You are on page 1of 548

o

•. BER(}.SON
~~~~14;;1~-~~--:'~~:-~- ;~
-~- -!.

,---··
}
1

r
· Eski Yunanlılardan beri mil-
·. letlerin sanat ve fikir haya·
ı
1
1 .
tında meydana getirdikleri
§aheserleri dilimize çevir·
rnek, Türk milletinin kültü-
ründe yer tutmak ve hizmet
etmek istiyenlere en kıymetli
vasıtayı hazırlamaktır. Ede·
biyatımızda, sanatlarımızda
ve fikirZerimizde istediğimiz
yüksekliği ve geni§liği bol }
1
yardımcı vasıtalar içinde ye-
~1
ti§mi§ olanlardan beklemek, ·
ı
tabii yoldur. Bu sebeple ter·
cüme külliyatının kültürü- ı
müze büyük hizmetler yapa·
cağına inanıyoruz.
UJ-1941 j,
lSMET INONtl ı.

' ı
fi
i
il
1 ,i
/

/ /iıl '
/ //til'
'1

BERGSON'UN FELSEFESi [1]

Y eti§ tiii felsefe muhiti ı


Yalnız metafizikte değil, zamantnın hayat ve ruh
ilimlerinde yarı şuurlu ve şuursuz temayülleri temsil
etmek ve bunları son derecede canlandırmak sure-
tiyle Önemli bir inkılB.p yapan ,bir felsefeyi anlamak için
[1] Her şeyden Önce feylesofun hayat ve· şahsiye­
tinden uzun uzadıya ~ahsetmemekliğimin iki sebebi var-
dır: Evvelıi Bergson öleli çok az zaman geçmiştir. Sonra
da Öı;el hayatı, şahsiyet ve karakteri hakkındaki bilgiler
. henüz ötede heride serpiştirilmiş ve eksik bir haldedir.
Eksik bir şey üzerine muhakeme yürütmekteuse işi vak-
tine bırakmak gerektir.
Henri Bergson 1859 da Pariste doğdu. Aslen Ya-
hudi bir ailedendir i bir Lt"hli ile bir İrlandahnı~ birleş­
melerind~n vücuda gelmiş bir şimallidir. Orta Öj'rretimi r
Condorcet lisesinde parlak bir başarıyla bitiriyor, daha \
on sekiz yaşında girdi~i bir müsabakada matematik
mük3fatını alıyor, ve bu yazısı basılıp neşrediliyor. İlim
ı
ile edebiyattan birini seçmekte bir müddet durumsadık­
tan sonra edebiyatı tercih ediyor, Yüksek Ö~retmen
Okulunun edebiyat kısmına giriyor. Burayı yirmi iki ya-
şında bitirerek felsefe öğretmeni oluyor. Evyela Angers,
daha sonra Clermont liselerinde çalışıyor. Tam bu '
sıralarda (1883) «Şuurun vasıtasız verileri· hakkında
deneme: l' Essal sur les donnJes imrrıJdiates de la
conscience» adlı eserini tasarlıyor. '1888 senesi nihayetine
doj'rru bu eserini bitirip Sorbonne'a doktora tezi olarak
veriyor. 1889 dan itibaren Pariste Rollin kolejinde fel~
sefe okutuyor, SOnra Dördüncü Henri lisesi~e geçiyor.
IV YARA TIC! T~KAMÜL

ile idrak olunur. İlmi bilginin son haddi evrensel bir


matematiktir. O halde metafizik imkiinsızdır. Olsa olsa
müspet ilimierin çevrelediği bilgiler alanında yapılabilir.
, Eski zamanda metafiziğin ne konusu, ne de kendine has
bir metodu vardı. Metafizik denen şey ancak cehaleti-
mizin bir kita!:ıesidh; ilmin ilerlemeleri bu cehalet alanı­
·nı gittikçe daralttı, nerde ise bundan da eser kalmıya­
caktır.
2 - Metafizik mümkün olmadığı gibi konusu, me 8

todu ve bilgi vasHaları ayrı olan bir ruhiyat da mümkün .1


değildir Çünkü ruhiyatta kullanılan içe bakış (introspec-
tion) metodunun ne sıhhati, ne isa b eti vardır. Şuur de-
nilen şey bir gölge-olay, yani beyindeki hareketlerin
bir neticesidir. Şuuru başlıbaşına mevcut bir olay gibi
tasarlamak kendi kuruntumuzdan- başka bir şey değildir.
3 - Mademki kiliııat birdir ve aynı zamanda ev~
rensel ve kesin bir mihanikliğe tabidir, ve mademki ruh
yok yalnız şuur denileD. ve olay sanılan, bir gölge varR
dır, o halde :

a) Hayatta maddede olanlardan,


b) Ruhta da hayatta olanlardan başka bir şey yok~
tur,
c) Ruh, bedenin hizmctçisidir. Beden ise evrensel
mihanikllğin, yani maddi alanın bir parçasıdır. O halde
hürriyet denilen şey de yoktur.
Bütün bu kanaatler gösteriyor ki Bergson 'un içinde
yetiştiği felsefe çevresi, bilgi teorisi alanında metafizik
ve ruhiyatın müstakil bilgiler olmasını inkar ediyor; varlık
teorisi alanında da evrensel bir mi·h<.ı.niklik ve determi-
nizmi tasdik etmekle hayat ile madde arasındaki mahi-
yet farkım, ve nihayet ruhun bedeı:ıe nispetle bağımsı2-
lığını, yani hürriyeti inkar ediyor.
Kanfta teşekkül ettikten sonra gittikçe kuvvet-
leneo bu cereyan meşhur kimyacı Serthelot ve ondan
sonra Auguste Comte'lar, Renan'lar ve Taine'ler vasıta­
siyle Fransanın elli )'tl evvelki felsefe muhitinin sarsılmaz

j
ÖNSÖZ V

inançları sırasına geçtiği gibi o zamanın edebiyat, siya-


set, ahlak; teoloji ve eğitim teorileri hep bu inançları
teneffüs. ediyordu. -Ni teki~ bu devrio Manpassant ve
Zola gibi en kuvvetli romancıları, insanı, dış .alemin intı­
balariyle mi:ı:acın içtepilerine esir bir makine gibi göste-
riyorlardı. Ruh ve hayat hakkında henüz pek. malıdut
vaka ve tecrübelere dayanarak verilen bu evrensel. hü-
kümler gitgide bütün ruhları kaba bir maddecilik çem-
bcrine almıştı. Renouvier'nin yal~ız olaylarla bunların
şartlarını kabul eden neo - kritisizm 'i ise ilmin kemalini
fizikte görmekten ibaret kalmak itibariyle mühim bir
yenilik yapmıyor, ancak Kant felsefesinin cılız ve renk-
siz bir devamı olabiliyor. Auguste Comte ve bilhbsSa
Taine'in Empirisme materialiste'i gibi itibarlı ve ha-
kim bir felsefe yanında Fransız spiritüalizmi Ca;o ve
em sali gibi zayıf. birtakım profı;::sörlerin elinde pek cılız
ve hareketsiz kalıyordu.
İ İlgiltereye gelince: burada da aynı positivisme
ve aynı <maddecilik» saltanatı bir taraftan Spencer'in
tek.S.mülcü agnostisizm'i: l'evolııtionnisrne agnos.tiqae'i
diğer taraftan Darwin ve şakirtlerinin trarısformisme ·
materialiste'i yani hayatın bütün İstihalelerini maddi ·ve
dış tesirlerde gÖren felsefesi galipti.

Almanyada ise Moleschott, Büchner, Haeckel gibi


Darwin'ci rnaterialistler somut tecrübelere karşı olanca
imanlarını ilan ediyorlar: Bunlar arasında yalnız Alman
teolojisi ilhamını arasıra müphem ve eclectiqae bir
spiritüalizlhden alıyor. Bununla heraber Scbopenhauer,
Hartınann ve Nietzsche gibi feylesoflar, üstatları olan
Kant'ın rnezhehini ayrı ayrı değ"iştirirlerken Herbart,
Fechner, I,.otze ve Wundt gibi 8.!irnler sadece tecrübi ve
matematik bii- ruhiyat kurmağa çalışıyo-rlardı,
Nihayet 1880 e gelinciye kadar görülen bu felsefe
çokluğu içinde hakim ve hemen hemen müştertk olan
inanç, yukarda gösterilen kanaatlerdi. Bergson bu ka-
naatlerin hiçbirine inanmadı, hepsini ba_ştan başa tenkid
11
',
VI- Y ARATICI T-EKAMOL

etti, ve yerlerine diğerlerini koyarak intellectualisme,e


karşı şimdiye kadar eşi görülmemiş bir savaş açtı.
Genç feylesof ilk zamanlar pek müphem ve garip duy-
gularla karşılandı. Fakat eserleri sıralandı.kÇa bütün
düşünürleri sarsmağa başladı. Çünkü siyantizm, poziti-
vizm ve rölS.tivizm mesleklerinin teslim olunmuş sanı­
lan kaziye ve hükümlerinin hemen istisnasız yanlış ve
yapma olduklarını ilan etti. Mesela bayraktariart Taine
olan siyautistlere:
1 - Kilinat «bir» değil, hiç olmazsa «iki» dir, dedi
bir tarafta ilim bilgisinin kürhüne kadar bilebileceği ve
bildiklerini matematik metodiyle tamamen teyidedip i/
ölçebileceği bir madde alemi varsa, diğer tarafta ilim
bilgisi ve matematik metodiyle idrak olunup ölçülmesi
yalnız dışından mümkün olan ve derin mahiyetinin keşif
ve idraki metafizik bilgi gibi ayrı bir ·bilgi ·istiyen bir
hayat alemi vardır. Bunun için müspet ilimlerden ayrı
ve başlıbaşına mevcut bir metafizik vardır. Çünkü
onun da kendine mahsus bir konu ve metodu vardır.
İlim ne kadar ilerlese de felsefenin vücut ve IÜ2.umuna
halel gelmez.
Po$itiviste'lere, yani Auguste Comte'çulara de·
di ki: ,1
2 - Metafizik mümkündür; kendine mahsus konusu 1
ve metodu vardır. Diğer ilimlerden ayrı ve başlıba­
şına mevcut bir ruhiyat da mümkündür. Şuuru .bir
gölge-olay, yani beyindeki hareketlerin bir neticesi
sayan teori abeslerle doludur. Çünkü insicamsız ve aynı
tf,
'1
zamanda tezatlarla doludur, farkında olmadan yapılmış ı;

bir safsatadır., (Safs.,.tanın bu nev'ine paralogisme


denir.) Halbuki ruh nev'i şahsına munhasır, hem de 1
müspet bir realitedir. Hatta reslitenin en müspetidir.
Ruhiyahu kullandığı «içe bakış» metodu [1]- kendi ı
[1] «Positiviste» lerin başı olan Auguste Comte
içe bakış _metodunun sübjektif olması dolayısiyle ilmi
bir metot alamıyacağını iddia etmiştir.
1

1
··~
\
ı
)1
'
ÖNSÖZ VII

alanında müspet ilimierin kullandıkları dışa bakış kıy­ j

metindedir, İçe bakışın şimdiye kadar o derece parlak


başarılaras bulunmaması evvelii konusunun son derece
J
karışık olmasından, sonra da tatbikındaki bazı eksiklik-
lere düşmernek için İıe yapılmak Hizım geldiğinin henüz
Öğrenilmemiş bulunmasındandır. Bu metot kendi mab{-
yetinde iyice anlaşılır, düzgün kullanılırsa ele alınan ko-
nu hakkında röiB.tif değil, kusursuz, uygun, vasıtasız ve
~utlak bir bilgi verebilir. ,-(

Relaiiv,iste'iere, yani Kantçı olanlara da dedi ki:


3 - Determinisme, . yalnız hammadde alanında
geçer.~~at, bir im~~~ alanı, ..!]J!.}a hürriyet meyda-
~ Bedene nispet esas~n ayrı ve müstakildir. Hayatın
kilinaHaki tarihi baştan başa hürriyetin mihaniklik üze-
rinde ileriiyen fetihlerini gösterir, hele hayatın nihayet
insan şekline varması bu fetibierin oldu~uııu gösteren
en önemli bir olgudur.
Elhasıl. intellectaalisme böyle cepheden ve bü-
tün hedefleıinden şiddetli bir ateşi ilk defa olarak
yiyor ve her tarafından zedeleniyor. Bu itibarla fikir
hayatında bir inkıli'ip yapmak istidadında olan bir fel-
sefe karşısında bulunuyoruz. Her inkıl8.p gibi bu da bu-
gün için tamamİyle aniaşılmaktan ziyadE' daha çok duyu-
lacak bir mahiyettedir. Kırk seneden beri ilim ve felsefe
idrakini değiştiren, insan düşüncesini asırlar görmüş
yatağından çıkararak yeni ufuklara salan bir felsefeyi
hak:ikatte sahibinden başka kimse anlatamaz; kim anlat-
mak istediyse çok kere ya çok sakatladı, veya tamamen
öldürdü'ler. Çünkü o dogmatik ve akılcı bir mantıkla
idrak olunamaz.
Bergson, kendinden önce gelen birçok feylesoflar
gibi hayatın sırlar-ını iöriinüşlerde, kemmi münasebetler
.ve zek8.da aramaktan vazgeçerek büsbütün başka bir
yol tutuyor, herkese karanlık bir mağara hissini veren
benliğimizin derin ve ince kıvrımlarına kadar inerek
kendine has bir bilgi takibediyor. Bu metotta bir ma-
tematik gidişi olmakla beraber yüksek bir şair edası ve j
\ )
VIII YARATICI T:EKAMOL

çekici bir telkin kudreti görülüyor. Bu üç özelliğin kay-


naşmasından dağari ehliyete bir de cins bir metafi~ik
dehası katılırsa nasıl bir feylesofla karşılaşıldığı tasav-
vur olunabilir .. Bunun için yalnız güç değil, hakikaten
takatİ aşan böyle bir konuya ancak bir ıstırar ile yana·
şılabilir. Teslim edersiniz ki fevkaHide playlar ne kadar
açıklanamaz olursa olsun, insan zihninde hiç olmaz-

ıı
sa hayall, takribi, veya zanni bir düşünce uyandırırlar.
İşte benim de Bergson felsefesi karşısında elimde~
gelebilecek şey ancak bu tarzda pek eksik bir tas-
lak yapmak olabilir. Bunun için okuyucularımdan her .!
\,·.·
şeyden önce büyük bir müsamaha istiyorum, Fikirle-
rini mosiki notaları gibi yazan bir düşünürü, anlamak- lll' ..
tan ziyade bütün bir ruh ile dinlemek lfozımdır. Bunun '1
için Bergson'u okuyanlar nerede düşünüp nerede duy-
duklarım fark ede·mezler, Bu feylesof hayat, şuur, hürri~
yet, irade, tek8.mül, ruh, h8.fıza, zekii gibi en karışık ve
kavgalı meseleleri öyle zarif, ve zarif olduğu kadar da
reddedilmesi güç bir surette çözer ki insan fevkaliide
bir felsefe. dehasiyle karşılaştığına şüphe etmedikten
başka kendi düşünce tarzlarının da az zaman i,inde
farkında olmadan bir devrime uğradıimı görür. Olanca
cesaretle söylenebilir ki Bergson'un felsefe tarihi içinde
aldığı felsefi tavrıo orijinallık ve telkinciliği belki de'
hiçbir feylesofa nasibolmaınışhr. Birinci sınıf yazıcılar­
dan olan bu üslfrpçu feylesofun başlıca üstünlük delili
en ince ve' gizli ruhi anları umulmadık te~bih ve istia-
relerle şuurun güneşlerine sermesidir. Uslfrp ile düşün­
cenin bu derece birleşmesi feylesoflar , arasında en çok
Bergson'a nasibolınuş bir ınazbariyettir denebilir. Tam
yerinde ve en zor noktalarda kolaylıkla bulduğu hayal ı'

ı
ve teşbihler açıklamalarına güzel bir eda vermekle kal-
maz, bilhassa pek kuvvetli ve akla yakıl_). delil ve
ispatlar vazifesini görür.
Bergson'un felsefeye başlamak üzere olduğu 1880
yılı sıralarında felsefi düşüncenin başlıca yönleriyle en
baskın iddialarını gördük. Bu sırada Sorbonne'un resmi

t
1
ÖNSÖZ IX

felsefe doktrini sadece kritik kısmına irça edilmiş bir


«Kantçılık» tı .. Bu felsefenin . iki baskı.n iddiası, iki
Önemli bedefi vardı :
1) İlim bilgisinderi başka bir bilgi yoktur.
2) Biricik bilgi vasıtası zekadır.
Bunlardan başka yine Kantçılığa uygun olmakla
beraber Auguste Comte'un, yani <<positivism~» in «empi~
risme materialisteıı i ve Spencer'in felsefesi ile kuvvetM
Ienmiş iki felsefi hüküm daha vardır :

1) İlim bilgisi ·olaylar ilemi il~ sınırlanır.


2) İli,m bilgisi fiilen olmasa bile bükmen olaylar
ılieminin topunu, yani fizik ve kimya olaylarından başka
hayat ve rı.ih olaylarını da kucaklar.
Halbuki bunlara katılacak üçüncü bir hüküm daha
vardır ki bunu pek az feylesof anlıyabilmiş ve yine pek
azı bir düstur haline koymağa cesaret etmiştir. Çünkü
ilk bakışta hem sağduyuya aykırı geliyor, hem 'de içe
bakış' tecrübelerine uygun düşmüyor. Biliyoruz ki ilim
bilgisinin en güzel Örneği mateın:atiktir. "'olayları me-
kiinda geçen ve süre denilen daimi oluşlarla hiçbir il-
gisi olmıyan matematik, zamanın tesirlerini hesaba kat-
mıyan bir ilimdir. Madde iileminde, hiç olmazsa ilmin
sembolleştirdiği şekil ve haliyle, asla süresi olmıy;m bir
iilemdir. Binaenaleyh matematİğİn k~rakteri ve madde
ili'ınlerinin teliikkisi dairesinde hayat ve ruh iiiemierini
düşünmek ve aynı zamanda matematik ile madde ilim-·
leri metotlarının bu iiiemiere de tatbik olunabiltceğini
iddia etmek bunlarda dahi «sÜ.re» (la duree) yi inkiir
etmekten başka bir şey değildir. Bergson'ıın yetişrnek Üze-
re bulundu'ğu zamanlarda felsefede, örtülü v~ya açık, bas-
kın olan kanaate göre süre bir kuruotudan ibarettir. Bütün
ilimierin ülküsü de statik bir ülkü idi. Fazla olarak kiii-
nabn yavaş yavaş müspet ilimler ülkesine gir.mesi bütün
olayların kesin bir determinizm ile idare edildiklerine
ve hürriyeL denilen şeyin kuruntular sırasına geçmesi
lbıln geldiğine inanılmıştı. Bergson'un bütün l;>u iddi-
)
X YARATlCI T·EKAM:OL

alara zıt ol,arak ne dil.valarda bulunduğunu yukarda gös-


termiştik. KısaCa tekrar edelim :
1) İlim bilgisinden başka bir bilgi daha vardır:
Felsefp, bilgisi: zek.:;.dan ayrı bir bilgi vasıtası daha
vardır : S~zgi ( intnitian ).
2) Zeka:, dış iilemle ve yalnız onunla~ uğraşmakla
kendini incelemeye pek az vakit bulmuştur. Bunun
için kendi faaliyet alanı olan madde iiieminde mutlak
hakikate var-abili~. Hayatın bilgi vasıtası ise zekii
olmadığından bu alandaki mutlak hakikate ancak
sezgi ile erişilebilir. Bu iki vasıta kendi alanları
dışında çıktıkları zam'an hiçbir şey göremez, boşlukta
kahrlar. Bir de olay (phenomCne) ve vUrlık diye eski-
den beri kabul edilen ayrı iki şey yoktur. Bütün varlık­
lar bir süreklilik ( continııite) ten, yani daimi ve h ür bir
oluştan ibarettir. O halde olay ve varlık diye iki şey·
yoktur, yalnız sürekli bir oluş vardır;
3) K3inat, statik yani durgun olmaktan çok uzaktır.
İliınierin bundan böyle ülküsü alemi dtrıamik halinde
kavramak olduğ'undan oluş ülküsünü diriltmek 13zımdır.
Bu diriitme evvela sezgi alemi olan ruh ve hayat ala~
nından başlıyarak zeki 31emi olan madde alanına müte- •1, ı

sanit olarak geçmelidir.


4) Süre, yahut oluşun mevcudiyeti, öldürülmüş olan
hürriyeti diriltmiştir; esasen_ hürriyet ile ıiÜre birbiZ.-
Ierinin aynıdır.
Bir de ilimdeki determinizm yalnız bir metot gibi
anlaşılınalı ve .bu metodun iyiliği bir ha1de kadar tes-
lim olunmalıdır, çünkü b'unun ötesinde o da acizdir. Hat-
ta determinizm bir inanç doktrini gibi eşyanın esasına
b.dar götürülürse yıkıcıdır bile.•

ı'
Bu felsefe nasıl başladı?

Şimdi bu tezlerin Bergson'd3 nasıl doğup ne suretle


geliştiklerinigörelim. Bergson felsefesinde en özel ve
i
'
en orijinal nokta, mihanik ilimlerinde ,yer tutan «za,man»

1
ÖNSÖZ Xl

meselesinin tenkirli ile buna karşılık meydana çıkarılan


yeni bir zama)l realitesidir. Feylesof, asıl konusu olan tam
şuura yanaŞmadan ve bUrada bulunabilecek realitelere dair
bir hüküm vermeden önce kendiıoine gelinciye kadar hü-
küm süren zaman fikri hakkındaki metafizik kavramların
tenkirline gi.rişir. Bu sebepten ille eseri bu tenkirlin lüzu-
muna işaretle baŞlar: «Bugün felsefe ilgisini gösteren
bütün memleketlerde şimdiye kadar matematikçi düşü­
nürler tarafınd~n yapılmış eski felsefe yerine bundan
çok daha kuvvetle duyulan «empirique» veya şuurun
vasıtasız verilerine- daha yakın bir felsefe ihti-
yacı vardır. İşte bu teıİıayül, metafizik ile «İntrospecti-·
on» ruhiyatını birbirine yaklaştırmıştır, Bunun için bu-
gün. felsefe yapanlar «İntrospection» ruhiyatından başlı­
yarak bunu felsefeye kadar çıkarabilirler. Sanımda al-·.
danmıyorsam William. James de felsefelerini bu taızda
yaptı, Ben ise taınamiyle aksi bir yoldan gittim. Me-
selii her şeyden Önce hudut ve şümulü iyice tayin edii-
diğine hükmolunan bazı felsefi kavramları, ezcümle za~
man ve mekan kavramlarını derinleştirdim, Neticede çü-
rük ve femelsiz şeyler olduğunu ve esasen ruhiyata ait
birer konu teşkil ettiklerini gördüm. Mesela mihanik ve
, felsefenin zaman hakkındaki fikirlerini tenkide başlayınca
ruhiyata ait konulara doğru yol aldığımı ve bu yoluıi
sonunda şuurun verilerine dayandığıını ve bu yüzden er·
geç bunları ince!emeye mecbur olduğumu yakından anla-
dım. Çünkü eski ve gelenekçi felsefenin zaman ve buna
benzer kavramları matematik birtakım soyutlamalar ol-
duğundan bunların altındaki' somut fikirler ve hakiki
realiteler aramağa başlandığı zaman tabiatİyle şuurun
verilerine varılıyor.
Gerek felsefe ve gerek ilirnde zekiiyı tek bilgi sa-
yan feylesoflara zihinciler (intellectııalistes) deniyor. Bu
felsefe doktrini Bergson'a gelinciye kadar birkaç kere
devrilmesine rağmen Kant'ın ve onu takibeden «positi-
viste» ve tekB.mülcü feylesofların gayretleriyle yine kal-
kınmış ve bir üstünlük kazanmıştı, lu mezhebin kabul
xıı YARATlCI 'r.EKAMOL

ettiki :ıarna.n kavramı da matematikçilerio sOyut ve mü te~


canis zaman· fikrinden başka bir şey değildir. Zaman ise
bütün- ilimler ile metafizikte müşterek bir kavram oldu-
ğundan b.öyle şürnullü bir kavramı tenkidden başlıyarak
felsefeye girmenin iyilikleri sayısıZ olacaktı. Zira bu
muhkem kapı zorlanmadan kalenin alınması esaslı bir
şey ol~mazdı. Nitekim Bergson, zihincilik doktrinini bu
kapıyı ardına kadar devirmeye çalışmak sayesinde çö-
kertmiş ve inkılS.bını ancak bu kuvvetli darbe ile sağla­
mıştır.

Acaba Sero-son'dan Önce zaman fikri ne halde idi?


Kant'a gelinciye"' kadar zaman ka;ramınıri felsefede y, ri
yoktu. Dünyanın tekevvünü ile hayatın gidişinde, daimi
.değişmelerdt- k8inatın esas kanunu olduğunu ve böylece f
ıi
asli bir ehemmiyeti bulunduğunu eski Yunan feylesof-
larından yalnız Heraclite görmüştü. Fakat arkasından
kimse gitmediği ıçın zaman fikriyle hayli uğraştıM
larsa da bunu yalnız varlık ve dünyanın tekevvünü rea-
litesinde ku!Ianmakla kaldılar. Halbuki sadece ilemin
yaratılmasına has bir zaman kabulü kl3sik feylesoflar
nazarında Tanrı için ~ir kemal noksanı ve bir varlık
ink3rı sayıldığ'ı .cihetle bu da pek çabuk bir tarafa bıra­
kılmıştır. Elhasıl, kl3sik felsefede za~an, ya daima ih-
mal edilmiş, veya meçhul kalmıştı. Bu sebepten bütün
feylesoflar- sistemlerini ölümsüzlülc ülkesinde kurarlar, ve
daima evrensel ve ezdi hakikatler peşinde koşarlardı. ·
Bu hırs üstün olunca, zaman ve mekiinın ehemmiyeti ta-
hiatiyle kalmıyacaktı. Bir de feylesofların ekser'iyetle
matematikçi 'olmaları zaman kavramını soyut ve bircins-
ten olarak kabul etmeği kolaylaştırıyordu. Çünkü mate-
mati~·:n b~tün muhakem~leri mekiinda geçtiği için zaman
ile bir ilgisi yQktur.
'Kant is~ zaman kavramİyle uğraşmadı değil, fakat
bütün gayretini zamanın sübjektif bir olay olduğunu is.
pata hasretti. Mekin için ·de aynı şeyi yaptı. Bergson'-
un tilbiriyle: ~Her ikisini muhtevalarından ayırdııo, ve
- zekiimızın siif şekillerinden biri gibi gösterdi. Ancak
··~

ÖNSÖZ xıır'

Kant bu hükmüne «zamanın kendisi hakikatte bir şey


değildir, yalnız biz zan:ı:ansız düşünemeyiz, ve zaman dı­
şında kain~tın ne olabileceğini tasavvur edemeyiz» tar-
Zinda ihtirazi bir k~yıt ilave ettiyse de bu da çabuk
unutuldu.

Kant'ın şakirtlerinden olan Schelling, Schopenhatıer


ve Nietzsche'Jerin kilinatın esasında buldukları ~irade»yi[l]
alemin ezeli ve ebediı yani değişmez bir cevheri gibi
vazı ve tesbit ettiklerinden kilinat yine zaman dışında
kalmış demekti.

Nihayet Hegel, zaman kavramını metafiziğe soktu.


Ezcümle, «mutlak hakikatin esas şartı oluŞ ve değişme­
dir» dedi. Bu feylesofa göre fikirlerde de gelişme, oluş
ve tekB.mül vardır. Fafat Hegel'in anlad_rğı bu «zaman»"
dahi Bergson'un «zarÖan» ından çok farklıdır. Ç!ünkü
Hegel'in ,oluş ve değişmeden kastettiği ınıina mümkün
olduğu kadar muayyen ve önceden takdir edilebile~ bir
oluştur. Onca dikir» kesin bir zarll,ret ve determinizm'e
til.bi olarak gelişir· ve bu gelişmenin değişmez kanunu
tesbit olunabilir. O halde burada da hür ve y~ratıcı bir
zaman kalmıyor demektir.
Hegel'in en büyük hizmeti tek8.mül fikri gibi par·
Iak istikbali olan bir tel8.kkiyi felsefeye sokmasıdır. Ar·
tık bu feylesoftan sonra zihincilerin felsefelerinde tekil..
mül, yani zaman kavramı yerleşmiştir. Bu fikir daha son-
ra Auguste Comte, Darwin ve Spencer'ler tarafından da
beslenmiştir Fakat BergSon'un gözünde bunlar «kalp 1
ı,
tekil.mülcüle~:. dir. Çünkü hepsi de tekimülün ezeli ve
ebedi kanununu bildikleri divasında olduktan başka
Hegel gibi geleceği ·geçmişin yardımİyle kurabilecekle-
rine kanmışlardır. Halbuki BergSon'a: göre tekil.mÜ·
Iü ayırdeden şey Önceden ke1Jedilememek ve her vakit
yeni olmakizr.

[1] ~ilindiği gibi bu feyle_soflardaki . irade til.biri,,


istek:, iştah, ihtiyaç, iktidar hırsı milnalarına alın~ıştır.

1
'
li}
ı'

XIV YARATICI TEKAMOL

Zaman ve hareket kavraıiıı ı

Şimdi Bergson'un zamandan ne anladığını görelim.


Daha ilk eserinin başlangıcında şuur hallerinin mikt~rlar
ve kemiyetler olmayıp şiddetler ve keyfiyetler oldu.
ğunu ve bunların ölçülmeyip ancak duyulup idrak olu-
nabileceklerini delillerle göstermektedir. Ona gÖre hakiki
zaman, mihanikiyetçilerin saat karlranının çerçevesine ir-
ca ve nihayet rpek8.na kalbett.ikleri boş ve soyut bir za- {
man olmayıp, tersine her anı farklı oluşlarla beliren da-
imi bir değişme, dprmıyan bir oluştur. Zihinci feyle-
soflS:rın zaman ve mekandan başka hareket tellikkileri ·
de boş ve soyut kavramlardır. Bunların hareket dedik-
leri şey bircinaten olan bölünebilir vc: ölçülür bir me-
k5.ndan ibarettir. Halbuki hareket diye ölçtükleri şey
mütevali noktalar· arasındaki f8.ınlalardır. Bergson 'a göre
hakiki harek_et: oluş halinde bulunan bir aksiyon, bir
keyfiyet; bir şiddet, bir kelime ile somut ve canlı bir
realitedir,
Dikkat edecek olursak matematik zaman ile yaşa~
nan zamanınbüsbütün başka şeyler olduğunu anhyabi·
liriz. Yaşanan zaman, şuur . hallerinin mÜtevali akışı,
daimi oluş ve değ"işmelerdir. Nasıl ki zaman da şuur hal-
lerimizden başka bir şey değildir: Bunun için h~ kiki /'
zamanın ne olduğunu anlamak istersek şuur hallerimiziiı
akışını bilmek yeter. Ruh hayatının tabii hali de şuurun
daima değişme halinde bulunmasıdır. Nitekim şuur hal--. i
ı
lerinin durg-unluğ"u evvel8. sabit fikre, daha sonra
deliliğ"e ·götürür. Yalnız bu değişme o derece yavaş
olur ki bir şuur halinden diğ"erine birdenbire geçmek 1
çok seyrek görülür. Tabii: halde bulunduğ"umuz müddetçe
bir şuur halinden diğerine ·geçmek duyulmıyacak kadar
hafif ve tedricl değişmelerle olur. H .. tt8. bir şu­
ur halinin ne vakit bittiğini, diğerinin ne vakit başladı­
ğını söylemek mümkün değildir. Çünkü şuur hallerinin
akı_ında hiç f8sıla yoktur, biitün değişmeler duyulmıya·
cak derecede yavaş yavaş olur. Bir de bu değiş-
öNSÖZ xv ı'

'1
melerin her birinde şuurun bütün geçmışı yoğunlaşmış
bir şiddet · halinde bulunur. Kısası, gerçek zaman şuur
halleridir. Bunlar arasın d~ hiçbir boşluk ve açıkhk
yoktur. Ruhun bütün geçmişi hem şuur hallerinin topun-
da, hem de her birisinde tamamiyi e sakildir. Bu açıkla­
malardan anlaşılıyor ki BergsOn'a göre şuur halleri he
sap ve ölçü kabul etme7, çüiıkü kemiyet de~ildirler.
Şuur, keyfiyetlerden- ibaret· bir çokluktur. Kemiyetsiz
çokluk olur mu? denecek. Vakaa bu mantıkça abes,
akıl için söz götürürse de bakikatte· görülen ve olan bir
şeydir, İşte ruhta çokluğu kabul edip kemiyeti reddet-
mek ve yanlız bir· keyfiyet çokluğu göstermek şimdiye
kadar şuur hakkında kökleşmiş soyut teHikkilerimizi
altüst eden, fizik bir ruhiyat yapmak ümitlerini kökten
sarsan bir hükümdür; bu tehlikeye göre ruh, ne ttk bir
cevher ne de atomlardan yapılmış bir mozaiktir. Ö hal-
de Bergson'un şuur tiorisi şimdiye kadar yapılan şuur
teOrilerinden büsbütün ayrılıyor demektir. Artık bu öyle
bir şuur ki kendisinde hem çokluk, hem de birlik (unite)
var. Aynı z~manda hiçbir suretle ne parçalanır, ne· öl-
çülür, ne de hesaba gelir. bir şuur.
Bergson felsefesinin temel taşı işte hemen k3.milen
bu zaman fikrinin tenkidinde topl~nır. Bergson 'a göre
eski felsefe ve ilmin anladığı zaman, bircinsten olan
ölçülür. bir mekılndan ibarettir. Halbuki somut zaman,
şuurUmuzun bir oluşu ve yaratıcı bir tekô.müldür.
O halde canlı zaman ancak şuurda görülebilir.
Onun her anında eşsiz bir değişme ve keyfiyeiten iba·
ret bir yenilik vardır. «Siire» nin ölçülüp parçalanma-
ması bundandır. Canlı şuurumuzun her anında geçmişin
bütün şucır halleri çınlar, geleceğin sesleri duyulur. Bu
sesleri ruhumuzu tamamiyle kendi haline. samimi sevgi
ve nefretlerine bıraktığımız zamanlar iŞitiriz: Bunun için
bütün şahsiyetimizde, Sevgi ve nefretlerimizde toplanır.
Şuur bu tarzda tecanüssüz. kesiksiz ve bütün halieri
birbirleriyle kaynaşan bir organizasyon Olunca ruh hayatı­
mız hakkında doğru bir fikir ~dinmek anca~ şuurumuzu
XVI YARATlCI T:EKAMÜL

siif süre· ( duree pure) sj halinde ıp.urakabe etmekle


mümkün olabilir Nitekim Bergson'un iddias·ı. da budur.
Murakabemiz ne kadar derin olursa şuur hallerini de o
kadar boZmadan ve sırf keyfiyet olatak yakalıyabi":"
liriz. Yalnız dil, kelime ve kavramlariyle parçalı,
soyut gayrişahsi ve pratik bir alet olduğundan samimi
şuur hallerine tercÜmanlık etmekten uzaktır. Çünkü
şuurun somut hall ei ini aneılk soyut ve genel olaTak i fa-·
de edebilir. Halbuki samimi şuur hallerinin her biri em-
salsiz ve orijinaldirler. Bunun" için ifade edilmeleri ancak
teşbihli, istiareli, mecazlı, velhasıl keyfiyetieri duyuracak
bir· hale getirebilecek ince ve duygu lu bir ~il ile müm-
kündür. Hatta çok kere bu dil bile yetmediği için «sa-
mimlliğin dili yoktur:ıo denir. Nitekim Bergsoıı'un teş­
bihli, temsilli bir dil kullanması s.ımi~ şu~r hakkındaki
bu gö~üııüşün bir netieesidir.

İki "ben,:
Acaba Bergson'un tamamİyle orijinal ve organikleş­
mesinde orijinal ve muhtar bUlduğu şuur, bütün şuurumuz
mudur? Hayır. Bergson'a göre şuurumuzun bir kabuk,
bir de iç tarafı Vardır. Kabuk tarafı akıl, zekıl, mantık,
ilim tabakasıdır. Bu. tabaka madde ve cemiyet hayatla-
rının pratik şartlarına uymaktan teşekkül etmiştir. Bu
kısmın faaliyeti kozalite kanuniarına tamamİyle bağlıdır,
Burada hürriyet yok, determinizm vardır. Faka(«iç.» ta-
rafa gelince, ki Bergson buna «temel ben» demek olan
«moi fondemental» der, burası büsbütün başka mcıhiyette \
bir şuurdur.
Kabuk ben, aksiyon, mantık, determinizm gibi
kayıtlara bağlı ise, «temel ben) bunun tamamen zıddıdır.
Birincisi _madde·· ve cemiyete uymakla katilaşmış ve şah­
i
silikten çıkarak mekiinlaşmış, donmuş, sathi bir «ben:tı i
olmuş, dQkusu da tamamiyle fikirlerden örülmüştür. Hem,
de öyle fikirler ki içtimaileşmiş dilde donmuş, aynı
zamanda passif ve cansızdırlar, Bergson'un ifadesiyle:
l
«.Bu fikirler durgun sulai-ın Üzerindeki sonbahar yap-
\
ı
ÖNSÖZ xvıı

raklan gibi ruhun Üstünde yüzerler». Canlı fikirlere


gelince bu,nlar daim'i bir kaynaşma, mütem<ı.di bir erime
ve karşılıklı bir girişın e halindedirler İşte «temel ben» in
yaşayışı bu tarzda sırlı bir oluştur.

Hürriyet ve irade:
Şuurun esası tamamiyle orijinal bir kaynaşma, muh-
i:ar bir organiaşma olunca onun gelecekte alacağı renk
ve mahiyet önceden bilinmiyecek demektir Çü~kü daimı;t
yeniye, bilinmiyene doğru giden bir hareket karşısın­
dayız. Şuıirun tabii hareketi daima geleceğe ve yenili2'e
gitmek oluııca geriye dönme kabil olmıyacaktır, Şuurun
geriye dönmiyeceğini vakaa Hume da söylemişti. Fakat da-
ima bilininiyene gittik-ini iddia etmem işi. Bu telikkiye göre
geçmiş, gittikçe ~rkada büyüyerek geriye dönrneğe engel
olan bir tepeyi andırır. Yararlı bir müracaat hazinesi
olmakla beraber aynı zamanda büyük bir yük olur. Fazla
olarak geçmiş her gün, her saat· «temel ben» in h ür oluş­
larından gelen yeni bir yük kazanmaktadır. O halde
gelecekte ne düşünüp ne yapacağımızı bilemiyeceğimiz
gibi, yalnız geçmişe bakınakla da hali göremiyeceğiz.

~!
Çünkü her lahzasında büyüyen bir geçmişin iıe halimize
bir ayna olmasına ne de geleceği göstermesine imkin
yoktur. Önceden görmek mümkün olmayınca iradede
de determinizm olmıyacak demektir.
Bergson. bu tarzdaki düşüncesiyle şuurumuzun ge-
leceği hakkında Önceden görmenin imkansızlığını iddia
ve iradede determinizmi inkar ve binnetice hürriyeti
tasdik" ediyor demektir. Zaten hürriyeti ink8.r edenler,
ruhun mahiyetini durgun düşünenler, ruh hallerini
«eşya» gibi tasavvur edenlerdir. Bunlara bakılırsa fikir-
lerimizle duygularımız sanki hiç tekeVvün etmiyen «ol-
muş bitmiş» şeylerdir. Zihincilerimizin iradeyi açıklama­
ları, hep bildiğimiz -tbeylik:. bir açıklamadır. Yalnız bu
tarzda bir iradenin gerçekte aslı esası yoktur. Bu
beylik açıklamaya göre hürriyet veya irade, iki hareket
dürtüsünden birini seçmekte belirir. Mesela (b) ruh ol-
2
xvııı YARA TICI T:EKAMOL

sun, ve bunun (e) ve (d) gibi iki hareket dürtüsü bu-


lunsun. Şimdi burada adeta birbirinden ayrı üç «şey»
tasarianıyor ve bnnlar birbirleriyle hiç kaynaşmıyormuş
gibi düşünülüyor. Yalnız iki hareket dürtüsünün ruh Üze-
rinde, yani (d) ile (c) nin (b) üzerinde bir cazibesi ol-
duğu kabul ve aynı zamanda seçme fiili esnasında bu üç
.şeyin daima kendi kendilerinin aynı kaldıklan ve hiç
değişmedikleri müiS.haza olunuyor. Şimdi «hen»in belli
bir zaman içinde bu hareket dürtülerinden birini tercih
etmeye niçin ve nasıl karar verdiğ'ini bilmem anlıyabi­
lecek miyiz? Şayet «ben., karar verebiliyorsa bunu mu-
hakeme ve teemmüle hacet kalmadan da verebilirdi. Çün-
kü. hareket dürtüleri, yani (d) ve (c), eğer karar vermek
ıçın geçen zamanda hiçbir . dekişikliğe uğramıyorlarsa
k~ndimizle danışmaya [1] hiç hacet yoktu.

iradeyi daha 8miyane 'açıklıyanlar ruhu bir terazi-


ye, hareket dürtülerini terazinin kefelerine konulan dir-
herolere benzetirler. Bunl~ra göre irade işi ağır basan
tarafta husule gelen passif bir harekettir.
Halbuki gerçek hürriyet ve gerçek irade hiç de
böyle de~ildir. Evvel&. hareket dürtüsü dediğimiz şeyler
ya imajlarla fikirler, veya duygulardır. Bunlar ise
«ben»in dışmda şeyler değildir. «Ben», ne şekilde olursa
olsun bir hareket dürtüsü ile birleşti mi artık hareket
dürtüsünün görülmesinden evvelki «hen>> değildir. Çünkü
bu hareket dürtüsü «ben>>e kendi rengini vermiştir. DaM
ha sonra buna zıt bir hareket dürtüsü belirince bu da
ruha yeni bir renk kat~rak sonunda büsbütün yeni ve
başka bir ruh durumu dotmuştur. Kaldı ki, değ-işme
[1] Zihincilere göre İstişare: «ben» ile hareket dür~
tüleri arasında bir gidip gelme, yclni mekiinda bir me·
safe almadır. Halbuki Bergson'a göre «ben» ile hareket
dürtüleriniıı birbirleriyle daiml bir kaynaşma ve yenileş­
ınesi halidir. Bu takdirde danışma: fikirlerle «ben» ara-
sında dama taşları tarzıoda garip bir gidip gelme değil,
.dinamik bir ilerleyiş ve yepyeni bir oluştur.
,,
1

ONSÖZ XIX

burada da bitmez, Daiml bir oluş halinde bulunan eternet


ben» kabuk «hen» in bu yeni durumunu bir de kendi
dehlizlerinde haberimiz olmadan yeni bir oluş ve deği­
şişe daha uğratır ki işte asıl karar dediğimiz şey bu
son değişişin şuur yüzüne çıkmasından başka bir şey
değildir.

Şimdi bu İnce tabiile bakılırsa irade fiilinden ne


hare~et dürtülerine doğiu giden bir ((ben», ne de «hen» e
doğru gelen hareket düttüleri ·vardır. Belki evvel& bir 1
oluş arneliyesi ve bu sırada şuurun renk ve keyfiye-
tinin değişişi görülür. O halde iradede görülen faaliyet, ri
bir kemiyet ve mekan hareketi olmayıp sadece bir
keyfiyet ve zaman değişmesidir.
Nihayet, Bergson'un anladı ğı irade· ne determinist-
lerin, -yani iradenin fizik sebeplerle açıkla'nabileceğini
iddia edenlerin· tasarladıkl~rı zaruret İradesidii-, ne de
soyut hürriyetçilerio tasavvur ettikleri iki sabit hareket
dürtüsü arasındaki mnhtai- bir seçme iradesidir, Bergson'uu
iradesinde akzl ve zekanın hasiret ve hesabiyle 'tayin
olunamıyan, mihanik~ hareketlere irca edilemiyen tam
bir karakter ve bir şahsiyet vardır [1],/','
Bu takdirde ihtiyari fiil, yani iradei cüz'iye «ben»in
kendinden ayrı ve uzak iki hareket dürtüsünden biri-
ne sarkınası gibi ınİhaniki ve geometrik bir mesafe kat' ı
olmayıp bir ilerleyiş, bir oluş, yani siir'e'dir. O halde

[1] Bergson'un irade hakkındaki görüşünü ıyıce


kavramak için madde alemindeki determinizm ile ruh
aıe·mindeki determinizmi birbirlerinin aynı tutmadığ'ını
hatırlamak lazımdır. Bu feyleso'f madde alanında mazi-
nin hEıli hem hazırladığını, hem de sebebini 'tayin etti-
ğini kabul ediyorsa da ruhta bunu kabul etmiyor, Ruhi
olaylardaki illiyet kanunu da, determinizm değil, imkan
ve h~rriyettir, diyor, Burada geçmiş, hali hazırlar, fakat
sebebini tayin etmez, yani hal. geçmişi saklamakla bera··
her bir ·de kendine göre değiştirip yenileştirir ki bu
suretle ruh, illiyetini kendi yaratıyor demektir,
xx YARATICI T-EKAMilL

her irade fiili, ruhun şuurlu hale gelmiş bir ilerleme


merhalesidir denebilir, Artık «iradei cüz'iYe» denince
hebernehai şuur hailerinin zamandaki gelişmesi anlaşıl~
ınahdır. Bu gelişme, mek3ni olmayıp hayati, dinamik ve -
keyfiyet olduğundan husul bulmazdan Önce keşif ve
tiyin edilemez.
Yalnız bu hürriyetimiz mutlak değildir. Çünkü 1
«heo»in hür bir içinden başka determinizme bağlı bir
de kabuğu vardır. Şuurun zeka dediğimiz donmuş ka- '
buğu madde ve cemiyet ile temastan husule gelmiştir, 1
bunun için yalnız zekiınızia kaldığımız zaman hiç hür
değiliz. Şu kadar var ki bizim sahici şahsiyetimizi yapan
zekB. olmadığı için hürriyeti- zekada değil, deme! ben»
de· aramak lizımdır. Nitekim «temel ben» denilen şuurun
bu iç tarafına madde ve determinizm nüfuz edememiş·
tir. Tamamİyle hür olan, madde ve mekıinla ilgisi olmı-
yan da şuurumuzun işte bu kısmıdır. O halde sahici
şabsiyetle ve bütün .ruhumuzu katmak suretiyle verdiği-
miz kararlarda yalnız zekıimızın determinizm ve zaru-
retleri hüküm sürmüş değildir. Nitekim ruhun derinle-
rinden gelen samimi hareketlerimiz tamamiyle hür ve
şuursuz oluşların ifadelerinden başka bir şey değildir.
Bir de bakiki merhametlerimizi, aşk ve ihtiraslarımızı,
iman, inanç ve zevklerimizi, estetik duygularımızı derin-
leştirelim -ki en bür fiillerimizdir-, bunları akıl, mantık
ve madde 8lemindeki determinizm ve zaruret çerçeve-
lerine sığdırmaktan aciz kalırız. Bu sebepten karakteri~
mi,zin samim'i bir ifadesi olmıyan fıillerimizde hürriyetin
de bulunmadığına şüphe yoktur Şahsiyet sahibi denebi-
lecek kimseler de ancak karakterlerinin hakiki tercü-
ınanı olanlardır.
Şimdi, doğrusu aranırsa, <hür ve· iradi fiilierimiz
nadirdir» demek zorundayız. Çünkü hayatta hür fiiliere
çok zamanlar lüzum yoktur. Çoğu maddi ve çıkarlı ilgi-
ler içinde geçen bir ömürde determinizm kanunlariyle
kurulmuş otomat fiiliere sarkmak zorundayız. Yukarda
arz ettiğim bütün bir şahsiyet ve bütün bir ruhtan kopan
ÖNSÖZ XXI

hür iradelerimizden başka hürriyet hayatını bir de «ruya»


ve «hulya» larımızda yaşarız. Hakiki iradeyi anlamak
için mühim katar anlarında istihareye yatılması, bu ha·
kıma göre, çok kolay anlaşılır. Şimdi hür bir ruhun ifa-
delerine tercüman olan şefkat, rner~amet, ümit, emel,
ülkü. inanç, iman, aşk, ruya, hulya gibi iradeler hep
kendi hürriyetleri ile teşekkül ediyor.
Kısaca söylersek hürriyet davasının bütün -zorlutu
ve hatta kendisi hakiki zalnanın, «temel ben» in oluş hali
bilinmernek dolayısiyle şuurun eşya gibi sabit ve katı
cevherlerden yapılmış bir halita gibi sanılmasından ileri-
gelmiştir. Hürriyet ve iradeyi tanımlamak teşebbüsü de
aynı kuruotunun bir neticesidir. Henüz bitmiyen, daima
olmakta ve durmadan meçhule giden bir hürriyet nasıl
tarif olunabilir?
Hürriyet. somut ve «temel ben» in, yarattığı fiillerle
olan bir münasebetinden ibarettir. Hesap ve basiretle
t3.yin edilmiyen bu fiiller bircinsten olmıyan daimi oluş­
lardır. Hür fiilierin hepsi ancak bir kere olur ve bir daha
tekerrür etmez. Bunun için eşya, yani tekerrür eden
madde olayları tahlil ve tarif olunabilirse de ilerleme,
oluş, süre demek olan hürriyet tahlil olunamaz. İstikrar
bulmamış şeyler nasıl hesap olunabilir ki hesabın imkint
eşyanın- istikrar halinde bulunması gibi esaslı bir şarta
bağlıdır.' Halbuki temel <.ben» in hayatı bir atalet ve
durgunluk hali değildir, kendiliğinden gelen daimi bir
oluştur. Hüniyet ve iradeterimizin ancak geçmişi deter-
minizm altına alınabilir. Çünkü bunlar maddeleşmiş, sü-
kUn ve istikrar bulmuş şeyler olduğundan bütün eşya _gibi
tarif ve tiiyin olunabilirler. Kısası şlı -ki, hür fiiller sami-
milik ve şahsiyetimizden ancak bir defa sildır olanlardır.
Asıl sevilecek fiilierimiz de bunlar olacak ki feylesof:
<:!:İki defa olmıyan her şeyi seviniz» diyor.
Bergson'un ilk eseri ve felsefi mezhebinin temelleri
burada bitiyor. Bu felsefenin daha sonra bütün realist-
lerde ne suretle gelişti.rildiği fcylesofun diğer eserlerinde
görülür.
xx n YARATICI T:EKAMüL

Ruh ve beden ı
Bergson, «hen» i, yaı:ıi ruh faaliyetinin sathi ve derin
taraflarını
bir ruhiyatçı gibi teşrih ve tavsif ettikten
sonra onun çevresi ile olan münasebetine de geçeceği
tabildir.
Sad.ece «ben» i bilmele bütün realiteleri bilrneğe
elbette y.etmez. Sadece şuuru kabul edip diğ'er bütün
şeyleri bunun içinde vehmetmek de Bergson'dan bekle-
nemez. Bütün tabii insanlar gibi Bergson da «hen» in
idrak olunmaz, icazlı ve tek başına bir realite gibi boş­
lukta asılı olmıyacağını düşün ür.. Onun için düşüncelerini
bu raddeye getiren bir feylesofun «ben» de kalmayıp
dış ileme geçmek zorunu, duyacağı aşikirdır. , Nit~kim
bu yolda da zihincilerin bazı vehimlerini görmüş ve
bul:'ları ortadan kaldırınağa «Madde ve Hafıza» [1] ~d h

[1] Müellif bu eserinin nasıl doğduğunu, 1901


senesinin günlerinden birinde «Fransız Felsefe Cemiye-
ti» nde şöyle anlatıyor: <Bundan on iki yıl Önce kendi
kendime şöyle bir mesele yaptım ve ~ordum : Acaba
bugünün phgsiologie' si maddilik ile m8nevilik, yani
beden ile ruh arasındaki eski münasebat meselesi hak-
l::ında hiçbir tarafı tutmak istemiyen ve bu baptaki fikir
teorilerinin hepsini unutı::nak ve hatta sadece olgu ve
müşahedelere dayanan ilim hükümlerini bile tamamİyle
ihmal etmek kararında bulunan bir adama acaba ne Öı}­
retiyor? Bunuri üzerine okumaya koyulduktan sonra
pek çabuk gördüm ·ki meselenin şimdili.k halli ve
hatta açık ve belli bir düstuda ifadesi keyfiyetin
ancak hafıza 'budutlarında incelenmesiyle mümkün ola-
bilecektir. . Hafızayı incelerken de aynı ihtiyacı duy-
d~m, yani bunu da meselenin şimdilik çözülmesine yarı­
yacak bir daire içinde incelemekliğim icabettiğini a_nla-
dım. Böylelikle kelimelerin hafızasına dayandım, ve yine
gördüm ki-bu inceleme dairesi bile pek geniştir; asıl ara-
nan cihet, yani meseleyi açıkça çözmeye yarıyacak
nokta kelimelerin sesleri hafızasıdır. Bu hafızanın kay bo-
\1
1
ÖNSÖZ xxııı 1

eserini tahsis etmiştir. Bu eser ruhun madde ile müna-


sebetlerini incelemek ve derinleştirm.ek için yazılmıştır.
Burad~ artık ruhiyattan çıkarak metafiziğin en genel
meselelerine girmek icabediyor.
Bergson'a uöre madde ile ruhun münasebeii hôfıza
ile beynin ~Ün~sebeti meselesidir. Di va bu ı;ekle gi- ·
rince şu üç sorguya cevap vermek ister: Madde nedir?
Ruh, maddeden farklı bir şey mid ii-? Ruh ile maddenin
birleşmesi ne mahiyettedir?

Bergson, bu sorguların cevaplarını verebilmek için


yedi yıl çalıştıktan sonra yazdığı eser ilk eserin zaruri
bir devamı olmuştur. Bu itibarla buradaki tel3~ kilerin
yukarda gördüğümüz şuur telakkileriyle sıkı bir i1işiği
vardır. ·Bergson, şuurda iki «ben» kabul etti{ıi gibi ha-
fızada da «otomat hafıza» ve «hinefsihi h8.hza}) olmak
Üzere iki türiii h8.fıza kabul eder.
Tafsil8.ta giriŞmezden Önce Bergson'un bu yönde
sarf ettiği ·emekle yaptığı hizmeti h;ıtırlam'ak liizımçhr.
«Madde ve H5fıza» eseri Bergso~'un diğer eserle.rindenı
halkça en geç ve güç anlaşılanıdıi. Buna· karşılık yüksek
ilim meselelerinde ihtısası olan düşünürler arasında büyük
bir teVeccüh ka~andıktan başka yeni bir fikir hareketi·
uyandıTmışhr. Mesela William James gibi seçkin bir
düşünür Bergson'la bu eser dolayısiyle ilgileı:ıiyor.. ken·
disine yazdığı mektupta «Kopernikvari bir inkı18.p» yap-·
tığını tebşir ediyor. Filvaki bu eserde bir fikir kurucu~
sundan ziyade bir ilim_ kudreti görülür. Bunun içi nı \
«Madde ve Hilfıza» ilmi araştırmalan yeni yönlere götü- J
1
ren pek ciddi bir ilim eseri sırasına geçiyor. Bergson,.
Tu h. olayları ile fizik olaylar arasındaki eski felsefi me-
seleyi korealarken her şeyden önce bu meselenin, De-
. luşuna ait incelemele.re başvurduğumda bunların da pek
çok olduklarını gördüm. Tam beş yıl bunların içinden
çıkınağa ufrraştıktan sonra neticede şuna vardım: Ruh
olgusu ile beyin arasındaki münasebet, felsefenin şimdiye
kadar bize vermiş olduğu kavrarnlara hiç ~ymuyor.
1
1'

XXIV YARATICI T-EKAMüL

scartes'ın bıraktıtı noktadan hemen biç ileri gitmemiş


olduğunu görüyor. Çünkü ruh ile bedenin münasebeti on
yediacİ asırdan beri gelip geçen feylosoflar tarafından hep
soyut olarak düşünülmüş, olgulara dayanan bir çözme i
yapmağa kimse yeltenmemiştir. Alimler de haberleri !)
olmadan Desear/es'ın hipatezine kelime hafızasında
teslim olmakla kalmış1ardı_r. Bergson ise 'birçok inceleme
ve araştırmalardan sonra meselenin bütün ruh ve zorluğu·
nun b8.fıza ve bilhassa kelime hafızasında olduğunu gö-
rüyor. Bunun için ömrünün beş yılını muhtelif aphasie
olguları hakkındaki ilmi müşahedelerin inceleme ve te-
tebbuuna hasrettikten sonra şuur ile beyin arasındaki

ı!i
münasebetlerin, şimdiye kadar gelip geçmiş felsefi tel<ib
kilerden biçbirine uymıyan neticelere vardığını görüyor.
Bergson'a gelineiye kadar ruh ile beden· arasındaki
münasebet doktrininin en baskın ve ·hatta iilimler
tarafından bir nas gibi kabul olun~n şekli muvazilik
(parCıllellsme) teorisi idi. Bu teoriye göre rah ile beden, li
yani -ruh olaYlariyle fizyolojik olaylar arasında tam bir '
i:
muvazilik ve kesin bir karmaşıklık vardır. Ruh olaylariyle
fizyolojik olaylar aynı şeyin başka dillerle olan iki ter· 1
cümesinden ibarettir. 1
Bergson, iideta ilmi bir nas baline gelmiş olan bu 1
felsefi teoriden ayrılmış ve hatta onu inkiir etmiş dene·
bilecek bir hüküm vermekle birçok .ilim ve feylosoflarda
taassup kadar şiddetli bir küskünlük uyandırmıştır. Çünkü
fizgoloji ilmi bütün ruh olaylarını beynin bir fonksi-
yon'undan ibaret görüyordu. Bergson ise beyni, dış .!
alemden gelen hareketleri sinirler vasıtasiyle durdurap,
veya bedenin muhtelif nahiyelerine ileten bir telefon
merkezi olarak gösterir, vazifesini de maddenin hareket-
lerine yol veren, veya bu yolu kapıyan, aldığına hiç-
bir şey katmıyan sadece bir hareket merkezi olarak
gÖ<Ür[IJ.
~~--c:----,------;-- ı.
[1] ~Ruh ve beden» konferansında bu cihetler hayli
tafsiiB.tla aı;ıklanmıştır. Bakınız_.: «Bergson» M. Ş. (Halit
kütüphanesi}.
ÖNSÖZ XXV

Omur ilik nasıl otomat fiilierin bir organı ise beyin


de bundan farklı bir cihaz değildir. Ruhun yerini beyin~
de sananlar hükümlerini tetkiksiz vermişlerdir. Beyin ka~
biliyeti dış alemin hareketlerine karşı vücudumuzu hare-
ketlerle intıbak etiirmekten ibarettir. Sinir sistemi,
organik bir madde olmak itibariyle, dışardaki maddi şey­
lerin hareketleriyle taharrüş eder ve bunları hücreleri va-
sıtasiyle beyne ve buradan- da muhtelif hareket .B.zaları­
na iletmek iktidar_larını haizdir. Fakat «hayal»- ve «hiitıra»
gibi maddi olmıyan sübjektif halleri yaratamaz. Madde

'
iiieminin bir parçası olan beyinde, bütün alemin hayal
ve h8.tıra!arını toplayıp aksettirebilecek bir iktidar tasar- ,,
lamak parçada ·bütünün bulunabileceğine inanmak olur.
Bununla beraber, Ber.gson, daima olduğu gibi, burada da
mantıki bir tenkirlle yehinmekten ziyade h.ifıza hakkında
ilmi müşahedelerin verdiği neticelere önem verir, mesele-
yi de bunlara göre çöimeyi tercih eder. Bunun için son
sözü bafıza olaylarını bütün çıplaklığı ile gösteren hafıza
ve hele aphasie hastahklarına söyletir. Ezcümle bu hu-
sustaki incelemelerinin sonunda verdiği hüküm şudur :
Beynin zedelenme, veya hastalanması dolayısiyle duran
ve bozukluğa uğrıyan yalnız hareketlerdir, hatıralar bu
bozukluktan asla müteessir olmazlar.
O halde Bergson, tasavvur ettiği bu inorganik ha-
yal ve hatıraları acaba nasıl açıklıyor? .. Başka bir deyim-
le, beyin yalnız bir taharrüş ve hareket organı ise eşya
h_akkındaki bilgilere nasıl sahiboluyoruz?.. Fizik ilimle-
rio verdikleri bilgilere bakılırsa k8.inatın bütün eczası
birbirlerine karşılıklı tesir ettiklerini idrak ediyor de-
mektir. Nitekim Leibniz: «Her monat, kainatın bir aynası­
d ır» demişti.
Maddi eczanın idraklerinde, yani karşılıklı tesirle-
rinde birikmiyerek mütemadiyen geçip giden, veya taraf·
sız bir hale gelen bir duygu vardır. Cisimlerin istikrar
ve denklik halinde kalmaları bu sebeptendir. ŞeffHf ci-
simler hayalleri hıfzetmeyip nasıl sadece geçirtiyorlarsa
maddi eczanın dııyuşları da bu tarzdadır. Nitekim Berg-
-'{

XXVI YARATlCI T:EKAMOL

son : «Maddenin idraki, olanca cisimlerin bütün tesirle-


rini her noktadan almaktır» der, O h_alde organik cisim-
lerin ve hele insanın idraki ne çeşittir?.. Bergson'a kalırsa
bu idrak, seçici bir idraktir. Bedenimizin bütün sat-
hiyle id rak etti-ğimiz şeyler arasında daha duygu Ôr· ·
ganlarından başlıyarak bizi ancak doğrudan 'doğruya
ilgilendiren ·ve kendilerine karşı fiilen intıbak etmek
mümkün olan şeylere çevrilmiş bir seçme vardır. HS.tta
. bunlardan bile birçok öteberiler bırakılarak ancak pratik
hayatı ilgilendirenler seçilir. Beyin, Qtganik bir madde
olmak itibariyle inorganik maddeler gibi idraklere yalnız
geçit yeri olmakla kalmaz, aynı zamanda maddeden ge·
len hareketlerden vaziyetİn pratik intıbaklarına doğrudan
doğruya faydalı ve lazım olanları seçip ayıran bir seçme
ve ayırma organıdır. Hatta beynin tt:kamül etmesiyle seç·
me kabileyeti önceden tayin edilerniyecek kadar karışıklık
pe:yda ederek artar. O halde bir organizm olan beyin,
dış şeylerin hareki tembihlerini bir ·ayna, veya fonoğraf
pl3.ğı gibi ayniyle Zaptetmedikten başka, şeffaf cişimlerde
'.
i
olduğu gibi, bu hareketlerin gelip geçmelerine de kayıt­
sız kalmaz. Beyin, idraklerimizden ancak fiile elverişli
olanları durdurur: bunlara «imajlar», yahut «hayaller»
diyoruz. O halde imajlar dış aleme tamamiyle uygun
hayaller değil, ancak huDların aksiyon amacİyle seçilmiş
birkaç çizgisi, birkaç· hareketidir. Demek ki şuur, yahut
«ben» dediğimiz şey dış iilemden ayrılarak yavaş yavaş
teşekkül ediyor.
1
Öyleyse «hen» dış &!emİn aynı 'veya aynası olma-
dığı gibi dış iilem de «ben» in aynı değildir. «Ben» yahut
ll
şı,ıur, kendi B.leminİ yavaş yavaş kendi yaratır, Nitekim
çocuk rubunun teşekkülü bu iddianın dQğruluğunu ıı
teyidetmektedir. Hatta çocukların 4:ben» ve «sen»-
şuurunu kendilerini ancak yavaş yavaş dış illernden ayır·
mağa başladıktan sonra idrak ettiklerine bakılırsa «ben»
şuurunun anadan doğma olmayıp kazanılmış olduğu
anlaşılır.
ÖNSÖZ XXVII

Hiif;aza ı
O halde .«ben» şuuru nasıl kazanılıyor ?~. Bergson
buna cevap olarak <h9.fıza» ile diyor, F eylesofun burada
h8fıza hak;kındaki telıikkileri «hen», yahut «şuur» hakkın·
daki görüşünü tamamlar. Geçmişin arkamızda nasıl dur-
madan ve geri dönmesine imkıin Olmadan t~plandığıılı
yukarda görmüştük Burada da Bergson'un geçmişi ha·
tırlamayı nasıl anladı{rını görece~iz. Bergson, h9.fı.za
muhtevalarının beyinde kazılmış belirsiz, itibari birtakım
izler olmasını bir türlü kabul etmez. Onca hıifıza, bütün
geçmişimizi tamamİyle saklıyan bir_realitedir. Yalnız bu
reslite bizde kuvve halinde ve şuursuz olarak her vakit
mevcuttu. Düşünür olmaktan önce .hareket eder pratik
bir varlık olduğumuz ve daima gelece~e, ileriye baktı•
~ımız için her an h8fızamıza başvUrmak zorunda de~i­
liz.
İleriye bakan fiillerimizin dikkatini idare etmek
için de seçici bir «ben» imiz ve bunun icra aleti olan
bir beynimiz vardır. Bu kabuk «hen» in atomatiaşmış
pratik intıbaklann hareketlerini ihtiva eden sadece «oto-
mat» bir hS.fızası vardır. Asıl hiifıza, yani kendi kendine
çahşa!l «hür hiifıza» ise bu «ben» in arkasındadır, habe-
rimiz olmadan ald1ğımız bilkuvve duy~u ve idraklerden
taazzuv eder. Sif düşünce ve ~azari bilgiler işte bu hii-
fızanın eserleridir. ·
Şimdi bu h8fızadan istifademiz nasıl oluyor? [1]
Geçmişi hatırlam~k için geriye dönmek hiifızada müm-
[1] Bu hiifıza kuvve halinde her vakit mev-
cuttur. Fakat şulıra fiilen müdahalesi ancak lüzum anla-
rında olur, başka zamanlarda şuur tarafmdan kullanıl.
mayıp kendi kendine tekevvün eden gizli bir hayat yaşar.
İç hayab, düşünce zevkı, _yaratma temayülü olmıyanlar
için bu h8.fıza bir yüktür. Böyl'eleri mümkün olduğu ka-
dar mazisiz ve mihaniki yaşamak isterler. Hele ·sırf
pratik ve görenek hayatiyle yuğ'rulmuş olanlar bu· hafı­
zalarını kullanmaya kullanmaya büsbütün körletmişlerdir
. ~'

XXVlll YARATICI TiiKAMüL

kün' de~ildir. Haldeki şuurumuz hallikini muhafaza etmek


şartİyle evvelki şuur hallerine asla dönemez, çünkü da-
ima büyürnek suretiyle geleeeğ'e akan şuur, kaynağl
olan geçmişe asla dönmiyen bir nehri andırır. O halde,
haldeki «ben», hatırlamak istediği olguları şuura getir~
rnek içln geçmişe dönemiyecektir. Aksine olarak geçmiş,
ruhl hayabmn:da. teşkil ettiği tepelerin tabii' meyillerin-
den kaymak suretiyle haldeki «be~» e kendiliğinden ge-
leeektir. Geçmişimizi pratik «ben» in arkasında gittikçe
büyüyüp yükselen halkalar gibi düşünür ve bu halka-
ların ya.lnu: bir noktada bal ile temasa geldiklerini
tasavvur edersek bu halkahardan en küçÜıl'Ü halin
pratik ilgilerine en yakın bitıralar ise daha büyüğü
daha uzak hitı:rala.r, bundan büyü~ de en faydasız ve
en eski ha tıralardır. En büyük ve geniş halka bütün
hitı.ralarımıı:ı toplamak, dolayısiyle fiilen en faydasız ve
en aı: işe yarıyandır. Bu haller kemiyet itibariyle farklı
iseler de keyfiyet itibariyle hepsi de bütün geçmişimizi
taşırlar._ Yalnız dikkat etmeli ki bu halka teşbihi ha~
kiki ve rnekini bir temsil Qlmayıp ancak şahsiyetimh.in
genişleme ve gerileme imkSnını· gösteren bir semboldür.
Hiitırlama deyince hAtıraları piyango torbasından ma~
sura çeker gibi çıkarttı_tımız anlaşılmasın, böyle olsaydı
bunca hatıralar mahşeri içinden istediğ'iroizi bulup çıkar~
mak için son derece talihli olmamı~ IS.zımdır. Hatır}ama,
geçmişin liizım oldukça kendili~inden gelip hal ile kay- ,,,
naşmasından ibarettir. Daha doğrusu Bergson 'un dinamik '
ve realite halinde iddia ettiği «hür bafıza», karakterden
başka bir. şey dekildir. Bu sebepten feylesof, rahun
madde ile miinasebeti meselesini madde ilC beynin de~ 1
ğU, madde il~ ha{ıza vega karakterin bir münasebeti
'
gibi g?iriir. Beyin, inorganik madde ile sU/ ruh olan ha~
fıza ueya şahsigetimiz arasındaki pratik intlbakları
satlam bir seçme aleti, bir ıstıla cihazıdlr. Bu e-ihaz
uykuda faaliyetini paydos ettiti için hür b&fıza şuura
serbestçe girerek «rüya» dediğimiz olay zuhur etmekte~
dir. Bu itibarıa- rüyalar iş ve. fayda ilgisinden kurtuımuş
1 ,

ÖNSÖZ XXIX

halis bir. düşünce, yahut karakterimizin has bi bir belira


tisidir. Kısası, Bergson bir «duyu idraki», bir de hafıza­
nın yardı·niyle husule gelip karakterimizin iştirakini ge-
rektiren bir «siif ~id rak» kabul ederek bunları birbirin-
den ayırır. Hür hıifızantn katılmadığ-ı idrakler, alışkan­
lık ve ~tekrardan gelen birtakım hareki tepkilerdir.
Bunları hınımak, şuurla ayırmak, daha doğrusu düşünüp
anlamak iktidarını veren hafıza: hiir htiflza, yani bütün
geçmişimizdir. Bunun için düşünme, geçmişten hale ve
halden geleceğe doğru uzıgan bir oluştur diyebiliriz.
Hakikatte unutmaların sebebi maddiliğin engelleridir.
Nitekim maddi ilgilerden uzaklaştı(pmız nispette geç-
mişten, dinamik hıifızadan, karakterden faydalanırız.
Sanat adamlarının karakter tipleri yai-atabilmeleri, duyw
gular.ını ço~u rüya ve hulya hayatı içinde geçirmelerinw
dendir. Bunlarda halin pratik icaplarına karşı görülen
sürekli dalgınlık bir şahsiyet hayatı yaşamakta oldukla-
nnı a·çıkça gösterir. Pratik idrakler ise dinanlİk hafıza­
dan pek az istifade ederler. Nazariyatçılar, sanat adam-
ları, mucit ve kcişifler bütün karakter ve bütün geçmiş­
leriyle çalışanlardır. Halbuki pratik adamlar otomat bir
tekrar ve alışkanlık makinesi gibidirler. Bü~ün şahsiyetw
leriyle çalışmalarda hclkim olan, gizli ve içsel bir faaliyetw
tir, bu itibarta ruh hayatları adeta içgüdü faaliyetlerini
andırır. Halkın olağanüstü gördüğü bu çeşit şahsiyetlere
verilen «meczup», «mazanne» hatta «deli» takapiarı
bütün karakterleriyle yaşıyanları pratik faallerden ayır­
mak için fark edilmeden bulunmuş tabirler olsa gerektir.
Bittabi faaliyetlerin de türlü şekil ve mahiyette olanlan
- vardır. Mesela rÜya ve bulyalardan başlıyarak estetik
ve ihtirai faaliyetlere çıkan şekillerden başka deliliğin
muhtelif nevilerinde görülen marazi şeki1leri de vardır.
Şuurun vazifesi dinamik h8.fızanın müphem ve taşkın
verilerini ceht sarfiy le ayıklay ıp pratikleştirmektir. Rüyaw
lardan uyandı~ımız zaman gördüğümüz şeylerin birçokw
larını çıkarmış olmamız şuurun işe ve halin gereklerine
uymak zorundandır, yoksa bunların bir hakikat olmama-
XXX Y ARATICI TID{AMüL 1
larından, değildir. Rüyalar; dokuyan unsurlar da hiç
1
.şüphe yok ki yoktan vücuda gelmemişlerdir. Bunların
hepsi geçmiŞimizden, dinamik hiifızamızdaki hayallerden
örülmüşlerdir.
KısaSı, .zihin bayatı beynin ese;i değildir; bunun
arkasında kuvve halinde daima mevcut ve içten dışa
doğru çıkınağa hazır, faaliyetlerinde hür ve fırsatlar
gözeten dinamik bir hafızanın işidir. Beyin hadiselerin-
den aşkın ve taşkın olan da işte bu hafızadır. O halde
ruh ile beyin arasında eşitlik ancak «duyusal-hareki»
reakSiyonlarda vardır. Çünkü beyin, reaksiyonlar dışın­
daki yüksek, karışık, der.in zihin hayatını ne ihtiva ede-
bilir, ne de doğui"abilir. Bu takdirde Bergson, madde
ile ruhun münasebetinde ne «maddeci» ne «idealist»,
ne de ruhu basit ve mükemmel bir cevher sayan eski bir
«spritüalist» tir. Bu feylesofun anladığı ruh,, kendi ken-
dini kısmen determinizm ve daha çok hÜrriyet dairesinde
yavaş yavaş yaratan ve daima içten dışa doğru gerileme
ve genişleme suretiyle haricileşrneğe doğru giden dinamik
bir oluş, geçmişt"en hale ve halden geleceğe giden kesik-
siz ve geriye dönmez bir oluş, yaratıcı bir tek8.müldür.
«Beyin», ne düşünce, ne duygu, ne de şuur organı­
dır. Beynin vazifesi bütün bunların realite Bl emiyle temas-
ta bulunmasına hizmet eden, halin aruretlerine uymağa
vasıta olan bir alettir. Bergson bu iddiasının de-
lilini delilik olaylarında göster.ir. Delilik, realitele-
rin içindeyken dısındaymış gibi düşünüp muhakeme
etmekten başka bir şey değildir. Delilik ile rüya ara-
sındaki akrabalık herkesin gözüne ilişmiştir. Delilik, bey-
nin zehirleomesinden ilerigelir. Deliiikte zedelenen şu
veya bu hiitıra, değildir, beynin intıbak vazifesini yapa-
mıyacak kadar baştan başa zehirlenmesidir. Deliler ha-
tıralarını işte bu sebepten _pekala muhafaza edebilirler.
aaşhca kusurları rea.Iitelerle halin pratik iktizalarına
intıbak edememektir. Nitekim delilikierin baş dönmeleri
ve muvazenesizliklerle, başlaması dikkate şayandır. hatı­
ralarına bir şey olmadığı halde dış şeyleri artık göremez

i,,ıt. ı
\
ÖNSÖZ XXXI

.oludar. Deliliğin ayi'ımı realite ve hal duygularını kay·


betr-'lek o\du~una gÖ.re burada zedelenen yalnız beyindir
denebilir (1].
B{.rgson,_ ilk ,eserinde ruh hayatını tahlil ve mahi~
_yetini dyin etmelde her feylesofun leendi kendine sor-
doğu «Bh:ı.- .ııeyi'm?» sorgusona cevap verir. İkinci eseri
olan «Madd~ ve HB.fıza» dıı kendini tanımış bir adam
olarak bir ikinci sorguya geçer: «Ü halde benimle ka-
inat arasındaki münasebet nedir?» diye sorar ·ve bunun
için de evveHi maddenin mahiyetini derinleştirdikten
'sonra· madde ile ruh arasındaki münasehetin ne olabile-
ceğini gösterir. Fakat bir feyloso{ için yalnız bu iki sor-
ğ'uya cevap vermek yetmez. Bir de: «Kilinatın kendisi
nedir?» merakını susturmak ister. İşte Bergson üç\incü
ana eseri olan «Yaratıcı lekiimül» ünde bu sorgunun ce·
vabını verir.

Objektif realistlere bakarsak bunların hepsinde


maddenin vasıfları yoktur. Bizim dışımızda bir şey daha
var ki, ne madde, ne de ruh olup organizmlerde görülen
Hayat [2] tır. Fizik, kimya. geometri ve mekanik ilimle·
rinin uğraştıkları iilem, gerçek zamanın üzerindeki tesir-
leri dikkat gozune alınmıyan, daha doğrusu pratik
itibariyle ehemmiyete l&yık olmıyacak derecede cüzi
olmak haysiy,etiyle. ihmalinde beis g?rülmiyen ve bu
yüzden nispeten kapalı ve ayrı tel3.kki edilebilecek
olan birtakım varlık. sistemleridir. Halbuki objektif
ilem bu sistemlerden başka bir de, tabii olarak ferdi-
leşmiş, yani doğan, büyüyen, ihtiyarlıyan, ölen, kısaca
şuurumuz gibi tekevvün eden sistemler arz etmektedir.
Bergson'un «hayat» tan kaStettiğimiina da objektif 3.\emde
göi-ülen bu Özel belirtilerdir. Feylesofa göre k3.inatın
[1] Bu hususta daha geniş maliimat «Ruh ve beden»
konferansındadır. Bakınız: «Be~gson» Mustafa Şekip
(Halit Kütüphanesi).';---...
[2] Buradaki «hayat» tilbiri ferdi hayat olmayıp
genel hayattır.
f

xxxıı YARATICI TEK.iMÜL


1
iniinası bunlardır. Biyo,loji'nin « t-.ıorphologie >> k \smını
teşkil eden de bu olaylardır ki « tekiimül teorileri l» adı
altında Lamarck'lar, Darwin'ler, Vries'ler tarafından
ilmi prensipieTle tetkik ve daha soora August~-- 'comte
ve .Spencer ler tarafından genelle me\ fJUretiyle h,eşeriyete ·
1
tatbik edilmişti. Bergson, bütün b~·-,H.im~~ri.~ ideoloji
zihniyetinden ilham alan bir düşünceyi~ )yalllış anlaşıl~
mış «kalp bir tekB.mül» kavramı meydana getirdikle-
rini söyler, sahici tekiı..mülün ne olduğunu «Yaratıcı
Tek8müb adlı eserinde göste.rmek ister, Ona göre ilk-
Önce madde ile haşrolarak onun ataletiyle yoğ'rulan mo-
dern ilmin zihniyeti madde mantığını, madde metotları­
nı, madde kanunlarını biyoloji alanına da ayniyle tatbik
ettiğinden tek8.hıülü de bizzarure mihanikliğin determi-
nizmi içinde kapalı görmüştür. Bu yüzden de somut
zaman olan «süre» nin tesirleri hiç gözetilmemiştir. Hal-
buki «zaman», ya bir yaratmadır, yahut hiçbir şey de-
ğildir, Hayat da esasen zamanın dişlerini daima Üzerinde
duyan bir realite olduğundan gelişme ve tekiimülünde
«Önceden keşfolunamıyacak şekiller yaratmak» zorunda-
dır. Bunun için tekRmülün gerçek minası oı:yaratmak»tır.
Yoksa tamamİyle boş ve minasız bir sözdür.
Görülüyor ki feylesof bu eserinde ilmin hayat hak-
kındaki son verilerinin bir metafiziğini yapmak ve bu
suret}e kiinat hakkındaki felsefi düşüneesini tamamlamak
istiyor.
Bergson, «Lamarck'çılık;,, «yeni-Lamaıck'çılık», «ye-
ni- Darwin' cil ik» ve Vries'nin «mutationisme» denilen
«birden değişmeler» teorisini enikonu inceleyip tenkid
ettikten sonra tekamülde nevileri vücuda getiren İstiha­
lelerin ne Darwin'in ıstlfa teorisinde iddia olunduğu gibi
tesadüf mahsulü küçük değişmeleri~ toplanması ile, ne
Lamarck'ın iddiası, ne de V ries'nin birden. değişın e
teorisi ile aÇıklanacak gibi olmadığını söyliyerek: «Hayat,
canlılar silsilesinde yetişmiş bir organizm vasıtasiyle bir
tohumdan diğerine giden bir cereyan gibi gerunuyor:.
der. Buna gOre Hayat denilen şey soyut bir kavram de-
ÖNSÖZ XXXIll'

ğil,, bir olgudur, ve bu tarzda giden hayat ne mekaniz-·


ma ile, ne de «finalisme» denilen ve bundan bir asır
Önceki «vitaliste» ler tarafından tasavvur edilen bir-
«finaHzm»le açıklanacak gibi değildir. Başka bir deyimle· i ~
hayatın şekilden şekle, neviden nev'e geçişi ne zekB., ne-
ilim, ne de mantıkla keşif ve tB.yin olunamaz. Bergson
ıl
·içten geçen ve yaratan bu cereyana Hayat hamlesi' !!i
(E.Ian vital) diyor. Feylcsofa göre hayat hamlesi soyut. ı
bir kavram, veya farazi bir cevher değil, bir realitedir~
Bunu mis-aile ispat etmek için diğer tek.Smül teorilerinin
bir türlü açıklıyamadıkları çok şayanı dikkat bir hayat
olayını alarak der ki: «Muhtelif tek8mül yolları üzerin-
de bazı yapı benzerliklerinin bulunmaS[ ve ezcümle de-
niztarağı (peigne) denilen yumuşakçanın gözleriyle in-
san gözü arasında benzerlik bulunması hayat hamlesi-
nin bir birlik, dairesinde yaratıcı bir realite olduğunu
ispat eder. Bu itibarla hayat .hamlesinin ilk ayrımı bir-
liktir. Bir de v . . rlıkların fevkalfide çeşitli olmaları itiba-
riyle hayat hamlesinin diğer bir ayrımı daha bulunmak
lbımdır ki o da üreme ve yayılma hassalarıdır.»
Bur~da denebilir ki hayat hamlesi niçin ~ütün var-
lıKları birdenbire, ::orsuz ve hür:riyetle yaratmadı da
türlü tek3.müı'"boylarına. ayrıldı, daha doğrusu tek3.mül
niçin oldu? Bergson'~ kalırsa bunun Sebebi maddenin ha-
yat hamlesine zıt bir akış içinde bulunması dır. Bergson'-
un deyimiyle:j;«Hayat, kendi kendini yapan, madde ise
kendi kendini bozan bir aksiyondur. Hayat hamlesi mad-
deye girmedikçe madde yerinde sayan .bir kasırga gibi»
dir. Hayat yahut organizm, maddenin bozulma ve çürü-
mesini geciktiren bir harekettir.<'<.)·
Organizmin güneşteki ene~ji;·i biriktirmesi hayat
hamlesini hürriy~tle saçmak, daha doğrusu k3.inatta de-
terminizme bağlı maddi sistemler yanında ınuhtariyete
sahip hayati uzviyetler yaratmak içindir.

Hayat hamlesi ve tekAm.ül:


Hayatı genel olarak bu suretle tel3.kki eden Berg-
son tek3.mül teorilerindeki bötün hakikatleri inkRr ediyor

3
~ -

i'
XXXIV YARA 'TIC! TEKAMOL

değildir. Aksine bu teorilerin hepsinde takribi hakikat.


ler vardır. Mesela hayat hamlesinin madde ile çarpışma­
sını ve bu yüzden bazı şekiller kazanmasını kabul ettiğ'i
için Lamarck'çıhkla kısmen uyuşuyor demektir. Yalnız
şu farkla ki tekimüJde finalite ile determinizm olmadı­ \
ğım iddia ve hayat hamlesinin herhalde hür ve yaratıcı
oldu~uıida ısrar eder.
Bu teHikkiye göre tekB:mül ne dışın, ne tesadüfün,
ne de determinizmin mahsulü olmayıp, tamamiy}e içten
gelen infi/B.ki hareketlerin· bir eseridir. Tekimülün deter-
minizm ile açıklanabilecek cihetleri ancak sathi ve k:Qhuk
kısımlariyle binnispe durgunluk devirleridir.
Aslında basit olan hayat hamleSi acaba sonraları
o bitmez tükenmez şekiliere nasıl girdi? Tekam:il
nasıl oldu?- Hayattaki değişmeler finalistlerin düşündük­
leri gibi Önceden hazırlanmış bir pl8nın ~belirti/erinden
ibaret olmadı~ı gil.ıi mekanik tesirierin neticeleri de de-
ğ'ildir. «Uzviyetler de şuur gibi daimi bir değişme, ke-
siksiz bir oluş içindedirler» diyen Bergson yaratıcı te-
kamül hakkındaki metafizi~inin prensipini ruhiyattan [1],
hüccet ve bürhanlarını biyolojiden atmıştır.. Felsefe
tarihine bakılırsa bu tarzda felsefe yapmanın ' Kant'tan
başlıyatak Fransada, Maine de BiTan,· Almanya~a Schel-
ling ve Schopenhauer'ler tarafından temadi ettiriJdiği
görülmüyor değildir.
Şu farkla ki bunlardan hiçbirisi Bergson 'u·n eriştiği ne•
ticelt!re varamam ış/ardır. Fransız feylesofunun bu hususta
[1) Burada Bergson'un ruhiyat ve metafiziği nasıl
anladığını bilmek lazımdır. Bu feylesofa göre ruhiyat,
rubun pratik için faydalı olan fonksiyonlarının incelenm.e·
sidir. Metafizik, ruhun pratik ve faydalı faaliyetleri yerine
munhasıran yaratıcı kudretinin yakalanınası için sarf olu-
nan bir cehttir, Ona göre laboratuvar tecrübeleri bu iki
hayat safbasını, arneli ve nazari hayat aralanndaki açık­
I kı günden güne daha iyi takdir etmektedir. Bu itibarla 1
yeni metafizi~in müspet bir iHm haysiyetini haiz olabile· ı
f~
<!eği mezkUr tecrübeler sayesinde tebarüz etmektedir.
. --- . '

ÖNSÖZ XXXV

tuttuğu yol vakaa yeni sayılmazsa da «sezgi» yahut «seziş»


usuliyle bulun'duğunu iddia ettiği neticeler yeni ve, kFndi·
siniudir. Zaten geçen yüzyılın biyoloji ve ruhiYat ala-
nındaki Önemli çalışmaları kuvvetli bir tenkidden süzülüp
geçmek için Bergson gibi bir feyfesofu aramıyor d~ğildi.
Bergsoa'a göre zaman, yalnız iç hayatımızın kanunu
değil, bütün cihanda geçen, her an tesiri görülen evrensel
bir kanundur. cOluş yahut süre, bü~ün kiinatta mev-
cut Ve ondan ayrı lmaz bir haldedir». Hakiki zaman,
kiiinatı olduğu gibi asla bırakmaz.- Çünkü «o, euayı
kemiren, Üzerinde -dişlerini bırakan bir hamledir», Te-
kimül, geçırlişin halde devamıdır. Dünya t~kimül ed~r­
ken bütün .geçmişini hatırlıyor demektir. Hayat, geçmişini
daima geleceğ'e çevirerek kullamr; Ruh hayatı gib~ pr"
ganik hayat da kesiksiz, devamlı, fakat duyulmaz hir
ilerleme içindedir. Şuurda olduğu gibi .hayabn oluşla·
rında da tekrarlanış, geriye dönüş -yoktur. Şuurun ge-:
lecekteki balle;i Öilceden keşfolunamadıtı gibi baY'atın­
kiler de böyledir Hayat durmadan yeııi şekiller, y~ni"
neviler yaratan bir. hamledir. Bunun için hayatta t.ekti-
mül yaratıcılıktan başka bir şey değildir. .
Yalnız bu yaratmalar indi defıildir. Öyleyse han~
kanuna bağlıdır? Başka bir deyimle tekimülün kanun-
ları var mıdır? Bergson'a göre «hayatın yani. tekimülün
herhangi bir canlıya aynı ile tatbik edilebilecek evren..
sel hiçbir kany.nu yoktur. Yalmz bilinen _ve genel olan
birtakım yönler vardır ki hayat hamlesi cinsleri bu
yönlerde saçmıştır. Tek5.mül teorileri içinde Bergson·~~
telikkisine en yakın olanı bu bakımdan «Lamarck"çılık­
tır». Çünkü Lamarck: «Canlılarda organlarını kullanıp
kullanmamak Vii.Sttalariyle keQdi kendilerini çeşitlendir­
rnek ve böylece kazanılmış farkları gelecek nesillere
geçirmek iktidarı bulunduğunu» kabul eder. O halde,
cinsler müstesna olmak üzere, nevilerdeki ayrılık ne
tesadüfi, ne de indidir. Aksine olarak <içinde yaşamata
mecbur olunan şartlara u}rmanın sağlanması için sarf o-
lunan cihetlerin bir neticesidir.:. O halde Bergson hayat.
XXXVI YARATICI TEKAMOL

hamlesinin yaratmalarında mutlak bir hüviyet jddia


etmeyip muhit ile maddi şartların mukavemetlerine karşı
çabalamaİc olduğunu söylemekle bugünün yeni Lamarck'-
çil'~rı ile de. bir noktada uyuşmaktadır. Nit_ekim bunlar
hakkinda: «yeni Lama:rck'çılar tekS.müle ruhi bir prensipi
zarıiri saymakla-beraber bugünün tekimülcüleri arasında
bti mahiyette bir 'prensipi kabul etmeğe en elvedşli
olanlar da bunlardır» der. Fakat, hayatın tekimülü
tel~kkisinde her iki Lamarck'çılıktan da ayrılır. Çtlnkü
bu ,t_eori ile de kanınıyatak bütün tekamül teorilerini aş­
mak ve hayatın muhtelif yönlerdeki gidişinde şek! en La-
marclc"a beniemekle-' beraber ·bu hareketleri yarma ve
idia:k · tarzmd8. 'riev·'i şahsına munha'sır bir halde kalır.
~Hay~t, hamlesi p8.tlamış büyük bir gülleyi andırır, bu
gÜIIe ~aman zaman içinden daha küçük gülleler: çıkarak
birkaç kere· patlamış.tır. Daha sonra bunlar da aynı su-
retle patlıyarak böylece zamanımıza kadar gelmişlerdir.
SuDların hürriyetle ve birdenbire saçıimalarına tek en-
gel madde olmuşturıo diyen -Bergson'un anladığı tek8mül,
maddi yataklar içinden gitmekle beraber bunları daima
uçurabilen dinamik bir harekettir. Bunun için hayatın
tek8.müÜi evvel8 güllelerdeki patlama giiciyle, sonra da
bu güllelei"i çev~eliyen maddenin karşı gelmesiyle açık­
lanabilir. Hayatın bütün çeşitleri bu- iki kuvvetin çarpış­
maları nCticesidir·. Hayattaki patlama kuvveti temayül-
lerdeki istikrarsız muvazenede de belli olur. Bergson'un
deyimiyle hayat hamlesi bütün canlılarda, müşterektir.
Çünkü organizmlerde yukariara doğru çıkıldıkça türlü
temayüllerin birbirlerini o nispette tamamladıkları gö-
rülür. Dört yol ağzına düŞen bir yel hep bir ve aynı L
yel old.Uğu halde nasıl türlü yönlerde cereyanlara ayrı· \i!
\
Jırsa hayatın tek8.mülü de böyle olmuştur. Hayat hamle-
sinin geÇitlerinde dört yd} ağızları birçok olduğu halde
iki veya üç yolun yanında birço .: çıkmaz sokaklar da
vardır. Hayat hamlesini bu yoUardan hürriyetle geçirte-
bilecek derecede geniş olanı yalnız omurgalı · hayvanlar-
dan insana kadar uziyan yoldur».
ı,
ıl:
ÖNSÖZ
ıl
XXXVII ,1

Başlangıçta toplu bir h~1de bulunan hayat hamlesi-.


nin sonraları v8.kı olan bölünmelerini böylece anlatmak )
i.stiyen feylesof delillerin yetmedikini görünce adeti olan
teşbihlere başvurur, tasavvurlarıDa bu suretle yaklaşt~r­
mak ister 've bunun için de hayat olaylarını şuurumuzun i
:bazı realiteleriyle karşılaştırır: <<Hayatımızın tarihine dönüp
.bakalım: göreceğiz ki çocukluğ"Umuz, henüz doğmak üzere
bulundukları için kaynaşmış bir halde kalmalan imkan
<iahilinde bulunan türlü şahsiyetterin bir hevengi halin ..
dedir. Nasıl ki bu çağın bütün güzelliği vaitlerle dolu
olan bu kararsız şahsiyetlerdedir. Fakat çocukluk~a kay-
naşma halinde yaşıyan bu kararsı:ı şahsiyetJer yaşın Her-
lernesiyle artık geçinemez olur. Her fert _de ancak tek
!bir hayat yaşıyabilece~inden ister istemez bu~lardan
·biri seçilir. Zaten hayat, aralıksız bir bırakma ve seçme
.ameliyesidir. Zaman _içinde aldığımız yol, olmak üzere '
bulunduğumuz ve olabileceğimiz şeylerin malzemeleriyle
-doludur»
Hayat hamlesi başlangıçta böylece yekj:ıare olmakla
beraber kaynaşmış birçok temayül ve kabiliyetlerin bir
h.evengidir; ilerde kaynaşamıyacak bir hale gelince her
biri madde içinde kendi temayül ve kudretine .göre bir
yön, bir yol açarak neticede nebatlar_, hayvanlar ve in-
.san boyları olmak üzere üç büyük yön açılır. Nebatlar,
hayat hamlesinin uyuşukluk temayülünü, hayvalilar içgü-
.dü'sünü, insan da zekıi'sını temsil eder. BaŞka bir deyimle
hayat hamlesi bu üç temayülün rriüştererek ve tesa:nütlü
kudretleriyle zafer kazanmış, ve bunlardan her biri di-
ğerlerini tamamlamıştır. Hayat hamlesi ne~atlarla bir
vıi.dide, hayvanlarda başka bir viidide,- insanla da baş­
ka bir vıi.dide muvaffak olmuştur. Ba Üç hayati temaİJü.l
hep bir başlangıçtan gelmekle beraber aynı ilerlemenin
üç mütevali derecesi dPğildir. Yani nebatın uyuşukl_uğu
bir dereCe ilerlemekle hayvan içııüdüsünü, içgüdü. de bir
.derece ilerlemekle insan .zekasını vücuda getirmiş de~ildir.
Belki aynı hayat hamlesi türlü· yönlere ayrılarak her biri
kendi gidişlerinde ilerlemişlerdir. Hayat hamlesinin Önce
---- ---...-
-~-

1
XXXVlll YARATICI To.EKAMOL
ı
nebatlar yönünde muzaffer olması, maddenin ataleti ile
uzlaşmak içindir_. Nebatların uyuşukluğunu paylaşan Ha~
yat bir müddet hürriyet ve hareketlerinden kaybetmişse
de bunlara karşılık ·maddeyi doğrudan doğruya zaptet-
mck ve bu sayede kendisini serbestliğe götürecek ikinci
bir patlamaya ulaşmak imkanını hazırlamıştır•. Bu patla-
ma· da şuurlu hareket etmeyi kazanmak suretiyle hayva·
na inkıl8p ettiği gibi nebatlarla · olan dayanışmayı da
kaybetmemiştir. Birbirlerinden ayrılmalarına rağm en ne·
1

batla hayvanın , birbirlerinin tamamlayıcısı kalmaları


her· ikisinin aynı kaynaki:an geldiklerini, aralarında saklı
kalan dayanışma da hayat hamlesindeki zafer hızını gös·
termektedir. Nebat ile, hayvan ·hakkındaki bu müiS.haza-
lar hayvan içgüdüsü ile insaıi zekS.sı ar~sında da ayniyle
varittir. Nebatın uyuşukluğu ile hayvanların içgüdüden
· . gel"en hareketleri birbirlerinin zıdd1 oldukları halde nasıl_
birbirlerinin tamamlayıcısı iseler içgüdü ile zeki arasın­
da da aynı münasebet vardır. İçgüdü, organik aletler
yapıp kullanan bir meleke ise zeki, maddi aletler
· yapan ve bunları kullanmasını bilen bir melekedir. 'içgü-
dünün bilgisi daha çok şuursuz; zekinın bilgisi ise daha
· çok şuurlu Ve düşüncelidir. İçgüdünün anadan dağına
bilgisi belli şeylere, somut realitelere çevriJmişlir [1].
HalbUki zeki yalnız' münasebetleri ve şekilleri anityan
bir idraktir.
Kısası, biyoloji bakımından insanlığın esas ayrımı
madde ilemine karşı her an artan hakimliğinde belirir.
Hür ·faaliyeti için bu ilemden istediği aletleri ;Yapıp
kullanmasını bilen de yalnız insandır.

[1] İçgüdü nasıl tarif edilirse edilsin herhalde ru-


hun kuvvetlerinden biridir. Onu ruhtan saymamaklığımı­
. zın başlıca sebebi ekseriyetle şuursuz olmasındandır.
·zaten .zihincilerin ruh deyinc~ bunu yalnız şuura, akıl
ve mantığa irca etmeleri bizi, ruhi kuvvetlerimizden
birçoklarına: karşı Iikayt kalınağa alışhrmışhr. (Halbuki
, J.uhumuzun yalnız şuurdan ibaret olmayıp bir de «şuur
altı», veya c'şuursuz» -kısmı olduğunu ve hatta bu kısmın
ÖNSÖZ XXXIX ,, '

Zeka:
! 1
Bunun için de insanın aynlığı «düşünmek» hassa-
sından ziyaele yaPmak kabiiiJetindedir. Nitekim sosyal
hayat, _iş için icabeden yapma aletl~r yapıp kullanmanın
etrafında döner, ilerleme yollarını açan ihtiraiar da sos- ·
ya\ hayatın -yönünü gösterir.
ruhun üçte ikisini teşkil ettiğini bugünkü ruhiyat teslim
etmiştir.) ı
İçgüdülere ruhun aşağı, ·iptidai bir şekli göziyle ba-
. kılması faaliyetlerinin yeknesak görünmesinden hftsıl ol-
muş bir aldanıştır. Hakikatte içgüdülerimiz ne tamamen
i'
yeknfsak, ne de ev~elden kurulmuş bir makinedir. Bun·
1
ların öyle dalaşık ve ustalıkh hareketleri, belli amaçlara 1
karşı o kadar açık ve sağlam görüşleri var ki çok kere
zekidan aşağı değildirler. Misal olarak yalnız sitaris de~
nilen böce~i alalım. Bu böcek, yumurtalarını antofor deni-
len arının kovanı ağzına bıraktıktan sonra bu yumurta-
cıklar erkek antofor arısının yuvadan çıkmasını gözet-
ler. Tam çıkarken Üzerine yapışarak çiftleşecekleri za-
mat.a kadar burada kalırlar, Çiftleşme esnasında dişiye
geçerek bunun yumortlamasını beklerler Dişi, yumurtlar
yumurtlamaz bu yumurtalardan bir tanesinin üzerine
üşüşerek yemeğe başlarlar. İçini bitirdikten sonra kabu-
ğunun Üzerine çıkarak bal peteğinde yüzrnek imkanını
temio ederler. Sürfe oluncıya kadar b alla beslenip ni·
hayet böceğe İstihale edı!r ler.
Şimdi bu kadar dalaşık ve mabaretli bir iş herhalde
bir bilgi ister. Yalnız bizim bu bilgiyi anlamamız ihtimal
mümkün olmı:{acaktır., Fakat herhalde burada «düşün­
mek» ve «tasavvur etmek:>. bilgisi yerine «yaşamak)>, ve
«yapmak» suretiYle bilsıl olmuş bir bilgi olacaktır.
İcgüdü bilgisinde gö_rülen bu ayırt.~ eşekarısı de-
diğimiz diğer bir böcekte daha birizdir. Böceklerin
~hayatını incelemekle meşhur olan Fabre'ın müşahedeleri­
ne göre eşekarısı muğtiyülcen~h böceklerle tırtılları
İğnesiyle öyle bir sokuyor ki böcek ölmüyor, yalnız kötü-
rüm oluyor. Sonra da dişi arı, yumurtalarını bunun
XL YARATICİ TEKAMÜL

Zek8.nın tabii' fonksiyonu, maddi realiteyi sanayiin


haynna aydınlatmaktır, Şekil ve sureti çıkara bakan
· işlerimizden yuğrulmuş olan zekanın hakiki· konusu mad-
dedir. Düşünüşü, bulduğu İcanuq ve sistemler de hep
pratik faydalanmalarımıza yarıyan anlayışlardır. Madde
üzerin-e bırakarak bunlar inkişafa başlayınca yanlarında
canlı ve taze bir yem buluyorlar. Eşekarısının avını
öldürmeden kötürümleştirebilmesi için iğnesini tam hare-
ket ukdelerine isabet ettirmesi lazımdır, Bu da arının
«maharetli bir cerrahlık ile başarat B.Ji~liğini nefsinde
-toplamış» olmasını gerektirir.
Eşekarısının bir teşdhçi ve bir cerrah gibi ilmi
bir surette tecı:übe ettiğini kimSe iddia edemez.· Bir de
. arının bu hareketlerinde daima yeknesaklık olmuyor.
Şu halde bu kötürümleştirici haşarat~n harikalarını neyle
-izah etmeli? Bu bilgi, olsa olsa iç~en gelen, sempati ile
. duyulan hir bilgidir. Denilebilir ki eşekarısı· ile avı olan
böcek arasında bir duygu birliği, bir sympathie vardır.
· Öyle ise bir başere diğerine tesadüf edince yekdiğerlerini
-birbirlerinin içindeymişler gibi biliyorlar. Müşterek ya-
pılara sahip iki haşereni~ birbirlerini duyması hiç de
imkansız d~ğildir; bu takdirde artık iki haşere, iki or-
ganizma birbirlerine tesadüf edince birbirlerinin içini
duyup yıı.şıyabileceklerdir. Buna benzer daha nice içgüdü
harikalar» vardır. Bunu için: «İçgüdü, sempati'dir, sem-
. pati'de de adeta bir kahin bilgisi vardır:» diyebiliriz.
Bu türlü içgüdü tecellileri insanlarda da vardır. Me-
__.selii ilk temastaki muhabbet ve nefretlerimizi hissettiren
bilginin bu nevi içgüdülerden ne farki vardır? «Kanım
kaynadı», «içim çekmiyor» tabirleri çOk kere yanılmaz
.olan bu duygunun ifadeleri değil midir? Büyük sanat-
karların, yarattıkları kahramanların ruhlarına girmeleri
akıl ve zek8. bilgisi ile izah olunabilir mi? Bergson'un:
· «İçgüdü,, zekii zemininde değilse ruhun hudutları dışında
bı:rakılpıak iktiza etmez ya» demesi bunun içindir.
Nitekim" Arnerikaya ilk defa ayak· basan İspanyol·
.Jar hiÇ görmedikleri ve nebatatta asla tanımadıkları bi:IZI
ÖNSÖZ XLI

ile yukrularak pratik işlerden teşekkül etmiş olan zeki


hangi konuya dokunsa onu mutlaka maddeye çevirmek
ve sonra da parçalara ayırmak zorundadır. Çünkü böyle
yapmasa hiçbir şey anlıyamaz. Zekinın yaptıkı bütün
tahlil ve terkipler sırf pratik amaçlarıgözeti iyen intıbak­
çı ve yapma düşünmelerdir. Eksik ols·a da mutlak olarak
intıbak edebildi~i yer de ancak madde S.leriıidir. Bunun
için eksik olmakla beraber mutlak olarak bildiğimiz ilim-
ler madde ilimleridir. Zekıi da ancak maddeye bS.kim ola-
bilir, fakat hayat alanında herhalde yaya kalır. Çünkü
hayat ile kaynaşmadığı gibi geçmişte de ona göre yuğ­
rulmadıkı için hayatı anlıyamamakta mazurdur [1 ].

otları görünce şaşınp kaldıkları halde Üzerlerine bin-


dikleri atlar bunlardan hangilerinin zehirli, hangileri-
nin zehirsiz olduklarını içgüdüleriyle hiç .şaşmadan bul-
muşlardır.
[l] Bergson'a göre zeki, madde ile aynı tabiatta
olduğundan maddeyi idrak, kliisik felsefenin ve bilhassa
Kant'ın anladı ğı gibi izafi (re/ali/) olmayıp mutlak
(absoluJ tır. Yalnız bu mutlak bilginin malıdut ve
eksik olması muhtemeldir. Zek3., mevcutlar arasında mut-
lak bir nevi, mutlak bir varlık gibi kabul· edilince - iza-
fiyecilerin yaptıkları gibi- eşya hakkındaki bilgilerimiz
tabialiyle izafi, yani zek8.mızın hiçbir şeye irca edilmiyen
kendi yapı ve umumi çerçevelerine, yani şekline göre
olacaktır. Halbuki Bero;rson, zek8.yı kendi kendine mevcut
olan bir meleke gibi görmüyor. Belki pratik zaruretlerin
bir mahsulü sayıyor ve madde ile bir mahiyette buluyor.
Binaenaleyh zekSya hiçbir suretle istikl3.1 vermiyor.
madde ve pratikle mukayyet ve bunlarla hemtabiat tanı­
yor. Zeka eğer maddenin realiteleri ile henıtabiat olma-
saydı, yani onun tesir ve aksi tesirleriyle yuğrulmasaydı
ona müessir de olamazdı. O halde zekarnızla maddi
resliteler arasında izafiyet değil, uygunluk vardır. Zeka-
nın bütün {aaliyetleri maddenin realiteleriyle kurulmuş ve
onlar gibi işlemektedir. Elhasıl, bilgimizin temellerini zar
kadar incelten ~ant'ın izafiyeciliği Auguste Comte'un

ıl
XLII YARATICI T:EKAMÜL

Fizyolojinin hayat olaylarını fiziko-şimik olaylara


çevi"rerek anlamak ve ruhiyatın beden ile ruh arasında
muadillik ~teorisini muhafazacia devam etmek istemesi
hep zekinın hayatı anlamaktaki aczinden gelen bir tema-
yülün ifadeleridir.
Zek.ii, başlıbaşına ne hayatı, ne ruhu, ne yaratmayı,
ne oluşu, ne süreyi ve hatta ne de k8inatı anlıyahilir.
Bunun için yalnız zeka ve yalnız akılla mantığa dayanan
bir felsefe, bugünkü ilimlerden fazla hiçbir şey yapa·
maz. Felsefenin vazifesi ilmi ve izafi hakikatiere varmak
olmayıp da mutlak hakikate erişmek ise bunu ya zek3.-
dan başka bir melekede aramak, veya felsefede!\ vazgeç-
mek lazımdır.
N~tekim geçen yüzyılda ilmin bütün bilgi şubelerini
kuşatması sonunda felscf~nin iflıisına hükmedilmesi.
haksız bir hareket değildi. Çünkü zekıi ve mantıkla
çalışan ilim bütü~ olaylarla uğraşıyor, tek bilgi vasıtası
da akıl ve zek8.dan ibaret kalıyorsa felsefeye ne hacet !
Bergson, kendini anlamağa baŞladığı zama·n felsefe işte
haklı ve doğru itirazların sağ'anağı altı nda can çekişiyor
gibi idi, Onun dehasını bu derece aşkın ve hassas yapan
iimil belki de genç yaşında karşılaştığı bu sahnenin fey-
lesof ruhunda uyandırdığı isyan duygularıdır.
William James «Tecrübenin felseft"sİ» adlı eserin_de
Taine'in muhit, Lrk ve zaman teorileriyle Bergson'un izah
edilmiyeceğini söyledikten sonra: «Bence Bergson.. da
e91salsiz bir cüretle beliren yıldırım h ve mucizeli dehanın
en Önemli 8milini sezgi sayesinde keşfettiği tarihi bir
dönüm devrinin pek derin ve samimi temayül ve
pozitivizmi ve Spencer'in agnostisizmi yerine Bergson
bilo-ilerimize metin bir mubkemlik kazandırıyor .. Gerek
ma'dde ve gerek hayat hakkındaki bilgilerimizi~, eksik
ve malıdut olsalar da, behemabal mutlak olduğunu, yal-
nız bu bilgilerin temini için l8zım olan bilgi vasıtalarının
bir olmayıp «zeki» ve <<sezgi)> adlariyle iki olduğunu.
söyliiyor.
ÖN SÖZ .XLI!l

ihtiyaçlarını yalnız kafasİyle düşünmeyip kalbiyle de duy-


masıncia aramak lazımdır» der. O halde Bergson'un
dehası da felsefesinin başlangıcı gibi" tarri.amiyle pSikolo-
jiktir denebilir. Sanat duygusiyle ilim idraki de hiçbir
feylesofta Bergson'da olduğ"u kadar mütesani~ ve ahenkli
olmamıştır. Felsefeyi acıkh bir ·akıbette gördükten,
·«"ilimcilik» ve «posiüvisme» \erin saltanatlariyle zekanın
taassup derecesine varan gururunu gördükten sonra
Bergson çapında bir feylesofun yapacağ"ı reaksiyon düşü­
nülebilir ve eserleri de ona göre okunmak l5.zım gelir.
Bergson'a gör~iıayatta en büyük \:>aşarılar,. dar, za-
manlarda en büyük tehlikeleri göze alanlardan geli~.- Bu-
nun için kendisi de daha genç yaşta gördüğ"ü felsefenin
ean çekişınderi karşısında zihin alışkanlıklarının bütün
aıtlarını kopararak felsefeyi yeni bir te!ehbüse saldı.
Aynı zamanda büyük tehlikeleri benimsemekte hiç tered-
düdetmedi. Biliyordu ki hayat hamlesinin gelişerek
ilerlemesi hayvanların bir d~vr~sinde 'az daha tehlikeye
düşecekti; Bu devre, hayvanların birbirlerini yiyemiyecek
bir hale gelmeleri için kalın kaboklara bürünerek derin
bir tembellik uykusona daldıkları bir zamandı. Fakat
hayat hamlesi ancak büyük tehlikeleri göze alarak ma{·
salhlar ve Qrnnrgalılarda organiaşmak sayesinde yumu-
şakçaların uyuşuk, tembel yaşayışlanndan kurtuldu.
Hayatın bu hamlesinden ibret alan Bergson zihincilerin
akı 1 ve maritık çemberieri 'içinde uyuşturarak ilerlemek-
ten ziyade bıltıl bir teselsül kasırgasır:a kaptırdıklan
felsefeyi ataJetten kurtarıp ve ilerlemeye sevk etti. Fel-
se{eye zekıldan başka zekiinın içgüdü ile kaynaşmasından
do~an Vf? «sezgü denilen bir bilgi vasıtası kattı, Bu
yüzden Bergson'a ilim düşmanı diyenler oldu. Halbuki
o ilmin de~il, zek5. ve mantığın başlıbaşına her şeyi
anhyabileceıtini sanan «zihinciler» ile -tmantıkçılar» ın
düşmanı dır. Zek3nın kudret ve Önemini de inkar etmiyor,
bil3.kis kuvvetlendiriyor~ Mesela zek5.yı kendi alanı olan
madde aıeminde Ve pratik vı'idide hılkim tanıyor. Mad-
deye hükmetmek .rolünü haiz olan zek5.nın maddeyi ek-
·ı

XLIV YARATlCI TEKAh-lüL 1


ı

sik olsa da mutlak olarak bildiğini teslim ediyor. Hatta


zek.inın kendi alanındaki bilgilerine izatiliğin üstünde
mutlak bir kıyınet vermekle müspet ilimierin haysiyetini
ilimlerden çok koruyor. Yalnız hayatı tasarruf etmekten
·husule gelen içgüdüye organik alemi gibi ayl-ı bir bilgi
ülkesi gösteriyor. Nitekim felsefesini tenkid eden Hoff-
·ding'e yazdığı bir mektupta diyor ki: «İçgüdü, eksik
olsa: da mutlak olarak ve içten bilir. Yalnız bu hususta-
ki şuuru donuktur. Bu donuk şuur zekanın madde iile-
·minde teşekkül etmiş alışkanlıkları ve sırf pratik gaye-
leriyle değiştirilmeyip de olduğu gibi yakalanırsa, daha
-doğrusu zeki ile içgiidü. kaynaşarak aydınlığa çıkartı­
lırsa hayatın mutlak hakikatleri önce eksik olsa bile
.sonra azar azar tamamlanabilir. Çünkü· sezgl insan.,_da
kalan içgüdQleri hem tamamlar, hem de düşüneeye çevi-
rir. Hayat da böylece adım :adım ve gittikçe daha mü-
·~k~mel tetkik olunabilir. ·Gerek zihin, gerek sezgi bil-
gisi kendi alanlarında kaldıkça mutlaktırlar.·· Rölatif
olmaları bu alanların dışına çıktıkları zamanda viikıdır.
Bu sebepten haya~ın mekanik bir mahiyette anlaşılması
o.zek3.nın hayat al~nına madde zihniyetiyle geçmesinin.
bir neticesidir. Nasıl ki madde alemini hayat zihniyeti
ve içgüdü mantığİyle düşlinenler «anthropomorphisme"
-dal3.letine diişmüşlerdir. Bergson: «kayserin hakkını
kaysere vermek:ı- suretiyle bilgi alanında yeni bir düzen
_kurmak, daha doğrusu her feylesofa tam manasiyle fey-
lesof olabilmek için elzem olin «yeni bir bilgi teorisi» i
vermek istemiştir. ı

Zihni hilgi yani zekii, tekiimül esnasında ve «ev-


rensel şuur» içinde meydana çıkmış aydınlık bir nokta-
dan başka bir şey. değildir. insanda bile bu aydınlık
·noktanın etrafında içgüdülerin şuurlarından teşekkül
\
etmiş bir çevre vardır. Içgüdü ise bir sempati demektir.
Canlılar sempati sayesinde hayatı doğrudan doğruya bi-
liyor ve onunla lcaynaşıyorlar, Zekanın irademizi hapset~
tiği çemberierden de içgüdünün duyg.ulariyle kurtulu-
.YOT, ve ancak bu sayede sembol ve kavramlar 8.lemin-
1 1

'

ÖNSÖZ XLV

den kurtularak k~inatı kendi içinde düşünebiliyoruz.


Herhalde içgüdülerin gizli bir bağ'ı hizi varlıkların en
küçük şekillerine kadar bağlamıştır. Yalnız kendimizi
düşündüğümüz ve kendimize kapanarak yaşadığımh. za-
nanlarda içgüdülerimizin kudretlerini tabiatİyle belir-
siz bir halde duyuyoruz. Fakat bunları tekıimüldeki ya-
pıcı hallerinde iocelersek he.psinin ayrı ayrı ve bıiriz
kudretler olduklarını görebiliriz. Nitekim bütün canlılar
arasında görülen heyecanlı uyuşma ancak bu sayede ku-
rulmuştur. Bilmeli ki her canlının madde ile savaşması
"kendine· gör~dir, Canlılar arasında hiçbir me.rtebe farkı
y.oktur. Hepsi de türlü iletlerle aynı eser için çalışan
işçiler gibidir. Yalnız hayat hamlesinin büyük başarısı
insan yoluna açılan tekimül yönünde vücut bulmuştur.
Madde, hayat hamlesine her vakit de~il, ancak bir müd~,
det için ve bir dereceye kadar enge.l olabilir; Çünkü
boyuna kudretli ve koyu bir şuura doA-ru giden hayat
bam.lesinin yıkamıyacağ'ı hiçbir set yoktur. Hayat .ham~
lesinin sürekli ve sonsuz zaferlerinin ve~imi -olan insan
zek8.sı, dinarnizmin madde ve atalete ~arşı zaferlerinden
başka ne olabilir?
Zek8. maddeye b8.kim olmakla hayat hamlesini ak~
satan maddiliğ'in mukaVemetlerini Usland~rmış .ve ona
ister istemez «bırak yapsın, bırak. geçsin» dedirtmiştir.
Hay~t hamlesini sanatta da hürriyetine sa~ibedebilmek
için maddenin .mukavemeti demek olan tekniğ'e h8.kim
olmak icabediyor. Güz~l sanatların hiçbirinde teknik
sanatın kendisi olmamakla beraber yenilmedikçe sa-
natın ~n inatçı d.üşmanı olarak kalıyor. Bunun için her
san'a.tk8.r kendi sanatının maddesi olan telenikle uzun
müddet pençeleşmek zorundadır, onu tamamiy le ye ne-
, medikçe, veya duygustına göre bir teknik yaratmadık-
ça, şahsiyetini elde etmesine imkan olmuyor. Bir sa-
natın teknik vasıtaları hayat hamlesinin temayülleriyle
ne kadar kaynaşmış olursa sanat da o kadar canlanıyor
ve o nispette gelişiyor. HS.sılı, hayatın esas vasıflarını,
daha doğrusu sezgisini yakalıyabilmek için onun baş·
-i

-XLVI YARATICI T:EKAM:ÜL

langıcına
vasıflar
kadar gitmek l3.zımdır. Bergson'a göre bu
üçtür: 1) Kudret toplamcik ve bu kudreti
\ 1
günü_~ birinde birdenbire patlatmak (biliyoruz ki bu
kudret. nebat18.rda doğrudan doğruya gÜneşten ve
madenierden alınıyor, hayvanlarda organizma vasıtasiyle
toplanıyor, insanda da cansızlar aleminde dilediğimiz
hareketleri yapabilecek aletler vücuda getirmekle kaza-
nılıyor). 2) Ferdiyet: ve cemiyete doğru .;ifte bir tema~
yül. 3) Şuursuz ve otomat bir faaliyetten her gün bir
parça daha sıynlarak gittikçe artan bir şuura, yani ~dü·
şüncelh> bir faaliyete gitmektir. Bu vasıflar toptan alın·
dığı zaman görülür ki hayatın tek8mülü, hürriyet ve
şuura yönelmiş, ilerleme ve sapmalarla giden, maddi ol-
mıyan bir akıştır. Bu akış maddeden geçer, iş bölümü
ile parçalanır, ferdi bencilliklerde oyalanır, kendi ken-
dine. verdiği şekillerde kalıplaşır, fakat günün birinde
fert ve nevileri aşarak bütiin mukavemetleri birden Imar.

Hayat hamlesi ı
Elhasıl, Bergs_on, ilml incelemelerden sonra meta-
fizik bir sezgi ile kavrayıp tasvir ettiği hayat hamlesini
şu satıriarta canlandırır: «Esen bir rüzg.ii.rdan havalana n
toz kasırgaları ne baldC)rse canlılar da hayat bamlesinin
yüce soluğunda öylece havalanmış gibidirler, Fakat ne
mutlu ki hepimizi üfliyen bu· görünmC:; nefes bazan
bütün-gözlerde bir şimşek gibi çakar. Analık şefkatinin
nice tecellilerinde ansızın karşılaştığımız bu ndes, hay-
vanların çoğunda göze çarptığı gibi nchatın taneciğine
'

olan ihtimamında da görülür. Hayatın bu büyük sırrını
saklıyan analık şefkatinde hayat sırrının bulunması neye

~
mümkün olmasın? Bu şefkat defıil midir ki her neslin .
kendisinden sonraki nesle düşkünlük ve teslimiyetini
göste-riyor. Analık şefkatinin aralığından bakılınca her
canlının sadece bir geçit olduğu ve asıl hayatın her can- '
1
lıdan geçen harekette bulunduğu anlaşılır.»
1.
Hayat bamlesi :icaba nereden geliyor? Nereye gi-
diyor? Amacı nedir?
l,
ı
,,
il
ÖNSÖZ XLVII li
Metafiziğin de daima sordutu şu iki soru vardır :
<Dünya nerden geHfor, nereye gidiyor?» Bergson, ilk
soruyu cevapsız bırakıyor. Çünkü kiiinahn geçmişini
araşbrıyor ve bizi «arkaya» baknıağa mecbur ediyor.
Düşünmeli ki zek&. yı: «.arkaya bakan bir meJeke» ola·
rak tasvir eden Bergson, zilı.in:ciliğ"e şiddetle karşıdır;'
fazla olarak felsefede istenen bilginin zeka bilgisi olma·
yıp içgüdünün şuurlaşmış bir kemali demek olan «sezgi»
li

!;

oİdu~una kanidir, içgüdülerini de ~Öne bakan» bir mel~-·


ke olarak kabul ediyor. Böyle düşünenler, feylesofun
hayat hamlesinin bütün kuvvetiyle yalnız geleceğ'e döne- -
rek ıllemin sebep ve kaynağ"ını aramak için «geriye bak-
mab ihtiyacında ·ol~ıyaca~ını kolayca anlarlar, Kaldı: ki
ilk sebep, kaynak, başlangıç gibi şeylere ait bütün araŞ­
tırmalar cevapsız kalınağa ''mabkUm bulunduğuna Bergson
tamamiyle kanidir. Bunları araştırmaya imkRn olsa bile bu
konu ancak zekinın heves ve tecrübe edece~i bir konu-
dur. Halbuki zekli t:!a bu mı;ıselelerdeki sal8.hiyet ve
yetersizliğini Kant'tan beri çok göstermiştir. Hayatın baş­
langıcını düşünmek ve bu hususta bir şey söylemek iste-
miyen Bergson, buna karşılık, biraz önce söylediğimi-ı
gib~ hayat hamlesinin neye sarkmış olduğunu, nihayet
vasıflarının nelerden ibaret bulunduğunu pek güzel
gösterir.
· Bergson'un felsefesine başlangıç olarak kabul ettiği
«şuur» u hayat ve kliinatta da tecelli etmiş göstermesine
bakılırsa dünyanın başlangıcını bir «şuur)) olarak kabul
ettiği tahmin olunabilir. Yalnız bu viidicle açıkça söylen-
miş bir fikir yoktur. Feylesofun en derin kanaatlerine
göre madde bile "başlıbaşzna mevcut bir cevher olmp.-
yıp hayatın dökiintülerinden ibarettir. O halde her şey·
den Önce bir hayat hamlesi, bir şuur olacaktır. Yalmz bu
döküntü na,sıl husule geldi? Bütün bunlar, şimdi söyle-
dikim sebeplerden dolayı, Bergson'un ehemmiyet ver·
mediA:i muammalardır. Zaten, iş bu noktaya gelince
«Tanrı» meselesi ile karşılaşmış oluyoruz, Gerçekten
«Tanrı» nedir? Bugünkü ihtiyaç ve zihniyete göre bu
1
XLVlll YARA TICI TEKAMÜL

mesele artık feylesofları ilgilendirmiyor. Yalnız Berg-


son'un mutlak hakikati şuurun saf ve vasıtasız verilerin-
de aradığına bakılırsa Tanrıyı ancak ruhi bir kudret
balinde kabul edeceği tahmin olunabilir. Fazl8. olarak.
Bergson'un Hıristiyan olmadığı ve fakat Hıris~iyanlık oto-
ritesi içinde yaşadı~ı ve Hıristiyanlıktaki Tanrı anlayışı­
nın ne kadar dalaşık bir di va olduğu düşünülecek olursa
feylesofun bu meseleyi susarak geçiştirmiş olması da
hatıra gelebilir.
Hayat hamlesi, yahut kiinatın amacı nedir? Berg-
son'a göre bu bir «yaratma ıztırarı» ve aynı namanda
zaruretten hürriyete doğru bir yükseliştir ll].
[1] Hayatın amacını zaruretten hürriyete doğru
bir yükseliş olarak göstermesinden feylesofun «amaççı:
finalisb bir mezhepte olduğu saoılmasın. Kökten
finalizmin en mükemmel örne~i Leibnitz'te görülür. Bu
feylesofa göre bütün varlıklar önceden çizilmiş bir
programı gerçekleştirmekten başka bir şey yapamaz.
Bu tarzdel bir amaç kabul edilince kii.inatta her şey bir-
denbire yaratılmış olacak ve zaman denilen şey her türlü
yaratm·a ihtimallerinden uzak, soyut, mii..nasız ve faydasız
bir şey olarak kalacaktır. Bu zihniyette bir felsefede
zaman kavramının ödevini anlamak mümkün değildir.
Fakat rnekanİzın doktrini reddedilince de, k3inatın amacı
hakkında kabul edilecek ihtimaller ne mahiyette olursa
olsun, bir finalizm güdüldüğü zannını· vermekten geri
kalmaz. Bu sebepten Bergson'un «Yaratıcı tek3mül» ese-
rinde tuttuğu tezde finalizme bir dereceye kadar iştirak
mecburiyeti olacağı aşik3rdır. Yalnız feylesofun _radikal
finalizmden neleri alıp neleri bıraktığinı açıkça bilecek
olursak bugüne kadar bildigirniz finalizmden ne suretle
aynldı~ını anlarız. Bergson'a göre nldikal finalizm, kB..
inatın bir ahenk dairesinde yaşadığını kabul etmek de-
mektir. Halbuki ahengi ne ilimden, ne alel8.de tecrübe-
lerden, ne de olgulardan çıkarmak mümkündür. Kii..inatta
Önceden çizilmiş bir düzen ve ahenk tasavvur etme alış·
kanlığı zekii.mızın pratiği gÖZetiiyen çalışmasının bir ne·
'1
\

ÖNSÖZ XLIX
\
Yalnız bu 'hürriyet acaba faydayı mı, güzelliği mi,
saadet veya faıileti mi prensip ittihaz edecektir? Mesele
bu noktaya gelince ahl.3.k alanına girilmiştir. Aşatıda
Türkçesini okuyacağınız «Yaratıcı tek8.müh eseri sadece
i
kiinatin bir metafiziğidir, bir alılik felsefesi değildir.
Bergson,~n ahliik ve din hakkındaki felsefesi eDin ve ah-
1.8kın iki kayna~ı» adlı eserde görülür.

Estetik ı
Bergson•nn estet.itine gelince, henüz başlıbaşına
ineelenmiş değildir. Feylesof ilk eseriyle «.Gülme» adlı
eserinde [1] ba:z:ı eş_tetik meselelere dokunmuşsa da

ticesidir. K3.inatta her şeyin bir anda olup bitmiş oldu-


ğuna kanaat ettikten sonra zamanın hikmet ve m3nası
kalmadığı gibi bu takdirde zekii da neyse daima o ola-:
caktır,
Halbuki zekinın .:r:amanla değiştiği meydandadır.
Henüz ne olacağı belli olmıyan ve bugün yeni yeni oluş­
lar gösteren bir melekeuin bulacağı finalizmde kiinatın
kendi finalitesinin bulunduğuna inanmak bilmem ne de~
rece mantıklı olur? Beşeri minada amaç, erişiiecek pra-
tik bir hal ve vaziyeti Önceden bilmek demektir. au bi..
linen şey ise geçmişten alınan bir Örnektir. Halbuki ha-
yatın olgularla bilinen en biriz gidişi tekrilr deki!, Ber-
Ierne ve oluştur. Elhasıl, Bergson'un hayat hamlesindeki
sürekli yaratma ısrarı ile lciisik felsefenin amaççılıtı
\
arasındaki fark şudur: Bergson kiinatın değişmez ve bil·
hassa zeki ile bilinecek bir mahiyette olmadığını ve
ancak hür oluşlarının sezgi vasıtasiyle adım adım his ve
takip olunabileceğini iddia ederken klB.sik amaççılar
kilinatın geçmiş, hal ve geleceğinde önceden çizilmiş bir
örnej'in tekranndan başka bir faaliyet olmadığını ve
binaenaleyh geçmiş ve geleCeğin hal vasıtasiyle hesap ve
tH.yin olunabileeeğini idcfia ederler.
[1] Kliisikler arasında tarafıından Türkçeye çevril-
miştir. M. Ş. T.
4
L YARA TICI TEKAMÜL ı
bunlar çok da~ııuk ve pek azdır. Yalnız güzellik duy-
gu<Ju ,. hakkındaki şu fıkrası dikkate değer: «Güzellik
duyg~sunu tarif etmek için çekilen zahmetler ihtimal ki
tabiatın güzelliklerini sanattaiı önce düşünmü.ş ·olmanın
bir neticesidir». Bu Ha :lenin ima etm~k istedi~i teiS.İcJ.-.iye
1
li
,i
hakılırsa Bergson, güzellifri tabiatte mevcut ve sanatkii- j,'
'
rm buradan bulup çıkaracağı_ bir şey ğibi görmüyor. '
Güzeli tabiatın bir yüzü ve sanatı da bu yüzün' keşfi,
veya kopyası saymak gibi soyut bir düstur yerine haya-
tın ·manasını kavramak için «.Yaratıcı tek8.mül;:ı:.ı de güt-
tükü metotları estetiğe :de tatbik etmek suretiyle «Es-
tetik tekS.mül> ün meydana çıkarılmasına yatkın olduğu
görülüyor. Hayat hamlesinin tekiimülü nasıl estetik bir
düşünme ile kavranabiliyorsa estetik duygu da ancak
sezginin b lgisi ile buJUi:ıabilecek realiteler,dendir. Bu
takdirde felsefenin sanattan ne farkı kalıyor? Bergson'un
Höffding'e yazmış olduğu mektupta buna temas edeni
bir cevap vardır: Sanat, her şeyden Önce c~nlılara dön~
müş ve yalnız sezgiye b~şvurim bir düşünüştür. Felsefe_
ise biz:urure madde ile uğraşmak ve aynı zamanda ruhU
da del-inleştirmek d...ılayısiyle hem Zeki, hem de sezgiye
baŞvurm~lc zorundadır. Felsefi sezgi, estetik sezginin
yönünü tutmakla beraber ondan çok. daha uzaklara, ·c>'lnlı
vaTlıklapn kaynaklarına .kadar gider. Halbuki estetik
sezgi· yal'nız meVcut olan hayat şekilleri ile ~etini~~

Sezgi ve muhak~me ı

Bergson, sezgi ile muhakemeyi acaba nasıl ve ne-


relerde kullanıyor? Bergson'un ese_rleri dikkatle okunursa
görülür ki önce her türlü ilmi ve alışılmış n_ıuhakerneleri
bi,r tarafa bırakarak doğrudan doğruya alı;lığı, verilerle
m#temadiyen hipotez kurduktan sonra .ilmin verilerine,
dayanan muhakemeyi aııcak bu hipotezlerin teyit. ve tas-
diklerinde. kullanır. Bunun için BerO"son felsefesinin akli
olmamasından: aynı zamanda muhake<>mesiz olduğu anlaşıl­
mamalı dır~ «Madde ve HRfıza» ile «Yaratı,cı tekRmül»
eserlerindeki ilmi tartışmalara bakılırsa Bergson'daki
.-.

ÖN SÖZ LI

muhakeme herhangi bir biiyük feylesoftakinden hiç de


aşağı değild"ir. Bu yaratıcı adam eline aldığı her meseleyi
Önce bütün ilmi, temelleriyle kavradık\an sonra yarı tas-
dik, yarı tamir gibi felsefi birtakım. tenkidle're dökü-
lec~·gine yepyeni buluşlara yükselir, O,nunla en çok ilgi-
lenen .Amerikalı feylesof William James «Tecrübeni.n fel-
sefesi» adlı eserinde Bergson'un orijinalligini ş~y le tasvir
eder:
«İşte itiraf ediyorum, Bergson'uri orijinalliği o kadar
iphamlarla dolu ki fikirlerinden birçoğu beni mutlaka
şaşırtıyor Bunun için Bergson'u baştan başa hiç kimsenin
l:iyıkiyle anlıyabileceğine inanm·ıyoru~. Bu hususta ken-
disinin de· benimle hemfikir olacağına ve bazı şeyleri
tamamiyle aydınlatmadan meydana atmak zorunda kalmış
olduğunu tasdik edecekine eminim. ·Çünkü felsefesini
henüz bi tirmiş değildir; ancak temel direklerini at-
mıştır. Vakaa içimizden ço~u hiç anlaşılınıyacak kadar
müphem, veya aşırı birer yarabcı olabiliyoruz. Hele her
şeyi yalnız kendilerine mahsus bir .tarzda görmek istiyen
yenilik düşkünleri de az· deği\dii. Fakat nadir olan yeni
fikirler odur ki, Bergson 'da olduğu gibi, çok Özel bir
görüşle fevkalı'ide bir Özelliği toplar, ·aynı zamanda fikir-
lerini Serebilmek için ~lzem olan bütün kHi.sik bilgiler
arasından sıyi-ılıp geçmek sanatında fevkal8.de sivrilir.
Bergson'un tebahhur (tSrudition) vadisindeki membaları
da dikkate değer, hele ifadesi bir harikadır».

Felsefe nasıl olmalı?

Dünya birdenbire yapılmış ve her şey olduğu


gibi bırakılmış olsaydı bu dünya ölü bir dünya olur-
du. O vakit bu dünyayı zekanın bilgisiyle tahlil edip
parçalamak ve alemi bu parçalarin yeniden ya.pmak
mümkün olurdu. Zeka ve manbğımızın kavram kalıpla­
riyle ayırıp dOndurduğumuz hakikatler 1 de· ancak böyle
bir alemin hakikatleri olabilir. Fakat bu 8.\em «olmuş
bitmiş» değil de tersine olarak «mÜtemadiyen olmak Üzere
bulunau:. bir ıilem ise somut bir halde içinden takip ve
,_..,,,:.J{
' '
·'
', ' '1ı
Lll YARA TICI T-EKAMOL
' ıl -.. '
içinden idrak edilmek IS.zım gelir. Nitekim Bergson'un
anladıkı alem bu tarzda kendiliğinden olan, ve her an
değişen dinamik bir ilem olduğu içindir ki bu illemin
asıl hakikatleri zekinın bulduğu soyut· ve sabit kav-
ramlar değil, ancak sezginin kavrıyabileceği realitelerdir.
Bu sebepten Bergson felsefesine şimdilik .«sezgi» felse-
fesi demek en uygun olur. Bergson, ilirnde ne kadar
pratiklik ve faydacılık taraflısı İst, felsefede o nispette
teorik ve hasbidir, Onca sezginin keşifleri felsefenin öz
hakikatleridir. Yalnız bu hakikatler eksik olabilir,
şu kadar var ki bunların tamamlanması ilim le değil, yine
felsefi sezgilerle olmalıdır. Bir de felsefe de artık
ilimler gibi kendi alanında ve kendi metodiyle müspet
bir ilerleme yoluna girmelidir.
Bergson'un felsefeyi anlamak hususundaki en oriji-
nal görüşleri işte bu noktalatdır, Bütün feylesoflarda
olduğu gibi Bergson'da dB. kendinden önce gelen feyle-
soflardan birçok fi~irler vardır. Yalnız, bunlar kendi iiie-
mini yapmakta malzeme olarak kullanılmışlardır. Kaldı
ki her feylesofta aslolan şey fikirlerden ziyade yapılan
terkipte, ruh hamlesinde ve tutulan yöndedir. Esasen
feylesof dR eski fikirlerden yeni bir ruh geçirmesini ve
bunlara başka bir aydınlık, ayrı bir yön vermesini bilen-
dir. Büyük feylesof yeni fikirler bulmaktan ziyade kii-
nata karşı yeni bir sempati getirendir.
Mustafa Şekip Tıınç.
--'i

GiRiŞ

Hayatın tekarnili tarihi, henü:.ı:: çok eksikse de,


zek3.mn_ omurgalılar serisinden geçerek insana
gelinciye kadar yükselen bir yol boyunca devamlı
bir ilerlemeyle nasıl teşekkül ettiğini bize daha
şimdiden gösterir gibidir. Yine aynı tarih anlama
melekesinde hareket etme melekesinin bir deva-
mını, gittikçe daha açık, daha karmaşık (complexe)
ve kıvrak bir intıbakı (adaptation) nı, canlı var-
lıkların kendilerine has yaşama şartli~ıriın şuu­
runu gösteriyo'r.Jo halde bundan, kelimenin tam
manasiyle zekanın ödevi vücudumuzu çevresine
uydurmak, dış şeyler arasındaki münasebetleri
anlamak, ve nihayet maddeyi _düşünmektir neti-
cesinin çıkması Hizım geliyor. Burada varılacak
neticelerden biri işte bu olacak. Göreceğiz ki
insan zekiisı hareketsiz (inerte) şeyler ve hele
katı cisimler arasında bırakıldığı müddetÇe ken-
disini daima evinde hisseder; çünkü faaliyeti-
miz dayanak noktasını, sanayiimiz çalışma alet-
lerini burada bulur, kavramıarımız da katı ci-
simlerin tasavvurlarına göre yuğ~ulmuş, hele
mantığımı~ bir katılar mantığı olmuş, zekamızın
.,·. 'fr.l
1 1:
,4 GIRIŞ

geometriie muzaffer olması da bundan ileri- '1 1 ·ı'


gelmiştir' Mantıki düşüncenin 3.tıl madde ile i
olan akrabalığı da geometrinin zaferinde mey-
dana çıktı, zekanın tecrübe ile mümkün olan en
hafif bir temasta bulunduktan sonra keşiften
keşfe gitmek ve tecrübenin arkadan gelerek
kendisine hak vereceğine ~min olmak gibi tabii
seyrini takibetmekten başka bir işi olmadığını
da zek& yine geometride görmüştür.
BU;ndan da sırf mantıki olan düşüncemizin
hayatın -gerçek ozunu, tekamül hareketinin
derin manasını anlıyabilecek gibi olmadığı neti-
si çıkmak lazım geliyor. Filhakika, hayatın belli
haller içinde. ve belli şeylere müessir olmak üze·
re yarattığı bir düşünce, içinden çıktığı, yahut da
sadece bir parçasını teşkil ettiği hayatı nasıl ku-
caklıyabilir? Tekamül hareketiyle ve onun yolu
üzerinde· vücut bulan zeka, bu hareketin kendi-
sine boylu boyunca nasıl intıbak edebilir? Bu-
nun olabilirliğini iddia etmek, bütünün parçaya
eşit olduğunu, yahut da kıyılardaki çakıl taş- ·
larının kendilerini getiren dalgaların şeklini çiz-
diğini söylerneğe benzer. Filvaki, birlik (unite)
çokluk (multiplicite), mekanik kozalite, finalite,
vesaire gibi düşünce k~tegorilerimizin hiçbiri-
nin hayata ait şeylere doğru. olarak tatbik edil-
mediğini hissediyoruz: ferdiliğin de nerede başla-
- yıp nerede bittiğini; canlı varlığın· bir rrii, bir-
çok mu olduğ~nu; hücrelerin mi organizma ha-
linde toplaştıl,:lannı, yoksa organizmanın mı hücre-
lere ayrıldığını . bilmiyoruz. Canlı varlığı nafile
ı
1
mR!Ş 5 1

yere .şu veya bu kadrolarımıza sokmağa savaşıyo· _


nı_z.Fakat bunu yaparken bütün kadrolar çatlıyor. 1
Çünkü içlerine koymağa savaştığımız şeylere çok
dar ve hele pek katı geliyorlar. Nitekim cansız
şeyler arasında dolaşırken kendisinden pek emin
olan zek3.mız bu yeni zeminde çok rahatsız
oluyor! Yine bunUn içindir ki sırf muhakeme
mahsulü olan biyolojik bir keşif göstermek pek
zordur. -Hatta ·hayatın bir neticeye varmak için
tuttuğu yolu tecrübeyle öğrendiğimiz zaman bile
çOk kerre görüyoruz ki bu f.aaliyet tarzı bizim
hiç düşünmediğimiz, asla hatır ve hayalden ge- ·
çirmediğimiz bir şekildedir.

Hakikat böyle olduğu halde tekiimülcü fel-


sefe ham maddede başarılan açıldama tarzlarını
hayati şeylere de hiç tereddüdetıneden teşmil
ediyor. Halbuki yine bu felsefe, zekayı, tekamü-
lün gidişinde muayyen bir merhalede vücut bul-
muş bir eser, canlı varlıkların faaliyetlerine açıl·
mış daracık bir geçitte hareketleri aydınlatan,
belki de sonradan meydana gelmiş bir ışık oldu-
ğunu.göstermekle başlıyor; sonra da önceden ·söy·
lediğini birdenbire unutarak bir izbe içinde çalışan
bu fenercikten koca dünyayı- aydınlatan bir güneş
yapıyor, ve sırf kavramsal bir düşünce t~rzı ile
bütün eşyayı ve hatta hayatı yenibaştan yapmı­
ya ~alkışmış bulunuyor. Fakat hakikatte biraz
ilerledikçe müthiş zorhıklara çarparak burada
mantığının birdenbire pek garip tenakuzlara uğ­
radığını görmüş, sırf mantıki ve kavramsal bir
düşünce ile hayatı yenibaştan yapmak istiyen
6~ GIRIŞ

ilk hırsından vazgeçmiş;realitenin kendisini de-


ğil, sadece tak!idini, daha doğrusu sembolik bir
tasvirini yaptığını, eşyanın asıl ve mahiyetinin
bizden }{açtığını, sadece münasebetler tileminde
yaşadığımızı, mutlakı bilmek şanınuzdan' olmadı­
ğını, «bilinemez» (i11connaissable) in önünde
eğilmek Hizın1 geldiğini söylemiştir [1}. İnsan
zek3.sına karşı gösterilen o aşırı gururdan sonra
bu da aşırı bir mahviyettir. Canlı varlığın. zekası
bazı dsimlerin maddi çevreleiiyle olan karşılıklı
tesir ve aksi tesirlerine göre yavaş ·yavaş teşek­
kül ettiyse cisimlerin kendilerini vücuda getiren
esastan birazını bize de vermeler~ lazım gelir;
çünkü canlı varlığın faaliyeti hiç de reel olmı­
yan bir .çevrede olmuyor. Vakaa sırf düşünmek
veyah1.:1t hayal etmek için doğmuş bir ~uhun rea-
lite dışında kalabileceği- ve bu realiteyi önümüz-
den geç.en bulutları seyrederken insan ve hay-
van biçimleri tarzında hayal etmemiz gibi hayal
edebileceği söylenebilir. Fakat yapılacak bir fiil
ile bundan gelecek nınkabil bir tesire doğru u-
zanmış olan_ ve her an kendini harekete getirecek
bir intıba almak için eşyayı yoklıyan bir z_eka
herhalde mutlak bir şeye dokunuyordur. Eğer
felsefe bize teorik düşüncelerimizin ne gibi tena-
kuzlara düştüğünü, nasıl çıkınaziara dayandığı_nı
göstermeseydi bilgimizin bu mutlak kıymetinden­
şüphe etmek hiç aklımıza gelir miydi? Esasen

[1] Burada Kant ve Spencer'in felsefelerine telmih


edilmektedir, Çünkü Bergson 'un bu eserde tenkid ettiği
başlıca iki hasını Spencer ile Kani'tır. M. Ş. T,
GIRiş 7

ı
ı

bütün bu zorluklar, bu tenakuzlar hep henüz


üzerinde çalışmamış ve ona göre kadroları te-
şekkül etmemiş canlı varlıklara düşüncemizin
alıştığı şekilleri
tatbik etmekten ilerigeliyor.
Buna karşılık zihni bilgi atıl bir maddenin
herhangi bir İarafına taallilk ettiği zaman esasen
onun bir klişesi olduğundan maddenin sadık bir
intıbaını almak zorundadır. Bu bilgi, sırf bu
şekliyle hayatı, yani intıbaı alanı bildirdiğini
iddia ederse ancak o zaman izafi (rela;if) olur.

Hayatı bil m_ek bu derece güçse, -onun özü-


nü derinleştirmekten v~zgeçmek mi 13.zırndır?
Müdrike (etıtendement) mademki hayatın toptan
(totale) faaliyetini belli birtakım beşeri hareket-
ler şeklinde ciaraltıyor ve mademki bu hareket-
ler hayatın kısnii ve mevzii bir belirtisinden,
hayati ameliyenin bir netice, yahut artığından
başka bir şey olmuyor;_ o halde onun bize vere-
ceği şey daima mekanik, bizzarure yapma ve sem-
b~lik olacak bir bilgi ile yetsinrnek mi icabeder?
Eğer hayat, ihtiva ettiği bütün ruhi kuvve-
ler ( virtualites) i sadece halis müdrikeler yap-·
maya, yani geometridle.r hazırlamaya kullansay-
dı hayatın mahiyetini derinleştirmekten vazgeç-
rnek, yapma ve sembolik bir bilgi ile yetsinrnek
ıazım gelecekti. Fakat tek3.mül yolu sadece insa-
na varan tek bir yoldan ibaret değildir. Başka
yöndeki diğer tek3.mül yolları üzerinde kendini,
insan zekasında olduğu gibi, dış baskılardan
kurtarınayı ve kendine hikim olmaYı bi!miyen,
8 GIR!S

fakat tekiimül hareketinde mündemiç ve esasİ


bir şeyi zekadan daha az ifade etmiyen diğer şuur
·şekilleri. de gelişmiştir. Bunları önce birbirleriyle
mukayese ederek, sonra da zek3 ile kayaaştıra­
rak hayat ile başbaşa giden ve kendi arkasında
duyduğu hayat hamlesine 'birdenbire dönerek
bunun geçici olduğu muhakkak bulunan tam bir
görülüşünü . elde edecek bir şuur elde edile-
mez mi?
Denecek ki, buna imkan olsa bile mademki
şuurun diğer şekillerine de zekarnızla ve zeka-
mızto arasııldan bakıyoruz, o halde zeldmızı yi-
ne -aşmış olmıyacağız. Fil vaki eğer sırf ze-
k3dan ibaret olsaydık, kavramsal' ve mantıki dü-
şünmemiz etrafında zeka dediğimiz aydınlık
milırakın çevresinde aynı cevherden olan nıüp­
hem bir nebülöz bulunmasaydı, zek3mızı aşma­
dığımızı söylemek doğru olurdu. Müdrikeyi ta-
mamlıyan ve kendi kendimize katlandığınuz za-
man ıi.1üphem bir surette hissedilen, fakat tabi-
atın tek3mülünde faaliyete geçtikleri takdirde
aydınlanacak ve. meydana çıkacak olan birtakım
bilgi iktidarlan işte bu nebülözde bulunmakta-
dır. Bu iktidarların yoğunlaşmaları ve hayat yö-
nütide genişlemeleri için ne kadar ceht sarf etme
· leri lazım geldiğini ancak böyle öğreneceklerdir.

Bu demektir ki bilgi teorisi ile hayat teow


rısı bize birbirlerinden ayrilmaz, gibi görünmek· 1

tedir. Çünkü bilginin bir tenkidiyle birlikte git- 1

miyen bir hayat teorisi müdrikenin sağladığı


1

il
GIR! ş 9

kavramları oldukları gibi kabul etmek zorun·


dad_ır; bU mahiyette bir_ teori ise olguları kesin
olarak mülahaza edileİı ö·nceden mevcut kad~
rolarda hapseder. Böylece ancak pozitif ilme
uygun, belki de zaruri, fakat konusunun doğ­
rudan doğruya görülmesi olmıyan bil: sembo-
lizm · elde eder. Buna karşılık zekayı genel
teldmülü içinde ele _almıyan bir bilgi teorisi
bize ne bilgi kadrolarınin nasıl teşekkül ettikle·
rini, ne de bunları ne su_retle genişletip aşabile­
ceğimizi öğretebilir. Bunun içindir ki bilgi teo-
risi ile hayat teorisi araştırmalarının birbirlerini.
daima tamamlamaları lazımdır.
Felsefenin ortaya koyduğu büyük meseleleri
daha. emin ve tecrübeye daha yakın bir metotla
ancak bu iki te~ri beraberce., çözebilir. Çünkü
birleşik teşebbüslerinde muvaffak oldukları tak·
tirde bizi zekanın,.,. teşekkülüne, ve buradan da
ze:kftnın genel şeklini Çizen maddenin tekevvü-
nüne şahit kılacak, tabiat ve ruhun köklerine
götürecek, Spencer'i_n kalp tekiimülcülüğü yerine«
- ki bu tekiimülcülük bugünkü mütekiimil rea-
liteyi daha az mütekiımil olmıyan küçük parça·
lara ayırdıktan sonra ·açıklanması liizım gelen
şeyleri bu parçalada yenibaştan terkibetmek·
ten ibarettir - tealitenin doğma ve büyümesini
takibeden gerçek bir tekiımülcülük ikame ede·
cektir. • ı
Yalnız bu cinsten bir felsefe bir günde ya· ıl
pılamaz. Bu felsefe, şimdiye kadar bildiğimiz 1:
felsefe sistemleri gibi, ya toptan kabul,. yahut
ıl
lj
'!
10 GlR!Ş

reddedilecek dahi bir adamın eseri olarak değil,


birçok mütefekkir ve müşahedecilerin birbirle-
rini tamamlıyan, düzelten ve -tekemmül ettiren
müşterek ve ileriiyen cehtleriyle husule gelebi-
lir. Okuyacağınız bu kalem denemesi de büyük
meseleleri bir çırpıcia çözccel<,. değildir. Burada
yapılacak şCy yalnız metodu tarif etmek ve bu ,,i
metodun birkaç esas nokta üzerinde tatbikı im~ \i
k3.nıiıı göstermektir.
Eserin pl3.nı bizzat konu tarafından cizil ..
miştir. Birinci bölümde tek3.mülün ilerlemesinde
müdrike~~nizin ·.kullanaığı rnekanİzın ve finalizm
gibi iki hazır elbise prova edilecektir[!}. Görü-
lecek ki bunlardan hiçbiri tealitenin hakikatine
uygun değildir; sadece biri yeniden biçHip diki-
[1] Hayatı, .finalite ve rnekanizmin dışında ve bun-
ların üstünde düşünmek zaten, yeni· bir fikir olmaktan
uzaktır. Bu müli.ibazayı M. Cb. Dunaıı, <<Hayat meselesi»
(Revrıe philosophique 7892) hakkında yazdığı üç ınaka- _
lede derinden derine incelemiştir. Aynı fikri geliştir­
mekte Ch. Dunan ile birkaç yerde aynı fikirde birleş­
tik, Bu nokta ve buna bağli meseleler hakkında arz et-
tiğimiz görüşlerin hemen hepsi «Şuurun vasıtasız ve-
rileri hakkında deneme» (Paris, 1889) adiyle çok daha
önce yazdığımız eserde vardır. Filhakika bu <<Deneme»
nin başlıca konularından biri psikolojik hay<ı.tın ne bir-
lik, ne 'de çokluk olmadığını, mekanik ve·zihni olan şeyi
aştığını, mekanizm ve fioalizmin ancak bölünen çokluk
ve «mek!inilik» olan, binnetic~ eskiden beri var olan par-
çacıkların toplanmış olduğu. yerde bulunduğunu göster-
ınekti: «hakiki süre» bölünınez bir süreklilik, bir· ya-
ratma demektir, aynı fikirleri bu eserde psikolojik ba-
kımdatl genel"olarak göz önüne alınan hayata tatbik edi-
yoruz.
GIRIŞ ll

lebilir, ve bu yeni şekilde ötekisinden daha uy-


gun gelebilir. İkinci bölümde müdrikenin görü·
şünü aşmak için insan zekasına götüren tekarnül
yolunun yanında hayatın dolaşmış olduğu büyük-
tekamül yollarını yenibaştan teşkil etmeğe ça-
lışacağız. _Böylece .zeka, kendisini doğuran sebep
içinde görülecek ve onun kendisini yakalamak
ve hareketle"rinde takibetnieK balısin konusu ola-
caktır. Üçüncü bölümde bu neviden bi~ ceht -
çok eksik olarak - tecrübe edilecek. Dördüncü
ve son bölümde müdrikemizin kendisini' aşacak
bir felsefeyi, bir disipline tabi olarak, nasıl ha-
zırlıyabileceği gösterilmeye çafışılacaktır. Bunun
için de sistemlerin tarihine bir göz atmak ve
aynı zamanda bunların gerek bütün realite, ve
gerek insan müdrikesi hakkında düşünmeye baş­
ladıkları andan itibaren uğradıkları iki büyük
vehim (illusioıı) in tahlil edilmesi lazım gele-
cektir.
\ ,''

BİRİNCİ BÖLÜM

HAYATIN TEKAMÜLÜ -MEKANİZM


VE FiNALiTE

lvlevcudiyetinden en emin olduğumuz ve en


ıyı bildiğimiz şüphe yok ki kendi varlığı­
mızdır, çünkü diğer bütün şeyler ~akkındaJd
bilgilerimizin dıştan ve sathi olduklarına hük-
m61unabilir, halbuki kendimizi içten ve derinden
biliyoruz. Öyle ise bu bilgide neler buluyoruz?
Bu imtiyazlı halde «mevcut olmak» kelimesinin
tam ve sarih sonuçlarını kısaca hatırlıyalııiı.
EvveHl halden hale geçtiğiınİ goruyorum.
Üşüyornın yahut yanıYorum, şenim yahut keder-
Iiyim, çalışıyorum
yahut aylak bulunuyorum, et-
rafınıa bakınıyorum yahut başka bir şey diişünü- .
yorum. Duyumlar, duygular, dilekler, tasavvur-
lar, işte mevcudiyetimizin uğradığı değişiklikler
ve vakit vakit boyandığı renkler. Öyleyse hiç dur-
madan değişiyoruz. Fakat bunu söylemek de yet-
mez. Çünkü değişme, ilk bakışta sanıldığından
çok daha köklüdür.
Bense <~hal» lerimin her birinden ay~ı
birer parçaymış gibi bahsediyorum. Değiştiğimi
söylüyorsam da bu değişme bana bit halden
SÜRJ! 13

diğerine geçmede bulunuyor gibi geliyor;


ve her hali ayrı ayrı· aldığım zaman bunların
her vakit öylece kaldıklarına inanınaktan hoşla­
nıyorum .. Halbuki küçük .bir dikkat cehti bana .
her an değişıniyen hiçbir teessür, hiçbir tasav~
vur ve hiçbir dileğin olmadığını gösteriyor. Ruh
halleri değişmeden kesilseler ruhun süresi de
akmaktan kesilecek. Mesela iç hallerimizden en
az değişen hareketsiz dış bir Şeyin gözle olan
idrakini alalım. Bu şey istediği kadar aynı kal-
sın, ben de ona istediğim kadar aynı noktadan,
aynı kÖşeden ve aynı günde bakayım; burada
ilk idrakimle bjraz sonraki arasında bir fark
dı;;ymamak kabil değildir. Çünkü ikinci idra·
kim bir anlık olsun ihtiyarlamıştır. Hafızam da
haldeki idrake geçmişteki idraklerden bir şey
katmıştır. Zaman yolu -üzerinde ileriiyen ruhu-
rnun hali de topladığı sürelerden bir kar
topu .gibi mütemadiyen büyümüştür. Daha de-
rinden içsel olan duyumlar, teessürler, arzular
vesaired,e bu değişme, değişıniyen dışsal bir
şeyden alınan basit bir görme, idrakine nispetle
bittabi daha çok oluyor. Fakat bu flisılasız de-
ğişmeye dikkat etmemek bize uygun geliyor,
dikkat ettiğimiz zaman bile bunu ancak vü-
cudumuza yeni bir tavır, dikkatimize "yeni bir
yön verdirecek bir dereceye geldiği zaman yapı·
yoruz, ve ancak o· zaman değişmiş olduğumuzu
anlıyoruz. Hakikatte ise hiç durmadan değişiyo·
ruz, psikolojik halin kendisi de zaten değişme­
den başka bir şey değil.
'i

14 YARATICI TEKAMÜL

Bu demektir ki bir halden diğerine geçmek·


le aynı halde kalmak arasında esaslı bir fark
yoktur. Eger «ayniyle kalan» hal samldığından
.daha çok değişmiş b~lunuyorsa, J:)Unun tersine
olarak bir halden diğfi:ine geçme temadi eden
hale tasavvur edildiğinden fazla ·benzer; çünkü .
bir· halden digerine geçme daimi dir. Yalnız psi·
kolojik hallerin değişmelerine daima dikkat
etmediğimiz için, değişme kendini dikkatimize
tanıracak bir dereceye geldiği zaman bu değiş·
meden sanki önceki hale _ katılmış bir hal gibi
babsetrneğe mecbur oluyoruz. Psikolojik halin
ve bütün psikolojik hallerin değişmez oldukla·
rını farz <tmemiz de bu sebep\endir. O halde
psikolojik hayatın görünüşteki süreksizliği bu
hayat üzerindeki dikkatlerimizin sürelt:siz olma-
sından iletigeliyor, ve bu s~ieksiz dikkatlerimizi
takibetmek yüzündendir ki tatlı bir meyilden
başka bir şey olmıyan bir yerde bil: merdivenin
basamaklarını gördüğümüzü '·sanıyoruz. Vakaa
psikolojik hayatımızın beklenmedik hallerle dolu
olduğu ve burada önceki ve sonrak_i hallere
uymaz ve bağlanmaz gibi görünen binlerce hal-
ler ortaya çıktığı muhakkaktır. Fakat bunların
g§rünüşleı:indeki süreksizlik sürekli bir zemin
üzerinde teferrüdettiği gibi kendilerini ayıran
fasılalar .(intervalles) ı da yine bu zemine borç·
ludurlar; bunları senfonilerde arasıra işitilen
ve bir orkestra senfonisinin tatlı ve sürekli
akışinı arasıra kesen tembal seslei-ine benzetebili-
riz. Dikkatimiz dahi bizi daha çok ilgilendiren
ı
SÜRE 15

bu sesiere saplanır, fakat gerek bu beklenme- ıli

.,1'ilı
dik haller, ve gerek tembal sesleri bütün psi-
kolojik mevcudiyetimizin akıcı, kitlesi tarafından
!
taşınmaktadırlar. ·Bu hallerili ikisi de duyup
düşünPüğümüz- ve istediğimiz şeylerin _katfesini
· ve nihayet muayyen bir andaki bütün hüviyeti-
mizi içine alan· oyriak .bir bölgerlin sadece en
aydınlık noktalarıdır. Hakikatte ruhumuzun hali·
ni teşkil eden de bu bölgelerdir. Öyleyse böyle-
ce tarif edilen hallerin ayrı unsurlar olmadığı
ve sonsuz' bir akışla birbirleri iÇinde devam
ettikleri söylenebilir.
Fakat, dikkatimiz bunları yapma olarak
ayırdığı için neticede yapma bir bağ ile birleş­
tirrneğe mecbur olmuş. Bu sebebeple de şekilsiz,
kayıtsız ve değişmez bir ben tahayyül etmiş,
sonra. da bunun üzerine müsta,kil, .sabit yar-
lıklar gibi gösterdiği psikolojik halleri sırala­
mış. Böylece birbiri içine ve r'enktBn renge
giren bir. akıcılık olan yerde bir gerdanlığın
boneakları gibi yanyana diziimiş katı, sabit
renkler görmüş, ve nihayet bütün bu boncukları
bir arada tutacak aynı · derecede katı bir ip
farz etmek zorunda kalmıştır. Halbuki bu renksiz
ip eğer kendisini örten halletle daima boyamyorsa
bu belirsizliği içinde, bize kalırsa,· yoktur da deni-
lebilir. O halde yalnız boyanmışı, · yani sadece
psikolojik halleri idrak ediyoruz. Doğrusu ara-
nırsa «bem> denilen bu «ip)> hiç ·de bir realite
değildir; bunu icadeden fımil, şuur değişmeleri­
-ne kesik kesik dikkat etmemiz ve bunun sonunda
'
1

1
16 YAR:ATICI TEKAMÜL

1
durt:İıaksızın akan ve d~ğişen şuur hallerini kesik
kesik ve birbiri üzerine katılmış gibi tasarlama-
mızdır. Eğer mevcudiyetimiz şekilsiz, kayıtsız v.e
değişmez bir «ben» in terkibettiği birbirlerinden 1

ayrı hallerden yapıimiş olsaydı bizim için süre


de olmıyacaktı. Çünkü, değişıniyen bir ben ak· .. ' 1

madığı gibi yerine diğer, bir hal geçmiyerek ken·


..•. \
di kendinin aynı kalan psikolojik bir halde akış ı

da olmaz. b halde bu psikolojik halleri tutan


bir «ben» in üzerine sıralamak beyhudedir, çünkü . i
katı bir ip üzerine geçirilen katı şeylerden akıcı
ı
bir süre yapılamaz. Hakikat şu ki bunu yapmak-
la iç hayatının kendisi değil, yapma bir takli·

di, mantık ve dilin ihtiyaçlarına elverişli durgun


bir eşi yapılmış olur; çünkü iç hayatındaki ger· )
çek zaman ortadan kaldırılmıştır. Fakat kendisi-
·. 1
ni örten semboller altında akan psikolojik haya· 1
ı
ta. bakınca onu dokuy~n kumaşın zaman olduğu
kolaylıkla görülür.
Kaldı ki bundan daha dayanıklı, daha özlü
bir kumaş da yoktur. Çünkü bizim içimizde ge·
l
çen zaman, bir anın yel-ine diğer bir anın geç-
mesi değildir: böyle olsaydı hal (prese11t) den
ı
başka bir şeyin olmasına imk3.n kalma_z, geç-
mişin halde uzaması, tek3.mül ve somut süre
asla olamazdı. Süre, geleceği kemiren ve iler-
ledikçe büyüyen geçmişin daimi bir ilerlemesi-
dir. Geçmiş hiç durmadan büyüdükçe kendisini
de hiç durmadan, hıfzeder. Başka bir eserimde [ 1}
ispata çalıştığım gibi hiifıza, bir çekmecenin
[1] Matiere et Memoire, Paris, 1896, chap. ll ve III.
SÜRE 17
i
·ı
muhtelif gözlerine hatıraları yerleştiren, yahut_ '1
li
deftere geçiren bir meleke değildir. Ortada

ne defter, ne çekmece, ne de meleke vardır, lı
çünkü böyle bir meleke durmaksızın çalışmaz,
istediği -ve gücünün yettiği zaman çalışır, halbuki ı
geçmişin geçmiş üzerine yığılması hiç_ durmadan
olur. Daha doğrusu geçmiş kendi kendini oto·
1

matik olarak hıfzeder. Bizi de hiç şüphe yok her 1.,


lahza bütüQ. mevcudiyetiyle yuğurur. Daha ilk ı ı:
çocukluğumuzdan beri duyup düşündüğümüz, iste· !l
diğimiz şeylerin hepsi, hale katılmak için eğilmiş
fakat kendisini dışarıda bırakmak İstiyen şuurun

::ı
kapısını zorlıyan O geçmiştedir. Beynin mekaniz· '

ması da geçmişi hemen tamamiyle, gayrişuui:a 1'

itmek, şullra yalnız halin durumun~ aydınlatacak


1

olanlan bırakmak ve bu suretle hazırlanan fiil~


yardım ederek nihayet bize faydalı bir iş gör-
dürmektir. Bu. mekanizmadan 'kurtulup da şuura
. girebilenler, çok çok onun kapı aralığından ka-
çak olarak sokulabilen lüks hatıralardır. Arka-
mızda bilmiyerek sürüklediğimiz şeylerden bize
haber verenler de gayrişuurun ula~ları olan bu
h3.tıralardır. Bunları açıkça seçemesek bile bize
geçmışımızın kaybolmadığını ·müphem olarak
duyuran · yine bunlardır.· Hakikatte bi.z neyiz?
Doğruazdan önceki istidattarımızı da beraberi-
mizde getirdiğimize bakılırsa karakter dediğimiz
şey doğduğumuz ve hatta daha önceki zamandan
beri yaşadığımız tarihin toplanmasından başka
nedir? Geçmişimizin 3:ncak bir ·parçasiyle düşü­
nüyoruz, bu muhakkak; fakat içinde ruhumuzun
z
.,

18 YARA TIC! TEKAMOL

asli kı vrımları
da dahil olduğu halde bütün geç-
mişimizle istiyor, bütün geçmişimizle hareket edi-
yoruz. O halde geçmişimiz bize kendi hamlesiy- ·
le ve temayül halinde taın olarak beliriyor, yal-
nız bunun zayıf bir kısmı tasavvur haline geliyor.
Geçmişin bu arta kalış ( survivance) ın dan da
bir şuurun aynı halden iki defa geçmes~. imk3nsız­
lığı neticesi çıkıy~r. Artık durumlar istediği ka-
dar aynı olsun, bunların tesir edeceği şahıs ma-
demki tarihinin yeni bir anındadır, artık aynı şahıs
değildir. Şahsiyetimiz .de toplan'an tecrübelerle
yapıldığı için hiç durmadan değişir, değiştikçe de
herhangi bir hal, sathi olarak olduğu gibi kalsa
bile, derinlikte de ayniyle tekerrür edemez. Ruhi
süremiz olan yaşadığımız zamanın yeniden ya-
şanılamama;St bu se~eptendir. Onun bir par-
çacığinı bile yeniden yaşatamayız, çünkü bunun
imk3nı ondan sonraki bütün hitıralarımızın silin~
mesine bağlıdır. Bunları zihnimizden silsek bile
irademizden çıkaramayız.
ŞaJısiyetimiz de hiç durmadan işte böyle doğu­
yor, böyle büyüyor, töyle olgunlaşıyor. Onun bir
. öncesinden bir sonrakine katılan anlarının hepsi
yeni oluyor. Daha ileri gidelim: yalnız yeni
değil, önceden keşif oluniımıyorlar da... Şimdiki
halim, geçmişim ve şimdi üzerime tesir edenietle
açıklanabilir, bu muhakkak. Onu tahlil etmekle
de başka unsurlar bulacak değilim. Fakat hiçbir
zeki, hatta insan zekisına üstün bir zeki bile
tamamİyle soyut olaıı bu uns~rlara somut taazw
zuvunu veren basit ve parçalanmaz şekli önce-
SÜRE 19

den keşfedemez. Çünkü önceden görmek evvelce


görülmüş bir şeyi geleceğeaksettirmeğe, yahut
evvvelce· görülmüş unsurları ~ ileıisi için başka
bir şekilde tasadamaya bağlıdır. Fakat hiç gö-
rülmemiş, aynı zamanda basit olan bir şey
zaruri olarak önceden keşfedilemez. O halde psi-
kolojik hallerimizden her biri akan bir tarihin ı
ı
bir anı gibi düşünülürse bunlar için de aynı
şey söylenebilir: psikolojik her "hal basittir, ev-
velce görülmüş olmalarına imkan yoktur, çünkü 1
ferdiyerinde hem geçmişi, hem de halin ona kat-
tığını toplar, daha az orijinal olmıyan bir
1
tarihin orijinal bir anıdır. 1

Bitmiş bir portreyi modelin fizyonamisi ile :1


1
sanatkarın tabiatı ve palete konan renkler vasıta­
siyle açıklamak kabildir, fakat portre yapılmadan
önce· bunlar bilinse bile hiç kimse, hatta bunu ya-
pan sanatkar bile, portrenin nasıl olacağını sahih
olarak önceden kestiremez. Çünkü bunu bilmek
portreyi yapılmadan Önce yapılmış görmekle
mümkündür, bu ise kendi kendini yıkan muhal
bir hipotezdir. Sanatkarı olduğumuz hayatımızın
anları için de aynı şey söylenebilir. Bunların
her biri adeta bir yaratmadır. Ressamın ehliyeti
nasıl her an yapılıp bozuluyor, yaptığı eserlerin
tesiri altında mutlaka değişiyorsa psikolojik hal-
lerimizin her biri de, kendimize verdiğimiz yeni
bir şekil olmak itibariyle, bizden çıkınakla bera-
ber şahsiyetimi;d değiştiriyor. Öyle ise biz ne
isek yaptığımız ona tabidir· demek doğrudur;
yalnız buna: biz ne yapıyorsak oyuz, ve kendi-
>

20 YARA TICI TEKAMÜL

mizi mütemadiyen yaratıyoruz demeyi de katmak


Iazımdır. Kendimizi kendimizle olan bu yaratma,
yapılan şeyi daha iyi düşündüğümüz nispette
daha tam olur, çünkü akıl burada geometride
olduğu gibi çalışmaz~_ orada öncüiller değişmez ve
gayrişahsidir, aynı zam<1;nda so_nuçlamaları da gay-
rişahsidir. Bililkis aynı akıllar başka başka veya
· aynı Şahıslara muhtelif veya aynı anlarda, hepsi
de aynı derecede makul, çok farklı işler gör-
dürebilir. Doğrusu_nu söylemek ıazım gelirse
J
bu akıllar ne aynı şahısların, ne de aynı za- 1
manın akılları -olmadıkları için hiçbir zaman
biribirlerinirı aynı değildirler. Bunun içindir 1
ı
ki geometride olduğu gibi bunlara soyut ola-
rak ne dışardan tesi( edilCbilir, ne de hayatta
birine ait olan meselenin çözümünü diğeri için
de çözülmüş saymak doğru olur. Herkes. mesele·
lerini içinden ve kendi hesabına çözer. Bu nok-
tayı derinleştirmek niyetinde değiliz. Aradığımız
şey sadece şuurumuzun <<mevcut olmak» kelime-
'i
sine verdiği tam m3nadır, bulduğumuz şe}r de
şuurlu bir varlık için mevcut olmanın değiime,
değişmenin olgunlaşma, olgunlaşmanın kendi
kendini boyuna yaritma olduğudur. Acaba mevcu-
diyetin bütünü için de aynı şey söylenebilir mi?

Maddi şeylerden hangisini ele alsak bu


saydığımız karakterlerin aksini gösterir. Ya oldu-
ğu gibi· kalır, veya dıştan gelen bir kuvvetin
etkisiyle değişse bile bu değişmeieri değişıniyen
parçaların yer değiştirmeleri gibi tasarlarız. Par-
ı
ıl
1'
ı

ORGANİKLEŞ:MEMİŞ ClSlMLER 21

çalar değişrnek zorunda olsalar )>ile onları da yine


parçalara ayırırız. O halde ki parçalan molekül-
lere, molekülleri atomlara, atomları da <<tartılmaz»
. devri bir hareket (tourbillonement)e kadar par-
çalayıp gideriz. Bu parçalama, yahut analizi ni-
hayet ıazım orduğu kadar uzaklara götürür ve
ancak değişmez'in önünde dururuz.
Sonra da diyoruz ki mürekke~} bir cisim,
parçalarının yer fleğiştirmesiyle değişir, Fakat
yerını değiştiren bir parçartın bu yeri. tekrar
almasına hiçbir _engel yoktur. Bir halden geçen
bir unsurlar kümesi, kendi ~endine olmasa bile,
dışardan gelen bir sebebin tesiriyle bu haline dai-
ma dönebilir. B~ da şu demektir ki: bir unsurlar
kümesi kendini ·istediği kad~r tekrar edebilir,
o halde ihtiyarlamıyor, bir tarihe sahip olmuyor.
Öyle ise burada ne maddeden, ne de suret-
ten hiçbir şey kendini yaratmıyor. Unsurlar
kümesinin ileride olacağı şey şimdiki halinde de
bulunuyor demektir, şu · şartla ki k3.inatın her
noktası ile münasebetli olduğu farz olunan
durumu bilinsin. Bu takdirçle insanüstü bir
zekli maddi sistemin· herhangi bir .....noktasının_
herhangi bir zamandaki durumunu hesabede-
cek, bütün'ün suret ( forme) inde parçaların
yerleşmelerinden fazla bir şey olmadığına göre,
madde sisteminin gelecekteki suretleri bugünkü
şeklinde teorik olarak görülebilecektir.
Filhakika bizim eşyaya olan bütün inancımız
ve ilmin ayırdığı sistemler üzerindeki bütün ame-
liyelerimiz böylece zaman'ın maddeyi asla değiş-
1

22 YARATlCI TEKAMÜL

tiremediği fikrine dayanıyor. Bundan önceki


çalışmalarımızdan birinde de bu meseleye biraz
dokunmuştuk, burada yine dokunacağız. Şimdilik
ilmin maddi şeye, yahut ayrılmış bir sisteme
atfettiği soyut «z» zamani ancak t3.yin edilmiş
bemzamanlıklar (simultaneitf!s) ın bir sayısından
yahut, daha genel olarak, bunl~rın bir teka-
bül ( correspondance) ünden ibarettir. V e bu
tekabülleri birbirinden ayıran fasılaların mabiw
yeti ne olursa olsUn bu sayı daiirıa aynı kalır.
Ham, yahut inorganik maddeden · bahsolundu-
ğu zaman bu Hisılalar asla düşünülemez:- yahut
düşünülseler bile yeni tekabülleri hesaplamak
için düşünülür, aradaki fasılalarda ne geçerse
geçsin hiç düşünülmez. Ancak parÇa parça şey­
lerle uğraşan halk duygusu ( sens com m un) gibi
bütünden ayrılmış sistemle uğraşan ilim dahi
Hisılalar boyunca yerleşmiyerek hep sonlara,
varılınış en sonlara yerleŞir. Zaman akışının
sonsuz bir hız aldığınııi ve maddi şeylerin
yahut ayrılrl!ış sistemlerin mekanda bir anda
serilmiş olduklarının farz olunabilmesi işte bu
sebeptendir : artık ne 3.liıplerin formüllerinde,
ne de halk duygusunun dilinde değiştirilecek bir
şey kalmıyacak, «z» sayısı de artık aynı şeyi ifade
edecek, eşyanın halleri, yahut ayrılmış sistemler
~rasında aynı düzenleşme, ( coordonnance) hesap-
lanacak ve bu suretle zamanın akışı tamamiyle
çizilmiş bir çizginin noktaları olacaktır.

Bununla beraber ardarda geliş ( successiotı)


madde aleminde söz götürmez bir olgudur. Ay-
ORGAN!K.L;EŞMEMİS CİSİMLER 23

tılmış_ sistemler hakkındaki muhakernelerimiz


bunların geçmiş, hal ve gelecek tarihlerinin bir
yelpaze gibi birdenbire açılabileceğini istediği.
kadar gerektirsin 7 bu tarih bizim ruhi süremiz~
benzer bir süre gibi geçmektedir. Mesela bir
bardak şerher yapmak istesem mutlaka şekerin
erimesını bekliyeceğim. Bu küçük olgu bize
çok şeyler öğretir. Çünkü şekerin erimesi için
hekliyeceğim zaman artık maddi dünyanın, bütün
tarihi boylu boyunca setiimiş gibi tatbik olunan
matematik bir zaman o~mıyacaktır. Bu zaman
benim sabtrsızlığımla beraber vakı olan, bana ait
bir sürenin bir 'parças-ı ile beraber geçen, isten~
diği kadar uzattlıp kısaltılamıyan, daha doğrusu
düşünülmüş olmayıp yaşanılmış olan bir zaman
olduğu için artık bir nispeti değil, bir mutlakı
); ifade eder. Buradaki bardak, şeker ve şekerin
suda erimesi süreçi soyutlamalardan başka bir
1 şey değildir; duyuıarırnın ve müdrikemin- Bütün'-
den ayırdığı bu şeyler belki de bir şuur tarzında
ilerliyorlardır.
i' İlınin ameliyeleriyle ayırıp kapadığı sistemler
herhalde tnmamiyle yapma değildirler. Çünkü bu

ı
arneliyelerin objektif bir temeli olmasaydı ba:iı
hallerde tamanıile yürüyüp bazılarında yürüme.
m esi anlaşılır bir şey olmazdı. İleride göreceğiz ki
maddenin de ayrılabilir~ ve geometrik olarak ele.
alınabilir sistemler teşkil etmeğe yatkınlığı var-
dır. Hatta onu bu temayülü ile tarif edeceğiz,
fakat bu bir temayülden başka bir şey değildir.
Madde bu temayülünde sonuna kadar gitmediği
24 YAR.ATICI TEKAMOL

gibi parçalara ayrılabilir Ôlması da hiçbir zaman


. tam değildir. İlim bu yolda s'onuna kadar gidi-
yor ve tamamİyle ayırıyorsa bunu sırf incelemeye'
elverişli olduğu için yapıyor. Yoks,a o da alttan
alta kabul eder ki ayırdığı sistem dıştan gelen ,
bir~akım tesiriere bağlıdır. Yalnız bu tesirleri ya
ihmal edilecek kadar az gördüğü, veya daha
ileride hesaba katmak istediği için . sadece bir
tarafa •bırakmıştır.. Ilmin soyutlama ameliyesiyle
ayırdiğı sistemi kendinden daha büyük bir siste~
me ve böylece en objektif olarak .ayrılmış ve
hepsinden müstakil güneş sistemine bağlıyan bir-
takun bağlar olduğu ruuhakkaktır. Fakat ayırma
burada bile mutlak değildir. Güneşimizin ziya
ve harareti bir taraftan en uzak gezeğenlere ka-
d~r gider. Diğer taraftan da ~trafındaki gezeğen­
ler ve bunların peykleriyle birlikte muayyen bir
yönde hareket eder. Güneşimizi kainatın geri
kalan kısırularına bağlıyan bağ şüphe yok ki dü-
şünülmüHür. KiÜriatın bütününd~ bulunan süre
de içinde yaşadığımız dünyanın en küçük bir
zerresine bu bağ boyunca geçer.
Evet, k3.inat oluşunda devam ediyor. Zama~
nın mahiyetini detinleştirdiğimiz nispette sürenin
bir stıretler yaratma, bir icat, yeninin mutlak
olarak daimi bir yapılmasi olduğunu anlıyacağız.
İlınin soy!ltlama ile ayırdığı sistemler geride
kalan ki\inata çözülmez bir surette bağlı olduk·
ları için sürüp gidiyorlar. Daha ileride görece~
ğiıriiz gibi kainatta «iniş» ve «çıkış» olmak üzea
re birbirine karşı iki hareket ayırmak H'tzımdır.
ORGANİKLEŞMiŞ CİSİMLER 25

Birinci harekef katlanmış bir tomart açmak gibi-


dir. Bu ·har~ket, esas itibariyle bir zembereğin
kurtulması gibi enstantane de~ebilecek bir tarzda
da vak1 olabilir. Fakat olgunlaşma yahut yaratma
gibi içten bir çahşmamn karş1hğ1 olan ikinci
hareket esasen ~luşunda devam eder ve birinci
harekete kendisinden aynlmaz bir halde bulunan
ritmini verir.
O halde ilmin soyutlama ile kiinattan ayu-
dığı sistemler, mensup oldukları Bütün'de tamam-
landiklanndan bunlarda bir süre, bir oluş ve do-
layısiyle bizimkine benzer bir mevcudiyet görme-"
mize engel olacak hiçbir şey yoktur; ve bu tamam-
lanma yapilmak laz1mdu:. Ay m şey idrakimizin rea-
liteden ayud1ğ1 Şeyler bakkmda ·da haydi haydi
( a fortiori) söylenebilir. Bizim bir şeye atfettiğimiz
sınır ve çevreler, mekinın herhangi bir nokta-
sında yapabileceğimiz bir tesirin resminden, yapa-
i
cağımız işlerin gözlerimize a~seden bir planından, 1
' '

başka bir şey değildir. Bu fiili ve binnetice id-


rak vasıta,siyle realite alanının mahşedndeq öıice..
den açm1ş olduğu büyük yollan kaldmmz, cisim-
lerin ferdiyeti, tealitenin asıl kendisi. olan karşı..
hkh tesirler alemi içinde çabucak kaybolup gider.

Buraya kadar gelişigüzel- ahnm1ş maddi


şeyleri gözden geçirmiş olduk. Acaba bunlar ara-
sında imtiyazlıları yok mu? Demiştik ki cansız
cisimler tabiat kumaşından idrak vasıtasiyle biçil..
miştir. idrakin makaslan yapacağımız aksiyon'un
kanaviçesin1 takibeder. Yalmz bu fiili yapan,
26 YARATIC! TEKAMÜL

hakiki fiilieri yapmadan önce yapacağı fiilierin


taslağını madde üzerine aksettiren, realite seyya~
!esini belli kahplara dökmek suretiyle diğer bü-
tün cisimleri yaratmak için duyu organlarını bu
seyyaleye yaklaştıtınası yeten canlı cisim de acaba
diğer elsimler gibi midir?

Hiç şüphe yok ki canlı dsim de cUnsız ci~


simler gibi geri kalan rnekanlara bağlı, Bütün
ile dayanışmalı ve maddenin herhangi_ bir kıs­
mını idare eden fiziko- şi mik kanunl!lra bağlıdır.
Yalnız maddeyi ayrı ayrı cisimlere bölen idraki-
. miz ve birtakım sistemlerde kapayan ilmimiz
olduğu halde canlı cisimleri ayırıp kapayan tabia-
tın kendisi olmuştur. Canlı elsim birbirlerini ta-
mamlıyan hetefogen kısımlardan terekkübeder.
BU kısımla.r birbirlerini gerektiren türlü fonksi-
yonlar yapar. Denebilir ki canlı cisirn bir fert,
bir birliktir; ondan başka hiçbir şeye, hatta
kristale bile bir fert denilemez, çünkü kristalin
ne parçalannda tecanüssüzlük, ne de fonksiyon-
,,
larında bir başkalık vardır. Bununla beraber or-
ganik ~Hemde bile kim ferttir, kim değildir hü!~­
münü vermek kolay değildir. Bu iş hayvanlar
aıeminde güç, nebatlar aleminde daha güçtür,
hem de buradaki güçlük çok derin sebeplerden
geliyor. İleride de göreceğiz ki ·fertliliğin sonsuz
dereceleri vardır, hiçbir· yerde, hatta insanda bile'
tamamiyle gerçekleşmemiştir Fakat bu, hiç de ha-
yatta karakteristik bir hassa görrneğe engel olacak
bir sebep değildir. Geometrici gibi düşünen bir
biyoloji bilgini ferdiliğin tam ve genel bir tarifini
"
1

ORGANİKLEŞMiŞ ,CİSİMLER 27

yapamadığımıza bakarak kendini kolayca muzaf-


fer say~bilir. Halbuki kusursuz bir tarif ancak
gerçekleşmiş bir realiteye tatbik olunabilir;
hayatın hassaları ise gerçekleşmiş değil, daima
gerçekleşmek üze~eQir; ve bunlar haller olmaktan
ziyade temayüller'dir. Herhangi bir teınayül de
gözetiediği şeyleri ancak diğer temayülün mu-
halefetine uğramazsa elde edebilir: daima zıt
temayüllere sahne olan hayatta muhalefetsiz
bir temayül görmek de kabil mi? Ferdlleşmek
temayülü vakaa organik ilemin her tarafında
mevcuttur, fakat bu temayüf yine her tarafta
üreme temayülü tarafından muhalefete uğra­
mıştır. Ferdiliğin mükemmel olması için or-
ganizmadan ayrılmış olan kısımlardan hiçbi-
rinin kendi başına yaşıyamaması lazımdır. Fakat
böyle olsaydı, o vakit de yavrulama olmazdı.
Yavrulama hakikatte, eski organizmadan ayrılmış
bir parçanın yeni bir organizma yapması değil
midir? O halde fertlilik, düşmanını kendi koy-
nunda saklıyor demektir. Hatta ferdiliğin za-
manda yaşıyabilmesi için duyduğu ihtiyaç bile
onu mekanda asla tamamknamarnıya mahkUm
ediyor. Bu iki temayülün paylarını ayırmak bi-
yoloji bilginine düşer. Bunun ıçın ferdiliğin
otomatik bir surette tatbik olunabilecek kesin
bir tarifini ondan beklemek boştur.
Hayatın modaliteleri çok kere ham madde-
nin modaliteleri gibi düşünülür ve -hiçbir yer-
de ferdilik hakkındaki tartışmalarda olduğu
kadar bulanıklık görülmez. Bize bir solucan'ın
28 YAR;ATICI TEKAMOL

parçalarından her birinin kendilerine birer kafa


yaparak müstakil fertler gibi ayrı ayrı yaşadık­
ları, bir hidranın her parçasının yeni. birtakım
kurtlar oldukları, denizkestanesi 'yuruurtası par-
çalarının tam yumurta halin:de yavruiadıkları
gösterilerek bu hayvan ve yumurtaların fertlilik·
leri nerededir? deniliyor. - Fakat şimdi birçok
fertliliklerin bulunması olgusundan biraz önce
tek bir ferdiliğin bulunmamış olduğu sonucu çık­
maz. V akaa bir mobilyadan birçok çekmeeelerin
düştüğünü gördüğüm zaman mobilyanın tek parça
olduğunu söylerneğe artık hakkım olmadığını
anlanm; fakat bunu' söyliyememek mobilyanın
. şimdiki halinde geçmişinden fazla bir şey olamaz,
ve eğer o şimdi heterogen parçalardan yapılmış
görünüyorsa yapıldığı andan itibaren ·de böyleydi
demeye hiçbir engel kalmaz. Daha genel olarak
söyliyelim: faaliyet~e bulunmak için üzerierinde
etkin olm.ak ihtiyacında bulunduğumuz düşünme
tarzımızi kendilerinden aldığımız inOrganik dsİm­
ler: «hal' de geçmişten fazla bir şey bulunmaz,
neticede bulunan şey de sebeptezaten mevcuttur»
formülü ile ifade olunabilecek basit bir kanunla
idare olunurlar. Fakat, farz edelim ki organik cis-
·min ayırıcı vasfı, üstünkötü bir müşahedenin de
gösterdiği gibi, büyürnek ve durmaksızın değişrnek
olsun, bunun önce bir, sonra birçok olmasında
şaşılacak bir şey yoktur. Tek hücreli organizma-
ların üremeleri buna bağlıdır. Caıilı varlık bura·
da ikiye ayrılır ve bunlardan her biri taın birer
fert olur. Daha karmaşık hayvanlarda bütünü

1 ' '
ORGANİKLE,SMİŞ CiSjMLER 29

yeniden doğurtmak gücünü tabiat müstakil dene-~


bilecek döl hücrelerine yerleşt;rmiştir. Fakat bu
güc organın geri kalan kısmında yaygın bir halde
kalabilir, ve bundan da anlaşılır ki üreme meselesi .
bazı imtiyazlı hallerde tamamiyle gizli kalıyor ve
ilk fırsatta beliriyor. o'halde fertiiiikten bahset.
rneğe hakkım olmak için organizmanın yaşıyabilir
iki parçaya ayrılması şart değildir. Elverir ki
parçalanmazdan _önce. parçalarında bir sistemleş- ·
me olsun, ve aynı sistemleşme organizmadan bir
defa ayrılan parçalarda kendini yeniden vücuda
getirrneğe meyletsin. Organik alemde gördü-
ğümüz de budur. · Netice şu ki ferdilik hiçbir
zaman kusursuz olmadığı gibi fert nedir, ne de-
ğildir sorusuna cevap vermek de çok ~ere zor,
bazan im~ansız oluyor. Bununla beraber görünen _
şu ki hayat bir ferdilik aradığı gibi tabii olarak
ayrılmış ve tabii o~arak kapanmış birtakım sis~
temler teşkil el:meğe de yatkındır.
Öyleyse canlı. bir varlık, idrak yahut' ilmi-
mizin yapma olarak ayırdığı şeylerin ve yapma
olarak kapadığı sistemlerin hepsinden ayrılır.
· Bunun için onu cansız bir şeye benzetrnek doğru
olmaz. Cftnlı varlığı organik olmıyanlardan
bir şeye mutlaka benzetrnek istiyorsak muayyen
olan maddi bir şeye değil, daha çok maddi ka-
inatın bütününe benzetmeliyiz. Yalnız bunun bir
faydası yoktur. Çünkü canlı varlık gözlenebilir
bir var_lıktır; halbuki kainatın bütünü düşüncenin
bir mahsulüdür, Şu kadar var ki dikkatimiz bu
suretle hiç olmazsa organlaşmanın esas karakte-
30 YARA TIC! TEKAMÜL

rine çekilmiştir. Bütün olarak alınan kilinat ve


ayrı ayrı alınan şuurlu her varlık gibi yaşıyan
organizma da zaman içinde geli§İt. Çünkü geç-
mişi halinde devam eder ve haline müessir olur,
yoksa düzgün safhal ar geçirmesi, çağlar değiŞ: .
tirmesi ve nihayet bir tarihe sahip olriıası anla-
şılır bir şey olmazdı. Hele kendi vücuduma bak- \ .
tığım zaman onun da şuururu gibi çocukluktan
ihtiyarlığa kadar yavaş yavaş olgunlaştığını, be-
nim gibi ihtiyarlarlığını görüy'onim. Hatt?ı olgun- ,
:
!aşmak, ihtiyarlamak dediğimiz şeyler vücuduma
iırız olan hallerden başka bir şey değildir. Aynı
kelimeyi vücudumla birlikte değişen şuurlu şah-
1
1
sırnın değişmesi için de mecazen kullanıyorum. ·
Eğer. canlı varlıklar serisinin en çok farklıhiş- ı
mışlarının birinden en az farklılaşmış birine, insa- .
nın çOk hücreli organizmasından haşlamlılar'ın tek
hücreli organizmasına geçers em bu basit hücred-e de
aynı ihtiyarlama süreçini görürüm. Haşlamlılar
parçalana parçalana bir haclde geldiktensonra yıp-
ranırlar, hayvanın çevresi [I] değiştirilmek sure~
tiyle bu yıpranma bir dereceye kadar geciktirile-
bilir, fakat sonsuz uzatılamaz. Organizmanın tama~
miyle ferdileşmiş olduğu bu iki uc, yani insan~
la haşlamlılar arasında ferdilikleri daha az biıriz
birçok organizmalar daha vardır. Bunların da
·bir tarafında ihtiyarlama olduğu şüphesizdir, fa-
kat asıl neyin ihtiyarladığı söylenemez. Bir daha

(1] Caikıns, Studies on the life history of Prota·


zoa ( Ar.h f. Enfwickelungsmechanik, 1903, Vol. XV,
s. 139-186).
İHTiYARLAMA VE FERTLİLİK 31

tekrar edelim: herhangi bir canlıya otomatik


olarak ve olduğu gibi tatbik olunabilecek geuel
bir biyoloji kanunu yoktur. Sadece hayatın ne-
vileri genel olarak birtakım yönlere atması
vardır. Burada her nevi kendini teşekkül ettiren
ameı lle istildalini tahkim, kaprisini takibeder,
bazan yolundan çıktığı da olur, geriye bile
dönerek asıl yönüne arka çevirmiş görünür. Bu-
rada ağaçların son filizlerinin daima genç oldu-
ğu ve piçleme suretiyle yeni yavrular doğurduğu
ileri sürülerek ihtiyarlamadıklarınt göstermek güç
bir ıey değildir. Yalnız bir fertten ziyade bir
Cemiyet olan bu çeşit bir organizmada yapraldar
ve gövdenin içi ihtiyarlamasa bile bir Şey her-
halde ihtiyarlıyordur. Esasen her hücre muayyen
bir tarzda ayrı ayrı tekimül eder. Yaşıyan her
varlığı1ı bir tarajı11da zamanın yazıldığı bit def- ll


ter mutl4ka vardır.
Denecek ki yaptığınız şey bir benzetmeden
ibaret oluyor. Evet, zamana etkili bir kuvvet ve '
kendine has bir tealite atfeden her sözü benzetme
saymak zaten mekanizm doktrininin eski bir ideri-
dir. Şuurlu mevcudiyetimizin esasını geçmişin hal-
de uzaması demek olan hifızanın teşkil ettiğini, li
daha doğrusu bu mevcudiyetiri yapıcı ve geçmişin ! !1

geriye dönmez bir mahiy_ette olduğunu doğrudan


doğruya müşahede istediği kadar göstersin, ~ 1

mekanizm doktrininin bunlara aldırdığı yoktur.


Halk duygusuna bakılınca ve ilmin Idiinat-
tan ayırdığı eşya ve sistemlerin ötesine gidil·
dikçe içten içe değişen ve geçmişi geriye dönül-
32 YARATICI TEKA.MÜL

miyecek gibi toplıyan bir realiteyle karşılaşıldı·


· ğını muhakeme istediği kadar ispat etsin, mdd.-
nizm doktrininin buna da aldırdığı yoktur. Çün-
kü· zihnin mekanik düşün~e meyli muhakeme-
den, doğrudan doğruya olan müşahededen daha
zorludur. Hiç haberiniiz olmadan içimizde taşı­
dığımız metafizikçi, ileride göreceğimiz gibi,
tasmimli ihtiyaç ve açıkla'malara, değişmez tezle-
~ re sahiptir, ve bütün bunlar som~t sürenin inka-
rında toplanır. Bu metafizik_çi için gerekir ki·
değişme sadece parçacıkların bir tertip veya ter..
tipsizliğine indirilsin, zamanın g~riye dönemezli-
ği de bizim cahilliğimize ait bir görünüş olsun, ve
insanın eşy~y; yeniden ·tei'kibetmek ve düienle-
mek aczinden gelsin. Bu takdirde ihtiyarlama
bazı cevher ve maddelerin yavaş yavaş kazanılma
veya kaybedilmelerinden, belki de her ikisinin .
birlikte olmasından husul buluyor. Zaman dahi bir
kum saatinde ne mahiyette ise canlı bir varlıkta· :1
da öyle olaeak. Bilirsiniz ki kum saatinde üst
hazne boşalırken alt hazne dolar, ve alet tersine
çevrilince eski durum olduğu gibi_ geri döner;
daha doğ.rusu burada geçen zaman mekanik bir
surette geçer ve daima aynı tarzda tekrarlanır.
Halbuki doğumla ölüm arasında ne kaybediyoruz, '

ı'
bu noktada hiç de uzlaşılm!§ değildir. Bu hususta
en çok bağlanılan teori, hücrelerdeki protoplaz.
ma hacmının doğumdan _ölüme kadar durmadan
arttığıdır [ı}. Bundan daha derin ve hakikate t
[1] Sedgwick 1v!inot, On certain phenomena of gro~
wi.rıg old. (Proc. of the American Assoc. for the adven~
1HT1YARLAMA VE FERTLİLİK 33

daha , yakın diğer bir teori, hayatın gelişmesini


<<iç ·çevre>>· deki besleyici maddelerde, yıkımını
da vücutta biriken ve nihayet <<kabuklaş­
tıran» {ı} sarf edilcmemiş tortularda gören
teoridir. Buiada kanın yuvarları ve hücreleri ta-
rafından bakterilerin yakalanıp yutulması demek
olan phagocytose olayını hesaba katmadan
ihtiyarlama olayını tamamİyle izah etmenin yet-
mezliğini büyük bir mikrop bilginiyle beraber
söylemek bilmem lazım mı? ... {2} Meseleyi
kesip atacak bir durum1a da değilim. Ancak
her . iki teori bir nevi' maddenin durmadan
birikme, veya durmadan kaybolmasında bir-
leşiyorlarsa da kazanılan ve kaybedilen şeylerde
bu derece birleşemediklerinden açıklama kadro·
sunun tecrübeden önce haz~rlandığı söylenebilir.
İncelememiz ilerledikçe de bunu .daha iyi
anlıyacağız. Görülüyor ki zaman meselesi düşü­
nülürken onu kum saati hayaline göre tasada-
maktan kurtulmak kolay olmuyor.
Halbuki ihtiyarlamada daha derin bir sebep
olmak 13zımdır. Çünkü bir embryon'ufl tek3mülü
ile organizmanıiı tam bir tek3niülü arasında ke-
siksiz bir süreklilik olduğunu tahmin edi-
yoruz. O halde canlı varlığı büyüten hamle ge-
cement of science, 39 th. meeting, Salem, ~1891, S.
271 - 288. '
[1] Le Dantec,. L'individualite et l'erreur individu·
aliste, Pari•, 1903, S.84 ve aşağısı,
[2] Metchnikoff, La degenerescence seılile (Annee
biologique, III, 1894, S. 294 ve aşağısı. Cf. Aynı yazıcı
La nalare humaine, Paris 1903, S. 312 ve aşağısı.
3
lişip ihtiyarlıyor, embryon hayarınıp safhala-
rını geçirten de bu hamle oluyor. Embryon'un
gelişmesi ise daimi bir şekil değiştirmedir. Bu
değişmelerin sırtısıra bütün veeibieri kaydediise 1;
bir süreklilik ile karşılaşıldığı zamanda olduğu
gibi bir sonsuzluk içinde kayboluruz. Hayat,
doğumdan önce başlıyan tekiimülün bir devamı~
dır, delili de şu ki böceklerle kabukluların sürfe.
\
lerinde görüldüğü gibi burada ihtiyatlıyan bir
organizma karşısında mı, yoks~ gelişmesinde de-
vam eden bir embryon karşısında mı olduğu­
muzu ·söylemek çok kere imkansızdır. Fazla ola-
rak, bizim organizmamız gibi değişken bir orga-
nizmada ferdi tam bir değişikliğe sürükliyen er-
genlik ve ilk aybaşı bulıranları sürfevi (lavaire),
yahut embryon hayatının seyrindeki değişmelere
tamamiyle benzer; bununla beraber bu değişmeler
ihtiyarlamamızı tamamlıyan parçalardır. Miıayyen
bir çağda ve çok kısa bir zamanda husule geliyor
diye bu değişmelerin de muayyen bir yaşa varıl­
dığı için kur'a erlerinin askere çağrılmaları gibi
dışardan gelen bir tesir ile husule geldiklerini
iddia edemeyiz. Çünkü ergenlik ·gibi bir değişik­
liğin doğumdan beri ve hattil daha önce müre-
madiyen hazırlandığı meydandadır. Canlı varlığın
bu buhrana kadar ihtiyarlaması. da, hiç olmazsa
kısmen, bu hazırlanmaya bağlıdır. Kısası; ihtiyar-
ı.;manın asıl hayati sebebi, şekil değiştirmenin
duyuımıyacak derecede az bir hale gelmesidir. İh­
ti yarlıkla birlikte organizmada da bir yıkım ol-
duğu şüphesizdir.İhtiyarlamanın mekanistik açık-
}HTlYAİtLAMA VE FERTL1L1K 35

1anması, bu organik yıkılmalara taalltık


eder,
yani dokuların katılaşması (scltlrose) olgulariyle,
vücudun dışarıya atamadığı .tortuların azar azar
birikmelerini, hüCre .protoplftzmasının gittikçe
artan hypertrophie'sini kaydeder. Fakat görü-
pen bu sonuçların altında da bir iç sebep gizlidir.
Canlı varlığın tekftmülü, embryon'un tekflmölü
gibi sürenin mütemadi bir kaydını, geçmişiiı hal-
de devam etmesini, ve sonUç Olarak da organik
bir hafızanın meydana gelmesini gerektirir.
lnorganik bir cismirl bir andaki hali de bir
P,nceki haline tfibidir. İlmin, soyutlama ile ayıra­
.rak tfiyin etniiş olduğu bir sistemin maddi nok..
talarının organıaşması bunların bir an önceki or-
ganlaşmalariy le iayin edilmiştir. Başka bir deyimle
ham maddeyi idare eden kanunlar, prensip itiba-
~iyle, diferansiyel denklemler (Cquatiom dif.feren-
tielles) le ifade olunur ve l>u denklemlerde zaman
.(matematikçilerin aldıkları minada zaman) ~müS­
takil bir değişken (variable independant) rolünü
oynar. Hayatın kanunları ise böyle mi? Canlı.
bir cismin bir anı bir an önceki hali ile izah
olunabili__r mi? Eğer canlı cismi tabiatın diğer
-&isimlerine tecrübeden önce kalbetmek caiz ise, ve
~ebep bulmak ihtiyaciyle onu kimya, fizik ve as-
tronominin üzerlerinde ça lıştığı yap~a sistemlerle
1

bir tutmak uygJJ-nsa açıklanır. Yalnız astİonoınİ


He fizik ve kimya ilimlerinde açıklamanın pek
)le!li bir m,fması vardır. Burada açıklama de-
y1nce ilim için önemli olan bazı yüzlerio Pir
ıırı. Ö_Q.ceki yüzh:re göre hes1bolunabilmesi de-
36 YARA TlCI ~-EKAMÜL

mekdr. Halbuki hayat alanında buna benzer hi~­


bir şey yoktur. Burada hesap olsa olsa bazı orga-
nik yıkım olaylarında kullanılabilir. Buna kar-
şılık organik yaratmanın ve asıl hayatı teşkil
eden tek3.mü1 olaylarının matematik bir incele-
meye nasıl konabileceğini alılamak güçtüi-.
Denecek ki bu güçlük bilimsizliğimizden
geliyor. Fakat aynı güçlük canlı cismiıı bir
andaki sebebinin bu andan önceki anda ol-
mamasından, buna organizmanın bütün geçnıişini,
verasetini ve nihayet çok uzun olan bütün tari-
hini katmak icabetmesinden de gelebilir. Biyo-
loji ilimlerinin bugünkü haline ve hatta yönle-
rine hakikaten tercüman olan da bu ikinci hipotez-
dir. İnsanüstü bir hesapçının canlı cisimleri de
güneş sistemi gibi matematik bir formül altına
alabileceği fikri, Galilee'nin fizikteki bulguların­
dan beri daha aydın bir şekil alan bir metafi-
zikten yavaş yavaş çıkmıştır; ileride de gö-
receğimiz gibi bu metafizik daima· insan" kafa-
sının tabii bir metafiziği olmuştur. Ya-~bu ndaki
zahiri açıklığa, onu gerçek bulmak yolundald
sabırsız. ist~ğimize, hatta bu açıklığı en mükem-
mel zekalarıo bile kanıtsız kabul etmelerine ve
nihayet düşünmemiz üzerine yaptığı cazibeye
aldanmıyalım. Onun bu cazibesi de doğuştan
bir temayülümüzü tatmin ettiğini gösterir. Fakat
ileride göreceğiz ki hayatın tekiimül yolunda
yaratmağa mecbur olduğu ve bugün doğuştan
bir hale gelen bu zihni temayüller, hayatın açık­
lanmasını hazırlamak için değil, büsbütün başka
bir şey için vücut bulmuşlardır.
İHTiYARLAMA VE FERTLİLİK

. Halbuki yapma bir sistemle tabii bir sistemi,


bir ölü ile bir diriyi ayırmak istedik mi bu
temayülün zıddı ile karşılaşırız. Bu da gösteri~·
yor ki organikleşmişin zaman içinde gelişip or-
ganikleşm-emişin gelişmediğini düşünmek bize
aynı derecede güÇ gelir. Denecek ki" yapma bir
sistemin haliriid mu·nhasıran bir an önceki haline
tibi olduğunu tasdik etmekie ~raya 'yine z.amanı
koymuyor, sistemi. süre içine almıyOr musunuz?;,
Diğer taraftan , varlığın geçmişi,· eğer .dediğiniz
gibi şimdiki hali ile yekvücut ise bu geçmişi bir
an önceki anda peyda eden organik hafıza şimdiki
halin biricik sebebi olmaz mı? .. Bunu söylemek
hakiki zamanı geliştiren somut ·zaman ile yapma
sistemler üzerindeki denklemlerimizin yaptığı
soyut zaman arasındaki farkı bilmernekten ·gelir.
Yapma bir sistemin bir anı hemen bir an önceki
anına tabidir dediğimiz zaman bundan ne an-'
lıyoruz?.. Burada bir andan hemen bir an önce
gelen bir an olmadığı ve olamadiğı gibi matema-
tik bir noktaya bitişik matematik bir nokta da
yoktur. «Hemen bir an önce» dCdiğimiz an, ha·
kikatte dt fasılasiyle haldeki ana bağlı o.]an
andır. Binaenaleyh demek istediğimiz şu ki:. sis·
temin şimdiki hali denkleinlerle tayin- edilmiştir,
b~ denklemlere: dde
t
ddv gibi diferansiyel
t
katsayı-
. -
lar (coefficienl differentiel), yani esasen baldeki
hızlar ve baldeki ivmeler girer. Bu demektir ki:
bahse konu olan nihayet sadece haldir, daha
doğrusu kendi temayülü ile alınan bir haldir.
İlınin üzerlerine tesir ettiği sistemler de geçmiş
38 YAR.A TIC! TEKAMÜL

ile halin yekvücut olduğu hakiki zamanda_ değil,


durmadan tektarlanan enstantane bir haldir.
MaJematikçiler bir (t') zamanını!! sonunda bir
siste~in gelecekteki halini hesabettikh~ri zaman,
~addi kilinatıcİ :bu -s:.ire esnasında kaybolup bir~
denbire yeniden görünmesini farz etılıe!erine hiç..
bir engel_ yoktur. Onlar yalnız enstantane olaca~ ~
bir zamanı hesabede~ler. Ara<:J.a: geçen gerçe~ za.. f_
manı hesalıetmedikleri gibi hesaplarına da s~k ..
mazlar. Bu ffisılada yerleştiklerini söyleserer bile
daima belli. bir .noktada, belli bir anda yer leş•
mişlerdir. Eğer dt diferansiyeli göz önüne alına ..
rak f3.sılayı sonsuz en küçük ·bölümlere bölerse
buQunla sadece ivmelerle hızları, yan1 tema-
yülle~i ·kaydeden ve_ sistemin muayyen bir anda-
ki- durumunu tarife yarıy~n adet ile göz önüne
aldığını _ifade eder; fakat bu, akan bir zaman
değil~ daima duran muayyen bir andır. Kı--
saca, 'inatematikçiiıitı üzerinde çalıştığı düiıy4
her labza ölen ve yeniden doğan htr dünyadır.
Descartes'in ·devamlı yarlıtmadan b'ahsettlği t:akit
düşündüğü dünya da biiyle bir dünyadır; Yalıiiz
bu 'sur-etle anıaşıi3.n.-· bir zaman içinde ·h3.yatın
baskıll vasfı olari tekiimüf nasıl tasarlanabilir?·
Halbuki tekfimül, geçmişin hal vasıtasiyle hakiki 11
bir ·devamını -ve bunlar arasında bir şiraze. olan
süreyi gerektirir. Başka bir deyimle canlı bir
varlık yahut tabit _bir. sistemin bilgiSi sürenin fii-
sılasına taallfık eden bir bilgidir; yapma siste-
min ·yahut matematiğin bilg~si ise ancak en sona
yani sürenin. son~na taallU:k eder.

l
TRANSFORMİZMA 39
1

Daimi değişme, geçmişin halde hıfzedilmesi,


il
hakiki s_üre gibi vaSıflariyle, şuurun vasıflarıoı l
canlı varlık da payiaşıyor demektir. Acaba daha
i
ileri gidilerek hayat da şuurun faaliyeti gibi
kesiksiz bir yaratmadır denilebilir mi?
Transformizmanın delillerini burada saymak
niyetinde Q,eğilim. Yalnız transformizmayı niçin
bfİinen olguların en doğru ve tam bi! tercümanı
gibi kabul ·ettiğimi birkaç kelime ile açıklamak
isterim. Transform~zma fikri, organik varlıkların
tabii bütün· tasniflerinde tohum balinde zacen
vardır. Hakikaten de biyologlar birbirlerine
benziyen .organizmaları önce gruplara, sonra da·
bu gruplan aralarında büyük bir benzerlik
olan alt gruplara ayırır ve sınıflanma'larına bu
suretle devam ederle.ı-. Grupun karakterleri onlara,
alt grupların özel değişimleri bütün tasnif boyunca
bu karakterl~re göre icra edecekleri gfnel esaslar
gibi görünür. Hayvan ve nebat aleminde doğu·
ran ile doğan arasında bulduğumuz münasebet .
ler filhakik~. dedelerin terunlara naklettikleri
kanaviçe ilJerinde· ve bunlarıcİ birlikte sahip ol-
dukları zeminde herkesin kenPi orijinal nakşını
işlediği. tarzında dır. Torunlar ile <le del er arasın­
daki fark filhakika hafiftir, fakat aynı canlı bir
maddenin öne~ balık, sonra sürüngen, daha son-
ra kuş gibi birbirlerinden az farklı olmıyan şe­
killere mütemadiyen girebilecek kadar pliistikliği
var mıdır diye kendi kendimize sorabiliriz. Bu
sorguya sadece müşah~de bile su_sturucu ve kesin
olarak cevap veriyor~ ~uşun. em.brypn'u, ge-
l
40 YARA TICI TllKAMÜL

lişmesinin bir devresine kadar sürüagenin em-


bryon'undan güçlükle fark ediyor, fert de em·
bryon hayatı esnasında genel olarak bir sır~ trans·
formasyonlar geçiriyor. Tekilmülcülüğe göre bu
transformasyo.ı;ılar bir nev'in diğer bir nev'e ge·
çerken ·geçirdiği transformasyonlara benzeti!ebi·
. !ir. Erkek ve dişi hücrelerin birleşmelerinden ha~
sıl olan bir tek hücre bu işi parçalama suretiyle
yapıyor. Hayatın en yüksek şekillerinin çok ilkel
şekillerden çıktığını her giin gözlerimiz önünde
görüyoruz. O halde en . karmaşık bir şeklin te·
kamül yoliyle en basit bir şekilden çıkabildiğini
tecrübe, gösteriyor. Fakat, acaba bu gerçekten
böyle mi olmuştur? I'aleontoloji belgeleri yeter,
siziikierine rağ-men, bizi buna inanmaya davet :ı
ediyor; çünkü nevilerio ardarda gelişini apaçık 1
keşfettiği her yerde ortaya koyduğu düzen, em·
bryonel tekevvüne ve mukayeseli anatominin farz
ettiği düzene tamamİyle uyuyor, paleontolojinin i i
her yeni bulgusu da transformizmayı kuvvetlendi· !, 1
recek yeni bir hüccet oluyor, ve bu sütetle daima 1 '·

kuvvedenerek bir toıraftan yürürken tecrübe de


diğer taraftan itirazları birer birer önlüyor: me-
seli H. de Vries'nin son zamanlardaki tecrübe-
leri önemli değişimierin birdenbire vakı ol·
duğunu ve düzenli olarak intikal ettiklerini gös:
termekle transformizmanın meydana attığı tezin
·en büyük .zorluklarından bittakımını kaldırıyor.
Birden değişimleri gösteren bu tecrübe, biyolojik
tekarnütün gerektirdiği zamanı çok azaltmanuza
elverişli olduğu gibi paleontolojiye olan ihtiya·
ı

TRANSFORMizMA

;::ımızı da. azaltıyor. O suretieki transfOrmizmacı


hipotez-gitgide hakikatİn hiç olmazsa takribi bir 1

ifadesi gibi görünüyor. Bu hipotez zaten kesin !

·olarak ispat edilecek gibi değildir; fakat ondaki


teOrik yahut tec:rübi ispatların verdiği yakin
(certitude) in altında bedahet yerine geçen ve
bedalıete kendi sınırı, imiş\ gibi uzanan son de~
rece artıcı_ Qir ihtimalilik de işte bu cinstendir.
Farz edelim ki tran.sformizmaya hatası göste-
~ilmiş bulunsun. Yine farz edelim ki nevilerio ne
suretle husule geldiklerini hiç bilmediğimiz hal-
de bunların süreksiz bir süreç (un processus
.discontinu) ile olduğu, yani ayrı ayrı vücut
buldukları istidHil yahut tecrübe ile meydana
konulmuş olsun, traasformiZm3; doktrini bu
yüzden acaba en enteresaa ve bizim için en
.önemli olan cihetlerinden bir şey kaybeder mi?
Hiç şüphe yok ki sınıflama büyük çizgileri ile
yine olduğu gibi kalacak, embryologie' nin bugün-
kü verilerine bir şey olm•yacak, mukayeseli
embryologie ilmi ile· mukayeseli ana~omi arasın­
daki uygunluk değişmiyecektir. Biyoloji dahi,
transformizmanın canlı şekiller arasında varsay-
dığı akrabalığın aynını kurarak idame edecek,
idame etmesi dC Hizım gelecek, yalnız bu akra-
balık maddi değil,·ideal bir akrabalık olacaktır.
Şu kadar var ki paleontolojinin bugünkü bulgu-
ları oldukları gibi kalacağı için aralarında ideal
bir akr~balık. görülen canlı varlık şekillerinin
hep birden bir anda belirmeyi p sırtısıra tekev-
'VÜn ettiklerini kabul etmek zorunlu olacaktır.
42 YARA TICI TEKAMÜL 1
1

O halde tekilmülcü teorilerin feylesof için önem- !


li olan cihetieri kurtulmuş demektir; feylesofun
bundan fazlasını istediği de yoktur. Çünkü onu~
burada asıl önem verdiği dhet canlı varlıklar
arasında bilhassa ideal bir akrabalık bağı ol!lu-
ğunu. görmek ve şekiller arasında mantıki dene-
bilecek akrabalık bağı olan bir yerde bu şekil­
lerin madQileşmiş olduğu ne.viler a'rasında da
chronologique bir bağ olmasını iltizam edecek.
Bu çifte tez de herhalde olduğu gibi kalacak.
Böyle olunca da herhangi bir yerde bir tekiımül
farz· etmek y~ne. Ii'izım olacaktır. Bu tekimül, is-
t~r, transformizmanın istediği tarzda yeryüzündeki
türlü nevileri kendi kendilerine doğurt~ası tar-
zında, ister türlü nevi fikirlerinin biribirinden
doğacağı yaratıcı bir pensee de farz edilsin,.
ister tabiatta bulunup ~a yavaş yavaş zuhur ede-
cek olan ve siif şekilleri a~asındaki mantıki ve
kronolojik bağlantı münasebetleri trahsformizma-
nın canlı fertler arasında gösterdiği hakiki bağlar
gibi hayati bir organiaşma pliinında farz edilsin,
nihayet ister eserleri biribirle~ini doğuracak gibi
olan hayatın bilinmiyen bir sebebipde farz edil-
sin, helhalde bir tek3mül farz etmek yine icabe- 1 1
' 1

decek; sac;le'ce .t~k3.mülün yeri değiştirilmiş, gö-


rülen bir yerden görülmiyen bir yere kaldırıl­
mış olacak~ır. Fakat transfor~izruamn bugün bize
söyledikleri tarnamiyle kalacak, yalnız başka bir
tarzd3. yorumla~acaktır. Bu yollara gitmedense
onu başka tar~da yorumlamakta serbest kalarak
bilginierin hemen hel'sinin ittifakla gösterdik:
BIYOLOJI V·E F)ZIKO-ŞIM!

leri gibi muhafaza· etmek daha iyi olmıyacak


mı? Teldlmülcülüğün, olguları ne· derece sembol~
leştirdiğini bilmek meselesi bir tarafa bırakılırsas­
yerlerine geçtiğini iddia ettiği doktrinler ve:
hatta _canlı varlıkların ayrı ayrı yaratılmış -ol-
duklarını iddia· eden ve genel olarak, tekiimül-·
cülüğün tam zıddı gibi gösterilen bir dokttink
bile barışamaz bir dheti yoktur. Bana öyle ge ... -
liyor ki transformizmanın dogmatik tasdikını bu-·
gün ilme yükletmesi ve dilini ber felsefeye ka-
bul ettirmesi hep bu sebeptendir.
O halde büti'i.-ı oldrak alınan hayattan bir
soyutlama~ yahut da bütün canlılara .delalet eden
bir k<i'vram _gibi bahsetffi.emek lAZım gele'cektir ~
Anlaşıla~ günün birinde, mekiinın bir noktasın ..
da pek b~riz bir akış .başlamış, soflr~ da taa~zuv
ettirdiği dsimlerden sırasiyle geçerek nesilden n.es·
le geçniek suretiyle Ön.ce nevilere, daha sonra
kuvvetinden hiçbir şey kaybetmiyerek, hatta
ilerledikçe kuvvedenerek fertlere ayrı~mış .ola·
caktır. Weismann'ın müdafaa ettiğ~ _germinatif
yani do ğtfr~cu pHizmanın . devamı tezinde de
doğuran oı;ganizmanın cins-e.l unsurları ·kendi :has· ·
salarını yeni doğan organizmanın çinsel unsurları·
na doğrudan . doğruya naklettiklerini biliyoruz.
Tez, bu aşırı şeklinde itiraz götürür görünmüş,
çünkü telkih edilmiş yumıı:rtacığın . üremesi
içfn parçalanıiiiısından itif?aı;en cinsel . bezlerio
·teşekkül etmiş görülmesi yalnız müs.tesna haHer-
de Vakı .olmuştur. Vakaa dÜğiıian hücr~lerin cin·
l"'''!
' '

i;1.·
44 YARA TICİ TEKAMOL
!;
.c
\[
sel unsurları genel olarak 'em bryon hayatının '
başhingıcından itibaren belirmiyOrsa da henüz
fonksiyonel özel hiçbir farklılaşmağa uğramamış
olan embryon'un dokuları zararına ılıütemadiyen
teşekkül ettiği muhakkaktır[l}. Başka bir deyimle
telkih edilmiş yumurtacığın tekevVün kuVVeti
embryon'un büyüyen dokuları kütlesine yayıldığı
nispette zayıflıyor;- fakat bu suretle yayılırken
ileride yumurtacık ve spermatozoitleri vücuda
getirecek hücrelerin özel bir noktasına kendinden
bir şeyi yeniden topluyor. O halde denebilir ki
germinatİf pli'tzma devam etmese bile hiç olmazsa
tekevvün ettirme kudretinde bir devam oluyor.
Bu kudret embryon hayatını hateket ettirecek
kadar birkaç H\hza sarf edildikten sonra derhal
yeni cinsel unsurlarda toplanıyor ve burada ye-
niden faaliyet zamanını bekliyor. Işte bu gözle ha·
kıldığı zaman Hayat bir tohumdan diğerine ge-
lişmiş bir organizma ·vasttasiyle geçen hir akışı
andırıyor. Organizma bu akışla sanki fazla bir
parça (excroissance), yahut kendini yeni bir
tohumda devam ettirmeğe çalışan eski bir tohu-
mun meydana çıkarttiğı bir tomurcuktur. O hal-
deki esas, görünür her organizmanın yaşamak için
kendisine verilmiş kısa bir zaman aralığında
beliren görünmez bir ilerlemenin hudutsuz bir
süreğinden ...ibarettir.

Şimdi, hay~tın bu süreğine ne kadar dikkat


edilirse organik tekamül ile şuurun tekemmülü
[1] Roule, L'embryologie gCnCrale, Paris, 1893, S.
319.
BİYOLOJİ YE FİZİKO-SİMİ 45

arasındaki benzı;:rliko kada_r iyi görülür; çün-


kü bu tekimüllerin her ikisinde mazi hali ko-
valıyor ve bu kovalamadan geçmiştekilere hiç
benzemiyen yeni şekiller doğuyor. Bir nebat, ya-
hut hayvan nev'inin_ belirmesi sarih sebeplerin
mahsulü olsun, buna kimse itiraz etmez. Yalnız:
nev'i belirten sebeplerio önceden bilinebileceği
söylenemez; şu kadar var ki bir nevi belirdikten
sonra bunun sebepleri etrafiyle bilinitse h usule ge-
len nevi ancak bunlar vasıtasiyle açıklanabilir[l}.
Eğer bir nev'i husule 'getiren şartlar tarna-
miyle bilinitse nev'in belirmesi de önceden.
keşfolunabilir denecek değil mi? Fakat bu şart­
lar hayatın o zamandaki tarihinin karakteristik
bir· anıdır, ondan ayrılınıyacak gibidir, hatta.
onu.nla yekvücuttur; bu itibarla henüz h usul bul-
mamış ve bir dah:ı da asla tekrarlaarnıyacak olan_
nev'inde biricik bir halin önceden bilinebile-
ceği nasıl farz olunabilir? Gelecekten ancak geç-
mişe benziyenler, yahut da geçmiştekilere benzer·
unsurtarla yeniden terkip olunabilenler önceden
keşfolunabilir!er. Astronomi, fizik ve kimyadaki
bütün olgular böyle olduğu gibi değişmez sanılan
unsurların birikmelerinden hisıl olan ve kendi-
lerinde sadece yer değiştirme olayları vakı oldu-
ğu sanılan bütün sistemlerin yeniden terkip·
olunabileceklerini tasarlamakta teorik hiçbir·
sebep yoktur; o halde bu sistemlerdeki olaylar·
[1] Canlı varlıklar serisinin geriye dönmemezliği!
Baldwin'in Developpement and evolution, New-York, 1902
S. 327 adlı eserinde bilhassa gösterilmiştir.
->,
'

46 .YAR.ATICI TEKAMOL

tamamiyle, veya eczatariyle tekerrür edebilirler.


Fakat unsurlarına ken4i orijinalliğinden bir şe}'
!katan orijinal bir halin husul bulmazdan önce
bilinebileceği nasıl farz olunabilir [1}? Burada
.orijinal bal olsa olsa ancak husul bulduktan
~onra analizin kendisinde bulup çıkaracağı unsur-
Jarla , açılllanıt denilebilir. O halde yeni bir
ınev'in h~sulü hakkında gerçek olan bir şey, yeni.
bir fert hakkında gerçek olduğu gibi genel olarak
.canlı herhangi bir şeklin herh-angi bir an( için
--de gerçektir. _Çünkü değişmenin yeqi bir nev'in '-
.doğmasına meydan verecek bir raddeye gelebil·
_mesi için önem~i ve gen~l bir hal alması, canlı
.h.er varlıkta yavaş yavaş Ve sürekli bir surette
her an hus~Ie gelmesi lazımdır. Hatta bugün-
lerde çok bahsedilen birden değişmeler (mutati-
<On brusque) in bile, bir sıra nesiller arasında
görünürde değişmiyormuş gibi olan bir tefrih
{hıcubation), daha doğrusu bir olgu_nlaşma faali-
yeti geçirilmeden vücut. bulması imkansızdır.
.o halde bu manada olarak hayat da şuur gibi
'her an bir Şey yaratıyor denilebilir [2}.
[11 L'Essai sur /es donnees imm,ediafes de la cons ..
.cienoe, S. 140-151 de bu nokta- Üzerinde ısrar· ettik. -
[21 M. Seailles, Le g/;nie dans l'art adlı güz-el
-eserinde şu iki- tezi, yani sanatın hayatı temadi ettirdi-
ğini ve hayatın bir yaratma olduğunu geliştirir. Biz
·ikinci tezi memnuniukla kabul edecektik, fakat ~ser sa-
hibinin yaptığı . gibi yaratma kelimesinden unsurların
bir synthı?se'ini anlamak mı. lazımdır? Unsurların ön-
.ceden me"vcut qulqnduğu yerde bu unsurlardan yapı·
.lacak sentez, miimkün olan sentezlerden biri olmak
BİYOLO)l V·E FİZİKO~ŞİMİ 47

Yalnız canlı şekillerin bu mutlak orijinalli-


,gı ve önceden· keşfolunmamazlığı fikrine karşı
zek3.mız olanca kuvvetle isyan eder. Hayatın te·
ldlmülü tarafından yuğrulan şekliyle zek3.mızın
esas fonkSiyonu, fiil ve hareketlerimizi aydınlat·
mak, eşya· ü'zerindeki tesirlerimizi hazırlamak,
muayyen bir halde birbirlerini takibedebilecek
elverişli ve elverişsiz olguları önceden keşfetmek·
tir. İmdi, billunduğu hal ve durum içinde önce-
den bilinen şeylere benziyenleri insiyaki bir
.surette ayıran bir zek§.J birbirine benziyen şeyle·
t'İ arıyor deıriektir, ta ki prensipi Olan . «tıpkı
tıpkıyı hllsıl eder» (le meme produit le meme)
-formülünü · tatbik edebilsin. Geleceğin önceden
keşfolunmasını halk duygusu da bu tarzda anladı­
ğı gibi Üim de aynı prensipi doğruluk ve açık­
lıkta mümkün olan en yüksek dereceye götü-
t"erek esas karakterini bozmamıştır. Pratik bil•
,gi gibi ilim de eşyadan ancak tekrarlanan ta-
rafları alıyor. Eğer bir şey Orijinal ise unu da
geçmişin aşağı- yukarı bir tekrar! olabilecek tafz.
da unSurlara ayı:rtyor ve ancak tekrarland!ğı sanılan
hasebiyle bilkuvve (virfuellement) mevcut demektir; bu
sentezi, insan zekılsına üstün bir zeki, mümkün olan
ihtimalleri arasından önceden keşfedebilir. Biz ise,, ter- "i
sine olarak, unsurların hayat alanında hakiki ve ayrı
bir mevcudiyetleri olmadığını sanıyoruz. Bizim burada
1'
unsur dediğimiz şeyler, zihnin bölünemez bir süreç 1'
{ processus) üzerindeki müteaddit görüşleridir: İşte bu- 1'
.i
nun içindir ki ilerleme, yahut süre ( durees)_de bir Önce~ 1,
ki hal ile ondan sonraki hal arasında ölçülme ve mu·
kayesesi kabil olmıyan kökten ( radical) bir imkan ( con- i

tingence} vardır

ıl
48 Y AR.A TICI TEKAMOL

yanı surenin etkisinden kurtulmuş farz olunan


bir şey
üzerinde çalışabiliyor. Bir tarihin mütevali
anlarında bulunan irca olunamaz ve geriye
dönemez kısımları g"öremiyor. Bunları tasadamak
için düşüncenin temel isteklerine cevap olan
ilm! alışkanlıklada ilgiyi kesmek, kendini zotla-
mak, zekinın tabii meylinin t~rsine gitmek Hlzım
geliyor. Felsefenin rolü: de işte burada oluyor.
Bunun içindir ki hayat, gözlerimizin önünde,.
önceden keşfolunamaz şekillerin sürekli bir ya-
ratması halinde istediği kadar te~amül etsin:
şeklin önceden keşfolunamamazlığı ve süreklili'
ğin sırf görünüşten ibaret olduğu ve bunların.
cahilliğimizi gösterdiği fikri surup gidiyor.
Bize denecek. ki duyularımıza sürekli bir tarih
gibi ·gelen şey mütevali hallere ayrılır: ori-
jinal bir hal intıbaını veren şey de, analiz
neticesinde, bilinen bii' ~lgunun unsurlarını teş~
kil eden cüzi olgulara müncer olur. Önceden
keşfedilemez dediğimiz şekil, eski unsurların ye- ·
ni bir düzeninden başka bir şey değildir. Bu
düzeni tilyin eden unsur sebeplerio heps~ yeni
düzen kabul ederek tekrarlanan eski sebepler-
- dir. Unsurların ve unsur se~eplerin bilgisi
de bunların bir toplamı, veya muhassalası
olan canlı şekli· önceden keşfetmeğe elveriş·
lidir. Olayların biyolojik taraflarını fiziko-
şimik -amill~rle hallettikten sonra, ic<ibederse,
fizik ve kimyanın üstünden aşarak, kütlelerden
moleküllere, atomlardan korpiisküllere gidecek,
ve nihayet güneş sitemi gibi astronomik. bir
BIYOLOJI V:B FIZIKO-ŞIM! 49

surette incelenebilecek bir şeye varac~ğız. Eğer


bunu inkar C'diyorsanız, rnekanizmin ilmi pren-
sipini tanımıyor, canlı maddeni~ diğer mad-
deler gibi aynı unsurlardan yapılmadığını indi.
olarak söylüyorsunuz. Biz de cevap olarak
diyeceğiz ki. ham madde ile organik maddenin
esasta aynı olffialarına itiraz etmiyo!uz. Burada
tek soru, canlı. varlık.lar dediğimiz tabii sistem-
lerin ilmin ham maddeden · soyut!adığı yapma
sistemlere benzetilmeleri icabedip etmediği ve
icabederse bunun daha çok ·tabii bi:r. sistem olan
k3.inatın bütününe benzetil.f!lesi Hizımygeldiğidir.
Hayat bir nevi mekanizm olsur.ı, peka-ıa. Fa,kat bu
mekanizm k3.inatın bütününden yapn:ıa olarak
ayrılahilen bir sistemin kısımları arasındaki rne-
kanİzın midir, yoksa hakiki bütünün rnekanizınİ
midir? Biz diyoruz ki hakiki bütün, pekala, .
hiç parçalanma kabul etmez bir süreklilik (conti-
nuite) olabilir: bu takdirde bizim bu bütünden
soyutlamayla çıkarttığımız sistemler hakiki par·
çalar değil, bütünden alınmış parça görüşler
olacaktır. Halbuki parça görüşlerin uc uca eklen·
mesiyle bütünün sentezini }ıapmak şöyle dursun~
ona başlanamaz bile; nasıl ki bir şeyin maddiliği
yeniden husule getiiiimiş olamaz. Hayatı fiziko ·
şimik olaylara irca etmek suretiyle çözmek iddiası
da bundan başka bir şey değildir. Organik yarat-
manın süreç (processus) lerinde .analizin, gittikçe
artan fiziko-şimik olaylar bulacağı şüphesizdir.
Kimyacı ve fizikçiler de bununla yetineceklerdir.
Fakat bundan hayatın anahtarını kimya ve fizik-
4
48 Y AR.A TICI TliKAMOL

yani sürenin etkisinden kurtulmuş farz olunan


bir şey üzerinde çalışabillyor. Bir tarihin mütevali
anlarında bulunan irca olunamaz ve geriye
dönemez kısımları g·öremiyor. Bunları tasadamak
için düşüncenin temel isteklerine cevap olan
ilmi alışkanlıklarla ilgiyi kesmek, kendini zorla·
mak, zekanın tabii meylinin tı;rsine gitmek ı azım
geliyor. Felsefenin rolii de işte burada oluyor.
Bunun içindir ki hayat, gözlerimizin önünde,
önceden keşfolunamaz şekilierin sürekli bir ya·
ratması halinde istediği kadar te~amül etsin:
şeklin önceden keşfolunamamazlığı ve süreklili'
ğin sırf" görünüşten ibaret olduğu ve bunların.
cahilliğimizi gösterdiği fikri surup gidiyor.
Bize denecek. ki duyularımıza sürekli bir tarih
gibi ·gelen şey. mütevali hallere ayrılır: ori-
jinal bir hal intıbaını veren şey de, analiz
neticesinde, bilinen bit olgunun unsurlarını teş·
kil eden cüzi olgulara müncer olur. Önceden
keşfedilemez dediğimiz şekil, eski unsurlarm ye- ·
ni bir düzeninden başka bir şey değildir. Bu
düzeni tayin eden unsur sebepterin hepsi yeni
düzen kabul ederek tekrarlanan eski sebepler-
dir. Unsurların ve unsur sepeplerin bilgisi
de bunların bir toplamı, veya muhassalası
olan canlı şekli· önceden keşfetmeğe elveriş­
lidir. Olayların biyolojik taraflarını fiziko-
şimik amiii~rle hallectikten sonra, iccibederse,
fizik ve kimyanın üstünden aşarak, kütlelerden
moleküllere, atomlardan korpüsküllere gidecek,
ve nihayet güneş sitemi gibi astronomik. bir
BIYOLOJI Y.B FIZIKO-ŞIMI 49

surette incelenebilecek bir şeye varac~ğız. Eğer


bunu inkar ediyorsanız, rnekanizmin ilmi pren-
sipini tanımıyor, canlı maddeni~ diğer mad-.
deler gibi aynı unsurlardan yapılmadığını indi.
olarak söylüyorsunuz. Biz de cevap olarak
diyeceğiz ki. ham madde ile organik maddenin
esasta aynı olmalarına itiraz etmiyo!uz. Burada
tek soru, canlı. varlık'lar dediğimiz tabii: sistem-
lerin ilmin ham maddeden · soyutladığı yapma
sistemlere benzetilmeleri icabedip etmediği ve
icabederse bunun daha çok 'tabii bir sistem olan
k3inatın bütününe benzetil~nesi Hizım, geldiğidir.
Hayat bir nevi rnekanİzın olsuı.ı, pekala. Fa,kat bu
mekanizm kfiinatın. bütününden. yapıı:ıa olarak
ayrılahilen bir sistemin kısımlan arasındaki me-
kanizm midir, yoksa hakiki bütünün ·mekanizmi
midir? Biz diyoruz ki hakiki bütün, pekili ii, .
hiç parçalanma kabul etmez bir süreklilik ( conti-
nuite) olabilir: bu takdirde bizim bu bütünden
soyutlamayla çıkarttığımız sistemler hakiki par-
çalar değil, bütünden alınmış parça görüşler
olacaktır. Halbuki parça görüşlerin uc uca eklen-
mesiyle bütünün sentezini jrapmak §Öyle dursun,
ona başlanamaz bile; nasıl ki bir şeyin maddiliği
yeniden husule getirilmiş olamaz_ Hayatı fiziko- 1

şimik olaylara irca etmek suretiyle çözmek iddiası 1

da bundan başka bir şey değildir- Organik yarat-


manın süreç (processus) lerinde .analizin, gittikçe 1

artan fiziko-şimik olaylar bulacağı . Şüphesizdir_ :1

Kimyacı ve fizikçiler de bununla yetineceklerdir-


Fakat bundan hayatın anahtarını kimya ve fizik- 1


4
50 YARATlCI TEKA.MÜL

ten beklemek Hizım geldiği sonucu hiç de çık­


maz.
Nitekim eğri bir çizginin çok küçük bir par-
çası hemen hemen düz 'bir çizgidir. Bu parça ne
kadar küçük alınırsa o nispette dü~ bir çizgi olur.
Hatta son haddinde ona hem düz, hem de eğri
çizginin bir parçasıdır denebilir. Nasıl ki eğri
bir çizgi kendi teğeti (tangente) ile her nokta-
da karışır, düz bir çizginin bir parçasından fark
olunamaz bir halde olur. <<Canlılık» da fizik·
ve şimik kuvvetler ile bu tarzda herhangi bir
noktada teğettir, fakat bu noktalar eğri çizgiyi
doğuran hareketlerin bu veya şu anlarında du-
raklar hayal eden bir zihnin görüşlerinden başka
bir şey değildir. Eğri bir çizgi düz çizgilerden
meydana. gelmediği gibi, .hayat da hakikatte fi.
ziko · şimik unsurlardan terekkübetmez.
Bir ilmin 'genel olarak yapabileceği en
kökcen ilerleme kazanılmış sonuçları yeni bir
heyete ( ensemb/e) sokmaktır, ve o sonuçlar
bu heyete gOre ·bir hareketin ·'devamı üzerinden
uzun fbılalarla alınmış enstantane ve hare-
ketsiz görüşler gibi olur. Mesela yeniletin ge-
ometrisiyle eskilerin geometrisi arasındaki mü-
nasebet bu mahiyettedir. Eskileriri geometrisi
tamamiyie· statikti, önceden tarif edilmiş şekiller
üzerinde çalışırdı. Yenilerio geometrisi ise bir
fonksiyonun değişimini yani şeklin çizdiği hare-
ketin temadisini inceler~ Vakaa kesinliği artırmak
için matematik metotlarırnızdan her türlü hareket
mülihazasını çıkarmak ~üphesiz mümkündür:

...
· '
BİYOLOJİ Y.E FlZlKO·SlMt sı

fakat şe~illerin tekevvününe hareketin Sokul-


masının yeni matematikten başladığı muhakkaktır.
öyle sanıyoruz ki biyoloji eğer konusunu mate-
matik kadar sıkı tutsaydı yeni matematiğin eski
geometriye sağladığı ilerlemeyi o da organik ci-
simlerin fiziko- şimilerinde vücuda getirirdi.
Fizik ve kimyanın inceledikleri kütle (masse)
ve moleküllerin tamamİyle sathi yer değiştir­
meleri, derinliklerde husulc gelen ve artık yer
değiştirme olmayıp şekil değiştirme olan hayati
harekete nispetle bir inüteharrikin durmasının
mekandaki hareketine nispeti gibi olacaktı. Şim­
diden sezebildiğimiz kadar diyebiliriz ki ha-
yati bir faaliyetin tarifinden fiziko - şimik
olguları tazaffimun eden bir sisteme geçecek bir
inceleme metodu, fonksiyondan bu fonksionun
türev (düive) ine, eğrinin denkleminden (yani
eğriyi doğuran devamlı hareket kanunundaıi) eğri­
nin enstantane yöhünü veren teğetin denklemine
giden ameliyeye az benzemiyecektir. Bu tarzda
bir ilim, bir transformasyon mekaniği olacak ve
bizim bugünkü yer değiştirme yahut hareket me-
.kaniği bu yeni p.ıekanik ilminin özel bir hali, sırf
kemiyet zemininde basitleştirilmiş bir izdüşümü
(mürtesemi) olacaktır. Bu tarzda bir tasımı sonu-
na kadar götürmekten maksat, tezimizin nerede
saf mekanizme yaklaştığını ve ondan nasıl ay-
rıldığını göstermek içindir.

Canlı bir varlığın cansız bir varlıkla


taklidedilmesi daha uzaklara götürülebilir. Kim-
ya yalnız organik sentezler yapmıyor, hücrenin

-- - _,.f"' r 0,...
t'P.S-"' -·~ı:tı;ı;lfi
.
50 YAR.ATICI TEKAMÜL

ten beklemek lazım geldiği sonucu hiç de çık·


maz.
Nitekim eğri bir çizginin çok küçük bir par·
çası hemen hemen düz 'bir çizgidir. Bu parça ne
kadar küçük alınırsa o nispette düz bir çizgi olur.
Hatta son haddinde ona hem düz, hem de eğri
çizginin bir parçasıdır denebilir. Nasıl ki eğri
bir çizgi kendi teğeıi (tangente) ile her nokta·
da karışır, düz bir çizginin bir parçasından fark
olunamaz bir halde olur. «Canlılık>> da fizik·
ve şimik kuvvetler ile bu tarzda herhangi bir
noktada teğetıir, fakat bu noktalar eğri çizgiyi
doğuran hareketlerin bu veya şu anlarında du-
raklar hayal eden bir zihnin görüşlerinden başka
bir şey değildir. Eğri bir çizgi düz çizgilerden
meydana. gelmediği gibi, -hayat da hakikatte fi.
ziko ~ şimik unsurlardan terekkübetmez.
Bir ilmin 'genel olarak yapabileceği en
kökten ilerleme kazanılmış sonuçları yeni bir
herete ( ensemb/e) sokmaktır, ve o sonuçlar
bu heyete göre ·bir hareketin ~devamı üzerinden
uzun fisılalarla alınmış eastaritane ve hare-
ketsiz görüşler gibi olur. Mesela yenilerio ge·
ometrisiyle eskilerin geometrisi arasındaki mü-
nasebet bu mahiyettedir. Eskileriri geometrisi
tamamiyıe- statikti, önceden tarif edilmiş şekiller
üzerinde çalışırdı. Yenilerio geometrisi ise bir \
fonksiyonun değişimini yani şeklin çizdiği hare· 1
ketin temadisini inceler. Vakaa kesinliği artırmak j
için matematik metotla~ımızdan her türlü hareket
mülihazasını çıkarmak şüphesiz mümkündür:
BIYOLOJI Y.E FIZIKO-ŞIMI 51

fakat şekillerin tekevvününe hareketin sokul-


masının yeni matematikten başladığı muhakkaktır.
öyle sanıyoruz ki biyoloji eğer konusunu mate-
matik kadar sıkı tutsaydı yeni matematiğin eski
geometriye sağladığı ilerlemeyi o da organik ci-
simlerin fiziko· şimilerinde vücuda getirirdi.
Fizik ve kimyanın incelediideri kütle (masse)
ve moleküllerin tamamiyle sathi yer değiştir­
meleri, derinliklerde husule geleri ve artık yer
değiştirme olmayıp şekil değiştirme olan hayati
harekete nispetle bir inüteharrikin durmasının
mekandaki hareketine nispeti gibi olacaktı. Şim­
diden sezebildiğimiz kadar diyebiliriz ki ha-
yati bir faaliyetin tarifinden fiziko - şimik
olguları tazammun eden bir sisteme geçecek bir
inceleme metodu, fonksiyondan bu fonksionun
türev (derive) ine, eğrinin denkleminden (yani
eğriyi doğuran devamlı hareket kanunundari) eğri·
nin enstantane yötlünü veren teğetin denklemine
giden ameliyeye az benzemiyecektir. Bu tarzda
bir ilim, bir transformasyon mekaniği olacak ve
bizim bugünkü yer değiştirme yahut hareket me-
·kaniği bu yeni mekanik ilminin özel bir hali, sırf
kemiyet zemininde basitleştirilmiş bir izdüşümü
(mürtesemi) olacaktır. Bu tarzda bir tasımı sonu-
na kadar götürmekten maksat, tezimizin nerede
sif mekanizme yaklaştığını ve ondan nasıl ay-
rıldığını göstermek içindir.

Canlı bir varlığın cansız bir varlıkla


taklidedilmesi daha uzaklara götürülehilir. Kim-
ya yalnız organik sentezler yapmıyor, hücrenin

- t ~. •'.f!l\1:1'~
__ .. n>.s.,.o
52 YAR:ATICI TEKAMOL

doğrudan doğruya bölünmesi ve protoplazmik


dolaşım gibi bazı taazzuv olgularının dış şekil­
Ieri 'de suni bir surette yapılabiliyor. Biliyo-
ruz ki hücrenin protoplazması keİıdi zarfı içinw
de türlü hareketler yapıyor. Hücrenin doğrudan
doğruya bölünmesi denilen şey de son derece
karmaşık ameliyelerle oluyor; bu aineliyelerin bir
kısmı nüve (noyau) yi, diğeri cytoplasma'yı
ilgilendirir. Bu sonuncular nüvenin yanında küçük
bir cismi muhiti ( corps spberique) olan centro-
same'un ikiye bölünmesiyle başlar. Bu suretle
elde edilen iki centrosome birbirlerinden uzak-
Iaşır, ilk nüveyi esas olarak terkibeden iplikçik
(tilameııt) in kopmuş ve çifteleşmiş parçalarını
kendilerine çekerek iki yeni nüve teşkil etmeğe
başlar ve bu nüvelerin etrafında ilk hücrenin
yerinıe geçen iki yeni hücre teşekkü( eder. f
imdi, bu arneliyelerin ancak bazıları büyük çiz- r
gilerinde ve dış görünüşlerinde taklit olunabil- i
miştir. Pek ince döğülmüş bir parÇa şeker, yahut 1
tuzun içine çok durmuş bir zeytinyağı katılır ve
bu halitanın bir damlası mikroskop altında ince-
lenitse petek halinde, bazı teoricilere göre de
protoplazmaya benziyen, ve içinde protoplazmik
dolaşımı çok hatırlatan hareketli bir yosunun
teşekkül etmiş olduğu görülür [ı}. Eğer
aynı c.insten olan bir yosundaki deliklerden
birinin havası çıkartılırsa, nüveni~ bölünmesine
[1] Bütschli, Untersuchungen über mikroskopiche
Schiiume und das Protoplasma, Leipzig, 7892, 7 inci
kısım.
BIYOLOJI VE FIZIKO-ŞIMI 53

müncer olmak için centrosome'ların etrafında


teşekkül eden çekim koniği gibi bir koniğin
be!irdiği. görülür [1}. Hatta tek hücreli bir or-
ganizmanın, hiç olmazsa bir «amip» in dış bare~
ketlerine varıncıya kadar bütün hareketlerinin
mekanik bir tarzda açıklanabileceğine inanılır.
«Amip» in bir su damlası içindeki hareketleri de_
hava akınına karşı kapı ve pencereleri açık, bir
odada uçuşan toz zerrelerinin hareketlerine
benzetilir. Amip, içinde bulunduğu sudaki
eriyebilir bazı maddeleri, kütlesiyle hiç dur-
madan emer ve buna karşılık başka birtakım
- maddeler bırakır: mesamatlı bir bölme ile
ayrılmış iki kab arasındaki mübadeleye benzi-
yen bu daimi mübadele küçük organizmanın
etrafında hiç d~rmada·n değişen bir kasırga
yaratır. Mekanistlere göre «amip» in çıkarır
gibi göründüğü uzantılar hayvan tarafından çı­
katılmaktan ziyade ·çevrenin yaptığı bir nevi çe·
kim ve imtisastan ge~ir [2}. Mekanizm teorisinin
hayvaniara bu suretle yapılan tatbikı gitgide
i~erletilerek daha karmaşık hareketlere, nıesela
Infusoire'ların titrek tüyleri - ki bunların mu·
vakkatlikten çıkarak daimileşmiş uzantılar olması
l'
ihtimali vardır - ile yaptıkları faaliyetlere ka-
dar ·teşmil edilmiştir.
[1] Rhumbler, Versuch einer mechanischen Erkla.~
rung der indirekten Zell·und Kerntiheilung ( Roux's
Archiv. /896). .
[2] Berthold. Studien iiber Protoplasmamechanik,
Leipzig, 7886, S. 102. Gf. Le Dantec'in "ThJorie nou~
velle de la vie,, (Par·s,· 1896, S. 60, adlı eserinde teklıf
edilmiş olan izah.
54 YARA TJCI TEKAMOL

Yalnız bu tarzdaki mekanik şema ve açıkla­


maların kıymetlerinde ilimierin birleşmiş olma·
. ları Hizımdır. Hatta kimyacılar göstermişlerdir ki
ilim, şimdiye kadar, tamamiyle organikle§miş ci-
simleri şöyle dursun, organik cisimlerin bile an·
cak hayati faaliyetlerinin bıraktıkları tortuyu
terkibedebilmişler, asıl faal ve plastik cevherler
asla terkibedilememiştir. Zamanımızın en belli-
başlı biologlarından biri dokularda aııagenese
ve catagenese adlarını verdiği· birbirlerine zıt
iki türlü olay. görüldüğünde ısrar etmişlerdir.
Anaglmetique enerjilerin rolü, inorganik ci-
simleri emmek ve özürolerne vasıtasiyle aşağılık
enerjileri kendi seviyelerine çıkarmaktır. Özüm-
leme. büyüme, doğurma istisna edilirse hayatın
işleyişi, bilikis, catagenetique bir düzendir, yani
eneqının }rükselmesi değil, alçalması olayı­
dır. Fiziko-şiminin kavradığı olgular yalnız bu
catagenetique düzende onlar, yani diri kısım­
lar değil, ölü kısımlardır [ı}. Birinci nevi ol-
gular tam minasiyle anagenetique olmasalar
bile fiziko-şimik analize gelmemektedir. Proto-
plazmanın dış yüzünün yapma olarak taklidedil-
miş olmasına gelince, cevherin fizik yapısı he~
nüz tesbit edilmeden bu taklide teorik hakiki
bir önem verilebilir mi?.. Protoplazmayı yeni-
den terkibetmekten ise bugün için daha az
bahsolunabiiir. Hisılı, «amip» in hareketlerini ve
hele bir «lnfusoire>> ın faaliyetlerini fiziko- şimi
[1] Cope, The primary factors of organic evolution
Chicago. 1896. S. 475 - 484
BIYOLOJI V·E FiziKO-ŞIMI 55

ile açıklamak, bunları yakından incelemiş olan·


ların çoğuna imkinsız görünmekte ve psikolojik
bir faaliyetin izini göstermektedirler { 1}. Da·
ba enteresanı şu ki: histoloji (dokubilim) olay·
larının derin incelemeleri her şeyi fizik ve kim-
ya ile açıklamak temayülünü kuvvedendirecek
yerde çok kerre zayıflatmaktadır. Histoloji alimi
E. B. Wilson, hakikaten fevkalide olan eserini
şu cümle ile bitiriyor: <<H3.sılı hücre incelemele-
ri inorganik aıemi hayatın en aşağı şekillerinden
ayıran biiyük boşluğu daraltacağına daha ziyade
geniş: etti>> { 2}. ·
Kısasi, canlı varlığın sadece fonksiyonuna
ait faaliyetleri ile uğraşanlar fizik ve kimya
biyolojik süreç (processtls) !erin anahtarını vere-
cek sandılar {3 }. Halbuki onların canlı v~rlıkta
bilhassa uğr~ştıkları şey, bir karni (cornue) de
[1] Maupas, Etude des lnfusoires cilids (Arch. de
Zoologie expbimentale, 1883), Bilhassa 47,491, 518, 549,
sahifeler. - Pe. Vignon, Recherches de cytologie gini-
rale sur les ipithiliums, Paris, 1902, s. 655. - Infu-
saire'in karakteri ve tropisme fikrinin tenkirli hakkın­
da Jennings tarafından yapılmış olan derin ve nüfuzlu
bir inceleme (Contributions to the study of the be-
havior of lower organismııs, Waşington, 1904.) Jennings'-
in tarif ettiği gibi (s. 237-252) bu aşağı hayvanların «dav-
ranış» tipi itiraz götürmiyecek psikolojik bir mahiyet-
tedir. ·
[2] «The study of the cell has on the whole see-
med to widen rather than to narrow the enormous gap
that separates even the lowest forms of life from the
inorganic world.» (E. B. Wilson. The cell in develop-
pement and inheriance, New-York, 1897, s. 330.
[3] Dtistre, La vie et la mort, s. 43.
il
'i
·1
56 YAR,ATICI TEKAMOL

olduğu gibi, daima tekerrür eden olaylardır.


ı ı.
Fizyolojinin mekanistik temayülleri de kısmen
bununla anlaşılır. Halbuki buna karşılık dikkat·
lerini canlı dokuların ince yapısı ve bunların
tekevvün ve tekilmülleri üzerine dikmiş olan his·~
toloji alimlerinden başka ernbryon'un tekevvü-
nün~ inceliyenler ile biyologlar, karainin yalnız
muhtevası ile değil kendisi ile karşılaştılar, ve
gördükleri bu karnİ, hakikaten bir tarih teşkil
eden emsalsiZ arnelierin · imtidadı boyunca kendi
şeklini kendi yaratıyor. Hayati faaliyetlerin fizi.
ko·şimik karakterine fizyoloji alimleri kadar
memnunlukla inanmakta~ uzak kalanlar da bun-
lardır.

Doğrusu aranırsa bu tezlerden hiçbiri, yani


ne ilkel bir organizmi kimyevi olarak yapmak
inikiloını tasdik eden, ne de inkar eden tez
davalarını ispat etmek lçin tecrübenin otorite-
sini i!Cri siiremezler. Çünkü hiçbiri tecrübe ile
tahkik edilecek gibi değildir. İlimde canlı mad·
deyi kimyevi bir surette terkibetmeğe doğru
.henüz hiçbir adım atılmamıştır. O halde, birinci
iddia tasdik edilemiyeceği gibi ikinci iddia da
-edilemez? Zira bu olgunun imkansızlığını tecrübe
ile tspat edebilecek hiçbir vasıta yoktur. Tabiat
"tarafından kapanmış bir sistem olan canlı varlı­
ğı, ilmimizin yapma olar3.k ayırdığı sistemlere
niçin benzetmiyeceğimiziiı teorik sebeplerini yu-
karda göstermiştik. Vakaa, «amip» gibi ·pek az
tekamül etmiş ilkel bir organizmadan bahsolun·
duğu zaman gösterdiğimiz teorik sebepler eski
,r,,
i
"
l
ıi
KÖİCTEN MEKANİZM 57

kuv~etlerii1i muhafaza etmiyeceklerdir; bunu tak·


dir ediyoruz, fakat buna karşılık düzgün bir sıra
1
istihaleler geçiren daha karmaşık bir organizma
mülahaza edildiği zaman bu teorik sebepler büs-
bütün kuvvetlenmektedir. Süre, canlı varlığa iz.
lerini bıraktığı nispette organizmalar, bu izleri
almıyan halis ve basit bir mekanizmden o
derece açıkça ayrılırlar. Hele hayatın en aşağı
şekillerinden en yüksek şekillerine kadar olan
tam tek3.mülün, parçalanmaz bir tarih halindeki
mahiyeti düşünülürse gösterdiğim teorik se·
beplerin kuVveti svn derece artar. Bunun için
biz tek3.mül hipotezinin mekanizm görüşüne
genel olarak akraba çıkartılmasmı anlamıyoruz.
Bunu söylemekle o görüşü matematik ve kesin
olarak reddettiğimizi de iddia etmiyoruz: fakat
tekilmül teorisine daha halisane yer!eşi!diği za·
man, bizim anladığımız mahiyetteki süre mül3.·
hazasından çıkardığımı~ ve me~ı;:anizme karşı biri~
cik mümkün gördüğümüz ret, bize kalırsa, daha·
ziyade kesinlcşir, ve o nispette gerçek olur. Bu
nokta üzerinde durmamız icabediyorsa da yolu~
na koyulduğumuz hayat görüşünü evvela daha
açık tilbirlerle gösterelim.

Zihnimizin •bütünden yapma olarak ayırdıgı


sistemler için mekaf:1istlerin yaptıkları açıklama·
ların elverişli olduğunu söylemiştik. Fakat bütÜ·
nün kendisi ve tabii olarak bütün' şeklinde vü_,
cut bulmuş sistemlerin tecrübe ile tahkik edil·
meden önce, rnekanikle açıklanmaları kabul edi·
lecek gibi değildir; çünkü bu takdirde zaman
58 YARATICI TEKAMüL

denilen şey lü:zumsuz, faydasız hatta realitesiZ


bir şey olarak kalır. Mekanik açıklamaların esası,
filhakika, geleceği ve geçmişi hale tabi olarak
hesap olunabilir gibi mül3haza etmek, bütünün
ezelden mevcut olduğnnu iddia etmektir. Bu hi·
poteze göre geçmiş ile hal ve gelecek insanü.stü
bir zeka .için bir anda görülebilir ve hesabedi·
lebilir bir mahiyette .olacaktır. Mekanik açıkla·
maların üniverselliğine ve objektifliğindeki ku-
sursuzluğuna inanan 3.1imler, bilerek bilmiyerek,
işte bu çeşit bir· hipotez yapmışlardır. Daha Lap-
Iace bunu olanca açıklığiyle şöyle. ifade etmişti:
<<Tabiatı canlandıran bütün kuvvetieric onu ter~
kibeden varlıkların karşılıklı durumunu muay·
yen bir anda bilen bir zek3. bu durumları ma·
tematik bir analiz altına alabilecek kadar da
geniş olursa k3.inatın, ·en büyük cisimlerinden
en küçük zerresine kadar, bütün hareketlerini
bir formül de toplıyabilit; o halde ki bu zekil
için kesinlikle bilinmiyecek· bir şey . kalmıyacak,
geleceği de geçmiş gibi halde görecektir» (1}.
' Du Bois - Raymond da: «Dünyanın evrensel
sürecinin matematik tek bir förmülle ve bü-
tün atomlarının. her andaki hız ve yönünü
gösterecek hemzaman diferansiyel denklemlerin
tek bir sistemiyle tabiat bilgimizin ifade oluna-
cağı bir s-eviyeye varması tasavvur olunamaz bir

[1] L~~;place, Introduction 8. la theorie analytique


des probabilites (CEuvres comp!Ctes, eilt 7, Paris
1886. s. VI.)
ı
1
ri
KÖKTEN MEKANlZM 59
'

şey değildir» diyor [ 1 }. Huxley dahi aynı fikri


daha somut olarak ifade eder: «Eğer tekimülün
esas fikri doğru ise, yani canlı ve cansız bütün
dünya ilk nebülözlük zamanından beri molekül·
lerde mevcut kuvvetl~rin muayyen kanunlara
göre viikı olan karşılıklı tesirlerinin bir muhas~
salası ise dünyanın daha ilk nebülöz :ileminde
bugünün mekni olarak (potentielleınent) mevcut
olduğu muhakkaktır; o halde nebülöz alemin·
deki moleküllerin hassalarını bilen oldukça kuv·
vetli bir zekii, faraza Büyük Britanyanın 18 6 8
de yaşıyan favna ( faune) sının halini, soğuk bir
kış günün_de insan nefesinin alabileceği hal kadar
kesinlikle önceden bilebilir». Gariptir ki bu kabil
bir doktrinde de gene zamandan bahsolunuyor,
zamaq keliİı:ı~si kullanılıyor, fakat zamanın ma·
hiyeti hiç düşünülmüyor. Zaman mademki buta·
da da hiçbir tesirde bulunmuyor ve hiçbir şey
yapmıyor, o halde biçbir şey değildir. Kökten
rnekanİzın denebilecek olan bu doktrinde bir me·
tafizik bulunuyor, ve bu metafizikte bütün realite
ezelden mevcut oluyor ve bu tealitedeki ziihiri
süre,' bütünü birdenbire hilmiyen bir zekinın
sadece aczini ifade ediy-or. Halbuki şuurumuz
için süre, bundan büsbütün başka bir şey, en az
tartışma götüren bir tecrübemizdir. Onu tersine
doğru akıtılamıyacak ve geriye döndürülemiye-
cek bir akış gibi duyuyor; varlığımızın temeli
ve müna~ebette bulunduğumuz şeylerin özü oldu-
[1] Du BÔis-Raymond, Ueber die Grenzen des Na-
turkennens, Leipzig, 1892.
60 YARATIC! TEKAMOL

ğunu kuvvetle duyuyoruz. Yazık ki evrensel bir


matematiğin manzatası gözlerimiz önünde boş
yere parlatılıyor, halbuki tecrübemizi hiçbir sis-
temin ihtiyaçlarına feda edemeyiz, kökten rneka-
nizınİ de işte bunun için redded~yor:.ız.
Kökten finalizme gelince, bunu da kökten
mekanizm kadar kabul ediiemez görüyoruz. Bili-
yoruz ki finalite doktrini, mesela Leibniz'de gö-
rülen son dereceye vardırılmış şeklinde eşya ve
varlıkların ezelden mevcut bir programı gerçek-
leştirmelerini gerektiriyor. Fakat k3.inatta önce-
den bilinemiyecek hiçbir şey, hiçbir icat, hiç-
bir yaratma yoksa zaman denilen şey burada da lü-
zumsuz ve faydasız demektir; çünkü, rnekanİzın
doktrininde olduğu gibi, burada da her şeyin ezel-
de1l mevcut olduğu farz ediliyor ki bu tarzda-anlaşı­
lan bir finalizmaya tersine çevrilmiş bir mekanizm
diyebiliriz. Çünkü bu da ilhamını aynı postular'tan
alıyor, şu farkla ki "eşyanın tamamiyle zahiri olan
tevalisi boyunca aldığımız malıdut idraklerin
akışında bize yol gösterdiğini iddia ettiği ışığı
arkaılııza koyacak yerde önümüze koyuyor; gele-
. ceğin cazibesi yerine geçmişin içtepi (impulsion)
sini koyuyor. Fakat burada da olayların teva]isi
ile akışı sadece bir görünüşten ibaret kalıyor.
Meselfı Leibniz'in doktrinindeki zaman, b~şeri
bakımdan rölatif, müphem hir idrake varıyor,
eşyanın aslına nüfuz eden bir zihin için dağı·
lacak bir sis gibi kalıyor. Bununla beraber,
finalizm, mekanizm gibi sınuları kesin ve belli
bir doktrin değildir, istenilen şekli alabilecek
KÖKT~N MEKANİZM 61

gibidir. Mekanizm felsefesi ise ya alınacak veya


bırakılacak gibidir. Eğer en küçük bir· toz zer-
resi mekanik ilminin önceden bilemiyeceği dere-
cede mahrek (tra;ectoire)inden azıcık ayrılır ve
kendiliğinden hareket etmenin en küçük bii-
emaresini gösteritse bu felsefenin bırakılması ıa~
zım gelir. Finalizm doktrini ise, tersine;· ke-
sin olarak hiçbir zaman bırak.ılamaz, bir şekli
bırakılsa bile alınacak başka bir şekli kalır.
Prensipi esasen psikolojik olduğu için 'de çok liis-
tiklidir, istenildiği tarafa· o kadar çekilebilir ve
bu itibarla o kadar geniştir ki slıf mekanizm
i
doktrini birakıldığı dakikada finalizm doktrinin- 1

den bir şey muhakkak kabul edilmiş olur. Bu-


rada ortaya atacağımız tez işte bunun için fina- li
Iizm doktrinine bir dereceye kadar herhalde 1'~
iştirak edecektir. Şimdi bu doktrinden neyi alıp l
neyi bırakmak istediğimizi açıkça gösterebiliriz. 'ı ,
Hemen söyliyelim ki Leibnizvari finalizm
son derece ufaltılarak daraltıldığı zaman bizce 'ı·'
j'


yanlış bir yol tutulmuştur. Bununla beraber fi. :.ı

nalite doktrininin tuttuğu yol budur. Bütün ola-


rak alınan k3.inat eğer. bir planın gerçekleşmesi
ise bunun ampirik bir surette gösterilemiyeceği ı
i,ı.
pek güzel hissedilir. Yine hissedilir ki böyle bir l ı,

pHi.n organikleşmiş dünya için müdafaa edilse 1'


.,\'

bile bu dünyada her şeyin ahenkli olduğunu '1


ispat etmek pek kolay değildir. Bunu olgulara
sorarsak onlar da aynı şeyi söyliyeceklerdir. Me-
sela tabiata bakarsak canlı varlıkların birbirle- .
rine musaHat olarak yaşadıklarını, olguların ve
6%. YAR.ATICI TEKAMÜL

tabiatın neresine baksak düzenin yanında düzen-


sizlik, ilerlemenin yanında gerileme olduğunu gö-
rürüz. Yalnız denilecek ki ne. madde, ne de hayatın
bütün~nde görülemiyen ahenk acaba ayrı ayrı
alınan organizmala!da yok mu? Mesela her orga-
nizmada hayran olunacak bir iş bölümü, organlar
arasttlda barikah bir dayanışma, sonsuz bir kar-
maşıklık içinde mükemmel bir intizam görülmü-
yor mu? Ve bu manada canlı varlıklar, cevher-
lerinde bulunan bir planı gerçekleştirmiyorlar mı?
Bakılırsa bu tez eski finalite tezini esas itiba-
riyle daraltınaktan başka bir şey değildir. Bura-
da canlı varlıkların birbirleriyle dayanışmış oldu-
ğu fikrini taşıyan dış (externe) bir finalite
doktrini vakaa kabul edilmiyor, hatta onunla alay
bile ediliyor: otların inekler için, kuzunun kurt
için vücut bulmuş olduğunu farz etmek saçmadır,
deniyor; fakat buna karşılık bir iç (interne)
firialite .vardır;
her varlık kendisi için vücut
bulmuştur; her parça bütünün büyük menfaatiyle
dayanışmış ve bir amaca göre duyarlıkla yoğ­
rulmıiştur, deniliyor. İşte uzun zamanla:.t klisik
bir hale gelmiş olan finalite görüşü budur.
Finalizm burada canlı bir varlıktan fazlasını
kucaklıyamıyacak derecede daraltılmıştır. FinaHz-
min bu suretle daraltılması şüphesiz kendisine
inditilecek yumruklara daha az yer bırakmak
için olacaktır.
Hakikatte ise buna daha çok maruz olacak
bir hale gelmiştir. Bizim tezimiz de her ne ka-
dar pek kökten görülebilirse de finalite ya dış-
sa!dır, yahut hiçbir şey değildir. ·
KÖKTEN FlNALlZM 13

Filhakika en karmaşık ve en ahenkli olan i


bir organizmaya bakalım. Diyorlar ki buradaki i
unsurların hepsi bütünün büyük menfaatine ça- .i
lışırlar. Peki13, fakat unutmıyalım ki bu unsur-
ların her biri bazı hallerde birer organizma ola-
bilir ve bu küçük organizmanın mevcudiyetini bü-
yük organizmanın hayatına tabi kılmakla dış bir
finalite prensipi kabul edilmiş olur ki daima
iç bir finalite görüşü bu suretle kendi kendini
yıkmış olmuyor mu? Bir organizma, kendi he-
saplarına yaşıyan dokulardan mürekkep olduğu
gibi dokuları yapan hücrelerin de 'bir nevi istik-
lilleri vardır. Ferdin bütün Unsurları ona tama..
miyle bağlı olsalardı bu unsurlarda organizmalar
görmek reddoluoarak organizma ismi sadece fer-
de saklanır ve ancak o zaman bir iç finaliteden
bahsolunabilirdi. Fakat herkes bilir ki bu unsur-
lar hakiki bir muhtariyete sahip olabiliyorlar.
Mesela kendilerini hesliyen organizmaya saidıracak
kadar istiklillerini ileri götüren fagositleri ve
<<somatique~> hücreler yanında kendilerine mah-
sus hayatları olan «germinale>> hücreleri bir ta-
rafa bırakalım, sadece harap olmuş bir dokunun
yenileşme olgularını zikretmek kifayet eder: bu-
rada bir unsur, yahut bir küme unsur... nor-
mal zamanlarda küçük bir yer tutmuş, tibi ve
özel bir fonksiyondan başka bir şey yapmaz gö-
rünürken birdenbire çok daha fazla şeyler yapı­
yor ve hatta bazı hallerde kendilerini bütünün
dengi gibi tuttukları bile oluyor.
ı
Vitalist teorilerin uğradıkları engel işte bu- ll
radadır. Bu teorileri herkesin yaptığı gibi biz
ji
YA!tA TICI 'I'lllUMOL

de suale sualle cevap veriyorlar, diye muaheze


·edecek değiliz. Hayati prensip (principe vitale) i
1
dedikleri bir prensiple vitalistlerin büyük bir şey
izah• etmedikleri şüphesizdir; fakat bu prensipin ce-
ha1etiıniz üzerine asılmış ve icabında hiç olmaz~
sa bunu hatırlatabilecek bir yafta hizmetini gö-
ren bir iyiliği olduğu muhakkaktır (I]; halbu-
ki mekanizm felsefesi bunu onutturmak istiyor.
Fakat hakikat şu ki vitalizmin durumunu en
çok güçleştiren olgu, ne içten gelen saf bir
finalitenitı, ne de mutlak surette ayrılmış
bir fetdiyetin tabiatte olmamasJdır. Fetdin
sentezine giren organikleşmiş unsurların da
birer f~r.di}retleri vardır; ve eğer fert, kendi ha-
yati prensipine sahip olmak zorunda ise bunlar
da ayrı ayrı kendi hayati prensiplerini istiyecek-
lerdir. Hatta ,ferdin kendisi bile tamamİyle müs-
takil, diğer bütün varlıklardan tamamİyle ayrıl-

[il Çağdaş Yeni-Vitalizmde filhakika gösterilecek


iki cihet vardır: Burada bir taraftan halis rnekanizmin
yetmezliği tasdik ediliyor, v~ bu t~sdik mesela Driescb
ve Reinke gibi alimlerden gelirse büyük bir otorite olu-
yor;. diğer taraftan bu Vitalizmin üstüne {Driesch 'in
«entelechies» si, Renke'nin «dOminanies» ları vesaire
gibi) hipotezler koyuyor. Bunlardan en enteresanı mu·
hakkak ki,_ birinci kısmıdır. Driesch'in şu güzel etütleri-
ne bakınız: (Die Lokaliscttion morphogenetischer Vor-
günge, Leipzig, 1889; Die organisehen Regulationeilp
Leipzig, 1903. Naturbegriffe uTi.d Natururteile, Leipzig
1904. Der Vitalismus als Geschichte und als Lehre,_
Leipzig, 1905) ve Reinke'nin: (Die Welt als That, Ber-
lin 1899; Einleitung in die theoretische Biologie, Beriint
1901. Philosophie. der Botonik, Leipzig, 1905).
KÖKTEN FİNALlZM 6S

mış değildir ki ona kendine mahsus bir «haya-


ti prensip>> bağışlıyabilelim. Ezcümle yüksek bir:
omurgalı ( vertebre) nın organizması, bütün orga-
nizmaların en çok ferdileşmişi olmakla beraber-
o da anasının vücudundan 'bir parça 'Olan yu-
murtacık ( ovule) la babasının· vücudundan bir·
parça olan spermatozoidin teşkil ettiği bir yu-
murtanın gelişmesinden vücut bulmuştur; ana
ve b~banın cevh&lerini taşıyan bu· yumurta (ya··
ni telkih edilmiş yumurtacık) da bunlar arasın-·
1 da hakiki bir şitazeden başka bir şey değildir;:
·ferdi organizma bir insan olsa bile bu da ana
ve babanın çiftleşm,iş vücutları üzerinde çıkmış.
bir tomurcuktan ibarettir. O halde ferdin hayati
prensipi nerede başlayıp nerede bitiyor? Gitgide.
en uzak atalara kadar çıkarak bunların her·
biriyle ve hayat ağacının kökünde olduğu şüp­
hesiz bulunan o küçük protoplazmamsı pelte·
kitlesi ile tesanütlü bulunuyor. İlk ata ile bir de-
receye kadar yekvücut olan hayat prensipi bu
atadan gelen bütün soylada aynı· derecede müte-
sanit oluyor. Bumanadaki hayati prensip denebilir
ki bütün canlılara görünmez bağlarla bağlı ola-
rak kalıyor. Ö halde finaliteyi canlı varlığın fert: i
liliğinde daraltmak iddiası boştur. Eğer hayat·
'ilı
aleminde bir finalite varsa bütün hayatı görün-
mez tek bir sarışta kucaklıyan bir finalite ola- 'l
caktır. Bütün canlılarda müşterek olan hayat,.
şüphesiz, birçok insicamsızlıklar ve birçok boş·
luklar gösterdiği gibi her canlı varlığın ferdileş­
mesine hiç meydan verıniyecek dereced.e matematik
s.
66 YARATlCI' TEKAMÜL

olarak biı- de değildir. Bununla beraber bir


tek bütün teşkil etmekten de geri kalmamıştır; o
halde ya finalitenin basit ve saf inkiirına gitmek,
yahut bir -organiz~anın -parçalarını o organiz.
manın· yalnız kendisiyle değil,.:canlı her varlığı
diğer bütün varlıklarla tesanütlendiren hipotezi
almak ıazımdır.
Kısası~ finalite; ufaltılıp daraltılmakla daha
kolay kabul .edilecek gibi değildir. Bunun için
hayatın içinde saklı bir finalite tasarlıyan hipo-
tez ya toptan atılmalı;yahut büsbütün başka bir
minada ta dil- .edilmelidir.
-Gerek kökten finalizinin ve gerek kökten
meka9-izmin. hataları, zekiimız için tabii olan bazı
· kavramların tatbikını çok uzaklara götürmeleri-
dir. Biz esasen' ancak bir şey yapmak için düşünü­
rüz. Zekamız da iş kalıplarına göre yoğrulmuştur.
Düşünce bir lüks, iş bir zariırettir. İş yapmaK
kendimize bir amaç göstermekle başlar, bunun
için bir plan yapar, planı gerçekleştirecek me·
kanizmaiıın öteberisine sonra , geç~riz. Bu da
nelere önem verip neler~ hesaplıyacağımızı bil-
melde oliır. Bunun temıoı için ileriyi gör-
memize yarıyacak benzerlikleri tabiattan bulup
çı!>armak lazımdır. O halde bilerek veya bilmi·
yerek kozalite kanunu tatbik edilme~ icabeder. ~~
Fazla olarak, yapıcı kozalite fikri kııfamıza kuv-
vetle yerleştiği~ nispette mekanik bir kozalite
şeklini alır. Bu son münasebet de ne kadar
kesin bir zaruret ifade ederse o kadar matema-
tik olur. Matematikçi olmak için zekamızın mey-
'
1,
BİYOLOJİ VE F·ELSEFE 67 ı
ı
lince gitmekten başka bir şeyin 13.zııiı . olmaması ıl
bu sebeptendir. Bu tabii matematik meyli, diğer !ıl
taraftan; aynı sebepleri aynı neticelere bağlamak
li'
yolundaki şuurlu alışkanlığımıiın gayrişuuri bir
desteğinden başka bir şey değildir; ve bu alış­
kanlığın beylik konusu meraının ilham ettiği
işlere kılavuzluk etmek, yahut- yine aynı şey­
l
ı
bir örneği11 yapılmasına elverişli hareketleri ida-
re etmektir; biz geometrid , doğduğumuz gibi
zanaatçı (artisan) olarak doğuyoruz, hatcl. zanaatçı
olduğumuz için geometriciyiz. İnsaiı zekfısı, beşeri
işlerin ihtiyaçlarına göre yoğrulmuş olduğu
için· hem maksatla, hem de hesapla ve_ vasıta­
ları bir gayeye uyduraraktan ve gittikçe geomet-
rileşmiş bir mekanizmin· tasarlamalariyle çalışır.
Tabiat ister matematik kanunlarla ·idare olunan 1

büyük bir makine gibi düşünülsün, ister bir


planın gerçekleşmesi gibi görülsün, her iki hal- 1
de de zekanın birbirlerini tamamlıyan ve baş­
langıçları aynı hayati zaruretlercle. bulunan iki
l!ı
ten;ıayülü, yani· geometricilikle zanaatçılık so-
nuna kadar takibe_çlilmiştir. _
Bunun içindir ki kökteri finaliim, kökten
mekanizme birçok noktalarda pek yakındır. Bu
doktrinlerin ikisi de varlıkların akışında, yahut da
sadece hayatın gelişmesinde şeklin önceden keşfedi·
lemez bir yaratılmasını görmekten kuşku lanırlar.
Mekanizm doktrini rtalitede ancak birbirlerine
benzer taraflara, yahut tekrarlara bakar; . ve ta-
biatta «tıpkı, tıpkıyı hasıl.eder>> ·den başka bir
1 kanun olmadığı meylinin esiri' kalır. Tabiattald
68 Y AR.ATICI TEKAMÜL

geometri daha iyi meydana çıktıkça da bir şeyin


kendi kendini yaratması daha güç kabul edilir.
Bunun için önceden keşfedilmemezliği geometrici
olmamız haysiyetiyle istemeyiz. Fak~t artist olma-
miz haysiyetiyle de muhakkak ki kabul ederiz,
~ünkü sanat yaratmayla yaşar, bu da kendi ken-
dini yaratabileceğine dair içten bir inanışı gerek-
tirir. Yalnız fayda gözetıniyen sanat, fayda gö·
zetmiyen halis düşünce gibi, bir lükstür. Biz
artist olmadan önce zanaatçıyız, ve ne kadar
ilkel olursak olalım, her zaman, benzerliklerle
tekrarlar, emsalini yapmak istediğimiz öınek­
ler üzerinde çalışırız. lcadettiğimiz zaman bile
bilinen unsurları: yeni bir ·düzene koyar, veya
koymayı tasarlarız. Bunun prensipi de: «tıpkı yı
elde etmek için tıpkısına sahip olmak Hizımdır»
formülünde toplanır. Kısası: finalite prensipinin
kesin tatbikı, mekanik kozalitenin prensipi gibi,
«her şey ezelden mevcuttur» soiıucuna varır. Bu-
rada her iki prensip kendi dilleriyle aynı şeyi
söyler, çünkü aynı ihtiyaca cevap'tırlar.
İşte bunun içindir ki zamanı tamamiyle boş
ve yazısız bir levha yapmakta uzlaşmışlardır; Ha·
kiki süre ise varlıkları dişliyen -ve üzerinde dişleri·
niri izini bırakan bir zam"andır. Eğer her şey za-
manın içinde ise her şey içten içe değişecek ve
. somut bir realite ayriiyle asla tekerrür etmiyecek-
tir. O halde tekerrür yalnız soyutta mümkündür:
tekrarlanan şey duygularımız ve bilhassa zeklimızın
tealiteden ayırdığı. şu veya· bu taraftır, zekimızın
bütün çabalamalarını üzerinde toplıyan faaliyet-
,,

ı
BlYOLOJl VE }?ELSEFE 69

lerimiz de ancak tekerrürler arasında hareket !l


edebilir. Tekerrür eden bir şey üzerinde toplanan,
sadece tıpkıyı tıpkıya eklemeğe uğraşan zeka
artık zamanı görmekten yüz çevirir, seyyalden
tiksinir, dokunduğu her şeyi katılaştırır. Gerçek 1
i
zamanı vakaa düşünmeyiz, fakat yaşarız, çünkü
hayat zekayı aşar. Tekamülümüz ve bütün şey·
!erin tekiimülü hakkında halis süre içinde aldı­
ğımız duygu işte bu hayattadır; ve· bu duygu
zekiimızın etrafında karanlıklarda kaybolan müp-
hem bir çevre halindedir. Mekanizm ve finalizm
ancak merkezde parlıyan şuur odağını tanımakta
uzlaşırlar. Unuturlar ki bu odak, etrafındaki
çevrenin zararına olarak yoğunlaşma yoliyle te·
şekkül etmiştir, hayatın iç hareketini kavra·
mak için de bütününü, şuurun katılaşmış kısmın·
dan ziyade seyyal kısmını kullanmak lazımdır.
Doğrusu aranırsa bu çevre haki~aten mev..
cutsa, belirsiz ve bulanık oı.a bile, feylesof için
aydınlık odaktan çok daha önemli olmak lil>ım·
dır. Çünkü, o olmasa odağın odak olcjuğunu
bilemezdik, bize bunu tasdik ettiren şey ay·
dınlık odağın etrafında bir çevrenin bulunma-
'il
sıdır, zeka dediğimiz şey de daha geniş bir kuv·
ıl
1

verin yoğunlaşma yolu ile daralmasından ibaret·


tir. Eşya üzerinde. ve realitenin sathında yerleşen
faaJiyerimizi idarede bu müphem sezişin bir yardı­
1
mı olmadığına bakılırsa bu sezişin, eşyanın yüzünde
değil derinliğinde çalıştığına ihtimal verilebilir.·
Kökten mekanizm ve finaİizmin düşünce·
mizi hapsettiği çevrelerden çıktığımız anda na-
,
70 Y ARATICI TEKAMOL

lite yeniliklerin mütemadi bir fışkırmasi gibi


görünür ve bunlar'ın her biri daha belirir
· belirmez geçmişe karıştf: zekftmız da realiteye
işte tam bu gemişe karıştığı anda bakar, çünkü
gözleri ezelden beri arkaya çevrilıİiiştir. İç ha-
yatımızı da bu gözle görür. Yaptığımız işlerden
-ller birine zahmetsizce öncüller (antecede.nts) bulur
ve fiillerimizi bunların mekanik bir muhassalası
sanır. Bu tarzdaki ·görüşte her fiil bir kastın ve~·
ya bir niyetin mahsulüdür. Her tarafta, hattil
fiil ve hareketlerimizin tekamülünde .bile hep
mekanizm ve finalizm mevcuttur. Fakat bütün
şahsiyetimizi ilgilendiren ve hakikaten -bizim
olan bir fiil, bir kere vücut bulduktan sonra
her· ne kad3.r öncülleriyle açıklanabilirse de önce-
den asla keşfedilemez. Yeni olan bir fiil, bir mak-
sadı gerçekleştirmekle beraber maksattan başka
bir şey~ir; çünkü maksat, ancak geçmişi tekrar et-
mek ve onu yeniden deriemek tasavvuru olabi-
lir, _o halde mekanizm ve finalizm burada fiil ve
hareketlerimiz üzerinden alınmış ~ış görüşlerden
başka bir şey değildir. V; bu görüşler onların an-
cak soyut tasavvurlarını çıkartır. Bizim faaliyetlew
rimiz ise mekanizm ve finalizm arasın~an sıyrılarak
daha ötelere gider. Bir daha tekrar edelim: 'bun-
ları söyleinekle her fiil mutlaka kaprisli '" 'ak-
li olmıyan bir fiildir demek istemiyoruz. Kap-
risle hareket etmek lineeden mevcut iki yahut
daha çok şıklar arasında mekanik olarak sallan-
mak ve nihayet bUlılardan birisinde karar kıl..­
maktır, yoksa , bir: iç' halini kemale getirmek.
B1YOLOJ1 VE F·ELSEFE 71

tekiimül etmiş olmak değildir; bu hüküm ne


li
kadar aykırı görülürse görülsün bu tarzda bir
,,1.
·.,ı
hareket iradeyi zekanın mekanizmasını takHclet- ı!j
meye alıştırmaktır.. Halbuki zekayı taklidetmeye
bakmıyap., gerçekten bizim olan, tek3mül eden ','1
bir fiil tedrici bir olgunlaşma yoliyle biliikis öyle '
i


fiiliere varır ki zekii . bunları ne kadar makul
unsurlara ayırsa bütün unsurlarını asla bulamaz;
çünkü hür fiil fikirlerle . ölçülemez ve onun i!
akli'liği, içinde istenildiği kadar makullük bu· il
'l
lunabilecek olan bu ölçülmemezliğin kendisiyle 1'

tarif edilmek ıazımdır. Bizim iç tek3mülümüzün ı:


karakteri işte bu hür oluştur. Hayatın tekamü· 1
!ünün karakteri de şüphesiz böyle olacaktır. ı'
d
1!
Kendini çaresiz" denecek derecede beğenmiş
olan aklımız anadan doğma, veya sonradan ka-
zanılmış bii: hak ile hakikatin bütüİı ana unsur-
larına doğuştan yahut kazanılmış bir surette
sahip olduğunu sanır. Kendisine gösterilen yeni
bir şeyi tanımadığını ·itiraf ettiği zaman bile· ca-
hilliğinin sadece bu yeni şeyi eskiden bildiği
kategorilerden hangisine koyabileceğini bilmemek-
ten geldiğine inanır. Her yeni şey gibi bu yeni
~eyi de açıklamaya hazır olan eski gözlerden han·
gisine koyacak? Ona hangi hazır elbiseyi giydi-
recek? O, bu mu, şu mu, yoksa o mu? diye düşü~
nür. Buradaki bütün «bu'», <<şu» ve «o» lar bi~
zim için daima ölçebildiğimiz ve anladığımız
şeylerdir. Yeni bir şey için tamamiyle yeni bir
kavram, yeni bir düşünme yolu yaratmak fikri
bizi son derece kuşkulandırır. Bununla beraber
72 Y AR:A TICI TllKAMÜL

felsefe tarihi baştanbaşa sistemlerin ebedi ·çar-


pışmalarını,. hazır elbiselere benziyen kavramları­
mıza tealitenin sokulmasının kesin imkinsızlığını,
ve bu~un neticesi, ısınarlama kavramlar yapmak
zaruretini gösterir. Fakat aklımız böyle hir ucdan
öbür uca gitmekteuse alçaktan gelen bir kurum-
la sadece izafi ( relatif) yi bildiğini ve mu dağı
bilmek · şamndan olmadığını (son söz olmak
üzere) söylemeği tercih eder. Fakat başlangıç.
ka!Jilinden olan bu sözler ona alışmış olduğu
4üşünme metodunu korkusuzca tatbik etmeğe ve
«mutlak>> a sözde dokunmamak bahanesiyle bütün
meseleler hakkında mutlak hükümler verrneğe
engel olmaz. Nitekim reeli bilmek, bunun asıl
örneğini (ldee) bulmağa, yani evrensel ilme
manen sahipmişiz gibi eskiden bildiğimiz hazır
·bir kadroya· sokmağa bağlıdır teorisini ilk defa
ortaya atan da Efliitun olmuştur. Her yeni şeyi
·daima eskiden bilinen şeylerden birine sokmayı
düşünmekle yoğrulmuş olan insan zekası için lıu
"inançtan daha tabii bir şey olamaz, hatta dene-
bilir ki biz hepimiz Efliituncu doğarız.
·Yalnız bu yolda düşünmenin aczi, hayat
teorilerinde olduğu kadar hiçbir yerde bu dere-
ce açı"k görünmez. Genel olarak omurgalılar,
hususiyle insan ve zeki yönünde tekıimül eden
Hayat, organikleşmenin Özel tarziyle uyuşmıyan·
birçok Unsurları yolu üzerinde bırakınağa ve bun-
ları, ileride görüleceği gibi, diğer gelişme yönleri·
ne tevdi etmeğe mecbur olduğundan hayati faa-
liyetin hakiki mahiyetini bulmak için bu unsur-
BİYOLOJİ VE FELSEFE 73

ların. hepsini aramak ve zeka ile kaynaştırmak


lazımdır. Hem de bu aramada, şuurumuzun
zeka denilen aydınlık odağını çevreliyen müp-
bem kısmın da bize yardım ettiğini görece-
ğiz; organlaşmamıza has şekilde daralmış ve
bize kaçak olarak geçmiş olan bu faydasız
şuur çevresi haki_!iatte tek3.mül eden esasın bir
kısmından başka ne olabilir? Düşüncemizin zih-
ni şeklini genişletecek alametleri de. burada
araiDalıyız; kendi kendimizi aşmak için lizım ge~
!en hamleleri de buradan alacağız. Hayatı bütün
halinde tasarlamak, tek3.mülü esnasında bizde
bırakmış olduğu basit fikirleri birbiriyle kay-
naştırmak değildir; parça bütüne, mazruf zarfa,
hayati ameliyenin artığı bu anieliyenin ken-
disine nasil müsavi olur? Hayatın tek3.mü-
lünü Spencer gibi «mütecanisten gayrimüteca-
nise geçmek}} suretiyle tarif ettiğimiz yahut zeki~
nın parça bilgilerini birbirleriyle sentezliyetek
başka bir kavram elde ettiğimiz zaman işte
öyle bir vehimde bulunuyoruz. Hem de tekfı­
mülün vardığı noktalardan yalnız birine, şüphe­
siz başlıca noktalarından birine yerleşiyoruz; fa-
kat bu nokta tekarnütün vardığı tek nokta de-
ğil ki; hatta bu noktada bulunan bütün şeyleri
bile tamamiyi e almıyoruz; zeki, kendisini
ifade eden bir, yahut iki kavramı alıyor ve bu
parçayı bütünün yerlne _koyuyor, hatta bütünü
aşan bir şey gibi gösteriyoruz!· Daha doğrusu
tekamül hareketinin viırMğı noktalardan birinde
yerleşiyor ve bu noktada bulduğumuz bütünü
YARATlCI TEKAMÜL

bir kül gibi gösteriyor, kavramlarımızı ona göre


yapıyoruz; halbuki bu «bütün» teki'imül hareke-
tinin ancak bugünkü bir safhasıdır! Hakikat şu
ki burada bütün zekayı almak ne fazla, ne de
kafidir. Tekamülün vardığı diğer noktalarda
bulduğumuz şeyleri de bu nokta ile karşı­
laştırmak Jazımdır. · Bu muhtelif ve birbir-
lerinde_n uzaktaşmış unsurlari birbirlerinin ta-
mamlayıcıları olan hulasalar gibi düşünmek ica-
beder.. Tek~mül hareketinin hakiki mahiyetini
ancak o za~an sezeceğiz, bem de ancak sezebi ..
leceğiz,. Çünkü biz daima tekamül etmiş· olanla
ilgiliyiz ki bu, tekamülün kendisi değil neti-
cesidir.
Bizim boyladığımız hayat felsefesi işt~ bu
mahiyettedir. Bu felsefe hem mekanizmi, hem
de finalizmi aşmak iddiasındadır; yalnız yukar-
da söylediğimiz gibi, birinci doktrinden ziyade
ikinci doktrine yakı_ndır. Bu nokta üzerinde dur-
mak ve finalizme hangi cihetten benzeyip hangi
cihetten benzemediğini daha açık tai>irlerl.e gös-
termek faydasız olmıyacaktır.
Bizim felsefemiz kökten finalizm kadar açık
olmamakla beraber organikleşmiş dünyayı ahenk-
li bir bütün gibi gösterecektir. Yalnız bu ahenk
denildiği kadar mükemmel değildir. Bizim tasar-
ladığımız organikleşmiş dünya birçok ahenksiz-
likler kabul eder, çünkü per nevide hatta her
fertte bayatın tam ve bütün hamlesinden an-
cak bir parça vardır, ve bu hamleyi kendi çıka­
rına kullanınağa yatkındır; intıbak ( adaptation)
,·,:
,,
\
i .ı
1

1
BlYOlOJİ VE FELSEFE 75 1
1

da buna bağlıdır. Bunun için nevi ve fert ancak


kendilerini düşünürler, hayatın diğer şekille­ 1
1
riyle çarpışma ihtimali de buradan gelir. Öyle
ise ahenk fiilen (en fait) değil, bükmen (en droit) ,,i'
ı,
vardır; demek istiyorum ki asli (originel) 'hamle
ı::
müşterek bir hamledir, ve yukariara çıkıldıkça
!'ı
türlü temayüllerin birbirlerini gittikçe tamamlar
gibi oldukları görülür. Tıpkı dört yol ağzında ,, 'ı

:.ı
ayrı yönlere dağılan ve esasen hep aynı ve
tek hir esişten gelen hir yel gibi. Ahenk, daha
doğrusu, «tamamlayıcılık» (la complimentarite)
geçim tarzlarından ziyade temayüllerde kabatas-
lak görünür. Ve bilhassa ileride bulunmaktan
ziyade ( finalizmin en çok aldandığı nokta bura-
sıdır) geride bulunur. , Müşterek' bir temayülde
değil, hayat hamlesinin ayniyetinden gelir. Bu se-
bepten hayat için beşeri manada bir amaç gös-
termek boştur. Bir amaçtan bahsetmek, gerçek-
leşmekten başka bir şey beklemiyen önceden
mevcut bir model tasarlamaktır. Bunu yapmak
her şeyin ezelden mevcut olduğunu, geçmişin,.
halde okunabileceğini farz etmek; hayatın hare-
ket ve tekamül ederken, zamanın dışında yerleşen
zek3.mız gibi hareket ettiğine inanmaktır. Hayat
1
~se ilerler, surup gider. Geçitmiş bir yolun
üzerine bir göz atarak yönünü tayin etmek ve
bu tayini psikolojik tiibirlerle kaydederek bir
amacın takibi varmış gibi bahsetmek şüphesiz
,,
daima mümkündür. Buna biz de iştirak ederiz.
ı
Fakat geçilecek yola gelince huiıun hakkında 'ı
insan aklının söyliyeceği bir şey yoktur, çünkü
'l&
bu yol onu kat'eden amel ile beraber yaratılır
ki arnelin yönünden başka bir şey değildir.
İmdi tekilmülün her anı psikolojik bir
yoruma elverişli olmak icabeder, ve bu yo- .
.rum, bizim bakımımızdan en iyi bir yorum
<>lmakla beraber tekamülün ancak kat' etmiş
<>lduğu yönler için manalıdır. Bizim teklif ede-
-ceğimiz finalist yorum ise hiçbir zaman gelece-
ğin bir keşfi gibi alınmamak lazımdır. Buradaki
keşif, geçmişi, halin ışığı altında bir nevi gör·
mektir.- Kısası şu ki, finalitenin kHisik anlayışı
hem pek fazla, hem pek az iddialı; hem fazla
geniş, hem de fazla dardır. Hayatı zeka ile açık­
lamak hayatın minasını aşırı derecede daralt-
maktır; hiç olmazsa bizim kendimizde bulduğu­
muz zek3, tek3.mülün geçtiği yol üzerinde teşek·
kül etmiş, daha geniş bir hayattan ayrılmış bir
parça, daha doğrusu yükseklik ve derinliği olan
bir realitenin bizzarure sathi bir yankısından
başka bir şey değildir. Hakiki. bir finalizm daha
tazammunlu olan bu realiteyi yeniden kurmak,
daha doğrusu, eğer mümkünse basit bir keşifte
kavramaktır. Fakat, diğer taraftan· realite, «tıpkı­
yı tıpkıya bağlamak>> melekesi olan ve bu tek-
:rarları yapan zekiyı aştığı için şüphesiz yaratıcı­
-dır, yani kendi.ı;ıi aşan ve genişleten sonuçlar
.doğurucudur. Öyle ise bu sonuçlar kendisinde
-önceden mevcut değildir, o halde onları gaye
<>larak da· alamaid~; fakat sonuçlar bir_ kere hu-
sul bulduktan sonra, bunlar da bir örneği ger-
çekleştirmiş olan bir fabrika işi gibi, akli bir
BlYOLOJİ VE F·ELSEFE 77

yoruma g~lebilirler. Kısası, finalite teorisi tabiata


zeki koymakla yetindiği zaman çok ıızağa gitmi-
yor; fakat geleceğin hal içinde bir fikir, veya
amaç şeklinde önceden mevcut olduğunu farz
ettiği zaman fazla .uzağa gidiyor. Bundan başka
kusuru aşırılık olan ikinci tez, kusuru eksiklik
olan birinci tezin mantıki bir neticesidir. Tabi-
ata zeka yerine ondan daha ihatalı realiteyi koy-
mak lazımdır, çünkü zeki\ bu r.ealitenin malı­
dut bir kısmıdır. Bu yapılınca istikbal halden
fazla bir şey gibi görünecek, halin içinde önce-
den tasarlanmış bir amaç olmaktan çıkacaktır.
Bununla ·beraber istikbal bir kere gerçekleştikten i'
sonra halin onu ·açıkladığı kadar o da hali açık­ ı'

lar, hatta daha fazlasını yapar; o vakit bir netice i


gibi düŞünölmekten ziyade bir amaç gibi müla-
haza edilmek icabeder. Zekamız, alışmış olduğu
bakımd~n, istikbali bu tarzda soyut olarak müla- lı
haza etmekte haklıdır. ·
Bu takdirde sebebin yakalanamaz bir şey
gibi görünmesi doğrudur. Hayatı~ finalist teo-
risi de zaten açık ve tam her türlü tahkikten
kaçmaktadır. o halde aenecek ki siz da aynı
yönde daha ileri giderseniz bu ne olacak? İşte
zorunlu bir istitrattan sonra esas ·saydığımız
meseleye yine geldik; mesele şöyleydi: rneka-
nizmin yetersizliği elgularla ispat olunabilir
mi? Biz diyoruz ki bun1.1n ispatı mümkünse
-bu, ancak tekimülcü teoriye açıkça yerleş­
mekle olur. Mekanizm eğer tek3.mülü açık­
lamağa yeter değilse bu yetersizliği ispat edecek
78 YAR:A TICI TEKAMOL

vasıtanın klasik finalizmde durmak, yahut onu


daraltıp küçültmekte olmayıp, tersine, ondan da-
ha ileriye gitmekte olduğunu göstermek zamanı
gelmiştir.

Yapacağımız ispatın prensipini hemen gös-


terelim: biz diyoruz ki hayat, daha başlangıcından
itibaren, birbirlerinden uzaklaşan tekamül yol-
larına ayrılmış tek bir ve. aynı hamlenin deva-
mıdır. Bir sıra yaratmaJal:ın toplanmalariyJe bir
şey büyümüş ve gelişmiştir. Yine bu gelişme­
dir ki bir hadden fazla büyüyemiyen, büyüdü-
ğü takdirde aralarında uzlaşmıyacak olan tema-·
yülleri dağıtmıştır. Filhakika hayatın tek3mülünü
binlerce yüzyıllık şekil değiştirmeler (transfor-
miıtions) geçirmiş tek bir fertte, yahut da birbir-
Ierini tek bir yol üzerinde takibeden birçok
fertlerde tasadamağa hiçbir engel yoktur. TeH-
mül, denebilirse, bu her iki halde, ancak bir bo-
yutlu olacaktı. Fakat hakikatte biribirlerinden uzak-
laşan yollar üzerinde milyonlarca fertler vasıta­
siyle olmuş, ve bu yolların her biri bir dört yol
ağzına vararak buradan yeni yollara ayrılmış ve
böylece alabildiğine gitmiştir. Bizim hipotezimiz
eğer esaslı, ve bu muhtelif yollarda çalışan temelli
sebepler psikolojik mahiyette ise, · birbirlerindeq
çoktan beri ayrılmış arkadaşların birbirlerini
unutmamaları gibi, bunların da türlü sonuçlara
varmalarına rağmen müşterek bir şeyi saklamaları
icabeder. Yollar istediği kadar çatallansın, yan
yollar istediği kadar açılsın, hepsi de ilk ve ana
BİR KRlTERYUMUN ARANMASI 19

hamlenin tesiri ile devam ·etmektedir; çünkü


bütünün parçalarında bütünden bir ıeyin kalınası
Hizımdır, hatta· bu roüıterek unsur bu suretle
belki de pek muhtelif organizmalarda aynı or-
ganların bulunması suretiyle gözle görülebilecek
gibi de olabilir. Şimdi rnekanizmin gerçek oldu-
ğunu bir an için olsun farz ed.elim' bu takdirde
tek3mül, üst üste gelen tesadüflerdc:n husule ge-
lecek, ve her yeni tesadüf, canlı varlığın bugünkü
ıeklini vücuda getiren eski faydalı tesadüfierin
hepsine elveriıli olacak bir ıstlfa yaptığı
takdirde muhafaza edilecektir. Halbuki birbirle-
rinden tamamiyle farklı iki tesadüf serisi ile bir-
birlerinden tamamiyle farklı iki tekamülün bir-
birlerine benzer sonuçlara varması için ne kadar il
ı.
ıans olmak lazımdır? İki tekamül yolu birbir-
lerinden ne kadar uzaklaşırsa tesadüfle vikı olan
dış tesirlerin, veyahut yine tesadüfle vikı olan
içten değiımelerin bu yollar üzerinde aynı ay-
gıtları vücuda getirmekte 3mil olmaları ihtimali
o derede azalır. Hele hayat hamlesinin çatallan-
dığı zamanda bu aygıtlardan bir eser yoksa bu
ihtimal büsbütün zayıflar. Halbuki bizim hipo-
tezimizde bu benzerlik tam tersine tabii olacak,'
ve tekıimülün son yollarına kadar kaynaktan
alınmıı hamleden bir ıey bulmak icabedecektir.
O halde halis mekanizm reddolunabileceği gibi
hayatın birbirlerinden uzak/aşmış tekJmül yolları
üzerinde türlü vasıtalarla birbirlerinin aynı olan
birtakım aygıtlar yaptığı da gösterilebilirse bizim
anladığımız manada finalite bir cihetten ispat
80 YAR:ATICI 1\EKAMÜL

olunabilir bir hale gelecektir. Fazla olarak, burd·


daki delilin kuvveti seçilmiş tek!imül yollaı-ının
birbirlerinden olan uzaklıklarıntn ve bu yollar
üzerinde bulunacak biibirierine benzer yapıların
karmaşıklık dereceleri ile 1nütenasip olacaktır.

Denecek ki yapının benzerliği hayatı tekilmül


ettirmiş olan genel şartların hep aynı olmasının
bir sonucudur. Yi~e denecek ki bu sürekli dış
şartlar, geçici dış tesirierin ve tesadüfi iç değiş·
melerin başkalıkianna rağmen bu veya şu ay·
gıtın yapıcı kuvvetlerine aynı 'yönü verecektir.
DoS:rusu aranırsa biz intıbak kavramının za~
manımız ilminde oynadığı rolü bilmiyor de·
ğiliz. Biyoloji alimleri de bu kelimeyi aynı
surette kullanıyorlar. Bunlardan· birtakımlarına
göre dış şartlar canlı cevherde yaptıkları fiziko·
şimik değişiklikler vasıtasiyle organizmin belli
bir yönde değişmesine doğrudan doğruya tesir
ediyor. Mesela Eimer'in hipotezi bu mahiyette·
dir. Daha çok Darwin' ciliğe sadık olan diğer bi-
yoloji iiiimieri de diyorlar ki dış şartların
tesiri doğrudan doğruya olmayıp doğuş tesa-
düfünün çevresine daha iyi intıbak ettirdiği bir
nev'in mümessillerine yaşama yarışında elverişli
olması dolayısiyledir; başka bir deyimle: bunlar-
dan birtakımları dış şartlarda pozitif bir tesir,
birtakımları da negatif bir tesir görüyorlar, bi-
rinci hipotezde dış şartlar değişmelere sebebolur;
ikinci hipotezde intıbak etmiyenleri ortadan kal·
dırır. Fakat her iki hipotezde de orgımizmanın
kendi mevcudiyet şartlarına tam bir intılıakını
BIR KR!TERYUMUN ARANMASI 81

dış _Şartların tiiyin ettiği sanılır. Mekanizm"e


karşı eıi kuvvetli kanıt olarak çıkarabileceğini
sandığımız ·yapı benzerliklerini bu müşterek in-
tıbak ile mekanik ·olarak izah etıneğe şüphesiz ı~,
yelteniJecektir. Bunun için burada «intıbak» ta'n
[ıl
'

çıkarılacak açı)<lamayı neden yetmez gördüğümü- .


zü teferruata geçmeden ö·nce kabataslak hemen i[
söylemek Hizımdır.
Her şeyden önce söyliyelim ki şimdi anlattı­ ı'
l
ğımız iki hipotezden müphem olan yal~ız ikincisi
!
değildir. İntıbak etmemiş olanları otomatik ola- 1',.:
rak ortadan kaldırdığını söyliyen Darwin'cÜntıbak
fikri vakaa basit ve açıktır. Fakat buna karşılık
tekiimülün düzfncisi olan ·dış şartlara .tamamiyle
ı
negatif bir tesir atfettiği için, ileride görüleceği
gibi, karmaşık aygıtların düz bir çizgi boyunca
l
tedrici gelişmelerini açıklamakta güçlüklere uğrı­
yacaktır. Mesela tekamülün birbirlerinden uzak-
laşan yolları üzerinde görülen son derecede kar-
maşık organların yapılarındaki aynlliği
mak istediği zam·an ne yapacaktır? Tesadüf! e
açıkla­
ı
!i
olan bir değişme, ne kadar küçük ol;,rsa olsun, '

fiziki ve kimyevi birçok küçük sebepler ister. "


Karmaşık bir yapının vücuda gelmesi için oldu-
ğu gibi tesadüfle olan değişmelerin bir araya
toplanması için de son derece küçük sayısız
sebeplerin yardımı lazımdır. Hepsi de tesadüfle
olan bu sebepler zaman ve mek3nın türlü nok- 'ı·
talarında ayniyle ve aynı tertipte mütemadiyen : 'l!
ı

\
;

nasıl vukua gelebilir? Bunu kimse iddia edemez,
hatta Darwin'ciler bile olsa olsa aynı sonuçlar

\ 6
82 YARATICI TEKAMOL~

türlü sebeplerden gelebilir, aynı bir yere birçok


yollar götürür demekle kalacaklardır. Fakat me-
caza kapılmıyalım. Varılan yer kendisine varıl­
mak için geçilen yolun şeklini çizemez; organik
bir yapı, tekamülün kendisine varmak için geçir-
meye mecbur olduğu değişiklikleri bir araya top-
lamasından başka bir şey değildir. Hayati re-
kabet· ve tabi! ıstıfa (selection naturelle) ka-
nunları meselenin bu kısmını çözmek için
bize hiçbir yardımda bulunamaz; çünkü burada
ortadan kalkmış olanla uğraşmıyor, sadece hıf~
zedilmiş bulunana bakıyor, ve görüyoruz ki
müstakil tekamül yolları üzerinde birbirleri
üzerine yığılmış tedrici tesirierin birikmesiyle
birbirlerinin aynı olan yapılar teşekkül etmiş­
tir. Sebeplerio saydamıyacak kadar çok ve
sonucun son derecede karmaşık olduğu bir yerde,
tesadüf bir düzende ve tesadüfi olarak vakı
olan sebeplerio birçok defalar aynı sonuca var-
maları nasıl farz olunabilir?

Mekanizmin prensipi: «Aynı sebepler, aynı


sonuçlar verir» formülüdür. Vakaa bu prensip
aynı sonuçların aynı sebepleri olmasını daima
gerektirmez; bununla beraber sebepler, husule
getirdikleri sonuçlarda görülebilir kaldığı ve
bunların yapıcı unsurlarını teşkil ettiği yerlerde
bizi bu formülün sonucuna sürükler. Nitekim
ayrı noktalardan hareket ederek kırlarda istedik-
leri gibi dolaşan iki kimse birbirleriyle pekala
buluşabilirler ve buna her vakit imkan vardır.
Fakat bu tarzda dolaşıdarken her ikisinin de
BIR KRITRRYUMUN ARANMASı 83

hep aynı kıvrımları yapmaları akla yakın bir


şey olmaz. Hele dolaşılan yollar iki taraftan
daha karmaşık kıvrımlar gösterirse bunların hep
aynı olmaları büsbütün garip olur. Bir de bu
kıvrımlar son derece karmaşık olursa arada ay-
nilik olması tamamiyle imkansızlaşır. Şimdi bir ri.
de her biri bir nevi organizma olan ve belirli
![
düzenlerde binlerce hücreler taşıyan bir orga·
1:
nın tekamül yolunda yaptığı kıvrımlar düşünü­
lürse kırlarda dolaşanların yaptıkları kıvrımlar 1]

ne kadar basit kalır? i',l


Şimdi ikinci hipoteze geçerek meseleyi na-
sıl çözdüğünü görelim. İntıbak, sadece intıbak
etmemişlerin ortadan kalkmasından ibaret olmıya­
cak, aynı zamanda organizmayı kendi kalıplarına
göre döken dış şartların pozitif bir mahsulü
olacaktır. Bu sefer filhakika sonuçların birbirle-
rine benzerneleri sebeplerio birbirlerine benzerli-
ğiyle açıklanacaktır. Burada görünürde saf me-

,,
kanizm içinde buluaacaksak da meseleye daha
yakından baktığımız zaman göreceğiz ki bu
açıklama tamamiyle sözdedir ve yine keli-
melere aldanılmıştır; bu açıklamanın bütün yap-
malığı da <<intıbak>> kelimesini aynı zamanda
birbirlerinden başka iki manada kullanmaktan
gelmiştir.
Ayni bir bardağa evvela su, sonra da şarap
koysam, hep aynı şekli alırlar, buradaki şekil
benzerliği mazrufun zarfa ayniyle intılıa­
kından gelir. Bu manada intıbak, mekanik bir
yerleşme demektir. Çünkü maddenin intıbak
84 · YAIUTICI TllKAMtJI.

edeceği şekil önceden mevcut ve belli olduğun­


dan maddeye sadece şeklini vermiştir. Fakat bir
organizmanın, içinde yaşamak zorunda bulunduğu
şartlara intıbak etmesi zaruretinden hahis oluny
duğu zaman bu misalde olduğu gibi önceden
mevcut bir şekil var mıdır? Muhitin şartları hiç·
de hayatın bunlara yerleşeceği ve şekillerini ona
göre alacağı bir kalıp değildir. İşte . burada da
bir benzetişe aldanılıyor. Halbuki ortada hiçbir
şekil yoktur. İçinde bulunduğu şartlara göre
kendine bir şekil vermek hayata aittir, hayatın
bu şartlardan istifade ederek zararlı olanlarını
tesirsiz bırakıp faydalı olanları alması ve sonun-
da dış tesiriere hiç benzemiyen bir mekanizma
yaparak bunlara karşı koyması lazımdır. İntıbak
burada tekrar etmek değil, tekrardan büsbütün
başka bir şey olan karşı koymak, davranmak
manasınadır. Bunlardan başka bir de geometride
kuliandan bir intıbak vardır; intıbak burada bir
geometri problemini halietmek için teoremin
intıbak ifadesinin şartlarına uymaktır. Türlü
tekamül yoUarının birbirlerine benzer şekiiiere
neden vardığını bu tarzda anlaşılmış bir intılıa­
kın açıklamasını ben de isterdim; yalnız aynı
mesele aynı çözüm şeklini davet ettiğinden ge-
ometri probleminin çözümünde olduğu gibi bu-
rada da araya şuurlu bir faaliyet, hiç olmazsa
aynı tarzda hareket eden bir sebep koymak ge-
rekecek ve bu sebep ancak finalite olabilecektir.
Hem de bu finalite antroponiorfik unsurlada
çok daha yüklü bir finalite olmak lazım gele-
BIR MisAllN MÜNAKASASI 85

cek tir. ·Bir kelime ile söylersek burada konuşu­


lan intıbak eğer dış şartların çukur olarak ver-
diklerini yalnız çıkık olarak tekrar eden sadece
alıcı bir intıbak ise bu intıbak kendisine yaptı­
rılmak istenen şeylerden hiçbirisini yapmıyacak­
tır. Yok, bu intıbak eğer sadece alıcı olmayıp
da y;pıcı ve dış şartların koyduğu meseleleri
hesalıederek çözebilecek gibi ise bizden daha
ileri, hatta bize kalırsa, fazla ileri gidilmiştir.
Yalnız hakikat §U ki intılıakın bu iki manasının
:!,,
birinden diğerine meşru olmıyan bir şekilde ge-
,l
çiliyor, ve .ikinci manadaki int_ıbak, suçüstü y~­
kalandığı zaman, daiD?-a birinci manadaki intıba­ ı
ı

ka sığınılıyor. İlınin kullandığı pratiğe hakikaten


yarıyan vakıa ikinci manadaki intıbak ise de fe!· 1

sefesini tedarik eden çok kere birinci milnadaki


intıbak oluyor. Halbuki özel bir intıbak olgusun-
dau bahsolunduğu zaman intıbak süreci dış şart­
lardanmümkün olan en iyi faydalanmayı sağlı­
yacak bir makine yapmak için organizmanın sarf
ettiği bir ceht olarak gösteriliyor; genel olarak
bahsedildiği zaman da tarafsız bir madde tara-
fından pasif bir tarzda alınmış dış şartların bir
neticesi, bir damgası olarak gösteriliyor.
Şimdi misallere gelelim. Burada ilkönce ne·
batlada hayvanlar arasında genel bir karşılaştır­
ma yapmak lôzım. Bu yapılınca da nebat ve hay-
vanlarda cinsiyet yönünde vücut bulmuş olan
paralel iledeyişi görmemek kabil mi? Yüksek
nebatlardaki ilkalı işi hayvanlardakinin aynı ol-
duğu gibi, cinsel birleşmeden önce duyu ve ya-
,,

li
ı ~-

86 Y.ARA'riCI TBKA.M'OL

pıları farklı olan iki yarım nüveler (demi-no-


yaux) birleşmelerini mütaakıp iki tarafta da bir-
birlerine muadil oluyor; cinsi ·unsurların hazır·
lanmaları dahi birbirlerine henzer şartlar taki-
bederek esas itibariyle chromosomes sayısının
azalmasına ve chromatique cevherin bir mikta-
rının atılmasına bağlı kalıyor [ı}. Hayvanlar ve
nebatlar ayrı yollarda tekilmül etmiş, birbirlerine
benzemez hal ve şartlara uğramış, çeşit çeşit
engellerle karşılaşmışlardır. İşte birbirlerinden
uzaklaşan yönlerde giden iki büyük seri: her bi-
rinin hoynnca yüz binlerce sebepler bunların şe­
kil ve fonksiyonlarındaki tekilmülü vücuda ge-
tirmek için toplanmış ve birbirlerine karışmıştır.
Bununla beraber son derecede karmaşık olan bu
sebepler nebat ve hayvanlarda aynı sonucu do-
ğurmuşlardır. Şimdi bu derece karmaşık bir so-
nucun bir «intıbak» olayı olduğunu söylemek
için çok cesaret ister. İki cinse ayrılmak suretiyle
olan doğurmanın faydası aşikar olmadıktan baş­
ka en seçme zekalar bile bunu bin bir türlü yo-
rumlar yaparken ve hatta nebatların cinsiyetinde
olsun tabiatın vazgeçebileceği bir lüks görülür-
ken artık intılıaktan nasıl bahsolunabilir? Hele
dış .şartların baskısına nasıl başvurulabilir [2}?
[1] P. Guerin, Les connaissances actuelles sur la
jicondation chez: les Plıanirogames, Paris, 1904, s. 144-
148, Cf. Deiage, L'Hiriditi, 2 eme edition, 1903, s. 140
ve aşağısı.
[2] Möbius, Beitrlige z:ur Lehn von der F o,.f..
pflanzung der Gewtıclıse, Iena, 1897. Bilhassa, s, 203-206
Cf. Hartog, Sur fes phinomCnes de reproduction (AnnJe
biologlque, 1895, s. 707-709).
PEK HAFIF DEGISME 87

Bu derece ihtilaflı olgular üzerinde sozu uzat-


mak istemiyorum. «İntıbak» tabirinin iki ma-
naya gelişi ve aynı zamanda mekanik kozalite
ve an.tropomorfik finalitenin bakımlarını aşmak
zoru daha basit misallerde daha açıkça görü-
necektir. Finalite doktrini tabiatın çalışışını
zeki bir işçinin çalışışına benzetrnek için daima
duyu organlarının şaşılacak yapılarından istifade
etmiştir. Fazla olarak, bu organlar ilkel bir şe­
kilde aşağı hayvanlarda da vardır,. tabiat da bi-
ze en basit organizmaların «tache pigmentaire>> i
ile omurgalı hayvanların son derece karmaşık
gözleri arasında lıer türlü mutavassıtları göster~
diğinden tedrici bir mükemmelliği tayin eden
tabii ıstıfanın tamamiyle mekanik rolü burada
da pekalli ileri sürülebilir. Hasılı intıbakı il
ı
ileri sürmek hakkını verebilecek bir olgu varsa ıı
o da budur. İki cinse ayrılma suretiyle vl\kı olan
doğurmanın rol~, bu rolün manası ve kendisini i'
vücuda getiren şartlara bağlıyan münasebet, pek-
ila söz götürebilir; fakat gözün ışık ile müna-
sebeti meydandadır, burada intılıaktan bahsolun-
1

cluğu zaman ne demek istendiği bilinmek lazım· 1
dır. Eğer biz bu imtiyazlı olayda etraftan ileri
sürülen prensipierin yetmediğini gösterebilirsek 1
(
davamızın delili birdenbire oldukça yüksek bir
genellik kazanacaktır.
Finalite avukatlarının üzerinde daima dur-
dukları bir misali, yani insan gözü gibi bir gö-
zün yapısını alalım: bu avukatlar pek karmaşık
olan göz aygıtındaki bütün unsurların biribirle-
88 YAMTICI TEKAMOL

rine şaşılacak kadar bağlı olduklarını göster.


mekte güçlök çekmemişlerdir. Mesela «Causes
finales» adlı pek tanınmış bir eserin sahibi olan
Paul Janet, görmek olayının vakı olması için ne-
ler lazım geldiğini anlatır: «Göz akı dediğimiz
sert tabaka (sclerotique) ya ziya huzmelerinin gire-
bilmesi için yüzünün bir noktası saydam olmalı ..
gözün korneası göz çukuru ( orbite de l'O!il)
deliğine tamamİyle tekabül etmeli... saydam deli-
ğin arkasında bir toplanma yeri (lieux conver-
gents) bulunmalı ... Karanlık oda (chambre noire)
nın bitiminde ağsı tabaka (la retine) olmalı [1};
sinir zarına (la membrane n~rveuse) mihverleri
yönünde giden ışıkların başka bir ışığın gelnte-
sine meydan bırakmıyan ve saydmıyacak kadar
çok olan saydam konikler (les cônes transpa-
rents) ağsı tabakaya dikey olmalıdırlar, vesaire
vesaire, [2}». Bu müdafaaya karşı verilen cevap,
finalite avukatını tekamülcü hipoteze yerleşmeye
da vet etmek olmuştur. Hakikat en de insan
gözündeki biolerce unsurların bir fonksiyon bir-
liği halindeki insicam ve tesanütleri düşünülürse
gözde her şey bir harika gibi görünür. Fakat gör-
me fonksiyonu başlangıcından, mesela haşlamlılar
(l' infusoire) dan alınmak lazımdır. İnsan gözün-
deki o karmaşık fonksion burada bir tache
pigmentaire'in sadece ışığa karşı (hemen sırf
kimyasal) bir duyarlığı olarak ·görülür. Başlan-
(1] Paul Janet, Les causes · fina/es, Paris, 1876,
s. 83.
l2J. Aynı- eser, s. 80,
PEK HAFIF DEGISME 89

gıçta tesadüfi bir olgudan başka bir şey olmı­


yan bu fonksiyon, sırf canlı varlığa sağladığı
faydalar ve · ıstıfaya . dayanak olmak sayesinde
organa - bilinmiyen bir mekanizm ile doğ­
rudan ·doğruya veya dolayısiyle - beraberinde
fonksifonun bir de tekemmülünü sürüklijren,
hafif bir karmaşıklık getirebilir. İnsan gözünün
tedrici teşekkülü böylece mekanik dışında hiçbir
sebebi karıştırmadan, sıtf fonksiyon ile ·organ
ar~sııidaki sayısız tesir ·ve·· aksi tesirler vasıtasiyle
de pekala açıklanabilir.
Gerek finalite ve gerek mekanizm doktrin-
lerinin ·yaptıkları gibi mesele · eğer birdenbire
fonksiyon ile organ arasına konutursa hakikaten
güç çözülür. Çünkü organ, fonksiyon tabirleri
bir cinsten değildir, ve biribirlerini Q kadar
iyi doğurabilirler ki aralarındaki münasebeti
ifade etmCk İstersek mekanizm doJ<,trininin is-
tediği birinciden mi, yoksa finalite tezinin is-
tediği gibi ikinciden mi başlamak daha doğru
olacağını tecriibelerden önce söylemek mümkün
değildir. Fakat karşılaştırma önce aynı mahiyette
olan iki, organ aras~nda yapılırsa tartışma büs-
bütün başka bir şekil alabilir ve bu sefer gittik-
çe daha akla yakın bir çözüme doğru yavaş ya- .
vaş yol alınabilir, tekamülcü hipoteze kesin ola-
rak yerleşildiği nispette meselenin çözümüne va- ~
rılmak ihtimali de o nispette artar sanıyorum.

İşte omurgalı bir hayvanın gözü ile yumu·


§akçalardan deniztarağı denilen istiridye nev'inden
bir hayvanın gözünü aialım. Bunların ikisinde de
90 YAR:ATICI TllKAlllüL

birbirlerine benzer unsurlardan mürekkep aynı


esasİ kısımlar vardır. «Deniztarağı» nın gözünde
bir ağ tabakası, bir saydam tabaka ve bizim
gözümüzde olduğu gibi hücrevi yapıda bir cam
tabaka vardır. Bu gözde bizim gözlerimizde
görülüp de omurgasız hayvanların gözlerinde
genel olarak tesadüf edilmiyen hani şu ağ ta-
bakası unsurlarında hayallerin tersine çıkmaları
özelliği bile vardır. Yumuşakçaların kaynağı
hiç şüphe yok söz götürür, fakat hangi oya
bağlanılırsa bağlanılsın, yumuşakçalar ile omur-
galıların, deniztarağında görüldüğü derecede
karmaşık bir gözün belirmesinden önce müşterek
gövdedeo ayrılmış olduklarında uzlaşılacaktır.
O halde buradaki yapılarıo benzerlikleri nere-
den geliyor?
Bu noktada birbirlerine karşı gelen iki te-
klimülcü sistemin ileri sürdükleri açıklamaları sı­
rasiyle görelim: bunlardan biri değişme! erin sırf
tesadüf eseri olduğunu kabul eden, diğeri dış
şartların tesiri altında ve belli bir yönde oldu-
ğunu söyliyeo bir hipoteze dayanır. {
Biliyoruz ki birinci hipotez bugün birbirle-
rinden oldukça farklı iki şekil almıştır. Darwin,
sadece tabii ıstıfa ile toplanan çok hafif değiş­
melerden bahsetmişti. Bununla beraber birden
değişmeleri bilmiyor değildi; fakat «sports» de-
diği bu birden değişmeler onca devamlı kalmı­
yacak ucubeliklerdir; ve nevilerio vücut bul-
maları ancak fark edilmiyen değişmelerio bi-
'i

PEK HAFIF DEG!ŞME 91

rikmeleriyle olabilir [1}. Biyologların birçoğu


biilll bu · kanaattedirler. Halbuki bu kanaat
yerini taban tabana zıt bir fikre verrneğe
meyyaldir; bu fikre göre yeni bir nevi eski·
ll
lerinden oldukça farklı birçok yeni özellik·
!erin aynı zamanda belirmeleri suretiyle birdenbire
IJ
lıi
' ..
teşekkül eder. llirçok müelliflerin ve bilhassa
Bateson'un dikkate değer bir kitabında [2}
ortaya attığı bu son hipotez Hugo. de Vries'nin
güzel tecrübelerinden sonra çok büyük bir kuv·
vet, derin bir milna kazanmıştır. Wnothera La- 1'
marckiana üzerinde çalışan bu botanikçi birkaç
ı
i
kuşaktan sonra yeni birtakım neviler elde ettiği
için tecrübelerinden çıkardığı teori son derece
1'1
önemlidir. Bu teoriye göre neviler istikrardan de·
ğişmeğe mütenavip devirlerde geçer, «değişebil· 'ı.1
me» devri geldiği zaman neviler muhtelif birçok
yönlerde umulmadık şekiller doğurur [3}. Biz
bu hipotezlerden yalnız birini tutacak deği·
Hz; çünkü ikisinin de hakikatten birer payları
olabilir.. Onun için sadece şunu göstermek isti· ı,
yoruz: değişmeler ister azar azar, ister birden-
1
bire olsun, eğer tesadüfle oluyorlarsa bizim işa·
ret ettiğimiz yapı benzediğini açıklıyamazlar.
ll] Darwin, Origine des especes, Barbier terc. Pa-
ı:ıli
ris, 1887, s. 46.
[2] Bateson, Material for the study of variation,
Londra, 1894. Bilhassa s. 567, ve aşatısı. Cf. Scott,.
ı
Variations and mutations, (American Journal of Science,
novembre 1894).
[3] De Vries, Die Mutationstheori, Leipzig, 1901 ..
1903. Cf. Species and varietieS, Chicago, 1908,
92 YAR.ATICI TliKAMOL

Değişmelerin, fark edilerniyecek gibi yavaş


yavaş vakı olduğunu söyliyen Darwin'ci iddiayı
önce hakikılten kabul ederek tesadüfün mahsulii
halinde daima biriken küçük farklada oldukla-
rını farz edelim. Yalnız unutmıyalım ki bir or-
ganizmanın bütün parçaları birbirlerine zorunlu
olarak bağlı ve dayanışmalıdır. Fonksiyon mu
organı, organ mı fonksiyonu doğurur meselesi
be_nim için az önemlidir; hiç söz götürmiyen
~sıl önemli nokta organların ıstıfaya uğraması ve
iş görmesi ancak fonksiyonunu yapması ile kabil
olduğu meselesidir. Ağ tabakasının ince yapısı is-
tediği kadar gelişsin ve istediği kadar karmaşık­
laşsın, eğer görme merkezi ile görme organının
muhtelif kısımları aynı zamanda gelişmezlerse bu ı
gelişme görrneğe e~verişli olacağına afksine engel ).
olur. Eğer buradakı değişimler tesadü le oluyorsa
organın kendi fonksiyonunu yapınağa devam
edecek gibi bütün kısımlariyle aynı zamanda !
husul bulması için tesadüfleriri birbirleriyle UZ'
laşmıyacakları aşikardır. Nitekim Darwin de
bunu pek güzel anlamıştır. Hatta fark edil-
miyen değişmeler farz etmesinin sebeplerinden
biri de budur {1}. Denecek ki: görme aygıtının
bir noktasında tesadüf! e beliren . bir başkalık,
Çok hafif olmak itibariyle; organın fonksiyo;,unu
taciz etmez; hatta tesadüfle olan bu ilk değişme
tamamlayıcı değişmelerin kendisine katılmasını
da bekliyebilir. Peki amma, fark edilmiyen değiş-
[1] Darwin, Origine des especes, Barbier ter~
cümesi. "Paris, 1887,. s, 198.
ı
1
BIRDEN DEGISMB 93

me gözü~ fonksiyonunu yapmasınıtAciz etmiyorsa


tamamlayıcı değişmeler husule gelinciye kadar !'
bu değişmenin göze bir bayrı olmadıktan başka ı
ıstıfanın neticesinde kendini m1,1hafaza da edemez.
Çünkü burada her küçük değişmenin organizma
tarafından konulmuş ve ilerideki yapı için gerekli
birer ek taşı farz edilmesi lazımdır. Darwin'in
prensiplerine az uygun olan bu hipotez büyük
tek bir tekiımül yolunda gelişmiş omurgalıların
gözü düşünüldüğü zaman bile kaçınılması güç
görünür. Kaldı ki omurgalıların gözü ile yumu·
şakçaların gözü arasındaki yapı benzerliğine ha-
kıldığı zaman bu hipotezi kabul etmemek müm-
kün değildir. Filhakika sayısız küçük değişmeler
sırf tesadüfle oluyor.a bunların ayrt iki tekiımül
yolu üzerinde aynı tertipte husule gelmeleri na-
sıl farz olunabilir? Hele bu değişmelerden her biri
ayrı ayrı alındıkları zaman hiçbir faydaları ol-
madığı halde sadece ıstıfa vasıtasiyle her iki göz-
de nasıl saklı kalabilir, ve nasıl aynı tertipte ve
aynı şekilde toplanabilir?

Öyle ise birden değişmeler (variations brus-


ques) hipotezine geçerek meseleyi bununla çözüp
çözemiyeceğimizi görelim: bu hipotez de güçlü-
ğü bir noktada hafifletirken başka bir noktada
şiddetle artırıyor. Yumuşakçaların gözü bugünkü
şeklini, omurgalıların gözü gibi nispeten hafif
olan birden sıçramalarla aldı ise bunların bir-
birlerine benzernelerini sırtısı:fa kazanılmış ve
son derece küçük benzeriikierin bir araya birik-
meleriyle olmasından çok daha iyi ve kolay an-
94 YARATicl TEKAMtJ:t

lıyo~um. Her iki halde de amil olan olgu tesadüf


ise de gözlerin birbirlerine benzerneleri olgusu
birinci hipotezde bir mucizeye bağlı iken ikin-
cisinde hiç olmazsa böyle değildir. Fazla olarak,
bu ikinci hipotezde birikmesi gereken benzerlik
miktarı malıdut olduğundan bunlardan her biri-
nin diğerliorine katılmak üzere saklı kalmalarını
da pek iyi anlıyorum. Çünkü burada bütün de-
ğişmeler canlı varlığa faydalı olabilecek ve ıstıfa
faaliyetine yarıyacak kadar önemlidir. Şu kadar
var ki ·daha . az zorlu olmıyan ikinci bir mesele
ile karşılaşıyoruz: görme aygıtının bütün kısım­
ları birdenbire değişirken bu kısımlar nasıl olu-
yor da gözün fonksiyonunu yapmasına engel
olmıyacak derecede insicamlı, mütesanit kalıyor?
Biliyoruz ki bir kısmın tek başına değişmesi,
son derecede küçük olmazsa, görmeği imkansız
kalır. O halde bütün kısımların mutlaka hep
birden ve aynı zamanda değişmeleri ve her bir
kısmın diğer kısımlada anlaşmaları lazımdır.
Vakaa kısımları arasında bağlılık olmıyan bir sürü
degişmelerin daha az talibii birtakım fertlerde ~
belitmesini ve tabii ıstıfanın bunları ortadan li
kaldırarak sadece görmeği muhafaza ve ısJah
eden yaşıyalıilir bir kombinezonu yerinde bırak-
masını da kabul ediyorum; yalnız bu kom-
binezonun husul bulması lazımdır. Farz edelim 1
ki tesadüf bu lutfu bir defa daha ilisan etsin,
fakat aynı ihsanı bir nev'in bütün tarihi boyunca
nasıl tekrar eder? Bu birden değişmelerin müsta-
kil iki tekamül · yolu boyunca gittikçe çoğalan
i
ı :

BIRDEN DEGISM!l 95 ı 1

ve karmaşıklaşan unsurların tam bir ahengi için-


1
de ayniyle ve aynı tertipte husule gelmelerini
sadece bir sıra tesadüfler olarak farz etmek nasıl
mümkün olur?
Filvaki Darwin'in başvurduğu karşıhklıhk
kanunu (la loi de correlation) ileri sürülerek [ı}
değişme, organizmin tek bir noktasında kal-
1 :
maz, diğer noktalar üzerinde de mutlaka tesirler
ı
ya par denecek; nitekim Darwin' in bu kanunu
pekleştitmek için gösterdiği misaller klasik ol·
muştur: mavi gÖz!ü beyaz kediler hep sağır
oluyor, tüysüz köpekterin dişleri tam olmu·
yor vesaire gibi. Pekala, fakat şimdi de kar·
şılıklılık ( correlation) kelimesinin manası üze-
rinde oynamıyalım. Birbirlerini tutan bir değiş·
meler bütlinü başka bir şey, birbirlerini ta·
mamlıyan bir değişme sistemi - yani bir orga·
nın en karışık şartlarda fonksiyonunu muhafaza
ve ha ttii tekemmül ettirecek bir tarzda insi·
camlı değişmesi- de büsbütün başka bir şeydir.
Tüy sistemindeki bir anomalinin bir diş çıkma
anomalisiyle beraber olmasında özel bir açıklama
prensipini davet edecek hiçbir şey yoktur; çün·
kü tüyler ve dişler birbirlerine benzer teşekkül·
lerdir [2}. Tüylerin teşekkülüne engel olan kim·
yevi bir değişikliğin tohumda biisıl olması dişle·
[1] Darwin, Origine des especes, tercüme, Barbier,
s. ll ve 12.
(2] Tüylerle dişierin
birbirlerine benzer teşekküller
olduğ'u hakkında bakınız : Brand, Uber ... eine matmass-
liche Homologie der Haare and Ziihne (Biol. Central-
blatt, cilt. XVIII. 1898), bilhassa. s. 262 ve aşakıs>.
96 YARATiti TllKAMüL

rin · teşekküllerine de engel olmak gerekir;


bunda hiç şüphe yoktur. Mavi gözlü beyaz kedi-
lerio sağırlıklari da ihtimal aynı neviden sebep-
lere atfedilmek Hlzımdır. Bu muhtelif misaller-
deki karşılıklı ( c.Orre!atif) değişmeler vakaa tesa·
nütlü değiŞmelerdir . (bıinlar hakikatte afetler
(/esions) dir); yani bir şeyin azalması, yahut
kalmamasi demektir, yoksa birikimler değildir,
arada ·çok fark vardır. Şu kadar var ki gözün
muhtelif kısımlarında birdenbire vakı olan «kar-
şılıklı>? değişmelerden bahsohınduğu zaman kar-
şılıklı (corrfdat)f) lieliıiıesi burada yeni bir
manada ruınmaktadır. Bu manadaki karşılıklılık
aynı zamanda. hasıl olıin .bir . değişmeler he-
vengi ve . aralarında . sadece kaynak beraberliği
ile olaiı bir biığlılık değildir, belki değişmeler
arasında bir de organin ayn'ı basit fonksiyonu
yapmakta devam etmesi ve hatta bunu daha iyi
yapacak gibi tesanütlu kalmasıdır. Ağsı taba-
kanın teşekkülüne tesir eden embryon'un deği­
şikliği aynı zamanda saydam tabakaya, ırıse
ve kristal tabakaya:, görme merkezleri vesaire
üzerine · · tesir etsiiı; peki13, hatta bunlar ara-
sında tüylerle dişler arasında olduğu gibi bir-
cinstenlik meycut olmamakla beraber bu tesiri de
haydi tamamiyi e kabul edelim. Fakat birden değiş­
me hipotezinde ani olan değişmeler eğer hep gör- .
menin tekemmül veya muhafazası yönünde olmuş-
·tur denirse kabul edemiyeceğim; meğer ki araya
ödevi, fonksiyonun hayrını gözetiemek olan es-
radı bir prensip konula; · fakat bu yapılınca da
BİRDEN DEGlŞME 97

değişmelerin «tesadüfle>> olduğu fikrinden vaz-


geçmek · liizım gelir. . Filhakika <<karşılıklılık»
kelimesinin bu iki manası biyoloji aliminin ka~
fasında çok kere <<intıbak» kelimesi gibi çatışmak.
tadır. Bu tarzda bir çatışma neviletin birden de~
ğişmelerle teşekkül ettikleri teorisinin en sağlam
tecrübelere dayandığı nebatlar iiieminde meşru
olabilir. Çünkü bu alemde fonksiyonun organa
veya şekle bağlılığı hayvanlarda olduğu kadar
sıkı değildir. Mesela yaprakların şekillerindeki
değişiklik gibi morfolojik derin farklar fonksi-
yonun faaliyetine fark edilecek kadar tesir etme-
diği için nebatın yaşamasında bu değişikliği ta-
mamlıyacak başka. birtakım değişmelere hacer
kalmaz. Fakat hayvanlarda böyle değildir; hele
göz gibi pek karmaşık yapılı ve pek nazik fonk·
siyonlu bir organ değişsin de arkasından kendini
tamamlıyan birtakım değişmeler getirmesin, bu·
na imkiin yoktur. Burada sadece tesanütlü olan-
bir değişmeler hevengini tesanütlü olmaktan başka
aynı zamanda birbirlerini taman:ılıyan değişme­
lerle bir ve aynı sayamayız. Bunun· için de_ «kar-
şılıklılık» ( correlation) kelimesinin iki manası
iyice ayrılmak lazımdır; bunlardan biri muhake-
menin öncüllerinde diğeri sonuçta kabul edil·
diği takdirde akla hakikaten aykırı blltıl bir ta-
sım yapılmış olur. Halbuki tamanila}lcı değişik­
likleri anlatmak için teferruatı açıklarken karşı·
!ıklılık prensipine başvurulduğu zaman bu tarzda.
bir tasım yapılıyor, sonra da alelumum karşılıklı·
lıktan embryon'un sanki herhangi bir değişmec

7
:98 YARATıcı TilKAMüL

sinden ilerigelmiş herhangi bir değişmeler hevengi ·


imiş gibi bahsolunuyor. Finalite avukatı finaliteyi
.nasıl müdafaa ederse karşılıklılık fikri de ortalık
ilirnde onun gibi kullanılmaya başlanıyor; ve
<!eniyor ki bu, sadece aniatmağa elverişli gelen
bir tarzdır, prensipierin mahiyetleri açıklanacağı
:zaman yine saf mekanizme dönülerek ilimden
.felsefeye geçilecektir. Böylece vakaa mekanizm
<iokti:inine dönülüyorsa da bu dönüş «karşılık- ·
Jılık» kelimesini yeni bir manada alarak oluyor,
ve bu mana değişiklikteki teferruatı açıklamaya
.elverişli olmuyor.

Kısası, tekıimülü yaptıran imil tesadüfle ohln


. fark edilmez değişmeler ise bunları saklamak ve
~oplamak için gelecek nevilerden her birisinin
koruyucu birer melekleri olduğuna inanmak la-
:zım gelir; çünkü bu işi üzerine alabilecek olan
1
.şey herhalde ıstıfa değildir. Yok, eğer tesa-
-düfle olan değişmeler 'birden oluyorsa eski fonk-
.siyon ödevine devam etmiyeceği gibi yeni bir
1
.fonksiyon da eski fonksiyonun yerine geçmiyecek- .
-tir. O halde fark olunmıyan sırtısıra değişme/erin
.hep bir yönde devamlarını sağlamak için nasıl
koruyucu bir melek aramak lizımsa birdenbire
-olan değişmelerin bir merkezde toplanmalarını
.sağlamak için de aynı meleğe başvurmak lazım
gelecektir. Halbuki aynı girift yapıların ayrı
·tekamül yollarında baş başa gelişmeleri ne burad~,
ne de orada tesadüfle olan değişmelerin sadece
--toplanmalariyle husuıe gelemez; öyle ise incelen-
.mesi gereken iki büyük hipotezden ikincisine
ORTHOGtN~SE 99

geçelim. Değişmelerin tesadüften ·ve iç sebepler-


den gelmeyip doğrudan doğruya dış sebeplerdeli
geldiğini farz edelim. Bakalım filojenetik (nev'i
tekômül) bakımdan birbirlerinden tamamİyle
ayrı serilerdeki göz yapısının benzerliği nasıl
açıklanacak.

Burada denecek ki, evet, yumuşakçalar ve


omurgalılar birbirlerinden ayrı yollarda tekamül
etmişlerdir, fakat her ikisi de ışığın tesirine
;,aruz kalmışlardır. Işık ise belli sonuçlar doğu­
ran fiziki bir sebeptir. Devamlı bir surette tesir
etme sonucunda sabit bir yönde devamlı bir de-
ğişme husule getirebilir. Omurgalıların gözlerinin
yumuşakçaların gözlerindeki bir sıra değişiklikler
gibi sırf tesadüfle teşekkül etmiş olmaları haki-
katen akla yakın değildir. Burada ı~ığın bir
ıstıfa vasıtası gibi araya girerek yalnız faydalı
değişmeleri bıraktığını kabul etsek bile bu tesadüf
oyununun her iki gözde aynı tarzda düzenlenmiş
elemanların aynı tarzda toplanmalarına elverecek
gibi isabet etmesine imkan yoktur. Fakat meseleye
bu gözle ( değişmelerin tesadüften ve iç sebepler-
den geldiği göziyle) bakınayıp da doğrudan doğru•
ya olan sebeplerden geldiğini iddia eden hi pote-
zin göziyle bakarsak ışık, burada organik madde-
nin yapısını tadil ve onu adeta kendi şekline intı­
bak ettirecek gibi doğrudan doğruya tesir edecek,
binaenaleyh ayrı tekamül yollarından gelen 1ki
gözün· birbirine benzemesi artık eskisi gibi açık­
lanmıyarak sadece sebebin özdeşliği ile açıkla­
nacaktır. Gözlerin gittikçe de organikleşmesi
100 YARATlCI- ToJlKAMÜL

dolayısiyle alma kabi!iyeti, nev'i şahsına munha-


sır olan bir madde üzerinde ışığın gittikçe
derinleşmiş bir damgası,_ bir neticesi gibi anlaşı­
labilecektir.
-- -Peki amma, organik bir yapı bir damgaya ben-
zetilebilir mi? «İntıbak» tabirinin iki manalılığını
yukarda göstermiştik. Dış şartların kalıbına git-
tikçe daha iyi uyan bir organ veya şeklin yavaş
yavaş karmaşıklaşması başka, bu şartlardan git-
1
tikçe daha çok istifade eden bir organ yapısının
gittikçe karmaşıklaşması başkadır. Birinci halde '
organizma yalnız bir damga almakla kalıyor, fa-
kat· ikincisinde maddeye müessir bir surette karş~
koyuyor, bir mesel e_ hallediyor. Göz gitgide ışığa
daha iyi intıbak etmiştir dendiği zaman intıbak
burada şüphesiz ikinci manada alınmıştır. Fakat
ikinci minadan birincisine az çok gayrişuuri .ola~
rak geçilmiş- ve halis mekanizm mesleğine bağlı
olan bir biyoloji, çevrenin tesirine katianan itıl
bir maddenin intıbakı ile . çevrenin tesirindeıl
nev'i şahsına munhasır ve kendine göre . istifade
eden bir organizmanın innbakını aynı zamanda
belirttirmeye savaşmıştır. Fazla olarak, tabiat da
zihnimizi bu iki nevi intıbakı biribirine karıştır­
mağa sevk eder gibidir; çünkü aktif olarak mu-
kabele edecek bir mekanizm teşkil etmek zorunda
olduğu bir yerde önce pasif bir intıbak ile baş­
lamıştır. Hakikaten de bizi uğraşuran misalde
görüldüğü gibi' gözün ilk başlangıcı aşağı orga-
nizmalarda görülen tache pigmentaire ile oluyor;
bu ilkel göz hiç şüphe yok ışığın tesiriyle ve
ORTHOGı:NtıSE 101

sırf fizik olarak pekaHi husule gelebilir. · Hatta


bu göz. ile omurgalı hayvanların karmaşık göz·
leri arasında birçok muiavaSsıtlar da olur. Ol~un
amma bir şeyden diğerine derece derece geçmekle
bunların aynı mahiyette olmaları Hizım gelmez.
Meseıa bir hatip de kendisini dinfiyenlere hakim
olmak için ?nce onların :suyunca gider, fakat
bıina bakarak bir şeyin ardınca gitmek ile. bir
şeyi idare etmek aynı şeydir denebilir mi? Öyle
görünüyor ki canlı madde de ahval ve çevrenin
şartlarından faydalanmak için bunlara evvelli uymuş,
ileride hakim olmakla mükellef olduğu bir yerde
dizginleri evvela başkalarına bırakmıştır, Hayat
da işte bijyle hareket ediyordur; bir ,tache pig· ·
mentaire il~ göz arasında derece derece muta-
vassıtlar olduğu- istendiği kadar söylensin, bun·
ların arasındaki fark, bir fotoğraf ile fotoğraf
makinesi arasındaki farktan az değildir. Şüphe
yok ki fotoğra,f, -bir fotoğraf cihazına doğru
yavaş yavaş mütemayildir, fakat fiziki bir kuv·
vet olan bu temayülü yalnız başına vücuda ge·
tiremiyeceği gibi ışığın bıraktığı bir intıbaı işe
yarar bir surette kullanabilecek bir makinaya da
çeviremez.
' '
Burada denecek ki istifade, veya fayda gibi
düşünceleri araya sokmak doğru değildir; çünkü
göz, görmek için yapılmamıştır, yalnız gözleri·
miz olduğu için görüyoruz; «fayda»; veya «isti-
fade» tabirleri yapının fonksiyanlarına ait so·
nuçları göstermek için kullaiıılan kelimelerden
başka bir şey değildir. Kabul, amma ben, göz
102 YAR;A TICI TEKAMüL

ışıktan «istifade eder» dediğim zaman bundan


yalnız gözün görmek gücünde olduğunu değil,
göz ile hareket cihazı arasında çok açık müna-
sebetler olduğunu anlıyorum. Biliyoruz ki omur-
galıların ağ tabakası hareki mekanizmalara gör·
me siniri vasıtasiyle bağlı olan beyin merkezleri-
ne kadar gider. Gözümüzün ışıktan istifade et-
mesi tepki hareketleri vasıtasiyle faydalı gördü-
ğümüz şeylerden istifadeye ve zararlılardan ka-
çınmağa elverişli olur. Burada da kolayca dene-
cek ki ışık mademki fiziki ıı.ahiyette bir tache
pigmentaire bilsıl ediyor, o halde bize organizma-
ların hareketlerini de fiziki bir surette yaptı­
rabi!ir. Nitekim haşlamlılar (infusoires) ışığa
karşı reaksion yapmaktadırlar. Bununla beraber
omurgalılarda görme aygıtiariyle bitişik bir halde
bulunan sinir, kas ve kemik sistemlerinin teşek­
külüne de ışığın fiziki bir surette sebebolduğu­
nu kimse iddia edemez. Doğrusu ve hele kendi-
sinden ayrılmaz olan şeylere bağlandığı zaman
araya ışığın doğrudan doğruya tesirinden büs-
bütün başka bir şey konuyor. Organik maddeye
alttan alta nev'i şahsına munhasır bir kabiliyet,
uğradığı basit tembihin tesirinden istifade etmek
için çok girlft mekanizmalar kurmak gibi esrarlı
bir iktidar atfolunuyor.
Halbuki vazgeçilmek iddiasında bulunulan ci-
het de budur. Fakat isteniyor ki fizik ve kimya
bize her ş~yin anahtarını versin. Eimer'in ana
eseri bu hususta çok istifadelidir. Bu biyoloji
alimi organizmal~rdaki değişmeleri Darwin'in
il

ORTHOGtN~SE ıoı

yaptığı gibi tesadüfle hasıl olmuş değişmelerin


toplanmaları eseri değil, dışın içe belirli bir
yönde yaptığı sürekli tesirierin bir sonucu olarak
gösterir. Bunu ispat etmek için sarf ettiği emek-
ler de malfımdur. Tezi gerçekten çok kıymetli mÜ'
şahedelere dayanır; hareket noktası da bazı ker-
tenkelelerde derilerio renkten renge girmelerinin
takibettiği seyrin incelenmesidir. Diğer taraftan
Dormfesiter'in denemeleri de bir kelebek kozasının
, soğuk, sıcak yahut ılık bir yerde olmasına göre
oldukça , farklı kel~bekler doğurduğunu göster-
miştir. Hatti bunlar uzun bir müddet ayrı nevi-
ler sanılarak vanessa· levana, vanessa prorsa
gibi adlar bile almıştır. Küçük bir kabuklu
hayvan olan artemia salina'nın yaşadığı. suyun
tuzu artırıldığh veya azaltıldığı zaman göster·
diği önemli değişmeler de bu olgular arasına
konalıilir (ı]. Bütün bu muhtelif tecrübe-
lerde dış amil, değiştirici bir sebep gibi etkin
görünmektedir. Yalnız sebep (cause) kelimesini
burada ne manada anlamak lazımdır? Sebeplilik
fikrinin analizine uzun uzadıya girişecek değiliz:t
yalnız bu fikrin birbirlerinden çok ayrı üç mil-
nasının daima karıştırıldığını göstereceğiz. Bir
sebep, ya itme (impulsion), ya boşalma ( dec-
lancbement) veya açılma ( deroulment) ile tesir
[1] Fazla olarak son müşahedelerden artemia'nın
geçirdi~i İstihalelerin
Önce zannedildiğinden daha karma~
şık bir olay olduğu sonucuna varılmış görünüyor. Bu ko-
nuya dair bakınız: Samter et Heymons, Die Variation
bei Artemia salina. (Anhang zu den Ab hend/ungen der
K. Prussichen Akad, der Wissensch_aften 1902).
lOt YARA TIC! T-EKAMüL

edebilir. Bi13tdoda bir bilyaya diğerinin üzerine


çekildiği zaman birinci bilya ikinci bilyayı itmek
suretiyle harekete getirir. Barutu patiatan kıvıl·
cım, baruta boşaltma suretiyle tesir eder. Fonog-
raf plağını yavaş yavaş gevşemekle döndüren zem·
berek, plaktaki melodiyi, açılma ( deroulement) su·
.retiyle çaldırır; çalınan molediyi ~ir netice, zem-
bereğin gevşemesini de bir sebep gibi alırsak di·
yeceğim ki sebep burada açılma ' ( deroutement)
suretiyle tesir ediyor. Dikkat edilirse görülür ki
bıı üç olguyu birbirinden ayıran şey, sebep ile
netice arasındaki tesanüdün daha çok, veya da-
ha az olmasından ibarettir. Birinci halde neticenin
kemiyet ve keyfiyeti sebebin kemiyet ve keyfi·
yetiyle değişiyor. İkincisinde neticenin ne kemi-
yet, ne de keyfiyeti sebebin kemiyet ve keyfiye·
tine tibi olmuyor, netice daim.l aynı kalıyor.
Üçüncüsünde neticenin kemiyeti sebebin kemiye·
tirie tabi oluyor, fakat sebep neticenin keyfiye·
tine tesir etmiyor; ya~nız plik, zembereğin tesi-
riyle döndüğü müddetçe melodiden dinlenecek
parça da uzuyor, fakat işitilen melodinin~ ma-
hiyeti zembereğin t~sirine tabi olmuyor. De
necek ki sebep kendi neticesını yalnız bi-
rinci 'halde açıklıyor; diğer iki halde netice az
çok önceden malUmdur ve bunun için ileri sü-
rülen önertİ ( antecedent) tabiatİyle muhtelif de-
rece,! erde bir sebep olmaktan ziyade bir vesi!e
( oçcasion) oluyor. Artemia'nın değişmelerinin se-
bebi de içinde yaşadığı suyun tuzluluk derecesidir;
yahut kelebek olmak üzere bulunan bir kozadan
ORTHOGaN~SE 105

çıkan kelebek kanadlarının renk ve nakışlarını ta-


yin eden sebep de hararetin derecesidir dediğimiz
zaman buradaki sebep kelimesi acaba birinci
m3nada mı alınm-ıştır? Bu minada alınmadığı
meydandadır. Sebepli!ik burada deroulement ile
declanchement araSında mutavassıt- bir minada~
dır. Nitekim Eimer dahi değişmenin kaleydosko-
pumsu [ı} özelliğinden bahsettiği yahut organik
maddenin değişmesi inorganik maddenin billurlaş­
ması gibi muayyen yönlerde olur. dediği za-
man bu manada bir. sebep anlamaktadır [2}.
Bukalemun dediğiı:lıiz . bir nevi kertenkelenin
renkten renge girmesi konuşulduğu zaman sırf
fiziko-şimik bir açıklama yalnız burada tamamiy le
kabul olunabilir. Fakat bu açıklama tarzı mesela
omurgalıların gözlerinin yavaş yavaş teşekkü­
lüne de teşmil edilirse o vakit organizmanın fizi-
ko - şimisi kendisine ışık tesiriyle hepsi de son
_derece de girift ve aynı ·zamanda görrneğe muk-
tedir ve gittikçe daha iyi gören ilerileyici bir
sıra cihazlar yaptıracak mahiyette farz edilmek
lazım gelir [3]. Tamamiyle özel bir mahiyet
alan bu fiziko-şimiyi açıkça tayin etmek lazım ge-
lirse finalizm doktrininin en -koyu taraftarı da
bundan daha fazla ne söyliyebilir? Fazla olarak
bir yumuşakçanın yumurtası ile bir omurgalı­
nın yumurtası aynı kimyevi sentezde olamaz,- ve

[1] Eimer, Orthogenesis der Schmetterlinge •. Leipzig,


1897, s. 24. Cf. Die Entstehung der Arten, s. 53.
[2] Eimer, Die Entstehu.ng der Arten, İena, 1888,
s, 25. -
[3] Eimer, Die Enstehung, s~_ 165 ve aşaA-uıı.
101 Y.ARATlCI T~KAMüL

bu iki şekilden birincisine dogru tekamül etmiş


olan organik bir cevherle kimyaca aynı mahl·
yette bulunamaz. Böyle olduğu halde ışığın te·
siri altında her iki halde de aynı organın teşek·
kül ettiği mekanist felsefeye gösterilitse daha
zor bir durumda kalmaz mı?
Bütün bunlar ne kadar çok düşünülürse kü·
çük birçok sebeplerio iki muhtelif birikmesiyle
aYnı sonucun husule gelmesini kabul etmenin
mekanist felsefe prensiplerine o kadar aykırı
düşeceği görülür. Buraya kadar yaptığımiz tar·
tışmanın olanca kuvvetini nev'i tekevvün (filo·
gfmese) den aldığımız bir misal üzerinde topla·
mıştık. İddiamızı sağlarulaştıracak olguları ferdi
tekevvün ( onto genise) den de alabiliriz. Tabiat
her gün gözlerimiz önünde bazan birbirine ya·
kın nevilerde de birbirlerinden tamamiyle farklı
«embryogenique» ( embryonal tekevvüne ait) te- 1
1
"k.evvünlerle birbirlerinin aynı olan sonuçlara van·
yor. Bu son yıllarda"[ ı} tecanüssüz tekevvün (bete· 1

roplastie) olaylarının görülmesi arttığı için adeta


klasik bir hale gelen embryon yahut ferdin
tekevvün safhası ile nev~in tekevvün safhalarının
birbirlerine uydukları teorisinden vazgeçmek Hi·
zım gelmiştir. Misalimiz olan yumuşakçaların
gözleri ile omurgalıların gözleri arasında mu-
(1] Salensky, Hetlroplastie (Proc, of the fourth
international Congreı8 of Zoologg, London, 1899, s. 111.
llS). Salensky bu kelimeyi hirbirleri.ne akraba olan hay.
vanlarda embryologique menşeleri muhtelif olan karmaşık
iı:alann aynı noktalar üzerinde teşekkül etmeleri ol.ıru·
sunu adlandlrmak için icadetmiştir.
r--

KAZANILIŞIN VERASET! 101

ka yeseye bir defa daha sadık kalmak ıçın omur-


galılardaki ağ tabakasının genç embryon' da ha-c
sıl olan beyin taslağının belirttiği bir uzantt
( expansion) dan biisıl olduğuna dikkat ettirece- ·
ğiz. Bu uzantı, muhite doğru gidecek hakiki bir
sinir nerkezidir. Yumuşakçalarda ise ağ tabakası
biHikis embryon'un encephale'i vasıtasiyle, do~
layısiyle değil, doğrudan doğruya ectoderme
(embryon'da pla:stoderme'in dış tabakasına veri·
len isimdir. Merkezi sinir sistemi ile duyuların
organları bundan çıkar) den çıkıyor. O hal·
de bunlar ayrı tekiimül veriteleri oldukları halde
insan ve deniztarağın da aynı -ağ tabakası~ıın
inkişafına varmaktadırlar. Hatta birbirlerinden.
bu derece uzak orgaoizmaları mukayesey~ kadar
gitmiyerek bir tek ve aynı organizmada vakı olan
garip birtakım yeniden teşekkül (regfmeration)
olguları incelenirse burada da aynı sonuca varı~
!ır. Bir ttiton'un (bir nevi kurbağa) gözündeki
kristal cisim (cristallin) çıkarılırsa bu cisriıin iris.
vasıtasiyle yeniden teşekkül ettiği görülür [ t ].
Halbuki ilk kristal cisim ectoderme'in zara--
rına teşekkül etmiş iken irisin menşei m es o·.


d~rmique (embryon'da plastoderme'in orta taba·
kasına denilir) tir. Dahası var: Salamandra ma·
culata denilen ·bir nevi kertenkelenin iris'ine '!
ilişilmiyerek sadece kristal cismi çıkartılacak
ı
olursa iris'in üst kısmı ile kristal cisim yeniden
teşekkül ediyor; fakat iris'in bu üst kısmı da

[1] Wolf, Die Regeneration der Urodelenlinse( Arch.


f. Entwickelungsmechanik, İ, 1895, s. 380 ve aşakısı),
108 YARATICI_ T-EK.AMOL

çıkartılacak olursa kristal- cisim yeniden iç ta:


bakada, veya geri kalan ınıntakanın ağ taba-
kasında te şekkül . etmeğe başlıyor [ı}. İşte bu
suretle ayrı ayrı yerlerde bulunan ve ayrı ayrı
teşekkül eden kısımlar normal zamanla;da muh-
telif fonksiyonlar yapıyor ve icabında aynı
eksiklikleri gidererek makinanın aynı parçala-
rını yapabiliyor!ar. Burada türlü sebeplerio bir-
leşmeleriyle aynı sonucun elde edildiğini görü-
yoruz:
O halde sonuçların bu bir noktada toplan-
malarını açıklıyabilmek için yönünü içten alan
bir prenSipe ister istemez başvurmak gerekir.
Çünkü muhtelif sebeplerio bir sonuç etrafında
toplanmaları imkanı ne Darwin'in, ne fark edil·
miyen değişmeler kabul eden yeni-Darwin'dle-
:tin tezlerinde, n_e ini değişmeler hipotezinde,
ne de muhtelif organların tekamülünü dış kuv-
vetietle iç kuvvetler arasında mekanik bir nevi
kaynaşma vasıtasiyle açıklamak İstiyen ~teoride
görülebilir. O halde tekamülcülüğün bugÜnkü şe­
killerinden konuşulması lazım gelen yeni-Liı­
marck'çılık kalır. Bakalım bu teori meseleyi nasıl
çözecek? Biliyoruz ki Lamarc!<, canlı varlığın
değişme kabiliyetini kendi organlarını kullanip
kullanmamak sonucunda bulur, ve kazanılmış
değişmelerin eviatlara geçtiğini de kabul eder.
Bugün biyoloji alimlerinin birçoğu · bu dok-
trinde toplanırlar. Bu doktrine göre bir ne-
[1] Fisc;hel, Uber die Regeneration der Linse
(Anal, Anzeigor, XIV, 1898, •; 373-380).
KAZANILIŞIN VERAS·ETl 109

vi husule getirrneğe varan bir değişme biz~


zat embryon'da biisıl olan tesadüfi bir değiş­
me olmadığı gibi kazanılan yeni özellikleri her
türlü fayda endişesinden uzak olarak muayyen
bir surette tayin eden nev'i ·şahsına munhasır
bir determinizm de değildir. De.ğişme, canlı var-
lığın içinde yaşamak zorunda olduğu çevreye
intıbak etmek için sarf ettiği cehtin bir eSeridir.
Yalnız bu ceht bazı organların mekanik bir
surette işlemesinden ve muhitin haskılarına yine
mekanik olarak karşı koymasından başka bir şey
olmıyabilir; hatta şuur ve irade ile de olabilir.
Nitekim bu mesleğin en büyük başlarından Ame-
rikalı biyolog Cope [1} yeni-Lamarck'çılığı bu
manada anlar. O halde yeni.Lamarck'çılik tekil•
mülün bugünkü şekilleri içinde ·tekilmül için
içten gelen ve psikolojik bir preıısipi, zorunlu
bir mahiyette olmıyarak, kabul edebilen tek mez-
heptir.
Tekamülün ayrı yollarında gelişmiş aym
karmaşık organların teşekküllerini açıklıyabile­ 'ı
'.ı,,
cek gibi görünen biricik tekamülcülük şekli biz:·
ce de budur. Filhakika aynı cehtin aynı durum· 'ıl
'ıl
lardin istifade ederekten aynı sonuçlara varmasl,. 1

hele dış durumların ortaya koyduğu· mesele yal-


nız tek bir çözme sureti kabul ederse, anlaşıl­
maz bir şey değildir. Yalnız bilinmesi lazım
olan bir şey kalır ki o da «ceht» rabirinin bu-
rada daha derin, yeni-Lamarck'çılardan hiçbi·
[1] Cope, The origin of the fittest, 1887; The pri-
mary factors of organic evolution, 1896,
110 YARA TIC! TEKAMÜL

rının farz ve tahmin etmedikleri daha psikolojik


bit manada alınması gerekip gerekmediğidir.
Filvaki yalnız kemiyetçe değişrnek baş·
ka, şekil değiştirmek başkadır. Bir organın işle­
lnek sayesinde gürbüzleşmesi imkinına kimse bil
.şey demez. Yalnız yumuşakçaların bir göziyle
<ımurgalılardaki bir gözün yavaş yavaş gelişme­
leri bu açıklamaya sığmaktan çok uzaktır. Bu
gelişme ışığın sadece alınmış ve karşı hiçbir
tesir yapılmamış devamlı bir tesirine adedildiği
takdirde şimdi tenkid ettiğimiz teze tekrar dü-
şülmüş olur. Eğer böyle yapılmayıp da aksine
bir iç faaliyete atfolunursa o halde kullanılan
manadaki cehtten başka bir şey konuşuluyor de-
mektir. Çünkü ceht sarf etmenin hiçbir azayı
karmaşıklaştırdığı görülmemiştir: kaldı ki yu-
muşakçalarda görülen tache 'pigmentaire'den
<ımurgalılardaki göze geçmek için birbirleriyle
şaşılacak kadar tesanütlü pek çok karmaşıklaş·
malar icabeder. Bununla beraber tekimülün bu
telakkİsini hayvanlar için haydi kabul edelim;
fakat nebat! ara nasıl teşmil edilecek? Burada .
.şekil değişmeleri daima ne fonksi yon değişmele­
rini istiyor, 'ne de doğuruyor. O halde değişme­
nin sebebi eğer psikolojik mahiyette bir şey ise •
.buna ceht demek güç olur, meğer ki kelimenin
manasını ayrıca genişlete!im. Hakikat şu ki ceh-
tin de altını eşerek daha derin bir sebep aramak
lazım geliyor.
Hele düzenli olarak irsi!eşen değişmelerin
sebebine varılmak istenirse bunun yapılması bil-
'i

KAZANILIŞIN VERASET! . lll

hassa lazımdır. Biz burada kazanılmış özellikle·


rin irsileşip irs!leşmiyeceğine dair olan ihtiliif-
ların inceliklerine girecek değiliz. Salahiyetimiz
içinde olmıyan bir mesele hakkında bir tarafı
pek açıkça tutmağa niyetimiz de yoktur. Bunun·
la beraber mesele. ile tamamen ilgisiz kalamayız.
Çünkü feylesoflar için müphem genelliklerde
kalmayıp alimleri tecrübelerin en küçük kısımla­
rında takibetmek, elde ettikleri sonuÇları kendi-
leriyle tartışmak zarureti bugün olduğu kadar hiç-
bir zaman duyulmamıştır. Eğer Spencer kazanıl­
p11Ş özelliklerin irsileşmesi meselesini kendi ken-
dine sorarak vaz'etmiş olsaydı tekimülcülüğü
muhakkak ki büsbütün başka bir şekil alırdı.
:Eğer ferdin kazandığı bir alışkanlık eviatlara
ancak istisnai hallerde geçiyorsa (bize muhr.k-
kak görünen de budur) Spencer'in bütün pt.iko-
lojisi yenibaştan yapılmak, felsefesinin ~ühim
bir kısmı yıkılmak lazım gelir. Aynı akıbote _uğ­
ramamak için meselenin ortaya nasıl konulması
gerektiğini ve çözülmesinin hangi tarafta ara-
nabileceğini söyliyelim.

Kazanılmış özelliklerin evla_tlara geçebileceği


önce bir dogma (dogme) gibi tasdik edildikten
sonra «germinal» · ~ücrenin farazi mahiyetinden
tecrübeden önce (a priori) çıkarılmış hükümler
sonucunda yine· dogmatik olarak 'inkar edilmiştir.
Weisman'ın «gel-:minab> hücrelere ait olan plizma-
nın sürekliliği ( continuite) hakkındaki teori-
sini ve bu teoride yumurtacık ve spermatozoid
gibi «germinal» hücreleri somatique hücrelerden
ıız YARATICI TEKAMÜL

nasıl ayırdığını biliyoruz. Bu teorilerden hare- ·


ket edildiği takdirde kazanılmış özelliğin vera-
setle eviatlara geçmesinin anlaşılmaz bir şey ol~
duğu çok iddia olundu ve bunu hala da iddia
edenler var. Fakat tecrübe, eğer tesadüfle ka-
zanılmış özelliklerin eviatlara geçebileceğini gös-
terseydi «germinal» hücrelere ait pHizmanın soma-
tique muhitten söylendiği kadar müstakil olma-
dığı ve .kazanılmış özelliklerin eviatlara geçip
geçmiyeceği. tecrübe ile. anlaşılabilir olduğu tes-
bit edilmiş. olacaktı; böylece anlaşılır ve anla-
şılmaz gibi hükümlerin yeri de burası olmadığı
anla§ılarak meselenin sırf tecrübe ile çözüleceği
· ıneydana çıkacaktı. Yalnız asıl zorluk da burada
başlıyor: çünkü bahsolunan kazanılmış özellikler
çok·d<ere ya alışkanlıklardır, veya bunların neti-
celeridir. Kazanılmış bir alışkanlığın temelinde
tıibii bir kabiliyet veya istidadın olmaması na-
dirdir. O halde ·eviatlara geçen özellik acaba
ferdi& soma'sı tarafından kazanılmış bir alış­
kanlık mıdır, yoksa daha ziyade kazanılmış alış­
kanlıktan önce mevcut olan tabii bir kabiliyet
midir? bunu daima sormak lazımdır. Eğer bu
alışkanlık tabii bir kabiliyet ise ferdin kendinde
taşıdığı germen" de mündemiç olacağı için fertte

ve binnetice tohumda da mevcut demektir.


Halbuki köstebeğin toprak altında yaşamaya alış­
mış olduğu için körleştiğini ispat edecek hiçbir
delil yoktur; belki de bu hayvan gözlerinin kör-
leşrneğe başladığı zamanlar yeraltında yaşamağa
KAZANILMISIN VERASET! 11:1-

mahkum olmuştur [ı}. Bu misald e görmeyi kay-


betmek temayülü köstebeğin «soma» sı tarafından.
kazanılmış veya kaybeditmiş bir şey olmadan da.
«germen» den «germen» e geçecektir. Yine bu·
nun gibi bir siliihşor oğlunun, babasını bastıra­
cak bir silahşor olmasından babadaki alışkanlı·
ğın evliıda geçtiği sonucu çıkmaz, çünkü geliş·
mekte olan bazı kabiliyetler babanın yavrulayıcı·
germeninden evlidıa yavrulayıcı germenine ge-
çebilir ve bu kabiliyet ilk hamlenin tesiriyle yol-
da büyüyerek eviatta babanın kabiliyetinden da-
ha işlek bir hale gelebilir. Hayvanların yavaş.
yavaŞ ehlileştirilmesinden alınabilecek birçok mi-
sal!er hakkında da aynı şey söylenebilir; meseli
ehlileştirilmek üzere şu veya bu nevi hayvanların
seçilınesi acaba bunlarda kazanılmış alışkanlıklarıı>
eviatlara geçmesinden mi yoksa daha ziyade bun-
lardaki tabii bir kabiliyetten midir, - kim bilir?'
Doğrusu aranırsa şüpheli ve her türlü yoruma
elverişli olgular bir tarafa bırakıldıktan sonra
kazanılmış ve eviatlara geçmiş özelliklerin itiraz
götürmez misali Brown • Sequard'ın yaptığı ve
birçok fizyoloji iilimlerinin tekrar ve tasdik et·
tikleri meşhur tecrübelerde görülür [2}. Bu alim
kobaylarda omurilik, yahut siyatik sinirini kese-
rekten yavrulara geçe.n bir sara hali vücuda ge-
[1] Cuenot, La nouveize thiorie transformiste (Re-
vue ginirale des sciences, 1894 ). Cf. Morgan, EfJo[utiott
and adaption, Londra, 1903, s. 357.
[2] Brown- Sequard. Nouvelles recherches sur l'-
6pilep•ie due ii_ certaines lisions de la moelle ipiniere·
et des · nerb rachidiens ( Arch. de physiologie, cilt Il,
1869, s. 211, 422 ve 497).
114 YARATlCI TEKAMÜL

tiriyordu. Yine aynı verekisinir (corps restiforme)


vesairenin afetle~ (lesions) i tavşanda türlü bo- 1
1
zukluklar doğuruyor ve bu bozukluklar yavrulara 1
geçiyor, hatta bazan: exophtalmie (göz yuvarla·
ğının herhangi bir' yönde patolojik olarak yata·
ğından dışarıya uğramasıdır), ayak parmaklarının
kaybedilmesi vesaire gibi birbirlerinden farklı şe­
killerde oluyor. lrs! geçişin bu muhtelif hallerinde
hayvamn samasının kendi germeni üzerine bir tesiri
<>lduğu ispat edilmiş değildir.. Hatta Weismann,
buna itiraz ederek Brown- SCquard'ın ameliyat
yapılırken tavşanın vücuduna birtakım özel mik-
ropların kaçırılmış olması ve bunların sinir
dokusunda kendilerine bir muhit bulmak ve cinsi
unsurlara girmek suretiyle hastalığı geçirmiş bu·
bunması ihtimali olduğunu söylemiştir { 1}. Bu
i tirazı Brown · Sc!quard'ın kendisi de hertaraf
etmiştir {2}; lakin ona daha akıllıca başka bir
itiraz yapılabilir. Filhakika Voisin ve Peron'un
tecrübelerinden şu sonuç çıkmıştır: Sara nöbet-
lerinden sonra tavşanıo vücudundan · toksinli
bir madde çıkmış ve bu madde hayvaniara aşı!an·
dığı zaman ihtilaç halleri göstermişlerdir {3 }.
[1] Weismann, Aujsütze über Vererbung, Iena,
1892, s. 376-378 ve Vortrage über descendenztheorie, fena,
1902, c. ll s 76.
[2]. Brown · Sequard, L' Hiridite d' ane affection
.due d une cause accidentelle · ( Arch. de phgsiologie,
1892, s. 686 ve aşağısı).
[3) Voisin ve Peron: Recherches sur la toxicit'i
.urinaire chez les epileptiques ( Archives de neurologie,
eilt 24, 1892, ve 25, 1893,) Cf. Voisino'ın eseri: L'-
epilepsie, Paris 1897, s. 125-133.
KAZANILMIŞIN VERASET! 115

O halde Brown - Sequard'ın sınır dokusunun


ıedelenmesinden sonra tavşanda gördüğü bü-
yüme teşevvüşleri belki de ihtilllç veren bu
zehirin teşekkül etmesinden- gelmiştir. Bu tak·
dirde toksin tavşanın vücudundan spermatozoid
yahut yumurtacığa geçerek embryon'un gelişme·
sinde genel bir bozuluşun arnili olacak, veyahut
tekiimülünü yapmış embryon'un ancak şu veya
bu' noktasında gürülebilecek tesirler bırakacak·
tır. Bu olgular Charri_n, Delarnare ve Mous-
su'nün şu deneylerinde gözle görülür bir mahi·
yettedir: karaciğer, veya böbreği çıkarılmış gebe
tavşanlarda bu arızanın yavrulara geçtiği ve bun~n
çıkarılan organların tevlidettikleri ayrı bir nevi
cytotoxines'lerin cenindeki aynı organlar üzerine
tesir etmesinden ilerigeldiği görülmüştür [ı}.
Gerek bu tecrübelerde ve gerek aynı fizyoloji
alimlerinin daha önceki müşahedelerinde [ 2}
toksinlerden müteessir olan, teşekkül etmiş
bulunan cenin (foetus) dir. Yalnız Charrin'in di·
ğer araştırmaları aynı sonucun benzeri bir meka-
nizma ile spermatozoid ve yumurtacık üzerinde biisıl
olabileceğini göstermeye varmıştır [ 3 }. Kısaca, ka·
[1] Charrin, Delarnare ve Moussu, Transmission
experimentale anx descenda"nts de lesions ditJe[oppCes
chez les ascendents (C. R. . de l'Ac. des sciences, cilt,
135. 1902, s. 191) Cf. Morgan, Evalutian and adapta·
tion, s. 257, ve Delage, L" Heriditi, 2 nci basım, s. 288.
[2] Charrin, ve Delamare, L' Hiridite cellalaire
(C. R. de l' Ac. des sciences. cilt, 133, 1901, s. 69-71.
[3] Charrin, L' Hiriditc pathalogique (Ret~ue ge-
nerale des ~ciences, 15 ocak, 1896).
116 YAll.ATICI TEKAMilL

zanılmış bir özelliğin irsileşmesi Brown-Sequard'ın


deneylerindeki embryon'un toksinleşmesiyle açık­
lanabiliyor. Afet burada ne kadar yerleşmiş gö-
rönürse görönsün alkolik afetinin evlatlara_ geç-
mesi tarzında bir süreç ile geçmektedir. Acaba
irsi!eşen bütün kazanılmış özelliklerde hep böy-
le mi oluyor? Kazanıimiş özelliklerin eviatlara
geçmesine evet veya hayır diyenierin filhakika
birleştikleri bir nokta var: alkolün tesirine
b~nziyen bazı tesirler hem canlı varlığa, hem
de germinatif plilzmaya tesir edebiliyorlar. Bu-
rada bir bozukluk (tare) un irsileşmesi vardır
ve .bu "irsi~eşme· sanki babanın soması kendi
germen'i üzerine tesir etmiş gibidir; fakat haki-
katre gerek germen ve gerek soma her ikisi de
sadece aynı sebebin tesirine uğramışlardır. Bunu
söyledikten sonra kazanılmış özelliklerin evllitla-
ra geçebilirliğini iddia edenlerin inandıkları
gibi farz edelim ki somanın germen üzerine tesiri
olsun. Burada en tabii hipotez her iki halde. de
aynı şeylerin v3kı olacağını ve somanın doğru­
dan doğruya olan bu tesirinin germinarif plaz-
manın toptan bir değişmesi olacağım farz etmek
değil midir? Eğer böyle ise babaların kazandık­
ları özelliklerin eviatlara geçmesi, alkolik lifetinin
geçmesi gibi, istisnai ve ideta tesadüfi olacaktır.­
Şüphe yok ki ·alkolik bozukluk babadan eviada
geçiyor; yalnız çocukların her birinde türlü şekil­
ler alabiliyor ve bunlar babadaki alkolik lifetine
benzemiyor. Alkolün yaptığı bozukluk yüzünden
plazmada hô.sıl olan değişikliğe C dersek, C bu~ .
1
ı

KAZANILMIŞIN VERASET! ın

rada pozifif veya negatif olabilir, yahi bazı mad-


delerin kazanıldığını veya kaybedildiğini göste-
rebilir. O halde bu verasette sonuç kendi sebe-
bini olduğu gibi doğurmıyacak, somanın her-
hangi bir değişikliğe uğramasından husule gelen
germen'in değişikliği teşekkül halinde bulunan
yeni organizmanın aynı kısmında aynı değişik­
liği yapmıyacaktır, meğerki yeni organizmanın
diğer· bütün kısımlarının C ye nispetle bir nevi
muafiyeti ola, ancak o vakit yeni orgaılizmada da
aynı kısım değişikliğe uğrıyacaktır, çünkü yeni
. tesire karşı hassas olabilecek yalnız bu parça
kalmaktadır. Hatta burada olacak değişiklik bile,
doğuran organizmadaki değişiklik yönünde ol-·
mıyabilir.
O halde inhiraf (ei:art) ın irsileşmesi ol-
gusu ile özellik'in irsileşmesi olgusunu birbi-
rinden ayırmayı teklif edeceğiz. Yeni bir özellik
kazanan bir fert bu yüzden malik olduğu şekil:
den inhiraf eder. Eğer bu inhiraf germen'de
değişiklik yapabilecek cevherlerin .doğmasını
da beraberinde sürüklemezse, yahut onu bazı
unsurlarından mahrum edebilecek genel bir gıda
değişikliği doğurmazsa ferdin soyuna hiçbir tesir
yapmaz. Ekseriya vfikı olan da budur. Fakat
aksine olarak soya tesir ederse bu tesitin germi-
natif plfizmada yapacağı kimyevi bir değişme
vasıtasiyle olması muhtemeldir. Bu kimyevi de-
ğişmenin, tohumun gelişeceği organiZmada istisnai
olarak asli bir değişiklik yapması ne kadar
muhtemel ise başka bir türlü tesir yapması da
118 YARATICI TEKAMOL

o derece ve belki daha çok muhtemeldir. Bu


son halde, doğan organizma ihtimal ki doğuran
organizma kadar normal tipten inhiraf edecek,
yalnız başka türlü edecektir; yani sadece inhirafa
viris olacak, fakat özelliğe viris olmıyacaktır.
O halde fert tarafından kazanı)mış alışkanlığın
evlatlar üzerinde genel hiçbir ~esiri olmaması
muhtemeldir; olduğu takdirde de evlatlardaki
şekli ile babadaki asli şekli arasında gÖrünür
hiçbir benzerlik olmaması mümkündür. Bizim
için hakikate en yakın gibi görünen hipotez de
hiç olmazsa buna benzer bir hipotezdir. Yüksek
bir biyoloji aliminin {ı} istediği kesin tecrübeler
yapılarak aksi sabit oluncıya kadar herhalde
müşahedenin . bugünkü sonuçlariyle yetsinmeye
'mecburuz. Kazanılmış özelliklerin irsileşmesi
tezinin lehinde yorumlarda bulunarak bunların
. çok kere doğuştan (innee) bir özelliğin az
çok ağır ağır · vücut bulan bir gelişmesi ol·
madığını farz etsek bile olaylar buradaki irsi
geçışın bir kaide olmayıp istisna olduğunu
göstermektedir. Şimdi bu mahiyette bir verasetin
göz gibi bir organı geliştirmesi nasıl mümkün-
dür? Haşlamlıların tache pigmentaire'inden
yumuşakça ve omurgalıların gözüne geçmek
için hepsi de aynı yönde olmak üzere sırtısıra
geçirilmesi gereken' değişmeterin önemli yekunu
düşünülürse bizim gözlediğimiz mahiyetteki bir
verasetin, ferdi cehderi müdahale ettirsek bile,
[1] Girard, Controverses transformistes, Paris,
1904, s. 147.
TARTIŞMANIN SONUCU ll&
bunları nasıl yapabileceği kestirilemez. O halde
tekamülcülüğün diğer şekillerinden yeni-Lamarck'-
çılık da meseleyi çözecek gibi görünmüyor.

Tek3mülcülüğün bugünkü muhtelif şekilleri­


ni böylece sınamadan geçirerek hepsinin aynı
aşılmaz güçlüklere çarptığını göstermekle hiç
de topuna birden yol vermek niyetinde de-
ğiliz. Biliikis hepsi de hatırı sayılır olgulara
dayandıkları için kendi gidişlerince doğru olma-
ları ve tekimül süreci hakkında muayyen bir
bakıma ayrı ayrı karşılık buiunmaları iktiza eder..
Bir teorinin kendini bu suretle sadece tikel bir
bakıroda tutması, ilmi kalması yani teferruatın
ı
1'
aranmasına açık bir yön veı,:mesi için lizım ola-

ı
bilir. Fakat realiteye ancak bir taraftan dokunan
bu teorileri realitenin aşması icabeder. Hiçbir
tatbikat gözetmediği için ilmin açıklığına hiç de
bağlı olmıyan felsefenin asıl konusu realitedir. 1'
·.1
O halde meselenin çözülınesi için tek3mülcülü- .ı

ğün bugünkü üç şeklinden her birinin bize ge-


tirdiği görülen pozitif şeylerle bir tarafa bırak­
tıkları şeyleri ve tekimül süreci için en ihatalı
ve bundan dolayı velevki daha müphem
olacak olan bir fikir elde etmek için bunları
hangi noktada toplamak lazım geldiğini kendi
anlayışımız• göre birkaç kelime ile gösterdim.
Yeni-Lamarck'çılar değişmenin asıl sebepleri fer-
din bir meslekte kazandığı alışkanlıklar değil,
·taşıdığı tohumda bulunan farklardır dedikleri
zaman ihtimal hak!ıdırlar. Bizim bu biyoloji
alimleri ile uyuşamadığımız bir nokta var ki <>
:ı :i o YARATlCI T,EKAMÜL

da to h u mda bulunan farkları tesadüf mahsulü ve


ferdi saymalarıdır. Biz ise tohumda bulunan bu
· farkların fertler arasında tohumdan tohuma geçen
bir hamlenin gelişimi olduklarını, ve binnetice
sırf tesadüf malisulü olmayıp aynı bir nev'in bü-
·tün mllmessiHerinde hiç olmazsa aynı ·zamanda
ve aynı şekilde pekala görünebileceklerini sanı­
yoruz. Fazla olarak, birden değişmeler ( mutations)
~eorisi de bu noktada Darwin' ciliği pek derinden
--değiştirmiştir. Nitekim bu teoriye göre nevi, uzun
:bi'r devirden sonra günün birinde tamamiyle de-
ğişıiıek temayülüne tutuluyor; buna göre değişme
.temayülü tesadüf mahsulü olmıyacaktır. De V ri es'-
ye göre birden değişme mademki bir nev'in muh-
telif mümessillerinde türlü yönlerde oluyor, o hal-
-d; tesadüfi olan Şey değişme temayülü değil, değiş­
menin kendisi olacaktır. Yalnız burada her şey­
·den önce birden değişmenin nebatların daha bir
-çok nevilerinde de olup olmadıklarını görmek
.lazımdır (çünkü De V ri es birden değişmeyi yal-
.nız L'Oenothera Lamarckiana da görmüştür)[!},
'sonra da aşağıda açıklanacağı gibi tesadüf
payının hayvanların değişm-.Ierinde olduğundan
·ziyade nebatların değişmelerinde olması
imkan-
"'ız değildir; çünkü fonksiyonun şekle bağlılığı
·nebatlar aleminde hayvanlar iiieminde olduğu
kadar sıkı' değildir. Her ne de olsa yeni-Dar-.
(1] Nebatlar 8Ieminde bunun gibi bazı olgular da-
-ima gösterilmiştir. Bakınız: Balaringhem, La notfon d'es-
_pece et la theorie de la mutation ( Annee psgchologiqae,
--cilt 12, 1906, s. 95 ve aşaklsı.) ve De Vries, Speçies
.and Varieties, s. 655.
TARTIŞMANIN SONUCU 121

win'ci~er birden değişme devrelerinin muayyen


olduğunu kabul etmek yolundadırlar, o halde
birden değişmenin yönü, hiç olmazsa hayvanlar-
da, aşağıda göstereceğimiz derecede muayyen
olabilecektir.
Öyle ise Eimer'in teorisi gibi bir teoriye va· i

rılıyor, bu teoriye göre muhtelif özelliklerin de-
~işmeleri birbirlerini nesilden nesle mu3.yyen
bir yönde kovalar. Bu teoriyi Eimer'in bizzat
tahdidettiği sınırlar içerisinde biz de makul gö-
1'

rüyoruz. Fakat organik illemin bütün tekilmülü· •
1

nü önceden tayin etmeğe gelince bunun imkansız


olması icabeder. Bunun iÇin iddia ediyorUz ki,
organik alemde hayatın kendiliğinden oluşu,
birbirlerini kovalıyan daimi bir şekil yaratması
suretiyle belirir. Yalnız bu muayyeniyetsizlik (in-
determination) in tam olmaması ve muayyeniye· 1
te (determination) düşen bir payı olması lazım­
dır. Meseıa göz gibi bir organ elbette devamlı
1
bir değişme ile muayyen bir yönde teşekkül" et- 1

miş olacaktır. Aksi takdirde aynı tarihe malik


olmıyan nevilerde göz yapısının benzediğini na-
~
sıl açıklıyabilirdik? Bizim Eimer' den ayrıldığımız
- nokta, muhtelif tekamül yollarından gelen iki
1
l
benzerliği bu alimin fiziki ve kimyevi sebeple-
rinin kaynaşmalariy le açıklamanın kafi olduğunu

iddia ettiği yerden başlar .. Biz ise aksine olarak ı
açık olan göz misalini alarak burada bir or-
thogenese ve araya giren psikolojik bir sebep
olup olmadığını göstermek istedik.
Bazı yeni-Lamarck'çılar da psikolojik mahi-
yette bir sebebe bilhassa başvurmuşlardır. Bize
122 YARATICI T,J!KAMÜL

kalırsa yeni-Lamarck'çılığın en sağlam noktala·


rıiıdan biri budur. Yalnız bu sebep sadece fer·
din sarf ettiği şuurlu bir cehtten ibaretse bunun
tesiri pek dar kalır; çünkü şuurlu ce bt vakaa
hayvanlar aleminde müessir olabilirse de nebat-
lar aleminde olamaz. Hayvanlarda bile ancak
iradenin doğrudan doğruya veya dolayısiyle tesi·
rine tabi olan alanlarda yapılabilir. Hatta bura-
da bile hangi tarzda olursa olsun karmaşıklığın
artması gibi derin bir değişiklik, sadece ceht sarf
etmekle sağlanamaz; meğerki kazanılmış bütün
özelliklerin düpedüz ve sırtısıra irsileşmeleri kabil
olsun. Halbuki bu tarzda bir verasetin kural ol·
maktan ziyade istisna olduğu görülüyor. Hiç
şüphe yok Id kendini gittikçe daha kanşık bir
makina ·yapacak bir tarzda değişmelerini birikti·
ren irsi ve muayyen yönlü bir değişme, sarf edi-
len cehtlerle ilgisiz olmamak lazım gelir; yalnız
bu cebt, derinliği ferdi cehte benzemiyen, ahval
ve· icaplardan ayrıca ,müstakil, aynı bir nev'in bü-
tün mümessillerinde müşterek maddelerden zi·
yade taşınan tohumlarda bulunan ve bu yüzden
eviatlara geçmesi muhakkak olan bir ceht ol·
· mak iktiza eder.
İşte böylece uzun bir dolaşmarlan sonra ha·
reket noktamız olan fikre, hayatın ana hamle
(e tan originel) sine, bir neslin tohumlarından,
sonraki neslin tohumlarına, bunlar arasında köprü
hizmetini gören gürbüzleşmiş organizmalar vasıta . .
siyle geçen hayat hamlesine dönmüş bulunuyoruz.
Değişmelerin, hiç olmazsa muntazam geçen, top·
HAYAT HAMLESİ 123

!anan ye böylece yeni neviler yaratan değişme­


lerio derin sebebi, tekamül yollarında kendini kay-
betıniyen ve bu yollar arasında dağılan hep bu
ana hamlededir. Neviler, tek bir kökten muhte-
lif yollara ayrılınağa başladıkları zaman, tekamül-
lerinde ilerledikleri nispette birbirlerinden uzak-
laşmışlardır. Bununla beraber müşterek bir hamle
hipotezi kabul edilirse bütün bu muhtelif ~ne­
viler muayyen noktalarda aynı surette tekimül
edebilirler ve hatta etmek zorundadırlar. Bunu,
~ yukarda seçtiğimiz iki gözün teşekkülü misali
üzerinde daha açık bir surette yapmaktan başka
gösterilecek bir şeyimiz kalmamıştır. <<Ana ham•
le» fikri de bu sayede daha aydınlık bir hale
gel~iştir.
Göz gibi bir organda ikisi de aynı derecede
bariz iki nokta vardır: yapı giriftliği, ,fonksiyon
basitliği. Göz, sert tabaka, karnİ tabaka, ağ ta·
bakası, kristal cisim vesaire gibi birbirlerinden
farklı kısımlardan terekkübeder. Tabakalardan 1
her birinin de sayısız kisımlacı vardır. Misal
olarak yalnız ağsı tabakadan bahsedeceğiz. Bili- 1
yoruz ki ~u tabaka çok kntuplu hücreler (eel- ıl1i
lu/es multipotaires), çifte kutuplu hücreler (eel- 1'
Iules bipolaires), görme hücreleri ( eellu/es visuel-
/es) gibi üstüste konmuş asa bi unsurları bulu-
nan üç tabakayı ihtiva eder; bunlardan her biri-
nin kendi fertlilikleri ve muhakkak ki çok girift
bir organizmaları vardır. YaptığJmız bu teşrih
bile ince yapılı olan gözün ancak basitleştiril­
miş bir taslağından başka bir şey değildir. Çünkü
'.1.,

:124 YARATICI TEKAMÜL

.göz makinesi, son derce girift, sayısız makine-


lerden terekkübediyor. Böyle olduğu halde
görmek basit bir olgudur. Gözün çalışmasiyle
.hidikte görm~- de ba~lar, çünkü gözün fonksi-
yO.i:ıu basittir, o kadar ki son derece girift olan
bu "makinenin yapılmasında tabiatın ufacık bir
dalgınlığı olsaydı görmek imkansız oİurdu. Bu-
.rada akıllara hayret veren şey göz yapısındaki
h•i giriftliğe karşılık fonksiyonundaki basitliktir.
,,"..::: Mekaniz~ teorisi bu makineyi ışığın dokular
·üzerine doğrudan doğruya olan tesiriyle, yahut
hayata en iyi intıbak etmiş olanların ayıklanma­
siyle; yani hep dış şartların tesiriyle yavaş yavaş
-ıeşekkül ettirir. Şu kadar var ki bu tez ne şekil
.alırsa _alsın, hatti gözün en ince kısımları hak-
kındabile doğru farz olunsun, bunların karşılıklı
bağlılıkları ( correlation) nı aydınlarabilecek gibi
değildir.
Işi:e finalit~ d~ktrini bu açığı kapatmak için
çıkıyor ve diyor ki: buradaki bütün parçalar
ölıceden düşünülmüş bir plan ve bir amaca göre
toplanmışlardır. Tabiatın çalışışını bir işçi ça-
lışmasına çeviren bu düşünüşte tabiat sanki elin-
deki malzemeyi bir fikre, yahut meşk edeceği
bir örneğe göre yapan bir işçi gibi oluyor. Bu
antropomorfik düşünüşü rnekanizm doktrini pek
haklı olarak hırpalamıŞtır. Yalnız kendisinde
finalizmi değiştirerek aynı tarzda düşündüğü·
n ün farkında değildir. Gerçi kovalanacak bir
amaç yahut ideal bir örnek gibi şeyleri kabul
<:tmiyor ama istiyor ki tabiat da bir işçi gibi
HAYAT HAMLESİ 125'

parçaları bir araya getirerek_ çalışsın, Fakat bir


embryon'un büyümesi~e sadece bir göz atm~k
hayatın büsbütün başka türlü çalıştığını gösterir.
Tabiat, unsurları bir araya"toplamak ve hirb!r~e~
rine katmakta değil, parçalanmak, ikiye bölünmek
suretiyle çalışıyor.
O halde esas itibariyle insan kafasının kendi
çalışmasına bakaraktan çıkardığı görüşleri göste-
ren mekanizm ve finalizmin -bu bakımlarını aşmak
icabediyor. Yalnız hangi yönden aşmalı? Demiş·
tik ki bir organın yapısı analizlendiği zaman
fonksiyonu basit olduğu halde yapısının analizi
bir türlü bitirilemiyor. İşte gözlerimizi açması
icabeden şey de organın sonsuz giriftliği ile iş
görüşünün ~on derece basitliğ-_i arasında görülen-
bu tezattır.
Aynı bir şey bir cihetten basit, diğer cihet-
- ten analizlenemez gibi bileşik göründüğü vakit
bu cihetler, genel olarak, aynı önemde olmaz,.
ıl
ı,,
ı.
daha doğrusu aynı realite derecesinde bulunmaz- 'i
lar. O halde basitlik realitenin kendisine, son j)
derece giriftlik de etrafında dönerek aldığımı:r: ,,u
görüşlere, duygularımızla zeklimızın bu görüşleri
ifade etmek için kattı ğı sembollere, daha doğrusu
kendisini yapma olarak taklidetmeği denediğimi:r:
!,i
ve fakat bir başka mahiyette olduğu için taklid·
edemediğimiz muht.elif mahiyette unsurlara aittir.
ı
Diyelim ki dahi bir sanatkar muşamba üzerine
bir portre yapsın,~. bunu mozaik tarzında bir
çok karelere ayırarak taklidedebiliriz. Hatta bu
lıı
kareler iıe kadar küçük, ne kadar çok ve muh--


ı
r:.:.:-;' .....,, '":,...-.
lJ_! ·-
i.. 126 YARATICI TEKAMOL

telif tonda olursa tablonun kıvrııi:ılariyle ince·


likleri o kadar iyi taklidolunur. Fakat sanat
adamının. basit bir şey gibi kavradığı ve muşam·
baya böylece geçirdiği parçalanamaz bir sezgi
(intuition) nin ifadesi olduğu nispette mükemmel
olan bu eserin tam bir eşini elde etmek için
sonsll:z incelikleri gös~erecek son derecede küçük
k'!reler çizmek lazımdır. Yine diyelim ki göz-
lerimiz bu dahi sanatkitın eserini bu tarzda ya-
pılmış görmekten kendini alaması n; yahut da
farz edelim ki bu mahiyette yapılmış olan zekamız
tablonun muşamba üzerindeki aksini başka türlü
izah edemesin; bu takdirde portrenin sadece mini
mini karelerio bir toplanmasından husule geldi·
ğini söylemek mümkün · olacak, böylece meka-
nizm hipotezin~n tam içine· düşmüş bulunacağız.
Kare! erin toplanması vakasından başka buna bir de
mozaikçinin · üzerinde çalıştığı bir plan lazı:m
geldiğini . ilave edebiliriz, bunu yaptığımız tak·
ditde finalistler gibi düşünmüş oluruz. Fakat
ne· bu, ne de o düşünüşle gerçek oluşa, por-
trenin asıl ya pılışına erişemeyiz, çünkü portre
karelerio toplanmasiyle vücut bulmuş olmadığı
gibi onda kendisini bu tarzda teşkil edecek un·
surlar da yoktur. Tablo, yani dahi sanatkarın
muşambaya aksetıi:ıiş olan basit işi idrakimize gi·
.rince küçücük binlerce karelere analizlenir, son-
ra da onu tabloda yeniden sentezlenir bir ma-
hiyette görmek bizi hayran bırakan bir tertip
gibi gelir. Göz de tıpkı bunun gibi yapısındaki
o barikulade giriftlik ile görmenin basit bir
l.i\
ı'l,
'.
'''
ı'ı:
HAYAT HAMLESi 121

arnelinden ibaret olabilir; fakat aynı gozu hüc-


relerin bir mozaiki gibi· parçaların bir toplantısı
olarak tasavvur ettiğimiz zaman ondaki int.izam
barikulade görünür.
Elimi A dan B ye götürdüğüm zamanda bu
hareketi iki yüzden görebilirim. Içerden duydu.

ıl'
. '
ğum zaman parçalanamaz ve basit bir harekettir; '1
ı
dışardan gördüğüm zaman da AB eğrisinin kat' e·
dilmesinden ibarettir. Bu çizgide istediğim kadar ı i

mevziler ayırabilirim, çizginin kendisi de bu meV·


zilerio birbirleri arasındaki bir coordination'u
gil;ıi tarif olunabilir. Yalnız bu sonsuz mevziler
ve bunlaİı birbirine bağliYan düzen benim elimin
A dan B ye gitmesi gibi ferdi bir hareket ile
otomatik olarak yapılmıştır. Mekanizm doktrini
burada yalnız mevzileri görür. Finalizm, bunla-
rın düzenini düşünür; fakat her ikisi de tealite-
nin kendisi olan hareketin içinden değil yanın·
dan geçer. Hareket ise,. bir cihetten mevzilerden
ve bunların düzenindexi. fazladır, çünkü ondan
analiz ile ayrılan hesapsız mütevali mevziler
ile bunların düzenleri defaten ve faziasiyle elde
edebilmek için parçalanamaz basitliği içinde ne
düzen, ne de mevziler olan fakat esası teşkil eden
harekiyete bakmak kafi gelir. Diğer cihetten de
hareket mevzilerin düzeninden ve bunları birbirine
bağlıyan düzenden azdır; çünkü mevzileri herh~n·
gi bir --düzene koymak için önce düzeni tasarla~
mak, sonra da noktalada gerçekleştirmek lazım· .,,1.
dır. Halbuki elin basit hareketinde bunların
hiçbiri yoktur, kelimenin beşeri manasiyle, ll'
ıl
t
'
128 YARATıcı TEKAMÜL

ne bir zeka, ne de bir düzen işidir, çiinkü


karelerden vücuda gelmemiştir. Göz ile onun
fonksiyonu olan görme arasında da- aynı ıiıüna­
sebet vardır. Görmede, gözü terkibeden hücreler-
den ve bunların karşılıklı koordinasyonlarından
fazla bir şey vardır. Mekanizm ve finalizm bit ci'
herten kendilerine lazım olacak kadar uzaklara
gitmedikleri halde diğer dhetten çok uzaklara
gidiyorlar, o halde ki, son derecede girift son-
suz unsurlardan basit bir işe kadar yükselme-
sini istedikleri tabiata, Herkülün korkunç sa-
vaşlarını ismidediyorlar ;· halbuki tabiat, göı<ü
yapmak için benim bir el kaldırışımdan daha
fazla zahmet çekmemiştir. Elimin hareketi nasıl
kendinden başka sonsuz küçücük parçalara ayrı­
labilirse aynı fikirle düşünölünce tabiatın basit
işi de sonsuz unsurlara otomatik bir surette
bölünebilir.
Yalnız bunu çok güç anlıyoruz, çünkü or-
ganlaşma denilen şeyi bir fabrika işi gibi düşün­
mekten kurtulamıyoruz. Halbuki fabrika işi baş­
ka, organiaşma işi başkadır. Birinci iş i~san işi­
dir, ve ins3.n~ mahsustur: birbirlerine katılarak
toplu bir iş çıkabilecek tarzda doğranmış mad·
de parçalarını birleştirmekten ibarettir; doğra­
nan parçalar da burada iş yolunda kullanılır,
ideal merkezi de zaten burasidır. Çevreden
merkeze giden fabrika işi feylesofların · deyi- l
miyle, çoktan bire gider. Organiaşmanın çalışışı
ise, tersine, merkezden çevreye doğrudur; ma-
tematik denebilecek bir noktadan başlıyatak
HAYAT HAMLESi 129

bu noktanın etrafında gittikçe genişiiyen müşte­


1
rek merkezli dalgalar halinde yayılır. Fabrika _1,

işi eldeki maddenin miktarına göre etkindir. Par- !1


çalap ha~zırladıktan sonra bunları takıp takıştır­
i'
.makla sağlanır. Organiaşma faaliyeti ise patla-
malı bir çalışmadır. Mekipa istemiyerek giriyor- 1
. muş gibi yanaşan organlaştırıcı kuvvetler önce
mümkün mertebe az bir yer alır ve 'en az bir
madde ister. Nit~kim cenin hayatının tekimül sü-
recini harekete getiren spermatozoid, organizma-
nın en küçük hücrelerinden biridir; hatta bu
harekete getirmede bile spermatozoidin sadece
küçük bir kısmı karıŞır.
Bütün- bu farklar ancak üstünkörü farklar-
dır. Bunların altları eşilirse daha büyük bir fark
bulunacaktır Sanıyorum.
İmal_ edilmiş bir eser, imal etme işinin. şek­
lini göst~rir. Bi!' fabrika işine ne koyarsak onu
bulu!uz. Bir makine yapılacağı zaman önce parça-
ları hazırlanır, sorira da -bunlar birbirlerine biı-­
'leştirilerek kurulur; makinede Jıem pa.rçaları,
hem de bütünü görmek, bu kurulma yapıldıktan ı
sonra mümkün olur; atınan sonuç da yapılan
iş kadardır, ve ışın. her kısmına sonucun bir
kısmı karşılık olur.

Pozitif ilmin organ faaliyetlerini· de- bu


işe bakarak aynı mahiyette bir işmiş gibi düşün­
mesini ve düşünrneğe mecbur olmasını şimdi an-
lıyprum. ·· Orga~ik cisimler üzerinde de ancak bu
şartla bir şey yapılabilir. Esasen ilmin konusu
eşyanın özünü göstermek değil, bunlar üzerinde
t
~30 YARATlCI TEKAMÜL

, en iyi tesir edecek vasıtayt hazırlamaktır: Fizik


·ve kim ya daha önce herlemiş ilimlerdir; 'canlı
.madde de tesirimiz alanına ancak fizik ve kimya-
.mızın metotlariyle inceliyebildiğimiz nispette gir-
.miştir. organik c-isim, eğer iİkönce bir makine
_gib~ düşünülmeseydi ilmi olarak incelenemezdi .
.Bunun için hücreler tabiariyle makinenin parça·
Jarı gibi, organizma da bunların bir kuruluşu gibi
··tasarlanacak, parçaları organlaştıran parça işler de
:.bütünü' organlaştıran işin gerçek unsurları sanı­ 1
Jacaktı. İln;ıin. bakımı işte budur, felsefenin bakı­ ı
::roı ise büsbütün başkadır. ı
ı
Bize göre organiaşmış mekanizmin bütünü
·otganla~tırıcı faa-Iiyetin bütününü gösterefi (hat-
ta bu da aşağı yukarı doğrudur), yalnız bu
. makinenin parçaları -- kendisine sarf edilen işiiı
·parçalarına karşılık degildir; çünkü bu makinenin
-.maddiliği artık kendini

vücuda getirmek' için
-kullanılmış vasıta.ların toplamını değil, hakkın-
-dan 'gelinmiş engelleri temsil eder:. pozitif bir
(:
realite olmaktan ziyade bir inkardır. Öyle ise
·"Önceden yaptığımız bir incelemede gösterdiğimiz
gibi görme, bakışımızın erişmiyeceği . bir asgar
cnamütenahiye bükmen (en droit) varabilecek
''
(

bir kudrettir. Yalnız böyle bir görme ger-


,çekleşmiyecek canlı bir varlıktan ziyade bir
hayalete yakışan bir şey olacaktı. Canlı
varlığın görmesi ise tesir gözeten bir görme
·olmak itibadyle üzerlerine tesir yapacağı şey·
!ere munhasırdır; başka bir deyimle kendi-
_ne yatak açmış olan bir görmedir; görme
HAYAT HAMLESİ 131

mekanizması da açılan bu yatak içinde çalışır


ve onu temsil eder. O halde · görme- cihazının
teşe\:külü otomatik unsurların bir 3:raya getirilip
kurulmasiyle anlaşılabilecek gibi değildir; nite-
kim bir kanalın açılması da kıyılarına yığılan top-
raklada açıklanamaz. Mekanİst tez sadece sebep-
lerden, finalist tez ise amaçlardan bahseder. Kanal
misalinde mekanist tez, kanalı vücuda getiren fizik
ıl~
ı·.'

sebeplerden, yani toprağı kaldıran arabalardan


bahseder. Finalist tez de kanalın yapılmasına e.sas
olan pUlndan bahseder. Halbuki ikisi de aldanı­
yor, çünkü kanal başka, türlü açılmıştır.
Tabiatın gözü nasıl yaptığını daha iyi an-
latmak için bu yapışı, elimizi kaldırmak için
yaptığımız basit bir--harekete benzeteceğiz. Farz
·•.delim ki elim hareketinde ilerledikçe . mu-
.kavemet eden bir yığın den;iir tozu i~inden geçi-
yor. Bir zaman gelecek elim. yorulup duracak,
·demir tozları ~a tam bu zamanda yorgunluktan ,,1
duran elimin şeklinde toplanarak teşekkül ede- 1'
.cektir. Şimdi ~limin şeklini alan demir tozlarını ı :ı
seyredenler bu şeklin sebebini demir tozlarında u
·ve bu tozların içindeki kuvVetlerde arıyacaklar. ı!
'lı'
Bunlardan her toz .parçasının yerini- yanın­
·daki toz parçalarının tesirinde görenler mekanist
·-olacaklar. H~kikatte ise dernil tozları· arasın­
.dan parçalanma kabul etmez bir kol hareketinden
başka bir şey geçmemiştir. Toz taııelerinin sayısız
hareketl~ri ve. aldıkları muntazam şekil hiç de
bu tanelerio yaptıkları pozitif bir tertip değil­
.dir, belki parçalanamaz kol hareketine karşı top-
132 Y AllA TIC! TEK.!.MÜL

tan yapıhıp bir ·mukavemetin ifadesi dir. Şimdi bu


demir tozu parçalarının düzenine <<netice», elin
hareketine de «sebep» dersek neticenin bütünü
sebebin bütünü ile anlaşılır denebilir. Fakat bu-
rada neticenin parçaları sebebin parçalarına
asla karşılık olmaz. Başka bir deyimle burada
ne mekanizm, ne de finalizm kullamlacak gibi
-değildit; olsa olsa nev' i rabsına munhasır· (sui
generis) bir açıklama tarzına başvurmak Hi-
zım gelecektir. Hasılı, teklif ettiğim bu hipo·
tezde görmenin görme aygıtına nispeti aşağı
yukarı elin demir tozlarına nisReti gibidir.
· Elin sarf ettiği ceht ne kadar himmetli olur-
sa demir toz-ları arasında da o kadar uzaklara
gider. Fakat hangi noktada durursa dursun. de-
mir tozlari otomatik olarak denkleşecek ve .dü-
zenlenecektir. Görme ve onun Organı olan göz
için de aynı şey söylenebilir.
. Görmeyi teşkil eden parçalanamaz işin az çok
uzaklara gitmesine bakılırsa göz organı da az·
. çok imtizaçlı birtakım unsurlardan yapılmıştır;
yalnız gözün düzen ve ahe.Q.gi ister. istemez. tam
ve mükemmeldir. Bu ah-enk kısmi olamaz, çünkü
yine tekrar ediyorum, o;u doğuran hakiki oluş
parçalı değildir. Mekanizm ve finalizmin görme-
diği nokta da budur. Göz gibi bir al~tin hari-
kalı yapısı_na şaştığınıız. zaman onun parçaları
olmadığını unutuyoruZ. Göze hayret etmemizin
esasında d~ima gözd.eki düzeniç yalnız bir kıs­
mının gerçekleşebileceği ve tam gerçekle§mesinin
adeta bir Tanrı lütfu olacağı düşüncesi vardır;
1''
il i
'lı
1
HAY AT HAMLESİ 1'
133 '

Finalistl~r bu lfıtuf tasavvurunu, kabul ettikleri 1!


1

bir amaç sebeple mazur gösteriyorlar; _meka·


nistler de bu düzenin - tabii ıstıfa sonucunda
·azar azar el~e edildiğini iddia ediyorlar; fakat·
her ikisi de gozun düzeninde pozitif bir şey
ve binnetice sebepte her. türlü mükemmellik
derecelerini taşıyan parçalardan mürekkep bir
tertip görüyorlar. Hal;:ikatte sebep az çok
intens'dir. Fakat sonucunu ancak toptan ve
tam bir tarzda hisıl edebilir. , Görme, az çok
uzak yönlere gittiğine göre, ya aşağı bir -orga-
ni~min basit . tache pigmentaire'lerini yahut
serpul e' (deniz dibi hayvanı) Ün ilkel gözünü,
ve yahut alciope'ün henüz farklılaşmış , gözünü,
yahut da fevkalade tekemmül ·etmiş bir kuş gö·
zünü veı:ecektir ;· ya.lnız aynı giriftlikte ol~nıyan
bütün bu gözlerin hepsi bir koordi,nasyon gös-
tereceklerdir. Bun:un için~i:r ki birbirleı;inden ne
kadar uzak olursa olsunlar eğer iki nevi haYvanın
görme hareketleri aynı uz~klığa gitmiş_ ise her
iki taraft.a da aynı görme· uzvu ohtcakt~r; Çii~kü
fonksiy~nun işlemi hangi sebeplerle elde edil-
miş ise uzvun şe~li de ona gör_e olacaktır.
Yalnız görme için yapılan bir hareketten bah·
sederken finalitenin eski telikkişine düşmüyor
muyuz? Evet, düşerdik, eğer bu hareket erişitecek
şuurlu veya şuursuz bir amacın tasavvuru~u iste·
seydi. Fakat hakikat şu ki bu hareket hayatın
ana hamlesine göre ~luyo( ve bu hamlenin için·
de bulunuyor, ona müstakil tekimül yollarında
rastanınası da bundan ilerigeliyor. Yalnız o
...,
134 YARATICl hKAMoL

hamlede nıçın ve nasıl bulunuyor diye sorarsa-


nız hayat her şeyden önce ham maddeye tesir
etmek temayülüdür ·diyeceğiz; yalnız bu tesiri n
yönü önceden· tayin ·edilmiş değildir. Hayatın
tekamül ederken yolu üzerine bıraktığı şekillerin
çeşitliliği de bu -sebeptendir. Yalnız bu tesir az
çok yüksek derecede daima bir imkan (la con-
tingence) özelliği gösterir, hiç olmazsa seçmenin
bit başlangıcını gerektirir. Seçmek için de müm-·
kün olan birçok tesirleri hep birden tasartamak
ister. Q. halde canlı varlık için fiilden önce bu
fHlin imkinl~rıtun tasadanması Iizımdır. Görme
idraki de bundan başka bir şey değildir {I}.
l,
Cisimlerin görülen çevreleri onlar üzerindeki te-
sirlerimizin çizgileridir. Bunun içindir ·ki görme,
\
muhtelif hayvanlarda muhtelif derecelerde bulu-
nur ve aynı .yapı giriftliğini gösterir.
Yapı ' benze~likleri üzerinde genel olarak
bilha;sa göz misalinde durduk. Çünkü mekanlzm
Ve finali.zm doktriıılerine ka;Şı olan durumun:iu-
zu tayin etnieğe mecburduk. Şimdi bu yapının
kendisini daha aÇıklıkla tasvir etmek ka,dı. Bu-
nun için de tekarnütün türlü yollardan vardığı
sonuçları göz önüne alarak yapacağımız şey artık
bu sonuçların gösterdiği benzerlikler değil, on-
larda görülen karşılıklı tamamlamalar olacaktır.

[1] Bu konu için bakınız, Matiere et. memoire,


bölüm, I.
İKİNCI BÖLÜ~l

HAYATIN BİRBiRLERINDEN UZAKLAŞAN"


YÖNLERDE 'TEKAMÜL ETMESt
UYUŞUKLUK, ZEKA, İÇGÜDÜ
'
i'
Eğer hayat da topun ağzından çıkan bir. 1
:,·
gülle "gibi tek bir yol alsaydı tekamül hareketi. ı
l['
basit bir · ıey olacak,' ·yönü de çabuk tayin
edilecekti: Fakat burada birdenbire patlamı~"
ve nlisketleriniı;t her -Qirf birer gülle oh~r3.k ye·
!
niden patlıya patlıya pek uzun zamanlar devam,
etmiş bir, gülle karşısındayız. Bu ufalanmıı patla-"
maların dağılmış h.,.reketlerinden_ ancak . bizç en_
yakın , olanlarını idrak ediyoruz.. Ana haı:.ekete
kadar varmak için de bu dağılmış hareketlerden
baılıyarak derece , derece gerHere gitmek lazım
geliyor.
Patlamış bir güllenin parçalanması, üz_erine-
aynı zamanda tesir eden ~ki kuvvetle açıklanır:·
barutun patlama kuvveti ile güll_enin b~ kuvvete:·
karşı gösterdiği mukavemet. -Hayatın fert ve ne-
. viiere ayrılması da böyle olur. Öyle sanıyoruz H
burada da iki sebep ister: hayatın ham madde-
den gördüğü mukavemet, kendisinde taşıdığı~
temayüllerin kararsız muvazenelerinden doğan­
patlayıcı kuvvet.
136 YARA'I'ICI TEKAMÜL

Hayat icin ilkönce aşılması 13.zım gelen engel


ham· maddenin mukaveme.ti olmttŞtur. Bunda \
· muvaffak olmak için fizik ve · şimik .. kuvvetiere
karşı alttan gelerek bunların huyunca gitmek,
hatta yolun bir kısmını beraberce almaya razı
olmak icabetmiştlr. Bunun .için bayatın en. ilkel
şekillerinde görülen . olayların fizik(): şimik mi
yoksa hayati mi oldukları söylenınediği gıbi ha·
yatın da bu şekillerde ·maddenin alışkanlıklarına
uyması vemanyetizmaladığı maddeyi yavaş yavaş _,
kendi yoluna çekmesi lazımdı. İlkönce beliren
can lı şekillerin 50n derece basit olmaları da bun,
dan ilerigelmiştir. Hayatın bu şekilleri şüphesiZ.
pek az farklılaşmış, - görünürde bugüÖkü amip·
· !ere -benziyen, fakat bundan başkaca da kendile·
rini yüksek şekillere kadar çıkartmak zorunda
' bulunan şiddetli bir iç hamleye sahiptirler. tık
organizıiıaların mümkün olduğu kadar büyümeye:
savaşmaları da bu hamle sayesinde olsa gere_ktir;
yalnız organik maddenin genişleme haddi pek
dardır. Bu hadde gelince büyürnekten ziyade
ikiye ayrılır. Bu yeni engeli aşmak için de haya·
·tın yüzyıllarca çabalaması, incelik harikaları gös·
termesi icabetmiştir. Nihayet ikiye. ayrılınağa
hazır birçok unsurların birleşmele~i· bu saye· .
de kazanıldığı gibi iş bölümü de bu uıısurlar
arasında çözül-!IJeZ bir bağ vücuda g_edrmiştir;
karmaşık ve adeta ayrı ayrı parçalardan ibaret
olan organizma da, sadece büyüyen yekpare bir
hayat hevengi halini almıştır.-
. Yalnız parçalanmanın hakiki ve derin sebep·
leri hayatın kendisinde vardı. Çünkü hayat de·
ı ı
i•

TAMAMLAYlCI TEMAYOLLER 137

rnek temayül demektir; temayülün esası da/ bir


_ağaç. gi~i büyürnek ve dallarının her birinde ha-
yat hamlesini taşıyan muhtelif yönler yaratmaktır.
Karakter dediğimiz özel temayülümüzün tekimü-.
lünde de aynı ·şeyi görürüz. Geçmişimize döne-
rek çocukluk şahsiyetimize bakarak, bunun henüz
doğmuş oldukları için birlikte yaşamaları müm-
kün olan muhtelif şahısları ctoplamış olduğunu
görürüz; Çocukluğun en büyük cazibelerinden.
biri· de vaitlerle dolu olan. bu kararsızlıktadır.
Fakat yaş ilerledikçe iç içe olan bu' şahsiyetler bir-
birleriyle uzlaşama~ olur, ve herkes ancak tek bir
hayat yaşadığı için bu şahsiyetlerden birini seç-
mek zorundadır. Hakikaten de hiç durmadan se-
çiyor, yine hiç durmadan birçok şeyler terk edi-
yoruz. Zaman· içinde aldığimız yol, olıriağa baş­
ladığımız 've olabileceğimiz şeylerin kırpıntılariyle
doludur. Yalnız sayısız ·hayatlara sahibolan tabiat
bu temayüllerin hepsini saklar, ve her biriyle ayrı
ayrı yönlerde tekimül eden tüdü nevilet ya~at~r.
Bu neviler ~aynı _önemde~ olmıyabilirler.
Romanına başlıyan bir romancı da kahram·anına
atfettiği birçok şeylerden ilerledikçe vazgeçrneğe
mecbur olur~ Romanında ihtimal ki bunları başka
ranlanlarında ilk kahramanını tama"mlıyacak yeni
şahıslar yapmak için tekrar kullanacaktır; fakat bu
şahıslar ilk kahramana nispetle daima eksik kala-

ıl.
caklardır. Hayatın tekariıülünde de böyle olmuş­
tur. Tekiimül yolundaki dallanırialar pek çoktur,
yalnız açılan iki, yahut üç büyük yolun yanında ! l

birçok çıkmazlar da olmuştur: Bu yollardan yal-


nız biri, insana kadar giden omurgalıların yO-
/)
ı
138 YARATICl TEKAMOL

!udur ki hayatın büyük hamlesinin serbestçe geç-


mesine elverişli olacak kadar geniş olmuştur ..
Arı yahiıt karınca cemiyetleri ile insan ce-
miyetlerini karşılaştırdığımız zaman aldığımız
intıba budur. Bunlardan birincilerin cemiyetleri
şaşılacak kadar inzıbatlı, birleşik, fakat donmuş
bir haldedir; insan cemiyetleri ise her türlü
ilerlemeye açık, fakat tefrikalı ve birbirleriyle
daima kavgalıdır. Bir cemiyetin daima ilerle-
IJ:!.esi,-hein de daima muvazenede kalması ideal bir
isiektir; belki de hiç gerçekleşebilecek gibi olmı­
yan bir istektir .. Çünkü birbiderini tamamlamak
istiyeri ve hatti cenini . ( emhryonnaire) şekilJetin­
de tamamlıyan bu iki karakter belirdiği nispette
birbirleriyle uzlaşamaz olurlar. Sosyal hayat için
d~, mecazi olmıyan · bir hamleden bahsetmek
niüıiıkünse de~ebilir .ki bu -hamlenin çogu insana
v~ra-n tek3mül yol~ boyunca olmuş, geri kalan
hamle arı_ ve karıncalar cemiyetine gitmiş ve bu
cemiyetler böylece
. .
iiısan cemiyednin tamamlayıcısı
olan bir yüz göstermişlerdir. Yalnız bütün bu 1
11
söZler meramımızı anlatmak için kullanılmış
bir. tarzdan başka bir 'şey değildir. Çünkü spsyal
hayatın. kendine has bir hamlesi yoktur. Genel
bir hamie varsa bu, ancak birbirlerinden uzakla.
şari yollarda daima yeni şekillet yaratan Hayatın
hamlesidir. Eger cemiyetler bu iki yol üzerinde
belirmek zorunda iseler hem tekamül yollarının
ayrılığını, hem de hamlenin müşterek olduğunu
gösteimek zorunda kalacaklar ve böylece birbir-
leribi müphem olarak tamamlıyan iki hareket
serisini geliştireceklerdir. -
:\
1
'i
'
"
ıı
1
İNTIBAK VE İLERLEME 13!t

O halde tekimül hareketinin incelenmesi,.


1,\
birbirlerinden uzaklaşan tekflmlll yönlerini ayır­
mağa ve bunların her birinde olan şeylerin önC~
1:]1
mını takdir etmeğe, bir kelime ile, d_ağılmış
' '
temayüllerin mahiyetini tiyin '. etmeğe bağlıdır. ll '
Bu temayüller bir araya toplanınca hamlelerinin 1 i
1 '
kaynağı -olan· görij.nmez .muharrik prensipin bir_
takribi elde edilecek, yani tekimülde ne niekaniz-
. min iddia ettiği gibi dış şartlara kaqı sadece
ı
bir intıba:k serisi, ne de finalizmin iddia· ett_iği
gibi genel bir pHinın tahakkuku görülecektir:
Tekiriıülün zorunlu şartı muhite uyma.k ol-J
sun, buna kimse bir şey demez. Çünkü muhitine
uymıyaıi bir neVi yaşi.yamaz. Fakat tekimül teo·
risiiıinin muhiti hesaba katmasını tanı·mak başka,
teldiinillü idare eden sebebin muhit olduğunu iddi3.-'
etmek başkadır. MekaniziDin tuttuğu bu' son iddia
asli bir hamle hipotezini, yani hayatı daha kar-
maşık · şekillerle g;ttikçe yükseklere götüren iç
haırlleyi reddeder. Halbuki, bu hamle görülen. bir ''
ı'
şeydir, fosiliere sadece bir göz ·atmak hayatın !
tekamülden vazgeçebileceğini, hiç . olma~sa pek
dar bir sınır içinde kalabileceğini, gösterir. Ni-
tekim bazı fbramipifer'ler ·Silüryen devrinden
beri hiç değişmemişlerdir. Lingule (deniz kaya·
!arına yapışan bir nevi midye) ler, yeryüzünün
geçirdiği bunca inkılaplardan hiç müteessir ol-
mamışlar, en eski <<palezoik» devirlerde ne halde
iseler bugün de yine öy~e kalmışlardır.
Hakikat şu ki intıbak, · teklimül hareketleri-
nin kıvrımlarını açıklarsa da genel yönünü, hele
:uo YARATlCI TEKAMOL

kendisini hiç açıklamaz [ı}. Şehre giden biryol ·


tepelere çıkmak,~ inişler~en inmek, araz~nin gi·
ri~ti ve çıkıntıların~ uymak mecburiyetindedir;
. fakat arazin_in girinti ve çıktatıları yolun sebebi
olmadığı gibi yola yön verenler de bunlar değil·
dir. Yol bu girinti ve çıkınttiara ı:öre vakaa
zikzaklar ve kıvrımlar yapar, fakat böylece parça
parça değil de büttin · halinde · düşünülürse ara·
. zinln girinti Ve çıkıntıları yol için engeller Ve
geciktirme sebeplerinden başka bir şey olarak gö·
rUnmez; çünkü yoltın hedefi sadece ş_ehre _var·
maktır, ve bunun için de düpedüZ gitmek Hizım·
dır. _Hayatın tekimülü ve_ -yaptığı girinti ve
çıkintdar için de aynı şey söylenebilir; yalnız şu
farkla ki bu tekamül sadece tek liir yol . tutma·
dığı gibi hiçbir amaç da gözetmez, sadece yön-
ter· alır ve nihayet intıbakla,rında bile yaratıcı
kalır.

-Hayatın tekiı:i:ıülü eğer irızi hallere bir sıra


intıbaklardan ibaret değilse bir pHinın tahakkuku ·
da değildir. Çünkü plan; önceden bilinen bir şey
demektir. Her plan; gerçekleşmesine ait teferru-
attan öııce düşünül!Düş; yahut düşünülebilir bir
şeydir. Burada planın tam· gerekleşmesi uzak,
hatta belli olmıy~n bir g;leceğe adedilebilir
denecek: fakat ne yapılsa plan fikri yine vardır,
·ve önceden düşünülebilir demektir. Tekimül,

[1] İnhbak hakkındaki bu görüşe Nevi/erin menşei


hakkında M. F. Marin. tarafından yazılmış şayanı dikka_t
bir ·makalede işaret edilmiştir. Bakınız: Revue scienti~
jfque, nov. 1901. s. 580.
!j
1

iNTIBAK vE: lLİRLEME J


ın

1
eğer hakikaten durınıyan bir yenileıme, bir ya-
ı
ratma ise gitgide hayatın yalnı~ ıekillerini değil,.
zeka .için bu şekiller( anlamağa elverişli olacak
fikirleri, hatta bu fikirleri ifade edecek tabirieti
d~ yaratacaktır. O halde hayatın geleceği, ıimdi­
. ki halini aşacak_, önceden mevcut yahut tasarlan-. ll
mış bir plinın, gerçekleşmesi olamıyacakt-.r. ı:

Finalizmin ilk yanılması buradadır. Bu ya-. ,l


nılma onu daha büyük bir yanılmaya stirükler.
ı'
Hayat, eğer bir planın gerçekleımesi ise, ı:

daha ·uzaklara gittikçe daha yüksek bir ahengi ,'ıl·,ı·


ıl
belirtm~si iktiza eder. · Nitekim bir piana göre·
yapıian bir eV, tuğlalar -örüldükçe mimarın_ ji·
fikrini gittikçe daha iyi belirtir. Hayatın· birliği
1 1
ı :ı
1

böyle olmayıp da kendisini zaman yolu üzerinde·


iten bir hamlede ise o halde ahenk ileride değU. [1',
. geride olacaktır. Buradaki. birlik, Sona bir çekim
halinde konmuı değil, daha .başta bir. içtepi ;ı
1
(impulsion) halinde mevcuttur. Hamle, ihtilôt- 1
ettiği nispette "dallanır. Hayatın ilerledikçe bazı_
cibetlerden birbirlerini tamamlıyan birtakım be-
lirtiler halinde dağılması da bütün bu belirti!erin.
hep aynı kaynaktan geldiklerini g~sterir. Yalnız:
bu belirtiler ay.nı zamanda birbirlerine zıt ve-
uyuıamaz bir haldedir. Neviler · arasındaki
ahenksizlik de böylece gittikçe artacaktır. Bura-
- ya kadar ancak asıl sebebe işaret ettik. Meseleyi.
basitleştirmek için de nev'in hamleyi ·sıtf baıka­
larına geçirmek için kabul ettiğini ve hayatın.
tekamül ettiği bütün yönlerde boyuna yayıldığı-­ ı
nı farz ettik. Hakikatte ise duraklıyan ve geriİi,.. )
1
142 YARATlCI TEKAMOL

·yen neviler vardır. Çünkü tek3.mül, yalnız. ileriye


_giden bir hareket değildir; birÇok hallerde yerinde
·~saymalar, ve çok kere sa pmalar, hattil gerilemeler
gösterdiği olur. ilerde göstereceğimiz gibi -böy·
.le de olması lizımdır; tekimill hareketini dallan-
-dıran hamle yeni yarattığı şekil üzerinde «hip·
,notize» olarak çok kere kendi kendisine dalar
-ve bundan da gittikçe artan bi( düzensizlik do·
_ğar. İlerleme deyince ilk hamlenin tayin ettiği
genel bir yönde sürekli ( continu) bir yürüyüş
.anlaşılırsa ilerlemenin vikı olduğu şüphesizdir,
~yalnız bu ilerleme te kilmülün iki, yahut üç
1

büyük yolunda vakı olmuş, buralarda gittikçe


. -daha karmaşık, daha yüksek şekiller belirmiştir;
hu yollar arasından da birçok tali yollar geçer
:ki buralar, aksine, sapmalar, duraklamalar ve
gerilemelerle doludur. Tekimülün bütün teferru-
.atının bir plana uygun olduğunu prensip olarak
.koymakla işe başlamış olan feylesoflar bu olgu·
ların incelenmesine giriştikleri gün. hayal kırık·
lığına uğrıyacaklardır; fakat her şeyi aynı
csıraya koyarak tesadüfe hiçbir pay ayırmadıkla­
rı için gördükleri . bu olgular karşısında her .
.şeyin bir tesadüf eseri olduğuna karar verivere-
,ceklerdir. Halbuki, tersine olarak, tesadüfün pek
büyük olan payını her şeyden önce vermekle
başlamak ve tabiatta her şeyin ahenkli olmadı­
_ğını bilmek Jazımdır. Bu sayededir ki ahenksiz-
. liğin toplandığı merlcezler t~yin olunacak, asli
..hamlenin en serbest olarak çalışabiirliği büyük
_yönler aydınlanarak bir planın bütün teferruatiyle
iNTIBAK VE lLERLE-ME 143

tatbikına hiçbir zaman· şahit olunmıyaçakur.


Çünkü burada pHini a.ıa'!, pUlndan daha iyi olan
bir şey olmuştur. Esasen plin, malıdut bir iş, şek­
li önceden çizilmiş, önü .kapann;ıış bir gelecek
demektir. Halbuki hayatın tek3mülü önünde
geleceğin_ kapıları, aksine, ardına~ı:.. kadar açık­
tır. Çünkü tekftmül asli bir hareketin icabı
olarak sonsuz bir yaratıştır,. Organik alemin
verimli, son derece zengin ve hiçbi':' zeki-
nın tasar!ıyamıyacağı kadar yüksek olan birliğini
yapall da bu harekettir; zekanın tasarlıyamıyacağı
kadar yüksek . diyorum,- çünkü zekinın kendisi
de bu birliği.;. mahsullerinden biridir.
Sadece metodu tarif etmek onu tatbik' et-
mekten daha kolaydır. Bizim anladığımıza göre
· tek3mül ·hareketinin geçmişini tamamiyle yorum-
lamak için organik alemin tarihi bitmiş olmak
lıizımdır. Bu ise henüz bitmiş olmaktan uzaktır.
Hatta türlü neviler için teklif olunan kütükler
(/es genealogies) bile çok kere müelliflerin lıham
aldıkları teorilere göre değiştiği için ilıtitaflıdır;
ilmin bugünkü hali ihtilafları kesip atabilecek
gibi de değildir. Yalnız bu hususta ileri sürülen
muhtelif çözüm ~arzlarını karşılaştıtırsak görü-
rüz ki ihtilaflar büyük yollardan ziyade teferru-
ata aıttır. Bunun için o büyük yolları . müm~
kün olduğu kadar yakından takibetmekle yolu-
muzu kaybetmiyeceğimizden eminiz. _Zaten bizim
için önemli olan da yalnız b~ yollardır; çünkü
biz natüralistler gibi muhtelif nevilerio tevali
düzenini bulmağa bakmıyor, sadece başlıca
1.44 YARATlCI TEKA.MÜL ·

-~~e'kamül yönlerini tayin etmeğe çalışıyoruz:


Hatti biZİfi? için bu yönlerin hepsi aynı de·
recede önemli de değildir; asıl uğraşmamız
l~zı~ gelen cihet, ·insana varan tekimül yoludur.
Bunun muhtelif tekimül yollarını. takibederken
insanın bilhassa bütiin hayvanlarla olan münase-
betleriyle bütün organikilemiçinde hayvan nev~­
inilı yerini tiyin etmeği g'özden kaçırmıyacağız.

İkincinoktadan başlamak için diyeceğiz ki


nebatları hayvanlardan ayıracak açık ve tam hiç-
bir karakter yoktur. Bu iki ~!emi . kesin olarak
tarif etmek için yapılan bütün denemeler suya
düşmüştür. Çünkü nebatlarda tek bir hassa
gösterilemez ki· ~ir de~eceye kadar bazı hayvan-
larda da bulunmasın. Yine hayvanlarda hiçbir
karakteristik vasıf · bulunamaz ki nebatlar dün-
yasının bazı nevilerinde,. yahut bazı zaman-
larında görülemesin. Kesinlik İstiyen biyoloji
ilimlerinin hayvanlarla nebatların ayrılmasını
yapma bulmaları bu itibarla pek güzel anlaşılır.
Burada yapılacak tarifleri ılıatematik ve fizik
ilimlerinde olduğu gibi, tarif · edilen şeyde
bulunan ve diğer şeylerde 'bulunmıyan sabit bir-
takım vasıflar kaydetmekten ibaret olursa biyo·
loji ilimlerinin bu türlü tarifleri yapma. bul~
makta cidden hakl.arı vardır. Bize kalırsa hayat
ilimlerine uygun gelecek tarifierin nev'i bam-
başkadır. Çünkü hayatın hiçbir belirtisi yoktur
ki diğer belirtilerin esas karakterlerini .ilkel, ya~
ı
hut örtülü, veya kuvve halinde ihtiva etmesin.
Buradaki fark mahiyette değil nispetlerdedir. Ya!- ı

1
NEBAT VE HAYVAN 145

nız nispet farkınınbu farkı ihtiva eden grupu


tamamlamağa yetmesi için arızi olmadığı, ve grup
tekamül ettikçe bu özel karakterleri de, belirttiği
sabit olmalıdır. Daha kısası, buradaki gruplar belli
birtakım karakteriere sahip olmakla de ği!, bu
karakterleri kuvvetlendirmeğe olan temayülleri
ile tarif edilmek lfızım gelir. Bu açıdan bakılır,
yani yerleşmiş hal (t!tat) lerden ziyade tema·
yüller göze alınırsa nebat ve hayvanlz.r tarif edi.
lebilecekleri gibi birbirlerinden tam olarak da
ayrılabilir, ve sonunda görülür ki bunlar
hayatın farklı iki gelişimine karşılıktırlar. Bu
fark önce besieniş tarzlarında belli olur.
Biliyoruz ki nebatlar hayatlarını devam ettirmek
için bilhassa Hlzım olan azot ve karbonn hava,
su ve topraktan doğrudan doğruya, yani ma~
deni şekillerde alırla~. Hayvanlar ise, te,rsine
nebat .ve hayvanlar vasıtasiyle alırlar. Fakat
hayvanlar da nihayai nebatlada beslendiklerinden
hayvanları besiiyen nebatlardır denebilir. Yalnız
bu kanunun_ ılebatlarda birçok istisnaları vardır.
Meseıa sınıflamada böcek yiyen nebatlar arasına
konmakta · tereddüdedilıniyen «drosera», «di-
onee» {sinek kapan), <<pingıiicula» l:>u nevi ne--
batlardandır. Diğer taraftan nebatlar dünyasında
önemli bir yer tutan mantarlar hayvanlar gibi bes-
lenirler~ Bunların gıdalarJ, teşekkül etmiş organik
maddeler olan mayalar, sapropbite'Ier; yahut
parasite'Ierdir. O halde hayvanları nebatlardan
kesin olarak ayırmak ıçın besieniş fark1nı
sabit bir tarif sayamayız. Yalnız bu fark bize
lO
146 YARATlCI TEKAMÜL

dinamik tarifin başlangıcını,hayvan ve nebat~


ların gelişmelerinde tutt\lklarımuhtelif yön-
leri işaret edebilir. Ezcümle tabiatın her tarafına
barikulade bir bollukla yayılmış olan mantar-
ların tekamül edeinemiş olmaları dikkat edilecek
bir olgudur. Bunlar yüksek nebatların embryo·
ne! şekillerini aşamamış bir dokuya sahiptir-
ler [1]. Denebilir ki nebatlar dünyasının düşük
(avo~ton) !eridir. Bunların türlü neVileri ne·
batların alıştığı besieniş tarzlarından vazgeç-
mekle sanki nebati tekilmütün büyük yolunda
çıkınaziara dayanarak tekiimülden durmuşlardır.
drosera ve dionee gibi böcek yiyen nebat·
!ara gelince,· bunlar kökleriyle öbür nebatlar
gibi beslenirler, fakat yeşil kısırulariyle de ha-
vadaki karbon ve asit karbonu toplarlar. Eöcek-
leri .kapıp emmek ve özünlemek melekesi bu
ne_batlara· sonradan gelmiş, kıraç ve verimsiz top·
raklarda istisnai olarak vücut bulmuş bir hal
olacaktır. Karakterlerin bugünkü hallerine de·
ği! de serpilme temayüllerine ve tekamülün boylu
boyunca devam ettirdiği esas temayüliere bakı..
Iırsa nebatları hayvanlardan ayıran karakter, bun·
ların genel olarak hava, toprak ve sudan doğru­
dan doğruya aldıkları madeni unsurları organik
mad:leye çevirmek gücüdür, denebilir. Yalnız
bu far ka daha derin başka bir fark daha bağlıdır.
H.l.yvanlar her yerde bulun~n azot ve kar-
lıonu doğrudan doğruya vücutlarında toplıyama-

[1] De Saporta et Marion, L'ev~lution de Crypto-


game, 1881, s. 37.
NEBAT VE HAYVAN 147

dıklarından beslenmeleri için lüzumlu olan bu


maddeleri vücutlarında biriktiren nebatlardan,
veya nebatlada beslenen hayvanlardan almak zo-
runda ve neticede hareketli olmak zorunluğun­
dadirlar. Bir damla suda dağınık bir halde bu·
lunan organik maddeleri yakalamak için uzantı­
larını geliş.igüzel çıkaran arnİpten tutunuz da
aviarını tanımak için duyu organlarına, yakala-
mak için hareket organlarına ve hareketlerini duy-
gularına uydurmak için de sinir sistemine sahip
olan yüksek hayvaniara varıncıya kadar bütüıi
~ayvan hayatı, genel yönünde, mekiinda hareket
etmekle seçilir. Hayvanların en ilkel şekli,
albümine benzer ince bir zar ile örtülü kü-
çük bir protoplazma kütlesinde görülür. Hayvan,
istediği şekle bu yapı sayesinde girer ve is·
tediği gibi hareket eder. Nebat hücresi ise, ter-
sine, kendisini_ hareketsizliğe mahkUm eden se-
lülozlu. bir zarla örtülüdür. Nebatlar dünyasında
aşağıdan yukarıya çıkıldıkça daha sabitleşen aynı
alışkanlıklar görülür; çünkü bunlar oturdukları
yerde, etraflarındak~ hava, toprak ve Sudan ken-
dilerine liizım olan madeni unsurları doğrudan
doğruya alabildikleri için kımıldamak zorunda
değildirler. Vakaa hareket olayları nebatlarda da
görülmüştür. Hatta Darwin, sarmaşık nebatların
hareketleri hakkında giizel bir eser de yazmıştır.
Burada drosera ve dionee gibi böcek yiyen bir··
takı.m nebatların aviarını yakala·mak için yaptık­
ları manevralar incelenmiştir. Küstümotu, akasya
vesaire gibi nebatların yapraktariyle yaptıkları
148 YARATICI TEKAMÜL

hareketleri biliyoruz. Fazla olarak, nebati


protoplazm~nın kendi zarı içinde v3kı olan hare- '
ketleri hayvan protoplazmasiyle akraba olduğunu
gösterir. Bunun tersine olarak birçok hayvan ne-
vilerinde (genel olarak parazil olanlarda) nebat-
ların besienişine benzer besieniş olayları da kay-
dedilmiştir [ 1}- Hareket. ve hareketsizlik hay-
vanları nebatlardan ayıran karakterler gibi iddia
edildiği takdirde aldanılacağı burada da görülü-
yor. Yalnız hayvanlardaki hareketsizlik çok kere
bir uyuşukluğu (torpeur) andırır, sanki bir kı~
sım hayvan nevileri daha ileri giderniyetek ol-
dukları yerde uyuşup kalmışlardır: bunlar para-
ziderin yakın akrabalarıdır, nebat hayatını hatır­
lata~ hareketlere de sahiptirler. Diğer taraftan
nebatların hareketlerinde hayvanlarda görülen
hareketlerin ne sıklığı, ne de çe.şitliliği ~örülür.
Hem de nebatların hareketleri bütün organizma-
yı değil, ancak bir kı.sım organizmayı ilgilendirir.
Bundan başka müstesna hallerde görüldüğü için
geçici bir uyanıklık gibidir. Kısası, hayvanlarla
nebatlar dünyasının her ikisinde de hareket ve
hareketsizlik görülüyorsa .da terazinin gözü biri-
sinde harekete, diğerinde hareketsizliğe doğru
sarkmıştır. Nebat ve hayvan teldmüllerinde bu
iki zıt temayül o derece aşikar nazımlardır ki
bu vasıflarİyle tarif edilmeleri pekala mümkün-
dür. Yalnız hareketsizlik ve hareket de daha

[1] Sabitleşme ve parazİtlik hakkında Houssag'irı


şu eserine bakınız: La forme et la vie, Paris, 1900, s.
721-807: i

l\
ı

NEBAT VE HAYVAN "149

derin temayüllerin görünü~ alametlerinden başka


bir şey değildir.
Hareket kabiliyeti ile şuur arasında apaçık
bir müfiasebet vardır. Yüksek organizmaların şu­
udariyle beyin araSında da bir münasebet olduğu
rnuhakkaktır. Nitekim sinir sistemi geliştikçe
istekle yapılan hareketler hem çoğal1yor, hem de
isabetli Oluyor; aynı zamanda _şuur da daha ay-
dİnlaşıyof. Yalnız ne bu_ hareket kabiliyeti, ne
~ bu seçme, ne de binnetice bu şuur bir sinir sis-
temine zaruretle muhtaç değildir: sinir siste-
mının yapqğı şey, organik cevherin kütlesin-
de hasıl olan ilkel, müphem ve yaygın faali-
yeti belli yönlere -iletmek ve en yüksek bir
i ı\
şiddet derecesine çıkarmaktır. Hayvanlar sil-
silesinde aşağı inildikçe beyin basitleştiği gibi
dağınık bir hale de gelir, ve nihayet az fark·
lılaşmış bir- organizmanın içinde kaybolur. Di-
ğer bütün organlada anatomik diğer bütün un-
surlarda da aynı hal görülür. Bunun için beyni
olmıyan bi! hayvanın şuuru da · olmadığını söy-
lemek, midesi olmıyan bir hayvanın beslenme-
diğini söylemek kadar saçma olur. Bakikat şu
ki sinir sistemi de organizmanın diğer sistemleri
gibi bir iş bölümünden doğmuştur. Bu itibarla
fonksiyon yaratmaz, mevcut fonksiyona refleks
ve iradi faaliyet gibi .çifte bir faaliyet vererek
şiddet ve isabetlilikte en yüksek dereceye çıkartır.
Hakiki bir refleks hareketi yapmak için omut·
ilik yahut soğancık (bulbe) gibi kurulmuş
mekanizmaları ·olan organların bul~nması da
ıso·

Jazımdır.
YARA TICI TEKAMÜL

Muayyen birçok hareket imkanları


arasında bir ·seçim yapmak için de beyin merkez-
ı
leri, yani muhtelif şekilde· ve aynı· isabette me-
kanizmalara götürecek yollar _ister. Henüz asabi
unsurlar şeklinde bir yatağı olmayıp da bu unsur·
ları bir sistem halinde · toplamamış olan bir
organizmada reflekslerle iradi fiilieri toplıyan,
fakat· ne birindsindeki mekanik isabetliliği, ne
de ikincisindeki şuurlu tereddütleri haiz' olmıyan,
şu kadar var ki her ikisinde de son derecede
küçük bir payı bulunan sadece kararsız bir reak-_
siyon vardır. O halde en basit bir organizma,
serbestçe hareket ettiği nispette şuurludur deni-
lebilir.· Buradaki şuur; harekete nispetle acaba
bir netice mi, yoksa bir .sebep midir? Şuurun
rolü hareketi idare etmek olduğuna göre bu ma-
nada sebeptir. Fakat diğer bir mii~ada neticedir.
Çünkü ·şuuru yaşatan, hareki faaliyetlerdir; bu
faaliyetlerin kalkınasiyle birlikte şuur da körleşir,
daha doğrusu uyuklar. He~ üz farklılaşmış bir yapı
( structure) gösteren rhizocephales'ler gibi kabuk-
lularda hareketsizlik ve parazidik bir zamanlar
tereddi ile ve sinir sisteminin hemen hemen kay·
bolmasiyle baş başa gitmiştir: ·bu gibi hallerde
organizmanın ilerlemesi ve şuurlu faaliyetlerin
sinir merkezlerinde yerleşmiş olması dolayısiyle
bu nevi hayvanlardaki şuurun, çok. daha az fark-
lılaşmış, sinir merkezlerine hiç sapibolmıyan,
fakat hareketli kalmış organizmalardaki şuura
nispetle daha zayıf olacağı tahmin olunabilir.
Buna göre toprağa bağlı ve yiyeceklerini bu·
lundukları yerlerden alan nebatlar şuurlu faaliyet
NEB~T VE HAYVAN 151

yönünde nasıl geliştirebilirlerdi?


Nebati hücrenin
protopHlz~asını kaplıyan selüloz zarı en basit
organizmayı hareketsizleştirdiği gibi hayvanın du·
yarhğı üzerine bir münebbih gibi tesir eden ve
onu uyumaktan alıkoyan dış münebbihlerin büyük
bir kısn;ıını da hükümsüz bırakmıştır [ı}. Öyle ise
nebatlar, genel olarak, şuursuzdurlar. BunUnla
beraber burada kökten ayırmalar yapmaktan sa-
ktnmak lazımdır. Çünkü şuursuzluk, bütün nebat
ve hayvan hücreleri üzerine mekanik b~r surette
yapıştırılabilecek bir yafta değildir. Vakaa soysuz-
laşma sonucunda hareketsiz bir para:ıit haline
gelen. hayvanlarda şuur uyuyoİsa da hareketleri-
nin hürlüğünü ye~iden kazanan nebatlarda ter·
sine uyanıyor, hem de bu uyanış kazanılan hür-
lük nispetinde oluyor. Bununla beraber şuurluluk
ve şuursuzluk halleri hayvan ve nebatların geliş­
tikieri yönleri pekala gösterir. Şuurun hayvan-
lardaki en iyi örneğini görmek için en yüksek
nevilere kadar çıkmak ister; buna karşılık ne-
bati şuuru gösterebilecek olgula-n görmek için
de nebatlar silsilesinde mümkün olduğu kadar
aşağtlara, mesela algue'Iann · zoospore'larwa
kadar inmek ve daha genel olarak, nebat ve
h_ayvan şekli arasında sallanan tek hücreli or-
ganizmal_ara kadar gitmek lazımdır. Bu bakım­
dan ve yalnız bu ölçüde olmak fizere hayvanları
duygululuk ve uyanık şuurla, nebatları da duy-
gusuzluk ve uyuyan şuurla tarif edeceğiz.
[1] Cope'nin yukarda adı geçen eserine bakınız,
s .. 76.
152 YARATICI - T·EKAMOL
1
Kısası,nebatlar madeni cevherlerle doğrudan
doğruya organik cevherler yapar. Bu kabiliyeı­
tir ki onu genel olarak hareketten :ve netice~e
duygudan mahrum etmiştir. Yiyeceklerini aramak
zorunda olan hayvanlar ise tabii olai-ak hareki
faaliyette ve neticede gittikçe daha geniş ve daha
aydın bir şuur. yönünde tekemmül etmişlerdir.

Buna göre hayvan ve nebat hücrelerinin


müşterek bir kökten gelmeleri ve ilk canlı orga-
nizmaların nebat ve hayvan .şekilleri arasında
salla~arak her ikisine aynı zamanda iştirak et-
meleri hiç de ~üpheli görünmüyor. Gördüğümüz
nebat ve hayvan tekilmüllerinin karakteristik te-
mayülleri, biliii bugün bile, nebat ve hayvanlarda
müşterek bulunuyor .. Bunun için nebatları hay-
vanlardan ayıran şey, bu remayülledn mahiyeti
değil, sadece nispetleridir. Alelade hallerde bu
temayüllerden biri diğerini bastırıyorsa müstesna
·hallerde ezilen temayül yine kurtularak kaybettiği
yeri tekrar alıyor. Nebat hücresinin hareket ka-
biliyet ve şuuru da, durum el verişii olduğu, veya
gerektirdiği zamanlar uyanmıyiwik gibi değildir.
Bundan başka hayvanların t~k3.mülü., nebat ha-
yatından sakladıkları temayül yüzünden daima
gecikmiş, duraklamış, yahut gerilemiştir. Bunun
için faaliyetleri ne kadar dolgun, ne kadar taş­
kın görünürse görlinsün, hayvanların da uyuşuk­
luk ve şuursuzluktan kurtuldukları yok~ur; faa-
liyetlerini de daima cehtle ve yorgunluk paha-
sına yaşatırlar. Hatta tek3.mül ettikleri uzun yol
boyuiıca ~ayısız dermansızlıkların, çoğu parazit-
NEBAT VE HAYVAN 153 i
1
liğe ait alışkanlıklara bağlı tereddilerin görül-
mesi hep nebat hayatına kaymaları yüzündendir. 1

İşte bütün bu olgnlar nebatlarla hayvanların hep


bir kökten geldiklerini ve birbirlerinin temayül-
lerini embryon halinde taşıdıklarını farz ettirecek
bir mabiyettedir.
Yalnız ilkel şeklinde bir arada bulunan bu
iki temayül büyüdükçe bir arada barınamamış,
birbirlerinden ayrılmışlardır. Hareketsiz ve duy-
gusuz nebatlar dünyası bu ayrılmadan doğmuş,
hareketli ve şuurlu hayvanlar alemi de bu
ayrılmadan vücuda gelmiştir. Bu ayrılmayı
açıklamak için esrarlı bir kuvveti işe karıştırmağa
hacet yoktur. Bunu anlamak için de canlı varlı~
ğın kendisine en uygun gelen tarafa doğru tabii
olarak nasıl sarktığına, nebat· ve hayvanların
muhtaç oldukları karbon ve azotu almak için
kendilerine en uygun buldukları iki Çeşit yaşa­
yışa dikkat etmek yeter. N e batlar azot ve kar
bonu kendilerine bir makine gibi hiç durmadan
veren bir muhitten _almaktadırl~ır. Hayvanlar ise
bu maildeleri şuurlu ve kısa bir müddet içinde
toplanan süreksiz faaliyetleri _ile, daha önce kendi
organizmalarında toplamış bulunan canlılardan
alırlar. Besienişin bu tarzları çalışmayı, isterseniz
tembelliği diyelim, iki muhtelif tarzda anlamaktır.
Bundan başka, ne kadar ilkel farz edilirse edilsin,
sinir unsurlarının nebatlarda keşfolunabileceğini
hiç ummuyoruz. Öyle sanıyoruz ki hayvandaki
iradeye karşılık ·nebatlarda, karbonik asidin ok-
sijenli karbonunun sentezini bozmak için güne~
154 YARATlCI T·EKAMÜL

şin ışığını kullandığını görürüz. Hayvanın duygu-


Iuluğuna karşılık nebatta klorofilin ışığa karşı
olan özel intıbalanma kabiliyeti vardır. O halde
sinirsel bir sinir sistemi her şeyden önce duyu·
lada iradeler arasında mutavassıtlığa yarar, neba-
tın hakiki <<sinir sistem» i ise bize _bir mekanizm
gibi görünür, daha doğrusu nebatın klorofilinin
ışıktan intıba alma kabiliyeti ile nişasta yapımı
arasında mutavassıtlık yapınağa yarıyan nev' i §ah-
sına munhasır (sui generis) bir şimizm gibi
gelir.. Bu demektir ki nebatta sinir unsurları
olmaması Iazımdır, hayvanliıra sinirler :pe sinir
merk~zleri kazandıran hayat hamlesi .nebat/arda
klorofilci bir fonksiyotZa müncer olmak zo.
runda kalmıştır {1}.
Organikleşmiş dünyaya bu ilk bakışımız ne-
hatlarla ~ayvanları birleştiren ve ayıran cihetleri
daha açık tabirlerle gösterınemize yarıyacaktır. ı
Bundan önceki bölümde bir takrip anlattı­ '
i'
ğımız gibi farz edelim ki hayatın 'özünde fizik

[1] Nebatlar nasıl bazı hallerde kendilerinde uyuk-


lıyan hareket melekesini' y~niden buluyorlarsa_ hayvan-
lar da, müstesna ·hallerde, nebati hayat şartla;rına geçe-
biliyor ve kendilerinde klorofilci fonksiyona denk bir
fonksiyon geliştirebiliyorlar. Maria von Linden'in son
zamanlarda 'yaptığı denemeler muhtelif Lepidopteres (ince
'=!ir tozla kaplanmış dörder ka,mldı bulunan kelebekler
ve sair böceklerin çeşidi) !erin kurt ve tırtıllarının, ışı­
~ın tesiri altında, havada bulunan. asit karboniği· top- '
ı
ladıklarını göstermiştir. Bakınız: M von Linden, L'as-
similatı"on de l'acide carbonique par les erisalides de
lepidopteres, C. R. de la soc. de . biologie, 1905, s. 692
,,l\
ve aşağısı.

'i
NEBAT VE HAYVAN 155

kuvvetler~n t3.bi oldukları zorunluğa mümkün


olduğu kadar çok muayyeniyetsizlik ~şılıyan
bir ceht olsun. Bu ceht, enerji yaratmağa
varamaz, varsa bile yarattığı enerjinin kemiyeti
duygularımtzla ölçü aletlerimizin, yani tecrübe
ve i_lmimizin duyabileceği bir kemiyet olmaz.
o halde bu' ceht sanki sadece hazır' bul-
duğu önceden mevcut bir enerjiyi seve seve kul~
lanmaktan başka bir şeye bakmıyormuş gibi ol-
maktadır. Hayatın bir enerji yaratmağı başar­
ması için tek bir çare vardır: maddeden o de-
rece saklı ( potenlielle) bir kuvvet toplamaktır
ki günün birinde tesirli olmak için muhtaç ol-
duğu enerjiyi eJde etmek isteyince bu kuvvetin
tetiğine sade~e bir dokunmak yetsin. Hayatın
özünde de biriktirilmiş saklı enerjileri bo·
şaltmak için bu tetiğe dokunmaktan başka bir
iktidar yoktur. Yalnız bu boşaltma cehti her
ne kadar daima aynı ve bilinen herhangi bir ke-
miyetten daha küçük olmakla beraber toplanmış
ve patlamaya hazır saklı gücler ne kadar çok
olursa o da o- kadar kuvvetli ve tesirli olur.
Kullanılabilecek enerjinin başlıca kaynağı güneş
olduğuna göre hayatın karşısında bulunduğu
mesele giineşin hiç durmadan yeryüzüne saçtığt
kuvvetlerin harcanmasını kısmen ve muvakkat
olarak talik etmek, bunlardan bir miktarını he·
nüz kullanılmamış bir şekilde ve istendiği anda
, istendiği yerde ve istendiği yönde boşaltabilecek
birtakım haznelerde toplamaktır. Hayvanın bes-
lendiği cevherler de bu nevi haznelerdir. Kim-
156 YARA TIC! 'f.EKAMÜL

yevi önemli enerjileri saklı olarak ihtiva eden


karmaşık moleküllerden teşekkül etmiş patlayıcı
cevherler, biriktirdikleri kuvvetleri boşaltmak
için ufak bir kıvılcım beklerler. Buna göre ha-
yat, belki de önce hem patlayıcı maddeyi yap-
mayı, hem de onu_ kullanacak 'Olanı bir ham-
lede elde etmeyi istemiştir.
Bu takdirde güneşin saçtığı ışıkların enerji-
sini doğrudan doğruya toplıyacak olan organizma
bunu aynı zamanda mekiirlda serbest hareketlere
sarf edecektir. Bunun içindir_ ki ilk canlı var·
lıkların bir taraftan güneşten alınan enerjiyi
hiç durmadan toplamağa savaştıkl3;rını, diğer
taraftan yurume hareketleriyle süreksiz ve
patlar bir tarzda harcadıkiatını zan ve tahmin
etmek zorunda kalıyoruz. Nitekim hayatın bu
ilk temayülünü klorofilli haşlamlılar, euglena'-
1ar belki de bugün bile özümlemektedirler, yal- 1
nız bu özümleme eksik ve tek3mül edemez bir
,,
1
1

şekildedir. Burada mecazi olarak diyebilir miyiz


ki hayvan ve nebatlarin türlü yönlerdek,i ge~
lişmeleri her birinin yarı programı unutma-
Iarına karşılıktır? Yahut da, daha doğrusu, ha-
yatın yeryüzünde karşılaştığı maddenin mahi-
yeti bu iki temayülün aynı organizmada birlikte
olarak çok uzaklara gidebi!melerine engeldir.
Muhakkak olan şu ki nebatlar, bilhassa patlayıcı
maddeyi yapmak, hayvanlar da bunu kullanmak
yönüne dönmüşlerdir. -Yalnız patlayıcı maddenin
yapılmasındaki amaç, daha baştan patlama idiyse
hayatın yönünü nebatlardan ziyade hayvanların
gösterdiğini kabul etmek lazımdır.
' 1

NEBAT VE HAYVAN 157

O halde nebatlada hayvanlar arasındaki


«ahenk>> ve bunlarda görülen birbirlerini tamam-:
layıcı kar~kterler önce yalnız t~k bir temayülde
erimiş olan iki temayülü .geliştirmelerinden gele~
cektir. Asli temayül büyüdükçe ilkel halde iken
arada bulunabilen iki unsur artık bir arada barı­
namaz olur. Hayatın iki büyük yola, ayrı tek3.mül
yönlerine ayrılması 'bundan ilerigeldiği gibi
birtakım noktalarda çatışan, diğer noktalarda

l,ı
biribirlerini tamamlıyan iki karakter silsilesi de
bundan ile~igelmiştir; fakat ister çiı.tışsınlar;
ister birbirlerini tamamlasınlar aralarında daima ı,,
bir akrabalık havası vardır. Hayvanlar uzun te-
kamül yolunda birtakım arızatada gittikçe da- '1

_ha serbest ve süreksiz enerjiler boşaltınağa doğru l


ı
tek3.mül ederken nebatlar, enerji toplama siste-
ınini daha ziyade bulundukları yerlerde tekamül
ettiriyorlat_dı. Bu ikinci nokta üzerinde durmı·
yacağız. Yalnız şunu söyliyelim; nebatlar yeni
bir bölüf:Imeye uğramış ve bu onlara çok ya-
ramıştır; o halde ki adeta, nebatlada hay~
vanlar arasındaki bölünme gibi olmuştur. Vakaa
ilk nebat hücresi yalnız başına hem azotu, hem
karlıonu toplamağa mecbur olmuşsa da mikrop·
lar sadece azota yüklenince nebat hücresi o gün~
den itibafen bu ikinci fonksiyondan hemen vaz-
geçebilecek gibi olmuştur; çünkü mikroplar he·
nüz karışık olan bu fonksiyonlarında türlü ~eki!·
lerde ihtısas kazanmışlardır. Havadan azotu top-
lıyacak bunlardan vakit vakit amonyak bileşik­
lere ve bundan başka nitratlara kalbeden mik-
[
158 Y ARATICI 'f.EKAMOL 1
li
1
roplar nebatların
hayvaniara yaptıkları hizmeti
yapmış oldular. Mikroskopla görülebilecek olan
bu nebatları da bir boy (regne) sayacak olursak
mikrop, nebat ve hayvan olmak üzere sıralanan
bu üç boy, denebilir ki hayatın ilkönce birbiri
içinde yaşattığı şeylerin hepsinin bir analizini
göstermektedir. Hayatın böylece üç boya ayrılma­ 1

sına bir <<iş bölümü>> diyebilir miyiz? Bizim an- '


.1
ladığımıza göre bu kelimeler tekamül hakkında .
doğru bir fikir vermez. Çünkü iş bölümü olan
yerde ortaklık ( association) ve gayretleri bir nokta-
da toplama vardır. H.ılbuki bizim konuştuğumuz
tek3mül; ortaklık yönünde asla ·olmamış, bura-
daki cehtler, aksine dağılmıştır. Bize kalırsa
hayatta birbirlerini tamamlıy_an ahenk, tek3-
mül yollarında karşılıklı intıbaklarla. husule
gelmiş bir şey değildir. Bunun için hayatın tam
ahengini iekamül yollarında değil, onun hareket.
noktasmda aramak Hizımdır. Bize kalırsa bu
ahenk bütün hayatların hep aynı kaynak olan
ana hamleden çıkmış olmalarından gelir. Huzme
§Cklin~e yayılan tekimül süreci, başlangıçta bir-
biri içine girmiş olmasllıdan da birbirini iyice
tamamladığı anlaşılan hadleri birbi inden uzak-
laştıtır ve bu uzaklaştıtma bu hadierin zamandaş
gelişimleri ilerledikçe artar.

Kaldı ki, tek bir hamle, yahut, tek bir tema·


yülün bu suretle unsurlara ayrııması bunlardan
her birinin aynı önemde ve hele aynı. derecede
tekimül etme gücünde olmalarını gerektirmez.
Biraz önce organik illernde muhtelif üç tea
NEBAT VE HAYVAN 159
i
!

kilmül boyu olduğunu söylemiştik. Birinci boyda


küçük blr organizma olan mikcoplar bulunur. Bun~
lar ilkel bir halde kalmışlardır; ikinci ve üçüncü
boyu teşkil eden nebatlada hayvanlar pek yük-
sek tekamüllere kadar yol almışlardır. Bir tema
yü! parçalandığı zaman da buna benzer boylara
· ayrılır: Bir temayi.Üün doğurduğu birbirlerinden
uzakla§an gelişmelerin bir kısmı- bellisiz surette
temadi eder, diğerleri tek3.müllerin sonuna daha
geç, veya daha çabuk varır. Bu sonuçlar doğru­
dan doğruya ilk temayülden değil, bu temayülün
bölündüğü unsurların birinden gelir. Bunlar ilk ı

tCmayüliin hakiki unsuru olan ve kendi yolunda


.,
ı,

tekamül etmekte devam eden bir temayülün yol


üzerinde bıraktığı kusurlu gelişmelerdir. İlk
temayülün hakiki unsurları olan temayüllere ge-
lince öyle sanıyoruz ki, bunların, kendilerini
tanıtan bir alfımetleri vardır.

Bu alfımet, .ana temayülde buluna~ unsur-


. ların her birinde bir iz gibi hiUfı görünür._ Bir
temayülün unsudarı, mekanda birikmiş ve biri·
birlerini iten şeylere benzemekten ziyade, psiko-
lojik hallere benzer ki bu hallerin her biri önce
kendileri olmakla beraber diğer halleri ve böy-
lece ait oldukları şahsiyeri kuvve halinde (vir-
tuelletne1it) taşırlar.. Demiştik ki hayatın esaslı
hiçbir belirtisi yoktur ki diğer bütün hayat be·
Iirtilerini ilkel bir şekilde .kuvve halinde taşıma­
sm. Buna karşılık bir tekiimül yolu üzerinde
diğer tekamül yollarında gelişmiş bir şeyin -
denebilirse - hatırasına rasladığımız zaman bun- :ı
1

ll
160

dan aynı asli bir temayülün dağılmış unsurları


ile karşılaştığıinız neticesi çıkarılmak lazım gelir.
N<batlarla hayvanlar işte bu manada hayatın bir-
birlerinden uzaktaşmış iki büyük gelişimini göste- 1
rir. Nebatları hayvanlardan ayıran şey, hate·
ketsizlik ve şuursuzluk ise ha~eket ve şliurun ica·
t
bında uyanabilecek hatıralar gibi, nebatlarda da,
uyumakta oldukları söylenebilir. Kaldı ki nor·
~al bir surette uyuldıyan bu h3.tıraların. yanında i
unsur temayülün gelişmesini bozınıyan uya.nışlar
ve harekette bulunmalar vardır. Bu durumu
j
1

ı
şu kanunla ifade edebiliriz: bir temayüZ gelişir·
ken parçalandığı zaman bu suretle doğan tema-
yiillerden her biri ana temayü/den kendi ihtı·
ı
sas/aşmış faaliyetleriyle ıızlaşabilecek şeylerin
hepsini muhafaza etmek ister.~ Geçen bölümde
gördüğümüz gibi müstakil tekamül yollarında
görülen ve birbirlerinin aynı olan karmaşık
mekanizmalar böylece açıklanabilecek bir hale
gelir. Nebatlada hayvanlar arasındaki derin
birtakım benzeriikierin belki de başka bir sebebi

ı

yoktur; üremenin erkek ve dişiye ayrılmak su·


retiyle. vakı olması ılebatlar için bir lükstür;
fakat hayvan~n bu çeşit üremeye varmaSı lbım·
dt; nebatlar da bu çeşit üremeye bu yüzden sü-
rüklenmeğe mecbur olmuş~ur; çünkü nebat
ve hayvanları tek§.müle sü~ükliyen aynı ana
hamledir. Nebatların gittikçe daha karmaşıklaş­
ması da bu sebeptendir. Gittikçe daha karmaşık­
laşmağa doğru olan bu temayül, hayvan boyunda
gittikçe daha geniş ve tesirli bir faaliyet yarat·
mağa çalışan temelli bir temayüldür. Yalnız
HAYVAN HAYATININ ŞEMASI 161

şuursuzluk ve hareketsizliğe mahkUm olan nebat-


ların ayni temayülii göstermeleri tekil~ülün baş~
langıcında aynı ana hamlenin hızını almaların­
dandır .. Son tecrübeler de birden değişme ( nıu­
tation) devresi geldiği zaman bu temayülün her-
hangi bir yönde değiştiğini gösteriyor; halbuki,
öyle sanıyoruz ki hayvan çok daha belli yönlerde
gelişmek zorunda kalmıştır. Hayatın k ıynaktan beri
olan bu ikiye bölünüşü üzerinde da~a fazla dura-
cak değiliz. Bizi daha ziyade ilgilendiren rnesele
hayvanların tek§.mülüdür, şimdi ona gelelim. ıl
ll
Demiştik ki hayvanlığı teşkil eden şey, müm- ,1
kün olduğu kadar çok birikt~rilmiş saklı enerjileri
«patlayıcn> fiillere çevirmek i;in enerjiler boşal­
tan bir mekanizmayı kullanmak melekesidir. Hay-
vanlar ilk zamanlar~a patlama yönünü seçmek !If

gücünde olmadıkları için enerjileri gelişigüzel


boşaltırlardı: uzantılarıoı aynı zamanda her tarafa lı
uzatan arnipierde görüldüğü gibi. Fakat hayvan-
lar serisinde yuka"rılara doğru çıkildıkça vücudun
1
belli birtakım yönlere doğru çevrildiği, enerjinin
bu yönlerde boşaltıldığı görülür.
Nitekim farklılaşmağa başlamış ilk sinir
sistemlerinde bu yönleri seçen tespih taneleri
gibi sıralanmış bir organ görülür. Bu itibarta
asabi unsur, henüz farklılaşmıyan organikleş­
miş dokunun l~ütlesinden yavaş yavaş mey-
dana gelmiştir. Buna. göre biriktirilmiş enerjiyi
birden bı re boşaltmak melekesinin daha başlangıçta
asabi unsurlarda ve' bunların eklentilerinde top-
landıkları tahmin olunabilir. Filhakika canlı her
ll
f
162

hücre mavazenede kalmak için enerji sarf eder.


Uyuşmuş olan nebat hücresi önce bir vasıtadan
başka bir şey olmaması gereken bir şeyi amaç edin-
miş gibi kendini daha başlangıçta tamamiyle
eı;ıerji toplamağa vermiştir. Hayvanlarda ise her
şey fiile sarf edilmiştir, yani enerji toplamak yer
i
değiştirme hareketinde kullanılmak içlndir. Va
i'
4

kaa her hayvan hücresi yaşamak için topladığı


enerjinin mühim .bir kısmını, hatta çok kere
ı
·,
'
tamamını sarf ederse de organizma bütün bu (
enerjiyi mümkün olduğu kadar yer değiştirme i\ '
hareketlerine çekmek ister. O suretle ki duyu ıi
organlarına ve bunların eklentisi olan -hareket ... .

aygıtıarına Sahibolan bir sinir sisteminin bulun 4 ;:


duğu yerde vücudun geri kalan_ bütün kısımları­
'
ı;
nın esas fonksiyonu sanki bu aygıtiara istenilen
zamanda hareket edebilmek üzere birdenbire i j,
boşaltılacak bir kuvveti hazırlamaktır.
• 1

Gıdanın yüksek hayvanlarda oynadığı role


bakılırsa son derecede karışık olduğu görülür. \".: 1
Gıdanın buradaki ilk işi dçıkuları tamir etmek, '
sonra da vücudun sıcaklığını dışarının hararet de-
ğişmelerinden müteessir olmıyacak gibi bir karar-
da bulundurmaktır~ İşte önce bu suretle korunup
tutunan ve idare Olan organizmanın arasına bir
sinir sistemi girmiş, asabi unsurlar da bu siste·
min üzerinde yaşamağa mecbur olmuşlardır. Eğer
o!ganizma, sinidere ve faaliyette bulunan kas-
lara sarf edilecek bir enerji ele geçirmemiş olsaydı
asabi unsurların vücut bulmalarına hiçbir sebep
kalmazdı. Hatta gıdanın esas ve son ödevinin
HAYVAN HAYATININ .SEMASI 163

bu olduğu bile tahmin olunabilir. Yalnız bu


demek d'eğildir ki gıdanın en mühim kısmı bu
iş için sarf olunur. Bir ·dev:let, verginin toplan·
masını sağlamak için büyük masraflar yapabilir;
bu masraflar çıkarıldıktan sonra elde kalan para ı
pek az bir şey olabilir; bununla beraber,· gerek 1!
verginin ve gerek toplanması iÇin sarf edilen
paraların sebebi elde kalan paradır. Hayvanın
gıda maddelerinden istediği enerji için de aynı
şey söylenebilir.
Organizmanın geri kalan kısımlar karşısında
sitiir ve kas unsurlarının tuttuğu yedn de böyle ol·
duğunu birçok olgular gösterir gibidir. Gıd'anın ilk
hizmeti dokuların tamiridir' demiştik, önce bunu
görelim. Gıda maddeleri. iki gurupa ayrılır: al-
büminli gıdalar, karbon hidratlı gıdalar ve yağ­ 1'
lar. Albüminli. gıdalar bilhassa dokuları tamir
etmek içindir, plistiktir; ihtiva ettikleri karJ;lon
dolayısiyle gerektiğinde enerjetik de olabilirler.
Fakat enerjetik fonksiyon daha çok ikinci gıda­
lara mahsustur; bunlar dokuyu tamir etmekten
ziyade hücrelere doğrudan doğruya sıcaklık ya-
hut harekete kalbolunacak kimyevi şekilde saklı
bir patlayıcı enerji verirler. Kısası, birinci nevi
gıdaların başlıca rolü makineyi tamir etmek, ikin-
cilerinde makineye en~tji hazırlamaktır. Birinci
nevi gıdaların imtiyazlı olarak seçecekleri bir yer
yoktur; çünkü makinenin her tarafı t<1:mire muh-
taçtır. Fakat ikinci nevi gıdalar böyle değildir.
Karbon hidratlar vücutta eşit bir halde ya yılmaz­
lar, bu· hal, bize kalırsa, son ~erece mi~aİıdır.
164 YARATICI T•EKAMÜL

Kan vasıtasiyle glikoz şeklinde si\rüklenip


gelen bu gıdalar, dokuları teşkil. eden muhtelif
hücrelere glikojen suretinde yerleşirler. Karaciğe­
rin başlıca fonksiyonlarından biri, biliyoruz ki,
hücreleriyle yapıp sakladığı glik 0 jen yedekleri sa-
yesinde kandaki glikojenin miktarını bir kararda
tutmaktır. Glikozun kandaki dolaşımında ve gli-
~ojenin karaciğerdeki birikmesinde organizmanın
sarf ettiği cehtin bütün hikmeti, sinir ve kas
dokularına enerji yetiştirmek Olduğunu görme~
. rnek elde değildir. Organizma bu iki halde muh-
telif surette çalışınakla beraber. bütün bu çalış­
malar · hep bir sonuca varmaktadır. Birinci
halde önce yerleşmiş olan glil_mjenle hücreye
önemli bir yedek sağlıyan kasların taşıdığı gli-
kojenin miktarı diğer dokularda bulunan gliko-
jene nispetle fi!hakika pek çoktur. Sinir doku-
sunda ise yedek glikojenin miktarı, aksine, pek
azdır (asabi unsurların rolü kasta birikmiş saklı
enerjiyi boşaltmaktan ibaret olduğu için aynı
zamanda çok iş yapınağa hiçbir zaman muhtaç
(
değildir). Yalnız dikkat edilsin, bu yedek sarf 1 i
edildiği anda kan vasıtasiyle yeri doldurulmakta,
o suretle ki sinirler saklı enerjiyi birdenbire yeni~
den kazanmaktadır. Buna göre kas ve sinir doku-
\
ları iki imtiyazlı doku oluyor, kas . d.okusunun
imtiyazı mühim miktarda yedek .enerjilerle ku-
1
şanmış olmak, sinir dokusunun imtiyazı da en( r-
jiye muhtacolduğu anda ve ihtiyacı nispetinde )
daima sahip bulunmaktır.
Burada glikojtnin saklı enerjisini çeken bil-
hassa «sensori-motör>> denilen sinir ve kas sistemi~
1
HAYVAı~ HAY ATlNIN ŞEMASI 165

dir; o halde ki organizmanın geri kalan kısmı


sanki bu sisteme kuvvet hazırlamak içindir. Asa-
bi ve hatta «sensori-motön> sisteminin organik
hayatta oynadığı nazik rol düşiinüldüğü zaman
bunların geri _kalan organizma ile olan alışveriş­
lerinde efendi olup olmadıkları cidden sorula·
bilir. Saklı enerjinin statik dokular arasındaki
Yayılış tarzı dÜşünülürSe bu hipoteze sarılmamak
elde değildir; hele enerjinin s~rfı ve yerinin
dotdurulması şartları düşünülürse öyle sanıyoruz
ki bu hipoteze tamamiyle iltihak edilecektir. Filha-
kika farz edelim ki «sensori-motör» sistem diğer
siste,mler gibi ve onların ayarında olsun. Orga-
nizmanın bütünü tarafından taşınan bu sistem iş
görmek için kendisine saklı bir enerji fazlalığı­
nın tedarik edilmesini bekliyecektir. Başka bir
deyimle söylersek bu demektir ki sinir ve kasla-
rın sarfları glikojenin istihsalini düzenliyecektir.
Tersine ·olarak .farZ edelim ki «sensori- motör»
sistem hakikaten hakim olsun, bu takdirde fa-
aliyetin müddet ve vüsati, hiç olmazsa bir de-
receje kadar, ihtiva ettiği yetde glikojenden ve hat-
ta bütün orgaaizmanın taşıdığı glikojenden müs-
takil olacaktır. Bu sisteme iş hazırlıyacak diğer
dokular saklı enerjiyi ona getirmek için ellerinden
geldiği kadar hazırlanınağa mecbur olacaklardır.
Bilhassa Morat ve Duf.;urt'ların yaptıkl~rı de-
neylerin gösterdiği gibi keyfiyer de bu tarzda
vilkı olmaktadır (ı]. Karaciğerin glikoz yapma
fonksiyoQu kendisini yöneten sinirlerin tembih
[1] Archives de phgsiologie, 1892.
r
1
166 YARA TIC! T·EKAMÜL
1
edici tesirine bağlı ise bu sinirlerin faaliyederi
harekete getirdiği kasları sarsan sinirlerin tesirle-
rine bağlıdır, şu manada ki harekete getirici kas-
lar hesapsız sarfları sonunda glikojeni kullanarak
kandaki glikozu azalttıklarından yedek glikojenle
bunun yerini doldurmakla mükellef olan karaci-
ğer yeniden glikojen yapmak zorundadır. Meka·
nizma da gösterir ki her şey «sensori-motör» sis-
teminden başlıyor ve her şey onun üzerinde
toplanıyor; bunun için mecazi olmıyarak deni-
lebilir ki ~rganizmanın geri kalan kısmı bu siste
min kumandası altındadır. ·
l]zun süren açlıklarda organizmada olup bi-
tenlere bakılırsa açlıktan ölmüş hayvanlarda
beyne hiçbir şey olmadığı halde organların
ağırlıklarından az çok bir _şey kaybettikleri ve
hücrelerin derin bozukluklara uğradıklan gö-
rülür (1]. Demek ki organizma, sinir sistemini
sonuna kadar ko~umakla kendisi sadece bir vasıta,
sinir sistemi de bir amaç oluyor.
Kısası, beyin - omutilik sinir sistemiyle bu--
nun devamı olan duyusal ve hareketsel ciha_zlara
kısaca «sensori-motör» sistem demek yerindeyse
yüksek bir organizma esas itibariyle h azım, soluma,
dolaşım, ifrazat vesaire ay gitları üzerinde y.erleş-

[1] De ManacCine,· Quelques observations expiri-


mentales sar l'influence de l'insomnie absolue ( Arch.
ital. de biologie, t. XXI. 1894, s. 322 ve aşağısı) Geçen-
lerde 35 günlük bir açlıktan sonra ölen bir adamın üze-
rinde de bunun gibi müşahedeler yapılmıştır. Bu konu
için bakınız: L' Annee biologique, 1898, s. 338 de Tarake-
vicb ve St~basny'nin Rusça bir etüdünün hul8.sası,
HAYVAN HAYATININ ŞEM~SI 167

miş «serisori-motör» bir sistemden teşekkül etmiştir


denebilir:; o halde ki sinir sistemi dışındaki bü-
tün aygıtların ödevi bu sistemi tamir etmek,
temizlemek, korumak, ona değişmez bir ·çevre ya-
ratmak, nihayet bilhassa yer değiştirme hareketi-
ne çevrilecek saklı enerji vermektir [ 1}. Gerçek-
ten asabi fonksiyon geliştiği nispette onu yaşa­
tacak fonksiyonlar da gelişmiştir. Asabi faaliyet, __
önce görümlüş olduğu gibi, procopHizma kütle·
sinden beİirmeğe başladıkça dayanılacak her nevi
faaliyetleri etrafına toplamağa mecbur olmuştqr.
Bu faaliyetler ancak diğer faaliyetlerle gelişebi,
leceklerinden tabiatiyle diğer faaliyetleri· de çağır­
mış ve böylece sonu t3.yin edilemez bir faaliyet
gelişimi h'asıl olmuştur. Yüksek organizmala-
rın işlemelerindeki karmaşıklık alabildiğine işte
böjıle gitmiştir.
Bu organizmalardan bir1ni ince-
lersek burada her şeyin her şeye bir vasıta hiz-
metini görüyormuş gibi bir daire içinde dön-
düğümözü görürüz, bu daire duyu organiariyle

[1] Daha Cuvier diyordu: «Sioir sistemi, esas iti-


bariyle bütün- hayvan demektir. diğer sistemler bu siste-
me hizmet etmek içindir» (Sur· un nouveau rapproche-
ment a etab/ir entre fes choses qui composent· le rf:gne
c.nimale, ArchiVes da Museum d'histoire naturelle, Pa-
1
ris. 1812, s. 83·84); Bu formülü, sinir sisteminin düşme­
si ve gerilemesi gibi hallerde ikinci plana geçirten olgular
hesaba alınarak bittabi tahditlerle kabul etmek 13.zımdır.
Ve bilhassa sinir sistemine bir taraftan duyusal 'Cihazı,
diğer taraftan hareki cihazı katmak lazımdır, sinir sis-
temi bunlar arasında mutavassıtlık hizmetini gOrür. Cf.
F oster, art, Physiology de 1' Encyclopedia Britannica,
Edinbourgh' 1885. s. 17.
168 'yARATICI TEKAMÜL

hareket aygıtları arasında gerilmiş asabi unsur~


lar sisteminden ibaret .olan bir merkezdir.
Önce uzun boylu incelediğimiz bu konu üze-
rinde durmıyacağız. Yalnız şunu hatırlıyalım ki
sinir sisteminin ilerlemesi, hareketlerin daha tam
bir intıbakı ve bunlar arasında son derecede seçe-
bilm~ mubayyerliği yönünde olmak üzere hep bir
zamanda v3.kı olmuştur. Bu iki temayül birbirleriw
ne zıt görünebilir ve gerçek1en de zıttır. Bu-
nunla beraber en ilkel şekilde vücut bulan bir
sinir zinciri bile. bu. zıtlıkları banştırmağı başa­
tü. Bu zincir filhakika beden çevresinin iki nok-
tası, yani duyusal ve hareketse~ noktaları arasın­
da belli bir çizgi çizer, önce protoplazma kütle-
sinde yaygın bir halde bulunan asabi faaliyete
de böylece belli bir yatak açar. Diğer taraftan
bu sinir zincirin~ senteziiyen unsurların süreksiz
(discontinu) olması·da muhtemeldir; her ne hal
ise sürekli farz olunsa bile fonksiyon bakımından
bir süreksizli~ gösterirler, çünkü her biri adeta
bir dört yol ağzına varır ki sinir akımı (influx
nerveux) burada kendi yolunu muhakkak seçe-
bilir. Bir bücreli hayvanlardan en maharetli olan
böcekler (insectes) e ·ve en zeki olan omurgalı­
lara varıncıya kadar vücut bulan ilerleme hep
sinir sisteminin bir ilerlemesi olmuş ve bu iler~
lernelerin her basamağında sinir sisteminin kısım~
larındaki karmaşık ilerlemenin gereklerine göre
değişmiştir. Daha başta söylediğimiz gibi ha-
yatın rolü maddeye azathk ( indi<termination)
yani hürlük sokmak olmuş, hayat tekamül
:ı ı
'
!i
HAYVANLIGIN GELİŞMESİ 169
l
ettikçe _de önceden keşfedilemez yani h ür
bir hale gelmiştir·~ Fazla olarak sinir sistemi-
nin eczasını teşkil .eden hücreler birbirlerine öyle
bağlanmışlardır ki her birinin sonunda birçok
yollar açılmış bulunmasından ötürü bir azadık
hazinesi~ vücut bulmuştur. Organik 3.leıne sa-
dece bir göz atılırsa hayat hamlesinin asıl he-
definin bu mahiyette bir aygıt yaratmak ~lduğu­
nu gösterir gibidir. Yalnız hayatın bu hamlesi de
biraz aydınlatılmak ister.
Unutmamalı ki organik 3.lem araSında te-
kifnül eden kuvvet, ~endini daima aşmağa sava-
şan ve_ husule getirrneğe savaştığı esere denk
olmıyarak kalan ·mahdut bir kuvvettir. Kökten
fin~lizmin yanılma ve çocukça düşünmeleri bunu
bilmernekten doğmuştur. Bu doktrin canlı dün-
yayı bizim yapılarımıza benziyen yapma bir şey
gibi düşünmüştür. Ona göre burada her parça
makinenin en iyi işlemesine yarıyacak gibi ha-
zırlanmıştır. Her nev'in de kendine has bir oluş
sebebi, bir fonksiyonu, bir enerjiSi vardır. Ve
bütüri bu neviler hep birden büyük bir ahenk
içindedir, arada bir görülen zahiri falsalar
esas ahengi belirtmekten başka bir şey değildir.
Kısası, tabiat da iideta insan dehası gibi ça-
)ışıyor, elde ettiği sonuç en az olabilir, fakat
yapılan şey ile bunu yapmak için sarf edilen
iş arasında hiç olmazsa tam bir başabaşlık
vardır. .
Hayatın tek3.mülünde ise buna benzer hiç-
bir şey yoktur. Burada iş ile eser arasındaki
i 1
!,
170 ' YARATICI T·EKAMÜL

nispetsizlik pek bellidir. Organik a!emde baştan


. başa daima büyük tek bir ceht vardır; yalnız
bu. ceht çok ke're uzun sürmez, bazan zıt kuvvet-
lerle kötürümleştirilir, bazan da yaptığı şeyden
yapJiması gereken şeye dalmış bulunulur, atmağa
uğraştığı şekil ile haşirneşir olmak dolayısiyle.
kendi· kendisiyle ipnotize edilmiş gibi duraklar.
Dış ve· iç mukavemetleri yenniiş göründüğü en
yüksek eserlerinde bile kendisine verrneğe mec-
bur olduğu maddiliğin gereğine uyar. Bu hali
kendi nefsimizde de deniyebiliriz. En serbest
hareketlerimiz .bile sürekli bir cehtle tazele):l·
mezlerse boğucu birtakım alışkanlıklarla sarılır;
bütün· serbest hareketlerimizi bir makineleşme
gözetler. En canlı fikirler kendilerini ifade eden
formüllerde donar. Kelimeler fikirleri boğar,
minayı öldürür. · En ateşli heyecanlarımız fiile
geçince menfaat hesaplarında, yahut kendi-
mizi beğenmişlikte o kadar. tabii olarak donar,
biri diğerinin ·. şeklini o kadar kolay alır ki
ölünün canlılık çizgilerini ~ir zaman sakladığı.nı
)
ıı
bilmeseydik bunları da birbirlerine . karıştıraca~,

ı
kendi samimiliğimizden irkilecek iyilik ve sev·
giyi inkar edecektik.
Bu falsoların derin sebebi önüne geçilemez
bir ritim ayrıliğından gelmektedir. Genel olarak
hayat, hareketliliğin ta kendisidir; hayatın parça
belirtileri ise bu hareketliliği istemiyerek kabul
e4er, ve bunda daima geç kalır. Hayatın hare·
ketliliği ise daima önden gider;' onun parça be~
Iirtileri de yerlerinde saymak isterler. Tek3.mül
HAYV ANLIGIN GELİŞMESİ 171

genel olarak mümkün olduğu kadar düz git-


mek meylindedir, parça }ıalindeki her tekamül
de dolambaçlı gider. Benzetrnek yerindeyse de-
nebilir ki canlı varlıklar rüzgarın kaldı~dığt toz
kasırgaları gibi hayatın büyük hamlesine asılmış
bir halde kendi mihverleri üzerinde dönerler.
Nispi olarak sabittirler, hatta hareketsizliği o
kadar iyi taklidederier ki şekillerindeki durgun-
luğun bile bir hareketiıi izdüşümünderi i~aret
olduğunu ' unu tarak, bunları ilerlemeler (pro g-
res) olmaktan ziyade şeyler ( choses) miş gibi
tel3kki ederiz. Bununla beraber bunları taşıyan
görünmez hamlenin bazan gözlerimizin önünde
bir şimşek gibi çaktığı olur. Çoğu hayvanlarda
pek belli, pek dokunaklı olan, hatta nebatların
kendi tohumlarına karşı düşkünlüğünde bile
_görülen bu 3ni tecelliyi bazan analık sevgisinin
şekilleri altında da görürüz. Birtakımlarının de-
dikleri gibi hayatın büyük sırrı belki de analık
sevgisinde görün.üyordur. Nitekim her neslin ken-
dinden sonra gelen p.esil üze;rine düşkünlüğünü
gösteren analık sevgisi canlı varlığın bilhassa
bir geçit yeri olduğunu ve asıl hayatın .bu . sev-
giyi aktaran harekette bulunduğunu sezdirir gi·
bidir.
Hayat ile onun görünüşleri olan şekiller
arasındaki bu tezat genel olarak her yerde hep aynı
karakteri gösterir. ·Denebilir ki hayat, mümkün
olduğu kadar etkin olmak ister; fakat onun parça
belirtileri olan neviler, ellerinden geldiği kadar
az ceht sarf etmek isterler. Asıl mahiyeti nevi-
--------- ------ ----·----- ~~!

172 YARATICI TiiKAMüi.

den nev' e· geçen bir akış olan hayata bu açıdan


bakıldığı zaman gittikçe büyüyen bir ceht
olarak görünür. Fakat bıi akışın doğurduğu ne-
vilere bakılırsa her birinin kendi keyiflerine
baktıkları ve daima en az zahmet İstiyen yola
gittikleri görülür. Büründükleri · şekiliere ka-
panmış ve yarı uykuya dalarak hayatın ge-
risini hemen hemen unutmuş olan bu neviler
bütün gayretlerini kendilerine en yakın çev-
releri elden . geldiği kadar kolaylıkla sömür-
meğe ve kendilerini ona göre yoğurmağa bakar·
lar. İşte hayatın yeni bir şekil yaratmağa doğru
giden faaliyetiyle şekillenmiş faaliyeti biribir-
lerinden böylece farklı, çok kere birbirlerine zıt
iki harekettir. Yalnız birinci hareket ikinci hare·
kette devam ederse de, kendi yönünden şaşmada·n
bunu yapamaz. Herhangi bir engelin ·üzerinden·
atlamak İstiyenler gözlerini. engelden ayırıp ken·
dilerine çevirmeğe mecbur qldukları gibi ha-
yat da engeller karşısında böyle hareket eder.
Canlı şekiller, tarifleri gereğince, yaşıyalıi­
lir şeki!lerdir. Organizmanın kendi çevresine uy-
ması ne yolda açıklanırsa açıklansın nevi dur-
dukça bu uyma zqrunlu olarak kafidir. Paleon-
toloji ve zoolojinin tavsif ettiği mütevali neviler
intılıakın bu manasiyle hayat tarafından kazanılmış
başarı/ardır. Fakat neviler, geçtikleri yolda ken-
dilerini eken hareketle, yani hayat hamlesiyle
karşılaştıkları zaman . iş değişir.: Bu hareket
çok kere yolundan çıkmış, açıkça durdurolmuş
ve böylece birer geçit yeri olması gereken ıievi-
HAYVANLIGIN GELİŞMESİ 173

ler birei: . varım yCri sanılmışlardır. Hayatın ka·


zandığı başarı bu yüzden bakılınca daima bir is-
tisna ve eksiklik, başarısızlık da bir kural gibi
görünür. İleride de göreceğimiz gibi hayatın tut-
muş olduğu dört büyük yönden iki tanesi çıkınaza ;!
dayanmış, dlğer iki yöndeki cehtler genel olarak '

netice ile mütenasip .olmamıştır.


Hayatın bu geçmiş tarihini yenibaştan ta-
mamiyle kurmak için Hlzım olan ·belgelere sahip
değiliz. Bununla beraber büyük çizgilerini
meydana çıkarabiliriz. Demiştik ki hayvanlarla
nebatlar daha pek erkenden hep bir kökten ay-
rılmışlardır. Nebatlar hareketsizlikle uyıişmuşlar,
hayvanlar da, tersine plarak, gittikçe uyanarak bir
sinir sistemi kazanmaya doğru ilerlemişlerdir.
Teklımülün hayvanlar boyundaki cehtinin ilk ·
zamanlar basit, fakat harekete kabiliyetli ve hele
ilerdeki icaplara göre şekillenebilecek organizma·
lar yaratmağa varmış bulunmaları muhtemeldir.
Belki de bu hayvanlar bugünkü solucaniara ben·
ziyorlardı, şu farkla ki yaşadıklarını gördüğü·
müz bugünkü_ solucanlardan son derecede daha
plastik ve ilerde her türlü şekil alınağa elverişli
olan o ilk hayvancıkların boşaltılmış ve donmuş
birer suretleriydiler; yine muhtemeldir ki derisi·
dikenliler, haşlamlılar, eklembacakhlar ve omur-
galıların müşterek kökleri bu ilk hayvanlardı.
Hayvan hayatının hamlesini az kalsın durdu-
racak bir engelin bunları kolladığı şüpbesizdir.
Çünkü ilk zamanların hayvan takımına bakıtdığı
zaman hareketlerini zorlaşuracak ve çok kere
174 Y ARAT!C! Tm<:AMüL

kötürümleştirecek bir kabuk içinde hapsedilmiş


olmak gibi bir özellik gösterdiklerini görmemek
elde değildir. O zamanın yumuşakçaları bugün-
külere nispetle çok daha kabukluydular. Eklem-
bacaklılar da baştanbaşa bağalada örtülü ka-
buklulardı. En eski balıklar da son derecede
sert kabulduydular [ı}. Bu genel olgunun açık­
lanması öy1e s~nıyoruZ ki yumuşak organizma-
ların mümkün olduğu kadar kendilerini koru-
mak ve yutulmaktan kurtulmak temayülünde
aramak lazımdır. Bunun için her nevi, kep.di-
sini vücuda getiren faaliyette,.kendi p.ayatına ·en
elverişli olan şekillere doğru gitmiştir. lık orga-
nizmalar arasınd~ bazıları nasıl inoi.-ganik şeylerle
beslenmekıen vazgeçerek hayvanhğa doğru boy-
landılarsa hayvan nevilerinin birçokları da baş­
ka hayvanların zararına yaşamak yolunu tut-
muşlardır. Hayvan denilen hareket eden organiz-
ma, bu kabiliyetinden· faydalanarak kendilerini
koruyamıyan hayvanlarla nchatlara musaHat ola-
bilir. Neviletin hareket etme kabiliyetleri art-
tıkça da birbirlerine karşı yırtıcı ·ve tehlikeli
olmalan artar. Hayvan dünyasının hareket etme
kabiliyerinde gittikçe daha yükseklere ilerilerne-
sini birdenbire durduran sebep de bu olacaktır.
Çünkj.i derisidikenlileri:O sert ve kireçli <:Ierileri,
yumuşakçaların kavkaaları, kabukluların bağa­
ları, eski balıkların sert zırhları belki de dUş-
[1] BU muhtelif nokta.lar için Gaudry'nin şiı eserine
bakınız: Essaİde paleontologie philosophique, Paris, 1896,
s. 14-16 ve 78.79.
HAYVANLIGIN GELİŞMESİ 175

man nev:ilere karşı birer kÇ>runma siHlhı idiler.


Şu kadar var _ki- hayvanın kendisirie siper ettiği
bu zırh aynı zamanda hareketlerini" zorlaş­
tırmış, bazan hareket edemiyecek bir hale getir-
miştir. Nebatlar bir selüloz zarına bürünmekle
nasıl şuurdan vazgeçtilerse, bir kaleye kapanmış
ve zırh kuşanmış gibi olan hayvanlar da kendi-
lerini yarı uykuya mahkUm ettiler. Derisidikenli-
ler, yumuşakçalar bugün bile aynı uyuşukluk
içindedirler. Eklemliler ve omurgalılar da şüp·
hesiz aynı tehlikeyi geçirmişlerdir. Fakat bu teh-
likeyi atlattılar, hayatın en yüksek şekillerin­
deki bugünkü gel~şim de bu "mutlu kurtuluşun
eseridir.
Hayatın harekete doğru olan hamlesinin
üstün gelmesini de filhakika bu iki yönde görü-
yoruz. Mesela balıkların bir zamanki sert zırh­
ları bugün yumuşak pullar halini almıştır, bö-
cekler de bir vakitki atalarını koruyan zırhlardan ,
çok daha önce kurtulmuş görünüyorlar. Koruyu-
cu zırhlar böylece yetm<z bir hale geldikten
sonradır Id bu hayvanlar düşmanlardan kaçabi-
lecek ve onla_rla istedikleri yerde ve istedikleri
zaman karşıtaşabilecek bir çeviklik kazanmışlardı c.
İnsanların kullandıkları silihların tek3.mülünde
de aynı yolda bir ilerleme görülür. İlk silah,
sığınacak bir ye_r aramak olmuş, buna üstün olan
ikinci silih, kaçmak ve bilhassa saidırabilecek
gibi , silihlanmakta . görülmüştür; bu devrede
saldırmak, korunmanın en yaman bir vasıtasıy­
dı. Eski Yunanlıların zırhlara bürünmüş yayala-
176 YARATICI TEKAMüL

rı yerine Roma Iejiyonerleri, şövalye yerine de


hareketlerinde tamamiyle serbest olan piyade-
ler geçmiştir. Toptan alınan hayatta da gerek
insan cemiyetlerinin ve gerek fertlerin tekimü~
!ünde en büyü.k başarılaı'· genel olarak en büyük
tehlikeleri göze alanlar olmuştur.
Filhakika hayvanın çıkarı da daha çevik ol-
masındaydı. Genel olarak intıbak için söylediği­
miz gibi nevilerio şekil değiştirmeleri de bunla-
rın çıkariariyle açıklanmak daima mümkündür;
çeşitliliğin doğrudan doğruya olan sebebi de
böylece bilinmiş sayılabilir. Yalnız bu sebep çok
kere üstünkötü bir sebep olmaktan başka bir
şey değildir. Çünkü nevileri değiştiren derin se-
bep, hayatı dünyaya salarak nebat ve hayvan
boylarına ayıran, hayvanlığa şekil kıvraklığı veren
ve hayvan boyunda ba§gösteren ·uyuşukluk teh-
likesine karşı uyanınayı sağlıyarak ileri götüren
hep hayat hamlesidir.
Omurgalılarla eklembacaklıların ayrı ayrı te-
kamül ettikleri iki yol üzerinde gelişmek (para-
zitliğe bağlı gerilemeler, yahut diğer bütün geri-
leme sebepleri hesaba katılmıyarak) her şeyden
önce <<sensori-motör>> bir sinir sisteminin ilerle-
mesine bağlı olmuştur. Bu . tekamül yollarında
ilk zamanlar birçok araştırma hareketleri arasın­
dan geçitrnek ve aşırı derecede iri vücutlara ve
ham kuvvetiere düşülmekle beraber aranan şeyhep
hareket kabiliyeti, hareket çeşitliliği ve çeviklik
olmUştur. Yalnız bu ciraş~ırmalar birbirlerinden
uzaklaşan yönlerde olmuştur. Eklembacaklılarla
HA YVANLI<~IN GELİŞMESİ 177
1
omurgalaların sinir sistemlerine bakılırsa bu
farkla~ görülür. Eklembacaklıların ''Ücutları az
çok uzun bir sıra halkalardan teşekkül etmiş;
hareki faaliyet de ihtisasları ayrı olan bu halka-
lara muhtelif nispette dağılmıştır. Omurgalılarda
ise faaliyet sadece iki çift organda toplanmış,
ve bu organların yaptığı işler de şekillerine çok
daha az bağlı olmuştut {ı}. Hareket serbestisi
ancak elleri her işi görebilen insanda tamamlan·
mıştır.

İşte hiç olmazsa görünen budur. Bu görüne-


nin arkasında- keşfolunan şey hayatlp. içinde ve
ilk zamanlar onunla kaynaşmış bir halde bulu-
nan ve büyüdükçe birbirlerinden ayrılmak zorun·
da kalan iki iktidardır.
Bu iktidarları tarif etmek için eklembacak-
Iılada omurgalılarda en yüksek noktayı gösteren
neviler.i göz önüne getirmek lazımdır. Yalmz
bu noktayı nasıl t§.yin etmeli? Eğer burada geo-
metrik mahiyette tam bir bilgi ararsak yanlış bir
yoldan gitmiş oluruz. Kaldı ki aynı tekamül yolu
üzerinde bulunan iki nevide_n hangisinin daha
ilerlemiş olduğunu bildirecek tek ve basit bir
al3met de yoktur. Daha ileri nevileri tanıtacak
karakterler de tek bir tane olmadığı için bunla-
rın birbirleriyle karşılaştırılmaları ve parça hal-
lerden hangilerinin temelli, hangilerinin geçici
olduğu ve böylece ne dereceye kadar hesaba ka-
tılmaları gerektiği bilinmek lazım gelir.

{1] Bu konu için bakınız: Shaler. The lndividual,


New-York, 1900, s. 118- 125
12
178 YARATlCI T·EKAMüL

MeseHl üstünlük için en genel ölçünün


başarı olduğuna kimse bir şey demez. Hatta bu
iki kelimenin manaları da bir dereceye kadar
aynıdır. Canlı varlıktan bahsolunduğu zaman ba~
şarı kelimesinden her türlü çevrede ve bin bir
zorluk içerisinde yeryüzünün en geniş bir kıs­
mını kaplıyacak gibi yayılabilmek kabiliyeti an-
laşılmak Hizım gelir. Yeryüzünü baştan başa
kaplamağa gücü yeten bir nevi, hakikaten · hi-
kim ve neticede yüksek bir nevidir. Omurgalıla­
rın_.tek3mülünde en yüksek noktaya erişen insan
nev'idir. Yalnız eklemliler, böcekler ve hususiJrle
bazı zarkanadlılar da tekamülde en yüksek nok-
taya varmişlardır. Hatta yeryuzunun efendisi
insansa yeraltının efendisi karıncalardır deiler.
_ Bir de var ki geç beliren bir nevi grupu
soysuztaşmıŞ bir grup da olalabilir, yalnız bunun
için araya özel bir soysuztaşma sebebjnin girmesi
lazımdır. Bu grup hangi gruptan çıktıysa on-
dan bükmen (en droit) yüksek olacaktır; çünkü
tek&mülün daha ileri bir· basamağına karşılıktır.
Buna göre omurgalıların içinde de en sÖn belir~
miş olması muhtemel olanı insandır [ 1}. Böcek-
lerin serisinde karınca ve arıdan sonra beli·
renler yalnız kelebek nev'i (lepidoptere) nden
olan hayvanlardır, yani çiçekli nebatların parazi..

[1] Bu nokta M. Rene Quinton tarafından itiraza


uğramıştır; bu zata göre et yiyen ve geviş getiren me~
meli hayvanlarla bazı kuşlar insandan sonra zuhur etmiş·
lerdir. (R. Quinton, L'eau de mer milieu orgatıique. Pa-
1
ris, 1904, s. 435). Bizim çıkardığımız genel sonuçlar M.
1

ı'
HAYVANLIGIN GEL1SMES1 179

ti olduğu için soysuzlaŞmış olduğu şüphesiz olan


bir nevidir.
Görülüyor ki tekii.mülün muhtelif yolları
hep aynı sonuca varmıştır. Omurgalıların insanda
eriştikleri en yüksek tekômül · eklembacaklı
(arthropode) larla böccklerde ve bilhassa ka-
rınca ve zarkanadhlarda erişmiş bulunuyorlar.
İçgüdünün en çok böceklerde geliştiğine ve
bunların arasında en şaşılacak bir iÇgüdü kabili-
yeti gösterenierin arılada karıncalar olduğuna
bakılırsa hayvan boyunun bütün teldmülü, nebati
hayata doğru vakı olan g'erilemeler bir tarafa
bırakılırsa, biri içgüdü (instinct) ye, diğeri ze-
ki! (intelligence) ya gitmek üzere muhtelif iki
yolda vakı olmuştur denebilir.
Hiisılı, nebat ve hayvanlarda birleşik oran
hayat hamlesinde ilk zamanlar hep birlikte b.u-
lunan unsurlar: nebati uyuşukluk (torpeur), iç-
güdü ve zeka olarak gösterilebilir ki umul-
nı"adık şekillerde beliren gelişmelerinde sırf bü-
yümeleri yüzünden birbirlerinden ayrılmışlardır.
Aristo'dan beri devam edegelen esaslı bir yanıl­
ma tabiat feylesoflarının çoğunu şaşırttnıştır. Bun-
lara göre nebat , içgüdü ve akıl hayatları aynı
bir temayü/ün mütevali üç derecesidir; balbuki
bu üç hayat, büyüdükçe ayrılan tek bir tekamü-
Quinton'un sonuçlarından çok farklı olmakla beraber
onlarla barışamaz gibi de~ildir; çünkü tek3mül e~er bi-
zim tasavvur etti~imiz gibi oldu ise omurgalıların en
elverişli faaliyet şartlannda yani hayatın ilkönceki şart­
larında bile kendilerini idame etmek için cehdettikle-
rinde şüphe yoktur.
ıso YARATICI TEKAMÜL

lün Üfmuhtelif yönünden başka bir şey değildir.


Aralarındaki fark, ne şiddet, ne de genel olarak
bir derece farkı olmayıp mahiyet farkıdır.
Bu noktayı derinleştirmek lazımdır. Nebat
hayatı ile_ hayvan hayatının birbirlerini nasıl ta-
mamladıklarını ve birbirlerine nasıl zıt oldukla-
rını yukarda görmüştük. Şimdi zeka ve içgüdü-
nün de birbirlerine zıt olduklarını ve aynı za-
manda biribirl~rini taffiamladıklarını göstermenin
sır-ısı gelmiştir. 'Yalnız şimdiye kadar zekılda iç-
güdüye üstün ve ona sonradan katılmış bir faa-
liyet görmenin neden düşünüldüğünü, hakikatte
ise bunların_ aynı mahiyette olmadıklarını ve bir-
birlerinden sonra gelmediklerinden başka ara-
larında derece farkı da olmadığını söy!iyelim.
Bunlar ilk zamanlarda iç içe olduklarına
göre müşterek kaynaklarından bir şey saklarlar.
Bunun için de ne s3f bir zekaya, ne de sltf bir
içgüdüye raslanamaz. Şuur ve hareketin nebat-
larda da uyanabileceğini ve hayvanın daima
nebat hayatına kaymak tehlikesinde bulun-
duğunu göstermiştik .. Nebat ve bayvan teınayül­
leri de ilk zamanlarda birbirleriyle pek kaynaşmış
bir halde bulunduklarından birbirlerinden tam
olarak ayrılmaları hiçbir zaman v3kı olmamıştır. -
Bunun için de birinin diğerinde bulunması hata·
devam etmekte, her yerde birbirleriyle karışmış
bir halde görültnektedirler. Birinin diğerinden
farkı . yalnız aralarındaki nispettedir. Zekil ile
içgüdü için de aynı şey söylenebilir. lçgüdünün
izlerini taşımıyan bir zekii olmadığı gibi etrafın-
ZEKA VE İÇGÜDÜ ısı

da bir zeki çevresi bulunmtyan bir içgüdü de


yoktur. Birçoklanm yamltmaya sebebolan şey
içgüdi,inün etrafındaki bu zekfi çevresidir. İçgif­
dünün az çOk zekfiya sahibolmasından zekfi ve
içgüdünün aynı mahiyette şeyler oldukları ve
aralannda yalmz karmaştkhk, yahut tekemıniii far-
b bulunduğu ve bilhassa zekaya içgüdü ve içgü-
düye zeka demek kabil olduğu sonucuna vanlmtş­
tır. Hakikatte ise bunların birlikte bulunmaları
birbirlerini tamamladıkları içindir ve bu t;mam-
ı
!amalatt da biribirlerinden başka oldukları
içindir. ı:

Bu nokta üzerinde· fazlaca durqrsak şaşma­ ''

yınız, çünkü bizce esash bir noktadır.

Daha şimdiden haber vereyim. ki burada ya-


pılacak ayrımlar fazlaca kesin olacaktıı;; çünkü
içgüdüde sırf içgüdüsel o.lanı, zekfida da sırf
zekfisal olanı tarif etmek istiyoruz. Hakikatte ise
somut her içgüdü zek3. ile 1 somut her zekfi da
içgüdü. ile karışıktır, Bundan başka ·ne zeki,
ne• de içgüdü kesin bir tarife gelecek gibi de-
ğildir; Çünkü bunlar olmuş bitmiş şeyler değil,
daima olmak üzere bulunan temayüllerdir. Niha·
yet unutmamalı Id bu bölümde hayatm boyla-
dığt yolda ekip btrakttğt zeka ve içgüdüyü haya-
tın bugünkü son varım noktasında ele alıyoruz.
Bize kalırsa bir organizma vasıtasiyle belirmiş olan
hayat, ham maddeden bir şey koparmak cehti-
dir. Zeka ve içgüdüde göze çarpan da bu cehtin
çeşitleridir. Bunun için ruhun bu iki' faaliyet şek­
linde her şeyden önce hayaun cansız madde üze-
ısı YARATICI T-EKAMÜL

rine yapiDak .istediği tesirierin iki muhtelif meto~


dunu görürsek şaşmamalıdır. Zekii ile içgüdüyü
bu tarzda bir parça dar olarak mülahaza etme·
mizin sebebi bunları biribirinden ayıracak objek-
tif bir vasıtayı elde etmek içindir. Yoksa bu
mülahaza genel olarak zekfıdan ve yine genel
olarak içgüdüden ancak orta bir durumu bil-
dirir, bu durumun üst ve altında her ikisi de
iki tar~ fa daima sallana caklardır. Bunun için
aşağıki satırlarda zekô ve içgüdünün fazlaca
,tebarüz ettitilmiş şematik sınırlarını göreceksiniz.
Yine göreceksiniz ki bunların karşılıklı tedabül-
leri ve kesin sınırsızlıkları ihmal edilmiştir. Esa~
sen bu derece karan!ık bir konuda aydınlığa
doğru çok büyük bir adım· da atılamaz. Şu ka-
dar var ki şematik ve fazla kesin bir ayırma
yapıldıktan sonra daha kaypak şekilleri göster-
mek, şemanın faz!a geometrik kısı~larını · dü-
zeltmek, nihayet bu şemanın katılığı yerine haya-
tın yumuşaklığını koymak her vakit mümkündür.
lnsarun yeryüzündeki görünüşünü hangi
tarihe kadar çıkatıyoruz? Biliyoruz ki bu tarih
insanların ilk silahları ve ilk aletleri yapınağa
başladıkları devirlerdir. Bucher de Parthe s· in
Moulin - Quignon ocağındaki keşfi etrafında
yükselen meşhur kavga unutulmamıştır. Bütün
kavga bulunan taşların hakiki baltalar mı
yoksa nasılsa kırılmış çakıl parçaları mı olduğu
meselesi etrafında toplanmıştı. Eğer bu taşlar
hakiki baltalar idiyse bir zekiinın, bilhassa insan
zekasının karşısındayız demekti, ve bunda hiç

ZEKA VE' iq:iÜDÜ 183

şüphe cdileme~di. Bir de hayvanların zekası hak-


kında yazılan hikaye kitaplarına bakalım. Burada
taklitle, yahut imajların otomatik bir surette
toplanmalariyle açıklanabilecek işler yanında zeka-
dan geldiklerini söylemekte hiç tereddüdetmiye-
ceğimiz işler görürüz. Bunların başinda kaba
bir alet yapmak veya insanların yaptığı aletleri
kullanmak gibi alet yapıcı bir düşünüş göste-
repler gelir. Tasnifte . insana en yakın olarak
gösterilen · maymunlada filler, icabında yapma
bir alet kullanmasını bilen . hayva~lar arasında
·sayılır. Çok uzak . olmamak üzere bunlardan
sonra gelenler yapma şeyleri tanıyanlardır.
Mesela tilkiler bir tuzağın tuzak olduğunu
çok iyi fark ederler. Fark etme, yahut tanıma
olan yerde şüphesiz ki zek§. vardır; çünkü
geçmiş bir denemeden soı:ıra yapılan bir dene·
meye dikkat etmekten ibaret olan fark etme yahut
tanıma başlamış bir icat, bir buluş demektir.
Başlıyan bir buluş yapma bir alette maddeleştiği
zaman tam bir icat olur. Hayvanların zekisı
bir ülküye uzanır gibi, bire icada bu tarzda sark~
mıştı~. Vakaa yapma şeyleri alışkanlık halinde
olarak yapıp kullanınağa henüz varmış değil­
lerdir. Fakat tabiatın verdiği içgüdüleri de-
. ğiştirmekle buna hazırlandıkları söylenebilir. İn­
san zekisına gelince, onun asıl gidişinin meka·
nik icatlar olduğuna iyice dikkat edilmemiştir.
Hatta bugün hile sosyal hayatımız yapma aletler
vücuda getirmek, onları kullanmak etrafında
topla.nmakta, ilerleme yolunda gö~üki::n ihtiralar
f !

4 YARA TICI TEKAMÜL

aynı zamanda ilerlemenin yönünü t3.yin et-


mektedirler. Bunu kolayca fark etmeyişimizin
sebebi insanlıktaki değişmelerin kullanılan alet-
lerle baş başa gitmemesi, bunlardan daima geri
kalmasıdır. Çünkü ferdi ve hatta sosyal altşkan­
lıklarımız, kendilerini doğuran şartlar kalmadık­
tan sonra bile epeyce bir müddet yaşıyor, o hal-
d.e ki bir ihtiraın derin tesirlerini, ancak yenili-
ğini kaybederek adeta eskimiş bir hale geldikten
:sonra fark ediyoruz. Buharlı makine icadedileli
yüzyıl geçtiği -halde üzerimizde yaptığı derin
.sarsıntıyı duymağa henüz başlamış bulunuyoruz.
Makinenin sanayide yaptığı devrim insanlar ara-
sındaki münasebetleri adeta altüst etmiş, yeni ·fi-
kirler doğurmuş, yeni duygulara yol açmıştır. Bin-
lerce yıl sonra insanların yaptığı şeylerin apcak
büyük çizgileri görünebilecek bir hale geldiği
zaman şimdi pek çok önem verdiğimiz harb ve
ihtiliHler unutulmasalar bile herhalde pek önemsiz
kalacak; fakat buhar makinesi ile onun etra-
fında toplanan ihtiralardan belki de bizim tunç
ve yontma taş devirlerinden bahsetmemiz gibi
bahsedilecek, geçirmekte olduğumuz uzun bir
.devir bunlarla tarif edilecekti• [ı]. Her türlü
kurumdan silkinrnek kabil olsa da .insan nev'i,
-tarihte ve . t.~rih öncesindeki zekisının devamlı
karakteriyle gösterdiği vasıflara göre tarif edilse

[1] M. Paul Lacombe, büyiik icatların insanlığın te·


lr8.mülüne yaptığı ana tesiri meydana çıkarmıştır. P.
Lacom,be, De l'hiatoire considire comme science, Paris
1894. Bakınız bilhassa 168-247 sayfalarına.
ZEKA VE İÇGÜDÜ 185

düşünen insan (Homo sapiens) değil, belki yapan


insan (Homo faber) diye adlanacaktır. Hasılı,
mesele kısaltılacak olursa asıl )'ÜYÜJ'ÜŞÜ itibariyle
alınan zekd., yapma şeyler vücuda getirmek ve
bilhassa aletler vasıtasiyle aletlet yapmak ve bun-
ları alabi/diğine değiştirmek melekesidir, dene-
bilir. r
. \
Şimdi acaba zeki bir hayvan da alet, yahut ma-
kinelere sahip midir? Sahiptir, yalnız hayvanların
sahiboldukları aletler vücutlarının bir kısmını
teşkil eder ve bu aletlc;:r, onu kullanmasını bilen
bir içgüdü tarafından idare edilirler. Buna göre
bütün içglidülerin, doğuştan ( ~nnee) bir meka-
nizmayı kullanan tabii birer meleke olmaları
gerekir. Bu tarzda bir tarif Romanes'in «tılli iç-
güdüler>> dediği içgüdülere tatbik edilemlyeceği ·
gibi, «asli» dediği içgüdülerden birçoğuna da
şılmil olamaz. Fakat içgüdünün bu tarifi, zek3
hakkında vereceğimiz geçici tarif gibi, tarif edi-
len şeyin birçok şekillerinin doğurdukları ideal
sınırı, hiç olmazsa, , t3yin eder. İçgüdülerden
çoğunun organikleşme faaliyetinin bir devamı,
yahut sonu oldukları da çok kere gösterilmiştir.
Bunun için içgüdünün faaliyeti nerde başlar,
tabiatın faaliyeti nerde. biter, bunu söylemek
kabil değildir. 'Bir tırtılın önce nymphe sonra
da tarh bir böcek olması için tırtıl tarafından
kurtçuk olmağa doğru hareketler ve adeta teşeb­
büsler yapılmak lazım geldiğine göre hayvanın
içgüdüsü ile canlı maddelerin organikleştirici
çalışması arasında kesin bir hudut. çizrneğe im-
YARATJCI TEKAMÜL

yoktur. Bunun için içgüdü, kullanacağı et.


:leri Organlaştıtır; yahut organlaşmat organı tı.İ:ıiıı
.!anmak zorunda olan içgüdüde devam eder, de· ~let­
ebilir. Böceklerin en şaşılacak içgüdülerikendi ?eri
pılarını hareketlerde geliştirmekren başka bir ~n ..
y yapmamaktadır; sosyal hayarın fertler ara-.
nda iş bölümü yaptığı ve böylece muhtelif
''k-
}.
;güdüler yüklettiği yerlerde bunlara karşılık ,_
ıayvanlarda birtakım yapı farkları görülmek-
:edir. Nitekim karınca, arı ve eşek arılarİyle
yalancı sinirkanadlılar (pseudonevropteres} deni-
len küçük kelebeklerin aldıkları birçok şekilleri
biliyoruz. Zeka ve içgüdünün tam bir zafer ka-
zandıkları hudutlara kadar gidildiği zaman ara-
larında esaslı bir ·fark olduğu görülür, ve dene.
1:
bilir ki: kemalini bulmuş bir içgüdü, organiaşmış
aletler kullanmak 11e hatta yapmak melekesidir.

l
Kemalini bulmuş 'bir zeka da cansız aletler
yapmak ve· kulla1111lak melekesidir.
Bu iki faaliyet tarzınıniyilik ve kusurları
pek meydandadır. İçgüdü, ihtiyaca göre bazsrian-
mış bir aleti eli altında hazır bulur. Hem de,
tabiatın bütün eserlerinde görüldüğü gibi, tefer·
ruattaki son derece karmaşıklığına karşılık işle­
mesi son derecede basit olan bu alet ödevini
istenilen anda kolayca ve çok kere şaşılacak bir
mükemmellikle yapar. Fakat buna karşılık yapısı
hemen hiç değişmez; çünkü yapının değişmesi
nev'i de değiştirir. Bu itibarta içgüdü, zorunlu
1
olarak ibtısaslaşmış, yani belli bir şey için kul-
lanılan belli bir alet olmuştur. Zekansn yaptığı
ZEKA VE !ÇGÜDÜ 187

alet ise, aksine, ancak ceht ile kazanılan ve da-


ima zahmetlc kullanılan kusurlu bir alettir.
Cansız ·bir maddeden yapıldığı için de her
kılığa g~rebilir, aynı zamanda carılı varlığı yeni
çıkan zorluklardan kurtararak ona sonsuz bir
güc verebilir. Bununla beraber doğr~dan doğru­
ya olan ihtiyaçları dindirmekte içgüdünün tabii
aletinden daha aşağıdır, fakat bu derece tez ol-
mıyan ihtiyaçlar için daha elverişlidir. Hem de
kendini yapanların üzerine karşılıklı bir tesirde
bulunur, onları yeni bir fonksiyon yapınağa
çağırmak, ve tabii organizmayı yapma bir organla
temadi ettirmek soriucunda, denebilirse, daha
zengin bir organiaşma sağlar. Dindirdiği
her ihtiyaçtan da yeni bir ihtiyaç yaratır, ve
böylece içgüdü gibi belli bir faaliyet çemberi
içinde otomatik bir surette işliyeceğine bu faali-
yete sonsuz bir __ meydan açar, gittikçe uZaklara
ve hürlüğe götürür. Yalnız zekinın içgüdüye
·olan bu üstünlüğü neden sOnra imal işini en
yüksek derecesine çıkardığı, imal edecek makine- 1.
1
ler yaptığı zaman belirir. Fakat zekanın yaptığı
aletlerle tabiatm yaptığı aletler ilk zamanlarda
o kadar denktirler ki tabiatı bunlardan hangisi-
nin canlı varlığa sağlıyacağını kestirrnek güçtür.
..1
Zekii ile içgüdünün biribirleri içinde olarak 'i
başladıkları, ilk ruhi faaliyetlei:in her ikisiyle
1

birlikte yapıldığı ve geçmişte çok gerilere gidi- ıı


Jirse zekaya daha yakın· içgüdüler bulunacağı
tahmin olunabilir, ve ·bu ilkel zeki ve içgüdüler
henüz hakim olamadıkları maddenin kölesidirler
188 YARA.TICI T·EKA.MüL

denebilir, Eğer hayatın kuvveti sınırsız bir kuvvet


olsaydı içgüdü' ve zekayı aynı organizmalarda
lıelki de alabildiğine geliştireceklerdi. Fakat
her şey bu kuvvetin sını.ı)ı olduğunu, .ve belir-
mekle birlikte pek çabuk yıprandığını göstedr
gibidir. Aynı zamanda muhtelif yönlerde uzak-
lara gitmesi de bunun için zor olmuş ve neti-
. cede yönlerden birini seçmesi ı azım gelmiş.
Bunun için de ham madde üze·rinde yapılan
iki tesir tarzından birini seçmiştir. Hayat, bu
tesiri kullanacağı organıaşmış bir alet yaıat-
.. makla doğrudaıı doğruya sağlıyabilir, yahut da -
Hlzım olana tabii: olarak sahip olacağı yerde,
·bunu cansız maddeyi kullanarak dolayısiyle
. kendi yapabilir. Zekiı ve içgüdünün geliştikçe
· biribirlerinden uzaklaştıkları halde tamamiyle
. ayrılmamaları ݧte · bu sebeptendir. Hakikaten
.'de böceğin en mükemmel bir. dereceye çıkmış
·olan içgüdülerinde bile bazı zekii parıltıları
. görülür. Nitekim yuvaların yerini, yapılma
:zamanını tayinde ve kullanılacak malzeme de gö~
. rüldükten başka olağanüstü hallerde, mese!ii açık
,_havada yuva yapmak zorunda kalan arılar
, karşılaştıkları yeni şartlara uymak için zekaya
. delalet eden yeni yuva yapma tarzları bulurlar
[ı J. Fakat, bir yandan da zekanın içgüdüye olan
ihtiyacı içgüdünün zekaya olan ihtiyacmdan çok-
tur, çünkü ham maddeye bir şekil vermek, hay-
vanda yüksek bir organikleştirme derecesi bu-
[1] Bouvier, La nidification de6 abei/leş d l'ail'
~-lihl'e {C. R. de l'Acad. des science•, 7 mai 1906)
ZEKA VE İÇGÜDÜ 189·

lunmasını gerektirir ki hayvan bu dereceye an-


cak içgüdünün kanadları üzerinde yükselir. Keza,.
tabiat, eklemlilerde, içgüdüye doğru açıkça teka-
mül ederken omurgalıların hemen hepSiiıde ze-
kaya doğru açılmış görüyoruz. Bu hayvanlar-
daki ruhi faaliyetin temelini teşkil eden şey
vakaa henüz içgüdü ise de zeki! da içgüdünün.
yerine geçrneğe can atıyo~dur; yalnız hayvan.
henliz ·alet yapabilecek gibi olmamakla beraber
içgüdüye mümkün olan değişmeleri yaptırmak
suretiyle ondan vazgeçrneğe ye!tenir gibidir. Ze-
kilnın tamamiyle kendini bulma_sı ancak insanda
görülmüştür. Çünkü insanı.n düşmanlara, soğuk
ve açiıkiara karşı korunması için kullandığı tabii
vası.tiılar ona yetmemiştir. Bu yetmezlik~ içgüdü-
nün zekilclan kesin olarak aynimasının sebeb~ni
gösteren tarih öncesi bir belge kıymetindedir.
Oy le _görünüyor ki tabi at, bu iki ruhi faaliyet
tarzı arasında bocalamak zorunda kalmıştır; bu
tarzlardan biri doğrudan doğruya başarıyla sağ­
lanmış, fakat tesir itibariyle sımrlı kalmıştır;
diğeri ise ta:lihe bağlı, fakat bağımsızlığa eriştiği
takdirde fetihlerini istediği kadar genişlerebilecek
gibi olmuştur. Burada en büyük başarı en büyük
tehlikenin bulunduğu tarafta kazanılmıştır. O
halde· içgüdü ile zeka, bir tek ;e aynı meselenin
aynı derecede zarif iki muhtelif çözümünü tem-
sil etmektedir.
· İçgüdü ile zekanın iç yapıları arasındaki
derin farklar işte buradan geliyor. Burada sade-
ce incelememizi ilgilendiren farklar üzerinde
YARATICI 'nKAMüL
190

duracağız. Nihayet diyebiliriz ki zek& ile içgü-


dünün bilgileri birbirlerinden kökten ayrı iki
nevi bilgidir. Yalnız bunları gösterinezden önce
genel olarak şuur konusu hakkında birkaç söz
söylernek lazımdır.
İçgüdünün ne dereceye kadar şuurlu olduğu
sorulmuştur. Bize kalırsa içgüdüdeki şuurun bir-
çok farkları ve dereceleri vardır; içgüdünün
bazı hallerinde az çok şuur varsa da bazı halle-
rinde yoktur. ·llerde göstereceğimiz gibi, nebat-
larda da içgüdü vardır; yalnız bu içgüdülerde
şuurun bulunduğu şüphelidir. Hatta hareketleri-
nin bir kısmında hayvanlarda bile şuursuz olmı­
yan karmaşık bir içgüdü bulunamaz. Yalnız bu-
rada hakikaten hiç olan bir şuur ile zail olmuş
bir şuura sahip olmak gibi pek az dikkat edilen
iki nevi şuursuzluk arasındaki farka iŞaret etiDek
lazımdır. Bu şuursuzlukların 'ikisi de vakaa sı­
fırla birdir. Fakat birinci sıfır bir hiçliği ifade
e_der, ikinci sıfır birbirlerini telafi ve tadil eden
eşit ve birbirine zıt iki miktarı gösterir. Düşen
bir taşın şuursuzluğu hakikateri hiç olan bir şu­
urdur; fakat içgüdünün en çok şuursuzlaştığı
hallerdeki şuursuzluğu da acaba böyle midir?
Alışkanlık haline gelmiş bir işi makine gibi
yaptığımız zamanlarla uykuda gezerlerin rüyala·
rını otomatik bir _surette yaşadıklan zamanlar
·şuursuzluk mutlak olabilir; fakat buradaki şuur­
suz tk, zihinden geçen· şeyieri e fiillCrimiz arasın­
da hiçbir uygonsuzluk olmadığı müddetçe de-
vam eder. Şuur burada fiil tarafından tıkanmış- 1

1'

'
ı\
ZEKA VE İÇGÜDÜ 191

tır. Çünkü fiil durdurulduğu, veya bir engele


çarptığı anda derhal meydana çıkabilir. Demek,
şuur mevcuttu, yalnız tasavvuru boğan fiil
ile tar.ifsız bir hale getirilmişti ki şuuru
yaratan şey bu engel değildir. Çünkü engel po-
zitit" hiçbir şey yaratmamış, yalnız şuurun uyana-
bilmesine imkan verecek bir yol açmıştır. Burada
fiilin tasavvura uygun olmamasına şuur diyoruz.
Bu nokta derinleştirilirse görülüyor ki şuur,
mümkün olan fiiller alanındadır, yahut da Canlı
varlığın g·erçekten yaptığı fiili çevretiyen kuvve
halindeki faal bir ışıktır. Bunun için şuur, tered-
düdetme, yahut seçme demektir. Hakiki. hiçbir fiil
olmak.sızın aynı imkanda fiilierin bulunduğu yer-
le~de (hiçbir sonuca varmıya_n tartışmalarda oldu-
ğu gibi) şuurun yoğunluk peyda etmesine karşılık
sadece bir türlü fiilde bulunmak imkanı olan yer-
lerde (uykuda gezerlerin, yahut otomatik bir su-
rette çalışanların fiilierinde olduğu gibi), aksine,
hiçleştiği görülür. Bununla beraber bu son halde
bir etigel çıkarsa derhal uyanır. O halde şuuru
bu bakımdan tarif etmek icabederse: canlı bir
varlığın şuuru, kuvve halinde olan bir faaliyet
ile hakiki bir faaliyet arasındaki aritmetik bir
tefazuldur. Denebilir ki bu tefazul, tasavvur ile
fiil arasındaki uygunsuzluk yahut açıklığı gösterir.
Bu tarifi yaptıktan sonra zekanın daha zi-
. yade şuura, içgüdünün de şuursuzluğa dönmüş
olduğuna büyük bir ihtimal ile hükmolunabilir.
Çünkü. kullanılacak aletin tabiat tarafından orga-
nikleştirildiği ve bu aletin hem tatbikı, hem de
192 YARATICI TEKAMüL

bundan elde edilmesi istenen sonucun t3yini yine


tabiat tarafından hazırlandığı bir yerde seçmeye
pek az pay bırakılmıştır. Şuur da burada uyanma-
ya fırsat bulacak gibi olmaz. Çünkü tasavvurlarla
hanketler birbirlerine uygun olur, şuurun uya-
narak araya girmesine hacet kalmaz. Uyandığı
yerde bile içgüdüyü aydınlatmaktan ziyade uğra­
dığı engelleri aydınlatır. Şuur burada içgüdünün
verdiği açık tan, fiil ile fikir arasındaki uygun-
suzluktan doğduğu için bir arızadan başka bir
şey olmıyacakdır. ZekOda ise bu ~açık, aksine,
normal bir haldir. · Engelietle çalışmak onun
mayasını ·teşkil eder. Asıl fonksiyonu da yap-
ma aletler vücUda getirmek olduğu ıçın
bunlara yarıyacak yer ve zamanı, şekil ve mad:.

deleri bin zorlukla seçmek mecburiyetindedir.
Dahası var: zek ii, kendisini tarnamiyie tatmin
edemez, çünkü her yeni tatmin yeni ihtiyaçlar
yaratır. Kısası, içgüdü ile zekanın her ikisinde
gerçi bilgi vardır; fakat içgüdünün bilgileri ze- ·
kanın bilgileri gibi düşünülmüş ve şuurlu olmak-
tan ziyade oynanmış (iouee), vücuda kazanılmış
şuursuz bilgilerdir. Yalnız bu fark, bir mahiyet
farkından ziyade bir derece farkıdır. Unutma-
malı ki bu tarzda sadece şuura bağlanıldıkça zeka
ile içgüdü arasında psikolojik bakımdan mevcut
olan asıl fark görülmüş olmaz.
Bunlar arasındaki asıl farkı bulmak için bu
iki iç faaliyetini az çok aydınlatan şuur üzerinde
durmazdan önce bunların birbirlerinden derin bir
ZEKA VE İÇGÜDÜ 193

surette farklı olan tatbik alanlarına doğru git-


mek Hizımdır.
Atsİnekieri yumur~alarını atın bacak, yahut
omuZlarına bıraktıkları zaman bunların at mi~
desinde yetişmeleri Hizım geldiğini biliyorlarmış
gibi hareket ederler; hakikaten de bacaklarla
omuz başları atın yalandığı yerlerdir. Atsineğinin
buralarda bıraktığı yumurtalar yalanan atın dili
vasıtasiyle hazım borularına kadar gider. Bunun
gibi eşekarıları da üzerlerine atıldıkları avın
sinir merkezlerini iyice biliyorlarmış gibi iğne~
lerini tam bu merkeziere batırırlar; av larırtı böy-
lece öldürmeden kötürümleştirdikleri zaman ilde-
ta hem bir böcek 31imi, hem de usta bir opera-
tör gibi hareket ederler: Sert kanadlı böcekler-
den sitaris'in dillere destan 'olan hikayesini bil-
miyen yoktur. Bu hayvan yumurtalarını -«anthro-
phore» denilen bir nevi arının yeraltında açtığı
yolların ağzına bırakır. Yumurtalar uzun müd-
·det burada kaldıktan sonra erkek anthrophore'un
yuvadan çıkmasını bekler, çıkarken hemen
üzerine yapışarak «uçma çağı» gelinciye kadar
burada kalır; sonra da erkek arıdan dişi arı ya
geçmek fırsatını kollar, bunun için de dişi arının
yumurtlamasını beklerler. Dişi arı yumurtlar
yumurtlamaz halın içinde . boğulmamak için bu
yumurtaların üstüne çıkarlar, birkaç gün de
bunlarla beslendikten sonra içini yedikleri yu·
murtaların kabukla~ı üstüne çıkarak ilk isıihale­
lerini burada yaparlar. Artık bala batmıyacak,
üzerinde yüzebilecek bir hale gelmişlerdir, şimdi-
13
194 YARATICI TEKAMtlL

de balla beslenerek önce nimf (nymphe), daha


sonra tam bir böcek olurlar. Bütün bu macera·
larda a~throphore ve onun yumurtaları sanki ön.
· ceden biliyorlarmış gibi hareket etmişlerdir. Bu·
rada eğer bir bilgi varsa içrek (iınplicite) bir bilgi
olacaktır. Öyle bir bilgi ki şuur halinde derin-
leşeceğine tam ve isabetli hareketler halinde be-
lirmiştir. Böcek bu hareketleriyle mekan ve za-
manın muayyen noktalarında husule gelen muay-
yen veya mevcut şeylerin tasavvurlarını hiç öğ~
renmeden biliyormuş gibi tahakkuk ettirmekte·
dir.
Şimdi zekayı da aynı bakımdan inceliyecek
olursak bazı ~eyleri onun da öğrenmeden bildi;
ğini göreceğiz. Yalnız bu bilgiler başka bir ma-
hiyettedir. Burada feylesofların doğuştan fikirler
hakkındaki eski kavgalarını tazeliyecek değiliz.
Yalnız herkesin üzerinde uzlaştıkları bir noktayı
kaydedeceğiz: biliyoruz ki hayvaniann hiç anla-
madıkları . şeyleri çocuklar, daha öğrenmeden,
doğrudan doğruy~ anlıyorlar. Zekaya da ancak
bu manada olınak üzere içgüdü gibi irs! bir
fonksiyon, binaenaleyh doğuştan bir bilgidir de:
ne bilir: şu kadar va ı· ki bu bilgi, muayyen bir şe­
yin bilgisi olduğundan ona zeka değil, içgüdü
demek liizımdır. Zeki\ ise, muayyen şeylerden
hiçbirinin doğuştan bir bilgisine sahip değildir.
Tabii olarak hiçbir şeyi hilmiyen zekibın doğuş­
tan hiçbir fikri de olmıyacağı aşildrdır. Öyle ise
hiçbir şey hilmiyen çocukların bildikleri acaba ne
olabilir?~ Biliyoruz ki bilinecek şeylerin yanında
1·'

ZEKA VE İÇGÜDÜ 195

bir de münasebetler vardır. Yeni doğan bir ço·


. cuk, zeka olmak haysiyetiyle, ne muayyen bir
şeyi, ne de muayyen bir şeyin hasSasını bilir;
fakat yanında bir isme sıfat verilc!iği zaman
bunun ne demek istediğini hemen, anlar. Demek
ki çocuk yüklem (attribut) in konu (su;et) ile
münasebetini tabii olarak kavrıyabiliyor. Fiilin
ifade ettiği genel münasebetler hakkında da aynı
şey söylenebilir. Bu münasebetler de zeka tara-
fından tabii olarak ka vranır; hatta hiç fiilieri
olmıyan ilkel dillerde görüldüğü gibi fiilin ifa·
de- ettiği münasebct zeka tarafından zımnen
anlaşılmaktadır. Demek ki ·zeka her cümlede
bir konu, bir yüklem ve bir fiille ifade edil-
miş, yahut zımni olan- benzerin benzere, kapalının
açığa, sebebin neticeye vesaire gibi münase·
bederi tabii olarak kullanıyordur. Zekamız bu
münasebetlerden her birinin doğuştan bilgisine
acaba ayrı ayrı da sahip midir, ve bu münase-
betler birbirlerine irca edilemez ayrı münasebft~
ler midir, yoksa daha büyük münasebetlere · irca
Olunabilir mi meselesinin çözümünü aramak bize
değil, mantıkçılara düşer. Düşüncenin analizi ne
suretle yapılırsa yapılsın zekanın tabii olarak
kullandığı ve bunun için doğuştan olarak bildiği
bir, yahut birçok genel kadrolar daima buluna-
caktır. lçgüdü ile zekiidaki doğ.;ştan bilgilere
bakılacak olursa, bunların içgüdüde eşya ( choses)
ya, zek/idd münasebetlere faalluk eıtikleı·i görülür.
Feylesoflar, bilgimizde bir suret (forme), bir
de madde ( maliere) görür ve bunları birbirle-
196 YARATICI T·EKAM:ÜL

rioden ayırırlar. Madde, saf bir halde alınan


idrak melekesinin verdiği bilgidir. Suret de sôf
idrak malzemeleri arasında sistemli bir bilgi
yapmak için kurulmuş münasebetlerdir. Madde-
siz suret bir bilgi konusu olabilir mi? Elbette
· olur, yalnız şu şartla ki sahip olunan bir şey­
den ziyade kazanılmış bir alışkanliğa, bir hal
( etat) den ziyade bir yöne benzer. Isterseniz bu-
na dikkatin tabii bir kıvrımı diyelim. Mesela
kendisine hesaptan bir kesit yaptırılacağıiıı bilen
bir öğrenci pay (suret) ve payda (mahreç) nın
ne olacağını daha öğrenmeden hemen bölü çiz-
gisini çeker; demek ki iki had arasındaki genel
münasebet; bu hallerden hiçbiri biJinınediği hal-
de dahi, çocuğun zihninde mevcuttur. Bu tak~
dirde madde olmadan da sureti biliyor demek-
tir. Deneyden önce olan ve deneylerimizi sis-
temleştiren zekanın ka~rq, veya kategorileri için
de aynı şey söylenebilir. O halde genel olarak
kabul edilen bu kelimeleri biz de kabul ederek
zekayı içgüdüden daha açıkça ayıralını: zekJ,
haiz olduğu doğuştan bilgi itibariyle bir suretin
bilgisidir, içgüdü de bir maddenin bilgisini ta-
zammun eder .
.Bu ikinci bakımdan,
yani fii[ değil de bilgi
bakımından bakıldığı zaman 'bütün olarak alınan
l;ıayatta mündemiç olan kuvvet bize. yine malıdut
bir prensip gibi görünür, bu prensipte, biribir-
lerinden başka ve biribirlerinden uzaklaşmış olan
bu iki bilgi tarzı başlangıçta birbirlerine karşı­
lıklı olarak girmiş ve birbirleriyle kaynaşmış
ZEKA. VE !ÇGODü 197

olarak bulunur. lçgüdü tarzındaki bilgi, mu-


ayyen şeyleri maddiliklerine varıncıya kadar
doğrudan doğruya olan bilmektir. Bu bilgi daima
«işte bu budur» der. Zeki ise muayyen hiçbir
şey bilmez; yalnız bir şeyi diğer bir şeye, bir
parçayı başka bir parÇaya, yahut bir tarafı baş­
ka bir tarafa nispet etmek, nihayet öncüller bi·
Iindiği zaman sonuçlar çıkarmak ve bilinen şey­
den biJinıniyen şeye gitmek tarzında bir bilgisi
olan tabii bir melekedir. Bunun için de içgüdü
gibi «işte bu budur» diyemez; sadece şartlar
böyle olursa şartlanan şöyle olur, der. Kısacası iç·
güdünün bilgisi feylesofların kategorik önermeler
dedikleri kesin fikirler mahiyetindedir. Zekanın
bilgisi ise daima farazidir. Bu iki melekeden iç-
güdü, ilk bakışta, zekaya üstün görünür. Fakat
içgüdünün bilgisi dar olmayıp da sınırsız şey·
lere yayılsaydı zekaya cidden üstün olurdu.
Halbuki içgüdünün bilgisi hakikatte ancak bir
türlü şeye, hatta bu şeyin malıdut bir kısmına
taaluk eder. Bununla beraJ:ıer bildiği şeyi dıştan
değil, iççen ve tam olarak bilir. Yalnız bu bil-
gisi, yaptığı fiilde mündemiçtir. Zekii ise, tabii
halinde, tersine, sırf dış ve boş bir bilgiye sa-
hiptir; yalnız bu bilgi, içine vakit vakit sayısız
şeyler girebilecek bir kadro getirir, bu itibarla
içgüdüden gelen bilgide olmıyan bir meziyete
sahiptir. Canlı şekiller arasında tekamül eden
hayat kuvvetinin malıdut bir kuvvet olduğunu
söylemiştik. Bu yüzdendir ki tabii yahut doğuş­
tan bilgi alanında da biri bilginin kaplanı ( exten-
ı.

i
198 YARA TIC! TllKAMilL

sio1l) ını, diğeri


içlem (comprehension) ını ta-
şıyan iki malıdut
bilgi nev'i arasında bir seçme
olmuştur. İçgüdünün bilgisi özlü ve doludur;
fakat buna karşılık muayyen bir şeye munhasır­
dır; zekinın bilgisi ise konusunu hiç sınırlandır­
maz, bunun böyle olması -da hiçbir şeyi ihtiva
etmemesinden, maddesiz bir suret olmasındandır.
lik zamanlar biribirleri içinde bulunan bu iki
temayül, büyürnek içiiı ayrılmak zorunda kalmış,
ve her biri ikbal aramak üzere kendi başlarını
alarak içgüdü ve zekaya varmışlardır.
Fiil bakımından değil de bilgi bakımından
göz önüne alındığı zaman bilginin biribirlerin-
den uzaklaşmış iki tarzı işte bunlardır. Yalnız
bilgi ve fiil burada bir tek ve aynı melekenin
iki yüzünden başka bir şey olmadıklarından ikinci
tarif birinci
. tarifin yeni bir şekli demektir.
.
Eğer içgüdü bilhassa organiaşmış tabii bir
alet kullanmak melekesi ise hem doğuştan bilgi- ·
yi (bittabi kuvve halinde, yahut şuursuz ola-
rak), hem bu aleti, hem de bunun tatbik edil-
diği şeyi tazammun etmesi lazımdır. Böyle olun-
ca içgiidü, bir şey ( chose) in doğuştan bilgisi
demektir. Zeka ise organlaşmamış aletler, yani
yapma aletler vücuda getirmek melekesidir. Ta-
biatın 'zekiya kullanacağı aleti de vermemesinin-
sebebi canlı varlığın yerine göre aletler yapma-
sına imkan bırakmak içindir. O halde zekanın
asıl fonksiyonu herhangi bir hal ve durum kar-
şısında işin içinden Çıkmanın çaresini bulmak,
işe en iyi yarıyan vasıtaları aramak, ve esas- iti--
ZEKA VE !ÇGÜDÜ 199

bariyle, bilinen bir durumla bu durumdan fayda-


Ianmak Vasıtaları arasındaki münasebetlere taal-
liik etmektir. Buna göre zeldda doğuştan olan
şey: münasebetler kurmak temayülüdür, bu te-
mayül de pek genel birtakım münasebetlerin
tabii bir bilgisini tazammun eder. Diğer cüzi
münasebetler hep. bu genel münasebetler bilgisi-
nin kumaşından yapılır. Faaliyetin yapma aletler
vücuda getirrneğe baktığı yerlerde bilgi de zo-
runlu olarak münasebetlere taalliik eder. Yalnız
zekanın tamamiyle.formel olan bu bilgisi içgüdü-
nün maddi bilgisinden.. son derecede daha elve-
rişlidir. Boş olduğu için de istenildiği zaman
sayısız ve hatta bir işe yararnıyan şeylerle dol-
durulabilir; o halde ki pratik bir imaç için belir-
miş olduğu halde faydası sadece pratik olan bir
şeye rnunhasır kalmaz. Denebilir ki zeka sahibi
bir varlık, kendinde kendisini aşan bir v,asıtayı
taşır.

Bununla beraber kendini istediğinden ·ve ta-


sarladığından daha az aşar. Çünkü zekanın sırf
for~el ·olan karakteri onu, spekülasyona en çok
yarıyan konulara konması için muhtaç olduğu
çeviklikten mahrum eder. İçgüdü ise, aksine, is~
tediği konuya konar: fakat konduğu konular
mahduttur. Zeka kadar açılamadığı için de spe-
külasyon yapamaz; ancak halde ilgilendiği ko- -
nuya ilişir. İçgüdü ile zekd arasında göstereceği­
miz fark işte bunlardır. Bu farklar şöyle bir
düsturla ifade olunabilir: sadece zekiimn arıya­
bileceği şeyler vardır; fakat zekô bmıları tek
200 Y ARATICI TEKAMOL

başına asla bulamıyacak, ancak içgüdü bulacdk-


tı; fakat o da bunları hiç aramıyacaktır.
Zekinın asıl mekanizmasını gösterdikten son-
ra ikinci derecede olan bazı teferruatıria geçelim.
Zeka fonksiyonunun münasebetler kurmak oldu-
ğunu söyledik. Şimdi bu münasebetlerin mahiye-
tini daha açıkça gösterelim. Zekada sadece spe- .
külasyon yapmak melekesi görülürse bu nokta
üzerinde lnüphemlik yahut indilikten kurtulmak
güç olur. Bu takdirde müdrike ( entendement)
nin genel kadrolarını adeta mutlak, hiçbir şeye
irca edilemez ve açıklanamaz kadrolar gibi telak-
ki etmek sonucuna varılır. O halde ki müdrike
(entendement) ve onun sureti, herkesin kendi
çehresi ile beraber dünyaya gelmesi gibi, gökten
inmiş bir şey gibi olur. Bu suret vakaa tarif
edilirse de daha fazlası yapılamaz. Bir şeyi sadece
tarif etmekle onun neden başka türlü olmayıp
bu türlü olduğu açıklanmış olmaz. Daha ilerisi-
ne gitmiyenler de zeki, esas itibariyle, birleştirme
(unification) dir derler, zekanın bütün arneliye-
lerinin müşterek konusu, olayların çeşitliliğine
bir nevi birlik ( unite) vermektir gibi birtakım
sözler söylenir. Fakat buradaki «birleştirme»
tabiri kaypaktır, «münasebet» ve hatta «düşün­
ce» tabirleri kadar da aydınlık değildir. Bun-
lardan fazla bir şey de söylemez. Kaldı ki ze-
kada birleştirmekten ziyade ayırmak fonksiyonu
olduğu da düşünülebilir. ~ihayet zekanın bu
tarzda hareket etmesi eğer birleştirmek için ise,
ve· eğer birleştirmeği sadece buna muhtaç oldu-
ZEKANlN TAB!! FONKSIYONU 291

ğu ıçın arıyorsa bilgimiz de başka türlü olması


mümkün olan zek3nın ihtiyaçlarına göre ola·
cak, yani bu ihtiyaçlara göre teşekkül edecektir. Öy·
le ise başka türlü teşekkül etmiş bir zeka için
bilgi de başka türlü olacaktır. Bu takdirde zeka,
hiçbir şeye bağlı olmıyacak, fakat her şey ona
bağlı kalacaktır. Vakaa zeki\ böylece çok yüksek·
!ere çıkartılıyor; fakat buna karşılık bize verdi·
ği bilgi pek aşağı düşürülüyor; yani zeka mut·
!ak bir şey olduğu zaman bilgisi, tersine olarak,
relatif bir mahiyette oluyor. Biz ise, aksine, in-
san zekasının fiil ve hareket zorunluklarına bağlı
ve bunlara göre olduğu fikrindeyiz. Bana fikir
ve hareketi veriniz, size zekanın suretini söyliye-
yim. Bize kalırsa ~ekiinın hiçbir şeye irca edile-
mez ve açıklanamaz bir sureti yoktur. Zeka ba-.
ğımsız olmadığı ·için artık bilgi de ona bağlıdır
diyemeyiz. Hatta, bir manada denebilir ki, bilgi
tealitenin tamamlayıcısı ·olmak için zekinın bir
mahsulü olmaktan çıkmıştır.
Bu fikirlere. karşı feylesoflar cevap verecek
ve diyecekler ki fiil ( action), düzenli ( ordonnee)
bir dünyada yapılır, bu düzen de esasen düşün­
cedir. Bunun için zekfinın, zek3yı gerektiren fiil
ile açıklanması, davayı delil yapmak gibi çürük
bir ispat olur. Bizim bu bölümdeki bakımımız
kesin bakımımız olsaydı bu feylesoflar haklı
olurlardı. Bu takdirde biz de Spencer gibi bir
yanıbam~ya kapılmış olurduk; biliyoruz ki Spen-
cer zekayı maddenin genel karakterlerinin bizde
kalan izlerine irca ettiği zaman, maddede bulunan
202 YARATıcı T!!KAMüL

düzen zekanın kendisi değilmiş gibi, bu meleke-


yi yetesiye açıklamış olduğunu sanmıştı. Zeka-
nın ve aynı zamanda maddenin sahici tekevvününü
gösterıneyi felsefenin hangi noktaya . kadar ve
hangi metotla deniyebileceği meselesini bundan
sonraki bölüme bırakıyorum. Burada uğraştığı­
mız mesele psikolojik mahiyettedir. Anlamak is-
tediğimiz şey de, zekftmızın. madde rtleminde
bilhassa innbak etmiş olduğu kısmın tayinidir.
Buna cevap vermek ıçın hiçbir felsefe siste-
mini tutmağa ihtiyaç yoktur. Halk duygusunun
(sens conımun) bakımı kafidir.
öyle ise fiil (actiotı) den hareket ederek
zekanın önce yapma şeyler vücuda getirmeyi gö-
zetlediğini prensip olarak alalım. Yapma şeyler
vücuda getirmek munhasıran ham madde üZe- _
rinde çalışınakla olur. Şu manadaki organikleş­
mii maddeler kullanılsa bile· bunları vücuda ge-
tiren hayat ile uğraşılmaz, ·ona da cansız şeyler
gibi muamele edilir. Ham maddeden bile yalnız
katı kısımlar alınır, geri kalanlar seyyaliyetleri
dolayısiyle elden kaçar. Bunun için zeka bir şey
yapınağa yeltense bile realitedeki seyyal şeyleri
ve canlı varlıklardaki asıl caniıyı elden kaçırır.
Zekatmzın tabii şekliyle başlıca konusu, organik
olmıyan katı şeylerdir.
Zihnin melekeleri gözden geçirilirse görü-
lür ki zeka, bam ve bilhassa katı maddeler üze-
rinde çalışınazsa rahat edemez, kendini evindey·
miş gibi duyamaz. Ham maddenin en genel has-
saları ·yer tutmak, biribirleri dışında ayrı şeyler
ZEKANıN TAB!I FONKSIYONU 203

gibi görünmektir. Şüphe yok ki her şeyin iste·


· nildiği kadar parçalara ayrılabileceğini, her par·
çanın istenildiği kadar yeniden parçalanabi!ece-
ğini ve böylece alabildiğine gidilebileceğini dü-
şünmek bizim için faydalıdır. Bizi ilgilendiren
şeyleri, yahut bunların unsurlarını şimdiki işleri­
miz için geçici olarak kesin saymak ve bunları
birlik ( unite) gibi telil.kki etmek bize her şey­
den çok lazımdır. Maddi uzam (etendu)ın sürekli-
liği ( continuite) nden bahsettiğimiz zaman mad-
deyi istediğimiz kadar ve istediğimiz gibi parça-
lamak. imkftnı olduğunu ve bu süreklilik üzerin-
de istediğimizi süreksizlikler (discontinuites)· i
yapabileceğimizi söylemek istiyoruz; nihayet,
dikkatimizi çeken ve bize fiilen sahici görüııen ·
daima süreksizliktiktir; çünkü işlerimiz ·hep bu
süreksizliğe dayanır ve ona göre yapılır. Sürek-
sizlik de böylece hiç haberimiz olmadan kendi
kendine düşünülen ve düşünülebilir olan . bir
hassa olur, bütün bunlar zihnimizin pozitif bir
faaliyetiyle tasarlanır. Zihnin sürekliliği tasarla·
masına gelince bu, zekftmız için daha ziyade ne-
gatif bir tasadamadır ve esas itibariyle onun ka-
çındığı bir tasariama olduğundan ancak müm-
kün görünür. Bunun içindir ki zek ii, aydın ola-
rak ancak süreksizi tasarlar.
Bir yandan da, üzerinde fiilen çalıştığımız
. şeylerin hareketli oldukları şüphesizdir. Fakat
bizi'? bu hareketlerde önerusediğimiz şey, hareket
edenin nereye gittiğini ve hareketinin herhangi
bir anında nerede bulunduğunu bilmektir. Başka
204 Y.ARATJCI T·EKAMOL

türlü söyliyeyim: biz hareket eden bir ş~yin her


şeyden önce şimdiki, yahut ilerdeki yerlerine ba-
kar, fakat onu bir yerden başka bir yere geçir-
ten ve hareketin kendisi olan ileriemelere bak-
mayız. Sistemleştiritmiş hareketlerden ibaret olan
fiillerimizde ·dikkatimizi · yalnız amaca, yahut
hareketin yörıüne dikeriz. Fiilierde hareketli olan
şey bizi ilgilendirmez, rneğetki yolda çıkan bir
arıza, bütünü ilerletip geciktirebilecek yahut
menedebilecek gibi olsun. Hatta zekamız hare-
kete arka çevirmiştir bile denebilir; çünkü onun-
la uğraşmakta hiçbir ilgi duymaz. Eğer zeka
sırf teoriye mahsus bir meleke olsaydı harekette
yerleşirdi, çünkü hareket şüphesiz ki tealitenin
kendisidir, hareketsizlik ise ancak görünürde ve
t•elatif tir. Fakat zeka kendini büsbütün başka
bir şeye vermiştir. Kendi kendini ' zorlamadıkça,
ter~ine, bir yönde gider, asıl realite yahut asıl
unsur hareketsizlik imiş gibi daima hareketsiz-
likten hareket edu; hareketi ta~arlaqığı zaman
bile hareketsizliğe çevirir. Spekülasyon alanın·
da doğru olmayıp. tehlikeli olduğunu .gösterece-
ğimiz bu ameliye ( çıkınaziara götürür ve çözül·
mez felsefe meselelerini yapma olarak yaratır)
kendi tabii fonksİyonu olan pratiğe döndüğü
zaman kolayca doğrulaşır. Zeka tabii halinde
pratik bakımdan faydalı olan bir amaç gözetir,
hareket yerine bir sıra hareketsizlikler koyduğu
z~man hareketi olduğu gibi yenibaştan yaptığı­
nı iddia etmez amma hareket yerine onun pratik
bir nmadilini koyar. Feylesoflar, iş yahut t>ratik
1

il
ZEKANlN TABII FONKSIYONU 205

ıçın yapılmış bir düşünce metodunu spekülasyon


,(
alanına geçirdikleri zaman çok aldanıyorlar. Bu 'il

noktaya ilerde tekrar döneceğiz. Şimdilik şu ka·
dar söyliyelim ki zekamızın durgunluk ve hare-
·ı
ketsizliğe bağlanması tabii mah'yetinden geliyor.
:
Zekfl.mız açık olarak ancak hareketsizliği tasarlar.
Şimdi yapma bir şey vücuda getirmek, bir
şeyin şeklini bir maddeden çıkartınağa bağlıdır.
Burada en önemli şey, elde edilecek şekildir.
Kullanılacak maddeye gelince, bunun da en elve-
rişli olanı seçilir; yalnız bunu seçmek, yani daha
birçok şeyler arasından bulup çıkartmak için bü-
tün bu maddeleri, yapılması düşünülen şeyin
şekliyle bezendirmeği hiç olmazsa zihinde tasar-
lamış olmak lazımdır. Başka türlü söyliyeyim:
yapma bir şey vücuda getirmek istiyen zeki eş­
yanın hakiki şekilleri üzerinde asla durmaz; :ı
1
çünkü bunları kesin saymaz, biHl.kis her maddeyi ı
dilediği gibi yontabilecek bir şey diye düşünür. !
Ef!atun, iyi bir dialektikçiyi, kemiklerini kırma­
dan bir hayvanı tabii eklemlerinden ayırarak
doğrıyan usta bir aşçıya benzetir [1}. Daima
bu tarzda düşünen bir zekii., hakikaten spekü-
lasyona doğru dönmüş bir zekadır. Fakat fiil
yapmak ve bilhassa yapma bir şey vücuda ge·
tirmek, bunun -aksine olan bir zihin temayülü
ister. Bu temayül, eşyanın ·bugünkü ve hatta ta-
bii bütün şekillerini yapma ve geçici saymamayı,
idrak olunan şeyin, organik ve canlı da olsa, iç
yapısını dıştan gösteren çizgilerini düşüncemiz-

[1] Platon, Phedr., 265.


206 YARA TIC! T~KAMÜL

den silmemizi ister, ta ki madde ile sureti· bir


tutsun. Buna - göre bütün madde iliemi bizim
düşüncemize göre istenildiği tarzda biçilip diki-
lecek bir kumaş gibi görünse gerekir. Müte-
canis, boş, sonsuz . derecede Parçalanabilir ve
her türlü parçalanma tarziarına gelir bir
mekan, yahut bir çevre var dediğimiz zaman
madde alemindeki bu gücümüzü tasdik ediyoruz.
Halbuki bu türlü bir Çevre görülmüş değil,
ancak düşünülmüştür. Görülen ve idrak olunan
çevre: renkli, dayanıklı, hakiki cisimler çevreleri-
nin, veya bunların hakiki ·eczaların;n çizdiği çiz-
gilere göre ayrılmış bir mekandır. Fakat biz bu
çevre üzerindeki gücümü~ü, daha doğrusu onu
istediğimiz gibi parçalara ayırmak ve sonra da
dilediğimiz gibi senteziemek melekemizi dü-
şündüğümüz zaman, bütün parçalama ve ye-
niden sentezierne imkanlarını hakiki mekanın
arkasında tasarladığımız mütecanis, boş ve da-
yanıksız bir mekanda tasarlıyoruz. Öyle ise
bu mekan her şeyden önce bizim mek3n üzerin-
de yapabileceğimiz fiillerin bir taslağıdır; fazla
olarak,, ilerde açık!ıyacağımız gibi, eşyanın da
bu nevi bir tasiağa girrneğe tabii bir temayülü
vardır. __ Nihayet, bütün bu tasavvurlar zek"anın
bir görüşüdür. Hayvanların, eşyayı bizim gibi
gördükleri zaman bile, mekan balekında bu tarzda
bir fikirleri olmasa gerektir. Bu, ancak zekanın 1

yapma şeyler vücuda getirmek temayülünü göste- '

ren bir tasavvurdur. Şimdilik bu nokta üzerinde 1


durmıyacağız. Yalnız diyeceğiz ki zek/i ister şu,
ZEKANlN TAB ll FONKSIYONU 207

ister bu kanuna gihe olsun, alabildiğine parça- 'ıı1


lf
lata ayırmak ve· bunları herhangi bir sistemde
yenidetı senteziemek gücü ile ayrılır. .ll
İnsa~ zekasının temelli birkaç karakterini 'i
ı
yukarda saymıştık. Yalnız insanı tek başına al-
mış, sosyal hayarı hesaba katmarnıştık. Hakikatte
ise insan, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık­
tır. Zekasının da yapma şeyler vüc~da getirmeye
baktığı doğrudur, fakat gerek bu işte ve gerek
diğer işlerde başkalariyle aniaştığını da unutma-
mak 13.zımdır. Bunun için üyelerinin birbiriyle
anlaşmadığı bir cemiyet tasadamak güçtür. Bö-
cek (insecte) cemiyetlerinin de bir dili olacağı
şüpliesizdir; hatta bu dilin de insan dili gibi
kollektif hayat zorluklarına uyması lazımdır.
Çünkü ortaklaşa çalışmaya imkan Yeren ancak
dildir. Yalnız bu ortaklaşa çalışma zorunluğu
karınca cemiyetleriyle insan cemiyetleri arasında
aynı değildir. Böceklerin cemiyetlerinde genel
olarak çok değişiklik vardır, iş bölümleri ;abii-
dir, fertler yaptıkları fonksiyonlara yapılariyle
bağlıdırlar. İçgüdüye dayanan bu cemiyetlerde
bazı işler, yahut yapma şeyler vücuda ·getirmek
zaruri olarak az çok organların şekillerine
bağlıdır. Mesela karıncaların bir dilleri var-
sa bu dili terkibeden işaretierin çok malıdut
olması Hb:ımdır. Neviler, ~ir kere teşekkül et-
tikten sonra her nev'in bir şeye, veya bir .ame·
liyeye hiç değişıniyecek gibi bağlanması gerekir.
işaretler de tabiariyle işaret eden şeylere yapı­
şık olacaktır. İnsan cemiyetinde ise iş ve yapma
1

ı
208 YARA TICI T-EKA.MOL

şey vücuda getirmek, aksine, değişik şekiller alir;


buradaki fertler yapacakları işlere yapılariyle
bağlı olmadıklarından rollerini öğrenmek zorun-
dadırlar. Buna göre de bilinen şeylerden bilin·
miyen şeylere her an geçebilecek bir dilleri ol·
mak lazımdır. işaretlerinin sayısız olmasına im·
k3n olmıyan insan dilinin hiç olmazsa sayısız
1
şeylere yayılabilir olması ' gerekir. İnsan dilini ı
hayvan dilinden ayıran nokta da gerçekte işa·
rederin bir şeyden diğerine geçebilmeleri tema:
yülünde görülür. Bu temayülü konuşmaya baş·
lıyan çocuklarda da görebiliriz. Nitekim muay·
yen bir şeye bağlanmış olarak öğrendikleri keli·
melerin m3na1arını, rasgele yaptıkları karşılaştır­
malar veya az çok uzak birtakım benzerlikler·
den faydalanarak diğer bir şeye çabucak ve ta·
bii olarak teşmil ederler. Çocuk dilinin gizli
prensipi: «herhangi bir şey herhangi bir şeyi
gösterebilir» formülünde toplanır. Bu temayül,
zekanın genelierne (gimeraliser) melekesi ile ka.
rıştırılmamalıdır. Çünkü hayvanlar da genelleme
(gimeralisation) yaparlar. Kaldı ki bir işaret,
içgüdüden de gelse, aşağı yukarı daima bir cinsi
gösterir. İnsan dilinin işaretlerini ayırdeden şey,
bunların genel olmaktan ziyade hareket eder ol-
malarıdır. lçgüdüniin işareti yapışık bir itaret,
zektımn işareti de hareketli hir işarettir.
İnsan dilinin bir şeyden başka bir şeye ge·
çebilen hareketli kelimelerden yapılmış olması
eşyadan fikirlere uzarnalarına yaramıştır. Yal·
nız kendi üzerine katlanmıyan, hep dışarıya ba·
ZEKANlN T .AB U FONKSİYONU 209

kan bir zekaya dil, tek başına düşünmek kabili·


yeti veremez. Düşünen bir zeki, pratik için sarf
edilen faydalı cihetlerden başka harcedilecek
fazla kuvveti olan bir zekidır ; daha doğrusu
kendi kendini bilkuvve yeniden fethermiş bir
şuurdur. Yalnız bu bilkuvve halin fiile de geç·
mesi lazımdır. Dil olmasaydı çok muhtemel ki
zekii sadece ilgilendiği şeylere bağlanmış olacak,
uykuda gezenler (somnambule) in halini yaşı­
yacak, yaptığı işlerle uyutulmuş (hypnotise) gi-
bi olacaktı. Dil; zekinın bu hale düşmemesine
çok yardım etmiştir. Bir şeyden di&erine gitmek
için yapılmış olan kelime, filhakika esas itiba-
riyle, yer değiştirebilir ve hürdür. Bunun için
idrak olun~n şeylerin birind,en diğerine geçmek-
le kalmıyarak bunların hitıralarına, açık bir hi-
tıradan kaypak bir imaja, kaypak bir imajdan
bir fikre geçebiimiş ve böyle ce dışarıya bakan
zekanın gözlerine bütün bir iç dünyası ve bura-
daki arneliyelerin manzarası açılabilecek gibi ol-
muştur., Zaten o da bu fırsatı bekliyordu. Bu-
·nun için kendi işleri arasına karışacak ve bun-
ların içine girebilecek olan kelimelerden istifade
etmiş_tir. Zekinın ilk sanatı istediği kadar yapma
aletler vücuda getirmek olsun; bunları yapmak
için mademki vasıtalar lizımdır ve mademki bu
vasıtalar yapılacak amaca göre biçilmiş ve hazır
değildir, öyle ise zekftnın, menfaatsiz (desinteres-
se) çalışma dediğimiz ilave bir çalışmaya elverişli
olacağı meydalıdadır. Kendi faaliyetleri üzerine
katlandığı günden beri kendisini bir fikir yararı-
- i4'
:210 YARATICI 'fEKAMÜL

-cısı; aletiimum bir tasavvur melekesi gibi gören


zekil. artık pratik iş ile doğrudan doğruya mü-
nasebeti olmıyan şeyler hakkında da bir fikir
·edinmek ister. Sadece zeldinın anyabileceği şey­
Jet olduğunu da işte bunun için söylemiştik,
,gerçekten de teoriye karşı ilgi duyan yalnız bu
zekl\dır. Bu itibarta tabii olarak fethettiği ham
nıadde ile kalmıyarak hayat ve düşünceyi de
'kucaklamak istiyecektir.
Zek3nm bu mesele!ere hangi vasıtalar, han~
. ,gi aletler ve nihayet hangi metotlarla yanaşaca­
_ğını da bulabiliriz. Zekft; aslen cansız maddenin
.şekline uymuştur. Onun faaliyet alanını geniş­
letmesine yol açan dil bile, ancak eşyayı göster-
mek için yapılmıştır: işte sadece bunun içindir
ki kelime bir şeyden diğerine yol aldığx ve ha-
·reketli olduğu için, zekil. onu henüz hiçbir ·şeye
vaz' edilmiş olmadan, eşya olmıyan ve gölgeden
.aydınlığa çıkmak için kelimenin ·yardımını bek-
!iyen ve o ana kadat örtülü kalan bir şeye tat-
bil< etmek üzere er geç yolda yakalıyacaktı.
Fakat kelime, bir şeye karşılık olunca, onu da
<eşyaya döndürür. Hatta cansız madde üzerinde
artık çalışmadığı zaman bil e önceden kazandığı
alışkanlıktan kopaınaz. Canlı ya da mutlaka cansız
maddenin şekillerini giydirir. Çünkü her şeyden
önce bu cins çalışma için yapılmıştır. Kendisini
·tamamiyle tatmin eden de bu cins çalışmalardır.
Bilgide açıklık ve seçikliğe ancak böyle varılaca­
ğını söylemekle: de bu cins bir çalışmayı ifade
-:etmiştir.
ZEKANlN TABil FONKSİYONU 211

O halde açık ve seçik düşünebilmek ıçın


kendini · de süreksizlik ( discontinuite) şekli
altında görmek zôrundadır. Filhakika . zekanın
yaptığı kavramlar birbirlerinden mekandaki
şey ler gibi, ayrıdırlar, eşya örneğine göre
yapıldıkları için de sabittirler. Esas karakterlee
riyle katılar dünyasına benziyen kavramlar bir-
leşince de akıl alemi (moııde intelligible) ni teş­
kil ederler. Yalnız bu alemin unsurları daha ha·
fif, daha berrak olduğundan somut şeylerin si\f
ve basit imajlarından çok daha kolay kullanıla­
bilecek gibidirler. Zaten kavramlar, eşyanın
idrak ve imajları değil, sadece sembolleridirler.
Mantığımız da bu sembollerin kullanılmasında
güdülen kuralları gösterir. Semboller katı
cisim~erin mül:lhazalarından çıktıklarına ve bun-
ları terkibetmek kuralları katılar arasındaki
en genel münasebetlere tercüman olduklarına
göre mantığımız da ancak cisimlerin katılığını
konu yapan bir ilimde, yani geometride muzaf-
fer olmuştur. Biraz aşağıda ·göreceğimiz gibi
mantık ve geometri, birbirlerini doğururlar. Bu-
_nun içindir ki katıların genel hassaları tara-
fından yoğrulmuş olan tabii mantık, tabii geo-
metrinin bir devamı dır. Katıların ·dış hassalan-
nın bilgisini alabildiğine teşmil eden ilmi geo-
metri de bu tabii inantıktan çıkmıştır [ı}. Bu-
nun içindir ki geometri ve mantık, kesin olarak,
ancak fi1addeye tatbik olunabilir, ve ancak mad-
[1) Bütün bu noktalara bundan sonraki bôlümde
yine dönece~iz.
212 YARATlCI T·EKAMÜL

de aleminde kendi evlerindeymiş gibi rahatlanır


ve ancak burada tek başlarına hareket edebilir-
ler. Fakat madde aleminin dışına çıktıkları gün
saf mantık düşüncesi, yani muhakeine bambaşka
bir düşünce olan sağduyu (bo n sen s) nun ne-
zaretine muhtaç. kalır.
Zekanın ilkel . kuvvetleri maddeyi işte hep
böyle iş aletlerine, yani organ a çevirmek ister.
Organizmalar yapmakla kanınıyan hayat, bir de
cansız maddelerden yapılmış aletleri ve büyük
imalitı bu organizmalara bir zeyil olara,k vermek
istiyecekti. Çünkü hayatın zekaya gösterdiği· ilk
ödev budur. Bu ödevi," cansız maddenin temaşasiyle
hüyülenmiş gibi, hiç değiştirmeden bala sakla-
ması bu sebeptendir. Denilebilir ki hayat, inorga-
nik tabiatın hareketlerini fiilen idare etmek için
dışarıya bakmayı ve kendinin dışına çıkmayı,
prensip halinde, zekada belirtmiştir. Canlı şey­
lere döndüğü zaman duyduğu şaşkınlık da bu-
radan gelmektedir. Zeka, hayatı ne çeşit düşü­
nürse. düşünsün mutlaka inorganik şeylere· çevi-
rir. Çünkü tabii yönünü büsbütün değiştirmeden
ve kendi üzeri.o.e katianmadan hakiki hareketi,
karşılıklı hul(\lü ve bunların hepsini birden ifa-
de eden ,ve yaratıcı ·bir tek§.mül olan hayatı anlı­
yamaz.
Sürekliliği(continuite} düşünüp anlamak
sırası geldiği zaman bile kılavuzu olan duyuları­
ınızla hayattan kavrıyabildiği kısım, iş ve faali-
yet 'hayatımıza ait olanlardır. Bir şeyi tadil ede-
bilmek için de onu parçalanabilir ve süreksiz
ZEKANlN TABU FONKSİYONU 213

( discontinu) olarak görmek Hizımdır. Nitekim


organik dokuların hücrelere irca olunduğ~ gün
bu buluş pozitif ilim bakımından emsalsiz bir
ilerleme sayılmıştı. Fakat çok geçmeden hücreler
de ayrıca incelenerek derinleştirildiği aispettte
karmaşıklığı gittikçe artan bir organizma karşı­
sında kalınmıştır. Hatta ilim ileriediği nispette
canlı varlığı yapmak için lazım olan heterogen
unsurlar sayısının arttığı görülmüştür. Acaba
böylelikle hayata gitgide daha çok mu yaklaşılı­
yor, yoksa bu bir sürü unsu~ların teferruatı ileri
götürüldükçe caniıda asıl hayati olan şey, aksine
olarak, geriye mi ka çıyor? İlim cereyanlarına ba-
kılırsa organizmanın özünü bir sürek ( continuite ),
hücreyi, yapma bir tasavvur gibi ele almak te·
mayülü daha şimdiden alimler arasında başgös­
termiştir (ı}. Yalnız bu görüşün üstün geldiği­
ni farz etsek bile bu da kendini derinleştirdikçe
canlı varlığı yine bir başka tarzda analiz etme·
ğe varmaktan başka bir şey . yapamıyacak, niha-
yet yine hayatın hakiki sürekliliğine nispetle
belki daha yakın olan bir ·süreksizliğe dayanıla­
caktır. Çünkü hayattaki süreklilik, kendini tabii
hareketine bırakan bir zeka tarafından düşünüle­
bilecek gibi değildir. Hem unsur çokluğunu,
hem de bunların birbirlerine karşılıklı hulülle-
rini gerektiren hayatın bu iki hassası, sanayiimi-
zi kuran ·düşünce tarzı ve binnetice zekiınızia
uzlaşabilecek gibi değildir.

{1] III üncü bölümde bu noktaya yine geleceğiz.


214 YARATlCI T·EKAMÜL
·,
Biz mekanda ayırdıktan başka zamanda da
tesbit ediyoruz. Zekfı, kelimenin bakiki ,m1ina-
siyle tekamülü, yani 'siif bir hareketlilik (mo-
bilite pure) olan değişme süreğini anlamak
için yapılmıştır. Başka bir bölümde derinleş­
tirrnek istedi_ğimiz bu nol{ta üzerinde durmı·
yacağız. Yalnız şu kadar söyliyelim ki zekil, tek1i-
mülü yahut oluş ( devenir) u olsu.n daima bir-
birlerinin aynı ve b~nnetice değişmez bir sıra
haller (fdats) gibi düşünür. Mesela dikkatimiz
bu hallerden birinin iç değişmesi üzerine mi çe-
kiliyor? Bunu da hemen yine bir sıra hallere
''ayırır ve böylece daima kendi kendisinin.ayoı ve
binnetice sabit birtakım unsurla-ra ayırmaktan
kurttılarnayız. ö . kadar ki nihayet bu unsurlar
da. gözümüzde değişmez hall et olur, ve böyleçe
alabildiğine gideriz. Burada da düşünmek, yeni-
baştan yapınağa bağlanır, ve bu yapma tabii
olarak sabit unsurlada olur.
Vakaa unsurları- böylece sonsuz çoğaltınakla
tekilmül, yahut oluşun hareketliliğini taklidedebi-
liriz ama kendisini ele geçirdiğimizi sandığımız
anda par~aklarımızın arasından kaydığını gö·
rürüz.
Zekft, tekamülü, hep 'bu tarzda sabi~ malilm-
Iar~a yapmak istediği için, tarihinin her anın­
da yeni olan şeyleri göremez. Çünkü onca
hayatın oluşlarında önceden keşfedilemiyecek bir
oluş yoktur. Hele yaratmayı bir türlü kabul ede-
mez._ İster Id muayyen öncüller muayyen neti~
eelere götürsün~ ve her ~ey. buna göre olsun,
!ÇGüDÜNÜN MAHIYETI 211>

buna göre hesabedilebilsin. Muayyen bir ama-


cın kendisine ulaştıracak vasıtaları hazfrlamasını
kabul eder. Çünkü bu iki halde de bilinenden
terekkübeçlen bir malilm ve tekrarlanan bir-
geçmiş karşısındadır. İşte zeki\, ancak böyle dü-
şünllrse rahat edebilir. Eline hafl:gİ konuyu alsa
onu· mu#aka soyutlar, ayirır, hatta gerekirse
incelediği şeyin yerine, aşağı yukarı bir roll-
adilini koyar. Fakat her anın bir. oluş, hiç
durınıyan -yeni bir fışkırış ve yeni doğan bir şe­
kil olmasını, ve bunları önceden keşfedememeği ·
bir türlü kabul edemez. Halbuki bu daimi oluş hal-
lerini ruhumuzda da duyuyor,· sempati sayesinde
başkalarıodada keşfetmiyor değiliz; fakat bunları
saf zekanın tabirleriyle, dar manada alınan dü·
şüncenin zihni şekliyle ifade edemiyo!uz. Zeld-
nın hikmeti vücudu (rais01ı d'etre) düşünülürse
buna hayret edilmez; çünkü onun aradığı ve bul-
duğu sebeplilik (causalite) işlerimizde görülen,
yani aynı neticeyi almak içi.ı;ı ayn_ı hareketleri tek-
rarlamaktan ibaret olan bir mekanikliği ifade-eder. !
Onun için başlıca finalite de işte güdülen finaJi •. .1
tedir. Bu da, önceden bilinen bir örneğe göre
çalışmak, yapılacak şey leri eskiden bilinen par·
çalardan yapmaktır. Halbuki bütün işlerin başı
bir yaratmadır. Zekamız yaratmayı parçalara
ayıramadığı için bu meselenin karşısına gelince,
1 i
onu ne parçalanamaz olan fışkırış ında, ne de
deba sında kavramağa muvaffak· nlamıyor. Her
yeniyi ve her önceden keşfedil.;,ezi açıklamak i'
için m]ltlaka ·başka bir düzende dizilmişlere,
1
U6 YARATIC! TEKAMOL

bilinen yahut eski unsurlara ve bunların hep-


sini eskilere ve bilineniere döndürrneğe sa-
vaşıyor. Hele tam yeniliği, ve yepyeni bir oluşu
hiç kabul etmiyor. Hayatın esaslı bir yüzünü bu- -
rada da daima kaçırıyor, çünkü tab'an onu gör-
mek ve anlamak için vücut bulmamıştır.
Zekiyı ne taraftan analiz edersek edelim
hep bu sonuca varırız. Zihni çalışmanın meka-
nizmasını anlatmak "için esasen bu kadar tafsili-
ta da lüzum yoktu; çünkü bu, mekaniZmayı an-
latmak için zekinın verdiği mahsullere bakmak
yeter. Bütün bunlarda cansız şeyleri kullanmak·
ta son derece usta olan zekanın, canlıya yakla-
şınca ne kadar aciz kaldığı görülür. Ister bede-
nin, ister ruhun hayatını incelesin; bütün bu in-
celemelerdo bu gibi şeyler için yapılmamış olan
bir aletin el verişsizlik, katılık ve sertliği gö-
rülür. Tababet ve pedagoji tarihleri mey-
dandadır. Can sağlığını korumak, ruhları yük-
seltmek için olan acil ve. sarsılmaz ilgimizi, ve
bunu ta.tmin etmek için nefsimizde ve başkala~
rında mütemadiyen denemeler yapabilmek fırsat­
larındaki bolluk ve kolaylığı göz önüne getire-
lim, buna karşı hekimlik ve eğitim tatbika-
tındaki aksaklıkları düşünelim, düşülen yanıl­
malirıo kabalıklarından, ve bilhassa devam et-
melerinden malıcup olmamak elde değildir.
Bütün bunların sebebi: canlı yı cansız ·gi-
bi incelemekteki inadımız ve her realiteyi, ne
kadar seyyal olursa olsun, kesin olarak sabit,
katı bir şey gibi düşünmemizdir. Hakikaten
IÇGÜDÜNÜN MAHIYETI 217

-de ancak süreksiz, hareketsiz ve cansızlar üzerin~


de düşünürsek rahat ediyoruz. Bu yüzden de
biliyoruz ki zekfJ, tabii halinde hayatı anlıya­
mamakla temeyyüz etmiştir.
1çgüdü ise, aksine, bayatın şekline göre yoğ­
rulmuştur. Zeka, her şeye karşı mekanik olarak
hareket ederken içgü9,ü, söz' yerindeyse,, organik
olarak hareket eder. Eğer içgüdüde uyuklıyan şuur
uyansa da fiil halinde harcaoacağına bilgi· ha·
linde ,içimize sinseydi, biz -de ona sormasını
bilseydik, ve o da cevap vermesini bilseydi hayat,
en gizli sırrını teslim ederdi. Çünkü görülüyor
ki içgüdüler hayatın maddeyi organikleştitmek
faaliyetini devam ettirmekten başka bir· şey yap-
mıyor; hatta, çok kere gösterildiği gibi, orga·
nikleşmenin nerede bitip içgüdünün nerede baş~
ladığı da tayin edilebilecek gibi değildir. Yumur-
tadan çıkmak istiyen bir civciv, yumurtanınkabuğu­
nu gagasiyle kırdığı zaman içgüdü ile hareket edi·
yor. Bunun 1a beraber aynı .zamanda cenin haya-
tının hareketlerini gütmekten başka bir şey yap-
mıyor. Bunun aksine olarak cenin hayatında
( cenin bilhassa sürfe şekli iltında serbestçe
yaşadığı zaman) birçok hareketler var ki
bunları içgüdü hareketleri saymak lazımdır:
Nihayet, asli ve ilkel içgüdüler arasında en esas-
lıları filbakika hayati süreç (processus) lerdir.
Bu süreçlere yoldaşlık ederi kuvve halindeki
şuur, çok kere hayat sürecinin ancak başlangıç
safhasında kuvveden fiile çıkar, ve sürecin geri
kalan hareketlerini şuursuzca cereyan etmeğe bıra-
218 YARATlCI TEKAMOL 1

kır. Hayatın oldurucu kuvvetiyl~ şuurun kaynaş.


ması için evvel3. daha genişlemesi, sonra da ta·
mamiyle derinleşmesi lazımdır.
Canlı bir varhkta binlerce hücrenin müşterek
bir amaca el birliğiyle çalışarak ödevleri paylaştık­
lari, her birinin hem kendileri, hem başkaları için,
yaşadığı, kendilerini koruyup besledikleri, doğur­
dukları, ve tehlikelere kaqı korunma r~aksiyon·
!ariyle yolunda davrandıkları görüldüğü zaman
bunların hep içgüdü olduklarını düşünmemek
kabil midir? Bununla beraber bütün bu faaliyet-
ler hücrenin tabi! fonksiyon ve canlılığını teşkil
eden unsurlardır. Bir arı kovanına bakıldığı
zaman_ öyle sıkı bir organlaşma sistemi görülür
ki içlerinden hiçbiri, barınacak bir yer ve yiyecek
bir şey bulsalar bile, kovanu;ı dışında tek başına
çok yaşıyamaz. Bunu gördükten sonra kovanın,
mecazen değil de hakikaten tek bir organizma
olduğunu, her arı'nın kovandaki diğer arılara
görünmez bağlarla bağlı bir hücre teşkil ettiğini
tanımamak kabil midir? O halde arı'yı hareke-
te getiren içgüdü, hücreyi harekete getiren kuv-
vetle karışıyor, onun devamından ·başka bir şey
olmuyor. Bu en son şeklindeki hallerde. içgüdü
organiaşma faaliyetiyle bir ve aynı şey oluyor.

Aynı
içgüdünün Jilhakika muhtelif tekemmül
dereceleri vardır. Mesela, yabanarısı ile bal arıSı
arasındaki tekemmül farkı büyüktür, aralarında
da birçok mutavassıtlar vardır. Bu tekemmül
derecelerinden her biri sosyal hayatın karmaşıklık
derecelerine karşılık olduğu gibi aralarında az
,,

İÇGÜDÜNÜN MAHIYETi

çok akrabalık olan muhtelif dokulara ait histo-


. lo jik unsurların fonksiyonlarını yapmalarında da
aynı çeşitlilik görülür. Her iki halde aynı esas
ÜZf}:rinde vücut bulmuş birçok çeşitlenmeler­
vardır. Bu esasın temelliliği pek b~.rizdir, görülen
çeşitleomeler d~ bu esasi durumun çeşitlenmelerice­
intıbak ettirmek içindir.

- Buna göre ister hayvanların içgüdüleri_nden,..


ister hücrenin hassalanndan bahsedilsin, hepsin-
de aynı bilgi ve aynı bilgisizlik görülür. Sanki her
hücre diğer hücrelerde, her hayvan diğer hay-
vanlarda kendisini ilgilendiren şeylerle işine ya-
rıyanları biliyor, geri kalanları bilmiyor gibidir.
Öyle görünüyor ki hayat, muayyen bir nevide
organlaştığı andan itibaren geri kalan kısimlarla
bağını kaybediyor, yalnız yeni doğan nev'i. ilgi-
lendiren birkaç nokta saklıyor. Bütün bunlar
bilindikten soıua hayatın şuur, yahut hafıza gibi
hareket ettiğini görmemek kabil midir? Biz de
hiç farkında olmadan bütün geçmişimizi arka-
mızda sürüklüyoruz. Hafızamız bu geçmişten
ancak bulunduğumuz durumu birkaç noktadan_
tamamlıyacak birkaç -hitıraya yol verir. Bunun
gibi, bir- · nev'in diğer bir nev'in özel birkaç
noktası hakkında sahip olduğu içgüdüsel bilgi-
nin kökii hayatın birliğinde, eski bir feylesofun
deyiiniyle,>kendi kendini duyan bir bütündedir.
Olağanüstü bazı hallerde hayvan ve nebatlarda
doğan özel birtaktın içgüdüleri,- görünürde unutu":
Ian, fakat kaçınılmaz bir ihtiyacın zoriyle birden·
bire uzanan batıralara benzetmernekkabil değildir.
220 YARATlCI 'ııEK.ı\MOL

Tali birçok içgüdülerle asli içgüdülerin muh-


telif şekilleri ilmi açıklamaya şüphesiz gelir.
Bununla beraber ilmin bugünkü açıklama tarzları
ile içgüdüyü tamamiyle analiz edebilecek gibi
olması şüphelidir. Çünkü içgüdü ile zekiinın ay-
nt bir başlangıcın muhtelif iki yönde gelişimi ol-
ması, ve bu gelişmelerin birinde bu başlangıcın
kendi içinde kalması, diğerinde haricileşerek can-
sız maddeyi kullanmaya dalması yüzündendir.
İçgüdü ile zekii arasındaki bu daimi uzaklaş­
ma, zek3.nın, içgüdüyü özüne katmak imkinsızJı.
ğında bulunduğunu, bir araya gelmelerinin ihti·
. mali olmadığını gösterir. İçgiidünün esas bilgi-
sinin zihni tabirlerle ifade ve neticede analiz
edileinernesi de bu sebeptendir.
Anadan doğma körler arasında yaşıyan ana-
dan doğma bir kör, uzaktaki bir şeyi, arada bu-.
lunan şeylere dokunınayı yoklamaksızın idrak
etmek imkanını kabul etmez. Halbuki görmek
bu mucizeyi yapar. Vakaa anadan doğma köre
hak verilerek denebilir ki ağtabakasının ışık
titreşimleriyle sarsılmasından doğan görmek dahi
ağtabakasının ışığa temasından başka bir şey
değildir. llml açıklamanın bu tarzda olduğunu
pek güzel biliyoruz, çünkü ilmin rolü bütiin idrakl
dokunma tabirine çevirmektir; fakat başka bir
yerde idrakin felsefi bir açıklanmasının - diye-
lim ki burada da açıklamadan bahsolunabilsin -
başka bir mahiyette olması H\zım geldiğini gös-
termiştik [1}. lmdi, içgüdü de uzaktan vakı olan
[I] Matiere et MOmoire, fasıl 1.
IÇGÜDÜNON MAHIYETI 221
,lı,,
bir bilgidir. Görmenin dokunup yoklamaya nis- ı

peti, içgüdünün zekaya nispeti gibidir. liim, iç-


güdünün bu bilgisini zekinın tabirlerine tercÜ· 1
me etmekten başka bir şey yapamaz; fakat onun
bu yaptığı şey içgüdüye nüfuz etmekten ziyade
ı:
'
'"önun bir taklidini yapmaktır.
Tekamülcü biyolojinin bu hususta yaptığı
ustalıklı teoriler incelenitse bu dediğimize ayrıca
kanaat getirilecektir. Bu teoriler birbirlerine gi·
ren iki tipe irca olunabilirler. Yeni· Darwin'-
cilerin prensiplerine göre içgüdü, ıstıfanın muha-
faza ettiği tesadüf mahsulü farkla~in bir topla-
mı gibi görülür, ve denir ki ~m~ryon'a arız"olan.
tesadüfi bir değişme sonucunda- fert tarafından
tabii olarak yapılmış faydalı bir hareket embry-
on'dan embryon'a geçmiş, ve yine aynı tarzda te-
sadüflerin birbirine katılınasiyle :Yeni tekfimüller-
husule gelmiştir. Bazan da içgüdünün gerilemiş bir
zekfi olduğu ~leri sürülerek denir ki: bir nevi ve-
yahut onun emsalinden biri tarafında_n faydalı gö-
rülmüş bir fiil, gitgide alışkanlık haline geçmiş,
ve bu alışkanlık verasetle geçerek içgüdü olmuştur.
Bu iki sistemden birincinin ikinciye nispetle me-
ziyeti, önemli itirazlara mejrdan vermeden irsi:
intikalden bahsedilmesidir; çünkü burada iç gü·
dünün kaynağında gördüğü tesadüf mahsulii
değişme, fert tarafından kazanılrnı~ değil, embr-
yon'da bitsıl olmuştur. Buna karşılık, böcekler-
den çoğunda görülen pek ma haredi içgüdüleri
açıklamaya asla kabiliyedi değildir. Bu içgüdü-
\
ler, şüphe yok ki bugünkü karmaşık derecele-

\
:222

· rine birdenbire gelmiş olmayıp- tekamül · etmiş


olmaları muhtemeldir.· Yalnız yeni Darwin' cHe·
M

rin hipotezleri gibi bir hipoteide içgüdünün te-


;Idlmülü ancak yeni değişikliklerin yavaş yavaş
birikmeleri Ve iyi bütün tesadüfierin eski iyi te·
sadüflere bağlanmalariyle mümkündür. Halbuki
içgüdünün çokluk hallerde tekamül ·edebilmesi
:·sadece tedrid bir artma ile husule geliyor, bu
meydandadır; burada her yeni tekemmül parça-
sının da diğer bütün parçaları yenibaştan de-
."ğiştirmesi icabeder, aksi takdirde ·yeni parçanın
-eskilerin·e katılmaSına imkan olmaz, hepsi bozu.
ıu·r. Şimdi bu ·tarzda karışık bir değişme artık tesa-
·düften· nasıl beklenir? Embryon'un tesadüfi bir
-değişmesinin verasetle geçmesini, tesadüfi her
·yeni değişmenin eskisini tamamlamış olmasını
teslim ediyorum; . tabii ıstıfanın yaşı ya bilecek
_gibi olmıyan karmaşık bütüri . şekilleri ortadan
kaldırmasını da kabul ediyorum. Fakat içgü-
dünün "tekfımül etmesi iç'in yaşı ya bilir· karma-
şıklıkların husule gelmesi lazımdır, bu da an-
· cak katılan yeni bir unsurun eski bütün un·
·surları karşılıklı olarak değiştirrneğe götürme-
·siyle mümkündür. Böyle bir mucizeyi de tesadüfün
~yapabileceğini ·kim iddia edebilir? Bu mümkün
·olmayınca ne şekilde olursa olsun bir zekanın
.-müdahalesine başvurulaC3.k, canlı varlığın yüksek
bir içgüdüyü az ,çok şuurlu bir ceht ile· yaptığı
· farz edilecektir. Fakat bunu söyliyebilmek için
kazanılmış bir alışkanlığın verasetle geçebilece-
__ ğini, ve bu geçmenin bir tekimül yapması içip.
iÇGÜDÜNÜN MAHİYETİ 223

de pek düzgün bir tarzda viikı olduğunun kabul


edilmesi 1izımdır. Uzatmamak için sadece diye-
ceğiz ki bütün bu ihtimaller şüphelidir. Hayvan·
ların içgüdülerini verasetle geçmiş ve az çok i
şuurlu bir ceht ile kazanılmış bir alışkanlığa 'ı.
'
irca etmek kabil olsa bile bu 3:çıklama tarzını
nebatlar. dünyasına kadar yaymak kabil değildir. ı
Çünkü nebatlardaki cehdin bazan şuurlu olduğu ı
farz edilse bile idrakli olduğu söylenemez. Bunun·
la beraber sarmaşık nebatların minimini kanca-
·'
'

larını ne güvenle ve ne ölçülü kullandıklarını,


böcekler [ı} vasıtasiyle telkih olunmuş salepgil·
ler famifyasından olan nebatların ne barikulade
manevralar yaptıklarını gördükten sonra bunların
birer içgüdü olduklarını düşünmemek kabil .
midir?
Bunları söylemek hiç de yeni· Darwin' cileri e
yeni- Lamarck'çıların tezlerine tamamiyle arka
çevirmek değildir. Birinciler tekimülüti fertten
ferde değil de daha çok embryon'dan embryon'a
olmasını istedikleri zaman şüphesiz haklıdırlar.
İkinciler de içgüdünün kaynağında bir ceht ol·
'duğunu (bu ceht, öyle sanıyoruz ki, şUurlu ve
idrakli bir cehtten büsbütün başka bir ceht
olacaktır) söyledikleri zaman haklıdırlar, yalnız
birinciler içgüdünün tekimülünü tesadüf mahsu-
lü gibi gördükleri zaman ilitirnal haksızdırlar;

[1] Darwin'in bu iki eserine bakınız: Les plantes


grimpantes, tercüme eden Gordon, Paris, 1890, ve La
Feco,ndation des Orchidees par les lıısectes, tercüme
eden Retolle, Paris 1892.
224 YARA TICI TEKAMOL
~
• 1

ikinciler de içgüdünün kaynağı olan· eelıtte


ferdi bir ceht gördükleri zaman ihtimal yanılı­
yorlar. Bi~e öyle geliyor ki bir nev'in içgüdü-
lerini ve nev'in kendisini değiştiren 'ceht,
ne sadece· tesadüflere, ne de fetderin teşeb·
büslerine bağlı olmıyan çok daha derin bir
ceht olmak 11ızımdır. Fertler bu cehde işti­
rak ederlerse de sadece fertlere tabi bir ceht
olmadığı gibi, tesadüflerden payı olmakla bera-
ber taıııamiyle tesadüf mahsulü olan bir ceht de
değildir.

Bu noktayı aydınlatmak için aynı bir içgü-


dünün muhtelif Himenopter nevilerinde aldığı
çeşitleri karşılaştıralım. Bu karşılaştırmada ne
birbirlerine sırtısıra katılmış unsurlardan husule ı
gelen artıcı bir karmaşıklık, ne de derece derece
yükselen bir tekemmül görülür. Aynı bir içgüdü-
ı
nün · bu muhtelif çeşitleri; hiç olmazsa birçok i1
hallerde, daha çok muhtelif. noktalarından hep
bir m~rkeze bakarak bu yönde çabalıyan, yalnız
bu merkeze vasıtaları nispetinde yaklaşan, ve
yaklaştığı nispette merkezi gören bir daire çe-
virmişler gibidir; başka türlü söyliyelim: İçgü­
dünün aynı bir nevide aldığı türlü çeşitlerin
hepsi mükemmeldir. Yalnız . az çok basitleş­
miş, bilhassa muhtelif surette basitleşmişlerdir.
Bundan başka içgüdünün kendini bir tek ve aynı
yönde karmaşıklaştırdığt ve adeta bir merdive-
nin basamaklarını çıkıyormuş gibi düpedüz ve
derece derece tekemmül ettiği yerlerde bile bun-
lar arasında bir akrabalık münasebeti asla yok-
İÇGÜDÜNÜN MAHiYETi 225

tur. Bu' son yıllarda muhtelif apide'lerin sosyal


içgüdüleri arasında yapıbn karşılaştırmalı hir
inceleme .gösterô:ıiştir ki meliponne'lerin içgüde~
leri, bombine'lerin henüz ilkel olan temayülleri
il~ arıların olgunlaşmış içgüdüleri arasında bir
mutavassıt olduğu halde arılar ile mflipone'ler
arasında bir akrabalık münasebeti yoktur [ 1}.
Bu· muhtelif cemiyetleriri birbirlerinden daha az
veya daha çok karmaşık olmaları bu cemiyetleri
tutan içgüdülerin tekemmül unsurlarını daha az,
veya daha çok biriktirmiş olmalarından gelmiş
olması çok muhtemeldir. Burada gördüğümüz hal,
daha çok önceden kendi kendine başka makam·
lara geçmiş ve sonra da bu makamlar üzerinde
birtakımları basit, birtakımları son derece ka~
rışık tenevvüler yapmış bir müzik makamını an-
dırır. Asıl makama gelince, o hem her yerde~
dir, hem hiçbir yerde değildir. Herhangi bir


müzik makamını zekanın soyut tabirleriyle
ifadeye kalkışmak boşunadır; çünkü bu ma·
karnlar düşünülmüş değil, duyu/muş şeyler­
dir. Birtakım yabanartlarının aviarını öldür-
meksizin kötürümleştiren içgüdüleri karşısında
da aynı intıba alınır. Bunlar yumurtalarını,
kötiirümleştirmek suretiyle avladıkları· örümcek-
leri~ hamam böcekleri ve 'urtılların üzerlerine
bırakır; kötürümleştirilmiş olan bu böcekler
birkaç ·gün hareketsiz kalm~kla üzerlerine bıra~

[1] Bettel-Reepen, Die phylogenetische Entstehung


de• Bierıenstaats {Biol. Centralblatt, XXIII, l903) bil-
haSsa S. 108.
ıs
226 YARATlCI TEKAMOL

kılan arı kurtçuklarına canlı ve taze bir yem


olur. Iğnelerini av larının sadece sinir merkez! e·
- rine batıran ve öldürmeksizin .kö.türümleştirilen
bu muhtelif nevideki sert kanadlı böceklerin
hepsi de kendi işlerine yarıyan böcekleri avlar-
lar. «SColie» denilen bir nevi kara böcek.«cftoine»
denilen böceğin bir kurtçuğuna atılarak yalnız
hareki 'bezelerinin toplandığı noktadan sokar,
başka taraflarına hiç ilişmez; başka bezeleri de
sokmak ' avın ölümüne ve kokuşmasına sebeb-
. olduğu için bundan kaçınmak gerekir [ 1}. Av
olarak cırcır böceğini seçen sarı kanadh«sphex»,
cırcır böceğinin, üç çift ayağını harekete getiren
üç merkeze sahip olduğunu bilir, yahut da, hiç··
olmazsa, biliyormuş gibi hareket eder. Bunun
için avını ilkönce boyiıu altından, sonra sırtın.;
dan ve nihayet karnının başladığı yerden sokar [2].
«Ammophile» denilen bir nevi böcek de avı olan
tırtılın dokuz sinir merkezine sırtısıra dokuz
iğne batırır ve nihayet başından yakalar, öldür- .
m ez, sadece kötürümleştirecek kadar çiğner [3].
Buradaki içgÜdüİıün genel esası «öldürmeden
kötürümleştirmek zorunluğu>> dur; içgü dünün çe~
şitleri de avianılan böceklerin vücut yapılarına
bağlıdır; çünkü ameliyatın daima mükemmel

[1] Fabre, Souvcnirs entomologiques, 3 üncü seri,


Paris. 1890 S. 1-69.
[2] Fabre, Sorıvenirs entomologiques, 1 seri, 3 üncü
basım. Paris, 1894, S. 94 ve aşağ'ısı.
[3] Fabre, Norıvearıx sorı'(!enirs entomologiques, PaM
ris, 1882, S. 14 ve aşakısı.
(
İÇGÜDÜNÜN MAHİYETt 221

olarak yapılması H\zımdır. Vakaa bu son yıllarda


ammophile'in, tırtılları kötürümleştirecek yerde
bazan öldürdüğü, bazan da ancak kötürümlüğe · ı

uğrattığı gösterilmiştir [ı]. Fakat zeka gibi iç-


güdü de yanılabilir ve onun gibi ferdi sapışlar
gösterebilir; bundan «sphex» in bütün içgüdüsü-
nün, iddia olundu ğu_, gibi, hep şuurlu araştırma­
larla kazanılmış bir meleke olduğu neticesi çık­
maZ. Farz edelim ki bu hayvan nev' i, avlıyacağı
böcekleri öldürmeyip sadece kötürümleştirmek
için netelerini sokmak ve başlarını nasıl çiğne-
. rnek ıazım geldiğini uzun zamanlar araştıra araş­
tıra öğrenmeye muvaffak olmuş bulunsun, fakat
bu derece ölçülü ve usta bir bilginin verasetle
muntazaman ve azar azar geçmiş olmasını nasıl
farz edebiliriz? Eğer bugünkü deneylerimiz ara-
sında bu tarzda söz götürmez -tek bir veraset
örneği varsa kazanılmış alışkanlık veya karakter-
lerin verasetine kimse itiraz etmez. Halbuki ka-
zanılmış alışkanlıkların verasetle geçtikleri farz
edilse bile ei{sik ve intizamsız bir tarzda olduk-
ları görülmektedir.

Buradaki bütün güçlük bu sert kanadlı bö-


ceklerin bilgilerini zekanın tabirleriyle ifade
etmek istememizden geliyor. O halde ki böcekle-
rin bilgilerini de, bütün zeka bilgilerinde olduğu
gibi, bOcekleri dışarıdan tanıyan ve bunlara karşı
özel, ve hayati hiçbir ilgisi olmıyan bir. böcek
iliminin bilgisine döndürüyOruz. Sanki böcek-
[1] Peckham, Wasps, solitary and social, West..
n:ıinster, 1905. S. 28 ve aşağısı.
YARATIC I TEKAMüL

ler de avladıkları böceklerin sinir merkez-


lerini böcek alimleri gibi öğrenmiş, hiç olmaz-
sa batırdıkları iğneler sonucunda hasıl olan
durumlaİ'a bakarak bunları pratik bir sur~tte
kazanmışlardır. Fakat böyle düşünmeyip de
böceklerle, av ları arasında, söz yerindeyse, bunla-
rın yaralanabilir olduklarını ?ğreten bir sempati
(kelimenin iştikak rnana~iyle) farz olu~ursa iş
değişir. Çünkü sempatinin artık dıştan gelecek
bir _idrake ihtiyacı kalmaz, böceklerle· a"\<larının
karşılaşmaları sonucunda doğan iki faaliyet ola-
bilir; daha doğrusu sempati onlar arasındaki
münasebeti somut olarak ifade eder. İlrni bir
teori ise bu tarzda elbette düŞü~ernez. Organik:
leşmeden evvel fiili, idrak ve bilgiden önce sern-
patiyi koyamaz, koymaması da lazımdır. Yalnız
bir daha söyliyelim, bu meselede ya felsefenin
anlıyacağı bir şey yoktur, yahut da ilmin rol ii·
bittiği yerde felsefenin rolü· başlıyacaktır.
lçgüdü, ilmin anladı ğı gibi, ister «bileşik bir
refleks», veya şuurla kazanılmış Ve maki.neleşmiş
bir alışkanlık, ister ıstıfa ile kazanılmış ve vera-
setle kökleşmiş faydalı küçük tesadüfierin bir
toplamı gibi görülsün, bunların hepsinde iç.gü-
düyü de zekiımız gibi şuurlu hareketlere, yahut
parça parça kurulmuş mekanizmalara döndürmek
iddiası vardır. İlmin burada ödevini yaptığını
·teslim ediyorum. Konunun hakiki bir analizi
olmayınca ilim onu ister istemez zek3. tabirle-
rine çevirecek, bize de ancak bu çevirmeyi veı:e­
cektir. Fakat nasıl söylemiyeyim ki meseleye
TABIAT VE !ÇGÜDÜ 2Z9

başka bir açıdan bakmaya felsefeyi davet eden


ilmin kendisi olmuştur. Eğer biyolojimiz hl\1~
Aristo'da olduğu gibi kalsaydı, canlı hayvanlar se- ·
risi tek bir yol üzeri,nde iledemiş buliinsalardı,
hayatın da tamamİyle zekaya doğru tekamül ettiği
ve ona varmak için duyarlık ve içgüdüden geç-
tiği gösteri!seydi, insandan önce beliren ve ne~
ticede daha aşağı olan hayat belirtilerine dön-
mekte ve hepsini oldukları gibi zekii kadroları
içinde s~ymakta haklı olurduk. Lakin biyolo·
jinin en açık verimlerinden biri, tek~mülün
biribirlerinden uzaklaşan yollar üzerinde oJ.:.
duğunu g~stermek olmuştur. B~na göre zek§.
ve içgüdü, saf denilecek şekilleri ile ancak
bu iki başlıca yolun sonlarında görülmüştür.·
Böyle olunca içgüdüyü zeka unsurlarına döndür-
meye ve zeka tilbirierine çevİrıneye hakkımız oJaa
bilir mi? Hayatın tekamülünde sadece zekayı
görmek ve tekamülün yalnız zekaya doğru gitti-
ğini düşünmek Aristo~nun tabiat teorisine dönmek
olmaz mı? Nasıl oluyor da bu görülmüyor?
Vakaa içgürlüniin önünde, derinliğine varılamaz
bir sır karŞısında kalındığı gibi, hayrette kal-
maktansa Aristo'ya dönmek elbet daha iyidir.
Yalnız içgüdü, zeka alanında olmamakla beraber
ruhun sınırları dışında değildir. Nitekim içgü-
düyle hareket eden bir böceğin şuurunda geçmesi
icabeden duyguyu düşüncesiz bütün duyguları­
mızda, sempati ve antipatilerimizde çok daha
müphem ve aynı zamanda çok daha şuurlu ola-
rak kendi nefsimizde duyuyoruz. Kaynağında
230 YARATlCI TEKAMOL

Iç içe olan içgüdü ile zekayı sonuna kadar geliş· ·


tirrnek ~çin birbirleriiıden ayırarak uzaklaştıran
tekamül olmuştur. Daha açık söyliyelim: zeka, her
şeyden önce mekanın bir noktasını diğer bir nok~
tasına, bir şeyi diğer bir şeye n'ispet eder; her
şeyi anlamak da ister, fakat her şeyin dışıada
kaldığı için derin sebebi değil, ancak kalbur
üstü kalan serpintileri görü~. Bir tırtılın sinir
sistemini olduran kuvvet ne olursa olsun biz
buna gözlerimiz ve zek3ıİıızla erişemiyor; sınır·
ler ve sinir m.erkezlerinin sadece dış büyümele-
rını görüyoruz. Böylece onların dıştan olan
bütün sonuçlarına eriştiğimiz de muhakkaktır.
Halbuki Sphex bu dış sonuçlardan ancak ilgi-
lendiklerini biliyor, ve hiç olmazsa bilgi sü·
rednden büsbütün başka bir tarzda ve içten seziş
denebilecek bir sezgi (tasarlanmış bir sezgi
olmaktan ziyade yaşanmış bir sezgi) · ile içten
biliyor.
' İçgüdü hakkında mevcut olan ilmi teorilerin
içgüdü'yü «şuursuzlaşmış bir zekli» ya veya saf
bir rnekanizmaya döndürmek hususundaki tered·
dütleri dikkat edilecek bir vakıadır (ı}. Dikkat
edilirse görülür ki bu iki açıklama sisteminden her
biri diğerini tenkirlde muzafferdir; birinci teori,
içgüdünün saf bir refleksten ibaret olmadığını

[1} Yeni çalışmalar arasında bilhassa bakın: Bethe,


Dürfen W;r den Ameisen und Bienen psgchische Qaa-
liti:iten zpschreiben? ( Arch, f. d. ges Physiologio, 1895),
ve Forel, Un aperçu de phgsiologie comparee (Annee
psychologique, 1895 ).
1.
T ABlAT VE !ÇGÜDÜ 231 '

söylediği zaman ne kadar haklı ise, ikinci teori


de zekidaq. ve hattil şuursuzlaşnuş bir zekilclan
başka' bir şey olduğunu söylediği zaman o ka-
dar haklıdır. Bir cihetten aynı derecede kabul
olunabilen ve fakat diğer cihetlerden konularına
aynı derecede yatmıYan bu teoriler birer sembo-
lizmden başka ne olabilirler? O halde meselenin
metafizik ve somut bir _açıklanması artık ze}<:a
yönünde değil, sempati yönünde aranmak ge- ı
ı
rekir.
i
İçgüdü, · sempatidir. Eğer bu sempati, konu- ,,ı
sunu darlıktan kurtararak genişletebilse ve ken-
. di üzerine katlanarak düşünebilseydi, gelişmiş
ve kendine sahip olmuş zekanın maddeye
nüfuz etmesi gibi, o da hayata nüfuz edecekti.
Halbuki zeka, cansız maddeye, içgüdü hayata dön-
müş olmak gibi biribirierine zıt iki yöne koyul-
-muşJar: buna göre zek3., kendi eseri olan ilim va-
sıtasiyle fi~ik arneliyelerin sırrını gitgide daha mü-
kemmel bir surette keşfe bakacak; hayattan vere-
bildiği ise onun ancak hareketsiz tilbirleri e olan bir
tercümesinden ibaret kalacaktır. Zaten bundan
fazlasını vermek iddiasında da değildir. Ha-
yatın ıçme girecek yerde kendine çekerek
sadece etrafında döner, hep dıştan . olmak 'üze-
re, elinden g~ldiği kadar görüşler alınağa bakar.
·Fakat sezgi (intuition) ye bizi hayatın içine
götürecek, yani hasbileşmiş, şuurlaşmış, konu-
sunu· düşünebilecek ve sınırsızca genişletebilecek
bir hale gelen bir içgüdü olabilecektir.
232 YARATICI TEKAMÜL

Bu cinsten bir ceht imkiinsıZ değildir, çü~·


kü normal idrakimiz yanında görülen estetik
idrak böyle bir- cehdin insanda mevcut olduğunu
gösteriyor. Gözümüz canlı varlığın karakter-
lerini organikleşmiş bir halde değil, birbirleri
üzerine katılmış bir halde goruyor; hayatın
olguları arasından geçen ve bunları birbirlerine
bağlıyarak mftnalandıran basit hareket, yani
hayat hamlesi gözlerimizden kaçıyor. Halbuki
mekiının araya soktuğu havaleyi kaldırarak ko·
nusunun içine, bir nevi sen;ıpati ile girmesını
bilen sanat adamı işte bu. hamleyi yakalamak
istiyor. Vakaa estetik sezgi de dıştan gelen
idrak gibi ancak ferdi olgulara erişir. Şu kadar var
ki sanatın tuttuğu yönde giderek bütün hayatı
kendine konu yapacak ve bu konuyu, fizik alemi-
nin bütün madde ilemini kendine konu yapma-
sı gibi, dıştan gelen bir idrak ile elde edilen ferdi
vakıaları genel kanunlara kadar çıkartacak bir
araştırma-tasadanamaz bir şey değildir. Yalnız bu
tarzda bir felsefe ilmin kendi konusundan elde
ettiği bilgilerle kıyas edilebilecek bir bilgiyi her
halde kazanarnıyacak Çünkü tasarladığımız bu iç-
güdü genişleyip saf bir sezgi haline gelse bile zekfı·
mızın aydınlık nüve ( noyau) si onun etrafında
yine kalacak, içgüdü bumin etrafında ancak
müphem bir bulutçuk ( nebulosite) teşkil ede-
cektir. Fakat hayat hakkında asıl bilgi denebile-
cek bir bilginin zekiıda bulunmaması dolayısiyle
sezgi, zekinın bu husustaki eksikliklerini ve bun-
ları tamamlıyacak vasıtaları olsun yakalatab,ilecek-
HAYAT VE ŞUUR 233

tir. Vakaa zihin kadrolarının hayata tatbik edi-


lemiyeceğ~ni göstermek için bir yandan zekinın
mekanizmasını kullanacaksa da diğer yandan,
zihni kadroların yerine konulm:ısı gereken şe­
yin, hiç olmazsa müphem bir duygusunu kendi
çalışması sayesinde bu sezgi, telkin edecek;
böylece hayatın ne birçok, ne de_ bir tek zihin
kategorisine tamaqıiyle giremiyeceğini, ve bundan
başka ne mekanik kozalitenin, ne de finalitenin
hayat sürecine yetecek kadar tercüman olmıya~ il
cağını zekaya tanıtabilecek; bundan sonra da
1;.
bizimle geri kalan canlılar arasında kuracağı
sempati münasebetleriyle genişliyecek · şuur sa-
1!1
yesinde bizi hayatın kendi alanı olan karşıliklı
huliHe, sürekli ve sonsuz yaratmaya götürecek. 1

Böylelikle zekiiyı geçecekse de onu bu noktaya 1


•.

çıkartacak hamle yine zekadan gelecektir. Zeka i:


olmasa sezgi, içgüdü şeklinde ve kendisini pra-
tik olarak ilgilendiren şeylere bağlı ve hareket- /!
ler halinde haricileşmiş bir halde kalacaktır. :1
Bilgi teorisinin zekfi ve sezgi melekelerini l1
l
nasıl düşünmesi lazım geldiğini ve bunların bi-
ribirlerinden aydın bir surette yetecek kadar ay-
rılmış olmarnası yüzünden birtakım fikir hayalet-
leriyle bunların sürüklediği içinden çıkılmaz me-
selelere nasıl düşüldüğünü az ilerde gösterrneğe
çalışacak, ve göreceğiz ki bu açıdan bakılan
bilgi meselesi bir metafizik meselesidir, ve her
ikisi de tecrübeden çıkmaktadır. Zeka eğer ha-
kikaten maddeye, sezgi de hayata tahsis edilmiş
ise konularının özü alınmak için bir yan-
234 Y ARATICI TEKAMÜL

dan biribirlerinden istifade etmeleri lazım gele.


cek, ve binnetice metafizik ~e bilgi teorisine
bağlı kalacaktır. Fakat bir yandan da şuur haki·
ka ten sezgi ve zekiya bölünmüş- ise bu hal onun-
hem maddeye tatbik olunması, hem de hayatın
akışını takibetmesi zorunluğundan ilerigelmiş
olacaktır. Şuurun böylece çifteleşmesi realitenin
iki. şekilde· olmasından gelecek, bilgi teorisi de
yine m~tafiziğe asılı kalmaya mecbur_ olacaktır._
Hakikaten de bu iki araştırmadan her biri
diğerine götürür; öyle ki .adeta bir daire
yapa~, ve bu dairenin merkezi ancak tekimülün
ampirik bir incelenmesi olabilir. Nitekim şu­
urun madde arkasından koştuğuna, kendini mad-
dede kaybedip tekrar maddede bulduğuna, par·
çalanıp yeniden toplandığına bakınakladır ki bu
iki tilbirin zıtlığı ve belki de müşterek kaynak·
ları hakkında bir fikir edinilebilir. Fakat bir·
yandan da bu iki unsurun zıtlığına ve kaynak-
larının birliğine dayanarak teldlmülün minası
daha iyi aydınlanmış olacağı şüphesizdir.
Üçüncü bölümün · konüsu işte bu olacaktır.
Yalnız buraya kadar gözden geçirdiğimiz olgu·
lar bile hayatı, ya şuura veya ona benziyen bir
şeye bağlaınak fikrin( telkin etmektedir.
Yukarda demiştik ki şuur, bütün hayvanlar
ileminde canlı varlığ.ıiı seçme kabiliyetiyle mütew
nasip oluyor. Seçme kabiliyeti, fiili kuşatan kuvve
halindeki fiiller (fes tJirtualites) bölgesini aydın·
latır, olan şey ile olabilecek şeyler arasındaki
açıklığı ölçer. Seçme ka]>i!iyetine dışardan bakı·
HAYAT VE ŞUUR 235

lırsa fiilin sadece bir yardımcısı, ve onun yaktığı


bir ışık, h~kiki fiilin mümkün fiiliere sürtülmeM
sinden çıkan geçici bir kıvılcım gibi görülebilir.
Yalnız şuur bir netice olmayıp bir seb<p olsaydı
yine aynı şey olacaktı. Hatta şuurun en ilkel
hayvanlarda bile bükmen (en dr oit) geniş bir
yer tuttuğu, fakat fiilen (en fait) adeta bir
mengene arasında sıluşmış olduğu farz olunabilir.
O halde ki sinir .merkezinin her geÜşimi orga-
nizmaya daha çok fiiller arasında seçebilmek gü-
cünü vermekle realiteyi kucaklıyabilecek bilkuvve
fiilieri davet Ctmiş ve sonunda mengeneyi gev-
şeterek şuurun daha ·serbestçe geçmesine meydan
vermiştir. Yalnız şuur, bu 'ikinci hipotezde de, bi-
rinci hipotezde olduğu gibi, fiilin pekfiH! bir aleti ·
olacaktı; bununla beraber fiil, şuurun bir aleti dir,
demek daha doğru olur .. Çünkü fiilin fiil ile
zincirlenmesi ve fiilin fiili sürüklemesi hapsedil-
miş şuur için serbest kalma imkfinının tek vası­
tasıdır. O halde bu iki hi potezden birini nasıl
seçmeli? Bir.inci hip o tez doğru ise Şuur her an-
da beynin hallerine tekabül edecek, yani şuur
halleri beynin hareketlerine tamamiyle karşılık
olacak, sonunda psikolojik hallerle beyin halleri
arasında kesin bir başbaşa giderlik (le paral!elisme)
olması icabedecektir. !kinci hipoteze doğru ise, .
beyin ile ,şuur arasında her ne kadar karşılıklı
bir bağlılık ve dayanışma bulunacaksa da tam
manasiyle başbaşa. giderlik olmıyacak; çünkü
beyin ne kadar karmaşıklaşırsa organizmanın· se-
çebileceği fiiller o nispette artacak, sonunda şuur, .
ı

236 YAR.ATICI TEKAMOL

kendisiyle birlikte vakı olan beyin hallerini aş-­


mağa mecbur olacaktır. Eğer köpeklerle insanla·
rın idrakleri aynı olsaydı gördükleri aynı man·
zara bunların beyinlerini ihtimal ki aynı tarzda
değiştirecekti; fakat insanıa·rın ş"uurlarıadaki hil-
tıralar, köpeklerin şuurlarındaki hiltıralardan büs-
bütün başka türlü olmak iiizım gelir. Çünkü kö·
peğin şuurundaki biltıralar idrake esirdirler;
köpek, aynı manzaraya şahit olmadan bu manza-
ranın hıitıraSını şuurunda istediği vakit uyandıra­
maz. Köpekte hatıraların uyanması ancak tanıma
suretiyle belirir. Bu itibarla köpeğin biitıraları
düşünülebilir hıitıralar olmaktan ziyade tanınır
hatıralarıdır. Kendi kendine uyanınıyan bu
batıralara ancak tazelenmiş idrakler diyebi-
liriz. İnsan ise bilakis hatıralarını istediği gibi
ve dilediği zamanda uyandırabilir, bunun için
eski bir idrakin tazelenmesini beklerneye meCbur
değildir, geçmiş hayatını tanımakla da kalmı­
yarak onu istediği gibi tasadar ve hatta hayal
kurar. Bu hiitıraların beyinde yaptığı değişiklik­
ler ise her iki tarafta aynıdır; aradaki psikolojik
farkın sebebi iki beyin mekanizması arasındaki
şu veya bu teferruat farkında değil, toptan alı·
nan iki beyin arasındaki farkta olabilir. Köpek
beyninden daha karmaşık olan insan beyni daha
çok mekanizmaları birbirlerine çatıştırmış oldu.
ğundan şuur için bunların baskısından kurtula-
rak istikHile erişmesi mümkündür. Olguların
hakikaten de bu tarzda olduğunu, bu hipotez·
lerden birini seçmek icabederse ikincisini almak
1

HAYAT VE ŞUUR 237


1 1
ı
Hlzım geldiğini bundan önceki bir eserimizde
ispat etmeğe ç~lı§mış, ve bunun için de şuur i 1
l,,1
olaylariyle beyin olayladaının münasebetlerini 11
1

i
en iyi belli eden normal ve marazi tanıma vakı·
alarından bilhassa afazi (aphasie) leri incelemiş­
,,,ıi

dk [1}. İstenirse bu noktayı muhakeme ile de ı'ı: ı


ı
keşfetmek mümkündür. Nitekim beyin halleriyle
şuur halleri arasında tam bir muadillik olduğu­ ,_il!.''
nu iddia edeıi. hipotezin çelişik bir konut (pos- '!'
tu/at) a, birbirleriyle uzlaşamaz iki sembolizmin ıil
,, '
kaypaklıklarına dayandığını muhakeme (raiso>ı-

>ıement) ile de göstermiştik [2}. ·
Bu cihetten bakılınca hayatın tekiimülü he. !/
nüz hakiki bir fikir halinde ifade edilememekle ,i'
ı,

beraber daha açık bir mana alır ki o halde bütün ı


tekamül maddeden sanki geniş bir şuur akışı geç-
miş gibi vakı olmakta ve yine bütün tekamül, şu­ i'
urda görüldüğü gibi, biribirierine hulul eden bir
kuvveler (virtualite) çokluğu ile yüklü bulunmak-
1 i:
tadır. Yine bu tekamülüdür ki maddeyi orga-

ı
nikleşrneğe sürüklemiş, fakat bu yüzden de
hareketi hem son derece ağırlaşmış, hem de o
nispette parçalanmaya uğramıştır. Kanadianmak
il
için kozasında hapsolan ipek böceği gibi şuur
da bir yandan hakikaten uyuşmak zorunda ka- 'lı
lırken diğer yandan taşıdığı temayüllerin çoklu- ,1

ğu tasavvurlar halinde şuurlaşmaktaıı ziyade !i


hareketler halinde haricileşerek biribirlerinden
[1] Matiere et Mimoire, bölüm II ve III.
[2] Le paralogisme psycho - physiologiqae ( Revae
de mitaphysique, novembre 1904),
238 YARATICI TEKAMÜL

uzaklaşan canlı varlık serilerine dağılmıştır. Te·


k~mülün bu gic:lişinde birtakım caı:ıJılar gittikçe
derialeşen uykulara dalmış,diğer birtakım canlı­
lar da gittikçe daba çok uyanmışlar, hatta önce-
kilerin uyuşuklukları bun_ların uyanrr.ialarına
yara-
mışta.-Yalnız uyanma, muhtelif iki tarzda olabilir-
di. Hakikaten de hayat, yani maddenin içinden ge.
çen şuur, dikkatini ya kendi hareketine veya içinden
geçtiği maddeye dikmiş, böylece hein sezgi, hem
zek& yönüne çeyrilmiştir. Sezgi, ilk bakışta, ze-
kfiya çok müreecalı görünür, çünkü hayat ve
şuur burad.i kendi evlerindedir. Fakat canlı
varlıkların tek3.mül manzaraları hayat ve şuurl!-n
çok uzaklara. gidemediğini gösteriyor. Şuur, ilk za.
manlar sezgi cihetinden kendi, ,zarfiyle o derece
sıkıştırılmıştı ki onu içgüdü halinde daraltmağa,
yani hayattan ancak kendisini ilgilendiren pek
küçük bir kısmı kavramaya mecbur kalmıştı.
Hatta bunu bile gölgede, hemen hiç görmeden
sadece dokunınayla yapmıştı. Ufkun bu cihetten
birdenbire kapanması üzerine şuur,· aksine, zeki-
laşmak, yani önce madde üzerine katl~nmakla
kendi evinden çıkmış gibi görünür; fakat böyle-
likle. dış Şeylere intıbak ederek bunlar arasında
dolanmaya, önüne dikilen engelleri _kaldırmağa,
alanını alabildiğine genişletrneğe muvaffak olmuş·
tur. Bir defa serbest kaldıktan sonra artık kendi
içine de katlamibildiği gibi burada hilıi uyumak-
ta olan kuvveler (virtualites) ini de uyandırabilir.
Şuur işte bu bakımdan yalnız tekamülü ha·
rekete getire!' bir prensip gibi görünmekle kal-
HAYAT VE ŞUUR 239

maz; şuurlu varlıklar arasında insanın iıntiyazlı


bir yer aldığını da gösterir. Hayvanlarla insan~
lar arasındaki fark da ~artık bir derece farkı
olmaz, bir mahiyet farkı olur. Önümüzdeki bÖ-
lümde bu neticenin çıkmasını bekliyerek şimdi­
lik yukardaki analizlerimizin bu farkı nasıl telkin
ettiklerini gösterelim.
Yukarda, icat olunmuş bir şeyin sonuçlariyle
ica.dın kendisi_ arasında görülen büyük nispetsiz-
liğin dikkate değer bir olgu olduğunu söylemiş­
tik. Maddeye göre ~yuğrulmuş ve ilkönce yapma
i'
ı

aletler vücuda getirrneğe bakmış olan zeka bu 1


'
aletleri acaba sadece yapmış olmak için mi ya-
pıyor, yoksa elinde olmıyarak ve hatta haberi
olmadan başka bir şey mi takibediyordu?
Ya?ma bir şey vücuda getirmek, maddeyi şekil­
lendirmek, eğip bükmek, ve nihayet istenil-
diği gibi biikim olunacak bir alete kalbetmek
demektir. İnsanlığın İstifadesi de icat oludan
şeyin maddi neticesinden ziyade bununla- sağlana­
cak olan hakimiyettedir. Eğer bu icadardan doğ­
rudan doğruya faydalanıyor - ki bum; zeki
bir hayvan da yapabilir-- ve hatta icatçılar da .
1'
ancak kendi istifadelerini düşüni.lyor olsalar· bile ıı
icadarın her tarafta uyandırabileceği yeni fikirler-
le yeni duygulara nispetle bu istifadeler çok
ehemmiyetsiz kalır;- ö haldt: ki icadarın asıl so-
nucu sanki bizi kenC:imiziı:i üstüne yükseltmek
ve böylece ufkuinuzu genişlet(llektir. Burada ne-
tic~_j!e sebep arasındaki büyük nispetsizliğe bakar- 1

:;ak bu sebebi ,k(!ndi-ıı.eticesinin doğurucusu gibi


\ 1

r.
240 YARATICI TEKAMÜL
ı
saymak güç olur. Vakaa bu sebep o neticeye
yonunu göstererek onu boşa/tıyor. Nihayet her
i
şey zekanın maddeye el atmasının başlıca amacı
maddenin engel olduğu hayat ham!esine sanki
yol açmak ve bu .hamlenin yolunda devam et-
mesini sağlamaktır gibi görünüyor.
İnsan beyni ile hayvan beyni karşılaştırıldığı
zaman da aynı "intıba alınır. Bunların arasındaki
fark, ilkönce bir hacım ve karn;ıaşıkhk Hik! _
gibi görünür. Fakat işleyiş ve verimlerine bakı­
lırsa arada bambaşka bir fark olmak icabeder.
Hayvan beyninin kurabildiği mekanizma, yani
iradesiyle kazandığı alışkanlıklar bu mekanizma-
larda toplanmış alışkanlıkların hareketlerini tek-
rarlamaktan başka bir sonuç vermez. insanda
ise hareki alışkanlıklar hayvanların alışkanlıkla­
riyle kıyas edilmiyecek ikinci bir sonuç verebi-
lir; o bal de ki diğer hareki alışkanlıkları hüküm-
den düşü_rerek otoınatizme hakim olmak suretiyle
şuuru serbest bırakabilir. Dil merkezlerinin in-
san beyninde - tuttuğu yerin ne kadar geniş ol-
duğunu biliyoruz. Kelimelere tekabül eden be-
yin mt:kanizroalarının diğer mekanizmalarla, veya
birbirleriyle çatışmak gibi bir özellikleri vardır.
İşe gömülmüş ve işe sürüklenmiş · olan şuur an-
cak bu çatışmalar esnasında kendine sahip olarak
serbestleş ir [ı}.

[1] Yukarda adı geçen geolog N. S. Shaler'in pek


güzel dediği gibi «ins?.na vardığımız zaman rul~un bede-
ne olan eski bağlılığının kalkmış· oldukunu buluyor 5!hi-
yiz, ayn) zamanda zihni kısıttilar da fevkaliide- bir sü..
HAYAT VE ŞUUR 241

O halde hayvan. beyni ile insan beyni ara·


sındaki fark, sathi bir incelemenin sandığından
çok daha derin olmak Hizımdır. Bu fark, dik· ',ı
kati tamamiyle esir eden bir makine ile dikkati ı
i ı
serbest bırakalıilen bir makine arasındaki fark gi· ı
bidir. Newcoınen'in tasarladığı ilk buhar makine·
si, bir taraftan buharı silindire gönderen, bir ta-
raftan da yoğunlaşan soğuk suları dışarıya ata·
cak muslukları idare etmeğe bakan iki kimsenin
munhasıran bunlarla uğraşmasını icabettiriyordu.
Bu işte kullanılan ve canına tak eden bir ço-
cuk günün birinde maslukların maniveHUar!nı
makinenin nazımına kordonlarla bağlamağı ak-
lettikten sonra buhar makinesi o günden ~eri
muslulılarını kendi kendine ~çıp kapıyan, yalnız
başına işiiyen bir makine olmuştur. Şimdi bu
ik~nci makinenin yapısı ile .birincinin yapısın1
'/,il
ı'i~
karşılaştıracak bugünkü bir ınüşahit önce mus~
lukları gözetmekle uğraşan iki çocuğu düşüO:- )
mezse bu iki makine arasında yalnız -\ıir -k:arma--
şıklık farkı görecektir. Sadece maki~;J.P..:i.e bakı­
ı'.ıl
, ll
lırsa görülebilecek olıin da hakikıvten budur.
1 ili
Fakat bir de çocuklara bir .göz atılu:sa bunlar·
ı ıl
dan birinin bütün dikkatini musluk:ia~a dikmi~
olduğu, diğerinin istediği gibi e_ğJ~ıiınekte serbest
kalmış olduğu ·görülür; bu iki ;makine arasındaki
derin fark da asıl buradadır;'. Birinci makine
ll
1
dikkati esir eden, ikiO:cisi ona ~er beslik veren bir
,1
rat le gelişmiş bulunuyor, fakat bedbnin yapısı aslında ne ı'
ise yine öyle kalmıştır. (Shaler,. The interpretation i'
of nature, Bostan, 1899, S. 187).
16
1
1'
242 YARATICI TEKAMüL

makinedir. Hayvan beyni ile insan beyni arasın­


daki fark da bu cinsten bir farktır.
Kısası şu ki, finalite tilbirleri ile ifade edil-
, rnek istenilirse, şuur, kö!Clikten kurtulmak için
organizmayı, birbirlerini tamamlıyan hayvan ve ne-
batlara ayırmak zorunda kaldıktan sOnra kendi-
ne içgüdü ile zeki\ _yöriünde bir· mahreç aramış:
yalnız bu malıred içgüdü Y.olunda bulmamış,
zekil yolunda da ancak hayvandan insana ani bir
sıçrayış yapmakla sağlamıştır demek Hizım gelir. O
suretle ki, hayatın bütün organikleşme ve tekılmü­
lünün hikmeti, bu son analize göre, insanda top-
lanıyor. Yalnız bu da sadece bir söz temsilidir.
_Hakikatte bir var olma akışı, bir de ona zıt bir
akış var; hayatın bütün tek3.mülü buradan
geliyor. Şimdi bu iki akışın zıtlığını daha ya-
kından takibetmek lazımdır. Belki de bu saye-
i de onlara müşterek bir kaynak bulabileceğiz.
·, Yine bu sayede m~tafiziğin en karanlık yerlerine
·g..fec·~~iz. Yalnız tutacağımız iki yön bir yandan
zek3.da, ·Jtb·, yandan içgüdü ve sezgide meydana
çıktığından ! yolumuzu kaybetmekten korkmuyo-
ruz. Hayau{--ı tek3.mülü manzarası bize birbirlerini
gerektiren l, bir· bilgi görüşü, aynı zamanda bir
metafizik tei'K':..~-n ediyor. Bu metafizik ve bu ten-
kid bir defa meyf}ana çıktıktan sdnra, sırası gel-
dikçe, hayat~n oıa·,nca tek3.mülü üzerine herhalde
bir ışık sala~Jilecelderdir.
1

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 'i


HAYATIN MANASI, TABlATIN DÜZENİ, li
ZEKANlN ŞEKLİ lı
i
1'
Birinci bölümde cansızla canlı arasında
bir 1'
ayrılık sınırı çizmiş, aynı zamanda maddenin ~ 1 1!

cisimlere ayrılmasının duyularıınızia zek3.mıza :,1 ı


nispetle olduğunu söyledikten sonra parçalanma- i
mış bir bütün olarak göz önüne alınan madde i ı
bir <<nesne == objet>> olmaktan ziyade bir seyyale
( flux) olmalıdır demiş, bunları söylemekle de '! 1 '•
1

cansızları' canlılara yaklaştıracak yollar aramıştık~ ı ı 'i


' ', ı!.
İkinci bölümde zeka ile iÇgüdü arasında
da aynı zıtlık olduğUnu göstermiş, içgüdünün ıl
',,ı,
hayat gereklerine uyduğunu, zekanın ham mad- '' \
denin· görünen şekillerine göre kalıplaştığını
söylemiş, içgüdü ile zekanın hep bir kaynaktan
gelerek birbirlerinden burada ayrıldıklarını ilave
etmiştik, bundan sonra evrensel hayat kadar yaygın
olması gereken bu kaynağa, daha iyi bir tilbir
bulamadığımız için, Genel Suur denebileceğini
söylemiş, bunları söylemekle de zekayı kuşatan
bu Şuur'dan hareketle onunnasıl doğduğunu gös-
termek imkanı olduğunu sezdirmek istemiştik.
1
Öyleyse zekanın doğuşunu gösterirken aynı
zamanda cisimlerin doğuşunu da gösterıneyi dC-.
nemek zamanı gelmiş olacaktır, eğer zekimızın
1 ı
,.
ı ,,
. 1

244 YARATICI .TEKAMü.r..

büyük çizgileri madde üzerindeki işleme!erimizin


genel şeklini gösteriyor ve maddenin teferruatı
bu· işlernelerin icaplarına göre şekilleniyorsa, bir-
birlerine açıkça ba~lı iki teşebbüs karşısında
bulunuyoruz demektir. Bu takdirde zekalaşma
(intellectualite) ile maddileşme . (materialite)
karşılıklı uymalarla bu teferruatta teşekkül etmiş,
her ikisi de daha geniş, daha yüksek bir mev-
cudiyet şeklinden çıkmış olacaklar. Bu çıkışın
görülmesi için de onları çıktıkları yere kadar
götürmek lazım gelecektir.
İlk bakışta metafizikçilerin en
cesaretli spe·
küliisyonlarını aşıyorgibi görünen böyle bir teşeb­
büs, herhalde psikolojiden daha ileri, kozmogo-
nilerden daha ileri, gelenekçi metafizikten daha
ileri gitmeyi iddia edecektir; çünkü psikoloji
olsun, kozmogoni ve metafizik olsun. bunlflnn
hepsi, zekanın madde ve suretiyle doğuş ve olu·
şunu gösterecekleri yerde esasını bilinir saymalda
işe başlamaktadırlar. Halbuki, ilerde görüleceği
gibi, benim buradaki teşebbüsüm çok daha sadedir,
yalnız her şeyden önce bu teşebbüsümün di~er
teşebbüslerden nerelerde ayrıldığını söylemeliyim.
Psikolojiden baş!ıyarak diyece~im ki zekanın
hayvan silsilesindeki gelişme dereceleri takib~
edilmek suretiyle doğuş ve oluşu nıeydaııa çıkar­
tılıyor denirse buna inanmamak lazımdır. Çün.
kü mukayeseli psikoloji bize ancak şunu göste~
riyor: bir hayvan ne kadar zeki ise eşyadan
faydalanan aksiyonları üzerindeki düşünmeleri
o oispette artıyor ~·e böyleCe insana kadar ge~
TAK1BED1LECEK. METOT 245

liniyor. Fakat hayvanların aksiyonları


da insan
aksiyonlarının başlıca 'yollarını kendiliklerinden
kabul et'miş, onlar da madde aıeıİıinde bizim
gibi aynı genel yönler ayırmış, yalnız birbirle-
rine aynı münasebetlede bağlı şeyler üzerinde
bizim gibi tam manasiyle kavrarnlar yapaınamı§,
fakat bir kavram havası içinde hareket eder
olmuşlardır. Hem de yaptıkları işler ve aldıkla­
rı durumlarla her an pek dolu oldukları için,
bunların tesiriyle dış aleme kapılarak kendi dış·
!arına çıkmış ve dolayısiyle tasarılarını düşün­
mekten ziyade yapar olmuş,. hiç değilse in-
san zddsının şemasını daha önceden kabatas-
lak gösterrneğe başlamışlardır [ı]. !nsan zekası­
nı hayvan zekasiyle açıklamaya kalkışmak_ ise bir
insanlık embryon'unu insan çapında acİatmağa
yeltenmekten başka bir şey değildir. Bunu yap·
malda muayyen bir yönün gitgide zeidleFn
varlıklar tarafından gittikçe daha uzaklara doğ­
ru nasıl takibedilmiş olduğu gösteriliyor. Fakat
mademki yön ortaya konuyor, zeka da peşinden
biliniyormuş gibi alınıyor.
Madde için de aynı şey yapılıyor, nitekim
Spencer'in kozmogonisinde madde, peşinden bili-
niyormuş gibi alınıyor. Hatta kanunlara itaat
ettiği, eşyanın eşyaya, olguların olgulara değiş-
. mez münasebetlerle bağlı oldukları, bu münasebet
ve kanunları anhyan şuurun da böylece tabiatın
genel şeklini kabul etmek suretiyle zekii. halinde
[1] Bu.noktayı «Madde ve H:ifıza» adlı eserimizde
geliştirnıiştik. Bölüm II ve lll. Bilhassa 78 · 80 ve 169-
186 ıncu sahife(er.
246 YARA TIC! T-EKAMÜL

taayyün etmiş olduğu gösteriliyor. Fakat eşya


ve_ olgular vaz' edildikten sonra zekanın da -farz
edildiğini görrnemek kabil midir? Maddenin
esası hakkında a priori her türlü hipotez bir ta·
rafa bırakılırsa bir dsınin maddiliğinin ona do-
kunduğumuz noktada bitmediği meydandadır.
Madde, tesirini duyurdoğu her yerde mevcuttur.
Misal olarak maddenin sadece çekim kuvvetini
alalım; bu kuvvet, güneşe, yıldızlara, belki de
bütün kainata tesir ediyor. Fizik ilerledikçe de
dsimlerde tasarlanan ferdiliklerden eser kalmı­
yor, hatta ilim muhayyilesinin analizle ayırmış
olduğu zertelerin nievcut olmadıkları, cisim ve
cisimciklerin evrensel karşılıklt tesirler içinde
kaybolmağa doğru gittikleri gijrülüyor. İdrakle­
rimiz de bize eşyanın kendisinden ziyade bunlar
üzerinde yapmamız mümkün olan tesirierin tas-
virini veriyor. Nitekim eşyada bulduğumuz
şekiller bile sadece erişip değiştirebildiğimiz kı­
sımları gösteriyor. Madde üzerinde çizilmiş oldu-
ğunu gördüğümüz çizgiler, üzerlerinde gidip gel·
rneğe çağrıldığımız yollardır. Şekillerle yollar,
şuurun madde üzerine tesirleri hazırlandıkça, da-
ha kısası, zekii teşekkül ettikçe belirmişlerdir.
Başka bir planda teşekkül etmiş yumuşakçalar
veya böcek gibi hayvanların maddeyi bizim gibi
ve bizim gördüğümüz şekillerde idrak etmeleri
şüphelidir. Hatta maddeyi cisimlere. ayırmaları
bile zorunlu değildir. Çünkü içgüdülerinin gös·
terdiği şeyleri takibetmeleri ~çın mevcutları
bizim gibi şeyler halinde görrneğe ihtiyaçları
TAK.İBEDlLECEK METOT
'2'7

yoktur: sadece hassalart ayırmaları kifidir.


Zek ii ise en , basit şeklinde bile içgüdünün tersi~
ne olarak maddenin madde üzerine tesir etme~
sini gözetir. Eğer madde herhangi bir cihetten
tesir almak veya tes~re uğramak gibi bir bölün~
meye, yahut daha basit olarak aynı zamanda
bulunan ve ayrı kalabilen parçalara ayrılınağa
elverişli olursa zei~a hemen o tarafa dönüyor.
Maddeyi bölmeye uğraştıkça da birbirlerine ka-
tılan uzamlar şeklinde mekiri.da ve meldinlaşma~
ğa sarkmış bir halde görüyor. Fakat buna rağ­
me~ maddenin parçaları yine karşılıklı bir bera~
herlik ve tesir halindedirler. Böylece ruhu, zeki
halinde yahut birbirlerinden ayrı kavramlar ha~
r
linde taayyün ettiren hareket; maddeyi de bir~
birlerinden açıkça ayrı şeyler halinde parçalanmaya
{\

götürüyor, ve böylece şuur zek!ılaştığt pispette
ı '
madde de 1Jihayet nıek/inlaşıyor. Demek oluyor ki

teldımükü felsefe, aksiyonurouzun takibedeceği
yollara göre mekanda bölünerek birbirlerinden
ı
!
ayrılmış bir madde tasarladığı anda, doğuşunu
göstermiş olduğunu iddia ettiği zek,ayı da olmuş
bitmiş, bilinen bir şey gibi alıyor.
Metafizik de böyle yapıyor, yalnız düşünce­
nin kategorilerini a prim·i olarak akılla çıkarttığı
zaman bunu bem aaha ince hem de daha şuurlu
yapıyor. O halde ki özü çıkıncıya kadar sıkılan
zekanın burada boş sanılabilecek kadar ya van,
basit bir prensipe oturtulduğu görülüyor, sonra
da bu prensipten ona zihnen konmuş olan şey
çıkarılıyor. Böylelikle zekanın kendi kendisine
248 YARA TICI T·EKAMOL

olan bağlılığı gösterilerek tarifi yapılıyor, for-


mülü veriliyor, fakat doğuşu asla gösterilmiş
olmuyor. Fichte'nin bu husustaki telakkisi Spen-
cer'inkinden daha hakiki, eşyanın gerçek düze.
nine daha saygılı olmakla beraber bizi daha
ileriye götürmüş değildir. Çünkü zekayı dürül-
müş, yoğunlaşmış haliyle alıyor, sonra da dış
realiteler halinde. yayıror. Spencer ise önce dış
realitelerden hareket ediyor, sonra da bu. reali·
tel~ı.·i zeid. halinde tekrar yoğunlaştırıyor. Fakat
ikisinde de bilinir sayılmak, yahut da dürülmüş
veya yayılmış olarak , gösterilmek, doğrudan
doğruya bir görme ile olduğu gibi yakalanmış
olmak, yahut bir aynada aksediyormuş gibi ta-
b~ata aksetmiş olarak görünmek lazım geliyor.

Filozoflardan çoğunun bu noktada uzlaşma­


ları tabiatı.n birliğinitasdik etmelerinden, daha
doğrusu bu birliği soyut ve geometrik olarak
tasarlama1anndan geliyor. Bu filozoflar organik-
leşmiş ile organikleşmemiş arasında da bir ke-
sinti görmüyor, görmek de istenıiyorlar. Yalnız
bir kısmı maddeden hareket ediyor, sonra da
maddeyi kendi cinsinde karmaşıklaştırmak su-
reti}rle' canlının vücUda getirileceğini iddia edi-
yor; bir kısmı da ortaya önce hayatı koyduktan
sonra ustaca bir inişte maddeye doğru gidiyor';
fakat iki taraf da tabiatta sadece derece farkı
görüyor, şu farkla ki birinci hip o tezde karmaşıklık
derecesi, ikincisinde şiddet derecesi kabul ediliyor;
bu prensip bir kere kabul edildikten sonra da
zeka reel iılem kadar genişliyor, çünkü eşyada
TAKİBEDİLECEK' METOT 249

geometdk olara~ ne varsa insan zekası hepsini


söz gOtü~mez bir surette tamamiyle alabilecek,
gerisi," daha doğrusu bütün geri kalanlar aynı
derecede anlaşılır ve anlar olacaklardır. Hakiki sis~
temlerin çoğunda işte bu pastalat görülüyor. Yu~
karda tesadüfle yan yana gelen iki adın, Fichte
ile Spencer'in 'aralarında hiçbir temas ve müşte·rek
ölçü yokmuş gibi görünen doktrinlerini birbir~
leriyle karşılaştırırsanız buna siz de kolayca ka~
naat getireceksiniz.
O halde felsefi spekülasyonların temelinde
tabiatın bir olduğu ve zekılda tabiatı tamamiyle
kucaklamak fonksiyonu bulunduğu tarzında (bir-
birle~ine bağlı ve tamamlayıcı) iki kanaat bulunu-
yor. Bu kanaatlerde bilmek gücü de tecrübenin to-
puna şamil farz edilmiş olduğu için zekayı do-
ğurtmak ve nasıl doğduğunu anlamak meselesinin
artık sözü bile olmuyor. Ufku kılCaklıyan göz gibi
zeka da. biliniyormuş gibi alınıyor ve öylece
kullanılıyor. Yalnız varılan sonucun değerinde
ayrılıklar oluyor: bir tarafa göre zekanın bildiği,
kavradığı şey_ realiten_in kendisi, yani tam gerçek
oluyor, diğer tarafta bir hayaletten ibaret
kalıyor. Zekanın bildiği şey de ister hayalet,
ister tealite olsun, kavradığı yahut kavrarlığını
sandığı şey, kavranabilir şeylerin hepsi oluyor.

Ferdi zeka gücüne karşı felsefenin gösterdiği


aşırı güven işte bu kanaatten geliyor. İster
dogmatik yahut· kritik olsun, ister mutlağı bil-
diğini iddia ,etsin, ister bilgimizin •·elatif oldu-
ğunu söylesin her felsefe, genel olarak, tek bir
250 YARATICI T-EK.AMÜL

' oluyor, ~ynı zamanda bütünü bit


feylesofun eseri
ve toplu olarak görmekten ibaret kalıyor. Bunun
için de olduğu gibi alınmak, yahut bırakılmak
lazım geliyor.

Halbuki bizim istediğimiz felsefe tamamlanıp


olgunlaşmağa tek kabiliyeri olan daha mütevazı
bir felsefedir. Tasarladığımız insan zekası da
Efliitun'un mağara teşbihiyle gösterdiği zekii de-
ğildir. İnsan zekasının fonksiyonu artık ne ma-
ğara duvarına akseden boş gölgelerin geçişlerini
seyretmek, ne de arkaya dönerek gö~ kamaştırıcı
güneşi görmektir. Zekanın yapacağı başka şeyler
vardır. Çift süren öh·üzler· gibi biz de ağır bir
işe ko§ulmuşuzdur; kast ve oynaklarımızın zor-
lanmalarını, sürdüğümüz sahanın ağırlığını, top-
rağın katılığını duyuyor, hem çalışma~{, hem
de çalıştığını bilmek, tealite ile temasa gelmek
ve hatta realiteyi yaşamak, yapılan işlerle açılan
izleri bizi ilgilendirdikleri nispette yaşamak isti-
yoruz; insan zekasının fonksiyonu da. bunlar olu~
yor. Aynı zamanda bize çalışmak ve yaşamak
gücünü veren lfıtufkiir bir hayat seyyalesi için- 1\
ı
deyiz. İçine gömüldüğümüz bu hayat urumanından
.daima bir şey. teneffüs ediyor, 'varlığımızın, hiç 1

olmazsa onu gü~en zek3mızın hayat uromanında


bir nevi katılaşma ile teşek(<ül ettıgını duyuyo-
ruz. Felsefe de ancak bütünde yeniden kaynaş­
mak için yapılan bir çabalama olabilir. Kayna-
ğına kadar götürüldüğü takdirde zekii da kendi
olu~unu tersine olarak tekrar yaşıyacaktır. Yalnız
bu teşebbüs artık birdenbire tamamlanacak gibi
TAK.İBEDjLECEK METOT 251

değildir. . Herhalde kollektif ve tedrici olacak,


birbirlerini düzelten, birbirlerine katılan intıba­
. ların karşılıklı alınıp verilmelerinden ibaret ola-
·cak ve nihayet insanlığı genişletrneğe ve kendi
kendisini aşmağa erişen b~r insanlığa varacaktır.
Yazık ki zihnin bu metoda karşı gelen son
derecede köhne bir alışkanlığı vardır. Bu alışkanlık
bize hemen çıkınaza varan kısır düşünceler tel-
kin ederek diyor ki: zekadan daha uzaklara git-
mek iddiası boştur, bunu zekadan başka ne ile
yapacaksınız? Şuurda aydınlık olarak ne varsa
- hepsi de zeka değil midir? Siz de o nuri içindesiniz,
dış~na çıkamazsınız, isterseniz zekinın ilerlemek
kabiliyetinde olduğunu, ilerledikçe daha büyük
birçok şeyleri gitgide daha aydın görebileceğini
söyleyiniz. Fakat zekanın doğuşunu gösterdiği- 1
nizden bahsetmeyiniz, çünkü onu da zekanızia
yapacaksınız.
Evet, bu itiraz akla tabii olarak gelir. Fakat
bu türlü n;ıuhakemelerle herhangi yeni bir alış­
kanlığın kazanılması imkansızlığı da ispat olu-
nabilir. Kaldı ki muhakeme bizi daima bilinenin
çemberi içinde hapsediy~r. Bu çemberi kırmak an-
cak işe girişınelde olUr. Eğer örnrünüzde yüzen bir
adam görmedinizse yüzmeyi imkansız bulursunuz,
çünkü yüzmeyi öğrenmek "için su üzerinde rlura-
bilmekle işe başlamak ve . dolayısiyle yüzmeyi
daha önceden bilmek lazım olduğunu . söyler-
siniz. Halbuki bu muhakemelerle katı topraktan
ömrünüZ oldukça ayrılamaz, hiçbir zaman suya
giremezsiniz. Fakat böyle düşünecek yerde hiç
252 YARA TIC! TEKAMÜL

korkmadan, kendinizi sıkmarlan suya atılıt­


sanız göreceksiniz ki suyun üzerinde önce çırpı­
naçak, şöyle böyle duracak, sonra da bu
yeni muhite gitgide uymaya çabalıyarak niha-
yet yüzmeyi öğreneceksiniz. Bunun gibi zek3.dan
başka bir vasıta ile bilmeyi istemek, teorik ola-
rak, saçma görünür; fakat tehlike açıkça göze
alınırsa muhakemenin bağladığı, çözemediği
düğümü belki işe atılma çözecektir.

Kaldı ki bizim meseleye karşı olan bakışı­


mız kabul olunduğu nispette tehlikenin o kadar
büyük olmadığı görülecektir. Yukarda göster-
miştik ki zeka, kendisinden ' ço~ daha geniş bir
tealiteden ayrılmış, aralarında açık hiçbir ke-·
sinti olmamıştır; kavramlarla olan düşüncenin
etrafında onun kaynağını hatırlatan belirsiz bir
kenar olduğunu da söylemiş, bundan başka ze-
kayı, bu kenar içinde yoğunlaşma yoUyle teşek­
kül etmiş katı bir çekirdeğe benzetmiştik. Bu
sekirdek kendisini kuşatan seyyaleden tamamiyle
ayrı ve bambaşka bir şey değildir. Çünkü her
ikisi de aynı cevherden olmasalardı birbirleriyle
kaynaşamazlardı. Yüzrnek için suya ilk defa atı­
lan adam sadece katı topr.ağın mukavemetini bi-
lir. Eğer atıldığı yeni muhitin yumuşaklığına gö-
/ re çırpınamazsa boğulacaktır. Boğulmaktan kur-
tulmak için yeni muhitte karşılaşacağı suyun ka-
tılığına uymaktan başka çare yoktur. Ondaki yu-
muşaklığa da ancak bu şartla uyulabilir. Alışılmış
bir muhitten çıkarak yeni bir muhite atılmaya karar
verecek düşüncemiz için de aynı şey söylenebilir.
TAKiBEDİLECEK METOT 253

O halde düşüncenin de aynı şeyi yapma-


sı, alıştığı muhitten çıkması lazımdır. Çühkü
kendi iktidarları içinde düşünmekten koparnıyan
bir akıl bu iktidarlan asla genişletemez. Halbu-
ki genişleme bir kere olduktan sonra artık akla
aykırı görünme de kalmaz. Nitekim yürüme
tarzını istediğiniz kadar değiştiriniz, ne yapsanı~
bu değişikliklerden bir yüzme kuralı çıkara.:
mazsınız. Fakat suya a.tılıp da yüzmeyi öğ­
rendikten sonra yüzme hareketlerinin yürüm~ ha-
reketlerine bağlı olduklarını anlıyacak, hem de yü-
rüme hareketlerinin yüzme hareketlerinde devam
ettiklerini göreceksiniz; fakat yüzme hareketleri
hiçbir zaman yürüme hareketleriyle başarılacak gi-
bi olmıyacaktır. Zekanın mekanizması hakkında
da is~ediğiniz kadar akıllıca düşününüz, bu meka-
nizma yı_ asla aşamıyacaksınız. Vakaa daha kar- il:
ı'
maşık düşüncelere gidebilirsiniz, fakat ne daha 1
yükseklere çıkabilir, hatta ne de sadece farklı bir
düşüa~eye, sahibolabilirsiniz. Bunlara sahibol-
mak için zekayı bir irade gücü ile evinden oy-
natacak kadar zqrlamak )azımdır.
Öyleyse zekayı kaynaklarına kadar götürerek
nasıl doğduğunu görmeyi denemenin çıkmaz dü-
şüncelere götürecek gibi görünmesi ancak görü-
nü.ştedir. Öyle sanıyoruz ki çıkmaz düşüncelere
sürükleornek benim tasarladığım felsefede değil,
bütün öteki. tarzda yapılan felsefelerde vardır.
Saf zihinciliğin bilgi teorisiyle ilmin bilinen şey­
ler üzei:inde yaptığı teori arasında, daha doğ­
rUsu metafizik ile ilim arasında kurduğu müna-
254 YARATICI TEK.AMüL

sebetin felsefece kabul edilemiyeceğini ve edil-


memesi gerektiğini ispat edeceğimiz zaman bir-
kaç kelime ile ,işte bunu gösterrneğe çalışacağız.

Vakaa ilk bakışta olgular hakkındaki bütün


düşünceleri pozitif ilme bırakmak ihtiyatlı bir
hareket gibi görünür. Bu takdirde fizik ile kim-
ya ham madde ile uğraşacak, biyoloji ile psiko-
loji hayatm belirtilerini inceliyecek, felsefenin
ödevi de bu suretle açıkça sınırlanmış olacak.
Feylesof da aitık olgu ve kanunları &limlerin
elinden aldıktan sonra daha derin sebepleri bul-
mak için uğraşırken bunları ister aşmaya çaba·
lasın, ister daha ileriye gitmenin imkansızlığına
inanarak bunu ilmi bilginin analizi vasıtasiyle
· ispat etmeğe çalışsın, her iki halde de . ilimden
aldığı olgu ve münasebetler hakkında, bozula-
maz kararlar verilmiş d3.valara karşı duyulması
gereken saygıyı ,gösterecektir. Şayet bu bil-
gi, bilgi meselesi~in bir tenkidini gerektirirse
ona bir de metafiziğini katacak, fakat bilginin
kendisine gelince onu kendi m~hiyetinde bilme·
yi felsefenin değil; ilmin işi sayacaktır.
Yalnız bu sözde iş
bölümünün her şeyi bu-
landırıp karıştırmaktan başka bir şey yapmadığı­
nı görmemek kabil değildir. Çünkü feylesofun
kendine ayıracağ; metafizik yahut tenkid burada
pozitif ilimden tamamiyle yapılmış olarak alına­
cak, ilimin yaptığı analizlerde ise bunlar zaten
bulunacak, mesuliyet de esasen iUime bırakılmış
olacak. Olgu meselelerine ise daha başta karış-
İLlM VE FELSEFE 255

mak iste:mediği için prensip meselelerinde de


ı
ilmin realite karşısındaki durumunun vücuda i
·getirdiği şuursuz ve binnetice kivamsız bir
ı:
metafizik ·ve tenkirli sadete daha açık terim·
Jerle formüllendirmiş olmak derekesine düşecek­
tir. Vakaa tabiattaki şeylerle beşeri şeyler ara-
sında görünürde bir benzerlik vardır, fakat bu·
na aldanmamalı. Burada hukuk alanında değiliz,
hukukta olgunun vasıflandırılrnası ife olgu hak-
,,
'
ı

kındaki hüküm ayrı şeylerdir; sebebi de çok ba-


sittir, çünkü hukukta olgunun üstünde ve olgU-
dan niüstakil' bir kanun yapıcısı tarafından dikte
edilmiş bir kanu.n vardır. İlim alanında ise
kanunlar olguların içinde olduğu gibi reali-
te ilemini seçik olgulara ayırmak için takib-
edilen yollara da bağlıdır. Eşyanın görünüşü,
mahrem mahiyeti ve organizasyonu hakkında
peşin bir hüküm verilmeden hiçbir tasvir de ya-
pılamaz. Çünkü burada suretle madde birbirle-
rinden tamamiyle ayrılabilir gibi değildirler;
'·prensip meselelerini felsefeye bırakınakla başlıya­
rak onu yargıtay mahkemesiymiş gibi ilimierin üs-
tünde görmek İstiyenler metafiziği, bozulamıyacak

1'ı

surette gelen kararla'rı sadece daha sarahadi t3.- ı


birlerle usulüne göre kaydeden tescil mahJ.ceme-
lerine döndürmüş olurlar/lı.~. '1
Gerçek, pozitif ilim: saf zekanın eseridir.
Bu telakkimiz ister kabul edilsin, ister edilmesin,
herkesin birleşeceği bir nokta var ki o da zeka-
nın kendisini bilhassa madde aleminde evinciey-
miş gibi rahat hissetmesidir. Nitekim mekanik ı

! 1
YARA TIC! TEKAMÜL
256

katlar vasıtasiyle bu sayede ham maddeden.


daha iyi faydalanıyor, ne kadar mekanik
düşünülürse icatlar da o derece kolaylası­
yor. Ilatti denebilir ki zekada saklı bir geom;t.
ricilik tabii bir mantık halinde bulunuyor, can-
sız maddeye nüfuz edildikçe de buiıun meydana'
çıktığı görülüyor. Zeldi da bu maddeye göre
yuğrulmuş - bulunuyor, onun yaptığı fizik ve
metafiziğin birbirlerine pek yakın olmaları da
bundan i!erigeliyor. O halde hayatı incelemeye
başlayınca canhyı da ister istemez ~ansız gibi
inceliyecek, aynı suretleri bu yenı konuya
tatbik ederek madde alanında pek iyi başarılar
kazandıran alışkanlıkları bu yeni alana -da ak-
taracaktır. Baklıdır. Çünkü madde gibi canlı
varlıklar da tesırımız alanına ancak bu sayede
giriyor. Şu kadar va.r ki b~ s_uretle eri§ilen haki-
kat taınaıniyle aksıyon ıktıdarımıza göre olan
bir bakikattir. Bu ise · sembolik bir hakikatten
başka bir şey olamadığından fizik hakikaderle
aynı değerde olamaz. Çünkü sadece dış yüzünü ..•
gözetlerneyi uygun gördüğümüz hayata fizik haki·
katierin a priori olarak bir yayılmasından ibaret
kalıyor. O halde felsefenin buradaki ödevi işe
fiilen karışmak, canlı varlığı pratik fayda gibi
gizli bir maksat olmaksızın zihni alışkanlıklar~
dan tam ınanasiyle kurtararak incelemek ola-
caktır. Felsefenin konusu, hakikati görmektir;
canlı karşısındaki durumu da ilmin durumu
gibi olamaz. Çünkü ilim yalnız eşyaya tesir
etme!<. i.ster. Bunu da 4am madde vasıtasiyle
İLİM VE FELSEFE 257

yapabildiği ıçın geri kalan bütün tealiteleri


hep bu_ yüzden görrneğe bakar. Denecek ki
felsefe, mademki fizik olguları sadece pozitif
ilıne bırakıyor, biyoloji ve 'psikoloji olgula·
rını da bıraksa olmaz mı? Olur, olur ama,
maddi ihtiyaçlardan gelen düşüncesiz ve hatta
şuursuz mekanik bir tabiat telakkİsini ve aynı
zamanda bilginin birliği gibi basit bir doktrini
de a prioı·i olarak kabul etmek olur.
Böyle olunca da felsefe artık tamamiyle ya-
pılmış demek olur. Çünkii, pozitif ilm e. hiçbir
şey katınıyan ve esasen aynı postulat'ya dayanan
metafizik bir dogmatizm ile metafizik bir septi·
sizmden birini seçmekten başka yapılacak bir şey
kalmaz. Tabiatın yahut Id, bu da aynı şey demek-
tir, ilmin birliğini hiçbir şey yapamıyacağı için
hiçbir şey olmıyacak olan, daha doğrusu bütün
varlıkları kendinde toplıyan tesirsiz bir Tanrıcia
yahut bağrından eşyanın hassaları ve tabiatın
kanunlah dökülen ezeH ve ebedi bir maddede
yahut da kavranamaz bir çokluğu kavramaya ba~
kan, tabiatta düşüncenin sureti olabilecek saf bil'
surette bulur. Bütün bu felsefelerin türlü söz-
lerle söyledikleri şey, ilmin canlı bir varlığı can-
sız bir varlık gibi incelemekte haldı olduğu ve
kendi kategorilerini, ister maddeye ister canlıya
tatbik etsin, zekanın elde edeceği bilgiler ara-
sında hiçbir değer farkı olmadığında toplanıyor.
Bununla beraber birçok hallerde bu çerçe-
venin çatırdadığını duyuyoruz. Filvaki cansızlada
canlılar arasında bir ayırma yapılmakla işe başlan·
17
258 Y AR.A TIC! TEKAMÜL 1
mamış, cansızlar, yerleştirildikleri çerçeveye Ön·
ceden intıbak etmiş iseler de canlılar aynı çerçe·
.vede ancak esasıarının itibari olarak çıkarılma­
siyle durabilmişler, bunun ·için de nihayet çerçe-
venin bütün muhtevası şüphe ile karşılanmak
akıbetine uğramıştır .. ilmin yapma birliğini bir
·mutlak gibi ileriye süren bu metafizik dogmatiz-
min yerine şimdi ya bir septisizm yahut bir rö-
lativizm bütün ilim mahsullerine bunlardan biri-
nin yapma karakterini yayacak; felsefe ~e mut-
lak realiteyi bilinemez sayan bir felsefe ile bu
realiteyi bildirmek sanısiyle ilimden fazla bir
şey söylemiy~n bir felsefe arasında sallanacak.
1lim ile felsefe arasında her türlü çatışmanın
önü aıınmak istendiği için de ilim büyük bir şey
kazanmadan felsefe feda edilmiş olacaktır. Ha-
kikatte ise bu metafizik zekayı aşmak ıçın
yine zekanın kullanılması gibi zahiri bir çık­
mazdan sakınmak , iddiasiyle a pr~ori olarak
vaz' edilmekle başlanarak kötükörüne ve şuursuz
kabul edilmiş bir birliği olanca gayretle tekrar
bulmaktan. ibaret hakiki bir çıkmaz içine düşe­
cek ve bütün bunlar her türlü tecrübeyi ilme ve
bütün realiteyi s1if zekaya bıiakmak yüzündCn
olacaktır.

Bize kalırsa bunun aksini yaparak canSızla


canlı arasında bir ayrılık sı~ırı _çekmekle işe
başladıktan sonra göreceğiz ki cansızlar zeki
çerçevesine tabii olarak, canlılar da ancak suni
olarak giriyorlar. Buna göre canlılara karşı ayrı
bir durum almak gerekecek, pozitif ilim gözün-
lLlM VE FELSEFE 259

den başka bir gözle ineelenmeleri lazım gelecektir.


Felsefe de bu sayede tecrübe alanına girerek şim­
diye kadar kendisine ait görülmiyen birçok şey­
lere karışacak, ilim ile bilgi teorisi ve metafizik
aynı vadi ye götürülmüş olacaklar; bundan dola-
yı da aralarında evvela bir l<arışıklık olacak
bu yüzden ilkönce her üçü de bir şey kaybet-
tilderini sanacak, fakat bu buluşmanın sonunda
hepsi de faydalanacaklardır ..
İlmi bilgi, tecrübe vadisindeki bütün hüküm-
lerine aynı kıymetin verilmesinden dohyı ger..
çekten öğünebilir. Yalnız bu hükümler hep bir
sıraya konulmuş oldukları için hepsi de aynı
relatif'likle damgalanmışlardır. Halbuki bunlar.
arasında lüzumlu gördüğümüz bir ayırma yapılırsa
böyle olmıyacaktır. Çünkü. zeka ancak ham mad-
de alanında kendi evindedir. Esasen insan da an~
cak madde üzerinde aksiyOnda bului:ıuyor; aksi~
yonun, yukarda söylediğimiz gibi, reel olmı~
yan şeylerde hareket etmesi de mümkün değildir.
Nitekim fiziğin teferruata ait olan bilgileri de~
ğil de, genel şekli göz önüne alınırsa mutlak
bir bilgiye temas ettiği söy~enebilir. Halbuki ham
madde vadisinde elde ettiği mutlak bilgiye ben-
zer bir bilgiyi hayat aleminde elde etmesi bir
tesadüf eseri değilse ya bir şans eseri, yahut iti~
baridir. Çünkü zeka çerçevelerinin burada tatbik
edilmeleri artık tabii değildir. Bunu söylemekle,
kelimenin ilmi manasiyle d~ meşru değildir de-
mek istemiyorum. Eğer ilmin ödevi eşya ü~erin..
deki tesirimizi genişletmekse, ve eğer ilim alet
260 YARATlCI TEKAMÜL

olarak ancak ham madde ile tesir ediyorsa canlı


varlıkları da cansızlar gibi incelemekte devam
edebilir, ve etmelidir de. Fakat hayatın derinlik·
lerine gidildikçe bu bilginin ancak aksiyon im-
kanlarına göre yapılmış sembolik bir bilgi oldu-
ğu anlaşılacaktır. O halde ilmi hakikatİn üs-
tüne metafizik denebilecek başka cinsten bir bil-
gi koymak için felsefe, bu yeni vadide ilmi ta-
Idbetmek zorunda olacak. İlmi yahut metafizik
bütün bilgimiz de bundan böyle yeniden kalkma-
rak, artık mutlak içinde bulunuyor, onda cevel3.n
ediyor, onda yaşıyor olacağ•z. Mutlak hakkındaki
bu bilgimizin de eksik olacağı şüphesizdir; fakat
ne dıştan olan bir bilgi, ne de relatif bir bilgi
olacak. İlim ile felsefenin bu bir arada ileriiyen
gelişmeleri sayesinde varlığın kendisine derin-
likleri içinde erişecektir.
Zekiının tabiata dıştan yüklettiği yapma bir-
likten böylece el çekmekle tabiatın gerçek, derin
ve canlı birliğini tekrar bulmak ihtimali vardır.
Çünkü saf zekayı aşmak için sarf edilecek ceht,
bizi daha geniş bir şeye götürür. Zek3.mız da
zaten burada bölünmüş ve bölündüğü için de
kaynağından ayrılmak zorunda kalmıştır. Fazla ·
olarak, madde dahi zekaya göre ayarlandığın­
dan aralarında apaçık bir uygunluk hasıl olmuş­
tur. Bunun için birinin doğuşunu gösterıneden
diğerini doğurtamayız. Her ikisini de aynı sü-
reç, aynı kumaştan aynı zamanda yontmak zo-
runda kalmıştır. Siif zekayı aşmaya çabaladıkça
da bu realiteye gitgide daha tam olarak yeni-
den yerleşeceğiz.
r''
ZEKA VE MADDiliK 261

Öyle ise hem dış alemden en çok ayrılmış;


hem de daha az zekataşmış olan iç hayatımıza
katlanalım. Benliğimizin en derinlerini, kendi-
mize en yakın duyduğumuz noktayı arıyalım.
Burada s~f süre alemine yeniden giriyoruz, öyle
bir sür.e ki durqıadan ileriiyen . bir geçmiş~ mut·
lak olarak yeni olan bir hal (present) ile, daha
doğrusu yaşanmakta olan anlarla mütemadiyen
büyüyor. Aynı zamapda, irademizin de son haclde
kadar gerildiğini duyuyoruz. Şimdi şahsiyetimizin
kendi üZerine kuvvetli bir katlanışiyle bizden
uzaklaşan geçmışımızı toparlamak, sonra da
içine girmek suretiyle yaratacağı hal (present) e
kadar parçalanmamış bir bütün balinde sürmek
lazımdır. Yalnız özümüzle bu tarzda bir oldu-
ğumuz anlar pek nadirdir. Çünkü bu anlar ger-
çekten hür olan aksiyonlarımızın anlarıdır, hatta
bu anlarda bile özümüz tamamiyle ele geçmiş
değildir. Zira özümüzle bir olmak demek olan
süre duygumuz derece derecedir. Yalnız bu duygu
derinleşerek özümüzle bir oldukça iç hayatımız­
daki zek3.laşınalan da o nispette aşacaktır. Zekanın
esas fonksiyonu, tıpkıyı tıpkı ya bağlamak olduğu·
na göre kadrolarına girecek olanlar ancak tekrar-
lanan olgulardır. Vakaa zeld, hakiki sürenin
gerçek anlarını olup bittikten sonra bir sıra dış
görüşlerle yeniden inşa etmiyor, ve bu görüşleri
eskiden bilinen şeylere benzeterek ele geçir-
menin yolunu bulmuyor değildir: fakat bu ma·
nada olan ruhi hal, zekayı aşmayı adeta bilkuvve
ihtiva eder. Bununla beraber ruhi hal bu görüşleri
262 YARATIC! nı<:AMOL

aşar,hatta bunlarla kıyas bile edilemez, çünkü~


bölünmez ve yeni olan bir haldir.
Şimdi kendimizi gevşeterek geçmişin müm-
kün olan büyük kısmını hale, bulunduğumuz ana
sürüp getiren c~hdi keselim. Bu tam gevşeme
-halinde artık ne bafıza, ne de .irade kalır. Fa~
kat bu hale hiçbir~ zaman gelmediğimiz için
mutlak bü gevşeme de olmuyor ·demektir. Nite·
kim tam olarak hür olduğumuz da yoktur. Yal-
nız gevşemenin son haddinP.e, durmaksızın tek·
radanan bir «hal» den, daha doğrusu doğmasiy~
le ölmesi bir olan anlard<ın yapılmış bir mevcU·
diyet seziyoru7;. Bu, acaba tam bir madde mev~
cudiyeti midir? flayır, tamamiyle değil, çünkü
maddeyi pek küçük titreşimiere irca eden analiz,
bu titreşimlerden en kısasının, tamamİyle yok
olmasa bile, yok denecek kadar zayıf bir süresi
olduğunu gösteriyor. Bununla beraber maddenin
gevşemeye, ruhun da gerilmeye sarktıkları kuv·
Vetle sanılabilir. ,
O halde hem «ruhilik» in, hem de «maddi-
lik» ile zekalılığın temelinde zıt vadilerde iki SÜ·
reç (processus) olacak, bunların biİinden ötekine
tersine çevrilme (invehion), hatta belki de sadece
~kesilme (intermption) yoliyle geçilecektir. Bi-
_raz ~şağıda etrafiyle anlatacağımız gibi, buradaki
tersine çevrilme ve kesilme tabirleri aynı mana-
ya gelen iki terim olarak alınmalıdır. Eğer eşya
yalnız süre bakımından değil de uzam bakımın­
dan alınırsa bu kuvvedi sanı çok daha kuvvet-
lenecektir.
, ZEKA VE MADDILIK 263

saf süre'deki ilerlememiz şuurlaştığı nispette


de ruhi varlıktaki muhtelif kısımların birbirleri
içine girdiklerini ve bütün şahsiyetimizin bir nok-
tada toplandığını duyuyoruz. Hayat ve hür ak·
siyon da buna bağlıdır. Fakat aksiyanda buluna·
cak yerde aksini yapalım, kendimizi bırakarak
hayale dalalım. Benliğimizin birden dağıldığını
göreceğiz; geçmişimiz parçalanamaz bir içtepi ha-
linde kendi üzerinde toplanmış olmaktan çıkar~k
birbirlerinden ayrı binlerce batıralara dağılacak,
hatıralar dağıldıkça birbirleri içine girmişlik­
ten çıkacak, nihayet şahsiyetimizin tekrar me-
kana doğru İnıneye başladığı görülecektir. Za·
ten duyumlar- başka bir yerde derinleştirdiğimiz
gibi - hep meldlnla baş. başa gider. Bu noktayı
sadece işaret ederek geçeceğiz. Yalnız şunu ha-
tırlatalım: şahsiyetimizin rnekfina doğru gidişi
yavaş yavaş olur. Bütün duyumlar da bir dere-
ceye kadar mek3.nidirler;- suni olarak m eki'in da
yerleştirilmiş olan uzamsız duyumlar fikri de
psikolojik bir müşahededen gelmekten ziyade
şuursuz bir metafizik tarafından telkin edilmiş
bir zihin görüşünden ibarettir.
Kendimizi elden geldiği kadar gevşettiğimiz
zamanda bile uzam (etendue) yönüne doğru an~
cak ilk adımlar at~lmıştır. Yalnız bir an için
diyelim ki madde, aynı yönde daha uzaklara
götürülmüş bil gevşemeden, fizik de tersine
çevrilmiş bir ruhilikten ibarettir. Bu takdirde
maddenin daha seçik tasavvurlar telkin etmesi
anından itibaren zekanın da kendini mek3.nda
26~ YARA TIC! TEKAMÜL

pek rahat bulmasının ve onun üzerinde pek ta·


bii olarak hareket etmesinin sebebi anlaŞılıyor.
Zaten son derecede gevşediğimiz zaman ~u ge-
çici gevşeme duygusunda mekanın zımni bir
tasavvuruna sahip bulunuyor, eşyada tekrar mad-
·deyi buluyoruz. Fakat eğer ruh tjlbii hareketini
sonuna kadar tersine çevirecek kadar kuvvetli
bir ınuhayyileye sahip olsaydı bunu kendi ken-
dine de elde ederdi.
Zek3.ntn ma·ddeye sarkınası maddenin yardı­
miyle başlamış, daha doğrusu zekayı maddeye
sarkıtan yine madde olmuş, bir kere sarktıktan
sonra da artık devam etmiştir. Saf mekan hak-
kında teşkil ettiği tasavvur da ilerde vara-
cağı son haddin bir şemasından başka bir şey
değildir. Meldnın şekline bir kere sahip olduk-
tan sonra onu istediği gibi yapıp bozacak bir
ağ gibi kullanmış, madde de üzerine atılan bu
ağ ile aksiyonurouzun gerektirdiği ihtiyaçlara
göre bölünmüştür. Geometriınızin mekanı ile
~eşyanın ~ekfiniliği işte böylece ay~ı esastan olan
iki haddin karşılıklı aksiyon ve reaksiyonlariyle
birbirlerini doğurmuşlar, yalnız aksi vfidide git-
mişlerdir. Hakikatte ise, ne mekan tabiatımıza
sanıldığı kadar yabancıdır, ne de madde zekfi
ile duyularımızın tasarladıkları kadar tamamiyle
mekanda uzanmıştır.
Başka bir yerde . mekanın sanıldığı kadar
tabiatımıza yabanCı olmadığını anlatmıştık. Şim­
di maddenin zeka ve duyularımızın tasarladıkları
kadar tamamiyle mekfinda uzanmış , olmadığı
ZEKA VE MADDiLİK 265

noktasına gelelim; tam manasiyle mekanilik


eczanın_ birbirl;rinden tamamİyle ayrı olmaları~1a i1
yani karşılıklı tam bir bağımsızlıkta bulunmala~
rına bağlıdır, buna sadece işaret etmekle yetine-
ceğiz. Halbuki· maddi hiçbir nokta yoktur ki
diğer her~angi maddi bir noktaya tesir etme-
sin. Bir şeyin hakikaten tesirde bulunduğu
yere bakalım: (Faraday'ın yaptığı gibi)[lJ bütün
atomların birbirleri içine gireliklerini ve bunlar-
dan her birinin dünyayı doldurduğunu söyle· :.
ınek zorunda kalırız. Atom, yahut daha genel
olarak maddi nokta, böyle bir hipotezde sadece
zihnin bir görüşü olarak kalır, bu görüşe de mad-
deyi aksiyon melekemize göre cisimlere ayırınada
son haddine kadar devam etmekle varılıyor, mad-
denin parçalanmağa elverişli olduğu vakaa söz
götürmediği gibi onu birbirlerinden ayrı ecza~
!ara parÇalanabilir. farz etmek suretiyle gerçeği
oldukça: gösteren bir ilim yaptığımız da söz
götürmez. Birbirlerinden ayrı sistemler ol-
masa bile kilinatı müstakil sistemlere ayırmak
yolu.nu bulan ilmin bunu yapmalda göze batan
bir yanılınada bulunmadığı da söz götürmez.
Yalnız bunları söylemek, maddenin melı:3nda asla
uzanmış olmadığı halde uzandığını ve ayrı ayrı ·
sistemlere ayrılabilir ·olduğunu söylemek, mad-
deye kendileri değişmeyip ancak birbirlerine
nispetle değişen ayrı unsurlar atfetmek, {mesela,
unsurlar değişmeden <<yer·değiştiriyorlar>> diyoruz)
[1] Faraday, A speculation concerning electric con-
duction (Philos. Magazin, 3 Üncü seri, cilt XXIV).
266 YAR.ATICI TEKAMOL

ve nihayet saf mek&nın hassalarını vermekten


başka nedir? Madde bunları pozitif olarak gös- '. l' ~
i\
termediği halde biz alabildiğine son hadde ka-
dar gidiyoruz.
Öyle sanıyoruz ki Kant, l' Esthf!tique Triıns­
cendantale' de, mek3.nın maddi diğer vasıflara kı yas
edilebilecek gibi olmadığını kesin olarak göster-
mişt~. Isı, renk yahut. ağıdık kavramı hakkında
akıl boyuna çalışnuyacak: ağırlık yahut ısı modali-
telerini bilmek içi_n sadece tecrübeye tekrar başvur­
mak ıazım gelecektir. Fakat mekan kavramı hak-
kında da aynı şey söylenemez. Diyelim ki bu kav-
r~m da görme ve dokunma sayesinde tecrübe ile
kaZanılmış olsun (Kant buna hiç itiraz etmemiştir).
Yalnız mekiin kavramında dikkate şayan olan
şu ki zihin burada sadece kendi kuvvetleriyle
tasariamalar yaparak mekanda a priori olarak
şekilier atıyor, yine a priori ol~rak bu şekillerin
hassalarını t3.yin ediyor. Zihin burada vakaa tec-
rübe ile temasını muhafaza etmemekle beraber is-
tidJ~llerinin sonsuz karışıklıkları arasından yine
tecrübeyi takibetmiş, ve hep ona hak- vermiş olu-
yor. İşte olgu bundan ibarettir. Kant da bunu
tamamiyle aydınlatmıştır. Bize kalırsa bu olgunun
· açıklanması Kant'ın · tuttuğu yoldan büsbütün
başka bir yolda aranmak Hizımdır.
Kant'ın bize ta·nıttığı zek~, bir mekan havası
_içinde bulunuyor; canlı varlıkların havaya olan
bağlılıkları gibi zeka da mekan havasına bağlı
bulunuyor. İdraklerimiz hep bu havadan geçiyor,~
bu hava da zaten bizim geometrimizle dolu
ZEKA VE MADDILIK 267
i'
'
olan bir havadır. O halde ki düşüncelerimizin
yaptığı şey, idrak etme melekemizin maddeye
önceden koyduğu metamatik hassalan yeniden
bulmak oluyor. 1\ıiaddenin istidHHlerimize itaatle
boyun eğdiğinden de emin bulunuyoruz; fakat
bu maddede makul olan kısımlar hep bizim ese·
rimizdir; tealitenin «kendisine» gelince bunu bil-·
miyoruz. Hiçbir zaman da· bilemiyeceğiz. Çünkü
tealite adına ancak idrakimizin şekilleri arasından
geçen yankılarını. biliyoruz. Asıl realite hakkında
bir şey bilmek, bir hüküm vermek iddiasında bu·
lundoğumuz zaman hemen aynı derecede ispat
edilebilir ve aynı de.!ecede akla yakın zıt bi.r
hüküm sıkıyor. Bilginin analizi vası~asiyle elde
edilmiş olan zamanın sübjektifliği buna zıt tezin
götürdüğü antinomilerle de dolayısiyle ispat
edilmiş bulunuyor. İşte Kantçı tenkidin kılavuz·
fikri budur. BiJginin -ampirik teorisınekarşı kesin
ve susturucu çürütmeyi Kant'a ilham eden de bu
fikir olmuştur. Bize kalırsa Kclnt yalnız inkar et-
tiği noktada kesin ve susturucu oluyorsa da tas·
dik ettiği noktada da meseleyi çözmüş oluyor mu?
Kant"a göre mekan, idrak melekemizin ha-
zır, olmuş bitmiş bir Şekli, bir kalıbıdır. Yalnız
bu. kahbın ne doğuşu, ne de böyle oluşu açık·
lanmış değildir. Kaldı ki, bir de asıl realitenin,
ontın otabiriyle «chose ~tJ soi» nın mevcut oldu-
ğunu, fakat bilinemiyeceğini söylüyor; çünkü
realitenin aslını, kendini bilmemizi mümkün
görmüyor; bununla beraber böyle bir realitenin
var olduğunu kabul ediyor; ediyor ama bunu,
268 YARA TICI TEKAMÜL

velevki «problematik olarak», ne hak ile tasdik


ediyor? Eğer iddia ettiği gibi hem bilin em ez bir
.şey var~ hem de bu şey bizim idrak melekemize
salıiden girebilen duyulur birtakım tesirler aksettiri~
yorsa o halde kısmen olsun biliniyor olması lazım
gelmez mi? Bu takdirde eşya ile zibnimiz ara-
·sında, hiç olmazsa bir noktada, ön_ceden kurulmuş
bir ahenk farz etmeye sürüldenmiş olmuyor mu-
yuz? - Kant tembel işi olan böyle bir hi potezden
vazgeçiyor, vazgeçmekte · de ·haklıdır. Esasen
mekiinilikte derece ayırmadığı içindir ki mekAnı
da zihnin bir kalıbı halinde olmuş bitmiş olarak
almak zorunda kalıyor. - Bundan da <<muhtelif
duyular>> ın hu zihin kahbına nasıl u yduğu.nu
bilmek !lleselesi çıkıyor. Dahası var. Maddenin
tamamiyle birbirlerinden ayrı eczalardan gelişmiş
·olduğuna inanması ve antinomiler de hep bura- ·
daa' geliyor. Bilgi teorisinde nihayet üç ihtimal-
den birinin ihtiyar edilmesi neticesine varılması
da buradan geliyor: Ya zihin eşyaya göre yuğ­
rulnıuş, ya~ut eşya zihne görf şekillenmiş, ya-
hut da eşya ile zihin arasında esrarlı bir uygun-
luk olmuştur.
Fakat hakikat şu
ki, bilgi teorisinde Kant'ın
düşünmediğini gördüğümüz dördüncü bir ihtimal
daha var. Evveli ruhun Zekilclan aşkın olduğunu
düşünmüyor, sonra da (bu da esas itibariyle aynı
Şeydir) sürede mutlak bir "mevcudiyet görmüyor,
bunu görmediği için de zaman ile mekanı a pri-
ori olarak bir sıraya koyuyor. Meselenin bu
suretle çözülmesi evveli zekiyı · ruhun özel bir
GEOMETR1K. DÜZEN 211

nün tesiri altında olduklarını ve neticede bütü-


nün mevcut olduğunu görürüz. O halde, madde
mekan yönünüde yayılmış olmakla beraber, tarna-
miyle rnekaniaşmış değildir; bundan çıkan netice
şudur ki şuur gevşekliğinde görülen rnekanlaşma­
ya düşmek hareketini daha uzakla~a götürmüş­
tür. Buna göre rnekanlaşmanın bütün halkalarını
ele geçitrneğe muvaffak alamıyorsak da zincirin
iki ucu elimize geçmiş bulunuyor. Yalnız arada·
ki halkalar ne olacak, bunları hiç yakalıyarnı­
cak mıyız? Düşünmeli ki bizim tarif ettiğimiz fel-
sefe henüz kendi şuuruna sahip olmuş değildir.
Halbuki· fizik ilmi, maddeyi me_ldinlaşma vadisine
sürdüğü zaman yaptığı şeyin şuuruna tamamİyle
sahipti; fakat metafizik, aynı vadidC daha uzak-
lara gitmek gibi ham bir ümitle fiziğin sadece
izinde giderken ne yaptığını anlamış mıydı? Onun
vazifesi, tersine olarak, fiziğin indiği inişten tekrar
çıkmak, maddeyi kaynaklarına götürmek, demek
caizse, tersine çevrilmiş bir psikoloji olacak bir
kozmolojiyi yavaş yavaş yapmak olmıyacak mıydı?
Fizikçi ile bendeseeiye müspet görünen şeyler,
bu yeni bakımdan, psikolojik tabirlerle ifade
edilmeleri gereken hakikf müspetliğin kesilmesi
yahut tersine dönmesi olacaktır. \-r
Evet, matemati~in hayranlık Ve~en düzenine,
uğraştığ~ şeylerin kusursuz ahengine, sayı ve
şekillerindeki mantığa, aynı konu hakkındaki mu-
hakemelerinin çeşitlilik ve karmaşıklığına rağmen,
daima aynı neticeye varaCağı hakkındaki eqıni·
yetine bakılırsa, görünüşte bu kadar müspet has-
272 YARA TIC! · TEKAMÜL

sahir gösteren bir sistemde gerçek bir tealitenin


yokluğundan ziyade varlığ~na ~hükmetmek lazım
gelir. Fakat unutmamalı ki bu hayranlık veren
düzeni gören zekamız, burada konusunda maddi-
lik ve mak3.niliğe varan bir harekete doğru sevk
edilmiştir. Zeld, konusunu analiz ettikçe kar-
maşıklaştırdığı gibi analizler neticesinde buldu-
ğu şey de daha karmaşıklaştığı için bu· düzen ve
bu karmaşıklık ona ister istemez aynı manada
olarak müspet bir realite tesirini verir.
Bana şiirleriniokuyan bir şairi dinlerken
düşünce ve duygularına kadar giriyor, cümle
ve kelimelere dağıttığı basit ruh halini yeni-
den yaşıyacak kadar ilgileniyorum. Fakat dik-
katimi dağıtır, şuur gerginliğimi gevşetirsem
evvelce mılna _içinde , kaybolan sesleri şimd1
bütün maddilikleriyle, tek tek duymaya başlıyaca­
ğım; bu hale gelmek için de ruhuma hiçbir şey
katınadım: sadece bir şey azalttım. Daha
doğrusu kendimi bıraktım, bıraktıkça da gördüm
ki bir su gibi akan sesler birbirlerinden ayrılı­
yor, cümleler kelimelere, kelimeler hecelere da~
ğılıyor, her biri ayrı ayrı duyuluyor. Şimdi bir
de rüya vadisinde daha uzaklara gidelim; aynı
şiirin birbirleriyle kaynaşmış harfleri şimdi bir·
birlerinden ayrılarak muhayyel bir kağıt parçası
üzerinde geçit resmi yapıyorlarmış gibi ola-
caklar. Bunu görünce de harflerin eski kay-
naşmış hallerindeki harikuHide düzene, harfle-
rin hecelerde, hecelerin kelimelerde, kelimelerin
cümlelerdeki eriyişlerine hayran olacağım. Şuur
ZEKA VE MADDİLİK 269

fonksiyonu gibi dilşünmeğe ve esas itibariyle cansız


maddeye dönmüş görrneğe bağlı, olacak. Son·
ra da zek3nın Şeklini maddenin t3:yin etmediğini,
madde şekillerinin zekadan gelmediğini, madde
ile zekanın önceden kurulmuş, bilinmez nasıl bir
ahenkle birbirleriyle ayarlanmadıklarını, yalnız
zdd ile maddenin nihayet milşterek bir şekilde
durmak üzere birbirlerine tedrici olarak uydukla-
rını söylerneğe bağlı kalacaktır. Bu. uyma da zaten
pek tabii olarak vücut bulmuş olacak, çünkü ruhun
zekdlılığı ile eşyamn maddiliğini aynı zamanda
yaratan şey aynı bm·eketin a;'m tersine dönüşü
(ilıversion) dür.

Bu bakımdan idrakimizin maddeden edindiği ·


bilgi ile ilmin bilgisi bize şüphesiz ki «reİatif» de-
ğil, takribi görünür. Aksiyonlarınuzı aydınlatmakla
mükellef olan idrakimizin maddeyi daima net,
daima pratik zaruretlere gÖre ayırması, daima
tekrar tekrar incelemesi de bundan ilerigelir.
Matematik bi.r şekil almak İstiyen ilmimiz mad-
dedeki meidniliği lüzumundan fazla artırdığı
için şernaları da, genel olarak, fa~la açık olacak-
tır; bu şernaların daima yeniden yapılmaları da
bundan ilerigeliyor. ilmi bir t~orinin kesin ol-
ması için zihnin mevcut bütün şeyleri toptan
kucaklıyabilecek gibi olması, hem de birbirlerine
nispetle doğru olarak yerleştirmesi 13.zımdır;
halbuki gerçekte meseleleri birer birer vaz' etmek
ve bundan dolayı da ·muvakkat tabirler koymak
zorundayız. O suretle Id, her meselenin çö~ümü
kendinden sonra gelen meselelerin çözümlerine
270 YARATICI TEKAMÜL

göre istenilaiği vakit düzeltilebilsinler. ilim de,


sırası geldikçe çözülmek üzere vaz'edilmiş olan·
meselelerio tertip imkanlarına gö~e, heyeti umu~
miy_esi itibariyle, <<relatif»tir. İl~in, ݧte bu m3.na
- ve ölçüde itibari sayılması 13.zımdır. Yalnız
bu itibarilik fiilen olup bükmen değildir. Çünkü
pozitif ilim, kendi alanı olap. cansız madde
alanından çıkmamak şartiyle, esasen tealitenin
kendisini bilir.
r, Bu gözle ·bakılan ilmi bilgi yükselir. Buna
ka~şılık bilgi teorisi de sftf zekftnın kuvvetlerini
aşan ·çok güç bir teşebbüs olur. Artık düşün­
cenin kategorilerini ihtiyatlı bir a~aliz ile t3.yin
etmek yetmez, nasıl doğduklarını da göstermek
ister. Meselft mekan kategorisinin doğuşunu
göstermek için zihnin nev'i şahsına munhasır
bir cehdiyle mekiin dışı bir şeyin mekiinlı·
· lığa düşmedeki ilerleyişi takibedilmek Hlzım
gelir. Bunun için evveıa eri yüksek şuur_ ger~
ginliği derecesinde bulu.nmak, sonra da bu gergin-
liği yava~ yavaş gevşetmek ister. Benliğimizin
birbirlerinden ~yrılmış atıl hatıralar halinde sü-
rüp gittiğini işte o vakit pek iyi duyarız. · Fakat
bu bir başlangıçtan ibarettir. Şuurumuz ·hareketi
tasadamakla birlikte onun yönünü gösterdiği
gibi bu yönün sonuna kadar devam etmesi im-
. kanı olduğunu da· sezdirir, fakat bu derece uzağa
gittiği görülmez. Buna karşılık, mekfmla birlikte
doğmuş gibi görü·nen maddeyi düşünürsek ona
olan nüfuz ve dikkatimiz arttıkça birbirlerine
katılmış olduklarını sandığımız parçaların, bütü-
GEOMETRİK . DÜZEN 273

gevşemesi arttıkça da unsurlar arasında sarsılma-;


dan devam eden düzen,' bana şaşılacak bir şey gibi
gelecek. Bununla beraber unsurlardaki bu dağı­
lışmalar müspet olarak sadece cehtin kesildiğini
gösterir. Diğer taraftan unsurların kaynaşmala~
riyle birlikte, düzenin de , artması gerekir, çünkü
kaynaşma düzenin bir yüzünden başka bir şey
değildir: ve parçalanamaz bir bütün de sembolik
olarak ne kadar çok unsur görülürse bunların
aralarındaki münasebetler de ister istemez o nis-
pette artar, çünkü aynı hakiki bütünün bölün-
mezliği, dağılan dikkatin ayırdığı sembolik unsur-
ların artan çokluğu üzerinde h3kim olmakta de ..
vam eder. Bu türlü bir mukayese, bize aynı
müspet bir realitenin ilga edilmesi ve aynı asli
bir hareketin tersine çevrilmesiyle nasıl mekanda .ı

serildiğini gösterdiği gibi matematiğin bu seri-


lişte bulduğu şaşılacak düzeni hep birden nasıl 1

yarattığını da bir dereceye kadar anlatır. Bu iki 1

hal arasında bir fark olduğu şüphesizdir; o da, 1[


kelime ve harfler beşeriyetin müspet bir cehtiyle
icadedilmiş, mekan ise otomatik olarak, meydana. .1

çıkmıştır. Tıpkı bir çıkarmanın iki haddi ortaya li,


h
ı
konduktan sonra sonucunun kendiliğinden mey·
dana çıkması gibi {ı}. Yalnız· her iki halde de ~
[1] Biz bu kıyasımızlaPlotin'in anladı~ı manadaki
logos tabirinin muhtevasım geliştirmekten başka bit
şey yapmıyoruz. Çünkü bu feylesofun kullandığı logos
kelimesi bir yandan· doğurucu ve bildiri ci bir yetkiyi,
psyche'nin bir yüzünü yahut bir parç~sını gösteriyor,:
bir yandan da Plotin, «logos» tan bir «nutuk» gibi bah-
sediyor.
ıs
274 YARA TIC! TEKAMÜL

parçaların sonsUz karmaşıklığı ve aralarındaki


tam ahe.ı;ık esasen müspet İealitenin azalışı demek
olan bir tersine çevrilmesiyle birlikte yaratıl-
mışlardır. ·
Zekamızın bütün işleyişi son kemalini temsil
eden bir .. hedef olarak hep geometriye sarkar.
Fakat . geometri zekinın bu işleyişinden zaruri
olarak daha evvel olduğu (zira bu işleyişler rne-
kint yeniden inşa etmeye asla, varamayınca zekii
mekanı elde birmiş gibi saymaktan başka bir
şey yapamaz) için zekanın büyük zemberek ve
muharrikinin mekan tasavvurumuzda bulunan
gizli bir geometri olduğu meydandadır. Zekanın
iki temel fonksiyonu. olan tümdengeJim ( deduc-
tion) ve ~ümevarım (induction) melekeleiini dü-
şünürsek buna kanaat getiririz.

Evvela tümdengelimden başlıyalım: her han·


gi bir şekli mekanda çizerken bu hareketle bir·
likte şeklin hassaları da görülür olarak doğar.
O halde ki çizilen şeklin tatitinden çıkan ne·
1:iceleri, yani öncü! ( premisse) ler ile neticeler
arasındaki münasebetleri lnekiinda duyar, me-
kanda yaşarız. Halbuki tecrübenin telldn ettiği
fikirden doğan diğer bütün kavramlar a priori
!()larak ancak kısmen yeniden inşa olunabilir;
bundan dolayı da tarifleri eksik olacak, bu
·kavramların dahil bulunacağı tümdengelimler
.de, öncüllerle ~eticeler birbi.rlerine rie kadar
,sıkı olarak bağlanırsa bağlansın, bu eksikliğine
.iştirak edecektir. Fakat ..kum üzerinde bir
oüçgenin tabanını kabataslak çizip de iki açısını
GEOMETRiK DÜZEN 275

yapınağa _başlayınca, üçgenin açıları eşitseler ke~


narları da eşit olacak, çizilen üçgenin kendi-
kendine tam muntabık olacağı da kesin olarak 'ı~
bilinecek, mutlak olarak anlaşılacaktır. Hem de
bunlar geometriyi .öğrenmeden çok e':vel bilinen
şeylerdir. O halde ilmi geometriden önce tabii
bir geometri vardır, bunun aç*lık ve apaçıklığı
diğer tümdengelimlerin açıklık ve apaçıklıklarını ·
aşar. Çünkü bu tümdengelimler miktarlara değil ·
keyfiyetiere taallfık eder. Yalnız bunlar da, şüp·
hesiz, birincileri örnek alarak teşekkül eder, kuv- i .1
vetlerini de keyfiyetin arkasında miktarın beliri- ı .1'
şini bulanık 'bir şekilde görmemizden alırlar. ·ı
ı

Unutmıyalım ki daha düşünür bir hale gelmeden


önce aksiyon h3.1inde beliren zekiınızto karşılaştığı
ve her şeyden önce çözdüğü ilk düğümler: me- 1

safe, mevki ve miktar gibi meselelerdir. Vahşi­


ler mesafe ve yönleri tiyin etmeyi, dolaştıkları il!
çaptaşık yolların izlerini hatırlamayı, dönüp do- ı'
laştıkları yerlere giden en kısa yolları tekrar i
'1
bulmayı medenilerden çok daha iyi bilirler. Eğer
'1'
'.
. '

hayvanlar açıktan açığa tümevarımlar yapmıyor, ı


1
kavramlar teşkil etmiyorlarsa bircinsten bir me- )
kin da tasavvur etmiyorlardır. Kendiliğinden
mantığa çevrilecek ol~n tabii bir geometriyi ara- ',\
ya katroadıkça da böyle bir rnekint tasavvur ede-
mezsiniz. Feylesofların meseleyi bu açıdan göz önü~
ne almaktan irkilmelerinin sebebi~ zekanın man-
i:i ')~'
tıki çalışmasını zihnin müspet· bir cehti gibi gör- ' )

melerindendir. Fakat ruhilikten eğer daima yeni


{1] Bastian, Le Cerveau, Paris, 1882, ci lt 1, s. 166-170. il
'il
,il
276 YARATICI TEKAMÜL

yaratmalar.i doğru olan bir hareket, öncülle-


riyle ölçülemez ve bunlarla olan münasebetleri
tayin edilemez neticelere ~oğru bir ilerleyiş an-
laşılıyorsa, neticelerini önceden -ihtiva eden ve
öncüller artısından geçerek zaruri sebepler için-
de hareket eden bir tasavvur için, tam tersine
bir yönden gidiy<;>r, yani maddilik yönünü takib-
ediyor demek Jazım gelir. Zeka bakımından bir
ceht gibi görünen şey, haddizatında bir gev-
şemedir. Halbuki, mekandan geometriY.İ, geo-
metriden mantığı otomatik olarak çıkartmak,
zeki! bakımından müddeayı delil saymak olur, ,
eğer mek3n, tersine olarak, zihnin gevşeme ha-
reketinin son haddi ise. mantık ve -geometri yi
vaz' etmeden mekan elde edilmiş sayılamaz ve
mantıkla geometri, nihayeti sAf mekftn sezgi-
si olan yolun üzerinde_ buh~nurlar.
Tümdengelimin psikoloji ve milnevi ilim-
lerd~ ne kadar zayıf kaldığına da yetecek kadar
dikkat edilmemiıtir. Bu ilimlerde olgularla tah-
k& edilmiı bir önermeden tabkik olunabilir ne-
ticeler ancak bir noktaya kadar çıkartdabilir.
Bundan sonra hemen sağduyuya, reelin tecrü.
besine başvurmak lazım gelir, ta ki tümdenge-
Jim ile elde edilmiı olan neticeler hayatın kıv­
rımlarına uydurulmuş olsun. Tümdengelimin ma-
nevi ilimlerdeki başarısı, demek caizse, ıstıare
yoliyle, daha doğrusu manevi olayın fizik olaya
aktardabilmesi, yani mekan sembolleriyle ifade
olunabilmesi nispetindedir. İs~iare ise düz bir
çizginin eğri bir çizgiye bir noktadan değmesi
GEOMETRi VE TÜMDENGELİM 277

gibidir, daha öteye asla gidemez. Tümdengeli-


min za'fındaki bu gariplik ve hatta aykırılığın
göze çatpmam_ası kabil midir? İşte sadece zihin
kuvvetiyle yapılan sitf bir zihin ameliyesi. Öyle
sanılır ki zihnin kendini evindeymiş gibi rluya-
1
cağı ve rahatça tek3.mül edeceği bir yer varsa
o da kendi alemi olacaktır. Halbuki hiç de böy-
le olmuyor, bil3.kis, sermayeyi asıl burada çabu-
cak tüketiyor. Buna karşılık geometri, astrono-
mi, fizik gibi manevi olmıyan ilimlerde yaman
bir kudret gösteriyor. Vakaa bitrada prensipe
varmak, yani mevcudata hangi yüzden bakılmak
gerektiğini bulmak için müşahede ve tecrübenin
zarurLolduğu şüphesizdir; bu prensip de büyük
bir şansla çabucak bulunmuştu~; bulunduktan
sonra da tecrübenin daima tahkik edeceği ol-
dukça uzak neticeler çıkarılmıştır; bundan da tüm-
dengelimin madde hareketlerine uygun bir arne-
liye olduğu neticesi çıkı:nıyor mu? Filvaki tüm-
dengelim, mekanda yahut mekanlaştırılmış bir
zamanda yürüdükçe kendini bırakmaktan baş­
ka bir şey istemez. Ona engeller çıkartan ancak
süre dir~
O halde tabii sezişle duyulmuş bir mekan
duygusu olmadıkça tümdengeJim yapılamaz.
Türnevarım için de aynı şey söylenebilir. Aynı
şartlarda aynı olguların tekrarlanmasını bekle-
mek için ne bendesed gibi düşünmek, hatta ne
de düşünmek lazımdır. Çünkü bunu bayvan şuu­
ru da yapıyor. Nitekim bütün canlı varlıklar,
bulundukları durumda kendilerini ilgilendiren
ıl


1'
1
.278 YARA TICI TEKAMÜL

benzerliklerden gelecek durumları şuura hacet


kalmadan bulup çıkartacak ve ona ·göre hare-
kette bulunulabilecek gibi teşekkül etmişlerdir.
Bununla beraber hayvan vücudarının bu su-
retle yaptıkları: bekleme ve makinemsİ reaksi-
yonlar ile" bir zihin işi olan tam manasiyle
türnevarım arasında büyük bir fark vardır. Bu
zihin işi ay.nı neticelerin aynı sebepleri doğur·
duğuna, sebep ve netice şuuru ile ina~maya da-
yanır. Şiri:ıdi bu çifte inanç_ derin!eştirilirse evve-
13. realitenin guruplara ayrılabilir olduğuıiu, son-
ra da pratik olarak tek başına ve müstakillen
alınabildiklerini gerektirdiğini görürüz. Şöyle ki
eğer manga! üzerine konmuş bir tencere suyu
kaynatırsam hem kaynama arneliyesi, hem de
onu kaynatan şeyler hakikatte diğer birçok
am eliye ve şeylerle bir dayanışma halindedir:
bu dayanışma yakından uzağa götürülürse bütün
bir güneş sisteminin kaynıyan tencere ile ilgili·
olduğu görülür. · Fakat ben buradaki su·tencere-
at~ş gurupunu bir dereceye kadar ve takibetti~
ğim özel gayeye göre bağımsız bir küçük dünya
gibi kabul e:\ebilirim. lşte ilk kabul ettiğim şey,
şimdi, bu küçük dünyadaki olaylar daima aynı
tarzda tekrarlanacak, hararet bir müddet sonra
sUyu mutlaka kayaatacak dediği'm zaman tabii
si~temin birkaç parçasını a~ıyor ve bunların
tam bir sistem yapmaya yettiklerini kabul edi-
yorum. Hem de bu sistem kendini otomatik
olarak tamamlıyÇ>r, onu düşüncemle istediğim
gibi tamamlamakta da serbest değilim. Manga!
GEOMETRl VE TüMEVARlM 279

yanmış, suyla dolu bir tencere üstüne. konmuş ve


aradan bir zaman ·fasılası geçtiği de kabul edi-
lince sistemin tamam olması için tecrübenin
diin bana gösterdiği kaynamayı yarın da, her- '·'
hangi. bir zamanda da daima tamamlıyacaktır.
Bu inancın kökünde ne var? Daha doğrusu
neye dayanıyor? Müstakil olarak kabul edi-
len bu küçük dÜnyanın sadece miktarları ihtiva
ettiği ve bu cihet sağlandığı takdirde mutlak ve .
kesin bir bilgi haysiyetini aldığı noktasına daya-
nıyor. Nitekim iki .adet bir kere ortaya konduk-
tan sonra bunların arasındaki farkı seçmekte
artık serbes't değilim. Bunun gibi bir üçgenin
iki kenarı il~ bir açısı bilindikten sonra uçun-
cü kenarı kendiliğinden meydana çıkarak
tamam,lanır. Bundan böyle aynı açısı olan iki 1

kenarı ne vakit ve nerede olsa çizebilirim; aynı


zainanda bu suretle teşekkül eden yeni üçgef:!, l'i
eski üçgene eşit olacak, ve neticede üç kenar 1

kendiliklerinden meydana çıkarak yeni üçgeni


tamamlıyacaklardır. Şimdi sadece rnekani olan
fl
bu olaylar hakkında muhakemeden gelen kesin
bilginin burada mükemmel olduğu görülüyorsa,
emsali hakkında da aynı mükemmellikte olacağı­
nı kabul etmek zorunda kalmaz mıyız {ı}? O
halde şimdi ateşe koyacağım su da dünkü gibi
kaynıyacaktır; buna mutlak bir zaruret olarak
inanıyorum dediğim zaman burada da üçgen

[1] Bu noktayı daha evvelki bir eserimizde. geliş­


tirdik. Bak. H. Şuurun vasıtasız verileri Üzerinde dene·
me, Pads, 1889. S. 155 - 160.
280 YARA TIC! TEKAMÜL

misalinde olduğu gibi düşünmekten başka ·bir


şey yapmıyorum .. Ateş-su-teo:cere grupu adeta
üçgenin kenarları oluyor, bunların ikisi bilindik-
ten sonra üçüncüsü de ister istemez biliniyor.
Yalnız dikkat edilirse bu düşünüş iki noktayı
ihmal etmekle oluyor. Oysa ki bugünkü bir sis•
temin dünkü bir sisteme eşit ve tıpatıp uygun
olabilmesi için bunların hiç değişmeyip olduk-
Iarı gibi kalmaları, zamanın yerinde sayması ve
her §eyin aynı zamanda olması ı.azımdır. Bu ise
yalnız geometride olabilir. Halbuki fizikçi de
kendi dünyasında yaptığı tümevarımlarda hende-
sed gibi evvel§ zamanı hiçe sayıyor, sonra da ke-
miyetlerle keyfiyetieri bir tutuyor. Vakaa dünkü
ateşle bugünkü ateşi bir sayabilirim, çünkü bura-
da şekil ile kenarların birbiri'erine uymaları kafi
gelebilir. Fakat iki keyfiyetin birbirlerine eşit
v:e uygun olması ne demektir? Bunların eşit
olduklarına emin olmak için üçgenin kendi
kendine mutabık olduğunu anlamak üzere yap-
tığımız gibi birbirleri üzerine nasıl katlamalı.?
.. Buna im)dn olmadığı halde kemiyetler alemin-
de yürüttüğümüz bir muhakemeyi keyfiyeder
alemine aktarıyoruz, Hatta bu kadarla da kalmı­
yarak keyfiyet farklarını elden geldiği kadar
kemiyet farkiarına irca etmek suretiyle bu ame.
liyeyi sonraları fizikçilerin de meşru saydıkları­
nı görüyoruz. Çünkü ı_,epimiz kemiyetlerin arka-
sında hendesi bir mekanizma görüyor, keyfiyederi
de her türlü bilgiden evvel kemiyetlere çevirmek
temayülünde bulunuyoruz {1}. Aynı şartların
[1] Aynı eser, bölüm I ve III Üncü kısım.
GEOMETRi VE TÜMEVARIM 281

aynı netiCeleri doğ~rmasını da bu temayül nis-


petinde. zaruri görüyoruz. Keyfiy~t farklarına
irca ettiğimiz nispette de tümevarımlarımızı kesin
ve tam buluyoruz. O halde ki türneVarım ve
tümdengelimlerimizin ideal hudutları hep geo·
metri oluy~r. Artık sonu mekanlılık olan böyle
bir hareketin takibettiği yol üzerinde türneva-
rım ve tümdengelim melekeleri ile tam bir zih-
niliğin ( intellectualite) serilmesinden daha ta·
bii ne olabilir?
Zihincilik hareketi bütün bunları zihinde ya·
ratıyor. Fakat yalnız bu kadarla ka\mıyor, mev·
cudatta da yaratıyor, o halde ki tümdengelimin
yardı~iyle tümevarımın bulduğu «düzen» i mev-
cudatta tekrar buluyoruz. Aksiyonurouzun .dayan·
dığı ve zekamızın içinde kendisini bulduğu bu dü-
zen bize barikulade görünüyor. Yalnız aynı kaba.
sebepler aynı neticeleri doğurmakla kalmıyor. İl·
min yaptığı analizler daha uzaklara götürüldükçe
görülür sebep ve neticeler altında birbirlerine da-
ha sahih olarak giren sonsuz değişmeler buluyor.
O dereceki bu analizin sonunda madde geomet-
rinin kendisi olacak gibi görünüyor. Zeki\ da ÇO·
ğalan karmaşıklık . ile birlikte artan bu düzene
haklı olarak hayran oluyor. Çünkü bu düzen ze-
ki için pozitif, gerçek bir realite oluyor ve ze-
ka ile bir manaya geliyor. Fakat birbirini kova-
lıyan- yaratmalada ilediyen ve parçalanamaz olan
tealitenin bütünü düşünöldüğü zaman mevcudatın
manzarası değişiyor. Değişince de anlaşılır ki bu
bütünün içinde y:ıratmanın durması yahut kısmen
282 YARATICI TEKAMÜI.

tersine dönmesiyle birlikte maddi unsurların kar-


maşıklığı ve bunları birbirlerine bağlıyan mate·
matik düzen otomatik olarak meydana çıkmak
zorundadır. Zaten zeka da y~ratmaktan durup ke·
silme suretiyle· ruhtan ayrılarak matematik düze-
ne ur.muş, , sonra da ·kendisini içinde ~uldu ğu bu
düzene bayılmıştır. Fakat asıl bayılınacak ve ba·
yılmaya layık olan matematik düzen değil, rea·
litenin bütün halinde ilerlerken d~:ırmadan yeşert·
tiği yaratmalardır. Ne kadar ustaca farz edilirse
edilsin matematik· düzenin hiçbir karmaşıklığı
dünyaya yenilik adına zerre bile katmıya.cai-c:tır;
oysa· ki bu yaratma yetkisi bir kere vaz' edildikte~
sonra (bu yetki vardır, çünkü hür olarak hare-
ket ettiğimiz zaman hiç olmassa bu yetkinin şu·
urunu ·duyuyoruz) onun -gevşemesi için kendini
unı.itması, y~yılması için de gevşemesi, böylece
ayrılan unsurlatin tertibi ni" idare eden matematik
düzene dökülmesi kafidir, bu unsurları birbir-
lerine bağlıya~ bükül~ez determinizm de yaratıcı
hareketin durup kesildiğiınİ gösterir; bütün bun·
larla yaratıcı fiilin kesilmesi aynı şeylerpir.
İşte '•tamamiyle menfi olan . bu temayüldüı:
ki fizik ilemin ,parça kanunlarını .ifade eder~
Bunların hiçbirinde başlıbaşına objektif bir re·
alite yoktur; çünkü bunların hepsi eşya yı belli
bir açıdan ve münferİt .birtakım mütehavviller-
den gören, aynı zamaada itibari birtakım ölçü-
ler tatbik eden alimierin işidir. Bununla beraber
maddede de aşağı yukarı matematik ve objektif
bir düzen vardır. İlmimiz ilerledikçe de bu dü·
FlZlK KANUNLAR 283
ı
zene yaklaşılmaktadır. Çünkü madde, hürriyetin
zarurete doğru bir gevşemesi olarak saf mekan ıı!
ile birlikte meydana gelmiş, onunla bir olmasa
bile saf mekilna götüren hareketle teşekkül il
etmiş, ve bun.dan böyle geometri yolunu tutmuş­
!1
tur. Matematik, şekildeki kanunların maddeye
hiçbir zaman tamamiyle, uygun olmıyacakları da
doğrudur. Mutabık olmaları için maddenin saf
mek3n o~ması ve süreden tamamiyle mahrum bu-
lunması 13zımdir. ! ·. · -
Matematik şekildeki fizik bir kanunda ve do-
layısiyle riıevcudat hakkındaki ilmi bilgide bir
yapmalık vardır, bunun üzerinde ne kadar du-
rulsa azdır [ 1}. Çünkü öİçü vahitleri itibari dir,
daha __ doğrusu tabiatın iradesine yabancıdır,
nasıl farz edilebilir ki tabiat iradesi hararetİn
bütün modalitelerini aynı cıva sütununun ınıp
çıkmalarına vermiş yahut sabit bir hacımda
muhafaza .edilen aynı bir hava kütlesinin ya-
pacağı türlü basınçlara geçirmiş olsun 1 Kaldı
ki ölçmek, genel olarak, tamamiyle bir insan
işidir, iki- şeyi birbiri üzerine gerçekten veya
zihinden birçok defalar koyma ğı gerektirir;
halbuki tabiatın bu tarzda bir şey düşündüğü
yoktur. Tabiat, ölçmediği gibi saymaz da. Fizik
ise sayma~ ister ve sayar. Kanunlar, bulmak için
«kemmi>> mütehavvilleri birbirlerine nispet eder;
hatta muvaffak da olur. Bu muvaffakıyet anlaşıl:
[ 1] Burada bilhassa Ed. Le Roy'un «Revue de
Metaphysique et de Moral.e » mecmuasındaki derin tet-
kiklerine işaret ediyoruz.
284 YARATlCI T·EKAMüL

maz bir 'şey olurdu, eğer roaddiyetin son haddine,


yani bircinsten rnekina kadar vardığımız asli h:i-
reked, sayılacak, ölçülecek, birbirlerinin fonksi-
yonu olarak karşılıklı değişebilen hadiere kadar
takibolunacak bir hareket olmasaydı. Kaldı ki
maddiyeti bircinsten mekana kadar vardırmak
için zekinın ke~di kendini uzatması kiifidir. Çün-
kü zeklli!ik ile maddilik aynı mahiyette oldukla·
rı için mekin ve matematiğe ~abii ola~ak gide-
ceklerdir.
Eğer matematik düzen pozitif bir şey olsaydı,
eğer.-madde aleminde hukuk kanunları gibi ka·
nunlar bulunsaydı ilmimizin. başarıları bir muci-
ze olurdu. Çünki karşılıklı münasebetlerle tabia·
tın seçtiği mütehavvilleri tayin etmek ve onun
ölçü vahidini hakkiyle bulup çıkarmak büyük bir
şans isterdi. Buna karşılık kadrolarımıza girmek
için lazım olan şeyler maddede bulunmasaydı ma·
tematik şekilde bir ilmin başarıları da anlaşılır bir·
şey olmazdı. O halde akla yakın bir tek hipo·
tez kalıyor: o da matematik düzenin hiç de müs-
pet bir şey olmadığı, bir gerginiilik kesilmesinin
kendiliğinden teinayül ettiği bir şekil olduğu ye
maddeliğin tamamiyle bu türlü bir kesilmeden iba·
ret olduğudur. ilmimizin seçtiği mütehavvillere
ve meseleleri sırtı sıra vaz' ettiği düzene göre röla-
tif ve ihtimali olması ve başarılılıği da ancak böyle
anlaşılır. Hatta bu mütehavviller tamamen başka
türlü de olabilirdi, buna rağmen ilmimiz yine
ba~arıl~r elde edebilirdi; çünkü tabiatın esasında
hiç de muayyen· bir matematik kanunlar sistemi
FiZiK KANUNLAR 285

yoktur; _matematik, genel olarak, sad.ece maddenin


yeniden düştüğü istikameti temsil eder; nasıl ki
ayakları kurşunla safralanmış bir hacıyatmazı ister
sırtüstü- yatırın, ister tepe aşağı bırakın, ister şu
veya bu vaziyete koyun, ister havaya atın, oto-
matik olarak hep ayak üstüne düşecekti.r. Ha·
çıyatmaza benziyen madde·de hangi ucunda~ tu-
tulsa, ne yapılsa mutlaka matematik kadroları­
mızdan birine düşecektir, çünkü hacıyatmazto
kurşun safrasına karşılık geometri ile safralan-
mıştır.

Yalnız feylesof bu türlü düşünceler üztrine bir


bilgi teorisi kurmayı belki de istemiye cek, kurıııak·
tan çekinecek ;· · çünki matematik düzen, bir düzen
olmak dolayısiyle, ona pozitif bir şeyi varmış gibi
görünecektir. Artık bu düzenin bakiki tabiat dü-
zeninin inkıtaa uğratılma.siyle otomatik olarak ha-
sıl olduğunu ve bu inkttatD; kendisi olduğunu is-
tediğimiz kadar söyliyelim. Tabiatta hiçbir düzeıı
olmaması. ihtimali bulunduğu ve matematik düze-
nin mevcudatın düzensizliği üzerine kazanılmış bir
zafer olarak pozitif bir realiteye sahip olduğu fik·
ri devam etmekten geri kalmıyacaktır. Bu nokta-
yı derinleştirirsek düzensizlik (desordre) fikrinin
bilgi teorisine a_it olan meselelerde esas rolü oy-
- narlığını göreceğiz. Yalnız bu rol açıkça görülme-
miş, görülmediği için de onunla uğraşılmamıştır.
Bununla beraber bilgi teorisi bu fikrin tenkidi
ile başlamalıdır, zira asıl büyük mesele realitenin
bir düzene niçin ve nasıl girdiğini bilmek ise bu-
nun da sebebi her türlü düz.en yokluğunun müm·
286 YARATlCI ',f:EK.AMÜL

kün yahut tasavvur edilebilir görülmesidir. Böy·


le bir düzen yokluğunu realistlerle idealistler dü-
. şündüklerini de san~rlar. Nitekim tealistler «ob-
jektif» ka_nunların tabiata fiilen bir düzen ver-
diğini söyledikleri zaman tabiatta bir düzensizlik
imkanını düşündüklerini gösterirler. ldealistler, de
«duyulabilen ilcm» in zek3mız tesiriyle düzeni en~
diğini --: binnetice bu ilemin düzensiz olduğunu -
f~ırz ·ettikleri zaman bu· düşüncelerini gösterirler.
o halde her şeyden önce düzen yokluğu mana- ~
sında aldıkları düzensizlik fikri tahlil edilmek is-
ter. Çünkü felsefe bu fikri günlük hayattan al-
mıştır. Günlük hayatta düzensizlikten bahsettiği·
miz zaman bundan elbette bir şey anlıyoruz, yal-
nız ne anlıyoruz?

Menfi bir fikrin muhtevasıılı tayin etmenin


ne kadar zor olduğunu; bu işe gidşmediği için
felsefenin ne gibi' ku~runtularla içinden çıkılmaz
zorluklara uğradığını aşağıdaki bölümde göreceğiz.
Bu güçlük ve ku:runtular esasen ariyet ·olan bir
ifade tarzının kesin olarak kabul edilmesinden;
pratik için yapılmış bir düşünce tarzının felsefi
speküH\syonlar alanfna geçirilmesinde~ doğmuş­
tur. Şimdi kütüphanemden gelişigüzel bir kitap
alsarn da içine· bir göz gezdirdik~en sonra: <<Bun-
lar nazım değil» diyerek kitabı tekrar yerine koy-
sam bu kitapta gerçekten «nazım yokluğu» diye
bir şey gördüğümü söyliyebilir ntiyim? Söyliye·
inem. Çünkü böyle bir şey görmediğim gibi hiç de
görntiyeceğim. GördUğüm şey sadece nesirdir. Fakiıt
ben nazım istediğim için gördüğüm nesri ·ara·
DÜZ!lNSlZ!JK FlKR! 287

dığtm nazına göre ifade ederek <<bunlar nesirden


ibaret» diyecek yerde «nazım değil>> dedim. Bir
de nesir okumak istediğim halde elime geçen ki-
tap, tersine nazım olsaydı, şimdi de <<bu nesir de-
ğib diyecektim. Bunu söy I ernekle de bana man-
zumeler gösteren idrakimin verilerini, nesir.fikri-
ne saplanarak, nesirden başkasını istemiyen bek-
leme ve dikkatimin diline çevirmiş olacaktım.
Şimdi bu söyledikle~imi M. Jourdain işitmiş ol·
saydı benim bu iki nidamı, nesir ve nazmın kitap-
Iata mahsus iki işlenmiş dil şekli olduğunu ve
bunların ne nesir, ne de nazım olan işlenınemiş
ham bir dile katılmış bulundukları manasını çı·
kartacaktı. Ne nazım, _ne de nesir olan bu dil
şeklinden bahsederken bu şekli de düşündüğünü
sanacak, fakat bu 'düşüılüşü, bir sözde - tasavvurdan
başka bir şey olmıyacaktı. Daha ileri gidelim: diye·
!im başka Id M. Jourdain bir felsefe profesörüne gi·
derek nazım ve n esir şfkillerinln, bunlardan hiçbiri-
ne sahip olmıyan bir şeye nasıl katıldığını sorarak
bunun teorisini yapmasını ondan istemiş olsun.
Bu soru saçma olacak, buradaki saçmalık da biri-
nin inkarının ötekini tasdik etıİıekten ibaret ol-
duğunu unutarak her ikisinin aynı zamanda in-
kirını, nesir ve nazmın müşterek temeli halinde
ayrı bir varlık saymasindan ilerigelecektir.

BJI~un ·gibi diyelim ki iki nevi ?üzen olsun


ve bunlar da aynı çinsten bir düzenin içinde
birbirine zıt bulunsun. Yine diyelim ki bu iki
nevi düzenden birini aradığımız zaman ötekiyle
karşılaşmaktan zihnimizde bir düzensizlik fikri
%88 YARATlCI T:EKAMüL

doğmuş bulunsun. Bu takdirde düzensizlik fikri;


nin günlük hayat pratiğinde açık bir manaşı ola- .
cak, ihtiyaçta aranan bir düzenden başka bir dü-
zen bulmak, ihtiyaç duyulmara ve · duyulmadığı
için de yok denilecek olan bir düzene düzensizlik
demek pratik maksat bakımından pek güzel anlaşı­
lacaktır. Fakat böyle bir düzensizlik fikrinin teorik
hiçbir kıymeti yoktur. Eğer bütün bunlara rağmen
düzensizlik fikrini felsefeye sokmak iddiasında bu-
lunursak gerçek manasının gözden kaçınlacağı
muhakkaktır. Çünkü buradaki düzensizlik fikri mu-
ayyen bir düzenin yokluğunu başka bir düzenin
nef'ine olarak kaydediyordu; yalnız sıra ile ikisin-
den her birine tatbik edildiği için, biz onu yolda,
daha iyisi iki raket arasındaki top gibi, havada ala-
cağız, ve artık farksız olarak iki düZenden birinin
veya ötekinin yokluğunu gösterir gibi değil, belki
her ikisinin birden yokluğunu gösteriyor sayacağız
ki bu sonuncu hal ne görül~üş, ne tasarlanmış bir
şeydir. Sadece laf olarak vardır. Böylece düzenin
düzen~izliğe, suretin maddeye kendisini nasıl yük-
lettiğini bilmek meselesiyle karşılaşacaktır. Bu tarz-
da incelenen bir. düzensizlik fikri tahlil edilirse
·hiçbir şeyi göstermediği ve etrafında çıkartılan
meselelerden hiçbirinin kalmadığı görülecektir.
Hakikat şu ki .birbirlerine daima karıştırılan
bu iki nevi düzeni birbirinden ayırmak, hatta ta-
sarlamakla işe başlamak lazımdır. Bilgi meselesinin
başlıca zorluklarını bunların birbirlerine karıştı­
rılması doğuruyor, bunun içi;ı birbirlerinden ayrıl­
dıkları cihetler üzerinde bir daha durmak fayda-
sız olmıyacaktır.
DÜZENSIZLIK FIKRI

Genel olarak diyebiliriz ki realite, düşünce~


mizi memnun ettiği nispette düzenli sayılır. O hal-
de düzen~ süje ile obje ,arasında bil- iıevi uygun·
luktur. Zihnin kendisini realitede tekrar bulma-
sıdır. Yalnız demiştik . ki zihin iki zıt yöne de
gidebilir. Bazan tabii olan yönünden gider: bu
takdirde gerginlik şeklinde bir ilerleme, sürekli
bir yaratma, hür bir faaliyet Olur. Bazan da tersine
gider; bu gidişi sonuna kadar zorlanırsa, birbirle-
rine nispetle ayrılmış unsurların k.arşılıklı zaruri
münasebetlerinin determinasyon'una, ve ,-nihayet
geom'etrik bir rnekanizmaya varır. Şimdi, ·tecri:ibe
ister birinci yönü kabul eder görünsün, ister ikinci
yönden gitsin, her iki halde de bir düzen vardır
diyoruz, çünkü zihin kendisini her iki· yönde de
yeniden buluyor, bunun için de birbirlerine ka-
rışıyorlar. Bundan ku~tulmak için düzenin bu iki
nev'ine ayrı adlar koymak liizım, fakat bu da ko-
lay değil, çünkü aldıkları ve alabildikleri çeşit­
ler çok. tkinci nevi düzen, son haddi olan geo·
metri ile tarif edilebilir: daha genel olarak se-
beplerle neticeler arasında zaruri bir deter~
minizm münasebeti bulduğumuz· yerlerin hep-
sinde hep. bu düzenden bahsedilir. Bu da bizde
pasiflik ve otomatizm fikrini davet eden bir dü-
zendir. Birinci nevi düzene gelince finalite etra~
fında sallanc;lığına şüphe olmamakla beraber fi.
nalite ile tarif edilemez, çünkü finalite'nin ba~
zan üstünde, bazan da altında kalır. En yük-
sek şekillerinde finalitenin üstünde kalır, ~ira
bir fiilin yahut bir sanat eserinin mükemmel bir
19
290

düzen gösterdiği söylenebilir; · bununla beraber


bunların fikir tabirleriyle ifade· olunabilmeleri
ancak vücut bulduktan sonra, o da takribi ola-
rak mümkündür. Yaratıcı bir tekamül olarak göz
önüne alınan hayat da, to.ptan olarak, hür bir fi-·-
:ili, bir sanat es'erini andırır~ Eğer finalit~ sözün~
den önceden bilinen yahut bilinebilen bir fikrin
gerçekleşmesi anlaşılıyorsa, hayat bu minada alı­
nan bir finaliteyi aşar. T ~ptan ve tamamiyle alı­
nan hayata da finalite çerçevesi dar gelir, parça
~
1
i
·olarak alinan hayatın belirtileri için de, tfrsine,
çok kere pek bol gelir. Her ne hal . ise, burada
bahsedilen şey hayati olan şeydir, bizim bütün· ~
;bu incelemeleriniizden maksat; hayatİ olan şeyjn
üadi yönd~ olduğunu -göstermektir. Bunun için
i#zl ve otomatik olan ikinci nevi' dfizeo,in tersine /1
1 1
. olarak birinci nevi düzene, hayati· yahut iradidir 1 .
denebilir. Zaten halk duygusu (sens comm'mi)
da bu iki nevi düzeni birbirlerinden, hiç olmazsa
en son hallerinde insiyaki olarak ayırır; insiyaki
olarak da yaklaştırır; Asıronomik olayların da
şaşılacak bir düzen gösterdikleri söylenir, hun-
dan da matematik olarak önceden görülebilecek-
leri kastedilir. Beethoven'in senfonisinde--'- ki bir
·debailik, bir orijinallik ve neticede önceden
keşfedilemez!iktir .:_ daha az şaşılacak bir düzen
·olduğu söylenemez.
Yalnız birinci nevi düzen bu derece seÇik bir
şekli istisnai olarak alır. Genel olarak da ikinci
nevi düzen ile karıştitınağa sebebolan karakterle
görünür. Mesela hayatın tekiimülüne toptan.bakı-
CİNSLER VE KANUNlAR 291

Jınca dikkatimize ilk çarpan şey-hareketin kendili-


ğinden oluşu ve önceden keşfedilemeyişidk Fakat
her günkü tecrübelerimizde. ras13.nan şey, muay:. ı'
ı
yen olaiı şu veya bu canlı varlık, hayatın şu veya
bu özel belirtisidir; bunlar da aşağı yukarı bildi-
ğimiz şekil ve olguları tekrar ederler: batta do·
'ğuranla. doğiın ar~sında her caniıda gördüğümüz
ve sayısız canlı fertleri aynı gurupta toplamamı­
za sebebolan yapı benzetliği, bizim nazarımızda
«generique» tipin İa kendisidir. Cansız neviler dC
canlı nevileri.örnek almış gibi görünürler. Nitekim
tecrübenin parçalara ayır~rak bize gösterdiği şekil­
de alınan hayati düzen ayniyle fizik düzenin karak-
terlerini gösterir, onun .fonksiyonunu yapar gibi
_görünür: ayrıca her iki düzen de tecrübemizin teker- ·
rür etti~i zehabını verir, her ikisi de zihnimizin ge-
nelleŞme yapmasına elverişli olur. Hakikatte ise bu
karakterin: her iki düzende tamamİyle farklı kay· 1
nakları ve hatta zıt manaları vardır. İkinci dü-
zenin tipi, ideal hududu gibi temeli de ,geometrik
zarurettir, bu iarurete göre. aynı unsurlar aynı
nftkeleri verir. Birinci düzen is.e, tersine, alabildi-
ğine karmaşık ·ve tamamiyle başka olan sebeplere
ay~ı neticeyi verdirebiie.cek bir şeyin işe karışmasını
gerektirir: ayrı tekômül yollarında aynı yapılara ı ı
nasd raslandığını gösteren birinci bölümde biı
son nokta üzeriiıde, durmuştuk. Bu kadar uzakla· i' ! !

ra gitrneğe hace1: kalmadan sadece Paha tİpinin


evlatlardaki devamına bakalım: buradaki teker-.
rür, göreceğiz· ki aynı neticeyi veren aynı ter kip·
leri.n b~r tekerrüründen ibaret değildir, ve bunu ı ı
!
292 YARATICI TEKAMüL

kuyvetle Zanne~titecek bir mahiyettedir. Canlı bir


varlığın vücut bulmasına yardım eden son dere-
cede küçük şayısız unsurlar ve son derece küçük
sebepler olduğu ve bunlardan yalnız birinin ek-
siklik veya bir. tarafa kaymasının bu tekevvünü.
durdurabileceği düşünülecek olursa akla gele-.
cek ilk şey: bu küçük işçiler ·ordusunda işlenen
yanılmaları çabucak düzeltecek, yığınların netice
ve bozukluklarını tamir edecek akıllı bir ustaya,
«hayati bir prensip» e gözcülük ettirilmekte olma-
sıdir. Bunun için de fizik düzen ile hayati düzen
atasındaki ·fark şudur: birincisinde a~nı sebeplerio
birleşmesi aynı toplu neticeyi verir," ikincisinde
ise sebeplerde kararsızlık olduğu vakit bile neti-
Cenin sabit kalmasını sağlar. Fakat bu bir tem-
silden başka bir şey değildir. Düşünülürse haya-
ti düzende işçiler olmadığı gibi bunları· göz!iyec
cek bir usta da olamaz. Fiziko - şimik ' tahlilin
bulduğu sebep ve unsurlar uzvi yıkım vakıaları
için herhalde hakikidir, miktarları da ınahduttur.
Fakat tam ınanasiyle hayati olaylardan olan uzvi
yaratma olgularını. ~ahlil ettiğimiz zaman önümüz-
de tükenıhez bir ilerleme manzarasının açıldığı
görülür: bundan da tahlilin bulduğu birçok se- ı
1
bep ve unsurların tabiat 'ameliyesine son der~ce
yaklaşmış, onu taklidetmeğe savaşan zihni:f.Dizin
görüşlerinden başka bir şey olmadıkları istidliil
olunabilir. Halbuki taklit olunan bu tabiat
arneliyesi parçalanıt gibi değildir. Böyle olun-
ca da aynı bir nev'in fertleri arasındaki benzer~
ylik anı sebeplerle elde edilmiş aynı ıı,eti-
GlNSLER VE KANUNLAR 2~3

eelerin benz.erliğinden büsbütün başka bir manada


olacak, ve başka bir kaynaktan gelecektir. Yalnız
her iki halde de benzerlik vardır, ve neticede ge~
İıelleştirme mümkündür. Pratikte bi'zi ilgilendiren
df tamamiyle bı.i müşterek benzerliktir, çünkü gi..in-
lük hayatımııda zaruri olarak ·aynı şeyleri ve ay~
nı va2iyetleri bekleriz, bu itiba da ·aksiyonumuz ha·
kırnından esas olan· bu müşterek karakterin ancak
speküHl.syonu ilgilendiren iç ayrılıkiarına rağmen
birbirlerine yaklaştırılması tabiidir. İşte hayat ve
maddeyi kaplıyan ve her yerde aynı olan umumi
bir. tabiat düzeni fikri buradan geliyor, atıl mad-
d,e alanında kanunları' n, hayat alanında neviler'in
mevcudiyetlerini aynı kelime ile göstermek ve
aynı tarzda_ tasarlam~k alışkanlığımız da buradan
geliyor.
Fazla olarak bu karıştırma yenilerde olduğu
gibi eskilerde de bilgi meselesinden çıkan güç-
lüklerden çoğ.unun birbirlerine karıştırılmasın­
dan ilerigeldiği bizce şüphesizdir. Filhakika ge-
rek kanunların've gerekse nevilerio ' genellikleri
aynı kelimelerle gösterildikleri, aynı fikirlerle
ifade edildikleri için geometrik düzen ile hayati
düzen daha o vakit birbirlerine karıştırılmıştı.
Bu bakıma yerleşince de kanunların genelli ği ne-
vilerin genelliği ile, nevilerio genelliği de kanun-
ların genelliği ile açıklanmıştı. Böylece tarif
edilen iki tezden birincisi eski düşüncenin ~arak­
teristiğini teşkil ediyor, ikincisi de yeni felsefeye
ait bulunuyor. Şu kadar var ki her iki felsefede
«genellik» .fikri iki manaya gelen bir fikirdir .


294 YARA TICI TEKAMÜL

O halde ki kaplam (şümul) ve içlem (tazam-


mun) inde birbirleriyle barışmaları kabil olmıyan
şeylerle unsurlari birleştiriyor. Sadece eşya üze-
riOdeki tesirimizi kolaylaştırmaJarı dolayısiyle bir~
birlerine benziyen _i~i nevi ~üzen gerek eski
ve gerek yeni felsefede aynı kavram altında
t~planmış bultihuy9r. Bu suretle iki tabir .tiıma­
miyle dıştan bir benzerlik. dolayısiyle· birbirle-
rine yaklaştırılm.ış bulunuyor, ~unun pratikte
meşru olduğu şüphesizdir. Fakat speküiasyon
vadisinde de bunları aynı tarifte karıştirrnaga
hakkımız yoktur.
Filhakika tabiatın niçin kanunlara bağlandı­
ğıaı eskiler kendi kendilerin·e s·ormamışlarsa da
neden neVilere göre düzenlendiğini s?rıiluşlarc;lır .
. Çünkü nevi fikri, hayat alanında, hususiyi e objektif
bir realiteye, yani veraset gibi söz götürmez bir ,
olguya karşılıktır. Eğer yalnız ferdi şeyler olsay- ~
dı neviler tabiariyle ola~ıyacaktı; imdi, eğer,
organikleşmiş varlık,. maddenin bütünü içinde ~
kendi t~azzuvu ile, daha doğrusu mahiyeti ile ~ı
ayrılmış- bulunuyorsa, başka bir eserimizde ~
gösterdiğimiz gibi {ı} atıl maddeyi aksiyon 1
ve reak~iyon ·iıgilerinde bulunan vücudumu-
zun sevkiyle seçik cisimlere ayıran da bizim idra-
kimiz olmuştur: binaenaleyh nevi ve fertleri n her
ikisi de burada mevcudat ·Üzerinde yapılacak ak-
siyonlara göre yarı yapma bir ameliye ile taay-
yün ediyorla.ı;. Bunuilla beraber eskiler bütün ne-
vileri bir sıray'! koymak ve hepsin'de aynı mut-
[1] Madde ve hafoza, böl. lll ve ·ıy.
295,

!ak mevcudiyeti görmekte teredd\idetmemişler-'


dir. Realite böylece. bir neviler sistemi olduktan,
sonra .nevileiin genelliği (yani hay!).ti düZenin-_
umumiliği) ka~unların genelliği yerine geÇmek'
icabediyordu.. Cisimlerin düşmelerini açıklıyan
Aristo'nun teorisi ile Galilee'nin açıklamaSını kar~,
ş~laştırmak burada enteresan olacaktır. Aı:ist~, d-
siniler~n düşmelerini açıklamak isterken sadece.
«yukarı>>, «~şağı», «tabii yer», «iğreti yer», «tabii
hareket>>, «cebri hareketı> gibi kavramlarla uğraş-;
mıştır [ı}. Ona göre herhangi bir. taşı düşürten
1
fizik kanunu büt~n- taşların «tabii yer» i olan top-.~ ·
rağa .dönİnelerin,i ifade eder.. Bunun için taş~ ken<
di tabii yerinde olmadıkça Aristo•nun nfl,zarında
tam bir taş değildir: Tabii yerine dönmekle.
büyüyen bir canlı varlık gibi kçndini tamamla-;
11?-~yı, ve böylec~ taş nev'inin ö~ünü y_erihe getir-.
meyi gözetir [2}. Bu mahiyette bir fizik kanunu,
telilkkisi eğer_ doğru olsaydı, kanun, zih~.n tarafın-,
da~ kurulmuş basit bir münasebet olmıyacağı gi-
bi. m·addenin cisimlere ayrılm~sı da idrak mele-
kemizin bir eseri olmıyacaktı: bütün. cisimler canıı:
cisim!er gibi.hep aynı ferdiyet.e sahip olacaklar,,
fizik k~Ünatın kanu,nları da hakiki nevileri.n ara-,'
sında l)akiki akrabalık bağlarını ifade edeceklerdi.'
Bu teliikkiden nasıl bir fiı~iğin do~duğunu bili-.

[1] Bakımz bilha"a Phys. IV 215 a 2; V, 230 b


1'2; VIll, 255 a 2, ve D• Caelo, IV, I • S: ll, 296 b 27;
Iv;sosds~.' ,. , , .
[21 De Caelo, -~V, 310 a 34 : bir şeyin· tabii yerini
tllması, suretini alm~Sı demektir.
296 YAR.ATICI TEKAM()L

yoruz. Kesin ve bir tek ilmin imldintna ve te.ali-


tenin bütününü kucaklıyarak mutlak'ı elde etme ..
ğe inanan eskiler için fi ikte dünyayı az çok ka-
ba bir şekilde hayati dünyaya karıştırmak zoru
vardı. O mahiyette bir fizik kanunu tasa vvur et-
. nıeleri de bu zorun tesiri ile olmuştu.
Fakat yenilerde de aynı karıştırma görUlüyor,
şu farkla ki burada iki had arasındaki münasebet,
yani fizik hadietle hayati hadler tersine çevrile-
rek artık kanunlar nevilere değil de, neviler kanun-
. !ara irca edilmiş, ilim de yine «tek» farz edilmiş
yalnız eskilerin umdukları gibi mutlak olacağına
ta-mamiyle rölatif olmuştur. Bu itibarla kanun ma-
hiyetinde tanınan nevilerin yeni felsefede gölge-
de kalmaları dikkat edilecek bir olgudur. Bizim
bilgi tCorimiz, a•ğı yukarı, sadece kanunlar me-
-selesi üzerinde toplandığına göre) ~eviler burada
da nasıl olursa olsun kanunlarla uyuşmak zorun~
dadırlar. Çünkü yeni felsefenin yeni zamanlar-
daki hareket noktası astrono.nıi ve fizil\:teki bü~
yük keşifler oimuştıir. Nitekim Kepler ve Gali-
Iee kanonları felsefemiz için bilginin ideal ve bi-
ricik tipini teşkil -eder. Buna göre ·kanun, şeyler ·
yahut olgular arasındaki bir münasebeti bildirir,
daha doğrusu matematik şekilde olan bir l<ıinun,
ri:ıuayyen bir miktada elverişli olarak seçilmiş di-
ğer bir yahut birkaç değişken arasındaki bağlı­
lı~ ifade, eder: O halde değişken miktarların
· seçilmeleri ile tabiatın şeylere · ve olguİara ay-
rılmiı.ları itibari, ihtimali bir şey olmuştur. Hatta
buradaki seçimin serbest, başıboş olmadığını,
CiNSLER VE KANUNLAR . 297

tecrübeden geldiğini . kabul etsek bile kanun


yine bir ~ünasebet olmaktan -çıkacak değildir,
her münasebet de esasen bir mukayeseye bağlı
olduğundan kanunda objektif bir realitenin bulun-
ması ancak birçok hadleri aynı zamanda göz
önüne alan bir zeki içindedir. Bu zeka da ne be-
nim, ne de sizin zekanız olmıyabilir; bu yüzden
ancak tecrübeden önce mevc.:t olan kanunlara
götüren bir ilim objektif bir ilim olabilir.
Bizim yaptığımız iş de denilebilir ki bu mev-
cudu. meydana çıkartmak.tan ibarettir : bir de
unutmamalı ki mukayese tek bir şahsın işi olmasa
bile hiç olmazsa· gayrişahsi olarak yapılmaktadır;
kanuıilarla ifa9-e ediln;ıiş, yani hadierin htidlfre
nispethulen çıkarılmış bir tecrübe ise mukayese
ile Y"P'lrnış ve elde edildiği· zaman. zaten bir
zihin h'avasından ı;cçmek zorunda· kalmış bir tec-
rübeCir. O. halde tamamİyle 'insan zekasına nis-
petle olan bir ilim ve bir tecrübe fikri kanun-
lardan terekkübeden bir ve bütün bir ilim telak·
kisinde zımnen mevcuttur: Kant'ın yaptığı şey
de bunu meydana çıkarmak olmuştur. Yalnız bıı
te13.kki -k~nunların genelliği ile nevilerin genel-
liğini indi olarak birbirine karıştırmaktan doğ·
muştur. Eğer hadierin birbirlerine nispetle şart·
landırılmaları için "bİr zeka Iaiımsa bunların
bazı hallerde müstakil olarak mevcut olabilecek-.
leri anlaşılır. Eğer tecrübe de bize hadierin müna·
sebetleri yanında bir de müstakil hadler gösteri-
yorsa, canlı neviler kanunlardan bambaşka bir şey
olduklarından, bilgimizin hiç olmazsa yarısı asıl
298 YARATIC TEKAMÜL

şeye (~hose en soi), realiteni~ kendisine taallllk


edecektir. Yalnız bu bilgi pek güç olacak. Çün-
kü konusunu artık kendi inşa etmiyecek, tersine
'
o:na katiapmak zorunda kalacaktır; şu kadar va.r ki
ondan pek az bir şey koparsa biİe mutlaktan
bir şey koparmış olacaktır. Daha ileri gidelim:
eğer bilginin öbür yarısı, hayati düzenin tersine,.
bir düzene ve daima mukayeseler İstiyen müna-
nıisebet~ere, yani matematik .. kanunlariyle ifade
-e_dilen ve bu mukayeselere ancak rnekani ve bin-
neti~e geometrik olmak itibariyle elverişli Olan
b.ir düzene ait ise, bu bilgi de birtakım filozof-.
ların. dedikleri kadar kökten v~ kesin olarak rö-
latif .olmıyacaktır. Fakat ne de olsa eskilerin
dogmatizmi altında olduğu gibi yenilerio rölati-
vizmi arkasında da iki nevi düzen birbirlerine
karıştırılinrş olarak görülüyor.

Bu düzenierin birbirlerine karıştırılmalarının


. kaynağını göstermek için yetecek kadar söyledik.
Bunları:n birbir~erine karıştırılı_nahip esasen bir
yaratma olan <<hayati» düzenin öziyle görünmekten
ziyade bazı ilinekl~ri .(arazları) ile görünmesin-
dendir, bu ilinekler de fizik ve geometri~: düzeni.
taklidediyor; bu düzen gibi de genelleştirmeyi
mümkün kılan tekrarlaİı~alar gösteriyor, bizim
için mühim olan da bu tekrarlanmalar oluyor.
Halbuki bütün olarak alınan bayatın bir tekli-
mü! olduğu, durmadan değiştiği şüphesizdir. Şu
kadar var ki, ancak kendi emanetini taşıyan can·
· lılar vasıtasiyle ilerliyebiliyor. Bunun için de yüz
binlerce canlının yuğurdukları yeniliğin büyüyüp.
DÜZENSİZLİK VE ~İ DÜZEN 299

olgunlaşması için, birbirlerine mekan ve zaman-


da aşağı · yukarı benzer olafak tekrarlanmaları
Iazım geliyor. Madde aleminde ise mütevali bas-
kılar hep aynı olduğu gibi aynı baskının bütün
nüshalacı da ,birbirlerinin aynı oluyor. Halbuki,
bir neviden ol~nlar ne .mekanın muhtelif nokta- ·
!arında, ne de zamanıı'ı muhtelif anlarında bir-
birlerine tamamiyle asla benzemiyorlar; veraset,
nesilden nesle. yalnız karakterleri gCçirmiyor~
bunları ·değiştiren ve hayatın ta kendisi olan
hamleyi de geçiriyor. Bunun için yaptığımız ge-
nelleştirmelerin temeli olan tekrarlanma fizik
düzende' esasJı olduğu ha! de hayati düzende arı­
zidir, diyoruz. Elhasıl fizik düzen «otomatik>~ bir
düzendir, hayati düzen iradi demiyeceğim ama
«istenmiş>> (voulu}· bir düzen gibi görünüyor."
İmdi, «otomatik>> düz"en ile <<istenmiş» düzen
arasındiıki fark böyl~~e, açıkça anlaşıldıktan sonra
düzensizlik fikrinin doğurduğu iltibas ( equi-
voque) ortadan kalktığı gibi bilgi meselesinin
zorluklarından biri de kalkmış oluyor.
B~Igi teorisinin ana meselesi filhakika ilmin
nasıl mümkün olduğu~ mevcudatta niçin düzen-
sizlik olmayıp da bir düzenin bulunduğudur.
Evet, düzen vardır, hem de bir olgudur, Fakat
. bir yandan d~ düzenden daha az görünen .düzen-
sizlik bize hükmen' (m droit), mevcut olacak
gibi görünüyor. O halde mevcudatta bir düze·
nin b~lunması, aydınlanması gereken bir sır, or-
taya konulması mutlaka gereken bir mesele ola-
caktır. İsterseniz daha sade söyliyeyim: düzenin
300 YARA TIC! TEKAMÜL

kurulmasına koyulunduğu andan itibaren, mev.


cudatta değilse bile hiç· olmazsa zihinde, düzen
· olmıyabilir gibi alınıyor: olmıyabilir gibi düşü­
nüimi yen ~ir şeyin açıklanması aranmaz. ·:Eğer dü-
zeni, bir şe-yin fethedilmesi, veyahut bir şeye di-
. ğer. bir şeyin katılması gibi (ki bu şey «düzen
yok! uğu» olacaktır) görmeseydik eski realizm,
kendisine «idee» nin katıldığı bü «madde>> den
b-ahsetmi.veceği gibr modern idealizm de tabiatt~
zekanın düzenliyeceği bir «duyulur çeşitlilik»
(dJversite s.ensible) i vaz' etmiş olmıyacaktı. Haki-
ka~en de her düzenin olmıyabil,ir olduğu ve böyle
telakki edildiği hiç söz götürmez. Y almz rıeye
nispetle olmıyabilirdir?
Bize kalırsa bunun cevabı şüpheli değildir.
Bir düzen olmıyabilirdi~ ve bize kendisinin aksi
olan bir düzene nispetle · _oimıyabilir göiünür;
mizının nesre, nesrin nazına iı_ispetle mümkün
olmaları gibi. Fakat mademki neslr olmıyan her
söz nazımdır Ve ister istemez nazım gibi düşü·
nülecektir, yine mademki nazım o İmıyan 'her söz
nesirdir ve ister istemez nesir ·gibi düşünülecek­
tir, bir varlık tar~ı da bunun gibi iki düzenden
biri değilse diğeri olacak ve ister ·istemez bu
düzen gibi düşünülecektir. Yalnız unutmamalı ki
biz zihnimizde hakikaten mevcut olan bir fikri
farkında olmıyarak hislerimizin sisleri arasından
da düşünmüş olabiliriz. Düzensizlik fikrini gün-
lük hayatta nasıl kullandıgımıza bakarsak ,buna
kani olacağız. Bir odaya girip de bunun «düzen-
siz» olduğuna hükmettiğim zaman bundan ne
DÜZENSIZLİK VE İKİ DÜZEN 301

anlıyorum? Denilebilir. ki buradaki eşyanın da~


ğınıklığı, ya içinde oturan adamın eşyasına kaqı
gelişigü~el Otomatik haı:eketlerde. bulunmuş ol-
masiy le, yahut da her mobilya, her elbise. ve öte-
beriyi bulundukları yere koyan yapıcı bir sebep-
le açıklanabilir. Burada mükemmel olan düzen, -
kelimenin ikinci. manasındaki düzendir. Benim
bu oda_da beklediğim düzen de tertipli bir. ada-
mın odasına şuurlu olarak verdiği bir düzen,
yani istenmiş bir düzendir, otomatik bir düzen
değildir. Halbuki ben istenmiş; iradeİi bir düze- '

nin olmadığını görünce bunun yokluğuna düzen- '1


sizlik dedim. Esasen bu iki düzenden biri bu-
lunmadığı zaman hakiki olarak anlaşılan, görü-
len, düşünülen şey başka bit .düzenia bulunma-

sından ibarettir. Yalnız ben bu düzenle değil de
ı
ancak birinçi düzenle ilgilendiğitn . için ikinci
düzenin mevcudiyetini kendine göre ifade ede-
rek burada bir düzensizlik var diyecek yerde
bunu. birinci djizene göre .ifade ediyorum. Bu-
nun tersini alalım:. bir kaos tasarladığımızı söy-
lediğimiz zaman (yani fizik dünyanın henüz ka-
nunlara itaat etmediği bir devri tasarladığımız
zaman) neyi düşünüyoruz? Istedikleri gibi görü-
nup kaybolan olgular · ~aya!. ediyoruz. Fizik
kilinatı nas~_l biliyorsak, yani bütün olgularını
birbirlerine uygun netice ve sebepleriyle düşün­
mekle başlıyor, sonra da indi: ·bir sıra kararlar
vererek düzensizlik dediğimiz şeyi elde edecek
tarzda katmalar, indirmeler, ortadan kaldırma­
lar yapıyoruz. . Hakikatte is.e tabiatııi .mekaniz.
302 YARATlCI TEKAMÜL

ması yerıne isteme (vouloir).yi~ «otomatik düzen>}


yerine olayların görünrne ve ortadan kaybol-
malarında'n hayal ettiğimiz bifçok. "ir~de. tomur-
cukları. koyuyoruz. Bu küçük istek! erin «meramlı
bir. düzen» teşkil edebilmeleri için şüphe yok ki
yüksek bir istek yolunu kabul. etmiş ·olmaları Hi-
zımdır. Fakat yakından bakarsak tam bunu yap-
tıkları görülecek: irademiz vakit vakit bu kaprisli
iradelerin hçr birinde bulunuyor, bunlarda objek-
tifleşiyor, tıpkıyı tıpkıya bağlainaktan, sebeple
netice münasebetleri gözetmekteı:ı sakınıyor, nihayet
parç~ isteklerio üstünde · tek bir pı~ramı hakim
kılıyor. Böylece düzenlerden birinin yokluğu bu~
rada da başka bir düzenin bulunmasına bağlıdır.
Düzensizlik fikrinin yakın akrabası olan tesadüf
fikrini tahlil edeİsek burada da aynı unsurları
bulacağız. Rulet, kazandıracak nuniaranın. üze-
rinde taılıamiyle. mekanik· bir se be bin tesiriyle
durduğu halde benim menfaatlerimle ilgili bir
Hızırmış gibi hareket eder; yahut da tamamiyle
mekanik bir kuvvet olan ' rü:Z"gflr d.amdan
uçurduğu bir kiremidi, hayatıma düşman bir .ib-
lismiş gibi kafama indirir. Bu tesadüfierin hiç-
birinde kasıt namına bir şey yoktur, hatta bun-
lai:ı ararnam veya bunJira raslamam· Hizım gelir
gibi görünen yerlerde bile ancak bi.f mekanizm
bulurum; tesa'!iiften bahsederken de işte bunu
ifade ediyorum. Olayların kendi heveslerine gö-
, 1
re tevali ettiği anarşik bir dünya için de bura-
da· tesadüf bükilm sürüyor diyeceğim, ve bu sö·
zümle mekanizm beklediğim yerde iradelerle,
DÜZENSiZLİK VE lKt DÜZEN 303

daha doğrusu kar~rlarla karşılaştığıını kastedece~


ğim. Tesadüfü tarif etm~k isterken zihnin garip
hocalaması işte bu sebepledir. Ne edici sebep
(cause efficiente), ne de gayeci sebep (cause
fina! e) aranan tarifi veremez. Zihin için burada
karar kılabilecek bir yer bulmak bu sebepten·
kabil değildir. Bulamadığı için de gayeci hir
sebebin yokluğu ile .edici bir sebebin yolduğu
·arasında sallanır. Nasıl sallanmasın ki bu ta-
riflerden her biri zihni diğerine yollamaktadır.
Hakikaten de hisle karışınıyan öz bir fikir ola·
rak alındığı müddetçe tesadüf ıiıeselesinin halle-:
dileceği yoktur. Çünkü öz bir fikir değildir,
iki nevi düzenden birini beklerken öt'ekini bu-
lan bir· adamın ruh haletini göstermektedir.
Tesadüf ve düzensizlik işte bunun için zaruri
olarak rölatif gibi tasavvur edilmişlerdir: eğer
mutlak gibi tasavvür edilmek istenirse iki nevi
düzen arasında birinden ötekine istemiyerek gi-
dip gelinir ve her türlü düzensizlik iddiasında
gerçekte iki düzen bulunur ; ayrıca da bu dü-
zenlerden . ne birinde, ne ötekinde tutunarnıyan
bir zihnin sallandığı görülür. Düzensizliği düzf-
ne dayamak ne mevcud3.tta, ne de onun tasavvu-
. runda bahse mevzu olamaz, çünkü düzen, iki .qe-
vi düzeni içerir ve bunların kombinezonlarınd.an
yapılmıştır. '
Yalnız bizim zekamız öteye geç.erek ortaya
«düzen yokluğu» demek olan bir düzensizlik ko·
yar. Bu suretle .de ancak bir kelime düşünür,
fazla bir şey değil, kelimenin altına bir fikir
304 Y AR.ATIC! TEKAMOL

koymaya çalışsın: düzensizliğin bir, düzen inkirı·


olabileceğini görecektir. Hatta bu ink3r da zıt'
bir dlizeni zımnen tasdl~ etmekten baıka bir ıey
· olmıyacaktır; bu zıt düzeni görünce de bizi
ilgilendirmediği için gözlerimizi ı<apıyor, yahut
bir düzeni inkar ederken ötekini tasdik ediyoruz.
_ O halde zekanın düzenliyeceği bir dağınıklıktan
nasıl ·bahsolunabilir? gerçekle§tirilmiş yahut
ertirilebilir olan bu dağinıklığı istendiği kadar _
kimsenin farz etmediği söylensin, mademki
b~hsediliyor, düıünüldüğü sanılıyor demektir; o
halde tekrar. ediyorum: gerçekten mevcut olan
bu insicamsızlık fikri tahlil olunursa bunda ilgi-
lenınediğimiz bir düze~ karşısında zihnin uğra~
dığı bir hayal hrıklığından veya iki nevi düzen
arasında salianmadan ve nihayet bir şey ifade
eden bir kelimeye _menfi bir ek takarak icad-
edilmiş boş bir kelime tasavvur etmiş olmaktan
başka bir şey görülmiyecektir; yapılması ihmal
edilen de bu tahlildir. İlımal ediliyor, çünkü
birbirlerine irca olunmıy:,ın iki neyi düzen ayır~
mak hiç düşünülmüyor.
Filhakika diyorduk ki her düzen zaruri olarak
mümkün göİünür. Eğer iki nevi düzen varsa ~u
imkin şöyle izah olunur: düzenin şekillerinden
biri ötekine göre olmıyabilir. Mesela geometrik
düzen olan yerde h3.yati düzen, hayati düzen olan
yerde geometrik düzen mümkün olabilirdi. Fakat
farz edelim ki düzen her yerde aynı neviden. ol-
sun da sadece geometrikten hayatiye gitmek üze-
re dereceler bulunsun. Bu takdir:de bana müm-
DÜZENSiZLİK VE 1Kl DÜZEN 305

kün görünmekte devam eden ve artık başka ne-


viden bir ·düzene göre taayyün etmiyen muay-
yen bir düzenin yokluğuna, <<yaı:_ıi kendisinde
düzenden eser bulunmıyan» bir mevcudiyet ha-
line nispetle mümkün olacağına zaruri olarak
İnanacak; böyle bir mevcudiyet halini düşündü­
ğümü sanacağım; çünkü bu mevcudiyet bana söz
götürmez bir olgu olan düzende imkin halin-
de bulunur gibi görünecektir. Böyle olunca dü-
zen mertebelerinin başına hayati düzeni, sonra
da bu düzenin bir azalışını, yahut o derece yiik-
sek olmıyan bir komplikasyonu olarak geomet-
rik düzeni, ve nihayet en aşağıya düzensizliği,
dağınıklığı koyacağım. Düzensizlik kelimesi işte'
bunun için arkasında, gerçekleşmiş olmasa bile
hiç olmazsa zihinde gerçekleşmiş bir şey olması
gereken bir tesir yapacaktır; fakat muayyen bir
düzende bulunması mümkün olan bir halin sa-
dece zıt bir düzenin mevcudiyetinden ibaret ol-
duğuna dikkat eder, ve dolayısiyle birbirlerine
zıt iki düzen vaz'edersem bunların arastnda orta
dereeelerin tasavvur edilemiyeceğini, ve bu iki
düzenden «düzensiz» e doğru inilemiyeceğini gö-
rürüm. Burada ya düzensizlik kavram1 minasız
bir kelimedir,. yahut da iki düzen arasında bulu-
nan yolun· ortasına konmak şartİyle bir mina
alabilir. Fakat ne birinin, ne de ötekinin altına
konulamaz. ,Çünkü evveli düzensizlik, sonra ge-
ometrik, daha sonra da hayati düzen diye bir
şey y<>ktur: Sadece geometrik ve hayati düzen,
sonra da zihnin bunlar arasında sananmasından
20
306 YARATIC! Tm<AMüL

doğan bir düzensizlik fikri vardır. Bunun içiiı


üzerine düzenin katıldığı bir dağınıklık çeşidin­
den, yani düz~nsizlikten bahsetmek tam manasiyle
müddeayı delil yapmak olur; çünkü dağınıklığın
hayal edilmesiyle birlikte bir de gerççk bir düzen,
daha doğrusu iki düzen vaz'·edilmiş olur.
Reelin gerginlikten gevşeklik yahut yayıl­
ma ( extension) ya, hürriyetten mekanik zarurete ii

tersine dönme (in11ersion) yoliyle nasıl geçe- i


1
bileceğini göstermek iÇin bu uzun tabiilin ya-
pılması Hizimdı. Bu iki had arasındaki müna~
sebetin hem şuur_, hem de duyu tecrübesi vasıta­
lariyle hep birden bize telkin edildiğini gö_ster-
inek yetmez; geometrik . düzenin açıklanm~.ya ·
muhtaç olmadığını, çüıikü sadece hayati düzenin
ortadan kalkmasından ibaret olduğunu ispat et-
mek Hizımdı. Bunun için de ilga (suppres-
sion) nın daima bir ikame (substitution) ol-
duğunu ve batd. ister istemez böyle anlaşıl ..
dığını göstermek isterdi. Hem mevcıidatta olup
biten, hem de düşüncemizde mevcut olan şeyler
hakkında bize aldatıcı bir ifade tarzı telkin eden
imil, sadece pratik hayatın istekleridir. BiraZ önce
neticelerini tasvir ettiğimiz tersine dönüş (in-
version) olayını şimdi daha yakından. incelemek
lazımdır. Burada sebebin kesilmesi neticenin ter-
sine dönmesi demek olduğuna göre, dağılmak
için sadece geyşemesi kafi gelen prensip nedir?
Daha iyi bir kelime bulamadığımız için bu
prensipe şuur demiştik. Yalriız burada bahsedi-
len şuur, her birimizde ayrı ayrı çalışan ufacık
MADDENİN İDEAL OLUŞU ~07

şuurlar değildir. Bizim ufacık şuurumuz mekanın


belli bir yerinde bulunan belli bir canlı varlığın
şuurudur; vakaa bu şuur da kendi kaynağı olan
şuurun yönünde gider, fakat ileriye doğru yürü-
mekle beraber hep arkaya bakmak üzere aksi
bir istikamete çevrilmiştir. Bu geriye bakma, gös-
terildiği gibi, zekanın ve neticede kaynağından
ayrılmış şuurun tabii bir fonksiyonudur. Bu şu­
urun kendi kaynağından bir şeyle birleşmesi için
olmuş bitmişten ayrılarak, olmak üzere olana
bağlanması, başka bir' deyimle, görmek meleke-
sinin kendine dönerek ve kendine katlaDarak
isteme fiiliyle kaynaşması lazımdır. Bu da zah-
'metli bir celıttir, bunun için tabiatı zorlamak,
bunu ansızın ve birdenbire yapmak ister, birkaç
andan fazla da uzatılamaz. İleriye atılmak üzere bü-
tün varlığımızın toplandığı işe atılma zamanla-
rında sai~ ve muharriklerin açık bir şuuruna ve
hatta bunları taa~zuv ettiren oluşa bile az çok sa-
hip oluruz; fakat maddeden geçerek onu canlan-
dıran bir cereyan olan bu saf meram sadece duy-
d,uğumuz, olsa olsa bizden geçişini sezdiğimiz bir
şeydir. Bir an için olsa bile bu saf meramda yer-
leşmeyi deniyelim: hatta bu takdirde bile yaka-
ladığımız meram ferdi mahiyette olan parça bir
meramdır. Bütün bir hayatın kaynağına erişmek
için, bütün bir roaddiyetin kaynağına erişmek
için olduğu gibi çok daha uzaklara gitmek la-
zım gelecektir. Bu kada.r uzaklara gitmek imkan-
sız mıdır? Değil, çünkü bunun mümkün olduğu­
nu gösteren felsefe tarihi meydandadır. Yaşıyan
.1
1 308 YARATICI TEKAMOL

hiçbir felsefe sistemi yoktur ki hiç olmazsa bazı


kısımlarında sezgiden hayat almamış olsun. Yal-
nız sezginin kullanılması için diyalektik lazım­

ı dır, kavrarnlaşması ve başkalarına yayılması


için de yine diyalektik Hizımdır.. Fakat di-
yalektik, çok kere, kendisini aşan sezginin veri~
mini geliştirmekten başka bir şey yapmaz. Doğ­
ı
rusunu söylemek, lazım gelirse diyalektik ile sez-
.ı ginin yolları birbirlerine zıttır. Fikirleri birbir-

lerine bağlıyan diyalektik ceht fikirlerio topar-
lamak istediği sezgiyi söndürür. Bunun için filo-
zof, sezginin hamlesini bir kere aldıktan sonra
onu terk ile hareketinde devam etmek için ken-
dine güvenerek kavramları birbiri arkasından
sürmek zorundadır. Fakat çok geçmeden ipin
ucunu kaçırdığını görür, ikinci bir temasta bu-
lunmağa, yapılan şeyin büyük bir kısmını boz-
ınağa mecbur olur. Kısaca söylersek diyalektik
düşünce, kendi kendisiyle uygunluğu sağlıyan
bir düşüncedir. Yalnız sezginin bir gevşem~sin·
den ibaret olan diyalektik vasıtasiyle bir değil,
birçok uygunluklar sağlamak kabildir. Oysa ki
sadece tek bir hakikat vardır. Eğer sezgi birkaç
Hihzalık olmayıp da sürebilseydi, filozof yalnız
kendi düşüncesiyle mutabık kalmayı deği!, bütün
filozofların birbirleriyle mutabık olmalarını sağ­
Iıyacaktı. Eğer her sistemde müphem ve eksik
olarak mevcut ve sistemden de daha kıymetli, .
daha ömürlü olan olan sezgiyi temadi ettirmek
kabil olsaydı felsefenin konusuna erişilmiş, yol-
dan çıkmamak için gereken dayanak noktaları
MADDENİN İDEAL OLUŞU 309

sağlanmış olacaktı. Bunun içindir ki tabiat ile zi-


bin arasında sürekli gidip gelmeler zaruri olmuştur.
Varlığımızı irade yahut meramımıza, mera-
ınımızı kendini temadi ettiren içte)?iye yeniden
yerle§tirdiğimiz zaman realitenin daimi bir bü-
yüme, sonsuz bir yaratma olduğunu d.uyarız.
İrademiz bu mucizeyi zaten yapıyor. Nitekim
biraz yaratması olan beşeri her eser, biraz
hürriyeti olan iradi her iş, uzviyetlerde kendili-
ğinden gelen her hareket dünyaya yeni bir şey
katar. Vakaa bunlar hep şekil yaratmalarıdır.
Fakat başka türlü nasıl olabilirdi? Düşünmeli
ki biz hayat akışının kendisi değil, madde ile
yüklü bir parçasıyız; daha doğrusu hayat hamle-
sinin akışı boyunca cevherinin pıhtılaşmış parça-
lariyız. Şimdi basit bir hür kararda yaptığımız
gibi dahiyane bir eserin kompozisyonunda faali-
yetimizin zembereğini sonuna kadar istediğimiz
kadar gerelim ve böylece hiçbir basit ve siif
malzeme toplamının veremiyeceği bir şeyi yara-
talım (malfım münhanilerin birbirleri üzerine
katılması büyük bir artistin çizgisine benzer
mi?). Burada: onların taazzuvlarından önce olan
ve bu taazzuvlardan sonra yaşıyan unsurlar ek-
sik olmıyacaktır. • Fakat .şekli doğuran aksiyoiıun
sadece bir duraklaması onun maddesini teşkil
edebiliyorsa (artist tarafından çizilmiş orijinal
çizgiler de bir hareketin donma yahut pıhtılaş­
ması değil midir.?) artık maddenin yaratılması
da anlaşılamaz, kabul olunmaz bir şey olmaktan
çıkar. Çünkü bir şeklin yaratılmasını her an için
310 Y~TICI TEKM.fOL

biliyor, içten yaşıyoruz. Maddenin yaratılması da


şeklin saf olduğu, yaratıcı akışın bir müddet ke·
sildiği yerde olacaktır. Misal olarak şimdiye ka·
dar yazılmış bütün yazıların· terkibine giren
a!fabe harflerini alalım: yeni bir şiir söylemek
için alfabeye katılatak başka harfler aramayı
1 hiç düşünmüyoru~. Fakat 'şairin şiiri yarattı·
· ğını ve insan düşüncesinin zenginleştirdiğini :
!
çok iyi biliyoruz. Şiirin bu yaratması, ruhun basit
bir fiilidir; bu fiilin yeni bir yaratmada devam
edecek yerde sadece bir duraklaması yaratmanın
kendiliğinden kelimelere dağılması için kafi ge·
!ir. Şimdi bu harfleri dağıtalım: hepsi de dün-
yada mevcut alfa be harfleri arasına . katılacak
harflerden başka bir şey değildir. Bunun gibi
ıİıadde alemini muayyen - bir "anda terkibeden
atom sayısının art~aSı da zihnimizin alışkanlığına
aykırı gelir, tecrübelerimize de zıt görünür. Fa-
kat tamamiy le başka bir düzene ait olan Şair dü-
şüncesilıin, alfabe harflerini aşması gibi atomu
aşan bambaşka düzende~ bir realiteJ:?.in ani -katıl­
malada büyümesi de kabul edilmez bir şey de·
ğildir; ve her katılma tersine pekala bir alem
olabilir ki biz bunu sembolik olarak atomların'
bir toplanışı gibi -tasarlıyoruz.
Kiimitın mevcudutiyeti hakkındaki sırrın bü~
yük bir kısmı hakikatte ya tekevvünün bir haffi-
lede vücut bulmuş olmasını, yahut da maddenin
ezeliliğini istememizden geliyor. İster hilkatten, is-
ter yaratılmamış ezell bir maddeden bahsedilsin her
iki halde de dava kilinatın bütünlüğü üzerinde-
:MADDENİN İDEAL OLUŞU 311

dir. Zihnin bu alışkanlığını derinleştirirsek, önü~


müzdeki. bölümde tahlil edeceğimiz gib~ bir pe-
şin hüküm bulacağız, materyalistlerle onların ha-
sımlarında müşterek olan bu peşin hükme göre
hakikaten faal ve yaratıcı olan bir süre, bir oluş
yoktur, mutlak vaı:lığın - madde yahut ruh -
yeri hayatımızı dokuduğunu duyduğumuz somut
zamanda değildir: her şeyin tamamiyle vücut
bulmuş olduğu fikri de işte buradan gelmiş
olacaktır. Buna göre ya madde çokluğunun,
yahut da bu çokluğu yaratan fiilen iHlhi cev-
herde ezelden bulunduğunu vaz' etmek \lizımdır.
Şimdi bu peşin hüküm bir kere sökülüp atılsın;
yaratma fikri çok daha açıklaşır; çünkü çoğalma
fikriyle karışıyor. Böyle olunca da artık bahset-
memiz Hizım gelen şey bütünlüğiyle alınan kai-
nat değildir.
Hem de niçin ondan bahsedeceğiz_? K&inat
dediğimiz şey güneş sistemlerinin bir toplumu-
dur, onun da güneş sistemimiz gibi olduğuna inan-
mamız için lizım olan şeyleri biliyoruz. Bu sis~
temlerin birbirlerinden mutlak olarak ayrı olmı­
yacakları da şüphesizdir. Çünkü bizim güneşimiz en
uzak yıldızlara kadar ışık ve hareket salıyor, bü-
tün sistemiyle de oraya çekiliyormuş gibi belli bir
yönde hareket ediyor. O halde dünyalar arasında
bir bağlılık olacaktır. Yalnız denebilir ki bu
bağlılık aynı bir dünyanın kendi parçaları ara-
sındaki bağlılığa nispetle son derecede gevşektir.
Böyle olduğuna göre güneş sistemiınizi başka
sistemlerden ayırmamız sadece kolaylık için yapı-
1

312 YARATlCI TEKAMüL /


lan yapma liir ayırma değildir, çünkü bunu yapan
biz değiliz, tabiatın kendisidir. Biz ise, canlı bir
varlık olaİ-ak üzerinde yaşadığımız yerden ve onu
besiiyen güneşten başka hiçbir şeye bağlı deği­
liz. Düşünen bir varlık olarak da, fiziğirolzin ka-
nunlarını ancak kendi dünyamıza ve tek başına
alınan dünyaların hepsine tatbik edebiliyoruz, fa-
kat bu kanunları bütün kfıinata tatbik edebilece-
ğimizi ve hatta bu mahlyette bir hükmün bir ma-
nası olacağını bilmiyoruz; çünkü k3.inat bir anda
yapılmış bir şey değil, durmadan olan bir şeydir.
Yeni dünyaların katılınasiyle de boyuna çoğaldığı
ı
'
da şüphesizdir.
j~
O halde ilmimizin en umumi iki kanunu
olan enerjinin mahfuziyeti kanunu ile alçalm.ası
kanununu güneş sistemimizin 'tamariıına teşmil
edelim, yalnız bu kanunları nispeten kapalı olan
bu sisteme ve nispeten kapalı olan diğer siste~-'
lere tahdidederek bundan ne çıkacağını görelim.
Evvelii bu iki prensipin aynı metafizik ehemmi-
yette olmadıklarına dikkat edelim. Birinci pren-
sip kemnli olan ve netice~e kısmen bizim ölçü
tarzlarımıza göre olan bir kanundur, şöyle ifade
edilir: Kapalı farz edilen bir sistemde enerjiler
bütünü, yani «kinetik» ve <<potansiyel» enerjilerin
toplamı asla değişmeyip daima sabit kalır. O,
halde eğer dünyada yalnız «kinetik» enerji
olsaydı, yahut da bu enerjiden başka sadece
.bir nevi «potansiyel» enerji olsaydı Ölçme lıü­
neri suni kanunu verrneğe ldlfi gelmiyecekti.
Enerjinin malıfuziyeti kan'unu bir şeyin kendini
MADDENJN İDEAL OLUŞU 313

sabit bir kemiyette muhafaza ettiğini ifade ede-


cekti. Fakat gerçekte mahiyetleri türlü türlü olan
enerjiler vardır [1}, ve bunlardan her birinin
ölçülmesi şüphe yok ki enerjinin mahfuziyeti
kanununu haklı çıkartacak tarzda seçilmiştir.
Bu prensipte bulunan itibariliğin hissesi bu iti-
barla oldukça büyüktür, fazla olarak, aynı siste-
mi terkibeden muhtelif enerjilerin çeşitleri araw
sında prensipin kaplamını muvafık olarak seçil-
miş ~Hçüler vasıtasiyle mümkün kılan bir daya·
nışma olacağı şüphesizdir. O halde filozof bu
prensipi ·eğer güneş siste~inin bütününe tatbik
ede-cek olursa, bu siStemin hiç olmazsa çevrele·
rini çizrneğe mecbur olacaktır. Çünkü enerjinin
mahfuziyeti kanunu güneş sistemınının bütü·
nünde artık belli bir şeyin belli miktarının de-
vamını ifade edemiyecek, daha ziyade husule
gelen her değişmenin tamamiyle zıt bir değiş­
me ile bir yerde tevazün ettirilmesi zaruretini
ifade edecektir. Bu da şu demektir ki enerjinin
mahfuziyeti kanUnu güneş sistemin bütününü
idare etse bile dünyanın mahiyetini öğretmekten
· ziyade bir parçasİyle diğer parçası arasındaki
münasebeti bildirmektedir.
·Ikinci termedinamik prensip böyle değildir.
Enerjinin alçalması kanunu esas itibariyle mik·
tıirlara. ait değildir. Bu kanunun ilk fikri Car~
not'nun kafasında buhar makinelerinin verimi
üzerindeki kemmi birtakım mül§.hazalardan doğ~
(1] Keyfiyetin bn ~arkları hakkında. bakınız: Du~
hem, L"evolutio·n de mecanique, Paris, S. 197 ve aşağısı.
314 YAR:ATICI TllKAMOL

! muştu, fakat Clausius bu kanunu matematik


terimlerle genelleştirdi, ölçülebilir bir kemiyet
telikkisine, «entropie» ye viı.rdı. Bu ince ölçüler
tatbikat için lazımdır. Fakat fizik dünyanın muh-.
telif enerjilerini ölçmek hiç düşünülmemiş,
enerji kavramı icadedilmemiş olsaydı bil~ bu
kanun müphem surette formüllenebilir kalacak,
ve icabında kabataslak formüllenebilecektL Bu
kanunun esas itibariyle ifade ettiği şey şudur:
Bütün fizik değişmelerde hararet kaybetmek
temayülünden başka haratetin de bütün cisimler
arasında hep bir tarzda yayılmak temayülü var-
dır. Bu kanun daha az sarih olan bu şekliyle
,,
her türlü itibarilikten kurtulmuştur; fizik kanun~
".i larının da e~ çok metafizik olanıdır; çünkü
dünyanın gittiği yönü, araya sembo.Uer sokmadan
.!
:• ve ölçü yapmacıkları olmadan adeta parmakla
göstererek diyor ki: görünen ve 'bir cinsten ol~
ınıyan değişmeler gitgide görünmiyen ve bir·
c:insten olan değişmelere dönecek, güneş sistemi·
mizde vakı olan değişmeleriı:i. zenginlik ve çe-
. şi ttiliğinden doğan· istikrarsızlık yerine gitgide
birbirlerini boyuna tekrar edecek olan elemanter
hareketler geçecektir. Tıpkı kuvvetlerini sakhyan,
fakat gittikçe daha az işlere sarf .ederek nihayet
tamamiyle dğerleriİıin teneffüsü ve kalbinin ha-
reketlerine kullanınakla kalan bir adam gibi.
Bu gözle bakılınca güneş sistemimiz gibi
bir dünya, haiz olduğu değişme kabiliyederin-
!
den her an bir şey kaybeden bir sis~eriı gibi
ı
i. görünür. Başlangıçta ise enerjinin kullanılma

1
MADDENiN İDEAL OLUŞU . 315

imkanı en yüksek derecede idi: değişme kabi-


Jiyeti de gitgide azalmaktadır. Bu azalma nere-
den geliyor? Evvela mekanın başka bir nokta-
sından geldiği farz olunabilirse de mesele bu-
nunla çözülmüş olmıyacak, sadece daha gerilere
atılmış olacaktır. Çünkü dünyaya değişme kabili-
yeti veren bu dış kaynak için de'· aynı şey soru-
labilir. Buna ilave olarak denebilir ki değişme
kabiliyetini sırayla birbirine geçirebilecek dünya-
lar sonsuz ?lduğuna göre k3inattaki bu kabili-
yetİn toplamı da sonsuz olduğundan, değişme
kabiliyetinin kaynağını aramağa lüzum olmadığı
gibi sonunu tahmine de lüzum yoktur. Bu çeşit
bir hipotez ispat olunamadığı gibi ret de edile-
mez; yalnız sonsuz bir k3inattaıi bahsetmek mad-
denin soyut mekan ile tam bir düşümdeşlik
( co"incidence) ini ve neticede bütün madde par-
çalarının birbirine nispetle mutlak surette ayrı
olduklarını kabul etmeğe bağlıdır. Bu tez hak-
kında ne· düşünmek lazım geldiğini ve bu tezi
maddeıiin her kısmının birbirlerine karşılıklı te·
sirleri fikri - ki burada müracaat olunduğu id-
dia Olunan bu tesirdir - ile barıştırmanın ne
kadar güç olduğunu yukarda görmüştük. Niha-
', yet farz oluna bilir ki genel istikrarsızlık genel
bir istikrar halinden çıkmıştır. Değişme kabiliyeti
de azalma yolunda bulunuyor, bizim bulunduğu­
muz devreden evvel de değişme kabiliyetinin
çoğalmak yolunda bulunduğu başka bir devir
gelmiştir, mütenavip çoğalma ve azalmalar da
birbirlerini hudutsuz olarak kovalıyorlar. Şu son
7'
ı
!
.ı'

316 y AR:ATICI TEKAMOL

zamanlarda sarahatle gösterildiği veçhile bu hi-


potez teorik olarak anlaşılmaz değildir. Yalnız
Boltzmann'ın · yapqğı hesaplara göre her türlü
muhayyileyi aşan matematik bir ihtimaliyetsizlik
olduğu için pratik bakımdan mutlak bir imkan-
sızlık demektir [ 1}. Fizik vadisinde kalınırsa
mesele hakikatte halledilemez bir haldedir, çün-
kü enerjiyi yer kaplıyan eczaya bağlamağa mecbur
olan fizikçi bu eczada sadece enerji malıfazaları
görse bile ·yine mek3nda kalacaktır: çünkü ener·
jilerin kaynağını m~k3n dışı bir süreçte arar-
sa kendi rolünü yalanlıyacaktır. Bize kalırsa e.m.er-
jilerin kaynağı mek3n dışında aranmak 13zımdır.
Genel olarakuzam (etendue), soyut olarak mı
düşünülüyor? Demiştİk ki yayılına ( extension) bi-
ze genel olarak gerilme (tetısion) nin bir inkıtaı
olarak görünüyor. Bu uzamı dolduran somut reali-
teye mi bağlanıyor? Somut realitede hüküm süren
ve tabiat kanualariyle beliren düzen, kendine
zıt düzenin inkıta ettirilmesiyle kendiliğinden
doğmak zorunda olan bir düzendir ki bize bozu-
lan bir şey fikrini· telkin eder; maddiliğin esas
hassalanndan biri de şüphesiz ki bozulmadır. Bun-
dan da bu şeyi olduran süreç (processus) in fizik
processus'lerin tam tersine gittiği ve bu .itibarla
tarifi iktizası, maddi olmadığı neticesinden baş­
ka ne çıkar? Bizim maddi dünyayı görüşümz
düşen bir ağırlığı görüştür. Halbuki tam mana·
siyle maddeden gelen imajlardan hiçbirinden
! [1] Boltzmann. Vorlesungen über Gastheorie, Le·
1 ipzig, 1898, s. 253 ve aşağısı.
i
J'
1
MADDENTIN İDEAL OLUŞU 317

yül<selen bir ağırlık fikrini alamayız. Fakat so-


mut realiteyi daha sık eler, yalnız genel olarak
maddeyi düşünmiyerek onun içindeki canlı vü~
- cutları da düşünürsek bu neticeyi kabul etmek
daha kolay olur.
·Gerçekte bütün ·tahlillerimiz de hayat dedi-
ğimiz şeyd·e maddenin indiği inişi yeniden çıkan
bir cehtin olduğunu gösteriyor; maddilik pro-
cessus'ün aksi olan ve inkıta. etmesiyle mad·
deyi yaratan bir processus'ün imkanını, hatta za.
ruretini gösterir gibi oluyor. Evet, seyyaremiz
üzerinde tekamül eden hayatın maddeye bağlı
olduğu şüphesizdir. Bu bağlılık olmayıp da öz
bir şuur, daha doğrusu bir şuurüstü (surpra·
conscience) olsaydı, hayat sadece yaratıcı bir fa.
aliyet olurdu; hakikatte ise cansız maddenin ge·
nel kanuniarına bağlı bir uvziyete perçinlenmiş~
tir. Bununla beraber her şey bu kanunlardan
kurtulmak için bayatın elinden geleni yaptığını
gösteriyor. Carnot'nun prensipi ile belli olan
fizik değişmelerin yönünil değiştirecek bir ikti·
darda olmamakla beraber hiç olmazsa kendi hali-
ne bırakılmış tersine çalışan bir kuvvetin yapa·
cağı gibi mutlak olarak hareket ediyor. Maddi de-
ğişmelerin hareketini durduramıyor, fakat gecik·
tirmeye muvaffak oluyor. Yukarda gösterdiğimiz
gibi hayatın teklimülü ondaki ilk içtepiyi tema-
di ettiriyor. Nebatlarda klorofillendirme fonksi- t

yonunu, hayvanlarda sensori·motör sistemin ge·


lişmesini tayin eden bu içtepi ile gitgide daha
kuvvetli patlayıcı maddeler yaparak gittikçe daha
r-
I

318 YARA TICI TEKAMÜL


1
,!
tesirli aksiyonlara doğru gidiyor. Bütün bu pat:
layıcı maddeler güneş enerjisinin toplanmasın­
dan başka nedir? Güneşin alçalan enerjisi top-
landığı noktalardan başlamak üzere bu suretle
bir müddet için asılı kalmış olmuyor mu? '
Pat-
layıcı maddenin güneşten alarak sakladığı kulla-
iıılabilir enerji, elbette ki, patlama zamanında
sarf- edilecektir; yalnız onu dağılmaktan koruyan,
toplayıp · biriktiren bir uzviyet olmasaydı daha
önce· harcanmış olacakt1. Hayatin bugünk~ gö-
rünüşüne, birbirlerini tamamlıyan temayüllere ay-
rılmış ·haline bakılırsa, nebatların umumiyede
klorofillendirme fonksiyonuna tamamiyle asılı
oldukları görülür. Fakat hayatı, her türlü ayrıl­
ma ve parçalanmadan önceki ilk içtepisi içinde
düşünürsek o zaman da bir ~aznede toplanan
bir temayül gibi olacaktır, tıpkı nebatların yeşil
kısı:r;nlarının büyümeye sarf . edilmek üze~e kloro-
fil . toplamaları, hayvanların aldıkları gıdalada
bir anda sar~ edilmek üzere güneşin ene!Jısını
biriktirmeleri gibi. Buna göre hayat, düşen bir
ağırlığı tekrar kaldıran bir ceht gibidir, buna
da filhakika ancak düşmeyi geciktirmekle mu-
vaffak oluyor. Hiç olmazsa bir ağırlık yüksel-
mesının ne olduğu hakkında bir fikir verebi-
1
'1 liyar {1}.
[1] Andr~ Lalande, olgu ve fikirleri zengin olan 1

La dissolution Opposee d z:Evolution, (Paris, 18~9) ·adlı


eserinde, uzviyetlerin gösterir göründökleri ·ani mukave-
metlere ·ra~men her şeyin ölüme do~ru gitti~ini ·anlatı­
j yor. Yalnız, organik olmıyan madde için bile, gÜneş sis-
1 temimizin bugünkü halinden çıkarılan mülahazal~rı,, b_ü-

1
'
MADDENİN İDEAL . OLUŞU 319

Yüksek gerginlik te bulunan islimle dolu ve ke·


narlarında islimin fışkırarak çıkabileceği delikler,
bulunan bir kab tasawur edelim. Deliklerden fış·
kıran islim tamamiyle yoğunlaşmış damlacıklar
halinde çıktıktan sonra tekrar yere düşer, isli-
min yoğunlaşıp yere düşmesi sadece bir şeyin
kay bo lduğunu, bir inkıta (interruption) ı, bir
açığı (deficit) gösterir. Yalnız fışkıran islimin
küçük bir kısmı yoğunlaşmamış bir halde bir
müddet devam ederek düşen damlaları tekrar
yükseltrneğe çabalar, hiç olmazsa düşmeyi ağırlaş­
tırır. Tabiatın büyük hayat haznesinden de böy-
lece durmadan devam eden fışkırmalar · olmalı­
dır. Ve bu fışkırmaların her biri düşerken birer
dünya olmuştur. Bu dünyadaki canlı nevilerio
tekamülü de asli fışkırışın ilk istikametinde ha-
Hi deyam eden, ve maddilik istikametinin aksi-
ne olan bir içtepiyi gösterir., Yalnız bu kıya·
sa çok· bağlanmıyoruz. Çünkü bu, realitenin
ancak zayıf, hatta aldatıcı bir hayalini verebi·
lir ;. kaldı ki deliklerle islimin fışkırması, ve su
damlacıktarının yükselmesi zaruri olarak belli-

tün kainata yaymaya hakkımız var mı? Ölen dünyaların


yanında dok~n dünyalar var. Kaldı ki organikleşmiş dün-
yada fe!tlerin ölümü 4::genel hayat»ın azalması gibi ya-
hut onun başına çökmüş bir zaruret gibi görünmüyor.
Birçok defalar söylendiki gibi hayat, ferdin mevcudiye-
tini alabildikine uzatmak için hiçbir zaman ce ht etıİıemiş­
tir, halbuki başka birçok noktalarda birçok mesut ceht-
lerde bulunmuştur. Her şey bu ölümün genel hayatın
izami tenikkisi için istenmiş, hiç olmazsa kabul edilmiş
oldukunu gösterir gibi geçm~ktedir.
320 YARATICI TEKAMOL

dirler; halbuki bir dünyanın yaratılışı hür bir iştir,


hayat ,da madde ileminin içinde bu hürriyete işti­
rak eder. Daha yalın bir misal olarak bir kol
kaldırma hareketini alalım, sonra da kendi haline
bırakılan kol, farz edelim ki tekrar· düşüyor; düş­
mekle beraber onu tekrar kaldırınağa çabalarken
kendisini ilk kaldırışta canlandıran istekten bir şey
kalmış bulunuyor: işte maddenin doğru bir ta-
savvuruna bu bozulan yaratıcı jest misaliyle
de sahip olur, ve işte o zaman hayati faaliyetin
bozulan bir realite arasın4an kendini yapan bir
realite olduğUnu görürüz.
Eğerzeka, öteden beri olduğu gibi, bir yan-
dan yaratılmış şeyler,
bir yandan da yaratan bir
şey düşünmekten kendini alamazsa yaratma fikrin-
de her şey karanlıktır. Bu vehmin nereden gel-
diğini de önümüzdeki bölümde göstereceğiz.
Esasen değişmeleri ve _imiileri göstermekten zi-
yade eşya ve halleri göstermek için yapılmış
pratik bir fonksiyon olan zekamızın bu tarzda
düşün,mesi tabiidir. Eşya ve -haller ise· zihnin
mütemadi oluşlardan aldtğt gqrüşlerden başka
bir şey değildir. Hakikatte eşya yoktur, ancak
aksiyonlar vardır. Hele içinde yaiadığunız dün-
yayı düşünürsck bu çok mazbut olan bütünün
kesin olarak belli olan oto_matik tekiqıülünü,
1.

«bozulan>> bir aksiyon olarak buluruz. Bu tekli-


mülde önceden ·keşfedilemiyen ve yine bu su-
retle kendi kendine imtidat · eden hareketler
de «olmakta olan» bir aksiyon olarak görülür.
Bu yüzden diğer bütün dünyaların dünyamızı
MADDENIN IDEAL OLUSU 321

andırdığına ve orada olup biten şeylerin dünya-


mızdaki şey ler gibi olduklarına inanmamıza en-
gel olacak hiçbir şey yoktur. Onların liep bir
zamanda teşekkül etmediklerini de biliyoruz,
çünkü bugün bile bir merkezde toplanmak yo-
lunda bulunan nebülözler olduğunu görüyoruz.
Eğer aksiyonlar her yerde hep aynı neviden olu-
yorsa, ister bozulan, ister kendilerini tekrar yap-
roağa çabalıyan bir halde olsunlar, dünyaların
büyük bir hava fişeğinden saçılan kıvılcımlar
gibi fışkırdığı bir merkezden bahsettiğim zaman
sadece .bu muhtemel benzerliği ifade ediyorum,
şu şartla ki bu merkezi bir şey (ch os e) gibi de-
ğil, bir fışkırma sürekliliği olarak düşünüyorum.
Bu suretle tarif edilen bir Tanrı da tam bir ol-
muşluk değil, durmadan devam eden bir hayat,
bir aksiyon, bir hürriyettir. Bu tarzda anlaşılan
yaratma artık bir sır değil, hürriyetle hareket
ettiğimiz zamanlarda kendimiıde duyduğumuz
bir şeydir. Yaratma dediğim zaman mevcut
şeylere yeni şeylerin katılması gibi abes. bir şey
düşünüyorum, çünkü şey denilen nesne zekimı­
zın yaptığı bir katılaştırmanın eseridir; onun
teşkil ettiği şeylerden başka şey adında bir şey
yoktur. Kendini yaratan şeylerden bahsetmek
müdrikenin kendinde olandan daha fazlasını
verdiğini söylemek olur. Bu ise kendi kendisini
bozan bir hüküm, boş ve beyhude bir tasavvur-
dur. Fakat aksiyanda bulunurken kendimize
baktığımız zaman bu vadide ilerledikçe aksiya-
nun da büyüdüğünü ve iledediği nispette yarat-
21
322 YARATlCI T~

tığını görüyoruz. Eşya dediğimiz nesneler, pratik


zekanın bu nevi bir aksiyon akışı içinde muayyen
zamanlarda yaptığı ayırmalarla teşekkül ediyor.
Bu ayırmalar birbirleriyle mukayese olundukları
zaman esrarlı görünür, fakaf aksiyonlar akışına
irca edildikleri zaman açıklaşırlar. Hatta yaratıcı
aksiyonun modalitelerine bu açıdan bakıldığı,
canlı şekillerin taazzuvları takibolunduğu za-
:i man bu aksiyon son derece basitleşir. Halbuki
'1'~ bir uzviyetin karmaşıklığı ve bunun gerektirdiği
birbirine girift tahlil ve terkipierin · sonsuz de-
nebilecek çokluğu karşısında zekiimız sersemleş­
miş bir halde irkilir. Bu harikayı sadece fizik
ve şimik faaliyetlerin yapabileceğine inanmak
güçtür. Eğer bu işi yapan ·derin bir bilgi ise böyle
maddesiZ bir suret vasıtas·ı ile suretsiz bir madde
üzerinde yapılmı§ bir tesiri anlamak nasıl. kabil
olur? Fakat asıl güçlük, olmuş bitmiş, birbirlerine
statik olarak eklenmiş maddi birtakım parçala-
rın tasavvur edilmesinden geliyor. Ya'lnız bu
kadar da değil, yine statik olarak tasarlanan ha-
rici bir kanunun bu maddi parçalar üzerine us-
1
taca bir organizasyon kaplamasından . geliyor.
! Hakikatte ise hayat bir harekettir, madde de
1 ı bu hareketin tersine dönmüştür, hem de bu ha-
reketlerin her ikisi de basittir; dünyayı teşkil
eden maddede parçalanmaz bir akış olduğu gibi
· canlı varlıkları bu akış Içinde organikleştiren ha-
i:j l
yat da böyledir. Bu iki akıştan hayat akışı, mad-
• de akışına karşı geldiği gibi, madde akışı da
Jı hayat akışından ne de olsa bir şey kazandığın- -

'
MADDENIN IDEAL OLUŞU 333

dan neticede organiaşma denilen bir uzlaşma, bir


modus vivendi hisıl olur. Organiaşmanın zaman
ve meldinda birbirlerinden tamamiyle ayrı parça-
lar halini alması duyularıınızia zekimız yüzünden
olmuştur. Nesillerden geçerek fertlerle nevileri
birbirlerine bağlıyan ve bütün canlılar serisinden
madde üzerine koşan muazzam tek bir dalga ya-
pan hayat hamlesinin vahdetine karşı yalnız göz-
lerimizi yumruakla kalmıyor, a.ynı zamanda her
ferdi bir mo!eküller yığını, bir olgufar kümesi
gibi görüyoruz. Bunun sebebini madde üzerine dı­
şardan tesir etmek için yapılmış olan zekii.mızın
yapısında aramak lizımdır; zekinın bu tesiri ancak
realite seyyalesinden bir lôhzada parçalar ayırmak
suretiyle oluyor; bu parçalardan her biri de, sabit·
liği içinde, istenildiği kadar parçalara ayrılabi!iyor.
Her organizmde ayrı parçalar görüyor, böyle gör-
düğümüz için de, son derecede karmaşık olan
(ve bundan dolayı da son derecede ustalıkli) bir
organiaşmayı tesadüfle olmuş bir toplanış sayı·
yor, yahut da parçaları toplıyan dış bir kuvvetin
tesirine vermek gibi iki açıklama sisteminden
birini seçmek zorunda kalıyoruz. Fakat bu kar-
maşıklık ve anlaşılamamazlığı yapan hep bizim
zekamızdır. Şimdi dışardan bakan ve ancak ol·
muş bitmişi kavrıyan zekanın göziyle değil de
isteme yahut irade melekemizde bulunan, ve
demek caizse, istemenin kendine katlanmasından
doğan bir ruh göziyle görmeyi deniyelim. Der-
hal her şey yeniden harekete başlıyacak, harekette
buluı:.an aksiyonun sabit farz edilen imajı üzerin-
..324 YARATlCI T;ıKAMtlL

de çalışan zekanın sayısız parçalar ve ·son dere·


cede ustalıklı düzen bulduğu yerde basit bir
«processus» bulduğumuzu göreceğiz; benzetrnek
uygunsa, bu aksiyon bir hava fişeğinin yere dü-
şen. sönmüş kıvılcımları arasından son kıvılcımın
kendisine çizdiği yolu andırır. .

İşte hayatıntekilmülü hakkında sunduğumuz


genel mülahazalar bu bakımdan aydınlanıp ta·
mamlanacaktır. Bu tekômülde gelip geçici olan-
larla temelli olan şeyler de bu sayede. daha açık
olarak meydana çıkacaktır.
Elhasıl, bahsettiğimiz hayat hamlesi, bir ya-
ratma isteğidir. Yalnız bu hamle mutlak olarak
yaratamal'!, çünkü daima madde ile, yani kendi
hareketinin zıddı olan zaruri bir hareketle kar-
şılaşır. Fakat kendini de o sayede bulur, yine o
sayede maddeye mümkün olduğu kadar çok hür-
riyet sokmaya bakar. Yalnız bunu nasıl yapar?
Yukarda demiştik ki hayvan basamakların­
daki yüksek bir hayvan kabataslak olarak: haz;
metme, nefes alma, kan dolanması gibi sistem·
!erin üzerine konulmuş sensori·motör bir sinir
sistemi ile ayrılır. Bu son sistemlerin rolü hay·
vanı temizlemek, tamir etmek, k-orumak, etrafın~
da olup bitenlere karşı mümkün olduğu kadar
bağımsızlaştırmak, bunların hepsinin üstünde de
hareketler için harcıyacağı enerjiyi sağlamaktır.
Buna göre organizmin gittikçe daha karmaşık·
!aşması, teorik olarak, ( tekamülün tesadüflerin-
den doğan sayısız istisnaiara rağmen) sinir sis-
TEKAMÜLÜN MANASI 325

temini karmaşıklaştırmak içinmiş gibi görülebilir.


Zaten organizmin bir kısmında biisıl olan bir
değişiklik diğer birçok kısımları da karmaşık·
laştırır, çünkü organizmin bir kısmında bilsıl
olan bir değişiklik .diğer kısırnlara da tesir eder.
Bu tesir olmazsa organizm yaşıyamaz. O halde
karmaşıklaşma her cihetten alabildiğine gidebi-
lecek demektir; yalnız değişikliklerin yücut bul-
ması, fiilen olmasa bile bükmen, daima sinir sis-
teminin karmaşıklanması na bağlıdır; şimdi, acaba
asıl sinir sisteminin karmaşıklaşması neye bağlı­
dır? Otomatik hareketlerle iradi hareketlerin
aynı zamanda gelişmelerine bağlıdır. Çünki ira-
di harekete elverişli olacak aleti verecek olan
bu otomatik hareket!erdir. Uzviyetimiz gibi olan
bir uzviyette hareki mekanizmaların mühim kıs­
mı da omutilik ve soğancıkta kurulmuşlar, bo-
şa!maları için sadece bir işaret beklemektedirler;
irade hareketlerinin bazı halleri, bu hareki ·me-
kanizmaları kurmakta kullanılır, diğer halleri de
hepsini bir bütün halinde birleştirecek tarzları,
boşaltma anlarını ve boşaltılacak mekanizma tarz-
larını seçmekte kullanılır. Bir hayvanın iradesin-
deki tesir ve şiddet bu mekanizmalada yapabi-
leceği seçmelerin çokluğu, bütün hareket yolları­
nın karşılaştığı dört yol ağızlarının karmaşıklığı,
başka bir deyimle, _beynin daha büyük bir geliş­
meye erişmesiyle mütenasip olur. Aksiyonların
kesinlik, etkinlik ve bağımsızlığı bu gelişme ile
sağlanır. Organizm de bu sayede her y~ni aksi-
yon için yenibaştan yapılan bir makine gibi dav-
. 326 YARATICI T-EKAMOL

ranır, kauçuktan yapılmış gibi her parçası her ·


an şekilden şekle girer. ,Henüz sinir sistemi,
hatta tam manasiyle organizm denebilecek bir
şey vücut bulmazdan önce arnipin daha farklı­
laşmamış kütlesinde bile hayvan hayatının bu
. esas hassasını görmek kabildir. Amip, bildiğimiz
gibi, muhtelif yönlerde şekil değiştirir; ileride
aksarnı . farklıtaşacak . olan gelişmiş bir hayvanin
sensori-motör sistenlinde yer alacak ola~, hareket-
leri bu hayvan bütün vücudu ile yapar. Yalnız
gelişmiş uzviyetlerin karmaşıklığından mahrum
olduğu için hareketleri iptidai bir tarzda yapar.
Böyle yaptığı için de yüksek organları yoktur.
Çünki burada Hizım olan şey yardımcı unsurların
sarf edilecek enerjiyi hareket unsurlarına geçir-
mesidir; farklılaşmamış bir' vücudu olan amip
de hueket eder, benimsediği uzvi maddeler vası­
tasiyle farklılaşmamış bir enerji edinir. Böylece
hayvan silsilesinin ister başına, ister sonuna ba-
kalım: hayvan hayatının evveHi bir enerji mal·
zernesi edinmek, sonra da . bu enerjiyi mümkün
olduğu kadar yumuşak bir madde. vasıtasiyle ön;
ceden keşfedilmiyen muhtelif yerlerde harcamak
gibi iki şeye bağlı olduğu görülür.
Şimdi,bu enerji nereden geliyor? Vücudun
benimsediği gıdalada sağlanıyor; gıdanın vücutta
biriktirdiği enerji boşalmak için ufak bir kıvıl­
cım bekliyen bir bomba gi!ıidir. Bu bombayı kim
yapıyor? Bunu -yapan gıda hayvanlarla beslenmiş
bir hayvan etidir, bu hayvan da başka hayvan-
larla beslenmiştiP;' fakat bunların hepsinin gıdası
TEKAMOLON MANASI 327

nihayet güneş ışığını gerçekten toplıyan nebat·


!ardır. Hayvanlar gıdayı ya doğrudan doğruya
nebatlardan, yahut da birbirleriyle beslenmek su·
redyle dolayısiyle yine nebatlardan alırlar. Bu
enerji nasıl toplanıyor? Bilhassa klorofilyen
fonksiyon ile, yani anahtarına heni\z sahip ola-
madığımız, belki de laboratuvarlarımızdaki şimiz·
me benzemiyen nev' i şahsına munbasır bir şimizm
ile toplanıyor: Bu da asit karboniğin, karbonu-
nun toplama suretiyle güneşin enerjisini kullan-
maktan ve bu suretle çok yüksek bir hazneyi dol-
durmak için kullanılan bir sakanın enerjisini bi-
riktirmesi gibi bu enerjiyi biriktirmekten ibarettir.
Su bir kere yükseğe çıkarıldıktan sonra herhangi
bir değirmen veya bir türbin istenildiği gibi ve
istenildiği zaman harekete getirilebilir. Nebat-
larda toplanan karbonun her atomu da yükseğe
çıkarılmış bir su gibidir, yahut da kai:bonu, asit
karbonik içinde oksijenle birleştirecek olan esnek
bir telin gerilmesini andaır. Basit bir harekete
getirmek!• karbonun kendi oksijeni ile birleşmesine
müsaade edildiği gün elastik gevşiyecek, ağırlık
düşecek, nihayet biriktirilmiş enerji yeniden or-
taya çıkacaktır.
O suretle ki, nebati, yahut. hayvap.i, bütün
hayatta esas olan şey enerji toplamak, sonra da
bu enerjiyi' çeşitli işler yapmak üzere şekilden
şekle girebilen, eğrilip bükülen kanallara ala-
bildiğine boşaltma cehti gibi görünür. İşte
maddeden geçen hayat hamlesinin birdenbire
elde etmek istediği budur. Eğer sonsuz bir yet-
328 YARlATICI TEKMlQL

kisi olsaydı, yahut dııardan bir yardım görebil·


seydi, bunda muvaffak olacağı ıüphesizdi. Fakat
bir defaya mahsus olmak üzere verilmiı olan bu
hamle malıdut olduğu için bütün engelleri aıa·
mazdı. Bunun için de verdiği hareket kah yol·
dan çıkmıı, ·kah parçalanmıı, daima mukavemete
uğramıı, organikleımiı dünyanın tekliınülü de
bu savaıın bir yayılııı olmuıtur. Hayat hamlesi·
nin ikiye· bölünme zorunda kalması, birbirlerini
tamamlamakla beraber aralarında akort teessüs
edemiyen nebat ve hayvan alemlerinin doğmasına
sebebolmuıtur. Nebatların topladıkları enerji
hayvanlar için değil, kendi istihlakleri içindir;
yalnız bu istihllik, esas itibariyle hür hareketlere
doğrulmuı olan ana hayat hamlesinin istediği gibi
sürekli, toplu ve etkili değildir; çünkü aynı or·
ganizm yavaı yavaı toplayıp birdenbire harcamak
gibi iki rolü birden aynı kuvvetle yapamazdı.
Yapamadığı içindir ki maddenin gösterdiği mu·
kavemet ve hayat hamlesinde bulunan toplama,
ve boıal<ma temayülleri yüzünden bir kısım or·
ganizmler toplama, bir kısmı da boıaltma tema·
yülüne kendiliklerinden · dayanmıı bulunuyorlar.
Hayat hamlesinin bu ikiye bölünmesinden sonra
daha birçok bölünmeler olmuıtur. Teklimülün
hiç olmazsa esas' itibariyle, türlü yollara ayrıl·
ması da bu sebeptendir. Yalnız tek1imülün bu
gidiıinde geriye dönmeler, durmalar, çeıit çeıit
tesadüfler görülür.· Bunların da göz önüne alın·
maları lizımdır. Fakat bilhassa unutulmaması
lazım olan bir nokta vardır ki o da hayat
TEKAMüLÜN MANASI 329

hamlesinin her neviden geçip gidecek yerde her


birinde duraklar gibi bir halde bulunmasıdır.
Her nev'in yalnız kendini düşünmesi, yalnız
kendisi için yaşaması, tabiat sahnesinde görülen
sayısız savaşların olması bundan ilerigeliyor.
Bilriz ve aykırı ahenksizlikler de buradan geliyor.
O halde imkanların tekamüldeki hissesi çok
büyüktür. Kabul edilmiş, daha doğrusu icadedil-
miş hayat şekilleri de, ekseriyetle imkan dahilinde
olan şekillerdir. Muhtelif tekamül yollarını yaratan
ilk temayülün tamamlayıcı birtakım temayüllere
ayrılmış bulunması da muhtelif mekan ve zaman ..
larda tesadüf edilen engeller yüzünden doğan im-
kanlardır. Durmalada gerilemeler imkan halinde
oldukları gibi muhite uyarlıklar da, geniş ölçüde,
imkan halindedirler. Zaruri olan yalnız şu iki
şeydir: ı - Enerjinin yavaş yavaş toplanması,
2 - Toplandıktan sonra belli olmıyan muhtelif
yönlerde e!astiki. bir surette kanalize edilmesi ve
bunun sonunda hür hareketlerin gelmesi.
Bu çifte netice, içinde bulunduğumuz seyya·
rede muayyen bir tarzda elde edilmiştir. Fakat
büsbütün başka vasıtalarla da olabilirdi. Hayatın,
karlıonu bilhassa asit karbonikten istemesi asla
, zaruri değildi. Çünkü hayat için esas olan gü-
neşin enerjisini toplamaktır; fakat mesela oksi-
jen ve karbon atomlarının birbirlerinden ayrıl­
malarını güneşten istiyeceğine ona kimyevi
başka unsurlar teklif edebilirdi ki (icrasındaki
aşılamaz zorluklar bir tarafa bırakılırsa hiç
olmazsa nazari olarak mümkündür) bundan
330 YARA TIC! TEKA>IÜL

böyle · güneşin enerjisini bambaşka fizik va-


sıtalarla toplamak yahut ayırmak lazım gelirdi,
ve eğer organizmin enerjetik cevherlerinin karak-
teristik unsuru karbondan başkası olsaydı plas-
tik cevherlerin karakteristik unsuru azot değil,
başka bir şey olabilirdi. O vakit canlı cisimlerin
kimyası da bugünkünden büsbütün başka türlü
o.lur, neticede canlı şekiller bildiğimiz şekil­
Iere benzemezdi; anatomi ve fizyoloj-ileri de
başka türlü olurdu; yalnız sensori-matör fonksi-
yon, mekanizmasında olmasa bile, icra ve teşirle-,
rinde olduğu gibi kalırdı. Bunun için başka sey·
yarelerle güneş ·sistemlerinde bizim fizyolojimiz-
1
. den bambaşka fizyolojide gelişmiş bilemediği­
miz başka şekillerde bir hayatın bıılunması çok
muhtemeldir. Eğer hayat oralarda da enerjiyi
esas itibariyle toplamak ve aksiyonlarda harcamak
üzere toplamağı gözetiyorsa, bu neticeyi elde
etmek için her güneş sisteminde ve her seyyare-
de, yeryüzünde olduğu ,gibi, içinde bulunduğu
i şartlara göre en el verişii vasıtaları seçecekti. Bun-
dan asla şüphe edilmez. Hiç olmazsa benzeriik-
Iere göre yapılan bir istidHilin vereceği hüküm
budur. Artık yeryüzündekilerden başka şart­
larda hayat imkansızdır demek bu istidlali
tersine kullanmaktır. Hakikat şu ki Carnot
kanununun gösterdiği meyli inen bir enerji
ile bu enerjiyi zıt bir yönde geeiktirecek bir
arnilin bulunduğu yerde hayatın olması müm-
kündür. Daha ileri gidelim: hayatın tam mana-
siyle organlarda toplanıp pelirmesi, yani enerji,
TEKAMOLüN MANASI 331

nin henüz katılaşmayıp elastiki kanallarda cere-


yan ettiğini gösteren ınuayyen vücutların bulun·
ması bile zaruri değildir. Henüz hayal edilme-
mekle berab~r enerjinin toplanabilmesi, sonra
da henüz katılaşmamış · bir madde arasından
muhtelif yollardan harcanması anlaşılmaz bir şey
değildir. Çünkü hayatın bütün esası enerjinin ya-
vaş yavaş birikip birdenbire boşaltılmasında top-
lanıyor. Canlılığın bu müphem ve kaynak şekli
ile bildiğimiz belli şekli arasındaki fark psikolo-
jik hayatımızdaki rüya haliyle uyanıklık hali ara-
sındaki farktan daha büyük değildir. Eğer ters
bir hareket neticesinde nebülöz maddesi görün·
düğü anda hayatın harekete geçtiği doğru ise,
maddenin yoğunlaşması tamam olmadan önCeki
nebülöz halinde bulunan arzımızda hayatın şart­
ları ancak öyle olabilirdi.
O halde hayatın bugün bildiğimiz dış gö-
rünüş ve şekillerden çok farklı görünüş ve şekil­
ler alabileceği anlaşılıyor. Hayatın içtepisi kimyevi
başka bir esas ve başka fizik şartlar içinde de
aynı kalmış olabilir, fakat tekamülü toptan ola-
rak belk,i daha kısa, belki de daha uzun başka
bir yoldan gitmek suretiyle pek farklı da ola-
bilirdi. Yalnız herhalde bütün canlılar serisinden
hiçbir had bugünküler gibi olmazdı amma yalnız
bir seri ve hacllerin olması da zaruri miydi?
Biricik hayat hamlesi neden tek bir cisme soku-
larak hudutsuz bir surette tekamül etmedi?
Hayat bir hamleye benzetildiği zaman bu so-
runun akla gelmemesi kabil değildir. Fakat onu bir
hamleye benzetrnek de lazımdır, çünkü fizik dün-
332 YARATlCI TEKAMOL

yadan alınacak hiçbir imaj yoktur ki hayat fikrini


hamle imajından daha yakın olarak verebilsin. Yal-
nız ne de olsa bu bir imajdan ibarettir. Hayat ise
gerçek olarak psikolojik mahiyette, daha doğrusu
birbirleri içine giren hadierin müphem bir
çokluğunu taşıyan ruhi esasta bir şeydir. Bir-
birlerinden seçik çoklukların mekanda, yalnız
mekanda mümkün olduğu biç şüphesizdir; ni-
tekim bir nokta başka bir noktadan tamamiyle
ayrıdır. Saf ve boş olan birliğe de ancak mekanda
raslanır: bu da ancak matematik bir noktanın bir-
liği olabilir. Soyut birlik ve çokluk mekanın va-
sıfları, yahut aklın kategorileridir. Mekiinlılık ve
aklilik birbirlerinden ayrılamazlar.Fakat psikolojik
mahiyette olan bir şey zekaya tamamiyle yatış­
madığı gibi aklın koidelerine de sığmaz. Me-
sela benim şahsım muayyen bir zamanda bir
midir, birçok mudur? Birdir desem içimden
gelen sesler beni protesto ederek duyumlarla duy-
gular ve düşüncelere bölünmüş olduğunu söyler.
Yok, seçikçe çok olduğunu söylersem bunu da
aynı kuvvetle şuurum reddederek duyunilarımla
duygu ve düşüncelerimin kendi üzerimde yaptı­
ğım tecritlerden ibaret olduğunu, ve ruh halle-
rimden her birinin diğer bütün ruh hallerini ak-
settirdiğini söyler. O halde yalnız zekanın dili ol-
duğu için o dille konuşmak zoru ile çokluk için-
de bir birlik ve birlik içinde bir çokluk oldu-
ğumu söyliyebilirim [ı}. Yalnız bu birlik ve
[1] Bu noktayı, Introduction a la metaphysique
( Revue de metaphgsique et de mora/e, janvier 7903,
s. 1 - 25) adlı bir çalışmada anlattık.
TEKAMüLÜN MANASI 333

çokluk bana kendi kategorilerini yükleten aklın


şahsiyetlri:ı üzerinde edindiği görüşlerden ibarettir.
Ben ise bunlardan ne birine, ne ötekine,' ne de
her ikisine birden girebilecek gibi değilim. 1s-
terse bunların birleşmesi ruhumda bulduğum hal-
lerin karıılıklı hulfılleri ile sürekliliğini andırır
gibi olsun. İç hayatım, ruh halim böyle olduğu
gibi genel olarak alınan hayat da böyledir. Eğer
hayat madde ile temasında bir içtepi yahut bir
hamleye kıyas olunabilirse başlıbaşına alındığı
zaman bir <<virtiialite» ummanıdır. -Binlerce te-
mayüllerin karşılıklı olarak birbirlerine girmesi-
dir. Bununla beraber mekônileşmek suretiyle ı
ı
birbirlerinden ayrıldıktan sonra yine binlerce. ola- i ı'

rak kalıyor değildir. Bu ayrılığı yapan madde :1,


ı.
ile temastır. Kuvve halindeki çokluğu madde
ıli
1
gerçek ohrak ayırır, fertleşme de, bu manada
lı ı,
kısmen maddenin, kısmen hayatın taşıdığı şeyle­


/

rin eseridir. Bir şair duygusu da ayrı kıtalri.ra,


ayrı beyitlere, ayrı kelimelere bu suretle bölü-
nür, böyle ayrılır. Denebilir ki bu duyguda o
parçalanan çokluk vardı. Fakat parçalanmayı ya-
il
pan dilin maddiliği olmuştur.
,,'1
Fakat kelimelerle beyit ve kıtaların arasından il'
şiirin bütünü olan sade, basit bir ilham geçmek-
tedir. Hayat hamlesi de fertlerin arasından böy-
le geçer; fertleşme temayülü her yerde mukave-
l,,ı
mete uğradığı halde ancak zıt ve tamamlayıcı ·1;
bir temayülle birleşrnek suretiyle tamamlanır.
O halde ki hayatın çoklukla dolu olan birliği
334 YAR!ATICI TJ!KA.MOL

sanki çokluk istikametinde çekiirliği kadar birlik


üzerinde toplanmak üzere o nispette çabalamıştır.
Hayattan bir parça hemen ayrılır ayrılmaz geri
kalanların hepsiyle olmasa bile kendisine en ya-
kın olanbrla yeniden birleşrneğe meyleder. Bü-
tün hayat alanında görülen fertleşnie ile toplu-
laşma arasında bir denkleşmenin olması bu se-
heptendir. Fertler bir cemiyede birleşirler. Cemi-
yet de teşekkül eder etmez, b(rleşmiş olan fertleri
·yeni bir iızviyete toplamağa, o tarzda ki bu top-
lamı ile o da kendi sırasında yeni bir toplulu-
ğun tamamlayıcı bir parçası olmağa başlar. Uz-
viyet merdiveninin en aşağı~ basamağında bile
hakiki topluluklar, niikrop kolonileri görülür.
Son çalışmalara inanmak Hizım gelirse bu top- .
luluklarda bir çekirdeğin teşekkülü ile fertleşrnek
temayülünü görürüz [1}. Daha yüksek bir basa-
makta, bir hücreli nebatlarda (protophytes) aynı
temayülü buluyoruz, bunlar ana höcreden parça-
lanma suretiyle. bir defa ayrıldıktan sonra satıh­
larını kaplıyan jeHltinli madde vasıtasiyle birleşik
olarak kalıyorlar; bunun gibi protozoaire'lerde
(bir hücreli hayvanlar) istitale halinde çıkan
ayacıklar birbirlerine karışmakla başlıyarak niha-
yet yapışırlar. Yüksek organizmlerin tekevvünleri-
ne ait olup «coloniale» denilen teori malfimdur.
Bu teoriye göre tek bir hücreden teşekkül eden
«protozoaire» ler birleşerek topluluklar, bunlar da
birbirlerine yaklaşarak topluluklar topluluğu vü-
ll] Serkovski, Annle biologique'te tahlil edilen
Rusça bir yazı, 1898, s. 317.
TEKAMÜLÜN MANASI 335

cuda getirirler, böylece daha karmaşık ve fark-


lılaşmış . organizmler gitgide henüz farklılaşmış
organizmlerin birleşmelerinden doğar [ı}. Tez,
bu son şeklinde mühim idraziara uğradı ise de
«polyzoisme» in müstesna ve anormal bir olgu
olduğu fikri de gitgide kuvvet buluyor görUn-
ınektedir {2]. Bununla beraber her şey, yüksek
bütün organizmlerin, aralarında iş bölümü olacak
bir hücreler topluluğundan doğmuş gibi oldu-
ğunu göstermektedir. Çok muhtemeldir ki fert
hücrelerin birleşme yoliyle vücut bulmuş olmasın;
hücreleri ayrılma yoliyle yapan daha ziyade fert
olsun {3]. Fakat bu bile ferdin tekevvünün-
de 1çtimai şekle bir düşkünlük olduğunu gösterir,
o halde ki fert gelişebilmesi için sanki kendi cev-
herioin unsurlara parçalanmasiyle zahiri bir ferdi·
yet gütmekte ve aralarında da zahiri bir içtimai·
likle birleşme.ktedir. Tabiatın bu iki şekil arasında
sallanarak bir cemiyet mi yoksa bir fert mi yapa-
cağır;ıı kendi kendine sorduğunu gösteren misal·
ler pek çoktur.. O halde terazinin dilini bunlar-
dan birinin tarafına eğmek için eiı hafif bir iç-
tepi yeter. Nitekim «stentor» gibi oldukça cüsseli
·[1] Ed. Perrier, Les colonies animales, Paris, 1897
(2. bas.).
(2] Delage, L'Heredue 2. has., Paris, 1903, s. 97.
Kar ş. aynı müellif ~ La canception polyzoique des etres
(Rev ue scienti{ique 1896, s. 641-653).
[3] Bu, Kunstler, Delage, Sedgwick, Labbe, v.s. nin
ileri sürdükleri teoridir. Bunun tafsilB.tı, bibliyografi bil·
giteriyle beraber, Busquet'nin şu eserinde bulunur: Les
etres vivants, Paris, 1899.
336

bir «yumuıakça» nüvesinin bir kısmını ihtiva


etmek üzere ikiye bölünürse bunlardan her biri
yenibaıtan müstal<il birer «stentor» doğurur. Fa-
kat böyle tam kesilmeyip de arada protoplazmik
bir bağ bırakılırsa parçalardan her birinin ta·
mamiyle «sinerjik» hareketler yaptıkları görü-
lür; o halde ki hayatın içtimai yahut ferdi bir
ıekil alması için 'aradaki bağın bırakılına veya
kesilmesi yetiıir. Böylece tek bir hücreden ibaret
iptidai organizmlerde bile bütün zahiri ferdiyeti
kuvve halinde belirsiz birtakım ferdiyetlerden,
bunların kuvve halinde birleşmelerinden terekkü·
betmiıtir. ·Canlılar silsilesinin aıağı basamakların·
dan yukatılarına kadar hepsinde de aynı kanun ..
görülıür. ·Birlik ve çokluk ancak cansız maddenin
kategorileridir. Hayat hamlesi ne saf bir birlik
ne de saf bir çokluktur, dediğimiz zaman işte
bunu kastediyoruz. Hatta hayat hamlesinin irti·
bat peyda ettiği madde onu bunlardan birini ih-
tiyar etmeğe sevk edecek bir vaziyete girdiği
zaman bile kati bir ihtiyara sahip olmuyor, bo-
yuna birinden diğerine sıçrıyor. O halde hayatın
hem ferdiyet, hem de cemiyet yönlerinde tekii·
mü! etmesi hiç de arıi:i olmayıp hayatın esasın­
dan gelmektedir.
Tekamülün düıünceye doğru gitmesi de esa-
sidir. Tahlillerimiz doğru ise hayatın kaynağın­
da ıuur yahut daha iyisi hava fişeğini andıran,
bir «supra ~ conscience» va~dır. Onun sönmüş
parçaları madde olarak düıer! Bu sönen parça-
lardan geçerek ve bunları organizm halinde
TEKAMÜLüN MANASI 337

aydınlatarak hava fişeğinde devam eden şey


de şuurdur .. Yalnız bir yaratmak isteği olan
bu şuur ancak yaratmanın mümkün olduğu
yerde belirir. Hayat otomatizme saplandığı za-
man da uyuklamağa başlar, ancak seçme imkanı
yenidCn başgösterdiği zaman uyanır. Bunun için
sinir sistemi olmıyan organizmlerde hareket et-
me ve organizmin müsteit olduğu şekil değiştir­
me imkanları nispetinde şuurun da değiştiği gö-
rülür. Nitekim sinir sistemi · olan hayvanlarda
şuur, sensari-motör sinirlerin karşılaştığı dört
yol ağziyle, yani beynin karmaşıklığı ile müte-
nasip olur. Şimdi organizm ile şuur arasındaki
bu dayanışmayı nasıl anlamalı? .
Daha önceki çalışmalarımızda derinleştirilen
bu nokta Uzerinde durmıyacak, yalnız şunu ha-
tırlatmakla yetsineceğiz: şuuru mesela birtakım
nöronlara bağlıyan ve bunların çalışmalarından
çıkan bir fosforlanmaya benzet~n teoriyi alimler
tahlilin teferruatı için kabul edebilirler, bu da
ancak uygun bir ifade tarzından başka bir şey
olmaz. Gerçekte ise canlı bir varlık bir faaliyet
merkezidir. Dünyaya katılacak bir imkanlar top-
lumunu, yani fertlere ve bilhassa nevilere göre
değişen mümkün bir faaliyet miktarını temsil
eder. Bir hayvanı!"! sinir sistemi, ~zerinde kendi
faaliyetinin cereyan edeceği kıvrımh yolları açar.
Boşaltılacak potansiyel enerji, sinir sisteminde
toplanınaktan ziyade isterse kaslarda toplanmış
olsun; bu sistemin merkezleri, gelişme ve şekil­
leriyle az çok karışık aksiyonlar arasında yapa-
. 22
'338 , YAR:ATICI TEKAMOL

c~ğı az çok geniş seçimi gösterir. Binaenaleyh, .


canlı bir varlıkta şuurun uyanması seçim alarit-
nın genişliği ve aksiyonların zenginliği· nispetin-
de olabilir. Şuurun gelişmesi de sinir merkezle-
riyle mütenasip olur. Bir yandan da her şuur
hali, hareki faaliyet için vaz' edilmiş bir riıesele,
ve hatta bir cevap başlangıcıdır. Psikolojik hiç-
bir olgu yoktur ·ki beyin kabuğundaki mekaniz-
.maların faaliyete geçmelerini gerektirmesin. Bu ..
na. göre şuur sankİ' beyinden çıkıyormuş ve şu­
urlu faaliyetin teferruatı da faaliyete göre olu-
yormuş gibi geçecektir. Gerçekte ise şuur beyin·
d~n çıkmaz. Yalnız beyin ve şuur birbirlerine
tekabül ·ederler. ,Çünkü biri yapısının karmaşık­
lığı, diğeri uyanıklığının. şiddeti ile ·olmak hzere,
her ikisi de canlı varlığın kullanabileceği seçim-
leri düzenler.
Şunun için ki bir beyin hali kendisine kar-
şılık olan psikolojik halde sadece doğmakta olan
aksiyonu ifade eder, psikolojik hal ise beyin
halini aşar. _Canlı bir varlığın şuuru ile beyni
arasındaki dayanışma, başka bir yerde ispat. et-
rneğe çalıştığımiz gibi, sivri bir bıçağın kendi
uciyle olan dayanışması gibidir: beyin de olgu-
ların- sert dokusuna nüfuz etmek için şuurun
kullandığı keskin bir ucdur. Fakat bıçağın ucu
nasıl bütün bir bıçak değils~ beyin de bütün bir
şuur değildir. Nitekim maymunla insanın beyin-
leri birbirlerine çok benzerlikleri halde şuurların­
da da benzerlikleri söylenemez..
Hatta belki de sanıldığından çok daha az
benzerler. Çünkü insan her şeyi . öğrenmek,
r
TEKAMÜLÜN MANASI 339

yapmak, ve nihayet herhangi bir hareketin alış·


kanlığını kazanmak imkilmnda olduğu halde en
kabiliyedi bir hayvanda, hattil maymunda bile
yeni hareket ahşkanlıkla~ı kazanmak melekesinin
sori derecede dar ·olduğunu görmemek bilmem
kabil midir? İnsan beyninin karakteristiği de o
geniş iktidardadır. Vakaa insan beyni de her
beyin gibi hareket mekanizmaları kurmak ve
bunlar arasından tetiğe dokunınakla harekete
gelecek olanlardan herhangi birini seçebilecek
gibi olmak üzere yapılmıştır. Şu kadar var ki bu
beyin başka beyinlerden, kurmak iktidarında ol-
duğu mekanizmaların sayısı ile fark ettiği gibi
seçtiği terikierin sayısı da hudutsuzdur. Hudutlu
ile hudutsuz arasındaki mesafe ise kapalı ile
açık arasındaki mesafe kadardır. O halde arada·
ki fark derece farkı değil, mahiyet farkıdır.
Buna göre insan şuuru ile hayVan şuuru ve
hatta en zeki ol.in bir hayvan şuuru arasında kök~
ten bir fark vardır. -Çünkü şuur canlı varlığın.
sahip olduğu seçme iktidarına ·ramamiyle karşılık
olduğu gibi gerçek aksiyonu çevteliyen imkan
dahilindeki aksiyonlada birlikte temadi eder. ·
Bu itibarla da buluş ve hürriyet, demektir. Hal·
buki hayvandaki buluş bir görenek değişikliğin·
den iba~ettir. Nev'inin alışkanlıkları içinde mah-
pus kalmış olan hayvanlar, alıştıkları şeyleri
vakaa ferdi teşebbüsler \ıe genişletmeyi başarabi·
litlerse de bir otomatizmden kurtulmaları ile
yeni bir otoriıatizme düşmeleri, malıpes k..'ipıla­
rının açılmasiyle kapanması bir olur, bağlandıkları
348 YAR.ATICI T·EK.AMOL

zincırı çekmekle de ancak uzatmaya muvaffak


olurlar. Halbuki insan şuuru zinciri koparır.
·Bunun için şuur hürriyeti insanda, yalnız _insan-
da kazanmıştır. Ona 'gelinciye. kadar bütün
hayat tarihi, maddeyi yerinden oynatmak için
şuurun bir cehtinden ve üzerine tekrar 'düşen
1

maddenin altında tam denilecek kadar ezilme-


sinden ibaret olmuştur. Burada teşebbüs ve ceht-
ten mecazi olarak bahsetmek yerinde ise bu, pa-
radoksal . bir teşebbüs, paradoksal bir cehtti.
Çünkü istenen şey zaruretin ta kendisi olan
madde vasıtasiyle bir hürriyet aleti yarııtmak,
mekanizme üstün gelecek bir· mekanik yapmak,
tabiatın girmiş olduğu determinizm ağını göz-
leri arasından aşmak için kullaninaktı. Fakat
şuur, gözleri _arasından geçmek istediği tabiat
determinizminin ağına insandan ·başka her yer-
de, kendini kapurmaktan kurtulamamış, kendi
kurduğu mekanizmaların esiri olmuştur. Hür-
riyete doğru çekmek iddiasında bulunduğu oto-
matizmlik e-trafına dolanarak onu kendine· sü~
rüklemiştir. Bun"dan kurtulacak kuvveti de yok-
tu, çün~ü etkiler için topladığı enerji hemen ta-
mamiyle maddenin sevk ettiği ·son· derece _cılız,
esastan kararsız muvazenenin devam ettirilmesinde
kullanılıyordu .. Buna karşılık insan yalnız vücut
. makinesini idare etm~kle kalmıyor, istediği gibi
de ,kullanabiliyor. Şüphe yok ki bunu beyni-
nin üStünlüğü sayesinde sağlıyor, yine bu sa-
yede sayısız denebile.cek hareki mekanizmalar
yapıyor, eski alışkanlıkların karşısına mQtemadi-
•.
TEK.AMOLÜN MANASI 341

yen yeiıi alışkanlıklar çıkarıyor, böylelikle oto-


matizmi otomatizm aleyhine parçalamak suretiyle
ona hükmetıneye muvaffak oluyor. Bu muvaf-
fakıyette dilin de bir rolü oluyor, bu sayede şu­
ur milnevi bir vücut kazanıyor, bu milnevi vü-
cut onu kendisine çeken ve hemen hemen boğan
munhasıran maddi cisimlerle uğraşmaktan kurta-
rıyor. Burada içtimai hayatın da bir rolü olu-
yor, dil nasıl düşünceyi derleyip topluyorsa içti-
mai hayat da sarf edilecek cehtleri topluyor, bu
sayede ortalama bir seviye kurulmuş oluyor, bü-
tün fertler bu seviyeden hep birden yükselrnek
zorunda kalıyorlar; yalnız bu kadar da değil,
bu seviye ortadan aşağı olanları ihmalcilikten
menediyor, en iyileri de daha yükseklere çıkar­
tıyor. Yalnız bizim beyninliz, bizim cemiyetimiz
ve bizim ·dilimiz bir tek ve aynı içrek üstünlü-
ğün dışrak ve çeşitli işaretlerinden başka bir şey
değildir. Bunların her birisi tekamül eden haya-
tın belli bir anında kazandığı biricik ve müstes-
na başarıyı kendi edalariyle söyler; insanlığı hay-
vanlıktan ayıran sadece derece farkına değil,
mahiyet farkına tercüman •olurlar. O halde ki ·
hayatın hız aldığı geniş ·alanın bir ucunda
gerilmiş olan ipi insandan gayrı olan canlılar
sanki çok yüksek bularak atlıyamamış, düşmüşler,
manlayı atlıyan yalnız insan olmuştur.

İnsan işte bu m3nada tek3mülün «son» u


yahut «amaç» ıdır. Yukarda, ):ıayatın diğer kate-
gorileri aştığı gibi finaliteyi de aştığını söyle-
miştik. Esasen maddenin içinden mümkün oldu-
342

ğu kadar faydalanarak geçen bir akıştan ibaret


olan hayat~n tam manasiyle ne bir projesi,. ne
de bir -plinı vardır. Geri kalan tabiatın insana
varmak gayesi olmadığı da meydandadır; bütün
h.ayvan nevileri gibi biz de savaşıyor, ça·rpışıyo·
ruz. Hem ·de hayatın tekiimülü, tuıtuğu yolda
başka iirızalara. çarpsaydı da· hayat .akışı başka
türlü parçalanmış olsaydı, bugünkü halimize nis-
petle, ruhça olduğu kadar bedence de hayli fark-
lı oiacaktık. Bütün bu muhtelif sebepler beşeri­
yerin bugünkü şeklinin tekiımül hareketinde Ön·
ceden düşünülmüş olduğunu sanmağa mftnidi:C.
Hattil ·bu şekil bütün tekamülün sonu da değil­
dir, çünkü tekamül bir tek yolda değil muhtelif .
Yollar üzerinde olmuştur. Eğer insan neV'i. bu
yollardan birinin sonunda görölüyorsa diğer yol-
larda başka neviler tarafından takip oluıimuşlar­
dır. Ilunun için biz de heşeriyeti başka bir ma-
nada olarak tekamülün hikmet· i vücudu olarak
alıyoruz. Bizim noktai nazarımı~a göre hayat, top-
.tan olarak bir. merkezden kopup geleu ve yayı-
. lan büyük bir dalg~ gibidir. Yayıldığı alanda
maddenin muk3:vemetiyle duraklamış, yerinde
sallanmaya mecbur ·olmuş; mania yalnız"- bir .~ok­
tada' zorlanmış, hayat ba.:Uiesi de yalnız bu nok-
tadan se~bestçe geçebi!.:Uiştir. Insan şekli işte bu
hürriyeti tesbit eder. İnsandan başka her yerde
hayat hamlesinin bir çıkınaza dayandığı ve yo•
luna ançak ~nsanla devam ettiği görülür. Bunun
için de hayatın taşıdığı bütün şeyleri beraberinde
sürüklernemekle beraber hayat hareketini alabil-
TEKAMÜLÜN MANASI 343

diğine de~am ettiren yalnız insan olmuş, haya~


tın taşıdığı başka temayüller başka tekamül yol-
larında gelişmiştir. Bu temayüllerden insanın da
bir şeyler sakladığı ·şüphesizdir, çünkü hayatta
h_er şey karşılıklı bir girişme halindedir, yalnız
insanın bu temayüllerden sakladığı şey çok de-
ğildir. Öyle görülüyor ki her şey sanki kararsız
ve seyyal bir varlık, kuna isterseniz insan yabut
üstütt-insan deyiniz, . kendisini gerçekleştirmeyi
arıyor ve yolda ancak kendisinden bir parça bı­
rakmakla buna e1·iştiğini gösterir gibi oluyor:
İnsandan gayrı hayvanları ve hattil nebat dünya-
sını temsil eden de bu bırakılan parçalar oluyor.

Bu bakımdan tabiatta gördüğümüz ahenksiz-


likler çok hafifliyor. Uzvileşmiş bütün dünya,
insanın yahut 'ona milneo benziyen bir varlığın,
yetişmesi icabeden. bir ümüs gibi oluyor: Hay·
. vanlar da insan nev'ine ne kadar uzak ve hatta
düşman olsalar bile az faydalı bir yol arkadaşı
olmuyorlar; şuur da bu yolda siirüp götürdüğü
engellerden_ kurtularak önüne yeniden açılan son-
suz ufuklarda insan vasıtasiyle yükselrnek imka-
nını bulmuş oluyor.
Hakikat şu ki şuur biı yolda yalnız engel
olan bir yük birakınakla kalmıyor. Kıymetli nimet·
lerden de el .çekmek zorunda kalıyor: Çünkü İn·
sandaki' şuur bilhassa zekfidan ibarettir. Halbuki
bu şuur sezgi de olabilirdi, ve olmak zorundadır.
Sezgi ile zeka şuurlu salışmanın birbirlerine zıt
iki istikametini gösterir: Sezgi hayat istikame-
tinde gider, zeka tabiatı icabı aksine maddenin
344 Y ARATICI T:EKAMOL

hareketlerine göre ayarlanır. Tam ve mükemmel -


bir insanlığa bu iki şuurlu faaliyet şeklinin tam
bir gelişn;ıesiyle erişilir. Bu insaniyet ile bizim
bugünkü insaniyetimiz arasında- _zeki ve s.ezginin
tasavvllr edile.bilen bütün derecelerine karşılık
olarak birçok mümkün mutavassıtlar düşünüle­
bilir. İnsan nev'inin' zihin yapısındaki iink3n his-
seleri de bu derecelerdedir. Eğer hayatın teka-
mülü başka türlü olsaydı, ya daha çok zekillı,
yahut daha çok sezgili bir insanlığa götürebilirdi.
Hakikatte bugün bizim iştirak ettiğimiz insanlık­
ta sezgi hemen tamamiyle zekaya kurban edil-
<

miştir. Öyle görünüyor ki şuur maddeyi fethet-


mek ve kendine sahip olmak için kuvvetinin
, en iyi kısımlarını tüketmek .zorunda kalmıştır.
Bu fetbin yapılması için lilzım gelen özel şart­
lar da şuurun madde alışkanlıklarına uymasını
ve bütün dikkatini madde üzerinde toplamasını,
nihayet bilhassa zekilaşmasını icabettiriyordu.
Bununla beraber sezgi de yok olmamış, fakat
müphem ve süreksiz bir halde kalmıştır. Hemen
hemen sönmüş olan bu 13.mba arasıra, o da bir-
kaç Hihzacık yanıyor. Yalnız hayati bir ilgi olun-
ca parlıyarak şahsiyede hürriyetimiz ve tabiat bü-
tünü içindeki yerimiz, kaynağımız ve belki de ka-
derimiz üzerine titrek ve zayıf bir ışik serpiyor,
zekinın bizi içinde bıraktığı gecenin karanlıkla­
~ını da hayli deliyor.
Konularını uzaktan uzağa aydınlatan bu tit-
rek ve zayıf ışıklı sezgileri felsefe evvela destek-
lemek, sonra da genişiemek ve aralarında ahenk
TEKAMÜLÜN MANASI 345

kurmak için kazanmak mecbur~yetindedir. Bu ça-


lışmada ilededikçede ruhun, bir manada hayatın
kendisini sezgide görecektir: Zeka ise maddeyi
doğuran taklitçi bir «processus» ile hayattan ayrıl­
mıştır. Zihin hayatının birliği işte böyle görü-
nüyor. Zihin hayatının birliği ancak sezgide yer-
leşip zeklya buradan gitmekle tanılır, çünkü ze-
kadan sezgiye hiçbir zaman geçilmiyecektir.
Felsefe de bizi manevi hayata bu suretle soka-
bilir. Aynı zamanda ruh hayatı ile beden hayatı
arasındaki münasebetleri gösterir. Spiritüalist
doktrinlerin büyük hataları: manevi hayatı diğer
bütün hayatlardan ayırarak göklere çıkattmakla
her türlü te~likeden kurtulatakhirını sanmaları­
dır: Halbuki böylelikle onu bir serap sanılacak
bir hale getirmiş oluyorlar; evet, beşeri hürriyeti
tasdik ettikleri zaman şuuru can kulağiyle dinle-
mekte haklıdırlar; - fakat· bir de se be bin neti-
ceyi tfıyin ettiğini, tıpkının ·tıpkıyı şartlandırdı­
ğını, her şeyin tekerrür ettiğini ve her şeyin ve-
rilmiş olduğunu söyliyen bir zeka var. İnsan
denilen ·şahsın mutlak tealitesine ve maddeye
karşı bağımsız olduğuna inanmakta da haklıdır­
! '
lar; - fakat Şuur hayatını beynin faaliyetine
bağlı gösteren bir ilim de var: İnsana tabiat için-
de imtiyazlı bir yer vermek.te ve hayvanla insan
arasındaki uçurumun doldurulmaz olduğunu söy-
lemekte de hakları var; - fakat hayatın bir de ta-
rihi var, burada nevilerio tedrici değişmeler
yoliyle olan tekevvününü görüyor, ve bu suretle
insanlar da hayvaniara katılıyor gibidir. İnsaııın
346 Y AltA TIC! TEKAMÜL

ölüniden sonra yaşaması ihtimalini kuvvetli bir·


içgüdü haykırdığı zaman bu sese kulak tıkama­
makta da haklıdırlar, yalnız böylece bağımsız bir
hayata· kabiliyetli <<ruhlar» varsa bunlar nasıl,
nereden ve niçin, gözlerimiz önünde gördüğümüz
bu vücuda giriyorlar? Anayla · babaılın iki hüc-
resinin birleşmesinden hbıl olduğunu gÖzlerimiz
önünde gördüğümüz vücutlara -ruhlar ne vakit,
nasıl ve niçiô. giriyorlar? Bütün bu sorgular ce-
vapsız kalacak, sezgi felsefesi ilmin bir inkarı
olacak, bundan dolayı da eğer bedenin haya-
tını gerçekten bı.iltinduğu yerde, man~vi ha-
yata götüren yol üzerinde görrneğe karar
vermezse ilim tarafından er geç süprülecek,
yalnız sezgi felsefesinin artık belli şu veya
bu canlılada işi kalmıyacak. Dünyaya ilk içte-
pisiyle atıldığı zamandan beri. bütün hayat ona
maddenin itici hareketine karşı gelerek yük-
selen bir dalga gibi görünecektir. Yalnız muh-
telif yüksekliklerdeki sathının büyük bir kıs­
mında bu dalga madde , tarafından yerinde dö-
nen bir girdaba çevrilmiştir. Serbestçe geçtiği
sadece tek bir nokta vardır. Buradan geçerken
hareketini ağırlaştırmakla beraber durdurmayıp
engeli sürükliyerek geçer. Beşeriyer işte bu nok-
tadadır, imtiyazlı m~vkiimiz de buradadır. Yük-
selen bu dalga bir yandan da şuurdur, ve her,
şuur gibi ·birbi"rleri içine girmi§ sayısız kuvveteri
taşır. Bunun için de neticede cansız madde
için· yapılmış birlik ve çokluk kategorilerinden
hiçbirine elverişli değildir.. Yalnız beraberinde
TEKAMOLON MANASI 347

sürüklediği maddeye ve Onun zerreleri arasına


sokulmuş bultınması onu birbirleriiıden müstakil
ferdiyetlere ayırabilir. Bunun için de hayat akışı
insan -nesillerinden geçerken bunları fertlere ayı­
rır: madde olıria~aydı onda müphem bir surette
resmedilmiş olan bu ayrılma kabiliyeti de gö-
rünmiyecekti. İşte ruhlar hiç durmadan kendile-
rini böyle yaratmışlardır, bununla beraber bir
manada önceden de mevcuttular. O halde ruh-
lar, büyük hayat nehrinin beşeriyet vü,cudu ara-
sından geçen ırmakçıklarından başka bir şey de-
ğildir. Akan bir su yatağının kıvrımlarını al-
makla beraber yataktan ayrı bir şeydir. Şuurda
ruhlandırdığı organizmin bazı ci'lvelerine uymak-
la beraber- ondan ayrıdır. Bir şuur halinde niyet
olavk bulunan mümkün aksiyonları icraya ge-·
çirten hep sinir merkezleri olduğu gibi şuurun
hareket niyetlerine daima alet olan da beyindir;
şuur ile beynin birbirlerine bağlılıkları bun-
dan ibarettir; bu kadarcık bir bağlılıkla şuurun
talihi beynin talibine bağlanmış demek değildir.
Elhasıl, şuur esas itibariyle hürdür, hürriyetin
kend-isidir; yalnız. maddeye sokulmadıkça, ona
uymadıkça maddeyi aşamaz; b;; uyma da zekii
denilen şeydir. Faal, yani hür şuura . tekrar dö-
nen zek3. onu tabiatİyle maddenin kategorilerine
sokarak neticede hürriyeti de dain:ıa zaruret
şeklinde görecek: yeniliğin payını, · hür fiilden
ayrılınıyan yaratmayı daima ihmal edecek,
hür ve yaratıcı aksifonun yerine daima eski-
yi eski ile, tıpkıyı tıpkı ile terkibeden yap-
348 YARATICI TEKAMÜL

ma, takribi bir taklidini koyacaktır. Halbuki -ze-


kiiyı sezgi ile tekrar kaynaştırmak cehtinde bu-
lunan bir felsefenin nazarında birçok zorluklar
dağılacak, hiç olmazsa hafifliyecektir: hem de
bu tarzda bir felsefe doktrini yalnız speküliis-
yonu kolaylaştırmakla kalmıyacak, iş yapmak,
yaşamak için de daha kuvvetli bir kuvvet kay-
nağı olacaktır. Çünkü· bu sayede kendimizi artık
insanlıktan ayrılmış bir halde duynl.ıyacağız, in-
sanlık da biikim olduğu tabiattan ayrı bir şey
gibi görünmiyecektir. Küçücük bir -toz zerresi
bile nasıl bütün güneş sistemiyle dayanışmalı
ise, aşağı yukarı bütün organik varlıklar da ha-
yatın ilk kiıyn~klarından zamanımızdaki haline
kadar, her .zaman ve mek3nda, maddenin hare-
ketine karşı koyan parçalanmaz bir tek. içtepinin
mevcudiyetini duyurmaktadır. Çünkü bütün can-
lılar birbirlerine bağlıdır ve hepsi de aynı büyük
hamleye boyun eğer! er.. Nitekim hayvanlar ne-
batlara dayanıyo-r, insanlar hayv~I:ılar3: dayanı­
yor, bütün insanlık da, mekin ':'e zamanda, her
birimizin yanında, ön ve arkamızda sürükleyici
bir hamule içinde bütün mukavemetleri süpüre·
cek, birçok engelleri, belki de ölümü aşacak
büyük bir ordu gibi ilerlemektedir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

DÜŞÜNCENİN. SİNEMATOGRAFİK MEKANİZMASI [1]


VE MEKANİSTİK ·
İLLÜZYON. SiSTEMLERiN TARİHiNE
BİR BAKlŞ

GERÇEK OLUŞ VE SAHTE TEKAMüLCÜLÜK

Yolumuzda daima tesadüf edip de buraya


kadar prensipinden ziyade neticelerini gözden
geçirdiğimiz teorik iki illüzyonun incelenmesi kal-
dı. Bu bölümün konusu bu illüzyonlar olacaktır.
Bazı itirazları önlemek, yanlış bazı anlamaları
ortadan kaldırmak ve hele realiteyi sürede gö·
ren bir felsefeyi diğer felsefelerle karşılaştıra­
rak daha açık tarif etmek fırsatını da bu iki iJ.
lüzyonun neticelenmesi sayesinde elde edeceğiz.
İster madde, ister ruh olsun, realite bize
daimi bir oluş gibi görünmüştü. Realite kendini

[1] Bu bölümün felsefe sistemlerinden ve bilhassa


Yunan felsefesinden bahseden kısmı 1900 den 1904 e
kadar College de France'ta bahusus 1902-1903 te za·
man fikrinin tarihi hakkında verdiğimiz derslerin çok
kısa bir huHisasından başka bir şey değildir. Bu dersler-
de kavramsal düşün~enin mekanizmasını sinernatografik
rnekanizmaya benzetmiştik. Aynı benzetişi burada da
tekrar ele alabileceğimizi sanıyoruz.
350 YARATlCI T:EKAMOL

yapıyor, bozuyor, fakat hiçbir zaman olmuş bit-


miş bir hald~ bulunmuyor. Şuurumuzla bizim
' aramıza giren perdeyi kaldırınca ruh hakkında-
k] sezgimiz de böyle ol;.yor. Eğer zekii ve. duygu-
larımız maddenin fayda gözetıniyen vasıtasız bir ·
tasvirini elde etselerdi, onlar. da böyle görecek·
!erdi. Fakat zekii ve duyg'u!arımızı her şeyden
önce meşgul 'eden aksiyonlar var. Maddenin olu-
Ş!! üzeriOden bunların aldıkları şey uzun aralar-
la bir iiihzalık görüşlerdir, bu itibarla ancak ha-
reketsiz- gOrüşlerle yetsinirler. Zekaya göre ayar-
lanmış, olan şuur da, iç hayatımız da olmuşlara
b<ı;k~r, bunların oluşlarını artcak ıiıüphem olarak
duyar. Böylece. ~ürenin içinden sadece·· ilgi veren-
ler ayrılarak uzun· ruh akışından, birbirlerinden
ayrı ve parçalı anlar toplanır. ' Ruhta bulduğu-
muz da ancak bunlar olur. Sadece aksiyonla ilgi-
lendikçe böyle yapmak gerekir. Fakat tealitenin
ozu hakkında spekülasyonlar yaptığımız zaman
· onu da pratik ilgilerimizin gözü. ile gördüğümüz
içi,n gefçek tek§.mülü, .ta~ oluşu göremiyoruz:
Bütün bir oluşun içinden ancak halleri, süreden de
sadece anları görüyoruz; süre ve oluştan bahsetp
tiğimiz zaman bile bunları değil, başka bir şey
düş~nüyoruz. Burada incelemek istedjğimiz iki
illüzyon'dan en. biriz otanı budur. lstikrarsız
olanın istikratlı olan vasıtasiyle, hareket edenin
hareket etmiyen vasıtasiyle düşünülebileceğine
inanmaktan· gelen bir illüzyon.
İkinci illüzyona gelince o da bunun ya-
kın bir akrabasıdır; Aynı kaynaktan gelirler.
İKİ ESA.Sİ İLLÜZYON 351

Pratik için yapılmış bir düşünce tarzını spekü-


lasyona aktarmaktan doğuyor. Biliyoruz ki bütün
aksiyonlar mahrum olduğumuzu duyduğumuz şey­
leri elde etmeye henüz mevcut olmıyan bir şeyi
vücuda getirmeye bakar. Çok özel inanasiyle
bir boşluğu doldurur: daha doğrusu boşluktan
doluya, olmıyandan olana, reel olmıyandan reel -
olana gider. Yalnız buradaki reel ·olmamazlık
hakiki manada olmayıp dikkatimizin koyulduğu
istikamete nispetledir-. Çünkü biz ne düşünsek daima
re~litelerin içindeyiz, ne yapsak bunların dışına
çıkamayız. Yalnız önümüzde yahut elimizde bulu-
nan realite eğer aradığımız ıealite. değilse bi.ı;inci­
sinin mevcudiyetini gördüğümüz yerde ikincisinin
bulunmadığından bahsederek eldeki realiteyi elde
etmek istediğimiz realiteye nispetle ifade ederiz.
Aksiyon vadisinde kalındıkça bundan daha yerin-
de bir şey olamaz. Fakat bu ifade ve düşünce
ta~zını mevcudatın özü üzerinde bir şey bekleme-
den spekülasyon japtığımız zamanlarda da kul-
lanıyoruz. Şimdi işaret ettiğim ve evvelıi derin-
leştirileceğini söylediğim ikinci illüzyon işte bun-
dan geliyor. Birinci illüzyon gibi bu "da eşya
üzerindeki aksiyonlarımızı bizıdarken zekıimızın
kazanmış olduğu alışkanlıklardan doğuyor. Ha-
rekete gitmek için nasıl hareketsizden geçiyorsak
doluyu düşünmek için de boşu kullanıyoruz.
Bilginin ana meselesine temas ettiğimiz za-
man yolumuz üzerinde yine bu illüzyon'u bul-
n:iuş ve burada asıl meselenin mevcudatta niçin
düzen vardır da düzensizlik yoktur meselesi
352 YARATlCI TEKAlt{ÜL

olduğunu söylemiştik.' yalnız bu sorunun . bir


manası olabilmek için bir düzen yokluğu gibi
anlaşılan düzensizliğin mümkün, yahut tasarla-
nabilir, hiç olmazsa anlaşılabilir olarak farz edil·
mesi lazımdır. Halbuki reel olan sadece dü-
zendir. Yalnız reel düzen iki şekilde olabiliyor
ve bu şeki~Ierden , bi~incisinin bulunması ikin-
cisinin bulunmamasına bağlıdır; böyle olduğu
için" de bunlardan aramadığımız şekille kar·
şılaştığımız vakit daima bir düzensizlik ~ar
diyoruz. O halde düzensizlik fikri, beklediğini
bulamamaktan gden bir hayal kırıklığını anlatı·
. yor; yoksa bir düzen yokluğunu asla göstermi-
yor; sadece şimdi ilgilenınediğiıniz bir düzenle
karşıhiştiğımızı gösteriyor. Düzen tamamiyle ve
mutlak olarak inkar edilmek İ5tenirse görülür ki
bir nevi düzenden başka şek,ilde bir düzene be-
lirsiz olarak atlanıyoi ve bunların ortadan kal-
dırılması iddiası her ikisinin bulunmasıfli gerek-
tiriyor. Nihayet bütün bunlara yan. çizilir, zih-
. nin bu hareket~ne. tarafgidikle arka çevrilirse,
artık fi{drle de hiçbir münasebet kalmaz, düzen-
sizlik fikrinden sadece bir laf kalır. Bilgi mesele-
si de böyle karmaşıklaştırılmış, daha doğrusu dü-
zenin bir boşluğu doldur<!nğu ve bir düzensizliği
gerektirdiği tarzında bir fikirle adeta çözülemez
bir hale getirilmiştir. Müdrikemizin bu temelli il-
lüzyon'ları yüzündendir ki namevcuttan mevcuda,
boştan doluya hep bu suretle gidilmiştir. Geçen
bölümde neticelerinden birine işaret ettiğimiz ya-
nılına işte budur. Bu yanılınayı anlamak için in.
MEVCUDiYET VE YOKLUK

kilr, boşluk ve yokluk hakkında kökten batı!


olan bu teH\kki ile yüzyüze gelmek lazımdır [ı}.
Feylesoflar yokluk fikriyle hemen hemen hiç
uğraşmamışlardır. Bununla beraber bu fikir fe].
sefi düşüncenin gizli bir zembereği, görü~mez
bir muharriki olmuş; düşüncenin daha ilk uyanı~
şından beri şuuru kaplıyan baş döndürücü soru~
lar, heyecanlı meseleler hep bu fikirden, gelmiş­
tir. Felsefeye daha başlar başlamaz niçin var ol-
duğumuzu soruyor, fakat varlığımızı geri kalan
kiinata bağlıyan tesanüdün farkında olduktan
sonra güçlüğün daha gerilere çekildiğini görüyor,
kilinatın niçin var olduğunu bilmek istiyor, fa~
kat onu tabiat içinde veya dışında yaratacak bir
başlangıca bağladığımız zaman düşüncenin bu
başlangıç üzerinde ancak bir müddet için dura-
hildiğini görüyoruz; çünkü aynı mesele bu se·
fer de bütün genişlik .ve genelliğiyle karşimıza
dikilerek bu başlangıç da nereden geliyor, bir
şeyin varlığını nasıl anlamalı gibi sorularla kar-
şılaşıyoruz; hatti bu eserde madde, bir inişle,
iniş çıkışın bir kesilmesiyle, çıkış da büyüme ile
tarif edildiği .ve nihayet mevcudatın esasına bir
yaratma başlangıcı konulduğu zaman bile yine
aynı soru ile karşılaşıyoruz; böyle bir başlangıç
nasıl ve niçin oluyor, diyoruz.
Şimdi bu soruları, arkal~rında saklanan fikre
gitmek üzere, bir tarafa bırakırsak varlık, yok·
[1] Yokluk hakkında burada .yaptığımız tahlil
(S. 297 den 322 ye kadar) evvelce Revue philosophique'-
te çıkmıştır (Novembre 1906).
23
354 YARATICI TmcAMÜL

luk, üzerinde yapılmış bir fetih gibi gorunuyor.


Bunun üzerine kendi kendime: varlık olmıyabi­
lirdi ve olmamak lazımdı diyor, daha doğrusu
bir şeyin var olmasina şaşıyorum: yahut da bütün
realiteleri, halı üzerine serilmiş bir şey gibi,
yokluk üzerine serilmiş bir şey olarak tasarlıyo­
ruz. Sonra da her şeyden önce yokluğun mevcut
olduğunt;ı,, varlığını ona sonradan katıldığını
düşünüyoruz. Yahut da diyoruz ki bir şey eğer
ezelden var idiyse yokluk onun daima bir desteği
yahut kabı olacak, dolayısiyle de ezelden beri
varlıktan önce bulunması gerekecektir. Nasıl ki
bir bardak da ezelden beri dolu olabilir. Bard.ağı
dolduran su bir boşluğu doldurmuştur; o halde
varlık da bir bardaktaki su gibi ezelden beri mev-·
cut olabilir denecektir. Hulasa, ne yapsak dolu-
luğun boşluk kanaviçesi üzerine işlenmiş bir na-
kış olduğu, varlığın yokluk üzerine kondu~u,
«hiç»in tasadanmasında «bir şey» in tasadanmasın­
dan daha az bir şey olduğu fikrinden kendimizi
alamıyoruz. lştC meselenin bütün sırrı burada-
dır.

. Aydınlatılması lazım gelen de ·bu sır' dır.


Hele bizim yaptığımız gibi varlıkların temelinde
süreyi ve serbest seçimi görenler için büsbütiln
lazımdır. Çünkü kesiksiz uzayıp giden her re-
aliteyi metafiziğin küçümsernesi varlığa daima
yokluktan geçerek varmasından ve zamanda ge-
lişen bir varlığı, yokluğu yenip yerine geçecek
kadar kuvvetli görememesinden gelmektedir.
Bilhassa bunun içindir ki gerçek varlık,. psikolo-

'1
MEVCUD!YET VE YOKLUK 355

jik yahut fizik degil, mantıki bir mevcudiyet


ile kuşandınimak istenir. Çünkü kendi kendine ye-
ter görünen şey ancak mantıki mevcudiyettir. Fa-
kat hiçbir şey var olmıyacacak yerde cisimler ve
ruhlar neye var olmuştur diye kendi kendime so-
racak olursam buna bir cevap bulamıyorum. Hal-
bubuki A=A gibi mantıki bir prensipte kendiken-
dini yaratmak, yokluğa karşı sonsuz bir zafer ka-
zanmak faziletinin, bulunması bize pek tabii gö-
rünüyor. Tebeşide karatahtaya çizilmiş bir daire·
nin vücut bulması da açıklanmak istiyen bir şeydir,
çünkü tamamiyle fizik mahiyette olan bu mevcu·
diyetin kendi kendine yokluğu yenecek bir kuv-
veti yoktur. Fakat bu dairenin <<mantıki esası», ya·
ni onu bir kanuna göre çizmek imkint ve niha-
yet tarifi e be di görünen bir şeydir: ne yeri ne
de tarihi vardır, çünkü bir daireO:in çizilmesi hiç·
bir yerde ve hiçbir zamanda mümkün olarak baş­
lamamıştır. Şimdi dairenin tarifi mahiyetinde bir
prensipe dayanarak beliren bir varlık, yahut A= A
lnütearifesi gibi mantıki bir varlı~ farz edelim:
Böyle pir varlığın artık sırrı kalmıyacak, çünkü
·bu takdirde her şeyin esasında olan varlık, man·
tık gibi, ebedilikte mevzu oluyor. Vakaa mev·
cudatı bu suretle manttld bir varlık gibi farz
etmek bize oldukça büyük fedakiirlıklara mal ola-
caktır: çünkü eğeı· her şeyin prensipi mantıki
bir postulat yahut matematik bir tarif mahiyetin-
de mevcut ise mevcudatın da bu prensipten, bir
postulatın tatbikatı yahut bir tarifin neticesi gibi
çıkması lazım olacak, sonra da başka ne mevcudatta,
356 YARATlCI TEKAMOL

ne de bunların prensipinde hür bir seçim m3na·


sında anlaşılan tesirli bir kozalite'ye artık yer
kalmıyacaktır. İşte Spinoza ve Leibniz doktrin-
lerinin vardıkları netice budur, · bu doktrinlerin
teveküvvünleri de böyle olmuştur.
Eğer varlığın zıddı olarak aldığımız yokluk
fikrinin bir sözde-fikir olduğunu gösterebllirsek,
etrafında çıkan bütün meseleler sözde~meseleler
haline gelerek hürriyetle hareket eden ve dur-
madan gelişen bir mutlak varlık hipotezinin
göze batacak bir tarafı kalmıyacak. Bu suretle
hem sezgiye daha çok yaklaşılmt§, hem de kamu
duygusundan ( sens commun) aynı fedakarlıkları
istemeye artık hacet kalriiıyan bir felsefeye yol
açmış olacaktır.

O halde yokluktan babsolunduğu zaman ne,


düşünülüyor, şimdi bunu görelim. Yokluğun tasar--
lanması ya hayal edilmesine, ,yahut aniaşılmasına
bağlıdır. O halde böyle bir hayal, yahut fikrin
ne olabileceğini inceliyelim. Evvelii yokluk baya-
linden haş!ıya!ım.
Diyelim ki gözlerimi kapıyor kulaklarımı
tıkıyor, dışardan aldığım bütün duyumları birer
birer körletiyorum. Dıştan aldığım idraklerimi
de söndürüyorum. Şimdi bütün madde alemi be-
nim için sessizlik ve karanlıklar içindedir. Bu-
nunla beraber yi~e varım ve varlıktan kendimi
alamıyorum. Çünkü tenimin içinden ve çevre-
sinden gelen organik duyumlada eski idrakleri-
min bende bıraktığı biltu'alar, hatta etrafım­
da yaptığım boşluğun çok müspet ve çok dolu
MEVCUDiYET VE YOKLUK 357

intıba'la~ı varl~ğımı bala devam ettiriyor. Bun-


ları da nasıl
yok etmeli? Kendimi nasıl orta-
dan kaldırmalı? Hiitıralarımı, hatt3. en yakın
geçmiş_e kadar olanlarını bile unutabiiirim: fa-
kat yine hiç değilse bedenimin şimdiki halini
duyuyorum. Bununla beraber bu şuurun da
hakkından gelmeğe, uzviyetimden gelen rlu-
yumları gittikçe hafifJetrneğe çalışacağım: işte
hepsi de sönmek üzere ve söndüler; dıştan
gelen şeyler gibi bunlar da karanlıklara gömül-
düler. Fakat ne gezer: Şuurumun söndüğü
anda başka bir şuur ışıldıyor; daha doğrusu o
şuurumun sö nınesiyle başka bir şuur uyanınağa'
başlıyor. Çünkü birincisi ancak ikincisi g(!lince
ve onun karşısında kaybolabiliyor. Daha doğ­
rusu yok olduğumu duyamadan elimde ve far-
kında olmıyarak müspet bir hareketle kendi ken-
dime yeniden diriltmiş oluyorum. O halde ne yap-
sam nafile,· dışardan yahut içerde-? daima bir şey
duyacağım. Dışardan gelen şeylerden hiçbir şey
duymadığım zaman bile kendi şuuruma kapanmış
olacağım. Eğer bu şuuru da kaldırayıin dersem
onun kalkmasını hayal edecek bir ben ister ki
bu sefer de bu ben, kaybolan şuurumu harici bir
şey gibi idrak edecektir. O halde haric! yahut
dahi11 olsun muhayyilemin tasarladığı bir şey
daima vardır. Muhayyilem bunların birinden
ötekine gidebilir, ve vakit vakit dış yahut iç bir
idrakin yokluğunu da hayal edebilir, fakat iki-
sini birden tasarlıyamaz, çünkü birinin yok olarak
duyulması esaS itibariyle ötekinin varlığına bağ­
lıdır. Yalnız bu iki röHitif yokluğun vakit va-
358 YAR:ATICI T-EKAMOL
'
kit tasarlanabilmesinden her ikisinin de birlikte.
tasarlanahilecekleri neticesini çıkarmak doğru ol-
maz, çünki böyle, bir neticenin saçmalığını gör-
. memek elde değildir; kaldı ki bir yokluğun ta-
savvuru hiç değilse hayal edildiğinin müphem
olarak idrak edilm~sine, yani bir harekette bu-
lunmaya, düşünmeye bağlıdır, netice olarak da
bir şey var oluyor' demektir.
Öyleyse tam manasiyle bir yokluğun tasar-
lanması düşünce tarafından hiçbir zaman yapıl­
mış değildir. Yokluk hayalini yaratmak için sarf
edilen ceht bizi sadece dış bir realitenin görül-
mesi ile iç ·bir tealitenin görülmesi arasında
sallanmaya götürür. Zihnimizin bu dış ile iç
arasındaki sallanmasında, tam ortada b_ir nok-
ta vardır ki burada artık p.e birini, ne de
ötekini idrak etmiyor gibi oluruz: Yokluk
hayali işte bu noktada teşekkül eder. Gerçekte
iki haddin müşterek olduğu bu noktaya varmak-
la her ikisini de id rak ediyoruz; bu suretle ta-
ayyün eden yokluk hayali varlıklarla dolu bir
hayal olduktan başka hem süjeyi, hem de objeyi,
fazla olarak birinden ötekine mütemadi bir atia-
mayı ve bunlardan biri üzerinde kesin. olarak
durıiıamayı ihtiva eder. Böyle bir yokluğun, var-
lığın tam zıddı olan bir yokluk olmadığı apa-
çıktır, çünkü varlığın zıddı olan yokluk, varlık­
tan önce yahut varlığın altında ve varlığa da-
yak olarak tasarlanan bir yokluktur. Hal-
buki buradaki yoklukta varlık, genel olarak, za-
ten mevcuttur. Yalnız denecek ki filozofların
MEVCUDJ:YET VE YOKLUK
359

istidlfillerine, görülür yahut kapalı bir yokluk


tasavvu~u karışıyorsa bu, bir hayal şeklinde ol-
mayıp bir fikir şeklindedir; tam bir yokluğu
hayal halinde tasavvur edemiyeceğimiz teslim
edilecek, fakat düşünebildiğimiz iddia edile-
cektir. Nitekim Descartes, bin kenarlı bir poli-
gon'u hayal etmek mümkün olmasa bile yapıl­
ması imkanını açıkça tasatlamak kiifidir, diyordu.
Tam bir yokluk fikri de bunun gibidir. Öyleyse
bu fikri inşa etmek kadar basit bir şey olamaz,
denecek. Nas1l ki tecrübemize giren şeylerden
tek bir tanesi yoktur ki ortadan kaldırılmış farz
edemiyelim. Şimdi bu işi tek tek bütün varlık­
lara yayarsak nihayet tam yoklukla karşılaşmış
oluruz. Böylece tarif edilen yokluk da pekala
bütün varlıkların .ortadan kalkması oluyor. İşte
tez bundan ibaret. Şimdi bu tezdeki saçmalığı
görmek için onu olduğu gibi almak yeter.
Tam zihin işi olan bir fikrin fikir olabiı·
mesi için parçalarının bir arada bulunabilmesi
Iazımdır; eğer bu unsurlar fikri terkibetmek üzere
bir araya getirildiği zaman birbirlerine yan bakı­
yorlarsa ortada bir fikir değil, sadece bir laf
vardır. Mesela daireyi tarif ettiğim zaman kara
yahut beyaz bir daireyi; mukavva, demir yahut
bakıtdan yapılmış, şeffaf yahut donuk bir daireyi
kolayca tasarlarım. Fakat kare halinde bir daire
asla tasavvur edemem, çünkü dairenin vücut bu-
luşu bu şeklin düz çizgilerle hudutlandırılmasına
m3.nidir. Bunun gibi zihnim de herhangi bir
şeyin _ortadan kaldırılmış olmasını tasarlıyabilir,
360 YARATICI T-EKA.MOL

fakat bu kaldırılmış olmanın mekanizması bütün


varlıkları değil de onun bir parçasını gereken
bir arneliye ise böyle bir·· ameliyeniiı bütün var-
lıklara teşmil edilmesi kendi kendisiyle çelişik
saçma bir şey olabilir, hem de bu tarzda bir
ortadan kaldırma fikri dairenin kareleştirilme­
sinden farklı bir şey olmaz; buna artık fikir de-
. ği!, sadece Iiıf denir. Öyleyse bu ameliyenin me-
kanizmasını daha yakından inceliyelim.

Fllhakika, vücudu ortadan kaldırılan şey ya


dış iılemden, yahut iç alemden olan bir şeydir;
daha doğrusu ya bir şey, yahut bir şuur halidir.
Önce birinci hali düşünelim. Dış iHemden olan
bir şeyi bulunduğu yerden kaldırarak: «artık bir
şey kalmadı» diyorum. Evet hiçbir şey kalma·
dığına şüphe yok, fakat bunun yerine başka bir
şey gelmiştir? çünkü tabiatta mutl~k bir boşluk
yoktur. Bununla . beraber mutlak bir boşluğun
olabileceğini de kabul edelim; yalnız ortadan
kaldırılan şeyin yeri ·boş kalır dediğim zaman.
düşündüğüm boşluk . mutlak bir boşluk değildir.
Çünkü buradaki boşluk açık sınırlarla. çevrilmiş
bir boşluk, yani ort~dan kalkan bir şeyin bırak­
tığı bir boşluktur. O halde benim bahsettiğim ·
boşluk esasen belli bir şeyin bulunmaması, yani
'
önce burada iken şinidi başka bir yerde bulun-
ması, daha doğrusu artık eski yerinde bulunmama-
sı dolayısiyle arkasında kendi boşluğunu bırakma­
sıdır. Nasıl ki hifızasi ve önceden· görmesi ol-
mıyan bir varlık burada hiçbir zaman «boşluk»
yahut «yokluk» kelimelerini kullanınıyacak; sa-

MEVCUDiYET VE YOKLUK 361

dece mevcut olanı ve gördüğünü söyliyecekdr.


O halde yine mevcut olan ve görülen. şey, bir şe­
yin yahut başka bir şeyin mevcudiyeti dir, herhangi
bir şeyin namevcudiyeti asla değildir. Namev·
cudiyet fikri ancak hatırlamak yahut beklemek
iktidarında olan bir varlıkta bulunabilir, bir şeyi
de ancak o hatırlar ve bekliyebilir. Beklediğini
bulmıyarak yerinde başka bir şey bulunca hatı­
ralardan d'oğan beklemenin boşa çıkmasını, hiçbir
şey bulamamak, yoklukla karştiaştığını ·söylemek
suretiyle ifade eder. Fakat bu şeyle karştiaşmayı
beklememiş olsa bile onun bulunduğu yerde ol-
madığını. söylemekle tesadüfen v3kı olan bir-
beklemenin hayal kırıklığını anlatmış olur. Bu-
rada hakikaten idrak edeceği ve fiilen düşüne­
bileceği şey, eski bir şeyin yeni bir yerde yahut
ye~i bir şeyin eski bir yerde bulunmasıdır; yok·
luk yahut boşluk gibi kelimelerle menfi olarak
·ifade olvnan bütün şeyler duyuldukları nispette·
düşünülınüş şeyler değildir, daha doğrusu düşün-
cenin hisler!e boyanmasıdır. O halde burada
v3.kı olan kısmen ortadan kalkma yahut cüz'i
yokluk fikri bir şeyin yerine başka bir şeyin
geçmesi esnasında, daha doğrusu yeni şeyin ye-
rinde eski şeyin kalmış bulunmasını tercih eden
bir zihnin bu yeni şeyi esefle düşünmesi anında
yahut bu hali hiç değilse mümkün olarak dü-
şündüğü anda vücut bulur, bu da sübjektif cihet-
ten bir tercihi, objektif cihetten bir kairn olmayı
taz~mmun eder ki müreccahlık duygusu ile kaim
olma fikri arasında bir kombinezondan, daha.
doğrusu bir çatışmadan başka bir şey değildir..
362 YARATICI TEKAMüL

Zihnimizin dış dünyadan bir şeyi- ortadan.


kaldır!llası .ve cüzi ,bir yokluğu tasadamağa var~
ması ameliyesinin mekanizması işte ~udur. Şimdi
bunun kendi iç dünyamızcia nasıl tasarlandığını
görelim. İç dünyamızda duyduğumuz şeyler bit-
tabi husule gelmiyen olaylar değil husule gelen
olaylardır. Mesela_ bir duyumuru olur yahut bir
heyecan duyarım~ bir fikir tasarlar,' veya blr ka-
rar veririm: şuururo ·birer mevcudiyet olan bu
.olguların hepsini idrak eder, bu nevi olgular-
·dan boş kaldığı bir zaman da yoktur. Vakaa
iç hayatıının akı.şfnı fikren durdurabilir, rüyasız
·uyuduğumu ve var olmaktan kesildiğiınİ farz
,edebilirim. Yalnız bunu yaptığım anda, kendimi
rüyamı kollar olarak hayal eder yahut yok
,oluşumun arkasından yaşadığımı düşünürüm, ve
iç aıemimi idrak etmekten ancak dış alemin id-
rakine sığınmış olmak için el çe kerim. Demek ki
·burada da dolunun arkasından daima dolu gele-
·cek: ne arzusu, ne de teessüfü olmayıp hareke-
·tini sadece eşyanın hareketine göre düzenliyen·
bir zeka yokluk yahut boşluğu asla düşünmiye­
ceği gibi anlamıyacaktır da. Buradaki boşluk ya-
hut yokluk telakkisi, başka bir hal mevcut ol-
-duğu halde şuurun eski bir halin hfttırasına bağ­
lı kalmasından doğuyor · ve binnetice olan ile
olabilen yahut olması lftzim gelen arasında, dolu
ile ~olu ·arasında bir mukayeseden ibaret kalı­
yor. Bir kdime ile söylemek lftzım gelirse iSter
maddenin, ister şuurun boşluğundan bahsedilsin,.
hoşluk tasavvuru tahlil neticesinde daima seçik
:MEVCUDİYET VE YOKLUK 363

yahı<t müphem bir kaim olma fikri ile, duyui-


muş yahut hayal edilmiş bir arzu yahut tees-
süfe müncer olan müspet iki unsurdan terekkü-
beder.
Bu çifte tahlilden şu netice çıkar ki bütü-
nün ortadan kaldırılması manasında mutlak bir
yokluk fikri kendi kendini yıkan bir fikir, bir
sözde. fikir, boş bir kelimedir. Eğer bir şeyin
ortadan kalkması, yerine başka bir şeyin geçme·
sinden ibaret oluyorsa, eğer bir şeyin yokluğunu
düşünmek az çok başka bir şeyin varlığını zım­
nen tasavvur etmekle mümkün oluyorsa «her
şeyin ortadan kaldırılması» mahiyetincieki bir
fikir. bir dairenin kareleştirilmesi kadar saçma-
dır. Buradaki saçmalığın göze batmaması cüzi
bütün şeyferi zihnen birer birer ortadan kaldır·
manın imkanına bakarak hepsini birer birer or-
tadan kaldırılmış farz etmenin imkanı bulunduğu
neticesini çıkarmaktan ilerigeliyor. Halbuki her
şeyi birer birer ortadan kaldırmanın bunların
yerine birer birer başka şeyler koymaktan ibaret
olduğu ve bütünün mutlak olarak ortadan' kal-
dırılmasının hadlerde hakiki bir çelişmeyi ta-
zammun ettiği görülmüyor. Bu iş kendisinin ol-
masına medar olan şartı yok etmekten başka bir
şey değildir.
J;'akat bu illüzyonu sökmek pek güçtür. Bir
şeyi ortadan kaldırmak vakıda onun yerine bir
başkasını koymaktan ibaret olduğuna göre, bir
şeyin zihnen ortadan kaldırılmasının · dahi eski
bir şey yerine yeni bir şeyin zilınen konulmasını
36! YARA TlCI T~KAMOL

tazammun edeceği neticesi çıkarılacak yerde bu


netice yine çıkarılmıyacak, çıkarılmak da isten- .
miyecektir. Vakaa bir şeyin yerine daima başka
bir şeyin geldiğini ve hatta zihnimizin bir dış
yahut iç şeyin yerine başka bir şey gelmeden
bu şeyin kaybolmasını tas_avvur etmesinin -bit-
tabi gayrimuayyen ve müphem bir şekilde­
mümkün olmadığı teslim edilecektir. Fakat bU-
na ililve olarak da denecek. ki kayboln;ıa tasav-
vuru mekanda, hiç değilse zamanda bilsıl olan
ve binnetice bir hayalin davetiqi istilzam eden
bir olaydır. Halbuki burada slif müdrikeye mü-
racaat eto:iek, muhayyileden kUrtulmak mevzuu-
bahistir. Binaenaleyh kaybolma yahut ortadan
kalkmadan bahsetmiyelim; çünkü bunlar fizik
arneli yeleridir; artık A nesnesinin ortadan kalk.:.
mış olmasını yahut ortada bulunmamasını ta-
savvur etmiyerek onu sadece «yok» olarak
düşünüyoruz diyelim. Bir şeyi ortadan .kal-
dırmak, bu şey üzerine zamanda ve belki de
mek3.nda bir tesir yapmaktır; bu da netice
olarak zaman ve mekan mevcudiyetinin şartlarını
kabul ettnek, bir şeyi diğer bütün şeylere· bağlı·
yan ve yerine derhal başka" gelmeden kaybol-
masını meneden bağlılığı kabul etmektir. Hal-
buki biz bu şartlardan kurtulabiliriz. Bunun için
de bir ayırma cehtiyle A nesnesinin sadece so-
yut tasavvurunu davet etmek ve bunu· evvell
mevcut olarak mülihaza ettiğimizi farz etmek,
sonra da zihnin bir kalem darbesiyle bu itibari
:MEVCUDiYET VE YOKLUK 365

şartı hazfetrnek ld.fidir. Bu takdirde nesne, bizim


kararımızla yok olacaktır.
Haydi öyle olsun. Sadece ve sırf bu itibari
şartı hazfedelim. Şu kadar var ki bizim bir
kalem darbemizin kendi başına kafi geleceğine
ve onun geri kalan şeylerden ayrılabileceğine
inanmamak Hlzımdır. Çünkü bu kalem darbesi,
tecridettiğimizi iddia ettiğimiz bütün şeyleri is-
ter istemez kendisiyle beraber getirecektir. Bu-
nu anlamak için hakiki farz edilen A nesnesiyle
<<yok>> farz edilmiş olan ayriı nesneyi birbirleriyle
mukayese edelim.
Mevcut farz edilen A nesnesi fikri A nesne-
sinin sadece bir tasarısından ibarettir, çünkü
kendisine bir tealite atfedilmeden hiçbir nesne
tasarlanamaz. Bir nesnenin tasadanınasi yle mevcut
olarak düşünülmesi arasında hiçbir fark yoktur:
Kant, ontolojik delil hakkındaki intikidinde bu
noktayı tamamiyle aydınlatmıştır. Böyle olunca
mevcut olmıyan bir A nesnesi düşünmek ne de-
mektir? Onu yok tasavvur etmek ile A nesnesi
fikrinden «mevcu~iyet>> vasfını kaldıramaz. Çün-
kü bir daha söyliyelim, bir nesnenin varlığı ta-
savv~rundan ayrılamaz ve bunlar birbirlerinin
aynıdır. Şimdi A nesnesini mevrut değilmiş gibi
tasadamak bu nesnenin fikrine bir şey ilave et-
mekten ibarettir. Burada ilave olunan şey de
filhakika genel olarak "şimdiki realite tarafından
bu hususi nesnenin dışarıya atılması fikridir.
Mevcut olmıyan A yı düşünmek evveıa nesneyi
ve netice olarak onun mevcudiyetini, sonra da.
366 YARATıcı T<!KAMÜL

kendisiyle telif edilmesi kabil olmıyan başka


bir realitenin onun yerine konduğunu düşün·
mektir. Hem de bu son realiteyi ifade edilmiş
( explicite) olarak tasarlamamız faydasızdır, çün-
kü onun ne olduğup.u cİüşünemeyiz, düşünemiye­
ceğimiz için de tek ilgilendiğimiz nesneyi koğ­
duğunu bilmemiz kafidir. Bunun için de koğan
sebepten ziyade koğmağı düşünürüz. Yalnız bu
sebep bu yüzden dolayı zihinde zımni olarak
bulunmaktan hali değildir, çünkü koğan sebep
koğmadan ayrılamaz; kalemi iten elin kalemin
çizdiği çizgiden ayrılmaması gibi. Bu halde reel
olmıyan bir nesneyi bildiren bir zihin ameliyed·e,
genel olarak, reelin mevcudiyetini vaz'eder; baş­
ka bir, deyimle, bir nesnenin· reel olmıyarak ta-
sarl3.nması onu her .nevi mevcudiyetten mahrum
etmek demek değildir, çünkü bir nesnenin
tasavvuru zaruri olarak mevcut olan bir nesne-
nin tasavvurudur. Yalnız bu türlü bir zihin
arneli zihnimiz tarafından nesneye atfedilmiş
{)lan ve nesnenin tasavvurundan ayrılınıyan mev-
-cudiyetin sadece· zihinde bir mümkün mevcudiyet
olduğunu bildirmekten ibaret kalır. Şu kadar
var ki bir nesnenin zihnen olsun, sadece ınümkij.n
{)lmasını bile onunla uzlaşamıyan bu nesneyi ideal -
veya sadece mümkün bölgesine koğan bir realite)'e
göre manası olabilir. Daha kuvvetli, daha cev-
herli mevcudiyetin kaldırıldığını farz ediniz; bu
takdirde realitenin kendisi olacak olan sadece
mümkünün hafiflemiş ve daha zayıf olan mev-
.cudiyeti kalacak ve o zaman artık nesrieyi yok-
:MEVCUDlYET VE YOKLUK 367

muş gibi. düşünmiyeceksiniz. Başka bir deyimle,


ve hükmijmüz ne kadar garip görülül:se görül-
sün, <~mevcut olamıyarak» tasavvur edilmiş bir
nesnenin fikrinde «mevcut olarak» tasarlanmış
bir nesnenin fikri~den fazlası vardır, eksiği yok-
tur, çünkü <<mevcut olmıyan»· bir nesne fikrinde
zaruri olarak <<mevcut olan>> nesnenin fikrinden
başka bir de bu nesnenin toptmı alınan realite
tarafından bir dışarıya atılması tasavvuru vardır.
Yalnız bizim gayrimevcut hakkındaki ta-
savvurumuzun henüz her türlü hayal· unsurların­
dan k3.fi derecede kurtulmadığı, yeter derecede
menfi olmadığı iddia edilerek denecek ki «bir
şeyin gerçek olmamasının, başka şeyler tarafın­
dan dışarıya atılmasının ehemmiyeti yoktur.» Bu
bizi hiç ilgilendirmez. Dikkatimizi keyfimize
göre ve keyfimizin istediği gibi kullanmakta
serbest değil miyiz? O halde bir şeyin tasavvu-
runu göz önüne geti~dikten ve onu böylece mev-
cut farz ettikten sonra yapacağımız tasdika sade-
ce bir <<gayri» edatını e~lemek onu gayrimevcut
olarak düşünrneğe kafi gelecektir, Çünkü yokluk
tasavvuru tamamiyle bir zihin işidir. Zihin dışın­
da geçen şeylerden müstakildir. Binaenaleyh
herhangi bir şeyi veya istediğimiz bir şeyi dil-
şünelim. Sonra da bu şeyin muhtevas~nı nefyeden
bir «gayri>> edatını düşüncemize katalım: bunu yap-
malda zihnen her ~ eyi nefyetmiş oluyoruz. Pekii-
HI, fakat buradaki bütün güçlük ve yanılmalar
esas itibariyle inkar edatında olduğunu iddia etti-
ğimiz böyle bir kudretten geliyor. İnkar ile tasdik
368 Y AR:A TIC! TEKAMOL

sanki mütenazır, kendi kendilerine kafi imiş gi-


bi düşünülüyor. Böyle olunca tasdik gibi inkiirın
da fikirler yaratmak iktidarı olacak, şu farkla ki
ink3.rın yarattığı fikir sadece menfi olacaktır.
ı i
ı, Şimdi bir şeyi sonradan da başka bir şeyi tasdik
ederek böyle~e alabildiğine gittiğim zaman <<hep>>
fikrini ediniyoruın: bunun gibi bir şeyi, sonra
·da başka şeyleri, nihayet «hep>>i inkiir etmekle «hiç>>.
fikrine varılacaktır. Fakat bu iki zihin işini bir
saymaktır ki bana indi bir şey gibi geliyor. Halbuki
tasdikın bir fikir teşkil edebilecek tam bir zihin
işi olduğu, buna karşılık inkiirın daima yarı bir zi~
bin işi olarak kaldığı ve diğer yarısının daha zi-
yade gayrimuayyen bir geleceğe bırakıldığı gö-
rülmüyor. Yine görülmüyor ki tasdik, saf zekinın
bir işidir, inkarda iSe araya zihindışı_ bir unsur
giriyor, onun kendine has olan karakteri de zihne
yabancı olan bu unsurun araya girmesinden do-
ğuyor. İkinci noktadan başlıyatak tekrar işaret
edelim ki inkiir etmek' yapılması mümkün olan bir
tasdikı uzaklaştırmaktan ibarettir [1]. Başka bir
deyişle yapılması muhtemel olan bir tasdika
karşı zihnin aldığı bir durumdur. «Bu masa ka-
radm> dediğim zaman hakikaten masadan bah-
sediyor onu kara gördüğümü söylüyor, ve gör-
düğüme göre hüküm. veriyorum. Fakat böyle

{1] Ka nt, Critique de la Raison Prıre, 2 nci tabı


S. 737: «Bilgimizin genel muhtevası bakımından, ... inkar
hükümlerinin kendilerine mahsus ·fonksiyonu yanılmaya
m8.ni olmaktadır. Cf. Sigwart Loiik, 2 nci tabı, cilt 1,
s. 150 ve aşağısı.
' MEVCUDiYET VE YÜKLUK 369

.demeyip de «bu masa beyaz değildir» dersem


gördüğüm bir şeyi ifade etmiyorum, çünkü gör-
' düğüm• şey karadır, bir beyazlık namevçudiyeti
.değildir. O halde benim buradaki hükmüm esa-
sen masanıi:ı kendisine ait olmaki~n ziyade -ona
beyaz diyecek bir hükme karşıdır.. Bu suretle
bir hüküm hakkında hüküm veriyorum, yoksa
masa hakkında değil. <<Bu masa beyaz değildir»
hükmünde, sizin o·nu beyaz sanabileceğiniz, beyaz
sandığınız, yahut benim beyaz sanacağım hükmü
v,ardır. ~ununla hen~ sizi, hem kendimi ikaz edi-
yor, bu hükmün yerine başka bir hükmün ·kon·
masını anlatmak istiyorum (bu hükmü de filha.:
kika sarahatsiz olarak bırakıyorum). Böylece tas-
dik doğrudan doğruya bir şeye taallfık ederken
inkar, bu şeyi doğrudan doğruya ·değil de araya
konmuş bir tasdik arasından dolayısiyle gözeti-
yor. Tasdik hükm,ü bir şey hakkındaki hükme
tercüman olurken, inkar hükmü bir hüküm hak-
kındaki hükme tercüman oluyor. O halde inktırı
tam manasiyle tasdikten ayıran şey ikinci dere·
c eden bir tasdik olmtJ-sıdır: tasdik bir nesneye
·dair bir şey ~öyler, halbuki ink/ir bu tasdika
dair bir şey söyler.
Bundan da her şeyden önce şöyle bir ne-
tice çıkıyor: İnkiir her türlü saikten kurtularak
yalnız varlıklarla ilgisi olan slif bir zihin vakı­
ası değildir; inkar başladığı andan itibaren ya
başkalarına, yahut kendimi~e. ders veriliyordur.
Aldanan ve aldanmaktan korunmak istiyen ger-
$ek yahut muhtemel bir muhataba göre da vranı-
24
S70 YARA TIC! TEKAMüL

lıyordur. Onun tasdik ettiği bir ıeye karŞı başka


bir tasdikte bulunması lazım geldiği haber veri-
ı
'

liyor (yalnız eski tasdikı yerine nası,l bir tasdikte


bulunması gerektiği ta~rih edilmiyor). Burada
li artık sadece bir ıahı's ile bir ıey kaqı kaqıya
bulunmuyor, bir cemiyet başlangıcı bulunuyor.
İnka~ saf zihin arneliyesi gibi sadece bir şeyi
değil; bir kimseyi gözetiyor. Bir nevi sosyal ve ,
pedagojik bir zihin ,arneliyesi oluyor. Yanılma
ihtimalini doğrultuyor, daha doğrusu· haber
~eriyor.
İkinci nokta işte bundan ibaret. Gelelim bi-
rinci noktaya. Demiıtik ki inkar daima bir ya·
rısı belirSiZ bırakılmış, tasrih edilmemiş yarım
bir zihin ameliyesjdir. Şimdi «bu masa beyaz de-
ğildir» ·gibi inkar eden bir. bükümde bulunur·
sam bundan anladığım şey: «masa beyazdır»
hükmünüzün yerine başka bir hüküm koymanız
lazım geldiğini anlatmaktır. Burada size bir ha-
.her veriyorum, ve bU haberde verdiğiniz hükmün
ı yerine başka bir hükmün konması zaruretini bil ..
dirrnek istiyorum, fakat nasıl bir hüküm kon-
ması hakkında bir şey söylemiyorum. Çünkü

1 belki de masanın rengini bilmiyorum, yalnız


ı o esnada bizi en çok ilgilendiren şey 'beyaz renk
de olabilir; böyle olunca, hangi renk olduğunu
bilmiyerek sadece beyazın yerine başka bir renk
konulması lazım geldiğini bildiriyorum. O halde
inkar hükmü, bir tasdik hükmünün yerine başka
bir tasdik hükmünUn konulması lüzumunu gös-
teren bir· hükümdür. Bu ikinci hükmün mahiyeti,
MEYCUDİYET VE YOKLUK 371

bazan bi!inmediği, çok kere de o esnada bizi ilgi·


lendirmediği ve dikkat de ancak önümüzde bu·
lıinan şeye taalluk ettiği için, tasrih edilmiş·
·değildir.
Böyle-ce bir tasdika ne. zaman bir inkar edatı
· katsam inkar ettiğim' !fJüddetçe pek muayyfn
olan şu iki şeyi yapıyorum: 1 - Hemcinslerim·
den birinin tasdik ettiği bir şeyle yahut bunlar·
dan birinin söyliyeceği şeyle, yahut da mümkün
gördüğüm başka bir. «kimse>> nin söyliyebileceği
~ey le ilgilefl.iyorum; 2 - Göz önünde bulunan _
· bir şey hakkında muhtevasını tasrih etmediğim
ikinci bir tasdik hükmünün konmasını bildiriye~
rum. Fakat yaptığım bu iki şeyden hiçbirinde tas·
dikten başka bir. şey görülecek değildir. İnkiirın
nev'i şahsı1ıa mabsus karakteri birincinin ikinci
üzerine konmasından geliyor. Bunun için inkarda
nev't şahsına mabsus fikirler yarat~ak iktidarını
görmek ve bu fikirleri tasdikın yarattığı fikirler·
'le eşit görmek boştur. İnkardan hiçbir fikir çık·
maz, çünkü inkarda hakkında hükmün verdiği tas-
diki hüküm muhtevasından başka bir şey yoktur.
Daha açık söyliyeyim: bir vasıflandırma
hükmü değil de bir mevcudiyet hükmünü alalım.
lYiesela «A nesnesi yoktur» dediğim zaman, bun~
dan kasdım evvel3. .A nesnesinin mevcudiyetine
· inanıHı.bileceğidir: çünkü A nesnesini yok olarak
düşünmek kabil değildir, kaldı ki var olan A
nesnesi ile sadece ve saf A fikri arasında ne
gibi bir fark olabilir? . O halde sadece «A nes-
nesi>> , demekle ona bir. n.evi varlık yü_kletiyo~
372 YARATlCI T:E:KAMOL

rum,' bu ~arhk isterse mümküQ, yani saf bir fildr


olsun. Bunun neticesi olarak «A nesnesi yoktur»
hükmünde evvela <<A nes~esi vardı»~ ya'hut <<A.
nesnesi olacak», yahut daha genel. olarak «A; nesw
.nesi hiç olmazsa sadece bir imkan olarak vardır>>·
gibi bir hüküm olacaktır. Şimdi A nesnesine
«yoktur» kelimesini ilfive ettiğim·vakit, bu söz~en,
daha ileriye gidilerek mümkün olan nesne reel
nesne gibi ortaya konutursa ildanılacağını, bah-
settıgım mümkün şeyle uzlaşamaz olmasından
ötürü göz ö~ürideki tealiteden J;ıariç birakıldığını·
\:i
1 • söylemekten başka neyi kastetmiş '?labilirim? O


halde bir şeyin yokluğunu ortaya koyan hüküm·
ler biri düşünülen, diğeri görülen olmak üzere
' iki nevi mevcudiyet arasında~i tezadı formül-
lendiren, yani göz önünd_e bulunan mevcudiyet
ile göz öıiünde ·bulunabilir olan mevcudiyet ara-
sındaki tezadı ifade eden hükümlerdir; bunlar
ise .bir ldmsenin-- ister gerçek ister hayali ol-
sun- herhangi bir mümkün ıriev.cudiyetin vücut
d bulmuş gibi olduğunu yanlış yere saadığı hal-
lerdir. Hakikat şu ki bu mümkün m·evcudi-
il yetin yerinde onu· inkar eden · farklı bir realite
vardır: İnkar hükmü işte bu tezadı ifade eder,
fakat onu bile tam · olmıyan bir şekilde ifade
eder, çünkü hitabettiği kimse, hipotez icabı,
belki mümkün olan mevcudiyetle ilgilidir de
' bunun yerine ne çeşit bir realitenin geçmiş ol-
duğunu bilmeyi asla tasa etmiyen bir kim-
sedir. Demek ki müıİ"ıkün _olan ıiıevcudiyetin
r~el olan ,mevcudiyet yerine alınınasi keyfiye_ti,
MEVCUDiYET VE YOKLUK 373

kendi kendini bozmak mecburiyetindedir. Birin-


Cisi yerine ikinci biı- haddin geçtiğini söyliyecek
yerde, önce ona yönelmiş olan dikkat, birincisi
ve yalnız birincisi üzerinde devam ettirilecektir.
Ve birinciden ayrılmadan, birincisi «yoktur»
denilerek, ikinci bir haddin onuiı yerine geçtiği
örtülü bir şekilde söylenecektir. Böylece bir şey
hakkında hüküm verileceği yerde bir hüküm
hakkında hüküm verilecektir. Müspet bir malllmat
ı
getireCek yerde, bir yanılma imkanı hakkında
başkalarının veya kendi kendinin dikkati çekile- :,
'.
cektir. Bu türlü niyetleri ortadan kaldırınız, bil-
giye ·sırf ilmi veya felsefi vasfını veriniz, başka
bir deyişle, ancak nesnelerle ilgilenen ·ve şahıslara
ald-ırınıyan bir zihne tealitenin kendiliğinden ge-
lip kaydedildiğini farzediniz: fiHin veya · falan
şeyin var olduğu söylenecek, hiçbir vakit bir şey
yoktur denilmiyecektir.
Öyle ise tasdik ile inkarı bir planda ve ay-
ni objektiflikte görmek ısrarları nereden geli-
yor? İnk3.rda in.san zihnine ve bilhassa içtimai
hayata nispetle bir subjektiflik olduğunu gör-
mekte n!!den .bu derece zor~uk çekiliyOr? Bunun
,,
sebebi herhalde inkar ile tasdikın hep önerme-
lerle ifade edilmeleridir; her önerme, kavramları 'i
'1
,,'
sembolleştiren kelimelerden teşekkül ettiğine gö-
re, içtimai hayata ve insan zek3.sıııa nispetle ya-
pılmalctadır. «Toprak rutubetlidir» yahut «toprak
rutubetsizdir>>, dediğim zaman bunların h~r iki-
sininde de «toprak>> ve <<rutubetli}) sözleri insan
zihninin az çok suni olarak yap~ığı ve her iki
'

374

halde de aynı itibari kelimelerle gösterdiği kav·


ramlardır, daha doğrusu insanın hür teşebbüsü
ile tecrübenin sürekliliğinden çekilip, çıkarılmış
şeylerdir. Hatta denebilir ki önerme her iki
halde de içtimai ve pedagojik bir gaye gözetiyar;
çünkü birinci önerme bir hakikati Hldiriyor, ikin~
cisi de bir yanılmayı önlüyor. Şimdi bu bakıma
yani formel mantığa göre düşünülürse tasdik ile
inkar filhakika birbirleriyle simetrik, iki hüküm·
dür. Birincisi bir uygunluk münasebetini kuruyor,
ikincisi de bir konu ile bir yükleın arasında bir
uygunsuzluk münasebetirii gösteriyor.- Fakat bu-
radaki simettinin tamamiyle dıştan ve benzedik
yüzünden olduğunu görmemek kabil midir? Şim·
di, dilin ' ortadan kalktığını, cemiyetin dağıldı­
ğını, insandaki zihni teşebbüsün · ve i~ileşme
IDelekesiyle kendini murakabe etme melekes~nin
killmadığını farz edelim: bundan dolayı top-
rağın rutubeti devam etmekten geri kalmıyacak,
çünkü duyularımıza kendiliğinden girebilecek ve
bumllmış zekamıza belirsiz bii tasavVur göh-
, derecek. imdi zeka bu haliyle de içerik terim-
lerle bir hüküm verecektir. O halde ne seçik
kavramlar, ne keÜmeler, -ne- hakikati başka­
larına yaymak, ne de k'endini düzeltmek arzusu
hükmün ,esasını teşkil et~iyor. Tecl-übeyi sadece
İnakina giİ:ii ~lan, re elin ·akışı fizerinde ne iler-
liyen, ne de geri kalan bu pasif zekada inkar
adına hiçbir istek olamıyacağı için hiçbir inkar
intıbaı da almıyacak, duy~larına Sadece ,mevcut
olan şeyler gelebilecek, fakat bir şeyin yok ol,
,,
MEVCUDİY.ET VE YOKLUK 375-

mamasını hiçbir zaman duymıyacaktır. Böyle bir ze-


kdnın irikdra varması için uyuşukluluğundan kur:
. tulması, beklediği veya mümkün gördüğu bir şeyi
bulamamaktan gelen bir hayal kırgınlığını formül-
lendirilmesi, halde olan veya muhtemel bulunan bir
yanılmayı düzeltmek, nihayet başkalarına yahut
kendi kendine bir ders vermek istemesi lazımdır.
Bu noktaya nüfuz etmek, verdiğimiz misal-
de daha güç olacak, fakat misal bundan dolayı
sadece diıha faydalı ve delil daha doğru olacak-
tır. ·Denecek ki rutubet eğer duyularımıza oto-
matik olarak kendiliğinden girebiliyorsa, rutubet-
sizlik için de aynı şey söylenebilir, çünkü kuru
da yaş gibi duyularımızda iz bırakabi!ir, duyula-
rıinız da aldıkla,rı bu intılıaları az · çok seçik
tasavvurlar halinde zekaya iletebilirler. Rutube-
tin inkirı. da bu minada olmak üzere tasdikı
kadar pedagojik her türlü maksattan ari objek, ·
tif ve sırf zihnl olabilir. Yalnız meseleye yakın­
dan .bakılırsa bir inkir önermesi olan «toprak
rutubetli değildir» hijkmü ile bir tasdik önermesi
olan «toprak kurudur» hükmünde birbirlerinden
tamainiyle farklı ınuhtevalar vardır. Bu ikinci
önerme kurunun bilindiğini gerektirir, çünkü
kuru tasavvurunun esasında dokunma ve görme
duyuları ile duyulmuş bir şey vardır. Birinci öner- ·
me ise kuru adına duyulmuş bir şeye hacet kal-
madan sadece yaşlığı idrak etmiş bir balık ze-
kisı tarafından da verilebilir, elverir ki ~u Qa-
lık var olanla var olabileceği ayıracak kadar
yükselmiş, ve içinde yaşadıkları rutubeti yegane
376 YARAT!CI TEKAMÜL
\
mümkün gören hemcinslerinin yamlmalarını ön-
lemek isteğini duymuş 'olsun. Şimdi «toprak ru-
tubetli değildi;->> Ö'nernlesinin dlhirierine sıkıca
bağlanınız, bunların iki şey ifade ettiklerini gö·
receksiniz: 1 - Toprağın rutubetli· olduğuna_
inanılabileceği, 2 - Rutubetin yerine x 'keyfjye-
tinde bir şeyin geçtiği. Bu keyfiyet müspet ola·
rak bilinmediği yahut inklirın tevcih edildiği
kimse ile fiili hiçbir ilgisi olmadığı için be-
lirsiz bırakılır. O halde inkar. iki tasdikli bir
sistemi . sakat bir şekilde ifade etmekten ibaret·
tir. Herhangi bir mümküne taalluk eden bu tas-
diklerden biri bellidir, diğeri bu imkanın yerine
geçen bilinrolyen ·yahut ilgilenilmiyen bir reaJi.
tey e taalluk eden gayrimuayyen bir tasdiktır:
ikinci tasdik birinci tasdik hakkında verdiğimiz
bükümde tasarlı olarak· mevcuttur ve asıl i.q.kar
bu bükümde bulunmaktadır. lnklıra sübjektif ka-
rakterini veren şey, esasen, yalnız ve. ancak ikame
edileni hesaba katması ve ikame edenle uğra~ma~
ması keyfiyetidir. İkame edilen, ancak ve yalnız
zihnin bir telakkisi olarak mevcuttur. Binaenaleyh
ı­
insan, ikame edileni görmekte· devam etmek
ek
ve netice olarak ondan bahsetmek için mazide~
hale, geriden ileriye akmakta olan realiteye ~·
su
arka çevirmelidir. İnkara gidildiği zaman işte
~ce
bu yapılıyor: değişme yahut daba genel olarak
Ler·
ikame görülüyor, tıpkı araba ile yolculuk eden
bir adamın arkasına ·bakarak arabanın · geçtiği
;kar
~kfıı
yerleri görmesi ve' her an ancak aştığı noktayı
~bilmek istemesi gibi; böylesi bulunduğu yeri
:vcu
~ol
MEVCUDiYET VE YOKLUK 377'

daima terk ettiği yere göre tliyin edecek, hiçbir- .


zaman kendi kendine t3:bi olarak ifade etmiye-
cektir.
Kısaca söyliyelim: sadece tecrübeler ~çlnde
yaşıyan bir zihin için ne rölatif, ne de kısmi bir
boşluk ve yokluk olamadığı gibi, inkiir imkihıı
da olmaz. Yalnız olguların olgulari, hallerin
halleri, şeylerin şeyleri, takibettiğini görecek
her an kaydedeceği şeyler de mevcut olan şeyler,
beliren hall er, husule gelen olgular olacak, hep.
hal içinde yaşıyaca'k, hükümler verebilecek bir
halde ise ancak halin mevcudiyetini tasdik ede-
cektir.
Şimdi bu zihne hafızayı ve bilhassa geçmiş­
ten bahsetmek arzusunu katalım, sonra da da-
ğıtma~ ve ayırdetmek melekelerini verelim ..
Bundan böyle geçen realitenin artık. sadece şim·
diki halini kaydetmekle kalınıyacak bir halden
başka bir hale geçmeyi bir değişme gibi tasav-
vur ederek binnetice olmuşla olacak olan ara..
sında bir tezat görecektir. Hatırlanan bir
geçmiş ile hayal edilen bir geçmiş arasında
esaslı bir fark olmadığı için genel olarak bir
mümkünün tasavvuruna pek çabuk yükselecek-
til.
İnkar yoluna da bu suretle girecek ve bil-
hassa kaybolmayı tasavvur edebilecek bir nok-
taya gelecek, gelmekle beraber ona · henüz eriş­
miş olmıyacaktır. Çünkü bir şeyin kayıbolduğu­
nu düşünebilmek için geçmiş ile hal arasında
bir tezat görmek yetmez; hale karşı arka çevir-
376 YARATICI TEKAMÜL

mümkün gören hemcinslerinin yanıimalarını Ön·


!emek isteğini duymuş olsun. Şimdi «toprak ru-
tubetli değildi~» önermesinin tabirlerine sıkıca
bağlanınız, bUnların iki şey ifade ettiklerini gö·
receksiıliz: 1' _:_- :roprağın tutubetli olduğuna._
inanılabileceği, 2 - Rutubetin yerine x keyfjye·
tinde bir şeyin geçtiği. Bu keyfiyet müspet ;,la-
rak bilinmediği yahut inkarın tevcih edildiği
kimse ile fiili hiçbir ilgisi olmadığı için be-
lirsiz bırakılır. O halde inkar, iki tasdikli bir
sistemi sakat bir şekilde ifade etmekten ibaret·
tir. Herhangi bir mümküne taallfık eden bu tas-
. diklerden biri bellidir, diğeri bu imkanın yerine
geçen biJinıniyen · yahut ilgilenilmiyen bir reali-
teye taallfık eden gayrimuayyen bir tasdiktır:
ikinci tasdik birinci tasdik hakkında verdiğimiz
bükümde tasarlı olarak mevcuttur ve asıl iqk3r
bu bükümde bulunmaktadır, !nkara sübjektif ka-
rakterini veren şey, esasen, yalnız ve. ancak ikame
edileni hesaba katması ve ikame edenle uğraşma­
ması keyfiyetidir. İkame edilen, ancak ve yalnız
zihnin bir telakkisi olarak mevcuttur. Binaenaleyh
insan, ikame edileni görmekte devam etmek
ve netice olarak ondan bahsetmek için maziden
hale, geriden ileriye akmakta olan realiteye
arka çevitmelidir. İnkilra gidildiği zaman işte
bu yapılıyor: değişme yahut daha genel olarak
ikame görülüyor, tıpkı araba ile yolculuk eden
bir adamın arkasına ·bakarak arabanın · geçtiği
yerleri görmesi ve' her an ancak aştığı noktayı
bilmek istemesi gibi; böylesi bulunduğu yeri
MEVCUDiYET VE YOKLUK 377'

daima terk ettiği yere göre tftyin edecek, hiçbir ,


zaman kendi. kendine tabi olarak ifade etmiye-
cektir.
K1saca söyliyelim: sadece tecrübeler ~çlnde
yaşıyan bir zihin için ne rölatif, ne de kısmi bir
boşluk ve yokluk olamadığı gibi, inkar imkariı
da olmaz. Yalnız olguların olgulari, balierin
halleri, şeylerin şeyleri, takibettiğini görecek
her an kaydedece·ği şeyler de mevcut olan şeyler,.
beliren hall er, husule gelen olgular olacak, hep.
hal içinde yaşıyacik, hükümler verebilecek bir
halde ise ancak halin mevcudiyetini tasdik ede~
cektir.
Şimdi bu zihne hafızayı ve bilhassa geçmiş­
ten balısetnick arzllsunu katalım, sonra da da~
ğıtma~ ve ayırdetmek melekelerini verelim~
'(1
Bundan böyle geçen re alitenin artık· sadece şim­
:ii
diki halini kaydetmekle kalınıyacak bir halden
başka bir hale geçmeyi bir değişme gibi tasav- ıiı i 1

vur ederek binnetice olmuşla olacak olan ara.. :, il


1 ·ı:ı
'''ı'
sında bir tezat görecektir. Hatırlanan bir 1: 1;
geçmiş ile hayal edilen bir geçmiş arasında ,ı.,l
esaslı bir fark olmadığı için genel olarak bir 1':!··;'
mümkünün tasa vvuruna pek çabuk yükselecek~
l'ı·
tir.
lnkiir yoluna da bu suretle girecek. ve bil- 1''
hassa kaybolmayı tasavvur edebilecek bir nok- ıl ı··
taya gelecek, gelmekle beraber ona · henüz eriş­
ı
miş olmıyacaktır. Çünkü bir şeyin kayıbolduğu­ 1'
nu düşünebilmek için geçmiş ile hal arasında
bir tezat görmek yetmez; hale karşı arka çevir-
il ,l
ii
'ıı ıı
ı
1 1
378 . .. YARA TICI TEKAMOL

.rnek; geçmişe dönmek ve geçmiş ile hal arasın­


daki tezat içine hali sokmadan,. sadece geçmiş
tabirleriyle düşünmek istiyecektir.
Buna göre ortadan kaldırmafikri de sfif bir
fikir değildir; geçmişin özlendiğini veya geçmişi
öilemeğe değer gibi tasarladığımızı, orada oya·
lanmakta birtakım sebepler bulduğumuzu tazam.
mun eder. Ortadan kaldırma fikri ikame bildi-
sesinin yalnız ilk yarısını mülihaz~ eden ve an-
cak bununla ilgilenen bir zihin tarafından ikiye
bölündüğü zamanda doğar. İlgi ve duygnyu or-
t~dan kaldırınız: yalnız akan realite ile şimdiki
halinin bizde pıraktığı boyuna yenileşen bilgi-
ler .kalİr.
. Ortadan kaldırma arndiyesinden ·daha ge-
nel ameliye olan , inkara şimdi ancak bir adım
kaldı. ·Bu adımı atmak için · mevcut olan • şeyin
sad~ce mevcut olmuş şeyler değil, fakat olabile-
cek bütün şeylerle olan tezadının · tasavvur edil-
mesi ister. Yalnız , bu kadar da değil, aynı za-
manda bu tezadın olan şeye göre değil, olabile,
cek şeye göre ifade edilmesi, haldeki mevcudiye-
tin ancak olabilecek mevcudiyete bakarak tasdik
edilmesi lazımdır. Bu suretle elde edilen _formül
insanın sadece beklediğini bulamadığım ifade
etmez: bir yanılma yı, daha çok başkasında farz
olunan bir yanılmayı düzeltmek yahut önlemek
için yapılır. İnkarda· işte bu yolda podagojik ve
sosyal bir ·mana vardır.
Şimdi, inkar bir kere formüllendikten son-
ra tasdik formülü .ile simetrik gibi görünür. Bu
MEVCUDIYET VE YOKÜJK 379

görünüşle bize öyle gelir ki tasdik objektif bir


realiteye taallfık ediyorsa inkarın ·da aynı derece-
de objektif ve iideta reel olmıyan bir realiteye
taallfık etmesi lazımdır. Bunda hem haklı, hem
de h<J,ksızız, çünkü inkir, ihtiva ettiği menfi·
likle objektifleşemez. Bununla beraber hakhyız
da, çünkü bir şeyin inkirı onun yerinde siste·
matik olarak bir tarafa bırakılmış başka bir _şe­
yin bulunduğunu örtülü olarak tasdik 'etmeği
gerekti[ir. Yalnız in~irın menfi olan şCkli, ken·
disinin esasında bulunan t~sdikten faydalanır:
bağlanmış olduğu pozitif realitenin vücudunda
mündemiç bir hayalet olarak objektifleşir. Boş­
luk yahut kısmi yokluk . fikri de b)l suretle
teşekkül eder. Bu fikir· artık bir şeyin yerine
diğer bir şeyin geçmiş olması ile değil,- onun
bıraktığı boşluklada yani· in karın kendisiyle te-
şekkül ~der. Fazla olarak bu ameliye herhangi
bir şey üzerine yapıldığı için artık sıra ile her
şey üzerine yapıldığı ve nihayet her şey üzeri-
ne toptan yapılmış olduğu farz edilerek «mut•
lak yokİuk>> fikri elde edilir. Şimdi bu «mutlak
yokluk» fikrini tahlil edersek onda esasen «Hep»
fikri ile birlikte zihnin bir şeyden başka bir şeye
boyuna atlıyan bir hareketi, yerinde durn:ia·
ması, ve bütün dikkatini bu yeri~de durmamada
toplaması, haldeki mevkiini daima lienü~ terk
ettiği yere nispetle tiiyin etmesi olduğunu bulu-
. ruz. O halde Mutlak yokluk fikri Hep fikri ka-
dar son· derecede kaplamh, dolu ve onunla ya-
kın akrabalığı olan bir tasavvurdur.
3.80 YARA TICI TEKAMOL

Buna göre mutlak yokluk yahut Hiç (Rieıi)


fikrini Hep (Tour) fikrine karşıt görmek kabil
m~d1r? Bunları birbirlerine zıt görmek dolu yu
dolu ya karşıt görmek değil midir? Yine buna
göre <<bir şeyin niçin mevcut olduğunu» bilmek
meselesi netice. olarak manası olmıyan bir · mes~
ele, bir sözde • fikir etrafında meydana gelmiş
bir sözde • mesel e değil midir? Bununla beraber
bu · mesele hayalet'inin insan zihnine bu derece ·
inatla n~den musaHat olduğunu bir .daha tekrar
etmek lazımdır. Biz <<reelin ortadan kaldırılması»
tasavvurunda biribirini halkalar balinde boyuna
koğan bütün fealitelerin bayalinden başka bir
şey bulunmadığını gösterrneğe beyhude yere uğ­
raşıyoruz. Yine· mevcudolmama fik,rinin- ölçüle-
mez yahut <<sadece mümkün>> olan bir varlığın
gerçek realite sayılabilecek olan daha özlü bir
varlık tarafından koğulması fikrinden başka bir
şey olmadığını beyhude yere ilave ediyoruz. Bir
hükmün hükmü olan, başkasına veya kendimize
yaptığımız bir İhtar olan ink3.rın tzev'i şahsına
mahsus şeklinde zihnin almıyac~ği bir şey bul-
roağa beyhude yere çalışıyoruz; o suretle lc.i İn·
kiira yeni bir nev'in tasavvurlarını ve muhteva·
sız fikirleri yaratmak kudretini atfetmek abes
olacaktır. Nedeiıse mevcudattan Once, yahut hiç
olmazsa mevcudatın altında bir yokluk olduğu
kanaari hiç sarsılmıyor. Çünkü bu kanaat inkli·
ra, kendine has şeklini. vere·n teessüri ve sosyal
unsurdan, kısaca pratik unsurdan geliyor. En
büyük felsefi güçlükler in de beşeri aksiyon şe.
MEVCUDIYET VE YOKLUK 381

killerinin kendi· aliıniarı dışında dolanmalarında n


doğduğunu söylemiştik. Biz düşünmekten ziyade
hareket etmek için yapılmışızdır; daha doğrusu
tabiatımızın suyunca gittiğimiz zaman hep bir
şeyler yapmak kastiyle . düşünürüz. O halde ak-
siyon vadiSindeki alışkanlıklarımızın tasavvur
alışkanlıkları rengine bürünmesine şaşmamalı­
'yız; eşyayı ve ü~erinde tesir yapm<i.yı' düşündüğü­
mUz zamanlar zihnimizin onları .hep göz önüne
getirrneğe alıştığımız düzende görmekte olması­
na da hayret etmemeliyiz. O halde, yukarda işaret
ettiğimiz gibi, insanların bütün işlerinde hareket
noktası bir tatmin edilmemişlik, bir yokluk,
bir eksiklik duygusu oluyordu.. Bir amaç ol·
roadıkça hiçbir şey yapılmıyor, malırumiyer du-
yulmadıkça bir şey aranmıyor. Bütün aksiyonla-
rımız hep böyle «hiç>> ten yahut «yok» tan «bir-
-Şeye>> doğru gidiyor, aksiyonların esasını da yok-
luk kanevasına «bir şey» in işlenmesi teşkil edi-
yor. Doğrusunu söylemek · Hlzım gelirse bahset-
'
tiğimiz «yok» yahut <<hiç>> kelimeleri bir şeyin
yokluğundan ziyade faydasının yokluğunu göste-
riyor. Mesela bir ziyaretçiye henüz döşenmemiş
bir odayı gösterirken burada «hiçbir şey yok»
diyorum. Halbuki odanın hava ile dolu oldu-
ğunu biliyorum; fakat havada oturulamadığı için
bu odada ne benim için ne • de ziyaretçi iÇin
·şimdilik var denebilecek gerçek bir şeyin olma-
dığın~ söyliyorum. İnsan. da umumiyede fayda
yaratmak için çalışıyor; çalışılmadıkça da «hiç-
. bir şey>> ol~ıyor, - istenen şeylerden hiçbiri
38Z YARATICI TEKAMüL

elde edilmiyor. Bütün bir hayat hep boşlukları


doldurmakla geçiyor. Zekamız dahi istek ve
acınma gibi zihni olmıyan haller ve hayati za-
ruretlerin baskısı a'!tında işliyor. ,Buradaki boşluk
kelimesinden bir şeylerin yokluğu değil de fay-
danın yokluğu aniaşıhİ-sa tamainen· rö13.tif olan.
manada daima boştan dohıya gidiyoruz dene-
bilir. Aksiyonlarıoiızın tuttuğu yol da böyle olu·
yor. Spekülasyonlarımız ise· bu kadarla kalmıyor
ve kalamıyor, kalamıyacağı için de tabiatİyle
rölatif manadan mutlak manaya geçiyor. Çün-
kü burada eşyanın faydalariyle değil, kendi-
leriyle ilgili bulunuyoruz; Realitenin bir boşluğu
doldurduğu fikri de, aksiyonlarımizın tuttuğu bu
yoldan geliyor. Yokluğun bir hiçlik &ibi. düşü­
nülmesi, her şeyden önce fiilen olmasa,. bile bük-
men mevcut imiş gibi tasadanması da bUradan ge-
liyor. Bu bölümde kaldırmaya çalışmak istediği·
niz illü~yon, da budur. ·Nitekim gösterdik . ki
Hiç fikrinde tam bir yokluk olduğu iddiasında
bulunulursa böyle, bir fikir kendi kendini yıkı­
yor, sadece bir ~aftan ibaret kalıyor, - fakat bu-
nun a·ksi alınırsa gerçek bir fikir oluyO:f, ·hep
fikri gibi dolu ve manalı bir mahiyet alıyor.
Bu uzun tabiilin yapılması kendi kettdine
yeter olan bir ı;ealitenin süre'ye' zaruri olarak
yabancı bir realit~ ol1]!adtğını · göstermek için
Hlzımdı. 1\ıığer varlık fikrine. vanlmak için bilerek
bilmiyerek yokluk fikrinden geçiliyorsa bu suretle
erişilen varlık ·mantiki yal?-ut matematik mahi-
yette· olan zaman dışı bir· varlık tır. }\u takdirde
OLUS-VE SURET. 383

reelin hareketsiz, durgun (statique) bir telakkisi


kabul edilmiş olacak. Buna göre de her şey bir
defa da olmuş bitmiş, hiç değişmez, olduğu gib;
kalır olarak görünecektir. Halbuki. varlıkla bizim
aramıza giren. yokluk hayaletine başv~rmadan doğ­
rudan doğruya düşünmeye al<şrnak, faydayı bir ta-
rafa bırakarak .görmek için görmek lazımdır. Mut-
laka ~ncak bu suretle yaklaşılır, . mutlak varlık
bir dereceye kadar da bizde bulunur. Çünkü <>
esasen matematik yahut ~antıki değil psikolojik
bir hakikattir.. O da bizim gibi, hatta bazı cİ·
hetlerde bizden daha çok kendi üzerine katlanmı~
· bir. halde· zamanda gelişir/ı~·:
• _..1,

·Fakat gerçek sürfyi .hiç düşündüğümüz .var


mı? Onu burada da doğrudan doğrup elde
etmek lazımdır. Çünkü dolambaç yollardan git-
mekle elde edilemez: hiç şaşmadan onda yeral-
mak lazımdır. Zekii bunu çoğu yapamıyor. Çünkü
akan, hareket eden .şeyleri akmıyan, hareket
etmiyen şeyler .vasıtasiyle düşünmeye alışmıştır.
B3.kılırsa zekanın rolü aks!yonları idare
etmektir. Aksiyonda bulunurken bizi ilgilen-
diren· .şey de bunlardan alınacak sonuçlardır;
amaca erişiirnek şartiyle araçlara pek önem verdi-
ğimiz yoktur. Amacı olanca varlığımızla gerçek-
leştirmeye olan meylimiz buradan geliyor; fikrin
bir fiil olması için de. çok kere amaca güveni-
yoruz. Zihnimizin açıkça tasarladığı şeyin sadece
faaliyetimizin varacağı sonuç olması da buradan .
geldiği gibi şuurumuzdan kaçan veya ona müp-
hem olarak giren aksi yon u teşkil edici hareket-
384 YARATICI TEKAMOL

.ler de buradan geliyor. MeseHi kolumu kaldır- ·


mak gibi pek basit bir hareketi düşünelim. Bu-
nu yapmak i,çin Jazım olan bütün hareketleri
•Önceden tas~rlasaydım, yahut y_apılır.ken birer
birer idrak etseydim ne olacaktı? Zihin .he·
men amaca yani yapılması tasarlanan hareketin
·ŞCffi;atik ve b3.sitleştirilmiş bir rüyetine geçe·
.cekti. Birinci tasarının tesirini ona zıt bir
tasavvur körleştirmedikçe tasarlanan ilk şema
·kendine uygun hareketlerle kendiliğinden dol-
-durulmuş olacaktır. O halde zeka yapacağı faali-
yetleri ulaşılacak amaçlara, yani durak noktala·
:rına göre tasarlar. Bu suretle erişiimiş bir 'amaç-
- tan başka bir amaca, bir sükUndan .başka bir
·sükii.na bir sıra sıçramalarla geçer, bu esnada
:şuurdaki hareketlere mümkün olduğu kadar yan
<Çizer, sadece başlıyan hareketlerin varacağı amacı
_gözetler.
Bu halde yapılan fiilin neticesi hareketsiz
-olarak tasarianmak için· zekii.nın bu neticeyi çer-
1 ç~veliyen mubiti de hareketsiz görmesi U.zımdu._
Faaliyetimiz de madde _alemine takıltdır. Eğer
.maddeyi daimi bir akış halinde görseydik aksi-
:yonlarımızdan hiçbirine bir amaç tfryin edemi-
yecek, bunların yapılmasiyle birlikte dağıldık­
larını duyacak, daima kaçan bir gelecek üze-
rinde bir amaç tasiırlıyamıyacaktık. Faaliyeti-
mızın bir fiil'den başka bir fiile geçebilmesi
için de maddenin bir halden başka bir hale geç-
mesi lazımdır. Çünkü aksiyon ancak madde
OlUŞ VE SURET
385

dünyasının bir halinde yapılabilir. Yalnız madde


salıiden. böyle mi görünüyor.
İdrakimizin · maddeyi bu açıdan almasında
onunla uyuştuğu a ·prioı·i olarak farz edilebilir.
Duyu organiariyle hareket organları da birbir-
lerine uygun olarak işler.' Birinciler idrak mele-
kemizi, ikinciler hareket melekemizi temsil eder.
Uzviyete gelince idrakin aksiyana tamamiyle
uygun olduğunu elle. tutulacak gibi gösterir.
O halde faaliyetimiz bir an için taktidığı yerde
'
daima bir sonucu gözetiyorsa idraklmiz de mad-
de aleminden ancak muvakkat olarak teveccüh
ettiği tek bir hal' i kavrıyor. Zihne gelen hipotez
böyle olduğu gibi tecrübenin bunu teyidettiğini
görmek de kolaydır ·
Dünyaya ilk göz açtığımız, birbirlerinden
ayrıcisimler henüz fark etmediğimiz bir zamanda
keyfiyeti er fark ediyor. Bir rengin arkasından.
başka bir rengin, bir sesten sonra başka bir se~
sin, bir mukavemetten sonra başka bir muk'ave-
metin ve ilh. geldiğini duyuyoruz. Ayrı ayrı
alınan bu keyfiyeder bir ruh hali olarak olduk-
ları gibi duruyor, bir başkasının gelmesini dura-
rak bekliyor gibidirler. Bununla beraber tahlil
edilecek olurlarsa· birçok basıt hareketlere mün-
cer olurlar. Bu hareketler ister titreşimler gibi,
ister bambaşka bir tarzda tasavvur olunsun,
muhakkak olan şey her keyfiyetin bir değişme
olgusu olduğudur. Hem de bu değişme altında,
boş yere, dfğişen şeyi . arıyoruz: bir mütehar-
rike hep .muvakkat olarak ,ve muhayyilemizi tat-
25
386 YARATICI TEKAMüL

min etmek için hareket atfediyoruz. Müteharrik


· ilimin gözünden daima kaçıyor;· çünkü ilmin işi
ancak duraklıklarla oluyor. Bir saniyenin idrak
edilebilen en küçük parçasında, duyulabilir
bir keyfiyetin hemen ani olan bir idrakinde
tekerrür eden . tirilyonlarca ihtizazlar olabil-
diği gibi, duyulan bir keyfiyetin devamı da
yine ihtizazların bu tekerrürüne bağlıdır, nasıl
ki hayatın devamı sırtı sıra olan kalb çarpma-
ları ile oluy~r. İdrakin başlıca fonksiyonu da bir
sıra basit değişmeleri yoğunlaştırmak suretiyle
keyfiyet şeklinde yahut basit halde kavramak
oluyor. Nitekim bir hayvan nevinde hareket gü-
cü çoğaldıkça idrak ~elekesinin idrak anların­
dan birinde yoğunlaştırdığı basit değişimler o
nispette çoğalıyor. Esirio ihtizazlariyle hemen he·
men yekvücut olarak titreşen varlıklardan basit
idraklerinin en kısa anında bile tirilyonlarca ihtizaz-
ları toplayıp durduran varlıklara kadar tabiattaki
bütün ilerlemeler .sürekli olmak lazım geliyor. ·
Bu varlıkların birincileri sadece hareketleri, ildn-
cileri keyfiyetieri idrak ediyor. Evvelkiler sanki
kendilerini mevcudatın çarkları arasına terk et-
mişler, sonrakiler mev~udata karşı koyacak gibi
olmuşlar. Bu husustaki me!ekelerin gerginliği
de idrak melekelerinin genişliği nispetinde olu-
yor, ve bu ilerlemenin insanlığa kadar devam et-
tiği görülüyor. Bir bakışta en çok vaka kavrama-
sını bilen adam da en çok «iş adamı>> oluyor: mü-
tevali vakaliı.rın birer birer id,ak edilmesi ve bun-
lara göre davranılması,dahi aynı sebepten ge.Jiyor;
1
OLUŞ VE SURET 387

toptan kaVranarak .toptan h3.kim olunması da bu


yüzden geliyor. Kısası şıı ki maddenin keyfi-
ye~lCri onun istikrarsızlığından aldığımız istik-
rarlı görqşlerdir.

Cisimleri de duyulan keyfiyetierin sürekliliği


içinden ayırıyoruz. Halbuki bu cisimlerden her
biri hakikatte her an değişiyor. Yukarda her
cisim evvela bir keyfiyet gurupuna müncer olu-
yor ve her keyfiyer e!emanter hareketlerin bir
revalisinden ibaret oluyor demiştik. Fakat keyfiyeti
istikrarlı bir hal gibi göz önüne alsak bile cisim,
durmadan keyfiyer değiştirdiği için yine istikrar-
sızdır. Maddenin sürekliliği içinden, binnispe ka-
palı bir sistem teşkil etmesi dolayısiyle, ayırınağa
en çok yetkimiz. olan başlıca cisim, canlı cisim
olduğu gibi mevcudatın bütünü içinden diğer
cisimleri de hep bu canlı cisim için ayırıyoruz.
Hayat bir tekamüldür. Biz ise bu tekamülden
bir devreyi alarak şekil dediğimiz istikrarlı bir.
görüşte topluyor; değişme, idrakimizin' bu ata-
Jetini yenecek bir hale geldikten sonradır ki
cisim şekil değiştirdi diyoruz. Halbuki cisimlerin
şekilleri her an değişiyor. Daha doğrusu şekil
yoktur. Çünld şekil demek hareketsizlik demektir.
Realite ise harek.ettir. Gerçek olan, şeklin dur-
madan değişmesidir: Şekil, bir intikal üzerinde
alınan bir lahzadan başka bir şey değildir.
O halde idrakimiz burada da reelin akıcı sürek-
liliğini süreksiz imajlarda katılaşıırmak yolun-
dadır. Birbiri arkasından gelen imajlar birbirle-
rinden çok fark etpıedikleri zaman biz bunları
388 YARA TIC! TEKAMüL

bir tek orta imajın büyüme yahut . küçülmesi .


yahut da şekil!eriuin türlü yönlerde bozulması
gibi düşünüyoruz. Bir şeyin özünden yahut. ken-
disinden bahsettiğimiz zaman ·da hep bu orta
imajı düşünüyoruz.
Nihayet şey dediğimiz nesneler böylece bir
kere teşekkül ettikten sonra, mevkilerinin değiş­
mesiyle Bütün'ün bağrında vücut bulan derin de-
ğişikliklerin meydana çıktıklarını gördüğümüz
zamandır ki ,eşya birbirleri üzerine tesir ediyor
diyoruz. Bu tesir bize hareket şeklinde görün-
düğü halde hareketin bu hareketliliğine . elden
geldiği kadar yüz çeviriyoruz: çünki bizi ilgilen-
diren, yukarda da söylediğimiz gibi, hareketin
kendisinden ziyade onun duraklarıdır. Mesela
basit bir hareketten mi balisolunuyor? Derhal
; nereye gittiğini soruyoruz. Çünld bizi hareketin
kendisi değil, istikameti ilgilendiriyor. Kar-
maşık bi~ hareketten mi bahsedilijor? Her şey­
den önce ne olup bittiğini, bu hareketle ne ya-
pıldığını, elde edilen neticeyi, yahut bu hare-
ketteki niyet ve maksadı bilmek istiyoruz. Nite-
kim yapılmak üzere olan bir hareketten bahse-
derken: zihninizden geçenleri yakından yoklayınız.
' Göreceksiniz ki gölgede kalan bir değişiklik fik-
riniz vardır. Tam aydınlıkta olan sadece yapıl­
mak istenen fiilin sabit . maksadıdır. Karmaşık
aksiyon da basit hareketten bu noktada ayrılır
ve bu özellikleriyle belli olur. Nasıl ki yemek
içmek, döğüşmek ve ilah. aksiyonlarımızda bu-
lunan hareketleri tasadamak İstersek çok sı-
OLUŞ VE SURET 389

kıntı çeker, bütün bu fiilierin hareket oldukları­


nı umumi ve belirsiz olarak bilmeyi k3.fi görür,
sonra da her birinin umumi pldnını yani onlara
destek olan sabit maksadı ararız. Görülüyor ki bil-
mek burada da, değişimden ziyade durgun bir hale
taalluk ediyor. O halde diğer iki halde olduğu
gibi bu halde de aynı şey oluyor. Çünkü bahse-
dilen. ister keyfiyet, ister tekamül hareketi yahut
da basit bir hareket olsun, zihin bunların hep-
sinde istikrarsızlık üzerinde istikrarlı görüşler
almak için hazırlanmış bulunuyor. Böylece, şi~·
di gösterdiğimiz gib~, üç nevi tasavvura varıyor:
ı o keyfiyetler, 2° şekiller yahı,ıt özler, 3 o fiiller.
Bu üç görme· tarzına üç kelime kategorisi
yani dilin üç ana unsuru olan sıfatlar, isimler,
ve jiiller tekabül ediyor. Sıfatiada isimler halleri
bildiriyor. Fiiliere gelince, bunların davet ettik-
leri tasavvurların aydınlık tarafları alınırsa, hal· ·
lerden başka bir şey bildirmedikleri görülür.
Şimdi oluşa karşı olan tabii durumumuzu
daha açıkça belirtmek istersek şunu buluruz.
Oluş pek çeşididir, sarıdan yeşile giden oluş
yeşilden maviye giden oluşa benzemez. Çünkü
,buların hepsi birbirlerinden farklı olan keyfi-
yet hareketleridir. Bahar çiçeğinden yemişe giden
oluş kurtçuktan nemfe, nemften tam böceğe
giden oluşa benzemez: Çünkü hepsi de biri-
birlerinden . farklı tekamül hareketleridir. Ye-
mek yahut içmek aksiyonları da döğüşme aksi-
yonuna benzemez: Çünkü biribirlerinden farklı
olan basit hareketlerdir. Bu üç nevi hareket de
390 YARA TIC! TEK.AMÜL

biribirlerinden derin bir surette farklıdırlar. Dil


ve zekamızıtı marifeti gibi idrakimizin marifeti
de bu çok çeşitli oluşlardan tek ve genel bir
oluş tasavvuru çıkartmaktan ibare_ttir: öyle bir
oluş ki sadece soyutlamadan _ibaret, belirsiz ve
başlı başına bir şey söylemiyen ve hatta nadiren
düşünülen bir tasavvur mahiyetindedir. Hiç de-
ı[ ğişmiyen ve fazla olarak karanlık yahut şuursuz
• olan bu fikre 'bir de her özel halde değiş~e hal-
lerini gösteren bir yahut birçok açık imajlar katı­
yor ve bu imajlar bütün değişme ve oluşları bir-
birlerinden ayırınağa yarıyor. Muayyen ve özgül
bir oluş yahut değişiş ·hali ile umumiyede ve
gayri muayyen bir oluş yahut değişişin bu terki-
bini oluş yahut değişişin özgüllüğü yerine ika-
• .
me ediyoruz. Çeşit çeşit renklenmiş sayısız o!uş-
İar gözlerimizin önünden geçtiği halae biz sa-
dece renk farkları görmekle kalıyoruz.
Farz edelim ·ki bir ekran üzerine bir alayın
geçişi gibi canlı bir sahne akseltirilmek istensin.
Bu, iki tarzda yapılır: birinci tarzda askerleri ay-
rı ayrı gösteren resimler kesilerek herbirine yü-
·rüme hareketleri verilir; Müşterek bir insan yü-
rüyüşü olmakla beraber bunların herbirine hu-
susi yürüyüşler verilerek hepsi ekranın üzerine ak-
·settirilir. Netice, çok emek sarf edildiği halde,
oldukça aşağı olur, çünkü hayatın yumuşaklık
ve çeşitliliğini asla ifade etmez. Şimdi bir de
ikinci bir tarz var ki hem çok kolay, hem de
çok daha canlıdır. Bunun için· evvela geçen
al~yın bir sıra enstantane resimleri çekilir.
OLUŞ VE SURET 391

Sonra da bütün bu resimler bilbirlerinin yerine


pek çaquk geçecek gibi ekrana aksettirilir. Sine·
:j
matoğrafın yaptığı da budur. Alayı hareketsiz
bir durumda gösteren bu bir sürü enstantane fo-
il
'i
tografiler sayesinde geçen alayın hareketi va·
kıa yeniden yapılmış olursa da iş yalnız fo- ı i

tografilere kalırsa bunlara ne kadar baksak ala- 1

yın canlandığını göremeyiz. Çünkü estantaneler li


ne :kadar çok olursa olsun bunların hareketsi:ili- 1,1
ğile hiçbir zaman bir hareket yapılamaz. Resim-
1
lerin canlanmahirı için bir yerde mutlaka bir ha-
reket vardırki, sinema makinasından gelmektedir.
F~lhakika sinema şeridinin açılmasiyle sahnenin
muhtelif fotoğrafilerini birbiri ardından sıra ile
ekrana getirmek suretiyle bu sahn~nin her ak-
törüne hareketleri yeniden kazandırılır. Artık si-
i'
nema şeridinde görünınİyen hareketin sinema
makinesinden gelen b3.reket sayesinde ardar-
da gelen hareket halinde canlandığı görülür.
t
/!
Bu yapış, kısaca, bütün resimlere has hare-
ketlerden umum'i olarak hareket denebilecek
gayri şahsi, soyut ve basit bir hareket çıkart­
mak ve resimleri sinema makinesine koy3;rak
her özel hareketin ferdiyetini, bu anonim hare- r
ketin şahsi duruşlada karşılaştırılması sayesinde
1
yeniden inşa etmekten ibarettir. Sinemanın ma- ı

rifeti bu olduğu gibi bizim bilgimizin marifeti 1

de budur. Eşyanın iç oluşuna bağlanılacak yerde ''ıl


ıı
bu oluşu yapma olarak yeniden terkip etmek
üzere eşyanın dışında yer almaktır. Bunun gibi
··bizde· geçen realite-den .hemen hemen ensta-ntane 1
392 Y ARATICI TEKAMÜL

denebilecek görüşler aldıktan sonra bunları,


o r~alitenin karakteristikleri olduğu için, bilgi
cihazının esasında bulunan soyut, yeknesak ve
görünmez bir oluşun boyunca di:z:ip sıralamak
suretiyle asıl oluştaki karakteristiği taklidetmegi
kafi görürüz. İdrak, dil ve düşünce hep böyle
yapıyor. Oluş ister düşünülmüş, ister ifade yahut
idrak edilmiş olsun. hepsinde bir nevi · iç sine~
matoğrafisi işledirnekten başka bir şey yapılmıyor.
Artık kısaca diyeceğiz ki pratik bilgimizin me-
k'!niztnası · sinemat o ğrajik. bir tnekanizmadır.

Bu bilgi nıı.ekanizmasının tamamiyle pratik


bir karakteri olduğunda hiç şüphe yoktur. Çün-
kü bütün işlerimiz realiteye irademizle tesirler
yapmayı gözetiyor. Kaleydoskoptaki cam parça-
larının· teşkil ettiği şekillerde olduğu gibi vücu-
dumuz~a diğer d simler arasında· da· uyuşmalar
oluyor. Faaliyetimiz bir uyuşmadan yeni bir uyuş­
maya gidiyor, hem de her gidişte. ·uyuşmaların
·teşkil ettiği kaleydoskopu şüphesiz sarstığı halde
buna bakmıyor, yalnız yeni şekli görüyor. O
halde tabiatın oluşlarından edindiği bilgi kendi
işlerinde gösterı:liği ilgi ile tamamen başbaşa
gitmek Hizım geliyor. Eğer benzetrnek yerinde
ise denebilir ki mevcudat hakkındaki bilgi-
tnizin sinemtıtoğrr.J/ik karakteri ona intibak edi ..
.şimizin kaleydoskopik karakterine bağlıdır.
O halde sinematoğrafik metot, biİicik pra-
tik metottur, çünkü bilginin genel gidişini ak-
siyonların gidişine uydurmaktan ibarettir. Aksi-
yonların. aydınlanmaları için· de daima zeka ile
OLUŞ VE SURET 393

beraber gitmeleri lazımdır. Zekanın böyle~e ak-


siyonlarl~ beraber gidebilmesi ve onlara istika-
met vermesi için de aksiyonlara ayak uydur·makla
işe. başlaması icabeder. Aksiyonlar bayatın na-
hızları gibi süreksiz olduğuna göre bilgi de sü-
reksiz olaciktır. Bilme melekesinin mekanizması iş­
te ·bu plan üzerine inşa edilmiştir. Esastan pratik
olan böyle bir bilgi artık speküHisyona nasıl yarı­
yabilir? İsterseniz realiteyi kendi kıvrımlarında bu
bilgi ile takibetmeyi deniyelim, bakalım ne olacak.
Muayyen bir oluş sürekliliği üzerinden bir
sıra görüşler alarak bunları birbirlerine, umumi-
yede «oluş» vasırasıyle tekrar bağladım. Fakat
pur~da kalamam. Tayin edilemiyen tasavvur da
edilemez: tayin edilmemiş «umumiyede oluş>>
hakkında Hlftan ibaret bir bilgim var. X harfi na-
sıı herhangi bir bilin~eyeni gösteritse daima aynı
ol~n bu «umumiyetle oluş» da .burada üzerinde
ancak görüşler aldığım bir intikali sadece sembol-
leştirir, kendisinden bir şey öğretmez. öğret­
ınediği için de bütün dikkatimi intikal üze-
rinde toplıyarak iki görüş lahzası arasında olup
biteni arıyacağım. Fa)<at mademki hep aynı me-
todu kullanıyorum, yine ~ynı neticeye varacağım.
Yalnız iki görüş arasına bir üçüncüsü girmiş
olacak. Böylece istenildiği kadar yapılarak -yan
yana getirilmekle başka bir netice elde edilecek
değildir. O halde sinematoğrafik metodun bu
tatbikı sonu gelmiyen yeniden başlamalara va-
racak, böylece asla tatmin edilmediğini gören
ve nerede durulacağını hilmiyen zihin, reelin
394 YARATICI TEKAMÜL

hareketini kendi istikrarsızlığiyle taklit ettiğine


şüphesiz inanacaktır. Fakat eğer tutulduğu baş
dönmesine kendini kaptırorak oluşu elde ettiği
vehmine varmakla kalırsa bütüq uğraşmaların~
da bir adım bile ilerlemiş olmıyacaktır. Oluş
halinde bulunan realiteye ayak uydurabilmek için
tekrar onda yer almak Hizımdır. Değişmede yer·
!eşiniz, hem değişmenin kendisini, hem de mü-
tevali hallerde her an hareketsiıleşebileceği hal-
leri aynı zamanda yakalıyacaksınız. Fakat dıştan
bakılınca hakiki hareketsizlikler gibi görünen bu
mütevali haller ile hareketi yeniden asla inşa
edemiyeceksiniz. Bu hallere, yerine göre, keyfi- .
yetler, şekiller yahut niyet ler deyiniz, adet~
lerini de istediğimiz kadar artırarak müteakip
halleri böylece sıklaştırınız, mutavassıt hareket
önünde, dumanı avuçlaniak İStiyen' çocukların
hayal kırıklığına duyacaksınız. Çünkü realite-
deki hareket ve değişmeler sabit ve Hihzalık gö- ·
rüşler arasından daima kayıp gidecektir. Sabit
i
hallerle değişmeyi yeniden yapmak teşebbüsü ha-
reketin hareketsizliklerle inşa edilmesi gibi saç-
ma bir teşebbüs olur.
Gözlerini açtığı günde'n beri felsefenin gör-
düğü de budur. Elea'lı Zenon'un bu hususta
gösterdiği deliller her ne kadar başka bir mak-
satla forrnüllendirilmişlerse de başka bir şey
söylemiş değillerdir.
Yayından fırlamış
bir okun hareketini göz
önüne alan Zenon'un söylediklerine bakılırsa,
bu ok, hareketinin her Uhzasında hareketsiz.
olacaktır, çünkü kımıldaması yani hiç değilse
OLUŞ VE SURET 395

mütaakıp iki yer işgal etmesi ıçın Hizım olan


zamanı bulamıyacaktır, meğerki 'hiç olmazsa iki
Hi.hza verilmiş olsun. Binaenaleyh muayyen bir
anda, muayyen bir noktada sükfın balinde ola-
caktır. Geçtiği yerlerin her noktasında, hareket
ettiği müddetçe, hareketsizdir.
. Evet, eğer ok geçtiği yerlerin bir noktasın­
da bulunabilir farzolunursa bu muhakeme doğ­
rudur. Hızla giden ok hareketsizlik demek,
olan bir yerde bulunabilirse yine haklıdır. Fa-
kat ok geçtiği yerlerin hiçbir noktasında asla
bulunuyor değildir. Olsa olsa bunların üzerin-
den geçerekten ve üzerinde durmak imkilnı ola-
raktan bir noktada· durabilir demek lilzımdır.
Fakat bir noktada durursa orada kalacak, ve ·bu
noktada bizi meşgul eden hareket te artık bulu-
namıyacaktır. Hakikat şuki eğer ok B noktasına
düşmek üzere A noktasın.dan hareket ederse . o-
kun AB hareketi, hareket olarak, kendisini fır·
latan yayın gerginliği kadar basit, bölünmez
bir harekettir. Toprağa değmeden evvel pathyan
bir Şarapnelin patlama bölgesi nasıl bölünmez
bir tehlike ile kaplanırsa A dan B ye giden ok
da, ufacık bir zaman istemekle beraber bölön-
mez hareketiyle birden bire fırlar. İsterseniz A
dan B ye doğru çekilecek bir Iastik farz ediniz:
Şimdi bu lastiğin açılışını bölebilir misiniz? 0-
kun fırlıyarak gidişi de bu açılış gibi basit, onun
gibi bölünmez bir şey, sadece tek bir sıçrayıştır.
Siz ise okun geçtiği yerde bir C noktası tespit
ederek muayyen bir zamanda C noktasında
/,;
!j L

'i

396 Y ARAJ'ICI TEKA.MÜL

bulunduğunu söylüyorsunuz. Eğer bu nok;ada


bulunmuş olsaydı orada durmuş olacak, A dan
B ye sıçramış olmıyacak, ancak biri A dan C ye,
diğeri C ·den B ye olmak ve bir durma aralığı
yapmak suretiyle iki sıçramada bulunmuş olacaktı.
Tek bir hareket ise, hipotez icabı, iki durak
arasındaki bir hareket olduğundan arada durak-
lar olursa. buna tek bir hareket denem ez. Esasen
hareketin . duraklada yapılabileceği vehmi bir
' kere başlamış olan hareketin geçtiği yerler
boyunca b;raktığı hareketsiz geçidin üzerinde is-
tendiği kadar hareketsizliklerin sayılabilınesin­
den gelmektedir. Buna göre de şöyle bir netice
çıkarılarak deniliyor ki hareket, oluş halindeyken
kendi altında her an sabit bir nokta bırakıyor
ve bu noktayla birlikte bulunuyor; oysa ki okun
geçtiği yer. birden bire vücut buluyor. Bir kere
vücut bulduktan sonra vakıa istenildiği kadar