You are on page 1of 11

MARX’IN META ÇÖZÜMLEMESİNDEN TÜKETİM TEORİ-

SİNE

Arş. Gör. Dr. Metin GÜLTEKİN *

Özet/Abstract:

Tüketim teorisi, ürünlerin gereksinimleri karşılayıcı niteliklerinin ötesinde, onların sembolik an-
lamlarının insan ilişkileri üzerideki belirleyici etkisi üzerine odaklanmaktadır. Bu, özellikle kapitalist
toplumlardaki ürün ve hizmet birikiminin yoğunlaşmasıyla kendisini göstermiş bir gelişmenin sonucudur.
Oysa bu durumun ortaya çıkmasında sadece ürün ve hizmet yoğunlaşması değil, toplumsal sistemin kendi
işleyiş mantığının da payı olmalıdır. İşte bu çalışma, içinde bulunduğumuz koşulların görünür değil, man-
tıksal dinamiği üzerine odaklanmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla çok daha kesin ifadelerle kapitalist top-
lumların analizine girişmiş olan Marx’ın meta çözümlemesine başvurulmuştur. Onun yaklaşımlarının
günümüz tüketim teorisinin sistematiğiyle çok yakından bağlantılı olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Meta, Kullanım Değeri, Değişim Değeri, Fetişizm, Tüketim Kültürü.

FROM MARX’S APPROACH TO CONSUMER THEORY

Consumer theory focuses not only on the way goods provide needs, but also the effects of their
symbolic meanings on social relations. While this is a result of the accumulation of good and services in
capitalist societies, it cannot be limited to that. The way in which a social system operates also has a role.
Therefore, this study not only focuses on the appearance of the social context, but also rational dynamics
by using Marx’s commodity analysis, which he uses to analyze capitalist societies. The study aims to
show the relationship between Marx’s approach and consumer theory.

Key Words: Commodity, Use Value, Change Value, Fetishism, Consumer Culture.

Giriş
Son yıllarda tüketim kültürü kavramının sosyal teoride merkezi bir yer işgal edi-
şine şahit olmaktayız. Ürün ve hizmet arzının yoğunlaşması, özellikle teknolojik düzeye
bağlı olarak verimliliğin ve kişilerin boş zaman etkinliğinin artması, kitle iletişim araç-
larının yaygınlaşmasına bağlı olarak bireylerle ekonomik sistem arasındaki bağlarının
yoğunlaştırılası, üretim konusunun yerine, tüketimi merkeze çıkaran yeni bir ilişkiler
yapısının biçimlenmesine neden olmuştur. Bu olaylar, ekonomide, politikada ve kültür-
de bambaşka bir döneme girildiği yönündeki kanaatleri de pekiştirmiştir. Özellikle
Fordizm olarak nitelendirilen üretim tarzının yerini post-Fordizm olarak nitelendirilen
üretim tarzının; ve ardından Sovyet Rusya’nın yıkılışıyla ortadan kalkan çift kutuplu
dünya sisteminin yerini liberal kapitalizmin egemenliğine bırakması, bu yöndeki dönü-

*
Dicle Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, T-İş: 0412 248 85 50 (30 46), Cep: 0
543 811 81 06, e-posta: mgultekin23@hotmail.com.
SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 261 – 271

şümün merkezî gelişmeleri olarak kabul edilir. Bunun öncesi ise üretim ilişkilerinin
belirleyici olduğu dönemler olarak sistematize edilmiştir. Kuşkusuz sözü edilen bu ge-
lişmeler bir kırılma anı olarak karşımızda durmaktadırlar. Ancak böyle bir yaklaşım
tarzı, sosyal teoride bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Özellikle “post” ön ekli
dönemselleştirmeler vasıtasıyla, önceki ve sonraki dönemler arasında kesin tarihsel ko-
puşlar varmışçasına karşılaştırmalar yapılmakta; her dönem ayrı ayrı sistematize edil-
meye, teorileştirmeye çalışılmaktadır. Bu ise, tarihsel verilerden çok, akılcı soyutlama-
ların öne çıktığı teorik girişimlere neden olmuştur. Bir yandan da kavramsallaştırılan
farklı dönemler arasındaki iç bağlantıların/sürekliliklerin gözden kaçırılması problemi
ortaya çıkmıştır.
Bu çalışmada yeniden bir başa dönme girişimi ortaya konularak, bir kapitalist
toplum çözümleyicisi olan Marx’ın, meta çözümlemesinden hareketle, tüketime altyapı
olacak teorik gelişmelerin, üretim ilişkilerinin dönüştüğü dönemlerde ortaya çıktığı,
sergilenmeye çalışılacaktır. Buradan hareketle, ekonominin (modernizm) yerini kültüre
(postmodernizm) bıraktığı dönemler diye yapılan dönemselleştirmelerin çok da anlamlı
olmadığı, üretime dönük dönüşümlerin yaşanmasıyla kültüre dönük dönüşümlerin de
yaşandığı gösterilmeye çalışılacaktır. Gerçi Storey, tüketim tartışmalarının Marxist ku-
ramla başladığını (Storey,2000:136) söylese de ve tüketimle ilgili pek çok yazıda
Marx’ın görüşlerine göndermede bulunulmuş olsa da, biz bu çalışmada şimdiye kadar
yapılanlardan farklı olarak, Marx’ın kapitalist toplumun ekonomik ve kültürel olarak
aynı anda kurulduğuna işaret ettiğini göstermeye çalışacağız.
İkinci olarak, Marx’ın teorisi sadece bir üretimci kapitalizm tahlili olarak ve
onun kendi çelişkileri tarafından yıkılarak sosyalist topluma evrileceği biçiminde bir
öngörüyle kapanan, sonuçlanan bir teori olarak karşımıza çıksa da, teorinin içinde nere-
deyse aynı değerde bir kültür ve modernizm çözümlemesine de rastlamak mümkündür.
Fakat sonunda sosyalizme dönüşümü zorunlu gören Marx için teorinin bu ilk görünü-
münün öncelikli değer taşıması kaçınılmaz olmuştur. Bu nedenle kültürün öne çıktığı
zamanımızda Marxist teoriyi ihmal edilen bu yönüyle ele almak ve zamanımızın bakı-
şıyla değerlendirmek yararlı olacaktır.
Bu amaçları gerçekleştirmek üzere, Kapital’in ilk cildinin, birinci ve ikinci bö-
lümlerinde yaptığı ve kapitalist toplumsal ilişkilerin temel dinamikleri olarak sunduğu
meta çözümlemesine başvurulacaktır.
Meta Çözümlemesinden Tüketime
Marx, Kapital’in birinci cildine başlarken, kapitalist üretim tarzının egemen ol-
duğu toplumların zenginliği, “muazzam bir meta birikimi” olarak kendini gösterir der
ve bunun biriminin de tek bir meta olduğunu söyler (Marx,2000:47). Devam eden satır-
larında, metanın içerdiği anlam üzerinden hareketle kapitalist toplumsal ilişki biçimleri-
nin tahliline girişir: Marx için “meta, her şeyden önce, bizim dışımızda bir nesnedir ve,

262
Metin GÜLTEKİN

taşıdığı özellikleriyle, şu ya da bu türden insan gereksinimlerini gideren bir şeydir. …


(Bu durumda) demir, kağıt vb. her yararlı şeye, iki farklı açıdan, nitelik ve nicelik açı-
sından bakılabilir” (Marx,2000:47-48). Bizim dışımızda bir nesnedir demekle Marx, tek
tek bireysel etkinlikleri aşan tüm tarih, bilgi ve emek birikimi sürecini kastetmekte ve
bütün bu süreci meta kavramının içine dahil etmektedir. Bu birikim, tüm insanlık tarihi-
ni içine alsa da, üretim ve tüketimin bütünüyle birbirinden koptuğu ve yabancılaştığı
kapitalist üretim aşaması için özeldir (Marx,2000:91). Kısaca Marx, malların kapita-
lizmle ortaya çıkan yabancılaşmış ilişkiler sistemi içinde meta görünümüne girdiğini
vurgular. Bu yeni süreçte mallar, sadece “belli” ihtiyaçları karşılama aracı olmaktan
çıkarlar. Yabancılaşmanın doğurduğu bütün toplumsal neden ve sonuçları da bünyesine
alırlar. En genel anlamda Marx’ın meta tanımının arkasından ifade ettiği gibi, demir,
kâğıt vs… herhangi yararlı bir şey, biri niteliksel biri niceliksel olmak üzere iki farklı
değerle yüklenirler. Bu ayrımlaşma süreci hem toplumsal bir dönüşümü ifade etmekte-
dir hem de bize yeni döneme ilişkin sosyal etkileşim sistemlerinin yapısal karakterini
sunmaktadır.
Metalara ilişkin olarak Marx’ın nitelik ve nicelik diye yaptığı ikili ayrıma onun
daha özel olarak yaptığı kullanım değeri ve değişim değeri ayrımı denk düşmektedir:
“Kullanım-değeri olarak metalar, her şeyden önce birbirinden farklı niteliklerdir; ama
değişim-değeri olarak yalnızca farklı miktarlardır” (Marx,2000:50). Değişim değeri
malların piyasa için taşıdığı anlamla ilgili bir niteliktir. Kullanım-değeri ise, metanın
fiziksel özellikleriyle sınırlıdır, bu nedenle nesneden ayrı, ondan kopuk bir şey değildir.
Bir şeyi kullanım değeri haline getiren, onun yararlılığıdır. Kullanım değeri, yararlılık
veya fayda döngüsünden çıkmamıştır; kâr gibi soyut bir amaca yönelik değildir. Kulla-
nım değeri, ancak kullanım ya da tüketim ile gerçek haline gelen bir şeydir
(Marx,2000:48). Bu nedenle toplumsallık bağlamının dışına taşmaz; toplumsallığın,
toplumsal döngünün bir parçasıdır. Kullanım değerinin egemen olduğu bağlamda bir
ürün, onu üretenler tarafından bilinçli bir amaç için, belirli bir gereksinimi karşılamak
için üretilir ve o gereksinimi karşılar biçimde tüketilir veya kullanılır. Bu bakımdan
“gereksinimlerini kendi emeğinin ürünü ile doğrudan doğruya karşılayan kimse, … kul-
lanım-değeri yaratır” (Marx,2000:52-53). Marx kullanım değerine ilişkin nitelikleri sı-
ralarken bir yandan da zımnen kapitalist öncesi toplum tipinin karşılıklılık esasına göre
işleyen ilişkiler yapısına vurgu yapmış olur ve onu teorik olarak kapitalist toplum’dan
ayırır. Kapitalist toplum yapısını teorileştirmede bunu bir ayrım çizgisi olarak sunar.
Çünkü kapitalist toplumda gereksinimleri salt kendi emeğinin ürünü olarak karşılama
şansı bulunmamaktadır. Bu nedenle kullanım değeri üretimi, kendine özgü farklı bir
toplumsal ilişkiler biçiminin ifadesi anlamına gelecektir. Yaptığı bu ayrımla Marx,
Durkheim, Tönnies ve Simmel’in yapmış oldukları geleneksel-modern toplum ayrımını

263
SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 261 – 271

üstü kapalı olarak yapmış olur. Bu haliyle Marx, farkında olarak veya olmayarak, salt
bir kapitalist toplum çözümlemesi yapmaktan daha fazla bir şey yapar.
Fakat Marx, bilindiği gibi asıl olarak kapitalist toplum üzerine odaklanmıştır.
Kapitalist toplum da, meta açısından bakacak olursak, değişim değerinin -metanın deği-
şim değeri boyutunun egemen olduğu toplumsal ilişkiler biçimini içerir. Değişim değe-
rinin oluşumunun gerisinde, üretimdeki emek gücünün toplumsallığından arındırılarak
kitleselleştirilmesi ve üreticilerin ürettikleri ürünlerin yine onların iradelerinin dışında
kullanılması yatmaktadır. Böylece kapitalist toplumda mallar, artık tek tek bizlerin ira-
demizin dışında üretilen dolayısıyla, istemeyerek oluşmasına neden olduğumuz hayat
koşullarının bize dayattığı gereksinimleri karşılama araçları olarak yine bize geri döner-
ler. Bu ise, insani gereksinimlerin değil, artı değerin belirlediği süreçlerin egemen oldu-
ğu bir toplumsal ilişkiler yapısının topluma egemen olması anlamına gelmektedir. İnsan
artık ölçü olmaktan çıkmış ve insani olmayan, onu aşan süreçler tarafından yönlendiri-
len bir konuma düşmüştür. Bu durum, modern kapitalist toplumu daha önceki dönem-
lerde ayıran ve ona temel niteliğini kazandıran bir özellik olarak ortaya çıkmıştır. Orta-
ya çıkan, insani etkinlikleri aşan, onu kuşatan bir kapalı sistemdir. Söz konusu sistem,
insani gereksinimlerini aşan yapısından dolayı, bireyleri kendi gereksinimlerinden çok,
sistemin gereksinimlerini karşılayacak yönde kullanan bir yapı olarak, yapay ihtiyaçlar-
la bireyi tüketime yönlendirerek varlığını sürdürecektir.
Ancak Marx’ın çözümlemesinde, değişim değerinin toplumsal ilişkilere yansı-
yan biçimi, bunun ötesinde anlamlar da içermektedir. Değişim değeri, burada kastedilen
anlamıyla, tümüyle toplumsal ilişkiler yapısının dönüşümüyle ilgilidir. Marx’ın anali-
zinden burada anlaşıldığı kadarıyla kapitalist üretim koşullarında üretilen her bir ürün,
artık kendisini üreten toplumsal emekle eşit değerde birleşmiştir. Ürün artık salt bir nes-
ne olmaktan çıkmıştır. Marx bu konuda şunları söyler: “Ama bir de, metaların değerinin
salt toplumsal bir gerçeğe sahip olduğunu aklımızdan çıkartmaz ve bu gerçekliği, yal-
nızca, özdeş bir toplumsal özü, yani insan emeğini ifade ettiği ya da taşıdığı sürece ka-
zandığını göz önünde bulundurursak, değerin, ancak, mataın meta ile toplumsal ilişki
içerisinde kendini gösterebileceği sonucuna kolayca ulaşmış oluruz” (Marx,2000.59).
Değişim değeri, varlığını topluca yabancılaşmış insan emeğinden alır ve bu nok-
tada nesne, alınıp satılabilen insan emeğini simgeleyen toplumsal ilişkiler sistemini
bünyesine alır. Nesne artık meta olarak toplumsal emektir. Emeğe dönüştürülen tüm
toplumsal ilişkiler nesne olarak ürün olarak yansır; tüm toplumsal ilişkileri kendisi kar-
şısında eşitleyen nesneler ise, değer olarak yansır. Kısaca emek nesne olarak, nesne
emek olarak denkleşirler. Böylece hem eskisinin yerine yeni tarz bir ilişki biçimiyle
karşılaşmış, hem de yeni toplumda sosyal ilişkilerle nesnelerin değerinin karşılıklı iç içe
geçişine şahit oluruz. Bu kavşak noktasını Marx şu ifadesiyle dile getirmiştir: “En sonu,
üreticilerin içerisinde emeklerinin toplumsal niteliğinin kendini gösterdiği karşılıklı iliş-

264
Metin GÜLTEKİN

kiler, ürünler arasındaki bir karşılıklı ilişki biçimini alır” (Marx,2000:82). “Tüm sosyal
ilişkilerin” üretim alanı olan toplumsal alan, kitleselletirilmiş emek biçiminde, üretim
koşullarında tektipleştirilmeye tabi tutulur ve “tüm sosyal ilişkilerin” üretimi yerine
sadece somut, üstelik kedisine ait olmayan nesne üretimine mahkûm edilir. Sadece nes-
ne üretimine mahkûm edilen sosyal ilişkiler, ürünler arasındaki karşılıklı ilişki biçimin-
de yansıyacaktır. Artık sosyal ilişkiler nesnelerle etkileşim düzleminde kendisini ürete-
cektir. Marx dönüşüm anından itibaren yayılan bu ilişkilerin toplumsal düzleme yansı-
yışını ise bir denklem biçiminde şöyle formüle eder: “Bir bireyin emeğini öteki üretici-
lerin emeklerine bağlayan ilişkiler, üreticilere, aslında olduğu gibi, çalışan bireyler ara-
sında doğrudan toplumsal bir ilişki olarak değil, tersine, kişiler arasında maddi ilişkiler
ve şeyler arasında toplumsal ilişkiler olarak görünür” (Marx,2000.83). Marx burada
karşılıklı olarak kendi kendisini üreten değerlerle yüklü toplumun, bu niteliğini kaybet-
me eğilimine ve bu değerleri absorbe eden nesnelerin yeni konumuna vurgu yapmakta-
dır. Sadece nesne üretimine ve ticari etkileşime imkân vermiş bir süreç olarak bütün
süreci nesnelleştirmiş olan üretim modeli, sosyal değer ve anlam üretimini, tek bir üre-
tim kanalı olan nesne üretimi düzeni kanalıyla, açığa vurma şansı vermiştir. Sosyal iliş-
ki biçimleri, nesnelerle aynı anda dönüşüme uğramıştır. Bu anlamda kapitalist ilişki
biçimleri, tıpkı fabrika ortamında imal edilmiş ürünler gibi imal edilmiş, rafine ilişkiler-
dir. Zaten Marx, kapitalist toplumun yapılaşma sürecini fabrikada olup biten ilişkilere
dayandırır. Marx için fabrika, sadece ürünlerin veya metanın değil tüm kapitalist toplu-
mun üretildiği bir kavşak noktasıdır. Kapitalist toplumsal ilişkiler de fabrikada üretilir
ve aynı üretim mantığının gereği olarak zaman içinde yeniden üretilerek genişler. Bu
açıdan kapitalist toplumsal ilişkiler de fabrikada üretilen ürünler gibi imal edilmiş ilişki-
lerdir. Üretilen her nesne bir toplumsal ilişki biçimine karşılık gelir; onu yutar ve üreti-
len nesne ile aynı türde eşitlenir, nesnelleşir. Eşitlenen ilişkiler, üretim sürecinin sürekli-
liğine dayanan yeniden üretim süreci altında yeniden asimetrik hale getirilir ve sosyal
bir niteliğe sokulur. Marx’ı “meta” kavramını yarı-canlı bir nesne olarak kavramsallaş-
tırmaya iten de budur.
Öte yandan bu süreç şöyle bir resmin varlığını gösterir ki, artık üretim sisteminin
kendisi, kendine özgü yaşama ihtiyaçları olan bir mekanizma olarak yeni bir toplumsal
kurucu unsur, toplumsal ilişkilerin ana hedefi biçiminde yapılaşmıştır. Çünkü
Callinicos’un da belirttiği gibi, “üreticiler arasındaki toplumsal ilişki, ürünlerin değiş
tokuşu ile sağlandığı için piyasa ekonomisi (üretim sistemi) insan denetimi dışındaki
doğal yasalar tarafından yönetilen özerk bir süreç gibi görülmeye başla-
nır”(Callinicos:2004,140). İkinci kurucu unsur olarak, insan doğası ve ihtiyaçlarının
varlığı devam etmektedir; ancak bu durumda onlar üretim siteminin dolayımına bağım-
lıdırlar. Bu itibarla, yeni toplumda insan ilişkilerini harekete geçiren temel itki artık in-
sanın gereksinimleri değil, üretim sisteminin gereksinimleridir. Bütün insan etkinlikleri

265
SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 261 – 271

üretim süreci karşısında eşitlenmiş ve niceliğe dönüşmüştür. İnsan etkinlikleri, ürünle-


rin metaya dönüşmesi süreci içinde nesnelleşmiştir. Artık bizim birbirimizle yaşadığı-
mız etkileşimler toplumsallık niteliğinden çıkarak pazarın yönlendirdiği birer maddi
ilişkiye dönüşürken, piyasada dolaşan nesneler, yeni toplumun tüm toplumsal statü sis-
temini yönlendirir ve yeniden üretir hale gelmiştir. İşte büyük metalaşma budur. Bu
yönüyle Marx’ın düşüncesi, yeni ve bütüncül bir toplum tasavvuruna açılmış olur.
Ancak Marx’ın toplum tasavvuru, Durkheim, Tönnies ve Simmel’de olduğu gibi
salt geleneksel-modern ayrımına dayalı değildir. Çünkü onlar geleneksel toplum-
modern toplum veya cemaat-cemiyet ayrımını yaparken, her iki toplum yapısını katego-
rik olarak birbirinden ayırmaktadırlar ve yaptıkları ayrım daha büyük bir soyutlamayı
içermektedir. Oysa Marx, kullanım değeri kavramını sanayileşmeyle dönüşen modern
kapitalist toplum içine dahil etmektedir. Çünkü onun meta tahlili bu ayrımın ötesinde,
kullanım ve değişim değeri ve onlara yaslanan ilişki biçimlerinin aynı anda modern top-
lum içinde yan yana olduğu fikrine dayanır. Berman da aynı düşünceyi benimser ve
Marx’ın bu konudaki yaklaşımını şöyle dile getirir: “Marx’ın diğer değerlerin değişim
değeri içinde “çözündüğünü” söylerken vurguladığı nokta, burjuva toplumunun eski
değer yapılarını silmeyip massetmiş olduğudur. Eski tarz onur ve saygınlık ölmemiş;
bilakis piyasayla bütünleşmiş, üstlerine fiyat etiketi konmuş emtia niteliğiyle yeni bir
hayata kavuşmuşlardır (Berman,1994:140). Bu yaklaşım Marx’ı basit bir soyutlamanın
içerisine düşmekten kurtarmış ve ona bütün realitelerin karşılıklı etkileşim halinde bu-
lunduğu daha reel bir toplum tasarımı sunma şansı kazandırmıştır.
Yeni toplumsal sistem enerjisini kullanım ve değişim değeri ile karakterize olan
ilişki biçimlerinin karşılıklı etkileşiminden alacaktır. Ama değişim yine metanın varoluş
mantığına uygun olarak ilerleyecektir. Marx, “tarihsel ilerleme ve değişimin gelişmesi,
metalarda saklı bulunan kullanım-değeri ile değer arasındaki karşıtlığı geliştirir”
(Marx,2000.97) diyerek bu değişim sürecinin tarihsel boyutunu açıkça dile getirmiştir.
Yine belirtelim ki bu karşıtlık doğal olarak karşılıklı denge içinde olmayıp, meta kav-
ramına gücünü veren değişim değeri lehinde olacaktır. Yine Marx’a kulak verirsek; “ni-
celikler, üreticilerin iradeleri, öngörüleri ve davranışlarından bağımsız olarak durmadan
değişir” (Marx,2000.85) ve ilerler. Adorno’nun da vurgulamış olduğu gibi, bir defa bas-
kın hale gelmiş olan değişim değeri, ürünün kullanım değerine ait temeli yıkarak, onla-
rın ikincil ya da taklidî yönlerini öne çıkarır ve baskınlığını bu yönde sürdürür
(Lury,1996:41). Fakat değişim değerinin varlığı, kullanım değerinin varlığına bağımlı-
dır –çünkü gerçek değer kullanım değeridir-; kullanım değerinin varlığı ise değişim
değerinin varlığına bağımlı değildir. O halde sistem enerjisini yine kullanım değerinden,
fakat kullanım değerinin değişim değerine devşirilmesinden, onun sürekli dönüştürül-
mesinden alacaktır. Dolayısıyla kapitalist toplumda ilerleme sürekli değişim değeri yö-

266
Metin GÜLTEKİN

nünde olacaktır. Değişim değeri de her defasında göreli olarak nitelik ve nicelik ekse-
ninde ayrışacak ve hep niceliğin egemenliği biçiminde ilerleyecektir.
Marx, bu sürecin farkına varmış bir kişi olarak değişim değeri kavramının
sözkonusu parçalanma yönüne dikkat çekip onu da ikili bir ayrıma tabi tutmuştur. “Bi-
rincisi: belli bir metaın geçerli değişim-değeri (kendisine) eşit bir şeyi ifade eder; ikinci-
si: değişim-değeri, genellikle yalnızca bir anlatım biçimi, metada bulunan, ama ondan
ayırt edilebilinen görüngüsel (phenomenal) bir biçimdir.” (Marx,2000.49). Bunlardan
birincisi, ürünün piyasadaki konumunu gösterir. Burada daha çok bir değişim aracı ola-
rak paranın piyasadaki rolüne vurgu yapılmaktadır ki para, yüksek akıcılık özelliğiyle
çoğu sosyal değer içeren şeyleri eşitleme gücüne sahip olmasıyla, kapitalist toplumda
önemli bir yeri bulunmaktadır. Marx para için şunları söyler: “Para, değişim sırasında,
zorunluluğun oluşturduğu kristaldir, böylece farklı emek ürünleri fiilen birbirine eşitle-
nir ve bu uygulama soncu metalara dönüşüler”(Marx,2000.97). Evet para da bir meta-
laştırma aracıdır. Ancak daha önemlisi ve daha fazla akışkanlık özelliği gösteren boyut,
malların mal olma özelliğinden tümüyle bağımsız, onların ardındaki görüngüsel biçim-
dir. Bu tümüyle insanların onlarda buldukları ve kendi kimliklerini inşa etmede başvur-
dukları anlamlandırma ile ilgili kültürel bir süreçtir. Ki böylece nesneler toplumsallık
niteliği kazanırlar. İlişkinin bu boyutu değişimin ticarete dayanan yönünden çok daha
dinamiktir ve sermayenin yerini kültürel olana bıraktığı Batı toplumlarında günümüzde
egemen etkileşim biçimi olarak kendisini açığa vurmuştur. Debord’un tarihsel bağlamı-
nı özetlediği gibi, “iktisadın toplumsal yaşam üzerindeki tahakkümünün ilk aşaması,
bütün insan gerçekleştirimlerinin tanımlanmasında var olmak’tan sahip olma’ya geçen
bariz bir bayağılaşmaya yol açmıştır. Toplumsal yaşamın iktisadın birikmiş sonuçları
tarafından bütünüyle işgal edildiği bugünkü aşama ise, sahip olmak’tan gibi görünmek’e
doğru genel bir kaymaya neden olmuştur”(Debord,1996:17). Sürecin bu boyutu günü-
müzde daha çok Fransız düşünürü Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramının konusu
olarak karşımıza çıkmaktadır. Baudrillard da, kuramını değerlendirirken simülasyon
düzenini sadece diyelim “postmodern” dönemlerle sınırlı tutmamış, üçlü bir derecelen-
dirme yaparak, ilk aşamayı Rönesans’la kopyalama, sanayileşme ile üretim ve son dö-
nemle de simülasyon olarak sıralamıştır (Baudrillard,2002:viii). Gelgelelim Marx, deği-
şim değerinin bu ikinci boyutunu önemsememiş, reel koşulların diyalektiği içinde, çe-
lişkilerin yeni bir düzene evrileceği fikrini benimsemiştir. Belki az farkla Marx, içinde
bulunduğumuz tüketim sürecine dönüşümü öngörememiştir. Bu değerlendirmelere diğer
bir açıdan bakıldığında ise, günümüz toplumlarında Marx’ın çözümlemelerine benzer
etkileşimlerin tezahür etmiş olması, günümüz toplumlarının Marx’ın analiz ettiği top-
lumla yapısal aynılığını veya Marx’ın yaklaşımlarının gücünü ortaya koyar. O halde
günümüz toplumlarında görülen yeni görünümler, sadece bir birikim sürecinin sonu-

267
SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 261 – 271

cunda ortaya çıkan farklılıklardır, sistemin mantığı ise geçen zamana rağmen aynılığını
korumaktadır.
Marx’ın meta çözümlemesi daha ileri bir süreçte eşyaların fetişizmi adı altında
kendisini açığa vurur. Fetişizm, eski çağlarda nesnelere yüklenen ve tapınma biçiminde
kendisini gösteren kutsallık durumu olarak bilinmektedir. Marx, kapitalizmle ortaya
çıkan ve meta kavramını da üreten yabancılaşma durumunun, eşyalar üzerinde yeni bir
fetiş üretimi biçiminde yansıdığını söyler. Çünkü o (eşya, meta) en başta “bizim dışı-
mızda” bir şeydir. Gizemini ilk başta buradan, ikinci olarak ise, yukarıda değinilen, sos-
yal ilişkilerin maddileşmesi, maddi ilişkilerin sosyalleşmesi biçiminde formüle edilen
çapraz etkileşim sürecinden alır. Marx, eşyaların fetişizmiyle ilgili olarak şunları söyler:
“İlk bakışta bir meta, çok önemsiz ve kolayca anlaşılır birşey gibi gelir. Oysa metaın
tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey oldu-
ğunu göstermiştir. … Sözgelişi ağacın biçimi, masa yapılarak değiştirilir. Ama gene de
masa, o alalede günlük şey olmakta, ağaç olmakta devam eder. Ne var ki, meta olarak
ilk adımını atar atmaz, tamamen başka bir şey olur. Yalnız ayakları üstünde yerde dur-
makla kalmaz, tüm öteki metalarla ilişki içerisinde amuda kalkar ve o ağaç beyninden,
“masa yürütmek”ten çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar” (Marx,2000.80), der ve
“emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu nedenle meta üreti-
minden ayrılması olanaksız olan şeye, ben, fetişizm diyorum” (Marx,2000.83) diyerek
fetişizm kavramını tanımlar. Nesnelerin fetişist nitelikler kazanması özünde yabancı-
laşmış emeğin ürünü olarak nesnelerin meta konumuna girmesiyle yani sosyal anlamlar-
la yüklenmesiyle ilgilidir. Fakat nesnelerin fetişizminin somutluk kazanması, üretim
sürecinde değil tüketim sürecinde kendini göstermektedir. Bu süreçte nesnelere bir fetiş
olarak yaklaşılmasını etkileyen süreç, onların üretim sürecinin bilinmezliğinden doğan
bir gizem duygusundandır (Lury,1996:41). Nesne bu süreçte tüketici tarafından hazır bir
Tanrı lütfu gibi algılanır. Ona karşı özel bir hayranlık duygusuyla yaklaşır. Tüketicinin
nesnelere karşı tüm özlemlerinin gerisinde bu doğumdan gelen statü, lütuf ve onun üze-
rinden mükemmellik statüsüne duyulan ideal amaç yatar (Baudrillard,1997:63). Bir
otomobil bir taşıma aracı olmanın ötesinde, bir prestij kaynağı, statü aracı ve imaj ve
hayallerin somutlaştığı imgesel bir varlık olarak anlam kazanır. Bu noktada nesneler
toplumsal statü sisteminin tamamlayıcısı oldukları gibi, tüketim bu sürecin gerçekleşti-
rildiği temel bir eylem biçimi olarak karşımıza çıkar.
Ardından Marx ürünlerle fetişist bir ilişki kurulmasının nedenlerini ve sonuçları-
nı yine kendi ifadeleriyle dile getirir: “Üreticilerin kendi toplam emek ürünleri ile ilişki-
leri, onlarla kendi aralarında bir ilişki olarak değil de, emek ürünleri arasında kurulan
toplumsal bir ilişki olarak görünmesindendir. Emeğin ürünlerinin, metalar haline, nite-
liklerinin duyularla hem kavranabilir hem kavranamaz toplumsal şeyler haline gelmele-
rinin nedeni budur. Bunun gibi, bir nesneden algılanan ışın, bize, görme sinirimizin öz-

268
Metin GÜLTEKİN

nel etkilenmesi olarak değil de, gözün dışında bir şeyin nesneler biçimi olarak geliyor.
… Fiziksel şeyler arasında fiziksel bir ilişki vardır. Ama metalarda bu farklıdır. … Bu-
rada, insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, onların gözünde, şeyler arasında düşsel
bir ilişki biçimine bürünüyor” (Marx,2000.82). Marx’a göre, üreticilerle ürünler arasın-
daki ilişki, basit olarak bir insanla nesne arasındaki ilişki olmayıp, kişilerin emek ürünü
olarak tezahür etmiş nesnelerle kurulan organik bir toplumsal ilişki anlamına gelir. Bu
bağlamda nesneler basit bir nesne olmanın yanında etrafına toplumsal anlamlar-ışınlar
saçan varlıklar haline dönüşürler. Buradan itibaren Marx oldukça ileri bir şey söyler ve
bizim bakışımızın ötesinde, nesnelerden yansıyan fetişist ışımanın bizim bakışımıza
egemen olduğunu söylemeye çalışır. “Bu sav, kapitalist bir toplumda şeylerin görünüşü
ile gerçekte nasıl oldukları arasında sistematik bir çelişki olduğu” (Callinicos:2004,139)
fikrine yaslanır. Çünkü en başta, cansız bir varlık olan nesneler, meta olarak canlanmış-
lardır. Meta olarak canlanan nesneler ve nesneler sisteminin düşsel gücü tek tek bireyler
olarak bizlerin bakışlarına egemen olur. Bizi onlara hayranlıkla bakmaya, onları yü-
celtmeye iter. Bizim bakışlarımızdan çok onların görünüşü bizi ekiler. Çünkü, nesneler-
le etkileşim sürecinde, toplumsallık bağlarıyla bağlı bizlerin bireyselleşmesi, buna karşı-
lık, artan nesne üretimine bağlı olarak, nesneler sisteminin yapısallaşması artar. Walter
Benjamin, bu ilişki bağlamında “baktığımız bir nesnenin halesini algılamak, bizim bakı-
şımıza karşılık bize bakma yeteneğiyle donatmaktır onu” (Josipovici,1997:23) diyerek
bakışlarımızın bu dönüşümünü açıklar. Böylece biz nesneleri sadece gizemli ve mistik
varlıklar olarak görmeyiz, aynı zamanda onlar bizim çevremize ve dünyaya bakış tarzı-
mızı da değiştirirler. İşte bu andan itibaren biz hayatımızın aktif bir bireyi olmaktan
çıkarak, nesneler tarafından yönlendiriliyor olan pasif bir varlıklar haline dönüşmüş
oluruz. Gelinen aşamada nesneler sistemi, görselliğin beslediği imgesel boyutlarıyla,
gösterge ve imajlar biçiminde tüketicilere yansımaktadır. Günümüz tüketim kültürü
kavramı, daha çok bu ilişkiler ağı merkezinde odaklanmış bulunmaktadır.

Sonuç
Marx sanayi devriminin ve kapitalist toplumun teorisini yapar. Sanayi devrimiy-
le yepyeni bir üretim modeli ve sosyal ilişkiler sistemi içeren bir toplum biçimi karşımı-
za çıkar. Marx, bu yeni toplum biçimini sadece bu toplumun kurumsal yapısını, sosyal
görünümlerini ele alarak değerlendirmez. O daha yüksek bir teorik yaklaşım örneği su-
narak, toplumsal analizi en küçük sosyal birimine, “ilişkiler yapısı”na inmek suretiyle
gerçekleştirir. Bu nedenle sosyal etkileşim alanını merkezinden yola çıkarak çözümleme
imkânı bulmuş olur. Yine bu nedenle hem içinde bulunduğu toplumun yapısını çok net
bir biçimde kavramsallaştırır, hem de ileri sürdüğü yaklaşımları –tabi ki toplumsal dü-
zeydeki, kapitalizm-sosyalizm veya burjuva-proleterya çatışması biçimindeki değil,

269
SBArD Eylül 2006, Sayı 8, sh. 261 – 271

birim ilişkiler yapısı üzerinden gerçekleştirdiği yaklaşımları- günümüze kadarki değişi-


mi açıklamakta başarılı olur.
Marx, üretim sistemi karşısındaki üretime dönük emek ile bu sürecin sonucu ola-
rak, tüm toplumsal gereksinimleri karşılayan ürünler arasındaki sistematik ilişkiyi, kapi-
talist toplumun temel ilişkiler yapısının ekseni olarak alır. Bu bağlam içinde, emekle
ürünler arasındaki sistematik ilişkiyi daha özlü biçimde meta kavramı temsil eder. Bu
nedenle yeni toplumun ürünleri olan metalar, bir nesne olmaktan çok bir ilişkiler site-
mine-sürecine tekabül eder ve meta bir nesne olmanın yanı sıra, sosyal bir değer anla-
mına da gelir. Tüm sosyal emek ve üretim süreci metada somutlaşır.
Meta bu nedenle biri nitelik/kullanım değeri diğeri nicelik/değişim değeri olmak
üzere iki farklı niteliği olan bir varlık haline dönüşmüştür. Kullanım değeri metanın
insanlar için yararlı olan, bir gereksinime karşılık gelen özelliğidir. Değişim değeri ise,
ilk etapta ürünün piyasa için taşıdığı anlamla ve aslında, üretilen ürünün üretilirken har-
canan fakat karşılığı geri ödenmeyen emeğin karşılığıyla, dolayısıyla el konulan emeğin
artı değeriyle ilgili bir süreçtir. Değişim değeri, üretimin gerçekte kullanılmayan ve
doğrudan yararlı olmayan kısmını ifade eder. Bu nedenle değişim değeri, toplumsal
süreçlerin birikime uğrayan yönünü temsil eder. Yararın dışında kaldığı ve birikimle
sonuçlandığı için değişim değeri, kapitalist toplumda niceliğin ve soyut ilişkilerin yo-
ğunlaşması ve egemenliği biçiminde sonuçlanır.
Kapitalist toplumun kültürü bu soyut ilişkiler alanında kurulur. Egemen birikim
süreci, sürekli kullanılmayı talep eder ve kendisini bireylere dayatır. Bireylerin nesnele-
re sahip olma düzeylerinin yükselmesi ölçüsünde, birikimin işlevselleşmesi, dolaşıma
girmesi ve yapay da olsa bir ihtiyaçlar sistemi olarak toplumsallık kazanması mümkün
olmuş olur. Toplumdaki bireylerin arzu ve isteklerine tekabül eden nesneler, kültürel
sürecin bir parçası olarak salt bir nesne olmanın ötesinde farklı anlamlarla değer kaza-
nırlar. Gerçek bir sosyal varlık olan bireyden kaynaklanan istekler, yapay-sanal gereksi-
nimleri işaret eden nesneler karşısında gerçeklik bağlamından çıkarlar; yapay-sanal ge-
reksinimleri işaret eden nesneler, gerçek olan istekler eşliğinde birer gerçeklik biçimine
dönüşürler. Onlara yönelen bakışlarımız, bize ait olmaktan çıkar ve; onların bize görü-
nümleri biçiminde tersine döner. Böylece Marx’ın toplumsal bir ilişki, tersine, kişiler
arasında maddi ilişkiler ve şeyler arasında toplumsal ilişkiler olarak görünür diye for-
müle ettiği ilişkiler yapısı, niceliğinden değil; niteliğinden hiçbir şey kaybetmeksizin
yapısını korumuş olur.

270
Metin GÜLTEKİN

KAYNAKÇA

Baudrillard, Jean, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Çev: Oğuz Adanır, Boğaziçi Üniversitesi Yay.,
İstanbul 2002
Baudrillard, Jean, Tüketim Toplumu, Çev.:Hazal Deliceçaylı, Ferda Keskin, Ayrıntı Yay. İstanbul, 1997
Berman, Marshall, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Çev.: Ümit Altuğ, Bülent Peker, İletişim Yay.,
İstanbul, 1994
Callinicos, Alex, Toplum Kuramı –Tarihsel Bir Bakış-, Çev.: Yasemin Tezgiden, İletişim Yay., İstanbul,
2004
Debord, Guy, Gösteri Toplumu, Çev.: Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1996
Josipovici, Gabriel, Dokunma, Çev.: Kemal Atakay, Ayrıntı Yay. İstanbul,1997
Lury, Celia, Consumer Culture, Polity Press, Cambridge, 1996
Marx, Karl, Kapital: Cilt 1, Çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yay., Ankara, 2000
Storey, John, Popüler Kültür Çalışmaları –Kuramlar ve Metotlar-, Çev.:Koray Karaşahin, Babil Yay.,
İstanbul, 2000

271