You are on page 1of 366

TARİHİ-KURGU

Eserin Adı
Hanedan
(c) Celal Eren Çelik Haziran 2010

Yazan
Celal Eren ÇELİK

Genel Yayın Yönetmeni


Ömer ADIYAMAN

İç Düzen – Kapak
Bilge BAŞAR

e-mail: eren980@gmail.com
HANEDAN

Celal Eren ÇELİK

B
Celal Eren ÇELİK

Gazeteci ve Yazar. 1980 yılında Ankara’da dünya’ya


geldi. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra gazetecilik
mesleğine adım atan Çelik, üç sene boyunca çeşitli yerel
ve bölgesel gazetelerde çalıştı. Başarılı haberlere imza
atan Çelik, 2010 yılında Televizyon sektöründe çalış-
maya başladı. Ankara’da yayın yapan Işık TV ve Başkent
TV’de muhabir olarak görev yaptıktan sonra yazılı ba-
sına Parlemento Dergisi ile dönen Çelik, burada Haber
Müdürlüğü, Ekonometri Dergisi’nde ise editörlük gör-
evinde bulundu. Pek çok Yerel Gazete ve İnternet Haber
portallarında köşe yazıları, siyasal analiz ve araştırma
haberleri yayımlanan Çelik, Halen Ankara’da yayın
yapan Beyaz TV’de editör olarak mesleğini devam ettir-
mektedir. Sarı basın kartı sahibi olan Çelik, Hanedan
isimli ilk kitabı ile okuyucularıyla buluştu.
İçindekiler

‘Gizli Köşk’te bir bilmece .....................................................................................7


Şifre kırıcı ................................................................................................................17
Bir operasyon hikayesi.......................................................................................21
Büyük Buluşma ....................................................................................................40
Baş başa bir görüşme .....................................................................................58
Yeni oda, yeni masa beyaz bir zarf ..............................................................62
Ali Çetin Dosyası ..................................................................................................69
Bir suçlunun anatomisi ...................................................................................77
Puzzle.......................................................................................................................91
Ayhan’ın sığınağı ...............................................................................................108
Bir yaz gününde İstanbul ............................................................................120
Mecidiyeköy Turu ...........................................................................................133
Aynı gün Ankara ..............................................................................................142
Sorular….sorular ...............................................................................................142
Garip bir bulmaca ............................................................................................150
Bir günde iki kez İstanbul...............................................................................155
Sorgu analizi “komşu” ile sohbet .................................................................166
İbrahim’in Soruları ...........................................................................................196
Kabu gibi bir gece başlıyor … ......................................................................207
Gittikçe tuhaflaşan bir dava ..........................................................................220
Gizemli bir imza: “Fagh” ..................................................................................222
F-16 ile gizemli bir ziyaret ...........................................................................234
Atina’da gelen kargo........................................................................................239
Medikal rapor ...................................................................................................242
Davetsiz misafirler ...........................................................................................244
Gizemli bir metin ..............................................................................................255
Sırlar açığa çıkıyor ............................................................................................342
7

1.BÖLÜM

‘Gizli Köşkte
bir bilmece’

Sofra yavaş yavaş toplanıyordu… Eğlenceli geçen gecenin


sonuna yaklaşılmıştı. Yalçın kayalıkların tepesine
kurulmuş etrafı ağaçlıklarla çevrili Gizli Köşk’te sohbet,
yerini konuşmaların gittikçe azaldığı, sadece aralıksız çalan
gramofondan gelen musiki eserlerin melodisinin hakim
olduğu bir atmosfere bırakıyordu.
General’in çok yakını olan birkaç kişinin dışında kimse bu
Köşk’ün varlığından haberdar değildi. General, sadece
önemli konuklarını bu Köşk’e davet eder, diğer misafirlerini
ise şehirdeki konağında yahut bağ evinde verdiği akşam
yemeklerinde ağırlardı.
Köşk’e gelinirken arabalar belli bir yerde duruyordu.
Sonrasında yürüyerek patika bir yol takip ediliyordu. Dik bir
8 H A N E D A N

rampa çıkılıyor, daha sonra labirent benzeri köşelerden


dönülüyor, Köşk’ün tam altında ise yol birden bire sona
eriyor, açıklığın sağında sarmajıklarla kamufle edilmiş, çok
zor fark edilen yaklaşık 2 metre uzunluğundaki bir duvarın
içerisine gömülmüş, dar, demir parmaklıklı bir kapının
içerisinden bir dehlize giriliyordu. Dehliz ancak 1 kişinin
içerisinde yürüyebileceği şekilde tasarlanmıştı. Birden fazla
kişinin dehlizde yürüyebilmesi için ard arda sıralanması
gerekmekteydi. Aydınlatma ise kapıdan başlayarak birkaç
metre aralıklarla duvarlara sağlı sollu monte edilmiş küçük
meşaleler ile sağlanmaktaydı.
Dehlizin sonunda ise Köşk’ün dış bahçesine çıkılıyor,
Köşk’e ise ancak dış bahçeden merdivenle yukarıya çıkıp,
geniş duvarları birleştiren demir parmaklıklı kapıdan
geçilerek uzun bahçeyi aştıktan sonra varılıyordu.
Köşk’ün iç bahçesinden aşağıya doğru bakıldığında dış
bahçe kare biçiminde gözler önüne seriliyordu.
Köşk’e gelen konukların daha araba durmadan bir süre
önce gözleri bağlanır, Köşk’ün bahçesine gelene kadar da
açılmazdı. Konuk veya konuklar Köşk’e giden yolu bilmezler,
Köşk’ü ise ancak bahçede gözleri açıldığında görebilirlerdi.
O güne dek pek çok önemli ve gizemli misafiri ağırlamış
olan Köşk’ün o akşamki konukları bir grup öğretmendi.
Ancak onlar sıradan öğretmenler değildi… Genç
Cumhuriyetin ilk yıllarında yetişmeleri için General’in
kurduğu Nihayet Vakfı tarafından İngiltere’ye gönderilmiş,
burada hem Batı’nın eğitim sistemini yakından tanımış, hem
yabancı dil öğrenmiş, hem de eğitimlerini bu ülkede
tamamlamışlar şimdi ise vatana hizmet etmek için yurda
dönmüşlerdi.
Yurda döndüklerinde vakfın kurucusu olan General’in
kendilerini akşam yemeğine davet ettiğini öğrenmeleri onları
hem çok şaşırtmış, hem de çok heyecanlandırmıştı.
H A N E D A N 9

Ahşap bir merdiven ile çıkılan, Köşkün 2. katındaki


yemek salonu oldukça genişti. Son derece zevkli döşenmiş
salondaki yemek masasının üzerindeki yemek takımı
Fransa’dan getirtilmişti. Salonun altın yaldızlı duvar kâğıtları
ile bezenmiş duvarları ise pek çok ünlü ressamın yağlıboya
tabloları ile süslenmişti. Salonun ortasında yemeğin yendiği
büyük, dikdörtgen, işlemeli bir masa ve bu masanın
çevresinde sütlü kahverenginin hâkim olduğu son derece
zarif, oymalı bir oturma grubu vardı. Odaya girişte hemen
sağ ve sol duvarlarda karşılıklı yerleştirilmiş olan büyük boy
aynaları daha odaya girer girmez insanın büyülü bir dünyaya
adım attığı hissine kapılmasını sağlıyordu. Tavan yerden
oldukça yüksekteydi ve insana bir kubbenin altındaymış
hissini veriyordu. Tavandan sarkan 3 büyük kristal avize ise
bu muhteşem atmosferi daha da etkileyici bir hale
getiriyordu. Yerde ise General’in özel isteği üzerine
dokunmuş göz alıcı bir Isparta halısı seriliydi. Geniş salonun
en sağ köşesindeki gramofon ise odanın zarif dekorunu
tamamlıyordu.
Salonun Kuzeye bakan yönünde, iki büyük camlı kapının
ters yönlere açılarak ortaya çıkardığı oldukça geniş bir balkon
vardı. Yemekler salondaki büyük dikdörtgen masada
yenildikten sonra içki ve sohbet faslının başladığı, büyük
yuvarlak bir masa geniş balkonun tam ortasına
yerleştirilmişti..
Beyaz örtüsünün kenarı dantellerle işlenmiş masanın
üzeri, masaya getirilen meyve tabakları, rakı, viski, votka,
kanyak şişeleri ve bardaklarla doluydu. Meze olarak ise beyaz
peynir, kavun,ezme ve Arnavut ciğeri vardı.
İçki olarak genelde Kulüp Rakısı tercih edilmişti o gece.
Ancak General’in votkayı tercih etmişti her zamanki gibi.
Saatler 03.45’i gösterdiğinde gece boyu hiç durmadan
birbirinden güzel musiki eserlerini çalan gramofonun sesi
aniden kesildi.
10 H A N E D A N

Sofradaki öğretmenler, salona hakim olan sessizlik ile


birlikte gecenin sonuna gelindiğini anlamışlardı. Ancak
General’in huzurunda olmaktan ötürü o denli
heyecanlıydılar ki, müsaade istemek için bile tereddüt
gösteriyor, konuşmaktan çekiniyorlardı. Gerçi haksız da
sayılmazlardı. Gücü ve nüfuzu efsane haline gelmiş bir
adamın karşısında oturuyorlardı.
Kısa bir an için ortama tam bir sessizlik hakim oldu.
General, gözlerini ileriye doğru dikmiş elinde votka
bardağını bir sağa bir sola çeviriyordu. Sanki bir şeyler
düşünüyor, ufukta bir şeyleri tasarlıyordu.
Sessizliği 5 kişilik öğretmen grubundan Ali İhsan
Türkkan’ın tok sesi bozdu:
-“Efendim, bizi kabul etmenizden dolayı çok büyük şeref
duyduk. Gece boyunca izlenimlerimizi ve gelecek için
fikirlerimizi zat-ı âlilerinize sunma fırsatını bize verdiğiniz
için müteşekkiriz. Bu gece ömr-ü hayatımız boyunca benim
ve arkadaşlarımın hatıralarının en müstesna yerinde
korunacaktır. Gece boyunca çoğunlukla biz konuştuk, siz ise
bizi dinlemekle yetindiniz. Umarız sizi sükûtu hayale
uğratmamışız, sizi üzmemişizdir. Bize bir emriniz yoksa biz
müsaadenizi isteyelim Paşam… “
General, gerçekten de Ali İhsan Bey’in söylediği gibi gece
boyunca yurt dışından yeni dönmüş olan öğretmenlerin
izlenimlerini, fikirlerini ve önerilerini dinlemiş çok fazla da
konuşmamıştı. Sanki bir şeyleri ölçüyor, biçiyordu. Aklı,
öğretmenlerin vatana hizmet için coşku ile dile getirdikleri
önerilerden başka bir şeylere takılmıştı sanki…
General uzaklara diktiği bakışlarını yeniden masaya,
öğretmenlere doğru yöneltti. Sofradakilere o geceki son
sözlerini söyledi.
-“Asıl ben sizlerle yakından tanışmaktan büyük bir
memnuniyet duymaktayım. Unutmayınız; bir ülke bilime ne
H A N E D A N 11

ölçüde sahip çıkar, memleket sınırları içerisinde ne kadar


yaygınlaştırabilirse gönenci ve refahı o derece artar. Ayrıca
bu memleketin geleceği siz değerli muallimlerin yetiştireceği
nesillerin ellerinde şekillenecektir. Onun için sizden ricam
yarından tezi yok gidiniz ve Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim
Bakanlığı) ülkemizin eğitim sistemi ile ilgili görüş ve
önerilerinizi belirten birer rapor hazırlayınız. Ayrıca tatbik
etmek isteğiniz mevzular ile ilgili olarak da Maarif Vekâleti
Müsteşarı ile görüşünüz. Sizlere gerekli kolaylık
sağlanacaktır.”
Sonrasında İtalyan bir terziye diktirilmiş beyaz takım
elbisesi içerisindeki General ayağa kalktı, bir elinde yarısı
halen yanmakta olan sigarası olduğu halde, tek tek
kendisinin ayağa kalkması ile birlikte yerlerinden ok gibi
fırlayan genç öğretmenlerin elerini sıktı “Selametle gidiniz”
dedi. “Aşağıda size eşlik edecek muhterem bir zevat var.
Gidişiniz gelişinizden biraz farklı olacak” diye de ekledi.
Öğretmenler birbirlerine baktılar, anlayamamışlardı
ancak General ne diyorsa öyle olacaktı.
Odada bulunan bir görevli öğretmenlere eşlik ederek
odadan çıkardı.
Şimdi odada yalnız General ve yaveri Arslan Bey kalmıştı…
General bir eli cebinde, balkonda Arslan Bey’e sırtı dönük
biçimde durarak, rüzgarın siyah, düz saçlarını savurmasına
aldırmaksızın bitmek üzere olan sigarasından derin bir nefes
çekti.
Arslan Bey, balkona doğru birkaç adım atarak sessizliği
bozdu:
-“ Efendim bir karara varabildiniz mi ?”
General bir an bile tereddüt etmedi:
-“Unutma Arslan. Bu çocuklar 2 senedir takibimizde. Her
12 H A N E D A N

attıkları adımdan, bütün ilişkilerinden haberimiz var. Ayrıca


karakter analizleri ile ilgili raporlar çok zaman önce
elimizdeydi. Ben kararımı bundan 1 sene evvel verdim. Bu
gece yapılan mülakatlar sadece bu kararımın pekişmesini
sağladı”
Arslan Bey bu kez daha açık sordu:
-“Hangisi efendim ?”
General’in ağzından “Ali İhsan Türkkan” ismi döküldü.
Arslan Bey kesin bir ses tonu ile “Emredersiniz Paşam” dedi.
Sonra hızla arkasını dönerek alt kata indi. Tek tek
kendileri için hazırlanan hediye paketlerini alan öğretmenler
Köşk’ün hemen bahçeye açılan kapısının önündeydiler.
Arslan Bey öğretmenlerin yanına yaklaştığında bakışların
kendisine çevrildiğini fark etti.
-“Komutanımın söylediği gibi dönüşünüz gelişinizden biraz
farklı olacak. Köşkün farklı noktalarından teker teker sizlere
eşlik edecek görevliler tarafından çıkarılacak, dış bahçedeki
dehlizin kapısı önüne getirileceksiniz. Sonrasında geldiğiniz
yoldan geri döneceksiniz. Bu esnadahemen belirteyim; az
sonra gözleriniz yeniden bağlanacak. Gelirken arabadan
indiğiniz noktada ise sizi 5 ayrı araba bekliyor olacak.
Evlerinize dek sizleri bırakacağız” dedi.
Öğretmenlerden Rahmi Bey:
-“Bunun nedeni nedir ? “ diyecek oldu ancak Arslan Bey’in
“Sormanız değil uymanız gerekli” şeklindeki cevabı ile
birlikte görevliler, öğretmenlerin yanına gelerek teker teker
gözlerini bağlamaya bağladılar.
Bu esnada Arslan Bey gözleri bağlanan Ali İhsan Türkkan’ın
yanına gitti ve kulağına eğilerek “Siz bir müddet daha
misafirimiz olacaksınız Ali İhsan Bey” diye fısıldadı.
H A N E D A N 13

Ali İhsan Bey’in içini garip bir ürperti kapladı. Acaba


kendisi neden arkadaşlarından ayrı tutulmaktaydı? Farkında
olmadan bir hata mı yapmıştı? Aklından birbiri ardına
sorular gelip geçerken rüzgarın verdiği ürpertiyi ve
arkadaşlarının uzaklaşırken yerdeki kurumuş, sararmış
yapraklara basarak çıkardığı sesleri duydu.

Sesler iyice uzaklaştığında gözlerindeki siyah bant


çözüldü. Ali İhsan Bey arkasını döndü, “ Arslan Bey…”
diyecek oldu ama Arslan Bey yoktu ortalıkta, genç bir görevli
“Buyrun Ali İhsan Bey” dedi ve birlikte yeniden konağın
içerisine girdiler.

Yemek salonuna çıkan ahşap merdivenin gecenin


sessizliğinde çıkardığı gıcırtılar Ali İhsan Türkkan’ın
kafasının içerisinde yankılanıyor, gittikçe esrarlı bir hal alan
bu durum genç öğretmeni her geçen saniye biraz daha
endişelendiriyordu.

Yemek salonunun kapısına gelindiğinde genç görevli


“Benim görevim buraya kadar” diyerek arkasını döndü ve
aşağı kata doğru hızla inerek gözden kayboldu.Her yer
karanlığa bürünmüştü.

Kapalı kapının önünde tek başına kalakalmış olan Ali


İhsan Bey’in o an tek düşüncesi, 15 dakika öncesine kadar
içerisinde bulunduğu için kendisini Dünya’nın en şanslı kişisi
saydığı o Konak’tan kaçabilmekti.

Ali İhsan Bey’in bu düşüncelerini dağıtan ise yemek


salonunun kapılarının gıcırdayarak ağır ağır açılması oldu.

Ali İhsan Bey açılan kapıdan baktığında salonun içerisini


ve kapıyı açanı tam olarak seçemedi, çünkü 15 dakika önce
ışıl ışıl olan salonun içi de şimdi Köşk’ün diğer tüm bölümleri
gibi karanlığa gömülmüştü. Ali ihsan Bey, kapıda yüzü tam
olarak seçilemeyen ama elinde gümüş bir şamdan içerisinde
mum tutan bir erkek silueti görebiliyordu.
14 H A N E D A N

Siluet mumu biraz daha yaklaştırdığında ise Ali İhsan Bey,


Arslan Bey’i seçebildi. Arslan Bey genç öğretmene eli ile
içeriye gelmesini işaret etti. Ali İhsan Bey kapıdan içeri girdi,
artık hiçbir şey düşünemiyordu. Birkaç adım attıktan sonra
önündeki Arslan Bey’in durması ile O’da durdu.
Arslan Bey, tam kapının sol yanındaki büyük boy
aynasının önünde durmuştu. Aynada, mum ışığındaki
yansıma Ali İhsan Bey’in daha da gerilmesine neden oldu.
Artık ellerinin titrediğini hissediyordu.
Sol eli ile gümüş şamdanlıktaki mumu tutan Arslan Bey,
sağ eli ile boy aynasının kenarındaki işlemeli kabartma kısmı
itekledi. Ayna içeriye doğru döndü. Şimdi koca ayna
duvardan içeriye doğru açılan bir kapı meydana getirmişti.
Şaşkınlıktan bakakalmış olan Ali İhsan Bey “Bu da ne ?”
diyebildi zorlukla. “Sakin olun. Birazdan anlayacaksınız”
dedi Arslan Bey. Ali İhsan Bey ürkek adımlarla aynanın
kamufle ettiği gizli yola doğru ilerledi. Arslan Bey, Ali İhsan
Bey’in ardından gizli geçide girdi ve aynayı içeriden iterek
eski haline getirdi.
Ayna kapandığında odada çalar saatin sesi duyuldu.
Saatler 04.00’ü gösteriyordu.
Yaklaşık 2 saat sonra ayna bu kez içeriden açıldı.
Kapıdan ilk olarak Arslan Bey çıktı, ardından da Ali İhsan
Bey.
Ali İhsan Bey’in yüzünde şaşkınlık ve tuhaf bir heyecan
ifadesi vardı. Arslan Bey, genç öğretmenin gözlerinin
içerisine bakarak tek bir kelime söyledi. “Sessizlik”, Ali İhsan
Bey’in yanıtı da tek kelime oldu “ÇATI”
Sonra Arslan Bey, Ali İhsan Bey’e sarıldı, kucaklaştılar.
“Köşk’ün kapısında bir görevli sizi bekliyor. Artık
gidebilirsiniz” dedi Arslan Bey. Başıyla onayladı Ali İhsan
H A N E D A N 15

Bey. Kapıyı açan Arslan Bey, elindeki şamdanı Ali İhsan Bey’e
verdi. Ali İhsan Bey yolunu mumla aydınlatarak Köşk’ün
kapısına geldi. Şamdanı köşedeki komodine bıraktı, mumu
söndürdü.
Ali İhsan Bey’in ayak sesleri merdivenlerde uzaklaşırken,
Arslan Bey yemek salonunun kapısını içeriden kapattı. Tam
o esnada bu kez sağ duvardaki boy aynası içeriden açıldı.
Uzun boyu ve yapılı vücudunun oluşturduğu ürpertici
silueti ile aynanın kapısını içeriden açarak dışarıya çıkan
General’di. Yüzünde, tasarladığı bir işi sonuca ulaştırdığı
zamanki rahatlığın ifadesi vardı.
Az önce Arslan Bey ile Ali İhsan Türkkan’ın yaptığı
görüşmeyi onların tam karşısından ama onların
göremeyeceği bir açıdan izlemişti.
Balkona açılan camlı kapılara doğru ilerledi. Hemen bir
sigara yakmıştı. Gipür dantelli tül perdeyi hafif araladı. Ali
İhsan Bey’i ve yanındaki görevliyi gördü. Ali İhsan Bey,
Köşk’ten ayrılıyordu. Ancak bu kez gözleri bağlanmamıştı.
“Arslan” dedi General, “7.Grubu da tamamladık. Köşkü
mühürleyin. Tahliye de derhal başlasın”
“Emredersiniz Paşam” dedi Arslan Bey.
Köşkün tam arkasında sadece General’in kullandığı bir
araba yolu vardı ve General’in arabası çoktan hazırlanmıştı.
Arslan Bey ile yaptığı son konuşmadan 15 dakika sonra
General arabasına binmiş, şehir merkezine doğru yola
çıkmıştı bile. Bugün O’nun için çok yoğun geçecekti…
Arslan Bey ise tahliye işlemlerini başlatmış, Köşk’teki
görevlileri toplamış, köşkü mühürletmişti.
Saatler 06.30’da tan ağarırken Gizli Köşk’ün kapısı
mühürlenmiş, personeli tahliye edilmişti. Gizli Köşk’ten son
ayrılan Arslan Bey oldu. O dehlizden gidecek ve dehlizin
16 H A N E D A N

kapılarını da kilitleyecekti.
Ayrılmadan önce Gizli Köşk’e doğru bakan Arslan Bey
“SESSİZLİK” dedi ve arkasını dönerek uzaklaştı…
Tarih yaprakları 29 Ekim 1940’ı göstermekteydi…
H A N E D A N 17

2.BÖLÜM

‘Şifre Kırıcı’

Organize Suçlar Dairesi Komiserlerinden Ayhan Çelen


giymeyi hiç sevmediği takım elbisesinin kravatını zorla
sıkılaştırdı. Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş kendisini
bekliyordu. Lacivert takım elbisenin içerisinde kendisini
boğuluyormuş gibi hissediyordu.
Komiser Ayhan Çelen Polis Akademisi’nden başlayan göz
kamaştırıcı bir sicile sahipti. Bu başarıları karşılığında bir
Devlet Üstün Hizmet Madalyası, üç de Üstün Cesaret ödülü
kazanmıştı. Ayhan Çelen’in silahlara karşı ise inanılmaz bir
tutkusu vardı . Atış konusundaki yetenekleri polis
teşkilatında adeta bir efsane olmuştu. Operasyonlardaki
atılganlığı, gözü pekliği ve cesareti, silah kullanma
konusundaki ustalığı ile birleşince Ayhan Çelen’in namı tüm
teşkilata yayılmış, genç yaşında teşkilat içerisinde haklı bir
üne kavuşmuştu.
Organize Suçlar Dairesi O’nun son adresiydi. Buradan
önce uzun sayılabilecek bir süre ;7 yıl boyunca Ankara
Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası’nda görev yapmıştı.
Yıllardır çözülemeyen ve Emniyet teşkilatında “Şifrelenmiş”
olarak tanımlanan cinayetleri birer birer ve kısa süre
18 H A N E D A N

içerisinde aydınlatması “Şifre Kırıcı” lakabını almasına yol


açmıştı.

Ancak Ayhan komiserin kötü bir huyu vardı. Belki


hayatına mal olabilecek bir huydu bu. Ama o bu huyunu her
zaman alaya almıştı.

Ayhan Çelen’in kötü huyu; kurallara uymayı sevmemesi,


onları hatta onların uygulanmasını emreden amirlerini yok
saymasıydı. Tam anlamı ile başına buyruk hareket ediyor,
operasyonlarda çoğu kez planların dışına çıkıyor, çelik yelek
takmıyor, operasyon başlamadan aniden ortadan kayboluyor
ve kendi kafasına göre hazırladığı planı uygulamaya
koyuyordu.

Bu huyları nedeniyle Ayhan Çelen’den Emniyet Teşkilatı


içerisinde “Tek kişilik cumhuriyet” diye bahsediliyordu.

Çoğu zaman silahlı çatışmaya, bağlı olduğu ekipten önce


giriyor ve yine çoğu zaman kendisinin ayrıldığı ekip
arkadaşları olaya müdahil oluncaya dek geçen zamanda
kendi tabirince“büyük balığı” avlamış oluyordu.

Bu O’nun intikamıydı aslında. Yıllardır terfi etmeyi


bekliyor ancak göz kamaştırıcı siciline rağmen, başına
buyruk hareketleri, amirlerini dinlememesi ve zaman zaman
amirleri ile yaşadığı sorunlardan dolayı kendisine terfi
verilmiyordu.

Kendisi suçlularla daha önce çatışıp, kendi deyimi ile


“büyük balıkları” ağına tüm ekip gelene kadar düşürdüğü
zamanlarda, hele de çatışma tamamen bitmişse bir köşeye
çekilir, keyiflice sigarasını yakar, arkadaşlarını beklerdi. Ekip
olay yerine geldiğinde çoğu kez yerde birkaç ölü yahut yaralı
ve kelepçesi takılmış “büyük balığı” görür, O ise her zamanki
pis sırıtışıyla “Hoş geldiniz arkadaşlar vallahi biraz daha
gelmeseniz gidecektim. Kısır gününüz uzadı her halde” der
ve dalgasını geçerdi.
H A N E D A N 19

Bu sözleri ile aslında “Bana terfi vermeseniz de ben sizden


hep bir adım öndeyim. Siz benim ardımda kalmaya
mahkûmsunuz” diyor, amirlerini aşağılıyor, kendi egosunu
tatmin ediyor, hırsını ancak bu şekilde dizginleyebiliyordu.
Ayhan Çelen’in bu kural tanımaz tavrı defalarca Emniyet
Teşkilatı’nı karıştırmış, durumu masaya yatırılmış, defalarca
soruşturma geçirmiş ancak her seferinde operasyonları
başarı ile sonuçlandırması, cesareti ve teşkilatta O’nun kadar
iyi yetişmiş bir elmanın sayısının çok az olması nedeni ile
işlediği kusurlar görmezden gelinmiş, yapılan
soruşturmaların üzeri kapatılmıştı.
Tabii bunda Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş’in de rolü
büyüktü.
Ayhan Çelen, Polis Akademisi’nin en parlak öğrencisi
olarak öğrenim hayatını sürdürdüğü yıllarda, Ankara İl
Emniyet Müdürü olan Fuat Güneş aynı zamanda haftada 2
gün Polis Akademisi’nde ders vermekteydi.
O zamanlar tanıdığı ve keskin zekâsına hayran kaldığı
Ayhan Çelen’in dosyasını isteyen Fuat Güneş, bu parlak
öğrencinin de kendisi gibi babasız büyüdüğünü ve yaşlı
annesi ile birlikte çok zor şartlar altında okumaya çalıştığını
öğrenmiş, bir gün kendisini evine davet etmişti.
Evine misafir ettiği genç polis adayının gerek Dünya gerek
Türkiye siyasal hayatı hakkındaki görüşleri, gerekse mesleki
konularda Dünya’da yaşanan gelişmeler konusundaki
donanımından etkilenen Fuat Güneş, bu başarılı öğrenci ile
müsait olduğu her hafta sonu yemek yiyip sohbet etmeye
başlamıştı.
Bu görüşmeler Fuat Güneş’in İstanbul Emniyet Müdürü
olarak tayininin çıkmasına dek sürmüştü. Bu arada Fuat
Güneş çok gururlu olduğunu gözlemlediği Ayhan Çelen’e
maddi yardımda bulunmayı da kafasına koymuştu. Ancak
bunu O’na bir kez teklif ettiğinde Ayhan Çelen’in kesin bir
20 H A N E D A N

tavırla bu yardımı kabul edemeyeceğini belirtmesi ve bir


daha bunu kendisine teklif etmemesini istemesi kendisini
büsbütün etkilemişti. O andan sonra aralarında bir daha
paranın lafı geçmemişti.
Zaten Ayhan Çelen bir süre sonra Polis Akademisi
idaresinden çağırıldığında kendisine” Emniyet Teşkilatı
Başarı Bursu” adı ile bir burs bağlandığını öğrenmişti. Bu
bursu nasıl geri ödeyeceğini sormuştu hemen, çünkü verilen
miktar O’na göre çok yüksek bir rakamdı. Kendisine “Bu
sana mezuniyetinden sonra yazılı olarak bildirilecek” cevabı
verilmişti. Akademi’yi bitirinceye dek de böylece para sorunu
olmamıştı.
Fuat Güneş, İstanbul’a tayin olduktan sonra da, Emniyet
Genel müdürü olunca da hissettirmeden Ayhan Çelen’i
gözlem altında tutmuş, irtibatını kesmemiş ara sıra Ankara’yı
arayıp, arkadaşlarına O’nun ve annesinin durumunu
sordurmuş, bilgi almıştı.
Ayhan Çelen’in yaşlı annesi vefat ettiği zaman İstanbul’dan
kalkıp cenaze için Ankara’ya geldiğinde pek çok kişi buna
şaşırmış, oysa Ayhan Çelen ile Fuat Güneş ancak bir baba-
oğulun anlaşabileceği şekilde gözleri ile anlaşmış, Ayhan’ın
büyük acısını paylaşmışlardı. Fuat Güneş çocuğu olmadığı
için Ayhan Çelen’e karşı farklı bir duygu besliyor, O’nu evladı
gibi görüyordu.
Fuat Güneş bir yandan da Ayhan Çelen’in hakkında
kendisine gelen tüm şikayetlere göğüs germişti.
Ta ki 3 ay öncesine kadar…
H A N E D A N 21

3.BÖLÜM

‘Bir operasyon
hikayesi’

Ayhan Çelen’in Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş


tarafından makama çağırıldığı o günden 3 ay önce, bağlı
olduğu Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi, İstanbul
Emniyeti Narkotik Şube Büro Amirliği ile ortaklaşa bir
operasyon planlamıştı. Plan başarılı olursa büyük bir
uyuşturucu şebekesi çökertilecek ve en büyük eroin
baronlarından birisi ele geçirilecekti.

“MASKE” kod adlı operasyon için tam 9 aydır çok gizli bir
çalışma yürütülüyordu. Operasyondan, 22 kişilik özel
operasyon ekibi, Emniyet Genel Müdürü, İstanbul İl Emniyet
Müdürü ve İçişleri Bakanı haricinde kimsenin haberi yoktu.
22 H A N E D A N

Çökertilecek çetenin içerisinde bazı milletvekillerinin olduğu


istihbaratı alınmıştı ve bu nedenle İçişleri Bakanı da
operasyona özel önem veriyordu.
Operasyondaki olası bir sızmanın önlenmesi için bazı
bilgiler operasyon ekibinden bile saklanmıştı. Bu bilgileri
yalnızca İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü, Kaçakçılık
ve Organize Suçlar Dairesi Başkanı , İstanbul Emniyet
Müdürü ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Büro
Amiri biliyordu. Öyle ki yapılacak operasyonun hangi
uyuşturucu baronuna yapılacağı dahi emniyette adamı
olabileceği kaygısı ile operasyon ekibine açıklanmamıştı.
Operasyon ünlü uyuşturucu baronu Ali Çetin’e karşı
yapılacaktı. Ama yapılan değerlendirme toplantılarında
ondan MASKE 1 kod adı ile söz ediliyordu.
Aslında operasyon, Ali Çetin’in yakalanmasından ziyade
O’na emir veren üst düzey siyasiler ve iş adamlarından oluşan
bir dizi önemli ismin Ali Çetin üzerinden gidilerek ortaya
çıkarılması açısından önemliydi.
Operasyon ekibinden saklanan gizli bilgilerden birisi de
operasyonun en başından beri uyuşturucu baronunun
yanına İstanbul Emniyeti Narkotik Büro Amirliği’nin göz
bebeği, Komiser Şahin Çakır’ın sızdırıldığı, Şahin’in bu 9
ayda uyuşturucu baronu Ali Çetin’in güvenini kazanarak
yanından ayırmadığı bir adamı haline geldiği ve Şahin
Çakır’ın operasyonun kilit adamı olduğuydu.
Komiser Şahin Çakır, İstanbul Emniyeti’nin en gözde
Komiserlerinden birisiydi ve kendisine geleceğin Narkotik
Büro Amiri gözü ile bakılıyordu.
9 aylık hazırlık sürecinde dinlemeler ve planlamalar hep
Şahin Çakır’ın aktardığı bilgilere göre yapılmıştı.
Operasyonun hangi gün hangi saatte yapılacağı bile
operasyon ekibinden saklanmıştı. Operasyon günü ekipte
bulunan herkes, normal mesaisini bitirip Emniyetten
H A N E D A N 23

ayrıldıktan 1 saat sonra teker teker aranarak İstanbul


Emniyeti’ne çağırılmış kendilerine “acil bir toplantı”
yapılacağı söylenmişti.
Ekibin bilgisi dahilinde olan kısım son geceye kadar
sadece operasyonun nerede yapılacağıydı. Operasyonun
günü ve saati bile operasyondan hemen önce yapılacak son
toplantıda açıklanacaktı ekibe.
Yapılacak son toplantıda hem ekibe operasyon planı
açıklanacak, hem ekipteki görev bölümü yapılacak, hem de
şimdiye kadar haberdar olmadıkları, mafyaya sızdırılan
meslektaşlarından Ankara ekibi haberdar edilecek, resmi
gösterilerek Şahin Çakır’ın tanınması sağlanacaktı.
Aslında plan basitti, ancak silahlı çatışma kaçınılmazdı…
Eroin sevkiyatı ve para değiş-tokuşu İstanbul
Gaziosmanpaşa’da terk edilmiş bir fabrika binasında
yapılacaktı. Buluşma iki taraf için de önemliydi. Çünkü
eroini alan taraf eroinin Türkiye’ye giriş güzergâhını son
zamanlarda uzak bulmaya başlamıştı, yeni ve malı daha kısa
sürede temin edebilecekleri bir güzergah belirlenmesini
istiyordu. Eroini temin eden taraf ise alternatif bir güzergah
belirlemişti. Ancak bu güzergah daha yakın olmasına karşın
daha riskliydi ve bu da maliyetin artması demekti.
Bu nedenle her zaman aracılar ile yapılan sevkiyatta bu
sefer işin başındaki zehir tacirleri, uyuşturucu baronları
bulunacaklar, yeni güzergâhın ve yeni tarifenin pazarlığını
yapacaklardı.
Buluşmadan bir gün önce Komiser Şahin Çakır bir
bahane ile uyuşturucu baronu Ali Çetin’in yanından
ayrılarak, sevkiyatın gerçekleşeceği terk edilmiş fabrika
binasına gidecek, fabrika binasının yakınına düzeneği cep
telefonuna bağlanmış bir ses bombası yerleştirecekti. Şahin
Çakır fabrikanın içine de 3 küçük mikro kamera yerleştirerek
pazarlığın ve sevkiyatın kaydedilmesini sağlayacaktı.
24 H A N E D A N

Baronların pazarlığa başladıkları an, kendilerini en


güvende hissettikleri doğal olarak da en tedbirsiz oldukları
an olacaktı. Ayrıca bir yandan da malların sevkiyatı ve para
değiş tokuşu baronların adamlarınca yapılacaktı. İşte onlar
bu rahatlık içerisinde pazarlık yaparken Komiser Şahin Çakır
fark ettirmeden telefonun tuşuna basarak ses bombasını
patlatacak, çıkan kargaşada çevreyi sarmış olan ekipler büyük
bir ihtimalle çatışarak içeriye gireceklerdi.
Ekipler içeri girene kadar Komiser Şahin Çakır,
uyuşturucu baronu Ali Çetin’e bir şey yapmayacak, hatta
sesin geldiği yöne rast gele bir-iki el ateş edecekti, yani son
ana kadar sadık adam rolünü oynayacaktı. Ekibin içeri
girmesi ile birlikte ise silahını yanında olacağı Ali Çetin’in
kafasına dayayacak ve operasyon tamamlanacaktı.
Operasyon ekibi tek tek geldikleri İstanbul Emniyeti’nin
yeni binasında kendilerine 4. kattaki toplantı odasına
gitmeleri söylendiğinde bir şeyler olacağını anlamışlardı…
İçeriye az sonra planı anlatacak olan Kaçakçılık ve
Organize Suçlar Daire Başkanı Salim Kibar ve İstanbul
Emniyet Müdürlüğü Narkotik Büro Amiri Şeref Tekin girdi.
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş ve İstanbul İl
Emniyet Müdürü Hasan Kurban bir üst katta, Hasan
Kurban’ın makamında operasyonu takip edecekler,
operasyon ekibine sağlanacak mikro-mobil verici sayesinde
operasyon görüntülerini gerçek zamanlı olarak an ben an
izleyeceklerdi.
İçişleri Bakanı Salih Bozkurt da Ankara’daki makamına
kurulacak sistemle, Fuat Güneş ve Hasan Kurban’a görüntülü
ve eşzamanlı olarak katılarak, makamından operasyonu
dakikası dakikasına takip edecekti.
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Daire Başkanı Salim Kibar,
solana şöyle bir göz attı ve tedirgin biçimde “Ayhan nerede ?”
diye sordu.
H A N E D A N 25

Toplantı salonuna bir sessizlik hakim oldu. Herkes bunun


fırtına öncesi sessizlik olduğunu fark etmişti.
Uzun boylu, saçları bembeyaz, siyah gözlü polis şefi
bağırarak sorusunu tekrarladı. Yüzü öfkeden kızarmıştı.
Aslında alacağı cevabı tahmin ediyordu ama bu kez bu cevabı
almamayı umarak bağırdı:
-“Ayhan nerede ? dedim size !”
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi Başkomiserlerinden
Gürhan Dağlı ayağa kalktı ve utana sıkıla:
-“Kendisinden yaklaşık 2 saattir haber alamıyoruz efendim,
cep telefonu da telsizi de kapalı” diyebildi.
Salim Kibar öfkeden deliye dönmüştü, masayı tekmeliyor,
boştaki sandalyeleri deviriyordu.
-“Ne yapmaya çalışıyor bu adam. Her operasyon öncesi bir
Ayhan sıkıntısı… Bu operasyonun önemini bilmiyor mu bu
herif. Nasıl kendi kafasına göre hareket eder, nasıl bunca
emeği riske atar, bu adamı operasyon yapılmadan önce
kafese mi koymamız lazım. Allah belasını versin!”
Sonra kısa bir süre durdu, kendince alaycı bir
gülümsemenin ardından kafasını sallayarak konuşmaya
devam etti:
-“Bendeki de lafa bak. Adam tabii kafasına göre hareket eder.
Hakkında açılan soruşturmalarda bırak ceza almayı, kınama
bile verilmezse bu başına buyruk herife, olacağı budur. Ama
ben bu operasyondan sonra yapacağımı bilirim. Hele şu
operasyonu yüzümüzün akıyla bir atlatalım…”
Sinirden elleri titriyordu Salim Kibar’ın. Bir sigara yaktı
ve operasyon ekibine planı anlatmaya başladı. İçinden bir
yandan Ayhan Çelen’e en galiz küfürleri ediyor, bir yandan
da Allah’a Ayhan’ın yanlış bir şeyler yaparak operasyonu
berbat etmemesi için yalvarıyordu..
26 H A N E D A N

Salim Kibar, içinden Ayhan Çelen’e küfürler savurduğu


sırada, Ayhan Çelen çoktan Gaziosmanpaşa’daki fabrikaya
doğru yola çıkmıştı bile.
Bundan bir hafta kadar önce yapılan kısa değerlendirme
toplantılarından birisinde MASKE 1’in 3 yıl önce Ankara’da
bir cinayet olayına karıştığına da bir cümle ile kısaca
değinilmişti.
Sonraki günlerde kendi planını kurmak için
düşüncelerine yoğunlaştığında bu toplantıda MASKE 1’in
Ankara’da bir cinayete de karıştığını belirten o cümle
kafasında bir şimşek gibi çakmıştı.
Her zamanki gibi bu operasyonu da kendisine terfi
vermeyen amirlerinden bir intikam alma aracı olarak gören
Ayhan Çelen için belki arkadaşlarının dikkatini bile
çekmeyen bu kısacık bilgi kırıntısı yeterli ipucuydu. Önce
Ankara Emniyeti Cinayet Masası’nda 7 yıl birlikte çalıştığı
en yakın arkadaşı Komiser Cihan ile irtibata geçti.
Komiser Cihan cep telefonunda KANKA yazısını görüp
de telefonu açar açmaz “Oğlum Ayhan hiç uslanmayacak
mısın sen ya ? Geçen gün yine rahat durmamışsın ?” dedi.
Ayhan Çelen’in ise acelesi vardı. “Cihan senden bir
yardım istiyorum” dedi. Komiser Cihan bezgin bir ses tonu
ile “Söyle bakalım yine neyin peşindesin ?” diye cevapladı
çok iyi tanıdığı arkadaşını.
Ayhan telefondaki arkadaşına 3 yıl önce uyuşturucu
çetelerinin Ankara’da bir hesaplaşması olup olmadığını, ya
da işlenen her hangi bir cinayette uyuşturucu çetelerine
mensup adamların adlarının geçip geçmediğini kendisi için
öğrenip öğrenemeyeceğini sordu. Komiser Cihan “Ben seni
10 dakikaya kadar ararım” diyerek telefonu kapattı.
Konuşmalarının ardından daha 5 dakika geçmemişti ki
Ayhan Çelen’in cep telefonu çaldı. Komiser Cihan anlatmaya
27

başladı “Ünlü uyuşturucu baronu Ali Çetin’in adamları 3 yıl


önce, Ankara Küçükesat semtinde kumar oynatılan bir lokali
basmış, Ankara yer altı dünyasında yeni yeni palazlanmaya
başlayan Güven Şenol isimli mafya babasını kurşun
yağmuruna tutmuş, adam oracıkta ölmüş. Ali Çetin’in
adamları kısa bir çatışmanın ardından yara almadan olay
yerinden çıkmayı ve izlerini kaybettirmeyi başarmışlar.
Daha sonra Ali Çetin’in baskını gerçekleştiren 4 adamı 5
ay sonra Antalya’da ele geçirilmiş, olayın kumar borcu
nedeni ile çıktığını söylemişler, Ali Çetin ile ilgili tek kelime
etmemişler. Bizimkiler ise çatışmanın Güven Şenol isimli
mafya babasının Ali Çetin’e ait bölgelerde eroin satışı işine
girmesinden dolayı çıktığından neredeyse emin. Neyse, lokal
baskınında ölen Güven Şenol’un oğlu İsmail Şenol da, her
halde yer altı dünyasının raconuna uygun olarak intikamını
kendi almak istediğinden Ali Çetin’in adamlarının bu
ifadelerini doğrulayınca olayın ardında Ali Çetin’in
olduğundan emin olmalarına rağmen bizimkilerin elinden
de bir şey gelmemiş. Ayrıca Ali Çetin kredi kartı ekstresi ile
o gece Bodrum’da olduğunu da kanıtlamış.. Ama sonra Ali
Çetin’in 4 adamı…”
Aldığı yanıt O’na gereken bilgiyi vermişti… .Ayhan Çelen,
acele ile “Teşekkürler Cihan çok yardımcı oldun” dedi ve
Komiser Cihan’ın lafını tamamlamasına izin vermeden
telefonu kapattı…
Kendi kendine “Klasik son… Daha sonra 4 adam içeriye
atılmış, içeride de öldürülmüş…” dedi. Gülüyordu, “büyük
balığın” kim olduğu ortaya çıkmıştı…. “Balık avı sezonu
açıldı” diye geçirdi içerisinden…
Operasyonun Ali Çetin’e yapılacağını anlayan Ayhan
Çelen kendi planını yapmaya başlamıştı. Gerçi elindeki bilgi
yetersizdi ama bu O’nun bir plan yapmasına engel olamazdı.
28 H A N E D A N

Operasyonun Gaziosmanpaşa’da terk edilmiş bir


fabrikada yapılacağı söylenmişti ekibe. Fabrikanın nerede
olduğunu da biliyordu. Uyuşturucu sevkiyatı gündüz
olamazdı. Çünkü gece farlarını söndüren tırların girerken
fark edilmeyecekleri fabrika, gündüz giren araçların dikkati
çekebileceği bir konumdaydı.

Bu yüzden sevkiyat gece yapılacak olmalıydı. Ama hangi


gün, saat kaçta ? Bu soru kafasını birkaç gün kurcalamıştı
Ayhan Çelen’in. Ama sorunun cevabını televizyonda spor
haberlerini seyrederken bulmuştu.

O hafta Çarşamba günü saat 21.30’da Türkiye ile


Yunanistan A Milli Futbol takımlarının İnönü Stadı’nda maçı
vardı. Maç Dünya Kupası’na katılabilmek için 2 takımın da
son şansıydı ve iki takıma da mutlak galibiyet gerekiyordu.
Ama asıl önemli olan Yunanistan’da oynanan bir önceki
karşılaşmada çıkan olaylar nedeni ile üç Türk’ün ölmesinden
dolayı ortamın daha da gergin oluşuydu. Çünkü bazı radikal
milliyetçi grupların maç öncesinde, esnasında yahut
sonrasında Yunanlılara karşı bir takım eylemlerde
bulunabileceği istihbaratı alınmıştı.

Yunanistan Futbol Federasyonu da FIFA’ya başvurarak


kendilerinin ve maça gelecek 2000 civarındaki Yunanlı
izleyicinin stattaki can güvenliğinin korunması için ek
polisiye önlemler istemişti. Bu isteği değerlendiren FIFA
talebi haklı bulmuş, Türkiye Futbol Federasyonu’na bu yönde
bir talimat göndermişti.

Bu nedenle maç günü İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne


bağlı 5000 polisin statta görev yapması ve İnönü Stadı
çevresinde de geniş güvenlik önlemleri alınması
kararlaştırılmıştı. Yani İstanbul Emniyeti o gün maç sebebi
ile özellikle Avrupa yakasında alarmda olacaktı. Bu maçta
talihsiz bir olay yaşanmaması Türkiye adına son derece
önemliydi.
H A N E D A N 29

Bu da şu anlama geliyordu: Ali Çetin sevkiyat için bütün


polis teşkilatının gözü Avrupa yakasındaki maçta
olacağından, tam maç saatinde sevkiyatı yapacaktı. Böylece
polisler tüm dikkatlerini maçta bir olay çıkmaması için
Avrupa yakasındaki İnönü Stadı ve çevresine
yoğunlaştırdıklarından, kendisi Asya yakasındaki
Gaziosmanpaşa’da bulunan fabrikada rahatlıkla sevkiyatı
gerçekleştirebilecekti. Haliyle polis de operasyonu maç
saatinde düzenleyeceklerdi.
“Zekice” diye aklından geçirmişti Ayhan Çelen ve hınzır
bir gülümseme ile kendi kendisine “Ama bende az değilim
hani…” demişti.
Sevkiyat gününün ve saatinin ne zaman olduğu sorusuna
da kafasında yanıt bulan Ayhan Çelen planının detaylarını
hazırlamaya başladı. Değerlendirme toplantılarının
birkaçında fabrikanın içeriden ve dışarıdan çeşitli açılardan
çekilmiş fotoğraflarını uzun uzun, detaylıca incelemişler ve
bu fotoğraflar üzerinden beyin fırtınası yapmışlardı.
2 katlı bu virane fabrikanın alt katında bulunan ve
fabrikayı enlemesine 10 eşit bölgeye ayıran duvarlar yıkılmış,
pek çok aracın aynı anda bir arada durabileceği geniş bir
otopark alanı yaratılmıştı. Belli ki burası daha önce de çeşitli
kereler sevkiyat için kullanılmıştı.
Fabrikanın ana girişinden başka bir de arka tarafta
bulunan ve 2. Kattaki pencerelere giden 5 ayrı yangın
merdiveni vardı. Pencereler bir insanın rahatlıkla içerisinden
geçebileceği ebattaydılar.
Bu merdivenlerden 2. Kata girildiği takdirde alt kat
rahatlıkla izlenilebilir oluyordu. Atış için de uygundu.
Fabrikanın fotoğraflarını incelerken bir şey daha dikkatini
çekmişti. Araçların park etmesi için oldukça müsait olan
geniş alan, fabrikanın giriş yönüne göre batıda kalan bir
duvar setiyle bölünüyordu. Bu duvar seti fabrikanın en arka
30 H A N E D A N

tarafında bulunan duvarın yaklaşık 5 metre ilerisinde


başlıyor, ana giriş kapısı yönünde enlemesine uzanıyor, karşı
duvara varmadan iki kişinin aynı anda geçebileceği bir kapı
boşluğu meydana getirinceye dek uzuyordu. Böylece duvar
seti, fabrika duvarları ile birlikte arkasında kalan bölgeyi bir
bölme haline sokuyordu. Setin yüksekliği yaklaşık iki metre
civarındaydı, üzeri ise açıktı.

“Ali Çetin ve ağır misafirleri para alışverişini küçük Çin


Seddi’nin arkasındaki bu bölmede yapacaklardır” diye
geçirdi içerisinden Ayhan… “Haliyle pazarlığı fabrikanın
ortasında, araçların başında ve herkesin yanında yapmak
istemeyeceklerdir. Burası da uygun bir mekanı onlar için
sağlamış görünüyor. O bölmede de yanlarında olsa olsa en
güvendikleri birer adamları olur. Yani toplasan o bölme gibi
olan kısımda 4 kişi olurlar. Eh, bana uyar”

Ayhan fotoğrafları daha detaylıca hatırlamaya çalışınca


çok önemli bir ayrıntıyı hatırladı. Fabrikanın üst katında
sağdan 4. Pencere bu bölme benzeri alanı çapraz ama iyi bir
biçimde görüyordu. Yani içeridekilere sezdirmeden
dördüncü pencereden içeri sızabilirse onları tepelerinden
manzara izler gibi izleyebilecekti.

Üst katta üzerinde ayakta durulduğunda alt katın açık


seçik görüldüğü, yaklaşık 2 metre genişliğinde,35-40 metre
uzunluğunda kalın sacdan yapılmış bir platform vardı. Farika
çalışır durumdayken büyük ihtimalle patronlar veya
müdürler buradan aşağıya bakarak işçileri denetim altında
tutuyorlardı.

Bu platformun hem sağ hem sol tarafından aşağıya iki


taraftan da inen merdivenler vardı. Bu merdivenlerden
bölme tarafındakinden aşağıya inildiğinde bölmeye
ulaşabilmek için az bir mesafe kalıyordu. Ayhan sessizce
pencereden içeriye girebilirse işte bu platformun üzerinde
olacaktı.
H A N E D A N 31

Üst katta para alış-verişi yapılana dek bekleyecekti.


Ayhan sağ taraftan aşağıya inen merdivenlerden alt kata
inmeyi planlıyordu. Zaten merdivenlerden alta indiğinde
hedefi olan set bölmeye çok az bir mesafe kalmış olacaktı.
Sessizce bölmeyi oluşturan duvara yanaşacak, daha sonra
solunda kalan ve sevkiyatın devam ettiği bölgeye çantasında
getirdiği 3-4 sis bombası atacaktı.
Böylece hedef olma riskini de en aza indirecekti. En kritik
nokta duvara kadar sessizce ve fark edilmeden
ilerleyebilmesiydi. “E artık fark edilirsek de bir iki kişi fazla
vuracağız. Su testisi, su yolunda kırılır” dedi. Kendisini çok
ciddi bir riske atıyordu ama O hala bununla alay ediyordu.
Son olarak bölmeden içeri girecek, Ali Çetin’in
“misafirlerini” yaralayacak, daha sonra silahı Ali Çetin’e
doğrultacaktı. Ali Çetin’in adamı da patronunu namlunun
ucundayken ateş edemeyecek, böylece Ali Çetin ağına
düşmüş olacaktı.
Ali Çetin’in adamından silahını alacak ve Ali Çetin ile
adamını kelepçeleyecekti.
Ali Çetin O’nun sigortası olacaktı ayrıca. Hani tahmini
yanlış çıkarda operasyon saatini bilememiş olursa, içeri
girecek başka polis olmayacağından, sis bombasının etkisi
geçtiğinde kendisine saldırmaya hazır olan çetenin sevkiyatla
ilgilenen diğer elemanlarından Ali Çetin’in kafasına silah
dayayarak kurtulacaktı.
Ali Çetin adamlarına silahlarını bırakmaların söyleyecek,
O’da Ali Çetin ve adamı ile oradaki araçların birisi ile
fabrikadan uzaklaşacaktı. Orada araçtan bol bir şey de
olmayacaktı nasıl olsa.
Kendi operasyon planını hazırlamıştı. Operasyonuna ise
saat 21.15’te başlamaya karar verdi. 15 dakika, her şey
32 H A N E D A N

yolunda giderse kendisinin Ali Çetin’e kelepçeleri takması


için yeterliydi. Tahminlerinde yanılmıyorsa, saat 21.30’da ise
ekip arkadaşları operasyona başlayacaklardı.
“Ve içeri girdiklerinde ben sigaramı yakmış, yine dalgamı
geçiyor olacağım” dedi.
Böyle kafasına göre o kadar operasyon yapmıştı ki artık
bunları çocuk oyuncağı olarak görüyordu. Kendi başına
girdiği her operasyonu başarı ile bitirmesi kendisine çok fazla
güvenmesini sağlıyor, hakkında açılan soruşturmalardan bir
sonuç çıkmaması ise O’nu kabul etmek istemese de
şımartıyordu.
İşte operasyon günü toplantıdan yaklaşık iki saat önce
arkadaşlarına “Sandviç almaya çıkıyorum” diyerek ekibin
yanından ayrılırken kafasında hazırladığı planı uygulamak
üzere kendisine olan yüksek özgüveni ile birlikte,
borçlanarak aldığı ve hayatında silahından sonra en çok
değer verdiği şey olan siyah Fiat Alfa Romeo’suna atlayarak
Gaziosmanpaşa’ya doğru yola çıkmıştı.
Her zaman çok hızlı araba kullanmasına rağmen bu kez
arabayı normal bir süratle kullanıyor, kafasına kazıdığı
fabrikanın fotoğrafları üzerinde, aklında planını son bir kez
daha gözden geçiriyordu. Yeşil küçük sırt çantası yan
koltuktaydı. İçerisinde 5 şarjör, susturucu, küçük bir dürbün
ve 4 sis bombası vardı.
Daha önce kendi başına kalkıştığı hiçbir operasyonda sis
bombası kullanmamıştı. Emniyet envanterine kayıtlı dört sis
bombasını dışarıya çıkartması da mümkün değildi. Ama
Ayhan bunun da bir yolunu bulmuştu.
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi’nde çalışmanın verdiği
avantajla muhbir ve bağlantı elemanı olarak kullandığı Jilet
Kemal lakaplı sicili kabarık bir suçlu ile temas kurmuştu. Jilet
Kemal silah kaçakçıları ile içli dışlıydı. Ayhan kendine has
“ikna” yöntemlerini kullanarak 4 sis bombası istediğinde, 1
H A N E D A N 33

gün içerisinde bombalar eline geçmişti bile.


Silah kaçakçılarından sis bombası alarak, bu sis
bombalarını operasyonda kullanması bile aslında başlı
başına bir skandal yaratabilirdi. Ama O bunu da
düşünmüştü. Daha sis bombalarını teslim alırken bu sorunu
düşündüğü için bombalar ile hiç temas etmemiş, onlara elini
sürmemişti.Teslimat sırasında eldiven kullanmıştı. Onları
kullanırken de eldiven takacak ve böylece parmak izi
bırakmayacaktı. Operasyon sonrasında bombalar dikkat
çekecek ve hakkında kendisine bir şey sorulacak olursa da
sis bombalarının kaçmaya çalışan eroin çetesi elemanlarına
ait olduğunu, çete elemanlarının polisten kaçarken görüş
mesafesini kapatmak için bu sis bombalarından
yararlandıklarını söyleyecekti.
Ayhan Çelen kafasında planını son kez gözden geçirdikten
sonra, siyah Alfa Romeo’nun gaz pedalına yüklendi. Araba
adeta kanatlanmıştı, hızlı araba kullanmak ise Ayhan’da ayrı
bir heyecan yaratıyordu. Usta elleri ile kavradığı direksiyon
ile Alfa’ya hükmediyor, karışık İstanbul trafiği içerisinde
adeta bir yılan gibi kıvrılarak ilerliyordu.
Saat 20.30 civarında fabrikaya doğru giden sapağa kırdı
direksiyonu. Artık hedefe yaklaşmıştı. Az sonra seyrek
ağaçlıkların kestiği açıklık bir alanın kenarında arabasının
motorunu durdurdu. Buradan fabrikanın ışıkları belli belirsiz
fark ediliyordu.
“Arkadaşlarımız gelmeye başlamışlar” dedi kendi kendine.
Swatch saatine göz attığında saatin 20.35’i gösterdiğini gördü.
Kendi tahminine göre sevkiyatın yapılmasın henüz 1 saat
daha vardı. Şu anda fabrikaya kim gelmiş olabilirdi ki ? İçine
belki de ilk kez “Acaba ?” kelimesinin yarattığı kuşku düştü.
Ama Ayhan kısa süre sonra kendisini toparladı.
34 H A N E D A N

Fabrikaya giden bundan sonraki yolu yürüyerek aşacaktı.


Araba ile yaklaşmak riskli olabilirdi. Saatine bir kez daha
baktı. Swatch bu kez 20.40’ı gösteriyordu. Hızlı adımlarla
fabrikaya doğru yöneldi. Tam 20 dakika sonra saatler 21.00’i
gösterirken fabrikanın arka tarafına ulaşmıştı.
“Bütün önlemler fabrikanın ana girişinde alınmış olmalı”
diye düşündü. Çünkü arka tarafta kimse yoktu. Ya da bu
tarafa doğru devriye atan çete elemanları arka tarafa henüz
gelmemiş yahut yeni gitmişlerdi. “Her neyse önemli olan
kimsenin olmaması. Biz işimize bakalım” diye söylenerek
yangın merdivenlerine doğru yöneldi hızla.
Hemen sağdan 4. Pencereye çıkan yangın merdivenine
tırmanmaya başladı. Yavaş yavaş ses çıkarmamaya gayret
ederek merdivenleri çıktı. Pencerenin önüne geldiğinde fısıltı
şeklinde “Bingo!” dedi. Kendisi pencerede cam olacağını
hesaplayarak yanında cam elması getirmişti. Camı kesecek
ve içeri girecekti. Bu da hem ses yapma riskini doğuruyordu
hem de kendisine en az 5 dakikaya mal olacaktı. Oysa
kafasındaki planı uygulamak için 15 dakikası vardı. O
nedenle her dakika Ayhan için önemliydi.
Ama şimdi karşısında camları kırılmış, keskin uçlu bazı
parçalar hala yerinde kalmış olsa da rahatlıkla içeri
süzülebileceği bir pencere duruyordu. Ayhan atletik ve ince
vücudunu yavaş hareketlerle içeri soktu.
Artık fabrikanın içinde 2. Kattaydı. Tıpkı tahmin ettiği gibi
üstten bakılınca alt kat tüm açıklığı ile görünüyordu. Ancak
fabrikanın tüm ışıkları yakılmamıştı. Bu kendisinin
bulunduğu ikinci katta karanlık bir ortam olmasını ve daha
kolay kamufle olmasını sağlarken, alt katta bazı noktaları ise
net görememesi dezavantajını ortaya çıkarmıştı. Ama kendisi
için önemli olan set tarafını rahatlıkla seçebiliyordu. Hemen
tam siper vaziyetinde yere uzandı. Küçük yeşil sırt çantasını
H A N E D A N 35

çenesinin altına yerleştirdi, dirseklerini çantaya dayadı ve


çantadan çıkarttığı siyah küçük dürbünü ile aşağıyı izlemeye
koyuldu.
“Kahretsin” dedi “Bu adamlar nerden çıktı ?” O’nun
tahminlerine göre 21.30’da gerçekleşmesi gereken sevkiyatta
kullanılacak hemen hemen tüm araçlar fabrikanın içerisine
giriş yapmıştı.
Ama tuhaf olan bir şey vardı. Araçlar fabrikaya gelmişti ama
ortada tek bir kişi bile gözükmüyordu. Dürbün ile
fabrikadaki setin oluşturduğu bölmeye doğru baktığında,
setin yakınında Ali Çetin ile yanında tek bir adamını gördü.
Ali Çetin’in adamı 30-35 yaşlarında, 1.90-1.95 cm
boylarında, vücut çalıştığı her halinden belli, esmer düz saçlı,
keskin yüz hatlarına sahip birisiydi.
Üzerinde siyah, işleme arması olan çok şık bir blazer ceket,
beyaz hakim yaka bir gömlek, parlak son derece kaliteli bir
kumaşı olduğu her halinden belli gri bir pantolon ve siyah
rugan ayakkabılar vardı.
Ali Çetin’in hemen hemen bütün yakın adamlarını tanıyordu
ama bu adamı daha önce hiç görmemişti. “Yeni gözde bu
demek ki” diye geçirdi içinden Ayhan.
“Herifçioğlu mal sevkiyatına değil defileye gelmiş sanki” diye
söylendi Ayhan fısıltıyla. “Allah bilir elleri de manikürlüdür
şimdi bunun”. Sonra gözü şık blazer ceketin kenarındaki
parıltıya takıldı. Adamın belinin sağından silahının kabzası
görünüyordu. Silahın kabzası ceketin dışarısına dönüktü.
“İlginç” diye düşündü Ayhan. “Arkadaş sol eli ile silah
kullanıyor”. Sol elle silah kullananları tanırdı. Hemen hepsi
keskin nişancı olurlardı. Şimdi biraz daha dikkatli olması
gerekiyordu anlaşılan.
Ali Çetin ile adamı hararetli biçimde konuşuyorlar, Ali Çetin
ara ara telefon görüşmeleri yapıyordu. “Son hazırlıkların
36 H A N E D A N

talimatlarını veriyor olmalı” diye düşündü Ayhan.


Ali Çetin kendisinin katılacağı önemli ikili buluşmalara her
zaman 1 saat önceden gider, her hangi bir pusu karşısında
tedbirini alırdı. Tabii Ayhan bunu bilmediği için hesaba
katmamıştı. O gün de öyle olmuş, Ali Çetin sevkiyattan 1 saat
önce malların olduğu arabalar ve adamları ile fabrikaya
gelmiş, tertibatını almıştı.
Saat ilerliyordu. 21.10’da henüz Ali Çetin’in buluşacağı kişi
fabrikaya girmemişti. Ayhan “Ulan gelsenize, bu herif
pazarlığı kendi kendisine mi yapacak “ diye söylenirken,
fabrikanın önündeki ana kapı açıldı.
İçeriye orta boylu, tıknaz, kafasını kazıtmış pis sırıtışlı bir
adam ile onun arkasından gelen insan azmanı koruması
girdi.
Ali Çetin’in misafiri nihayet gelmişti. Güneydoğu aksanı ile
konuşan adam Ali Çetin’e yaklaşırken “Ayıp etmişsen Ali
Aga. Biz sana bundan önce ters bir hareket mi yaptık ki,
bugün erken gelip tertibat almışsan ?”dedi ve ekledi “Bir de
adamlarına terbiye ver de bir daha büyüklerinin üstünü
aramaya kalkmasınlar”
Ayhan az önce kapı tarafından gelen seslerin nedenini şimdi
anlamıştı. Anlaşılan kapıda Ali Çetin’in adamları, gelen
misafiri aramak isteyince misafirin adamları ile kısa süre bir
gerginlik yaşanmıştı.
Ali Çetin yüzünde hiçbir ifadeye yer vermeden “Tertibat
benim prensibimdir Zahit Ağa. Görüşmeye kendim
gidiyorsam bu tertibat alınır. Sana özel değil, yanlış anlama,
yılların alışkanlığı. Ha, terbiyeye gelince adamlarıma gereken
terbiyeyi de veririm, yeri geldiğinde en ağır cezayı da. Bir şey
yapmışlarsa benim talimatımdır. Sakın ola bana terbiye
öğretmeye kalkmayasın” dedi.
H A N E D A N 37

Böylece misafirini aratma talimatı verdiğini açığa vuruyor ve


raconunu kesiyordu. Psikolojik olarak Ali Çetin 1-0 öne
geçmişti. Zahit Ağa denilen adam karşılık vermedi. Sadece
sinirlice başını iki yana sallamakla yetindi. Belli ki en azından
şu anda Ali Çetin’e eli mahkumdu.
Gece gerilimli başlamıştı.
“Neyse” dedi Ali Çetin “Biz işimize bakalım.” Ve arkasını
dönerek adamının yanından geçti, hızlı adımlarla setin
oluşturduğu bölmeye doğru ilerlemeye başladı. Arkasından
da Zahit Ağa dediği misafiri ve koruması sete doğru
yürümeye başladılar. Az sonra hepsi içeri girmiş olacaklar ve
Ayhan da planladığı gibi operasyonuna tam saat 21.15’te
başlayacaktı.
“Evet başlıyoruz” dedi Ayhan saatine göz attıktan sonra. Saati
tam 21.13’ü gösteriyordu. “İki dakika kıyak geçtiler bana”
dedi içinden. Daha sonra çenesinin altına yerleştirdiği küçük
yeşil sırt çantasını açarak eldivenlerini almak için, başını
yukarı doğru kaldırıp çantayı kendisine doğru çekti. Ama
çanta gelmiyordu. Çantanın sol tarafı sol kolunun altına
sıkışmıştı. Ayhan bunu fark etmeden çantaya fazla asılmıştı.
Sol kolu bir an için kaydı ve çanta kurtuldu. İşte o anda fark
etmeden fazlaca asılmış olduğu çanta Ayhan’ın sağ elinde
hızla savruldu ve hemen yan tarafta Ayhan’ın karanlıkta fark
edemediği büyük sert plastikten yapılma çöp bidonlarından
birisini büyük bir gürültü ile aşağı devirdi.
Gürültü sessiz fabrikanın içerisinde yankılanırken, Ali
Çetin’in en yakın adamı olarak içeriye sızdırılmış olan Şahin
Çakır “Lanet olsun. Zamanından önce girdiler içeriye” diye
düşündü, yapacak bir şey yoktu. Birkaç saniyelik tereddütten
sonra telefonunun düğmesine bastı. Şahin Çakır’ın düğmeye
basması ile birlikte, telefona bağlı ses bombası patlamış,
Şahin Çakır aynı anda plan gereği sesin geldiği yöne doğru,1-
2 el ateş etmiş ve kendisini siper ediyormuş gibi Ali Çetin’e
yaklaşmıştı.
38 H A N E D A N

Ali Çetin “Ne oluyor burada !” diye bağırdı. Ve Şahin Çakır’a


“Ateş etsene lan!” diye talimat verdi. Polis ekiplerinin niçin
hala içeri girmediğini anlamamış olan Şahin Çakır çaresiz,
sesin geldiği yöne bir el daha ateş etmek için silahını
doğrulttu.
Tüm bu olan bitenler yaklaşık bir-iki dakika içerisinde
olmuştu ve aşağısı karışmıştı. Şahin Çakır’ın yeni bir atış
yapmak için hazırlandığını gören Ayhan çoktan eline aldığı
tabancasını ateşledi. Şahin Çakır kanlar içerisinde yerde
kalmıştı.
Öte yandan fabrikanın giriş kapısı önünde bulunan diğer çete
elemanları da içeriye dalmışlar, bir yandan ne olduğunu
anlamaya çalışıyorlar, bir yandan da Zahit Ağa’nın adamının
ateş ettiği yöne, yani Ayhan’a doğru ateş ediyorlardı.
Ayhan ilk ateş ettiği yerden sola doğru yuvarlanmış, moloz
yığınlarının ardında sol kolunun üzerinde cenin halini
almıştı. Ancak kafasını tam olarak dışarıya uzatamıyordu.
Hemen fabrikaya girmeden önce çantasından çıkararak
montunun iki cebine yerleştirdiği sis bombalarını buldu ve
aşağıya doğru fırlattı. Ortalık gri bir sis bulutuna
bürünmüştü. Ateş sesleri kesilmişti.
Ayhan o an sol bacağında bir sızı hissetti. Gelen
kurşunlardan birisi bacağını sıyırmış olmalıydı. Ama yine de
oldukça kan vardı. Hareket edecek durumda değildi.
Merdivenden yukarıya doğru sis bulutunu yararak ilerlemeye
çalışan bir adam gördü. Gördüğü anda silahını ateşledi.
Adam yaralanmıştı.
Bu arada fabrikayı çevrelemekte olan polis ekipleri de silah
seslerini duyarak hızlanmış ve ekip arabaları sirenlerini
çalarak fabrikaya doğru ilerlemeye başlamıştı. Ekip
otolarından “Polis. Sarıldınız. Teslim olun” çağrısı
yapılıyordu. Ortada plan filan kalmamıştı artık. Ne Ayhan’ın,
ne Emniyet’in planı…
H A N E D A N 39

Bütün bu kargaşa arasında Ali Çetin, Zahit Ağa ve Zahit


Ağa’nın koruması çoktan ortalıktan kaybolmuşlardı.
Polis ekipleri az sonra içeriye girdiklerinde kısa bir
çatışmadan sonra yeni yeni dağılmakta olan sis bulutunun
içerisinde yaklaşık 10 kişiyi yakalamışlardı.
Ayhan’ın son vurduğu adam merdivenlere yığılmıştı. Onun
yanına gelen polisler yukarıdan ateş edildiğini anlamış, üst
kata doğru koşmuşlardı.
Ayhan’ın yanına ilk gelen Kaçakçılık ve Organize Suçlarla
Mücadele Şubesi dedektiflerinden Erhan Çevik olmuştu.
Erhan Çevik, molozların arkasında yaralı biçimde yatan
Ayhan Çelen’i görür görmez aşağıdaki arkadaşlarına seslendi.
“Koşun! Ayhan Komiser burada. Yaralanmış. Çabuk
ambulansı çağırın !”
Ayhan ise hala ilk defa bir planında başarısız olmanın sinirini
taşıyordu. Bir de tüm polis arkadaşlarının kendisinin
vurduğu Ali Çetin’in adamı etrafına toplanmış olması
dikkatini çekmişti o yaralı haliyle.
Acıdan yüzünü buruşturarak “Ulan adam için neredeyse
merasim düzenleyip gözyaşı dökeceksiniz. Kim lan bu herif
?” dedi
Erhan Çevik “Zorlama abi kendini şimdi, öğrenirsin nasıl
olsa” dedi.
Ayhan biraz daha zorlanarak
“Neyi ?” diye sordu.
Gerisi bir karanlıktı O’nun için. Gözlerini açtığında başında
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Daire Başkanı Salim Kibar’ın
sinirli bir biçimde volta attığı bir hastane odasında, koluna
serum takılı vaziyette buldu kendisini.
40 H A N E D A N

4.BÖLÜM

‘Büyük Buluşma’

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Dikmen’deki binasının ilk


katındaki Ayhan Çelen, kendisini boğuluyormuş gibi
hissediyordu. Koskoca Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş,
kendisini niçin çağırtmıştı acaba ?
3 ay önce kendi başına giriştiği son operasyonda yaşananlar
sonrasında, Ali Çetin ile Zahit Ağa yurt dışına kaçmış, 9
aydır hazırlık yapılan bir operasyon berbat olmuş, İçişleri
Bakanı küplere binmiş ve tabii Emniyet Teşkilatı karışmıştı.
Bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Bundan önce giriştiği
operasyonları başarı ile tamamladığı için kendisinden nefret
etseler de ellerinden bir şey gelmeyen pek çok kişi artık
kellesini istiyordu. Zaten çatışmanın olduğu gece daha
hastanede yatarken, kendisine açığa alındığını ve hakkında
idari soruşturma başlatıldığını tebliğ eden evrakları
imzalamıştı. Polis kimliği ve silahına da el konulmuştu.
Ama en çok üzüldüğü ve hemen her gün düşünmekten
kendisini alamadığı şey, kim olduğunu bilmeden vurduğu
41

Komiser Şahin Çakır’ın durumuydu. Ayhan’ın silahından


çıkan kurşun Şahin Çakır’ın başına isabet etmiş, beyne zarar
vermişti. 7 saatlik bir ameliyatla kurşun beyinden çıkarılmıştı
ancak Şahin komiser komadan uyanamamıştı. Komiser
Şahin o geceden bu yana yoğun bakımdaydı. Doktorlar 3 ay
sonra artık umutlarını yitirmek üzereydiler. Ancak beyin
ölümü gerçekleşmediği için hala çok küçük de olsa bir
şansının olduğunu söylüyorlardı.
Kafasında 3 ay önce yaşanan o talihsiz olaylar gelip geçen
Ayhan Çelen, asansörün kata geldiğini belirten sinyal sesi ile
düşüncelerinden sıyrıldı. Asansöre bindi ve 4.katın
düğmesine bastı.
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş’in Özel Kaleminde
kendisini ikisi erkek ikisi bayan dört sivil polis karşıladı.
Ayhan pek çok kez Genel Müdür’ün makamına gelmiş ancak
özel kalemde bu sivil polisleri daha önce hiç görmemişti.
“Ben yokken göreve başlamış olmalılar” diye düşündü.
Bayan polis memurlarından bir tanesi “Ayhan Çelen değil mi
?” diye sordu. Ayhan gergin bir ses tonu ile “Evet” diye
yanıtladı. Bayan polis memuru “Namı diğer ŞİFRE KIRICI.
Ününüzü Emniyet Teşkilatında bilmeyen yoktur her halde.
Başınıza gelen talihsizlikten ötürü çok üzgünüm” dedi.
Ayhan konuyu kestirip atmak için kısa ve net bir cevap verdi
“Ben de”
Bayan polis memuru Ayhan’ın konuşmak istemediğini ve
gergin olduğunu anlayarak “Bir dakikanızı rica edeceğim
Ayhan Bey. Genel Müdürüm müsaitse sizi hemen içeri
alacağım” dedi.
“Ayhan Bey ha” diye içerisinden hüzünle geçirdi Ayhan
Çelen. Yıllardır polis teşkilatında ilk kez bir meslektaşı O’na,
polis olduğunu bilmesine rağmen rütbesi ile değil “Bey” sıfatı
hitap ediyordu. Yadırgamış ve içini garip bir burukluk
kaplamıştı. “EE, ne de olsa açıktasın oğlum. Büyük ihtimalle
42 H A N E D A N

meslekten ihraç edileceksin. Ne bekliyordun ki” diye geçirdi


içerisinden. Oysa 3 ay öncesine kadar bir efsaneydi o…
Genel Müdür’ün odasına giren bayan polis memuru iki
dakika geçmeden dışarıya çıktı, kapının bir adım önünde
durdu. Ayhan Çelen’e eliyle odayı gösterdi. “Buyurun Ayhan
Bey”
Ayhan Çelen önünü ilikleyerek odaya girdiğinde bayan polis
memuru da kapıyı kapatmıştı.
Son derece şık döşenmiş makam odası geniş ve ferahtı. Yerde
yeni cilalanmış parke zeminin bazı bölümlerini açıkta
bırakan çok şık bir halı seriliydi. Hava sıcak olduğu için
klima çalışıyor ve odaya tatlı bir serinlik yayılıyordu. Siyah
deri döşeme koltuklar ise makamın asaletini yansıtacak en
iyi tercih olarak odaya yerleştirilmişti.
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş’in çalışma masasının sağ
tarafında yer alan camlı bölme, şiltler- plaketler, başarı
sertifikaları ve ödüller ile doluydu.
Büyük ve düzenli çalışma masasını siyah deri bir makam
koltuğu tamamlıyor, masanın üzerinde pirinç bir isimlik ile
altın bir dolma kalem parıldıyordu. Koltuğun arkasındaki
duvarda ise büyük boy bir Atatürk portresi vardı. Duvarın
hemen önünde ise solda Türk bayrağı, sağda ise Emniyet
Teşkilatı’nın armasının bulunduğu bir bayrak bulunuyordu.
Odada çeşitli türden çiçekler de unutulmamıştı.
Ayhan Çelen, odaya girdiğinde içini garip bir ürperti
kaplamıştı. Hayatında hiç olmadığı kadar gergindi ve bu
O’nu rahatsız ediyordu.
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş sırtı kapıya dönük
durumda ayaktaydı. Atatürk portresine doğru bakıyordu.
H A N E D A N 43

Ayhan Çelen, içeri girdikten sonra oluşan birkaç saniyelik


sinir bozucu sessizliği “Buyrun efendim beni emretmişsiniz”
diyerek bozdu.
Fuat Güneş, elinde sarı bir zarf ve düşünceli bir yüz ifadesi ile
kendisine doğru döndü. “Gel bakalım Ayhan” dedi. Ayhan,
Fuat Güneş’in masasına doğru yavaş adımlarla ilerledi.
İçinde garip bir duygu vardı. Bunu tanımlayamıyordu. Ama
tuhaf bir şeyler olacağını sezinliyordu ve içgüdüleri O’nu pek
yanıltmazdı.
Fuat Güneş’in çalışma masasına doğru ilerleyen Ayhan
Çelen, masanın hemen önündeki deri koltukların önünde
durdu.
Fuat Güneş, “Otur Ayhan, ceketinin düğmelerini çöz,
kravatını da biraz gevşet.” dedi babacan bir ses tonu ile.
Ayhan Çelen bu odaya girerken çok daha farklı, sert bir tepki
ile karşılaşmayı beklediği için şaşırmıştı. Ceketinin
düğmelerini çözdü, kravatına ise dokunmadı. Deri koltuğa
oturduğunda kendisini, yakınının ölümcül bir hastalığa
yakalandığı gerçeğinin açıklanacağı bir hasta yakını, Fuat
Güneş’i ise o zor haberi verecek doktor gibi hissediyordu.
Gözü Fuat Güneş’in elindeki sarı zarfa takıldı. Hakkındaki
soruşturma tamamlanmış olmalıydı. “Oğlum Ayhan buraya
kadarmış. Biraz sonra Emniyet Genel Müdürü tarafından
meslekten ihraç edildiğin, ayrıca dosyanın mahkemeye sevk
edildiği sana tebliğ edilecek. Yolun sonuna geldin” diye
düşündü. Bir yandan ise “İyi de böylesi basit bir tebligat işini
niye koca Emniyet Müdürü bizzat yapıyor ?” sorusu
kafasında dolaşıyordu.
Ayhan Çelen, hayatında ilk kez bu kadar mahcuptu. Bir
meslektaşını yaralamış, çok önemli bir operasyonun resmen
içine etmiş, koca polis teşkilatının prestijini tek başına
zedelemişti. Son yaptıklarından dolayı, Emniyet Genel
Müdürü Fuat Güneş de çok zor durumda kalmıştı.
44 H A N E D A N

“Efendim” diye söze başlama gereğini hissetti Ayhan. “Son


yaptıklarımdan dolayı gerek şahsınızı gerek teşkilatı çok zor
bir durumda bıraktım. Bir meslektaşım benim tabancamdan
çıkan kurşun nedeni ile hala komada. Hakkımda ne karar
verilirse, ne kadar ağır cezaya çarptırılsam çarptırılayım
razıyım. En ufak bir itirazım olmayacak. Hukuki olarak da
hiçbir itirazın içerisinde olmayacağım. Bu devlet beni bursu
ile okuttu ama ben buna layık olamadım…”

Ayhan’ı sessizlik içerisinde dinleyen Fuat Güneş bir el işareti


ile O’nu susturdu.

“Bak Ayhan. Senin yıllar öncesinden tanırım. Senin kadar


yetenekli bir elemanı bu teşkilat son 40 yılda görmedi…”

Ayhan “Estağfurullah Efendim” diyecek oldu ama Fuat


Güneş O’nu bir kez daha susturarak konuşmasına devam etti.

“Öyle…Öyle. Ama gel gelelim kural tanımaz tavırların ve


bundaki ısrarın teşkilatta hep sorun oldu. Bugüne kadar
kendi inisiyatifinle yaptığın operasyonları dikkatle takip
ettim. Planlarındaki keskin zekâya hep hayran kaldım. Aslına
bakarsan o planların bu güne kadar senin teşkilatta kalmanı
sağladı”

“Anlayamadım efendim” dedi Ayhan şaşkınlığı giderek artan


bir şekilde.

“Şöyle ki… Senin kendi planın ile başarılı olduğun şahsi


operasyonlarından sonra olay bir kez daha masaya
yatırıldığına hep bağlı bulunduğun birimin yaptığı planların
eksik ya da stratejik olarak hatalı olduğu ortaya çıktı. Sen ise
her zaman doğru planı kurmayı ve kurduktan sonra başarı ile
uygulamayı bildin. İşte bu nedenle hem senin
operasyonlarını başarı ile sonuçlandırman hem de kendi
planlarındaki eksikliklerin ortaya çıkması dolayısı ile senin
ayağını kaydırmaya çalışan bazı çevreler bunu başaramadılar

H A N E D A N 45

“Son olaya gelince…” diyerek derin bir nefes aldı ve arkasına


yaslandı Fuat Güneş “Evet talihsiz bir olaydı. Evet yine başına
buyruk hareket etmiştin. Evet, yine operasyonu riske
atmıştın. Ama senin planın doğru plandı” dedi. Ve “İyi ki
doğru plandı…” diye ekledi.
“Nasıl efendim ?” dedi şaşkın bir ses tonuyla Ayhan.
“Operasyon planlanırken ekibe detayların çoğunun
verilmediğini biliyorsun. Planlamada ikiye bölündük. Ben
fabrikaya ön taraftan düzenlenecek bir operasyonun
çatışmayı kaçınılmaz kılacağını, içeride kaç silahlı adamın
olduğunu bilmediğimizden dolayı çok sayıda zayiat
verebileceğimizi, bu nedenle, arka taraftaki pencerelerden
bir keskin nişancının içeriye sızdırılarak, önce keskin nişancı
sayesinde Ali Çetin ve Zahit Ağa’nın yaralı biçimde etkisiz
hale getirilmesini, sonrasında da göz yaşartıcı bomba
atılarak, arka taraftan giren operasyon ekiplerinin hem
adamları hem de Ali Çetin ile Zahit Ağa’yı teslim almalarını
önermiştim. Bu sırada fabrika da çembere alınacak ve olası
bir kaçış da önlenecekti.”diye anlatmaya başladı Fuat Güneş.
“Yani..” dedi Ayhan.
“Evet Ayhan, hemen hemen aynı şeyleri düşünmüştük. Senin
ve benim planlarımız küçük detaylar dışında aynıydı.
Böylece çok daha risksiz bir operasyon gerçekleştirebilecek,
başarı şansımızı artıracaktık. Ama ayağımı kaydırmak için
her türlü dalavereyi çeviren Kaçakçılık ve Organize Suçlar
Daire Başkanı Salim Kibar, bu operasyonun başarısından
nemalanmak isteyen İstanbul Emniyet Müdürü Hasan
Kurban ile işbirliği yaptı. İçeriye -maalesef senin vurduğun-
İstanbul Emniyeti’nden bir adamın sızdırılacağı, bilinen
planda direttiler.”
Fuat Güneş dirseklerini masaya yaslayıp, ellerini kenetleyerek
öne doğru eğildi ve anlatmaya devam etti “Onlara göre Ali
Çetin bizim olası bir operasyonu ana kapıdan
46 H A N E D A N

yapmayacağımızı, pencerelerden fabrikaya girilen bir


operasyon yapacağımızı zaten hesaplayacak, bu nedenle de
asıl tedbiri ön taraftaki asıl giriş kapısında değil fabrikanın
arkasındaki pencereler yönünde alacaktı. Bizse O’nun
düşündüğünün aksine fabrikaya ana giriş kapısından
operasyon düzenleyerek Ali Çetin’i gafil avlamış olacaktık.
Ayrıca onların tezlerine göre içeride çok zaiyat vermemiz
mümkün değildi, çünkü Şahin Komiser çatışma anında Ali
Çetin’i rehin almış olacağı için adamları çatışmayı
bırakacaklardı. Onlar özellikle bunun üzerinde durdular.
Velhasıl çeşitli siyasi bağlantılarını da kullanarak İçişleri
Bakanı’nı bu plandan yana tavır koyma noktasında ikna
ettiler. İçişleri Bakanı onlardan yana tavır koyunca elim
kolum bağlandı”
“Ama gördük ki yaptıkları plan yanlış çıktı. Çünkü tüm
önlemler ana giriş kapısı için alınmıştı” dedi Ayhan. İlk defa
haklı çıkmaktan zevk alamıyordu.
“Evet. Planları yine yanlıştı ve bu ortaya çıktı. Ama onlar için
durum değişmiyordu. Çünkü hesaplarına göre her halükarda
kazanan onlar olacaktı.”
“Tabii” dedi Ayhan. Kafası yine bir biri adına şifre çözen bir
makine gibi çalışmaya başlamıştı. Hızla konuşmaya başladı:
“ Plan başarılı olursa bu kadar riskli bir planı başarı ile
uygulamış, büyük bir eroin çetesini çökertmiş ve önemli bir
eroin baronunu ele geçirmiş polis şefi olarak Kaçakçılık ve
Organize Suçlar Daire Başkanı Salim Demir ön plana
çıkacak, İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Kurban da
mafyaya sızdırılan ve tüm operasyonun neredeyse üzerine
kurulduğu kilit adamın İstanbul Emniyet’inden olması
dolayısı ile bu başarıdaki 2. Aslan payını alacaktı…
Operasyon başarısız olursa da siz Emniyet Genel Müdürü
olarak çıkıp da “Ben bu planı onaylamamıştım”
diyemeyeceğiniz için, -ki bildiğim kadarı ile diyemediniz-
H A N E D A N 47

ihale size kalacak, içeride gerçekler bilinse de kamuoyu


nezdinde yıpranmış bir Emniyet Genel Müdürü konumuna
düşürülecektiniz. Gazetelere servisler yapılacak, basında
aleyhinize haberler çıkartılacak, üzerinizde baskı kurulacak
ve görevden alınmanız sağlanacak yahut kibar bir dille
istifanız istenecekti. Siz görevden alındığınızda da güçlü
siyasi bağlantıları sayesinde Salim Kibar Emniyet Genel
Müdürü, Hasan Kurban da Emniyet Genel Müdür
Yardımcısı olarak atanacaktı. Yani her iki durum da, bir ekip
olarak, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Emniyet Genel Müdür
Yardımcılığı makamını ele geçirmek için hesap içerisindeki
Salim Kibar ve Hasan Kurban’a yarayacaktı.”

Bir anda Fuat Güneş’in sözünü kestiğini ve belki de haddini


aştığını düşünerek sustu. “Özür dilerim efendim” dedi.

Fuat Güneş “ Aynen öyle. Ama istediklerini yapamadılar.


Hesaba katmadıkları bazı şeyler vardı.” diyerek doğruladı
Ayhan’ı.

O ana dek duyduklarını inanamadan Fuat Güneş’in sözlerini


dinleyen Ayhan Çelen’in kafası allak bullak olmuştu.

“Özür dilerim efendim” dedi “Ama halen bunları bana niçin


anlattığınızı anlayabilmiş değilim”

“Sabırlı ol” diye devam etti Fuat Güneş…

“O gün çatışma sonrasında canlı olarak 11 tane adam


yakalandı. Ama bunlardan hiç biri Zahit Ağa’nın adamı
değildi…”

“Hepsi nasıl kaçar ?” diye sordu şaşkınlık içerisindeki Ayhan

“Kaçmamışlar zaten. Ali Çetin’in adamlarıncafabrikanın


kapısında kendilerine ikram edilen çaylara konulan siyanürle
hepsi ölmüş.” dedi Fuat Güneş.

Olay giderek garipleşiyordu.


48 H A N E D A N

Fuat Güneş devam etti. “Olay sonrası yaptığımız


araştırmalara göre sebebini henüz bizim de anlamadığımız
bir nedenden ötürü Ali Çetin uzun bir süre yurt dışına
çıkmaya, bir süre eroin işine ara vermeye karar vermiş.
Dediğim gibi nedenini şu an biz de bilmiyoruz. Ama o gece
yüklü bir para alış-verişi olacaktı ve Ali Çetin yurt dışına son
volisini de vurup öyle çıkmak istiyordu. Ancak ortada bir
pürüz vardı. Karşısındaki adamlarla uzun süredir büyük işler
çevirmiş, onların girdisini çıktısını öğrenmişti. İkincisi Zahit
Ağa, uzun yıllardır çalıştığı Ali Çetin yerine güvenebileceği,
büyük işler çevirebileceği bir mal sağlayıcısını kısa sürede
bulamazdı. Hatta orta vadede bile bulması zordu. Yani Ali
Çetin’in gitmesi Zahit Ağa’nın felç olması anlamına gelirdi.
Bu nedenle hem sırlarını bilen hem de giderse çok büyük
darbe alacağı Ali Çetin’in elini kolunu sallaya sallaya
piyasadan çıkmasına Zahit Ağa izin vermezdi. Zahit Ağa,
yurtdışında çok etkili. Eli ve dolayısı ile silahının namlusu
her yere uzanıyor. Ali Çetin şunu çok iyi biliyordu ki Zahit
Ağa’dan habersiz yurt dışına çıksa bile, Zahit Ağa kendisine
atılan bu kazığı unutmaz ve O’nu yurtdışında mutlaka infaz
ettirirdi. Geriye tek bir yol kalıyordu…”
“Zahit Ağa’dan kurtulmak…” dedi Ayhan.
“Evet.” diye onayladı Fuat Güneş
“Yine yaptığımız araştırmalarda esrarengiz bir sonuca daha
ulaştık. Ali Çetin’in, daha önce mal sevkiyatı yatığını
belirlediğimiz 3’ü İstanbul’da, diğerleri, Hakkari, Kilis,
Malatya ve Kars’taki 7 deposu da bu görüşme öncesinde
tuhaf şekillerde ortadan kalkmış. Kimisinde yangın çıkmış,
kimisine belediyeden hiç alakası olmamasına rağmen yıkım
kararı gitmiş yıkılmış. Ayrıca olay sonrasında baskın
yaptığımız Ali Çetin’e ait çiftliğin çatı katındaki gizli bir
bölmede Ali Çetin’in kendi adına düzenlenen gerçek
pasaportu ve nüfus cüzdanını bulduk. Ali Çetin o gece başka
bir isimle yurt dışına kaçmayı planlamıştı ve anlaşılan öyle de
yaptı. Daha da garip olanı Ali Çetin 2 gün önce evi Ankaralı
H A N E D A N 49

bir iş adamına satmış, tapu işlemlerini de tamamlamıştı.


Adamı sorguladık ama bir şey çıkmadı. Tabii
anlayamadığımız, kesin kanaate varamadığımız pek çok
nokta var ama şurası kesin. Anlaşılan o ki Ali Çetin yurt
dışına çıkmadan önce bütün izleri temizlemek istemiş. Bu
izlerden sonuncusu da Gaziosmanpaşa’daki depo. Ve bil
bakalım çatışmanın ardından seni hastaneye kaldırdıktan
sonra neler oldu ?”

“Ne oldu ?” diye sordu meraklı bakışlarla Ayhan Çelen.

“Arkadaşlar setin arkasındaki bölmede orada resimlerde


daha önce hiç görmediğimiz bir masa fark ettiler. Masa o
gece konmuş olmalı.Masaya dikkatlice bakıldığında, üzerine
bir düğmenin monte edildiği görülebiliyordu. Arkadaşlar
durumdan şüphelenip fabrikada kısa bir araştırma yapınca,
tam ön kapının sol tarafındaki çöp konteynırının arkasına
gizlenmiş bir saatli bomba düzeneği buldular. Büyük
ihtimalle arkadaki bölmeye geçildiğinde, Zahit Ağa’nın
adamlarının öldüğünden emin olduğu anda, Ali Çetin, Zahit
Ağa’yı temizleyecekti. Daha sonra düğmeye basacak ve
fabrikadan ayrılacak, 15 dakika sonra da fabrika havaya
uçacaktı. Yani 21.35 civarında. Ama senin orada olman
hesapları karıştırdı. Daha bölmeye gidemeden fabrikadan
kaçmak zorunda kaldılar. Dolayısı ile Ali Çetin de bombayı
harekete geçiremedi. Biz fabrikaya 21.30’da operasyon
düzenlerken sevkiyat falan olmayacaktı, 21.20 civarında Ali
Çetin, Zahit Ağa’yı temizlemiş fabrikadan kaçıyor olacaktı.
Ve eğer bomba harekete geçmiş olsaydı, biz fabrikaya
operasyon düzenlerken geride kalan Ali Çetin’in adamları ile
yaşanan çatışma en az 15 dakika süreceği için fabrika ile
birlikte tüm operasyon ekibi havaya uçacaktı. Anlayacağın
teşkilattan bir kişiyi komaya soktun ama bu teşkilatın en
yetenekli 21 adamının hayatını kurtardın. Bilerek veya
bilmeyerek… Orası önemli değil”
50 H A N E D A N

“Bu buluşma saatinde neden ortada kimsenin olmadığını da


açıklıyor” diye düşündü Ayhan. “Çünkü o sırada Ali Çetin’in
adamları, Zahit Ağa’nın adamlarını önce oyalamak sonra da
öldürmekle meşguldüler,Zahit Ağa’nın adamları da
hayatlarının son çayını içiyorlardı…”
Abandone olmuş durumdaki Ayhan bir an için
düşüncelerinden sıyrılıp “ Peki Ali Çetin’in adamlarının
oradan kaçabileceklerini niye düşünmüyorsunuz, orası
havaya uçacaksa niye durup bizimkilerle çatışsınlar ki ?”
dedi.
Fuat Güneş hafif bir tebessümle “Haklısın. Haberleri olsa
durmazlar zaten. Ama yapılan sorgulamalarda anlaşıldı ki
Ali Çetin’in adamlarının bomba düzeneğinden hiç haberleri
yok. Yani adam onları da feda etmiş, onlar da orada
öleceklerdi. Hatta belki bilerek kendisi uzaklaşırken “siz
burada biraz daha bekleyin” diyecek ölüm fermanlarını
imzalayacaktı. Belli ki bomba düzeneği dışarıdan profesyonel
bir kişi tarafından hazırlanmış ve yerleştirilmiş.”
“Ya Şahin Komiser ? Bu bomba gelişmesini neden haber
vermedi , Ali Çetin’in en yakınında olan o değil miydi?” diye
sordu Ayhan.
“Onun da bombadan haberdar olmadığı anlaşılıyor. Ali
Çetin büyük ihtimalle fabrikadan tek başına uzaklaşmayı,
Şahin’i de adamların başında durmakla görevlendirmeyi
düşünmüştü. Şahin’in bu planda haberi olduğunu
düşündüğümüz tek şey Zahit Ağa’nın temizleneceği noktası.
Büyük ihtimalle onu da fabrikaya gidildiğinde son dakikada
öğrenmişti. Bu nedenle haber vermesi de mümkün
olmamıştı. Yani Ali Çetin, Şahin’i de ortadan kaldıracaktı”
Şahin Komiser ile Ali Çetin’in hararetli konuşmalarını
hatırladı Ayhan. O esnada, Ali Çetin, Zahit Ağa’nın nasıl
ortadan kaldırılacağının talimatını veriyor olmalıydı. Şahin
Komiser ise operasyonun tehlikeye gireceğini anlamış, bir
H A N E D A N 51

neden bularak buna karşı çıkmıştı anlaşılan. Hararetli


konuşma bu yüzdendi.
“Son 3 ayda oldukça fazla şey kaçırmışım Genel Müdürüm”
dedi Ayhan.
“Hayır Ayhan.” dedi Fuat Güneş “Daha öğreneceğin çok şey
var” diye devam etti.
Ayhan’ın şaşkınlığı Fuat Güneş’in her cümlesi ile daha da
artıyordu. Bir kez daha “Anlamadım efendim” dedi Ayhan.
Kafası durmuştu artık. Kendisini gidişata bırakmaya, olanları
anlamaya çalışmamaya karar verdi.
Fuat Güneş elindeki büyükçe sarı zarfı Ayhan’a doğru
masada sürükleyerek uzattı. “Aç” dedi buyurgan bir ses tonu
ile.
Ayhan o zarfın içinden tahmin ettiği şeyin çıkmaması için
dua ederek çekingen hareketlerle zarfı açtı, zarfa elini soktu,
zarfta bazı evraklar vardı, evrakları çıkardı. Evrakları eline
ilk aldığında yüzünün rengi değişti, gözleri fal taşı gibi açıldı
çünkü en üstte kendisinden 3 ay önce alınan polis kimliği
duruyordu… Ama bir farkla . Hızlı hızlı evrakları üstten alta
doğru geçirirken ne söyleyeceğini bilemez haldeydi. Son
evrak ,büyük zarfın içerisine ayrıca yerleştirilmiş, sağ üst
köşesinde İçişleri Bakanlığı arması, sol üst köşesinde ise
“ÇOK GİZLİ” ibaresine yer verilmiş mühür bulunan kırmızı
küçük bir zarftı.
Ayhan heyecanla zarfı açtı. İçişleri Bakanlığı’nın antetli
kağıdı üzerinde şu satırlar yer alıyordu:
52 H A N E D A N

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ EMNİYET


GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
MAKAMINA
Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde faaliyet
gösterecek ve direkt olarak Emniyet Genel Müdürü’ne bağlı
olarak çalışma yürütecek olan bir birim kurulmasına karar
verilmiştir.
“ÖZEL ve STRATEJİK OPERASYONLAR MASASI”
olarak anılacak birimin görev alanı üst düzey devlet
hassasiyeti taşıyan çeşitli operasyonları gerçekleştirmek ve
stratejik analizler doğrultusunda istihbarat birimleri ile
eşgüdüm içerisinde, devletin üst düzey yönetim
kademelerini brife etmek olarak belirlenmiştir. Bu özel birim
ve başındaki amir 7896 sayılı yasa ile belirlenen yetkileri
kullanacaktır.
Anılan birimin çalışma merkezi Ankara’da bulunan
Emniyet Genel Müdürlüğü olacaktır.
Bu özel birimin başına Emniyet Genel Müdürü Fuat
Güneş’in önerisi ve İçişleri Bakanı Salih Bozkurt’un onayı ile
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi’ne bağlı olarak Ankara
İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar
Şubesi’nde görev yapan Komiser Ayhan Çelen’in atanması
uygun görülmüştür.
Öte yandan bu göreve atanan Komiser Ayhan Çelen,
MASKE operasyonunda gösterdiği yararlılık ve Emniyet
Teşkilatı’nın 21 değerli mensubunun hayatını kurtarması
nedeni ile “özel terfi” uygulaması ile Emniyet Amirliği’ne
terfi ettirilmiştir.
“ÖZEL ve STRATEJİK OPERASYONLAR MASASI” iş
bu metnin, muhatabı olan ve brimin başına atanan Emniyet
53

Amiri Ayhan Çelen tarafından okunarak paraf edilmesinin


ardından fiilen çalışmalarına başlamış sayılacak, Emniyet
Amiri Ayhan Çelen’e ayrıca bir mazbata verilmeyecek, metin
mazbata yerine geçerli olacaktır.

BİLGİLERİNİZE

Metnin altında İçişleri Bakanı Salih Bozkurt ve İçişleri


Bakanlığı Müsteşarı İsmet Kalemsiz’in imzaları vardı
Ayhan’ın adeta nutku tutulmuştu. Farkında bile olmadan
kravatını gevşetti. Dilinin damağına yapıştığını hissediyordu.
Oturduğu koltukta arkasına doğru yaslandı. “Genel
Müdürüm neler oluyor ?” diyebildi zorlukla.
“Bak oğlum” diye söze başladı Fuat Güneş. “MASKE
operasyonu sonrasında, bu planın hatalı olduğunu, yapılan
plan neticesinde en değerli 21 elemanımızı kaybetmekten
son anda kurtulduğumuzu, bunda da aslan payının sana ait
olduğunu İçişleri Bakanı’na anlattım. Ayrıca halen her şeyi
kaybetmediğimizi, Ali Çetin’in yurt dışına kaçmış olsa da
izini bulup, O’nu bulup enseleyebileceğimizi, operasyonu
tamamlayabileceğimizi belirttim. İçişleri Bakanı’na
söylediğim bir başka şey ise bunu ancak senin yapabileceğin
oldu. Salim Kibar ortalığı birbirine kattı ama direndim. Öte
yandan tartışmalarda bir yere kadar gidiyor, tam Bakanı ikna
edecek gibi oluyordum ki, ertesi toplantıda karşımda direnen
bambaşka bir adam buluyordum. Belli ki kulağına Salim
Kibar’ın arkasındaki güçlerce bir şeyler fısıldanıyordu. Bu
böylece tam 3 ay sürdü. Ama bundan 3 gün önceki son
toplantıda ipler kopma noktasına geldi. Ben de son kozumu
oynadım. Senin meslekten ihracın halinde istifa edeceğimi
ve Emniyet içerisinde dönen bütün dolapları açıklayacağımı
Salim Kibar’ın gözlerinin içerisine bakarak söyledim. İşte
ondan sonra geri adım attılar ve bir orta yol bulundu.
54 H A N E D A N

Formülü ben geliştirdim; bu şekilde bir birim kurulmasını,


başına senin atanmanı, MASKE operasyonunu gizli biçimde
ve 7986 sayılı yasa ile belirlenen yetkiler ile senin sürdürmeni
önerdim. Tabii Birim Amiri olabilmen için en azından
Emniyet Amiri olman gerekiyordu. Bu nedenle terfi
ettirilmeni de talep ettim. Onlar da senin başına buyruk
hareketlerinin tehlikeli sonuçlar doğurabildiğini, kritik
operasyonlarda bunun sorumluluğunu almak
istemediklerini belirttiler, meslekte kalırsan tamamen bana
bağlı çalışman ve altına ekip verilmemesi noktasında
direttiler. Tabii olası bir aksaklıkta bütün sorumluluğu benim
üzerime atabilmek için. Aslında bu karşılıklı bir ödünler
oyunuydu. Anlıyormusun ?”
“Anlamaya çalışıyorum” dedi Ayhan, kendi anladığının
doğru olup olmadığını merak ederek…
Bu kez Fuat Güneş daha açık konuşmaya başladı. “Yani
açıkçası şu: Resmi olarak bu isimde bir birim olacak, bunun
elemanları da olacak ama bunlar sadece kâğıt üstünde. Yani
sen sadece bana bağlı olarak çok hassas operasyonları tek
başına yürüteceksin. Ama gördüğün gibi ilk başarısızlığında
ikimiz de gidiciyiz. Çünkü yürüteceğin operasyonlar önemli
operasyonlar olacak ve burada yaşayacağımız bir
başarısızlıkta sorumluluk önce senin bu göreve getirilmen
için direnen bana, tabii sonrada sana fatura edilecek ve
biletimiz kesilecek. İşte bu nedenle 7896 sayılı yasa ile
belirlenen yetkileri kullanabilmen için çok direttim. Onlar
da kullanamaman için. Onların istediği, bu yetkiyi vermeyip
seni ve tabii böylece beni yetkisiz, tek başına, eli kolu bağlı bir
hale düşürerek daha ilk icraatta başarısız olmanı sağlamaktı.”
Ayhan sessizce ve şaşkınlıkla dinliyordu. Fuat Güneş
konuşmaya devam etti:
“En sonunda pes ettiler.7896 sayılı yasayı kullanabilmen için
kerhen ikna oldular. Onlar da ben de kısmi tavizler
vermiştik. Son 3 gün ise çeşitli prosedürlerin tamamlanması
H A N E D A N 55

ile geçti. Şimdi pusuya yatıp bizim başarısız olmamızı


bekleyecekler. Ve tabii başarısız olmamız için el altından pek
çok şey de yapacaklardır” dedi Fuat Güneş.
Fuat Güneş’in sözünü ettiği 7986 sayılı yasa sadece, bu
yasadaki yetkileri kullanan dar bir çevre tarafından biliyordu.
Meclis’ten geçişi bile gizli olmuş, bir gece yarısı operasyonu
ile İçişleri Bakanlığı’na ait bir konu hakında çıkarılan bir yasa
maddesinin paragrafları arasına gizlenerek çıkartılmıştı.
Milletvekillerinin %90’ı bile bu yasayı onayladıklarının
farkında bile değillerdi. İçeriği; istihbarat ve Emniyet
Teşkilatları’nın İçişleri Bakanı’nın imzası ile kurulmuş yahut
kurulacak bazı özel bölümlerinin ve bu birimlerin başında
bulunan yetkililerin, istihbari koordinasyon ve bilgi
paylaşımı noktasında birbirlerine geniş ölçüde yardımının
zorunlu kılınmasına, ikinci ve daha önemlisi ise yurt içi ve
yurt dışında yapacakları “Özel” operasyonlarda legal ve
gerektiğinde illegal sınırsız yetkinin bu birimlere
verilmesinin kabul edilmesine dayanıyordu. Ama belki daha
da önemlisi bu birime ve başındaki kişilere verilen yetki ile
brim yetkililerinin Cumhuriyet Savcılarından yahut
Cumhuriyet Başsavcıları’ndan gözaltı, arama, sorgulama gibi
taleplerde bulunması halinde bu taleplerin kabulü zorunlu
hale getirilmişti. Acil durumlarda bu tip birimlerin başında
görev yapan yetkililer Cumhuriyet Başsavcısı veya
Cumhuriyet Savcısı’nın suç duyurusu yapmasını beklemeden
sorgulama, arama, gözaltına alma yetkilerini “re’sen”
kullanma yetkisine de sahip kılınmışlardı.
Yani bu yasanın verdiği yetkileri kullanan görevliler “süper
yetkili” haline geliyordu.
Yasayı ve içeriğini fark eden bazı milletvekilleri bunun
antidemokratik bir yasa olduğunu, suistimal edilmesi halinde
olumsuz, faşizan bir takım sonuçlar doğurabileceğini
belirtseler de istihbarat birimleri bu milletvekillerini “çeşitli”
yollarla “ikna etmiş”, yasanın içeriğinin basına sızması
önlenmişti.
56 H A N E D A N

Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi Başkanı Salim Kibar,


Fuat Güneş bu yasa ile belirlenen yetkilerin Ayhan Çelen
tarafından kullanılmasını talep ettiğinde adeta yerinden
havaya sıçramış “Hayır efendim, olamaz. Ayhan gibi bir deli
bu yetkiler ile donatılırsa bir canavara dönüşür !” demişti.
Fuat Güneş ise karşısındakilerin ne yapmak istediklerinin
farkında olduğunu belirtmek için sakin ama kararlı bir ses
tonu ile “Bu yetkinin verilmemesi halinde ise Ayhan elleri ve
ayakları prangalı bir mahkûma dönüşür” cevabını vermişti.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Sessizliği Ayhan bozdu.
“Efendim bu kadar riski neden göze alıyorsunuz ?”
Fuat Güneş arkasına yaslandı, ellerini göğsünde kavuşturdu.
Derin bir nefes aldıktan sonra kısa ama net bir yanıt verdi.
“Bazı riskleri almamak gibi bir lüksün yoktur”
Fuat Güneş ayağa kalktı. Anlaşılan konuşma sona ermişti.
Aynı anda Ayhan da ayağa kalktı. Fuat Güneş “Son olarak
senden bundan sonra çok daha dikkatli olmanı istiyorum,
yeni görevin hayırlı olsun” dedi ve ekledi “ Odan bir alt katta
hazırlandı. Çalışmaya hemen başla”
Elini masasının sağ kısmındaki çekmeceye uzatan Fuat
Güneş çekmeceden, Ayhan’ın el konulan gümüş rengi
Baretta’sını çıkardı. “Al bakalım. Yeterince ayrı kaldınız
sanırım”
Ayhan’ın gözleri parıldamıştı. Garipti ama şu ana dek
duyduklarından daha çok Baretta’sına kavuşmak
sevindirmişti O’nu.
“İlk işimiz MASKE operasyonunu tamamlamak.
Operasyonu çok gizli sürdüreceksin. Konu ile ilgili diğer
birimler geniş ve detaylı bir bilgiye sahip olmayacaklar, başka
birimlerle paylaşımın sadece istediğin bilgileri almak ile
sınırlı olacak.Kimseye açıklama yapma mecburiyetin yok. Bu
H A N E D A N 57

operasyonla ilgili tüm inisiyatif senin elinde, gelişmelerle


ilgili olarak beni bile gerek görmediğin sürece bilgilendirme.
Beni gelişmeler değil sonuç ilgilendiriyor. Hadi bakalım artık
top sende. Konu ile ilgili dosya özel kalemde verilecek, odana
gidince okumaya başlarsın” dedi Fuat Güneş ve ekledi:
“Haydi artık çalışmaya başlayalım”
Ayhan “Başüstüne Genel Müdürüm. Her şey için çok
teşekkür ederim” diyerek, Fuat Güneş’in tokalaşmak için
uzattığı elini sıktı. Yeniden kavuştuğu Baretta’sını beline
yerleştirdikten sonra arkasını dönerek kapıya doğru yürüdü.
Ayhan kapıdan çıktığında karşısında odaya girerken
konuştuğu bayan polis memurunu buldu. Özel kalemde
oturmakta olduğu masasının altında 1-2 dakika önce yeşil
bir ışık yanan bayan polis memuru başı ile selam vererek “İyi
günler Amirim” dedi ve sarı, kalınca bir dosyayı Ayhan’a
uzattı. “Dosyanız”. Ayhan dalgın bir biçimde teşekkür ederek,
kendisi için Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 3. Katında
hazırlanan odaya gitmek için asansöre binmek için koridorda
yürümeye başladı.
Bir yandan da aklına bayan polis memurunun kapıdan
çıkışta kendisine yeni unvanı ile hitap etmesi takılmıştı.
İçinden“Vay be amma gizli tebligat ha. Benden başka herkes
nereye atandığımı biliyor anlaşılan” diye geçirdi.
58 H A N E D A N

5.BÖLÜM
‘Başbaşa bir
görüşme’

Tarih yaprakları 30 Ekim 1940’ı gösteriyordu. Ankara


yağmurlu bir son bahar gününü yaşamış, hava ağır ağır
kararmaya başlamıştı… Ankara’nın dışında Kalecik
ismindeki küçük kasabada bulunan küçük bağ evi ise 2
misafirinin önemli konuşmalarına ev sahipliği yapıyordu.
Bağ evi neredeyse tamamı bozkır olan 1940’ların
Ankara’sında ancak oldukça zenginlerin sahip olabilecekleri
bir ev türüydü. Bir anlamda gücü de temsil ediyordu.
O gün Kalecik kasabasında bulunan 2 katlı bağ evine gelen
iki kişi belli ki gözlerden uzak olmak istiyorlardı.
Geniş bir üzüm bağının içerisindeki bağ evinin küçük bir
sofanın ardından girilen kapısı kısa bir koridorun ardından
salona açılıyordu. Salon şark odası tarzında döşenmişti.
Duvarda postlar vardı. Ayrıca duvarda bulunan bir raf
üzerinde özel cam korumasına yerleştirilmiş, gümüş
kınındaki bir kılıç daha salona girer girmez dikkati
çekiyordu. Kılıcın asılı olduğu duvarın altında ise küçük bir
şömine vardı.
59

Odada bulunan iki kişiden uzun boylu, siyah saçlı olanı


şömineye doğru yaklaştı, duvardaki gümüş kılıcı cam
korumasından özenle çıkardı, aldı öperek alnına koydu. Bu
sırada sağ dizinin üzerine çökmüştü. Daha sonra, yüzüne
bakmadan O’na göre biraz daha kısa boylu olan kumral
adama uzattı kılıcı. Kendisinin biraz arkasında sağ dizi
üzerine çökmüş, beklemekte olan diğer adam da kılıcı öpüp
alnına koyduktan sonra, kılıcı ilk öpen esmer adam, kılıcı
tekrar aldı, ellerinin üzerinde kılıcı havaya kaldırırken belli
belirsiz bir şeyler mırıldandı. Daha sonra ayağa kalkarak
kılıcı yerine yerleştirdi.
Kılıç yerine yerleştirilene kadar diz çökmüş, başını öne eğmiş
vaziyette şöminenin önünde duran diğer adam da ayağa
kalktı.
Odadaki sessizliği esmer, uzun boylu adam bozdu.”Arslan,
şömineyi yak da biraz ısınalım. Bu gece buradayız.” Konuşan
General’den başkası değildi. Eve gelen ikinci kişi de
Generalin yaveri Arslan Bey’di.
Arslan Bey “Emredersiniz efendim” dedi. Az sonra
şömineden gelen çıtırtılar ve şömine alevinden yansıyan ışık
huzmeleri odayı doldurmuştu.
Şömineyi yakan Arslan Bey, odadaki yer minderlerinden
birisine tüm heybeti ile kurulmuş olan General’in karşısına
geçerek oturdu.
General “Köşk’ün son durumu nedir ?” diye sordu.
“Talimatlarınız harfiyen yerine getirildi efendim. Köşk
mühürlendi, tüm görevliler de tahliye edildi. Köşk’te görev
yapmış olan personelin çeşitli kamu kurumlarında yeni
görevlere başlaması sağlandı. Köşk’ün tüm odaları kilitlendi.
Aynı şekilde Köşke açılan dehlizin giriş ve çıkış kapılarını da
bizzat ben kilitledim. ” diye cevap verdi Arslan Bey.
General hoşnut bir ses tonu ile “Güzel” dedi. “Şimdi gelelim
60 H A N E D A N

çocuklara.”

“Efendim. Ali İhsan Türkkan ile birlikte 7. Grubu da


tamamladık bildiğiniz gibi. Ticaret, basın,hukuk, siyaset,
emniyet ve askeriye grubu bildiğiniz üzere daha önce
tamamlanmıştı. Ali İhsan Bey ile birlikte son grup olan
eğitim grubunu da tamamlamış bulunmaktayız. Gruplara
seçilen şahsiyetler hakkında ne kadar ince bir tahkikat*
yapıldığı zaten malumunuz. Bu seçilmişlerin hepsi 23-27 yaş
aralığında gençler. Ve sevinerek görmekteyiz ki daha
şimdiden çok olumlu faaliyetler içerisinde bulunmaktalar.
Ali İhsan Türkkan’ın bu faaliyetlere katılmasının da çok uzun
sürmeyeceği kanaatindeyiz. Bu arada seçilmişlerin hepsi için,
son seçilen Ali İhsan Türkkan da dahil olmak üzere
verdiğiniz talimatlar doğrultusunda girişimler yapıldı. Diğer
6 seçilmiş için yapılan girişimlerden istediğimiz neticeleri
elde ettik, Ali İhsan Türkkan için yaptığımız girişim henüz
çok yeni olduğu için henüz sonuçlanmadı ancak çok kısa
sürede o konuda da olumlu bir netice alacağımızdan
endişeniz olmasın”

General’in yaktığı sigaranın dumanı odaya yayılmıştı. “En


önemli noktada herhangi bir problem yok değil mi Arslan ?”
diye sordu General.

Arslan Bey “O noktada bir problem olması zaten mümkün


değil efendim. Adaylarda aradığımız ilk şart bu olduğu için
zaten önce bunu araştırıyoruz. Merak buyurmayınız.
Seçilenlerin hepsinin 1 ila 3 yaş arasında bir kız bir erkek iki
çocuğu bulunmakta”

“Mektup ?” dedi General.

Arslan Bey “Emrettiğiniz gibi son grubun tamamlanmasının


ardından gerekli yere ulaştırıldı efendim” diye yanıtladı.

General arkasında bulunan kaz tüyü ile doldurulmuş yastığa


yaslanarak gözlerini duvarda asılı duran kılıca doğru dikti.
H A N E D A N 61

Derin bir iç geçirdikten sonra“Zor olacak Arslan, zor. Ama


mutlaka olacak” dedi

*Tahkikat: Araştırma
62 H A N E D A N

6.BÖLÜM

‘Yeni oda, yeni masa


beyaz bir zarf ’
Ayhan asansörün kapısından inerek Emniyet Genel
Müdürlüğü’nün 3. Katının koridorunda ağır ağır yürümeye
başladı. Az önce yaşadıklarının şokundan halen kurtulmuş
değildi. Kafası karışmış, neyi nasıl algılaması gerektiğini
şaşırmış vaziyetteydi.

Asansörün solunda koridorda yaklaşık 15 metre, kapılara


bakarak kendisi için hazırlanan odanın hangisi olduğunu
anlamaya çalışarak yürüdükten sonra bir kapıda adını gördü:
Emniyet Amiri Ayhan Çelen.

Bu arada koridorun hemen başında küçük bir bankonun


ardında bir masa bir laptop ve bir telefonla özel kalem olarak
görev yapacak bir polis memuresi de Ayhan’a tahsis edilmişti.

Kendisine Fuat Güneş’in özel kaleminde verilen ve sadece


O’na özel olan manyetik kartı tarayıcıya okuttu. Kapı
kilidinin açıldığını gösteren yeşil düğme yanınca, yuvarlak,
top şeklindeki sarı kolu çevirerek odaya girdi.
H A N E D A N 63

Kendisi için hazırlanan oda ne çok büyük ne de çok küçüktü.


Ama yine de tek kişinin çalışacağı bir ofis için büyük gelmişti
Ayhan’a. Ayhan odayı incelemeye yeni başlamıştı ki kapı
çaldı. “Girin” dediğinde içeriye, bir bayan polis memuru girdi
ve kendisini tanıttı. “Sayın amirim ben polis memuresi
Zeynep Gümüş. Sizin özel kaleminiz olarak
görevlendirildim. Yerim koridorun hemen başında. Dâhili
olarak 111’den bana ulaşabilirsiniz.” Ayhan kibarca teşekkür
etti ve polis memuresi odadan çıktı.
Ayhan yeniden odasını incelemeye koyuldu. Odası sade ama
zevkli döşenmişti. Yerde şık bir makine halısı seriliydi.
Kapıdan girer girmez tam karşıda çalışma masası
bulunmaktaydı. Çalışma masası genişti ve üzeri suni deriyle
kaplanmıştı. Masanın arkasında tıpkı Fuat Güneş’in odasında
olduğu gibi büyük boy Türk Bayrağı ile Emniyet Teşkilatının
armasını taşıyan bir bayrak duruyordu, duvarda da büyükçe
bir Atatürk portresi asılıydı.
Masanın hemen önünde 2 büro tipi koltuk, masaya göre
solda kalan kısımda ise üç kişilik bir misafir koltuğu
bulunmaktaydı. Misafir koltuğunun tam karşısında ise tek
kişilik bir koltuk daha vardı. Ayhan’ın odasındaki
mobilyalara da siyah renk hâkimdi. Masasının üzerinde
isminin ve unvanın yazdığı bir pirinç isimlik, bir sumen,
küçük bir masa saati, bir telefon ile laptop göze çarpıyordu.
Kendisi gelmeden her şey düşünülmüştü. Ayhan’ın oturacağı
koltuk da oldukça rahata benziyordu.
Ayhan karışık düşünceler içerisinde, elindeki dosya ile
birlikte hızlı adımlarla masaya doğru yöneldi. Dosyayı
masaya bıraktı. Siyah deri koltuğunu kendisine doğru
çekerek oturdu. Ceketini çıkartarak masanın hemen sol arka
tarafında kalan askılığa asmıştı. Dirseklerini masaya
dayayarak, elleri ile boyun hizasındaki düz, uzun saçlarını
önden arkaya doğru yatırdı. Kravatını gevşeterek bir
düğmesini açtı. Şimdi kendisini biraz daha rahat
hissediyordu. Gömlek cebinden yıllardır vazgeçemediği
64 H A N E D A N

uzun Bond sigarasını çıkardı. Telefonun hemen yanında


emniyetteki bölümlerin dahili numaraları yazıyordu.
Kantinin dahili numarasını çevirdi ve kendisine bir duble çay
söyledi. Bir de kül tablası bulmalarını rica etti. Çay yahut
meşrubat olmadan asla sigara içemezdi. Ve kafasını
toparlaması için şimdi her zamanki gibi arka arkaya en az 2-
3 sigara içmesi gerekiyordu. Az sonra kapı çalındı. Çaycı
elinde çayla odaya girdi. Cam bardaktaki duble çayı ve küçük
kül tablasını Ayhan’ın masasına bıraktı. Ayhan çakmak yahut
kibrit taşımazdı. Taşımaya kalktığı zaman da sürekli
kaybederdi. Bu yüzden çaycıdan ateş istedi. Çaycı hemen
çakmağını çıkararak Ayhan’ın sigarasını yaktı, “Başka bir
isteğiniz var mı amirim ?” diye sordu. Ayhan “Teşekkür
ederim çıkabilirsin” diye yanıtladı. Çaycı “Şey, amirim
markanızı vermediniz” dedi.
Ayhan bunu tamamen unutmuştu. Çay için ay başında
marka alınır ve her çay içildiğinde bu markalar kantinin
çaycısına verilirdi. Ama Ayhan üç aydır teşkilatta değildi.
Hem odasına da daha yeni girmişti. “Bir saniye” dedi.
Masasının çekmecesine marka konulmuş olması umudu ile
elini çekmeceye uzattı. Evet markalar oradaydı ama çekmece
de bir de zarf vardı. Küçük sıradan bir zarf. Merakla zarfa
bakan Ayhan, çaycının markasını verdikten sonra çaycının
odadan çıkmasını bekledi. Çaycı odadan çıktıktan sonra
hemen küçük zarfı aldı. Sumenin yanında duran mektup
açacağı ile zarfı açtı. Beyaz, antetsiz sıradan bir A4 kağıdının
üzerinde, bilgisayarda, bold karakterlerle yazılmış 5 kelimelik
bir cümle yazılıydı sadece: EMNİYET TEŞKİLATI BAŞARI
BURSU’NU HAKET. Yazının altındaki imza Ayhan’ın
başından aşağıya kaynar sular dökülmesine neden oldu. İmza
Fuat Güneş’e aitti.
Ayhan’ın kafasında şimşekler çaktı bir anda. Yıllar önce
Akademiyi bitirdiğinde yaklaşık 6 ay kadar bursu nasıl
ödeyeceğine dair kendisine gelecek yazılı bildirimi
beklemişti. Ancak 6 ayın sonunda ses çıkmayınca, sistemde
H A N E D A N 65

bir hata olduğuna kanaat getirmiş, ödeme bildirimi unutulan


bursunun faizi ile kendisinden istenmesinden çekinerek
Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne gitmişti. Orada yetkiliye
kendisinin 4 yıl boyunca Emniyet Teşkilatı Başarı Bursu
kullandığını, geri ödemesinin nasıl yapılacağı konusunda
mezuniyet sonrasında kendisine yazılı bilgi verileceğinin
söylendiğini ancak bu bilginin gelmediğini, sistemdeki bir
aksamadan dolayı mağdur olmamak için kendisinin borcunu
ne şartlarda ve hangi tarihten itibaren ödemeye başlayacağını
öğrenmek istediğini söylemişti.
Burslar konusundaki yetkili memur bilgisayara bazı bilgilere
girdikten sonra kendisine “Emniyet Teşkilatı’nın verdiği
Emniyet Teşkilatı Başarı Bursu isminde bir burs yok. Siz de
hiç burs kullanmamış olarak gözüküyorsunuz” yanıtını
verince Ayhan şaşkınlıktan “Nasıl olur. Bir yanlışlık olmalı,
ben bu bursu 4 yıl kullandım” demiş, sisteme yeniden giren
memurun yanıtı ise “Orasını bilemeyeceğim beyefendi.
Ancak böyle bir burs gözükmüyor ve sizin de burs kullanımı
nedeni ile bir borç bakiyeniz yok” olmuştu. Ayhan daha fazla
diretmedi. Ama oradan çıkınca Emniyet Genel
Müdürlüğü’nün yolunu tuttu. Genel Müdürlükte ilgili
birimin verdiği yanıt da aynıydı: “Böyle bir bursumuz yok”
Akademi’den öğrenmeyi düşündü ama idari kadro tamamen
değişmişti. Yani oradan da sonuç alamazdı. Peki yıllarca
kayıtlara göre hiçbir zaman var olmamış bu bursu nasıl
kullanmıştı ? Bu para bankaya kim tarafından yatırılmıştı ?
Günlerce bu soruyu sordu kendi kendisine ama yanıt
bulamamıştı. En sonunda “Zaten şu an borç ödeyecek
durumda değilim. Bir yandan da iyi oldu. Ha eğer çağırır da
öde derlerse paşa paşa borcumuzu öderiz” deyip işin peşini
bırakmıştı. Mesleğinin hareketli günleri içerisinde belli bir
süre sonra da bu konuyu tamamen unutmuştu. Ve o bursla
ilgili mektup kendisine hiçbir zaman gelmemişti.
66 H A N E D A N

Kayıtlarda olmayan bu bursu Fuat Güneş nerden bilebilirdi


ki ? Şimdi her şeyi anlıyordu. Burs, Fuat Güneş’in kendisine
maddi yardım yapmak istediği, O’nun da Fuat Güneş’in bu
teklifini reddettiği konuşmadan kısa süre sonra birden bire
bağlanmıştı kendisine. Fuat Güneş, maddi yardım talebini
kabul etmeyen parlak öğrencisi için burs formülünü bulmuş,
bu parayı da cebinden ödemişti. Aileden zengin olan Fuat
Güneş için ödediği bu para zaten hiçbir sorun çıkarmazdı.
Fuat Güneş, Akademideki arkadaşlarından bu konu
hakkında Ayhan’a kesinlikle söz edilmemesini özellikle rica
etmiş, bursun nasıl ödeneceğinin ise mezun olduktan sonra
kendisine bildirileceğinin söylenmesini istemişti. Biliyordu
ki Ayhan karşılıksız olarak, çok ihtiyacı olsa da bursu bile
kabul etmezdi.
Ayhan şimdi yıllarca ne zaman başı sıkışsa bir yardımın
gelmesini de anlıyordu. Fuat Güneş kendisini bir gölge gibi
takip etmiş, Ankara’daki arkadaşları vesilesi ile O’nun zor
durumda kalmasını engellemişti.
Ve tabii yıllardır teşkilatta yaptığı tüm aykırılıkların nasıl
üzerinin kapandığı, hakkındaki soruşturmalardan nasıl ceza
almadan kurtulduğu da böylece apaçık ortaya çıkıyordu. Fuat
Güneş her seferinde kendisini sahiplenmişti.
En sonunda Fuat Güneş bu kez kendi kariyerini ortaya atarak
teşkilata dönmesini, üstüne bir de yıllardır beklediği terfiyi
almasını sağlamıştı.
Ayhan hemen telefona sarıldı, Fuat Güneş’in özel kalemini
aradı, Genel Müdür’le konuşmak istediğini söyledi. Bir kaç
saniye sonra Fuat Güneş telefona bağlanmıştı. “Zarfı çabuk
bulmuşsun Ayhan” dedi. Fuat Güneş. Bu lafı ile Ayhan’ın
bütün düşüncelerini de doğruluyordu. Ayhan “Efendim
benim bunları kabul etmem mümkün değil. Bu borç yükü
ile yaşayamam. Ayrıca mesleki olarak beni kayırdığınızı
bilmek kendime olan saygımı yitirmeme neden olur. Bu
nedenle ben istifa mektubumu yazarak size getiriyorum
H A N E D A N 67

sayın Genel Müdürüm” dedi.


Fuat Güneş’in ses tonu ilk kez sertleşti. Bu kez hükmedici ve
gerçek bir amir gibi konuşuyordu. “Ayhan Çelen. Bir baba,
çocuğuna yaptığı yardımı borç olarak yapmaz. Sana yapılan
yardım, hayatında evlat sevgisini yaşamamış bir adamın,
çocuğu yerine koyduğu başarılı öğrencisine baba sevgisi ile
yaptığı yardımlardır. Dolayısı ile bunları sana verilen bir
borç, ya da üzerinde taşıyacağın bir diyet olarak
düşünmekten seni men ederim. Ayrıca sana bu şekilde
yardım etme kararımdan pişmanlık değil, gurur duyuyorum.
Görüyorum ki yanılmamışım ve o yardım sayesinde daha
rahat biçimde okumasını temin ettiğim genç Emniyet
Teşkilatı’nın son 40 yılda gördüğü en yetenekli eleman olmuş.
Bununla iftihar ediyorum. Buraya kadar söylediklerim
ikimiz arasındaki hususi ilişkileri kapsıyordu. Şimdi ise beni
iyi dinle çünkü bu kez amirin, Emniyet Genel Müdürü Fuat
Güneş olarak konuşuyorum. Mesleki olarak seni kayırdığımı
söylemeni kendime bir hakaret olarak algılarım. Bu teşkilatta
yanlış yapan kişi, bu evladım gibi sevdiğim sen dahi olsan
benim her hangi bir kayırma yahut iltimasıma mazhar
olamaz. Gereken ne ise, beni üzecek de olsa kuralları uygular,
gereğini yaparım. Sana sahip çıkmamın tek nedeni senin her
defasında kendi yaptığın planlarla haklı çıkmayı ve burada
bağlı olduğun birimlerin planlama konusundaki
eksikliklerini gün yüzüne çıkarmayı başarmandan
kaynaklanmaktadır. Mesleki olarak yetersiz, yaptığın
aykırılıklar noktasında haksız olsaydın şimdiye kadar başta
benim imzamla birlikte çoktan teşkilattan uzaklaştırılmıştın,
emin ol. İstifa konusuna gelince. Bunu ne sen söyledin ne
ben duydum. Elimizde çok önemli, yarım kalmış bir dosya
var ve ne bahasına olursa olsun bu dosyayı başarı ile
kapatacağız. Şimdi telefonu kapatıp derhal çalışmaya
başlıyorsun. Emniyet Amiri Ayhan Çelen, bu bir emirdir.”
Ayhan kaskatı kesilmiş, sadece “Emredersiniz efendim”
diyebilmişti. Zaten bu sözleri söylemesinin ardından telefon
68 H A N E D A N

kapandı. Karşı tarafın telefonu kapatmasının ardından ahize


3-4 saniye daha elinde kalan Ayhan telefonu kapatarak, kül
tablasında sönmek üzere olan sigarasının ateşi ile yeni bir
uzun Bond yaktı. Sigarasından derin bir nefes çekerek ayağa
kalkan ve odada bir kaç kez volta atan Ayhan sonra tekrar
masasına oturdu ve biraz sakinleştikten sonra “Şimdilik
yapacak bir şey yok. Ben şu dosyayı kapatayım ondan sonra
yapacağımı yaparım. Bu dosyayı kapatmak Fuat Bey’e
borcum. Her şey bir yana adam benim için kariyerini masaya
sürmüş. O’nu yarı yolda bırakamam” diye düşündü.
“Bu nasıl bir gün” diye söylendi kendi kendisine. Meslekten
ihraç edileceğini düşünerek girdiği Emniyet Genel
Müdürü’nün odasından terfi etmiş olarak çıkmıştı. Geniş
yetkiler ile donatılmış, kendisine ayrı oda tahsis edilmişti.
Fuat Güneş’in Kaçakçılık ve Organize Suçlar Daire Başkanı
Salim Kibar ve İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Kurban’ın
çevirdiği dolaplar ile ilgili anlattıkları, kurulan ittifaklar,
yapılan pazarlıklar kendisini tam anlamı ile şoke etmişti.
“Vay be” dedi “Emniyet mi Bizans sarayı mı belli değil.
Entrikanın bini bir para”
Son olarak da yıllardır Fuat Güneş’in kendisini koruyup
kolladığını, kendi cebinden okul giderlerini karşıladığını
öğrenmiş, artık tamamen abandone olmuştu.
Masasına yeniden oturan Ayhan, MASKE operasyonu ile
ilgili kendisine verilen kalınca dosyaya baktı. Dosyayı
düşünceli bir biçimde eline alan Ayhan dosyanın kapağını
kaldırdı ve “İşte başlıyoruz” dedi.
69

7.BÖLÜM

‘Ali Çetin Dosyası’

Ayhan’ın incelemeye başladığı dosyada MASKE


Operasyonu ile kendisinin Emniyetten uzak geçirdiği üç ay
boyunca Ali Çetin hakkında yapılan araştırma sonuçlarının
yer aldığı bir rapor yer vardı. Gaziosmanpaşa’daki fabrikada
yaşananlardan sonra Ali Çetin ortalıktan kaybolmuştu.
Yapılan araştırmalar, teknik takipler, MASKE Operasyonu
düzenlendiğinde Ali Çetin’in yurtdışına kaçmaya çoktan
karar verdiğini ve o akşam sahte pasaportla yurtdışına
çıkmayı planladığını açıkça ortaya koyuyordu.
Fabrikadaki operasyondan kurtulan Ali Çetin’in yurt dışına
çıktığı kesindi ama hangi ülkeye gittiği konusunda en ufak
bir ip ucu yoktu. Ancak raporlarda Ali Çetin’in yıllardır çok
ciddi ilişkileri olan Avrupa ülkelerinden birisine kaçması
ihtimalinin üzerinde durulmaktaydı.
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş, Interpol ile temas
kurulmasına, Ali Çetin’in Avrupa’da emniyet birimlerinin
içerisinde ve Interpol’de pek çok adamı olduğunu belirterek
karşı çıkmıştı.
70 H A N E D A N

Rapora göre MASKE Operasyonu’nun gerçekleştirildiği


günden yaklaşık 3 ay önce Ali Çetin bilinmeyen bir nedenle
aniden Rodos Adası’na bir yolculuğa çıkmıştı. Ne olduysa o
yolculuktan sonra olmuş, yolculuktan döner dönmez Ali
Çetin işlerini teker teker tasfiye etmeye başlamıştı.
Benzinliklerini, kereste fabrikalarını, işlettiği 9’u büyük, 4’ü
orta ölçekli toplam 13 gece kulübünü kapatmış, 4 otelini ve
büyük alışveriş merkezlerindeki dükkânlarını satmış,
şirketlerini kapatmış, borsadaki hisse senetlerini nakde
çevirmiş, mütevelli heyetinde yer aldığı 2 vakfın kapatılması
ile ilgili dilekçe Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verilmiş ve son
olarak da sevkiyat yaptığı depolar teker teker ya yanmış, ya
yıkılmıştı. Kendisine ait son mülk olan çiftliği de MASKE
Operasyonu gerçekleştirilmeden birkaç gün evvel elden
çıkartmıştı.
Bütün bu tasfiye operasyonundan en yakınında olan
Komiser Şahin Çakır’ın bile haberi olmamıştı. Malların
satılması, şirketlerin kapatılması nakit paranın transferinden
Şahin Çakır’ın haberinin olmaması doğaldı. Şahin Çakır
ancak depoların yandığını yahut yıkıldığını rapor edebilmişi
bu da Emniyet Teşkilatı’nca yine yanlış değerlendirilerek bazı
güçlerin Ali Çetin’i tasfiye etme sürecinin başlangıcı olarak
değerlendirilmişti. Emniyetteki stratejistlere göre Ali Çetin
çok fazla büyümüş bu nedenle bazı “güç odaklarını” rahatsız
eder olmuştu. Bu nedenle de yavaş yavaş tasfiye edilmesine
karar verilmişti. Oysa o sıralarda Ali Çetin kendi kendisini
tasfiye ediyordu.
Ayhan “Birilerinden kaçtığı belli. Ama kaçışı bile akıllıca ve
belli ki inceden inceye planlanmış. Adam tüm işlerini birden
bırakıp toz olmuyor. Yavaş yavaş, zamana yayarak tasfiye
ediyor işlerini. Böylece kaçtığı konusunda kimsede şüphe
uyandırmamayı hedeflemiş olmalı. Görünüşe göre bunu da
başarmış” diye düşündü.
Burada ilginç olan şuydu: Raporlara göre Ali Çetin işlerinin
tasfiyesi esnasında sürekli yurtdışına gidip geliyordu.
H A N E D A N 71

Avrupa’nın hemen her büyük şehrinde bu 3 aylık süre


içerisinde Ali Çetin’in izine rastlamak mümkün olmuştu.
Tasfiye işlerini avukatı kanalı ile yürütüyordu. “Anlaşılan Ali
Çetin yurtdışına çıkacağı zaman nerelerde ikamet edeceğini
belirliyor ve bu süreçte ihtiyaç duyacağı bağlantıları
kuruyordu” diye geçirdi içinden Ayhan.

Bu arada rapordaki en önemli detaylardan birisi de şuydu:


Operasyonun yapıldığı gece saat 01.40’ta Bodrum
limanından kalktığı belirlenen bir teknenin Yunanistan
karasularına izinsiz giriş yaparken batmaya başladığı, son
anda tekneye yetişen Yunan Sahil Güvenlik devriyelerinin
tekneye el koyarak batmaktan kurtardığı kayıtlara geçmişti.
Buraya kadar normal gözüken olayın gripliği şuradaydı.
Teknede yapılan araştırmada hiç kimse bulunamamıştı.
Aramalar 2 gün sürmüş ancak hiçbir sonuç alınamayınca,
gemide bulunan kişi veya kişilerin tekne batarken paniğe
kapılarak kendilerini denize attıkları ve o gün akıntılı olan
denizde boğuldukları kanaatine varılmıştı.

Öte yandan teknenin kamaralarından birsinde Tekin Güngör


adına düzenlenmiş bir pasaport bulunmuş, yapılan
incelemede pasaportun sahte olduğu anlaşılmıştı. Ancak
önemli olan şuydu; pasaporttaki resim eğer sakal ve bıyığın
takma olduğu varsayılacak olursa Ali Çetin’e oldukça fazla
benziyordu. Teknede kimse bulunamayınca denizde arama
çalışmaları yapılmış ancak sonuç alınamamıştı.

Öte yandan Yunan makamlarının tekneyi Türkiye’ye


vermeye bir türlü yanaşmayışı, teknenin ismi ve kime ait
olduğuna dair en ufak bir açıklama dahi yapmamaları ise
olayı daha da gizemli bir hale sokuyordu. Türk makamlarına
sadece sahte pasaport verilmişti.

Ayhan bu detayı okur okumaz masasının üzerindeki


laptoptan Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün internet sitesine
girdi.
72 H A N E D A N

Meteoroloji Genel Müdürlüğü bir yıl kadar önce hava raporu


arşivleme sistemine geçmiş ve internet ortamına da
aktarmıştı.
Ayhan sitenin ana sayfasından “Hava Durumu Arşivi”
bölümünü tıkladı. 22 Mart tarihini girdi. 22 Mart gecesinin
hava raporları karşısındaydı. Burada belirtilen raporlara göre
22 Mart gecesi Bodrum ve Ege Denizi rüzgarsız oldukça
sakin bir gece geçirmişti. Arama çalışmalarının devam ettiği
23 ve 24 Mart tarihleri de sakin gecelerdi. Denizde akıntı
rapor edilmemişti. Hatta deniz dalgalı bile değildi.
“Tam tahmin ettiğim gibi” dedi Ayhan. “Raporlara bakılırsa
Ali Çetin gerçekten o teknede olsa bile akıntıya kapılması
mümkün değil. Çünkü denizde akıntı yok. O zaman en kötü
ihtimalle Yunan Sahil Güvenlik Ekipleri’ne yakalanmış
olması gerekir ki Yunan makamları teknede hiç kimseyi
bulamadıklarını ısrarla ve şaşkınlıkla zaten belirtmişler. “
Ayhan aslında Ali Çetin’in o gece uçakla önce Bodrum’a,
oradan da kiraladığı tekne ile Yunanistan’a geçmek için
yeterli vakti olduğunu düşündüğünde “Birilerinin O’nun
öldüğüne inanmasını istiyor. Sahte pasaporttaki resimde bu
kadar kolay fark edilebilir olmak da planının bir parçası. Hali
ile ölü bir adamın peşine kimse düşmez, Emniyetteki dosya
da kapanır.” Diye düşündü.
Son olarak Ali Çetin’in cep telefonundaki sinyaller
incelenmiş ve rapor edilmişti. Ali Çetin’in cep telefonu o gece
saat 00.45’e dek açıktı. Normalde kaçarken ilk yapması
gereken şeylerden birisi cep telefonunu kapatmak olmasına
rağmen, Ali Çetin Cep telefonunu kapatmamıştı. Ama bu
kez de cep telefonunun sinyalleri izlendiğinde İstanbul-
Ankara karayolu üzerinde bir açık alanda cep telefonuna
ulaşılmıştı. Cep telefonunu oraya kim nasıl getirmişti
belirlenememişti. Ali Çetin burada da kafaları karıştırmıştı.
Ama öyle ya da böyle tüm bilgiler fabrikada başarısızlıkla
H A N E D A N 73

biten operasyon gecesinin ardından kesiliyordu. Ali Çetin


adeta sır olmuştu. İzine rastlamak mümkün değildi.
Rapordaki diğer bilgiler de Ayhan için çok da bir şey ifade
etmeyen detaylardı. Bu 3 ayda Avrupa’da olduğu biliniyor
ama kimlerle temas halinde olduğu raporda yer almıyordu.
Rapor eksiklerle doluydu.
Ortaya şöyle bir sonuç çıkıyordu: Ali Çetin’in çiftlik evine
yapılan baskında bulunan gerçek pasaportu Ali Çetin’in yurt
dışına sahte bir pasaport ile çıkacağını kesinleştiriyordu. İlk
akla gelen havalimanları ve Avrupa şehirleri olmuştu. Ancak
uçak şirketlerinden o gece saat 22.30-23.00 saatlerinde
Avrupa kentlerine kalkan tüm uçakların yolcu listeleri
istenmesine ve o gece 22.30-23.00 saatlerinde gerçekleşen
tüm uçuşlarda görev yapan –ki o saatlerde o gece toplam 11
uçuş gerçekleşmişti- uçuş görevlileri daha sonra tek tek
sorguya alınmasına rağmen Ali Çetin’den şüphelenilmesini
sağlayacak tek bir iz çıkmamıştı.
İkincisi Yunan karasularındaki tekneydi. Bu teknede ele
geçirilen sahte pasaportun Ali Çetin’e olan benzerliği ve tekne
yolcularından hiç kimsenin ortada olmayışı da kafalardaki
2. Soru işaretiydi. Acaba Ali Çetin teknede miydi ?
Ve tabii cep telefonu. Ali Çetin havalimanında yahut teknede
ise o saatlerde cep telefonu tam tersi bir istikamette gece boyu
nasıl sinyal vermişti ?
Elinde bulunan kalın dosya onun için bir anlam ifade
etmiyordu “Sanki işin içinden çıkılmasın diye yazılmış” diye
söylendi Ayhan. Raporu masaya doğru hafifçe fırlattı. En
önemli soruların cevapları hakkında hiçbir iz yoktu
raporda… Kendisini çıkmaz bir sokakta gibi hissetti. Ama o
böylesi çıkmaz sokakları çok görmüş ve hepsinden çıkmayı
bilmişti, bundan da çıkacaktı.
74 H A N E D A N

Ayhan’ın düşüncelerinden sıyrılmasını sağlayan şey


odasındaki telefonun çalması oldu. Telefonun iki kez kesik
kesik çalışının ardından telefonu açan Ayhan karşısında Fuat
Güneş’in özel kaleminde kendisi ile konuşan bayan polis
memurunun sesini duydu.
-“Amirim. Genel Müdürüm göreve başladığınızın ve
yetkilerinizin ilgili tüm birimlere tebliğ edildiği konusunda
sizi bilgilendirmemi istedi”
Ayhan teşekkür ederek telefonu kapattı.
Bu aslında Ayhan’a ilaç gibi gelen bir haberdi. Çünkü
anlaşılan elindeki dosya ve hazırlanan raporun kendisine
hiçbir yararı dokunmayacaktı. Sıfırdan başlaması ve yeni
baştan bir araştırmaya girişmesi gerekiyordu. Bu nedenle
bazı birimlerle temas kurması ve bazı bilgiler istemesi
gerekecekti. Bu yüzden bu tebligat önemliydi.
Ayhan raporu okurken kafasına takılan en önemli soru
işaretlerinden bir tanesi, bu kadar büyük işleri tasfiye eden
Ali Çetin’in satışlardan ve hisse devirlerinden elde ettiği para
ile bankadaki nakit varlığını ne yaptığıydı. Bu konuda bir
bilgi de raporda yoktu. Belki para trafiğinden bir şeyler
çıkarabilirdi.
Ayhan telefona uzandı ve Mali Suçlar Şubesi’nin dâhili
numarasını tuşladı. Karşısına çıkan görevliye kendisini
tanıttıktan sonra Mali Suçlar Şube Müdürü Taner Şafak ile
görüşmek istediğini belirtti.
Yaklaşık 30 saniye sonra ahizenin karşı tarafında Taner
Şafak’ın sesi duyuldu.
-“Amirim geçmiş olsun ve yeniden aramıza hoş geldiniz. Bu
arada yeni görevinizde başarılar dilerim “
“Sağolun Taner Başkomiserim.”
“Buyurun Amirim, nasıl yardımcı olabilirim ?”
H A N E D A N 75

“Başkomiserim sizden şu uyuşturucu baronu Ali Çetin’in son


6 ayda bankalardaki para trafiğini ve bankalardaki nakdi
varlığının son durumunu benim için araştırmanızı rica
edeceğim. Bu araştırmayı yapmanın bazı teknik sıkıntıları
olduğunu biliyorum ancak siz artık bunu bir şekilde formüle
edersiniz. Bu herif para trafiğini vekalet verdiği avukatı Sinan
Erdoğan eliyle de yapmış olabilir. En kısa sürede dönüş
yaparsanız sevinirim”
“Tabii Amirim. Ben şimdi bankalara gönderilmek üzere
hemen bir yazı hazırlatıyorum. Biliyorsunuz sizin de
dediğiniz gibi bazı başka prosedürleri de var bu işin. Şahsi
hesaplara girilmesi için bazı teknik engelleri halletmemiz
gerekecek. Belli izinlerin alınması gerek. Bu izni bir kara para
aklama araştırmasının parçası olarak formüle ederek
alabiliriz. Ama yine de sanıyorum bu hafta içerisinde
istediğiniz bilgiyi size ulaştırmış olurum.”
“Çok teşekkürler Başkomiserim. İyi çalışmalar”
Ayhan’ın araması gereken bir yer daha vardı. Ayhan, özellikle
Cinayet Masası’nda çalıştığı yıllarda karşılaştığı karmaşık
cinayetlerde, en kusursuz gibi görünen cinayet planlarının
hep suçlunun karakteristik özelliklerini taşıdığını
gözlemlemiş, en önemli ipuçlarını şüphelilerin karakteristik
analizlerini yaparak elde etmişti.
Böylesi bir analize bu dosyada da ihtiyaç duyacağı belli
olmuştu. Ali Çetin çok zeki bir adamdı. Çok planlı ve
detaylandırılmış stratejilere göre hareket ediyordu. Bu
nedenle hemen Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığını
arayarak kendisine Ali Çetin ile ilgili olarak detaylı bir rapor
hazırlanmasını, yaşam öyküsünden, suç hayatına, özel
zevklerine varıncaya dek tüm detayları bu raporda bulmak
istediğini belirtmişti.
“Bakalım ne menem bi adammışsın Ali Çetin” dedi Ayhan.
“Göreceğiz”
76 H A N E D A N

Aradan yaklaşık 1 saat geçmişti. Ayhan kafasının içerisinde


pek çok soru ile birlikte daha teşkilata dönmenin sevincini
yaşayamadan, daha ilk günden boğazına kadar işe batmış
vaziyette odasında volta atıyordu.
Odanın kapısını çalındığında ayaktaydı. “Girin” dedi. İçeriye
genç bir polis memuru girdi. Kendisini tanıttı:
“Amirim, ben Emniyet İstihbarat Dairesi’nden Komiser
yardımcısı Murat Uzun. Bizim birimden Ali Çetin hakkında
detaylı bir rapor hazırlanmasını istemişsiniz. Konu ile ilgili
raporu getirdim efendim.”
Ali Çetin hızlı adımlarla genç polise doğru yürüdü, kendisi
için hazırlanan dosyayı aldı. “Teşekkürler. Ben aslında
raporun bu kadar çabuk geleceğini tahmin etmiyordum.
Buyurun Murat Bey. Bir çayımı için”
Murat Uzun teşekkür etti ve acilen birimine dönmesi
gerektiğini söyleyerek müsaade istedi. Genç polis odadan
çıkarken “Ama teklifiniz baki olsun, başka zaman sizinle bir
çay içmekten gurur duyarım” dedi. Ayhan “Hay hay. Ne
zaman isterseniz” dedi.
Komiser yardımcısı Murat Uzun odadan çıkar çıkmaz
masasına oturan Ayhan, Ali Çetin hakkında hazırlanan
raporu okumaya başladı. Rapor istediği gibi, oldukça detaylı
hazırlanmıştı. Ali Çetin raporunun satır aralarından bir
şeyler çıkacak mıydı, bunu oldukça merak ediyordu…
H A N E D A N H A D İ S L E R İ 77

8.BÖLÜM

‘Bir suçlunun
anatomisi’

Ali Çetin yeraltı dünyasına hakim olan Güneydoğu yahut


Karadeniz bölgesinden değildi. Tam aksine İzmir Buca’da
doğmuş ve ilk gençlik yıllarının başına dek İzmir’de
yaşamıştı. Doğum tarihi kayıtlarda 08.01.1964 olarak
gözüküyordu. Parçalanmış bir ailede, baba şiddeti görerek
büyümüştü. Liseyi 2. Sınıfa kadar okumuş sonrasında
okuldan ayrılmış ve evden kaçarak soluğu İstanbul’da almıştı.
Başka bir adamla yurt dışına kaçmış olan annesi de, alkolik
babası da peşine düşmemişlerdi.
16 yaşında geldiği İstanbul’da kimi kimsesi olmadığı için
sokaklarda yatmış, karnını doyurabilmek için ufak tefek
hırsızlıklar yapmış ama kendisine acıyan dükkan
sahiplerinin şikayetçi olmaması nedeni ile hiçbir ceza
almamıştı.
Gerçek anlamda suç dünyası ile tanışması ise uzun
sürmemişti. İstanbul’a geldiği dönemde karıştığı ilk suç kaçak
78 H A N E D A N

sigara satışı olmuştu. Köşe başlarında kaçak sigara satıyordu.


1981’de yani 17 yaşındayken sigara kaçakçılarının
İstanbul’daki bölgeler üzerine yaşadığı bir anlaşmazlık
sonucunda kendi bölgesinde satış yapmak isteyen bir başka
sigara satıcısı ile giriştiği kavgada kayıtlara geçecek ilk
suçunu işlemiş, kavga ettiği sigara satıcısını 5 yerinden
bıçaklayarak ağır yaralamış ve adliye koridorları ile ilk kez o
zaman tanışmıştı. Gözü pekti ve hırslıydı. Polisin sorgusunda
sigaraları kimden temin ettiği konusunda yediği onca dayağa
rağmen konuşmamış, yaşı henüz 18 olmadığından 6 sene
hapis cezası ile kurtulmuştu.
O dönem İstanbul’da 4 büyük kaçak sigara satıcısı vardı. Ali
Çetin’e sigara sattıran ve sigaraları sağlayan ise “Urfalı” lakabı
ile tanınan Kenan Atar’dı. Sadakate çok önem veren Kenan
Atar, poliste konuşmayan, bu gözü pek genç delikanlıyı
himayesine almış, içeride rahat etmesini sağlamıştı. 6 sene
sonra Ali Çetin hapisten çıktığında, Kenan Atar O’nu kendi
yanındaki ekibe dahil etmişti.. İlk başlarda çok önemli işler
için düşünülmeyen ve ismi pek duyulmayan Ali Çetin, adını
Kenan Atar’ın İstanbul gece hayatına el atması ile duyurmaya
başladı.
Yer altı dünyasının acıması yoktu. Bir alanda var olabilmek
için hele de o alana yeni girmişseniz rakiplerinizle ölümüne
mücadele etmeniz şarttı. İşte Kenan Atar da İstanbul gece
âleminin o dönemde başkalarınca alınan haraçlarını kendisi
almak, önemli mekanların denetimini ele geçirmek için pek
çok mekanı basmaya başlamıştı. Aldıkları haraçlar
karşılığında kendileri dışındaki gruplardan bu mekanları
koruyan pek çok çete ve mafya babası ile kanlı çatışmalar
yaşandı.
Ali Çetin kısa sürelerle bu çatışmalar nedeni ile 5-6 kez hapse
girip çıkmıştı. Ancak her seferinde çeşitli yollarla içeride
uzun süre kalmaması sağlanıyordu.
Öte yandan çatışmalarda atılganlığı, cesareti ve özellikle
H A N E D A N H A D İ S L E R İ 79

keskin nişancılığı ile sivrilen Ali Çetin gerek yer altı


dünyasında, gerekse Kenan Atar’ın ekibi içerisinde ön plana
çıkmaya başlamıştı. Artık çoğu baskın Ali Çetin’in emrindeki
ekipler tarafından yapılmaya başlamıştı. Özellikle bir
çatışmada yaralı halde karşı gruptan 4 kişiyi vurması ve
baskını tamamlaması, yer altı dünyasında isminin kulaktan
kulağa dolaşmaya başlamasına neden olmuştu.

Bir süre sonra Ali Çetin, Kenan Atar’ın en yakın


adamlarından birisi haline gelmişti… Ali Çetin’i Kenan
Atar’ın diğer adamlarından ayıran en önemli özelliği ise
zekası ve planlama yeteneğiydi. Pek çok baskını ve adam
kaldırma işini o kadar planlı yapıyordu ki, hem yaşanan
çatışmalarda çok az kayıp veriliyor, hem polise hemen hiç
yakalanılmıyor, hem de sonuç kesin oluyordu. Ayrıca Ali
Çetin Emniyet içerisinde de iyi “ilişkiler” kurmayı
başarmıştı.

Ali Çetin’in suç dünyasında basamakları böylesine hızlı


tırmanması bazılarını ise oldukça rahatsız etmişti. Bunların
başında ise Kenan Atar’ın sağ kolu olan ve “Sarı Selim” olarak
bilinen Selim Kurt geliyordu. Zaten Kenan Atar’ın
yakınındaki ekip de Selim Kurt’u ve Ali Çetin’i destekleyenler
olarak ikiye ayrılmıştı. Ekibi Kenan Atar’a olan bağlılık
birlikte tutuyordu.

Yer altı dünyasında acımasızlığı ile nam salmış olan Kenan


Atar da olanların farkındaydı. Bu ikilinin bir gün
çatışacaklarını görüyordu. Ancak müdahale etmiyordu.
Çünkü Kenan Atar’a göre yaşamayı sadece güçlü olanlar hak
ederdi. Böylesi bir çatışmada da güçlü olan ekip ayakta
kalacak, güçsüz tasfiye olacaktı. Ve Kenan Atar her zaman
güçlüler ile çalışmayı severdi.

Kısa süre içerisinde Ali Çetin’in kendi yerini alacağını


sezinleyen Selim Kurt, Ali Çetin’i ortadan kaldırmaya karar
vermişti.
80 H A N E D A N

Soğuk bir Kasım akşamında, Selim Kurt aralarındaki


gerginliğin Kenan Atar’ı rahatsız ettiğini, buna bir son
vermeleri gerektiğini söyleyerek İstanbul’da kapattığı bir sahil
lokantasına Ali Çetin’i baş başa yemek yemeye davet etmişti.
Burada Ali Çetin’i ortadan kaldırmayı planlıyordu. Kendisini
destekleyen adamları yenen yemek esnasında lokantayı
basacak ve Ali Çetin’i ortadan kaldıracaktı. Ancak Ali Çetin
uzun zamandır kendisine husumet beklediğini bildiği Selim
Kurt’un bu davetinden şüphelenmiş ve lokantaya tek başına
girse de çevreye kendi gurubunu yerleştirmişti.
Lokantada Selim Kurt ile Ali Çetin’in sohbeti fazla uzun
sürmemişti. Selim Kurt’un adamları lokantayı basmışlardı.
Ancak Selim Kurt’un adamları lokantayı basar basmaz, Ali
Çetin’in adamları da lokantaya girmiş ve iki grup arasında
kanlı bir çatışma yaşanmıştı. Ali Çetin bu çatışmada tam 3
yerinden yaralanmış ama yaralı hali ile başta Selim Kurt
olmak üzere, 3 adam daha vurmuştu. Çatışmanın ardından
ölen Selim Kurt’un kafasına tam bir şarjör mermi boşaltan
Ali Çetin o andan itibaren gerçek bir lider ve gerçek bir
efsane olmuştu.
Ali Çetin ağır yaralı biçimde hastaneye kaldırılırken hastane
polisi rüşvet ve üstü kapalı tehdit ile devreden çıkarılmış, olay
adli bir yaralanma olarak kayıtlara geçmemişti. Hastane
yönetimini ve çalışanlarını uyarmaya zaten gerek yoktu.
Çünkü hastaneyi yöneten başhekim ve ekibi zaten uzun
zaman önce satın alınmıştı.
Bu arada polis olay yerine ulaştığında 13 ölü bulmuştu.
Bunlardan 9’u Selim Kurt ve 8 adamı diğer 4’ü ise Ali Çetin’in
adamıydı. Selim Kurt ve ekibi tasfiye olmuştu.
Öte yandan çatışma gününün geleceğini aylar öncesinden
gören Ali Çetin bir gün lazım olacağını düşünerek,
çatışmadan yaklaşık 1 y önce Selim Kurt’un adamlarından
birisinin bir çatışma esnasında yere düşen silahını mendili
ile almış ve gizlice arabasının bagajına atmıştı. Çatışma günü
H A N E D A N 81

de elinde siyah deri eldivenleri ile buluşma mekanına gitmiş


ve 1 ay önce arabasının bagajına attığı silahı beline takmıştı.
Havanın soğuk olması nedeni ile eldiven takması dikkat
çekmemişti.
İşte Ali Çetin Selim Kurt’u bu silahla öldürmüş, silahı da olay
yerine bırakmıştı. Yapılan balistik inceleme, silahın 1 ay önce
bir çatışmada ölen Selim Kurt’un adamı Enver Dağlı’ya ait
olduğunun parmak izleri ile sabit olduğunu ve silahın pek
çok cinayette kullanıldığını ortaya koymuştu.
Emniyet İstihbarat da Sarı Selim ile Ali Çetin arasındaki
husumeti biliyordu. Bu nedenle cineyette Ali Çetin üzerinde
durmuşlardı. Ancak geçirdiği ameliyat sonrasında 1,5 ayda
iyileşen Ali Çetin hakkında olayla ilgili en ufak delil
bulunamamıştı.
Ali Çetin’in planlama yeteneği bir kez daha kendisini
kurtarmıştı. Hastane kayıtlarında olay adli bir olay olarak
gözükmediğinden Ali Çetin polis kayıtlarına “silahlı
çatışmada yaralanmış” bir kişi olarak da geçmemişti.
Selim Kurt’u öldüren silahta sadece çatışmadan bir ay önce
ölen Enver Dağlı’nın parmak izleri vardı. Ayrıca Ali Çetin
olay saati olan 21.00’de İstanbul’un en lüks otellerinden
Rezada’da kalıyor görünüyordu. Otele giriş saati olarak da
20.45 işlenmişti. 15 dakikada otele kayıt yaptırıp olay yerine
gitme ihtimali de yoktu.
Hastane giriş kayıtlarında da oynama yapılmış, hastaneye
giriş saati olarak 21. 30 kayıtlara geçirilmişti. Hastane
kayıtlarına göre Ali Çetin 21.30’da apandisitinin patlaması
sonucu hastanenin acil servisine getirilmişti. Hastane ile
Rezada Otel’in arası yaklaşık yarım saatlik bir mesafeydi. Bu
nedenle otele giriş yaptıktan sonra aniden apandisiti patlayan
Ali Çetin’in yarım saat sonra hastanede olması da gayet
açıklanabilir bir hal alıyordu.
82 H A N E D A N

Otel görevlileri de o saatlerde Ali çetin’in otelde olduğunu ve


aniden rahatsızlanarak bir arkadaşı tarafından hastaneye
kaldırıldığını doğrulamışlardı.
Olay nedeni ile Ali Çetin’in 3 adamı tutuklanmıştı. Ve “etkin”
bazı kimselerin kabartılan banka hesapları sayesinde olay çok
daha fazla büyümeden kapanmış, Ali Çetin’in tutuklanan
adamları da olması gerekenin çok çok altında cezalar
almışlardı.
Bu olayın ardından Kenan Atar’ın sağ kolu ve en yakınındaki
isim konumuna gelen Ali Çetin, aynı zamanda kendisine çok
bağlı bir ekip kurmuştu. Ama ipler hala büyük patron Kenan
Atar’ın elindeydi.
1990’lara doğru İstanbul’daki mekânların hemen hepsini
denetimi altında bulunduran Kenan Atar, bu mekânlarda
kumar oynatıyor, ufak çaplı uyuşturucu dağıtım trafiğinin
bu mekanlar üzerinden dönmesini sağlıyordu.
Ancak 1990 yılına gelindiğinde Kenan Atar daha da
büyümek istemiş bu nedenle uyuşturucu kaçakçılığı pazarına
girmeye karar vermişti.
Bu iş İstanbul gece hayatını denetim altına almaya
benzemiyordu. Çok büyük paraların döndüğü bu pazara
girmek için büyük baronlara diyet ödemek zorunluydu.
Kenan Atar kaz gelecek yerden tavuk esirgememiş ve diyetini
ödemişti.
Önce küçük işler çeviren Kenan Atar gittikçe büyümüştü.
Ancak hala yeterince güçlü değildi. Ali Çetin ise hırslıydı,
daha da büyümek, en büyük olmak istiyordu.
Bu nedenle Kenan Atar’a bir plan önermişti. O’na göre
gerçekten güçlü olabilmek için Afganistan üzerinden yapılan
eroin ticaretinde etkin olmak şarttı. Bu pazara girmek
gerektiğini düşünüyordu. Kenan Atar’a Afganistan üzerinden
yüklü miktarda eroini İran sınırından önce Türkiye’ye
83

sokmayı buradan transit geçirilecek malın da Avrupa’da


satılmasını teklif etti.
Kenan Atar yere sağlam basmadan adım atmazdı. Kendisini
yeterince güçlü hissetmediği için böylesi bir riski almayı
kabul etmedi. Böylesi bir iş yaparlarsa kendileri için idam
fermanının yazılacağını söylemişti.
Ali Çetin, Kenan Atar’a bu teklifini değişik zamanlarda 3 kez
tekrarladı. Ama hepsinde red cevabı aldı. Özellikle 3. sünde
Kenan Atar çok sert tepki vermiş, “Yeter artık Ali, haddini
bil. Ne iş yapacağıma ben karar veririm. Sen talimatı
uygularsın” demişti.
İşte Ali Çetin o an kararını verdi. Kenan Atar’ın en büyük
rakibi olan ve o sıralarda Afganistan pazarına girme
niyetindeki Zahit Ağa ile temasa geçti. Kendi planından
bahsetti. Zahit Ağa kendisinin bu planda yer alacağını ancak
tanıdığı Kenan Atar’ın bu işe yanaşmayacağını söylemişti. Ali
Çetin işin o kısmını kendisinin halledeceği garantisini
vermiş, prensipte anlaşmışlardı. Malı Afganistan’dan Ali
Çetin getirecek, gümrükleri ve malın Avrupa’daki satışını
Zahit Ağa halledecekti. Kazanç yarı yarıya paylaşılacaktı.
Ali Çetin, Zahit Ağa ile görüştüğü akşam Kenan Atar’ın evine
gitmişti. Kenan Atar dışarıda koruma ile dolaşsa da evinin
yakınında ve içinde koruma bulundurmazdı. “Bir gün
evimde öldürülecek olursam vuruşa vuruşa ölürüm” derdi
hep. Ali Çetin telefonda şifreli şekilde önemli bir gelişme
olduğunu söylemiş, Kenan Atar’a evine geleceğini haber
vermişti. Kenan Atar’ın önemli bir şey konuşulacağı zaman
evdeki görevlilere izin verme prensibini biliyordu. Nitekim
öyle olmuş Kenan Atar evdeki tüm görevlilere izin vererek
Ali Çetin’i tek başına beklemişti. Ali Çetin eve geldiğinde
planını uygulamak için gecikmemişti. Ve yıllarca yanında
çalıştığı Kenan Atar’ı önce içkisine attığı uyku ilacı ile
uyutmuş, ardından üç katlı villanın ikinci katından zemine
inen merdivenlerin başından aşağıya doğru yuvarlamıştı.
84 H A N E D A N

Kenan Atar’ın ölüm raporunda “merdivenden düşme


sonucunda başına aldığı darbeye bağlı olarak meydana gelen
boyun kırılması ve tramvatik beyin kanaması” yazıyordu.
Kenan Atar bir süredir uykusuzluk problemi yaşadığı için
kanında çıkan uyku ilacı da anormal karşılanmamıştı.
Gazeteler “Ünlü baba evinde ölü bulundu” manşetleri ile
çıkarken Kenan Atar’ın Teşvikiye Camii’nde kılınan cenazesi
yer altı dünyasının pek çok ünlü ismi ile dolup taşmıştı.
Gönderilen çelenklerin ise haddi hesabı yoktu. Ali Çetin ise
kılınan cenaze namazında en ön safta yerini almış, siyah
güneş gözlüklerinin ardından gözyaşı döküyordu.
Cenaze töreninin hemen ardından ekibi toparlayan Ali Çetin
“Bundan sonra yeni patron benim. İşler Kenan Abi varmış
gibi sürecek. Kenan Abi’nin namı yaşatılacak. Karşı çıkan,
itirazı olan varsa söylesin” demişti. Zaten kendisine bağlı olan
ekip, yeni patronu seve seve kabul etmiş ve Ali Çetin böylece,
Kenan Atar’ın yıllarca pek çok badire atlatarak, kan dökerek
elde ettiği tüm işlerin başına geçmişti. Faaliyetleri
uyuşturucudan kumara, kumardan gece hayatına kadar
uzanan bir “yasadışı işler holdinginin” başındaki isimdi artık.
Ve tüm bu işlerin başına geçtiğinde henüz 26 yaşındaydı. Yer
altı dünyasının en genç mafya babasıydı. Zekası ve cesaretini
birleştirmesi O’nu kendi piramidinin zirvesine taşımıştı.
Yaptığı ilk iş suç yapılanmasını değiştirmek olmuştu. Ali
Çetin artık klasik kabadayılıkla ve sadece silah gücü ile
yürüyen mafya organizasyonlarının daha fazla ayakta
kalamayacaklarını görmüş, daha organize, daha planlı ve
yasa dışı işlerini yasal ticari şirketler üzerinden yürütecek bir
yapılanma kurmaya karar vermişti.
Bunun için de Kenan Atar’ın avukatı aracılığı ile (ki Kenan
Atar acil bir durumda işlerini halledebilmesi için avukatına
bir vekaletname vermişti) Kenan Atar’ın tüm
gayrimenkullerini, depolarını ve nakti varlığını birkaç gün
H A N E D A N 85

içerisinde kurdurulan, kendisi tarafından kontrol edilecek


paravan şirket ve vakıfların üzerine geçirilmesi talimatını
vermişti. Bu şirketlerin bazılarında bil fiil yönetim kurulu
başkanlığı görevini üstlenmişti. Artık iş adamı maskesini
yasa dışı işleri için bir perde olarak kullanacaktı. Kenan
Atar’ın hiç evlenmemiş olması, tek çocuk oluşu ve anne
babasının uzun zaman önce ölmeleri de ortada başka varis
olmaması nedeni ile işleri daha kolay hale getirmişti.
Kenan Atar’ın işlerinin başına Ali Çetin’in geçtiği yer altında
kısa sürede duyulmuş, zaten yer altı dünyasında yeterince
ünlü olan Ali Çetin, artık sadece ünlü ve korkulan birisi
olmaktan çıkmış bu karanlık dünyanın en “etkin ve nüfuzlu”
şahsiyetlerinden biri halini almıştı.
Ali Çetin, kısa süre içerisinde hedeflediği gibi Afganistan
güzergâhından getirilen eroin üzerindeki en etkili isim
olmuştu. Zahit Ağa ile birlikte giderek büyüyen işler
yapıyorlardı. Ancak işler ne kadar büyürse sorunlar da o
denli artıyordu.
Ali Çetin var olabilmek ve daha da büyüyebilmek için
siyasiler ve bürokratlar ile de sıkı ilişkiler içerisine girmeye
karar vermiş ve kısa süre içerisinde önemli siyasetçi ve
yüksek seviyeli bürokratlarla çok sıkı ilişkiler kurmuştu.
Özellikle siyasilerle ilişkileri parti başkanı seviyesine kadar
çıkmıştı.
Bu ilişkiler bazen rüşvet, bazen tehdit, bazen kumar borcu,
bazen de otellerinde siyasilere ve bürokratlara gönderdiği
kadınlar ile çekilen “samimi” pozların bir şantaj aracı olarak
kullanılması ile şekillendirilmişti.
Ali Çetin’in kurduğu bu yakın ilişkiler kendisine devlet
ihaleleri, sınırlardaki gümrüklerde kolaylık, emniyet teşkilatı
içerisinde etkinlik, yargıda nüfuz olarak geri dönmüştü.
Gün geçtikçe güçlenen ve daha da büyüyen Ali Çetin son
kertede, her siyasi partinin listesine en az 4-5 adamını
86 H A N E D A N

yerleştirerek Meclis’e kendi finanse ettiği ve kontrolünü


sağladığı 20 milletvekili sokacak derecede güçlenmişti.
Milletvekilleri kirli işlerini yürütmesinde işlerini çok
kolaylaştırıyordu.
Ali Çetin korkusuzluğu ile de bilinirdi. Bugüne dek bir
şeyden korktuğunu gören ya da duyan olmamıştı. Bunun
yanında çok acımasızdı. Kimseye güvenmezdi. En yakın
adamını bile belli bir mesafede tutar, en yakın adamına bile
güven duymazdı. En ufak şüphede en yakınındaki kişiler bile
olsa harcamakta tereddüt etmemişti. Kendi bulunduğu
konuma en yakını olduğu adamı öldürerek ulaştığı için bu
O’nun en önemli prensibiydi.
Ali Çetin için iyi-kötü adam yoktu. O’nun için menfaati olan
ya da menfaati olmayan adam vardı. Kendisine kazık
atılmasını ve ihanete uğramayı asla kabul etmezdi. Bunların
cezasının ölüm olduğunu da O’nun yakınındaki herkes
bilirdi.
Her zaman bir B, hatta çoğu zaman bir C planı vardı. Atacağı
her adımı en kötü ihtimale göre hesaplayarak planlardı.
Ama Ali Çetin bütün bu gaddarlığı, acımasızlığı, hayatının
suç dünyası içerisinde geçmiş olmasının yanında çok değişik
kişisel özelliklere de sahipti.
Öncelikle kendisini inanılmaz derecede eğitmişti. Ciddi bir
entelektüel birikime sahipti. Arapça, Almanca, Fransızca ve
İngilizceyi ana dili gibi konuşuyordu. Le Monde,Le Figaro,
The Tımes, New York Tımes, Washington Post, Guardian,
Indıpendıe, The Wall Street Journal gibi gazetelerden hergün
en az 2-3’ünü okur Dünya’yı yakından takip ederdi. Dünya
tarihi ve özellikle savaşlar tarihi ile yakından ilgiliydi. Bu
konuda pek çok yabancı kaynağı kendi dilinden, orijinal
olarak okumuştu. Mozart, Bach, Wagner dinlemekten
hoşlanırdı. Evinin duvarında çok kıymetli tablolar asılıydı.
Evindeki bir katı tamamen kütüphane haline getirmişti.
H A N E D A N 87

Hepsi çok değerli beş bine yakın kitabı vardı ve bu kitapların


hepsini okumuştu. Yer altı Dünyası’na girdiği ilk günlerde
bile bulduğu en küçük fırsatı okuma ile değerlendirmişti. Bu
nedenle yer altı Dünyası’ndaki lakabı “Bilge Baba” ydı.

Yer altı dünyasındaki ilk yıllarında kitaplara karşı olan bu


aşırı düşkünlüğü ve okuma açlığı arkadaşları tarafından alaya
alınsa da, O’nun bu öğrenme azmini takdir eden Kenan Atar
kendisine destek olmuş, her şekilde öğrenme imkânını
kendisine vermişti. Bugün bildiği dilleri de Kenan Atar’ın
kendisi için özel olarak tuttuğu hocalara borçluydu. Kenan
Atar’ın bu desteği nedeni ile belli bir süre sonra arkadaşları
da O’nunla alay edemez olmuştu. İşlerin başına geçtikten
sonra, kendisini geliştirmeye çok daha fazla imkana sahip
olarak devam etmişti.

Dünya klasiklerinin yanı sıra felsefe, strateji, politika ve


ekonomi hakkındaki kitaplar favorisiydi. Her gece en az 200-
300 sayfa okumadan uyumazdı. Modayı yakından takip eder,
özel olarak Fransa ve İtalya’dan getirttiği desinatörlere
yaptırdığı model çizimleri ile kendisine özel koleksiyonlar
hazırlatırdı. Her zaman çok şıktı. Yanındakilerin de öyle
olmasını isterdi. Şarap tadıcılığı konusunda üstüne yoktu. Bir
yudum tattığı şarabın hangi yıl nerede üretildiğini söyleyecek
kadar uzmandı bu konuda. Dans ile ilgiliydi, vals ve tangoyu
çok iyi yapardı. Tiyatro ve sinemaya bu sanat dallarının tarihi
gelişimini araştıracak derecede meraklıydı.

Ama asıl ilgi alanı mistik konulardı. Bu alanda bulabildiği


hemen hemen bütün kaynakları okumuş, bazı özel el
yazmalarını müzayedelerde çok yüksek rakamlar ödeyerek
satın almıştı. Mistizm ve sembolizm O’nda adeta bir tutku
halini almıştı.

Bunun yanı sıra müzeler konusunda adeta ihtisas yapmıştı.


Özellikle Avrupa’daki müzelerin hepsini gezmişti. Her fırsatta
bu müzeleri yeniden ziyaret etmekten de bıkmazdı.
88 H A N E D A N

Girdiği pek çok özel ortamda konuşmaları ve birikimi ile


karşı tarafı kendisine hayran bırakırdı. Ayrıca etkileyici bir
hitabet yeteneğine sahipti. Ancak davetlerde yahut misafirleri
ile ilgilendiği zamanlar haricinde çok fazla konuşmazdı. Hiç
bir zaman çenesi düşük birisi olarak tanınmamıştı. Aksine
O’ndan ketum olarak söz edenler çoğunluktaydı. Nadiren,
çok keyiflendiği zaman yahut çok zekice bir espri sonrasında
gülerdi.
Bu birikim ve donanımı ile lise 2’den terk Ali Çetin, pek çok
üniversite mezununu, benim diyen pek çok entelektüeli
cebinden çıkartırdı.
Vücut sağlığı konusunda çok dikkatliydi. Her zaman sağlıklı
bir bedene sahip olmaya özen göstermişti. Fazla yemek
yemekten kaçınır, düzenli olarak spor yapardı. 1.95
boyundaki Ali Çetin yaklaşık 85 kiloydu ve kaslı sayılabilecek
bir vücuda sahipti. Yüzü uzun, yüz hatları ise keskindi.
Yaşı 50’ye yaklaşmasına rağmen siyah, gür saçlarında halen
bir tek beyaz yoktu. Gözleri koyu yeşildi. Buğday rengi teni
pürüzsüzdü. Tabii çatışmalarda yediği kurşunların ve
ameliyat yaralarının izleri sayılmazsa.
Güne her ne olursa olsun bir fincan Nescafe içtikten sonra
yaptığı kahvaltı ile başlardı. Bu kuralını çok önemli bir olay
dahi olsa bozduğu görülmemişti.
Ali Çetin teknolojiyi de yakından takip ediyordu. Hemen
hemen tüm bilgisayar programlarını kullanabiliyordu,
internet kullanımı mükemmeldi. Elinde her zaman son
teknoloji cep telefonları bulunur, evindeki elektronik eşyalar
teknolojinin gelişmesine paralel olarak sıklıkla yenilenirdi.
Fanatik sayılabilecek ölçüde bir Fenerbahçe taraftarıydı.
Fenerbahçe’nin İstanbul’daki maçlarını hiç kaçırmaz, Şükrü
Saraçoğlu Stadı’ndaki locasından izlerdi.
H A N E D A N 89

Çevresindeki pek çok kadın gerek fiziken, gerek entelektüel


açıdan, gerekse de gücü ve nüfuzu dolayısı ile O’na hayrandı
ve O’nunla birlikte olabilmek için can atıyorlardı. Ancak Ali
Çetin annesinin babasını bir başka adamla aldatıp
kendilerini terk etmesinden dolayı kadınlardan nefret etmiş,
hayatına bir kadını almamıştı. Zaten suç dünyası içerisinde
kadını taşımak zordu, kadın zafiyeti beraberinde getiriyordu.
Günübirlik, canı istediğinde getirttiği kadınlar vardı sadece.
Ali Çetin kadınları sadece cinsel arzularını tatmin edecek bir
araç olarak görmüş, hiçbir zaman duygusal bir bağlılık
içerisine girmemişti.

Bütün siyasal akımlarla ilgili politik, felsefi ve ekonomik


kaynakları detayı ile incelemiş olmasına rağmen kendi
politik tavrını hiçbir zaman belli etmemişti.

Arabalar da Ali Çetin’in bir diğer tutkusu idi. Özellikle spor


arabalardan hoşlanır, süratli araba kullanmaktan zevk alırdı.
Gerçi arabasını kendisinin kullanması ender oluyordu ancak
iyi araba kullanırdı.

Silah tutkusundan ise hiç vazgeçmemişti. Smith Wesson’dan


şaşmaz, silahını sürekli yanında taşır, bakımını bizzat kendisi
yapardı. Her zaman silahlıydı ve her zaman yanında en az 3
şarjör bulundururdu. Çok keskin bir nişancıydı. Son yıllarda
artık çatışmalara bizzat katılmasa da lüks villasının altına özel
olarak yaptırdığı poligonda her gün en az yarım saat atış
yapardı. Ses yalıtımlı poligonda o atış yaparken dışarıdan
hiçbir ses duyulmazdı.

Haftada bir gün de mutlaka havuzda yüzerdi.

Avrupa’da hemen her ülkede yer altı dünyası ile önemli


bağlantılar kurmuştu. Avrupa’nın hemen her ülkesinde
emniyetten, istihbarata, istihbarattan politikaya kadar pek
çok alanda bağlantısı vardı.
90 H A N E D A N

İşte bu aynı bedende sanki iki ayrı insanı yaşatan adam 21


Mart’ta düzenlenen fabrikadaki operasyon sonrası bir anda
sırra kadem basmıştı. Adamın nerede olabileceği konusunda
en ufak bir iz yoktu. Ali Çetin yine çok planlı davranmıştı…
P U Z Z L E 91

9.BÖLÜM

‘Puzzle’

Ayhan’ın elinde bulunan raporun son sayfasındaki Ali


Çetin’e ait olan şirketler ve Ali Çetin’in kontrolündeki
vakıfların yönetim kurulu listeleri ile faaliyet alanları yer
alıyordu.
Ayhan hazırlanan raporun son sayfasını okuduktan sonra,
dosyanın kapağını kapattı. Ali Çetin’in profilinden oldukça
etkilenmişti. “Entelektüel ve zeki bir psikopatla karşı
karşıyayız” diye mırıldandı.
Masasının üzerindeki saat 16.00’yı gösteriyordu. Ayhan’ın
elindeki dosyada Ali Çetin’in gerek Selim Kurt’u, gerekse
Kenan Atar’ı nasıl ortadan kaldırdığına dair detaylı bilgiler
yoktu. Sadece olaylar anlatılmış ve bu olayların ardında Ali
Çetin’in olabileceği konusunda bazı kanaatlere yer verilmişti.
Ali Çetin ardında iz bırakmıyordu.
Ayhan bir sigara yakmak için elini Bond paketine doğru
uzattı ama sonra çayının olmadığını hatırladı. Kantine
telefon ederek bir duble çay istedi. Yaklaşık 10 dakika sonra
çaycı odasına gelerek çayını bıraktı.
Dumanı tüten çayın yanında içeceği sigara Ayhan’a iyi
gelecekti. Ayhan hemen uzun bir Bond yaktı. Düşünmeye
92 HANEDAN

başlamıştı. “Bu büyük bir yapboz oyununa benzeyecek.


Parçaları birleştirmem lazım. Ama elimdeki parçalar da tas
tamam değil. Ancak eldekileri doğru biçimde birbirine
bağlarsam eksik parçaların ne olduğunu görebileceğim ve
böylece büyük resim ortaya çıkacak” diye geçirdi içinden.
Sigarasından derin bir nefes çekti, çayından küçük bir yudum
alarak arkasına yaslandı. Şimdi gözlerini tavana dikmiş
düşüncelere dalmıştı.
Ali Çetin’in hangi ülkeye kaçabileceği ve kimler üzerinden
Ali Çetin’in izini sürebileceğini düşünüyordu.
“Önce elimizdeki parçalara bakalım: Ortada üzerine
gidebileceğimiz bir sahte pasaport, Yunan makamlarınca el
konulan esrarengiz bir tekne işlerin tasfiyesi ile ilgilenen bir
avukat ile vakıf ve şirketlerin yönetim kurulu üyeleri var.
Tabii bir de son aylarda sıklıkla ziyaret ettiği Rodos’taki
temasları araştırmak gerekecek.” Ve işin en zor kısmı da
tahmin edildiği ve en mantıklı olan seçenek olduğu üzere Ali
Çetin Avrupa’daysa nerede olduğunu bulmak olacaktı.
“Önce en kolayından başlayalım” diye mırıldandı. Eli bir kez
daha telefona uzandı. Bu kez dâhilîden 111’i tuşlayarak özel
kalemi Zeynep Gümüş’ü aradı. Telefon hemen açıldı.
“Buyurun sayın amirim”. Ayhan yorgun bir ses tonu ile
Zeynep Gümüş’e odasına gelmesini söyledi, yanında kağıt
kalem de getirmesini istemişti.
Az sonra odasının kapısı çalındı, Zeynep Gümüş odaya girdi.
“Buyurun Amirim”.
Ayhan’ın elinde Ali Çetin için hazırlanmış dosya
bulunuyordu. Dosyanın son sayfasını açarak Ali Çetin’in
sattığı şirketler ve kapattığı vakıfların yönetim kurullarındaki
isimleri ve bu kişilerin açık adreslerini Zeynep Gümüş’e
yazdırdı. “Bu isimleri yarın sabah bilgilerine başvurulmak
üzere Emniyette görmek istiyorum” diye ekledi. Zeynep
Gümüş “Gerekli prosedürleri az sonra hallederim. Tebligat
P U Z Z L E 93

bu akşam ellerinde olur” dedi. Ayhan “ Hayır, tebligatları


yarın sabah erken saatlerde yapılacak bir şekilde ayarlayın ve
tebligatın ardından direkt Emniyete getirin. Emniyete
gelmeleri konusunda bizim arkadaşlar bizzat ilgilensinler.
Polis kontrolünde getirilsinler. Ancak ne olursa olsun en ufak
darp, en ufak sorun istemiyorum. Unutmayın şüpheli
sıfatıyla değil bilgilerine başvurulmak üzere çağırıyoruz.
Bizimkileri uyar; yanlış anlayıp da kelepçe falan takmaya
kalkışmasınlar.” dedi. Zeynep Gümüş “Emredersiniz amirim.
Başka bir emriniz var mı?” diye cevapladı Ayhan’ı. Ayhan
“Yok… Tabii şimdilik. Çıkabilirsiniz Zeynep Hanım” dedi.
Zeynep Gümüş odadan çıkınca Ayhan “Tebligatı akşam
yapacakmış. Oldu; adamı korkut, geleceği varsa da ürküp
kaçsın. Ya bu yeni neslin hakikaten kafası çalışmıyor” diye
söylendi.
Daha dosyayı incelerken Ayhan’ın dikkatini iki şey çekmişti.
Birincisi Ali Çetin’in şirket ve vakıflarının merkezi
Ankara’ydı. “Siyasilere ve bürokratlara yakın olabilmek için
Ankara’yı tercih etmiş olmalı” diye düşündü Ayhan. İkinci
ve daha önemli olanı ise Ali Çetin’in bizzat başında olduğu
bir-iki şirket de dahil olmak üzere yönetim kurulu başkanı,
yönetim kurulu üyesi olarak isimleri geçen şahısların açık
adresleri hep orta sınıfın yaşadığı semtlerdi. Hatta bazı
isimlerin açık adresi olarak gözüken semtler “varoş” bölgesi
olarak bile tanımlanabilirdi. Eğer bu adamlar burada
oturuyorlarsa nasıl oluyor da şirket sahibi, yahut üst düzey
yönetici olabiliyorlardı. Ya bu adamlar gerçek adreslerini
vermemişlerdi. Ya da…
“Ya da yönetim kurulu üyesi, yahut yönetim kurulu başkanı
olarak Ticaret Sicil Gazetesi’ne bildirilen isimler aslında
sadece birer paravandı. Yani sadece kağıt üzerinde
yöneticilerdi. Tam Ali Çetin’in tarzı.” diye mırıldandı Ayhan.
Özellikle Cinayet Masası’nda çalıştığı dönemde, karmaşık bir
cinayet dosyasını incelerken sık sık kendi kendisine
konuştuğu olurdu. Bu alışkanlığı yine depreşmişti.
94 HANEDAN

Ayhan aslında işte bu şüphesini test etmek için bu kişilerin


Emniyete getirilmelerini istemişti.
Şimdi kafasına takılan konu ise tekneydi. Yunan
karasularında yakalanmış olmasından dolayı tekneye Yunan
makamlarınca el konulmuş ve Türk makamlarına teknede
kimsenin bulunamadığı bilgisi verilmiş ve teknenin
içerisinde bulunan sahte pasaport iade edilmişti. Bunu
haricinde bir bilgi verilmiyordu.. Aslında bu durum pek
teamüllere uygun değildi. O nedenle 3 aydır Türk ve Yunan
makamları arasında sürekli yazışmalar yapılıyor ancak
Yunanlılar ne tekneyi ne de tekne ile ilgili detaylı bilgi
vermeyi kabul ediyorlardı. Teknenin sahibi olan firma
daanlaşılan başının derde girmesinden korktuğu için ortaya
çıkmıyordu.
Ayhan arkasına yaslandı. “Eee Hristo. Borcunu ödemenin
vakti sanırım geldi” dedi. Ayhan’ın “alacaklı” olduğu Hristo
Pandelis, Yunanistan’ın en önemli siyasi partilerinden
PASOK’un Genel Başkan Yardımcısı’ydı. Genel Yunanlı
profilinin tersine Hristo Pandelis tam bir Türk dostuydu.
Türkçe’yi Rum aksanıyla da olsa iyi konuşur, Türk mutfağına
bayılırdı. Hristo Pandelis ile Ayhan’ın tanışıklığı yıllar
öncesine dayanıyordu. Ayhan’ın bir yaz tatili için gittiği
Atina’da ortak bir dostları vesilesi ile tanışmışlardı. O
zamanlar Hristo Pandelis, Atina Emniyet Teşkilatının parlak
ve gelecek vaadeden bölüm şeflerinden birisiydi. O’na
geleceğin Atina Emniyet Müdürü gözü ile bakılıyordu.
Aralarındaki tanışıklık gerek meslektaş olmaları, gerekse
birçok ortak yönlerinin bulunması nedeni ile kısa sürede
samimi bir arkadaşlığa dönüşmüş, bir sonraki yaz Ayhan,
Hristo Pandelis’i evinde misafir ederek İstanbul’da ona
muhteşem bir tatil yaşatmıştı.
Telefonla sık sık görüşürler, arada bir ya Atina’da yahut
İstanbul’da buluşup birlikte uzo yahut rakı içmekten büyük
keyif alırlardı. Zamanlıkla arkadaşlıkları da sıcak bir dostluğa
P U Z Z L E 95

doğru evrilmişti.
Bu arada Hristo Pandelis, Yunanistan’da kariyerindeki
basamakları tek tek çıkmış, beklendiği gibi Atina Emniyet
Müdürü olmuş, Atina’da çok başarılı işlere imza atarak Yunan
kamuoyunun gündemine sıklıkla oturan bir isim haline
gelmişti.
Ancak Hristo Pandelis’in bu yükselişi aralarındaki dostluğu
zerre kadar etkilememişti. İki dost hala uzo veya rakı içip
keyifli sohbetler yapabiliyorlardı.
Hristo Pandelis’in bu parlak kariyeri siyasilerin de
dikkatinden kaçmamıştı. Sonunda gelen ısrarcı teklifler
karşısında emniyet teşkilatından istifa ederek PASOK’tan
siyasete atılan Hristo Pandelis, Atina milletvekili olarak
Yunan parlamentosuna girmişti.
Ve bundan tam dört yıl önce…
Dört yıl önce PASOK’un Büyük Kongre’sini yapma zamanı
geldiğinde, parti içerisinde gittikçe sivrilen Hristo Pandelis’in
Genel Başkan Yardımcısı olması gündeme gelmişti. Kongre
sürecinde sıkıntılı bir dönem yaşayan Pandelis, kongreden 2
gün önce Ayhan’ı aramış, telefonda konuşup, dertleşirlerken
birden “Ya, Ayhan atlayip gelsene Atina’ya. Bilmoorsun ne
kadar bunaliyorum. Bu akşam ilk uçakla geliver canim. Ben
biletleri aldirir seni de havaalanında beklerim” demişti.
Ayhan yıllık iznini kullanıyordu o sırada, dostunun
kendisine ihtiyacı olduğunu da sesinden anlamıştı. “Tamam.”
dedi. “Sen ,Türk Hava Yolları’ndan akşam 8 uçağında yer
ayırt, sonra da bana haber ver. Ama gelince senin şu meşhur
balıkçıya götüreceksin beni söz mü ?”
Dostunun bu sözlerine ne kadar sevindiği sesinden hemen
belli olan Hristo Pandelis “Değil balik, Ege Kıta Sahanlığı
sana kurban olsun canim” dedi ve ekledi “Kıprıs’ı vermem
ama bilesin” ikisi de gülüştüler. Akşam yemeğinde Atina’
daki balıkçı restoranında yemek yiyorlar, bir yandan da
96 HANEDAN

uzolarını yudumluyorlardı.
Hristo Pandelis gerçekten çok bunalmıştı. Parti içerisinde
dönen entrikalar, yapılan ayak oyunları O’nu çok yıpratmıştı.
Yemek yerken birden durdu. Ayhan’a bakmıştı. “Ayhan beni
ölüme tehdit edioorlar”. Ayhan yemeği bırakmış, arkadaşına
dönerek “Kim tehdit ediyor ?” demiş, Hristo Pandelis ise
kendisinin yerine Genel Başkan Yardımcısı seçilebilmek için
uğraşan Stelyo Grekaris’ten şüphelendiğini söylemişti. Ayhan
“Savcılığa ve emniyete şikayette bulundun mu ?” diye sordu.
“Bulundum ama anlaşılmaz bir vurdumduymazlık
içerisindeler. 2 koruma verdiler bana. Geçmişlerini
araştırdım pek de temiz sicilli değiller. Ben de korumaları
istemediğimi bildirdim. Kendi özel korumalarım tarafından
korunuyorum.”
Bu arada saatler ilerlemiş, yemeğin de sonuna gelmişlerdi,
hesabı isteyip masadan kalktılar. Hristo Pandelis, korumaları
yanlarına doğru yaklaşırken, bir el hareketi ile onlara
kendilerini arabasının yanında beklemelerini işaret etti.
Balıkçı restoranının kapısından dışarı çıkıp caddenin
karşısına getirilmiş arabaya doğru ilerledikleri esnada
kendilerine doğru gelen siyah bir Mercedes, Ayhan’ın
dikkatini çekmişti. Araba tam yanlarına yaklaşırken hızını
azalttı. O sırada ön sağ pencereden dışarıya doğru hafifçe
sarkan yüzü maskeli bir adam elinde silahı ile belirdi. Aynı
anda Ayhan, Hristo Pandelis’in üzerine atlamıştı. Adam
silahı ateşlemiş ancak Ayhan, Hristo Pandelis’in üzerine
atlayarak O’nu yan tarafa doğru fırlattığı için suikast girişimi
başarısız olmuştu. Ayhan yanlarından geçen arabaya, Hristo
Pandelis’in korumaları ile birlikte ateş açmış, cadde bir anda
karışmış ancak hızlanan Mercedes olay yerinden
uzaklaşmıştı.
Olayın basına sızması PAOK yetkililerince önlenmiş,
Ayhan’ın orada bulunduğu hiç kimse tarafından
P U Z Z L E 97

bilinmemişti. Ancak o gün bu gün Hristo Pandelis ne zaman


Ayhan ile görüşse “Sana bir can borcum var. Ödetmiyorsun.
Öte dünyaya borçlu gideceyim” der, bir şekilde
minnetarlığını gösterirdi.
Ayhan bu olay sonrasında PAOK’un Genel Başkan
Yardımcısı seçilen dostundan en ufak bir beklenti içerisine
girmiş, hatta gönderdiği hediyeleri bile kabul etmemiş,
hediyeleri “İnsan dostunu kurtarmayacak da kimi
kurtaracak. Ben Dünya’daki en değer verdiğim insanlardan
birinin zarar görmesine engel oldum. Bundan daha büyük
hediye olabilir mi ?” diyerek reddetmişti.
Ayhan bugüne dek hiçbir şey talep etmediği arkadaşından
ilk kez bir şey isteyecekti. Cep telefonundan Hristo
Pandelis’in sadece çok özel kişilerde bulunan cep numarasını
buldu ve tuşladı. Telefon üçüncü çalışın ardından açıldı.
“Alo, Ayhan ?”
“Benim Hristo. Nasılsın ?”
“Sağol iyiyim. Özlemisim sesini valla. Yoksam Atiya mı
gelioorsun ?”
“Keşke” dedi Ayhan. “Başımda öyle işler var ki uzunca bir
süre tatil bana haram gibi gözüküyor”
“Kötü bir sey yok değil mi ?” diye sordu Hristo Pandelis.
Ayhan son 3 aydır yaşadıklarını, (yeni özel bir birimin başına
atandığını atlayarak), 5 dakikada çok kısa bir şekilde
özetleyerek arkadaşına anlattı.
“Arkadasın için çok üzüldüm. Umarım yasar” dedi Hristo
Pandelis, Şahin Çakır’ı kastederek.
“Bak Hristo. Senden bir yardım isteyeceğim” dedi Ayhan
sadede gelerek.
“Söyle dostum.”
98 HANEDAN

“Hristo bu Ali Çetin denen adamın yurt dışına kaçtığını


tahmin ettiğimiz gün sizin karasularınızda bir Türk teknesi,
tam batmak üzereyken sizin sahil güvenlik ekiplerince
kurtarılıyor. Teknede kimse bulunamıyor. Ancak teknede bir
sahte pasaport ele geçiriliyor. Bu pasaport Türk makamlarına
iletilmiş. Pasaporttaki resimse, sakal ve bıyığı saymazsan Ali
Çetin’e çok benziyor”
“Tekne kiralık mı ?”
“İşte orasını bilemiyoruz Hristo. Sizinkiler ilginç bir biçimde
3 aydır ne tekneyi iade ediyor ne de tekne ile ilgili detaylı
bilgi veriyorlar. Tekne hala sizde”
“ İlginç” dedi Hristo Pandelis.
“Hem de çok ilginç” diyerek onayladı Ayhan. “Hristo senden
ricam oradaki etkili dostların aracılığı ile bu tekne hakkında
bana bazı detayları bildirmen. Bu elimde bulunan bir dava
için oldukça önemli.”
“Anlıyorum. Sen merak etme ben istediğin bilgiyi sana 2-3
saate kadar ulastırmış olurum”
“Valla Hristo bu bilgiyi bana bul, sana şu Sultanahmet’in
oradaki hastası olduğun restoranda bir akşam yemeği.
Yanında da bir çilingir sofrası”
“OO, dedi” keyifli bir ses tonu ile Hristo Pandelis “Büyük
ödül çok cazip. Simdik isi daha da sağlama aldın Ayhan”
Ayhan yaptığı telefon konuşmasında son derece tatmin
olmuş biçimde cep telefonunu kapattı. Biliyordu ki Hristo bir
söz verirse o sözü tutardı. Şimdi yapması gereken sadece
birkaç saat beklemekti. Bu sırada diğer parçalar hakkında
düşünebilirdi.
“Şimdi gelelim şu avukata” diye mırıldandı. Dosyada Ali
Çetin’in işlerini tasfiye eden avukatın akıbeti ile ilgili de her
hangi bir bilgi yoktu.
Avukatın adı Sinan Erdoğan’dı. Sinan Erdoğan, Ali Çetin’den
önce Kenan Atar’ın avukatlığını yapıyordu. Bu suç örgütünü
yasal maskelerle gizlemek konusunda son derece ustaydı.
Ama ilginç bir biçimde tüm işleri İstanbul’da çevirirken,
Ankara Barosu’na kayıtlıydı. Hakkında bildikleri de bu
kadardı zaten. Ama tasfiye işlerini hallettikten sonra ne
yapmıştı, neredeydi bir bilgileri yoktu.
Ali Çetin’in giderken tüm izleri ortadan kaldırdığı göz önüne
alınacak olursa, kendisinin tüm kirli işlerine vakıf bu avukatı
sağ bırakması düşünülemezdi. Ayhan “Mutlaka Sinan
Erdoğan için de bir iyilik düşünmüştür” diye geçirdi
içerisinden.
Bu kez telefon edeceği birim Cinayet Masası oldu. Arkadaşı
komiser Cihan yerindeydi. Komiser Cihan telefonda
Ayhan’ın sesini duyunca “Vayy be aslanım. Tebligat bize az
önce ulaştı. Senin bu teşkilattan uzaklaştırılmanı göze
alamayacakları belliydi. Ama oğlum sen de bundan sonra
uslu dur be. Hem artık terfi de aldın. Bu arada kusura bakma
“sayın amirim” demeliydim. Aramıza yeniden hoş geldiniz
sayın amirim” dedi.
Ayhan “Ya bırak Cihan. Biz hala arkadaş olan Cihanla
Ayhanız. Başlatma amirinden . Şimdi bu arkadaşın senden
bi şey isteyecek”
“Abi en son bi şey istediğinde olanları biliyorsun” dedi Cihan
Komiser gülerek.
Ayhan ciddi bir ses tonu ile “Bırak zevzekliği Cihan. Oğlum
bu sefer bu bilgi benim için harbiden önemli”
“Nedir istediğin ?”
“Ankara Barosu avukatlarından Sinan Erdoğan. Son 5-6 aylık
dönemde işlenen bir cinayette “maktül” olarak bu adamın
ismi geçiyor mu ? Yahut şüpheli bir ölüm de kurban olarak
bu adamın izine rastlanmış mı ? Senden bunu bana
100 HANEDAN

öğrenmeni istiyorum”
“Anladım. Hemen inceletiyorum. Sonucu yarım saate kadar
sana bildiririm. Bu arada dahilin kaç ?”
“111’i ara bana bağlarlar”
“Anlaşıldı sayın amirim.”
“Cihaan, bak kızacağım ama”
“Tamam tamam sinirlenme. Sen şimdi kapat telefonu iki
sigara iç üst üste ben araştırmaya başlıyorum Sinan efendiyi”
“Tamam kardeş görüşürüz”
“Görüşürüz”
Ayhan’ın kafası şimdi de sahte pasaport için çalışmaya
başlamıştı. Her şeye bu kadar dikkat eden, ince eleyip sık
dokuyan Ali Çetin’in sahte pasaport konusunda bu kadar
özensiz davrandığını düşünmek aşırı saflık olurdu.
Ali Çetin’in bu pasaportu bilerek böylesine özensiz
hazırlattığı, kendisine ait olduğunun belli olmasını istediği
açıktı. Bu tip ucuz sahte pasaportları İstanbul’da en kolay
temin edebileceği yer de Laleli civarıydı.
“Yarın Solak Ahmet’i bir ziyaret etmem gerekecek sanırım”
diye düşündü. Laleli civarındaki sahte pasaport işi bu
üçkâğıtçıdan sorulurdu. “Bu pasaportu da ya kendisi
düzenlemiştir, ya da düzenleyenleri biliyordur” diye
düşündü.
Ali Çetin’in iş adamı olarak yurt dışına bugüne dek yaptığı
seyahatlerinde sahte pasaport kullanmadığı biliniyordu.
Ancak bu kez bu ucuz sahte pasaportun yanı sıra bir de
oldukça iyi hazırlanmış bir sahte pasaport yaptırmış
olmalıydı.
Ayhan pasaport hakkında düşünürken zaman su gibi akıp
P U Z Z L E 101

gitmiş Cihan Komiser’le yaptığı telefon konuşmasından bu


yana 20 dakika geçmişti.
Ayhan düşüncelerinden telefonun çalması ile sıyrıldı.
Karşısında özel kalemi Zeynep Gümüş vardı. “Efendim
Cinayet Masası’ndan Komiser Cihan hatta, bağlayayım mı ?”
“Hemen bağla” dedi Ayhan aceleci bir ses tonu ile. Arkadaşı
her zamanki gibi söz verdiği zamandan önce kendisine dönüş
yapmıştı.
“Ayhan şu Sinan efendiyi araştırdım. 6 ay önce Ankara
Barosu’ndan kaydını sildirmiş. Ondan sonra baro ile hiçbir
irtibatı olmamış. Adamın ikametgâh adresi olarak baroya 7
ay önce verdiği son adres Çayyolu’nda. Ama incelettim, işin
ilginç tarafı bu adres boş bir arazi olarak gözüküyor. Son
aylarda elimizdeki verilere göre hiçbir cinayette “maktül”
veya “şüpheli ölüm kurbanı” olarak da gözükmüyor. Tam
tersine 16 Nisan günü aracı ile E-5’te ciddi bir kaza yapmış.
Adamın aracı pelte çıkmış, kendisi de ciddi şekilde
yaralanmış. 20 gün kadar hastanede kalmış. Yani ecele çalım
atmış. Pelt olan araba halen Güngören’de Merkez Kapalı
Otopark’ta çekili. Plakası 34 SSS 071. 2011 model beyaz bir
Mercedes CLK 200. Adam hakkında başka kayıtlara da
baktırdım ama bundan başka hiçbir iz yok. Üzgünüm.”
“Sağol Cihan. Bi ara görüşelim”
“Hay hay ne zaman istersen”
Ayhan telefonu kapattıktan bir süre sonra bilinçsizce elinde
çevirdiği cep telefonuna gözü takıldı. İşte o an “Tabii ya cep
telefonu. Ali Çetin’in o gece saat 00.45’e kadar açık olan cep
telefonunu kim taşımış olabilir? Tabii ki Sinan Erdoğan. Ali
Çetin’in talimatı doğrultusunda telefonu o saate kadar açık
tutup sonra yola fırlatmış olmalı. Ankara istikametine
gitmesi de Ali Çetin’in talimatı tabii. Eğer tahmin ettiğim
gibiyse o gece Sinan Erdoğan’ın gördüğü son gece olmalı.”
Hemen dahili hattan Trafik Şube Müdürlüğü’nü aradı.
102 HANEDAN

Karşısında Trafik Şube müdürü Atilla Kara vardı. Atilla Kara


da teşkilata dönüşünü kutladı, yeni görevinde başarılar
diledi. Ancak Ayhan bu konuşmaları kısa keserek konuya
girdi.
“Müdürüm sizden bir ricam olacak. 21 Mart gecesi İstanbul-
Ankara Karayolu’nda meydana gelen bir veya birkaç trafik
kazası var mı ? Varsa bu kazaların, kaza raporları gerekiyor.
Bu bilgiye ihtiyacım var. ”
“Tabii Amirim. Hemen baktırıp sonucu iletiyorum”
“Teşekkürler müdürüm, dahili numaram 111”
Ayhan şimdi sonucu beklemeye başlamıştı.
Yine ayağa kalkmış odada volta atmaya başlamıştı. Aradan
10 dakika geçmişti ki telefon çaldı Zeynep Gümüş, Atilla
Kara’nın hatta olduğunu haber verdi. Atilla Kara “Amirim,
21 Mart gecesi İstanbul-Ankara karayolunda sadece bir kaza
kayda geçmiş. Kazanın saat 04.00 sularında Bolu Dağı
Mevkii’nde meydana geldiği kaydedilmiş. Bir Mercedes CLK
200 dağdan aşağıya yuvarlanmış. Araç alev almış. Sürücü
yanarak ölmüş. Ceset tanınamayacak halde yanmış, kimlik
tespiti yapılamamış.”
“Kaza nedeni ne ?”
“Raporlardan anlaşıldığı kadarı ile aşırı sürat ve fren
sistemlerindeki hidrolik aksamın bozulması sonucu kaza
meydana gelmiş. İniş esnasında. Anlaşılan frenler tutmamış
ve aşırı hızda kontrolü kaybeden sürücü bariyerleri aşarak
uçuruma yuvarlanmış.”
“Anlaşıldı müdürüm çok teşekkür ederim. Şimdi sizden bir
ricam daha olacak. Bu yanan cesedin mezardan çıkartılarak
kemikler üzerinden, yahut araçta bulunabilecek kan
örnekleri üzerinden acilen DNA testinin yapılmasını
istiyorum. Sinan Erdoğan isimli bir şüpheli 21 Mart
P U Z Z L E 103

gecesinden bir süre önce bir trafik kazası yapmış. Kazada


arabası pelt olmuş, kendisi de ciddi biçimde yaralanmış. Kaza
yaptığı araba şu an İstanbul Güngören’de özel bir işletme olan
Merkez Kapalı Otopark’ta çekili halde duruyor. Araç
içerisinde özellikle kan örneği bulmanız oldukça kolay
olacaktır. Aracın plakası 34 SSS 071. Ha araç beyaz bir
Mercedes CLK 200”
Ayhan telefonu kapattığında ölen adamın Sinan Erdoğan
olduğuna neredeyse yüzde yüz emindi. Anlaşılan Ali Çetin
arabasının frenlerine özel bir “düzenleme” yapmıştı. Tabii
Ankara istikametine giderken tehlikesiz yol olan otobanı
değil her sürücü için azami dikkat gerektiren Bolu Dağı
güzergâhını kullanmasını da özellikle istemiş olmalıydı.
Ancak bu düşüncesini kesinleştirmesi için DNA raporu
gerekecekti. “Yapılacak işler listesi kabarıyor” diye geçirdi
içerisinden. Eğer düşüncesi doğru çıkarsa üzerinden Ali
Çetin’in izini sürebileceği az sayıdaki bağlantıdan birisi daha
ortadan kalkmış olacaktı.
Bu arada saatler ilerliyor Hristo Pandelis’ten beklediği telefon
bir türlü gelmiyordu. Saatine bakan Ayhan, Hristo ile
konuşmalarının ardından 1,5 saat geçtiğini görünce
tedirginliği daha da arttı. Elinde telefon odada bir aşağı bir
yukarı yürüyen Ayhan bir süre sonra, koltuğuna doğru
ilerledi ve kendisini koltuğa bıraktı. Elleri ile yüzünü kapattı
daha sonra saçlarını düzeltti. Strese girdiği zaman her zaman
uzun saçları ile oynardı. Odanın ısısının arttığını fark ederek
klimayı açtı. Kendisine telefonla bir cola söyledi.
Meslek hayatı esnasında pek çok hareketli gün yaşamıştı ama
bugün hepsinden farklıydı. Kendisini şok edecek haberleri
üst üste almış ve teşkilata döner dönmez kendisini oldukça
karmaşık bir işin içerisinde bulmuştu. “Bari birkaç gün izin
verseydiniz” diye söylendi. Bu davayı çözene kadar kendisine
“tatil” kelimesinin haram olacağının farkındaydı. “Çile
bülbüm çile” şarkısını mırıldanmaya başlamıştı ki cep
telefonu çaldı. Heyecanla telefonu eline alan Ayhan’ın yüzüne
104 HANEDAN

belirgin bir rahatlama ifadesi yerleşti; arayan Hristo


Pandelis’ti.
Ayhan hemen telefonu açtı
“Alo,Hristo ?”
“Benim Ayhan. Şu tekne nasıl bir teknedir yahu en yakın
arkadaslarım bile zar zor konuşuyor. Belli ki üstlerinde baskı
var. Hani sizde bir deyim var “kerpetenle laf çekmek”. Aynen
öyle kimse konusmak istemiyor”
Ayhan hayal kırıklığına uğramış biçimde “Bir şey bulamadın
mı ?” diye sordu.
“Hemen telaslanma. Birkaç sey buldum sanırım. Öncelikle
teknenin ismi. Kaydet: Giray-1. Teknenin sahibi, merkezi
İstanbul’da olan Güneş Turizm Denizcilik ve Tekne Kiralama
Anonim Şirketi. Tekne Tekin Güngör tarafından Rodos
Adası’na gitmek üzere 14 Mart günü kiralanmış ve kira
bedeli Euro üzerinden peşin olarak yatırılmış.” Tekin Güngör
ismi Ayhan’ın kafasında şimşekler çakmasına neden oldu.
Çünkü teknede bulunan sahte pasaport da aynı isim adına
düzenlenmişti. Ayhan bunları düşünürken telefonda kısa bir
sessizlik oldu.
“Ayhan dinliyormusun ?”
“Tabii tabii sen anlatmaya devam et”
Hristo Pandelis kaldığı yerden anlatmaya devam etti “ Ancak
işin ilginç olan yanı şu. Tekne 14 Mart’ta kiralandıktan sonra
tekne sahibi firmanın Yunan Karasularına geçmek için
alması gereken bazı izinlerin alınmamış olması. Biliyorsun
bu izinlerin alınması zorunluluğu son bir yılda getirildi.
Anlasılan tekne sahibini olan firmaya yasadısı olarak geçiş
yapılacağı söylenmiş. Zaten tekne kirasının bedeli de bunu
açıklıyor. Bugün Türkiye’den Rodos’a en iyi tekneyi
kiralayarak gitsen hatta bir de mavi tur yapsan
P U Z Z L E 105

araştırmalarıma göre ortalama 3500-6000 euro arasında


değişen bir rakam ödüyorsun. Ama Giray-1 için 14 Mart
günü firmanın Royal Bank’taki hesabına kiralama bedeli
olarak tamı tamına 550 bin Euro yatırılmış. Bankanın hesaba
yatırılış şekli de ilginç. Para bankadan bankaya transfer
şeklinde değil, şubeye elden yatırılmış. Düşünsene bu paraya
2 tane tekne alınır. Bunun dışında bir bilgi vermiyor
bizimkiler. Nedir bu tekneyi bu kadar önemli ve değerli
yapan Ayhan ?”
“Hristo emin ol şu anda ben de bunu bilmiyorum. Şurası
kesin ki büyük bir resmin parçası. Bunu önünde sonunda
öğreneceğim. Ama şundan emin olabilirsin;
Sultanahmet’teki restoranda yerin şimdiden rezerve edildi”
“Bak simdi tekneyi falan unuttum. En kısa zamanda gelip
ödülümü alacağıma emin olabilirsin”
“Biliyorsun her zaman başımın üzerinde yerin var. Bu arada
çok teşekkür ederim. Gerçekten çok önemli bilgiler verdin.”
“Ne demek Ayhan. Sen benim…”
Ayhan, Hristo Pandelis’in ne diyeceğini anlamıştı, yine
hayatını kurtarması mevzusuna girecekti. Hemen sözünü
kesti.
“Ya Hristo, 4 senedir sana bir konuyu kapattıramadım.
Tamam işte ödeştik say. Sen de bana çok önemli bir bilgiyi
verdin”
“Bununla o bir mi Ayhan ? Ama neyse biliyorum bu konuyu
konusmayı sevmiyorsun. O’da senin asaletin. Benden baska
bir isteğin var mı?
“Sağolasın ama bir şeye ihtiyacım olursa ararım haberin
olsun”
“O nasıl laf. Yapabileceğim ne varsa her zaman yaparım.
Ayhan benim şimdi bir toplantıya girmem gerekiyor. Daha
106 HANEDAN

sonra detaylıca bir konuşalım”


“Tamam Hristo sen işine bak. Ben seni daha fazla
tutmayayım, tekrar çok teşekkür ederim”
Ayhan telefonu kapattığında Türk makamlarının 3 aydır
ulaşamadığı bazı detaylara kişisel ilişkisi sayesinde ulaşmıştı.
Artık teknenin kiralık olduğunu, ismini, hangi firmaya ait
olduğunu, kim tarafından, ne zaman, nereye gitmek için
kiralandığını, kira bedelinin hangi bankaya yatırıldığındı ve
kiralama bedeli olarak ne kadar ödendiğini biliyordu. Ve şu
anda elindeki en somut ip ucu da bu bilgilerdi.
Kafasını topladı ve düşüncelerini sıraya koymaya çalıştı.
Sahte pasaport, şirket ve vakıf yöneticileri, avukat ve son
olarak tekne ile ilgili ufak da olsa ip uçları yakalamıştı. Daha
önce bunların üzerinde durulmamış olması da şaşırtıcıydı.
Gerçi Ayhan’ın farkı da buradaydı zaten. O her zaman
başkalarının üzerinde durmadığı yahut önemsiz bulduğu
detayları araştırarak sonuca giderdi. Zaman ona gerçeğin
detaylarda gizli olduğunu öğretmişti. Detaylar birbirine
bağlandığında ise her zaman ortaya büyük bir resim çıkardı.
İşte detayları fark etme, araştırma ve bir birine bir mantık
silsilesi ile bağlayabilme yeteneği nedeni ile lakabı ŞİFRE
KIRICI’ydı.
“Yarın getirilecek olan şu şirket yöneticilerinin ifadelerine
bir bakalım, bu arada Bolu Dağı’nda yaşanan kaza ile ilgili
olarak bir DNA raporu isteyelim.. Ayrıca bize İstanbul yolu
gözüktü belli ki. Solak Ahmet ziyaret edilecek.Tabii
yaşıyorsa.Son olarak da şu Güneş Turizm Denizcilik ve
Tekne Kiralamacılık Anonim Şirketi’ni de araştırmamız
gerekecek. Tekin Güngör ismi sahte pasaporttan sonra 2. Kez
karşımıza çıktı. Bakalım birbirini tamamlayacak parçalar
bulabilecek miyiz ?”
Ayhan “Yarın zorlu bir gün olacak” diye geçirdi içinden.
Masa saatine baktığında saatin 18.25 olduğunu gördü.
P U Z Z L E 107

Teşkilatta 3 ay sonraki ilk iş günü mesaisini bitirebilirdi.


Masasının üzerinden dosyaları aldı. Laptobu önce şifreledi
daha sonra kapattı. Kantine telefon ederek odasındaki boş
bardak ve kül tablaları için birisini göndermelerini istedi. Az
sonra masasının üzerindeki boş bardaklar alınmış, kül tablası
temizlenmişti. Ceketini giyen Ayhan “Evet mesainin sonuna
geldik” dedi kendi kendine. “Tabii emniyetteki mesainin…”
108 HANEDAN

10.BÖLÜM

‘Ayhan’ın
sığınağı’

Ayhan, Emniyet Müdürlüğü’nün Dikmen’deki Genel


Müdürlük Binasının merdivenlerini ağır ağır indi... Asansöre
bilerek binmemişti. Asansörün önü kalabalıktı ve
muhtemelen oradakilerin çoğu kendisini teşkilata dönüşü
nedeni ile tebrik edecekler, bundan ne kadar mutlu
olduklarını dile getireceklerdi. Ancak Ayhan hala kendisini
suçlu hissediyordu. Bu dosyayı başarı ile kapatmadan da
teşkilata geri dönüşünü tam olarak hazmedemeyecekti.
İlginçti ama ilk kez ceza alması gerektiğini düşünüyordu.
Oysa ceza yerine terfi almıştı.
Ayhan’ın hayatında kazandığı hiçbir şey kendisine bir lütuf
olarak verilmemişti. O ne kazandı ise kendi bileğinin hakkı
ile söke söke almıştı. Evet, yıllardır terfi etme etmeyi
bekliyordu, hatta bu O’nda bir nevi takıntı haline gelmişti
ama böylesi bir terfiyi de içine sindiremiyordu. O nedenle
bu dosyayı başarı ile kapatmak artık kendisi için bir kat daha
A Y H A N ’ I N S I Ğ I N A Ğ I 109

önemli idi. Ancak o zaman kendisini yeniden teşkilatın bir


parçası olarak görebilecek, ancak o zaman bu terfiyi
gerçekten hak ettiğine kendisini inandırabilecekti.

Kafası karma karışıktı. Böyle durumlarda her zaman yalnız


başına yürümeyi tercih ederdi. Şimdi de aynısını yapıyordu.
Genel Müdürlükten çıkarken arabasını otoparkta bırakmıştı.
Genel Müdürlükten Kızılay’a doğru yokuş aşağıya yürürken
bir yandan bugün yaşadıklarını düşünüyor, bir yandan da
bugün yaşadıklarından sonra akşam saatlerinde ne
yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Sonunda doğruca eve
gitmeye karar verdi. Soğuk bir duşun ardından kendisine
gelip daha rahat kafasını toplayabileceğinden emindi.

Yaklaşık 25 dakika sonra Güvenpark’a gelmişti. Bu sıcak yaz


akşamında Ankara cıvıl cıvıldı. Özellikle gençler, kızlı erkekli
gruplar halinde Güvenpark’ta şen kahkahalarla etrafa neşe
saçıyorlardı. Ayhan parktaki banklardan birisine oturdu,
hemen yanında plastik bardaklarda termos ile çay satan
çaycıdan bir bardak çay aldı. Cebinden uzun Bond sigarasını
çıkardı, önünden geçen orta yaşlı bir adamdan ateşini
isteyerek sigarasını yaktı.

Bankta otururken gözü elindeki dosyaya ilişti. Tam kapağını


kaldıracak oldu ama o esnada kendi kendine “Bari eve kadar
kendine müsaade et” dedi. Dosyaya göz atmaktan vazgeçti.
Sigarasını ve çayını içerken bir müddet sadece çevreyi
izlemeye daldı. Çayının bittiğini fark ettiğinde hemen
yanındaki çöp tenekesine sigarasını söndürerek kalktı. Uzun
zaman sonra tekrar evine metro ile gidecekti. Metronun
Güvenpark girişine yöneldi. Metroya girdi ve bilet gişesine
doğru yürüdü. Bilet almak için cüzdanına elini attığında
polis kimlik kartına yeniden sahip olduğunu ve bilet
almadan geçiş yapabileceğini hatırladı ancak kimlik kartını
kullanmak istemiyordu. Garipti ama bunu hak etmediğini
düşünüyordu. Polis kimliğini göstermek yerine gişeden bilet
alarak metroya bindi.
110 HANEDAN

Ayhan kendisini oldukça yorgun hissediyordu. Metronun


hareket etmesi ile birlikte gözlerini kapattı. Batıkent
istasyonunda inecekti. Metro Kızılay’dan Batıkent’e 21
dakika’da gidiyordu. Bu 21 dakikada hafif bir şekerleme
yapabilirdi. Ama elinde önemli bilgiler içeren dosyalar
olunca şekerleme yapması imkânsız hale geliyordu. Bu
yüzden Batıkent durağına kadar sadece gözlerini
dinlendirebildi.
Batıkent istasyonunda metrodan indikten sonra ring
otobüsüne binerek beklemeyi gözü kesmedi. Bir an önce
evine gitmek istiyordu. Metronun hemen çıkışındaki taksi
durağından bir taksiye atladı. Taksici ile selamlaştıktan sonra
“Güvenler Sitesi” dedi. Yolda taksi şoförü konuşmak için
birkaç kez laf atsa da kısa cevaplarla adamı savuşturdu, adam
da müşterisinin konuşmak istemediğini anlayınca sustu.
Zaten 10 dakika sonra Ayhan’ın oturduğu dışı mavi granit
kaplı, kiralık dubleks dairenin önünde durmuşlardı. Ayhan
taksiciye ücretini ödedikten sonra, hızlı adımlarla bahçesinin
içerisinden geçen yoldan eve girdi. Bahçe son derece
bakımlıydı. Bahçedeki güller ve laleler son derece güzel bir
görüntü oluşturuyor, en dipteki hamak ise aslında Ayhan’ın
ne kadar ehli keyif bir adam olduğunu gösteriyordu. Çimler
de özenle kesilmişti.
Ayhan yaklaşık 10 yıldır Batıkent’te oturuyordu. Ve 10 yıldır
da bu dairedeydi. Ev sahibi Almanya’daydı. Batıkent’e ilk
taşındığı yıllarda Batıkent genelde memur ve işçilerin
oturduğu, şehir merkezine uzak sayılabilecek bir semtti. Ama
çok huzurluydu. Ayhan bu huzur nedeni ile özellikle
Batıkent’i tercih etmişti. Çok hareketli olan mesleğinin bütün
stresini, kargaşasını ve koşuşturmacasını Batıkent’in sessiz
ve huzurlu atmosferi ile üzerinden atabiliyordu.
Yıllar geçtikçe metronun Batıkent’e gelmesi ve Batıkent’teki
arazilere birbiri ardına siteler dikilmeye başlanması ile
birlikte Batıkent’in o eski sessiz, huzurlu hali kalmamıştı ama
bu kez de yılların verdiği alışkanlıkla bu semt ile adeta bir
A Y H A N ’ I N S I Ğ I N A Ğ I 111

duygusal bağ kuran Ayhan Batıkent’i bırakıp gidememişti.


Arkadaşları “Eskiden sessiz sakin, bana huzur veriyor
diyordun anlıyorduk. Ama artık niye burada oturuyorsun ?”
diyip kendisini daha merkezi bir yere taşınmaya ikna etmeye
çalıştıklarında Ayhan “Bana huzur verip mutlu ederken
iyiydi de şimdi millet buraya taşınınca mı kötü oldu ?”
diyordu. Sanki bir semtten değil, ilişkilerinin ilk yıllarında
çok mutluyken, sonradan rahatsızlandığı için kendisine
boşaması önerilen bir eşten bahsediyor, kötü zamanında onu
terk edemeyeceğini söyler gibi Batıkent’ten taşınamayacağını
anlatıp duruyordu. Tuhaf bir bağlılıktı O’nunki. Başka bir
semtte mutlu olamayacağına inanıyordu.

Öyle ki Ankara’nın en nezih semtlerinden birisi olan


Gaziosmanpaşa’da, hayattaki tek yakını amcasının ölmeden
önce dayalı döşeli biçimde kendisine bıraktığı 3 oda 1 salon
çok güzel bir dairesi olmasına rağmen Ayhan
Gaziosmanpaşa’daki bu daireye taşınmayı birgün olsun
aklından geçirmemişti.

Ayhan arkadaşlarının tüm telkinlerine rağmen Batıkent’te


10 yıldır oturduğu kiralık dubleksten bu eve taşınmıyordu.
İşin ilginci Ayhan, Gaziosmanpaşa’daki eve kiracı da almıyor,
dayalı döşeli evi yıllardır boş tutuyodu.

Ayhan’ın bahçesi ne kadar düzenli ise evi de bir o kadar


dağınıktı. Aslında evi tipik bir bekar eviydi. Kapıdan girer
girmez sağda duvar boyunca monte edilmiş bir gömme dolap
yer alıyordu. Gömme dolabın portmanto bölümü terlik ve
ayakkabılar ile doluydu. Ayhan elindeki dosyaları
portmantonun terlik konulan çıkıntısına bıraktı.

Evin girişindeki kısa holden ilerlendiğinde solda ilk olarak


mutfak yer alıyordu. Biraz daha ilerlendiğinde ise salona
giriliyordu. Salona girişte pencerenin bulunduğu Batı tarafı
hariç diğer 3 duvar oldukça yüksek kütüphane rafları ile
çevrelenmişti. Okumak Ayhan’ın en büyük tutkusuydu.
112 HANEDAN

Ortalık her zamanki gibi dağınıktı. Dün gece televizyon


izlerken yediği cipslerin içerisinde bulunduğu tabak salonun
ortasındaki cam sehpanın üzerindeydi. Salonun sağ tarafında
iki kişilik bir koltuk, bu koltuğun hemen önünde ise Ayhan’ın
ayaklarını uzatarak televizyon izleme keyfi yapmasını
sağlayan büyükçe bir puf vardı.
Yere dağınık biçimde duran 4 tane kabarık ve renkli minder
atılmıştı. Salonun zemini ise krem rengi bir halıfleks ile
kaplanmıştı. Yere saçılmış eşofman takımını, gömleklerini ve
çoraplarını gören Ayhan “Ortalığı yine savaş alanına
çevirmişiz” dedi.
İkili koltuğun hemen arkasında 4 kişilik ahşap bir yemek
masası vardı. Ama Ayhan bu masada çok nadir yemek yerdi.
Masanın üzeri genelde son okuduğu yahut yeni aldığı
kitaplarla dolu olurdu.
Cam sehpa üzerindeki kül tablası ağzına kadar izmaritle
dolmuştu. Özellikle yaz aylarında yatak odası yerine
salondaki ikili kanepede yatmayı tercih ediyordu. Geç
saatlere kadar da oturunca buradaki kül tablaları hiç boş
kalmıyordu.
Ayhan salonun halini gördüğünde rahatsız oldu. “Adam gibi
temizlemiyoruz, bari görüntüyü düzeltelim” dedi kendi
kendine. Gömlek, çorap ve eşofman takımını aldı. Yukarı
kattaki yatak odasına götürdü, yatağın üzerine fırlattı. Yatak
odası çok sadeydi. Yatak odasında bir çift kişilik yatak, bir
gardırop, bir de küçük komodin vardı. Perdeler koyu
renkliydi. Özellikle tatil günlerinin gecelerinde sabaha kadar
oturduğu için sabaha doğru yatıyordu ve güneş doğduğunda
ışığın eve girmesini ancak bu koyu perdeler önleyebiliyor,
Ayhan’da ancak böyle uyuyabiliyordu.
Yatak odasında önce belindeki silahını daha sonra da üzerine
gün boyu bir zırh gibi yapışan takım elbiseyi çıkaran Ayhan
takımını da yatağın üzerine fırlattı. Eşofman takımını giydi.
A Y H A N ’ I N S I Ğ I N A Ğ I 113

Şimdi çok daha rahattı.

Silahını aldı, yatak odasının kapısını kapattı ve tekrar salona


döndü. Silahını masanın üzerine bıraktı. Arkasını
döndüğünde, cipslerin içerisinde olduğu tabak dikkatini
çekti. “Bunlar dursun, az sonra ben bunları mideye
indiririm” diye düşündü. İkili koltuğun hemen yanındaki
zigon sehpada laptopu vardı.

Salon şimdi gözüne daha az rahatsız edici görünüyordu. Kül


tablasını alarak mutfağa yöneldi. Son 3 gündür akşam
yemeklerini dışarıda yediğinden mutfakta bulaşık yoktu. Kül
tablasını boşalttı, daha sonra kapının girişinde portmantoya
bıraktığı dosyaları alarak salona döndü. Dosyaları da
silahının yanına masaya bıraktı.

Bir eli belinde bir eli uzun saçlarını arkaya yatırır


vaziyetteyken ayakta salona bir göz gezdirdi ve “Evet. Böyle
daha iyi” dedi.

“Şimdi soğuk bir duş zamanı oğlum Ayhan” dedi kendi


kendine. Banyoya girdi, buz gibi suyun altında yaklaşık 15
dakika duş aldı. Yaz kış soğuk suyla yıkanırdı. Bu bedeninin
her zaman zinde olmasını sağlıyordu.

Ayhan 34 yaşındaydı. Pek çok kız arkadaşı olmuş ama evliliği


hiçbir zaman düşünmemişti. İşin aslına bakılacak olursa
neden evliliği düşünmediğini de hiç düşünmemişti. Ama
Ayhan’ın en büyük aşkı işiydi ve bu halinden gayet
memnundu.

Banyodan çıktıktan sonra bir süre boş boş, üzerinde bornozu


ile gezindikten sonra kurulanıp temiz eşofman takımlarını
giydi. Mutfağa gitti, buzdolabından soğuk bir bira aldı. Birayı
asla bardağa doldurmaz şişeden içerdi. Birası ile birlikte
salona geçti. Masanın üzerinden dosyaları aldı. Günün
yorgunluğu üzerinden gitmeye başlamıştı bile. “İşte benim
sığınağım” dedi “Buradan başka bir şey beni paklamaz”
114 H A N E D A N

İkili koltuğa oturdu, bacaklarını uzattı ellerini ensesinde


birleştirerek kafasını arkaya yasladı. Tavanda gezinen gözleri
avizelerde kullandığı florasan ampul nedeni ile kamaşmıştı.
Gözlerini kısarak yeniden doğruldu.
Birasını açtı, soğuk biradan büyükçe bir yudum aldıktan
sonra “Artık çalışmaya başlayabiliriz” dedi. Yerdeki
laptopunu alarak dizlerinin hizasına yerleştirdi. Aklına
Güneş Turizm Denizcilik ve Tekne Kiralama Anonim Şirketi
takılmıştı. Şirketin merkezinin İstanbul’da olduğunu
öğrenmişti ama daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı.
Bilgisayarından arama motoruna şirketin adını yazdı.
Bilgisayar ekranında sadece 3 sonuç görüntülenebilmişti.
Ama bunlardan hiç biri de umduğu gibi şirketin web sitesi ile
ilgili sonuçlar değildi. Görüntülenen 3 sonuç da aynı haberin
değişik gazetelere yansıyış versiyonlarıydı. Hemen
haberlerden birincisine tıkladı. Şimdi haberin tamamı
karşısındaydı. Haberin tarihi 23 Mart 2013’tü. “Güneş
Turizm’de Şok” başlıklı haber şöyle devam ediyordu. “Ünlü iş
adamı ve armatör Gökberk Tunahan, dün akşam saatlerinde
sahibi olduğu şirketlerden Güneş Turizm Denizcilik ve Tekne
Kiralamacılık Anonim Şirketi’nin İstanbul Mecidiköy’deki
yönetim binasındaki odasında kalp krizi geçirerek hayatını
kaybetti. Tunahan’ın ailesinin isteği ile yapılan otopsisinde
kanında zehirli bir maddeye rastlanmadığı açıklandı. Aile ise
bunun normal bir ölüm olmadığı konusunda ısrarcı. Ancak
ailenin tüm ısrarlarına rağmen yapılan tetkikler sonucunda
Gökberk Tunahan’ın ölümü kayıtlara “Gizli kalp
yetmezliğine bağlı kalp krizi” olarak geçti. “
“Kahretsin” dedi Ayhan. Üzerine gidebilecekleri bir kişi daha
ne tesadüf ki tam da 21 Mart akşamının ertesinde ölmüştü.
Avukat ortada yoktu; büyük ihtimalle kaza süsü verilerek
öldürülmüştü. Tekne firmasının sahibi kalp krizi geçirerek
ölmüştü. Geriye bir tek Solak Ahmet kalmıştı. Tabii o da
tahmini doğru ise bu işe bulaşmıştı ve eğer bu işe bulaştıysa
onunda şimdiye dek çoktan ölmesi gerekiyordu.
A Y H A N ’ I N S I Ğ I N A Ğ I 115

“Bu herif kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor bizle” dedi


Ayhan ve yerinden doğrulup, eve gelir gelmez cam sehpanın
üzerine bıraktığı cep telefonuna uzandı. İstanbul Emniyeti
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Masası’ndan arkadaşı komiser
Hakan Alaz’ın numarasını tuşladı.
Az sonra telefonu açan arkadaşı Hakan Alaz sitemkar
biçimde “OO, Ayhan Bey siz bizi arar mıydınız ?” dedi.
Haksız da sayılmazdı. Son birkaç aydır arkadaşını hiç
aramamıştı.
“Hakan haklısın haklı olmasına da senin çok acil yardımına
ihtiyacım var” dedi Ayhan.
“Oğlum iyi hoş da günler çuvala mı girdi. Ne bu acelen ?”
“Ya anlamıyor musun acil diyorum”
“Ne oldu hayırdır ?”
“Bak Hakan şimdilik detay sorma. Önce soruma cevap ver.
Şu sahteci Solak Ahmet hala hayatta mı ?”
“Evet. N’oldu pasaport mu lazım ?”
“Ya Hakan bırak şakayı. Abi senden bir şey istiyorum. Bu
akşam bi bahane bul, ne yap yap nezarete al bu herifi”
“Olum delirdin mi ? Durup dururken nasıl alayım ben
adamı.”
“Ya anlatamadığım şeyler var. Sen bi şekilde al içeri. Ben
sorumluluğu üstleniyorum. Bulunduğu mekanlar zaten belli.
Git ihbar var de, bi olayda adın geçiyor de, bi şey bul işte. Bak
Hakan bu önemli. Ben bu işi yarın yazışmayla da yaptırırım
ama çok geç olabilir”
“Allah Allah bir şey anladıysam Arap olayım”
“Hakan bir şey anlaman gerekmiyor zaten. Şu adamı içeri al,
ben yarın sabah saatlerinde orada olacağım. Herifçioğlunu
116 HANEDAN

sorgulamam lazım”
“Oldu canım. Bir de gel Ankara’dan sorguya gir”
“Merak etme sorgu iznini getireceğim”
“Ya bu arada sen uzaklaştırılmamış mıydın teşkilattan ? “
“Bugün geri döndüm”
“Geçmiş olsun kardeşim. Eh tamam o zaman, ben şimdi
bizim dışarıdaki ekiplere haber veriyorum. Bu akşam alırız.
Ama sabah sorgu izninle burada ol. Artık bunlarda akıllandı.
Yok avukat isteriz yok kıl yok tüy adamları tutamıyoruz
elimizde”
“Tamam Hakan. Adamı alınca bana telefon açarmısın ?”
“Tamam”
“Sağ ol. Bu iyiliğini unutmayacağım”
“Ayhancım ödeşiriz elbet canım”
“Ödeşiriz kardeş ayıp ettin”
Ayhan telefonu kapattıktan sonra düşünmeye başladı. Ali
Çetin, eğer her şey tahmin ettiği gibiyse arkasında iz
bırakmıyordu. Böyle bir adam Solak Ahmet bu işe karıştıysa
onu nasıl sağ bırakmıştı ?
Hemen internetten Türk Hava Yolları’nın web sitesine
girerek, sabah 07.00 uçağına İstanbul’a bilet satın aldı.
Cep telefonundan bu kez özel kalemi Zeynep Gümüş’ü aradı.
“Zeynep Hanım iyi akşamlar”
“İyi akşamlar amirim”
“Zeynep hanım hemen nöbetçi Cumhuriyet Savcısı’na,
Ankara’da kolu olan bir kaçakçılık şebekesine İstanbul’da
A Y H A N ’ I N S I Ğ I N A Ğ I 117

sahte pasaport sağladığı gerekçesi ile İstanbul Emniyeti


tarafından gözaltına alınan “Solak” lakaplı Ahmet Kaleli
hakkında suç duyurusunda bulunulmasını ve adı geçen
kişinin sorgulama izninin şahsıma verilmesi talebimi içeren
bir dilekçe yazarak, dilekçeyi ivedilikle Cumhuriyet Savcısı’na
iletmenizi rica edeceğim.”
“Emredersiniz efendim”,
“İzin yazısının bu gece elimde olması lazım. Dilekçenin
altına not olarak şahsımın 7986 sayılı yasa ile verilen yetkileri
kullanmakta olduğum bilgisini düşünüz.”
“Bu yasa nedir efendim ?”
“Sayın Savcı anlar Zeynep Hanım”
Bozulduğu sesinden belli olan Zeynep Gümüş
“Afedersiniz efendim. Ben talimatınızı hemen yerine
getiriyorum” dedi.
Ayhan, Zeynep Gümüş ile olan konuşmasını bitirdikten
sonra tekrar Hakan Alaz’ı aradı.
“Hakan ben savcıya Solak’ın İstanbul Emniyeti’nce,
Ankara’da kolu olan bir kaçakçılık şebekesine sahte pasaport
sağladığı için göz altına alındığını, bu nedenle sorgulamasını
benim yapmam için izin vermesi talebimi içeren bir dilekçeyi
gönderdim. Sen de adamı içeri alırken bu şekilde tutanak tut.
Çelişkiye düşmeyelim.”
Ayhan Cumhuriyet Savcısı’ndan izin almadan re’sen de bu
sorgulamayı yapabilirdi ama yetkilerini bu kadar erken
kullanmak istememişti. Prosedürler yetişmezse yetkilerini
kullanacaktı.
Bu arada ahizeni diğer ucunda Hakan Alaz şaşkın bir ses
tonu ile Ayhan’a cevap verd:i
“Oğlum içimi mi okudun ? Ben de az önce arkadaşlara “Bu
118 HANEDAN

herifin hakkında Ankara’da ortaya çıkan bir kaçakçılık


şebekesine sahte pasaport hazırladığı iddiası var. Gidin alın”
diye talimat verdim”
“Çok iyi. Artık aldığınızda ararsın”
“Tamam kardeş sen merak etme”
“Sağ ol Hakan”
“Sen de sağ ol”
Yaklaşık 2 saat sonra Ayhan’ı cep telefonundan arayan
Komiser Hakan Alaz “Solak” Ahmet’i nezarete aldıklarını
haber verdi. Ayhan Hakan’a bir kez daha teşekkür ederek
telefonu kapatırken dudaklarından “Elde var bir” cümlesi
dökülmüştü.
Bu arada saat 22.30 olmuştu. Kapısı çalındığında Ayhan
“İnşallah izin kâğıdını getirmişlerdir” diye geçirdi
içerisinden. Kapıyı açtığında karşısında bir polis memurunu
görünce rahatladı. Polis memuru “Sayın amirim” dedi.
“Savcılıktan istediğiniz izin kağıdı” Ayhan polis memuruna
teşekkür ederek kapıyı kapattı.
Tekrar ikili koltuğa oturarak düşünmeye başladı. Avukatın
ortadan kaldırılması mantıklıydı. Adam çok şey biliyordu.
Ve anlaşılan Ali Çetin’in adamla işi bitmişti, ayakaltında
olması riskliydi. Ama şu Güneş Turizm’in sahibi Gökberk
Tunahan eğer öldürüldüyse neden öldürülmüştü? Tekin
Güngör kimdi ? Pasaporttaki Tekin Güngör’ün Ali Çetin’e
benzemesi tesadüf müydü ? Tesadüf değilse acaba parayı
gönderen Tekin Güngör ile Ali Çetin aynı kişi miydi ? Yoksa
Tekin Güngör isminde başka birisi mi var dı ? İstanbul’a
ittiğinde Güneş Turizm Denizcilik ve Tekne Kiralamacılık
Anonim Şirketi’ne de uğramaya karar verdi. Eğer “Solak” ın
sorgusunu hızlıca bitirebilirse Güneş Turizm’i de ziyaret
ederek öğleden sonra Ankara’da olabilirdi.
A Y H A N ’ I N S I Ğ I N A Ğ I 119

Bu arada vakıf ve şirket yöneticileri ile de görüşecekti.


“Sabaha dinç olmalıyım” diye geçirdi içerisinden ve hiç adeti
olmamasına rağmen o saatte uyumaya karar verdi. Yatak
odasına çıkarak sabah giyeceği elbiseleri ayarladı.
Gardıroptan bir kot pantolon ile siyah ince bir kazak, bir de
uzun kollu yazlık bir gömlek çıkardı. Sabah havanın soğuk
olabileceğini düşünerek ince bir süeteri de salona indirdi.
Daha sonra tekrar laptopunu aldı dizlerinin üzerine. Ekrana
önce Emniyette iken flash disce kaydettiği Ali Çetin’in
fotoğrafını yerleştirdi. Daha sonra ise photoshop programını
kullanarak fotoğrafta birkaç değişiklik yaptı. Resim
üzerindeki çalışmasını bitirdikten sonra evdeki yazıcıdan
renkli çıktı aldı. Artık her şey tamamdı.
Bu işi de hallettikten sonra yatmaya hazırdı. Laptopunu
kapattı ve ikili kanepeye kıvrıldı, üzerine beyaz bir pike
almıştı. Birkaç dakika sonra uykuya dalmıştı bile…
120 HANEDAN

11.BÖLÜM

‘Bir yaz
gününde İstanbul ’
Uçak bulutların arasından yere doğru süzülmeye
başladığında Ayhan’ın kafasında pek çok şey dolaşıyordu.
Ayhan pek çok farklı parçayı kafasının içerisinde birbirine
bağlamaya çalışıyor ancak bir türlü bağlantıları kuramıyordu.
Uçuş kabininden gelen “Kemerlerinizi bağlayınız” uyarısı ile
birlikte kemerini bağlayan Ayhan içerisinden “Az sonra
başlıyoruz” diye geçirdi.
Yaklaşık 10 dakika sonra uçağın tekerleri İstanbul Atatürk
Havalimanı’nın pistine değmişti. Hızlı adımlarla dışarıya
çıkarak, uçağı havalimanına bağlayan körüğün içerisinden
geçen Ayhan az sonra havalimanının içerisindeydi. Elinde
laptopu ile hemen havalimanının çıkışında sıraya girmiş olan
taksilerden birisine binerek İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne
doğru yola çıktı.
Şoföre bildiği en kestirme yoldan en hızlı biçimde Emniyet
Müdürlüğü’ne gitmesini söylemişti. Her geçen dakikanın
Ayhan için çok büyük önemi vardı. Allah’tan o sabah
B İ R Y A Z G Ü N Ü N D E İ S T A N B U L 121

İstanbul trafiği her zamanki kadar keşmekeş bir halde değildi


ve şoförde İstanbul’u avucunun içi gibi bilen bir sürücü
çıkmıştı. Kestirme yollardan trafikteki şanslarının da yardımı
ile normalden oldukça kısa bir sürede İstanbul Emniyet
Müdürlüğü’ne vardılar.

Ayhan şoföre parasını uzatmadan taksimetreye bir göz attı


ve taksimetredeki fiyatın 50 lira fazlasını verdi. Şoför “üstü
kalsın” lafından sonra oldukça memnun kalmıştı.

Ayhan koşar adımlarla emniyet müdürlüğüne girerek


arkadaşı komiser Hakan Alaz’ın 2. Kattaki odasına çıktı.
Kapıyı çaldı ve içeriye girdi. Önündeki bir dosyayı okumakla
meşgul olan Hakan, Ayhan’ı karşısında gördüğünde ayağa
kalkarak hiçbir şey söylemeden eski dostunu çok sıcak bir
biçimde kucakladı.

Sonra karşılıklı oturdular. Hakan “Sen şimdi sigara


içmemişsindir. Başına vurmuştur. E, yanında içecek bir şey
olmadan da içemezsin şu mereti, dur bir çay söyleyeyim de
hem sigaranı iç hem de bir soluklan” dedi. Ayhan bu teklife
hayır diyemezdi. Hakan telefonla iki çay söyledi. Çayları az
sonra gelmişti.

Hakan eski dostunu iyi tanıyordu. Akademi yıllarında ev


arkadaşlığı, cinayet masasında ise 4 yıl mesai arkadaşlığı
yapmışlardı. Sonra Hakan’ın tayini İstanbul’a çıkınca yolları
ayrılmıştı. Ama dostlukları her zaman baki kalmış, her
fırsatını bulduklarında görüşmeye devam etmişlerdi.
Birbirlerini çok iyi tanırlar her şeyin ötesinde ölümüne
birbirlerine güvenirlerdi. Hakan, Ayhan’ın gerçek anlamda
“dost” olarak nitelendirdiği 4-5 kişiden birisiydi.

3 ay önce olanlardan sonra manevi olarak Ayhan’a en büyük


destek verenlerden birisi de Hakan olmuştu.

“Teşkilata dönüşüne çok sevindim. Anlat bakalım neler oldu


?”
122 HANEDAN

Ayhan önce yeni görevini Hakan’a söyleyip söylememekte


tereddüt etse de daha sonra detaylı olmasa da yaşadıklarını
ve yeni görevini anlattı.
“Vay be bunca yıl o kadar başarı göster bir terfiyi vermesinler.
Terfiyi şimdi bu üzücü olayın ardından versinler olacak iş
değil ya. Bunu sen zaten çoktan hak etmiştin. Nice çapsız
adam terfi aldı. Hayırlı olsun kardeşim”
“Ya Hakan beni biliyorsun. Ben de terfiyi böyle bir
durumdan sonra almayı hazmetmiş değilim ama elimde bir
dosya var. Onu başarı ile kapatırsam bunu hak ettiğime
inanacağım”
“Anlaşıldı “solak”la neden bu kadar ilgilendiğin”
“Evet. Elimdeki dosyada üzerine gidebileceğim zaten 3
bağlantı noktası vardı. Bunlardan biriside tahminimce Solak.
Ve şimdiye kadar hayatta kalması mucize görünüyor”
“Nasıl ?” dedi Hakan anlamaz bakışlarla,
“Abi peşinde olduğum adam iz bırakmıyor. Peşine
düşebileceğim herkes ya ortadan kaybolmuş, ya ölmüş. Bana
göre hepsi adamımın organizasyonu. Ayrıca adam işyerlerini
kapatmış, mekanlarını devretmiş, evlerini, depolarını
satmış.”
“E, “solak” ne iş ?”
“Valla onun ne iş olduğunu sorguya girince anlayacağız.”
Hakan “Aman Ayhan sorgu iznini getirdin değil mi ?” diye
sordu. Ayhan” merak etme” diyerek nöbetçi Cumhuriyet
Savcısının imzaladığı izin kağıdını cebinden çıkartarak
arkadaşına uzattı.
“Hadi Hakan şu herifçioğluna bir sürpriz yapalım” dedi.
“Bakalım beni görünce sevinecek mi ?”
“Ayhan ben seni bilirim. Adamı çok hırpalama. Şu Avrupa
B İ R Y A Z G Ü N Ü N D E İ S T A N B U L 123

Birliği hikâyelerini biliyorsun. Şiddet, insan hakları derken


neredeyse “suçluya özel oda servisi yapın” diyecekler. İç
işlerinden başımız ağrımasın”
“Sen kafanı takma ben sorumluluğu alıyorum”
Hakan “Anlaşıldı Ayhan, Garp Cephesinde değişen bir şey
yok yani” dedi. Çünkü çok iyi bilirdi ki Ayhan “Sorumluluğu
ben üsteleniyorum” derse bu “Ben kafama göre takılacağım
bildiğimi yapacağım” anlamına gelirdi.
Hakan telefonla nezarethane memurunu arayarak Ahmet
Kaleli’nin özel sorgu odasına alınması talimatını verdi.
Emniyet Müdürlüğü’nün özel, yalıtımlı sorgu odası -2.
Kattaydı. Koridorda asansöre doğru yürürlerken Hakan bir
polis memurunu yanına çağırdı, Ayhan’a “Sen asansörün
kapısına git geliyorum “dedi. Az sonra Ayhan’ın yanına
geldiğinde Ayhan” Ne söyledin memura ?” diye sorduğunda,
“önemli değil” diye cevap verdi. Oysa polis memuruna her
ihtimale karşı emniyetin revirini hazır tutmalarını söylemişti.
Ayhan’ın “Solak”tan almaya çalışacağı bilgi eğer bu kadar
hayati ise ve Ayhan bu bilginin “Solak”ta olduğuna kanaat
getirirse, bu herifi komaya sokmakta dakika tereddüt
etmezdi. Bunu bizzat kendi gözleri ile defalarca görmüştü.
Tedbiri baştan alıyordu. Ayhan arkadaşının polis memuruna
ne söylediğini tahmin etmişti, yüzünde ince bir tebessüm
belirdi.
Yaklaşık iki dakika sonra İstanbul Emniyeti’nin -2. Katına
inmişlerdi.
“3. Odada” dedi Hakan.
“Tamamdır. Sorguya girmeyeli de uzun zaman olmuştu.”
Ayhan odaya girerken Hakan sorgu odasının aynalı camının
adından O’nu izliyordu. Ayhan içeriye girdiğinde cama
doğru dönerek kamera kaydı alınmamasını istediğini
124 HANEDAN

belirten bir işaret yaptı. Kamera kaydı durduruldu. Şimdi


sadece ses kaydı alınıyordu.
Ayhan odaya girdiğinde, tepesinde sallanan lambanın
aydınlattığı sorgu odasındaki tek dekor olan kare masada
oturmuş olan “Solak”, başını önüne eğmiş sakız çiğniyordu.
Kapının kapanma sesine hiç aldırış etmemişti.
Ayhan ince yazlık gömleğinin üzerine giydiği, siyah “v yaka”
yazlık kazağını üzerinden çıkarıp yere atarken konuşmaya
başladı.
“Solak. Bilirsin saygısızlığı sevmem. Sakız falan…”
Ayhan’nın sesini duyan “Solak” bir anda kafasını yerden
kaldırdı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Kekeleyerek “Ay..
Ayhan Komiser” diyebildi.
“Ya Ayhan komiser. Ne kadar oldu görüşmeyeli ? 3 yıl falan
var herhalde di mi ? Ama bak Dünya küçük. Yollarımız yine
kesişti”
Solak, İstanbul’da sahte pasaport denince akla ilk gelen
isimlerden birisiydi. Mekanı Lalali civarıydı. Bundan yaklaşık
3 yıl önce Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi
ekiplerince düzenlenen bir operasyonda, bir hırsızlık çetesine
sahte pasaport düzenlediği anlaşılmış, Ayhan tarafından
sorguya alınmıştı.
Ayhan’ın istediği bazı ekstra bilgileri vermekte biraz direnip
üstüne bir de Ayhan’ın yüzüne tükürünce de olanlar olmuş
Ayhan, Solak’ın sol kaşının üzerini çok feci biçimde patlatmış
ve Solak’ı unutamayacağı biçimde hırpalamıştı. Sonunda
Ayhan istediği bilgileri almış, Solak’a da hatıra olarak sol
kaşının üzerinde yaklaşık 5 santimlik bir yara izi ile kırılmış
4 kaburga kemiği bırakmıştı.
Solak ürkmüş biçimde konuşmaya başladı
“Komiserim, vallaha billaha size kim ne dedi bilmiyorum
B İ R Y A Z G Ü N Ü N D E İ S T A N B U L 125

ama benim hiç bir şeyle alakam yok. Dün gece bizim Kürt
Osman’ın mekânında oturuyorduk. Polis abiler gelip mekana
daldılar. Beni karga tulumba alıp buraya getirdiler.
Hakkımda ihbar varmış. Neyle suçlanıyorum daha onu bile
bilmiyorum. Yeminle bir şeyden haberim yok komiserim”
Ayhan yavaş adımlarla masaya doğru ilerledi, Solak’ın tam
karşı tarafındaki sandalyeye oturdu, karşısında paniğe
kapılmış bir halde duran Solak’a baktı. Daha sonra masanın
üzerindeki plastik sürahiden yine plastik bardağa
doldurduğu suyu Solak’a uzattı. “Önce şunu bir iç. Bi sakinleş
bakalım Ahmet’im. Sonra bakarsın bir şeyler hatırlarsın.
Belki ben sana hatırlamanda yardımcı olurum.”
Özellikle son kelimeleri Solak’ın daha da gerilmesine neden
olmuştu. Solak bardağı almak için elini uzatırken elleri
titriyordu.
“Yazık sana Solak, daha bu yaşta Parkinson mu oldun ? Bak
ellerin tir tir titriyor. Sen şimdi eskisi gibi güzel sahte
pasaport da düzenleyemiyorsundur. Vallaha yazık, bak
acıdım şimdi…”
“Yok komiserim. Ne sahtesi, ne pasaportu. Ben tövbe ettim o
işlere”
Bir anda sorgu odasında Ayhan’ın sesi yankılandı:
“Kes lan ! Tövbe etmişmiş. Oldu olacak bi de beş vakit
namaza başladım, yakında da Hacca gidiyorum de de tam
olsun. Oğlum çocuk mu var lan karşında senin !”
“Estağfurullah komiserim” diyebildi Solak kısık bir sesle..
“Başlatma lan komiserinden. Bak oğlum ya uslu uslu sana
sorduğum sorulara cevap verirsin, ya da sol kaşının yanında
sana ikince kez öyle bi hatıra bırakırım ki birincisini mumla
ararsın. Anladın mı beni ?”
Sorgu odasına kısa bir sessizlik hakim oldu. Daha sonra
126 HANEDAN

masaya yumruğunu vuran Ayhan oturduğu sandalyeden


hafifçe doğrulup, Solak’a doğru eğilerek bağırdı
“Duyamadım Ahmet, duyamadım !”
“Anladım komiserim” dedi Solak. Psikolojik olarak tamamen
çökmüş vaziyetteydi. Çözülmesi kolay olacağa benziyordu.
“Aferin sana Ahmet, aferin. Zaten ben senin anlayışlı biri
olduğunu hep söylemişimdir. Yalnız bazen biraz geç
anlıyorsun ama o kadar kusur olur artık”
Ayhan içeride Solak’ı sorgularken Hakan’da Ayhan’ın
kontrolden çıkmaması için dua ediyordu.
Ayhan sandalyeye yeniden oturdu. Gömleğinin kol
düğmelerini çözerek, ağır hareketlerle kollarını katladı. Yaz
kış uzun kollu gömlek giyerdi. O gömleğinin kollarını
katlarken Solak’ın gözü de onu takip ediyordu. Ayhan
gömleğinin kollarını katladıktan sonra ellerini önce ters
şekilde kenetleyerek ileri doğru gerdi, parmaklarını kütletti.
Daha sonra ise kollarını kavuşturarak Solak’ın gözlerinin
içine delici bakışlarla baktı.
“Sana çok basit bir soru soracağım Ahmet. Evet Ahmet Bey
hazırsanız sorunuz geliyor. Hazır mıyız ?”
Solak bu kez konuşmadı, sadece başı ile Ayhan’ı onaylayan
bir hareket yaptı.
Ahmet gömleğinin cebinden dörde katlanmış bir A4 kağıdı
çıkardı. Dün akşam photosop ile üzerinde oynama yaptığı
Ali Çetin’in fotoğrafını Solak’ın önüne doğru sürükledi.
“Bak bakalım. Bu abi sana bir şey ifade ediyor mu ?”
Resmi eline alan Solak önce dikkatlice resme baktı.
Sonrasında yutkundu. “Şey…” dedi.
Ahmet masaya bir kez daha vurdu
B İ R Y A Z G Ü N Ü N D E İ S T A N B U L 127

“Ne şeyi lan ne şeyi ! Tanıyor musun tanımıyor musun ? “

Sonra dişlerini sıkarak tekrar konuşmaya başladı Ayhan


“Ahmet, bak bilirsin pek sabırlı değilimdir. Akıllı ol adam
gibi cevap ver”

“Komiserim bu adam; evet bana geldi…”

“Ha şöyle aslanım. Anlat bakkalım sana niye geldi, ne zaman


geldi. Ev gezmesine gelmedi her halde”

“Sanırım bundan 3-3,5 ay önceydi. Bu adam beni Laleli’de


Konfor Otel’de buldu. Bana pasaporta ihtiyacı olduğunu
söyledi”

“Tabii sen de çok yardım seversin ya hemen tamam dedin”

“İşi kabul ettim komiserim ama bir tuhaflık vardı…”

Ayhan meraklanmıştı

“Nasıl bir tuhaflık ?”

“Yani komiserim şöyle. Bilirsiniz birisi sahte pasaport isterse


bunu sahte bir kimlikle, değişik bir resimle yaptırır. Adı
üstünde sahte pasaport”

“Bak ben bilmiyordum Ahmet’im bunu. İyi ki söyledin


öğrenmiş oldum. Lan adamı deli etmesene, tuhaf olan neydi,
lafı eveleyip geveleme”

“Komiserim adam sahte pasaportu kendi adına


düzenlememi istedi. Yani normal adıyla, normal resmiyle.
Bir de “çok da profesyonelce olmasına gerek yok” dedi.
Adamdan 5000 lira istedim. İki katı verdi. Yarısını peşin
aldım. Yarısını iş bitince. Bir hafta sonra da pasaportunu
teslim ettim”

“Bayağı karlı iş olmuş anlaşılan. Şimdi geliyoruz asıl soruya


: Adamın ismi neydi ?”
128 HANEDAN

“Tam hatırlayamıyorum komiserim”


Ayhan yavaşça ayağa kalktı “Başta konuşmuştuk. Ben sana
hatırlamana yardımcı olurum demiştim değil mi Ahmet ?”
Solak panikle “Tamam komiserim tamam. Tarkan mı, Tekin
mi öyle bir şeydi adamın adı” dedi
“Hafızanın yerine gelmesine sevindim Ahmetçim. Şimdi ne
sen yorul ne ben. Değil mi canım ? Bu adamın adı Tekin
Güngör olmasın sakın ?”
Solak bir anda kaybettiği bir eşyanın yerini hatırlamışçasına
bir ses tonuyla “Tamam, tamam komiserim. Tekin Güngör.
Şimdi hatırladım.”
“Eminmisin Ahmet. Bak bir yanlış olmasın. Hani “bir an
önce bitsin sorgu” diye sallamayasın işkembe-i kübradan”
“Yok komiserim. Adam tuhaftı dedim ya. Bir hafta sonra
pasaportu almaya geldiğinde kontrol etti. Adam çok
profesyonel olmasın dedi diye biraz baştan sallamıştım işi
ama bu kez de herif soyadına taktı.”
“Nasıl ?”
“Komiserim Güngör’ün “R” si biraz silik olmuş. İlle tutturdu
bu “R” belli olacak diye. E mecbur, biraz da meslek hileleri ile
o gün içerisinde “R” yi düzeltip paramı aldım. Oradan
hatırlıyorum. İlk defa böyle müşteri gördüm komiserim
adam sanki yakalanmak için pasaport yaptırıyordu.”
“ Sana fikrini soran olmadı, bırak yorum yapmayı da söyle
bakalım bu adamın boyu posu nasıldı ?”
“Valla komiserim iri yarı bi adamdı. Boyu 1.90-1.95 vardı
herhalde. Kilosu da 80-85 rahat vardır yani”
“Yüzünde, elinde bir iz , dövme falan dikkatini çekti mi peki
?”
B İ R Y A Z G Ü N Ü N D E İ S T A N B U L 129

“Yok komiserim. Hiçbir iz yoktu adamda. Zaten adamda


böyle şüphelenilecek, hani gayrimeşru taraklarda bezi olacak
bi tip de yoktu. Son derece ciks*, şekilli giyiniyordu. 2 kere
gördüm ikisinde de çok şekilli takımlar giymişti. Ayakkabılar
falan da o biçim fiyakalıydı.”,
“O kadar beğendiysen alalım şu Tekin’i sana Ahmet”
Solak birden susmuştu…
“Peki bu adamı bir daha sizin oralarda hiç gördün mü ?”
“Görmedim komiserim”
“Peki şu Tekin’in seni bulma tarihine geri dönelim o zaman.
Şimdi beni iyi dinle. Hani bundan 3 ay önce bir Türkiye-
Yunanistan milli maçı vardı hatırladın mı ?”
“Hatırlamaz mıyım komiserim. Bütün işi gücü bıraktım maçı
stadda izledim o akşam”
“İyi. Oradan yola çıkarak hatırlamaya çalış bakalım. Bu
Tekin’in seni bulması maçtan ne kadar önce ya da sonraydı”
“Komiserim tahminim maçtan bir hafta önce beni buldu.
Ben de maçtan bir gün önce pasaportunu verdim. Çünkü
maç akşamı stattaydım. O gün hiçbir iş de olmadı zaten”
“Emin misin ?”
“Eminim komiserim. Yani daha doğrusu siz maçı
söylemeseniz bu kadar emin olmazdım da maçı hatırlatınca
emin oldum”
“Sana son bir soru Ahmet”
“Buyrun komiserim”
“Bu adamla işin bittikten sonra başına tuhaf bir şeyler geldi
mi ?”
“Nasıl yani komiserim ?”
130 HANEDAN

“Yani hani bir kaza, ya da anlamlandıramadığın; tanımadığın


kişilerden gelen bir saldırı, gıda zehirlenmesi falan”
“Hayır komiserim. Başıma sizin dediğiniz gibi bir şey
gelmedi. Ama benim eve hırsız girmiş. Evden de bir şey de
götürmemiş işin garibi. Tuhaflıksa bir bu var”
“Hırsız girmiş ne demek? Senin haberin yok mu ?”
“Komiserim ben daha 2 gün önce İstanbul’a döndüm. Milli
maç akşamı, maç bittikten sonra bana köyden bir telefon
geldi. Annem ağır hastalanmış. Köye gittim hemen o akşam.
3 aydır da annemin hastane işleri ile uğraşıyorum. Doktorlar
“köyden zorunlu olmadıkça çıkmasın köy havası iyi gelir,
yanında da mutlaka biri olsun “dediler. Ben de annemle 3
aydır bizim köyde kaldım mecburen. Benden başka kimsesi
yok garibin. Ama şimdi iyi şükür. Ben de 2 gün önce
döndüm.”
“Hırsızın girdiğini o zaman mı fark ettin ?”
“Hayır komiserim. Apartmandan komşular kapıyı açık
bulmuşlar ben gelmeyince de şüphelenmişler. Bizim köyde
de cep telefonu tam çekmiyor. O yüzden arkadaşlarla pek
konuşamadım. Buraya gelince anlattılar”
“Anladım. Senle işimiz bitti Ahmet. Annen için de geçmiş
olsun. Bak akıllı uslu olunca hoş sohbet muhabbet de
edilebiliyormuş değil mi ?”
“Tamam mı komiserim gidebilir miyim şimdi yani ?”
“Tamam. Ben şimdi arkadaşlara söylerim işlemlerini
tamamlarlar bırakırlar seni. Ancak bu aralar İstanbul’dan
dışarıya çıkmayacaksın bir. İkincisi birkaç aylığına kendine
değişik bir semtte ev bul, hemen taşın. Laleli’ye bu aralar
uğrama. Soru sorma dediğimi yap. Emin ol sağlığını
düşünüyorum”
“Peki komiserim”
B İ R Y A Z G Ü N Ü N D E İ S T A N B U L 131

“Bu arada çıkışta cep numaranı arkadaşlara bırak. O cep


telefonu 24 saat açık olacak. Yok şarjım bitti, yok unutmuşum
anlamam. Anlaştık mı ?”
“Tabii komiserim”
“Tamam ben gidiyorum şimdi. Arkadaşlar az sonra seni
alırlar”
Ayhan masaya bıraktığı A4’ün üzerindeki resmi alarak
yeniden gömleğinin cebine koydu. Gömleğinin kollarını
aşağıya doğru sıyırdı ve ilikledi. Yere attığı kazağını da tekrar
giydikten sonra hızlı adımlarla sorgu odasından dışarıya
çıktı.
Komiser Hakan çıkışta meraklı gözlerle Ayhan’ı karşıladı.
“Vallaha bir an adamı yine duman edeceksin diye ödüm
koptu”
“Gerekseydi ederdim”
“EE, istediğini aldın mı bari ?”
“Ne istediğimi tam olarak bilmiyordum. Ama bir şeyler
aldığım kesin”
İki eski dost asansörle yukarıya çıktılar ve doğruca Hakan’ın
odasına girdiler.
Hakan’ın olayın detaylarını sormaya hazırlandığını sezen
Ayhan önce davranarak konuşmaya başladı
“Hakan. Bunca yıllık dostluğumuz var. Şimdiye kadar
birbirimize hiç yalan söylemedik.”
“Yani ?” dedi Hakan anlamamış bir ses tonu ile
“Yanisi şu Hakan’cım. Şimdi sen dosyanın detaylarını merak
edip bana soracaksın. Ama benim şu aşamada sana
söyleyemeyeceğim noktalar var. Beni senin karşında kıvırıp,
132 H A N E D A N

yalan söylemek zorunda bırakma.”


Hakan güldü. “Oğlum olur mu hiç öyle şey. Dostluk başka iş
başka. Hem unutma ben de polisim. Bizim meslekte böyle
durumların olabileceğini en az senin kadar biliyorum. Zaten
sen yalan söylemeyi beceremezsin ki.”
Ayhan rahatlamıştı. “Çok sağ ol Hakan. Biliyorsun biz bir
birimizden bir şey gizlemeyiz şimdi sen sorsan iki ucu boklu
değnek durumu olacaktı”
“Tamam tamam. Bırak bunları da kalk sana şöyle Boğaz’da
güzel bi yemek ısmarlayım. Olur mu ?”
“Hakan’ım çok sağol ama inşallah başka zamana. Acil
uğramam başka bir yer daha var dosyayla ilgili. Ondan sonra
da Ankara’ya dönüp Emniyette bir-kaç sorguya gireceğim.Bu
arada şu Solak’a bir koruma ayarla, sivil olsun. Çaktırmadan
korusunlar adamı. Hayatı tehlikede olabilir.”
“ Anlaşıldı senden hayır yok oğlum. O zaman bari birer acı
Türk kahvesi yaptırayım da içelim öyle gidersin. Koruma
işini de kafana takma hallederiz”
Yarım saat sonra Ayhan, İstanbul Emniyeti’nden kahvesini
içerek ayrılmış, bir taksi ile Mecidiyeköy’deki Güneş
Turizm’in yönetim binasına doğru yol alıyordu…

*Ciks: Argoda havalı, kaliteli anlamında


M E C İ D İ Y E K Ö Y T U R U 133

12.BÖLÜM

‘Mecidiyeköy
turu”
Taksinin arka koltuğunda düşüncelere dalmış olan Ayhan
arabanın önce yavaşlaması sonrada fren yaparak durması ile
düşüncelerinden sıyrıldı. Taksiciye ücretini verdikten sonra
Güneş Turizm’in 6 katlı lüks yönetim merkezinin önünde
taksiden indi.

Binanın dış yüzeyi aynalı camla kaplanmıştı. Cam dış


yüzeyde firmanın logosu olan güneş amblemi bulunuyordu.
Binanın hemen önünde ise demir parmakların ardında bir
güvenlik kulübesi ile silahlı bir güvenlik görevlisi dikkati
çekmekteydi.

Ayhan demir parmaklıklara doğru yöneldiğinde içeriden


kendisini gören güvenlik görevlisi de O’na doğru yaklaşmaya
başlamıştı.

Güvenlik görevlisi demir parmaklığı aralarken “Buyrun”


dedi. Ayhan polis kimliğini çıkartarak güvenlik görevlisine
gösterdi. “Ankara’dan geliyorum. Firmanızın Genel Müdürü
ile görüşmek istiyorum” diyerek orada bulunma nedenini
açıkladı.
134 HANEDAN

Güvenlik görevlisi “Buyurun içerideki danışmada yardımcı


olsunlar” diyerek Ayhan’a yolu gösterdi. Ayhan otomatik
kapıdan son derece lüks binaya girdikten sonra direkt
karşısında bulunan danışma bankosuna yöneldi.
Banko görevlisi olan 25 yaşlarındaki genç bayan “Buyrun
efendim” dedi. “Nasıl yardımcı olabilirim ?”
“Ben Ankara Emniyetinden, Emniyet Amiri Ayhan Çelen.
Firmanızın Genel Müdürü ile görüşmek istiyorum”
“Kimliğinizi görebilir miyim acaba ?”
“Tabii”
Ayhan polis kimliğini bayan banko görevlisine gösterdikten
sonra görevli başını onaylar biçimde aşağı yukarı salladı.
Banko görevlisi bu kez “Daha önceden alınmış bir
randevunuz var mıydı ?”diye sordu. Ayhan sıkılmaya ve
sinirlenmeye başlamıştı.
“Hayır yok. Bu arada siz sormadan ben söyleyeyim merhum
patronunuz Gökberk Tunahan’ın ölümü ile ilgili görüşmek
için geldim”
Bayan banko görevlisi dahili numaradan Genel Müdür’ün
odasını tuşladı.
“Ufuk Bey, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden Ayhan Çelen
burada. Sizinle Gökberk Bey’in ölümü hakkında görüşmek
istediğini söylüyor”
Birkaç saniye telefonda Genel Müdür’ün dediklerini dinleyen
görevli daha sonra telefonu kapatarak Ayhan’a döndü.
“Üzgünüm. Ufuk Bey önemli bir toplantıya hazırlandığını ve
sizinle görüşmek istemediğini söyledi.”
Ayhan çileden çıkmıştı. “Burada kanun adına bulunuyorum.
Genel Müdürünüzü bir daha arayın ve telefonu bana verin”
dedi sert ve emredici bir ses tonuyla.
M E C İ D İ Y E K Ö Y T U R U 135

“Ama…” diye kekeleyen danışma görevlisinin tedirginliği


karşısında ani bir hareketle bankonun arkasına doğru sarkan
Ayhan, telefonun ahizesini kaldırarak “Redial” tuşuna bastı
ve yeniden Genel Müdür’ün odasının numarasını çevirdi.
“Yine ne var….” Diye telefonu açan Güneş Turizm Genel
Müdürü Ufuk Yaylalı’nın sözlerini Ayhan’ın hiddetli sesi
kesti.
“Bana bak müdür efendi. Burada senin istemediklerin değil
benim istediklerim önemli. Ve ben şimdi seninle konuşmak
istiyorum. Ya şimdi benimle paşa paşa konuşursun ya da 1
saat sonrası için sana Emniyette bir rezervasyon yaptırırım ve
emin ol orada seninle hayatında unutamayacağın bir
muhabbete dalarız”
Ufuk Yaylalı “Ama bu düpedüz tehdit” diyecek oldu, Ayhan
bir saniye bile tereddüt etmedi “İster tehdit de, ister uyarı.
Evet Ufuk Bey görüşüyor muyuz yoksa rezervasyonunuzu
yaptırayım mı ?” cevabını yapıştırdı.
Ahizenin diğer ucundaki Ufuk Yaylalı mağlubiyeti
kabullenen bir ses tonu ile “Tamam. Bekliyorum” dedi ve
telefonu kapattı.
Ayhan banko görevlisinden Ufuk Yaylalı’nın odasının 3.
Katta olduğunu öğrendikten sonra asansör ile 3. Kata çıktı.
Asansör kapısı 20-25 metrelik bir koridora açılıyordu. Yerler
gri granit ile kaplanmıştı. Karşılıklı olarak 4 oda
bulunmaktaydı.
Koridorun en sonunda Ayhan’a göre solda kalan odanın
kapısı açıktı ve kapının hemen önünde bir adam ayakta
dikilmiş Ayhan’a doğru bakıyordu. Uzun boylu, saçlarında
yer yer kırlar olan, 40-45 yaşlarında siyah takımı ve rugan
ayakkabıları ile son derece şık görünen bu adam Güneş
Turizm’in Genel Müdürü Ufuk Yaylalı’dan başkası değildi.
Bir eli cebinde, bir elinde ise kristal viski bardağı olduğu
136 HANEDAN

halde Ayhan’ı bekliyordu.


Ayhan, Ufuk Yaylalı’ya doğru seri ve kararlı adımlarla yürüdü
ve aralarında yaklaşık 2 metrelik bir mesafe kaldığında
durdu. “Ufuk Bey ?”
“Buyurun Ayhan Bey. İçeriye geçelim”
Ufuk Yaylalı’nın odası tamamen beyaz renklerin hakim
olduğu bir şekilde dizayn edilmişti. Dekorasyon çok zevkli
yapılmıştı. Duvarları Dünya’nın dört bir yanındaki tatil
beldelerinden çekilmiş muhteşem fotoğraflar süslemekteydi.
Ufuk Yaylalı’nın masasının üzerinde bir bilgisayar, 2 telefon
vardı. Masa oldukça dağınıktı.
Ufuk Yaylalı “Size ne ikram edeyim ?” diye sordu.
Ayhan “Buraya yemek içmek için gelmedim. Sorularımı
cevaplayın yeter” dedi.
Ağır adımlarla masasının arkasına geçen ve koltuğuna
yerleşerek arkasına yaslanan Ufuk Yaylalı viskisinden
büyükçe bir yudum aldı, bardağı elinde sağa sola çevirmeye
başladı ve Ayhan’a gayet soğuk bir ses tonuyla “Dinliyorum”
dedi.
Bu arada Ayhan da masayı tam cepheden gören deri koltuğa
oturmuş, bacak bacak üzerine atmıştı.
“Bakın Ufuk Bey. Elimde çok önemli bir dosya var. Ve bu
dosyada firmanızla bağlantılı olabileceğine inandığım bazı
ip uçlarına rastladım.”
Ufuk Yaylalı’nın yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. “Ayhan
Bey. Sanırım birileri size yanlış bilgi vermiş. Firmamız
sektöründe ülkenin en büyük 3 firmasından birisidir.
Yasadışı veya adli hiçbir olaya bundan önce karışmadığımız
gibi bundan sonra da karışmamız mümkün değildir.”
Ayhan “Ben size birisinin bize bir şeyler söylediğini
M E C İ D İ Y E K Ö Y T U R U 137

söylemedim. Bazı izlere rastladığını söyledim. Demek ki


yanlış da olsa birilerinin söyleyebileceği bir şeyler var”
Ufuk Yaylalı koltuğunda masaya doğru eğildi. Viski
bardağını masaya bıraktı. “Bakın Ayhan Bey. Biz çok büyük
bir firmayız. Rakiplerimiz ticaret dünyasında önünüzü
kesmek için her yolu deneyebilir. Buna iftira da dahil”
Ufuk Yaylalı usta bir poker oyuncusuna benziyordu. Hiçbir
şekilde renk vermiyordu. Ayhan kartlarını biraz daha açık
oynamaya karar verdi.
Ayhan “Giray 1 ve Tekin Güngör isimleri size bir şeyler
hatırlatıyor mu ?” diye sordu.
Ufuk Yaylalı koltuğunda yeniden arkasına yaslanmıştı. Rahat
bir ses tonu ile cevap verdi:
“Giray-1 bana hiçbir şey hatırlatmadı. Tekin Güngör’e
gelince… Sanırım bir müşterimiz. 3-4 kez bizden tekne
kiralayarak Ege Adalarına seyahat etmişti. Bir dakika…”
Ufuk Yaylalı önündeki bilgisayardan bir klasöre girdi ve
konuşmaya başladı:
“İşte burada. Son olarak 14 Mart günü bizden bir tekne
kiralamış. Kiraladığı teknenin adı Freebeck. Rotası ise Cunda
Adası. 25 Mart günü İzmir Limanı’ndan demir almış…”
Ufuk Yaylalı bilgisayar ekranını Ayhan’a doğru çevirdi.
Gerçekten buradaki kayıtlara bakılacak olursa Tekin Güngör
25 Mart’ta Cunda Adası’na gitmişti. Hem de Giray-1 ile değil
Freebeck isimli bir tekne ile.
Ayhan “Siz bu Tekin Güngör’ü şahsen tanır mıydınız ?” dedi.
Ufuk Yaylalı “Sayın Çelen hatırlatmak isterim ki ben bu
şirketin Genel Müdürüyüm, Halkla İlişkiler personeli değil”
diyerek yanıtladı soruyu.
“Ya Gökberk Bey’in bu şahısla alakası var mıydı ?”
138 HANEDAN

“Hiç ama hiç sanmıyorum. Adamcağızın başını kaşıyacak


vakti yoktu. Oturup müşterilerle tek tek ilgileneceğini
düşünmüyorsunuz her halde ?”
Ayhan umutsuzca bir soru daha sordu:
“Elinizde Gökberk Bey’in öldüğü günün güvenlik kayıtları
mevcut mu ?”
O esnada viski bardağındaki son yudumu alan Ufuk Yaylalı
alaycı bir ses tonuyla “Bir polis olarak hiçbir firmanın adli
bir olay olmadığı müddetçe kayıtlarını bu kadar uzun bir
süre zarfında saklı tutmayacağını bilirsiniz. Sistemimiz 15
günde bir kendisini yeniler. O nedenle size bu konuda
yardımcı olamayacağım”
Ayhan “Her şey kılıfına uydurulmuş anlaşılan” diye düşündü.
Aslında bankadaki para trafiğini sorabilirdi ama bu onu
hukuken zor durumda bırakırdı. Giray-1’in Güneş Turizm’e
ait olduğunu iddia etse şu an bir şey ispat edemeyeceği için
iddiaları havada kalacaktı. O yüzden buradan bu gün için
kendisi adına daha fazla bir sonuç çıkmayacağını düşünerek
oradan ayrılmaya karar verdi. Güneş Turizm hakkında
araştırmasını Ankara’da derinleştirecekti.
Ayhan ayağa kalktı. “Anlaşılan sizin dediğiniz gibi bir yanlış
anlama veya yanlış anlaşılma var. Her şey açık. Verdiğiniz
bilgiler beni oldukça tatmin etti” diyerek Ufuk Yaylalı’yı
rahatlatmaya çalıştı. Durumdan daha fazla şüphelenip olası
açıklarını da kapatmak için tedbir almasını istemiyordu.
Ayhan’ın elini sıkarken “Size yardımcı olabildiysem ne mutlu.
Tabii sizin de işiniz zor. Her detayı göz önüne almanız
gerekiyor. Haliyle zaman zaman böyle yanlış anlamalarla da
karşılaşmanız doğal” diyen Ufuk Yaylalı Ayhan’ı asansöre
kadar geçirdi.
Ufuk Yaylalı daha sonra hızlı adımlarla odasına dönerek
binanın giriş kapısının görüntülerini bilgisayar ekranından
M E C İ D İ Y E K Ö Y T U R U 139

izlemeye başladı. Ayhan binadan çıktıktan sonra bilgisayarı


kapattı.
Ayhan 6 katlı lüks binadan çıktıktan sonra taksi beklemeye
başladı. Bir yandan düşünüyordu. Ufuk Yaylalı’nın yalan
söylediği açıktı. Tekin Güngör’ün kendilerinden tekne
kiraladığını kabul ediyor, ama kiralanan teknenin adı, rotası,
kalkış noktası ve en önemlisi kalkış günü konusunda yanlış
bilgi veriyordu.
Taksi bir türlü gelmemişti. Ayhan “Keşke adamın öldüğü
günün güvenlik kayıtlarına ulaşabilseydim” dedi kendi
kendine ve bunu der demez “Bir dakika. Ben bunu daha önce
niye düşünmedim” diye söylenerek yeniden binaya yöneldi.
Kapıdaki güvenlik görevlisine danışmaya sorması gereken
bir şey olduğunu söyleyerek hızlı adımlarla binadan içeriye
girdi.
Doğruca danışma bankosuna yürüdü. Bankoda görevli olan
genç bayan “Buyurun Ayhan Bey bir sorun mu var ?” diye
sordu.
Ayhan “Size bir şey sormam gerekli” dedi.
“Tabii buyurun”
“Ne kadar zamandır bu kurumda çalışıyorsunuz ?”
“Yaklaşık 1,5 yıl”
“Çok iyi. Gökberk Bey öldüğü gün çalışıyor muydunuz? Yani
şirkette miydiniz ?”
“Evet. Gökberk Bey çok mükemmel bir insan ve çok iyi bir
patrondu. Hepimizin sıkıntıları ile tek tek ilgilenirdi. Hatta o
gün eşimle kavga ederek evden çıktığım için moralim
bozuktu. Beni odasına çağırdı ve moralimin neden bozuk
olduğunu sordu. Anlatınca da evlilik ile ilgili nasihatler verdi.
Akşam öldüğünde herkes gibi ben de şoke oldum”
140 H A N E D A N

Ayhan heyecanlanmıştı. Laptopunu bankonun üzerine


koyarak açtı. Bir klasörün üzerini ”tıkladı”. Şimdi ekranda
Ali Çetin’in photoshop ile oynama yapılmamış orijinal resmi
vardı. Laptopu danışma görevlisi bayana çeviren Ayhan “Bu
adamı tanıyor musunuz ? diye sordu.
Kız duraksamadan yanıtladı.
“Tabii. Tekin Bey. Tekin Güngör. Kendisi Gökberk Bey’in de
Ufuk Bey’in de yakın arkadaşıdır. Sık sık şirkete uğrar. Hatta
Gökberk Bey’in öldüğü gün de şirkete geldi ”
Ayhan afallamıştı…
“Emin misiniz o gün şirkete uğradığından” diye sordu şaşkın
bir ses tonu ile…
“Kesinlikle eminim. Hatta birlikte öğle yemeği yediler
Gökberk Bey’in odasında. Sonra Tekin Bey gitti.”
“Yemeği kaç gibi yediklerini hatırlayabilecek misiniz?Ha bir
de ne yediklerini ?”
“Aradan uzun zaman geçti yemeği kaçta yediklerine dair
kesin bir şey söyleyemem. Ama öğle yemeği olduğuna göre
12 ile 2 arasında yemişlerdir. Ama ne yediklerini
hatırlıyorum. Rahmetli lahmacunu çok severdi. O gün de
lahmacunla ayran söylemişlerdi. Hatta lahmacunları kapıdan
Ufuk Bey teslim aldı.”
Ayhan danışma görevlisi bayandan internette bulamadığı
için şirketin numarasını istedi. Danışma görevlisi bayan
numarayı bir kağıda yazarak Ayhan’a uzattı.
“Çok teşekkür ederim”
Bu arada Ayhan’ın gözü bankonun ardındaki içerisinde
yaklaşık 10 tane ıslak mendil bulunan kutuya takılmıştı.
Banko görevlisi bayanda bir ıslak mendil rica etti. Islak
mendili alarak yüzünü sildi. Ferahlamıştı.
M E C İ D İ Y E K Ö Y T U R U 141

Ayhan hızlı adımlarla yeniden binanın dışına çıktı. Küçük


bir işi daha vardı. Ayhan bu işini de hallettikten sonra
yeniden yol kenarında taksi beklemeye başladı.
Bu kez taksi çabucak gelmişti.
Ayhan’a sunulan dava dosyasında bilinen hemen her şey alt
üst olmuştu. Ayhan taksiciye havalimanına gideceklerini
söylerken bir yandan özel kalemi Zeynep Gümüş’ü cep
telefonmundan arayarak kendisinin ilk uçakla Ankara’ya
dönmek üzere yola çıktığını, tüm hava yolu şirketlerine “acil”
başlıklı bir yazı geçilerek 22 Mart’tan bugüne kadar ki yolcu
listelerinde Tekin Güngör isimli bir yolcuya rastlanıp
rastlanmadığı, rastlanırsa hangi gün kaçta nereden nereye
seyahat ettiğine dair bilginin derhal Emniyet’e
ulaştırılmasının istenmesi talimatını verdi.
Bu arada “Vakıf ve şirket yöneticileri ne oldu ?” diye sordu.
Zeynep Gümüş “Hepsi Emniyetteler efendim, sizin gelmenizi
bekliyoruz” dedi.
Ayhan “Tamam Zeynep Hanım. Geldiğimde havayolu
şirketlerinden istediğimiz bilgiler ile ilgili sonuçları masamda
görmek istiyorum.” diyerek konuşmayı bitirdi.
Ayhan taksinin camından dışarı bakarken içinden “Bu işi ya
buradan yakalar çözerim, ya da işler iyice içinden çıkılmaz
bir hal alır” diye düşünüyordu.
142 HANEDAN

13.BÖLÜM

‘Aynı gün
Ankara”
Ayhan hayatı boyunca pek çok il görmüş ama hiç birisi
O’nun gözünde Ankara’nın yerini doldurmamıştı.
İstanbul’dan Ankara’ya geldiğinde daha Esenboğa Hava
Limanı’na iner inmez aklına şairin “Ankara’nın en çok
İstanbul’a geri dönüşünü seviyorum” sözleri gelmiş, içinden
“Hadi oradan" demişti Ayhan. İstanbul’u hiçbir zaman
yaşanacak bir şehir olarak görmemişti.
“Ankara gibisi yok” diye düşünürken taksinin Emniyete
geldiğini fark ederek toparlandı. Taksi parasını ödeyerek
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün merdivenlerini çıkmaya
başladı. Bir yandan da “Bir günde bu kadar taksi parası
benim bütçeyi sallar” diye düşünüyordu.
Asansörle odasının bulunduğu kata çıktı. Koridorun hemen
başındaki bankonun ardında özel kalemi Zeynep Gümüş
oturmaktaydı. Ayhan Zeynep Gümüş’e doğru yaklaştı.
Zeynep Gümüş ayağa kalkmıştı. “Merhaba Zeynep Hanım”
dedi. Daha Ayhan sormadan Zeynep Gümüş “Havayolu
şirketlerinden istediğiniz bilgiler geldi” diyerek bir zarf
içerisindeki evrakı Ayhan’a uzattı. “Bu arada vakıf ve şirket
143

yöneticileri de sizin belirttiğiniz gibi nezarette değil misafir


odasında bekletiliyorlar” dedi.
Ayhan “Hızlı çalışmışsınız. Teşekkürler.” Diyerek odasına
doğru yöneldi. Odasının kapısını manyetik kartıyla açarak
içeriye girdi.
Hemen üzerindeki siyah kazağı çıkarttı; bunalmıştı.
Masasına oturdu, telefonla kendisine bir duble çay söyledi.
Az sonra çayı gelmişti. Ayhan Bond paketini de masasının
üzerine koydu. Hemen Zeynep Gümüş’ün kendisine verdiği
zarfı açtı.
Havayolu şirketlerinden gelen yazıları ve eklerde sunulan
yolcu listelerini tek tek inceledi. Aradığı ip ucu yoktu. Bu
bilgilere ve kayıtlara göre Tekin Güngör isminde birisi ne 22
Mart’ta ne de sonrasında yurt dışına uçmamıştı.
“Allah kahretsin !” diyerek kağıtları masasının üzerine
fırlatan Ayhan bir sigara yaktı. Sonra bir yandan volta atmaya
bir yandan da kendi kendisine konuşmaya başladı.”Sakin ol
oğlum Sakin. Kafanı topla. Elde neler var bir bakalım”
Bir sigara daha yakan Ayhan, yeni odasına taşınır taşınmaz
odaya getirttiği beyaz tahtanın başına gitti, tahta kalemini
eline aldı. Tahtaya yazarak çalışmayı severdi. Düşüncelerini
toplaması daha kolay oluyordu. Tahtaya ilk olarak “ALİ
ÇETİN=TEKİN GÜNGÖR” yazdı.
Gerek teknede bulunan pasaporttaki fotoğraf üzerinde
yaptığı oynamalardan, gerek “Solak”ın verdiği bilgilerden, en
önemlisi de Güneş Turizm’deki danışma görevlisinin verdiği
bilgilerden çıkan sonuç Ali Çetin ile Tekin Güngör’ün aynı
kişi olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
Ayhan daha sonra tahtaya sırasıyla TEKİN GÜNGÖR-
GÜNEŞ TURİZM, TEKİN GÜNGÖR-GÖKBERK
TUNAHAN, GÖKBERK TUNAHAN’IN ÖLÜMÜ-UFUK
YAYLALI,YURT DIŞINA KAÇIŞ başlıklarını alt alta yazdı.
144 HANEDAN

Bunların arasında bir bağlantı olmalıydı ama şimdilik bunu


göremiyordu.
Ama artık şu kesindi: Ali Çetin sanıldığı gibi operasyon
gecesi Türkiye’den ayrılarak yurtdışına kaçmamıştı. Güneş
Turizm’deki banko görevlisi bayanın söylediğine göre 22
Mart’ta yani operasyondan 1 gün sonra hala İstanbul’daydı.
Bu çok önemli bir bilgiydi; çünkü şimdiye kadar hep Ali
Çetin’in operasyon gecesi yurt dışına kaçtığı düşünülmüştü.
Ama artık işler değişmişti. Ali Çetin her yerde olabilirdi…
Masasına yaklaşan Ayhan, Zeynep Gümüş’ün dahili
numarasını çevirdi.
“Buyurun efendim”
“Zeynep Hanım. Vakıf ve şirket yöneticileri hazırlansınlar,
yanlarına iniyorum, kendileri ile toplu halde konuşacağımı
söyleyin”
“Emredersiniz efendim”
Ayhan az sonra 1. kattaki geniş misafir salonuna inmişti.
Karşısında kalabalık bir grup vardı. Giyim kuşamları hiç de
üst düzey yöneticilere benzemiyordu. Ayhan kuşkularında
haklı çıkacağını sezinlemeye başlamıştı.
Kendisine merakla ve korku ile bakan bu insanlar karşısında
bir an önce söze girmeyi uygun buldu.
“Beyler. Sizleri sabah erken saatlerde apar topar evlerinizden
aldığımız için kusura bakmayın. Ama bazen sürecin bu
şekilde işlemesi gerekir. Tedirgin olmanıza, korkmanıza
gerek yok. Burada kesinlikle sanık veya şüpheli olarak
bulunmuyorsunuz. Sadece bir dava ile ilgili bilgilerinize
başvurmamız gerekli. Çok kısa birkaç sorum olacak. Bu
sorulara net ve doğru yanıtlar verirseniz yarım saate
kalmadan buradan çıkıp gitmiş olursunuz. Anlaşıldı mı?”
Herkes kafasını salladı.
A Y N I G Ü N A N K A R A 145

Ayhan elinde şirket ve vakıflara ait malvarlıklarını belirten


dosyalar olduğu halde yeniden konuşmaya başladı.
“Şimdi ilk olarak şu soruya cevap vermenizi istiyorum. Siz
şirket ve vakıf yöneticileri… Madem bu kadar üst düzey
yöneticilik yapıyorsunuz. Sizlerin iyi para kazanıyor olmanız,
haliyle de Ankara’nın en iyi semtlerinde oturuyor olmanız
gerekmez mi? Ama bakıyorum çoğunuz orta halli semtlerde
hatta varoş mahallelerinde oturuyorsunuz. Bu nasıl bir çelişki
?”
Salona bir sessizlik hakim oldu…
Ayhan “Arkadaşlar buraya bilgilerinize başvurulmak üzere
geldiğinizi söyledim; doğru. Ancak yanlış- yalan bilgi
verdiğinizde yahut sorularımı yanıtsız bıraktığınızda
buradaki konumunuz “şüpheliye” dönüşür ki, emin olun o
zaman başınıza çok ciddi bir bela alırsınız. Şimdi tekrar
soruyorum: Bu çelişkiyi bana nasıl izah edeceksiniz ?”
Salondaki sessizlik bozulmamıştı. Ayhan salondakilere doğru
bakıyordu ancak herkes gözlerini kaçırıyordu. Ayhan bir an
durdu derin bir nefes aldı. “Peki. Demek
konuşmayacaksınız” dedi. Kapıya doğru yöneldi. İçeriye bir
polis memurunu çağırdı “Buradaki kişiler hakkında derhal
tutanak tutulsun. Hepsi şu an itibariyle emniyette süren bir
dava ile ilgili polis teşkilatına yardımcı olmamak ve davanın
çözümünü engellemek nedeni ile şüpheli konumundadır.
Şüpheli sıfatı ile mahkemeye sevk edilsinler. İşlemleri
hallolup mahkemeye çıkana kadar da buradakileri hücrelere
alın” dedi. Polis memuru şaşırmıştı. Çünkü böylesi bir
suçlama ile kimse mahkeme önüne çıkarılamazdı. Polis
memurunun şaşkınlığını anlayan Ayhan memura göz kırptı.
Ayhan’ın içeridekilerin gözünü korkutmaya çalıştığını
anlayan polis memuru “Başüstüne efendim. Haklarında suç
duyurusunda da bulunalım mı ?” diye sordu. Ayhan hafif bir
gülümseme ile tam “Evet” diyecekti ki salondan “Bir dakika”
diye bir ses duyuldu.
146 HANEDAN

Ayhan arkasını döndü. “Hayrola aklınıza bir şey mi geldi ?”


Sesin sahibi Ali Çetin’in bir inşaat şirketinde yönetim kurulu
başkanı olarak gözüken Zeki Alpdoğan’a aitti. “Ben Şahinler
İnşaat A.Ş’nin Yönetim Kurulu Başkanı olarak gözüküyorum.
Ancak bu sadece kağıt üzerinde. Aslında görevim bu şirketin
çaycılığından ibaret. Ne olur ne biter benim haberim
olmazdı. Buradaki arkadaşlarımın hepsi de böyledir eminim.
Sadece zaman zaman kağıtlar gelir, ben de bunları
imzalardım. Bunun için bana attığım her imza için ekstra bir
para verilirdi. Başkaca bildiğim bir şey yok. Bir şey varsa ben
günahsızım” dedi.
Salondakiler mahkeme lafını duyunca oldukça korkmuştu.
Tek tek çözülmeye başladılar. Tam Ayhan’ın tahmin ettiği
gibiydi. Yönetici olarak gözükenler bu şirketlerde çalıştırılan
gariban işçilerdi. Atacakları imzalar karşılığında üç beş kuruş
fazladan para aldıkları için hiç sorgulamadan kendilerine ne
denirse yapmışlardı.
Vakıf yöneticilerinin durumu da aynıydı.
Ayhan bir kez daha konuştu “Şimdi sizlere tek tek şirketlerin
mal varlıklarını okuyacağım. Kendisinin yönetici olarak
gözüktüğü şirket veya vakıf ile ilgili eksik veya fazla mal
varlığı okuduğum bunu hemen söylesin”
Ayhan elindeki dosyalardan şirketlerin mal varlıklarını
okumaya başladı. Şirket yöneticileri onayladılar. 2 Vakıf tan
Kültür ve Dayanışma Vakfı yöneticileri de mal varlıklarını
onayladı. Son olarak Ayhan, Sağlıklı Yaşama Destek Vakfı’nın
mal varlığını okudu.
Listeyi tamamladığında vakfın “sözde” mütevelli heyeti
başkanı olan Metin Kulhan “Efendim bu dedikleriniz tamam
ama vakıf kapatılmadan 2 gün önce vakfın parası ile vakfın
kullanımı için bir küçük uçak alındı. Ambulans uçak olarak
kullanılacağı söylendi. Uçak bizim adımıza da değil, o sıralar
danışman mıydı neydi bir İngiliz gelip duruyordu vakfa.
A Y N I G Ü N A N K A R A 147

Wenison’du sanırım adı. İşte onun üzerine kayıtlıydı. Niye


kayda geçirmiyoruz diye sorduğumda ise “Boyundan büyük
işlere burnunu sokma” dediler ve sadece bir takım kağıtlar
imzalattılar.” Diye konuşunca Ayhan bir anda kapıda
beklemekte olan polis memuruna” Buradaki arkadaşların
hepsine öğleme yemeği söyleyin ve yemeklerini yedikten
sonra tek tek istedikleri yerlere araçla bırakın” talimatını
verdi.. Salondaki “sözde” yöneticilere de “Tamam arkadaşlar
bu kadar yeter her için teşekkür ederiz. Gidebilirsiniz” dedi.
Salondakiler “Sağolun” diye teşekkür ederken Ayhan çoktan
salondan fırlamış odasına doğru koşar adım yürümeye
başlamıştı bile…

Ayhan odasına çıkar çıkmaz masasına oturdu. Arkasına


yaslandı. Bugün yaptığı araştırmalar sonrasında Ali Çetin ile
teknede bulunan sahte pasaportta ismi geçen Tekin
Günör’ün aynı kişi olduğunu artık netleştirmişti. En önemlisi
bugüne kadar geçerli olan Ali Çetin’in operasyon gecesi yurt
dışına kaçtığı teorisi de çökmüştü. Çünkü Ali Çetin
operasyondan 1 gün sonra Gökberk Tunahan’ı ziyaret
etmişti. Tunahan o gün ölmüştü ve Ayhan bu ölümün
normal bir ölüm olmadığına da emindi. Ayhan’ın kafasında
şekillenen resme göre Gökberk Tunahan’ın ölümünün
ardında da Ali Çetin vardı.

Ama Gökberk Tunahan neden öldürülmüştü? Şimdilik bunu


bilmiyordu ancak kesin olan tek şey Ali Çetin’in 22 Mart’ta
halen Türkiye’de olduğuydu.. “Ama mutlaka yurt dışına
kaçması gerekiyordu, hem de acilen. Çünkü anlaşılan kaçtığı
gücün Türkiye’de kendisini yaşatmayacağını biliyordu..” Diye
düşünen Ayhan “Düşündüğüm gibiyse Ali Çetin 22 Mart
günü yurt dışına kaçtı” diye mırıldandı.

Ayhan “Bakalım doğru mu düşünüyoruz” diye söylendikten


sonra özel Kalemi Zeynep Gümüş’ü aradı.
148 HANEDAN

“Zeynep Hanım. İstanbul Atatürk, Yeşilköy ve Sabiha


Gökçen Havalimanlarının Genel Müdürlüklerini arayarak,
özel uçak hangarlarından 22 Mart gününde yapılan
kalkışların listesini, uçakların kimlere ait olduğunu, uçuş
rotalarını ve yolcularının kimliklerini öğrenmenizi
istiyorum. Acil.”
“Emredersiniz efendim”
Ayhan odasında ayağa kalkmış bir aşağı bir yukarı volta
atarken gelecek cevabı merakla bekliyordu. 15 dakika sonra
odasının kapısı çaldığında heyecanla “Girin” dedi. Elinde
mailine gelen bilgilerin bilgisayar çıktıları ile odaya giren
Zeynep Gümüş “İstediğiniz bilgiler efendim” diyerek çıktıları
Ayhan’a uzattı.
Ayhan, Zeynep Gümüş gider gitmez masasına oturarak Ali
Çetin’in şirket ve vakıflarındaki “sözde” yöneticilerinin
isimleri ile bilgisayar çıktılarındaki listelerde verilen bilgileri
karşılaştırmaya koyuldu. Ali Çetin’e ait Towers Otelcilik ve
Turizm A.Ş’nin sözde yöneticilerini incelerken Ayhan “Tam
tahmin ettiğim gibi” dedi yüksek bir sesle.
Atatürk Hava Limanı’ndan 22 Mart Günü saat 19.00’da 6
kişilik özel bir uçak Moskova’ya gitmek üzere kalkış yapmıştı.
Uçak, Zekai Üzmez adına kayıtlıydı. Zekai Üzmez ise Ali
Çetin’in Towers Otelcilik ve Turizm şirketindeki “sözde”
Yönetim Kurulu üyelerinden birisiydi. Towers Otelcilik ve
Turizm Şirketi ise Sağlıklı Yaşama Destek Vakfı’na ait şirketti
ve termal bir otel işletiyordu.
Uçağın yolcuları ise 3 kişiydi: Kaptan pilot Kahraman Tulgar,
yardımcı pilot Sezai Eker ve çok tanıdık bir isim “Tekin
Güngör”
Elindeki kağıtları masaya bırakan Ayhan Çelen “Demek biz
seni Avrupa’da ararken sen tam tersi istikamete Rusya’ya
kaçtın Ali Çetin” diye geçirdi aklından. Bir yandan da
çenesini ovuşturuyordu. Görünüşe bakılırsa polisin kendisini
A Y N I G Ü N A N K A R A 149

takip ettiğini bilerek Avrupa’nın her yerinde bir iz bırakan ve


Avrupa’ya kaçacağı izlenimini yaratan Ali Çetin, yaptığı
planla herkesi ters köşeye yatırıp Rusya’ya kaçmıştı.
Ayhan davayla ilgili dosyaları toparladıktan sonra bir kısmını
aldı ve dâhilîden Zeynep Gümüş’ü aradı. Saat 14.45 olmuştu.
150 HANEDAN

14.BÖLÜM

‘Sorular... Sorular ”

Ayhan gelişmeler ile ilgili olarak öğleden sonra Emniyet


Genel Müdürü Fuat Güneş’e kısa bir birifing vermeyi
düşünmüş ancak daha sonra bundan vazgeçmişti.. Ayhan en
azından bir müddet daha bazı konuları araştırmak ve netliğe
kavuşturduktan sonra Genel Müdürü bilgilendirmeye karar
verdi.
Son zamanlarda Ali Çetin Rus bürokrasisi ve siyasetçileri ile
yakın ilişkiler kurmuş, bu ülkede otel ve inşaat yatırımları
yapmak için adamları aracılığı ile görüşmeler yürütüyordu.
Ama asıl amacı Rus bürokrasisi ve siyasetçilerinin yanı sıra
Rus mafyası ile birlikte iş birliğine giderek, Rusya üzerinden
Orta Asya ve Kafkasya’ya yapılacak eroin ticareti pastasından
pay almaktı.
Ancak Ayhan’ın kafasında halen Gökberk Tunahan’ın ölümü,
Ali Çetin’in bu ölümdeki rolü, Ufuk Yaylalı’nın neleri
sakladığı gibi pek çok soru işareti vardı
Eğer Ayhan düşüncelerinde haklıysa, Gökberk Tunahan’ı Ali
Çetin’in öldürmüş olması gerekirdi. Çünkü Ali Çetin yurt
dışına kaçmadan önce iş yaptığı ve bağlantılı olduğu kişileri
A Y N I G Ü N A N K A R A 151

ortadan kaldırıyordu. Yani Ayhan’ın öngörüleri doğru ise


Gökberk Tunahan’ın Ali Çetin ile eroin işi yapıyor olması
lazımdı. Eğer birlikte eroin işi yaptıkları doğru ise Ufuk
Yaylalı’nın bundan haberdar olmaması mümkün değildi.
Ayrıca banko görevlisi bayan, Tekin Güngör olarak tanıdığı
Ali Çetin’in Ufuk Yaylalı’nın da yakın arkadaşı olduğunu
söylemişti. O zaman da akla “Ali Çetin Ufuk Yaylalı’yı neden
ortadan kaldırmadı ?” sorusu geliyordu.
Bunun tek bir açıklaması olabilirdi: Ali Çetin’in Ufuk
Yaylalı’ya halen ihtiyacı vardı. Büyük ihtimalle kendisi
Rusya’dayken Türkiye’de neler olup bittiği hakkında Yaylalı
ile irtibat kuracaktı.
Bu arada Gökberk Tunahan’ın nasıl öldürüldüğü de bir başka
soru işareti olarak beliriyordu. Ayhan bu sorunun cevabı
üzerinde düşündü. Bu sorunun cevabının kendisini bir
yerlere götüreceğini hissediyordu.
Ali Çetin mafya dünyasına ilk girdiği dönemde çok iyi silah
kullanması ve gözü karalığı ile nam salmıştı. Ancak Ali
Çetin’in bir diğer özelliği de zehirleme metodunu başarıyla
kullanabilmesiydi. Evindeki beş bin kitaplık kütüphanede
çok sayıda tıp, farmakoloji ve kimya ile ilgile ilgili kitap vardı.
Ayrıca başarısız operasyonda Zahit Ağa’nın adamlarını
siyanür kullanarak bertaraf etmesi Ali Çetin’in gürültü
çıkarmadan halletmek istediği işlerde zehirleme yöntemini
başarı ile kullandığının çok iyi bir örneğiydi.
Kafasını toparlayan Ayhan kafasında kurguladığı senaryoyu
sesli biçimde düşünmeye başladı:
“Ali Çetin 21 Mart’ta operasyondan kurtulduktan sonra
uçakla Bodrum’a gitti. Gece kiraladığı Giray-1 teknesi ile
izinsiz biçimde Yunan karasularına girdi. Daha sonra
teknenin yavaş yavaş su alarak batmasını sağlayacak bir
sorun yarattı. Tekne su almaya başlayınca teknenin
152 HANEDAN

telsizinden S.O.S sinyali göndererek Yunan Sahil Güvenlik


gemilerinin tekneye ulaşmasını sağladı. Bu arada kasıtlı
olarak kamaralardan birisine Tekin Güngör adına
düzenlenen sahte pasaportu koydu. Ancak S.O.S verir
vermez teknenin ardına bağlı olan bir zodiak tipi bir botla
tekrar Türkiye’ye doğru hareket etti. Yunan Sahil Güvenlik
Güçleri geldiklerinde batmak üzere bir tekne buldular. Ancak
teknede kimse yoktu. Tekne Yunan gemilerine bağlanarak
Yunanistan kıyılarına çekildi. Tekneden sadece Tekin
Güngör adına düzenlenen bir pasaport çıktı. Bu arada Ali
Çetin büyük ihtimalle Bodrum’da kendisini bekleyen bir
helikopter ile İstanbul’a hareket etti ve…”
Ayhan bir anda Ali Çetin’in turizm şirketlerinden Atlantis
Turizm A.Ş ‘nin dosyasında dikkatini çeken bir detayı
hatırladı. Masasının üzerindeki Atlantis Turizm A.Ş’nin
dosyasını buldu. Şirket tasfiye edilirken tüm malları elden
çıkartılmış ancak şirket yöneticilerinden Salih Güngör
üzerine kayıtlı, Silivri yakınlarındaki ormanlık arazi üzerine
kurulu küçük bir bungalov ev ve yine Salih Güngör üzerine
kayıtlı 2 kişilik bir helikopterin satış işlemi yapılmamıştı.
“Evet. Ali Çetin’in geceyi nerede geçirdiği de böylece ortaya
çıkıyor.Büyük ihtimalle Silivri yakınlarındaki ormanlık bir
arazide daha önceden hazırlattığı bungalov tarzı bu dağ
evinde geceyi geçirdi.. Gündüz dağ evinde yine önceden
hazırlattığı siyah film camları olan bir araç ile Güneş Turizm’e
gitti. Burada Gökberk Tunahan ve Ufuk Yaylalı ile yemek
yedi. Tunahan bu yemekten sonra öldü…”
Bu öngörüleri doğruysa Ali Çetin’in bilinmeyen 2 yönü daha
ortaya çıkıyordu. Ali Çetin tekne ve helikopter
kullanabiliyordu.
Bir an duraklayan Ayhan çenesini ovuşturarak sesli biçimde
düşünmeye devam etti:
“Ali Çetin, Gökberk Tunahan’ın ölümü konusunda Ufuk
A Y N I G Ü N A N K A R A 153

Yaylalı ile anlaşmış olmalı. Yenilen yemekte mutlaka zehir


olmalı.. Zehirli yemeği yiyen Gökberk Tunahan kalp krizi
geçirerek öldü. Ancak aile ısrarla otopsi istedi. İşte Ufuk
Yaylalı’nın neden halen yaşadığı tam da bu noktada ortaya
çıkıyor…”

Ayhan parmaklarını şaklatarak kendi kendisine konuşmaya


devam etti:
“ Tabii ya. Ali Çetin aileden böyle bir istek gelebileceğini
önceden öngörmüş ve tedbirini almış olmalı. Bu da Royal
Bank’a yatırılan 550 bin euro’yu bize açıklar. Bu para tekne
kiralaması için değil Adli Tıp Kurulu’ndaki doktorların satın
alınması için kullanılacaktı. Böylece doktorlar “temiz” raporu
verdiler. Ancak Ali Çetin’in bu işlerle ilgilenecek vakti yoktu.
Gökberk Tunahan’ı ortadan kaldırdığı gün yurt dışına
çıkmak zorundaydı. Bu işleri Ufuk Yaylalı’ya bıraktı. Ufuk
Yaylalı doktorları ayarladı, işleri yoluna koydu. Bu arada Ali
Çetin de yurt dışına çıktı”
Ayhan’ın teorisi doğru ise Yunan makamlarının tekne ile
ilgili tutumlarına da mantıklı bir açıklama getirmek
mümkün oluyordu. Gökberk Tunahan Ali Çetin ile
uyuşturucu işindeyse Yunanistan’a deniz yolu ile geçirdiği
eroin için Yunanistan’daki bazı üst düzey emniyet görevlileri
ile siyasetçilere rüşvet veriyor olmalıydı. Yunanistan’da bu
rüşvet çarkının içerisinde olan çevreler Türk makamlarının
bu tekneyi soruşturarak işin sonunda kendilerinin rahatsız
olacağı sonuçlar doğurmalarından korkmuş ve bu nedenle
tekne ile ilgili bilgi vermemekte direnmiş olmalıydılar.
Bunun yanında Ayhan, Ali Çetin’in teknede neden kendisini
bu kadar açık eden bir sahte pasaport bıraktığını
anlayamıyordu. İlk başta düşündüğü “Kendisinin öldüğünün
inanılmasını istiyor Böylece Emniyetteki dosyasının
kapanacağını planlıyor” tezi şimdi kendisine çok yüzeysel
154 HANEDAN

geliyordu. Hem öldüğüne inanılmasını istese oraya kendi


orijinal resmi ile düzenlenmiş bir pasaport yahut gerçek
pasaportunu bırakabilirdi. Bunları yapmıyorsa bir nedeni
olmalıydı. Ali Çetin bir mesaj mı vermeye çalışıyordu ?
Çünkü kafasındaki senaryonun yerli yerine oturmayan tek
parçası buydu.

Ayhan koltuğundan kalktı. Elleri ceplerinde beyaz yazı


tahtasının başına gitti. Eline tahta kalemini alarak bir
öğretmen edası ile kendi kendisine önce sormaya sonra
yanıtlamaya başladı. Soruları ve yanıtları tahtaya yazıyordu:
“ Pasaportun yakalandığı teknenin adı neydi? Giray-1 ?”
“ Peki tekne nereye gidiyordu ? Rodos Adası’na”
“ Ali Çetin işlerini ne zaman tasfiye etmeye başladı? Bir
Rodos Adası ziyareti sonrasında”
“ Peki Ali Çetin nereye kaçtı ? Rusya’ya”
Ayhan cevapları alt alta büyük harflerle yazmaya başladı.
GİRAY-1
RODOS ADASI
RUSYA
Ayhan’ın kafasında birden bazı bağlantılar belirmeye başladı.
Ayhan şaşkın şaşkın tahtaya bakarken “Ama ne alaka ?”
diyordu.
A Y N I G Ü N A N K A R A 155

15.BÖLÜM

“Garip bir
bulmaca”

Ayhan dahili numaradan Mali Suçlar Şube Müdürü Baş


komiser Taner Şafak’ı aradı.

“Taner Başkomiserim nasılsınız ?”

“Sağolun Amirim sizi sormalı ?”

“Döner dönmez koşturmaya başladım. Taner Başkomiserim


ben sizden bir ricada daha bulunacağım.”

“Dinliyorum Amirim.”

“Şimdi, elimdeki dosya ile ilgili olarak Güneş Turizm


Denizcilik ve Tekne Kiralama A.Ş’nin Royal Bank’taki
hesaplarına girmemi gerektirecek bir durum var. Bu
firmanın Royal Bank’ın İstanbul Mecidiyeköy şubesindeki
hesabından 22 Mart sonrası 550 bin euro’luk bir para
156 H A N E D A N

çekilmiş mi ? Çekildiyse kimin hesabına yatmış ? Bir de bu


hesaptan son 1 yıl içerisinde İtalyan Bankalarına havale var
mı ? Bunları acilen öğrenmem gerek. Ha bir de bu hesaptan
işlem yapma yetkisi şirketin her elemanına açık mı yoksa özel
bir kişinin yetkisi dahilinde mi ?”
“Amirim. Tamam da biliyorsunuz çıkartılan son yasa ile bunu
yapabilmemiz için Cumhuriyet Başavcılığının ve Maliye
Bakanlığı’nın özel izni gerekiyor. “
“Siz merak etmeyin gerekli izinler bu akşama kadar elinizde
olacak”
“O zaman sorun yok. Ben bu izni aldıktan sonra sizin
istediğiniz bilgileri almam yarım saatimi alır.”
“Tamam baş komiserim. Bu arada Ali Çetin’in hesapları
konusunda bir ilerleme var mı ?”
“O konuda umduğumuzdan hızlı gittik. Kara para aklama
operasyonu uzantısı olarak formüle ettik ve bankalardan bilgi
istedik. Büyük ihtimalle 1-2 güne bilgi elimizde olur.”
“Sağ olun Taner Başkomiserim. Ben şimdi gerekli yazıyı
hazırlatıp size gönderiyorum.”
“Tamam. İzin elime geçer geçmez harekete geçerim Amirim.”
“Görüşmek üzere, kolay gelsin”
“Size de”
Ayhan telefonu kapattıktan sonra hemen laptopundan
Cumhuriyet Başsavcılığı ve Maliye Bakanlığı’na kendi unvan
ve imzasını taşıyan bir izin talep yazısı yazdı. Bu yazıda özel
yetkiler kullandığının altını çizdi. Banka hesaplarına
girebilmesi için gerekli izni çok çabuk alması gerekiyordu.
Yazıcıdan izin talep yazısının antetli kağıda basılmış 2
çıktısını alan Ayhan, bunları Emniyet Genel Müdürlüğü’nde
sayılı yetkilinin evrakı arasında bulunan “Çok Gizli ve İvedi”
A Y N I G Ü N A N K A R A 157

mührü vurulmuş 2 ayrı zarfa yerleştirdi. Telefonla özel


kalemi Zeynep Gümüş’ü arayarak odasına çağırdı. Zeynep
Gümüş az sonra kapısını çalarak odaya girdi.
“Buyurun efendim”
“Zeynep Hanım. Bu zarflar çok çok acil olarak Cumhuriyet
Başsavcısı ve Maliye Bakanlığı Bakanlık özel Kalemine elden
iletilecek. Bakan Bey yerindeyse kendisine verilsin. Yerinde
değilse özel kaleminden kendisinin bilgilendirilerek gerekli
iznin çıkması için talimat vermesi istensin. Son derece acil
ve önemli”
“Anladım efendim”
Zeynep Gümüş odadan çıkarken Ayhan kafasına takılan
diğer konuyu düşünmeye başlamıştı. Ali Çetin neden
kendisine ait olduğu çok kolay anlaşılan sahte pasaportu
teknede bırakmıştı. Ali Çetin bir mesaj mı vermeye
çalışıyordu ?
Ayhan tekrar beyaz tahtanın başına gitti. 3 cevap; GİRAY-
1,RODOS ve RUSYA… Ayhan’ın kafası yine bulmaca
çözmeye, parçaları birleştirmeye başlamıştı.
Ayhan’ın en çok meraklı olduğu konular tarih ve mistizmdi.
Şimdi tarihe meraklı olmasının faydalarını görüyordu. Pek
çok insana alt alta konulduğunda bir anlam ifade etmeyen
bu 3 kelime Ayhan için yan yana durdukları zaman bir anlam
taşıyordu.
Şöyle ki; Kırım Hanlğı’nın son Han’ı Şahin GİRAY, Osmanlı
İmparatorluğu’na ihanet ederek, RUSYA’nın Kırım’a
girmesine izin vermiş ve yaptıklarının sonucunda
1.Abdülhamit döneminde RODOS’ta öldürülmüştü.
Böylece tahtadaki GİRAY-1, RUSYA ve RODOS kelimeleri
tarihi bir vakıanın içinde anlam kazanıyorlardı.
Ama burada verilmek istenen mesaj neydi ve Ali Çetin
158 HANEDAN

mesajı kime veriyordu? Ali Çetin Rodos’ta ne yapmıştı,


kimlerle görüşmüştü ?

Anlaşılan bir kez daha can dostu Hristo’yu araması


gerekecekti… Cep telefonundan Hristo’nun numarasını
tuşladı.

“Alo Hristo”

“Vay kardesim söyle”

“Ya Hristo kusura bakma seni de bu ara çok rahatsız


ediyorum ama benim sana bir işim daha düştü”

“O nasıl laf Ayhan. Söyle bakalım sıkıntın ne?”

“Şu benim elimdeki dosya vardı ya…”

“Evet”

“Şimdi o dosyadaki kilit adam olan Ali Çetin bundan 6 ay


önce sık sık Rodos Adası’nı ziyaret etmeye başlamış. İşin
garip tarafı; bu ziyaretlerinin ardından adamımız işlerini
tasfiye etmeye başlıyor. Büyük ihtimalle sizin istihbarat
birimlerinin takibindedir. Orada kimlerle temas kurmuş bu
bilgi lazım”

“Bu muydu istediğin. Senin canın sağolsun ben yarım saate


kadar sana dönerim”

“Sağol Hristo bu yaptıklarını nasıl ödeyeceğim”

“Alacak verecek mevzusuna girersek ben zararlı çıkarım o


yüzden hiç girmeyelim Ayhan”

“Tamam, tamam”

“Ha bu arada en kısa zamanda Sultanahmet’teki ödülümü


almaya geleceğim”

“Sen gel yeter ki”


A Y N I G Ü N A N K A R A 159

Ayhan telefonu kapatarak arkadaşından gelecek yanıtı


beklemeye başladı. Olay garip bir bulmacaya dönüşmeye
başlamıştı.
Sigarasını söndürerek arkasından ara vermeden ikinci
sigarasını yaktı. Bir yandan da düşünüyordu. Ali Çetin’in
yurt dışına kaçmasını sağlayacak güç bundan önce
karşılaştığı tehditlerden çok daha ciddi olmalıydı. Ve bu güç
mutlaka Türkiye içerisinden bir güçtü. Çünkü öyle olmasa
Ali Çetin her türlü bağlantısının olduğu, yer altı dünyasında
çok büyük bir gücü elinde bulundurduğu Türkiye’den
kaçmak istemezdi. Kaçmasının tek açıklaması ise hayatından
ilk defa endişe ediyor olması olmalıydı. Bu da mantıken Ali
Çetin’in hayatına kast eden kişi veya kişilere mesaj yolladığı
anlamına gelirdi.
Odasının içerisinde volta atan Ayhan “Ama kim veya kimlere
?” diye söyleniyordu. Tam da bu sırada telefonu çaldı. Ayhan
telefonu açtığında karşısında Mali Suçlar Şube Müdürü
Taner Şafak vardı.
“Ayhan baş komiserim bu ne hız. İstediğim izinler az önce
elime ulaştı”
“Çok iyi baş komiserim. Mesai bitimine kadar bilgilere
ulaşırsak çok iyi olur”
“Tamam Ayhan Baş komiserim. Ben zaten hemen
İstanbul’daki arkadaşlarla temasa geçerek izin yazılarını
faksladım. Bilgi bize yarım saat, en geç 45 dakika sonra
ulaşmış olur.”
“Çok iyi. Sağ olun baş komiserim”
Ayhan şimdi 2 telefon bekliyordu. Kendisine bir çay söyledi.
Az sonra gelen çayla birlikte üst üste 3. Sigarasını yakmıştı.
Ayhan dirseklerini masaya dayadı ve saçlarını geriye atacak
biçimde başını ellerinin arasına aldı. Derin bir iç geçirdi.
160 HANEDAN

Sonra arkasına yaslandı ve kendi kendisine mırıldanmaya


başladı:
“Aslında fena gitmiyoruz. Dün elimde eksiklerle dolu bir
dosyadan başka bir şey yoktu. Bugün en azından mantıklı bir
senaryo üretebilecek durumdayım. Tabii bu varsayımlarımın
ispata ihtiyacı var. Mesela şu Royal Bank’taki hesapta neler
dönmüş çok önemli. Yada Bolu Dağı’nda ölen kişi avukat
Sinan Erdoğan mı ? “
Ayhan daha sonra laptopundan internete girdi GÖKBERK
TUNAHAN ve OTOPSİ kelimelerini arama motoruna
girerek ENTER tuşuna bastı. Karşısında 26 Mart tarihli kısa
bir gazete haberi çıkmıştı. Haber “22 Mart günü iş yerinde
geçirdiği kalp krizi sonucu vefat eden ünlü iş adamı ve
armatör Gökberk Tunahan’ın ailesinin isteği üzerine
gerçekleştirilen otopsinin sonucu açıklandı. Otopsi
sonucunu açıklayan Adli Tıp Kurumu başkanı Prof.Dr.
Selçuk Turan ölümün gizli kalp yetmezliğine bağlı kalp krizi
sonucu gerçekleştiğini belirtti. Adli Tıp Kurumu’nca verilen
otopsi raporunun altında Prof.Dr. Selçuk Turan’ın yanı sıra,
Prof. Dr. Hayri Yenilmez, Prof. Dr. Ali Karaoğlu, Prof. Dr.
Kadriye Çınar ve Doç. Dr. Şahin Bilge’nin imzası var”
şeklindeydi.
Ayhan, Adli Tıp raporuna imza koyan doktorların isimlerini
bir kağıda not etti. Bu arada saatine baktı. Hristo ile konuşalı
yaklaşık yarım saat olmuştu. “Şimdi arar bizimki” diye
içerisinden geçirirken cep telefonu çaldı, arayan Hristo
Pandelis’ti.
“Ayhan nasılsın son yarım saattir ?”
“Gergin Hristo, gergin”
“Gerilme Ayhan’ım istediğin bilgilere ulaştım. Bu Ali Çetin
tahmin ettiğin gibi bizimkilerin takibindeymiş. Emniyet
istihbarat da izliyormuş bunu. Hali ile bilgiye ulaşmak kolay
oldu. Hala emniyette prestijimiz var. Neyse bırakalım reklamı
A Y N I G Ü N A N K A R A 161

da sadede gelelim. Ali Çetin Rodos’a toplam 5 kez geliyor.


Hiçbir ziyaretinde sahte pasaport kullanmıyor. Dediğin gibi
ilk gelişi 6 ay önce. Her geldiğinde farklı bir apart otelde
kalmış. Dikkat çekmeyen mütavazı bir turist görünümünde.
Dikkati çeken tek şey; her gelişinde Rodos Kalesi’ni ziyaret
etmesi ve Rodos Kalesi Müzesi’nin Müdürü Stelyo Gasinas
ile akşam yemeği yemesi. Bu arda Gasinas mübadele
esnasında Türkiye’den Yunanistan’a gelen Rum ailelerden
birisinin çocuğu. Türkçe’yi gayet iyi konuşuyor. Senin için
Gasinas’ın cep numarasını da buldum. Belki konuşmak
istersin. Bunun dışında olağanüstü bir hali veya temasta
olduğu bir başka kimse tespit edilmemiş”
Ayhan müze müdürü Stelyo Gasinas’ın cep telefonunu
kaydetti.
“Çok sağ ol Hristo, çok yardımcı oldun”
“Ne zaman istersen ara kardesim”
“En kısa zamanda görüşürüz inşallah”
“İnsallah, insallah”
“Hristo ben seni daha fazla meşgul etmeyeyim”
“Haberleselim Ayhan, vallahi senin dosyayı ben merak eder
oldum”
“Tamam dostum”
Ayhan telefonu kapattığında “İlginç” dedi. Ali Çetin’in Rodos
Kalesi’ne olan bu düşkünlüğü ilgisini çekmişti. Çünkü eski
Kırım Hanı Şahin Giray, Rodos Kalesi yakınlarında sürgünde
kendisi için tahsis edilen evde öldürülmüştü… Karşısında
garip bir bağlantı daha duruyordu…
Az sonra yeniden telefonu çaldı. Arayan Mali Suçlar Şube
Müdürü Taner Şafak’tı.
“Amirim, istediğiniz bilgiler geldi”
162 HANEDAN

“Evet”
“27 Mart günü Royal Bank İstanbul Mecidiyeköy Şubesi’nden
dediğiniz gibi 550 bin euro’luk bir transfer söz konusu.
Ancak para transferi tek bir hesaba yapılmamış. 5 ayrı hesaba
yapılmış. Bu transferlerde 150 bin euro Selçuk Turan, 100’er
bin Euro da Hayri Yenilmez, Ali Karaoğlu, Kadriye Çınar ve
Şahin Bilge adına çeşitli bankalarda açılan hesaplara para
aktarılmış. Bu arada hesaptan işlem yapmak için yetkili tek
kişi şirketin Genel Müdürü Ufuk Yaylalı. Hesap kısa süre
önce, 14 Mart tarihinde açılmış”
“İtalyan bankalarına havale ?”
“Amirim o konu biraz karışık”
“Nasıl yani ?”
“Şöyle… Görünüşe bakılırsa şirketin İstanbul
Mecidiyeköy’de bulunan adresinde 2 ayrı hesabı var. Birisi
biraz önce bahsettiğimiz hesap. Bu hesapta sadece Ufuk
Yaylalı’nın işlem yapma yetkisi var. Bir diğer hesap ise yine
üzerinde sadece bir kişinin işlem yapmasına izin verilmiş
olan bir hesap. İsim tanıdık: Avukat Sinan Erdoğan. Hani şu
Ali Çetin’in avukatı. Arkadaşlar her ihtimale karşı bu hesabı
da incelemişler. Bu hesapta son bir yılda İtalyan Bankalarına
yapılan bir para transferi gözükmüyor. Ancak…”
“Ancak ne Taner baş komiserim”
“Bu hesap sadece 1 şirkete düzenli olarak ayda 1 milyon euro
ile 14 milyon Euro arasında değişen para aktarımı yapmak
için kullanılmış”
“Şirketin adı ne ?”
“Blackhouse Medical Investments Corporation. Şirketin
merkezi Londra.”
“Daha fazla bilgi yok mu elimizde ?”
A Y N I G Ü N A N K A R A 163

“Sizin daha fazla bilgi isteyeceğinizi tahmin ettiğim için


arkadaşlara talimat verdim şirketi araştırıyorlar. Yeni
sonuçlara ulaşır ulaşmaz sizi bilgilendiririm”
“Teşekkürler. En kısa zamanda sizden gelecek haberleri
bekliyorum.”
Ayhan yerine oturdu. Kendisine bir çay söyledi. Kafasını
toparlayarak durum değerlendirmesi yapması gerekiyordu.
Az sonra sigarası ile birlikte çayını yudumlarken kendi
kendisine mırıldanmaya da başlamıştı:
“Bankadaki para tam da otopsi sonucunun açıklandığı
günün ertesinde Adli Tıp Kurulu’nda raporu hazırlayan
doktorlara verilmiş. Hesapta işlem yapma yetkisi sadece Ufuk
Yaylalı’ da olduğuna göre, parayı Ufuk Yaylalı hesaplara geçti.
Bu da benim Ufuk Yaylalı’nın doktorları satın alma işlerini
halletmesi için Ali Çetin tarafından sağ bırakıldığı tezimi
doğruluyor. Bu arada şirketin bir diğer hesabının kullanım
yetkisinin Ali Çetin’in avukatı Sinan Erdoğan’da oluşu da Ali
Çetin ile Gökberk Tunahan’ın dostluktan öte bir iş ilişkisi
olduğunu açıkça ortaya koyuyor.”
Ayhan hızlıca Zeynep Gümüş’ün dahili numarasını tuşladı.
“Zeynep Hanım, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul
Cumhuriyet Başsavcılığı makamına bir faks geçerek,
Emniyet Genel Müdürlüğü Bünyesi’nde faaliyet gösteren
ÖZEL ve STRATEJİK OPERASYONLAR MASASI
tarafından yürütülen “gizli” bir operasyon ile ilgili olarak
Güneş Denizcilik Turizm ve Tekne Kiralama A.Ş Genel
Müdürü Ufuk Yaylalı ile, İstanbul Adli Tıp Kurumu
üyelerinden Prof.Dr. Selçuk Turan’ın, Prof. Dr. Hayri
Yenilmez, Prof. Dr. Ali Karaoğlu, Prof. Dr. Kadriye Çınar ve
Doç. Dr. Şahin Bilge’nin acil olarak gözaltına alınmasını talep
edelim. Bu arada Ufuk Yaylalı için tüm havaalanları ve sınır
kapılarına bilgi geçilsin, hakkında yakalama emri çıkarılsın”
“Anlaşıldı efendim”
164 hHANEDAN

Ayhan yeniden düşünmeye başladı. Ali Çetin 1990’lardan


beri uyuşturucu işinde çok sayıda kişi ile iş ortaklığı yapmıştı
ve halen yapıyordu. Ama yurt dışına kaçmadan önce sadece
Gökberk Tunahan, Zahit Ağa ve tahmini doğru ise Sinan
Erdoğan’ı ortadan kaldırmayı planlamıştı. Gökberk Tunahan
ve Sinan Erdoğan’ı ortadan kaldırmayı başardığı
anlaşılıyordu. Zahit Ağa ise son anda şans eseri kurtulmuştu.
Ali Çetin’in bu kişilerden kurtulmak isteyişinin bir nedeni
olmalıydı. Bu 3 isim bir şeyler mi biliyorlardı ?
“Ufuk efendinin sorgusunda bir şeyler çıkar belki” diye
düşündü.
Ayhan düşüncelere dalmışken kapısı çalındı. İçeriye giren
Zeynep Gümüş’tü. Zeynep Gümüş elindeki sarı zarfı Ayhan’
uzattı. Ayhan başı ile teşekkür ettikten sonra Zeynep
Gümüş’ün odadan çıkmasını bekledi. Sonrasında zarfı açtı.
“Acil” olarak yapılmasını istediği Bolu Dağı mevkiinde
yaşanan kaza sonrası kül olan cesedin DNA incelemesinin
raporu eline ulaşmıştı. Bolu Dağı’ndan aşağı yuvarlanarak
yanan aracın camından alınan kan izleri ile Sinan Erdoğan’ın
kaza yaptıktan sonra Güngören’deki otoparka çekilen
aracından alınan kan örnekleri karşılaştırılmıştı. Sonuç
Ayhan’ın tahmin ettiği gibiydi. İki arabadaki kan örnekleri
uyuşuyordu. Yani Bolu Dağı’nda meydana gelen kazada ölen
kişi Avukat Sinan Erdoğan’dı.
“Evet. Bir başka parça daha yerine oturdu” diye geçirdi
içerisinden Ayhan.
Ayhan bunları düşünürken İstanbul’da Emniyet Müdürlüğü
Asayiş Büro ekipleri Ufuk Yaylalı’yı evinde bavullarını
toplarken yakalayarak gözaltına almışlardı. Yine aynı
saatlerde İstanbul Adli Tıp Kurumu üyesi 5 doktor da
İstanbul polisi tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne
getirilmişti.
Ayhan, özel kalemi Zeynep Gümüş’ten İstanbul’da yaşanan
G A R İ P B İ R B U L M A C A 165

gelişmeleri haber alır almaz Türk Hava Yolları’ndan İstanbul’a


kalkan ilk uçak için bir bilet ayırttırmış, Zeynep Gümüş’e
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’ndan yeni bir sorgulama izni
çıkarttırarak bunun kendisi İstanbul’a varmadan İstanbul
Emniyet Müdürlüğü’ne fakslanması talimatını vermişti.

Aynı gün içerisinde 2. Kez İstanbul’a gidecekti. Ayhan hızla


odasını toparlayarak Esenboğa Havalimanı’na gitmek için
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün binasından ayrılırken saatine
baktı. Saat 18.00’di. Ve uçağının kalkmasına 45 dakika vardı.

Ayhan telefonundan İstanbul’un alan kodunu çevirerek bir


numara tuşladı. Karşısındaki bayanla uzun olmayan bir
görüşme yaptı. Kağıda “Serhat Kuman” ismini not etti. Artık
çıkabilirdi.
166 HANEDAN

16.BÖLÜM

“Bir günde
iki kez İstanbul

Ayhan, Atatürk Havalimanı’na iner inmez hızlı adımlarla


çıkış kapısına doğru yöneldi. Gelirken Laptopunu yine
yanından ayırmamıştı. Sırada bekleyen taksilerden birisine
atladı ve Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yola çıktı.

Bu kez sabah olduğu kadar şanslı değildi. İstanbul’un arap


saçına dönen trafiğinde yollar yine tıkanmıştı. Tespih taneleri
gibi yollara dizilen arabalarda anlamsızca çalınan kornalar
kafasının içi zaten bin bir soru işareti ile dolu olan Ayhan’ın
adeta beynini patlatıyordu. Trafiğin ağır ilerleyişi oldum olası
tez canlı olan Ayhan’ı çıldırtıyordu.

Ayhan “Yıl olmuş 2013 hala şu trafik sorununu çözemediler.


Bi de Megakent diye övünüyorlar. Yabancılar buraya bakınca
akıllarına anca Megaköy demek gelir her halde”diye söylendi.
Ayhan’ın mırıltı şeklinde konuşmasını kulakları çok iyi
duyan taksi şoförü de işitmişti.
B İ R G Ü N D E İ K İ K E Z İ S T A N B U L 167

“Haklısın vallahi abi. Bi de bize sor bu İstanbul’un trafik


keşmekeşini. Yazın ayrı dert, kışın ayrı dert. Hele böyle
akşam saatlerinde hiç çekilmez oluyor” diye laf açmak
isteyen taksi şoförü Ayhan’ın sadece kafasını yavaşça
sallayarak pencerden dışarıya doğru bakması ile müşterisinin
sohbet etmek istemediğini anlayarak susmuştu.
Ayhan yaklaşık 1,5 saat sonra İstanbul Emniyet
Müdürlüğü’ne varmıştı. Kapıdan içeriye girerek görevli polis
memuruna kendisini tanıttı ve İl Emniyet Müdürü Hasan
Kurban ile görüşmesi gerektiğini belirtti. Kendisine
beklemesini söyleyen polis memuru Hasan Kurban’ın özel
kalemini arayarak durumu aktardı sonrasında telefonu
kapatarak “Buyurun sayın amirim, sayın Emniyet Müdürü
sizi bekliyor. 3. Kat.” Dedi.
Ayhan başı ile polis memuruna teşekkür ederek asansöre
yanaştı, asansör ile 3. Kata çıktı. Koridorun hemen başında
sağ tarafta Hasan Kurban’ın makam odası vardı. Ayhan hızlı
adımlarla makam odasına doğru geçerken, Fuat Güneş’in
Hasan Kurban ve Salim Kibar hakkında anlattıkları aklından
geçiyordu. Kendi kendisine “Sakin ol oğlum. Davaya
odaklan” diye telkinde bulundu.
Özel kalem Ayhan’ın geldiğini Hasan Kurban’a haber verdi
ve Ayhan makam odasına girdi. Oldukça geniş olan ve lüks
döşenmiş makam odasında Hasan Kurban siyah deri
koltuğunda arkasına doğru iyice yaklaşmış ve bacak bacak
üzerine atmış biçimde Ayhan’ı bekliyordu. Ayhan odaya
girdiğinde yerinden hiç kıpırdamadan “Gel bakalım harika
çocuk” diyerek alaycı bir ses tonu ile Ayhan’a masanın hemen
önündeki koltuklardan birisine oturmasını işaret etti.
Ayhan soğuk bir ses tonuyla “Hoş bulduk sayın müdürüm”
dedi. Sesindeki kinayeli ifade oldukça belirgindi.
Hasan Kurban masasına doğru yaklaştı ve konuşmaya
başladı:
168 HANEDAN

“EE Ayhan Bey. Tam 9 ay üzerinde çalıştığımız, Emniyet


teşkilatının en iyi 22 personelini özel olarak seçtiğimiz bir
operasyonu berbat ettin.En iyi adamlarımdan birisini
komaya soktun ki adamım büyük ihtimalle ölecek, şimdi tek
başına bu operasyonu tamamlayacaksın öyle mi ?”
Ayhan aynı donuk ses tonu ve ifadesiz bir bakışla tam Hasan
Kurban’ın gözlerinin içerisine bakarak “Aynen öyle” dedi. “Bu
arada Şahin Çakır için üzgünüm”
“Üzgünmüş.” Dedi Hasan Kurban. “Sen kafana göre hareket
et, adamı komaya sok sora üzgünüm de. Sen üzgünsün diye
Şahin yaşamayacak Ayhan”
“Sizinle tartışmak için gelmedim buraya. Bana verilen bir
görev var ve bu görevi yerine getirmek için çalışıyorum.”
“Bana bak Ayhan efendi. İstanbul Emniyeti senin çiftliğin
değil. Öyle istediğin zaman gelip adam sorgulayamazsın,
buraya şunu nezarete alın bunun sorgusuna ben gireceğim
diye haber gönderemezsin anladın mı beni ?”
“İster kabul edin ister etmeyin. Yeni görevimde bana verilen
yetkiler çerçevesinde bu dediklerinizin hepsini yaparım,
yaptım, gerekirse yeniden yapacağım. Ve siz de, isteseniz de
istemeseniz de bana yardımcı olacaksınız”
“Tabii insanın arkasında Emniyet Genel Müdürü olunca
emniyet amiri rütbesiyle, bir il emniyet müdürü ile böyle
haddini bilmeden konuşması doğal oluyor. Bana bak oğlum
yanlış ata oynuyorsun”
“At yarışı oynamak ilgi alanım içerisinde değil, ama anlaşılan
siz bu konuya oldukça meraklısınız. Ayrıca haddimi aşıp
aşmadığımı gayet iyi biliyorum. Size sadece yetkilerimi
hatırlattım, saygısızlık yapmadım.”
Hasan Kurban sinirlenmişti, elindeki çakmağı sinirlice
çevirip duruyordu.
B İ R G Ü N D E İ K İ K E Z İ S T A N B U L 169

“Ayhan en ufak hatanı affetmeyeceğim bunu böyle bil. Şimdi


çık, sana adamlarını göstersinler. Sorguluyor musun, ne
yapıyorsan yap ve buradan git. Seninle bir daha karşılaşmak
istemiyorum”
“Sorgulamayı tabii yapacağım. Ancak yeniden
karşılaşmamak konusunda söz veremem. Dediğim gibi
gerekirse yeniden burada bazı isimlerin yakalanmasını
istemem, sorguya girmem gerekebilir. Bu yüzden beni
sevmeye çalışsanız iyi olur. Sinirleriniz için…”
Hasan Kurban iyice sinirlenmişti “Görüşme bitmiştir” dedi.
Ayhan altta kalmadı “Çok sevindim” diye yanıtladı. Odada
tam bir sinir harbi yaşanıyordu. Ayhan hızlı adımlarla
odadan çıktı, özel kaleme Ufuk Yaylalı ve 5 Adli Tıp Kurumu
üyesinin sorgusuna gireceğini söyledi.
Asansörle -2. Kattaki sorgu odalarına doğru inerken Ayhan
kendi kendisine söyleniyordu: “Şu davayı çözelim o zaman
göreceğiz yanlış atı, doğru atı”
Asansör -2’ye gelmişti. Ayhan kapıdan adımını attı ve uzunca
loş bir koridor boyunca sağlı sollu sıralanan yaklaşık 15 ayrı
sorgu odasına gözlerini dikti. Yanındaki görevli polis
memuru Ayhan’a bir kağıt uzattı. Kağıtta hangi şüphelinin
kaç numaralı sorgu odasında olduğu yazılıydı.
Öncelikle Adli Tıp Kurumu doktorlarını sorgulamaya karar
verdi. Onlar Ufuk Yaylalı’dan rapor düzenlemek için para
aldıklarını itiraf ederlerse, Ufuk Yaylalı’nın üzerine daha
rahat gidebilirdi. Ve Ufuk Yaylalı’nın çözülmesi daha kolay
olurdu.
Ayhan kağıda baktı ve 6 numaralı sorgu odasına doğru
yöneldi. Burada otopsi raporunu veren heyetin başkanı
Profesör Doktor Selçuk Turan vardı. Odanın kapısını açtı.
Selçuk Turan odadaki tek eşya olan plastik masaya
dirseklerini yaslamış, ellerini başının arasına almıştı. Kapının
açılması ile birlikte Ayhan ile profesör göz göze geldiler.
170 HANEDAN

Profesör gerilmişti. Ayhan “Çok zor olmayacak” diye geçirdi


içerisinden.
“Merhaba profesör nasılsınız?” Cevabı yine kendisi vererek
konuşmaya devam etti:” İyisinizdir, iyi… Gerçi benim de
banka hesabıma birileri 150 bin Euro yatırsa ben de iyi
olurdum”
Masaya yaklaşan Ayhan tavandan sarkan lambanın ışığının
aydınlattığı profesörün yüzüne doğru eğildi. “Değil mi
doktor ?” dedi.
“Anlayamadım” dedi Selçuk Turan.
Selçuk Turan’ın tam karşısındaki sandalyeye oturan Ayhan
kollarını birleştirdi ve rahat bir tavırla konuştu:
“Hocam bize Polis Akademisi’nde kişisel gelişim ve beden
dili okuma dersleri verilirdi. Ben de bu dersleri çok severdim.
Hiçbir dersi kaçırmazdım. Bu derslerde bize öğretilen temel
maddelerden birisi neydi biliyor musunuz ?”
Selçuk Turan sessiz kalmıştı. Ayhan konuşmaya devam etti.:
“Suçlu veya şüpheli ile öncelikle göz kontağı kurmamız
gerektiği öğretildi bize. Çünkü yalan söyleyen veya suçlu
psikolojisi içerisindeki kişinin göz bebekleri büyür. Ve ben
biraz önce sizin yüzünüze doğru eğildiğimde gözlerinize
baktım. Gözbebekleriniz büyümüştü hocam”
Selçuk Tutan rahat görünmeye çalışarak, sahte bir
tebessümle konuştu:
“Göz bebeklerim büyüdü diye beni tutuklamayacaksınız her
halde ?”
“Tabii sizi göz bebekleriniz büyüdü diye tutuklamayacağım
hocam. Sizi para karşılığında yalan otopsi raporu
hazırlamaktan tutuklayacağım”
“Ben mi para almışım ? Buna kargalar bile güler”
171

“Vallahi hocam kargaları bilmem. Ama banka hesabınızı 27


Mart’ta kontrol ettiğinizde sizin yüzünüzün güldüğüne
eminim. Gelin birbirimizi yormayalım”

“ Ne varmış banka hesabımda ?”

“Hocam tamı tamına 150 bin Euro varmış. Daha ne olsun ?


“Size ne benim banka hesabımda kaç para var. Ayrıca olamaz


mı. Bunun yanı sıra şahsi hesaplarıma girmeniz bir suç.
Bunun için sizi mahkemeye vereceğim”

“Birincisi sizin banka hesabınızda kaç para olduğu -tabii


normal zamanlarda- beni ilgilendirmez. Ancak siz çok
önemli bir iş adamının otopsi sonucunu veren heyetin
başkanı olarak, otopsi sonucunu açıkladıktan bir gün sonra
banka hesabınıza bu kadar yüklü miktarda para yatıyorsa ve
bu benim üzerinde çalıştığım dava ile bir yerde kesişiyorsa
ben buna ilgi duyarım. Şahsi hesaplarınıza girmeme gelince.
Bunun için yasal izinleri aldığım için hiçbir suç işlemedim.
Şimdi gelelim 150 bin Euro’ya. Hocam bu parayı nasıl
açıklayacaksınız ? Baştan söyleyeyim; “maaşımdan
biriktirdim” falan gibi saçma yalanlarla bana zaman
kaybettirmeyin. Üç kuruş maaşınızla bir ömür çalışsanız bu
parayı değil biriktirmek, bir arada göremezsiniz…”

“Evet bu paranın bankaya yatırıldığı doğru. Parayı yatıran da


Ufuk Yaylalı’dır. Ben Ufuk Yaylalı ile uzun yıllardır tanışırım.
Aile dostumdur. Çok özel bir hukukumuz vardır. Babasının
çok iyiliğini görmüşümdür. Kendisi bir süre önce bana
maddi olarak sıkıştığını, 150 bin Euro’ya ihtiyacı olduğunu
söyledi ve borç istedi. Ben de Kanlıca’da bulunan arazimi
satıp kendisine bu parayı verdim. Kendisi ihtiyacını gördü.
27 Mart’ta bankaya yatan para da Ufuk Yaylalı’nın bana
ödediği borcudur”

“Tam da otopsi raporunun açıklanmasının ertesi günü”


172 HANEDAN

“Bu tamamen tesadüf ”


“Hocam sıradan bir adamdan bahsetmiyoruz.
Konuştuğumuz kişi Türkiye’nin en büyük şirketlerinden
birisinin Genel Müdürü. Bu adam paraya sıkışır mı ? Sıkışsa
da 150 bin Euro’yu istediği her bankadan, istediği her
arkadaşından temin edebilir. Niye sizden borç istesin ki ?”
“Orasını bilemem. Bankalarla uğraşmak yerine benimle olan
samimiyetine güvenmiş olabilir”
“Hocam. Şimdi diyelim ki gerçekten olay böyle oldu. Peki
Ufuk Yaylalı bir devlet memuru olan sizin nakdi olarak bu
kadar paranız olamayacağını tahmin ediyordur her halde.
Nerden biliyor sizin bu parayı temin edebileceğinizi ?”
“Tabii o kadar nakit param olmadığını biliyordu. Ancak
Kanlıca’daki araziyi zamanında bana yatırım amaçlı olarak
aldıran Ufuk Yaylalı’nın kendisidir. O arazinin alıcısı da
çoktu. Bu nedenle araziyi satarak bu parayı temin edip
edemeyeceğimi sordu. Ben de “tamam” dedim. Alıcısı hazır
olduğundan ertesi gün satış işlemlerini yaptım ve parayı
Ufuk Yaylalı’ya verdim.”
“Şahsi hesabınızdan mı transfer ettiniz parayı”
“Hayır elden teslim ettim”
“Neden ?”
“O gün vaktim müsaitti. Bankada beklemeyi de hiç sevmem.
İş yerine giderek hem parayı verdim, hem de kendisini
ziyaret ettim, odasında çay içip sohbet ettik.”
“Hoca zorlu çıktı” diye düşündü Ayhan. Ama bir yerde açık
verecekti mutlaka. Anlaşılan rolü ezberletilmişti. Ve hocada
şimdiye kadar rolünü iyi oynamıştı doğrusu.
Ayhan ayağa kalktı, ellerini ceplerine soktu ve arkasını
dönerek konuşmaya başladı “Söyledikleriniz gayet mantıklı.
173

Birbiriyle çelişen hiçbir şey yok.”


Selçuk Turan rahatlamıştı…
“Size söylüyorum. Tamamen bir alacak verecek meselesi”
Ayhan , iç çekerek odaya baktı. “Hocam vallahi ben de
memnun değilim bu loş, eski yapılı Emniyet Binalarında
saatlerimi adam sorgulamakla geçirmekten” dedi ve devam
etti.
“Halbuki bizim binalarımız da Ufuk Bey’in işyeri gibi 8 katlı,
dışı granit döşemeli binalar olsa hiç değilse içimiz bunalmaz.
İnsanın çalıştığı yerin fiziki şartları da çok mühim. Ufuk
Bey’in çalıştığı şirketin binası hakikaten çok güzel değil mi
hocam ? Ufuk Bey’in odası da 8. Kattan İstanbul’u
ayaklarınızın altına seriyor. O dışarıdaki granit kaplama
harika değil mi ?”
Konu birden değişince şaşıran ve gevşeyen Selçuk Turan
refleks olarak yanıt verdi:
“Tabii fiziksel şartlar çalışma hayatında önemli. Ufuk Bey’in
çalıştığı bina gerçekten güzel ama ben olsam 8. Katta
çalışmam”
Ayhan sertçe arkasına dönerek ellerini masaya koydu ve
“Şimdi siz parayı Ufuk Bey’e işyerine giderek teslim ettiniz
değil mi ?”
Profesör Selçuk Turan konunun yeniden ve aniden para
alışverişine dönmesi ile şaşırsa da rahat olmaya çalışrak
cevap verdi:
“Aynen öyle”
“Hocam o zaman o binanın 8 değil 6 katlı olduğunu ve dış
yüzeyinin de granit kaplama değil aynalı cam kaplama
olduğunu bilmeniz gerekmez miydi ?”
Selçuk Turan’ın surat ifadesi değişti. Yıkılmıştı. “Şah-mat”
174 HANEDAN

diye geçirdi içinden Ayhan. Profesöre delici bakışlarını


dikerek sert bir ses tonu ile “Buraya kadar Selçuk Turan.
Şimdi sizi dinliyorum. Parayı nasıl, ne amaçla aldınız. Bize
yardımcı olursanız biz de size yardımcı olmaya çalışırız”
dedi.
Bir anda omuzları düşen Selçuk Turan “Tamam anlatacağım”
dedi. Ayhan “Dinliyorum profesör” diye karşılık verdi.
Profesör yaklaşık yarım saat konuştu. Ayhan bir yandan
dinliyor, bir yandan sorguya girerken yanında getirdiği
laptopuna notlar alıyordu. İfade verme işlemi bittikten sonra
6 numaralı sorgu odasından çıkan Ayhan rahatlamıştı.
Bundan sonrası çok daha kolay olacaktı.
Ayhan tek tek diğer doktorların bulunduğu sorgu odalarına
girdi. Heyet başkanı Profesör Doktor Selçuk Turan’ın verdiği
bilgiler ışığında yaptığı sorgulamalar tahmin ettiği gibi uzun
sürmedi. Diğer doktorlar kolayca çözüldüler ve yalan otopsi
raporuna imza atmaları karşılığında para aldıklarını kabul
ettiler.
Şimdi sıra Ufuk Yaylalı’ya gelmişti. 2 numaralı sorgu
odasındaki Ufuk Yaylalı’yı sorgulamak için sorgu odasının
kapısını açan Ayhan kendisinin geldiğini fark eden Ufuk
Yaylalı’ya “Ben size “şimdilik” bu kadar demiştim. Bakın
daha gün bitmeden yeniden karşılaştık. Ama üzüldüm,
duydum ki siz benle konuşmak istemiyormuşsunuz, onun
için tam da bir yerlere gidecekken arkadaşlar sizi bizim
fakirhaneye getirmişler” dedi.
Ufuk Yaylalı “Susma hakkımı kullanacağım. Avukatım
olmadan tek kelime etmem” dedi.
Ayhan kapıyı iyice kapattı. Ufuk Yaylalı’nın tam karşısındaki
sandalyeye oturdu. “Bana bak züppe herif. Bu hukuki
haklarım var ayaklarını bi kalem geç. Adli Tıp Kurulu’nda
rüşvet verip satın aldığın tüm hocalar bülbüller gibi şakıdılar.
Rüşvetten yiyeceğin hapis garanti. Ama bu kadar ucuz
175

kurtulamayacaksın. Şimdi şunu kafana iyice sok: Sen de


konuşacaksın. İstesen de konuşacaksın, istemesen de
konuşacaksın”
Ufuk Yaylalı “Yasal haklarım var” diyecek oldu ama o anda
sorgu odasında Ayhan’ın sesi çınladı:
“Başlatma lan yasal hakkından. Şu an yerin 2 kat altındayız.
Burada seni gebertip bıraksam leşini bulamazlar. Burada hak
da benim hukuk da benim. Anladın mı lan !”
Ufuk Yaylalı halen konuşmuyordu...
Ayhan siyah v yaka kazağını çıkardı yere fırlattı, gömleğinin
kollarını yukarıya doğru sıyırdı. Bu arada camdan kendisini
izleyen ve kayıt yapan polis memuruna kamera kaydının
durdurulmasını işaret etti. Sabah Solak’a yaptığı sorguyu
yeniden yaşıyor gibiydi.
“Adli Tıp’ta satın aldığın hocaların sesleri de pek güzelmiş.
Onları dinlerken kendimden geçtim. Allahları var sorduğum
soruları yanıtlarken hiç detone olmadılar. En başta Selçuk
Hoca’dan biraz çatlak ses çıkar gibi oldu ama kısa bir eğitimle
hemen düzeldi”
Ufuk Yaylalı sabahki rahat tavrını takınmaya çalışarak cevap
verdi:
“Ne yapacaksınız işte. Para almaya geldi mi bu kadar cevval
olan adamlar, çenelerini tutmaya geldi mi bu kadar
beceriksiz olabiliyor. E herkesin bi zayıf noktası var tabii ama
anlaşılan bizim hocalarda bu noktalardan biraz fazla var”
Ayhan sinirlerine hakim olmaya çalışarak konuştu:
“Ufukçum bak şimdi… İstesem seni burada komaya
sokuncaya kadar döverim, ya da hiç bunu yapmam ek göz
altı süresi ister, seni minimum 96 saat uykusuz bırakırım,
sende hiç detone olmadan şakırsın. Ama bak ne seni dövüp
enerjimi ne de ek gözaltı süresi alıp çok değerli olan
176 HANEDAN

zamanımı harcamak istemiyorum. Gel adam gibi dökül,


yoksa seninle tatsız muhabbetlere girmek zorunda kalacağız”
“Vallahi Ayhan Bey ne desem bilmem ki ? Telefonla joker
hakkımı kullanabilir miyim ?”
Ayhan’ın tepesi atmıştı. Bir anda bağırmaya başladı:
“Ulan bana bak ! Kendi çapında dalga mı geçiyorsun lan
benle… Oğlum başın büyük belada. Ben seni sadece
rüşvetten içeri tıktırmayacağım. Rüşvetten alacağın ceza
öbür suçlarının yanında devede kulak kalacak”
Ayhan zarf atıyordu. Ufuk Yaylalı’nın tepkilerini ölçmeye
çalışıyordu. Ufuk Yaylalı rahat bir tavırla konuştu:
“Tamam Adli Tıp’taki hocalara rüşvet verdim. Başka ?”
“Başkasını biraz sonra öğreneceksin Ufukçum. Şöyle yavaş
yavaş hizaya gel bakalım. Önce anlat; normal yollardan ölen
bir adamın otopsisinden de normal sonuçlar çıkar değil mi ?
E o zaman sen niye 550 bin Euro verip de hocaları satın aldın
? Demek ki ölüm normal yollardan olmamıştı ve sen de
bunu biliyordun. Tabii işin üzerini kapatmaya çalıştın. Seni
dinliyorum Ufukçum. Hadi anlat bakalım…”
Ayhan bu arada kamera kayıdının yeniden başlaması için
cam bölmenin ardındaki polis memurlarına işaret vermiş ve
kamera kaydı yeniden başlatılmıştı.
Ellerini göğüs hizasında bağlamış olan Ufuk Yaylalı sakin bir
ses tonu ile anlatmaya başladı:
“Evet ölüm normal yollardan olmamış. Bunu ben de Adli Tıp
Raporu’nun açıklanmasından bir gün önce öğrendim.”
“Devam et. Niye olayın üzerini örtmek istedin ?”
“Çok basit Ayhan Bey. Karşınızda oturan adam Türkiye’nin
en ünlü CEO’larından birisi. Olaylara hep profesyonel olarak
bakarım. Bizim şirketimiz halka açık bir şirket. Gökberk
177

Bey’in ölümü ile şirketin hisse senetleri zaten belli oranda


değer kaybetmişti. Bir de Gökberk Bey’in doğal yollardan
ölmediği ortaya çıkacak olursa şirketin itibarı iyice
zedelenecek ve hisse senetleri dibe vuracak, şirketin piyasa
değeri de buna paralel olarak ciddi zarar görecekti. İşte bunu
engellemek için hocalara rüşvet vererek ölümün doğal
yollardan olduğuna dair bir rapor hazırlamalarını istedim.”
“Vay, vay, vay. Bu kadar basit yani. Sen şimdi şirketinin hisse
senetleri daha fazla değer kaybetmesin diye rüşvet verdin.
Olay bu mudur ? Şirketin değer kaybetmesi seni neden rüşvet
verip suçlu konumuna düşecek kadar ilgilendiriyor ki ?”
Ufuk Yaylalı gülümsedi…
“Ayhan Bey benim hakkımda yeterince bilgi sahibi
olmadığınız belli. Ben Gökberk Bey ile yaklaşık 15 yıldır
birlikte çalışıyordum. Bu 15 sene zarfında çok büyük işlere
imza attık. Bu işlerin bazılarında almam gereken payı
almadım. Bu paylar Gökberk Bey’in kontrolünde bir fonda
değerlendirildi. Ve son olarak 2009 yılında şirketin %12’lik
hissesini Gökberk Bey’den satın aldım. Yani şirketin
değerinin düşmesi benim ciddi anlamda kayba uğramam
anlamına gelecekti… Bu kadar basit.”dedi ve ekledi:
“Siz ne bekliyordunuz ki ? Ha beklentilerinize yanıt
veremediysem özür dilerim”
Ayhan arkasına yaslandı, derin bir nefes alarak “Güzel iş
doğrusu. Hem patron hem genel müdürsün yani. Tabii bu
rüşveti yasal kılmasa da mantıklı bir açıklama getiriyor.
Ama…”
Sorgu odasında kısa bir sessizlik oluştu. Sessizliği Ufuk
Yaylalı bozdu:
“Ama ne ?”
“Ufuk’çum… Bak ölümün doğal yollardan olmadığını
178 HANEDAN

biliyorsun. Nasıl olduğunu ise atlıyorsun. Acaba niye ?”


Ufuk Yaylalı rahat bir ses tonu ile konuştu:
“Hocalar bana otopsi raporunu açıkladıklarında, Bir takım
Latince tıbbi açıklamalar yaptılar. Haliyle bu tıbbi
açıklamalardan bir şey anlamadım. Ama onların
konuştuklarından çıkan sonuç şuydu: Gökberk Bey’in
vücuduna dışarıdan kalp krizini tetikleyecek bir madde
enjekte edilmiş. Ölüm sebebi buymuş. En azından benim
bildiğim bu kadar”
“Yani Gökberk Bey’e intihar etmeyeceğine göre, çünkü
ortada intiharı gerektirecek bir durum yok, biri veya birileri
zehir şırınga etmiş. Öyle mi ?”
“Öyle olmalı…”
Ayhan bir süre suskun kaldıktan sonra bir gözünü kırparak
“Ama hocalar bana otopside Gökberk Bey’in kolunda veya
başka bir yerinde şırınga izine rastlamadıklarını söylediler.
Zaten bir zorlama olmamış. Ne dersin ? Burada senin
“Vücuda biri veya birileri tarafından dışarıdan bir madde
enjekte edilmiş” tezin çürümüyor mu ?
Ufuk Yaylalı giderek geriliyordu.
“Tabii o kadarını bilmiyorum. Ama size sabah da söyledim.
Bizim pek çok rakibimiz var, hali ile pek çok da düşmanımız.
İşe aldığımız bir çaycıyı bile satın alıp yemeğine, çayına zehir
koydurmuş olabilirler.”
“Bence de birisi içeceğine zehir koymuş. Ama çaycı değil.”
“Öyle mi ? Kimmiş bakalım bay Sharlock Holmes ?” diye
alaycı bir tavırla sordu Ufuk Yaylalı…
“Öyle hemen her şeyi söylersek nerde kaldı bu işin tadı. Değil
mi Ufuk’çum ?”
Ufuk Yaylalı farkında olmadan terleyen ellerini ovuşturmaya
179

başlamıştı. Parmakları ile oynuyordu. Bu hareketleri


Ayhan’ın gözünden kaçmamıştı.
“Ne oldu Ufuk’çum ellerin terledi, parmaklarınla oynamaya
başladın birden. Sen susamışsındır da şimdi. Tabii Gökberk
Bey’in ölümünü hatırlayınca üzüldün, vücut kimyan değişti
değil mi ?”
Ayhan, Ufuk Yaylalı’ya bir bardak su uzattı ama Ufuk Yaylalı
suyu istemedi. Ayhan “Şimdi adım adım gideceğiz Ufuk
efendi. Ben soracağım sen cevaplayacaksın” dedi ve
konuşmaya devam etti:
“Şimdi dönelim sabah saatlerine Ufuk’çum. Ben sabah sana
geldiğimde Tekin Güngör diye birini tanıyıp tanımadığını
sormuştum değil mi ?”
“Evet. Ben de müşterilerimizden birisi olduğunu
söylemiştim”
“Doğru. Ama bunun yanında sen bana Tekin Güngör’ü hiç
görmediğini, Gökberk Bey’in de bu şahsı tanımasının
mümkün olmadığını söylemiştin. Yanlış hatırlamıyorum
değil mi ?”
Ufuk Yaylalı’nın gerginliği artık had safhadaydı. O ana kadar
hiç kaybetmediği kontrolünü ilk kez kaybeder gibi oldu.
Sertçe ve sesini de biraz yükselterek;
“Ee, ne olmuş yani ? Hafızanızın ne kadar güçlü olduğunu
anladık” dedi.
Ayhan hafifçe doğruldu, Ufuk Yaylalı’ya doğru eğildi,
gözlerini Ufuk Yaylalı’nın gözlerine dikti ve dişlerini sıkarak
“Sakin ol, aklını almayayım. Burada sesini yükseltebilecek
tek adam benim. Bunu kafana yaz, bana adam akıllı cevap
ver” dedi. Daha sonra yeniden plastik beyaz sandalyeye
oturarak gözlerini Ufuk Yaylalı’ya dikti. Ufuk Yaylalı,
Ayhan’dan gelecek soruyu bekliyordu.
180 HANEDAN

“Sen böyle diyorsun da, sizin şirketin danışma görevlisi olan


hanımefendi öyle demiyor Ufuk. Ha sakın sana bir
itimatsızlığım olduğunu sanma; sadece sen ne diyorsun bu
konuda onu bir öğreneyim istiyorum”
Ufuk Yaylalı anlamamış gibi davrandı.
“Söylediklerinizden bir şey anlamıyorum”
Ayhan yeniden konuşmaya başladı:
“O zaman daha açık konuşayım. Sizin şirketteki danışma
görevlisi hanımefendi bana Tekin Güngör’ü hem senin hem
de Gökberk Bey’in yakinen tanıdığını söyledi. Bilmem
yeterince açık oldu mu ?”
Ufuk Yaylalı sakinliğini korumaya çalışarak yanıt verdi:
“O nerden biliyormuş. Bizim dostumuz kim, kimle
arkadaşlık ederiz Allah’ın danışma görevlisi nereden bilecek
? Size mantıklı geliyor mu hiç ?”
Ayhan bir hamle daha yaptı:
“İlk bakışta öyle tabii. Ama Tekin Bey’in şirkete sık sık
ziyarette bulunduğunu da ekleyince bu hanım tabii durum
değişiyor”
Ufuk Yaylalı derin bir nefes aldı arkasına yaslandı.
“Tamam. Tekin Bey’i tanıyorum. Kendisi bizim hatırlı bir
müşterimizdir. Sabah paldır küldür gelip üst üst üste bir ton
soru sorunca kendisinin ismini polisiye bir olaya
karıştırmamak için size vermek istemedim. Yani bir tür ticari
korumacılık diyebiliriz buna”
“Ulan şirket mi yönetiyoruz burada ! Sorgu yapıyoruz.
Benim işim soru sormak senin işin de doğru cevapları
vermek. Başlarım ticaretinden de, ticari korumandan da.
Seni kim koruyacak, sen otur onu düşün” diye bağırdı Ayhan.
181

Ayhan ayağa kalkmıştı. Kısa bir voltanın ardından tekrar


konuşmaya başladı:
“Bu arada Tekin Güngör’den Ali Çetin diye bahsetmemizin
bir mahsuru yoktur sanırım”
Ufuk Yaylalı giderek köşeye sıkışıyordu…
“Anlamadım”
“Ufuk. Bırak artık şu anlamadım, bilmiyorum numaralarını.
Sen de çok iyi biliyorsun ki Tekin Güngör’ün asıl kimliği Ali
Çetin’di”
“Diyelim ki biliyorum. Ne var bunda ?” Belli ki Ufuk Yaylalı
direnebildiği yere kadar konuşmamakta kararlıydı.
“Şu var canım. Ali Çetin bu ülkenin en büyük uyuşturucu
baronu. Ama aynı zamanda sizin de hatırlı müşteriniz. Hatta
dostunuz. Sık sık şirkete geliyor. Ha mesela şirketinizin
Royal Bank’ın Mecidiyeköy şubesindeki 2. Hesabının işlem
yapma yetkisi de ilginç bir isimde: Ali Çetin’in avukatı Sinan
Erdoğan. Neyse bunlara sonra geleceğiz. Biz dönelim şu
vücuda giren zehire”
Ufuk Yaylalı yeniden terlemeye başlamıştı. Ayhan “Bunaldın
sen Ufukçum, bunaldın. Kravatını gevşet biraz” dedi.
Psikolojik olarak Ufuk Yaylalı’yı çökertiyordu.
Ayhan konuşmasına devam etti:
“Ufuk bir düşünelim bakalım. Gökberk Bey’in vücuduna bu
zehir birisi tarafından şırınga edilmediyse geriye iki seçenek
kalıyor değil mi ?” Ayhan sorusunun cevabını yine kendisi
verdi:
“Evet, iki seçenek kalıyor : Ya Gökberk Bey zehir içerek
intihar etti ya da birisi yemeğine yahut içeceğine bu zehri
karıştırdı. Şimdi bakalım: Gökberk Bey’in intihar etmesi için
bir neden var mı ? Yok. O zaman birinci seçenek
182 HANEDAN

otomatikman ortadan kalkıyor. Geriye tek bir seçenek


kalıyor. Birisinin yiyeceğine veya içeceğine bu zehri
karıştırması.”
“O zaman katil belli” dedi Ufuk Yaylalı.
“Vay be. Çözdün demek olayı. Söyle bakalım kimmiş katil
Ufuk’çum”
“Gökberk Bey’in gerek dışarıdan gelen yemeklerinin gerekse
şirketteki yemek ve çayının servisini yapan özel bir garsonu
vardı. O’nun dışında kimsenin servisini kabul etmezdi. Zehri
kimseden habersiz ancak o katmış olabilir. Ama bunu niçin
yapsın ki. Gökberk Bey’i çok severdi…”
Ayhan durdu, Ufuk Yaylalı’ya bakarak gülümsedi.
“Mantıklı bir teori. Doğru; bu işi kimseden habersiz ancak
özel garsonu dikkat çekmeden yapabilirdi. Ama her mantıklı
teori doğru değildir Ufuk. Senin teorin gibi. Çünkü Gökberk
Bey’in özel garsonu olan Serhat Kuman senin sebep
belirtmeden verdiğin izinle, Gökberk Bey’in öldürüldüğü
günden tam bir gün önce 15 gün izne çıkmış. Yani o gün
şirkette değilmiş. Böylece senin şırınga tezinden sonra bir
tezin daha çürümüş oldu”
Ufuk Yaylalı psikolojik olarak artık tamamen çökmüştü.
Kendisinden rahat tavırlarından eser yoktu. Ayhan ise O’nun
bu halini keyifle gözlemliyor, her hamlesi ile O’nu biraz daha
çökertiyordu.
Ufuk Yaylalı meraklı bir sesle konuştu:
“Peki kim ?”
Ayhan birkaç saniyelik sessizliğin ardından cevap verdi:
“Ali Çetin” dedi.
Ali Çetin ismini duyan Ufuk Yaylalı kısa bir süre duraksadı.
Daha sonra başını masaya doğru eğdi. Dirseklerini masaya
183

yasladı ve iki kolunu dirseklerinden yukarıya doğru “teslim


oluyorum” dercesine kaldırarak bitkin bir ses tonu ile
konuşmaya başladı:
“Tamam, pes ediyorum. Her şeyi anlatacağım”
“Seni dinliyorum Ufuk’çum. Bak böyle birbirimize yardımcı
olursak her şey çok kolay olur. Değil mi canım ?”
Ufuk Yaylalı anlatmaya başladı:
“Evet ,cinayeti Ali Çetin işledi. Dediğiniz gibi Ali Çetin çok
güçlü bir uyuşturucu baronuydu Ama bizim O’nunla ticari
ilişkilerimiz farklı yollardan gelişmişti. Biz “beyaz” işine hiç
girmemiştik. Neyse…Gökberk Bey’in öldüğü 22 Mart’tan
tam 2 hafta önce Ali Çetin ile Gökberk Bey baş başa bir
yemek yediler.. Bu yemekten 5 gün sonra Ali Çetin beni cep
telefonumdan aradı. Beni bir yemeğe davet etti, yemekte
yalnız ikimizin olacağını söyledi ancak bu görüşmeyi
Gökberk Bey’e haber vermememi istedi. Davetini kabul ettim
ve Italiano Restoran’da buluştuk. Bana 2 hafta önce Gökberk
Bey ile yedikleri yemekte Gökberk Bey’e birlikte uyuşturucu
işi yapmayı teklif ettiğini ancak Gökberk Bey’in bu teklifi geri
çevirdiğini anlattı. Kendisinin bana güvendiğini bu işte
birlikte olursak her iki tarafın da çok kazançlı çıkacağını
söyledi. Ama bunun olabilmesi için Gökberk Bey’in
devreden çıkması gerektiğini belirtti. Gökberk Bey ölürse
benim kendisi ile çalışıp çalışmayacağımı sordu. Bu fırsatı
kaçırmak istemedim ve teklifini kabul ettim. Ali Çetin
Yunanistan ve İtalya’daki etkin bağlantılarımız nedeni ile
özellikle bizim şirketle çalışmakta ısrarcıydı.”
Ayhan sakin bir ses tonu ile sordu:
“Yani Gökberk Tunahan’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu.
Öyle mi ?”
“Evet. Kendisine bunun nasıl olacağını sorduğumda Ali
Çetin gayet rahat bir tavırla bu işi bizzat kendisinin
184 HANEDAN

halledeceğini söyledi. Anlattığı plan oldukça basit ve risksiz


görünüyordu”
“Nasıl bir planmış şu risksiz plan Ufuk’çum anlat bakalım”
“Kendisi 22 Mart günü öğle yemeği saatlerinde şirkete
geleceğini, gelirken de yanında Gökberk Bey’in hayatta hayır
diyemeyeceği lahmacun getireceğini söyledi.
Lahmacunlardan birisine zehir enjekte edilmiş olacaktı. Ben
21 Mart günü Gökberk Bey’in özel garsonu Serhat Kuman’a
15 gün izin verecektim. Gökberk Bey’i de “Memleketteki
annesi hastalanmış” diyerek ikna edecektim. Zaten çocuk da
izin istiyordu. Çocuğu da, Gökberk Bey “geçmiş olsun” diye
ararsa haberi olsun diye Gökberk Bey’e söylediğim yalanı
haber verip uyaracaktım.”
“ Ee, sonra…”
“ Serhat Kuman izinli olduğu için lahmacunların odadaki
servisini bizzat Ali Çetin yapacak ve zehir enjekte ettiği
lahmacunu Gökberk Bey’e verecekti. Yemekten kısa bir süre
sonra kendisi bir bahane ile şirketten ayrılacaktı. Ben de
odama çekilecektim. Zaten zehirin etkisi birkaç saat
içerisinde kendisini gösterecek ve birkaç saate kadar da
Gökberk Bey ölmüş olacaktı”
“Ve… ?” dedi Ayhan.
“Gerisi malum. Ali Çetin ile kararlaştırdığımız şekilde planı
uyguladık. Ali Çetin, Gökberk Bey’i zehirleyerek öldürdü.”
Ayhan’ın yüzünde zafer kazanmış bir komutanın edası vardı.
Ellerini ağır ağır alkışlarcasına 3 kez çırptı.
“Bravo Ufuk, bravo. Seni tebrik ediyorum. Bu kadar kısa
sürede bir senaryo ancak bu şekilde yazılabilirdi. Ama
Ufuk’çum bak yine sabah yaptığını yaptın yalanların arasına
doğruları serpiştirdin, ortaya karışık yaptın. Maalesef yine
olmadı Ufuk’çum”
185

Ufuk Yaylalı’nın omuzları çökmüştü. Kravatını çıkartarak


yere fırlattı, plastik sürahiden bir bardak su içti, kendisi için
özel olarak dikilen, cebinde “U.Y” harfleri işlemeli, kol
düğmeli, beyaz gömleğinin üstten iki düğmesini açtı.

Ayhan pis pis gülüyordu. “Ne oldu Ufuk. Ateş mi bastı ?”

Ayhan sorguya girerken yanında getirdiği laptopunu açtı


masaüstünde kayıtlı “NOTLAR” isimli klasörün üzerine
"tıkladı”. Ayhan konuşmasına devam etti:

“Yalan yanlış da olsa sen bizimle bir şeyler paylaştın. Şimdi


de ben seninle bazı bilgileri paylaşayım istiyorum Ufuk’çum.”

Ufuk Yaylalı artık sadece susuyordu. Vücudunun hararetinin


her geçen dakika arttığını, sırtına doğru soğuk terlerin
aktığını hissediyordu. Gerginliği korkuya dönüşüyordu.
Acaba Ayhan kendisine ne söyleyecekti ?

“Bak şimdi Ufuk’çum şimdi tam 6 sene öncesine gidiyoruz.


Sene 2007… İzmir Limanı’ndan demir alan Seza Denizcilik
A.Ş’ ye ait Gloria isimli kuru yük gemisine Ege Denizi’nde
operasyon düzenlenir. Operasyon sonucu gemide 320
kilogram uyuşturucu ele geçirilir. Sene 2008… Kızkulesi
Denizcilik A.Ş’ye ait Bordeaux ve Galata Denizcilik A.Ş’ye ait
Macbeth gemilerine düzenlenen operasyonlarda 100’er
kilogram eroin yakalanır. 2009 yılında ise operasyon yapılan
gemi Ferah Denizcilik A.Ş’ye ait Story-1 gemisi, ele geçen
uyuşturucu miktarı ise 75 kilo gram. 2010 ve 2011 yılları
“yaramaz çocuklar” için kayıpsız geçilmiş. 2012 yılında
Pusula Denizcilik A.Ş’ye ait Big Brothers gemisinde 150 kilo
gram ve son olarak da 2013 yılının Ocak ayında Palmiye
Denizcilik ve Nakliyat A.Ş’ye ait Mr. President gemisinde 120
kilogram uyuşturucu yakalanmış… Bu şirketlerin yetkilileri
hapsi boylamış, hepsi şu an içeride”

Ufuk Yaylalı daha fazla dayanamadı ve Ayhan’ın konuşmasını


böldü:
186 HANEDAN

“Nereye varmaya çalışıyorsunuz ?”


Ayhan gülümsedi ve yanıt verdi:
“Ufuk’çum sen ananın karnından 7 aylık mı doğdun ? Dinle
bakalım bi lafımızın sonunu. O zaman çok güzel
anlayacaksın eminim”
Ayhan konuşmasına kaldığı yerden devam etti:
“Şimdi bu yakalanan gemilerin 2 ortak özelliği var. 1: Tüm
bu gemilerin rotası aynı. Hepsi de İtalya’ya gidiyorlar. 2:
Yüzlerce ton eroini yakalatan bu 6 gemi de Türkiye
Denizciliği Geliştirme ve Güçlendirme Vakfı’nın kurmuş
olduğu şirketlere ait. Ama ben de bir ilginç not daha var: Bu
Türkiye Denizciliği Geliştirme ve Güçlendirme Vakfı’nın
kurucu ve “onursal” başkanı Ertuğrul Kurthan. Bu isimin
“onursal” başkanlığı dikkat çekici. Çünkü Ertuğrul Kurthan’ı
sağolsun bizim Narkotik’teki arkadaşlar biraz incelemişler ve
karşılarına oldukça ilginç bir bilgi çıkmış. Ertuğrul
Kurthan’ın asıl mesleği muhasebecilik ve mali müşavirlik.
Hayatında denizcilik ile ilgili tek bir icraatı yok. Ama bu
vakfın kurucu ve “onursal” başkanı olmasını sağlayacak bir
özelliği var: Kendisi rahmetli Gökberk Tunahan’ın dayısının
oğlu.”
Ufuk Yaylalı sesinin titremesine mani olmaya çalışarak
konuştu:
“Sanırım bir polis olarak siz de çok iyi bilirsiniz ki suçun
şahsiliği hukukun temel ilkelerinden birisidir. Bir suç
işlenmişse bile bunun cezasını sadece işleyen kişi çeker. Eğer
ima ettiğiniz gibi Ertuğrul Bey bu tip bir suç işlediyse suç da
ceza da O’nundur.”
“Tabii” dedi Ayhan.
“İlk bakışta olay tam da sizin söylediğiniz gibi gözüküyor.
Ancak sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcımız sağolsun ben
187

buraya gelirken talebim doğrultusunda bu vakıf hakkında


ivedi bir suç duyurusunda bulundu. E hali ile bizim Mali
Şube’den arkadaşlar da gidip Vakıfta bazı incelemeler
yaptılar. Bazı evraka el koydular. Bana aktarılan bir bilgi çok
ilginç. Bu vakfa bağlı 6 şirket de 2005 yılında kurulmuş. Bir
az önce isimlerini saydığım ilk gemileri de bu yıl alınmış.
Buraya kadar her şey normal. Ancak arkadaşlarımın bana
ilettiklerine göre bu gemilerin alımı şu şekilde olmuş: Önce
Gökberk Tunahan vakfa yüklü miktarda hibede bulunmuş
Bu hibeler şirketlere aktarılmış. Şirketlere aktarılan bu
paralarla da gemiler alınmış. Ancak Gökberk Tunahan vakfa
gemi alımı için verdiği hibeler karşılığında gizli bir sözleşme
yapmış. Bu sözleşmede “Vakfa ait şirketler adına verdiğim
hibeler ile satın alınacak gemiler sadece Ertuğrul Kurthan ve
Ali Çetin’in Avukatı Sinan Erdoğan’ın talimatları
doğrultusunda kullanılabilir” ibaresi yer alıyor. İlginç ve
ilginç olduğu kadar anlamlı…”

Ayhan konuşmasını sürdürdü:

“Yalan 1: Senin senaryona göre “Ali Çetin, Gökberk


Tunahan’a uyuşturucu işine girmeyi teklif etmiş, Gökberk
Bey teklifi kabul etmeyince de seninle ortaklık kurmak
istemiş ve Gökberk Tunahan’ı da ortadan kaldırmıştı”. Ama
bu vakıf sayesinde anlıyoruz ki Ali Çetin ve Gökberk
Tunahan en az 8 senedir zaten uyuşturucu işinde
birliktelermiş. Bu da senin Ali Çetin’in Gökberk Tunahan’a
uyuşturucu işine girme teklifinde bulunduğu ve teklifi kabul
edilmediği için Gökberk Tunahan’ı öldürdüğü tezini çöpe
atar. Vakıfta Gökberk Tunahan kontrolü dayısının oğlu
Ertuğrul Kurthan ile sağlarken Ali Çetin de vakıfta Avukatı
Sinan Erdoğan kanalı ile etkin. Ha bu arada sen de dönen
bütün işlerden haberdardın ve payını alıyordun tabii…”

Ufuk Tunahan artık tamamen dağılmıştı. Kendisini bitkin,


yorgun ve çaresiz hissediyordu. Artık kontrolü kaybettiğinin
farkında olduğu için kendisini olayların akışına bırakmıştı.
188 HANEDAN

Ayhan konuşmasını sürdürüyordu:


“Yalan 2: Senin senaryona göre Ali Çetin ile Gökberk
Tunahan 22 Mart’tan tam 2 hafta önce bir akşam yemeğinde
bir araya geldiler. Yani 8 Mart’ta. Olaylar bu yemeğin
ardından gelişti. Ali Çetin senin ifadene göre seninle de bu
yemekten 5 gün sonra yani 13 Mart’ta buluştu değil mi ? Ama
bizim elimizdeki istihbarat raporları Ali Çetin’in 28 Şubat
tarihinde Atatürk Havalimanı’ndan gerçek ismi ile önce
Hollanda’ya uçtuğunu, burada 10 gün kaldığını, daha sonra
buradan Almanya’ya geçerek 15 Mart’ta yurda giriş yaptığını
söylüyor. Yani Ali Çetin ne 8 Mart’ta Gökberk Tunahan ile ne
de 13 Mart’ta seninle buluşamaz çünkü Türkiye’de değil”
“Ve en önemli yalan; yalan 3: Ufuk’çum senin senaryonun
temeli neye dayanıyordu ? Gökberk Tunahan’ı Ali Çetin’in
öldürdüğü tezine değimli ?”
Ufuk Yaylalı başını “Evet” biçiminde aşağı yukarı salladı.
Ayhan sesli olarak da kayda geçmesi için sesli cevap
vermesini istedi. Ufuk Yaylalı bitkin bir halde “Evet” dedi.
Ayhan karşısındaki Ufuk Yaylalı’nın pisikolojik olarak an be
an çöküşünü keyifle izliyor, soğukkanlılıkla ağır ağır Ufuk
Yaylalı’yı eziyordu.
“Doktorların verdiği bilgiler ışığında Gökberk Tunahan’ın
zehirlendiği kesinlik kazandı. Zaten bu konuda seninle biz
de hem fikiriz. Ama…”
Ufuk Yaylalı “ Ama ne ?” diye sordu.
“Aması şu Ufuk’çum. Sen ne demiştin “Ali Çetin getirdiği
lahmacunlardan birisine zehri enjekte etmişti ve bunu
Gökberk Tunahan’a vererek O’nu öldürdü.” Ve o gün Ali
Çetin’in elinde lahmacunlarla şirkete geldiğini söylemiştin.
Ama nedense hiç içecekten bahsetmedin”
Ufuk Yaylalı son bir umutla “Bunun anlamı ne şimdi ?” dedi.
189

“Bunun anlamı şu Ufuk’çum o gün şirkete lahmacunlarla


birlikte 3 de ayran gelmişti. Ve sen bunu özellikle sakladın.
Çünkü Gökberk Tunahan’ı öldüren arsenik katı maddelerle
değil, sıvı maddelerle karıştırılarak ağız yolu ile vücuda
verildiğinde birkaç saatte ölüme yol açar. Ha bu arada
“Şirkete Ali Çetin’in getirdiği demiyorum dikkatini çekerim.
“GELEN” diyorum...”
Sorgu odasında kısa bir sessizlik oldu. Ayhan, Ufuk
Yaylalı’nın soluk ışık altındaki yüzüne bir bakış fırlattı. Ufuk
Yaylalı’nın alnında biriken terler artık iyiden iyiye belirgin
bir hal almıştı. Ayhan “Gökberk Tunahan’ın özel garsonu
Serhat Kuman’a izin verdiğin için telefonla sipariş ettiğiniz
lahmacunları ve ayranları kapıdan bizzat sen teslim aldın.”
Ufuk Yaylalı umutsuzca “Bunu ispat edemezsin !” dedi.
Ayhan güldü ve son darbeyi vurdu:
“Ufuk’çum bak sinir yapma boş yere, ispat ettim bile. Birincisi
banko görevlinizin şifahi ifadeleri var, bunu gerekirse resmi
olarak da alabilirim. Ama buna hiç gerek yok. Zehirlenme
olayının bu şekilde olduğunu anladığımda, araştırma
yapmak için gittiğim ilk yer şirket binanızın 100-150 metre
aşağısında bulunan Zilan adlı lüks kebapçı oldu. Çünkü
danışma bankosunun ardında en az 10-15 tane bu restorana
ait kolonyalı mendil duruyordu. Belli ki sık sık sipariş verilen
bir yerdi. Bu tip lüks restoranları bilirsin Ufuğum… Özellikle
gazetelerin hafta sonu eklerine yahut çevrelerine referans
vermeyi, “Bakın bunlar da bizden yemek yiyor” demeyi pek
severler.Bu yüzden de bir yıl boyunca mekana kim gelmiş
kim gitmiş, kime saat kaçta teslimat yapılmış bilgisayara
kaydederler. E, sağ olsunlar mekanın sahipleri senin gibi
değil, kanuna hukuka saygılı, efendi insanlar. Polis
kimliğimizi görür görmez kayıtlarını açtılar. Aa ? 22 Mart
2013 tarihine bi de baktık ki ne görelim ? Saat 12.30’da 6
lahmacun 3 ayran Ufuk Yaylalı tarafından teslim alınmış.”
Ayhan konuşmasını sürdürürken Ufuk Yaylalı başını
190 HANEDAN

masanın üzerinde birleştirdiği kollarının üzerine eğmiş


dinliyordu.
“Yani Ufuk’çum senin “Ali Çetin getirdiği lahmacunla
Gökberk Bey’i zehirledi.” tezin de bu şekilde ıskartaya çıktı.
Çünkü Gökberk Tunahan lahmacun ile değil lahmacunun
yanında gelen ayranla zehirlenmişti. Zehir sıvı maddeler ile
alınınca tesirliydi. Kapıda teslim alıp parasını ödediğin
ayranlardan birisine zehri asansörle Gökberk Tunahan’ın
odasına çıkarken şırınga ile enjekte ettin ve zehirli ayranı
Gökberk Tunahan’a vererek O’nu zehirledin. Gökberk
Tunahan da ayranı içtikten birkaç saat sonra kalp krizi
geçirerek öldü. İşte gerçek…”
Ayhan bir anlık suskunluktan sonra yeniden konuşmaya
başladı:
“İyi güzel de. Bu işten senin karın neydi Ufuk ? Herhalde Ali
Çetin’in güzel hatırı kırılmasın diye cinayet işleyip bi de
üstüne Adli Tıp üyelerine işin üzerini örtmek için rüşvet
vermedin değil mi ? İşin aslını faslını bi de senin ağzından
duyalım…”
Ufuk Yaylalı psikolojik olarak çökmüş, çözülmüştü. Az önce
gevşettiği kravatını tamamen çıkarttı, alnında biriken terleri
sildi, derin bir nefes alarak konuşmaya başladı…
“ Bütün işlerimiz yolundaydı. Her şey çok güzel işliyordu. Ta
ki 4 ay öncesine kadar…”
Ayhan merakla sordu “Ne oldu 4 ay önce ?”
Ufuk Anlatmaya devam etti:
“Biz uyuşturucu işine 7 yıl önce girmiştik. Aslında bu büyük
bir ortaklıktı. Ali Çetin, Zahit Ağa ve Gökberk Bey ortak iş
yapıyorlardı. Malı Afganistan ve İran üzerinden getirme,
gümrükleri halletme, Türkiye içerisindeki siyaset ve
bürokrasi ayağını ayarlama işini Ali Çetin üzerine almıştı.
191

Zahit Ağa ise malın Avrupa’da pazarlanmasından


sorumluydu. Gökberk Bey ise malın Avrupa’ya geçişindeki
ilk durak olan İtalya’ya malların deniz yolu ile geçişinden ve
İtalya’daki gerekli makamlar ile kurulacak temas kısmını
üzerine almıştı. Zaman zaman bizim gemiler ile Yunanistan
üzerinden de mal sevkiyatı gerçekleştiriliyordu. Saydığın
gemilerdeki mallar ya bilerek yakalatıldı ya da işin önemsiz
kısmıydı.”
Ufuk Yaylalı konuşmaya devam etti:
“İş çok büyük. İtalya Gümrük Bakanı Giovanni Salenza,
İtalya Emniyet Genel Müdürü Francesco Albertini ve İtalya
İstihbarat Servisi şeflerinden Santana Bergio işin içindeler.
Burada çok ciddi bir rüşvet çarkı var.”
Ayhan bankadaki 2. Hesabın sırrını çözmüştü.
“Şu Royal Bank’taki 2. Hesaptan mı rüşvet paraları
dağılıyordu”
Ufuk “Evet” anlamında kafasını salladı.
“Niye işlem yapma yetkisi Ali Çetin’in avukatında o zaman ?”
“Çünkü parayı o sağlıyordu. Biz İtalya’daki bağlantıları
kuruyor, alt yapıyı hazırlıyorduk. Ali Çetin de finansmanı
sağlıyordu”
“Ali Çetin asıl patron yani. Tabii işlerden aslan payını da O
alıyordu”
“Evet”
“Vay yavrum vay” dedi Ayhan… “Siz cidden büyük
oynuyormuşsunuz… Ama biz konumuza, yani Gökberk
Tunahan cinayetine dönelim istersen…”
Ufuk derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı:
“Bundan 4 ay önce Gökberk Bey, Ali Çetin, Zahit Ağa ve Ali
192 HANEDAN

Çetin’in avukatı Sinan Erdoğan bir yemekte bir araya geldiler.


Bu yemeğin ardından Gökberk Bey’in haleti ruhiyesinde bir
değişiklik olduğu çok açıktı. Sürekli huzursuzdu ve canı da
çok sıkkındı. Kendisine ne olduğunu sorduğumda “İşler çok
karışık Ufuk” dedi. Başka bir şey söylemedi, ben de
sormadım. Daha sonra Ali Çetin beni aradı ve buluşmamız
gerektiğini söyledi. Gökberk Bey’in buluşmadan haberi
olmayacaktı. Bana Gökberk Bey’in uyuşturucu işinden
çıkmak istediğini, bu yüzden Zahit Ağa ile birlikte Gökberk
Bey’in tasfiye edilmesine karar verdiklerini ancak benimle iş
yapmayı sürdürebileceklerini söyledi. Gökberk Bey’in ölmesi
gerekiyordu. Ölümünden sonra karısı işleri tek başına
yürütemeyeceği için şirketin tamamen bana satılması
konusunda karısını ikna edecektim. Parayı Ali Çetin
verecekti. Ben de bunun karşılığında işlerin eskisi gibi devam
etmesini sağlayacaktım. Tabii Gökberk Bey’in payını da
alacaktım. Bu işteki kazanç çok büyüktü. Yani Gökberk Bey’i
öldürmem karşılığında uyuşturucu işinde O’nun yerini ve
tabii ki O’nun payını teklif etti. Kabul ettim. Kabul etmesem
beni de yok edecekleri açıktı…”
“Ve Gökberk Bey’i ortadan kaldırdın.”
“Bana zamanı geldiğinde haber vereceğini söyledi. Planı Ali
Çetin yapmıştı. Gökberk Bey’in ölümünden 3 gün önce
telefonlaştık, Ali Çetin cinayetin tarihini 22 Mart olarak
belirlemişti. 22 Mart’tan bir gün önce, kargo ile bir hediye
paketi şeklinde bana içerisinde hazırladığı zehirin olduğu
şırıngayı gönderdi. Bana kalan sadece bir gün sonra Ali Çetin
geldiğinde dışarıdan ısmarlanan lahmacunların yanında
gelen ayranlardan birisine bu zehri enjekte etmekti. Daha
sonra zehirli ayranı Gökberk Bey’e verdim. Ali Çetin
yemekten hemen sonra bir toplantısı olduğu bahanesi ile
şirketten ayrıldı. Ben de kendi odama geçtim. Birkaç saat
sonra zehir etkisini gösterdi ve Gökberk Bey kalp krizi
geçirerek öldü.”
“Ama aile otopside ısrar etti” diye ekledi Ayhan.
193

“Evet. Eşi uzun zamandır Gökberk Bey’e rakiplerince


hazırlanabilecek bir suikastten endişeleniyordu. Çünkü
Gökberk Bey kimliğini bilmediğimiz kişilerce daha önce iki
kez öldürülmekle tehdit edilmişti. Bu nedenle de otopsi de
ısrarcı oldu. Ama Ali Çetin her şeyi düşünmüştü. Aile otopsi
isterse Adli Tıp Kurumu’ndaki doktorları satın almam için
Royal Bank’ta, sadece benim işlem yapma yetkimin olduğu
hesaba yatırmam için bana yine kargo yolu ile 550 bin Euro
göndermişti. Para cinayetten 3 gün önce evime
gönderilmişti. Ben de bu para ile doktorları satın aldım.”
Ayhan artık tamamen çözülmüş haldeki Ufuk Yaylalı’ sert bir
bakış fırlattı ve “Bu arada sevgili Ufuk kardeşim. Ben sana
sabah Giray-1 isimli tekneyi de sormuştum. Sen böyle bir
gemiyi de hatırlamamıştın değil mi ? Düşün bakalım aklına
yeni bir şeyler geldi mi ?”
“O konu tamamen benim dışımda gelişti. Gökberk Bey’in
ölümünden yaklaşık 1 hafta önce, bir sabah Gökberk Bey
beni aradı ve Giray-1’in İzmir Limanı’nda Rodos Adası’na
gitmek için hazırlanmasını ancak Yunan makamlarının konu
ile ilgili bilgilendirilmemesini istedi. Bunun yanında Ayrıca
Giray-1’in tüm şirket kayıtlarında isminin Freeback olarak
değiştirilmesi talimatını verdi. Sebebini sorduğumda sadece
“Sen dediğimi yap. ” cevabını verdi.
Ayhan “Anlaşılan ona da talimatı Ali Çetin vermiş” dedi.
Ufuk Yaylalı sessiz kaldı.
“Ya Ufuk’çum sen var ya akıllı görünen salaklardansın. Adam
elini hiçbir şeye sürmeden sana cinayet işletmiş, rüşvet
verdirmiş sen kendini garantiye alacak hiçbir şey
yapmamışsın. Sanki Ali Çetin babanın oğlu. Gökberk Bey’i
harcayan adamın seni haydi haydi harcayacağını bile akıl
edememişsin. Ali Çetin’in sana gönderdiği parayı saf saf
gidip Royal Bank’ta imza yetkisi sana ait olan hesaba
yatırmışsın. Cinayet var, uyuşturucu kaçakçılığı var, rüşvet
var. Var oğlu var. Senin yatarın çok Ufuk, hem de çok” dedi
194 HANEDAN

Ayhan.
Ayhan gerindi ve Ufuk’a yaklaşarak sordu “İşin bu kısmını
sen söylemesen de ben çözmüştüm zaten. Sen şimdi resmen
itiraf etmiş oldun, olaylar resmiyet kazandı. Ama benim için
asıl önemli olan sorunun yanıtı hala yok. Söyle bakalım Ufuk
efendi. Ali Çetin nerede ?”
Ufuk Yaylalı başının döndüğünü hissediyordu. Gözleri de
kararıyordu. Vücuduna tepeden tırnağa bir bitkinlik hakim
olmuştu. Bilinçsiz bir ifade ile Ayhan’a baktı ve “Bilmiyorum.
Bir süre yurt dışında olacağını ve kendisinden telefon
beklememi söylemişti. Bu arada ben de doktorları satın
alacak, işleri yoluna koyacak ve Gökberk Bey’in hanımını
şirketin satışı için ikna edecektim. Ama 22 Mart’tan sonra
Ali Çetin bir daha beni aramadı. Ben de kendisine
ulaşamadım. Nerdedir, ne yapar bilmiyorum.”dedi.
Ayhan sinirlenmişti. “Her şeyi biliyorsun da bunu mu
bilmiyorsun ulan !” diye bağırdı. Sesi daracık sorgu odasında
yankılanıyordu. Ayağa kalkan Ayhan yavaş adımlarla Ufuk
Yaylalı’nın yanına gitti.
“Tekrar soruyorum Ali Çetin nerede ?”
Ufuk Yaylalı “Yemin ederim bilmiyorum” dediği anda
Ayhan’ın sağ yumruğunu sol gözünün üzerine yedi. Kaşı çok
fena açılmıştı. Sandalyeden yere düşen Ufuk Yaylalı acı
içerisinde kıvranıyordu. Ayhan yere doğru hafifçe eğildi.
Saçlarından tuttuğu Ufuk Yaylalı’yı sandalyeye oturttu.
“Hafızan yerine geldi mi Ufuk efendi ?” dedi.
Ufuk bilincini kaybetmek üzereydi. Yüzünün sol tarafı
kaşından akan kanla kıpkırmızı olmuştu. Kesik kesik
konuştu.
“Bil.. Bilm…” Ufuk Yaylalı daha fazla dayanamadı.
Sandalyesinin sağ boşluğuna doğru yığıldı. Bayılmıştı.
Sorgunun kaydını alan camın ardındaki 3 polis
195

memurundan ikisi Ayhan’ın işareti ile sorgu odasına girdi.


Ufuk Yaylalı’yı önce kaldırarak sandalyeye oturttular. Daha
sonra ise sürahiden aldıkları suyu Ufuk Yaylalı’nın yüzüne
çarptılar. Ufuk Yaylalı kendisine gelir gibi oldu. Hemen
sözünü tamamlamak istedi.

“Gerçekten… Gerçekten bilmiyorum”

Ayhan Ufuk Yaylalı’nın sözünü kesti:

“Tamam lan tamam. Kes…” Daha sonra polis memurlarına


dönerek “Alın bunu revire götürün. Kaşına 3-4 dikiş atsınlar.
Gömleği de kan olmuş. Üstüne temiz bir gömlek bulun,
bulamıyorsanız alınsın. Daha sonra hakkında gerekli
işlemleri yapılsın. Savcı ile de temasa geçilsin ve bu herifi
tutuklama talebi ile nöbetçi mahkemeye sevk etsinler.” dedi.

Polis memurları zorlukla yürüyen Ufuk Yaylalı’yı odadan


çıkarırlarken bir eli belinde bir eli saçlarında olan Ayhan
“Lanet olsun.Gerçekten bilmiyor salak herif!” diye
söyleniyordu.
196 HANEDAN

17.BÖLÜM

“Sorgu analizi ve
“komşu” ile sohbet...

Ayhan, Ufuk Yaylalı’nın sorgusunu bitirdikten sonra


kafasını toparlamak ve elindeki verileri analiz edebilmek için
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün yakınlarında bulunan bir
cafeye gitmiş, sigara içilebilen açık alandaki bir masaya
oturarak kendisine bir çay söylemişti. Küçük kafe sessiz
ortamı ile daha çok entelektüel kesimden kişilerin buluşma
adresi olan bir mekandı ve sessizliği İstanbul’un kaotik
atmosferi ile bir çelişki oluşturuyordu.
Ayhan’a İstanbul Emniyeti’nin -2. Kattaki sorgu odasından
çıktan sonra İstanbul’un karbondioksit dolu havası bile yayla
havası gibi gelmişti. Oturduğu küçük kafede iki kez derin
derin nefes alarak ciğerlerini oksijenle doldurdu. Cafe tam
da caddeye bakıyordu ve insanlar hemen Ayhan’ın önünden
vızır vızır gelip geçiyorlardı. İstanbul cıvıl cıvıldı.”Bu şehrin
Ankara’ya göre tek artısı hiç ölmemesi” diye geçirdi
içerisinden Ayhan. Gerçekten de Ankara’da saat 23.00’ten
sonra sokaklar tenhalaşırken, İstanbul’da hayat 24 saat
capcanlıydı.
S O R G U A N A L İ Z İ V E “ K O M Ş U ” İ L E S O H B E T 197

İstiklal Caddesi’nde, Taksim’de, Beyoğlu’nda yahut


Sulukule’de hayat hiç durmuyor bütün ışıltısını parlak neon
ışıkları eşliğinde ayaklar altına seriyordu. Ayhan bunları
düşünürken ve bir yaz akşamında cıvıl cıvıl olan İstanbul’un
o arnavut kaldırımlı yollarından birisine doğru gözleri
dalmışken masadan kayan dirseğinde hissettiği acı ile
kendisine geldi.
“Allah kahretsin !” dedi dişlerini sıkarak ve dirseğini
ovuşturdu. Ayhan söylenirken cafede görevli 17-18
yaşlarındaki genç garson kız yanında belirdi. “Bir sorun mu
var efendim ?” diye sordu kibar ve sevimlice.
Ayhan “Yok, önemli bir şey değil” diyerek yanıtladıktan
sonra genç garson kıza kendisine bir duble çay getirmesini
istedi. Adisyonu yazan garson kız hızla masadan
uzaklaşırken Ayhan şöyle bir arkasına baktı. Garson kızın
ardından kısa bir süre baktı ve yanlış bir anlaşılmaya mahal
vermemek için tekrar önüne döndü.
Az sonra aynı garson kız Ayhan’ın önüne buharı üzerindeki
tavşan kanı çayı, beyaz porselenden yapılma şık bir fincanda
koyduğunda, Ayhan hiç vakit kaybetmeden cebinden
sigarasını çıkararak yaktı.Ankara’da Emniyet Genel
Müdürlüğü’nden çıktığından beri sigara içmemişti ki bu
O’nun için çok uzun bir zaman demekti. Nikotinin
eksikliğini algılayan beyin hücreleri başının sağ tarafına
gittikçe daha fazla hissettiği bir ağrı armağan
etmişlerdi.Ayhan belli süre sigara içmediği zaman bu baş
ağrısı hemen kendisini gösterir, 1-2 sigarayı peş peşe
yaktıktan sonra ağrıdan eser kalmazdı. Ayhan sigarasını yaktı
ve derin bir nefes çekti. Şimdi yeniden elindeki dosyaya ve
tabii yaptığı son sorguya dönebilirdi.
Yaptığı son sorgulamalardan sonra şurası artık kesindi: Ali
Çetin her ne sebeple işlerini tasfiye etmiş ve yurt dışına
kaçmış olursa olsun bunun Zahit Ağa, Gökberk Tunahan ve
Sinan Erdoğan ile bir bağlantısı vardı. Çünkü her ne olduysa
198 HANEDAN

Ufuk Yaylalı’nın ifadesinde bahsettiği ve Ali Çetin’in bu


isimler ile bir araya gelerek yediği yemekten sonra olmuştu.
Elindeki bilgiler Ali Çetin’in işlerini ve iş yaptığı kişileri
ortadan kaldırdığını açıkça ortaya koysa da halen bunu
neden yaptığı konusunda mantıklı bir senaryo üretememek
Ayhan’ın canını sıkıyordu.
Ayhan düşüncelere dalmış, uzaklara doğru bakarken birden
cep telefonunun sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı.
Telefonunun ekranına bakarken “İnşallah iyi haberdir” diye
geçirdi içerisinden. Arayan Mali Suçlar Şubesi Müdürü Taner
Şafak’tı.
“Amirim merhabalar”
“Merhabalar Taner müdürüm. İnşallah iyi haberleriniz
vardır”
“Haberler iyi amirim. Hani Royal Bank’ta Sinan Erdoğan
kontrolündeki hesap vardı ya. Daha önce de belirtmiştim. Bu
hesaptan düzenli olarak her ay Londra merkezli Blackhouse
Medical Investments Corporation isimli şirkete düzenli
olarak 1 ila 14 milyon Euro para transferi yapılmakta. Bu
şirketi araştırdık. Şirket bundan 7 sene önce kurulmuş.
Sermayesi sadece 15000 sterlin. Her yıl zararda gözüken bu
şirketin Türkiye’de çok küçük bazı medikal cihazların satışı
dışında her hangi ticari bir faaliyeti gözlenmiyor. Şirketin
sahibi ise ilginç: Dora Kuragis isiminde Yunanlı bir kadın.”
Ayhan araya girdi:
“Bu isim neden ilginç geldi size ?”
Taner Şafak konuşmasına devam etti:
“Amirim bu şahıs İtalyan Gizli Servisi şeflerinden Santana
Bergio’nun eski eşi. Yaklaşık 10 yıl önce boşanmışlar. Kadın
şu anda Londra’da yaşıyor ve Yunan Gizli Servisi’ne yakınlığı
ile tanınıyor.”
S O R G U A N A L İ Z İ V E “ K O M Ş U ” İ L E S O H B E T . . . 199

Ayhan alaylı bir ses tonu ile “Ne büyük aşk müdürüm. Bir
türlü birbirlerini unutamamışlar demek” dedi.

Ayhan’ın Ufuk Yaylalı’dan aldığı ifadede uluslar arası


uyuşturucu kaçakçılığı şebekesinin içerisinde İtalyan Gizli
Servisi’nden Sanatana Bergio’nun da olduğu bilgisini elde
ettiğinden habersiz olan Taner Şafak “Anlayamadım
Amirim” dedi.

Ayhan ise “Yakında anlarsınız amirim. Çok teşekkür ederim”


diye cevapladı Mali Suçlar Şube Müdürünü. Az sonra ikinci
çayını içerken, üçüncü sigarasını yakmış olan Ayhan “Yap
bozun bu kısmı da tamamlandı. İtalya’daki para trafiğinin
kontrolü demek ki Santana Bergio tarafından sağlanıyor.
Bergio büyük ihtimalle sırf bu trafikteki rolünü kamufle
etmek için boşandı ve işleri eski eşi üzerine kurulan şirket
üzerinden yürütmeye başladı. Şirketin kuruluş tarihi de
Gökberk Tunahan’ın eroin işine girdiği tarih ile örtüşüyor”
düşünüyordu.

Bunları düşünürken Ayhan’ın aklına birden dostu Hristo


Pandelis’in cep telefonunu verdiği Rodos Arkeoloji
Müzesi’nin müdürü Stelyo Gasinas geldi. Eldeki bilgilere göre
bu şahıs Ali Çetin’in adaya gittiğinde irtibat kurduğu tek
kişiydi.

Cep telefonunu çıkardı. Ve o anda olanlar oldu… Telefonu


yanından tam garson kız geçerken, Ayhan’ın garson kızın
geçiş yönüne doğru dönmek istemesi sonrasında, kızın eline
çarparak yere düşmüş ve kapanmıştı. Garson kız suçlanarak
“Çok özür dilerim efendim” dedi. Ayhan kıza gülümseyerek
“Telefon önemli değil ama yapacağım görüşme acil ve çok
önemliydi. Senin telefonunu kullanmama izin verirsen
ödeşiriz” dedi. Müşterisinin olayı büyütmesinden ve bu
nedenle patronundan fırça yemekten korkan kız “Tabii” dedi.
“Buyurun dilediğiniz gibi kullanın” diyerek cep telefonunu
uzattı.
200 HANEDAN

Ayhan garson kıza “Hattın faturalı mı kontörlü mü ?” diye


sordu. Kız “Faturalı ama rahatça konuşun lütfen.” dedi ve
uzaklaştı.

Ayhan cep telefonundan numaraları tuşladı. Telefon iki kere


kesik kesik sinyal verdikten sonra açıldı. Telefonun ucunda
genizden gelen boğuk bir ses vardı.

“Alo ?”

Ayhan Hristo Pandelis’in Stelyo Gasinas’ın Türkçe bildiğini


söylediğini unutmamıştı.

“Bay Gasinas’la mı görüşüyorum acaba ?”

Rodos Arkeoloji Müzesi’nin yaşlı ve aksi müdürü, karşısında


Türkçe konuşulduğu için şaşırmıştı. Aynı şekilde Türkçe
yanıt verdi:

“Buyrun ben Stelyo Gasinas. Ben kiminle görüsüyorum ?”

Ayhan bir yandan bu karışık olaya müze müdürünü en az


şekli ile dahil edip ondan en fazla bilgiyi nasıl alacağını
düşünürken, bir yandan da söze girdi:

“Bay Gasinas rahatsız ettiğim için bağışlayın. Ben Türk


Emniyet Teşkilatı’ndan Emniyet Amiri Ayhan Çelen”

Gasinas “Türk Emniyeti” lafını duyunca rahatsız olmuştu.


Rahatsızlığını ses tonuna yansıtarak,belirgin Rum aksanı ile
konuştu:

“Demek Türk polisindensiniz. Ancak beni niçin aradığınizi


halen çözebilmis değilim…”

Ayhan “Ali Çetin ismi size bir şey hatırlatıyor mu bay Gasinas
?” diye sordu.

Gasinas çok sevdiği bir dostundan bahsedilmiş gibi hemen


yanıtladı:
201

“A, evet. Sayın Ali Çetin adamızı sık sık ziyaret eder ve her
ziyaretinde mutlaka müzemize ziyarette bulunurdu. Kendisi
bana aslen Rodoslu olduğunu söylemisti. Bildiğim kadarı ile
bir is adamı. Ama cömert bir is adamı. Adaya her geldiğinde
müzemize önemli miktarlarda bağıslarda bulunmuştur.
Umarım kendisi ile ilgili olumsuz bir gelisme yoktur.”
Ayhan önce yutkundu. Kısa bir sessizliğin ardından ayaküstü
bir yalan uydurdu. Ali Çetin’i niçin sorduğunu açıklaması
gerekliydi.
“Aslında maalesef var efendim. Ali Bey ülkemizin önemli iş
adamlarından birisidir. Tarihe olan düşkünlüğü de özellikle
entelektüel çevrelerce çok iyi bilinmektedir. Ancak…”
“Ancak ?” diye sordu yaşlı müze müdürü.
“Ancak Ali Bey bundan yaklaşık bir hafta önce kayboldu. İş
seyahatine diyerek çıktığı evine bir haftadır dönmedi. Ali
Bey’in bulunması için şu an yoğun bir çaba içerisindeyiz.
Kendisinin özellikle stresli dönemlerinde Rodos’u ziyaret
ettiğini biliyoruz. Sizinle olan temaslarından ailesine de
bahsetmiş. Onlar da bize anlatınca biz de numaranıza
ulaşarak sizi aradık. Acaba son bir hafta içerisinde kendisi ile
hiç görüştünüz mü yahut Rodos’ta olduğunu duydunuz mu
?”
“Gerçekten çok üzüldüm. Ancak son bir haftadır değil,
yaklasık 6-7 aydır Ali Bey’i görmedim. Üzgünüm.”
Ayhan için bu cevaplar bir şey ifade etmiyordu. Müze
müdürünü zorlamaya karar verdi:
“Efendim, Ali Bey sizin kendisine gösterdiğiniz
misafirperverliği, yediğiniz yemeklerde konuştuğunuz tarihi
olayları ailesine anlatmış. Sizin bu görüşmelerinizden
aklınızda kalan özel bir şey var mı ?”
“ Nasıl yani ? Anlamadım” dedi yaşlı müze müdürü.
202 H A N E D A N

Ayhan “Yani konuşmalarında size hiç gitmek istediği bir


yerden falan bahsetti mi ?”
Gasinas biraz durdu. Sonra cevap verdi:
“Kendisi çok kültürlü, birikimli ve cömert bir insandı. Son 2
ziyaretinde özellikle Kırım üzerinde durmuştu. Biliyorsunuz
Kırım Hanlarından Şahin Giray, Rodos’ta öldürülmüştür.İşin
açıkçası kendisi efsanelere fazla değer “biçen” bir
entelektüeldi. Kırım üzerindeki bu dikkati bize yüklü bir
bağış kazandırmıştı. Ama bu O’nun için doğal bir şeydi.
Çünkü yaklaşık 1,5 sene önce Suriye’de bir özel
koleksiyonerden aldığı Osmanlı dönemine ait haritaya tamı
tamına 1 milyon dolar ödemesi Avrupa’da bile yankı
bulmuştu. ”
Şimdi şaşırma sırası Ayhan’daydı. Ayhan “Tam anlayamadım
Bay Gasinas ?” dedi
Gasinas önce boğazını temizledi sonra konuşmaya başladı:
“Ali Bey’in 1 milyon dolar vererek satın aldığı haritanın,
Sultan Vahidettin’in Osmanlı Devleti’nin son günlerinde
verdiği bazı emirleri içeren çok gizli bir Saltanat Fermanı’nın
yerini işaret ettiği efsanesi yıllarca kulaktan kulağa dolaşıp
durmuştur. Böyle bir fermanın olup olmadığı hiçbir zaman
ortaya çıkmadı ama Ali Bey’in satın aldığı harita fermandan
daha meşhur ve gizemli hale geldi.”
Ayhan şaşırmış bir şekilde sordu:
“Peki Kırım konusunda neden size yüklüce bir bağış yaptı
Ali Bey ?”
“Kendisinin adaya sondan bir önceki ziyaretinde, Ali Bey
müzemizin arsivlerini bana gezdirip gezdiremeyeceğimi
sordu. Ben de kabul ettim. Arsivlere indiğimizde yine Kırım
Hanı Şahin Giray’ın öldürülmeden önce yazdırdığı söylenen
bir vasiyet Ali Bey’in dikkatini çekti. Bu belgenin en önemli
203

özelliği çesitli harflerin yanyana gelerek anlamsiz kelimeler


ortaya çıkardığı bir dörtlük şeklinde olusudur. Yıllardır bu
belgenin gizli bir sırrı taşıdığına inanılır ancak ortaya ne bir
sır, ne de anlamli bir çözümleme konulabilmis değildir.”
Ayhan meraklı bir ses tonu ile “Yani Şahin Giray vasiyetini
şifrelemiş mi ?”
Gasinas “Ortada bu belgenin Şahin Giray’a ait olduğuna dair
hiçbir kanıt yok. Söylene söylene bu el yazmasının üzerinde
bir giz perdesi olusmus ve el yazmasi bir sehir efsanesine
dönüsmüs. Gerçekliğinden emin olamadığımız için müzede
sergilemiyoruz bile. Gerisini siz düsünün artık…”
“Anlıyorum Bay Gasinas. Peki Ali Bey bu belge ile ne kadar
ilgilendi ?”
“Bir mikrofilm kopyasını almak için müzemize 300 bin Euro
ödeyecek kadar. Aslında Ali Bey bir fotokopi vermemi istedi
ancak bu mümkün değildi. O nedenle mikrofilm olarak
belgenin bir fotokopisini kendisine verdik. O da cömert bir
bağış yaptı. Dediğim gibi efsanelere fazla değer biçiyordu”
Ayhan’ın kafasında pek çok soru işareti doluşmuştu. Ali
Çetin’in tarihe, mistizme, tarihi eserlere düşkünlüğünü
biliyordu. Hatta bazı tarihi eserlere ciddi fiyatlar vererek
sahip olduğu da Ali Çetin hakkındaki detaylı raporlarda yer
almıştı. Ancak istihbarat birimleri bu bilgiyi “Ali Çetin’in
kara para aklama yöntemlerinden birisi” olarak analiz
etmişlerdi.
Ali Çetin bu belgeleri gerçekten kara para aklamak için mi
satın alıyordu, yoksa bir şeylerin peşinde miydi ? Suriye’de
tamı tamına 1 milyon dolar vererek satın aldığı harita ile
Rodos müzesi’nden mikrofilmi için 300 bin Euro ödediği
belge arasında bir bağ var mıydı ?
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Daha sonra Ayhan yeniden
konuştu.
204 H A N E D A N

“Belki yeniden özel bir parça satın almak üzere şu haritayı


satın aldığı özel koleksiyoner ile temas kurmuştur. Belki
oradan bir şeyler çıkarabiliriz Bay Gasinas. Bu koleksiyonerin
adını hatırlıyor musunuz acaba ?”

Gasinas konuşmanın uzmasından rahatsız olmuştu. Bir süre


düşündü.

“Muhammed Mashad olması lazım. Şam’ın köklü


ailelerinden Mashad ailesinin büyük oğlu”

Gasinas konuşmayı bitirmek istercesine “Umarım yardımcı


olabilmisimdir. Ancak başka anlatacak bir şeyim yok. Şimdi
izin verirseniz beni bekleyen yığınla evrak var. Ve onlarla
ilgilenmem gerekli” dedi.

Ayhan konuşmanın sonuna geldiğini anlamıştı.

“Bay Gasinas sizden son bir ricam olacak. Oraya Türk


büyükelçiliğinden gelecek olan bir yetkiliye Ali Bey’e
verdiğiniz mikrofilmin bir örneğini vermeniz mümkün mü
?”

“Bu mümkün değil” dedi yaşlı müze müdürü. Aksiliği


tutmuştu yine.

Ayhan istemeyerek de olsa başka bir yola başvurdu.

“Konuşmalarımızın hepsi kayda alınmıştır Bay Gasinas. Ali


Bey’in bir iş adamı olarak sizinle özel ilişkilerini kullanarak
300 bin Euro verdiği zaman sahip olabildiği bir belgeyi, Türk
resmi makamlarına veremeyeceğinizi söylüyorsunuz yani.
Demek ki bu belgenin dışarıya mikrofilm olarak da olsa
çıkışı yasak ?”

Ayhan üstü kapalı biçimde müze müdürünü, para karşılığı


dışarı çıkması “mümkün olmayan” belgeleri müze dışından
şahıslara mikrofilm şeklinde de olsa sattığını açıklamakla
tehdit ediyordu.
205

Gasinas mesajı almıştı. Sesinin tonu değişti.


“Aslına bakacak olursanız Ali Bey gibi değerli bir
entelektüelin bulunmasına katkı yapacaksa bazı kurallar bir
defaya mahsus olmak kaydı ile göz ardı edilebilir” dedi.
Ayhan içerisinden “Ne entelektüelliği be… Seni ilgilendiren
Ali Çetin’in sana bağış adı altında rüşvet olarak verdiği, senin
de iç ettiğin Euro’lar” diye geçirdi.
“Anlayışlı tavrınız beni çok mutlu etti Bay Gasinas. Sanırım
1-2 gün içerisinde büyükelçilikten bir yetkilimiz sizden
mikrofilmi almak için yanınıza gelirler. Belgenin adı nedir
efendim ?”
“ “Şahin Giray Vasiyeti” olarak geçiyor” dedi Gasinas.
“Yardımlarınız için çok teşekkür ederiz Bay Gasinas” dedi
Ayhan. Telefonu kapattığında Gasinas ile yaptığı görüşmenin
hemen öncesinde yaktığı sigaranın kül tabağında kendi
kendisine yanarak bittiğini gördü.Hemen yeni bir sigara
yaktı.
Ayhan,daha sonra hemen Atina Büyükelçiliği’nin numarasını
tuşladı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı. Karşısında
30-35 yaşlarında bir bayan sesi vardı.Operatör bayan Ayhan
kendisini tanuıtıp bir yetkili ile görüşmek isteyince kendisini
Büyükelçilik maslahatgüzarına aktardı.
Ayhan kısa bir süre bekledikten sonra telefona bağlanan
Büyükelçilik maslahat güzarına da kendisini tanıttı, görevini
açıkladı ve görevi dahilinde Rodos Kalesi’nde bulunan “Şahin
Giray Vasiyeti” adlı belgenin bir mikrofilminin alınarak
kendilerine iletilmesi için Rodos Kalesi müze müdürünün
diplomatik dokunulmazlığı bulunan bir büyükelçilik
görevlisini beklediğini ve bunun için bir kişi
görevlendirilmesini istedi.
Kendisini nezaketle dinleyen büyükelçilik maslahatgüzarı
206 HANEDAN

böylesi bir talebin telefon yolu ile yerine getirilemeyeceğini,


Emniyet Müdürlüğü’nden talepte bulunan yetkilinin
imzasını ve unvanını taşıyan bir resmi yazının gelmesi
gerektiğini belirtti.

Ayhan “Anlıyorum. Ben yarın yazıyı size ulaştırırsam


belgenin elimize geçmesi için bir sıkıntı kalmaz değil mi ?”
diye sordu.

Maslahatgüzar “Hayır,biz bir yetkilimiz aracılığı ile belgeyi


aldırır özel kurye ile sadece talepte imzası bulunan yetkiliye
teslim edilmek üzere size belgeyi yollarız. Sanırım aynı
akşam elinizde olur” dedi.

Ayhan rahatlamıştı. “Belge bir gün daha bekleyebilir” diye


düşünerek maslahatgüzara teşekkür etti..

Ayhan daha sonra Özel Kalemi Zeynep Gümüş’ü aradı.


Ankara’da olağanüstü bir gelişme olup olmadığını sordu. Her
şeyin normal olduğu bilgisini aldıktan sonra telefonu kapattı.
Zeynep Gümüş, özel kalem müdürlüğü görevine
atandığından beri, Ayhan’ın eli ayağı olmuştu adeta.

Ayhan, Zeynep Gümüş ile yaptığı telefon görüşmesini


bitirdiğinde yine uzaklara dalmıştı.

Özellikle Kırım konusu kafasına takılıyordu. Yakalanan


teknenin adının Giray-1 oluşu, Ali Çetin’in Şahin Giray’ın
idam edildiği Rodos’a gerçekleştirdiği ziyaretler ve son olarak
Şahin Giray’a ait olduğu söylenen bir belgeni mikrofilmi için
çok ciddi miktarda bir ücret ödemesi kafasını karıştırmıştı.

Olaylarda Kırım ile ilgili bir bağlantı, bir mesaj olduğuna


artık hemen hemen emindi. “Şu Kırım konusuna iyice
eğilmenin vakti geldi” diye düşünüyordu…
207

18.BÖLÜM

“Kabu gibi
bir gece başlıyor”

İstanbul’daki sorgulama işlemini bitiren Ayhan, Zeynep


Gümüş’ü aradı ve bazı talimatlar verdi. Ayrıca kendisine
İstanbul’dan Ankara’ya giden gece 01.30 uçağında yer
ayırtmasını söyledi. Bazı işlerini halledip oradan da Atatürk
Havalimanı’na geçti.Havalimanları kendisine her zaman itici
gelmişti. Uçmayı sevdiği de pek söylenemezdi. Uzun yol
seyahatlerinde otobüsü kullanmayı tercih ediyordu. Uzun
yollarda kendi kendisine düşünme fırsatı bulur, pek çok şeyi
yollar gözünün önünde kayıp giderken ölçüp biçerdi. Otobüs
yolculuklarını mutlaka gece yapardı. Bunun sebebi ise gece
yolculuklarında verilen molaların ve o molalarda gece
soğuğunda içtiği sıcak çayların, karanlık gece içerisinde
dinlenme tesislerinin florasan lambalarından yansıttığı
ışığın, sessiz gece ile birleşerek yarattığı değişik ambiansa
karşı olan garip düşkünlüğüydü.
Aslında yine böyle bir gece yolculuğu yapmak isterdi ama
buna vakti yoktu. Atatürk Havalimanı’nın gecenin 1’inde bile
oldukça yoğun olan ortamı, Havalimanı VIP Salonu’na
208 HANEDAN

girerken çevresine kibirli bakışlar fırlatan insanların varlığı


Ayhan için yeterlice itici oluyordu.
Saatler gece yarısı 01.30’a yaklaştığında gelen anons
Ankara’ya hareket edecek uçağın yolcuları içindi. Yapılan
anons ile birlikte daldığı düşüncelerden sıyrılan Ayhan uçağı
havalimanına bağlayan körüğe doğru hızlı adımlarla yürüdü.
Körüğün başlangıç noktasında biletini kontrol ettirdi, son bir
kontrolden geçtikten sonra körüğün içerisinden hızlıca
geçerek uçağa ulaştı.
Kendisine her zaman olduğu gibi ekonomi sınıfından yer
ayırttırmıştı. Uçaklarda uygulanan Busınnes Class ve
ekonomi sınıfı yolcu sınıfı ayrımını oldum olası sevmiyordu.
Hele yolculuk başlamadan kısa süre önce Busınnes Class
yolcu sınıfı ile ekonomi yolcu sınıfı arasına çekilen perde
Ayhan’a her zaman bir aşağılama olarak gelmişti. İki koltuk
arasına çekilen siyah bir perde ile yapılan, aslında toplumsal
sınıfların varlığının hatırlatılması ve herkese “Yerinizi bilin”
mesajıydı Ayhan’a göre. Parası olan her zaman “özel” olurdu
ve Ayhan hayatı boyunca buna isyan etmişti.
Aslında toplumda o “özel” muameleyi gören insanların
önemli birkısmının kendilerini özel kılan parayı kirli işlerden
sağladıklarını daha genç yaşlarda görmesi Ayhan’ı mesleğine
daha da bağlı bir hale getirmişti. Belki düzeni değiştiremezdi
ama bu düzenin kirli oyuncularını hakettikleri yere; yani
demir parmaklıklar ardına gönderebilirdi. Mesleği O’na
başka hiçbir mesleğin sağlayamayacağı bu şansı tanıyordu,
Ayhan da bu nedenle kendisini özel hissediyordu.
Ayhan uçağın ortalarında bulunan koltuğuna otrmadan önce
laptopunu hemen koltuğunun üzerindeki kabine yerleştirdi.
Koltuğuna yerleştikten kısa bir süre sonra pilot kabininden
“kemerlerinizi bağlayınız” talimatı geldi. Ayhan kemerini
bağladı ve derin bir iç geçirdi.
Az sonra koca Boeing 727 motorlarını çalıştırdı, birkaç
K A B U S G İ B İ B İ R G E C E B A Ş L I Y O R 209

dakika içerisinde ise bu devasa çelik kuş Ankara’ya doğru


havalandı.
Ayhan uçak halandıktan sonra kemerini çözdü ve yeniden
düşünmeye başladı. Rodos Arkeoloji Müzesi Müdürü ile
yaptığı görüşmede elde ettiği bilgiler kafasının Kırım üzerine
yoğunlaşmasını neden olmuştu. Ama bir türlü Ali Çetin ile
Kırım yahut Kırım Hanlığı arasında bir bağlantı
kuramıyordu.
Kendisine gelen raporlarda Ali Çetin’in daha önce iş yahut
seyat amaçlı da olsa Kırım’ gittiğine yahut Kırım ile ilgili her
hangi bir bağlantı kurduğuna veya Kırım üzerine bir takım
araştırmalar yaptığına dair bir bilgi de yoktu.
İstanbul’dan ayrılmadan önce Kırım ile ilgili internetten bir
takım bilgilere bakmıştı. Bu bilgilerin bilgisayar çıktıları şu
an elindeki mavi kapaklı dosyanın içerisindeydi. Bunun
yanın sıra İstanbul’da bulunan Kırım ile bağlantılı çeşitli
derneklerden çeşitli broşür ve katologlar getirtmişti.
Katologları ve broşürleri İstanbul’da detaylıca inceleme fırsatı
olamayan Ayhan,elindeki mavi kapaklı dosyanın kapağını
kaldırarak “Bir bakalım neler var” dedi. Elinde Kırım Kültür
ve Tarih Derneği’nin hazırlattığı Kırım tarihini içeren bir
broşür vardı.
Kırım şu anda belki küçük bir bölge idi ama tarihte güçlü bir
devlet kurmuşlardı. Özellikle bugünkü Rusya’nın Moskova
Knezliği olarak tarih sahnesine çıktığı dönemlerde Kırım
Hanlığı, Moskova’ya kadar girmiş, şehri yağmalamış, yakmış
ve Moskova Knezliği’ni haraca bağlamıştı.
Moskova Knezliği daha sonraki dönemlerde önce Rus
Çarlığı’na sonra da Rus İmparatorluğu’na dönüşerek
büyürken, Kırım Hanlığı bir duraklama dönemine girmişti.
Yine de bu duraklama döneminde dahi tarihte “Deli Petro”
olarak bilinen ünlü Rus Çarı 1. Petro’ya kadar Rus Çarlığı,
Kırım Hanlığı’na vergi vermeye devam etmiş, ancak Kırım
210 HANEDAN

Hanlığı’nın zayıflamasından yararlanan 1.Petro, Kırım


Hanlığı’na verilen vergiyi kesmişti.
Kırım Hanlığı’nın devlet statüsü de değişikti. Hacı Giray Han
tarafından kurulan bu devlet sonraları Osmanlı
İmparatorluğu’na bağlı bir “Özerk” bölgeye dönüşmüştü.
Osmanlı’nın toprağı sayılmasına karşın Kırım Hanlığı iç
işlerinde serbestti. Hatta dış işlerinde bile belli bir oranda
serbest davranma hakları vardı. Buna karşılık Kırım Hanları,
Giray Hanedanı’ndan olmak koşulu ile Osmanlı Devleti
tarafından atanırdı.Aslında bu bir atanma da değildi tam
olarak. Giray Hanedanı’ndan tahta geçecek olan kişi Osmanlı
İmparatorluğu’ndan “Berat” adı altında icazet almak
zorundaydı. Yani Osmanlı’nın onayı olmadan tahta
çıkamıyorlardı. Buna karşın Kırım Hanları, Osmanlı Devleti
savaşa girdiğinde Osmanlı ordusuna asker vermek
zorundaydı.
İşte bu davada Ayhan’ın karşısına çıkan Şahin Giray, Kırım
Hanlığı’nın son Hanıydı. Kırım’da 1774'te karışık bir siyasi
ortam hakimdi. Bu karışık ortamda tahtı 1775’te, Osmanlı
Devleti ile Rusya arasında yapılan Küçük Kaynarca
Antlaşmasına göre Kırım’ın Rus kontrolüne girmesine karşı
olan 4. Devlet Giray ele geçirmişti.
4. Devlet Giray’ın kendi çıkarlarına aykırı politikalar
izlemesi ile Kırım üzerindeki nüfuzunu kaybetme tehlikesi
ile karşı karşıya kalan Rusya 1777 yılının Ocak ayında Şahin
Giray’ı destekleyerek Kırım tahtına çıkmasını sağlamıştı.
Ancak Rus yanlısı Şahin Giray’ın hükümdarlığını Osmanlı
İmparotorluğu tanımamış ve 1777’nin Aralık ayında, Şahin
Giray ‘ın tahta çıkışından 11 ay sonra 3. Selim Giray hanlık
beratı ile Kırım’a gönderilmişti.
3. Selim Giray’ın Kırım’a gelmesi ile birlikte Kırım karışmış,
Şahin Giray’a karşı bir ayaklanma başlamıştı. Ancak Şahin
Giray ayaklanmayı çok sert biçimde bastırarak tahtın tek
K A B U S G İ B İ B İ R G E C E B A Ş L I Y O R 211

sahibi olmayı başarmıştı.Şahin Giray bu gelişmenin hemen


akabinde, 1779 Aynalıkavak tenkihnamesinin imzalanması
ile Osmanlı devleti tarafından da tanınmış oldu.
Ama Şahin Giray’ın hükümdarlığında Kırım karışmaya
devam ediyordu. Şahin Giray bu kez 1782'de, izlediği Rus
yanlısı siyaset nedeni ile çıkan yeni bir ayaklanma sonucu
tahtı bırakmış ve başkenti terketmişti. Şahin Giray’ın yerine
ise kardeşi İkinci Bahadır Giray getirilmişti.
Fakat devreye yeniden Ruslar girmişler ve ünlü
Generallerinden Potemkin’i 1783 yılında Kırım’a göndererek
Şahin Giray’ı göstermelik olarak tahta yeniden
çıkartmışlardı.
Rusların yardımı ile yeniden tahtı ele geçiren Şahin Giray,
Rusların kendisi üzerindeki etkilerine ve baskılarına daha
fazla dayanamayarak hayatını kurtarmak için 1783’de,
Osmanlı İmparatorluğu’na ihanet etmeyi göze almış ve
Kırım’ın kapılarını Rus Çarlığı’nın ordularına açmıştı.Daha
sonrasında ise Şahin Giray 1787 yılına kadar Sn.
Petersburg’da ev hapsinde yaşamıştı.
Şahin Giray’ın tahttan inmesi ile Kırım Hanlığı Osmanlı
İmparatorluğu’nun elinden çıkmış ve tarih sahnesinden
çekilmişti.
Şahin Giray, Sn. Petersbug’da ev hapsinde geçen 4 acı yılın
ardından Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış, önce Edirne
sonra İstanbul’a gelmiş son olarak da Osmanlı’ya ihanet ettiği
gerekçesi ile Kırım Hanları’nın sürgün yeri olan Rodos
Adası’na sürülmüştü.
Ancak Osmanlı, Şahin Giray’ın ihanetini affetmemişti. Şahin
Giray, Rodos’a sürüldükten bir süre sonra 1. Abdülhamit
tarafından öldürtülmüştü. Böylece tarihteki son Kırım Hanı
da trajik biçimde hayata gözlerini yummuştu.
212 H A N E D A N

Broşürü hızlıca okuyan Ayhan “Şahin Giray için trajik bir


son olmuş. E ama ihanetin karşılıksız kalmayacağını
bilmeliydi” diye geçirdi içerisinden.
Ayhan daha sonra elindeki diğer bazı broşür ve katologlara
da hızlıca bir göz attı. Kırım tarihi hakkında yazılanlar heme
hemen aynı şeylerdi. Katologlarda bu bilgilere ek olarak
Kırım’daki tarihi ve turistik yerlerin tanıtımları
yapılmaktaydı.
Broşürleri incelemeyi bitiren Ayhan, hepsini tek tek mavi
kapaklı dosyanın içerisine yerleştirdi ve dosyanın kapağını
kapattı.
Dosyayı dizlerinin üzerine koyan Ayhan bir an için gözlerini
kapatıp başını koltuğa yaslamıştı ki hostesin “İçecek
alırmısınız ?” sorusu ile gözlerini yeniden açtı. Kaykıldığını
fark ederek koltukta yeniden doğruldu ve bir meyve suyu
istedi. Az sonra meyve suyunu içerken “Tahmin ettiğim gibi
bu gecenin bitmesine daha epeyce var” diye geçirdi
içerisinden. Gözleri gecenin sonsuzluğu andıran karanlığına
dalıp gitmişti…
KISIM 19
BİR ANKARA GECESİ VE DEĞİŞEN PLANLAR
Boeing 727’nin tekerlekleri Esenboğa Havalimanı’nın uzun
pistine değinde saatler 02.15’i gösteriyordu. Uçağın
tekerlerinin inişte çıkardığı ses gecenin sessizliğini yarıyor
ve bir çığlık gibi tüm pisti kaplıyordu.
Dev yolcu uçağı önce yavaşladı sonra hızını iyice azalttı,
pistin kuzey bölümüne doğru pilotun yaptığı ustaca bir
manevra ile yanaştı ve daha sonra motorlar stop etti. Bir süre
uçakta kendilerini havalimanına ulaştıracak körüğün uçağa
yanaştırılmasını bekleyen yolcular,sabırsızlıkla eşyalarını
toplamışlar ve sonrasında sırayla uçaktan inmeye
başlamışlardı.
213

Ayhan, uçaktan inmek için bir hayli acelesi olduğu her


halinden belli olan arkasındaki 60-65 yaşlarındaki yaşlı bir
kadına yer verdikten sonra kendisi de yolcuların hep birlikte
ayağa kalkması ile sıkış sıkış bir hal almış olan uçağın
koridorunda ağır ağır ilerleyerek körüğe ulaştı. Körüğü çok
hızlı adımlarla geçen Ayhan yaklaşık 10 dakika sonra
havaalanının dışarısındaydı.
Havaalanı taksilerinden birisine işaret eden Ayhan, hızla
yanına gelen taksinin arka tarafına oturdu. Araç Esenboğa
Havalimanı’nı şehir merkezine bağlayan otoban yolda hızla
ilerlerliyordu. Bir az sonra Ayhan cep telefonunun kapalı
olduğunu hatırladı. Telefonunu açtı. Telefonunu açtığında
ekranda kullandığı GSM operatörünün gönderdiği ve cep
telefonu kapalıyken kendisini kimin aradığını bildiren bir
servis mesajı ikonu ekranda belirdi.
“Allah allah. Gecenin bu saatinde kim aramış beni acaba?”
diye mırıldanarak servis mesajını açtı. Ekrandaki isim
kendisini oldukça şaşırtmıştı ve anlaşılan yolunda gitmeyen
bir şeyler vardı. Çünkü Ayhan’ı hem de uçakta olduğu sırada
tam 11 kez İstanbul Emniyeti’ndeki arkadaşı Hakan Alaz
aramıştı.
Ayhan hemen Hakan’ın cep telefonunu çevirdi. Telefon tek
çalıştan sonra açıldı. Karşısındaki ses oldukça gergin ve
telaşlıydı.Telefonu hemen açmasından da Ayhan’dan gelecek
telefonu beklediği belli oluyordu.
“Hakan. Abicim uçakta olduğumu biliyordun. Niye bu kadar
çağrı bıraktın ? Ters bir şey mi var ?”
Hakan Alaz kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi:
“Biliyorum uçakta olduğunu. Dikkatini çeksin de açar açmaz
ara diye bu kadar çok çağrı bıraktım. Evet, maalesef ters bi
şeyler var Ayhan.”
Ayhan gerilmişti.
214 H A N E D A N

“Nasıl ters bir şeyler Hakan. Olum delirtmesene lan


adamı…”
“Abi şu senin Ufuk Yaylalı var ya…”
“Ne olmuş Ufuk Yaylalı’ya. Oğlum adam elimizdeki en
önemli sanık sakın ola…”
Ayhan lafını bitiremeden Hakan araya girdi:
“Ayhan, Ufuk Yaylalı artık yok. Öldü…”
Ayhan’ın korktuğu başına gelmişti. Çıldırmış bir halde olan
Ayhan taksiciye sağa çekip beklemesini söyledi. Taksici aracı
hemen sağa çekti Ayhan aşağıya indi. Kontrolünü kaybetmiş,
telefonda deli gibi bağırıyordu.
“Nasıl öldü bu adam Hakan, nasıl !”
“Ayhan sen bu herifin kaşını sorguda patlattın biliyosun.
Bizimkiler bu herifi emniyet revirine götürmüşler.Revirde
hastaneye kaldırılması gerektiği söylenmiş. Bizimkiler de
yanına iki polis verip yakınlardaki bir hastaneye götürmüşler
adamı”
“Hakan adamın sağlık durumunu sormuyorum Hakan bu
adam nasıl öldü onu söyle bana !” diye bağırdı Ayhan. Sesi
gecenin sessizliğinde çınlıyordu.
“Aslında ölmedi, öldürüldü” dedi Hakan.
Ayhan afallamıştı. “İnanamıyorum, inanamıyorum” diyordu.
“Şaka mı oğlum bu, nasıl öldürülür avucumuzun içerisindeki
adam ?” diye sordu.
“Bizimkiler bunu hastaneye götürdükten 15 dakika sonra
MİT’ten 4 kişilik bir ekip gelmiş. Senin davanla ilgili olarak
kendilerinin de Ufuk Yaylalı’yı sorgulama talimatını
aldıklarını söylemişler. Yanlarında MİT’ten İstanbul Bölge
Başkanı imzasını taşıyan bir de talimat yazısı varmış. Tutanak
karşılığında adamı alıp gitmişler. Sonra biz MİT’le irtibata
215

geçtik, teslim alan kişilerin adları tutulan tutanakta var. İzin


belgesi de İstanbul Bölge Müdürü’ne ait…” diye cevapladı
Hakan Alaz.

“Ya nasıl olur Hakan! Ne MİT’i ne İstihbaratı kardeşim ya.


Adam bu davanın en önemli sanığı. Adamı size 22.30’da
teslim ettim. Ulan saat 2,5… 4 saatte adam öldü lan.
İnanamıyorum Hakan size , bi adama sahip çıkamadınız be.
Ya anlamıyorum dava benim davam. MİT’in dava ile ilgisi
yok, adamlar tanığımı ne diye alıp giderler yahu”

“Zaten işin tuhaflığı da orada. MİT bize İstanbul Bölge


Müdürü tarafından böyle bir talimatın imzalanmadığını ve
tutanakta MİT elemanı olarak ismi geçen şahısların kendi
personelleri olmadığını belirtti. ”

“Nasıl yani ? 4 tane adam geliyor, ellerinde MİT’ten yazılı bir


belge getiriyor, belgede İstanbul Bölge Müdürü’nün imzası
var. Bu herifler en önemli tanığımızı alıp, ellerini kollarını
sallaya sallaya gidiyorlar öyle mi Hakan. Peki sonra ?” diye
bağırdı Ayhan.

“Sonra MİT’ten “adamlar personelimiz değil” bilgisini alınca


biz burada alarma geçtik. Adamı aramaya başladık. Saat
01.45’de Merkeze bir istihbarat geldi. Karacaahmet
Mezarlığı’nın bekçisi mezarlıktan çıkan birilerini farketmiş.
Önce tinerci falan zannetmiş. Sonra adamların çıktıkları yere
doğru gitmiş ve bir ceset bulmuş. Ekipler kısa sürede
Karacaahmet’e gittiler. Bulunan ceset Ufuk Yaylalı’nın
cesediydi... Adli Tıp Morgu’nda gördüm;ceset feci haldeydi.
Adli Tabip ilk incelemeler sonucunda Ufuk Yaylalı’nın
öldürülmeden önce işkence ile sorgulandığını belirtti.
Yapılan ilk incelemelere göre Ufuk Yaylalı işgenceli sorgu
sonrasında, mezara getirilmeden yaklaşık 1 saat önce
öldürülmüş. Mezarın gece bekçisi sorgulandı. Anlaşılan
uyuya kalmış. Ancak adamlar cesedi bırakıp kaçarken
farkedebilmiş.”
216 HANEDAN

Ayhan galiz bir küfür savurdu ve “Olay yeri inceleme bir ip


ucu bulabilmiş mi bari ?” diye umutsuzca sordu.
“Maalesef en ufak bir delil yok. Belli ki profesyonelce bir iş.
Ayhan yalnız tuhaf bir durum var” dedi Hakan Alaz.
“Hakan en önemli adamımız MİT’ten olup olmadığı belli
olmayan 4 adam tarafından kaçırılıyor. Sonra gecenin bi
yarısında adamın cesedi mezarlıkta bulunuyor. Daha tuhaf
ne olabilir ki ?” dedi Ayhan.
Hakan Alaz yeniden konuştu:
“Ayhan bi dinle gözünü seveyim… Ufuk Yaylalı’nın cesedinin
bulunduğu parselde bulunan kabristanın mezar taşına yine
Ufuk Yaylalı’nın kanı ile “FAGF” yazılmış. Senin için bir
anlam ifade ediyor mu ?”
Ayhan hemen cebindeki küçük bloknotu ve dolma kalemini
çıkararak mezarda yazılı bulunan kelimeyi Hakan’a
kodlattırarak not etti. Ayhan not almayı bitirmişti ama
sinirini kontrol edemiyordu. Sinirden otoban kenarındaki
banketleri tekmeliyordu. Bir anda kafasında şimşekler çaktı.
“Hakan çabuk “Solak Ahmet”i arayın. Telefonunu sabah
emniyete bırakmıştı. Bulursanız hemen köyüne dönmesini
söyleyin. İlk otobüsle köyüne dönsün. Hatta “Solak”ın yanına
bir adam verebilirseniz daha iyi olur”
“Solak ne alaka şimdi Ayhan” diye soracak oldu Hakan ama
ahizenin diğer ucunda Ayhan’ın çınlayan sesi duyuldu
“Hakan ne diyorsam onu yap ve beni hemen bilgilendir !”
Ayhan telefonu kapattı ve hemen Zeynep Gümüş’ü aradı.
Zeynep Gümüş gecenin bu saatinde gelen telefona şaşırmıştı.
Ayhan, Zeynep Gümüş’e kendisini MİT İstanbul Bölge
Başkanı Ziya Kalenderoğlu ile telekonferans sistemi ile
görüştürmesini istedi. Ayhan gerekli olabileceğini düşünerek
Zeynep Gümüş’ün evine telekonferans sistemini
217

kurdurtmuştu.
Az sonra Ayhan’ın telefonunun karşı ahizesinde MİT
İstanbul Bölge Başkanı Ziya Kalenderoğlu vardı.
“Buyrun Ayhan Bey” dedi soğuk sesi ile MİT yetkilisi.
Ayhan sinirlerine hakim olmaya çalışarak konuştu:
“Sanırım son gelişmelerden haberiniz vardır. Sizin imzanızı
taşıyan bir MİT belgesi ile üzerinde çalıştığım davanın en
önemli sanığı polisin elinden alınıp götürülüyor. Ve aradan
birkaç saat geçtikten sonra sanığım işkence ile
sorgulandıktan sonra öldürülmüş halde bulunuyor. Bu
şartlar altında sizden bir açıklama beklemem sanırım en tabii
hakkım”
MİT İstanbul Bölge Başkanı Ziya Kalenderoğlu sesindeki
soğukluğa resmiyet tonu da katarak konuştu:
“Konu ile ilgili olarak İstanbul Emniyeti’nden beni arayan
arkadaşlara da söylediğim gibi polislere verilen tutanaklarda
ismi geçen şahıslar teşkilatın personeli değiller. Ayrıca güya
benim talimatımı içeren ve polislere verilen izin kağıdını da
incelettirdim. Benim imzamın kötü bir kopyası. Sanırım
açıklama isteyeceğiniz adres ben değil, elleri bağlı bir suçluyu
korumaktan aciz meslektaşlarınız olsa gerek.”
Ayhan ne diyeceğini bilmiyordu. MİT açıkça “ilgimiz yok”
diyor ve “Bizi bu olaya daha fazla karıştırmayın” mesajı
veriyordu.
Ayhan da soğuk bir ses tonu ile “ Öyle olsun sayın
Kalenderoğlu. Ama biliniz ki bu olay kolay kolay
kapanmayacak. Ayrıca siz polis teşkilatını eleştireceğinize
kendi antetli kağıdınızın nasıl olup da dışardan birilerinin
eline geçtiğini ve kimlerin nasıl sizin adınıza sahte talimatlar
yazıp, imzanızı taklit edebilme cüretinde bulunduğunu
araştırın. Sanırım bunu yapanın MİT’ten korkusu yok.”
218 HANEDAN

O sinirinin arasında bile Ayhan bir refleks olarak teşkilatını


savunmuş, altta kalmamıştı. Zaten yıllardır MİT ile Emniyet
Teşkilatı arasında sürüp giden soğuk savaşı bilmeyen yoktu.
Ziya Kalenderoğlu, Ayhan’ın son cümlelerinden sonra
küplere binmişti. Sinirini zor zaptederek “Görüşme bitmiştir
Ayhan Bey” dedi ve telefonu kapattı. Anlaşılan MİT’in olayla
gerçekten ilgisi yoktu ve daha fazla da bu olayla
ilintilendirilmek istemiyorlardı.
Ayhan, Ziya Kalenderoğlu ile görüşmesini bitirdiği anda
telefonu yeniden çaldı. Zaten Ziya Kalenderoğlu ile
konuşurken de bir başka numaradan arandığını belirten ses
telefonundan kulağına birkaç kez gelmişti. Arayan Hakan
Alaz’dı. Ayhan heyecanla telefonu açtı. Askerdeki oğlundan
mektup alan bir annenin zarfı açarken taşıdığı telaş vardı
üzerinde.
“Evet Hakan. Hadi bana Solak’la konuştuğunu söyle…”
Komiser Hakan Alaz kısa bir sessizliğin ardından konuştu.
“Abi sen söyledikten sonra defalarca aradık. Telefonu kapalı,
cevap vermiyor... Gidebileceği yakın mekanlara ekip
gönderdim. Şimdi onlardan gelecek haberleri bekliyorum”
“Kahretsin… Kahretsin !” diye bağırıyordu Ayhan. Korktuğu
başına geliyordu. Yerdeki taşlara tekme atıyor birbiri ardına
küfürler savuruyordu.
“Hakan o Allah’ın cezası Solak’ı bulmak zorundayız. Neler
oluyor anlamıyorum…” diye bağıran Ayhan telefonu
Hakan’ın suratına kapattı.
Planları değişmişti. Bu geceyi Milli Kütüphane’de Kırım
hakkında araştırma yaparak geçirmeyi planlıyordu ancak
yaşanan son gelişmelerden sonra sağlıklı bir değerlendirme
yapabilmek için evine gitmesi ve kafasını toparlaması en
doğrusu olacaktı.
219

Sinirli biçimde taksiye binen Ayhan “Adresimiz değişti.


Batıkent’e gidiyoruz. Çabuk” dedi. Araç Batıkent’e doğru
hareket ederken Ayhan, elinde çevirip durduğu cep
telefonuna gözlerini dikmiş Hakan’dan “Solak” ile ilgili
gelecek olumlu bir haber için dua ediyordu.
220 HANEDAN

20.BÖLÜM

“Gittikçe tuhaflaşan
bir dava”
Taksi Esenboğa Havalimanı ile Batıkent arasındaki yolu
hızla kat ederken Ayhan kafasını toparlamaya, yeni
gelişmelere, bu gelişmelerin nedenlerine ve sonuçlarına
odaklanmaya çalışıyordu. Birkaç kez derin derin iç çekmesi
ve bela okuması şoförün dikkatini çekmiş ve şoför dikiz
aynasından Ayhan’a bakmıştı. Ancak bunu fark eden Ayhan
o sinirle şoförü de kalaylamış, işine bakmasını söylemişti.
Yaklaşık 40 dakika sonra Batıkent’e giriş yaptıklarında Ayhan
şoföre “Güvenler Sitesi” dedi. Biraz sonra taksi, mavi granitli
dubleksin önüne park etmişti. Ayhan yolda telefonla
konuşurken taksimetre çalıştığı için yüklüce bir taksi parası
ödedikten sonra evinin bahçesinin demir parmaklıklarını
açtı.
Ayhan evine doğru ilerlerken, yeniden Esenboğa
Havalimanı’nın yolunu tutan taksi şoförü de bir yandan
Ayhan’a küfür edip “Ne tuhaf adamlar var memlekette yahu.
Kardeşim artistlik yapacaksan git Yeşilçam’a” diye
söyleniyordu. Ayhan’dan yediği fırçayı hazmedememişti.
Ayhan hızlı adımlarla evinin çelik kapısının önüne geldi.
G İ T T İ K Ç E T U H A F L A Ş A N B İ R D A V A 221

Kapıda 3 ayrı kilit vardı. Ayhan her kilidi 2’şer kere çevirerek
açtı.
Evin lambalarını yaktıktan sonra, laptopunu kapının hemen
önünde yere bıraktı ve ayakkabılarını çıkararak terliklerini
giydi. Yorgun olduğunu hissediyordu. Hemen mutfağa
girerek su ısıtıcısına su koydu ve evdeki hazır karışık
kahvelerden bir poşet çıkararak kupasına boşalttı.
Su kaynarken Ayhan üst kata çıktı, savaş alanına dönmüş
yatak odasına girdi. Önce silahını daha sonra üzerindekileri
bir çırpıda çıkararak eşofman takımlarını giydi. Bir çift temiz
beyaz havlu çorap giymeyi de ihmal etmedi. Evde yaz kış
beyaz havlu çorap giymek adetiydi. Bu arada fanilasını da
değiştirmişti.
Silahını alarak aşağıya indi silahını salondaki masanın
üzerine koydu, laptopunu da kapının önünden alarak
salondaki ikili kanepenin üzerine bıraktı. Kendisini tüy gibi
hafif hissediyordu şimdi.
Daha sonra banyoya giderek elini yüzünü yıkadı, kollarının
altına deodorant sıktı. Gün boyunca oldukça terlemişti.
Yeniden mutfağa döndüğünde su ısıtıcısındaki su kaynamış,
fokurduyordu. Isıtıcıyı kapatan Ayhan kaynar suyu,
kupasındaki hazır karışık kahvenin üzerine boşalttı. Ve
kahvesini alarak salona geçti.
Salonun loş ışığı yeniden kafasını toparlayarak davaya
odaklanmasını sağlayacak bir dinginlik yaratıyordu.
Tam ikili kanepye oturmuş, kahvesinden bir yudum almıştı
ki cep telefonu çaldı. Arayan Hakan Alaz’dan başkası değildi.
Ayhan heyecanla telefonu açtı. Hakan’ın sesinde tuhaf bir hal
vardı.
“Söyle Hakan seni dinliyorum” dedi Ayhan.
Hakan, Ayhan’dan gelecek tepkiyi kestiremiyordu. “Şey…”
222 HANEDAN

dedi. “Ayhan bu iş tuhaflaşmaya başladı”


“Ne diyorsun Hakan sen ya ? Adam gibi anlatsana” dedi.
“Abi biraz önce Solak ile ilgili beklediğimiz bilgi geldi” dedi.
“Ee, nedir son durum ? Oğlum anlatsana delirtme adamı”
“Ya abi bizim ekipler Solak’ın bulunabileceği mekanlara
gitmişti biliyorsun. Solak akşam saat 23.00 sularında Arnavut
Kemal’in işlettiği lokaldeymiş. Lokale gelen takım elbiseli,
güneş gözlüklü 4 kişi resmi kimlik göstererek Solak’ı lokalden
apar topar götürmüşler.”
Ayhan ayağa kalkmıştı ve sinirden çıldırmak üzereydi
“Nasıl olur kardeşim, nasıl olur.Kimdir bu adamlar ulan !”
“Ayhan, sadece şunu söyleyebilirim. Bu 4 adam Ufuk
Yaylalı’yı kaldıran adamlar değil. Eşkal tarifleri uymuyor.
Ancak…”
“Ancak ne Hakan, ancak ne !”
“Ayhan, elimize bu bilgier ulaşır ulaşmaz tüm sokak
devriyelerine haber verdik. Zayıf da olsa Ufuk Yaylalı cinayeti
ile bir bağlantı olabileceği ihtimalini düşünerek bir ekibi
Zincirlikuyu Mezarlığı’na gönderdim.”
Ayhan işin sonunu tahmin etmişti…
“Solak’ı ölü buldunuz değil mi ?”
Hakan suçluluk duyarcasına cevap verdi:
“Maalesef evet. Ufuk Yaylalı cinayeti’nde olduğu gibi işkence
ile sorgulanmış. Ölüm saatleri hemen hemen aynı. Ve bir
de…”
Ayhan dağılmıştı. “Söyle Hakan bir de ne ?” dedi.
“Şu anlamsız kelimeyi hatırlıyor musun ? FAGF. Solak’ın
223

cesedinin yanıbaşında bulunan kabristana da tıpkı Ufuk


Yaylalı cinayetinde olduğu gibi, Solak’ın kanı ile bu kelime
yazılmış. Ve bunun dışında yine en ufak bir iz bırakılmamış.
Solak da Ufuk gibi başka bir yerde öldürülüp, Zincirlikuyu
Mezarlığı’na bırakılmış….”
“Bir FAGF’ımız, eksikti. O da oldu tam oldu. Bu nasıl iş ya.
Koca emniyet teşkilatının gözünün üzerinde olduğu 2 adamı
resmen kaldırıp öldürüyorlar ve biz sadece aptal aptal,
şaşırmış biçimde kalakalmaktan başka bir şey yapamıyoruz.
Bide dalga geçer gibi salak saçma bir imza atıyor adamlar…”
Ayhan’ın kafasını toparlaması gerekiyordu. “Hakan şimdi
kapat. Kafamı toplamam lazım. Sonra telefonlaşırız.” dedi.
Ve Hakan’dan gelen yanıtı beklemeden telefonu kapattı.
Hayatında bu kadar sinirlendiği çok nadir olmuştu ve
kontrolünü daha fazla kaybetmekten korkuyordu.
Ayhan hemen bir sigara yaktı, derin derin 3 nefes üst üste
sigaradan çekti. Boşalan sinirlerinin kendisini toparladığını
hissediyordu. Ama içindeki hırs hala geçmemişti. Bu nasıl
olabilirdi ve anlamı neydi ?
Düşündü… Son bir saati kabus gibiydi. Aynı gün sorguladığı
2 adamın yine aynı gün içerisinde öldürüldüğü haberini
almıştı.. Davada şu an için elindeki en önemli tanık ve sanık
olan Ufuk Yaylalı’yı kaybetmişti. Ve elinde bu cinayetleri
kimin işlediğine dair tek ipucu anlamsız bir kelimeydi:
FAGF. Bu kelimenin de bir ip ucu mu yoksa bir yanıltma
taktiği mi olduğu belirsizdi. Ama ortada belli olan bir şey
vardı ki cinayetleri işleyenler gerçekten profesyonel ve
organiza bir gruptu. Hem de polisin elinden MİT belgesi ile
adam alabilecek kadar profesyonel…
Ayhan’ın sorguladığı 2 ismin aynı gün içerisinde
öldürülmeleri tesadüf olamazdı. Cinayetlerden önce işkence
ile sorgu yapılmış olması tek bir anlam taşıyordu: Anlaşılan
o ki birileri daha Ayhan’ın ulaştığı bilgilere ulaşmak istiyordu.
224 HANEDAN

Ya da…
“Ya da Ali Çetin, Türkiye’deki bazı bağlantıları sayesinde
yarım bıraktığı işleri tamamlıyor. Ne de olsa Ali Çetin ile iş
yapıp hayatta kalan son 2 isimdi öldürülenler.” diye düşündü
Ayhan. Ama bu kez de cinayet tarzı kafasına takıldı.
Anlaşılan cinayetleri işleyenler oldukça profesyonel ve MİT
İstanbul Bölge Başkanı adına belge düzenleyebilecek kadar
organize bir yapıdaydılar. Ve cinayetlerin ardından en ufak
delil bırakmamalarına karşın, kabristanlara yazılan “FAGF”
yazısı bu yapının imzası gibi gözüküyordu. Ve bu imza çok
bilinçlice atılmışa benziyordu.
Ali Çetin’in şu an ki şartlarda böylesi organize bir yapı ile
irtibat kurup onları yönlendirecek, bu kadar organize bir
plan hazırlayacak hali yoktu. Bunu yapsa, cinayetleri
işleyenlerin neden işkenceli sorgu yaptıkları ve neden garip
bir imza attıkları sorularının yanıtı havada asılı kalıyordu…
Ayhan “Eğer ilk ihtimal doğruysa…” dedi. “İşte o zaman işler
Arap saçına döner” diye mırıldandı kendi kendisine
G İ Z E M L İ B İ R İ M Z A “ F A G F ” 225

21.BÖLÜM

“Gizemli bir
imza : Fagf ”

Ayhan, durumu değerlendirmek için ikili koltuğa oturdu.


Bu cinayetlerin tesadüf olması mümkün değildi. Birilerinin
kendisinin üzerinde olduğu izleri takip ettiği açıktı. Ama bu
nasıl mümkün olurdu? Operasyonun genel içeriği hakkında
kimseye bilgi vermemişti. Kimi sorguladığı bilinse de neden
sorguladığını kimse bilmiyordu. Bunun tek bir açıklaması
olabilirdi. Ve Ayhan bu olasılığı düşünmek bile
istemiyordu…
Ayhan daha sonra cinayetlerde mezarlara yazılmış tuhaf
kelimeyi düşündü. Kafası o kadar karışmıştı ki kelimeyi tam
olarak hatırlayamadı. Hızla yatak odasına çıktı, gömleğinin
cebindeki bloknotu ve dolma kalemini alarak yeniden salona
döndü.
İkili koltuğuna bu kez bağdaş kurarak oturan Ayhan,
bloknotu açarak kelimeye baktı: FAGF. Bu kelimeyi daha
önce hiç duymamış, daha önce hiçbir cinayette bu kelime ile
karşılaşmamıştı. Cinayetlerde imza atmak genel olarak seri
katillere özgü bir davranıştı. Ancak seri katiller imzalarını bu
226 H A N E D A N

şekilde yazılı olarak değil, genelde bir sembol ile, ya da


işledikleri cinayetin genel karakteri ile atarlardı. Örneğin
kimi seri katiller sadece hayat kadınlarını öldürür, kimileri
öldürdükleri kişilerden bir tutam saç keser, kimileri ise
kurbanı cinayet sonrasında kendileri için özel bir pozisyona
getirerek olay yerinde bırakırdı. Bunun gibi örnekler seri
katillerin imzaları olarak kabul edilirdi.
Ancak işlenen 2 cinayette de organize bir durum söz
konusuydu. Yani olay bir seri katil cinayeti değildi. Cinayeti
işleyen çok profesyonel bir organizasyondu. Cinayetleri ince
bir biçimde planlamışlar, kurbanların nerde olduklarına dair
istihbarat elde etmişler, bu istihbarata dayalı olarak da
kurbanları önce kaçırmış, sorgulamış ve sonra da
öldürmüşlerdi. Zaten “adamları” 4’er kişilik iki ekip
tarafından kaçırılmıştı. Yani cinayet birden fazla kişiyle
işlenmişti. Öyle olmasa bile aynı gün sorguldığı 2 adamın
yine aynı gün içerisinde aynı yöntemlerle, hemen hemen
aynı saatlerde öldürülmesini seri katillere bağlamak safdillik
olurdu.
Bu arada kurbanlara işgenceli sorgulama yapılması bu
organizasyonun bir bilginin peşinde olduğunu gösteriyordu.
İşkenceli sorgu ise daha çok illegal siyasal örgütlerin ve
mafyanın kullandığı bir yöntemdi.
Ancak yasadışı siyasal örgütler yahut mafyatik yer altı
yapılanmaları cinayet yerinde genelde daha çok iz
bırakırlardı. Çünkü profesyonel plan yapmaz sadece hedefi
ortadan kaldırmaya odaklanır ve çoğu kez anlık olarak
eylemi gerçekleştirirlerdi. Ayhan bu tip cinayetlere “paldır-
küldür cinayet” derdi. Ancak bu cinayetlerde şu tuhaf yazı
sayılmazsa elde tek bir delil bile yoktu. Yani ilk bakışta olayın
örgüt veya mafya bağlantısı olması da zor gözüküyordu.
Bir de ezoterik-gizli cemiyetlerin, gizlilik kurallarını bozan,
cemiyete ihanet eden üyelerine karşı verdiği infaz cezaları
vardı ancak onlarda da genellikle sembolizm
227

kullanılmaktaydı.
Örneğin Masonların bu tür infazlarda, öldürdükleri kişiyi
asarak cebine masonluğun kurucusu duvarcı Hiram Usta’yı
sembolize eden bir tuğla koydukları söylene gelmiş ve bu izin
bulunduğu bazı cinayetler kayıtlara geçmişti. Bunlardan en
ünlüsü de bir dönem Vatikan’ın finansal işlerini yürüten
Banker Calvi’nin Londradaki Blackfriars köprüsünde asılı
bulunan cesediydi. Banker Calvi köprüde ceketinin cebinde
tuğla parçası konulmuş biçimde bulunmuştu. Asılı olduğu
halat da Mason düğümü şeklinde bağlanmıştı. Ayrıca
köprünün ismi İngilizce’de masonik bir anlam taşıyan “Siyah
Cübbeli keşiş” anlamına gelmekteydi.
Yine tarihte Milattan Önce 73 ile Milattan Önce 66 yıları
arasında Filistin’de faaliyet gösteren Sicari tarikatı -ki bu
tarikat siyasi suikastleri ile ünlüydü-, gerçekleştirdiği
suikastlerde, ismini aldığı küçük ucu kıvrık “Sica” adında
kısa bir kama kullanırdı. Ve bu suikast yöntemi tarikatın
imzası halini almıştı.
Ama dört harfli kısacık tek bir kelimenin, hem de anlamsız
harflerin yan yana gelmesi ile meydana gelen bir kelimenin
–ki Ayhan bu 4 harfin bir kelime olduğu konusunda da
tereddütlüyü- cesedin yanı başındaki kabirlere kanla yazılmış
olması Ayhan’a tuhaf gelmişti. Böylesi bir imzayı ilk kez
görüyordu. Ayhan “Belki bizim bilmediğimiz bir anlamı
vardır şu “FAGF’ın” diye mırıldanarak, laptopunu açtı.
Arama motoruna “FAGF” yazdı,merakla ENTER tuşuna
bastı. Bilgisayar ekranında “Aradığınız kelime ile ilgili bir
sonuca ulaşılamadı” şeklinde bir yazı belirince Ayhan,
“Anlaşıldı. Bizim kitaplara bi göz atmamız gerekecek” diye
söylenerek, kütüphanesine doğru ilerledi.
Ayhan yazının bir imza olmakla birlikte, sıradan bir imza
olmadığını, mesaj taşıyan sembolik bir özelliği olduğu
kanaatine varmıştı. O nedenle de kitaplığındaki ezoterik
228 HANEDAN

yapılanmalar, sembolizm ve mistizm konusundaki pek çok


kitaptan işine en çok yarayacağını düşündüğü 3 tanesini
seçerek yeniden koltuğuna döndü.
“Bakalım bir şeyler bulabilecek miyiz ?” dedi. Ama o an
duraksadı. Hemen yanıbaşındaki cep telefonundan Hakan
Alaz’ın cep telefonunu tuşladı. Az sonra Hakan karşısındaydı:
“Hayrola abi, bir şey mi yakaladın ?”
“Yok Hakan yok. Su o kadar bulandı ki bu suda bişey
yakalamam mümkün değil. Şu an arıtma çalışması
yapıyorum.”
“Ayhan benim yapabileceğim bir şey var mı? Bu arada
arkadaşlar cinayetleri soruşturmaya başladılar. Sabah sana
geniş bilgi veriririm.”
Ayhan “Hakan şu kabristanlarına FAGF yazısı yazılanların
isimlerini, doğum, ölüm yıldönümleri,memleketlerini bulup
bana bi dönsene” dedi.
Hakan bu isteği garipsese de sorgulamadı. “Tamam, ben 10
dakika içerisinde sana dönerim” dedi.
“Hadi görüşürüz o zaman” diyerek telefonu kapatan Ayhan
elindeki 450 sayfalık “SEMBOLİZM VE SEMBOLLER”
isimli kitaba şöyle bir baktı. “Hepsini okumamız mümkün
olmadığına göre kısa yoldan gideceğiz” diyerek kitabın son
10 sayfasında yer alan “İNDEX” bölümünü açtı. Elini F
harfinde aşağıya doğru FAGF kelimesini bulmak ümidi ile
kaydırarak iki kez F harfini kontrol etti.
İndexte bu kelime yoktu. Yani kitapta bu kelime özel olarak
hiç geçmemişti. Diğer 2 kitap olan “EZOTERİK
CEMİYETLER” ve “OKÜLTİZMİN SEMBOLLERİ” isimli
kitapların indexlerinde de bu kelimeye rastlamadı.
Ayhan’ın gözü bu esnada laptopunun sağ alt köşesindeki
saate takıldı. Saat 03.48’i gösteriyordu.
229

Ayhan bloknoktuna bakarak kelimeyi incelemeye başladı:


FAGF. Ayhan düşünüyor,düşünüyor ama bu kelimenin
kendisine bir anlam ifade etmesini sağlayacak en ufak bir şey
hatırlamıyordu. Bir süre sonra bu kelime ile ilk kez
karşılaştığından artık kesinlikle emin olmuştu.
Bu esnada ayağa kalkarak volta atmaya başlayan Ayhan sol eli
sağ koltuğunun altında, sağ elinin baş parmağı ile işaret
parmağı “L” harfi oluşturacak şekilde çenesinin altı ile sağ
yanağında olduğu halde yine sesli düşünmeye başlamıştı.
“Acaba bu bir imza değil de bir algoritma mı ?” diye
mırıldandı. Ve koltuğa doğru birkaç adım atarak kendisini
koltuğa bıraktı. Ardından bloknotun üzerindeki kelimeye
baktı. Bu eğer bir şifreyse kırılması çok zor olmamalıydı.
Çünkü karşısında –tabii bir şifre varsa- tek kelimelik bir şifre
vardı. Bir metinle karşı karşıya olsa işi çok daha zor olurdu.
Şifreleme tekniklerinde genel olarak kullanılan 2 prensip
vardı. Birincisi her harfin bir rakama tekabül etmesi. İkincisi
ise şifrelerin deşifre edilirken tersten deşifre edilmesi.
Önce rakamlama yöntemini denedi. Rakamlama sistemi
yıllardır şifrelere olan merakı ve kırdığı şifrelerden dolayı
O’nun için çocuk oyuncağı sayılırdı. Hangi harfin hangi
rakamın karşılığı olduğu ezberindeydi. Buna göre
algoritmadaki F HARFİ 7’ye, A 1’e, G 8’e, F harfi ikinci kez
7’ye denk geliyordu.
Ayhan rakamları yan yana yazdı: 7-1-8-7 Bu rakamlar en
azından bu halleri ile bir anlam ifade etmiyorlardı. Ayhan
“Anlaşılan biraz daha uğraşmamız gerecek” diye içerisinden
geçirdi. Ve tam da bu sırada cep telefonu çaldı. Arayan
Hakan Alaz’dı.
“Ayhan istediğin bilgileri veriyorum kalem kağıt var mı
yanında ?” dedi.
Ayhan hemen bloknotunda yeni bir sayfa açtı ve “Söyle
Hakan ben yazıyorum” dedi
230 HANEDAN

“Karacaahmet’teki kabristan 21 Haziran 1935 İstanbul


doğumlu Halil İbrahim Kara’ya ait. Ölüm tarihi ise 10 Şubat
1959. Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki kabir ise 7 Mayıs 1934
yine İstanbul doğumlu Akif Çınar’a ait. Ölüm tarihi ise...
Sürpriiz: 10 Şubat 1959. Vallahi bilmem artık bu ölüm
tarihleri de tesadüf müdür ?”
Ayhan “Ben artık şaşırmıyorum abi. Çalıştığım davada ne
olsa normal gelecek bana. Başka bir sürprizin varsa hemen
söyle taksit taksit konuşma”
“Bilmem ne kadar ilgini çeker ama sen detaycısındır diye
arkadaşlara bu kabirlerin sahiplerini araştırttım. İkisinin
ailesi de ölümlerinin ardından Ankara’ya göç etmiş. Şu an iki
aile de Ankara’da büyük şirketlere sahip. Halil İbrahim
Kara’nın oğlu Nihat Kara, Kara Grup’un başında. Enerjiden,
madenciliğe kadar pek çok alanda yatırımları var. Akif
Çınar’ın oğlu Savaş Çınar ise Golden A.Ş’nin sahibi. İşlenmiş
altın işi ile uğraşıyor. Son 3 yıldır ise bir altın madeni satın
alarak maden işletmeye ve altın çıkarmaya da başlamış. Bak
sana bir ortak nokta daha çıktı”
Hakan’ın telefon etmekte neden geciktiği anlaşılıyordu.
Hakan, Ayhan’ın isteyebileceğini düşündüğü bu bilgilere
ulaşmak için zaman harcamıştı. Hakan Alaz’ın anlattıklarını
sessiz, dikkatli ama bir o kadar şaşkın dinleyen Ayhan bir
yandan da,telefonda aldığı bilgileri bloknotuna not ediyordu.
Son bilgiyi de kaydettikten sonra “Çok sağol Hakan. Bu
bilgiler bizi belki bir yerlere götürür. Abi arkadaşına dua et de
işler daha fazla çetrefilleşmesin” dedi.
Hakan “Sen kalkarsın altından. Senin adın Ayhan Çelen.
Zaten teşkilatta kimsenin çözemediği çetrefil işleri hallettiğin
için Ayhan Çelen oldun, efsaneye dönüştün. Yardımcı
olabileceğim her hangi bir konu olursa mutlaka ara. Hadi iyi
geceler. Gerçi şimdi sen uyumazsında… Ha babam çalışırsın,
o yüzden iyi uykular demiyorum, iyi çalışmalar.”
231

Hakan arkadaşını çok iyi tanıyordu, söylediği gibi Ayhan’ın


uyumaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Hakan’a teşekkür edip
telefonu kapattıktan sonra ayağa kalkıp yeniden volta atmaya
başladı.
Ama biraz kafasını dağıtması gerekiyordu. Gecenin o
saatinde ilgisini çekecek bir şey olmayacağını bile bile
televizyonu açtı. Televizyonda kanalları zaplarken bir spor
kanalının verdiği 2008’de Çin’de düzenlenen Olimpiyat
Oyunlar’nın arşiv görüntülerinin yer aldığı bir programa
takılı kaldı, çünkü diğer kanallarda bu saatlerde ya çizgi film
ya da sabah kuşağındaki kadın programlarının tekrarı vardı.
Elindeki kumanda ile oynarken gözü televizyonda aklı ise
Hakan’ın telefonundan önce üzerinde çalıştığı şifredeydi.
Küçük bloknotunu eline aldı. FAGF kelimesinin rakamsal
karşılığına tekrar bir göz attı: 7187. Bu rakam neyi anlatmaya
çalışıyordu? Kafası yeniden bulandı. Acaba boşa mı vakit
kaybediyordu? Bu saçma sapan kelime kendilerini oyalamak,
dikkatlerini başka yöne çekmek için katillerce bilinçli olarak
yazılmış anlamsız bir yazımıydı? Derin bir iç geçirdi.
“Çıldırmamak elde değil” diye düşünüyordu.
Tam bunları düşünürken televizyonda Olimpiyat Oyunlarını
anlatan spikerin “…Evet sevgili seyirciler az sonra Jamaikalı
sporcunun 3 adım atlamada yapacağı Dünya rekoru
denemesine tanıklık edeceğiz” cümlesi kulağına çalındığı
anda kaykıldığı koltuktan ok gibi doğruldu. Parmaklarını
şıklattı.
“Tabii ya… Bunu nasıl akıl edemedim… “Atlamalı sistem” “
diye bağırdı. Sessizlikte sesi evde yankılanmıştı.
Heyecanla bloknot ve dolma kalemi eline aldı. “Atlamalı
sistem”; şifrelenmiş kelime yahut rakamların ilk harf veya
rakamını 2.sıraya koyulmasının ardından, öncelikle
kaydırılarak 2.sıraya yerleştirilmiş ilk rakam ya da harften
başlayarak, bir rakam yahut harf atlayarak kelime ve rakamın
232 HANEDAN

sonuna gelme, daha sonra aynı atlama işlemini sondan ikinci


sıradaki rakam yahut harfe uygulayarak bu kez başa doğru
gelerek yeniden dizme prensibine dayanıyordu. İki harfli
kelimelerde iki harf yer değiştiriyor, üç harfli kelimelerde
ortadaki harf açıkta kaldığından son harf olarak
yerleştiriliyordu. Harflerde atlama yaparken sondaki harf
açıkta kalırsa bu kez geriye doğru atlayarak gitme işlemi
sondan ikinci harf yerine açıkta kalan son harften
başlatılıyordu. Bu sistem tarihin en eski şifreleme metodu
olan Sezar Kutusu Şifresi’nin biraz daha gelişmiş
versiyonuydu.
“Buna göre…” dedi Ayhan şifrelenmiş kelimemizin karşılığı
7-1-8-7. Rakamları bloknota yazdı. “Atlamalı Sistemi
uygularsak…” diyerek şifre çözme işlemine devam etti. “7187
rakamında ilk sırada olan rakam aslında 1 ancak atlama
yapıldığı için 2. Basamakta yer almış. 1’den sonra aradaki 8’i
atlayarak 7’yi elde ediyoruz. Rakam burada bittiği için de
atlama işlemi tersten başa doğru devam ediyor.Bu kez
3.rakam 8 olurken son rakamımız da, tersten başa doğru
gelirken 1’i atlayarak elde ettiğimiz ikinci 7. İşte şifresi
kırılmış yeni rakamımız…”
Ayhan yeni rakamı görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Rakam
1787’di. “Haydaa! Burada da mı ?” demişti farkında olmadan.
Ayhan bu kez laptopunun başına geçti. Arama motoruna
önce Halil İbrahim Kara’nın ismini girdi. Karşısına 2 sonuç
vardı. Bunlardan birisi Halil İbrahim Kara’nın oğlu Nihat
Kara’nın bir gazeteye verdiği röportajda babasından
bahsetmesi sonucu internette görüntülenmişti.
Bunu atlayan Ayhan 2. Sonucun üzerini “tıkladı”. Bu sonuç
Nihayet Vakfı adında adını ilk kez duyduğu bir vakfa aitti.
İşin ilginç tarafı kuruluş tarihine bakılacak olursa, kurucusu
Akil Gurbanov isimli bir şahıs olan bu vakıf Genç Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk vakıflarından birisiydi. Bu kadar köklü
bir vakfın isminin kamuoyunda bu denli az bilinmesi garipti.
233

Vakıf kuruluşundan bu güne değin- içlerinde Halil İbrahim


Kara ve Akif Çınar’ında bulunduğu- öğrenim bursu verdiği
kişilerin listesini resmi web sitesinde yayınlamıştı. Burs
alanların kısa biyografileri de siteye eklenmişti. Listeyi detaylı
olarak görmek için verilen linke tıklayan Ayhan’ın ağzı açık
kaldı.
Liste tam 4 sayfa tutuyordu ve son burs alan ismi
okuduğunda Ayhan’ın tepkisi “Hadi canım !” oldu. Bir anda
yıllar öncesine gitti ve bir türlü anlamlandıramadığı bir
davranışın sebebinin yerli yerine oturduğunu fark etti.
Ayhan listeyi simge boyutuna küçülterek yeniden arama
motoruna girdi. Bu kez Akil Gurbanov ismini yazdı ve
ENTER tuşuna bastı. Ekrana yüzlerce sonuç dökülmüştü.
Ayhan’ın şaşkınlığı giderek artıyor, öylece kalakalmış ekrana
bakıyordu.
Ayağa kalkarak masasının üzerinden hiç kullanılmamış
Emniyet Genel Müdürlüğü ajandasını alan Ayhan, ajandayı
açtı, dolma kalemini aldı. Gözü laptopunun üzerindeydi.
Çalışmaya başlamadan önce “Eğer düşündüğüm gibiyse bir
yerlerde büyük hem de çok büyük bir dolap dönüyor
demektir” dedi.
Ve yazmaya başladı…
234 HANEDAN

22.BÖLÜM

‘F-16 ile gizemli


bir ziyaret”
Sabah saatler 06.45’i gösterdiğinde Ayhan çalışmasını yeni
bitirmişti. Yazı yazdığı 3 sayfayı tel ortalı ajandadan
dikkatlice yırtarak koparan Ayhan sayfaları dörde katlayarak,
hemen önündeki cam sehpanın üzerinde duran cüzdanının
içerisine yerleştirdi.
Ankara’da güzel bir yaz sabahında daha Güneş insanlara neşe
ve enerji vererek gökyüzünde gittikçe yükselirken Ayhan da
her sabah olduğu gibi soğuk duşunu almış, yatak odasına
geçmiş, altına siyah renkli şık bir pantolon, üzerine kol
düğmeli spor beyaz bir gömlek ve krem rengi yazlık tek
düğmeli bir ceket giymişti.
Pahalı taba rengi makosenlerini de giyen Ayhan güneş
gözlüklerini de taktıktan sonra “Artık güne hazırız” dedi ve
hala hafif nemli olan saçlarını eli ile arkaya doğru taradı.
Çok yoğun ve çok değişik bir gece geçirmiş, bir gram uyku
uyumamıştı. Bunun yanında ciddi bazı endişeleri de
beraberinde taşıyarak güne başlamıştı.
Siyah Alfa Romeo’sunu bir günlüğüne diye Emniyet
235

otoparkına bırakmış ama geri almaya fırsatı olmamıştı. Eski


müşterisi olduğu taksi durağını aradı. Telefonu yaşlı bir ses
açtı:
“Vuslat Taksi durağı, buyurun”
“Ali amca merhaba nasılsın ?”
Yaşlı adam daimi müşterisini sesinden tanıdı:
“Ayhan evladım sağol, sen nasılsın ? Hayırdır”
“Ali amca, F-16 oradaysa bana yollasana. Anlarsın…”
“Tamam oğlum, “F-16” 5 dakikaya kalmaz kapına gelir”
“F-16” taksi durağının genç şoförü Korkut’un lakabıydı. 18
yaşından beri aynı taksi durağında çalışan Korkut istediği
zaman çok çok hızlı kullandığı arabayı bir pilot ustalığında
uçak gibi uçururdu. İşte o yüzden Ayhan da acil işleri olduğu
ve arabası yanında olmadığı zamanlarda sürekli Korkut’u
isterdi. Taksi durağında Ayhan’ı sevdikleri için de sıra
Korkut’ta olmasa bile Ayhan’a Korkut’un taksisi giderdi.
3 dakika sonra “F-16” kapısındaydı. Ayhan’da bu arada 2 kısa
telefon görüşmesi yapmıştı. Ayhan’la Korkut sıcak bir
selamlaşmadan sonra Ayhan’ın “Korkut beni
Gaziosmanpaşa’ya uçur” talimatı ile gerçekten uçarcasına
Gaziosmanpaşa’ya doğru yol almaya başladılar. Ayhan bir
yandan da emniyet kemerini takmıştı, Ayhan’ın kendisini
istediğini öğrenen Korkut ise zaten kemeri takılı gelmişti.
Ayhan yanına laptopunu da almıştı.
Hareket ettiklerinde saat 07.05’i gösteriyordu…
Korkut’un bir uçak gibi kullandığı 2013 model taksi yolları
adeta yutarcasına önce Eskişehir yoluna çıktı oradan da son
süratle şehir merkezine doğru yol aldı.
Sabah trafiğine yakalanmış olsalar da 40 dakika sonra
Ayhan’ın verdiği adrese yaklaşmışlardı. Saatine bakan Ayhan
236 HANEDAN

“Kıl payı da olsa yetiştik” diye geçirdi içerisinden. Ayhan’ın


verdiği adrese 100-150 metre kala Ayhan “Buraya çekelim
Korkut” dedi.
Korkut “Ayhan abi adres biraz ilerde” diye yanıtladı. Ayhan
“Korkut’çum arabayı sağa çek sen. Zaten bir süre beraberiz”
dedi. Korkut ne olduğunu anlamamıştı ama söyleneni yaptı,
kontağı kapattı.
Ayhan tüm dikkatini 100-150 metre ilerilerindeki Tan
Apartmanı’na vermiş, gözlerini adeta bu apartmana
kilitlemişti. İki arabanın arasına yanlamasına park edilen
taksi Ayhan’a hem kamufle olma hem de apartmanı net bir
biçimde gözlemleme şansı veriyordu.
Aradan 20 dakika geçtiğinde Tan Apartmanı’nın önünde
siyah renkli bir Mercedes Vito belirdi. Araçtan siyah takım
elbiseli ve güneş gözlüklü 3 kişi inerek apartmana girdiler.
Bir kişi de dışarıda, araçta kalmıştı.
Ayhan “Tamamdır” diye geçirdi içerisinden. Apartmana
giren 3 kişi yaklaşık 10 dakika sonra apartmandan çıktı,
araca binerek hızla uzaklaştı.
Siyah Mercedes’in gözden kaybolmasını bekleyen Ayhan,
taksiden indi ve Korkut’a “Burada bekle” dedi. Hızlı
adımlarla Tan Apartmanı’na doğru yürüdü. Apartmandan
içeriye girdi ve merdivenlerden 2. Kata çıktı. Katlarda 2’şer
daire vardı. Ayhan 4 numaralı dairenin önünde durdu.
Cebinden küçük bir anahtar çıkardı, kilide soktu, iki kez
çevirdi...
Kapı, anahtarın çıkardığı belli belirsiz “klik” sesi ile açıldı.
Ayhan doğruca evin salonuna yöneldi. Vitrine doğru yürüdü.
Salondan girişte solda olan camlı vitrinin üzerindeki küçük,
yuvarlak seramik masa saatini eline aldı, arkasını söktü.
Saatin akreple yelkovanının birleştiği yerde, bir mikro gizli
kamera düzeneği vardı ve fark edilmesi neredeyse
imkansızdı.
F - 1 6 İ L E G İ Z E M L İ B İ R Z İ Y A R E T 237

Ayhan Hollanda’da özel olarak üretilen bu kameranın çektiği


görüntülerin kaydedildiği, DVD oynatıcı benzeri aksamın
içerisinden, çekilen görüntülerin kayıtlarının yer aldığı CD’yi
aldı. Gizli kamera düzeneğini ve kayıt aparatını eski
konumuna getiren Ayhan hızla evden çıktı.
Kapıyı dikkatlice kilitleyen Ayhan apartmandan çıktı, 5
dakika sonra Korkut’un taksisindeydi. “Şimdi merkeze
gidebiliriz” dedi.
Yaklaşık 20 dakika sonra Korkut, Ayhan’ı Emniyet Genel
Müdürlüğü binasının önünde indirdi. Ayhan parasını
verdikten sonra Korkut’a “Bugünü hafızandan sil, kimseyle
de konuşma Korkut. Bilirsin zararına bir şey söylemem.”
dedi.
“Emrin olur abi. Sildim bile. Aklın kalmasın benden yana”
diye cevap verdi ve Ayhan’a korna çalarak uzaklaştı.
Ayhan da hızlı adımlarla binadan içeri girdi. Asansörle
odasının bulunduğu kata çıktı. Ayhan’ı gören Zeynep Gümüş
birden ayağa kalkarak “Hoş geldiniz Amirim. İşlerinizi
halledebildiniz mi ?” diye sordu.
Ayhan “Hallettim Zeynep Hanım. Siz de işlerinizi
halledebilmişsinizdir umarım” dedi. Zeynep Gümüş
gülümseyerek karşılık verdi. Ayhan başı ile Zeynep Gümüş’e
selam verdikten sonra odasına doğru yürümeye başlamıştı
ki birden durarak arkasını döndü:
“Zeynep Hanım sızma zeytinyağı mı daha iyidir,ayçiçek yağı
mı ?” diye sordu.
Bu soru karşısında şaşıran Zeynep Gümüş “Kişiye göre
değişir ama ben sağlığım içim sızma zeytinyağını tercih
ediyorum” diye yanıtladı.
Ayhan “Teşekkürler” diyerek odasına yöneldi, manyetik
kartını okuttuktan sonra kapısını açarak içeri girdi. Hızla
238 HANEDAN

masasına doğru yürüdü ancak kendi koltuğuna değil misafir


koltuğuna oturdu, laptopunun DVD sürücüsüne
Gaziosmanpaşa’daki evden alığı CD’yi yerleştirdi.
Az sonra ekranda görüntüler belirmeye başladığında Ayhan
ekrandaki görüntünün sağ alt köşesindeki saat ve tarih
bölümüne baktı. 27 Haziran 2013 saat: 08.08’i gösteriyordu.
239

23.BÖLÜM

“Atina’dan gelen
kargo

Ayhan CD’deki görüntüleri çok fazla izlemedi. İstediğini


almıştı ve gördükleri yeterliydi. Masasından Emniyet Genel
Müdürlüğü’nün resmi yazışmalarında kullanılan antetli
kağıdı çıkardı. Atina Büyükelçiliği’ne talep dilekçesi
yazacaktı. Kısa ve öz biçimde isteğini belirten bir dilekçe
yazdı Altına Unvanını ve ismini yazarak imzasını attı.
Büyükelçilikte kendisine gelecek kargo onun için önemli bir
ip ucu olabilirdi. O nedenle bu talep yazısının bir an önce
Atina’ya fakslanması gerekiyordu.
Ayhan dilekçesini yazdıktan sonra elinde dilekçesi olduğu
halde 1 kat aşağıdaki Mali Suçlar Şubesine indi. Şube
Müdürü Taner Şafak’ın makamına girdi.
“Taner müdürüm misafir kabul ediyor musunuz ?”
“Oo, amirim ne demek buyurun lütfen”
“Müdürüm nasıl gidiyor çalışmalar ?”
“Şöyle sıralayayım amirim. Ali Çetin’in parasını ne yaptığını
araştırmamızı istemiştiniz. Yaptığımız araştırmalar bundan 9
ay önce başlayıp yaklaşık 6 ay süren bir süre zarfı içerisinde
Ali Çetin’in yüklü miktarda paraları önce bankalara yatırdığı,
sonrasında ise de bu paraları zamana yayarak çekmiş
olduğunu gösteriyor. Dediğim gibi son 3 aydır para trafiği
yok. Paraların hepsini çekmiş. Yatan büyük meblağlar büyük
ihtimalle işlerinin tasfiyesi ve şirket satışlarından gelen
paralar.”
“Tahmin etmiştim de, bu paralar nerede ?”
“Buharlaşmış amirim. Paralar banka şubelerinden, elden
çekilmiş.Farklı bir hesaba transfer yapılmamış. Yani adamın
elinde çok ciddi büyüklükte keş para var”
“O kadar keş tutamaz elinde. Büyük ihtimalle aracı kurumlar
veya şahıslar üzerinden yabancı borsalardan hisse senedi ve
bono toplamıştır”
“O da bir ihtimal tabii”
“Peki, şu Londra’daki medikal şirketi ?”
“Amirim şirketin Türkiye’de ufak tefek satışlar yaptığını
söylemiştim size. Arkadaşların araştırmalarında ilginç bir
bilgiye ulaştık.”
“Nedir ?”
“Amirim bu firma Türkiye’deki toplam 13 işinin 5’ini Serhat
Tanaç vasıtası ile bize yapmış…”
“Nasıl bize yapmış ?”“Amirim yeni kurulan Emniyet
Hastanesi’ne mal satışı yapılmış”
“Anladım. Bana derhal bu malların irsaliyelerini, faturalarını
yollayın. 1 saat sonra masamda görmek istiyorum.”
“Başüstüne amirim”“Ha bir de bana bağlı faks hattında bir
arıza var. Hazır sizinle konuşmak için aşağıya inmişken faksı
A T İ N A ’ D A N G E L E N K A R G O 241

da getirdim. Artık faksınızı bir kereye mahsus


kullandırırsınız her halde…”
“Tabii amirim o nasıl söz öyle” diyen Taner Şafak, kağıda
bakmamaya özen göstererek faks makinesine yerleştirdiği
dilekçeyi Atina Büyükelçiliği’ne faksladı.Ayhan faksın
çekilmesinden sonra ayağa kalktı. Mali Şube müdürü Taner
Şafak “Amirim çay içecektik. Hayırdır ?” dedi. Ayhan,
“Müdürüm acil yapmam gereken bir şey hatırladım. İnşallah
daha sonra” diye yanıtladı
Ayhan, Taner Şafak ile tokalaşarak Mali Şube’de ayrıldı ve
hızla odasına çıktı. Cep telefonundan Atina Büyükelçiliği’ni
aradı. Faksın ellerine ulaştığını teyit ettirdi. İstediği belge acil
olduğu için akşam saatlerinde özel kurye ile elinde olmuş
olacaktı.
5 dakika sonra kendisine söylediği çayı yudumlayıp yanında
sigarasını tüttürürken bir yandan da düşünüyordu. “Durum
giderek sarpa sarıyor. Nereden başlamak lazım ?” dedi kendi
kendine.
Konuşmaların ardından sabah 06.45’e kadar üzerinde
çalışarak hazırladığı 3 sayfalık yazıyı cebinden çıkararak
incelemeye koyuldu. . Ayhan’ın dudaklarından “Liste liste
değil yıldızlar geçidi” kelimeleri döküldü.
Ve o “liste” büyük bir sırrı da içerisinde saklıyordu…
242 H A N E D A N

24.BÖLÜM

“Medikal Rapor”
Taner Şafak ile görüşmesinin yaklaşık 40 dakika geçmişti
ki Ayhan’ın odasının kapısı çalındı. Odasına genç bir komiser
yardımcısı girdi. “Bunları istemişsiniz amirim” dedi. Gelenler
Londra Merkezli Blackhouse Medical Investment
Corporation’un Emniyet Hastanesi’ne sattığı malların
irsaliyeleriydi.
Ayhan’ın sarı kapaklı bir dosyada sunulan 5 irsaliye ve fatura
05.12.2011, 08.21.2011, 03.07.2012, 09.09.2012 ve 09.20.2012
tarihlerini taşıyordu.
Ayhan “Tamam sen gidebilirsin” dedi genç komiser
yardımcısına. Ve daha sonra önce tarihlere tekrar bir göz attı.
Daha sonra ise fatura bedellerine. Fatura bedellerine
baktığında Ayhan her şeyi anlamaya başladı.
5 kalemde Emniyetin kasasından yaklaşık 13 milyon € para
çıkmıştı. Ve bu para 16 ay içerisinde çıkmıştı. Tezgah açıktı:
Her zaman işleyen rüşvet çarkı bu kez tersten çalıştırılmıştı.
Blackhouse Medical Investment Corporation adlı paravan
şirket İtalyan İstihbaratı’ndan Santana Bergio’nun kağıt
üzerinde kendisini kamufle etmek için ayrıldığı Yunanlı
karısına aitti.
243

Bergio; Ali Çetin, Zahit Ağa ve Gökberk Tunahan ile birlikte


eroin işindeydi. Ancak polis zorluk çıkarıyordu. İşte şirket
burada devreye giriyordu. Şirket, Emniyet Hastanesi’ne fahiş
ötesi fiyatlarla mal veriyor, bu para Emniyetin yani devletin
kasasından çıkıyordu. Ancak kâğıt üzerinde şirketin Türkiye
sorumlusu Serhat Tanaç’a yapılmış olarak gözüken ödemeler,
Emniyet Genel Müdürlüğü’nde birilerinin cebine geri
dönüyordu. Bunun karşılığında malın Türkiye’den geçişinde
göz yumuluyordu. Bir yerde devletin parası ile devlete rüşvet
veriliyordu. “Tabii ki milyon Euro’lar da bu alımı onaylayan
Emniyet Müdürlüğü Satın Alma Müdürü Fatih Uçar ve
O’nun ekibinin cebine gidiyor” dedi Ayhan.
Nasıl olmuştu da satın alma müdürünün aldığı milyonlarca
Euro’luk rüşvet fark edilememişti ? “3 bin değil 5 bin değil,
tam 13 milyon Euro nasıl fark edilmez? Bu işin içinde bir bit
yeniği var ya hadi hayırlısı” diye düşündü Ayhan.
Peki çark ne zamana kadar sorunsuz işlemişti, en azından
Medikal şirketi üzerinden ? 2012’nin 9. Ayına kadar. Yani Ali
Çetin’in işlerini tasfiye etmeye başladığı döneme kadar.
İştene olduysa o dönemde olmuştu ve anlaşılan Emniyet ile
Ali Çetin bozuşmuşlardı.
Ayhan yıkılmıştı…. Şüphelerinde bir bir haklı çıkıyordu.
“Böyle bir yapının uyuşturucu işinde olmasını bekliyordum.
Ama asıl şüphelerimde haklı çıkarsam o zaman bu yanında
solda sıfır kalır” dedi Ayhan. Çünkü artık sadece uyuşturucu
işinde yaşanan olası bir anlaşmazlık nedeni ile Ali Çetin’in
peşine düşüldüğünden şüphesi vardı.
Ayhan’ın şüpheleri daha vahimdi… Ve şüpheleri beynini
kemiriyordu…
244 HANEDAN

25.BÖLÜM

“Davetsiz
misafirler”
“Ayhan çok bunalmıştı. Bir yandan yıllarını verdiği
Emniyet teşkilatında bir menfaat grubunun, bir uyşturucu
baronu ile iş birliği yapıyor olduğunu anlamanın verdiği
moral bozuntsu,bir yandan tuhaf bir çaresizlik içerisinde
dağılmış ve hiçbir şeye odaklanamdan,çoğu zaman volta
atarak, sigara üzerine sigara yakarak günü geçirmişti.

Saatine baktı. 17.25’i gösteriyordu. “Kahrolası kargo niye


gelmedi hala…”diye söylendi.

Tam o sırada odasının kapısı çalındı. “Girin” dedi


Ayhan.Kapı açıldığında karşısında sivil giyimli 30 yaşlarında
bir erkek vardı. Adam hemen kendisini tanıttı. “Ben Dışişleri
Bakanlığı’ndan özel kurye Ertuğrul Çakan”. Adamın elinde
Dışişleri Bakanlığı mürünü taşıyan, koyu vişne çürüğü
renginde bir zarf vardı. Ayhan içinden “Nihayet” dedi.

“Buyrun Ertuğrul Bey”

“Efendim Atina Büyükelçiliği’nden bu sabah “acil” olarak


talep ettiğiniz evrakı getirdim”
D A V E T S İ Z M İ S A F İ R L E R 245

“Ben de o evrakı bekliyordum” dedi Ayhan.

Ertuğrul Çakan ismindeki Dışişleri özel kuryesi, Ayhan’ın


masasına doğru yaklaştı, zarfı Ayhan’a uzattı. Bir teslim
tutanağı hazırladı ve tutanakların bir nüshasını kendisi bir
nüshasını Ayhan imzaladı.

“Teşekkür ederim” dedi Ayhan.

Dışişleri görevlisi küçük bir tebessümle yanıtladı Ayhan’ı.


Daha sonra tokalaştılar ve özel kurye dışarı çıktı.

Ayhan zarfı açmak için zarf açacağını eline almıştı ki durdu.


Zarfı da alarak odasından çıktı. Laptopunu da yanına almıştı.

Ayhan, Emniyet Müdürlüğü binasının kapalı otoparkına


girdi. Anahtarını alırken otopark görevlisi ile havadan sudan
sohbet ettikten sonra Siyah Alfa Romeo’sunun anahtarlarını
görevliden aldı. Bir an duraksadı daha sonra arabasına doğru
hızlı adımlarla yaklaştı. Arabaya bindi ve hızla çıkış yaptı.

Trafiğe daldığında İstanbul Yolu’na doğru yol almaya başladı.


Bir süre sonra İstanbul yolundaydı. Direksiyona sıkıca
sarıldı,gaz pedalına yüklendi. Alfa Romeo adeta şaha
kalkmıştı. Gözü dikiz aynasındaydı. Hiç adeti olmadığı halde
bir sağ sol şeride girdi. Bu tehlikeli hareketi bir kez daha
yaptı. Otobandaki araçların çaldığı kornalar ve sürücülerin
kendisine ettiği küfürler umurunda bile değildi. Trafik
birbirine girmişti, yolda acı fren sesleri duyuluyordu. Dikiz
aynasında kendi manevaları sırasında 2 aracın çarpıştığını
gördü. Yüzünü buruşturdu.

Artık emindi. Davetsiz misafirleri vardı…Arkasında beyaz


bir Wolkswagen Passat içerisindeki 2 kişi kendisini izliyordu.
Anlaşılan birileri elindeki zarfın peşindeydi. Zarfın içerisinde
ne olduğunu şimdi daha çok merak etmeye başlamıştı.
Önemli olmalıydı, yoksa bir araç takibinde, izleme yapan
araç kendisini bu kadar kolay deşifre etmezdi.
246 HANEDAN

Ayhan “Gelin bakalım” dedi. Sol şeritten son sürat Batıkent


yönüne ilerlemeye başladı. Bir yandan da “Ne olur ne olmaz”
diye tabancasının emniyetini açmıştı. Batıkent sapağına
geldiğide, hızını hiç azaltmadan sağa döndü. Büyük
Carrefour Alışveriş merkezini geçti. Passat hala arkasındaydı
ve biraz daha yaklaşmıştı. Aralarında yaklaşık 50-60 metre
vardı ve takip yapan aracın sürücüsü de oldukça ustaydı.
Ayhan “Birazdan görürsün” dedi ve tek yönlü tatlı rampada
gaz pedalına yüklenerek ilerlemeye başladı. Arabasını yolun
sağ şeridine kaydırmıştı. Yaklaşık 50 metre ileride bir göbek
vardı. Ayhan yolun sağına geçip süratlendiğinde hem sol
şeritte hem de sağ şeritte bulunan araşlarla arasını açmıştı.
Ancak Passat ile 50 metrelik mesafe biraz daha kısalmış
yaklaşık 30 metreye kadar düşmüştü.
Tatlı rampanın sonundaki göbeğe geldiğinde dörtlülerini
yakan Ayhan el frenine asılarak sert bir fren yaptı. Siyah Alfa
180 derecelik bir spin attığında Ayhan el frenini indirerek,
yeniden gaza bastı. Çevredekilerin şaşkın bakışları arasında
Ayhan tek yönlü yolda ters yöne doğru son sürat ilerlerken
tüm dikkatini karşı yönden ardı ardına gelen 2 araca
vermişti.
Araçlardan ilki bir BMW’ydi ve o da zaten sol şeritte olduğu
için Ayhan’a doğru korna çalarak hızla yaklaşmaktaydı.
Ayhan direksiyonu sımsıkı kavramıştı, ayağını gaz
pedalından hafifçe çekti, BMW ile aralarında artık sadece 3-
4 metre vardı. Kafa kafaya girmeleri işten bile değildi.
Ayhan BMW ile arasındaki mesafe gittikçe azalırken
direksiyonu önce sertçe sola kırdı, BMW’nin kaputunu adeta
yalayarak sıyıran Alfa, BMW’ye göre sağ taraftan bir S harfi
çizerek yeniden şeride girdi. Ayhan hala ters yönde
ilerliyordu ve hemen 5 metre ötesinde ise bir Mini Cooper
hızla yaklaşıyordu. Ayhan yine bir S çizdi ve ters yönde gaza
bastı. Şanslıydı ki Careffour Alış Merkezi’nin yanı başındaki
göbekte kırmızı ışık yanıyor ve yukarı yöne doğru yeni
D A V E T S İ Z M İ S A F İ R L E R 247

araçlar gelmiyordu. O nedenle Cooper’ı geçtiğinde arkadan


gelen araç yoktu ve önü boştu. Az sonra kendisini takip eden
beyaz Passat’ın yanından ters yöne doğru hızla geçti. Passat’ta
ters yöne girmeyi denedi ancak spin atarken önce önündeki
aracın bagaj kısmına arka kapısını vurdu daha sonra
kontrolden çıkarak refüje çıktı ve beton elektrik direğine
çarparak durdu. Sürücü ve yanındaki adam yaralanmıştı.
Aracın arka tekerlekleri boşta kalmış ve az önceki süratin
etkisi ile giderek yavaşlayarak da olsa hala dönüyordu. Direğe
bodoslama dalan aracın kaputu hurdaya dönüşmüş, camla
da etrafa saçılmıştı.
Dikiz aynasından meydaa gelen kazayı izleyen Ayhan
“Kaşınırsan böyle olur” diye mırıldandı.
Ayhan,Careffour Alışveriş Merkezi’ndeki göbekte yolun karşı
kısmına geçerek yeniden İstanbul yoluna çıktı. Davetsiz
misafirini atlatmıştı. Rahatlaması gerekiyordu. Arabayı bir
süre hedefsizce sürdü. Çünkü rahatlamak için Ayhan’ın en
çok başvurduğu yollardan birisi de araba kullanmaktı.
İstanbul yolu üzerinden önce Sincan’a ulaştı. Burada bir
büfeden aldığı kolayı arabasında sigarası ile içtikten sonra
şehir merkezine doğru yola koyuldu.
Kızılay’a geldikten sonra aracını bir kapalı otoparka bıraktı.
Önce dolmuşla Balgat’a gitti. Dolmuştan indikten sonra 15
dakika yürüdü ve Ceyhun Atıf Kansu Caddesi’ne paralel
olarak yukarıda uzanan, dışı mat bir cam ayna ile kaplanmış
üzerinde numara, isim, tabela, flama,bayrak gibi hiçbir şey
olmayan 3 katlı bir binanın önünde durdu.
Aslında aklında hala yaşadığı kovalamaca vardı ama “Artık
bunu daha sonra değerlendireceğiz” diye geçirdi içerisinden.
Kapı dışında iki dakika soluklandıkta sonra binadan içeri
girdi. Burası son 2 yılda yeniden yapılandırılan “Emniyet
Genel Müdürlüğü Bilgi İşlem Ve Elektronik İstihbarat Daire
Başkanlığı” ydı.
248 HANEDAN

Burada bilgi teknolojileri ve elektronik üzerine çok


derinlemesine çalışmalar yapılıyor,elektronik sinyal
dinemesi, frekans dinleme ve bozma, elektronik sinyal
istihbaratı alma gibi faaliyetlerde bulunuluyor, Emniyete ait
“gizlilik derecesi yüksek” bilgiler ile “TOP SECRET” denilen
“multi gizli yahut kozmik bilgi” olarak adlandırılan bilgiler
mikrofilm halinde ise özel CD’lere aktarılıyor ve
şifreleniyordu.
Buranın yapılanmasında Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi
NSA model olarak alınmıştı.
Ayhan girişte kimliğini gösterdi. “Enver Ulubatlı ile
görüşmek istiyorum” dedi. Enver Ulubatlı bu dairede
mikrofilm aktarımı ile ilgili birimin başındaydı ve Ayhan’la
da eski bir hukuku vardı.
“Bir saniye amirim”dedi görevli polis memuresi. Aynı anda
memurenin parmakları 3 haneli dahili numarayı tuşladı.
Az sonra “Anlaşıldı efendim” diyerek telefonu kapattı. Ve
Ayhan’a “Buyurun amirim. Enver Başkomiserim sizi
bekliyor. 2. kat” dedi. Ayhan gülümseyerek başını sallaı ve
teşekkür etti.
Asansöre binerek 2. Kata çıktı. Her tarafın gelişmiş
bilgisayarlarla dolu olduğu bu katta tüm personel sivil
giyimliydi. Aralarında polisten çok profesyonel bilişim
uzmanları vardı.
Katın tamamı bölmeli uzun dik dörtgen masalardan
oluşuyordu. Bölmelerden her birinde ayrı bir uzman
çalışıyordu. Katta Ayhan’ın ilk etapta dikkatini çeken 8
kamera bulunuyordu. Tabii gizli olanlar hariç.
Odanın sonundan bir ses duyuldu “Buradayım Ayhan !”
Ayhan başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde eski dostu Enver
Ulubatlı’yı gördü. Uzaktan selam verdikten sonra yanına
doğru yürüdü. Büyük kattaki tek müstakil oda birimin
başındaki Enver Ulubatlı’ya aitti.
Odada duvar yerine ayna cam kullanılmıştı. Böylece odanın
içerisinden tüm katı kontrol etmek mümkündü.
Ayhan ile Enver Ulubatlı odanın kapısında tokalaşıp
öpüştüler, sonrasında odaya girerek kapıyı kapattılar.
Ayhan’ın dikkatini Enver Ulubatlı’nın masasının sol
çaprazında tavana monteli kamera çekmişti.
Kameranın “ölü noktası” olduğunu düşündüğü bir açıya
doğru oturan Ayhan “Ee ne var ne yok bakalım ?” diye sordu.
Enver Ulubatlı “Ben her zamanki gibiyim. Asıl haberler
sende. Tebrikler terfi alarak dönmüşsün teşkilata” dedi.
Ayhan “Haberler teşkilatta hızlı yayılıyor anlaşılan” dedi.
“Başkası olsa kimse konuşmaz, kimsenin ruhu duymaz da
söz konusu Ayhan Çelen olunca öyle” dedi arkadaşı “Ee,
yaşayan efsane olmak kolay değil” diye de ekledi. Sonra “Ne
içersin ?” diye sordu.
Ayhan “Bir kola alayım” dedi. Az sonra odalarına 2 kola
gelmişti. Ayhan “Odanda sigara içiriyor musun ?” diye sordu.
“Malum biz 2. Sınıf vatandaşız artık”
Enver Ulubatlı “İçme desem duracaksın sanki. Senin sigara
tiryakiliğini bilmeyen mi var ? Zaten ben de içiyorum.
Başlarım yasağına. Bi sigaramız var. Bu kadar işin arasında
kimse kusura bakmasın kalkıp dışarı gidip gelemem sigara
içmek için” dedi ve çekmesinden kül tablası ile uzun kırmızı
Marlboro paketini çıkardı.
“Hala Marlboro ha… “ dedi Ayhan. “Sen de hala Bond değil
mi ? Ama Marlboro’ya hayır demezsin sen” dedi arkadaşı.
Ayhan arkadaşının uzattığı sigaradan derin bir nefes çekti.
Ve konuya girdi. “Oğlum daha döner dönmez işe boğuldum.
Bi de acaip bi dava. Şimdi bak; bu dava için çok önemli bir
DAVETSİZ MİSAFİRLER 251

mikrofilmi ta Rodos’tan getirttim. Şimdi senden istediğim


şunun kopyalama işlemini benim için yapman. Ha tabii
CD’ye aktarım da istiyorum. İşin teknik tarafını sen bilirsin.
Sonra da bu konuşmalarımızı ve bu işi unutmanı isteyeceğim
bi zahmet…”
Enver Ulubatlı “Çıktı alması, CD aktarımı falan kolay, 15-20
dakika da hallederiz de, bu “Konuşulanları unut kısmı” nedir
?” dedi.
“Ya Enver dava ile ilgili başka birimlerin haberi olmasın
istiyor yukarısı. Sıkıntı yaşatma bana”
“Tamam abi tamam. Sen diyorsan bir bildiğin vardır elbet.
Ver bakalım şunu”
Ayhan Dışişleri Bakanlığı’nın mührünü taşıyan zarfı Enver
Ulubatlı’ya uzattı. Zarfı açan Enver micro film makarasını
eline aldı daha sonra telefonundan bir numara tuşladı. Az
sonra odanın kapısı çalındı ve içeriye 25-26 yaşlarında, orta
boylu, geniş omuzlu bir genç girdi. Gencin geniş omuzları ve
çelimsiz vücudu bir tezat oluşturuyordu. Çok hafif çillerin
olduğu yüzü yuvarlak bir hatta sahipti. İnce gözlüklerinin
ardından ise açık mavi gözleri çakmak çakmak bakıyordu.
Belki yakışıklı sayılmazdı ama değişik bir havası bir albenisi
vardı. Gencin üzerinde bir blue jean, spor bir ayakkabı ve
vücudunu saran kısa kollu bir t-shırt vardı.
Enver Ulubatlı “Özgür; bu mikrofilmi al çok çabuk biçimde,
buradan bir kopyalama yaparak çıktısını getir. Ayrıca şu
bizim özel CD’lerden birisine kopyalama da yapın. Ne
CD’den ne belgeden bizde nüsha kalmayacak. Ayrıca bu
yaptığın işlemi kayıtlara geçme ve sen de unut” dedi.
Genç “Ama efendim kayıt…” diyecek oldu Enver Ulubatlı
“Buranın şefi benim Özgür, neyin doğru neyin yanlış
olduğunu emin ol senden iyi biliyorum” dedi ve “Hadi şimdi
işe koyul” diye ekledi. Genç bilgisayar mühendisi
252 HANEDAN

“Emredersiniz efendim” diyerek odadan çıktı.


Ayhan“Oğlum çocuğa gıcığın mı var. Ne gerek vardı
azarlamana” dedi. “Bi de çok genç değil mi bu ya.
Buradakilerin hepsi en az 35 yaşında. Bu daha tıfıl sayılır “
diye biraz da alaycı biçimde genç bilgisayar mühendisi
konusundaki ilk intibasını belirtti.
“Yok oğlum ne gıcığı tam tersine bu çocuğun üzerine
titriyorum. Gözünün içine bakıyorum. Dehşet bir zekaya
zahip. Adam bilgisayar kullanmaya 3,5 yaşında başlamış.
Zaten üstün zekalı. Baba da bilgisayar programcısı olunca
geleceği belli olmuş. ODTÜ’deyken kaptık bunu. Bir yandan
Emniyette çalıştı, bir yandan okudu. Üniversiteden bölüm
1.si olarak mezun oldu. Bütün bağlantıları zorlayarak burslu
biçimde Harvard’da 2 sene yüksek lisans yaptırdık.
Bağlantımızı hiç kesmedik ve ağır şartlar koyduk tabii. Yoksa
bu çocuğu oradan mümkün değil bırakmazlardı, havada
kaparlardı. Zaten NSA(Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi)
istemiş, vatandaşlık falan da teklif etmişler. Ama çocuğun
milliyetçi yanı da kuvvetli; kabul etmemiş. Düşünsene
çocuğun doktora tezi daha 23 yaşında Washington Times’ın
teknoloji ekine kapak oldu. Geçen sene döndü ve direkt
başladı bizde. Sivil olarak kalmasını göze alamadık, özel bir
formülle polis kadrosuna aldırdık. Teşkilat uzun yıllar bu
çocuktan yararlanacak. İşte bu zekası yüzünden millet bu
birime ancak 35 yaşlarında gelebilirken, bu çocuk 24 yaşında
burada. Büyük ihtimalle de 10 seneye kalmaz birimin başına
geçer “
“Veliahtın yani”
“Aynen” dedi Enver Ulubatlı. “Ama ufak bir kusuru var…”
“Nedir ?” diye merakla sordu Ayhan.
“Bütün yeteneğinin, zekasının, donanımının ve kısa süre
zarfında yaptığı parlak kariyerin Özgür de farkında. Bu
yüzde biraz havalı. Kendisini ayrıcalıklı görmeye eğilimli. Bu
253

nedenle O’na karşı duyduğum özeni, itinayı hiç belli


etmiyorum. Ara sıra fırçalayarak kimseden farklı olmadığını
hissettiriyorum ki bu eğilimleri törpülensin. Anladın mı
şimdi deminki fırçanın hikmetini ?” dedi.
“Anladım kardeşim anladım. Ama o kadar da havası olsun
be. Fazla üstüne gitme adamın. Anlattığına göre dahi gibi bir
adam bu”
“Bilgisayar konusunda dahi diyebiliriz. Yıllardır bu işin
içerisindeyim böylesini görmedim. Allah nazardan korusun”
Enver elini masasına vurarak nazar işareti yaptı.
Aradan 10 dakika geçmeden az önce gelen genç kapıyı
çalarak tekrar Enver Ulubatlı’nın odasına girdi.
“İstediğiniz işlemi gerçekleştirdim efendim” diyerek
mikrofilmin çıktısını ve aktarıldığı CD’yi beyaz bir zarfın
içerisinde Enver Ulubatlı’ya uzattı. Mikrofilmi de birlikte
verdi. Ve başka bir şey söylemeden çıktı.
Enver Ulubatlı “Gördün mü adamı. “Çabuk ol” dedik 10
dakika olmadan getirdi verdi elimize çıktıyı” dedi ve çıktı ile
mikrofilm makarasının içerisinde olduğu beyaz zarfı Ayhan’a
uzattı “Harika bu çocuk harika” dedi.
“Şanslısın k, böyle bir elemanın var” diyen Ayhan “Bana
müsaade “dedi. Enver Ulubatlı “Otursaydın ateş almaya mı
geldin ?” diyerek bırakmak istemese de Ayhan başka bir
zamanda uzun uzun sohbet etmeye söz vererek Enver
Ulubatlı’nın yanından ayrıldı.
Ayhan’ın Emniyet Genel Müdürlüğü Bilgi İşlem Ve
Elektronik İstihbarat Daire Başkanlığı’nda bir arkadaşı vardı:
Serhat Kurtalan. O ise bir üst katta çalışıyordu. Ve oraya
gelişinin asıl nedeni de Serhat Kurtalan’ı görmekti.
Ayhan merdivenlerden 3. Kata çıktı ve sessizce uzun
zamandır görüşmediği arkadaşına doğru yaklaştı ve
254 HANEDAN

“Sürpriiz!” dedi. Ayhan’ı gördüğüne çok sevinen Serhat


Kurtalan “Abi hoş geldin. Ya ne iyi ettin. Dönüşünü duydum
inanmazsın senin kadar sevindim” dedi.
Ayhan “İnanırım, inanırım. İnsan abisinin mutluluğuna
sevinmez mi ?” diye yanıt verdi. Serhat Kurtalan 29
yaşındaydı ve Ayhan’la uzun yıllardır süren bir abi-kardeş
ilişkileri vardı. İlk olarak Batıkent’te semt komşuluğu ile
başlayan ilişkileri daha sonra Serhat’ın Polis Akademisi’ni
kazanması ile daha da gelişmiş Ayhan, Serhat’a her konuda
yardımcı olmuş, Serhat’ta Ayhan’ı hep özlemini duyduğu bir
“abi” gibi sevmişti. Aralarında gerçekten herkese nasip
olmayan bir bağ vardı.
Ayhan “Serhat’ım sana özel bi işim düştü.” dedi ve ikili
konuşmaya başladı...
GİZEMLİ BİR METİN 255

27.BÖLÜM

“Gizemli
bir metin”

Ayhan, elinde laptopu, mikrofilm makarası ve


mikrofilmin aktarıldığı CD’nin içerisine konulduğu bir zarfla
Emniyet Genel Müdürlüğü Bilgi İşlem Ve Elektronik
İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan çıktığında saatler 19.30’u
gösteriyordu ve hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı.
Ayhan hemen bir ara yola girerek aşağı paralelde uzanan
Ceyhun Atıf Kansu Caddesi’ne çıktı. Yol boyunca yürümeye
başladı. Bir yandan da “Artık hem kaçan hem kovalanan
durumundayız” diye düşünüyordu. Bundan böyle bir kat
daha tedbirli olmalıydı.
Bir süre sonra durdu ve Kızılay yönüne gidenbir dolmuş veya
otobüs beklemeye başladı. Çok beklemesine gerek kalmadı.
5 dakika sonra Kızılay-Balgat httında çalışan dolmuşun
içerisinde Kızılay’a doğru ilerliyordu.
Ayhan dolmuştan Kızılay’da indi. Mesai saatinin çoğu yerde
bitmesi nedeni ile Kızılay daha da kalabalıktı ve şehrin tüm
enerjisini parlak ışıklar ile etrafa yansıtıyordu.
256 HANEDAN

Az ilerideki büfeye yaklaşan Ayhan burada yaklaşık 10


dakika sıra bekledikten sonra, boşalan kontörlü telefonlardan
birisinden uluslararası bir numara tuşladı.
Telefon kesik kesik 4 kez çaldı. Ayhan tam kapatmaya
hazırlanıyordu ki arkadaşı Aycan’ın sesini duydu.
“Alo ?”
“Aycan ben Ayhan nasılsın ?”
“Vay. Ayhan sen ararmıydın be…”
“Vallahi doğru söylüyorsun. Şimdi senden bir şey
isteyeceğim ama “işi düştü de aradı” deme”
“Yahu aramızda böyle laf olur mu ? Söyle…”
“Abi benim ev tadilatta. Harabeye döndü. Şu an kalınacak
gibi değil. Her taraf toz duman, moloz yığını…” lafını
bitirmemişti ki Aycan araya girdi.
“Abi anahtar aynı yerde. Git istediğin kadar kal. Gözünü
seveyim bu mudur derdin ?”
Ayhan rahatlamıştı. Aycan’ın en çok bu huyunu seviyordu.
Leb demeden leblebiyi anlayan cinstendi.
“Sağolasın Aycan’ım ya. Öyle makbule geçti ki…”
“Ne demek Ayhan lafı mı olur. Hem ben oradayken senin evi
az kullanmadım” dedi imalı imalı gülerek. “Şimdi de ince bir
işim var Ayhan. Anlarsın…”
Ayhan“Tamam tamam işine bak hadi, görüşürüz sonra.
Tekrar sağol” diyerek telefonu kapattı. Telefonun parasını
uzattı. Kendi kendine “Bu çocuk hiç değişmeyecek” dedi.
Kızılay’dan Maltepe yönüne doğru bir az yürüdü. Takip edilip
edilmediğinden emin olmak istiyordu. Kendisini iyice
güvende hissettikten sonra bir taksi durdurdu. Taksiciye
GİZEMLİ BİR METİN 257

“Gaziosmanpaşa” dedi.
15 dakika sonra Ayhan’ın verdiği adresin önündeydiler.
Burası 4 katlı bir apartmandı. Arkadaşı Aycan’ın bekar evi de
bu apartmandaydı. Aycan bundan 2 sene önce Danimarka’ya
giderek oraya yerleşmiş ancak yazları Türkiye’ye geldiğinde
mutlaka Ankara’ya uğradığı için evini kiraya vermemişti. Ev
mobilyaları ile birlikte boş duruyordu.
Apartman dar bir sokaktaydı. Eski bir apartman da olsa
bakımlıydı. Hava artık iyice kararmış, yolun iki tarafındaki
söğüt ağaçlarının yerlere kadar uzanan dalları arasından, yol
boyu yanmaya başlamış olan elektrik direklerinin
lambalarının turuncuya çalan ışıkları yola vurmaya
başlamıştı. Ortalığın sessizliği ise insana değişik bir dinginlik
ve huzur duygusu veriyordu.
Apartmanın hemen girişindeki demir parmaklığı açarak
apartman kapısına ilerleyen Ayhan, apartman kapısının açık
olduğunu gördüğünde rahatladı. Kapı kapalı olsa başka bir
evin zilini çalacak,belki bir ton açıklama yapması
gerekecekti.
Aycan’ın evi 3. Kattaydı. Bu eski apartmanda asansör yoktu.
Ayhan merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıkarken “Bu
sigarayı bir an önce bırakmalı. İki merdiven çıkınca
tıkanıyoruz” diye söylendi. Az sonra 3. Kata çıktığında kalbi
hızlı atıyordu. Sık sık nefes alan Ayhan “Of !” dedi ve derin
bir nefes aldı.
Katlarda 4’er daire vardı. Ayhan 3. kat merdivenlerinin
hemen solundaki 9 numaralı çelik kapılı daireye yöneldi.
Gayrı ihtiyari olarak elektrik saatine bir göz attı. Sayaç
dönmüyordu.Kapının yanı başına montelenmiş işlemeli bir
çengele asılı olan beyaz örgü filenin içerisinde boş bir saksı
duruyordu.
Ayhan önce dikkatlice saksıyı örgü filenin içerisinden
çıkardı. Daha sonra ise saksının çiçek motifleri ile bezenmiş
258 HANEDAN

taban kısmını sağ eli ile kavradı,sol eli ile de saksının üst
kısmını tutuyordu. Saksının tabanını sola doğru çevirirken
üst kısmını da ters yöne doğru çevirdi. Gelen “tık” sesi ile
birlikte saksının alt kısmı üst kısmından ayrıldı. Şimdi
saksının başka bir tabanı vardı. Alttaki taban ise küçücük bir
kasa görevini görüyordu. Bu küçük kasa ile asıl tabanı ayıran
çiçek desenleri ise ikiye bölünmüştü.
Ayhan saksının ayrılan tabanının içerisine saklanmış olan
evin ve sokak kapısının anahtarını aldı saksının tabanını eski
haline getirdi. Daha sonra anahtarı 3 kez kilitte sola
çevirerek kapıyı açtı.
Ayhan karanlıkta cep telefonunun ışığı ile önce elektrik
düğmesini buldu. Daha sonra ise ışıkları açtı. Evin girişinde
kare biçiminde küçük bir boşluk vardı. Bu boşluğa orta boy
bir portmanto yerleştirilmişti. Yerler cilalı parke kaplıydı.
Bu boşluğun hemen karşısında mutfak yer almaktaydı.
Küçük boşluktan sağa doğru dar bir hol, holün başında ise
salon vardı. Holün sonunda solda çocuk odası, sağda yatak
odası tam holün bitiminde ise oturma odası yer almaktaydı.
Ayhan holün ışığını da yakarak tam karşısındaki oturma
odasına ilerledi. Işığı açtığında koltukların üzerinin örtü ile
kapatılmış olduğunu gördü. Odadaki televizyonun ekranı da
toz içerisindeydi.
“Uzun zamandır bu eve gelen giden olmamış” diye geçirdi
içinden.
Koltuklardan örtüleri kaldıran Ayhan laptopunu ve
mikrofilm makarası ile CD’nin olduğu zarfı koltukların
yanındaki zigon sehpanın üzerine bırakarak yatak odasına
geçti.
Yatak odası derli topluydu. Ayhan gardrobu açtı, kısa bir
aramadan sonra bu eve geldiği zamanlarda Aycan’ın
kendisine verdiği eşeofman takımını buldu. Hızlıca üzerini
GİZEMLİ BİR METİN 259

çıkardı. Emniyeti açık olan tabancasının emniyetini bu kez


kapatmadı.
Ayhan “Hemen çalışmaya başlamam gerek” diyerek oturma
odasına geçti,üçlü koltuğa oturdu. Laptopunu çalıştırdı. Bir
yandan da internet bağlantısını sağlamak için mobil modem
cihazını laptopa yerleştirdi.Silahını hemen yanı başına
almıştı.
Beyaz kare zarfın içerisinden çıkardığı CD’yi laptopun DVD
sürücüsüne taktı:. Az sonra bir word sayfası üzerine yazılmış
anlamsız harflerden oluşan, 3’er kelimelik bir dörtlük
karşısında duruyordu:
EYLEANKİ KBEİL MDAEV
ÇTNU MSUOY KEEDCE
ÜGNÜ NZAAM ATTAH
İGGEİLD MKIAN KGEEÇE
Bu kez karşısında bir metin vardı. Metnin sağ alt köşesinde
ise başında dik bir kuyruğu olan italik “M” harfi benzeri bir
işaret bulunmaktaydı. “İmzası olmalı” diye düşündü Ayhan.
“Biraz düşünelim…” dedi Ayhan. Şahin Giray, 18. Yüzyılın
sonlarında yaşamıştı. O nedenle tarihsel olarak o dönemde
kullanılmakta olan bir şifreleme sistemini seçmiş olması akla
en mantıklı gelen yaklaşımdı.
“Bildiğim kadarı ile o tarihsel dönemde kullanılan başka
yöntemler olsa da en çok öne çıkan algoritmalar Vigenere
Tablosu ve Digraphig şifreleme metodu” diye aklından
geçirdi.
Bir umutla İtalyan kriptolog Giovanni Battista Porta’nın
geliştirdiği digraphig şifreleme tekniğini anlamsız metne
uyguladı. Ancak sonuç alamamıştı. Oysa bu teknik aklına
geldiğinde çok umutlanmıştı.
260 HANEDAN

Çünkü Şahin Giray İtalya ve Yunanistan’da eğitim görmüştü.


Osmanlıca ve Tatarca’nın yanı sıra çok iyi Yunanca ve
İtalyanca konuşurdu.
Yunanlıların kriptoloji de bir buluşu yoktu ama İtalyanlar bu
işte oldukça iyiydi. Giovanni Battista Porta, digraphig
şifreleme sistemini 1560’lı yıllarda geliştirmişti. Yani Şahin
Giray’ın İtalya’ya gelişinden yaklaşık 200 yıl önce….
Ancak bu 200 yıl içerisinde kriptolojide Dünya genelinde
başka bir yenilik olmadğı için, Şahin Giray’ın o dönemde
geçerliliğini ve popülerliğini koruyan bu algortimayı
öğrenmiş olabileceğini düşünmüştü. Vigener Tablosunu
ise bu metin için uygulayamazdı. Çünkü bu algoritma
sistemine göre mesajı alan ve veren bir ortak anahtar kelime
belirlemiş olmalıydılar. Böyle bir ortak kelime varsa bile
bunu kendisinin bilmesine imkan yoktu.
Ayhan ayağa kalkmış strese girdiğinde her zaman yaptığı
gibi volta atmaya başlamıştı. Odanın içerisinde bir ileriye bir
geriye doğru 4 kez gidip geldikten sonra. Omuzları düşmüş,
gergin bir yüz ifadesi ile yeniden laptopun başına oturdu.
Ekrandaki metin O’na, O metine bakıyordu. “Kahretsin!
Nediyor bu lanet şifre” diye söylendi.
Sonra aklına bir şey geldi. Bir an duraksadı “Boş versene,
mümkün değil…” diyerek aklından geçen şeyi yapmaktan
vazgeçti. Sonra yeniden duraksadı ve “Ne kaybederim ki…”
diyerek karmaşık metni bloknotuna yazdı ve umutsuzca
üzerinde “Atlamalı Sistem” tekniğini uygulamaya başladı.
“ Buna göre eğer doğru yoldaysak; Y harfi birinci harf olmalı
ama kaydırılarak 2. Sıraya getirilmiş olmalı.” dedi ve
kelimede birer harf atlayarak önce sona geldi. Ortaya YENİ
kelimesi çıkmıştı. Ayhan heycanlanmıştı. Kalbi hızla
çarpmaya başladı. Şimdi de sondan ikinci harften başlayarak
birer harf atlayarak başa doğru geldi. Bu kez ortaya KALE
kelimesi çıktı. “YENİKALE” dedi Ayhan. Oluyordu…
261

“Aman Allah’ım !” dedi coşkuyla… Şansı yaver gitmişti. Tam


umutsuzluğa kapılacakken ve denediği yöntemden de hiç
umudu yokken “Atlamalı Sistem” bir kez daha işine
yaramıştı. Diğer kelimelerin şifrelerini de aynı metodu
uygulayarak kırmaya başladı. 2 dakika sonra karşısında
bambaşka bir metin vardı.
YENİKALE BİLEK DEVAM
TUNÇ SOYUM EDECEK
GÜNÜ ZAMAN TAHTA
GELDİGİ KANIM GEÇECEK
“Haydaa !” dedi Ayhan. Karşısındaki metin belki şimdi
anlamlı kelimlerden oluşuyordu ama karman çorman bir
dörtlüktü bu. Yine hiçbir şey anlaşılmıyordu. Kelimeleri
rakamlarla karşılaştırdı. Bir sonuç çıkmıyordu.
Bu arada karnın kazındığını hisseti. Ayhan eve gelirken
taksiyi yolda bir marketin önünde durdurmuş sucuk,
tereyağı, ekmek, tuz ve yumurta almıştı. Uzun zamandır
kimsenin olmadığı evde yiyeyecek de yoktu hali ile. Bunların
yanına da kola ve 3 paket sigara eklemeyi ihmal etmemişti.
“Karnımızı doyurmadan kafamızı çalıştırmamız zor”diyerek
mutfağa doğru yöneldi.
Önce sucuğu soydu ve dilimledi. Daha sonra bir müddet
dolapları karıştırdıktan sonra bulduğu sahana bolca tereyağı
koydu. Kısık ateşte erittiği tereyağının üzerine dilimlediği
sucukları attıktan sonra bir az bekledi, üzerine 2 yumurta
kırdığı sucukların tuzunu da ekledikten sonra üzerini
sahanın kapağı ile kapattı.
Az sonra buharı üzerinde tüten sucuklu yumurtanın sarısına
ekmeğini banarak yemeğini yiyordu. Bu gün hiçbir şey
yememişti ve bunlar gün boyunca boğazından geçen ilk
lokmalardı.
262 HANEDAN

“Immh… Ellerime sağlık..” dedi tavadaki son yumurta


parçasını da ekmeği ile alırken. Yuvarlak, plastik mutfak
masasından kalktığında, tavaya baktı “Şimdi bulaşıkla
uğraşamayacağım…” dedi. En soldaki mutfak dolabından
uzun ve kalın bir cam bardak aldı. Bardak bir meşrubat
firmasının promosyonuydu, üzerinde kabartma biçimde
firmanın ismi yazıyordu.
2,5 litrelik kolasını alarak yeniden oturma odasına dönen
Ayhan, fırından yaktığı sigarası ile koltuğa oturdu ve uyku
moduna geçmiş olan laptopnu yeniden aktif hale fetirdi.
Bardağa kolasını doldurduktan sonra yeniden ayağa kalkıp
volta atmaya başladı.Şimdi elinde anlamlı kelimelerin
anlamsız dizeler oluşturduğu bir dörtlük vardı.
Bloknotunu eline aldığında daha önce dikkat etmediği bir
ayrıntıyı yakaladı. Tüm dörtlükler 3’er kelimeden oluşmuştu.
Ayhan kelimeleri hemen tam olarak alt alta gelecek şekilde
yazdı:

YENİ KALE BİLEK DEVAM


TUNÇ SUYUM EDECEK
GÜNÜ ZAMAN TAHTA
GELDİĞİ KANIM GEÇECEK
Metne hiç bu gözle bakmamıştı. Şimdi metin gözünde eşit
parçalara bölünebilecek, kare bir “kelime kutusu” şeklinde
canlanıyordu. Şöyle ki; önce kafasında böldüğü metni, kağıt
üzerinde eşit parçalara bölünmüş bir tablo olarak çizdiğinde
6 küçük kareye bölünmüş büyük bir kare oluşuyordu. Her
küçük karenin içerisinde de 2 kelime yer alıyordu. Kağıda
çizimini yaptığı metne yeniden, dikkatlice baktı:
263

YENİKALE/BİLEK/DEVAM
TUNÇ/SUYUM/EDECEK
GÜNÜ/ZAMAN/TAHTA
GELDİĞİ /KANIM/ GEÇECEK

“Karnım doyunca kafam da çalışmaya başladı tabii …” dedi


kendi kendine… Ayhan daha sonra metne yeniden ve daha
dikkatli bir biçimde baktı. Ama hala metin kendisi için bir
anlam ifade etmiyordu. Sonra gözü birden bire metnin sağ alt
köşesindeki italik “M” harfine benzeyen imzaya baktı.
“Tabii…” dedi “Bu bir imza değil. Şifrenin anahtarı…”
Daha sonra eline aldığı bloknotunda yazılı metnin üzerinde,
her bir kareye ayrı ayrı italik “M” harfi benzeri işareti
uyguladı. “Evet,işte budur !” dedi…
Karelere bölünen metinde, başında dik bir kuyruğu olan
italik “M” harfi benzeri işarete göre, önce dik bir biçimde ilk
kelime olan YENİKALE’den, bir alttaki kelime olan TUNÇ
kelimesine doğru dik bir çizgi çekti. Daha sonra TUNÇ
kelimesinden çapraz biçimde BİLEK kelimesine, BİLEK
kelimesinden tam altında yeralan SOYUM kelimesine işarete
göre dik bir çizgi, SOYUM kelimesinden DEVAM kelimesine
çapraz bir çizgi ve DEVAM kelimesinden altında bulunan
EDECEK kelimesine bir dik çizgi daha…
Dik kuyruklu italik “M” benzeri işareti diğer kelimelere de
bu şekilde uyguladı.
Bloknotta yazılı metnin üzerinde şu anda, Atina’dan gelen
belgede bulunan italik “m” harfi benzeri işaret 2 kez çizilmişti
ve bu çizim sonrasında ortaya yeni bir metin çkmıştı:
264 HANEDAN

YENİKALE TUNÇ BİLEK


SUYUM DEVAM EDECEK
GÜNÜ GELDİĞİ ZAMAN
KANIM TAHTA GEÇECEK
Ayhan metnin yeni şekline baktı ve kafasında şimşekler çaktı.
O anda Ayhan’ın dudaklarından “Aman Allahım…”
kelimeleri döküldü. Şüphelerinde haklı çıkmaya
başlıyordu…
265

28. BÖLÜM
“Ayhan....”
Saatler gece 23.30’u gösteriyordu. Ayhan az önce üye giriş
kartını optik tarayıcıya okuttuktan sonra geçtiği turnikelerin
ardından merdivenleri hızla çıkarak, Milli Kütüphane’nin 3.
bloğunda bulunan Dr. Müjgan Cunbur okuma salonuna
geçmişti. Laptopu yanındaydı ve laptop çantasında
mikrofilmi, çıktıyı ve CD’yi de yanında getirmişti.
Ayhan okumaya ve araştırmaya aşırı merakı yüzünden Milli
Kütüphane’den yıllar önce bir “Sürekli Giriş Kartı” almıştı.
Buraya her gelişinde büyülendiğini ve dipsiz bir bilgi
kuyusuna girdiğini hissederdi.
Milli Kütüphane yıllar önce devlet tarafından yurt dışına
kütüphanecilik eğitimi almak için gönderilen Adnan Ötüken
tarafından, yurt dışından döndükten sonra, 15 Nisan 1946
yılında Milli Eğitim Yayınlar Müdürlüğü’nde küçücük bir
büro olarak kurulmuştu. Bugün yüzbinlerce kitap, binlerce
el yazması, gravür ve günlük süreli yayın nüshasına sahip
olan Milli Kütüphane’nin ilk kuruluşunda raflarında sadece
şair Mehmet Emin Yurdakul’a ait 2 kitap bulunuyordu. Milli
Kütüphane bir süre sonra bugün İl Halk Kütüphanesi olarak
kullanılan Kumrular sokaktaki binasına geçmişti. Son olarak
ise 1965’ten 1983’e kadar devam eden inşaat sonrasında
ortaya çıkan ve bugün halen hizmet veren devasa binasına
taşınmıştı.
Ayhan, Dr.Müjgan Cunbur okuma salonuna girdiğinde
“Burası iyi ki artık 24 saat açık” diye geçirdi içerisinden. Bu
yıl içerisinde çıkarılan yönetmelik ile Milli Kütüphane’nin 7
gün 24 saat hizmet vermesi uygulamasına geçilmişti.
266 HANEDAN

Okuma salonu bomboş sayılırdı. 459 kişilik koca salonda


kendisinden başka 3 kişi daha vardı. Okuma masalarında
yanan okuma lambalarının ışığı salona loş, sakin ama bir o
kadar kasvetli bir hava vermişti. Okuma salonunda ölüm
sessizliği vardı.
Ayhan, danışmadaki görevliye araştırmak istediği konu ile
ilgili olarak bilgi vermiş, araştırma görevlisi de önündeki
bilgisayardan dijital veri tabanına girerek konu ile ilgili
kitapları Ayhan’a sıralamış, Ayhan bunlardan 5 tanesini
alarak okuma salonunun yolunu tutmuştu. Milli
Kütüphane’nin depolarında saklanan yaklaşık 600 bin
kitaptan- Akademisyen değilseniz- günde en çok 6 kitap
çıkartabiliyordunuz. Akademisyenlerin 13 kitap çıkartma
hakkı vardı.
Okuma salonunda girişte belirlenen okuma masasına oturdu,
kitapları masanın üzerine koydu ve okuma lambasını açtı.
Ayhan’ın incelemek için istediği kitaplar Nihayet Vakfı’nın
kurucusu Akil Gurbanov tarafından kaleme alınmıştı. 100
ila 170 sayfa arasında değişen bu kitapların ilki soluk sarı
renkli bir kitaptı. Kitabın adı SON HAN’IN ÖYKÜSÜ’ydü
ve son Kırım Hanı Şahin Giray’ın, hırs,ihtiras, ihanet ve
trajediler ile dolu yaşam öyküsünü anlatmaktaydı.
Kitabın girişinde Akil Gurbanov’un özgeçmişi yazılıydı.
Gurbanov burada Tatar Generallerinden Mengli Kurban’ın
3. Kuşak torunu olduğunu özellikle vurgulamıştı.
Kitaba hızlıca göz gezdiren Ayhan, hayal kırıklığına
uğramıştı. Bu kitapta Şahin Giray’ın tahta çıkışı, Osmanlı’ya
ihaneti, sürgün yılları ve öldürülüşü hakkında bilinenlerden
çok daha farklı ve çok daha çarpıcı bir bilgi yoktu.
İkinci kitap ise SON HAN SON KOMUTAN adını taşıyordu.
Vişne çürüğü rengindeki kitabın ismi ciltlenmiş kapağa altın
rengi simli harflerle yazılmıştı. Ayhan bu kitabı incelerken
şaşırmaya başladı.
267

Akil Gurbanov bu kitapta büyük, büyük, büyük babası ile


Şahin Giray arasında, 1782’de Kırım’da çıkan isyanın hemen
ardından Şahin Giray’ın tahttan inmesi sonrasında yaşanan
diyalogları, yine büyük, büyük, büyük babasından kendisine
intikal ettiğini öne sürdüğü yazılı hatırata dayanarak
anlatmaktaydı. Gurbanov, kitabın önsözünde hatıratın
orijinalinin Tatarca olduğunu ancak kendisinin bu hatıratı
Türkçeye tercüme ettiğini belirtiyordu.
Kitabın 35. Sayfasına göz attığında Ayhan bir anda çarpılmışa
döndü. Sayfanın öncesinde Şahin Giray’ın çıkan ayaklanma
nedeni ile nasıl çaresiz kaldığı, pek çok kişinin kendisine
nasıl ihanet ettiği anlatılırken, bu sayfada Şahin Giray’a
ihanet etmeyen sadık general Mengli Kurban ile Şahin
Giray’ın bir diyalogları yer almaktaydı.
Şahin Giray burada yazılanlara göre, generali Mengli
Kurban’a “Bir tek sen benimle kaldın. Bir sen yiğit çıktın.
Kahpe düzenbazlar pek çok yigide boyun eğdirdi, onları
düşmanımız eyledi. Amma senin bilegin bükemediler. Ben
de bundan gayrı sana TUNÇBİLEK diyeceğim. Bilesin ki
bugün naçar kaldığımız bu geniş YENİKALE ellerinden
çıkıp, yeniden Bahçesaray’a yürüyeceğiz. Ve işte o zaman sağ
yanımda duran sen olacaksın TUNÇBİLEK” diyor, tahtı
yeniden ele geçireceğini, Mengli Kurban’ı da veziri
yapacağını söylüyordu. Mengli Kurban da “Sen bana
TUNÇBİLEK dediysen benim adım öyledir. Bilesin ki son
nefesime kadar senin emrindeyim Han’ım” diyor ve
bağlılığını bildiriyor.
Ayhan sayfadaki paragrafı bir defa daha okudu. Şifreli
metindeki “YENİKALE” ve daha da önemlisi
“TUNÇBİLEK” kelimesinin anlamı artık belliydi.
YENİKALE, Şahin Giray’ın tahta ilk çıkışından sonra 1782
yılında çıkan ayaklanmalar sonrasında çekildiği bölgenin
adıydı. “TUNÇBİLEK” ise Nihayet Vakfı’nın kurucusu Akil
Kurbanov’un büyük, büyük,büyükbabası olan General
Mengli Kurban’a Şahin Giray tarafından verilen ve çok az
268 HANEDAN

kişinin bildiği takma addı. Ve tabii bu vasiyetin kime


yazıldığı da böylece ortaya çıkmış oluyordu. Şahin Giray
şifreli vasiyetini sadık Generali Mengli Kurban’a yazmıştı.
Kitaba hızlıca göz atmaya devam ettiği. Kitabın 94.
Sayfasında “O gece Han ile son kez konuştum. Bana sarıldı ve
uğurladı. Ben artık bir sırdım” diyordu Tatar General Mengli
Kurban. Ayhan bir kez daha şaşırmıştı.
Önce bu cümleye bir anlam verememişti. Ancak metni bir
kez daha aklına getirdiğinde parçaları yerine oturtmuştu.
3 sayfalık çalışmasını hazırladığı dün gece Akil Gurbanov ile
ilgili yaptığı araştırmaları da hatırlayınca kafasında parçalar
hızla oturmaya başladı.
Son olarak yaklaşık 1 saat daha kütüphanede çalışan Ayhan
son olarak Akil Kurbanov’un diğer eserlerine göz gezdirdi.
Tüm bu şalışmalarının ardınan artık pek çok şeyden emindi.
Ve kafasında kabataslak da olsa bir yol haritası çıkartmıştı.
01.15’de Milli Kütüphane’den çıkan Ayhan bir taksiye binerek
Gaziosmanpaşa’daki bekar evine doğru yola koyulmuştu.
Ayhan eve geldiğinde saat 02’yi geçiyordu. Ayhan kendisini
yorgun hissediyordu. Üzerini yeniden değiştirdi.
Eşofmanlarını değiştirip, üzerine aldığı pike ile birlikte
oturma odasındaki üçlü koltuğa uzandı. Silahını hemen yanı
başına koymuştu. Yarın yapacağı önemli bir telefon
görüşmesi vardı..
Ayhan uykuya dalmadan önce düşündüğü son şey “Ya
doğruysa ?” sorusu olmuştu.
KISIM 29
ŞİFRE KIRICI İŞ BAŞINDA
Ayhan, sabah esaat 08.30’da kalktı. Kafası kazan gibiydi.
Dağılmış saçlarını toparladı, üzerine çeki düzen verdi.
“Acilen bir kahve içmem lazım” diyerek mutfağa doğru
269

yöneldi.
Daha elini yüzünü bile yıkamamıştı. Mutfağa girdiğinde evde
kahve olmadığını hatırladı. En yakın market ise ancak taksi
ile gidilebilecek uzaklıktaydı. “Yapacak bir şey yok hem
gazete hem de ekmek almam lazım” diyerek yatak odasına
doğru yöneldi. Üzerini hızlıca değişirdi, silahını sol
koltuğunun altına taktı.
Apartmanın karşısındaki taksi durağından bindiği taksi ile
arabayla 10 dakikalık markete girdi. Kahve,kola, sigara,
ekmek ve 3 gazete aldı.Markette bulunan kontörlü
tekefondan Emniyet Genel Müdürlüğü’nü aradı. Özel Kalemi
Zeynep Gümüş’e bugün Emniyet’ e gelmeyeceğini, bazı
araştırmaları olduğunu söyledi, önemli bir gelişme olursa
bilgilendirilmesi talimatını verdi.
Gaziosmanpaşa’daki bekar evine döndüğünde Ayhan sabah
sersemliğini üzerinden atmış, çoktan işine konsantre
olmuştu bile. Kafasında pek çok, birbirinden ayrı parçayı
kafasında birleştirmeye çalışıyordu.
“Önce kafamızı bir toparlayalım” diyen Ayhan, mutfaktaki
su ısıtıcıda kaynattığı suyun içerisine bir poşet “üçü bir
arada” diye nitelendirilen kahveyi boşalttı.Kahve ile birlikte
hemen bir sigara yaktı. Evin oturma odasında volta atıyordu.
İçtiği sigara sonrasında kendisine gelmiş, sanki kafası daha
rahat çalışır olmuştu.
“Bakalım elimizde ne var ?” diye yüksek sesle düşünen
Ayhan, cebindeki 3 sayfalık çalışmayı, küçük bloknotunu ve
dava başından bu yana laptopunun çantasında taşıdığı özel
ajandasını çıkararak oturma odasındaki zigon sehpalardan
ikisini oturduğu üçlü kanepenin önüne aldı. Sehpalardan
birisine laptopunu koyarak açan Ayhan, diğerine ise bloknot,
ajanda ve 3 sayfalık çalışmasını yerleştirdi.
Tam o sırada Ayhan’ın cep telefonu çaldı. Ayhan cep
telefonuna baktığında şaşırdı. Çünkü arayan dostu Hristo
270 HANEDAN

Pandelis’ti. “İçimden bir ses bir şeyler ters gidiyor” diye


söylenirken telefonu açtı.
“Alo. Hristo. Hayırdır inşallah”
Hristo’nun sesinde garip bir hal vardı.
“Vallahi hayır mi, ser mi bilmoorum Ayhan”
Ayhan iyice kuşkulanmaya başlamıştı.
“Hristo ne oldu söylesene,çatlatma adamı”
“Ayhan. Su sana telefonunu verdiğim Rodos Arkeoloji
Müzesi Müdürü Stelyo Gasinas ile görüştün mü ?”
“Evet. Ne oldu ki ?”
“Ayhan adam dün gece kimliği belirsiz kisilerce öldürüldü”
Ayhan donakalmıştı. Kısa bir müddet ahizenin iki tarafına
da sessizlik hakim oldu. O esnada Ayhan birden “Saat kaçta
?” diye sordu.
“ Saat olarak net bir bilgi yok. Adamın cesedi Rodos’ta boş bir
araziye atılmış. Yapılan incelemeler 2 gün önce öldürülüp
buraya atıldığı yönünde”
“İki gün önce mi ? Yani ben adamla konuştuktan hemen
sonra” dedi, Ayhan.
“Orasını bilemem ama bu senin dava oldukça tuhaf bi dava.
Yerinde olmak istemezdim.” dedi Hristo.
“Bende” dedi Ayhan. Ve “ Sağol dostum şimdi kapatmam
lazım” diyerek telefonu kapattı.
Telefonu kapattıktan sonra cep telefonundan Atina
Büyükelçiliği’ni aradı. Elçilik maslagatgüzarı Selim
Demirkıran’ı istedi.
Selim Demirkıran bağlanır bağlamaz Ayhan “Merhaba Selim
271

Bey. Bana göndediğiniz mikrofilm vardı ya. Bu mikrofilmi


yetkililerimiz saat kaçta teslim aldılar ?” diye sordu.
Aldığı cevap şaşırtıcı olsa da bazı şeyleri ortaya koyuyordu.
“Mikrofilmi büyükelçilikten bir yetkilimiz almaya gidecekti
ama Rodos Arkeoloji Müzesi Müdürü Stelyo Gasinas,
mikrofilmi sizin talep yazınızın gelmeden önceki akşam
Rodos Fahri Konsolosumuz Bahri Günaydın aracılığı ile bize
ulaştırdı. Resmi talep yazısının gelmesinin ardından da
mikrofilm size gönderildi.” dedi. “Bu arada Gasinas…”
Ayhan “Haberim var üzgünüm…” dedi. Ve teşekkür ederek
telefonu kapattı. “Anlaşılan bu işin kolları Edirne’yi aşıyor”
diye söylendi.
Kafasında çizdiği yol haritasında son adımı atmadan önce
yapması gereken 1-2 şey daha vardı. Cep telefonundan yine
uluslar arası bir numara tuşladı. Aradığı yer bu kez Suriye
idi.
Suriye’li gazeteci arkadaşı Said Mervan’ı aramıştı. Said
Mervan Suriye’nin önemli gazetelerinden CHAMPRESS’te
çalışan ve etkili bağlantıları olan biriydi.Yaptığı “dosya”
haberler ile tanınmıştı. Mesleğin ilk yıllarında Hatay’da
işlenen bir cinayeti araştırırken, kolları Suriye’ye uzanan bu
dava esnasında başlayan tanışıklıkları daha sonra arkadaş
olarak devam etmişti.
Ayhan, aksanlı da olsa Türkçe konuşabilen arkadaşının sesini
telefonda duyduğunda oldukça sevindi. Çünkü Mervan sık
sık telefonunu telesekretere yönlendirirdi.
Ayhan hemen konuya girdi.
“Said senden bi ricam olacak”
“Hayırdır Ayhan”
“Ya Said, Şam’ın büyük ailelerinden Meşad’ları tanıyormusun
?”
272 HANEDAN

“Onları değil Şam’da, Suriye’de herkes tanır. Ayhan ne oldu


ki ?”
“Said bu ailenin büyük oğlu Muhammet Meşad’da Sultan
Vahidettin’e ait bir saltanat fermanının yerini gösteren
haritanın olduğu söyleniyor…”
“Doğru ama, Muhammet Meşad, Ali Çetin ismindeki Türk iş
adamına o haritayı tam 1 milyon Dolara sattı”
“İyi de bu harita efsaneye dönüşmüş. Neden fermanın yerini
gösteriyorsa bu haritayı kullanıp fermanı bulmamış. Bak
konu çok önemli. Yardımına ihtiyacım var…”
Said Mervan kısa bir süre duraksadı. Sonra konuşmaya
başladı.
“Bak Ayhan. Bu konuşma aramızda kalacak tamam mı ?”
“Tamam Said merak etme”
Said anlatmaya başladı.
“Bu haritanın 1 milyon dolara satılması oldukça ses getirdi.
Benim de Muhammet Meşad ile özel bir hukukum var. Senin
sorduğun soruyu bu haritayı sattıktan yaklaşık 1 hafta sonra
kendisine sordum. Bana yazılmamak kaydı ile cevap verdi.
İlk kez sana anlatıyorum. Bu haritayla ilgili isen bilirsin.
Harita bir efsaneye dönüşmüştü. Harita, Meşad ailesi yeni
malikanelerine taşınırken eski malikenelerindeki asma katta
ortaya çıkıyor. Nasıl oraya geldiğini Muhammed Meşad’da
bilmiyor. Daha sonra haritanın üzerindeki koordinatları
araştırıyor. İşin ilginç olan yanı, haritadaki koordinatlar
Sultan Vahidettin’in Şam’daki kabrinin yakınlarında bulunan
ve devletin giriş yasağı koyduğu bir bölgeyi işaret ediyor.”
Ayhan şaşkınlıkla dinliyordu. “Ee” diye merakla araya girdi.
Said Mervan anlatmaya devam etti.
“Pek çok yerden bu harita ile ilgili rivayetleri duyan
273

Muhammet Maşad sonunda dayanamıyor, girilmesi yasak


olan bölgeye rüşvet vererek adamlarını sokuyor ve haritada
yer alan koordinatlarda kazı çalışması yaptırıyor.”
Ayhan merakla “Ne buluyor ?” diye sordu.
“ Kazılan yerde padişahın tuğrası olan fermanı yerine 8 adet
kağıt parçası bulunuyor. Kağıt parçalarının 7‘sinde anlamsız
harflerin yan yana gelmesi ile oluşan bir metin var. Bir tek
metin diğerlerinden farklı. Ama birbiri ile aynı olan diğer 7
metnin bir özelliği var.Bu kağıtların altında Arapça olarak
isimler yazılmış. Yani aynı metinin yazılı olduğıu 7 kağıtta
metin aynı ancak her kağıdın altındaki isim farklı.”
Ayhan “Meşad metinleri ne yapmış ?” diye sordu.
“Metinleri incelese de anlamını çözemeyen Muhammet
Meşad,elindeki haritanın efsane haline geldiğini bildiği için
değerinin çok yüksek olduğunu biliyor. O nedenle bu
haritanın gösterdiği yerde saltanat fermanı falan olmadığını
bile bile efsaneyi devam ettiriyor. Amacı bu efsaneden
faydalanıp haritayı iyi fiyata satmak. Metinlere gelince…
Meşad bu haritayı eninde sonunda satacağını biliyor. Tabii
alanın bir şekilde bu haritada yazan koordinatlarda kazı
yapacağını da. O yüzden Saltanat Fermanı Haritası diye
sattığı haritada işaret edilen yerin bom boş çıkması halinde
kendisinin dolandırıcılıkla suçlanacağını, bu anlamsız
metinleri bulanlara karşı en azından dolandırıcı durumuna
düşmeyeceğini düşünerek, dolandırıcılık suçlaması nedeni
ile itibarına zede gelmesini önlemek için zaten bir anlam
veremediği metinleri bulduğu yere bırakıyor. Yani metinleri
çözmeye falan uğraşmıyor. Maşad’ın bana söylediği haritanın
bir efsane olduğu, kendisinin de bu efsane sayesindede 1
milyon Dolar kazandığı…”
“Sonra ?” dedi Ayhan. Dinlediği bir hikayenin en heyecanlı
yerinde ara verilen çocuklar gibi.
“Sonrasında Meşad efsaneyi devam ettirerek, haritayı Ali
274 HANEDAN

Çetin’e 1 milyon dolara satıyor. Son olarak da haritanın


satılmasından kısa süre sonra kimliği tespit edilemeyen
kişilerce haritanın gösterdiği yer yeniden kazılıyor. Tabii
resmi olarak kazıyı yapanların kimliği bilinmiyor. Ancak
kazıyı yapanın haritayı satın alan Ali Çetin olduğu hemen
hemen kesin. Ama elde kanıt yokHer neyse… Kazı yapılıyor
yapılmasına ancak bu kez 8 kağıdın yerinde yeller esiyor.
Tabii orada kağıtların olmadığını fark eden tek kişi
Muhammed Meşad. Çünkü bir tek o biliyor orada o
kağıtların olduğunu. Suriye’de olay basında “yasak bölgede
kazı” olarak çıktı ve çok da yankı bulmadı açıkçası. Ama
Meşad o kağıtlarda ne yazdığını bugün çok daha fazla merak
ediyor.Buna emin olabilirsin…”
“Yani kağıtları birisi almış öyle mi ?” dedi Ayhan. “Birisi değil
dediğim gibi büyük ihtimalle Ali Çetin aldı, zaten Meşad’da
kağıtları satın alabilmek için Ali Çetin’e ulaşmaya çalışıyor
ama nafile. Yazıları çözemiyor, yazıların anlamını
çözebilmesi için kağıtlarda gözden kaçırdığı bir ayrıntı
olduğuna inanıyor” dedi Said Mervan.
Ayhan daha da heyecanlı bir ses tonu ile “O zaman kağıtlarda
yazanları Meşad biliyor. Öyle mi ?”
Saide sakince: “Tabii… Her ihtimale karşı kağıtları yerine
koymadan önce yazanları not etmiş…” dedi.
“Said şu belgelerin altındaki isimleri benim için bi şekilde
öğrenebilirmisin ? dedi
Said “Şanslısın dostum. O gün bu konuşmayı yaptıktan sonra
belgelerdeki isimlerden yola çıkılarak ilginç bir dosya
hazırlanabileceğini belirttim ve Muhammet Meşad’a bu
isimleri bana verip veremeyeceğimi sordum. O da bunda bir
sakınca görmeyerek bana isimleri verdi. Ama o görüşmeden
sonra o kadar yoğun bir tempoya girdim ki bu dosyayı sen
arayana kadar unutmuştum. Bir saniye bekle…”
Ayhan’a telefonda beklediği 2 dakika 2 asır gibi gelmişti.
275

“İşte buldum… Yaz” dedi arkadaşı. Ayhan küçük not


defterine isimleri not alırken elleri titriyordu.
Ayhan isimleri not ettikten sonra asıl sormak istediği soruyu
sordu:
“Metinlerde ne yazdığını da biliyormusun ?”
Said yine duraksamıştı. Kısa bir sessizliğin ardından “Çok
zor da olsa Maşad metinlerde yazan yazıları bana vermeyi
kabul etti. Dediğim gibi kendisi metinleri geri gömmeden
not etmiş. Benim bir şeyler çıkarabileceğimi düşündüğünden
vermeyi kabul etmiş olmalı. Biraz uğraştım ama bir şey
çıkaramadım.Senin de işine yarayacağını pek sanmam” dedi.
Ayhan heyecandan titriyordu. “Sen söylesene şunları” dedi.
Said yeniden “Bir saniye” dedi. Telefonda çevrilen sayfaların
hışırtıları duyuluyordu. “Buldum…” dedi nihayet. Ve
anlamsız harflerden meydana gelmiş kelimelerden oluşan 7
ortak metni okudu:
“ZBİ ASNA TBAİ KEİTT İSNE ZBUERKOLYİ.NAILNTI
AALLYTI NBAUDLNUIŞSMA ASRON MSAEL
EVYEERM ABLAŞ.NBİEĞKİLDE UYCOL ASNA MSAEL
KVEECRE . O ASNA IZNAAM KGEECTEİR.
NBİEĞKİLDE IZNAAM EÖDĞNRİEĞNİD UYYOULC
RÇİİGLNİ PYA. ISMEAL NAALTDKI ASRON
İBNEİDNE AHLARZI EV İVTAK EBYEEKMLE ABLAŞ.
AUMNTU İK UYCOL RÇİİGLNİ AOSLZAAM İMVA
NKIAN IAĞKAICTAIL IÇLAN AKYA İMDAEB ŞBO
RKIAL. İMVA AKNA NBIUĞLIAD AKLIÇLI
NKIUĞTISDA İYDE ABYİARRA EGDENLİDĞİ
IHZAIKMKI ZAILĞAAC”
Ayhan, Sait daha telefonda kelimeleri okur okumaz
kelimelere Atlamalı Sistemi uyguluyordu.Bazı kelimeleri
yineletti ve sonunda ortaya göndermelerle dolu bi metin
çıktı.
276 HANEDAN

“BİZ SANA BİAT ETTİK SENİ BEKLİYORUZ.ALTININ


ALTIYLA BULUŞMASINDAN SONRA SELAM VERMEYE
BAŞLA.BEKLEDİĞİN YOLCU SANA SELAM VERECEK.O
SANA ZAMANI GETİRECEK. BEKLEDİĞİN ZAMANI
ÖĞRENDİĞİNDE YOLCUYU ÇİLİNGİR YAP.SELAMI
ALDIKTAN SONRA BEDENİNİ HAZIRLA VE VAKTİ
BEKLEMEYE BAŞLA. UNUTMA Kİ YOLCU ÇİLİNGİR
OLAMAZSA MAVİ KANIN AKITILACAĞI ÇANLIKAYA
MABEDİ BOŞ KALIR.MAVİ KANA BULADIĞIN
KILIÇLA KUTSADIĞIN YEDİ BİRARAYA GELDİĞİNDE
HAKKIMIZI ALACAĞIZ”

Ayhan merakla “Diğer,farklı olan metinde ne yazıyor ?” diye


sordu.

Said “YE NGİEĞLEEC ISNUALT.UB IYAAIZ ASNA


NGEERTİ İYRAEV. ASNA ATİ NOAL EKDENFE AALĞRI.
ÜÜCÇNÜ NYİENDİ AYDINLI,UOCNNU EDDEEST,
NYİENDİ ABNAIŞ ÇGE. AŞDAM NBAAT İŞGÜEN
AÇDAANYKA TPAADRLI.” Ayhan aynı sistemle bu şifreyi
de deşifre etti:

“EY GELECEĞİN SULTANI.BU YAZIYI SANA GETİREN


YAVERİ SANA AİT OLAN KEFENDE AĞIRLA.ÜÇÜNCÜ
YEDİNİN YILINDA, ONUNCU DESTEDE, YEDİNİN
BAŞINA GEÇ. ŞAMDA BATAN GÜNEŞİ ÇANKAYADA
PARILDAT”

Bir an bir suskunluk oldu. Ayhan “Said çok teşekkür ederim.


Çok yardımcı oldun.”dedi.

“Said. Abi benden duymadın ha” diye cevap verdi.

“Tamam merak etme” diyen Ayhan ile Said en kısa sürede


görüşmek üzere sözleştikten sonra Ayhan telefonu kapattı.

Ayhan son not ettiği şifrelere eğildi ve “Bakalım ne var


elimizde ?” dedi.
KIRILMAYA İLK ADIM 277

31.BÖLÜM

“Kırılmaya ilk
adım”
Ayhan oturma odasndaki 3’lü kanapeye oturdu. Derin bir
iç geçirdikten sonra “Bir an önce çalışmaya başlasak iyi
olacak “dedi.
İlk olarak Suriyeli gazeteci arkadaşı Said Mervan’ın verdiği
ve Şam’da ortadan kaybolan 7 metinin altında imzası olan
isimleri kendi çalışması ile eşleştirmekten işe başlamaya
karar verdi.
İsimleri tek tek yazmaya başladı:
Ahmet Vefa Karacalar,Türker Sanioğlu,Mustafa
Güroymak,Selim Kalender ,Ali Karakeçili,İsmail
Haznedar,Ali İhsan Türkoğlu.
Ayhan bu isimleri yaptığı çalışmadaki listede araştırdı. Hepsi
listedeydi ve hepsinin ortak özelliği Nihayet Vakfı’nın yurt
dışına eğitim için gönderdiği ilk gruplarda olmalarıydı. Vakıf
o yıllarda senede 4 ayrı grubu yurt dışına göndermekteydi.
Ayhan “Bu daha başlangıç” dedi. Haklıydı da. Laptopunun
başına geçti ve isimleri tek tek arama motoruna girmeye
278 HANEDAN

başladı. “Şüphelerimde haklıysam gitmem gereken adres


belli” dedi ve hızla toparlandı.
10 dakika sonra bir taksinin içerisinde Yenimahalle’ye doğru
yol alıyordu. Yaklaşık yarım saat sonra iseYenimahalle ilçesi
Çamlıca Mahalle’sinde bulunan İçişleri Bakanlığı Nüfus ve
Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü Binası’ndan içeriye
girmişti.
Danışmadaki görevliye kimliğini göstererek çok önemli bir
konuda Genel Müdür ile görüşmesi gerektiğini belirtti.
Danışma görevlisi Genel Müdürün özel kalem müdürünü
aradı. Ayhan sabırsızlanıyordu. Zaman kendisi için çok
önemliydi. Görevli özel kalem müdürü ile konuştuktan sonra
Ayhan’a Genel Müdür’ün odasını tarif etti.
Ayhan teşekkür ederek asansöre yöneldi ancak sıra çoktu
merdivenleri ikişer ikşer çıkarak Genel Müdürlük
makamının bulunduğu kata çıktı. Koridorun başından 10
metre ileride sağda ÖZEL KALEM yazan odayı gördü.
Açık kapının kirişini tıklattıktan sonra içeriye girdi. Özel
kalem müdürü Nesrin Halaskar “Buyrun dedi” gözlüklerinin
üzerinden bakarak.
Ayhan hemen kendisini tanıttı “Ben Emniyet teşkilatından,
Emniyet Amiri Ayhan Çelen. Özel bir konuda Sayın Genel
Müdür ile görüşmem gerekiyor”
Nesrin Halaskar “Sayın Genel Müdür şu an meşgul. Ben
yardımcı olmaya çalışayım” dedi.
Ayhan “Sizi görmek istesem Sayın Genel Müdürü
sormazdım !” diyerek ceketini iç cebinden bir zarf
içerisindeki küçük bir kağıdı çıkararak kadına uzattı.
Kağıtta Ayhan Çelen’in görevi ve kullandığı yetkiler ile ile
istemesi durumunda ilgili her kurumun ve kişinin kendisine
yardımcı olmak zorunda olduğuna dair bir talimat yazılıydı.
279

Talimatın altıda bizzat İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel


Müdürü’nün imzaları vardı.
Kadının yüz ifadesi bir anda değişmişti. Önemli bir konu
olduğunu kavrayan Nesrin Halaskar “Bir saniye Ayhan Bey”
dedi.
Telefonla Genel Müdürü aradı. Genel Müdür’ün ilk başta
konuşmak istemediği anlaşılıyordu. Ancak Nesrin Halaskar
“Sanırım mümkün değil efendim. İçişleri Bakanlığı’ndan özel
emir ile gelmişler” dedi daha sonrasında “Tamam efendim”
diyerek telefonu kapattı.
“Genel Müdürüm sizi bekliyor Ayhan Bey. Hemen sağda 2.
Oda” dedi.
Ayhan, Nesrin Halaskar’daki kağıdı almak için elini uzattı,
şaşırmış olan Nesrin Halaskar elinde tuttuğu kağıdı yeniden
anımsayarak “Pardon. Buyrun” diyerek Ayhan’a verdi.
Ayhan “Teşekkürler” diyerek odadan çıktı ve hemen 5 metre
ilerisindeki Genel Müdürlük makam odasının önüne geldi.
Kapıyı çaldıktan sonra “Gel” cevabını beklemeden içeriye
girdi.
Genel Müdür İrfan Bozan İçişleri Bakanlığı’ndan gelen
misafirinin özel bir talimat taşıdığını duyunca tedirgin
olmuştu. Ayağa kalktı “Buyrun sayın amirim, şöyle buyurun”
diyerek masasının hemen karşısındaki krem renkli koltuğu
işaret etti.
Ayhan elindeki küçük kağıdı İrfan Bozan’a uzattı. Genel
Müdür yazıyı okuduğunda daha da gerilmişti.
İrfa Bozan kendisi ile ile ilgili bir şeylerin olmasından
tedigindi ve kağıdı Ayhan’a vererek yerine geçer geçmez
“Amirim bir sorun mu var ?” diye sordu.
Ayhan, koltukta arkasına yaslandı. Adama şöyle bir baktı.
İçinden “Bellli ki bir haltlar çeviriyorsun. Tedirginliğin
280 HANEDAN

ondan ama benim seninle uğraşacak vaktim yok” dedi.


“Sorun yok sayın Genel Müdürüm sorun yok. Ancak bi
ricam olacak sizden” dedi Ayhan.
İrfan Bozan’ın rahatlaması yüzünden belli oluyordu,
gevşemişti. Hemen “Ne demek Amirim. Size yardımcı olmak
zaten görevimiz. Yapabileceğimiz ne varsa emrinizdeyiz. “
dedi ve ekledi “Ha bu arada içecek olarak ne alırdınız ?”
Ayhan’ın gözü içerisinde iki izmarit olan kül tablasına
çarpmıştı. Sigara içebileceğini anlayınca “Bir fincan sütlü
kahve rica edeyim” dedi. İrfan Bozan telefonla hemen 2
fincan sütlü kahve söyledi.
Ayhan, ceketinin diğer cebinden bir küçük kağıt parçası daha
çıkardı. Ancak bu kağıt parçasında ne bir resmi anted, ne bir
makamın imzası vardı.
Ayhan kağıdı Genel Müdür’e doğru uzattı: “İşte isteğim” dedi.
Genel Müdür kağıda boş gözlerle baktı “Anlamadım amirim
?” dedi. Ayhan “Anlamayacak bir şey yok bu isimlerin soy
ağaçlarını istiyorum” dedi.
Genel Müdür “Ama amirim soyağacı çıkarmak öyle kolay bir
iş değil. Ayrıca bu isimlerin belli bir bölgede en az 100-150
yıldır ikamet etmeleri,lakapları olması gerekiyor. Kişi geniş
veya soylu bir aileye mensupsa işler biraz daha kolaylaşıyor.
Varsa aile vakıflarından şecere araştırması yapmak en
sağlıklısı. Orada 1600’lü yıllara kadar gitmek mümkün.
Çünkü aile vakıfları kendileri soy ağaçlarını hazırlıyorlar.
Ayrıca bu kişilerin kimlik numaraları da yok” diyerek
yanıtladı.
Ayhan “Belki biraz yanlış söyledim. Benim istediğim geriye
dönük bir soy ağacı değil. Bu isimlerin kendilerinden sonra
bu güne kadar soylarının nasıl devam etiği,kendilerinin ve
çocuklarının doğum, ölüm, evlenme, boşanma yoluyla
281

kurduğu ilişkilerle soylarının bugüne nasıl ulaştığı ve


günümüzde kimlerce devam ettirildiği yönünde bir çalışma”
İrfan Bozan arkasına yaslandı. “Yine de pek kolay olmayacak
ama bunu yapabiliriz sanırım” dedi. Ve ekledi “Allah’tan artık
tüm veriler dijital veri tabanında” diye ekledi.
Bu esnada kapı çalındı. Kahveleri gelmişti…
Ayhan Swatch’ına baktı. Saatler 10.55’i gösteriyordu…
282 HANEDAN

32.BÖLÜM

“Esrarengiz ilişkiler”
Ayhan yeniden Gaziosmanpaşa’daki bekar evinin oturma
odsına girdiğinde saatler 14.15’i gösteriyordu. Aslında uzun
sayılabilecek bir araştırmanın ardından istediği dökümleri
almış ve yapılan çalışmanın kayıtlarını imha ettirmişti.
Hızlıca odaya daldı. Flashdisc’e aktarttığı dökümleri
incelemek üzere üçlü kanepeye oturdu, laptopunu açtı, mobil
modemini ve flashdici bilgisayara yerleştirdi.
Aslında morali bozuktu. Çünkü nasıl olduğunu
anlayamamakla birlikte kesin olan bir şey var dı ki, istediği
bilgilerin son kısmını elde edememişti. Bilgiler veri tabanına
kayıtlı değildi. Yapılan araştırma sonrasında dijital veri
tabanına bilgi aktarılırken evrakların başka binalara
taşındığı, bu esnada veya yine o dönemde çıkan 3 yangından
birisinde bu bilgilerin kaybolmuş olabileceği kendisine
söylenmişti.
İstediği dökümler –eksik hali ile de olsa- şimdi bilgisayarının
ekranındaydı. Ailesel nüfus dökümlerini istediği isimlerin
ortak özelliği biri kız biri erkek iki çocuklarının
olmasıydı.Ama en dikkat çekici yön hepsinin soyunun
283

Kırım’a dayanmasıydı. Kırım’ın burada karşısına çıkmasına


şaşırmamıştı çünkü Nihayet Vakfı’nın WEB sitesini
dikkatlice incelediğinde burs verilen öğrencilerin ağırlıklı
bölümünün Kırımlı olduğunu öğrenmişti.
Ancak ne garip tesadüftü ki WEB itesinde hemen her burs
verilen öğrencinin nereli olduğu, ailesinin nereye dayandığı
gibi ilginç bilgiler yayınlanırken bu isimlerin isimlerin
yanına Kırım’la alakası olmayan yerler yazılmıştı. Kimi
Çorumlu, kimi İstanbullu,kimi Edirneli gözüküyordu.
İsimleri tek tek incelemeye başladı.
İlk isim Ahmet Vefa Karacalar’dı. Ahmet Vefa Karacalar,
Türkiye’de kurulan ilk gazetelerden Havadis Gazetesi’nde
uzun yıllar, baş yazarlık ve Genel Yayın Yönetmenliği yapmış,
daha sonra ömrünün son 10 yılında çalıştığı gazeteyi satın
almış ve Türkiye’de gündemi belirleme noktasında
döneminde çok etkili bir isim olmuştu.
Bir kızı ve bir oğlu vardı. 1979’da ölmüştü.
Türker Sanioğlu, Ayhan’ın incelediği ikinci isim oldu. Türker
Sanioğlu, 1930’ların sonundan, 1960’ların ortalarına kadar
Yargı camiasında en üst görevlerde bulunmuş bir yargıçtı. O
dönemlerdeki yargı kararları ve yüksek yargı camiası
üzerindeki nüfuzu o denli yüksekti ki, adaletin sembolü olan
kadın heykelindeki kılıca atıfta bulunularak kendisine “Gizli
Kılıç” lakabı verilmişti. Bir dönem Senato’da da görev yapmış,
sonra kendisini hayır işlerine adamış ve nihayet 1982’de
ölmüştü.
Türker Sanioğlu’nun da bir kızı bir oğlu vardı. Ve bilgiler
ilginçti. Türker Sanioğlu’nun damadının ismi Ender
Karacalar’dı. Yani Ahmet Vefa Karacalar ile Türker Sanioğlu
dünürdü.
Üçüncü isim Mustafa Güroymak’dı. Nihayet Vakfı tarafından
İngiltere’de London School of Economics’de İktisat ve İşletme
284 HANEDAN

Okuması için burs verilen ve okutulan Mustafa Güroymak


1939’da Türkiye’ye dönerek OYMAK Ticaret Faaliyetleri
Teşekkülü adıı firmayı kurmuştu.
Ayhan bu kez word sayfasını simge durumuna indirerek
bilgisayarda arama motoruna “OYMAK Ticaret Faaliyetleri
Teşekkülü” yazarak ENTER tuşuna bastı. Karşısına OYMAK
HOLDİNG’in WEB sindem bir bölüm çıktı. Ayhan bu
bölümün üzerine “tıkladı”. OYMAK HOLDİNG’in tarihçesi
bölümüne girdi.
Tahmin ettiği gibiydi. Tarihçe’de Nihayet Vakfı tarafından
İngiltere’de London School of Economics’de İşletme ve İktisat
Okuması için burs verilen ve okutulan Mustafa Güroymak’ın
1939’da Türkiye’ye dönerek OYMAK Ticaret Faaliyetleri
Teşekkülü adı ile Holdingin temellerini attığı, holdingin
Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkede gerçekleştirilen alt yapı
ve üst yapı çalışmalarının ciddi bölümünü
gerçekleştirdiğinden ve bugün 26 ayrı sektörde faaliyet
gösteren dev bir Holdinge dönüşmesinden bahsediliyordu.
Tarihçede Mustafa Güroymak için ayrı bir paragraf açılmış
ve “Cumhuriyet tarihimizin yeniden imarı ve gelişim tarihi
açısından holdingimizin kurucusu Mustafa Güroymak’ın
oynadığı rol kuşkusuz kuruluşumuzun gurur duyduğu en
büyük değerdir” denmekteydi.
“Anlaşılan Cumhuriyetin ilk yıllarında yaratılmak istenen
milli burjuvazi için devletin kaynak aktardığı, kendi eli ile
zenginleştirdiği 3-5 isimden birisi de Mustafa Güroymak’mış.
Devletin o dönemde özellikle ihtiyacı olan imar işlerindeki
ihalelerin çoğunluğunu almışa benziyor” diye düşündü
Ayhan. Yıllarca Türkiye’nin en varlıklı ailelerinden birisi
olmuşlar ama hiçbir zaman medyatik olmamışlardı.
Mustafa Güroymak’ın kızı Ayşe Güroymak listedeki diğer
isimlerden Bekir Şafak’ın oğlu Sefer Şafak ile evlenmişti.
Oğlu Talip Güroymak ise yine listedeki bir diğer isim olan
ünlü siyasetçi Kamuran Eldem’i kızı Perihan Eldem ile
285

evlenmişti.
Yani bu evlilikler sonrasında Mustafa Güroymak da, Bekir
Şafak ve Kamuran Eldem ile dünür oluyordu.
Ayhan “Oh ne güzel iş” diyerek incelemeye Bekir Şafak ile
devam etti.
Bekir Şafak, özellikle 1960’lı yıllarda orduda oldukça etkin
ve parlak bir kurmay binbaşıydı. Daha sonra aniden ve hala
sebebi açıklanmayan bir biçimde ordudan ihraç edilmişti.
Lakabı “Kara Kutu” idi. Ordunun içyapısı hakkında özellikle
de ordudaki cuntalarla ilgili çok şey bildiği hep kulaktan
kulağa fısıldanmıştı. Pek çok kişi O’nun Türkiye’de gerçek
anlamda askeri istihbaratı yapılandıran ilk isim olduğunu
öne sürmekteydi. O’nun hakkında internet üzerinden bilgi
bulması pek zor olmamıştı. Çünkü hakkında yazılan pek çok
yazı, kendisi ile yapılmış pek çok röportaj vardı. Bir de
anılarını yazdığı “Süngünün Dili” isimli kitabı vardı.
Bekir Şafak 1989 yılında kansere yenik düşerek hayatını
kaybetmişti. Oğlu Sefer Şafak’ın Mustafa Güroymak’ın kızı
ile evlenmesinden ötürü Mustafa Güroymak ile dünür olan
Bekir Şafak’ın kızı Ayten Şafak da tanıdık birisi ile; listedeki
bir başka isim olan Ali İhsan Türkkan’ın oğlu ile Fatih
Türkkan ile evlenmişti.
Ayhan hemen Ali İhsan Türkkan’ın dökümlerine göz
atmaya başladı.
Ali İhsan Türkkan’da Nihayet Vakfı’nın yurtdışına ilk
gönderdiği gruplardan birisine dahildi. Cambridge
Üniversitesi’nde “Dünya Eğitim Sistemleri” üzerine eğitim
almış ve yoğunlaştırılmış bir master sistemine dahil olmuştu.
Türkiye’ye döndüğü 1940 yılından sonra 1941’in hemen
başında zamanın Milli Eğitim Bakanlığı’na Müsteşar
Yardımcısı olarak atanmış, 5 yıl sonra Milli Eğitim Bakanlığı
müsteşarı olmuştu. 1940’lı yılların sonlarında Gazi Eğitim
286 HANEDAN

Enstitü’sü ülkenin orta eğitiminde yeterli sayıda öğretmen


yetiştiremez hale gelince İstanbul, Balıkesir ve İzmir
Öğretmen okullarının altyapısından da faydalanılarak bu
kurumlarla birlikte faaliyet gösteren Eğitim Enstitülerini’nin
hayata geçirilmesi ile Türk Milli Eğitiminin kadrolarının
yetişmesinin ve öğretim modelinde yapılan yeniliklerin gizli
mimarı olmuştu.
Ayhan, Ali İhsan Türkkan ismini, isminin verildiği cadde ve
okullardan bunun yanı sıra okuduğu bazı kitaplardan
biliyordu. Ama bu isme üzerinde çalıştığı listede rastlayacağı
hiç aklına gelmemişti.
Ali İhsan Türkkan’ın oğlu listedeki “Kara Kutu” binbaşı Bekir
Şafak’ın kızı ile evlenirken, kızı Selma Türkkan ise listenin
diğer bir ismi olan Türker Sanioğlu’nun oğlu Erdal Sanioğlu
ile evlenmişti.
Sırada Kamuran Elden vardı. Kamuran Elden ismi yakın
dönem Türk siyasi tarihine meraklı olanlar için hiç de
yabancı bir isim değildi. 1961 seçimlerinde girdiği mecliste
1971 muhtırasına dek aralıksız Sinop Milletvekili olarak
bulunan Kamuran Elden kendisine yapılan bakanlık
tekliflerini geri çevirmiş ancak Meclis’te çok etkili bir isim
olmayı sürdürmüştü.
Meclis kürsüsünden yaptığı hararetli ve etkileyici
konuşmalar pek çok kez siyasi rakiplerini çok zor durumda
bıraktığı için adı “Gladyatör”e çıkmıştı. Çok nüfuzlu ve
etkindi. Öyle ki bu nüfuzu siyaseti tam olarak bıraktığı
1975’ten öldüğü 1988 yılına dek devam etmişti.
Çocuklarından kızı Sabiha Elden, Mustafa Güroymak’ın oğlu
Talip Güroymak ile, oğlu Salih Elden ise çok yakından
tanıdığı bir isimin; Türk Polis Teşkilatının gelmiş geçmiş en
başarılı Emniyet Genel Müdürlerinden, efsane isim Mustafa
Serhan’ın kızı Leyla Serhan ile evlenmişti.
Mustafa Serhan için araştırmaya gerek yoktu. Çünkü Ayhan
287

hayatını neredeyse ezbere biliyordu. Türk Polis Teşkilatı’nda


1963-1980 arası tüm üst düzey görevlerde bulunmuş, pek çok
başarılı operasyona imza atmış, teşkilatın beyni olarak
adlandırılan bu efsane isim son olarak Emniyet Genel
Müdürü olarak teşkilattan emekli olmuştu.

Mustafa Serhan 1990’da hayata gözlerini yummuştu. Kızı


Leyla Serhan ünlü siyasetçi Kamuran Elden’e gelin olurken,
oğlu Akın Serhan ise listede ilk incelediği isim olan Ahmet
Vefa Karacalar’ın kızı Firdevs Karacalar ile evlenmişti.

Ayhan “İlginç ve bir o kadar parlak bir ilişkiler ağı” diye


söylendi kendi kendisine. Bir yandan da çenesini
ovuşturuyordu.

Bu kadar ünlü ismin çocuklarının birbiri ile evlenmesi


kamuoyunda hiç yer almamıştı. “Ayhan anlaşılan bilinmesini
istemediler ve nikahlar aile arasında kıyıldı” dedi.

Ortaya çıkan çarpıcı ve grift ilişkiler ağına göre, Ahmet Vefa


Karacalar; Mustafa Serhan ve Türker Sanioğlu ile,Türker
Sanioğlu;Ahmet Vefa Karacalar ve Ali İhsan Türkkan
ile,Mustafa Güroymak; Bekir Şafak ve Kamuran Elden ile,
Kamuran Elden; Mustafa Güroymak ve Mustafa Serhan ile,
Ali İhsan Türkkan; Türker Sanioğlu ve Bekir Şafak ile,Bekir
Şafak;Ali İhsan Türkkan ve Mustafa Güroymak ile, Mustafa
Serhan da;Ahmet Vefa Karacalar ve Kamuran Eldem ile
dünür oluyordu. Ve bu önemli aileler bir şekilde akrabalık
bağı kurmuş oluyorlardı.

Ayhan,“Acaba sadece bu kadar mı ?” diyerek ekrana


yaklaştığı sırada daha önce dikkatinden kaçan bir ayrıntı
gözüne çarptı.

Listede adı bulunan yedi kişinin çocukları hep 1963 yılında


evlenmişti. Anlaşılan “Hepsi bu kadar mı ?” sorusunun
cevabı için biraz daha kafa yorması gerekecekti.“Şimdi bir
bakalım” dedi Ayhan. “Çocuklar ne işle iştigal etmişler”
288 HANEDAN

Listeyi dikkatlice inceledi ve evlenen çocukların adını tek tek


arama motoruna girdi. Gözlerine inanamıyordu. Bütün
erkek çocuklar babalarının işlerini devam ettirmişlerdi.
Ahmet Vefa Karacalar’ın oğlu Ender Karacalar babasından
devraldığı Havadis Gazetesi’ni daha da büyütmüş 1972’de
İkbal Gazetesini, 1975’de ise Yeni Ufuk Gazetesini kurarak
genç sayılabilecek yaşta ülkedeki en büyük basın gücüne
sahip olmuştu.
Türker Sanioğlu’nun oğlu da baba mesleğini tercih etmiş ve
Danıştay Başkan Vekilliği’ne kadar yükselmişti.
Mustafa Güroymak’ın oğlu Talip Güroymak ise babasından
aldığı şirketi büyülterek dönemin en güçlü 5 şirketi arasına
sokmayı başarmıştı.
Babası kurmay binbaşı iken ordudan atılan Sefer Şafak
orduda Korgeneralliğe kadar yükselen kudretli bir paşa
olmuştu.
Ali İhsan Türkkan’ın oğlu Fatih Türkkan,babası gibi Milli
Eitim Bakanlığında müsteşarlığa kadar yükselmişti.
Kamuran Elden’in oğlu Salih Elden de babası gibi siyasete
atılmış, milletvekilliği yapmış ve en az babası kadar saygın
ve etkin bir siyasi figür olarak ortaya çıkmıştı.
Mustafa Serhan’ın oğlu Akın Serhan ise babası gibi başarılı
bir polis olmuş, başarı merdivenlerini çok çabuk tırmanmış,
Ankara ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü görevlerinde
bulunmuş, son olarak 5 ay Emniyet Genel Müdürlüğü
yaptıktan sonra 55 yaşında sağlık nedenlerinden dolayı istifa
etmişti.
Ayhan bir anda “Çok büyük bir yapılanmanın su üstünde
kalan yanı olmalı bu” dedi.
Ve doğum tarihlerine göz gezdirmeye başladı. İlk evlilikler
1963’de yapılırken, listede bulunan isimlerin çocuklarının
289

çocukları da, ilk evliliklerin gerçekleştirildiği meslek


gurupları arasında 1983’de gerçekleştirilmişti.

Yani örnek vermek gerekecek olursa Ahmet Vefa Karacalar’ın


oğlu nasıl Türker Sanioğlu’nun kızı ile evlendi ise, torunu da
Türker Sanioğlu’nun torunu ile evlenmişti.

Ayhan “İlk 7 kişi yapıyı kurmuşlar. Bunlar kurucu kuşak.


Anlaşılan 1963’ten sonra yapı evlilikler yolu ile gelen 2.
Kuşağın yönetimine geçmiş. Ve 1963’te yönetimi devralanlar
da 20 yıl sonra 1983’de yönetimi 3. Kuşağa bırakmışlar.
Çocuklar arası ilk evlilikler 1963’te yapıldığına göre yapının
temelleri 1940’lı yılların başında atılmış olmalı.Ve yine
görünen o ki; yapı kendisini 20 yılda bir yeniliyor. Öyleyse şu
anda yönetimde 2003 yılında gelmiş olması gereken 4. Kuşak
var ve biz tam da yönetimde olan bu kuşağın bilgilerine
ulaşamıyoruz. Aman ne güzel.” dedi.

Ayhan durdu, arkasına yaslandı… Sesli düşünmeye başladı


“Hiçbir şey bilmesem de kendi teşkilatımı çok iyi biliyorum.
Teşkilatta İl Emniyet Müdürü yahut kritik kademelerde
yönetici olarak görev yapan Serhan soyadlı bir Emniyet
Müdürü yok. Bu da demek oluyor ki yapı ya kesintiye uğradı,
ya dağıldı, ya da gözlerden uzak olmayı seçti”

Sonra bir an duraksadı. Bilgisayara “1985 21 MART


YANGINLARI” yazarak tuşladı. ENTER tuşuna basarken
nefesini tutmuştu. Sonunda kendisine bir asır gibi gelen bir
saniyelik tereddütün ardından tuşa bastı.

Karşısına çıkan sonuçları okuduktan sonra “Aman Allah’ım


olamaz” dedi. Sinirleri boşalmış, elleri titriyordu. Hemen bir
sigara yaktı, arda arda derin derin üç nefes çekti.

Biraz kendisine geldikten sonra yeniden ekrana baktı. Ve


elleriyle saçlarını arkaya yatırarak bastırdı, sonra yüzünü
avuçlarının içerisine aldı. Ayhan ayağa kalkıp volta atmaya
başladığında artık gerçekleri anlamıştı.
290 HANEDAN

33.BÖLÜM

“Parçalar
birleşiyor”

Ayhan ayakta volta atmayı bırakarak üçlü kanepeye


oturdu. Ellerini şakaklarına dayayarak kendi kendisine
“Konsantre olmalıyım, konsantre olmalıyım” diye telkinde
bulunuyordu.

Ayhan listedeki gerçekleri fark ettiğinde bir anda şoke


olmuştu. Peki ama bütün bunlar ne anlama geliyordu?
Elindeki bu liste ile Şam’da bulunan şifrelenmiş metinlerin
ve tabii tüm bu olup bitenle de Ali Çetin’in alakası neydi.
“Çıldırmak işten değil” diye söylendi.

Bu soruların yanıtlarını verebilmesi için öncelikle şifreli


metinlerde gizlenen anlamları çözmesi gerektiğinin
farkındaydı. Bloknotunu eline aldı ve Suriyeli gazeteci Said
Mervan’ın kendisine şifrelenmiş biçimde verdiği, kendisinin
şifresini kırdığını sandığında ise yeni bir şifreye dönüşen iki
mesaja gözlerini dikti.
PARÇALAR BİRLEŞİYOR 291

Öncelikle Şam’da bulunan 7 ortak metni inceledi:

“BİZ SANA BİAT ETTİK SENİ BEKLİYORUZ. ALTININ


ALTIYLA BULUŞMASINDAN SONRA SELAM VERMEYE
BAŞLA. BEKLEDİĞİN YOLCU SANA SELAM
VERECEK.O SANA ZAMANI GETİRECEK. BEKLEDİĞİN
ZAMANI ÖĞRENDİĞİNDE YOLCUYU ÇİLİNGİR YAP.
SELAMI ALDIKTAN SONRA BEDENİNİ HAZIRLA VE
VAKTİ BEKLEMEYE BAŞLA. UNUTMA Kİ YOLCU
ÇİLİNGİR OLAMAZSA MAVİ KANIN AKITILACAĞI
ÇANLIKAYA MABEDİ BOŞ KALIR. MAVİ KANA
BULADIĞIN KILIÇLA KUTSADIĞIN YEDİ BİRARAYA
GELDİĞİNDE HAKKIMIZI ALACAĞIZ”

Metinlerde imzaları olanların isimleri belliydi. Bu metne


göre az önce üzerinde çalıştığı liste sonrasında ortaya çıkan
esrarengiz yapılanmanın kurucuları, birisine mesaj
gönderiyorlar ve O’na biat ettiklerini ve O’nu beklediklerini
deklere ediyorlardı. “Anlaşılan biat ettikleri kimse çok güçlü
ve kendilerinden uzakta bir kişi olmalı” dedi Ayhan. Zaten
bu kısma kadar söylenmek isteneni anlamak için dahi
olmaya gerek yoktu.

“Buraya kadar sorun yok da, bundan sonra kelimeler bir


gizemi saklamak için kamuflaj olarak kullanılmış anlaşılan.”
Cümle cümle gitmeye karar verdi. Metni tekrar tekrar
yeniden okudu. Cümlelere bir anlam veremiyordu.

Ayhan neden sonra “Belki de sıralamam yanlıştır. Belki önce


farklı olan mesajı çözmem gerekiyordur. Bir ihtimal farklı
olan mesajın çözümü diğer mesajın çözümünün kapısını
aralayabilir. Yani iki mesaj birbirini tamamlıyor olabilir” diye
düşündü.

Bloknotta yazılı olan ve diğer 7 metinden farklı olarak


kaleme alınmış isimsiz mesajı incelemeye başladı:
292 HANEDAN

“EY GELECEĞİN SULTANI. BU YAZIYI SANA


GETİREN YAVERİ SANA AİT OLAN KEFENDE
AĞIRLA. ÜÇÜNCÜ YEDİNİN YILINDA, ONUNCU
DESTEDE, YEDİNİN BAŞINA GEÇ. ŞAMDA BATAN
GÜNEŞİ ÇANKAYADA PARILDAT”
“Eveet, bu mesaj bize ne anlatmak istiyor olabilir ?” diye
geçirdi içerisinden.
Tahmin ettiği gibi farklı olan metin diğer mesajların
anlaşılması için bir anahtar niteliğini taşıyordu.“Burada
bahsedilen “Geleceğin sultanı” diğer mesajda “yapıyı”
kuranların biat ettiği kişi olmalı” diye düşündü. “Çok güçlü
olduğu için bu kişiden sultan diye bahsediyor olmalılar”
Ayhan yine ayağa kalkmıştı: “Bu yazıyı sana getiren yaveri
sana ait olan kefende ağırla, bu yazıyı sana getiren yaveri sana
ait olan kefende ağırla, bu yazıyı sana getiren yaveri sana ait
olan kefende ağırla”. diye bir yandan cümleyi seslice tekrar
ediyor, bir yandan düşünüyordu.
Ne demekti şimdi bu ? “İnsanın kendi kefeninde misafir
ağırlaması diye bir şey olamayacağına göre burada bir
yanıltmaca var” diye mırıldandı. Cümleyi yeniden okudu.
Cümlenin başındaki “Bu yazıyı sana getiren yaveri” kısmı ve
sonundaki “ağırla” kelimesi anlamlı gözüküyordu. Öyle ya;
ortada bir mesaj ile belli ki o mesajı ileten ve birilerinin yaveri
olarak uzaklardan gelmiş bir kişi vardı. Bu kişinin
“ağırla”nmasının istenmesi de akla mantıklı geliyordu.
Cümleye böyle bakınca Ayhan cümleyi “sana ait olan
kefende” bölümünün manasız ve saçma hale getirdiğini fark
etti. Zaten amaç da bu değil miydi? Ayhan “Cümleyi bu kısım
anlamsızlaştırıyorsa, bu cümle içerisindeki şifre de bu
bölümde olmalı” diye düşündü.
Ayhan bir süre volta attı. Ama aklına bir şey gelmiyordu.
293

“Ben kendime şöyle sert bir kahve hazırlayayım da aklım


başıma gelsin” diyerek mutfağa yöneldi. Mutfaktaki su
ısıtıcısına su koyduktan sonra hızla oturma odasına dönmek
için mutfaktan hole çıktığında, holün girişindeki
portmantonun çıkıntılı kısmında duran, İstanbul’da topladığı
Kırım broşürleri dikkatini çekti.
İstanbul’dan geldikten sonra hep laptop çantasında gezdirse
de tam olarak hala hepsini inceleyebilmiş değildi. Broşürleri
en son incelemek için laptop çantasından çıkarmış, ancak
mutfağa giderken koyduğu portmantoda unutmuştu. Tam
hatırlamıyordu ama muhtemelen bir telefon görüşmesine
dalmıştı.
Ayhan portmantoya yaklaştı. 5-6 ince broşürü eline aldı,
daha sonra elinde evirip çevirdi ve tam “Şimdi zamanım
yok…” diye broşürleri aldığı yere geri bırakacakken gözü bir
şeye takıldı.
Broşürlerde Ukrayna’ya bağlı Kırım Muhtar Cumhuriyeti
tanıtılırken, en alttaki broşürün arka yüzünde Kırım Muhtar
Cumhuriyeti’nin haritası gösterilmiş ve şehir isimleri
haritanın üzerine yazılmıştı.
Bu şehirlerden birisinin adı da Feodosya’ydı. Ancak Ayhan’ın
dikkatini çeken şey, şehrin isminin yanına açılmış olan ve
şehrin diğer adını gösteren parantez oldu. Açılan parantezin
içerisinde (KEFE) yazılmıştı. Ayhan’ın kafasında bir anda
şimşekler çaktı. “Ben bunu niye düşünemedim ?” dedikten
sonra hemen oturma odasına geçerek internette KEFE ismini
taradı.
Çıukan sonuçlara gör Kefe, tarihi boyunca Kırım’ın en
önemli liman şehirlerinden birisi olmuş, sonraki yıllarda
ismi Ruslarca Feodosya olarak değiştirilmişti.
“Tabii ya !” dedi Ayhan “Cümle içerisindeki “Sana ait olan
kefende” kelimesinin sırrı burada yatıyor. Oradaki
“KEFENDE” kelimesi, ölülere giydirilen kefeni değil, “KEFE”
294 HANEDAN

şehrini işaret ediyor. Yani biat edilen kişiden, mesajı getirecek


olan yaveri KEFE şehrinin, kendisine ait olan bir bölgesinde
ağırlaması isteniyor. KEFE-NDEN. NDEN harfleri iyelik eki
haline dönüşmüş” dedi.
Sonra “Allah kahretsin !” diyerek bir küfür savurdu. Ali
Çetin de bu şifreyi çözdüyse ki muhtemelen çözmüştü, Ali
Çetin’in nereye kaçtığı da belli oluyordu. Tüm teşkilat Ali
Çetin’i Avrupa’da araya dursun, adam herkesi ters köşeye
yatırıp Ukrayna’ya bağlı Kırım Muhtar Cumhuriyeti’ne
kaçmış olmalıydı. Ve yine herkes havayolu ile kaçacağını
tahmin ederken Ali Çetin Allah bilir hangi gemi ile Kefe
limanına çıkmıştı. Ve tabii Tekin Güngör’ün yolcu listesinde
olduğu ve Moskova’ya inen uçak.O da diğer bir
yanıltmacaydı. Ali Çetin işini şansa bırakmamış
peşindekilerin Avrupa dışında bir yere kaçma ihtimalini
değerlendirmeleri halinde bu izi bırakarak onları da yanlış
hedefe, yani Moskova’ya yönlendirmişti. Büyük ihtimalle
satın aldığı uçağı görmemişti bile.
“İyi de bütün bunlarla Ali Çetin’in ne alakası var ?” dedi
Ayhan.
Sonra mesajı incelemeye devam etti. Bir sonraki cümle
“Yedinin yılında, onuncu destede, yedinin başına geç”
Ayhan garip bir bulmacanın içerisine dalmıştı. Tek emin
olduğu şey ise bu davanın çok önemli gelişmelere gebe
olduğuydu.
“Yedinin yılında, onuncu destede, yedinin başına geç”
Gittikçe geriliyordu. “Bu cümlede ise “yedinin başına geç”
bölümü anlamlı. Anlaşılan mesajı yazan 7 kişi kendi
başlarına bu kişinin geçmesini istiyorlar. Ama “ÜÇÜNCÜ
YEDİNİN YILINDA, ONUNCU DESTEDE” ne demek ?”
diye söylendi.Bu kısım önemliydi çünkü burada bir tarih
verildiği açıktı. Bu arada gözünü elindeki bloknotta yazılı
mesajdan ayırmadan mutfağa gitti ve kahvesini alarak geri
295

döndü. Bir sigara yaktı.


“ÜÇÜNCÜ YEDİNİN YILI, ÜÇÜNCÜ YEDİNİN YILI” ...
Kelimeleri tekrarlamaya devam ediyordu.“Acaba yapıyı
kuran 7 kişi kendilerine 1’den 7’ye kadar birer sayı
belirlemişler ve hepsi de bir şekilde kendilerince önemli olan
bazı tarihleri mi almışlardı.” diye düşündü Ayhan. “Öyle ise
7 numaralı üyeye ait tarih kast ediliyor olabilir…” dedi kendi
kendine. Sonra durdu. “Ama öyle olsa mesajı alacak kişinin
7 numaralı üyeyi tanıması, O’na ait tarihi bilmesi gerekir.
Ama ortadaki tabloya göre mesajda yaver olarak bahsedilen
kişinin götürdüğü metinlerde 7 kişinin tek tek ismi var. Yani
mesajın alıcısı bu isimleri büyük ihtimalle ilk kez yaverden
alacağı mesajla öğreniyor.” diye geçirdi içerisinde. “Başka bir
şey olmalı” dedi. Ve mesajın bu bölümüne bir daha göz attı.
ÜÇÜNCÜ YEDİNİN YILINDA, ONUNCU DESTEDE,
YEDİNİN BAŞINA GEÇ. Ayhan cümlede ortak bir nokta,
ufacık da olsa bir ipucu arıyordu. Sonra birden aradığı
ipucunun aslında gözlerinin önünde olduğunu fark etti.
Metnin bu bölümü şifrelenirken ÜÇÜNCÜ YEDİNİN YILI,
ONUNCU DESTE ve YEDİNİN BAŞI ifadeleri ile
rakamsallığa vurgu yapılmıştı.
“Mutlaka sayılarla ilgisi olmalı” diye söylendi Ayhan. Üçlü
kanepeye oturarak gömlek cebindeki dolma kalemini çıkardı.
“Şifrelemeyi belki bilinçli belki bilinçsiz olarak basit bir
yöntemle, yani “Atlamalı Sisteme” göre yapmışlardı. Belki de
bilerek bu kadar basit tutmalarının sebebi kimsenin şifreyi
kırmak için bu kadar basit bir metodu denemeyecek
olduğunu tahmin etmelerindendi. “Bu aslında herkesin en
gizli köşelerde aradığı elması ortalık bir yerde kamufle
etmeye benziyor. Bu kelimelerde de belki yine basit bir
yöntem denemişlerdir” şeklinde düşünürken temiz bir sayfa
açtığı bloknotunda 3 7 10 ve 7 harflerini yan yana dizdi.
Önce bu rakamları birbirleri ile topladı. Sonuç 27’di ve 27
rakamının hiçbir özel rakamsal ve sembolik anlamı yoktu.
296 HANEDAN

Az sonra “Buldum!” dedi. Mesajda ONUNCU DESTE


denilmekteydi. “On deste yüz yapar” bir de böyle bakalım”
diye düşünerek yeniden kaleme sarıldı bu kez 3 7 100 7
harflerini yan yana koydu. Yan yana durduğunda 371007,
tersten okunduğunda 700173, toplandığında 18 olan
rakamlar hiçbir rakamsal ve sembolik anlam taşımıyordu.
“Yedi Yüz Yedi’yi 707 olarak okusak saçma salak bir şey
oluyor” diyen Ayhan, son çare olarak rakamlara yine
“Atlamalı Sistemi” uyguladı ama değişen bir şey olmamıştı.
Elinde hala anlamlı bir sonuç yoktu. Hayal kırıklığına
uğramıştı.
Arkasına yaslandı, derin bir iç geçirdi. Başını pencereye
doğru çevirdi dışarıda pırıl pırıl bir yaz güneşi vardı. Güneş
ışıkları odayı doldururken, Ankara’nın dayanılmaz sıcaklığı
daha da hissedilir hale geliyordu.
Ayhan alnında ter damlacıklarının biriktiğini hissetti. Terleri
silerken patlamak üzere olan bir saatli bombanın kablolarını
kesen bir bomba imha uzmanının stresini yaşıyordu. Onun
kabloları da bu şifeli metinlerdi ve anladığı kadarı ile bu
kabloları yanlış kesme lüksü yoktu.
“Üçüncü yedinin yılı… Bu 7 rakamı ile ilgili bir yıl olmalı”
dedikten sonra düşündü. “Bu metinleri Ali Çetin kısa bir
süre önce ele geçirdi. Yani metinler henüz sahibine ulaşmayı
bekliyorlardı.Demek ki üçüncü yedinin yılı gelmedi. Peki bu
metinleri ulaştıracak olan kim? Bu esrarengiz yapı. Şu anda
anlaşılan 2003 yılında yönetimi devralan bir kuşak var. 20 yıl
sonra görev süreleri bitiyor. Yani 2023’te.” Ayhan bir anda
hızla dolma kalemine sarıldı, heyacanla yazmaya başladı:
“2013,2014,2015,2016,2017,2018,2019,2020,2021,2022,2023”
Bu esrarengiz yapının bugünkü yönetim kadrosunun, şu an
itibariyle görevde kalacağı tarihlerdi bunlar. Ve bu
tarihlerden sadece 2014 ve son yılları olan 2023 olan
tarihlerin rakamsal toplamları 7 sayısını veriyordu... 1983
yılından 2023 yılına dek olan tarihlerde 7 rakamını veren ilk
297

sene olan 2005 senesi ise zaten geçmişti. Geriye 2014 ve 2023
kalıyordu. Sıra ile bakıldığında 3. Olarak 7 rakamını veren
tarih 2023’tü.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Ayhan yaklaşık 1 saat daha
çalıştıktan sonra metinleri deşifre ettiğinde sadece “Aman
Allah’ım !” diyebildi. Cep telefonundaki takvime baktı,
sadece 2 günü vardı. Hatta o kadar bile değil…
Az sonra saatine baktı. 16.35’i gösteriyordu. Cep
telefonundan bir numarayı aradı. Telefon açılır açılmaz
karşısındaki kişiye “Şimdi hemen yıllık izninden 15 gün al.
İşyerinden çık ben oraya geleceğim konuşuruz. Gelince seni
ararım. Soru sorma, dediklerimi yap. İş seni de beni de
aşacak boyutta” dedi.
Acele biçimde özel hattından Fuat Güneş’i aradı. Telefondaki
ses Fuat Güneş’e aitti:
“Ayhan, gözükmüyorsun. Ne durumdayız? İstediğin
durumlarda bilgi ver dedik diye tümden habersiz bıraktın
beni” dedi.
Ayhan “Özür dilerim sayın Genel Müdürüm. Çok önemli
izlerin üzerindeydim. Netleştirmeden sizi rahatsız etmek
istemedim”
“Öyle mi ?” dedi meraklı ve heyecanlı bir ses tonu ile Fuat
Güneş.
“Evet efendim Ali Çetin’in yerini tespit etmiş
bulunmaktayım, kesin sonuç için yurt dışına çıkıyorum.
Bilgilerinize arz etmek istedim” dedi.
İkili yaklaşık 10 dakikalık bir görüşme yaptıktan sonra
Ayhan telefonu kapattı...
Hemen internetten önce 18.00’de kalkan Ankara-İstanbul
uçağına sonrada İstanbul-Akmescit Seferini yapacak ve gece
22.15’de hareket edecek olan THY uçağına yer ayırttırdı.
298 HANEDAN

Uçak Akmerscit’e 23.50’de inmekteydi. Kefe’ye geçmesi için


en hızlı yol önce İstanbul üzerinden Akmescid’e geçmekti.
Buranın Kefe ile mesafesi 120 kilometreydi ve eğer şansı
yaver gider de bir taksi bulursa bu mesafeyi 1,5 saate alması
mümkündü.
Yakın zamanda Ukrayna ile vizenin karşılıklı olarak
kaldırılması Ayhan için tam bir piyangoydu. Kendisine
verilen görev esnasında çıkartılan yeni yeşil Pasaportu zaten
yanındaydı. Ayhan saatine baktı 16.55’i gösteriyordu ve
zaman artık geriye doğru işlemeye başlamıştı. Her şeyini
toparladı ve saat 18.00’deki İstanbul uçağına yetişmek için
bir kez daha Gaziosmanpaşa’daki bekar evinden çıkarak,
apartmanın karşısındaki taksi durağındaki taksilerden
birisine bindi. Yol üzerinde bir döviz bürosunda yaklaşık
1000 TL’yi Dolara çevirtti. Bankadaki parasından çekmişti.
Taksiciye kimliğini göstererek hızlı gitmesini söyledi. Şoför
gaz pedalına asıldı. Ankara Esenboğa havalimanına
vardığında saati 17.48’i gösteriyordu. Koşarak
havalimanından biletini alacağı bankoya yöneldi. Uzunca bir
sıra olduğunu görünce, kimliğini çıkarıp havaya kaldırdı ve
“Polis açılın!” diye bağırdı.
Sıradakiler tedirgin bakışlar arasında homurdanırken bilet
işlemlerini yaptırdı. Aramadan geçtikten sonra, kalkacak
uçaklarını bekleyen yolcuların olduğu bölüme geçti. Soluk
soluğa kalmıştı. Durdu ellerini dizine koyarak eğilmişti ki,
Ankara-İstanbul yolcularının uçağa binmelerini söyleyen
anonsu duydu.
Az sonra uçaktaki koltuğa oturduğunda hala sık sık nefes alıp
veriyordu. Saatine yeniden baktı. Saati tam 18.00’ı
gösteriyordu. İçinde tuhaf bir duygu vardı. “Aklıma gelen
başıma gelir benim. Aman rötar falan yapmayasınız” diye
geçirdi içerisinden.
Ancak hostesin can yeleklerinin nasıl kullanılacağına dair
299

sunumu bittikten az sonra uçakta Ayhan’ın duymak istediği


karizmatik ses yankılandı: “Kaptan pilotunuz konuşuyor…”

Ayhan içerisinden “Bulmacanın çok önemli bir bölümünü


çözdük” dedi. Ancak bilmediği şeyler de vardı…
300 HANEDAN

34.BÖLÜM

“Aynı saatlerde
Moskova”

Anthosha Karin’in yerin 6 kat aşağısında bulunan


odasının kapısı üç kez çalındı. Orta boylardaki Karin 45
yaşındaydı ama kaslı vücudu, tek bir ak teli olmayan kumral,
gür saçları ile en fazla 30-35 yaşında gösteriyordu. Mavi
gözleri sinirlendiğinde çakmak çakmak olurdu ve şu anda da
öyleydi. Yüzü keskin hatlara sahipti, alnında ise yaklaşık 2
santimlik bir yara izi vardı. Eli ile düz saçlarını özellikle
sinirlendiği zaman bu yara izinin üzerine doğru atmak onda
bir tik halini almıştı. Sinirli ve sabırsız biçimde ellerini
arkasında kavuşturmuş odasında volta atıyordu. Koyu renk
takım elbisesinin ceketini çıkarmış ancak siyah kravatını
gevşetmemişti
Kapısı çalındığında sert ses tonu ile “Gir” dedi. Kapı
açıldığında bu kez odaya 1.90 boyunda, iri yapılı, kafası
tamamen kazınmış, kafatasının arka kısmındaki çıkıntı hafif
belirgin, siyah delici bakışları olan Valery Cheslav girdi. Siyah
takım elbisesi, içerisindeki beyaz gömleği ve siyah kravatı ile
oldukça etkileyiciydi.
AYNI SAATLERDE MOSKOVA 301

Anthosha Karin gözlerini, Valery Cheslav’a dikti, sessiz ama


sinirli bakıyordu. Kısa bir süre odada sessizlik oldu. Sessizliği
Valery Cheslav bozdu ve elindeki 10-15 sayfalık dosyayı
uzatarak:
“ Buyurun efendim emrettiğiniz dosya”
Anthosha Karin dosyayı eline aldı, sayfalara şöyle bir göz attı
ve sonra Valery Cheslav’a dönerek
“Ben size kesin sonuç raporu istiyorum demedim mi ?
Çıldırtacak mısınız beni siz ? Bu raporun sonunda konu ile
ilgili son detayların ancak bu akşam 19.00-19.30 civarında
geleceği yazılı. Ben bu rapora göre nasıl analiz yapacağım
şimdi. Ya gelen son bilgiler, bundan önceki bilgileri çöpe
atarsa o zaman ne olacak ? Burada oyun oynamıyoruz beyler,
bu ülkenin milli menfaatlerini en üst düzeyde devam
ettirmeye çalışıyoruz”
Valery Cheslav “Ama efendim bu bizden kaynaklanmıyor.
İrtibatımız bize bu saatlerde bilgi verebileceğini belirtti”
diyerek kendisini savunmak istedi ancak Antosha Karin “Ben
bahane istemiyorum. Burası çocuk yuvası değil. Ya bu işi
adam gibi yaparsınız, ya da defolur gidersiniz. Anlaşıldı mı
!” dedi. Sesi Valery Cheslav’ın kulaklarında çınlıyordu.
Valery Cheslav “Emredersiniz efendim” diyerek başı ile selam
verdi. Tam odadan çıkmaya hazırlanırken Antosha Karin sert
bir sesle “Şu irtibatımıza da haber verin ellerini çabuk
tutsunlar” dedi.
Valery Cheslav asanörle Rus Dış İstihbarat Servisi SVR’nin
muhteşem karargahındaki 21 katlık gökdelen şeklindeki
beyaz binanın giriş katına çıktı. Yediği fırçanın ardından
morali bozulmuştu.
SVR, dağılan Sosvet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin
efsane istihbarat örgütü KGB’nin 1991’de lağvedilmesinin
ardından, bu yapının yeniden örgütlenerek iç ve dış istihbarat
olarak 2 ayrı teşkilata ayrılması ile birlikte kurulmuştu. Tam
302 HANEDAN

adı “Sluzhba Vineşnoy Razvedki” olan bu kuruluşun en


büyük özelliği sadece bir istihbarat örgütü olmakla kalmayıp,
aynı zamanda Rusya’nın dış politikalarını belirleyen kurum
olmasıydı. Rus dış politikasının şekillenmesinde, Dışişleri
Bakanlığı’ndan daha etkin konumda olan bu örgütün gücü
ise tartışılmaz derecede büyüktü.
SVR, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde diğer tüm
kurumlarda yaşanan,çekişme, kargaşa, şaşkınlık ve başı
bozukluklardan kaynaklanan dağılma ve depremi hemen hiç
yaşamamış, KGB’nin ustaca reorganize edilmesi sonrası
sessiz ama gücünden hiçbir şey yitirmeden faaliyetlerine
devam etmişti.
İşte Valery Cheslav’a az önce fırça atan Anthosha Karin,
SVR’nin ünlü “S-1” briminin başındaki isimdi ve sertliği ile
tanınırdı. Karin’in Rusya’daki siyasi otorite ile ilişkilerinin iyi
olması ve parlak kariyeri, O’nu SVR’nin yeni başkan adayları
arasında en öne çıkarmıştı. Bu güne kadar başarısız olduğu
tek bir görev bile yoktu. Başkanı olduğu S-1 brimi SVR
içerisinde çok özel bir departmandı. Çok önemli olan
stratejik plan ve projelerle ilgili gizli çalışmalar bu brim
kanalı ile şekillenir,yönetilir ve yönlendirilirdi. Ancak şu an
üzerinde çalıştıkları bir projede bazı sıkıntılar çıkmıştı ve
Karin ilk kez başarısız olmaktan korkuyordu. Bu “proje”
Rusya adına çok önemli ve çok uzun yıllardır üzerinde
çalışılan bir projeydi. Bu projedeki başarısızlık Rusya’ya çok
şey kaybettirebilirdi..
Valery Cheslav ise S-1 briminde, Anthosha Karin’in emrinde
kısım şefi olarak çalışmaktaydı. Andropov Enstitüsü’nden
yetişmiş deneyimli bir istihbaratçıydı. 1991’de lağvedilen
KGB’nin sadece son 2 senesine yetişebilmiş, sonrasında ise
SVR bünyesinde görev yapmaya başlamıştı.
SVR’nin karargahı sadece 21 katlı gökdelen şeklindeki bina
ile sınırlı değildi. Bu binanın hemen bitişiğinde iç bükey
içimde “L” harfi şeklinde uzanan, dış yüzeyi aynalı camlarla
303

kaplı,enlemesine uzanan, giriş kapısında ters “v” harfini


andıran yaklaşık 2 metrelik bir siperlik bulunan 6 katlı ikinci
bir idari bina ile yemekhane, spor salonu, yüzme havuzu gibi
sosyal donatı alanlarının olduğu üçüncü bir bina daha vardı.
Bu binaların biraz ilerisine yapılmış olan kapalı otopark ile de
kompleksin mimarisi tamamlanıyordu.

Birbirleri ile kesişen 21 katlı gökdelen şeklindeki bina ile 6


katlı ikinci idari merkezin hemen önünde ise kenar kısımları
özenle yeşillendirilmiş bir havuz bulunmaktaydı.

Valery Cheslav 6 katlı olan binaya girerek 3. Kattaki odasına


çıktı. Özel hattından Anthosha Karin’in sözünü ettiği
“irtibatı” aradı. Stresliydi ve bu ses tonuna da yansıyordu.
“Elinizden geldiğince çabuk aktarın. Ne varsa almaya çalışın.
Patron köpürüyor” dedi ve telefonu karşısındakinin yüzüne
kapattı.
304 HANEDAN

35.BÖLÜM

“Ayhan yine
İstanbul’da”
Uçağı Atatürk Havalimanı’na doğru inişe geçerken Ayhan
“Vay be Svetlana senin böyle bir iş için bana dolaylı da olsa
faydan dokunacağın aklıma gelmezdi” diye geçirdi.
Svetlana, bundan 5 sene önce Ayhan’ın kız arkadaşı olan
sarışın, uzun boylu beyaz tenli bir Rus’tu. Dört yıllık bir
ilişkileri olmuş, Ayhan Svetlana’yı sevmesine rağmen evliliğe
yanaşmayınca ilişkileri bitmiş, Svetlana’da ülkesine geri
dönmüştü.
Dört yıllık ilişkileri esnasında Ayhan önce çat-pat öğrendiği
Rusça’ya daha sonra merak sarmış, bir kursa giderek Rusça
öğrenmeye başlamış hatta Rusça’yı orta düzeyde konuşabilir
düzeye gelmişti. Ancak işlerinin yoğunluğu dolayısı ile kursa
devam edememişti.
Daha sonra Svetlana ile ayrılınca Rusça aşkı da son bulmuştu.
İlşkileri biteli 1 sene olmuştu ve Ayhan o günden bu yana hiç
Rusça pratik yapmamıştı ama hala derdini anlatabilecek
durumdaydı. Ukrayna’da yanında tercüman olmayacağına
göre bu azbuçuk Rusça bilgisi bile onun için büyük bir
şanstı.Çünkü Ukrayna’da Ukraynaca’nın yanı sıra Rusça da
305

yaygın olarak kullanılmaktaydı.


Az sonra Ayhan uçağın tekerleklerinin yer ile temasından
kaynaklanan hafif sarsıntıyı hissetti. Çok geçmeden uçak
pistte durmuştu. Ayhan hızla uçaktan çıkarak Atatürk
Havalimanı’nın plazma ekranlarla donatılmış,ışıklandırması
harika,muhteşem mermer zeminli ve pek çok ünlü markanın
mağazasının bulunduğu iç kısımına geldiğinde durdu.
Çevresine baktığında sanki bir havaalanında değil de alış
veriş merkezinde olduğu izlenimine kapıldı.
Hemen cep telefonunu çıkararak bir numara tuşladı. “Ben
İstanbul’a indim. Havaalanında mısın ?” dedi. Aldığı yanıt
olumsuzdu. Hiç duraksamadan havaalanına 15 dakika
mesafedeki küçük, sakin bir mekanın adını verdi. Karşı
tarafın da oraya yakın olduğunu söylemesi ile mekana gitmek
üzere havalimanından taksi ile ayrıldı.
15 dakika sonra randevu verdiği mekana girdiğinde,
telefonda konuştuğu kişinin kapıya yakın masalardan
birisinde oturduğunu fark etti, selam vererek masaya yanaştı,
laptopunu masanın üzerine koydu.
Burada buluşmak işine gelmişti, konuşacakları önemliydi ve
daha önce takip edilmişti. Böylesine sakin bir ortam kendisi
için avantajlıydı. Eğer bir takip varsa kalabalıkta bunu
farketmesi çok zordu. Birileri hala kendisini takip ediyorsa
burada bunu çok daha kolay fark edebilirdi. Gerçi istim
üzerindeydi, takip edilip edilmediğini defalarca test etmiş
ama takip edildiğine dair bir şüphe edinmemişti.
“Hiç bir şey sormadan dediklerimi dikkatlice dinle” diye
konuşmaya başlayan Ayhan ile buluştuğu adam yaklaşık 2
saat kısık seslerle konuştular. Konuşma bittiğinde ikili,
mekanın kapısında birbirlerine sarıldı. Ayhan taksi ile
havalimanına doğru hareket ederken, masadaki diğer kişi
tam ters istikamete doğru arabasına binerek uzaklaştı.
Ayhan kafasında düşüncelerle dolu biçimde Havalimanına
306 HANEDAN

yeniden giriş yaptığında saati bu kez 21.05’i gösteriyordu.


Hemen bilet işlemlerinin yapıldığı bankoya yanaştı. 7-8
kişilik bir sıra vardı. Sırasının gelmesini bir az da sabırsızlıkla
bekledikten sonra bu kez Akmescit uçağı için ayırttığı biletini
aldı.
Bilet işlemlerini yapan görevli bayan “Biletinizi gidiş-dönüş
almanız halinde şu anda uygulanan %20’lik indirim
kampanyamızdan faydalanabilirsiniz” hatırlatmasına
“Teşekkür ederim. Sadece gidiş olsun” yanıtını verdi. Çünkü
dönüş tarihini gerçekten kestiremiyordu.
Bilet işlemleri bittiğinde saati 21.10’u göstermekteydi. Ayhan
derin bir “oh”çekti. Çünkü dış hatlarda bilet işlemlerinin
tamamlanması işlemi kalkış saatinden en az 55 dakika önce
tamamlanmak zorundaydı ve ucu ucuna işlemlerini
tamamlayabilmişti.
Az sonra bagaj işlemlerini de tamamladı. Aslında bagajlık
birşeyi yoktu. Sadece silahını laptop çantasının içerisine
koyarak bagaj olarak verdi, bagaj numarasını aldı.
Bagaj ve bilet işlmlerini bitirdikten sonra “Yurt Dışı Çıkış
Harcını” yatırmak üzere havaalanındaki yurtdışı çıkış harcı
veznesine yöneldi. Veznede sıra yoktu. Bedeli ödedikten
sonra kendisine verilen pulu da gümrük memuruna
pasaportuyla birlikte verdi. Ve son olarak Türk vatandaşları
için ayrılan bölümde pasaport kontrol işlemlerini de bitirerek
pasaportunu yeniden cebine koydu.
Karşısında ünlü cafe zinciri Starbucks’ın Havaalanındaki
şubesi vardı. Önce uçağının kalkış saatini beklerken orada
oturmayı düşündü ancak daha sonra burada sigara
içemeyeceğini hatırlayınca bundan vazgeçti.
Havalimanının hemen çıkış kapısında tıpkı oturmayı çok
sevdiği Güvenpark’daki gibi plastik bardaklara termos ile çay
servisi yapan birkaç küçük çocuk görmüştü. Sigarasını
dışarıda içmeye karar vermişti.
307

Havaalanın dışarısında çay satan çocuklardan birisini


çağırdı. Bir bardak çay istedi. Sıcak çayı yudumlamaya
başladığında sigarasını da yakmıştı. Düşüncelere daldı.
Farkında olmadan stresten ayağı ile tempo tutuyordu. Ayhan
bir bardak daha isteyerek, 2. Bardağı yudumlamaya
başladığında ard arda üçüncü sigarasını yakmıştı.
“Her geçen dakika aleyhime çalışıyor” diye söylendi. Ayhan
saatine baktı 21.35’i gösteriyordu. “Kabaca hesaplarsak 40
saatim var” diye geçirdi içinden “Tam 48 saat bile değil”…
Çayını bitirerek içeriye girdiğinde havaalanındaki
banklardan birisine oturarak beklemeye başladı. Düşünse de
konsantre olamıyordu. Ayhan uçakta yolculuk yaparken
düşünmeye karar verdi. Şu anda yapabileceği tek şey uçağın
kalkış saatini beklemekti.
Kafasındaki pek çok soru işareti ile birlikte uzaklara dalan
Ayhan, gözlerini diktiği uçakların kalkış dakikalarını
gösteren dev plazma ekranda “Simperefol (Akmescit)-10
dakika” yazısının yanıp söndüğünü gördüğünde yerinden
doğruldu.
Vakit gelmişti. Az sonra hayatının en önemli yolculuğuna
çıkacaktı. Uçağa giden körüğe adımını atmadan önce son kez
güvenlik kontrolünden geçti. Ve körükten uçağa doğru ağır
adımlarla yürümeye başladı.
Uçağa bindikten sonra koltuğunu buldu, cam kenarıydı.
Bordo renkli koltuğa oturdu. Laptopunu farkında olmadan
sıkarken, havaalanının ışıklandırılmış pistine daldı gözleri.
Tuhaf ve karmaşık duygular içerisindeydi.
Heyecan,merak,öfke, sabırsızlık… Hepsi birbirine karışmıştı
ve aslında ne hissettiğini kendisi de tanımlayamıyordu. Az
sonra pencereden gözlerini ayırıp kemerini bağladı. Artık en
azından kalkışa hazırdı. İnişten sonrası için ise aynı şeyleri
söylemek biraz sordu.
308 HANEDAN

Ve uçak ağır ağır hareket etti, biraz sonra ise hızını arttırarak
pistin sonuna doğru yaklaştı. Dev Boeing’in burnu havaya
doru kaltığında artık yerle temasları kalmamıştı. İniş
takımları ağır ve sessizce kapandı.
Ayhan az önce uçağın havalandığı havalimanı pencerden
bakıldığında giderek küçülüp, pistin ışıkları bir ateş
böceğinin yaz gecelerinde yanıp sönen parıltısını andırır hale
geldiğinde “Haydi hayırlısı. Allah yüzümüzü kara
çıkarmasın…” dedi ve içinden bir Ayet-el Kürsi duası okudu.
“Amin” dediğinde beyaz bulutların arasında, Akmescid’e
doğru olan yolculuğunun ilk 5 dakikası geride kalmıştı.
Ayhan’ın uçağı havalanıp gözlerden kaybolurken,
havaalanının piste bakan bekleme salonunda cama yaklaşmış
bir adam da bir eli siyah pantolonunun cebinde bulutların
arasına dalan uçağa bakıyordu. Deri ceketli adam uçak artık
gecenin karanlığına karıştığında arkasını döndü ve ağır
adımlarla çıkışa doğru yöneldi.
309

36.BÖLÜM

“Aynı saatlerde
Moskova”

SVR’nin 21 katlı binasında Anthosha Karin, odasında bu


kez yardımcısı Alexander Borya ile birlikte oturmuş gergin
bir konuşma yapıyordu.
Alexander Borya ile Anthosha Karin’in dostlukları çok
eskiye, KGB yıllarına dayanıyordu. İkisi de Berlin Duvarı
yıkılmadan önce o zamanki ismi ile (Komünist rejimle
yönetilen) Doğu Almanya’da bulunmuşlardı. Orta boylu,
siyah saçlarına hafif kırlar düşmüş deneyimli istihbaratçı
Alexander Borya bu hali ile yaşlı olmaktan daha çok
karizmatik gözüküyordu. Düzenli spor yaptığı için fit bir
bedene sahipti. İnce ve keskin yüz hatları, siyah ve etkileyici
gözleri vardı.
Alexander Borya soyadının hakkını veren bir mizaca sahipti.
“Borya”; “Savaşçı” anlamına geliyordu ve Alexander Borya
da çok keskin bir zekaya sahip olmasına rağmen gözünü
kırpmadan silahını kullanabilen, hatta SVR’nin silahlı
operasyonlarda çok daha aktif olmasını savunan “Şahin”
kanadın başını çeken bir istihbaratçıydı.. Ancak asıl nam
310 HANEDAN

saldığı konu psikolojik harekat ve psikolojik harp


konusundaki uzmanlığıydı. Bu nedenle serviste “Rus
Goebels” olarak anılıyordu. Silah kullanmadaki ustalığı da
tüm servisçe bilinirdi.

Zaten Karin ile aralarındaki fark da buradaydı. Karin ise


gerektiğinde çok iyi bir operasyon elemanı olmasına rağmen,
kişilik olarak hesap-kitap adamıydı. Tam bir strateji ve
planlama uzmanıydı. O nedenle de hiçbir zaman başarısız
olmamıştı. Borya ise çok parlak olabilecek kariyerini silah
kullanma eğiliminin ağır bastığı birkaç kötü operasyon
nedeni ile gölgelemiş, uzun yıllardır birlikte çalıştığı Karin’in
yanında hep “2. Adam” olmaya mahkum olmuştu.

Ancak SVR’de ve özellikle “S-1” de herkes çok iyi bilirdi ki


bu ikili birbirini tamamlıyolardı. Kimse onları birbirinden
ayrı düşünmezdi. Birisinin çok gelişmiş strateji-plan ve proje
uzmanlığı, diğerinin muhteşem bir operasyonel birikimi ve
psikolojik harekat, psikolojik savaş yeteneği vardı.
Birbirlerini daha konuşmadan anlayabilecek kadar iyi
tanıyorlardı. Ve bu ikili “S-1”e yıllardır Altın Çağını
yaşatıyorlardı. Onlar bir elmanın iki yarısı gibiydiler.

Karin masasına dirseklerini dayamış, iki elinin parmak


uçlarını ritmik bir biçimde birbirine değdirip duruyordu.

Borya odaya henüz girmişti ve son gelişmelerden haberdar


değildi. Karin’in masasının hemen önüdeki kırmızı deri
koltuğa oturmuştu.

“Sinirlerin gerilmiş senin. Sorun ne Kasparov ?” dedi. Borya,


Karin’i herşeyi ince eleyip sık dokumasından ve plansız-
projesiz tek bir adım dahi atmamasından ötürü Dünya’ca
ünlü satranç oyuncusu Garry Kasparov’a benzetir ve O’na
yıllardır hep böyle hitap ederdi.

“Bu kez durum ciddi Alex.” dedi Anthosha Karin ve


“Şüphelerimizde haklıymışız” diye ekledi.
311

Odaya sessizlik hakim olmuştu. Alexander Borya yüzünü


buruşturdu ve arkasına yaslandı. İki deneyimli
istihbaratçının da en büyük ortak noktaları, insanı dehşete
düşürecek bir soğukkanlılığa sahip olmalarıydı.
Sessizliği Borya bozdu. Sakin ve ifadesiz bir ses tonu ile:
“Bundan sonrası için elimizde bilgi var mı ?” diye sordu.
Karin masasında duran ve Valery Cheslav’ın son halini
verdiği 13 sayfalık “kesin sonuç” dosyasının içerisinde
bulunduğu SVR armalı kırmızı klasörü Alexander Borya’ya
uzattı.
Alexander Borya sessiz, dikkatli ve hızlıca dosyayı okudu.
Dosyayı yeniden kırmızı klasörü içerisine koyup, Karin’in
masasına bıraktı.
“Masanın üzerinde pek fazla seçeneğimiz yok gibi
gözüküyor” dedi.
Karin, Borya’nın ne demek istediğini çok iyi anlamıştı ve
kendisi de aynı fikirdeydi. Kafası ile onayladı.
Borya “Peki kim ?” dedi. Karin “Bence en iyi tercih
Gerthtrude Bell”.
Karin “Ama…” diyecek oldu. Karin “ Ne diyeceğini
biliyorum. Sorun olmaz. Unutma onu biz yetiştirdik” dedi.
Borya “Talimatı ben mi vereyim sen kendin mi tebliğ
edersin ?” diye sordu. Karin “Valery irtibat elemanı
kullanarak bildirsin. Görevin detayları için de her zamanki
yöntem izlensin” dedi.
Borya “O zaman bir an önce işe koyulalım. Ben çıkıyorum”
dedi. Karin “Buralarda ol. Uzun gecelerimiz olabilir” dedi
“Tamam” diyen Alexander Borya odadan çıktı. Asansöre
binerek hızla bir üst kattaki odasına gitti. Odasına girer
girmez Valery Cheslav’ı aradı.
312 HANEDAN

Yaklaşık 15 dakika sonra Valery Cheslav, Alexander


Borya’dan detaylı olarak tüm talimatları almış, “Emredersiniz
efendim” diyerek Borya’nın odasından çıkıyordu.
AKMESCİT’TE BİR TÜK POLİSİ 313

37.BÖLÜM

“Akmescit’te bir
Türk Polisi”

Ayhan’ın yolculuk esnasında sık sık baktığı Swatch’ı son


baktığında 23.45’i österiyordu. THY uçağı Akmescit’e inmek
üzereydi. Kaptan pilot kule ile iniş öncesi son konuşmalarını
yapıyordu.
Akmescit üzerine bulutsuz gecenin karanlığı bir şal gibi
örtülmüştü. Az sonra kaptan pilotun inişe geçileceği ve
kemerlerin bağlanması yönündeki konuşması ile ile uçakta
bir kıpırdanma yaşandı. Tüm yolcular gibi Ayhan’da
kemerlerini bağlayarak inişe hazır halde beklemeye başladı.
Beklemesi uzun sürmedi. Boeing 737 kısa süre sonra inişe
geçti.
Simferepol Havaalanı’na iniş yapan uçak az sonra tamamen
durdu ve yolcular teker teker uçaktan inmeye başladılar.
Gerçekten hiçbir aksilik olmamış, kaptan pilotun
İstanbul’dan kalkmadan önce anonsladığı gibi saat tam
23.50’de Simferepol’e varılmıştı.
Ayhan inişin ardından bagajını aldı. Gümrük işlemlerini de
314 HANEDAN

hallettikten sonra, Ukrayna’nın çok da büyük sayılamayacak,


orta halli havaalanından çıktı.
Havaalanının kapısında tek bir taksi vardı. Bu saatte kolay
kolay taksi bulamayacağını bildiğinden ve başkasının taksiyi
kapmasından korktuğundan koşarak taksiye bindi. Yarım
yamalak bildiği Rusçası ile şoföre kendisini Kefe’ye götürüp
götüremeyeceğini sordu. Gecenin bu saatinde böylesine iyi
müşteri bulduğu için sevinen taksi şoförü pazarlık yapmayı
da ihmal etmedi. Ayhan’ın yabancı olduğunu hemen anlayan
şoför “200 dolar” dedi. Ayhan birden “Ne!” dedi şaşkınlık
içerisinde bakarak. Bu fiyata Simferepol veya yakınlardaki
turistik yerlerden birisindeki 4 yıldızlı bir otelde en az 2 gece
kalabilirdi.
Ancak şoför “İşine gelirse” dedi. Ayhan’ın başka seçeneği de
yoktu zaten. “Kabul” dedi. Ama taksi şoförü bu kez de parayı
peşin istiyordu. Ayhan sağa doğru dönerek ceketinin iç
cebinden çıkardığı cüzdandan 100 dolar çıkarıp adama verdi
çat-pat Rusçasıyla “Gerisi Kefe’ye varınca” dedi. Adamı gözü
tutmadığı için paranın tamamını vermemişti.
Şoför gülerek kontağı çalıştırdı. Ayhan “Hızlı” dedi adama.
100 doları kaparcasına alan ve gözleri parıldayan şoför 1995
model Toyota’nın gaz pedalına bastı ve yola çıktılar.
Ayhan “İşte asıl şimdi başlıyoruz” diye geçirdi içerisinden.
315

38.BÖLÜM

“Kefe’ye
Kefe, Akmescit’e 120 kilometre uzaklıktaydı. Ayhan
arabanın hız göstergesine göz attı. Gece yolların boş
olmasının da verdiği rahatlıkla saatte 110 kilometre hızla
seyrediyorlardı. “Bu hızla gidersek Kefe’ye varmamız çok
sürmez” diye geçirdi içerisinden. Yola çıkalı yaklaşık 1 saat
olmuştu.

Yolda hız kesmeden 15-20 dakika daha gittikten sonra


Kefe’ye girmişlerdi. “Önce kafamı toparlayıp,
dinlenebileceğim bir otel bulmam lazım” dedi. Taksiciye
“Şehir merkezinde bildiğin otel var mı ?” diye sordu. Zor da
olsa derdini anlatabiliyordu.

Adam kafasını sallayarak direksiyonu Ayvazovski


caddesindeki yol ayrımından sola doğru kırdı. Deniz
kenarına paralel biçimde bir süre daha yol aldıktan sonra
şoför Lidiya Hotel isimli, 3 yıldızlı otelin önünde arabayı
durdu ve Ayhan’a oteli işaret etti.

Ayhan teşekkür ettikten sonra şoföre parasının diğer yarısını


ödedi. Arabadan inerek otele doğru ilerledi. Gecenin
karanlığında denizden gelen serin havanın soğukluğu
yüzüne çarpıyordu.
316 HANEDAN

Saat 01.20’ydi. Otelin kapısından içeriye girdiğinde ışıkları


azaltılmış lobide kimsenin olmadığını gördü. Tatilcilerin
gözde yerlerinden Kefe için saat çok çok geç sayılmazdı ve
burası da turistik bir oteldi. “İlginç” diye düşündü.
Resepsiyondaki genç bayan, gözünü önündeki bilgisayarın
ekranına dikmiş, internette surf yapıyordu.
Ayhan, resepsiyona yanaştı. Resepsiyonist kız tam olarak
anlamasa da –Çünkü çok hızlı konuşuyordu- kendisine “hoş
geldiniz” dedi. Ayhan zorlanarak da olsa tek kişilik bir oda
istediğini belirtti. Kız giriş işlemini yaparken gülerek “Kaç
gün kalacaksınız acaba ?” dedi. Ayhan “Şimdilik belli değil
“yanıtını verdi.
18 numaralı, tek kişilik odanın anahtarını alan Ayhan tam
odasına çıkmaya hazırlanıyordu ki resepsiyonist kıza
dönerek “Otelinizde kablosuz internet var mı ?” diye sordu,
“Evet” yanıtını aldığında oldukça rahatlamıştı. Bu gece
çalışırken internete oldukça fazla ihtiyacı olacaktı çünkü. Bu
sırada gözü oda anahtarlarının bulunduğu küçük, camlı
dolaba takıldı. Tüm anahtarlar asılıydı.
“Otelde kimse yok mu ?” diye sordu. Resepsiyonist kız
Almanya’dan büyük bir tur şirketinin, otelin bütün odalarını
kapattığını söyleyerek, tur ile gelen tüm turistlerin de bu gece
sabaha kadar sürecek özel bir partiye katıldıklarını belirtti.
Ve “Şanslısınız bayım sadece tek bir odamız boş. Gelecek
olan turistlerden birisi hastalandığından dolayı son anda
rezervasyonunu iptal ettirdiği için 18 numaralı odamız boşta
kaldı” diye ekledi.
Ayhan lobide neden kimse olmadığını şimdi anlamıştı…
Odası 2. Kattaydı. İçeriye girdiğinde anahtarın arkasındaki
manyetik kartı el yordamı ile bulduğu kare şeklindeki giriş
kutusuna soktuğunda ışıklar birden yandı. Kapıyı kapatan
Ayhan odaya şöyle bir göz gezdirdi.
Ne çok büyük ne çok küçük olan bu odada aslında her türlü
317

imkanı vardı. Turuncu renkli bir halı ile zemini kaplanmış


olan odada, geniş bir yatak bulunuyordu. Yatağın hemen yanı
başında mini bir buzdolabı, mini buzdolabının üzerinde ise
telefon vardı. Bordo renkli kadife perdeler beyaz tül perdenin
iki yanında bağlı biçimde duruyordu.
İki krem rengi koltuk ise birbiri ile karşılıklı şekilde odaya
yerleştirilmişti. Koltuklardan birisi tam odaya girişten hemen
ilerideydi.Diğer koltuk ise denize bakan pencereye
yakındı.Ve hemen önünde ayakların uzatılarak televizyon
keyfi yapılması için bir küçük puf vardı. Klimanın varlığı da
bu sıcak gecede diğer bir avantajdı.
Odada televizyon ve radyo vardı ancak Ayhan’ı bu değil en
çok tek kişilik çalışma masası sevindirdi. Hemen banyoya
giren Ayhan, temiz bir banyo ve duşa kabin ile karşılaştı.
Üç yıldızlı bir otelden daha konforlu şartları vardı bu odanın.
“Ah yanımda temiz bir şeyler olsaydı… Şöyle ılık bir duş ne
güzel olurdu” diye hayıflandı. Ama sonra odadaki gardıroba
yöneldi, gardırobun kapağını açtığında istediği şeyi
bulmuştu. Otel yönetimi gardıroplara bir büyük, bir orta bir
küçük beden eşofman takımı koymuştu. Yine her bedene
uygun iç çamaşırları da ambalajları hiç açılmamış biçimde
gardıropta mevcuttu. Tabii bunların kullanımı ekstra ücrete
tabiiydi ve fiyatlar gardırobun kapağının iç kısmında
listelenmişti. Ayhan “E, zaten alacaktık. Buraya veririz
parasını madem” diyerek kendi bedenine uygun bir eşofman
takımı ile, bedenine uygun iç çamaşırlarını alarak gardırobu
kapattı.
Hemen duşa girdi. Ilık suyla 15 dakika duş yaptı. Banyonun
kapısına asılı duran mavi bornozu giydi ve saçlarını da yine
kapıdaki askılıkta bulunan havlu ile kuruladı. Saçları düz
olduğu için saç kurutma makinesi kullanmasına gerek yoktu.
Az sonra tüm vücudunu kurulamış, temiz iç çamaşırlarını
ve eşofmanlarını giymiş, mini buzdolabından soğuk bir kutu
318 HANEDAN

bira alarak açarak yudumlamaya başlamıştı. Yatağın üzerine


bıraktığı laptopunu ve bu çalışmada üzerinde çalıştığı notları
kaydettiği ajandasını da alarak çalışma masasına oturmuş
çalışmaya başlamıştı bile. Tabancasını da masanın üzerine
koymayı ihmal etmemişti. Gümüş renkli 7.65’lik Baretta’sını
yanından ayırmaktan hazzetmiyordu, tuhaf kaçmasa tabanca
ile yatabilirdi. Silah onda bir tutkuydu.
Laptopu açtı internete bağlandı. Saatine baktı. 01.45’i
gösteriyordu. “35-36 saatim kaldı” dedi. Önünde iki seçenek
vardı. Ya buralarda bir yerde olduğuna emin olduğu Ali
Çetin’in peşine düşecekti. Ki bu samanlıkta iğne aramaya
benziyordu. Ya da tahminlerinin doğru çıkmasını umacaktı
ve son ana kadar bekleyerek o zaman harekete geçecekti. Bu
da riskliydi. Çünkü eğer son ana kadar bekler de Ali Çetin’i
ondan sonra elinden kaçırırsa iş işten geçmiş olacaktı.
Yeniden notlarına döndü. Düşünüyor, düşüyor ama karar
veremiyordu. Beklemeli mi yoksa harekete geçmeli miydi?
“Bir sigara iyi gelir bana” diyerek ayağa kalktı. Yatağın
üzerine çıkardığı ceketinin cebine elini attı. Sigara paketini
çıkardı. Paket boştu. “Allah kahretsin!” dedi. İstanbul’dan
gelirken o koşuşturma esnasında paketinde sigara bittiğini
farketmemiş, yanına yeni paket almayı da unutmuştu.
Sonra birden kendisini otele getiren taksinin, otelin kapısı
önünde durduğu zaman dikkatini çeken bir market aklına
geldi. Marketin camında Rusça, İngilizce, Almanca ve
Fransızca “24 SAAT AÇIĞIZ” yazıyordu. Market otele 15-20
metre uzaklıktaydı.
Ayhan “Resepsiyonda bayan var. Şimdi otel görevlisine de
bana sigara al demek olmaz. En iyisi 5 dakikada alıp geleyim.
Hem biraz temiz hava da iyi gelir” diye düşündü.
Hızla üzerini değiştirdi. Çalışma masasına yöneldi. Laptopu
kapattı. “5 dakikalığına da olsa bunu burada bırakamam”
dedi. Bilgisayarı ajandası ile birlikte çantasına yerleştirdi.
319

Silahını alarak beline taktı ve odadan çıkmak için kapıya


yöneldi.
Tam kapının önüne gelip, ayakkabılarını giydiğinde birden
elektrikler kesildi. Otel karanlığa gömülmüştü. Az önce ışıl
ışıl parıldayan odada şimdi sadece yolun karşısındaki elektrik
direklerinden süzülerek gelen turuncu ışıkların cılız
yansıması vardı.
Durdu, jeneratörlerin devreye girmesini bekledi. Ama hiçbir
değişiklik yoktu. Birden otel Ayhan’a çok daha sessiz geldi.
Oteldeki sessizlik ile gecenin boğucu karanlığı birleşmiş ve
Ayhan’ın içerisinde tuhaf bir ürperti yaratmıştı.
Ayhan huylanmıştı. Elektrikler hala kesikti ve şimdi gecenin
sessizliğinde, birisinin odasına yaklaşırken çıkarttığı ve çok
ama çok derinlerden gelen tıkırtıları duyuyordu. “Anlaşılan
birileri gece eğlencesinden erken dönmüş ve benimle
tanışmak istiyor” dedi içinden. Tabancasını çıkardı. Emniyeti
açarak namluya mermi verdi.
Yavaşça kapının arkasına geçti, sırtını duvara yasladı.
Laptopu hemen yanına bırakmış, iki eli ile kavradığı
Baretta’yı dirseklerinden yukarı doğru büktüğü kolları ile sol
omzunun hizasına getirmişti. Her şeye rağmen
soğukkanlılığını koruyordu.
Bir yandan davetsiz misafirini beklerden bir yandan da
kafasında plan yapıyordu. Kapının arkasındaydı ve
muhtemelen kapı hemen yatmış olması ihtimaline karşın
yavaşça açıklacaktı. Kapı açıldığında içeri kısımda bulunan
yuvarlak tokmak ile duvar 90 derecelik bir açı oluşturduğu
anda aniden tokmağa sarılarak sol eli ile kendisine doğru
çekmeye aynı anda da sağ elindeki tabanca ile davetsiz
misafiri etkisiz hale getirmeye karar verdi.
Derin ama sessiz bir nefes alan Ayhan, kapıdan gelen hafif
tıkırtıyı işittiğinde kaslarının gerildiğini hissetti. “Sakin,
sakin” diyerek kendisine telkinde bulunuyordu.
320 HANEDAN

Kilit hafif bir “klik” sesi ile açıldı, kapının içeri kısımdaki
tokmağı Ayhan’a göre sola doğru yavaşça döndü. Ayhan’ın
gözü ve tüm dikkati kapının tokmağındaydı. Bu arada
tabancasını sağ eline almış, kapıya hamle yapmak için sol
kolunu ileriye doğru uzatmış ve dizlerine hafif bir esneme
payı vermişti.
Tahmin ettiği gibi kapı yavaşça açıldı. Önce küçük bir aralık,
sonra biraz daha… Kapıdan çıkan küçük gıcırtı bile odanın
içerisinde sanki yankılanıyordu.
Kapı yavaş yavaş açılmaya devam etti. Ayhan içeriye giren
cılız ışıkta siyah, postal tarzı bir ayakkabının ucunu görür
gibi oldu. Kapı duvarla 90 derecelik açı oluşturduğu anda
Ayhan ani bir hamle ile sol eliyle kapıyı kendisine doğru
çekti.
Kapı ardına kadar açılırken Ayhan karşısında kar maskeli,
siyah montlu, dar pantolonlu bir sülieti seçebildi. Odadaki
ışık o kadar cılızdı ki bir şeyleri tam olarak seçmek mümkün
değildi.
Tüm bunlar bir anda olup biterken, Ayhan silahını yabancıya
doğrultsa da bir anda sağ koluna çok sert bir Round House
Kick darbesi aldı. Bu tekniğe “Dairesel Vuruş” da
denmekteydi ve bu kadar etkili olarak ancak özel olarak
yakın dövüş teknikleri konusunda eğitim almış birisi
tarafından kullanılabilirdi. Ayhan misafirinin bir
“profesyonel” olduğunu anlamıştı.
Ayhan refleksle sola yarım dönüş yaparak, darbeden sağ
omzunu kullanarak kaçınmaya çalışmış ama geç kalmıştı.
Aldığı darbe sonrasındaAyhan’ın silahı hemen yanına
düşmüştü.. Rakibi dişli çıkmıştı. Ayhan sarsılsa da bu
tekmeye, sol bacağını sağ bacağı ile 110 derecelik bir açı
oluşturcak şekilde kaldırarak hafifçe diz kapağından büktüğü
ve rakibinin sol omuz bolgesine topuğu ile indirdiği sert bir
bir hook kick darbesi ile yanıt verdi. Kendisi de yıllarca yakın
321

dövüş eğitimi almıştı. Özellikle kick boks ve full contact da


ciddi anlamda başarılıydı.
Vuruş tekniğindeki seçimi isabetliydi çünkü o anda silahını
çıkaran yabancı sol omzuna aldığı bu darbe ile kendi sağına
doğru dengesini kaybederek düştü. Ayhan bundan istifade
ederek hemen düşürdüğü silahını almak için yere doğru
hamle yaptı. Aynı anda odanın içerisinde susturuculu
silahtan çıkan merminin çıkardığı ses duyuldu.
Kapının koridorda kalan kısmı ile odaya açılan bölgesinin
tam arasında yere düşmüş olan yabancı silahını ateşlemiş
ancak dengesiz bir pozisyonda atış yaptığı için mermi
Ayhan’ın sol omuzunun üzerinden geçerek karşıdaki duvara
saplanmıştı.
Ayhan silahını son anda alarak kendisini kapının arka
kısmına doğru fırlatarak kapıyı, kapı ile koridor arasına
düşmüş olan yabancının üzerine doğru tekmeledi. Nefes
nefese kalmıştı. Vücudundaki adrenalinin çok çok
yükseldiğini fark edebiliyordu.
Yabancının kalkarak yeniden odaya adımını attığını fark
eden Ayhan bir anda adamın ayaklarına sarılarak adamı
yüzüstü yere düşürdü ancak kendisi de dengesiz biçimde
düştüğünden adam yerde sola doğru yuvarlanarak elinden
kurtulmayı başardı.
İkisi de yeniden doğrularak birbirlerine doğru hamle
yaptılar. Birbirlerine doğru yaklaşırken Ayhan rakibine bel
hizasında bir Front Kick çıkardı. Hazırlıksız yakalanan rakibi
aldığı sert darbe ile sırt üzeri devrilirken Ayhan, kapının
arkasına bıraktığı laptopa hamle yaptı, ancak yere düşen
rakibi bu kez ilginç bir teknikle yerde kendisine tırpan çekice
yüzükoyun yere kapaklandı.
Şimdi rakibi arkada Ayhan önde ikisi de yerde yatıyordu.
Baretta ile 3 el hedefini görmeden hem ateş edip hem de sola
doğru yuvarlanarak kapının arkasına yanaşan Ayhan’ın
322 HANEDAN

başının üzerinden, aynı anda kendisinin tersi istikamette


sağa tarafa, odadaki pencereye doğru yuvarlanarak ateş eden
adamın silahından çıkan 2 mermi geçti.
Ayhan yuvarlanarak kapının arka kısmına ulaşmış ve
laptopunu almıştı ancak hala oldukça açık bir hedefti. Kapıya
baktı ve “Bu son şansım” dedi. Son bir hamleyle çömelerek
hedef küçültürken yine rakibi tam olarak görmeden arkasına
doğru 2 el ateş ederek kendisini kapının koridor kısmına attı.
Yüzü koridora dönük biçimde arkasından kapıyı elinden
geldiğince sert biçimde çekti, şansı vardı ki kapı kapandı.
Kapı kapandığı anda iki kurşun bu kez kapıyı delerek sağ
ayak bileğinin ve baldırının hizasından kapıyı delmiş ancak
çok yakından geçmesine rağmen Ayhan’a isabet etmemişti.
Kapıdan kaçmaya uğraşırken arkaya doğru hedefi görmeden,
ard arda ettiği 2 el ateş hayatını kurtarmıştı. Çünkü rakibi bu
esnada pencerenin olduğu bölümde kendisinden çok daha
açık bir hedef haline geldiğinden savunma pozisyonu almış,
pencere tarafındaki pufun arkasına geçerek hedef küçültmek
zorunda kaldığından arada geçen zamanda ateş etme
imkanını bulamamış, Ayhan kapıdan çıktığı anda ateş
açtığında ise görüş açısını kaybettiği için hedefini
vuramamıştı.
Tüm bu yaşananlar birkaç dakikanın içerisine sığmıştı.
Ayhan hiç düşünmeden koşmaya başladı. Merdivenleri hızla
indi. Sokağa çıktı. Sokak tenha sayılırdı ve bu da kendisi için
bir dezavantajdı. Kalabalık olsa insanların arasına
karışabilirdi.
Önce sağına sonra soluna doğru baktı. Daha sonra sola
doğru koşmaya başladı. İleride bir yol ayrımı vardı. Ayhan
arkasına baktığında adamın da kendisini koşarak takip
ettiğini fark etti daha süratli koşmaya başladı. Hayatında ilk
defa kovalayan değil kaçan oluyordu.
323

Adam Ayhan’la arasını kapatmaya başlamıştı. Yaklaşık 10


dakikadır kovaladığı adamın bu temposunu daha fazla
sürdüremeyeceğini biliyordu. Gerçekten Ayhan’ın direnci
azalıyor, akciğerleri patlayacak gibi oluyordu, dizlerinde
derman kalmamıştı. Ve git gide yavaşlıyordu. Adamsa tam
tersine hızını artırıyordu.
Adam “İleriki yol ayrımında yakalamış olurum” diye geçirdi
içinden. Bir yandan koşarken bir yandan tabancasını çıkardı.
Adamla Ayhan’ın arasında artık sadece 10-15 metre kalmıştı.
Adam Ayhan’ın yol ayrımında sağa doğru gideceğini anladı.
Bir an dikkati dağıldı ve yoldaki küçük bir taş parçasına
takılarak dengesini kaybederek sendeledi. Yere tam olarak
kapaklanmamıştı ama tabancasını düşürmüştü. “Kahretsin”
dedi. Hemen toparlanarak aynı hızla Ayhan’ın peşinden
koşmaya devam etti.
Adamın düşüşü Ayhan’a çok değerli 1-2 dakika
kazandırmışt. Ayhan yol ayrımından sağa dönmüş adam
Ayhan’ı kısa süre için de olsa gözden kaybetmişti. “Boşa
koşuyor bunun sonu yok” dedi ve o da sağa döndü.
Girilen sokak dar, uzun bir sokaktı. Sokağa girildikten
yaklaşık 100 metre sonra ana caddeye paralel 2 sokağa açılan
sağa ve sola doğru 2 ayrı yol vardı. Bu nokta bir dörtyol
oluşturuyordu.
Adam sokağa girdiğinde bir anda durdu. Uzun ve iyi
aydınlatılmış sokakta kimsecikler yoktu. “Olamaz” diyen
adamın gözüne bir şey çarptı. Koşarak yaklaşık 100 metre
uzaklıktaki dört yol oluşturan noktaya giden adam burada
sağ tarafa doğru açılan sokağın başında Ayhan’ın giydiği
makosenin tekini buldu.
Makoseni eline alan adam makoseni yere fırlatarak sokağa
daldı ve koşarak hızla uzaklaştı.
Adam sokağa daldıktan birkaç dakika sonra dörtyolun
başında hışırtılar duyulmaya başlandı. Bunlar poşet
324 HANEDAN

sesleriydi. Ayhan dört yolun hemen gerisindeki büyük çelik


çöp konteynerinin içerisinde, poşetlerin altından kafasını
çıkardı.
Dörtyolun başına doğru ilerledi. Arkasını duvara vererek
sokağa yüzünün yarısını dönüp bir göz attı. Adam ortalıkta
gözükmüyordu. Nefes nefeseydi. Dört yolun başına giderek
ayakkabısını aldı. “Hatıra olarak ayakkabımı almadığına
sevindim. Ben bunlara kaç para verdim haberin var mı…”
diyerek makosenini giydi. Adam peşindeyken o dörtyolda
sağa açılan sokağın başına ayakkabısını yan çevirerek
koymuş, ayakkabısının burada ayağından çıktığı izlenimini
yaratmıştı. Ve sonrasında da çöp konteynerinin içerisine
kendisini atarak çöp poşetlerinin altına gizlenmişti. Biraz
daha koşsa bu davetsiz misafirin kendisini yakalayacağını
anlamıştı.
“Daha yeni duş yapmıştım be kardeşim. Bak o da piç oldu.
Allahtan çöpte sulu poşet yoktu.” Diyerek ters istikamette
uzaklaştı.
Yeniden yol ayrımına geldiğinde yola göz attı. Kimse yoktu.
Sağ taraftaki eski beyaz Lada Niva’yı gözüne kestirdi. Hızlı
adımlarla Lada’ya yanaştı. Tekrar sağına soluna baktı “Vallahi
bunu yapmayı istemezdim” dedikten sonra tabancasının
kabzası ile Lada’nın sürücü koltuğu tarafındaki camını kırdı.
Araç eski model olduğu için alarm sistemi kurdurulmamıştı.
Böylece şans bir kez daha Ayhan’a güldü.
Ayhan kırılan camdan elini içeriye sokarak kapı kilidini açtı
ve direksiyonun başına geçti. Arabanın el freninin çekili ve
vitesin boşta olup olmadığını kontrol etti. Daha sonra hemen
eğilerek direksiyon kutusunun altına ellerini sktu. Başı
direksiyonun hizasındaydı. Kısa bir süre sonra akümülatörün
artı kutuplu kablosunu takip ederek marş motorunun
solenoidini buldu. Şimdi sırada biri sağda birisi solda olan
küçük bir kablo ile akümülatörün artı kutup kablosunu
kabloların plastik yerlerinden tutarak birbirine temas
325

ettirmek vardı. Birkaç temastan sonra motor çalıştı. “İşte düz


kontak budur” dedikten sonra vitesi ikiye alarak gaza
yüklendi.

Hiç bilmediği bir şehirde, hiç bilmediği sokaklarda nereye


gideceğini bilmeden sadece uzaklaşmayı düşünerek son sürat
ilerliyordu. Ve bir yandan da “Kimdi bu herif ?” diye
düşünüyordu.

Kendisini rahat hissedene kadar ayağını gaz pedalından


çekmedi…

KISIM 39

Ayhan Lada Niva’yı önce vitesi boşa alıp sonra el vitesini


çekerek durdurmuştu. Geldiği yer hakkında gelirken
tabelada gördüğü isim dışında hiçbir fikri yoktu. Otele
gelirken taksicinin kullandığ Ayvazovski Caddesi’ni uzunca
müddet ters istikamette takip etmiş, cadde üzerindeki M-17
noktasından sola doğru döüş yaparak bir müddet hiçbir yere
şapmadan ilerlemişti. Bir müddet sonra ise P-29 ve P-23
noktasının kesiştiği bölgeden sola dönerek kötü bir yola
girmiş ve şu an bulunduğu bölgeye yani Blyzhnie’ye’nin çok
yakınında bulunan bir ormanlık araziye gelmişti. Burası
Krasnohvardııskyı Bölgesi’de bulunan küçük bir şehirdi.
Ayhan aslında kaldığı otelden dairesel olarak yaklaşık 180
derecelik bir açı çizerek uzaklaşmıştı.

Koltuğa başını sertçe yasladı derin bir nefes aldı. Anlaşılan


artık son dakikaya kadar beklemek gibi bir lüksü yoktu
çünkü şu an itibariyle kendi hayatı da tehlikedeydi.
Önündeki 33-34 saat içerisinde Ali Çetin’i mutlaka bulması
gerekiyordu.

Ayhan’ın kafasında şimdi bin bir tane soru vardı. Kendisini


kim niye öldürmek istemişti ? Şu an neredeydi? Merkezden
ne kadar uzaklaşmıştı? Türkiye’den beri takip mi ediliyordu
? Ve en önemlisi Ali Çetin’i nasıl bulacaktı.
326 HANEDAN

Kafasını toplamaya çalıştı. Biraz sonra daha sağlıklı ve


düzgün düşünebiliyordu.
“Şöyle bir düşünelim…” dedi ve birden “Bir dakika bir
dakika” diyerek cep telefonuna sarıldı. Cep telefonundan
internete bağlandı. Google’a bir şeyler yazdı. “İşte buldum.
Tabii. Nerede kalacaktın ki ?” dedi.
Bulduğu adrese doğru yola koyulmak için arabaya tekrar düz
kontak yaptırmak için direksiyon kutusuna doğru
eğildiğinde uzaklardan bir motor sesi duyar gibi oldu.
Yanılıp yanılmadığını anlamak için durdu, kulak kabarttı.
Hayır yanılmıyordu. Motor sesleri gittikçe bulunduğu alana
doğru yaklaşıyordu ve seslerden anladığı kadarı ile birden
fazla araç vardı.
“Nasıl olur Allah kahretsin !”dedi ve Lada’ya düz kontak
yaptırmak için harekete geçtiği anda durdu. Daha önce
yapması gereken bir şey vardı.
Ceketinin cebinden kaçarken düşmemesi büyük şans olan
cep telefonunu çıkardı. Buraya gelmeden önce verdiği GSM
operatörüne verdiği talimatla hattını uluslar arası
görüşmelere açtırmıştı. Telefonunun ekranına baktı hemen.
Ormanlık arazide olduğu için telefonun
çekmeyebileceğinden korkuyordu. Ama şebeke orta düzeyde
de olsa alıcı sinyali veriyordu.
Hemen bir numara tuşladı. Karşı tarafın telefonu beklediği
belliydi. Birinci çalışından sonra telefon açıldı. Ayhan hızla
konuşmaya başladı:
“Planı öne çekiyoruz. Birileri peşimde, beni öldürmeye
çalışıyor. Yarım saat önce vurmayı denediler. Zor
kurtuldum…” sözleri nerede olduğunu soran bir soru ile
kesildi. Ayhan “Şu an çaldığım bir arabayla ormanlık bir
arzideyim, nerede olduğumu bilmiyorum. Ve atlattığımı
sandığım adamlar peşimde.” Dedikten sonra karşı tarafaki
sese peşindekileri atlabilirse gideceği adresi verdi. Ve
327

“Gelince beni ara, haberleşiriz” dedi. Karşı taraftan olumlu


cevabı aldıktan sonra telefonu kapattı.
Sarsılmış durumdaki Ayhan Lada’ya düz kontak yaptırdıktan
sonra gaza yüklendi ve şose yolda farları sönük biçimde kör
biçimde ilerlemeye başladı. Her hangi bir şeye çarpması işten
bile değildi. Önünü sadece Ay ışığı aydınlatıyordu ve o ışık da
ormanlık arazide olduğu için çok yetersizdi çünkü ağaçlar
ışığı engelliyordu.
Lada hışırtılar ve lastiğe çarpan taşlar arasında kör biçimde
ilerlerken Ayhan direksiyonu yumrukluyor, küfürler
savuruyordu. Takip edildiğine değil satılışına çok
sinirlenmişti.
Yaklaşık 15 dakika sonra ana yolu seçebildi. O ana yola doğru
girerken zırhlı olduğu belli olan 4 personel taşıyıcı ve bir
binek araç da ormanlık araziye giriyordu. Ayhan aracı
durdurdu. Zırhlı personel taşıyıcıların ormanlık alana giden
şose yola girmelerini ve gözden kaybolmalarını bekledi.
Sonra yeniden düz kontak yaparak ana yola çıktı ve Lada’nın
tüm gücünü zorlayarak, cep telefonunda gördüğü adrese
doğru ilerlemeye başladı.
Araba ilerlerken Ayhan “Anlaşılan birileri bu oyunun bu gece
bitmesi için kararlı” dedi.
328 HANEDAN

40.BÖLÜM

“Aynı saatlerde Kefe’de


bir Bungalov”
Henüz 2 ay önce açılmış olan Poseidon Evleri genelde
otellerin kalabalık ve yoğun ortamı yerine sessiz sakin bir
tatil geçirmek isteyen tatilcilerin gözdesi olmuştu. Evler
bungalov tarzı yapılmıştı ve tam da özel olarak
yeşillendirilmiş bir alanın ortasında kuruluydu. Sayıları
sınırlıydı. Yatırımcı firma bu tarz bir konaklama tarzının
tutup tutmayacağını kestiremediği için ilk etapta sadece 15
bungalov yapmıştı. Evlerin bulunduğu alansa site tarzında
planlanmıştı ve özel güvenlik tarafından korunuyordu.
Ortalama 150 metre karelik bu bungalovlar şehir merkezine
biraz daha uzak kalıyordu. Bungalovların içerisinde bir evde
bulunabilecek her türlü konfor mevcuttu. 3 odası olan
bungalovlarda, biri ebeveyn banyosu olmak üzere çok şık 2
banyo, internet bağlantısı, televizyon, uydu alıcısı, klima,
minibar gibi pek çok detay gözden kaçırılmamıştı.
Her bungalovda standart olarak bir tane çift, bir tane tek
kişilik yatak bulunmaktaydı. Gece olduğunda
bungalovlardan çevreye yansıyan ışıklar o bölgede başka
yerleşim alanı yahut tesis olmadığı için değişik bir atmosfer
yaratıyordu.
Poseidon evlerinin en büyük özelliği Kefe’nin tek camii olan
329

tarihi Müftü Camii’ne oldukça yakın olmasıydı. Caminin


yaklaşık 7-8 kilometre güneybatısında kurulan turistik bir
site olması bu evlere ayrı bir özellik katıyordu. Bu cami 1623-
1639 yılları arasında inşa edilmişti ve Kefe’de ayakta kalabilen
son camisiydi. Rus işgalinin ardından Ermeni Katolik Kilisesi
haline getirilmiş, Sovyetler Birliği döneminde Ermeni
Katolik Kilisesi de kapatılmıştı. 1964’te yeniden camii haline
getirilen bu tarihi yapıda 1970 yılında bazı tamirat işlemleri
gerçekleştirilmişti. Camii ancak 1990’larda Tatarlara iade
edilmiş, restorasyonu yeni tamamlanmış ve önceki sene
hizmete açılmıştı.
Poseidon Evleri sitesinin güvenlik kabininin önünde siyah
renkli bir Ford Mondeo durdu. Araç Ukrayna plakalıydı ve
anlaşıldığı kadarı ile kiralıktı. Güvenlik kulübesine doğru
aracın otomatik camını açarak selam veren top sakallı,mavi
gözlü, ince altın çerçeveli gözlükleri olan, çok şık gri takım
elbiseli yaklaşık 1.90-1.95 boylarında, kır saçlı bir adam
anahtarını aldı ve önündeki bariyerin yavaşça yukarı doğru
kalkmasının ardından site içerisindeki yoldan 12 numaralı
evin önüne vardı. Aracını üç gündür olduğu gibi evin
arkasına park etti. Ve hızlı adımlarla ön kapıya dolanarak
kapısını bungolava girdi. Siteden içeri girmeden önce
kapıdaki güvenlik görevlisine “Kesinlikle rahatsız edilmek
istemiyorum” demiş. Görevli de İngilizce olarak
“Emredersiniz Mr. Wenison” cevabını vermişti.
Adam tam bir İngiliz asilzadesini andırıyordu. Poseidon
Evleri’ne 3 gün önce yerleşmişti ve karizmasıyla sitedeki pek
çok bayanı etkilemişti. Kumarhane yerine otelin bu küçük
uydu şehir içerisine kurulmuş olan özel kütüphanesini tercih
ediyordu. Gizemli bir havası vardı, kimse ile konuşurken
görülmemişti. Farklı bir adamdı. Herkes arabasını evinin
önüne park ederken o evin arka kısmına park ediyordu. Ama
evlerin dört tarafı da parka müsait olarak tasarlandığı için
bu zaten sorun olmuyordu.
Odasına giren esrarengiz adam, önce üzerini değiştirdi,
330 HANEDAN

sonrasında bir duş alarak ipek pijama takımını giydi. Üzerine


de ropdöşambrını aldı. Bir süre ayakta amaçsızca gezindi.
“Sadece bir gün kaldı. Bu bir günde ya ölürüm ya da…” dedi
kendi kendisine. Sonra durdu ve mırıldandı:”Cuma günü her
şey bitmiş olacak”.
Sonra yatağın üzerine sırtüstü uzandı. Gözlerini kapattı. Son
ayları oldukça hareketli geçmişti. Aylar önce tarihe olan
merakı nedeni ile başlayan olayların bu noktaya
gelebileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti.
Aylardır takip ediliyordu. Hayatının hatasını ilk kez yanlış
kişiyle, yanlış bir pazarlığa oturarak yapmıştı. Sonrasında ise
4 kez öldürülmeye çalışılmış, hepsinden de kurtulmayı
başarmıştı. Avrupa’ya kaçamamıştı. Orada kendisini 1
saatten fazla yaşatmayacaklarını biliyordu.
Hele son 3 ay kabus gibi geçmişti. Adam gibi bir yerde
konaklayamıyor, cep telefonu kullanamıyordu. Kefe’ye
kaçmadan takip edileceğini tahmin etmiş olduğundan her
zamanki gibi önceden bir plan yapmıştı. Ancak bu kez bir B
Planı yoktu. Kendisine Karadağ bölgesinde bulunan bir kum
ocağında işçi olarak iş ayarlamıştı. Geldiğinde direkt olarak
bu küçük kasabaya gitti ve işe başladı. Başlarda çok zor gelse
de izini kaybettirmesi için bu şarttı. Şartları hiç de iyi
olmayan bir şantiyede yatıp kalkıyordu. Yaklaşık 8 kilo
zayıflamıştı. Ama sonunda zor da olsa izini kaybettirmeyi
başarmıştı. En sonunda da 3 gün önce Poseidon Evlerine
gelerek yerleşmişti. Artık gideceği yere daha yakın olmak
zorundaydı.
Buraya gelmeden önce bir hamamda yıkanmış, uzamış
sakallarını top sakal biçiminde kestirmiş, güzel bir saç traşı
olmuş, gözlerine mavi lens takmış, saçlarını ise beyaz renge
boyatmıştı.İnce altın çerçeveli gözlüğü ile birlikte yapmakta
usta olduğu makyajı birleştirince maden işçisi Kemal
Karakaya gitmiş yerine Mr. Wenison gelmişti. 3 aydır burada
Kemal Karakaya adına düzenlenmiş bir sahte pasaport ile
331

dolaşıyordu. Yanında Tekin Güngör ve John Edgar Wenison


adına düzenlenmiş 2 sahte pasaport daha vardı. Akıcı
İngilizcesi ve John Edgard Wenison adına düzenlenmiş
gerçeğinden ayırd edilmesi imkansız mükemmel sahte
pasaportu ile birlikte kimse ona “Sen bir İngiliz değilsin”
diyemezdi.
Siyah, çok göze batmayacak bir Ford Mondeo kiralamıştı.
Şimdi yapması gereken tek şey bu günü evde geçirip yarın
öngörüldüğü şekilde hareket etmek olacaktı.Ondan sonra
herşey istediği gibi giderse hem hayatını garantiye alacak,
hem de çok öenmli bir güce kavuşacaktı. Ama ya işler ters
giderse… İşte bunu aklına dahi getirmek istemiyordu.
Yatakta tekrar doğruldu. Aklına kaçış günü geldi. Kaçış
şeklini günler öncesinden planlamış ve bir kuru yük
gemisinin personeli olarak Kefe Limanı’na adımını atmıştı.
Yatakta otururken “Bu kadar şey bildikten sonra beni
yaşatmazlar. Ama ben şansımı sonuna kadar deneyeceğim”
dedi. Aslında her şeyin farkındaydı. “Bazen bilmemek
bilmekten çok daha iyidir diye boşuna söylememişler” dedi.
Daha 6 ay önce kudretli bir adamdı. İstediği her şeye sahipti.
Şimdiyse 150 metrekarelik bir bungalovun içerisine sıkışmış,
bir gün sonra kafasında planladığı bir mucizenin olması ile
birlikte hayatta kalmak için dua ediyordu.
Aylardır ilk kez burada internete girme şansı olmuştu.
İnternete girdiğinde de Ufuk Yaylalı ve “Solak” lakaplı sahte
pasaportçu Ahmet Kaleli’nin öldürüldüklerini öğrenmişti.
Solak ile teması olmamıştı. Ufuk Yaylalı’nın öldürülmesi de
onu aslında pek enterese etmiyordu. Ne de olsa Ufuk
Yaylalı’dan istediği kadar yararlanmıştı ve Yaylalı nerede
olduğunu bilmiyordu.
Ama haberdeki bir detay, birilerinin olan bitenden haberdar
olduğunu ve asıl hedefin kendisi olduğunu ona anlatmaya
332 HANEDAN

yetmişti. O da mezar taşlarına kanla yazılan FAGF yazısıydı.


Birileri açıkça kendisine mesaj gönderiyordu.

Hem Ufuk Yaylalı’nın hem de “Solak” anlaşılan


öldürülmeden önce kendisinin yerini öğrenmek için
işkenceli sorgudan geçirilmişlerdi. Ama şanssızdılar; çünkü
bilmiyorlardı. “Gerçi bilseler ne değişcekti. Yine öleceklerdi”
diye düşündü. Tedirgindi. Uzun zamandır kullanmadığı
silahının emniyeti son 6 aydır sürekli açıktı. Gazete
arşivlerini internetten incelediğinde Rodos Arkeoloji Müzesi
Müdürü Stelyo Gasinas’ın da öldürüldüğünü de öğrenmişti.
İşte o anda bir kişinin daha bu sırrı çözmek için uğraştığını
anlamıştı. Kimdi bu ve sırrı çözebilmiş miydi ?

Derin bir nefes çekti ve mutfağa doğru yöneldi. “Bu gece yine
uykusuzum” diyerek kendisine bir Necsafe yapmak için su
kaynatmaya başladı.
333

41.BÖLÜM
“Aynı saatlerde Kefe’de
bir Bungalov”

Ayhan ana yola çıktıktan kısa süre sonra gözü dikiz


aynasına takıldı. “Kahretsin!” dedi. Ormanlık araziye
girerken gördüğü binek araçta 2 kişi kendisini takip
ediyordu. Anlaşılan son anda kendisini fark etmiş ve takip
etmeye başlamıştı.
Ayhan şimdilik Ali Çetin’e olan ziyaretini ertelemek zorunda
kalacaktı anlaşılan. Gaz pedalına iyice yüklendi.
Ancak arkasındaki araç da süratini artırmıştı ve giderek
yaklaşıyordu. Ayhan silahını hazırladı, namluya mermi verdi.
Az sonra dikiz aynasından arkasındaki arabanın sağ ön
penceresinden kar maskeli bir adamın sarktığını gördü.
Başını eğmesi ile arabaya kurşun yağmaya baladı.
Arkasındaki arabadan Uzi ile ateş ediliyordu.
Ayhan direksiyonu sert biçimde sağa sola çevirerek Lada’ya
slalom yaptırmaya başladı. Başını eğmiş bir yandan
olabildiğince yolu görmeye çalışıyor bir yandan da aracın
kontrolünü kaybetmemeye uğraşıyordu.
Araca isabet eden bazı kurşunlar arka camı delerek ön
camdan çıkmıştı. Şanslıydı ki yakıt deposu isabet almamıştı.
Tüm bunlara rağmen arkasındaki arabadan en az 20 metre
ilerideydi. Ayhan birden karar verdi. Ya ölecekti ya bu
cendereden kurtulacaktı.Birden arabanın el frenini çekerek
direksiyonu sola kırdı, araba spin atarak yolun tam ortasında
enlemesine bir şekilde durdu. Ayhan bu sırada arabadan
334 HANEDAN

atlayıp, Lada’yı kendisine siper ederken, arkasından gelen


araç da aniden sert bir fren yaparak durmuştu. Karanlık ve
tenha otobanda şimdi tam bir fırtına öncesi sessizlik
yaşanıyordu.
Ayhan’ın 7.65 mm’lik 81 F Baretta’sında otelde çıkan çatışma
sonrasında 8 mermisi kalmıştı. Kendisini takip edenlerden,
önce ateş açanı arabadan indi. Ayhan “Yaklaş canım yaklaş”
dedi. Çok dar bir açıdan da olsa adamı görebiliyordu. Adam
2-3 adım attıktan sonra durdu. Ayhan olacakları anlamıştı.
Adam arabayı tarayacaktı. Ve büyük ihtimalle yakıt
deposunu hedef alacaktı. Adam Uzi’sini araca doğru
yönelttiği anda Ayhan Lada’nın sağ kısmında, sol dizini yere
koyarak kendisini gösterdi ve karanlıkta iki el silah sesi
duyuldu. Az önce arabayı taramak için hazırlanan adam
boynundan ve kafasından vurulmuştu. Bağırarak yere
düşerken refleks halinde Uzi’nin tetiğini ezdi. Uzi’nin
namlusundan çıkan kurşunlar karanlık yolda bir alev gibi
çakarken, adamın cansız bedeni yere düştü. Ağzından da kan
geliyordu.
Ayhan yeniden Lada’nın arkasında siper aldığında “Tam
isabet. Kaldı bir” dedi.
Araçtaki ikinci adam arkadaşının sonunu gördüğünden
dolayı daha temkinliydi. Sürücü koltuğundan tam olarak
inmedi. Aracın kapısını açarak kendisine siper yaptı.
Aralarında şu anda yalnızca 10-12 metrelik bir mesafe
bulunuyordu. Ayhan gecenin karanlığında önce bir “klik”
sesi duydu. Bir el bombasının pimi çekilmişti. Maksimum 10
saniyesi vardı. Lada’nın ardından kendisini göstererek
peşpeşe 3 el ateş ettiğinde takip edildiği araçtaki adam
bombayı elinden çıkarmak üzereydi. Ama 3 mermi de
adamın çelik yeleğine isabet etmişti. Ve adam kurşunların
etkisi ile sırt üstü yere yığıldı, bu arada el bombası hemen
adamın yanına düşmüştü. Ayhan olacakları sezmiş ve ateş
ettikten hemen sonra koşarak kendisini yolun hemen
kenarındaki bariyerlerin yan tarafına doğru fırlatmış, az
335

sonra da gecenin karanlığında bir volkanın patlamasını


andırırcasına el bombası infilak etmişti.
Ayhan kendisini fırlattığı otların üzerinde kafasına ellerini
siper etmiş tam siper vaziyetini almıştı. Kafasını tam
kaldırdığında bu kez arabanın inflak ettiğini görerek yeniden
tam siper halinde yere yattı. Az sonra sadece çevreyi saran
bir alev topunun ışıkları vardı otoyolda. Kendisini takip eden
araç bir alev topu şeklinde yanıyor, kafasından ve boynundan
vurulan adamın cesedi yolun ortasında duruyordu.
Kendisini takip eden diğer adamın cesedi ise paramparça
olmuştu, Kollar, bacaklar, beden… Hepsi ayrı bir tarafa
savrulmuştu.
Ayhan midesinin kalktığını hissetti. Alev alev yanan aracın
yanına doğru ilerledi. Vurularak ölen adama yanaştı. Otelde
kendisini öldürmeye gelen her kimse aynı ekipten oldukları
giysilerinden belliydi. Adamın üzerini aradı. Her hangi bir
kimlik yoktu.”Anlaşılan özel görev” dedi Ayhan.
Adamın Uzi’sini ve belindeki 9 mm.’lik Ots-33 Pernach’ı aldı.
Ayhan adamın belindeki tabancayı eline aldığında kendisini
kimin öldürmeye çalıştığının cevabını da büyük ölçüde
bulmuştu. Ots-33 Pernach; Rus ordusunun kullandığı bir
silahtı ve yakın zamanda artık önemli operasyonlar için
sınırlı sayıda da olsa Rus İstihbaratında da kullanıldığı
bilinmekteydi..Elindeki silah özel operasyonlarda kullanılan
bir versiyondu. Susturucu takılabilen bir silahtı ve
susturucusu da üzerindeydi.
Ayhan biraz daha aradığı adamın üzerinden 27 mermilik bir
kutu şarjörü buldu “Bu iyi oldu işte dedi.” Kutuyu ceketinin
cebine attı. Tabancayı kendi Baretta’sı ile birlikte beline
takarken, Uzi’yi de kılıfı ile birlikte sol koltuk altına
yerleştirdi.

Hızla Lada’ya doğru ilerledi. “Büyük ihtimalle beni takip


336 HANEDAN

ederlerken arkalarındaki ekiplere de haber vermişlerdir. Az


sonra onlar da burada olur” diye düşündü. Lada’ya 3. Kez düz
kontak yaparak arabayı çalıştırdı. Ve arkasında bir alev topu
bırakarak ertelemek zorunda kaldığı işini halletmek için yola
koyuldu.
Yaklaşık yarım saat sonra bölgeye gelen 2 zırhlı personel
taşıyıcısından inen 6 kişi, yanıp kül olmuş bir araba, her
parçası ayrı bir köşeye savrulmuş, tanınmayacak haldeki bir
beden ve iki yerinden vurularak ölmüş bir adamın cansız
bedeni ile karşılaştıklarında küfürler savuruyorlardı…
Armegedon Savaşını Kim Başlatacak? 337

42.BÖLÜM
“Aynı saatlerde Kefe’de
bir Bungalov”
“Tahminim doğru ise bir ekip de Ali Efendi’nin yanına
doğru yola çıkmıştır. Hatta bu büyük ihtimalle otelde bana
saldıran adamdır” diye düşünerek, arabayı Kefe Müftü
Camii’ne doğru sürdü. Gelmeden önce bu camiye nasıl
gidileceğini öğrenmişti Allah’tan.
Ayhan yeniden şehir merkezine girdiğinde saat 04.30’u
gösteriyordu. Bu arabayla çok dikkat çekeceği aşikardı. Hem
Lada’nın benzini de bitmek üzereydi. Arabayı tenha
sayılabilecek bir yerde sağa çekti, içerisinden laptopunu aldı
ve arabayı orada bırakarak yaya olarak yoluna devam etti.
Yaklaşık 250 metre ileride bir benzin istasyonu vardı. Ayhan
koşar adım benzin istasyonuna doğru ilerledi. Az sonra
benzinliğe varmıştı. Gece eğlenceden döndüğü her halinden
belli olan bir genç arabasına benzin doldurmuş, benzinlikten
ayrılmak üzereydi.
Ayhan “hey” diye bağırdı. 24-25 yaşlarındaki genç Ayhan’a
bakarak “Ben mi ?” dercesine bir ifade ile kendisini gösterdi.
Ayhan bozuk Rusçası ile “Evet, evet” diyerek genç adamın
yanına geldi. Nefes nefeseydi. Hiç eveleyip gevelemeden
“Beni Müftü Camii’nin yakınındaki Poseidon Evleri’ne
götürürmüsün ?” dedi. Bu arada 5 tane 100’lük dolar
banknotu gence gösterdi. Gencin gözü ise banknotlardan
daha çok ceketin altından hafifçe gözüken silahın kabzasına
takılmıştı ve açıkçası çekinmişti.
Ayhan bunu fark edince “Korkmana gerek yok.” Dedi. Genç
338 HANEDAN

daha çok kortuğundan ama tabii gecenin o saati 500 dolarlık


bir teklifi de reddetmek istememesinin de etkisi ile “Tamam”
dedi.
Birlikte genç adamın 1999 model Opel Astra’sına atladılar.
Ayhan düşünüyordu. Genç adamın tek derdi ise bu
esrarengiz adamı bir an önce istediği yere bırakıp yoluna
gitmakti. Yolda hiç konuşmamışlardı. Yaklaşık 25 dakika
sonra Kefe Müftü Camii tüm güzelliği ile görünmeye
başlamıştı.
Ayhan “5 dakika sonra oradayız dedi”. Gerçekten yaklaşık 5
dakika sonra Poseidon Evleri ile aralarında sadece 100-150
metre vardı. Ayhan gence dönerek “Tamam ben burada
ineyim. Sana iyi yolculuklar, bu iyiliğini unutmayacağım İyi
geceler” dedi. Genç adam durmaya dünden razıydı. Arabayı
sağa çekti zoraki bir gülümseme ile “Sana da iyi geceler” diye
cevapladı. Ve Ayhan arabadan indikten sonra tam tersi
istikamete dönerek hızla oradan uzaklaştı.
Ayhan Poseidon Evleri’ne doğru hızlı adımlarla iki tarafında
karşılıklı ağaçlar bulunan yoldan ilerlemeye başlamıştı ki,
turistik sitenin kapısına sivil giyimli bir adamın yanaştığını
gördü. Adımlarını yavaşlattı. Adam önce kapıdaki özel
güvelik görevlisine birşeyler söyledi. Ancak karşısındakinden
olumsuz bir yanıt almış olmalıydı. Belli ki sitede kalan
misafirlerden birisi değildi. Ayhan “Bu işte bir tuhaflık var”
diyerek yoldaki ağaçların birisinin arkasına gizlenerek
izlemeye başladı. Özel güvenlik görevlisi, kapıdaki adama
yanaşarak bir şeyler daha söylemişti ki adam bir susturuculu
bir silah çıkardı ve tek kurşunla güvenlik görevlisini vurdu.
Güvenlik görevlisi cansız biçimde olduğu yere yığılmıştı.
Anlaşılan adamın asıl hedefi başkaydı ve Ayhan hedefi
biliyordu.
Adam sağına ve soluna baktı. Kimsenin olmadığına kanaat
getirir getirmez güvenlik görevlisini, güvenlik kulübesin
içerisine çekerek yatırdı. Ayhan “Bunlar onlar” dedi. Elini
339

çabuk tutmazsa az sonra Ali Çetin de ölmüş olacaktı.


Ayhan, adamın site içerisine girip biraz ilerlemesini
bekledikten sonra makosenlerini çıkararak çoraplarıyla yolda
koşmaya başladı. Ses çıkarmaması gerekiyordu. Sitenin
girişinden içeriye daldı. Kurşun deliğinden hala kan
geliyordu. Adamların hiç acıması yoktu.
Ayhan siteye girdiğinde adamı gözden kaybeder gibi olduysa
da sonra adam yeniden görüş açısına girdi. Elinde susturucu
takılı silahı olduğu halde gayet sakin adımlarla sitenin
sonuna doğru yürüyen adamı takip eden Ayhan, koşarak
sitenin içerisindeki yoldan karşıya geçti ve iki bungalovun
arasına girdi. Tersten dolaşarak adamın arkasına
sarkabileceği ilerideki ağaçlıklara ilerleyecekti.
Adam bir ses duyar gibi olup arkasına baksa da kimseyi
göremedi. Bu sırada Ayhan adamın geldiği yolun tam karşı
cephesinde yeşil alanın içerisinde sıkı ağaçlıkların arasında
kamufle olmuş, adamın hangi eve yöneleceğini izliyordu. Bu
sırada yolda vurduğu adamdan aldığı susturuculu Ots-33
Pernach’ı çıkarmış ve namluya mermiyi vermişti bile.
Takım elbiseli adam 12 numaralı bungalova doğru yöneldi.
Evin bulunduğu konum sitenin en dip noktalarından birisi
sayılabilirdi. Ayhan “İşe bak ya. Yakalamaya geldiğimiz
adamın canının derdine düştük” diye söylendi. Bu arada
adam merdivenleri çıkarken Ayhan da ağaçların arkasından
çıkarak sessiz biçimde adamın arkasına doğru süzüldü.
Makosenlerini de ağaçların arasına bırakmıştı.
Adam kapı tokmağı ile kapıyı çalacağı anda suratında
Ayhan’ın elini hissetti. Ağzı ve burnu kapanmıştı. Tam
Ayhan’a doğru dirsek atmak üzereydi ki susturuculu silahtan
çıkan kurşun ensesine girdi. Silahtan çok hafif bir ses
çıkmıştı. Adam hırıltılar çıkararak yere doğru yığıldı.
Kurşunun girdiği yerden oluk oluk kan akıyordu ve Ayhan’ın
üstü başı da kan olmuştu. Ama ses çıkmamıştı.
340 HANEDAN

Ayhan adamı öldürdüğü esnada kapı açıldı. “Rahatsız


edilmek ist…” kapıyı açan adam kendisine doğrultulmuş
susturuculu silahi gördüğünde yüz ifadesi değişti. Rengi
atmıştı.
Ayhan silahını Ali Çetin’e doğru uzattı ve “Sürpriz !” dedi.
“Şimdi en ufak bir hareket yapmadan önce şu adamı içeri
taşı. Sonra da ellerini başının üzerine koy” diye buyurgan bir
ses tonu ile konuştu. Ali Çetin şoke olmuştu. Söylenenleri
duymamışçasına hareketsiz duruyordu. Ayhan’ın “Hadisene
!” diyerek sesini yükseltmesi O’nu kendisine getirdi.
Ali Çetin ensesinden tek kurşunla vurularak öldürülmüş
adamı, ayaklarından sürükleyerek eve soktu. Ayhan “Tamam
yeter. Ellerini başının üzerine koy ve geri geri yürü şimdi”
dedi. Ali Çetin ipek pijama takımları içerisinde ellerini
havaya kaldırırken “İşte korktuğum oldu. Beni öldürecek”
diye düşündü. Ayhan “En ufak ani hareketinde gözümü
kırpmam vururum.” Dedi.
Ali Çetin bir an için biraz gerideki komodinin üzerinde
duran silahına hamle yapıp yapmamayı düşündü ama
vazgeçti. Ayhan “Ulan sen nasıl bir adamsın. Seni
yakalamaya geldik, şimdi bizim de peşimize düştüler. Yürü”
diyerek Ali Çetin’e doğrulttuğu silahı ile salonun yolunu
gösterdiler.
Ali Çetin şaşırmıştı. “Sen onlardansın ve beni öldüreceksin”
dedi titreyen bir ses tonu ile. Ayhan “Ulan seni öldürecek
olsam elimi kana bulamazdım. İşte kapıının önünde yatan
adam zaten seni öldürmeye gelmişti. Bırakırdım leşini
sererdi şuraya. Hem kimi kastettiğini bilmesem de
“onlardan” olsaydım, o kişiler kendi adamlarını bir gece
içerisinde iki kere öldürmeye kalkmazlardı her halde” dedi.

Ali Çetin biraz rahatlasa da hala tedirgindi. Bu arada Ayhan


komodinin üzerindeki tabancayı aldı. Şarjörünü yere
341

boşalttı, silahı da beline taktı.

“Otur bakalım Ali efendi. Konuşmamız lazım. Şu işin aslını


faslını bir anlayalım” dedi. Silahı halen Ali Çetin’e doğrulmuş
vaziyetteydi. Ali Çetin ve Ayhan şimdi evin salon bölümüne
geçmişlerdi. Ali Çetin artık rahatlamıştı.

Üzerine bir silah çevrili olduğu halde salondaki bara gitti ve


kendisine bir bardak viski koydu. Ayhan’a “İçki ?” diye sordu.
Ayhan’ın kimlerden olursa olsun kendisinden bir şeyler
öğrenmek zorunda olduğunubu nedenle de kendisini
öldüremeyeceğini düşünerek rahatlamıştı.

Ayhan “Lan manyakmısın sen ? Senin de ve sayende benim


de peşim de bir dolu silahlı adam var. Adam tutmuş içki
derdinde. Otur şuraya kendin zıkkımlan içkini” dedi. Sonra
da belli belirsiz “Ya sabır” diyerek kafasımnı iki yana salladı.

Ali Çetin salondaki tekli koltuğa oturmuştu, Ayhan ise


ayaktaydı. Puzzledaki son parçanın konulması için vakit
gelmişti.

Saatler 05.20’ydi…
342 HANEDAN

43.BÖLÜM

“Sırlar açığa
çıkıyor”
Ayhan elinde silah odada volta atarken “Kapıdaki o herifi
gördün mü ? O herif bir SVR ajanı. Yani Rus İstihabaratı.”
Dedi. Adamın gömlek cebindeki armadan anlamıştı. SVR
ajanları sivil giyinerek sahaya çıktıkları zaman birbirlerini
tanımları için kimliklerini yanlarına almazlar, gömleklerine
bu özel SVR arması işlenirdi.Her armanın yanında da o ajana
ait bir kod numarası işlenirdi.

Ali Çetin gayet sakin biçimde “Demek izimi bulmuşlar”


dedi.Bir yandan da viski bardağını elinde sağa sola
çeviriyordu. Viski bardağını yanına doğru koyarak, sudan
etkilenmeyeb oldukça pahalı takma sakal bıyığını çıkardı.”Oh
be rahat ettim” dedi.

Ayhan, Ali Çetin’in bu rahatlığına şaşırıyordu. “Bir dakika


bir dakika. Sen bu adamların seni takip ettiğini
biliyormuydun ?” diye sordu.

Ali Çetin “E salak değilim herhalde” dedi. Ayhan “Zaten ne


geldiyse bu fazla zekiliğinden geldi başına” diye yanıtladı
onu.
343

Bir süre sessiz kaldıktan sonra Ayhan konuşmaya başladı.


“Bak şimdi Ali efendi şöyle yapacağız. Ben anlatacağım. Sen
dinleyeceksin. Sonra anlattıkların doğruysa hemen bir B
planı yapacağız. Yok doğru değilse sen doğruları
anlatacaksın. Eksik kısımları da sen tamamlayacaksın” dedi.
Ali Çetin kollarını göğsünde birleştirmişti.Sakin bir ses tonu
ile “Dinliyorum” dedi.
Ayhan konuşmaya başladı.
“Sen tarihe ve tarihi eserlere, el yazmalarına meraklı bir
adamsın. Bundan yaklaşık 1,5 sene önce tam 1 milyon dolar
vererek Suriye’nin büyük ailelerinden Meşad’ların en büyük
oğlu Muhammet Meşad’dan bir harita satın aldın. Bu
haritada Sultan Vahidettin’in ölmeden önce yazdığı son
saltanat fermanının yerini gösteren koordinatlar olduğu
iddia ediliyordu. Sen bu kadar parayı hem kara para aklamak
için hem de özel ilginden dolayı efsane haline gelen bu
haritaya sahip olabilmek için ödedin ve haritaya sahip oldun.
Ancak haritanın daha önceki sahiplerinin gösterilen
koordinatları kazıp kazmadıklarını bilmiyordun. Sonunda
şansını denemeye karar verdin. Sultan Vahidettin’in Şam’daki
mezarının yakınlarında bulunan ve girilmesi yasak alana
rüşvet yolu ile girdin ve orada adamlarına kazı yaptırdın.
Ama bir saltanat fermanı yerine 7 tane aynı bir tane farklı
şifreli metin buldun. Daha sonra şifreli metinleri çözmek için
çabalamaya başladın. Zaten bu konulara meraklı olduğun
için bir süre sonra metinleri çözdün. İşe önce birbirinin
aynısı olan metinlerin altında ismi olan kişileri araştırmakla
başladın. Bunları araştırdığında Nihayet Vakfı’nın izine
ulaştın. Bu kişilerin hepsi Nihayet Vakfı tarafından
okutulmuşlardı. Daha sonrasında ise bu kişlerin birbirleri ile
evlenerek bir kan bağı oluşturduklarını ve sürekli olarak
Türkiye’nin en önemli, en kritik kadrolarını denetimleri
altına alan gizli bir oluşumu hayata geçirdiklerini fark ettin.
Buraya kadar tamam. Ama bundan sonra yap-bozda bazı
boşluklar var. Mesela birden bir Rodos aşkı depreşti sende.
344 HANEDAN

Ve burada Arkeoloji Müzesi Müdürü’ne rüşvet vererek Kırım


Hanı’na ait olduğu öne sürülen bir şifreli vasiyeti 300 bin
Euroya satın aldın. Neden ?”
Ali Çetin gayet rahat biçmde yüzünde hafif bir tebessümle
“Dersine iyi çalışmışa benziyorsun hala eksiklerin var Ayhan
Çelen” dedi. Ayhan şaşırdı. Ali Çetin “Şaşırma… Bu şifreleri
bu kadar kısa sürede deşifre edebilecek tek kişi sensin
Emniyet teşkilatı içerisinde. E, namını bizim de duymuş
olmamız seni şaşırtmasın” dedi. “Neyse biz konumuza
dönelim” diyerek anlatmaya başladı:
“Dediğin gibi Şam’da bulduğum metinler ve o metinlerin
beni götürdüğü Nihayet Vakfı’nın peşinden gittiğimde
gerçekten bir iktidar savaşının yaşanacağını anlamıştım. Bu
isimlerin ortak özellikleri resmi belgelerde öyle gözükmese
de Kırım kökenli olmalarıydı. Bunu öğrenmek benim için
zor olmadı.Bu iktidar savaşında metinlerde “GELCEĞİN
SULTANI” olarak bahsedilen her kimse başrolüde o
oynayacaktı. Türkiye’de oluşturulan bu gizemli yapı ise onun
için oluşturulmuş bir HANEDAN’dı. Bir nevi “mavi kan”
oluşturulmuştu. Zamanı geldiğinde “O”gelecek ve kendisi
için kurulan hanedanın başına geçecekti.Ve istediği sadece
hanedanın başına geçmek değil Türkiye’nin de başına
geçmekti. Beklenilen zaman geldiğinde Türkiye’nin en etkili
kurum ve kuruluşlarını ellerinde bulunduran ve denetimleri
altına almış bu yapı gerekli zamini sağlamış olacaktı.Ama
şurası kesindi ki iktidara talip olan her kişi ve her yapı gibi
O’nun için de bir meşruiyete, bir dayanak noktasına
ihtiyaçları vardı. İstedikleri monarşik bir yapılanmaydı.
Kırım monarşisinin iktidar yaşamış son temsilcisi Şahin
Giray ise Rodos’ta öldürülmüştü. Ve ben onun efsane haline
gelmiş vasiyetini duymuştum. İşte o nedenle bu vasiyetin,
eldeki metinlerle mutlaka bağlantısı olduğunu düşünerek
vasiyetin bir mikrofilmini satın aldım. Yanılmadım da…
Eminim şifreyi sen de çözmüşsündür. Ne diyordu şifrede “
YENİKALE TUNÇ BİLEK , SOYUM DEVAM EDECEK,
345

GÜNÜ GELDİĞİ ZAMAN, KANIM TAHTA GEÇECEK”


Şahin Giray açıkça kendisinin bir veliahtı olduğunu ve
zamanı geldiğinde O’nun veya o veliahtın kanından gelecek
olan kişinin Osmanlı tahtına geçeceğini söylüyordu. Oysa
Şahin Giray öldüğünde geriye bir erkek evlat, yani bir veliaht
bırakmamıştı. Metnin yeniden önem kazanması ise 1. Dünya
savaşından sonra oldu.”
Ayhan hetecanla dinliyordu. “Devam et” dedi.
Ali Çetin sakin bir ses tonu ile anlatmaya devam etti. “1.
Dünya Savaşından sonra Rusya’da Romanof ’lar, Osmanlıda
ise Osmanlı hanedanı tahtını kaybetti. İşte kilit nokta burası.
Osmanlı İmparotorluğu’nun “derin” karar vericileri, tahta
geçecek erkek şehzade kalmaması durumunda Kırım Hanı’ın
tahta geçirilmesini uygun görmüşlerdi. Şahin Giray’ın tehdit
vari vasiyeti de buna dayanarak yazılmıştı. 1. Dünya Savaşı
sonrasında yıkılan Rus Çarlığı’nın yerine Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği kuruldu. Anadolu’da da genç Türkiye
Cumhuriyeti… Sovyetler Birliği, Kurtuluş Savaşı sırasında
destek verdiği Türkiye’nin de Sosyalist sisteme geçmesini
istiyordu. Ancak Atatürk savaş zamanı yardım alabilmek için
buna sıcak bakıyormuş gibi gözükse de savaş sonrasında
buna yanaşmadı. El atından destek vererek kurdurduğu
Türkiye Komünist Partisi’ni kapattı ve önder kadrolarını
tasfiye etti. İşte o zaman Sovyetler bir plan hazırladılar.”
Ayhan şaşırmıştı. “Ne Sovyetleri,ne ne Atatürk’ü, ne Kurtuluş
Savaşı ya ?” dedi.
Ali Çetin “Sabırlı ol” diyerek anlatmaya devam etti.
“Rusların Şahin Giray’ın bu vasiyetinden haberi vardı. Gizlice
Rodos’a giderek orijinal vasiyeti ile değiştirdiler ve bütün
planı değiştirilmiş olan bu sahte ama esrarengiz vasiyetin
üzerine kurdular”
Ayhan “Nasıl yani ortada şifreli bir vasiyet yok muydu ? dedi.
Aklı karışmaya başlamıştı.
346 HANEDAN

Ali Çetin “Şahin Giray’ın vasiyeti normal belki biraz da


duygusallıkla kaleme alınmış bir vasiyetti. Ama Ruslar o
vasiyeti yok edip yerine böylesi şifreli ve tabii kendi
isyedikleri anlamları taşıyan bir vasiyet ortaya çıkardılar.
Amaçları bu efsane ile ileride Türkiye’nin başına geçirilmesi
planlanan kişiye meşruiyet sağlamaktı.O nedenle kimsesiz
bir Kırımlı çocuğu devlet adına yetiştirmeye ve O’nu Kırım
Hanlığı’nın gizli veliahtı olduğu şeklinde yönlendirmeye
başladılar. Bu vasiyet nedeni ile Türkiye’nin başına
geçirecekleri kişi için Şahin Giray’ın soyundan gelen bir
Kırım Hanı ünvanı verebileceklerdi ve o kişi de şöyle diyerek
dayanarak başa geçme talebinde bulunacaktı: “Osmanlı’da
saltanat sona erdiğinde tahta Kırım Hanı’nın geçmesi gerekir
ancak Vahidettin’in tahttan indirilmesi ve Osmanlı
Hanedanı’na Türkiye’nin yasaklanması yasaklandı. Öyleyse
ülkenin başına geçmek benim hakkımdır.”
Ayhan hemen atıldı “Peki sen vasiyetin orijinal olmadığını
nereden anladın”. Ali Çetin gülümsedi. “Sanırım rahmetli
müze müdürü Gasinas sana bazı bilgileri eksik vermiş.
Vasiyetin mikrofilmi için verdiğim 300 bin Euro’nun yanı sıra
100 bin Euro daha verince bu belgeye karbon testi yaptırma
şansım oldu. Belgenin karbon testi sonuçları 1928’e
sabitleniyordu.”
Ayhan konuşmaya başladı “Karbon testi – veya +10 sene
aralığında kesin sonuç verir. Bu da belgenin en erken 1918,
en geç 1938 tarihinde yazıldığını gösterir. Yani Birinci Dünya
savaşı’ndan hemen sonra,Atatürk’ün ölümünden önce. ”
Ali Çetin “Aynen öyle” dedi. Ayhan’ın şaşkın bakışları
arasında anlatmaya devam ediyordu:
“Ruslar planı hemen yürürlüğe koyamadılar tabii. Atatürk
öldüğü güne kadar çok güçlüydü. O’nun sağlığında böyle bir
planın işlemesi mümkün değildi. Ama 1938’den sonra hiç
vakit kaybetmediler. Rusya’nın o dönemki en iyi
istihabaratçısı olan Kırımlı Akil Gurbanov’u bu önemli
347

projenin başına getirdiler. Hanedanın temellerini o atacaktı.


Gurbanov’un en büyük özelliği muhteşem ikna kabiliyeti ve
psikolojik harekat konusundaki ustalığıydı. Hatta insanları
etkilemekte o denli başarılıydı ki bir ara parapisikolojik
güçleri olup olmadığı tartıuşıulmıştı. Ona “Yeni Rasputin”
diyenler hiç de az değildi.Ancak Gurbanov işe insanlarla
konuşarak değil, bazı kitaplar yazarak başladı. Bu kitaplarda
Şahin Giray’ın YENİKALE’YE çekildiğinde yanında olan
sadık komutanı Mengli Gurban’ın torunu olduğunu yazdı.
Dedesi olduğunu iddia ettiği Mengli Gurban ile Şahin
Giray’ın diyaloglarını yazdığı SON HAN SON KOMUTAN
kitabında pek çok göndermede bulundu. Mesela orada Şahin
Giray’ın kendisine TUNÇBİLEK lakabını verdiğini anlattı.
Böylece Rusların yazdığı şifreli metne anlam kazandırıyordu.
O kitapta bir cümle içerisinde çok önemli,çok kritik bir
göndermede bulunmuştu. Senin bunu atlamana şaşırdım…”
Ayhan şimdi anlıyordu. Ve Ali Çetin’in anlattıkları ile
kafasındaki parçalar birbirini tamamlıyordu.
Bildiği kadarı ile Şahin Giray, Osmanlı’ya sığınıp İstanbul’a
geldiğinde maiyetinde 200 kişi vardı. Rodos’a giderken bu
sayı daha da azaltılmıştı. Rodos’ta öldürüldüğünde ise
soyunu devam ettirecek bir erkek evladı yoktu…
Peki nasıl oluyordu da Şahin Giray, hem de sürgün hayatı
yaşarken, soyunun devam edeceğini söylüyordu. O’nun
soyunun devamı demek, Kırım Hanedanı’nın devamı demek
olurdu ki Osmanlı Devleti’nin buna izin vermeyeceğini
bilmek için kahin olmak gerekmezdi.
Bu sorunun tek bir cevabı vardı ve Ayhan’ın kafasındaki o
inanılmaz şüphenin odağında da bu cevap yatıyordu…
Akil Gurbanov’un yazdığı SON HAN SON KOMUTAN
kitabının 94. Sayfasında Tatar General Mengli Kurban
“…Ben artık bir sırdım.” Diyordu. Gerçekten de Şahin
Giray’ın en sadık adamı olmasına rağmen Mengli Kurban,
348 HANEDAN

Şahin Giray’ın Osmanlı’ya sığındığında yanında bulunan 200


kişilik maiyette yoktu. Şahin Giray’ın St. Petersburg’dan
ayrılmasından 1 gün önce ortalıktan kaybolmuştu ve
kendisini bir daha gören olmamıştı.
Yıllar sonra, artık öldüğüne inanılırken bu el yazmaları
ortaya çıkmıştı. Mengli Kurban’ın oğlu bir gece kapısının
çalındığını, kapıyı açtığında kimseyi göremediğini ancak
yerde balya şeklinde sarılı olarak duran kağıtlar olduğunu
fark ettiğini söylemişti. Mengli Kurban’ın oğlu yerdeki el
yazmalarından babasının el yazısını tanımıştı ancak bu el
yazmalarının kapısının önüne babası tarafından mı yoksa bir
başkasınca mı bırakıldığını bilemiyordu.
El yazmaları, o esrarengiz gecenin ardından kuşaktan kuşağa
babadan oğla devredilerek Akil Gurbanov’a kadar ulaşmıştı.
Ancak Gurbanov bunları saklamakla kalmamış
kitaplaştırmıştı. En azından Gurbanov’un anlattığı hikaye
böyleydi.
“Ben artık bir sırdım…” diye tekrar etti Ayhan.
“Evet” dedi Ali Çetin. “SON HAN SON KOMUTAN kitabı
sayfa 94. “Ben artık bir sırdım” ifadesi Mengli Kurban’ın,
Şahin Giray’dan bir sır aldığını işaret ediyor, buraya
gönderme yapıyordu. Ruslar, Türkiye’de bu planın içerisine
katılacak kişileri ikna edebilmek için böyle esrarengiz bir
senaryo hazırlamışlardı. Burada aslında “Ben bir sırdım”
derken, Mengli Kurban’ın Şahin Giray’ın, kimsenin haberdar
olmadığı erkek çocuğunu kendisine teslim ettiği ve Rodos’a
sürülmeden bir gün önce Mengli Giray’ın bu sırrı muhafaza
etmek ve soyu yaşatmak için kayıplara karıştığı izlenimini
yarattılar. Hanedanın temellerini atarken Kırım milliyetçisi
olan genç ve parlak öğrencilere yönelen Akil Gurbanov
onlara kendisini “GENERAL” olarak tanıtıyor ve sözde bu
hayali gizemi onlarla paylaşarak hanedanın temellerini
atıyordu. Bu arada Akil Kurbanov, Türkiye’ye bir Kırım
soylusu olarak gelmiş, kendisini Mengli Kurban’ın torunu ve
349

GENERAL olarak tanıtmış, o dönemki devlet erkanından


yoğun ilgi görmüştü. Protokol üzerinde inanılmaz bir
saygınlığı vardı. Ankara’daki baloların değişilmez
misafiriydi.”
Ayhan “ Benim yaptığım araştırmalardan çıkardığım
sonuç bu yapılanmanın temellerinin 1940’ların başında
atıldığı ve yola 7 kişi ile çıkıldığı bunların çocuklarının da
birbirleri ile evlenerek hanedanın devamını sağladığı. Ve
yönetici kuşağın 20 senede bir değiştiği”
Ali Çetin “Ruslar aslında çocuk evliliklerini beklemeden
planı ilk kuşak ile hemen yürürlüğe koymak istiyorlardı.
Ancak 1960’da bir gelişme yaşandı.Adnan Menderes
hükümeti, Marshall Planı’nda istediği ek maddi kaynağı
Amerika’dan alamayınca, kaynak bulmak için Ruslara
yanaştı. Bazı önemli kurumları Ruslara satarak kaynak
bulmak istiyorlardı.1960’ın 15 Temmuz günü için
Moskova’da Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun
katılacağı bir görüşme ayarlandı. Ancak Amerika, Soğuk
Savaş’ta Türkiye’nin Rus Bloğu’na yanaşmasına kayıtsız
kalamayacağı için 27 Mayıs 1960’da darbe oldu. Menderes ve
2 bakanı idam edildi. Zaten hazırlanan proje hakkında
Komünist Parti Polit Büro’sunda 2 farklı eğilim vardı. 1.
Kanattakiler planı ilk üyeler ile hemen hayata geçirme
taraftarı iken 2. Kanattakiler uzun vadeli düşünüyorlar ve
daha ihtiyatlı olmak ve planı uzun vadeye yaymak gerektiğini
savunuyorlardı. 27 Mayıs Darbesi ile Amerika, Türkiye’de
ipleri tamamen eline alınca 1. Kanattakiler kaybettiler ve
uzun vadeli düşünen 2. Kanattakilerin isteğine göre plan
revize edildi. Uzun vadeli düşünenlerin dile getirdiği en
önemli tez şuydu: Türkiye yaklaşık 50-60 yıl içerisinde
bölgesel bir güç olacaktır. Böylesi bir Türkiye’nin, Ukrayna
sınırları içerisindeki Kırım üzerinde hak iddia etmesi gayet
olası bir ihtimaldir. Bunun için de Cumhuriyetlerinin 100.
Kuruluş yıl dönümü olan 2023 yılını bekleyecek ve gövde
gösterisi yapacaklardır. İşte bu nedenle biz onlardan önce
350 HANEDAN

kuruluşlarının 100. Yıllarında bu planla Türkleri vurmalıyız.”


Ayhan “Tabii bu da bize şifreli metinlerdeki ÜÇÜNCÜ
YEDİNİN YILINDA, ONUNCU DESTEDE, YEDİNİN
BAŞINA GEÇ açıklar. Plan revize edilince çocuk evlilikleri
ile hanedanın sürdürülmesine karar verildi. Hanedan
yönetimi 20 yılda bir değişecekti ve 2023 son hanedanın
“GELECEĞİN SULTANI” başlarında olmadan görev
yapacağı son yıldı. ÜÇÜNCÜ YEDİ hanedanın SULTANINI
tahta çıkaracağı 2023’ün rakamsal karşılığıydı. Ve 2023,
görevi 2003’te devralmış olan bu kuşağın görev yaptığı
süreler boyunca toplamda 7 rakamını veren 3. Tarihti. Bu
nedenle metinde ÜÇÜNCÜ YEDİ olarak ifade edilmişti.
Hanedanın kurucu 7 üyesinin çocukları birbirleri ile ilk kez
1963’te evlendiler.Mesajda ONUNCU DESTE’de yani on
destenin sayısı olan 100. Yılda, hanedanın YEDİNİN BAŞI
ile hanedanın 7 üyesinin başına geçmesi isteniyordu. Yani
tam 29 Ekim 2023’te plan uygulanacaktı” diye konuştu.
“ŞAM’DA BATAN GÜNEŞ ifadesi ile de Vahidettin’i
kastediyorlar. Saltanat süren son padişah. ÇANKAYA ile de
sanırım devleti temsilen Çankaya Köşkü’nü işaret etmişler”
diye de ekledi.
“Ben de başta Çankaya’yı Çankaya Köşk’ü olarak
değerlendirmiştim. Ancak yaptırdığım araştırmalar
neticesinde Çankaya Bilik Mahallesi tarafında 1940 yılından
beri etrafı çevrili bir yasak alan olduğunu keşfettim. Bu
yasaklı alanın içerisinde bir Köşk olduğu
söyleniyor.Tahminimce Çankaya’dan kasıt burası. Şehzade
geldiğinde ilk toplantı burada yapılacak.” Dedi. Ali Çetin.
Şu ana kadar konuştukları ile 7 metinden ayrı olarak yazılmış
farklı metnin sırrı ortaya çıkmıştı. “Ya aynı olan 7 metin”
dedi Ayhan.
Ali Çetin yeniden konuşmaya başladı:
“Ruslar, planın uygulanmasından 10 yıl önce geri sayımın
351

başlamasını öngörmüşlerdi. Bu birbirinin aynı olan 7 metni


hazırlayan anladığım kadarı ile Akil Gurbanov.Bu metinlerde
hem gelecek şehzadeye biat edildiği, hem de geri sayımın
başladığı haber veriliyor. Bu metindeki “ALTININ ALTIYLA
BULUŞMASINDAN SONRA SELAM VERMEYE
BAŞLA.BEKLEDİĞİN YOLCU SANA SELAM VERECEK.O
SANA ZAMANI GETİRECEK” ifadesi ile 2013’ün rakamsal
toplamı olan 6 ile bu tarihin 2013 yılının 6. ayı işaret
ediliyor.”SELAM VERMEYE BAŞLA” ifadesinin anlamı ise
şu: Osmanlı padişahları her Cuma namazındandan sonra
halkı selamlardı. Bu hem bir güç gösterisiydi, hem saltanatın
bir sembolüydü. Mesajda “SELAM VERMEYE BAŞLA”
ifadesi ile şehzadeye Haziran ayının ilk Cumasından itibaren
halka selam vermeye başlaması kastediliyor. Bu bir nevi
eskiden iktidar sahibi olduğunun kanıtı olarak padişahların
kendi adına para bastırmasına benzeyen sembolik bir anlam
taşıyor. Böylece saltanat için şehzade fiilen çalışma yapmaya,
hazırlanmaya balayacak.Ve yer de çok açık: Kefe’nin tek
Camisi olan Müftü Camii. Rusların burayı yıllarca kapalı
tuttuktan sonra geçen yıl hizmete açmaları tesadüf
değil.Şehzade birisinin kendisine geri sayımın başladığını
bildiren bir mesaj getireceğinden haberdar ama kim
olduğunu, mesajın geleceği zamanı ve mesajın içeriğini
bilmiyor.Belli ki şehzadenin selama çıkması için bu mesajın
farklı olan mesajdan daha önce gelmiş olması gerekiyor ama
metinler benim elime geçince plan bozuldu tabii. Ama şuna
eminim benim şehzadenin peşine düştüğüm anlaşıldığı anda
en azından Haziran’ın ilk Cuma’sından itibaren selama
çıkması kendisine söylenmiştir. Böylece ben yanına
gittiğimde beni ortadan kaldıracaklardı.”
Ayhan, Türkiye’de özellikle medya yolu ile son dönemde
garip biçimde ortaya atılan ve anlı şanlı akademistlerin bile
İngiltere, İsveç, İspanya, Danimarka örneğini vererek
tartışmaya açtıkları “Saltanat geri gelse ne olur ?” sorusunun
neden bu dönemde parlatıldığını, askeriyenin ve
siyasetçilerin Rus yanlısı demeçlerinin ve medyada çıkan
352 HANEDAN

monarşi yanlısı haberlerin anlamını şimdi daha iyi


kavrayabiliyordu.
10 yıl sonrası için bugünden bir psikolojik harekat yapılıyor,
monarşinin psikolojik alt yapısı kamuoyu nezdinde
hazırlanıyordu.
Ayhan “Bu kadar mı ?” dedi.
Ali Çetin kafasını “Hayır” dercesine iki yana salladı ve
konuşmaya devam etti.
“Zaten kıyamet de mesajın bundan sonrası için kopuyor. Ne
diyordu mesajın geri kalan kısmında “BEKLEDİĞİN
ZAMANI ÖĞRENDİĞİNDE YOLCUYU ÇİLİNGİR
YAP.SELAMI ALDIKTAN SONRA BEDENİNİ HAZIRLA
VE VAKTİ BEKLEMEYE BAŞLA. UNUTMA Kİ YOLCU
ÇİLİNGİR OLAMAZSA MAVİ KANIN AKITILACAĞI
ÇANLIKAYA MABEDİ BOŞ KALIR.MAVİ KANA
BULADIĞIN KILIÇLA KUTSADIĞIN YEDİ BİRARAYA
GELDİĞİNDE HAKKIMIZI ALACAĞIZ” Belli ki
şehzadede bir yerleri açacak anahtar yahut bir bilgi var.Bu
anahtar yahut bilgi olmazsa Çanlıkaya’daki mabedin boş
kalacağı söyleniyor. Çanlıkaya, Çankaya’nın ilk ismi. Böylece
yer ortaya çıkıyor: Biraz önce söylediğim Çankaya Birlik
Mahallesi’ndeki esrarengiz Köşk. Buranın her hanedan
üyesine ait birer anahtarı olduğunu ve bu anahtarların
şehzadede bulunduğunu tahmin ediyorum. Şehzade 29 Ekim
2023’ten kısa bir süre önce Türkiye’ye gelecek. Ve hanedan
bu Köşk’te toplanacak,şehzadeye biat edecek. İşte o yüzden
YOLCUYU ÇİLİNGİR YAPMAZSAN ÇANLIKAYA
MABEDİ BOŞ KALIR deniliyor. Çünkü anahtarlar olmadan
hanedan mensupları Köşk’e giremeyecek. Mesajın sonu ise
daha çok bir ritüeli betimliyor. Şehzadenin hanedanın 7
üyesinin de bir kesici aletle kanını akıtarak, akan kanlarını
bu kesici aletle onların üzerine sürmesi en mantıklı olanı.
Çok eski bir ritüel biçimi. MAVİ KAN ise soyluluğu
temsilediyor. BEDENİNİ HAZIRLA ise şehzadenin
353

HANLIK tuğrasını bedenine dövme ile kazıması gerektğini


anlatıyor.”
Ayhan “Söyle bakalım Ali efendi. Peki bu senin şehzade
mesajı getirecek olan kişiyi tanımıyor mu? Tanımıyorsa nasıl
anlayacak beklediği adamın geldiğini ?”
Ali Çetin cevap verdi “Söylediğim gibi… Mesajlardan
anlaşıldığı kadarı ile şehzade gelecek hanedan üyesini
tanımıyor. Gelen yolcu ise hanedanın belirleyeceği ve “yaver”
olarak adlandırılan bir üye.Buradan da anlaşılacağı üzere
şehzade Türkiye’deki hanedan üyelerini tanımıyor. Hanedan
üyeleri ise anlaşılan sadece resimden tanıyorlar
şehzadeyi.Büyük ihtimalle şehzade Cuma namazları
sonrasında halka selamlaşmayı bitirdiğinde bir müddet
bekleyecek, kendisini resimlerden tanıyan hanedan üyesi de
yanına giderek mesajı ona iletecekti.”
“Burada kilit nokta şehzadenin vereceği anahtar yahut bilgi
olmadan Köşk’ün açılamayacak ve dolayısı ile Şehzade ile
hanedan üyelerinin toplanamayacak oluşu. Tabii bu planın
zamanından önce deşifre olması da Rusların 50 yıllık
planlarının, uğraşlarının heba olması demek. İşte bu yüzden
benim peşimdeler”
Ayhan durdu “İyi ama işin peşini bırakabilirdin. Niye
boğazına kadar battın ve hayatını tehlikeye soktun. Senin
kadar zeki bir adamın yapacağı iş değil bu ?” diye sordu.
Ali Çetin “Ben başlangıçta olayın bu denli büyükolduğunu
kavrayamamıştım. Ama sonra araştırıp da birşeyleri
anladığımda bu işin içinde çok sürpriz bir ismin olduğunu
fark ettim. Senin Genel Müdür’ün Fuat Güneş de bu işin
içindeydi.”
Ayhan şaşırmamıştı. Ne zamandır o da bu gerçeğin
farkındaydı.
354 HANEDAN

Operasyonda bir sızma olduğunundan şüpheleniyordu ve


Ufuk Yaylalı ve Solak’ın öldürülmelerinin ardından bu
sızdırmayı kimin yaptığı konusunda aklında bir isim
belirmişti.
İstanbul’da Ufuk Yaylalı ve Solak’ı sorgulayacağını kim
biliyordu ? Zeynep Gümüş. Çünkü gereken yasal
prosedürleri halleden, savcılara yazıları yazan oydu.
Peki Ufuk Yaylalı ile Solak’ın kaçırılışları ve öldürülmelerinin
ortaya çıkışı hangi saate denk geliyordu ?Kendisinin
Ankara’ya doğru yola çıktığı, uçakta olduğu sırada. Yani
olaylardan habersiz ve müdahale şansının olmadığı bir saatte.
Peki uçak saatlerini kim biliyordu ? Tabii ki uçak biletlerini
ayırtan Zeynep Gümüş. “Sızma olsa bile içeriğini bilmediği
bir olayı kim niye sızdırsın ?” diye düşünmüştü önceleri….
Sızdırmayı yapan Zeynep Güneş bilgileri direkt olarak Fuat
Güneş’e veriyordu. E olayın içyüzünü de Fuat Güneş tabii ki
biliyordu.” Diye söylenmişti ilk anladığında Ayhan.
Fuat Güneş’in kendisine “Bana istediğin zaman bilgi ver”
demesi bu yüzdendi Kendisine güven vermek istemişti.
Nasılsa tüm gelişmelerden adım adım Zeynep Gümüş
vasıtası ile haberdar oluyordu.
Ama tüm bunları kanıtlamak için somut delil gerekiyordu.
Bu yüzden Tan Apartmanı’na gittiği sabah daha Batıkent’ten
taksiye binmeden önce ilk olarak Zeynep Gümüş’ü aramış
ve “Bu verdiğim bilgi çok gizli. Dinleniyor olabiliriz. Ben şu
anda Gaziosmanpaşa Billur Sokak’ta Tan Apartmanı’nın
önündeyim. Burada birisini izliyorum. Sorguya da alabilirim,
burada bir cinayet de işlenebilir. Adam üzerinde çalıştığım
davada kilit rolde. Ama şu an açıklayamayacağım bir
nedenden dolayı 08.00’de buradan ayrılmam gerekiyor.
Cinayet Masası’ndan Komiser Cihan Tereci’ye cep
telefonundan mesaj çek ve saat tam 08.00’de buraya bir ekip
göndersin. Konuşma yok kesinlikle mesaj çek. Gelen ekibe
detayları ben açıklarım. Bu mesaj yalnızca Cihan Komisere
355

gidecek ve saat 8’de mutlaka bir ekip burada olacak. Olmazsa


ben buradan ayrılmak durumundayım” diye vurgulamıştı.
Telefonu kapatır kapatmaz da Cihan Komiser’i aramış ve
“Sana birazdan benim özel kalemim Zeynep Gümüş’ten bir
mesaj gelecek. Mesajı cep telefonundan silme ama mesajda
yazılanları da yapma. Bu kesin bir talimattır” demişti. İlk kez
yakın bir arkadaşına talimat vermişti, şaşıran ve bozulan
Cihan Komiser “Başüstüne amirim” şeklinde soğuk, resmi
ve kinayeli bir yanıt vererek telefonu kapatmıştı.
Adresini verdiği ev amcasından ona kalan kendi boş eviydi.
Tahmin ettiği gibi Ufuk Yaylalı ve Solak’tan kendi istedikleri
bilgiyi alamadığını görenler, olaya el koymuş ve kendileri
harekete geçmişlerdi. Zeynep Gümüş yine tahmin ettiği gibi
Cihan Komisere mesajı atmış, ancak gitmeleri gereken saati
büyük ihtimalle 08.15 olarak aktarmıştı. Böylece Fuat
Güneş’in ekibine 15 dakikalık bir zaman tanımıştı.
Fuat Güneş’in ekibi de 08.05’te gelerek daireye maymuncuk
marifeti ile girmiş ama bomboş bir evle karşılaşmışlardı.
Ancak ev boş olduğu için Ayhan’ın eve özel olarak kurduğu
kamera sistemi dakika ve tarih alarak eve giren ekibi
kaydetmişti. Ekip eve her ihtimale karşı Ayhan ile bağlantılı
olabileceğini düşünerek “böcek” diye tabir edilen dinleme
cihazlarındanyerleştirmişti. Bu Ayhan’ın kamera kayıtlarını
aldığı CD’de açıkça görülüyordu.
Ayhan, Emniyete gelince ilk işi Cihan Komiser’in yanına
çıkarak önce gönlünü almak sonra telefondaki mesaja
bakmak olmuştu. Yanılmamıştı, tahmini dakikası dakikasına
tutmuştu. Mesajda Cihan Komiser’in 08.15’te verilen adreste
olması gerektiği yazılıydı.
Böylece “sızdırma” operasyonunu Zeynep Gümüş’ün
yaptığını kanıtlanmıştı.
O sabah Zeynep Gümüş’e aniden sorduğu “Sızma zeytinyağı
mı daha iyidir, ay çiçek yağı mı ?” sorusunun anlamını
356 HANEDAN

kavrayan Zeynep Gümüş ise savunma haline geçmiş


gözükmemek için, anlamazlıktan gelerek “Ben sağlığım için
sızma zeytinyağını tercih ediyorum” demişti. “Sağlığım için”
ifadesi de manidardı.Muhbirlik için zorlanıyor olabilirdi.
Bu arada Ayhan, İstanbul’a aynı gün 2.kez geldiğinde
telefonlarının dinlendiğini de anlamıştı…
İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Kurban tartışmaları
esnasında kendisine “Bana bak Ayhan efendi. İstanbul
Emniyeti senin çiftliğin değil. Öyle istediğin zaman gelip
adam sorgulayamazsın, buraya şunu nezarete alın bunun
sorgusuna ben gireceğim diye haber gönderemezsin anladın
mı beni ?” dediğinde dinlenildiğini farketmişti..
Çünkü Solak’ın ifadesini alabilmek için Hakan Alaz ile
yaptığı telefon görüşmesinde Solak’ın nezarete almasını,
sorgusunu da kendisinin yapacağını söylemişti. Tamam,
prosedür olarak Hasan Kurban’a bilgi verilmiş olabilirdi
ancak telefon konuşmalarında kullandığı ifadeleri aynen
kullanması Ayhan’ın uyanmasını sağlamıştı.
Bu nedenle Ufuk Yaylalı’nın sorgusunun ardından aynı
modelde yeni bir cep telefonu ve kontörlü hat almıştı. Yei cep
telefonunun ynı modelde olmasına özellikle dikkat etmişti .
Böylece yeni bir telefon aldığı anlaşılmayacaktı.Rodos
Arkeoloji Müzesi Hristo Pandelis ile telefon görüşmesi
yaptığı cafede ise garson kıza bilerek çarpmış ve telefonu yere
düşürmüş, sonra telefonunu bozulmuş gibi yaparak müze
müdürü Gasinas ile yaptığı görüşmeyi her ihtimale karşın
kızın telefonundan gerçekleştirmişti..
Yeni telefon numarasını ise sadece can dostu Hakan Alaz’a
bir kağıda not ederek vermiş “Acil bir durumda bana bu
numaradan ulaş” demişti.
Hakan Alaz’ın kendisine Ufuk Yaylalı ve Solak cinayetlerini
haber verdiğinde telefonunda bu yeni hat vardı. Zeynep
Gümüş’ü arayarak MİT İstanbul Bölge Başkanı Ziya
357

Kalenderoğlu ile konferans görüşmesi yapmadan önce ise


eski hattını telefonuna takmıştı.
Tabii MİT’in antetli kağıtlarının kurum dışına çıkması da
tesadüf değildi. MİT’in antetli kağıtları sınırlı sayıda basılır
ve MİT’teki her görevli her gün çıkışta didik didik aranırdı.
Dışarıya değil antetli kağıt, MİT içerisinden toplu iğne
çıkarılması bile yasaktı. Bu konuda kurallar çok katıydı.
Ama 2 ay önce yapılan özel bir ihale ile MİT ve Emniyet
Genel Müdürlüğü’nün antetli kağıtlarının da arasında
bulunduğu özel matbu evraklarının basım ihalesini Fuat
Güneş’in dayısının oğlunun ortağı olduğu şirket kazanmıştı.
Hal böyle olunca antetli kağıdı bulmak kolay olmuştu.
Ayhan anlıyordu ki karşısında 1-2 kişiden ibaret bir menfaat
grubu değil, çok etkili yerlere nüfuz etmiş koca bir yapılanma
vardı.
Fuat Güneş kendisini peşinde olduğu Ali Çetin’i bulması için
kullanıyordu. Gelişmelerden de Zeynep Gümüş sayesinde
adım adım haberdar oluyordu.
Kendisi bir sonuca ulaşırsa ne ala, hiçbir şeye karışmadan
istedikleri adama ulaşacaklardı. Yok kendisi onların
istedikleri bilgileri elde edemezse bu kez bizzat devreye
gireceklerdi.
En nihayetinde yapılanma kendisini takip ederken
gelişmelerden ya tatmin olmamış yahut bir şeylerin ters
gittiğine kanaat getirmiş olacak ki inisiyatifi kendisi ele
almak istemiş, önce kendisinin sorguladığı kişileri kaçırıp
işkenceli sorguya aldıktan sonra öldürmüştü.
Bu arada Rodos Arkeoloji Müzesi Müdürü’nüde uyuşturucu
işinde birlikte çalıştıkları Bergio’nun Yunan İstihbaratı’na
yakın karısı sayesinde kendisine mikrofilmin ulaşmasını
engellemek için Yunan İstihbaratı’ndaki adamları vasıtası ile
öldürmüşlerdi. Ama Gasinas’ın paniğe kapılıp bir gün daha
358 HANEDAN

beklemek yerine mikrofilmi aynı gün Büyükelçiliğe


ulaştırması nedeni ile mikrofilmin eline geçmesine mani
olamamışlardı.
Son olarak Ayhan, Kefe’ye gelmeden önce Fuat Güneş’i
aryarak Ali Çetin’in izini Hollanda da bulduğunu ve
Hollanda’ya gideceğini söylemişti. Bu ona biraz zaman
kazandırırdı. Fuat Güneş “yerini kesin olarak tespit ettiğin
an bırak bizle temasa geç. Özel bir operasyon ekibi paket
yapacak” demişti. Niyeti Ayhan’a Ali Çetin’i buldurup, kendi
adamlarına Ali Çetin’i öldürtmekti.
Tüm bunları açıklıyordu açıklamasına da mezarlarda kanla
yazılan FAGF yazısını ve böylesi bir organizasyonun Ali
Çetin’in neden peşine düştüğünü açıklayamıyordu. Onun
cevabını da şimdi bulmuştu. Hanedan Ali Çetin’e mesaj
vermişti.
Ali Çetin Fuat Güneş’ten bahsedince“Biliyorum” dedi Ayhan
“Uyuşturucu işini beraber yapıyordunuz. Sen, Zahit
Ağa,Bergio, Gökberk Tunahan ve Sinan Erdoğan. Polis
zorluk çıkardığı için merkezi Londra’da gözüken Medical
Investments Corporations şirketi aracılığı ile Emniyet’in
hastanesine milyonlarca Euro’luk medikal alet satışını Serhat
Tanaç vasıtası ile yapmış gözüktünüz.Emniyet kasasından
çıkan paralar da Serhat Tanaç kanalı ile Fuat Güneş’in cebine
girdi. “ dedi. Ali Çetin “İyi gidiyorsun” diye araya girdi..
Ayhan devam etti. “Aileden zengin olduğu için gelen rüşvet
dikkat çekmedi. Fuat Güneş de bu paralarla bu yapıyı finanse
etti. Patronunun gözüne girmiştir her halde. Bu arada sen
durumu fark edince Zahit Ağa, Gökberk Tunahan ve Sinan
Erdoğan ile bir akşam yemeği yiyerek durumu onlara açtın,
bu durumu koz olarak kullanarak Fuat Güneş ile pazarlığa
oturmayı teklif ettin. Böylece verdiğin yüksek miktardaki
haraçtan kurtulabilecektin. Ama işler istediğin gibi gitmedi.
Arkadaşların seni desteklemedi ve el altından Fuat Güneş ile
temasa geçti.” Ayhan, Ali Çetine doğru “Doğrumu ?”
dercesine bakarak biraz durakladı.
359

Ali Çetin “Devam et” dedi. “Sen Fuat Güneş ile tek başına
pazarlığa oturmaya ve arkadaşlarını da ortadan kaldırmaya
karar verdin. Ama Fuat Güneş zaten senin hesabını
öğrenmişti ve pazarlığı reddetti.Ve sen köşeye sıkıştın.
Tahminimce seni öldürtmeye de çalışmıştır ama bunları
atlattın. Son operasyonda da arka pencereden birisinin içeri
sızarak seni yaralamasında diretmesi boşa değildi. Amacı
seni orada yaralamak değil öldürmekti. Bundan sonra sen
Gökberk Tunahan’ı suya sabuna dokunmadan Ufuk
Yaylalı’ya öldürttün. Zahit Ağa’yı depoya baskın düzenlendiği
gün havaya uçuracaktın, olmadı kaçtı. Sinan Erdoğan’ın
arabasının frenlerini boşaltarak Bolu Dağı’ndan aşağıya
yuvarlanmasını ve ölmesini sağladın. Kaçarken de zekice bir
planla farklı noktalara iz bıraktın ve sırra kadem bastın.
Herkes senin havayolu ile Avrupa’ya kaçmış olduğunu
düşünürken sen gemiyle Kefe’ye geldin. Ama kaçarkenFuat
Güneş’e GİRAY-1 teknesi ile “Herşeyi biliyorum” mesajını
yolladın”

Ayhan “Fuat Güneş finansördü. Ama kimi finanse ediyordu


? Büyük ihtimalle güç ve ikbal için bu işlere bulaştı.İç
çekirdeğin dışındaki önemli halkalardan birisiydi” dedi.

Ali Çetin ellerini yavaşça 3 kez birbirine çarparak “Bravo. İyi


bir sunumdu Ayhan Çelen. Ama mükemmel diyemeyeceğim
çünkü eksikleri var” dedi Ayhan’ın konuşması biter bitmez.
Ayhan merak eden gözlerle Ali Çetin’e baktı.

“Benim eksiğimden önce senin planına gelelim. Ne


düşünüyorsun ?” dedi

Ali Çetin “Benim düşündüğüm gibi olursa şehzade olarak


yetiştirilen kişi kendisine Ruslar yahut Ruslara hesabına
çalışan birileri tarafından kendisine haber uçurulduğu için
bu Cuma selama çıkacak. Yani Müftü Camii’nde olacak.
Benim peşimde olanlar da O’nun yanına gitmemi ve oltaya
takılmamı bekleyecek…”
360 HANEDAN

“Yani ?” dedi Ayhan.


“Yanisi şu ki artık ikimiz de aynı gemideyiz. İkimizin de
peşindeler. O yüzden bana yardım edeceksin. Biz oltaya
takılıp adamın yanına gitmeyeceğiz. Adam camiden çıkınca
belli bir süre mesajın gelme olasılığı nedeni ile bekleyecektir.
Camiden ayrıldığında bu bölgeye yakın olan 4 büyük
çiftlikten birisine gideceğini düşünüyorum Biz onu
izleyeceğiz.Gittiği mekana sızıp, silah zoru ile mesajda
belirtilen anahtarları alacağız. Bu anahtarlar bizim hayat
sigortamız olacak. Çünkü o anahtarlar olmadan Köşk’e
girilmesi ve ilk toplantının yapılması mümkün değil. Ancak
bu şekilde canımızı kurtarabiliriz”
“Bu mudur yani ?” dedi Ayhan. “Bir suçlu olmana rağmen
bugüne kadar kurduğun planlar, izlediğin stratejiler nedeni
ile zekana saygı duydum. Şimdi bana plan diye bunu mu
sunuyorsun ?”
Ali Çetin “Bu şartlar altında daha iyi bir planın var mı?
Anlamıyorsun sanırım köşeye sıkıştık”.dedi “Anlamadığın
başka şeyler gibi” diye ekledi. Ayhan “Ne demek şimdi bu
?”diye sordu.
Ali Çetin “Şöyle açıklayayım bu yapının Türkiye ayağında en
önemli rolü Genaraller oynuyor” dedi. “Ne Generali?” diye
sordu Ayhan. Şaşırmaya devam ediyordu. Ali Çetin “Bu
yapılanmada hanedanın 7 üyesi arasından bir kişi 4 veya 5
seneliğine yönetici olarak seçiliyor. Bu yöneticinin adına da
GENERAL deniyor. Akil Gurbanov’dan kalmış olmalı.
“GENERAL”lerin çok istisnai durumlarda kullanabileceği bir
yetkisi var. Bunlar, hanedanı devam ettirmek için gerekli olan
evliliği gerçekleştirecek bir erkek çocuk sahibi olamıyorlarsa
kendileri pek çok kritere göre testten geçirdikten sonra bir
erkeği yapıya kendi çocukları yerine dahil edebiliyolar. Tabii
diğer üyelerin onayını alarak. “ .
Ayhan’ın aklına birden Emniyet Müdürlüğünde yapının
361

üyesi olması gereken Hanedana mensup, üst düzey görevli


Serhan soyadlı bir Emniyet Müdürü’nün olmayışını geldi.
Bu arada Ali Çetin ayağa kalkmış salondaki mini bara doğru
ilerliyordu. “Meşhur 21 Mart yangınlarını bilirsin. İşte o
yangınlarda hanedanın en kritik kuşağı olan 4. Kuşağının
tüm nüfus bilgileri yakıldı. Zaten yangınlar bunun için
çıkarılmıştı. Hanedan, 4. Kuşağı korumaya almak
zorundaydı. En ufak bir tersliğe tahammülleri yoktu… Ve o
sene ilk ve son kez bir GENERAL o çok özel yetkisini
kullandı” dedi.
Ayhan ile Ali Çetin yaklaşık 1 saattir konuşuyorlardı. Ayhan
uzun süredir bir elinden bir eline alarak Ali Çetin’e
doğrulttuğu silahını yorulduğu için artık aşağıya indirmişti.
Ali Çetin konuşmasının en hararetli yerindeydi. Ayhan bir
gecede bu kadar olaydan sonra konsantrasyon sorunu
çekiyordu, dikkati dağılmıştı. Ali Çetin ağır adımlarla
Ayhan’ın karşısına geçti. Ayhan başını eğerek saçlarını arkaya
atarken Ali Çetin sağ elini yavaşça röpdöşambrının sağ
cebine soktu.
Odadada bir anda sessizliğin hakim olduğunu gören Ayhan
kafasını kaldırdığında Ali Çetin’in kendisine doğrulmuş
Glock’unu gördü. Refleks halinde kendisini sağa doğru
fırlattı o sırada Ali Çetin tabancasını ateşledi ancak Ayhan
mermiden kurtulmuştu.
Yerde sağ omuzunun üzerinde yan yatan Ayhan da silahını
AliÇetin’e doğrulttu. Bir anlık dikkatsizliği kendisine
pahalıya mal olmuştu. Şimdi iki adam da birbirlerine silah
doğrultmuş bekliyorlardı. Odada fırtına öncesi sessizlik
vardı.
Ayhan “Manyakmısın lan? At o silahı. Ya ben seni
geberteceğim ya adamlar seni bulup gebertecek ya da beraber
bu işten sıyrılacağız” dedi. Bir suçluya işbirliği teklif ettiğine
inanamıyordu.
362 HANEDAN

Ali Çetin “Ayhan ben kimseye güvenmem. Hele bir polise


asla. Burada öleceksem de kurtulacaksam da bu yalnız
olacak. Bu arada yanıma sızdırdığınızı sandığınız polis ne
oldu. Size epeyce yanlış bilgi gönderdim”dedi. Komiser Şahin
Çakır’ın polis olduğunu AliÇetin kısa sürede anlamış ama
bilerek yanına yaklaştırmış, polise yanlış bilgiler aktarmasını
sağlamıştı.

İki adam da silahlarını ateşlemeye hazırdı. Ali Çetin tam


silahını ateşleyeceği esnada odada bir silüet belirdi. Ayhan
silüetin yüzünü gördüğünde rahatladı. Derin bir nefes
almıştı. “Tamam sorun yok” dedi. “Ama tam zamanında
yetiştin”. Ayhan sözlerini tamamladığında odada 2 el silah
sesi duyuldu… Ali Çetin hırıltılı biçimde “General…” dedi
ama sözünü tamamlayamadı.
363

44.BÖLÜM

“İstanbul’da
bir oda”
Geniş odaya giren genç adam sağ dizinin üzerine çökerek
konuştu. “GENERALİM operasyon başarıyla tamamlandı.
Belgeler elimizde. Ali Çetin ve Ayhan Çelen ise öldürüldüler.
Başka bir emriniz var mı ?”
Arkası dönük adam hiç konuşmadan elinin tersi ile genç
adama çıkabileceğini işaret etti. Genç adam dizi üzerinden
ayağa kalkarak, dışarıya çıkmak için hızlı adımlarla yürüdü.
Dışarıya çıkarken kapıyı kapattığında, Kırım’da geçen
hayatının en yoğun ve dramatik gecesi ile uçak yolculuğunun
verdiği yorgunluk nedeni ile Komiser Hakan Alaz kendisini
bitkin hissediyordu. Ama GENERAL’in verdiği görevi yerine
getirmenin garip huzuru vardı içerisinde.Bazen görevler acı
olabiliyordu, bu da onlardan birisiydi.
Ayhan Türkiye’den ayrılmadan önce kendisi ile konuşup,
Kefe’ye gideceğini ve her hangi bir tersliğe karşın
kendisinden 3 gün içerisinde haber alamazsa Kefe’ye gelmesi
ve oradaki Kefe Camii İmamı’nda kendisi adına bir not olup
olmamasını sormasını istediği anda aslında bu oyunda sonun
başlangıcı içi de ilk adım atılmıştı.
364 HANEDAN

Sonrasında Ayhan’ı havaalanına kadar takip etmiş ve


Ayhan’ın uçağının havalanışını izlemişti. Hemen ardından
isen gelişmelerden SVR’yi haberdar etmişti. Zaten Ayhan ile
yedikleri son yemekte de 2 kez lavaboya gitmiş ve ikisinde
de SVR ile temas kurmuştu.
Ayhan kendisine ormanda telefon açtığında kendisine tahsis
edilen bir jetle Akmescit üzerinden Kefe’ye gitmek üzere yola
çıkmıştı bile. Cep telefonu ise uçaktaki bir uydu telefonuna
yönlendirilmişti.
Akmescid’e ilk olarak indiğinde ise yine Ruslar ile temasa
geçmiş ve son gelişmeleri öğrenmişti. Ruslar, Ayhan’ın
Akmescit Havaalanı’na indiği saatlerde havalimanının
kapısının önündeki tüm taksileri çektirerek tek bir taksi
bırakmış ve Ayhan’ı o taksiye binmeye mecbur kılmışlardı.
O taksiye de ajanlarını yerleştirmişlerdi. Şöfor rolündeki ajan
Ayhan’ı operasyon yapılması için kapatılan Lidiya Otel’e
yönlendirmişti. Otel’de bu nedenle kimse yoktu.
Ancak operasyonu gerçekleştiren ve Ruslar tarafından
Ayhan’ın yanına 4 yıl boyunca sevgilisi olarak sızdırılmış olan
Svetlana Kurnayeva başarılı olamamış, Ayhan’ı ellerinden
kaçırmışlardı. Yani Ayhan’ı ilk olarak otelde öldürmek isteyen
Ayhan’ın sandığı gibi bir adam değil, eski sevgilisi Rus ajanı
Svetlana Kurnayeva idi.
Bütün bu gelişmeleri öğrendikten sonra komiser Hakan Alaz
Ayhan’ın telefon numarası, modeli ve IMEI numarasını Rus
ajanlarına vererek telefon üzerinden uydu takibi yapılmasını
sağlamıştı. Böylece Ayhan’ın ormanlık alandaki yeri
saptanmıştı ve ekipler gönderilmişti.
Ancak hesaplar yine tutmamış Ayhan bu ekipleri de
haklayınca kendisi devreye girmiş ve Ayhan’dan aldığı adrese
giderek görevi tamamlamış, Ali Çetin’de olan belgeleri almış,
Ayhan’ı ve Ali Çetin’i öldürerek Hanedan’ı çok önemli bir
tehlikeden kurtarmıştı.
İSTANBUL’DA BİR ODA 365

Ve az önce de Kırım’dan döner dönmez GENERAL’in


huzuruna çıkarak durum hakkında kendisine bilgi vermişti.
“Buraya kadar” dedi Hakan Alaz…
366 HANEDAN

45.BÖLÜM

“General’in
Gözyaşı”
Aynı anda Komiser Hakan Alaz’ın çıktığı geniş odada
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş’in gözünden bir damla
göz yaşı süzüldü. “Böyle bitmesini istemezdim Ayhan. Ama
bilmen gerekenden çok fazlasını öğrenmiştin” dedi.
Emniyet Genel Müdürü Fuat Güneş; hanedanın önceki
yıllarındaki GENERALİ olan Akın Serhan’ın erkek çocuğu
olmaması dolayısı nedeni ile Hanedanda bir GENERAL’in
ilk ve son kez yetkisini kullanarak HANEDAN’a erkek
çocuğu yerine dışarıdan dahil ettiği isimdi.Daha sonra evlilik
yolu ile Hanedanda GENERAL makaına ulaşarak,
yapılanmanın en tepesine geçen isimdi.Ve hali hazırda da
HANEDANın GENERAL’iydi.
Ancak önemli bir sorunu vardı. Kendisinin çocuğu
olmuyordu ve O’da “GENERAL”lere özel o yetkiyi
kullanarak hanedana dışarıdan bir erkek almak
durumundaydı. Ve Ayhan’ı seçmişti. Yıllardır O’nu korumuş
kollamış himayesine almıştı. Ayhan farkında olmadan O’nu
defalarca test etmişti.
Ayhan’ın zekasının Hanedan için büyük kazanç olacağını
367

düşünüyordu. Her şey planladığı gibi gidip de Ayhan Ali


Çetin’i yakaladıktan sonra kendisine haber verse, Ayhan’ın
belirttiği yere gidecek özel eğitimli bir ekip Ali Çetin’i
paketleyecek, mesajları güvence altına alacak ve intihar süsü
vererek öldürecekti. Ayhan ise çoktan merkeze çekilmiş
olacaktı.
Ama işler hiç de umduğu gibi gitmemiş, Ayhan, Ali Çetin’in
peşine düştüğünde yapıyı farketmişti. Kendi görevini
bilmese de O’nun da bu yapı ile ilgisi olduğunu anlamıştı. Ve
tanıdığı Ayhan böylesi bir durumda söz konusu olan kendisi
de olsa o kişiyi deşifre ederek harcamaktan kaçınmazdı.
Ama Ayhan çok kritik bir hata yapmış, Fuat Güneş-Hanedan
bağlantısını ilk çözdüğünde bunu hemen deşifre etmek
yerine olayın sonuna kadar gitmeyi tercih etmiş, yine mesleki
hırsına yenik düşmüştü. Ve bu hata bu kez hayatına mal
olmuştu. Çünkü kendisi ile birlikte HANEDAN’ın da
tehlikede olduğunu anlayan Fuat Güneş çok zor bir karar
vererek Ali Çetin ile birlikte Ayhan Çelen’in adını da ölüm
listesine yazmıştı. Ve bu görevi de Ayhan’dan sonra
teşkilattaki 2. Gözdesi olan ve yıllardır yapı için çalışan Kırım
asıllı Hakan Alaz’a vermişti.
Komiser Hakan Alaz da görevini başarı ile yerine getirmişti.
Artık yaşayan efsane Ayhan Çelen yoktu. O ölmüş ve gerçek
bir efsane halini almıştı.
Gözünden akan yaşı sildi. “Ayhan için görkemli bir cenaze
töreni düzenlememiz lazım” diyerek cenaze töreni ile ilgili
talimatını yazdı. Talimatı yazmayı bitirdikten sonra arkasına
yaslandı, kravatını gevşetti ve “Bunu da atlattık” dedi.
Fuat Güneş’in içini de “garip” huzur duygusu kapladı.
HANEDAN bir kez daha güvendeydi…
23 ŞUBAT 2010 SALI SAAT:07.41