You are on page 1of 79

1

I.
“SanKiŞot”
“ Stultorum infinitus e st numerus”*
M.C. Saave dra

“Yurtsuz ve dinsiz kılıcım emrinizdedir. Ne bo yun, ne bacak kesmek;


ne kâlbe, ne de kar’na saplanmak içindir. Kılıcım kılıçları kırmak içindir.
Kılıcım zalimlere karşı, zavallılara yandaştır. O bana nâm ve para
kazanmak için verilmedi. Onunla başkalarının davalarına hizmet edemem.
Đflah olmaz bir âsi....” Silâhşorun ezberleyip de sö yleme fırsatı bulduğu
hem ilk hem de sonuncu sözleri ydi bunlar. Son sözcükler hırıltıya
dönüşerek yitip kaybolmuştu... Silinerek uzaklaşan bir atlının nal sesleri
du yulu yordu. Birbirine karışan çekiç, keski şakırtıları; sürünen bir şeylerin
hışırtısı kaplamıştı ortalığı. Bütün sesler birleşip arı kovanlarındakine
benzer koca bir uğultu ya dönüşmüştü. Silâhşorun sırtında saplanmış oklar,
karnındaysa bir mızrak başı duru yordu; parmaklarından birkaçı,
kulaklarından biri, gür saçlarından iki üç tutam ve bileği yle birlikte sağ
ayağı can çekişen bedenin çevresine saçılmıştı. Dikkatsizce üzerlerine
basılıp geçili yordu.
Ona yandaş olacak kimse yoktu. Ölmeden önce bü yük yalnızlığını
düşündü... Bunu henüz anlı yordu.
* * *
Otuzlu yaşlarının başlarında iri kıyım bir marangoz kalfasıydı. Son
günlerde kafası hayli karışıktı. Sefahat sürenlerle sefalet çekenleri aynı
kayıtsızlıkla taşıyan yaşamı eskisi gibi kabullenemediğini hissediyordu.
Önüne dökülen ak saçlarına bakıyordu hırsla. Korkunç anılardan kurtulmaya
çalışıyordu. Yavaş yavaş masalsı bir dünyanın içine gömülüyor; artık sadece
uzaktakileri, uzakları, varsayımlar ve sisler içinde yaşayanları düşünüyordu?
“Burada ne işim var?” diye soruyordu “Hayatta olup olmamam arasında bir
fark var mı?”...
Çattığı çatılar, biçtiği odunlar, yaptığı sabanlar bu acı yaşama ne
veriyordu? Günbatımlarında kızaran göğe bakarak, her gün tekrardan
soruyordu? Yanıtsız sorularıyla kıvranıp duruyordu. Sorularını yanıtlamayan
ama içini rahatlatan efsaneleri, kendi kendine yeniden kuruyor,
değiştiriyordu. Gene de barışamıyordu iki yüzlü yaşamla. Sonu gelmeyen
yanıtsız sorular rüyalarını altüst etmeye başlamıştı. Uyanıkken bile sanrılar
görüyordu. Bir sabah artık karabasanlara dayanamayıp, cesaret ve adalet
duygularıyla dolmuş olarak, yatağından fırladı. Bundan böyle efsanelerle
teselli bulmayacaktı, yaşayacaktı. Kötü düşlerin, kayıtsız yaşamın dışında,
sadece hayallerinin emrinde olacaktı! Bir efsane olacaktı! Gidip, küt
burunlu, kör bir kılıç döktürdü demirciye. Ailesinden sessizce kopup, zırhsız
ve kalkansız yola koyuldu...
Gözünü karartıp bütün hayatını bir kılıçla birleştirmişti. Hayatını
anlamlı kılmak istemişti. Gide gide, yola ve kılıca alışmış; yolun ve kılıcın
tutkunu olmuştu. Konakladığı yerlerde tâlimler yaparak, hayali
hasımları yla çarpışarak kılıcı kullanmayı öğrenmişti. Gerçekten de güçlü
bilekleri ağır kılıcı havada değirmen uskurları gibi ıslık çalarak

2
döndürebili yordu. Ağır kılıcı, usta demircinin örsüne bal yozu indirdiği
kuvvetle kaldırıp indirebili yor; omuzları, göğsü ve bo ynu taş taşı yıcılar
gibi en ağır darbelere dayanabili yordu. O doğuştan bir silâhşor mu ydu
yoksa? Doğrusu, herkese nasip olmayacak bir güce sahipti. Belki de bu
yolculuğa çıkmakta geç bile kalmıştı. Bu kollar, bu gövde, bu akıl
savaşmak için yaratılmıştı o ysa. Ah! Bugüne kadar ni ye beklemişti ki? Bir
ateş yalımı gibi parlayan cesaret ve adalet du yguları bunca zaman
nerdeydi? Evet! O, geleceğin efsanevi savaşçısı olacaktı. Kabaran bir
tutku yla ilerli yordu.
Günlerce, aylarca yü rüdü. Aç, susuz kaldı. Savaşacağı, savaşıp da
kimsenin kazanmayacağı o altın ânı ve yeri ve sonradan dost olacağına
inandığı düşmanını aradı. Karşısına ne bir haydut, ne zalim bir bey, ne de
yağmacılar çıktı. Sıkılmaya, kara du ygulara kapılmaya başladı. Ah!!!
Kendini değersiz, boş hissedi yordu yine... Ezilen, zulmedilen birilerini
görse de hemen onları zalimlerin pençesinden kurtarabilseydi. Zalimlerin
kılıçlarını parçalara böldükten sonra onları karşısına alıp, yollarının yol
olmadığını öğretebilseydi. Ve herkes dostluk içinde yaşayıp gitseydi.
Yorgun günlerin ardından bir gün, bir tepenin gümüş sırtına tırmanıp
doruğuna vardı. Aşağı baktı. Bir taş ocağında işçiler karıncalar gibi harıl
harıl çalışı yorlardı. Dev bir kayadan ibaret geniş tepeyi kazıp duru yorlardı.
Đşçilerin bir kısmı tepeyi aşındırırken; bir kısmı çıkartılan taşları yontu yor,
bir kısmı biçimlenmiş taşları sırtlanarak, sürü yerek taşı yor, geri kalanı da
çalışanlara su ve ekmek dağıtı yordu. Onları görevlendiren, yönlendiren
birilerini aradı silâhşorun gözleri. Çünkü inanı yordu ki nerede bu kadar
ağır koşullarda çalışan birileri varsa, öbür tarafta hiç yorulmadan onların
sırtından geçinen zorbaz bir zalim olurdu. Ama kimseyi göremedi... Ah!..
Kahramanca aşağı indi, çalışanların arasına karıştı. Herkes kendini
işe ö ylesine vermişti ki kimse onu fark etmedi. Akşamı bekledi. Karanlık
kendini göstermeye başladığında işçiler ağaçların altındaki barakalarına
çekildiler. Đşte şimdi ortaya çıkacaktı, insanları hayvan gibi kullanan
delibalta. Kılıcının kabzasını sıkarak bekledi yine... Ne ki ortaya kimse
çıkmadı. Ve silâhşoru yine kimse fark etmedi. Tuhaf ve yorgun kalabalığa
baktı hüzünle. Kimse bir şey konuşmu yor, herkes ne sıkıntılı ne de hoşnut
görünü yordu. Silâhşor, işçilerin bü yülenmiş olduğunu düşündü. Sanki gizli
bir el onları susturmuş; düşüncelerini emmiş; sadece ve sadece çalışmaya,
yemeye, içmeye, u yu maya ve zamanı gelince ölmeye ayarlamıştı.
Silâhşor bu insanlara zulmeden zâlimi bulmakta kararlı ydı. Taş
ocağında kaldı. Çalışırken, u yurken ve yerken işçileri seyretti... Çalışırken
muntazam ve sorusuz çalışı yorlardı. Yüzleri bütünü yle ifadesizdi. Yerken,
u yur gibi gözlerini yumu yor, ağır ağır kaşıklı yorlardı katıklarını. Sanki
u ykularındaki gibi yumuşak çizgiler karışı yordu ifadesiz yüzlerine. Ama en
çok u yurken; yaşayan birine benzi yorlardı. Gülü yor, ağlı yor, tereddüt
edi yor, kuşkulanı yor, karar veri yor, anlı yor, anlamazlıktan geliyor,
saldırı yor, savunu yor, şakalaşı yorlardı. Silâhşor işçileri daha iyi tanımak
için yeni bir karar aldı. Onlardan biri olacaktı. Eskisi gibi acı yaşamın
içine dalacaktı. Bir süreliğine silâhşorluğu unutacaktı.
Đlk şafakla beraber kendine bir görev verdi. Taş yontmaya başladı.
Onlarla beraber, onlar gibi yaparak çalıştı, yedi ve u yudu. Ama bir şey
değişmedi. Onlar ve silâhşor hâlâ ayrı telden çalı yorlardı. Onlarla ufacık

3
bir ortaklık dahi kuramı yordu. Kararlı ydı. Đnsanları bu hâle getiren haini
mutlaka bulacaktı. Đnatla devam etti. Haftalar sonra, bir şeylerin yavaş
yavaş değiştiğini hissetti. Coşkun göğsünü bir matlık, bir yavanlık
kaplamıştı. Đçindeki koca ateş küllenmeye başlamıştı. Fakat uyurken durum
tersine dönü yor, u yk usunda sanki yola ilk çıktığı yerde, yurduna benzeyen
bir yerde u yanı yordu. Başlangıçta u ykusunda u yandığı yerde yaşadıkları
silik ve puslu ydu. Ama zamanla parlaklaşmaya başladı. Her gece
u ykusunda başka bir heyecan yaşamaya başlamıştı. Her gece uykusunda
u yandığı dün yaya yeni bir şeyler ekleni yor, u yku alemi gerçeğinin aksine
tatlı bir yaşamla dolu yordu.
U ykusunda güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş, onunla evlenmişti.
Taş ocağından kazandıkları yla çocukluğunda yıkandığı ırmağın kenarında
bir ev yapmıştı. Onlarca çocuğu olmuştu. Her biri güneşten kopmuş birer
parça gibi ydi. Çocukları her gün babalarına korku yla koşup onun dizlerine
kapanı yor, kö yün deli marangozunun anlattığı bir masaldan, masaldaki ateş
kusan ejderhanın kendilerini alıp kaçmasından nasıl korktuklarını
anlatı yorlardı. O da bunun sadece eski çağlardan kalma bir masal olduğunu
sö yleyerek burnunu çocuklarının sazlık çamuru kokan yumuşak saçlarına
gömü yordu. Karısına aşıktı. Kırlarda, ırmakta, mağaralarda, yağmurda,
karda do ymak, tükenmek nedir bilmeyen bir tutku yla sevişi yo rlardı;
çocukları yla çocukluğunda öğrendiği o yu nların hepsini o ynu yor, tadı hiç
tükenmeyen bir hayat sürü yordu. Bir de hara yapmıştı. En çok da orada
kısraklar, taylar, küheylanlar, aygırlar, midilliler, ak, kızıl akıtmalı atlar,
kara, süt rengi, benekli atlar, dolgun sağrılı, ince ve güçlü bacaklı atlar
arasında zamanını geçiri yordu. U yandığındaysa içindeki o dünden kalan
aynı şaşmaz yavanlıkla çalışı yordu. Olup biteni anlı yordu artık. Anlı yordu
da çoktan tutulmaya başlamıştı bu hayata. Kurtulmak isti yor
kurtulamı yordu. U yk u ya varmadan önce taşlaşmış ellerini birleştiri yor ve
kafasında hep aynı soru oluşu yordu. Ama kim, kim için, hangi zalim için
koparılı yor, yontuluyor ve taşını yordu bu taşlar?
Đşçilerin arasından çıkmak, yeniden bir silâhşor olmak istediğini
sö ylü yordu kendine u yku ya varmadan az önce. Fakat mutlu bir u ykunun
ardından u yandığında ayakları kendiliğinden onu işin başına götürü yor,
elleri kendiliğinden keski ve çekici yakalıyordu. Yemek arasında kendini
kurtarmaya çalışı yor, yemeği yerken gözlerini yumduğundaysa gözünde
canlanan hayaller bir ân önce işini bitirip u yku ya yetişmesi için çağrıda
bulunu yorlardı. Bir anlık bir özlem ve iç tutuşmasının ardından ayakları ve
kolları ezberledikleri göreve götürü yordu, artık silâhşorluğundan eser
kalmayan eski marangozu. Bir gün yemeğini yerken meseleyi u ykusunda
çözebileceğini anladı. Onu burada tutan, bunca acı ya, taşlaşmaya razı eden
u ykudan, u ykudaki rü yadan başka bir şey değildi.
O gün işini bitirir bitirmez herkesten önce u yku ya daldı. U ykusunda
u yandığında gün henüz doğu yordu. Karısı ve çocuklarını u yandırdı. Onlara
uzun uzun baktı. Onlara durumu nasıl açıklayacağını düşündü. Lafı
dolandırmadan, doğrudan konuştu. Karısına ve çocuklarına bu
yaşadıklarının, yaşam sandıkları şeyin bir rü ya olduğunu anlattı. Taş
ocağından ve geçmişinden söz etti. Orada bir zalimin insanları nasıl
hayaletlere, yaşayan ölülere çevirdiğini inceden inceye sayıp döktü. Karısı
ve çocukları onun aklını kaçırdığını düşündüler. Üzüntü yle başlarını

4
önlerine eğdiler. Özür diledi hepsinden. Hepsini tek tek öptü. Demirci ye
gidip kendine bir kılıç döktürdü. Tehlike bü yüktü. Rü yasındaki kılıcı
keskin ve sivri yaptırdı. Yanına yay ve ok da aldı. Halkalı zırh gi ydi. Bir
de kocaman bir kargı ve kalkan. Beyaz, kızıl akıtmalı bir at seçti ağılından.
Ailesi yle vedalaşıp atını dörtnala kaldırdı. Düşman artık belli ydi. Bir ân
önce rü ya aleminden çıkılmalı ydı.
..............
U yandı. Bu kez ayakları kendiliğinden göreve koşmadılar.
U ykusunda yaptıklarından hiç pişmanlık du ymadığını hissetti. Artık, rü ya
aleminde onu u yku ya çekecek bir ailesi ve çocukları yoktu. Onları terk
etmişti. Geri dönmeyecekti. Rü yasındaki kurgunun bozulmasıyla elleri bu
sabah keski yle çekici değil paslanmaya yüz tutmuş kör kılıcın kabzasını
yakaladılar. Rü yasındaki mutlu yaşamı terk etmişti. Bozulan rü yayla
birlikte acı yaşam ışımıştı. O bir silâhşordu yeniden. Savaşmak için vardı,
taşlaşmak için değil. Heyecanla koşup haftalardır yonttuğu koca taşın
üzerine sıçradı. Ve avazı çıktığı kadar bağırarak konuşmaya başladı, “Sizi
kandırı yorlar. Sizi birer hayvan gibi yaşatıyorlar. Rü yalarınız gerçek değil!
Gerçek, burada sığırlar gibi işe koşulmanız. U yanın artık. Bırakın! Bırakın
çalışmayı!.. Ve hiç korkmayın, yurtsuz ve dinsiz kılıcım emrinizdedir...”
di yerek sö yleve başladı. Ama hâlâ kimse onu dinlemi yordu. Đşitmi yor,
işitemi yordu ya da.
Aşağıdakinin rü yasından kopup gelen beyaz atlı silâhşor tepeye
tırmandı. Aşağı baktı. Bir taş ocağında yaşayan ölüler gibi işçiler aralıksız
çalışı yorlardı. Dev bir kayadan ibaret olan geniş tepeyi kazıp duru yorlardı.
Đşçilerin bir kısmı tepeyi aşındırırken, bir kısmı çıkartılan taşları yontu yor,
bir kısmı biçimlenmiş taşları sırtlanarak ya da sürü yerek taşı yo r, bir kısmı
da çalışanlara su ve ekmek taşı yordu. Onları görevlendiren, yönlendiren
birilerini aradı rü yadan çıkıp gelen silâhşorun gözleri. Bili yordu. Nerede
bu kadar ağır şartlarda çalışan işçiler varsa, öbür tarafta hiç yorulmadan
onların sırtından geçinen zorbaz bir zalim olurdu.
O zalim, işte tam ortada bir taşın üzerinde emirler savuru yordu!
Aşağı doğru koşturdu atını rü yadaki silahşor, saldırdığının kim olduğunu
tam ayrımsayamadan... Ama nasıl birinin düşü olduğuna inanabilir ki
kendini kainatın gözbebeği sayan biri? Durmadı o yüzden. Düşünmedi de.
Saldırdı sadece, kendini düşleyene.
Taşın üstünde duran silâhşor da ona dolu dizgin koşan atlının kim
olduğunu anlayamadan ve sözü henüz bitmemişken karnına saplanan bir
mızrakla yıkıldı. Rüyasından çıkıp gelen kendi düşünün korkunç elleri yle
kızıl kanlara bo yandı. Sonra oklar uçuştu, sonra ağır kılıç vınladı, sonra...
* * *
Sonra koca kanatlarını silkerek ve ağzından ateş saçarak geçen bir
şeyin gölgesi bir ân karartıp bitevi yeliğine bıraktı ocağı: Taş ocağındaki
işçiler u yku ya varıp rü yalarına bir ân önce kavuşabilmek için, örtülü bir
hırsla taşları değil her zamanki gibi zamanı yontmaya devam ettiler.
Kendini rü yasında gören silahşoru öldüren silahşorse yavaş yavaş silikleşti,
saydamlaştı ve durduğu her neresi yse oranın görüntüsü yle örtülüp yitti.
Sonra?.. Sonra yoktu artık.

*: “Aptallar saymakla bitmez.”

5
II.
Ejderha

Ressamın önünd e uz ak di yarl ard an gelm e fare ısırı kları yla


tırtıklanmış bi rk aç k itap, k endi elleri yle dikip sırtını d eri kap ladı ğı bi r
deft er ve üz erind e k arın cal arın merakl a dolaştı ğı he yb esi v ardı. Rüzgâr
her zam anki gibi evi n duvarlarınd a gezini yo r, p en cere, kapı aralıkl arınd a
ıslık çalı yo r; d urm adan bi r şe yl er anlatı yo rdu.
Rüzgârın çıkardı ğı s esleri dinl edi. Rüz gârın yaptı ğı, yaptırdı ğı
şe yleri fark ed erek n e ço k şe y k eşfetmişt i. Sivri ka yal arı yu v arl atan,
çiçekleri döll e yen, s erinlik ve kı pırtı b ah şeden; kara saçlarını savu rup
yü zünü , bo yn unu ok şa yan, kul ağın a şark ılar fısılda yan rüz gârı önce
tanıma ya çalışmış, s onra da onunl a n eler becerebil eceğini d ü şünmüştü bi r
zamanlar. Kurumu ş yaprakl arı, t ozları, yürekl eri ve ha yalleri kıpırd atan
rüzgârl a n eler yapab ilirdi? Đç geçirerek anımsadı: Bo yn una d alan yü n
kazağını çekiştire çekiştire v e avu cun a d oldurdu ğu rüz gârın elini itişini
izleye izle ye gerçeğe dönü şebil ecek -o z aman a k adar kims en in aklın a
gelme yen - bir ha yal kurmuştu. Yedi yaşı nda yk en ilk uçu rtması
gö k yüzünde dal gal anma ya başl adı ğın da onun n e kadar akıllı bir ço cuk
oldu ğunun ka yıtl arı tutulmuştu... Belli b elirsiz gülüms edi... Ama çok
uzun kalam amıştı u çurtma yu kard a; bir i ki dal galanıp yere çakılmıştı.
Olsun. Bir iki salı n mıştı ya!. . Sonra so n ra d en genin n e d emek oldu ğun u
öğrenmiş, u çurtm ası nı bir no ktad a bi rleş en ü ç iple bağl am a yı akıl etmiş,
içi boş bi r pi ramidin sihrini k avramıştı. O da kâr etm e yin ce kuşlardan
gö rüp bir d e ku yruk eklemişti u çu rtmasın a. Sonun da b aş armış tı.
Yurttaşları vadinin d ışına h aber s almak, geçit vermez u çurum lar arasın a
köprül er yapm ak v e uğursuzlu ğu kovmak için kull anma ya baş lamışlardı
uçurtm aları. Adı kırallık ka yı tlarına geçmişti bu kez... Đl eri yaşlarınd a ysa
kuş kanadı gi bi rüz gârı yararak gi den kanatlar düşl emişti am a kimsenin
işine yarama yan b u fikir, bir düş ol arak k almıştı sad ece.
Ha yv anl arı s e yretmeye b aşlamıştı s onra. Ne k ad ar uzun bak arsa
onların ruhl arı na gi receğin e inanı yord u. Onların gözü yl e gö rmek, işitmek,
koklam ak isti yo rdu. Ne yi çizi yo rs a çizdi ği ş e yin anl a yacağı resimler
yapma ya çabalı yo rd u. Tüm canlıl arın on un resimlerini gö reb ileceklerine
inanı yo rdu. Ha yv anl ar v e bitkil er ve gök yü zü d üşün ebili yord u ona göre.
Çünkü her v arlı ğı n k endini t ekrar etm esi ni, tek rar ederek gel iştirmesini
sağla yan bir h afızası vardı ve bu kü çük canlı h afızal ar b ü yük bir
hafızanı n parçal arı ydı. Bi r anı yı çağı rmak için gerek en tek şeys e
çağrışımdı. S abah gi bi, yağmu r gibi , rüz gâr gi bi bir çağrışım .
Yenid en i ç geçi rdi... Son bir k ez evi ne b aktı. Omuzl arı, yan akları
ve dud akl arı sıkı ntı yla aş ağı indi . A ğı rlaştı. Gözleri ıslandı . Çizdiği ilk
ağaç resmin e yakal andı bakışl arı . Pen cereden yurduna baktı s onra. D erin
vadinin yam açl arın a kurulmuş neş esiz evl ere, v adinin b ağrınd aki es ki
güzelli ği ni ve verim ini yiti rmiş b ahçelere, tarlal ara, ağıllara, küçük
derelere, gözel ere, k oca yarı ğa şarkılar s ö yl e yen sisli ş elal e ye baktı. A ğaç
resmin e dön dü yenid en. Resminin d alları na konm ak ist e yen k uşları
anımsadı . “O ys a,” di yo rdu zen gin bi r tü ccar “b u resim ağaca hiç
benzemi yo r ki !” Am a insanlar için değil kuşlar için çizmişti o resmi .
Sadece kuşların göz ü yl e çizilen ağaç d eğil, arıl arın gözü yle çiçekler,
köpekl erin gözü yle kemikler, otl arın gö zü yle gün eş, ku rumu ş toprağın

6
gözü yl e yağmuru da çizmişti. Onun resimleri yl e arılar do ym u ş, köp ekler
o yn amış, otlar bü yü müş, toprağa b ereket gelmişti. Bu rnund an kıl
aldırm a yan bir subay bi r k eresind e onu n çizdi ği, akı yormu ş gibi görü nen,
bir ırm ak resmin e kü stahça do kunmuş v e ha yretle elinin ı slan dığını
hissetmişti. Çünk ü b o ya yerin e so ğuklu ğunu ko ru yan bir mad en
kullanmıştı n ehri n s ularını dal ga d al ga çizerken . Hah! Kısk anç sub a ys a
ırmak resmin den ki mse ye söz etm e yerek öç almıştı ress amd an.
Ve so n olarak ko rkakların gözü yle bir canavar, bi r ejderha yapmıştı.
O pek cesur, ces aret le süsl enmiş h alk k endine k açacak delik aramıştı uçan
resmi görün ce... Heyb esini h azırla yı p d a yu rdunu t erk etm eye, işt e bu
yü zd en k arar vermiş ti: Đki hün erini birl eştirip de en bü yük es erini
gerçekl eştirdi ğind e; korku yl a ces aretin b irbirinin i kizi oldu ğunu
anladı ğı nda; içind ek i ejderh a gö ğs ünü k avurma ya b aşl adı ğınd a...
Anılarl a d olu evine ve p encered en v adin in deri nlerine do ğru uzanan
yu rdun a b ak ark en gö rdüklerini kimin gözü yl e gö rdü ğünü a yrı msama ya
çalıştı yenid en. Kim in resmi yd i gö rdü ğü ? Yurdu var mı ydı gerçekt en?
Varsa kimin di, kimi n ha yali ydi? Kadim dostu Pirens, şimdi ş u and a,
nerede yd i? Utanç m ağarası na k ap anmış çile mi d olduru yord u? Kendisini
gö rmekten yüzü ne b akmakt an b u k adar çekindi ğin e gö re... Y eni ciltl edi ği
deft erind en bir yap rak kop arı p yazm a ya başladı:
“Sev gili d ostum, onl arın gözü yle b ak ark en bakışımızı ku rban ettik.
Artık bili yo ruz. A rtı k...” s anki gırtl ağına bir ş e y dü ğümlendi . .. Yazm a ya
devam ed emedi, d eft er yap rağını buruştu rup yere attı. Đçi al ev alev
yanı yo rdu. Bu ağı r mağlubi yetin acısı n e zaman din er, di ye düşündü.
Durdu . Rüzgârın ses ine kul ak v erdi yeni den...
Küçük ken Piren s’l e birlikte t aşların altın a bakarlardı. Pirens ’in
gözleri t aşların altın da solu canları, n emli toprağı yakal ardı h emen. O is e
taşların altın da s ad ece s olucanları d eğil, halkının geçmişini de
gö rebilirdi. O anlatı r Pirens dinl erdi. ..

* * *

Halkı b u bereketli v adi ye varmad an önce sürekli yü rü rdü. K ısa kıs a


durur uzun uzun yü rürdü. Son ra bir gün, bura ya geldikl erin de -bura ya
nasıl geldiklerin e şaşarak- durd ular. O k adar çok du rdul ar ki yü rüm e yi
unuttular, du rma ya alıştılar. T oprağa düş en tohuml arın yeş erdiğini , hep
akan derel erin ha yv anları v e yemişli ağaçları b esledi ğini, iki dağın iki
geçilm ez duv ar gibi vadi yi ko rkun ç fırtın alardan korudu ğun u, buradan
kola y k ola y kimseni n geçem e yeceğini fark ettil er. Ve ö yl e u zun
durdukl arı i çin s anki alışkanlıkları büsb ü tün değişti de hiç bil medikleri
şe yleri yapma ya eki p biçm e ye, evl er i nş a etm e ye, ağıllarda ha yv anlar
yetiştirm e ye başl adıl ar. Yıllar bo yu kims enin geçm edi ği, u ğramadı ğı,
bilmedi ği bu di yard a, kullanm a ya kull an ma ya, paslı ve kand an arınmış
silahlarınd an d a ku rt uldular. Đn an çları içi n ilk kez t apınaklar inşa etm e ye
ve tapınakl arda bi rli kte du a etm e ye, ko rk ularınd an arı nma ya, i yi
dileklerd e bulunm a ya başladıl ar. Ku rduk ları ilk t apın ağı mutl ak anlamın
merk ezi sa ydıl ar. Kı rda yaktıkl arı at eşi t apınağın tam ort asın da, mutl ak
anlam m erkezinin k albinde yenid en yaktı lar.
Yaşlı Yürü r kı ralın ölümünden son ra yerine Çift çi kıral geçti .
Zamanl a geniş v adi ye ya yı ldılar. Y ab ani ağaçları v e otları v e ha yv anları
evcill eştirdil er. Du rmanın, du rmadaki heyecanlı h arek etin tadına v ardıl ar.
Đn an çla, güv enl e ve pa ylaş arak yaş ama ya başladılar. Bir gün geldi,

7
içleri nden bazıları çift sürm ek i çin kull andıkları atl arın a bin di.
Hafızal arı ndan kopu p gel en bi r puslu anı yl a atl arını ıl gara kaldırdılar.
Gök yüzünü v e yö nleri okum a yı ö ğren diler. Bil gileri arttıkça atlarını s aklı
vadi ye açılan dar geçitten çık ararak, d ah a uzakl ara sü rüp geri dönme yi
başardılar. Son unda, çok uz aklarda ken di lerin e b enzeme yen, değişik
dillere v e tapın akl ara sahip b aşka yurtl ar oldu ğunu keş fettil er. O uzak
yu rtlara ad aklar, armağanl ar, sözcükl er götü rdül er. Ad aklar, arm ağanlar,
sözcüklerle döndül er. En ş aşırtı cısı ve in sanın aklını b aşınd an alan, o
uzun yo lculu klarla gelen parlak, sarı v e bü yülü taşlardı. T aci rler,
verdikl eri eş yaların bir bölümü karşılı ğı nda altın almışl ardı . E ğer
isterl ers e altını geri verip eş ya alabil eceklerini; her eş yanın , değerin e
gö re bilmem ş u kadar altın etti ğini ö ğren diler. Daha çok yü k taşımak i çin,
atları n çekti ği arab alar yaptılar. Yollara uzun kervanl ar düzd üler.
Güvercinl erl e m ektu plaşma yı ö ğrendil er. Đşte o zaman uzun z amandı r
yabancısı oldukl arı korku ya bi r k ez dah a konu k oldul ar. .. Y ollar
bilinme yen, ş aşırtı cı tehlikel erl e dol u ydu tüccarl ara gö re. Uz aklardan
vadi ye, v adid en uzaklara ko rku d olu mektuplar uçurdul ar.
Ve T aci r kı ral, vadi halkının yeni b aşı ol du. Eki yor bi çi yo r,
kırpı yo r doku yo r, kazıp çıkardıklarını b ezi yor, toprağı fırınlı yo r,
ağaçlard an yont ular, bo yal ard an resiml er yapı yo r, yazı yo r, yasa yapı yor
bozu yo r, alı yo r veri yo rlardı. Alıp v erdik lerinin hes abını tutu yo r,
yı ldızları sını flı yor, zamanı öl çü yo r, şiirl er sö ylü yo rlardı. K eselerde,
sandıkl ard a, top rağı n altınd a, ağaç ko vu klarınd a, donlarının içinde,
bo yunlarınd a, bil ekl erind e, k ulakl arın da, burun delikl erin de altın
biriktiri yo rlardı. Çi ftçiler, ust alar, tacirl er, rahipler biraz en dişeli ols alar
da, çıkarları çatışs a da mutlu bi r h a yat s ürü yo rlardı. N e ki z amanl a endişe
yerini kork u ya, tük enmek n edir bilme ye n evh ama bırakacakt ı. Uzaklara
gidip dön en atlıları dönerken baş ka yab ancı atlıl ar izlem e ye başlamış, bir
sö yl enti ye gö re, vad i halkınd an bi r k erv an bilinme yen bi r ku ytuda b akır
temrenli okl arl a öld ürülüp altınları çalın mış ve b aşları k esili p alınmıştı.
Sonra da b aşsız b edenleri atlarına bağl an ıp salınmıştı. Vadi nin üstüne
çöken ko rku v e d aha birço k çı kar kav gas ı yüzün den halk, göz ünü altın
bürümüş t aci rlerin t üm yapıp etm elerini küçüms er olm uştu. Altın,
tacirl ere v e yu rttakilere kaz andırı yo rdu ama hal ka güven vermi yo rdu.
Tapın ağa u ğra yanların sa yısı azalmış, ki msenin kimse ye güv eni k almamış,
herk es elind ekini bi r diğeri nden saklar ol muştu.
Taci r kı ralın ardından Kargıcı , sözüm on a, tacirl erin öcünü alarak
kıral ol du. K argıcı, sürekli yab an cı atlıl ard an söz açı yo rdu. Onlara k arşı
durmaktan bahs edi yordu. Kargıcı ya göre yu rdu n çevresind eki yab ancı ve
pusatlı atlıları n sa yı sı artı yo r, o na göre yabancı m emlek etler bö yle atlılar
sa yesi nde yu rtl arını genişleti p, zen ginl eş tiri yordu. Çift çiler, ustalar v e
tacirl er ön ce k azan çl arının bir b ölümünü sonra ço ğunu k argıcı nın erl eri ne
verm ek zoru nda kal mışlardı. Kargı cı “D aha dah a çok er, dah a ço k k argı !”
di ye inl eti yordu o rtalığı. Taşl arın altınd a solucanlard an b aşka şe yler d e
vardı. Yü rür zamanl arını b ütünü yl e unut mamıştı vadi halkı . Paslı kılıçl ar,
çürüm üş okl ar, gevş emiş ya yl ar b aşka bi r biçimd e anımsanı yordu şimdi:
çatl amış kabzalar, b öcekli sad akl ar, kalb ura dönmüş p usatl ar yenid en
orta ya çıkarılmış; on arılma ya, parlatılm aya, k eskinl eştirilip s ivriltilme ye
ve b ezenme ye b aşl anmıştı. Kargı cının erleri artık taci rlerle b eraber
yo l culuk yapı yo r; yi ne K argı cı’nın erleri yu rdu n uçl arı nı aşıp oral arda
yabancı v e d e pu satl ı düşman atlıları b ek li yo rdu. Kargı cı, ko yd u ğu yeni
yasal arl a kimin nerede n e zaman gül eceğine, ağla yacağın a, s evişeceğin e,
kimin kimle evleneceğine, gö rüşeceğine, bü yü ğün kim kü çü ğün kim

8
oldu ğun a karar v erm işti. Tapın ağın ko yd uğu ku rall ar d eğiştirilmişti.
Kargıcı, dağl ara, d erelere, i nsanl ara, h a yvanlara, ağaçlara, gü nlere,
a ylara, düşün cel ere yenid en tek tek ad v erip h epsini defterlere
yazdı rmıştı; güzelin kim, ne v e n asıl olm ası gerekti ğini d e açıkça ort a ya
ko ym uş, ins anl arını kendi bildi ği i yinin, do ğrun un, h aklının s afınd a
hizalamıştı; bil ginin , bilmenin değişm ez mutlak yoll arını bil ginlerin e tarif
etmiş, bil ginl eri de halkın arasınd a dol aşarak ö ğrenmenin ku rallarını
ya ym ışlardı. R ahipl erin gü cü bütü nü yl e ellerind en alınmıştı b ö yl ece. Her
düşüncenin, her edi min, her sözün, h er yo rumun özünde yu rdun ko runması
vardı. K argı cı çoktan kargışlanmış olmasına k arşın artık egemendi.
Kimsenin od’u nda o cağın da h uzur k almamış, bütünü yl e ko rk u hakim
olmuştu yurda.
Đş te v adinin biri cik ressamı, bu s ancılı z amanlarda gen çli ğin
baharınd a ydı. Ve taş ların altınd a solu can lard an b aşk a şe yl er yaşadı ğını
öncesiz ve so nrasız zamanın gözl eri yl e b akarak ve dahi bil gi nlerl e bo ğuşa
bo ğuşa ö ğrenmişti.
* * *
Onun geçmişi gören gözleri a ynı m erak v e cesaretle geleceği de
gö rme ye çalışı yo rdu . Bil ginl eri n tüm b as kıların a rağm en yaratmak ile
bilmek ikili ğin e ikn â olmamıştı hâl â. K argıcı, t üm âsili ği ne rağmen onu
sevi yo rdu. Çün kü on da ins anı s aran bi r ş e y v ardı. Çünkü o rü zgârın
gü cünü ö ğrenip, rüz gârl a çalış an, usk url arı k art al k anatl arı n a benzer
değirm enl er yapmışt ı. Vadi halkı onun s ayesind e d aha çok tah ıl üreti yo r;
daha ço k, d aha çabu k tahıllarını ö ğütüp öğüttüklerini uzak d i yarl ara
götü rü yo r v e t acirl er yu rtların a d aha çok altınla dönü yo rdu. V e daha çok
bilgi yl e. T acirl er ye ni fikirl er, görgülerl e dolu ydu artık. Bu yü zd en d e
sorma ya, akılları k arıştırma ya, K argıcı ’n ın gücü nü s arsm a ya
başlamışl ardı . Y asa yapmada, altının böl üşümünde daha çok söz ve p a y
isti yo rlardı. Đşte o zaman Kargı cı, rahipl eri v e bil ginl eri yl e t aci rleri
sindirip, ti careti de ele alma ya v e erl eri ne yaptırm a ya karar verdi.
Taci rlere, ticaretten el çektirildi . N e ki ti caretin i nceliklerind en h abersiz
erl er h aş arı çocuklar gibi bilmed en, anl amadan , elde avu çta olanı
yağmal a yıp heb a et me ye, kırıp dökm e ye başladılar. Baş arı sız ticaret
erl eri, ellerine geçen iki buçu k ganimeti de p a ylaşama yı nca aral arınd a
çekişm eler, gizli kı yımlar yaşandı. O nların kav gaları yüzünd en arad a
masum ins anlar h arcandı gitti. Yurtt a yo ksulluk arttı. T aci rler K argı cı’nın
keskin v e siv ri k argı ları k arşısı nda susup , ellerind ekilerle yet inmek
zorunda kaldıl ar.
Ressam, gel ecekten ümitsiz halkının arasında dol aşı yo r, h alk ının
özlemlerini, korkularını ö ğreni yo r, m e yd ana ço ğu kişi ye anl amsız gel ecek
ve erlerin çözem e yeceği resimler, işaretl er bı rakı yord u. O resimler,
işaretler yu rdun ilk zamanlarını anlatı yo rdu anlatm asına da herk es o
devri çokt an u nutmu ştu. Başk a v e d aha d oğru bi r d e yişle geçmiş yo ktu.
Kargıcı n asıl ist ers e geçmiş o ydu.
Bir gün gelip Kargıcı’nın bil ginl eri t arafından b ü yük ress amı n
bıraktı ğı işaretl erin anlamı çözüldü ğü nd e, ress am için azap d olu günler
başladı . Çok-ilimli ressamının becerileri yl e h er zam an ö vünen Kargıcı ,
bundan bö yl e on a ev inden b aşk a bi r yerd e resim yapma yı ve konuşma yı
yasakladı. Kendine kalsa onun hiç resim yapm aması ve hi ç k onuşmam ası
gerekirdi. G el gö r, t ahtın v arisi ve o rta yaşını geçm ekt eki ressamın k adim
dostu Pirens bu kad arına k arşı çıkmıştı. Kargıcı, onun s özünü dinlem ek
zorunda yd ı. Çünkü o tahtın v ârisi yd i. Çü nkü Pirens erlerin d e sivillerin

9
de s ev gisini k azanm a yı b aşarabilmiş end er kişil erdendi . Çün kü at a
binme yi bildi ği kadar çi ft sürm e yi, ok fı rlatma yı bil di ği k adar toprak
fırınl ama yı, dövüşm ek k adar ko nuşma yı ve yazm a yı, durmak kadar
yü rüm e yi, yenmek k adar yenilme yi de bi li yo rdu.
Hünerli, âsi ress am, Pirens s a yesind e hiç değils e evinin içi nd e
‘özgürce’ yazı yo r, çi zi yor, konuş u yordu ama dış arı ya vadinin derinl eri ne
do ğru uzanan yu rdu na b akınca tüm esin ka ybolu p gidi yo rdu. Pirens ’i
düşünü yo rdu zam an zaman. Pirens Kargı cı gibi s adece yu rdu savunm a ya
kafa yo rmu yo rdu. Bü yü k ol asılıkla baş a geçecekti. Ama ne z aman? Her
şe y son a erdi ği nde mi? Kargı cı’nın salt anatı çok uzun sürm emeli ydi.
Yoksa onun i htirasın ın pen çesi nde yu rd u can çekişerek yok ol acaktı.
Kargıcı ’nın erl eri el lerin e geçi rdikleri h er ş e yi kendil erin e b enzeti yo r;
yu rt ceph elere, ceph eler mevzilere bölün ü yo rdu .
Bir gün h apis tut uld uğu evi nden Pirens’e gizli bir iş aret gö n derdi
ress am. Pirens iş aret i alır almaz gizlice geldi. K onuştul ar. Kö tü gi dişat
karşısın da ‘bir şe y’ yapmal arı gerekti ği n e karar v erdil er. V e daha sık
gö rüşm e ye başl adılar. H er gün otu rup bö ğü rtlen ka ynatı yo r, ayn ı konu yu
yenid en yenid en tem ize çekerek konuşu yorlardı. V e bi r gün gerçek bir
çözüm, bir çıkış yo l u buldukl arın a in an ma ya başl adılar.
Öncelikle Pi rens ’in bir ân ön ce h alkın b aşına geçebilmesi i çin,
Kargıcı ’nın gitm esi gereki yo rdu. Başk a bir de yi şle, artık h al kın
Kargıcı ’ yı istem emesi gereki yo rdu. Peki halk, ni ye k argıcı yı başına bu yu r
etmişti? Çünkü kork muşlardı. Y abancı at lılard an ko rkmuşl ard ı. Her
şe yleri v ardı ama cesaretleri yoktu . K argıcı onlara cesaret sü sü vermişti.
Süs, halkı ona zin cirlemişti. Süs, hi çbir ş e y yapma yanl arı bi r şe y
yaptı ğın a, ölül eri ya şadı ğın a, düş ünme ye nleri d üşündü ğüne i nandırmıştı .
Kargıcı, kah ram anlı k resiml eri yl e tüm yurdu b o ydan bo ya sü slemişti.
Pirens ’le günler geceler bo yu oturup bu mesel e üzerine kafa yo rdul ar.
Halk güçlüd en çok g üçle s üslenmiş olan d an yana yd ı hep; gü çlüden, güçl e
süslenmiş ol and an k orku yo r, on a s a ygı d u yu yo r, onun em rine amâd e
olu yo rl ardı. An cak güçlü, güçl e süslü birinin onları ko ru yabil eceğin e
inanı yo rlardı. E e?
Bir akş am s açl arın a ak düş en ress amın gölgeli yüzü a ydınl an dı.
Kararlı , dostun a b ak tı, “Onl arı kork utacak bir ş e y gerek. ” d ed i.
Pirens “Zaten korkt u kları bi r ş e y, h atta çok şe y var!” d edi.
Ressam, “Kargıcı’yı başımıza getiren neydi? Hangi olaydı? Anımsa!
Erlerini alıp, tacirlerin katillerinin kellelerini almaya gitmişti. Geri
döndüğündeyse kargılarının ucuna takılmış onlarca kelle vardı.”
Pirens, “Ama o kafalar, katillerin değildi. Bizim eskiden olduğumuz
gibi yürür kabilelerden birini katletmişti Kargıcı. Herkesi kandırdı.”
Ressam, biliyorum, anlamında başını salladı. “Zaten tacirleri de
hırsızlar değil, gittikleri uzak diyarlardan birindeki saygısızlıklarından dolayı
o yurdun halkı ok yağmuruna tutmuş sonra da kafalarını almıştı. Yaşlıların
anlattıklarını ve çocukluğunu anımsa! Tacirlerin böbürlenmeleri, insanlara
çektirdikleri, patavatsızlıkları, her şeyi altınla ölçmeleri de neydi öyle.
Tacirler her gün biraz daha sevimsiz olmuşlardı gide gele, keselerinde,
kıçlarında altın biriktire biriktire...”
Pirens, “Peki tacirleri, sıradan insanların öldürdüğünü nereden
biliyorsun?”
“Taşların altına bakıyorum.” dedi gülümseyerek.

10
“Peki onları nasıl, ne ile korkutacağız yeniden?”
“Bir canavar kuracağız birlikte. Yeni ve amansız bir düşman. Ve sen o
canavarı yeneceksin.”
“Đyi de” dedi Pirens “benim kahramanlığım Kargıcı’nın güçsüzlüğünü
nasıl ortaya koyabilir ki?”
“Sonra,” dedi yumuşaklıkla ressam “ o kısmını sonra anlatacağım.”
Fısıldayan rüzgârın sesine kulak kesilerek gözlerini yumdu. Elleriyle,
yüzüyle, tüm bedeni ve diliyle konuştu, “Kuyruğundan başlayalım.” Dedi.
“Neyin?” diye karşılık verdi Pirens şaşkınlıkla.
“Canavarın” dedi sakince. Ve devam etti. “Kargıcı’nın en güçlü silahı
hangisi?”
Pirens, “Kargıları elbette” diye yanıtladı masumca.
“Kargılarının kalayla parlatılmış bakır temrenleri... Đşte o temrenlere
benzeyecek canavarın kuyruğu. Bir kargıdan farkı, eğilip bükülebilmesi ve
şaşırtıcı hareketliliği olacak. Kuyruktan başladık madem, ordan gövdeye
doğru devam edelim. Bedeni nasıl olmalı?”
Aklına ilk geleni söyledi Pirens, “Büyük. Çok büyük. Bir ayı ya da fil
kadar büyük.”
“Bir fil?” diye fısıldadı ressam sanki bir şeyler hesaplar gibi.
“En korkuncunu düşünüyorum. Bir canavar düşünüyorum.” dedi Pirens.
“Doğru. Ama... Đkisinin ortası bir büyüklükte olabilir ancak. Korkutucu
olması için de derisini başka türlü yaparım. Mesela bir yayın balığının
derisine benzetirim. Nasıl?”
Belli belirsiz bir tereddüdün gölgesi geçti Pirens’in parıldayan
suratından. Yapmaya çalıştıkları şeyden açıklayamadığı bir rahatsızlık duydu.
Dalgınlaştı. Çok geçmeden silkindi ve az önceki hissini yok sayarak, yeniden
inançla baktı dostuna ve “Güzel o zaman. Bacakları ve ayaklarında sıra. Dört
bacaklı olsun, değil mi?” dedi.
“Evet. Yalnız arka bacakları uzun, öndekiler kısa olsun. Đnsanlar gibi.
Ayakta durabilsin böylece. Bir şeyleri tutabileceğinden, tutup
fırlatabileceğinden de korkulsun.”
“Çok güzel!.. Pençeleri olsun bir de. Kartalların pençeleri gibi.
Tırnakları birer bıçak gibi keskin ve sivri olsun. Bir de horozlar gibi
mahmuzları olmalı” diye tamamladı Pirens istekli görünmeye çalışarak.
“Öyleyse şimdi kafaya geçebiliriz.”
“Yavaş olalım.” diyerek dostunu durdurdu Ressam. “Đnsanların yapmak
isteyip de yapamadıkları, hayvanlarda kıskandıkları en mükemmel şey nedir?”
“O kadar çok ki.”
“En mükemmeli... Rüzgârı kullanma gücü. Uçmak yani. Yani canavarın
bir de kanatları olmalı. Ama nasıl, tüylü mü? Tabii ki değil. Kanatlar
yarasalarınki gibi olmalı. Kanatların köklerinin dokusu yayınınki gibi, üst
tarafıysa çıplak, parlak siyah olmalı. Yer yer açık, yer yer koyu siyah.
Böylece kanatlar hareket hissi uyandırabilsin. Şimdi kafaya geçebiliriz. Ama
kafaya geçiş için önce boynu düşünmeli. Boyun aynı kuyruğun gövdeden
başladığı yer gibi kalından inceye doğru gitmeli. Ama kuyruk kadar incelip
uzamadan kafa gelmeli. Kafa, gövdeyle oranlı olmalı. Aksi halde

11
inandırıcılığı kalmaz. Gövde nasıl ne tam yuvarlak ne de tam değirmi ise,
nasıl da bir su damlasının biçimsiz güzelliğine benziyorsa kafa da öyle
hareketli görünmeli. Böylesi bir kafa yılanlarda bulunur ancak. Ama böyle
olursa da çok düz ve çıplak olur. O zaman o kafayı giydirmeli. Resimlerdeki
bir gergedanın zırhıyla ve boynuzuyla. Nasıl beğendin mi?”
“Gergedanların gözleri çok küçüktür resimlerde.” diye girdi araya
Pirens.
“Gözler, evet. Gözler bir kedininki gibi olmalı. Tehdit altında bir
kedininki gibi. Ya da yine bir kartalınki gibi. Bir de çatal dili olmalı yine
yılanlarınkine benzeyen. Yırtıcıların birden çok özelliğini yakalamalı
canavarın resminde.”
Pirens, “Tamam çok güzel oldu işte.” dedi tüm tereddütlerinden arınmış
olarak.
“Bir şey daha.” dedi usta, “Ağzından alevler çıkacak.”
“Nasıl yapacaksın bunu?”
“Ben yapmayacağım. Canavarı görenler bu özelliği ona sonradan
kendileri ekleyecekler.”
“Bitti mi?” diye sordu Pirens çekinerek.
“Sırtında yayın balıklarının yüzgeci gibi bir yüzgeç de olabilir belki.
‘Belki’ diyorum.” diye mırıldandı yorgun sesiyle.
“Ne zaman başlayacaksın yapmaya?”
“Şimdi... Şimdi güzdeyiz... Baharın ilk dolunayında tamamlayacağım.
Bir uçurtma yapacağım onu. Hadi git. Đhtiyacım olan her şey burada var.
Sıcakla soğuğun birbirinin içinden geçerek yarattığı güçlü rüzgârlar gelinceye
kadar da görme beni.”
Pirens çıkmadan önce döndü “ ‘Kargıcı’nın bir korkak olduğunu nasıl
göstereceğiz?’ demiştim.”
“Boğa boynuzuyla. Hadi git artık.”
Pirens endişe ve hayranlıkla karışık bir duyguyla dostuna bakarak çıktı.
........

Güz bitti, soğuk kış geçti ve Pirens güçlü rüzgârlar esmeye


başladığında dostunun kapısını yeniden çaldı. Onun atölyesinden içeri
girdiğinde, yerde yatan dev uçurtmanın gerçekliği karşında bir ân irkildi.
Sanki uçurtma kıpırdıyordu. Soluk alıp veriyordu. Pirens dostunun renkleri
sese dönüştürmekten bahsettiğini anımsadı. Işık ve gölgeyi kullanarak da
hacim vermişti uçurtmaya. Gözleri! Kedilerinki gibiydi ama göz kapaklarının
çizgisi bakışını hüzünlü kılıyordu. Sanki bir şey düşünüyordu. Gizli, içli bir
şey. Pirens bacağında bir şey hissetti ve sıçradı. Uçurtmanın kuyruğu
dolanmıştı sanki ayak bileğine. Nasıl? Gövdeye küçük bir dokunuş kuyruğun
hareket etmesine yetiyordu. Aynı etkiyi yarı yarıya azaltarak canavarın
boynunda da sağlamıştı. Kanatlar? Kanatlar için rüzgâr gerektiğini söyledi.
Derisi! Aynı balıklar gibi kaygan ve sümüksü gözüküyordu. Dokunmadan
parmaklarında o hissi duyabilirdin. Boynuzlar, dişler, kuyruk ucu ve pençeler
birer bıçağı andırıyordu. Biraz geri çekilip uçurtmanın bütününe baktığında,
korkunç, korkunç olduğu kadar da güzel bir canavar görünüyordu. Renkler
birbirinin içinde kayboluyor, en çok da canavarın silahları ve gözleri öne

12
çıkıyordu. Pirens coşkuyla bir uçurtmaya bir yoldaşına baktı. Đki dost kucak
dolusu sarıldılar. Ardından dışarı baktılar. Gökyüzü açıktı. Bir yanda
batmakta olan güneş, tam karşısında da dolunay vardı. Güçlü rüzgâr yamacın
yumuşak sırtını yalayarak zirveye koşuyordu.
“Hiç merak etme,” dedi usta ressam, “ay ışığında daha muhteşem
olacak!” Ve boğa boynuzunu uzattı dostuna. Pirens, boynuzu beline sokup
dışarı çıktı. Artık düşüncelerini uygulamaya hazırdılar.
Pirens yamaca tırmandı, Ressam gizli yoldan yamacı indi. Đkisi de
yerlerini aldılar. Uçurtmasını önüne yatırdı Ressam. Uçurtmanın gövdesini
kıpırdatan sert rüzgârı hissetmeye çalıştı. Bakışı canavar resminde düzensizce
gezindi. Hayali canavarın dili gerçekten de yılanın çatal diline benziyordu,
derisi balık gibi pullarla kaplıydı ve gözleri de tıpkı bir kedininkiydi.
Kuyruğu bir kargının temreni gibi sivri ve olukluydu ve sırtında yayın
balıkları gibi bir yüzgeci vardı ve yüzgeci bir testere gibi tırtıklıydı.
Mahmuzlu pençeleri bir kartalın pençelerini andırıyordu ve yarasaların
kanatlarına benzeyen kanatları ve kargımsı kuyruğunu çağrıştıran uzun boynu
ve bir gergedan gibi iki boynuzlu başıyla karşısında duran sanki korkunç bir
şey değil de hârika bir şeydi. Kınnabından yakalayıp uçurtmayı kaldırmaya
çalıştı. Uçurtmanın boynu ve kuyruğu çatala yakalanmış bir yılan gibi kıvrım
kıvrım oldu. Ve rüzgâr dev uçurtmayı gerisin geri yere yapıştırdı. Üstündeki
keten gömleği çıkarıp kirli alnındaki teri sildi Ressam. Bir kez daha ama
bütün gücüyle denedi. Yuvarlak omuzları, kollarındaki, sırtındaki, karnındaki
bütün kaslar gerildi, yaşlı derisinin altında belirginleşti. Uçurtmanın
dengesini sağlayan boş piramit kendini gösterdi. Ve uçurtmanın göğsüne
rüzgâr doldurmayı başardı. Yukarda Pirens, heyecanla az sonra paramparça
edeceği canavarı bekliyordu. Nihayet canavar görünmeye başladı. Ve Pirens
sımsıkı tuttuğu boğa boynuzunu üfledi. Öyle bir üfledi ki tüm vadi çınladı.
Halk önce korkuyla dona kaldı. Sonra korku, meraka yenildi. Herkes boru
sesinin geldiği yöne doğru koştu. Kargıcı ocağının başından kalkıp erleriyle
beraber sesin geldiği yöne seyirtti.
Uçurtmayı tutan ip, günbatımının alacakaranlığıyla örtülüydü. Güneş
alçalmış, ay yükselmişti. Orda, yukarda Pirens kendinden üç belki dört belki
beş kat büyük bir canavarla karşı karşıyaydı. Canavar bir sağa bir sola
salınarak, keskin kuyruğuyla tehditler savurarak Pirens’e gözdağı veriyordu.
Boğa boynuzunu aşağıya çevirerek tekrar tekrar üfledi Pirens. Herkes bunun
bir imdat çağrısı olduğunu bildiği halde, kimse yerinden kıpırdayamadı.
Bütün gözler Kargıcı’ya döndü. Ama o cüssesinden beklenmeyecek bir
korkaklıkla titreyen dizlerinin üstüne çöküp, olup bitene seyirci kalmayı seçti.
O mağrur, burnundan kıl aldırmayan adam gitmiş, yerine hımbıl, boyun eğen
bir zavallı gelmişti. Hayatında belki ilk kez içtenlikle, yasakladığı bir duanın
sözcükleri dökülüyordu dudaklarından. Đcat ettiği kalp korkulardan biriyle
değil de bu kez gerçeğiyle kaşılaşmak diz çöktürmüştü ona. Halk, ejderhaya
şaşırdığından çok şaşırmıştı Kargıcı’nın korkaklığına. Gene de asıl gösteri
yukardaydı. Pirens aniden kalkanını dev canavarın ağzına tuttu. Đnsanlar
korkuyla kıpırdadı. Kargıcı, korkuyla yumruklarını sıktı. Bu oydu, ağzından
ateşler fışkıran ejderha. Böyle düşünmelerine ve görmelerine günbatımının
kızıllığı da yardımcı olmuştu. Đlkbaharın deli rüzgârları koca uçurtmanın
zaptedilmesini zorlaştırıyordu. Güçlü ressam bağından kurtulan kınnabını
arkasındaki kayaya yeniden bağlamayı başardı. Pirens kendi boyu

13
büyüklüğündeki kılıcını havaya kaldırdı. Kılıç parıldadı. Bir kez daha
nefesini tuttu korkuyla ürperen kalabalık; Pirens’in ağır kılıcı kolayca
kaldıran koluna, kabzayı kavrayan güçlü bileğine saygıyla baktılar. Kargıcı,
sonunun geldiğini hissetti. Herkes azametli ve de akıllı Pirensleri için
saygıyla diz çöktü. Kimse zavallı Kargıcı’ya dönüp bakmıyordu bile.
Pirens’in koluyla beraber tüm bedeni gerildi. Uçurtmanın ipini tutansa içinden
“hadi hadi” diye yalvarıyordu, çünkü uçurtmayı tutacak gücü kalmamıştı.
Kaya, kınnabı yeniden aşındırmaya başlamıştı. Pirens tüm gücüyle kılıcı
indirdi, kılıç boşlukta vınladı ve çarptığı taştan kıvılcımlar çıkardı. Đlk darbe
boşa gitmişti. Daha da kötüsü kılıç uçurtmayı değil ipini vurmuştu. Đpinden
kurtulan uçurtma rüzgârı göğüsleyemedi ve yalpalayarak kendisini seyreden
kalabalığın üzerine doğru inmeye başladı. Kalabalıktakiler, aslında hiç
çıkmamaları gereken evlerine doğru kaçışıyorlardı. Hele Kargıcı’nın tabanları
yağlayışının acıklı gülünçlüğü ve donundaki ıslaklık görülmeye değerdi.
Uçurtma, kendini yaratan kişiye doğru düşüyor, yaklaştıkça görkemini de
yitiriyor, basitleşiyordu. Ressam, gizli yerinden eserinin yitmekteki güzelliği
ve gerçekliği karşısında dona kalmış, heyecanla ve üzüntüyle düşmekte olan
uçurtmasını seyrediyordu. Kurgusu bozulmuştu. Uçurtma düşecek, düşüp
parçalandığında da özenle yontulmuş dallardan, birbirine eklenmiş kurbağa
derilerinden, boyalardan ve ipten ibaret olduğu anlaşılacaktı. Bu olayın bir
düzmece olduğu çıkacaktı ortaya. Uçurtmanın düşmesine birkaç boy kadar
kalmıştı ki o anda ressam için olağan, pencerelerinden olanları izleyen ve
düzeni sezinler gibi olan kalabalık için inanılmaz bir olay gerçekleşti.
Ejderha birden hacim kazandı ve gerçek oldu. Ressamın tasarlayıp da
gerçekleştiremediği bütün ayrıntılar, ruh, akıl, ateş kusması da dahil surete
ekleniverdi. Artık canavar bir hayal değildi. Ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Her
hıçkırışında, ağzından alevler fışkırıyordu. Bir hayvan, bir canavar, düşsel bir
yaratık gibi değil, bir insan, kederli bir çocuk gibi ağlıyordu. Yarasa
kanatlarını çırparak yaratıcısına yaklaştı. Ön ayaklarını aynı insanların elleri
gibi kullanarak yalvarırcasına uzattı. Uzaktaki müzmin seyirciler ejderhanın
hareketlerine bir anlam veremediler. Ejderhanın ağzından çıkan alevler şaşkın
ustanın çevresindeki otları yakıp kavuruyor, oysa yaşlı adam yerinden
kımıldamaya niyetli gözükmüyordu. Taş kesilmiş, çıplak bedeniyle öylece
bakıyordu. Ejderha hıçkırıklar içinde tam bir dönüş yaptı. Keskin ve sivri
kuyruğu vınladı. Kanatlarını çarparak yükseldi. Pirens’in yanına kadar gitti.
Onun üzerinde de bir iki kanat çırptı. Kalabalığın yüreği ağzındaydı. Pirens
korkusuzca kılıcını kaldırdı ve tüm gücüyle önündeki kayaya indirdi.
Akşamın alacasında kıvılcımlar uçuştu. Ejderha hıçkırarak aşağı indi yeniden.
Sonra evlerine gömülmüş halkın çevresinde bir iki döndü. Evlerin içindekiler
biraz daha sindi. Ve sonunda artık gerçek olan düşsel yaratık ağzından alevler
çıkararak ağır ağır uzaklaşmaya başladı. Halk, çığlık kıyamet evinden dışarı
fırladı. Canavarın arkasından ne buldularsa fırlatıyor, cesaret ve
kahramanlıkla süslenmiş çığlıklar atıyorlardı. Ejderha bir ân durdu. Olduğu
yerde yine âni bir tam dönüş yaptı. Kuyruğu bir kamçı gibi dalgalanıp şakladı.
Hüzünlü gözlerle kalabalığa baktı. Đnsanlar yine kaçıştılar. Kargıcı ise sidik
kokuları içinde sırılsıklam ocağına gömüldü. Uçurtmacı daha fazla
dayanamadı gömleğini eline alıp, artık yaşayan yapıtının arkasından koştu.
Ejderha ağır ağır uçarak, yaratıcısını vadinin dışına, uzaklara çekti.
Uçurtmacı, tan vaktine kadar başı yukarda onu izleyerek soluk soluğa
peşinden koştu... Canavar, bir yerde durdu ve alçaldı. Bitkin bir halde usta

14
yaratıcı, eserine yaklaştı. Ejderha hâlâ ağlıyordu. Ressamın gözlerinin içine
bakarak, “Neden?” dedi ve hıçkırdı. Ağzından çıkan alevler aşağıdakinin
gömleğini tutuşturdu.
Tutuşan gömleği fırlatıp “Ne neden?” dedi aşağıdaki soluk soluğa.
“Neden konuşabiliyorum? Neden herkes gibi işitebiliyorum,
görebiliyorum? Neden acı çekiyorum? Neden benden korkuyor herkes?
Neden ağzımdan alevler çıkıyor? Kimim, neyim ben? Neden bu kadar soru
doluyum?”
Ressam, anlatmak istedi. Vazgeçti hemen ardından. Ejderhanın
ağlarken kocaman açılan ağzına baktı. “Sen,” diyebildi güçlükle “benim
hayalimdin.”
“Şimdi?” dedi ejderha.
“Şimdi, ben senin hayalin oldum.” dedi yaratıcı ve hiç tereddüt
etmeden canavarın acıyla açılan ağzından içeri atladı.

* * *
Kederli ressam, birkaç gün önce ejderhanın ağzından içeri atladığı ânı
canlandırdı gözünde yurduna bakarken. Ejderhanın kaygan ve de kaynak
sıvılarla ağzından uzun gırtlağına doğru kayarken nasıl öyle istemsizce,
kendiliğinden içeri atılıverdiğini ürpertiyle anımsadı. O anda sanki her şey
yer değiştirmişti, sanki her şey tersine dönmüştü de sanki ejderha onu değil, o
ejderhayı yutmuştu. Đçinde hâlâ ateş kusan, hüzünlü bir canavar taşıyordu. Ve
gittiği her yere onu da götürecekti. Üzerinde karıncalar dolaşan heybesini
sırtladı, kapıyı açtı. Güneş kucakladı yaşlılığa direnen bedenini. Günlerce
yürüdü, dağlar tepeler aştı. Bir tepeyi tırmanmış iniyorken, sağ omzunun
üzerinden baksa görebileceği dev kuleye bakmadı ve onu bu kez göremeden
inişini sürdürdü. Yeni bir unutuşun ılık yaşantısına doğru ilerledi.

* * *
Pirens başa geçmeden önce ressamın boş işliğinde bulduğu yarım
bırakılmış buruşuk yazıya başa geçtikten sonra da bakıp durdu yıllarca:
“Sev gili d ostum, onl arın gözü yle b ak ark en bakışımızı ku rban ettik. A rtık
bili yo ruz. A rtık... ”
Yarım kal an yazı yı zaman t amaml amıştı. Pirens yu rdunun huz urunu,
yalnızca hal kın ko rk ularını kullan arak s ağl a yabili yord u artık. Halk sad ece
korktu ğu şe yd en çek ini yo r v e on a itaat edi yo rdu. Tapınağı n yeni
tanrısı ydı ejd erh a. V adide tapın ağın ürkü nç d eğerlerini yenid en am a b aşk a
bir biçim de h âkim kı lan bir ha yal. Đyi ni yetli, dost bi r ihti yarı n elind en
çıkma kork unç ve m uhteşem bir ba yrak .

15
III.
KULE
Mola vermek, anımsamadığı yılların yorgunluğu yla nasırlanmış
ayaklarını dinlendirmek için tepede durdu; bir ağacın gölgesine oturdu.
Kaburgasının altındaki eski yara izini kaşıdı. Doğan güneşten baktığı yere
aydınlık, hayat akı yo rdu. Bir zamanlar konakladığı gölden ve göldeki
yılanların arasından çekip çıkardığı kamış sırığa yüzünü yasladı. Đfadesiz,
rahat bakışını önünde uzayıp yayılan manzaraya çevirdi. Ellerindeki
yumuşaklığı açıklayamayacak kadar boş, bomboştu içi. Geniş manzaraya
dalıp gitti. Öğrenmeye, bütünü parçalamaya, parçaları bütünleştirmeye
ayarlı bir düzenek gibi çalışan zihni, sanki, işlemi yordu.
Altına oturduğu ağaca mı benzemişti? Yok! Ağacın gölgesine.
Bu hâli uzun sürmedi; bütünlüğün içinde aykırı bir o kadar da
u yumlu görünen bir ayrıntı ya takıldı. Nabzı değişti, hızlandı. Az öncekine
hiç benzemeyen bir hâle büründü. Sanki o değil, ayrıntı onu görmüştü.
“Hayal mi?” di ye düşündü. Gözlerini kapatıp bekledi, yeniden açtı. A yrıntı
kaybolmamıştı. Orada duru yordu. Hem de ilk gördüğünden daha açık seçik,
daha berrak. Karışmış, düğümlenmiş ipler gibi birbirinin içinden geçen
sorular dolanmaya başladı zihninde... Huzursuz, kıpırdadı.
Artık ağacın gölgesine de benzemi yordu. Ağaç anladı; belli etmedi.
Gördüğü şey, ormana göğün saçaklarından düşmüş bir buz sarkıtını
andırı yordu. A yağa kalktı. Bu kez daha da dikkatli bakmaya çalıştı. Yer
bedenini nasıl çeki yorsa, ne olduğunu tanımlayamadığı şey de onu ö yle
çeki yordu. Görkemli buz parçasına nasıl gideceğini düşündü. Gölden onu
buraya getiren patikayı izlemeye karar verdi... Birçokları bu yo lda pabuç
eskitmiş olmalı; fakat belli ki artık kimse kullanmı yor; otlar dün yalarına
katmaya başlamış ve ince bir çizgi haline getirmişler onu. Yolunu
yitirmişlere yol olan, şimdi, çalılar, dikenlerle kaplı.
Patika gülümsedi üstünden geçene; acemice tekrarlanan bir şeye,
tanıdık birine, bildik bir zi yaretçi ye bakar gibi.
* * *
Patika, bir süre sonra küçük ayrıntının dev gövdesinin dibine getirdi
onu: Dev yapının çevresini dolandı, yaklaştı uzaklaştı, tepeden gördüğü yle
şimdi gördüklerini karşılaştırdı. Ve yapının, bir kule olduğunu düşündü.
Kuleye hayranlıkla bakarken, elindeki kamış sırığı parmağının ucunda
dengede tutmaya çalıştı. Sırığı birkaç kez düşürdü, ama yılmadan tekrar
tekrar denedi. “Sırığın, parmağı hareket ettirmeden dengede durması ne
kadar olanaksızsa, bu yapının da yıkılmadan, bö yle dimdik durması o kadar
olanaksız...” di ye mırıldandı. Ama duru yordu işte! Doğanın yasalarına
is yan eder gibi dimdik, sapasağlam ayaktaydı kule... Yapı... Đşte her neyse!
Elma ağaçlarından birinin dallarında, kıvrılıp çöreklenmiş yılanlar gibi
uzun ipler asılı ydı. Đplere doğru gitti, uzandı ama elleri ipi değil bir elmayı
yakaladı. Fıstık yeşili, hoş kokulu elmayı yerken, sanki düğümlenmiş
zihnini çözer gibi iplerden birini alıp çözmeye başladı.
Tam o sırada iki garip saksağan geçti; sanki ku yruklarının üzerinde
uçu yorlardı.
* * *
Ertesi gün, iki katı bo yundaki kamış sırığı kulenin yanına dikti.
Güneşin doğduğu yöne, sırığın bo yu kadar bir ip çekti. Güneş dalıp

16
giderken sırığın gölgesini izledi. Gölge, ipin ucuna erişince bir çomak
batırdı bitimine... Sonraki gün, sırığın gölgesi çomağa eriştiğinde, kulenin
gölgesinin bittiği yere de bir çomak sapladı. Ölçtü biçti, saydı hesapladı:
Kule, kırk sırık bo yundaydı. Kule, seksen kere uzundu bo yundan. Toprağa
saplandığı yer nerdeyse bir elma ağacının gövdesi kadar ince; gök yüzüne
eriştiği nokta yüz ağacı içine alacak bir elmalık kadar genişti. Ne kapısı
vardı; ne bacası ne camı. Ne bir kement, ne bir kanca işe yaramazdı...
Kemendi atsan kavuşmaz, kancayı atsan saplanmazdı.
Kulenin çevresi belki iğ, belki iğneyle kazınmıştı ve kök bo yalarla
bo yalı ydı. Küçük, zarif nakışlar kaplı yordu her yanını. Nakışlar gözün
erdiği yere belki ta tepeye kadar, uzanı yo rdu. Kulenin gövdesinde ne bir
yosun, ne bir çatlak, ne bir küf: Sanki görünmeyen eller gelip her gündüz,
her gece onu tertemiz, apaydınlık yapı yordu. Ya da bir canlı gibi kendi
kendini yenili yordu. Bir rastlantının değil, bir düşüncenin eseri olduğu
belli ydi. Sahici, yürekli bir düşüncenin. Kim bilir belki ağır bir geçmişin
ardından birdenbire parlayan bir zeka parıltısı ydı? Mutlaka ama mutlaka
deli bir kavrayışın folluğunda kabuğunu kırıp dikilmişti doğanın karşısına.
Peki, kapısız bacasız bir kule kimin içindi? Đçine girmeyeceksen,
tırmanıp tepesine varamayacaksan ni ye dikersin bir kuleyi? Düşüncen bir
yere ulaşmayacak, bir yol göstermeyecekse ni ye düşünürsün? Kavrayışın,
önüne bir yol açmayacaksa ni ye kavrarsın? Eğer bir yapının amacını
bilirsen onu anlarsın, bo yunu bilirsen değil. Olasılık, ölçüde anlam gizlidir
fakat her anlamda ölçü olmayabilir. Ölçüsüzlük mü kurtuluş yoksa? Ne!..
Bulanık soruların bunalttığı zihni yle, çarpıntılı yüreği yle kulenin dibine
uzandı. Toprağın etine saplanmış dev bir diken ya da ters dönmüş bir
şeytan minaresi gibi nakışlı, sarmal gövdesi yle uzanan kırk sırık, seksen
adam bo yundaki kuleye bir kez daha baktı...
Bakışı göğe kaydı sonra. Dün yayı dışarı ya kapatan o billûr kabuğa...
Kimdi bilmi yordu. Adını hele hiç bilmi yordu. Bilmemekte ısrarlı
mı ydı? Bu yüzden mi, -hepsini tek tek unutarak- birbirinden ilginç yapıları
olan yedi di yar gezmiş; gece u yu yan kö yl erin, kentlerin hiçbirinde
konaklamadan, ayaklarının ucuna basarak daracık sokaklardan geçmiş;
sonunda da karşı tepedeki ağaçlıkta onu kendine doğru çeken kulenin
dibine gelmişti? Anımsamaktan korktuğu için mi? Unutmaya çalışırken,
çok ama çok acı çektiği için mi? O yüzden mi yine kim olduğunu
düşünmekten daha eğlenceli bulmuştu kuleyle uğraşmayı? Doğanın
-doğanın olamayacağına göre, demek ki kuleyi yapan bir mimarın eseri,
işte karşısında duran her neyse, çözülmesi oldukça keyifli, yediği elmalar
kadar lezzetli yeni bir bilmece mi ydi? Bilmecenin verdiği tat tüm bedenine
şimdiden yayılmaya başlamıştı. Elma, bal gibi tatlıydı.
O tatla u yku ya daldı. Elmalığın ortasındaki açıklıkta gece kuşları ve
rüzgârdan başka hiçbir ses yoktu... Sanki u ykusunda bedenini birileri
dürtüklü yormuş gibi, sabaha kadar kimbilir kaç kez yattığı yerden fırladı.
Yeniden u yudu, yeniden u yandı. Uzun süredir yaşadığı yalnızlığa ve
yorgunluğa yordu bunu. Geçmişsizlik, geleceksizlik onu her geçen gün
daha da kuruntulu, hastalıklı mı yapı yordu? Oysa daha sağlıklı olması
gerekmez mi ydi?
“Gereklilik mi?! O da ne?” di ye şaşırdı, ordan geçmekte olan boz bir
bulut.
* * *

17
Bir gün kuleden epeyce uzakta bir kayanın üzerine oturup, yorgun
gözlerle yapı yı seyretmeye başladı: Eğilip, toprağa resmini çizdi. Önce onu
insan bedenine saplanmış bir temren gibi düşünmüştü. Çekip çıkardın
mı ydı damarlardaki kan fışkırıp boşalacaktı sanki. Sağ kaburgasının
altındaki, bir zamanlar bir kargı marifeti yle açılmış gibi duran, eski yara
izini kaşıdı. Gözünün önünde daireler, üçgenler, derinlikler, ne olduğunu
kavrayamadığı oranlar, eşitlikler, eşitsizlikler uçuşu yordu. Birden
hayalinde dev bir kum saati belirdi. Diğer yarısı toprağın altında, evrenin
zamanını tutan, bir çeşit kum saati olabilir mi ydi karşısındaki?.. Resmi
karaladı. Kendiliğinden, bir ağaç resmi çizmeye başladı. ‘Gövde, dallar ve
kökler.’ Yerkabuğundaki her yapının bir temeli yok mu ydu? “Olsa Ne
olur?” di ye iç geçirdi geçirmesine ama, ertesi gün kulenin dibini kazmaya
başlamıştı... Bir ay bo yunca kazdı. Mantığı doğru ydu, bir temel vardı.
Fakat, kuleden daha geniş, daha derin olduğu açık bir temel. Kendi gibi
yüz adam daha olsa, kulenin temelinin sonuna erişmek için bir ömür
yetmez görünü yordu. Derine indikçe genişleyen temelin çapı artı yor, kule,
yer kürede köklenmiş dev bir çiçek hissi u yandırı yordu... Umarsız, kazdığı
yerleri doldurdu. Kazdığı yerleri doldurdukça sonun, bitişin değil, yeni,
taze bir heyecanın filizleri bo y veri yordu kaburgasının altında; geçmişini
bilemediği, bilmek istemediği yaranın altında. Onu buraya getiren
düşünceli ve gülümseyen patikaya baktı. Ne düşünü yordu? Ya da ni ye
gülü yordu? Asıl soru başka mı ydı acaba? Neden her şeyi bir başka şeye ve
en çok da insana benzeti yordu? Çok mu yalnızdı?.. Her şey çok mu
anlamsızdı?..

* * *
Meyve zamanı gelmişti. Ağaçlardan meyve toplayan köylüleri
seyretti gizlice. Kö ylüler meyve toplamadan önce kulenin bulunduğu alana
gelip sessizce durmuşlar; dev yapı ya tek tek sarılıp sanki kayb ettikleri bir
yakınları için önce ağıt yakmışlar; yağı renkli toprakla karıştırıp elde
ettikleri bulamaçla yüzlerini ve bo yunlarını bo yamışlar sonra da ateşlerini
tutuşturup kahkahalar atarak, dans ederek meyveleri toplamaya
girişmişlerdi. Sabaha karşı ysa terli toprak çömleklerinin içinden
çıkardıkları elma şaraplarını yudumlamaya başlamışlardı. Kuleyi unutup
kö ylüleri seyretti. Ve birden zihninin karanlıklarında bir ışık yandı, bir
perde aralandı, bir kapı açıldı ve kapandı! Kö ylüler ağaçların yüksek
dallarına erişmek için merdiven kullanı yo rlardı... Acı yla güldü, sanki ilk
kez, anımsadı.
Babası keçileri kaçırmış ya da kaçırmak üzere olan bir mezarcıydı.
Bir gün mezarlıktan eve gene kör kütük sarhoş dönmüştü. Ve karanlığa
gömülü, boşluğa öfkeyle bakar halde bulmuştu oğlunu. Neden sonra, hasta
karısının cansız yattığını fark etmişti. Dehşetle kala kalmış, uzun bir süre
ö yle bomboş durmuş, sonra sallanarak oğlunun yanına oturmuş ve şö yle
demişti, “Dönüşü olmayan bir delikten içeri atılmışın... Belki derin bir
uykudan uyanmışın orda. Ha?.. Kimbilir belki uyandığını sanmışın...
Bir hücredesin. Öyle. Karanlık bir hücre! Çok!!! Çıkış yok, amaç yok.
Ha?.. Dört duvar arasındasın. Ne yediğin belli, ne içtiğin. Daha ne kadar
burdasın? O da belli değil... Belli olsa bile hesap edemezsin. Di mi?.. Ne
yapacaksın öyleyse?.. Tünel kazacaksın!... Tırnaklarınla...
Ağlama... Bak, tünelin sonunda başka bir hücreye, bekçinin odasına ya
da dışarıya -dışarı neresiyse- çıkabilirsin. Belli olmaz orası. Artık duramazsın

18
ki kazacaksın! Kötü ihtimallere, kayalara, çöken toprağa, kırılan tırnaklarına
aldırmayacaksın. Kazacaksın. Kaçmak için değil hem de! Bu zifiri karanlığın
dışında bir yer varsa -şöyle ışıklı bir yer- orası da burayı bilsin diye. Orası da
bu habis yerden kurtulsun diye. Ha?..”
Acı dolu güldü. Gerçekten. Anımsamasına ve anımsadığı şeye. Ve
unuttu hemen.
Gölgesini ölçtüğü sırığı, gizlisinde ördek sürülerini saklayan yılanlı
sazlıktan almıştı. Sazlık çok uzakta değildi; güneşin doğduğu yönde, karşı
ağaçlığın arkasına kıvrılan patikanın sonundaydı. Oraya gidip gelmek;
merdiveninin bir parçasını kurup çatmak; kulenin gövdesine bağlamak için
bir gün yeterdi.
Hem yaşlı patika kendini bö ylece daha genç hissedecekti.
Kö ylülerin meyve bahçesinin ortasındaki açıklıktan içerlere
çekildiğinden ve bir daha geri dönmeyeceklerinden emin olduğunda planını
u ygulamaya ko ydu. Đlk gün, ilk heyecanla, şafakla beraber işe girişti:
Akşam olmadan çok önce yedi basamaklı, bo yu bo yundan iki kez bü yük,
kamıştan ilk merdiven parçasını kulenin gövdesine bağladı. Kulenin
tepesine ulaşmak için geri ye on dokuz parça, on dokuz gün ve yüz otuz üç
basamak kalmıştı.

* * *
Merdivenin yapımına giriştiği yirmi günde, ne kim’liğine, ne
geçmişine dair tek bir şey düşünmedi. Zihni yle bü yük bir u yum içinde
çalışan elleri ve bedeninin diğer azaları onu hayrete düşürü yordu sadece.
Tasarımının tıkır tıkır işlemesi de... Kulenin yükseldikçe genişleyen
gövdesine onuncu günden sonra merdivenleri bağlamak sorun olu yordu.
Gövdenin ince kısmına önce ipi dolu yor, sonra sırtında merdiven
parçası yla, sağlam basamakları tırmanırken gerektiği kadar ipi salı yordu.
Yukarıda, ipi gövdeye dolama işinden kurtulu yordu bö ylece... On sekizinci
gün geceye dönmek üzereydi. Yüz yirmi altıncı basamak da tamamlanmıştı.
En üst basamaktan yeryüzü inanılmaz görünü yordu: Çevredeki ağaçlar,
kuleyi ilk gördüğü tepe ve sazlığın bir kısmı adsız, kimliksiz -yahut çok
kimlikli- yolculuklarından birinde rastladığı min yatürlere benziyordu. Tam
bu noktada, yüz yirmi altıncı basamakta, kulenin sallantısı arttı. Aşağıdan
fark edilmi yordu ama kule yukarıda devrilecekmiş gibi sağa sola yatı yordu.
Kulenin dengesine bir kez daha şaştı. O günün gecesi, bir denge harikası
olan yapının altında elmasını yerken, yukarıda gördüğü manzara geçi yordu
gözlerinin önünden. Sanki kafasının başka bir yerinde de fırtına hızı yla
çalışan bir abaküs, sayıların anlamını araştırı yordu: Toplam yüz kırk
basamak. Yarısı yetmiş edi yor. Her merdiven parçasında da yedi basamak
var. Bir rastlantı mı?.. Ne kadar kaçınsa da bir haftanın yedi güne
bölündüğünü, bir şehrin yedi kapısı olduğunu; gök yüzünün yedi kat
olduğundan, kainatın yedi günde yaratıldığından, yedi kollu bir nehirden,
ölümcül yedi günahtan ve yedi başlı bir ejderhadan söz edildiğini
anımsı yordu. Anımsadıklarına ve kendiliğinden ortaya çıkan hesaplama
işine bir anlam veremi yordu.
Bildiklerini unutmaya çalışarak, kan ter içinde uzandı. “Ah şu yedi!
Hep tedirginlik yaratıyor. Bir lânet gibi ensemde hep. Sayıları, şeyleri
başka şeylere benzetmeye çalışmam anlamsızlığı aşmamı sağlayamı yor.”
Geceleri onu u ykusundan dürtükleyip u yandıranlar da rahat
bırakmı yorlardı. Ne yazık ki rü ya görmeye başlamıştı yine. Unutmaya

19
çalıştığı her şey, biçim değiştiri yor ve rü yasının içine doluşu yordu.
Rü yasında, kaburgasının altındaki yaradan akan berrak su yu içmek için bir
sürü insan, hayvan, türlü türlü yaratık kuyruk olmuştu. Uzanmış u yumakta
olan bedenine bakarak homurdanı yor, sabırsızlıklarını anlatan tuhaf,
anlaşılmaz sesler çıkarı yorlardı. Sıradakilerin arasından upuzun altın sarısı
saçlarından ışık fışkıran bir kadın gelip, kulenin dibinde yatmakta olan
bedenine uzanı yordu. Kadının yumuşak, sevecen parmakları birden uzu yor,
onu bir karanlık hücrenin içine kapatı yordu. Karanlığın içinden uzanan
sopalar vücudunu dürtükleyip duru yordu. Rü yanın hep bu ânında yattığı
yerden fırlayıp, yüzündeki boncuk boncuk terleri sili yor ve tekrar u yku ya
dalı yordu. Sabah u yandığındaysa gördüklerini unutmaya çabalıyordu;
gök yüzüne, bulutların muhteşem u yumuna bakarak; toprakla dolu
tırnaklarını görmezden gelerek.
* * *
Geri ye kalan son iki gün de hızla akan zamanın peşinde geçip gitti. O
ise elinde kalan son ip parçalarını kullanarak kulenin zirvesine ulaşmıştı...
Elde ettiği başarı ya inanamı yordu. Zirvedeydi fakat, vardığı noktaya değil
manzaraya bakı yordu: Tepe, ağaçlık, sazlık şimdi daha açık seçik ve daha
da küçük görünü yordu. Zirveden, aylar önce kuleye bakan kendini gördü.
A yrıca tepenin ardındaki, sokaklarından parmak uçlarına basarak geçtiği,
kö ylerden bir kö yün birkaç evi de gözüküyordu. Đçinde ne gurur ne
böbürlenme vardı. Ancak, tek bir değişiklik hissedi yordu: Kulenin
zirvesinde, unuttuğu kendine daha yakındı. Sanki kaçmak istediği, geride
bıraktığını sandığı her şeyin içindeydi yi ne. Durduğu nokta gözlerinde
belirsiz, silik resimler yaratı yordu...
Kulenin en üstündeydi işte. Bir türlü dönüp, ulaştığı şeye bakmaya
cesaret edemi yordu... Neden sonra, dayanamayıp manzarayı bıraktı. Salınan
eğilip bükülen zirve çemberinin ortasına baktı. Bir düş kırıklığı, ağır bir
sıkıntı kapladı içini! Zirve çemberi boştu. Gök yüzünden akıp gelen ışığı
emip yutan katran karası bir boşluk. Aptal, anlamsız bir boşluk. Ölüm fikri
gibi, dün yayı örten billûrun dışı, yokluk, hiçlik, sonsuzluk gibi. Mezar
gibi!!! Upuzun lanetli bir ku yu mu ydu bu?.. Sanki bir şeyler anımsadı...
Çekinmeden kulenin içine bağırdı. Sesi yutulup gitti. Elmalarından birini
aşağı bıraktı, bir küçük yankıcık bile işitilmedi. Bir ku yu değil belki de bir
bacaydı... Zirveye ulaştığında aslında hiçbir yere ulaşmamış olduğunu
anladı. Ve hiç tereddüt etmeden, devam etmek için yeni bir plan yapmaya
başladı: Đpi kalmamıştı. Aşağıdan yukarıya merdivenleri çözerek yeniden
tırmanması, ipleri toplaması gereki yordu. Zirvenin sallantısı, deniz aşırı
di yarlara yaptığı yolculuklardaki bü yük teknelerin sallantısını
anımsatı yordu. Anımsadıklarını kovup, işe ko yuldu. Elindeki ipe birer
kulaç arayla saymadan yetmiş düğüm attı.
Yanına bir iki elma daha alıp, düşüncesini gerçekleştirmeye girişti.
Şimdi elmalar ve iplerle yeniden zirvede, yolun başlangıcındaydı. Gizemli
zirvenin ağzını buldu ama artık içini, dibini bulması gereki yo rdu. Đpi
bacadan aşağı sarkıttı. Đnmeye başladı. Đndikçe ışık azalı yor, kalbindeki
çarpıntı artı yordu. Kalbinin bedenin içinde yaşayan güçlü bir hayvan gibi
çalıştığını; onu ömrü bo yunca taşıdığını ilk kez fark edi yordu. Elleri, ince
ipin düğümlerine tutunmakta zorlanı yor; zaman zaman durup, ipi bacağına
dolu yor ve bedenini baş aşağı sallandırı yordu. Tam gücü tükenmek
üzereyken, elleri bacakları boşalmaya başlamışken bedeninin hafiflediğini
hissetti. Đpe tutunmak için daha az güç sarf edi yordu şimdi. Đn dikçe
hafifli yordu bedeni. Bir süre sonra, -ipe attığı son düğüme vardığında-

20
tutunmasına da gerek kalmadı. Đnançsız gözlerle baktı ellerine: Kelebekler
kadar rahat ve hafiftiler. A yakları yere basmı yor, ama düşmü yordu da.
Çekine çekine ellerini bıraktı. Havada ö ylece asılı kaldı, görünmez bir
koltuğa otururmuş gibi. Bedenini kesip geçen ışık demetleri uzandı önünde.
Ensesinde bir sıcaklık ve bir bakış hissetti; başı yla beraber -güneşe
dönmekteki çiçeği izleyen bir dal gibi- omurgası döndü. Dönerken ılık
boşluğun yüzünü, boynunu okşadığını duyumsadı. Kulaklarını ve sırtını
örten saçları, göğsüne inen seyrek sakalları havalandı. Karşısında
çırılçıplak bir delikanlı duru yordu.
* * *
“Saymayı bilen ama sayıları kullanmayan ların kulesine hoş geldin
mimarbaşı.” dedi delikanlı. Sözcükler ağzından dökülürken, bedeni belli
belirsiz, asla kendini tekrar etmeyen bir hareketi sürdürü yordu. Sanki her
hareketinden önce arkasında ışık demetleri parlı yordu. “Gözlerimiz
yollarda kaldı, özledik seni. Görmeyeli insanlara ne çok benzemişsin.” di ye
ekledi hareketinin hemen ardından.
“Đnsanlara benzemek mi? Sen de pek benziyorsun insanlara...” di ye
karşılık verdi şaşkınlıkla. “...Mimarbaşı mı dedin?”
“Evet” dedi delikanlı, sanki arkasında o ynaşan ışık demetlerinin
itişi yle boşluğa bir şey yazar gibi.
“Ben mi!”
“Evet sen.” dedi delikanlı genç ve anlamlı bedeni yle bir dansın ilk
adımını atı yormuşçasına. “Sen sayılar evreninin hükümranlığına son
verdin. Sayısız bir diyar inşa ettin. Ve böylece bu di yarın içindeki herkesi
ölümsüz kıldın. Evrenin merkezini, kutsal kuleyi kurdun.”
“Nasıl?”
“Mimarinin yasalarıyla o ynadın. Doğanın yanlış anlaşılmış yasalarını
yeniden, alışılmadık bir biçimde gözden geçirip, -püff! yok ettin. Hiçbir
şeye benzemeyeni, orantılanamayanı, kendisinden başka hiçbir imle
gösterilemeyeni buldun.”
“Ama tırmandığım kule de, indiğim baca ya da her neyse mükemmel
sayısal değerlerle, orantılarla inşa edilmiş. Yedilik sayı tabanına göre
hesaplanmış her şey. Bu yapı, bu kule, bu baca, bu ku yu; artık her neyse,
görülmemiş bir denge ve orana sahip.”
“Evet sadece bu yapı... A yrıca mükemmel değil. Çünkü mükemmellik
sayının bittiği yerde, isimsizlikte; harflerin, rakamların, yakıştırmaların
bü yüsünü yitirdiği yerde başlar. Bunu sen öğrettin bize. Anımsamı yor
musun! Burada uzaklık yok yakınlık da, karanlıkta da yok aydınlık da,
ağırlık da yok hafiflik de, hacim de yok, şekil de...”
“Ama hepsi var, görü yorum.”
“Hayır görmü yorsun. Bili yorsun. Bildiklerine bakı yorsun. Unutmayı
yani görmeyi de sen öğrettin bize.”
“Benim bildiklerimi sen nerden bili yorsun? Olmayanı nasıl
bilebilirsin?”
“Kuleden ya da bacadan ya da ku yudan. Sonsuz yaşamı yla övünecek
olandan... Daha öz bir deyişle, bilişle oluş arasındaki ayrımdan.” dedi
delikanlı ve sanki arkasındaki derinlikte o ynaşan ışıklardan emir
almışçasına bedenini bu kez bir panayır canbazı gibi kendi ekseninde üç
kez döndürdü. Bir topa benzedi, hemen ardından bir çalgı kirişi gibi gerilip
titredi. “Senden önceki kuramcılar biliş ve oluşun iç içe geçtiğini

21
düşünü yordu. Đkisi de birbirine sıkı sıkı ya bağlı ydı. Biri olmadan diğeri
olamazdı.” di ye devam etti. “Sen biliş ve oluşun farklı olabileceğini,
ikisinin birbirinden ayrılabileceğini buldun. A yrıca ikisi birbirinden
ayrılırsa mutlak mutluluğun olabileceğini gösterdin bizlere. Geleneksel
mimari eğitimine rağmen, bildiklerini aşan hatta yıkan bir yapı kurdun.
Bilişin, oluşunun çok çok gerisinde kaldı. Sen, bilişin durağanlık, oluşunsa
durmak bilmeyen bir hareket, bir gidiş olduğunu öğrettin bize.”
“Biraz yavaş ol aklım karıştı.” dedi mimarbaşı, oğlanın muhteşem
güzelliğine dalmışken.
“O zaman daha yavaş olayım.” dedi genç ışık yumağı ve ağır ağır
konuşmaya devam etti. “Yep yeni bulguna, bulgunun sağladığı algı ya
rağmen eski bilgilerin sende saklı duru yo rdu. Đyilerle kötülerin, güzellerle
çirkinlerin, orantı ve dengenin, sayısal işlemlerin dün yasını bilen, ama
oluşun hareketi ve de algısı içinde bu bilgileri eritip geçersizleştiren bir
di yar yarattın: Saymayı bilen ama sayıları kullanmayanların kulesini.”
“Saçma!”
“Doğru. Sayıları kullanmadan bu kuleyi inşa edebilmek kadar
başkaları tarafından yapılan karmaşık işlemlerin sonucunda mükemmel bir
yapı çözümü olarak kabullenilmek de çok saçma.”
..............
“Peki dışarda ne işim vardı? Madem burayı kendim ve kendim gibiler
için inşa ettim, ni ye dışarı çıktım o zaman?”
“Bilemi yorum.” dedi delikanlı sanki bili yorum der gibi, yüzünden
hiç eksilmeyen ışıltılı gülümseyişi yle. Ve “Gidelim mi?” di yerek bir ateş
böceği gibi süzüldü. Mimarbaşı, delikanlıyı izledi. Genç süzülürken bir
şarkı, bir ıslık gibi bir şeyler mırıldanı yo rdu “Gerekli, gerekli mi? /
Anlamlı, anlamlı mı? / Gördüğün gördüğün mü?”
“Bir rü ya daha” di ye düşündü gençle birlikte süzülürken. “Ben, bütün
bu yapı yı kurup çatmış olamam. Saçma! Hem hiçbir şey anımsamı yorum.”
Delikanlı ve mimarbaşı pür aydınlık geniş bir alana geldiler. Sadece
mimarbaşının bedeninin çevresi karanlıktı.
Delikanlı, “Üstündekileri çıkarsana. Işığını göremi yoruz.” dedi.
Mimarbaşı delikanlının sözünü dinledi ve üstündekileri çıkardı.
Bedenin çevresindeki karanlık çeper aydınlandı, omuzlarından, dizlerinden,
ayaklarından ve başından fışkıran ışık demetleri görüşünü genişletti.
Gördüğü çırılçıplak insan yığını, sürekli hareket halindeydi. Birbirlerinin
gövdelerinin, bacaklarının, kollarının arasından geçi yor durmaksızın
devini yorlardı.
Delikanlı, “Bedenlerimizdeki ışık yaşama isteğimizin göstergesidir.
Çevremizi isteğimize bağlı olarak aydınlatırız. Bunu da sen öğretmiştin.
Bir tür yeti, ışıldama yetisi. Đstençle gerçekleşen bir değişim. Değişimin
ruhu, gön yesi, şakulü, kaldıracı, palangası her şeyi, yani istenç. Sen bö yle
derdin.”
“Felsefe yapmayı çok sevi yorsun delikanlı ama...”
“Çünkü ben Kule’nin filozofu yum.”
“Ö yleyse konuşmanın da niceliği olduğunu bili yorsun.”
“Evet bili yorum. Ama unuttum.” di ye yine gülümsedi delikanlı. Ve
mimarbaşı yla yaptıkları konuşmayı parlak gülümseyişleri yle izleyen
arkadaşlarına döndü. Süzülerek onların karmaşık hareketliliğine karıştı.
Mimarbaşı görünmez koltuğunda ne yapacağını bilemeyen acemi bir

22
o yuncu gibi çırılçıplak utangaçlığı yla duru yordu ö yle. Ölümsüz yaratıklar
dev bir beden olmuş, her biri o dev bedene ait küçük bir parça olarak
kıpırdı yordu.
“Sayı olmaksızın saymayı, dahası bu noktaya gelmeyi nasıl
becermişler? Daha doğrusu delikanlı filozofun dediği gibi, gerçekten
bengilik içinde iseler arayacakları ne kalmış? Çelişmesiz, çatışmasızlığın
sağladığı korkunç u yumla devinip durmanın ereği ne olabilir? Bu, huzurun
ne olduğunu unutturacak kadar huzur dolu tablo gerçekten benim eserim
mi?”
“Evet.” dedi bir genç kız kalabalığın içinden ona doğru süzülerek.
“Senin... Đçinde zamanın dolayısı yla ölümün de olmadığı bu kuleyi yaptın
sen.”
Mimarbaşı’nın eli kendiliğinden bo ynuna gitti. Nabzı yoktu. Ya da o
kadar yavaştı ki du yulamı yordu.
Bir başka genç yine ona doğru süzülerek, omurgasını geri ye doğru
kıvırıp kendi bacaklarının arasından geçti: “Sen kendini inşa ettin
mimarbaşı. Ancak içindeki durmak bilmeyen yaratma tutkusuyla, bu kez
unutmaya çalışan biri olduğunu da unutmak istedin. Ve gi yinip gittin. Belki
de bu masalın yasalarını yıkıp bir yenisini yapmak için gittin. Fakat
gittiğini sandığın yer buraya gelmeden önceki yerden başkası değildi. O
yüzden döndün. Daha doğrusu yeniden buraya gittin. Biz de seninle gittik
buraya. Hâlâ gitmekteyiz.” dedi.
Hepsi geri ye çekilirken bir başkası, upuzun saçları boşlukta
dalgalanan bir kadın çıktı öne: “Beni de anımsamadın...”
Mimarbaşı, kadına bakınca gözleri kamaştı. Kadın. Diğerlerinden
daha bü yük ve alacalı bir ışık yayı yordu. Ya da ona ö yle geli yordu.
“...Başlangıçta, her şeyin başlangıcında bana olan aşkın vardı. Bana
beslediğin du yguların ulaşılmazlığını, kutsallığını göstermek istemiştin. O
yüzden önce bir kargı sapladın kaburganın altına. Beni kazanacağın yerde
uzaklaştırdın kendinden. Başucunda kanını durdurmaya çalışırken, bana
yeni bir gelecek, ölümsüz bir aşk için söz verdin. Bö yle başladık kuleyi
yapmaya.” dedi ve parıldayan bedeni bir asma filizi gibi kıvrılıp açılarak:
“Bu yapı yı hep birlikte kurduk. Ne Qin Hanedanı’nın bekası için inşaa
edilen ‘On Bin Li’lik Duvar’a insanlar kanını, çocuğunu, anne babasını
verdi; ne Gılgameş’in ölümsüzlüğü uğruna zigguratların duvarlarına
işçilerin cesetleri gömüldü, ne taşan köpüren ırmakları zaptetmek uğruna
su ya, toprağa, bitkilere ve hayvanlara salgınlar, kıranlar tebelleş edildi; ne
sultanları düşman akınlarından korumak için kölelerin gücü yle hisarlar
yapıldı; ne firavunun yeniden doğumu için on binlerce insan ömrünü kireç
taşlarının yontulmasına, taşınmasına, yerleştirilmesine verdi ve ne de
tanrının gazabından korunmak için -ve tanrı ya olan inanca rağmen- bir
Babil Kulesi inşa edildi. Buradaki herkes, bu yapısız yapının gönüllü
mimarı ve işçisi. Buradaki herkes tıpkı senin gibi kendini yeniden inşa etti.
Hareket edi yoruz, çünkü -anımsamaya çalışırsan- kulenin dik durabilmesi
yani canlı kalabilmesi bizim hareketliliğimize bağlı. Sen de bu yüzden geri
döndün.” Kadın gülümseyerek saçlarının dalgalandığı yöne doğru süzüldü.
Bu kez filozof delikanlı yeniden ışıdı mimarbaşına doğru: “Biz
sürekli gitme halindeyiz. Durmamız olası değil. Oluşumuzun anlamı
hareket, yani gidiş. Sysipos’un insanlarca anlaşılamayan ve döngüsel, tek
düze sayılan eşsiz taş taşıma serüvenleri gibi. Onun hep aynı şeyi yaptığını
sanmak, bü yük saflık olur. A yrıca ereksiz hiç değiliz. Ereğimiz, işte.

23
Ereğimiz kuleyi dengede tutmak. Ancak durduğumuz anda devrilip
yıkılacak son bulacak kule ve ulaştığımızı yitireceğiz. Tıpkı bu kuleyi
yapmaya ilk karar verdiğinde parmağının ucunda dengede tutmaya
çalıştığın kamış gibi. O yüzden sürekli hareket halindeyiz ve gidi yoruz.
Ağaçlar kadar gezginiz. Anımsa, sen sö ylerdin. ‘Ağaçlar gezegenimizin en
eski gezginleridir.’ derdin. Hafiflik, huzur ve hazza, sana doğru gidi yoruz.
Bizimle gider misin?”
Mimarbaşı’na göre, önündeki çıplak insanların u yumlu devinimini
sağlayan şey, birinin hareketinin diğerlerinin hareketini tetikliyor
olması ydı. Birbirleriyle kurdukları ilişki, bü yük bir şeyin yaşamasını,
ayakta kalmasını sağlı yordu. Biri dursa diğerleri onu harekete iti yordu. Ya
da tersi tek bir kişi, birden, çok kişinin hareketini belirli yordu. Birbirine
dokunup yaslanan, sürtünüp geçen, okşayıp iten, çekip bırakan, uzaklaşıp
yakınlaşan ışık parçacıcıkları kuleyi ayakta tutma amaçlarını çoktan
unutmuş ilişkilerinin tükenmek bilmeyen hazzı yla ve yavaş bir hızla
devini yorlardı. Ve mimarbaşının bedeni de istemeden, kendiliğinden
kıpırdanmaya başladı. O ne kadar unutmaya çalışsa da bedeni anımsı yordu.
Sayılar olmadan sayabilen, bilmeden muhteşem dengeler ve orantılar
kurabilen bedeni.
* * *
Mola v erm ek, anıms amadı ğı yı lların yo rgu nlu ğu yl a n asırl an mış
a yakl arı nı dinlendirmek için tep ed e du rdu; artı k olma yan bi r ağacı n
göl gesin e otu rdu. D oğan güneşt en b aktı ğı yere a ydınlık, ha yat akı yo rd u.
Bir z amanl ar konakl adı ğı göld en ve göld eki yılanların arasın dan çekip
çıkardı ğı k amış sı rı ğa yüzünü yasl adı. Đfadesiz, rah at b akışın ı önünd e
uzayı p ya yı lan m anz ara ya çevirdi. G eniş manzara ya dalı p gitt i ö yl e. Ne ki
bu hali uzun sürm ed i, bütünlü ğü n için de a ykırı a ynı z amand a u yuml u da
gö rün en bi r a yrıntı çekti dikk atini. Nabzı değişti, hızlandı. S anki o d eğil,
a yrıntı onu gö rmüştü . Gözleri ni kapatıp b ekledi , son ra yenid en açtı , o,
orad a du ru yo rdu. .. A nılar canlanm a ya başlamıştı. K abu rgası n ın altına
sapladı ğı kargı gi bi, anılar t ek tek geli p gö vdesine s apl anı yo rdu. Görd ü ğü
a yrıntı t üm mimari h esapl amal arı nı yıkarak inş a etti ği , o m as al kul esi ydi.
Gördüğü kendisi ydi. “Yine mi?” di ye iç geçirdi. Sırtını o olmayan
ağaca yaslamak istedi. Ah!.. Yine dönmüş dolaşmış aynı noktaya gelmişti.
Ağır gövdesini du yu msadı sonra, toprağı ezen ayaklarına baktı. Aklına
takılıp canını yakan anılara rağmen bedeninin ağırlığını hissederek
rahatladı. Yüzünü güneşe dönüp gitti. Yine geleceği buraya, bu noktaya
doğru gitti. Geçmişinden kalan, bedenine yerleşip o hiç çıkmayan şeyi; o
aslında anımsanması gerekmeyen, kendinde hep hazır olan şeyi yanına alıp
gitti.
Yıldızlara dek uzanan bir kuleyi tasarlamaya başlamıştı: Yedi kat
gök yüzüne çıkacaktı. Yetmiş bin penceresi olacaktı. Kulenin her katı
insanlığın tarihinden izler taşı yacaktı. Yitip gitmiş her şey dirilecek ve
sonsuza dek birbirinin içinde olacaktı. Hiçbir şeyi unutmayacak, unutmaya
çalışmayacaktı bundan bö yle. Anımsadığı her şey yürü yüşüne dost,
yürü yüşüne eş olacaktı.
“Ama” dedi yürürken acı bir kuşku yla “anımsamak, zaten unutmanın
yollarından biri değil mi?”

24
IV.

Küskün Büyücünün Çırağı

1.
Ni ye b urd a kon akl amak istemişti bü yü cü? Burası n eresi? – Bir
dönem eç. Bitimsiz gibi görün en d üzlüklerin ardınd an gelin en, çıkışsız
dolanb acın kes kin d önemeçlerind en bi ri; bir zam anlar yaşlı adamın ça yın
karşı yak asınd aki o rman köp ekl erini av eti ve yufkad an yapt ığı
muskalarla besl edi ği ... Yıllardı r yanılsamalar, şaşırtılar, bil mecelerle d olu
gözb ağcı do ğanın b ağrında dol anı yor; in sanı bi r türlü mezun etme yen bu
garip okulun derslik lerind e gezini yorl ardı. Şimdi yse d urmuş , sanki
nedensiz, durdukları yere çakılıp kalmışl ardı. Bura ya örtülü bir ağrı, bi r
sıkıntı yl a gelmişlerd i; çırakta dah a s eçik , ustad a d aha ku ytud a, d erind e...
Üç gece iki gündüzd en b eri d önem ecin ruhu tedi rgin ed en, k afa
karıştı ran eğrisind e ydiler. Kul akları, az ötelerindeki kon uşa köpüre akıp
gid en ça yı n sesini d u ymu yo rd u artık. Beyaz gürült ü ön ce u ğ ultu ya, s onra
alışkanlı ğa d önüşmü ştü. Ça y, gün e ydeki sıra d ağl ardan çağl ayı p gel en v e
kollara a yrıl an ırm ağın yedi kolund an bi ri ydi. D orukl arı bulu tlarla kaplı
uzak dağl arın v adilere v e geniş o va ya uz attı ğı dev elin parmaklarınd an en
eğri b ü ğrü sü. Kı vrıl a kıvran a akı yordu yakınmadan. Bü yü cü ve çı rağının
yerl eşti ği do ğu tarafında s anki sı rf alışk anlıkları silmek için var edilmiş
bir al çalıp bir yü ks elen tepecikler; ça yın karşı yak asınd a ys a t oprağı
karm aşık d allarının çizdiği göl gelerl e o yala yan b alaban orm an
uzanı yord u. Bü yü cü ve çı rağı sivri bir t epeci ği n dibin e ku rm uşlardı
yu rtlarını. Ateşl erini su ya yakın çakıllı ğı n üzerind e yakmışl ar; kız
keçesind en b arın akl arını d a çimenli ği n ü zerine çatmışlardı. Barın ağın
yu mu şak damının üs t ucunu tep enin di bindeki çalıl arın sık, d ikenli
dallarına bağl amışlar; öbü r ucunu d a top rağa mıhl amışlardı. Bü yü cü
mıhları v e ipl eri gev şek tutmuştu ki rüzgâr güneşl e bi rlik olu p vişne
çürü ğü v e safran v e nar t an esi ren gi d am ın üzerind eki k ant aron çi çeği,
arı, alıç, bulut, t eb er, kargı, ins an, zağar, enik, domuz ve ge yi k
desenleri yle hikâ yel er k urabilsin. Hikâ yeler ku rulsun ki akıl hept en yitip
gitm esin. Az dah a sü rsün.
Bü yü cü, yeni bir b aş lan gıç ve son i çin sü rüklemişti çırağını b u
sihirli dön emece. Do ğumu na çok az kalm ış bir zağar gibi s an cılar
içinde yd i. Sanki yıll ardı r rahmind e tuttu ğu ço ğulluğu b u gün yarın
do ğuracaktı d a çocu klarını özgü rlü ğü ne kavuştu rarak hem ağır bir yü kten
kurtulacak h em de v arlı ğını başk a b ed en lerd e sü rdürecekti. Ama, d o ğum o
kadar d a kol a y ol am a yacakmış gibi görü nü yord u... Bir köp ek yü rü rken
do ğurabilir. Çı ğlıklara, inl em elere, kocaman açılmış gözb ebeklerin e,
kasılıp gevş e yen bir gö vde ye, b üzülüp gerilen d udaklara alışk ın insan
gözleri kö peğin yürü rken çekti ği s ancı yı gö rem e yebilir. Ç ünk ü o çekti ği
sancı yı anl atma yı , gösterm e yi bilm ez. Y ürür ve bir v e iki v e üç v e... Bi rer
birer yavrul ar. Sonra geri dönüp etind en kopan küçük et parçalarını
yala ya yala ya bi r araya topl ar. Ve uzanıp enikl erinin acıması zca em di ği
memel erini bi r so fra gibi önlerin e serer.. .
Tam bu rad a, do ğu rurken bi r domuzun hış mına u ğra yan bi r an nenin
yavrusunu alıp on un analı ğı olmuştu b ü yücü. Anımsadı; an alı ğın gücünü.
Gözleri p arl adı. Nas ıl da emzirmişti onu pamuklu k umaşt an d iktiği
yalan cı emzikle. Nas ıl da ko cam an bi r kö peğe dönüşm üştü kü çücü k et

25
parçası . O çomar d a, o dev karabaş d a yü rürdü bü yü cü n ere ye yü rü rse.
Duru r, u yu r, yer, dü şünürl erdi birlikt e. Karda kı şta u yu rl ark en köp ek bi r
yo rgan gibi ö rterdi analı ğının üst ünü... Bü yü cü hava yı k oklad ı içinde
yaşadı ğına inan dı ğı itin burnu yl a. Yöred eki ins anların ko kus unu alm a ya
çalıştı. Dün öl ümle pençel eşen an asız bi r o ğlan çocu ğunu s ağ etmişti.
* * *
Yörenin ins anl arı uz un yıllar ön ce in an çl arını yitirmiş v e gerçeğin
kupkuru boşlu ğunda asılı kalmışl ardı. G el gö r, o nlarca kıran, kı yım ve
afet gö ren kö ylül er i lk kez dün, bü yü cün ün gelişi yl e i yili ğin ne d emek
oldu ğunu, ken dilerin den d ah a gü çlü biri n e ve onun yet eneklerine
sığınm anın h uzurunu a ynı and a d a he yecanını anıms ar gi bi ol muşlardı.
Sanki yeniden bir şeyl ere in anma ya b aşl amışlardı. Kö yün üz erind eki ağır,
boş, köp eksiz h ava g itmiş yerini tatlı ü rp ertiler, p uslu ama ü mitli ha yall er
almıştı. O rman itl eri uluma ya b aşlamıştı uzakta. Anlamsızlık ve
bunaltı yl a gelen reh avet yerini tez canlı, kendin e sü rekli iş ara yan k anlı
canlı du ygul ara bı rakmıştı.
O ğlan ço cu ğun u otayı şı bü yü cü ye ilk do ğum san cılarını arm ağan
etmişti. Dün akş am, a ylardır kafasın da k urup b ozdu ğu müsv edde yi yav aş
yavaş temize çekmeye b aşla yabil eceğini anlamıştı. Çocu ğu i y’ edip
esenli ğe k avuştu rdu ktan son ra, kö ylül eri n yüzündeki şük ranlı k dolu
ifad e yi b akmadan gö rebilmişti çünkü . Đpl er o nun elinde yd i şi mdi. Đçi ndeki
örtülü ağrı yı ve sıkı ntı yı dah a d erin e it ebilir, rah atça, ön ünd e ak an s u gibi
akabili rdi. Ümitle gülümsedi, her zaman kinden farklı ş ekild e.
Başkal arının yaz gısı olmanın v erdi ği k ed erl e ek şidi gülüms e yen yüzü.

2.
Büyücü, ateşin başında elindeki odun parçasını yontarken sağına döndü.
Çırak, çoğunlukla sağında yürür, sağında dururdu... Ayakta, ürkek gözlerle
çevresini seyreden delikanlıya, yaralı dilini zorlayarak ve gülmemeye
çalışarak “Kurul bakalım şuraya çırağım. Huylanma artık.” dedi. Delikanlı
kararsızca otururken, büyücü devam etti, “Bunlar da gitmemizi istemiyor.”
dedi ciddiyet süsü verdiği bir havayla. Ama kendini daha fazla tutamadı;
kahkahaları karnından kopup çakılları çınlattı ve ağaçların ince uzun dallarını
titretti. Tıkanarak güçlükle konuşmaya çalıştı, “Hah hah hıh!.. Korkarım ki
yöre köylere de ulaşmış nâmımız. Bak meyvelere, balıklara, peynirlere...
Testi testi şaraplara bak! Tepedeki çalılıkların ardındaki gözlere bak! Hıh hah
hah ha ha!..” Çırak da onun gülüşüne eşlik etmek istedi ve zorlukla
gülümsemeye çalıştı. Beceremedi. Büyücünün soluna gelen çalılıklara boş
gözlerle baktı. Ve zihnini kemiren illetten kaçıp kurtulmak için ustasına
döndü,
“Nasıl gördün ustacım?” dedi. “Aıhhh!..” dedi peşi sıra sesini
bastırarak acıyla... Yanıtını bildiği bir soru sormuştu. Konuşurken
çirkinleştiğini hissetti. Sevmediği, hoşlanmadığı bir şeye benzetti kendini.
Oysa hiç kimseye, hiçbir şeye benzememesi gerektiğini biliyordu. Gülmeye
çabaladı, gene gülemedi... Biliyordu ki gülmek büyücülerin birbirlerine ve
dünyaya ve ölüme katlanmalarını sağlar ve bakışı keskinleştirir ve boş
ayrıntıların içinde yok olup gitmeyi engeller ve kabalıkları yontar ve
alışkanlıkları bozar ve ancak aptallar ve tiranlar gülmekten ve özellikle
kendilerine gülünmesinden hoşlanmazlar ve böyleleri gülseler bile
içtenliklerinden ne kadar şüphe edilse yeridir... Gel gör, kafasında dolaşan
yerli yersiz bir sürü soru ve takıntı gülmesini engelliyordu. Kendini ne kadar
zorlasa da gülemiyordu birkaç haftadır. Đp gibi gerilen dudakları, yükselen

26
elmacık kemikleri gözlerindeki kederi örtemiyor, gülümsemeye çalıştıkça
ağlayan birine benziyordu. Daima kederli, elim olayların takipçisi, dünyaya
acı çekmek için gelindiğine inanan dolayısıyla suratında hep ağlamaklı bir
maske taşıyan aşırı safiyetli birini andırıyordu şu ara. Sorduğu sorudan ve
halinden utanarak ustasına döndü. Birkaç haftalık olağan tedirginliğine bir
ilmek daha eklendi.
“Ben her şeyi görürüm hah hah ha! Đşim bu. Đlahi çocuk! Hah ha!” dedi
büyücü; kahkahalarının arasından çırağın gölgesini seyrederken.
Çırak yine düşünmeden aceleyle, “Bizi bırakmayacaklar o zaman.
Çakılıp kalacağız buralara. Bir köyden ayrılırken sol gözünü yitirmişin, bu
köyde de ötekini yitirirsen nasıl görürsün?” Sorusunu sorarken yine budalaca
konuştuğunu fark etti. Ama söz, o istemese de, kendini tamamlamıştı. “Neler
oluyor bana? Niye hiç düşünmeden konuşuyorum? Çay, esritti beni galiba?
Olmuyor! Kafamı toparlayamıyorum. Ben ne zaman doğru dürüst
konuşabileceğim?” Diye sızlanarak başını yukarı kaldırdı. Güneş ormanın
içinde kayboluyordu. Ormanın karanlığı günbatımını örtüyordu. Uzun
ağaçların üzerinden tepelere doğru kızıllı siyahlı ışık kargıları akıyordu.
Yaşlı adam doğum sancılarıyla beraber elindeki odunu yontmaya devam
ederken, tatlı tatlı gülümsedi ve bir tuzak kurdu gencine, “Bu köyde kalırsak
belki yeteneklerimi yitiririm, gidersek de belki gözümü. Hangisi daha
değerli?”
Ustasının odun parçası üzerinde gidip gelen uzun eğri bıçağından, eğri
büğrü parmaklarının hızlı, esnek ve kararlı çalışmasından bakışını
ayırmaksızın “Gözün olmadan yeteneklerini nasıl gösterirsin ustacım?” dedi
çırak yine anlamsız bir soru sorduğunun farkına vararak. Kendini düzgün
konuşmaya zorladıkça dağılıyordu. Ağızdan uçan sözler geri dönmüyordu.
Susup, düşünmeye çalıştı. Ustası düşünmesini bozmamak için bekledi...
Geçtikleri köylerden birinde, körler görebilenlerden daha sırlı ve daha derin
bilgilere sahip sayılıyordu. Dünyayı herkes gibi göremiyor fakat
kimseciklerin tahammül edemediği karanlığı, karanlığın sakladığı şeyleri
bilebiliyorlardı; görmenin iy’liklerinden olduğu kadar kötülüklerinden de
azâdeydiler. Onlar bizim gibi gözlerin usu erken ve sarsak fikirlerle
zehirlediği bir dünyada değil insanları yavaş ama çok daha doğru tanıyan
dokunuşların, seslerin, kokuların, tatların dünyasında yaşıyorlardı. Üstelik
kendini yeni yeni zavallılığa alıştıran bu gençten daha açık ve yerinde
konuşabiliyordu körler. Sözcüklerin, sözlerin, sesin gücünü çok ama çok iyi
biliyorlardı çünkü. Çünkü, dünyayı anlamak olayların içine düşünceleriyle
dolabilmek için anı dolu sözcüklerden daha büyük bir yardımcıları yoktu...
Çırak belki de ustasının bulutları, toprağı, yüzleri, bedenleri, kuşları,
çiçekleri, yıldızları, suyun akışını görerek yaptığı yorumlardan yoksun
kalmak istemiyordu. Yarı kör adam, ne kadar “Kulaklarla, ellerle, burnunla,
dilinle ve karnınla görmeyi öğrenmelisin.” dese de, yıllar önce bir sazlıktan
kesip üzerine delikler açarak yaptığı kavalı ona armağan etmiş olsa da, o
bütünüyle kör birini yedmekten belki ürküyordu da bunu tam olarak dile
getiremiyordu. Kim bilir, belki de bütün saçmalamalarının özünde, doğmak ve
anasının rahmindeki rahatlığı yitirmek üzere olan bebeğin tedirginliği vardı.
Onun için kederli, ağlamaklıydı ki rahimden dışarı fırladığı anda çığlıklar,
gözyaşları içinde kalacaktı.
Çırağın bedeninde değişen hareketi hissederek “Hah ha! Đlahi çocuk.
Merak etme.” diyerek giriverdi söze iyimserlikle “Kör gözümle bile
görebiliyorum ki korkuyorsun. O yüzden de sözünü bilemiyorsun. Ama korku
bazen iyidir. Yeter ki onu tutumluca kullanmayı bil.” Son sözlerini söylerken

27
elindeki odun parçasını güneşin son ışıklarına tutup, gülümseyerek bir daha
baktı. Domuz derisini tabaklayıp, avının bağırsaklarıyla diktiği, yürümekten
tabanları aşınmış pabuçları ayağından çıkarıp yaşlı ayaklarını çakıllara
bastırdı. Yardımcısının içindeki karmaşayı korkuya benzeterek, onun
heyecanını yumuşattığını düşündü. Oysa genç adamın yüzünde korkunun
parlak ışığı yoktu. Delikanlı, önce utandı. Ama sonra utancın da iyi
olabileceğini anımsadı. Büyücünün hünerli ellerinin hızına ve disiplinine
şaşkınlıkla baktı. Cesaretini toplayıp -belki de bir cesaret gösterisi olarak-,
“Şeyy... Buraya gelmeden önce, bana bütün sırlarını anlatacağına söz
vermiştin. Sana her şeyi anlatacağım demiştin.” deyiverdi.
Usta, kör gözüyle, genç çocuğun kafasında hızla ve karmakarışık
seyreden tuhaf işaretlerin kolay kolay durulmayacağını bir kez daha gördü.
Doğruydu, buraya gelmeden önce ona her şeyi anlatacağını söylemişti. Ne ki
tanıdık çakıllığa adımlarını atar atmaz verdiği sözden caymıştı. Çırağı hazır
değildi. Hayata olan inancı tam değildi. Büyük sırrı öğrenirse tıpkı kendi
gençliğinde yaptığı gibi, o da küsebilir, en güzel yıllarını küskünlükle
bakışlarını yerden kaldırmadan geçirebilirdi... Büyücü bir süre kıvrandı ve
sonra yaralı dilini yeniden zorlayarak, “Hah hah ha! Benim anlatmam değil
asıl olan, senin anlamandı di mi?.. Bak şimdi, ‘Kuşlar uçarken havayı
kanatlandırır.’ desem sana. Ya da daha uygunu ‘Köpükler çayın
çıngıraklarıdır.’ desem, ne dersin?”
“Güzel, hoş sözler derim.”
“Güzel değil sade, d oğru d a. Bak bi rini k anıtla ya yı m. Bi r tas a şarap
ko y ön ce, sonra ş arabı di ğerine akıt.. . Sesi du yu yor musun? Đşte o s es
köpüklerin s esidir. Bu s efer öteki tas a b oşalt ş arabı am a yav aş boş alt,
ince i nce akıt. Kö pü klenmesi n. Şimdi s es çıkmı yo r. Çünk ü k öpük yok ...
Konuşu rken yaptı ğın benzetm e, do ğru bi r yere göt ürürse, kon uşman k alır.
Boş, sad ece ko nuşm ak içi n konuş u yorsan eğer, gece şarabı fazla k açı rıp,
sabah u yandı ğınd a h er ş e yi un utan ad am a benzersin . ‘Güzel bir şe yl er
yaşamıştım dün gece, ama ne yd i? ’ dersin . Hah hah ha! Başka bir de yi şle
söz gö vded en h av alanır.” Göst ere göst ere gö ğsün e bir iki yum ruk atıp
sürdü rdü, “Gö vde hayattır, ha yatın k endi si. Sen gö vde yi ço ktan bildin.
Fakat s end e on a hiz met ed en s özler d eği l, sesl er. Benim gibi ağzınla d eğil
kavalı nla k onuşu yo rsun sen . Bili yor m us un sen kav alını ü flediğin de
havada uçuş an o güzel nağmel eri i çimde saklam ak isti yo rum. Bu b asit
çal gıd an b u k adar k arışık, bu kad ar tılsımlı, bu kadar huzur hem d e
tedirginlik veren söz leri, cümlel eri , güzel suskunlukl arı bulu p çık artm a yı
ben ö ğretm edim ki s ana. Sen b uldun. Nasıl buldun? Anlatsan a.” de yip
gizli bir oh! çekti. V e hınzırca d önüp çırağına baktı .

3.
Çırak hurcundan kavalını çıkarıp üflemeye, sözcüksüz düşünmeye,
böyle böyle sorduğu soruların yanıtlarını bulmaya başlamıştı ki birden
uzaklardan bir bağırış çığırış işitildi, çalılıktaki gözlerin yerini kulaklar aldı.
Çürümeye yüz tutmuş kızıllı, sarılı, turuncu, balkabağı rengi yapraklar
hışırdadı. Köy evlerinin ordan bir kadın seyirtti onlara doğru. Kadın topraktan
çakıllara geçti koşarken. Çakıllar çıngırdadı. Büyücü ve çırağının yanına
gelip diz çöktü. Çiçekli eteğiyle örttü şişman bacaklarını. Bir sürü acılı yüzü
takıp çıkardıktan sonra da ağlamakla gülmek arası hıçkırıklarla büyücünün
soğuk, mesafeli gölgesine doğru iyice eğildi.
Kadın başını kaldı rmadan , “O ğlumuzu i y’ettin s en ! Beni de i y’ettin,
hepimize esenlik verdin. Dile bizden ne dilers en? Kulun köl en oluruz

28
isters en. Gitme! Bü yüğümüz ol. Bir d edi ğini i ki etm e yiz. Sen i do yuru r,
paklar, gi yd iri riz. El ini kirletm e yiz. Git me, ulumuz ol !” di yerek, yin e
hıçkırıkl ar içind e ya karm a ya başl adı. Kadın, bu kö yü n hatt a civar
kö yl eri n en dilb azı olmalı ydı. Ö yl e hızlı, ö yl e akıcı konuş u yo rdu ki
etkilenm emek eld e d eğildi. Lafı nı bü yü cünün önü ne dökerk en, dizlerinin
üstüne çökü p dirs ekl erini öl çüsüz ce -tısl a yan bir kazın k anat ları gibi -
indirip k aldırmıştı. Lafın sonun da b aşını do ğrultmuş , b aşörtü sünün u cu yl a
ağzını örtm eden ön ce bu ral ard a hi ç yetiş me yen bir çiçeğin, b ir lal enin
dövmesi görünm üştü alt dud ağı yl a çen esi nin arasınd a. Her iki elinin
üzerind e d e o efs anevi küt bu runlu k ör kı lıcın dövm esi v ardı. Đs li
gözlerini bü yü cü ye çevirmişti so nra d a. Ama bü yü cü , k adını n he yecanın a
katılmad an v e on dan hiç etkilenm ed en gö zlerinin içine di kti gözlerini.
Çok tanıdık bir yüz e bak ar gi bi baktı. K adın korkt u, ko rktu ğu nu belli
etmem e ye çalışarak ve yün başlı ğı nı düz elti yor gibi yaparak bakışlarını
kaçı rdı.
“Şansım yaver gitti ana. Ya bebeğinin içine koydukları tılsımlı tüyü
bulamasaydım, bulsam bile çocuğun üzerindeki afsunu bozamasaydım,
bozsam bile geç kalmış olsaydım, söyle, sağ bırakır mıydınız beni, yine böyle
itibar eder miydiniz bana?” dedi büyücü tek solukta.
“Sana dokunan eller kırılsın! Kem bakan gözler kör olsun...” derken
karşısında duran saçı sakalına karışmış yaşlı adamın tek gözünün olmadığını
ancak fark edip sustu. Çırak kadına bakıp atılganlığın zirzopluğun akrabası
olabileceğini anımsadı da bu kez gülmemek için zor tuttu kendini. Kendini
tutuşuna değil ama az önce koy verse gülecek oluşuna ve zekasındaki anlık
parlayışa sevindi. Kadın az önceki hatasını alışkanlıkla silip, bu kez çok daha
ivecen, az önceyi unutarak konuştu, “Biz dedik ki aramızda, ‘Suyu
seviyorsun,’ dedik. O zaman ‘sana şöyle çakılların bittiği yerden biraz daha
ırağa bir ev yapalım.’ dedik. Razı olursan, dilersen... Hani.”
“Ustama sorayım.” diyerek çırağına döndü büyücü. “Ne dersin ustacım?
Yapsınlar mı?”
Kadının şaşkın bakışları altında kendini unutan çırak, “Yapsınlar.” dedi
farkına varmadan. “Gezer dolaşır, sonra gelir otururuz.”
“Nereyi gezersiniz?” dedi kadın endişeyle, iyiliğin, lûtfetmenin ağır
zincirleriyle şangırdayan ve de mahzun kalan avuçlarına bakarak.
“Orayı burayı. Uzağı değil.” dedi ihtiyar tatlılıkla gülümseyerek. Sanki
ufak bir çocuğu kulağakaçan, tahta tekerlek, masal ve attâyla kandırır gibi.
Kadın yarı memn un bir ifade yl e geri çek ildi. Ken dini, gerekt iğind e
susmasını bil en bi ri ne b enzeterek sustu. Belli ydi, zor t utu yo rdu dilini.
Đs tedi ğini hem almış hem alam amıştı. T eredd ütlü ydü, fakat k endind en
emin bir yüz takın arak k alktı. O yüz onu n değildi. K alçaları çünkü,
yü zünü n sö yl edi ğini sö yl emi yo rdu. Ç akıl ların çın gı rtısı azal arak
uzaklaştı. Kadı nın yüzündeki yüz, bed en indeki b ed en on a d eğil b aşk a
birine aitti k esin. Uzaklaştık ça kendind en emin h âli silindi. Ve s anki
başk a birin e d ah a b enzedi. Fund alı ğın arkasınd aki kul akl ar k apan dı bu
kez, gözler açıldı. A rkad a bi r iki kız gın fısıldaşm a v e olduk ça yüks ek bi r
“Şışşşşşt ya!” du yul du am a deli kanlı, hi çbir ş e y d u ymamış gibi ateşi bir
iki kuru dall a besled i. Geçkin b ü yü cü, t aze çırağına b akıp bi raz dah a
ümitlendi. Yenid en odununu yo ntma ya d evam etti. Odunun b ir tarafı hâl â
kabuklu ve yu v arlak ça ydı . Di ğer t arafı ys a yonttuk ça ü çgenl eş i yo rdu.
Çırak b ü yücünün çal ışmasını izledi yenid en. Bu yo ntma işi ne anlam
veremi yordu. Ama b u kez so ramı yo rdu d a. Dik katini to plam ak için bi r
adım atm a ya karar v erdi. Ve gözleri ni yu mup, akıp gid en su yu dinledi.

29
Usta, keskin ve ince bir çiz gi h alind e yüz ünü iki ye böl en bu rn u gibi
keskinl eşince ye k ad ar o dunun köşesi ni b elirginl eştirecekti. S onra odunu
üçe bölüp d ört d u yu nun semb ollerini yo ntacaktı. Kimse ye s evgi verme yen
ama h erkest en s ev gi bekle yen bir anı yaratınca ya kadar yont ma işini
sürdü recekti. Ob ruk gölü ndeki suretini anımsadı. Yonta yont a ort a ya
çıkaracağı şe y onun bir anı sı olacaktı sadece. Onun anısı yl a bir şe yl er
yaşa yacak , bir şe ye i nanacak ol anların an ısına dön üşecekti on un anısı.
Gözün gerçeğinin gü zelce eksiltilmiş, b o zulmuş ve tersin e dö ndürülmüş
hali, on a b ak anların gerçeği olacaktı. Ki m bilir b elki d e insano ğlu gerçeğe
yani sı rra, sırf bu yü zden, hiçbir zam an u laşam a yacaktı. Đn san lar h a yata
bakma ya çalışı rk en hep ara ya baş kal arı, başk a şe yl er girecek ti. Aslınd a
hiç kims e ust a olam a yacak herk es çı rak kalacaktı. Çünkü hiç kimse evreni
kızoğl ankız bir bak ma yla göreme yecekt i. Yaşlı bü yü cü elin deki işi biti rip
bir kai de ye dikti ği ân, bili yordu ki o yon tu, zamanın başl an gı cı, v arlı ğın
özü, ha yata t utunuşu n erkesi ol acaktı.

4.
Çırak, akıp giden su yl a düşü ncelerinin, s orularının i çind e ak ma ya
başlamıştı. Bi r ön ceki and an bu ânın tek farkı huzurdu. Ni ye bö yle
düşündü ğü gibi ko nu şamı yordu ki? Ya d a ni ye k onuşu rken bö yl e
düşünemi yo rdu? Ko nuşurk en ni ye eli a yağına dolaşı yor, dili damağına
yapışı yo rdu? Sanki her ş e yi bili yo rd u. S anki en fazla b una i nanı yo rdu.
Her şe yi çokt an bil d iğin e emindi. Đman t ahtasını n baş köş esi ne ku rulmuş,
keder adınd a sü rekli kendini yi yen fakat kendini hi ç biti rem eyen ark ad aşı
mı bö yle d üşünm esi ne n eden olu yo rdu? Dün ya insanlara k ed er v erm ek
için v ardı. Ustası dü n o an asız bebeği ot ark en, o nun d a k endi gibi bir
yaz gısı olacağından korktu. Dün ya ins an a keder v erm ek içi n yaratılmıştı,
evet. Yoks a ni ye b azıları anası nın ku cağı na otu rup s açl arını
okşatabilirk en, ö bürl eri ana sıcağınd an yoksun k alsındı ki? Ni ye
bazılarının balı, sütü , eti eksik olm azken ötekileri h ava, su, k üflü yu fka
tıkınıp durs undu ki? Ni ye b azı ço cukl ar o yu n o yn arken, di ğerl eri o yu na
alınmasın ya da o yu ndan atılsındı ki? Bi li yo rdu işte, gerçeği bili yo rdu .
Ama ni ye anlat amı yordu? Anlatsa da bir şe yin d eğişm e yeceğini bildi ği
için mi? Bir ş e y d eğişme yecekse biz ni ye yü rü yo ruz? Ustam cev abı
bili yo r mu ki? Bili yorsa eğer, bildi ğini nasıl ö ğren eceğim ki? Altına
serdi ği pösteki yi çek ip, bed enini dirs ekleri yle d est ekle yerek kalçalarını
ve b elini çakıll ara yasladı.
Şimdi ye dek ö ğren diği ü ç ana kuralı anı msadı. Birinci k ural, önce
sorularını k endin yanıtlama ya çalış acaks ın. Hem en ağzına geleni ust ana
sorma yacaksın . Đki n ci kural, eğer s orun a yanıt bul am adı ysan; bu yüzden
kendini yo rgu n hiss edi yo rs an; d aha kola y, dah a kü çük s orul arla kendini
eğlen direceksin. Üçüncü k ural, rah atlam ış, huzurlu bi r h alde asıl so run a
geri d öneceksin. Ve yi n e d e bi r çıkış bul amadı ys an, işte o zaman ust ana
soracaksın. Kim bili r kaç k ez bozmuştu öğrenmenin üç kural ını... Çünkü
daha başt an b azı soruları yanıtl a yam a yacağını bili yo rdu. En s onda
soracağını en başta s oru yo r, b azen d e hi ç sormam ası gerek enl eri bil e
ağzından kaçırı yo rd u. Saçm aladı ğının farkında yd ı. “Zaten s açma d eğil
mi ydi her şe y ki? ”
Bakışlarını odu n parçasınd an çekip, yaşlı bü yücünün pı rıltılı yü zün e
çevi rdi. Son ra da kal kıp ça yın k en arın a gitti. E ğile b üküle ak an cam gibi
su ya, yıll ardır aklını kurcal a yan asıl s oru yu sord u yeniden, “Niçin h ep
gezi yo ruz? Ni ye yerl eşip k almı yoruz? Bizi el üstünde tutanlardan , bize

30
bir ömü rlük hü rmet ve huzur bağı şla yanl ard an n ed en h ep k açı yo ruz?
Acaba bö yle durm ad an yü rümekle u stam sorularıma çokt an ya nıt mı
vermişti ki? ” Su ya, sanki yanıtını bildi ğ i sorul arın a cev ap v erecekmiş
gibi bakm a ya devam etti. Ust asının t ek gözüne b aktığı in ançl a baktı. Am a
bir yanıt geri dö nmedi. “Y anıt b akışın i çinde mi ydi ki? ” Belk i de so rması
gereken asıl soru bu değildi. Evet bu d eğildi. Delik anlı, uzun, sağl am
yapılı b edeni yle, sev gilinin yanı na uz anır gibi ça yın kı yı sına uzandı. Bir
zamanlar yık andı ğı obruk gölünd e gö rdü ğü o eşsiz sureti yle uzandı. Yin e
kendini çok güzel v e benzersiz hissetti. Gök yüzünd e b elirmeye b aşla yan
yı ldızlara baktı. Bed enini, ku yruk sokum undan ens e kök üne d oğru
ürperten ça yın s eri nliği yl e titredi. Kolları yl a gövd esini bir s evgili yi sarar
gibi sardı. Sırtını dü rten h er biri ötekin d en apa yrı çakıll arı h issetti.
Gök yüzünd eki yatağından b akın ca, çakıll ar yıldız, yıl dızlar çakıl olmuştu.
Durm aksızın ço ğal an bir resim gi bi, göl deki su retini se yrediyo rdu. O akis
aklınd an çı kmı yord u bir tü rlü. A yn ı anda hem ko cam an bir gö z, hem de
koca bir resim olarak hissedi yo rdu kendi ni. Han gisi ydi? Göz mü, resim
mi ydi? .. Yoks a k afasını karıştıran asıl ş e y, k alfalı ğa terfi ed eceği ânın
yaklaşm ası mı ydı? K alfa olun ca yalnız k alacağınd an mı ko rku yo rdu?
Ustası olm ad an n asıl görecekti işleri? Kafasını bu yüzd en mi
toparl a yamı yord u? Bir iş gö rmesi gereki r mi ydi ki? Yoksa bu dün ya ya
veril ecek en bü yü k ö dül, a yl aklık mı yd ı? Bu rnun a u yuştu ru cu, evcil
kokular geli yord u.
Odununu yontmayı bırakıp çoktan yemek yapmaya girişmiş Đhtiyar
adam fısıltıyla bağırdı, “Hadi çocuk gel artık! Balıklar kızardı, şarap doldur
taslara. Bir iki de dal at ateşe.” Çırak, hızla yerden fırlayıp kalktı. Bir iki dal
daha attı ateşe, ateş büyüdü. Dallar çatırdamaya başladı. Birkaç reçineli dalın
çıkardığı cızırtı, bazen inlemeye bazen de vızıltıya benziyordu. Büyücü
inlemeye benzer sese ve dalın yanışına dikkat kesilerek gülümsedi. Sanki bir
şeyler canlandı ateşin dalgalandırdığı yüzünde. Kesesinden bir iki günnük
çıkarıp ateşe attı. Keskin koku, uzaktaki köye kadar ulaştı. Ortalığın
kararmasıyla birlikte, ateşten başka hiçbir şey görünmez oldu. Dışarıdan
bakınca sadece ateş görünüyordu. Çevresinde oturanları aydınlatmıyordu
alevler. Sanki tek başına, kimsesiz yanıp tütüyorlardı. Sadece ateş ve
karanlık. Sadece şarap, kızarmış balık ve günnük kokusu. Çalılıklardaki son
meraklı göz de yerini terk edip uzaklaştı.
Bir şehri kuşatma altına alan bir orduya benziyordular. Đçerdekilerin
dışarıyla bütün temâsını kesen kuşatıcılar gibi sabırla bekliyordular. Bir ân
gelecek, içerdekilerin direnci kırılacaktı. Sonunda beyaz, oyalı bir mendil
sallayıp, teslim olacaklardı. Yaşlı adam çırağına, “Sana hiç tanrı Şavo’dan
söz ettim miydi?” dedi fısıltıyla. “Hayır.” dedi genç adam. Büyücü
gülümseyerek, “Öyleyse dinle bak...”

5.
Köylüler büyükçe bir avluda oturmuş hararetle konuşuyorlardı. Büyücü
ve Çırağı’ndan hayranlıkla söz ediyorlardı. Arabulucu kadın, yaşlı büyücünün
korkunç bakan gözünden saygıyla, kör gözünden acımayla bahsediyordu.
Büyücüyü ve çırağını yere göğe sığdıramıyordu. “Otacı,” diyordu “sanki
tanıdık birini anımsatıyor bana. Sanki eskiden ölü olup sonra dirilen birini.
Çok uzaktan gelmiş fakat buraları çok iyi bilen birini. Dinle bak! Ağzının
içinde bir kele gezdiriyor. Yeminle! Yıllar boyu o keleyi eğitmiş durmuş.
Önce o tek ama keskin mi keskin bakan, o alıcı kuşlara yaraşır gözüyle ve
parmaklarındaki öbür gözleriyle hastalığın neden olduğunu, nerde olduğunu

31
buluyor; ardından ağzını hastanın ağrıyan yerine dayıyor; kelesini ağzını
dayadığı yerden hastanın vücuduna salıyor. Kele vücudun içindeki hastalığı
bulup yakalıyor, küçük ama çok sağlam çenesiyle hastalığı sımsıkı tutup
sürükleyerek yuvasına yani otacının ağzına dönüyor; otacı da hastalığı
ağzından çıkarıp atıyormuş. Ölüm çıksın yalansa! Đşte böyle hastayı iyi
ediyormuş...” arabulucu kadının süslü konuşması henüz bitmişti ki gönüllü
gözcülerden biri kan ter içinde meclise katıldı. Gecenin bastırmasıyla beraber,
o ikisinin nasıl yok olduğunu ve gerilerinde nasıl da misk gibi bir koku
bıraktıklarını anlattı heyecanla. Đn miydiler, cin miydiler, ermiş erişmiş
kişiler miydiler? Đnsan kılığına girmiş periler miydiler?.. Kadınlar ve
çocuklar ikinci kez heyecanlanarak dinlediler onu. Yaşlı erkeklerse
gülümseyerek. Yine de yaşlı erkekler, köylerine uğrayan kutlu yabancılardan
ziyadesiyle memnundular. Đçlerindeki o bir türlü tanımlanmayan, ele avuca
gelmez, biçimsiz şeyi giydirip kuşandıracakları giysileri bulmuşlardı sonunda.
Bundan böyle ruhları başı boş dolaşıp durmayacaktı. Çok zaman önce
yitirdikleri anlamı, hayatlarına yeniden katacaklardı. Uzaktan orman itlerinin
uluması geliyordu. Bu kez korkmadılar; uluyuşlar içlerini ısıtıverdi. Ertesi
gün ana babasıyla gezmeye gidecek bir çocuğun heyecanıyla toprak damlı
evlerinde uykuya daldılar. Yorganlarından dışarı fırlayan parmak uçlarını
içeri çektiler. Geçirdikleri mutlu günün huzurlu yorgunluğuyla öyle güzel ve
deliksiz uyudular ki rüya dahi göremediklerini düşündüler.

6.
Daha tan atmadan, büyücü ve çırağı uyandı. Kuşlar hâlâ uyuyordu.
Yaşlı adam ve kalfa namzedi barınaklarına girmemişler, ateşin yöresinde sızıp
kalmışlardı. Kalkınca, barınağın yanında istiflenmiş kuru dallar buldular.
Barınağın çiyle nemlenmiş damı üzerinde özenle katlanmış iki de yeni giysi
duruyordu. Dün onlara yalvaran kadın bu kez iki çocuğuyla, ellerinde
maşrapalar, küçük küpler ve taze yiyeceklerle yaklaşıyordu. Kadın hiç
konuşmadan, ağzı balmumuyla örtülü küpleri çaya yatırdı. Düzlüğe örtü serdi,
otların üzerine bir sofra kurdu. Sonra kadın ve çocukları eğilip, saygıyla
çekildiler. Sanki büyük bir ayine hazırlanıyordular. Büyücü küçük çocuğa
gizlice dil çıkardı. Küçük çocuk coşkuyla bağırdı “Keleyi gördüm, Keleyi
gördüm!” Çocuklardan büyük olanı “Bak bende de var!” diye ağzını kocaman
açarak ve dilini dışarı çıkararak küçüğünün kıçına bir tekme attı. Küçük, önce
korktu ardından büyüğünün boğazına sarıldı. “Yalancı! Yalancı!” diye
bağırmaya başladı. Kadın, iki çocuğu ayırıp ellerinden çekerek, mahcup bir
sırtla koşar adım uzaklaştı. Çakıllar kışın dağlardan kopan çığlar gibi
çıngırdayıp uğuldadı bu kez. Đhtiyar adam ve delikanlı kurulan sofraya
yanaşmadan, yosunsuz suda yıkandılar. Çayın suyunu kana kana içtiler.
Büyücü yeniden odun parçasını yontmaya verdi kendini; çırak da serin suyun
içine, bir şeyler arar gibi elini daldırıverdi. Nemli keçe, kurumak için güneşin
ışıklarını beklemeye başladı.
“Bak...” dedi yaşlı adam, dallara çarpan rüzgâr gibi, gırtlağına çarpıp
hışırdayan sesiyle -dilindeki yara biraz daha iyileşmişti-, “...ben çok eskiden,
belki sen doğmadan önce, belki senin baban yeni doğmuşken daha, bir köyde
yaşardım. O köy benim köyümdü; doğup büyüdüğüm köy. Ben orda önce
şifacı, sonra ergen olmuştum. Ergenlikle birlikte de köyün otayanı ve dahi
büyücüsüydüm artık. Büyücülerin en genciydim belki. Dans edip şarkılar
söylerdim. Hayaller kurar, rüyalara anlamlar yakıştırırdım. Ne ava gittim, ne
silah kuşandım. Gün boyu kırlarda dolaşır, hayvanların yedikleri otlardan
toplardım. Onları parçalar, ezer, kaynatır, bulamaç yapardım. Bazı bitkilerden

32
renk, koku çıkarır, bazılarından ilaç tertip ederdim.” Tereddüdünü belli
etmeden bir ara verdi. Hışırtılı gırtlağını temizleyip devam etti hemen sonra,
“Bir gün, hayvanların yediğini sandığım otlardan birini yedim. Kalbim
yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Her zaman gördüklerimin,
işittiklerimin, duyduklarımın çok ama çok fazlasını görmeye başladım.
Sözlerim, gördüklerimi anlatmaya yetişemiyordu. Ağaçların, kuşların, suların
cümbüşü beni bağrına basıyor, her şey dans ediyor, her şey şarkı söylüyordu
ama benim saçımın bir teli bile kıpırdamıyordu. Yere serilip kalmıştım öyle.
O gün, kendimden korktum. Korkmak hoşuma gitti. Daha da ötesi,
durmaksızın çevremde dönüp duran dünyanın hızına bayıldım. Kendi kendime
öğrenip anladığım şeyleri şimdi başka bir biçimde, yeniden anlıyorum.
Yeniden doğuyor gibiydim. Taptaze bir merakla bakıyordum her şeye.
Yüreğimden ve karnımdan geçtiğine inandığım fikirleri bu kez kafamın içinde
hareket ederken görmeye başladım. Güle güle ormana girdim sonra. Kel
kafalı, ayna gözlü, sivri kulaklı bir gelinciktim karşıma çıkan gelinciğe
bakarken. Bir süre öylece bakıştık. Derken üstüme atlayıverdi ve göğsümü
parçalamaya başladı. O beni yer, göğsümü keskin dişleriyle kazarken ben onu
okşuyordum. Anlıyor ve göğsümde ağırlıyordum onu. Benden hiç
korkmuyordu. Korkusuzca koparıyordu etimi. Ağzındaki parçaları hastalarıma
yaptığım gibi yutmuyor tükürüyordu. Sakin ve huzur dolu baktım ona.
Göğsümü iyice oyduktan, damarlarımı parçalayıp lime lime ettikten sonra,
kazdığı boşluğa kalbim gibi yumruk olup kıvrılıverdi... Orada hâlâ... Đlk kez
göğsümde bir gelinciğin yaşadığını itiraf ediyorum. Uykuya varmadan önce,
göğsümü açıp ona bakıyorum. Belki gitmek ister diye. Ama beni terk etmiyor.
Çırpınıp duruyor kalbimin yerine.” derken elindeki kütüğü yontmayı
sürdürdü.
Bu gü n mü ydü el alm a, el sall ama günü? A yrılık günü? Berab erli ğin
son -b elki ilk - gün ü ? Delikanlının gözleri kocam an açıldı. M erakla
ustasın a baktı. Uzun zamandı r karmakarı şık olan zihni bird en berraklaştı.
Şimdi ne göz, n e gö rüntü ydü. Bi r zamanl ar yık andı ğı obruk gölünden
kalan sureti ön ce bul andı, ardı ndan silind i. Farkına v arm ad an yı k andı ğı o
göl e b enzemişti... Rüzgâr kö y tarafınd an gelen anl aşılmaz s esler t aşı yo rdu
kulakl arın a. Đkisi d e çok i yi bili yordu ki kö yl üler yaşlı bü yü cü yü
kutlamak üzere tö rene h azırlanı yo rl ardı. Gün b atmazd an ön ce gel ecek ve
ona yeni arm ağanlar sunacakl ardı... Ama bü yücü ve çı rağı oralı olmadıl ar.
Đk isi d e gömüldü kleri dün ya ya s ad akatl e muhabb ete daldıl ar yi n e.
Yaşlı büyücünün yüzünü bu kez sadece acı bir gülümseme kapladı.
Sözünü kaldığı yerden, elindekini yontmaya devam ederek sürdürdü. “Ben bir
zamanlar yaşadığım, dedim ya, o köyün en değerli varlığıydım. Đstencim
dışında beni kutlu kişi ilan etmişlerdi. Sanırım kimi şeyleri vaktinden önce
öğrenmiştim. Bilmiyorum şimdi tam. Sorunlarını çözen, hastaları iyileştiren
bendim. Gökyüzünde şimşekler çakarken, dolu taneleri toprak damları
döverken, yer sarsılırken, acımasız rüzgârlar her yeri birbirine katarken
onlara cesaret verendim. Uzun süre bir yerde duramazdım ya da tam tersi bir
yerde çok çok uzun süre kalabilirdim. Saçlarıma ilk ak düşene dek bu böyle
sürdü. Đşte o zaman geldiğinde, -ki o zaman baş döndürücü otu yediğim
zamana denk gelir- köyümüzün sırtını yasladığı dağların doruklarında benden
başka bir afsuncunun daha dolaştığı söylentisi kulaktan kulağa yayılmaya
başladı. Ama görünürde ne bir afsuncu ne de bir insan vardı. Fakat köylüler
onun varlığı konusunda ısrar ediyorlardı. Olmayan birini, yoku
konuşuyorlardı. Đşte o zaman sözün büyüsünü öğrendim. Çünkü söylenti
türedi, yaygınlaştı. Eh! Sonunda da gerçek oldu. Afsuncu olmasa bile garip
görünüşlü, saçı sakalına karışmış yakışıklı bir adam çıktı geldi. Gerçekten

33
yaşıyor muydu da o yaşadığı yerden çıkıp gelmişti yoksa sözün içinden mi
çıkıp gelmişti hiç bilemedim. Bir sürü hikâye anlattı önce. Ne kadar kutlu biri
olduğunu kanıtlamak istercesine, başından geçen bir dolu şey sayıp döktü
köyün meşeliğinde. Ardından çekip gitti. Öyle bir gitti ki bir daha dönmem,
bir daha lûtfedip aranıza inmem dercesine gitti. Köylüler bu garip adamdan
çok etkilenmişlerdi. Adam da etkilenilmeyecek biri değildi hani. Öyle
kendinden emin, öyle fiyakalı, alımlıydı ki değme gitsin. Kendinden çok
görüntüsünü seven biri gibiydi. O da muhakkak obruk gölünde suretini
görmüştü. Hatta...” bu kez daha uzun durdu, anlatıp anlatmama tereddüdünü
saklamaya çalışmadan durdu. Burnunun direği sızlayarak, ama hikâyesini ve
duygusunu abartmadan devam etti, “Hatta köyün yaman kızlarından biri
gözünü karartıp onun ardından, dağlara gitmişti... Her zaman kederli, elim
olayların takipçisi, dünyaya acı çekmek için gelindiğine inanan dolayısıyla
suratında hep ağlamaklı bir surat taşıyan aşırı safiyetli bir kızdı o... Hiç
gülmezdi..” çayın sesi kesildi, evren sustu, sadece yaşlı büyücünün sözcükleri
ve bıçağın tahtayı sıyırışının sesi duyulmaya başladı, “Hiç gülmezdi fakat
öyle hareketliydi ki benim gibi, gövdesi kocaman bir gülüştü bana kalırsa.”
tekrar yutkundu “Bir heyecan, bir canlılık sarmıştı herkesi. Ancak köyün
yaşlıları, dağlının sihir gücüne inanabilmeleri için adamın bir keramet
göstermesi gerektiğinde birleştiler. Çünkü o güzeller güzeli kız kaçıp, dağa,
afsuncunun yanına gitmişti. Dağlara, bu garip adama, umutsuzca haber
salındı. Giden güzeller güzeli kız için bedel bahane edildi. Asıl amaç dürülüp
muskalandı, keramet tutkusunun kalbine saklandı. Gel gör, aylar boyu bir
yanıt alınamadı. Fakat bir gün şaşırtıcı bir yanıt geldi.
Dağdaki büyücü diyordu ki, ‘Benim kerametim sizin büyücünüzünkinden
daha büyüktür. Bunu kanıtlamak için bir yarışma yapalım. Ben dağdan bir
avuç karı eritmeden köye indireyim, sizin büyücünüz de bir yalım ateşi
söndürmeden doruğa çıkarsın. Đşte o zaman keramet sahibi kim, anlaşılır.’
Köylüler haberi heyecanla bana getirdiler. Dağdakiyle yarışmam için bana
yalvardılar. Önce içerledim bu işe ama sonra kabul ettim. Đçerledim, çünkü
kardeşlerimin, yurttaşlarımın başka birini deneme bahanesiyle beni denemek
istemelerine üzülmüştüm. Kabul ettim çünkü kaybedecek ne de kazanacak bir
şeyim olmadığını düşünmüştüm. Çünkü biliyordum artık, geceye asılı
yarasalar gibi insanlar da sözün boşluğuna asılı yaşarlar. Bir eylence diye
baktım anlamsız yarışa. Çünkü gülmeyi öğrenmiştim. Artık insanlarıma değil
bütün hayata bağlıydım. Artık dostlarımı değil herkesi seviyordum. Ben artık
köyümün değil her şeyin bir parçasıydım. Đçimi büyük bir merak kaplamıştı.
Bu edepsiz yarıştan sonra ne yapacağıma da karar vermiştim. Gidecektim.”
Durdu sanki nedensiz ve peşi sıra konuştu, “Önce müstakbel karım kopmuştu
benden, sonra köylülerim. Gidecektim evet. Çünkü artık beni oraya bağlayan
hiçbir şey kalmamıştı. Ama gitmeyebilirdim de yarışmadan sonra
gördüklerimi görmeseydim eğer, beni yere göğe sığdıramayan köylülerimin
bana bu kadar uzak, benim yüzümden bu kadar mutsuz olduklarını
bilmeseydim...
Uzun sözün özü, kararlaştırılan zamanda elimde bir yalım ateşle yola
koyuldum. Dağın tepesine dek çıkardım ateşi ve orada daha büyük bir ateş
yaktım. Sonra aşağıya, köye indim. Köylülerimin beni coşkuyla
karşılayacağını umuyordum. Benim için mağlubiyet ya da tersi çok bir anlam
ifade etmiyordu. Ama köy halkını başı önde görünce gerçekten çok şaşırdım.
En azından ateşi söndürmeden taşıyabildim diye sevinmeleri, ben aşağıya
indikten sonra da yanmaya devam eden dağdaki koca ateşe hayretle bakmaları
gerekiyordu. Değil mi? Ben onların büyücüsüydüm, dostuydum, övüncüydüm.
Öyle olduğunu sanıyordum. Öyle diyorlardı çünkü. Onlara dağdakinin bir

34
avuç karı eritmeden getirip getiremediğini sordum. Ummadığım, çok ama çok
abartılı bir hüzünle, dağlının başarısız olduğunu söylediler. Çok açıktı, benim
yenilmemi, afsuncunun galip gelmesini istiyorlardı. Dokunsan ağlayacaklardı
hani. Dağdakinin peşinden giden kara sevdalı kadınsa, kucağında babasız bir
bebekle kalakalmıştı. Kederden sararmış, mum gibi erimişti. Ertesi gün onu
bir meşe dalına asılı bulduk. Uzun ince bedeni, adak ağacına alelacele, çok da
düşünülmeden bağlanmış bir çaput gibi sallanıyordu. Şimdi çocuk hem anasız
hem babasız kalmıştı.” Yine durdu aynı anlamsızlıkla “Eee...” dedi “Aaa”
dedi garip bir şeyler geveledi sonra devam etti “Neyse ne... Bir ân, her zaman
yaptığım gibi, onları teselli etmek istedim ama gövdem kaskatı olmuştu bir
kez. Ömrümce yaşamadığım bir öfkeyle taş kesilmiştim. Sustum, sustum ve
yürüyüp gittim... O gün kardeşlerimi, yurttaşlarımı gördüğüm son gün oldu.
Bir daha oraların yakınından dahi geçmedim. Yola bıraktım kendimi. Hiçbir
yere, kimseye bağlanmadan tozdum durdum. Beni asıl üzen, onlardan
ayrılmak değildi. Aklımda kalan ve hiç mi hiç vefa bilmeyen o ayrılık
manzarasıydı. ”
Delikanlının yıllardır sorduğu bir soru yanıtlanmıştı. Ama henüz
düşüncelerini ve duygularını savurup dağıtan o boşluk dolmamıştı. Çırak asıl
sorması gereken sorunun bu olmadığını anlamıştı. Büyücü yonttuğu oduna son
bir kez bakıp “Tamam!” dedi. Yüzünde yine aynı acı gülümseme vardı.
Yontusunu çırağına uzattı, “Bak...” dedi. Genç ağaç yontuya baktı şaşkınlıkla.
Ustası odun parçasına korkunç bir insan yüzü yontmuştu. Ağaç yüz, şimdiye
dek gördüğü kimseye benzemiyordu. Gözler ve burun hariç. Gözler, aynı yaşlı
büyücününki gibiydi. Biri kör, diğeri ışık doluydu. Burun da tıpkı onun ki
gibi keskin bir çizgi halinde yontuyu ortadan ikiye bölüyordu. Suya bakmak
bir yana, suretine bu kadar düşman bir adamın, bir yontuda kendi gözlerinin
ve de burnunun tıpkısının aynısını yapabilmesine çok şaşırdı. Ahşap yontu
kendisiydi. Ama burnu ve gözleri hariç her yeri başka birileriyle örtülüydü.
Dönüp ustasına sormak istedi. Ama soramadı. Bekledi.
Büyücü kaldığı yerden devam etti. “Sen... Benim yanımda çırak kaldın,
çünkü başkaları gibi olmak istemedin. Herkesten, her şeyden farklı saydın
kendini. Öylesin de. Sen karabaşsın. Senin gölgen farklı. Bu hisse her
zamankinden daha fazla ne zaman kapıldın peki? Söyleyeyim sana: obruk
gölünde kendini seyrederken. Orda, herkesi her şeyi unutup kendine,
görüntüne hap’soldun... Ben de sen yaşlardayken aynı gölün kenarında durup
kendimi seyretmiştim. Ve kendime hayran olmuştum. Göl o kadar parlaktı ki
bedenimle beraber bulutların sureti de çıkıyordu yosunlu suda. Bulutlar ve
gökyüzü tanrısal bir görkem katıyordu aksime. Gövdemin içinden balıklar
geçiyordu. Ben yıllarca iki şeyden kurtulmak için dolandım durdum. Bir,
yurdumdan ya da yurdum sandığım yerden; iki, o göldeki aksimden ya da
aksim sandığım şeyden. Yurdumu ne kadar uğraştıysam unutamadım. Ama,
belleğime kazınan aksim zamanla biraz olsun silindi. Mesela gözlerim,
gözlerimdeki ifade gençliğimdeki gibi hâlâ aklımda. Şu ağaç yüz, haklı
çıkarıyor belleğimi. Hâlâ gençliğimdeki gibi, bir yaban gibi bakıyorum. Sen
de öyle bakıyorsun. Çünkü sen de gölde suretini gördün. Bugün kalfa
olacaksın. Ama ustalık, yüzünü unuttuğun gün bahşolacak sana... Kendini
rüyasında yeniden yeniden yaratıp, her uyanışında kendini yeniden katleden
ve sonunda zavallı bir aşk dilencisine dönüşen o efsanevi silahşor gibi
olmayacaksın. Sen, asla ben olmayacaksın.” Büyücü, ahşap yontuyu tutup
daha önce hazırladığı bir sırığa geçirdi ve götürüp çakılların bitip toprağın
başladığı yere dikti. Sonra yeniden çırağına baktı. “Şu yanımızdan akıp giden
çay, bir süre sonra yer altından akmaya başlar. Ve o göle ulaşır. Obruk gölünü
yaratan, işte bu çıngıraklı sudur. Onun kıyısında oturup eyleştiğim süre içinde

35
çok şey öğrendim hazretten. Ben gideceğim, sen burada kalacaksın. Eğer
istersen?..” Delikanlı “Asla!” anlamında başını iki yana salladı. Yaşlı adam
bunu görmezden gelerek konuşmasını sürdürdü. “Öğrendiklerimi sen de
öğreneceksin. Bugünden itibaren kalfasın. Ama dediğim gibi, ben seni usta
yapamam, kendin olacaksın. Yararlı otlar hangileridir biliyorsun. Daha da
öğreneceksin. Kırık çıkık nasıl otanır; yaralar nasıl sıvanır; zehir nasıl alınır;
kabızlık nasıl çözülür; ishal nasıl kesilir; ateş neyle düşer; ölü nasıl diriltilir;
gökyüzünden iklim nasıl okunur; yıldızların ahvâli nasıl yorumlanır; ayın
hâlleri suları nasıl yönlendirir, kadınları analığa nasıl hazırlar hepsini
biliyorsun. Kendi çabanla daha fazlasını da bileceksin.”
“Gitmeni istemiyorum.” dedi heyecan içinde çırak. Gözlerinde biriken
damlacıkları zor zaptediyordu. “Bırak hep çırak kalayım. Kalfa da olmak
istemiyorum, usta da.”
“Đstemeden olacaksın zaten. Đstemekle olamaz ki bu meret.” dedi yaşlı
adam. “Her şey kendiliğinden olacak. Önce akan bir su olacaksın. Sonra
durulacaksın. En sonunda da buhur olup uçacaksın.”
Taze kalfa sormadı bu kez ve ustasının söyledikleri üzerine düşünmeye
başladı. Büyücü, usta olmak istemiyordu. Çırak, çırak kalmak istiyordu...

7.
Köy halkı şarkılar söyleyerek yaklaşıyordu. Büyücü, suratını örten
renkli yün ipliklerden maskesiyle, evren ağacından, öküz derisinden yaptığı
davulla, toprağa sapladığı ağaç yontunun önüne geçip durdu. Köylülerin iyice
yaklaşmalarını bekledi. Köylüler yanlarına sokulduğunda ellerini kaldırıp
onları durdurdu. Diz çökmeleri için işaret etti. Köylüler diz çöktü.
Arkasındaki ağaç yüzü tamamıyla gizleyerek, önünde diz çökenleri susturdu.
“Ben gücümü çok daha büyük bir varlıktan alıyorum. Ben o varlığın yanında
bir hiçim. Anlamsız ve değersizim. Kutlamanız ve isteklerini yerine
getirmeniz gereken tek varlık o. O, esenliğin, sağlığın tanrısıdır. O, kötü
günlerinizde yanınızda olacak tek varlıktır. Sadece ona inanın. Ondan başka
kimseye güvenmeyin. O, yüce Şavo’dur.” Büyücü son sözünü söylerken
kenara çekildi. Ağaç yontu gözüktü. Köylüler bu ağacı büyücünün yonttuğunu
biliyordu. Görmüşlerdi. Yüzleri şaşkınlıkla kızgınlık arası bir duyguyla
gerildi. Ama büyücü oralı olmadan devam etti, “Şifa aradığınızda onun yanına
gelin. Derdinizi onunla paylaşın. Kıtlıkta da kıranda da hep ondan isteyin.
Dileklerinizi hep ona iletin. Ve her dolunayda, şimdi, burda benden
öğreneceklerinizi yapın.” Büyücü köylüler gibi diz çöktü. Derin derin nefes
alarak doğaçlamasına hazırlandı. Çırağına işaret etti. Genç adam kavalını
çıkarıp kısa ve büyülü bir cümleyi tekrar etmeye başladı. Usta, davuluyla
kavalın sesini çerçeveledi.
Yaşlı adam, başını önce sağ omuzu üzerinden yukarı kaldırdı; sonra sol
göğsü üzerinden aşağı indirdi. Köylüler istemeye istemeye onu taklit ettiler.
Çıraksa davulun eşliğinde üflediği cümleyi her tekrarda yenileştirerek ve
sanki bir önceki cümlenin tekrarı değilmiş de yeni bir sözmüş gibi ustaca
yineleyerek köylüleri akla sükûnet veren, bedeni coşkuyla sakinleştiren
ezgisinin içine çekmeye başladı. Büyücü giderek davulun hızını arttırdı.
Köylüler de ona eşlik ettiler. Hareket giderek bir tartıma girdi. Yoğunlaştı.
Bu eylenceye yün eğiren, halı dokuyan, örgü ören kadınlar daha kolay uyum
sağladılar. Çocuklar ve gençler yaşlılardan sopa yeme korkusuyla bu toplu
taklide gülmelerini zor zaptederek katıldılar. Ve bir süre sonra, herkes
beklenmedik bir anda kendinden geçti. Ezgi, soluma, toprağın gıcırtısı ve
giysilerin hışırtısından başkaca ses duyulmaz oldu. Başlangıçta

36
küçümsedikleri yontulmuş odun parçasını şimdi bir tanrı gibi görüyorlardı.
Ter içinde, baygın gözleri ve çarpıntılı yürekleriyle artık yaptıklarına
şaşıracak, birbirlerini ve kendilerini yadırgayacak halleri yoktu. Bundan
böyle ağaç yüz, onların tanrısıydı. Tanrı Şavo! Artık büyücüye de ihtiyaçları
yoktu. Biçimsiz ruhları biçimlenmişti işte. Kötü günlerinde sığınacakları,
medet umacakları bir tanrıları vardı artık. Düşüncelerini yansıtabilecekleri bir
tanrı. Yurtları büyüyüp geliştikçe başka tanrıları da olacaktı herhalde.
Mutluluk da, keder de tanrılardan gelecekti artık. Günahlarından arınacak,
ruhlarını temizleyebileceklerdi. Ondan birçok şeyi isteyebileceklerdi.
Kafalarına bir soru takılırsa, yanıt verecek biri de onlarla beraber olacaktı.

8.
Büyücü ve taze kalfa, çay boyunca yürüyüp, akan suyun toprak altına
gömüldüğü yerde durdular. Büyücünün dilindeki kesik tamamıyla kapanmıştı.
Hasta çocuğu iyileştirirken kendine verdiği acı dinmişti. Kesesinden çıkarttığı
suna tüyünü delikanlıya uzattı. “Umutsuz durumdaki birini iyileştirmek
zorunda kalırsan, bu tüyü dilinin altına sakla. Sonra da dilini kes dişlerinle.
Kanını hastanın bedenine bula ve tüyü sanki hastanın bedeninden emmişsin
gibi ağzından çıkar. Şansın yaver gider de hasta iyileşirse bu çay gibi akmaya
devam et. Sakın bir mânâya bağlanıp kalma. Bağlandıkça yüzünü anımsarsın.
Unutma. Nebatı ve hayvanatı anlamaya ver kendini.”
“Ustacım.” dedi çırak usulca. “Đzin ver son bir soru sorayım sana.”
Yaşlı büyücü kahkahasını bastırarak şefkatle gülümsedi.
“Şu Şavo’ya bıraktığımız köy, bir zamanlar senin yurdundu değil mi?”
Bu kez tutamadı kendini büyücü ve kahkahayı bastı “Böyle düşünmeyi
bırak çocuk. Hah hah ha! Yürü. Hah hah ha!..”
Çırak yerinden kımıldamadan ustasının ardından baktı. Usta ensesinde
çırağının gözlerini hissetti ve durdu. Dönüp, ilerde bir çalı parçasında kanat
çırpan yaralı kuşa bakıp gülümsedi ve “Yaklaş bakalım.” dedi genç adama.
Çırak ustanın baktığı yöne ve şeye çevirdi gözlerini. Birlikte yaralı kuşa
doğru yürüdüler. Ama yaklaştıklarında az önce gördüklerinin bir kuş değil
güve cinsi bir kelebek olduğuna hükmettiler. Đyice yaklaşınca kelebek
sandıkları şeyin kuru bir yaprak olduğunu fark ettiler. “Söyle bakalım,” dedi
yaşlı büyücü “uzaktan bunun bir yaralı kuşcağız olduğuna yemin edebilirdik
ama yaklaştıkça kelebeğe benzettik. Đyice yaklaşınca da kuru kırık bir yaprak
olduğunu anladık. Değil mi? Şu anda gördüğümüzün kuru bir yaprak olduğuna
emin olduğumuz kadar emindik, gördüğümüz şeyin önce kuş, sonra kelebek
olduğuna. O zaman şimdi sorabiliriz, ‘Bu gerçekten kuru bir yaprak mıdır?’.
“Anladım...” dedi genç adam.
Usta hurcundan cildi atmış ve muhtemelen sayfalarının bazıları kayıp
birkaç el yazması kitap çıkarıp çırağına uzattı, köpeğin yavrularına
memelerini uzatışı gibi.

9.
Gölün bi raz b erisind e du rup v ed alaştıl ar. Biri günbatımına dö ndü
öbürü gündo ğumuna. Yürü düler. K ö ylülerin bir tan rısı v ardı, onların da
hiç bitme yecek yolları. Y aşlı bü yü cü başt an a yağa ked erl e kaplı ydı .
Çünkü bir kez d aha kopmuştu yu rdun dan . Bi r lo ğus anın ked eri ve
hafi fli ği yle a yrılmış tı dostund an.

37
Taze k alfa ağır bi r t aşı sürükler gibi sürü yo rdu a yaklarını. Ç ünkü
obruk gölünün kı yısı ndan geçi yord u. G ölün kı yısınd a du rdu, yankılı
sudaki s uretine baktı . Suretini n tam ortas ına bir taş attı. Su ret halk alandı .
Güldü. Şimdi ye d ek gülm edi ği k ad ar çok , ağız dolusu güldü. Yürüm e yi
sürdü rdü ardın dan. Bir z amanl ar ustasın ı yu rdun a k üstüren b ir afsun cunun
ve k endini m eşe dalı na asıp canın a kı yan bir kızıl perinin o ğl u oldu ğun u
bilerek yü rü yo rdu. T aze ust a, son ra sonra düşündük çe babası olacak kalp
afsun cu yu , ust alıktan çıraklı ğa terfi ed en kadim d ostunun öl dürdü ğünü
kve bü yü cü nün t ek gözünü de yi ne onunl a bo ğu şurk en yiti rdi ğini
bilecekti. Babası nı u stası öldü rmüştü, kanını ça ya akıtmıştı v e kendi
gözlerind en bi rini d e... Ç a yın su yu yer altından geçerek o bru k gölün e
dolardı , buh arl aşıp b ulut olur acunu gezer, yağmur olup yağardı.
Bir süre konmadan konaklamadan çayın suyu gibi dolanacak; tek
başınalığın, gövdedeki seslerin sırrına yaklaşıp uzaklaşacak, yeni el yazmaları
edinecek sonra da köyüne, onun ve kendilerinin kim olduğunu bilmeyen
köylülerinin arasına dönecekti. Tanrı Şavo hakkında sorulan sorulara, düşülen
şüphelere karşılık verecekti. Köpeklerle kucaklaşacaktı. Köpekleriyle beraber
gezip dolaşacak arada bir de köyün çok, çakılların az ırağındaki evine
uğrayarak geri kalan yaşamına devam edecekti genç büyücü; ölüm ile dirimi
birbirine karıştırmadan, eski bir büyücünün dediği gibi, ikisinin de aynı şey
olduğunu bilerek. Bir yalvaca yaraşır saygıyı gösterecekti ona ataları.
Bir gün kucağında gelinciğiyle ırmağa bakarken, yanına kızını henüz
yitirmiş bir köylü gelecekti anlamsız suratıyla. Ve utana sıkıla soracaktı,
“Ölümden sonra ne var sen biliyor musun çırağ?” O da şöyle yanıtlayacaktı
gelinciğinin küçük başını okşarken, “Ölümden önce ne var? Sen biliyor musun
baba?”

38
V.

Katiller Komitası

1.
A k ş am o l m ak ü z ere yd i . K en d i n i s âk i n b i ri n e b en z et erek gi ri ş
k at ı n a d al ı v erd i . A v u cu n d a ı s l an an m en d i l i yl e t erl i al n ı n ı s i l d i . Y ı l l ard ı r
s ü rd ü ğü i z i n b u h an d a s o n l an ac a ğı i n an cı n ı k a yb et m ed en g e z i n m e ye
b aş l ad ı . D eri n b i r s o l u k al d ı . Ç ı k arı m l arı d o ğru ys a, o n l arc a yı l ö n ce
b aş l ad ı ğı yo l cu l u ğu , yo l cu l u ğa b aş l ad ı ğı k as ab ad a bi t e cek t i . V e
ge rçek t en yan ı l m ı yo rs a, s o ğu k t erl e r d ö k erek d o l aş m a ya b aş l ad ı ğı
h an d ak i yed i i ş l i k t e çal ı ş an yed i c am u s t as ı , b i rer k at i l d i . G e z i n t i si n e
d ev am et t i . Ş ö yl e b i r t u r at t ı acel e yl e. Ç al ı ş ı rk en cam u s t al a rı n ı n
yü z l eri n i n cam ek ân a d ö n ü k o l d u ğu n u f ar k et t i gö z u cu yl a. K en d i l eri n i
b ü t ü n ü yl e i ş l eri n e v erm i ş gi b i yd i l er. G e n e d e b i r t u h afl ı k v a rd ı . S ad ece
cam ü ret m i yo r, i ş l er i n i gö s t eri yap ar gi b i s ergi l i yo rl a rd ı d a. M ah aret l i
el l eri n d e ge re ği n d en faz l a b i r ş e yl er v ar d ı . S ı rt l arı d ö n ü k k en b i l e
i z l en d i k l eri n i fark e d eb i l i yo rl a rd ı s an k i . “S an k i faz l a. . . D ü p ed ü z ö yl e!. . ”
d i ye d ü ş ü n d ü k u ru n t u s u n u k es i n l e ye rek . S ak i n l i ği b o z u l d u , ku l ak l arı n a
k ad ar k ı z ard ı am a h em en t o p arl an ı p n e f es i n i a ya rl a ya rak , yav aş yav aş v e
b u d efa ço k d ah a d i k k at l i d o l aş m a ya b a ş l ad ı i k i n ci t u ru n d a.
G i ri ş k at ı n d ak i d ö rt i ş l i k t en i l k i n d ek i ak s açl ı , kı rm ı z ı yan ak l ı ,
çi p i l gö z l ü , eri k b u r u n l u v e s o n d ere ce s ak i n b i r hal d e c am ı n ı i ş l e yen
u s t a, k ü çü k yap ı t ı n d an b aş ı n ı k al d ı rm ak s ı z ı n v e gü ya o d a d i ğerl eri gi b i
s e yr ed i l d i ği n i n f ark ı n d a d e ği l m i ş gi b i ç al ı ş ı yo rd u . C am k av an o z l ar,
b ard ak l a r, ş i ş el er, k âs el er ı ş ı l d ı yo rd u t ı k l ı m t ı k ış rafl arı n d a. . . Đk i n ci
i ş l i k t e k u m ral , gen i ş al ı n l ı , d eri n gö z ç u k u rl arı n da i k i d u ru gö l gi b i
d u ran açı k m av i gö z l eri yl e v e s an k i i l ah i b i r k al em l e çi z i l m iş b ed en i ,
el l eri yl e çal ı ş an g en ç b i r u s t a v ard ı . O n u n m ek an ı i s e s ı rçad an b i r b ah ç e
gi b i d ü z en l en m i ş v e cam çi ç ek l er, a ğ açl ar, v az o l ar, c am d an gö l l er,
ak ak l ar v e l am b al arl a t ü m d arl ı ğı n a ra ğ m en g en i ş , fer ah b i r d ü n ya
i z l en i m i u yan d ı rı yo r d u . . . Ü çü n cü i ş l i k t e, s ad ece b i l l û r ü z eri n e çal ı ş an ,
k ı p k ı z ı l s açl arı , k aş l arı , k i rp i k l eri ar as ı n d an s e yi rci s i n i o rt a ya çı k ard ı ğı
i ş l er gi b i b i l l û r b i r b ak ı ş l a s ü z en yi n e g en çt en b i r u s t a çal ı ş ı yo rd u. K ı z ı l
s açl ı n ı n t ek t u h af ya n ı , z am an z am an açı ğa çı k an ö n ü s t d i ş l eri n i n
s i v ri l i ği yd i . . . G i ri ş k at ı n d ak i s o n u n cu i ş l i k s e, o nu ço k es k i l ere
gö t ü rm ü ş t ü . Zi ra, b u rad ak i u s t a a yn ı b i l l û rcu gi b i , t ek b i r ş e y
ü ret i yo rd u : C am fl ü t l er! Ş ek i l v erd i ği h e r b i ri b i rer ş ah es er o l an fl ü t l ere
z ı t b i r s u ret t aş ı yo rd u , s açl arı n d a t ek t ü k ak l ar se çi l en u s t a: Ç i çek
b o z u ğu s u rat ı n d ak i m i n i k gö l g eci k l erl e es k i b i r k i tab ı n ras g el e açı l m ı ş
b i r s a yf as ı n d ak i o k u n ak s ı z yaz ı l ara b en z i yo rd u ; b aşı n ı o yn at t ı k ça,
gö l gel e r d e ği ş i yo r, d ah a i l k i n i an l am ad an , yü z ü n d eki k i t ab ı n b aş k a b i r
s a yf as ı açı l ı v e ri yo r d u .
H al l eri n d en m em n u n , k en d i l eri n i i ş l eri n e k ap t ı rm ı ş gö s t e ri ş l i cam
u s t al arı n ı n o rt a ya çı k ard ı k l arı h er b i ri d i ğeri n d en eş s i z cam b ard ak l a r,
s ü rah i l er, k a raf ak i l e r, çeş m -i b ü l b ü l l er, t ab ak l ar, k âs el er, n a rgi l el e r,
k aş ı k l ar, b i b l o l ar, ş am d an l ar, m i n yat ü r ev l er, v az ol ar, b i l l û rl ar v e

39
fl ü t l erl e b i rer k at i l o l d u k l arı n ı gi z l ed i k l eri n i b il d i ği n d en k e s i n l i k l e
em i n d i . T ab i i k arş ı l aş t ı rm al arı v e k u rd u ğu b ak ı ş ı m lar d o ğru ys a.
M erd i v en l eri t ı rm an ı rk en , “A m a, k i m b u ad am l arı n b ire r k at i l o l d u ğu n a
h ü k m ed eb i l i r? ” d i ye d ü ş ü n ü yo rd u k i i k i n ci k at t ak i bo l ı ş ı k al an b i r
at ö l yed e yü z ü i ri s i ya h gö z l eri n e k ü çü k gel en ak t en l i , o rt a b o yl u , i n ce
b ed en l i b i r k ad ı n ca m u s t as ı yl a k arş ı l aş t ı . K ad ı n , ço k u z u n b ak am ad ı
o n a, i k i el i n d ek i m et al çu b u k l ar a ras ı n d a b el v er en k ı rm ı z ı cam
m acu n u n a b i r an l ı k k es i n t i ye u ğr a yan d i k k at i n i çev ird i ye n i d en v e b i r
an d a s an k i b i r gö z b ağ cı n ı n çab u k l u ğu yl a b i r k ed i bi b l o s u n a d ö n ü ş t ü rd ü
k an k ı rm ı z ı s ı yu m u ş ak l ı ğı ; u z u n i n ce p a rm ak l arı yl a, k ed i n i n al n ı n a b i r
b o yn u z k o n d u rd u v e gö z çu k u rl a rı n a d a i k i yu v arl ak b o n cu k ye ri n e i k i
k o cam an v e ya l ı n k u ş d es en i n ak ş ed i v e r d i . A rt ı k gö rd ü ğü ş e y k a rş ı s ı n d a
s ak i n l i ği n i k o ru yam ı yo rd u . E n s es i n d en s ı rt ı n a d o ğru ü rp erd i . K arn ı
ge ri l d i . T ü yl e ri d i k e n d i k en o l d u . A t eş i yü k s el d i . A m a p arm ak u çl arı b u z
gi b i yd i .
G en ç z i ya ret çi , i k i n ci k at t ak i i k i l o ş i ş l iğe gö z gez d i rm e yi a k l ı n a
b i l e get i r em ed en m e rd i v en l eri h ı z l a i n er ek av l u ya at t ı k en d i n i .
E n s es i n d e s o ğu ya n t eri n s eri n l i ği n i h i s s et t i . H an ı n k u b b el i gi ri ş i n d en ,
gi ri ş t ek i c am s at ı l an m ü t ev az ı v e al acal ı ı ş ı k t a m en ev i ş l en en t ez gah l arı n
aras ı n d an g eçi p d ı ş a rı çı k m ad an ö n c e s o n b i r k ez ark as ı n a d ö n ü p b ak t ı k i
b i ri n ci k at ı n b i r p er v az ı n d a b i b l o s u n u so ğu t an cam u s t as ı n ı n i ri d en d e i ri
gö z l eri n e yak al an d ı ğı n ı an l ad ı . K o rk u s u n u gi z l em ek i s t ed i . A l ı m l ı
s u rat ı n d a h ı z l a b i çi m l en en k as k at ı b i r g ü l ü m s em e yl e b ak t ı yu k arı . . .
G i ri ş i n av l u t arafı n d a s a ğ s ü t u n a n ak ş ed i l m i ş p e yg am b e r b ö c eği n i f ark
ed em ed i b i l e; fa rk e d em ed i ği d ah a b i rço k ş e y gi b i . ..
H an ı n k u b b el i gi ri ş i n d en can h av l i yl e çı k t ı ğı n d a, ne yö n e
gi d e ce ği n i d ü ş ü n d ü . K al ab al ı ğı n ar as ı n a k arı ş m ak i st em ed i . T en h a
s o k ak l ard an g eçe rek , arad a b i r d e a rk as ı n ı k o l l a yar ak , es k i
k erv an s a ra yd ak i o d a s ı n a yo l l an d ı . Baş ı n ı gö k yü z ü n e k al d ı rd ı yü rü rk en .
G ö l gel eri b i r ar a ya get i r erek i n en k ar an l ı ğı s e yrett i . A z k al s ı n yav ru v e
ge rçek b i r k ed i yi ez ecek t i .

2.
D u m an l ı o d as ı n ı n p en ceres i n d en , s an k i yü z l erce yı l dı r ya ş a yan
b i ri n i n ağı r b aş l ı l ı ğı yl a b ak t ı . S erv i a ğa çl arı yl a k ap l ı k a ran l ı k fu n d al ı ğa
d al ı p gi t t i . Đç i çe yu v arl an an b o ru l arl a b i çi m l en m iş , b i r b ak ı r çal gı yı
an ı m s at an v e o n u n l a b erab e r u z ak yu rt l a rı d o l aş m ı ş ağı z l ı ğı n d an gü çl ü ,
s o ğu k b i r d u m an d a h a çek t i . A ğı z l ı ğı n d ı ş b o ru s u n d a, l o ş ı ş ı k t a gü çl ü k l e
s eçi l eb i l en , s i l i k b i r yaz ı k az ı l ı yd ı : K at i l l er K o m i t as ı !. . Ç ek t i ği d u m an ı
ü fl erk en , h am cam ı çab u k l u k l a ş ek i l l e ye n p arm ak l arın a yn ı çab u k l u k l a
i n s an l arı n as ı l ö l d ü reb i l ece ği n i h a yal et t i . S arm al k ı rm ı z ı m acu n l ard an
b i r an d a o rt a ya çı k a n cam k ed i n i n , ö yl e o l m ad ı ğı n ı b i l e b i l e, k u rb an l arı n
k an ı yl a ren k l en d i ri l d i ği n i , k ed i n i n al n ı n d ak i b o yn uz u n h ak i k at i z o rl a yan
b i r ya rat ı cı l ı ğı v e ş i d d et i t em s i l et t i ği n i , gö z l eri yeri n e n ak ş ed i l en ya l ı n
k u ş d es en l eri n i n i s e k ed i n i n , as l ı n d a k at i l i n , d ai m a av ı n ı h aya l i n d e
can l an d ı rd ı ğı n ı an l a t ı r b i rer i ş aret o l d u ğ u n u d ü ş ü nd ü . S o n ra d i ğer
u s t al arı , s o n ra gez m e yi b ece rem ed i ği d i ğe r i k i i ş l iği , s o n ra k aran l ı ğı n
çek i ci l i ği n i d ü ş ü n d ü . Zi h n i n d e b i rd en b i r e p arl ak res i m l er, d ü ş ü n cel er
o l u ş u yo r a yn ı çab u k l u k l a ye rl eri n i b aş k a res i m l ere v e d ü ş ü n cel er e

40
b ı rak ı yo rl ard ı . Zi h n i , h er s efe ri n d e u l aş ı l m az b i r b i l gi ye k o l a yl ı k l a
u l aş ı yo r v e u l aş t ı ğı n ı k o l a yl ı k l a yi t i ri yo rd u . D i k kat i n i t o p l am a ya çal ı ş t ı .
Bak ı ş l arı o d an ı n t ab an ı n ı k ap l a yan h al ı ya k a yd ı . D ah a i l k
gen çl i ği n i n b ah arı n d a yk en , b i r s ab ah k a l k ı p s o fad a ş ah d am arı , k ı rı k b i r
fi n can l a k es i l m i ş v e h al ı n ı n ü z eri n d e k an l ar i çi n d e yat a r h al d ek i
b ab as ı n ı n h u z u rl a g ü l ü m s e yen ö l ü yü z ü gel d i gö z ü n ü n ö n ü n e.
Ç ek m ecel e r k arı ş t ı rı l m ı ş , s an d al yel e r ye rl ere yu v arl an m ı ş , m as a
d ev ri l m i ş v e b ü t ü n b u n l ard an s o n r a b ab as ı n ı n ö l ü m ü ne i n t i har s ü s ü
v eri l m i ş t i . Đn t i h ar!. . D ü ş ü n cel eri d a ğı l ı yo rd u g en e. . . S o fad a o l u p
b i t en l eri d eri n b i r u yk u d a o l d u ğu n d an i ş i t em em i ş t i v e o gü n d en s o n ra b i r
k ere o l s u n d e ri n b i r u yk u u yu yam am ı ş t ı . G ö z l eri n i yu m d u , k en d i n i
b ı rak t ı . G eri s i k en d i l i ği n d en gel d i : O z a m an l ar k asab ad a k u l ak t an k u l a ğa
s ü s l en i p d eği ş en g ez gi n k at i l l eri n t raj i k h i k â yel eri an l at ı l ı yo rd u .
S ö yl en t i l er, b ab as ı n ı n ö l ü m ü n ü n b i r i n t ih ar d e ği l , i n t i h ar s ü s ü v eri l m i ş
b i r ci n a yet , s u çl u l ar ı n d a g ez gi n k at i l l er o l d u ğu n a i ş a ret ed i yo rd u . V e o
z am an l ar ö l ü m ü n b ed el i n i n ö l ü m l e ö d en eb i l ece ği n e i nan ı yo r d u . Đz l e yen
a yl ard a b ab as ı n ı n k a t i l i n i n iz i n i s ü rm ek i çi n cam fl ü t ü n ü , h â l â
v az ge çem ed i ği b i rk a ç k i t ab ı n ı d a ya n ı n a al arak k as ab as ı n ı n a s ı l t erk
ed i p , b i r cı l ı z i zi n , s ö yl en t i n i n p eş i n d e d ü n ya yı yi n e n as ı l b ü yü k b i r
h e ye c an l a d o l aş t ı ğı n ı an ı m s ad ı . G ez d i ği gö rd ü ğü ye rl e r, i n s a n l ar, d i l l er,
ya p ı l a r, eş yal ar, d a ğ l ar, s u l ar, en gi n d ü z l ü k l er h a yal i n d e h ı z l ı ço k h ı z l ı
b i r ge çi t res m i o l u ş t u ru p ak m a ya b aş l ad ı . O n u d ü n ya n ı n ö b ü r u cu n a
k ad ar gö t ü r en , yu rt yu rt d o l aş t ı ran i z , v ard ı ğı s o n n o k t ad a, n e yaz ı k k i
ge ri s i n g eri d o ğd u ğ u k as ab a yı i ş ar et et m i ş t i . A h ! Bu n ca yo l cu l u k , gö r gü ,
d en e yi m v e b i r ö m ü rd en k o p arı l an yi rm i s en e, b aş a, en b aş a d ö n m ek i çi n
m i yaş an m ı ş t ı ?
V ard ı ğı s o n n o k t ad a yk en s ab ı rl a o n u u z ak yu rt l ara yö n l en d i ren
k i ş i l eri , k i ş i l eri n d u ru m l arı n ı b i rb i rl eri yl e k ı yasl am ı ş t ı : H er b i ri ga ri p
b i r ş ek i l d e al ı m l ı v e ü rk ü n ç, h er b i ri d e ği ş i k am a i n s an a s ı c ak l ı k v eren
b i r yü z l e a yrı ca k o n u ş m a yet en e ği yl e d o n an m ı ş v e h er b i ri h ü n eri n i
gö s t er eb i l ec e ği b i r m es l eğ e, k en d i i ş i n i n s ah i b i o lm a a yrı ca l ı ğı n a
s ah i p t i . O n l ard an fa rk ı n a v arm ad an k o n u ş m a yı , h ü n e ri n i gö s t ereb i l m e yi ,
rah at l ı k l a i l i ş k i k u rab i l m e yi ö ğr en m i ş t i . K ü çü k yaşt a an n es i t arafı n d an
t erk ed i l m i ş , i l k gen çl i ği n d e d e b ab as ı n ı yi t i rm i ş b i r i n s an d a n b ek l en en o
d eği ş i k v e al ı m l ı yü z s e ö ğren m ed en s ah i p o l d u ğu t ek ş e yd i . O k ad ar ço k
aram ı ş t ı k i fark ı n a v arm ad an i z i n i s ü rd ü ğü k at i l l er e b en z em i ş t i .
V ara ca ğı h e r n o k t ad a, ö n cek i l er gi b i yi n e o n u ya n l ış ye re yö n l en d i rm e ye
h az ı r b i r k o m i t acı b ek l i yo rd u . Fak at v ar d ı ğı s o n n ok t ad ak i - o n a art ı k b i r
t an ı d ı k , b i r d o s t gi b i gel en - k o m i t acı t ar afı n d an bu k ez d o ğr u h ed efe
yö n l en d i ri l m i ş t i . D u ru m , k i ş i v e o l a yl a rı k arş ı l aş t ı rarak d a h ed efi n i n
d o ğru l u ğu n u n s a ğl a m as ı n ı yap ab i l m i ş t i .
V ard ı ğı s o n n o k t ad a an l am ı ş t ı k i geçi p g i t t i ği h er yu rd u n b i r
k as ab as ı n d a b i r K at i l l er K o m i t as ı v ard ı ya d a v ar ol m a ya b a ş l ı yo rd u .
K o m i t al ar, i ş l ed i k l eri ci n a yet l eri s ö yl en t i l er, efsan el er ya rat arak ö rt ü p
v e ço k d ah a al en gi rl i o yu n l arl a i z l eri n i k a yb et t i reb i l i yo rl ar d ı . A n cak
ö m rü n ü n yi rm i yı l ı n ı o n l arı b u l m a ya v er m i ş , z i h ni n de b i l gi l eri b i ri k t i ri p
ye n i d en yen i d en k ar ş ı l aş t ı rm ı ş v e gi d e g i d e i z i n i sü rd ü k l eri ne b en z em i ş
b i ri o n l arı n v arl ı ğı n ı gü n ı ş ı ğı n a çı k ar a b i l i rd i . As l ı n a b ak ı l ı rs a
k o m i t al arı n v aro l d u ğu yu rt l a rd a ci n a yet l eri n s a yı s ı o l m a yan l ara o r an l a,
h a yr et et t i re cek k ad ar d ü ş ü k t ü . A ğı z l ı ğı n ı d u d ak l arı n ı n aras ı n a s ı k ı ş t ı rı p

41
b i r s o ğu k d u m an d a h a çek t i . S o n ra, an n es i n i n ev i t erk ed i ş i n i n ard ı n d an
b ab as ı n ı n h ed i ye et t i ği , k en d i n d en b eş yaş k ü çü k cam fl ü t ü ü fl em e ye
b aş l ad ı . Y arı n , yo l d aş ı n ı d eri k ap l ı ah ş a p k u t u s u n a ye rl eş t i r i p yan ı n a
al arak t ek rard an h an a gi d ecek t i .

3.
Bi r el i c eb i n d e d i ğe r el i yl e fl ü t ü n ü n k a b ı n ı t u t arak h an ı n
gi ri ş i n d en b i raz ge ri d e d u rd u . K u b b em s i gi ri ş i n al nı n a h ak e d i l m i ş ,
d o l gu s u t av u s m av i s i cam d an , k ı v rı m l ı , k u yru k l u , “C am a C a n V eren l e r”
ya z ı s ı n ı o k u d u . S o n ra yak l aş ı p gi ri ş i n t av an ı n ı yü ks el t en k e m eri n
o rt as ı n d an b i r s ü m b ü l s al k ı m ı gi b i i n en b i l l û r av i z e ye b ak t ı . G ö z l eri
t ez gah l ard ak i ı ş ı l t ı l ı eş yal arı t ar ad ı gel i ş i gü z el . U z u n gi ri ş i n i çi n d ek i
n i ş t e n ar gi l es i n i t ü t tü ren v e i f ad es i z b i r s i fen k s e b en z e yen t ez gah t a rı n
o n u u m u rs am a yan d i n gi n yü z ü n ü fark et t i . E ğe r d i k k at i n i t o p l ars a, gü n
ı ş ı ğı n d a a yrı m s a yam ad ı ğı b i rço k ş e yl e k arş ı l aş ac ak tı . A m a a k l ı h ep
i çeri ye, i ç erd e az s o n ra o l ab i l ec ek l ere ç al ı ş ı yo rd u. D eri n b i r n efes al d ı ,
d ü n k ü gi b i v e av l u ya g eçt i . O r ad an d a h an ı n as ı l b i n as ı n a d al d ı . S an k i
h er ş e y d ü n d en fark l ı yd ı . Đş l i k l eri n d e ç al ı ş an u s t al ar d ü n d en d ah a az
h arar et l i , d ah a f az l a d ü ş ü n cel i yd i l e r. G ö s t eri ya p m ak t an v az ge çm i ş
gi b i yd i l er. A d ı m l arı o n u b i ri n ci k at a, gö z l eri yü z ün e s ı ğm ı yo r gi b i
gö rü n en k ad ı n ı n i ş l i ği n i n k ap ı s ı n a k ad ar get i rd i . Du rd u v e k en d i yl e
i l gi l en m e yen k ad ı n a u z u n u z u n b ak t ı k t an s o n ra, “ Ben, ” d ed i “K at i l l er
K o m i t as ı ’n a k at ı l m ak i s t i yo ru m . ” K o m i t acı l ar d ah i l , h i ç k i m s en i n b u ad ı
b u k ad ar r ah at v e u l u o rt a z i k red em e ye c eği n i b i l en gen ç ad a m , k ad ı n ı n
b i r ân i rk i l i r gi b i o l d u ğu n u am a i rk i l i ş i n i d al gı n lı k t an u yan ı ş ı n get i rd i ği
b i r ü rp ert i ye b en z et erek s ak l ad ı ğı n ı d ü ş ü n d ü .
Y aş ı yal n ı z ca v e yal n ı z ca el l eri n i n ü s t ü n d ek i k ı rı şı k l ı k l ard an
an l aş ı l an al ı m l ı cam u s t as ı , “R ü ya m ı gö rü yo rs u n u z efen d i m ? ” d ed i
i ş i n d en b aş ı n ı k al d ı rm ad an .
O i s e s o ğu k k an l ı ym ı ş gi b i d av r an ar ak , “ Đş l e ri n i z çok gü z el . Bi r
t an es i n i s at ı n al m ak i s t eri m . ” d ed i .
Đri gö z l ü k ad ı n , i n s a n ı n ak l ı n ı b aş ı n d an al an b ak ı şı yl a d ü n k ü
k ı rm ı z ı k ed i b i b l o s un u u z at t ı , “H ed i yem i k ab u l ed i n. Lü t f en . ” A rd ı n d an
gö z l eri n i çek i v e rd i ya b an cı n ı n ü s t ü n d en .
K ad ı n ı n s es i n d ek i s ak i n l i k , s ev i m l i l i k , s ö z cü k l eri ni n d i z i li şi n d ek i
s e yr ek l i k , yap ı l ı v e u z u n b o yl u g en ç ad a m ı n o m u z l arı n d ak i yo k t ü yl eri
ü rp ert t i . K ad ı n ı n gü z el , k ö m ü r k aras ı gö z l eri n d en şi m d i l i k uz ak
o l u ş u n u n v erd i ği ge çi ci rah at l ı k l a, “ D ü n yan ı n h er ye ri n d e s i z i n gi b i
eş s i z i ş l er yar at an K o m i t acı l ar’ı n ı z ı n ya p ı t l arı n ı gö rd ü m . H ü n eri n i z i ,
gi z l i k ap ak l ı d av an ı z ı d ah a d a gi z l em ek , i z i n iz i k a yb et t i rm e k i çi n
k u l l an d ı ğı n ı z ı b i l i yo ru m . ”
K ad ı n b u k ez yü z ü n ü k ap l a yan v e gö z k ap ak l arı b i r az d ah a i n m i ş
ge ce k o yu l u ğu n d ak i gö z l eri n i t u h af t u h a f k o n u ş an adam a çe v i rd i v e
“D ed i k l eri n i z d en n e yaz ı k k i b i r an l am çı k aram a ya c a ğı m . B ağı ş l a yı n ,
efen d i m . ” d ed i .
A ğı r b i r k ap ı s u rat ı n a k ap at ı l ı r gi b i gö z l eri n yü z ün e ç ev ri l i ş i n e
d a ya n am a ya n k ar arl ı yü z , “K as a b an ı n es k i k erv an s ar a yı n d a
k o n ak l ı yo ru m . Ben i o rad a b u l ab i l i rs i n i z . ” d ed i ac ele yl e v e k ad ı n ı n
yü z ü n ü n al ı m ı n d an k en d i n i gü çl ü k l e çe k erek ge ri d ö nd ü . S ak i n ad ı m l arl a
i l erl ed i . S an k i ark as ı n d an b i ri l eri n i n yet i ş i p o n u çek ece ği n i ya d a o n a

42
s es l en ec e ği n i d ü ş ü n d ü . D ah as ı , gö rü n m e ye n i p l e rl e ge ri ye çe k i l d i ği n i
h i s s et t i . A m a ard ı n d an g erç ek t en n e k i m s e g el d i , n e d e b i ri s es l en d i .
H an d an çı k ı p k e rv an s ara ya d o ğ ru yü rü rk en , t en h a a ra s o k ak l ard an
d eği l , m e yd an d an gi t m ek i s t ed i b u k ez . G ü n d ü z ü n d ağı t t ı ğı k aran l ı ğı ,
s e yr ek gö l gel e ri i z l eye r ek yü rü m ek i s t ed i . M e yd a n a çı k an yo l u n k en arı n a
k u ru l m u ş m e yv e, s e b z e t ez gah l arı v a rd ı . T ez gah l a rı n b aş ı k a l ab al ı k t ı . Ü ç
d ö rt yaş l arı n d a yk en yü z ü n ü an ı m s am ad ı ğı an n es i n i n el i n d en t u t u p
b u ra ya, al ı ş v e ri ş e g el d i k l eri n i an ı m s ad ı . T ez gah l a ra b ak t ı yen i d en . H em
al ı cı l ar h em d e s at ı cı l ar ş aş ı l as ı d ere ced e b i rb i rin e b en z i yo r d u . Đn s an l arı
b i rb i ri n d en a yı rm ak o k ad ar gü çt ü k i b i r ân k en d i n i n , s an k i h i ç b i l m i yo r
gi b i , n e ye b en z ed i ği n i m erak et t i . A m a m erak ı n a yeni l i p n e b i r a yn a ya
n e d e b i r c am ek ân a b ak t ı . K en d i n i s ı rad an l ı ğı n s el in e b ı r ak t ı . Bi ri
ö b ü rü n d en fa rk s ı z g i b i gö rü n en , i k i a ya k l arı ü z eri nd e yü rü yen v arl ı k l ar
s el gi b i m e yd an a ak ı yo r; yi n e a yn ı k al a b al ı k m e yd and an ge ri s i n geri a yn ı
yo l a d o l u yo rd u . S an k i b i r ı rm ak d en i z e b o ş al ı yo r, do l u yo r, b o ş al ı yo r,
d o l u yo rd u . . . K u l ak l arı n d a c am u s t as ı n ı n s ö z ü çı n l adı , “R ü ya m ı
gö rü yo rs u n u z efen d i m? ” K âb u s gi b i k al a b al ı k t an k u rt u l u p m e yd an d ak i
s al aş b i r m e yh an e ye gi rd i .
Ü s t ü s t e i k i m aş rap a ş arap yu v a rl ad ı . Ş a rab ı n d i l i p ü rt en , gö ğs e
ya yı l an v e m i d e ye v arı n ca ya k ad a r s ü r en t ad ı n ı d u yu m s a rk en b i r k ez
d ah a d ü ş ü n d ü . K al a b al ı ğı o l u ş t u ran i n s a n l ar z o rl am a yü rü yü ş l eri ,
m ecb u ri yet t en yap t ı k l arı al ı ş v eri ş l eri , e l k o l h arek et l eri yü z ü n d en m i
yo k s a ö yl e d o ğd u k l a rı , ö yl e ya rat ı l ı p res m ed i l d i k l eri i çi n m i
b en z i yo rl ard ı b i rb i rl eri n e? Y ah u t o n l arı n aras ı n d a d o ğu p s er p i l d i ği b u
k as ab ad a k en d i gi b i b i r yab an cı o l m an ı n d i n m e yen a ğrı s ı n a
k at l an am a ya cak l a rı i çi n m i b i rb i rl eri n e b en z em e yi se çm i ş l e rd i? Bi r t ü rl ü
ya n ı t l an m a ya n , t ek b i r yan ı t l a k arş ı l an a m a ya n ço k es k i s o ru l arı yl a
s ert l eş m i ş en s es i n i s ı v az l a yar ak çı k t ı m e yh an ed en . Y i n e k ar a n l ı k
çö k ü yo rd u . Bu k as a b ad a ak ş am n e çab u k o l u yo rd u .

4.
D em i r an ah t a rı n ı çı k arı p o d as ı n ı n k ap ı s ı n ı açt ı . K i i çerd e, “ C am a
C an V eren l er” h an ı n ı n yed i i ş l i ği n d e çal ı ş an yed i us t a s ak i n ce o n u
b ek l i yo rd u . Y ed i u s t ad an b eş i n i n yü z ü ayd ı n l ı k , i k i s i n i n k aran l ı k t ı . Bi r
d e gi ri ş t ek i n i ş t e n a rgi l es i n i t ü t t ü ren t e z gah t ar yo k t u a ral a r ı n d a. O n u n
d ı ş ı n d a ek s i k s i z h erk es o d as ı n d a yd ı . G ü çl ü ad am , d ı ş arı d an
gö rü n m e d i ği n i b i l d i ği o es k i ân i b aş d ö n m el eri n d en v e t ep e d en t ı rn a ğa
cere ya n l ı s ars ı l ı ş l arı n d an b i ri n i d ah a yaş ad ı . S en del em em ek i çi n t u t t u
k en d i n i . G ü l ü m s e ye rek s ed e f k ak m al ı yat ak s eh p as ı n ı n ç ek m eces i n d e
d u ran a ğı z l ı ğı n ı al ı p , ö n ced en h az ı rl ad ı ğ ı b i r gü z el ci gar a yı ağı z l ı ğ a
ye rl eş t i rd i . A ğı z l ı ğı av u cu n a s ı ğd ı ra rak ü s t ü s t e üç s o ğu k d u m an çek t i
s o n ra d a. K ad ı n ı n i ri s i yah gö z l eri n e ge rçek b i r ces a ret v e b el i rs i z b i r
al a yl a b ak arak “R ü ya m ı gö rü yo ru m ef en d i m? ” d ed i . G er gi n l i k t en b u
k ez b u z k es en el l eri n i , k o l l arı n ı k av u ş t u ru p k o l t u k al t l arı n a s o k t u .
Bi ri n ci k at t ak i d ö rt i ş l i k t en i l k i n d e cam k ap l ar ü r et en , ak s a çl ı ,
k ı rm ı z ı yan ak l ı , çi p i l gö z l ü , s ak i n v e g er i l i m s iz du ran u s t a k o n u ş t u ,
“K o m i t a’ ya k i m s e k at ı l m ak i s t e yem ez . K o m i t acı l ar’ı b i z s eçeri z ,
efen d i m . ” d ed i .

43
“S ö z cü k l eri n yan ı l t ı cı l ı ğı n a s ı ğı n ı yo ru m , ” d ed i genç ad am d al g al ı
yü z ü yl e, ş i m d i rah at l am ı ş v e ren k l i b i r ş ek erl em e yi a ğz ı n d a gez d i ri r gi b i
“b en as l ı n d a s e çi l m e yi b ek l i yo ru m , d em ek i s t em i ş t i m efen d i m . ”
Beş i a yd ı n l ı k t a, i k i s i k aran l ı k t a yed i d u d ak a yn ı an d a h o ş n u t l u k l a
gü l ü m s ed i . Bu k ez ç i p i l gö z l ü n ü n yan ı n d ak i i ş l i k t eki s ı rça b ah çes i n d e
çal ı ş an , gen i ş al ı n l ı gen ç u s t a k o n u ş t u , “ S eçec e ği m i z k i ş i l er b i z i m
h ak k ı m ı z d a b i r ş e y b i l m ez . Bi z o n l arı tan ı rı z o n l ar b i z i t anı m az ,
efen d i m . ”
G en ç ad am b i r k ez d ah a t ep ed en t ı rn a ğa s ars ı l d ı . A rd ı n d an g en e
rah at l a ya rak o l a yl a r ı n t ah m i n et t i ği n d en h ı z l ı gel iş m es i n d en m u t l u v e
h u z u rl u b i r ş ek i l d e “S i z i t an ı d ı ğı m s ö yl en em ez . Ben b i r gez gi n i m .
Ben i m l e ya rad ı l ı ş b en z erl i ği t aş ı yan en d er k i ş i l erle k a rş ı l aş t ı m
yo l cu l u k l arı m b o yu n ca. O n l ar d a t ı p k ı b en i m gi b i , de ği ş i k v e al ı m l ı b i rer
yü z e s ah i p t i l er. Y ü z l eri n i b en i m gi b i ya ş ad ı k l arı acı o l a yl a r d an v e u z u n
yo l cu l u k l ard an al d ı k l arı n ı s o n rad an an l ad ı m . O n l ar d a t ı p k ı b en i m gi b i
açı k , açı k o l d u ğu k a d ar d a ço k k at l ı v e gi z em l i k o nu ş u yo rl a rd ı . O n l arı n
s ö z l eri n d en çı k an i k i n ci , ü çü n cü an l am l ara s o n r ad an u l aş t ı m . O n l ar d a
t ı p k ı b en i m gi b i h ü n erl i yd i . H ü n erl eri yl e o rt a ya çık art t ı k l ar ı n ı n
ark as ı n d a b i r ş e yl eri n s ak l ı o l d u ğu n u ge n e s o n rad an ö ğ ren d i m , efen d i m .
H a! Bi r d e ş u v a r k i K at i l l er K o m i t as ı a d ı n ı s i z e ben yak ı ş t ı rm ı ş t ı m . . .
E fen d i m . ” d ed i . T u h af v e gü m ü ş a ğı z l ı ğı n ı ceb i n e k o yd u .
Y ed i d u d ak a yn ı an d a am a ş i m d i d ah a b i r k e yi fl e gü l ü m s ed i . Bu
k ez çi çek b o z u ğu s u rat ı n d ak i m i n i k gö l g eci k l eri n m ari f et i yl e h er ân
s a yf a s a yf a am a gü ç l ü k l e o k u n an es k i b i r k i t ab a b enz e yen yü z ü yl e,
cam d an fl ü t l er ya p a n o u s t a k ı p ı rd am ad an k o n u ş t u , “P ek i n i ye o b ü t ü n
yo l cu l u k l arı n ı z b o yu n ca, t an ı d ı ğı n ı z K o m i t acı l ar’d an b i ri n i n d eği l d e
ö z el l i k l e b iz i m k ap ım ı z ı çal d ı n ız , efen d i m . ”
G en ç ad am , k ap a ğı n ı k al d ı rı p k u t u d an fl ü t ü n ü çı k ardı . V e i n s an ı n
i çi n e i ş l e ye n b i r ez g i yi d o l aş t ı rd ı ye d i u s t an ı n k ul ağı n d a. K en d i n e
d u yd u ğu gü v en l e, e n k al ı n s es t en , en i n ce s es e b i r an d a ü s t ü s t e b i rk aç
k ez çı k ı p i n erek s es l en d i rd i ği ez gi l i d ü ş ü n ces i n i uz u n v e ad et a s a ğl am
b i r i p gi b i u z a ya n g ü çl ü b i r n efes l e n o k t al ad ı .
S o ru l arı n t ü k en d i ği n i u m u yo rd u k i b u k ez , b o yu o rt an ı n h a yl i
al t ı n d a a yak l arı ye r e k ö k s al m ı ş gi b i b a s an v e gö z leri n d ek i b i l l û rs u
gü l ü m s e yi ş i h i ç ek s i l m e yen k ı z ı l s açl ı u s t a b i rd en b o yu u z u yo rm u ş gi b i
konuştu,
“Ö l d ü rm ek t en h o ş l a n ı yo r m u s u n u z efen d i m? ”
“H a yı r, e fen d i m . ” d i ye ya n ı t l ad ı s ab ı rl a.
“Ö yl e ys e n i ye b i z e k at ı l as ı n ı z k i? ”
“Ö l ü m ü m erak et t i ği m , ö l ü m d en k o rk t u ğ u m i çi n . ”
“Ö l ü n o z am an . ”
“Ö l ü rs em n as ı l b i l e b i l i ri m? ”
“Ö l ü m ü ö l d ü rerek d e, s e yred erek d e b i l em ez s i n i z efen d i m . ”
“Fa rk ı n d a yı m . ”
“E o z am an ? ”
“Bi r ye ri n d en b aş l a m al ı yı m . ”
“C en az e i ş l eri n e n e d ers i n i z? ”
“Ö l ü m ân ı n ı gö r em e d i k t en s o n ra. . . Zi h n i n s o n s u z u yk u ya
d al m ad an ö n c ek i ân ı n a t an ı k o l am ad ı k t a n s o n ra. . . ”
“Ö l ü m ü b u ş ek i l d e m i an l am a yı u m u yo r s u n u z , efen d i m? ”

44
“Ş u k ad ar o l s u n , ev et . ”
“N e k ad ar? ”
“A n l ad ı ğı m ı s an d ı ğı m ş e yl e ri an l ad ı ğı m k ad ar. ”
S es s i z l i k ol d u . S es si z l i k k o n u şt u . S es s iz l i k d ağı l an d ü ş ü n ce l eri
t o p l ad ı .
“Baş k a? ” d i yerek s e s s i z l i ği b o z an b u k ez i ri gö z l ü k ad ı n o l du .
“Baş k a n ed en i m i z var m ı , s i z i s eçeb i l m em i z i çi n? ” ded i , i kn a o l m am ı ş
b i r t av ı rl a.
“Y o k . ” d ed i k arş ı l ı k o l arak fl ü t ü n ü k u t u s u n a ye rl eşt i ri rk en , d ah a
n e o l s u n , d er gi b i . C es aret l e k ad ı n ı n k ar a gö z l eri ne d i k t i gö z l eri n i , “Ben
b u b i rb i ri n i n t ak l i d i gi b i o rt al ı k t a d o l an an k al ab al ı ğı n b i r p arças ı
o l am am , l ü t fen b en i k ab u l ed i n . . . E fen d i m . Ben . . . ”
K ad ı n ı n ö d ü n s ü z k at ı l ı ğı b i rd en yu m u ş a d ı v e çi p i l gö z l ü o l an ı gi z l i
b i r k o m u t al m ı ş gi b i k ı p ı rd a ya rak “Y a rı n ge ce h an a gel i n . T ez gah t a r s i z e
yo l gö s t er ecek ” d ed i . V e b eş i a yd ı n l ı k , i k i s i gö l g el i s u rat ı yl a ye d i u s t a
b i rer rü ya gi b i o d ad an çı k t ı l ar.

5.
T en h a s o k ak l a rd an yo l a çı k m ak ü z ere yk e n b i rd en b as t ı ran b i r
d ü ş ü n ce s el i yl e yav aş l ad ı , “ ‘G ü n , yı l d ı z l ar v e a yl a ge cen i n i çi n e ak ar ak
k en d i n i h at ı rl at m a ya çal ı ş ı r. G e ce i s e ö yl e ce d u ru r t as al an m ad an . Ç ü n k ü
h i ç u n u t u l m a ya ca ğı n ı b i l i r. O h ep ak l ı m ı z d ad ı r. O , b i z im as ı l
ak l ı m ı z d ı r. ’ d i yo rd u es k i b i r yaz ı s ı z s ö z. Bi rb i ri ne b en z e ye n l er b u s ö z ü
i ş i t m em i ş t i r, i şi t s eler b i l e d u ym am ı ş l ar d ı r. K o rk t uk l arı i çi n .
S u çl an m ak t an , k en d i l eri n i s u çl u h i s s et m ek t en k o rk t uk l arı i çi n . K o rk u ,
am a gi z l i , am a b as t ı rı l m ı ş , am a ö n em s en m e ye n o k o rku o n l ar ı z am an l a
b i rb i rl eri n e b en z et i r . Ö yl e k i b i rb i rl eri n d en d ah i k o rk a rl ar. K o rk u n u n
v erd i ği g eri l i m l i yü z l ere, i l i ş k i l ere, d av ran ı ş v e t av ı rl a ra, â d et , g el en ek ,
t erb i ye , t en k i t d erl e r. G er çek t en ö ğr en m ek i s t e ye n ler, g ecen i n i çi n d e
gez i n eb i l i r. G el en ek l erd en k o p ab i l i r. O n l ar b i rl i k te o l m a yı b i l d i k l eri
k ad ar, t ek o l m a yı d a s ah i d en b aş a rı rl ar. ” d i ye d ü ş ün m e ye b a ş l ad ı . A d ı n a
b ek i n m ek d en en k o p m u ş k ı rı l m ı ş b i r d i ken l i s arm aş ı ğı b i r ar a ya
get i rm e ye ç al ı ş ı rk en , k afas ı n d ak i b u n ak b i l ge yi s u st u rm a ya çal ı ş t ı .
Bi l i yo rd u k i gi z em l i d ü ş ü n cel eri n u z u n yo l l arı n a d üş t ü k çe b ed en i
ya v aş l ı yo rd u . Bi r b ı çak k ad ar k es i n k a ra rl ı l ı ğı b o z u l d u k ça h an t al l aş ı yo r,
am acı n a b a ğl ı as ı l d ü ş ü n cel eri b o ş l u k t a as ı l ı k al ı yo rd u . S ı rf b u yü z d en
ye n i l d i ği b i r s ü rü k a v ga o l d u ğu n u an ı m s ad ı ez i l erek. K a rm a ş ı k ,
s o rgu l a ya n i ç i t i ş m el eri n i o yü z d en az ö n ced e b ı r akı p h ı z l an arak
i l erl ed i . . .
M e yd an a çı k an yo l d ak i t ez gah l a rd an , s a t ı cı l arl a ş akal aş arak
al ı ş v eri ş ya p ı yo rd u ş i m d i . S o ru l arı n ı ya n ı t l a yam a ya n k al ab a l ı ğı n ,
k al ab al ı k o l arak ü z e ri n d e ya r at t ı ğı t ü m yı l gı n l ı ğa ra ğm en , o n l ara n e
k ad ar b en z e rs e, k al a b al ı k t an o k ad ar a yr ı l ab i l ece ğin i s ez i n l iyo rd u . K ab u l
et m en i n , rı z a gö s t er m en i n v erd i ği gü cü , t an ı d ı ğı h ürl ü ğü yı l l ar ö n ce
a yrı m s am am ı ş m ı yd ı ? U yu ş m an ı n , yab an cı b i r b ü n ye ye ye rl e ş m ek i çi n en
k es t i rm e yo l o l d u ğu n u b i l m i yo r m u yd u ? G ecen i n gü n l e u yu ş t u ğu v e gü n ü
t an ı ya rak gö l gel e ri n i ço ğ al t t ı ğı n ı ö ğ ren m em i ş m i yd i? Đs t em ed en d e o l s a,
b en z em e ye ç al ı ş t ı ğı ş e yi k en d i n e b en z et m i yo r m u yd u h em ? . . U z l aş ı yl a
t açl an an ye n i b i r s a v aş ı n eş i ği n d e yk en , s at ı cı l ard an b i re r b i rer
m ü h i m m at l arı n ı t o parl ı yo rd u gü l ü m s e ye rek . Ö n c e ı t ı rl ı o t l ar: T o p ra ğı n

45
k aran l ı ğı n d an fı ş k ı r an , b i r çi m d i ği b i l e z i h i n açı kl ı ğı v eren t az e n an e,
b i r d em et ; v ah ş i t ek el eri geçi t v e rm e yen u çu ru m l arda z ı p l at a n l i m o n
k ek i ği , i k i t u t am . . . S o n ra, arı l arı n çi çek l erd en z err e z erre al ı p
b i ri k t i rd i k l eri , o m acerap er es t ço cu ğu n m am as ı b al , b i r k ü ç ü k k ü p ;
gü n eş l e b es l en en ü z ü m l eri n çi ğn en er ek ı ş ı k geçi rm ez m eş e fı çı l ara
h ap s ed i l en v e ço k s o n ra o rad an s ü z ü l ü p t es t i l en en su yu , i k i t es t i . . . S o n ra
ye ş i l l i ği ak ı l l a k ara r t ı l m ı ş z e yt i n , k ü çü k b i r t o rba. Y an ı n d a d a p am u k t an
ge çi ri l i p d am l a d am l a b i ri k t i ri l m i ş z e yt i n ya ğı , b ir ş i ş e. V e fı rı n cı l arı n
h ü n erl i el l eri n d e ş e k i l l en m i ş ek m ek , b i r s o m u n . T o pu b i rd e n t o p rak t an
gel en b u cep h an el i k l e ak l ı n a d ü z en , d u ygu l arı n a a ya r, b ed en i n e z i yafet
çek e cek t i . K al ab al ı ğ ı n i çi n d e, i n fâz ı k es i n l eş m i ş seçen ek s i z b i r
m ah k û m u n al n ı açı k l ı ğı yl a yü rü yo rd u b u k ez . K en d i a yak l arı yl a ö l ü m ü n e
gi d i yo rd u b el k i .

6.
G ü n , d ü n o l m u ş t u . Ü çü n cü k ez , k at i l l er i gö s t er e gö s t ere gi z l e ye n
h an ı n k ap ı s ı n d a yd ı . Bu rn u n d a n an e v e k ek i k k o k u s u , d am a ğı n d a
z e yt i n ya ğ ı n ı n t ad ı , d am arl arı n d a ş ar ab ı n k ı z ı l lı ğı , m i d es i n d e ek m e ği n
p ek l i ği v ard ı . A ys ı z yı l d ı z s ı z gece ye gö z l eri n i al ış t ı rarak g e çm i ş t i b o ş
m e yd an ı , m e yd an a ç ı k an yo l u . Y ü rü m e yi s ev en gez gi n a yak l arı , s ak i n v e
açı k z i h n i , s ı ras ı gel m ed i k çe k ı p ı rd am a yan h ü n erl i el l eri , fl ü t ü , ağı z l ı ğı
b i r d e ü ç d al ci g ara al m ı ş t ı yan ı n a. H an d an i çeri gi rd i , av l u ya g eçt i .
A rd ı n d a b i r gü m b ü rt ü i ş i t t i . D ö n d ü , b ak tı . H an ı n k afes l i k ep en gi k en d i
k en d i n e i n i v erm i ş t i . U m u rs am am a ya çal ı ş t ı . G i ri ş k at ı n d a b ir i ş aret gi b i
ya n an b i ri n ci k an d i l e yü rü d ü . D u r ak l ad ı . Đk i n ci k and i l m erd i v en l eri
çı k ı n ca s o l d ak i t aş d u v ard a as ı l ı yd ı . M erd i v en l eri t ı rm an d ı . Y i n e
d u rak l ad ı . Đri gö z l ü k ad ı n u s t a ya b ak m a k t an gö rm ed i ği b i r k o ri d o r
u z an ı yo rd u s a ğı n d a. Ü çü n cü k an d i l k o ri d o ru n s o n u n d a yd ı . K o ri d o ru n
s o n u n a g el d i . Bu k e z b ü s b ü t ü n d u rd u . Çü n k ü art ı k u z an an yo l b i t m i ş ti .
Bo ş l u k t an çı k ı p gel e cek yen i b i r i ş ar et b ek l ed i . Bek l e yi ş i n i el l eri b o z d u .
K an d i l i n as ı l ı o l d u ğu d u v ard a b i r çı k ı n t ı , b i r çi z gi arad ı . Bu l am ad ı .
Ü fl e yi p k an d i l i s ö n d ü rd ü . Iş ı ğı n ö rt t ü ğü k o k u v e s es l er a yd ı n l an d ı . Bu
k ez k arş ı d u v ara k u l ağı n ı d a ya d ı , o rt a p arm a ğı n ı n ort a ek l e m i yl e d u v ar a
t ı k l ad ı . Đş i t t i ği t ı n ı , d u v arı n b i r k ap ı o l d u ğu n u sö yl ü yo rd u . K ap ı yı i t er ek
açt ı . K ar an l ı k gö k yü z ü n e t ı rm an an b i r m erd i v en i b u ld u a yak l arı .
M erd i v en i el l eri yl e t an ı ya rak t ı rm an m a ya b aş l ad ı . He r b as a m ak t a b i r
h arf k ab art m as ı v ar d ı . Đs t i l acı yu rt l a r t a rafı n d an çi ğn en i p ge çi l m i ş v e
t ari h t en s i l i n m i ş u yga r, b arı ş çı , t an rı Ş a v o ’ ya t apı n an b i r yu rd u n ö l ü
d i l i n i n res i m s i h arfl eri n d en b i ri n e b en z i yo rd u p arm ak l a rı yl a o k u d u ğu .
H arfl e ri s ı ral a ya rak t ek t ek b as am ak l a rı çı k m a ya b aş l ad ı . E n s o n
b as am a ğa v ard ı ğı n d a s ı ral an m ı ş h arfl eri n t o p l am ı n d an b i r an l am
çı k aram ad ı . H em en an l ad ı k i s ö z t ers t en yaz ı l m ı ş t ı . ‘ŞINA M R IT A Y IĞ A ŞA ’
gi b i . “Ş i m d i gö r eb i l m ek i s t erd i m . ” d ed i k en d i k en d in e. “R en k l eri n i
gö r eb i l m ek i s t erd i m . S ab ah gö reb i l ec ek m i yi m ? S ab ahı gö re b i l ecek
m i yi m ? A ş ağı ya t ı r m an ı yo ru m d em ek . Ö yl e o l s u n . ” M erd i v en i n
b i t i m i n d e n ed en s o n ra k ar an l ı k gö k yü z ü n ü n i çi n d e o l d u ğu n u fark et t i .
T am b i r d ö n ü ş ya p t ı , gö z ü n ü n er eb i l d i ği k ad ar b ak ar ak . M er d i v en
b i t i m i n i n s ol u n d a cı l ı z b i r k an d i l ı ş ı ğı dah a gö rd ü. Iş ı ğ a yü r ü d ü k ararl ı
ad ı m l arl a. Iş ı ğa yak l aş t ı ğı n d a, k an d i l i n k ü çü k b i r p en c ered e n gü çl ü k l e
gö rü n eb i l en d ö rt d u v ar ar as ı n d a b i r ye r d e as ı l ı o l du ğu n u a yrı m s ad ı . D ö rt

46
d u v arı n k ap ı s ı n ı ara d ı , b u l d u v e açt ı . K a rş ı s ı n d a i fad es i z b i r s u rat
b el i rd i . Ö n ce i rk i l d i s o n ra k o rk m ad an ce s aret l e b akt ı yü z e. T an ı d ı .
U m u rs am az ca n a r gi l es i n i t ü t t ü ren t ez gah t ard ı k arş ı sı n a çı k an . A d am a
gü l ü m s ed i . A m a ad a m ı n d o n u k yü z ü n d e en u fak b i r çi z gi b i l e d e ği ş m ed i .
A l t ı n d a d u ran k ap a ğ ı açt ı . A ş a ğı d an yu k arı ya gö l gel i b i r a yd ı n l ı k ak t ı .
A ş a ğı ya d o ğru i n en v e b as am ak l a rı ar as ı n d an ı ş ı k ge çen s a r m al
m erd i v en i gö rd ü . T e z gah t ar a s u rat ı n ı o n u n gi b i i fades i z l eş t i rerek
“G ö rü ş ü rü z . ” d ed i v e i n m e ye b aş l ad ı . M erd i v en i n yedi n ci t u ru n u
i n d i ği n d e, yu k arı d a n k ap a ğı n k ap an ı ş ı n ı n v e g al i b a t ez g ah t arı n
ad ı m l arı n ı n s es i gel d i . A l d ı rm ad an i n m eyi s ü rd ü rd ü . A m a u z u n b i r s ü re
s o n ra b i t m ek b i l m e yen m erd i v en l e rd en k aç t u r i n d i ğin i s a ya m az
o l d u ğu n u f ark et t i . A ş a ğı ya i n d i k çe z a m an ı d a yi t i rd i ği n i h i s s et t i . H i ç
d u rm ad an , d ö n e d ö n e aş a ğı ya i n i yo rd u . D ö n m ek v e i n m ek i ç i çe
ge çi ri l m i ş i k i o d ak gi b i z i h n i n i b o ş al t ı yo r, t ü m d ik k at i s ad ece i n i ş v e
d ö n ü ş t en i b aret e yl e m i n i çi n d e eri yi p gi d i yo rd u . Baş l an gı çt a b aş ı d ö n er
gi b i o l d u ys a d a s o n r a al ı ş t ı , ı s ı n d ı v e e yl em i n e k en d i l i ği n d e n s ad ak ât
gö s t erm e ye b aş l ad ı . P eş i n d en g el en t ez g ah t arı n ad ı m l arı n ı d ah i d u yam az
o l d u . Đçi n e çek i l d i ği d u ru m u an l a yam ad a n b u t ek d ü z e e yl em i n b i r
p arças ı h al i n e gel d i i n e d ö n e. B as am ak l a r b i t t i ği n de çat l ak l a rı n d a
m eş âl el eri gi z l e ye n t aş l arl a ö rü l ü u cu g ö rü n m e ye n bi r t ü n el u z an ı yo rd u
ö n ü n d e. Y ü rü m e yi s ev en a ya k l arı , ö n c e ye n i al ı ş k an l ı k l arı n a k ap ı l ı p
gen e i n m ek v e d ö n m ek i çi n b i r h am l e ya p s al ar d a s o nr a a yı l ı p d ev am
et t i l er yo l cu l u ğ a. T ü n el i n s o n u n a g el d i ği n d e yo l cu lu ğu n h a v as ı b o z u l u r
gi b i o l d u . S o n ra b ü t ü n ü yl e u ya n m an ı n k açı n ı l m az o l du ğu n u an l ad ı .
Ç ü n k ü b u k ez u z an an b eş a yrı t ü n el d ah a v ard ı . K en di s i n i i zl e ye n a yak
s es l eri n i a yrı m s ad ı n ed en s o n ra v e b ek l ed i . T ez gah t ar ö n ü n e g eçt i b u
k ez , o d a t ez gah t a rı i z l ed i . S o l d an i k i n ci t ü n el e dal d ı l ar ö n c e, s o n ra
s a yı s ı z k ö ş e yi d ö n ü p v e u z u n l u k ı s al ı ko ri d o rl ard a yü rü d ü l er. G en e
s arm al m erd i v en l e r i n i p çı k t ı l ar v e s o n u n d a g en i ş , yü k s ek t av an l ı ,
d u v arl arı s ı rl ı , s ı rs ı z , ren k l i , s a yd am , b u z l u cam l arl a k ap l ı a yd ı n l ı k b i r
açı k l ı ğ a gel d i l er. Ö n ü n d e i l erl e yen t ez g ah t ar b i rd en yo k o l m u ş t u . Bi l l û r,
eş k en ar ü ç gen b ü yü k çe b i r m as an ı n b aş ı n d a o t u ru yo rd u yed i u s t a.
M as ad a k u ru ye m i ş v e el d en el e d o l aş an b i r m arp u ç va rd ı . O n u gö rü n ce
s a yg ı yl a t o p a rl an d ı l ar. Y ak l aş m as ı n ı b ek l ed i l er.
Ş aş k ı n l ı k t an b aş ı d ö n en ad am m as a ya ya n aş t ı b o ş i s kem l e ye
o t u rd u . T am d a s ı ras ı gel m i ş v e an ca yet i ş m i ş gi b i u z at ı l an m arp u cu
ağz ı n a gö t ü rd ü . Bi r fı rt çek i p yan ı n d ak i n e u z at t ı . G ö z l eri , ön ü n d ek i
b i l l û r m as a gi b i p arl ad ı . A çı k l ı ğı n o rt as ı n d a t eh d it k ârc a d u ra n , ren k l i ,
ren k s i z t u z b uz o l mu ş cam p ar çacı k l a rı yl a d o l u h av uz a k a yd ı b ak ı ş l arı
çek i n m ed en v e k o rk m ad an . T at l ı b i r u yk u h al i gel d i ü s t ü n e. O m u z l arı n a,
b o yn u n a, s ı rt ı n a, b e l i n e v e b ac ak l arı n a, k afas ı n d aki , k a rn ı n d ak i , p arm ak
u çl arı n d ak i c ere ya n l ı s ars ı l ı ş ı n t am z ı d dı b i r açı kl ı k , rah at l ı k , t at l ı l ı k
ye rl eş t i . Y ed i u s t an ı n , i k i s i h âl â gö l ged e , yed i s i d e gü l ü m s ed i l er.
G ö z l eri yü z ü n e s ı ğm ı yo r gi b i o l an k o n u ş t u , “Ö l d ü rm e ye h az ı r
m ı s ı n? ”
“T ab i i k i h a yı r. ” d e d i es ri k l i k l e. “Ben k at i l d eği li m k i . ” S ö zü cam
b ez el i d u v arl ard a çı n l ad ı .
“O l ac ak s ı n . ” d ed i yü z ü gö l g ed e o l an l a r d an b i ri . P ek i n ce b i r
ed a yl a v e t i z b i r s es l e.
G en ç ad am , d ah a fa z l a d a yan am ad ı v e u yu d u .

47
A rad an u z u n , b el i rs i z b i r z am an geç ecek , s o n ra d a u yan ac ak t ı . Ü ç
k at i l k aran l ı ğı n i çi n d en , o n u n K o m i t a’ ya m e yl i n i i ki n ci k ez s ı n am ak
ü z ere o n a ü ç ş e y an l at acak t ı .

7.
I. Anlatı
H erk es z o ru n l u o l ar ak b i r ş e ye i n an ı r. H er i n an çs a d ai m a g erçek l e
çel i ş i r. H er çel i ş k i n i n çö z ü m ü d e i n an cı ge rçek l e yü z l eş t i ri r. Đn an ç
ge rçe ğ e n e k ad ar u z ak o l u rs a, ge rçek l e çel i ş m es i v e ya yü z l eş m es i d e o
d en l i k ı rı cı v e k o rk u n ç o l u r. Đn an çl ar ü ret i rk en , i ş t e b u t ers o ran t ı
k u ral ı n ı k u l l an ı rı m . Ben k u rb an l arı m ı ö l ü m ü n o l m ad ığı n a ya d a as ı l
ö l ü m ü n yaş am s an d ı ğı m ı z ş e y o l d u ğu n a i n an d ı rı rı m . Bö yl ec e k en d i
i s t en çl eri yl e ö l m el e ri n i v e ya b i rb i rl eri n i ö l d ü rm eleri n i s ağl arı m .
Đn s an l ar ga ri p t i r, al ı ş k an l ı k l arı n ı m u t l ak d ü z en s an ı rl ar v e g eçm i ş l eri n e
b ağl ı k al d ı k l arı n a i n an d ı k l arı i çi n s u n d u ğu m h a yal i h em en k ab u l
et m ez l er. A m a b en b i l i ri m k i i n an çl arı n t ü m ü b i rd en çel i ş k i l i
o l d u ğu n d an , i n s an l a r h er ân o rt a ya at ı l an yen i b i r i n an ca, n e k ad ar
al ı ş k an l ı k l arı n a b a ğ l ı k al s al ar d a, e ği l i m gö s t erm e ye h az ı r d ı rl ar.
Bi rb i ri n e b en z em ek t en m u t l u l u k d u yan s ı ğı n t ı l arı n di k k at i ö n ce ç el i ş k i yi
d eği l , ü l k ü yü yak al a r. Bu d a i ş i m i k o l a yl aş t ı rı r. Ded i ği m gi b i z o ru n l u
o l arak h e rk es b i r ş e ye i n an ı r.

II. Anlatı
E l b et t e ö l ü m , k en d i l i ği n d en gel i r. A m a b az en d e b i z e ö l ü m ü
b i ri l eri t u t ar g et i ri r. Ö l ü m , d o ğan h erk es l e b erab er yen i d en d o ğa r.
N eş el i , can l ı , t u t k u l u v e s an cı l ı d ı r d o ğm ak ; b ü yü k , k ai n at a s ı ğam a ya n v e
b i t em e ye n b i r t raj ed i n i n gi ri ş i d i r. Ben d e k en d i m ce, b u t r aj e d i n i n b i r
p arças ı , o yu n cu s u yu m . Ö l ü m ü gö t ü rd ü ğü m h er can l ı d a k en d i ö l ü m ü m ü
b i raz d ah a yak ı n ı m a çek eri m . D o ğm ak g i b i t u t k u l u , san cı l ı bi r s o n
h az ı rl arı m k u rb an l ar ı m a. N as ı l yav aş ya v aş d o ğu l u yors a ö yl ece ö l ü n m es i
ge rek t i ği n e i n an ı rı m . Fark ı n a v ar arak , a n l a ya rak , du ya rak ö l m ek i s t eri m
b en d e k u rb a n l arı m gi b i .
Ö rn e ği n s o n ö l ü m a yi n i n d e d i ş l eri m i k u l l an d ı m . Ü s t ö n d i ş leri m i n
t ü m ü n ü k ö p ek d i ş l eri m e b en z e ye cek ş ek i l d e t ek t ek yo n t u p s i v ri l t t i m . Bu
i k i am aca b i rd en h i z m et ed i yo rd u . Bi ri n ci s i , k u rb anı m ı ö l d ü rd ü ğü m
yö r ed e d ah a ö n c e b i rk aç i n s an k u rt l ar t a rafı n d an p arç al an ı p ö l d ü rü l m ü ş
yi n e k u rt l a r t ar afı n d an b i rk aç h a yv an t el ef ed i l m i şt i . O yü z d en
k u rb an ı m ı n ces ed i n i b u l d u k l arı n d a, yi n e b u n u k u rt l arı n ya p t ı ğı n a
h ü k m ed ecek l erd i . Đk i n ci s i , k u rb an ı m b en i m i s t ed i ği m gi b i ya v aş ça,
ö l ü m ü d u yar ak , an l a ya r ak ö l e cek t i . G ü n l erce, h aft al arc a k u r b an ı m ı
i z l ed i m . Đş i n d en ev i n e gi d i ş gel i ş yo l u n u , z am an l arı n ı ez b erl ed i m .
O n u n l a n efes al ı p v erm e ye, o n a b en z em e ye b aş l ad ı m . Bu n d an b ü yü k b i r
h az d u yu yo rd u m , ö yl e k i gö r ev i m i t am am l am ak ü z ere ban a t an ı n an s ü re
d ar gel m e ye b aş l ad ı ğı i çi n ü z ü l d ü m . Be n i en s es i n d e h i s s ed e ce ği ân a
k ad ar t ak i b i m s ü rs ü n i s t ed i m . M aal es ef, gö r ev s ü rem d o l d u ğ u gü n , o n u
k ararl aş t ı rd ı ğı m k u yt u d a ya k al a yı p , yü z ü k o yu n ye re yı k t ı m . A ğı rl ı ğı m
al t ı n d a çar es i z k ı p ı rd an ı yo r, çı rp ı n ı yo r am a b en d en k u rt u l a m ı yo rd u .
E ği l i p , b o yn u yl a o m u z l arı aras ı n d a ge ri l i p gev ş e ye n k as yı ğı n ı n ı ağz ı m a
d o l d u rd u m . V e ı s ı rd ı m . Ç ı ğl ı k l arı an a ra h m i n d en k o pan b i r b eb e ği n

48
çı ğl ı k l arı n a b en z i yo rd u . O n u ı s ı rı yo rd u m am a b an a on u ö p ü yo rm u ş u m
gi b i gel i yo rd u . K as l arı n ı n aras ı n d an g eç erek b i rb i ri n e k en et l en en
d i ş l eri m i b i rb i ri n d en a yı rm ad an , k as yı ğı n ı n ı çek erek k o p ar d ı m .
O m z u yl a b o yn u ar as ı n d ak i k an l ı b o ş l u ğa b ak t ı m . Bi r s ü re çı ğl ı k çı ğl ı ğ a
çares i z d eb el en i ş i n i s e yr et t i m . V e b o yn u n a yö n el i p , z i h n i n e h a ya t v er en
en k al ı n , en m av i , e n b el i rgi n d am arı n ı çek i p al d ı m d i ş l eri m l e. O n a
b en z em e i s t eği m h âl â s ö n m em i ş t i . K o l u m u ağz ı m a yak laş t ı r ı p , k o l t u k
al t ı m l a d i rs ek i çi ar as ı n d ak i ad al el i k ı s ı m d an k u rban ı m a ya p t ı ğı m gi b i ,
am a u fak b i r p arç a, k o p ard ı m . G ö z l eri m d en ya ş l ar, b u rn u m d an
s ü m ü k l er, k o l u m d an k an l ar ak arak v e ar d ı m d a k an ı m ı b ı rak a rak o rad an
u z ak l aş t ı m . S ab ah a k arş ı b as t ı ran k a r, h er yeri ö rt ü yo rd u . E rt es i gü n ,
ces ed i b u l an yö r e h a l k ı , k u rb an ı m ı n ö l üm ü n ü yi n e b i r k u rt s al d ı rı s ı
o l arak d e ğ erl en d i r ec ek t i . S i l ah l arı n ı al ı p , yö r ed eki s u çs u z k u rt l arı n
h ep s i n i ö l d ü rü n ce ye k ad ar d a rah at l am a ya c ak l a rd ı .

III. A n l at ı
H er ş e y, gü çl ü b i r b i ri k i m i n ard ı n d an an i d en o l u r. H i çb i r ş e y
yo k m u ş gi b i gö rü n ü rk en b i rd en d a ğ al ev l er p ü s k ü rt ü r, b i rd e n ye r s ars ı l ı r,
b i rd en fı rt ı n a k o p a r, b i rd en i n s an ı n d am arl arı n d a k an d ev ri n i d u rd u ru r.
O rt ad a h i çb i r ş e y yo k k en g el en f el ak et l e r, b i z i yi ne d e o rt ad a h i çb i r ş e y
yo k k en en d i ş el en m e ye i t e r. E n d i ş e, h i ç yo k t an g el ec ek b i r f el ak et i
b i ri k t i ri r. Ben k u rb a n l arı m d a b u b i ri k i m i yar at ar ak, b i r b o a gi b i o n l arı
en d i ş e yl e s ı m s ı k ı s arı p b o ğa r v e an i d en ya ş am l arı n a s o n v e r i ri m .
Ö rn e ği n , k as ab an ı n k i t ap l ı ğı n d a ç al ı ş an k ü t ü p h an ecin i n i ş i n i
an l at t ı ğı m yo rd am l a b i t i rd i m . H er gü n g i d i p k i t ap l ık t a o k u yo rd u m .
O k u d u ğu m k i t ap l arı , k ü t ü p h an eci d en gi z l e ye rek , d i k kat i n i k i t ap l arı m a
çek m e ye çal ı ş ı yo rd u m . O k u d u ğu m k i t ap l arı n b i ri n ci ul am ı âf et l er
ü z eri n e yd i . Đk i n ci s i , ağı l a r v e a ğı k ı r an l a r ü z eri n e yd i . A d am ı n b en i
m erak l a gö z et l ed i ği n i , gi z l i gi z l i o k u d uk l arı m ı o k ud u ğu n u b i l i yo rd u m .
Đk i n ci s ı r a k i t ab ı o k u rk en , b i r gü n yem e ği n e gi z l i ce, o n a g e çi ci b i r i n m e
ya ş at ac ak a ğı d an k a t t ı m . Bö yl ec e, k ü t ü p h an eci ye o k ud u ğu k o n u ya d en k
b i r t ecrü b e ya ş at m ı ş o l d u m . O k u d u ğu m ü çü n cü s ı ra k i t ap i s e k ı rı k v e
çı k ı k l ar ü z eri n e yd i . A d am yi n e k i t ap t ak i l eri n b aş ı na gel m em es i i çi n ,
m erd i v en l er e, k i t ap l ı ğı n yü k s ek k at l a rı n a t ı rm an ı rken ço k d i k k at l i
d av ran m a ya çal ı ş ı yo rd u . O k en d i n e d i k k at et t i ği n i san ı yo r b en s e
en d i ş el en d i ği n i b i l i yo rd u m . K en d i n e k a rş ı gö s t erd i ği aş ı rı h as s as i yet ,
k en d i l i ği n d en i ş l e ye n as ı l d i k k at i n i d ağ ı t ı yo rd u . D ö rd ü n cü u l am d a i s e,
k en d i n i d en et l em ek , k en d i n e h ak i m o l m ak ü z eri n e yaz ı l m ı ş , v eci z el erd en
o l u ş an k i t ap l ar o k u m a ya b aş l ad ı m . V e c i z el erd en b i rin i el yaz ı m l a yaz ı p ,
k as ı t l ı o l arak o k u m a m as am d a u n u t t u m . “K o rk u n u z v e en d i ş el en i n i z .
Zi r a fel ak et l er ö n c e v u rd u m d u ym az l ar a gel i r. ” K ü t ü ph an e ci yi es i r
al m ı ş t ı m , el l eri n i n bacak l a rı n ı n t i t red i ği n i , yem e ği n i yem ed en ö n ce u z u n
u z u n k o k l ad ı ğı n ı , aş ı rı d i k k at l i o l m a ya ç al ı ş t ı ğı içi n d i k k at i n i n s ü rek l i
d ağı l d ı ğı n ı açı k ç a gö r eb i l i yo rd u m . N i h a ye t , b an a t an ı n an s ü re h en ü z
t am am l an m am ı ş k en , k ü t ü p h an eci yü k s ek çe b i r r afa t ı rm an d ı ğı s ı rad a
d ü ş ü p b o yn u n u k ı rm ı ş t ı .
H i ç u yu m am ı ş h ep u ya n ı k m ı ş gi b i b i r a yı k l ı k l a i s t i fi n i b oz mad an
an l at ı l an l arı d i k k at l e d i n l ed i . A cel e yl e d ü ş ü n ü p K at i l l er K o m i t as ı ’n d a
i k i t i p k at i l b u l u n d uğu n u v a rs a ya rak , e ğ er K o m i t a’ ya h âl â k at ı l m ak

49
i s t i yo rs a, i k i s i n d en b i ri n i , ya i n an an ya d a i n an d ı rab i l en b i r k at i l t i p i
o l m a yı s eçm es i g ere k t i ği n e h ü k m et t i . A n l at ı l arı d i nl erk en n e k ad ar s ak i n
v e s o ğu k k an l ı o l d u ğ u n u fark et t i ği n d e ys e d e b u h al i n d en n ef ret et t i .
S an k i al el âd e b i r ş e yl er ya ş an m ı ş t ı ya h u t yaş an ı yo rd u d a b u i n s an l ı k t an
çı k m ı ş yar at ı k l ar n e fes al ı r v e ri r gi b i ş u ya d a b u ş ek i l d e i n s an l arı n as ı l
ö l d ü rd ü k l eri n i v e ya ö l d ü recek l e ri n i an l a t ı yo rl ard ı . D o ğ ru , o n l arı n i z i n i
s ü re s ü re o n l a ra b en z em i ş t i , am a o n l ard an b i ri o l m a yı h i ç d ü ş ü n m em i ş t i
k i . A m a ş i m d i o n l ard an b i ri gi b i yü r e ği t aş k es i l m i ş t i v e acı m a,
ya d ı r g am a, ü rk ü , k e d er gi b i d u yg u l a rı n h a yl i u z a ğı nd a yd ı . K en d i n e
d u yd u ğu n e fret ân b e ân k ab arı yo r, o n e fret i n i t i ş i yl e ge çm i ş i n
s o n s u z l u ğu n d a s av r u l u p yi t en i n s an cı l d u yg u l arı n ı , b el k i , o rt a ya
çı k arab i l m e yi u m u yo rd u . A k l ı n ı n k aran l ı ğı n a el i n i uz at ı yo r, o rad a
yi t i rd i k l eri n i arı yo r am a el i b o ş l u k t an b aş k a b i r şe yi yak al a ya m ı yo rd u .
E l i n i n b o ş l u k l a b u l uş t u ğu h er ân d a ys a k en d i n e k arş ı d u yd u ğ u n efret
b i raz d ah a k ab a rı yo r d u . A k l ı yl a an l at ı l an l arı n ya n lı ş , k ö t ü o l d u ğu n u
an ı m s a ya b i l d i ği h al d e d i n l ed i k l eri n e k a l b i k at l an ı yo r, t en i n d e en u fak
b i r ü rp ert i , gö ğs ü n d e en u fak b i r ça rp ı n t ı h i s s et m i yo rd u . A k l ı n ı n i s yan
et t i ği n e, k al b i k a yı t s ı z k al ı yo rd u . O n a k ı s a gi b i gel en b u s ü r ed e, n e ye
b en z ed i ği n i , n e ye d ö n ü ş t ü ğü n ü b i r t ü rl ü a yrı m s a yam ı yo rd u . E l i n i
gö ğs ü n e b as t ı rd ı , n a b z ı n ı d i n l ed i . K al b i , d el i gi b i gö ğü s k em i ği n i
d ö v ü yo rd u . Bi r t e rs l i k v ard ı h erh al d e. A m a n e? Y o k s a b ü yü l en m i ş
m i yd i ? Ö l ü m e k a yı t s ı z l aş m ı ş , a ym az b i r i o l u p çı k m ı ş m ı yd ı ? O n a n e
i çi rm i ş l erd i? Bu ü ç yo l d an çı k m ı ş t an b i ri b ab as ı n ı n k at i l i o lab i l i r m i yd i ?
Ö yl e ys e b i l e art ı k n e d e ği ş i rd i ? A cı yl a gö z l eri n i yu m d u . Bi ri n ci ya d a
ü çü n cü an l at ı cı , g er çek t en d e b ab as ı n ı n k en d i n i ö l dü rm es i n e yo l a çm ı ş
o l ab i l i rl er m i yd i ? Hi ç ak l ı n d an çı k m a ya n , o n a d o ğ rul t u , yö n , erek v e ren
b ab as ı n ı n ces ed i n i , i n t i h ar s ü s ü v eri l m i ş ö l ü m ü n ü can l an d ı r m a ya çal ı ş t ı .
Bu n u d a b aş ar am ad ı . D i ş l eri n i s ı k arak , k ap al ı a ğz ı nı n i çi n d e s ı k ı ş an b i r
çı ğl ı k at t ı .
O n u n k ö p ü ren s es s i z l i ği n i s e yr ed en ü ç k at i l , o n d a ken d i n e k arş ı
b el i ren n ef ret i s ez i n l em i ş l er v e o n a b i r k ez d ah a yak ı n l ı k t a n ö t e b i r
h a yr an l ı k d u ym u ş l ar d ı . G ö rü n ü rd e i k i n ci k ez s ı n an m ı ş , d eğer l eri n e
b ağl ı l ı ğı v e k en d i yl e çel i ş m e ye ği n l i ği gö z ö n ü n e al ı n ar ak ü çü n cü k ez
s ı n an m a h ak k ı k az a n m ı ş t ı . Ü çü n cü aş a m a yı d a g eç ers e, h i ç k i m s e yi
ö l d ü rm em i ş d ah i o l s a, o b i r K o m i t acı , b i r k at i l o l arak k at i l l e ri
o n u rl an d ı ran i k i ş e yl e, ya k a yı el e v erm e m ek v e h a yat t a k al m ak l a
ö d ü l l en d i ri l ecek t i b el k i . V e ü çü n cü aş a m a ya geçm ed en ö n c e, ye n i d en
u yan d ı rı l m ak ü z er e u yk u ya d al m as ı g er e k i yo rd u . Ü ç an l at ı cı d i ğer d ö rt
u s t a k at i l i n yan ı n d a, eş k en ar ü ç gen m as ad a yerl erin i al m ı ş , m arp u cu
el d en el e d o l aş t ı r ara k o n u b ek l em e ye b a ş l am ı ş l ard ı b i l e.

8.
Đk i n ci u yk u s u n d an k al k ı p k at i l l eri n d ü n yas ı n a gö z l eri n i a çt ı ğ ı n d a,
b aş ı n d a o i ri gö z l ü k ad ı n d u ru yo rd u . K a d ı n , k en d i n i o k ş ar g i b i o n u n
al n ı n ı o k ş u yo rd u . E n d i ş e yl e k ad ı n a b ak t ı . A l n ı n d ak i el i i t t i . Y i n e o n a
t aş l aş ı n ca ya k ad ar b i r ş e yl er m i an l at ı l a cak t ı ? G erçek t e o l ab i l ece ği n e
as l a i n an ı l m a ya c ak r es i m l i h i k a yel e rl e a k l ı b aş ı n d an al ı n ı p , k at l i am v e
k ı yı m l ara m ı al ı ş t ı rı l acak t ı yer al t ı n a k ı s t ı rı l m ı ş z av al l ı ru h u ? S o n ra
ye n i d en u yk u ya d al m ak z o ru n d a m ı b ı rak ı l acak t ı ? Đk i u yk u aras ı n d a

50
ya p t ı ğı t âl i m l erl e, b i r z am an s o n ra b i r c an i ye d ö n üş ec ek v e i ş l ed i ği i l k
ci n a yet l e b i rl i k t e b r ö v es i n i m i al acak t ı ? A ş a ğı ya in d i ği n d en , k at i l l eri n
d e yi ş i yl e aş a ğı ya t ı r m an d ı ğı n d an b eri k e n d i n i i çi n de b u l u n d u ğu d ü n ya yı
t an ı m a ya n k ı rm ı z ı bi r b al ı k gi b i cam b i r k av an o z u n i çi n e h a p s ed i l m i ş
h i s s ed i yo rd u . N e yi gö rm es i , n e d ü ş ü n m es i ge rek t i ği ö n ced e n s ap t an m ı ş t ı
d a o yü z d en ye ral t ı n d an ak l ı n d a t ü m k al an l ar, aş a ğı ya i n i ş i , k arm aş ı k
yo l l ard an geçi ş i , ı ş ı k l ı , gen i ş b o ş l u ğ a v arı ş ı , ü ç k at i l i n k o n u ş m as ı v e az
ö n ce al n ı n d a d o l aş a n el d en i b aret t i . O l a yl arı v e i ns an l arı an cak k en d i n e
gö s t eri l d i ği k ad a rı yl a gö reb i l i yo rd u . G ö r d ü k l eri , i ş i t t i k l eri o k ad ar
yo ğ u n , o k ad ar ü s t ü s t e b i n d i ri l m i ş t i ki arad a n e bu n l arı d e ğ e rl en d i rec e ği
b i r v ak i t , b i r k ü çü k ân , n e b ab as ı n ı an ı m s a ya b i l ece ği b i r m o l a, n e d e
gö rü p i ş i t t i k l eri n i u n u t m as ı n ı s ağl a ya ca k b aş k a o l a yl ar ya ş a m as ı n a
o l an ak v eri l m i ş t i . Ü ç k an l ı an l at ı yı d i n l erk en k en di n e d u yd u ğu n e fret i d e
an ı m s am ı yo rd u ş i m d i . H er u yan ı ş ı n d a, i ç i n d e b i n b i r çeş i t o t u n u s ares i ,
k ö k l eri n i n ren gi v e s ö z cü k l eri n v e yü z l e ri n gi z em i s ak l ı b i r i k s i rd en
b i rer d am l a z erk ed i l i yo rd u s an k i d am ar l arı n a. Đk i nci u yk u s u n d an
u yan ı ş ı n d a k arş ı s ı n d a o al ı m l ı yü z ü yl e a yn ı k ad ı n du ru yo rd u i ş t e. Đl k
k arş ı l aş m al arı n d a h ı z l a yap ı p arm a ğan e t t i ği k ed i bi b l o s u yl a , o n u n ak l ı n ı
b aş ı n d an al m ı ş t ı . G en e b i r ş e y v e ri r gi b i yap ark en , ş i m d i o n d an n e
al m a ya h az ı rl an ı yo r d u? Bi rço k a yrı n t ı yı u n u t an ak l ı k ed i b i b l o s u n u
u n u t m am ı ş t ı .
K ad ı n , g en ç ad am ı k al d ı rı p gi yd i rd i . Đz l e m es i n i i s ter b i r ed a yl a
ı ş ı k l ı açı k l ı ğa d o ğru yü rü d ü . K o m i t a’n ı n t o p l an d ı ğı ı ş ı k l ı , d u v arl arı
ren k l i , s a yd am , b u z l u , s ı rl ı , s ı rs ı z cam l arl a k ap l ı ye r al t ı s ara yı n d an
b i rl i k t e, çı k t ı l ar. O n l arı b u ra ya g et i ren a l en gi rl i yo l u k at ed e rek ,
ye r yü z ü n e u z an an s a rm al m erd i v en i d ö n e d ö n e t ı rm an dı l ar. Ç ı k ı ş
yo l cu l u ğu b o yu n c a d ah a ö n c e k arş ı l aş t ı ğı a yrı n t ı l arı t an ı yo rd u . V e
s o n u n d a “C am a C an V eren l e r” h an ı n ı n t eras ı n a u l aş t ı l ar. Y e ral t ı n ı n
s ı cak l ı ğı n d an çı k ı n c a, yu k ard a an i b i r s o ğu k ç arp t ı yü z ü n e. A ğz ı n d an
b u h ar çı k m a ya b aş l a d ı . N e k ad ar s ü red i r ye r al t ı n d a o l d u ğu n u
h es ap l am a ya çal ı ş t ı . A ş a ğı ya i n erk en h a v a b u k ad ar s o ğu k d eği l d i . Y o k s a
b i r m ev s i m b o yu n c a aş a ğı d a m ı k al m ı ş t ı? K ü ren m i ş ve b i r k ö ş ed e
s ert l eş m i ş k ar yı ğı n l arı i l i ş t i gö z ü n e. A l acal ı k ar an l ı k t a t era s a çı k an
m erd i v en l eri i n erk e n , b u k ez m erd i v en l ere a yn ı h an ın gi ri ş i n d ek i gi b i
t av u s m av i s i cam l ar l a h ak ed i l m i ş ö l ü u yg a rl ı ğı n h a rfl e ri n i d ü z ü n d en
o k u d u : “A ŞA Ğ IY A T IR M A N IŞ”. K o m i t a’ ya k at ı l an l arı n b u b as am ak l arı n as ı l ,
h an gi d u yg u l a rl a çı k t ı ğı n ı h a yal et m e ye çab al ad ı ancak ü s t ü n e
gi yd i k l eri yl e k ad ı n l ı ğı a yı rt ed i l em e ye n v e b i r h a yal et gi b i ö n ü n d e, d eri
t ren çk o t u n u n et ek l e ri h av al an a rak , o n u b ek l em ed en sü z ü l en h ü n erl i cam
u s t as ı n ı i z l em e ye d e v am et t i . A yn ı h ı z l a, h an d an d ış arı çı k ar l ark en ,
h an ı n k u b b el i gi ri ş i n i n av l u t arafı n d ak i s ü t u n l arı na n ak ş ed i l m i ş i k i
p e yg a m b er b ö ce ği n i fark et t i . A yak l arı i l erl erk en gö z l eri k al ab i l d i ği n ce
u z u n n ak ı ş l arı n ü z eri n d e k al d ı . D ü n ya yı d o l aş ı rk en k arş ı l aş t ı ğı
K o m i t acı ’l arı n m ek a n l arı n d a d a a yn ı n ak ı ş a ras t l am am ı ş m ı yd ı? T ek i n s i z
v e ı s l ak s o k ak l ard a o ark ad a, K o m i t acı k at i l ö n d e, b u z l u s u
b i ri k i n t i l eri n i n ü z eri n d en at l a yar ak yü rü m e ye d ev am et t i l er. Ö n d ek i
b az en d i rs ek l eri n d e n k ı v rı l an k o l l arı n ı n h arek et i ve i fad es i z k a ya r gi b i
d ö n en b aş ı n ı n ü z eri n d ek i k o ca gö z l eri yl e b i r p e yg am b e r b ö c eği n e
b en z i yo rd u .

51
Ç i t l eri n i n ard ı n d a yap rak s ı z cev i z , a yv a , v i ş n e v e n ar a ğaçl arı ,
ah ş ap k am e ri ye s i , k am eri yen i n ö n ü n d e k ı r m en ek ş el eri , d al u çl arı n d a
m o r s al k ı m l arı p ı rt l am a yı b ek l e yen b i r er gu v an v e b e yaz çi çek l eri
k en d i n i k ı s a b i r s ü re gö s t e ren gü n eş e v e gö ğü n k u ş an d ı ğı a l k ı m a
al d an ar ak açı l m ı ş a yn ı h ı z l a d a s o l m u ş bi r b ad em a ğa cı yl a g en i ş b ah çel i ,
i k i k at l ı m et ru k b i r ev i n ö n ü n d e d u rd u l a r. Y ak l aş an b ah a r, s o k ak l ard ak i
k arl arı e ri t m i ş s açak l ard ak i b u z s ark ı t l ar ı n ı n s i v ri u çl arı n ı d ah a d a
s i v ri l t m i ş ti . G en ç a d am a ğz ı n d an çı k an b u h arl arı n a ras ı n d an ev i n
ı s s ı z lı ğı n a k arş ı n b a h çes i can l ı l ı k l a d o l u gen i ş al an a gö z g ez d i ri rk en ,
k at i l i n i ri b ak ı ş l arı n ı k i l i t l ed i ği n o k t a yı fark ed erek o ra ya b a k t ı . Đk i k at l ı
ı s s ı z ev i n i k i k an at l ı ah ş ap k ap ı s ı ar al an d ı . Ü rk ek b i r i n s an s u ret i n i n
ö n ce b aş ı , s o n r a b ed en i gö z ü k t ü . S u ret i n h arek et l e ri n d en o rt a ya ş ı n h a yl i
ü z eri n d e b i ri o l d u ğu an l aş ı l ab i l i yo rd u . K at i l , ceb in d en , gö z l eri k ad ar
b ü yü k b i r cam b i l ye çı k ard ı . S u ret , k ap ı n ı n eş i ği n den ge çe re k
s u n d u rm an ı n al t ı n a gel d i . H arek et l eri n d en d ı ş arı d a n el er o l u p b i t t i ği n i
d en et l er b i r h av ad a o l d u ğu an l aş ı l ı yo rd u . E l i n d e d e gü çl ü k l e b i r ş e y
t u t u yo r gi b i yd i . Bi r b al t a, b ü yü k b i r s at ı r, b i r k az m a gi b i b i r ş e y. K at i l ,
d u d ak l arı n ı b ü z erek b i r yaz k u ş u gi b i ö t t ü . S u ret t i t red i , el i n d ek i a ğı r
ş e yi ye re d ü ş ü rd ü . K am eri yen i n a rk as ı n d ak i b i r a ğacı n d al l arı n d a
u yu k l a ya n s ı ğı r cı k s ü rü s ü çı ğl ı k çı ğl ı ğa h av al an d ı . K ı ş k u ş l a rı n d an b i ri
m i s i n a yl a yap ı l m ı ş b i r k em en d e t ak ı l d ı . S ü rü s ü n e yet i ş m ek i çi n çı rp ı n d ı ,
çı rp ı n d ı k ça m i s i n a i n ce b i l e ği n i d ah a d a s ı k t ı . S u nd u rm an ı n al t ı n d ak i
s u ret , ye rd e n d ü ş ü rd ü ğü n ü al arak s u n d u r m an ı n b i t t i ği i k i b as am ak l ı
m erd i v en i n b aş l ad ı ğ ı n o k t a ya h am l e et t i . U s t a K o m i tacı , el i n d ek i cam
b i l ye yi s u n d u rm an ı n s aça ğı n d an s ark an b i r s ark ı t ı n k ö k ü n e fı rl at t ı
an i d en . C am b i l ye h av ad a v ı n l ad ı v e i s a b et l e s ark ı tı n k ö k ü n e çarp t ı .
S ark ı t ye ri n d en k o p t u , s u ret yu k arı b ak t ı , k at i l l e b i rl i k t e d i k k at k es i l d i
v e k o n i k s ark ı t ı n s i v ri u cu s u ret i n b o yn u n d an gi ri p k al b i n e u l aş t ı .
“K o ş , b i l yem i get i r. ” d ed i k ad ı n yan ı n d ak i n e.
Baş ı n ı i k i ya n a s al l a yı p “H a yı r” d i ye rek k ad ı n a i t aat s i z l i ği n i
gö s t erd i k at i l ad a yı .
K at i l , b i r h am l ed e ç i t l eri n ü z eri n d en at l a yı p b ah çe ye gi rd i v e gö z
açı p k ap a yı n ca ya k a d ar b i l ye s i n i al ı p d ö n d ü . Bi r s üre s es s i z b ak ı ş t ı l ar.
“Ş i m d i n as ı l u yu t a c ak s ı n ı z b en i? ” d i ye k ad ı n a fı s ı ld ad ı yo r gu n
ad am , gö z l eri n i k açı rarak .
“U yu m an ge rek m i yo r. Ç ü n k ü art ı k fı s ı l d am a yı b i l i yo rs u n .
E fen d i m . ” d ed i k at i l .
“Y er al t ı n a d ö n m ek i s t em i yo ru m . ” d i ye re k yen i b i r h am l e yap t ı
ad am , gö z l eri n i b u k ez k açı rm ad an .
“D ö n m en ge rek m i yo r. Ç ü n k ü art ı k ye ral t ı n d as ı n . E fend i m . ” d ed i
k at i l t ü yl er ü rp ert en s es i yl e. V e d i ğer ce b i n d en o nu n a ğı z l ı ğı n ı çı k arı p
u z at t ı v e “D i l ers en b i r ye rd e o t u ru p b i r ş e yl e r i çel i m . ” d ed i .
G ü n d o ğu yo rd u . Lap a l ap a k a r ya ğı yo rd u s ı cak ö l ü n ü n ü s t ü n e.

9.
K at i l v e ci n a yet t an ı ğı m e yd an d ak i ş ar ap h an ed e a ğaç m as al ar d an
ras gel e b i ri n e o t u ru p , k o n u ş m as ı z s o h b et l eri n e eş l i k ed en k a l a yl ı b ak ı r
m aş rap al a rı n ı n h en ü z d i b i n e v arm am ı ş l ard ı k i ö n ced en t as ar l an m ı ş b i r
d av et e i c ab et ed e r g i b i d i ğerl e ri d e m as ad ak i yerl e ri n i b i rer b i rer al m a ya
b aş l ad ı l ar. Ö n c e h an ı n gi ri ş k at ı n d ak i d ö rt cam u s t as ı g el d i . S o n ra,

52
yü z l eri h ep k a ran l ı k t a k al an d i ğer i k i s i . O n l arı n gel i ş i yl e b i r l i k t e i k i n ci
m aş rap al a r ı s m arl an d ı . Ş arap h an en i n b o ş m as al arı n ı d a s ab a h s ab ah
s an k i k ö t ü cü l b i r p i ye s i cı l ı z l ı ğı n d an k u rt arm ak , dah a z en gi n gö s t erm ek
v e d e o l a ğan l aş t ı rm ak i çi n t u t u l m u ş , yü z l eri b i rb i ri n e b en z eye n
fi gü r an l ar, ya n i o m eş h u r k al ab al ı k d o l d u rm a ya b aş l ad ı . Fl ü t u s t as ı s ed ef
k ak m al ı , ab an o z b i r k u t u yu m as an ı n ü s t ü n e k o yu p m aşrap al ar ı n
aras ı n d an b i t k i n b i r h al d e gö z l eri b o ş l u ğ a b ak an g en ç ad a ya d o ğru
i t ek l ed i . O i s e a ğı z l ı ğı n ı çı k arı p u cu n a gü z el b i r ci ga ra t ak t ı . C i garas ı n ı
ya k m ad an , “ D em ek ye r al t ı n d a yı m , d em e k art ı k b en i m içi n yer yü z ü d i ye
b i r ş e y yo k . ” d i ye k o n u ş t u çev re m as al a rı n d a d u yabi l ec e ği yü k s ek l i k t e.
A m a n e k i m s e o n u s es s i z o l m as ı i çi n u yard ı , n e d e çev r e m a s al ard an
s ö z l eri n e i l gi gö s t e r en o l d u . Đk i n ci b i r d en em e d ah a yap m ak ü z ere a ya ğ a
k al k t ı , “K at i l l er K o m i t as ı ’n ı n ş erefs i z l i ği n e i çi yoru m . ” d ed i . Y i n e
k i m s ed e k ı p ı rt ı o l mad ı .
G ö z l eri yü z ü n ü gü z e l ce k ap l a ya n k at i l k o n u ş t u , “K al ab al ı k t a n
fark l ı o l u ş u m u z u n bi z i o rt a ya çı k a rt t ı ğı n ı , el e v ereb i l e ce ği n i
s an ı yo rs u n u z . A k s i n e! F ark l ı l ı ğı m ı z b i z i gi z l i yo r. Ç ü n k ü o n l ar d a
k en d i l eri n i , t ü m s efi l v e o rt ak yaz gı l a rı n a ra ğm en fark l ı s an ı yo rl a r.
Đk i n ci s i , ş u b i rb i ri n i n ü s t ü n e yı ğı l m ı ş k al ab al ı k t an fark ı m ı z , b i z i
o n l ard an a yı rm ı yo r. G en e ak s i n e ! Y i n e a yn ı ger ek ç e yl e yak ı n l aş t ı rı yo r.
Bi l m el i s i n i z k i o nl ar h i s s et t i k l eri , i n an d ı k l arı ş e yl ere u yg u n d ü ş en
s ö z l eri i ş i t i rl er. Ö t es i n i n e i ş i t m ek n e d e b i l m ek i s t erl er. Bi l m el i s i n iz k i
o n l arı n h ep s i o l as ı b i rer k at i l d i r. A n c ak ço k m as u m gö rü n ü rl er. T a k i
d ü ğm el e ri n e b as ı l an a d ek . E f en d i m ? ”
“H as t as ı n ı z ! H ep i n i z !” d ed i g en ç ad am t i k s i n erek .
“Bi z i ş ı m art ı yo rs u n u z efen d i m ” d ed i k a d ı n gu ru rl a.
“O z am an n i ye gi z l en i yo rs u n u z ? ” d i ye k arş ı l ı k v erd i d e ği ş er ek .
“K al ab al ı k t an gi z l e n m i yo ru z . ” d ed i çi p i l gö z l ü , cam k ap l ar yap an
u s t a k at i l .
“Ben d en yah u t b en i m gi b i l erd en gi z l en i yo rs an ı z b i le, b u
k al ab al ı ğa s es i m i d u yu r am ad ı k t an , s i z i n ge rçek yü z ün ü z ü o n l ara
gö s t er em ed i k t en s o n ra n e i ş e ya ra r k i gi z l eri n i z i ort a ya d ö k m em . ”
Fl ü t çü o n u n ö n ü n d e k i k u t u ya b ak arak , “ Y ara rd ı . E ğ er b i z e
k at ı l m as a yd ı n . Bi r f l ü t u s t as ı k al ab al ı ğı n n ab z ı n ı n ab z ı n d a d u yab i l en
en d er k i ş i l erd en d i r. ”
“S i z e k at ı l m ad ı m k i. ”
“ Đn k âr, i k r ard ı r efen d i m . ” d ed i b i l l û r b ak ı ş l ı u s t a.
“Ben i m i çi n u ğr aş m an ı z a n e g erek v ard ı ? Ö l d ü rs e yd i ni z ya b en i
d i ğerl eri gi b i ? ” d ed i ağı z l ı ğı n ı s ı v az l ark en v e h erk es e l a f ye t i ş t i rm en i n
t el aş ı yl a.
“D en em ed i l er m i s a n ı yo rs u n ? ” d ed i s ı rça b ah ç es i n d eki cam d an b i r
ağ acı n al t ı n d an s es l en i r gi b i m av i gö z l ü gen ç u s t a, “ H er s ef eri n d e
k u rt u l d u n . H er k u rt u l u ş u n b i z im i çi n um u t o l d u . Ş ans d en en ş e yi n
ya r at t ı ğı ras t l an t ı l ar s a ye s i n d e d e b i z e yak l aş t ı n .”
“Ben i b i ri l e ri ö l d ü r m e ye çal ı ş t ı , am a o n l ar s i z d eği l d i n i z . Y an l ı ş
m ı an l ad ı m . ”
“K es i n l i k l e d o ğ ru . H er k u rt u l u ş u n u z s ı n an ı ş ı n ı z ı n b i r p arças ı yd ı .
Ş an s ı n ı z ı n b ü yü k l ü ğ ü s ı n an ı yo rd u b ö yl e ce ef en d i m . Am a ş ü k ü r k i
aram ı z d as ı n ı z s o n u nd a. Bi z d en b i ri s i n i z .”

53
“Bi r d ak i k a” d ed i at ı l arak , geci k m i ş b i r ya n ı t ı b u lm u ş ças ı n a, “E n
b aş t a ar an ı z a k at ı l m ak i s t ed i ği m i s ö yl ed i m ev et . A m a art ı k i s t em i yo ru m .
A ran ı z a k at ı l m a ya c a ğı m . V az geçt i m . ”
“Ç o k ge ç. ” d ed i yü z ü k aran l ı k t a k al an l a rd an b i ri . “Y az ı k k i b i r
ci n a yet e o rt ak b i l e o l d u n u z . E fen d i m . ”
“O rt ak m ı !. . Ben i k i m e ş i k a yet ed e cek s i n i z? H a!. . ” b i r ân s e s s i z l i k
ya ş an d ı “O rt ak o l d u ys am b i l e i k n a o l m a d ı m . Ben i b i ri n i ö l d ü rm e ye i k n a
ed em ed i n i z , ed em e yecek s i n i z . H i çb i r ş e y h i s s et m i yo ru m : A cı m am ,
k ed eri m , t as am h i çb i r ş e yi m k al m ad ı . K u p k u ru yu m . T arl al a r a d i k i l en
k o rk u l u k l ar k ad a r ru h s u z u m . Ban a n e i çi rd i n i z? ”
“H i ç. ” d ed i k aran l ı k yü z l ü l erd en b i ri .
C ev ab ı u m u rs am ad a n d ev am et t i , “Y i n e d e b i l d i ği m , in an d ı ğ ı m b i r
ş e yl e r o l d u ğu n u an ı m s ı yo ru m . O yü z d en d e as l a ci n a ye t i ş l e m e ye ce ği m . ”
O n u n co ş k u l u k o n u ş m as ı n ı s ü k û n et l e d i n l e ye n yed i k an l ı k a t i l ,
h o ş n u t l u k l a, b i r an a n ı n ço cu ğu n a b ak t ı ğ ı gi b i b ak ı yo rd u l ar o n a. O
k o n u ş t u k ça i çl eri s ı cak l ı k l a d o l u yo r, s a n k i b i rer kan l ı k at i l , can i d e ği l
d e b i rer i yi l i k p eri s i gi b i gü l ü m s ü yo rl ar d ı .
“N as ı l b ö yl e o l ab i l i yo rs u n u z ? Đş l ed i ği n i z ci n a yet l e ri n b as i t ,
s ı rad an ş e yl e r o l d u ğ u n a i n an ab i l i yo rs u n u z? . . Ben i bek l ed i ği n i z i m i
s ö yl ed i n i z az ö n ce? H er ş e y k arm ak a rı ş ı k ! A h ! A n l am ı yo ru m ! N as ı l b u
k ad ar k ö t ü yk en i yi gö rü n eb i l i yo rs u n u z ? K i m s i n i z si z? ”
E n s o n k o n u ş an k ara n l ı k yü z l ü k at i l ı ş ı ğa çı k t ı . “B en k ö rü m . A m a
k o n u ş ab i l i yo ru m . ” Y an ı n d ak i d i ğ er gö l gel i yü z a yd ı nl ad ı a rd ı n d an , “O
gö r eb i l i yo r am a i ş i t em i yo r v e k o n u ş am ı yo r. Ben h erk es t en i yi i ş i t i p
k o n u ş ab i l i rk en , o h e rk es t en i yi gö reb i l i yo r. O b en i m gö z l eri m b en d e
o n u n k u l ak l arı yı m . Bi z k ard eş i z . Bi rb i r i m i z i b ü yü t tü k . Ş i md i s an a b i r
s o ru n v eri yo ru z , d i n l e: Đn s an l ar b i rb i ri n e b en z em ek i çi n b aş k a b i rço k
ş e yi n ya n ı n d a i k i t em el d u yu ya i h t i ya ç d u ya rl ar. A m a b u n l a rd an b i ri
z am an l a d i ğe ri n i k ö rel t i r. G ö rm ek , i ş i t m en i n ö n ü n e g eç er. Đn s an l ar b i r
z am an s o n ra s es l eri b ı rak ı p , gö z l eri yl e i ş i t m e ye, gö z l eri yl e d u yd u k l a rı n a
i n an m a ya b aş l a rl ar. G ö z l eri yl e o l m a yan s es l eri d u yar, o l m a yan t at l arı
t ad ar, o l m a yan k o k u l arı i çl eri n e ç ek e r, o l m a yan b eden l e re d o k u n u rl ar. . .
Ş i m d i d ü ş ü n , k ard eş i m gö reb i l i yo r am a i ş i t em i yo r, ben k ö rü m am a
i n s an l arı o n d an d ah a i yi i ş i t eb i l i yo ru m v e o n l ara yo l gö s t er eb i l i yo ru m . ”
G en ç ad am , k ö rü n s ö z l eri n i n b i r t ek i n i b i l e d i n l em ed en k en d i n i
ye m e ye d ev am ed e r k en , “A s ı l s o ru yu h â l â b u l am ad ı n . E fen d i m . ” d i yer ek
ara ya gi rd i gö z l eri yü z ü n e s ı ğm a yan k ad ı n .
Bi t k i n h al d ek i g en ç ad am ci gar as ı n ı ya k m ak ü z ere a ğı z l ı ğı n ı
d u d ak l arı n ı n ar as ı n a s ı k ı ş t ı rd ı . V az geçt i s o n ra, “As ı l s o ru , a s ı l s o ru . . .
Ban a u n u t t u rd u ğu n u z s o ru !. . N i ye? ”
“N e n i ye? ” d i ye at ı l d ı ü m i t s iz l i ği n d en s ı yrı l ı p k ı z ı l s açl ı u st a.
“N i ye ö l d ü rü yo rs u n u z? ”
K ı z ı l s açl ı b i l l û r u s tas ı b i r “O h ! ” çek t i v e “S an a as ı l s o ru yu b i z
u n u t t u rm ad ı k . S en i n h ı rs ı n , d eri n l eri n e i t t i k çe gü çl en en ö fk e n as ı l
s o ru yu u n u t t u rd u s a n a? D ah as ı ö fk en o k ad ar b ü yü d ü k i b i z e b en z ed i ği n i
b i l e s an d ı n . G ö rü yo rs u n , ö fk ed en es er yo k b i z d e. Bi z gü çl ü i n s an l arı z ,
efen d i m . ”
“O z am an ş i m d i s o ru yo ru m : N i ye !” d i ye rek ci ga ras ı n ı ya k t ı v e i k i
s o ğu k d u m an çek t i .
Đri gö z l ü k ad ı n k at i l “Ö l d ü rm em el e ri i çi n ö l d ü rü yo ru z . ”

54
G en ç ad am b i rd en d i ri l i p k ah k ah a at m a ya b aş l ad ı . Ko m i t ac ı l ar
b i rb i rl eri n e b ak t ı l ar i l k k ez ş aş k ı n l ı k l a. K ah k ah al ar i çi n d e b o ğu l an
k o n u ş t u b i raz o l s u n ya t ı ş a rak , “ N erd en b i l i yo rs u n u z k u rb an ı n ı z ı n b i ri ni
k en d i n e k u rb an s eçt i ği n i p ek i ? ”
“Bu o k a d ar ö n em l i m i? ” d ed i k ad ı n i l k gü n k ü s ak i n li ği yl e.
“H ak l ı s ı n . H er ş e yi i ş i t en b i r k u l ağı n ı z , h er ş e yi d e gö ren b i r
gö z ü n ü z v ar ya, yet er!” d ed i b i rd en d e ğ i ş i p v e gi d er ek yü z e ye çı k an
ö fk es i n i d i z gi n l em e ye çal ı ş ar ak . “S u çu yo k et m ek i çi n s u ç i ş l i yo rs u n u z
siz.”
“Bi z gü çl en m e ye, ö ğr et i m i z d ü n ya ya ya yı l m a ya b aş l adı ğı n d an b eri ,
ci n a yet l eri n v e k at l i am l arı n n e k ad ar az al d ı ğı n ı b il i yo r m u s u n? ”
“Y a s i z i n i ş l ed i ği n i z ci n a yet l e r, yap t ı ğı n ı z k at l i am l ar n ’o l acak ? ”
..........
Bi rd en o rt al ı k a yd ı n l an d ı . O k ad ar ço k a yd ı n l an d ı ki , a yd ı n l ı ğı n
ço k l u ğu n d an gö z gö z ü gö rem ez o l d u . S an k i i çi n d e z am an l an m ı ş b i r
al ı ş k an l ı ğı n n ü k s ed i ş i yl e gen ç ad am , b e d en i n e yerl eş en t at l ı u yu ş u k l u ğa
ye n i l e rek yen i d en u yk u ya d al d ı .

10.
“A n ı l arı n ı ya n ı k k i t ap l ar, d a ğı n ı k s a yf a l ar, h ar ab e ye d ö n m ü ş
ev l erd en t o p l ad ı ğı m ı z b i r u yg arl ı k , s ı rf b arı ş çı o ld u ğu i çi n ye r yü z ü n d en
k ı s a s ü red e s i l i n i p g i t m i ş , i n s an l ı ğı n u zu n yaz gı s ı n d a an c ak b i r ân k ad a r
ye r ed i n eb i l m i ş t i . O n l ar u yg a rl ı k o l d u k t an s o n ra an cak o n , b i l em ed i n o n
b eş b ah ar gö rm ü ş t ü . O u yg a rl ı ğı n gü z el i n s an l arı , t ı p k ı b i z im gi b i h er
b i ri n i n as l ı n d a b i rer Ş av o o l d u ğu i n s an l ara i n an ı yord u . D ü n ya n ı n b i r gü n
gü z el i n s an l arl a d o l aca ğı n ı ü m i t ed i yo rl ard ı . Bi r gü n g el ec e k h erk es
k en d i yü z ü n e k av u ş acak , h erk es b i r er Ş av o o l acak t ı . O n l a r d a b i z i m gi b i
s av aş a, k ı yam et e, ö l ü m d en s o n ra yaş am a i n an m ı yo r, c en n et i n b u d ü n ya
o l d u ğu n u v a ’z ed i yo rl ard ı . A m a ço k g eç m ed i , i çl eri nd en k o r k ak b i ri l eri
b u l aş ı cı b i rer çı b an gi b i çı k ı p ya yı l m a ya b aş l ad ı l ar. K o rk u yu b i r s al gı n
gi b i yu rt l arı n a e gem en k ı l d ı l ar. A rd ı n d a n o u yg a rl ık i l k k ez ci n a yet l er
gö rm e ye , ci n a ye t l eri n ağı rl ı ğı al t ı n d a ez i l m e ye b aşl ad ı . Đş b u rad a
b i t m ed i . Bu d ah a b a ş l an gı çt ı . K o rk ak l ar k o ro s u ci n a yet l eri n p eş i n d en
k o m ş u yu rt l arı d a k o rk u l arı yl a yu rt l arı n ı n ü z eri n e çek t i l er. O n l arı n
k o rk u l arı n ı ö ğ ren en k o m ş u l arı , h er k o rk u s el i n i n ard ı n d an b i r s al d ı rı n ı n
gel ece ği n i b i l i yo rl ar d ı . O yü z d en ö n c ed e n d av ran ı p s al d ı rd ı l ar v e o
k ü çü k am a gü z el u yga rl ı ğı , gü z el i n s an l arı yl a b er aber s i l d i l er. Lâk i n b i z
o gü z el u yg arl ı k gi b i b ü t ü n ü yl e b arı ş s ev er k al a rak yu rd u m u z u n i s t i l a
ed i l m es i n e gö z yu m m a ya ca ğı z . C i n a ye t l er i ş l em e yi s ürd ü re c eği z . N e k i
ci n a yet l eri m i z e b az en i n t i h ar s ü s ü v ere rek , b az en ci n a ye t l e ri m i z i d o ğal
b i r ö l ü m e b en z et ere k , b az en d e s u çu gel i p ge çen u yru ğu b el i rs i z
ya b an cı l ar a yü k l e ye rek i n s an l arı m ı z ı n b i rb i ri n d en dah a az k o rk m al arı n ı
s ağl am a ya d ev am ed ece ği z . H u z u rl a ya ş a ya n yu rd u m u z a s al d ı rı i h t i m al i
az al acak . D i ğ erl eri d e b i z e b en z em ek i s t e ye cek . V e gi d e gi d e b i r d ü n ya
b arı ş ı k u rac a ğı z . A rt ı k an l am al ı s ı n , ö l dü rm ek ü z erin e n e k a d ar
u s t al aş m ı ş , n e k ad ar ci n a yet i ş l em i ş o l s ak d ah i b i z l er k ö t ü d eği l i z . Đyi l i k
ad ı n a yap t ı ğı m ı z k ö tü l ü k l eri n ya rat t ı ğı ç el i ş m e yi gö rm ü yo ru z s an m a. V e
k o rk u yu k ü çü m s em e . Bi l k i ö n ü m ü z d e d ah a i yi b i r yo l açı l a n a k ad ar
e yl em l eri m i z i s ü rd ü rm ek z o ru n d a yı z . ” d ed i g en ç ad am ı n t an ı k l ı k et t i ği
k at l i n s o ru m l u s u i ri gö z l ü k ad ı n .

55
G en ç ad am , yat t ı ğı ye r d en b aş ı n ı k al d ı r m ad an , k al d ıram ad a n
k ararl ı l ı k l a k o n u ş t u “E v et s i z k at i l d eği l s i n i z . . . Zü p p es i n i z . Baş ı m ı
k al d ı rı p yü z ü n ü z e t ü k ü reb i l m ek i s t erd i m . ” d ed i . V e b ed en i n d e g eçi ci b i r
i n m e ya rat an a ğı n ı n b u ru ş t u rd u ğu a ğz ı n ı gü çl ü k l e o yn at ar ak s ü rd ü rd ü
k o n u ş m as ı n ı “S i z i n t ers i n i z e i n s an l arl a k o n u ş arak , d e rs v er erek , b i r
ş e yl e r ö ğret erek i n s an l ı ğı n i yi l eş t i ri l ece ği n e, gü z el b i r d ü n ya ya
k av u ş u l aca ğı n a i n an an b i r b aş k a çet e t a n ı m ı ş t ı m . A m a o n l arı n d a t ek
ya p t ı k l arı i n s an l arı k en d i l eri n e b en z et m ek t i . Bi r m ü ri t l er v e m ü rş i t l er
o rd u s u yd u gö rd ü ğü m . O n l ar i n s an l arı e ği t t i k l eri n i s an ar ak k en d i l eri n e
b ağı m l ı k ı l ı yo r, k u r u , p as l ı d ü ş ü n cel eri n i ez b erl ett i ri yo rl a r d ı s ü rek l i .
A s l ı n d a t ı p k ı s i zi n gi b i b i r z ü p p el er o rd u s u yd u o n l ar d a. ”
“ Đn an s an a i m ren i yo ru m . G en çl i ği m i gö r ü yo ru m s en d e.” d i ye rek
t ı p k ı k en d i s i gi b i yü z ü n d e yaş l ı l ı ğı n i z l eri n i t aş ım a yan ad am ı al n ı n d an
öptü.
“T i k s i n çs i n i z . Ç ü n kü . . . Ç ü n k ü . . . ”
“Zi h n i n en i yi , en a d i l , en d ü rü s t o l an ı ö z l ü yo r s ü rek l i . G en çl i ği n
ak l ı b ö yl e çal ı ş ı r i ş t e. A h ! C an ı m b en i m . O ys a h a yat yo l u u z ak l aş t ı ğı n ı
s an d ı ğı n h e r ş e ye s e n i b i raz d ah a ya k ı n l aş t ı rı r. Ü l k ü n e d o ğr u
yü rü d ü ğü n ü s an ı yo r k en b i r b ak a rs ı n t am z ı d d ı n a v arm ı ş s ı n . S en i n i çi n
t as al an ı yo ru m . G er ç ek t en . ”
D am arl a rı n d ak i a ğı n ı n et k i s i yav aş ya v a ş ge çi yo rd u , “Ç ü n k ü . . . ”
d i ye d ev am et t i k al d ı ğı yerd en k ad ı n ı n s ö z l eri n i h iç d u ym am ı ş gi b i .
“Ç ü n k ü? ” d ed i k ad ı n m erak l a.
“Ç ü n k ü t i k s i n çs i n i z .”
“H a yı r” d ed i k ad ı n “T i k s i n çi z , çü n k ü? . .”
“Ç ü n k ü , ” d ed i gö z l eri u z u n s ü red en b eri i l k k ez d o l arak , b u r u n
d i reği s ı z l a yar ak v e gı rt l a ğı n a b as t ı ran b i r yu m ru kl a “h er ş e y b i r yan a
s i z b en i m b ab am ı ö ld ü rd ü n ü z . S i zi as l a b ağı ş l a yam am . A s l a h ak l ı
o l d u ğu n u z a i n an am a m . V e as l a b ab am ı n b i ri n i ö l d ü rece ği n e i n an am am . ”
K ad ı n b i r an n e ş efk at i yl e el i n i k ı p ı rd a yam a yan co ş ku l u gen ç
ad am ı n b aş ı n ı n al t ı n a s o k t u v e k al d ı rd ı . Öb ü r el i n dek i b ard a k t ak i b i r
s ı v ı yı i çm es i i çi n d u d ak l arı n a gö t ü rd ü . G en ç ad am ön ce i çm e yi r ed d et t i .
S o n ra k ab u l et t i . Be d en i n e d i n çl i k g el d i b i rd en . D o ğru l d u . O t u rd u .
“Bab an i n t i h ar et t i . ” d ed i k ad ı n .
“ Đs t ers en b i r d e an n em o l d u ğu n u s ö yl e. ” d ed i , gö z yaş l arı i ç i n d e
b u ru k , gü l ü m s em e ye çal ı ş arak . G ö z l eri n d en ya ş l ar akm as ı n a s ev i n erek .
“K eş k e o l s a yd ı m . . . ” d i ye k arş ı l ı k v erd i k ad ı n h er z am an k i i n an çl ı
v e ri ya s ı z b ak ı ş ı yl a . U z u n b i r s ü re o n u n yat ı ş m as ı n ı b ek l ed i k t en s o n ra,
“Bab an l a an n en s i z i t erk et t i k t en s o n ra t an ı ş t ı m . On u ço k s ev d i m . D eh a
d o l u ak l ı n a t ap t ı m . Đn t i h ar ed i n ce ye k ad ar d a h ep on u n l a o l d u m . O
ö l d ü k t en s o n ra d a k i m s en i n n e k al b i n e n e d e k o yn u n a gi rd i m . Bab an
i n t i h ar et t i , yem i n e d i yo ru m . A m a b ü yü k b i r i h t i m all e b en i m yü z ü m d en
ya p t ı b u n u . ” d ed i .
“Bi l i yo rd u m . D i ş i p e yg a m b er b ö ce ği n i n erk e ği n e ya p t ı ğı n ı ya p t ı n
b ab am a. O s en i d ö l l erk en s en o n u n k af a s ı n ı yi yo rd u n. S o n ra d a b ed en i n e
gel d i s ı ra. ” d ed i .
“Ben i m K o m i t acı o l d u ğu m u ö ğr en m i ş t i . ” d i ye rek s o ğuk k an l ı l ı k l a
d ev am et t i k ad ı n , “ T am o l arak n e yap t ı ğı m ı , gö rev im i b i l m i yo rd u .
A n l at m am ı ş t ı m . . . S ad ece k o m i t a’d an a yr ı l m am ı i s t i yord u . Bi rço k k ez b u
yü z d en k av g a et t i k . Bi rb i ri m i z e k ı rı cı s ö z l er s ö yl ed i k . E n s o n u n d a o n u

56
t erk et t i m . Bü t ü n ü yl e d e ği l g eçi ci o l a rak . A m a o b un u b i l m i yo rd u . O n u
ço k s ev i yo rd u m o yü z d en d e o n u t am am ı yl a t erk et t i ği m i d ü ş ü n m es i n i
i s t em i ş t i m . . . Y o k l u ğu m gö z ü n d ek i d e ğer i m i art t ı racak v e ye n i d en d ah a
b ü yü k b i r aş k l a b i rl i k t e o l acak t ı k . . . K en d i n e b i r şe y yap ab i l ece ği n i h i ç
d ü ş ü n m em i ş t i m . . . Çü n k ü s ah i d en d e gü ç l ü b i ri yd i o . ” Bu k e z k ad ı n ı n
gö z l eri d o l u d o l u o l d u . Y i n e h em b i r ço cu k , h em d e b i r k ah ram an o l ar ak
k ab u l et t i ği ad am ı o k ş am ak i s t e ye n el i n i b u k ez k end i l i ği n d e n ge ri
çek i v erd i . “S en d e b ab an k ad ar ak ı l l ı , d e h a d o l u yd un . Ben d e n h ab eri n
yo k t u am a b en s en i n yap t ı ğı n h er h ar ek e t i i z l e yeb i li yo rd u m . O a ğı z l ı ğı
d a b ab an a b en v e rm i ş t i m . Ö l m ed en ö n ce ağı z l ı ğı n b o ru l a rı n d an b i ri n e
‘K at i l l er K o m i t as ı ’ i s m i n i k az ıt m ı ş o l mal ı . V e h er z am an k i n d en fark l ı
o l arak i l k k ez b i ri i n t i h arı n a ci n a yet s ü s ü v erer ek k al ab al ı ğ ı v e
d o l a yı s ı yl a s en i yan ı l t m ı ş . S en i yan ı l t ar ak h a yat ı nı b el i rl e yen ye m i n
ed eri m k i b i z d eği l i z . ”
“M as al ! Đn an m ı yo ru m s an a!”
“ Đn an m ı yo rs u n d em e k . ”
“E v et !”
.....
“O z am an ö l d ü r b en i . ”
“D ed i ği m gi b i s i z e k at ı l m a ya ca ğı m . ”
“O z am an gi t . ”
“S i z d en b i ri o l m u ş tu m h an i? Y er yü z ü yo k t u h an i art ı k b an a ? ”
“G i t m en b u n u d e ği ş t i rm e ye cek k i . K al s a yd ı n b el k i
d eği ş t i reb i l i rd i n . ”
“S i z d en b i ri o l arak m ı? ”
“H a yı r. Bi z d en b i ri gi b i o l arak . A m a k a p ı l ar s an a a çı k o l aca k . S en i
b ek l e yec e ği z . H ep b ek l ed i ği m i z gi b i . Bi z e d ah a ü s t ün , d ah a gü çl ü b i r
çı k ar yo l s u n ac ak o k i ş i yi b ek l ed i ği m i z gi b i . Bi z kö t ü i n s an l ar d e ği l i z ,
i n an . ”
G en ç ad am d ü ş ü n cel eri n i n i çi n d en gö z l eri n i çek i p çev res i n e
b ak ı n d ı . K ad ı n ı n i ş l i ği n d e o l d u ğu n u fa r k et t i . Bu ra ya i l k g e l d i ği gü n ü n
ak s i n e b u k ez g erç e k t en s eri n k an l ı yd ı . Đş l i ği n p en ce res i n d en av l u ya ,
av l u n u n gi ri ş i h em d e çı k ı ş ı o l an k em er l i k u b b el i geçi d e b a k t ı . T am o
n o k t ad a, en s es i n d e i ri gö z l eri fa rk ed i p ark as ı n a b ak an k en d i n i gö rd ü .
O n a acı d ı . S o n ra. . . S o n ra t ered d ü t s ü z , k ararl ı ad ı m l arl a ark a s ı n a
b ak m ad an , a rk as ı n ı k o l l am ad an v e a rd ı n d a o l ab i l ecekl e rd en k o rk m ad an
çı k t ı . . . Y ı l l ar ö n ce h er ş e yd en v az g eçm e k ya d a h er ş e ye ye n i d en
b aş l am ak ü z ere en gi n d en i z e açı l m a yı d ü ş ü n d ü ğü k ı yı ya d o ğru yo l a
k o yu l d u . Bi r çı k ar yo l b u l acak t ı . Bi r çı k ar yo l v ard ı . A m a ö n ce u çs u z
b u cak s ı z d en i z i n s uyu n d a yı k an ac ak , k i rd en v e k an d an a rı n acak t ı .
Y ı l l arca k a ra ya a ya k b as m ad an d en i z d e o l acak t ı .

57
VI.

Sığacık’lı Mehmet Ali kaptana

Üç Deniz

BĐRĐNCĐ

Bir balıkçı, köyünün en sevilen balıkçısı. Gemisinin ırgatı. Teknesinin


alnında güneş, çekilmiş rıhtımdan sessiz. Denizin koynuna çekilmiş.
Haftalarca dönmezmiş. Dönmemiş. Beklemiş köy. Kadını, oğlu
beklemiş. Ağaçlar, ak evler, serçeler, keçiler beklemiş. Beklemişler,
gümüş ekinlerle dönecek kaptanı. Dönmemiş. Aylar geçmiş, günler
uzamış. Yıllar geçmiş, günler usanmış. Oğlunun tıraşı gelmiş, balıkçı
gelmemiş. Hüzün, bir denizin adıdır, kimse bilmez. Uyumuş köy
yıllarca; ne ekilmiş, ne biçilmiş. Kadın, salmamış oğlu açığa. Keçiler
sütten, ağaçlar zeytinden kesilmiş. Kurumuş köy beklemekten, örtülmüş
yüzyılların kumuyla -Çöl!- Benzemiş koca bir mezarlığa. Aradan bin
yıl geçmiş. Dönmüş balıkçı, teknesi yüklü sedeflerle. Beyaz bir ev
çatmış kıyıya, kumulların ortasına; ak mı ak, ölümsüz bir aşk yaşadığı
denizkızına. “Git artık köyüne. Sedeften bir ev yap. Uzan yatağına ve
uyu. Gelip gireceğim, rüyalarının penceresinden içeri.” Ama ne
denizkızı gelmiş, ne de denizler şehzadesi uykusundan uyanabilmiş. O
günden beri yatar durur, dört beyaz duvar içinde; denizler şehzadesi;
bekleyenlerin mezarı üstünde.

58
ĐKĐNCĐ

Güneş yeni doğuyordu. Kayaların oradaydılar. Kaptan ve tayfası. Sudan ağ


çekiyorlardı. Tayfanın ellerinde kuruyordu ağ. Güneş ağırlaştı. Sanki suyun
içine düşecek, sanki balıkçılarla göğüs göğüse gelecekti. Gökyüzüne yıldızlar
üşüşecekti. Tayfa eline gelen pulları çıplak bedenine sürüyordu. Güneşin son
ışıklarında, bedeni som altından bir balık gibi yanıyordu. Kaptan,
gözkapaklarını açtı, kapadı. Zaman yavaşladı. Sesler kalınlaştı. Ağın içinde
kıpırdayan barbunlar, mezgitler ve birkaç karagöz, gerilip bırakılan bir yay
gibi yavaşça dalgalandılar. Kaptanın gözlerinde deniz bir anı. Kaptanın
gözlerinde denizin anısı ân. Hiç bilmiyordu böyle olduğunu. Yaşadığını
yaşadığını. Ama biliyordu, ölecekti. “Kaptan! Dümeni bozdun kaptan!”
zaman hızlandı. “Bir an dalmışım evlat!” Torr tortorr! Veremli bir adamın
hırıltısıyla tekne yeniden burnunu güneşe verdi. Akşam! Đmbat okşadı
suratlarını. Serinliği duymak ne güzeldi. Söylemeden, düşünmeden güzeldi.
Toprak ya da gurbet? Toprak güzeldi. Söylemeden, düşünmeden, bilmeden...
Ağ, tayfanın sırtını geriyordu. O ağı değil, ağ onu çekiyordu. Tayfanın
sırtındaki çizgiler kalınlaşıyor, alçalıp yükseliyor, şişip sönüyordu. Sabah
oldu, ağ hâlâ bitmemişti. Günler geçti. Aylar. Ağ bitmedi. “Bu ağ bitmeyecek
galiba?” dedi kaptan. “Yok yok!” dedi tayfa, “Az kaldı.” Kaptan gözlerini
kapadı açtı: “Bizim köye bir masalcı gelmişti! Bildin mi? Yalnız avlanan,
denizkızına aşık bir balıkçının masalını anlatmıştı!”, “Evet evet!” diye
bağırdı tayfa, tekne gürültüsünün içinde. “Ben inanmadım o masala. Masal da
olsa insan bin yıl yaşar mı hiç! Bir kara sevda yüzünden adam, tüm köyü çöle
döndürmüş! Olur mu? Ben hiç beğenmedim o adamı. Ben olsam denizkızı
filan dinlemem. Kapatırım livarın kapağını, dönerim köyüme. Ama bizim
köyün delisi çok inandı o masala. Heh heh! Zaten onun hayatı masal! He? Ben
taşlamacıyı daha çok tuttum! Hoş sohbet adamdı!” dedi kaptan. “Aylardır bir
şey yemiyoruz. Acıkmadı mı karnın?” dedi tayfa. Tekne sesinden duyulmadı
söylenen. Kaptan gözlerini açtı kapadı, “Saatimi çalmış martılar!” diye iç
geçirdi kerteriz aldığı kızıllığa bakıp da. Sonra gülerek, “Bu güneş de amma
cinas yaptı yav!”

59
ÜÇÜNCÜ

Bir yaz sabahı. Ak kireçle boyalı evlerin orda. Bir zeytinin siyaha kesmiş
dalları altında bir bebek sıyrılıp anasının bacakları arasından, bakmış uçsuz
bucaksız göğe. Demiş ki “Beni salma ana.” Ve dönmüş gerisin geri, anasının
karnına. Diller dökmüşler, türküler söylemişler, şerbet kaynatmışlar... Nafile!
Demiş ki, “Bırakın, ben rahatım burda. Durursam göğün altında, büyürüm
sonra. Ne doğmalıdır, ne de ölmeli. Aksaydım ya, aktığını bilmez bir su gibi.
Çıkamam. Çıkmam. Siz gelin içeri.” Bütün köy gözü yaşlı ananın arasından,
bu aziz çocuğun yanına girmişler. Bir vakit, böyle beraber yaşamışlar.
Balıklar gibi, aynı ananın suyunda. Küçülmüş elleri, küçülmüş başları,
küçülmüş bacakları. O aziz çocukla birlikte börülce tohumlarına benzemişler.
Karnındaki şişlik gün gün azalan gözü yaşlı ana gencelmiş. Sanırsın on dört
yaşında. Dönüp, peykede uyuklayan kadına demiş ki, “A ana! Đnatçı ana! Bir
sen kaldın bir de ben. Kimse yok bizi dinleyen. Senin de kulakların örtük,
gözlerin perdeli. Konuşup duruyorum bir başıma. Đnat etme al beni bağrına.
Denizine göm beni. Ben, böyle kısır ne yaparım kıyıda.” Yaşlı kadın kör
gözleriyle bir keten kumaşı katlayıp el alışkanlığıyla bir çocuk deseni kesmiş.
Kumaşın katlarını açınca bir sürü çocuk çıkmış ortaya. Ortalık arı
kovanındaki vızıltılarla titremeye başlamış. Sanki biçili kumaşın değil,
sahiden çocukların sesiymiş işitilen. Demiş ki yaşlı kadın, “Ne görür, ne
duyarım a kızım. Lakin dilim kilitli değil hâlâ. Bu çocukları ağın içine koy,
önce bir yıka suda. Sonra göğün altına bırak. Onlar alışır. Alışa alışa
büyürler. Al kızım bunlar olsun senin ekinin.” Ketenden çocuklar büyümüş ve
köy yeniden olmuş. Genç ana, yaşlı kadından aldığı çocuklarla yeniden
büyütmüş köyü. Yine de gözü yaşlı kalmış. Çünkü onunla hep alay eder olmuş
çocukları, köylüler. Deliye çıkarmışlar adını. Çünkü hep açıp da bacaklarını
eğilerek çağırırmış sanki gaibe giden birilerini.

60
Tommaso Campanella’nın
‘Civitas Solis’ i n d e n e s i n l e

VII.
Güneş Ülkesi
1.
Sardun ya günlerdir uykusuz ve açtı. Çok uzaktan görüp de âni bir
kararla geçmeyi kararlaştırdığı, alınlığında “IIII” yazan bir tonozla
birleştirilmiş, iki kenarında iki karanlık yüzlü muhafızın nöbet tuttuğu
kapıdan geçmekteydi. Yorgunluğun ve açlığın verdiği garip sarhoşlukla
beraber tanıdık bir baş ağrısı da onunlayd ı. Telâşı her zaman olduğu gibi
ağrısını unutturmuştu. Đlk kez Güneş Ülkesi’nin üçüncü halkasından
dördüncüsüne giri yordu. Muhafızların yü zlerini gölgeleyen mor sorguçlu
miğferlerinin burunluklarının iki yanında iki parlak kehribar gibi yanan
gözleri önünden hiç sorgulanmadan geçivermişti. Geçerken sebze taşı yan
bir yük arabasına yol vermiş, kapının kenarında yatan Güneş Ülkesi’nin
tembel hayvanlarından birkaç insansının üzerinden atlamak zorunda
kalmıştı. Kasasındaki taze sebze sapları yl a, önüne koşulmuş tek bo ynuzlu,
kızıl yeleli, tek tırnaklı boz inekleri yle sallana sallana merkeze yürü yen
arabaya karşılık o biraz daha uca, sınıra yaklaşmıştı. Neden sonra fark etti
ki sebze arabasını eşya, kumaş ve bira arabaları izli yordu. Sanki ülkenin
ağzından geçerek midesine doğru ini yorlardı. Gösterişli kervan bir düş gibi
önünde uzu yordu...
Sırtı kapı ya yani ülkenin merkezine, yüzü yeni şehrin meydanına,
tombul, kıvrımlı bulutların arasından doğan güneşe bakı yordu şimdi. Yarım
günlük yürümeyle bir halkadan diğerine gidebileceğini bilerek bir ân,
“Acaba hiç durmadan güneşin doğduğu yöne doğru yürürsem beşe, altı ya,
yedi ye ve sonunda ülkenin dışına kaç günde varabilirim?” di ye akıl
yürüttü. Ama sorusunu u yutarak, usul usul sezgisel yoluna devam etmeye,
buhulu bakışlarını dördüncü şehirde dolaştırmaya başladı. Bir ân yavaşladı
ve elini dördüncü şehrin iç duvarına sürdü. Sonra geri çekilip duvarın
örgüsüne baktı gene bir düşteymişçesine. Bu duvar da çemberi ve önceki
şehirleri çevreleyen duvarlardan farklı değildi. Biraz bakımsız görünü yordu
sadece. Ama olsun. Evinde hissetti kendini. Yabancı bir yerdeyken kendini
evinde hissetmek güzeldi. Gövdesine çaprazlama astığı bez torbasını sol
dirseği alışkanlıkla kalçasına doğru itti. Tüniğinin kolu yla alnını sildi.
Ülkesinde sadece bilgelere ve onların gözetimindeki zenaatkarlara verilen
mor kemerinin güneş armalı tokasını ortaladı. Ve ayakları kendiliğinden
yürümeye devam etti.
Dördüncü halkada da sınır kapısından sonra geniş ve boş bir meydan
vardı. Meydanın kuzeyi de güneyi de öncekiler gibi bakışıktı. Kuzey de
güney de aynı planda ilerli yordu. Sardun ya kuzeye doğru yürümeyi seçti.
Şehrin planı eğer öncekilerle tıpatıp aynıysa -ki bundan kuşku du yulamazdı
ama ni ye bö yle düşündüğünü çıkaramadı- kavisin o noktasında yani
kuzeydoğu kuzey ara yönünde bir meydan ve pazar yeri olmalıydı. A ynı
güneyle güneydoğu ara yönünde olduğu gibi. Ve batı yla güneybatı, kuzeyle
kuzeybatı ara yönlerinde olduğu gibi. Her halkada, halkanın alanı yla
orantılı dört yerleşim yeri, dört pazar yeri, dört fundalık ve ikişer gölet

61
vardı. Meydanı geride bıraktı, birkaç baobap ve sedir karışımı Güneş
Ağacı’nın ve sakince otlayan tek tırnaklı, tek bo ynuzlu boz ineklerin
doldurmaya yetmediği geniş, içinden su kanalları geçen bir otlakta ilerledi.
Otlak bitince ekin dolu tarlalar, tarlalar bitince de üzerinden upuzun ahşap
bir köprü geçen alabalıklarla dolu gölet gelmişti; tıpkı öncekiler gibi, sonra
evler, evlerin arasında ekenekler; sonra atalarının utanmasız çıplak elleri
ve bedenleri yle her bir şehre toprak taşı yarak yükselttikleri dolgu
tepecikler üzerinde sonsuz gibi görünen fundalıklar geldi ve nihayet tahmin
ettiği yönde sapma olmaksızın bulduğu meydan ve pazar yeri; pazar yerinin
içinde çemberin gözü kulağı binalar duvarcı birlikleri, sonra işlikler ve
üstünden atlanan, üzerine basılan, çevresinden dolanılan tembel hayvanlar
ve bütün halkalarda olduğu gibi pazar meydanının en kalabalık yerinde de
bir takdim yükseltisi çıkacaktı karşısına.
Pazarın girişinde, sembolik güneş kapısında, iki yangılı ayağı
üzerinde dimdik durdu. Sandallarının iplerini gevşetti. Gene tüniğinin
kolu yla alnını sildi. Ağırlaşan göz kapaklarının arasından çevresine
bakındı. Buram buram yi yecek-içecek, insan ve insansı kokan pazar yerinin
havasını çekti içine. Ülkesindeki yaşıtlarına benzeyen ince parmakları
cebinde gezindi; cebindeki tıkırtıdan karnını do yurabilecek, hatta isterse
onu yedinci halkaya kadar idare edebilecek opali olduğunu kestirerek emin
adımlarla yürüdü. Burnuna taze çörek, bira, kahve, bahar, tütün kokularının
arasından açıkça sı yrılabilen kızarmış etin, kekik sosunun ve yanında tatlı
olarak verilen bakla püresinin kokusu geldi. Şimdi daha canlı yürü yordu.
Bir yandan burnuna gelenleri bir yandan da hayal gibi dolaşan insanları
izliyordu. Şö yle bir bakınca dördüncü halkanın halkı da duvarlarına
benzi yordu: Đlk üç halkanın, özellikle çemberin insanlarına kıyasla daha
bakımsız, biraz daha yorgun görünü yorlardı. Çoğunun tüniği kolsuz ve
dizlerini örtemeyecek kadar kısaydı. Gi ysileri ve saçları daha kirli gibi ydi.
Suratları yağsız ve kavruktu sanki. Sardun ya sanki’ler ve gibi’ler içinde
tek ve kesin olan şeye doğru ilerledi. Koku ya yaklaştıkça taze domatesin ve
henüz kesilmiş bir hıyarın rayihasını da burun direğinde, ıslanan
damağında hissetti. Ağzı tükürüklendi. Adımları sıklaştı, çabuklaştı.
Gözlerini kapatıp koku ya yöneldi. Derken koku yla arasına fark etmediği,
şehrindekinin tıpatıp aynı, takdim yükseltisi dikiliverdi. Fark etmekte
geciktiği yükselti ye tosladı. Umursamadan, toparlanıp yükseltinin
çevresinden dolanarak yemeğine ulaşmak için hamle etti. Yükseltinin
arkasında tezgah, tezgahın arkasında Duvarcılar Birliği’nin işli taşlardan,
oluklu sütunlardan inşa edilmiş yüksek tavanlı binası vardı. Ne ki ancak
göz ucu yla ayrımsadığı yükseltinin üzerindeki hareketsiz duran acemi kıza,
kızın mermer bir yontu gibi taşlaşmış ifadesine takılıp kaldı.
Şaşkınlığından, yemekle kız arasında bir seçim yapamadı.
Kalabalığın dikkatini çekmek için güzel bir numara göstermesi
gerekirken, kız ö ylece duru yordu. Gözlerini ovuşturdu, kapadı açtı.
Yükseltideki kızın durumu değişmemişti. Akıl yoksunu olduğuna
hükmedilecek kadar boştu suratı. Sanki bu ânı daha önce de yaşamıştı
Sardun ya. Bakışlarını düşüncelerinin içinden çekip, kızın ona
dalgalanı yormuş gibi gelen vücuduna baktı. Ko yu kumral saçları tüm
canlılığı yla uçuşu yor, rüzgâr eteklerini kıpırdatı yor, bal rengi gözleri ufka,
olmayan bir şeye baktıkça hüzünleni yor ama kavrulmuş buğday rengine
çalan teni her ân biraz daha taş kesili yordu. Dikkatle izledi kızı. Bedeni ve

62
yüzü ülkenin diğer kızlarına benzi yordu. Bedeninde ve yüzünde hiçbir
bozukluk, fazlalık ya da eksiklik yoktu. Sadece gi ysileri, saçları ve teni
dördüncü halkaya özgü bakımsızlığın izlerini taşı yordu o kadar. Bunun
dışında ülkedeki bütün kızlar gibi sıradan bir kızdı. Sıradanlığı kadar da
alımlı. Alımı, yükseltideki devinimi kutsal sayan yurttaşlarının tersine
devinimsizlik içinde olmasındandı.
Bir yurttaş diğerlerinin dikkatlerini üzerine çekecek cazip bir söz,
bir eylem sergilemi yorsa yükseltide ne arar? Aslında bu bile dikkat çekici
bir nedendi ya... Gel gör, kalabalıkta sayılamayan tekler birbirlerine
olduğu kadar yükseltideki kıza da aynı ilgisizlikle şö yle bir bakıp
geçi yorlardı o kadar. Sadece Sardun ya, gene açlığını unutur gibi olmuş,
kıvranarak kızın boş ifadesinden bir anlam çıkarmaya, boş bir kağıda
benzeyen suratına birkaç cümle yazmaya çalışı yordu. Babasından yadigâr
masallardan fırlayan cümlecikler seçip yakıştırı yordu kıza, kızın anlamsız
durumuna: Kız güçlü bir sarsıntının, yıkımın itişi yle yükseltiye çıkmış
olmalı ydı. Umutsuz bir aşkın kurbanı olabilir mi ydi? Bir arkadaşı
tarafından aldatılmış ya da ailesinin hışmına mı uğramıştı? Kadim
dostlarını mı yitirmişti yoksa? Yahut kötücül ruhlarla i yicil ruhların onun
için tutuştuğu kavgada, yenik düşen i yicil ruhlar mı olmuştu? Cinlerle
perilerin tatsız bir şakasına mı denk gelmişti? Çocuklarını mı yitirmiş
yahut yemişti? Babası ya da kardeşi yle sevişmiş olmanın utancını mı
taşı yordu? Ya da ne?.. Sardun ya öteden beri çözemediği, çözmek
istemediği ya da çözmeyi öğrenmediği benzeri sorunlar karşısında du yduğu
hissi du yu yordu. Kafasının bir yerinde böylesi sorunları çözmek için boşta
bekleyen bir yer vardı da hiç işlenmediği, sulanmadığı için giderek
çölleşi yordu. Đki eli yle ağrı yan başını destekledi. Kıza uzun uzun baktı;
baktıkça ifadesi onunkine benzedi. Đyi giyimli, bakımlı ve her halinden
merkezden biri olduğu anlaşılan, bu yüzden de küçük sayıdan bü yüğüne
geçerken sorgulanmayan yabancının yükselti ye ilgisini fark edenler bir ân
duraklı yor, onun neye/ni ye bö yle dikkatle baktığına bakı yor, yükseltideki
‘aptal suratlı kızı’ görünce de omuzlarını silkip yollarına devam
edi yorlardı.
Birden kafasında bir şimşek çaktı Sardun ya’nın. Daha önce yaşadığı
benzer şeyin ne olduğunu anımsadı. Tanıklık ettiği ilk iki olay geldi aklına.
Az sonra olabileceklerin öngörüsü yle kendiliğinden parmaklarının ucuna
kalktı ve yükselti ye doğru koştu. Evet. Korkunç devinim başlamıştı. Artık
seyre değer bir şeyler vardı yükseltide. Kalabalığın ilgisi toplanmıştı.
Yedekteki son çabayla hızlandı. A ynı anda kız, belinden bir kama çıkardı
ve gırtlağına götürdü. Sardun ya sıçrayıp yükselti ye çıktı; kıza doğru hamle
etti; ancak onun kızla arasındaki mesafe kamanın boyuna uzaklığı yla eşit
değildi. Sardun ya kıza doğru uzandı... Geç kalmıştı. Kız kucağına
yıkılıverdi. Genç adamın beyaz bo ynu ve ak ketenden tüniği önce ko yu
kırmızı noktacıklarla bo yandı ardından bütünü yle kana bulandı. Kız şimdi
kalabalığın ilgisini çekmeyi başarmıştı. Yükseltinin çevresi ana baba
gününe dönmüştü. Sardun ya’nın gözleri karardı, kulakları uğuldadı; kanlı
göğsünü döven kalbi duracak gibi oldu ve sanki bir ân durdu da. Đşte o ân
nefesi kesilip de ayracının üstüne kapanan kalın bir kitap gibi gövdesi
istemsizce kızın üstüne kapanıverdi. Kalabalıktakiler, bir anda başlayıp
biten gösterinin ardından sanki gösteri devam edi yormuş gibi seyretmeye
devam ettiler.

63
Ne kadar örtük kaldığını ayrımsayamadığı gözlerini açtığında,
bo ynunu beline gizlediği kamayla kesen kızın çoktan koparılmış başsız
bedeni dört güçlü, güneş dövmeli boğa tarafından dörde bölünüp pazar
yerinde sürüklenmeye başlamıştı. Đlgisiz kalabalık, bu kez kocaman açılmış
gözlerle intihar eden her insanın ölümünden sonra başına gelenleri, eğer
intihar ederlerse kendi başlarına gelebilecekleri ibretle seyrediyordu;
infâzın merkezin emriyle gerçekleştiğini ve yasal bir u ygulama olduğunu
da bilerek. Bu vahşi tantana benliklerini sarı yor, yavan yaşantılarına ve
anlatılarına katacakları acı hem de acıktırıcı bir lezzet gibi belleklerine
akı yordu. Sardun ya’nın gözleri gördükleri karşısında yeniden karardı,
kulakları uğuldadı ama bu kez bayılmadı. Bozuk bir düzeneğe indirilen bir
yumruk gibi bir yumruk indirdi kafasına, görüşü düzeliverdi. Dört aygırın
çektiği parçalanmış gövdenin param parça oluncaya kadar sürüklenişini
dördüncü halkaya gelişine içinden sövüp sayarak, herkesle beraber sonuna
kadar seyretti.

2.
Kendini vahşi infâzı izlemeye zorlamanın bedelini ödü yordu. Tanık
olduğu üçüncü intihar, açlık ve yorgunluk, kafasındaki sözcükleri,
cümlecikleri birbirine soku yordu. Sümükleri göz yaşlarına karışarak
dudaklarının kenarından çenesine akı yordu. Birbirine bulanan, renklerini
yitiren karmakarışık düşünceleri tek ve kocaman bir söz yaratmıştı: “Ne
bu!!!” Sıradan bir yanıtın asla do yuramayacağı bir soru! “Ne bu!!!”
Sardun ya bu ayartıcı, şaşkın sözle kalabalığın arasına karıştı. Önüne gelen
ilk kişi yi omuzlarından yakalayıp sarsarak “Ne bu!!!” dedi. Şimdi yüzü
ciddi ydi. Hayatın anlamını bu cılız görünümlü soru yla sorgular gibi,
intiharın anlamını sorgulu yordu. ...sonra diğerine. Sonra bir başkasına
yapıştı. Kimseden bir yanıt gelmedi. Omuzlarının sarsılması yla bir iki
sallanan tasasız kafalar, Sardun ya’ya acıyarak bakı yordu. Kanlar içindeki
pahalı gömleği yle, bu bozguncu hali yle öyle sefil ve acınası ydı ki...
Güneş Ülkesi’nde ‘şiddet’ cezalandırılır. Đntihar edenin kafası
muhafızlar tarafından hemen gövdesinden ayrılıp, intihar edenin kimliği,
kişiliği o ânda silinip, geçmişi ve ailesi yle bağları koparılıp atılır. Đntihar
edene, bir âsi ye, bir dinsize, bir düşmana karşı ne yapılı yorsa o yapılır.
Güneş Ülkesi’nin tam ortasındaki kutsal kulede evlatlarını gözetleyen bilge
hükümdar ne der? “Halk kocaman boz bir inektir...” Ülke’nin kutsal
yasalarını hiç bilmi yormuşcasına birinin ortaya çıkıp, bu yasaları geveze
bir karga gibi sorgulayıp gaklaması doğrusu iç bunaltıcı ydı. Üstelik soluk
bir kırmızı ya bo yanmış, yakası su işlemeli pahalı tüniği genç adamın
cukkalı bir aileden geldiğini, merkeze yakın bir halkada yahut merkezde
oturduğunu kesinli yordu. Eee, ö yleyse bu çocuğun zoru neydi? Şimdi şurda
kalabalığın huzuruna, görgüsüne çomak sokan ve aklını yitirmişe benzeyen
so ylu yabancı “Ne bu! Ne bu!” di yerek, ne demek isti yordu? Yoksa sahiden
aklını mı yitirmişti? Ö yleyse, onu da pek hoş bir son beklemi yordu... “Şuna
bak! Şimdi de insansılardan birinin omuzlarına yapışmış onunla konuşu yor.
Kendi kendine konuşu yor! Avanak! Biraz daha sıkıştırırsa insansı onu
ısıracak!” Kalabalık aslında, bu varsıl yurttaşın da -tüm varsılların yaptığı
gibi- insancıl du yguları, içini çeke çeke abartmasından tiksiniyordu. Bu
iyilik, du yarlık gösterileri ne şamataydı ha! Sanki onlar bilmi yor mu ydu?

64
Sardun ya’nın hırlayan tembel hayvanı bırakıp omuzlarını sarstığı son
kişi, çıplak kollarında iki meşin pazıbent taşı yan ak saçlı bir adamdı. O da
aynı genç adamın kendisine yaptığı gibi Sardun ya’yı omuzlarından
yakaladı, sağ kolunu sırtından geçirip genç gövdeyi sıkı sıkı göğsüne
yasladı. Sardun ya’yı kenara çekip fısıltı yla bir şeyler anlatmaya başladı.
Yaşlı adamın fısıltılı sö ylevinden sonra Sardun ya bir iki derin nefes aldı,
dağınık kafasını toparlamaya çalışarak kabullenmiş bir ifadeyle adama
baktı. Bir süre boş gözlerle güney’e, geldiği yöne doğru dalıp gitti. Sonra
yeniden cebini yokladı, opallerinin tıkırtısını işitti. Önce bir çeşme başına
gidip kanlı yüzünü ve bo ynunu yıkadı. Yüzündeki bulanık ifade su yun
verdiği esenlikle duruldu. Tütün kesesinden bir tutam alıp yap rağa sardı.
Çeşmenin serinliğinde sarmasını tüttürdü. Başı döndü önce, yine gözleri
karardı. Hemen ardından bir rahatlık hissetti. Sonra yeni bir giysi almak ve
karnını do yurmak üzere pazarın kalabalığına daldı.

3.
Sardun ya pazar yerine tepeden bakan, huzursuz yurttaşların huzur
aradığı bir keyifhanede dinlenmiş, tok, dizlerini ve kollarını dışarıda
bırakan yeni fakat ucuz gi ysisi yle bir örme koltuğa oturmuş takdim
yükseltisini seyredi yordu. Yükseltide, tenini aslından daha açık bir renge,
saçlarını ise vişne aşılı kızılcık rengine bo yamış iki takdimci işitilmeyen
bir müziğin eşliğinde dans edi yorlardı. Dansları ve bo yaları onları
olduğundan çok farklı göstermekle kalmı yor, seyircilerde onlara dokunmak
hissi u yandırı yordu. Seyircilerin hareketlerinden bu açıkça anlaşılı yordu.
Zaten bö ylesi bir hissi u yandırabildikleri sürece yükseltide olma hakkına
sahiptiler; alımları ne kadar bü yük, devinimleri ne kadar çok ve ahenkli
olursa o denli değerli olabilirlerdi. Sardun ya tüm dikkati yle
yükseltidekileri izlerken bir ân durup sordu: Bu iki dansçı, dans etmenin
verdiği keyiften değil de hayattan bekledikleri başka şeyler için mi dans
edi yordu? Eğer ö yleyse bu yükseltide bulunmaya hakları yoktu. Dahası,
canına kı yan kızın acıklı gösterisinin anısı hâlâ yaşamaktayken,
yükseltideki kan kokusu henüz geçmemişken onlar sanki bu anı yı silmek
için çırpını yor gibi ydiler. Az önce bir şey olmamış gibi danslarını gururla
sürdürü yor, seyircilerini cezbedebilmek için tüm alımlarını kullanı yorlardı.
Đnanı yorlardı ki danslarına kendilerini ne kadar çok kaptırırlarsa
yükseltiden indiklerinde dahi danslarının ve alımlarının sihirli hatırası
sürecekti. Cazibelerinin verdiği gururla, yoo, böbürlenmeyle
yürü yeceklerdi yolda da. Birer tanrı gibi. Kalabalığın ilgisini varlıklarına
zincirleyeceklerdi. Sardun ya bu kez daha da dikkatli baktı. Gerçekten de
hafifsenmeyecek bir beceri ye sahiplerdi. Bedenleri birbirine uyumlu ve
yakışı yordu. Seyredenlerin aklına getirdikleri şeyse çok belli ydi... Açık
renk bo ya baldırlarına ve kalçalarına ayrı bir zariflik katmıştı. “Ö yle
değişikler ki; arzu edilmemeleri tuhaf olur.” di ye mırıldandı Sardun ya.
Hıh! Eğer yeterince opal biriktirir ve danslarını ilerletirlerse merkeze
yakın bir halkaya geçebilirlerdi. Ve eğer başarıları daha da büyürse,
merkezde, bilgeler şehrinde yaşayabileceklerini umabilirlerdi. Sardun ya’ya
göreyse bu dansçılar bilgeliğin çemberinden asla giremeyecekti, çünkü
danslarına sızan gizlenemez kösnü ve hırs onları tüm alımlarına karşın
iğrenç kılı yordu. Sardun ya sanki ilk kez toplu yor çıkarı yor, bölü yor

65
çarpı yordu. Yükseltiden çıkarsadığı tüm olumsuz izlenime rağmen kendini
garip bir biçimde i yi, belki güçlü ya da egemen hissedi yordu. Güneşin
ısıttığı masasının tam ortasına konan kanatlı kertenkeleyi hayatında ilk kez
yadırgamasına rağmen sevimli ala zırhlı hayvana dostça gülümsedi.
Kertenkele pörtlek gözlerini açıp kapayarak ve yutkunarak Sardun ya’ya
yanıt verdi.
Cebinde şıngırdayan opallerle çevresindeki masalardan birinde
gizlenen iki gammazın onu izlediklerini fark etmesi aynı âna rastladı.
Sardun ya ilk başta onların farkında değildi ya da değilmiş gibi yapı yordu.
Bir süreliğine olsun ne kötü bir şey yaşamak ne de hissetmek isti yordu.
Tekrar bakışını yükselti ye çevirdi. Dans bitmiş, dansçılara övgüler
başlamıştı. Birazdan o da bitecek, yükselti bir dahaki takdime kadar
seyircilerinin zihinleri gibi amaçsız, boş fakat beklenti içinde kalacaktı.
Sardun ya bulanık ve yorgun bakışlarını dışarıdan içeri ye çevirdi bu kez.
Başını iki avucunun içine yerleştirip gözlerini kapadı.
Babası gibi bir masalcı olarak yaşamaya karar vererek ve babasının
tersine kendine yeni masallar esinleyecek yolculuğuna çıkmışken iki, üç ve
dördüncü halkada birbirini izleyen üç intihara tanıklık etmenin bü yük
şanssızlık olduğunu düşündü. Babasının masallarının hayattaki
karşılıklarını değil sade, ona yeni masallar esinleyecek başka yaşamlar da
ararken, düşsel anlatılara konu olmayan -belki de görmezden gelinen- üç
kanlı intihara toslamıştı. Ürperdi. Yabancı, ürkütücü bir dün yada sevgilinin
dizleri aklımızın kağıdına alelacele nasıl çiziliverirse, Sardunya da aynı
şekilde babasını canlandırmaya çalıştı. Silik bir resim oluştu hayalinde. Bu
resimden çocukluğuna dönüştü. Babasının masallarını anımsadı. Babasının
anlatılarını masal kılan şeyleri düşündü: Daima umutsuz bir aşkın
maceraları yla dolu, içinde cinler, periler, kötücül ruhlar, i yicil hayaletler,
nifak dolu ebeveynler, sadakatsiz arkadaşlar, kadim dostlar, sevgilileri
ayıran yüksek duvarlar, kahredici yanlışlıklar, yanlış anlamalar, akla aykırı
ilişkiler, durumlar bulunan ve insanların birbirlerine karşı acımasızlığını
ve sonsuz bağlılığını anlatan masallar dinleyenleri ö ylesine büyüler, ö yle
içine alırdı ki; kimse onlardan, onları anlatandan ayrılmak istemezdi. Her
anlatı, dinleyenleri zamanın dışına çeker, onların akıllarını kurcalar,
karıştırır, canlandırır ve sonunda dinleyen lerini zindeleşmiş zihinleri yle
hayata iade ederdi. Şimdi o masallar her yeni intiharla ya da bö ylesi bir
dans takdimi yle çarpıştıkça tuzla buz oluyordu olmasına ya, Sardun ya gene
de bütünü yle o sırça anlatılardan kopamı yor, dağılmış parçacıkları
toplayıp; yeniden bir araya getirmeye çalışı yordu. Masallarla intiharları
açıklamaya çalışı yordu. Ne kadar gezse, ne kadar dolaşsa gittiği her yere
ister istemez onları da götürü yordu. Onlar yanında olduğu sürece ne kadar
uzağa giderse gitsin evinden fazla uzaklaşmış sayılmazdı. Bu ona i yi
geli yordu. “Đnsan tersten bakınca bir bağaya benzer, nereye giderse gitsin
evini kafasının içinde taşır.” Bilgeliğin çemberinden ni ye hiç ayrılmadığını
bö yle açıklamıştı babası ona. Onun şefkatli gülümseyişi apaçık canlandı
kafasında ve zayıf bedeninin içinden göz çanaklarına yürü yen göz yaşlarını
tutamadı. Babasını tüm çocuksuluğu ve içtenliği yle, yükseltideyken
gösterişsiz, tafrasız masal anlatırken anımsadı. Elinin tersi yle elmacık
kemiklerine akan ıslaklığı sildi sonra, hayali yle birlikte. Gözünün
hizasındaki puslu, boş yükselti yeniden durulaştı...

66
Onu pazar yerinde göğsüne bastıran yaşlı adam dikildi bu kez önüne.
Đzin istemeden karşısına kuruluverdi. “Hiç denizi gördün mü?” dedi.
Masadaki ala zırhlı kertenkele adamın gür sesi yle havalandı.
Şaşkınlıkla yanıtladı Sardun ya havada ok hızı yla uçan renkli
hayvanın arkasından bakarken, “Bir masalda çalınmıştı kulağıma. Gece gibi
korkunç ve sonsuz... Ama...”
“Neyse!” dedi adam hınzır bir ifadeyle arkasındaki yükselti yi işaret
ederek, “Bu, kederli ekinimizin en gülünç ve en vazgeçilmez parçası.”
Masalarında içkilerini yudumlayan iki gammaz dikkat kesildi değişen
duruma. Maalesef konuşulanı du yamayacak kadar uzaktaydılar. Teklifsiz
karşısına oturan ve koltuğuna yayılarak konuşan yapılı adama tuhaf tuhaf
baktı Sardun ya. Ama adam tınmadı. Pervasız bakışlarla süzdü genç
masalcı yı. Takdim yükseltisini baş parmağı yla işaret ederek,
“Ne onunla ne de onsuz olamayız. Şu hızla akıp giden kalabalığın
içinde ne kadar anlamsız isek, yükselti ye çıktığımızda o kadar anlamlı
olu yoruz. Ne garip! Belki kimsenin birbirini anlayacak zamanı yok artık.
Hah! Kalabalık o kadar hızlı akı yor ki. Opaller her şeyle ama her şeyle
ö yle garip bir hızla yer değiştiri yor ki. Opaller de her şey de o kadar
çabuk, o kadar kolay bitip tükeni yor ki. Ve maalesef bu garip hızla her
hangi bir şeyi anlamak mümkün değil.” Sardun ya, anlamaz bir ifadeyle
bakı yordu adama. Birdenbire suratına bir şamar yemiş ufak bir çocuk gibi
kalakalmıştı. Adam acı bir iştahla, aldırmadan konuşu yordu. “Kim bilir,
bo ynunu kesen kız anlaşmanın önüne set olan hızı anlatı yordu belki.”
“Nasıl?” di ye kesti sözü Sardun ya.
“En hızlı, en kesin tükeniş yolunu gösteriyordu bize çünkü. Belki
yükseltinin en anlamlı nasıl kullanılacağını anlatmaya çalışı yordu. Yok
etmeye çalıştığı şey kendi değil yükselti ydi belki. Ne dersin?”
“Belki... De benim babam...” derken gırtlağında kocaman bir yumruk
konuşmasını engelledi. Güçlükle yutkunup sürdürdü, “Yaz akşamlarının
serinliğinde, çevresinde toplananlara masallar anlatırdı yükseltide.”
“Baban?”
“Nerkis ile Sazlık’ı anlatan masalcı.”
“Bü yük usta Ortanca’nın oğlusun sen! Yolculuğa çıkacağını
işitmiştim de inanamamıştım... Sardun ya? ” Sardun ya, boş boş baktı adama.
“Babanın ölümü yle çok şey kaybetti ülkemiz. Ah! Çok üzdüler onu... O bu
acımasız hızı sezinleyen ilk kişilerdendi... Onun izinde gidi yo rsun bildiğim
kadarı yla? Masallarının bazılarını da sanırım bili yorum.”
“Tek bir masal.”
“Ya! Evet. Đyi hu ylu hayaletin masalı? Hayalet, birbirini çok seven
ama birbirlerinin aşkından emin olamayan iki sevgili ye aşkın gücünü
göstermek için onları ölümle terbi ye edi yordu. Đki âşık birbirlerinin
sevisine kuşku yla baktıkları için bir türlü birleşemi yordu. Güvensizlik ve
şüphe ikisini de yi yi p bitiri yordu. Derken hayalet ortaya çıkı yor onları bu
dayanılmaz hayattan ölümle kurtarı yordu. Yoksa ikisi de çıldırarak
yitecekti. Değil mi?”
“Gibi.” di yerek isteksizce yanıtladı Sardun ya.
“En az babanınkiler kadar güzel. Bir o kadar da kendine has.”

67
“Kendine has olmak gibi bir hevesim yok.”
“Doğrusu da bu... Ama burada ne işin var?”
“Anlayamadım?”
“Çemberdekiler çemberden ayrılmazlar ki.”
“Ben gezi yorum işte.”
“Ni ye? Di yorum ben de.”
“Bilmi yorum... Farklı kahramanlar ve yerler arı yorumdur belki.”
“Nasıl farklı?”
“Daha bilmi yorum. Bulduğumda bileceğim... Babam da , dedem de,
dedemin dedesi de benzer masallar anlatmışlar... Onları çok sevi yorum
fakat içimde konuşan başka biri var... Daha fazla duramadım o yüzden.”
“Bir masalcının kendini tehlikeye atması inanılmaz bir şey.”
“Kendimi tehlikede hissetmi yorum.”
“Ülkede olup bitenleri merkezdekiler bilmi yor mu yani?”
“Her zamanki is yanlar, hırsızlık, talan olayları... Başka?”
Bir hayalpereste, düş içinde yüzen birine bakılması gerektiği gibi
-Daha ne olsun! der gibi baktı yaşlı adam. “Neyse hoşça kal, ben duvarcılar
birliğinde onarım amiri yim: Zakkum. Bir ihti yacın olursa... Gelirsin. Ha!
Bu arada güzleri ya da kışları güçlü sıcak rüzgârlar eser ya bazen şu ân
olduğu gibi. O rüzgârlarla birlikte güzel bir koku gelir ya burnuna. Đşte o
koku senin ancak masallarda dinlediğin denizin kokusudur.” diyerek ayağa
kalktı, uzaktaki masada dikkat kesilen iki gammaza, ‘her şey yolunda’
anlamında bir işaret çaktı. Ve gitti.
Sardun ya’nın ufkunda yükselti bu kez boş hali yle yeniden netleşti.
Zakkum’un yükselti hakkında sö yledikleri ve koku, görüntünün şeklini
değiştirmişti. Kısa sohbetin ardından ilk kez evinde olmadığını, bir
yabancı ya dönüştüğünü fark etti. Đki gammaz da, artık keyifhanede işleri
kalmadığına ikna olarak masalarından kalkıp gittiler. Sardun ya’nın eli
cebinde gezindi. Opalleri şıngırdadı. Zakkum’un sözleri elini şaşırttı.
Elinin nasılda ö yle kolayca cebine gittiğine, günde kim bilir kaç kez
opallerini şıngırdattığına, istediğini nasıl kolayca satın alabildiğine
hayatında ilk kez şaşırdı. Da şaşıracak ne vardı? Ya elini cebine attığında,
eli sadece cebin kumaşını yakalasaydı? Ya hiçbir şeyi alamayacak durumda
olsaydı? Başını yine güneydoğu ya çevirdi. Zakkum, ülkede olup bitenler
demekle ne demek istemişti? Beşinci, altıncı, yedinci halkalarda nasıl
yaşı yorlardı? Oralarda elini cebine attığında, eli sadece boşluğu avuçlayan
birileri olabilir mi yd i? Bu imkansız! dedi kendine güvenerek. Keyifhanenin
eşiğinde u yuklayan insansı ya takıldı gözü. Ö yle olsa onların şu zavallı,
tembel hayvanlardan farkı ne olurdu? Sadece, sadece konuşmak. Sadece
konuşmak insanı hayvandan farklı kılar mı? Kılabilir mi? Ama çok ama az
insanın mutlaka şıngırdatacak opali olmalı. Bir ân durup sıkıntıyla üfledi.
Hayal gücünün genişliğine yordu bu düşünceleri. Gövdesine çapraz asılı,
sapının bir kısmı kanla lekelenmiş heybesinden defterini çıkarıp bir şeyler
karalamaya başladı...
Zakkum’un anlattıklarını düşündü bir kez daha. “Adına masal denen
u yduruk anlatılar, Zakkum’un anlattıkları yanında daha sahici gibi
duru yordu. Neler zırvalı yordu o adam ö yle! Ama kızların intiharını

68
masallar değil, gerçeği zorlu yor gibi görünen, insana tepeden bakan ve çok
bilmiş öğretmenlerin ağzından çıkma sözleri andıran o zırvalar çok daha i yi
mi açıklı yordu acaba? Hadi ö yle olsun, ama açıklamak ne işe yarar ki?
Gizemin gücü yanında açıklamanın gücü ne kadardır?.. Canına kı yan üç
genç kız, kendilerini yok ederken bu hayatı da beraberlerinde yok
etmemişler mi ydi? Kendi elleri yle hayatlarına son vererek
lânetlenmemişler miydi? Bö ylece ruhlarını da yitirmişler ve hayattan
sonraki sonsuz hayata ulaşamadan yokluğa karışmamışlar mı ydı? Ne
varlıklarını ne de yo kluklarını bileceklerdi artık. Geride ne bıraktıklarını
da, onlardan sonra hayatın nasıl sürdüğünü de asla öğrenemeyeceklerdi.
Sanki hiç var olmamış gibi yok olup gitmişlerdi... Bu ne cesaret! Bu ne
öfke! Bu... Ne bu!!! Yoo! En umutsuz masalda dahi hiç kimse bö yle bir
sonla yitirmez hayatını. Kimse lânetlenmeyi ve beraberinde ölümü göze
alamaz. Ölüme bir sevgilinin kollarına atılır gibi kolayca atılamaz kimse.
Peki benim bildiklerim, akıl yürütmem nasıl açıklayacak bu korkunç sonu?
Ya da bana kim açıklayacak bunu? Ama gizem açıklanamaz ki. Açıklanırsa
gizem olmaz ki. Gizem olmadan insan yaşayamaz ki. Çok, çok canım
yanı yor. Bu acı ya katlanmak çok güç. Çok! Bırak sır, sır olarak kalsın.
Kalsın mı?”
Daha fazla dayanamadı, kalktı keyifhaneden çıkıp yürüdü. Kışın sonu
yaklaşı yor, sıcaklık ağır bir sis tabakası gibi ülkeye çökü yordu. U ykulu bir
u yanıklık hali vardı üzerinde. Kalabalığı arkasında bırakarak fundalığa
çıktı. Ağaçların arasında şeker pembesi kireçle bo yanmış bir handa oda
kiraladı. Odasının penceresinin pervazına yaslanıp ağaçların arasından
sı yrılıp gelen pazar yerinin gürültüsünü dinledi. Yüzlerini ve bedenlerini
daha yeni, az önce açık renk bir bo yayla sıvamış birkaç yurttaşını izledi
kederle. Sandallarını çözmeden ve istemeden kendini yatağa bıraktı. Ona
kalsa asla u yu yamaz, düşünceler içinde dönüp dururdu. Fakat ö yle olmadı.
Kafasını yastığa ko yar ko ymaz, burnunun ucunda gezinen ıhlamur ve
karanfil karışımı bir koku yayan yıldız çiçeklerinin kokusu yla u yku ya
daldı. Ertesi günün aynı vaktine kadar düş görmeden ö ylece uyudu.
U yandığında her şey yerli yerindeydi. Her şey aynı ydı. Kalktı. Hanın
hamamında yıkandı. Üstüne çay ve tütün içti. Düşündü, düşündü ve kararlı
bir şekilde handan çıkıp Duvarcılar Birliği’nin yolunu tuttu.

4.
Zakkum’un evinde, tü ylü kiraz ağaçlarına bakan pencerenin
kenarındaydılar. Evcil bir insansı u yukluyordu yanlarında. Sardun ya,
sokakta yaşayan hayvanlardan birini ilk kez evde, üstelik kendine
dokunulmasına izin verir bir halde görü yordu: Başının altında bir yastık
vardı ve sağ kolunu yastığın altından geçirmiş, bileği hafif kırık,
parmakları zarifçe ve çocukça yelpazelenmişti. Đlk bakışta tam bir insana
benzi yordu. Zakkum, bir yandan insansının başını okşarken bir yandan da
Sardun ya’nın kazayla yere düşürdüğü defterindeki birkaç söz üzerine
düşünü yordu. Zakkum, insansı yı rahatsız etmeden hafifçe doğruldu,
pencereden varlığını borçlu olduğu ülkesine baktı, “Birer melezlemeyiz
hepimiz.”
Gözü tü ylü kiraz ağacının bir yaprağına takılı kaldı. Gözbebekleri
görünmeyecek kadar küçük hareketlerle yaprağın kıvrımlarında dolaşırken,

69
sanki isteksiz konuşmaya devam etti, “Ülkeyi kuran ulu rahip Çan hiç
kimsenin benzeri yle evlenmesine izin vermemişti. Şişman zayıfla, uzun
kısayla, beyaz karayla evlenmek zorundaydı. Bu yüzden hepimiz meleziz.
Đyi, sağlam bir toplum yaratmak iddiasının ardında görünüşün bir üstünlük
sağlayamayacağı bir yaşam biçimi yaratmak isti yordu Çan. Herkesin beti
ve benzi birbirine benzerse, yeryüzünden sözü aşan bü yük bir sorunu
sileceğine inanı yordu. Tek tip gi yim kuşamla bu bü yük sorunu
aşamayacağının farkındaydı. O yüzden dikkatini yaradılışa vermişti. Sade
insanlara değil yurttaşı saydığı hayvanlara ve bitkilere de aşılamıştı
ülküsünü. Đnsanlarla beraber bitkiler ve hayvanlar da melezleştirilmişti.
Baobaplar meyve vermeye, kaktüsler yürümeye, sürüngenler uçmaya, bazı
kuşlar şakımayı bırakıp tıslamaya başlamıştı. Çan tüm canlıların özünde,
canlılığı sağlayan gözle görülmeyen sayd am kürecikler olduğuna
inanı yordu. Saydam kürecikler başlangıçta birdi ona göre ve zamanla
bozulmuşlardı.
Çan’dan sonra çok ama çok mevsim geçti. Ve sonunda Çan’ın
kuramını doğrularcasına görünüşte Güneş Ülkesi’nin yurttaşları uzun, acılı
bir melezleme uğraşının ardından, başlangıçta varsayılan kürecikler gibi
birbirine benzer oldular. Gel gör, kurucumuzun ardılları yani çemberin
yeni yöneticileri kendilerini diğerlerinden ayırmak istediler. Yönetici
olduklarını, güçlerini, gizemli yeteneklerini ilk bakışta kavratacak ayırıcı
bir görünüşün peşine düştüler. Mesela ayrıcalıklarını gösteren ekler
yapmışlardı gi ysilerine önce. Tıpkı belinde taşıdığın mor kemer gibi. Tıpkı
kemerin tokasındaki güneş kabartması gibi. Kalabalık da aynı ekleri
gi ysilerine takıp, aynı alışkanlıkları edinince yöneticilerin hiçbir ayrıcalığı
kalmadı. Bu kez yöneticiler, gi ysilerini pahalı kumaşlarla ve ekleri de zor
bulunan taşlarla yapmaya çalıştı. Ne ki kalabalık bunun da çaresini buldu.
Ku yumların ve kumaşların hem sahtelerini hem de daha gösterişli
olanlarını gi yinip kuşandılar. Sahteyle sahi yi ayırmak çok güçtü. Kısacası,
bu aşamada yöneticiler tutturamadı. Đlk bakışta herkes gibi ydiler ve
sıradandılar. Keşke hiç tutturamasaydılar... Bir gün yöneticiler sadece
kumaşlar ve ku yumlarla o yalanmayı bırakıp ayrıcalıklarını gösterecek ve
ilk bakışta kavratacak çok güçlü bir şey keşfettiler: Takdim Yükselti’sini!”
Konuşmasına ara verip, kendini anlatmak için hiçbir çaba
göstermeyen, ö ylece duran, sadece duran insansı ya sevgi yle baktı bir ân ve
sanki onun varlığının verdiği esinle konuşmasını sürdürdü yeniden,
“Yükseltilerde önce masallar anlatıldı, şiirler, şarkılar sö ylendi, o yunlar
sergilendi. Hızla akıp giden, dertlerine gömülü yaşayan kalabalığın ilgisi
çekildi. Bir anlamda kalabalık gemlendi ve bi’tek odağa kitlendi. Ardından
da yöneticiler bo y göstermeye başladılar yükseltilerde. Nasıl? Sanatların
dilinden ve yönteminden yararlanarak hem konuşurken hem de davranırken
ayrıcalıklı olduklarını gösterdiler yavaşlattıkları kalabalığa. Her biri
yükseltide başarılı olabilmek için sözüm ona çok karmaşık ve zorlu bir
eğitimden geçi yordu. Ah! Ne çileli bir yoldan geçi yorlardı. Hah ha ha ha!
Herkes de onların yü kselmek için çektiği çileye inanı yordu yazık ki.
Şairler, o yuncular, masalcılar, müzis yenler tarafından eğitili yorlardı.
Sanatçılar da yöneticilerin himayesi altında ve huzur içinde güzel ülküleri
için çalışı yorlardı. Onlar gibi olmak için bu çileli süreci yaşamak,
öğrenmek, öğretmenini seçebilmek ve do yurabilmek gereki yordu. Kısaca
onlar gibi olmak eskisi kadar kolay değildi artık. Gene de bu işin görünen

70
yüzü ydü. Güzel konuşmak, özenli davranmak, gözlerini nereye çevireceğini
bilmek, cafcaflı törenlerle yükselti ye çıkmak, karmaşık mizansenler
sergilemek hepsi ama hepsi işin görünen yüzü ydü.
Bütün bunların ardında ağır bir fikri kalabalığa kabul ettirmek
amaçlanı yordu: Yöneticiler kendilerinin sahip olup da kalabalıkta olmayan
şeyleri takdim edi yorlardı kalabalığa. Çünkü kalabalığı ayrıcalıklı
olduklarına ikna ettikleri günden beri güçlerinin sınırları da genişlemişti.
Onlar cesur, kendinden emin, i yi konuşan resimler olarak kendilerini
sundukça seyirciler yetersizliklerine biraz daha ikna olu yorlar, seyirci
kalmaya alışı yorlardı. Yöneticiler kendilerini ayrıcalıklı kılarak,
tekleştirerek, eşsizleştirerek kalabalığı yaratmışlardı. Tutuşturulmayı ya da
savrulmayı bekleyen bir yığın saman, bir avuç buğday, bir küme yapraktı
kalabalık. Kutsal sayılarla gösterilmeye, ayıklanıp tek tek ele alınmaya
lâyık olmayan bir çokluk ve değersiz bir şeydi kalabalık. Kanun ko yucular
şiddeti cezalandırır, bilgeler her canlının tanrısal olduğu i yilikçi,
bütünlükçü düşünceyi yayarken bile kalabalığı tek bir isim altında toplama
amacı güdülü yordu. Bö ylece kalabalığı oluşturan tekler sözde bir
tanrısallık taşısa da, kalabalık yöneticilerin güttüğü bir yığından başka bir
şey değildi. Bu melez öğreti, yöneticilerin kalabalığa verdiği anlamı
pekiştiri yordu. Ve bir gün Güneş Ülkesi’nin Anakanunu’nu, Çan’ın
kanunlarını -destekler gibi gözükürken- çiğneyip, yaşadıkları tapınakları,
sarayları ve kamutayları kendilerinin ilan ettiler. Başlangıçta herkese ait
olan şeyler artık herkesin değildi. Artık sadece bilge değil varsıl ve de
ulaşılmaz bir yaşantıya sahiptiler. Demek ki onların gösterileri kalabalığa
kısaca şö yle di yordu, ‘Siz eksiksiniz, biz tamız! Siz tanrısalsınız ama biz
bu tanrısallığın biricik temsilcileri yiz. Temsil hakkına sahip olanlarsa,
tanrısallığı eksiksiz tanı yan ve kalabalığın dağınık düşüncelerini bir bütün
haline getirip söze dönüştürebilenlerdir. Susunuz, biz ve himayemizdekiler
konuşacak.’ Bu durumda onlarla eşitlenmeye çalışmak küstahlık, ukalalık,
bozgunculuk hatta hıyanet kabul edilebilirdi. Onlar ulaşılmaz ve gizemli
güçlerle donanmışlardı. Yöneticilerin başlangıçta farkına varmadan
başardıkları şeyse olmadıkları bir şeymiş gibi davranabilmelerinden öte
kendilerini kalabalığa inandırabilmeleri ydi. Ahhh!..
Sadece yükselti ye çıkmak, seyircilerin dikkatini bir ânlığına çekmek
yeterli değildi. Bili yorlardı. Yükseltide sık, uzun ve coşku yaratarak
durmak ve bö ylece akılda kalmaktı önemli olan.” Bu kez tek yapraktan
kopup, bütüne, ışıkla yeşili değişen tü ylü yapraklar yığınına çevirdi
bakışlarını Zakkum. Sardun ya yaşlı adamın sö ylediklerini anlamak için
varlığını silmiş sanki gövdesi kocaman bir kulağa dönüşmüştü. Ama hâlâ
anlayamı yordu ya da inanmak istemi yordu bilgelerin birer o yunbaz
olabileceğini. “Gün ve gece nasıl aklımızda sürekli bir yer edinmişse,
onları da ö yle belledik. Hıh! Çan, tabiatı fikirlerine yani bize benzetmeye
çalışı yordu; onlarsa tabiatın saf taklidi oldular, tabiat gibi vahşileştiler.
Birbirini yi yen hayv anlara dönüştürdüler bizi. Kısaca, Güneş Ülkesi’nde
melezliğin hükmü kalmadı. Aslına bakarsan Çan’ın kanunları ydı yeni
yöneticilere yol açan. Nasıl? Bunu da kendin bul.. Ama yanıt burada değil.
Son zamanlarda gerçekleşen yükseltilerdeki intiharlara gelince,
-dikkatle dinle! intiharlar gerçekleştirildikleri andan itibaren yöneticilerin
toplayamadığı kadar seyirci toplu yor. Akılda kalı yor... Ve şunu i yi

71
bilmelisin ki yöneticiler de en az senin kadar merak edi yorlar intiharların
nedenlerini.”
“Peki sen bili yor musun?” dedi Sardun ya karanlıkta ışık arayan biri
gibi.
Zakkum soru yu hiç işitmemiş gibi sürdürdü, “Ama senin ve çember
halkının bilmediği çok daha zor bir mesele var. Hatta üçüncü ve dördüncü
halkaların bile bilmediği... Güneş Ülkesi’nin son iki halkası hatta beşinci
de dahil, açlıktan ve salgından kırılı yor. Haberin var mı?”
“Evet, ö yle sö ylenti var. Đşittim gibi.”
“Đşittin ha!” Zakkum acı dolu, katılaşan bir gülümsemeyle bir ân
durdu. Sonra yeniden konuştu, “Şimdi kısa keseceğim. Ülken için bir şey
yapmak ister misin?”
“Ne?”
Dizi dibindeki insansı ya yeniden şevkatle bakarak, “Sen ne kadar
istemesen de gerçekten kendine has bir insansın. Öncelikle bunu bil.
Çemberi terk eden ilk masalcısın sen. Anlatmayı değil sade, dinlemeyi de
sevi yorsun. Ne kadar inkâr etsen de farklılık peşindesin. Bilmesen de
ülkedeki mutsuzluğu sezinli yorsun. Acı çekmeyi ve acı ya katlanmayı
bili yorsun. Ve senin aradığın asla ayrıcalık değil. Çünkü ona doğuştan
sahipsin. Sana –Đyi biri, denilmesini hak edi yorsun.”
“Ne yapmamı isti yorsun?”
“Sen çemberdensin. Bili yorsun, bü yük sayıdan küçüğüne geçmek
kadar, küçük sayıdan bü yüğüne geçmek, küçük sayıdan hele çemberden biri
için her zaman bir ayrıcalıktır... Ülkene yardımcı olmak isti yorsan yedinci
halkaya kadar git. Ve gör! Eğer sö ylediklerimin doğru olduğuna
hükmedersen, ülkeyi terk et. Orada sana ihti yacı olanlar var. Seni
karşılayacaklar. Kim bilir belki dışarda o masallardaki ölümcül denizi de
görürsün. Ha!.. Al... Küçük bir hedi ye!.. Bu tünik önceki kadar güzel.”
di yerek Sardun ya’ya eskisine benzeyen giysi yi uzattı ve eğilip dizi
dibindeki insansının yanaklarından öptü. O andan itibaren zaman yine
hızlandı.

5.
Aradan on gündüz geçmişti. Đlk yaz’ın bunaltısı sarmıştı halkaları.
Sardun ya beşinci, altıncı halkayı hızla ve kahrolarak dolaşmış yedinci
şehrin alınlığında “IIIIIII” yazan çifte muhafızlı kapısına varmıştı çoktan.
Bu muhafızların gözleri yoktu sanki. Sanki ayakta uyu yorlardı. Sanki boş
zırhlardı ayakta duranlar. Sardun ya’nın hayalkeş kişiliği garip bir anlama
biçimi yle -tıpkı bir yaranın sarılması gibi- sarmalanmıştı. Gördüğü şeyler
umduklarını, bildiklerini ve güvendiklerini kökünden sarsmıştı. Dördüncü
halkada fark ettiği görece bakımsızlık, beşinci ve altıncı halkalarda
sefalete dönüşmüştü. Şehir planları diğer halkalardaki gibi ydi. Ama
oralarda dolaşırken kendini evinde hissetmemişti. Bazı göletlerin, kuraklık
zamanlarında -küçük halkalar emdiği için- su yu alçalmıştı ya da bazıları
birer hastalıklı bataklığa dönüşmüştü. Buralarda yaşayanlar neredeyse
susuz, balıksız ve ekinsizdiler. Yağmalar, talanlar sarmıştı giderek boşalan
bü yük şehirleri. Tekil intiharların yerini toplu intiharlar, cinayetler, bü yük
kı yımlar almıştı. Duvarcı birlikleri çemberden destek istemişler,

72
muhafızların sayıları iki üç kat arttırılmıştı. Buralarda halktan çok
muhafızlar görülü yordu ortalıkta. Đnsanlara erken gelen yaşlılık, salgınlar
ve açlık yüzünden, başlangıçta birbirlerine benzemesi istenen ve
melezleştirilen Güneş Ülkesi insanlarının beti ve benizleri buralarda çok
ama çok farklı ydı. Takdim yükseltileri bomboştu. Arada bir yükseltilerde
muhafızlar bo y gösteri yordu yahut yılın belirli günlerinde törenler
eşliğinde, kanlı dövüş sahneleri olan, ders verici vahşi o yunlar
sergileni yordu o kadar. Pazar yerlerinde kalabalık aylak aylak dolaşı yor;
insanlar vakitlerini boş tezgahların arkasında sarmalarını tüttürerek
geçiri yorlardı. Muhafızlar çeteci kılığına, çeteciler de muhafız kılığına
girip yoksul insanların elde kalan son varlıklarını talan edi yorlardı.
Çemberin tüm ülkeye yaydığını iddia ettiği bilgelikten eser yoktu
yağmalanmış topraklarda. Sardun ya, bir ân kimin daha vahşi olduğunu
düşünmüştü, “Bilgelik iddiası yla semirip duranların mı yoksa bu yabanıl
hayata terk edilenlerin mi?” Ö yle! Beşinci ve altıncı halkaların halkları
terk edilmişlerdi. Yoksulluğa, talana ve melezlik dışı bir yaşama... Ölmeye,
öldürmeye, intihara itilmişlerdi. Güneş Ülkesi’nin ülküsel güneşi buralarda
parlamı yordu.
Adı Nerkis olan bir kadının ö yküsü içler acısı ydı. Nerkis, bir ozandı.
Elinde arpı ku ytu bir yerde lirikler sö ylü yordu: ...rahatça uyuyabiliriz
evimizde / susmadan konuşan birileri var / tanrıların yerine... Đğneleyici
dizeleri dehşete düşürmüştü Sardun ya’yı. Đlk kez böyle bir şarkı
du yu yordu. Yanına gitti. O sormadan kadın anlatmaya başladı: “Oğlum bir
ressamdı ama kayıp. Kaç tamay geçti onu bulamadım. Çektiğimiz acıların
resimlerini yapardı kanı yla. Kızımsa bir güneş rahibesi ydi. Her yıl olduğu
gibi çembere hacca gitti ama geri dönmedi. Ondan da haber alamaz oldum.
Kocamın yoksulluktan beli büküldü. Eskiden sabahları erkenden kalkar,
gölete gider altın yaldızlı alabalıklar getirirdi pazara ve eve. Ama göl,
bataklığa döndü. Ne balığımız ne tek bir opalimiz kaldı. Duvarcılar
Birliği’nden başka bir iş istedi. Ama boşuna o yalandı. Đş bulamadı.
Diğerleri gibi tezgahların arasında sarmasını tüttürüp dolaşamazdı o.
Sonunda is yan etti. Ve âsiliğinin cezasını asil kanı yla ödedi. Bense duvarın
dibinde, ku ytularda lirikler mırıldanır oldum. Artık yükselti ye
çıkarmı yorlar beni. Korku yorlar benden. Muhafızlar da halk da korku yor
benden.” Sardun ya dehşetle başını önüne eğdi. Yanlarından turuncu bir
kaktüs geçerken, iğneli bir şarkı daha mırıldandı acılı ozan, “Halkın
yıldızları göktedir / sizinkiler omuzlarınızda / gök bir sözcüktür / bir
sözcük sizin için / ama biz anlamayız göğü / biliriz göktedir gök /
sözcüklerse bu dün yadadır”. Çaresiz ve şaşkın ayrılmıştı kadının yanından.
Sardun ya beşinci ve altıncı halkalarda gördüklerinden,
işittiklerinden allak bullak, kapısındaki muhafızların u yukladığı yedinci
halkaya girince çok daha vahim bir manzarayla karşılaştı. Gölet burada
tamamı yla kurumuştu. Gölün üzerinden geçen köprü, boşluğa asılı kalmıştı.
Tarlaların yerini çöl almıştı. Ülkenin gururu melez bitkiler ve
hayvanlardan hiçbiri görünmü yordu ortalıkta. Bazen ala zırhlı kertenkeleler
bir mızrak gibi hınçla vınlayarak geçip gidi yordu, o kadar. Bir de çölleşmiş
toprağın şurasında burasında tek tırnaklı, tek bo ynuzlu boz ineklerin
iskeletleri çıkı yordu karşısına. Đnsanların evlerini içine yaptığı
fundalıkların çoğu yanıp kül olmuştu. Pazar yerinden tek bir çıtırtı
çıkmı yordu. Tezgahlar kırılmış, dükkanlar yağmalanmış, işlikler ve iş

73
aletleri çürümeye başlamış, duvarcılar ve diğer çembere bağlı birlikler
tasfi ye edilmişti. Muhafızlara da gerek yoktu burada. Hayalet şehir olmuştu
yedinci halka. Zakkum, ya genç masalcının yedinci halkada neyle
karşılaşacağını bilmiyordu ya da ondan bunu özellikle gizlemişti.
Sardun ya, dehşet içinde ahşabı çürümüş takdim yükseltisine oturdu. Ve
tütün sarmaya başladı. Sarmasını tam tüttürecekti ki biri hızla uzanıp,
dudakları arasından dolmayı kapıverdi. Karşısında duran bir insansı ydı.
Hırlayarak ona bakı yordu. Bir tembel hayvanın bu kadar hızlı olabildiğini
görmemişti Sardun ya şimdi ye dek. Đnsansı bü yük bir iştahla ganimeti
mideye indirecekti ki nerden ortaya çıktığı anlaşılamayan ve melezleri
andıran bir, iki, üç, dört insansı daha koptu geldi. Kı yası ya kanlı bir
kavgaya tutuştular. Onların tırnak tırnağa diş dişe kavgasına başka
insansılar dahil oldu. Ama bunlar öncekilerden daha farklı ydı, ellerinde
ucu sivriltilmiş sırıklar, keskinleştirilmiş bakır palalar vardı. Onlar gelince
öncekiler o ân toz oldular. Sardun ya inanamadı, gelenler insandı. Ama en
az aç insansılar kadar vahşi, acımasız ve korkunç insanlar. Konuşmayı
unutmuş insanlar. Çocukluğundan beri insansıların insan gibi
konuştuklarını hayal ederdi. Ama insanların insansı ya dönüşebilecekleri
aklının ucundan geçmemişti. Đçlerinden en güçlü olanı ve elinde kocaman
bir pala tutanı sarmayı kapıp, ustalıkla kalabalığın arasından sıyrıldı ve
yarısı kül olmuş, insansız evlere doğru ganimetini mideye indirerek
uzaklaşmaya başladı. Ötekiler Sardun ya’nın taş kesilmiş bedenine
aldırmadan liderlerini izlediler. Sardun ya, gizli bir oh çekti. Ve hayatında
ilk kez korunmak için sivri ve keskin bir şeyler arandı.
Đki seçeneği olduğunu daha i yi anlı yordu şimdi. Ya gerisin geri
çembere dönüp rahatlığın ve buruk hayallerinin kucağına kurulacak ya da
ülkenin dışına çıkacaktı. Çaresiz kala kalmışken Zakkum’un
sö ylediklerinden garip bir sonuç çıkardı Sardun ya: Ülkenin kurucusu Çan,
yurttaşları eşit ve hür olsun istemişti. Ne güzel. Ama bütün kurucular gibi
o da temsil hakkını kullanmış yurttaşları yerine karar vermişti. O i yi bir
insandı. Ama i yi bir liderin sahip olduğu uz görüden yoksundu. Düşmanlara
karşı ülkeyi korumak için inşa edilmiş, birbirini çevreleyen yedi şehrin
yedi duvarı, sadece düşmanlara karşı değildi. Anladı Sardun ya. Şehirler bu
yüksek duvarlarla birbirlerinden de korunu yordu. Sırf babası istedi di ye
sevgilisinden ayrılan ve bir geyiğe dönüşen masaldaki kız gibi burada
yaşayanlar da sanki güçlü bir sihirle, açlığın sihri yle uçup gitmişler ve
insansılara dönüşmüşlerdi... Karar verdi hızla... Günlerce ülkenin dışına
çıkabileceği kapı yı aradı. Sonunda kurumuş ve sanki bir göktaşının
çarpması yla çökmüş göletin dibindeki dolaşım kanallarından birinin
doğu ya, ülkenin dışına uzandığını fark etti. Zakkum’un sözünü ettiği o
deniz kokusu geldi burnuna. Cebindeki opalleri hınçla avuçlayıp yere
fırlattı. Hazırlandı. Uzun ve karanlık bir yolculuk vardı önünde.

6.
Çok uzun bir yürü yü şten sonra dümdüz uzayıp giden umutsuz ve
karanlık kanalın bir yerinden ışık sızdığını gördü. Işığa yaklaştığında
kanala yukarıdan bir gedik açılmış olduğunu fark etti. Kulağına insan
sesleri geli yordu. Bağırdı. Đpten bir merdiven düştü aşağı. Tırmandı ve gün
ışığına yeniden kavuştuğunda gözlerine inanamadı. Ülkenin dışı insan

74
kaynı yordu. Geldiği yöne batı ya baktı. Güneş Ülkesi’nin yüksek duvarları
ufukta zor da olsa seçili yordu. Kanaldan tek tek geçerek yedinci halkayı
boşaltanlar burda mıydı şimdi? Çevresine bakındı yeniden. Bir masalcının
hayal edemeyeceği bir yaşam kurulmuştu dışarda. Đnsanların ölünce
gittikleri harika yer burası mı ydı? Masallarda yedinci halkanın dışı, ‘deni’,
‘dûn’, ‘cehennem dün ya’ olarak geçerdi oysa... Hayatında hiç görmediği
kadar çok ve değişik yaratık dolanıp duruyordu çevresinde: Her renkten,
bo ydan... Alelusûl yerleştirilmiş tarhlardan desen desen, renk renk çiçek ve
yaprak fışkırı yordu. Melezler yoktu burada. Başka başka so yl ardan,
ailelerden türemiş hayvanlar, bitkiler ve insanlar vardı. Yer yer
kümelenmiş ağaçların arasında hamaklar, uzun sıralar ve onların üstünde
de sö yleşen, şakalaşan, sevişen, dizlerine açtıkları ağır kitapları her
satırında yüzleri değişerek, bedenleri kıpırdayarak oku yanlar vardı. Cins
cins ispinozlar, çiçek ve ağaçlarla kaplı kocaman bir resmin içinde gözü ve
zihni çevikleştiren küçük ayrıntılar gibi oradan oraya koşturuyorlar,
şakı yorlardı. Şerbetli hava yüzüne yapışı yordu insanın. Sanki durmak
bilmeyen bir koşuşturmaca, tatlı bir telaş, âni patlamalarla gelen
sessizlikler ve aynı birdenbirelikle yeniden kopan ahenkli bir gürültü
sağanağı yorgunluk vermeden, baş döndürmeden, göz kamaştırmadan sürüp
duru yordu. Kimi garip insanlar çekti dikkatini sonra. Bunlar ellerinde
iğneler, iğler, kasnaklar ve şişlerle ağlar, kazaklar, başlıklar örü yorlardı.
Neden sonra onların çocukluk düşlerinde olduğu gibi insana dönüşen
insansılar olduğunu fark etti. Örgüleri ve işleri kaba sabaydı ama gene de
örü yor ve işli yorlardı. Tek tük sözcükler çıkı yordu ağızlarından. Cümleler
kuramı yor fakat sözcüklerin yalın hali yle birbirleri yle konuşabili yorlardı.
Biri “Xü ver tanrı!” di yor, “Xüm exeyi!” di ye ekli yordu öteki. Yağmuru
sevi yorlardı. Tanrıdan sürekli yağmur istiyor, toprağı sulamasını
dili yorlardı. Geride bıraktıkları yedinci, altıncı ve beşinci halka için
isti yorlardı belki de yağmuru. Sözcüklerin yalınlığına elleri ve yüzleri yle
ekler getirmeye çalışıyor, garip yabansı bir dille anlaşı yorlardı. Sardun ya,
hayretle ve saygı yla seyretti insana dönüşmüş insansıları. Uzaktan sevimli
lemarların korkunç çığlıklarını işitti. Hiç tanımadığı hayvanların varlığını
hissetti, görmeden.
Derken canlı, rengârenk, herkesin diğerinden şaşırtıcı bir kolaylıkla
ayrılabildiği kalabalığın arasından birileri koşup geldi. Ona ip merdiveni
sarkıtanlar çıktığı gediği ağır bir kapakla sıkıca yeniden örttüler. Gelenler,
aç ve yorgun olduğunu anlayıp, önce yedirip içirdiler Sardun ya’yı, sonra
bir ağaç kümesinin altına oturtup onunla sohbet etmeye başladılar. Sohbet
ko yuldukça, çevresindekilerin sıcak halleri, hoş tavırları tutarlı bir şekilde
tekrarlandıkça Sardun ya, “Đçerde sönmekte olan bir güneşe karşılık
dışardaki bu canlı patlamalar, sıçramalar, kopuşlar, bu bütünsüz
bütünlükler içinde yep yeni bir güneş parlıyor.” di ye düşündü. A ylardır
ruhunu kasıp kavuran yılgınlık yerini şimdi taptaze bir umuda bırakı yordu.
Burnundan içeri tüm gövdesine güzel çiçeklerin ve hiç göremediği denizin
güney rüzgârı yla gelen diri, tuzlu kokusu dolu yordu. Beti benzi ülkesindeki
insansıları andıran ve konuşmayı şehvetle seven bir genç adam, “Benzer
olmak mutsuzluk getirir...” di ye heyecanla ona bir şeyler anlatmaya
çalışırken, yediği yemeğin rehavetine ve burnuna çarpan şerbetli kokuların
verdiği huzura yenik düştü Sardun ya. Ve bir çocuk gibi u yku ya daldı.

75
Ertesi sabah, baharın serinliği yle u yanıp hiç görmediği denizin tuzlu
kokusunu yeniden çekti içine. Dışardaki renkli topluluğun yedi lideri onu
sabah kahvaltısına çağırmışlardı. Neşeli, canlı kalabalığın arasından
şakalaşarak, gülüşerek, selamlaşarak geçti ve liderlerin geniş çadırına
girdi. Biri sonradan yetişen, eli yüzü kirli bir çocuk olmak üzere yedi kişi
vardı çadırda. Birincisi sayılarla, sayıların gizleri yle uğraştığını sö yledi.
Đkincisi biçimlerle, biçimlerin yorumlanışıyla ilgili işlerini gösterdi.
Üçüncüsü, savaş sanatlarının tarihi üzerine birkaç cümle etti. Dördüncüsü,
insan aklının olmayan şeyleri nasıl icat ettiğini araştırdığını ve kendini
bedenin nasıl çalıştığını öğrenmeye adadığını anlattı. Beşincisi, liderlik ve
yönetim yordamları yla uğraştığını sö ylemekle yetindi sadece. Altıncısı,
yani liderlerin arasına sonradan katılan çocuk, Sardun ya’ya bakıp “Çon çôn
mu?” di yerek gülümsedi. O gülünce Sardun ya da diğer altısı da güldü.
Yedincisi, çocuktan gülümsemeyi devralıp ayağa kalktı. Ve boşalttığı yere
Sardun ya’yı oturttu. Ve çadırdan çıktı.
Beşincisi konuştu, “Hoş geldin aramıza. Yedi şehirli Güneş
Ülkesi’nin yedi masalını yazmaya ne zaman istersen başla. Burdaki altı kişi
de yardımcı olacak sana.”
Sardun ya şaşkınlıkla baktı oturanlara. Yedinci ni ye yerini ona
vermişti? Nerden çıkmıştı yedi masal yazmak? Ses etmedi. Dinledi.
“Ben sayıları anlatacağım, masallarına aradığın yeni kahramanlara
eşlik eden.” dedi birincisi.
“Ben biçimlerin gerçekte olmadığını, onların bizim seçilmiş
hayallerimiz olduğunu kanıtlayacağım.” dedi ikincisi.
Üçüncüsü, “Ben, bir savaşçının ne kadar güçlü, ne kadar yetenekli
olursa olsun aslında hep yenildiğini kanıtlayacağım sana.” dedi.
Altıncısı, kendini tutamayıp kıkırdadı arada. “ Çon çôn mu? Exe
bekler. Xü gibi. Ha?” Onunla birlikte diğerleri de kıkırdadı.
Dördüncüsü, “Ben işaretlerin bir zamanlar seni nasıl yanılttığını
anlatacağım.” dedi.
Beşinci konuştu yeniden, “Ben de yöneticilerin senin bildiklerinden
daha karmaşık yöntemlerini göstereceğim. Ama önce denize gidelim. Yeni
masalların için aradığın yeni yerlerden birine.”
Yedi kişi kalktılar ve o güzel, sanki huzur ve neşe dolu bir resmi
andıran çocuklar gibi meraklı kalabalığın arasından geçerek denize doğru
yürüdüler. Arkalarında tanıdık bir gölge duru yordu. Sardun ya’nın her
hareketini izleyen bir gölge.

7.
“Đyi” dedi Sardun ya gök yüzünü andırır denize bakarken, “de
intiharların nedeni hakkında nasıl hiçbir şey bilmediğinizi hâlâ anlamış
değilim.”
Ne ki kimse bir yanıt vermedi. Sadece baktılar. Anlamasını ister gibi,
tutku yla baktılar genç masalcı ya.
Sardun ya geri ye döndü. U ygarlığın merkezi olduğunu iddia eden
ülkesinin dışına kurulmuş güzel u ygarlığa baktı. Deniz ve duvarın
kı yısında yaşayanlar nasıl da birbirlerinden farklı ydılar. Denizin kokusu

76
üzerlerine sinmişti. Deniz gibi canlı ve kıpırtılı ydılar. Tek benzer
yanları ydı bu. Sanki duvarların dışındaki hayatlarını denize bakarak, denizi
ezberleyerek kurmuşlardı. Sardun ya yeniden denize döndü yü zünü. Bü yülü
ufukta hayatında ilk kez karşılaşacağı bir şey yaklaşı yordu. Bir tekne...
Tekne giderek yaklaştı. Yaklaştı. Dev deniz atları, saydam,
damarlı kanatları yla su yu köpürterek tekneyi kı yı ya yanaştırdılar.
Güvertede tanıdık bir yüz gülümsedi Sardun ya’ya: Zakkum. Sardun ya’ya
gelmesi için işaret etti. Altı lider, neşeyle ona, “Git!” der gibi baktılar.
Atlardan biri onu zarif bo ynunda gemi ye taşıdı. Yaşlı kaptan kucakladı
yüzü ilk kez denizin su yu yla tanışan genç masalcı yı ve, “Tayfalık ne, bilir
misin?” dedi. “Hayır.” di ye yanıtladı Sardun ya şaşkınlık içinde.
Pazıbentlerinden birini çıkarıp Sardun ya’nın koluna taktı gülümseyerek,
“Gidelim o zaman.” dedi kaptan. “Yedinci lider olabilmen için bu gerekli.
Hem tayfalık edecek hem denize kı yı veren başka ülkeleri göreceksin. Đlk
durağımız ortasında o muhteşem kulenin dikili durduğu ülke olacak.”
Sardun ya karşılık vermedi önce, dümdüz baktı sadece. Sonra
gülümseyerek “Çocuk ne dedi ö yle?” di ye sordu.
“ ‘Tohum hazır mı?’ di ye sordu insansı dili yle. Çünkü onu
insansılar emzirdi. Đnsansılarla aramızdaki güçlü bağlardan biri o.” di ye
karşılık verdi kaptan.
Sardun ya gülümsedi yeniden. Ufka baktı. Denizin verdiği çarpıntı
her şeye baskın gelmiş, kafasındaki sorular uçup gitmişti. Tekneyi çeken
deniz atları ılgara kalktı. Sardun ya ufuktaki bakışını kı yı ya çevirdiğinde
Güneş Ülkesi’nin büyük bir adaya kurulmuş olduğunu fark etti. Đç içe
geçmiş altı halka ve ortada bir çember ve çemberin ortasında bilgelik
kulesini seyretti bir süre. Uzaktan ülkenin dışındaki ormanlarda yaşayan
sevimli lemarların ürkünç çığlıklarını işitti gene. Bir gün geri dönecek,
arkadaşları yla birlikte ülkesini yeniden ve daha az hatayla kurmaya mı
çalışacaktı?
Eli kendiliğinden yüzüne gitti. Parmak uçları, yanaklarındaki
pütürcükleri hissetti. Parmağına sıvanan tuzlu pütürcüklerin tadına baktı;
aklından ülkesinin en geniş bölgelerinde yaşanan sefalet geçti hızla ve “Bu
sonsuz deniz tanrıların göz yaşlarından yaratılmış olmalı.” diye düşündü...
Titredi, burnu sızladı ve ardından iki yanağından ip gibi ince iki damla aktı
dudaklarının iki kenarına; “Ya da tanrılar...” di ye düşündü göz yaşlarını
tadarken “ ...tanrılar insanların göz yaşlarından yaratılmış olmalı.”

L ir i k ler : Gö k çe n ur Ç.

77
Đçindekiler:

I . “SanKiŞot”

II. Ejderha

III. K u l e

IV. Küskün Büyücünün Çırağı

V. Katiller Komitası

VI. Üç Deniz

VII. Güneş Ülkesi

78
Arka Kapak Önerisi:

... Derken üstüme atlayıverdi ve göğsümü parçalamaya başladı. O


beni yer, göğsümü keskin dişleri yle kazarken ben onu okşu yordum. Anlı yor
ve göğsümde ağırlı yordum onu. Benden hiç korkmu yordu. Korkusuzca
koparı yordu etimi. Ağzındaki parçaları hastalarıma yaptığım gibi yutmu yor
tükürü yordu. Sakin ve huzur dolu baktım ona. Göğsümü i yice o yduktan,
damarlarımı parçalayıp lime lime ettikten sonra, kazdığı boşluğa kalbim
gibi yumruk olup kıvrılıverdi... Orada hâlâ... Đlk kez göğsümde bir
gelinciğin yaşadığını itiraf edi yorum. U yku ya varmadan önce, göğsümü
açıp ona bakı yorum. Belki gitmek ister diye. Ama beni terk etmi yor.
Çırpınıp duru yor kalbimin yerine...

Cüneyt Uzunlar:
1968’de Đstanbul Süleymani ye’de doğdu. MSÜ Konservatuarı
o yunculuk bölümünden mezun oldu. Sadece özel ti yatrolarda çalıştı.
Edebi yat ve fikir dergilerinde şiir, hikâye ve denemeleri yayınlandı. Açık
Rad yo’da bir hikâye programı yaptı. Halen Pera Güzel Sanatlar’da
o yunculuk ve hareket dersleri veri yor. Ve Ti yatro Pera’da o yuncu olarak
çalışı yor. Katiller Komitası, yazarın ilk kitabı.

79