You are on page 1of 16

Erhan Göksel’in editörlüğünde yayına başlayan Teori Dizisi’nin ilk

kitabı olan; Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’ne


yazdığı “Giriş” yazısı.

“GRAMSCİ” YE GİRİŞ
YA DA
“HAPİSHANE DEFTERLERİ” Nİ OKUMAK

Lenin’den bu yana yaşamış en büyük ve en saygı duyulan Avrupalı


Marksist teorisyen olan Antonio Gramsci, olumsuz koşullar altında geçirdiği
kısa yaşamı boyunca, Marksizmin genel sorunlarını ve özellikle de “üst yapı”
kavramının - tüm epistemolojik kategorileriyle birlikte - teorileştirilmesine
çalışmıştır. İlk çalışmalarında çoğunlukla gündelik politika yorumları ve
tartışmalarını konu alan Gramsci, olgun dönemi diyebileceğimiz ve yaklaşık
oniki yıl süren Mussolini’nin hapishanelerinde geçen bu döneminde ise,
kendisine üst yapılar teorisyeni sıfatını kazandıran eserlerini (Hapishane
Defterleri) kaleme almıştır. Kaleme almıştır denilmesi gerekir; çünkü
yazdıklarını, ilerde yayınlayabilme amacı ile ağır sansür koşullarında sadece
kendisine göre yazmış, ancak yaşamının trajik bir şekilde hapishanede kısa
sürede tamamlanmış olması, ona bu imkanı tanımamıştır.

Genelde, teorik yükünden dolayı okunması çok zor olan ve bugün bile
bazı kavramlarının hala tartışıldığı - ki onun hegemonya terimi kadar hiç bir
terim “Sol Düşünce”de çeşitli şekillerde işlenmiş değildir - Gramsci’nin
Hapishane Defterleri isimli bu en önemli ve en temel eseri, Türkçe’ye çevrilen
teorik metinlerinin kuşkusuz en önemlisidir. Gramsci’nin Hapishane Defterleri,
büyük savaştan sonra; 1948-1967 arasında kronolojik olarak 10 cilt halinde
yayınlanan ve 1960’lara kadar sadece İtalya’da bilinirken, Defterler’in ilk
basımından neredeyse 30 yıl sonra ancak İtalya sınırlarını aşabilmiştir. Böylece
Gramsci’nin düşüncesinin yayılması önündeki engel de bir anlamda ortadan
kalkmıştır. İtalya’daki Gramsci Enstitüsü’nün desteği ile 1959 da önce
Fransa’da yayınlanan Defterler, ardından da 1971 de İngiltere’de yayınlandı.

Bu arada 1967’de Cagliari’de toplanan “Uluslararası Gramsci


İncelemeleri Kongresi”ni, ve 1964-1965 de İngitere’de yayınlanmakta New
Left Review dergisinde başlayan ve uzun yıllar süregelen Gramsci tartışmalarını
da hatırlatmakta yarar var. Yine, 20. Yüzyılın son çeyreğinde Sol Düşünce’de
dünyayı en fazla etkileyen Marksist filozof L. Althusser’in çıkışındaki önemli
Gramscigil analizleri de bu arada belirtelim. Kısaca özetlemek gerekirse;
1970’lere kadar çok fazla tanınmayan Gramsci’nin eserleri ve kavramları
üzerindeki tartışmalar, 1973-1975’lere gelindiğinde tüm dünyayı kapladı.
Hemen bir-iki yıl sonra da 1970’lerin ünlü sol dergisi Birikim ile ülkemize
ulaştı. Özellikle Avrupa’da olmak üzere hemen tüm dünyada 1965’lerde
başlayan ve hız kaybetmeden devam eden, “çağdaş siyaset çözümlemeleri”,
Türkiye’de maalesef sürdürülemedi. Araya giren 12 Eylül darbesi ve onun
bilinçli olarak yarattığı apolitik ortam, tüm konuların ve siyasal sorunların
tartışılmasının üzerine adeta ağır bir perde ile örttü.

Gramsci metinlerine yeni başlayanlar için burada bir hatırlatmada daha


bulunmak isterim. Gramsci’nin ağır metinlerini yeni okumaya başlayanların,
daha kolay anlayabilmek için daha önce bizzat benim editörlüğümde, dört farklı
yayınevinden Türkçe olarak 1982-1988 arasında yayınladığım altı kitabın, yani;
Savaş Yayınları arasında çıkan N.Bobbio-J.Texier’nin Gramsci ve Sivil
Toplum; Hugues Portelli’nin Gramsci ve Tarihsel Blok; Birey ve Toplum
Yayınları tarafından basılan J.Texier’in Gramsci ve Felsefe; S.Hall-B.Lumley-
G.McLennan’ın Siyaset ve İdeoloji: Gramsci; Alan Yayınları’nın yayınladığı
Perry Anderson’un Gramsci: Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji isimli
kitapları ile Verso’nun yayınladığı L.Althusser’in Felsefe ve Bilim
Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi ile Gramsci’nin yaşamı ve yapıtlarını
anlatan G.Fiori’nin Gramsci: Bir Devrimcinin Hayatı’nı Gramsci’nin
Hapishane Defterleri ile mümkünse eş zamanlı okumalarını öneririm. Bu arada
1978’de Birikim’in yayınladığı L.Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik
Aygıtları isimli ünlü eserini hatırlatmazsak, önerilerimiz eksik kalır.

Hiç bir Marksist eser, Gramsci’nin Hapishane Defterleri kadar çetrefil


değildir. Bunun en temel nedeni de, Gramsci’nin yaşadığı ağır sansür
koşullarıdır kuşkusuz. Ayrıca da Marx ve Lenin’in de kaçınamadığı kaderden
Gramsci de nasibini almıştır. P.Anderson’un dediği gibi;

“Eski kelime dağarcıkları ile kökten yeni kavramlara ulaşma


zarureti, bazı anlamların çarpık olarak iletilmesine yol açmıştır.
Marx’ın yeni düşüncelerini Hegel ve A.Smith’in, Lenin’in ise yeni
düşüncelerini Plehanov ve Kautsky’nin dilinde düşünmek zorunda
kalması gibi, A. Gramsci de kendisine özgü kavramlarını B.Croce
ve Machiavelli’nin köhnemiş ve yetersiz kalmış tezgahlarında
üretmek zorunda kaldı.”

İşte, Gramsci’nin toplumsal çözümlemelerinin teorik alt yapısını


oluşturan, zaman zaman iç içe, zaman zaman da birbirine zıt ve karşıt olarak
kullanılan beş kavram:

• Sivil Toplum
• Alt yapı - Üst yapılar
• Tarihsel Blok
• Hegemonya
• Aydınlar

Gramsci’nin, kendi düşüncesinin içinde epistemolojik olarak büyük


anlamlar yüklediği kavramların kuşkusuz en kilit olanları bu beş “kavramsal
analiz” olmakla birlikte; önce bu beş kavramın dışında kullandığı çeşitli
terimlerin bazılarını burada sıralayalım. Gramsci’nin ana kavramlarından önce
Hapishane Defterleri’nde sıklıkla karşılaşacağımız bazı özgün terimleri burada
kısaca yorumlamak, sanırım bir zorunluluk olsa gerek:

• Moment: Bu kavram Gramsci’nin en temel kavramlarından biri


olup, tek bir kelimeyle karşılayabilmek çok zordur. Kelime olarak
‘kısa süre, evre, an, lahza’ olarak, fizikte; ‘harekete geçiren, itme
kuvveti, hareketin nedeni’ anlamında kullanılmaktadır. Hegel ise;
“bir düşünceyi karşıtıyla bize gönderen (yansıtan) ve İdea’da
olduğu kadar realite’de de gelişmenin aşamasına götüren kuvvet”
olarak kullanmıştır. Hapishane Defterler’in çevirmeni Kenan
Somer, ise moment’i; “uğrak” olarak kullanmıştır.

• Güç ( Baskı - Zor ) ve Rıza: Üstyapısal iki moment’ten, yani


‘onay’ ve ‘güç’den biri olumlu (positif) iken, diğeri olumsuz
(negatif) ifade taşımaktadır. Gramsci, bir “yönetici sınıf ittifakının”
bir toplumsal formasyon üzerinde baskı ve zorlama yoluyla
“egemenlik” kurması ile böyle bir ittifakın “rıza” yoluyla
‘yönlendiricilik’ veya ‘önderlik’ etmesi arasında, can alıcı bir ayrım
yapar. Bu iki ‘moment’; “güç ve rıza” arasındaki ilişkiyi
kavrayabilmek için Gramsci, “bütünleyicilik” terimini kullanmakta
ve önem atfetmektedir. Bundan da, Hegemonya’nın uygulandığı
alanlara ilişkin bir belirsizlik çıkmaktadır. Devlet, çoklukla özel
olarak nitelenen örgüt aracılığıyla gücü ‘siyasal toplum’da;
hegemonyayı da ‘sivil toplumda’ uygular.
• Mevzi (Siper) ve Manevra (Hareket) Savaşı: Gramsci’ye
göre;
“Devlet gücünün ele geçirilmesi için yapılan ‘hareket savaşı’,
sınıfların sivil toplumda üstünlük sağlayan noktaları ele
geçirmek için harekete geçtiği ‘mevzi savaşı’nın zorunlu
sonucudur”.

Gramsci’nin bu özgün kavramlarını en iyi yorumlayanlardan birisi


olan Perry Anderson New Left Review’un 100. sayısında
yayınlanan ünlü makalesinde bu kavramları şöyle yorumlamıştır;

“Sivil toplumun üst yapıları ‘modern savaşın siper sistemleri’


gibidir. Savaşta şiddetli bir topçu hücumunun düşmanın
bütün savunma sistemini tahrip etmiş gibi göründüğü olur;
oysa yalnızca dış yüzey tahrip edilmiştir; görünüşe aldanıp
saldıranlar hala etkili bir savunma ile karşı karşıya kalır. Aynı
durum, büyük bir “ekonomik buhran” sırasında’ siyasette de
görülür.”

Gelelim, bu iki kavramın Defterler’deki yorumuna;

“Modern Demokrasiler’in yoğun yapısı, ister devlet örgütleri,


ister sivil yaşam örgütleri bütünlüğü söz konusu olsun,
siyasal sanat bakımından, ‘mevzi’ savaşındaki sürekli cephe
‘siper’ ve istihkamların karşılığını oluşturur.”

• Tarihsel Uzlaşma: Devrimci Sınıf’ın, Egemen Sınıf’a karşı Devlet


gücünü ele geçirmeden önce, toplumsal bir hegemonya
sağlayabilmek için, diğer “ast-sınıflar” ile uzlaşmasıdır.

• Ulus-halk: Gramsci, bu kavramı, “ulus karakteri kazanmış halk”


anlamında kullanmaktadır. Hegemonya’nın etkin öznesi (aydınlar)
sorunu ile ilgilendiği ve yeni hegemonyanın kapsamını [ulus-halk]
anladığı yönde, bu yeni boyut ve geniş içeriğin iki temel kanıtını
Gramsci’nin Güney İtalya sorunu üzerine yazdıklarında bulabiliriz.

• Hakim Sınıf: Marx, Alman İdeolojisi’nde; “Hakim Sınıf”


düşüncesini şöyle tanımlamıştır;

“Hakim Sınıf, her devirde egemen düşüncedir: yani,


toplumun hakim maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda hakim
düşünsel (entellektüel) gücüdür. Hemen sonrasında, iktidarın
gerçekten, yani “gerçekte ayrıştığı bir toplumun ideolojik bir
yansıması olarak” güçler ayırımı doktrini örneğini
vermektedir.”

• Ortak-duyu: Türkçe’deki gündelik kullanımı olan “sağduyu


(commen-sense) anlamında, yani “özne-birey’in metafizik düzeyde
ulaştığı” bir kavram olmayıp; ‘toplumsal hegemonya’nın sivil
toplumda, içeriğini tarihten alan, ideolojik düzey aracılığı ile tüm
bireylerde oluşturduğu ortak bir kavrayıştır. Gramsci için “ortak-
duyulu düşünme”, hem tarihsel bir oluşumdur, hem de her sınıfa
özgüdür. Gramsci için;

“(Ortak-duyu)…alışılmamış bir karmaşıklıktadır. Taş


devrinden öğeler, daha ileri bir bilimden ilkeler, yerel
düzeyde tarihin tüm geçmiş evrelerinden ön yargılar ve
dünyada insan ırkının tümü için söz konusu olacak
gelecekteki felsefesinden sezgiler içerir.”

• Ortak Bilinç - Ortak (Karar) İrade: Hem tarihsel geçmiş, hem de


varolan toplumsal ilişkiler, Gramsci’nin ‘Ortak İrade’, içinde
saptadığı etkili tarihsel özne tarafından tanınan nesnel koşulları
oluştururlar. Gramsci’nin metinlerinden alarak kendi sözleri ile
açıklayalım:

“Etkili ve etkin bir öncül varolduğu zaman, insanların onun


üzerine sahip oldukları bilinç, Ortak Bilinç’e somut amaçlar
yükleyerek ve ‘halkın inançları’ kadar güçlü bir duruma
gelen bir inançlar bütünlüğü oluşturarak, etkili bir duruma
gelmiş bulunan bir zorunluluk vardır. Ortak İrade’nin atılımı
için gerekli ve yeterli koşullar, gelişmiş ya da gelişme
yolunda, öncül içinde içerilmiş bulunmalıdır. Ama, niceliksel
olarak hesaplanabilen bu ‘maddi’ öncülden, belli bir kültür
düzeyinin, yani bir entellektüel eylemler bütünlüğünün ve bu
sonunculardan da, (onların ürünleri ve sonuçları olarak), ‘ne
pahasına olursa olsun’ bir etkinliği özendirmek için yeterli
bir güçle donatılmış belli bir zorlayıcı tutkular ve duygular
bütünlüğünün ayrılamayacağı açıktır.”

• Devletin Üç Konumu: Gramsci’nin metinlerinde Batı’daki


devletin, en az üç farklı ’konumu’ arasında “salınım” görülür.
Devlet, sivil toplumla “dengeli bir ilişki” içindedir; sivil toplumun
sadece bir “dış yüzeyi”dir; sivil toplumun özerkliğini yok eden bir
“devasa” yapıdır. Gramsci’de, bazı temel kavramlar birbirleri ile bir
karşıtlıklar birliği içinde hareket etmektedirler. Temel (karşıtlık)
zıtlık; “devlet” ile “sivil toplum” arasında olmakla birlikte,
Gramsci’deki zıtlıklar bununla da sınırlı değildir: “zor” ve “rıza”;
“egemenlik” ve “hegemonya”; ile “şiddet” ve “uygarlık” arasında
da diyalektik bir ‘zıtlık (karşıtlık) ilişkisi (birliği)’ vardır.

İşte, Gramsci’de bir başka zıtlık kümesi daha;

Hegemonya Egemenlik
= =
Rıza Baskı (Zor)
= =
Sivil Toplum Devlet

Zıtlıkların yanında Gramsci’nin bazı kavramları arasında ciddi


“çatışma”lar da vardır. P.Anderson, Hapishane Defterler’indeki bu
çatışma’ları (=çatışkı=antinomies), yani “devletin farklı
konumlarındaki salınımını” şöyle kategorize etmiştir:

Sivil Toplumun zıddı olan Devlet


Sivil Toplumu saran Devlet
Sivil Toplum ile aynı olan Devlet

• Transformizm: Politik toplumun, sivil toplum üzerindeki


üstünlüğü varsayımıdır; egemen sınıf, ast grupları siyasal edilginlik
içinde tutarak, onlar üzerindeki etkisini koruyup sürdürmekle
yetinir: bunun için, kendi siyasal sınıfı içinde eriterek, onların
önderlerini barışçıl yoldan ortadan kaldırır.

• Diktatora: Ast-sınıflar’ı egemenlik altında tutmak için yalnızca


politik toplumun kullanılması demektir. Böyle bir durum egemen
sınıf için tehlikelidir; çünkü, egemen sınıfın artık sivil toplumun
denetimini elde tutmadığı anlamı gelir: tarihsel blok o zaman
bunalım içindedir ve dönem ancak geçici olabilir.

• Doğu - Batı Ayırımı: Gramsci’nin düşüncesinde, toplumsal


çözümlemelerinde kullandığı temel kavramlar, tıpkı Marx’da
olduğu gibi “Doğu / Batı” bağlamında farklılıklar ve karşıtlıklar
gösterir. Gramsci’ye göre Batı’da, “devlet” ile “sivil toplum”
arasında kendine has bir ilişki vardı ve “devlet sarsıldığında” sivil
toplumun sağlam yapısı derhal ortaya çıkar. Devlet, arkasında güçlü
bir ‘istihkam’ ve ‘tabya’ sisteminin bulunduğu bir “dış hendek”tir.
Bu kavramları şematize edersek, Gramsci’ye göre;

Sivil Toplum; Doğu’da ‘başlangıç halde’ (peltemsi)


iken, Batı’da ‘gelişkin’ (dirençli)’dir.
Devlet; Doğu’da ‘baskın’ iken Batı’da ‘dengeli’dir.
Strateji; Doğu’da ‘manevra’ iken Batı’da ‘mevzi’dir.
Tempo; Doğu’da ‘süratli’ iken Batı’da ‘ölçülü’ (dereceli)’dir.

xxx

A.Gramsci’nin Hapishane Defterleri’ne bu “G i r i ş” yazısında, zor da


olsa, onun bazı kavramsal analizlerini kısaca yorumlamak, Hapishane
Defterleri gibi böylesine zor ve çetrefil bir eseri okumaya “girişenler” için,
sanırım yardımcı olacaktır.

Bana göre; “sivil toplum”, Marksist Teori’deki devletin ortadan kalkış


(sönüş) sürecinde, bu kavramının birincil role sahip olduğu Gramsci temalarının
en önemlisidir. N.Bobbio’ya göre;

“Marx, sivil toplum terimini, “yaşamın ‘maddesel koşullarının


bütünlüğü’nü, yani, ‘alt yapının bir görünümü’nü nitelemek
anlamında kullanırken; Gramsci, ‘sivil toplum’u kaldırıp üst
yapının içerisine oturtur”, demektedir.

Gramsci’nin tüm kavramsal sisteminin dayandığı temel basamak olan


Sivil Toplum’u anlayabilmek için, Hapishane Defterleri’ndeki önemli
metinlerden birindeki şu alıntıya değinmek gerekli olacaktır:

“Bu anda yapabileceğimiz, üst yapısal iki büyük düzeyi ayırmaktır.


Bunlardan birisi; ‘sivil toplum’, yani genellikle ‘özel’ diye anılan
organizmalar bütünü, diğeri de ‘siyasal toplum’ ya da ‘devlet’ diye
adlandırılabilir. Bu iki düzey bir yanda yönetici grubun toplumsal
yapının tümü üzerinde uyguladığı ‘hegemonya’ işlevine; diğer
yanda, devlet ve hukuksal iktidar yoluyla uygulanan ‘doğrudan
egemenlik’ ya da ‘komuta’ işlevine tekabül eder.”

Sivil Toplum kavramından Tarihsel Blok kavramına geçmeden önce,


Marx’ın düşüncesini oluşturan “alt yapı” ve “üst yapı” kavramlarına da kısaca
değinelim. Cagliari Kongresi’nin raportörü N. Bobbio’ya göre; “bir anlamda
Gramsci, Marx’ın “alt yapı - üst yapı” kavramının yönünü değiştirmişti; hatta
Marksist gelenekten köktenci bir kopuşu işaret etmekteydi”. Gramsci’yi “üst
yapılar teorisyeni” diye tanımlayan ve N. Bobbio’ya karşı çıkan J. Texier’e
göre ise; “Gramsci ile Marx’ın bu kavramları ele alışı, özünde asla farklı
değildi” diyerek bugünlere kadar uzanan tartışmaların kapısını da aralamış oldu.

Biz de bu önemli tartışmaya, Marx’tan başlayalım. Marx, üst yapısal


etkinliğin ‘iki moment’in hem ayrılığını hem de birlikteliğini olumlar. Ekonomi
Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) isimli eserine yazdığı ünlü Önsöz’de Marx:

“Bu üretim ilişkileri bütünlüğü, toplumun ekonomik yapısını,


üzerinde hukuksal ve siyasal bir üst yapının yükseldiği ve kendisine
belirli toplumsal bilinç biçimlerinin karşılık düştüğü somut temeli
oluşturur.”

Şimdi de Gramsci’ye tekrar dönelim. 1918’de, Defterler’den önce


kaleme aldığı politik metinlerinden alıntı yapalım:

“Öncül (ekonomik yapı) ile sonuç (siyasal örgütlenme) arasındaki


ilişkiler, hiçbir zaman basit ve doğrudan değildir; bir halkın tarihi
yalnızca ekonomik olgularla belgelenemez. Bu çalışma, nedenleri
çözebilmek için karmaşık ve karışık bir çalışmadır ve bunu
yapabilmek için de, tüm tinsel ve somut eylemlerin derin ve geniş
ve de yaygın bir incelemesi gereklidir.”

Gramsci, kendisine özgü “alt yapı” - “üst yapılar” ilişkileri görüşünü


hazırlayarak, Tarihsel Maddeciliğin gelişmesine özgün bir katkıda bulunmuştur.
Bu “alt yapı-üst yapılar” ilişkilerinin tarihsel üst yapısal etkinliklerin verilmiş
halde bulunan alt yapısal koşullar içindeki doğuş ve gelişmelerinin “praksisin
yön değiştirme” ya da toplumsal ilişkilerdeki devrim uğrağına değin
çözümlenmesi aracıyla, Gramsci’ye Tarihsel Diyalektiği somut olarak kavrama
olanağı sağladığı eklenerek, ‘gelişmenin’ hangi yönde olduğu da belirtilebilir.

Gramsci’nin ideoloji üzerine görüşlerini ele almak ise başlı başına bir
tartışma konusu olmasını gerektirir. Kuşkusuz son derece anlamlı bir çok
bölümü ve yorumu içermekle birlikte, Gramsci’nin metinlerinde sistemli bir
ideoloji kuramı yoktur. Ona göre ideoloji, bir üst yapı kurumu olarak
incelenmelidir. Bu durumda da, bir sonraki görev için, temelini hegemonya, sivil
toplum, devlet, parti ve aydınlar kavramlarının oluşturduğu “alt yapı / üst yapı”
bütünlüğüne Gramscigil yaklaşım anlayışının dışında bir bakış üstlenilemez.
Gramsci, ideolojiyi bir veri olarak ele almıştır. Ancak ideolojinin nereden
geldiğini ve dolayısıyla “nereden oluştuğunu” araştırmamıştır. Yani Gramsci’de
bağımsız bir ideoloji teorisi yoktur. Gramsci’ye göre politik mücadele yoluyla
toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi nasıl zorunluysa, varolan ideolojinin ve bu
ideolojiyi üreten aygıtların işleyiş biçiminin de dönüştürülmesi gerekir.
Gramsci’nin teorisinde epistemolojik öncülleri bulunan ideoloji kavramı, 30 yıl
sonra L.Althusser ile içerik kazanacaktır.

Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları makalesinin ilk


yarısını, Gramsci’deki “sistemleştirme noksanlığı”nı tamamlama çabası
oluşturmuştur. Althusser’e göre ideoloji; Gramsci’nin de dediği gibi “sınıf
mücadelesinin ihmal edilmemesi gereken önemli ve özerk bir alanıdır”.

Althusser ise bir adım daha ilerleyerek; ideoloji, toplumsal formasyonu


meydana getiren üç ana düzeyden (ekonomik – politik – ideolojik düzeyler)
biridir tezini geliştirmektedir.

Althusser’in ideoloji konusunda geliştirdiği en temel çözümlemenin


epistemolojik alt yapısı, bir tez üzerine oturur;

“Bir toplumsal düzey, ‘bir pratiğe’ bağlıdır”.

Bu temel tez üzerine ünlü makalesi İdeoloji ve Devletin İdeolojik


Aygıtları’nda Althusser, klasik Marksizm’den farklı, çok net bir ayırım koyarak
ideolojiyi tanımlar;

“Ekonomik düzeyde doğa, toplumsal ilişkiler içerisinde


dönüştürülür, ekonomik pratiği tanımlayan budur; politik pratikte,
söz konusu toplumsal ilişkiler dönüştürülür; ideolojik düzeyde ise,
insanın kendi hayatıyla yaşayan ilişkisi demek olan ideolojik
tasarımlar somut bilgilere dönüştürülür.”

Althusser’e göre ideoloji, klasik Marksist anlayışta olduğu gibi “ekonomik


pratiğin bir uzantısı” değildir; “son kertede” ekonomik pratiğin belirlemesine
rağmen, ‘görece özerkliği’ olan ve kendi belirleyici etkisi olan maddi bir
pratiktir.

A.Gramsci’nin, belki de Batı Sol Düşüncesi’nde en çarpıcı ve en çok


kullanılan çözümlemesi, bir ‘toplumsal formasyon’daki “aydınlar”ın konumu
olsa gerek. Gramsci, “aydın” kategorisini, kol emeğinden çok kafa emeği ile
ilişkili beceri ve fikirleri örgütleme, yayma ve koruma görevi olanları nitelemek
için ortaya getirmektedir. Gramsci; temel bir sınıfın çıkarlarına bağlı işlevleri
bulunan “organik aydınlar” ile önceki bir toplumsal formasyonun kalıntıları
olarak varlıklarını sürdüren sınıflar ve katmanlar içerisinden gelen “geleneksel
aydınlar” arasında bir ayırım yapar. “Organik aydın” kategorisi belirli bir sınıf
bağlantısını çağrıştırırken, “geleneksel aydın” kategorisinin bu bağlantısının
bulunmayışını işaret etmekte olması açısından, bu iki kategorinin farklı
kavramsal değerleri vardır. Kilit sorun, sistemdeki işleve ilişkin bir sorundur;
ancak, Gramsci, üst yapı düzeylerinin alt yapıyla olan ayırdedici ilişkisi ve
bundan ötürü “geleneksel aydınlar” arasında özellikle önemsemekte olarak
gördüğü ‘alt-ideolojiler’in önemi konusunda oldukça duyarlıdır.

Gramsci’nin devlet anlayışına gelince; iç içe geçmiş ve bir anlamda üst


yapısal bir birliktelik gösteren, “devlet” ve “hegemonya”yı bir arada ele almak
gerekir. Gramsci’de “Hegemonya”, gönüllü ve kendiliğinden oluşan “rıza”ya
dayalıdır; ancak içerdiği sınıfların ilişkilerine göre farklı biçimler alır. Kapitalist
toplumda hegemonyanın örgütlenmesinde ‘yönetici blok’ hem sivil toplumun
hem de devletin organlarını seferber eder. Gramsci için can alıcı ilişki devlet ile
sivil toplum arasındadır, yani, yönetici blokun sivil toplumu hegemonyası
altında ne ölçüde tutabildiğidir. Son kertede yönetici blok, diğer sınıflar üzerinde
hegemonyasını yitirmiş olduğunda bile, bunları bağımlı kılmayı sürdürmesini
sağlayan baskıcı aygıtlar (polis ve ordu) üzerindeki denetiminden ötürü iktidarı
elinde tutar. Özetle, Gramsci’nin kendisinden aktarak devam edelim:

“Yeni devlet tipini kurmuş bulunan, ‘yeni toplumsal grubun’


siyasal hegemonyasının içeriği, her şeyden önce ekonomik nitelikte
olmalıdır: yapıyı ve ekonomik dünya arasındaki gerçek ilişkileri
yeniden örgütleme söz konusudur…”

“Hegemonya olgusu, kuşkusuz, üzerinde ‘hegemonya uygulanacak’


grupların çıkar ve eğilimlerinin hesaba katılmasını, belli bir
uzlaşma dengesinin oluşmasını, yani yönetici grubun ekonomik-
korporatif nitelikte özverilerde bulunmasını gerektirir. Ama bu tür
özverilerin ve böyle bir uzlaşmanın öze ilişkin olamayacakları da
kuşkusuzdur; çünkü hegemonya, her ne denli etik-politik
nitelikteyse de, ekonomik nitelikte olmaktan da geri kalamaz,
temelini yönetici grubun ekonomik etkinliğinin kararlaştırıcı
kesimlerdeki kesin işlevine dayandırmaktan geri kalamaz.”

Buradan da artık “Hegemonya” ve “Diktatora” arasındaki ilişkiye


geçelim;
¾ Tarihsel blok içerisinde hegemonyayı elde tutan bir sınıf, onu
yeni bir hegemonik sistem yararına yitirir ve kendini ancak güç
aracılığıyla koruyup sürdürür: Faşizm olayı
¾ Hegemonyayı elde etmek isteyen bir sınıf, devlet aygıtını ele
geçirir: 1917 Rus Devrimi

“Hegemonya” ile “Diktatora” bazı dönemlerde birleşebilseler bile,


nitelikleri gene de sınırları iyice belirtilmiş olarak kalır: Sivil toplumun
“egemen” olduğu hegemonya karşısında, “diktatora”, politik toplumun
kullanılmasını simgeler.

Gramsci; devlet kavramı üzerine çalışmalarına “giriş” olarak Marx’a


atıfta bulunmuş ve şunları yazmıştır;

“Bu araştırma aynı zamanda, genellikle siyasal toplum ile sivil


toplum arasındaki bir denge değil, fakat doğrudan doğruya sivil
toplum – yani diktatora, ya da kitleleri belirli bir ekonomi ve üretim
tipine uyumlu şekilde kontrol etmek için kullanılan bir diğer baskı
aygıtı – olarak algılanan devlet kavramı ile ilgili olacaktır.”

Son olarak “Tarihsel Blok” kavramını ele alalım. Gramsci’nin Tarihsel


Blok kavramı, bugün bir çok yorumcu tarafından Gramsci’nin “en önemli
öğelerden” biri olarak; hatta, kimileri için Gramscigil Düşünce’nin temel
kavramı olarak görülmektedir. Ne var ki, içeriği üzerinde tam olarak anlaşılmış
değildir.

Yapıyla, üst yapı arasındaki ilişkilerin irdelenmesi tarihsel blok


kavramının özsel görünümüdür. Gerçeklikte, “yapılar-üstyapılar” ilişkilerinin
özsel konusu, onların birliğini gerçekleştiren “bağın” irdelenmesidir. Gramsci
bu bağı, “organik” olarak niteler. Eğer bir tarihsel blok, yani bütünsel bir
tarihsel durum irdelenirse, onda bir yanda doğrudan doğruya üretici güçler
ilişkisine bağlı bulunan toplumsal bir yapı - sınıflar -, öte yanda ideolojik ve
politik bir üst yapı görülür. Bu iki öğe arasındaki organik bağ, işleri ekonomik
düzeyde değil, ama üst yapısal düzeyde etkinlik göstermek olan kimi toplumsal
gruplar: aydınlar tarafından kurulmuştur.

H.Portelli’ye göre; bu ayrımlaşmış katman, Gramsci’ye göre “üstyapı


memurları” katmanıdır. Organik nitelikleri kendini, bu aydınları temsilcileri
oldukları sınıflara ve en başta da ekonomik düzeydeki temel sınıfa bağlayan sıkı
bir dayanışma gösterir.

Tarihsel blok, “bir çözümlemenin”: bir kültürel değerler sisteminin


(Gramsci’nin ‘ideoloji’ dediği şey) bir toplumsal sistemi derinden etkileme, ona
yayılma, onu toplumsallaştırma ve bütünleştirme biçiminin çözümlemesinin
“çıkış noktası” olarak da düşünülmelidir. Tarihsel bir blokun iç eklemlenmesi
kendini böyle gösterir.

Tarihsel blok kavramının irdelenmesi, Marksist teoriyle Gramscigil


katkının önemini belirtme imkanı verir: iki özsel görünüm, sivil toplumun –
öyleyse hegemonyanın, hegemonik sistemin – irdelenmesiyle, yapı ve üst yapı
arasındaki organik bağın – öyleyse aydınların, organik bunalımın –
irdelenmesidir. Bu bakımdan Gramsci’nin, Marx ve Lenin’i tamamladığı ortaya
çıkar.

Toplumsal bir sistem, ancak işlerin çekilip çevrilmesini aydınlara bırakan


bir temel sınıfın yönetimi altında hegemonik bir sistem kurulduğu zaman
bütünleşmiştir: Tarihsel bir blok, o zaman gerçekleşir. Öyleyse bu kavramın
irdelenmesi, hegemonyanın, entelektüel blokun irdelenmesinden ayrılmaz.
Yapının ve üst yapının organik birliğini, toplumsal gerçekliği içinde kavramayı,
yalnız böyle bir tarihsel blok anlayışı sağlar.

Gramsci, yönetici sınıf hegemonyasının nasıl çöktüğünü, yeni bir


hegomonik sistemin nasıl kurulduğunu ve dolayısıyla yeni bir tarihsel blokun
nasıl oluştuğunu da tarihsel blok çözümlemesi çerçevesinde inceler. Hegemonik
sistem içerisinde, “temel sınıf”, demek ki gerçekten yöneticidir. Ama bu yönetim
geniş bir taban gerektirir: öbür gruplar, yönetici sınıf yöresinde toplanmalıdırlar;
Gramsci tarafından, “yardımcı” ya da “bağlaşık” olarak nitelenen bu gruplar,
hem – örneğin seçim planında – siyasal taban, hem de entelektüel ve politik
kadroların çıktığı kaynak olarak, temel sınıfın gücünü pekiştirme olanağı
verirler. Üstelik, yönetici sınıf için tanınmış bulunan bu taban, hasımlarına
yasaklanmıştır.

Bu yardımcı gruplar, hegemonyasını koruyup sürdürmek için her ne denli


son derece gerekliyseler de, temel sınıfın onları ideolojik bakımdan denetlemek
için aydınlarını “soğurmak”la yetinmemesi, ama özellikle onların kendi öz
çıkarlarını göz önünde bulundurması gerektiği de açıktır. Hegemonik sistem
ancak bu ölçüde “bağdaşma” olarak nitelenebilir. Böyle bir sistem içinde,
“yönetici sınıf” çıkarlarıyla “yardımcı gruplar”ın çıkarları, demek ki
tamamlayıcı çıkarlardır.

Burada bir de Gramscigil hegemonya çözümlemesinin, tarihsel blok


içerisindeki ‘toplumsal gruplar’la ilişkisini ele alalım. Gramsci’nin hegemonya
çözümlemesi, tarihsel blok içerisinde üç toplumsal grup tipi ayırt edilmesine yol
açar: bir yanda, hegemonik sistemi yöneten “temel sınıf”; öte yanda,
hegemonyaya toplumsal taban ve hegemonya personeli için yetişme alanı
(fidelik) hizmetini gören “yardımcı gruplar”; en sonu, hegemonik sistemden
dışlanmış, “ast-sınıflar”.
Gramsci’ye göre; “bir tarihsel blokun oluşması için, bu blokun yapısıyla
üst yapısının organik olarak bağlanmaları gerekir. Buradaki önemli olgu, bir
yandan üst yapının ‘tarihsel blok’un devindirici öğesi olması ve öte yandan, üst
yapı içerisindeki özsel rolün sivil toplum tarafından oynanmasıdır. Bu da siyasal
söyleme en bağlı olan görünümdür.

Tarihsel blok, belli bir tarihsel durumun iç eklemlenmesi olarak


tanımlanmıştı. Ama böyle bir durum ve öyleyse bu tarihsel blokun yapısıyla, alt
yapısı da evrilir. Tarihsel blok özsel olarak temel sınıfın hegemonik sistemi
yöresinde kurulur. Öyleyse, yeni bir tarihsel blokun kurulması sorunu, gerçekte,
yeni bir hegemonik sistemin kurulması sorunudur.

Şimdi de Tarihsel blok içerisinde “aydınların rolü” konusuna gelelim.


Gramsci Düşüncesi’nde “Tarihsel blok - Aydınlar ilişkisi” ni koymak demek,
sonunda, tarihsel blok sorununu koymak demektir. Gramsci’ye göre aydınlar
gerçek anlamıyla bir sınıf değil, ama çeşitli sınıflara bağlı grupları oluştururlar:

“Bağımsız bir aydınlar sınıfı yoktur, ama her toplumsal grup, kendi
öz aydınlar katmanına sahiptir, ya da onu oluşturmak ister.”

Aydınlar sorununu tarihsel blokun öğelerinden biri – onun organik


eklemlenmesi – olarak düşünürken, aydınlar kavramını çok genişleten Gramsci
aydınları; “entellektüel etkinliklerin içinde, genel toplumsal ilişkiler kompleksi
içerisinde bulunacak oldukları ilişki sistemi bütünlüğü içinde” koymuştur.
Gramsci’den aktaralım;

“Aydınlarla ulus-halk arasındaki, yöneticilerle yönetilenler


arasındaki, - hükümet edenlerle hükümet edilenler arasındaki -
ilişki, eğer içinde duygu-tutkunun (mekanik olarak değil, ama canlı
biçimde) anlayış ve öyleyse bilgi durumuna geldiği organik bir
katılma tarafından verilmişse, ilişki ancak o zaman temsil ilişkisidir
ve hükümet edilenlerle hükümet edenler arasında, yönetilenlerle
yönetenler arasında, ancak o zaman bireysel öğeler değişimi olur,
yani tek gerçek toplumsal yaşam olan toplu yaşam, ancak o zaman
gerçekleşir; ancak o zaman bir tarihsel blok kurulur.”

Her üretim biçimine bir temel sınıf ve dolayısıyla bir aydın tipi düşer.
Yeni tarihsel blokun “organik aydınları”, özsel olarak temel sınıfın organik
aydınları, eski tarihsel blok aydınlarına karşı koyarlar. Eski tarihsel blok
aydınları, Gramsci tarafından “Geleneksel Aydınlar” olarak nitelendirilmişlerdir:
yeni temel sınıfın gelmesinden önce varolan çeşitli aydınlar katmanlarını bir
araya getirirler bunlar. Yeni temel sınıf, kendi hegemonyasını kurmak için,
öyleyse bunları soğurmalı, ya da ortadan kaldırmalıdır.

Gelelim “tarihsel blokun organik bunalımı”na; tarihsel blokun, organik


bir bunalımının patlak vermesi, yani, aydınlar artık toplumsal sınıfları temsil
etmediklerinden, yapıyla üst yapı arasındaki organik bağın kopması, böyle bir
bunalım, (örgütlü olan ya da olmayan) ast sınıflar tarafından uyandırılmış ya da
yönetici sınıfın siyasal başarısızlığında doğmuş olabilir. Organik bir bunalımın
sonucu, ancak ast sınıflar, daha bunalımın patlak vermesinden önce, örgütlenme
ve kendi öz politik ve ideolojik yöntemlerini gerçekleştirme başarısını
gösterirlerse, “bunalım” yeni bir hegemonik sisteme varır.

Gramsci Düşüncesi’nin Marksist teoride, Marx ve Lenin’i tamamladığını


söylemiştik. Marx, Tarihsel Materyalizm’i hazırlarken, “Batılı” kapitalist
toplumu göz önünde bulundurmuştur. Lenin ise, Marksist teoriyi “Doğulu” pre-
kapitalist toplumlara göre geliştirir. Gramsci, kendi üst yapı çözümlemesini
hazırlamak için, Lenin’in katkısından yararlanır: politik toplum, parti,
hegemonya irdelemesini yineler; yani bu konularda Gramsci ‘Leninist’tir. Ama
bu aynı zamanda Marx’a ve klasik Marksist teoriye bir dönüştür de; çünkü
Gramsci, Batılı toplumlar çerçevesinde yer alır: sivil toplumun önemini hesaba
katarak, Lenin’i İtalya’ya uyarlar: “hegemonya”, siyasal yönetim olmadan önce,
kültürel ve moral yönetim durumuna gelir; “aydın”, politikacı olmadan önce,
ideolog ya da eğitici durumuna; “devrimci strateji” de hareket savaşından çok
mevzi savaşı durumuna gelir.

Erhan Göksel
Editör