You are on page 1of 8

Ö Z E L S A Y I

T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

O SMANLI VE B ‹ZANS’

Stefanos

16. yüzyıl boyunca Bizans ve Osmanlı impara- nirken, bu iki medeniyetin birbirlerinden etkilen-
torlukları, ardı sıra aynı mekanları (Doğu Akdeniz miş olabileceği fikrini milli bir hakaret olarak algı-
- Karadeniz, Balkanlar - Anadolu), aynı başkentten layagelmişlerdir. Daha önce Batı'nın katolik-orto-
(Kostantiniyye - İstanbul) yönettiler. Büyük Kos- doks karşıtlığından yola çıkarak geliştirmiş olduğu,
tantin, Kostantinopolis'in temellerini Ekim 324'te ve 11 yüzyıllık Doğu Roma İmparatorluğu tarihini
attı, son halife Abdülmecid, İstanbul'u 4 mart sürekli bir gerileme dönemi olarak görmek isteyen
1924'te terketti. Bu süre içinde yöreye yeni halklar Türk milliyetçiliği, "köhne Bizans" algılamasını sa-
girdi: Slavlar, Bulgarlar, Türkler, eskileriyle karıştı hiplenerek kendisini, çökmüş, iletecek hiç bir de-
ve yeni oluşumlar ortaya çıktı. Bu durumda bir sü- ğeri olmayan bir medeniyetin yerine geçerek yöre-
reklilikten sözetmemek olanaksız gibi görülüyor. ye "taze kan" getiren bir öğe olarak kabul etmiştir.
En azından zamanda, mekanda ve toplumların ev- Yunan milliyetçiliği ise, antik Yunan medeniyetinin
riminde bir süreklilik vardır. Hırıstiyan devamcısı Bizans’ın taşıdığı değerlerin,
Ancak süreklilik tartışması, en azından 19. yüz- Türk "barbarlığına" bulaşmadan modern Yunanis-
yıldan beri, imparatorluktan çıkan ulus devletlerin tan'a ulaşıldığına inanmaktadır. Bu görüşler geniş
geliştirdikleri ideolojiler çerçevesinde cereyan et- ölçüde bilim dünyasını da etkilemiştır. Bizans uz-
mektedir. Milliyetçi ideolojiler, halkların kendileri- manları "Bizans ve Bizans sonrası" kongreleri dü-
ne has ve nerdeyse ırsi yetenekleri olduklarına, ve zenlerken, Osmanlı araştırmacıları "Osmanlı ve Os-
bunların en iyi en üstün olanlarının kendi halkları- manlı öncesi" sempozyumları yapmaktadır.
na ait olduğuna inandıklarından, bu özellikleri an-
cak bozabilecek nitelikte olan dış etkilere ilke ola- Hep ayn› soru: Kim di¤erinden etkilenmifl
rak karşıdırlar. Onlar için etkilenme bozulma ile eş- Eğilim "bizim" tarafın karşı taraftan asla etkilenme-
değerdir. Bu durumda, Yunan ve Türk milliyetçi diğini, karşı tarafın ise bizden etkilendiğïni ancak bu
söylemleri, Bizans ve Osmanlı geçmişini sahiple- etkilerin kötü bir kopyadan ileri gidemediğini kanıt-

Görüş: Eylül 2002 8


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

IN Y EN‹DEN ‹ CADI

Yerasimos

lamaya çalışmaktır. Etki asla bir sentez olarak değïl, Osmanl›lar, Bizans hakk›nda ne biliyorlard›?
bir etken-edilgen ilişkisi olarak görülmüştür. Dolayı- Önce kendimize şu soruyu soralım. Osmanlılar,
sıyla, etkiyi alan, edilgen olarak algılanıp küçümsen- Bizans hakkında ne biliyorlardı? Bu sorunun yanıtı
miştir. Uzun zaman Batı sanat tarihi, Osmanlı anıtsal epey şaşırtıcıdır. Çünkü, 19. yüzyılın ikinci yarı-
mimarisini Ayasofya'nın kopyası olarak görmek iste- sında Batı kaynaklarına dayanarak yazılan dünya ta-
miş, Türk sanat tarihçileri ise aksini savunmaya çalış- rihlerine kadar, Osmanlı literatüründe Bizans ko-
mıştır. Türkiye’nin ilk modern tarihçisi Fuat Köprü- nusunda hemen hemen hiç bir bilgiye rastlamıyo-
lü de Osmanlı kurumlarının Bizans'tan etkilenmedi- ruz. İki devlet, 1299 ile 1453 arasında, yanyana,
ğini kanıtlamak istemiştir. Son zamanlarda ise bir hatta bazen içiçe yaşamalarına rağmen, dönemin
"Avrupalılık" göstergesi olarak bu süreklilik ve etki- Osmanlı tarihlerinde, çağdaşları olan Bizanslılar
lenme üzerine durulmaya başlanmıştır. için kendi okurlarına hiçbir şey aktarmamışlardır.
Aslında, genel değer yargılarına düşmeden, konu- Bu metinlerde örneğin hiç bir imparatorun adı
yu nesnel olarak ele almak kolay değildir. Anıtsal mi- geçmediği gibi (hepsi Tekfur diye anılıyor), fetih
maride yapıtların hala gözümüzün önünde olması öncesi İstanbul'un son başbakanı sayılabilecek "Kir
bunu bir dereceye kadar olanaklı kılar. Bu konuda, Luka" (Lukas Notaras)'dan başka gerçek hiç bir
Ayasofya'nın İslam ve Osmanlı kültüründeki sembolik özel isimden sözedilmemiştir. Oysa, örneğin Arap
önemini, nasıl ulaşılması ve aşılması gereken bir im- tarihçileri, Bizans hakkında o denli ayrıntılı bilgi
paratorluk simgesi olduğunu ve ilk dönem (Sinan'ın vermişlerdir ki, bugün bile Bizans tarihinin önemli
ölümüne kadar) Osmanlı anıtsal mimarisinin bu te- kaynaklarından sayılmaktadır. İstanbul'un fethin-
ma etrafında geliştiğini, başka yerlerde uzun uzun den sonra ise Kostantiniyye'nin kuruluşu hakkın-
anlattığım için burada bu konuya dönmeyeceğim. da, yalnız islam literatüründen yararlanan bir efsa-
Ama Osmanlı medeniyetinin diğer alanlarında etki ya ne silsilesi kaleme alınmış ve kent, o dönemde ya-
da süreklilik öğelerinin ölçü kriterleri ne olabilir? ratılan, Yanko bin Madyan adında bir kişiye kurdu-

9 Görüş: Eylül 2002


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

rulmuştur. Ondan sonra da, Kemal- Ancak daha çok sözlü geleneklerden
paşazade ya da Gelibolulu Ali Bey ve günlük davranışlardan oluşan bu
gibi en büyük Osmanlı tarihçileri, kültür ne derece Bizans medeniyeti-
Bizans hakkında tek bilgi olarak bu ni yansıtmaktaydı? 16. yüzyılın orta-
efsaneleri yinelemişlerdir. Özellikle, sında, konumuzu daha yakından il-
kaynaklarını veren ve hatta kaynak gilendiren İstanbul Rum nüfusunun
tartışması yapan Ali Bey gibi son çoğunluğu balıkçı ve yapı ustası
derece ciddi bir tarihçinin bu tu- 16. yüzyıl boyunca idi, ticaret alanındaki katkıları ise
tumundan çıkarabileceğimiz so- Bizans ve Osmanlı im- %4 kadardı.
nuç, 16. yüzyılın sonunda, İstan-
bul'un aydın çevrelerinde bile, paratorlukları, ardı sıra Fatih Sultan Mehmet’in
Bizans hakkında hiç bir şey bilin- farkl› tutumu
aynı mekanları , aynı
mediğidir. Bununla birlikte Fatih, Bizanslı
Buna rağmen, kitapların dışın- başkentten yönettiler. bir aydın zümresini çevresinde
da, kurumlarda, pratikte, günlük toplamıştı. Bu çevre, İstanbul'un
hayatta nelerin aktarılmış olduğu- Büyük Kostantin, Kos- fethinden önce oluşmaya başla-
nu düşünebiliriz. Burada, İstan- tantinopolis'in temelle- mış, kentin ve 1461'de Trab-
bul fethinin oluşturduğu kopma- zon'un alınması ile gelişmişti.
yı gözönünde tutmalıyız. Fetihle rini Ekim 324'te attı, Topkapı Sarayı kütüphanesinde
İstanbul nüfusunun hemen he- son halife Abdülmecid, bulunan Yunanca yazmalarının
men tümü değişmiştir. Var olan önemli bir bölümünün, o dö-
nüfus esir düşmüş ve götürül- İstanbul'u 4 Mart nemde istinsah edildiğini (kopya-
müş, yeni nüfus ise yapılan dü- sı yapıldığını), Tursun Beğ'le bir-
1924'te terketti. Bu süre
zenli ve planlı sürgünlerle oluştu- likte Fatih'in "resmi" tarihçisi sa-
rulmuştur. Burada amaç, birçok içinde yöreye yeni halk- yılan İmroz'lu Kritovulos'un tari-
yazarın iddia ettiği gibi, İstan- hini Yunanca kaleme aldığını bili-
bul'un bir islam kenti haline geti- lar girdi... Bu durumda yoruz. Ayrıca, aralarında, Paleolo-
rilmesi değil, çünkü herhalde ku- bir süreklilikten sözet- gos, Kantakuzinos gibi, Bizans
ruluşundan sonra İstanbul'un en imparatorlarının hanedan isimle-
kozmopolit olduğu dönem Fatih memek olanaksız gibi rini taşıdıklarını gördüğümüz ki-
dönemidir, boşalan bir kenti ye- görülüyor. En azından şiler, yine aynı dönemde, devlet-
niden imparatorluk merkezi hali- ten 20 milyon akçalık mukata'alar
ne getirme gayretiyle iskan edil- zamanda, mekanda ve (vergi ihaleleri) alacak güçte idi.
mesidir. Sonuç olarak, Fatih'in Bu veriler, Fatih'in kozmopolit bir
toplumların evriminde
son zamanlarında, 1478'de, yapı- başkentten yönetilen çok uluslu
lan sayımda nüfusun %42'sinin bir süreklilik vardır. bir imparatorluk kurma isteği
gayri-müslimlerden oluştuğunu varsayımını güçlendirir. Ve aynı za-
görmekteyiz. Ancak, bunlar, Balkan- manda, sözünü ettiğimiz bu kişilerin
ların ve Anadolu’nun, özellikle Fa- bilgi birikimleri ve ekonomik güçle-
tih döneminde fethedilen, her ye- riyle, Osmanlı'ya Bizans etkisini taşı-
rinden getirilmiştir. Gelenler kendi yacak ve bir sürekliliğin öğelerini
kültürlerini getirmişler ve en azın- oluşturacak yetenekte olduklarını
dan bir kaç nesil sürdürmüşlerdir. düşünebiliriz. Ancak, II. Bayezıd dö-

Görüş: Eylül 2002 10


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

neminde, saraydaki Rum çevresi tümüyle yok ola- fethedildiğinde de yapılacaktır, ancak Memlük sa-
cağı gibi Rum servet sahipleri de hızla Müslüman natının etkisi kısa sürer ve zaten Kanuni tahta çı-
Osmanlı toplumu içinde eriyecektir. II. Mehmed'in kınca bu sanatkarların en büyük bölümünü Mısır'a
biriktirdiği kolleksiyonları haraç-mezat Çarşı'da sa- geri gönderecektir. Kanuni saltanatının ilk yılların-
tışa çıkaran II. Bayezıd'in farklı bir iktidar projesi da, Osmanlı sanatında İran etkisi önemlidir ancak
olduğu belliydi. saray nakkaşhanesi çeşitli etkilerin sentezini yapa-
rak özgün bir Osmanlı stili yaratır.
Örnek al›nan model: “Do¤u devleti” düzeni Görsel sanatların dışında Doğu etkisi başka
Yine de, Fatih'in bilinçli olarak uyguladığını sandı- alanlarda da kendisini gösterir. Yemek kültürü bu-
ğımız bir süreklilik iradesinden geriye, özellikle na iyi bir örnektir. Dönemin bilinen tek yemek ki-
Osmanlı kurumlarında bir şey kalmamış mıdır? tabı, Arapça'dan çevrilmiştir ve İran ile Arap kö-
Buna, olumlu bir yanıt verebileceğimizi sanmıyo- kenli yemek tariflerini içerir. Ayrıca bu kitabın
rum. Çünkü bir yandan Osmanlı yönetim düzeni arapça orijinali ve varyantları, İstanbul'da, özellik-
İstanbul'un fethinden önce büyük ölçüde yerleş- le Topkapı Sarayı kütüphanesinde muhafaza edil-
miş, öte yandan da, Osmanlı’da gördüğümüz ve mektedir, ve burada anlatılan yemeklerin, elimiz-
Roma ile Bizans'ta rastladığımız bazı işlevlerin -ör- deki belgelerden, sarayda yenildiğini biliyoruz.
neğin kentsel kamu alanını denetleyen muh- Bizans mutfağı konusunda hemen he-
tesib gibi - önce Araplara ve ora- men hiç bir şey bilmemekle birlikte,
dan Osmanlılara geçtiğini anlıyo- balığa, zeytinyağa, hemen hemen
ruz. Yani idari düzen, saray düze- hiç rağbet etmeyen Osmanlı sara-
ni, içinde Bizans'ın olduğu, ama yının, ete, pirince, iç yağına daya-
Bağdat halifeliğinin, hatta Sasani lı bir Doğu geleneğini sürdürdü-
devletinin de bulunduğu geniş bir ğünü görüyoruz.
"Doğu devleti" düzeni ürünüdür. Son olarak müzikten de örnek
Ve bundan dolayıdır ki, Osmanlı sarayı verebiliriz. Bu konuyu araştıranların
ve üst sınıf yöneticisi, kökeni ne olursa olsun, görüşlerine göre Osmanlı müziği, İran mü-
kültürel ve siyasal bir model arayışında Do- ziğinden yola çıkarak giderek özgünleşmiştir
ğu'ya bakacaktır. ve 17. yüzyılın ikinci yarısında, Evliya Çelebi,
Ortadoğu kültür birikiminin ise o dönemde en bulunduğu müzik fasıllarını övmek için onları, son
önemli ürünlerini verdiği yer, Timurlu devleti ve Timurlu sultanlarından Hüseyin Baykara fasıllarına
sarayıdır. Osmanlılarda Timurlu etkisi, İstanbul'un benzetmektedir.
fethinden önce, 15. yüzyılın başlarında yapılan
Bursa'daki Yeşil Camii ile başlar. Bu yapının çini us- 16 yy.’da Rum toplumunun s›n›rl› varl›¤›
taları Semerkant'tan gelmiş ve aynı usta ekibi Bur- Bu durumda, Osmanlı'nın en şaşaalı dönemi olan
sa, Edirne ve hatta İstanbul'da, Fatih Famii’nde ça- 16. yüzyılda, ve Osmanlı topraklarında, Bizans ge-
lışmıştır. Topkapı Sarayındaki Çinili köşkün inşa- leneğini yürütebilecek olan bir tek Rum ortodoks
atında ise yeniden Horasan'dan çini ustaları getir- toplumu ve onun yöneticisi Rum ortodoks kilisesi
tilmiştir. 1509'da Bayezıd Camii’nin süslemelerin- kalıyor. Genellikle, günümüzün Yunan tarihçileri,
de Tebriz'li Melek Ahmed çalışır ve dönemin saray 16. yüzyılı, bu toplumun dibe vurduğu tarih ola-
sanatkarlarının arasında Tebrizliler vardır. 1514'de rak algılarlar. Son yapılan araştırmalar bunun tü-
Tebriz alındığında, I. Selim oradan 200 sanatkarı, müyle doğru olmadığını gösteriyor. Özellikle bu-
aileleri ile birlikte İstanbul'a sürer ve bunlar saray günkü Yunanistan'da ve Balkanların güneyinde, 16.
nakkaşhanesinin nüvesini oluşturur. Aynı şey, Mısır yüzyılda, imparatorluğun genel refah düzeyi çerçe-

Görüş: Eylül 2002 12


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

vesinde, nüfusun arttığı, üretimin geliştiği ve Rum ğimiz, Rum toplumunun, 16. yüzyıl İstanbul'unun
nüfusunun yoğun olduğu yerlerde çok sayıda yeni ticari hayatındaki çok sınırlı varlığı, bu sayıları
manastırların kurulduğunu görüyoruz. Bu manas- doğrulayacak niteliktedir.
tırların ikona ve fresklerinde, son Bizans görsel sa- Aynı zamanda Rum Ortodoks Kilisesi tarihçileri,
nat geleneğinin sürdürüldüğü gibi, bunun İtal- Patrikhane’nin ve ona bağlı hiyerarşinin o dönem-
ya'dan gelen Rönesans etkisi ile geliştirildiğini, deki güçsüzlüğu konusunda hemfikirdirler. Özel-
canlandığını da görebiliyoruz. likle, Patrikler dahil, din adamlarının ciddi bir eği-
Ancak, İstanbul'da durum farklı olabilir, ve en tim görememeleri, ve eğitim kurumlarının yoklu-
azından nüfus açısından öyledir. 1478'de yapılan ğu, genel bir bilgisizlik ortamı yaratmıştır. Bu du-
sayımda, sur içi kentte 3.151, Galata'da 592 hane rumda, Bizans geleneğini ileriye taşıyacak en
ile Rum nüfusu, toplam nüfusun %23'ünü, gayri önemli kurum olan Rum Ortodoks Patrikhanesi ve
müslim nüfusun %55'ini oluşturur. 1540 ve 1544 Kilisesi, bunu yapmakta büyük ölçüde aciz kalmış,
cizye (müslüman olmıyanların ödedikleri vergi) ya da en doğrusu bilinçli bir bilgi aktarımı yapa-
defterlerinden çıkardığımız sayılar ise, o dönemde cak kişilerden genellikle yoksun kalarak ancak din
İstanbul ve Galata'daki Rum nüfusunun, 1835 hane kurallarını ve onların günlük hayattaki uygulama-
ile yarı yarıya azaldığını ve böylece gayrı müslim larını aktaracak kişiler üretebilmiştir. Böylece, 16
nüfusununun %32’si ile, o dönemde 150 ile yüzyıl boyunca iki imparatorluğun resmi kültürü-
200.000 kişi arası tahmin ettiğimiz İstanbul nüfu- nün odak noktası olan İstanbul'da, 16. yüzyılda
sunun ancak %5'ini oluşturduğunu görüyoruz. Bizans etkisini sürdürebilecek ya da aktaracak bir
Aradaki gelişme konusunda ise, belge eksikliğin- gücün ve altyapının hemen hemen kalmadığını
den dolayı, ancak bazı tahminler yürütebiliriz. II. düşünebiliriz.
Mehmed dönemi sonu - II. Bayezıd dönemi başın-
da sürgünlerin - sınırlı bazı durumların dışında - ‹slamlaflman›n boyutlar› geniflliyor
durmuş olduğundan gayrı müslim nüfus dışarıdan Yukarıdaki nüfus saptamalarımızın açık bırakmış ol-
beslenememektedir. Bunun tek önemli istisnası, İs- duğu bir soruya gelelim. 15. ile 16. yüzyıllar arasın-
panya, Portekiz ve Güney İtalya'dan Sefarad Yahudi da Rum nüfusunun önemli bir ölçüde azaldığını
göçüdür ki, önemli olmasına karşın, son yıllarda gördük. Genel gayri müslim nüfusta da, daha az ol-
ileri sürülen abartılı sayıların çok altında, 1000 ka- makla birlikte, bir azalma vardır, 1478'te toplam
dar yahudi ailesini İstanbul'a taşımıştır. Kır halkının 6.807 haneyi bulan bu nüfus, 1551'de 5. 734 hane-
tımar düzeniyle toprağa bağlanması, kentlilerin ise ye inmiştir. Bu kabaca 20.000 kişi eder. Oysa
bir zanaatkar loncasına kayıt olma zorunluluğu, ka- 1478'de 60.000 kişiye yakın olması gereken İstan-
nımızca 1570'li yıllara kadar, İstanbul'a kişisel ve bul nüfusu, 16. yüzyılın ortalarında üç misli büyü-
gönüllü göçü büyük ölçüde sınırlamıştır. Yapabil- müş oluyor ve bu büyüme müslüman nüfus saye-
diğimiz nüfus karşılaştırmaları ise, o dönemin kent sinde oluyor. Dönem İstanbul'unun koşulları çerçe-
koşulları içinde, dışarıdan beslenemeyen bir nüfus vesinde, doğurganlık ve ölüm oranlarının toplumlar
grubunun kendi iç dinamiğinin, yani doğurganlı- arası farklar göstermediğine, ve kente kişisel göçleri
ğının, çoğalmasına yetmediği, hatta sayısının azal- engelleyen faktörlerin herkes için aynı olduğuna
maya yüz tuttuğunu gösteriyor. Ancak bu gözlem, inandığımız için bu duruma başka bir açıklama ge-
İstanbul Rum nüfusunun iki nesilde yarı yarıya in- tirmek gerekir. Bu da, kanımızca, islamlaşmadır. An-
mesini açıklamaz. Diğer açıklamalar ise, dışarıya cak islamlaşmanın temel kaynağı, İstanbul'daki yer-
doğru bir göçün olması, önemli ölçüde islamlaş- leşik gayrı müslimlerin din değiştirmesinden çok
ma, ya da kullandığımız belgelerdeki kayıt eksiklik- daha fazla, savaşlardan akınlardan getirilen esirlerin,
leri olabilir. Her halükarda, yukarda da sözünü etti- Müslüman-Türk toplumuyla bütünleşmesidir.

13 Görüş: Eylül 2002


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

16. yüzyıl boyunca, özellikle Ka- dönemde tümüyle ülke içi Hıristi-
nuni döneminde, imparatorluk ala- yanların devşirilmesinden ve ikinci
nına yayılan esirlerin sayısı, herhal- derecede dışardan gelen esirlerden
de yüzbinlerle ölçülebilir. İstan- oluşan yeniçeri ordusu ve saray hal-
bul'da, hatta taşrada, orta halli hatta kı, yani Osmanlı idareci sınıfı için de
dar gelirli, müslüman ailelerin bir- aynı şeyi söyleyebiliriz.
den fazla kölesi olduğunu çeşitli Bu durum, 16. yüzyılın sonla-
belgelerden saptayabiliyoruz. Kö- Osmanlı toplumunda rından başlayarak "düzenin bo-
leci bir toplum olmayan, yani kö- Bizans etkisinin bir zulması" ile hızla değişmeye yüz
lelere dayalı büyük çapta üretime tutacaktır. Özellikle Anadolu'daki
girişmemiş olan Osmanlı'da, kö- süreklilik ürünü çalkantılar, Balkanlar'da da baş-
leler aile ekonomisi ve aile hayatı gösteren huzursuzluk, nüfus ar-
olmayıp, Bizans kültü-
ile bütünleşiyor, belli bir süre tışına paralel olarak üretimin ge-
sonra, ya da en geç sahiplerinin rünün, özellikle 18. lişememesi, merkezi devletin
ölümüyle azat ediliyor, ve Türk- kendi harcamalarını karşılamak
Müslüman camiasına katılıyor. yüzyılda yeniden ica- için olağanüstü vergilerle taşra-
Hatta çocuk ölüm oranının çok dının sonucu olduğunu daki üretim fazlalığını emmesi,
yüksek olduğu bir dönemde, ge- tımar sisteminin bozulmasına,
nellikle buluğ çağını aşmış, ve görüyoruz. Ancak isyanlara ve başkente doğru göçe
esaret hayatının ilk ve en zor dö- günümüzde etkilerini - yol açacaktır. Bunun sonucu ola-
nemini aşmayı başarmış bu kişile- rak hem İstanbul'un nüfusu arta-
rin ailelerle bütünleşmesi bu aile- ya da anılarını- cak hem de bileşimi değişecek-
lerin nesillerini sürdürebilme ola- tir. Bir yandan esir ve köle girişi
sürdüren Osmanlı
nağını veriyor ki, bunu, normal büyük ölçüde azalıp, ancak
miras koşullarından faydalanama- kültürünün önemli öl- önemli kişilerin ayrıcalığı haline
yan, azatlı kölelerin kullanımına gelirken, öte yandan kırsal göç,
bırakılan vakıf taşınmaz malların çüde bu yüzyılda yoğ- toplumun çeşitli etnik ve dinsel
çokluğundan anlıyoruz. rulduğunu düşünürsek, öğelerini başkente çekmektedir.
Böylece 16. yüzyıl İstanbul'u, Bunun kısmi bir istisnası Yahu-
geçen yüzyıla göre farklı kozmo- Bizans etkisinin dönüş- dilerdir, çünkü kırsal alanda bu-
polit bir bünyeye bürünüyor, Or- türülmüş haliyle ve top- lunmamaları, İstanbul'un nüfus
ta ve Doğu Avrupa'dan, Batı Ak- artışından daha az pay almaları-
deniz'den, Kafkasya'dan gelen - lumlar arası bir sentez na yol açar. Bunun bir sonucu
daha doğrusu getirilen - kişiler, olarak, 17. yüzyıl'ın ortalarına
olarak varlığından
Osmanlı toplumuna katılmakta- doğru, Yahudilerin yüz yıldan
dır. Ancak bunların genellikle sözedebiliriz. beri elde ettikleri ekonomik güç,
genç yaşı ve geçirdikleri evreler giderek Rum ve Ermenilerin eline
kendi kültürlerinden aktardıkları geçecektir.
öğelerı kanımızca sınırlamakta, do- 16. yüzyıl'ın ortalarında, İstanbul
layısıyle er geç, temelinin islam di- gayri müslim nüfusunu saptamak
ninin ve Türkçe dilinin oluşturdu- için kullanmış olduğumuz belgeler-
ğu, bir ortak Müslüman-Türk kültür le aynı cinsten olanları, yani cizye
potasında bir sentez oluşmaktadır. O defterleri, 1690 yılı için İstanbul'un

Görüş: Eylül 2002 14


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

Hıristiyan hane nüfusunu 45.112, Yahudilerinkini nanma Baştercümanlığı, Divan Baştercümanlığı ve


ise 8.236 olarak verir. İki tarih arasında Hıristiyan 1711'den başlıyarak Eflak ve Boğdan voyvodalıkla-
nüfus 15'le Yahudi nüfus 3’le çarpılmıştır. Bunlara rı, 1821 Yunan ayaklanmasına kadar, Fenerliler
cizyeden muaf olan 6.200 kişiyi de katarsak 17. adıyla tanınacak olan zümrenin eline geçecektir.
yüzyılın sonlarında, başkentin gayri müslim nüfu- Bunlar 150 yıl boyunca elliyi aşmayan ailedir, an-
sunun 200.000'e ulaştığını görüyoruz. Aynı dö- cak zengin, nüfuzlu ve kültürlü bir Rum, ve aynı
nemde kentin nüfusu 500.000 civarında tahmin zamanda Osmanlı aristokrasisini oluştururlar.
edildiğinden, gayrı müslim nüfus %40'la hem
1478'deki sayımın hem de 19. yüzyıl nüfus sa- Fenerli Rumlar›n kökenleri
yımlarının değerlerine ulaşmıştır. Günümüze ka- Fenerli Rumların kökenleri, 17. yüzyılda kırlardan
dar, bu yüzde, Osmanlı dönemi İstanbul'u için sa- kopup başkente gelen Arnavut, Adalı, Trabzonlu
bit bir değer olarak ele alınıp, 16. yüzyıldaki gayri köylülere dayanır. Sakızlı Mavrokordatos ailesinin
müslim, ve özellikle Rum nüfusundaki düşüşün atası çerçi, Arnavut Sutsos'ların ilk bilinen ferdi
farkına varılmamıştır. Oysa bu iniş-çıkış burada ele sütçü (aile soyadını da zaten bu meslekten almış-
aldığımız konu bakımından son derece önemlidir. tır) idi. Bunun için de zenginliğe ve üne kavuşunca
saygın bir köken arayışına çıktılar, ve doğal olarak
17.yy.’da Rumlar›n ekonomik gücü art›yor kendilerini Bizans'a bağlamak istediler. Çevrelerin-
17. yüzyıl İstanbul'unda gayri müslim, ve onun deki aydınlar, onları, Bizans hanedanlarına bağla-
içinde Rum nüfusunun artması, bu cemaate ekono- yan düzmece soy ağaçları çizerken, aynı zamanda
mik güç de kazandırmıştır. 16. yüzyılın sonundan Bizans kültürünü yaşatmaya, daha doğrusu dirilt-
başlayarak Müslüman-Türk nüfusunun kapıkulu meye koyuldular. Ancak bu arayış bir keşiften çok
ocaklarına girebilmesi, yani devletten maaşlı hale bir icattı, çünkü hem arada kopmuş olan bağlardan
gelebilmesi, çoğalıp başkentin gayri menkullerinin hem de dönemin gereksinmelerinden dolayı, Bi-
en büyük bölümünü ele geçiren vakıflardan geçin- zans tarihini ve kültürünü araştırmaktan çok, Fener
mesi, üretime giderek daha az ilgi göstermesine aristokrasisinin saygınlık arayışını doyuracak bir
neden olabiliyor. Aksine, devşirme yolu ile bile ol- Bizans yaratmak söz konusuydu. Başında kendisini,
sa, devlet kapısının onlara kapanması, gayri müs- kültürel ve toplumsal alanlarda sınırlayan arayış,
limleri, zorunlu olarak, üretime ve ticarete yönelti- zamanla, ve özellikle Küçük Kaynarca Anlaşma-
yor. Buradan elde edilen maddi birikim ise kültürel sı’ndan (1774) sonra, Rusya'nın özendirmesiyle,
yatırımlara yönelebiliyor. İlk önce, hali vakti yerin- siyasi bir projeye de dönüştü: Bizans'ın Osmanlı-
de olan Rumlar, Patrikhane'nin mali durumunu dü- laşma sürecini tersine çevirerek, Osmanlı'yı Bizans-
zelterek aynı zamanda kilise hiyerarşisinde etkili ol- laştırmak projesi. Bu ütopya, 1821 Yunan ayaklan-
maya çalışmışlardır. Sonra oğullarını Avrupa'da masıyla yıkıldı ve Osmanlı devletinin evrimi, im-
okutmaya başlamışlar ve giderek çevrelerinde bir paratorluktan ulus devletlerin kopması ile kendisi-
okumuş, aydın, sanatkar çevresi oluşmuştur. Aynı ni sürdürdü.
zamanda, hem doğu hem batı dillerini bilmeleri, 1821'e kadar başını Fenerli Rumların çektiği bu
Avrupa "ahvaline vakıf" olmaları, onları Osmanlı Bizans rönesansı - ki İtalya'daki klasik Rönesans da
bürokrasisinin vazgeçilmez öğeleri haline getiriyor- bir bakıma antik çağların yeniden icatıdır - Yunan
du. Böylece, Köprülü ailesi başa gelip, yarım yüz- devletinin kuruluşundan sonra ulus devletin tari-
yıldan beri bunalıma girmiş olan Osmanlı yöneti- hini yeniden yaratma projesinin bir parçası oldu.
mini yeniden düzenleyince, ve Osmanlı -Venedik Bizans, antik Yunan'ı modern Yunanistan’a bağla-
savaşının son safhasında, Sakızlı Panayotis Nikusios yan, siyasal ve kültürel sürekliliği sağlıyan vazge-
baş tercümanlığa getirildi. Bu tarihten sonra Do- çilmez halka oldu.

15 Görüş: Eylül 2002


Ö Z E L S A Y I
T Ü R K ‹ Y E L ‹ R U M L A R

Bizans’›n yeniden keflfinin sonuçlar› ettiğimiz örneklerde Batı etkisi19. yüzyılda belire-
17. yüzyılın sonlarından başlayan Bizans'ın yeni- cektir. 15. ve 16. yüzyılın başmimarlarının hemen
den keşfi dar Fenerli ya da daha geniş İstanbul hemen tümünün gayrı müslim kökenli olmalarına
Rum cemaatini ne derece aşıp Osmanlı toplumunu rağmen bunlar devşirme ya da islamlaşma yoluyle
etkilemiştir? Bu soruyu yanıtlamak için iki ayrı Türk-Müslüman toplumuna doğrudan katılmışlar-
düzeyi göz önünde tutmak gerek. Birincisi halk dır. 18. yüzyılda ise Nuruosmaniye külliyesini ya-
kültürü düzeyi: imparatorluğun her yerinden ge- pan Simeon Kalfa, Laleli camiini gerçekleştiren
len, Rumca konuşsun ya da konuşmasın, Rum Or- Kostantin Kalfa gibi mimarlar, aynı zamanda Rum
todoks Patrikhanesi’ne bağlı oldukları için Rum cemaatinin etkin birer üyesidir ve büyük bir olası-
sayılan kişilerin getirmiş oldukları yeme içme lıkla Fenerli beylerin çevresinde yetişmişlerdir, an-
adetleri, yaşama ve eğlenme biçimleri, gelenekleri cak mimarilerinde bir Bizans etkisi ya da çabası
vb. İkincisi, Fener aristokrasisinin sunmak çabasın- yoktur. Aksine, I. Mahmud, III. Mustafa gibi padi-
da olduğu Bizans kültürü modeli. Bu iki düzey şahların arzuladığı, mimaride modernleşme - batı-
birbirinden sürekli etkilendi. Zeytinyağlı bir ye- lılaşmayı gerçekleştirecek kişiler olarak görünür.
mek, ya da bir balık salamurası, bir halk dansı ya Bunu da bir ölçüde başarabilme olanaklarının en
da şarkısı, Bizans geleneği olarak yorumlanıp ku- azından bir bölümünü, Fenerliler zümresiyle ilişki-
rulmakta olan bu modelin bir öğesi oluverdi. Aynı lerine borçludurlar.
zamanda, Bizans geleneği görünümü altında geli- Son olarak tarihçilikten sözetmek gerek. Katip
şen bu kültür sentezi, çevresini de etkileyebildi. Çelebi, Hezarfen Hüseyin Efendi gibi ilk Osmanlı
Bunun ilginç bir örneği müziktir. Fenerli Rum - ansiklopedistleri, Osmanlı tarihçiliğinin alışılmış
Patrikhane ortamında yetişen bestekarlar, bir yan- olan Bizans söyleminin ötesine geçme çabalarında,
dan Bizans müziği geleneğinde kilise ilahileri bes- Ali Ufki Efendi (Albertus Bobovius) ya da Antoine
telerken aynı zamanda Türk, Ermeni, Yahudi mes- Galland gibi devşirilmiş ya da İstanbul'da yaşamış
lektaşlarıyla Osmanlı müziği olarak tanımlayabile- bilginlere başvurdukları gibi, Fenerlilere de danı-
ceğimiz alanda da eser vermiştir. Böylece Osmanlı şırlar. Özellikle Bizans tarihi konusunda bilgiler
müziği, özellikle 18. yüzyılda, bu etkilerin ürünü aktarmak konusunda ilk ciddi çabayı gösteren He-
olarak gelişmiştir. Dolayısıyla, bugün Dede Efendi zarfen Hüseyin Efendi, bunu ilk baştercüman Pa-
ya da çağdaşlarının müziğini dinlediğimiz zaman nayot Nikusios'un yardımıyle yaptığını kitapların-
sezdiğimiz "Bizans etkisi", ya da daha doğrusu Or- da yazar.
todoks kilisenin ayinlerinden bildiğimiz ilahilerle Böylece Osmanlı toplumunda Bizans etkisinin
benzeyişler, bir sürekliliğin ürünü değil, 18. yüz- bir süreklilik ürünü olmayıp, Bizans kültürünün,
yıl Bizans icadının sonucudur. Oysa, son dönemin özellikle 18. yüzyılda yeniden icadının sonucu ol-
etkisiyle yorumlanmamış olması koşuluyla, 16. duğunu görüyoruz. Ancak günümüzde etkilerini -
yüzyıl Osmanlı besteleri bu duyguyu vermez, ak- ya da anılarını - sürdüren Osmanlı kültürünün
sine açık İran etkisi taşır. önemli ölçüde bu yüzyılda yoğr ulduğunu
Örnekleri başka alanlara da taşıyabiliriz. Os- düşünürsek, Bizans etkisinin dönüştürülmüş haliy-
manlı mutfağı adı ile bildiğimiz yemek pişirme le ve toplumlar arası bir sentez olarak varlığından
usullerinin hemen hepsi, bu dönemin ve dolay- sözedebiliriz. Sonuç olarak da, olgulara dayanan
sıyle bu sentezin ürünüdür. 16. yüzyılın saray tarihi araştırma çabalarının, değer yargılarından
mutfağı yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi İran kaynaklanan algılamalara karşı, bizi sürprizlerle
ve Arap kökenlidir. karşı karşıya bırakabileceğini görmekteyiz.
Anıtsal mimaride durum daha karmaşıktır çünkü Stefanos Yerasimos
burada Batı etkisi daha erkendir, oysa diğer sözünü Paris VIII. Üniversitesi Ö¤retim Üyesi

Görüş: Eylül 2002 16