You are on page 1of 10

  MAKALELER > TÜRKİYE'DE TARIM POLİTİKALARI - Oktay ERGEN

TÜRKİYE'DE TARIM POL İTİKALARI

 Oktay ERGEN*

Yaşadığımız coğrafyada son bin yıldaki tarihsel sürece baktığımız zaman; insanların yaşam standartlarını 


belirleyen en önemli olgulardan birinin ekonomi olduğunu görmekteyiz. Ekonominin alt dallarından biriside
tarım. Yaklaşık 50 yıl öncesine kadar, yaşadığımız toplumda, büyük bir çoğunluğun yaşa mındaki ekonomik
ANA SAYFA entegrasyonu sağlayan en önemli mekanizmanın yolunun tarımdan geçtiği kuşkusuz görülmektedir. Fakat 
gelinen süreçte ne oldu da Tarım geri planda kalan ve gitgide önemini kaybeden bir ekonomi sistemine 
HAKKIMIZDA dönüştü?

MAKALELER Bu soruların cevabına giden yollara ulaşabilmemiz için öncelikli olarak mevcut duruma geliş  sürecini 


değerlendirmek gerekmektedir.
ATATÜRK
Yaşadığımız topraklarda geçmişte de var olan ve bugünde varlığını  sürdüren çarpıklığa baktığımız zaman;
DUYURULAR sorunun temelinin 600 yıl içinde üç kıtaya yayıl mış olan Osmanlı İmparatorluğundan başladığını görüyoruz. 
Devlet yapısı, köylü üreticinin sömürülmesine dayanan, işlenen toprağı askeri politika gereği bazı kesimlerin
denetimine sokan, sadece azınlıktaki üst düzey yöneticilerin faydalandığı bir derebeylik sisteminden ibaretti.
ETKİNLİKLER Kuruluş  aşamasından itibaren, fethedilen topraklar, hükümdarın ailesi tarafından sahiplenilmekte hatta
kaba deyimiyle, aile arasında üleştirilmektedir. ‘ Miri ' olarak adlandırılan bu topraklar, belirli kıstaslara göre 
BAĞLANTILAR dirlik denen sistemle, belirli kişilere vergi(öşür) karşılığında kullanılması  amacıyla verilirdi. Uygulanan bu
toprak yönetim sistemiyle iç içe girmiş  bir diğer konu ise; askerlik ve devletin alt kademe dairelerinin(kamu
İLETİŞİM daireleri) yönetimiydi. Fethedilen topraklar dirlik sistemi ile dağıtılıyor ve bu sayede devlet valilere ve onun
memurlarına maaş  vermekten kurtuluyor, hiçbir masraf yapmadan dirlik sisteminin bir zorunlu uygulaması 
olan belirli sayıda askeri besleme işlevi sayesinde orduyu her an harekete geçirme olanağına sahip
oluyordu. Çiftçi kesimi ise, çalıştığı toprakta tasarruf etmek, tasarrufunun da büyük bölümünü aracılarla
Sultan'a vermekle yükümlüydü. Sultanın sömürüsüne ve köylünün sömürülmesine dayanan bu feodal 
sistem devlet bünyesinde kendini devam ettiriyordu. 16. yüzyılın ortalarına kadar bu toplumsal yapı merkezi
otoritenin sıkı  kuralları  ile yönetildi. Bu süreçte üst sınıf refah içinde yaşarken alt kesim olan köylünün 
ekonomik gelişimi minimal düzeyde kalmıştır.

18. yüzyıla doğru geldiğimizde ise; dünya üzerindeki gelişmeler ve imparatorluğun durumu sonucu; devam


eden feodal yapı, kapitülasyonlar, dış baskılar ve galata bankerlerinin zorlamaları ile Sultan'ın denetimindeki
toprak yönetim yapısı, yerini topraktan rant elde edenlere, günümüzde de tefeci olarak adlandırılan kişilere
bıraktı. Başlarda elde ettiği ürünün çok küçük bir kıs mıyla yaşama tutunan köylü, gelinen süreçte aldığı faizli
borç neticesinde ürününün tamamını  tefeciye bırakan ve giderek yoksullaşan, çaresizleşen ve bağım lı 
emekçilikten köle pozisyonuna geçen bir topluluk oldu. Üretimin tamamen iç piyasadaki talebi karşılamaya
yönelik olması  ve gerçekleşen batı  devrimi karşısında gelişmelerin durağan seyretmesi, dı ş  borçların
  artması, siyasal kurumların dış etkenlere karşı savunmasız kalması, günümüzde de benzer uygulamaları 
olan (IMF, Dünya Bankası; AB Anlaşmaları  gibi) zorlama ve kısıtlamalar sonucu, rüşvetle başlayan
yozlaşmanın daha da artmasıyla imparatorluk hızla çökmeye başlamıştı. Toprak ta söz sahibi olan ticari 
burjuvazi devlet toprağını  harap etmekten, çiftçiye eziyet etmekten çekinmemiş, Batılı  Kapitalizmin ucuz
 
hammadde ihtiyacını karşılama yarışına girmişlerdir.

1838 Ticaret Antlaşması ile Avrupalı kapitalist devletlere teslimiyet iyice artmış hatta dönemi padişahı Sultan


Abdülmecit Fransız elçisine; ‘' Kuvvetle ümit etmekteyim ki bütün tebaamın mutluluğu için aralıksız
sürdürdüğüm çabalar beklenen başarıya ulaşacaktır ve bundan böyle büyük Avrupa ailesinin bir üyesi 
olacak imparatorluğumun uygar milletler topluluğu içinde önemli bir yer tutmayı hak ettiğini tüm dünyaya 
kanıtlamış olacaktır. 1 '' sözlerini sarf etmiştir. 170 yıl öncesinde ve günümüzde de devam eden Avrupa 
Birliği'ne girme ve üyesi olama çabaları  maalesef hala sürmektedir. Bu antlaşmanın tarımsal boyutu ise;
Osmanlı  da her türlü tekeller kaldırılacak, yabancılar hiçbir vergi ödemeden ticaret yapabilecek, dolaysıyla
yerli Pazar ve yerli sermayenin tamamen çökmesinin yolu açılacaktı. Günümüzde ise modern ismi serbest 
piyasa ekonomisi olarak adlandırılan sistem, maalesef yerli olan her şeyin çökmesine neden olmaktadır.
Buruda yerli sermaye ile ne kastettiğimizden söz etmek gerekir, yerli sermayeden kastımız, bugün memleket 
çıkarından çok kendi çıkarını  düşünen ve Tüsiad denilen, yabancı  sermayeden günümüzde hiçbir farkı 
olmayan, çıkarcı topluluk değil, vatansever tüccarlardır.

Ticaret antlaşması  ile sanayileşeceğini ve kalkınacağını  düşünen Osmanlı, dı ş  ticaret açığının artması,


yapılan savaşlar sonucunda mali kaybın yükselmesi, dı ş  borçlanma ve beraberindeki yüksek faizler 
sonucunda, 1881 yılında devlet içinde devlet olarak niteleyebileceğimiz, ‘  Duyun-i U m u m i y e ' olarak
adlandırılan, yabancı yararına ve adına gelir toplayan tek kurum haline gelmiş, yabancıların devlet gelirlerine
el koymalarına neden olmuştur.

Osmanlı  imparatorluğu artık yaptığı anlaşmalar ve kapitülasyonlar sonucunda Avrupa nın yarı  sömürgesi 


yani ucuz hammadde deposu haline gelmiştir. ‘  Yapılan ticaret antlaşması  Osmanlının sanayileşmesini
nasıl engellemişse birçok anlamda benzeri olan ve Türkiye ile Avrupa birliği arasında imzalanan Gümrük 
Birliği antlaşması  da bugün Türkiye'nin ileri düzeyde sanayileşmesini engellemişit. 2 ' Burada şunu da
belirtmek gerekir; kesinlikle Gümrük Birliğine karş ı  değiliz gelişen kapitalist ekonomide adres kuşkusuz
batıyı göstermektedir dolayısıyla bu tür antlaşmaların yapılması kaçınılmazdır. Fakat bizim karşı olduğumuz
şey sadece bizi Avrupa Birliğine alsınlar da bizden ne isterlerse yaparız mantığıdır; devlet adamlığının en
önemli özelliği olan ileriyi düşünerek adım atma mantığından yoksun siyasiler, kendilerinin önüne getirilen 
tek taraflı anlaşmayı ülke çıkarları doğrultusunda değerlendirme girişiminde bulunmamışlardır.

Osmanlı  toplumundan Cumhuriyet öncesi döneme kadar tarımsal anlamda geriye kalanlar; üretimi 
sınırlandırıl mış, işgal altındaki topraklar, kapitalist vatansız tüccar ve tefeciler, derebeylik rejiminin 
temsilcileri köy ağaları  ile tarihte hep boyunduruk altına kalmış ve maalesef kalmaya devam eden, adına
kararlar alına gelen ama hiçbir zaman fikri sorulmayan çoğu topraksız, gerçek emekçiler, fakir köylülerdi.

Burada bahsedilmesi gereken bir diğer konu ise bu sömürüye dayanan sisteme bu topraklarda hiç karşı 


gelenin olup olmadığıdır. Sömürünün sürekliliği, fakirlik yoksulluk içinde, kimi zaman ezilenlerden kimi 
zaman ise küçük eziciler( düşük kademeli dirlik sahipleri vali gibi) tarafından mevcut düzene karşı tepkiler
oluştu. Osmanlı tarihinde bunun ilki 15. yüzyıl başlarında adları destanlara yazıl mış Şeyh Bedrettin ve onun
öğrencileri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından gerçekleştirilmişt i r . B u k işi l e r i y i eğitimli,
günümüzdeki birçok insandan bile çağdaş, eşitlik ilkesine inanan devletin mülklerinden herkesin 
faydalanması gerektiğini savunan bilginlerdi. Fikirleri ezilen halkın arasında yayıldı ve başkaldırıyı tetikledi.
Küçük çapta başarılar elde ettiler ama büyük Osmanlı  ordusu karşısında yenik düşüp idam edildiler. 
Osmanlı tarihinde birçok küçük çaplı sömürü düzenine karşı isyanlar oldu fakat ekonomik ve askeri destek
sağlanamadığından hep başarısız lıkla sonuçlandı. 3 Tarihte özellikle 16 yüzyılda çok zengin, ihtişamlı 
gözüken Osmanlı  imparatorluğunda 1564 yılında yazıl a n b i r r a p o r d a ‘  halkın   a ç lıktan ot yediğinin
yöneticilere belirtilmesi 4 ' konusudur. Gücün zenginliğin ve ihtişa mın bir toplumun tümüne değil sadece
belirli bir zümreye rahat getirebildiğidir. Cumhuriyet ve sonrası  süreçte sosyal devlet olgusunun 
oluşmasında en temel sebeplerden ve Cumhuriyet kavramını  açıklamada ki en güzel örneklerden birisi 
tarihte yaşananlarda gözükmektedir. ‘  Ayaklanmalarında başarısız lıkla sonuçlanmasından sonra yoksul
köylü kitleleri devlet baskısının ve vergi tahsildarının ulaşamayacağı ücra köşelere kaçmayı tercih etiler. 5

CUMHURİYET DÖNEMİ TARIM POLİTİKALARI

Cumhuriyet'in ilanı  ile birçok alanda yapılamaya başlanacak olan değişimler; toplumun temel kesimi olan
çiftçinin de yaşa mında büyük değişimler getirdi. Ancak bu değişim uzun bir sürece değil, sadece belirli
dönemlerde belirli uygulamalar olarak çiftçinin yaşa mına nüfuz etti. Yine de Cumhuriyet'in ilanı ile beraber
yüzyıllardır süregelen kul statüsünden vatandaş statüsüne köylü için geçiş başladı.

1923–1929 DÖNEMİ ;

İç ticaret hadlerinin tarım lehine bir seyir izlediği yılardır. Gelinen sürece kadar; Osmanlı tarım sisteminden


kalan en büyük baskı  aracı; çiftçinin devlete ödediği haraç olan aşar, 1925 yılında kaldırıl mıştır. ‘  Aşarın
kaldırılmasıyla yeni kurulan devletin de en büyük gelir kaynağ ı  olan vergi kaybının giderilmesi için, 
dönemin en temel ihtiyaçlarından olan gazyağı v e şekere dolaylı  zam getirilmiştir. 6 Devlet bir yandan
tarımsal alanda kalkınmaları tetikleyecek mekanizmaları da kuruyordu. Bu bağlamda; örnek çiftlikler, tarım
okulları ve istasyonları kurup, buralarda modern tarım alet ve makinelerini kullanarak çiftçiye örnek model 
olma amacı  doğrultusunda hareket edilmiş, diğer yandan da ziraat bakanlığı aracılığıyla tarım makineleri
ithal edilip çiftçiye kredi ile satıl mıştır. Ayrıca tarım alet ve yedek parçalarından gümrük vergisi alınmamış,
makinelerde kullanılan araçlarda akaryakıt vergisi alınmamıştır.

Devletin modern tarıma geçiş  için sağladığı imkânlardan faydalananlar, maalesef sadece büyük çiftçiler 


olmuştur. Bu dönemde yine çiftçiyi tarihte ilk kez söz hakkı sahibi yapabilecek mekanizma olan ve çiftçinin 
menfaatine çalışması  öngörülen örgütlü yapı  kooperatiflerinde , yönetim kurumlarının çoğuna ağalar ve
tüccarlar girerek, kooperatif sisteminin faydalarını  kendi çıkarlarına kullanmışlardır. ‘' Köylü kooperatiften 
aldığı krediyi kooperatif kapısında çıktıktan sonra yönetim kurulu üyesi olan tüccara Borcunun karşılığı 
olarak teslim etmiştir . 7 '' Bu düzenin oluşmasında göz ardı  edilemeyecek konulardan birisi de şudur:
kurtuluş savaşı sonrası elde edilen başarılarda ön plana çıkan iki kesim olmuştur, bunlar, savaş  liderleri ve
devrimin tetikleyicileri olan askeri kanat ve savaş  başarılarından kendine pay biçen burjuvazidir. Büyük 
tüccarlar ve toprak ağaları  da burjuvazinin temeli olarak yeni kurulan devletin getirilerinden faydalanan ilk
kesim olmuşlar devlet yönetimde ve karar mekanizmalarında en önemli görevleri üstlenmişlerdir.

1927–1929 yıllarındaki dünya genelinde etkisini gösteren bunalımların etkisiyle tarımsal alandaki gelişme


durmuştur. Gelinen süreçte tarımsal alanda yaşanan bir diğer değişim ise; 30 yıllık imtiyazla yabancılar
tarafından işletilen, 1912 yılında süresi dolmasına rağmen Osmanlı ya verilen borçlar karşılığı imtiyaz süresi 
uzatılan rejidir. ‘  Yabancı  denetiminde iken ülkeye en fala 4 milyon gelir bırakan reji verilen çetin 
mücadeleler sonucu devlet tekeline geçmesi ile 22 milyon gelir sağlayan bir yapıya dönüşm üş ve sonraki
yıllarda hayata geçecek kamu iktisadi teşebbüslerinin de temelini oluşturmuşt u r . 8 (reji; yabancı 
denetimindeki özellikle tütün konusunda kontrol mekanizması, kısıtlamaları, vergilemeleri belirleyen yapı)

Dönemin önemli olaylarından birisi ise İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresidir. Kongrede tartışılacak


konuların b aşında köylü meselesi gelmektedir.600 senedir amaçsız, teşkilatsız bir idaren kurbanı  olan
köylüyü kurtarmak dönemin en mühim meselesi olarak görülmektedir. Bu öngörülerle beraber bir takım
sıkıntılar dile getirilmiş ve taleplerde bulunulmuştur. Köylü için yapılacak işlerin en başında köylerde sıhhiye
(sağlık) teşkilatı konusunda çözümler gelmektir. Konuyla ilgili bir köylü şu sözleri dile getirmiştir: ‘  bugün 
köylü, afsuncular, hoca kıyafetine bürünmüş  üfürükçüler elinde kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Evvel
sıhhiyeye çözüm gelmelidir çünkü vasi mikyasta teşkilatı  sıhhiye vücuda getirilmeden yapılacak her
teşebbüs akamete mahkûmdur. İstanbul'da bugün 4 ile 5 bin doktor olduğu söyleniyor. Hükümetin 
neşredeceği bir kanun ile gerek bu hâlihazırdaki gerekse yetişecek yeni doktorların mutlaka köylerde bir 
iki sene çalışmaları mecburiyeti sağlanırsa Anadolu nun en büyük ihtiyacı tatmin edilmiş olur. 9 ' ' 1923 de
dile getirilen sağlık sıkıntılarına karş ı  günümüzde bile kasabalarda doktor sıkıntısı  çekilmektedir. Dile 
getirilen bir diğer talep ise, ‘ köylünün istenilen modern verimli köylü modelini temsil edebilmesi için önce 
köylüyü; köyde ağanın, kasabada köylü ile hükümet arasın d a iş  gören tefeci aracılardan, pazarda
komisyoncudan ve haksız da olsa tefeci, otlakçı, sömürücü kesimin yanında yer almak zorunda olan
jandarma tahsildar ve mübaşirin elinden kurtarılmasıdır. Bu da kendini köylüden yüksek gören her ferdin; 
köylüye saygı  duyup onu adam yerine koymasıyla mümkündür. Ayrıca; mektep mezunları  da; askerlik
zorunluluğu gibi köylerde muallimlik etmeğe mecbur kılınılmalıdır. 10 ' '

1923'te İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresinde Reji başta olmak üzere ziraat asayiş, aşar, ziraat


bankası, köylü itibarı, yol, orman, hayvancılık ve makineleşme gibi en temel tarımsal konular hakkında
tartışmalar yapıl mış, ancak birçoğu tam anlamıyla açık bir sonuca bağlanamamıştır. Toplumun %80 ‘ini
oluşturan tarım kesiminin sorunlarının tartışıldığı ilk ve son olanak 1923–1929 cumhuriyet dönemindeki 
İzmir de toplanan Türkiye İktisat Kongresi olmuştur.

1924'te kabul denilen Köy kanunu'na göre muhtar, hem seçimle gelen demokratik bir köy temsilcisi, hem de 
devlet memuru sayıldı. Bu yasa ile köyün en fazla nüfuslu ailesi; aynı zamanda devletin temsilcisi oluyordu.
Asayişin kimlerce sağlanacağı da belirlendi; Köy Kanunu ile ağa-jandarma ittifakı resmileşm iş oldu.

Yine 1924'te çıkarılan bir yasa ile köylü ile tüccar arasındaki alıverişi yasal kılacak Ticaret Borsaları 


kurulmaya başlanır. Demokrat Parti öncesinde kurulan, 26 borsanın 24'ü tahıl, Ordu'da fındık ve Kars'ta
hayvan alışverişine yöneliktir.

Gelinen süreçte her ne kadar Cumhuriyet'in köylüye yaklaşımı  ‘Köylü Milletin Efendisidir' olsa da, köylü 
yönetim kademelerinde yer alamamış(büyük toprak ağaları hariç) köylülük için alınan kararlarda varlığının
gösterememiş, görüşleri karar haline getirilebilecek bir bütün olmak yerine; adına kararlar alınan bir yapının
önemsenmeyen parçası  olmuştur. Burada dönemin koşullarını  da göz önüne almak gerekmektedir. 
Eleştirel yaklaşsak ta Cumhuriyet'in yenilikçi yaptırımları küçümsenmeyecek derecede büyüktür. 

Cumhuriyet dönemiyle gelen köklü değişi m l e r k uşkusuz tarım kesiminde de kendini göstermek 


istemekteydi. Bu bağlamda yapılması gereken reformlardan birisi hatta en önemlisi de toprak reformuydu. 
Cumhuriyet'e Osmanlı'dan ‘büyük çiftçilik- ağalık','orta-küçük çitçilik' ile geçmişte tımar sahibi ve mültezime
(aşarı toplayan komisyoncu) şimdi ise toprak sahibine bağlı ‘çok küçük topraklı ve ırgat köylülük' şeklinde
olan, değişime direnç gösteren zorba bir yapı kalmıştır.

Toprak Mülkiyeti'nin Dağılımı

Osmanlı'dan alınan mirasla gelinen sürece bakıldığında; toprak mülkiyetindeki adaletsiz dağılımdan ötürü, 
toprak reformunun gerçekleşmesi gerekmekteydi. Ancak toprak ağalarının

Ülke yönetimindeki etkinliği bir reform paketinin gündeme alınmasını engelliyordu. Döneme büyük toprak 
sahipleri açısından bakıldığına, bu kişilerinin İzmir İktisat Kongresindeki en büyük taleplerinin ‘asayiş'
konusunda olduğu görülmektedir. Boyundurukları altındaki köylü kimi zaman isyana teşvik etmekte bu da
ağalar nezdinde endişeye neden olmaktaydı.

Toprak dağılımına bakıldığında ise, ‘  1. Dünya Savaşı'nın b aşında tarımsal nüfusun %0.03'ünü oluşturan


büyük toprak ağaları, tüm işlenebilir toprakların %39,3'üne sahiptiler. Nüfusun %2'sini oluşturan küçük 
toprak ağaları  tarım arazisinin %26,2'sini ellerinde bulundurmakta, nüfusu %97'sini sağlayan köylü ise 
işlenebilir arazinin %34,5'ine sahipti. Kemalist devrimin hemen ardından Türkiye'de ortaya çıkan tablo ise
en çok toprak ağalarının lehine olmuştur. Bu dönemde çıkarılan bir diğer yasa da 1926 tarihli Medeni
kanun'dur. Kanun gereği toprak mülkiyeti devletçe güvence altına alın mış olup, padişahlık sistemindeki kul
konumundan, cumhuriyet'in yarattı ğ ı  yurttaş  konumuna geçilmişt i r . 1 1 ' Ancak Toprak reformu'nun
gerçekleştirilememiş olmasından dolayı kanundan en çok yararlananlar büyük toprak ağaları olmuş, haksız
sahip oldukları  toprakları  devlet güvencesine sokup, resmileştirmişlerdir. Büyük çoğunluklar ise
cumhuriyetin yurttaş olma yetisinden faydalanamamış, topraksızlıktan dolayı kulluğa devam etmiştir.

Toprak reformunun kanunlar öncesinde şekillenememesi; kişi başına düşen gelir dağılımda çarpıklıklara ve


uçurumlara neden olmuş, tarımsal hayatın şekillenmesi ve modern tarıma geçiş  önünde aşılması mümkün 
olamayan engellere neden olmuştur.

1929–1945 Dönemi Tarım Politikaları:

1929 yılındaki büyük buhran sonrasında tarımsal anlamda da devlet politikasında birçok değişim kendini


göstermeye başlamıştır. Buhran döneminde en büyük teselli ise; iç tüketimin ülkedeki yerli üretimce 
karşılanabilmesiydi. Gene buhran döneminde tarımsal ürün fiyatları Türkiye'de, gelişm iş  ülkelere göre daha 
hızlı, sanayi mamul fiyatları daha az düşm üştür. 1930 yılında Ziraat makinelerine yönelik kanunlar çıkarıl mış,
tarımda makineleşmeyi destekleyen(yakıt, vergi muafiyeti) kolaylıklar sonucu özellikle traktör sayısında artış 
olmuş, fakat makineleşmenin gerektirdiği b a kım alt yapısı  kurulamadığından, birçok tarım makinesi
kullanılamaz olmuştur.

Tarımsal ürünlerdeki fiyat düşüşü, 1929–1930 dünya bunalımı  ile iyice hızlanmış, 1933–1934 yıllarında


doruk noktasına ulaşmıştı. Özel kesimin bekleneni verememesi ve 1929 tarihli büyük iktisadi buhran, 
devletin ekonomiye müdahalesini zorunlu kıl mıştır. Öte yandan özel teşebbüsleri ekonomik bağım sızlık
bakımından yeterli bulmayan Mustafa Kemal Atatürk, ‘ hem mali kapitülasyonların fiili etkilerinden kurtulmak
hem de toplumun temel ihtiyaçlarının özel sektörce karşılanamayacağını, bunların kolektif ihtiyaçlar 
mahiyetinde olduğunu görerek bu faaliyetler bir devlet görevi saymış, anayasaya ‘Devletçilik' ilkesini 
koyarak devleti iktisadi hayata sokmuştur. Böylece Ulusalcılık da başlamıştır. 12 '

Özel girişimin öncülünde kalkınmanın olmayacağına inanan ilk isim olan Ekonomi Bakanı Celal Bayar ‘ en
az 200 senen beklemeye niyetimiz yok. 13 ' diyerek devletin ekonomide bir an önce var olması gerektiğini
savunmuştur. Aynı isim Atatürk'ün ölümünden sonraki süreçte ekonomide Devletçilik karşıtı  duruşuyla yer
almıştır.

Devletçilik ilkesini doğuran nedenlere baktığımız zaman; en büyük engellerden birisinin tarımda geri


kalmışlık ve buna bağlı  olarak köylerdeki feodal sistemin neden olduğu iç Pazar darlığıydı. Devletin
ekonomide bu anlamda görevi ise; yerli girişimci ile varlığını kırsalda devam ettiren feodal ağalar arasındaki
paradoksu ortadan kaldırmaktı. Kırsalda devletin kişiye özel sağladığı kredilerle daha da gelişen tüccar; 
kredi veriliş  koşulları gereği kredi alamayan köylüye faizle borç veriyordu. Tüccar, ayrıca köylünün borç aldığı 
tüccardan başkasına mal satmasını sınırlandırıyordu. Dolayısıyla tüccar, ürünü pazardakinden düşük fiyatla 
ele geçiriyordu.

1936 senesine gelindiğinde ise sanayi alanındaki gelişme ve gelir artımı olduğu halde, zirai gelişim düşük 
kalmıştır. Ürün fiyatlarının yükselmesinden kaynaklanan bir gelir artımı  vardı, fakat devlet yönetimi de 
sanayici de kalkınmanın yolunun, sanayiye hammadde sağlayacak en başlıca şartın iç kaynakların artımına
bağlı  olduğunu bilmekteydi. 1930 sonrasında kalkınma için hazırlanan projelerde 3 alan üzerinde 
durulmuştu; sanayinin gelişmesi için sanayileşme; sanayiye hammadde sevkıyatını  s ağlayacak olan
demiryolu ve hammadde oranındaki artışı doğrudan sağlayacak zirai gelişme. Tarımda gelişme ve zirai
kalkınmanın gerçekleşmesi için arayı ş  yolları  başlatıl mıştı. Bunlardan bazıları  sadece Türk toplumunda 
değil; dünya toplumunda da dikkat çekecek devrimlerdi. 

1933 senesinden başlanarak, 1. Sanayi Planı uygulamaları neticesinde; KİT'ler kurulmuştur. Bunlar; Türkiye 


Şeker Fabrikaları  A.Ş.(1935), Ziraat Bankası, TEKEL, T.M.O.(1938), zirai kombinalar(1937) ve Tarım Satış 
Kooperatifleri(1935)'dir. Ülke sorunlarının otaya çıkardığı müesseseler olan KİT'lerin oluşturulmasındaki
temel amaç; ekonomik kalkınmanın yanında sosyal kalkınmanın da sağlanabilmesi olarak öngörülmüştür. 
Tarım s a l KİT'ler ve KİK'lerin kurulmasıyla, şekeri, sigarayı, üretim girdisi olan traktör, ilaç, gübre ve 
tohumluğu Türkiye'de üretmek, üreticilerle teknik hizmet vermek ve desteklemek, sonra bu kuruluşların
yönetiminin çiftçiye devredilmesi hedeflenmekteydi.

1937 yılında ise; tarımsal kalkınmada devlet desteğini artırma konusu gündeme gelmiş, ilk etapta bir kısım
toprak ağaları tasfiye edilmiş, dağınık köyler birleştirilmiş, zirai kombinalar(sulama birlikleri ve kooperatifler)
açıl mış Anadolu coğrafyası 12 su bölgesine ayrılarak Devlet Su İşlerinin temeli atıl mış ve en önemlisi Türk 
Eğitim Tarihini de ilgilendiren bir devrim yapılarak Köy Enstitüleri açıl mıştır.
1930'lu senelerin sonunda ise devletin ekonomiye müdahale alanı daha da genişledi ve müdahalelerin özel 
sektöre zarar vermeyecek şekilde yapılmasına dikkat edilmiştir. 1940'ta milli müdafaaya katkı amaçlı olarak
çıkartılan Milli Kalkınma Yasası  ile gerektiğinde zorunlu ücretle çalışma getirilirken, ekilen her arazi için, 
devlete bir çift öküzün verilmesi öngörülmüştür. 

Savaş  yıllarına geldiğimizde ise uygulanan ekonomik politikalar sonucu, tarımdan kaynaklanan sermaye
birikiminin artığı görülmektedir. Tarımsal ürünler, özellikle buğday da büyük bir enflasyon kaynaklı  artış 
gözlenmektedir. Bu dönemde piyasaya büyük ölçekte buğday sağlayabilenler büyük sermaye kazancı elde
etmişlerdir.

Türkiye'yi bağım sız kılmak, kendi iç dinamiği ile geliştirmek için verilen mücadeleler; bürokrasinin tutucu 


kanadı, meclisteki toprak ağaları ile tüccar ittifakı  tarafından boşa çıkarıl mıştır. Geri kalmışlık tarihimizin ilk
betonları bu sözde çoğulcu gerçekte bireyci düşünen kişilerce atıl mıştır. ‘ M. Kemal Atatürk'ün ölümünden 
sonra 1939 yılın d a dı ş  p o l i t i k a d a İngiltere ile ittifak oluşturulur. 1944'te Türkiye Bretton Woods
antlaşmalarına katılarak, yüzyıl önceki Osmanlı politikası olan ‘ Beni koru, Beni güçlendir, Beni borçladır'
söylemlerine geri döner bu politikalar sonucu, Anayasa'nın temel ilkelerinden olan Devletçilik, Halkçılık
gibi ilkeler, Anayasayı değiştirmeden uygulanana ekonomik politikalarla fiilen ortadan kaldırılır. Dönemin 
Bayındırlık Bakanı olan Nihat Erim 'in mucidi olduğu ‘Küçük Amerika' yolculuğu başlar. 14 '

17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri kurulmuştur. Köylüye ‘yönetebilme' yeteneği kazandıran, eğitim yöntemiyle 


Cumhuriyet'in kurduğu tarımda bağım sız gelişmeyi sağlayacak Tarımsal KİT'leri, KİK'leri ve TSKB'leri devlet
yönetimi vesayetinden devralacak, yönetebilecek çiftçi yetiştirme kaynağı olabilecekken, engellenmiş  ve 4
Şubat 1954'te kapatıl mıştır.

1942 yılında çıkarılan varlık vergisi ise; haksız kazançları  bir defaya mahsus olmak üzere vergilendirmeyi 


hedeflenmiş şede, uygulama ağırlıklı olarak azınlık olan tüccara yöneltilmiştir.

Savaş  başında serbest bırakılan tahıl fiyatları  sonucu, fiyatların hızlı  artı ş ı  nedeniyle Toprak Mahsulleri
Vergisi konulmuş, tahılda üretimin belirli bir bölümü düşük fiyatla zorla satın alın mıştır.

1937 yılından itibaren parti liderlerince savunulup, hükümet programına alınmasına rağmen ancak 1945'te


Toprak Kanunu çıkartılır. ‘  topraksız çiftçi bırakmama' prensibini savunan, ‘  Her Türk çiftçisinin, ailesinin 
çalışarak geçinebileceği bir toprağa sahip olmasını  15 ' dile getiren Celal BAYAR , daha sonra Toprak
Reformu aleyhtarlığına başlar ve Adnan Menderes , Emin Sazak, Ömer Lütfü Karaosmanoğlu gibi toprak
ağaları ile ittifak kurarak Demokrat Partiyi kurarlar.

Türk Tarımının engellenen Kalkınma Yolu: KÖY ENSTİTÜLERİ:

Köyden alıp köye gönderme temel ilkesine dayanan ve CHP programında da yazıldığı gibi ‘ bilgiyi yurttaşa


maddi hayatta başarı elde ettiren cihaz haline getirme 16 ' ilkesiyle; tüketici ve ezberci eğitim anlayışına son
verilip, üretici iş  eğitimine geçilmeli tezi savunularak 17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri kurulmuştur.
Cumhuriyet'in atılımları  ile beraber eğitim alanında da atılım yapılmak istenmesi, 1930 ‘lu yılların başında
yapılan gözlemlerde köylere eğitimin gitmediğinin anlaşılması ve Mustafa Kemal Atatürk'ün dönemin Eğitim
Bakanı  Saffet Arıkan'a ısrarları  sonucunda ilk olarak bir deneme yolu olacak eğitmen kursları  ile Köy 
Enstitülerinin temelleri atıl mıştır. Hatta M. Kemal Atatürk 1 Kasım 1937'de, TBMM'ni açılış konuşmasında
eğitim alanında yapılacakları belirler: “ Okuma yazma bilmeyen tek bir yurttaş b ırakmamak, ülkenin büyük 
kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, yurt sorunlarının dayandığı temel
düşünceleri anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak birey ve kurumlar yaratmak… 17 ” . Amacı,
ulusun egemenliğine dayanan, her tür sömürünün yok edildiği, işin emeğin en üstün değer sayıldığı,
kazanımların halkça paylaşıldığı, çağdaş, uygar, her vatandaşın mutlu olduğu, tam bağım sız, laik, bilimin
öncülüğünde sürekli gelişmeye açık bir sosyal devlet, bir Cumhuriyet kurmak olan Atatürk'ün bu devletin 
temellerinin sağlamlığı için ulusun tümünü eğitip biçimlendirmeyi yaşamsal saydığı, devrim atılımlarını 
gerçekleştirecek yeni kuşakların bu amaçlara göre yetiştirilmelerini istediği, devletin güvencesini bunda 
gördüğü, bunu sağlamak için de amaca uygun bir eğitim sisteminin yaratılmasına büyük önem verdiği
anlaşılıyor.

Alışıl mışın dışında bilinçli bir eğitimci olan ve köylülüğün sorunlarını  bilen İlköğretim Genel Müdür vekili 


İsmail Hakkı Tonguç 'un genel eğitim içine teknolojik eğitim eklenmesine dair tezi ile Milli Eğitim Bakanı 
Hasan Ali Yücel' in de destekleri ile 1940 ta kurulum gerçekleşti. Tonguç 'un 1946 yılında ilköğretim
kavramında da yazdığı ‘ klasik yöntemle yetişen öğretmenlerin, köye gitmediği, gidenlerin yararlı olmadığı 
biliniyor. Öğretmen adayları  köyden alınıp, köyde eğitimin gereklerine uygun donanımda yetiştirilerek,
kendi köylerine ya da yakın köylere gönderilmelidir. 1 8 ' görüşü neticesinde öğretmen okullarında
çıkanların yüzde 90'ı bundan sonra köyde görev alacağı düşünülmekteydi.

1937 yılında köyden alıp köye gönderme ilkesi gereğince ilk olarak askerliğini çavuş  olarak yapmış 


köylülerden seçilenler, 8 aylık b i r eğitim sonucunda 3 yıllık eğitmenli okul uygulaması  başlatıldı.
Eskişehir'deki Çifteler kasabasında 40 erkek öğrenci ile başlayan eğitimle hızla büyüyecek bir eğitim
ordusun temelleri atılıyordu. 1940 yılında Ankara'dan marşlar eşliğinde yürüyerek geldikleri kurak, ıs sız,
çorak arazide kendi alın terleri ile ilk eğitim yuvalarını kuran, daha sonra ülkenin çeşitli bölgelerinde gene 
kendi emekleri ile onlarca okul kuran öğrenciler, ilerleyen yıllarda bu ortamlarda tarımdan tekniğe, tiyatrodan
keman derslerine, hasta tedavisinden köylüye klasik müziği sevdirme gibi birçok konuda, modern hayatın
eğitim neferleri olmuşlardır. Beş  yıl içinde; eğitim reformu, en kötü şartlar içinde kurdukları  binlerce yapı,
çorak ovalarda tutturdukları  binlerce ağaç, gelmez dedikleri yere getirdikleri su, gidilmez dedikleri yerlere 
gönderdikleri eğitmenler hem de zanaatları  ile birlikte, ülkeyi kalkındırmayı  ve demokratikleştirmeyi
etkileyecek ülke tarihinde sonuç almış en güçlü 2. örgütlü yapıyı oluşturan enstitüler, köy çocuklarını Atatürk 
devrimlerinin ve Kemalizmin toplumsal yapısını  kurmakla görevlendirmişlerdi. Köy enstitüleri; insanın
bağnazlıktan kurtarıldığında nasıl yaratıcı ve üretici yurttaşlar olabileceğinin kanıtıydı. Yetişen yerel aydınlar
sayesinde; köylü kulluktan yurttaşlığa tam anlamıyla erişecek, sömürü düzeni karşısın d a eğitmenden
öğrendiği teknik, zanaat gibi artılarla çaresiz kalmayacaktı.

‘Köy enstitülerinin en büyük özelliklerinden biriside; öğretim ile eğitimin ayrılmazlık ilkesi idi. Okul insanı 


bir bütün olarak ele alacak, ahlakını bilgisinden, kafasını gönlünden ayrı düşünmeyecek, ders öğütün, öğüt 
dersin içine girecek daha doğrusu biri ötekinin ta kendisi olacaktı . 19 ' Bu fikri günümüzde uygulayabilen tek 
yapı ise bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikelerden birisi olan irtica yuvaları olan eğitim yerleridir.
Buradan çıkarak şu sonuca varabiliriz: köy enstitüleri öğretmenin eğitmen olmasını, bir çeşit devrim ve
aydınlanma misyonerliği, cumhuriyet imamlığı yapmasını istiyordu. Nitekim köyüne giden eğitmen, okulda
kendisine öğretilenleri yerine getiriyordu. Suyu olmayan köye su getirme yollarını buluyor, okulun olmadığı 
yerlerde okulu yapıyor yaptırıyor, köylüye modern tarımı  ve aletlerin kullanımını, ilkyardım ve temel sağlık
kurallarını öğretiyor, arıcılık, meyvecilik, sebzecilik, terzilik, duvar ustalığı, çevrecilik gibi yaşamda yenilikleri
ayrıca köylüyü sosyal anlamda geliştirecek sanat(çinicilik, boyama gibi), müzik ve edebiyat alanlarında uğraş 
veriyordu.
Okulda öğrenciler; mandolin, keman, bağlama enstrümanlarından mutlak birini öğreniyor, 25 dünya 
klasiğini mutlaka okuyordu. Cumartesi günleri bütün öğretmen ve öğrencilerin katılımıyla bir eleştiri
toplantısı  gerçekleşiyor böylece öğrencilere adalet, eşitlik inancı  gibi konularda Kemalizmin temel aldığı 
eleştirel yaklaşım ve sorgulama olgusu öğretiliyordu. KE'nin kurulumundan, dolayısıyla köylünün sorgulama 
bilincinin gelişmesinden rahatsız olan muhalif toprak ağalar ve bazı  kesimler, enstitüyü karalama 
kampanyasına ilk olarak Milliyetçilik İlkesi üzerinden başladılar. Enstitüde söylenen bir türküye ve 
öğretmenlerin öğrencilere tavsiye ettiği kitaplara dayanarak enstitünün yeterince milliyetçi olmadığı yönünde 
karalama kampanyaları  başlatıl mıştı. Özellikle 1943 senesinde tanın mı ş  bir Alman yazarın   K ö y  
enstitülerinde Çehov, Shekespeare gibi dünyaca tanın mış tiyatro yazarlarının eserlerinin köylü öğrencilerce
sahnelendiğini duyması ve Türkiye'ye bunu görmek üzere gelmesi ve kendisine solcu- komünist lakabı dikte
edilen yazar Sabahattin Ali'nin eşlik etmesi ile kampanya daha da kızıştı. Sabahattin Ali 'nin enstitüde bir 
gece kalması ve öğrencilerle sohbet etmesi üzerine; bazı anti-komünist kişilerin, polise ihbarda bulunması 
Köy Enstitülerini yeniden gündeme taşımıştır. Komünist yuvaları gibi söylemlerle iyice alevlenen tartışmalar,
muhalif toprak ağalarından olan Emin Sazak 'ın kötüleme amacıyla ‘ Her Köy Enstitülü kendini bir Atatürk 
sayıyor. 19 ' demesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. Oysa amaç da bu doğrultuda devrimci, sömürüye hayır
diyen, vatansever, insan sever, bilim sever ahlaklı Atatürk Çocukları yaratmaktı. Köylünün kabuğunu kırma,
kendi topluluğu içinde çalışma, söz ve karar mekanizmaları  oluşturabilecek ‘insan'ı üretmeyi sağlayan KE
ülkeyi yöneten blok tarafından kuşkulu görülüyordu. Enstitünün en büyük desteği Cumhurbaşkanı  İsmet
İnönü de oluşan tepkiler karşısında enstitüye olan desteğin geri çekmişti. Ve enstitüler, 4 Şubat 1954'te
öğretmen okulları  ile birleştirilerek tümü ilk öğretmen okulu adını  almı ş  ve kapatıl mıştır. İnönü 1946'da
yaptığı bir konuşmada; ‘ bütün siyasi ve askeri hayatımdaki vazifelerin hiçbirini önemsemeden diyebilirim 
ki öldüğüm zaman Türk milletine iki eser bırakmış olacağım. Bunardan biri Köy Enstitüleri, diğeri de
müteaddit(çoklu) partilerdir. 20 ' demiştir.

Köy Enstitüleri, Köy Birlikleri, zirai kombinalar, kooperatifler ve toprak reformu bütünselliği i l e
düşünüldüğünde, engellenmek yerine eğer uygulama ortamı  s ağlansaydı, Türk köylüsünün kurtuluşu
gerçekleşebilirdi. KE'nin eğitim hamleleriyle devrimci köy liderleri yetiştirilecek, köylü kendi sorununu kendi 
çözebilecekti. Böylece Türkiye'nin sancısının çektiği birçok sorun en temelden, en sağlam yolla çözülecekti 
ama gerici kesimin baskıları, sırf kendi çıkarlarını  bozacak devinimlerin önünde durması  ve toplumculuk
bilinciyle harekete geçen her mekanizmayı  kötüleme, sindirme galip gelmiş  ve Enstitüler Türk Tarihinde 
kanayan bir yara olarak varlığını hep sürdürmüştür. 

1946–1960 Dönemi:

2. dünya savaş ı  sonrasında dünya engellerinin değişmesi, ortaya blokların   çıkması, uluslar arası 


işbölümünün yeniden belirlenmesi ve kapitalizmin egemen gücü olarak Amerika'nın Avrupa ekonomisi;
özellikle azgelişm iş  ülkelere yönelik yaptırımları  ortaya çıkarmıştı. 1944 yılında imzalan anlaşma Bretton
Woods antlaşması  ile Türkiye de kapitalist blok içinde yer alacağını  ortaya koymuştu. Savaş  sonrası  bir
Amerikan politikası  olan, azgelişm iş  ülkelere yardım gündeme gelmiştir. Yardımlar borçlandırma şeklinde
veriliyor, insanlık görevi olarak propaganda malzemesi yapılan bu politika aslında ülkelerin sosyalist 
anlayışla yakınlaşmasını  önlemeyi amaçlıyordu. Ayrıca verilen borç karşılığında ABD'nin istekleri olan
tarımda makineleşme dolayısıyla dı ş  ticaret ve yabancı  sermaye girişini serbestleştirme ve bu alandaki
engelleri aldırmayı kaldırma şartı getirilmişti. 1950 senesinden başlanarak Türkiye bu kalkınma stratejisini
kabul etti ve Marshall yardımını  aldı. Yardım çerçevesinde hızlı  bir traktörleşme ve ABD'nin Vietnam da
kullandığı eski araçlara yönelim başladı. ‘  Ülkemiz üretim girdileri çerçevesinde ülkemize traktör alımı 
dayatılırken, İtalya da traktöre fabrikası  kurulması  sağlanıyor, dışa b ağım lı  tarım ülkesi rolünü Türkiye 
üstleniyordu. 2 0 ' 1950 de Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti iktidar olmuş, ülkemizin iç 
dinamikleri olan KİT'ler, KİK'ler, TSKB'leri ile tarımsal üretim gidilerini Türkiye'de üretmek yerine dışa bağım lı 
hale getiren politikayı  tercih etmişlerdir. Ekonomide planlamanın rafa kaldırılması, tarımsal gelişmeyi
s ağlayıp katalizör görevi üstlenecek, ayrıc a k a l kınmayı  s ağlayacak olan sanayileşme, beraber
yürütülememiş  ve ekonomide dalgalanmalar sonucu ilk IMF anlaşmaları  1952 yılında yapıl mıştır. Halkın
gözünde ise günümüzde de hala devam eden bir hayal varlığını  göstermektedir. Adnan Menderes
döneminde ülke şüphesiz birçok değişime tanık olmuştur. Sorulması  gereken ise bu değişimi meydana
getiren faktörlerdir. CHP'nin 1940 ta savaş  yıllarındaki tasarruf politikasını  eleştirenler, o tasarrufları 
kullanarak ülkeye hizmet getirdiklerini unutmaktadırlar. Ayrıca bu tasarrufların k u l l a nılı ş  biçimi de 
sorgulanmalıdır . Eğer eldeki tasarruflar ülkeyi kalkındıracak sanayi hamleleri ve iç dinamiklere tıpkı 
Almanya, Japonya gibi yönlendirmiş  olsalardı; bugün ülkemiz ABD'ye IMF'e ve AB'ye bağım lı  olmayacak,
onların önünde muhtaç olmayacaktı. Türkiye'nin en büyük sıkıntısı  işsizlik ve buna paralel terör, çarpık
kentleşme ve getirdiği olumsuz etmenler( su krizi, çevre kirliliği, trafik vs.) ortaya çıkamayacaktı.

Dönemi özetlersek;

•   Girdi( gübre, ilaç, alet ve makine) kullanımı  artmış, aynı  zamanda Türkiye tarımında girdi kullanımı 


temininde dışa bağım lı kılınıl mıştır.

•  Planlı ekonomi rafa kaldırıl mıştı.

•  Çiftçiyi topraklandırma Kanunu sözde Gerçekleştirilmiş gerçek amacından çarpıtıl mıştır.

•  İç dinamikler Marshall Planı dayatmalarına maruz bırakıl mıştır.

Çözüme götürecek yol olacakken sabote edilen değişim: TOPRAK REFORMU

Toprak ve sermaye, üretim için birbiriden ayrılmaz iki etmendir. Bu iki etmene insan emeği de eklenince


üretim oluşmaktadır. Üretim olanaklarına sahip olanların güvensizlik ve endişelerinin olmaması  için bir 
dayanağa ihtiyaçları vardır. Üretici açısından bu dayanak topraktır. Dolayısıyla üretici mutlaka toprağa sahip
olmalıdır. Bunun gerçekleşmesi durumunda teknik, ekonomik, sosyal ve politik birçok faydalı  gelişme
s ağlanır. Bu çerçevede toprak reformu Türk çiftçisi için çok önemlidir. Toprak reformu söylemlerinin çıktığı ilk
günden itibaren tartışmalar tek taraflı  olmuş, önerileri irdeleyen, engelleyen taraf büyük toprak sahipleri 
olmasına karşın, sorunu tartışacak yapıyı  topraksızlar ya da az topraklılar oluşturamamıştır. Bunun en
önemli sebebi, toprak reformunun halka tam anlatılamamasıydı.

1934 yılından itibaren ülkemizde ilk defa topraksızlardan ve toprağı yetmeyenlerden söz edilmeye başlandı.


1936 yılında Atatürk meclis açılış konuşmasında bu konuya işaret etmiş  ve ‘ Toprak Kanunun bir neticeye
varmasını  kurultayın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı 
toprağa malik olması behammel lazım dır. Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan
daha önemli olanı ise; bir çiftçi ailesini geçindirebilecek toprağın, hiçbir sebep ve hiçbir suretle bölünemez 
bir mahiyet alması… Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğini arazinin bulunduğu
memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazım dır. 21 ' İnönü 
1936 yılı aralık ayında toprak reformu üzerinde ısrarla durmaktadır: ‘  yurdumuzda topraksız çiftçinin sayısı,
her tasavvurun üstündedir. En ziyade toprağ ı  bile taksim edilmiş  yerlerimizde bile, köylünün yarısında
yakın bir miktarı  topraksız dır. Başkalarına ait Topraklar üzerinde, çok fena şartlar içinde ve çok verimsiz 
olarak çalışmak mecburiyetindedirler. Hiçbir vakit hiçbir adamın malını cebren zaptedmek fikrinde değiliz.
Fakat hiçbir zaman köylüyü ilelebet topraksız kalmaya mahkûm eden dar bir çerçeve içinde bırakmaya
razı  olamayız. Toprağı köylüye dağıtmak meselesi, medeni memleketlerin birer birer içinden geçtiği ve
rejim agrer namını  alan zirai bir ilerleme safhası olmuştur. Memleketimizin de bu safhadan geçmesi, bir 
tekâmül eseri olacaktır. 22 ' İnönü daha sonraki yıllarda ‘ batakçı toprak ağasının kökünü kazıyacağım. 23 '
diyecek kadar tutumunu değiştirmiştir. CHP' nin de programına giren toprak reformu ile genel sekreter
Şükrü Kaya toprak reformunun zorunluluğunu savunmuş  ve mecliste, ‘  on sekiz milyon Türk'ün on beş 
milyonu çiftçi yarısından fazlası  kendi toprağında çalışmıyor eğer bu büyük kitleden bir milli menfaat 
bekliyorsak topraksız çiftçiyi ötekinin toprağında çalışmaktan kurtarmalı, kendisini kendi toprağına hâkim 
kılmalıyız. Eğer bunu halledemeyecekse çiftçiyi Cumhuriyet'in ve devrimin büyük nimetlerinden mahrum 
b ırakmış sayılırız. 24 ' demiştir. Tartışmalar 1945 yılında ciddi boyutlara ulaşmış ve ‘çiftçiyi topraklandırma
kanunu' adı ile çıkarıl mıştır. Ancak kanun büyük toprak ağalarına endişe verecek biçimde hazırlanmadı. Türk 
tarımını  kurtaracak, toprağ ı  olmayan ezilen çiftçiye nefes aldıracak reform, yüzeysel bir değişim olarak
kalmıştır. Toprak reformunun gerçekleştiren ülkeler olan İtalya, Almanya, Yunanistan, güney Kore gibi 
ülkelere reform sonrası tarımsal verim minimum % 300 artmış, üretimdeki artış günümüzde de bu ülkeler 
açısından etkisini göstermiş ve neticede bu ülkeler gelişm iş, sanayileşm iş birer ülke olmuşlardır.

1961–1984 dönemi: 

Gerçekleşen askeri darbe ve neticesinde yönetime el koyan askeri kanat, ihtilal bildirgesinde ‘NATO'ya
CENTO' ya bağlı olduklarını bildirmişlerdir. 1950 de Marshall yardımı ile başlayan dış baskılar ile yönetim 
devam etmiş, önceki dönemlerde izlenen tarımsal ve ekonomik politikalarda belirli yıllar haricinde bir
değişim gözlenememiştir.Tarımsal anlamda bir yenilik getirebilecek tek şey ise GAP olarak adlandırılan ve
amacı  hem kapsadığı ve Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan ve Mezopotamya olarak da adlandırılan
bölgede tarımsal gelişmeyi sağlayıp verim elde etmek dolayısıyla susuzluktan işlenemez toprağa s u
g ö t ü r ü p   ü r ü n   e l d e   e t m e k   h e m   d e   b u r a d a   i n s a n l a r a   i s t i h d a m   s ağlamaktı. Günümüzde de hala 
tamamlanamayan ve temel amacından saptırılarak enerji üretim merkezine dönüştürülen bu alan devlete 
yaklaşık 35 milyar dolara mal olmuştur. Kurulan barajlardan elbette ki enerji elde edilmesinden doğal bir
şey olamaz ama bir kalkınma projesi olan ve devlete çok ciddi rakamlara mal olan bu yapılar birçok 
gelişmede kullanılmalıdır.

1971 askeri darbesi ve sonrasında 1973 yılında kurulan hükümet, emekçi kesimde bir hareketlenme ve 


ümit duygusuna neden olmuştur. Bu dönemde çiftçiye büyük önem verilmiş, girdi fiyatları  düşürülmüş,
üretimin sanayideki payın artması ile kişi başı gelirde artım olmuştur. Ayrıca bu dönemde sendikalaşmanın
etkisi ile köylerde yavaş  yavaş  toplumsal bilinçlenme kendini göstermeye başlamıştır. Kooperatifçilik büyü 
bir önem kazanmıştır. 1974 Kıbrıs harekâtı  sonrası Amerika ile bozulan ilişkiler özellikle 1976 senesinde 
Amerikanın Türkiye ye sert bir biçimde Afyon yöresinde haşhaş  üretiminin yasaklanmasını  istemesi,
hükümetin çiftçiyi düşünerek bunu reddi ile ilişkiler gerilime dönüşm üştür. Ancak sonrasında gelen sözde 
mili hükümet Amerikan çıkarlarına boyun eğm iştir.

Dönemi genel olarak değerlendirecek olursak;

•  Üretimin modernleşmesi ve tarımda makinalaşmanın artışı ile teknolojiye dayalı verimlilik artmıştır.

•  Tarımsal ürün fiyatlarında kısmen de olsa artış gözlenmiştir.

•  Küçük üreticilik bu süreçte de varlığının korumuştur.

•  Pazar için üretim esas alın mıştır.

•  Kırdan kente göç hızla artmaya devam etmiştir.

•  Topraksız köylü oranında artış devam etmiştir.

•  Bu süreçte köylü sadece üretendi adına karar veren ise ABD ve IMF ti.

1980 ve Sonrası:

1980 yılında IMF ve Dünya Bankasının yaptırımı  o l a n 24 OCAK Kararları  gündeme geldi. Toplumsal 


muhalefetin büyük olması, halkın, gerçek emekçilerin kararlı  duruşları  bu karların uygulanabilir olmasını 
engelliyordu. Bu noktada devreye sözde milli ordu devreye girdi ve 12 Eylül darbesi gerçekleştirilerek,
demokratik haklara balta vuruldu. Darbeyle beraber, ülkemizde serbest piyasa ekonomisinin önü açılıyor,
tarımsal anlamda ise dışarıdan hiçbir ürün almadan kendimizi idare edebilecek kaynaklara sahipken, bu 
kaynaklar bilinçli olarak terk ettiriliyordu. 1917 yılından beri dünyanın politik gündemini belirleyen iki 
kutupluluğun son bulması serbest piyasa koşullarının oluşmasına ivme kazandırmıştı.

Bu dönemde Türk ekonomi ve siyasi literatürüne yeni bir kavram monte edildi: ÖZELLEŞTİRME . Buna göre; 
tarımsal KİT'ler, KİK'ler, TSKB'ler zamanla özerkleştirilip çiftçi yönetimine terk edilmek yerine, özelleştirme
kapsamına sokulmuş, yönetimi parayı verene teslim edilmiştir. Çiftçi yabancı ve yerli tekellerin isteğine göre 
üretim yapma pozisyonuna sokulmuş, devlet çiftçinin üretimine kota getirmiştir. Gene bu dönemde yabancı 
burjuvazinin Türk direktörü Turgut ÖZAL sayesinde Tarım   v e   K ö y   işleri Bakanlı ğ ı  i ç i   b oş  bir yapıya
dönüştürülmüş, süregelen hizmetlerinden alıkonulmuştur. Örneğin toprak, su, zirai mücadele, karantina, 
veteriner işleri, zirai hizmetler gibi konularda devlet kendini pasifize etmiş, sadece lüzum gördüğünde 
nasihat veren çok zor durumda kalmadıkça müdahale etmeyen bir yapıya bürünmüştür.

Özelleştirmeye paralel olarak yabancı yatırımcıya sağlanan imtiyazlar sonucunda ülkenin birinci sınıf verimli


arazileri sanayi kuruluşlarına ( Sakarya'da Toyota-sa gibi) bedelsiz verilmiştir. Kendi ülkesinde bulamadığı 
imkânları Türkiye'de bulan girişimci doğaya zarar vermeyecek arıtma yapıları kurmak yerine zehirli atıklarını 
ırmaklara ve denizlere boşaltmayı  yeğlemiş, karşısında bu kararından vazgeçirecek güçlü bir direniş 
bulmamıştır. Yabancı  yatırımcının gelmesi, ülkemizde iş  olanağı yaratması kuşkusuz memnuniyet vericidir
fakat bu fabrikalar özellikle terörle beraber büyük sıkıntı çeken ve OHAL neticesinde en büyük gelir kaynağı 
olan toprağını terk etmek zorunda kalan doğu ve güney doğu illerine de yapılabilirdi. Böylece istenmese de 
oluşan doğu- batı ekonomik ve sınıfsal farkının ortadan kalkması s ağlanabilirdi.

Tarımsal anlamda çiftçiyi ilgilendiren bir diğer durumda devlet kontrolünde ürün için belirlenen fiyatlardı.
Ürün için belirlenen fiyatlar, üretim girdilerinin ve tüketim mallarının k a rşısında güç yitirmiş, yüksek 
enflasyona karşı ürün bedellerinin de zamanında ödenmemesi sonucu çiftçiler iyice yoksullaşmışlardır.
Bunun sonucunda üretimde yeterli gelişme önlenmiş, üretim artışı dönem boyunca nüfus artışının gerisinde
kalmış, seçim yılları haricinde ürün fiyatları sürekli TEFE'nin gerisinde kalmış, kişi başına besin maddeleri
üretimi düşm üştür. Tarımsal nüfus erimeye başlamış, devletin GSMH'ı  içindeki tarımsal oran azalmıştır.
Desteklemeler sektörün gelişmesini sağlayacağ ı  yerde siyasal amaçlı  kullanıl mış, bölgeye özgü olan 
kaliteli ürünü destekleyeceğine belli başlı ürünlerde verilmiş, ithal ürünler olan gübre, ilaç gibi maddelere 
verilen destekler, tohuma, sulamaya verilen destekten büyük olmuştur.
1994 yılındaki gümrük birliği anlaşmalarıyla Türk Tarımı  yeterli gelişimi gösteremediğinden, dolayısıyla
kaliteli talep gören ürünü pazara sunamadığından, pazarda yer edinememiş, dolayısıyla dış ticaret açığının
artmasına katkıda bulunmuştur. Örneğin; ülkemizde sadece iç Anadolu bölgesinde Konya ve Polatlı'da
üretilen buğday iç talebi karşılayıp hatta ihracat bile yapabilecekken ülkemizin her bölgesinde buğday
ekilmesine karşı gene de buğday ithal ediyoruz. Bu sadece buğdayla sınırlı değil, birçok tarım ürünün için 
geçerlidir.

AB macerasının artması  ile beraber ikil anlaşmalar gereği tarım önemli bir kıs mı oluşturmaktaydı. ‘ 2007
yılının mart ayında AB tarafından hazırlana Türkiye ilerleme raporunda en önemli kısmı  83000 sayfanın
46000 sayfasını  oluşturan en önemli konu hatta AB'ye giriş için öngörülen en büyük engel olan Tarımsal
konulardı. AB dolayısıyla WHO denilen dünya tarım örgütü Türkiye'den tarımsal nüfusunu % 34 den % 8 e 
düşürmesini şart koşmaktadır . 23 ' Türkiye gibi resmi rakamlara göre 7 milyon olan işsiz sayısına bu oranın
eklenmesi ile beraber 13 milyon işsize ulaşması kaçınılmazdır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

- Öncelikli olarak konuya ilişkin erkler mekanizması  olan devletin, Tarımsal bir sorunun varlığını  kabul
etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması  için gerekli, uzman 
kişiler, varsa tarımsal sendikalar ve ziraat odalarının görüşleri önem arz etmelidir. Şunu da göz ardı 
etmemek gerekir; tarımsal problemler yüzeysel kalmamalı; AB ile ilişkilerden iç Pazar ile ilişkilere, hatta
ürünün pazara sunumunda aracı olan mekanizmalara, diğer yan sektörlere, sanayi ile olan ilişkilere kadar
daha sayılabilecek birçok konuyu kapsayan açılımlar ve reformlar yapılmalıdır. Tarım konusu geniş 
perspektifte ele alınmalı gerektiği takdirde devrimsel değişimler kendini göstermelidir. Unutulmamalıdır ki;
kalkınmadan sosyal yaşama kadar, yaşamda pay edinmiş  birçok olgunun en temelini kırsal yaşam yapısı 
oluşturmaktadır.

- Bir diğer tarımsal sıkıntı konusu ise; her ne kadar toplumumuzun tarımsal gelişimi 80 yılı aşkın bir süredir 
devam ettiği   d üşünülse de, bunun sadece tarımda makineleşm e i l e sınırlı  kalmasıdır. Oysaki tarımsal
modernize sadece makineleşm e i l e sınırlı  değildir. Batı  devletlerinin örneğin Avrupa'nın t a rım devi
Hollanda'nın günümüzde tarımsal anlamda kullandığı birçok teknik, maalesef ülkemizde çok az sınırlı 
alanlarda( devlet üretme çiftlikleri ve bazı özel sektör çiftlikleri) kullanılmaktadır. Bu durumdan çiftçiyi sorumlu 
tutmak elbette yanlıştır. Sonuçta sosyal devletin görevlerinden olan bilgiyi yurttaşın kullanabilmesi için ona 
götürecek mekanizmaların devlet eliyle oluşturması  gerekmektedir. 1929–1945 arası  bu mekanizmaların
kurumlu için çabalar gösterilmişti. Bu bağlamda devlet, üretimin her aşamasında çiftçiye örnek teşkil
edecek istasyonlar ve çiftlikler kurmuş, ilk hedefte çiftçiyi bilinçlendirmeye yönelik kooperatifçilik anlayışının
yaygınlaşması  için uğraş  vermişti. Hatta sonraki süreçte köy enstitülerinin de temel mantığını  oluşturan
tarımsal uzmanlar yetiştirmek için okullar açmıştı. Fakat bu devinimlerin varlığını  uzun zaman dilimine
yayamaması  dolayısıyla tarımda gelişme sekteye uğramıştı. Bugün ülkemizdeki devlet üniversitelerinin 
yaklaşık yarısından fazlasında Ziraat fakülteleri ve her yıl binlerce ziraat mühendisi mezun olmasına rağmen,
devletin bu işinde uzman vatandaşl a r a iş  imkânı  yaratmaması  neticesinde birçoğu farklı  alanlara
yönelmektedir. Aynı durum tarımın bir yan kolu olan hayvancılık ve hayvan uzmanı olan Veteriner hekimler
için de söz konusudur. Oysaki devlet açtığı tarım çiftliklerinde, tohumluk satmak, kendi ihtiyacına yönelik ürün 
yetiştirmek, yetiştirdiği hayvanları  ve onun ürünlerini satma anlayışı yerine, bu çiftliklerle ve yetiştirdiği
ziraatçılarla çiftçiye üretimden, sulamaya, ilaçlamaya, gübrelemeye, nadas tekniklerine, ekim ve biçim 
tekniklerine ayrıca hayvancılık konusunda ülkemize ve yaşadığımız bölgelerin doğal ortamlarına özgü ırklar
yetiştirip bunları köylerde çiftçilere anlatıp yetiştirmelerine yardımcı olsa, bugün büyük sorunlara neden olan 
su sorunu, ekolojik bozukluklar, nesillerin yok olması  kuş  gribi gibi hayvansal hastalıklar, organik
beslenememe, tarımda verimsizlik, bilinçsiz doğaya zarar, süne ile mücadele edememe ve daha 
sayılabilecek hem sosyal hem ekonomik birçok problem ortadan kalkacaktır. Gerek çiftçiye gerekse devlete 
ekonomik anlamda çok küçük bir matrah oluşturacak bu yapılar özellikle uzmanla hareket etme, geri 
dönüşte maliyetini karşılayacak hatta üretimde elde edilen verimle hem devlete hem de şahıslara büyük 
karlar elde ettirecektir. Uygulanması  takdirinde üretimde kaliten, sağlık, doğal kaynaklara fayda, pazarda
talep artışı, istihdam gibi daha sayılabilecek ekonomik birçok konuda fayda getirecektir.

- Ülkemizin gündemini oluşturan konulara baktığımızda son günlerde en çok ön plana çıkan sorunun terör 


ve kuraklık olduğu görülmektedir. Özellikle terör konusu uzun yıllardır devam etmekte, askeri mücadele 
dışında herhangi somut bir yapı  kendini gösterememektedir. Özellikle güneydoğu v e d oğu Anadolu
bölgelerinden, terör örgütüne katılımlara baktığımızda, kişilerin en çok ekonomik sorun yüzünden böyle bir 
yola başvurduğu görülmektedir. Eğitim düzeyinin düşük olması, aile nüfusunun kalabalık olması, en önemli 
geçim kaynağı olabilecek topraktan yoksun olma gibi nedenler sadece terör anlamında değil, göç sonucu 
özellikle büyük şehirlerde birçok sıkıntıya da neden olmaktadır. Hatta yaşadığı köyün toprak ağa sı  en
bireysel hakkı olan oy kullanma konusunda bile kendine müdahale edebilmektedir. Bu bağlamda yapılması 
gereken en öncelikli işlem, bu insanlara iş, dolayısıyla ekonomik ve sosyal yaşa m s ağlayacak yapıyı 
oluşturacak bir toprak reformunun yapılmasıdır. Peki, bu reform nasıl gerçekleştirilir? Gerek 1926 yılındaki
Medeni Kanunla gelen mülkiyet hakkı gerekse diğer resmi ya da gayri resmi yollardan özellikle büyük toprak 
ağalarının elde ettiği topraklar devlet güvencesi altına alın mı ş  bulunmaktadır. Yani devletin doğrudan
şahısların toprağına el koyması kişilerin demokratik haklarını ihlal manasına gelmektedir. Burada yapılacak
olan ise devletin toprak mülkiyetine kota koyması, ailenin nüfus yapısına göre, ayrıca toprağın miktarına göre 
teşvik ve vergilendirme yapmaktır. Örneğin 1000 dekarın üzerinde arazi sahibi olunmasına izin verilmemeli,
500 dekardan sonra ise vergi ve teşvik konuları özel istisnai kurallara bağlanmalıdır. Ayrıca bilindiği üzere 
ülkemizdeki ekilebilir arazilerin ¼ ü kamunun malıdır. Hazine arazisi olarak adlandırılan bu topraklar ciddi
değerlendirmeler yapılmadan ve ihaleye sunulmadan yıllardır aynı   şahıslara çok düşük bir kira bedeli 
karşılığında kiralanmaktadır. Hâlbuki bu toprakların kiralanması  konusunda özel şartlar getirilse örneğin;
sadece 20 dekardan az arazisi bulunan ya da hiç arazisi bulunmayan köylü vatandaşlar ekebilir gibi bir
kurala bağlansa ülkemizin özellikle doğu bölgelerindeki demografik yapıda değişim kendini göstereceği ve
yılardır zulmün simgesi olan ağa-bey yapısı demokratik toplumcu bir biçimde düzene kavuşacaktır. Böylece 
her gün görsel medyada gördüğümüz birçok sıkıntı( maddi sıkıntılar yüzünden göç, çocuğunu okula
gönderememe, sağlık sorunları vs.) çözüme doğru yönelecektir.

- İnsanları yaşama bağlayan en önemli nedenlerden birisi de şüphesiz beklentileri yani umutlarıdır. Umut,


insanda yapacağ ı  eyleme yönelik çabayı, arzuyu ve inancı  doğurur. Maalesef bugün Türk köylüsü 
umutsuzluğun en büyük temsilcilerindendir. Cumhuriyet tarihinde baktığımızda sürekli kendilerine refaha 
yönelik vaatler siyasilerce söylenmesine rağmen çoğunun gerçekleşmemesi çiftçiyi umutsuzluğa sevk
etmiştir. Bugün çiftçinin en büyük beklentisi, kendisine amaçsız ama dolaylı  yoldan zararlı  olacak
destekleme adı altındaki karşılıksız olduğu söylenen paranın zamanında ödenip ödenmeyeceğidir. Gerek
sosyal anlamda gerekse ekonomik hayatta katalizör görevi görecek bazıları  yakın dönemde bazı  siyasi
partilerce açıklanan planlara itibar etmemekte, güvenmemektedir. Hakkını  talep etmek çiftçiye yabancı  bir
terim gibi gelmektedir. Ürünün satamaması, açıklanan fiyatı beğenmemesi, emeğin karşısını alamaması,
her geçen gün yaşam standardının düşmesi karşısında tepkisini anlık dile getirir ancak mevcut durumuna
karş ı  değişime getirecek gerek siyasi gerekse sivil hareketlere destek konusunda çekingen kalmakta, 
m ağlubiyete kader deyip razı olmaktadır.

- Önemli konulardan biriside hiç şüphesiz siyasi seçimler zamanı gündeme gelen bazı  stratejik ürünlerin 
durumudur. Özellikle fındık, çay, pamuk, turunçgiller gibi ülkemizde yetişen birçok ürünün devlet tarafından
açıklanan fiyatları ve ülkemizde tarım sorunlarını tartışacak gerek akademik gerekse sivil toplum örgütleri ve 
aydınların yeterince olmaması  dolayısıy l a , b u k o n u d a k i t a r tışmalar sadece fiyat eksenli olarak
sürdürülmektedir. Halkımız, açıklanan 5 liralık fındık fiyatının ya da 20 kuruşluk turunçgiller ile 35 kuruşluk
buğday fiyatının niye bu düzeyde olduğunu tartışmaktadır. Oysaki burada fındığın fiyatının 3 ytl olması ya da
10 ytl olması  esas önem arz eden konu değildir. Eğer siz modern tarım ülkelerinde olan üretime yönelik 
politikaların temelindeki girdi fiyatları  olan mazot, gübre, ilaç gibi konularda özel koşullar uygulamazsanız
sonuçta elde edilen fiyata yüksek bir matrah da verseniz çiftçiyi memnun edemezsiniz. Sürekli söylenen her 
ürün ülkemizde yetişir, kendimize yeteriz ithale ne gerek var gibi sözlere verilecek yanıtlar da bu nokta
kesişmektedir. Örneğin dünyanın en kaliteli buğdayı olan ve Konya ovasında yetişen kırmızı buğday olayında
en verimli araziden bile tohumluk, ilaç, gübre, mazot gibi temel girdi fiyatlarının aşırı yüksek olması verimin
yüksek olduğu koşullarda bile çiftçiye maksimum %105 olarak geri dönmektedir. Bu demektir ki 4 kişilik bir
ailenin devlet tarafından açıklanan açlık sınırının üstünde yaşayabilmesi için minimum 195 dekarlık araziye
ihtiyacı vardır. Ülkemiz için buğday ülkesi deniliyor fakat Ukrayna'dan sırf bizim ülkemizdeki buğdaydan daha
ucuz ve devletçe mücadele edilen sünne oranının daha düşük olması  nedeniyle buğday ihraç ediyoruz. 
Dünya fındık üretiminin % 77 sine sahip ve fiyat konusunda tekel olmamıza rağmen açıklanan fiyatlar
sonucunda İspanya'daki fındık üreticileri bizi uluslar arası  mahkemelerde dava ediyorlar. Aynı  sorunlar
pamuk için de geçerli. Ülkemizdeki girdi fiyatlarının yüksek olması  nedeniyle Çukurova da yetişebilmesine
rağmen, daha ucuz olduğu gerekçesiyle Yunanistan'dan pamuk ithal ediyoruz. Çözüm girdi fiyatlarının
düşürülmesi için kamu destekli projelerin ortaya sunulmasıdır. Bunlar öncelikle girdi gereksinimlerini kamu 
iktisadi teşebbüslerinde üretmek örneği gibi birçok alanda kendini göstermelidir.

- Bir diğer konu ise Avrupa Birliğinin de üzerinde önemle durduğu ekolojik tarım olgusudur. Peki, ekolojik
tarım nedir? Ekoloji teriminden anlaşıldığı gibi doğal, organik çevreyle barışık tarımdan bahsedilmektedir.
Ekolojik tarım konusunda ise birçok uzmanın ülke için görü ise hayli umutsuz. AB uzmanı Cengiz Aktar ise
aslında durumun söylendiği kadar kötü olmadığı görüşünde. “ Çünkü Türkiye'de kayda değer bir ekolojik
tarım potansiyeli var. İşsizlik ve göç kâbusuna karşılık ekolojik tarım ve kırsal kalkınma Türkiye'nin tek çıkış 
yolu . 24 ” Aktar , emek yoğun bir tarım biçimi olan ekolojik tarımın artı değerinin diğer tüm tarım biçimleriyle 
kıyaslanmayacak denli yüksek olduğuna değiniyor ve bu beslenme biçimine AB ülkelerinden gelen yoğun
talebe dikkat çekiyor ve “  Varlık lı  AB yurttaşı herkesin ürettiği sarı  domatesi yemek, kokmayan çiçekleri 
vazosuna koymak istemiyor. Ekolojik tarım yaygınlaştıkça, çı ğ  gibi büyüyen çevre sorunlarına da çare 
oluşturacak, yerli tüketicinin de vasıflı  ürün tüketmesini sağlayacak 24 ”  diyor. Bu nedenle Aktar 'a göre 
öncelikle ekolojik tarımın altyapısının oluşturulması  ve müzakerelerde Türkiye'nin tarım stratejisini ekolojik
tarım üzerine kurmasının gerektiğini söylüyor. Ekolojik tarım Türkiye tarımı  için önemli bir avantaj olarak 
görülüyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Uygun Aksoy , biyolojik çeşitlilik, gıda
güvenliği ve üreticinin izlenebilirliği gibi konularda önemli avantajlar sağladığını belirtiyor. Ancak Aksoy , AB
üyesi ülkelerin ekolojik ürün pazarını  bölüştüklerini hatırlatarak pamuk ve kuru ve kurutulmuş  meyveler
dışında rekabetin yüksek olduğunun unutulmaması  gerektiğine dikkat çekiyor: “  Bu yüzden ekolojik 
ürünlerin işlenerek gerek iç gerekse dış pazarda sunulması yaratılan katma değerin ülke içinde kalmasını 
sağlıyor ve istihdam olanağı yaratıyor. Örneğin, Türkiye ekolojik pamuk üretiminde dünya lideri konumunda 
ama yarısına yakın kısmı  işlenmeden satıldığı için yurt dışından ekolojik iplik satın alıyor. Oysa ekolojik
pamuk, ev tekstili ve iç giyim olarak işlenip pazara sunulursa sağlanan katma değer daha yüksek ve 
sürdürülebilir olacaktır. 25 ”  Aksoy 'a göre, ekolojik tarım, tarımda en az sorun yaratacak alan, ancak tek
başına sorunların çözümü gibi görülmemeli. “  Öncelikle üretim ve pazar bilgisine dayalı  uygun tür ve 
çeşitlerin seçilerek çok yıllı  ekim nöbetlerinin uygulanması, üreticilerin ekolojik tarımı  geliştirecek şekilde
desteklenmesi ve ürün işleme teknolojilerinin üretime paralel bir şekilde geliştirilmesi durumunda ekolojik
tarım, tarımdaki darboğazları aşacak bir fırsat olabilir. 25 ”

- Tarımsal anlamda en önemli konulardan birisi de Avrupa Birliği ile olan müzakereler çerçevesinde ortada 
olan sorunlar ve bu sorunlara dönük planlar. Bu konuda Çiftçi Sendikaları sözcüsü Abdullah Aysu da benzer
bir soruna dikkat çekiyor: “  AB, uyum programında Türkiye'nin tarımla uğraşan nüfusunu çok görüyor ve 
kırsalda yaşayan yüzde 34'lük bir nüfusun yüzde 8'e çekilmesini istiyor. Bunun anlamı yüzde 27'leri bulan 
bir nüfusun yaşayamayacağı politikalar uygulanmasının istenmesidir. Amaç küçük çiftçilerin tutunamaması,
yerlerinin büyük tarım şirketlerine terk edilmesinin sağlanmasıdır. ”  görüşünü savunuyor. Ayrıca, Türkiye 
tarımının, uluslararası finans kuruluşlarının, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), IMF ve Dünya Bankası ile OTP'nin
etkisi altında olduğunu belirten Aysu , OTP politikalarıyla birlikte, ürüne destekten üreticiye desteğe geçişin
küçük üreticiyi topraktan kopararak yoğun göçe neden olacağını, milyonlarca küçük ve ortak ölçekli çiftçinin 
ortadan kalkacağını, gıda sektörünün büyük gıda ve tarım şirketleri tarafından kontrol edileceğini ve
tohumlarda GDO ürünleri üreten şirketlerin söz sahibi olacağı gibi tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu
belirtiyor. AB'ye giriş  sürecinde Türkiye açısından olumlu sonuçlar verecek tarım politikalarının geliştirilmesi
yönünde, uzmanlar öncelikle AB'den bağım sız politikalar izlenmesi, kendi değerlerimizin farkına vararak
kooperatifleşme, ekolojik tarım, ürün çeşitliliğinin sağlanması  ve eğitim sisteminin yeni stratejilere göre 
yeniden yapılanması gibi adımlar üzerinde duruyorlar. Çiftçi Sendikaları Sözcüsü Abdullah Aysu , Türkiye'nin 
AB'yi gözlemlemeyi ıskalamadan bağım sız politikalar geliştirmesinin gerekliliğini vurguluyor. Aysu , AB
ülkelerinde tarımın şirketleşmesine karşın ortaya çıkan işsizlik sorununa dikkat çekiyor ve “ Çözüm, yeterli 
gıda maddelerini sağlamak için yerli insan, yerel halklar, kadınlar ve tüketiciler için en uygun yaklaşım
örgütlü -üretimden pazarlamaya- aile işletmeciliğidir ”  diyor. Aysu ayrıca yeterli beslenmede çeşitliliğin
önemine dikkat çekerek gıdada çeşitliliği ancak yerli çiftçi, yerel tarım ve aile çiftçiliğinin sağlayabileceğini
savunuyor. Dünya Bankası danışmanı Ataman Aksoy , bir anlaşma olduğunda, AB'nin birçok ürüne koyduğu
yüksek gümrükler yüzünden Türkiye'nin ürünlerini daha pahalıya satabileceğini söylüyor. Yeni gıda
standartlarının eski tür bol kimyasal maddeli üretimi önemli ölçüde ortadan kaldıracağını belirten Aksoy ,
kooperatifleşme ve büyük ticaret gruplarının küçük üreticilerden ürün satın almasının tarım kesiminin
büyümesine ciddi katkı yapabileceğine işaret ediyor ve “ Burada önemli olan küçük üretici ile pazar arasında
etken bir ilişkinin bulunmasıdır ”  diyor. AB'ye giriş  sürecinin Türkiye tarımını  olumlu etkilemesi için neler 
yapılabileceği konusunda ise Aksoy'un önerileri daha çok ürün bazında analizler yapılıp, rekabet edebilecek
ürünler belirlenmesi yönünde: “Bu tip analizleri aynı  zamanda kırsal kesimde yaşayan ve yoksul kesime
alternatif destek sistemlerini düşünmek lazım. Müzakereler sonunda biz ne kadar çok ürünle AB pazarına
girebilir, onlara kendi piyasamızı  ne kadar az açarsak o kadar kazançlı  oluruz. Bu süreç sonunda bizim 
tarımsal üretim yapımız değişecek ve daha fazla ithalat/ihracat yapacağız.

- Bir diğer uzmanın görüşü ise müzakerelerde kararlılık gösterilmesi doğrultusunda. AB'ye üyelik sürecinde 


Türkiye'nin kendi gücünün farkına varması  ve bu doğrultuda politikalar izlemesi gerektiğini savunan Nuri
Özbağdatlı  , doğayla uyum içinde devam ettirilen birçok tarımsal faaliyetin Anadolu'da uygulandığının, bu
faaliyetlerin AB sürecinde yok olmaması, aksine desteklenmesi gerektiğinin, bunun Türkiye ve AB için çok 
önemli olduğunun altını  çiziyor. Özbağdatlı  'ya göre, AB sürecinden kazançlı  çıkmak için “  İnsan, toprak,
doğa, para arasın d a şekillenen tarım için kendi insanımıza, toprağımıza, doğa mıza ve kaynaklarımıza
sahip çıkmalıyız ”. AB müzakere süreci'nin, her şeye rağmen Türkiye tarımı konusunda bugüne kadar çözüm 
gerektiren sorunların yeniden masaya yatırılıp tüm yönleriyle tartışılmasını  s ağladığı bir gerçek. Ancak AB 
müzakereleri olsun ya da olmasın Türk tarımının çözüm bekleyen sorunlarının AB ülkelerinin koşullarına
göre değil, Türkiye'de yaşayıp bu kararlardan etkilenecek insanların koşullarına uygun stratejiler belirlenerek
çözümlenmesi de bir başka gereklilik. Buğday Ekolojik Yaşa mı  Destekleme Derneği B aşkanı  Victor
Ananias da “ AB'ye giriş sürecinin Türkiye tarımını  ve kırsal kalkınmayı olumlu yönde etkilemesi için önce 
cebimizde ne olduğunu ve ihtiyaçlarımızı  bilmemiz ve kendi gücümüzün farkında olmanın kararlılığıyla
masaya oturmamız gerek ” diyor. Ananias, Türkiye'nin öncelikle, kırsal kalkınma, halk/çevre sağlığı, tarıma
dayalı  endüstri, çevre koruma gibi temel konulardaki sorun, strateji ve hedeflerini AB'den bağım sız olarak
belirlemesinin doğru olacağı görüşünde. “ Ancak bu strateji belirlendikten sonra artı, eksiler çıkarılıp, DTÖ, 
İMF ve AB'nin etkilerine bakmak daha doğru adımlar atmamızı sağlar ...” AB ülkelerindekinden ileride olan 
köylerimiz ve olanaklarımız olduğunu hatırlatan Ananias, dünya gerçeklerinden kopmadan çözümlerimizi 
üretecek kapasitemiz olduğunu vurguluyor: “ Müzakere masasına ‘Benim halkım ekolojik üretecek, ekolojik 
beslenecek, halk-ç e v r e   s ağlığını  koruyacağız ,   b u n u   y a p m a k   i ç i n   dışa b ağım lı  değiliz, kendi
kaynaklarımızın d eğerini bilerek bunu yapabiliriz, kültürümüz, biyolojik çeşitliliği m i z v e t a rımsal
biyoçeşitliliğimiz buna olanak veriyor' kararlılığıyla oturduğumuzda çok olumlu sonuçlar alacağımıza
inanıyorum. Sadece bu kararlı noktaya gelecek adımları atmamız yeterli.” diyor.

- Çözüme yönelik bir diğer yaptırım ise, 1930' lardaki uygulanmak istenen politikaya paralel olmalıdır. Yani
devletin kalkınmaya yönelik olarak kurduğu ve zamanla özerkleşerek çiftçinin kontrolüne geçecek olan, 
çiftçiyi sosyo-ekonomik alanda ilerletecek Kamu İktisadi Teşebbüsleri ve Kuruluşlarının özelleştirilmeyip,
sayısının artırılmasıdır. Eğer bu yapı ortaya konulursa;

1- Bu kuruluşlarda örneğin, çiftçi ürününü pamuk, zeytin, buğday olarak değil ‘pamuk-pamukyağı-pamuk


ipliği ' , ‘zeytin-zeytinyağı-s a b u n ' , ‘buğday-un-makarna-bisküvi'ye dönüşt ü r e r e k   s a t a r .   Ü r ü n ü n   h e r  
değişiminde ortaya çıkan katma değer ise çiftçinin cebinde kalır.

2- Çiftçi kendi çıkarını  düşüneceğinden son zamanlarda özellikle sıkıntısının çektiğimiz suyu, toprağ ı  ve


çevreyi koruma içgüdüsü yükselir. Toprak için gereğinden fazla ya da az ilaç, gübre, su kullanımın önler.

3- Topraklarının tümünün analizini yaparak, meteorolojik sonuçları değerlendirerek, dünya piyasalarını günü 
gününe izleyerek, tarımsal planlamayı  yapar, üreticinin topraktan en yüksek ve sağlıklı  ürünün doğayı 
koruyarak elde eder.

4- Köylülerin ekonomik ve toplumsal politikalarını  tayin eden bir örgüte sahip olmaları, başta emekçiler 


olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin de çıkarına olacaktır.

5- Yukarıda bahsedilen devlet kontrollü kalkınma kuruluşlarının varlı ğ ı  s ağlanabilire, çiftçinin traktörü, 


gübresi, tohumluğu, hayvansal damızlığı ve yemi başta ülke menfaatine sonra da çiftçi çıkarına olacak
biçimde üretilecektir. Böylece tarımsal girdilerde dışa bağım lı olunmaz. Devlet üretim çiftliklerinde araştırma
ve geliştirme çalışmaları  sürdürülür, doğayla dost tarımın benimsetilmesi için uygulamalı  öğreticilik ve
öncülük yapılır.

— Tarımda kamusal anlamda yeniden örgütlenme işlevi gerçekleştirilmelidir.

1- tarım ve Köy işleri Bakanlığı elemanlarını köylü ile buluşturmaya öncelik vermeli, Hayvancılığı geliştirme,
Veteriner İşleri, Su ürünleri, Gıda ve Zirai Mücadele Genel Müdürlükleri kurulmalıdır.

2- tarım ve her kesim için olmazsa olmaz öneme sahip su e toprağın korunması  ve kullanımına yönelik 


olarak Toprak ve Su Genel Müdürlüğü kurulmalıdır.

3- tarımda gelişm iş  ülkeler düzeyinde destekleme sürdürülmelidir. Desteklemeler yapılırken siyasal


tercihlere değil, ülke tarımının ihtiyaç ve gelişmesi yönünde davranılmalıdır.

4- gelişm iş  ülkelerin kendi ülkelerinde terk ettikleri/edecekleri teknolojileri uygulama alanı  olarak ülkemizi 


görmelerine engel olunmalıdır.

NOT: Türk tarımında burada bahsedilen konuların dışında da birçok sorunun olduğu muhakkaktır. Çok 


geniş  çaplı  olmayan araştırmalar neticesinde kendimizce sorunlara yaklaştık ve çözüm önerileri sunduk. 
Ülkemizde maalesef tarıma yönelik sıkıntıları dile getirecek, bilimsel yollarla çözüm üretecek mekanizmalar 
olan yayın , a r aştır m a v e b u n l a rı  gerçekleştirecek bilim adamı  sayısı  son derece azdır. Makaleyi
değerlendirirken bu durumu da göz önünde bulundurmanızı rica ederim.

DİPNOTLAR

*Jeodezi ve Fotogrametri Mühendsiliği Lisans Öğrencisi

  

KAYNAKÇA 

1 Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.18

2 Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.22

3 Türkiye İktisatçıklar Broşürü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.35

4 Anadolu'da halk ayaklanmaları, Türkiye İktisatçıklar Broşürü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım


Politikaları, Özgün Yayınları,sf.38

5 Anadolu'da halk ayaklanmaları, Türkiye İktisatçıklar Broşürü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım


Politikaları, Özgün Yayınları,sf.40

6 İnönü,ismet,Cumhuriyetin ilk yılları, , Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün 


Yayınları,sf.44

7 Budak,Esin, 1991,Toplumsal üretim ve sosyal sınıflar,Diyalektik kitap dizisi, sf.48

8 Boratov korkut, Türkiyede devletçilik, savaş yayınları sf.71

9 Akalın güneri, tarımımızın sosyo-ekonomik yapısı, vergileme ve gelişme, Ankara üniverisitesi, SBF yayınları 


no:384

1 0 Türkiye iktisat kongresi,1923 İZMİR, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün 


Yayınları,sf.46
1 1 Türkiye iktisat kongresi,1923 İZMİR, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün 
Yayınları,sf.47

12 Tütengil cavit orhan, 1975, kırsal türkiyenin yapısı  ve sorunları,gerçek yayınevi, sf.73-74, Boratov korkut,


Türkiyede devletçilik, savaş yayınları sf.84

1 3 Boratov korkut, Türkiyede devletçilik, savaş  yayınları  sf.85 İnönü,ismet,Cumhuriyetin ilk yılları, , Aysu,


Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.71

14 Kurmuş  orhan,1982, emparyalizmn türkiyeye girişi savaş yayınları,sf. 63 Kazgan gülten, küreselleşme ve


yeni ekonomik dozen, altın kitaplar, sf.103

15 Tütengil cavit orhan, 1975, kırsal türkiyenin yapısı  ve sorunları,gerçek yayınevi, sf.96 çağlar yücel, köy 


köylülük ve türkiyede köy kalkınması sorunu-tzd yayınları

16 1940'ta çıkan 3803 sayılı köy enstitüleri yasasındaki ilgili maddenin özü, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de 


Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.79, eyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları,
sf,21-22

17 Türkoğlu pakize, 75 yılda köylerden şehirlere köy enstitülerinde köyden alma- köye gönderme politikaları,


sf.220 Êyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,22

18 Eyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,24

19 Eyüboğlu sabahattin, köy enstitüleri üzerine, cumhuriyet kitapları, sf,24

20 Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları, Özgün Yayınları,sf.83

21 Toprak reformu,1960, ziraat yüksek müendisleri odası, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları,


Özgün Yayınları,sf.97-98,barkan ömer lütfi,türkiyede toprak meselesi, gözlem yayınevi

22 Toprak reformu,1960, ziraat yüksek müendisleri odası, Aysu, Abdullah,2001,Türkiye'de Tarım Politikaları,


Özgün Yayınları,98,barkan ömer lütfi,türkiyede toprak meselesi, gözlem yayınevi

23 AB sürecinde türk tarımı, Abdullah aysu, mine eroğlu http://www.bugday.org/article.php?ID=816

24 AB sürecinde türk tarımı, , mine eroğlu http://www.bugday.org/article.php?ID=816

25 AB sürecinde türk tarımı, , mine eroğlu http://www.bugday.org/article.php?ID=816

    © Sercan ANGI