız, bırakılıp gidilmiş, gözü yaşlı, bomboş bir kent değildi. Orayı her zamanki gibi
seviyor, ama yıkıntıları yeni bir sihirle güzelleşmiştir. Şimdi atalarının anısına başka bir çekicilik katılmıştır.
Đbni Hamit, Đbni Siracların, içinde atalarının yattığı mezarı bulmuştu. Ama yakarıp secdeye kapanarak ataları
için gözyaşı dökerken, Đspanyol kızının arasıra bu mezarlardan geçtiğini düşünüyor ve yatan atalarını daha
az karayazılı buluyordu.
Atalarının ülkesine yaptığı bu ziyaretten başka bir şey düşünmek istemiyordu, ama boşuna; şafak sökerken,
Duro'nun ve Genil'in yamaçlarını dolaşıyordu; ama ne yapsa boştu. Şimdi aradığı çiçek o güzel Hıristiyan
kızıydı. Güzelliğine vurulduğu kadının evini bulabilmek için o zamana dek boşu boşuna nasıl da uğraşmıştı.
Tanrısal kılavuzunun kendisini dolaştırdığı yollardan kaç kez, yeniden geçmeye çalıştı. Kaç kez Đspanyol
kızının evinin yanında işittiği horozun ötüşünü ve çanın sesini tanır gibi oldu. Bu gibi görüntülere aldanarak,
hemen o yöne doğru koşuyor; ama sihirli saray karşısına çıkmıyordu. Gırnata kadınlarının bir örnek
giyinişleri sık sık ona bir an umut veriyordu. Uzaktan, bütün Hıristiyan kadınları gönlünün sultanına
benziyordu. Yakındansa, hiçbirinde onun ince edası ve güzelliği yoktu. Sonunda, Đbni Hamit yabancı kadını
bulabilmek için kiliseleri dolaşmış; Isabella ile Ferdinando'nun mezarına dek sokulmuştu. Bu, şimdiye dek
aşk uğrunda katlandığı en büyük özveriydi.
Bir gün, Duro Vadisi'nde ot topluyordu. Vadinin çiçeklerle süslü güney yamacında, Elhamra'nın duvarları ve
Cennetülarif'in bahçeleri bulunuyordu. Kuzey yamacında, El Beyza Sarayı, güzel meyve bahçeleri ve
kalabalık bir halkın yaşadığı mağaramsı kulübeler vardı. Vadinin batı ucunda meşelerle servilerin ortasında,
toplu bir biçimde, Gırnata'nın çan kuleleri yükseliyordu. Doğu yandaki ucunda, kayalıkların tepelerinde
manastırlar, keşiş tekkeleri, eski Illiberia'dan birkaç yıkıntı ve uzaklarda, Sierra Nevada Dağlarının tepeleri
görülüyordu. Bu dar vadinin ortasından Duro Irmağı akıyor ve ırmak boyunca serin değirmenler, gürültülü
çağlayanlar, Romalılardan kalma bir su bendinin yıkık kemerleriyle Magripliler zamanından kalma bir
köprünün yıkıntıları görünüyordu.
Đbni Hamit yalnızlığın tadını çıkarabilmek için ne yeterince mutlu, ne de yeterince mutsuzdu. Bu büyülü
yerlerde, ilgisiz ve dalgın, dolaşıyordu. Gelişigüzel gezerken El Beyza'nın bulunduğu tepenin yamacında
kıvrılıp giden ağaçlıklı bir yola saptı. Biraz sonra karşısına, bir küçük portakal bahçesinin içinde bir köşk çıktı.
Bahçeye yaklaşırken gitar seslerine karışan bir insan sesi duyuldu. Bir kadının sesiyle yüzünün biçimi ve
bakışları arasında, seven bir erkeği asla yanıltmayan bir ilişki vardır. Đbni Hamit: "Bu benim hurimdir," dedi ve
yüreği çarparak yeniden dinlemeye koyuldu. Şarkıda birçok kez yinelenen Đbni Sirac adını işitince yüreği
hızla çarpmaya başladı. O tanımadığı kadın, Đbni Siraclarla Zegrilerin öyküsünü anlatan bir Kastilya şarkısı
söylüyordu. Đbni Hamit coşkusuna karşı koyamaz oldu, mersin ağacından yapılmış çiti aştı ve kendisini
birkaç genç kadının arasında buldu: Kadınlar çığlıklar kopararak kaçıştılar. Şarkı söylemiş olan ve gitarını
hâlâ elinde tutan Đspanyol kızı: "Bu Magripli beyidir!" diye bağırarak arkadaşlarını geri çağırdı. Đbni Sirac: "Ey
peri kızı, öğle sıcağında pınar arayan bir Arap gibi seni arıyordum. Gitarının sesini duydum; yurdumun
yiğitlerini övüyordun. Seni güzel sesinden tanıdım. Đbni Hamit'in yüreğini ayaklarının dibine koyuyorum,"
dedi.
Donya Blanca: "Ben de sizi düşünerek Đbni Siracların türküsünü söylüyordum. Sizi gördüğümden beri bu
Magripli yiğitlerinin de size benzediğini tahmin ettim," diye yanıt verdi.
Bu sözleri söylerken yanakları hafifçe kızardı; Đbni Hamit, genç Hıristiyan kızının ayaklarına kapanarak, ona
kendisinin Đbni Siracların sonuncusu olduğunu söylemek istedi. Ama, sakınarak biraz durakladı. Gırnata'da
çok ünlü olan adının valiyi kaygılandıracağından çekiniyordu. Đspanyollarla Araplar arasındaki savaş henüz
bitmişti. Bu anda bir Đbni Sirac'ın ortaya çıkması Đspanyolları haklı olarak korkutabilirdi. Gerçi Đbni Hamit'in,
böyle tehlikelere aldırış ettiği yoktu, ama Don Rodrigo'nun kızından sonsuza dek ayrılmak zorunda kalmak
düşüncesi onu titretiyordu.
Donya Blanca, Kont Gormez de Gormas'ın kızı Chimene'yle Bivarların Seyyit'inden (4) gelen bir ailenin
kızıydı. Güzel Valencia fatihinin torunları, Kastilya sarayının iyilikbilmezliği yüzünden son derece yoksul
düşmüştü. Dahası, o denli adları işitilmez olmuştu ki, yüzyıllarca soylarının tükenmiş olduğu sanılmıştı.
Ancak, Gırnata'nın ele geçirilmesi sırasında, Bivarlar soyundan, Blanca'nın dedesi olan son oğul, soyundan
sopundan çok yararlığıyla kendini göstermişti. Kafirlerin kovulmasından sonra, Ferdinando, Seyyit'in
torunlarına birçok Magripli ailesinin mal ve mülkünü bağışlayıp ona Santa-Fe Dukası sanını verdi.
Gırnata'da yerleşen Duka, genç yaşta öldü. Ardında yalnızca bir oğul bıraktı; o da o zaman evli olan,
Blanca'nın babası Don Rodrigo idi.
Don Rodrigo'nun karısı Donya Theresa de Xeres bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Ona, doğar doğmaz
bütün ataları gibi, Don Rodrigo adı verildi. Ama babasından ayırt edilmesi için Don Carlos diye çağrıldı. Don
Carlos'un genç yaşından beri gözünün önünde olup bitenler, henüz çocuk sayılacak çağda karşılaştığı
tehlikeler, aslında ağırbaşlı olan yaratılışını daha ciddi, daha sert yapmıştı. Cortez'in (5) arkasından
Meksika'ya gittiğinde, ancak on dört yaşındaydı. Bu şaşırtıcı serüvenin bütün acı olaylarına tanık olmuş;
bütün tehlikelerine göğüs germişti. O zamana kadar adı duyulmamış bir dünyanın son hükümdarının
düşüşünü görmüştü. Bu yıkımdan üç yıl sonra Don Carlos, sanki gözüpek ve onurlu bir kralın talihsizliğe
kurban gittiğini görmek istermiş gibi, Avrupa'da Pavia meydan savaşında bulunmuştu.
Yeni bir dünyayı görmesi, o zamana dek aşılmamış denizlerde yaptığı uzun yolculuklar, yazgının büyük
değişmelerine tanık olması, Don Carlos'un üzünçlü ve dindar düşlemgücünü yeğin bir biçimde sarsmıştı.
Calatrava Şövalye Tarikatı'na katılmış, Don Rodrigo'nun ricalarına karşın evlenmemeye karar vermiş, bütün
mal ve mülkünü kızkardeşine bırakmıştı.
Don Carlos'tan çok daha genç olan kızkardeşi Blanca de Bivar'ı babası pek çok severdi. Annesini yitirmişti.
Đbni Hamit Gırnata'ya geldiğinde, genç kız on sekizine yeni basmıştı. Bu alımlı kadın çok çekiciydi; sesi çok
tatlıydı ve dans ettiğinde rüzgâr gibi uçardı. Kimileyin büyüleyici bir tavırla, Armide gibi bir arabayı sürmekten
hoşlanır; kimileyin ormanlarda Tristan'a ve Galaor'a görünen o sihirli periler gibi Endülüs küheylanlarının
sırtında uçardı. Bu genç kızı; Atina'da olsaydı, Aspasya; Paris'te olsaydı, o dönemde sarayda parlamaya
başlamış olan Diane de Poitiers sanırlardı. Onda, bir Fransız kadınının çekiciliğiyle birlikte bir Đspanyol
kadınının tutkusu vardı. Doğal olarak şuhluğu, gönlündeki duyguların sağlam, sevdiğine bağlı, güçlü ve
soylu olmasına engel değildi.
Đbni Hamit bahçede göründüğü zaman, genç Đspanyol kızlarının bağrışmalarını duyan Don Rodrigo koşup
gelmişti. Blanca: "Baba, işte size söz ettiğim Magripli beyi... Şarkı söylediğimi duymuş ve beni tanımış. Ona
yolunu gösterdiğim için bana teşekkür etmek üzere bahçeye girmiş," dedi.
Santa Fe Dukası, Đbni Sirac'ı, Đspanyolların ciddi olmakla birlikte saf gönüllü inceliğiyle karşıladı. Bu ulus ruh
düşkünlüğünü ve düşüncelerin aşağılığını gösteren bayağı tavırları ve sözleri bilmez. Köylünün ve efendinin
dili, selamlaşması, görenek ve gelenekleri aynıdır. Bu ulusun yabancılara karşı gösterdiği güven ve eliaçıklık
nasıl sınırsızsa, aldatıldıkları uğradıkları zaman öçleri de öyle ürkünç olur. Gözüpek birer yiğit ve son derece
sabırlı olan bu insanlar, talihsizliğe boyun eğmezler; onu ya yener, ya da altında ezilirler. Zekâları ve zevkleri
pek ince olmasa bile, duygularının coşkunluğu, düşüncelerinin coşkunluğundan ve inceliğinden doğan
anlayışın yerini tutar. Gününü konuşmadan geçiren, bir şey görmeyen ve bundan üzülmeyen, bir şey
okumamış, incelememiş ve karşılaştırmamış olan bir Đspanyol, yıkım anında gereken gücü, alacağı
kararların büyüklüğünde bulur.
O gün, Don Rodrigo'nun doğum günü olduğu için Blanca, bu güzel köşkte, babası için Tertulia denen küçük
bir eğlence düzenlemişti. Santa Fe Dukası, Đbni Hamit'e genç kadınların arasında oturmasını önerdi;
yabancı adamın sarığı ve entarisi kadınların hoşuna gidiyordu. Kadife yastıklar getirildi. Đbni Sirac bunların
üzerine bağdaş kurarak oturdu; ona, ülkesiyle ve başından geçen serüvenlerle ilgili sorular soruldu. Bunlara
neşeli ve nükteli yanıtlar verdi. Pek temiz bir Kastilya lehçesi konuşuyordu. Hemen her zaman "siz" yerine
"sen" dememiş olsaydı, bir Đspanyol'dan farkı kalmayacaktı. Bu sözcüğü öyle tatlı bir söyleyişle söylüyordu
ki, genç adam arkadaşlarından biriyle konuştuğunda Blanca elinden olmadan üzülüyordu.
Sütlü kakao, meyve ezmesiyle kar gibi ak, sünger gibi hafif ve gözlü olan şekerli küçük Malaga ekmekleri
getiren birçok uşak göründü. Bunlar yendikten sonra Blanca'ya, en usta çengileri bile gölgede bıraktığı
simgesel danslardan birini oynaması için ricada bulundular. Genç kız, arkadaşlarının üstelemelerine
dayanamayarak oynamak zorunda kaldı. Đbni Hamit ağzını açmamış, ama susan ağzı yerine yalvaran
gözleri konuşmuştu. Blanca, Đspanyolların Magriplilerden öğrendikleri Zambra denen anlamlı bir dansı seçti.
Genç kadınlardan biri, gitarıyla bu yabancı oyun havasını çalmaya başladı. Don Rodrigo'nun kızı, başındaki
örtüyü çıkararak ak ellerine abanoz kastanyetler taktı. Kara saçları, su mermeri gibi ak olan boynuna
dalgalar halinde döküldü. Ağzı ve gözlerinin içi hep birlikte gülüyordu. Yüreğinin coşkusuyla yüzünün rengi
pembeleşti. Birdenbire, kastanyetleri şakırdatıp üç kez tempoyu vurdu. Zambra şarkısını gitarla birlikte
söyledikten sonra, şimşek gibi ortaya atıldı.

‾‾‾‾‾‾‾
(4) Corneille'in tragedyasında öyküleri anlatılan kişiler.
Adımlarında ne değişiklikti o! Duruşlarında ne in
celikti o! Kolları kimileyin birdenbire yukarıya kalkıyor; kimileyin gevşeyerek iki yanına düşüyordu. Kimi
zaman, sarhoşa dönmüş gibi ileri atılıyor, sonra acı içinde kıvranır gibi geri çekiliyordu. Görülmeyen birini
çağırır gibi başını çevirerek, çekingen bir tavırla, yeni bir kocanın öpüşüne al yanağını uzatıyor; sonra
utanarak kaçıyordu. Yeniden canlı ve mutlu bir edayla geri dönüyor; soylu ve sanki savaşçı adımlarla
ilerliyor; yeniden çimenlerin üzerinde uçarak dönmeye başlıyordu. Oyunu, şarkısı ve gitarı eşsiz bir uyum
içindeydi. Blanca'nın hafifçe boğuk olan sesinde insanı ta içinden kavrayan tuhaf bir eda vardı. Đç
çekişlerinden, canlı devinimlerinden, üzünçlü nakarattan, birdenbire kesilekalan şarkılardan oluşan Đspanyol
müziği, garip bir üzünç ve neşe karışımıdır. Bu müzik ve bu dans, Đbni Sirac'ın yazgısını kesin olarak belli
etti. Bu güzel şeyler, daha az yaralı bir yüreği bile büyülemeye yeterdi.
Akşam üzeri Duro Vadisi'nden Gırnata'ya dönüldü. Đbni Hamit'in terbiyeli ve soylu davranışlarından hoşlanan
Don Rodrigo, olağanüstü Doğu masallarını Blanca'ya anlatmak üzere sık sık geleceğine söz almadıkça onu
bırakmadı. Son derece mutlu olan Magripli,

‾‾‾‾‾‾‾
(5) Meksika'yı ele geçiren Đspanyol denizcisi.
Santa Fe Dukası'nın önerisini kabul etti ve hemen ertesi gün, gün ışığından daha çok sevdiği kızın konağına
gitti.
Blanca'nın böyle bir duyguya kapılacağını hatırına getirmemesi onu sevmeye başlamasında özellikle etkili
oldu. Bir kafiri, bir Magripli'yi, bir yabancıyı sevmek ona öyle garip geliyordu ki, damarlarına karışmaya
başlayan bu zehire karşı hiçbir önlem almamıştı. Ama, bu sevginin belirtilerini görür görmez, tam bir Đspanyol
kızı gibi derdine boyun eğdi. Önceden kestirdiği acılar ve tehlikeler onu uçurumun kıyısından döndüremedi;
duygularıyla uzun zaman savaşmadı. Kendi kendine: "Đbni Hamit, Hıristiyan olsun ve beni sevsin, o zaman
onun arkasından dünyanın öbür ucuna bile giderim," diyordu.
Đbni Sirac da, karşı konulmaz bir aşkın pençesindeydi. Yalnızca Blanca için yaşıyordu. Gırnata'ya gelmesine
yol açan amaçlarla ilgili değildi. Burada aradığı bilgiyi elde etmesi pek kolaydı; ancak gözünde aşkından
başka bir şey yoktu. Yaşamında değişiklikler yapabilecek bilgilerden bile kaçınıyor, hiçbir şey öğrenmek
istemiyordu. "Blanca Müslüman olup beni severse son soluğuma dek onun kölesi olurum," diye
düşünüyordu.
Đçlerinden böyle karar veren Đbni Hamit'le Blanca, yalnızca duygularını birbirlerine açacakları anı
bekliyorlardı. Yılın en güzel günleriydi. Santa Fe Dukası'nın kızı, Đbni Sirac'a: "Henüz Elhamra'yı
görmediniz," dedi. "Ağzınızdan kaçırdığınız birkaç sözden ailenizin Gırnatalı olduğunu düşündüm. Eski
hükümdarlarınızın sarayını görmekten hoşlanmaz mısınız? Bu akşam size bu yerleri göstermek istiyorum."
Đbni Hamit, hiçbir gezintinin bu denli hoşuna gitmeyeceğine Muhammet'in üstüne antlar içti..
Elhamra'yı gezme saati gelince, Don Rodrigo'nun kızı karaca gibi kayalara tırmanmaya alışmış olan beyaz,
rahvan bir kısrağa bindi. Đbni Hamit, güzel Đspanyol kızını doğuya özgü eyerli bir Endülüs atıyla izliyordu.
Genç Magripli atını hızla sürerken, al entarisi arkasında kabarıyor, eğri kılıcı yüksek eyerinin üzerine
çarpıyor ve sarığının üstündeki sorguç rüzgârda uçuşuyordu. Yakışıklılığından hoşlanan halk, o geçerken:
"Bu kâfir bir prenstir. Donya Blanca onu hak dinine çevirecek," diyordu.
Önce, ünlü bir Magripli ailesinin adını hâlâ taşıyan uzun bir sokaktan geçtiler. Bu sokak Elhamra'nın dış
duvarına varıyordu. Sonra bir karaağaç fidanlığından geçerek bir çeşmeye ve Ebu Abdullah'ın sarayının iç
duvarlarına vardılar. Yanlarında burçlar bulunan, üstü mazgallı bir duvarda "Yargı Kapısı" denen bir kapı
vardı. Bu ilk kapıyı açtılar, yüksek duvarlar ve yarı yıkıntı evler arasından kıvrılarak giden dar bir yoldan
geçtiler. Bu yol onları Algibes Alanı'na götürdü. Burada, o dönemde, Beşinci Charles bir saray yaptırıyordu.
Oradan kuzeye dönerek, süssüz ve yılların yıpratması sonucu çökmüş ıssız bir avluda durdular. Đbni Hamit
çevik bir biçimde yere atlayarak Blanca'nın katırından inmesine yardım için ellerini uzattı. Uşaklar, eşiği
otlarla örtülü, bırakılıp gidilmiş bir kapıyı çaldılar. Kapı açıldı ve karşılarına birdenbire Elhamra'nın gizli
yapıları çıktı.
Aşkın çekiciliğine karışan yurt özleminin verdiği acı ve büyülü güzelliğin coşkusuyla, son Đbni Sirac'ın yüreği
çarpmaya başladı. Sessiz ve kıpırtısız durmuş, bu periler sarayına şaşkınlıkla bakıyor, kendisini Arap
masallarında betimlenen o saraylardan birine getirilmiş sanıyordu. Her yerde dehlizler, çevresinde çiçek
açmış portakal ve limon ağaçları bulunan beyaz mermerden su yolları, çeşmeler, ıssız avlular, Đbni Hamit'in
gözünün önüne serilmişti. Uzun dehlizlerin kemerli kapılarından geçtikçe, karşısına başka büyüleyici
görünümler çıkıyordu. Gotik mimarlık biçemindeki bir sıra kemer kubbesini taşıyan sütunların arasından
masmavi gökyüzü parlıyordu. Arabesklerle süslü duvarlar, haremin sıkıcı havası içinde nakışlar işleyen bir
cariyenin düşleminden çıkmış o doğu kumaşlarına benziyordu. Bu büyüleyici yapıda sanki gevşemiş,
dindarca ve savaşçı bir hava esiyordu. Magripli kırallarının bütün zevkleri tattıkları ve bütün görevlerini
unuttukları bu gizemli yalnızlık köşesi, bir aşk tekkesiydi sanki.
Birkaç dakika şaşkınlık ve sessizlikten sonra, iki sevgili, şimdi sönmüş mutlulukların ve göçmüş bir gücün bir
zamanlar egemen olduğu bu yere girdiler. Suların serinliği ve çiçeklerin kokusu arasında önce Mezucar
Salonu'nu dolaştılar. Sonra "Aslanlar Avlusu"na girdiler. Đbni Sirac'ın coşkusu her an artıyordu. Blanca'ya,
"Ruhumu mutlulukla doldurmasaydın, bu yerlerin tarihini senin gibi bir Đspanyol'dan sormak ne kadar
gücüme gidecekti!" dedi. "Ah, buralar birer mutluluk yuvası olmak için kurulmuştur. Bense..."
Đbni Hamit, mozaikler arasına kazınmış Ebu Abdullah'ın adını gördü. "Ey hükümdarım!" diye bağırdı. "Ne
oldun sen? Issız Elhamra'nda seni nerede bulayım?" Genç Magripli'nin gözlerinden bağlılık, dürüstlük ve
onur yaşları akmaya başladı. Blanca: "Eski efendiniz, daha doğrusu babalarınızın hükümdarı iyilikbilmez bir
insandı," dedi. Đbni Sirac, "Ne çıkar, yıkıma uğradı ya!" diye yanıtladı.
Blanca bu sözleri söylerken onu aşk tapınağının gizli bir köşesine benzeyen küçük bir odaya götürdü. Burası
pek güzel bir yerdi. Mavi renk ve yaldızla boyanmış arabesk nakışlardan örülmüş kubbeden gün ışığı bir
çiçek örgüsü içinden süzülürcesine geçiyordu. Odanın ortasında bulunan bir fıskıyeden sular fışkırıyor,
sonra toz halinde dökülen bu su mermerden sarmal bir çanakta toplanıyordu. Santa Fe Dukası'nın kızı: "Đbni
Hamit, bu çeşmeye iyice bakın," dedi. "Đbni Siracların kesilmiş başları buraya atıldı. Ebu Abdullah'ın
kuruntularına kurban ettiği zavallıların kan lekelerini şu mermerlerin üzerinde hâlâ görebilirsiniz. Saf kadınları
baştan çıkaran erkeklere sizin ülkenizde işte böyle davranıyorlar!"
Đbni Hamit, artık Blanca'yı dinlemiyor, yere kapanmış, atalarının kan izlerini saygıyla öpüyordu. Ayağa
kalkarak: "Ah Blanca, seni bir Đbni Sirac'ın bağlılığı ve ateşiyle seveceğime bu yiğitlerin kanı üzerine ant
içerim!" diye bağırdı.
Blanca gözlerini göğe kaldırıp güzel ellerini kavuşturarak: "Demek beni seviyorsunuz?" dedi. "Fakat sizin bir
kâfir, bir Magripli, bir düşman olduğunuzu, benim de Hıristiyan bir Đspanyol kızı olduğumu düşünmüyor
musunuz?"
Đbni Hamit: "Ya Hazreti Muhammet, antlarıma tanık ol..." deyince Blanca sözünü kesti: "Taptığım Tanrı'yı
yadsıyan bir adamın içtiği antlara nasıl inanayım? Sizi sevdiğimi nerden biliyorsunuz? Bana bu sözleri
söylemek cüretini kim verdi size?"
Đbni Hamit şaşkın şaşkın: "Doğru, ben senin ancak bir kölenim. Beni erkeğin olarak seçmedin," diye
yanıtladı.
Blanca: "Ey Magripli!" dedi. "Kurnazlığa gerek yok; bakışlarımdan seni sevdiğimi anladın. Sana olan aşkım
sınırsızdır. Hıristiyan ol, o zaman hiçbir şey beni senin olmaktan alıkoyamaz. Santa Fe Dukası'nın kızı sana
içini içtenlikle açıyorsa, bundan, duygularına gem vurabileceğini ve asla bir Hıristiyan düşmanının onun
üzerinde bir hakkı olmayacağını anlayabilirsin!" dedi.
Đbni Hamit bir aşk coşkusuyla Blanca'nın ellerini tutup önce sarığının üzerine, sonra da yüreğine götürerek:
"Tanrı büyüktür!" diye bağırdı. "Đbni Hamit mutludur! Ya Muhammet! Bu Hıristiyan kızı senin dinini kabul
etsin, o zaman hiçbir şey beni..." Blanca: "Günaha giriyorsun, buradan çıkalım," dedi.
Magripli'nin koluna yaslanarak, adı Elhamra Sarayı'nın bahçelerinden birine verilen On Đki Aslan Çeşmesi'ne
yaklaştı. Saf Đspanyol kızı: "Ey yabancı," dedi. "Sarığına, silahlarına, giysine bakıp da sevgimizi düşündüğüm
zaman, bu ıssız köşede, mutsuz Sultan El Fahime ile birlikte gezinen yakışıklı Đbni Sirac'ın düşlemini görür
gibi oluyorum. Bu çeşmenin mermerindeki Arapça yazı ne diyor, bana söyler misin?" dedi.
Đbni Hamit, şu sözcükleri okudu:
"Bahçesinde incilerle süslü dolaşan güzel sultan, bu bahçenin güzelliğini öyle artırıyor ki..." (6)
Yazıtın geri kalanı silinmişti.
Đbni Hamit: "Bu yazıt senin için yazılmıştır," dedi. "Sevgili sultanım, bu saraylar yeniyken bugünkü yıkıntı
durumundan daha güzel değildiler. Yosunlarla suyun akışı değişen çeşmelerin sesini dinle. Yarı yıkık
kemerlerin arasından görülen bahçelere, batan güneşin ışıklarına bak. Seninle birlikte buralarda dolaşmak
ne mutluluk! Sözlerin bu ıssız yerlere gelin gülleri gibi kokular veriyor. Senin sözlerin arasında atalarımın
dilinden bazı sözcükleri, bilsen ne büyük bir zevkle duyuyorum. Giysinin bu mermerler üzerindeki hışırtısı
bile beni ürpertiyor. Hava bu güzel kokuyu saçlarından aldı. Bu yıkıntılar arasında yurdumun perisi gibi
güzelsin. Acaba Đbni Hamit bir gün sevilebileceğini umabilir mi? O senin yanında nedir ki? Babasıyla birlikte
dağları dolaşmış, çöllerdeki bitkileri tanımış... Ama ne yazık ki, senin onun yüreğinde açtığın yarayı iyi
edebilecek bir tek ot bile yoktur. Silahları var ama, o şövalye değildir. Bir zamanlar kendi kendime, 'Bir kaya
oyuğunda biriken deniz suyu dingin ve sessizdir, oysa hemen yanıbaşındaki koca deniz dalgalı ve
gürültülüdür,' derdim. Đbni Hamit! Sultanın sarayı fırtınalarla alt üst olurken senin de yaşamın bilinmeyen bir
toprak köşesinde, sessiz, dingin, tanınmadan geçecektir. Ey genç Hıristiyan kızı! Ben içimden öyle diyorum,
ama sen bana fırtınanın kaya oyuğundaki su damlacığını da alt üst edebileceğini kanıtladın."
Blanca, kendisi için yeni olan bu dili ve bu periler yurduna öylesine uyan doğulu konuşmasını zevkle
dinliyordu. Aşk, yüreğini her yandan etkiliyordu. Dizlerinin titrediğini duyumsadığından kılavuzunun koluna
daha sıkı yaslanıyordu. Đbni Hamit, bu tatlı yükü taşıyor ve yürürken: "Ah! Ben de bir şanlı Đbni Sirac
olsaydım!" diye yineliyordu.
Blanca: "Seni o zaman daha az severdim, çünkü daha çok kaygı ve acı duyardım. Böyle bilinmeyen olarak
kal ve benim için yaşa. Ünlü bir şövalye çoğu kez aşkı şan ve onur uğrunda unutur!" dedi.
Đbni Hamit: "Seni o zaman böyle kaygılarla üzmezdim," diye yanıtladı.
Chimene'nin soyundan gelen genç kız: "Sen bir Đbni Sirac olsaydın acaba beni ne kadar severdin?" diye
sordu.
Genç Magripli: "Seni şan ve ünden daha çok, ama onurumdan daha az severdim," diye yanıt verdi.
Đki sevgilinin gezintisi sırasında güneş ufkun altına inmişti. Elhamra'yı baştanbaşa dolaşmışlardı. Đbni
Hamit'in zihninde nice anılar uyanmıştı. Bir yanda güzel bir sultan, odasının altında yakılan tütsülerin dumanı
haremin küçük pencerelerinden kokluyor; öte yanda, su kıyısındaki odada, doğunun bütün süsleriyle
donanıyordu. Delicesine sevdiği yakışıklı gence bu ayrıntıyı veren de Blanca'ydı, tapılan kadındı.
Yükselen ay, Elhamra'nın ıssız avlularına ve tapınım yerlerine donuk ışığını seriyordu. Beyaz ışıkları, çimen
tarhlarıyla odaların duvarlarına, gölgeden oluşan bir mimarinin oyalarını, hücrelerin kemerlerini, fışkıran
suların ve meltemle sallanan fidanların oynak gölgelerini çiziyordu. Yıkık caminin kubbesinden yükselen bir
servide bir bülbül ötüyor, yankı, üzünçlü ezgilerini yineliyordu. Đbni Hamit, Đki Kızkardeş Odası'nın mermeri
üzerine, ayışığında, Blanca adını yazdı. Bu gizler sarayına uğrayacak yolcunun önüne bir giz daha çıkarmak
için bu adı Arap harfleriyle yazmıştı.
Blanca: "Bu yerler insanın tüylerini ürpertiyor, buralardan uzaklaşalım. Benim alınyazım burada yazıldı. Şu
sözleri unutma: Müslüman olarak kalırsan senin umutsuz sevgilinim, Hıristiyan olursan mutlu eşin olurum,"
dedi.
Đbni Hamit şöyle yanıt verdi: "Hıristiyan kızı olarak kalırsan senin dertli kölenim; Müslüman olursan mutlu
kocan olurum."
Sonra, bu soylu âşıklar o tehlikeli saraydan çıktılar.
Blanca'nın sevgisi günden güne arttı. Đbni Hamit'inki de öyle yeğinleşti. Yalnızca kendisi için sevildiğinden,
uyandırdığı sevgiyi hiçbir başka nedene borçlu olmadığından o kadar hoşnuttu ki Santa Fe Dukası'nın kızına
kimlerden olduğunu söylemedi. Genç kızın onunla evlenmeye razı olacağı gün, ünlü bir ad taşıdığını ona
bildirmek, kendisi için büyük bir zevk olacaktı. Ama birdenbire Tunus'a çağrıldı. Annesi umarsız bir hastalığa
tutulmuş olduğundan, oğlunu ölmeden önce kucaklamak ve hakkını helal etmek istiyordu. Đbni Hamit,
Blanca'nın konağına koşarak: "Sultanım," dedi. "Annem ölüm döşeğinde, son anlarında yanında bulunmam
için beni çağırıyor. Beni hep sevecek misin?"
Rengi birdenbire sararan Blanca: "Demek benden ayrılıyorsun, seni bir daha görebilecek miyim?" dedi.
Đbni Hamit: "Gel," dedi. "Sana ant içireceğim, ben de sana ancak ölümün bozabileceği bir ant içeceğim.
Arkamdan gel.''
Dışarı çıktılar. Bir zamanlar Magriplilerin olan bir mezarlığa geldiler. Ötede beride, mezar taşı yerine dikilmiş
küçük sütunlar görülüyordu. Bunların tepesinde eskiden kavuklar varmış; ama Hıristiyanlar sonradan bu
kavukları kırarak yerine haçlar koymuşlar.
Đbni Hamit, Blanca'yı bu taşların yanına götürdü: "Blanca," dedi. "Atalarım burada yatıyor. Azrail (7) beni
Tanrı'nın huzuruna çağırıncaya dek seni seveceğime bu ölüler üzerine ant içerim. Başka bir kadına asla
gönül vermeyeceğime ve Müslüman olacağın gün seninle evleneceğime söz veriyorum. Acaba sözünde
duruyor musun ve Hak yolunu buldun mu diye, her yıl bu mevsimde Gırnata'ya geleceğim."
Blanca, göz yaşları içinde: "Ben de seni her yıl bekliyeceğim," dedi, Sana ant içerek verdiğim sözü son
soluğuma kadar tutacağım ve bu güçsüz sevgilinden daha yüce olan Hıristiyanların Tanrısı seni aydınlattığı
gün, seninle evleneceğim."
Đbni Hamit yola çıktı. Rüzgârlar onu Afrika kıyılarına ulaştırdı. Oraya vardığı anda annesi son soluğunu
vermişti. Tabutuna kapanarak ağladı. Aylar geçti. Yur

‾‾‾‾‾‾‾
(6) Bu yazıt, başka birkaç yazıtla birlikte hâlâ durmaktadır. Bu betimi, Elhamra'yı kendi gözlerimle görerek
yaptığımı bir daha belirtmeyi gereksiz bulurum. (Chateaubriand)
dundan uzak kalan Đbni Sirac, kimi zaman Kartaca yıkıntıları arasında dolaşarak, kimi zaman Saint Louis'nin
mezarının üzerine oturarak Gırnata'ya gideceği günü bekledi.
Sonunda o gün geldi. Đbni Hamit bir gemiye bindi ve Malaga'ya doğru yol aldı. Đspanya'nın ilk görülen
burunlarını kaygıyla karışık ne büyük bir sevinç, ne büyük bir coşkuyla karşıladı. Acaba Blanca onu bu
yerlerde bekliyor muydu? Çölün palmiyeleri altında onun için yanıp tutuşan zavallı bir Magripli'yi hâlâ
anımsıyor muydu?
Santa Fe Dukası'nın kızı, içtiği antlara bağlı kalmıştı. Babasına, kendisini Malaga'ya götürmesi için rica
etmişti. Issız kıyıları çevreleyen dağların tepesinden uzaktaki gemileri, süzülüp geçen yelkenlileri gözleriyle
izliyordu. Fırtınada rüzgârdan kabarmış denizi korkuyla seyrediyordu. O zaman, bulutlar arasında yitmeyi, o
tehlikeli deniz yolculuğunda bulunmayı, Đbni Hamit'in yaşamını tehdit eden aynı dalgalarla ıslanıp aynı
kasırgada sürüklenmeyi nasıl da istiyordu. Acı acı öten bir martının büyük kıvrık kanatlarıyla dalgaları
yalıyarak Afrika kıyılarına doğru uçtuğunu görünce, sevgilisine söylemesi için ona, aşkla kıvranan bir yüreğin
bütün çılgınca isteklerini ve bütün tatlı aşk sözlerini fısıldıyordu.
Blanca bir gün kumsalda dolaşırken, yüksek burnu, eğri direkleri ve üç köşe yelkeni Magriplilerin incelikli
ustalığını gösteren uzun bir gemi gördü; hemen limana koştu. Biraz sonra hızından suları köpürten Berberi
gemisinin yaklaştığını gördü. Görkemli giysiler giyinmiş bir Magripli burunda, ayaktaydı. Hızlı hızlı soluyan ve
dağınık yelesi, azgınlığını ve dalgaların gürültüsünden korktuğunu belli eden bir Arap atını iki zenci köle
gemlerinden tutuyordu. Gemi geldi, yelkenlerini topladı, dalgakıranın içine girerek kıyıya yanaştı. Magripli
genç kıyıya atladı; silahlarının sesiyle yer çınladı. Bir pars gibi benekli küheylanı, köleler karaya çıkardılar.
Toprağa kavuşan hayvan sevincinden kişneyip şahlandı. Daha başka köleler hurma yaprakları içinde yatan
bir ceylânın bulunduğu sepeti yavaşça indirdiler. Geminin sallantısından incinmesin diye hayvanın ince
ayakları bağlanmış ve altına bükülmüştü. Boynunda sarısabır tanelerinden yapılmış bir tasma vardı.
Tasmanın iki ucunu birleştiren altın bir plaka üzerine Arapça bir ad ve bir tılsım kazınmıştı.
Blanca, Đbni Hamit'i tanıdı. Kalabalığın önünde coşkusunu belli etmemek için geri çekildi ve hizmetçilerinden
biri olan Dorothea'yı, kendisini Magriplilerin sarayında beklediğini Đbni Sirac'a bildirmesi için gönderdi. O
sırada Đbni Hamit, valiye, değerli bir ipek kılıf içinde, tirşe üzerine mavi harflerle yazılmış olan fermanını
gösteriyordu. Dorothea yaklaşıp mutlu Đbni Sirac'ı Blanca'nın yanına götürdü. Her ikisi de sevgilerine bağlı
kaldıklarını görünce nasıl da sevindiler! Bunca uzun süre ayrı kaldıktan sonra, birbirlerini görmek ne büyük
mutluluktu! O anda, sonsuza dek birbirlerini seveceklerine ne antlar içtiler!
Đki Arap köle, sırtında eyer yerine al bir kolanla tutturulmuş bir aslan postu bulunan Arap atını, sonra da
ceylanı getirdi. Đbni Hamit: "Sultanım," dedi. "Bu, ülkemin, senin kadar zarif olan bir ceylanıdır." Blanca, sanki
teşekkür etmek ister gibi ona en tatlı bakışlarla bakan sevimli hayvanın bağlarını kendi eliyle çözdü. Santa
Fe Dukası'nın kızı, Đbni Sirac'dan ayrıldıktan sonra Arapça'ya çalışmıştı. Ceylanın boynunda, kendi adını
okuyarak duygulandı. Özgürlüğe kavuşan hayvan, uzun zaman bağlı kalan ayakları üzerinde zorlukla
durabiliyordu. Yere yatıp başını hanımının dizlerine dayadı. Blanca ona taze hurmalar veriyor ve ince derisi
hâlâ sarısabır ve Tunus gülü kokan bu çöl hayvanını okşuyordu.
Đbni Sirac, Santa Fe Dukası ile kızı, birlikte Gırnata'ya gittiler. Mutlu çiftin günleri, geçen yılki gibi geçti. Aynı
gezintiler, yurdunu görünce Đbni Sirac'ın tazelenen aynı üzüncü, birbirlerine karşı duydukları aynı sevgi, daha
doğrusu hep artan karşılıklı bir sevgi, ama bir yandan da her iki âşıkta atalarının dinine karşı aynı bağlılık...
Blanca: "Hıristiyan ol,"; Đbni Hamit ise: "Müslüman ol," deyip duruyorlardı. Bir kez daha, onları birbirlerine
çeken aşka yenilmeden ayrıldılar.
Đbni Hamit, aşkın ilkyazda ülkemize getirdiği kuşlar gibi üçüncü yıl yine geldi. Blanca'yı kıyıda bulamadı; ama
Magripli, sevdiği kadının yazdığı bir mektuptan, Sante Fe Dukası'nın Madrid'e gittiğini ve Don Carlos'un
Gırnata'ya geldiğini öğrendi. Blanca'nın ağabeyinin yanında, arkadaşı olan bir Fransız savaş tutsağı
bulunuyordu. Genç Magripli bu mektubu okuyunca yüreğinin burkulduğunu duyumsadı. Malaga'dan
Gırnata'ya en acı önseziler içinde gitti. Dağlar ona korkunç bir yalnızlık içinde görünüyordu. Birçok kez
geçtiği denize bakmak için başını çevirdi.
Blanca, babasının yokluğunda, bütün servetini kendisine bağışlamak isteyen ve yedi yıl uzak kaldıktan sonra
yeniden kavuştuğu, çok sevdiği ağabeyinden ayrılamamıştı. Don Carlos'un, ulusuna özgü bir yiğitliği ve
ağırbaşlılığı vardı. Đlk silah deneyimlerini aralarında yaptığı Amerika fatihleri gibi sert ve savaşçıydı.
Magriplileri yenen Đspanyol şövalyeleri gibi dindar olan bu genç, yüreğinde Hıristiyan olmayanlara karşı
Seyyit'den aldığı bir kin besliyordu.
Kadınlarının güzelliğiyle erkeklerinin gözüpekliğinin kalıtımsal olduğu düşünülen ünlü Foix ailesinden olan
Thomas de Lautrec, Kontes de Foix ile Lautrec be

‾‾‾‾‾‾‾
(7) Chateaubriand, "L'ange du jugement m'appelera au tribunal d'Allah" diyerek, ölüm günüyle mahşer
gününü ve Azrail'le Đsrafil'i birbirine karıştırmıştır.
yi olan gözüpek ve karayazılı Odet de Foix'nın kardeşiydi. "Korkusuz ve kusursuz Şövalye" diye anılan
Bayard'ın, onun yaşamına mal olan çekilişi sırasında, Thomas'a on sekiz yaşındayken şövalye sanı verildi.
Bir süre sonra Pavia meydan savaşında, onurundan başka her şeyini yitiren yiğit kralını savunurken vücudu
delik deşik edilerek tutsak alındı.
Lautrec'in yiğitliğine tanık olan Don Carlos de Bivar, Fransız gencinin yaralarını sağalttırmıştı. Bir süre sonra,
aralarında, erdem ve beğence dayanan içtenlikli bir arkadaşlık doğmuştu. Birinci François, Fransa'ya
dönmüştü. Ama Beşinci Charles, öteki tutsakları alıkoymuştu. Lautrec, kralının tutsaklığına katılmak ve
tutuklu bulunduğu yerde onun ayakları dibinde yatmak onurunu elde etmişti. Birinci François'nın gitmesi
üzerine Đspanya'da yalnız kalan genç Fransız, kaçmayacağına söz verince Don Carlos'a emanet edilmiş ve
birlikte Gırnata'ya gelmişlerdi.
Đbni Hamit, Don Rodrigo'nun sarayına gelip de Sante Fe Dukası'nın kızının bulunduğu odaya girdiği anda, o
zamana dek hiç duymadığı acılarla kıvranmaya başladı. Donya Blanca'nın ayaklarının dibinde, onu sessizce
ve beğenerek seyreden bir genç oturuyordu. Bu genç manda derisinden bir külot pantolon ve aynı renkte bir
gömlek giymişti. Belindeki kayıştan zambak çiçekleriyle işlenmiş kılıcı sarkıyordu. Omuzlarına ipek bir
pelerin atmıştı. Başında dar kenarlı, tüylerle süslü bir şapka vardı. Dantelden kırmalı bir yakalık, göğsü
üzerine kıvrılarak boynunu çıplak bırakmıştı. Doğal anlatımı yumuşak olan yüzüne kömür karası bıyıkları bir
erkek ve savaşçı edası veriyordu. Ayaklarının üzerine sarkan ve kıvrılan çizmelerinde şövalyelik belirtisi olan
altın mahmuzlar takılıydı.
Biraz ötede bir başka şövalye, uzun kılıcının haç biçimindeki kabzasına dayanmış, ayakta duruyordu. O da
öteki şövalye gibi giyinmişti. Ama biraz daha yaşlı görünüyordu. Ateşli ve tutkulu olmakla birlikte sert ve ciddi
olan görünümü saygı ve kaygı vericiydi. Gömleğinin üzerine Calatrava kızıl haçıyla birlikte "Onun için ve
Kralım için" sözleri işlenmişti.
Blanca, Đbni Hamit'i görünce, istemeyerek bir çığlık kopardı. Hemen: "Şövalyeler," dedi. "Đşte size her zaman
söz ettiğim Müslüman genci. Onun yeniden utku kazanmasından korkun. Đbni Siracların hepsi, onun
gibiydiler. Kimse mertlik, yiğitlik ve incelikte onları geçemezdi."
Don Carlos Đbni Hamit'e doğru ilerleyerek: "Magrip beyi," dedi. "Babam ve kardeşim bana sizden çok söz
ettiler. Sizin, soylu ve gözüpek bir soydan geldiğinizi sanıyorlar. Terbiyeniz ve inceliğiniz sizin kibar bir insan
olduğunuzu gösteriyor. Efendimiz Beşinci Charles yakında Afrika'ya çıkacak, Tunus'la savaşa girişecektir.
Umarım, o zaman er meydanında karşılaşırız."
Đbni Hamit elini göğsünün üzerine koyarak yanıt vermeden yere oturdu. Gözlerini Blanca'ya ve Lautrec'e
dikti. Genç Fransız, ülkesine özgü bir merakla Magripli'nin yakışıklılığına, süslü giysisine ve parlak
silahlarına bakıyordu. Blanca sıkılmış gibiydi. Bütün ruhu gözlerinden okunuyordu. Đçtenlikli Đspanyol kızı,
yüreğinin gizini saklamaya gerek görmüyordu. Birkaç dakika sessizlikten sonra Đbni Hamit kalktı, Don
Rodrigo'nun kızının önünde eğildikten sonra çıkıp gitti. Magripli'nin tavırlarından ve Blanca'nın bakışlarından
şaşıran Lautrec, içinde bir kuşkuyla dışarı çıktı; bu kuşku biraz sonra onda kesin bir kanıya dönüştü.
Don Carlos kızkardeşiyle yalnız kalınca: "Blanca," dedi. "Durumu açıklayın. Bu yabancıyı gördüğünüz
zamanki coşkunuzun nedeni nedir?"
Blanca: "Ağabey, Đbni Hamit'i seviyorum. Hıristiyan olursa ona varacağım," dedi.
Don Carlos: "Ne? Đbni Hamit'i seviyor musunuz? Demek Bivarların kızı bir Magripli'yi, bir kâfiri, bu
saraylardan kovduğumuz bir düşmanı seviyor, öyle mi?" dedi.
Blanca: "Don Carlos, Đbni Hamit'i seviyorum, Đbni Hamit de beni seviyor," diye yanıt verdi. "Üç yıldır atalarının
dininden geçmektense benden geçiyor. O soylu, onurlu ve yiğit bir gençtir. Onu son soluğuma dek
seveceğim."
Don Carlos, Đbni Hamit'in bu kararındaki soyluluğu anlamakla ve beğenmekle birlikte, bu Müslümanın
aymazlığını da yazıklanmayla karşılıyordu. Kız kardeşine: "Talihsiz Blanca, bu aşk seni nereye götürecek?"
dedi. "Dostum Lautrec'in kardeşim olacağını ummuştum."
Blanca: "Yanılmışsın," dedi. "Ben bu yabancıyı asla sevemem. Đbni Hamit'e karşı duyduğum duygulara
gelince, kimseye hesap vermek zorunda değilim. Sen şövalyelik antlarına nasıl bağlıysan ben de aşk
uğrunda verdiğim söze öylece bağlı kalacağım. Yalnızca şunu bil ve avun; Blanca asla bir Müslümanın
karısı olmayacaktır."
Don Carlos: "Demek soyumuz yeryüzünden kalkacak, öyle mi?" diye bağırdı.
Blanca: "Soyumuzu sürdürmek sana düşer," dedi. "Aslında ilerde göremeyeceğin ve senin yolundan
ayrılarak soysuzlaşacak olan çocuklardan sana ne? Don Carlos, bana öyle geliyor ki biz ailemizin son
çocuklarıyız. Kimseye benzemediğimiz için, öyle sanıyorum ki soyumuzun bizden sonra sürmesine olanak
yoktur. Seyyit bizim atamızdı; ardılımız da olacak." Blanca bu sözleri söyledikten sonra dışarı çıktı.
Don Carlos, Đbni Sirac'ın yanına giderek: "Ey Magripli," dedi. "Ya Blanca'dan vazgeç ya da vuruşmaya hazır
ol."
Đbni Hamit: "Bana verdiği sözü geri alman için seni kız kardeşin mi gönderdi?" diye sordu.
Don Carlos: "Hayır," dedi. "O seni her zamankinden çok seviyor."
Đbni Hamit onun sözünü keserek: "Ey Blanca'nın mert kardeşi! Bütün mutluluğumu soylu ailene borçluyum.
Talihli Đbni Hamit! Mutlu gün! Ben de Blanca'nın Fransız şövalyesine gönül vererek bana ihanet ettiğini
sanmıştım."
Don Carlos, öfkesinden kendisini tutamayarak: "Senin yıkımına yol açan şey de işte budur!" diye bağırdı.
"Lautrec benim dostumdur. Sen olmasaydın, kardeşim de olacaktı. Aileme döktürdüğün gözyaşları için bana
hesap ver."
Đbni Hamit: "Kabul ediyorum," dedi. "Ama belki de senin ailenle dövüşen bir soydan olduğum halde bir
şövalye değilim. Şövalyelik onurunu kırmadan benimle dövüşmene izin verecek bir kimseyi de çevremde
görmüyorum."
Magriplinin bu sözünden şaşıran Don Carlos, ona hem beğenceyle, hem de öfkelenerek baktı. Sonra
birdenbire: "Seni ben şövalye yapacağım. Buna değersin!" dedi.
Đbni Hamit, Don Carlos'un önünde diz çöktü. O da kılıcının yüzüyle omzuna üç kez vurarak Magripliyi
şövalye yaptı. Sonra Don Carlos, Đbni Sirac'ın belki de göğsüne saplayacağı bir kılıcı onun beline kuşattı. Bir
zamanlar onura böyle değer verilirdi.
Her ikisi de atlarına bindiler, Gırnata surlarından çıkarak Çamlıçeşme'ye geldiler. Magriplilerle Hıristiyanlar
arasındaki düellolar hep burada yapıldığı için, bu çeşme ünlüydü. Burada Malik el Abbas'la Ponce de Leon
dövüşmüşler ve Calatrava şövalye önderi yiğit Abayados'u öldürmüştü. Bu Magripli şövalyesinin silahlarının
parçaları hâlâ çam dallarından sarkıyor; ağacın kabuğunda bir ölümden söz eden silinmiş bir yazıtın harfleri
görülüyordu. Don Carlos eliyle Abayados'un mezarını Đbni Sirac'a göstererek: "Bu yiğit Müslüman gibi ol,
vaftizin ve ecelin benim elimden olsun! diye bağırdı.
Đbni Hamit: "Ölümüm belki; ama Tanrı'ya ve Muhammet'e hamdolsun!" dedi.
Hemen gerileyip birbirlerinin üzerine kudurmuşçasına saldırdılar. Ellerinde yalnızca kılıçları vardı. Đbni Hamit
vuruşmada daha az beceriliydi; ama Şam'da su verilmiş çelik kılıcının keskinliği ve Arap atının çevikliği
düşmanına karşı bir üstünlük sağlıyordu. Küheylanı Araplar gibi sürerek geniş keskin üzengisiyle Don
Carlos'un atının sağ ayağını dizinin altından kesti. Yaralanan hayvan yere yıkıldı ve başarılı atılışıyla atsız
bıraktığı Don Carlos, kılıcını kaldırarak Đbni Hamit'e doğru yürüdü. Đbni Hamit de yere atlayarak Don Carlos'u
mertçe karşıladı. Đspanyol'un ilk vuruşlarını çeldi. Şam çeliği Don Carlos'un kılıcını kırdı. Đki kez talihsizliğe
uğrayan Don Carlos, öfkeden ağlayarak düşmanına: "Vur Magripli, vur; silahsız kalan Don Carlos sana ve
bütün soyuna meydan okuyor!" diye bağırdı.
Đbni Sirac: "Sen beni öldürebilirdin; ama ben seni yaralamayı bile aklımdan geçirmemiştim. Yalnızca
kardeşin olmaya uygun olduğumu kanıtlamak ve beni küçük görmene engel olmak istedim," dedi.
Bu sırada uzaktan bir toz bulutu göründü. Lautrec ve Blanca, rüzgâr gibi hafif iki Fas kısrağını sürüyorlardı.
Çamlıçeşme'ye gelerek, yarım kalmış dövüşü gördüler.
Don Carlos: "Yenildim," dedi. "Bu şövalye bana yaşamımı bağışladı. Lautrec, dövüşü siz sürdürürseniz, belki
benden daha talihli çıkarsınız."
Lautrec, ağırbaşlı ve tatlı bir sesle: "Yaralarım bu kibar şövalyeye karşı dövüşmeyi kabul etmememin
özrüdür," dedi; sonra kızararak: "Dövüşünüzün nedenini öğrenmeyi, belki de içime acı olacak bir gizi bilmeyi
asla istemiyorum," diye ekledi. "Blanca yanında kalmamı söylemeyecek olursa ben çıkar giderim, her şey
yoluna girer."
Blanca: "Ağabeyimin yanında kalıp bana kızkardeşiniz gibi bakacaksınız, şövalye," dedi. "Buradaki bütün
yürekler dertlidir. Yaşamın bütün acılarına dayanmayı bizden öğreneceksiniz."
Blanca üç şövalyenin birbirlerine el vermeleri için üsteledi; üçü de geri çevirdiler; Don Carlos: "Đbni Hamit'den
nefret ediyorum!" diye bağırdı. Lautrec: "Onu kıskanıyorum," dedi. Đbni Siraç: "Ben de Don Carlos'u
beğeniyor, Lautrec'e acıyorum. Ama onları asla sevemeyeceğim," dedi.
Blanca: "Hep bir arada kalalım. Aranızdaki beğenme duygusu er geç dostluğa çevrilir. Burada buluşmamıza
neden olan acı olayı Gırnata'da kimse bilmesin," diye ekledi.
O andan sonra Santa Fe Dukası'nın kızı, Đbni Hamit'i bin kat çok sevdi. Aşk, yiğitliği sever. Yiğit bir adam
olduğuna göre, Don Carlos ona yaşamını borçluydu; öyleyse Đbni Sirac kusursuz bir insandı. Blanca'nın salık
vermesi üzerine Đbni Hamit, Don Carlos'un öfkesinin geçmesi için birkaç gün konağa gelmedi. Đbni Sirac'ın,
ruhunu acı tatlı türlü duygular kaplamıştı. Bir yandan, bu denli bağlılık ve sıcaklıkla sevildiğini bilmek son
derece hoşuna gidiyordu; öte yandan atalarının dininden vazgeçmeden asla mutlu olamayacağını bilmek,
cesaretini kırıyordu. Aslında acılarına bir umar bulamadan yıllar geçmişti. Yaşamının geri kalan yılları da
böyle mi geçecekti?
Bir akşam, en ciddi ve en tatlı düşüncelere dalmışken, günün sonunu bildiren kilisenin çanlarını duymuştu.
Blanca'nın Tanrısı'nın tapınağına girerek, içinden, Yaradan'a danışmayı düşündü.
Dışarı çıkarak, Hıristiyanların kiliseye çevirdiği eski bir caminin kapısına geldi. Bir zamanlar, Tanrısı'nın ve
yurdunun tapınağı olan bu yere, yüreği üzünç ve inançla dolu olarak girdi. Tapınım henüz bitmişti. Kilisede
kimsecikler yoktu. Bir ormanın düzenli dikilmiş ağaçlarının gövdelerine benzeyen sütunların arasına kutsal
bir loşluk çökmüştü. Arapların ince mimarisi Gotik biçemiyle birleşmiş, inceliğinden bir şey yitirmeden dinsel
düşüncelere daha uyan ciddi bir görünüme bürünmüştü. Kubbelerinin içini birkaç lamba hafifçe
aydınlatıyordu. Ama yanan birçok mumun ışığında, mihrap hâlâ iyice görülüyor, üstündeki yıldızlarla değerli
taşlar parıldıyordu. Đspanyollar dinsel yerlerini süslemek için varlarından yoklarından vazgeçmeyi bir onur
sayarlar. Đsa'nın; dantel tüller, incili taşlar, yakuttan demetlerle kaplı yontusuna yarı çıplak bir halk kitlesi
tapınır.
Geniş kubbeli bu kilisede oturulacak hiçbir yer yoktu. Altındaki mahzende tabutların bulunduğu mermer
zeminde zenginlerle yoksullar diz çökerek, aynı biçimde dua ederlerdi. Đbni Hamit, adımlarının gürültüsüyle
inleyen sessiz kilisenin ortasına doğru ağır ağır ilerliyordu.
Bu eski Müslüman camisinin uyandırdığı anılar ve Hıristiyanların dininin yüreğinde yarattığı duygularla aklı
karmakarışıktı. Bir sütunun dibinde önce mezar üzerine dikilmiş bir yontu sandığı kıpırdamayan bir insanın
ayrımına vardı; ona doğru yaklaşınca diz çökmüş, başı saygıyla öne eğik ve kolları göğsü üzerine kavuşmuş
genç bir şövalye gördü. Şövalye, Đbni Hamit'in adımlarının gürültüsünü hiç duymamış gibi kımıldamadı.
Daldığı derin düşünceyi hiçbir yaşam belirtisi bozmuyordu. Kılıcı önünde, yerde; üstünde tüyler bulunan
şapkasıysa yanında, mermerin üzerindeydi. Sanki doğaüstü bir gücün etkisi altındaymış gibi yerinde
kıpırtısız duruyordu; bu, Lautrec'ti. Đbni Sirac, içinden: "Ah!" dedi. "Bu güzel Fransız gencinin belki de
Tanrı'dan, büyük bir dileği olacak. Yiğitliğiyle ünlü olan bu savaşçı genç, burada, Yaradan'ın önünde, en
zavallı, en silik bir insan gibi içini döküyor. Öyleyse ben de utkunun ve şövalyelerin Tanrısına dua edeyim."
Đbni Hamit tam mermerin üzerine diz çökeceği sırada, bir lambanın ışığında, yarı dökük alçıların altında,
birtakım Arap harflerinin ayrımına vardı; bu, Kuran'dan bir ayetti. Yüreği pişmanlıkla dolarak, yurduna ve
dinine bağlılığının bozulmasına yalnızca bir an kala bu kiliseden hemen dışarı fırladı.
Bu eski caminin çevresindeki mezarlık; portakal, servi, hurma ağaçları dikilmiş, içinde iki çeşme bulunan bir
tür bahçeydi. Yakınında bir manastır vardı. Đbni Hamit kemerlerden birinin altından geçerken kiliseye
girmekte olan bir kadını gördü. Başında bir örtü olmasına karşın, Santa Fe Dukası'nın kızını tanıdı; onu
durdurarak: "Bu kiliseye Lautrec'i aramaya mı geldin?" dedi.
Blanca: "Bu bayağı kıskançlıkları bir yana bırak; seni artık sevmeseydim bunu sana söylerdim; seni
aldatmaya asla gönül indirmem. Buraya senin için dua etmeye geldim. Artık hep senin için dua ediyorum.
Senin uğruna, ruhumun esenliğini unutuyorum. Aşkının zehiriyle beni sarhoş etmemeli ya da benim Tanrıma
tapınmayı kabul etmeliydin. Bütün ailemin huzurunu kaçırdın. Ağabeyim senden nefret ediyor. Babam
kocaya varmaya yanaşmadığım için son derece üzgün. Sağlığımın bozulduğunu anlamıyor musun? Şu
ölüler ülkesine bak; ne güzel! Hıristiyanların mihrabı önünde benim dinimi kabul etmekte gecikirsen, biraz
sonra ben de onların arasına karışacağım. Kendi kendimle yaptığım savaşım yavaş yavaş ömrümü
kemiriyor. Sana karşı duyduğum sevgi tehlikede olan yaşamıma her zaman destek olamaz. Senin deyişinle
söylüyorum: Düşün ki, ey Magripli, mumu yakan ateştir; ama onu tüketen de ateştir."
Blanca, bu son sözlerin etkisiyle ezilmiş olan Đbni Hamit'den ayrılarak kiliseye girdi.
Artık olan olmuştu. Đbni Sirac yenilmişti. Dininden dönecekti. Bu konuda kendisiyle ne zamandır savaşmıştı.
Blanca'nın ölümünü düşünmek kaygısı bile Đbni Hamit'in yüreğindeki öteki duyguları sildi. Kendi kendine:
"Belki de gerçek Tanrı Hıristiyanların tanrısıdır. Bu Tanrı Blanca'nın, Don Carlos'un ve Lautrec'in Tanrısıysa,
demek ki bütün soylu ruhların Tanrısıdır," diye düşündü.
Bu düşünceler içinde Đbni Hamit, Blanca'ya kararını bildirmek, üzüntüler ve gözyaşlarıyla geçen bir yaşamı,
neşe ve mutluluk dolu bir yaşama çevirmek için ertesi günü sabırsızlıkla bekledi. Santa Fe Dukası'nın
konağına ancak akşama doğru gidebildi. Orada, Blanca'nın ağabeyiyle birlikte Lautrec'in bir eğlence
düzenlediği Cennetülarif'e gitmiş olduğunu öğrendi. Đçi kuşkularla yeniden burkulan Đbni Hamit, koşarak
Blanca'nın arkasından gitti. Lautrec, Đbni Sirac'ın geldiğini görünce kızardı. Don Carlos da Magripli'yi, içinde
beğenme duyguları beliren soğuk bir incelikle karşıladı.
Cennetülarif'in "Şövalyeler Salonu" denen bir odasında, Lautrec Đspanya'nın ve Afrika'nın en güzel
meyvelerini hazırlamıştı. Bu odanın duvarlarında Pelasge, Seyyit, Gonzalve de Cordovo gibi Magriplileri
yenen şövalyelerin ve prenslerin resimleri asılıydı. Son Gırnata kıralının kılıcı da bu resimlerin altında
bulunuyordu. Đbni Hamit, acısını içine gömerek, aslan gibi bu tablolara bakarken: "Biz resim yapmasını
bilmeyiz," dedi.
Gözlerinin elinde olmadan Abdullah'ın kılıcına takıldığını gören mert Lautrec, Đbni Sirac'a: "Müslüman
şövalye, bu eğlenceye onur vereceğinizi tahmin etseydim sizi bu salona kabul etmezdim. Her gün bir kılıc
yitiriliyor. Ben, kıralların en yiğitinin kendi kılıcını talihli düşmanına teslim ettiğini gözlerimle gördüm," dedi.
Genç Magripli, yüzünü giysisinin eteğiyle örterek: "Ah!" diye inledi, "Đnsan kılıcını Birinci François gibi
yitirebilir, ama Abdullah gibi yitirmek..."
Gece olmuştu. Şamdanlar getirildi. Konuşmanın konusu değişmişti. Don Carlos'tan Meksika'nın bulunuşunu
anlatmasını rica ettiler. O, Đspanyol ulusuna özgü gösterişli bir söz gücüyle, bu bilinmeyen dünyayı anlattı.
Montezuma'nın yıkımını, Amerikalıların göreneklerini, Kastilyalıların yiğitliklerini, dahası, kendi yurttaşlarının
ne övgüye, ne de ayıplamaya uygun bulduğu kıyıcılıklarını anlattı. Bu öyküler, Đbni Hamit'in pek hoşuna
gitmişti. Araplar böyle yürek çarptıran öykülere bayılırlar. O da Kostantiniye yıkıntıları üzerinde yeni kurulan
Osmanlı Đmparatorluğu'ndan söz açtı. Ama Hazreti Muhammet'in kurduğu ilk Đslam imparatorluğunun yok
olmasına da bir yandan yazıklanmaktan kendini alamıyordu. O mutlu dönem, Đnananlar başbuğunun
çevresinde, Güzeller Güzeli, Yürekler Gücü, Başları Döndüren Zübeyde'nin ve aşk yüzünden köle olan
Ganem'in dillere destan olduğunu görmüştü. Lautrec de, Birinci François'nın sarayındaki inceliği, barbarlığın
koynunda yeniden doğan sanatları, yeni zamanların görgüsüyle birleşmiş olan eski zamanların onur,
dürüstlük ve yiğitliğini anlattı. Yunan mimarlık biçemiyle bezenen küçük Gotik kulelerden, süslerinin
görkemini Atinalıların inceliğiyle artıran Galyalı kadınlardan söz etti.
Bu sözlerden sonra, bu eğlencenin tanrıçasını eğlendirmek istiyen Lautrec, eline bir gitar aldı ve yurdunun
bir dağ havası üzerine yazdığı şu şarkıyı okumaya başladı: (8)
Đçimde anısı öyle derin
Doğduğum o güzel yerlerin!
Ah kardeşim, ne güzeldi günleri
Fransa'nın!
Yurdum, sana bağlıyım candan
Her zaman!
Anımsar mısın, hani annemizin
Ocağı başında kulübemizin
Bizi hayran, bağrına basışını
Yavrucuğum,
Nasıl öperdik o apak saçlarını
Đkimiz?

Sana elbet anımsatır belleğin


Şatomuzu, Dore çayında yıkanan.
Magriplilerden kalma o pek eski
Kuleden
Çanlar duyulurdu günün bittiğini
Bildiren.

Anımsar mısın o durgun gölü,


Kırlangıçtı sularını okşayan,
Rüzgâr nasıl yatırırdı sazları
Durmadan.
Ne güzeldi güneşin o sularda
Battığı an.
Kim verecek "Héléne"imi bana kim?
Nerde benim dağlarım, meşelerim.
Hep onları anımsar da ağlarım;
Đçimden.
Yurdum sana bağlıyım candan
Her zaman.

Lautrec, şarkının son bölümünü bitirirken, güzel Fransa'nın özlemiyle akan gözyaşlarını eldivenleriyle sildi.
Lautrec gibi yurdunu yitirmekten acı duyan Đbni Hamit, yakışıklı tutsağın üzüntüsünü yoğun olarak duydu.
Kendisine gitarla bir şarkı söylemesi rica edildiği zaman Đbni Sirac bir tek türkü bildiğini; bunun da
Hıristiyanların pek hoşuna gitmeyeceğini söyleyerek özür diledi.
Don Carlos küçümseyen bir tavırla: "Utkumuza ağlayan Müslümanların şarkısıysa, söyleyebilirsiniz," dedi.
"Yenilenlerin gözyaşları doğal görülür."
Blanca atıldı: "Evet, onun içindir ki bir zamanlar Magriplilerin boyunduruğu altında yaşamış olan
atalarımızdan bize böyle üzünçlü türküler kalmıştır."
Đbni Hamit, Đbni Sirac boyunun bir ozanından öğrenmiş olduğu türküyü söylemeye başladı: (9)
Kral Don Juan
Atla bir dağdan
Geçerken görüverdi
Gırnata kentini;
Kral dedi ki birden:
Minnacık kent, sana
Veriyorum yüreğimi
Hem de elimi ben.

Sen benim olacaksın


Ve neler alacaksın
Armağanım olarak.
Cordova'yı, Sevilla'yı,
Görkemli giysileri,
Đncileri, elmasları
Vereceğim hep sana
Aşkımız için sevgili.

Gırnata yanıt verdi;


Büyük Leon kralı, dedi,
Magripli'ye bağlıyım ben
Yüreğimden, etimden.
Senin olsun elmaslar
Bezek olarak benim
Çevremde taş kemerim,
Güzel çocuklarım var.
Böyle anlattın,
Bizi aldattın.
Ne acımasızca bir yalan.
Gırnata, sözünde durmayan!
Bir ilençli gâvur
Siracoğullarının
Mirasına kondu;
Ne denir, kara yazı!

Artık asla bir deve


Ulaştırmaz, şadırvan
Yanındaki türbeye
Hactan dönen Arabı.
Bir ilençli gâvur
Đbni Sirac'ın
Mirasına kondu;
Ne denir, kara yazı!

Ey güzel Elhamra!
Ey Tanrı'nın sarayı!
Güzel çeşmeler kenti.
Yeşil çayırlar ırmağı.
Bir ilençli gâvur
Siracoğullarının
Mirasına kondu;
Ne denir, kara yazı!

‾‾‾‾‾‾‾
(8) Halkın da pek iyi bildiği bu türkünün sözlerini, tatlı bir Auvergne dağ ezgisi üzerine ben yazmıştım.
(Chateaubriand)
Bu ezgilerin saflığı, türküde Hıristiyanlara karşı ilençler savrulmasına karşın, gururlu Don Carlos'u bile
duygulandırmıştı. Kendisine söyletmeseler daha hoşnut olacaktı, ama Lautrec'in hatırı için, onun ricalarına
boyun eğdi. Đbni Hamit gitarı Blanca'nın ağabeyine verdi. O da ünlü atası Seyyit'in utkularını söylemeye
başladı: (10)

Afrika kıyılarına gitmek üzredir


Seyyit, yiğitler yiğidi, silahlı.
Gitarıyla söylemekte Chimene'ye
Onurunun esinlediği dizeleri.

Chimene der: Git, dövüş Araplarla


Ama kesinlikle yenmiş dön bu savaştan.
Đnanırım ki tapıyor Rodrigo bana
Onurunu üstün tutarsa aşkından.

Verin bana mızrağımı, tulgamı


Göstereyim Rodrigo yılar mı hiç.
Er meydanında düşman umurumda mı?
Dövüşürüm onur için, yar için.
Đnce davranışıyla ünlü Magripli
Senin ezgilerinle benim zafer türküm
Saracak Đspanya'yı çılgınlık gibi
Onur ve aşk sözleriyle ördüğün.

Endülüsümüzün kırlarında
Yaşlı Hıristiyanlar övecekler beni.
Diyecekler, canından üstün tutardı o
Tanrısını, kralını, onuru ve Chimene'yi.

Zafer şarkıma uyarak

‾‾‾‾‾‾‾
(9) Cadix'le El Cezire arasındaki dağlık yöreyi dolaşırken, bir ormanın ortasındaki bir handa durakladım.
Orada, ateşin yanında, sazdan hasır ören iki küçük kardeşten başka kimseyi görmedim. Bunlardan biri on
dört, on beş yaşlarında bir oğlan; öteki, aşağı yukarı aynı yaşta bir kız çocuğuydu. Ezgisi sıradan ve yalın
olan (ama sözlerini anlayamadığım) bir şarkı söylüyorlardı; dışarda hava çok kötüydü. Bu handa iki saat
kaldım. Genç han sahiplerim, şarkıyı öyle çok yinelemişlerdi ki, onu ezberlemiştim. Đbni Sirac'ın türküsünü
işte bu ezginin üzerine yazdım. Bu iki küçük Đspanyol'un şarkısında belki de Đbni Hamit anlatılıyordu. Aslında,
Gırnata ile Kral Leon arasındaki konuşma da bir Đspanyol türküsünden alınmıştır.

Đspanya bir gün çileden çıkıverecek.

Sonuçta, bu üç türkünün üç halk ezgisi üzerine söylendiği zaman bir değeri olabilir. Aslında bu türküler,
öykünün bir sona varmasına yardım ediyorlar.

Bu türküyü gür bir erkek sesiyle söylerken, Don Carlos'un öyle gururlu bir edası vardı ki, onun Seyyit'in ta
kendisi olduğu sanılırdı. Lautrec, dostunun yiğitlik coşkusuna katılıyordu; ama, Đbni Sirac, Seyyit'in adını
işitince sararmıştı:
"Hıristiyanların 'Savaş Yıldızı' adını verdikleri şövalyeye, bizler 'Acımasız' deriz. Yücegönüllülüğü de yiğitliği
derecesinde olsaydı..."
Don Carlos, Đbni Hamit'in sözünü keserek, öfkeyle: "Yücegönüllülüğü, yiğitliğini de aşıyordu ve ailemin atası
olan bu yiğit adama ancak Magripliler böyle kara çalabilirler!" diye bağırdı.
Đbni Hamit, yarı uzanmış olduğu yerden kalkarak: "Ne söylüyorsun?" diye bağırdı. "Sen Seyyit'in soyundan
mısın?"
Don Carlos: "Onun kanı benim damarlarımda akıyor. Tanrımın düşmanlarına karşı içinde tutuşan kine
bakıyorum da bu soylu atalardan geldiğimi anlıyorum!" dedi.
Đbni Hamit, Blanca'ya bakarak: "Demek siz Gırnata'nın ele geçirilmesinden sonra mutsuz Đbni Siracların
yurtlarını alarak atalarının mezarını korumak isteyen yaşlı bir Đbni Sirac'ı öldüren o Bivarlar soyundansınız,
öyle mi!? dedi.
Don Carlos öfkeden köpürerek: "Magripli!" diye bağırdı. "Bil ki benden hesap sorulmasına asla izin vermem!
Bugün Đbni Siracların mal ve mülküne sahipsem, atalarım bunları kanları pahasına elde etmişlerdir ve bunu
ancak kılıçlarına borçludurlar."
Gittikçe heyecanlanan Đbni Hamit, "Bir şey daha söyleyeyim," dedi. "Yurttan uzakta, Bivarların Sante Fe
sanını taşıdıklarını bilmiyorduk. Benim yanılmamın nedeni de budur."
Don Carlos: "Đbni Siracları yenen o Bivar'a bu sanı, Katolik Ferdinando vermiştir!" dedi.
Đbni Hamit'in başı göğsüne düştü. Şaşkınlık içinde kalan Don Carlos, Lautrec ve Blanca'nın aralarında
ayakta kaldı. Gözyaşları kemerine takılı hançerinin üzerine sel gibi akıyordu: Beni bağışlayın," dedi.
"Biliyorum, erkekler ağlamamalıdırlar; dökecek daha çok gözyaşlarım olduğu halde bundan sonra onları
içime akıtacağım. Beni dinleyin:
Blanca, sana olan aşkım Arabistan'ın kızgın rüzgârları gibi yakıcıdır. Artık yenilmiştim; sensiz
yaşayamıyordum. Dün bu Fransız şövalyesini dua ederken görünce, kilisenin mezarlığında bana söylediğin
sözlerin de etkisiyle senin Tanrını tanımaya ve inancımı sana sunmaya karar vermiştim."
Blanca'nın sevinçli, Don Carlos'un şaşkın bir davranışı Đbni Hamit'in bir an sözünü kesti. Lautrec yüzünü
elleriyle kapadı. Magripli onun düşüncesini kestirdi ve acı bir gülümseyişle başını sallayarak: "Umudunu
büsbütün yitirme şövalye," dedi. "Sen de Blanca; son Đbni Sirac için ömrünün sonuna dek ağla."
Blanca, Lautrec ve Don Carlos, üçü de ellerini göğe kaldırarak: "Son Đbni Sirac mı?" diye bağırdılar.
Sonra derin bir sessizlik çöktü. Hepsinin yürekleri kaygı, umut, kin, aşk, şaşkınlık ve kıskançlıkla alt üst oldu.
Biraz sonra, Blanca diz çökerek:
"Tanrım!" dedi. "Seçimimin nasıl da yerinde olduğunu gösterdin. Ben ancak yiğitlerin soyundan gelen bir
erkeği sevebilirdim."
Öfkelenen Don Carlos: "Burada, Lautrec'in yanınızda olduğunu unutmayın kardeşim!" diye bağırdı.
Đbni Hamit, "Don Carlos, öfkelenme!" dedi. "Sizi huzurunuza kavuşturmak asıl bana düşer." Sonra yeniden
yerine oturan Blanca'ya dönerek, "Göklerin meleği, aşk ve güzellik perisi; Đbni Hamit son soluğuna dek kölen
olacak. Ama yıkımımın derecesini öğrenmelisin. Atalarının yurdunu savunurken öldürdükleri yaşlı adam,
benim dedemdi. Senden sakladığım ya da senin bana unutturmuş olduğun bir gizi daha öğren: Bu üzünç
dolu yurdu görmeye geldiğimde amacım, Bivarlar soyundan bir erkeği bulup ondan atalarıma döktürmüş
olduğu kanın hesabını sormaktı."
Blanca, soylu bir ruhu gösteren acı bir sesle: "Öyleyse kararın nedir?" diye sordu.
Đbni Hamit: "Sana layık tek kararım şudur: Seni verdiğin sözden kurtaracağım. Tanrılarımızın, yurtlarımızın
ve ailelerimizin düşmanlığı karşısında, senin de, benim de görevlerimizi yerine getirebilmemiz için, buradan
sonsuza dek ayrılacağım ve öleceğim. Günün birinde, benimle ilgili anılar yüreğinden silinirse; her şeyi
unutturan zaman, belleğinden Đbni Sirac'ın anısını yok ederse... Bu Fransız şövalyesiyle... Ağabeyinin hatırı
için bu özveride bulunmalısın."
Lautrec birdenbire ayağa kalkarak Magripli'yi kucakladı: "Đbni Hamit!" diye bağırdı. "Yücegönüllülükte beni
yeneceğini sanma. Ben bir Fransızım; Bayard beni şövalye yaptı. Kanımı kralım için döktüm; ben de, kralım
ve manevi babam gibi korkusuz ve kusursuz olacağım. Aramızda kalırsan, Don Carlos'tan, kız kardeşiyle
evlenmene izin vermesini dileyeceğim. Gırnata'dan ayrılacak olursan, hiçbir aşk sözüyle sevgilini rahatsız
etmeyeceğim. Erdemini anlamamış olan Lautrec'in senin yıkımından yararlanmaya kalkışması gibi acı bir
düşünceyi gideceğin uzak yerlere asla götürmeyeceksin!"
Genç şövalye, bir Fransız'ın canlılığı ve ateşliliğiyle Magripli'yi kucaklıyordu.
Don Carlos: "Şövalyeler," dedi. "Sizin soyluluğunuzdan da ancak bunu beklerdim. Đbni Hamit, sizin Son Đbni
Sirac olduğunuzu nereden anlayabilirim?"
Đbni Hamit: "Davranışlarımdan," diye yanıtladı.
Đspanyol: "Onu anlıyorum; ama düşüncemi söylemeden önce, bu soydan olduğunuzla ilgili kanıt gösterin,"
dedi.
Đbni Hamit, Đbni Siraçların, boynundaki bir altın zincire bağlı olan ve babadan oğula geçen halkasını
koynundan çıkardı.
Don Carlos bunu görünce elini Đbni Hamit'e uzattı: "Şövalye," dedi, "Sizin krallar soyundan, dürüst bir adam
olduğunuzu anladım. Ailem konusundaki düşüncelerinizle bana onur veriyorsunuz. Gizlice aramaya
geldiğiniz dövüşü kabul ediyorum. Yenilecek olursam, bir zamanlar sizin olan bütün mal ve mülküm tümüyle
size geri verilecektir. Dövüşmekten vazgeçecek olursanız, o zaman size önereceğim şeyi kabul edin.
Hıristiyan olun ve Laturec'in sizin adınıza istediği kız kardeşimle evlenin."
Öneri çok çekiciydi; ama Đbni Hamit'in özyapısı bunu yenecek denli sağlamdı; bir yandan aşk, bütün gücüyle
Đbni Hamit'in gönlüne sesleniyor; öte yandan, işkence edenlerle edilenlerin birleşmesi düşüncesini ürpererek
karşılıyordu. Atalarının mezardan çıkarak kutsallıkları çiğneyen bu birleşmeyi ilençle yüzüne vurduğunu
görür gibi oluyordu. Acıyla kıvranan Đbni Hamit: "Ah!" diye inledi. "Burada, bu denli yüce ruhlu ve yücegönüllü
insanlara niçin rasladım? Kendilerinden ayrılınca neler yitirdiğimi daha iyi anlamak için mi? Blanca karar
versin," dedi. "Aşkına layık olmam için ne yapmam gerektiğini o söylesin!"
Blanca: "Yine çöle dön!" diye bağırdıktan sonra bayıldı.
Đbni Hamit, Blanca'yı Tanrı'dan da üstün tutar gibi, onun önünde secdeye kapandı ve tek bir söz söylemeden
dışarı çıktı. Hemen o gece Malaga'ya gitmek üzere yola koyuldu. Oran'a uğrayacak bir gemiye bindi. Her üç
yılda bir, Fas'tan yola çıkarak Afrika'yı geçip Mısır'a varan ve Yemen'de Mekke kervanıyla birleşen bir
kervanın Oran çevresinde konakladığını gördü. Đbni Hamit, hacıların arasına karıştı.
Đlk zamanlar sağlığı bozulduğu için ölümle pençeleşen Blanca iyileşti. Đbni Sirac'a verdiği söze bağlı kalan
Lautrec, genç kızın yanından uzaklaştı. Sante Fe Dukası'nın kızının üzüntüsünü artıracak tek söz ağzından
çıkmadı. Blanca, her yıl sevgilisinin Afrika'dan geldiği mevsimde, Malaga dağlarında başı boş dolaşıyor;
kayalıklarda oturarak denize ve uzaktan geçen gemilere bakıyor; sonra Gırnata'ya dönüyordu. Geri kalan
zamanını Elhamra'nın yıkıntıları arasında geçiriyordu. Ne ağlıyor, ne de Đbni Hamit'den söz ediyordu. Onu
gören bir yabancı, mutlu sanırdı. Ailesinden bir tek o kalmıştı. Babası üzüntüden ölmüş; Don Carlos da
Lautrec'in ona tanıklık yaptığı bir düelloda öldürülmüştü. Đbni Hamit'in sonunuysa kimse öğrenemedi.
Tunus'tan Kartaca yıkıntılarına giden kapıdan çıkılınca, bir mezarlıkla karşılaşılır. Bu mezarlığın bir
köşesinde, bir palmiyenin altında, bana, son Đbni Sirac'ın mezarı dedikleri bir mezar gösterdiler. Bu mezarın
hiçbir olağanüstülüğü yoktur. Mezar taşı dümdüzdür. Yalnızca Magriplilerin geleneğince, bu taşın ortasına
demir kalemle küçük bir çukur kazılmıştır. Bu mezar çanağında yağmur suyu birikir ve bu yakıcı iklimde
kuşların susuzluğunu giderir.
C
Aydınlanma Kitaplığı

DÜNYA KLASĐKLERĐ DĐZĐSĐ

Yayınlanan Kitaplar:

1- Sokrates'in Savunması (Platon)


2- Devlet Adamı (Platon)
3- Candide (Voltaire)
4- Atinalıların Devleti (Aristoteles)
5- Top Oynayan Kedi Mağazası (Balzac)
6- Devlet I-II (Platon)
7- Devlet III-IV (Platon)
8- Yüzbaşının Kızı (Puşkin)
9- Philebos (Platon)
10- Đtalya Hikâyeleri I (Stendhal)
11- Đtalya Hikâyeleri II (Stendhal)
12- Yaşlılık/Dostluk (Cicero)
13- Masallar (Aisopos)
14- Pazartesi Öyküleri I (Alphonse Daudet)
15- Pazartesi Öyküleri II (Alphonse Daudet)
16- Rönesans (Jules Michelet)
17- Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Robert L. Stevenson)
18- Alice Harikalar Ülkesinde (Lewis Carroll)
19- Yöntem Üzerine Konuşma (Descartes)
20- Gılgamış Destanı
21- Martı/Vişne Bahçesi (Çehov)
22- Gulliver Cüceler Ülkesinde (Jonathan Swift)
23- Totem ve Tabu I (Sigmund Freud)
24- Totem ve Tabu II (Sigmund Freud)
25- Değişen Kafalar (Thomas Mann)
26- Çin Öyküleri (Anonim)
27- Gulliver Devler Ülkesinde (Jonathan Swift)
28- Şiirler (Safo)
29- Üç Öykü (Gogol)
30- Mozart Prag Yolunda (Eduard Mörike)
31- Masallar I (Jacob ve Wilhelm Grimm)
32- Şeytanlı Göl (George Sand)
33- Çocukluk (Lev Tolstoy)
34- Tefeci Gobseck/Üç Öykü (Balzac)
35- Masallar II (Jacob ve W. Grimm)
36- Michael Kohlhaas (H. Von Kleist)
37- Yıkıntılar I (Volney)
38- Yıkıntılar II (Volney)
39- Pierre ve Jean (Maupassant)
40- Paul ve Virginie (Bernardin de Saint-Pierre)
41- Metafizik Üzerine Konuşma (Leibniz)
42- Đvan Đvanoviç ile Đvan Nikiforoviç'in Öyküsü (Gogol)
43- Haksız Yönetime Karşı / Tembellik Hakkı
(Henry D. Thoreau / Paul Lafargue)
44- Sadık-Safdil (Voltaire)
45- Yunus Emre I (Đlhan Başgöz)
46- Yunus Emre II (Đlhan Başgöz)
47- Yunus Emre III (Đlhan Başgöz)
48- Tours Papazı (H. de Balzac)
49- Bizans (Ferenc Herczeg)
50- Erzurum Yolculuğu /Byelkin'in Öyküleri (Puşkin)
51- Macbeth (Shakespeare)
52- Genç Werther'in Acıları (Goethe)
53- Yeraltından Notlar (Fiyodor Dostoyevski)
54- Pâl Sokağı'nın Çocukları (Ferenc Molnar)
55- Yalnız Gezerin Düşlemleri (J. J. Rousseau)
56- Yaşamlar (Plutarkhos)
57- Öyküler I (Oscar Wilde)
58- Öyküler II (Oscar Wilde)
59- Yeniyetmelik (Lev Tolstoy)
60- Beyaz Geceler/Uysal Kız (Fiyodor Dostoyevski)
61- Dr. Faustus (Christopher Marlow)
62- Faust (Goethe)
63- Yazlık Dönüşü (Goldoni)
64- Karac'oğlan I (Đlhan Başgöz)
65- Karac'oğlan II (Đlhan Başgöz)
66- Bilinmeyen Başyapıt / Kırmızı Han (Balzac)
67- Sevil Berberi (Beaumarchais)
68- Ankara Anıtı (Augustus)
69- Peter Schlemihl (Adelbert von Chamisso)
70- Yeni Atlantis (Bacon)
71- Knulp (Hermann Hesse)
72- Gençlik I (Lev Tolstoy)
73- Gençlik II (Lev Tolstoy)
74- Sezar ve Kleopatra (George Bernard Shaw)
75- Kır Atlı (Theodor Storm)
76- Mektuplar (Platon)
77- Bayazıt (Racine)
78- Tula Teyze (Miguel de Unamuno)
79- Fıçıdan Öyküler (Storm)
80- Apartman I (Zola)
81- Apartman II (Zola)
82- Apartman III (Zola)
83- Yol Arkadaşım - Öyküler (Maksim Gorki)
84- Bartleby (Herman Melville)
85- Bozkırda Bir Kral Lear (Turgenyev)
Okurlarımız, eksik kitaplarını Cumhuriyet Kitap
Kulübü'nden sağlayabilirler.

C
Aydınlanma Kitaplığı

DÜNYA KLASĐKLERĐ DĐZĐSĐ

Çıkacak Kitaplar:

c Seçme Öyküler (Çehov)


c Gülme (Bergson)
c Benito Cereno (Herman Melville)
c Alacakaranlıkta-Tonio Kröger (T.Mann)
c Felsefenin Đlkeleri (Descartes)
c Aktörlük Hakkında Aykırı Düşünceler (Diderot)
c Üç Kısa Oyun (Pirandello)
c Marie Grubbe I (Jacobsen)
c Marie Grubbe II (Jacobsen)
c Hastalık Hastası (Moliére)
c Bahar Selleri (Turgenyev)