You are on page 1of 7

Bölüm 1: Modernleşmeye karşı dinin yükselişi ile Ortaçağa geçiş:

Ortaçağ da bütün çağlar gibi kendi engellerini kendi içinde yaratırken kendi verimini
de kendi içinde yaratmıştır. Yani Ortaçağ'ı karanlıklar dönemi gibi düşünürken bu
dönemde aydınlanmanın tamamen yok olduğunu düşünmemek gerekir. Yeniçağ'ın bütün
aydınları Ortaçağın sıkıntılı döneminden eskiçağın verimli kaynaklarına indiler. Genel
olarak baktığımız zaman ancak 19. yy'dan sonra Ortaçağ'ın önemi kavranmıştır.
Ortaçağ'ın karanlık gibi düşünülmesi din baskısının yoğunluğundandır. Hıristiyanlık ilk
zamanlar büyük bocalamalar geçirdi. Ama 3. yy'dan sonra, özellikle 5. yy'dan sonra iyiden
iyiye kurumlaşmaya başladı. Özellikle Aziz Paulus'un çalışmalarıyla iyiden iyiye bir din
halini almaya başladı ve kilise büyük bir ağırlık kazandı. Feodal yaşam düzeni de zaten
kültür yaşamının gelişmesi için çok elverişli değildi. İnsanlar tamamen toprağa
bağlanmışlardı, bu nedenle de eski çağın ticaret kentlerinde oluşan o büyük kültür
hareketlerinin olması mümkün değildi. Dolayısıyla Ortaçağ kültür açısından tam tamına
problemli bir dönem olarak kalmıştır. Hatta o dönemde çok belirgin bir formül vardır:
“felsefe dinin hizmetçisidir”. Demek ki felsefe tamamen araştırma gücünü yitirmiş ve
dinsel bir anlam kazanmıştır. Ama şunu unutmamak gerekir ki, Ortaçağ hiçbir zaman
düşünce açısından tam olarak durgun bir dönem olmadı. Genel kanı olarak Ortaçağ'da
Rönesans diye 15. – 16. yy’ları belirliyoruz ama ilk Rönesans, Karolenjler Rönesansı'dır ve
9. yy’ da başlamıştır. 12.-13. yy'da olan Skolastik Rönesansı'dır. Skolastik gerçek
anlamda bir düşünce gelişimini ortaya koyar aslında. Skolastik, ortaçağ Hristiyan
felsefesidir, en temel özelliği ise doğmatik oluşudur. 12. yy'dan sonra hatta 11. yy'dan
sonra piskoposluk ve manastır okulları açmaya başlanmıştır. Burada özellikle halk
çocukları ders görüyorlardı ve bunlar ruhban sınıfına dahil oluyorlardı. Özellikle skolastik
dönemde hızlı ve çok sayıda okulun açılması, dini de olsa yoğun bir eğitim gelişimini
getirdi. Zaten 13. yy'da bugün adını bildiğimiz büyük üniversitelerin doğuşu skolastiğin
ürünü olmuştur. Yani Paris Üniversitesi, Cambridge , Salamanka Üniversitesi skolastikten
doğdu. Bütün bu üniversiteler kısa zamanda çok önemli düşünce üreten merkezler haline
geldiler. Rönesans tümüyle kiliseye karşı olan aydınların gerçekleştirdiği bir harekettir
düşüncesi tam gerçeği vermez, sadece kilisenin dışından değil kilisenin içinden de
gelişmiştir Rönesans.

Diğer yandan Ortaçağ’da, İlkçağ'da meydana getirilmiş olan fikir ve sanat eserleri yok
edilmeye, düşünce yasaklanmaya başlamıştır. 529'da Kilise Atina'daki Platon
Akademisi'ni kapatıp manastır teşkilatını kurdu. Böylece Hristiyanlık Yunan felsefesinin
üzerine örtü çekmiş oldu. Bu tarihten itibaren eğitim, düşünce ve meditasyon
manastırların tekeline geçmiştir. Sadece Kilise mensuplarına, ruhbanlara söz hakkı
tanıyan bir sistemin yürürlükte olduğu Ortaçağ bu açıdan bakıldığında "karanlık çağ"
olmuştur. Batı'da bilim, kültür, sanat, edebiyat ve düşünce artık karanlıklar içerisindedir.

İnsanlara huzur, saadet ve güven sağlaması gereken din; ruhban sınıfınca ilâhî şeklinden
uzaklaştırılarak tahrif edilmiştir. Böylece beşerileşen din, insanlara eziyet, işkence ve
baskı aracı hâline gelmiştir. Bilim, düşünce ve sanatı yasaklayarak fikir dünyasını
karartan bu sistem Kilise vergisi, Engizisyon, vb uygulamalarıyla dünyalarını da zindana
çevirmiştir.

Eşitlik, adalet, sevgi, saygı gibi değerlerin artık "eski"de kaldığı bu dönemde insanlar
çeşitli sosyal gruplara ayrılmışlardı. Hiç üretmeyen, sadece alan ama herşeyi yöneten
ruhban sınıfı; çalışmayıp çalıştıran, toprakların sahibi ve sömürücüsü asiller; hep çalışan,
fakat sadece karnını doyurabilen köylüler ve en alt bile sayılmayan zavallı köleler.

Ortaçağın yerleşik düşünce sistemi, özünde hiç bir kişisel görüşe, araştırma-incelemeye,
tartışmaya, kuşku ve kurcalamaya izin vermeyen bağnaz bir inanca dönüşmüştür. Yeniye
ve gelişime, özellikle de bilime karşı son derece katı, tavizsiz ve affetmeyen bir tutumu
vardır. En küçük kişisel bir çıkışa cesaret eden, ya aforoz edilir yada ölüm cezası
verilerek türlü işkencelerden geçirilip öldürülürdü. Ortaçağ sisteminin bu yönleri, özünde
skolastik felsefesiyle bütünleşmiştir. Öyle ki, skolastik felsefe Ortaçağ da neredeyse
resmi bir kimlik dahi kazanmıştır.

Hristiyan felsefesinin Skolastik dönemi IX. yüzyıldan XVI.yüzyıla kadar sürmüştür. Bu


süre boyunca, tanrısal düzen içinde insanı küçümseyen ve tümüyle baskı altına alan
skolastik dönemde, insanlar kendilerini oldukça güçsüz ve küçük görmektedir. Kendilerini
bu aşağılama komleksi içinde bulan insan, aynı zamanda gizemciliğe (mistisizm)e de
yönelerek içine kapanmıştır. İnsanlığın bu içine kapanışı, felsefenin ve bilimin de
skolastiğin o kalın ve ölü yorganı altında yüzyıllarca kıvrılarak uyumasına neden olmuştur.

Ortaçağ düşünce geleneğini felsefe alanında kıran ilk düşünür, şüphesiz ki 17. yüzyılda
tarih sahnesine çıkan Descartes oldu. O, felsefeyi ortaçağın karanlığından ve skolastik
düşüncenin yorganı altında ki uykusundan çekip çıkararak bu derin ve ’ölü uykudan’
uyandırdı. Bu uyandırılış, aynı zamanda uyuyan bilginleride uyandırmıştı. İngiliz
empristlerin kimi çıkışlarıyla (bilgi birikiminin akla değil, deneyime dayandığı iddiaları)
felsefe tekrardan sonsuz bir uykuya dalma tehlikesiyle yüz-yüze kaldıysa da, 18.Yüzyılda
Kant’ın‚ doğmatizme karşı başlayan uyanışı buna engel oldu. Hegel’in gayretli çalışmaları
ise, felsefeye farklı bir boyut kazandırdı. Felsefe, yavaş ve vakur adımlarla ortaçağın
karanlığının esaretinden çıkmaya başlamıştı.

Nihayet Avrupa'da ortaya çıkan Rönesans hareketleriyle Ortaçağ sona ermiştir. XIV. yy
sonlarında Kuzey İtalya'da başlayıp XV. ve XVI. yy'da kuzeye yayılan kültürel patlama
"Rönesans", "yeniden doğuş" anlamına gelir. Yeniden doğan; Antikçağ'ın düşünce, sanat ve
kültürüydü. Adına "Yeniçağ" denen bu dönemin insanı kendisini feodaliteden ve Kilise'den
kurtardı. Antik ve Rönesans aydınlanma çağlarının ortasında kalan karanlık çağ tamamen
tarihe gömüldü. Kilisenin ve feodalizmin bin yıllık egemenliğine son veren burjuvazi
'eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvazi gerçekten
bu ilkeleri gerçekleştireceğini düşünmüştü. Bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle
insanlığın devamlı ileri gideceği ve özgür olacağı düşünülüyordu. Kendinin farkındalığı
olarak öznenin bu ilerleme ve özgürleşmede tarihsel bilginin ve tarih yasalarının bilgisinin
sahibi olarak yer alacağı da sabit bir veriydi. Ta ki 2.Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkım,
batı dünyasının ahlaki ve etik değerlerini altüst edene kadar. Buradan itibaren
düşünürler bu tarihe sebep olan düşünsel temellerle de hesaplaşma arayışlarına
yönelmişlerdir. Modern düşüncenin kendisini temellendirdigi ilke ve argümanlara yönelim
bu şekilde kuramsal bir yönelim haline gelmiştir. Modernizm içerden eleştirisi
postmodernizmden çok daha önce, bizzat modernizmin kuruluş ve gelişme evrelerinde
bile görülür. Bu sorgulamalar postmodern konumlardaki gibi olmasa da önemli ölçüde
modernizmi içerden zorlayan ve sınırlarına vardıran yönelimlerdir. Modernleşme
hedeflerine ulaşılamadığı görüşünün yaygınlaşmasından sonra aydınlanma ilk olarak Marx,
Nietzsche ve Freud gibi isimler tarafından eleştirilmeye ve sorunsallaştırılmaya
başlanmıştır.

Bölüm 2: Modernleşmeye karşı Posmodernizmin yükselişi ile II.Ortaçağa geçiş:

Hızlı ve çarpık modernleşmenin getirdiği düzensiz kentleşme, dinî ve tarihsel köklerinden


koparılmış milyonlarca insan ve yeni düzenin dayattığı rasyonel kültür toplumun
değişiminde rol oynamaktadır. Modernleşme ve sanayi düzeni ile oraya buraya savrulmuş
milyonlarca Avrupalı nüfus, bu anlamda güzel bir örnek oluşturur. Modernleşme ile
birlikte Avrupa'nın çoğu yerinde kiliseye katılım oranlarında hızlı bir düşüş yaşanmıştır.
Bu olgu, kurumsallaşmış kiliseye karşı bir ilgisizliğin oluşması ve bireysel dindarlıktan
kopuşun sonucudur. Modernleşmenin getirdiği rasyonalite, hem kurumsal kiliseye karşı
olan ilgiyi gevşetti hem de insanların bireysel inançları ve yaşamalarında bir azalmaya yol
açmıştır. Modernleşme bir taraftan insanlara somut yararlar ve imkânlar sağlarken diğer
taraftan hem kurumsal düzlemde hem de psikolojik anlamda sıkıntı ve hoşnutsuzluklara
yol açtı. Ekonomik ve politik yapılardaki değişim, sosyal hayattaki değişimlerle birleşince,
toplum bilinci aşındı. Yeni düzensiz şehirleşmelerin getirdiği tortular, bireyleri kendi
kültürel kimliklerine ve sosyo-psişik evrenlerine yabancılaştırdı. Dine yöneliş,
modernitenin bu aşındırıcı ve yabancılaştırıcı yönüne karşı bir tepki olarak tezahür etti.
Dinin, hem toplumsal ve kitlesel hem de kültürel bir taban edindiği bir gerçektir. Bu
noktada Postmodarnizim devreye girmekte.

Postmodernizmin, siyasal yönelimleri bakımından, hem radikal hem muhafazakâr olduğu


söylenebilir. Hem her iki yönelimin postmodern temsilcileri sözkonusudur, hem de belirli
bağlamlarda her iki yönelimin de aynı noktada birlikte olması sözkonusudur.
Postmodernizmin tutarlilik kaygısı gütmeyişi (Eklektik yaklaşımı) siyasal alandaki
konumlarda da görülebilir.

Birey, kimlik, kültür alanında radikal, sistemi değiştirme alanında muhafazakârdır. Ancak,
radikallik ve muhafazakârlık kavramları da postmodern okumada anlam değişimlerine
uğrar. Dolayısıyla postmodernizmin ne radikal ne de muhafazakâr olmadığı söylenebilir.
Makro siyaset modeli Mikro siyaset anlayışıyla, Majör olan Minör olan ile yer değiştirir.
Bunu geleneksel siyasal alanın kategorileriyle tanımlamak doğru sonuçlar vermeyecektir.
Postmodernizm, en genel anlamda, "Büyük anlatılara", "Büyük projelere", "Büyük ilkelere"
itirazdır ve bunların olanaksızlığı iddiasıdır.

Bu söylemde artık önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, doğruluk
kategorisinin işleyiş mekanizmalarının deşifre edilmesi ve bu bağlamda yeni
doğruların oluşturulmasıdır. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler artık geçerliliğini
yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullar, çağın gerekliliğidir. Postmodern
Etik, modernizmin evrensel ve sabit ahlak ilkelerinin geçersizliğini göstererek, genel
ahlak ilkelerini görelileştirir. Dinden sonra bilimin egemenliginin de yıkılmasıyla, "her şey
uyar" noktasına varılmıştır.
Bölüm 3: Bu benzer dönemlerdeki yaklaşımlardan yola çıkarak günümüzde görev ve
sorumluluklarımıznın irdelenmesi.

2000'li yıllara geldiğimizde sosyal değişimin etkisi ile dine yönelim yeni biçimler
kazanarak daha belirgin, canlı ve hissedilir biçimde kendini göstermeye başladı. Ve hatta
geçmişte kırsal kesimin ihtiyaçları ve eğitimsiz köylüler arasında kabul edilen bir olgu
iken, bugün gençler, eğitimli şehirliler (her ne kadar modernleşmenin nimetleriyle ve
rasyonaliteyle yetişmiş kesimler arasında olmalarına rağmen) arasında da gelişen bir
görüntü sergilemektedir. Bugün Japonya'da yeni otomobiller, görkemli Şinto
mabedlerinde kutsanmakta, Marx'ın ülkesi Rusya'da geniş halk kitleleri gevşeyen rejimin
ardından soluğu kiliselerde almaktadır. Bunun yanında tüm dünyada ateizm oranı bunca
sekülerleşmeye ve modernleşmeye rağmen azalmadıysa bile artmamaktadır. Tüm dünyada
dinlerde ve dini yaşama biçimlerinde bir yükselme gerçekleşmektedir. Amerikalı meşhur
düşünür ve siyaset bilimci A. Tocgueville, gözlemlerinde 150 yıl geçmiş olmasına rağmen
Amerikan dindarlığı düşüşe geçmek şöyle dursun, kilise üyeliği üç kattan daha fazla
arttığını tespit etmiştir. Diğer dine bağlılık biçimlerinde de istikrarlı bir yükseliş
gözlemlenmektedir.

Din her yerde mutlaka modernizmle çatışma içinde varolmadığını ortaya koymaktadır.
Öyleyse yükselen dinî bilinci, cemaatleşmeleri ve farklı dini yaşama biçimlerini analiz
ederken tümünü ve hatta dinin kendisini modern yaşamı tehdit eden bir olgu olarak ele
alamayız. Bununla aslında, dinî bilincin ve yaşama biçimlerinin yükselmesinin mutlaka
fundemantalizm ve dinî köktenciliğin bir yansıması diyerek geçiştiremeyiz.

Bruno, “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten
korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde
katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi
akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”
diyerek verdiği savaşı özetlemiştir. Bruno’yu Roma’da bir meydanda yakan engizisyon ile,
2 Temmuz 1993 yılında Madımak otelini yakarak otuz beş insanı katleden bu suç ortakları
ne kadar benziyorlardı birbirlerine; arada 393 yıl olsa da!

İnsanın sıkı sıkıya topluma bağlı olduğu bir dönemde yaşıyoruz. İnsanın sıkı sıkıya
üretime bağlı olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Sıkı sıkıya üretime bağlı olduğu için de
kültür planında gelişmeye vakti olmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Yani sabah adam evden
çıkıyor, çocukları okula yolluyor, kadın da birlikte çıkıyor, akşam eve gelince çocukları
topluyorlar. Yemek yeniyor, dizi seyrediliyor, yatılıyor. Ertesi gün tekrar kalkılıyor. Çark
dönüyor. Haftasonu da otomobile binip, alış-veriş merkezlerine gidiliyor. Şimdi bu
durumda üretici bir zihnin var olması mümkün değil.

Eskiçağ ve Yeniçağ filozoflarının hepsi soylu ve kendilerini şu ya da bu şekilde özgür


kılmış insanlardılar. Bugün bilim adamı dediğimiz kişi sıkı sıkıya devlete bağlı ve sıkı sıkıya
gündelik yaşama bağlı. Sabah işe gidiyor, kravatlı takım elbiseli, akşam eve geliyor. Eski
bir filozofla karşılaştırın, böyle bir filozof olur mu? Demek ki bir anlamda sıkışık bir
toplumsal yaşam sürdürüyoruz ve bu yaşam kültür açısından verimli değil. Bu yaşamın
kültür açısından verimli olmayışı da zaten bilimde de felsefede de sanatta da pek güzel
kendini gösteriyor.

20. yüzyılla birlikte sermaye düzeni felsefeyi sıkı sıkıya ele geçirdi ve sıkı sıkıya
denetlemeye başladı. Yalnız felsefeyi değil, bilimi ve sanatı da sıkı sıkıya denetledi. Bu
baskılar sonucu felsefe filozofların elinden çıktı, “felsefe profesörlerinin eline düştü.
Felsefe profesöründen filozof olmaz. Dünyanın hiçbir yerinde felsefe profesörleri
filozofluk yapmaz, yapamazlar. Çünkü onlar devletin adamıdırlar. Vaktiyle 17. yüzyılda
Spinoza, basit bir gözlük camı yontucusuydu, bir sokağın köşesinde küçücük bir tezgahı
vardı, orda gözlük camı cilalıyordu. Heidelberg Üniversitesi'nden öneri geldi, 'sana kürsü
verelim' diye. 'Ben filozof olmaya çalışıyorum, felsefe profesörü olmak gibi bir hevesim
yok' diyerek, onca yoksul yaşam içinde bu öneriyi geri çevirdi. Demek ki, felsefe
yapabilmek için özgür bir bilince sahip olmak gerekir.

Bugün olduğu gibi dün de gruplar arası çatışma çok önemli sorunlar oluşturmuş idi.
Örneğin, Galileo, Kopernik`in ‘heliosentirik’ yani “güneş merkezlilik” kuramını savunmaya
ve geliştirmeye devam eder. Bu durum, Aristoteles’ci profesörlerin hoşuna gitmez, bu
hoşnutsuzluk Galileo’ya karşı sert tavırların gelişmesine, onu karalayıp yıpratmaya ve
engizisyona tekrardan ihbar edilmesine kadar vardırılmıştır. Galileo’nun uzun yılları
kapsayan ve ancak 1632 yılında sonuçlandırıp bastırma şansını yakaladığı “İki Kainat
Sistemi Üzerine Konuşmalar” isimli kitabı yine Aristoteles’ci profesörler tarafından
papaya “Copernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunusu” olduğu söylenerek kitabın
yasaklanması sağlanır. Günümüzdeki örneklere ne kadar da benziyor.

Sonuç : Ortaçağda yaşanan olaylarda 2 taraf dikkati çekmekte. Bu 2 taraf da


eğitim seviyeleri çok yüksek gruplar. Bir tarafta araştırmacı, sorgulayan bilim
adamları, diğer tarafta Hıristiyanlığı temel almış öğretim görevlileri ve din adamları.
Halk kötü niyetli olan bu 2. grup tarafından yönlendirilen piyonlar. Dolayısıyla
çalışmanın amacı bilginin ortaya çıkışı ve ortak bir kökten türemesine rağmen farklı
görüşlere altyapı oluşturmasıdır. Dün ve bugün (Ortaçağ ve 2. Ortaçağ) arasındaki
temel benzerlik de bu olmuştur. Her ikisinde de bilgi var ve bilgiyi
öğrenmeye/öğretmeye çalışanlar ya da çıkarları doğrultusunda kullananlar var.
Aradaki fark ise geçmişte sınırlı sayıda kişi ruhban sınıfında yer alabilirken, bugün
artık en alttaki tarikat mensubuna kadar yaygınlaştırılan bir yapı kurulmuş durumda.
Dün sadece engizisyon ile mücadele edilirken, bugün çok daha kalabalık bir grupla
mücadele gereği var. Dün karşıt grup net olarak biliniyorken bugün en
yakınımızdakiler bile olabilir. Bizlere düşen görev ve sorumluluklar bu ölçüde artmış
durumda.

90’lı yıllardan itibaren iletişimin ve internetin gücü, bilişim sistemlerinde kaydedilen


gelişmeler bizi yeni teknolojik çalkalanmalara sürüklemiştir. En büyük
değişikliklerden birisi de eğitim ve öğretim alanında gerçekleşmiştir. Artık okullarda
öğrendiğimiz her türlü bilgiye internet üzerinden çok daha kolay ulaşabilmekteyiz.
Bir çok bilginin bir tuş uzaklığında olduğu bu yeni düzende sorun bilginin fazlalığı
olmaya başlamıştır. Bir çok bilgi içerisinden hangisinin doğru olduğu, hangisinin
işimize yarayacağının tespiti, bilginin ayıklanması gibi sorunlar yaşanmaktadır. Hatta
bazıları işi okula gitmeye bile gerek kalmadığı noktasına getirmekteler. Şurası
kaçınılmaz ki, teknoloji elit bir kesim tarafından kendi çıkarlarına uygun olarak
kontrol edilmekte ve sonuçta toplumun hizmetine ancak onu kontrol edenlerin istediği
ölçüde sunulmaktadır.

Bize düşen öncelikli olarak bilgiyi, güvenilir olmayan ellerden/kaynaklardan


kurtarmak; topluma doğru bir şekilde ulaşmasını sağlayacak önlemler almak.
Sonrasında da özellikle belirli yönlendirmelerle yetiştirilen topluma tek taraflı
düşünme yaklaşımından kurtarıp, zihinsel özgürleşmelerini sağlamamız gerkmektedir.
Ancak özgür insanda kişiliğin gelişeceğini unutmamalıyız. Kişiliği gelişmeyen, baskı
altında olan bir insan doğru bildiği gibi değil, kendisinden istenildiği gibi davranır.
Günümüz koşullarında, hukuk, adalet, eşitlik ilkelerinin herkes tarafından
özümsenmediği bir toplumda, herkesin istediği eğitimi göremediği, ekonomik
özgürlüklerin olmadığı, kişilerin geçimlerini sağlayacak bir iş bulamadığı bir ortamda
kişilikli insanlardan bahsetmek zordur.

Kaynakça :

Postmodernliğin Durumu - David Harvey - Metis Yayınları


Postmodern Durum - J.F.Lyotard - Vadi Yayınları
Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar - Aytekin Yılmaz - Vadi Yayınları
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş - David West - Paradigma Yayınları
Postyapısalcılık ve Postmodernizm - Madan Sarup - Ark Yayınları
Postmodern Sosyal Analiz ve Postmodern Eleştiri - J.W.Murphy - Paradigma Yayınları
Felsefe Sözlüğü - A.Cevizci - Paradigma Yayınları