You are on page 1of 38

Kürtlere karşı yapılan sıcak savaşta yer alanEvîn

birÇiçek
ülkü-1
cünün, özel timin, gemileri hazırlayan bir Laz’ın, Đtal-
ya’da yakalanan gemi kaptanın anlatımları

© Peyamaazadi - 2008

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 2

Lazo Lazistanlı: 1966 Đstanbul Eyüp doğumluyum. Aslen Trab-


zon Lazlarındanım.( Kendisini Türk olarak tanıttı. Laz’mı, Rum’mu,
Ermeni’misiniz?. Trabzon’un yerlileri bu halklardır, deyince, Laz ol-
duğunu söyledi) Dört kardeşiz. Diğer kardeşlerim ilkokul mezunudur-
lar.
Babam Tır şoförüydü. Annem ise bizleri büyütmekle sorumlu
bir bayan. Ev kadınıydı. 1978 de Đran’a çalışmak için giden babam
annemi de kendisiyle birlik te götürdü. Sekiz yıl sonra geri döndüler.
Onlar gidince, bizler de yalnız kalınca okulu bıraktım. Ben ilkokul da
çok başarılı bir öğrenciydim. Anne ve babanın ev den uzak olmaları
sonucu başarısız bir öğrenci durumuna düştüm. Ortaokulda düştüğüm
durum benim üzerimde olumsuz yönde etki yaptı. Okuldan uzaklaş-
tım.
Ortaokul öğrencisiyken Eyüp semtinde “Ülkü Ocakla-
rı”na gidip, gelmeye başladım. Ülkü Ocakları okul sorumlu-
luğunu aldım. Etkinliklere katılıyordum. Đnsanları etkileme
gücüne, becerisine sahibim. Doğuştan gelen bir yetenek. Bu
işlerle uğraşınca okulu önemsemedim. Çalışmaya başladım.
Çalışmak zorundaydım. Varlıklı bir aile değildik.
Amcam avukatlık öğrenimi görmüştü. Ama mesleğini
yapmıyordu. Meşhur “Of’ lu Đsmail” in gazinosundaki fotoğ-
raf stüdyosunu almış ve çalıştırıyordu. Bir süre onun yanında çalıştım.
Abim ise sırf beni cezalandırmak için araba tamirhanesin de çalıştır-
maya başladı. Okulu terk etmemi kabullenemedi. Annem ise hep “
Oğlum sigortalı bir işe gir. Bir güvencen olsun. Hastalık, kaza olursa
ne yaparsın?. Nerden yardım isteyeceksin?”derdi. Ben de onun söyle-
diklerinden etkilendim. Hep genç ve sağlıklı olarak kalmayacaktım.
Uzel traktör fabrikası Milliyetçi Harekat Partisi taraftarlarının
elindeydi. Orada çalışabilmek için müracaat ettim. Türk milliyetçisi
olduğum için işe alındım. Montaj işinde çalışmaya başladım. Bir süre
sonra araç kullanabilme ehliyeti aldım. O işten de ayrıldım. Bir kam-
yon satın alıp, torbalara konmuş, değişik kilolardan oluşan kömürler-
den satmaya başladım. Gidip ocaktan alır ve Eyüp Kaymakamlığının
karşı tarafındaki otoparkta da satardım.
Politik aktivitelerimi sürdürüyordum. Eyüp Ülkü Ocakları Baş-
kanı oldum. Ülkü Ocakları Dergi’nin temsilciliğini yapıyordum. Resmi
görevim yoktu. Faaliyetler de bulunuyordum. O zamanlar ülkü ocak-
ları tekdi. Ama içinde iki ayrı görüş hakimdi. “Hilalciler” ve

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 3

“Bozkurtçular”.
Hilalciler; Türk-Đslam ülküsünde birleşmiş şeriat nizamının
savunucularıydılar. Bozkurtçular ise, Türkçülüğü ve Türk milliyetçili-
ğini esas almış ve onlar için en önemli şey Türkçülük, yani bir nevi
faşizm. Ben hilalciler gurubundandım. 1986 senesin de MÇP ( Milliyet-
çi Çalışma Partisi) kuruldu. Ben de Eyüp ilçesinde yönetim kurulu ku-
rucu üyesiydim. Daha sonra teşkilattaki anlaşmazlıklar, MHP’nin ken-
di öz kültüründen uzaklaşarak, kitle partisi olma çabasına girişmesi,
Türk – Đslam ülküsünün göz ardı edilerek sadece Türkçülüğün esas
alınması ve Alpaslan Türkeş imzasıyla gelen bir genelge de “ Kanımız
aksa da zafer Đslam’ın, ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber” vb. slogan-
ların yasaklanması ve teşkilata Atatürk’ün “Ata Put”un (hilafeti kal-
dırdığı için M. Kemal’e karşı) resimlerinin asılmasını istemesi, teşkila-
ta üye olarak kabul edilecek kişiler de -geçmişte çok ince
araştırma yapılırken- herkesin kabul edilmeye başlanması,
her türden insanın -mafyacıdan, uyuşturucu tüccarına kadar
- gelmesiyle artık o teşkilatta kalamayacağımı anlamam so-
nucu, konuşmacı olduğum bir gece de düşüncelerimi yüksek
sesle dile getirdim ve istifa ettim.
MHP teşkilatında bu cüretti gösterebilecek, düşünce-
lerini sesli dile getirebilecek insanlarla birlikte ayrıldım.
Eyüp ilçesinde ben yalnızdım.Türkiye’deki milliyetçi temel-
de kurulan partilerin tarihin de benim yaptığım bir ilkti. Böyle davra-
nışların bedeli ağırdır.
Daha sonra Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları da istifa ettiler.
Büyük Birlik Partisi’ni kurduk. Ben de Eyüp “Nizam -ı- Alem Ocakları”
ikinci başkanı olarak görev aldım. Yaklaşık bir yıl sonra Gazi Osman
Paşa Nizam-ı- Alem Ocağı başkanı ve Đstanbul - Avrupa yakası bölge
temsilcisi oldum. Aynı zaman da ocağın Đstanbul Basın sözcüsüydüm.
O yıllarda Eyüp ilçesi ikinci başkanıyken Alibeyköy Endüstri
Meslek Lisesi’ inde okuyan ve teşkilatımıza üye olan öğrenciler bir
gün bana geldiler. Dediler ki “Marmara Lions” adı altında bir “Mason
Locası” okullar da sağlık taraması yapmak için Đstanbul Valiliği’nden
izin almış. Öğrencilere sözüm ona “Nüfus planlaması” adı altında ah-
laksızlık dersleri vermekteler. Ders, seminer veren beyefendi ise “
Kızlar bu böyle takılır” diyerek prezervatifi mikrofona geçiriyor. Kul-
lanılış şeklini tarif ediyor ve “Erkekler bunu takmayı pek sevmezler.
Sizler onları bunu takmaya mecbur edin” diyor.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 4

Benim ahlak anlayışıma göre o yaşta gençlere o cümlelerin


söylenmesi, “ Zina yapabilirsiniz. Ama bunsuz yapmayın” anlamına
geliyordu. Bunun üzerine T.C. Anayasası’nın “Ahlaka muhalif eğitim
yapılamaz” maddesine istinaden Đstanbul Sulh Cumhuriyet Savcılığı’-
na basın toplantısı eşliğinde başvuruda bulundum. Konunun üzerine
gidilmeye başlandı. Đstanbul Valiliği verdiği “sağlık taramaları” izin-
lerini iptal etmek zorunda kaldı. Bir daha da böyle bir girişim de bu-
lunamadılar.
Bu tür seminerlere katılmak mecburi değildi. Şike yaptığı için
futbol hakemliğinden kovulan ve Alibeyköy Meslek Lisesi’ne müdür
olarak verilen kişi bütün öğrencileri seminere katılmaya mecbur et-
mişti. Bu nedenden dolayı Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de suç duyuru-
sunda bulundum. Aykan Köseoğlu adlı adam açığa alındı. Daha sonra
Avcılar semtinde çok daha iyi bir okula müdür olarak atandı.
Çünkü arkasında Lions kulüpleri vardı. Ben de bu çıkışımla o
kulüp üyelerini kendime düşman etmiştim. Türkiye Cumhu-
riyetini yıllarca başbakan ve cumhurbaşkanı olarak yöneten
Süleyman Demirel de on üçüncü dereceden masondur. Bu
kulübün üyelerindendir.
Bir ara “Kıyak emeklilik yasası” TBMM’nin gündemin-
deydi. Ben de bir metin hazırlayarak Türkiye’nin içinde bu-
lunduğu durumu ortaya koydum. “Bir işçinin, bir memurun
geçinemediği bir ülkede vekillerimiz kıyak emeklilik peşine düşmüş-
lerdir. Gaziantep’in Olakçı köyünde henüz ilkokul bulunmazken bu
sorunu çözecek olan vekillerimiz sadece kendilerini düşünmekteler.
Bu durum da görüyorum ki sizler bizlerin değil, ceplerinizin vekille-
risiniz. Bu sebepten dolayı ben şahsım adına sizlere vermiş olduğum
vekaletimi azl ediyor ve beni temsil etme görevinden sizleri alıyo-
rum.” cümlelerini yazdım. Bu azilnameyi noter aracılığıyla meclise
göndermek istedim. Kabul etmediler.
Đlçe seçim kuruluna gittim. Đlçe seçim kurulu başkanı ağır ceza
hakimiydi. Adam korktu. Beni ve basın görevlilerini tersledi, azarladı.
“Ben böyle bir işlem yapamam” dedi. Gazetecilere döndüm ve veka-
let verirken sorun yok. Almak istediğiniz de muhatap bulamıyorsunuz,
dedim. Postahaneye gittik. Metni imzalayıp, gönderdik. Orada bulu-
nan insanlar da imzaladılar. Konu insanların hoşuna gitti. Ertesi gün
tüm televizyon ve gazetelerde bu olay “ Hükümete sivil muhtıra”
olarak çıktı. Beni hiç sevmeyen Hürriyet Gazetesi görevlileri de olayı
manşet yapmışlardı.
© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 5

Aczimendi tarikatı üyelerini sırf “Kılık-kıyafet kanununa mu-


halefet” ten tutukladılar. Üç kişiden fazla oldukları içinde olayı terö-
re sokup, terör örgütü mensubu olmaktan yargıladılar. Ben de cum-
huriyet savcısından izin alarak basın görevlileriyle birlikte onların
kondukları ceza evine gittim. Savcıyı öğrencilik yıllarımda tanıyor-
dum. O da Laz’dı. Türk milliyetçisi olmuştu. Basın görevlilerini içeri
almadılar. Biz üç kişi içeri girip, tutuklularla görüşüp, çıktık. Dışarıda
basın açıklaması yaptık. Acizmendilere zulüm yapıldığını, zorla saç ve
sakallarının kesilmek istendiğini, ibadet saatlerinde kasıtlı olarak
yüksek düzey de müzik sesi açıldığını, söyledim. Sadece “Akit” gaze-
tesin de “Acizmendilere çin işkencesi” başlığı altın da haber olarak
verildi. Diğerleri yer vermediler, yazmadılar.
Aynı gün Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi’nde genel başkan
yardımcısı Ökkeş Şendiler beni aradı. Benimle görüşmek is-
tediğini, telefonda konuşamayacağını ve Ankara’ya gitmem
gerektiğini, belirtti. Gittim. Kendisiyle görüştüm.
“Acizmendilerle fazla ilgilenme. Çok yakında onlarla ilgili
bir bomba patlayacak. Sen de rezil olursun. Onlardan uzak
dur. Bir süre sonra ne demek istediğimi çok iyi anlar-
sın.”dedi.
Tam on gün sonra Müslüm Gündüz, Fadime
Şahindal’la basıldı. O, olay ordu görevlilerinin hazırladıkları
bir komploydu. Ben Ökkeş Şendiller’in bilgiyi kimden aldığını tahmin
edebiliyordum. O tarihler de etkili biri, Kara Kuvvetleri Komutanlığı
Lojistik Daire Başkanlığı eski sekreteri bizim partinin genel sekrete-
riydi. Bilgiyi ondan aldığına emin oldum. Akabin de Yüksek Askeri
Şüra kararları oluşturuldular ve anneleri baş örtülü, babaları sakallı
olanlar ordudan atılmaya başlandılar.
Necmettin Erbakan’ın T.C. Ordu’su yöneticileri tarafından
nasıl kullanıldığını çok az politika bilen birisi de anlamıştır. Ordu yö-
neticileri ona istedikleri her şeyi imzalattırdılar. Ben de buna istina-
den tekrar bir basın toplantısı düzenleyerek Genel Kurmay Başkanlığı
yetkililerine “ Almış olduğunuz kararları çok doğru ve yerinde bulu-
yorum. Türkiye’ de tabii ki en büyük tehlike irticadır(gericilik). Bu
kişileri ordudan atmakla büyük bir tehlikeyi önlüyorsunuz. Ben bu
kararı yerinde bulduğum gibi eksik de buluyorum. Sizler de takdir
edersiniz ki orduda cephanelik nöbetini er tutar. En ağır silahlar er
ve erbaşların ellerindedir. Bu durumda anneleri baş örtülü ve baba-
ları sakallı olan insanların çocuklarını da askere almayın.”dedim.
© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 6

Đl başkanımız teslimiyetçi bir insandı. Ben teşkilat başkanıy-


ken faaliyetlerimi ilden izin almadan yapıyordum. Mutlak hiyerarşik
bir yapı yoktu. Bu girişimimden yaklaşık bir ay sonra Nizam – ı –Alem
Ocakları’nın o dönemdeki genel başkanı Ankara’da Ocak Başkanları-
nın katıldığı bir toplantıda bana “Seninle özel görüşmek istiyo-
rum.”dedi.
Özel görüşme de ise bana “ Gazi Osman Paşa teşkilatını fes
et. Bütün gurubunu dağıt. Kendin de bir müddet ortalıkda gözük-
me.” talimatını verdi. Açıklama istedim. “Şu anda sana bir şey söyle-
yemem. Eğer beni dinlemezsen başın çok ağrıyacak. Altından kalka-
mazsın” uyarısında bulundu. Biz bizi biliyorduk, tanıyorduk. Bana gü-
venemiyor ve açıklamada bulunamıyordu. Çünkü tanık olduğum, duy-
duğum şeyleri toplantılarda sesli olarak dile getiriyordum. Konuş-
mamdan korkuyordu.
Ben çok fazla idealisttim. T.C devletinin sistemini,
siyasi yapısını benimsemiyordum. Đslam şeriatı fikrinin savu-
nucusuydum. Sistemle ilişkilere girenlerden nefret ediyor-
dum. Bundan dolayı benim alt kadrolarımın üstlerde neler
olduğunu bilmelerini ister ve açıklama yapardım. Şeffaf bir
insanım. Đki yüzlü değilim. Sorumluluk his ettiğim için duy-
duklarımı, tanık olduğum şeyleri anlatırdım. Çünkü bir gün
Allah’ın huzurunda hesap verecektim. Benim alt birimlerim-
de görev yapanlarla ilgili olarak tanrı benden hesap soracaktı. Uygun
olmayan talimatlara tepki gösterirdim.
Ben, benden istenileni yapmadım. Gazi Osman Paşa teşkilatını
kapatmadım. Genel başkanıma da, eğer isterseniz tabelayı indiririm.
Ama başka bir isim altın da faaliyet yürütürüm, uyarısında bulundum.
Güldü ve “Gerek yok” dedi. Bu gelişmeler üzerine bana bağlı olan
ocak başkanlarıyla toplantı yaptım. Durumumu kendilerine izah et-
tim. Sekiz ilçe birden tabela indirdik.
Daha sonra genel başkanımın beni uyarmaya çalıştığını, ola-
cakları haber vermek istediğini fark ettim. Ben olabilecekleri, yapıla-
bilecekleri tahmin edememiştim. Üç kişi gelip üye oldular. Genel kül-
tür düzeyleri yüksek ve akıllı insanlardılar. Üçünü de yönetim kurulu-
na aldım. Liderlik vasıflarına sahiptiler.
Bu arada “Avrasya” gemisi olayı patlak verdi. Ben daha ocak
başkanıydım. Amacımız Çeçenistan’daki Rus zulmünü dünyaya duyur-
maktı. Trabzon limanında eylem yapmaya karar verdik. Eylemde yer

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 7

alacak olanlar Kafkas kökenli ve Đslam’a inanan insanlardılar. Gemi


kaçırıldığında gemidekilerle ilk görüşme yapan kişi ben oldum. Devle-
tin en üst düzey yöneticileri gemideki eylemcileri aradılar ve hiç bi-
riyle görüşemediler.
Biz cep telefonlarının dinlenilmediklerini sanıyorduk. Cep te-
lefonuyla Mehmet Emin Topcan’ la görüştüm. Nereye gidiyorsu-
nuz?,dedim. Bana “Rusya’ya” cevabını verdi. Hem kendinizi hem de
yolcuları tehlikeye atıyorsunuz. Operasyon yapılır. Đstanbul’a gelin.
Basının merkezi burası. Olayı burada dünyaya duyuralım önerisinde
bulundum. Teklifimi mantıklı buldu. Đstanbul’a doğru hareket ettiler.
Telefonun çekebildiği, bağlantının sağlandığı yerlerde irtibattaydık.
O sıra da Uğur Dündar’a bağlı ekip bizim ocağın merkezine
geldiler. Biz de basın toplantısındaydık. Ruhsatlı silahları-
mızla ve pompalı tüfeklerimizle Çeçenistan’ da savaşmak
için gönüllüyüz, diyorduk. Gelen ekipden biri Uğur Dündar-
’ın gemiye çıkmak istediğini ve çıkabilmesi için de yardımcı
olmamızı istediğini söyledi. Olayla ilgimiz yok. Bizde kendi
dergimiz için röportaj peşindeyiz, cevabını verdik. Onları
başımızdan savdık.
El telefonuyla bağlantı sağlayamadım. Trabzon sahil
radyosunu aradım. Gemidekilerle görüşmek istediğimi, Ni-
zam -ı- Alem Ocakları temsilcisi olduğumu, dergi adına konuşmak is-
tediğimi söyledim. Adımı verdim. Oradaki görevli ise “Çağrılarımıza
cevap vermiyorlar.”dedi. Telsizden telefonlara bağlantı yapılıyor.
Benim adımı ve görevimi söylediklerinde cevap alabileceklerini, bu
önerimi denemeleri gerektiğini belirttim. Radyodakilerin de işlerine
geldi.
Cevap verilmiyor ve gemi kaçırılmıştı. Adımı anons ettiklerin
de kendilerine cevap verildi. Bağladılar. M.E.Topcan konuşmaya baş-
ladı ve bana “emret başkanım” dedi. Ben de sinirlendim ve boş bu-
lundum, konuştum. Farkında olmadan kendimi ve ilişkimizi ele ver-
dim. Kendisine, beni cep telefonumdan ara, uyarısında bulundum.
Devlet birimleri durumdan haberdar oldular. Mit müsteşarlı-
ğından Trabzon il başkanımız aranıyor ve tehdit ediliyor. Đl başkanı-
mız korktu ve teşkilatı bırakıp gitti. “Teşkilatınızı kapatabiliriz. Ge-
midekilerin teslim olmaları yönünde aracı olun” demişlerdi.
M. E. Topcan’la görüştüğüm. Uğur Dündar’ın isteğini kendisi-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 8

ne açıkladım. Onu gemiye kesinlikle kabul etmemesini tembihledim.


Bu kişinin kendilerinin kimliklerini teşhir edeceğini söyledim ve eğer
beklerseniz şu anda Đhlas Haber Ajansıyla görüşme halindeyim. Onlar-
dan bir kameramanla gemiye geleceğim, dedim ve görüşmenin içeri-
ğine dair bilgi verdim. Onlar da teklifimi makul buldular.
M.E.Topcan’la mutabık kaldık.
Ben Đhlas Haber Ajansıyla pazarlığı sürdürüyordum. “Çeçen
Kafkas Komitesi”ne verilerek Çeçenistan’a gönderilecek cephane için
yüklü bir miktar da para ve helikopter alacaktık. Benim düşüncem
gemiye çıkıp, gemiyi Đstanbul boğazına sokup, Saray burnu limanına
çektirip, orada kalabalık halk kitlesini hazır tutup, o arkadaşları da
halkın arasına karıştırıp, kaçırtmaktı. Halkı hazırlayacak ve yolcuları
bırakıyoruz diyerek, onları da birlikte çıkaracaktık.
Sanırım parti genel merkezindekiler işi hal ettiler.
Haluk Kırcı bu şekilde devreye sokuldu. Yaklaşık iki saat
sonra Uğur Dündar gemiye çıktı. Şayet onu gemiye bırakma-
mış olsalardı pazarlığı istediğimiz şekil de sonuçlandıracak-
tım.Uğur Dündar gemide, Haluk Kırcı’yı telefonla arayarak,
M.E.Topcan ve devlet görevlileri arasın da arabuluculuk
yaptılar. Her iki kişi onları teslim olmaya ikna ettiler ve ge-
mideki eylemciler daha sonra bu olaydan dolayı içeri alındı-
lar.
Milli Đstihbarat Teşkilatı(MĐT) mensupları onları kendileri için
çalıştırmak istediler. Onlar da kabul ediyorlarmış görüntüsü verdiler.
Bundan dolayı da devlet görevlileri tarafından “ceza evinden firar
ettiler” hikayesi uydurularak hapisten bırakıldılar. Onlar da yurt dışı-
na kaçtılar. MĐT’e çalışacak insanlar değillerdi. Đslam’a inanıyorlardı.
Daha sonra Muhammet Emin Topcan sahte kimlikle Türkiye’ye giriş
yaptı. Amacı Bosna’da savaşacak gönüllü savaşçı götürmekti. MĐT’in
takibinde olduğu için Đstanbul hava limanın da yakalandı. Akibetini
bilmiyorum.
Uğur Dündar MĐT’in ihtiyacı olduğu zaman kullandığı, istediği
zaman da tokat attığı bir kişidir. Kaçakçılık dosyalarını hazırladı. O
bilgileri kimlerden, hangi kurumlardan alıyor ve karşılığında neler
veriyor?. Ben bu gemi olayından sonra T.C. istihbarat örgütlerini kar-
şıma almış oldum.
Abdullah Çatlı’nın kazada öldüğü gün “Devlet Memurlarının
ve müstahdemlerin şapka takma mecburiyeti vardır.” maddesine

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 9

muhalif olarak adliyede basın açıklaması yapıyordum. Bir gazeteci “


Abdullah Çatlı’ ya vatan haini diyorlar. Siz ne diyorsunuz?” dedi. Ben
de onunla aynı konumda olan insanlar ceplerinde “Emniyet Müdürü”
kimlikleriyle dolaşıyorlar. Canımızı sıkarlarsa isimleri açıklarız.
A.Çatlı’ ya vatan haini diyen ise, Anavatan Partisi Genel Başkanı ve
Bakan olan Mesut Yılmaz’dı. M. Yılmaz’ ı partinin genel başkanlığına
getiren ise Ümit Ölmezdi. Ü.Ölmez eski MHP’lilerden ve A.Çatlı’ nın
en yakın arkadaşıydı. Tabi ki ben varolan gerçekleri, kapalı kapılar
arkasında olanları açıkça söyleyemedim. Söyleyemezdim. Kim nasıl
indiriliyor, kim nasıl yükseltiliyor ?. A. Çatlı’ ya vatan haini diyenler,
A. Çatlıları içlerinde barındırıyorlar demekle yetindim.
Ben görevliyken teşkilata gelen üç kişiyi kabul etmiştim. Bun-
ların ĐBDA-C örgütü ( Đslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) üyesi ol-
duklarını bilmiyordum. Đstanbul’da bir çok bombalama eyle-
mine katılmışlardı. Eyüp lisesi önündeki “Atatürk” büstünü
söküp Haliçe atmışlar, Sinegog ve meyhane bombalamışlar-
dı. Bu arada ben teşkilatın tabelasını indirmiş ve başkanlığı
bırakmıştım.
Zeytinburnu’nda ağabeyimin atari salonun da kendi-
sine yardım ediyordum. Bir gece kapıyı özel aletleriyle açan
siyasi şube polisleri beni silah namlusuyla dürtükleyerek uy-
kudan uyandırdılar. Ben ĐBDA-C idarecisi olarak gösterilmiş-
tim. Oysa ki ben onları hiç sevmem. Bunu mahkemede de açıkça söy-
ledim. Evim arandı. Birkaç kitabımı aldılar. Siyasi şubeye götürül-
düm. Đlk üç gün sadece işkence sesi dinlettiler. Bir polis beş dakika
da bir gelir ve kafama vurur “Sen bize şapka giydirecektin. Biraz son-
ra sıra sen de” derdi. Kasetlere aldıkları işkence seslerini dinlettikle-
rini sonradan öğrendim.
Bana “Konuş. Arkadaşların her şeyi anlattılar. Bak senin için
iyi olmaz. Bu adamları Eminönü’ne götürmüşsün.” dediler. Evet, gö-
türdüm. Bana balık-ekmek yiyeceklerini söylediler. Ben de götürüp
bıraktım, açıklamasında bulundum. “Biz üç aydır takipteyiz” dediler.
Eğer öyleyse ilgim olmadığını bilmeniz gerekir, cevabını verdim.
Bu olaydan üç ay kadar önce bu şahısların liderleri yanıma
geldi. Ben kendisinin ĐBDA-C’li olduğunu bilmiyorum. Bizim ocağın
mensubu olarak biliyordum. Bana “Başkan Dev-Sol’cular evimi kur-
şunladılar” dedi. Gazi mahallesinde oturuyordu. Ben de Gazi mahal-
lesi polis karakolunu aradım. Onun devamlı gittiği bir pastahane ve

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 10

evinin kurşunlandığını öğrendim. Hem de gidip gördüm. Đki gün sonra


aynı şahıs beni ziyaret etti ve “Başkanım sen Trabzonlusun. Kendimi
korumam için bir silaha ihtiyacım var. Bana bir silah bul.”isteğinde
bulundu. Ben de olur, bakarız, diyerek, başımdan savdım.
Bir gün sonra aynı guruptan biri geldi “Başkanım iki tane sila-
hım var. Paraya sıkıştım. Satmak istiyorum.”deyince, Kürşat kod
isimli kişi için, Kürşat dün bana silah sordu. Ona lazım. Kendisiyle
görüş,. Aranız da hal edin, dedim. “Başkanım sen görüşsen daha iyi
olur. Yarın yakalanırsa benim ismimi verir. Sen ocak başkanısın. Đs-
mini vermeye cesaret edemez.”ricasın da bulundu. Allah var ya hiç
şüphelenmedim. Defalarca böyle şeyler oldu. Benim için sıradan bir
durumdu. Kendim kaç kez silah aldım. Ben kendimi korumak için si-
lah taşıyordum.Satmak isteyen silahı getirdi ve ben de Kürşat’a ver-
dim.
Siyasi şubeye götürüldüğümde satıcı ve alıcı gibi
davrananların birlik de eylem yaptıklarını öğrendim. Birbir-
lerini çok iyi tanıyan insanlardılar ve birlikte bana komplo
kurmuşlardı. Silah isteyen ĐBDA-C’nin Gazi Osman Paşa so-
rumlusu. Satmak isteyen de üyesi, yani muhtalip.
Polisin biri geldi ve bana “Kendini ezdirme. Bu ada-
ma silah satmışsın.”dedi. Ben de kabul etmedim. Satma-
dım, cevabını verdim. “O adam şube de itirafçı oldu.” cümlesini kul-
landı. Ben inanamadım. Çünkü benim anlayışıma göre Đslam’a inanan
birisi itirafçı olamaz, olamazdı. Senaryo yapıyorlar, düşüncesine ka-
pıldım. Polis benim silahı sattığıma dair belgeyi hazırlamış. Bana im-
zalatmak istediler. Đmzalamamak için direndim. Dayak yedim.
Şef olarak hitap ettikleri bir polis diğerlerine “Siz dışarı çıkın.
Sadece göz bandının altını açın. Okusun. Bizi görmesin” emrini verdi.
Okudum ve baktım yazılanlara göre suçlamayı kabul ediyorum. Ben
böyle bir ifade vermedim, bu suçlamayı kabul etmiyorum,deyince
aynı adam “Sen buranın neresi olduğunu biliyor musun?. Buraya çok
saka gelip de bülbül olarak çıktılar. Biz öttürmesini biliriz. Sen
geçmişde iyi bir insanmışsın. Ama sonradan ibneleşmişsin. Geçmişine
hürmet ederek seni bu güne kadar yukarıya almadık. Ama anlaşıldı.
Seni yukarı almamız lazım.”dedi.
Dışarı çıktı. Đyi polis rolünü oynayan polis yanıma geldi. “Bak
oğlum en azından bu silahları, silah sattığını kabul et. Aksi takdirde
eşini getirecekler. Çırıl, çıplak soyup bütün polislere gösterecekler.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 11

Bedeniyle oynayacaklar. Değişik şeyler olabilir” Ben bu söylenilenleri


yapabileceklerine inandım. Çünkü yapılıyordu, yapılmıştı.
Olayın Đslam’i sorumluluğundan korktuğum için örgütle ilgili
hiçbir suçlamayı kabul etmedim. Đlgim yoktu. Sadece silahları kabul
ettim. Đslam’da erkek kadından sorumludur. Kadının işlediği gü-
nahların hesabını tanrı kocasına sorar. Ben karımın düşürüleceği
durumun korkusunu yaşamaya başladığım için ve ayrıca silahta da
aracılık yaptığım için yazılanları kabul ettim ve kağıdı imzaladım.
Dört günlük gözaltından sonra savcılığa çıkarıldık. Benim bir-
likte alındıklarım her şeyi anlatmışlardı. Çuvalda ne varsa döküp, iti-
rafçı olmuşlardı. Bizi Kırklareli’nde itirafçıların kaldıkları cezaevine
götürdüler. On dört ay orada kaldım. Đlk gittiğim de altı kişiyi bir ko-
ğuşa verdiler. Onbeş gün o koğuşta kaldım. O insanlarla ko-
nuşmuyor, sadece kitap okuyordum. ĐBDA-C’lilerle aynı yer-
de kalmayı kendime yediremiyordum. Đslam’a ihanet etmiş-
lerdi. Đslam’a inanan itirafçı olamaz.
Onbeş gün sonra Đstanbul siyasi polisinden bizi göz
altına alan ekip ( irticayla mücadele masası) bizleri ziyarete
geldiler. Diğer altı kişi onların ziyaret isteklerini kabul edip,
görüşmeye gittiler. Ben gitmedim. Onlar görüşmeden dön-
düklerinde ben ceza evi müdürüne dilekçe verdim. Gönüllü
olarak hücrede kalmak istiyorum, isteminde bulundum. Yoksa ayrı bir
koğuşa vermezlerdi. Ayrıca diğer koğuşlarda Dev-Sol (Türkiye sol ha-
reketlerinden biri), PKK(Kürdistan Đşçi Partisi) itirafçıları kalıyorlardı.
Yıllarca onların sahip oldukları siyasi görüşlere karşı mücadele etmiş-
tim. Aynı odalar da nefes almamız mümkün değildi.
Solu, sosyalizmi halen sevmiyorum. O ideolojiye karşıyım. O
koğuşlara da gitmek istemiyordum. Benim kalabileceğim tek yer hüc-
reydi. Ceza evindeki ismi “müşadiye” olan yer. Dilekçem işleme kon-
du, kabul edildi. Hücre bölümünün ikinci katında on hücre yan yanay-
dı. Bir koridorla bağlantı sağlanmıştı. Ben oraya götürüldüm. Başka
kimseyi koymadılar. Orası bana verildi. Cezaevi müdürü de Büyük
Birlik Partisi’nden milletvekili adayı olmuştu. Aynı siyasi görüşlere
sahiptik.
Üst katta aynı şekilde hazırlanmış olan on hücrede Mustafa
Duyar (Sabancı katliamı sanığı) yalnız kalıyordu. Alt katda ceza alan
mahkumların kaldığı hücrelerden oluşuyordu. Yaklaşık bir buçuk ay
sonra alt kattan bir kişi yanıma getirildi. Bir hücreye kondu ve hücre-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 12

nin kapısı da üzerine kilitlendi. Benim ve M. Duyar’ın kaldığı yerde


kapılar kilitlenmiyordu. Hücresi kilitlenen içerde yangın çıkardı. Baş
gardiyan bir ekiple geldi. “Niye yaktın yatakları?”sorusunu sordu.
Ben olanları dinliyorum.Genç erkek “Ben itirafçı değilim. Polis beni
zorla buraya getirdi. Beni yoldaşlarımın, PKK örgütünün olduğu ceza
evine gönderin. Burada kalmak istemiyorum.”dedi.
Benim inancım zulme karşıdır. Ben o gence yapılanları kabul-
lenemedim. Genç 19 yaşlarındaydı. Đzmir’de eylem yapmıştı. Ben gar-
diyanlarla konuşmasını dinlemeye devam ettim. Gardiyan ikinci mü-
düre çıktı. Elinde bir hortumla geri döndü. “Ulan itirafçı olmamışsan
seni buraya getirmezler” deyip, hortumla o insanı dövmeye başladı-
lar.
Bana olan yaklaşımından dolayı daha önce ceza evi
ikinci müdürünün durumunu dışarıya bildirdim ve tehdit et-
tirdim. Benden, sahip olduğum ilişkilerimden çekiniyordu.
Kapımı açtım ve aşağı indim. Baş gardiyanın yakasından tut-
tum, kenara fırlattım. Bu adam tavuk çalmamış. Siyasidir.
Burada hiçbir siyasiyi dövmüyorsunuz. Bunu da dövemezsi-
niz, dedim. Bana “Reis sen bu işe karışma. Bu adam PKK’ li.
Hak ediyor” deyince, ben de kendisinse PKK’ li ise devlet
cezasını vermiş. Bak burada, cevabını verdim.
O ceza evinde gardiyanların tümü ülkücülerden oluşmaktaydı-
lar. Bana karşı yumuşaklardı. Siyasi görüşümü biliyorlardı. Kendileri-
ne, sorumluluk benim. Bu genci benim yanıma verin. Bir daha olay
çıkarmaz. Zaten tekim. Benim de arkadaşa ihtiyacım var şeklinde
isteğimi açıkladım. Genci ellerinden aldım. Onu yirmi gün sonra alıp
götürmek istediler. Ben söylenilenlere inanmadım, zarar vermelerin-
den, eziyet etmelerinden korktuğum için kapı altına kadar da gençle
beraber gittim. Gardiyanlar gencin bir başka ceza evine sevk edildiği-
ni söylediler.
Bu olay diğer koğuşlar da duyulmuş. Her ne kadar oradakiler
itirafçı olsalar da bir siyasi mahkumu dövdürmemem hoşlarına gitmiş-
ti. PKK itirafçıları koğuşunda kalanlar “ Niye hücre de kalıyorsun?.
Gel birlik de kalalım” teklifin de bulundular. Ben de PKK koğuşu diye
gitmek istemedim. Onlarla anlaşamam, sorun çıkar şeklinde bir dü-
şünceye sahiptim.
Đbrahim Gümrükçüoğlu; Süleyman Demirel’e suikast girişimin-
de bulunmuştu. 65 yaşında ve kan kanseriydi. Aklı dengesi de bozuk-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 13

tu. Onun koğuşuna gittim. Tek bir adli mahkumla birlik de kalıyordu.
Ceza evine girdikten dört ay sonra bir PKK itirafçısıyla tanıştım. O da
beni kendi koğuşuna davet etti. Düşündüm. Ben bunlara karşı savaş-
tım. Sıcak çatışmalara girdim. Hep karşı cepheden baktım. Onları
izleme, tanıma fırsatım olur.
Müdüriyete dilekçe yazdım. Yer değiştirmek istediğimi bildir-
dim. Müdür dilekçemi okuyunca, beni hemen odasına çağırdı. “Nasıl
olur da böyle bir şey yaparsın?. PKK’lilerin koğuşlarına gitmek ister-
sin?.” diyerek şaşkınlığını belirtti. Kendisine bu adamlar artık PKK’ li
değiller. Đtirafçılar. Siz bunlara niye hala PKK’ li diyorsunuz ?, sorusu-
nu sordum. Bunun üzerine “Bunlar ne kadar itirafçı olsalar da devlet
düşmanıdırlar. Bunu hiçbir zaman unutma ve bunlara kesinlikle gü-
venme” cümlelerini sıraladı.
Ben onların koğuşlarına gitmek konusunda ısrarlı ol-
duğumu söyleyince de “Sen bilirsin. Sonradan pişman ola-
caksın” uyarısında bulunma gereği duydu. Bende de ne ka-
dar da olsa bir çekingenlik vardı. Ben Laz ve onlar ise Kürt-
ler. Benzer özelliklerimiz çok. Asi yapılara sahibiz. Sert ka-
falıyız. On altıncı koğuşun kapısından içeri girdim. Đlk dikka-
timi çeken şey beni çok şaşırttı. Koğuşlarında mescit vardı.
Koğuşun bir bölümüne halı döşetmişler ve namaz kılınacak
yer haline getirmişlerdi. Koğuşta kalan herkes namaz kılı-
yordu.
Aylar geçtikten sonra öğrendim ki bu kişiler devletçi olmamış-
lardı. Sadece örgüt değiştirmişlerdi. Hepsi Hizbullahçı olmuşlardı.
Koğuşta duyduğum bir hadiseyi aktarmak istiyorum. Hanefi Avcı
( emekli Đstihbarat Daire Başkanı) koğuşa geliyor. Alaattin Kanat
( General Zınar ) adlı itirafçıya “ Biz milleti zorla itirafçı yapıyoruz.
Sen Hizbullah’çı yapasın diye mi bu kadar çaba gösteriyoruz?”diyor.
“Karagümrük çetesi” üyeleri koğuşlarında esrar, bıçak, cep
telefonu yakalatıyorlar. Bunları da cezalı olarak hücrelere getirmiş-
lerdi. Mustafa Duyar çok kaprisli biriydi. Çete üyeleri kendi araların-
da yüksek sesle konuşuyorlar. Müzik dinliyorlar. M. Duyar “ Rahatsız
oluyorum ” diyerek onlar volta atarlarken üzerlerine bardak fırlatı-
yor. Tartışma çıktı. M. Duyar çok ağır küfürler etti. Onlar da “Biz bu-
nun hesabını senden sorarız” dediler. Cezaevi müdürü tedbir olarak
M. Duyar’ı bir başka cezaevine sevk etti. O ora da açlık grevi yapıyor
ve tekrar Kırklareli’ne gelmek istiyor.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 14

Evlenmiş ve evlendiği kadın da hapisteydi. Karısı da eski Dev-


Sol’cuydu ve hamileydi. M. Duyar’ı hiçbir mahkumla karşı karşıya ge-
tirmezlerdi. Havalandırmaya, görüşe tek olarak çıkarırlardı. Özel mu-
amele uygulanıyordu. Adam gece yarısı ceza evi görevlisini şehre
gönderip dondurma aldırabiliyordu. Bütün istekleri yerine getiriliyor-
du. Kadın Kırklareli’nde olduğu için onu da gönderdikleri yerden geri
getirdiler. Bir süre sonra kendisi sevk istedi. Geldiği yere götürdüler.
Karagümrük çetesi mensupları da bir başka cezaevine sevk istediler.
Onları, kavgalı oldukları M. Duyar’ın kaldığı ceza evine göndermezler-
di. Onlar gittikleri yerden, onun bulunduğu cezaevine sevk istiyorlar.
M. Duyar’ın o kişiler tarafından öldürüldüğünü televizyon haberlerin-
den duyduk.
Ben PKK itirafçıları koğuşunda kalmaya devam ediyorum. Đl-
ginç izlenimlere sahip oldum. Hayrete düştüğüm anlar oldu.
Her biri bir üniversite mezunu gibiydi. Adamı konuşturuyo-
rum. Köyünden çıkmış ve PKK’ ye katılmış. Đlk okul mezunu.
Genel kültür yüksek öğrenim görmüş birine ait. Ben
Türkçe’yi bile konuşamayacak insanlarla aynı yerde kalaca-
ğım, diyordum. Ön yargılıydım. Karşı cephelerinde yer ala-
rak savaştığım, çatıştığım insanları tanımıyordum. Tanıma-
dan yargılamıştım. Çünkü şartlandırılmıştım.
Onlar içeride okuyor, sınavlara giriyor ve değişik
okulların diplomalarını alıyorlardı.Üniversite öğrencileri olmuşlardı. O
insanların teşvikleriyle ben de sınavlara girmeye başladım. Dışardan
bıraktığım, terk ettiğim ortaokul ve lise diplomalarını aldım. Üniver-
site sınavına girdim. Açık öğretim fakültesini kazandım. (Bir yıl için
de nasıl oldu da çok sayı da sınavı verip, orta okul, lise diploması
alabildi ve üniversite giriş sınavını kazanabildi?. Düşündürücü !.
Koğuşun ayrıcalıklı bir özelliği yok muydu?. Đtirafçılıkla birlikte
verilen hizmetlere karşılık, devleti temsil edenler de onların ra-
hatlıkla diploma almalarını sağlamıyorlar mıydı?. )
PKK itirafçıları “Başımıza ne geldiyse cehaletten geldi” diyor-
lardı. En belirgin özelliklerini kavramaya başladım. Ben bugün de çar-
şıda yürüyen birini, yürüyüş şeklinden tanıyarak bu insan gerilladır,
diyebilirim. Çok hızlı yürüyorlar. Alışkanlık. Đçeride hıza gerek olma-
dığı hal de seri şekilde hareket ediyorlardı.
Ben Đslam’i mahkum olduğum halde, yıllarca Đslam’i bir düzen
için mücadele ettiğim halde, Arapça Kuranı kerim okumayı onlardan

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 15

öğrendim. Çünkü Türkçe okuyordum. Her biri, her gün bir cüz Kuran
okur ve bir ayda Kuranı hatm etmiş oluyorlardı. Son derece düzenli
bir yaşantıları vardı. Disiplin geçerliydi. Kural koymuşlardı. Herkes
yalnızca Maltepe sigarası kullanacak ve günde sadece on tane içebile-
cek. Ailem parlament getirirdi. Ben de kantinde değiştirir ve Maltepe
sigarası alırdım.
Gelen paralar tek bir kasada ve tüm koğuş için kullanılırdı.
Herkesin şahsi ihtiyaçları temin edilirdi. Aileleri görüşe gelmeyen iti-
rafçılar da varlardı. Kitap okuma saatleri hazırlanmıştı. Herkes mec-
buren okumak zorundaydı. Spor saatleri belirlenmişti. Voleybol oyna-
nırdı. Siyasi mahkumlar arasında bir birlik oluşturulmuştu. (ĐBDA-
C’liler hariç). Cezaevi yönetiminden herhangi birisine zorlama, sert
uygulama yapılsa, hep birlikte tavır alınır ve yönetime geri adım attı-
rılırdı.
Bir çift, karı-koca içerdeydiler. Orada da kendi par-
tilerinin, PKK’nın düşüncelerini koruyorlardı. Kendileriyle
sohbet ederken bu durumu çok açık fark ettim. Bayan ve
erkek ayrı koğuşlarda kalıyorlardı. Onlar, görevli olarak dağ-
dan Đstanbul’a gönderiliyorlar. Erkek bölge sorumlusu bayan
ise alt birimler de görevli. Birbirlerine aşık oluyorlar. Du-
rumları fark ediliyor. Bunlardan öz eleştiri isteniyor. Tabii
kalacakları uygulamaları bildikleri için kaçıyorlar. PKK’ de
kadroların evlilik yapmaları, duygusal ilişkiler kabul görmediği için
kendi partileriyle ters düşüyorlar. Daha önceden polis tarafından ta-
kibe alınmışlar ve partilerinden kaçtıktan sonra da yakalanmışlar.
Erkek “ Nerede yaşayacağız?. Kendi memleketime gidemem.
Avrupa’ya da çıkamam. Dışarı çıkmak istersek bize yardımcı olur mu-
sun ?. Kendi çevremden yardım alamam, destek göremem. Dıştalanır
ve yargılanırım. Suçlu olarak görülüyorum.”derdi. Đlginç olan şuydu.
Bu çift kimseyle ilgili bilgi vermiyorlar. Sadece kendi yaptıklarını,
görev ve sorumluluklarını kabul ediyorlar. Evlendikleri için de örgüt
koğuşuna gidememişlerdi. Savaşçıların evlenmeleri yasakmış. Mecbu-
ren itirafçılar koğuşuna gitmişlerdi.
Bunlar eğer suçlandıkları şeyleri kabul etmemiş olsalardı daha
erken ceza evinde çıkacaklardı. Polis kendileriyle ilgili delil bulama-
mıştı. Bu kişiler ise itirafçılık yasasından faydalanamamışlardı. Polis
üst yazıyı “Bize faydalı olmadı. Sakladığı başka şeyler var. Đnandırıcı
değil” diyerek hazırladığı için itirafçılık yasasından faydalanamıyor-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 16

lardı. Ceza evinde çok sayı da itirafçı olmuş ve başkalarını da yaka-


latmış insan vardı.
Bu çift kimseyi yakalatmadıkları halde, ilk itirafçılardan ol-
dukları, örnek teşkil ettikleri için onları itirafçılık yasasından yarar-
landırmışlardı. Yasa yürürlükten kaldırıldığı için de içeride kalmışlar-
dı. Hiçbir şeyden faydalanamamışlardı. Đtirafçılardan idam cezası
alanlar dahi üç buçuk yıl yatıyorlardı. Bu çift o süreyi yattıkları halde
içerden çıkamıyorlardı. Ancak yeni bir itirafçılık yasası çıkarsa, hapis-
ten kurtulabilirlerdi.
On dört ayım bitti ve tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldım.
Mahkeme sonucunda nasıl bir karar verildi?. Bilmiyorum. Geçenlerde
bu ülkede bulunan konsolosluğumuza gittim. Türkiye’ye gitmek için
pasaport almaya geldim, dedim. Orada görevli olan ve aynı
görüşleri paylaştığım eski bir arkadaşımla karşılaştım.
“Bizim açımızdan bir sakınca yok. Ama Ankara’ya sormamız
gerekiyor” dedi ve sonuç da T.C.pasaportunu aldım.
Benim hayatım roman. 23 yaşında iken evlendim.
Annem beni evlendirdi ki fırtınalı yaşamım durulsun. Sorum-
luluk alıp, ağırbaşlı bir erkek olayım. Evlilikle elimi kolumu
bağlamak istedi. Başaramadı. Evlilik de beni değiştirmedi.
Eşim ve çocuklarım annemle birlik de aynı evi paylaştılar.
Maceraprest halim devam etti. Üç çocuk babasıyım.
Evlilik idealist insanlara göre bir iş değil. Ne eşe, ne de çocuk-
lara gerekli olan şeyleri verebiliyorsun. Çocukların sevgiye doyamı-
yorlar.Günaha giriyorsun. Kişisel bütünlüğe kavuşmuş çocuklar yetiş-
tiremiyorsun. Derleyip toparlayamıyorsun. Senden beklentileri olan-
lara zaman ayıramıyorsun. Gerekli değeri, sevgiyi veremiyorsun. Çün-
kü politik görüşünün getirdiği işlerin peşinde sürükleniyorsun. Senin
faaliyetlerinin bedelini yakınların ödüyorlar.
Siyasi faaliyetlerimi yürütürken ticaret yapmaya devam et-
tim. Ben içerdeyken yakınlarım aileme destek sundular. Komployla
içeri düşürülmüş ve beraber çalıştığım insanlardan hiçbir destek gör-
memiştim. Çocuklarım da ilgisiz kalmışlardı. Sanki yıllarca bir siyasi
çevre içinde faaliyet yürütmemiştim. Onlarla birlikte aynı amaçlar
için koşmamıştım. Emek harcamamıştım. Tekmeyi yemiş ve yalnızlığa
itilmiştim. Bütün emeğim buz üzerindeki resim gibi silinmişti. Görül-
müyor, görülmek istenmiyordu.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 17

Đçerden çıktım. Abim hazırladığı bir büroyu verdi. Bana


“Birkaç gün kafanı toparla” önerisin de bulundu. Elektronik oyun ma-
kineleri montajı yapılacak bir yer açabiliriz, dedik. Polis takibindey-
dim. Bir gün kendime çay alırken dışarı da, araç içinde kaldığım yeri
gözetleyenlere de çay gönderdim. Đnip yanıma geldiler. Ekip şefi
“Gerçekten ĐBDA-C’yle ilişkin var mı?” sorusunu sordu. Kendisine be-
nimle ilgili komployu sizler kurdunuz. Đlişkim olmadığını da biliyorsu-
nuz, cevabını verdim. Altı ay beni izlediler.
Daha önce arkadaşım olan ve avukatlık bürosu işleten Muam-
mer Küçük bana geçmiş olsuna geldi. “Yav bayağı sıkılmışsın. On dört
ay insanın psikolojisini bozmaya yeter. Ben bir tekne aldım. Bodrum-
’a gidelim. Biraz dinlen. Ceza evi psikolojisini üzerinden atarsın”
önerisin de bulundu. Tamam. Đhtiyacım var. Đyi olur, dedim. Ertesi
gün “Biletleri aldım. Hazırlan. Gidiyoruz” haberini verdi.
Gittik. Bir tatil köyünün yan tarafındaki tersanede bir otel
vardı. Kalabalıktan sıkılıyordum. Bunalıyordum. Ses beni
rahatsız, huzursuz ediyordu. Bundan dolayı da teknede, ka-
merada kaldım. Dinleniyordum.
M. Küçük bana Avrupa’ya insan taşıma işine ortak
olma teklifi getirdi. Kendisine benim sermayem yok. Ortak
olamam, cevabını verdim. “Sermaye istemiyoruz. Aklını ve
çevreni sermaye olarak koy. Gemi personelinin idaresi sen-
den olsun. Benim için yeterli” yanıtını verdi. Kendisine sermayesiz
ortak olmam. Bu işin sonu ne olur?. Belli olmaz. “Kaç para koydun
ki?” tarzın da bakarsan ben kaldıramam. Dostluğumuz da bozulur,
deyince, o da “ Yine birlik de olalım. Ben sana %10 vereyim.” şartını
koydu.
Kendisine, ben haram para yemek istemiyorum. Bu işin mesu-
liyeti var, dediğim de “Hangi hocaya sorarsan sor. Aldığımız paranın
haram olmadığını öğreneceksin. Allah’ın değil, devletin kanunlarını
çiğniyoruz. Para alıp karşılığında insanları yolculuğa çıkarıyoruz.
Hizmet sunuyoruz. Kimsenin parasını gasp etmiyoruz. Adamları gö-
türdükten sonra yolculuk bedelini alıyoruz” şeklin de izaha girişti.
Bunun üzerine ben bu işi din adamlarına sordurdum. Đşin ha-
ram olmadığını söylediler. Ben imama diyorum ki, adam para veriyor
ve kendisini Đtalya’ya götürüyorum. Đmam da “ Ha buradan Samsun’a,
ha Đtalya’ya götürmüşsün. Allah katında günah işlemiyorsun” diyerek
beni cevaplıyor. Tabi ki imama demiyorum ki insanları gemilere bin-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 18

dirip götürüyoruz. Rezil, perişan oluyorlar. Đşin o yönünden bahsetmi-


yoruz. Sırf taşımacılık olarak gösteriyoruz.
Bana göre insanları Đtalya’ya getiriyoruz ve insanlar perişan
oluyorlar bir, çoluk-çocuk asimile, kafir oluyor, iki. Biz cinayetten
daha büyük bir suç işliyorduk. Ben bu günahları işledim. Mesela adam
burada ve eşi orada, geldiği yerde. Kadın ölüyor. Adam karısının ce-
nazesine gidemiyor.
Anam ölmeden iki gün önce beni aradı. “Ölüyorum. Gel, son
kez görüşelim” isteğin de bulundu. Gidemedim. Param yoktu. Kendi-
sine açıklayamadım. Ana, seninle mahşer de görüşeceğiz, dedim.
Atalarımızın ellerini tutmayıp da “Bunlar cünüptür” deyip atlarının
özengilerini öptürdükleri insanların kıçlarını öpüyoruz. Buralar da ai-
leler parçalanıyor. Getirdiğim çok sayıda insanın yuvaları
yıkıldı. Adam “ Oturum hakkı alacağım” diyerek evleniyor.
Kadına alışıyor. Bırakamıyor, terk edemiyor. Yuvasını yıkı-
yor. Biz cilve yapmasını bilmeyiz. Adam, erkeğimiz Avrupalı
kadında cilveyi, bakımlı vücudu, cinselliği görünce, kendi
kadını soğuk geliyor. Tümüyle uzaklaşıyor.
1997 de içerden çıkmış, arkadaşımla görüşmüş ve bu
işi yapmaya karar kılmıştım. Đlk kez mayıs 1997 de, balıkçı
teknesinden yolcu teknesine dönüştürülmüş, 22 metre bo-
yun da ağaç, tek makineli bir tekneyle 138 kişiyi Đtalya sahillerine
getirdim. Hazırlanan haritada duracağımız yer gösterilmişti. Orayı
buldum. Tekneyi sahile yanaştırdım. Kafası kuma çıkıyor. Kıç tarafın
da derinlik dört metre. Rahat durabileceğim bir yer. Genç olanları
merdivenlerin üzerine çıkartım. Yolcuları tek, tek indirdim. Onları
sahile bırakıp, geri döndüm
Tek makineyle yola çıkmak, ölümle kumar oynamaktı. Zora
düştüğünde kim den yardım isteyeceksin?. Daha önceki seferlerde
tekneleri getiren personeller tekneleri bırakıp, kaçıyorlardı. Đtalya
üzeri Fransa’ya geçip, oradan da Türkiye’ye dönüyorlardı.
Ben sekiz bin civarın da insanı Đtalya’ya getirdim. Bu işi yaparken
beni en çok rahatsız eden şey yolcuların valizleriydi. Bazen yolcuya
ne yapacaksın bu giysileri der ? ve valizleri suya atardım. Vakit dar,
canını kurtarmayı düşünüyorsun. Çocuğu aşağı indirmeye çalışırken
adam valizini indirmek için çabalıyor. Ulan geldin. Burada her şey
verilecek. Maaş alacaksın. Elbise verilecek. Bu valizleri niye taşıyor-
sun?,der, bağırırdım.
© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 19

Tabi ki ben buralarda gelen yabancılara bütün imkanlar sunu-


luyor, diye biliyordum. Đtalya’da insanların “sefilleri” oynadıklarından
habersizdim. Oysa her şey ilk yirmi gün için. Sonra hiçbir yardım ve-
rilmiyor. Şebeke başlarına, getirdiğiniz yolculara söyleyin, valiz getir-
mesinler uyarısın da bulunurdum. Yükleyip, boşaltma sorun oluyordu.
Toplama merkezlerinde de yolculara, valizleri bırakın, sadece yiye-
cek getirebilirsiniz, derdim. Şebeke üyeleri çok şerefsizler. Đnsanlara
yalan söylüyorlar. Gemide verilen zeytin, ekmeği yiyemeyen yolcu
“Niye bize gerçek söylenmiyor?. Yanımıza yiyecek alırdık.”diyor. Şe-
bekeci 500 DM daha fazla alabilmek için yalan söylüyor.
Đlk yolcu gemisi Đstanbul Ticaret Odası’nın orada hazırlanı-
yor. Unkapanı semtinde gündüz yolcuları bindiriyorlar. Bir görevli
“Đtalya bir, iki” diyerek bağırıyor. O gemi bin kişiyi Đtalya’ya getirdi.
Benim ortak olduğum kişi bu gemiyi gönderiyor. Kendisi de
gemideymiş. Burada yakalanmış ve altı ay içerde kalmış. Bu
gemiden elde ettiği parayla yedi daire almıştı.
Irak ve Afganistanlılardan adam başı 6-7 bin doları aracı alı-
yor. Gemi sahibi, taşıma aracını organize eden kişi ise kişi
başı 2.000 dolar alıyor. Şimdi 1.000 örö alınıyor. Biz de Ka-
radenizliler de çırak olarak gemiye girersin ve zaman içinde
yükselirsin. Gemici olursun. Pratikten yetişirsin. Ben gemici
değildim. Bu konuda eğitim almamıştım. Harita okumayı
öğrendim ve deniz aracını kullandım. Yolcu taşıdım.
Türkiye’de üç ayrı gurup gemi işini organize ediyor. Kendi
aralarında rekabet var. Bizim tekneyi geri götürmemizle birlikte bize
yolcu veren şebeke “Bu adamlar Karadenizliler. Bu işi iyi biliyorlar”
diyerek yolcularını bize vermeye başladı. Đstanbul Aksaray’daki pala
Şükrü “ Geminin başında gidersen yolcularımı sana veririm” derdi.
1) Karadenizliler
2) Mardinliler
3) Hem uyuşturucu hem de insan kaçakçılığı yapan gurup. Nereli ol-
duklarını bilmiyorum.
Türkiye’de insan kaçakçılığını ilk yapan kişi “Korman” lakaplı
bireydir. Daha sonra bu işi bırakıp, mazot ticareti yapmaya başladı.
Korman bu işi “Mardin’ li Edip” lakaplı Volkan Tekin ile birlik de yapı-
yordu.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 20

Bir buçuk yıl kadar kendim yolcularla birlikte gelmedim. Ge-


milerde de bir şeye karışmadım. Yükleme nerede yapılacaksa, yolcu
nerede alınacaksa oradaki jandarma veya polise para verme işini
ayarlıyordum. 1998’ de bir otobüs dolusu Kürt’ü Antalya’da gemiye
bindirmek üzere götürürken yakalandım. Antalya girişinde mola ver-
miştik. Kürtler alış veriş yaptılar. Kürtleri fark edenler polisi arıyor-
lar. “Bir otobüs dolusu Kürt Antalya’da ne yapacaklar?.” Polis bizi
durdurdu. Kimlik kontrolü yaptılar. “nereye gidiyorsunuz?”dediler.
Yolculardan kimisi “düğüne”, kimisi “piknik yapmaya gidiyoruz” ce-
vaplarını verdiler.
Benim amacım gemiyi yakalatmamaktı. Gemi sahil de bekleti-
liyor. Yolcuları alıp, hareket edecekler. Polisi oyaladım. Bizi götüren-
ler bir taksiyle önden gidiyorlar. Kemer otogarının önünde buluşaca-
ğız, dedim. Denizde araştırma yapılmasını önlemek istedim.
Polis bizimle birlik de otogar da sabaha kadar bekledi. Em-
niyet müdürü geldi ve adamlarına “Ne oldu?. Ne yaptınız?”
sorularını sordu. Polisler “Her hal de bizi fark ettiler. Kimse
gelmedi” cevabını verince, emniyet müdürü “Kimlikleri
toplayın” emrini verdi. Kimliklere baktıktan sonra “ Bu ka-
dar Kürtün için de bu Laz’ın ne işi var. Đşi yapan budur.
Alın” cümlelerini kızgın bir şekil de sıraladı.
Benimle birlikte dört Kürdü de aldılar. Onlar da yol-
cu toplayan şebekecilerin yardımcılarıydılar ve Đtalya’ya geliyorlardı.
Biri şebekenin başının oğluydu. Bizi Antalya siyasi şubeye götürdüler.
Gözlerimiz bağlandı. Her zaman yaptıkları numarayı yaptılar. “Eğil
ulan. Kafanı çarpacaksın ulan.” Boş versene ben o tezgahları daha
önceden geçtim, dedim. Bunun üzerine yanımda duran polis “Şef, şef
bu tecrübeliymiş. Buna özel muamele yapalım” cümlelerini kullandı.
Diğer alınanlar Kürt oldukları için dayak yiyorlardı. Sesleri
duyuyordum. Aşağılayıcı hakaretlere maruz kaldılar. Ben de dayak
yiyeceğime emin oldum. Polise şube müdürünüzle görüşmek istiyo-
rum, isteğinde bulundum. “Ne yapacaksın şube müdürünü?” dediler.
Önemli. Ben kendisiyle görüşürüm, sizinle değil şeklinde onları ce-
vapladım. Beni onbeş dakika sonra bir odaya soktular.
Birisi “Benimle görüşmek istemişsin” cümlesiyle seslendi. Si-
zin kim olduğunuzu bilmiyorum. Gözlerimi açın da konuşalım, tekli-
finde bulundum. Bana “Sen buranın neresi olduğunu biliyor musun?”
sorusunu sordu. Kendisine çok iyi biliyorum. Ben terörist değilim, va-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 21

tanseverim, dedim.
Gözlerimi açtırdı. “Söyle bakalım” deyince cesaretlendim ve
bakın müdür bey benim bu işle bir alakam yok. Yeni ceza evinden
çıktım. Nizam –ı- Alem Ocakları başkanlığı yaptım. ĐBDA-C örgütü
mensubu olduğum iddia edildi. Hiçbir ilişkim yok. Bana bir komplo
kuruldu. Mahkeme de bu örgütü Đslam’ i bir örgüt olarak görmediğimi
açıkladım. Tasvip etmiyorum. Örgüt peşime düştü. Bir yanda Đstanbul
polisi sürekli takip ediyor. Bir yanda devlet. Bundan dolayı da ülkeyi
terk etmeye karar verdim. Kaçıyordum. Adama bir miktar para ver-
dim. 5.000 DM alıyorlarmış. Benim o kadar param yoktu. O da karşılı-
ğın da “Sen yolu, izi biliyorsun. Kafile başkanlığı yap. Otobüsü keme-
re getir” dedi. Benim konumum bu.
Bunun üzerine “Bir dakika bekle” dedi ve Đstanbul
terörle Mücadele şubesini aradı. Bilgi aldı. “ Kardeşim sen
niye yurt dışına gidiyorsun. Oralar Türkiye’den daha tehli-
keli. Hangi şehrimize gidersen git, yetkililere durumunu
anlat. Sana yardımcı olmayanın anasını, avradını s…… Gel
Antalya’ya yerleş. Hatasından dönene yardım etmek bizim
vazifemiz.”cümlelerini sıraladı.
Adamlarına emir verdi. “Đfadesini verdiği şekil de
alın. Yardımcı olun. Yazık , günah bir daha tutuklanmasın.”
dedi. Örgütçülük aptalca dayak yemek midir?. Ben bunu hiçbir zaman
arkadaşlarıma anlatamadım. Kafanı kullanıp, şartları lehine çevire-
ceksin. Gerekiyorsa yalan söylemesini de bileceksin.
Bir gece gözaltından sonra yolcuların hepsini savcılığa çıkar-
mışlardı ve serbest bırakılmışlardı. Biz yedi kişinin işlemlerini polis
geciktirdiği için savcı beklemek zorun da kalmıştı. Kızgındı. Dosyayı
okumadan “ Hepsini tutukladım. Alın götürün” şeklin de bağırdı. Ce-
za evine götürüldük. Bir ay “dolandırıcılar” koğuşunda kaldık. Mahke-
meye çıkarıldık. Hakim cezanın en üst düzeyini veren biri olarak tanı-
nıyordu. Ben tedirgindim.
Hakim yerini aldı ve tutuklu olanlara “ Dönün arkanıza bakın.
Đzlemeye gelenlerden tanıdıklarınız var mı?.” emrini verdi. Arkaya
baktım. Şebekeci Abdurrahman gelmişti. Kimseyi tanımıyorum, de-
dim. Diğerleri de “ Tanıdık kimse yok” şeklin de cevaplayınca, hakim
gelenlere soru sordu. “Niye geldiniz?. Mahkeme salonun da ne arıyor-
sunuz?” Mardin’ li Abdurrahman “ Oğlum bura da. Onun için geldim”
cevabını verince, hakim onun oğluna “Oğlum babanı tanımıyor mu-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 22

sun?” sorusunu sordu. O da “Efendim kalabalıkdan babamı göreme-


dim” yanıtını verdi.
Đlk sıra da benim adım olduğu için “ Oğlum yurt dışına adam
götüreceğim diyerek, insanları dolandırmaktan yargılanıyorsun. Evet
dinliyorum. Cevabın ne olacak?” açıklama ve sorusunu yöneltti. Ben,
benim bu suçla bir ilgim yok. Biz dolandırıldık. 3.000 DM verdim.
Adamlar bizi bir araçla takip ediyorlardı. Otobüsle bu şehre getiril-
dik. Hakim bey, polisler onları, şebekecileri yakalayamadılar. Đnsan
kaçakçılarını yakalamak istemiyorlar, cümlelerini sıraladım.
Hakim “Anlaşıldı” diyerek kafasını salladı. Dosyayı okudu. “Ya
sizi niye tutuklamışlar ki?”dedi. Hiç kimsenin benim için “ Ben buna
para verdim” şeklin de bir iddiası yoktu. Çünkü ben o işlere bakmı-
yordum. Hakim “Sanıkların tamamının beraatlarına” diye-
rek kararını verdi.
Savcının iddianameyi “Adam dolandırmak” maddesinden
hazırlamasının sebebine gelince, Türk Ceza Kanunu’nda yurt
dışına adam kaçırmakla ilgili bir madde olmayışı, bu suçun
pasaport kanununa muhalefet maddesine girmesi ve
1.600.000 Türk lirası (1,5 isviçre frangı) para cezası olması
sebebiyle, savcının da bu cezayı az görmesi, tutuklamanın
kanuni olabilmesi için her yakalanana dolandırıcılık maddesi
uygulanıyor. Ortada dolandırıcılık yoktu. Arz-talep meselesi. Gelmek
isteyen parasını verir ve gelir. Bundan dolayı da tüm davalar beraatla
sonuçlanıyordu, sonuçlanır. Her yakalanana aynı işlem yapıldı.
Ortağım işlediği bir suçtan dolayı bir yıl ceza yemişti. Defa-
larca yakalanıp, bırakıldı. Yattığı süreleri o cezanın yerine saydır-
dık. Ortağım ve diğerleri her yakalandıkların da “komploya uğradık”
diyorlardı. Ben de gerekli olan senaryoyu hazırlamıştım. Söyledikle-
rim doğru ve gerçek şeyler değillerdi.
Biz gemiyi hazırlarız. Şebekeleri ararız. Gemi kaldıracağım.
Bana kaç adam vereceksin?, deriz. Eğer verilen sayılar gemi kaldır-
maya değiyorsa, gemiyi kaldırırız. Tarih, zaman ve kalkılacak yeri hiç
kimseye söylemeyiz. Siz yolcularınızı hazır tutun. Biz hazır olunca
otobüs gönderip aldıracağız, açıklamasın da bulunurduk. Gemi hazır
olunca semtlerden gelecek adam sayısına göre araç gönderirdik.
Şebekeler arasında rekabet olduğu için ispiyon da oluyor. Seni
yakalatıyorlar. Gemiyi kaldıramıyorsun. Bir ay içeride kalıyorsun.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 23

Meydan onlara kalıyor. Bodrum’da, Antalya’da, Đzmir’de işe göre ge-


rekli yere gidiyordum. Gemi nerede kaldırılacaksa, oraya.
Ben yeni işe başlamıştım. Ortağım Muammer Küçük bir başka
gemi kaldıran gurubu ve geminin yerini ihbar etti. Ben kızdım. Tepki
gösterdim. Đstanbul’a döndüm. Gelip, beni ikna ettiler. Ortak bir da-
ha kimseyi ihbar etmeyeceğine dair şeref sözü verdi. Geri döndüm.
Đslam münafıklığı yasaklamıştır. Đhbar münafıklıktır.
Sürekli Avrupa’ya gelmek isteyen insanlar vardı. Dokuz gemi
ve balıkçı teknesi gönderdik. Rus yapımı olan ve Bulgaristan’dan kira-
ladığımız bir gemiyle 950 kişiyi yola çıkardık. Bu gemiyi gönderirken
benim ortağım sırf yolcu alabilmek için eski düşmanlarımızla işbirliği
yaptı. Olayı da benden gizli tuttu. Yaklaşık bir ay sonra gerçeği öğ-
rendim. Bu işle ilgili oluşan bir düşmanlıktı. Ortağımı çağır-
dım ve hesaplarımızı yapalım, teklifinde bulundum. Ben ar-
tık seninle birlik de olmam. Đşin içine menfaatin girince aklı-
nı kaybediyorsun, dedim ve ayrıldım. Bir yıl kadar görüşme-
dim. Bazen beni arardı. “Yok” dedirtirdim.
Bir ara tasavvuf yolunu seçtim. Kendimi dine ver-
dim. Nakşibendî tarikatına girdim. Günlük ticaret yapmaya
başladım. Araba teypleri alıp, satıyordum. Đnsanların Allah-
’ın dinini, Allah’ın emrettiği şekil de yaşamaları için yol gös-
teren, dini öğreten, hiçbir siyasi görüş taşımayan, herkese kapısını
açan bir tarikat.
Ben elli tane teşkilat değiştirdim. Hep dost aradım. Kime dost
dedimse bana ihanet etti. Đhanet etmeyecek bir dost buldum. Ona da
ben ihanet ettim. Ben mürşidime ihanet ettim. Çünkü o benden bir
daha günah işlemeyeceğime dair söz almıştı. Bütün geçmişimi biliyor-
du. Silah taşımamı yasaklamıştı. Đki yıl kadar onların tarif ettikleri
şekilde yaşadım. Ömrümün en zevk aldığım, kendimi rahat his etti-
ğim, mutluluğu bulduğum dönemiydi.
Đki yılın bitiminde yeniden eski arkadaşlarıma uydum. Bir ar-
kadaşımın problemi yüzünden elime silah aldım. Önce zikiri, sonra da
namazı bıraktım. Arkasından da, yeniden her türlü pislik geldi. Sözü-
mü tutmadığım için ihanet etmiş oldum. Ben de macera ruhu oluş-
muştu. Rahat oturamıyordum. Hep kaçma, kovalama olacak. Rahat,
huzur beni rahatsız ediyor. Đlginç, tuhaf bir insanım.
Ben bir durumdan dolayı sıkıntıdaydım ve bir yerde saklanı-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 24

yordum. Ortalık da dolaşmıyordum. Eski ortağım, ağabeyimle beraber


gelip, beni buldu. Çanakkale’den deniz yoluyla Avrupa’ya gönderece-
ği adamları yakalatmıştı. Sıkıntıda olduğunu söyledi.. Çanakkale Jan-
darma alay komutanıyla anlaşıyorlar. Gemiyi kaldıracak, yola çıkara-
cak. Çanakkale valisine giden özel bir ihbar sonucunda jandarma ko-
mutanı albay mecburen operasyon yapmak zorunda kalıyor. Oradaki
en yüksek rütbeli o. Diğer askeri görevliler ona bağlılar. 1000 kişiyi
yakalatmışlardı. Askerler benim ortağım Muammer Küçük ve onun
ortağı Ömer Bekar’ı da yakalıyorlar.
Ömer Bekar eski Milliyetçi Harekat Partilidir. Abisi Burhan
Bekar ise Trabzon il başkanıydı. Değişik defalar MHP’den milletvekili
adayı oldu. Askerler kendilerini yakalayınca, onlar da askerlere alba-
yın arkadaşı olduklarını söylüyorlar. Jandarmalar albayı arıyorlar.
Albay söylenilenleri doğruluyor ve her ikisini bırakmalarını
emrediyor. Göz altı, tutuklanma yaşamıyorlar.
Bu olaydan bir süre sonra ortağım, ağabeyime
“Đnsan ticaretini bırakıp, turizmcilik yapmak istiyorum. Bu
işi de kardeşinle birlik de yürütmek istiyorum. Bu iş için
100.000 DM koymamız gerekiyor” diyor. Benim onun proje-
lerinden haberim yok. Abim ise “Kardeşim sermayesi olma-
dan iş yapmaz” cevabını veriyor. Adam parayla oynuyordu.
Çok iyi kazanmıştı. Sırf beni ikna edebilmek için ağabeyime
bu miktarı söylüyor. “ Abi be sen kardeşine destek çık. Bu işi birlik
de yapalım. Bir yıl için de senin paranı da öderiz.”deyince, abim de
“ Bir dairem var. Satıp parasını vereyim. Kardeşim gayri meşru bir iş
yapmasın. Eğer yetmezse arabamı da satar veririm.” diyerek, beni
koruma amaçlı düşüncesini açıklıyor.
Çünkü benim başım beladan kurtulmuyordu. Aranıyor ve on-
dan dolayı da saklanıyordum. Kendi aralarında anlaşıyorlar ve gelip
beni buldular. Çanakkale’deki gemi olayını anlattılar. Yanıma geldik-
lerinde yeni proje bana açıklandı. Đkna oldum. Birlikte Marmaris’e
yat, marin tersanesine gittik. Efesus gemisini gördük. Turistik, yüzer
tesisli denilerek turizm bakanlığından işletme müsaadesi alınmıştı.
Turistik amaçlı kullanılan araçlar için katma değer vergisi ödenmiyor-
du. Maliyet çok düşüyordu. Turizm teşvik kredisi de alabiliyorsunuz.
Turizm düzgün bir iş diye benim kafama da yattı. Hemen iş-
lemlere başladık. Đzmir de Hatay caddesi üzerinde çok lüks bir yazı-
hane tutup “Alp Limited Şirketi”ni kurduk. Efesus gemisi iş bankasına

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 25

aitti. 400.000 dolar istiyorlardı. Gerçek değeri, yani yaptırmaya kalk-


sanız bir milyon dolardı. Banka yöneticilerinin gemiden dolayı çok
sıkıştıklarını, satmak istediklerini öğrendim. Gemi kullanılarak banka-
da hortumculuk yapılmıştı. Geminin değerinin çok üzerinde sahibine
kredi verilmişti. Bunu yapan müdür de zor durumdaydı. Geminin sahi-
bi parayı alıp kaçmıştı. Müdür gemiyi yeniden satarak kendisini kur-
tarmaya çalışıyordu. 130.000 dolar teklif ettik. Sonuç da gemiyi sa-
tın aldık. 130.000 doları da peşin ödemedik. Lizing sistemiyle elde
ettik. Yani borç süresi içinde bittikten sonra mal bizim oluyordu.
Ödeme yapılmadı, şartları yerine getirmediniz mi mal sahibi olamaz-
sınız.
Turizmcilik yapacağız diye gemiyi aldık. Var olan imkanlardan
yararlanacaktık. Geminin de iyi bir bakıma ihtiyacı vardı. Đki ana ma-
kine ve üç jenaratörü yeniledik. Masraf sermayeyi geçti.
Şirket adına bankadan döviz çekleri aldık. Yaptığımız masraf
300.000 dolar tuttu. Çekleri ödeme dönemi geldi. Ortağım “
Ya ne yapacağız?. Sen birkaç sefer Đtalya’ya adam götür.
Geminin başında git. Ben kaptan ve personel bulurum. Per-
sonel sıkıştığı an gemiyi terk eder. Acımaz. Sen yolcuları
indirir, gemiyi alıp dönersin.”dedi.
Mecbur kaldığım için teklifini kabul ettim. 100, 120,
90 kişiyi üç sefer de Bodrum’dan alıp Reggio Calabria bölge-
sine indirdim. Şebeke bize oyun oynamıştı. Kendi aralarında anlaş-
mışlardı. Sayıyı fazla göstermişlerdi. Ama az sayı da insan gönderiyor-
lardı. Giderlerimizi karşılıyorduk. Ben getirdiğim yolcu başı alınan
parayı bildiğim için hesabı yaptım. Geminin borcunun bitmesi gereki-
yordu. Rahatsız olmaya başladım. Ortaklarım hırsızlık yapıyorlardı.
Gelir, gideri aştığı halde, aşmamış gibi gösteriliyordu. Ben evime ay
da 1.000 DM götürebiliyordum. Paraya dokunmuyordum ki borcumuz
bitsin.
Bana “ Hadi bir sefer daha git” dediler. Gitmiyorum. Benim
hesaplarıma göre borcun ödenmiş olması lazım. “Yok be. Daha çok
açığımız var. Çok yolcu götüremedik” cevabını verdiler. Çaldılar. Şir-
ket hesabından zimmetlerine para geçirdiler. Bunu his ettim.
“Ya bu gece yolcu Đstanbul’dan yola çıkmış. Yükleme yapma-
mız lazım” dediler. Kendilerine gemi burada. Ortak değilim. Ben git-
miyorum, dedim ve arabadan indim. O arada Đzmir otobüsü geldi.
Bindim ve Bodrum’dan Đzmir’e geçtim. Evimi Đstanbul’dan Đzmir’e

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 26

taşımıştım. Akşam Muammer Küçük, Ömer Bekar ve abim geldiler.


Ömer paraya karşı müthiş zaaflı bir insan. Parayı çok seviyor. Yolcu-
lar için yiyecek almaz ve onları aç göndermek isterdi. Birgün kendisi-
ne bunlardan 400.000 DM kazanıyorsun. 4.000 DM lik de yiyecek
al,dedim. Defalarca kendisine silah çektim. Hep birileri araya girip
engellediler. Đnsan gibi konuşmayı da bilmezdi. Hakaret ederdi. Tipik
bir Karadenizli.
Abim bana “Oğlum sağa, sola çek kesmişsiniz. En azından çek-
lerini öde. Adın sahtekara çıkmasın. Adımız kötüye anılmasın” rica-
sın da bulundu. Onlarla dört saat konuştum. Hesapları çıkardılar. Mu-
ammer gemi inşa işini iyi biliyordu. Tersane görevlilerine istediği fa-
turayı kestiriyordu. Üç ödeyip de beş gösteriyordu. Sonuç da gelenler
beni ikna ettiler. Đstemeyerek yenide yolcu taşıma görevini kabul et-
tim.
Biz deniz araçlarına her binen kişi için tek, ek para
alırdık. Bütün giderleri (aracı satın alma, personel maaşı,
yiyecek, yakıt) bize aitti. Rüşvet verilmesi gereken yerlere
de bu paradan verirdik. Her gemi de bölge jandarma komu-
tanına 30.000 DM(alman markı), sahil güvenlik komutanına
20.000 DM verirdik. Gemi kalkmadan önce paranın yarısını,
kalktıktan sonra diğer yarısını verirdik. Eğer daha önce birlik
de iş yapmışsak, paramız varsa önceden, yoksa sonradan
ödeme yapardık.
Datça sahil güvenlik komutanı astsubay başçavuş Adnan, Fini-
ke jandarma komutanı ise üsteğmendi, adını unuttum. Önce bizi ya-
kaladı. Daha sonra birlik de iş yapmaya başladık. Ben onu ikna ettim.
Đzmir’de ve Alanya da polis müdürleri bizimle birlikte çalıştılar. Alan-
ya’daki Alanya ilçe emniyet müdürü vekili baş komiserdi. Đzmir’deki
mali şube müdürüydü. Bize bu adamlar yetiyordu. Ben Bodrum’da
çok sayıda gemi kaldırdım. Sahil güvenlik ve jandarmayla bir bağlan-
tım yoktu.
Datça önemliydi. Yunana geçer iken çıkış noktası, Datça sahil
güvenlik bölgesinden geçiyorsunuz. O adam sürekli telsizleri dinliyor-
du. Bodrum jandarma da bir hareketlenme olursa hemen anında ha-
ber veriyordu. “Jandarma geliyor. Đşi iptal edin.”diyordu. Diğer bi-
rimlerden de haber alıp bize ulaştırıyorlardı. Đzmir Karaburun’da jan-
darma başçavuş vardı. En son gemiyi oradan getirdim. Ben adamı ta-
nımıyorum.Ortağım sürekli kendisiyle görüşürdü.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 27

Bir kez dava dosyamı aldım ve yakalanmama neden olan,


problem çıkaran karakol komutanıyla görüştüm. Ortamı biraz yumu-
şatıp, sohbeti koyulaştırdıktan sonra, kardeşim niye engel oluyorsu-
nuz?. Paralarıyla adamları sürgüne götürüyoruz. Gitmek istiyorlar ve
bunun karşılığında para da veriyorlar. Daha ne istiyoruz. Yani dağa
çıkıp bizlere karşı çarpışsınlar mı?. Bunu mu istiyoruz?. Biz işi kolay-
laştırıyoruz. Paralarını alıyoruz. Giderleri yaptırıyoruz ve onları ta
uzaklara götürüp bırakıyor, başımızdan def ediyoruz. Siz de engel
oluyorsunuz. Gidişlerini engelliyorsunuz!, dediğim de karakol komu-
tanı bana cevaben “Albayım da “ Bırakın, engel olmayın. Gitsinler.
Yükten, potansiyel tehlikelerden kurtuluyoruz” dedi” açıklamasın-
da bulundu. Ve derin, derin düşündü. Sonuçta ikna oldu. Daha sonra
da bizimle birlikte bu işi yapmaya başladı. Payını alıyordu.
Adalar da altı milin dışına çıktın mı, ülkeler de ise,
karadan sonra on iki mili aştın mı, uluslararası sulara girmiş
oluyorsun. Müdahale edemezler. Çok özel durumlar da,
interpollük bir durum olursa interpol görevlileri müdahale
ederler. Suç unsuru bulamazlarsa suçlu duruma düşüp, taz-
minat ödemek durumun da kalırlar.
Ben o süreç de % 10 ortaklıktan her gemi kalkıştan
sonra 10.000 DM alıyordum. Çok kazanıyoruz diye, lüks yaşı-
yorduk. Harcadım. Sadece 53.000 DM biriktirebildim.
15.9.1999 da gece gemiyi yükledik. O bölgenin karakol komu-
tanı geldi. Sivil giyinmişti. Yolculara “ Hadi çabuk olun. Çabuk olun.
Hava aydınlanacak” diyor du. Bodrum’ da geminin olduğu yerde su
derinliği azmış. Eski ve küçük bir tersaneden yolcuları bindirdik. Da-
ha önce tersane sahibine bir aylık kazancını ödedik ki oraya başka
gemi kabul etmesin. Biz rahatlıkla kullanabilelim. Yolcular binince
gemi karaya oturdu. Çok zor şekil de yola çıkardık. Gemiye iki yarım
kaptan vermişlerdi. Đkisi bir kaptan etmezdi.
Dümen yekesini düşürmüştük. Arabanın direksiyonu gibi bir
şey. Yön verir. O, olmayınca rotayı tutturmak zor. Gemiyi götüren iki
makineden arızalı olan, yekesi düşene yarım, diğerine tam güç vere-
rek ilerledik. Dört gün bu şekil de yol aldık ve hiç uyuyamadım.
Adamlara güvenemedim. Defalarca rotadan çıktıklarını fark edip, dü-
zeltirdim. Uykusuzluk beni iyice asabileştirdi. Yolcularla problem ya-
şadım. Yolculardan birisi, Batman Beşiri’ li Burhan Danışman, kendisi-
ni PKK’lı gibi gösterip yolculardan faydalandı. Provakasyon da yaratı-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 28

yordu.
Kendisine bana bak. Ben PKK’lilerle birlikte içerde kaldım.
Onları çok iyi tanırım. Bu insanları kandırabilirsin ama beni kandıra-
mazsın. Beni çok zora sokarsan seni zincirliğe kilitlerim. Hava bile
alamazsın, uyarısın da bulundum. Bir seferin de Molla isimli yolcular-
dan biri bir bayana sarkıntılık yapmıştı. Onu oraya kilitlemiştim. Đçe-
ride havasızlıkdan bayıldı. Mardin’ li Yusuf Kurt bizimle çalışıyordu.
En iyi anlaştığımız, en çok yolcu veren kişiydi. Molla da onun yeğeniy-
di. Gece uyuyor numarasıyla, kadına el atıyor. Yaptığını duydum.
Tayfalar zorla elimden aldılar.
Batman’lı tehdidim üzerine durdu. Her zaman iki on altılı ve
bir pompalı tüfek bulunduruyordum. Yunan adalarından birine yakın
bir yerde yolcular isyan çıkardılar. “Bizi karaya çıkarın” di-
ye diretmeye başladılar. Ben havaya kurşun sıkıp, kendileri-
ne göz dağı verdim. Her yolcu getirişim de silah sıkardım.
Korkunun gözünü seveyim!. Yolcular silahı görünce siniyor-
lardı, olay çıkaramıyorlardı. Silah bulundurmamın, mermi
sıkmamın nedenini sordukların da ise kendilerine, daha ne
istiyorsunuz?. Đsteğiniz bu değil miydi?. Türkiye’den uzaklaş-
tınız. Kurtuldunuz. Şu an da bir başka ülkenin sularındası-
nız. Bunu kutluyorum, derdim. Fikrimle, zikrim bir değildi.
Getirdiğim yolculardan dövdüklerim de oldu.
Dört gün sonra Đtalya sahiline vardık. Karaya yanaştığımız da
tayfaya çapayı at dedim. Çapayı atıyor ama halata bağlamıyor. Gemi
devrilme tehlikesi geçirdi. Đnsanlar bağırmaya başladılar. Gemiyi kur-
tarabilmek, devrilmesini önlemek için 20 dakika makinelerle uğraş-
tım. Şanzıman plakaları bozuldu. Dümen yekesi olan makine arızalı,
sağlam olan makinenin da dümen yekesi yok. Bu durum da deniz de
yol alırsınız. Gemi de istediği yöne gider. Siz yön veremezsiniz. Geri
dönmek de problemdi. Kendim de içindeyim. Benim malım ve o kadar
insanı riske atamazdım. Makarna, un dışın da yiyecek yoktu.
Ortağımı aradım. Arızaları belirttim. Gemi inşacı olduğu için
bu işleri iyi biliyordu. Bana “Ora da hiçbir şey yapamazsın. Gemiyi
terk edersen batarız. Ne yapıyorsan yap, geri dön. Ege açıklarında
tamir ettiririm.” dedi. Gemiyle fırtınaya yakalanırsak kurtuluşumuz
mümkün değil, uyarısın da bulundum. “Karaya yaklaşıp, yolcuyu in-
dir” isteğin de bulundu. Kendisine kafayı karaya çıkaramayacağım.
Daha önce devrilme tehlikesi geçirdik, açıklamasını yaptım ve bunun

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 29

üzerine “Hep hislerinle hareket ediyorsun. Nasıl istiyorsan öyle yap”


cevabını verdi, telefonu kapattı.
Yolcular korkuyorlardı. Burhan isyanı başlattı. Havaya kurşun
sıktım ve Burhan, daha fazla üzerime gelirsen seni vururum, tehdidini
savurdum. Aklı başından insanlar onu yanımdan uzaklaştırdılar. Şevki
isminde biri anlayışlı ve kibar bir tarzda “Biz denizi tanımıyor ve tep-
kilerini anlamıyoruz. Çoluk, çocuk var. Sen de babasın. Bu insanları
mağdur etmemek için ne gerekiyorsa yap” isteğin de bulundu.
O an da çok zor durumdaydım. Đtalya sahil güvenlikten yardım
istesem yakalanıp, içeri atılacak ve iki yıl yatacaktım. Şevki’ ye git
insanları ikna et. Bizi, gemi görevlilerini ele vermesinler, biz altı kişi
görevliyiz. Ben bir kişiyi ikna edeceğim. Geminin turistik olduğunu,
açıkta arızalı olarak beklerken, silahlı bir takım kişiler tara-
fından kaçırıldığını, kaçıranların da gemi kaptanıyla anlaş-
malı olduğunu, daha sonra geminin arkasındaki sürat botuy-
la kaptanın ve tayfaların kaçtıklarını, bu kişinin de gemiyi
terk etmediğini ve telsizle polis çağırdığını söylesinler, bi-
zimle ilgili ifade vermesinler, ricasın da bulundum.
Kürtlerin kültürel özelliklerini, bazı değerlerini bili-
yorum. Devlete bilgi vermeyi sevmez ve insanları teslim et-
mezler. Đhbarcılar sevilmez. Kabul görmezler. Kendilerine
sığınanı canları pahasına korurlar. Kendi yaşamlarını tehlikeye sokar-
lar. Kadınlar “Kaptan merak etme. Bizleri bırakıp kaçabilirdin. Ama
kaçmadın. Seni kimse teslim edemez. Edenin karşısına biz çıkarız”
dediler. Đşin doğrusu ben Irak Kürtlerinden çekiniyordum. Daha önce
çok sayıda deniz taşıma araçları personelleri onların ihbarları sonucu
yakalanmışlardı. Onlar Đtalya polisinin “Sizi geri göndeririz. Sınır dışı
ederiz.” tehditleri üzerine bilgi veriyorlardı. Çünkü Irak’a dönmek
istemiyorlardı. Đtalya’da ki hukuki haklarını da bilmiyorlardı. Kolay
oturum alabilme ümidiyle gemi personellerini ele veriyorlardı. Zaten
1999 sonuna kadar gelip de oturum hakkı almayan olmadı. Herkese
veriyorlardı.
Đngilizce bilen Ahmet adlı kaptan yardımcısını deniz polisiyle
konuşturdum. Koordinatları verdik. Beş dakika sonra bize çağrı yaptı-
lar. “…rotaya gelin” dediler. O rotaya yöneldik. iki üç saat sonra po-
lis botları ve uçaklar geldiler. Bizi Reggio Calabria limanına yanaştır-
dılar. Đnanç isimli ikinci kaptan yaptığımız plan dahilinde teslim oldu.
Biz diğerleri yolcuların arasına karıştık. Onlar gelmeden önce kredi

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 30

kartım hariç, üzerimde bulunan bütün belgeleri denize attım. Silahla-


rı suya fırlattım. Bizi kampa götürdüler. Sahte isimle iltica başvuru-
sunda bulundum. Geçici oturma hakkını aldıktan sonra da Đtalya’da ki
bağlantılarımız aracılığıyla Fransa’ya oradan da Paris ve Almanya’ya
geçecektim.
Şebekecilerin yardımıyla Almanya’ya geçtim. Orada eşimin
teyzesin de kaldım. Geri dönmek için belge gerekliydi. Üzerim de
kimlik yoktu. Bundan dolayı da bir plan hazırladım ve Alman polisine
müracaat ettim. Fransa’ya vizeli olarak geldim. Ülkenize geçtim. Bu-
rada ki tanıdıklarımı da ziyaret ettim ve burada pasaportumu kaybet-
tim. Bulup, getiren olmadı mı ?,açıklama ve sorularını sordum. Polis
bana pasaport ve benzeri bir belge bulup kendilerine getiren olmadı-
ğını ve belgelerimi kaybettiğime dair bir belge verebileceklerini be-
lirtiler. Kendilerinden rica ettim. Hazırlayıp verdiler.
20 gün Almanya’yı dolaştım. Aynı belgeyle Frankfurt
Türk Konsolosluğuna gittim. Bana “yol belgesi” verin, de-
dim. “Bir ay sonra gel” dediler. Türk Hava Yolları görevlileri
de yol belgesi olmadan bilet vermiyorlar. Ya pasaport ya da
yol belgesi göstermek zorundasın. Alman Hava Yolları’na
gittim. Bilet alıp, alamayacağımı sordum. “Git gümrük poli-
sine sor. Onlar geçiş izni verirlerse, biz de bileti veririz.
Onlar izin vermezlerse biletin yanar.” bilgisini verdiler.
Oraya, gümrük polisine gittim. Elimde ki kağıdı alıp, baktılar.
Görevli “Ben buna inanmıyorum. Ama sen ülkene dönmek is-
tiyorsun. Onun için git biletini al, gel” şeklin yol gösterdi. Gidip bile-
ti aldım. Görevli normal çıkışımı verdi. Uçağa bindim. Đstanbul dış
hatlar da indim. Polise 100 dolar rüşvet verir ve geçerim düşüncesin-
deydim. Üzerim de yalnızca faksla gönderilen nüfus belgesinin foto-
kopisi vardı. Polisin yanına gittim. Almanya da yarattığım hikayeyi
anlattım. Beni Genel Bilgi Merkezine takarsanız burada sabahlamam
gerekir. Çoluk, çocuğum bekliyor. Evime gitmek istiyorum. Yardımcı
olun. Cezam neyse kesin, yani rüşvetinizi alın, dedim.
Polis “Böyle bir işlemi tek başıma yapamam ”cevabını verdi
ve baş komiserini çağırdı. Adam geldi. “Hayırdır bey efendi ? Sorun
nedir?” Elimde ki belgeyi gösterdim. Aynı hikâyeyi anlattım. “Neden
konsolosluktan yol belgesi almadınız?”sorusunu sorunca, kendisine
konsolosluğa gittim. Bir ay beklememi istediler. Orada ne yapacak-
tım?. Ailem burada, deyince “Vay şerefsizler. Alman vatandaşının

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 31

problemi oldu mu konsolosları buraya kadar geliyor ve kendilerini


yolcu ediyor. Bizimkiler de başlarından savıyorlar. Oğlum beyin iş-
lemlerini Kıbrıs’tan giriş yapmış gibi düzenle. Girişini yapsın.”emrini
verdi. Kıbrıs’tan Türkiye’ye gelenlere pasaport gerekmiyor. 100 dola-
rımı da vermeden hava alanından çıktım.
Gemiyi bıraktım diye abim ve ortaklarımla aram açıldı. Bir yıl
bu işe ara verdim. Ortak olmadım. Bana çok yalvardılar. “Battım.
Perişan oldum. Birbirimize ekmeğimiz, tuzumuz geçmiş. Kabul et.
Yolcuları götür” deyip durdu. Ona yolcu verenler ben geminin başın-
da olursam, gidersem, yolcu verebileceklerini şart koşmuşlardı. Yol-
cuyu ruhsal olarak rahatlatmayı biliyordum.
Son sefer de ise ağabeyimle birlik de Muammer ve Ömer’in
evime gelmeleri, Muammer’in diretmesi, yalvarması ve
“Yav beni yüz üstümü bırakıyorsun?”demesi sonucu tamam
bir kez daha gideceğim, demiştim. Geminin geleceği koordi-
natı ben, Muammer ve Đtalya’da bize çalışan, karayı kontrol
eden bir adamımız biliyorduk. Koordinata geldiğimiz de Đtal-
yan polisler pusudaydılar. Ben radarda onları gördüm. Hare-
ket etmedikleri için ihtimal vermedim. Balıkçıdırlar diye
düşündüm. Geri dönmeye kalkışsak peşimize düşüp yakala-
yacaklardı. Karaya bir mil kalmıştı. Karaya yaklaşıp merdi-
venleri indirdiğim de polisler ışıkları yaktılar. Đki genç tayfa-
ya bu gemiyi siz getirdiniz, dedim. Onlar rollerini kabul ettiler.
138 yolcu vardı. Kampa götürülmüş ve yolcuların arasına karışmıştık.
Ortağımı arayıp durumumuzu anlattım. O arabayı hazırlatacaktı.
Adamlar kampın dışında bekleyeceklerdi. Gece telleri aşıp da kaça-
caktık. Havanın kararmasını bekliyorduk. Saat altı sıralarında bir polis
aracının içinde olan görevliler kaldığımız konteynırların araların da
tur attılar. Biz dışarıdaydık. Kaçmak için organizeyi oluşturmaya çalı-
şıyorduk. Beni tanıyan eski personelimden biri ceza evindeydi. Onu
getirip bizi teşhis ettirmişler. Hava karardı. 11.6.2000 günüydü. Po-
lisler gelip beni ve makineciyi aldılar.
Beni polis merkezinde bir aynanın karşısında oturttular. Ter-
cüman vardı. “Hazırlanan kağıt da üzerin de bulunan eşyalar yazıl-
mış. Đmzala” dedi. Halen içeriğini tam olarak bilmediğim belgeyi im-
zaladım. Cezaevine götürüldük. Đki gün sonra savcı geldi. Biz suçla-
maları kabul etmedik. Makineci 55 yaşlarındaydı. Altı ay sonra suçla-
maları kabul ettim ve makinecinin sadece yolcu olduğunu belirttim.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 32

Đki yıl ceza verdiler. Bir yılı tamamladığımız da üst mahkeme benim
tutukluluk halimi, makinecinin de cezasını bozdu. Đkimiz de bırakıl-
dık.
O, Türkiye’ye döndü. Ben gitmedim. Yakalanmamda ihbar
vardı. Her şeyi, ilişkilerimi hesapladım. Avrupa’da kalmamın daha
hayırlı olacağını düşündüm. Beni ihbar edenlerin değişik planları ola-
bilirdi. Sığınma başvurusun da bulundum. Polis benden bilgi istedi.
Bilebileceğim şeyleri tahmin ediyorlardı. Bazı gerçek, bazı hayal ürü-
nü şeyler söyleyerek çarkçıyı kurtarmaya çalıştım.
Beni kampa verdiler. Gittiğim kampta daha önce getirdiğim
bir yolcumla karşılaştım. Đlk kez 1999 da, yolcularla birlik de kaldı-
ğım, ihbar edilmediğim ve kaçtığım kampta 24 gün beraber kalmıştık.
Diyarbakır’lı yolcumdan dolayı bir başka aileyle tanıştım. O
aile bireylerinin düştükleri içler acısı durumu, içinde bulun-
dukları sorunları görünce yaptığım işten, bu işi, insan ticare-
tini yapanlardan nefret ettim. Ben de babaydım ve kızlarım,
çocuklarım vardı. Çocuklarım aynı durumu yaşamış olsalar-
dı ben çıldırırdım. Her halde kendimi öldürürdüm. Tanrı be-
ni af etsin.
Düşündüm, düşündüm ve zararın nesrinden dönsem
kardır diyerek, Đtalyan polisine müracaat ettim. Tanıdığım,
bildiğim bütün şebekeciler, insan tacirleri hakkında kendilerine ayrın-
tılı bilgi vereceğimi söyledim.Yalnızca tek şartım var. Onu yerine ge-
tirmezseniz konuşmam, dedim. Eşimi ve çocuklarımı getireceksiniz.
Onları yanımda görmeden, can güvenliklerinden emin olmadan konuş-
mam. Polis şaşırdı. Beklemedikleri bir şeydi. Ortağımdan 95.000 DM
alacağım vardı. O güne kadar ortağım o paradan azar, azar bana gön-
derdi ve Đzmir de bulunan eşime de veriyordu. Ailem onla geçiniyor-
du.
Đtalyan yetkililer eşim ve çocuklarımı turistik vizeyle buraya
getirdiler. Ben konuşmaya başladım. Verdiğim bilgiler üzerine
interpol (uluslararası polis) görevlileri Türkiye’ye gittiler. Ortağım ve
şebekecilerden bir kaçı yakalandılar. Türkiye’de insan kaçakçılığı,
ticaretiyle ilgili her hangi bir kanun olmadığı için yakalananlar bir ay
sonra serbest bırakıldılar.
Bu insanlar temmuz 2003 de 800’den fazla sayıda insandan
oluşan yeni bir gurubu Avrupa’ya gönderdiler. Ben şebekecilik yapan,
gemileri organize eden insanların çoğunu tanıdığım için eski ortağı-

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 33

mın yaptıklarından haberdar oluyorum. Onları arama ihtiyacı da duy-


muyorum. Bağlarımı kopardım.
Đnsan taşıma macerasında çok şey kaybettim. Gerçeği sorar-
sanız ben kendimi arıyorum. Cezaevinde çıktıktan sonra oturup içki
de içtim. Kısa süre sonra biraz, biraz kendimi toparlamaya başladım.
Huzurun Đslâm da olduğuna inanıyorum. Đslam’a göre yaşamaya çalışı-
yorum. Ortağım Muammer Küçük şu anda Alattin Çakıcı ile ortak çalı-
şıyor. Dolaylı bir ilişki. A.Çakıcının bir adamı yanında. Kendi kendime
zavallı Muammer!, dedim. Çakıcı ben değilim. Ona yanlış yaptı mı
kendisine santim, santim ödettirir.
Ben Kırklareli cezaevinde kalıyorken tanıdığım, dostum bildi-
ğim çok sayı da insan için de yalnızca Muammer beni arayıp, sormuş
ve desteklemişti. Bundan dolayı da kendime yakın buldum
ve ortak oldum. Yanlışlarını, para çarpmasını görmemezlik-
ten geldim. Bana yaptığını A.Çakıcı’ya yapamaz. Onu götü-
rürler. Adam alışmış. Karşı tarafın anlayamayacağını düşü-
nerek hile, sahtekarlık yapacak. Onlar yaptıklarını anlar ve
kendisini cezalandırırlar. O piyasanın kuralları vardır.
Şu anda sıfırdayım. Hiçbir şeyim yok. Đnsan ticaretin-
den kazandığımı da harcadım. Giderler için kullandım. Ben
çalıştım, kullanıldım ve başkaları kazandılar. Đçerde yatmak
zorunda kaldım. Sinirlerim, vücudum yıprandı. Tepkici, asabi, tedavi-
ye ihtiyaç duyan bir insan durumundayım. Eşim ve çocuklarım da aynı
durumdalar. Kavga eksik olmuyor. En ufak şey tartışma sebebi olu-
yor.
Burada beş kuruş etmeyen insanların ağız kokularını çekiyorum. Aile-
ce perişan oldum. Yiyecek bulamadığımız, aç kaldığımız günler oldu.
Annem öldü. Param olmadığı için cenazesine gidemedim. Çocukları-
mın giderlerini karşılayamıyorum. Çalışamıyorum da. Sık, sık iş değiş-
tiriyorum. Çalıştığım da da aldığım yetmiyor. Eşim evlere temizliğe
gidiyor. O çalışmasa tümden rezil olacağız.
Çok şey biliyorum ki açıklayamadım. Yaptığım görevleri be-
lirtemedim. Birilerine hedef olmak istemiyorum. Yaptıklarım bili-
nirse rahat bırakılmam. Artık maceracılık, kahramanlık, kullanılma
dönemleri bitti. Köşeme çekilip, dinlenmek istiyorum. Hep Kürtle-
re karşı savaştım, çalıştım. Yaşamımın belirli dönemlerin de Kürt-
lere bulaştım. Şu anda da bu şehir de Kürt olan iki aileyle görüşü-
yoruz. Türkçe biliyorlar. Onlardan başka konuşacak kimseler yok.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 34

Birbirimize gidip geliyoruz. Onlar da olmasalar tümden yalnız kala-


caktık. Sonuç da dönüp, dolanıp, geldiğim yer, nokta burası.
2001 ekim ayında Đtalya’ya gönderilen gemi Muamer Küçük’e
aitti. Çıkabilecek tartışmaları önleyecek kimseyi gemide görevlendir-
miyorlar. Đnsanları geminin ambarına kilitleyip, hava almalarına dahi
müsaade etmiyorlar. Yük gibi üst, üste yığıyorlar. Ambar yüksektir.
Đnsanların tırmanıp da yukarı çıkmaları mümkün değil. Ancak birbirle-
rinin omuzlarına çıkarlarsa kapağa ulaşabilirler. Đnsanlara kötülük,
zulüm yaptıkları için insanlardan korkuyorlar. Kapıları kilitliyorlar.
Kapı kilitlendi mi içerdeki insan hava alamaz. Deniz de güneş
saca vurdu mu içerinin sıcağı hamamı geçer. Sağlıklı bir insan dahi o
koşullar da içerde sağ kalamaz. Güllü Altürk adlı bayan ( Giresun’ lu.
Annesi Kürt , babası bir başka halktan. 1974 Đstanbul do-
ğumlu. HADEP de görevli. Altı aylık hamile) bu koşullar için
de havasızlık sonucu boğulmak suretiyle eşinin kolların da
can veriyor.
Bütün ısrarlara rağmen kapakları açmıyorlar. Kadın
ölünce gemi de isyan çıkıyor. O anda personelden hangisi
yolcuların eline geçse parçalayacaklar. O gemi de benim bir
arkadaşım vardı. Đnsanların galeyana gelmeleri üzerine ma-
kine dairesine kaçıyor.
Ben o genci buranın polisine verdiğim bilgiler dahilinde getirt-
tim. Söylediklerimin doğruluğunu ispatlamaya çalışıyordum. Geminin
hazırlandığını haber almıştım. Kendim onu aradım. Buraya gelmesini
istedim. O da gelmek istiyordu. Kendisiyle konuştum. Gidip gemiye
binip, geldi. Amacım gemiyi ve gemiyi getirenleri yakalatmaktı. Onun
durumdan haberi yoktu. Telefonla kendisiyle görüşüp, geminin gele-
ceği noktayı öğrenmiş olacaktım. O gemi görevlisi değildi. Ben gelme-
sine neden oldum. Gemide hamile kadın da ölünce iş zora bindi. Bu-
rada onu yargılayıp, içeri attılar. Sekiz yıl ceza yedi. Đtiraz mahkeme-
si cezayı dört yıla düşürdü. Ceza nedeni “insan kaçakçılığı” yapmak-
tı. Gemi görevlisi olarak yargılandı. Ben avukat tutamadım. Bütün
telefon görüşmelerim kayıtlı olduğu halde hiçbir şey yapamadım. Đki
yıldır adam içerde.
Ararat gemisini kimler organize ettiler, hazırlayıp da yola çıkardılar
derseniz onu da açıklayayım;

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 35

Edip kod adlı, Volkan Tekin ; Geminin sahibi ve insan ticare-


tin de birinci düzeyde bir eleman. Bana verdiği para çekinden dolayı
gerçek adını biliyorum. Sürekli sahte isimler kullanır. Đstanbul da bü-
yük oto gardaki “Mardin Expres” in sahibidir. Gemi çok eski, hurda
olduğu için çok ucuza alındı. Edip hala insan kaçakçılığı işine devam
ediyor.
Abdurrahman Aslan; Mardin’ lidir. Đstanbul Zeytinburnu’ nda
oturuyor. Ruhsatlı silah taşıma hakkına da sahip. Abdurrahman Güler
onun amcasının oğludur. Birlik de çalışıyorlar.
Yusuf Kurt; Đstanbul Aksaray’da “Laleli iş merkezi”nin idare-
cisidir.
Ermeni Şükrü ve Pala Şükrü adlı kişiler; Pala Şükrü Đstanbul
Aksaray’da “Vatan Saray” otelinin sahibidir. Her ikisi de ha-
len insan kaçakçılığına devam ediyorlar.
Salih Kurt; Salih Keleş olarak bilinir. Đzmir
Kadifekale’ de otobüs garın da Mardin Expres’ in sahibi.
Đnsan Ticareti yapan diğer şahsiyetlere gelince;
Korman ; Gerçek mi, sahte isim mi ?, bilmiyorum.
Adam insan ticaretiyle işe başladı ve tirilyarlık oldu. Çok
büyük paralar vurdu. Đnsan ticaretini bırakıp mazot kaçakçı-
lığına başladı. Đstanbul Üsküdar tarafın da benzin istasyonu var. Şim-
di mazot kaçakçılığı yapmaya devam ediyor. Türkiye’de yabancı uy-
ruklu deniz araçları mazot alırlarken gümrük ve vergi ödemiyorlar.
Mazot fiyatı da yarı yarıya düşüyor. Korman mazotu içerden, petrol
ofisinden alıyor. “Deniz de yabancı deniz araçları kullanıcılarına sat-
tım” diyor. Gerekli belgeleri de düzenliyor. Belgeler gerçek değil.
Çünkü satış işlemi gerçekleşmiyor. Benzin satılmıyor. Satılmış olarak
gösterilen benzin Türkiye sınırları içinde satılıyor. Gümrük ve vergi
ödenmeden para kazanılıyor. Milyarlar orta da dönüyor.
Muammer Küçük; Alaaatin Çakıcı’nın bir adamıyla ortak olmuş. Çakı-
cı dolaylı ortak. Halen insan ticareti yapıyor.
Ömer Bekar; Trabzonludur ve halen bu işi yapanlardan.
Ahmet Tombul; Karadeniz’li li olmalı. Uyuşturucu ve insan
kaçakçılığını birlik de yapıyordu. Halen uyuşturucu kaçakçılığı yapı-
yor.

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 36

Hacı Hıdır; Đzmir Kadifekale’de kalır. Bu işi yapanlardan.


Buraya bizim ve diğer insan tacirlerinin getirdikleri insanlar çok deği-
şik acılar yaşıyorlar. Bedduaya maruz kalıyoruz. Tanrı katında suç
işledik. Ceza evindeyken Irak’lı bir Kürtle konuştum. Đtalya’dan Al-
manya’ya insanları götürüyor. Đnsan kaçakçılığı yapıyor. Aynı zaman
da bir alman kadınla evli. Üç de çocuk yapmışlar. Alman kadın eski
arkadaşlarından birisiyle öpüşerek, kendisine hoş geldin, diyor. Bu
görüntüyü kaldıramayan Kürt kadını dövüyor. Kadın da bunu şikayet
ediyor. Çocukları da elinden alıyorlar. “Dövüyorsun. Şiddet uygulu-
yorsun” diyerek, göstermiyorlar. Marketi varmış. Kadınla ayrılınca işi
de bozulmuş. Đnsan ticaretine başlıyor. Şebekecilik yapıyor. Đtalya’da
yakalanıyor. Normalde bu iş için iki yıl ceza veriyorlar. Đtalya’da ki
kanuna göre iki yıl dan fazla ceza yemezse içeride yatırmıyorlar.
Sınırdışı ediyorlar. Bu Irak’lı olduğundan sınırdışı da edeme-
diklerinden, Iak’a gönderemediklerinden, yetkililer nasıl bir
uygulamaya gideceklerini bilemediler. Tam iki yıl yatırdılar.
Eğer hakim sınırdışı cezası vermemişse, bu cezayı alan on
dört ay yatardı. Bu adam cezaevinde uyuşturucuya alışmıştı.
Çocuklarının hasretlerine dayanamıyordu. Onlardan bahse-
derdi.”

*****
“Swissotel'i basanlar çete değil! ; Yargıtay, Çeçenya'da Rus-
ya'ya karşı savaşanlara destek amacıyla Swissotel'i işgal ederek müş-
terileri on iki saat rehin tutan eylemcileri 'çete' kabul etmedi, bu
suçtan verilen beraat kararlarını onayladı.
Sanıklara bunun dışındaki rehin alma, ateş etme suçlarıyla,
'alt sınır'dan verilen cezalar da, 'aleyhe temyiz olmadığı' gerekçesiyle
Yargıtay'ca onaylanıp kesinleştirildi. Bir numaralı sanık Muhammet
Emin Tokcan, daha önce Avrasya gemisini kaçırarak kamuoyunu gün-
lerce meşgul etmiş, ancak dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın
yakınlık gösterdiği Tokcan ve arkadaşlarının 'örgütlü suç işledikleri'
kabul edilmemişti.
Yargıtay'ın, Swissotel baskını ve benzer eylemcilerin yasa kar-
şısında nasıl tanımlanacağına ışık tutan kararı da, aynı yönde oldu.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 22 Nisan 2001'de Swissotel'i işgal edip müş-
terileri 12 saat rehin tuttuktan sonra teslim olan 13 sanık hakkında

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 37

Đstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen kararın temyiz inceleme-


sini sonuçlandırdı. Daire, 'suç işlemek için çete kurmak' suçundan ve-
rilen beraat kararlarını, usul ve yasaya uygun buldu ve onadı.
Daire, 'hürriyeti tahdit' ve 'meskûn mahalde ateş etmek' su-
çundan sanık Tokcan'a verilen 11 yıl 10 ay 6 gün, Emin Taş'a verilen 8
yıl 20 gün, Ramazan Karabulut, Yüksek Özdemir, Ali Tokcan, Hayri
Kadı, Yalçın Şahin, Bahri Demir, Atilla Kivik, Bünyamin Kivik, Hayati
Ak, Mehmet Yapıcı ve Serdal Seferoğlu'na verilen 3 yıl 10 ay 20'şer
gün hapis cezalarını da onayladı.
Daire, sanıkların lideri durumunda görülen Muhammet Emin
Tokcan hakkında
'Ateşli Silahlar Hakkında Yasa'ya aykırılık suçundan zamanaşımı süresi
içinde kamu davası açılabileceğine dikkat çekerken, bu kişi-
nin eylemde kullandığı iki kalaşnikof tüfeği 1993 yılında git-
tiği Çeçenya'dan dönerken beraberinde yurda sokmuş oldu-
ğunu da belirledi. Bu nedenle, sanığa 'kaçak ateşli silahlarla
bunlara ait mermileri ülkeye sokma' suçu yerine, 'kaçak
ateşli silahlarla bunlara ait mermileri satın alma' suçunu
düzenleyen maddesi uyarınca ceza verilmesi eleştirildi.
Aynı sanığa, eylemde iki silah taşıdığı halde cezanın
üst sınır yerine alt sınırdan verilmesini de kabul etmeyen
Yargıtay 8. Ceza Dairesi rehin alma suçunun mağdur sayısı kadar olu-
şacağını, ancak mahkemenin cezaları buna göre artırmadığını da be-
lirledi. Ancak Yargıtay 'karşı temyiz bulunmadığı' gerekçesiyle, eksik
ceza tespitine rağmen cezaları 'mahkemeden geldiği haliyle' onayla-
dı.”
(Radikal, 14.01.2004)

Peri Yayınları, 2005, Đstanbul


Sayfa: 343 - 371

© Peyamaazadi - 2008
Evîn Çiçek 38

© Peyamaazadi - 2008