You are on page 1of 111

Peygamberce Yaşamak

İçindekiler

1- SÜNNET kavramı
a) Sözlük anlamı b) Dini terim olarak
anlamı

2- Sünnetin dini konumu


a) Kur'an'a göre Sünnet b) Hadislere göre Sünnet
c) Sahabeye göre Sünnet

3- Sünnetin kısımları
a) Hüküm olarak Sünnet ve kısımları b) Kaynak
olma açısından Sünnet ve kısımları

4- Sünnetin önemi a) Sünnete bağlılık İslama


bağlılıktır b) Allah'a ulaştıran en önemli ve güvenli yol
Sünnettir c) Sünnete uymak, ahirette Reshulüllah'ın
şefeatini kazandırır d) Yaşadığımız asırda Sünnete
bağlılık daha önemlidir e) Sünnet, en güzel edeptir f)
Sünnet, Kur'an'ın sözlü ve uygulamalı tefsiridir

5- Resûlüllah (a.s.m.) ve Sünnet a) Rabbimizi bize


tarif eden bir kaynak olarak Resûlüllah (a.s.m.) b) En
güzel örnek ve rehber olarak Resûlüllah (a.s.m.) c)
Hz. Peygamber'in ümmetine olan düşkünlüğü d) Hz.
Peygamber'in (a.s.m.) torunlarına ve akrabalarına
olan düşkünlüğü e) Hz. Peygamber (a.s.m.) niçin bazı
zamanlar müşriklere ve münafıklara mağlup oldu?

6- Sünnetten yüz çevirenler a) Kur'an-Sünnet


ayırımına gidenler b) Tarikat erbabı içinde Sünnete
lakayd davrananlar c) Genel manada İslamdan yüz
çevirenler

7- Bid'atler a) Kelime olarak bid'at b) Bid'atlerin dini


hükmü c) Bid'atleri ortaya çıkaran sebepler d)
Zamanımızda bid'atler ve müslümanların durumu e)
Bid'atlerle nasıl mücadele edilmeli? O, sevgiye en
fazla, her şeyden daha fazla lâyık olan Allah'ın
sevgilisi. O, Habibullah... O, Sevgililer Sevgilisi... Biz
Onu hakkıyla sevmesek de, O bizi çok seviyor.
Dünyada da, ebedî hayatta da hemen yanı başımızda.
Bizim en küçük bir sıkıntımızdan dahi rahatsız oluyor,
inciniyor, üzülüyor. O, karanlıklar içinde yolunu
kaybetmiş, çaresiz, ümitsiz ve korkulu bir vaziyette
bekleşen insanlara, yağmur gibi rahmet olup iniyor.
Kuruyan gönüllere, çoraklaşan kalplere âb-ı hayat
oluyor, hayat veriyor. Kalplerde ebedî Cennet
sümbülleri bitiriyor.

O Sevgililer Sevgilisini hakkıyla sevmenin, sevdiğimizi


göstermenin bir yolu var:
Onun yolunda yürümek.
Onu taklit etmek.
Onun gibi yürümek,
Onun gibi gülmek,
Onun gibi konuşmak,
Onun gibi bir kul olmak.
Onun gibi yaşamak.
Peygamberce Yaşamak.
ÖNSÖZ
“Kişi sevdiğiyle beraberdir” şeklinde bir deyim vardır. İnsanlar,

hakikaten muhabbet duygusunu hangi yöne çevirseler, dünyaları adeta


sevgi besledikleri o şeyle dolar. Uyurken, uyanıkken, yerken içerken
insan her anında adeta o sevdiğiyle bütünleşir. Hatta öylesi mecazî,

yani dünyaya ait sevgililer vardır ki, bazı insanlar böyle sevgililer
uğruna kendi hayatlarını berbat etmişlerdir.
Dünyevî sevgililer için nice fedakarlıklar yapılmış ve
yapılmaktadır. Kâh Ferhat olunmuş, dağlar delinmiş; kâh Mecnun
olunmuş çöller aşılmıştır. Kimi zaman sevgili para-pul, kimi zaman
şan-şöhret, kimi zaman da kişinin bizzat kendisi olmuştur.
Dünyevî sevgililere duyulan muhabbetin şimdiye kadar elde
avuçta kalır bir kazancı olmadığı aşikardır. Hayat boyu
kazandırdıklarının bin, belki milyon kat daha fazlasını alıp
götürmüştür. Adeta zehirli bal gibidir. Sahibine kazandırdığı küçük bir
lezzete karşılık ömür boyu elemler, belalar ve sıkıntılarla dolu bir
hayat yaşatmıştır. Hatta daha da ötesi, üç günlük dünyevî sevgililer
uğruna ebedi hayatını mahveden nice insanlar vardır.
Muhabbetin kaynağı nedir?
Güzellik mi? Sevgi beslenen şeyin kıymet ve değeri mi? İnsana
kazandırdığı menfaat ve fayda mı?
Peki, ya muhabbetin sonucu nedir?
Bu sorulara mecazî, yani dünyevî sevgilileri dikkate alarak
cevaplandırdığımızda, pek olumlu bir tabloyla karşılaşmayız. Buna
bütün insanlık tarihi şahittir.
O halde muhabbet beslenen şeyde aranılan en önemli özellik
ebediyet ve sonsuzluk değil midir? Bu özelliği taşımayan en güzel, en
tatlı ve en değerli şeyler dahi gerçek manada muhabbet beslemeye layık
mıdır? Elbette hayır.
O halde sevginin yöneltildiği, kalbin tâ derinliklerinden sevginin
bütün renklerinin gösterildiği sevgili, ebediyet özelliği taşımalıdır.
Dünya hayatı ebediyetten uzaktır. O halde, dünyadaki sevgililerde
ebedî değildir. Bu durumda insana düşen ebedî bir hayat için sevgili
aramasıdır. Öyle bir sevgiliye bağlanmalı ki, ebedî hayatta da hemen
yanı başımızda olsun. Ebedî hayatta da bizi yalnız bırakmasın. Bizi
sonsuz bir sevgiyle sevsin. Bizim en küçük bir sıkıntımızdan dahi
rahatsızlık duyup, üzerimize titresin. Bizi kucaklasın, elimizden tutup
ebedî Cennet hayatına götürsün.
Öyle bir sevgili ki, kuraklıktan çatlamış toprak misali, ebediyet
kapısında çaresiz, ümitsiz ve korkulu bir vaziyette bekleşen insanlara,
yağmur gibi rahmet olup insin. Kuruyan gönüllerine, çoraklaşan
kalplerine hayat versin, ebedî Cennet sümbülleri bitirsin.
İşte bizler, şu dünya çölünde böyle bir yağmuru aşkla, muhabbetle
ve bir o kadar sabırsızlıkla beklemekteyiz. Tıpkı şair Nurullah Genç’in
“Yağmur” kasidesinde dile getirdiği gibi.

“Yağmur; seni bekleyen bir taş da ben olsaydım


Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’da süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle olsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.”

Böyle bir sevgiliyi sevebilmek, Ona muhabbet besleyebilmek de


şereflerin en büyüğüdür. Elbette o sevgiye vesile olmak da öyle.
“Habibullah” yani Allah’ın sevgilisi olma makamına erişen bir
yüce Zat’ı hakkıyla sevebilmek ise, önce Onu iyi tanımaktan geçer.
Onun gibi yaşamak, onun gibi bir insan olmaktan geçer. Kısacası Onun
kutlu yolunda, yani Sünnet-i Seniyye caddesinde yol almaktan geçer.
Cenab-ı Mevlâ’dan duamız odur ki, bu mütevazi çalışmamız,
başta müellifi olmak üzere, insanlara bu caddenin yolunu göstermeye
bir işaret taşı olsun. Bu manada bir tek kişiye dahi vesile olabilirsek,
kendimizi şu dünya hayatımızın en kıymetli kazancını elde etmiş
addedeceğiz. Ve belki o bir tek kişinin, ahirette bizim için şahidlik
edeceği ümidiyle yaşayacağız.
Muvaffakıyet yalnız Allah’tandır...

Veli SIRIM
1- SÜNNET kavramı
a) Sözlük anlamı
Sünnet kelimesi sözlükte, ister iyi olsun, ister kötü olsun uyulan,
alışılmış olan yol, takip edilen davranış şekli ve âdet anlamlarına gelir.
Bu anlamların geçmişten günümüze kadar çeşitli alanlarda

kullanıldığını görmekteyiz. Hatta sözlük anlamı itibarıyla bu kelime,


bazı Kur’an-ı Kerim ayetlerinde ve hadis-i şeriflerde kullanılmıştır.
Kur’an ayetlerinden örnekler vermek gerekirse:

“Ey Mü’minler! Sizin başınıza gelenler gibi, sizden evvel de nice


olaylar (Sünnetler) gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da, Allah’ın
ayetlerini yalanlayanların hakıbetlerinin ne olduğunu bir bakın.”

“... Onlar evvelkilerin başına gelen olayların (sünnetü’l-evvelîn)


kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Zalimlerin azaba uğraması
Allah’ın kanunudur (Sünnetullah); sen bu kanunu değiştiremezsin.
Azabı layık olandan başkasına çevirmekle de sen bu kanunu
değiştiremezsin.”
“Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyin yerine getirilmesinde

Peygamber için bir vebal yoktur. Daha önce geçen peygamberler


hakkında da Allah’ın kanunu (Sünnetullah) böyledir. Allah’ın emri,
tayin edilmiş ve değişmez bir hükümdür.”

“Daha önce gelip-geçmiş kavimler hakkında da Allah’ın kanunu


(Sünnetullah) böyleydi. Sen Allah’ın kanununu değiştiremezsin.”
“Peygamberlerini aralarından çıkaran kavimleri böylece helâk
etmek, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de cârî olan

kanunumuzdur. Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın.”


Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hadis-i şeriflerinden bazı örnekler
verelim:

“Kim İslamda iyi bir çığır (sünnet) açar da sonra onunla amel
edilirse, ecir ve sevabından hiç bir şey eksilmeksizin, o yolda gidenlerin
kadar ona da yazılır. Kim de İslamda kötü bir çığır açar, ondan sonra
onunla amel edilirse, onu işleyenlerin günahları kadar ona da yazılır.”
“(Allah’ın nefret ettiği üç sınıf insandan birisi de) Müslümanlıktan
sonra cahiliyye sünnetini (yolunu, adetini) isteyendir.”

“Sizden öncekilerin sünnetine (yoluna) tatlısıyla-acısıyla mutlaka


siz de katılacaksınız!”

b) Dini terim olarak anlamı

Sünnet kelimesi, gerek Sahabe döneminde, gerekse sonraki


dönemlerde Hz. Peygamber (a.s.m.) için kullanılan bir kavram
olmuştur. Buna göre, “Cenab-ı Hakk’ın göndermiş olduğu hak dini
tebliğ ve kendisine verilen insanlığa rehber olma vazifesini ifa için Hz.
Nebî’nin (a.s.m.) seçmiş olduğu yol” manası kasdedilmiştir. Diğer bir
ifade ile sünnet, “Allah’ın dinini anlama ve onu hayattaki bütün işlere

uygulamada teorik ve pratik olarak Resûlüllah’ın (a.s.m.) getirmiş


olduğu nebevî metod” demektir. Benzer bir tanımlamaya göre sünnet,
“Kur’an’ın zikretmediği hususlarda, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) kavlî

(sözlü) olsun, fiilî olsun, takrirî olsun, emrettiği, yasakladığı ve teşvik


ettiği şeylerdir” şeklinde ifade edilmiştir. Bu manaları destekler
mahiyette, bizzat Hz. Nebî’nin (a.s.m.) kendisi tarafından ifade edilen
şu hadislere yer verelim:
Ashabından zühd ve ibadet hususlarında aşırı giden bazılarını ikaz
ederken şöyle buyurur:

“Gerçekten Allah’tan en çok korkanınız ve en fazla sakınanınız


benim. Lakin ben hem gece namaza kalkarım, hem uyurum. Bazen
oruç tutarım, bazen tutmam. Kadınlarla da evlenirim. Her kim benim
sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”
Yine, Hz. Peygamber (a.s.m.), oruç tutma, geceleri ihya etme ve
hanımlarını terk konusunda fazla hassasiyet gesteren Abdullah ibn

Amr ibnü’l-Âs’ı şöyle uyarmıştır:


“Her amel için bir gayretlilik vardır. Her gayretin arkasında ise
zayıflık vardır. Kimin zayıflığı benim sünnetime yönelirse o, yolunu
bulmuş olur. Kimin zayıflığı da sünnetimden başka şeye yönelirse o
helâk olur.”
Dini terim olarak sünnetin, bazı din bilimlerinde temelde aynı

olmakla birlikte, az da olsa birbirinden farklı olarak tanımlandığını


görmekteyiz. Örneğin İslam Hukukunu metodolojik olarak ele alan
Fıkıh Usûlü ilmiyle uğraşan alimlere göre sünnet, yasama yani kanun
ve kural koyma bakımından Kitap’tan (Kur’an-ı Kerim’den) sonra
gelen ikinci temel kaynaktır. Bu açıdan sünnet, “Hz. Nebî’den (a.s.m.)
sâdır olup gelen söz, fiil ve onaylardır ki, bunlardan her birisi Allah’ın

dinini anlama ve uygulamada onun yolunu gösterir.”


Hadisçiler, Fıkıh Usulü alimlerinin tarifine bazı ilavelerde
bulunarak sünneti şöyle tarif etmişlerdir; “Hz. Peygamber’e (a.s.m.)

izafe edilen söz, fiil, onay, sıfat ve sîret ifadeleridir.” Bu alimlere göre
sünnet, bu beş hususu da içeren özelliklere sahiptir. Bu özelliklerin
peygamberlikten önce veya sonra olması arasında bir fark yoktur. Yine
bu içeriğiyle Sünnet kelimesi çoğu zaman “Hadis” kelimesiyle eş
anlamlı olarak kullanılmıştır.
Fakihlere, yani İslam Hukukçularına göre sünnet, farz ve vacibin

karşılığı olan bir kavramdır. Çoğu zaman da mendub ve müstehab


anlamında kullanılır. Bu açıdan sünnet, İslamın kesin olmaksızın
istediği şeyler olmakla birlikte, yapılmasına karşılık sevap verilmekte,

ama terkedilmesinden dolayı herhangi bir sorumluluk


doğurmamaktadır.
Diğer yandan sünnet, bid’atin karşılığı olarak kullanılmıştır.

Irbâd ibn Sâriye’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bu hususa işaret eder:
“Yaşayanlarınız bir çok ihtilafa düşecekler. O zaman siz benim
sünnetimle, benden sonraki râşid halifelerin sünnetine sarılınız. Aman
sonradan ortaya çıkan durumlardan sakınınız. Çünkü her bid’at
sapıklıktır.”
Sonuç olarak sünnet, Kur’an-ı Kerim’den sonra İslamın ikinci
kaynağıdır. Kur’an’a teorik olarak bildirilen veya emredilen
hususların pratik hale dönüşmesidir. Bundan dolayıdır ki, sünnete
uymak ve onun getirmiş olduğu hükümlerle amel etmek gerekir.

Kur’an’a itaat her müslüman için şart ise, onun tebliğcisi olan Hz.
Peygamber’in (a.s.m.) emir ve uygulamalarına da uymak gerekir.
Ancak, sünnetin bağlayıcılık bakımından kendi arasında farklı dallara
ayrıldığını da söylemek gerekir. Konu hakkındaki ayrıntılı bilgilere
ileriki bölümlerde yer vereceğimizden dolayı, şimdilik bu kadarla
yetiniyoruz.
2- Sünnetin dini konumu
a) Kur’an’a göre Sünnet

Kur’an-ı Kerim, gerek Hz. Peygamber’i (a.s.m.) gerekse onun sünnetini


pek çok yönü ile ele almıştır. Yapılan bir araştırmaya göre, konuyla

ilgili kutsal kitabımızda yer alan ayetlerin sayısı 115 tanedir.

Hz. Peygamber (a.s.m.) ve sünnetinden bahseden ayetleri ana başlıklar


altında örnekler vererek sıralayalım.

1- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Yüce Allah’ın inananlar için büyük bir


lütfu olduğunu ifade eden ayetler.

“Andolsun ki, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha

önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden,


kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve
kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi.”

“Andolsun ki, içinizden size öyle aziz bir peygamber geldi ki, sizin
sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size çok düşkün, mü’minlere çok
şefkatli ve merhametlidir. Eğer senden yüz çevirirlerse de ki: Allah
bana yeter. Ondan başka İlah yoktur. Ona dayandım. O, büyük arşın
sahibidir.”

2- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) imanın farz olduğunu belirten ayetler.

“Allah’a ve Resulüne inanın.”


“Kim Allah’a ve Resulüne inanmazsa bilsin ki, Biz, kafirler için alevli
bir ateş hazırlamışızdır.”

3- Hz. Peygamber’i (a.s.m.) örnek bir insan olarak gösteren ayetler.

“Andolsun ki, Allah’ın Resulünde sizin için uyulacak en güzel bir örnek

vardır.”

“Nûn. Yemin olsun kaleme ve yazdıklarına. Rabbinin nimeti sayesinde


sen bir mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir

mükafat vardır. Ve hiç şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.”

4- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) Kur’an’ın dışında da vahiy geldiğine işaret

eden ayetler.

“Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri


öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu, gerçekten çok büyüktür.”

“O hevâdan (boş şeyler) konuşmaz; Onun konuştuğu, kendisine


vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.”

“Onlara ap açık ayetlerimiz okunduğu zaman, Bize kavuşmayı

ummayanlar, ‘Bize bundan başka bir Kur’an getir, yahut bunu


değiştir’ derler. De ki: Onu ben kendimden değiştiremem. Ben ancak
bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir
günün azabından korkarım.”
“De ki: Peygamberlik benimle başlamadı. Bana ve size ne yapılacağını
da bilemem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ve ben ancak ap

açık bir sakındırıcıyım.”

5- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) Kur’an’ı açıklama görev ve yetkisininin

verildiğini gösteren ayetler.

“Biz her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki,


onlara emredilen şeyleri açıklasınlar.”

“Biz sana Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara
açıklayasın ve inanan bir kavim için o kitap yol gösterici ve rahmet
olsun.”

“Biz sana kitabı, onlara ihtilaf ettikleri şeyi açıkça bildiresin diye ve
inanan bir topluluk için bir hidayet ve rahmet olarak indirdik.”

“Nitekim kendi içinizde bir peygamber gönderdik ki, size ayetlerimizi

okur, sizi inkar ve günah kirlerinden temizler, size Kur’an’ı, kainatın


gayesini ve sırlarını ve daha bilmediğiniz nice şeyleri öğretir.”

“Muhakkak ki Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında

hükmedesin diye Kur’an’ı sana hak ile indirdik. sen de hainlerin


savunucusu olma.”

“Ey Resul, Rabbinden sana indirileni insanlara bildir. Bunu

yapmazsan elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan


korur. Muhakkak ki Allah, kafirler gürûhunu maksatlarına
ulaştırmaz.”

6- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hakemliğini ve verdiği hükümlerin


kabulünü öngören ayetler.

“Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir
burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış
olamazlar.”

“Her hangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz; eğer gerçekten


Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resulüne

götürün. İşte bu, daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir.”

“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min


erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme

hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse, ap açık bir


sapıklığa düşmüştür.”

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Resulüne çağrıldıkları

zaman mü’minleri sözleri ancak, ‘işittik ve emrine uyduk’ demekten


ibarettir. İşte onlar kurtuluşa erenleri tâ kendileridir.”

7- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) haram ve helal koyma yetkisini veren


ayetler.
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan,
Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini

din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar


savaşın.”

“O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı

buldukları ümmî peygamber olan Resulüllaha uyarlar. O peygamber


ise, kendilerini iyiliğe sevkedip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel
nimetleri onlara helal, habis olanları ise haram kılar; daha önce

kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan


kaldırır...”

8- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaati emreden ayetler.

“Kim, Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan

sakının.”

“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De
ki: ‘Allah’a ve Peygambere itaat edin!’ Eğer yüz çevirirlerse muhakkak
ki Allah, kafirleri sevmez.”

“Biz hiç bir peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir

amaçla göndermedik...”
9- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) isyan etmeyi ve ona her türlü eziyeti
yasaklayan ayetler.

“Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa,


Allah onu ebedi kalacağı ateşe atar...”

“Kim, kendisine doğru yol gösterildikten sonra Peygambere karşı gelir

ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda


bırakırız ve Cehenneme sokarız.”

“Allah’a ve Resulüne eziyet edenler yok mu, Allah onlara dünyada ve

ahirette lanet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azab hazırlamıştır.”

“Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resulüne karşı çıktılar. Allah ve


Resulüne kim karşı çıkarsa, muhakkak ki Allah’ın cezası çetin olur.”

“O gün, inkara saparak peygambere isyan edenler isteyecekler ki,


keşke yerle bir olsalardı!..”

“Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz

çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhafız olarak göndermedik; sen


ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin. Onlar sana,
‘Emrin başımız üstüne’ derler. Senin yanından çıktıklarında ise,
onlardan bir topluluk söyledikleri sözün tersini yapar, tuzak kurar.
Allah da onların kurdukları tuzakları onların amel defterine yazar...”

“Onlar Allah’a ve Resulüne cephe almışlardır. Kim Allah’a ve

Resulüne cephe alırsa, muhakkak ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir.”


“Onlar bilmezler mi ki, Allah ve Resulüne kim karşı gelirse, onun için
daimî olarak içinde kalmak üzere Cehennem ateşi vardır. Bu ise büyük

bir rezilliktir.”

10- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) saygıyı ve sevgiyi öngören ayetler.

“Peygamber mü’minler için kendi canlarından ileridedir. Onun eşleri


de onların anneleridir.”

“Peygambere Allah rahmet eder, melekler de dua eder. Ey iman

edenler, siz de teslimiyetle Ona salât ve selam getirin.”

“Ey iman edenler! Kendi fikirlerinizi Allah ve Resulünün emirlerinin


önüne geçirmeyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi

hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla bilir. Ey iman edenler! Sesinizi


Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin; birbirinize bağırdığınız gibi,
ona bağırmayın-yoksa amelleriniz mahvolur gider de farkında bile
olmazsınız.”

11- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) insanları doğru yola götürdüğünü


belirten ayetler.

“...Şayet Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz...”

“...Şüphesiz ki sen, sana uyanları mutlaka doğru yola, göklerde ve

yerde bulunan her şeyin sahibi Allah’ın yoluna götürürsün.”

“Şüphesiz ki sen onları doğru yola çağırıyorsun.”


Başlıklar altında verdiğimiz ayetlerin yanısıra, Kur’an’da yer alan
yüzden fazla ayetin ışığında ulaşabildiğiniz bazı önemli tespitler kısaca

şöyledir:

Yüce Allah, insanlığa kendi içinden birisini örnek olarak seçmiş, onu
peygamber olarak görevlendirmiştir. Bu durum gerçekte insanlık için

en büyük lütuflardan birisidir.

İnsanların, İlahî bir lütuf olarak kendilerine gönderilen bu elçiye


inanmak, onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği dini tasdik etmek

zorundadırlar. Ancak bu inanç ve tasdik insanların kendi bildikleri


ölçülerle değil, bizzat Kur’an’ın bildirdiği ölçülerle olmalıdır.

Allah-u Teala, son peygamberini bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında

onun üstün bir ahlak sahibi olduğunu ve örnek alınması gerektiğini


ifade buyurmuştur.

Hz. Peygamber’e (a.s.m.) bir elçi olarak verilen bilgiler sadece


Kur’an’dan ibaret olmayıp, bunun dışında da kendisine pek çok bilgi
verilmiştir. Ayrıca, doğrudan Allah-u Teala tarafından ayetleri
açıklama yetkisi verilmiş, böylelikle onun sünnetinin inananları

bağladığı vurgulanmıştır.

Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaat, Allah’a itaatle birlikte zikredilmiş,


Resûl’e itaatin Allah’a itaat demek olduğu net olarak vurgulanmıştır.
Bu durum Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünnetine Kur’an tarafından
verilen değeri açıkça gösterir.
Kur’an’da olmayan hususlarda, Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hüküm
koyma, haram ve helal tayin etme yetkisi, yine bizzat Cenab-ı Hak
tarafından verilmiştir. Bu itibarla, Kur’an’da olmayan hususlarda, Hz.
Peygamber’in (a.s.m.) sünneti şer’î ve İslamî bir kaynaktır.

b) Hadislere göre Sünnet

Hz. Peygamber (a.s.m.), kendi sünnetinin özellikle Kur’an’ın


yanındaki yeri ve önemine dair önemli vurgulamalarda bulunmuştur.
Bu rivayetler aynı zamanda bütün dikkatleri Kur’an’da
yoğunlaştırırken, insanlar tarafından anlaşılamayan bazı yönlerin
sünnet ile anlaşılabileceğine işaret eder. Diğer yandan, Kur’an’ın
yanısıra Sünnetinin de Müslümanlar açısından bağlayıcı olduğuna dair

beyanda bulunur. Örnek vermek gerekirse:


“Dikkatinizi çekerim! Bana Kur’an’la birlikte onun benzeri de
verildi. Dikkat ediniz! Yakında rahat koltuğuna kurulmuş karnı tok

saygısız bir adam şöyle der; Size bu Kur’an yeter, onda neyi helal
bulursanız helal kabul ediniz. Neyi de haram bulursanız haram kabul
ediniz.”

“Şüphesiz Resulüllah’ın haram kıldıkları da Allah’ın haram


kıldığı gibidir.”
“Size öyle bir şey bıraktım ki, onlara sarıldığını sürece asla
sapıtmazsınız. Onlar, Allah’ın Kitabı ve Nebîsinin sünnetidir.”
Yukarıdaki hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber (a.s.m.) kendisinin
haram kıldığı bazı olaylardan örnekler de vermiştir. Özellikle ilk

hadiste geçen “Kur’an’la birlikte onun benzeri verildi” ifadesi İslam


alimleri tarafından Sünnet-i Seniyye olarak yorumlanmıştır. Buradan
hareketle Kur’an “vahy-i metlüv”, yani okunan vahiy, Sünnet-i Seniyye

ise “vahy-i gayr-i metlüv” olarak isimlendirilmiştir.


Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bu ifadelerinden hareketle İslam
alimlerinin çoğunluğu sünnetin Kur’an’dan sonra dinin ikinci temel

kaynağını teşkil ettiği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Kaldı ki,


bu gerçeği açıkça gösteren bizzat sünnetten örnekler vardır. En çarpıcı
misali ise, Yemen’e görevli olarak gönderirken Hz. Peygamber (a.s.m.)
ile Muaz b. Cebel arasında geçen şu konuşmadır:
-Sana, hakkında hüküm vermen gereken bir mesele arzedildiğinde
nasıl hüküm verirsin?

-Allah’ın Kitabına göre hüküm veririm.


-Şayet Allah’ın Kitabında bulamazsan?
-Resulüllah’ın (a.s.m.) sünnetiyle hükmederim.

-Ne Allah’ın Kitabında, ne de Resûlüllah’ın sünnetinde


bulamazsa?
-Kendi reyimle içtihad ederim.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:


“Resûlüllah’ın elçisini muvaffak kılan Allah’a hamdederim.”
Hz. Peygamber’in (a.s.m.) bu emrine harfiyyen uyan Hulefâ-i

Râşidîn, Kur’an’da herhangi bir hüküm bulamadıklarında, hemen


sünnete başvurmuşlardır. Nitekim bu açıdan da Hz. Peygamber’in
(a.s.m.) şu ilginç emri dikkat çekicidir:
“Sizin üzerinize gerekli olan benim sünnetime ve doğru yolda olan
râşid halifelerin sünnetine uymaktır. Sünnete sımsıkı sarılınız.”

Benzer manalar Hz. Muaviye (r.a.) tarafından nakledilen şu hadis-


i şerifte de vardır:
“Resûlüllah (a.s.m.) bir gün kalktı ve şöyle buyurdu; ‘Dikkat edin,

sizden önce Kitap Ehli yetmiş iki millete ayrıldı, bu ümmet ise yetmiş
üç fırkaya ayrılacaktır. Onlardan yetmiş ikisi Cehenneme, biri ise
Cennete girecektir, o da cemaattir.’ Bunun üzerine orada hazır

bulunanlar, Hz. Nebî’ye (a.s.m.) kurtuluşa eren bu fırkanın kimler


olduğunu sordular. O şöyle buyurdu; Benim ve ashabımın üzerinde
bulunduğumuz yola uyanlar.”

c) Sahabeye göre Sünnet

Hz. Peygamber’i (a.s.m.) bizzat hayattayken görüp, Ona iman

etme şerefine nail olan Sahabiler, Sünnetin müracaat kaynağı olması ve


Kur’an’la birlikte şer’î hükümler için kaynak olarak kabul edilmesi
konularında fikir birliğine varmışlardır. Aynı zamanda bu görüşlerini

uygulama hususunda çok büyük titizlik göstermişlerdir. Şimdi buna


dair örneklerden bazılarını sunalım.
Halid İbn Üseyd, Abdullah İbn Ömer’e şöyle sorar; “Biz

Kur’an’da, normal ikamet halindeki namaz ile korku namazını


görüyoruz, ama sefer namazına rastlamıyoruz?” İbn Ömer şöyle
karşılık verir; “Ey Kardeşimin oğlu! Biz hiç bir şey bilmezken Allah
bize Muhammed’i (a.s.m.) gönderdi. Biz ancak Ondan gördüğümüz

şeyleri yapıyoruz. Namazın yolculuk esnasında kısaltılması da Onun


koymuş olduğu bir sünnettir.”
İbn Mihran (r.a.) şöyle rivayet etmiştir; “Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) bir

dava geldiğinde o önce Allah’ın Kitabına bakardı. Kur’an’da o hususta


verilebilecek bir hüküm bulursa, aralarında onunla hükmederdi. Eğer
Kur’an’da bulamazsa Hz. Nebî’nin (a.s.m.) bu hususta bir sünnetinin

olup olmadığını araştırırdı. Eğer biliyorsa onunla hükmederdi.


Bilmiyorsa çıkar ve müslümanlara şöyle sorardı; ‘Bana şöyle şöyle bir
dava geldi... Allah’ın Kitabına ve Resûlünün sünnetine baktım, bu

hususta ben bir şey bulamadım. Acaba siz bu konuda Hz. Nebî’nin
(a.s.m.) herhangi bir hükmünü biliyor musunuz?’ Bazan bir-kaç kişi
kalkar ve ‘Evet, bu hususta şöyle-şöyle hükmetti’ der, Hz. Ebu Bekir de
Resûlüllah’ın o hükmünü alır, o esnada da, ‘İçimizde Hz. Nebî’nin
(a.s.m.) sünnetini bilenleri bulunduran Allah’a şükürler olsun’ derdi.”
Hz. Ömer (r.a.) şöyle der;

“Size bir takım insanlar, Kur’an’ın müteşâbih (anlaşılması ve


açıklanması güç) ayetleriyle mücadele etmeye gelecekler. Siz de onlara
karşı sünnetleri ele alarak karşı koyun. Çünkü Sünnetlere sahip olanlar
Allah’ın kitabını en iyi bilenlerdir.”
Yine Hz. Ömer (r.a.), Kufe kadılığına tayin ettiği Şurayh’a şu
ifadeleri içeren bir mektup göndermişti;
“Önce Allah’ın Kitabında açıkça bir hüküm varmı, ona bak ve
kimseye bir şey sorma. Kur’an’da açıkça bir hüküm bulamazsan o

hususta Resulüllah’ın sünnetini izle. Eğer sünnette de açık bir hüküm


bulamazsan kendi görüşünle içtihad et, alim ve salih insanlarla da
istişare et.”

İbn Mes’ud (r.a.) konu hakkında şöyle demiştir;


“Allah’ın kitabından bildiğimiz bir şeyi sorduğunuzda, onu size
haber veririz veya Allah’ın nebîsinin herhangi bir Sünnetinden

sorarsanız onu da haber veririz. Ama sizin sonradan ortaya


çıkardığınız şeylere gelince, bizim onlara gücümüz yetmez.”
Yine İbn-i Mes’ud (r.a.) şöyle der;

“Sünnet sınırları içinde orta yollu davranmak, bid’at içerisinde


çırpınmaktan daha hayırlıdır.”
Sahabe, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Allah’a yaklaşma maksadıyla

yaptığına kanaat getirdikleri konularda, Ona uyma konusunda çok titiz


davranmışlardır. Örneğin, Hz. Ömer (r.a.) bir defasında Kabe’deki
Hacerü’l-Esved’i öperken şöyle demiştir;

“Ey taş! Senin ne fayda, ne de zarar vermeyeceğini bildiğim halde


seni öpüyorum. Eğer Resulüllah’ın (a.s.m.) seni öptüğünü
görmeseydim, seni öpmezdim.”

Sahabe, Sünnete verdikleri değeri sadece Resulüllah’ın sözlerini


uygulamakla değil, en basit davranışlarını ve tavırlarını dahi taklid
etmekle de gösteriyorlardı. Örnekler vermek gerekirse:

Mücahid (r.a.) şöyle nakleder;


“İbn Ömer ile birlikte yolculuktaydık. Derken bir yere vardı ve
biraz kavis yaptı. Kendisine ‘niçin böyle yaptın’ diye soruldu. Soru

üzerine o, ‘Resulüllah’ın (a.s.m.) böyle yaptığını görmüştüm’ cevabını


verdi.”
İbn Ömer (r.a.) Mekke ile Medine arasındaki bir ağacın yanına

gelir, altında biraz uyur ve Resulüllah’ın (a.s.m.) böyle yaptığını


söylerdi.
Zeyd İbn Eslem der ki; “İbn Ömer’i, düğmeleri çözük bir şekilde
namaz kılarken gördüm ve bunun sebebini sordum. Bana, ‘Resûlüllah
(a.s.m.) böyle yapardı’ cevabını verdi.”

3- Sünnetin kısımları
a) Hüküm olarak Sünnet ve kısımları

Sünnet-i Seniyyenin bir takım mertebeleri, yani kısımları vardır.


Bunları üç grupta toplayabiliriz.

l. Vacipler: Bu kısma dahil olan Sünnet asla terkedilemez. Muhkemat

denilen ve insanlar tarafından değiştirilmesi mümkün olmayan İlahi


emir ve kurallardır. Örneğin beş vakit namaz Allah’ın kesin emridir.
Ancak Kur’an’ın hiç bir yerinde namazın nasıl, ne zaman ve hangi

şartlarla gerçekleştirileceği hakkında ayrıntılı bir açıklama yoktur. O


halde, bu emre muhatap olan müslümanlar namaz ibadetlerini nasıl
yerine getireceklerdir? Herkes kendisine göre mi, yoksa bir örneği
dikkate alarak ma namaz kılacaktır? Bu soruların en ikna edici cevabı,
bu İlahî emre ilk muhatap olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatında
mevcuttur. Çünkü O, namaz emrini ilk uygulayandır. Bu emri de

elbette kendi aklı ve düşüncesi doğrultusunda değil, yine İlahî


terbiyenin gereği olarak yerine getirmiştir. Netice itibarıyle, nasıl ki
Hz. Peygamber’in (a.s.m.) söz, fiil ve halleri Sünnet olarak ifade
ediliyorsa, örnekteki namazın nasıl kılınacağı yönü bizzat onun
tarafından uygulamalı olarak gösterilmesinden dolayı, bu uygulama
kısmı Sünnet olarak tabir edilebilir. Bu ise Vacip olan Sünnet

kapsamındadır.

Başta da belirttiğimiz gibi, Vacip olan Sünnetlerin belirlediği çerçeve


dışına taşmak sorumluluk doğurur. İki örnekle bu hükmü açıklamak

gerekirse:

Hz. Peygamber (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Beni namaz kılarken nasıl


görüyorsanız, öyle kılınız.”

İbnü’l-Müseyyib, güneşin doğuşundan sonra namaz kılmaya devam


eden birisini görür ve onu uyarır. Bunun üzerine adam ona şöyle sorar;

“Ey Ebu Muhammed! Namaz kıldım diye Allah bana azab eder mi?”

İbnü’l-Müseyyib’in cevabı, adamın beklemediği şekilde olsa da gerçeği


tam anlamıyla yansıtmaktadır;

“Hayır, fakat Allah o vakitte namaz kıldığın için değil, Sünnete aykırı

hareket ettiğin için azab eder.”

Bu demektir ki, Kur’an’ın emirlerini Sünnetteki uygulama modeli ile


tatbik etmek zorunluluğu vardır.
ll. Nafileler: Bu grup da kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan bir
kısmı, ibadetlere tabi olan Sünnet-i Seniyyedir. Bu kısımda yapılacak

bir değişiklik kesinlikle bid’attir. Hz. Peygamber (a.s.m.) farz ve


vaciplerin dışında, Allah’a kulluk gereği bir takım ilave ibadetlerde de
bulunmuştur. Bu yönüyle de, en ideal kulluğun sınırlarını çizmiş
olmasından dolayı, müslümanlara örneklik yapmıştır. Bu sınıfa dahil
olan sünnetlerin uygulanması sevap noktasında çok kazançlıdır. Ancak
terkedilmesi halinde herhangi bir sorumluluk doğurmayacaktır.

Nafile grubunda yer alan sünnetlerden diğer bir kısmı ise “âdâb”
olarak ifade edilir. Âdâp her ne kadar nafileler sınıfında yer alsa da,
önemine binaen ayrı bir başlık olarak ele alalım.

lll. Âdâb: Yani, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) günlük yaşantıda uyguladığı


ve insanlık gereği olan bazı hal ve hareketleridir ki, bu tür
uygulamalara uymamak veya farklı şekilde davranmak bid’at olmaz.

Bu durumda olan bir kimsenin zararı o Sünnet davranışlardan elde


edeceği sevaplardan mahrumiyet olacaktır. Örneğin konuşurken,
yemek yer su içerken, uyurken vb. bir çok davranışlarda Sünnet-i
Seniyyeye tabi olan bir kimsenin âdetleri ibadete dönüşecek, en sıradan
bir davranışında dahi sadece ve sadece Sünnete tabi olma niyetiyle
sevap kazanacaktır. Bu davranışlarından manevî feyiz ve nur

kazanacaktır. Çünkü basit de olsa o davranış kendisine Hz.


Peygamber’i (a.s.m.) hatırlatmaktadır.
Başta farz ve vacip grubunu teşkil eden Sünnet-i Seniyye olmak üzere,
Resûl-ü Ekrem’in (a.s.m.) bütün sözleri, fiilleri ve halleri dinin

kaynağıdırlar. Kur’an’da bahsedilmeyen veya pek ayrıntıya girilmeyen


konularda verilecek hükümler için en temel müracaat kaynağı olarak
görülmüştür.

Sünnet-i Seniyye’nin nesiller boyu bizlere kadar ulaşmasının en birinci


aracıları ise hiç şüphesiz Sahabe olmuştur. Toplum hayatına yansıyan
yönlerini Sahabe-i Kiram aktarırken, özel hayatı ilgilendiren hususlar
Peygamber Efendimizin eşleri tarafından bizlere bildirilmiştir.

Sünnet-i Seniyyenin içinde en önemli olanları ise, doğrudan İslamiyetin


alameti olarak kabul edilen ve şiar olarak kabul eden uygulamalardır.

Bu grup ise bütün bir toplumu ilgilendirdiğinden, gerçekleştirildiğinde


umumî bir ibadet hükmüne geçer. Bir toplumda bir veya bir-kaç kişi
bunu gerçekleştirse dahi o cemiyet tamamen o Sünnetten istifade
edecektir. Eğer bu kadarlık dahi bir uygulama yoksa, bu kez bütün
toplum sorumluluk altına girecektir. Ezan gibi. Bu tür şiar olan sünnet
uygulamalara asla riyâ girmez. Nâfile kategorisinden de olsa, öyle

zaman olur ki, bu tür sünnetler şahsî farzlardan daha önemli hale gelir.

Diğer yandan, Sünnet-i Seniyye’nin her bir çeşidi ve kısmına tam


manasıyla uyma çok ender kimselere nasip olabilecek bir özelliktir.
Hayatının her bölümünde sünneti her yönüyle yaşayabilmek çok büyük
bir azim, sabır ve iman gerektirir. Ancak bu durum, sünneti tamamen
terketmeyi de gerektirmez. Hatta en azından bilfiil olmasa dahi, niyetle
veya tarafgirlikle Sünnet-i Seniyyeye yaklaşmak gereklidir. Zaten, “ben
Müslümanım” diyen bir kimseden en asgari seviyede beklenen de

budur. Yukarıda da belirttiğimiz Sünnet-i Seniyyenin Farz ve Vacip


kısmına tabi olmak zaten şarttır. Bu kısım ibadet ve kuralları
terketmek Müslümanlığa sığmaz. Geriye nâfile ve müstehab hükmünü
taşıyan sünnet davranışlar ve uygulamalar kalmaktadır ki, bir
Müslüman bu kısmı uygulamadığı takdirde bir zarara uğramasa da,
manevî kazanç bakımından büyük kayıbı olur. Hele bir de, bu tür

sünnetleri değiştirme yoluna gitmek büyük manevî tehlikelerin peşisıra


gelmesine sebep olacaktır.

b) Kaynak olma açısından Sünnet ve kısımları


Sünnet-i Seniyyenin kaynakları üç tanedir; Sözleri, fiilleri ve
takrirleri.
1-Sözleri: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) değişik münasebetlerle ve
değişik amaçlarla söylemiş olduğu sözlerine kavlî sünnet denir. Genel
olarak “hadis” ifadesiyle kasdedilen kavlî sünnettir. Bu itibarla sözlü
sünnet ile hadis kelimesi aynı manaları ifade eder. Ancak, Hz.
Peygamber’in (a.s.m.) sözleri eğer vahye dayanıyorsa dini açıdan

kaynak olma özelliğini taşır.


Diğerlerine oranla en büyük ağırlık sözlü sünnete aittir. Gerek
müslümanların yönlendirilmesi açısından, gerekse bağlayıcı hüküm
koyma açısından bu grup önde gelir. Hatta bu özellik bizzat Cenab-ı
Hak tarafından verilen önemli bir hususiyeti sergilemektedir;
Resûlüllah’ın “cevâmiü’l-kelîm” oluşu, yani az lafızla çok derin

manalar ifade eden özlü sözler söyleyebilme yönü.


2- Fiilleri: İkinci grupta ise Hz. Nebî’nin (a.s.m.) fiilleri
yeralmaktadır. Yani Onun dinî ve dünyevî hayatındaki pratik

uygulamaları, bütün müslümanlar için örneklik teşkil eder. Onun ev


içindeki hayatından, devlet başkanları ve elçileriyle görüşmelerine
kadar her şey hadisler vasıtasıyla günümüze kadar nakledilmiştir.
Tarihte öyle meşhur insanlar yaşamışlardır ki, özel hayatları pek
bilinmez. Hatta bu durum, bizzat o kimselerin özel gayretlerinin bir
sonucu olarak gizli kalmıştır. Zira bu şahsiyetler kendi özel
hayatlarında, ancak çok yakınlarının bilebildiği bazı kusurları ve
hataları olmasından dolayı, bir takım yönlerinin gizli kalmasını
istemişlerdir. Halbuki Resulüllah (a.s.m.) gerek hanımlarından, gerekse

ashabından herhangi birisinin, gördüğü veya işittiği bir şeyi diğer


insanlara nakletmesine engel olmamıştır. Bu sebepledir ki, yeme-
içmesinden eşleriyle özel durumlarına, giyim-kuşamından hal ve
tavırlarına, insanlarla diyaloğundan savaşlarına varıncaya kadar
bütün hayatı tüm ayrıntılarına varıncaya kadar müslümanlar
tarafından öğrenilmiştir. Zira O, hayatın sadece belli alanlarında değil,

iğneden-ipliğe kadar bütün alanlarda insanlığa örnek bir şahsiyettir.


Hz. Peygamber’in fiillerinden bir kısmı ise, âdetlerden
kaynaklarmaktadır. Sarık sarması, onu omuzları arasına uzatması gibi.

Fiillerinden bir kısmı ise, kurbet cihetiyle, yani Allah’a yakınlaşma


açısından değer taşır. Namazdaki, hacc ve umre ibadetlerindeki fiilleri,
Onun zikir ve duaları gibi.

Resûlüllah’ın (a.s.m.) fiilellerine, Onun terkettiği şeyler de


girmektedir. Zira terk, kişinin iradeli olarak bir fiilden el çekmesidir.
Buna göre, Hz. Nebî’nin (a.s.m.) bir işi terketmesi de Sünnet kapsamı
içinde yer alır. Bu yüzden İslam alimleri, “Nebî’nin (a.s.m.) yaptığı da
Sünnettir, terkettiği de Sünnettir” demişlerdir.
İşte, Hz. Ömer, Kur’an’ın ilk defa mushaf şeklinde biraraya

getirilmesini istediğinde, ‘Resûlüllah’ın (a.s.m.) yapmadığı bir işi ben


nasıl yaparım?” diyerek Hz. Ebu Bekir’i duraklatan husus budur.
Hz. Câbir (r.a.) der ki;
“Resûlüllah (a.s.m.), cuma günü vaazı uzatmazdı.”
Hz. Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle haber verir;
“Resûlüllah (a.s.m.) yaslanarak yemezdi.”

Bu ve benzeri örneklerden de anlaşılacağı üzere Sahabe, Hz.


Peygamber’in (a.s.m.) fiillerini nakletmekte büyük gayret
sarfetmelerinin yanısıra, Onun terkettiği şeyleri de aynı titizlik içinde
aktarmışlardır.
Hz. Peygamber’in hayatı süresince sergilediği güzel adetlerin
müslümanlarca taklid edilmesi, gerek hikmet bakımından, gerek
maslahat bakımından, kişisel ve toplumsal hayata büyük faydalar ve
kazançlar sağlar. Çünkü onun her bir hareketinde hayati sayılabilecek
seviyede bir çok faydalar bulunmaktadır. Daha da ilerisi, tıpkı nafile
grubuna giren Sünnetlerde olduğu gibi, uygulayanlara ibadet sevabı
kazandırır.

Bediüzzaman bu grupta yeralan Sünnete uygun veya muhalif


davrananlar hakkında şu ifadeleri kullanır;
“Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-i Sünnette (Sünnete uymada) hissesi

ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme


(çok büyük bir hüsran), ehemmiyetsiz görürse cinâyet-i azîme (çok
büyük bir cinayet), tekzibini işmam eden (yalanlamayı çağrıştıran)

tenkid ise dalâlet-i azîmedir (çok büyük bir dalâlettir).”


O halde, bir müslüman sünnete elinden geldiğince tabi olmaya
çalışıp, ondan elde edeceği manevî kazanç ve hissesini artırmaya

çalışmalıdır. Tembellik sonucu veya sünnetin gerçek değerinden


habersiz bir şekilde yaşayarak sünnetten uzaklaşılması halinde,
hakikaten bir insanın kaybını ifade etmek çok güçtür. Ahiret cihetiyle
düşündüğümüzde bu kayıp belki çok büyük bir hüsranla
sonuçlanacaktır. Zira ahirette karşılaşılan bir kayıbın izalesi
olmayacaktır. Hatta, belkide pek değer verilmeyen bir sünnete uyma,

Mahşer meydanındaki sorguda manevi ibrenin lehimize dönmesine


vesile olabilecektir. Aslında her bir müslümanın, sünnet olan her
davranışa bu gözle bakması gerekir. Tembelliğin de ötesinde, herhangi
bir sünneti önemsiz ve gereksiz görmek adeta bir cinayettir. O hareketi
sergileyen Reshulüllah’a karşı bir edepsizliktir. Alemleri övüncü ve
efendisi olan bir şahsa karşı işlenen en küçük bir saygısızlığın dahi
hangi boyutlarda bir suç olduğu herkesçe takdir edilebilir. Bu tavrın
bir adım ötesinde ise, sünnetleri tenkid gelmektedir. Böyle bir insan ya
Hz. Peygamber’e (a.s.m.) düşmanlığından, ya kendisini Hz.

Peygamber’den daha üstün görmesinden ya da cehaletinden bu derece


büyük bir hatayı sergileyebilir. Görüleceği gibi her ne sebeple olursa
olsun, gerçekte büyük bir sapıklık ve inkar hemen kendisini gösterir.
Diğer yandan, örnek alınacak bir insan olarak Resûlüllah’ın
(a.s.m.) hayatına baktığımız zaman, dost-düşman herkesin tasdik ettiği
eşsiz bir ahlaka sahip olduğunu görürüz. Bizim açımızdan en çarpıcı
olanı ise, doğrudan Kur’an tarafından yapılan bir tesbittir. “Hiç
şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin” İlahî fermanı bu
hakikatin en açık göstergesidir. Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha) başta
olmak üzere, bir çok Sahabe-i Güzin, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) tarif
ederlerken, “Hulukuhu’l-Kur’an” yani “Onun ahlakı Kur’an
ahlakıdır” demişlerdir.

İşte böyle bir zâtın fiilleri, sözleri ve hallerinin herbirisi insanlığa


birer model hükmüne geçmeye layıktır. Hal böyle iken, bir yandan
“ben Müslümanım, benim peygamberim Resûlüllahtır” deyip de, onun

sünnetine tabi olmayan, ya da gerekli önemi vermeyen insanlar ne


kadar büyük zarar içindedirler, azıcık aklı dahi olan anlar.
Hz. Peygamber’in (a.s.m.) insan olarak en belirgin özelliklerinden

bir diğeri, hayatı boyunca itidalden, yani orta yollu hareket tarzından
asla ayrılmamasıdır. Onun hayatında asla aşırılıklara yer yoktur. Hatta
maddi yapı olarak dahi bu belirgin özellik kendini göstermiştir.
Gerek İslamın tebliği esnasında, gerekse kendi özel yaşantısında,
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrine harfiyyen uymuştur. Bu

yüzden bütün fiillerinde, sözlerinde ve tavırlarında ifrat ve tefritten bir


iz bulunamaz. Örneğin, akıl kuvvesinin iki aşırı ucu olarak
değerlendirebileceğimiz ahmaklık veya tam zıt noktadaki cerbezenin
yerine, istikamet çizgisini temsil eden “hikmet” özelliği hemen kendisini
gösterir. Öfke ile korkaklık duygularının orta çizgisi olan “şeceat”, yani
kahramanlık ve cesaret duygusu bütün hayatı boyunca şaşmaz bir

özellik olarak görülmüştür. Bu ve benzeri bir çok yönüyle Peygamber


efendimiz istikameti ve orta yolu asla terketmemiştir. Öyle ki, yeme-
içme gibi en sıradan hareketlerinde dahi bu temel özelliği görmek
mümkündür.
3- Takrirleri. Takrirden kastedilen mana, Hz. Peygamber’in
(a.s.m.) bir fiili gördüğü veya bir sözü işittiği, ya da bir şeyi bildiği

halde, imkanı olmasına rağmen karşı çıkmayıp onaylamasıdır. Elbette,


Resulüllah’ın (a.s.m.) batıl olan bir şeyi onaylaması, çirkin bir şey
karşısında sessiz kalması imkansızdır. Herhangi bir durumda Onun bu
yolla gösterdiği onay, o hususta herhangi bir sakıncanın olmadığını
gösterir. Örneğin, sermaye ile işgücünün ortaklığı şeklinde
açıklanabilecek mudârebe akdini bu şekilde onaylamıştır. Zira, Sahabe

arasında da bunu yapanlar vardı. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) asla


böyle bir uygulamaya karşı çıkmamıştır. Buradan hareketle bütün
mezhebler mudârebe akdinin meşru olduğu hususunda ittifak
etmişlerdir.
Bazan bu onay susmadan da öte, tebessüm veya sevinç gibi
görünümlerle de ortaya çıkmıştır. Örnek vermek gerekirse; çok soğuk

bir gece cünüp olduğu halde, gusletmeden teyemmümle yetinerek


arkadaşlarına namaz kıldıran Amr İbn’ül-Âs’ı arkadaşları Hz.
Peygamber’e (a.s.m.) şikayet ederler. Bunun üzerine bu sahabe
kendisini şöyle savunur: “Yüce Allah’ın, ‘Ve kendinizi öldürmeyin.
Çünkü Allah, size çok merhametlidir’ buyruğunu hatırladım. Buna
dayanarak teyemmüm edip, sonra da namaz kıldırdım.” Bu cevap

üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) tebessüm eder.

Bazen bu onay, bizzat izin vermekle gerçekleşmiştir. Nitekim, bir


defasında Hz. Peygamber (a.s.m.) bir bayram günü Habeşlilerin
mescidde mızraklarıyla gösteri yapmalarına izin vermiştir.

4- Sünnetin önemi

a) Sünnete bağlılık İslama bağlılıktır


Her şeyden önce Sünnet-i Seniyye, bu zamanın insanı için,
şeytanın amansız saldırılarına, günlük hayatta karşılaşılan her türlü

kötülük ve günahlardan korunmaya yarayan bir siper, sığınacağımız


bir kale hükmündedir. Çünkü, şeytanla insanın mücadelesi nasıl ilk
insandan itibaren başlamış ve halen devam ediyorsa, bir çok insan
maalesef şeytanla olan mücadelesini ya daha işin başında veya fazla
mukavemet göstermeden kaybediyorsa, bizlerin de her an bu ezelî
düşmanımıza karşı her an yenik düşmemiz mümkündür. Ancak,
sağlam silahlarla ona karşı koyarsak, kendimize sağlam ve güvenilir

sığınaklar bulursak durum farklı olur. İşte, insanlığın bu büyük


düşmanna karşı mücadelede en emin sığınağı, siperi ve kalesi
sünnetlerdir, hayatı sünnetlerle donatmaktır.

İns ve cin şeytanlarının müslümanların kalplerinde açtıkları


manevi yaraları iyileştirecek en şifalı ilaç yine Sünnet-i Seniyyedir.
Çünkü, işlenilen her bir günah, imani konularda kafamızda yer eden
her bir şüphe, kalp ve ruhumuzda derin yaralar açar. Bizim bu
yaralarımız, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit etmektedir.
Günahlardan gelen manevî yaralar ve bu yaralardan doğan bazı
şüpheler zamanla -Allah korusun- imanın mahalli ve yeri olan kalbin
içine bir kurt gibi işler. Kalbi kap kara siyahlatır; tâ ki iman nurunu
tamamen söndürünceye kadar devam eder. İşte, böyle elim hallerin,

ağır manevî hastalıkların en etkili ilacı Sünnet-i Seniyyedir.


Sünnet-i Seniyye bir yıldızdır; kalpteki imanı zedeleyen her türlü
vesvese, vehim ve şüphe karanlığı içinde bir çıkış yolu arayan insanlara
bir aydınlık, bir ışık kaynağıdır.
Her bir Sünnet, zifiri karanlık dalâlet ve inançsızlık yollarını
aydınlatan bir güneştir. O çetin yollarda bir insan zerre kadar dahi olsa
o sünnetten ayrılacak, yüz çevirecek olursa, şeytanlara oyuncak olur.
Her bir sünnet, yüceler yücesinden, yeryüzüne, biz insanlara
uzanan birer manevî halatı andırır. Onlara sarılan, bırakmayan

yükselir; maddi ve manevî zevklere, saadetlere nail olur. Onu terkedip,


kendisine olan yersiz bir güvenle, yine yücelere çıkma sevdasında ve
iddiasında olanlar ise, göğe merdiven dayayıp yıldızlara ulaşmaya

çalışanın ahmaklık derecesine düşer.


Sünnet-i Seniyye bir rehberdir; bizleri doğrudan ve en güvenilir
yollarla Kur’an’a götürür.

Sünnet-i Seniyye öyle geniş bir dairedir ki, oraya dahil olanlar
hem dünya sıkıntılarından, hem ahiret azâbıntan kurtulur.
Sünnet-i Seniyye, öyle bir terazidir ki, müslümanlar amellerini,

söz ve fiillerini, hatta niyet ve arzularını o hassas terazide tartarak


gerçek manada kul olmanın yolunu aralarlar.
Bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından “Rahmeten lil-âlemîn”, yani

“Âlemlere rahmet” olarak isimlendirilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü


Vesselâmın sünneti, İlahî rahmet hazinelerinin manevî bir anahtarıdır.
Sünnet-i Seniyyenin hükümleri içinde Cenab-ı Hakk’ın en güzel

isimleri olarak ifade edilen Esmâ-i Hüsnânın cilveleri, akisleri ve


hisseleri vardır.
Ahir zamanda geleceği bizzat hadis-i şeriflerle haber verilen

Mehdî’nin en önemli görevlerinden birisi de, Deccal isimli şahsın İslam


aleyhindeki bir çok tahripkar icraatlarını, bid’atlarla dolu
uygulamalarını, Sünnet-i Seniyyenin yeniden ihya edilmesi yoluyla
tamir etmektir. Yani İslam aleminde, Hz. Muhammed’in (a.s.m.)
peygamberliğini ve onun tarafından getirilen hükümleri inkar niyetiyle
İslam dinini tahribe çalışan “Süfyan komitesi”, Hz. Mehdî’nin Sünnet-i
Seniyyeyi en etkili bir vasıta olarak kullanması suretiyle tamamen
dağıtılacaktır.

İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (r.a.) der ki:


“Ben ruhanî alemlerde seyrederken ve manevi mertebeler
kat’ederken gördüm ki; Evliyâ tabakaları içinde en parlağı, en

haşmetlisi, en lezzetlisi, en güvenlisi Sünnet-i Seniyyeye uymayı


tarikatının temeli olarak kabul edenlerdir. Hatta o tabakanın en
sıradan ve âmi evliyaları, sair tabakaların en has ve üstün velilerinden
daha muhteşem görünüyorlardı.”
Hakikaten bu büyük zât çok doğru görmüş ve söylemiştir. Zira
“Habibullah” olarak vasfedilen bir büyük Resûlün gittiği yolun taşı-

toprağı dahi bir değer ifade eder. Bir insanın ulaşabileceği en üst
mertebelere çıkmış birisi olarak Hz. Nebî’nin (a.s.m.) manevî gölgesi
altında giden bir kimsenin varacağı son nokta ise elbette, bütün hak
tariklerin, meşreb ve mesleklerin ortak hedefi olan “Mahbûbiyet
Makamı” olacaktır.
O halde denilebilir ki, velâyet yolları içinde en güzel, en

istikametli, en parlak, en zengin ve en güvenilir yol Sünnet-i Seniyye


yoludur. Sık sık ifade ettiğimiz gibi, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak
suretiyle insan, en sıradan davranışlarını dahi ibadet hükmüne
geçirebilir.
İşte bu bırra binaen, tarikat ve tasavvuf ehlinin önde gelenleri,
hakikate ulaşmak isteyen büyük şahsiyetler, manevî mertebeler

kaydettikçe, Sünnet-i Seniyyeye daha bir iştiyakla sarılmışlar, en küçük


bir hareketini dahi büyük bir aşkla yerine getirmişlerdir. Çünkü,
herşeyden önce Sünnetin her bir dalı, basit ve sıradan dahi olsa vahyin

birer uzantısı hükmündedir. Tarikat ve tasavvufta ise büyük ölçüde


kalbe gelen ilhamlara dayanılmaktadır. Nasıl ki vahiy ilhamdan
kıyaslanmayacak kadar üstün ise, Sünnet-i Seniyye de, ilhama dayalı
tarikat evradına, zikirlerine ve kurallarına nisbetle o ölçüde üstündür.
Bu sebeple, İslamın özüne uygun bütün tarikatlerde ve tasavvuf erbabı
arasında, Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak en büyük maksatlardan birisi

olarak değerlendirilmiştir. Evliyanın bir çok önde geleni, Sadi-i


Şirâzî’nin şu hükmünde birleşmişlerdir;
“Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve

onun arkasından gitmeyen muhaldir ki, hakikî envâr-ı hakikate


(hakikat nurlarına) vâsıl olabilsin.”
Bu gerçeği Bediüzzaman, yine kolay bir mantık örgüsü içinde

şöyle ifade etmiştir;


“Madem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-
Enbiyâdır (peygamberlerin en sonuncusudur) ve umum nev-i beşer
(insanlık) namına muhatab-ı İlahîdir (İlahî vahye muhataptır). Elbette
nev-i beşer onun caddesi haricinde gidemez; ve bayrağı altında
bulunmak zarûridir.”

Mantıken düşündüğümüzde dahi, Sünnet çerçevesi içinde yer alan


en sıradan davranışların dahi niçin hadde-hesaba gelmez bir kıymete
sahip olduğunu anlayabiliriz. Şöyle ki; Madem ki, bizler birer kuluz.
Vazifemiz ise, bizi yaratan yüce Yaratıcıya gerçek manada kul
olabilmektir. Bu vazifeyi yerine getirip, esas menzile ve hedefe
ulaşabilmenin yollarını arayıp bulma durumundayız. Hatta bu konuda,

hiç bir peygamber, hiçbir elçi ve rehber gönderilmemiş olsaydı dahi,


yine insan olarak belli bir mesafe almamız gerekecekti. Ama Rabbimiz
o eşsiz rahmeti ve merhameti ile bizlere elçiler, rehberler ve örnekler
göndermiş. Özellikle de bütün insanlığa en son peygamber olarak
Efendimiz’i (a.s.m.) göndermiş. Böyle bir durumda, başta belirttiğimiz
kulluk görevini eksiksiz ve aksatmadan yerine getirebilmek için fazla

bir zorluğu düşmenin imkanı kalmamaktadır. İlahî rızâya


ulaşabilmenin en kolay ve en kestirme yolu bize gönderilen bu elçiyi
hayatımızın her anında ve kesiminde taklit etmek, kısacası Onun gibi
kul olabilmektir. Madem ki O öyle davranmıştır, bizim için öyle
davranmada hiçbir sakınca yoktur. Tam tersine Ona tabi olmakla
dünya ve ahiret mutluluğunun kapıları önümüze açılacaktır. Eğer

böyle bir örneğimiz olmasaydı, bütün sorumluluk bizlere düşecek,


kendimizce bulduğumuz yollar ve gerçekleştirdiğimiz uygulamaların ne
derece isabetli olduğu, hangi seviyede İlahî rızaya uyduğu şüpheli

olacaktı. İşte bu hakikati Bediüzzaman, bizzat kendi yaşadığı manevi


bir hali örnek vererek şöyle açıklıyor;
“...Ne zaman Sünnet-i Seniyyeye ittiba ettikçe, benim bütün

ağırlıklarını alıyor gibi bir hiffet (hafiflik) buluyordum.Bir teslimiyetle,


tereddütlerden ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak mıdır,
maslahat mıdır’ diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi
çektiysem, bakıyarduk tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok
yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da
zulümatlı (karanlık). Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor,

selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat (baskı) kalkıyor gibi


bir halet hissediyordum...”
Bir başka risalesinde Bediüzzaman, Sünnet-i Seniyye’nin

kıymetini şu ifadelerle dile getirir:


“Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiç bir
mesele yoktur ki, müteaddit (çeşitli) hikmetleri bulunmasın. Bu fakir,

bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın


ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risâle-i
Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.)
meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid-
i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa,
yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.”

b) Allah’a ulaştıran en önemli ve güvenli yol Sünnettir

Cenab-ı Hak, kendisine yöneltilecek sevgi yolunun en güvenli ve en


kestirme olanını bizlere şöyle gösterir;
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi

sevsin.”
Bediüzzaman, bu ayeti kısaca şöyle meallendirir;
“Şu ayet diyor ki: Allah’a (celle celâlühû) imanınız varsa, elbette
Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı
yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz.
Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah

da sizi sevecak. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”


Bu ayette mantıkta kullanılan ve en kuvvetli ve kesin olarak kabul
edilen bir kıyas metodu hemen kendini göstermektedir. Bu metoda

mantık ilminde “Kıyas-ı İstisnâî” denilmektedir. Şöyle ki;


“Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesini ele alalım. Bu hükümden
hareketle, eğer “güneş çıktı” denilmişse anlaşılır ki, “şimdi

gündüzdür.” Tam tersi olarak “güneş yok” denilmişse, peşinden hemen


“gündüz değil” hükmü verilecektir.
Aynı metod, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, mezkur ayette de

bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, ayet bizlere adeta şöyle


seslenir:
Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Onun habibi, yani en sevgili

kulu olan Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olmanız şarttır. Eğer tabi
olmuyorsanız, bu demek oluyor ki sizin Allah’a muhabbetiniz yoktur.
O halde ne ölçüde Habibullah’a uyarsanız, o ölçüde Allah’ı

seviyorsunuz demektir.
Demek oluyor ki, bir insan için en mühim ve en yüce maksat,
aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetine mazhar olabilmektir. Yukarıda
mealini verdiğimiz ayete göre bu yüce hedefe ulaşmanın yolu ise,
Habibullah’a yani onun Sünnet-i Seniyyesine ittibâ olarak
gösterilmektedir.
Sevgi yerine iman cihetinden de aynı bağlantı kurulabilir. Çünkü
Allah’a iman eden kimse, elbette Ona itaat edecektir. Ona itaat yolları

içinde en makbulü, en istikametlisi, en kısası ve en güvenlisi hiç


şüphesiz Habibullah’ın gösterdiği ve bizzat takip ettiği yoldur.
Allah sevgisinin Hz. Peygamber (a.s.m.) ile bağlantılandırılmasının

bir diğer yönü ise, Efendimizin “Allah’ın en sevgili kulu yani


Habibullah” olmasıdır.
Konuya yine belli bir mantık örgüsü içinde yaklaşacak olursak;

Gözümüzün gönünde duran kainata bakıldığında, başta üzerinde


yaşadığımız dünya olmak üzere, bütün alem nimetlerle dolu bir ambarı
andırmaktadır. Sınırsız bir cömertliğe ve zenginliğe sahip olduğunu bu

açıdan da bizlere gösteren Cenab-ı Allah, öncelikle şuur sahibi olan


bizleri, bunca nimete karşı şükre davet eder gibidir. Dünyanın dört bir
yanını sayısız nimetlerle donatması, bizlere şükrün gerekliliğinin en

açık göstergesidir. Kaldı ki, gönderdiği dinler vasıtasıyla bu şükrün


gerekliliğini bizlere açıkka bildirmiştir. Böyle bir İlahî emir olmasa
dahi bizler mantık yoluyla eşsiz nimetlere karşı şükür vazifesi içinde
olduğumuzu anlamamız zaruri idi, ki bunu anlamak gayet kolaydır.
Kainatı bunca nimet ve tarif edilmez güzelliklerle ve sanat
eserleriyle donatan Allah-u Teâlâ’nın, şuur sahibi insanlar arasından,
diğerlerini temsilen bir elçi ve temsilci seçmesi de gayet normaldir. Ta
ki, seçilen bu elçi kendisine muhatap olsun, kullarına karşı bir tebliğci,
tercüman ve örnek olsun. Seçilen o elçinin her yönüyle mükemmel bir

kul olduğu, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın eşsiz muhabbetini ve


yakınlığını kazandığı aklen gerekli bir neticedir. Kulları içinde en çok
sevgisine mazhar olan bir elçisine benzeyen veya en azından benzemeye

çalışan kullarına sevgi muhabbetinin artması da yine aklen kolaylıkla


varılabilecek sonuçtur.
Konuya bir başka açıdan daha yaklaşacak olursak önümüze üç

önemli noktanın çıktığını görürüz;


BİRİNCİ NOKTA: İnsanlar, yaratılışlarından kaynaklanan bir
özellikle, güzel, mükemmel ve erişilmez olan her şeye karşı müthiş bir

sevgi ve muhabbet besler. En dar dairede de, en geniş dairede de bu


özelliği her an kendisini gösterir. Hatta, karşılaştığı güzelliğin ve
mükemmelliğin derecesi arttıkça, o şeye karşı duyulan sevginin
derecesi ve şiddeti de artar. Küçük bir çiçekteki güzelliğe duyduğu
hayranlıkla, bütün kainatta gizli sayısız güzelliklere duyduğu sevgi
elbette bir değildir.

Sevgi ve muhabbetin kaynağı ise insanın kalbidir. İnsandaki bu


küçücük merkez, küçüklüğüne ters orantılı olarak, bütün kainatı
sevecek, bütün kainattaki güzelliklere aşk derecesinde muhabbet
duyacak kadar geniştir. Nasıl hafıza yeteneğiyle, binlerce kitabı
barındıran bir kütüphaneyi ve bilgiyi elde edebiliyorsa, kalbindeki
sevgi kabiliyeti sayesinde bütün alemi kuşatan bir aşkı içinde

barındırabilir.
Kainat genişliğinde bir aşkı kuşatabilecek bir kalbe sahip insan,
bu yeteneği ile bir adım daha ileri giderek, kainat sahibi ve yaratıcısına

karşı eşsiz ve sınırsız bir muhabbeti de kalbinde barındırabilir. Zira


Cenab-ı Hak, aslında kalbe o yeteneği de vermiştir. Çünkü insanın asıl
görevi Allah’a kulluk olduğuna göre, bu kulluğun özü ve ruhu olan

Muhabbetullah’ı, yani Allah sevgisi ve aşkını elde etmeye elverişli


yaratılmış olması gereklidir. Zaten öyledir de.
Kainatta sergilediği eşsiz güzellik ve mükemmelliklerle asıl

kendisine, kendi Cemâl ve Kemâline nazarları çevirmek isteyen Cenab-


ı Hak, bir bakıma alemdeki güzellikleri birer işaret taşı olarak
yaratmıştır. Ve insan, fıtratından kaynaklanan özellikle nazıl alemdeki

güzelliklere karşı hayranlık ve bağlılık besliyorsa, o güzelliklerin asıl


kaynağı olan Cenab-ı Hakka sınırsız bir bağlılık ve hayranlık
besleyecektir.

İnsanda bulunan bu temel özelliğin bir benzeri de, kendisine karşı


yapılan iyiliklere ve ikramlara karşı büyük düşkünlük göstermesidir.
En küçük bir iyiliğe karşı dahi adeta köle olur derecede bir bağlılık
hissi insanlarda çokça görülür. Aynı bakış açısıyla konuya
yaklaştığımızda, yine kainatın insanlara yönelik sayısız nimetlerle,
ikramlarla ve hediyelerle dolu olduğunu görürüz. Cansız ve şuursuz
maddeler, elemetler ve sebepler böyle bir ikramı kendi irade ve
istekleriyle yapamayacaklarına göre, bunca hediye ve ikram,
görünmeyen ama her şeyin sahibi olan yüce bir el tarafından

verilmektedir. İşte, en basit bir hediye ve ikrama karşı büyük


düşkünlük gösteren insanoğlu, sonsuz cömertliğe, ikrama ve zenginliğe
sahip olan Allah-u Teâlâya sonsuz bir muhabbet beslemesi gerekir.
Zaten, bu muhabbeti besleyecek kapasite ve kabiliyete sahiptir insan.
Olaya bir de tersden bakacak olursak; Cenab-ı Hakk’ın
güzelliklerine hayranlık ve muhabbet besleyecek özellikte yaratılan

insanın, şu alemdeki güzelliklere duyduğu sevgi, asıl sevgi kaynağının


birer damlacığı hükmündedir. Cenab-ı Hakk’ın ikram ve hediyelerine
meftun ve muhtaç olan, bu yüzden de yaratıcısına sevgi ve bağlılık
hissiyle dolacak bir özelliğe sahip bulunan insanın, yine şu alemdeki bir
takım nimetlere, ikramlara düşkünlük göstermesi, asıl muhabbetin
birer küçük parıltıcığıdır.

İKİNCİ NOKTA: Muhabbetullahın, yani Allah sevgisinin Sünnet-i


Seniyyeye tabi olmayı gerektirdiğini çeşitli defalar ifade etmiştik. Bu
hükmü anlayabilmek aslında son derece kolaydır. Çünkü Allah’ı seven
bir kimse, elbette Onun hoşnut olduğu, istediği davranışları
sergileyecektir. Onun hoşnut olduğu, razı olduğu davranış, hal ve
hareketleri en mükemmel derecede sergileyen tek insan ise Resûl-ü
Ekrem’dir (a.s.m.). Ona benzemekle veya benzediği ölçüde insan,
Allah’ın sevgisine nail olur; ayrıca kendi sevgisini de bu şekilde
göstermiş olur. Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hareket ve fiillerde benzemek

ise iki cihetle gerçekleşir;


Birincisi, Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde benzemektir. Bunun
için bizlere düşen görev, Resûlüllah’ın Rabb-i Kerim’i nasıl sevdiğini ve
bu sevgisini nasıl ortaya koyduğunu taklid etmektir.
İkincisi, Cenab-ı Hakkın sayısız nimetlerine, ikramlarına ve
ihsanlarına en önemli bir vesile olması açısından, Resûlüllah’a büyük

bir muhabbet ve hürmet besleyip bağlanmaktır. Bir insan gerçekten


sevdiği, muhabbet beslediği bir şahsa elbette benzemeye çalışacaktır.
Hz. Peygamber’e benzemek ise, ancak onun Sünnet-i Seniyyesine tabi

olmakla gerçekleşir.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Cenab-ı Hak, başta insanlar olmak üzere
bütün varlıkları eşsiz bir sevgiyle sevdiğini yarattığı her şeyle

göstermiştir. Yarattığı her bir güzellik, akıl almaz mükemlellikteki


sanat eserleri ve harikulâde mucize işlerle bu İlahî sevgi bütün alemi
kuşatmıştır. Böylesi eşsiz ve benzersiz bir muhabbete elbette
muhabbetle mukabele etmek gerekir. Bu İlâhî muhabbete muhabbetle
karşılık veren özellikle şuur sahibi varlıkları Allah, herşeyden daha
fazla sevecektir. Bu kullarını öylesine sever ki, bu kez o sevgisini,

kendisini seven kullarına ebedî saadet hayatını vererek, Cenneti


yaratarak gösterir. Dolayısıyla değil sadece dünya hayatı, ebedî hayat
mekanı olan Cennet dahi İlahî sevginin bir mahsûlüdür.

Meseleye bir de Cenab-ı Hak tarafından yaklaşacak olursak:


Allah-u Teâlâ eşsiz, sınırsız ve mükemmel sıfatlara sahiptir.
Dolayısıyla, Yüce Yaratıcımızın kendisine ait kemâl sıfatlarını
aksettiren, yansıtan bütün varlıkları sevmesi, hem de çok sevmesi çok
rahat anlaşılır. Bu açıdan, örneğin bir tek çiçekte tecelli eden, kendisini
gösteren İlahî güzellikler ve isimlerin tecellisini, bu küçün varlığa olan

İlahî muhabbetin bir tezahürü olarak değerlendirebiliriz. Nasıl bir


çiçekte tecelli eden İlahi güzellikler İlahi muhabbetin birer tezahürü
ise, İlahî cemalin ve güzelliğin en zirve naktada tecelli ettiği Seyyidü’l-
Mürselîn (bütün peygamberlerin efendisi) ve Sultânü’l-Evliyâ (bütün
velîlerin sultanı) olan Habib-i Ekremin bu İlahî muhabbete ne derece
nail olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. O halde, Allah-u teala kendi

cemâlini sevmesiyle, o cemâlin ve güzelliğin aynası olan Habibini çok


sevmektedir. Kendi güzel isimlerini sevmesiyle, o İlahî isimlerin en
geniş çaplı mazharı olan Habbini ve onun yakınlarını da sever. Kendine
ait bütün san’atlarını sevmesiyle, o san’atın dellâlı ve teşhircisi olan
Habibini ve ona benzeyenleri de sever. Bütün san’at eserlerini
sevmesiyle, o eserleri görüp, tefekkür edip “Maşaallah, bârekallah, ne

kadar güzel san’at eserleri” diyerek takdir eden o Habibini ve onun


ardından gidenleri de sever. Yarattığı bütün varlıklardaki güzellikleri
sevmesiyle, her türlü maddi ve manevî güzellikleri, suret ve siret
güzelliğini üzerinde barındıran Habib-i Ekremini ve ona tabi olan
insanları da sever.
Demek, Cenab-ı Hakk’ın rahmeti nasıl bütün alemi kuşatmışsa,

muhabbeti ve sevgisi de bütün kainatı ihata etmiştir. İlahi muhabbete


mazhar olan sayısız varlıklar içindeki en yüksek makam ise Hz.
Muhammed’e (a.s.m.) mahsustur ki, bu yüzden ona “Habîbullah”

lakabı verilmiştir.
İşte böylesine iç-içe geçmiş sevgilerin kapısını aralamanın yegane
çaresi, bizzat ayet-i kerimede ifade edildiği üzere Resûl-ü Ekrem’in
Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaktır.
Sonuç olarak yine deriz ki; Muhabbetullaha, yani Allah sevgisine
vâsıl olabilmek, Onun en çok sevdiği Resûlünün Sünnet-i Seniyyesine

tabi olmaya gerektirir.


c) Sünnete uymak, ahirette Resulüllah’ın şefeatini kazandırır

“Kişi sevdiğiyle beraberdir” şeklinde bir hadis-i şerif vardır.


İnsanlar, yukarıda da genişçe yer verdiğimiz muhabbet duygusunu
hangi yöne çevirseler, dünyaları adeta sevgi besledikleri o şeyle dolar.
Uyurken, uyanıkken, yerken içerken, her anında adeta o sevdiğiyle
bütünleşir. Hatta öylesi mecazî, yani dünyaya ait sevgililer vardır ki,
bazı insanlar böyle sevgililer uğruna hayatlarını berbat eder hale gelir.

Dünyevî sevgililer için bile bunca fedakarlıklar yapılıyorsa,


insanların ebedî hayattaki en büyük sevgilisi ve en fazla sevgi
beslemeye layık insanların başında gelen Hz. peygamber’e duyulan
sevgi ve muhabbet elbette neticesiz kalmayacaktır. Daha dünya
hayatındayken kalbini onun sevgisiyle dolduran ve hayatını onun
yaşadığı gibi yaşamaya gayret eden insanların belki en büyük kazancı
ahirette kendisini gösterecektir. O eşsiz sevgilinin şefaati, bir insan için
“O benim ümmetimdendir” şeklindeki şahidliği için dünyalar verilse
acaba yeterli olur muydu?

O alem öyle bir alemdir ki, şefaatçimiz olan Habibullah


Aleyhissalatü Vesselâm ile işte böyle bir ortamda yüz yüze geleceğiz. Bu
eşsiz şefaat nimetine nail olabileceğiz veya olamayacağız.

Acaba Resûlüllah’ın şefaati bizler için hangi derecede değer ifade


etmektedir? Bu şerefe nail olabilmek için ne ölçüde gayret ediyoruz?
O peygamber ki, aradan geçen on dört asırdan bu yana her sene
ve her asırda yaşamış milyarlarca iman ehli insanın sultanıdır. Bunca
insanın ruhlarının terbiyecisi, akıllarının muallimi, kalplerinin
sevgilisidir. “Essebebü kelfâil” yani bir şeye sebep olan yapan gibidir

hükmü gereğince, bütün ümmetinin işlediği sevaplar ve hasenelerin bir


misli onun sevap defterine kaydedilmektedir. Dahası, şu koca kainatta
sergilenen yüksek maksatların en önemli meyvesi, varlıkların bir değer
taşımasının en önemli sebebi Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü
Vesselâmdır. İşte bu derece yüce, bu derece değerli, bu derece eşsiz
olan bu zât, dünyaya geldiği zaman “Ümmetim!... Ümmetim!...”

demişken, mahşerde de herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsim!...


Nefsim!...” diye feryat ettiği bir ortamda yine “Ümmetim!...
Ümmetim!...” diyecek kadar ümmetine fedekârane sahip çıkacakken,
bizler böylesi bir alakaya acaba ne kadar layıkız?
İşte o zâtın şefeatı altına girip, nurundan istifade etmenin, berzah
karanlıklarında ve tehlikelerinden kurtulmanın yegane çaresi Sünnet-i

Seniyyeye tabi olmaktır.


Ahiret hayatı için çok önemli bir konuma sahip olan ve belki biz
insanlar için belki en son kurtuluş fırsatı olabilecek şefaat hakkında
biraz bilgi aktaralım.
Mü’minlerden bazı insanların Cehenneme girmeleri kesinleşmesi
halinde, Allah-u Teâlâ fazl-u kereminden peygamberlerin ve
sıddîklerin, alimlerin ve sâlihlerin, kendi katında bir makama ve güzel
muâmeleye mazhar bütün kullarının şefeatlerini kabul eder. Böyle
kimseler kendi aile ferdlerine, yakınlarına, dostlarına ve tanıdıklarına
şefeat edebilirler.
Kur’an-ı Kerim’de ve diğer kaynaklarda geçen haberlerde şefeate
dair bir çok şâhidler vardır. Allah-u Teâlâ buyurur ki; “Rabbin sana
verecek ve sen de râzı olacaksın?”
Cenab-ı Allah, Resûl-ü Ekremini (a.s.m.) yaradılmışların en
üstünü olarak kabul etmiş ve öyle değer vermiştir. Dahası O’na
ahiretteki en üstün makamlardan olan “Makam-ı Mahmûd”u
vadetmiştir. İşte bu şekilde “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâma Makam-ı Mahmûd verilmesi, umum ümmete şefeat-ı
kübrâsına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alakadardır.”
Amr İbnü’l-Âs şöyle rivayet eder; “Resûlüllah (a.s.m.), Kur’anda
geçen Hz. İbrahim’in, ‘Rabbim! Şüphesiz onlar, insanlardan bir
çoğunu saptırdılar. Bana tabi olan, şüphesiz ki bendendir. Bana isyan
edene gelince, şüphesiz ki sen Gafûr ve Rahîmsin’ duasını okudu.
Ardından Hz. İsa’nın, ‘Eğer onlara azab edersen; Şüphesiz ki onlar
senin kullarındır’ duasını söyledi. Sonra ellerini kaldırdı ve ‘Ümmetim!
Ümmetim!’ diyerek ağladı. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ şöyle
buyurdu: ‘Ey Cebrâil, Muhammed’e git ve O’na niçin ağladığını sor.’
Cebrâil (a.s.) geldi ve O’na sordu. Hz. Peygamber de cevap verdi.
Allah-u Teâlâ tekrar seslendi; ‘Ey Cebrâil, Muhammed’e git ve ona
Ümmetin hakkında seni hoşnut kılacağız ve seni üzmeyeceğiz de.”
Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Benden önce hiç bir pey-
gambere verilmeyen şu beş özellik bana verildi; Bir aylık mesafedeki
düşmanlarıma korku salınarak bana yardım edildi. Benden önce hiç
bir peygambere helal kılınmadığı halde, bana ganimetler helal kılındı.
Bütün yeryüzü benim için bir mescid, toprağı temiz kılındı.
Ümmetimden her biri namaz vakti geldiği anda, bulunduğu yerde na-
mazını kılsın. Bana şefeat verildi. Her peygamber belirli bir kavme
gönderilmişken, ben bütün insanlara gönderildim.”
“Kıyamet günü geldiğinde peygamberlerin imamı, hatibi ve şefeat-
çileri olurum. Bunda bir övünme yoktur.”
“Ben Âdemoğlunun efendisiyim Bunda övünme yoktur. Yer yarıl-
dıktan sonra ilk olarak haşrolunan ben olacağım. Elimde Hamd
sancağı ve altında Adem ve beraberindekiler olmak üzere ilk şefeatçi
ben olacağım.”
“Her peygamberin mutlaka kabul olunan bir duası vardır. Ben ise
duamı kıyâmet gününde ümmetime şefeat etmek için sakladım.”
İbn Abbas’ın rivayetine göre Resûlüllah (a.s.m.) şöyle
buyurmuştur; “Her bir peygambere altından minberler kurulur ve
onların üzerine otururlar. Sadece benim minberim kalır, ama ben
oturmam. Ben Rabbimin huzurunda, kendim Cennete gittiğim halde
ümmetimin ardımda kalmasından korkar vaziyette, ayakta beklerim.
‘Yâ Rabbi! Ümmetim!” derim. Allah (azze ve celle) bana şöyle sorar;
‘Ey Muhammed! Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?’ Ben, ‘Yâ Rabbi,
onların hesâbını acele gör’ derim. Ümmetime şefeat ederim. Hatta bana
Cehenneme gönderileceklerin listesi verilir. Cehennem bekçisi Mâlik
bana şöyle der; ‘Ümmetinden Rabbinin gazabına uğrayıp Cehennemde
kalan hiç kimse bırakmadın.”
Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur; “Kıyamet günü,
yeryüzünde bulunan taş ve topraktan daha fazla insan için şefeatte
bulunurum.”
Ebû Hüreyre rivayet eder ki; “Resûlüllah şöyle buyurdu:
‘Ben kıyamet gününde bütün peygamberlerin efendisiyim. Bunun
sebebini biliyor musunuz? Allah geçmiş ve gelecektekileri her sesin
işitileceği, herkesin görüleceği ve güneşin yaklaştırılacağı bir tek yere
toplar. O anda insanlar güç yetiremeyecekleri, tahammül
edemeyecekleri acı ve sıkıntılar içinde kıvranırlar.
İnsanlardan bazıları diğerlerine, Başınıza gelenleri görmez misiniz?
Sizin için Rabbinize şefeatçi olacak birisini aramıyor musunuz? diye so-
rarlar. Aralarından birisi diğerlerine, Âdem’e (a.s.) gidin der. Onlar da
Hz. Âdem’e gelirler ve derler ki: Sen insanlığın babasısın. Allah seni
kendi kudret eliyle yaratmıştır ve kendi ruhundan sana üflemiştir.
Meleklere sana secde etmelerini emretmiş, onlar da bu emri yerine ge-
tirmişlerdir. Rabbin için bizlere şefeat eyle, Görmez misin, içinde bulun-
duğumuz hali? Görmez misin başımıza gelenleri?
Hz. Âdem (a.s.) onlara şöyle der: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle
bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır.
Şüphesiz ki O, benim yasak ağaca yanaşmamı yasaklamıştı. Ama ben
O’na isyan etmiştim. Nefsî! Nefsî! Şimdi siz başkasına gidin, Hz. Nuh’a
varın.
Hz. Nuh’a (a.s.) gelirler ve şöyle derler: Ey Nuh! Sen yeryüzü in-
sanlarına gönderilen ilk resûlsün ve Allah seni ‘Çok şükreden bir kul’
olarak isimlendirdi. Sen bize şefeat eyle. Görmez misin bizler ne haldeyiz?
Hz. Nuh (a.s.) şu cevabı verir: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir
gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Beni
peygamber olarak gönderdiği kavmimin aleyhine dua etmiştim. Nefsî!
Nefsî! Benden başkasına gidin. İbrahim Halîlullah’a varın.
Hz. İbrahim Halîlullah’a gelirler ve Ona şöyle derler: Sen Allah’ın
nebîsisin ve dünya ehli içerisinde O’nun dostusun. Bize şefeat eyle. Ne
haldeyiz görmez misin?
Hz. İbrahim (a.s.) onlara der ki: Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle
bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Ben
üç yerde yalan söylemiştim (bunları zikreder). Nefsî! Nefsî! Başkasına
gidin, Musa’ya varın.
Hz. Musa’ya varırlar ve şöyle derler: Ey Musa! Sen Allah’ın
resûlüsün. Allah sana risâletini ve insanlara iletmek üzere kendi kelâmını
vermiştir. Bize şefeat eyle. Görmez misin, bizler ne haldeyiz?
Hz. Musa (a.s.) onlara şu cevabı verir: Şüphesiz ki Rabbim bu gün
öyle bir gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır.
Ben emredilmediğim halde bir insanı öldürdüm. Nefsî! Nefsî! Başka
birisine gidin. İsa’ya (AS) varın.
Bunun üzerine Hz. İsa’ya gelirler ve şöyle derler: Ey İsa! Sen
Allah’ın resûlü, Meryem’e yerleştirdiği bir mucize kelimesi ve O’ndan
gelen bir ruhsun. Allah seni beşikteyken konuşturmuştur. Bize şefeat
eyle! Ne haldeyiz, görmez misin?
Hz. İsa (a.s.) onlara der ki:Şüphesiz ki Rabbim bu gün öyle bir
gazaplanmıştır ki, bunun bir benzeri ne olmuştur, ne de olacaktır. Nefsî!
Nefsî! Başka birisine, Muhammed’e (a.s.m.) gidin.
Son olarak bana gelirler ve şöyle derler: Ey Muhammed! Şüphesiz
ki sen Allah’ın resûlü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah gelmiş ve
gelecek bütün günahlarını affetmiştir. Bize şegeat eyle. Görmez misin,
halimiz nicedir?
Bunun üzerine ben onlardan ayrılıp, Arş’ın altına giderim ve
Rabbime secde edip, yere kapanırım. Allah bana, daha önceden benden
başka hiç kimseye açmadığı en güzel övgü ve senâ kapılarını benim için
açar.
Sonra bana şöyle denilir: Ey Muhammed! Başını kaldır! İstediğini
vereyim, istediğin kimseye şefeat edebilirsin.
Ben başımı kaldırırım ve derim ki: Ümmetim! Ümmetim, yâ Rabbi!
Ardından şöyle denilir: Ey Muhammed! Ümmetin içindeki hesabı
olmayanlarla beraber, Cennetin kapılarından olan sağdaki kapıdan girin.
Diğer kapılardan girme bakımından ümmetin, diğer insanlarla ortaktır.
Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Cennet
kapılarının iki tarafı Mekke ile Hımyer ya da Mekke ile Basra arası ka-
dardır.”
Bir başka hadiste, aynı ifadeler Hz. İbrahim’in beyan ettiği
hatalarla birlikte zikredilir. Bu hatalar ise, yıldızlar için “Bu benim
Rabbimdir” demesi, kavminin taptığı putları parçaladıktan sonra,
“Bunu yapan en büyük puttur” demesi ve ayrıca “Ben hastayım”
demesidir.
İşte Resûlüllah’ın şefeati böyle gerçekleşir. Bütün mesele bu
şefeate nasıl nail olunabileceğini bilmek ve ona göre hareket etmektir.
Resûlüllah’a (a.s.m.) salavât getirmek, bu şefeate ulaşmada en
önemli vesilelerdendir. Şöyle ki;
“Nebiyy-i Zişân’ın (a.s.m.) Makâm-ı Mahmûd’u İlahî bir mâide ve
Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen (dağıtılan) lütuflar,
feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resûl-ü Zişân’a (a.s.m.) okunan
salavât-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.”
Aynı zamanda O’nun ümmetinden olan âlimler ve sâlihler için de
şefeat hakkı vardır. Hatta Resûlüllah (a.s.m.) bununla ilgili olarak şöyle
buyurmuştur;
“Ümmetimden bir adamın şefeatiyle Rebîa ve Mudar kabilelerin-
den daha fazla insan Cennete girer.”
“Ümmetimden bir adama, ‘Ey fülan, ayağa kalk ve şefeatte
bulun!’ denir. Bunun üzerine o adam kalkar ve ameli mikdarınca bir
kabile, aile fertleri, bir veya iki adam için şefeatte bulunur.”
Hz. Enes (r.a.), Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu nakleder;
“Cennet ehlinden bir adam, kıyamet gününde Cehennem ehline doğru
yönelir. Cehennem ehlinden birisi ona şöyle seslenir: ‘Ey fülan, beni
tanır mısın?’ Ona şöyle cevap verir: ‘Vallahi hayır, seni tanımıyorum.
Sen kimsin?’ Cehennemlik adam tekrar seslenir: ‘Sen dünyadayken
bana uğramıştın da, benden içecek bir şey istemiştin. Ben de sana su
vermiştim.’ Bunun üzerine adam, ‘Evet, tanıdım’ der. Cehennemlik
adam ona, ‘Bununla bana Allah indinde şefeat eyle’ der. Cennetlik kişi
o kimse için şefeatte bulunur ve ardından o adamın Cehennemden
çıkarılması emredilir.”
Hz. Enes’den (r.a.) yapılan rivayete göre, Resûlüllah şöyle buyur-
muştur; “İnsanlar yeniden diriltildiğinde, ilk olarak haşrolunacak
kimse ben olurum. Biraraya toplandıklarında onların sözcüsü,
ümitsizliğe düştüklerinde onların müjdecisi ben olurum. Hamd sancağı
o gün benim elimdedir. Rabbimin katında, âdemoğulları içinde en
şereflisi ben olurum.”
Resûlüllah (a.s.m.) buyurur ki; “Şüphesiz ki ben Rabbimin huzû-
runa çıkarım ve bana Cennet hullelerinden birisi giydirilir. Sonra
Arş’ın sağ tarafında dururum. Ki bu makam benim dışımda hiç bir
varlığa ait değildir.”
İbn Abbâs (r.a.) şöyle rivayette bulunur; “Resûlüllah’ın
ashabından bir grup insan oturdular ve O’nu beklemeye başladılar.
Evinden çıkıp yanlarına yaklaştığında, oradakilerin bir konu hakkında
müzâkere ettiklerini işitti. Onlardan birisi şöyle dedi: ‘Ne garip! Allah
(azze ve celle) yarattığı varlıklardan birisini, İbrahim’i (a.s.) dost
edinmiş.’ Bir diğeri de şöyle söyledi: ‘Allah’ın Musa (a.s.) ile
konuşmasından daha şaşılacak ne olabilir?’ Bir başkası ise, ‘İsâ (a.s.)
da Allah’ın kelimesi ve ruhudur!’ dedi. Diğer bir adam, ‘Âdem’i (a.s.)
Allah seçip, üstün kıldı’ şeklinde konuştu. Resûlüllah (SAV) onlara
yaklaştı ve şöyle buyurdu: ‘Sizlerin şaşkınlık dolu konuşmalarınızı
işittim. Şüphesiz İbrahim, Allah’ın dostudur. Aynen öyledir. Musa,
Allah’ın muhatabıdır, aynen öyledir. İsâ, Allah’ın ruhudur ve
kelimesidir. Aynen öyledir. Aynı şekilde Allah, Adem’i seçmiş ve üstün
kılmıştır. Dikkat edin, ben de Allah’ın Habibiyim. Bunda bir övünme
yoktur. Ben, kıyamet gününde Hamd sancağını taşıyanım. Bunda bir
övünme yoktur. Ben, ilk olarak şefeat eden ve şefeati kabul olunan
kimseyim. Bunda bir övünme yoktur. Cennet kapılarını ilk aralayan
benim. Allah benim için onları açar. İlk olarak ben, ümmetimle birlikte
Cennete girerim. Bunda bir övünme yoktur. Geçmiş ve gelecek bütün
her şeyin en şereflisi benim. Bunda bir övünme yoktur.”
Tıpkı şefeat konusunda olduğu gibi, ahirette karşılaşılacak önemli
hadiselerden olan Kevser Havuzu’ndan istifade de yine Sünnet-i
Seniyyeye tabi olmaktan geçmektedir.
Bilindiği üzere Kevser Havuzu Allah tarafından Hz. Peygamber’e
(SAV) tahsîs edilmiş çok büyük bir ikramdır. Bu konu Kur’an-ı
Kerim’de, “Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik” şeklinde ifade
edilmiştir.
Bu havuzun sıfatlarını anlatan bir çok hadîsler vardır. Bunlardan
bazıları şunlardır;
Hz. Enes (r.a.) şöyle rivayet eder; “Resûlüllah (a.s.m.) bir
defasında uyuklamıştı. Başını kaldırdığında yüzünde tebessüm vardı.
Oradakiler, ‘Yâ Resûlallah, niçin güldün?’ diye sordular. Resûlüllah
(a.s.m.), ‘Biraz önce bir ayet nâzil oldu’ buyurdu ve
‘Bismillhahirrahmânirrahîm. İnnâ a’taynâ ke’l-Kevser..’ suresini
sonuna kadar okudu. Sonra oradakilere, ‘Kevser’in ne olduğunu bilir
misiniz?’ dedi. Onlar, ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ cevabını verdiler.
Bunun üzerine Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz ki o
Rabbimin (azze ve celle) Cennette bana va’dettiği bir nehirdir. Onda
bir çok hayır vardır ve üzerinde bir havuz vardır. Kıyamet günü
ümmetim ondan içer. Onun tasları gökteki yıldızlar kadardır.”
Hz. Enes (r.a.), Resûlüllah’ın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet
eder; “Ben Cennette dolaşırken bir nehire rastladım. İki tarafında
inciden kubbeler vardı. Dedim: ‘Bunlar nedir, ey Cebrâil?’ Bana dedi:
‘Bu, Rabbinin sana verdiği Kevser’dir.’ Sonra Cebrâil eliyle ona vurdu
ve onun toprağının misk olduğunu gördüm.”
Hz. Enes (r.a.), bir başka rivayetinde Resûlüllah’ın şöyle buyurdu-
ğunu nakletmiştir; “Havuz’umun iki tarafı arasındaki mesafe Medine
ile San’a - veya Medine ile Ammân- arası kadardır.”
İbn Ömer der ki; “Allah-u Teâlâ’nın, ‘İnnâ a’taynâ ke’l-Kevser’
buyruğu nâzil olunca, Resûlüllah (a.s.m.) şöyle dedi: ‘Kevser, iki tarafı
altından olan Cennetteki bir nehirdir. Suyu sütten daha beyaz, baldan
daha tatlı, miskin kokusundan daha güzeldir. İnci ve mercan kayaları
üzerinden akar.”
Sevbân -Resûlüllah’ın azatlı kölesi- şöyle rivayette bulunur;
“Resûlüllah buyurdu ki: ‘Benim havuzum Aden ile Ammân arası ka-
dardır. Onun suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Tasları
gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir yudum içen kimse, ondan sonra
ebediyyen susuzluk hissetmez. Ona ilk varacak olanlar muhâcirlerin
fakirleridir.’ Hz. Ömer (r.a.) sordu: ‘Onlar kimdir, yâ Resûlallah?’
Resûlüllah (a.s.m.) şöyle cevap verdi: ‘Onlar saçı-başı tozlu, elbiseleri
eski, zengin kadınlarla evlenmeyen ve kendilerine varlık kapıları
açılmayan kimselerdir.”
Ömer b. Abdülaziz der ki; “Vallahi ben zengin bir kadın olan
Fatıma binti Abdülmelik ile evlendim ve bana bütün varlık kapıları
açıldı. Ancak Allah bana rahmet ederse, Kevser’e ulaşanlardan
olurum. Artık bundan sonra başım tozlanmadıkça yağ sürmem,
kirlenmedikçe elbisemi yıkamam.”
Ebû Zerr’den (r.a.) şöyle rivayet edilir; “Dedim ki: ‘Yâ Resûlallah,
Kevser havuzunun tasları nasıldır?’ Resûlüllah (a.s.m.) şöyle buyurdu:
‘Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, onun
tasları gece karanlığında gökte parıldayan yıldızlardan daha fazladır.
Ondan kim içerse bir daha susamaz. Oraya Cennetten akan iki oluk
bulunur. Onun genişliği, tıpkı uzunluğu gibidir ve Ammân ile Eyle
arası kadardır. Onun suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır.”
Semûre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.m.)
şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz ki her peygamberin bir havuzu vardır.
Her birisi havuzuna gelen insanlar mikdarınca övünürler. Ümid
ederim ki ben, gelen insanlar bakımından en fazlası olacağım.”
Resûlüllah’ın (a.s.m.) ümidi işte budur. Her bir kul, O’nun havu-
zuna varanlardan olmayı dilemelidir.
Bir yandan başka şeylerle kendisini aldadıp, diğer yandan bu
ikrama kavuşmayı temennî etmek abes olacaktır. Zira böyle kişi, sa-
dece ümid ettiğini zanneder. Tarladan hasat yapmayı ümid eden kimse
tohumu eker, toprağa bakar ve onu sular. Sonra da oturur, Allah’tan
ekinini bitirmesini, hasat zamanına kadar felaketleri def’etmesini ümid
eder. Çiftçiliği, ziraati, toprak bakımını ve sulamayı terkedip te,
Allah’tan o ekinleri ve meyveleri bitirmesini dilemekle, o insan
kendisini aldatmış olmaz mı?
d) Yaşadığımız asırda Sünnete bağlılık daha önemlidir

Hz. Peygamber (a.s.m.) buyurmuştur ki:


“Ümmetin fesadı zamanında kim benim sünnetime sımsıkı
sarılırsa, yüz şehidin sevabını kazanır.”

Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere Sünnet-i Seniyyeye tabi


olmak, basit de olsa onun herhangi bir kuralına uymak hakikaten çok
kıymetlidir. Özellikle İslamiyetin özüne aykırı bir takım
uygulamaların, yani bid’atların ortalığı adeta istila ettiği bir ortamda
sergilenen bir bağlılık, hatta Sünnetin en küçük bir adabını ve kuralını
yerine getirmek, ileri seviyede bir takvayı ve güçlü bir imanı
gerektireceğinden, daha bir önemli konumdadır. Zira bu en küçük
uygulama, böylesi bir ortamda otomatikman zihinlere Resûl-ü Ekrem’i
(a.s.m.) getirecektir. Böyle bir hatırlama ise, insan zihnini doğrudan

doğruya İlahî emirlerle yüzyüze getirecektir. Dolayısıyla basit ve


sıradan, ama Sünnet dairesinde olan bir davranış sevap-günah
kavramlarını gündeme getirecektir. Sünnetin küçük bir adabına riayet

eden, bu hassasiyeti gösteren bir kimse ise Allah’ın emirlerine ve


yasaklarına daha fazla dikkat edecektir.
Bu tarz bir niyet ve bu niyetin ortaya çıkardığı davranış ise ibadet

seviyesine çıkacaktır. İbadetin kazancı ise sevaptır.


Örneğin yemek yerken, su içerken Sünnet çerçevesinde davranan
bir kimse, bu hareketi esnasında Resûl-ü Ekrem’e (a.s.m.) tabi

olduğunu düşünür. Bu düşünceden hareketle o basit gibi görünen


davranışı İslamiyetin bir parçası olarak değerlendirir. Bu noktadan
hareketle bir adım ilerisine geçerek, dinin gerçek sahibi olan Cenab-ı

Hakka kalben yönelir. Yaptığı davranış bir yandan ibadet mertebesine


çıkarken, diğer yandan kalben huzur bulur.
İşte bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye uymayı kendine âdet

edinen kimse, âdetlerini ibadete çevirir. Bütün ömrünü meyvedar bir


ağaç misali bol sevaplı ve huzur dolu olarak geçirir.

e) Sünnet, en güzel edeptir


Sünnet-i Seniyye bir edep hazinesidir. Hiç bir meselesi, hiç bir
yönü yoktur ki, içinde bir nur, bir edep yumağı bulunmasın. Bu gerçeği

ifade için Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle ferman etmiştir:


“Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etti, edeplendirdi.”
Hakikaten Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatını inceden inceye

tedkik eden vicdan sahibi herkes görür ki, edebin bütün türlerini
Cenab-ı Hak, Habibinde biraraya getirmiştir. Dost ve düşmanlarının
ittifakıyla en güzel ahlaki özellikler onun şahsında, hem de en yüksek

seviyede sergilenmiştir. O büyük Zâtın (a.s.m.) dört yaşından kırk


yaşına kadar geçirmiş olduğu çocukluk ve gençlik devresinde bir hilesi,
hir hıyaneti görülmemiş, bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zâtın
yaratılışında, tabiatinde bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli
bulunsaydı, mutlaka, özellikle gençlik saikasıyla dışarıya vururdu.
Halbuki, başta gençlik olmak üzere bütün hayatı boyunca mükemmel
bir istikametle, metanetle, iffetle ve haysiyetle yaşamıştır. Düşmanları
bile onda hileye işaret eden herhangi bir halini görmemişlerdir.

Diğer yandan, genel olarak her insanda görüldüğü üzere, ömürde


kırk yaşına ulaşıldığında iyi veya kötü yönde ahlak ve karakter artık
oturmuş olur. Bu döneme kadar elde edilen iye veya kötü hasletler
büyük ölçüde terkedilmez bir hal alır. Hz. Peygamber’in (a.s.m.)
hayatının bu önemli dönemine kadar bütün hayatı boyunca sergilediği
güzel ahlak yüzünden kendisine “Muhammedü’l-Emîn” lakabı verildiği
düşünülürse, peygamberlik görevi verildikten sonra bu temel
özelliğinin daha da köklü bir hal aldığı rahatlıkla anlaşılır.
Nasıl bütün varlıklar içinde en üst seviyeyi canlılar alemi, bütün

canlılar alemi içinde en seçkin mertebeyi şuur sahibi insanlar, insanlar


içinde en kıymetli mertebeyi hakiki insan olma şerefine nail olanlar
elde etmişlerse, bu hakiki insanlar içinde de en mükemmel derece ve en

üzt zirve Mirac-ı Azîm ile Kâb-ı kavseyn’e kadar çıkan Resûl-ü Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmdır.
Hz. Peygamber’de müşahede edilen bu yüce ahlak, Kur’an’dan

sonra gösterdiği en büyük mucize olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu


yönüyle Resûl-ü Ekrem’de (a.s.m.) her bir güzel haslet en yüksek
tabakada gerçekleşmiştir. Bu ise doğrudan İlahî İradenin ve terbiyenin
bir neticesidir.
İşte bu gerçekler gözönüne alındığında, Sünnet-i Seniyyeyi
terkeden bir kimsenin dolayısıyla edebi ve güzel ahlakı da terkettiği

gayet aşikardır.
f) Sünnet, Kur’an’ın sözlü ve uygulamalı tefsiridir

Sünnet, bünyesinde kapsamış olduğu Hz. Peygamber’in (a.s.m.)


söz, fiil, onay ve sıfatlarıyla müslüman bir toplumun bütün katmanları
için çok önemli bir temel teşkil etmektedir. Bir diğer ifadeyle,
Kur’an’daki yer alan hükümlerin uygulaması olma cihetiyle, Kur’an’ın
hayata aksetmiş şeklidir. Bu açıdan Kur’an ve sünnet birbirinden
ayrılmaz parçalardır.

Kur’an-ı Kerim genel kaideler, külli prensipler koyar. Genel bir


çerçeve çizer. Sünnet ise, Kur’an-ı Kerimin özet olarak ifade ettiği
hükümlerin ayrıntısına girer. Gizli kalmış yönlerini açıklar ve
yönlendirme açısından uygulamalı örnekler ortaya koyar.
Yani Kur’an anayasa konumunda, sünnet ise onu açıklayıp
yorumlayan kanun ve yönetmelikler durumundadır.

Hatta sünnet, sadece toplum hayatındaki uyulacak kurallara


ilişkin değil, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret
gününe, kadere imanın hem açıklaması, hem de hayattaki
uygulamalarıyla ilgili önemli işaretler vermektedir. Bir diğer ifadeyle
sünnet, insanların hayatını sadece dünya hayatı açısından değil, ahiret
hayatı açısından da yönlendirme ve şekillendirme özelliğine sahiptir.

Bu bağlamda, mükelleflerin ölümünden sonra kabirlerinde


karşılaşacakları sorgudan itibaren, ahiret hayatında karşılaşılacak
nimetler veya azaplar, yeniden diriliş sonrası yaşanacak muazzam
hadiseler, hesaba çekilme, amel defterlerinin açılıp mizanın kurulması,
imtihanı alınlarının akıyla verenlere Cennetin bağışlanması, isyan
edenlere ise Cehennemde her türlü azabın tattırılması ve daha bir çok

ayrıntı sünnette gizlidir.


Sünnette, namaz, zekat, oruç ve hac gibi dini uygulamaların özünü
temsil eden dört büyük ibadetin ayrıntısını da bulmaktayız. Örneğin

namaz gibi farz bir ibadete baktığımız zaman, sünnetin onunla ilgili
pek çok hadisi ihtiva ettiğini görürüz. Namaz öncesi yapılacak olan
taharet, abdest, gusül, teyemmüm, mestler üzerine meshetmek vb. bir
çok husustan namazın beraberindeki ezan, kâmet, cemaat ve imamlık,
namaz vakitleri, rekat sayıları, uygulamanın nasıl olacağı, rükünleri,
sünnetleri, onu bozan şeyler, kuşluk namazı gibi müekked olmayan

sünnet türlerinin açıklanması, cemaatla kılınmasıyla kılınmaması


arasındaki fark, bayram namazları, güneş ve ay tutulması esnasında
kılınan hüsuf ve küsuf namazları, yağmur duasında kılınan namaz,
istihare namazı vb. bir çok namazla ilgili ayrıntı hep sünnette gizlidir.
Aynı durum zekat, hac ve oruç ibadetleri için de geçerlidir.
Bunlara bir de zikirler, dualar ve Kur’an tilâveti (okuması) ile ilgili
olanları da eklersek, sünnetin dinimizdeki yerinin hangi boyutlarda
olduğu anlaşılacaktır.
Diğer yandan Kur’an’ın insanlardan istediği Rabbanî ahlakla

ahlaklanma konusunda Resûlüllahın muazzam bir örnek teşkil ettiğini


tekrar belirtelim. Allah-u Teâlayı sevme, O’na yönelme, O’na tevekkül
etme, O’na karşı ihlas, rahmetini umma, azabından korkma, hükmüne
rıza gösterme, çeşitli musibetlerle imtihan edildiğinde sabretme,
nimetlerine şükretme, Allah için sevip Allah için buğzetme, O’nun
dostlarını dost, düşmanlerini düşman edinme, haramlardan el çekme,

ecrini insanlardan değil Allah’tan bekleme.... İşte bütün bu eşsiz


özellikler en ileri boyutlarıyla sünnette uygulamalı olarak
gösterilmiştir.

Sonuç olarak, Kur’an-sünnet ilişkisiyle ilgili önemli noktaları


gruplar halinde şöyle ele alabiliriz:
1- Bazı durumlarda sünnet, Kur’an’ın getirdiği hükümleri

destekleyip pekiştirir. Mesela, anne-babaya iyilik etmeye çağırıp,


onlara karşı gelmekten sakındıran akraba ilişkilerini sürdürmeye
çağırıp, ilişkileri koparmaktan sakındıran sözlü sünnet ifadeleri, yani

hadis-i şerifler bunun en açık göstergesidir. Zira, bunlar daha ziyade


Kur’an’ın getirdiği hükümleri onaylayıp pekiştirme fonksiyonuna
sahiptirler.

2- Sünnet, çeşitli açılardan Kur’an’ı açıklar. İlmi tabirlerle


aktarmak gerekirse, sünnet ya Kur’an’daki mücmeli tafsîl, ya umumu
tahsis, ya da mutlakı takyid şeklinde kendisini gösterebilir. Bir başka
ifadeyle, ya özet bir şekilde ifade edilen hükümleri daha ayrıntılı olarak
takdim eder, ya genel hükümler içeren bir konuyu daraltarak, belirli
noktalara yönlendirir, ya da geniş kapsamlı bir hükmü sınırlandırır.

Örneğin, Kur’an’daki “Namazı dosdoğru kılınız” hükmü çok geneldir.


Namaz nasıl, ne zaman, hangi şartlarda kılınır? Bu ve benzeri daha bir
çok sorunun cevabını sadece bu genel hükümden hareketle bulmak çok
güçtür. İşte, bu genel hükmü sünnet sınırlamakta, yol ve yöntemi
göstermektedir.

3- Sünnet bazı durumlarda Kur’an’ın kabul veya reddetmediği, ya


da herhangi bir hüküm getirmediği konularda yeni hükümler
getirmiştir. Örneğin, “Hayızlı kadınlar orucu kaza eder ama namazı
kaza etmez” hadis-i şerifi bunun en çarpıcı örneklerindendir.

5- Resûlüllah (a.s.m.) ve Sünnet

a) Rabbimizi bize tarif eden bir kaynak olarak Resûlüllah (a.s.m.)


Allah’ı bizlere tanıtan üç büyük ve temel kaynak vardır: Birincisi,
muazzam bir kitabı andıran ve her bir varlığı birer sayfa, birer satır,
birer kelime ve birer harf olarak niteleyebileceğimiz “Kainat”tır.
İkincisi, bu büyük kitabın bir nevi özeti ve fihristi olarak
niteleyebileceğimiz “Kur’an-ı Kerim”dir. Üçüncüsü ise Hâtemü’l-
Enbiyâ olan Resûl-ü Ekrem’dir (a.s.m.).

İnsanlara Allah’ı en güzel şekilde anlatan, tanıtan ve öğreten bir


muallim olarak Hz. Peygamber’in manevî şahsiyetini ancak şu
ifadelerle dile getirebiliriz:

Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber.


O ap-açık bürhan olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm
bütün iman ehli insanlara bir imam.

Bütün insanlara hatip.


Bütün peygamberlere reis.
Bütün evliyaya seyyid.
Bütün enbiya ve evliyadan oluşan muazzam bir zikir halkasının
serzâkiri.
O, öylesine büyük bir ağacı andırır ki, bütün geçmiş zamanın

peygamberleri o ağacın kökleridir.


Gelecekte boy gösteren bütün evliya onun nuranî meyveleridir.
Onun davasını geçmiş zamanın peygamberleri mucizeleriyle,

gelecek zamanın evliyası kerametleriyle tasdik etmektedirler.


Zira O, Lâ ilâhe İllallah der, bu prensibi davasının en önemli esası
olarak kabul eder.

Bütün geçmiş ve gelecekte saf tutan sayısız mübarek insanlar da


hep bir ağızdan ‘sadakte ve bilhakkı natakte’ (doğru söyledin ve hakkı
dile getirdin’ diyerek tasdiklerini dile getirirler.

Hayalen Onun yaşadığı döneme ve mekana gitseydik, elbette şöyle


bir manzarayla karşılaşırdık:
Gerek yüz, gerekse ahlak güzelliğiyle diğer bütün insanlardan

hemen ayırdedilen bir zat.


Elinde mucizevî bir kitap.
Dilinde hakikatleri anlatan bir hitap.

Bütün insanlığa, hatta cinlere ve meleklere, hatta bütün varlıklara


yönelik ezele dayanan bir hutbeyi tebliğ etmekte.
Bu alemin yaratılış sırrını açıklamakta ve nice acaip muammaları
çözmekte.
İnsanlık tarihi boyunca hemen herkesin zihnini meşgul eden üç
müşkil soruyu, yani ‘Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?’

sorularını gayet ikna edici bir üslupla açıklamakta.


İşte O zât, ebedi bir saadetin habercisi, müjdecisi.
Sonsuz bir rahmetin kâşifi, ilancısı.
Kainattaki İlahî saltanatın dellalı, seyircisi.
Kulluğu cihetiyle bir muhabbet timsali, insaniyetin şeref kaynağı,
yaratılış ağacının en nuranî meyvesi.

Peygamberliği cihetiyle hakkı gösteren en kat’î delil, bir hakikat


güneşi, bir hidayet feneri, bir saadet vesilesi.
Şu geniş Arap yarımadasında yaşayan nice vahşî, adetlerine

körükörüne bağlı, mutaassıp ve bir o kadar da inatçı bir milleti, ne


kadar kısa zaman içinde değiştirdi ve onları o kökleşmiş adetlerinden
söküp aldı.

O vahşi yapılarını ve seciyelerini yok edip yerine en güzel ahlaki


meziyetleri yerleştirdi.
Ve böylelikle döneminin en gelişmiş, en medeni milletlerine üstad

ve muallim eyledi.
Herkesçe bilinir ki, sigara gibi küçük bir adeti dahi ortadan
kaldırmak çok büyük önlemleri ve zorlamaları gerektirir. Her türlü
zoraki tedbirler alınsa da toplumun ancak bir bölümünde, o da sınırlı
olarak etkili olunabilir. Halbuki, Hz. Peygamber (a.s.m.), değil sigara
gibi küçük adetleri, o günün şartlarında bir toplumun hayatlarını dahi

uğrunda kolaylıkla verdikleri alışkanlıkları, örf ve adetleri, üstelik


inatçı, mutaassıp bir toplumdan kaldırmıştır. Üstelik zorlama yoluna
gitmeksizin, güç harcamaksızın. Hem de, ortadan kaldırdığı zararlı ve

kötü özelliklerin yerine öylesine güzel huylar, alışkanlıklar ve seciyeler


yerleştirmiştir ki, adeta bu özellikler kan ve damarlarına kadar
işlemiştir.

b) En güzel örnek ve rehber olarak Resûlüllah (a.s.m.)


Bir insanda, birbirine zıt güzel ahlakın birbirini nakzetmeyecek ve

engellemeyecek derecede bulunması oldukça zordur. Bir insan cömert


olabilir, ama bunu israf derecesine vardırabilir. Tutumludur, fakat bu
cimriliğe kayabilir. Cesurdur, ama bu cesurluk körükörüne veya

gösteriş icabı olabilir. Halbuki Alemlerin Efendisi (a.s.m.), bütün güzel


ahlakı en yüce bir şahsiyet oluşturacak şekilde kendisinde toplamış ve
bu güzel yönleri zıtlarına asla dönüşmemiştir. Üstelik birbirinden ayrı

ve biraraya gelmezmiş gibi görünen özellikleri de hiç bir aşırılığa ve


dengesizliğe kaçmadan, kendi üzerinde toplamıştır.
Sözgelimi, O son derece cesur ve celalliydi; ama aynı zamanda son

derece mütevazi, halim ve selimdi. Daha da önemlisi, cesaret ve celali


kalpleri kırıp dökme noktasına asla varmadığı gibi, tevazu ve
affediciliği hiç bir zaman zillet ve korkaklık seviyesine düşmemişti.
Vakar ve ciddiyetinin yanında mütebessim ve huzur verici; metin ve
çetin oluşunun yanısıra alabildiğine merhamet ve şefkat sahibi; bir
yandan dünyaya meydan okurken, diğer yandan kumlar üzerinde

oturup bir çocukla sohbet edebilecek kadar mütevazi idi. Bunlar gibi
daha pek çok güzel ahlakı, hem de en zirvesinde, birbirine
karıştırmadan ve en mükemmel şekilde kendi Zatında toplayan,

yaşayan ve ümmetine örnek olan ancak O Zat’tır (a.s.m.).


Diğer yandan, yine hiç bir insan her sahada, her konuda rehber ve
uzman olamaz. Yüzlerce ilim dalının boy gösterdiği günümüz

şartlarında, herhangi bir dalda uzman olmak için çok uzun yıllar
gerekmektedir. Bu durumda bir kişinin hem mükemmel bir tabib, hem
mükemmel bir komutan, hem dirayetli bir idareci, hem bir terbiyeci,
hem bir sosyolog, hem de bir muallim olması adeta imkansızdır. Fakat,
bu ve benzeri daha bir çok özellik Hz. Peygamber Efendimizde, hem de
en üst seviyede gerçekleşmiştir.

Hz. Peygamber’in görevi, yukarıda da sık sık belirtildiği gibi,


insanlığa pratik kaideler öğretmek ve bu kuralları kendi yaşayışıyla
ortaya koymak, kısaca ifade etmek gerekirse İslamın yaşanmasına
örneklik ve önderlik etmektir. Onun “üsve-i hasene” yani en güzel
örnek oluşu işte bu uygulama noktasında kendisini açıkça gösterir.
Gerçekten, Hz. Peygamber her haliyle ve her anıyla bizler için en güzel
örnektir. Gayet mükemmel derecedeki ahlakı ve en güzel seciyeleri
kendisinde toplaması, imanındaki kuvvetini en ileri derecede gösteren
takvası, en zirve noktalara ulaşan kulluğu, her türlü sıkıntı ve eziyet

karşısında sergilediği fevkalade metaneti, ciddiyeti ve sabrı, davasına


gösterdiği sınırsız sadakati ve daha nice benzersiz özellikleri Onun en
güzel örnek olmasının bariz göstergeleridir.
Hiç şüphesiz Hz. Nebi’nin (a.s.m.) sünneti herhangi batıl bir
unsuru asla içermez. Çünkü, sünnet ister sözlü olsun, ister fiili veya

takrirî olsun, Cenab-ı Hak tarafından böyle bir noksanlığa karşı


korunmuştur. Bu sebeple, iğneden ipliğe Onun tüm hayatı bizler için
örnek olma özelliği taşır. “Gerçekten, sizin için Allah resulünde güzel
bir örnek vardır” ayeti hem bu gerçeği, hem de az önce zikrettiğimiz
“üsve-i hasene” kavramının açıklaması mahiyetindedir.
Hz. Peygamber’in (a.s.m.) en güzel örnek oluşunun bir diğer yönü,

Onun her açıdan orta yolu tutmasında da görülür. Zira O, gerek


ashabını, gerekse bütün ümmetini ifrattan veya tefritten alabildiğine
sakındırmaya çalışmıştır. Bir örnek vermek gerekirse:

Hz. Peygamber (a.s.m.) kendisine gelip de, ibadete aşırı


rağbetlerinden dolayı birisi hiç yemeyerek ömür boyu oruç tutmaya,
diğeri hiç uyumayıp geceleri ibadetle geçirmeye, bir diğeri ise
kadınlardan uzaklaşıp hiç evlenmemeye azmeden üç kişinin sözlerini
işittiğinde şöyle buyurmuştur; “Şüphesiz ben sizin, Allah’tan en fazla
korkanınız, O’ndan en fazla sakınanızım. Lakin ben hem oruç tutarım,
hem tutmayıp iftar ederim. Bazan uyur, bazan namaz kılarım.
Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden
değildir.”

Aynı şekilde, “De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki,
Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...” ayet-i kerimesi de
aynı manayı taşımaktadır.
Bu gerçeği Asr-ı Saadetten bir örnekle pekiştirelim; Abdullah İbn
Amr İbnü’l-As (r.a.), Hz. Peygamber’den (a.s.m.) işittiği her şeyi

yazıyordu. Bu durum diğer sahabiler tarafından pek hoş


karşılanmamıştı. Bunun üzerine Abdullah (r.a.) yazma işini bıraktı,
ama durumu Hz. Peygamber’e (a.s.m.) sormaktan da geri durmadı.
Onun sorusuna Resulüllah (a.s.m.) ağzını göstererek şu cevabı verdi:
“Yaz! Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, buradan haktan
başka bir şey çıkmaz.”

c) Hz. Peygamber’in ümmetine olan düşkünlüğü


Resûl-ü Ekrem’in ümmetine olan benzersiz düşkünlüğü ve şefkati

bizzat Kur’an ayetiyle ifade edilmiştir;


“Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya
uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok

şefkatli, çok merhametlidir.”


Bu hakikati destekler mahiyette bazı hadis-i şerifleri de örnek
olarak vermek mümkündür. Sahih hadis kaynaklarında yer alan,
mahşerin dehşetinden herkes, hatta peygamberler dahi dehşete
kapıldığı ve kendi dertlerine düşüp “nefsî, nefsî” diye feryat ettikleri
bir ortamda, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın “ümmetî,

ümmetî” dediğine dair verilen haber dikkat çekicidir. Diğer yandan,


manevî keşif sahibi büyük zatların tasdik ettikleri bir hakikate göre,
Hz. Peygamber (a.s.m.) daha doğar doğmaz, yukarıdaki ifadelerin
aynısını, “ümmetî, ümmetî” sözlerini tekrar etmiştir.
Bu ve benzeri hususları gözönüne aldığımızda, böylesi eşsiz bir
şefkate, merhamete zahip bir rehberin Sünnet-i Seniyyesine uymanın

ne kadar gerekli olduğu anlaşılacaktır. Aksine davranışın ise, ne derece


nankörlük ve hatta vicdansızlık olduğu ayrı bir gerçektir.

d) Hz. Peygamber’in (a.s.m.) torunlarına ve akrabalarına


olan düşkünlüğü

Rivayetlere bakıldığında Resûlüllah’ın (a.s.m.), torunları olan Hz.


Hasan ve Hüseyine henüz küçük yaşlardayken büyük düşkünlük

göstermiş, onları sevmiş, adeta onların üzerine titremiştir. Bu durum


belki Peygamber efendimizin insanî yönünün tabii bir göstergesi olarak
değerlendirilebilir. Ancak diğer yandan, bir peygamber olarak
düşünüldüğünde, dar dairede bu derece şefkat gösterilmesi, geniş
dairedeki elçilik göreviyle sanki çelişir gibi görünmektedir. Ancak işin
aslına bakıldığında, torunlarına karşı gösterdiği aşırı şefkat ve

hassasiyetin sıradan bir insanî özellik olarak nitelendirilmesi şeklindeki


bir açıklamanın ne kadar yetersiz kaldığı anlaşılacaktır. Her ne kadar
Hz. Hasan ve Hüseyin’i büyük bir şefkatle öpüp, okşayıp, sevgisini en
güzel şekilde sergilemesinde, onların torunları olmasında bir pay olsa
da, bu olayın gelişigüzel bir davranış olmadığı açıktır. Aslında bu
davranışında dahi peygamberlik görevinin önemli bir cilvesi vardır.
Tabii bu gerçeği tarihî süreç gözönüne aldığımızda anlayabiliriz.
Mesela, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Hasan ve
Hüseyin’e karşı, küçüklüklerinde gösterdiği fevkalâde şefkat ve verdiği

büyük önemin temelinde bu iki şahsiyetin gelecekte, nübüvvet


görevinin kıyamete kadar uzanan manevî zincirinin ilk halkalarını
oluşturmaları; zaman içinde Nebevî mirası üstlenecek çok önemli bir
cemeatin çekirdeğini, kaynağını ve temsilciliğini üstlenecek bir neslin
başlangıcı olmaları bulunmaktadır. Örneğin, Hz. Hasan’ın başını
mükemmel bir şefkat nişanesi olarak öperken, ondan sonra gelecek

nuranî bir nesli oluşturan şahsiyetlerin, örneğin bu nesil içinde yer


alacak Gavs-ı Azam Şâh-ı Geylanî gibi mehdî seviyesindeki pek çok
benzersiz zâtların başlarını da öpmüştür. Ve o büyük zâtların
istikbalde gerçekleştirecekleri muazzam hizmetleri takdir ve tebrik
manasında bir öpücük kondurmuştur. Aynı şekilde Hz. Hüseyin’in
başını öpmekle, onun da zürriyetinden gelecek Zeynelabidîn, Ca’fer-i

Sadık gibi yüce makam sahibi, Nebevî mirasın hamelelerinin mübarek


alınlarını da öpmüştür.
Daha henüz hayattayken Mahşer meydanında meydana gelecek

olayları haber veren; Cennet ve Cehennem’in özelliklerinden,


kendilerine has durumlarından bahseden; zeminden gökteki melekleri
müşâhede eden; geçmiş ve gelecekten aynı anda haberler veren;
bunların da ötesinde Mi’rac ile Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkan bir
zâtın nuranî bakışları elbette kendisinden sonra gelecek bir nesli ve o
nesil içinde yer alacak büyük şahsiyetleri de görecektir.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet-i kerime üzerinde
de bazı şüpheler akla gelebilir;

“De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden


istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.”
Eğer denilse ki: “Bu ayetten anlaşılan manaya göre nesil yakınlığı

ön plana çıkarılmıştır. Halbuki bir diğer ayette, “Allah katında en


şerefliniz, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır” buyurulmaktadır. Bu
ayete bakıldığında nesil yakınlığından ziyade, İlahî yakınlık ve takvâ

esas ölçü olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla bir peygamber için de


öncelikli olan akrabalık bağları değil, insanların Allah katındaki
değerleri olmalıdır. Hal böyleyken bu iki ayet birbirleriyle nasıl

uyumlu hale getirilebilir?”


Bu soruya Bediüzzaman şöyle cevap verir:
“Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla

görmüş ki, Âl-i Beyti (neslinden gelenler), âlem-i İslam içinde bir
şecere-i nûraniye (nâranî bir ağaç) hükmüne geçecek. Âlem-i İslamın
bütün tabakâtında, kemâlât-ı insâniye (insanları mükemmelliğe

ulaştıracak özellikler) dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini


görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile (çoğunlukla) Âl-i Beytten
çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin âl (Hz. Peygamberin nesli)
hakkındaki duası ki, ‘Allahım! Tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in âline
salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in
âline de salât eyle. Muhakkak ki, Sen her türlü hamd ve övgüye
nihayetsiz derecede layıksın ve şan ve şerefin herşeyden nihayetsiz
derecede yüksektir’ duasının makbul olacağını keşfetmiş.

“Yani, nasıl ki millet-i İbrahimiyede (Hz. İbrahim’in dinine tâbi


olanlar arasında) ekseriyet-i mutlaka ile nûranî rehberler Hz.
İbrahim’in âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i
Muhammediyede de (a.s.m.), vezâif-i azîme-i İslamiyede (İslamın çok
büyük vazifelerinde) ve ekser turuk ve mesâlikinde (meşreb ve
mesleklerinde), enbiya-yı Benî İsrail (İsrailoğullarına gelen
peygamberler) gibi, aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (a.s.m.) (Âl-i
Beytten gelen Kutub şahsiyetleri) görmüş. Onun için, ‘De ki: Vazifem
karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak

akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir’ demesiyle emrolunarak,


Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini (sevgi beslemesini) istemiş.
“Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş: ‘Size

iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz (sım-sıkı bağlansanız)


necat bulursunuz (kurtulursunuz): biri Kitâbullah, biri Âl-i Beytim.’
Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbâı (kaynağı) ve muhafızı ve her

cihetle iltizam etmesiyle (İslama bağlılıkla)) mükellef olan, Âl-i


Beyttir.”
Bu ifadelerde Bediüzzaman’ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta

vardır. O da, bizzat ayet-i kerimenin emriyle Hz. Peygamber’in (a.s.m.)


ümmetinden kendi nesline muhabbeti istemesinin ardındaki esas sebeb
olarak, Sünnet-i Seniyyeye bağlılığın gösterilmesidir. Çünkü, Asr-i
Saadetten günümüze kadar görülmüştür ki, Hz. Muhammed’in (a.s.m.)
mübarek neslinden nice maneviyat büyükleri, İslamı insanlara en güzel
şekilde anlatıp, örneklik yapan nice mümtaz şahsiyetler çıkmıştır.

Demek ki burada Âl-i Beyt, risalet görevinin en temel takipçileri


olmaları bakımından, Sünnet-i Seniyyeyi gayet net bir şekilde temsil
makamındadırlar.

Diğer yandan gerek Kur’an ayetleri, gerekse bazı hadis-i şeriflerle


Sünnet-i Seniyyenin üzerinde bu kadar ısrarla durulmasının bir
hikmeti daha görülebilir. O da, 1400 yıldan beri bir yandan İslamiyetin
geniş alanlara yayılmasına karşılık, belirli dönemlerde müslümanların
özellikle inanç noktasında bazı zorluklarla karşılaşacaklarının, gerçek
inanç esaslarıyla batıl olanları birbirine karıştırır hale geleceklerinin
dolaylı bir şekilde ifadesidir. Böylesi bir ortamda, yani gerçeklerle
yanlışların karıştığı bir zeminde, İslamiyeti en üst derecede temsil eden
Âl-i Beyt, bir buluşma noktası olarak gösterilmiştir. Adeta, “gelecek

zamanlar içinde sizi İslamiyete ulaştıracak yolları şaşırırsanız,


yanlışlara dalarsanız, en azından böyle bir şüpheyle karşılaşırsanız,
aranızda sizi bana ulaştıracak manevî zincirin halkaları bulunacaktır.

Onlar da Âl-i beytimdir. Onlara sarılır, onları örnek alırsanız, tekrar


doğru yolu bulabilirsiniz” denilmektedir.
Burada hemen bir noktaya daha işaret edelim. Bu açıklamalardan

kesinlikle, Ehl-i Beytin insan üstü varlıklar olduğu manası


anlaşılmamalıdır. Elbette onlar da insandırlar ve hata yapabilirler.
Tarih içinde bunun örnekleri de görülmüştür. Ancak bizler bu hükmü
çoğunluğu dikkate alarak vermekteyiz. Bu hususu yine Bediüzzaman’ın
şu görüşlerine yer vererek açıklayalım:

“Evet, Âl-i Beytin efradı (fertleri) ise, itikad ve iman hususunda


sairlerinden çok ileri olmasa da, yine teslîm, iltizâm (İslama teslim ve
bağlılıkta) ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslamiyete fıtraten,
neslen, cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık, zayıf ve şansız,
hatta haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet
hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdâdı bağlandığı ve şeref kazandığı
ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve
fıtrî olduğunu bilbedâhe (ap-açık) hisseden bir zât, hiç taraftarlığı
bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam (çok sıkı bağlılık) ve

fıtrhi İslamiyet cihetiyle, din-i İslam lehinde ednâ (en basit) bir emâreyi
kuvvetli bir bürhan (delil) gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır.”
Doğrudan Kur’an tarafından emredilen Âl-i Beyte muhabbet

konusunda, tarihten günümüze bazı insanların ifrata giderek, İslam’ın


özüne ters bir takım inançları benimsedikleri görülmüştür. Özellikle
Şia ve Rafizîler gibi bazı meşreblerin Hz. Ali (r.a.) ve onun neslinden

gelenlere karşı duydukları aşırı sevgi, onları yanlış inançlara


yöneltmiştir. Bediüzzaman’ın bu duruma yine ilginç bir yaklaşımı
vardır. Ona göre mubabbet iki kısımdır;

“Biri: Mânây-ı harfiyle, yani Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü


Vesselham hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve
Hüseyin ve Âl-i Beyti sevmektir. Şu muhabbet, Resûl-ü Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetini ziyadeleştirir, Cinab-ı Hakkın
muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrûdur, ifratı zarar vermez,
tecâvüz etmez, zemmini ve adhavetini (düşmanlığı) iktizâ etmez.

İkincisi: Mânây-ı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever.


Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden, Hazret-i
Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in
yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hatta Allah’ı bilmese de,
Peygamberi tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resûl-ü Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselhamın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakkın
muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkalarının zemmini
ve adâvetini iktizâ eder.
İşte, işaret-i Nebeviyye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade

muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekiri’s-Sıddîk ile Hazret,i Ömer’den


teberri ettiklerinden (uzaklaştıklarından), hasarete düşmüşler.”

e) Hz. Peygamber (a.s.m.) niçin bazı zamanlar müşriklere ve


münafıklara mağlup oldu?
Bilindiği gibi insanlar arasında hakka taraftar olanlarla batıla
taraftar olanlar her zaman varolagelmiştir. Belirli dönemlerde bu iki
gruptan birisi diğerine nazaran ağırlık kazanmış, diğerine hakimiyet

kurmuştur. Tarih boyunca batıla taraftar olanları nasıl şeytan temsil


etmiş ve halen temsil etmekteyse, hak tarafının başında ise
peygamberler bulunmuştur. Peygamberler ise doğrudan İlahî vahye
dayandıkları için bir nevi Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi
hükmündedirler. Bu hususları dikkate alan İslam alimleri geçmişten
günümüze peygamberlerin temsil ettiği çatı altında toplanan insanlara

“Hizbullah” yani “Allah’ın Yolundakiler”, şeytanın taraftarlarına ise


“Hizbüşşeytan” ismini vermişlerdir.
Şaşırtıcı bir gerçektir ki, şeytanın taraftarları, hak yolunun

yolcularına çoğu zaman galebe çalmıştır. Hatta bu çarpıcı özellik bizzat


peygamberlerin hayatları esnasında da kendisini gösterir.
Peygamberlerin en sonuncusu ve en büyüğü olan Hz. Peygamber’in

(a.s.m.) hayatında da yer yer bu duruma şahit olmaktayız. Bu noktadan


hareketle, aklımıza şöyle bir soru gelebilir;
“Başta bütün peygamberler ve onların en önde geleni olan Fahr-i

Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar İlahî yardım, imdad ve inayet


altında olduğu halde, neden çoğu defa dalâlet ehline, yani inkarcılara
ve müşriklere karşı mağlup oldular? Özellikle Peygamber efendimizin

onca mucizelerine, hepsinden önemlisi Kur’an gibi eşsiz bir mucizeye


muhatap oldukları halde Mekke müşrikleri ve Medine münafıkları
nasıl oldu da inkarlarında ve inançsızlıklarında ısrar ettiler?”

Bu iki şıklı soruyu bazı örnekler vererek açıklamaya çalışalım.


Kainata baktığımızda hemen her şeyde zıtların bir arada,
birbirleriyle mecz olmuş halde bulunduklarını görürüz. Bu Allah’ın
koyduğu ve Onun dışında kimsenin değiştiremeyeceği İlahî bir
kanundur. Bu birbirine zıt olan şeyler zamanın ve şartların
değişmesiyle devamlı birbirlerine hakimiyet kurmaya çalışırlar.

Sonuçta devamlı bir değişim sürer gider. Dolayısıyla hiç bir unsur,
diğer zıddına karşı sürekli bir hakimiyet kuramaz. Sıcakla soğuk,
aydınlıkla karanlık örneklerinde olduğu gibi. Olayın bir başka yönü

ise, bizlerin bütün eşyayı ve olayları zıtlarıyla bilmemizdir. Eğer iyi


veya kötü bir şeyin zıddı olmasaydı, o şeyin gerçek mahiyette manasını
kavrayamazdık. Mesela uzunluk olmasaydı kısalığın, ağırlık olmasaydı
hafifliğin, hastalık olmasaydı sağlığın kıymetini anlayamazdık. Diğer
yandan nasıl maddi alemdeki zıtlıklar eşyanın ve varlıkların
gelişmesine ve terakki etmesine bir vesile ise, bizi ilgilendiren alemdeki

zıtlıklar da bizlerin hayatımızı devamlı geliştirmemiz ve ilerletmemiz


için bir nevi teşvikçi özellik taşır.
İşte bu zıtlıklardan birisi de manevî alemlerde kendisini gösterir;

Hayır ve şer, melek ve şeytan, günah ve sevap gibi. Bu şekilde,


insanların hem maddi hem de manevî hayatlarını etkileyecek zıtlıkların
olması ise, ancak dünyanın bir imtihan meydanı olmasıyla

açıklanabilir. Çünkü eğer bu iki zıt kutuplardan herhangi birisi


olmasaydı imtihan diye birşey de sözkonusu olmayacaktı.
Olaya imtihan perspektifinden baktığımızda, hakka taraftar

olanların zaman zaman insi ve cinni şeytanlara, kötülüklere ve batıla


neden mağlup düştüklerini anlayabiliriz. Çünkü eğer mü’minler ve
müslümanlar sürekli galip ve güçlü durumda olsaydılar imtihan sırrı
ortadan kalkacak, akıl ve mantık devreden çıkacak, inanmayanlar da
mecburen inanmak durumunda kalacaklardı.
İşte bu ince sır içindir ki, peygamberler çoğu zaman dalâlet ve
küfür ehline karşı mağlup olmuşlardır.
Olayın bir de manevi ciheti vardır. İnkarcılar ve dinsizler aslında
manen son derece güçsüz temeller üzerinde bulunmaktadırlar. Peki, bu

kadar güçsüz temellerden nasıl bir güç alıyorlar ki, manevî yönden son
derece güçlü ve sarsılmaz kaleler hükmünde dayanakları bulunan hak
ehline galip duruma gelebiliyorlar? Bu sorunun da aslında cevabı son
derece kolay ve basittir. Çünkü, inkar bir tahribi andırır. Nasıl bir
şeyin tahribi, onu kurmaktan ve vücuda getirmekten çok daha kolaysa,
inançsızlık yönünden bir şeyi inkar veya reddetme o derece kolaydır.

Bir hakikate inanmak ve kabullenmek ise bir gayret gerektirir.


İnançsızlık ve inkar, özellikle insanın benlik, gurur, lezzetlere ve
zevklere düşkünlük gibi zayıf yönlerini etkilediğinden kolay netice alır.
Sadece dünya hayatını gösterir; ahireti gizlemeye çalışır. Akibet
endişesini dikkatlerden uzak tutmaya çalışır.
Halbuki hak ehlinin temsilcisi konumunda olan peygamberlik

kurumu ise, insanlara akıbeti yani ahireti gösterir. Hayatı belli bir
nizam ve disiplin altına almayı tavsiye eder. Yıkmayı değil kurmayı
esas alır. İnsanlığı nefs-i emmarenin esaretinden kurtarmaya çalışır.

İşte nefs-i emmarenin firavunluğunu ve şeytanın hakimiyetini


kıramayan insanlar, bir peygamberin tebliğine muhatap dahi olsalar
kulaklarını tıkamışlardır. Hz. Peygamber (a.s.m.) gibi gelmiş ve geçmiş
bütün zamanları aydınlatan maneviyat güneşine karşı yarasa ruhlu
insanlar gözlerini kapamışlar, o muazzam manevî çekim gücüne karşı,
şeytanî bir itme gücüyle karşı koymuşlar, dalalet ve günah karanlığına

dalmışlardır.
Bu açıklamaların ardından, yine akla takılabilecek bir diğer
soruya yer verelim;

“Madem ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Rabbü’l-


Âlemîn’in habîbi, yani en sevgili kuludur. Madem, elindeki hak,
dilinden dökülenler hakikattir. Madem, rivayetlere göre ordusundaki
askerlerin bir kısmı meleklerden müteşekkildir. Madem, bir avuç suyla
kocaman bir orduyu sulayarak, kafirlerin ordusuna savurduğu bir
avuç toprakla bütün düşman ordusunun gözlerine toprak dolmasına
sebep olarak ve bunlar gibi yüzlerce mucizeleri aşikar bir şekilde
sergileyerek düşmanlarına galip gelmiştir. Peki nasıl oldu da, Uhud
harbinin sonlarında ve Huneyn harbinin başlarında mağlup duruma

düştü?”
Bu ilginç sorunun cevabı için yine Bediüzzaman’a müracaat
edelim ve şu cümlelere yer verelim;

“Eğer Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı içtimâiye ve


şahsiyesinde (toplumsal ve kişisel hayatında) daima hârikulâdelere ve
mucizelere istinad etseydi, o vakit imam-ı mutlak (her alanda önder) ve
rehber-i ekber (en büyük rehber) olamazdı.
“İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için, ara sıra,
indelhâce (ihtiyaç anında), münkirlerin inkarını kırmak için mucizeler
gösterirdi. Sair vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i İlahiyeye
(İlahî emirlere) itaat etmiştir; öyle de, hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-
i Sübhâniye (Cenâb-ı Allah’ın dilemesi) ile tesis edilen âdetullah

kavâninine (kainatta Allah’ın koyduğu kanunlara) herkesten ziyade


müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, ‘sipere giriniz’
emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ, tamamıyla hikmet-i İlahiye

(İlahî hikmet) kanununa ve kainattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya (çok


muazzam yaratılış kanununa) müraat ve itaati göstersin.”
Müslüman ordusunun Uhud harbinin başlangıcında mağlub

duruma düşmesinin, hatta bu savaşta tam anlamıyla bir galibiyet


kazanılmayışının perde arkasına Bediüzzaman’ın farklı bir yaklaşımı
daha vardır. Ona göre, müşrik ordusunda Halid b. Velid gibi gelecekte

müslüman olacak ve İslama kahramanlığıyla çok büyük hizmetler


yapacak nice insan bulunmaktaydı. Dolayısıyla istikbalde elde
edecekleri şan ve şeref dolu hizmet sayfalarına bir noktada halel

gelmemesi, büsbütün izzetlerinin kırılmaması, bir bakıma gelecekteki


büyük hizmetlerinin bir tür acil ödülü olarak Cenab-ı Hak onları
mağlup duruma düşürmemiştir. “Demek, mazideki Sahabeler,
istikbaldeki Sahabelere karşı mağlup olmuşlardır. Ta ki o müstakbel
Sahabeler kılıç korkusuyla değil de, belki İslamın o aydınlık nuruyla
müslüman olsunlar..”

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber’in (a.s.m.)


bazı savaşlarda mağlup duruma düşmesi, onun davasına bir halel
vermez. Her şeyden önce bir imtihan sırrı olarak anlamak gerekir.
Diğer yandan bizler ve bütün insanlar için hayatın her bölümünde,
karşılaşılan bütün olaylarda en ideal örnek olması açısından da konuya
yaklaşmak gerekir. Bir de her olayın ardında, velev çok olumsuz gibi
görünse de İlahi kaderin birer hikmet cilvesi olduğu asla
unutulmamalıdır.

6- Sünnetten yüz çevirenler

a) Kur’an-Sünnet ayırımına gidenler


Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bazı insanların hak
tarafından görünüp, sünneti devre dışı bırakma girişimlerinde

bulundukları görülmektedir. Hatta bu insanların kendi iddialarına


Kur’an ayetlerinden deliller getirmesi işin bir diğer garip ve çarpıcı
yönüdür. Örneğin, “...Biz Kur’an’ı her şeyin ap açık bir beyanı, bir
hidayet rehberi, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak sana
indirdik” ayetine dayanarak ileri sürülen “Kur’an varken sünnete
ihtiyaç yoktur” görüşü, aslında bizzat Kur’an tarafından reddedilen

bir iddiadır. Çünkü şu ayet-i kerime Hz. Peygamber’in (a.s.m.)


Kur’an’ı açıklama görevinin olduğuna işaret eder:
“...Sana da, kendilerine indirilmiş olan emir ve yasakları insanlara

açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik, ta ki iyice düşünsünler.”


Bazı insanlar da vardır ki, kendi yorumları doğrultusunda
sünnete, özellikle de içtihada dayalı sünnete itaati reddetme noktasına
gelmişlerdir. Örneğin “Resûle itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim
bundan yüz çevirirse, seni öyle kimselerin üzerine muhafız olarak
göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle
mükellefsin” gibi manası gayet açık olan bir ayet-i kerime bakın nasıl
yorumlanmaktadır:

“...Resule itaatten Sünnete, Hadise uyma anlamını çıkarmak


mümkün müdür? Sünnetin de Kur’an ayetleri gibi farz olduğunu ileri
sürenler, Resule itaat kavramının arkasına sığınmaktadırlar.

...Bu gibi ayetlerden anlaşılıyor ki, Peygamber Allah’ın elçisi


olması hasebiyle, ona karşı davranış, Allah’a karşı yapılmış
olmaktadır. Peygambere itaatten de kastın, Allah’ın Peygamber
aracılığı ile bildirdiği emirlere itaat olacaktır. Bunun içine
Peygamberin içtihadını dahil etmeye imkan yoktur.”
Bu ve benzeri görüş sahiplerinin fikirleri dikkate alındığında, Hz.

Peygamber’in (a.s.m.) statüsünün adeta bir “postacı” durumuna


indirildiği anlaşılacaktır. Buna göre Resûlüllah (a.s.m.), sadece
Kur’an’ı tebliğle yükümlüdür. İnsanlar da sadece Onun tebliğ ettiği

Kur’an’a uymakla yükümlüdür. Bunun dışında Hz. Peygamber’e


(a.s.m.) karşı herhangi bir yükümlülüğümüz kalmamaktadır.
Elbette, böyle iddialar bir takım ön yargıların ürünüdür. Gerek

Kur’an’dan, gerekse hadis-i şeriflerden bir çok kesin hükümlerin


gözardı edilmesi ve kendi görüşleri doğrultusundaki bir takım
ifadelerin baş ve sonu kesilerek kullanılmasının sonucu ortaya
çıkmaktadırlar. Bu iddialar ilmi yönden yanlış ve zayıf temeller üzerine
oturtulmasının yanısıra, mantıken de bir takım açıklar vermektedir.
Gerek ayet, gerekse hadisler doğrultusunda bu iddiaların yanlışlığını

anlamak isteyenler önceki bölümlere müracaat edebilirler. Mantıken


ise, en basit bir fikir yürütme ile dahi benzeri iddiaların yanlışlığı
anlaşılabilir. Örneğin, eğer bir peygamber kendisine tebliğ edilen

hükümlerin uygulama aşamasında eğer içtihat yetkisine sahip değilse,


kendi hayatı boyunca niye böyle bir gayret içinde olmuştur? Dinin
kurallarını, hükümlerini uygulama konusunda peygamberin içtihadı
bağlayıcı değilse, Kur’an’daki mücmel yani öz ifadelerle belirtilmiş
hükümler nasıl uygulanacaktır? Eğer insanlar için bir bağlayıcılığı ve
örnek olma özelliği olmayacak idiyse, Allah-u Teala bir insan yerine

niye bir meleği peygamber olarak görevlendirmedi?


Bir de bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) dönemindeki bir takım
şartları dikkate aldığımızda durum çok daha farklı boyutlar

kazanmaktadır. Özellikle Medine’ye hicretten sonra bilindiği gibi


orada bir devlet kurulmuştur. Medine İslam toplumunun devlet
başkanı konumunda olan Hz. Peygamber’in, Kur’an’da çok az bulunan
veya hiç bulunmayan hususlarda içtihat etme yetkisinin olmadığı ve
bunun müslümanlar için bağlayıcılığının bulunmadığı bir ortam acaba
nasıl bir ortam olurdu? Diğer toplumlarla gerek sulhane, gerekse

hasmane münasebetlerin yoğun bir şekilde yaşandığı ve yeni


problemlerle sürekli olarak karşılaşıldığı bir dönemde, Hz.
Peygamber’in, Kur’an’da yer almayan hususlarda toplumun
kendilerine itaat etmelerini talep etmemesi, yöneticilik açısından kabul
edilecek bir şey midir? Kur’an salt manada bir kanun kitabı veya bir
ansiklopedi olmadığına göre, Kur’an’ın temas etmediği noktalarda
toplumda düzen nasıl sağlanacak, güvenlik nasıl temin edilecek,
ekonomi, eğitim, adalet gibi sosyal konularda kim düzenleyici kararlar
alıp uygulayacaktır?

Meseleyi biraz da günümüz açısından ele alalım. Önce Hz.


Peygamber’e (a.s.m.) itaatin sadece Kur’an’la sınırlı olduğunu
varsayalım. Sünnetin delil ve bağlayıcılık özelliğini kabul etmeyen
kimseler, mantıken kendileri için de Kur’an’ın mutlak manada
bağlayıcı olduğunu kabul etmeleri gerekecektir. Sünnet, yani Kur’an’ın
uygulaması olmaksızın bir toplum veya bir ülke nasıl
yönetilebilecektir? İnsanların bireysel olarak karşılaştıkları problemler
bütün yönleriyle nasıl çözülebilecektir? Yoksa bu dinin ilk tebliğcisi ve
Kur’an’ın ilk uygulayıcısı olan Reshulüllah’tan (a.s.m.) esirgediğimiz

bir yetkiyi bu gün kime vereceğiz? Kendisini yetkili olarak görenlerden


kime inanıp, kime güveneceğiz? Böyle bir ortamda meseleler daha mı
kolay çözülecek, yoksa tek kelimeyle müslümanlar kaosa mı

sürükleneceklerdir?
Şimdi bu konuda en çok gözardı edilen bir ayet-i kerime üzerinde
konuya değişik açılardan yaklaşalım.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere ve sizden olan


idarecilere de itaat edin. Bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, eğer
Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûlüne havale
edin. Böylesi daha hayırlıdır ve neticesi de daha güzeldir.”
Konumuz açısından bakıldığında, bu ayet-i kerimede
anlaşmazlıkların ve ihtilafların çözümü için Allah’a ve Resûlüne

müracaat edilmesi ve bu iki kaynağın hükmüne itaat edilmesi


gerekliliği gayet açık görülecektir. O günün şartlarında dahi,
karşılaşılan veya içine düşülen ihtilafların çözümünün sadece

Kur’an’da bulunmadığı, böyle durumlarda ise sünnete müracaat


edilmesi gerektiği bizzat Kur’an tarafından bu ifadelerle bildirilmiştir.
O günün şartlarında dahi sünnetin bir müracaat kaynağı olduğu bizzat
Kur’an tarafından belirtildiği halde, her geçen gün biraz daha artan ve
karmaşıklaşan mesele ve ihtilaflarda sünneti devre dışı bırakmak veya
bağlayıcı olarak görmemek doğrusu akıl kârı değildir.

Şimdi tekrar başa dönelim ve biraz daha konu üzerinde zihin


yoralım. Diyelim ki, Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında inanan insanlar
bir konuda ihtilafa ve anlaşmazlığa düştüler. Ya da yeni bir problemle
karşılaştılar. Bu durumda meseleyi Allah’a ve Resûlüne götürmenin
anlamı, sadece Kur’an’a başvurmak ise, meseleyi Hz. Peygamber’e
(a.s.m.) götürüp sormanın bir mantığı var mıdır? Kaldı ki, öğrendikleri
ve bildikleri Kur’an ayetleri doğrultusunda ya meselelerini çözüme
ulaştırırlar veya çözümsüz bir şekilde bırakırlar, ya da Kur’an’da
bulamadıklarında kendi kendilerine çözüm bulabilirlerdi. Peki böyle

bir durumda meselelerin götürüleceği ikinci şık olarak Resûl’ün


zikredilmesinin ne anlamı kalacaktır? Mesele ve ihtilafların
Resûlüllah’a (a.s.m.) getirildiğinde, Hz. Peygamber (a.s.m.) ya o ana

kadar inmiş ayetlere bakacak, ya yeni bir ayetin gelmesini bekleyecek,


ya da böyle bir durum olmadığı takdirde bir içtihatta bulunacaktır. O
halde en sağlıklı netice şudur: Allah’a ve Resûlüne itaatin birarada

zikredildiği ayetlerde, Allah’a itaatin karşılığının Kur’an olduğu


kesindir. Resûlü itaatin karşılığı ise Kur’an olabileceği gibi, Kur’an’da
hazır çözümlerin bulunmadığı konularda Hz. Peygamber’in (a.s.m.)

Kur’an’ı yorumlaması, Kur’an’a dayalı içtihadı da olabilir. Bu


yorumlar ve içtihatlar ise zaten sünneti oluşturmaktadır.
Son olarak, sünneti devre dışı bırakan anlayışa karşı, yine en güzel

ve en kesin cevabın bizzat Hz. Peygamber tarafından verildiğini


görmekteyiz. Hz. Peygamber (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde şöyle
buyurmuştur;

“Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’an ve onun bir misli
verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu
Kur’an’a sarılınız; onda helal olarak neyi görüyorsanız onu helal kabul
ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu da haram biliniz’
diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah’ın Resulünün
haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibidir.”

b) Tarikat erbabı içinde Sünnete lakayd davrananlar

Müslümanlar arasında, gerek iman zayıflığı, gerekse kıymetini


yeterince kavramamaktan dolayı Sünnet-i Seniyyeye gerçek manada

tabi olmayanların veya olamayanların sayısı bir hayli fazladır. Ancak,


bir gurup daha vardır ki, geçmişten günümüze kadar Sünnet
konusunda kendilerinden beklenen hassasiyetin tam aksi istikamette
davranmışlardır. Bazı tarikat erbabı, bilerek veya bilmeyerek sünneti
geri plana itme hatasını işlemiştir. Halen de bu tavrı sergileyenler
bulunmaktadır. Böyle bir hataya düşülmesinin ardında şu hatalı

değerlendirmeler yatmaktadır:
1- Bir takım manevî lezzetlerine aldanarak velâyetin nübüvvete,
yani peygamberliğe eşdeğer, hatta daha üstün tutulması. Bazı tarikat

ehli, Sünnet-i Seniyyeye tam manasıyla tabi olmamanın bir sonucu


olarak, velâyeti nübüvvete tercih ederler. Hal ve hareketlerinde
doğrudan Sünnet-i Seniyyeyi değil, bazı velîlerin davranışlarını
öncelikle benimserler. Böylelikle velâyet makamını, bir bakıma
peygamberlik makamının üzerinde görmüş olurlar.
2- Kendilerince büyük ve erişilmez olarak görülen bir kasım

tarikat büyüklerinin, Sünnet-i Seniyyenin hameleleri, taşıyıcıları ve


sonraki nesillere aktarıcıları olan Sahabe-i Kirâma eşdeğer, hatta daha
üstün tutulması.

3- Yine kendi tarikat ve meşreplerine duydukları aşırı muhabbet


ve bağlılığın yönlendirmesiyle, tarikatin âdâb ve kurallarının Sünnet-i
Seniyyeden daha değerli görülmesi. Mensubu bulunduğu tarikata olan
aşırı bağlılığı sebebiyle, o tarikatın kurallarını ve evradını Sünnet-i
Seniyyeye tercih ederler. Dolayısıyla yeri geldiğinde evrâdını terket-
memek için sünneti terk, hatta sünnete muhalefet ederler. Bunun so-

nucu olarak şeriatın kurallarına ve şartlarına bir lakaytlık ve soğukluk


gösterirler. Halbuki, İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük
zatların üzerinde ısrarla durdukları gibi, birtek Sünnet-i Seniyyeye
bağlı olmakla elde edilen manevî kazanç, belki tarikatin yüzlerce
âdâbından ve husûsî olarak yerine getirilen nâfile ibadetlerden daha
fazla olur. Nasıl bir farz, bin sünnetten daha üstün ise, bir tek Sünnet-i

Seniyye binlerce tarikat ve tasavvuf âdâbından daha faziletli ve


feyizlidir.
4- Kendi mesleklerine ifrat derecesinde düşkünlük gösteren bazı

tarikat erbabının, ilhamı vahiy derecesinde, hatta daha ileri seviyede


görmesi. Müfrit bazı tasavvuf ehli kimselerin ilhamı vahiy zannettikleri
ve ilhamı vahiy sınıfına koydukları görülmüştür. Halbuki vahyin

derecesi son derece yüksek, geniş ve kutsaldır. Buna karşılık ilham o


derece sınırlı, sönük ve dardır.
5- Yine tarikatte elde edilen bir takım manevî keşif, kerâmet ve
zevklere kapılarak, esas kulluk borcu olan ibadetlerin, İslamın
tebliğcisi olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Sünnet-i Seniyyesinin bir
kenara bırakılması. Tarikatın sırrını ve manasını anlayamayan ve
tasavvuf ehli olarak geçinen bazı kimseler, istenilmeden elde edilen ve
tarikatın birer meyvesi olan kerametleri, zevkleri, feyizleri ve nurları
esas gaye olarak ister. Halbuki, dünya bir hizmet yeridir. Ücret yeri de-
ğildir. Dünyadayken yaptıkları hizmetlerin ve ibadetlerin ücretini
isteyenler ve bekleyenler, bakî, daimî, ebedî meyvelerden mahrum
kalacaklardır. Böyleleri bir nevi dünyadayken bekâyı ve sonsuzluğu
istemektedirler. Bu yüzden amellerin ahiret yönünü düşünmek
istemezler. Adeta, dünya hayatını sevmekle, onda bir nevi ahireti
bulmayı arzulamaktadırlar.
6. Hakikat ehli olma özelliğini taşımayan bazı tarikat yolcuları,
velâyet makamlarının gölgelerine veya çok sınırlı da olsa numunelerine
mazhar oldukları zaman, bu gölgeleri asıllarıyla karıştırırlar.
Kendilerini en büyük evliyâdan daha büyük görürler. Hatta daha da
ileri giderek, enbiyayı da geride bıraktıklarını zannederler.
Buraya kadar sayılan altı yanlıştan kurtulmanın yegane çaresi,
imanın temellerini ve asıllarını esas olarak kabul etmek, bu esaslara
uymayan bir takım müşahedelerini dikkate almamaktır.
Bilindiği gibi manevi mertebelerin en yükseği Muhammedî bir
kulluktur ve bu mertebeye “Mahbûbiyet Makamı” denir. Muhammedî
kulluk ise, bir müslümanın Allah’a olan kulluk görevlerinde, hatta
yaşadığı her anında yine Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’i
(a.s.m.) kendisine rehber edinmesidir. O’nun gibi bir kul olmaya
çalışmasıdır.
Kulluğun en önemli sırrı ise Allah’a niyazda bulunmayı,
şükretmeyi, günahlarından kaçıp yine O’na sığınmayı, O’nun
huzurunda her an huşû içinde olmayı, acizliğini ve fakirliğini
hissetmeyi ve insanlardan minnet almamayı gerektirir. Bazı tarikat ehli
ise, manevî mertebeler katederken insanların teveccühlerini
kazanmayı, övünmeyi tercih ederler. Hatta bazı büyük velîler de bu
hataya kendi istekleri dışında ve sınırlı bir süre zarfında düşmüşlerdir.
İşte bu esnada sergiledikleri bir takım hallere ve söyledikleri sözlere
asla tabi olunmamalıdır.
Bazı tarikat ehli ise, mazhar oldukları keramet gibi bir takım
halleri bir ücret olarak kabul eder. Hatta bu gibi İlâhî lütufları bekler
vaziyete gelir. Ancak, bu durumun hassasiyetini iyice kavrayan asıl
tarikat ehli ise, uhrevî nimetleri dünyada yemek şeklinde yo-
rumladıkları kerametleri istememişlerdir. Böyle bir hale mazhar
olduklarında ise, sadece şükretmişlerdir.
Bu konuyla ilgili akla gelebilecek bir soru daha vardır: Sünnet-i
Seniyye ve şeriat hükümleri dışında tarikat olabilir mi?
Bu soruya bir yönüyle evet, bir yönüyle de hayır demek
mümkündür. Şöyle ki;
Öncelikle Sünnet-i Seniyyeden ve şeriatten ayrı bir yolun ve
tarikatın olmadığı gerçeğiyle söze başlayalım. Madem ki, Resûl-ü
Ekrem (a.s.m.) Hâtemü’l-Enbiyâ, yani peygamberlerin en sonuncudur.
Aynı zamanda bütün insanlık adına İlahî hitâba mazhar olmuştur.
Hz. Peygamber (a.s.m.), Cenâb-ı Hakk’a ulaştaran bütün hak
tariklerin, yani yolların birleştiği yolda durur gibidir. Nasıl esas hedef
tek ise, o hedefe en kısa ve en güvenli bir şekilde götürecek rehber de
tektir. O’nun alabildiğine geniş o büyük caddesinin dışında insanlık
için bir hakikat ve kurtuluş yolu olamaz. Bu hakikati anlayan nice
büyük şahsiyetler, Sadi-i Şirâzî’nin şu ifadelerinde söylenilen
hakikatleri hep bir ağızdan dile getirmişlerdir;
“Ey Sâdî! Muhammed’i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin
selâmet ve safâ yolunu bulması imkansızdır.”
Bu ifadelerin bir benzeri ise şöyledir;
“Küllü’t-turukı mesdûdetün ille’l-minhâce’l-Muhammedî”.
Türkçe olarak ifade etmek gerekirse; “Bütün yollar kapalıdır;
ancak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolu müstesna.”
Diğer yandan şeriat dairesi dışında da bazı özel şartlarla çeşitli
yolların bulunabileceğini söylemek gerekir. Bu grup tarikatleri iki
kısma ayırabiliriz.
Birinci kısım; Bazı tarikatlerde cezbe ve istiğrak halindeki
insanlar şeriate aykırı sayılabilecek bazı haller sergileyebilirler.
Bundan da sorumlu sayılmazlar. Çünkü insanda bazı latife ve hisler
vardır ki, bunlar sorumluluk ve mükellefiyet altına girmezler.
Dolayısıyla, bu latîfelerin hakim olduğu esnada o kimsenin yaptığı
şeriate muhalif davranışlarından dolayı bir mes’uliyeti yoktur. Hatta
insanda öyle latifeler bulunmaktadır ki, bunlar ne akıl, ne irade, ne de
kalbin hakimiyeti altına girmezler. O latifenin hakim olduğu geçici süre
içinde şeriatın dışında davranış sergileyen kimse, velî de olsa bu
velâyetini kaybetmez, mâzur sayılır.
Ancak bu konuda bir ölçü bulunmaktadır. Şeriat hakikatlerini ve
imanî kaideleri inkar, hafife alma, küçümseme gibi tavırlar
sergilenmemelidir. Bu haldeki kimsenin, şeriat hükümlerini yerine
getirmese de, bu hükümleri hak bilmesi gerekir. Aksi takdirde, içinde
bulunduğu hale yenik düşüp de şeriatın sarsılmaz hakikatlerini inkar
ve yalanlama konumuna gelir ki, bu hem velâyetten, hem de
müslümanlıktan düşmek anlamını taşır.
İkinci kısım; Tarikat ve hakikatin parlak zevklerine kapılıp da,
ulaşmakta güçlük çektiği ve hatta ulaşamadığı şeriat hakikatlerinin
zevk derecesini önemsiz gören bazı kimseler vardır. Böyleleri,
kendilerindeki eksiklikten dolayı şeriati zevksiz ve resmî bir şey olarak
değerlendirir, ona karşı lakayt kalırlar. Giderek şeriati meyvenin dışı
ve kabuğu olarak düşünüp, bulduğu bir takım hakikatleri öz ve esas
olarak değerlendirirler. “Ben bunu buldum; o bana yeter” diyerek
şeriatın hükümlerine muhalif hareket ederler. Eğer bir kişi aklı
başında olarak ve bilerek bu düşünceye taraftar ise, sahip olduğu
manevî makamdan aşağılara düşer. İnkara dalar. Belki, kısmen de olsa
şeytana maskara olur.
Daireyi biraz daha genişletecek olursak, bazı özel şartlar altında,
görünüşte İslâmiyet dairesi dışında görülenler için de bir kurtuluş
ihtimali düşünmek mümkündür. Çünkü bazan, İslâmiyet haricinde
bulunan bazı kalp ehli insanların, Cadde-i Ahmediye tabir edilen,
bizzat Hz. Peygamber’in (a.s.m.) çizdiği yolda farkında olmaksızın
bulundukları gözlenmiştir. Hatta, dünyanın çeşitli yerlerinde öyle
insanlara rastlanmıştır ki, Hz. Peygamber’i (a.s.m.) bilmedikleri halde,
takip ettikleri yol ve hareket tarzı adeta Sünnet-i Seniyyenin bir kolu
mahiyetindedir.
c) Genel manada İslamdan yüz çevirenler

Sünneti en geniş çerçevesiyle İslamiyet olarak ele alırsak, Hz.


Peygamber’in (a.s.m.) tebliğ ettiği her türlü hüküm insanlar arasında,
geçmişte ve gelecekte ya kabul görecek veya reddedilecektir. Bu
hükümleri kabul edip, az veya çok oranda uygulama gayreti içinde
olanlar bunun karşılığını dünyada ve ahirette göreceklerdir. Ancak bir
de bu dairenin dışında olanlar vardır. Doğrudan doğruya Resulüllah’ın
(a.s.m.) tebliğ ettiği, aynı zamanda çoğunluğunu uygulayarak gösterdiği
İlahî hükümleri reddeden, kabul etmeyenler çıkmıştır. İşte, Asr-ı
Saadette yaşanan bazı olaylar karşısında Cenab-ı Hak, elçisine şu ayet-i

kerime ile moral vermekte, en olumsuz şartlarda dahi ümidini


yitirmemesini telkin etmekte, dolaylı olarak da bizlere benzeri
durumlarda yol göstermektedir:

“Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter.


Ondan başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur. Ben Ona tevekkül ettim.
Yüce Arşın Rabbi de Odur.”

Bu ayetin sarihan, yani ilk etapta açıkça anlaşılabilen bir manası


vardır. Ama bir de işaret ettiği bir diğer mana daha vardır ki,
doğrudan Peygamber efendimize yönelik olan bu hitaptan bizler de
nasibimizi alabiliriz.
Şimdi ayet-i kerimeden hem sarihan, hem de işareten
çıkarılabilecek manalara bir kulak verelim;
Bu ayet sarih manasıyla Resûl-ü Ekrem’e (a.s.m.) şöyle der: “Eğer
dalalet ve küfür ehli senin getirdiğin dinden ve şeriatten yüz çevirecek

olurlarsa, Kur’an’ı dinlemezlerse, sakın meraklanma. Onlara de ki;


Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. O, sizin yerinize
çok daha hayırlı ve imanlı kimseleri benim etrafıma toplayabilir. Hem
Onun saltanatı ve hakimiyeti o kadar geniş ve sınırsızdır ki, ne
isyankarlar Onun mülkünden dışarı çıkabilirler, ne de Ona yalvarıp,
yardım dileyenler yüzüstü, çaresiz bırakılırlar.”

İşarî yönden ayet-i kerimenin ifade ettiği manalar ise şöyle ifade
edilebilir: “Ey insanların reisi ve mürşidi! Ey bütün insanlar! Eğer
bütün varlıklar seni bırakıp, yokluk ve hiçlik yolunda yok olup
giderlerse, eğer bütün canlılar bir bir senden ayrılıp, ölüm girdabında
kaybolurlarsa, eğer insanlar seni terkedip mezar diyarına girerlerse,
eğer gaflet ve dalâlet ehli bütün aşikarlığına rağmen hakikatleri
anlamaz, seni dinlemezlerse ve böylelikle inkar karanlığına dalarlarsa,
sakın merak etme. De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, o
halde herşey var. Zaten o ayrılıp gidenler hiçliğe ve yokluğa gidip,

kaybolmuş değiller. Kainat sahibinin bizim göremediğimiz başka bir


memleketine gidiyorlar. O gidenlerin yerine gelecek nice neferler var.
Hem, o mezar diyarına gidenler de yokluğa mahkum olup, mahvolmuş

değiller. Onlar da başka alemlere yelken açıp gitmişler. Onların da


yerine nice vazifedarlar gönderilir. En önemlisi, canla başla hak ve
hakikati göstermeye çalıştığın halde sana inanmayan, yüz çevirenlere

bedel, hak yolunu takip edecek, bu yüce davaya hizmetkar olacak nice
itaatkar kullarını gönderebilir. Madem durum bundan ibarettir; O
herşeye bedeldir. Bütün varlıklar ve insanlar Onun bir tek teveccühüne

karşılık gelemez.”
Tevbe Suresinde yer alan bu ayetin bir öncesine yukarıda
açıklamalarıyla birlikte yer vermiştik. 128. ayetten sonra hemen

yukarıdaki ayetin zikredilmesi ise tesadüf değildir. Bu iki ayetin


peşpeşe gelişinde ayrı bir sır, ayrı bir mana gizlidir. İşte bu farklı
yaklaşımı ve yorumu, önce meallerini bir daha hatırlattıktan sonra,
Bediüzzaman’ın dilinden dinleyelim:
“Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya
uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok

şefkatli, çok merhametlidir. Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki:


Allah bana yeter. Ondan başka ibadete layık hiç bir ilah yoktur. Ben
Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.”

“Fe-in tevellev fe kul hasbiyallah’dan evvelki olan ‘Lekad câeküm


rasûlün’ ilh. ayeti, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm’ın kemâl-i
şefkat (mükemmel seviyedeki şefkat) nihayet re’fetini (sınırsız
yumuşaklığını) gösterdikten sonra, şu “fe-in tevellev’ der ki:
“Ey insanlar, ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi
irşad eden ve sizin menfeatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve
manevî yaralarınız için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm (hükümler)
ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkat-perver bir
zatın bedihî (aşikar) şefkatini inkar etmek ve gözle görünen re’fetini

itham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan


yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık
olduğunu biliniz.

“Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azim


şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka
verip dinlemeseler, merak etme. Semâvât ve arzın (göklerin ve yerin)
cünûdu (askerleri) taht-ı emrinde (emri altında) olan, Arş-ı Azîm-i
Muhît’in (her şeyi kuşatan Arş’ın) tahtında saltanat-ı rubûbiyeti
hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakiki mutî (itaatkar) taifeleri
senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara
kabul ettirir.”
Bu manaları destekler mahiyette bir çok hadis-i şerifin var

olduğunu görmekteyiz. Hz. Ebu Hüreyre’nin (r.a.) rivayet ettiği şu


hadis önemli mesajlar yüklüdür:
“Ümmetimin hepsi Cennete girecek, ancak direten müstesna.”

Kendisine, “Direten kimdir ey Allah’ın Resûlü?” diye sorulduğunda


şöyle buyurmuştur; “Kim bana itaat ederse Cennete gider. Bana isyan
eden ise diretmiş olur.”

İrbad İbn Sâriye’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de aynı


paraleldedir:
“Der ki; ‘Bir gün Resûlüllah (a.s.m.) öyle bir vaaz ve nasihatte

bulundu ki, onun tesirinden kalpler korkup titredi, gözler yaşardı.


Bunun üzerine biz, Ey Allah’ın Resûlü, söylediklerin veda eden kimsenin
son nasihati gibi. Bize biraz daha tavsiyelerde bulun, dedik. Bunun
üzerine bize, Size Allah’tan korkmanızı, yöneticiniz bir köle bile olsa onu
dinleyip, itaat etmenizi tavsiye ediyorum. Sizden biraz daha fazla
yaşayacak olanlar bir çok ihtilaflara düşüldüğünü görecekler. Aman

benim sünnetime ve doğru yolu gösteren râşid halifelerin sünnetlerine


sımsıkı sarılın. Aman sonradan ortaya çıkan bid’atlerden de sakının.
Çünkü her bid’at dalalettir, buyurdu.”

7- Bid’atler

a) Kelime olarak bid’at


Bid’at kelimesi sözlükte, “eşi ve benzeri olmayan bir şeyi yapmak,

icad etmek, yenilik yapmak, sonradan meydana gelmek, benzeri


olmamak” gibi manalara gelmektedir.
Istılahta, yani dini karşılığı itibariyle bid’at kelimesi en geniş
manasıyla, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan her şeydir”
şeklinde tarif edilmiştir. Dar kapsamlı olarak, “Hz. Peygamber’den
(a.s.m.) sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili ilave veya eksiltme özelliği

olan her şeydir” ifadeleriyle tarif yapılmıştır.


Her iki tarif üzerinde bir tahlil yapmak gerekirse, görüleceği
üzere, “Hz. Peygamber’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkma” konusunda

bir ortaklık söz konusudur. Ancak muhtevalarda farklılık vardır.


Birinci tarifte bid’atın muhtevasına “her şey” girerken, ikinci tarife
göre bid’at kapsamı içine sadece “dinle ilgili hususlar” girmektedir.
Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer husus, Hz.
peygamber (a.s.m.) dönemi sonunun, bid’atlerin ortaya çıkmasında bir

sınır olarak kabul edilmesidir. Ancak bu sınır, Hz. Peygamber’e


(a.s.m.) ait bazı hadis-i şeriflere dayanılarak, bir kısım alimlerce
Hulefâ-i Râşidîn ve tâbiûn (sahabeleri hayattayken görmüş nesil)
döneminin sonuna kadar genişletilmiştir.
Gerçekten, Resûlüllah’ın (a.s.m.) vefatının hemen akabinde bir
takım ihtilaflar ve dinden sapmalar görülmüştür. Örneğin ridde

olayları, yani bazı grupların İslamın şartlarından bir kısmını


reddetmesi hadiseleri yaşanmıştır. İslam coğrafyasının hızla
genişlemesi sonucu, farklı kültürlerdeki toplumlar İslamı kabul ettikçe
bir takım problemler de kendisini göstermeye başlamıştır. Çıkan bu
yeni problemler karşısında, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde içtihadlar
yapılıp çözümler önerildiği gibi, Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun

düşmeyen fikir ve düşünceler de üretilmeye, insanlar arasında


yayılmaya başlamıştır.
Daha çok itikadi alanda görülen düşünce ayrılıkları, İslam

toplumunda yeni fırkaların, bölünmelerin doğmasına sebep olmuştur.


Bu manada, İslam’a yönelik ilk bid’at hareketi olarak Haricilerin
ortaya çıkışı gösterilmektedir.

Günümüz şartlarında da bid’at denilince, genellikle ilk akla gelen


mana, itikadi konularda İslam’ın çizgisinde meydana gelen
sapmalardır.
b) Bid’atlerin dini hükmü
Bid’at kavramının hangi manaları ifade ettiği ve bid’at

davranışların dinimizce nasıl değerlendirildiğini anlamak için bazı


Hadis-i Şerifleri aktaralım. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) buyurur ki;
“Kim Allah ve Resûlünün razı olmadığı bir bid’ati icad ederse,

ona, o bid’atle amel edenlerin günahının bir misli yazılır. O insanların


günahlarından da bir şey eksilmez.”
“Kim bizim şu işimizde (dinimizde), ondan olmayan bir şeyi ihdas

ederse, o reddedilmiştir.”
“Bid’at çıkaran hiç bir topluluk yoktur ki, onun benzeri bir
sünneti kaldırmış olmasınlar. Senin sünnete sarılman, bid’at ihdas

etmenden daha hayırlıdır.”


“Allah, bid’at sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne zekatını, ne
haccını, ne umresini, ne cihadını, ne farzını, ne nafilesini kabul etmez.

O kimse sanki kılın hamurdan çıktığı gibi dinden çıkmıştır.”


“Kim bid’at sahibinin yanına, ona saygı duymak maksadıyla
varırsa, dini yıkma konusunda ona yardım etmiş olur.”

“Sizi sonradan meydana gelen şeylerden sakındırırım. Şüphesiz


işlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkan şeylerdir. Sonradan çıkan her
şey bid’attir. Her bid’at dalâlettir.”

“Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.”


Bu hadis-i şeriflerin ışığında, “Bu gün sizin dininizi kemâle
erdirdim” ayet-i kerimesine bakacak olursak, gerek Kur’an, gerekse

Sünnet’in dışında dine sokulmak istenen ve zamanla yerleşmiş bulunan


yanlış uygulamaların durum ve bu yola sapmanın ne derece büyük
tehlikeleri beraberinde getirdiği anlaşılacaktır.

Her şeyden önce Cenab-ı Allah’a kulluğa dair, dinde bir takım
icadlar yapmak bid’attir. Bu tarz yeni icadlarla dine ilavelerde
bulunmaya çalışmak her şeyden önce Kur’an ve Sünneti beğenmeme
veya eksik görme gibi bir durum ortaya çıkarır. Böyle bir düşünce veya
hareket tarzı ise insanı hem maddî hem de manevî tehlikelere
sürükleyecektir.

Ancak, Asr-ı Saadette ne Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından, ne de


Sahabe tarafından uygulanmadığı ve bilinmediği halde sonraki
dönemlerde ortaya çıkan, büyük kitleler tarafından benimsenip
uygulanan bazı metodlar vardır ki, bunları bid’ad kefesine koymak
yanlış olur. Burada, göz önünde tutulması gerekli bir temel prensip
olmalıdır. Aslen Kur’an ve Sünnetten alınan, böyle olmasa da Kur’an
ve Sünnetin ruhana ters düşmeyen, bu temel kaynaklarda yeralan
temel esas ve kurallara ters düşme, muhalefet etme ve yoketme gibi
özellikler taşımayan uygulamalar bid’ad değildir. İslam alimleri,

konuyla ilgili bu genel hükmü ortaya koyarlarken, bid’ate benzeyen


bazı uygulamaları da, yine İslama ters düşmemelerinden hareketle
“Bid’at-i Hasene”, yani “Güzel Bid’at” kavramını geliştirmişlerdir. Bu

bölümdeki uygulamalara en çarpıcı örnek tarikatler ve tarikatlerde


önemli yer tutan evrad ve zikirlerdir.
Bid’at kavramını, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şeyi
kapsayacak şekilde tanımlayan çoğu İslam alimi, bid’at davranışlar ve
uygulamalar arasında böyle bir ayırıma gitmiştir. Bu ayırıma göre,
Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkıp da, Kur’an ve Sünnetin ruhuna

aykırı düşmeyen, bilakis çoğu zaman paralel giden uygulamalara


“bid’at-i hasene”, yani güzel bid’at denilmiştir. Diğer yandan tam aksi
özellikleri taşıyan uygulamalar ise “bid’at-ı seyyie”, çirkin ve kötü
bid’at başlığı altında toplanmıştır. Bid’at-i hasene ile ilgili şöyle bir
bilgi aktaralım:
“Resûlüllah (a.s.m.), Teravih namazını ilk günlerde cemeatle

kıldırmış, daha sonra farz olur endişesiyle, cemeatle kıldırmayı


bırakmıştı. Vefatına kadar böyle devam etti. Hz. Ebu Bekir (r.a.)
döneminde de Teravih cemeatle kılınmadı. Hz. Ömer (r.a.) döneminde,

Onun emriyle, Sahabe-i Kiram içinde güzel Kur’an okuyuşuyla


tanınmış olan Ubey b. Ka’b’ın imamlığında, Teravih namazı cemeatle
kılınmaya başlanmıştı. Daha sonra bunu gören Hz. Ömer (r.a.), ‘Bu ne

güzel bid’attir’ demişti.”


Diğer yandan İslam alimlerince bid’atin dini hükmü ele alınırken,
itikadî ve amelî olmak üzere iki ana başlık altında değerlendirildiğini
görmekteyiz.
İtikadi yönden bid’at, imanî konularda ehl-i sünnet akidesinin
zıddına ortaya çıkarılan inançlara taraftar ve sahip olmayı ifade eder.
Bu gruba girenlerin bir kısmı küfre kadar götürür. Bir kısmı ise, küfre
götürmese de, büyük günahlara sebebiyet verir.
Amelî yönden bid’atler ise, Allah’a daha yakın olabilmek için,
dinin aslından olmadığı bazı insanlarca uygulanan ameller şeklinde
tanımlanabilir. Bu, ya emredilmiş bir amelin aslını tahrif etmek
şaklinde olur veya dinden olmayan bir şeyi, dindenmiş gibi kabul

etmek suretiyle onunla amel edilmesi şeklinde gerçekleşir.


Dini hüküm açısından yapılan bir başka ayırıma göre bid’atler beş
grupta ele alınabilir:

1- Vacip bid’atler; Mutlaka yerine getirilmesi gereken yenilikler


vardır. Örneğin, bazı sapık fırkaların iddialaranı cevap verebilmek için
bir takım deliller tertip etmek veya böyle delilleri öğrenmek gibi. Dine
yapılan saldırıları defetmek, tahriften kurtarmak için bir takım yeni
ilimler geliştirmek, örneğin Kur’an’ı daha iyi anlamak için tefsir ilmi,
dil ve belağat ilimleri, fıkıh ilmi gibi bir takım ilimleri ortaya çıkarıp
daha da geliştirmek gibi.
Vacip olan bid’atlere, aslında bid’at denilmesi lügat itibarıyledir.
Yoksa kelimenin yaygın olarak kullanılan olumsuz manasıyla uzaktan

yakından ilgisi yoktur. Hatta böyle yeniliklere, ıstılahî mana dikkate


alındığında bid’at denilmesi doğru değildir.
2- Haram olan bid’atler: Bu gruba dahil olan bid’atler, dinin

esaslarına ve kurallarına ters olan yeniliklerdir. Kur’an ve Sünnete


aykırı hükümler koymak, bunları uygulamak gibi. Dine zarar veren,
onun temellerinden birisini yıkan, bir sünneti öldüren bid’atler
haramdır.
3- Mekruh olan bid’atler: Bu bid’atlere verilebilecek en çarpıcı
örnek, mendub olan ibadetlere yapılan ilavelerdir. Örneğin, namazdan

sonra çekilen ve sünnet gereği otuz üçer defa çekilmesi gereken


sübhanallah, elhamdülillah ve Allahu ekber tesbihlerine ilavelerde
bulunmak mekruhtur. Bazı günler veya geceleri, dinde olmadığı halde,

özellikle ibadetlere ayırmak da mekruh bid’atlerdendir.


4- Mendub olan bid’atler: Dinimizin teşvik ettiği bir takım güzel
hasletlerle benzerliği bulunan bid’atlerdir. Ramazanda teravih

namazını cemeatle kılmak, İslama aykırı olmayan ve Asr-ı Saadette


bilinmeyen her türlü iyilik, hayatı kolaylaştıracak kuvvetli, sağlam ve
geniş binalar yapmak, okullar, halka hizmet için çeşitli kurumlar tesis
etmek gibi.
5- Mubah olan bid’atler: Mendub bid’atlerde ifade ettiğimiz gibi,
yine dinimizce mübah karşılanan amellere paralellik arzeden

bid’atlerdir. Haram ve mekruh olacak sınıra varmayacak derecede


yeme, içme ve giyim kaliteye önem verme, meskende genişlik, öğle ve
ikindi namazlarından sonra musafaha yapma gibi.

c) Bid’atleri ortaya çıkaran sebepler

Bid’atlerin gerek ortaya çıkması, gerekse toplum tarafından kabul


edilmesinin ardında bir takım sebepler yatmaktadır. Bunlardan
başlıcalarını şöylece sıralayabiliriz:

1- Cehalet:
İnsanların dinden ve dinin temel kurallarından habersiz olmaları,
dini konulardaki bilgisizlikleri bid’atlerin en başta gelen sebebidir.

Hatta bu bilgisizlik ne hazindir ki, yol gösterici, irşad edici, rehber


konumundaki veya bu iddiadaki insanlarda dahi bulunabilmektedir.
İnsanlar ise maalesef, duyduklarının aslını ve gerçeğini araştırma

gayretinden uzak oldukları ve kolaycılığı tercih ettikleri için olmadık


iddia ve fikirlere kapılabilmektedirler. Özellikle insanların gönlünde ve
zihninde iyiyi kötüden ayıracak, hak yolunu en doğru bir şekilde
gösterecek sağlam ölçüler yoksa, ister istemez dinden sapmalar, din dışı
uygulamalara yönelmeler kendisini gösterecektir.
Cehalet en çok kendisini Kur’an-ı Kerim’i tanıma konusunda

göstermektedir. Bunun yanısıra Sünnet-i Seniyyeyi de gerçek manada


bilmemek insanları çoğu kez din adına hatalara düşürmektedir. Öyle
insanlar vardır ki, sadece duyduklarına itibar edip, Kur’an’da yazıyor

diye, Sünnette var diye duyduğu yalan yanlış bir çok söylentiye
inanabilmekte, sanki dinmiş gibi bir takım hurafelere sarılmaktadır.
Diğer yandan dini yaşayış ve uygulamalarda aşırı hassasiyet ve gereksiz

titizlikler de insanları çoğu kez dine aykırı davranışlar sergilemeye


yöneltebilmektedir.
Cehaletin koyu karanlığına bu derece dalmış bir fert ve böyle

fertlerin oluşturduğu bir toplumda bid’atlerin yaygınlığından, gerçek


ve istikametli yolun, tarz ve metodun hangisi olduğunu kestirebilmek
gerçekten çok zor bir iştir.

2- M ü t e ş â b i h a t a u y m a k .
Yani Kur’an ayetleri ve Hadis-i Şeriflerdeki üstü kapalı
anlatımlara, hangi manaya geldiğini bilmeden uymak da bid’atlere

sebebiyet verebilir. Geçmişten günümüze ve özellikle de günümüzde


öyle kimseler ve meşrebler vardır ki, ayet ve hadisler arasında bu tür
ifadeleri kendi anlayışlarına göre yorumlamakta, İslamın özüne

uymayan görüşler ortaya atabilmektedirler. Bu tür yaklaşımlar ya


kasıtlı olarak yapılır veya alim geçinen, fakat cahil olan kimselerce
bilmeden ileri sürülür.

3- H e v â v e h e v e s e u y m a k :
Bazı insanlar ise dinin hükümlerini ve temellerini kendi istek ve
arzuları doğrultusunda yorumlamakta, hatta değiştirmekte bir beis

görmemektedirler.
4- Y a n l ı ş t a i n a t v e g a r a z :
Geçmişten günümüze bid’ate taraftar olan veya yeni bir bid’ati

başlatan insan ve topluluklarına baktığımızda, bazı önyargıların, kin ve


nefretlerin, garaz ve inatların önplanda yeraldığını görürüz. Mesela,
Şiâlar Kur’an’ın emri doğrultusunda Ehl-i Beytin muhabbetini bir

yandan temel olarak kabul ederlerken, diğer yandan tarihteki bir


takım olayların neticesinde içlerinde oluşmuş milli intikamın etkisiyle,
Ehl-i Beyte olan muhabbette ifrata düşmüşlerdir. Bu aşırılık onları
çeşitli sahabe ve diğer büyük imamlara düşmanlığa yöneltmiştir.
Dolayısıyla sanki “Lâ li-hubbi Ali, bel li-buğzi Ömer”, yani “Maksat
Hz. Ali’ye duyulan muhabbet değil; Hz. Ömer’e duyulan kindir”

atasözünü bizzat uygular vaziyetine gelmişlerdir.


Bir başka örnek verecek olursak; Vehhabîler ve Haricîler ilk
etapta hakkaniyet ölçülerine uygun olarak, dinin esaslarına, tevhid

inancına uymayan her şeyi reddetmişlerdir. Ancak bu hareket tarzında


ölçülü olmadıkları giçin, güya tevhid inancını zedeliyor, insanları bir
nevi putperestliğe yöneltiyor iddiasıyla, idareleri altındaki bir çok

Sahebe ve evliya kabrini ortadan kaldırmışlardır.


5- Alimlerin topluma kötü örnek olmaları, gördükleri yanlışlıklar
karşısında susmaları, doğru olanı söylememeleri, toplumun tepkisinden

korkmaları. Diğer yandan böyle bir ortamda, doğruları söyleme


iddiasıyla ortaya atılanların dengesiz tavırları ve tarzlarının etkisiyle
kendisini hatadan sıyırabilecek insanların incitilmesi.

6- İdareci konumunda olan insanların bir takım mülahazalarla,


bilerek veya bilmeyerek bid’at taraftarlığı yapmaları, onlara destek
vermeleri, hatta bir takım batıl düşünce ve uygulamaların yayılmasını
sağlamaları.
7- Ortaya çıkıp yayılan bid’atlerin halk tabakaları tarafından
benimsenip, adeta din, yahut dinden bir parça gibi kabul etmeleri

sonucu, işin taassup derecesine varması.


8- Böyle bir zeminde işin gerçeğini anlayan ve kabul eden insanlar
için mücadele vermenin gerçekten çok güç oluşu, doğruyu söyleyenlerin
sözlerinin etkisiz kalması, dikkatlerin başka yönlere çekilmiş olması.

d) Zamanımızda bid’atler ve müslümanların durumu


Yaşadığımız dönemin şartları dikkate alındığında, dinen
yasaklanan davranışların alabildiğine yayıldığı, bünyemize yabancı
adetlerin iliklerimize kadar sindiği, bid’atlerin de dinin sanki
kendisindenmiş gibi algılandığı bir çok durumla karşılaşırız. Hatta öyle
meşhur ve hak taraftarı gibi görünen kimseler çıkmıştır ki, bid’atlere
hakkaniyet namına fetva vermişlerdir. Bunlar tam manasıyla

“ulemâü’s-Sû” olarak tabir edilirler. Yani, kötülüklere, şerlere perde


altından taraftar olan, kötü niyetli alimler. Hırsları sebebiyle içlerini
haramla doldurmak için bid’atlere yardım ve fetva veren bazı ilim ehli
insanlar.
Bu ve benzeri ağır şartlar altında gerçek manada bir müslüman ve
mü’min olarak yaşamak gerçekten zordur. Belki bu dönem insanını,

önceki dönemlere nazaran daha kıymetli hale getiren de bu zor


şartlardır.
Konumuz itibariyle asrımızın en önemli özelliklerinden birisi olan

bid’atlerin çokluğu ve bunun bizleri ne gibi zorluklarla yüzyüze


bıraktığı üzerinde duralım.
Dine çeşitli bid’atler ilave etmeye çalışanlar ve böylelerinin izinden

gidenler, her şeyden önce büyük bir yanılgıya, hataya ve felakete


sürüklenmektedirler. Hepimizin bildiği Fatiha Suresinde yer alan “Bizi
doğru yola ilet - kendilerine nimet ve ihsanda bulunduklarının yoluna”

ayetine baktığımızda, bid’at konusuna dolaylı işaretlerin bulunduğunu


görebiliriz. Şöyle ki; Bu ayette bahsedilen “kendilerine nimet ve
ihsanda bulunanlar”, mazi tarafına göç etmiş insanların şerefçe en
üstünleri, kıymetçe en değerlileri olan peygamberler, velîler, sıddıklar,
şehidler ve salih insanlardır. Bu nurlu insanlar öylesine büyük ve
istikametli bir yoldan gitmişlerdir mi, bu yolu seçenler ve bu yolda

ilerleyenler asla yanılmazlar. Her ne dönemde ve yerde yaşarsa yaşasın,


bir insan bu yoldan gittiği, bu nurani kafileye katıldığı sürece endişe
edecek bir durum yoktur. Çünkü, bu nurani kafile her ne kadar

geçmişte kalmışsa da, istikbal karanlıklarını aydınlatma, kendisine tabi


olanlara rehberlik etme özelliğine sahiptir. İşte, böylesi önemli, güvenli
ve selametli bir kafileye dahil olmayıp da, bid’atlerin dar ve karanlıklı
yollarına sapmak insanı ne kadar büyük bir hüsrana uğratır; ne kadar
büyük tehlikelerle yüzyüze bırakır... Acaba, bir takım bid’atler icad
etmekle veya bid’atlere uymakla böylesi aydınlık bir yolu terkeden

kimse nereden bir nur bulabilir?..


Dine bid’atleri sokmaya çalışanlar, “umumi hukuka” aykırı
davranmış olurlar. Zira, Şer’î, yani İslamiyete ait bazı meseleler bütün

insanları ilgilendirmektedir. Bu özelliği taşıyan meseleler “İslami


şiarlar” başlığı altında toplanmıştır. Bu gruba dahil olan meseleler
umuma yönelik olduğu için, bütün insanların o meselede hisseleri
vardır. Dolayısıyla umumun rızası olmaksızın bu meselelere ilişmek,
değişikliğe ve tahrifata uğratmak umumun hukukuna tecavüz
anlamına gelecektir. Diğer yandan bu şiarların en basit gibi görüleni

dahi (fiili sünnet kabilinden) yukarıda da belirtildiği üzere, büyük


önem taşımaktadır. Zamanımız insanını tâ Asr-ı Saadete bağlayan
zincirin halkalarından birisini teşkil eder. Dolayısıyla bir zincirdeki
halka ne kadar küçük, ne kadar önemsiz gibi görülse de, bir tek
halkanın kopmasıyla nasıl büyük bir sonuç doğuyorsa, İslamî Şiarlar
arasında yeralan en basit bir meselenin terkedilmesi, kırılması veya
yerine başkalarının ikame edilmeye çalışılması aynı cesametteki
tehlikeleri beraberinde getirecektir.

Örneğin, birisi dese; “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza


çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kafidir.” İlk etapta mantıklı gibi
görünse de, bu ifadede ezanın binlerce maslahat ve faydalarından
sadece birisinin dikkate alındığı görülecektir. Tüfek değil, mesela atom
bombası dahi patlatılsa, o ezanda yer alan tevhidin ilan edilmesi
hizmetini göremez.

Bu zamanda bid’atlere taraftar olanlar, genelde ya İslam dininin


özüne tam nüfuz edemeyenler, ya da dünyaya dört elle sarılmış, aynı
zamanda maddi gücü elinde bulunduran kesimlere yaranmak
isteyenlerdir. Böyleleri ise, yaranmak istedikleri kesimlerden tam
manasıyla kabul görmezler; bilakis hafife alınırlar. Bu da yetmezmiş
gibi, iman ehli insanların tepkisini görürler.

Bu durumu bir örnek vererek açıklayabiliriz; Muazzam bir cami


ve ibadet için bu camiyi dolduran büyük bir cemeati düşünelim. Ama
bir de cemeate dahil olmamış, dışarıda koşuşan çocukları, namazla
alakası olmayan serkeş insanları da hesaba katalım. Bir kişi bu büyük
cemeate sonradan dahil olsun. Ve diyelim ki, o kişi çok güzel bir edâ ile
Kur’an’dan bir aşir okusun. O anda, o büyük cemeatin her bir ferdinin

takdirini ve teveccühünü kazanacaktır. Ama, böyle yapmaz da, cemeat


yerine dışarıda haylaz bir şekilde namaza dahil olmayan çocukları
eğlendirmek, onların dikkatini çekmek için, alakasız bir şekilde şarkı
söylecek olsa, bir yandan bütün cemeatin nefreti ve öfkesiyla
karşılaşacaktır. Öte yandan, üç-beş haylaz çocuğun maskarası
olacaktır.

Tıpkı bunun gibi, on dört asırdan bu yana milyarlarca iman ehli


insanın oluşturduğu muazzam bir cemeatin gittiği yolu terkedip, yeni
bid’atler ortaya çıkarmaya çalışmak, o cemeatin tümüne karşı bir
saygısızlıktır. O insanların tek tek manevi nefretlerini celbetmekten
başka bir netice elde edilmez. Kıymetleri hiç hükmünde olan bazı güç
odaklarına yaranma arzusu ise, karşılığında ancak alaya alınmayı, hor
görülmeyi ve küçümsenmeyi bulacaktır.
Zamanımızda bid’atlerin ortaya çıkmasında, müslümanların bir
takım hataları ve yüklendikleri bir takım sorumlulukları vardır.

Öncelikle bu hataları sorgulamak ve izale etmek gerekir. Örneğin,


kabir ziyareti sünnettir ve bizzat Hz. Peygamber tarafından hem
uygulanmış, hem de çeşitli defalar dile getirilmiştir. Ancak sonraki
dönemlerde ve özellikle dinî şuur ve hassasiyetin iyice azaldığı
günümüz müslümanlarına baktığımızda, bu önemli sünnetin nasıl
bid’atlerle çarpıtıldığını görmekteyiz. Özellikle evliya türbelerine karşı

yapılan uygulamaların İslamiyetle uzaktan yakından bir ilgisinin


olmadığı, üstelik böylesi yanlışlıkların yine İslamiyet adına yapıldığı
her insaf sahibinin kalbini sızlatan gerçeklerdir. Sırf Cenab-ı Hak
hesabına makbul bir kul olduğu, o mübarek şahsın şefeatine ve manevi
duasına mazhar olmak için meşru yollarla hürmet ve saygının
gösterilmesi gerekirken; o kabirdeki insan öylesine takdis edilmekte,
insan üstü bir varlık olarak görülmektedir ki, neredeyse Allah’tan
istenilmesi gereken her şey bir ölüden istenir vaziyete gelinmektedir.
Hatta o dereceye varılmıştır ki, namaz kılmayanlar, hiç bir ibadeti

yerine getirmeyenler, meşhur bir velî zâtın türbesine kurban kesip, ona
yalvarmak suretiyle bütün ibadetlerini yapmış, bütün borçlarından
kurtulmuş olma vaziyeti takınmaktadırlar. İşte bu denli geniş
boyutlara varmış olan bid’atler ve bu bid’atlere kapılma hastalığından
mümkün olduğu kadar kendimizi korumak, bid’atlere az veya çok
oranda dalmış insanlara bu yanlıştan kurtarabilmenin yollarını

aramak gerekmektedir.

e) Bid’atlerle nasıl mücadele edilmeli?

Yüzyıllardan bu yana, ehl-i sünnet alimleri bid’atlerle daima


mücadele edegelmişlerdir. Zira müslümanlar için en önemli şartlardan
birisi, hayatlarını Kur’an ve Sünnet esasları çerçevesinde devam
ettirmeleridir. İşte bu hedefe ulaşmak için vargüçleriyle çalışmışlardır.
İslam alimlerinin bu konuya bu derece titizlik göstermelerinin
ardında, yukarıda örneklerine yer verdiğimiz hadis-i şeriflerdeki

Nebevî ikaz ve emirlerin gereğini yerine getirmenin yanısıra, doğrudan


İslamın korunması gayesi vardır. Çünkü, ortaya çıkan her bid’at, bir
sünneti ve İslamın önemli bir şiarını hedef alabilir ve yok edebilir. Bu
sebeple ortaya çıkan her yeni şey İslam alimlerince büyüteç altına
alınmış, üzerinde gerekli değerlendirmeler yapıldıktan sonra olumlu
veya olumsuz kanaatlar dile getirilmiştir.
Ancak her alanda olduğu gibi, bid’atlerle mücadelede de müsbet
hareket tarzı benimsenmesi gerekir. Çünkü, tarihte bir çok örneklerine

şahid olduğumuz gibi, bid’atlerle mücadelede yöntemlerinde yer yer


görülen kusurlardan dolayı, bazı zamanlarda insanların bid’atlere
yönelmeleri adeta kamçılanmıştır. Böylelikle bazı insanların
bağlandıkları bid’atlere mutaassıbane sarılmaları, sünnete uymak
yerine sünnetten uzaklaşmaları neticesi doğmuştur.
Diğer yandan bid’atlerle mücadele edenlerin bir kısmı da,

çevrelerini bir ağ gibi saran bid’at ve hurafeler karşısında sükut etmeyi


tercih etmişler, “fitne çıkarmama” mazeretine sığınarak bu pasif
tutumlarını mazur göstermeye çalışmışlardır.

O halde, bid’atlerle mücadele konusunda öncelikle üzerinde


durulması gereken nokta, üslup ve metoddur. Yapılan mücadelede
sonuç almak için, o sonuca götürecek metodun iyi belirlenmesi gerekir.
Günümüz şartlarında, toplumda gözlemlenen çeşitli seviyedeki
bid’atlerle mücadele esnasında dikkate alınması gereken hususları
şöylece sıralayabiliriz:

1- Bid’atlerle mücadeleye geçmeden önce, içinde mücadele


edilecek toplumun iyi bilinmesi ve tanınması gerekir. Kültürel yapısı,
değer yargıları, hassasiyet gösterilen konuları inceden inceye
araştırılmalıdır.
2- Toplumun dini yaşantısında görülen bid’atler taşıdıkları
özelliklere göre tasnif edilmeli, ortaya çıkış nedenleri iyi saptanmalıdır.
Çünkü, uzun yıllara dayanan ve benimsenerek topluma malolmuş bir
bid’atin silinip yok edilmesi çok zordur.
3- Doğrular hiç bir zaman gizlenmemelidir. Ancak her doğrunun
doğru bir şekilde sunulması da önemlidir. Bulunan her uygun fırsatta
yanlışlar hatırlatılmalı, doğrular gösterilmelidir. Bu gayretlerde çok
yavaş mesafe katedilse de devamlılık çok önemlidir. Çünkü yanlış
şeylerin, insanların şuuraltına yerleşmesi nasıl uzun zamanları almışsa,
bunların izalesi de uzun gayretleri gerektirecektir. Dolayısıyla
bid’atlerle mücadele mümkün olduğunca geniş bir zaman dilimine
yayılmalıdır. Sabırlı, ama kararlı bir şekilde doğrular devamlı
anlatılmalı, yanlışlar en uygun metodla, bıkmadan, usanmadan dile
getirilmelidir.
4- Taassup sözkonusu olan konularda daha fazla dikkatli ve titiz

davranmak gerekir. Diğer yandan dinle çelişmeyen, daha ziyade


folklorik değer olarak yerleşmiş değer yargılarının üzerine
gidilmemelidir. Ancak, bu değer yargılarının dinin emirleriyle çelişmesi

halinde, yine uygun bir üslub ve tarzla yanlışlıklara işaret edilmelidir.


5- Bid’atlerle mücadelede toptancı davranmamalıdır. Çünkü her
bid’at davranış ve uygulamanın farklı yaklaşımlarla ele alınması ve

izale edilmesi gerekebilir. Diğer yandan, en yanlış şeylerde dahi, o


hareketi yapanlarla mantıklı ve haklı görülen bir takım farklı sebepler
olabilir. Her düşünce ve davranış, kendi içinde bir bütündür, mutlaka
bir arka planı vardır. Her bid’atin bu arka planın iyi tespit edilmesi,
onunla mücadelede kolaylıklar sağlayacaktır.