SANARIST

ULTIMATE
v. 3.0
(UNCUT)

gezgin gezer

2004 - 2014

1

Yazarın Notu

Bu kitaptaki yazılar Ağustos 2004 – Nisan 2015
tarihleri arasında http://sanarist.blogspot.com
adresinde, gezgin gezer tarafından yayınlanmıştır.
Yazıların bazıları orijinal, bazıları alıntı, bazıları da ikisinin
karışımıdır. Bu kitap ücretsiz dağıtılmak üzere
hazırlanmıştır, internet üzerinden ya da başka
yöntemlerle paylaşılmasında hiçbir sakınca yoktur. Kitabın
tamamını ya da bir bölümünü satmak, kaynak
göstermeden kullanmak, ya da üzerinde değişiklik
yapmak kesinlikle yasaktır. Bu kitapta yazılanlar sadece
tavsiye niteliğindedir. Yazar, yazılanların
uygulanmasından kaynaklanabilecek sorunlardan mesul
tutulamaz, ama elde edilecek başarılarda kendini küçük
de olsa bir pay sahibi addedecektir :). Kitaptaki yazılar,
en yeniden en eskiye doğru sıralandığı için, yazıları ilk kez
okuyanların sondan başa doğru ilerlemesi tavsiye olunur.
Kitabın en sonunda yer alan “İçindekiler” bölümüne
bakarak, istediğiniz yazıyı kolayca bulabilirsiniz.

g.g.

gezgingezdi@hotmail.com

2

3

SANARİST
17 Nisan 2015 Cuma
CHINESE DEMOCRACY - II
Ünlü GNR albümüdür. Hazırlanması on yılı aşmış, müzik tarihine en çok ve en uzun beklenen albüm
olarak geçmiştir.
SANARIST "UNCUT" da öyle oldu biraz. İstediğim tarihten çok daha geç, ama istediğime bayağı yakın bir
şekilde hazırladım. Eksiği yok mu? Var:
1) Konuların karışık olması: Bu durum eserin sıkıcı olmasını engellemekle beraber birşeyler aradığınızda
bulmanızı zorlaştırıyor. Bir ara "index"li bir versiyonunu hazırlayıp piyasaya 3.01 olarak sunmalıyım.
2) Araya giren acayip siyasi yazılar. Toplumsal hayatımız kayarken onlara tepki vermemek olmazdı ama
şimdi kayık kayık yaşamaya öyle alıştık ki bazıları o yazıları okurken "ne gerek vardı?!" diyecek. Desinler.
Değeri beş senede değil, yirmi beş sene sonra ortaya çıkacak o yazıların.
3) Bir kere internete sunduktan sonra bir daha geri alma ihtimalinin ortadan kalkması. Daha sonra tabii ki
ufak eklemeler yapılabilir ama bir kere alınıp basıldıktan sonra geri dönüşü zor.
4) Allah bilir gözümden kaçan tonla yazım hatası vardır. Bütün bunları daha sonra fark etmek beni
mahvedecek. Ne yapalım.
5) Okuyun okutun. Anlamaya çalışın. Anlatılanlar ışığında yazdıklarınızı ve izlediklerinizi tartışın. Başka
türlü işe yaramaz bu bilgiler.
Hakkınızı da helal edin. Şu ölümlü dünyada bazılarınızın kalbini kırmış olabilirim. Emin olun hiçbirini ben
başlatmamışımdır. Yine de haddimi aştığım yerler olduysa, affoluna!
Pools of Light
Yeni nesil yazarların (Holivut'tan bahsediyorum) anlamadığı şeylerin başında, insan ruhunun evrensel
özellikleri geliyor. Yani arketipleri bilmiyorlar, mitleri bilmiyorlar, kolektif bilinçaltını bilmiyorlar. Sadece
birkaç ilginç dramatik durum yaratıp onun üzerine hızlı hikayeler kurmayı yazarlık zannediyorlar. Sonra
da merak ediyorlar: neden benim filmim de tekrar tekrar izlenen filmler arasına girmiyor? Neden kolektif
kültürün bir parçası haline gelmiyor? Neden ben de defalarca alıntılanmıyorum?
Bir George Lucas'ın Star Wars'ta, James Cameron'un Terminator 2'de, Spielberg'in Jaws'ta yaptığını yeni
nesilden yapan kimse çıkmadı. Ne J. J. Abrams, ne Mc G, ne de başka bir zıpır yönetmen. Çoğu
reklamdan, TV'den ya da kliplerden gelen bu gençler (artık orta yaş'talar), insan ruhunun ebedi ve ezeli
arzularını, korkularını, hayallerini işlemek yerine, anlık heyecanların ve duyguların peşine düştüler. Bu
yüzden de kalıcı olmadı yaptıkları.
Bunların en başında gelen isim J.J. Abrams'tır. Kendisi önce "Görevimiz Tehlike 3" ile bu "franchise"ı
mahvetmiş, sonra "Uzay Yolu"nu uzatılmış bir TV dizisi bölümüne çevirmiştir. Sıra "Star Wars" filmine
geldi. Onu mahvedecek. Göreceksiniz. "A New Hope"un yanına bile yaklaşamayacak! Çünkü kendisi "sığ"
bir insan. Ne yeni bir Spielberg, ne de yeni bir George Lucas. Sadece iyi TV dizileri başlatan, ama sonunu
getiremeyen biri.
*
Arada bazı yerli filmler izlemeye devam ediyorum. İnatla! Ama açık söyleyeyim, her sene dramatik
yazarlık bölümüne giren ve bu bölümlerden çıkan yetenekler nereye gidiyor merak ediyorum artık! Yani
mezuniyet aşamasında toplu olarak fikir değiştirip pastacılık işine mi giriyorsunuz kardeşim? Ya da okul
müfredatlarınız bu kadar mı kötü? Aslına bakarsanız arada bir sınavlarınıza bakıyorum, sorulan sorular
manalı şeyler ama, bu soruları yanıtlamakla yazar olunmaz ki? Onlar kuramsal şeyler. Asıl önemli olan
sizin kendi hikayeleriniz, kendi ruhunuzdan fışkıran hikayeler, ve bu hikayelere eli yüzü düzgün bir
dramatik yapı verebilmeniz. Neredesiniz ey gençler?!
*
TV izlemek eskiden de bir eziyetti ama şimdi başka bir tür eziyete dönüştü. Yerli yabancı bütün dizilerdeki
muazzam karamsarlık, her türlü ruhsal ışıltıyı karatacak nitelikte. İyi şeylere kimse inanmıyor artık,
4

gençler şaka olsun diye değil, gerçekten "hiçbir iyilik cezasız kalmaz" diye düşünüyor. Topluma rol model
olacak kimse, hiçbir kahraman yok. Varsa yoksa kendi bencil çıkarımız ve bizi bu sonuca götürecek her
türlü yol. Muazzam bir "hak etme" ("entitlement") duygusu! Dünyanın gittikçe daha loşlaştığını görmek
içimi burkmuyor değil. Ama hala ışık göletleri var.
Gönderen gezgin zaman: 05:34 Hiç yorum yok:
16 Nisan 2015 Perşembe
SANARİST 11 YAŞINDA!
Sanırım bu kadar bilgi yeter. David Freeman yazısını da ancak tamamlayabildim.
*
İlk yazının üzerinden 10.5 sene geçmiş arkadaşlar. Mevcut iktidar henüz 1.5 yaşındaydı ve Avrupa
Birliğine gireceğiz hayalleriyle milleti uyutmaktaydı. Ergenekon'a, Balyoz'a, 4-5 yıl, 17-25 Aralık'a ise
yaklaşık 10 yıl vardı.
Bu arada geçirilen onlarca, hatta yüzlerce yasa ile insanların hayatları çalındı, onlar bunun farkına bile
varmadan. Hatta öyle ki bizzat hayatları(ndan) çalınanlar, hırsızları canla başla savunur hale geldi?!
2012'de 16 bin olan milyoner sayımız 2015'in başında 77 bin'e çıkmıştı ve sadece bu bile ülkede olan
biteni açıklamaya yetiyordu.
Açıklanamayan şey ise, bütün bu çalma, çırpma, adam kayırma, malı götürme faaliyetlerinin, milletimizin
çoğunluğunun vicdanında neden bir yansıma bulmadığıydı? Yoksa, onlar da mı bu faaliyetlere razıydı? Ya
da düpedüz kandırılmışlar mıydı?
Şu son bir düzine yıl bize hiç yoksa şunu öğretti: medya'yı susturursan ve/veya ele geçirirsen, diğer
kurumları da (üniversiteler, STK'lar, sendikalar, vb.) iğdiş edersen, bir süre sonra istediğin herşeyi
yapabilirsin ve kimsenin gıkı çıkmaz. Gıkı çıkanları ise bizzat soyulanlar susturur! Dünyanın en acayip
deneyini yaşadık bu son bir düzine senede. Başka bir ülkede böyle bir durum görmedim ben. Ne Avrupa,
ne Amerika, ne G. Amerika... Bu kadar çok insanın bu kadar uzun süre kandırıldığı ve bu esnada da
çılgınlar gibi soyulduğu / yolsuzluk yapıldığı bir ülke.
Dünya tarihine geçtiğimiz için "gurur" duymalıyız.
*
Peki bütün bunlar olurken SANARİST nerede duruyor? Yani ne anlama geliyor?
Şahıs olarak benim mavi gözlü sarışın yakışıklı adama derin bir hayranlık beslediğimi biliyorsunuzdur.
Eğer bu sizi rahatsız ediyorsa, bundan son derece memnuniyet duyarım. Evet, sinema hakkında bu
ülkede yapılmış ya da yapılabilecek en büyük kıyağı yapan adam (tevazuda sınır tanımam!), aynı
zamanda bir Kemalist! (Şimdi kazandığı anlamda değil, kelimenin ilk çıktığı zamanki anlamda). Neden en
büyük kıyak?
Ülke sinemasının en büyük sorunu, bu son bir düzine yılda hala SENARYO olmaya devam ediyor. Ve
birilerinin yazdığı ve/veya yayınladığı kıçı kırık kitaplara ve verdiği uyduruk senaryo kurslarına /
seminerlerine rağmen durum hala bu. Ve SANARİST bu boşluğu dolduruyor. Hiçbirinin yapamadığı bir
şekilde. En güncel kuramsal bilgileri, en yeni filmlere, en sağlam açıklamalarla uygulayarak.
Ha, bir işe yarıyor mu? Sanmıyorum! :) (Yani görünürde işe yarıyor gibi durmuyor). Çünkü mevcut
ekonomik düzen (sinema ve TV ekonomisi) buna izin vermez. Şu TV'ye yazan arkadaşlara inanın
acıyorum. Sen git bir Şekspir, Tenessee Williams olacağım diye o kadar dramatik yazarlık oku, sonra gel,
rating raporlarına göre dramatik yapıyı kuşa (hatta baş aşağı) çevir! Sonra da bunu "ekmek parası" ile
açıkla! Eh, o ruhunuzdaki yetenek, neden kendisinin kullanılmadığının hesabını size "bunalım" şeklinde
sorduğunda, tabii ki alkole başvuracaksınız, naneli şekere değil!
(Bağımsız sinemamız da bir gelişemedi gitti kardeşim. Ekipmanlar o kadar ucuzladı, programlar o kadar
ilerledi. Hala üç beş kişi bir araya gelip uzun metraj film çekmekten korkuyoruz. Öğrenilmiş çaresizliğimiz
buraya da sirayet etmiş anlaşılan.)
SANARİST aynı zamanda, herşeyin "ruhanileşme adı altında maddileştiği" bir dönemde, tamamen
karşılıksız olmak suretiyle, bir sembol işlevi de gördü sanırım. Yani "herşey parayla değil". Oralarda bir
yerlerde "her adımını parayla atmayan" insanlar da var?! Kim olduğu önemli değil. Ama var. (Klişeye
5

yaklaştığımın farkındayım, ama durumumuz bu gençler. İnsanların tek kuruş almadan günahını bile
vermediği bir dünyada yaşadığımızı görünce, ne demek istediğimi anlayacaksınız).
*
Ama ufak bir bit yeniği de var burada. Bu bilgileri alıp da:
1) Sadece bencil çıkarlarınız için kullanamazsınız. Bir yerden sonra siz de paylaşmalısınız.
2) Bu bilgileri dini sömürü yapan ya da bölücülüğü kışkırtan eserler üretmekte kullanamazsınız. Çarparım!
3) Terbiyesizlik etmezsiniz her halde, buradaki bilgileri kullandığınız eserlerde, dipnot olarak kaynağa
atıfta bulunun bir zahmet!
*
Senaryo yazımı konusunda, bu sanat formunun merkezi olan Batı'nın bayağı gerisinde olduğumuz aşikar.
Adamlar hemen her gün yeni bir kuram, yeni bir bakış açısı ile ortaya çıkıyorlar. Biz ise var olanları dahi
anlamaktan henüz uzağız. Ama SANARİST, bu açığı kapatmak için iyi bir başlangıç yeri sanırım. Bu
yüzden faydalanın, faydalatın, insanlara tavsiye edin. Çıktısını alın, çoğaltın, paylaşın.
Bu dipsiz gibi görünen kuyudan çıkmanın tek yolu bu çünkü!
Biz Daha Kötüsünü Hak Ediyoruz!
Şöyle bir kabine hayal ediyorum: Mehmet Metiner başbakan, Jet Fadıl Maliye Bakanı, Adnan Hoca
Diyanetten sorumlu devlet bakanı, Kadir Mısıroğlu Savunma Bakanı, Ahmet Maranki Sağlık Bakanı,
Cübbeli Ahmet Milli Eğitim Bakanı, Nureddin Yıldız (6 yaşında çocukla evlenilir diyen zat) aileden sorumlu
bakan, Hakan Şükür de Gençlik ve Spor Bakanı olsun...
Komik mi? Hiç de değil. Mevcut halimizden bir tık daha kötü olur herşey, o kadar. Ve o tarafa doğru da
gidiyoruz. Şu iki fotoğrafa bakınız. Elli yıl sonra bakanlar, detayları bilmeyecekleri için bir anlam
veremeyecektir, ama biz verebiliyoruz.
Milli irade böyle kullanılır işte! Bir de şu muhalefet mebusuna bakın:
İktidarı da muhalefeti de acayip bir memleketiz. Daha kötüsünü düşünemiyorum demeyin, genel seçimleri
bekleyin.
Gönderen gezgin zaman: 00:41 5 yorum:
16 Ocak 2015 Cuma
BIRDMAN
Dikkat: Aşağıda "Birdman" ("Atmaca") hakkında kısa bilgi var.
Bildiğiniz, çok iyi bir film. Hani böyle filmler on yılda bir filan gelir zira yapılması çok zordur. Onlardan.
"Gravity"yi düşünün. Onun tiyatroda geçeni. Aklıma nedense önce "Meeting Venus" geldi. Sonra da
"Moulin Rouge" ve "All that Jazz".
Film hakkında hiçbirşey okumamıştım. Bir tek Keaton'ın oynadığını biliyordum. Bir de basındaki bir
fotoğrafı: Keaton önde, Kuş Adam arkada. O kadar.
Filmi izlemeye başladıkça sürprizler arka arkaya gelmeye başladı: Plan sekans, tiyatro, Naomi Watts,
Edward Norton, Emma Stone! Ve diğerleri.
En ilginç şeylerden biri de, arada azıcık üzerinde durulup da vurgulanmayan detaylar. Edward Norton'un
canlandırdığı manyak oyuncu, telekinezi, kişilik bölünmesi, eleştirmenlerin eleştirilmesi... Hepsi çok iyi...
Ve meraklıları için bir ders: Plan sekans böyle yapılır.
Gönderen gezgin zaman: 02:00 4 yorum:
10 Ocak 2015 Cumartesi

6

David S. Freeman - Hikaye Yazma Teknikleri
Aşağıda David S. Freeman'dan hikaye yazma teknikleri konulu
bir yazı var. Ve daha yazının çok az bir bölümünü ekleyebildim.
Vaktim oldukta kalanını da koyacağım. Çok beğeneceğinizi
tahmin ediyorum. Holywood filmlerinde görüp de beğendiğiniz
ama nasıl yapıldığını anlamadığınız birçok şeyi öğrenmenizi
sağlayacak.
*
Senaryo yazımı ve hikâye tekniklerini yaratıp damıtırken,
herşeyin şu iki eksenden birinde bir noktaya denk geldiğini
gördüm.
Yukarıdaki yatay ok, birşeyleri (olayları, karakterleri, diyaloğu,
vb.) İLGİNÇ (yani orijinal, benzersiz, hayal gücü yüksek)
yapmakla ilgili teknikleri temsil ediyor.
Dikey ok ise birşeyleri (olaylar, karakterler, vb.) derin yapmakta kullanılan teknikleri gösteriyor. Onlara
duygusal derinlik hissi veren, ya da onları duygusal açıdan katmanlı, önemli, ruh dolu, duygusal açıdan
karmaşık, psikolojik açıdan karmaşık, vb. yapan teknikleri anlatıyor.
Bu iki kategori (yani birşeyleri ilginç ve derin yapmak), yazma eyleminin beş alanı için de geçerlidir:
1) Diyalog
2) Karakterler
3) Karakterler arasındaki ilişkiler
4) Sahneler
5) Olay örgüleri ("plot")
*
DERİN (DUYGULU) DEMEK İLLE DE İLGİNÇ DEMEK DEĞİLDİR
Duygusal acı, diyaloglara derinlik katmanın yollarından yalnızca biridir.
(Örnek: 2. Dünya savaşı sırasında Almanların terk ettiği bir kasabaya giren bir Amerikan askeri,
kasabanın yerlisi bir kadına kiliseyi sorar. Kadın, bir moloz yığınını işaret eder.
KADIN (Kötü örnek): Burası eskiden bir kiliseydi. 2 yaşında bir oğlum vardı, Michael. Orada vaftiz
edilmişti. Almanlar onu öldürdüler. Şimdi ben de çok üzgünüm.
KADIN (İyi örnek): (Askere bakmaz bile) Oğlum Michael, o kilisede vaftiz edilmişti.
*
Başroldeki kahramanı umursamak (onun için endişelenmek) neden önemlidir? Çünkü bu hikayeyi daha
ilginç kılar. (Birçok yabancı ve yerli filmin yapmadığı ve bu nedenle de gişede başarısız olduğu şeydir bu:
Özdeşleşme yöntemlerini kullandırarak baş kahraman için seyircide sempati uyandırmak - gg).
*
KARAKTERİ İLGİNÇ YAPMA TEKNİKLERİ
Karakter Elmas'ı
Önemli hikaye karakterleri için bir karakter elmas'ı yaratmak gerekir. Bu elmasın dört (bazen üç, bazen
beş) köşesi olduğu gibi, bu karakterlerin de dört farklı (belirgin) özelliği olur.

7

Örneğin, hikayenizin kahramanı bir Yunan Savaşçısı olsun.
Özellikleri de şunlar olsun:
1) Sinsi (muzip, kurnaz, yaramaz): Bir tüccarın arabasından
yiyecek çalar.
2) Kahraman (yiğit): Adil bir dava için her zaman kavgaya girer,
tüm olanaksızlıklara karşın.
3) Dalgın (unutkan): Eşyalarını vb. nereye koyduğunu unutur.
4) Estetik duygusu yüksek: Güzel bir manzarayı ya da bir gün
doğumunu durup seyreder.
Önemli karakterlerin bu niteliklerine ben "ana özellik" ("trait")
diyorum. Ana özellik, karakterin kişiliğinin önemli bir yönüdür, ve
onun dünyayı nasıl GÖRDÜĞÜNÜ, nasıl DÜŞÜNDÜĞÜNÜ, nasıl
KONUŞTUĞUNU ve HAREKET ETTİĞİNİ belirler.
Karakterin bütün eylem ve konuşmaları o karakterin ELMAS'ı
tarafından belirlenir. (Sadece belirli bir duruma özgü olan duygular bunun istisnasıdır).
Eğer karakterin, örneğin, sürekli ayağı takılıyorsa, bu bir "ana özellik" değildir. Bu niteliği onun dünyanı
nasıl gördüğünü, nasıl düşündüğünü ve karakterin nasıl konuştuğunu belirlemez. Ama örneğin "gözü
karalık" bir ana özellik olabilir.
Karakter elması, bir mimari çizim gibidir. Nasıl binayı yaparken bu mimari plana sadık kalırsanız,
hikayenizin bir ana karakterini yaratırken, onun eylem ve konuşmalarını belirlerken de karakter
elmasındaki ana niteliklere sadık kalmalısınız.
*
Diyelim ki kahramanınızın karakter elması şöyle birşey olsun:
1) Kahraman (yiğit), 2) Sadık, 3) Dürüst, 4) Ahlaklı
BU bir karakter elması mı? Evet. Ama bu karakterle ilgili olarak söylenebilecek ilk şey SIKICI olduğu
olurdu herhalde.
KLİŞE KARAKTER, sinema, TV ve romanlarda sık sık gördüğümüz ana özelliklerin bir kombinasyonuna
sahip kişidir. Hatta klişe karakterler 3, 4 veya 5 esas niteliğe değil, sadece bir ya da iki niteliğe sahiptir.
Örneğin, "kurnaz ve kötü niyetli" olan bir kötü adam.
Star Wars'taki Han Solo'nun çakması olan bir uzay pilotu düşünelim. Onun karakter elması şöyle birşey
olurdu herhalde:
1) Macera dolu ve heyecan verici 2) Cesur 3) Alaycı 4) Biraz kibirli
("Galaksi'nin Koruyucuları"nın başrolündeki Star Lord, çok bariz bir Han Solo çakmasıdır. - gg)
Bir ana karakterin elmasında ille de dört özellik olmak zorunda değildir. Üç ya da ana özellik de olabilir.
(Bu aşamada durup biraz alıştırma yapalım. TV ve sinemadan sevdiğiniz karakterlerin karakter elmasını
çıkartmaya çalışın. Örneğin Dr. House, vb. - gg).
Bir ana özellik, bir EYLEM ya da DİYALOG ya da her ikisi şeklinde kendini belli eder.
Beş kenarlı bir karakter elması örneği:
Kahramanın adı: LUTHER
1) Kendini beğenmiş, ukala, alaycı
2) Son derece atletik biri, çok iyi bir kılıç ustası, onu eylem halinde görmekten zevk alıyoruz,
8

3) Derinlerde bir yerde hüzünlü bir tarafı var, bunun nedeni suçluluk duygusu olabilir
4) İnsanlara karşı son derece anlayışlı / kavrayış gücü yüksek, onlarla kolay empati kuruyor
5) Sinsi ve kaçamak iş yapmaya eğilimli
*
Ana karakterlere "ana özellikler" verirken yapmaya çalıştığımız şey, karakterin çok yönlü (geniş kapsamlı)
olmasını sağlamak, bir şekilde özellikleri DENGELEMEK DEĞİL.
Örneğin bir karaktere güçlü bir ana özellik (örneğin Liderlik) verip, sonra bunu yumuşak bir ana özellikle
(örn. Hayata ruhani bir bakış açısına sahip olmak) dengelemeye çalışmıyoruz. Hoşa giden (ya da erdemli)
özellikleri hoşa gitmeyen özelliklerle (kötülük) dengelemeye çalışmayın.
Burada önemli olan ana karakterin İLGİNÇ olmasıdır. Bu da en az ÜÇ ANA ÖZELLİĞİN renkli bir grup
oluşturmasıdır.
Karakterlere verilen bu ana özellikleri ekranda / perdede eylem veya diyalog olarak görmeliyiz.
Kullanılmayan ana özellikler (tasarım aşamasında karakter elmasına dâhil edilmiş olsalar bile) yok
hükmündedirler.
Burada iki istisna vardır. Birincisi durumsal duygulardır. Yani karakterin elmasında "SİNİRLİ" diye bir
özellik olmayabilir ama hikayenin gidişatında durum gerektiriyorsa karakter sinirlenebilir.
İkincisi ise karakter duygusal olarak büyür ve değişiklik geçirirse, ana özelliklerinden biri değişebilir
("Karakter Yayı").
*
Karakter elması nasıl yaratılır?
Önce karakterinizin sahip olmasını istediğiniz bütün özellikleri yazın. Örneğin eğlenceyi seven, onurlu,
şiddet düşkünü, komik, kaba , savaşçı, huzurlu, doğayı seven, tutkulu, lider özellikli, ittifaktan nefret
eden, otorite karşıtı, cesur, vahşi, umarsız, küfürbaz, saygılı, kontrollü, pragmatik, dürüst, Şamanik, iç
güdüselhayatı seven, soğuk, özgürlük, doğa, tutkulu.
Geçici olan bütün kelimeleri listeden atın. karakterinizin zamanla aşacağı bütün nitelikleri çıkartın. Daha
sonra benzer kelimeleri bir araya getirin.
1) eğlenceyi seven, komik, umarsız, şakacı, hayatı seven, doğa, tutkulu
2) onurlu, huzurlu, doğaya yönelik, Şamanik, spiritüel, saygılı.
3) kontrollü, pragmatik, dürüst, soğuk
4) kaba, öfkeli, şiddete eğilimli, savaşçı, ittifaktan nefret eden, otorite karşıtı, cesur, vahşi, küfürbaz,
içgüdüsel.
*
Daha sonra, bu gruplardan her biri için, o grubu olabildiğince kapsamlı bir şekilde temsil eden TEK BİR
NİTELİK belirlemeye çalışın. Örneğin:
1) eğlenceyi seven, komik, umarsız, şakacı, hayatı seven, doğa, tutkulu : UMARSIZ
2) onurlu, huzurlu, doğaya yönelik, Şamanik, spiritüel, saygılı. : SPİRİTÜEL
3) kontrollü, pragmatik, dürüst, soğuk: PRAGMATİK
4) kaba, öfkeli, şiddete eğilimli, savaşçı, ittifaktan nefret eden, otorite karşıtı, cesur, vahşi, küfürbaz,
içgüdüsel: ŞİDDETE EĞİLİMLİ

9

Bu konuyla ilgili olarak birisi şöyle bir eleştiri getirmişti: Neden bütün bu karakter özelliklerini duvara bir
liste olarak asıp, sonra bir "dart" oku fırlatarak o karakteri oluşutrmuyoruz ki? (Yani: rastgele nitelikler
seçerek bir karakter oluşturabilir miyiz?)
Bu ana özelliklerin seçilmesi, işin püf noktasını (sanatın zuhur ettiği ânı) teşkil eder.
Hangi özelliklerin seçileceği konusunda bir çok etken devreye girebilir, ama en neticede seçimi yapacak
olan kişi, karakterin yaratacak olan yazardır. İşte bu nedenle beğendiğimiz başka yazarların eserlerini
incelemek önemlidir: onların hangi seçimleri yaptığını görmek ve bu seçimlerin ardında yatan düşünceyi
anlamaya çalışmak gerekir.
Ben şahsen önemli bir karakterin ana özelliklerini yaratırken çok düşünürüm. Bazen binlerce özellikten
oluşan listeler kullanırım. Zaman içinde derlediğim bu özellikler listesini, bende fikir uyandırmaları için
kullanırım. Yaptığım seçimler üzerinde de uzun süre düşünürüm.
"ANA ÖZELLİK Mİ, İLGİNÇ HUY MU?"
Bir karakterde gördüğümüz her özellik ana özellik değildir. Örneğin bir karakterin sık sık ayağının takılıp
düşmesi, bir "ilginç huy" ("quirk") olarak değerlendirilebilir. İlginç huylar, ana özellik kadar önemli
olmamakla beraber, bir karakterin diğerlerinden ayırt edilmesini sağlayan niteliklerdir. Bu ilginç huylar da
karakterleri İLGİNÇ yapmakta kullanılan bir yöntemdir.
İKİNCİ DERECE KARAKTERLER
Hikayenizin ikinci derecede önemli karakterlerine üç ya da dört ana özellik bulmanıza gerek yoktur.
Bunlara iki hatta tek bir ana özellik vermeniz bile yeterli olabilir.
*
MASKELER
Bazen bir karakterin bir ana özelliği, onun bir başka ana özelliğini gizleyen bir maskedir. Örneğin bir
karakterde gördüğümüz kibir, onun güvensizliğini gizleyen bir ana özellik olabilir. Bu tür ana özelliklere
MASKE denilir.
Bazen bir karakter, kendisinin bir ya da daha fazla ana özelliği ile mücadele ediyor olabilir. Örneğin bir
asker korkaktır ama cesur davranmaya çalışıyordur ("Er Ryan'ı Kurtarmak"taki Upham'ı hatırlayın - gg.)
Hikayenizdeki kötü adamları, onları iten (harekete geçiren) korkuları veya duygusal yaraları göstererek
insancıllaştırabilirsiniz. Yaptıkları kötü işlerin dışında,kendi iç dünyalarından küçük parçalar
gösterebilirsiniz. Bize çok kötü (çirkin, iğrenç, menfur) gibi görünen motivasyonlarının onlara neden
anlamlı geldiğine dair ipuçları sunabilirsiniz.
Ama kötü adamı fazla insancıllaştırmayın, aksi takdirde seyirci onunla fazla özdeşleşir, ki bu birçok
durumda istenmeyen birşeydir. ("Batman - Kara Şovalye" filmi bu konuda çok güzel bir örnek sunar:
Joker. Senaristler, bize Joker'i biraz sevecek, biraz anlayacak kadar bilgi verirler. Ama o kadar. Adamın
yaptığı kötülükleri hoşgördürecek kadar değil - gg.)
*
Bununla beraber, eğer kötü adamınız hikayenin bir aşamasında taraf değiştirecekse (ki bazen böyle
durumlar gerçekleşebiliyor, özellikle de ortaya "daha kötü" bir kötü adam çıktığında, başlangıçtaki kötü
adam ile kahraman bir araya gelebiliyorlar), bu ilk kötü adama biraz insancıllık katmak seyircinin onu
daha kolay benimsenmesini sağlayabilir ("Ocean's Twelve" filminde böyle bir durum vardı. Birinci filmin
kötü adamı olan Andy Garcia, ikinci filmde kahramanlarla birlikte hareket ediyordu. Eğer Andy Garcia'nın
karakteri birinci filmde çok iğrenç ve tiksindirici biri olsaydı, seyirci ikinci filmde bunu kabul edemezdi.
Oysa birinci filmin sonunda adama neredeyse acıyorduk: Elinden parası ve sevgilisi alınıyordu - gg.)
Ana özellikler ve ilginç huylar birbirini tamamalayabilir de, birbiriyle çatışabilir de. Ama fazla
çatışmamalarına dikkat edin, aksi takdirde karakterin odağı dağılabilir.
Genelde ilginç huylar ana özelliklerden bağımsız olurlar. Karakterinize biraz daha detay katarlar, o kadar:
Çok organize bir karakterin (ana özellik), aynı zamanda futboldan hoşlanması (ilginç huy) gibi.
*

10

KARAKTER DERİNLEŞTİRME (DUYGUSAL AÇIDAN DERİNLİK KATMA) TEKNİKLERİ
*DUYGUSAL ACI
Acı, ister ifade edilmiş olsun , ister içeride tutulmuş olsun, bir karaktere derinlik katar.
(Teknikleri üstüste yığma. Bu, çeşitli duygu yaratma tekniklerinin eş zamanlı olarak üst üste kullanılması
(yığılması), ya da birbirlerine çok yakın zamanlarda kullanılması anlamına gelir. Burada amaç karmaşık
duygusal etkiler yaratmaktır.)
Çelişik duygulara sahip olma.Gollum, insani tarafı ile canavar taraflar arasında kalmıştır.
Bir karakterin, olduğundan daha iyi bir insan olmak için çabalaması. Schindler bunu yapmaktadır.
Hakkında hiçbir şey bilmediğin birini savunmak, veya bildiğin ve önemsediğin birine karşı
çıkmak/saldırmak duygusal açıdan karmaşık bir durum durum yaratır.
Zor seçimler, bir karakterin kendi iç dünyasına dalmasına neden olur.
Duygusal mühendislik sanatlı bir biçimde yapıldığında,duygu teknikleri ve katmanları, tıpkı bir senfonideki
enstrümanların ve melodilerin birbirlerinin içine geçmesi gibi üst üste yığılır.
* PİŞMANLIK - BİR SIR SAKLAMA
İkinci Dünya Savaşı hikayesinde, bir müfrezede ilginç bir karakter vardır.
1) Bu karakter duygusal olarak uzaktır. Öyle ki onun ne hissettiğinizi anlayamaktasınızdır. Üzerinde hep
bir acı ve mutsuzluk havası vardır. 2) Aşırı cesurdur. Hatta intihara eğilimli gibidir. Her görevde ilk önce o
gönüllü olmaktadır. 3) Hem taktik - strateji hem de savaşçılık açısından üstün bir askerdir. Mermiler sanki
ona dokunmamaktadır. İçgüdüsel olarak düşmandan hep bir adım ötededir.4) Aşırı ölçüde iyilikseverdir.
Her zaman diğer adamlara yardımcı olmaktadır.5) Ekip arkadaşlarının ölümü konusunda takıntılı derecede
üzülmektedir. Adamlarından biri öldüğünde büyük duygusal tepki vermektedir.
Bu karakterlerin bize çok mantıklı gelmediğini fark ederiz. Bu karakterin elması çok acayip
görünmektedir. Neden bu kadar mesafeli, bu kadar cesur, arkadaşlarının ölümükonusunda bu kadar
takıntılıdır? Çünkü bu adamın bir sırrı vardır. Kendisi eskiden bir müfreze komutanıdır. Ama bir dost ateşi
kazasına neden olmuş ve bazı adamlarının ölmesine sebebiyet vermiştir. Bu nedenle rutbesi indirilmiştir.
Ama kendisi bu cezanın yeterince sert olmadığına inanmakta, kendisinden nefret etmekte ve büyük bir
suçluluk duymaktadır. Bu nedenle zor görevlere talip olmaktadır.
* TAKDİR ETME VE BİLGELİK
Bir arkadaşı takdir etme, doğayı takdir etme, bir grubu takdir etme (değerini bilme/anlama)... Bütün
bunlar karaktere derinlik katar.
Matrix filmindeki Kahin: 1) Sırlarla doludur 2) Mistiktir 3) Sakin bir şekilde güçlüdür 4) Neşeli ve eğlenceli
bir şekilde anaçtır 5) Asil bir davaya kendini tamamen adamıştır.
Diğer insanlar için sorumluluk almaktadır. Burada tekniklerin üst üste yığılması / istiflenmesi
kullanılmaktadır.
* ESTETİK
Bir karakterin birşeye estetik düzeyde tepki verdiğini gördüğümüzde, biz de tepki veririz (Amerikan
Güzeli'ndeki RİCKY)
* GERÇEK BİR DUYGUNUN SAHTE BİR DUYGU İLE ÖRTÜLMESİ: MASKELER
Bir karakterin derin korkusunun, utancının, duygusal yarasının veya probleminin örtülmesinde çok çeşitli
maskeler kullanılabilir.
Bununla birlikte bir karakter sadece birkaç dakika için bir maske takabilir. Bu geçici bir maskedir. (Örn.
Takviye gelmediği halde "takviye geliyor" diyerek askerlerin moralini yükselten komutan): Bu o karaktere
derinlik katar.

11

Eğer bu duygu, karakterin eylemlerini ve kararlarını etkilemekte kullanılırsa, daha iyidir. (Örn. sizin X
karakteri için duyduğunuz bir duygu (öfke, acıma, pişmanlık, vb.) bir eyleme yol açıyorsa).
* BAŞKA İNSANLARIN GÖRMEDİĞİ YERDE BİR BAŞKA KİŞİNİN İNSANLIĞINI FARK ETMEK
Örneğin Frodo, Gollum'daki acıyı görür ve onu Sam'in öfkesinden korur.
***
KARAKTERLER ARASI İLİŞKİLER
KARAKTERLER ARASINDA KİMYA OLUŞTURMA TEKNİKLERİ
* Karakterler aynı şekilde düşünmektedir.
Burada karakterler, her ikisinin de hoşlandığı birşeyden bahsetmektedir. Bu konuşmaya biraz da tartışma
/ fikir ayrılığı katarsan daha "katmanlı" olur ("Tezgahtarlar" filmindeki gibi - gg.)
* Karakterlerin ortak noktaları / ritüelleri vardır. "Ortak nokta" tekrar eden bir rutindir. Bu, özel bir el
sıkışması gibi fiziksel de olabilir, sözel birşey de olabilir.
Örneğin iki arkadaş hep kendi sorununun daha büyük olduğunu göstermeye çalışır. Ya da arkadaşlar hep
karşı tarafın gizli duygularını açığa vurmaktadır.
* Karakterlerin ortak deneyimleri / ortak tarihi vardır.
* A karakteri B karakterinin yokluğunda, onun hakkında olumlu şeyler söyler.
* A karakteri B karakterinin gizli duygularını okuyabilmektedir.
* A karakteri B karakterinin ne düşündüğünü bilmektedir.
* Kavga
Sevginin zıddı nefret değildir, umarsızlıktır. İki kişi birbiriyle kavga ettiği sürece birbiriyle hala duygusal
bir bağlantı içindedir. Bu nedenle romantik bir komedide kadın ve erkek uzun süre kavga ettikten sonra
birbirlerine aşık olduklarında şaşırmayız. Aslında neredeyse bunu beklemekteyizdir.
Kimya, iki insanın birbirleriyle kavga etmesinden ya da birbirlerinin arkadaşı olmasından daha karmaşık
olabilir. Bu çatışmalı duygular, karakterlerin birbirlerine karşı farklı DUYGU KATMANLARINA sahip
olmasından kaynaklanabilir. Ya da karakterlerden biri diğerine karşı gerçek bir sevgi hissetmesine karşın,
bunu ona düşmanca davranarak gizler.
***
KARAKTERLER ARASI İLİŞKİLER
İLİŞKİ DERİNLEŞTİRME TEKNİKLERİ
İki karakterin birbirlerine karşı DUYGU KATMANLARI (farklı katmanlarda duyguları) olabilir.
ÖRNEK: Bir polis timinde, TECRÜBELİ bir polis ile
ÇAYLAK polis arasında şu katmanlar olabilir (Örn. "Point
Break"):
Tecrübeli Polisten Çaylak Polise Doğru
1) Koruyucudur
2) Ona imrenmektedir
3) Onu kıskanmaktadır
4) Çaylak Polis Tecrübeli Polisin kendini hüzünlü ve
nostaljik hissetmesine yol açmaktadır zira vaktiyle
12

kendisi de kibirli ve iyimsermiş.
Tecrübeli polisin çaylağa karşı hissettiği duygu katmanlarından bir ya da ikisinin, diğerlerinden daha
baskın olmasına karar verebilirsiniz. Ya da hepsinin aynı ağırlıkta olmasını seçebilirsiniz.
Ben diyalog ile eylem arasından ayırım yapmıyorum. "Cesaret" gibi bir ana özellik, bir karakterin cesur
davranışlarıyla da ortaya konulabilir, onun sözleriyle de ortaya konulabilir.
Farklı katmanlar, hikayenin farklı aşamalarında / anlarında ortaya çıkabilir. Ya da çok sayıda katman eş
zamanlı olarak ya da çok kısa aralıklarla ortaya çıkabilir.
Tek bir cümle ile birden fazla duygu katmanı ifşa edilebilir.
İki karakterin birbirine olan duygu katmanları ilişkili olmak zorunda değildir. Tecrübeli polisin çaylak polise
karşı hissettiği duygu katmanları ile çaylağın tecrübeli polise karşı hissettiği duygu katmanları arasında
ille de bir ilişki olması değildir. Bu iki duygu katmanı grubu çoğu zaman ayrı ve ilgizisdir.
Burada bir istisna, her ikisinin de benzer ve tanınabilir bir örüntüye girmeleridir. Örneğin her ikisinin de
belirli, yerleşik rolleri oynadığı "baba/oğul" tipi ilişkiye girmeleridir. Hatta bu ilişkiyi "eleştirel baba - asi
evlat" ilişkisine dönüştürebilirsiniz.
Karakterlerin benzer ilişkilere sahip olmaları sorun değildir. Ama burada iki tehlike var:
1) Deneyimli poli (baba rolündeki) ve çaylak (oğul rolündeki) birer klişeye dönüşürse bu çok kötü olur.
Eğer klişe tuzağına düşerseniz, burada karakter ilginçleştirme ve diyalog ilginçleştirme tekniklerini
kullanmamaktasınızdır.
2) Bildik metaforik ilişki kullanmanın da bir tehlikesi şudur: Bir karakterin diğer karaktere karşı tek bir
duygu katmanını kullanmak. Bu, çok sığ bir uygulamadır.
İlişkinin derinleşmesini sağlayan şey, bu katmanlardır.
KARAKTER YAYI (KARAKTER DÖNÜŞÜMÜ / DEĞİŞİMİ) TEKNİKLERİ
Filmlerde sıklıkla bir ya da daha fazla karakterin bazı sorunları / bozuklukları olduğunu görürüz. Daha açık
söylersek bu karakterler filmin en başında belirli bir Korkuya, Sınırlamaya, Engele ya da Yaraya sahiptir
(Fear, limitation, block, wound - FLBW).
Örn. Bir korkak, sorumsuz, ahlaktan yoksun olabilirler, kendilerine zarar verme eğilimleri olabilir,
yaptıkları birşeyden dolayı suçluluk duyuyor olabilirler, özgüvenleri düşük olabilir.
Diyelim ki kahramanın FLBW'si şu: bu karakter kendisinin bir insan olarak ne olduğuna dair kim / ne
olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Kendisini hayatı boyunca böyle hissetmiş olabilir. Ya da geçen hafta
başına gelen korkunç bir olay onu bu hale getirmiş olabilir. Bizim açımızdan bu önemli değildir. Bizim için
önemli olan bu karakterin bu FLBW'yi büyüyerek aşması, ve kendisinin benzersiz bir kişi olduğuna dair iyi
bir kavrayışa sahip olmasıdır (örn. Star Wars filminden Luke Skywalker)
KARAKTER DÖNÜŞÜMÜ KOLAY GERÇEKLEŞMEZ
Bir karakter dönüşümü, engebeli bir yoldur. Genelde karakter bu yolu istemeyerek (unwillingly) ya da
birçok güçlük aşarak yaşar. Bu dönemde karakter, kendisinin ciddi FLBW'lerinin bazılarıyla ya da hepsiyle
mücadele eder ve en sonunda da bunları yener.
Kahraman, büyüme konusunda isteksizdir, çünkü FLBW'yi aşacak şekilde büyümek acı vericidir.
Filmleri duygusal açıdan çekici kılan anahtar nitelikli etkenlerden biri de karakterlerden birinin ya da
birkaçının bu Korku, Sınırlama, Engel ya da Yara ile mücadele etmesini seyretmektir. (Luke Skywalker'ın
karakter dönüşümü: Kendinin kim olduğunu bilmemekten bilmeye doğru değişmek).
KARAKTER DÖNÜŞÜMÜNÜN AYRINTILARI
TEK BİR DÖNÜŞÜM
Bir karaktere tek bir dönüşüm (yay) verin. Bir karaktere birden fazla dönüşüm vermenin yolları vardır
ama bu çok çetrefillidir.

13

SIKINTILI BÜYÜME
Bir karakterin büyümesi sıkıntılı olmalıdır. Karakterin büyümeye direnmesi (Eski davranış biçimlerine
tutunması) normaldir. Bazen bir karakterin büyümeye başlaması için kafasına birkaç kez vurulması
gerekebilir.
MUTLU OLAYLAR DA BÜYÜMEYE YOL AÇAR
Bir karakterin büyümesine yol açan olaylardan bazıları, mutlu olaylardır.
KADEME KADEME (KÜÇÜK ADIMLAR ŞEKLİNDE) BÜYÜME
Genelde Luke ya da Neo gibi bir karakter, hikaye boyunca kendi FLBW'si ile birkaç defa yüzleşmesi
gerekebilir. Bu durumların bazılarında karakter hiç büyümeyebilir. Büyüme gerçekleştiğinde bu genelde
küçük adımlar / aşamalar şeklinde olur. Genelde hikayenin sonunda karakter kendi dönüşümünün de
sonuna gelmiş olur.
BÜYÜMEDEN ÖNCE KARANLIK
Karakterler kendi dönüşümlerinin diğer ucundan çıkmadan önce duygusal olarak son derece karanlık
dönemlerden geçebilirler.
SINIRLAMALARI GİZLEMEK İÇİN MASKE KULLANILMASI
Bazı karakterler bu FLBW'lerini gizlemek için bir maskenin arkasına saklanırlar. Eğer bir karaktere bir
maske verdiyseniz, bu karakter kendi FLBW'sini aşarak büyüdüğünde artık bu maskeye ihtiyaç duymaz.
BAŞARIYI İMA EDİN, AÇIKÇA SÖYLEMEYİN
Karakterin nasıl büyüdüğünü hikayenin sonunda açık bir şekilde (sözle) ifade edilmesi genelde kötü bir
yazarlık belirtisidir. Bunun yerine hikayenin sonuna gelindiğinde bu karakterin büyümeyi başardığını ve
FLBW'lerini biz çıkarsamalıyız.
BAŞARISIZ OLAN KARAKTER DÖNÜŞÜMLERİ
Bizim özdeşleştiğimiz ya da desteklediğimiz her karakter ille de kendi dönüşümünü başarıyla
tamamlayamayabilir. Eğer başarısız olursa, TRAJİK bir karaktere dönüşür ve bu FLBW'leri tarafıdan
yönetilmeye (onların baskısı / etkisi altında yaşamaya) mahkum olurlar. Karakter dönüşümünde başarısız
olan karakterler depresif / üzücü bir duygu verirler. Bu nedenle seyircilerin sevmesini istediğiniz
karakterlerden birine bunu yapmadan önce iyice düşünün.
KÖTÜ ADAMLARIN TUTARLILIĞI
Kötü adamların nadiren karakter yayları / dönüşümleri vardır. Eğer bir dönüşüm / değişim yaşarlarsa da
bu genelde daha kötüye doğrudur. Daha kötü insanlara dönüşürler.
KARAKTER DÖNÜŞÜM TEKNİKLERİ
Çok sayıda ve geçerli karakter dönüşümleri vardır.
- CESARET KAZANMAK / CESUR BİRİ HALİNE GELMEK
- BAŞKA BİR KİŞİNİN / KİŞİLERİN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENMEK
- BİR LİDER HALİNE GELMEK
Karakteriniz sıradan biri olarak hikayeye başlayabilir. Hiçkimsenin hesaba katmadığı biridir. Her bir
kararlılık eylemi için ödüllendirilir. Bir liderin takipçilere ihtiyacı vardır. Böylece siz karakter dönüşümünüz
boyunca ilerlediğiniz zaman takipçiler edinirsiniz.
- KENDİNİZİN SEVİLMEYE DEĞER BİRİ OLDUĞUNU ÖĞRENMEK
Hikayenin başında nefret edilmektesinizdir. Babanız size acımasız davranmıştır, vb. Ama sizin
kahramanca hareketleriniz ve iyiliğini, o ortamdaki (ya da ülkedeki) en sevilen kişi haline gelmenizi
sağlar.

14

- DÜNYA İLE SPİRİTÜEL BİR BAĞLANTI KURMAK
Hikayeye olduğunuz gibi başlarsınız. Bununla beraber aşağıdakilerden birini yaptığınız için
ödüllendirilirsiniz:
- Doğadaki çok küçük varyasyonları (değişiklikleri) fark etmek.
- Silahınızı gittikçe estetik bir biçimde kullanmaya başlamak / ustalaşmak
- Zor seçimleri bilgece yapmak
- Gittikçe daha katı (rigorous) bir etik sahibi olmak
- Spiritüel olarak kabul ettiğimiz diğer şeyleri yapmak
- Etik'i öğrenmek
Hikayeye bir korsan vb. olarak başlayabilirsiniz. Sadece kendinizi düşünmektesinizdir. Ama gittikçe artan
teşvikler (incentive) alırsınız - bunlar ödüller de olabilir cezalar da. Bu teşvikler sizi seçimlerinizde daha
etik (ahlaklı) biri haline getirir. Bu da bir zamanlar birlikte seyahat ettiğiniz ve masum kişileri öldüren
korsanların (yasadışı kişilerin) aleyhine dönmenize neden olur.
***
HİKAYE AÇILIŞ TEKNİKLERİ
Filmlerde genellikle hikayenin ilk birkaç dakikasında seyirciyi yakalama ("hook") arzusu vardır. Bir
seyirciyi hızlı bir biçimde hikayeye dahil etme / sokma (engage) yöntemleri şunlardır:
1) Bir kandırma sahnesi ("fake out" scene) ile başlamak: Bu teknikte bir seyircinin birşey / bir olay
olduğunu sanmasını sağlarız. Oysa olan başka birşeydir. Bu sahte sahneler komik bir niteliği vardır. Bu
komik nitelik bu sahne bittiğinde ve seyirci kandırmacayı anladığında ortaya çıkar. Bununla beraber bir
kandırmaca sahnesinin ille de komik olması gerekmez.
Örneğin "Total Recall" filmi (orijinal film) Mars'ta Ölmesiyle başlar. Ama Arnold uyandığında hem o hem
de biz onun rüya gördüğünü fark ederiz.
2) Sunspenseful or funny chaos in progress // Kendimizi gerilim dolu ya da komik bir kaosun içinde
buluruz (hikayenin başında).
3) Bir gizem ile başlamak (begin with a mystery)
4) Bize benzersiz bir karekteri tanıtarak hikayeye başla
5) Bizi hikayenin gerilimli bir parçasının içine atarak başla. Yani hikayenin halihazırda devam eden bir
eylemiyle başlarız.
6) Benzersiz bir dünyaya girerek başla.
KARAKTER İLE ÖZDEŞLEŞME SAĞLAMA TEKNİKLERİ
(Karaktere ilgi duymayı sağlama teknikleri)
Sanatlı bir biçimde yazılmış filmlerin bizi etkilemesinin / duygulandırmasının en büyük sebebi şudur: bir
ya da birkaç karakterle özdeşleşiriz / onlarla empati kurarız.
O karaktere olan şey, sanki bize oluyormuş gibi gelir. Eğer karakter duygusal bir an yaşarsa, onun
aynısını biz de yaşarız.
Karakter elmas'ıyla olan ilişki:
Karakter elmas'ı renkli ve taze karakterler yaratmanızı sağlar. Bunları bir iki ilginç huy ile süsleyin.
Böylece karakterler daha da biricik / benzersiz hale gelirler.

15

Ama burada dikkat etmeniz gereken birşey var: eğer karakterler fazla biricik, ve bizden çok farklı birine
dönüşürlerse, onlarla özdeşleşme kuramayız. Onlarla özdeşleşemezsek, filme duygusal olarak dahil olma
konusunda büyük bir fırsat kaçırmış oluruz.
KARAKTER ÖZDEŞLEŞME TEKNİKLERİ
1) Karakteri tehlikeye at
2) Kendini feda et
3) Hak edilmemiş talihsizlik. (Örn. Kaçak filminin baş karakteri - Harrison Ford. Bu karakter karısının
cinayetini engellemekte başarısız olur, daha sonra tutuklanır ve cinayetle suçlanır. Bu hak edilmemiş
talihsizlikten dolayı onunla güçlü bir özdeşleşme kurarız.)
4) Kahramanın acı dolayı geçmişi hakkında birşeyler öğrenme.
5) Karakteri edebiyat ve sanattan hoşlanan biri yapma.
6) KArakterin duygusal olarak acı çekebilmesini sağla, ona acı çekebilme yeteneği ver.
7) Cesaret: Cesuryürek'teki William Wallace, Star Wars'ta Luke Skywalker, vb.
Bazı teknikler iki farklı kategoriye girer. Bazı karakterle özdeleşme teknikleri aynı zamanda karakteri
derinleştirme teknikleridir.
Kendisine bir hayat verdiğiniz (invest with life) karakterlerle özdeşleşirsiniz. Sims oyunundaki gibi.
9) Kendilerinden sorumlu olduğumuz karakterler: Kendisinden sorumlu hissettiğimiz karakterlerler
özdeşleşiriz.
Biriyle empati kurmanın, onlar için sorumluluk sahibi olmak istememize yol açtığı doğrudur. Tersi de
doğrudur: Birilerinden sorumlu olmak, o kişilerden empati duymamıza neden olur. Bir kedi ya da köpeğe
bakıyorsanız bir süre sonra onlar için emptal duyarsınız. Hayvan hastalanırsa, bu sizi duygusal olarak
etkiler.
Not: Ters yüz edilen bir "özdeşleşme tekniği", karakterin sevilmemesine yol açar ve bizim de o karakterle
özdeşleşmek isteMEMEMİZE yol açar.
Örn. Bir karakterin tehlikedeki bir insan için kendini feda etme riskini göze alması, onu sevmemize yol
açar. Tersi: kendini feda etmemesi, onu sevmememize yol açar.
Böylece bir karakteri ne kadar seveceğimize dair, onunla ne kadar özdeşleşeceğimize dair bir düğme
("dial") geçmiş gibidir. Bu özdeşleşme yaratma düğmesinin çeşitli kullanımları vardır.
Kusurlu karakterler yaratmak ve kahramanların aşırı mükemmel olmasına engel olmak:
Zaman zaman sevdiğimiz, ya da en azından çelişik duygular hissettiğimiz kötü adamlar yaratmak. Örn.
Pulp Fiction ya da Usual Suspects'teki "cool" kötü adamlar.
Normalde sevilmeyecek birinin, bir kahramana dönüşmesini sağlamak. Rocky filmindeki ana karakter son
derece sevilebilir birisidir çünkü bütün "özdeşleşme (ilgi doğurma) teknikleri" bu karakter için
kullanılmıştır. Bütün bunlar, Rocky'nin bir tefeci için çalıştığını görmezden gelmemize neden olur.
Bir karakterin zaman içerisinde / belirli bir zaman aralığında sevilmez biri olmaktan sevilir birine
dönüşmesini sağlamak.
Gönderen gezgin zaman: 11:46 3 yorum:
9 Ocak 2015 Cuma
Kış Uykusu
Dikkat: Aşağıda, "Kış Uykusu" filmi ile ilgili bilgiler vardır. İzlememiş olanların yazıyı okuması, seyir
zevklerini azaltabilir.
"Kış Uykusu"nu izlemeyi bitirdim.
16

Film birkaç yönden kötü. Aklımda kalanları sırasız bir şekilde yazayım:
1) Demet Akbağ'ın karakteri ile Haluk Bilginer'in konuşmaları (ilk konuşmanın 5. dakikası) sinema
salonundan dışarı fırladığım an olurdu. Kötü yazılmış diyaloglar kötü sayılmayacak bir performansla
sergilenmiş. Ama asıl kötü olan, Demet Akbağ karakterinin iticiliği. Gerçek hayatta "Ha, tamam, tamam"
diye susturacağınız bir insanı önce kısa, sonra da çok uzun bir süre için dinlemek zorunda
bırakılıyorsunuz. Katlanılır gibi değildi. Yaşasın DVD'ler!
2) Karakterlerin hepsi köksüzdü. Sanki filmde anlatılan hikaye başlamadan kısa bir süre önce oraya
gelmişler ve orada yaşamaya başlamışlar gibiydi. Karakterler arasındaki bağlantıları ve yaşanmışlıkları
hissedemiyoruz. Yani aralarında bir miktar kırgınlıklar ve geçmişten kalan bazı izler var ama bana hiçbiri
gerçekçi gelmedi. Sanki birbirlerini yeni tanıyorlarmış gibi, yıllar önce konuşulmuş ve halledilmiş olması
gereken meseleleri (seyirciye serim olsun diye) yeni yeni gündeme getiriyorlardı.
3) Haluk Bilginer ile Melisa Sözen ilişkisi. Gerçek dışı bir ilişki. Hem de birçok yönden. Bunlar ne zaman
birbirlerini sevdiler, birbirlerinin nesini sevdiler, bu sevgi nasıl sona erdi, vb. Hiçbir iz yok. M. Sözen'in
Cansu Dere taklidi oyunculuğunun bize ima ettiği (yönetmen bunun ardına sığınmış resmen) bir
yaşanmışlık var, ama ne olduğuna dair hiçbir somut belirti yok. Yani ortada analizine tanık olmaktan zevk
aldığımız bir ilişki yok, sadece "bunlar arasında birşeyler yaşanmış yaaa!" dedirten acayip susmalar,
gerdan kırmalar, laf sokmalar filan var.
4) Diyalgolara tekrar dönmek zorundayım. Bu kadar kötü yazılmış diyalogları ben bu kadar "övülen" bir
filmde görmemiştim. Seksenlerdeki entel filmlere benzemiş. "Diyalog Yazma Sanatı"ndan hiçbir nasibini
almamış kitabi cümleler, sanki bir "sesli kitap" seslendiriliyormuş gibi bir tonlamayla "okunuyor" "söyleniyor" demiyorum bakın! Yine Demet Akbağ bu konuda başı çekiyor, Haluk da onu takip ediyor.
Birisi NBC'ye gerçek diyalogların nasıl olduğunu hatırlatsın.
5) Filmin başlarındaki atın yakalanmasından ve sonra salıverilmesinden metaforik anlamlar çıkartanlar
var! Haklılar! Ama artık sinema seyircisi o kadar akıllı ki (iyi seyirciden bahsediyorum, bizim ergen
taifesinden değil), o atı ilk gördüğü zaman "Aha! Ulan bununla kesin metaforik bir anlam yaratır" diyor
zaten. Yani hiçbir şekilde "subtle" değil. Kör kör parmağım gözüne olmuş. Hele Haluk atı serbest
bıraktığında "Öfff!" dedim, "Ne bu? İlkokul çocuklarına simgesel anlatım dersi mi?" Arkadaşlar, sanat
incelikli olur, Rembrandt ile tabela boyayan adam aynı malzemeleri kullanır ama aralarında "sanat" farkı
vardır. NBC bildiğin tembellik yapmış.
6) Haluk'un canlandırdığı Aydın karakterinin (ki son yüzyılın en talihsiz isim seçimi olmuş) hiçbir derdi yok
aslında. Derdi olmadığı için de düz ovada akacak yer bulamayan bir su birikintisi gibi. Sadece (sahip
olduğu paradan kaynaklanan) ufak otoritesiyle etrafındakilere hafif hafif üstünlük taslıyor. Ki bu gündelik
hayatta çoook sık gördüğümüz bir durum. (Siz kendinizin öyle olmadığınızı zannedebilirsiniz ama elinize
azıcık yetki / para / avantaj geçince sizin de ayranınız kabarır, emin olun. Hatta kabarıyordur da siz
farkında değilsinizdir). Yani Aydın'ın durumu bir filme konu olabilecek bir durum değil. (Bu konuda Üç
Maymun'un çok gerisinde kalıyor, orada en azından hikaye gibi bir tarafa akan birşey vardı). Ama NBC
zaten klasik hikayeler anlatmaz, durumlar anlatır diyebilirsiniz. İşte bu yüzden bu gibi "anlatacak birşeyi
olmayan" adamlar kendilerini birşey zannediyorlar.
7) Filmin yan karakterleri sayılabilecek Serhat (Hoca) ve Nejat (Kardeşi) biraz ilginç olsalar da aslında
NBC'nin asıl ilgi alanını teşkil eden şehirli beyaz Türk aydınlara bir fon oluşturmaktan başka bir
fonksiyonları yok. Serhat'ın oyunculuğu iyi, Nejat İşler ise biraz "typecast" olmuş, yani her zamanki "kötü
çocuk" karakterine sıkışıp kalmış. Hikayeyi ilerletmek için hiçbir fonksiyonları yok (Hah! Hangi hikaye
yahu?! Olmayan hikayeyi ilerletmeyen adamlar. Süper!).
8) Gelelim finale. Herhalde bu tür filmlerde görülebilecek en saçma finallerden biri bu. Kahraman (Haluk)
baştan beri kendi küçük otoritesiyle ezmeye ve yön vermeye çalıştığı karısına olan sevgisini/aşkını
anlatmaya başlar. Hayırdır? Ne oldu?! Nasıl oldu da bu adam bir anda böyle döndü? Bildiğin "Deus Ex
Machina" olmuş. NBC filmi nasıl bitireceğini bilememiş. Ciddiyim. Bir yerde Melisa Sözen silahı çıkarıp
kendi ağzına dayayacak diye bekledim. Olmadı! Bir dahaki sefere inşallah!
9) Diyalogların kötülüğü iki katmanlı aslında: Birincisi, diyalogların biçimi. Yazarlık bölümü öğrencileri bile
birinci sınıfta bu kadar kötü biçimli diyalog yazmaz. Bunu bir geçelim. İkincisi, diyaloglarda (özellikle de
Haluk, Demet ve Melisa arasında geçen diyaloglarda) söylenenler (içerik) o kadar kötü ki, birkaç defa
midem bulandı. Yani yarı aydınların boş saçmalıkları. Bunları bir zamanlar Ankara'da "entelektüel" ve
"sanatçı" camiada çok duyardım. Ama onlar bile bu kadar sığ değildi. Şimdi burada bir ikilemle karşı
karşıyayız. Bu diyaloglar NBC'nin gerçek görüşleri mi (özellikle Haluk - Demet diyalogları), yoksa NBC bu
yarı sığ - yarı entel tipleri mi bize göstermeye çalışıyor. Size birşey diyeyim mi: Bence birincisi. Ama NBC
sıkışınca "Ben aslında sığ insanları göstermek istedim!" (yani ikincisi) diyerek de yırtabilir. Ne yazık ki.
17

NBC'nin neden önceki filmlerinde bu kadar sustuğunu anlamış olduk. İnsanlar onun hikayelerindeki
boşlukları kendileri doldurdukları için ona bir derinlik atfediyorlar. Ağzını açtığı an, ne olduğunu anlamış
olduk. Eh, ben hep diyordum ama şimdi artık siz de biliyorsunuz.
10) Filmin görüntü yönetmenliği bildiğin vasat. Vasat yani. Bir fotoğrafçının çektiği belli. Kamera hep en
tahmin edilen yerde. Çerçeve hep en öngörülen şekilde kurulmuş. Şaşırtmıyor ve heyecan yok.
11) Müziğe gelince: Allah seni bildiği gibi yapsın NBC! Gerçekten de bu kadar yavan, bu kadar 80'ler entel
filmi müziğini nereden buldun? Daha da birşey diyemeyeceğim.
12) Kurgu ise normal: ne yaratıcı, ne de kötü. Ama bazı yerlerde düpedüz yanlış. Tam yanlış değil de,
yanlış yani! Özellikle diyaloglarda araya öyle planlar koymuş ki hiç gereği yok, daha iyisi olduğunu
biliyoruz zaten (çünkü biraz önce gördük), ritmi ve akışı bozmuş. Ama buna da şükür. Filmin en az
aksayan yönü kurgusu olmuş neredeyse.
*
Neticede çok da iyi olmayan bir film. Tahminlerimi boş çıkarmadı NBC (bkz. Eski bir yazı).
Bir sonraki filminde de yine şehirli, hayattan çok fazla şey beklemeyen, saçma sapan acılar içinde kıvranıp
bunlarla ilgili dişe dokunur birşey yapmayan birilerinin mutsuzluğuna tanık olacağımıza bahse girerim.
Heyecansız bir şekilde bekliyoruz...
Gönderen gezgin zaman: 21:00 2 yorum:
İyi Seneler... Yersen!
Herkese İyi Seneler...
... Dilemek isterdim ama Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan belli oluyor. Daha "Bismillah" demeden
Fransa'daki terör saldırısını öğrendik. Bunun aslında dinlerle ilgili olmadığını, dünyanın müreffeh kuzey
yarı küresi ile yoksul güney yarı küresi arasındaki çatışmanın bir ürünü olduğunu anlatmaya gerek var
mı? Müreffeh kuzey yoksul güneyi sömürmeye devam ettiği sürece böyle olaylar görmeye devam
edeceğiz. Eh, batı (yani kuzey) bu tür saldırıları "kabul edilebilir" bir bedel olarak görüyor olmalı ki
tavrında bir değişikliğe lüzum görmüyor. Olan, ortada duran ve hiçbirşeyi doğru dürüst çözümleyemeyen
/ çözümlemesine izin (bunun için gerekli bilgiler) verilmeyen ve oradan oraya sürüklenen büyük kitlelere
oluyor. Artık haftalarca (hiçbir sonuca varmayacağı belli olan) "İfade özgürlüğü" "Dini inançlara saygı" vb.
konulu tartışmalar dinleriz. Başka bir olay gündemi işgal edene kadar tabii...
*
Bir parti genel başkanı, vekili olduğu kişiyle ilgili olarak şöyle demiş: "Türkiye’de soyguncular, katiller,
hırsızlar ellerini kollarını sallayarak dolaşırken ülkenin iç barışına katkı sunmak isteyen bir insan 15 yıldır
tek kişilik bir odada tutuluyor. Bunun haklı bir tarafı olabilir mi?"
Yani başka parti liderleri saçmaladığında normal karşılıyorum ama aklı başında gibi görünen bu eski
cumhurbaşkanı adayı böyle saçmaladığında biraz daha şaşırıyorum. Hepimizi gerizekalı olarak gördüğünü
bundan daha iyi bir şekilde söyleyemezdi. Bir sonraki adımda Hitler'i Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterirse
şaşmam.
*
Bundan yaklaşık bir sene önce her gün ayrı bir kaset haberiyle uyanıyorduk. Son derece ilginç günlerdi.
Normalde asla erişemeyeceğimiz bilgileri medyadan alıyorduk ama bir yandan da şüpheleniyorduk: bunun
arkasında kim var? Tam bir sene sonra işler tam tersine döndü: Kasetleri ortaya atanlara bir etiket
yapıştırıldı ("Paralel devlet") ve avlanmaya başladılar. Bu arada iki seçim geçirdik: Yerel Seçimler ve CB
seçimi. Şimdi önümüzde bir seçim daha var. Ama halk olarak tartışmaktan, kapışmaktan, birbirimizi
yemekten yorulduğumuzu görüyorum.
Anlamadığımız şey şu (bunu sadece karşı tarafa değil bizimkilere de söylüyorum): Biz bu dünyaya mutlu
olmaya geldik. Ve karşı tarafı yenince bu mutluluğu yaşayacak değiliz! Bunu unutmayın. Mutluluğunuzu
bunun üzerine kurmayın. Bir grup insanı alt ettiğinizde mutlu olmayacaksınız. Onları ezdiğinizde, ya da
seçimden galip çıktığınızda mutlu olmayacaksınız!

18

(Sakın bundan benim "Dünya işleriyle uğraşmaya değmez! Yiyelim, içelim, kâm alalım dünyadan" dediğim
zannedilmesin. Eğitime ve çevreye ne kadar önem verdiğimi bilen biliyor. Demek istediğim, kendi
halkımızın bir bölümünü büyük bir mağlubiyete uğrattığımızda mutlu olacak değiliz. Çok insan böyle
zannediyor ve sabahtan akşama, haftanın yedi günü mutsuz mutsuz dolanıyor. Yalnış. Hayatta en önemli
ân "şimdi"dir, muğlak bir gelecek ânı değil. Dünyanın hayhuyu ile hayatı yaşamanın zevki birbirinin yerine
geçmemeli, ya da bir taraf diğerinin zararına kendi alanını genişletmemeli.)
*
TRT'den bildiğiniz iğreniyorum ve benden alınıp orada çalışanlara verilen tek kuruşumu bile helal
etmiyorum!
Hadi alın bakalım o maaşları şimdi!
(Onların da çok umrundaydı. Umurlarında olsaydı bu şekilde mevki işgal eder ya da habercilik (!) yaparlar
mıydı?)
*
M. Metiner'in bu haftaki bir beyanı, sanırım önümüzdeki yüzyıllarda tarih ve din kitaplarına konulacak
(farklı başlıklar altına tabi). Hazret, akrabayı kollamanın Kur'an tarafından emredildiğini ve buna karşı
çıkılmaması gerektiğini söylemiş. İsteyen araştırsın, buraya linkini koyarak sayfayı kirletemeyeceğim. İşte
böyle insanlar sayesinde dindarlar kendi dertlerini anlatamaz hale geliyorlar. Ve ne yazık ki onun gibi
düşünen başka insanlar da var.
Aslında önemli biri ya da önemli bir olay değil. Ama yine de tarihe not düşmek istedim.
*
"Kış uykusu"nu seyrediyorum. Sanırım ayrı bir yazıyı hak ediyor, onun için burada yazmayacağım. Ama o
diyaloglar ne yahu? Bu filmi bir de beğenenler mi çıktı? A. Dorsay filan? Fesuphanallaaah...
*
Uncut'ın sadece formatlanması kaldı. Bekleyenlere duyurulur!
4 Aralık 2014 Perşembe
Son bir Alev Alatlı yazısı!
Yani insanın aklı, havsalası almıyor. Entellektüel duruş sahibi olmak, bu kadar mı zor? Alev Alatlı'dan
bahsediyorum. Kendimi, terk edip giden eski sevgilisi, bu yetmemiş gibi, bir de olabildiğince yanlış,
ahlaksız bir adamla evlenmiş ve bu suretle benim de geçmişimi biraz daha kirletmiş biri gibi
hissediyorum. Yalan mıydı o okuduklarımız? Dinlediklerimiz?
Aklıma bazı tabirler geliyor. Biri Motaigne'den. "Bir insana mutlu yaşadı demek için, onun ölene kadar
mutlu yaşamış olması gerekir. Bir süre mutlu yaşadıktan sonra hayatının son dönemlerinde son derece
büyük azaplar çeken insanlar vardır. Biri ölmeden, onun için 'mutlu yaşadı' dememek gerekir" minvalinde
bir tespiti vardır.
Bir başka tabir ise Dark Knight filminden (farkındayım, Montaigne'den sonra çok klas olmadı ama tam
oturuyor): "You either die a hero, or you live long enough to become the villain!". Bunu Savcı söylüyordu,
hikayedeki kendi geleceğini "foreshadow" ederek. Yani "Ya genç bir kahraman olarak ölürsün, ya da kötü
adam olacak kadar uzun yaşarsın!".
Şu kahpe dünyada, omurgayı son günlerine kadar dik tutan çok az insan görüyoruz. İnsanlar zamanla
(propagandanın etkisiyle, kendi önceliklerinin değişmesiyle, bir zamanlar inandıkları davalara aslında
gönülden bağlanmadıklarını fark ettikleri için) inanç ve davranışlarında değişiklik gösterebiliyor. Aslına
bakarsanız bu çok da anlaşılır ve çok insani birşey. Şu hayat bazıları için bu tür büyük mücadelelere
giremeyecek kadar kısa.
Ama bazıları için, çok az sayıda insan için, insanlığa başkalarının görmediği şeyleri göstermekle görevli
insanlar için, böyle bir döneklik lüksü yok. Doğa/Allah tarafından üstün bir zeka, başkalarında görülmeyen
bir çalışkanlık, irade, analiz gücü, nüfz-u nazar ile ödüllendirilmiş, sanki geri kalanları aydınlatmak için
gen havuzunda özel olarak dizayn edilmiş gibi duran bu insanlar, böyle birşey yapamazlar. Yapmamalılar.

19

Zira yaparlarsa, zararları sadece kendilerine olmuyor. Onları takip eden on binler, yüz binler de yolunu,
yönünü şaşırıyor, sapıtıyor, karanlıkta kayboluyor.
Mesela Alev Alatlı'nın çok sıkı bir takipçi grubu vardı internette. 2000'lerin başında biraz bakmıştım. Öyle
çalışkandılar ki bir iki kitap bile hazırlamışlardı, vb. İnternette görüp görebileceğiniz en seviyeli
tartışmalardan bazıları orada gerçekleşirdi. Ne oldu şimdi onlara? Onlar da Alatlı'nın ödül almasını
alkışladılar mı? Eminim orası kaynıyordur şimdi, terk edip gidenler olmuştur. (Eğer olmamışsa, durum
daha da vahim).
*
Daha doksanlarda, Alev Alatlı'nın Mesut Yılmaz'a olan ünsiyetinden anlamalıydım olacakları. Heyhat!
"Her Kürtaj Bir Uludere"ydi?!
Yakın zamanlarda yapılan en bariz, en beceriksiz medya ve kamuoyu manipulasyonlarından biriydi bu,
hatırlarsanız. Uludere'de onlarca vatandaşımız kendi devletleri tarafından öldürülmüş, hükümet ve ilgili
kurumlar da yaylım ateşine tutulmuştu. O tartışmanın nasıl bittiğini hatırlıyor musunuz? Zamanın baş
yöneticisi başlıktaki iddiayı ortaya atmış ("Her kürtaj bir Uludere'dir!") ve bütün dikkatleri aniden bu
konuya yönlendirmeyi başarmıştı. Bunu takip eden on gün boyunca da bütün gazeteler ve televizyonlar
"Benim bedenim benim kararım" minvalinde tartışmalarla dolmuştu. Her ne kadar o konu bir süre sonra
çeşitli aralıklarla gündeme getirilse de, ölenlerin ailelerine verilen sus parası ile olay neticelendirilmişti.
(Bu para verip susturma yönteminin ne kadar çok işe yaradığını gören hükümet, aynı yola Soma'da da
başvurdu. Hatta olayın çok fazla kapitalist görünmesini engellemek için önce "Soma'da ölenler şehittir"
diye dini bir perspektif de kattılar. Hem alttan hem üstten olaya yüklendiler ve görünür hiçbir zarara
uğramadan olayı atlattılar.)
Şimdi de bizim bütün dünyaya rezil olmamıza neden olan bir Kaçak Saray (ruhsat alınması ile inşaatın
bitişi arasında geçen süre "altı" gün!) olayından dikkatleri uzaklaştırmak için yeni bir "Her kürtaj bir
Uludere'dir"e ihtiyaç var. (Sanırım bunların elinde böyle bir kitapçık ya da defter var: "Sıkıştığımızda
gündemi saptırmak için kullanılacak konular!" başlıklı!) Eh, Dersim olayları, tek parti dönemi uygulamaları
her zaman iş görmüştür. Zira o dönemin sorumluları ve yetkilileri artık hesap verebilecek bir durumda
değil. Yapılanları açık açık savunabilen de yok (Öymen'in başına gelenler malum). Öyleyse Dersim plağını
koyalım ve biraz da onu dinleyelim! dediler.
Dinliyoruz.
Ama yemiyoruz!
*
Dünün en güzel olaylarından biri NTV'ye verilen cezaydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mevcut
cumhurbaşkanına 5 saat, diğer adaylara ise yarım saatten az yer verdiği için RTÜK NTV'ye ceza kesmiş!
(NTV'de onların normalde yayınlamayacağı kalitede bir belgesel vardı). Gece rüyalarında gördüler
herhalde!
(Bu cezalara da bayılıyorum. Olay olup bittikten sonra gelen her türlü tedbire şaşıyorum daha doğrusu.
Bir sürü insan madende ölür, madencilikle ilgili yönetmelik değişir; asansör düşer insanlar ölür, iş
güvenliği bilmem nesi değişir; seçim olur, medya tarafgirliğin Allah'ını yapar, atı alan Üsküdar'ı geçer,
RTÜK ceza verir. Sanırım millet olarak "ilahi adalet" olayını yanlış yorumluyoruz. Yani "burada cezasını
bulmazsa öbür tarafta cezasını bulur" anlayışını gündelik hayatta bu kadar kullanmak doğru değil. Bu
dünyanın işini burada halledeceksin! Laiklik bu değil miydi? Neydi laiklik? Emek'ti! ... Şimdi durayım
ben...)
*
Birilerinin bizi nasıl güttüğünü artık eni konu sokaktaki çocuk bile fark etmiş durumda. Seçim öncesi
kadro vaat et, maaşlara zam yap, abuk subuk projelerle milletin ağzını sulandırıp hayal gücünü ateşle.
Seçimden sonra yapılan zamlarla o paraları fazlasıyla geri al. Başka bir kriz çıkarsa da konuyu değiştir ya
da hemen karşı saldırıya geç! Bunu yaparken de bütün medyayı kullan, ne de olsa hepsi en fazla bir
telefon uzaklıkta! Diğer yandan futbol ve dini programlar sürekli olarak işlevlerini yerine getiriyor zaten.
(Cübbeli Jet Ski pilotu, Amerikalı'ların uzay programını eleştirmiş: "O kadar milyon doları harcayıp uzaya
uydu yollayacaklarına bana yüz bin dolar versinler, ben oradaki herşeyi anlatayım. Herşey Kur'an'da var!"
diyor. Bkz: http://www.youtube.com/watch?v=JYVLAVlv6zo)

20

*
Boşuna demiyorum: mevcut medya ve eğitim sistemimiz, insanlarımızın dönen dolapları anlamasını
sağlayacak bilgiyi ve muhakeme yeteneğini vermiyor! Asıl değişmesi gereken ekonomi değil, savunma
değil, eğitim! Orada ise (nüfus arttıkça) durum daha kötüye gidiyor. Akıllı tahtalar ile bu iş olmuyor.
Tahtalar akıllı ama öğrenciler(in çoğu) değil.
*
Bir de diyorlar ki "Öğretmenler gününüz kutlu olsun?". Bize bu insanları, bu nesilleri yetiştiren
öğretmenlerin mi?
Güldürmeyin beni!
Biz bundan daha iyisini hak etmiyoruz ki daha iyi bir şekilde yönetilelim?!
Biz bundan daha iyisini hak etmiyoruz ki daha iyi bir şekilde yönetilelim?!
Eğitimli, aydın dediğimiz kesim bildiğin kafayı yemiş gibi davranıyor. Bir taraftan ekonomik düzenleri hiç
bozulmasın, istikrar devam etsin istiyorlar, diğer taraftan da bunu muazzam bedeller (bizim ödediğimiz
bedeller) karşılığında sağlayan adam ve sistemi gitsin istiyorlar.
Bir yandan kapitalizmin her türlü nimetinden faydalanalım, maaşlarımız artsın ve daha çok şey satın
alabilelim istiyorlar, diğer taraftan bunun olabilmesi için gereken acımasız kapitalizm (bkz. özelde maden
işçilerinin genelde bütün işçilerin sömürülmesi) ve onun sonuçları (özelde zeytinliklerin ve ormanların,
genelde bütün doğanın katledilmesi) olmasın istiyorlar.
Bir yandan kifayetsiz bir lidere emanet edilen kurucu parti neden birşey yapmıyor diye sızlanıyorlar, diğer
yandan özellikle iki büyük şehirde belediye başkanlıklarını almak için kıçlarını bile kaldırmıyorlar
(İstanbul'da Sarıgül, Ankara'da Yavaş alsaydı, emin olun mevcut yöneticilerin karizması bayağı çizilmiş
olurdu). Twitter üzerinden sandık sonuç tutanağı aramak nedir yahu?!
Hem kuzu gibi davranmakta direniyorlar (Gezi bir başkaldırıysa, sonuç ne?! Değişen ne?! Gitarist başkanlı
mikro boyutta bir partinin yaratılması ve beyaz Türklere on yıllarca yetecek bir emzik -"pacifier"verilmesi dışında, netice ne?), hem de birileri onlara çobanlık yapmaya kalkınca (kafede sigara içenlere
karışılması, 1.5 milyar liralık saray yapılması, vb.) itiraz ediyorlar.
Ülkenin en önemli kurumları yavaş yavaş ele geçirilirken (Askeri okullarda verilmeye başlanan din
dersleri, 9 yaşındaki kız çocuklarının artık BAŞINI BAĞLAYACAK OLMASI, vb.) doğru dürüst ses
çıkartmıyorlar, sonra kalkıp "Biz ne zaman bu hale geldik?!" diyorlar.
Yahu, bir yürü git!
"INTERSTELLAR" Hakkıda
Dikkat: Bu yazıda "Yıldızlararası" ("Interstellar") hakkında bilgiler vardır. Filmi henüz izlemeyenlerin bu
yazıyı okuması, daha sonraki seyir keyiflerini olumsuz etkileyebilir.
*
"Interstellar"ı vizyona girdikten bir hafta sonra izledim. Bu arada da film hakkında herhangi bir yorum ya
da eleştiri okumamak için özel bir çaba sarf ettim. (Medya hayatımıza o kadar sirayet etmiş ki, hiç
ummadığınız bir yerde karşınıza birşeyler çıkabiliyor).
Filmi izledim. En azından şunu söyleyebilirim. Nolan, film bittikten sonra bile etkisi sizin üzerinizde bir
süre daha kalan bir eser üretmiş. Bu süre, Nolan'ın filmde ele aldığı temalar ile daha önce kadar haşır
neşir olduğunuza bağlıdır diye tahmin ediyorum. Örneğin Sanarist'in eski yazılarını hatırlayanlar benim
çevreye ne kadar önem verdiğimi bilirler ("Yeşil Test" diye bir yazımı okuyun mesela). Burada çok ele
almamakla birlikte kuantum fiziği, astronomi, zaman yolculuğu, uzayda seyahat, vb. de ilgilendiğim
alanlar arasındadır. Eh bilimkurgu seven biri için bu da normal sayılır. Sinemayla da "ilgilendiğimize"
göre, bu film tam bana göre denilebilir... mi?
Pek sanmam. Yani bana ne uzak ne de yakın. Maddeler şeklinde sıralayayım.
1) Nolan kahramanını uzaya yollamak için serim bölümünü bildiğiniz "hızlandırmış". Yani Matthew M.'nin
kızıyla birlikte NASA'yı bulmasından sonra uzaya çıkmayı kabul etmesi arasında o kadar az zaman geçiyor
21

ki, kendimi bir anda radyo oyunu dinler gibi hissettim. Yani o ilk toplantıda herşey o kadar hızlı gelişti ki?!
Zannedersiniz ki adamlar "ya uzaya kimi yollayacağımız konusunda bir toplantı yapalım, belki bir astronot
kazara bizi bulur da onu göndeririz" demiş va VOILA! Allah isteklerini yerine getirmiş! Daha filmin başında
küçük bir deus-ex machina ile karşı karşıyayız.
2) Matthew'un uzaya gitmesiyle ilgili olarak ortaya konan plan da çok kırılgan. Aniden ortaya çıkan bir
solucan deliği ve oradan dikizlenen diğer galaksilere / sistemlere bakarak dünyaya benzer yerler aramak.
Daha bu aşamada Nolan bilimin, insan aklının ve olasılıkların sınırlarını zorlamaya başlıyor ki henüz filmin
serim aşamasından çıkmadık. Benim solucan delikleri ile ilgili olarak son okuduğum şuydu: Evet, solucan
deliği diye birşey olabilir ama bu en fazla bir atomun geçebileceği genişlikte olabilir, öyle devasa uzay
gemilerinin geçebileceği büyüklükte değil. Hele bir galaksinin bir ucundan diğerine böyle aşırı bir kestirme
şeklinde sürekli açık duran bir yapı hiç olası değil. Ama Nolan bizi başka yerlere çok hızlı yollayacak ya,
başka çaresi yok (adam hiper-uzay (Yıldız Savaşları) ya da Warp (Uzay Yolu) gibi fantastik şeyler
kullanmak yerine nispeten bilinen bilimin sınırları içinde kalmaya karar vermiş bu yüzden o kapıyı
zorlamak zorunda).
3) Uzay gemisinin solucan deliğinden geçmesini de kabul ettik diyelim. Bundan sonra iki gezegene
yaptıkları ziyaretler karşımıza çıkıyor. Karadeliğe yakın olan gezegenin üzerinde zamanın çok daha yavaş
geçmesiyle ilgili fiziği açıkçası bilmiyorum. Benim bildiğim zaman, ışık hızına yaklaştıkça yavaşlar, bunun
başka bir versiyonundan haberdar değilim. Yine de akla pek yakın gelmiyor. (O gezegende olanlar ayrı bir
komedi zaten.) Sanki Nolan, "Abi ben şimdi uzaya çıkıyorum ya, uzayla ilgili her bir ilginç konuyu
kullanayım" demiş. Doğal olarak karadelikler, uzay-zaman bütünlüğü, zamanın göreliliği, solucan delikleri,
vb.'ye de uğramış.
4) Sulak Gezegende nereden geldiği belli olmayan ("Abyss" tarzı) dalgaları ciddiye almayan şebelek Kedi
Kadın yüzünden Matthew'un hayatından 23 sene gittiği gibi, diğer bilimadamı da ölüyor. Sadece bu
(önceki) cümle bile buradaki saçmalıkları anlamanıza yardımcı olur sanırım. Ama en komiğini söyleyeyim:
Minecraft'tan çıkmışa benzeyen (Evet! Minecraft'ı biliyorum!) bir şekilde ama çok hızlı hareket edip koşan
robot'un diğer bütün işleri yapmakta kullanılmaması, bu gezegende olan herşeyin aslında dramatik açıdan
"anlamsız" hatta "gereksiz" olduğunu gösteriyor. Yani şebelek Kedi Kadın ve diğer astronot, o suyun
içerisinde güçlükle ve yavaş yavaş ilerleyeceklerine Minecraft robotu o işleri yapmaya yollansaydı en
başta, o olayların hiçbirisi olmayacaktı! (Yaa, Nolan! Okyanusun bu tarafında senden daha iyi analiz
yapanlar var! Hıh! :) )
5) Bourne'un bulunduğu (Matt Damon) diğer gezegende olanlar biraz daha ilginç olmakla beraber,
herhangi bir biçimde filmin temasıyla ilgili değil gibiydi. Kafayı yemiş ve hayatta kalmak için herşeyi
yapmaya çalışan bir bilimadamı, kahramanlarımızı iyice zor duruma sokmak dışında, uzayda yaşam,
dünyanın kurtarılması, vb. konularıyla ilgili hiçbir şey sunmuyordu bence. Yaptığı tek şey, Matthew ve
Kedi Kadın'ın uzay aracına, Matthew'u karadeliğe dalmaya zorlayacak kadar zarar vermekti. (Sizi bilmem
ama ben bilim kurgu seyrederken bilimle ilgili şeylerin belirli aralıklarla gelmesini severim. Mümkünse de
finalde ya da finale doğru zirve yapsın: "Contact" gibi, ya da "2001").
6) Matthew abimiz karadeliğe dalınca, çoook doğal olarak eğer "Contact"ı seyrettiyseniz, Jodie Foster'ın o
uzay aracında yaşadıklarına benzer birşeyler hissediyorsunuz, ama o kadar heyecanlanmıyorsunuz. Zira
Carl Sagan abimiz, Nolanlar (abi + kardeş) gibi çakma bilim adamı değil, gerçek bilim adamıydı. Görsel
efektler 1997'ye göre çok daha iyi olmasına karşın şimdikinin verdiği duygu 10'da biri kadar. Tabii o filmi
sinemada dev perdede seyretmeniz lazımdı.
7) Matthew'un bir kere kara deliğe girip canlı kalması imkansız. (Keza, solucan deliğine de). Film burada
artık bilim kurgu olmaktan çıkıp Yüzüklerin Efendisi janrına (fantastik) yaklaşıyor. Ama hadi bilete para
verdik, filmin ikinci yarısının ortasında çıkılmaz diyorsunuz ve seyre devam ediyorsunuz. Nolan bize
karadeliğin ortasında uzay-zaman hakkında (özellikle de boyutlar hk.) bilgi vermeye başlıyor. Eh, fizikle
uğraşan herkesin ilk öğrendiği şeylerdir bunlar: boyutlar, uzay-zaman birlikteliği, zaman'ın tek yönlü
olması, vb. Ama Nolan burada kendi hikayesinde en başta attığı bir temeli (set up) sonuca (pay-off)
dönüştürmek için bilim kurallarını bayağı bir zorluyor. Neymiş: Matthew'ın kızına en başta odasında o
bilgileri veren (kitapların düşmesi, tavandan düşen tozlar) vb. aslında kendisiymiş.
E sormazlar mı adama, neden sadece o anda (kitapların düştüğü an) iletişim kurmaya karar verdin. Daha
önce ve hatta kendisiyle (kızıyla değil) iletişim kursaymış ya? Ya da kendi yaşamından da öncesine gidip,
iklimler bu kadar bozulmadan önce kendisini anlayacak birilerine ulaşsaymış? Sorunu kökten çözseymiş?
Nolan(lar) burada kendilerine koydukları sınırlar içinde kalmaya çalışarak güya mantık çerçevesini
bozmamaya çalışıyorlar, ama daha en temelde/başta o kadar bozuyorlar ki, aklı başında bir şekilde bu
işin içinden çıkmaları mümkün görünmüyor. Tıpkı "Lost"ta olduğu gibi. Bu kadar açık uç ("loose ends")
bırakırsan, bunları toplayamazsın.

22

8) Netekim toplayamıyorlar - en azından bana göre. Matthew abimiz kızıyla mesajlaşarak dünyayı
kurtarıyor, vb. Sonra da çook uygun bir şekilde kızının yaşlılığı döneminde dünyaya genç biri olarak geri
dönüyor (Einstein'ın kuramlarından birini doğrularcasına, ama bence tamamen yanlış bilimsel nedenlerle).
Kızıyla helalleşiyor ve uzak bir gezegende bıraktığı kadının yanına gitmek üzere bir gemi çalıyor! Yok
artık! diyoruz biz de. Nolanlar, bilimsel bir hikaye anlattık, ama aynı zamanda draması da sağlam olsun,
en azından bir çatısı olsun, baş son ile birleşsin, vb. diye her türlü hokkabazlığı, hem de çok kısa bir
sürede yapıyorlar. Yerseniz!
9) Bütün bu olayların aslında Michael Caine tarafından canlandırılan adi profesörden kaynaklanması ise,
karşımızda gerçek bir "kötü" (nemesis) olmamasının verdiği boşluk hissini açıklıyor. Yani bir "Joker" ile
karşı karşıya değiliz. Sadece insanlık adına karar verebileceğini zanneden hafif psikopat kendini bilmez
yaşlı bir bilimadamıyla karşı karşıyayız. Bu mudur olay? Nolanlara göre budur ve yeterlidir! Efektleriniz
yeterince havalı olursa, birkaç da bilimsel kuramı kurcalarsanız, insanlar size "Kendi 2001'ini yaptı" filan
bile derler.
10) Yerçekimi ("gravity") benim de ilgilendiğim şeylerden birisidir. Evrendeki dört kuvvetten biri (hatta
zayıf olanlardan biridir, bilen bilir). "Graviton" adı verilen kuramsal parçacıklar yoluyla taşındığı
düşünülür. (Henüz ne olduklarına dair -etkileri hariç- hiçbirşey bilinmemektedir. Cern'deki bu parçacık
hoplatma deneyleri biraz da onu bulmayı amaçlar). Nolanların yerçekimi'ni zaman ötesi bir varlık olarak
açıklaması, bildiğiniz saçmalığın daniskası olmuş. Yani en az bu konuyu araştırıp çalışmışlar, ya da işlerine
geldiği için böyle bir açıklamaya gitmişler. Yavrucum, bak buraya yazıyorum: herşeyin üzerinde var
olabildiği matris, zaman'dır. Yerçekimi değil. Yerçekimi bile zaman matrisi üzerinde var olabilir. Öyle bir
yerinden kuram uydurma! Adamı sinirlendirme!
11) Beş boyutlu varlık ne lan?! (Afedersiniz). Tahayyül dahi edemediğin birşeylere / birilerine hikayeyi
bağlamak deus-ex machina'nın Allah'ı olmuş! (Burada yaptığım kelime oyununun adını bilene kırmızı
kurdela vereceğim!).
*
Neticetül Kelam: Bilimkurgu seven biri olarak uzayda geçen ve çeşitli uzay kavramlarını somut olarak
gösteren bu filme alakasız kalmam imkansızdı. Ama senaryo açısından ve dahi bilim açısından film
ortalamanın pek üzerine çıkamıyor. Hele en başlarda bir ara yine herkes "Deyimler ve Atasözleri
Sözlüğü"nden fırlamış gibi konuşmaya başladı ya, "eyvah" dedim, "bir Batman daha mı Başlıyor?"
Bence gidilebilir bir film. Ama daha sonra, filmde geçen kavramlarla ilgili ciddi birşeyler okumanız ya da
araştırmanız şartıyla. O filmde anlatılanları bilim kabul edip konuyu bilen birileriyle konuşursanız, fena
rezil olursunuz.
Demedi demeyin...
DAVID FINCHER: ÇATIŞMADAN KORKAN ADAM
David Fincher'ı genel olarak severim. Ele aldığı konuların ve karakterlerin "tatsızlığına" karşın, onları ele
almadaki ciddiyeti, çalışkanlığı ve üslubu, kendisini benim için ilgiye değer bir yönetmen haline getiriyor.
Etrafında bu konuda bulunan boşluğua bakılınca, adam ister istemez biraz daha ön plana çıkıyor.
Ama daha ilk filminden beri Fincher'ın hikayelerinde bir durumun tekrarlandığını görüyoruz. O da şu:
Fincher hikayelerindeki karakterler çok uzun süreler boyunca birbirleriyle doğrudan çatışmaya girmiyorlar.
Bir sebepten dolayı birbirlerinden uzak / ayrı duruyorlar. Bir araya geldiklerinde de kısa çatışmalar
yaşıyorlar. Hikayelerindeki ana olay genel olarak bundan ibaret.
Bunu en son "Gone Girl"ü izlerken fark ettim. Sonra geri dönüp Zodiac ve Ejderha Dövmeli Kız filmlerine
bakınca, bunun doğru olduğunu fark ettim. Önceki filmlerine de bakınca, yine aynı durumun
tekrarlandığını gördüm.
Örneğin "Seven" filminde hep kaçan bir kötü adam / nemesis vardır. Dedektifler John Doe'yu arayarak
geçirirler bütün filmi. Sadece sonlara doğru bir iki karşılaşma olur.
"Oyun" filminde zaten "kötü adam" belirli biri değildir. Baş kahraman (M. Douglas) çeşitli insanlarla çatışır
/ onlardan kaçar ama ortada geçer bir nemesis hiç yoktur. Güya birileri onu kovalamaktadır.
"Alien"da zaten serinin genel kuralı olarak Alien'lar az ve nadiren gösterilir. Bu da Fincher'in hikayesel
eğilimine tam uyuyor.
"Fight Club"ı bu açıdan değerlendirebilir miyiz bilmiyorum. Bunu sonraya bırakalım.
23

"Panik Odası", bu hikaye yapısının şahikasıdır neredeyse. Kahramanlar bir odaya kapatılır, kötü adamlar
da odanın dışındadır. Film boyunca (finaldeki kısa bölüm hariç) çok az etkileşirler.
"Zodiac"ta da hikaye boyunca bir gerilim var. Ama gerçekten kahraman ile kötü adam hiç ama hiç
çatışmıyor. Finaldeki yüzleşme hariç! Bu açıdan bakarsanız bildiğiniz "komik"!
"Benjamin Button"da zaten bildiğimiz anlamda çatışmalı bir hikaye yok, bu yüzden bu kritere göre
değerlendirmek zor. Ama yine de Fincher'in "çatışmadan kaçışı"nın en üst düzeyi olarak nitelendirilebilir.
"Social Network" belki de en çatışmalı hikaye. Ama bunun nedeni de Fincher'in tercihinden çok
anlatılanların gerçek olaylara dayanması. Yani Aaron Sorkin'in hikayesi kaçınılmaz olarak çatışma içermek
zorundaydı zira "herkesi arkadaş yapan bir adamın arkadaşsız kalması" gibi biraz çocuksu ama aslında
etkileyici bir önermeye dayanıyordu.
"Ejderha Dövmeli Kız"da da kahraman ile kötü adam ancak finalde karşılaşıp çatışıyorlar. Onun dışında
sürekli bir araştırma, soruşturma, delil bulma, vb. var. Bunların dışında belirgin bir çatışma yok.
*
Zaten aslında Fincher de kendisini "mystery / thriller" türü ile sınırlandırıyor. Bu tür, işlenen bir suçun
failinin bulunması / yakalanması ile ilgilidir. Bir J. Cameron gibi "aksiyon" yönetmeni değil Fincher. Bir
Fincher filmine gittiğinizde, ne bekleyeceğinizi aşağı yukarı biliyorsunuz. Güzel kompozisyonlar, ilginç
diyaloglar, birkaç şaşırtıcı hikaye süprizi ("twist"), insan doğasına dair olumsuz bir bakış açısı. Kötü değil
ama artık çok şaşırtmıyor.
Not: Son iki filminde (Ej. Döv. Kız ve Kayıp Kız) kayıpların arkalarında bir günlük / defter bırakması vb. de
ortak. Ama Gone Girl'de Fincher seyirciye bir çalım atıyor ve ikinci filmdeki defterin kurmaca olduğunu
gösteriyor. Sanki bir önceki filminde kullandığı trük ile (hatta filmin tamamıyla) alay ediyor. İlginç.
*
Fincher'in bu çatışmadan kaçma eğilimi acaba gişedeki genel performansının bir nedeni olabilir mi?
Muhtemelen.
NOTLAR - 2
1) (18+ bir nottur, sinirlerinize hakim olun) Bir insan bu kadar "ilgi ****pusu" olabilir! (Bilenler, bu
tabirin İngilizceden geldiğini bilirler: "attention whore". İlgi çekmek için her türlü saçmalığı yapanlar kadın / erkek fark etmez- için kullanılır.). Ölmüş bir kızın katilini sevimli göstermeye çalışan yazarımsı
yaratığı daha ilk zamanlarından itibaren sevmezdim - gerçekten! Hayatta bazı insanlar doğruyu söylerken
bile alttan alta ruhsal rahatsızlıklarını belli ederler ya, bence öyle biriydi. Değil arkadaş olmak, kafede yan
masada bile oturmak istemeyeceğiniz tipte birisi.
Ve şu anda zevkten dört köşe, biliyor musunuz? Elde etti istediğini! Herkesin ilgisini aldı - azı olumlu,
çoğu olumsuz, ama ne fark eder! Gündeme geldi ya. Kendini değerli hissediyor, damarlarında adrenalin
dolaşıyor, kendini tekrar "canlı" hissediyor! Katilini övdüğü genç kızdan farklı olarak! Medyamız bu
manyakları nerede buluyor bilmiyorum ama herhalde iş görüşmelerinde "içinizde bir manyak var mı?"
sorusunu olumlu yanıtlayanları seçiyorlar?!
2) Ah, madem hayal kırıklıklarından gidiyoruz, A. Alatlı'yla devam edeyim. Ne kadar sevmiştik seni?! Hem
akıllı, hem içtendin. Ve sanki herhangi bir politik cepheye kapılmadan bizlere doğruyu göstermeye
çalışıyordun, yukarılardan bir yerden! Ama olsun, kafamızda ve gönlümüzde öyle ufuklar açmıştın ki bazı
tutarsızlıklarını görmezden gelmeye hazırdık. Ta ki bu 17 Aralık olaylarında cansiperane (ki onun tabiridir)
kendisini baş yöneticiyi savunmaya adayana kadar! Yazıklar olsun'dan başka birşey demeyeceğim.
Anlattıklarından bazılarını öyle özümsemiştik ki, düşünce dünyamızın temel taşları haline gelmişlerdi.
Onlar da mı yanlış şimdi? Türk insanı (ki bunda okumamış yazmamışlardan bahsetmiyorum, okumuş
yazmış orta sınıftan bahsediyorum) kendi aydınına bu kadar mı şüpheyle yaklaşmak zorunda? Bugün ak
dediğinize yarın kara diyebileceğinizin en güzel örneği olarak tarihe geçtin. Bir zamanlar akıllı uslu
konuşup finale doğru saçmalama konusunda örnek vermek gerekirse ileride bir belgeselde, senden
kesinlikle bahsedilecektir!
3) Kobane olaylarının Gezi olaylarına bağlanmaya çalışılması (en azından bazı kişiler tarafından), Gezi'nin
başlangıçta bir beyaz Türk eylemi olup sonra solcuların / kürtçülerin tekeline girdiği yönündeki
değerlendirmemi doğruluyor. Bu arada Selehettin'in, bir lafıyla 30 küsür kişinin ölümüne yol açması ve
buna dair en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermemesi (belki içi kan ağlıyordur), o siyasi hareketin
24

başındakilerin sağlıklı karar alma kabiliyeti hakkında çok şeyler gösteriyor. Gezi'de 5 kişinin ölümüne yol
açan ile Kobane eylemlerinde 30 küsür kişi öldüren yarışmış meğerse son seçimde. Allahım sen bizi koru!
4) Alakasız Not: Çok eski bir yazıda "Çocuklar Duymasın" dizisinin P. Altuğ'un "sadakatsizliği" nedeniyle
bitirilmesinin saçma olduğunu söylemiştim. Dizi tekrar yayınlanmaya başladığından beri her gördüğümde
"Bak! Ben demiştim" diyorum, gayri ihtiyari! :)
5) Yine yaklaşık on yıl önceki bir yazıda "The O.C." için "izlemeyeni döverim" demiştim, en azından birinci
sezonu için. O dizinin bizdeki uyarlaması olan "Med Cezir"e gösterilen ilginin büyüklüğü, sanırsam o
zamanki tespitimin doğruluğunu gösteriyor. (Evet, adam on sene önce yaptığı bir tespitle ilgili "Bak ben
demiştim!" diye övünüyor, ne var?!)
6) Geçen akşam Kutluğ Ataman'ı gördüm televizyonda, bir mülakat veriyordu filmiyle ilgili. Tekrar kani
oldum, "sanatçı"nın canı yanan, yarası kanayan bir insan olması gerektiğine. Herşeyi birbirine denk
(kusura bakmayın, 18+ demiştim), medyanın ilgisine mazhar olduğu için etrafa içi boş gülücükler saçan
insanlar ancak sinir kaynağı olabiliyor. Derdi (her iki anlamda "dert") / yarası olmayan adamdan sanatçı
olmaz. Bunu bir kenara yazın!
Dağılabilirsiniz!
Gri Cehennemi ...
Yaptıklarınız kadar yapmadıklarınız da sizin sorumluluğunuzdur.
*
Hayat böyle birşeydir işte. Kendi köşene çekilip sessiz sakin ve mutlu bir hayat yaşamana izin vermez.
Sürekli senden ilgi ve dikkat ister. Seni dürter. Seni köşenden çıkaracak olaylar ve durumlar yaratır.
Bunlara bir şekilde tepki vermeni ister. İstemesen bile taraf olması talep eder senden. Oysa ne güzeldir
dağ başında bir kulübede herkesten ve herşeyden uzak yaşama hayali. Hayır, buna izin vermez. Hayat
böyle bir maceradır. Genelde acı, çok nadiren tatlı, ama her zaman çalkantılı ve değişken.
*
Ülkemiz "bir kısrak başı gibi Akdeniz'e uzanıyor" ama gövdesi Ortadoğuda. Atalarımız Ortaasya'dan
buralara gelirken neler düşünüyordu, bilmem. Ama aradıklarını bulabildiklerini sanmıyorum. Viyana'yı
alsaydık, çoktan Portekiz'den Amerika'ya açılmıştık. Orada bizi durdurdular da yeryüzündeki bu en acayip
bir coğrafyaya hapsettiler. Her tarafımızda her üç beş senede bir iç savaş, katliam, kaos. Bir rahat yok.
*
Önce son yirmi beş yılı kısaca bir özetleyelim: Doksanları terörle uğraşarak geçirdik (1984 - 2013).
Sağolsun (!) güney komşularımız ve medeni Avrupa ülkeleri (başta Almanya, Yunanistan, Amerika ve
Fransa), terör örgütüne mebzul miktarda destek sağladılar. Avrupa'nın göbeğinde Bosna'da katliam oldu
(92-95) ama Avrupa'dan kimsenin umrunda olmadı - ta ki Amerika gelip havadan bombalayana kadar.
Hocalı'da da Ermeniler Türkleri öldürdü ama dünya kılını kıpırdatmadı. Biz bile layıkıyla tepki vermedik, ki
bir utanç vesilesidir. İsrail'in üç beş vatandaşının intikamını almak için binlerce Filistinli öldürmesi o kadar
mutad bir hal aldı ki artık BM kılını dahi kıpırdatmıyor, vasat bir kınama yayınlamaktan başka.
Bu arada Amerika sürekli olarak İran ile didişti. Diğer yandan da Rusları Afganistan'da durdurmak için
Mücahitleri eğitti ve onlara para ve silah verdi. Ruslar Afganistan'dan çekilip gitti (1989) ama Mücahitler
ve silahları bu kez onları eğiten ve onlara silah veren Amerikalılara ve batıya döndü. Bu sırada Irak'ın
başında, yine Amerika'nın semirttiği Saddam vardı. İranla olan savaş bitince, Amerika'ya ve Batı'ya
diklenir olmuştu. Elinin altında dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri olduğu da herkesin
malumuydu.
11 Eylül 2001'de aşırı dinci müslümanlar (ki bu konu hala tartışmalıdır) New York'un göbeğindeki ikiz
kuleleri uçaklarla yıktı. Bu sırada iktidara yeni gelmiş olan Amerika'nın gelmiş geçmiş en geri zekalı
başkanı (G.W.B.) bu terör eylemiyle bağlantılı olduğunu ve Kitle İmha Silahlarına sahip olduğunu ileri
sürerek Irak'a girdi ve yaklaşık 1 MİLYON kişi öldürdü (2003) - İkiz Kulelerde ölenlerin sayısı yaklaşık 3
BİN idi. Ama bununla yetinmedi: gelmiş geçmiş en saçma gerekçe ("demokrasi götürmek") ile, Irak'ın
bütün altyapısını (her türlü devlet mekanizmasından ordusuna kadar) yok etti. Güya yerine yenisini
kuracaktı. Ama bunu tamamlamadan oradan çekildi (petrol ile ilgili diğer işleri ise sağlama bağlamış,
kuzeyde de Amerika'nın her dediğine evet diyen bir Kürdistan kurmayı da ihmal etmemişti. Kürdistan'da
da muazzam petrol kaynakları vardı).

25

2000'lerin sonlarında Kuzey Afrika'da "Arap Baharı" başladı. İnsanlar diktatörler gidiyor diye seviniyordu.
(Solcu dergi ve sitelerde "halk ayaklanması" diye sevinç dolu yazılar çıktığını hatırlıyorum). Ama
gidenlerin yerine daha kötüleri geliyordu: Aşırı dinciler, şeriatçılar, müslüman kardeşler. Libya, Tunus,
Mısır... Tek istisnası Esad oldu. Esad bir türlü gitmedi. Kendi halkına karşı bir katliam başlattı. Hem
Suriye'deki çatışmalarda hem de Irak'taki bombalama olaylarında mezhep çatışmaları çok belirgin bir
etkendi. Sunniler ve Şiiler birbirine giriyordu. Kazan iyice ısınmıştı.
Bölgedeki siyasi ve askeri boşluk, daha önce Afganistan'da, Irak'ta, Libya'da savaşmış aşırı dinciler
tarafından dolduruldu. "Biz burada - iç savaş halindeki Suriye'de ve doğru dürüst devlet otoritesinin
olmadığı Irak'ta - bir devlet kursak nasıl olur?" dediler ve denemeye kalktılar. Baktılar önlerinde ciddi
hiçbir engel yok (Irak ordusunda güya 300 bin askerin olduğunu biliyor muydunuz?) kuruverdiler
devletlerini ve arka arkaya şehirler almaya başladılar. Musul'u almaları, büyük bir kırılma noktasıydı.
Bütün dünya aniden kulak kesildi. Su artık kaynamıştı.
(Bu arada IŞİD'i Amerika, İngiltere ve İsrail'in bizzat kurduğuna dair ciddi iddialar var. Deniliyor ki
Amerika, kendisine - daha önce Saddam'da yaptığı gibi - bir düşman yaratacak, sonra bu düşmanın
yeterince zulüm yapmasına izin verecek, böylece tekrar Ortadoğu'ya girdiğinde kimse ses çıkarmayacak,
hatta insanlar ABD gelsin diye yalvaracaklar. O da bu vesileyle Irak'ta yarım bıraktığı işi, yani Kürt
petrolünü Akdeniz'e ulaştıracak koridoru oluşturma işini tamamlayacak. Bu iddiaların doğru olup
olmadığını kısa bir süre içinde göreceğiz).
Bütün bu olaylar Türkiye'nin beş on km ötesinde gerçekleşirken, bölgeyle tarihi bağlarımız olduğu için
etkilenmememiz düşünülemezdi. IŞİD'in işgal ettiği yerlerde hem Kürtler hem de Türkmenler vardı.
İlginçtir, IŞİD Türkmenleri öldürürken doğru dürüst ses çıkarmayan bizdeki kürt milliyetçileri, IŞİD
kendilerine dokunmaya başlayınca ayaklandılar. "Tece" diye alay ettikleri, askerini öldürdükleri, sivillerini
kaçırdıkları ülkeden, onların adına Kobani'ye yardım etmesini istiyorlardı. "Tece" vatandaşı olduklarını yeni
hatırlamışlardı. Ortada öyle bir traji-komik durum vardı ki, kürt milliyetçiler, Kobani'ye destek vermek için
gerekli olan tezkereye bir hafta önce hayır oyu vermişlerdi?!
Türkiye mültecilere kapılarını açmıştı. Şu an itibariyle 1.7 milyon insan sınırlarımızdan ülkemize girmiş
bulunuyor. Arap - Kürt - Yezidi demeden herkesi alıyoruz. Bunun benzerini yakın tarihte yapan bir ülkeyi
hatırlamıyorum. Yine Saddam'dan kaçan Peşmergeleri ve Bulgar zulmünden kaçan Türkleri biz almıştık.
İmparatorluk geçmişimiz bizi bir türlü bırakmıyordu.
Ama işin ilginç tarafı, Kobani ve civarında Kürtleri öldüren IŞİDçilerin bir bölümü Türkiye'de tedavi
edilmiş, Türkiye tarafından doğrudan veya dolaylı olarak desteklenmiş insanlardı. Oysa bizim yöneticilerin
amacı bu değildi: onların Esad'a saldırması gerekiyordu, Kürtlere değil. Yöneticilerimiz, mavi gözlü
yakışıklının "Yurtta sulh, cihanda sulh" ve "Vatan müdafası dışındaki her türlü savaş cinayettir" sözlerinin
anlamını yeni anlıyorlardı. Ama bedelini masum Kürtler ve Türkmenler ödüyordu. Yakında Türklerin
ödemesi de olasıydı.
Neticede bizden ülke olarak, yıllarca halkımızı ve askerimizi öldürenlere destek olanları kurtarmamız
bekleniyor, isteniyor. En azından ülkeyi bir günde yangın yerine çevirenlerin talebi bu. (Ki gerçek
niyetlerinin bu olduundan şüpheliyim. Zira sizin için DEV bir kıyak yapmasını isteyeceğiniz kişiye / kuruma
/ topluma molotof kokteyli ile saldırmamak, en azından bir nezaket kuralıdır).
Eğer birşey yapmazsak, on binlerce Kürt ölecek . Eğer birşey yaparsak, 1) Bir süre sonra muhtemelen bizi
öldürmeye ve/veya ülkeyi bölmek için çabalayanlara destek vermeye devam edecekler. 2) Görünüşte
hiçbir bağlantımız olmayan psikopat bir örgüt/devleti üstümüze sıçratmış olacağız.
Ama birşey yapmazsak da, onları öldüren o acımasız grupla aynı pozisyona düşeceğiz. Zımnen onaylamış
olacağız on binlerce kişinin ölümünü.
Bunun adı iki ucu pis değnek değil. Değneğin kendisi pislikten oluşuyor. Her hamlemizde birşeyler
kaybediyoruz. Siyah ve beyazın olmadığı, yalnızca grinin farklı tonlarının bulunduğu karmaşık bir durumla
karşı karşıyayız. İnsanların ölmesine izin vermeyen, ama kendimizi de içinden çıkamayacağımız bir
batağa sürüklemeyeceğimiz bir çözüm bulmalıyız.
İşte yaratıcılık, zeka ve dirayet, siyasette böyle zamanlar için gerekli. Bir marketin içine kadar bir
vatandaşı takip edip onu tokatlamak için değil.
Güncelleme (9 Ekim): K.K. "Hükümet yeni bir tezkere getirsin, ama bu kez sadece Kobani ile sınırlı olsun.
Valla onaylayacağız." demiş. Bu adam, eski baş yöneticiden bile hızlı dönüyor yahu! Türk siyasetini
izlemek, Fuar'da balerine binmek gibi birşey gerçekten!
*
26

N.B. Bütün bunların "petrol" ile ilgili olduğunu söylemeye gerek var mı? Ortadoğu'daki petrol kaynaklarını
kontrol etmek ve bu sayede Çin'i dizginlemek isteyen Amerika, yine kanlı bir oyun sahneliyor. Biz ise yine
kendini başrolde zanneden figüranlardan ibaretiz. Hayatlar gidiyor, kanlar akıyor, umutlar sönüyor...
Amerika'daki bir gerizekalı kıytırık arabasına biraz daha ucuza benzin alabilsin ya da Çin'in yirmi-otuz
sene sonra Amerika'nın karşısına bir süpergüç olarak çıkması biraz daha geciksin diye.
Kurban Kim?!
Eski yazılarımı okuyorum bazen. Hrant'ın öldürülüşü, Ergenekon davaları ilk çıktığında ülkenin üzerine
çöken karabulut, Gezi olayları, 17 Aralık ve sonrası, seçimler... Şunu fark ediyorum. O günlerde bizi hop
oturtup hop kaldıran şeyler, bir süre sonra gündelik hayatımızda ufacık bir detaya dönüşüyor. Tabii ki
Hrant ve Berkin her hatırlandığında kalbimi ayrı bir sızlatıyor ama örneğin 301 Somalı işçinin ölümü ya da
Gezi olayları artık o kadar canlı gibi gelmiyor. İnsan hafızasının nankörülüğü mü bu? Sanmıyorum. Bence
beynimizin sürekli yeni ve çeşitli verilerin bombardımanına tutularak bulandırılması, önemli ile önemsizin
bilerek birbirine karıştırılması, gündelik meselelerle uğraşmak zorunda bırakılmak. Arada bir ortaya çıkan
krizleri de eklersek, neresinden bakarsak bakalım ağır bir travma olan şeyler, hafızamızda ilk günkünün
binde biri kadar bir yer tutmaya başlıyor bir süre sonra. Bu kışın favori konuları belli olmaya başladı yavaş
yavaş: IŞİD'e Nato (Amerika) müdahalesi ve Ebola salgını. Bazı silah şirketleri ve ilaç şirketleri deli para
kazanacaklar yine! Ve yine bir sürü masum insan ölecek bu süreçte. Yine güçlüler haklı çıkacaklar, çünkü
insanları buna inandırmaya kabil araçlara sahipler.
O kadar kafa buluyorlar ki bizimle, bundan bir ay önce 49 rehine için "Takas yapılmadı" diyen adamların
aslında "180" kişiyi IŞİD'e verdiği ortaya çıktı. Ama bundan dolayı hiç gocunmuyorlar, gocunmayacaklar.
Zira bu devasa bilinç akışında (burada yazar toplumun bilincini ağır ağır akan, içine her türlü fabrika atığı,
kanalizasyon, vb. karışan dev bir ırmağa benzetmektedir) her türlü pisliğin bir süre su yüzünde kaldıktan
sonra derinlere batacağını biliyorlar.Biz de çaresiz bir şekilde bunu seyretmek zorunda kalıyoruz. Bunlarla
ilgili ne bir eser vererek, ne bir itirazda bulunarak, ne bir sonuç yaratarak. Herşeyi kabul ediyoruz zira
kurulan toplum mekanizması (ki güya Gücü Halka Veren bir mekanizma bu) aslında ses çıkarmamamız ve
etki etmememiz üzerine kurulu. O zaman da söylemiştim, şimdi de söyleyeyim: Taksimin ortasındaki
ağaçlardan bin kat daha büyük kötülükler oldu ve oluyor memlekette, neredesiniz Ey Geziciler?! Dokuz
yaşındaki kız çocuklarının başına başörtüsü geçirdiler, bunu önce "özgürlük" diye sunuyorlar, sonra
zorunlu hale getirecekler! Nerede başkanı gitarist olan parti ve üyeleri! Tatilden döndünüz mü? Bayramda
da mı küçük bir kaçamak yaptınız!
Yıllar yıllar önce yazmıştım (artık böyle bir kalıp kullanabilecek durumdayım), Türkiye light bir "İslam /
Şeriat Cumhuriyeti" olacak, ama adı böyle olmayacak, demiştim. İçki satın almaya saat, dokuz yaşındaki
kızın başına baş örtüsü koydular! Devlet dairelerinde baş örtüsü serbest, okullara mescit yapılıyor.
2000'lerin başında ülkedeki İmam Hatip Lisesi öğrencisi 70 bin iken 2014 itibariyle BİR MİLYON! İyi
okuyun: BİR MİLYON. Bu sadece bu sene. Seneye neler olacağını göreceğiz! Ben size boşuna en önemli
konu siyaset ya da ekonomi değil EĞİTİM'dir demiyorum. Adamlar bunun farkındalar. Ama bizimkiler
değil!
Bu arada ülke için en çok şey vaat eden partinin başkanı da tek seçimini, o parti için en çok şey
yapabilecek adaya karşı kazandı ve onu ekarte etti. Kendi yerine Okyanus Ötesine selam çakan bitki
soyadlı birini getirmek için.
IŞİD ile ilgili tahminimi de söyleyeyim. Amerika nasıl İkiz Kuleler'i bahane ederek iki ülkeye girdiyse,
şimdi de bir benzerini yapacak gibi görünüyor. Bu kez Suriye ve civardaki başka ülkelerin petrolüne yön
verecek. Ve bunu da Demokrat bir Amerikan başkanı yapacak! Medyanın hep bir ağızdan bir kötü adam
yaratmaya çalışmasındaki cevvalliği buna işaret ediyor.
Medyamızın ne kadar satılmış, kalitesiz, adi olduğunu hatırlıyor musunuz? Gezi olaylarının bize gösterdiği
bir iki önemli şeyden biriydi bu. Yani her gün saatlerce evimize konuk olan ve bize dış dünyada olup biteni
anlatan medya (TV, gazeteler, internet) aslında ****** çocuğu yalancının teki! Neredeyse tek kelimesine
güvenilmemesi gereken bir şerefsiz. Ama biz bunu da unutmuş ve bu şerefsizi tekrar kendi aramıza almış
ve hatta tekrar zihnimizi bilinçlendirmesine izin vermiş durumdayız. Eh, kendini kandırmak isteyen, bunu
yapacak birini elbette bulur. Ama sonuçlarına da katlanır.
*
Böyle bir ülkede ve dünyada, fantastik ya da siyasi gerilim filmi yazmaya gerek var mı? "Akbaba'nın Üç
Günü"nü biz yaşıyoruz zaten gün be gün, filmine ne gerek. Kahramanı olmasak bile kurbanı biziz. Ama
yazarlar, bilincimizi açık tutuyorlar, başımıza gelenleri görmemiz ama birşey yapamayacak olmanın
çaresizliğini net bir şekilde yaşamamız için.

27

Kurban bayramı mı? Aynen öyle!
Ama sorulması gereken soru şu: Kurban kim?!
"Save the Cat" Yazarı Blake Snyder'dan Sevgiler...
Film türlerini anlatmak için genelde "Suç filmleri" "komedi filmleri" "kovboy (sığır çobanı) filmleri" "bilim
kurgu filmleri" "romantik filmler" gibi kategoriler kullanılır. Bu, filmlerin geçtiği mekânlar ya da ele
aldıkları temalar ile ilgili bir sınıflandırmadır. Aslına bakarsanız, bu çok "dışarıdan" yapılan bir
değerlendirmeye dayanan çok kaba bir sınıflandırma dışında birşey değildir.
Senaristlere gereken, onların aslında daha çok işine yarayacak olan, daha "içeriden" yapılacak bir
sınıflandırmadır. Yani filmleri geçtiği mekânlara vb. göre değil de, ele aldığı konuları işleyiş tarzına göre
değerlendirmek senaristler açısından çok daha anlamlı ve işlevsel olacaktır.
İşte böyle bir değerlendirmeyi yapan bir ağabeyimiz var(dı): Blake Snyder. Genç yaşta bu dünyadan
göçen Blake Snyder, arkasında üç önemli kitap bıraktı: "Save the Cat" "Save the Cat! Goes to the Movies"
ve "Save the Cat! Strikes Back". Snyder, ilk kitabıyla bu sınıflandırmanın ve değerlendirme tarzının
temellerini attı, ikinci kitabıyla da bu temellerin üzerine birkaç kat çıktı. Üçüncü kitabında da yazarların
kullanabileceği teknikler hakkında tecrübelerinden elde ettiği bilgileri paylaştı. Burada bizi ilk iki kitabı
ilgilendiriyor.
*
Lafı uzatmandan Snyder'ın yaptığı sınıflandırmalara geçelim.
Snyder'a göre filmleri şu 10 kategoriye göre değerlendirebiliriz:
1) Evdeki Canavar (“Monster in the House”)
2) Altın Post (“Golden Fleece”)
3) Şişeden çıkan cin (“Out of the bottle”) ???
4) Derdi olan Adam (“Dude with a problem”)
5) Geçiş Ritüelleri (“Rites of passage”) ???
6) Dost Sevgisi (“Buddy love”)
7) Neden Yaptı (“Whydunit”)
8) Muzaffer Budala (“Fool Triumphant”)
9) Grup Hikâyesi (“Institutionalized”)
10) Süper Kahraman (“Superhero”)
*
1) EVDEKİ CANAVAR
"Alien" (Yaratık) filmini ele alalım. Geleneksel değerlendirmeye göre "Alien" (Yaratık) bir bilimkurgu
filmidir. Oysa bu sınıflama bize yalnızca filmin nerede (ve ne zaman) geçtiğine dair bir bilgi verir. Oysa
filmin içeriğine göre bir değerlendirme yapacak olursak "Alien" bir "Evdeki Canavar" filmidir. Bir filmin bu
kategoriye girmesi için 1) Bir Canavar, 2) Bir Ev, 3) Bir Günah olması gerekmektedir. Yani bir canavar,
sınırları belirli (kapalı) bir mekân içinde insanları dehşete düşürmeli ve/veya öldürmelidir. "Alien"daki
yaratık tam da bunu yapmaktadır. Uzay gemisi içerisindeki insanları teker teker avlamaktadır. Serinin
diğer filmleri de bu kalıbı izlemektedir. (Takdir edersiniz ki J. Cameron, D. Fincher, ve J.P. Jeunet bu
formülü daha en başta fark etmişler ve ona uymuşlardır).
Peki, buna benzer başka filmler hatırlıyor musunuz? Akla ilk gelen filmlerden birisi "Jaws"tır. Bu filmde de
bir canavar (köpek balığı), bir ev (ada) ve bir günah (aç gözlülük) söz konusudur. Köpekbalığı insanları
teker teker avlamaktadır ve insanların da yapabileceği birşey yok gibidir. Ta ki filmin ikinci yarısına kadar.
İkinci yarıda Şerif Brody ve iki kişi denize açılarak köpek balığının peşine düşerler. Fakat hikâye "Evdeki

28

canavar" formatının dışına çıkmaz. Bu kez "ev" "deniz"dir. Denizde gidebilecekleri hiçbir yer yoktur.
Köpekbalığı tarafından kıstırılmışlardır.
"Evdeki Canavar" türünde kahramanların davranışları ya da eylemleri kötülüğün içeri girmesine neden
olur. Buradaki iki temel öğe "canavar" ve "ev"dir. Bu tür bir hikâye yazmak için karakterleri bir odaya, bir
binaya ya da küçük bir köye koyun. Bir günah işlesinler. Bu günah "doğaüstü bir canavarın yaratılmasına
/ davet edilmesine" neden olur. Bu canavar günahkârları öldürür ve diğerlerine dokunmaz. "Alien"
(Yaratık), "Tremors" (Yeraltı Canavarı), "Jurassic Park" "Jaws" bu kategorideki filmlerdir. Bu tür filmlerde
çok miktarda şiddet ve ölüm vardır. Filmin başlarında, canavarın (genelde) dokunmayacağı "düşünen tip"i
yaratmalısınız ("Jurassic Park"taki Matematikçi, "Jaws"taki Şerif ve Deniz Biyoloğu, vb.).
*
"JAWS" "exorcist" ve "Yaratık" filmlerinin ortak yönü nedir? Bunlar "Evdeki Canavar" dediğim türe ait
örneklerdir. Bu türün iki temel öğesi vardır: Bir canavar. Bir ev. Bu evin içine o canavarı öldürmek için
can atan insanlar koyduğunuzda, dünyanın her yerindeki herkese hitap eden bir hikâye yaratmış
olursunuz. Bu türün diğer örnekleri "Jurassic Park" "Elm Sokağı Kabusu" "13. Cuma" ve "Scream" (Çığlık),
"Tremors" (Yeraltı Canavarı) filmleridir. Hayaletli ev filmleri de bu kategoriye girer. İçinde doğaüstü
öğeler bulunmayan "Öldüren Cazibe" ("Fatal Attraction") gibi filmler de bu kategoridendir.
"Arachnophobia" "Deep Blue Sea" gibi filmler de.
Bu türün kuralları basittir: "Ev" sınırlı /kapalı bir mekan olmalıdır. Bir sahil kasabası, bir uzay gemisi,
dinozorların bulunduğu bir park, bir aile birimi. Bir de günah işlenmelidir. Bu genelde açgözlülük ya da
cinsel bir suç olur. Bu da doğaüstü canavarın yaratılmasına neden olur. Bu canavar da bir intikam meleği
gibi günahı işleyen kişileri öldürmeye başlar. Günahın ne olduğunu anlayanlara dokunmaz. Bunun dışında
olanlar "kaç ve saklan"dan ibarettir. Bu canavara, canavarın güçlerine, ve seyirciye "Bööö!" deme
şeklimize getireceğimiz yenilikler, senaristin en önemli görevlerindendir.
Burada kötü örnek olarak "Arachnophobia"yı verebiliriz: Bu filmdeki canavar "kötü"dür: küçücük bir
örümcektir. Hiçbir doğaüstü gücü yoktur. Bu açıdan da korkunç değildir. Üzerine basınca ölür. Ayrıca
burada bir "ev" de yoktur. Filmin kahramanları istedikleri zaman o mekandan ayrılabilecek durumdadırlar.
Bu nedenle burada bir gerilim oluşmuyor.
*
2) ALTIN POST
Arayış miti en eski hikaye türlerinden biridir. Eğer senaryonuz bir "yol filmi" olarak sınıflandırılabiliyorsa,
bu durumda "Altın Post" denilen türü bilmeniz gerekir. Bu isim "Jason ve Arganotlar" efsanesinden
gelmektedir. Bu hikayede bir kahraman, bireyi aramak için "yola çıkar" ve en neticede başka bireyi
(kendisini) bulur. Bu nedenle "Oz Büyücüsü" "Yıldız Savaşları" "Geleceğe Dönüş" özlerinde aynı filmdir.
Her hikayede olduğu gibi, "Altın Post" türünün dönüm noktaları, kahramanımızın ya da kahramanlarımızın
karşılaştığı kişi ve olaylardır. "Episodik" (yani bölüm bölüm) olduğu için, sanki bunlar birbirine bağlı
değilmiş gibi görünebilir ama bağlı olmalıdırlar. Her "Altın Post" filminin teması, içsel büyümedir. Olayların
kahramanları nasıl etkilediği, hikayeyi (olay örgüsünü) meydana getirir. İyi bir "Altın Post" hikayesi,
kahraman(lar)ın ne kadar yol aldığıyla değil, kahramanın yol aldıkça değişime uğrama şekli ile kendini
gösterir. Ve bu dönüm noktalarının kahraman için bir anlam taşımasını sağlamak, yazarın görevidir.
"Altın Post" tabiri, "Jason ve Arganotlar" adlı Yunan efsanesinden gelir. Bu hikayede Jason, kral olması
için bu postu bulup getirmekle görevlendirilir. Bunu yapmak için de Jason bir ekip toplar (ekipte Herkül de
vardır) ve yola çıkarlar. Bu yolculuk çeşitli maceralara yol açar, en sonunda Jason kendisiyle yüzleşir ve
ödülünü elde eder. "Post" bu avın nesnesi, yolculuğun amacıdır, ve bu türdeki birçok hikayede olduğu gibi
bir "McGuffin"dir. Bu arayışı başlatan, ama elde edildiğinde çok da anlamlı olmadığı ortaya çıkan şeydir.
Günümüzde bu türe giren filmlere örnek olarak "Little Miss Sunshine", "Saving Private Ryan" ve "Star
Wars" verilebilir. Bu yolculuğa bazen tek bir kişi çıkabilir. Bu durumda buna "Solo Post" denilebilir
(Snyder'ın kendi tabiri). "About Schmidt" ve "Garden State" filmleri bu kategoriye girer. Bazı biyografi
filmleri de bu türe ait olarak kabul edilebilir: "Capote" ve "Ray". Burada "yol", o kişinin "yaşamıdır" ve
geçiş'in risk ve ödüllerini anlatır.
"Spor Post"u kategorisinde bir grup insan bir kupayı elde etmeye çalışır. "Hırsızlık Post"unda ise "altın"
kapalı bir odada tutulan gerçek bir hazinedir (örn. "Ocean's Eleven"). Bu filmlerde takım, liderin sahip
olmadığı çeşitli özellikleri taşıyan bir grup acayip insandan oluşur. Bu kişilerin kazanmak için bir bütün
olması gerekmektedir.
29

"Altın Post" hikayesinin güzelliği, evden uzakta olmanın verdiği macera duygusundan ve bizim ötemizde
bulunan anlamlı bireye erişmek için bir takım çalışmasına katılmaktan kaynaklanır. Bu hikaye türü iyi
uygulandığında seyirciye çok iyi vakit geçirtir.
Tıpkı "Evdeki Canavar"da olduğu gibi "Altın Post" da üç temel öğeden meydana gelir: (1) bir "yol" (2) bir
"takım" (3) "ödül".
Yol: Evden uzaklaşmak suretiyle çıktığımız (gittiğimiz) ve kendisi üzerinden döndüğümüz şey. Bunun
gerçekten katran kaplı bir yol olması gerekmiyor. Bu bir metafor da olabilir. Yol, bir insanın hayatı olabilir,
okyanus ötesine ya da yolun karşısına yapılan bir yolculuk olabilir. "Yüzüklerin Efendisi" ve "Üç Kral"
filmlerinin de kanıtladığı üzere yol, bütün evreni, gezegen sistemlerini, savaş bölgelerini zaman ve mekan
boyutlarını kat edebilir.
Bir "Altın Post" hikayesi yazıp yazmadığınızı anlamanın yolu şudur: kendinize "karamanların belirli bir yere
gidiyorlar mı, ve ben onların yolculuğunun haritasını çıkartabilir miyim?"
"Altın Post" hikayesi genelde arkadaşlık ile ilgilidir ve kişinin seçtiği takım arkadaşları genelde ödülün
kendisi kadar önemlidir. Bu Altın Post hikayesindeki kahraman genelde bir "mazlum” (ezilen kişi,
“underdog”) ya da put kırıcı (ikonoklast)dır. Ekibi de, hikayenin sonunda kahramanın karakteri ile
bütünleşecek olan "kalp" "beyin" veya "ruh" gibi diğer nitelikleri temsil ederler.
Kahraman ekibin merkezinde yer alan karakterdir ve genelde de "sıkıcı" biridir. Luke Skywalker, sinema
dünyasındaki en sıkıcı karakterlerden biri değil mi? Ama işte tam da bu nedenle çevresini Han Solo'nun,
yürüyen kilim Chewbacca ve ukala robotlar ile sarması gerekmektedir. Luke, Jason ile onu bir kahraman
yapan özelliği paylaşmaktadır: o, en iyi halimizdeki/günümüzdeki bizdir. istekli, pırıl pırıl gözlü ve olduğu
gibi.
Daha büyük ekiplerin bulunduğu filmlerde, ekibin her üyesinin tanıtılması serimin önemli bir bölümünü
kapsayabilir ve hemen her karakterin ilginç/zeki bir biçimde hikayeye girmesi gerekmektedir. Bunun
ustaca yapıldığı bazı örnekler "Ocean's Eleven" ve "Guardians of the Galaxy"dir. Burada her bir karakter
ve yetenek topluluğu büyük bir ekonomi ile verilir.
Yolun sonuna vardığımızda "ödül"ün ona değecek gerçek birşey olması bile gerekmemektedir. Hatta
kahramanlarınız bu şeyi elde edemeyebilirler bile. "Hırsızlık Postu" türünde, ödülün özgürlük olduğu
"Kelebek" ve "Alcatraz'dan Kaçış" gibi filmler de yer alır. Ödülün para olduğu filmlerde -ki birçok hırsızlık
filminde durum budur- iyiler, parayı çalmak için temel bir nedeni olan kişilerdir. Bu neden intikam, aşk ya
da Ocean's Eleven'da olduğu gibi erkeklik olabilir.
Bununla birlikte ödül kazanıldığında da genelde bir bityeniği ortaya çıkar. Örneğin "Er Ryan'ı Kurtarmak"ta
Tom Hanks'ın ekibi Er Ryan'ı kurtardığı anda Ryan onlarla geri gelmeyeceğini söyler. Altın Post
hikayelerinin işe yaramasını sağlayan şeylerden birisi de kahramanlarımızın, aradıkları altının aslında
önemli bile olmadığını, arkadaşlığın gerçek altını karşısında sönük kaldığını öğrenmeleridir. Tıpkı Rocky'de
olduğu gibi, Rocky'nin gerçek dostlarının kim olduğunu öğrenmesi için Apollo'yu yenmesi
gerekmemektedir.
Eğer gerçek bir yol filmi yazmaya kalkışıyorsanız, bunları yazmanın o kadar da kolay olmadığını
unutmamalısınız. Birini bir yolculuğa çıkarmak ve başlarına harika bir maceranın geleceğini varsaymak,
büyük bir hatadır. Kahramanımızı, birşey bulmak için yola çıkardığımız hikayelerde, yoldaki her durağın
önemli / ilginç / anlamlı olmasını sağlamak zorundayız. Her yol işaretinin bir nedeni, bir anlamı olmalıdır.
Sadece "komik" olduğu ya da hep orada bir film çekmek istediğiniz için oraya konmamalıdır.
*
4) DERDİ OLAN ADAM
Bu tür hikayelerde kahraman kendisini boyunda büyük belaların içinde bulur. Hitchcock'un "North by
Northwest"i ya da "Die Hard" filmleri bu kategoriye girer. Kendi işinde gücünde olan ortalama insanlar,
kendi hatalarından kaynaklanmayan bir nedenden dolayı, aniden bir polis kuşatması altında bulurlar
kendilerini. Tabii bir de onlara geceyi birlikte geçirmelerini öneren seksi bir sarışın da vardır, çünkü ona
inanan tek kişi bu sarışındır (bkz. "North by Northwest").
En iyi "Derdi olan Adam" hikayeleri bize sıradan / ortalama olmadığımızı hatırlatmakla kalmaz, aynı
zamanda gizli bir gücümüz olduğunu da gösterir. Birçok DOA filminde olduğu gibi biz de kendimizi
kanıtlamak için bir şans arayışı içerisindeyizdir. Aynı zamanda özel bireylerin olduğu, havada elektriğin
bulunduğu gibi bir hisse kapılırız. Sanki bütün dünya kafayı kahramana (ve onun aracılığıyla da bize)
30

takmıştır. Bu hikayenin bizde uyandırdığı "hayatta kalma" içgüdüsü, kendimizi canlı hissetmemizi sağlar.
İşte bu nedenle bu hikaye türünün çok çeşitli varyasyonları vardır.
Örneğin "North by Northwest"te ve "Enemy of the State"te (Devlet Düşmanı) olduğu gibi bir "Casus
Sorunu" vardır. Bu hikayelerde tek bir adam ya da kadın, bir grup gizli ajandan kaçar. Bir başka tür de
"Polislik Sorunu"dur. "Die Hard" bunun bir örneğidir. Burada da bir kahraman tek başına hem kötü
adamlarla hem de polislerle mücadele etmek zorunda kalır. "Ev İçi Sorun" türünde kahraman, evinin
sandığı kadar da güvenli olmadığını öğrenir ("Sleeping with the Enemy" ya da "Wait until Dark"). "Doğa
Sorunu" türünde insanlar kendilerini mücbir sebeplerden dolayı acı dolu bir dünya içinde bulurlar:
"Lorenzo'nun Yağı"nda insanlar kendilerini bir hastalık karşısında yapayalnız hissederler. Bazen de vahşi
hayvanlar karşısında ("The Edge" "Open Water") ya da doğanın içinde ("Alive") bu yalnızlığı ve çaresizliği
hissederler. "Epik Sorun"da ise insanlar dünyanın sonu ile karşı karşıyadırlar ("Armageddon" "Outbreak").
Görüldüğü üzere durumlar neredeyse sonsuz sayıdadır, ama kurallar hep aynıdır: (") "Masum bir
kahraman", istemediği halde kendini bir sorunun içinde bulur. (2) "Ani bir olay" hiç uyarmadan kahramanı
bu sorunun içine atar. 3) "Hayatta kalma sınavı", mesele hayat memat (ölüm kalım) meselesidir.
Bizim bu "adamla" özdeleşmemizin nedenlerinden biri, bizim de onlar gibi olmamızdır. Biz de "Çok Şey
Bilen Adam"daki James Stewart gibiyiz. Bruce Willis, "Die Hard"ta Avrupalı teröristlerin, karısının da
bulunduğu binayı ele geçirmesine neden olacak birşey yapmış mıdır? Hayır. İnsan ırkı, dev bir meteorun
dünyaya doğru gelmesine neden olacak birşey yaptı mı ("Deep Impact"?) hayır. Ama bunlar bir günahın
cezalandırıldığı bir hikaye değil de hayatta kalma hikayeleri olduğu için, kahramanın bu ikileme girmek
için yaptıkları, filmin konusunu teşkil etmez.
"Derdi olan Adam" hikayelerindeki en önemli unsurlardan birisi, kahramanın başını belaya sokan olayın
"aniden" meydana gelmesidir. Bu katalizörler durduk yerde ortaya çıkarlar ve kahramanı olan biten ile
derhal başa çıkmak zorunda bırakırlar.
"Adam"ın yüzleşmek zorunda olduğu sorun nedir? Umarız çok önemli birşeydir. "Ölüm kalım meselesi"
olmalıdır. Bu tür filmlerin başrolünde genelde bir erkek vardır. Ama ana kahraman ister erkek ister kadın
olsun, ona inanan ve ona teselli sunan tek kişi, aynı zamanda ona romantik bir ilgi duyan kişidir (ama bu
şart değildir).
Bu tür filmlerde işlerin sarpa sardığı bir anda "fırtınanın merkezi" denilebilecek bir an vardır. Herşey
karma karışık bir haldeyken, kahraman kendisine yardım eden bu kişi ise sakin bir an/ortam yakalar ve
olan biteni/ neler hissettiğini vb. konuşma fırsatı bulur. Bu hikayenin gerilimini bir süre için azaltır,
karakterlere koşuşturmaya ara verme fırsatı verir.
Derdi Olan Adam filmlerinin çoğu "ruhun zaferi" türünden filmlerdir ve genelde de bu şekilde sona ererler.
Eğer kahraman bütün o belaları atlattıktan sonra finalde başarısız olursa, gerçekten de çok depresif olur
(bkz. Avrupa filmleri ve bizde de zaman zaman görülen "hayat böyledir işte(!)" diyen filmler.). Bununla
birlikte "Açık Deniz" ve "Mükemmel Fırtına" filmleri, bu dertleri atlatmanın herkes için mümkün
olmayacağını gösterir. Grup macerasının avantajlarından biri budur. Grupta birden fazla "adam" olduğu
için, bunlardan bazılarını öldürüp diğerlerini sağ bırakabilir ve her birinin bu kaderi hak etmek için neler
yaptığı ile ilgili değerli bir ders verebilirsiniz.
Hikayenizin Derdi olan Adam kategorisine girip girmediğini anlamanız için şu işaretlere bakın:
1) Masum kahramanınız kendisini hiç istemediği - hatta farkında olmadığı - halde bir sorunun içinde
buluyorsa.
2) Masum kahraman(lar)ı o acılarla dolu dünyaya sokan "ani olan" kesin ise ve hiç bir uyarı olmadan
ortaya çıkıyorsa.
3) Bir "ölüm kalım" savaşı söz konusuysa - bir kişinin, ailenin, grubun ya da toplumun varlığının devam
edip etmemesi mevzu bahis ise.
(Örnekler: Akbabanın Üç Günü, Die Hard)
*
6) DOST SEVGİSİ
Köpekbalıkları tarafından yenme korkumuzun dışında ilkel benliklerimizin en fazla bağlantı kurduğu
hikaye, sevgi duygusuyla ilgili olanlardır.

31

Bütün hikayeler dönüşümle ilgilidir. Genelde kahraman, anahtar nitelikteki bir an ya da olay tarafından
değişime uğratılır. Ama "dost sevgisi" denen türde kahramanımızı dönüştüren şek bir başkasıdır.
"Dost Sevgisi"nin birçok türü vardır. Bu "kız oğlanla tanışır" gibi geleneksel bir hikaye de olabilir, bir
suçlunun peşindeki iki polis arasındaki ilişki de olabilir, sadece birlikte takılmaktan hoşlanan iki geri zekâlı
("Salak ve Avanak") arasındaki sevgi de olabilir. Hiç fark etmez, hep aynı dinamikler geçerlidir.
(Gördüğünüz üzere Blake Snyder, "Aşk Filmi" türünü "Dost Sevgisi" olarak adlandırıp kapsamını aynı
cinsten insanlar (ve hatta başka canlılar ve şeyler) arasındaki dostluğu da alacak şekilde genişletiyor).
"Aşk Filmleri"nin büyük bir çoğunluğunda cinsellik işin merkezinde yer alır, ama bu hikayelerin aslı
"birbirini tamamlama"dır, dostların kendi başlarınayken, birlikte oldukları kadar iyi olmadıklarını yavaş
yavaş fark etmeleriyle ilgilidir. Her ne kadar birçok filmin içinde "aşk hikayesi" olduğu için kafamız
genelde karışsa da, gerçek "Dost Sevgisi" filminde ana hikaye, iki bireyin hayatlarının, birbirleri olmadan
daha fakir olmasıdır.
İster "Evcil Hayvan" hikayesi (örn. Lassie, "Siyah İnci"), "Romantik Komedi" (örn. "Mesajınız Var" ve
"Harry Sally ile Tanışınca"), "Profesyonel Sevgi" (örn. "Cehennem Silahı" ve "Rush Hour"), "Epik Aşk"
(örn. "Titanic" "Rüzgar Gibi Geçti") ya da "Yasak Aşk" (örn. "Brokeback Mountain") veya animasyon bir
peri masalı (Örn. "Güzel ile Çirkin") olsun, bütün bu hikayelerin özünde hepimizin özdeşleşebileceği bir
ders vardır: Hayatımız, bir başka kişiyi tanıdığımız için değişmiştir.
"Dost Sevgisi" filmleri çok geniş kapsamlıdır ama üç ana öğeden oluşurlar. (1) "Eksik bir kahraman" (2)
"Bir eş (emsal, kopya, karşıt, benzer, suret, "counterpart"), (3) ve onları birbirinden ayrı tutan "Bir sorun"
(Complication) - her ne kadar o güç aslında bir arada tutan şey olsa da.
Örneğin "Cehennem Silahı 1" filminde Danny Glover karakterinin Mel Gibson karakterine ihtiyacı vardır. O
olmadan "eksik"tir. Danny Glover'ın tekrar "canlanmak" için ona ihtiyacı vardır. Aynı şekilde "Titanic"
filminde de Kate Winslet'ın oynadığı karakterin de Leonardo'ya ihtiyacı vardır. Kate (Rose) annesi ve
nişanlısı tarafından zincire vurulmuş bir köle gibidir, hiçbir umudu ya da görünürde hiçbir çözüm yoktur.
"Harry Sally ile Tanışınca" filminde Harry kendisinin ilişkilerde yüzeysel olduğunun farkında değildir, ta ki
Sally bunu ona gösterene kadar. Bu karakterlerin ilginç maceralar yaşadığı doğru, ama bu filmlerin asıl
konusu, ancak özel bir kişi tarafından düzeltilebilecek / tamir edilebilecek bir kahramanlarının olmasıdır.
Aksi takdirde bu kişi "ölecektir". Diğer bütün ilginç sahnelere karşın aslın "kanca" budur. Bütün "aşk"
(sevgi) hikayeleri bize bunu anlatır.
Peki bu "diğer kişi" kimdir? Büyük bir ihtimalle bu "eş" benzersiz ve genelde de acayip biridir. "Yağmur
Adam"daki Dustin Hoffman'ı, "Cehennem Silahı"ndaki Mel Gibson'ı düşünün. Bunlar, kahramanların
uyuşuk hayatlarını sarsacak olan katalizör karakterlerdir.
Prototip katalizör karakterin kendisinde pek fazla değişim meydana gelmez, ama diğer kişide değişime yol
açar. "Yağmur Adam"daki Dustin Hoffman'ın kendisi değişmekten acizdir. Ama bu, katalizör karakterin de
değişim için yardıma ihtiyacı olmadığı, ya da ikilinin filmin sonunda ulaşacakları hayata uymak için evrim
geçirmesi gerekmediği anlamına gelmez. Bazı filmlerde her iki karakter de değişip büyür. "Two Weeks
Notice" filminde akıllı ve komik bir anti-kapitalist avukat olan Sandra Bullock, kendisinin korumaya
çalıştığı binaları yok eden Hugh Grant ile karşılaşır. Bu iki karakterin de, eğer birlikte olmak istiyorlarsa,
büyük değişimler geçirmesi gerektiğini hemen anlarız.
Peki bu iki kişiyi birbirinden ayrı tutan şey nedir? Dost Sevgisi filmlerinin yüzeyini kazırsanız (özellikle de
romantik komedilerin), bunun bir sorun ("complication") olduğunu görürsünüz. Örneğin "How to Lose a
Guy in 10 Day" filminde erkek kahramanın kızı kazanması için yapması gereken tek şey ona bahisten
bahsetmesidir. "Sleepless in Seattle"da sevgilileri birbirinden ayıran şey mesafedir. "Two Weeks Notice"de
sevgililerin bir araya gelmesi için kişisel ahlak anlayışları değişmelidir. Titanic'te bir araya gelmelerini
engelleyen şey batan gemidir. Ama aslında bu iki kişiyi birbirinden ayıran şey aynı zamanda onları bir
arada tutan şeydir.
Bu sorun, üçüncü bir kişiyi de içermelidir. "Üç kişilik hikaye"de, doğru kıza / erkeğe ulaşmak için yanlış
olanın bırakılması gerekir (örn. "Bridget Jones'un Günlüğü"). Bazen dördüncü bir kişi bile olabilir. Burada
da iki çift ele alınır ("Harry Sally ile Tanışınca"). Ama bir çok Dost Sevgisi filmi, o özel kişiyle ilgilidir.
Her hikayede olduğu gibi, Dost Sevgisi filmlerinin özü de çatışmadır. Buradaki çatışma da, ihtiyaç
duydukları "doğru kişi"yi bulduklarının farkında olmayan iki kişi arasındadır Bir Dost Sevgisi filmi
yazarken, karakterleri, hikayenin başlangıç anından çok öncesine kadar izlediğinizden emin olun. Eğer
karakterler birbirlerini gördükleri anda birbirlerinden nefret etmezlerse, (hikaye olarak) gidecek hiçbir
yeriniz yok demektir. Her ne kadar seyirciler kadar siz de bu karakterleri sevseniz de / destekleseniz de,
hikayeye onlar birbirinden olabildiğince uzakken ve mümkün olduğunca çatışma içindeyken başlayın.

32

İşte size bir başka sır daha: Romantik durumlarda çoğunlukla bunun gerçek bir aşk olduğunun farkında
olan taraf kızdır, ve durumun farkında olmayan ise erkektir. En fazla "büyümesi" (olgunlaşması) gereken,
erkektir. Aklınıza gelebilecek hemen her durumda bir kişi, diğeriyle birlikte olmak için değişmek
zorundadır, ve bu da genellikle erkeklerdir.
*
Dost Sevgisi hikayenizin sağlam olup olmadığını ölçmek için şu kriterlere bakmalısınız>:
1) Hikaye, "eksik bir kahraman" ile ilgilidir. Bu kişi, fiziksel, ahlaki ya da ruhsal bireye sahip değildir. Tam
olabilmek için bir başkasına ihtiyaç duymaktadır.
2) Bu tamamlanma olayını gerçekleştirecek olan bir "Eş". Bu kişide, kahramanın ihtiyaç duyduğu nitelikler
bulunmalıdır.
3) Bir "Sorun". Bu bir yanlış anlaşılma olabilir, kişisel veya ahlaki bir bakış açısı olabilir, epik bir tarihi olay
olabilir, ya da toplumun aşırı tutuculuğu olabilir.
ÖRNEKLER: Titanic (1997)
7) NEDEN YAPTI?
(GG'nin notu: Geleneksel senaryo kuramında "whodunit" diye bir hikaye türü vardır: "kim yaptı?". Burada
Blake Snyder bunun bir ötesine geçiyor ve "Neden Yaptı" (whydunit) diye bir türün varlığından
bahsediyor.)
Hepimiz insanların kalbinde kötülüklerin gizlendiğini biliriz. Açgözlü davranırlar. Cinayetler işlenir. Ve
bütün bunlardan sorumlu olanlar, görülmeyen "kötüler"dir. Ama "kim" asla "neden" kadar ilginç değildir.
"Altın Post" hikayelerinden farklı olarak "Neden Yaptı" hikayeleri kahramanın geçirdiği değişimle ilgili
değildir. Bu bizim, insan doğasıyla ilgili (cinayet/suç işlenmeden önce, mümkün olduğunu
düşünmediğimiz) bireyi keşfetmekle ilgili bir hikayedir. Klasik bir "Neden yaptı" hikayesi olan "Yurttaş
Kane"de olduğu gibi bu tür hikayeler aslında insan kabinin en gizli odasını aramak ve orada da
beklenmedik, karanlık ve genelde de pek hoş (çekici) olmayan birşey bulmakla ilgilidir.
"Çin Mahallesi" ("Chinatown") Belki de yapılmış en iyi "Neden Yaptı" hikayesidir. Binlerce kez seyretseniz
bile her defasında insan ruhunun daha derin ve küçük odalarına ulaşabileceğiniz bir filmdir. "Başkanın
Bütün Adamları" "JFK" "Mystic River" ("Gizemli Nehir") gibi bütün "Neden Yaptı" filmleri, insanın karanlık
tarafına yapılan bir yolculuktur. Bunlar gizi caddenin gölgeli tarafına götürür.
Kurallar da aslında basittir. Hikayede, seyircinin adına hareket eden bir karakter (örn. detektif), gerçeği
araştırmalarımızda bize yardımcı olur. Çok miktarda bilgiyi inceledikten sonra bulduğumuz şey bizi şok
etmelidir. Gizemi çözdüğümüz zaman, insan doğasıyla ilgili karanlık ve hoş olmayan, beklenmedik birşey
keşfederiz.
Bu türün alt türlerinden birisi "Polis Neden Yaptı"sıdır (Burada eylemi yapan polis değil. Polis, Neden Yaptı
türünün kahramanı - gg) (Örn. Temel İçgüdü, Fargo). Amatör bir detektif ya da bir sivil de kendisini ya
da başkalarını kurtarmak için suçu araştırıyor olabilir. Ama burada da kendisi hakkında "şok edici" şeyler
keşfeder (örn. "Mystic River", "Rear Window" "Dressed to Kill").
Neden Yaptı filmleri, suçun işlenmesine neden olan gizin keşfedilmesi ile ilgilidir. Altın Post hikayesindeki
gibi açık bir hedefin ele geçirilmesinden çok, kartların açılması ile ilgilenir.
Bütün "Neden Yaptı" hikayelerinin öğeleri aynıdır: (1) Kendisinin herşeyi gördüğünü / bildiğini düşünen,
ama bulacakları karşısında aslında hazırlıksız olan bir detektif, (2) bir "Gizem" ("Sır"), bu gizemin
aranması, bütün hikayenin varoluş amacını teşkil eder, ve (3) "Karanlık bir Dönüş", kahramanın, gizin
peşindeyken kuralları (kendi kurallarını ya da toplumun kurallarını) çiğnediği ve onun da suçun bir parçası
olmasına neden olan an.
"Neden Yaptı"nın kahramanı, bize vekalet eder. Bize keşfettiği ipuçlarını ve ne anlama geldiklerini
gösterir. Buldukları sayesinde o değişmeyecektir ama muhtemelen biz değişeceğizdir.
Örneğin "Çin Mahallesi" filminde Jake Gittes (J. Nicholson) filmin başında da sonunda da aynı kişidir, bir
dönüşüm geçirmez. Benzer bir şekilde "Başkanın Bütün Adamları"ndaki gazeteciler (R. Redford ve D.
Hoffman) ve JFK'deki Savcı (K. Costner) da değişmezler.

33

Gizemi oluşturan şey "sır"dır. Genelde çok küçük ve alakasız birşey gibi başlar. "Neden Yaptı" hikayesi
"Kim, Nerede, Ne Zaman, Ne Yaptı, Neden Yaptı" sorularının hepsini kullanır. Ve bu soruların her birinin
cevabını bulma arzusu çok güçlüdür. "Başkan'ın Adamları" filminde R. Redford ve D. Hoffman, iyi bir
hikaye isteyen genç gazetecilerdir. "Aç"tırlar (fiziken değil, ruhen -gg).Kendinizin "aç" olduğunuz zamanı
hatırlıyor musunuz?
Benzer bir şekilde, birçok "Neden Yaptı" hikayesinde (ister "Mystic River" gibi acımasız cinayetleri anlatan
bir hikaye, ister "Blade Runner" gibi bir fantezi, ya da "Missing" gibi bir siyasi gizem hikayesi olsun) o son
küçük odadaki şeyi bilme arzusu, çok büyüktür - sadece bu cevabı bulmak çok güç olduğu için değil,
başka bir yöne artık bakamadığımız için. Bizi ileri doğru iten gizem, hikaye boyunca gittikçe güçlenir.
Hikayenin bir noktasında kaçınılmaz olarak "karanlık dönüş noktası" gelir: kahraman olaya o kadar dâhil
olmuştur ki, cevabı bulmak için kendi kurallarını veya grubun kurallarını ihlal eder. Ve kendisini de suçun
bir parçası haline getirdiğini ya da ta en başından beri benzer bir suçtan dolayı suçlu olduğunu fark eder.
"Temel İçgüdü" filminde Michael Douglas Sharon Stone'u takip ederken aynı zamanda onun bir sonraki
kurbanı olma yolunda ilerlemektedir. Bununla birlikte kadının cazibesi o kadar fazladır ki Michael cevabı
"ölesiye" öğrenmek istemektedir!
Hikayenin sonlarında, iz kendi üzerine ve suçu araştıranların üzerine kapanır. Birçok detektif hikayesinin
serim bölümü bitmek üzere olan bir davayı içerir, bu dava yeni oyuncularla yeni bir dava olarak tekrar
ortaya çıkar ve kahramanı, gerçek sorunla yüzleşmesini sağlayan bir şekilde ilk macerayla tekrar yüz
yüze bırakır. "Neden Yaptı" türünün bu özelliğine "dava içinde dava" denir ve genelde de "tema"yı bu
ortaya çıkarır. İlk kanunsuzluğa dönerek ve bunun detektif için anlamını keşfederek, aslında gerçek
hikayenin baştan beri ne anlama geldiğini öğreniriz.
"Neden yaptı"nın karanlık dünyasına girmek isteyen senaristlerin suçtan ve suçu kurgulayan suçlulardan
başlamaları yerinde olur. Her ne kadar sizi kötülüğe götürecek delil "kartlarını açmaya" başladığınızda ne
olduğunu bilmiyor gibi görünmeniz gerekse de, aslında baştan itibaren hepsini bilmeniz gerekmektedir.
Kendinizi kötü adamın yerine koyun ve suçu nasıl işlediğini ve izini örtmek için de diğerlerini nasıl
yanılttığını anlayarak başlayın. "Neden Yaptı" hikayesinin yaratıcısı olarak sizin göreviniz, şaşırtmada
(gizlemede, örtmede) çok yaratıcı/zeki olmanız, sonra gizin ortaya çıkartılmasında da aynı derecede
yaratıcı/zeki olmanızdır. Ve bunu da kötü adam kaçmadan önce yapmalısınız. Bu iki parçalı yaklaşım, eğer
zeki bir biçimde yapılırsa, korkutucu ve açıklayıcı bir final yaratmanızı garanti eder.
NEDEN YAPTI HİKAYELERİNİN ÖZELLİKLERİ:
1) Detektif "değişmez", biz değişiriz: bununla birlikte kahraman, profesyonelden amatöre kadar her
türden olabilir.
2) Davanın "sırrı", o kadar güçlüdür ki para, cinsellik, güç ya da şöhretin önüne geçer. Onu bilmek
zorundayızdır. Neden Yaptı hikayesinin kahramanı da öyle!
3) Son olarak detektif, sırrı ararken kuralları, hatta yıllardır kendisini güvende tutan kendi kurallarını bile
çiğner. Sırrın cazibesi çok büyüktür.
(Örnek: Bladerunner)
8) MUZAFFER BUDALA
Köyün delisi hikayeleri, çok eski zamanlardan beri görülen bir türdür. İster gerçek bir deli ile ilgili olsun,
ister yetenekleri gizlenmiş bir alimle ilgili olsun, önemsenmemek (görmezden gelinmek, umursanmamak,
tanınmamak) bu karakterin gücünü - ve başarısının sırrını - teşkil eder.
Ulysses gibi kurnaz Yunan kahramanları sık sık budalayı oynarlar. Bir yaz gecesi rüyası'ndaki Puck
şamaları ve bilgeliği ile bizi eğlendirir. "Soytarı" kralın maiyetinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bunlar
"gerilerden gelip öne geçme" hikayeleriyle ünlü olan kahramanlardır. Bir süre için çevrelerindekiler onun
ne kadar bilge biri olduğunu görmezler, ama biz görürüz.
İşte "Muzaffer Budala"yı oluşturan temel öğe de budur.
"Bir kahraman olarak budala" hikayesini çatmanın püf noktası, ona karşı çıkabileceği yerleşik bir düzen
(sistem) vermektir. Hikayenin başında kendi hayatını yaşamaktan başka bir derdi yokken, bu
denklemdeki gerçek budalanın bu "yerleşik düzen" olduğu ortaya çıkar. Korkmayın, bizim alışılmadık
kahramanımız sistemin bir parçası haline gelmeyecektir - ya da gelmek istememektedir. Budala, bir
devrime öncülük etmeyecek, hükümeti devirmeyecek, ya da kendisini veya bir davayı yüceltmeyecektir.
Ama onun varlığı bize bir bireyin dünyada bir şeyleri değiştirebileceğini hatırlatır. Budala, içimizde
34

bulunan ve söylediklerimizdeki hakikati bilen ama başkalarını buna ikna edemeyen tarafımızdır. O en
sevgi dolu ümidimizi, yani en budalaca günümüzde bile (yaptıklarımızın) bir anlamı olduğu ... ve herkesin
bize bir şans tanıması (huzur vermesi, bizi rahat bırakması) gerektiği ümidini temsil eder.
"Muzaffer Budala"nın çeşitli alt türleri vardır: "Gizli Budala", başka birinin kimliğine/kişiliğine bürünür
("Tootsie" "Mrs. Doubtfire"); "Siyasi Budala", kralın maiyetindeki soytarıdır, ama diğerleri onu bilge biri
zanneder ("Being There", "Dave"), "Cinsellik Budalası" ("40-Year-Old Virgin", "The Guru"), bir çapkın gibi
görünür ama aslında yardıma ihtiyacı olan biridir. Bu tür, "sudan çıkmış balık" hikayelerini de içerir.
Yetenekleri takdir edilmeyen bir kişi (balık) karaya çıkar ve hayattaki gerçek yerini bulur ("Legally
Blonde" / "Bu Nasıl Sarışın"), burada yetenekleri aniden yeni bir etkiye yol açar.
"Budala" hikayelerinin kuralları basittir: (1) Kendi güçleri/yeteneklerinden bihaber olan, gözardı edilmiş
bir adam ya da kadın, yani "budala", (2) "Budala"nın karşı çıktığı ya da mücadele etmek üzere yollandığı
bir "kurum", "sistem" "yerleşik düzen", ve (3) İlahi gibi görünen koşullar tarafından budalaya sunulan bir
"dönüşüm". Bu dönüşüm genelde bir isim değişikliği de içerir, yani budalanın ismi değişir.
Budala hikayelerinin en önemli öğesi, hikayenin en başında "budala"nın görmezden gelinmesi /
önemsenmemesi / küçük görülmesidir. Budalanın kendisi de neyin eksik olduğundan bihaberdir: "Bu Nasıl
Sarışın"daki Reese Witherspoon, "Being There"deki Peter Sellers, "Tootsie"deki Dustin Hoffman,
"Shine"daki Geoffrey Rush, hatta "Amadeus"taki Tom Hulce. Bu karakterlerin hepsi "mazlum" / "ezilen
kişi" özelliğini paylaşırlar. Bir sebepten dolayı bu ezik / acınası tipler aşağı görülürler ya da tamamen
görmezden gelinirler. Kendileri gerekli niteliklere sahip olduklarını bilseler de, hiçimse onları ciddiye almaz
ve en başta onları bir tehdit olarak görmez.
Budala hikayelerinde her zaman işin iç yüzünü bilen bir karakter vardır. Bu kişi, Budalanın "büyülük
güçleri" olduğunu bilir. Bu budalayla rekabet etmeye kalktığı için bazen "karma" tarafından cezalandırılır.
Amadeus'taki "Salieri", "Forrest Gump"taki Teğmen Dan böyle bir karakterdir. Süper kahraman filmleri ile
Budala hikayeleri arasındaki fark da budur: Süper kahraman filmlerinde kahraman kendisinin özel
olduğunun ve bu özelliğinin ona bedel ödeteceğinin farkındadır. "Muzaffer Budala" hikayelerinde ise
sadece bu içyüzü bilen karakter durumun farkındadır.
Budalanın mücadele etmesi için gönderildiği (ya da kendisini mücadele ederken bulduğu) kurum / düzen,
onun dikkat çekmesine / göze çarpmasına neden olur. Bununla birlikte Budala ile olan mücadelede
genelde bu kurum / düzen / sistem kaybeder. Düzenin gelenekleri, sabit fikirliliği, ve değişme ihtiyacını
fark etmemesi, Budalanın başarılı olmasına neden olur.
Dönüşüm'e gelince: Budalanın bazen isim ve kimlik değiştirmesi gerekir. Budalanın da çok uzun bir süre
insanlar tarafından görmezden gelindikten sonra artık ortaya çıkması gerekmektedir. Bir çok yönden
budala hikayesi şudur: gereğinden uzun bir süre boyunca tırtıl sanılan bir kelebek hikayesi.
9) GRUP HİKAYESİ
Bu türde grubun hikayesi anlatılır. Hikayede, bir grubu kendimizden daha önemli bir konuma koymamızın,
kendimizin önüne geçirmemizin olumlu ve olumsuz tarafları ele alınır. Burada grup yüceltilir, ama yanı
zamanda insanın bu grup içinde kendi kimliğini kaybetmesinin yarattığı sorunlar ele alınır. Bu tür
hikayelerde her zaman grubun amacının sahte, yapmacık vb. olduğunu ileri süren biri vardır. Ayrıca gruba
yeni katılan bir üye de sık rastlanan bir karakterdir. Bu yeni kişinin gözünden (ve sorduğu sorular
aracılığıyla) bu grubun işleyiş prensiplerini öğreniriz. Bu, nasıl "çılgın" bir dünyada yaşadığımızı
göstermenin bir yoludur. (Örnek filmler: "Godfather" "Platoon")
Bu türün, "Askeri grup" ("Gallipoli", "Full Metal Jacket", "The Grand Illusion"), "İş ("business") grubu" (")
to 5", "Office Space"), "Aile Grubu" ("Goodfellas" "The Royal Tennenbaums"), "Sorun/Dava Grubu"
("Crash" "Babel" "Short Cuts") gibi alt türleri vardır.
Bu hikayenin kuralları şunlardır: 1) Grup 2) Seçim 3) Özveri.
Bu hikayelerin çoğunda bir de ahlaki ders vardır: "Katılmadan önce (grubu) incele".
Bu tür hikayelerde sık görülen karakterlerden biri "İsyankar"dır. Bu kişi, sistemin doğasına tamamen
aykırı olan biridir. "Guguk Kuşu" filmindeki Jack Nicholson, ya da "Amerikan Güzeli" filmindeki Kevin
Spacey tam da böyle bir karakterdir. Bu türde bazen kahraman "Naif" arketipindedir. Seyirci en çok
onunla özdeşleşir, zira kahraman da tıpkı bizim gibi kurallar hakkında birşey bilmemektedir:
"Amadeus"taki Mozart ya da "Baba"daki Al Pacino gibi. Bu kişiler grubun kenarındadır, hala "bakir"dir, ta
ki grubun içine çekilene kadar. Bu karakterlerin yapmak zorunda oldukları seçim, bu hikayelerdeki devam
eden çatışmayı da oluşturur. "Goodfellas"'ta, "grubun bir üyesi olmanın" iyi ve kötü tarafları gösterildikçe,
Ray Liotta karakterin için "Acaba gruba bağlı kalacak mı yoksa onları satacak mı?" diye sorarız.
35

Bu hikayelerde sık görülen bir başka karakter de "Şirket Adamı"dır. Sisteme tamamen gömülmüş, robot
gibi yaşayan biridir bu. "Training Day"deki Denzel Washington, "A Few Good Men"deki Jack Nicholson,
"Guguk Kuşu"ndaki Louise Fletcher sisteme tam bir uyum sergilerler.
Son olarak, Grup Hikayesi'nde bir karar alınması gerekir. Ve bu her zaman şudur: Ben mi, onlar mı? İşte
"özveri" budur. Kendi bireyselliğimizi (kimliğimizi) grup için feda etmek veya iddia edildiğinden daha kötü
olduğu anlaşılan grubu yok etmek. Bunu "Goodfellas"ın sonunda açık bir biçimde görebilirsiniz. Bu gibi
hikayelerde genelde birey, kendisini feda eder. Bu katılım ile birey aslında bir anlamda intihar etmiş olur.
"Godfather 2"nin, "Amerikan Güzeli"nin ve "Guguk Kuşu"nun finallerindeki kahramanların ifadelerine
bakın, yüzleri tamamen ifadesizdir.
Buradaki asıl ders (bu hikayelerin bize anlattığı ders), içimizdeki sesi dinlememenin tehlikeleridir. Bütün
iyi hikayeler gibi bu hikaye de bize derin bir mesaj verir. Bizim emirlerimiz, "daha yüksek bir kaynaktan"
gelir. Geleneklerden değil, ebeveynlerimizden değil, gruptan sorumlu olan mağara adamından değil.
İçimizdeki ruhun sesini dinleyenler, her şeyin üstesinden gelebilecek bir güçle ileri sevk edilirler.
Grup hikayeleri, sisteme güvenmek ya da onu yıkmakla ilgilidir. Kendi hayatlarımıza bakarsak, sıklıkla
bireylerin gruptan atıldığını görürüz. İşte bu hikayeler, bununla mücadele etme yöntemimizdir. Grubun
haklarına olduğu kadar bireyin de haklarına inananlara, nasıl davranacakları hakkında bir yol göstericidir.
*
10) SÜPER KAHRAMAN
Olağanüstü bir adam kendisini sıradan/olağan bir dünyanın içinde bulur. Bu hikaye türü "Derdi olan
adam" hikayesinin tam zıddıdır. Farklı olmakla ilgilidir. Kahraman, kendisinin benzersiz bakış açısını ve
üstün zihnini kıskanan insanlarla uğraşmak zorundadır. Hepimiz bu şekilde hissederiz: Sempati (acıma
duygusu), yanlış anlaşılma şeklindeki acınası durumdan kaynaklanır. Bu tür hikayeler bize, içimizdeki
potansiyeli gerçekleştirme ilhamı verir. Seyirciler yanlış anlaşılmış, eziyet gören kahraman için sempati
duyarlar.
*
Her ne kadar muhteşem güçleri olsa ve biz sıradan insanları kendimizden kurtarmak için gönderilmiş olsa
da, aslında çıkmazda (saplanıp kalmış) olan kendisidir. Ne tam olarak insandır, ne de bir tanrıdır; bir
sevgilisi olamaz - ya da kendi sıkıntılarını, onu anlayacak birine anlatamaz. Bu köşeli çeneli kahraman, biz
sıradan insanların düşmanlık, kıskançlık ve korku duygularına katlanmak durumundadır. Kendisine saygı
duyulmaz, insanlar tarafından sevilmez, vb. Ama bizim kurtarıcımız olmaktan başka bir seçeneği de
yoktur.
Özel olmak kolay değildir. Ama asıl sıkıcı olan, Süper kahramanın kendisinin özel olduğunu ve bunun için
bir bedel ödeyeceğini bilmesidir. Süper kahramanların saygı görmemesinin bir nedeni vardır - özel
olmaları, onların bizim gibi olmadığı anlamına gelir. İşte bu nedenle onların hikayeleri zafer ve fedakarlık
hikayeleridir.
"Halkın Süper Kahramanı", büyük bir güçlüğe karşı çıkmak için öne atılan sıradan bir insanla ilgilidir.
Robin Hood, Zorro ve "Gladyatör" filminin kahramanı böyle kişilerdir. Bir de "Çizgiroman Süper
kahramanları" vardır. "Örümcek Adam" "Yarasa Adam" "Süper Adam" ("Süpermen") vb. Bir kategori de,
"Gerçek Hayat Süper Kahramanlarıdır: Jean D'Arc, Arabistanlı Lawrence, ve hayatları, Süper kahraman
hikaye formuna oturtulmuş gerçek insanlar, örneğin Jake La Motta ("Raging Bull"). "Fantazi Dünyası
Süper Kahramanları", fantazi dünyalarını kurtarı: "Matrix" "Kaplan ve Ejderha", vb. "Hikaye Kitabı Süper
Kahramanları", animasyonlarda görülür: "Aslan Kral" "Mulan" vb. Bunlar, "seçilmiş kişi" efsanesinin
varyasyonlarından ibarettir, yalnızca komik şarkılar ve konuşan hayvanlarla renklendirilmişlerdir.
*
Süper kahraman hikayesi şu benzersiz öğeleri içeri: 1) Kahramanın sahip olduğu bir "güç", ya da onu
sıradan bir insandan "üstün" yapan bir görev; (2) Bir "düşman"; kahramanın ortaya çıkışına karşı çıkan,
aynı derecede güçlü kötü bir adam; ve (3) Bir "lanet" veya "Aşil'in topuğu" - her gücün bir kusuru vardır,
ve bu kusur kötü adam tarafından kahramanın aleyhine kullanılır.
Süper Kahramana verilen güç en başta eğlenceli gibi görünür. Süpermen’in ve Örümcek Adam'ın
çocukluklarını düşünün. Bu güçlerle eğlenirler. Biz de eğleniriz. Ama derinlerde bir yerde, ne kadar
yüksekten uçarlarsa, yere o kadar sert çakılacaklarını da biliriz. Sahip olunan her süper güç için kozmik
bir bedel ödenecektir.
36

Süper Kahraman hikayelerinin Muzaffer Budala hikayeleriyle birçok ortak noktası vardır. Aralarındaki en
büyük fark, Süper Kahraman'ın düşmanıdır. Bir Süper Kahraman olabilmeniz için, karşınızda Lex Luthor
(Süpermen'in düşmanı) olmalıdır. Sherlock Holmes'un Moriarity'si, Maximus'un ("Gladyatör")
Commodus'u, James Bond'un de çeşitli baş düşmanları vardır. Bunlar, hikaye anlatıcılığındaki en ilginç iyi
adam/ kötü adam eşleşmeleridir, zira iyi ile kötü arasındaki ayrım çok azdır/hafiftir. Kahramanın sahip
olup da Düşmanın ("Nemesis") sahip olmadığı şey nedir? İnanç!
Süper kahramanın, kendisinin özel olup olmadığını merak etmesi gerekmez, bunu bilir. Bu hikayelerdeki
kötü adam ise, kendisinin "seçilmiş" kişi olduğu imajını desteklemek için bizzat çaba göstermeli ve
yarattığı küçük mekanizmaları kullanmalıdır. ("Incredibles" filmini hatırlayın, oradaki kötü adam). Kendisi
de aslında kendisinin "seçilmiş kişi" olmadığını bilmektedir. Genelde gücünü zekasından alır, süper zeki
biridir - iradenin yoldan çıkmış halidir. Düşman, bir süre için Süper kahramanı alt etse de, inancının
olmayışı onu karşısındakini öldürmeye çalışmak zorunda bırakır, zira ancak gerçek "seçilmiş kişi"yi
ortadan kaldırmak suretiyle zafere ulaşabilir. Eğer düşmanlar (Nemesis) gerçekten özel olsalardı, kimseyi
öldürmeleri gerekmezdi.
Son olarak, "lanet", Süper Kahraman hikayelerinde, kahramanın sahip olduğu güçleri dengeleyen ve
kahramandan sonuna kadar nefret etmemizi engelleyen şeydir. "Senaryo Fiziğinin Değişmez Yasaları"na
göre, istediği herşeyi elde eden kişiler sevimsiz/nahoş insanlardır, bu nedenle onları dayanılabilir /
tahammül edilebilir kılmak için, Süper kahramanımıza bir tür engel/dezavantaj/handikap veririz. Örümcek
Adam'daki Peter Parker'ın ya da Süpermen'deki Clark Kent'in yapmak zorunda oldukları "cinsel
fedakarlığa" bakın. Gerçek kimliklerini gizli tutmak zorunda olmaları da cabası! Burada verilmek istenen
mesaj, özel olmanın insana acı çektirdiğidir, ve güç için bazı şeylerden vazgeçmemiz gerekir. Kendimiz
süper güçlere sahip olmadığımız halde bu süper kahramanlarla özdeşleşiriz, çünkü hepimiz dar kafalı
insanlarla karşı karşıya kalmışızdır.
Bu gibi süper kahraman filmlerinde en sık görülen karakterlerden biri, "Maskot"tur. Bu, Süper kahramanın
ayağının dibinden ayrılmayan, ve sonuna kadar ona sadık olan bir köpek yavrusudur (Mecazen).
"Arabistanlı Lawrence"da bu Lawrence'ın seçtiği hizmetçilerdir, Süpermen’de Jimmy Olsen'dır, Raging
Bull'da Jake La Motta'nın kardeşidir, vb. Bunlar, biz sıradan inanlar ile onlar (süper kahramanlar)
arasındaki tezadı gösterir.
Gönderen gezgin zaman: 13:17 1 yorum:
"Good Things Come To Those Who Wait"
Herkesin sabırsızlıkla "Uncut"ı beklediğini biliyorum ama gecikmenin bir nedeni de şu: Henüz
anlatılmayan önemli bir bilgi grubu var. Onları anlatmadan "Uncut"ı yayınlarsam ve siz de gidip çıktı
alırsanız ve sonra o bilgileri anlatırsam, içim hiç rahat etmeyecek. Yıllarca elinizden düşürmeyeceğiniz
(özgüvene bak!) o çıktılar eksik kalacak. Bu gecikme biraz da bundan kaynaklanıyor. Yukarıda, o bilgilerin
ilk bölümü yer alıyor.
Sabreden derviş...
NOTLAR
1) "Kış Uykusu"nun DVD'sini sabırla bekliyorum. Hiç acelem yok. Gerçekten. Otuz yıl sonra çıksa bile olur.
Elinizi çabuk tutmayın, bir sürü "Kamera Arkası" filan hazırlayın. Acele işe şeytan karışır. :)
2) Bu senenin en büyük "flop"larından (yani burun üstü çakılanlarından) biri "Panzehir" oldu. "DAĞ"ın
yönetmeninden böyle birşey beklemiyordum... diyemeyeceğim. Dağ'ın en büyük özelliği, bu kadar az
kadro ve mekan ile, dramatik bir yapı oluşturabilmesiydi. Yani insanda bir hikaye izliyor hissi yaratıyordu
en azından. "Panzehir"e ise on dakika katlanabildim. 136 Kopya'ya 90 bin seyirci. Hemi de Cüneyt Arkın'lı
bir filmde.
3) Bir vesile ile Alien 2, 3 ve 4'ü tekrar izledim. James Cameron Alien 2'de teknik olarak çok iyi bir iş
çıkarmış. Çerçeveler, "blocking", kurgu vb. süper. Ama senaryoda büyük sıkıntılar var aslında. Kendini
seyrettiren bir film, fakat filmin çok önemli bir bölümü boyunca hiçbir gerilim ya da tehlike duygusu
yaşamıyoruz. Zira filmin karakterleri böyle bir duygu yaşamıyor. Oysa bu tür filmlerde gerilimin gittikçe
tırmanması, karakterlerin gittikçe çaresizleşmesi vb. gerekiyor. Yaratıkların son saldırısına kadar Ripley ve
çevresindekiler o kadar rahatlar ki bir ara çay demleyip sohbete başlayacaklarını sandım. Neyse. Zaten en
az sevdiğim Cameron filmidir. Yine de kamera işinin güzelliğine sinir olmadım diyemem.
4) Mustafa Hakkında Herşey'in başına baktım tekrar. Çok da gerekli bir film değilmiş. İnsan bizim filmleri
izlerken şunu anlıyor. Senaristler / yapımcılar / yönetmenler projenin (başlarında) bir aşamasında "Abi biz
bu filmi bizim millet için çekiyoruz, çok kaliteli olmasına gerek yok" diyorlar besbelli. Yani sahne
yazımındaki, çekimlerdeki, aydınlatmadaki özensizlik başka türlü açıklanamaz.

37

5) "Aşçı" filmini hızlı hızlı seyrettim, gereksiz yerleri atlayarak. Çatışmasız bir hikayenin olamayacağının
güzel bir örneği. Aşçımızın net hiçbir amacı yok. Hayatta herşey istediği gibi gidiyor. Kendi arzusuyla
kendini restorandan attırıyor. Sonra kolayca para bularak seyyar köfteciliğe başlıyor ve başarılı oluyor.
Eee? "Where the f*** is the story?" Yani "Hikaye nerede lan?!"
6) Alien 4'te yönetmen gerçekten de "gerilim filmi" nedir, ne değildir anlamamış. Alien serisinin kendi
geleneklerini umursamadığı gibi gerilim filmi nasıl yaratılır, onu da çözememiş. "Amelie"yi çeken adamdır
kendisi. Görüntü yönetmeni de aynı. Kısa bir özet geçeyim gerilim filmi ile ilgili: Gerilim filmleri, çaresiz
insanlar üzerindeki baskının gittikçe artmasıyla ilgilidir. (Örneğin ay sonunda faturaların üst üste binmesi
ve maaşın bunların yarısına bile yetmemesi!). Eğer böyle bir çaresizlik yoksa, gerilim de yoktur.
7) Bourne Identity hala süper bir film. Ama teknik olarak izlememek gerek. Yani kendinizi içine
bırakırsanız, film size büyük bir eğlence sunuyor. Ve Bourne 5'te Matt Damon geri dönüyor, hem de 2 ve
3'ün yönetmeni ile birlikte. Bekliyoruz.
8) "Geçit Yok" Schwarzenegger'in son filmlerinden biri. Eğlencelik. Küçük bir kasabadaki birkaç polisin,
Meksika'ya geçmeye çalışan büyük bir uyuşturucu satıcısını (ve adamlarını) durdurma çabaları.
"Kahraman Şerif"in (High Noon) bir versiyonu. Zaten işleyen bir formülü güncelleştirmişler. Bütün hikaye
boyunca bütün kasabalı nerede diye sormazsanız, gayet eğlenebileceğiniz bir film. Benzerinin bizde
çekilmemesi için hiçbir neden yok.
9) "Breaking Bad"e baştan baktım. ÇOOOK BÜYÜK birkaç ahlaki sorunu göz ardı ederseniz, eğlencelik bir
dizi ama vaktinde neden bu kadar abartıldığını anlamadım. Yani abartılmasını sağlayacak bir hikaye, bir
karakter, bir dönüşüm, bir yaratıcılık yok. Bir lise öğretmeni kanser olduğunu öğrenince metanfetamin
yapıp satmaya başlıyor. Bir, buradaki büyük ahlaki çelişkiye dair ne karakterde ne de olaylarda hiçbir iz
yok. Yani adam uyuşturucu ile yüzlerce, hatta binlerce gencin hayatının mahvolmasına neden oluyor.
Niçin? Karısına ve çocuklarına bakmak için. Bu kavram (karısına ve çocuklarına bakmak) yüceltilirken,
diğer taraftan uyuşturucudan dolayı mahvolan hayatlardan en ufak bir iz bile yok. Zannedersin ki adam
leblebi şekeri üretiyor?! OHA yani! (Afedersiniz). Yani biz şimdi bu yüzlerce, binlerce, (ve hatta daha
sonra on binlerce) gencin hayatını bizzat karartan adamla mı özdeşleşip onun için üzüleceğiz ya da
sevineceğiz? Onun bazı artistik laflarından etkileneceğiz?! "I am the danger! I am the one who knocks!"
Bunlardan etkilenmek için, uyuşturucu ticaretinin ne olduğunu ve ne gibi sonuçlara yol açtığını bilmeyen
liseli (hatta ortaokullu) çocuklar olmak gerekiyor sanırım. Skyler (W. White'ın karısı) da aynı derecede
suçlu. Yani kartel bu aileyi toptan öldürse, hepsini asit bidonlarında eritse, tozlarını çöle savursa, bütün
dünyaya büyük bir hayır işlemiş olurmuş!
10) Geçenlerde şu videoya denk geldim (http://www.youtube.com/watch?v=ogDE-9oyV18). Yılmaz
Erdoğan Las Vegas'ta McKee'nin kursuna gittiğini anlatıyor. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Biz burada
on senedir hikaye şudur, özdeşleşme budur, üç perdeli yapı odur diye anlatıyoruz. Türk filmlerinde bu
yapılar olmadığı için filmlerin (dramatik olarak) ayakta kalamadığını, genelde ikinci perdenin ortasında bir
yerde çöktüğünü anlatıyoruz. Adam (Y. Erdoğan) onca film çektikten sonra hikaye yapısını öğrenmesi
gerektiğine karar vermiş! Tebrikler! Ben kaç defa burada yazdım, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Şahan
Gökbakar skeç yazarıdır. Yaptıkları da sinema değildir. Skeçlerin arka arkaya dizilmesi, bunların çok zayıf
bir olay örgüsü ("plot") etrafında toplanmasıdır diye. Bu insanların Türk "Sineması"na herhangi bir katkısı
yoktur, ışıkçılara, kurguculara, set işçilerine para kazandırmak dışında. Şu anda Cem Yılmaz'ın yeni filmi
dönüyor sinemalarda. Eleştirilerin hepsi aynı yönde: Yeşilçam'a saygı duruşu niteliğinde bir hikayesizlik
örneği. Zaten bu çocuklar ("Cem Yılmaz Erdohan Gökbakar") ellerine para geçtiği için sinema çekebilen
insanlar, sinemacı oldukları için değil. Bir şekilde ulaştıkları paraya para katıyorlar komiklikleri sayesinde.
11) Arada bir "Kardeş Payı"na bakıyorum internette. Fazla dayanamıyorum. Diziyi resmen ergenlere
çekiyorlar. Küfür ile komiklik konusunda Şahan'ı geçmiş durumdalar. Hemen sıfır hikaye, ama absürde
varan acayip durumlar ile ilgi çekme ve küfür ile de kahkahayı yakalama. Tam artık bundan (Recep
İvedik) daha kötüsü yoktur der iken, kötünün kötüsü karşımıza çıkıyor. Allahım sen bizi neyle sınıyorsun?!
12) "Interstellar"ı ve "Jupiter Ascending"i merakla bekliyoruz. Bir de bir Michael Mann filmi var yakında
gelecek.
13) Youtube'ta "Honest Trailer" diye bir kanal var. Filmleri yerden yere vuruyor ve yüzde yüz haklılar
(aşağıda bahsetmiştim). Bir de "Everyting Wrong With ..." dizisi var ki senaryo derslerinde mutlaka
seyrettirilmesi lazım. Birisi bunların benzerlerini bizde de yapsa ya?! (Benim yazılarım biraz bu yönde
sayılır ama o kurgu ve sesle yapılanlara bildiğiniz çok gülüyorum).
14) Size ufak bir itirafta bulunacağım. Eskiden bir ara "Nasıl Tutan Dizi Yazılır" diye bir yazı yazmıştım.
Yaptığım saptamaların ve verdiğim bilgilerin çoğu doğruydu. Şimdi bu sezon (ve aslında son birkaç sezon)
çıkan dizilere bakıyorum da, acaba benim o yazıyı insanlar elden ele mi dolaştırıyorlar, zorunlu okuma
olarak senaristlere mi dayatıyorlar diye merak ediyorum. Yani birçok dizi de o yazıda bahsettiğim
38

teknikler, "trükler", yöntemler kullanılıyor. Ama sallapati yapıldığı için çoğu tutmuyor, tutmayacak. Hele
dizi adları... Tam benim söylediğim formüle göre seçiliyor. Kendimi "acaba bunlardan ben mi
sorumluyum" diye düşünmekten alamıyorum. Vicdanım sızlıyor resmen. Arkadaşlar ben o kalıpları tekrar
tekrar uygulayın diye vermedim, onları öğrenin, ama üzerlerinde çalışın, onları aşın, geliştirin diye
verdim. Bayatladı o teknikler artık!
15) "Jack Ryan", bütçedeki yüz milyonlarca doların bir bölümünü senaryoya vermezseniz, nasıl saçma
şeyler ortaya çıkacağının bir göstergesi. Anlatmaya bile değmez.
16) "Lucy", Luc Besson'un artık aşırı içkili bir gecenin sabahında muazzam bir başağrısı ve akşamdan
kalmışlıkla yazdığı bir hikayeye benziyor. Kahramanın (Lucy) ne istediği belli değil. Yani üstün güçler elde
ettikten sonra bunları ne yapacak? Karşısındaki düşmanın ne istediği de belli değil?! Morgan Freeman'ın
karakteri sadece bize bunların bilimsel bir temeli olduğunu kanıtlamak için orada bulunuyor. Yine de
Scarlett Johanson ve biraz aksiyon bir araya gelince, 300 milyon dolardan fazla bir para kazanılabileceğini
görmüş olduk. Sanırım Luc Besson "Beşinci Element"ten sonra öldü ve yerine zombisi geldi. Taksi serisi,
Transporter'lar, ve şimdi de bunlar. Nerede "Deep Blue?" nerede "Metro" nerede "Lucy"?!
Lucy'nin senaryo açısından en büyük sorunu, bir kaza sonucu "kadir-i mutlak" hale gelen genç kadının
karşısında, anlamlı bir dramatik gerilim yaratacak bir "düşman"ın (nemesis) bulunmaması. Hemen herşey
Lucy'nin istediği şekilde ilerliyor ve gelişiyor. Bazı insanlarla çatışsa da bunlar hep Lucy'nin galip
çıkacağını bildiğimiz şeyler. Filmden elde ettiğimiz tek duygu "Vay be! Demek ki insan beyninin yüzde
yüzünü kullansa Tanrı gibi birşey olacak!" şeklindeki saçma bir şey.
17) Galaksinin Koruyucuları. Bu senenin en fazla iş yapan filmlerinden biri olmuş dünyada. Birkaç komik
an dışında eğlenemedim. Net bir amacı olmayan bir grup "yaratık"! Daha doğrusu bir amaçları var da bu
amacı aslında istemiyorlar ve/veya umursamıyorlar. Her nedense Amerikalılar bayıldı.
18) Bu tür filmerin başarılı olmasını artık gençlerin hayatla ilgili beklentilerindeki yamukluğa ve yanlışlığa
bağlıyorum ben. "Değer"siz bir kuşakla karşı kaşıyayız. Yani "değer"leri yok. "Worthless" değil "Devoid of
values". İnandıkları tek şey maddi getiri ve eğlence. Ahlaki standartları çok düşük ile hiç yok arasında.
Kendilerini aşan bir davaya inançları ise sıfırın altında (enn fazla bir takımı destekliyorlar, ya da
hoşlandıkları bir siyasi görüşle ilgili yazıyı facebook'ta "like" ediyorlar, o kadar).
19) "Barry Lyndon"ı tekrar izledim. Her karesi görüntü yönetmenlerine kompozisyon dersi olarak
okutulabilecek bir film. Daha açılış sahnesinden anlıyoruz böyle bir filmle karşı karşıya olduğumuzu. Filmin
senaryosu biraz yavaş aksa da asla sıkıcı değil. Her sahne, her diyalog, her oyunculuk anlamlı ve derin.
Hikaye sürekli bir yere doğru ilerliyor. Dış ses kullanımı çok başarılı. Filmde olup bitenleri anlatmak yerine
bunları yorumluyor, hatta izleyiciye olacak olayları önceden anlatmak suretiyle dramatik akışı
algılayışımıza müdahale ediyor, dramatik ironi yaratıyor (yani biz Barry Lyndon'dan daha önce onun
başına gelecekleri biliyoruz). Ama bu filmin hakkını vermek için en az otuz yaşını aşmış, biraz feleğin
çemberinden geçmiş olmak gerekiyor. Yani çıtır çerez bir film değil. Ağır senfonilere ya da bizdeki kallavi
Türk Sanat Müziği eserlerine benziyor. Tadı çok spesifik ve yoğun. Ağzı - dili fast food'a alışmış insanların
hoşlanabileceği bir şey değil. Ama bundan elli ya da yüz yıl sonra bile aynı zevkle seyredilebilecek bir
eser.
20) Sanarist 3.0 - Uncut'a gelince. Çoktan bitti. Ama bir iki rötuşu yapamadığım için (zamansızlıktan)
bekliyor. Bugün yarın. Eli kulağında.
SANARİST ULTIMATE 3 (Uncut) GELİYOR!
Evet. 10. yılımızı idrak etmiş bulunuyoruz (24 Ağustos 2014'te). Bu on senede senaryo dünyasına ne
kadar etki ettiğimi ölçemesem de (yazılarımın hala okunduğunu biliyorum ama etkilerini nedense
göremiyorum), bu kadar şey yazmış olmaktan ve bazı insanlara az da olsa yardımcı olduğumu
düşünmekten mutluluk duyduğumu söyleyebilirim.
10 sene!...
Bende de amma çene varmış yahu! :)
Bu on senenin (yazılarım bazında) özetini yapmak biraz zor (350 bin'i aşkın kelime yazmışım anlatmak
için derdimi, neyi özetleyeceksin?!).
Ama ilk zamanlarda büyük bir şevkle kendi uyguladığım / bulduğum / öğrendiğim şeyleri yazarken sonra
(ülkenin genel olarak değişen ilkimine bağlı olarak) siyasi yazılar yazmaya başlamışım. Hatta son
zamanlarda toplum ve hayatla ilgili yazılar senaryo yazılarının çok önüne geçmiş. Bunun bir nedeni
topluca bu dünyadaki bir cehenneme doğru hızla ilerlememiz ise, diğer bir nedeni de ilk dönemde
39

yazdıklarımın çokça yeterli olmasıydı. Yani yazacak yeni şeyler, yeni teknikler fazla yoktu. (Aslında vardı
da, şu on senede daha "özdeşleşme"yi anlatamamışım insanlara, sahne içi katmanlı diyalog yazmayı
anlatsan ne yazar, anlatmasan ne yazar). Hem TV'deki hem de sinemadaki örneklerin kötülüğü, şevkimi
de biraz kırmadı dersem yalan olur.
Yine de elimden geldiğince, hem kendi deneyimlerimi, hem de başkalarının deneyim ve bilgilerini
paylaşmaya çalıştım. Ve ortaya devasa bir eser çıktı. SANARİST ULTIMATE 3.0 (Uncut). Yani kesintisiz,
organize edilmemiş (v.2.0'dan farklı olarak), her birşeyi içeriyor. İlk günden itibaren, elimde bulunan
herşey.
Son düzeltmeleri yapıyorum. Bir iki haftaya bir şekilde dağıtmaya başlarım.
Heyecan yaptım, bak! :)
Gönderen gezgin zaman: 19:24 Hiç yorum yok:
10. Yıl Türküsü
Önümüzdeki Ağustos ayında SANARİST 10. Yılına eriyor. Üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim!
Film İzleme Siteleri, Türk Sineması ve ... Öğretmenim!
Filmleri artık bilgisayarınıza indirmenize gerek yok. Son yılların en moda film izleme yollarından biri,
internete yüklenen filmlere bakmak. Yani artk korsan CD/DVD almanıza ya da torrent olarak indirmenize
gerek yok (ne ayıp!!!). Filmleri Türk Hukukunu pek takmayan ülkelerin (örn Rusya) server'larına yükleyen
insanlar var. Oradan izleyebilirsiniz.(Bunları izlemenin yasadışılık teşkil edip etmediğini bilmiyorum
açıkçası. Zira burada izleyiciler filmle ilgili aktif bir eylemde bulunmuyorlar -indirmek ya da satın almak
gibi - sadece izliyorlar). Bir tür bedava tvyo ya da tivibu gibi. En büyük farkı onlardan çok daha önce
yayına sokmaları.
Bu sitelerin bir de "Türk Filmleri" bölümü oluyor genelde. İşte oralara baktığınız zaman bir aydınlanma
yaşıyorsunuz. Şunu görüyorsunuz:
Türk Sineması, seri üretim tezgahı gibi aynı filmleri tekrar tekrar üretiyor. Ufak değişiklikler ile aynı
şeyleri tekrar tekrar önümüze koyuyor. Bir orijinallik, bir hakikilik, bir buluş yok neredeyse. (Hala inatla
son orijinal fikrin Hacivat ve Karagöz olduğunu ileri sürüyorum). Hepsi birbirinin kopyası. Oyuncular da
öyle, ışık da. Aynı müziklerden zaten midem bulanıyor artık. Anlamsız kamera hareketleri bile aynı.
Bu durum sadece ticari filmler için geçerli değil. Kendine "Sanat" filmi diyen filmlerde de benzer eğilimler
geçerli. Kendini azıcık okumuş ve aydın olarak gören kişilerin (yazar ve yönetmenlerin) hiçbir orijinal
bakış açısı yok! Bu hikayelere yansıdığı gibi biçime (kamera açıları ve hareketleri, müzikler vb.) de
yansıyor. Sanat filmlerimiz (ki en yaratıcı ve en şaşırtıcı onlar olmalı, en azından kağıt üzerinde) bile klişe.
On metreden görüyorsunuz hikayenin bir sonraki hamlesini. Gelse de gitsek diyorsunuz izlerken.
Ve ben bütün bunlar için hala ilkokuldan başlayarak üniversite sona kadar gençlerimizin beynine (ve
kalbine) el atan, daha doğrusu içine eden öğretmenleri suçluyorum. Her türlü orijinallik ve yaratıcılık
kırıntısını büyük bir çabayla gençlerimizin ruhundan kazımaya and içmiş gibi duran öğretmenlerimizi. Bize
bir okuma yazma öğretti diye bütün hayatımız boyunca şükran borçlu olmamız gerektiği söylenen
öğretmenlerimizi. Memnun musunuz eserinizden?
Çocuğunuzu ya okula göndermeyin, ya da okul dışında büyük bir çaba harcayarak ona okulda verilen
zararı nötralize edecek, ve ruhundaki yaratıcılığı kaybetmesini engelleyecek birşeyler yapın. Ama bunun
için önce sizin kendi ruhunuzun nasıl köreltildiğini fark etmeniz ve bunu tersine çevirmeniz ("reverse")
gerekiyor. Kendisine hayrı olmayanın başkasına da hayrı olmaz çünkü.
Edge of Tomorrow
Japonlar kesinlikle farklı bir kafada yaşıyorlar. Japon ürünlerine (kültürel ürünlerden bahsediyorum) biraz
bakarsanız, bunu hemen fark edersiniz. Bizim Ortadoğu soslu kültürümüzden, ya da Avrupa'nın Angıl ve
Sakson kültüründen çok farklılar. Dünya, hayat, ölüm, doğa ile ilgili yaklaşımları çok acayip. (Bir ara
zahmet edip Şintoizm'i derinlemesine araştırmam gerek). Neyse.
Nereden çıktı Japonlar diyeceksiniz. Bu aralar sinemada "Edge of Tomorrow" diye bir Tom Cruise filmi var.
Filmi izledim ve genel olarak beğendim. (Zaten yönetmeni, Bourne 1'i çeken Doug Liman'mış). Biraz
araştırınca da filmin aslında bir Japon hikayesinden uyarlandığını öğrendim. Hikayeyi biraz düşününce

40

zaten buna çok şaşırmıyorsunuz. (Final Fantasy filmi de öyleydi. Acayip bir kafada yaşıyorlar gerçekten).
Neyse - 2.
Filmin temel başarısı, sıkıcı olabilecek bir konuya sürekli olarak yeni unsurlar eklemek suretiyle seyircinin
ilgisini ayakta tutmasından kaynaklanıyor. Kısaca anlatırsak Tom Cruise, aynı günü tekrar tekrar yaşayan
bir askeri canlandırıyor (kelimenin tam anlamıyla "canlandırıyor"). Bu gelecekte yaşanan bir savaşta
savaşan bir asker. Uzaylıların istilasını engellemek için uğraşıyor. Ama başaramıyor ve bir sebepten dolayı
(bu sebep nispeten mantıklı bir şekilde filmde anlatılıyor) aynı günü tekrar tekrar yaşıyor. En sonunda da
bir çıkışı buluyor.
Bunun "Groundhog Day"e ne kadar benzediğini fark etmişsinizdir. Temel fikir aynı olmasına karşın, çok
farklı bir şekilde işliyor "Edge of Tomorrow". Yani film, birinci perde için çok uğraşıp, sonra bunun üzerine
yatan bir film değil. Son sekansa kadar senaryo üzerinde çok uğraşıldığını anlıyoruz ve bunu da takdir
ediyoruz. Senaryoya harcanan yoğun emeği hissediyorsunuz. (Matrix de böyle bir his verir seyirciye).
Bir süredir iyi sayılabilecek bir bilimkurgu izlememiştim, iyi geldi.
Sinema ve Hayat Hakkında Notlar...
"Sen Aydınlatırsın Geceyi", yakında izlediğim ikinci Onur Ünlü filmi oldu. Diğeri "Celal Tan ve Ailesinin..."
idi. "Celal Tan"da bir senaryo olmasına karşın "Sen Aydınlatırsın"da sanki ellerinde bir kaç sayfalık
sinopsis varmış, çekime onunla başlamışlar gibi duruyor. Sanki "Abi bir çekim mekanına gidelim. O sahne
için düşündüğün oyuncuları sete çağıralım. Işık yapılırken sen sahneyi yazarsın" demişler Onur Ünlü'ye. O
da kabul etmiş ve filmi öyle çekmiş... gibi duruyor gerçekten. Filmin siyah beyaz çekilmesi, karakterlerin
ağır bir şiveyle konuşması, yer yer ortaya çıkan görsel efektler dışında filmin en büyük özelliği,
darmaduman olmuş ("all over the place" derler yabancılar) senaryosu - muhtemelen darmaduman
olmadan önce de organize bir halde değildi zaten.
Görünüşe göre Onur Ünlü, sinema piyasasındaki bir damarı, daha doğrusu bir zaafı yakalamış. O da şu:
Ülkede sinema (ve dahi televizyon) adına o kadar kalitesiz işler yapılıyor ki, bunların dışına çıkan birşeyler
oldu mu, hemen kendinize sıkı bir takipçi grubu ediniyorsunuz. Bu film için Ekşisözlükte 57 sayfa yorum
yapılmış. OHA! diyorum (afedersiniz). Bu kadar malı bulmak için bu filmi yem olarak kullanmak mümkün
demek ki! Filmden anlamayan insanların bu filmi senenin en iyi filmi ilan etmesi mi dersiniz, Şekspir'den
yapılan alıntı üzerine yorumlar döşenenler mi dersiniz, herşey var. Filmin aslında annesini kaybettiği için
ağırlaşan bir ruh hastalığı olan ve bu nedenle halüsinasyonlar görmeye başlayan bir gençle ilgili olduğunu
anlamayıp onun bu ruhsal bozukluğunu felsefi derinlik zanneden sersemler, döşenmişler bir sürü lafı.
Onur Ünlü'nün başarısının bir bölümü sanırım buradan kaynaklanıyor. Seyircisinin bilgisizliğini tanıması,
bunun farkında olması.
İkinci bölümü de, klişe hikayelere girmemesinin (ama orijinal fikirler de bulamamasının) bazı sinema
eleştirmenleri tarafından derinlik olarak algılanacağını yakalamış olması. Yani "Abi ben klişe yazmayayım
da ne yazarsam yazayım, onlar (eleştirmenler) aslında orada olmayan bir "anlam"ı kendileri uydurup ona
atfedeceklerdir, merak etme" demiş olmalı bir aşamada bir yapımcıya. Bu da doğru tespit. Senaryonun
s'sinden anlamayan kerli ferli eleştirmenler (ki piyasanın yüzde doksan sekizini teşkil ederler) bir iki
acayip şey görünce hemen kafalarına fazla mesai yaptırmaya başlıyorlar "burada bir anlam vardır, onu
bulmalıyım" minvalinde. Eh, Marcel Duchamp'ın sergiye pisuar koymasından beri gerizekalı eleştirmenler
bunu yapıyor zaten: olmayan anlamı bulup yapıştırmak. Ne diyeyim. Size kolay gelsin, hayırlı işler!
(Sonradan gelen edit: Onur Ünlü de röportajlarında aslında filmi yaparken çok da fazla kafa yormadığını
itiraf ediyor. En güzeli de şuydu: Ekşisözlük'teki bir yazar, bu filmde birçok anlam bulduğunu
(yapısökücülük filan), ama Onur Ünlü'ye bunlar sorulduğunda "Canım istedi öyle çektim, özel bir sebebi
yok yani" demesini içine sindiremediğini yazmış. Buna çok güldüm gerçekten. Adam "işkembeden
salladım" diyor, seyirci hala inatla anlam bulmaya çalışıyor. İlginç. Yani seyircimizin gayretperverliği
açısından ilginç.)
(Başka bir edit: İki şarkının filmde tekrar tekrar döndüğünü duyuyoruz. Herhalde uzun metrajda en fazla
tekrarlanan şarkı rekoruna filan oynuyordu O. Ünlü.)
(Burada bir not düşeyim: Daha önceki yorumlarımdan birinde Martin Scorsese'nin hikaye anlatmayı
bilmediğini söylemiştim. Scorsese, sinematografiyi bilir, kurguyu bilir, vb. ama kendisi sıfırdan hikaye
yazamaz ya da iyi hikayeyi kötü hikayeden ayırt edemez. Eğer denk gelir de eline iyi hikaye geçerse,
bunu çeker (bkz. Departed, Taxi Driver). Bunu sadece ben diyorum zannediyordum zira akademik
çevrelerde (standart ve gereksiz bir M.S. hayranlığı tezahürü olarak) Scorsese büyük sinemacı olarak
geçer. Oysa William Goldman'ın da aynı fikirde olduğunu öğrenmiş bulunuyorum (bunu daha önce
paylaştım mı?). Yaşayan en büyük senaristlerden biri olan Goldman, Gangs of New York filmi ile ilgili

41

olarak çok güzel bir yazı kaleme almış (İngilizce). Okuyun, okutun, ve "büyük" denilen yönetmenlerin bile
nasıl devasa kusurları olabileceğini görün. Kızım sana söylüyorum, Onur Ünlü sen anla!)
*
Recep İvedik 4'e baktım biraz. Biraz dediğim yarım saat kadar. Kardeşim, hiç mi gülünmez? Hiç mi birşey
komik bulunmaz. Bu filmin 7.2 milyon seyirci çektiği bir ülkede, bazı çok önemli şeyler yolunda gitmiyor
demektir. Yani korkarım mevcut iktidardan iki üç kat daha kötü bir parti çıksa (bir NAZİ partisi mesela),
yüzde yirmi - otuz oy alabilir. Bu yeni kuşakta yolunda gitmeyen çok acayip şeyler var. Önce Cem Yılmaz,
sonra Şahan Gökbakar (ve bütün bu süre boyunca da Okan Bayülgen) bu yeni ve sığ ve acayip beğenileri
olan Özal Kuşağının zaaflarını yakalamış durumda, olabildiğince sömürüyorlar. Size de kolay gelsin
arkadaşlar, hayırlı işler!
*
"Kış Uykusu"nu seyretmedim. Sinemada seyredeceğimi de sanmıyorum. Daraldıkça ikide bir salondan
çıkmama izin vereceklerini sanmıyorum. DVD'si çıksın öyle bakarım. Uzuuun aralar vererek tahammül
edebilirim herhalde. Gişesi şu anda (ikinci haftasında 130 bin). Benim tahminim 300-400 bin civarındaydı.
Bakalm ne olacak? Bazı oyuncular (tabii ki filmde rol alanlar) bu filme ilgi gösterilmemesinden
şikayetçiymiş. Hangisi daha kötü anlamadım. Bu filme ilgi gösterilmemesi mi (ki bence bu aslında bir
ruhsal sağlık işaretidir), Recep İvedik 4'ün yedi nokta iki milyon seyirci çekmesi mi?
*
Adam gibi adam yokluğundan mustaribiz. Ne dediğini bilen, hayatın politika-üstü, dinler-üstü, ve hatta
bilim-üstü kurallarının farkında olan ve bunları insanlarımıza anlatacak kaliteli aydınlarımız yok. Her
aydınımız ya yarı cahilden kötü durumda, ya da politik olarak bir tarafa angaje olduğu için bütün sözleri
ve düşünceleri yamuk. Bilimin bile ötesine geçen bir bakış açısıyla şu hayatı bize anlatacak, açıklayacak,
yorumlayacak kimse yok. Günlerimiz politik tarafların kısır çekişmelerini takip etmekle geçiyor. Ha, bir de
kredi kartı ve fatura ödeyerek. Biz de buna hayat diyoruz.
Gönderen gezgin zaman: 20:54 Hiç yorum yok:
RAHVAN!
Benim endişem bu vurdum duymazlıkla, mesela ülkemiz işgal edilse (örn. Amerikalılar, Ruslar, Yunanlılar,
vb. tarafından), yaklaşık üç ay sonra olayı unutup yine saçma sapan konuları tartışmaya başlayacağımız.
Ne oldu 301 Somalı'ya? 432 çocuğun babasız Babalar Günü geçirecek olmasına? Milyonlarca oyun
çalınması ile birilerinin yine muslukların başında kalmayı başarmasına? Bu kadar mı kolay unutulur,
umursamaz hale gelinir, omuz silkilir? Oluyor vallahi?! En büyük trajedilerin gündemimizde yer etme
süresi, medya efendilerinin bu olaylarda gördüğü haber değeri kadar. Kendi kendimize bir gündem
yaratma gücüne sahip değiliz. Unutup geçiyoruz.
Yani diyorum ki, Mavi Gözlü Yakışıklı ve arkadaşları olmasaydı, şimdi hepimiz mutlu mesut yarı İngiliz,
çeyrek Yunan, beşte bir Fransız ve İtalyan filandık ve bunu hiç de umursamıyorduk. "Bağımsız olsaydık
iyiydi ama bu da fena değil be?! Ne güzel çifte pasaportumuz var!" derdik. Burnumuzun dibinde (önce
Suriye'de, sonra Ukrayna'da, ardından da Musul'da) savaşlar çıkarken biz bize en gerekli olacak kurumun
(i.e. ORDU) köküke kibrit suyu döktük! Bilimsel (!) kurumlarımız (bkz. Tübitak) dökülüyor. Devlet
televizyonumuz taraflı yayın yapmayı bıraktı, bizzat tarafın kendisi oldu! Şirketlerimiz ise hükümetten
fırça yedikçe yola geliyorlar! Eğitim kurumları ise anlatmaya bile değmeyecek bir kalitesizlikte ve
kalibresizlikte faaliyetlerine devam ediyorlar.
Bütün bunlar olurken Ajda Pekkan bir gecede yüz elli bin lira almış! Yüz elli maden işçisinin bir ayda yerin
dibinde zar zor kazandığı parayı bir saatte kazanmış. Eminim Soma felaketinden sonra üzüntülerini ifade
eden bir yazı yazdırmıştır asistanına!
Ne Denilebilir Ki?!
Ehil olmayan kişileri başa getirmenin ve başta tutmanın sonuçları bunlar hep. Sana verilen üç kuruş
karşılığında oyunu satmanın sonuçları. Seni koruması, kollaması gereken insanları seçerken sorumsuz
davranmanın sonuçları. Başımıza çok kötü şeyler gelecek, belamızı bulacağız demiştim birkaç sene önceki
yazımda. Ama birşey söyleyeyim mi, bu daha birşey değil. Yüksek hızlı trenler, deniz altından geçen
tüneller, abuk subuk ülkelere yaptırılan nükleer santraller var daha sırada. "Soma da neymiş" diyeceğimiz
şeyler olacak. Direksiyona şoför olmayan - bırak şoför olmayı, kısa boyundan dolayı yolu dahi göremeyen
- insanlar geçirmenin bedelini ödeyeceğiz. İşin kötü tarafı, onlara oy vermeyenler de ödeyecek. Çünkü
sistem bu. Çünkü yanlış bir sistemi sürdürüyoruz. Demokrasi bize çok bile. Çok değil aslında. Yanlış

42

anlıyoruz demokrasiyi. Satranç tahtasında, satranç taşları ile tavla oynuyoruz. Demokrasi pratiğimiz buna
benziyor.
Allah vefat edenlere rahmet eylesin. Yakınlarına da sabır versin. Diğerlerine de akıl ve feraset.
İstek Üzerine: Senaryo Yazısı
20-25 yaşındaki adam/kadın senaryo yazmak konusunda ne bilebilir ki? Kıçı kırık birkaç kuram parçası
(onların niye öyle olduğunu da anlamamıştır, sadece sınavları geçmek için ezberlemiştir) ve bir kaç hikaye
(onlar da eş dostun ya da ailenin beğenisi dışında hiçbir şeye mazhar olmamıştır) hiçbir şeyi yoktur
çıkınında. Ama izlediği birkaç film veya diziden fark ettiği senaryo trüklerine dayanarak kendisini Şekspir
ya da Tenessee William zanneder. (Bu cümlelerin sonunda küfür koyabilmeyi çok isterdim. Küfretmek o
anda rahatlatıyor ama sonra çok rahatsız ediyor.)
Senaryo yazmak için bir derdinizin olması lazım. Bir ya da birkaç travmanız. Hayatınızda tekrarlanan bir
acı türü, bir "pattern" (örüntü diyeceğim ama hala dilim varmıyor bu kelimeye). Sanki hayat sizi hep
yaralı yerinizden tekrar tekrar deşmek istiyor gibi hissetmelisiniz. İşte o yara, sizin besin kaynağınızdır
aynı zamanda. Hayata bakışınızı belirlerken, yaratıcı güçlerinizi de harekete geçiren o yara ve yaralardır.
İnsanlar tarafından aldatılmadan, ihanete uğramadan, unutulmadan veya siz bizzat birilerine acı
çektirmeden ve bunun vicdan azabıyla yıllar (ama uzun yıllar) sürünmeden, yazacak birşeyiniz yoktur.
Yakın zamanlarda izlediğiniz filmlere benzer (ama bu benzerliği fark edemediğiniz) fikirleriniz var diye, bir
sahnede iki komik diyalog yazabiliyorsunuz diye senarist olunmaz. Senarist, ciğeri deşik adamdır /
kadındır. Bunu yazar.
*
Daha önce de yazmıştım: Televizyonda yazan arkadaşlar, lütfen kendinize senarist demeyin. Televizyon
için (Türk televizyonlarından bahsediyorum, zaten yabancı bir TV'de yazma ihtimaliniz, yolda başınıza
meteor düşme ihtimalinden daha düşük) yazan arkadaşlar, copy / paste'ten başka birşey yapmıyorsunuz.
Bunun farkındasınız. "Ah, ama ekmek parası" dediğinizi duyuyorum, ona da birşey diyen yok. Ama siz
senarist değilsiniz. Copy / paste'çisiniz, başka dizilerden (eski ve/veya yabancı dizilerden /filmlerden)
sahneler, çatışmalar, karakterler çalan kişilersiniz. Buna da mecbursunuz zira abileriniz / ablalarınız
bunun aksine izin vermez. Onlar izin verse, kanal izin vermez. Bu nedenle Türk edebiyatını hallaç pamuğu
gibi atıyorsunuz, bu halkta ilgi / duygu uyandıracak birşeyler bulabilmek için. Sonra da buna bol bol su
katıyorsunuz, doksan dakikayı doldurmak için. Eh, Allah yardımcınız olsun. (Bunun aksi durumu Kardeş
Payı'nda var. Orijinal karakterler, komik diyaloglar, SIFIR hikaye.)
*
E, ne yapalım yani, yazmayalım mı? Bilakis yazın, ama kendiniz için. Yani eğer bir yerde (TV'de)
çalışıyorsanız, ve kendiniz için yazmak için enerjiniz kalırsa, yazın. Ama kalacağını pek sanmam. TV
insanın ruhunu bir vampir gibi emer, geriye sadece, alacağınız üç beş kuruşun azıcık tadına
varabileceğiniz bir harabe bırakır, ama asla kendi romanlarınızı ya da senaryolarınızı yazacak enerjiyi
bırakmaz. Otuzlarınızda, artık yeterince terk ettikten ve edildikten, kalbiniz yol ortasına atılmış bir paspas
gibi ezildikten, Türk Sanat Müziği'nin neden sadece ayrılık ve acı temalı şarkılardan oluştuğunu birinci
elden anladıktan sonra, işte ondan sonra gerçekten içinde ruh, ışıltı, enerji olan birşeyler yazabilirsiniz.
Ondan önce boşuna heveslenmeyin. Ondan sonra ise, vazgeçmeyin. Bu dünyanın, bu sinemanın hala size
ihtiyacı var.
Medya Operasyonu: Kayıp Çocuklar
Fark ettiniz mi bilmem, seçim sonrasında medyamızda hemen her gün bir kayıp çocuk haberi kapsamlı bir
şekilde yer almaya başladı. Daha önce de çocuklar kayboluyordu ama aniden haberlerin birinci maddesi
haline geldiler. Neden acaba?
Birileri yine medyayı manipule ediyor da ondan!
Birileri bize seçimlerden önceki kasetleri, rezaletleri Alo Fatih'leri, sıfırlamaları, 17 Aralık ve devamını
unutturmaya çalışıyor sanırım. Bunu da toplum olarak en büyük ortak paydamız olan çocuklar üzerinden
yapıyor. Kayıp çocuk haberlerini duyan aileler, seçim öncesi rezaletleri unutup kendi ailelerindeki
çocuklarla ilgili derin bir korkuya kapılıyorlar. İnsanlara ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar desek
yeridir.
Medyamızın ne kadar şerefsiz ve taraflı olduğunu Gezi döneminde görmüştük zaten. 17 Aralık süreci buna
tuz biber ekmişti. Şimdi de bize (bilinçaltımıza) başka bir servis yapıyorlar.

43

Böyle şeyler gördüğümde en çok "bir gün gazetecilik ya da sinema-tv bölümlerinden mezun olup
medyada görev almak isteyen" gençler aklıma geliyor. Kendilerini nasıl bir *** çukuruna atmaya
hazırlandıklarının farkında olsalar, acaba bu kadar heveslenirler miydi?
Emret Bakanım!
Seksenlerde (gerçek seksenler, dizisi değil) televizyon izlemiş olanlar, "Emret Bakanım" ve daha sonra da
"Emret Başbakanım" adlı dizileri izlemişlerdir. BBC'nin çektiği bu dizilerin, o dönemde yayınlanmış olması
(iktidarda ANAP vardı, Özal Başbakandı) şu günlerden geriye bakılınca imkansız, hatta fantastik
görünüyor. Öyle bir dizinin bırakın devlet televizyonunu (o zamanlar sadece TRT vardı ve tek kanaldı) özel
kanallarda bile yayınlanması hayal edilemez. Hükümetleri, devleti, bürokrasiyi yerden yere vuran, aşırı
gerçekçi bir diziydi. Naif bir bakan (ve sonra başbakan) ile onun kurt müsteşarı (Humphrey) arasında
geçen diyaloglar, siyaset bilimi kitaplarından fırlamışcasına bilgi dolu, ama aynı zamanda kahkaha
attıracak kadar eğlenceliydi. (Humphrey'i ben hep C. Çiçek'e benzetirim: A man of all seasons!)
Bu dizileri şimdi internette bulabilirsiniz. Aşağıda Youtube'ta bulunan bir bölümü yer alıyor. Ne yazık ki
Türkçesi yok. Bir yerden bir şekilde bulursanız, boş zamanlarınızda izleyin. Hem siyasetin iç yüzünü
öğrenirsiniz ve şu an yönetimde olanların neyi neden yaptığını (ve yapmadığını) daha iyi anlarsınız, hem
de böyle bir dizinin devlet kanalında yayınlanmış olmasına şaşarak, nereden nereye geldiğimizi
görürsünüz.
Bu İşte Bir(kaç) Yanlışlık Var!
Tuna Kiremitçi'yi okumayı bir kere denedim. Sonunu getirmeyi başaramadım. Ben de her aklı başında
Türk gibi A. H. Tanpınar'ı Türk Edebiyatı'nın zirvesi olarak görürüm. Onu seven ve kendince anlayıp
hisseden biri olarak T. Kiremitçi gibi birini okumanın nasıl bir azap olduğunu anlayamazsınız. Ya da belki
anlayabilirsiniz. Bilemedim şimdi.
Neyse. Birileri üşenmemiş, Kiremitçinin bir kitabını film yapalım demiş. Muhtemelen romanın
tanınırlığından faydalanmak istemiş. Ama bundan emin olamamış ki filme E.A. Düzyatan ve Ö. Namal gibi
yıldızları da koymuş. Sonra da bir reklam yönetmenine çektirmiş. (Yönetmeni tanımıyorum ama bu
tahminimin nedeni biraz aşağıda). Filmin 200 bin küsür gişesi var. Yani amacının beşte birine bile zar zor
ulaşmış. Ama başka açılardan (vergi indirimi) başarılı olmuş olabilir.
Gelelim bu önemsiz filmin pek de önemli olmayan sorunlarına. (Diyeceksiniz ki film bu kadar önemsizse
neden yazıyorsun? Hatalarından ders aldırmak için mi? Kesinlikle hayır. Bu filmin hatalarından
alınabilecek bir ders yok. Varsa da şu olabilir: Film çekmeyin! Bu yazının tek amacı çok uzun süredir
siyaset yazısı yazdığımı fark etmem. Biraz değişiklik olsun diye yazıyorum. Biraz da kendimi denemek
için. Bakalım yazının sonuna kadar çıldırmayıp siyasete girmemeyi ve birilerine laf etmemeyi
başarabilecek miyim. Hadi bakalım!)
Filmin en büyük sorunu, bence ışıkçısı! Evet. Senaryo çok kötü. Oyuncuklar da orta ile kötü arasında gidip
gelirken sık sık kötüde takılıyor, oyalanıyorlar orada. Ama en kötüsü ışık. Kardeşim, sinema ışığı başka
birşeydir, otuz saniyelik reklam ışığı başka birşyedir! Bütün filmi reklam sektöründe çalışanlara (görüntü
yönetmeni, ışıkçı, ve dahi yönetmen) çektirirseniz, böyle bir görünüm ("look") elde edersiniz. 30 saniyelik
reklamda dikkat çeken, ama 90 dakikalık filmde mide bulandıran bir ışık tarzı. Bu film başka bir ışıkçının
elinde çok farklı görünebilirdi. Ama halihazırda kötü olan senaryosunu diriltmeye yetmezdi. Bir ölüye ne
kadar iyi makyaj yaparsanız yapın, onu diriltemezsiniz.
Filmin ikinci en büyük sorunu, senaryosu tabii ki. Birşeyi doğru dürüst istemeyen, kendi çok belirgin
olmayan depresyonunda debelenen bir rock'çı eskisi (E.A. Düzyatan), alt komşusunun kocasını ararken
ona karşı ilgi hissetmeye başlar ama finale kadar kılını kıpırdatmaz (arada sırada ergen hayalleri
görmekten gayrı). Yani birşeyi istemeyen bir kahraman var karşımızda. Kahramanımıza verilen yüzeysel
amaç (komşusunun kocasını aramak) da o kadar güçsüz ki, arada sırada bunu unutup muhabbete
dalıyorlar komşu ablayla. Filmin zaten düşük olan ritmi iyice mafiş oluyor. ("Mafiş"ten güzel grafik şirketi
adı olur bak). Ö. Namal'ın karakteri arada sırada kocasının kaybolmuş olmasına üzülmeyi UNUTUYOR!
Kikir kikir, bir neşe, bir neşe! Vay canına. Böyle bir filmi ancak Fransız sanat filmi diye yutturmaya
çalışabilirsiniz, ama o da işe yaramaz.
Filmin üçüncü en büyük sorunu, ritmi. Filmde sahnelerin içinde genelde çok az malzeme var
(lahmacundaki az kıyma ya da pizzadaki az kaşar ya da okul kantininde satılan poğaçadaki peynir gibi
düşünün). Bu kadar sarkık ve açık (açık çay düşünün) sahneler de birbirlerine çok zayıf bağlarla bağlı.
Yani olaylar birbirlerine çok güçlü bir neden sonuç ilişkisi ile bağlı değil. Bunun nedeni karakterlerin tam
olarak ne istediklerinin çok net bir şekilde belli olmaması. Ö. Namal kocasını bulmak istiyor mu? Bence
hayır. E, ne diye arıyorsun, hazır gitmiş adam. E. A. Düzyatan onu bulmak istiyor mu? Hiç sanmam. Öyle
ki bir ara koca ile ilgili önemli bir tüyoyu (bar olayı) tamamen unutuyor. Kahraman, onu "amacına"
44

götürecek en önemli tüyoyu unutuyor! Daha ne diyeyim?! E.A. Düzyatan, Ö. Namal ile ciddi bir ilişki
istiyor mu? Kesinlikle hayır. Hele o ortamda (bar, içki, rock, konser, vb.) hiçbir şekilde gerçekçi olmayan
bir "ahlaki duruş" sergiliyor: Arkadaşımın Aşkısın! Yemezler. Hele o depresyonda, bu mümkün değil.
Anladığım kadarıyla yazar (ve yönetmen) bu bunalımlı rock'çı karakterini sevmişler. Onun etrafındaki
insanları ve olayları (atmosferi) göstermek istemişler. Ölen yaşlı rock'çı, onun "bilgece" (!) sözleri (örn.
"Buldun mu yapışacaksın!" mealinde birşey vardı ki tam ergen tavsiyesi!), onun anısına verilen uyduruk
konser (niye uyduruk, çünkü herkes acayip neşeli anasını satayım. Sanki aylardır "birimiz ölse de bir
araya gelip çalsak" halinde bekliyorlarmış), vesaire. Tabii bir rockçı'nın Türkiye versiyonunun ne kadar
komik olduğunu anlatmaya gerek yok. Var mı? Var galiba. Şöyle ki:
Rock denilen hadise en son seksenlerde zirvesine ulaşmış, doksanların başında (hadi uyduruk bir milat da
verelim: Kurt Cobain'in kendini tüfekle öldürmesi) sona ermiştir. Ondan sonrası rock'ın zombi dönemidir.
Tamamen ticarileşmiştir. Toplumdaki olaylara ve durumlara tepki verme hadisesini bırakmış, sisteme
entegre olmuş, Metallica'ya yaylı sazlar eşliğinde şarkılar yaptırmıştır. Eh Batı'da bunlar olurken, bunların
Türkiye versiyonu, artık komik bir hal alıyor. Kendi toplumuna tepki olarak tamamen başka bir ülkenin
kültürünün ürününü kullanan, çoğu İstanbul'un çok dar bir iki bölgesinde yaşayan bu rock'çı hippi
bozuntularının acıları açıkçası bana komik geliyor. Hakiki olmaları beklenemez ama, yani! Çok yapay. Ve
çocukça. Aşırı özenti. Bu ülkede Jim Morrison tarzı acı çekemezsin kardeşim. Rock dinleyebilirsin,
sevebilirsin, ama bu ülkede Neşet Ertaş gibi, Ahmet Kaya gibi (ki pek sevmem), Müslüm Gürses gibi (onu
da sevmem), Mahzuni gibi (çok severim) acı çekilir. Ya da aşk acısı çekiyorsan, Türk Sanat Müziği ile acı
çekilir. Rakı masasında İngilizce şarkı söyleyeni bu ülkede döverler, polis de işlem bile yapmaz bu dayak
için, haketti diye!
Neyse, sanırım derdimi anlatabildim. Yani özetle şu: Filmin kendine seçtiği sosyal tabaka, çok yabancı,
çok alakasız, çok yapma, çok özenti... Eh, bunun neticesinde filme ve karakterlere de giremiyorsunuz.
Böyle yaşayan birkaç yüz bin insan vardır bu ülkede, ama onlara bile bu filmi satamazsın. Filme gidenlerin
yarısının, sevgilisi tarafından o filme sürüklenen erkekler, diğer yarısının da T. Kiremitçi hayranı genç
kızlar olduğunu düşünüyorum.
Peki sen niye seyrettin diye sorabilirsiniz. Son ayların siyasi zehirlenmesinden zihnimi arındırmak için
elimin altında Türk yapımı ne varsa iyi kötü demeden bakıyorum (Ha-ha, çok komiğim, sanki "iyi" var da
biz seyretmedik!). Genelde on sene önce eleştirdiğim herşey aynen yerli yerinde, hatta daha da derinlere
nüfuz etmiş olarak yerinde duruyor. Ne bir "İstanbul Kanatlarımın Altında" çıktı bu dönemde, ne bir
"Eşkıya", ne bir "Ağır Roman", ne de "Hacivat ve Karagöz". Çıka çıka bir NBC ve türevleri çıktı, onları da
çıktıkları yere geri sokamıyoruz. Gişe rakamları 7 milyona dayandı ya da "Bunalım" dalında Oscar aldı
diye hala "Türk sineması çağ atladı" diyorsanız, siz de atlayıverin bir pencereden, olsun gitsin.
*
Finale kadar siyasete değinmemeyi başardığım için tedavinin başarılı olduğu söylenebilir. Değil mi doktor
bey. Evet, öyle. Bu kendinle konuşma olayını ne yapacağız? Biraz daha sinema yazısı yazmalısın hasta
bey. Eh, iyi madem.
"Taht Oyunları" ya da "Tahtlar Oyunu"
Ki doğru olan "Tahtlar Oyunu". Zira ortada bir sürü taht var, bir tane yok. Taht Oyunları deyince sanki tek
krallık, tek taht ve onun etrafında dönen oyunlar varmış gibi duruyor. Ama bu da Türkçe'ye iyi
çevrilemeyen bir tabir. Taht Oyunları kulağa daha hoş geliyor. Neyse...
Diziye bilerek geç başladım. Çünkü ne zaman karşıma çıksa birilerinin kellesi uçuyordu, abuk subuk şeyler
oluyordu. Sonra bir şekilde ben buna baştan başlayayım dedim ve başladım.
Ve...
Harika bulmadım. Güzel sayılır ama birçok kusuru var. Bu kusurlardan hiçbirisi dramatik yapısıyla ilgili
değil. İçerikle ilgili.
Şöyle ki: Dizi, sekans sekans ilerliyor. Her bölümde, bir kahramanın (ya da düşmanın) başından
geçenlerin anlatıldığı iki ya da üç uzun sekans izliyoruz. Bu açıdan ilginç bir biçimde doyurucu bir dizi.
Yani bir karakterle ilgili sahne izletip, sonra başka bir karaktere geçip, orada bir sahne izletip, sonra ilk
karaktere geçerek bizim başımızı döndürmüyor. Eğer karakteri tanıyorsak, onunla ilgili uzun, başı-ortasısonu olan bir sekans izliyoruz. Her sekans bildiğin bir kısa film. ("Sekans Yaklaşımı"ndan bahsetmiştik
biraz). Her sahnede istisnasız yeterli (ve bazen haddinden fazla) çatışma var. Bir sorun ortaya atılıyor,
bununla ilgili bir çatışma yaşanıyor - ki bu çatışmalar genelde kılıçla hallediliyor - sonra da bir çözüme
ulaşılıyor.
45

Benim diziyle ilgili rahatsız olduğum şeyler başka:
Dizinin özünde, insanlıkla ilgili olumlu bir bakış açısı yok. Aksine olumsuz bakış ve olumsuz değerler had
safhada. Ensestten, eşcinselliğe, sürekli kötülerin kazanmasından, aldatmanın ve ihanetin "erdemlerine"
kadar herşey var dizide. Özellikle de ensestin bu kadar "normalleştirilmesi" akıl almaz birşey. Dizinin
"inciting incident"i zaten iki kardeşin birleşmesini gören ufak çocuğun öldürülmeye çalışışması. Kusura
bakmayın ama buna sadece "yok artık!" denir. Daha sonra bunun son derece normal olduğu, vb.
anlatılıyor.
Şimdi burada bir parantez açmak lazım. Amerika denen sefil ülkede, altmışlardan itibaren toplumun
yerleşik değerleri çeşitli aralıklarla ayaklar altına alınmıştır. Örneğin altmışlı yıllar uyuşturucunun
meşrulaştırılmasıdır. Yetmişli yıllar feminizm yıllarıdır, erkeklik ayaklar altına alınmıştır. Seksenli yıllar,
eşcinselliğin artık tabu olmaktan çıkarılmaya başlandığı dönemdir. Doksanlı yıllar şiddetin hat safhaya
vardığı, hem gündelik hayatta hem de medyada normalleştirildiği yıllardır (Tarantino, Sopranolar). Ve,
ikibinlere geldiğimizde de artık sıra enseste gelmiş gibi görünüyor. (Bundan bir sonraki adımın pedofili
olacağını tahmin ediyorum).
(Bunlar kesin tarihler değil tabii ki. Sadece on yıllık dönemlerin ortalamalarını aldım. 80'lerde de 90'larda
da ensestle ilgili filmler vardı, 60'larda da şiddet filmleri vardı - Pekinpach vb. - ama ortaya çıkış
sıklıklarına bakılırsa, böyle bir gruplaşmadan bahsedilebilir).
Bunun bir nedeni, insan psikolojisine dayanıyor. "Habituation" (Alışma) denilen korkunç bir özelliğimiz var
bizim (bütün insanların). Bir zamanlar ilginç ve şaşırtıcı gelen şeylere bir süre sonra "alışıyoruz". Artık o
konularda yeterince tepki vermez oluyoruz. Bunu fark eden medya üreticileri de dikkat çekmek için daha
farklı alanlara yöneliyor. O dönemde toplumda saldırılabilecek hangi tabu varsa, onu işlemeye başlıyorlar.
Karşılıklı etkileşim sonucunda bir süre sonra o tabu da nispeten "normalleşiyor".
Game of Thrones'un bu kadar ilgi çekmesinin nedeni sadece ensest değil tabii ki. İnsanlar, sürekli iyilerin
kazandığı kahramanlık hikayeleri duymak ya da izlemek de istemiyor. Gerçek hayatta da olduğu gibi (bkz.
2014 yerel seçimleri) aldatma, ihanet, ölüm, vb. ile elde edilen zaferleri görmek istiyorlar.
Ama bunun bir dezavantajı var. Hayatın bu yönünü alıp (biraz da abartarak) işleyen eserler, bir süre
sonra bu olumsuz eylemleri meşrulaştırmaya da hizmet etmiş oluyor. Bu konudaki en önemli örneklerden
biri "Baba" filmidir. Sinematografisi ve senaryosunun yapısı çok sağlam olan Baba filmi, ahlaki açıdan çok
yanlış bir yerde durmakta, çok yanlış birşey söylemektedir. (Coppola bunun farkındadır tabii, ama artık
yapacak birşey yok.) Mafya'nın meşrulaştırılmasına, hatta yüceltilmesine sebep olmuştur "Baba". (Tıpkı
Kurtlar Vadisi"nin şiddeti tek çözüm yolu olarak meşrulaştırması gibi. Bir KV bölümünü baştan sona
izlemeyeli yıllar oldu. Geçenlerde bir tanıtımını izledim. Sürekli silah patlıyor. "Acaba" dedim, "bir bölümde
hiç silah patlamasa ve insanlar konuşarak sorunlarını halletse, kaç kişi izler?")
Taht Oyunları'yle ilgili olarak denilebilir ki, "İnsanlar aldatma, ihanet, ölüm ve sapkın cinsellik'i perdede
seyrederek bir tür katarsis yaşıyorlar ve bunları gerçek hayatta uygulamıyorlar". Bu da bir bakış açısı,
ama pek doğru değil. Medya toplumdaki dönüşümlerde hep ön ayak olmuştur. Ve bu da genelde olumsuz
ve yasak eylemlerle ilgili olarak yaşanmıştır. Zira yasak olanı kaşımak, tahrik etmek, kurcalamak hep
daha ilginçtir.
Eh, sonra da diyorlar ki toplumda neden bu kadar sapkınlık, bu kadar şiddet, bu kadar aldatma var. Ben
hala Türk toplumundaki dejenerasyonun önemli bir bölümünü Dallas'a, Ceyar'a ve Sue Ellen'a
bağlıyorum. Varın gerisini siz düşünün.
Bunun Daha Rövanşı Var
Şaşırdınız mı seçim sonuçlarına? Ben şaşırdım. Şuna şaşırdım - CHP bazı illerde gerçekten de kendi mutad
uyuşukluğunun üstünde performans gösterdi, ona şaşırdım. Ankara'nın kıl payı kaybedilmesi, Sarıgül'ün
bu kadar oy alması, bazı diğer illerde de AKP ile kafa kafaya gitmesi, beni umutlandırmadı değil.
Özellikle de dün gece Ankara'da birşeyler oldu, o kesin. Yavaş ile Gökçek arasındaki oy farkı dakika
dakika erirken aniden veri akışı 45 dakika durdu. Sonra bir baktık ki Gökçek'in oyları fırlamış. Eh, 50
milyon seçmen için 100 milyondan fazla oy pusulası basılınca, bunlar nereden çıkacak diye
şüphelenmiştim, Ankara'dan çıktı.
Ama şunu unutmamak lazım: Siyaset zaten kirli bir oyundur. Sandıkta bir oy verdikten sonra evde oturup
sonuçları izlemekle biten birşey değildir. Daha oy vermeden çok önce başlar seçim süreci, aylar, hatta
yıllar önce. Eğer bir davaya inanıyorsanız, çevrenizdeki insanları, hatta çevrenizde olmayan insanları bile
davanıza katmak için aktif olarak çabalamalısınız. Kendi zamanınızdan, hatta malınızdan vermelisiniz. Bu
46

başka türlü olmaz. Olmuyor. Okumuş insanların entelektüel tartışma kazanması şeklinde oy kazanılmıyor.
Sosyal psikoloji öğrenmeniz gerekiyor.İknanın Psikolojisi'ni okumanızı öneririm, Cialdini'nin çok faydalı bir
kitabıdır.
Sonuçlar CHP açısından hezimet gibi görünse de ben CHP'nin nispeten "güzel" bir şekilde kaybettiğine
inanıyorum. Sanki biraz daha akıllanmış gibiydi diğer seçimlere göre. Buradan nereye gider? Şuraya
gider: Sarıgül genel başkan olur. Mansur Yavaş kaybettiği için Kılıçdaroğlu'nun eli zayıfladı, bu yüzden
bunun önünde duramaz. Genel Seçimler biraz daha heyecanlı geçer. İnsanlar bu kadar politize olmuşken,
hele Ankara'yı bu kadar kılpayı (ve şaibeli bir şekilde) kaybetmişken, bu işin peşini bırakmazlar.
*
Naçizane tavsiyem, aşağılardaki "Dangalak" yazısını tekrar okumanız. Çok rahatsız oluyorsanız
Dangalak'ları Şapşi diye okuyabilirsiniz, ama önemli kısımı zaten orası değil. Diğer bilgiler. Ayrıca "bonus"
olarak Cialdi'ninin bir videosunu koyuyorum. Neyi nasıl yapacağınız konusunda güzel bilgiler var.
Türkçeleştirenin ellerine sağlık.
Quelle Alaqa Yazı - Gezi Hk.
Bazen aynı konuyu farklı yazılarda farklı açılardan ele alıyorum. Örneğin Gezi olayları bunlardan biri.
Bazen içinden, bazen dışından, bazen siyaset, bazen psikoloji ve sosyal psikoloji açısından vb. işliyorum
aynı konuyu. Bunun sonucunda da konu aynı olmasına karşın, onunla ilgili birçok değişik görüş ifade
ediyorum.
Dikkatli olmayan bir göze bu farklı bakış açıları çelişki gibi görünebilir. Eh, bu da neticede bir blog,
akademisyenler tarafından içsel tutarlılık açısından didik didik edileceğini sanmıyorum / ummuyorum. Bu
nedenle de düşüncelerim arasındaki bağlantıları ve geçişleri bir tez yazar gibi açık seçik ve BÜYÜK
HARFLERLE yazmıyorum. Anlayan anlar diyorum, geçiyorum.
Ama bu ADD'li kuşaktan bazıları doğal olarak anlamamış ve özellikle de bu Gezi olayları hakkındaki
fikirlerimde büyük bir dönüş olduğunu zannetmiş. Benim başlangıçtan beri bu olaylarla ilgili söylediğim
şeyler şunlar (önce olumluları sonra olumsuzları sıralayacağım):
1) Gezi olayları, hükümetteki sarsılmazlık duygusunu cidden sarsan ilk olay olmuştur. İlk kez karizmaları
biraz çizilmiş, hafif panik emareleri göstermişlerdir.
2) İnsanların büyük topluluklar halinde hareket ettiklerinde gerçekten de seslerini duyurma ihtimali
olduğu -yine- anlaşılmıştır. (Ama o kadar - yani sadece sesinizi duyuruyorsunuz, birşey değişmiyor).
3) Medyamızın nasıl bir foseptik çukuru olduğu çok iyi anlaşılmıştır. Devlet kanalları ve özel kanallar bu
konuda berbat bir performans göstermiştir.
4) Medyaya ve dolayısıyla hükümete göbekten bağlı olan "san'atçılar" ve "ünlüler" çok kötü bir sınav
vermişlerdir. Halkla ilgili tek bağlantıları, halkın cebindeki parayı kendi ceplerine aktaran hat olduğu
ortaya çıkmıştır. Birkaç tanesi şirinlik olsun diye ön plana çıkmıştır, ama o kadar.
*
1) Gezi olayları, bu kadar büyük (katılım olarak büyük) bir hareketin bile, eğer bir düşünce, plan ve
strateji etrafında organize olmazsa hemen hiçbir sonuç yaratmayacağını acı bir şekilde kanıtlamıştır.
2) Ortaya çıka çıka başkanı gitarist olan bir "parti" çıkmıştır.
3) Beş genç, bir çocuk ölmüştür. Bu ölümlerde polisin sorumsuz davranışının olduğu kadar, göstericilerin
polisi kışkırtan tavırlarının da payı olduğu unutulmaktadır hep. Kaç park bir Berkin'in hayatına bedeldir?
Hiç sormazlar.
4) Bu olaylar neticesinde yüzlerce insan işinden olmuş, binlercesi (özellikle de akademilerde) sindirilmiş,
yine binlercesi fişlenmiştir. On binlerce kişi hakkında davalar açılmıştır.
5) Bütün bu olayların bir ay içerisinde bastırılması, aslında ne kadar kof olduğunu gösterir. Yani hükümete
karşı gibi görünen eylemler, parka dokunulmayacağının söylenmesi ve yeterince şiddetli polis baskısıyla
sona erdirilmiştir.
6) Sakın ama sakın, gezi parkı olayları ile bugünkü kaset olayları arasında bağlantı kurmayın. Bugünkü
kaset olayları kesinlikle yabancı bir istihbarat servisinin Türk hükümetini devirme projesinden başka
birşey değildir. Gezi olmasaydı da bu kaset olayları olacaktı.
7) Bu tür eylemlerin, sokak gösterilerinde (ve polisle çatışmada) çok tecrübeli olan grupların (aşırı sol
gruplar) kontrolüne ne kadar çabuk geçtiğini gördük.
8) Geziciler, eylemleri bittikten sonra, liberal-muhafazakar partinin başını çektiği SİSTEM'e hizmet etmek
üzere okullarına ve işlerine geri dönmüşlerdir. Sahte bir zafer duygusu ile, büyük birşey başarmış gibi
evlerine dağıldılar.

47

Buraya başka şeyler de eklenebilir. Ama genel olarak şunu söyleyebilirim. Gezi parkı olayları, "ergen
isyanı" gibidir benim nazarımda. Nasıl ki ergenler, kendi kişiliklerini bulmak için, saçma sapan bazı isyan
hareketleri yaparlar, Gezi olayları da böyle birşey işte. Yani gençlerin gelişimi için sağlıklı, gerekli, ama bir
o kadar da boş ve işlevsiz. Ve abartıldığı takdirde de zararlı.
"Biz dünyayı değiştiriyoruz / değiştirdik" havasındakilerin, akıllarını başlarına devşireceğini umuyorum bir
ara.
"Back to the 80s"
Bu işi yapacaksanız adam gibi yapın. Öyle youtube, facebook filan kapatmakla olmaz. Doğrudan interneti
keseceksin. Hayır, bağlantıyı değil. Kabloyu keseceksin. Cart diye! Uydu bağlantılarını da kapatacaksın.
Ama o da yetmez. Zira cep telefonu denen bir meret var. Onlar da bazen uydu üzerinden bağlantı
sağlayabiliyorlar. Öyleyse Turkcell, Avea ve Vodafon'a da birer ihtar çekeceksin ve interneti
kapattıracaksın.
Özel radyolar var? Eh, bütün frekanslar aslında devlete ait değil mi? Onları da kapattırırsın birer yazıyla.
Yetmiyorsa, seyyar "jammer"lar dolaştırtırsın mahalle aralarında, olur biter.
Faks? Telefon? Bunlar da bir ihbarnameye bakar. Uymayanın üzerine salarsın maliye müfettişlerini, yedi
ceddi kurtulamaz.
Geriye sadece C.B. (Halk Bandı) telsiz kalır. "Arrrkadaş arıyorum, arrrkadaş!" nidaları tekrar yükselir
evlerden. Whatsapp da neymiş!
Bir de güvercinler ve genç aşıklar arasında mektup taşıyan veletler. Onları da hallediverirsiniz artık.
*
Geldik mi "80'lere". Dizisine hiç gerek kalmaz.
Yanlış Adam
Melih Gökçek'i başımıza saranın CHP olduğunu biliyor muydunuz? Gökçek'in katıldığı ilk seçimde, Çankaya
Belediye Başkanı olan Doğan Taşdelen, CHP Ankara Büyükşehir'den aday olmak istemişti. Ama tam o
dönemde Tansu'nun peşinde tin tin dolaşmaktan sıkılan Murat Karayalçın (ki Peter'in İlkesi'ne göre
başbakan yardımcılığı onun "yeteneksizlik düzeyi"ni teşkil eder) tekrar Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanlığına dönmeye karar verdi. Buna bozulan Doğan Taşdelen, gelecek yirmi yıl boyunca aklı başında
her Ankaralı'dan her gün laf yemesine sebep olacak birşey yaptı: DSP'nin Büyükşehir adayı oldu! Oylar
bölündü. Aradan nurtopu gibi bir Melih çıktı. Yirmi yıldır Ankaralıları yöneten adam, aslında kendi
yeteneklerinden ve becerilerinden değil, karşısındakilerin şapşallık ve hırslarından dolayı oraya geldi.
Karayalçın kendisinin en güçlü olduğu pozisyonu (yani belediye başkanlığı) bilse (mesela Eskişehir'de
Yılmaz Büyükerşen öyle yapmaktadır), başbakanlığa çapının yetmediğini fark etse, böyle bir trajedi
olmayacak, Ankara belki de son yirmi yıldır altın çağını yaşıyor olacaktı. Ya da Doğan Taşdelen, muazzam
bir feraset gösterse ve DSP'ye geçmesinin sadece ve sadece Melih'e yarayacağını görse ve adaylıktan (en
azından o seçimde) çekilse, Melih adı çoktan unutulmuş olacaktı. Ama görmedi - ya da daha da kötüsü
"bile bile" aday oldu: "Madem siz beni CHP'den aday yapmadınız, ben Ankara'yı Melih'e vereyim de
görün!" dedi! Netice'de Ankara'nın alınması Refah'ı daha da güçlendirdi ve bizi adım adım AKP iktidarına
yaklaştırdı.
*
Gelelim günümüze:
İstanbul'da benzer bir durum var. SSÖ'nün adaylığı, kendisine oy verecek insanların oylarının teknik
olarak hiçbir işe yaramamasına neden olacak. Bu oyların büyük bir bölümü de AKP'den değil de CHP'den
gidecek. İşin ilginç yanı, CHP ile AKP arasındaki fark da SSÖ'nün aldığı oy ile rahatlıkla kapanıyor. Bu
durumda SSÖ, İstanbul'u altın tepsi içinde AKP'ye vermiş oluyor. Eh, buna da şaşmamak gerek. Bir
zamanlar Başbakan bunların ellerini bile sıkmazken, Diyarbakır'da Osman Baydemir ile diz dize fotoğraf
çektirecek noktaya gelmişlerse, bundan daha normal birşey olamaz. Daha da "normal"ini
Cumhurbaşkanlığı / Başkanlık seçiminde göreceğiz.
CHP'li Doğan Taşdelen Ankara'yı nasıl yirmi yıllığına elleriyle verdiyse, "Gezi Parkı kahramanı" SSÖ'de
İstanbul'u ve ardından da memleketin tamamını AKP'ye verecek. Taa en başından beri sürdüregeldiği
anti-Kemalist, CHP düşmanı kimliğinin gereğini yerine getirecek. Beynelmilel'de söylediklerine, ya da
48

diğer platformlarda yaptıklarına (bkz. "Postacı Kapıyı İki Kere Çalar") paralel olarak, kendisini seven ve
destekleyen insanların hayatını katran karasına çevirecek birşey yapacak. Tıpkı Doğan Taşdelen gibi
insanların mutluluğunu ve geleceğini değil, kendisinin komplekslerini ve intikam duygusunu düşünecek.
Sırf bir iki komik fıkra anlatıyor diye Cübbeli'nin peşinden koşan halkımın gençleri de, sırf bir iki artistik
hareket yaptı diye (komikimsi filmler ve Gezi'nin ilk birkaç günündeki eylemleri), memleketin dibine
dinamit döşeyen bu adama oy verecek. Ondan sonra da herşey zincirleme gidecek. Bir on sene daha
AKP'nin yönetimine maruz kalacağız.
Bir mucize olmazsa tabii.
*
(Aşağıdaki dört cümle, fragmanlarda kullanılan Davudi ses ile okunacak ve kafanızın içinden eko
eklenecek)
"Doğru zamanda...
Doğru yerde ...
Yanlış adam...
S... S... Ö...."
*
Eh bu durumda gidip bir SSÖ filmi izleyeyim bari. Yok yok, "Beynelmilel" değil, öbürü.
Anladınız siz!
Vee... Twitter Gitti!
Aslında bir yere gittiği yok, bilen nasıl gireceğini biliyor. Bir zamanlar baş yöneticinin kendisi de Youtube
yasaklı olduğunda "Ben giriyorum" demişti. Arayın bulun yöntemini, uygulayın.
Ama bana komik gelen, geçen sene Gezi Olayları'ndan sonra "Mesajı Aldık" yazımda belirttiğim "Twitter'ı
kapatma düğmesi"nin gerçekten uygulamaya sokulması oldu.
*
Yemin ediyorum dünyadaki en komik, en saçma, en maceralı ve en eziyetli ülkede yaşıyoruz. Başka
herhangi bir ülkede uzun süre kalan Türklerin ilk yaşadıkları ilk sıkıntı "Geri Çekilme Sendromu" olacaktır.
Hani şu uyuşturucuyu bıraktıktan sonra vücudun acayip bir dönemden geçmesi hadisesi. Her gün ülkenin,
dünyanın, hatta var oluşumuzun temellerini sarsan saçma sapan olayların olduğu ve açıklamaların
yapıldığı bir ülkeden gidip sakin, düzenli bir ülkeye yerleşince, böyle oluyordur mutlaka. Ben dışarıya
gittiğimde haberleri izlerken sıkılırdım. Bu ülkede haberler dizilerden ve filmlerden daha heyecanlı anasını
satayım.
Ama bir yere kadar. Artık sinirlerimiz fazla yıpranmaya başladı. Biraz ara verelim bu kadar heyecana.
Çocuklarımız sağlıklı bir şekilde büyüsünler. Hatta bir gelecekleri olsun, korkusuz.
*
Ve siz, müstakbel senaristler.
Bu dönemden en az bir "Evita" çıkartmazsanız, bir "JFK" çıkartmazsanız, yazıklar olsun size. Sabahtan
akşama kadar övünüp durursunuz "Aslında bizim tarihimizde senaryoluk ne olaylar var" diye. Alın size
senaryoluk malzeme : her gün televizyondan naklen yayınlanıyor!
Kağıt ve kalemleri hazırlayın.
Senaryo sınavı yapıcam!
Dangalak!
- Dangalak... zannediyor ki verdiği bir oy ile birşeyleri değiştirecek. Kendisi gibi düşünen üç beş kişiyle
aynı yönde oy verdiklerinde, hükümeti yerinden oynatacak...
49

- Dangalak... bilmiyor ki karşısındaki adam ya da kadın, kendisini sadece kendi oyundan değil, yüzlerce
kişinin oyundan sorumlu tutuyor. Onlara ulaşmaya, onları ikna etmeye çalışıyor...
- Dangalak... bilmiyor ki facebook'ta hoşuna giden yazıları "like" ettiğinde birşey değişmiyor...
- Dangalak... zannediyor ki yeterince acı çektiğini söylerse, bir gün büyükleri ona diyecek ki "Bu kadar acı
çektiğin yeter, senin acılarının yüzü suyu hürmetine iktidarı değiştirelim"... Ağlıyor da ağlıyor dangalak...
- Dangalak... zannediyor ki, dünya adil bir yer... ilahi adalet diye birşey var...
- Dangalak... zannediyor ki, kendisi kıçını kıpırdatmasa bile birşeyler yapabilir... birşeyleri değiştirebilir...
yeterince yönetim karşıtı yazı paylaşırsa, birşeyler olur... birşeyler değişir...
- Dangalak... bilmiyor ki şimdi birşeyler yapmaya başlasa, en erken yirmi yıl sonra sonuçlarını görmeye
başlar...
- Dangalak... bilmiyor ki şimdi başına kabus gibi çöken yönetimin tohumları, değil yirmi, kırk yıl önce
atıldı... senin anan baban "sigortalı iş"te çalışıp seslerini, gıklarını çıkartmazken...
- Dangalak... bilmiyor ki bu ülke asla aşırı uç sola oy vermedi ve VERMEYECEK!... Vermesi de gerekmiyor
zaten... Çünkü çare onlarda değil... Binde birden az bir oy için birbirine bu kadar giren yeni yetme
bozuntusu entellere mi oy vereceğim... Oyumu tuvalete atarım daha iyi!
- Dangalak... bilmiyor ki, bu dünya güçlülerin dünyası, hassasların, sevgi doluların, vicdanlıların değil...
Eğer güçlü olanda aynı zamanda vicdan ve sevgi varsa (ki en son örneğini mavi gözlü yakışıklıda gördük)
bu Allah'ın varlığına ve sizi sevdiğine en büyük delildir... Ama her on yılda bir de mucize beklememek
gerek.. Kaldır kıçını...
*
Seçim sonrası depresyona girmeyin diye yazıyorum bunları... O kadar uğraştık, neden işe yaramadı diye
düşüneceklerin... Çünkü doğru şeyleri yapmadın, doğru sözcükleri söylemedin (Evil Dead'e gönderme),
doğru zamanda yanlış işler peşindeydin...
Ağlama be dangalak... Hepsi geçecek demek isterdim ama...
Sen kıçını kaldırmadıkça, hepsi daha da kötüye gidecek!
Gönderen gezgin zaman: 01:45 Hiç yorum yok:
Bugün Berkin... Yarın kim?
Kendi kendi ilga etmiş oldu emniyet... Eğer hiçbir suçu olmayan çocukları acımasızca öldürüyorsa... Kendi
varoluş sebebinin tam aksi yönde hareket etmeye başladığını göstermiştir... Artık birşey yapmasa da
olur... Oturup çay içsinler masalarının başında... Yeter ki sokaktaki masum insanlara ilişmesinler...
Hırsızları bile kovalamasınlar, bize devretsinler o işi... Yaparız biz..
*
Kendi kendini ele vermiş oldu başyönetici... "Destan yazdılar" dediklerinin öldürdüğü masum bir çocukla
ilgili soruya, döviz kuru ile ilgili cevap veriyorsa... Kalp yerine çorak bir toprak parçası taşıdığını belli
etmiştir, şaşmaz bir şekilde ... Bu ülke böyle bir yönetici görmedi... Ne Tansu, ne Yılmaz... Hatta Demirel
bile halkın yarısından fazlasının diş bilediği biri haline getirmedi kendini...
Diğerlerini saymaya bile gerek görmüyorum... Onların medyadaki şakşakçılarını... Sanatçı geçinip de
aslında sadece halkın cebindeki parayı kendisine aktarmakta ustalaşanları... Akil insanlar nerede?...
Nerede Baş Yönetici ile kahvaltılara gidenler... Nerede beş milyon takipçisi olan Cem Yılmaz... Beş milyon
takipçi... boş bir hesabı takip ediyorlarmış meğer!
*
Dinleri kendilerine, paraları kendilerine, icraatleri kendilerine... Sözleri ile özleri, ta en tepedeki noterden,
en aşağıdaki militanına kadar, çelişki içinde... Ne müslümanlar, ne de insanlar... Nasıl bu hale geldiler...
Zombi'den beterler... Çünkü zombi en azından yalan söylemez, iftira atmaz... Nasıl bir milletin yarısını bu
hale getirdiler?
50

Halkın yarısı, bildiğin yarısı ruhen hasta olmuş: kendisini büyük hayaller, mutluluklar içinde görüyor,
sanrılar içerisinde kıvranıyor. Bunları yaparken de cennete gideceğim zannediyor oysa dünyayı
cehenneme çeviriyor, farkında değil, umrunda da değil...
*
Ama işin kötüsü, bu yarı'nın seçme gücüyle belirleniyor, bu akıl hastanesi otobüsünün nereye gideceği...
Direksiyonu delilere bırakmışız, adına da demokrasi demişiz. Sanki sandıktan yüzde yüz oy alınca, masum
insanların kanı temizlenecek ellerinden...
*
Sistemi hatalı kurarsanız, bir gün gelir, en masum canlar bile yanar... Marifet, o canlar yanmadan önce
sistemin hastalıklarını görebilmekte.. Ya da görenleri dinlemekte...
Bugün Berkin... Yarın kim?
Beceriksiz, hatta düpedüz sosyopat insanları idareci konumuna getiren bir sistemde yaşıyorsanız, ve buna
gıkınız çıkmıyorsa maişet kaygısından ya da korkudan...
Bu sorunun cevabı olarak "Hiç kimse" diyemezsiniz... Bu sorunun yarın bir cevabı olacaktır... Ne yazık ki!
Bugün Berkin... Yarın kim?
Nasıl Çocuklar?!
Biz nasıl çocuklar yetiştirmişiz böyle? Kendi halkından gencecik insanların ölümünü umursamayan, bu
ölüme bizzat neden olan, sonra bu eylemlerinden dolayı ödüllendirilince gıkı çıkmayan?
Biz nasıl çocuklar yetiştirmişiz böyle? Vicdanları bu kadar çarpık, kalpleri bu kadar taş, gözleri bu kadar
kör?
Biz nasıl çocuklar yetiştirmişiz böyle? Hiçbiri çıkıp da "Ben bu kadar ağır vebalin altında kalamam"
demiyen. Üç kuruşluk devlet memurluğu maaşı için, kendi kardeşinin kafasını gözünü yarıp sonra sıcak
yatağında rahat rahat yatan.
Biz nasıl çocuklar yetiştirmişiz böyle? Suçsuz insanların hayatlarından aylar, yıllar çalıp, bunu vatan ya da
Allah sevgisiyle yaptığını kendine söyleyerek vicdanını susturabilen.
Biz nasıl çocuklar yetiştirmişiz böyle? Doğru ile yanlışı ayırt etme kabiliyetinin, Allah'ın kendisine verdiği
en büyük lütuf olduğunu unutup, kendini adeta bir robota, robocop'a dönüştürebilen. Sonra da bu
yaşadığına hayat diyebilen.
Biz nasıl çocuklar yetiştirmişzi böyle? Başka uluslara (Kanuni döneminde Yahudilere, şimdi Suriyelilere)
gösterdiği merhametin onda değil binde birini kendi halkına göstermeyen, gösteremeyen?
***
Allah bizim belamızı verecek. İnsanlar, yaptıkları eserlere değil, yetiştirdikleri çocuklara göre hesap
verirler. Bunlara bakılırsa, Allah hepimizin belasını verecek.
Kim bilir, belki verdi bile.
***
(Güncelleme: 14.3.2014)
Gönderen gezgin zaman: 00:22 2 yorum:
10 Mart 2014 Pazartesi
Verba Volant ...
Sizlerden bir ricam var. Hepiniz değil ama bazılarınız ileride film çekeceksiniz. Hatta bundan on beş yirmi
yıl sonra kerli ferli yönetmenler olacaksınız... diye umuyorum.
51

Bu günlerin heyecanının, bu günlerin duygularının hep aynı kalacağını zannediyor olabilirsiniz arkadaşlar.
Ama öyle olmuyor. Üzerinden birkaç ay geçince herşeyin üzerine bir sis bulutu çöküyor. Duygular,
düşünceler, ilişkiler... zaman herşeyi kendi koynuna alıp uyuşturuyor, unutturuyor.
Özellikle bu son senenin, bu şekilde zamanın sisleri içinde kaybolmasına izin vermeyin. Aklınızın ve
kalbinizin bir kenarına yazın. Ve sonra da filmini yapın. Senaryosunu, kitabını yazın.
Bunun için de yapmanız gereken şey şu:
Gün be gün olan bitenlerle ilgili günlük tutun. Hangi olayın ne zaman patlak verdiğini, o olaylara
katılanların ve sizin buna tepkilerini yazın, bir kenara not edin.
Ama bu yetmez. Bir de belge toplamalısınız. Her gün olanlarla ilgili gazete kupürleri, videolar, sesler,
CAPS... ne bulursanız. Kopyalayın ve dosyalayın.
Medyaya güvenmeyin. Herşey internette nasılsa var demeyin. İnanın hepsi üç beş senede yavaş yavaş
kaldırılır, ruhunuz bile duymaz. Herşeyi bilgisayarınıza indirin, dosyalayın, arşivleyin.
Unutulmasına engel olun. Unutmanıza engel olun.
Bu günleri yaşayan insanlar olarak gelecektekilere karşı en büyük sorumluluklarından biri budur. Her gün
her biri tek başına bir hükümeti düşürecek kasetlerin yayınlandığı bir ülke görmedim ben. Her gün
muazzam bir eylemin, dehşet bir kararın, akıl almaz olayların yaşandığını görmedim. İnsanların bu kadar
döndüğü, dönekliği bu kadar rahat gerçekleştirdiği, kimsenin de umursamadığı bir dönem görmedim. On
yılda olacak şeyleri sıkıştırılmış gibi bir senede yaşıyoruz. Geçtiğimiz Haziran'dan itibaren olanları
kastediyorum.
Talihe bakınız ki bunları görmek bize nasip oldu. Sorumluluk bize düştü. Gereğini yerine getirelim. Bütün
bunlar tek başına bir kişinin altından kalkabileceği bir durum değil. Sağdan, soldan, ortadan gazeteleri
arşivleyin, Youtube videolarını arşivleyin (keepvid.com ile indirebilirsiniz), CAPS alın ve arşivleyin
(gazeteler ileride sayfalarını değiştirebilirler.)
Sonra da bunlardan güzel bir (ya da birkaç) senaryo çıkartın. Şu sene gördüklerim duyduklarım "All the
President's Men"e nal toplatır, iyi anlatılırsa. "Akbaba'nın Üç Günü" Cin Ali kitabı gibi kalıyor, bizde
yaşananlar karşısında. Allah aşkına bunu yapın. Unutmam demeyin. Unutulur.
Ama söz uçar, arşiv kalır.
Gönderen gezgin zaman: 01:14 1 yorum:
4 Mart 2014 Salı
Memleket Sineması'nda Bu Hafta: "Face-Off 54"
Bu seçimin yakın zamandaki diğer seçimlerden farkı, kirli yöntemlerin muhalefeti sindirmek ve
şekillendirmek için değil, iktidarı yıpratmak için kullanılması.
Bu durumdan çıkartılabilecek bazı saptamalar var:
1) Ülkede bariz bir "yeraltı" örgütü var, herkesi dinleyen, herşeyi bilen, herkesi (kaydadeğer herkesi)
takip eden. Herkesle ilgili kayıtlar, dosyalar tutuyorlar, fotoğraflıyorlar, videoya alıyorlar, vs. Bu, sadece
Gladio diye adlandırılan yapı değil. (Bilmeyenler için çok kısa özet geçeyim: Gladio, Nato'nun ["Amerika"
diye okunacak] komünist ülkelerde ve komünizm tehlikesinin bulunduğu ülkelerde solcuları sindirmek için
kurduğu yer altı örgütünün adıdır. Çatlılar filan işte.) Daha farklı, hem ona dahil, ama ondan bağımsız da.
Acayip birşey.
2) Ülkedeki büyük olaylar (seçimler, ihaleler, önemli makamlara atamalar), görünen yetkililer kadar
görünmeyen yetkililerin de nüfuzuyla belirleniyor. Bütün bu mücadelenin dışında kalan zavallı vatandaş
da, attığı kıçıkırık oy ile hükümeti belirlediğini zannediyor. Yavrum benim.
3) Bu yeraltı yapısı yakın zamanda ortadan kalkacağa benzemiyor. Niye derseniz bu yapı, görünüşe -ya
da görünmeyenlere- bakılırsa, sadece bizde değil bütün dünyada aktif. Koskoca Dominic Strauss Kahn'ı
bile paçavraya çevirdi adamlar, başkan olmasını istemedikleri için. Türkiye gibi bir "3. Dünya Ülkesi"nde
çok daha kolay faaliyet gösterebilir, yuvalanabilir.
52

4) Ortaya çıkan "tape"lerde konuşulanları kınamakla beraber, koskoca CHP'nin bu tapelerin peşine
takılarak siyaset yapmasını içime sindiremiyorum. Daha dik, daha onurlu bir duruş sergileyebilirdi. Birgün
bu tapeler eğer iktidarı devirirse ve CHP iktidar olursa, kasetle gelmiş olacak, kendi becerikliliği, bilek
gücü, halkı ikna kabiliyeti, halkla bütünleşmesiyle değil. Bu tape'lerin peşine takılmak, CHP'deki müzmin
hastalıkların yine görmezden gelinmesine, şu anki CHP yönetiminin de kendilerini aktif muhalefet
yaptıklarını zannetmesine neden oluyor. Oysa muhalefeti başkası yapıyor, onlar sadece aracı (ve bir
anlamda da kukla) oluyorlar.
5) Ben bütün bunlardan son derece sıkılmış vaziyetteyim. Hani şu had hesap bilmeyen uzak doğu dövüş
filmleri gibi. Hani filmdeki dövüş sahneleri bir türlü bitmez ya. O kadar dayaktan sonra o dövüşenlerin
ikisi de ezilmiş bifteğe dönmesi gerekir, ama öyle olmuyor, yine kalkıp yine dövüşüyorlar (bkz. Faceoff'un finalindeki dövüş). Ben de kalkıp bu memleket salonundan çıkmak istiyorum, ama nereye çıkacağız
anasını satayım. Memleket bu!
6) Nuri Bilge Ceylan "Nymphomaniac"ın yasaklanmasını eleştirmiş. Memleket elden gidiyor, adamın
eleştirdiği şeye bak. Aktivist olsun demiyorum, ama beri böyle delicesine ironik beyanlarda bulunmasa?!
(Ne desin adam? Kültür bakanlığından aldığı onca paradan sonra? Boşuna dememiş atalarımız "Gavurun
ekmeğini yiyen, gavurun kılıncını çalar" diye. Ben de boşuna bağımsız sinema demiyorum. Hoş bu aralar
sinemayı biraz fazla unuttuk ama haberler filmlerden daha heyecanlı yahu! Hem de hepsi 3 boyutlu. Hatta
bildiğin gerçek hayat!)
6) Bu pislikler ne zaman etrafımızı bu kadar sardı? Kutsal kitaplarda başına felaket gelmeden önce iyice
sapıtan milletlere dönmüş durumdayız. Allah sonumuzu hayreyleye!
Gönderen gezgin zaman: 14:22 Hiç yorum yok:
gezgin2014-02-10T02:53:06.934
RUHUNA DOZER GİRDİ FARKINDA DEĞİLSİN!
Bildiğiniz "ağzım açık" izliyorum, bu en son "TAPE" yayınlarını. Ülkemizin en başındaki yönetici, bir
muhalefet partisinin liderinin, bir ÖZEL kanalda (TRT değil) çok uzun konuştuğundan şikayet ediyor kanal
ile bağlantılı birisine. O kişi de hemen yayını kestiriyor. (Konuşmaların tamamı YouTube denen şeytan
icadında var!)
Bu sözü artık duya duya klişe haline geldi ve etkisini kaybetti, biliyorum, ama "normal" bir ülkede bu
TAPE'den sonra hükümet düşer, düşmekle kalmaz ertesi gün bütün bakanlar kurulu pılını pırtısını toplar,
ülkeyi terk eder. Gider Antarktika'ya yerleşir. Medya ise kendi kapısına kilit vurur, Gazetecilik
diplomalarını şehrin en geniş meydanında bir kamp ateşi gibi yakar, toplu olarak halktan özür diler ve çırıl
çıplak sonulup bir tavuk kümesinde ömrünün son günlerine kadar saklanırlar. Ayrıca üniversitelerdeki
gazetecilik bölümleri de kendisini fesheder, "Nasılsa bir işe yaramıyoruz" diye.
Ama burası normal bir ülke değiiil. Dünyanın en acayip ülkesiyiz. Ciddi söylüyorum. Ne Batılıyız (onu
biliyoruz), ne doğuluyuz, ne Afrika ya da Güney Amerika ülkeleri gibiyiz. Güney Amerika gibi olsaydık,
yarın sokaklardaydık. Ama bakın görün, herkes tıpış tıpış işine gidecek, aldığı düşük maaşa şükrederek!
Niye?
Çünkü ülkemizdeki gençlik, ancak finaller bitince, bahar aylarında (hava 18-25 derece arasındayken), ve
alkol içme özgürlüğüne dokunulunca tepki verir. Ha bir de el kadar bir yeşil araziye dozer sokulunca.
Onun dışında, dünya yıkılsa gam yemez. (Hiç utanmadan birçokları 12 Eylül'de Evet oyu verdiklerini
söylemişlerdi.)
EY TÜRK GENÇLİĞİ! RUHUNA DOZER GİRDİ, FARKINDA DEĞİLSİN!
En son çıkarılan İnternet Yasası (YASAĞI!) bildiğin dikta kanunu. Ama, koydun ki bulasın tepkiyi.
(Ekşisözlüğün "banner"ının üzerine siyah bant koymanın ne kadar işe yaradığı görmüştür SSG).
Kurbağamız herhalde artık bayılmak, kendinden geçmek üzere. Su ise kaynadı kaynayacak.
Bu işi biliyorlar vesselam.
Gezgin 2014-02-03
Gözü Yaşlı Bülent ile Gezi Kahramanı Bir Gün ...

53

Gözü Yaşlı Bülent, iktidar partisi için ne ise, Gezi Kahramanı SSÖ de, Kürt Milliyetçisi Parti için odur.
Nasıl ki birincisi, iktidar partisinin daha vicdanlı, daha anlayışlı, babacan, esprili, yumuşak yüzünü temsil
ediyorsa, ikincisi de Kürt Milliyetçisi Parti için aynı işlevleri görüyor.
Birincisi, bu işlevi sayesinde büyük vicdansızlıklara ve yolsuzluklara paravanlık ederken, ikincisi de büyük
alçaklıklara ve namussuzluklara paravanlık ediyor.
Baş terörist ile yan yana gülerek çektirdiği fotoğrafı, asla ve asla unutmayın. Gazetede görürseniz kesip
saklayın. İnternette bulursanız, arşivinize atın, tarihiyle birlikte.
Meclis'e kıravat zorunluluğu kalksın diye önerge verirken, Önderlik'i görmek için takım elbise giyip (ve
tabii kravat takan) bir adam bu.
Unutmayın.
***
Burada Şekspir'den bir alıntı yapayım:
"Bir insan yüzünüze gülebilir, ama yine de bir hain olabilir."
Hamlet'ten...
***
Ne gerek böyle bir yazıya?
Gençlerimizin bu adamın asıl yüzünü görmediğini (göremediğini) dehşetle görüyorum. Katillere aracılık
yapan, ama arada bir sevimlilik yaparak gözleri boyayan birisi. Güzelim Mehmet'leri kör bıçakla
katledenlerin şakşakçısı... Demokrasi kahramanı!
Yemezler...
Gezgin 2014-02-01
Kayıp Ruhlar Ekonomisi
"Altyapı üstyapıyı belirler" derken Marks amca haklıydı. İnsanların kültürlerini belirleyen şey gerçekten de
ekonomi.  Daha ayrıntılandırırsak, ekonomik işleyiş, üretim ve tüketim şekilleri, vb. Tarım
toplumunun kültürü farklı olur, sanayi toplumunun kültürü farklı olur, bilgi toplumunun kültürü farklı olur.
Bunda şaşılacak birşey yok.
Ama bunların birinden diğerine geçişte yaşanan sancılar, can sıkıcı. Açıkçası geçmek gerekli mi, ondan da
emin değilim. Bunları tartışmaya başlamadan önce biraz başa sarmak gerekiyor.
Türkiye şu anda bu üç toplum türünün (tarım, sanayi, bilgi) özelliklerini de gösteriyor. Yani daha tarım
toplumunun ekonomisinden ve kültürel özelliklerinden kurtulmadan (bu kelimeyi kullanmak zorundayım,
ama amacım tarım toplumunun kötü birşey olduğunu iddia etmek değil) sanayi toplumunun bazı
ekonomik ve kültürel özelliklerini almış durumdayız. Daha "sanayi hamlesi"ni tamamlamadan da bilgi
toplumunun öğeleri (üretim ve tüketim şekilleri) hayatımızı işgal etmeye başlamış durumda.
Kültürel ve ekonomik çorbaya bakar mısınız?
Bunun sonucunda, doğayla bağlarını hala koparmamış ama olması kadar da ona bağlı olmayan, sanayi
üretimi büyük ölçüde ara ürün üretmekle sınırlandırılmış, teknolojik ürünlerle çevrelendiği halde teknoloji
üretemeyecek kadar bilgi üretiminden yoksun acayip bir ülkeyiz. Sanki farklı yüzyıllardaki toplumlardan
alınan parçalarla yapılmış bir Frankenstein canavarı gibiyiz. Kafa bilgi toplumu, gövde sanayi toplumu,
kollar ve bacaklar tarım toplumu... Hepsi ayrı ayrı birşeyler yapmak istiyor, bütün organlar başka bir
tarafa gitmek, hatta diğer organları kendisine benzetmek istiyor, birbirlerinin alanlarına giriyorlar.
Bütün bunlara bir zamanlar (ortaçağda) çok büyük bir İmparatorluk olmuş bir devletin halkı olmamızı
eklerseniz, ortaya çıkan karmaşayı daha net değerlendirebilirsiniz. Sonuç, Bülent Ersoy gibi birşeydir. Yani
sanayi toplumlarında görülen dekadans ile Osmanlı Müziğinin acayip bir birleşimi. "Ablan Kurban Olsun
Sana" ile Itrî arasında gidip gelen bir şahsiyet.

54

*
Ben bilim ve teknolojide meydana gelen bazı ilerlemelerden hoşnut olmakla birlikte (yüksek hızda çekim
yapan kameralar, havadan internet, iPad, Hubble Teleskobu, tıbbi gözlem cihazları, vb.) diğerlerinden son
derece rahatsızım (örn. Bütün dünyanın bir "araba kültürü"ne teslim edilmesi, her türlü teknolojik ürünün
her sene "demode" ilan edilip yenisinin satılmaya çalışılması, silah teknolojileri, özellikle kimya (boya ve
ilaç) sanayiinde ortaya çıkan atık maddeler, vb.). Hele bu teknolojilerin insanları daha özgürleştirir gibi
görünmesine karşın aslında bizi 70'li ve 80'li yıllarda yaşayan insanlardan çok daha fazla köleleştirmesi,
akıl almaz bir hata, trajedi, kötülük!
Ama sanayi toplumunun ve bunun getirdiği şehirleşmenin savunulur hiçbir tarafı yok neredeyse. Yani
insanların hem doğadan hem de birbirlerinden kopması, birbirleriyle kurdukları ilişkilerin giderek (artık
bunu her sene daha fazla hissediyoruz) yozlaşması, maddi hazların (i.e. tüketim) her türlü hazzın önüne
geçmesi, insanların kendilerini ancak tüketerek ve tüketim güçleriyle ölçmeye başlaması, akıl almaz bir
saçmalık ve hastalık. Gün içinde böyle bir durumla her karşılaştığımda, mideme bir yumruk yemiş gibi
birkaç dakika nefessiz kalıyorum. Akşama kadar, Rocky 1'in sonundaki Sylvester Stallone'ye dönüyorum
her gün.
Bunu gençlere anlatmak ise mümkün görünmüyor. Zira o gençleri yetiştiren anne babaları, içinde
bulundukları sosyal geçiş sürecinin pek farkında değiler. Ya da umursamıyorlar. Daha da kötüsü bunu iyi
birşey zannediyorlar. İnsanlıktan bu kadar uzaklaşmanın insanlara çok iyi birşey olarak yutturulabilmesi,
bunun bütün dünya halklarına yapılabilmesi, kapitalizmin (yani kapitalizm yoluyla paralarına  para
katan üç beş uluslarüstü sermayenin) büyük başarısıdır.
Herkesin tek derdi, tüketim, ve bu tüketimi gerçekleştirmelerini sağlayacak olanaklara sahip olmak. Yani
daha iyi bir iş, daha fazla para! Nereden gelirse gelsin, nasıl olursa olsun, bu koşulları sağlamaya
çalışıyorlar. İnsanlık, insancıllık, insani duygular, vb. hak getire. Asgari ahlaki değerler bile gün geçtikçe
insanların hayatlarından çekiliyor. Örneğin artık eşten dosttan borç almak yerine, bankadan kredi
alıyorsunuz. Bunu size iyi birşey gibi yutturuyorlar - böyle bir reklam hatırlıyorum. Ama sonuçta siz
etrafına güvenmeyen, sevgi ve saygı ile bağlı olduğu insanlarla bağımlılık ilişkisinden koparılmış, izole,
soyutlanmış, YALNIZ bir insana dönüşüyorsunuz. Artık telefonunuzu arkadaşlarınız değil bankaların
müşteri temsilcileri çaldırıyor.
Mal ve hizmet tüketimindeki bu uslup, bu tarz tabii ki ilişkilere de yansıyor. Artık erkekler gibi kadınlar da
ilişkileri tüketiyor. Sabahtan akşama kadar binlerce kez hızlı mal/hizmet tüketimi konusunda beyni
reklamlarla ve propagandayla yıkanan bireylerin, bu "mod"u, bu zihin halini ilişkilere taşımaması
düşünülemez. Eh, bunun sonucunda da AŞK, geçmişte kalan bir duyguya, bir hayale dönüşüyor. Hiç
özlemeyen birinin aşık olması imkansızdır. Gün boyu SMS'leşen insanlar aşık olamazlar, beyinleri ve
kalpleri buna izin vermez. Aşk, özlem denilen suyla büyüyen bir çiçektir. Daha ikinci buluşmada yatağa
girenler bu duygunun yanından bile geçemez. Birbirini tanımadan bu kadar önemli bir eyleme (doğum
kontrolleri olmasa, bu eylemin amacı yeni bir hayat yaratmak için birleşme olurdu!) kalkışan gençlerin
aşkı yaşaması imkansızdır. Herkes aşk aradığını söylüyor ama aslında tek yaptıkları çekirdek çitler gibi
ilişki tüketmek. Bunun neticesinde de etraf çitlenmiş erkek ve kadınlarla dolu!
İşte bu erkek ve kadınlar (daha çok da kadınlar) "niçin kaybettiklerini bir türlü anlayamadıkları" bir
duyguyu, TV dizilerinde, filmlerde, romanlarda ve şarkılarda arıyorlar. Bu arayışı izlemek, ona tanıklık
etmek ise ayrı bir hüzün kaynağı. İnsanların kör tavuklar gibi oradan oraya koşturmasına bir ekonomik ve
bunun neticesinde ortaya çıkan "piç" kültürel sistemin neden olduğu bilmek ise, ruhsal ve zihinsel acı
kaynağı. TV seyretmek, istemeden içine atıldığınız bir sosyolojik deneyin sonuçlarını gözlemlemeniz gibi.
Dışarı çıkmak ise, kendilerine çeşitli ilaçlar uygulanmış hastaların serbest olarak dolaştığı bir tımarhane
koğuşuna ziyarete dönüşüyor. Bu mentalitedeki insanlarla ilişki kurmak ise, size muazzam bir acı veriyor
- insanlığından koparılmış zararsız zombilerle uğraşıyormuşsunuz gibi geliyor.
*
Bunları neden bilmeli, görmelisiniz?
Birincisi, sanatçı olarak sizin bunları görebiliyor olmanız gerekiyor. İnsanlara kaybettikleri şeyleri
anlatabilmeniz için.
İkincisi, seyircinizi / okuyucunuzu tanımalısınız. Bu tanıma eylemi, sadece reyting tablolarına bakmakla
olmuyor. Reyting tabloları size sosyolojik - kültürel - ekonomik analiz yapmaz.
Üçüncüsü, ve en önemlisi, insan olarak eğer hala bir kalbinizin olmasını istiyorsanız, üzerinizde size
uygulanan baskıları bilmeli, hissetmeli ve onlarla savaşmanın yollarını bulmalısınız.

55

Gezgin 2014-01-22
Anlamamanı Anlıyorum, Ama ...
... Bu senin gerizekâlı olduğun gerçeğini değiştirmiyor!
***
Cahil veya zihni çarpık insanlarla konuşmak, onlara birşey anlatmaya çalışmak, tahminim cehennemdeki
en favori işkencelerden biridir. Yani işlediğim günahlardan dolayı bir yerde yanacaksam, bu ısıl
uygulamalar şeklinde değil, gerizekalılara birşeyler anlatmak zorunda bırakılmak şeklinde
gerçekleşecektir. Başucumda da bir Yiğit Özgür zebanisi, koca göbeği ve elindeki kargısıyla beni
bekleyecektir!
*
İnsanların anlayış kapasitelerindeki azalma gittikçe artıyor. Önceki cümlenin "olumlu" bir fiil ile bitmesine
bakarak aldanmayın. Durumumuzun vehametinin gittikçe koyulaştığından bahsediyorum. Bunun çeşitli
sebepleri var.
Sırasız sıralayalım:
- Medya'nın artık insanların adına düşünmeye başlaması, onlara ne düşüneceklerini söylemesi, insanların
da medyadan (kendilerine bir şekilde yakın buldukları medyadan) duyduklarını, kendi zihin programlarına
"copy-paste" etmeleri. Duyduklarını analiz etme, kritik etme (eleştirerek sorgulama), değerlendirme
zahmetine ve çabasına girmemeleri.
- "Cognitive Dissonance"ın (bilişsel çelişki) muazzam baskısı. Bir şekilde kendisini belirli bir görüş ya da
inanış kampına atan insanların, kendilerini, o kampın bütün söylemlerini desteklemek, bu söylemlere
mezaret bulmak, bu söylemleri rasyonalize etmek zorunda hissetmeleri. Bu sağda da solda da görülen
birşey. Ama enn ballı kaymaklılarını tabii ki sağda görüyoruz. Hele bu aralar birbirine düşen Nurcular ile
Nakşilerin medyadaki kapışmaları, dünya tarihinde az görülür bir durumdur. Düne kadar çıkar birliği ile
birbirlerinin her türlü hatasını görmezden gelen, hatta haklı gösteren bu iki grup, artık en ufak kusuru bile
mübalağa ederek ortaya sermekte beis görmemektedir. Ama asıl hazin durum, bu grupların sıradan halk
arasındaki takipçilerinde görülmektedir. Düne kadar birlikte memleketi soyup soğana çevirdikleri dava
arkadaşları, artık en büyük düşmanları kesilmiştir. Bu dönüşü, dönüşümü rasyonalize etmek, gerçekten
büyük bir kortikal (beyinsel) efor gerektirmektedir. Bunu seyretmek ise benim gibiler için bulunmaz bir
zevk.
- Kendilerine Düğün Dernek'i çok beğendikleri için sığ dediğim insanlardan bazıları alınmış. İyi de, senin
bu durumunu sana, seni kırmadan nasıl anlatabilirim? Yani, anlayışlı bir abi gibi, kolumu omuzuna atarak
sakin bir köşeye götürüp, "Sen var ya. Aslında sandığın kadar akıllı değilsin. Seni sığlaştırmaya çalışan
insanlar var. Bunun için bütün güçleriyle, olanaklarıyla uğraşıyorlar. Neticede de bayağı başarılı olmuşlar.
Sen, Neo, aslında bir gerizekalısın!" mı diyeyim? Dedim işte.
Arkadaşlar, ben sabah akşam opera dinleyen, klasik müzikten (ya da ağır Türk Sanat Müziğinden)
şaşmayan, Fransa'da üniversite okumuş, İngiltere'de mastır yapmış bir entellektüel değilim ki? Kaliteli
eserleri tanıyan, kalitesizliği de fark edebilen, bunu da paylaşmak isteyen bir Anadolu insanıyım. Ve buna
rağmen diyorum ki "Seni sığırlaştırıyorlar. Farkında değilsin! Etinden sütünden faydalanmak için beynini
törpülüyorlar, kalbini uyuşturuyorlar, bedenini zehirliyorlar. Neticesinde de sen süper bir salağa
dönüşüyorsun!" Bunu söylemenin daha hafif, daha acısız bir yolunu bilen varsa beri gelsin.
- Kırk yaş, kritik bir yaş arkadaşlar. Kırkına gelen insanlarda artık görüşler ve yaşam biçimleri (yaşam
pratikleri) neredeyse geri döndürülemez bir biçimde yerlemiş oluyor. Bu yüzden en geç otuzlarınızın
başında aymanızı, aydınlanmanızı, kendi bedeniniz kadar ruhunuza da hizmet eden bir düşünce ve yaşam
biçimine kavuşmaya çabalamanızı tavsiye ediyorum. Kırkına kadar saçma sapan inançlara bağlanıp
yaşarsanız, buradan dönüş zor, hatta imkansız oluyor. Ev taksidi ve çocuğun okul parası, sizi her türlü
radikal eylemden alıkoyuyor. En geç otuzlarınızın başında akıllanmaya çalışın.
- Hala izlemeyen varsa Matrix 1 filmini seyretsin (iki ve üçü değil ama, sadece biri). İnsanlığın
sömürülmesini, belki Potemkin Zırhlısı kadar net ve iyi anlatan bir filmdir. Bir kere aydınlandınız mı, artık
"taksit ve banka kredisi ödemenizi sağlayan o sevmediğiniz ama uyuşuk ve rutin işin ve çocuklara sahip
olmanızı sağlayan boğucu evliliğin" rahatlığına geri dönmeniz imkansız hale gelecektir. Çoğunluğun o
cehennemi (uyuşuk iş ve boğucu evlilik) tercih etme ihtimali bulunuyor. Ama tıpkı mavi gözlü yakışıklı
gibi ben de "Bütün ümidim gençliktedir" diyorum. Yeter ki onları salaklaştıran mekanizmaların ayırdında

56

olsunlar ve kendilerini az da olsa aydınlatmaya çalışanlara otomatik bir refleksle karşı çıkmaya çalışmak
yerine onları anlamaya çalışsınlar.
- Bazı insanlar asla anlamayacaktır. Kendilerine söyleneni anlayacak kapasiteleri yoktur, ya da henüz
onlar için erkendir. Ya da bu insanların çıkarları, görüşlerinde herhangi bir değişiklik yapmayı küllen
engelleyecek kadar bir cephenin görüşlerine entegre olmuş haldedir. Onlar bir kenara. Asıl beni
ilgilendirenler, Gri Bölgedekiler. Muallaktakiler. Müteredditler. Sisteme tam entegre olmakta hala tereddüt
edenler. Teslim olmamışlar. Onlardan hala ümidim var benim. Çok şükür ki doğa (ya da Allah) bunları her
kuşakta belirli miktarda göndermeye, üretmeye devam ediyor. Sayıları asla çoğunluğu teşkil edecek
kadar fazla değil. Ama insanın büsbütün ümitsizliğe kapılmasını engelleyecek kadar da çoklar.
Var olun e mi!
Gezgin 2014-01-19
Geçerken - TİYATRO!
Bu aralar tiyatroya sardım - biraz da gayri ihtiyari olarak. Ve sinemayı neden çok daha fazla sevdiğimi
hatırladım!
Tiyatro, yeni birşeyler yapmanın daha zor olduğu bir sanat. Doğru düzgün yeni yerli yazar yok (tanıdık bir
sorun). Olsa bile rejide ilginç birşeyler yapma olasılığı düşük (daha da tanıdık bir sorun). Dünyayı takip
edeceksin, eğilimleri izleyeceksin - bunlar sinemada daha kolay. "In your face" diye birşey duymuşlar, en
son yenilik o gibi. Oysa kaç sene önce çıkmıştı İngiltere'de. Zaten Batı'yı takip edenler, özellikle Avrupa'da
moda olan şeylerin ancak beş on sene sonra buralara "düştüğünü" biliyorlardır. Ne yapalım? Sanatın kökü
orada olunca, yenilikler için de oraya bakıyor sanatçılarımız. Sanatı kendinize mal edemeyince olacağı da
budur.
Tiyatroda da sinemadakine benzer bir durum var aslında. Ağırlıklı olarak komedi oynayan özel tiyatrolar,
ve devletin bütçesiyle kafasına göre takılan (!) devlet tiyatroları. Tiyatro konusunda hoşuma giden tek
şey, oyuncuların kalitesi. Gerçekten de çok üst düzey performans çıkartan oyuncular var - ama tiyatroya
göre. Sinemaya geçtiklerinde nasıl çuvalladıklarını görüyoruz. Bunu başarıyla yapabilen çok az insan var.
En büyük sıkıntıları bence her sene yazarlık bölümünden mezun olan yüzlerce öğrencinin ancak reklam
ajanslarında ve dizilerde iş bulması, başka ekmek kapılarının olmaması. Dramatik sanatların hepsinde
yetenek sınavıyla öğrenci alınır - SİNEMA TELEVİZYON BÖLÜMÜ HARİÇ! O bölüme yeteneksizleri yeteneği olduğu belirli olmayan insanları - doldururlar. Sonra biz de deriz ki "Sinemamız neden
ilerlemiyor?!"
Hoş, bunlar gelip geçerken yapılan küçük saptamalar. Tiyatro, çok içine girmek istemediğim bir sanat.
Bana göre en şaşalı dönemini (Avrupa'da) 19. yüzyılda kapatmış bir dal. Bize ise geç geldiği için, TV'den
önceki dönemde altın çağını yaşadı. Şimdi ise bocalama halinde. Devletin tiyatrosu olur mu? Olursa o
tiyatro mu olur? Özel tiyatrolar devletten destek alırsa onun güdümüne girer mi? Nerede ulan bizim
"Hamlet"imiz? gibi sorular geliyor aklıma. Bunları kişisel çıkarlarla çarpıtılmış bakış açılarıyla değil de
nesnel ve eleştirel bir perspektifle değerlendirmek daha doğru olur.
Ama dediğim gibi, pek ilgilenmiyorum. Sinema sanatı ise insana resmen heyecan veriyor, olanaklarıyla,
olasılıklarıyla. Herşeyin üç duvar arasında geçtiği bir sanat dalı için yazmamak, insanın zihnini ve kalbini
ferahlatıyor. CUT TO: CARRIBEANS yazabiliyorsunuz mesela! Ve bir sonraki planda, Karayiplerde denize
inen bir uçak gösterebiliyorsunuz!
Bundan daha büyük keyif mi olur?!
gezgin12014-01-29T09:21:34.802
"Düğün Dernek" ve Cenaze!
Bu yazıda "Düğün Dernek" filmi ile ilgili bol miktarda bilgi ve ağır eleştiri vardır. Filmi izleme niyetinde
olduğunu tahmin ettiğim son bir milyon kişi bunu okumasın. Filmi izleyip de beğenenlere ise kişilik
bütünlüklerine zarar gelmemesi için bu yazıyı okumamaları tavsiye edilir.
***
Düğün Dernek'i bu gece seyrettim. Bu filmi izlemeyi olabildiğince erteledim. Ama bir yerden sonra
gitmem kaçınılmazdı. Keşke DVD'sini bekleseydim. Ya da Recep İvedikler gibi TV'de karşıma çıkana kadar
sabretseydim.
57

Olmadı. Zaman ve koşullar bu gece bir film izlemem için uygundu ve ben de Düğün Dernek'i seçtim.
*
İyi ki de seçmişim.
İyi ki diyorum ama film iyi olduğundan değil. Sinemaya, Türk gençliğine ve film sektörüne bakışımı
kökten değiştirdiği için.
Bu aydınlanmayı altı ay sonra yaşasaydım ne olurdu? Altı ay daha mutlu mesut yaşardım. Heyhat! Kader
bana bu süreyi fazla gördü. Ne yapalım?
*
Yazı yazalım!
*
Eski adetleri yeniden canlandıralım ve notlar şeklinde yazalım. Film, hakkında başı sonu olan
kompozisyonlu bir yazı yazılmasını hak etmiyor zira:
1) Düğün Dernek, asgari bir TV dizisinin bir bölümde bile olması gereken dramatik materyale sahip değil.
Türk dizilerindekinden bile daha az materyal var. Eğer bu film bir Cin Ali ise, örneğin, Sherlock herhalde
Britannica Ansiklopedisi kadar materyale sahip. Casino Royal ise bildiğin Maydan Larousse. (Bilmeyenler
için söyleyelim, bunlar devasa ansiklopediler.  Bir evin bir duvarından diğerine kadar uzanan
ciltlerden oluşuyorlardı).
Filmimizin basit bir olay hattı var. Bir genç adam, yabancı bir kızla evlenmeye karar verir. Babası ve
babasının arkadaşları, genç adama bir köy düğünü yapmaya karar verirler. Olaylar gelişir...
"Olaylar gelişir"... İşte bu ifade, senaristimizin (ki kendisi aynı zamanda filmin yönetmeni oluyor)
kurtarıcısı olmuş. Ne zaman sıkışsa, ortaya saçma bir olay, durum, karakter özelliği, şive, küfür vb.
ekleyerek, filmin 1 saat 35 dakikasını doldurmuş. Bu olayların, özelliklerin, küfürlerin vb. arasında bir
tutarlılık, bir neden sonuç ilişkisi, bir mantık var mı? Ne gezer?! Gezgin!
2) Filmdeki komedinin önemli bir bölümü (gelen kahkahalara bakarak söylüyorum), şiveden ve
diyalogdan ve küfürden kaynaklanıyor. Bu açıdan film, Recep İvedik'in altında ya da üstünde değil,
yanında, hatta azıcık çaprazında yer alıyor. Daha üstün veya aşağı değil. Çaprazında.
Birkaç kez gerçekten de aynı filmi mi seyrediyoruz diye salona baktım. Evet. Aynı mekandaydık. Aynı
perdeye doğru bakıyorduk. (Buffy the Vampire Slayer'da böyle bir bölüm vardı: Bütün karakterler aynı
mekandalar, aynı zamandalar, ama farklı boyuttalar. Aklıma o geldi). Evet. Aynı filmi seyrediyorduk. Peki
ben niye gülmüyordum? Hayatta herşeyi eleştirerek ancak mutluluk bulan, güzel şeyleri karalayarak
içindeki zehiri akıtan, bu şeyleri hiç fark dahi edemeyen biri olduğum için mi? Hayır. Zira çok beğendiğim
ve çok güldüğüm eserler de var. Ama bunlardaki kalitenin binde biri bile bu filmde yok. Peki ama bu
insanlar neye gülüyorlar. Ciddi ciddi film süresinin bir bölümünü bunu düşünerek geçirdim. Bu konuya
sonra döneceğim.
3) Yazar yönetmenin en son işi, TV'deki "İşler Güçler" idi. Bu dizi ilginç başlamasına karşın, sonlarda artık
iyice anlamsızlaşmaya, boş olaylarla bölümleri doldurmaya başlamıştı. Bu eğilim, bu filme de yansımış.
Yani perdede birşey izliyorsunuz, bunun (eğer hikaye ve karakterler sağlam olsa) komik olma ihtimali var,
ama yönetmen bunların (hikaye ve karakterler) üzerinde hiç çalışmadığı için, bu komik olabilecek şeyler
havada kalıyor.
Lakin, seyirci bu havadaki şeylere dahi gülüyor. Yönetmenin (muhtemel) başarısı da burada zaten.
Seyircilerin ne kadar boş şeylere güleceğini tahmin ederek / öngörerek filmi bu öğelerle doldurması.
Bunların hiçbirini burada yazmayacağım zira hafızamda tutmaya bile değmez. Ama komik denilen şeylerin
yüzde doksan'ından fazlası, ancak başka ön koşullar yerine getirildiğinde komik olabilirdi. Ama
 değillerdi. Lakin bu durum seyirci için bir mahsur oluşturmadı.
4) Hikayedeki bir kaç ağır klişe (yani kullanıla kullanıla cılkı çıkmış klişeler) ise, hikayenin omurgasını
doldurmaya yetmiyor. Ne doldurmak, hafifçe destek bile olmuyor. Yabancı gelinin Türk kültürüyle
oluşturduğu tezat, gelinliği bir erkeğin giymesi... (cidden düşünüyorum ve aklıma hiçbir olay / olayımsı
gelmiyor) hah, hatırladım, düğünde sebepsiz yere ölen iki yaşlı insan... Tamamen kolaj şeklinde bu genel
olay akışına (yabancı gelinle evlenme) yapıştırılmış, üzerine serpiştirilmiş şeyler.
58

Şimdi burada filmin aslında "absürd komedi" olduğu söylenebilir. Eh, "absürd" sözcüğünün altına her türlü
salaklığı koyabileceğimizi sanacak kadar "absürd cahili" olsak, bu iddianın haklı bir tarafı olduğunu
sanabiliriz. Ama absürd'ün öyle olmadığını biliyoruz. (Tıpkı "sanat filmi"nin insanı sıkan / boğan birşey
olması gerektiğini sanmadığımız gibi). Absürd komediyi burada açıklamayacağım, isteyen Google amcaya
sorsun. Sadece şunu söyleyeceğim - film, kendi iç tutarsızlıklarını, yetersizliklerini ve en kötüsü
tembelliklerini ve sallapatiliklerini, bu etiketin arkasına sığınarak gizlemeye çalışıyor. Tembel yazar
düzgün bir senaryo çıkartamayıp yüzlerce filmden klişeleri "hikayemsi"sine kolaj olarak yapıştırırken, "çok
sıkışırsam bu bir absürd bir komedidir" derim diye düşünmüş.
5) Gelelim asıl meseleye - yani seyirciye! Bu kadar boş filme, bu kadar anlamsız esprimsiye çılgınlar gibi
gülen, akın akın sinemaya giden seyirciye. Kim bunlar? Nasıl insanlar? Nasıl bu hale gelmişler?
Bu insanların önemli bir bölümü genç. Bu da bu insanların çoğunun mevcut yönetim döneminde orta ve
yüksek öğrenimlerini geçirdikleri anlamına geliyor. Yine mevcut yönetimin belirgin bir şekilde medyayı ve
sanatı şekillendirdiği bir dönemin ürünleri bu kişiler. Yine, rating cihazlarının AB grubu evlerden çıkartılıp
CD grubu evlere daha fazla konulduğu, bunun sonucunda da TV programlarında ani bir devalüasyon
olduğu bir dönemde büyümüş insanlar. En büyük komedyenleri Cem Yılmaz! olan insanlar bunlar. Cem
Yılmaz diyorum! Başka birşey dememe gerek var mı?
6) Bu insanlar aynı zamanda Recep İvedik'leri, Arog'u, Gora'yı ve Yahşi Batıyı bir numaraya taşımış
insanlar. Daha ne diyeyim? Benim yerden yere vurduğum Babam ve Oğlum meğersem bir sanat
eseriymiş Düğün Dernek'e göre. Çağan Irmak'tan özür dilemeli miyim? O kadar da değil!
7) Okulllarımızın genel olarak seviyesizliğinden bahsetmeme gerek var mı? OECD'de kafa çalıştırmayı
gereken alanlarda en arkalardayız. Peki neden?
Kafası çalışmayan, çalıştırılmayan, yarı cahil insanları, HÖT ZÖT ile yönetmek, DİN ile korkutmak, SAÇMA
YASA ve UYGULAMALAR karşısında sindirmek (bkz. Ergenekon davası ve benzerleri) mümkündür.
Okuyan, düşünen ve bilgili insanlara bunları yutturamazsınız. Eğitimimiz neden bu kadar yerlerde
sürünüyor sanıyorsunuz? Aynı beceriksiz insanlara tekrar tekrar oy vermelerini sağlamak için. İki
düşünceyi bile kafasında tutamayan, bırakın analiz yapmayı, yapılan analizi bile doğru dürüst anlamayan
insanlar olursa vatandaşlarınız, kendilerini düpedüz kandıranlara, aldatanlara, gözlerini boyayanlara
tekrar tekrar oy verirler.
İşte Cem Yılmaz, bu tür insanlara, yani kafası fazla çalışmayan insanlara seslendiği için bu kadar sevildi.
Cem Yılmaz çok tuttu, çünkü okullarda ondan hoşlanacak tarzda yarı boş, tam koyun insanlar özenle
yetiştiriliyordu (ya da "düzgün bir şekilde yetişmelerine" engel olunuyordu). Bu durumun suçlusu Cem
Yılmaz değil, ama kendisi bu pası gole çevirmeyi başardı. Sonra aynısını Şahan Gökbakar yaptı. Şimdi de
Selçuk Aydemir yapıyor.
Buradan daha çok ekmek yerler. Zira bu makinalar (yani ortaya beyinsiz, kişiliksiz, ruhsuz insanlar
çıkartan makinalar: eğitim sistemimiz, yani okullar) böyle ful istim çalışmaya  daha çoook devam
edecekler. Bugünden yarına birşeyin değişeceği yok.
8) Eğer bağımsız sinemacıysanız ve filminiz gişede yattıysa, bunu sakın üzerinize alınmayın. Kişisel bir
mesele olarak algılamayın. Düşük gişenin büyük bir sanatsal değer anlamına gelebildiği (geldiği değil ama
gelebildiği) nadir ülkelerden birinde yaşıyorsunuz. Tadını çıkartın.
9) Sanarist bu sene 10. yılını kutluyor. 2004'ten beri hemen hiçbir etkimin olmadığını görmek, sevindirici.
(Ne diyorum ben?!). Gittikçe salaklaşan TV ve onun dümen suyuna takılmış sinemamız, daha da aptalca
şeyler yaparak parayı götürmeye devam edecektir. Recep İvedik 4'ün de voliyi vuracağını tahmin
ediyoruz.
10) İzleyicinin çok büyük bir çoğunluğu genç insanlardan oluşuyordu. Bu da bu kişilerin yeterince kaliteli
şeyler izlememiş olabileceğini akla getiriyor. Bu çocuklar orta okula başladıklarında Facebook vardı ve
Cem Yılmaz çok ünlü ve başarılı biriydi onların gözünde. Ama aynı zamanda Dijital Platform'lar da vardı.
Yani TV'de kaliteli şeyler de izleyebiliyorlardı. Ayrıca yüksek internet hızı sayesinde istedikleri filmleri
izleyebilirlerdi?
Ama Özal ile başlayan, gençleri dangalaklaştırma operasyonu, sanırım artık tepe noktasına ulaşmış
durumda. Bu filmde ben bunu anladım. Herşeyi sadece para ve çıkar için yapan, hayattaki en büyük
amacı eğlenmek ve iyi vakit geçirmek olan, bunun için de herşey evet diyen bir gençliğimiz var.
Vatana ve millete hayırlı olsunlar!

59

Sömürün arkadaşlar! (Bu son söz, Reklamcılara, TV'cilere, Sinemacılara ve bu gençlere mal satmaya
çalışan diğer herkese ithafen söylenmiştir)
gezgin62014-01-07T15:30:50.361
Cemaatin İçindeki Cemaat - CIA'in İçindeki CIA
En sevdiğim filmlerden biridir "Akbabanın Üç Günü" ("Three Days of Condor"). CIA'in içerisinde yer alan
ve CIA'in bile haberdar olmadığı bir yapılanmadan bahseder. Komplo teorisi filmlerinin ağa babasıdır.
Aşağıda filmin fragmanı yer alıyor.
Bugün internette şu habere rastladım: "Câmia içerisinde başına buyruk başka bir Câmia mı var?'' diye
sormuş Fehmi Koru. Gözlerime inanamadım desem yeridir. Bir tarafta devlet içinde devlet olmakla
suçlananlar, diğer tarafta da bunları içeri alan cemaatin içerisinde yer alan başka bir cemaat. Ne bu,
matruşkaların savaşı mı? (Filmin adını bulduk bile: Matruşkaların Savaşı!).
Aşağıdaki yazılarda da belirttiğim üzere, bundan on beş yirmi yıl sonra bugünlerin senaryolarını yazanlar,
hiç malzeme sıkıntısı çekmeyecekler. Umarım taraflı ve saçma sapan propaganda filmleri olmaz da,
gerçekleri yansıtan şeyler olur bunlar.
gezgin02014-01-05T03:34:37.678
"Kültür Emperyalizmi", Kültür Emperyalizminin bir Sonucu mudur? Evet!
Bazı şeyleri birşeyleri değiştireceği için değil, tarihe not düşmek için yazıyorum (Tarihin de çok
umrundaydı!). Aşağıdaki notlar, bu şeylerden bazıları.
***
Kültür emperyalizmi denilen şeyi kaç kişi fark ediyor acaba? Gündelik hayatımızın unsurlarının (bunlar
eşyalar da olabilir, eylem (davranış) biçimleri de olabilir) bize ait olmayıp tamamen başka bir kültürden
alındığını, hatta biz almak istemesek bile bize zorla dayatıldığını kaç kişi biliyor ya da görüyor? Sokakta
yürürken, bir yerde yemek yerken, çalışırken, hatta sevişirken?
Birşeyin bize mi ait olduğunun, yoksa birileri tarafından bize dayatılıp dayatılmadığının bir önemi var mı?
Var, ama bunun tartışması daha sonra. Önce böyle bir ayrımın var olduğunu ortaya koymak,
görmeyenlere göstermek, görmeleri için bazı örneklere işaret etmek gerekiyor.
Denilebilir ki, "Hangi davranışın ya da eşyanın kimden ya da nereden geldiğinin ne önemi var? İşimizi
görsün, bizi eğlendirsin, yeter!"
Ancak aşırı pragmatik bir bakış açısı, bu görüşün doğru olduğunda ısrar edebilir. Onun dışında, bir kimlik,
bir kişilik, bir bütünlük arz etmeye, arz etmekten de önemlisi bunu yaşamaya çalışan insanlar ve insan
toplulukları, hayatın hemen her unsurunun kendisine ait, kendisine özgü, has olmasını ister. Bu, kökenleri
neredeyse biyolojiye kadar uzanan sosyal bir içgüdüdür. İnsanlar "biz" olan ile "biz" olmayanı ayırt etme
ihtiyacı hissederler, hatta bunu vurgulamaya çabalar, bundan da zevk alırlar. Bir tür hayatta kalma
("survival") içgüdüsüdür bu.
Biz olan nedir? Belirli bir coğrafyada çok uzun süre birlikte yaşayan insanların, hayatın temel sorunlarına,
meselelerine, eğilimlerine karşı buldukları yöntemler, ürettikleri eşyalar, keşfettikleri davranış tarzlarıdır
(i.e. "kültür"). Bunlar bizi "biz" yapan şeylerdir. Her ne kadar bu yöntemler, eşyalar, tarzlar bizim yaşam
süremiz içinde geliştirilmemiş olsa da (muhtemelen böyledir), kendimizi "biz" olarak tanımlamamızda
büyük rol oynarlar.
İşte, "biz olmayan" da, bir coğrafyada çok uzun bir süre birlikte yaşayan insanların bulmadığı, üretmediği,
keşfetmediği yöntem, eşya ve tarzlardır (i.e. "yabancı kültür"). 10. yüzyılda yaşayan Akdeniz köylüsünün
hayata bakış açısı ve sorunlarına çözümleri ile Viking köylerinde yaşan Vikinglerin bakış açısı ve çözümleri
çok farklıdır. Farklı olmak zorundadır. İlkim, toprak, teknoloji, din, dil, ırk gibi etkenler, bu farklılığı yaratır
ve şekillendirir.
Ve insanlar, büyük oranda bu kimliklerini muhafaza ederler. Herkes kendi iç tutarlılığını sürdürmek için
çabalar. Ticaret yollarının gelişmesiyle artan kültürler arası etkileşim, bir yere kadardır. Bir ülkenin
ordusu, diğer ülkenin topraklarını çiğnemedikçe, insanlarda büyük değişim görünmez. İnsanlar kimliklerini
korurlar ve sürdürürler. Bu da onlarda büyük bir tutarlılık ve güçlü bir benlik duygusu uyandırır.
*
60

Günümüze gelelim: İnsanlar artık teknolojinin gelişmesi ve iletişim araçlarının çoğalması nedeniyle, bir
toprakta uzun süre birlikte yaşamaktan kaynaklanan bir birlik, kimlik, aidiyet duygusunu artık eskisi
kadar yaşamıyorlar. Aslına bakarsanız, hemen hiç yaşamıyorlar.
Teknolojinin gelişmesi, hayatın bazı işlerinin ve süreçlerini kolaylaştırmakla birlikte, insanları, kendilerinin
üretmediği yaşam tarzlarını benimsemeye zorladı. Bu çok saf ve kendiliğinden gerçekleşen bir süreç
şeklinde gerçekleşmedi. Batı'daki ekonomik ve teknoloji açısından gelişmiş ülkeler, kendi ürün ve
hizmetlerini satabilmek için, dünyanın geri kalan bölümünü de kendilerine az ya da çok benzetmeye karar
verdiler. Bunun için de ellerindeki her türlü iletişim aracını kullanmaya başladılar.
Bunun sonucunda kendi toplumuna yabancılaşıp başka toplumun üyelerine öyle benzeyen insanlar ortaya
çıktı ki, bu kişiler, benzedikleri toplumun üyelerinin yerini alabilir hale geldi. Örneğin günümüzde bir
şirkette yönetici olarak çalışan bir kadının, Amerika'daki ya da Fransada'ki konumdaşından hemen hiçbir
farkı bulunmuyor. Bunun neticesinde (eğer o kadın yabancı dil de biliyorsa), rahatlıkla istediği ülkede iş
bulabiliyor.
Başka bir kültürün üyelerine bu kadar çok benzeme eğilimi (ve hevesi), okul öncesi çağlardan itibaren
çocuklarımıza aşılanmaya başlanıyor. Gözünü açan bebeğin karşılaştığı reklam, TV ve çizgifilm
bombardımanı, onu, bu topraklarda üretilmemiş yaşam tarzlarını normal, hatta doğal olarak kabul etmeye
zorluyor, itiyor. Öyle insanlar doğup büyüyor ki, kendisini bu hayat boyunca sürükleyen kültürün
("software"in) yabancı menşeili olduğunu fark etmiyor bile - ya da fark etse de, bundan çok rahatsız
olacak kadar umursamıyor.
Artık bütün gençler öyle. Şu anda yirmili yaşlarını yaşayan arkadaşlar, bu ülkenin görüp görebileceği enn
büyük kültürel emperyalizm sürecinin doğal çocukları (kültürel emperyalizm sözcüğünün kendisi bile
yabancı kaynaklı - düşünsenize, yabancıların kültürümüze istenmeyen etkisini anlatmak için kullandığımız
ifade bile bu etkinin bir ürünü) . 90'larda özel kanallar (TV) kanalları açıldığında dünyaya geldiler. Bu
kanallarda, kolejlerden ve yabancı kültürün baskın olduğu üniversite bölümlerinden mezun olan
yöneticiler ve içerik üreticileri çalıştı. Bu yöneticiler ve içerik üreticilerinin kendileri hemen hiçbirşey
üretmek zorunda kalmadı, yapmak "istedikleri" herşey zaten Batı'da yapılmaktaydı. Onu "copy-paste"
ettiler sadece, küçük değişikliklerle. Aynı şey gazeteler için de geçerliydi, radyolar için de, dergiler için de.
1995'te internet'in ortaya çıkması ve 2000'li yıllarda yaygınlaşması ise, kültürel emperyalizmin gündelik
hayatımıza girişindeki en önemli kanallardan biri oldu (İnternet'in hala bu kadar ucuz ve yaygın olmasının
altındaki en büyük neden, Batılı ülkelere pazar üretmedeki muazzam rolüdür). Diğer kanal ise ithal
malların ucuzlaması, ülkemizin de (ekonomi politikaları nedeniyle) ithalat cennetine dönüşmesiydi.
Gençlerin izledikleri filmlerden yedikleri çikolataya kadar herşey yabancı kökenli ya da ağır yabancı
etkisindeydi. Aralarındaki "romantik" ilişkiler de aynı minvaldeydi. Eskiden "konuşma" diye adlandırılan
"flört" aşaması çok kısaldı, kızlarımız her birlikte olduklarıyla evlenme fikrinden vazgeçince de hem kadın
için hem de erkek için namus kavramının içi bayağı boşaldı. Artık New York'ta ya da Los Angeles'te
gençler nasıl yaşıyorduysa, bizimkiler de öyle yaşıyordu. Evlenilecek adamı/kadını bulana kadar
"denemeye" devam. (Sanki ayakkabı deniyorlar!)
Facebook ve cep telefonları işin cılkını çıkardı. Bu ikisinin yaygınlaşması için 2000'lerin sonları diye bir
tarih verebiliriz. Bunlar sayesinde her türlü ilişki, ki zaten içleri büyük ölçüde boşaltılmıştı, tamamen
fuzuli, keyfi, havai bir hal aldı. Her dört evlilikten biri boşanmayla bitiyor artık. Kadınlar, sanki hiç orta
yaşa gelmeyeceklermiş gibi, biraz sıkıntısını gördükleri erkekleri boşamaya başladılar - nasılsa kendi
maaşları var ya? Erkekler de facebook sayesinde, kendi eşlerinden çok daha küçük (genç) kadınlara
ulaşmaya başladı - sanki birkaç yatak deneyimi, sağlam bir evliliğin verdiği doyumu verebilirmiş gibi!
*
İşte son elli - altmış yılın özeti budur. Menderes'in "Türkiye'yi küçük Amerika yapacağım" demesinin
ardında yatan hedef budur. "Avrupa Birliğine girelim" denmesinin ardındaki hedef budur. "Ben ülkemi
pazarlamakla mükellefim" denmesinin hedefi budur. (Bu son sözü söyleyen kişinin muhafazakar ve yerel
değerlere bağlı olduğunu zannetmesindeki ironiyi, hatta oksimoronu görmek, insanı acıyla kıvranmak ile
kahkaha atmak arasında götürüp getirir). Nihai amaç, Batılı ülkelere pazar etmektir kendi ülkemizi ve
insanımızı.
***
Bütün bunları yazan kişinin aşırı dinci, koyu Müslüman, aşırı gelenekçi biri olduğunu zannediyorsanız
yanılıyorsunuz. Batı'nın kültürel emperyalizmi kadar Doğu'nun Arap ve Fars emperyalizmine de gıcık
kapan biriyim, ama bu da başka bir yazının konusu. Ne dediği belli olmayan, her seçimde azıcık ikbal için
birilerine yardakçılık yapmayı kendine kolayca yediren Milliyetçilerden ise hiç değilim. Ekonomik eşitlik
61

geldiğinde herşeyin kurtuluşa ereceğini zanneden (ve parayı bulduğu anda bu görüşü terk eden)
solculardan ise hiç mi hiç değilim.
Sadece akıl, gözlem yeteneği ve vicdan sahibi biriyim. Birşeylerin ters gittiğini (ne yazık ki) görebilen, ve
bunu değiştirme gücünden büyük ölçüde yoksun, bu yüzden de birçok insanın fark bile etmediği
konularda zihinsel ve ruhsal acı çeken biri.
***
gg - "Yazdın mı hepsini?"
tarih - "Yazdım abi."
gg - "Tamam, şimdi gidebilirsin."
gezgin42014-01-29T09:20:35.702
2013 - Bu nasıl bir yıl ulan?! (Pardon)
Dilim tutulmuş bir halde siyasi olayları seyrediyorum. "Akbabanın Üç Günü" ya da "Başkanın Adamları"
gözümden düştü resmen. Ülkeyi on küsür senedir yöneten iki büyük güç birbirine girmiş durumda. Bir
bakan, başbakanı istifaya davet ediyor. Ordunun üst kademesini içeri atan savcılar, başbakana yakın
isimleri de almaya kalkınca, Polis isyan ediyor. Bir gecede polisin tepesindeki yüz elliye yakın ismin yeri
değişiyor. Ebru Gündeş, televizyon programında ağlıyor. Bir başkası da okyanus ötesinden lanetler
yağdırıyor.
Olaylar henüz durulmadı. Ama sadece bu olanlar bile, yukarıda andığım filmleri Cin Ali mertebesine
indirecek kalibrede şeyler. İleride bunlardan güzel bir (ya da birkaç, hatta bir çok) film senaryosu
çıkarmazsanız, ahirette iki elim yakanızda olur ona göre!
Altı ay önce ülkedeki bütün taşları yerinden oynatan, ak koyun ile kara koyunu belli eden, gençleri
sokaklara döküp polisi üstlerine saldırtan, medyayı yüzde yüz deşifre, birçok ünlüyü ise rezil eden Gezi
olaylarını, ondan önceki Akil Adamlar operasyonunu ise saymıyorum bile. Çok önemli, çok büyük insanları
kaybettik. Ama onlar bir yana, Türkiye Cumhuriyeti'nin "ergen isyanı" yılıydı bu.
Daha çabuk büyümek dileğiyle,
Herkese iyi seneler.
gezgin02013-12-05T16:11:23.843
Everything Wrong With Star Trek
Senarist olarak, filminizin iç tutarlılığı olsun, akla yakın olsun diye başınızı duvarlara vuruyor olabilirsiniz.
Vurmayın. Benim şöyle bir kuralım var kendime koyduğum: Eğer birşeyin olma ihtimali, yüzde otuza
(%30) yakınsa, onu hikayeye koyabilirsin. Yani bir olayı ya da durumu hikayenize koymak için,
gerçekleşme ihtimalinin yüzde seksen - doksan (%80-90) olmasını beklemeyin.
Yukarıda bir örneğini verdiğim ve Youtube'ta kendi kanalı olan "Everyting Wrong With ..." dizisindeki
bütün videoları izlemenizi tavsiye ederim. Ennn büyük filmlerin bile ne kadar saçmalık ve hikaye boşluğu
("plot hole") içerdiğini görüp şaşacaksınız. Özellikle "Prometheus" eleştirileri çok iyi.
Bu durum şunu bir kez daha kanıtlıyor: Önemli olan mantlıklılık değil, icra ("execution")dır. Yani hikayeyi,
inandırıcı bir "şekilde" anlatmaktır, hikayenin kendisinin / özünün inandırıcı olması değil.
gezgin02013-12-05T15:58:13.207
Honest Trailers
gezgin02013-11-26T14:20:27.083
Senaryo Okuyucuların Affetmediği 38 Hata!
Aşağıdaki yazıda, "senaryo okuyucularının" (reader) senaryoları neden reddettiğine dair bir istatistik
sunulmuş. Bunlar, senaryoların reddedilmesinin ya da güçlü bir şekilde tavsiye edilmemesinin en önemli

62

nedenleri. Eğer yazdığınız senaryonun kalitesini daha da artırmak istiyorsanız, bir de bu konuları göz
önünde bulundurarak elden geçirmeniz faydalı olabilir.

63

gezgin12013-11-26T13:54:30.653

64

PIXAR’'ın 22 Hikaye Kuralı
Pixarcıların arka arkaya "hit" film üretmeleri, diğer şirketleri hem şaşırtan, hem de gıcık eden bir durum.
Herkes onları taklit etmeye çalışıyor, yer yer başarılı oluyorlar, ama kimse Pixar'ın yerini alamıyor. (Tıpkı
Apple ürünlerinde olduğu gibi). Hatta Pixarcılar kendilerine o kadar güveniyorlar ki meslek sırlarını
paylaşmaktan hiç çekinmiyorlar. Zira önemli olan bu sırlardan çok, onları uygulayan kişilerin sahip olduğu
yetenek! Vermeyince mabud, neylesin Mahmut?!
İşte bu linkte, Pixarcıların hikaye oluştururken kullandıkları kurallar yer alıyor. Daha önce bu konuda
birkaç kısa yazım olmuştu. Ama bu yazı, bizzat iki Pixarcının elinden çıkmış. (İngilizce). Birisi önce bu
kuralları tweet olarak yollamış, diğeri de sonra bunları tek tek açmış.
Link sağlamken indirin, okuyun, okutun derim. Lisan bilmeyen arkadaşlarınıza da özetleyebilirsiniz.
gezgin02013-11-17T13:51:14.753
Şiddetle Tavsiye Ediyorum: " Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda" - Yılmaz Özdil
Yılmaz Özdil'in " Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda" kitabını tavsiye ederim... Okurken dehşete
düşüyorsunuz, hem de birkaç nedenden dolayı...
1) Koskoca bir ülkenin bir sosyal mühendislik projesiyle nasıl yapılandırıldığına,2) Kendini akıllı sanan
insanların (akademisyenlerin ve siyasetçilerin) aptalca hareketlerine ve bunların sonuçlarına,3) Kendini
kadir-i mutlak zannedenlerin (askerlerin) nasıl köşeye sıkıştırıldığına ve bu konuda çaresiz kaldıklarına,4)
Özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarının nasıl tasarlanıp uygulamaya sokulduğuna, ve toplumun bu
konularda nasıl gün be gün manipule edildiğine,5) Mevcut yönetimin aslında dindar görünümlü liberal hırsız bir parti olduğunun binlerce kez gözümüze sokulmasına karşın halkın her seçimde onları daha fazla
desteklemesine,6) CHP'nin akıl almaz beceriksizlik ve kifayetsizliğne,7) Son 11 yıldan gelecekte JFK gibi
en az 30 film çıkarılabileceğine...
ve başka bir sürü şeye daha bakıp şaşırıyorsunuz. Okuyun, okutun, saklayın... Çünkü bu filmin devamına
dair çok önemli ipuçları var...
gezgin02013-11-17T13:32:47.629
"Clerks" - Efsanenin Ardındaki Gerçekler!
Bağımsız Sinema'nın en ilginç figürlerinden birinin Kevin Smith olduğunu bilirsiniz. Bir taraftan bir
markette (bildiğiniz bakkal irisi) çalışırken diğer taraftan geceleri aynı markette 27.000 dolara film
çekmesi ve sonra da Miramax'a bu filmi satması, sinemayla uğraşan hemen herkesin duyduğu
efsanelerdendir. Bu hikaye genç sinemacılara "Bir bakkal çırağı bir film çekip ünlü oluyorsa, sen de
olabilirsin" mesajıyla anlatılır.
Fakat genelde bu sürecin ayrıntıları bilinmez. Gerçek - her zaman olduğu gibi - görünenden daha
karmaşık ve daha acılıdir. Aşağıdaki videoda işte bu acılı, sıkıntılı, yer yer ümitsiz, ama çok ilginç ve
neredeyse takdiri ilahi denilen olaylarla (örneğin Clerks'ün ilk gösterimine gelen on kişiden birinin bir
Bağımsız Film Danışmanı olması) dolu süreci izleyebilirsiniz (İngilizce).
Bağımsız Sinema yapmak, o zaman göre biraz daha kolay. Yani artık seyirciye ulaşmak için sadece
salonlara mahkum değilsiniz. Ama iyi bir senaryo her zamanki gibi sürecin en önemli öğesini oluşturuyor.
Clerks'ün bu kadar iyi ve komik senaryosu olmasaydı, diğer öğelerin hiçbiri işe yaramazdı.
gezgin02013-10-21T00:44:16.223+
"Gezi Kahramanı"ndan beyan: "CHP Kazanacağına AKP Kazansın!"
Sırrı Süreyya Önder böyle buyurmuş. Ya da İBB başkanlığı ile ilgili tavrının özeti buymuş. İnsanın gözleri
doluyor. "Başgan"ından bu yönde bir mesaj aldı herhalde. Birisi "Sırrı Süreyya Önder'in Ufuk
Uraslaştığının göstergesidir" demiş, tam on ikiden vurmuş. Bu nasıl bir ülke, anlamadan öleceğim sanırım.
Bir yerinizde durun yahu, bir kıpraşmayın, bir oynaşmayın, bir dönmeyin!
gezgin02013-10-18T02:05:55.227+
Dijital Soğukluk - Pratik Sıcaklık

65

"Book of Eli"ı izledim yakınlarda. Pek beğenmedim. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, filmin önermesi.
İkincisi, zayıf senaryosu. Asıl neden ve bu yazının konusunu teşkil eden şey, bilim-kurgusal karakterinin
(ki burada aslında daha çok kıyamet sonrası (post-apocalyptic) bir durum sözkonusu) inandırıcı
olmaması. Ne demek istediğimi açıklayayım:
1970'lerde ve 80'lerde yapılan kaliteli bilim kurgu filmleri, henüz dijital teknoloji gelişmediği için,
"practical effects" denilen özel efekt türüne dayanıyordu. Örneğin Star Wars filminde gördüğünüz herşey
(ışın kılıçları dahil) somut nesnelere dayanmaktadır. Star Wars'taki Bantha'lar, üzerlerine post giydirilmiş
fillerdir, AT-AT'ler, fiziksel olarak var olan minyatürlerdir, ışın kılıçları bile aslında birer çubuktan ibarettir.
Mad Max filminde de çevrede gördüğümüz harabe dünya, gerçekten de harabe süsü verilmiş bir dünyadır.
O filmin en büyük başarılarından birisi yapım tasarımı ve kostüm departmanına aittir. Terminatör filmleri
(ilk ikisi) de yine çok büyük oranda fiziksel dünyaya dayanmaktadır. Terminatör 2'deki sıvı kötü adam
hariç hemen bütün efektler fiziksel efektlerdir - yağmur kanalına dalan tır, patlayan bina, finaldeki fabrika
sahnesinde haşat edilen T-800 (Arnold) hep pratik efektlerdir. Avatar'ın başarısının önemli bir bölümü,
dijital yaratıklarının büyük bir bölümünün arkasında çok sağlam fiziksel varlıkların (insanların, atların, vb.)
olmasından kaynaklanmaktadır.
Bunun sonucu, bu efektlerin bizde gerçeklik duygusu yaratmasıdır. Bu efektler bize bilinçaltı düzeyde fizik
kurallarına bağlı (ve bu yüzden de gerçek) olabilecekleri mesajını verirler. Buna ek (ve doğal) olarak
bizim kendimiz hikayeye daha fazla kaptırmamıza, filme daha fazla girmemize neden olurlar.
Ama çok büyük ölçüde dijitale dayanan filmler, bizde bu gerçeklik duygusunu fazla uyandırmazlar.
Seyirciler artık neyin gerçek, neyin dijital olduğunu fark edebiliyorlar. Ve dijital efekt filmlere çok fazla
giremiyorlar, hikaye olarak. Çok fazla etkilenemiyorlar. Hacı yağı bol bulunca ... hesabı, dijital efektleri
fazla bulan yapım şirketleri, işin suyunu çıkartıyorlar (bkz. Total Recall'un yeni (ikinci) versiyonu). Star
Wars'un orijinal üçlemesinin hala çok sevilmesinin bir nedenin (çok sağlam senaryolarının, en azından ilk
ikisinin yanı sıra) bu olduğunu düşünüyorum. Yine Batman'in yeni versiyonlarının bu kadar sevilmesinin
de Nolan'ın bu tür pratik efektleri sevmesinden kaynaklandığı kanaatindeyim.
Bunu ilginç bir bilgiye bağlayayım. Apple'ın meşhur baş tasarımcısı Jonathan Ive, yakın zamanlarda
verdiği bir röportajda şöyle diyordu (mealen): "Yeni tasarımcılar, ellerine hiç somut malzeme
(alüminyum, tahta, vb.)  almadan bütün tasarımı bilgisayarda yapıyorlar. En büyük zaaflarından
biri de bu. Malzemeyi tanımamaları."
Dokunmak, hissetmek, gerçek hayatın gerçek kuralları hala bizi dijital yaratılardan daha fazla etkiliyor. Bu
bizim sadece zihinsel varlıklar değil, aynı zamanda bedeninin diğer organlarını (ve duyularını) da
kullanan, somut varlıklar olmamızdan kaynaklanıyor.
Bu bilginin henüz kimsenin işine yarayacağını sanmıyorum, zira ülkemizde bilimkurgu film çekme
cesareti/heyecanı, Cem Yılmaz'ın GORA'sı (ve Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu) sayesinde biraz daha
baltalanmış ve bu nedenle ertelenmiş durumda. Ama gün gelir de birileri bu engelleri aşmaya kalkarsa,
aklının kenarına bu bilgiyi not etsin, işe yarayabilir. Elinize Wacom Tablet ve Maya programını almadan
önce Testere ve Matkap'ı almanız daha doğru olabilir.
gezgin02013-10-16T05:37:18.313+
Bayrakla Ülke Nasıl Çalınır? - Eddie Izzard
Anglo Sakson ülkelerdeki "stand-up"çıları takip etmiyorsanız, Cem Yılmaz'ın ne kadar sıradan ve zeka
yoksunu bir gösterisi olduğunu anlayamazsınız. Bu aralar en iyileri Louis C.K., Chris Rock, Dylan Moran,
Ricky Gervais, ve Eddie Izzard (en son Hannibal'da gördük kendisini). Eskilerden George Carlin çok iyidir.
Yabancı filmler sayesinde sinema beğenisi yükselen izleyici, ne yazık ki dil engelinden dolayı "stand-up"
alanında yerlilere mahkum olmuş durumda. Zira bu tür gösterilerin önemli bir bölümü kelime oyunlarına
ve kültürel referanslara dayanıyor. Umulur ki bu alanda da ileride tekelden ve düşük seviyeden
kurtuluruz.
gezgin02013-10-14T03:43:27.708+
Amerika Ülkeleri Nasıl Fethediyor?!
gezgin22013-10-13T03:16:28.447+
Be a Filmmaker
Kevin Smith sez:

66

Nobody else can believe in you if you don’t believe in what you’re doing. I’ve willed almost all the stuff
I’ve done into existence, and if I can do that, anybody can do that. So start your chatter: talk about what
you’re going to do. Don’t pursue a role, LIVE that role. Like my sister told me, back when I confessed I
wanted to be a filmmaker…
“Then BE a filmmaker,” she said.
“That’s what I’m saying: I wanna be.”
And that’s when she gave me the million dollar advice…
“No - BE a filmmaker. You say you wanna be; just BE a filmmaker. Think every thought AS a filmmaker.
Don’t pine for it or pursue it; BE it. You ARE a filmmaker; you just haven’t made a film yet.”
And it sounded artsy-fartsy as f***, but it was CRAZY useful advice. A slacker hit the sheets that night,
but the CLERKS-guy got out of bed the following morning.
... Remember that if an ass-hat like Kevin Smith can succeed at something like film or life, then what the
f*** is stopping YOU from doing the same? ... This s*** was not manifest, nor was it ever offered.
gezgin02013-10-11T04:51:13.305+
Marty McFly ve Diğerleri Kına Yaksın!
Bugün, bilim-kurgu'nun gerçek olduğu gündür. Marty McFly kendini 88 mph hıza ulaştırmak için akı
kapasitörü ile boşu boşuna uğraşsın. Ülkemizde zaman yolculuğu icat edilmiş, icat edilmek ne kelime,
çoktan gündelik hayata dahil olmuş ve hatta mahkeme kararlarına bile girmiş durumda.
Anlayan anladı, ama anlamayanlara bir kez daha açıklayalım. Bugün (aslında dün, yani 9 Ekim) Balyoz
Davası'nın Yargıtay tarafından karara bağlandığı gündü. Ve işte bu nurlu günde, alt mahkemenin verdiği
"acayip" karar, ülkedeki ENNN YÜKSEK YARGI ORGANI tarafından da ONANDI. Memlekete millete hayırlı
olsun.
Lakin şöyle ufak bir sorun var. Davanın dayanağını oluşturan en temel belgelerden biri, ZAMAN
YOLCULUĞU YAPILARAK YARATILMIŞ durumda. Nasıl? derseniz, bilmiyorum. Ama en neticede, ülkedeki
en yüksek mahkeme, 2005 (iki bin BEŞ) yılında üretilen, 2007'de (iki bin YEDİ) de Microsoft Office Word'e
dahil edilen bir fontun 2003 (iki bin ÜÇ) tarihinde kullanılabileceğini, bunun akla, mantığa, bilime ve
hayatın pratik gerçeklerine uygun olduğunu kabul etmiş durumda. Yani en yüksek mahkeme ZAMAN
YOLCULUĞUNUN MÜMKÜN, HATTA GERÇEK OLDUĞUNU SÖYLÜYOR bize. Boru değil!
Yani artık sokakta uçan inekler, bizi bir başka galaksiye anında ışınlayan Portal'ler, ışın kılıçları vb.
görürseniz şaşmayın, zira bunlar, zaman yolculuğundan daha makul ve gerçekleşme ihtimali bulunan
şeyler.
***
Ha, "gerçekte" ne oldu diyorsanız, bu siteyi o dönemde siyasetle doldurmama neden olan 12 Eylül
Referandumu, kendisinden beklenen ilk ve büyük meyveyi vermiş bulunuyor.
Adalet mekanizmasının ele geçirildiğini biliyorduk. Ama tek (ve belki de en çocuksu) ümidimiz olan "Bu
kadar saçma bir karar/kararlar, Yargıtay'dan döner" inancımız, dün itibariyle sona ermiş durumda. Artık
her yeri ele geçirmiş durumdalar. Biz de biraz daha büyüdük. Dünya biraz daha karardı.
Artık Baş Yöneticiye en fazla üç ay ömür biçen BAYKAL ile İstanbul'u alabilecek tek kişiyi (kim olduğunu
biliyorsunuz) aday göstermeye eli gitmeyen KILIÇDAROĞLU (ve "Yetmez ama Evet"çiler) kına yakarlar
herhalde!
gezgin02013-10-09T23:43:22.284+
Bağımsız Film Nasıl Çekilmez
11 Ocak 2012 tarihli bir yazı. Fena değilmiş.
***

67

Aşağıdaki yazıya gelen yorumlar, bağımsız sinema hakkında insanların aklında bazı yanlış düşüncelerin
olabileceği fikrini bende uyandırdı. Bu düşünceleri ortadan kaldırmak için bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Bir yorumcu şöyle demiş: ".<span style="font-style: italic;">.. oyuncu arkadaşları olanlar oyuncuları,
kamera ve ekipmanı olanlar malzemelerini, yönetmen olanlar yönetmenlik becerilerini, ulaşım (araba,
kamyonet) imkanı olanlar kendi imkanlarını, post production konusunda bilgileri olanlar bu işi yerine
getirerek, yani imece usulü ile hiç bir maddi beklenti içine girmeden, sadece Türkiye'de yetenekli ve bilgili
insanların bir araya gelerek çok güzel bir film yapabileceğini ispat etmek ve diğer insanları teşvik etmek
için bir film yapalım. İşte kritik soru burada saklı. Yapabilir miyiz?!"
Hayır yapamazsınız. Herkesin eşit derecede kazandığı bir ortamda büyük bir ihtimalle kimse birşey
kazanmıyor demektir. Yukarıda anlatılan "imece" tarzı çalışmalar profesyonel olmaktan uzak, kişisel
arzuların çıldırtıcı kaprislerine ise aşırı yakındır. Ve sonuç genelde profesyonelin çok altında, amatörün
sadece biraz üstündedir.
Tabi şu da var: Bağımsız sinemayla uğraşmak isteyenler (yani henüz sektöre girerek hayallerini satmamış
ya da sonsuza kadar ertelememiş olanlar) büyük oranda genç insanlar, bu da bu kişilerin profesyonel
çalışma hayatı deneyiminin bulunmadığı anlamına geliyor. Bunun doğal sonucu da görev duygusundan
uzak olmaları, profesyonel bir şekilde bir işe başlayıp o işi bitirme kavramının kendilerinde bulunmaması
ya da az olması anlamına geliyor.
Oysa profesyonellik, ne olursa olsun, vaadettiğin performansı yerine getirmek, (elinde olmayanlar hariç)
herhangi bir mazeret göstererek işten kaçınmamak, aksine, en zor koşullar altında bile elinden gelenden
daha iyisini yapmaktır. İnsanlar ancak böyle bir performans gösterirlerse, bağımsız sinema yaparken
harcanacak çabalar profesyonel sonuçlar doğurabilir. Aksi takdirde iyi niyetli ama yetersiz çabaların
ötesine geçemezler. Bu da sinema seyircisi için kabul edilebilir birşey değildir. Bir film bağımsız bile olsa,
kalite açısından tutturmak zorunda olduğu bir alt limit vardır.
Yukarıdaki yorumda şu ifade en çok dikkatimi çekti: "<span style="font-style: italic;">yani imece usulü
ile hiç bir maddi beklenti içine girmeden...". Böyle birşeyin mümkün olmadığını görememek için insanın
ancak genç ve tecrübesiz olması gerekir. Sinema ve hiçbir ciddi sanat eseri (bireyselleri saymıyorum) ve
aslında hiçbir büyük iş bu şekilde gerçekleştirilemez. Eğer insanlar emeklerini, bilgilerini, yeteneklerini
ortaya koyuyorlarsa, bunun karşılığını mutlaka almalıdırlar. Almayacaklarsa, emeklerini, yeteneklerini,
bilgilerini ortaya koymazlar, koyar gibi görünürler, en asgari düzeyde iş çıkarırlar. Siz de kafayı yersiniz.
Bu tür bir imece çalışmaları belki köylerde ve küçük komünlerde işe yarıyordur. Ama şehir kültüründe bu
tür karşılıksız girişimlerin yeri yoktur. Şehirli insanlar doğdukları andan itibaren herşeyi bir şey
karşılığında yapmayı öğrenirler. Sonuç olarak, örneğin, bunun böyle olduğunu çok iyi bilen sağcı partiler,
her zaman en yüksek çıkarı vaat ederek bu kadar çok yandaş toplayabilmektedir. Diğerleri ise başka ve
gerçek dışı vaatlerle ancak nal toplayabilmektedir.
Bağımsız sinema, işlerini doğru dürüst yapmayı bilmeyen iyi niyetli üç beş gencin bir araya gelmesiyle
yapılabilecek birşey değildir. Bağımsız sinema, filmini çekme konusunda son derece tutkulu olan bir
yazar-yönetmenin, zamanları bir biçimde müsait olan ve profesyonel performans gösterebilen insanları
(emeklerinin karşılığını vererek ya da vermeyi resmi olarak vaat etmek suretiyle) organize ederek,
hayallerini gerçekleştirmek için kendi kaynaklarını (zaman, para, ilişki) kullanması yoluyla
gerçekleştirilebilir.
Bu tür projelerin başını çeken hep bir ya da (çok iyi anlaşan) iki kişi vardır. Diğer insanlar bu kişi(ler)in
tutkusuna, iş bilirliğine, profesyonelliğine, iyi niyetine kapılarak projeye dahil olurlar.
Eğer siz de bir film çekmek istiyorsanız, projenin başındaki bu tutkulu, işini bilen, insanlarla profesyonel
bir şekilde iş görüşebilecek, sözünün eri, piyasa gerçeklerinden haberdar (neticede kimse 3 bin kişinin
seyredeceği bir film için haftalar boyunca uğraşmak istemez) biri olmalısınız. Bilgi, tutku ve
profesyonellikle parlamalısınız adeta.
Siz bunu sağlayın, diğer unsurlar ya kendilerinden sizi bulacaktır, ya da kolayca ikna olacaklardır
projenizde yer almaya.
gezgin32013-10-06T21:51:46.716+
ORİJİNALLİK ÇÖLÜ
Aşağıdaki yazının yazılma tarihi 24 Mart 2012. O tarihte Sanarist ikinci büyük arasını vermiş idi. Lakin
kendimi tutamamış, yazmışım bir kenara. Yazının biraz sert olduğunun farkındayım, ama söylenenlerin

68

doğru olduğuna şahitlik edecek binlerce kişi vardır şu ülkede. (Ben alkol de kullanmam ama bu ne
kafasıysa artık, resmen kan damlamış klavyeden). :)
***
Mevcut Türk sinemasının en büyük sorunu, orijinal fikirlerin, orijinal senaryoların, orijinal oyunculuk ve
yönetmenliklerin kendisini ifade etme olanağı bulamamasıdır. Yapılmayı başaran senaryoların (ve
sergilenen oyunculuk ve yönetmenliklerin) en büyük özelliği de &nbsp;sıradan, kalitesiz (çok düşük
kaliteli) ve bizatihi orijinallik düşmanı olmasıdır.
Mevcut sistemin bekçileri ("gatekeeper"), orijinal fikirleri daha yüz metreden tanımakta, bu fikirleri ya da
fikir sahiplerini ellerindeki baltalarla öldürmekte ya da ağır yaralamaktadırlar. Bir şekilde kapıdan geçmeyi
başaranlar, yani seyirciyle buluşanlar, bunu bedelini orijinalliklerinden çok şey kaybederek
ödemektedirler.
Sinema sistemimiz, genelde reklamcılıkla ya da TV dizisi üretmekle uğraşan insanların tekelindedir.
Günümüz sineması, bu bahsettiğim sektörlerin bir yan ürünüdür sadece. Tıpkı arabaya vurulan öküzlerin
aynı zamanda arada sırada dışkılayarak size gübre ya da yakacak olarak kullanabileceğiniz tezek vermesi
gibi, reklam ve TV sektörlerimiz de arada sırada önümüze filmler atmaktadır. Bunları arada sırada vakit
geçirmek ya da üzerinde sohbet etmek için kullanabilirsiniz ama aslında bir *** değildirler.
Kapıları bu şirketler ve onların hempaları (dağıtımcılar ve salonlar) tutmaktadır. Paralar bu insanların
ellerindedir. Ve bu parayı sadece kendi kalitesiz beğenilerini tatmin eden kalitesiz fikirlere vermektedirler.
Onların orospusu olmadığınız takdirde, parayı masanın üzerine dahi bırakmamaktadırlar. Bu ortamda
namus (sanatsal namus), bırakın yaşanmayı, telaffuzu bile hak etmeyen bir kavramdır.
Böyle bir ortamın doğal sonuçlarından biri de insanların (yazarlar, yönetmenler, oyuncular) orijinal fikir
bulmayı unutmasıdır. Yazarlar ve yönetmenler (ve oyuncular ve yapımcılar) artık başkalarının "iş yapmış"
fikirlerini apartmayı, çalıp deforme ve "degrade"etmeyi&nbsp;&nbsp;(derecesini düşürmek), orijinal fikir
üretmek zannetmektedirler. Sanatsal duyuları, yetenek sinir uçları körelmiş, ancak ve ancak başkalarını
tatmin etme konusunda biraz hassasiyetleri kalmıştır.
Aslında bırakın orijinal fikir (performans, yaklaşım) bulmayı unutmayı, orijinal fikirleri tanımaktan dahi
aciz bir hale gelmişlerdir. Orijinal bir fikrin suyunun suyu çıkmış hali, alkolle (ve benzeri narkotiklerle)
dumanlanmış &nbsp;zihinlerine doluştuğunda, kendilerini eşi bulunmaz sinema dahileri
zannetmektedirler. Ama gerçek durumlarının &nbsp;farkında dahi değildirler.
Bunu onlara söylemesi gereken eleştirmenlerimiz galadan galaya koşarken entellektüel namuslarını yolda
bir yerde düşürmüş gibi davranmakta, önlerine konulan ürünlerin kalitesizliğini görmezden gelip,
kalitesizlik tezeğinde boncuk avına çıkmaktadırlar. Bu arada da sahip olmadıkları yeteneklerin acısını,
aslında yeteneksiz olan insanların eserleri üzerinde hüküm verme iktidarını kullanarak çıkartmaktadırlar.
Kör dövüşünün bu tarafı, bu kadar iğrenç bir şekilde devam etmektedir.
Akademisyenlerimizin eleştirmenlerimizden pek bir farkı kalmamıştır. Aslında bir akademisyenin orijinal
fikri tanımasını beklemek zaten çok saçmadır. Onu tanıyacak hassasiyette / yetenekte olsaydı, akademide
olmazdı / kalamazdı zaten. Akademisyenlerimiz, önlerine (batıdaki efendileri tarafından) şaheser
("masterpiece") diye konulan şeyleri ululamayı ve ululatmayı görev edinmiş memurlardan başka birşey
değildir burada. Akademiler de dışarıdaki (okul dışındaki) dünyada doğup yaşayan sonra da ölen şeylerin
otopsi masasına yatırıldığı yerlerdir. Orijinal bir yaratı, ancak öldükten ve öldüğü de kitap ve dergilerde
çıkan ölüm ilanlarında (i.e. yazılarda) teyit ve tescil edildikten sonra onların ilgi alanına girer.
"Birkaç tane istisna var" demeyeceğim. Zira böyle dediğinizde, aslında çoğunluğu oluşturan muazzam
kalitesizlik ve onun savunucuları, hemen koca popolarını bu küçük kümeye sığdırmaya çalışıp vicdanlarını
tatmin etmek için uğraşmaktadırlar.
Kurunun yanında yaş da yansın ***** *******! Hepiniz aynısınız!
gezgin12013-10-05T01:20:15.765+
Notlar
* "Breaking Bad" dizisi sona erdi. Bu diziyle ilgili olarak ilginç birşey yaptım. Dizinin sadece birinci
sezonunun birkaç bölümünü ve son sezonunun son iki bölümünü izledim. Arasını izlemedim. Neden? Meth
üreten bir kimya öğretmeni ilgimi çekmedi de ondan. Ahlaken bu kadar yanlış olan birşeyi bu kadar uzun
süre devam ettiren birisini mide ağrıları çekmeden izlemek benim için zor. Zira yanlış davranışları uzun
uzadıya ve detaylı olarak anlatarak, henüz ahlaki değerleri tam oturmamış insanların kafasını ve gönlünü
69

karıştırıyor, onlara kötü örnek oluyordu. Finale gelince, aradaki beş sezonu izlemeyince, çok ama çok
sönük geldi. Çok da yaratıcı olmayan bir şekilde intikamla bitti. Eğer aradaki sezonları izleseydim, belki
daha büyük bir katarsis yaşardım, ama öyle olmadı. Bir filme ikinici yarısında (hatta finalinde) girmek
gibiydi yaptığım. Duygusal bağım olmadığı için karakterlerle, yaptıkları da beni pek etkilemedi.
* "Dexter" da "ailenizin psikopatı" kontenjanından seyircilerin kalbinde yer edinmişti. Kendine özgü zekası
ve esprileri, ayrıca sadece "kötüleri" öldürüyor olması, seyircilerin ağzında kekremsi bir tat bırakıyordu.
Ama biraz düşününce, adamın yaptığının küllen yanlış olduğunu görüyordunuz. Bir insanın tek başına
hem hakim, hem infazcı olması, hiçbir koşulda kabul edilemez birşeydir. "Gerçekten" suçlu olan ve adalet
sisteminin çatlaklarından kaçan insanları öldürmesi bile bunu değiştirmez. Bunun farkında olan
senaristler, Dexter'a bir bedel ödettiler: hayatta onu gerçekten seven tek kişi olan kardeşini aldılar
elinden, aldığı bütün canlara karşılık. Ama analizi biraz daha derinleştirirseniz, Dexter'ın suçsuz olduğunu
görürsünüz. Kendi annesinin ölümüne tanık olmaktan kaynaklanan apati (duygusuzluk) halini manipule
eden (ve son sezonda ortaya çıkan) psikiatr ile babası asıl suçlu olan. Bu ağır bedeli Dexter'ın ödemesi
haksızlık. Ama bu, hiçbir şekilde Dexter'ın cinayetlerini mazur göstermez. Kendisine yanlış yapılan bir
insanın yaptığı yanlışlar... şeklinde özetlenebilecek bir dizi Dexter. Seyri büyük keyif veren bir eser değildi
benim için. Bu nedenle onu da 2. ya da 3. sezonda takip etmeyi bıraktmıştım.
* Televizyon izlemeyi iyice bıraktım. Ama tanıtımlara bakılırsa, edebi uyarlamalar gırla devam ediyor.
Buna "İntikam" gibi yabancı dizi uyarlamaları da eklenince, Türk televizyonlarındaki orijinalliğin neredeyse
ortadan kalmış olduğunu görüyoruz. Yakın zamandaki en orijinal iki dizi "İşler Güçler" ve "Behzat Ç." idi.
Birincisi, senaryosuzluktan (hikayesizlikten) dolayı kalitesini hızla kaybetti. Karakterlerin ilginçliği bir diziyi
bir yere kadar götürür. Ondan sonra, elinizde iyi ve orijinal hikayeler olsa iyi olur. (Kötü örnek için bkz.
Avrupa Yakası ve Yalan Dünya). Hoş, o da aslında "Entourage"dan alıntıydı ya, neyse. Oralara
girmeyelim. "Behzat Ç." ise, iç karartmada rekor denemesi yaptı. Bu vesileyle halkımızın içindeki arabesk,
acılı-ıstıraplı, ölüm saplantılı tarafları kaşıdı, kaşıdı, ama bir yere kadar. Bu kadar gam ve kasvet,
televizyonda pek iyi durmuyor. "Crow" filminin dizisinin yapıldığını düşünün. Bir gün bizde de "kablolu
televizyonlara" özel dramatik diziler çekilmeye başlanırsa (Bir Kadın Bir Erkek gibi), belki orada kendi niş
seyircisine ulaşabilir bu tür kasvetli diziler.
* Fatih Altaylı'nın yeni Ertuğrul Özkök haline dönüşmesi, "karma" değildir de nedir? Televizyonda, haber
adına izlenecek kanal kalmadı. (Hemen Halk TV filan diye atlamayın. Bir propaganda kanalının alternatifi,
başka bir propaganda kanalı değildir). Okunacak gazete de kalmadı. (Cumhuriyet ya da Aydınlık ya da
Sözcü diye de atlamayın. Bkz. önceki parantez.). Yani ben sadece haber izlemek ya da okumak istiyorum
diyorsanız, böyle bir şansınız yok. Ya bir tarafın, ya da diğer tarafın propagandasını izlemek ya da
okumak zorundasınız. Sağ duyulu duayenlerimiz yok, bize gerçekleri işaret edecek. Sadece borazanlar
var. Haber açısından, bildiğiniz "karanlık" içindeyiz.
* Eskiden futbola karşı ilgisizdim. Şimdi bizatihi nefret ediyorum. Özellikle de yerli futboldan. Bildiğin
uyuşturucu. (Yabancı futbolunu bize yönelik bir manipulasyon olarak algılamadığım için, onlara karşı hala
nötrüm. Hatta Barça maçlarını takip ettiğim bile söylenebilir.) Bir futbol, iki diziler. İnsanların zihinlerinde
ve kalplerinde (her ne kadar temelsiz ve oldukça gerçek dışı / fantastik olsa da) bir kıpırdanma yaratan
Gezi Olaylarının yayınlandığı günleri düşünün, bir de bugünleri düşünün. Beyin faaliyetlerimiz futbol ve
diziler (ve siyaset) vasıtasıyla, kış uykusuna yatırılmış durumda. Allah sonumuzu hayreylesin. Kimileri 700
bin, kimileri 2,5 milyon Suriyeli Türkiye'ye girdi diyor. Barış Süreci sadece teröristlerin levazım ve
personel açısından kendisini yenilemesine yaramış gibi görünüyor. Ama olsun. Futbol ve bir dizi yeter
bize!
* Gazetecilik Okullarında öğretilenlerin kaçta kaçı gereksiz acaba? Yani öğrenciler, öğrendikleri şeylerin
kaçta kaçını, bir Medya Plazasının girişinde güvenlikte bırakıyorlar? Biraz hukuk, biraz siyasi tarih, biraz
da araştırma teknikleri ve haber yazımı hariç hemen hepsini sanırsam. Yüzde seksene tekabül ediyordur.
Hani zıpır ortaokul öğrencileri hocayı sıkıştırırlar ya derste "Hocam bu öğrendiklerimiz, gerçek hayatta ne
işimize yarayacak?!" diye. İşte, bu soruyu en layıkıyla sorma hakkına sahip olanlar Gazetecilik Bölümü
öğrencileri. Gezin, tozun, eğlenin anasını satayım, öğrenmeye ne gerek var! Nasılsa kullanmayacaksın.
Sen daha çok, karakterini ve ideallerini ve ahlaki değerlerini çiğneyerek hayatını kazanmaya kendini nasıl
alıştıracaksın, onu öğrenmeye bak. Alkol, birinci yöntem. Var mı başka artıran?
* Demokrasi, burnunun dibinin bir buçuk metre ötesinden daha fazlasını gerçek anlamda kavrayamayan
insanlara, bütün dünyayı etkileyecek konularda karar verme yetkisi veren sistemdir. Sonra da diyorsunuz
ki, Suriye'de neden böyle oldu. Gelmiş geçmiş en beceriksiz insanları bu konuyla ilgili en yetkili mercilere
getirebilen bir sistemi benimsersen, böyle olur. Ama sen, bunu dahi anlayamayacak kapasitedesin.
Yaşasın Fenerbahçe!
* Yeni kuşak gerçekten de göründüğü kadar sığ mı, bana mı öyle geliyor? Yavrularım, bu kadar
"distraction"dan (cep telefonu, internet, facebook), bu kadar acımasız ve maddeci bir kapitalist
sistemden, bu kadar iğrenç bir siyasi ortamdan (ve iyi örneklerin artık gittikçe ortadan kaybolmasından)
70

dolayı böyle oluyorlar, biliyorum. Ama eskilerin (biz eskiyiz ya artık) "Efendi" dediği tipleri görememek
içimi burkuyor. Hepsi maşallah "ben, ben, ben" kuşağı. Hay senin...! Bari birşeye iyi gelsen!
gezgin32013-09-25T08:32:39.868+
Kötülük!
Kötülük, aşırı basitleştirilmiş ve yanlış bir algılamanın zannettiği gibi, sadistik bir biçimde başkalarına
zarar verme eğilimi değildir. Sebepsiz yere insanlara acı çektirmek isteyenler değildir kötüler. Öyle
olsalar, onları saptamak ve uzak durmak çok daha kolay olurdu.
Kötülük, kendi isteklerinin ve düşüncelerinin herkesinkinden daha üstün, daha değerli, daha doğru ve
daha uygulanması gereken şeyler olduğunu zannetmek ve bunu zorla uygulamaya çalışmaktır. Kötülük,
bencilliğin sağlıklı boyutların ötesine geçip, abartılmasıdır. Kötülük başkalarına yaşama, hissetme,
düşünme hakkı tanımamaktır. Kötülük, herkesi kendine bende etme isteğidir, bunu kendine bir hak olarak
görmektir. Kötülük insanlar arası ilişkilerde dengeyi kendi lehine bozmak, adaletin bozulmasını
umursamamaktır.
Sanıldığından çok daha yaygındır kötülük. Başkalarının haklarına tecavüz eder, ama bunu umursamazlar.
Bunun farkındadırlar ama. Sadece umursamazlar. Elde ettiği kazançlar, avantajlar, üstünlükler insanların
rızasına, başkalarının onayına ve mutluluğuna dayanmadığı için, dengeleri daha fazla bozduğu için, o
kişiyi de "tatmin etmez".
Bu tatminsizlik neticesinde tekrar başka dengeleri bozmaya, daha başkalarının haklarına tecavüz etmeye,
başka adaletsizlikler yapmaya kalkışır bu kişiler. Nereye kadar? Fiziksel sınırlarının (zaman, imkan,
gücünün yettiği alan, vb.) sonuna kadar. Başka kötülerin güçleriyle karşılaşıp durdurulana kadar.
Bu dünya, iyi insanlara bu yüzden haramdır. Bu yüzden acı çekerler. Bu yüzden. Başkalarının haklarına
saygı gösterdikleri için. Onların mutluluğunu düşündükleri için.
Sıkıysa ne kadar kötü olduğunuza bakın!
gezgin32013-09-20T11:59:04.246+
V.I.M. - Çok Önemli Bir Yazı
DUYUSAL UYARANLAR (Sensory Stimuli)
Duyusal (yani görme, işitme, dokunma, vb. ile ilgili) uyarılma, günlük hayattaki en önemli
pekiştireçlerden biridir. Bu tür uyarılma (stimulation), ister uykuda ister uyanık, ister tek başımıza ister
başkalarıyla olalım, davranışlarımızı günün her saatinde etkiler.
Duyusal uyarım, bize, uyaran kolajının her tarafından – bedenimizin hem dışından hem de içinden - gelen
uyaranların toplam miktarı anlamına gelmektedir.
Biz beş duyumuz (görme, işitme, koklama, tatma, ve dokunma) sayesinde sürekli olarak uyaranlara
maruz kalırız.
Çevremizde ne kadar çok şey meydana gelirse, bu beş duyumuza o kadar çok duyumsal uyaran girer.
Bedenimizin içindeki çeşitli kaynaklardan (örneğin, beyin) gelen uyaranları algılayan içsel duyu organları
da vardır.
Bu algılayıcılar bizim heyecanlanınca içimizin pırpır etmesi, kalbimizin çarpması, kollarımızı ya da
bacaklarımızı hareket ettirdiğimizde kaslarımızda meydana gelen kasılmalar gibi çok sayıda içsel tepkiyi
de hissetmemizi sağlarlar.
Beynimizin çok aktif olduğunu ya da tamamen durgun bir hale girdiğini de hissedebiliriz.
Düşünceler, fantaziler, gündüz düşleri bize o kadar çok ilginç duyusal uyarım sağlayabilir ki, insanlar
zihinsel uyarımdan aldıkları zevk yüzünden dışsal uyarımları göz ardı edebilirler (Örn. okuduğu kitaba ya
da izlediği filme kendini kaptırdığı için etrafında olup bitenleri fark edemeyen insan – gg.).
Bütün bu duyu modaliteleri, optimal miktarda ve nitelikte duyusal girdi tarafından uyarıldıklarında insana
haz verirler. (Yani, sizi uyaran bu dış kaynakların hem miktarı, hem de niteliği optimum/ideal düzeyde
olmalıdır, daha az ya da daha fazla değil – gg).
71

***
MİKTAR (NİCELİK)
Duyusal uyarım, duyu sistemlerine giren uyaranların miktarına bağlı olarak, bir pekiştireç ya da
cezalandırıcı olabilir.
Normal uyanıklık halinde, duyusal girdilerin çok az ya da çok fazla olması, temel cezalandırıcılar (ceza –
gg) olarak iş görürler.
Bu iki uç arasında, temel pekiştireç (ödül – gg) olarak işgören, optimal bir duyusal uyarım düzeyi vardır.
Dışsal ve içsel kaynaklardan çok az uyarım aldığımızda, SIKINTI şeklinde olumsuz duygular yaşarız.
Aşırı miktarda duyusal uyarım da, gerginlik, kaygı ve yüksek tansiyon gibi olumsuz duygulara yol açar.
İnsanlar, kendilerine gelen uyarıları OPTIMAL düzeyde tutmak için ayarlama yaparlar: gün ışığında
gözümüzü kısar, karanlık bir odaya girdiğimizde ışığı açarız.
Eğer kafamız çok meşgulse, yatmadan önce bir uyku hapı alırız, ya da düşünecek birşeyimiz yoksa bir
dergi alır ya da TV’yi açarız, böylece duyularımızı uyarırız.
Kimileri daha fazla uyarıcı ister ve kafein, nikotin, amfetamin ya da kokain alır.
Başka insanlar ise heyecanlı bir hayat sürmenin ve zorlayıcı fiziksel aktivitelerin insanı doğal olarak
“uçurduğunu” (high) fark ettiklerinden, bunları yaparlar.
Aktif bir biçimde hayatın duyusal harikalarını aramak, beyni heyecan verici uyaranlarla doldurmanın doğal
bir yoludur.
***
NİTELİK
Uyaranların, duyusal uyarılma sağlama yetenekleri etkileyen en az 3 niteliği bulunmaktadır:
1) Çeşitlilik (Variety)2) Şiddet (Intensity)3) Anlamlılık (Meaninfulness)
(yani VİM – gg)
Bütün uyaranlarda bu 3 Vim özelliği bulunmaktadır, ama farklı uyaranlarda bulunan çeşitliliğin, şiddetin,
ve anlamlılığın miktarı da çok farklı olabilmektedir.
Örneğin bir uyaranın Çeşitliliği (V’si) ve Şiddeti (İ’si) son derece yüksek olabilir; bir başka uyaranın ise
Çeşitliliği (V’si) ve Anlamlılığı (M’si) yüksek olabilir.
ÇEŞİTLİLİK
Çeşitlilik, hayatın tuzu biberidir!
Bildik, monoton, ve basit uyaranlar, bize düşük bir çeşitlilik düzeyi sunarlar ve SIKINTI’ya yol açma
olasılıkları çok yüksektir.
Yeni, değişken, karmaşık ve şaşırtıcı uyaranlar ise daha fazla çeşitlilik sunarlar. Bir uyaran ne kadar yeni
ve çeşitli ise, kişinin uyaran kolajından deneyimlediği toplam duyusal uyarıma o kadar çok katkıda
bulunur.
ŞİDDET
Düşük Şiddet …………… Yüksek Şiddet
Sessiz ……………. Yüksek SesliKaranlık …………….. ParlakYumuşak……………… Sert (Kaba)
Bir uyaran ne kadar şiddetli olursa, kişinin deneyimlediği toplam duyusal uyarıma o kadar katkıda
bulunur.
72

Uyaran şiddetinin çok fazla olması (çok miktarda ışık, çok miktarda ses) genelde rahatsız edicidir. Uyaran
şiddetinin çok düşük olması ise insanların canının sıkılmasına neden olur.
ANLAMLILIK
Her uyaran, az anlamlıdan çok anlamlıya doğru uzanan bir skala üzerinde yer alır.
AZ (Düşük) Anlamlı …………………………. ÇOK (Yüksek) Anlamlı
Eğer bir insan bir uyarana cevap (tepki) veriyorsa, o uyaran o kişi için anlamlı demektir.
Bir uyaran ne kadar çok anlamlı ise, o kadar çok içsel ve dışsal tepkiye (cevaba) yol açar.
Gefarlich: Eğer Almanca biliyorsanız, anlamı “tehlikeli” olan bu kelimeye tepki verirsiniz. Eğer
bilmiyorsanız vermezsiniz.
***
Kaynak: Behavior Principles In Everday Life
***
Psikolojiyle ilgili bu metin burada ne arıyor diyebilirsiniz, demeyiniz.
İyi senaryoların neden iyi olduğunu, kötü senaryoların ise neden kötü olduğunu açıklamamızı sağlayacak
çok önemli kavramlar anlatılıyor bu yazıda.
Bu kavramlardan bazılarını kullanarak birkaç yazı daha yazacağım.
Ondan sonra geceleri daha rahat uyuyabilirim sanırım.
gezgin22013-09-20T11:57:30.243+
Çok ZOR Ama İMKANSIZ Değil
Teknolojinin, uzun metrajlı bir film çekmek için gereken malzemeleri nispeten ucuz bir şekilde bağımsız
filmcilere sunacak kadar gelişmiş olması, eline her kamera alanın, seyredilmeye değer bir film
çekebileceği anlamına gelmiyor.
Kendisine "bağımsız" diyen filmcinin, bu bağımsızlık durumunun bedeli, normalde üç dört kişinin beynini
doldurabilecek bilgi ve yetenekleri kendisinde toplaması oluyor.
Bir bağımsız filmcinin asgari olarak neleri bilmesi, en azından haberdar olması gerektiği ile ilgili sırasız
liste aşağıda yer alıyor:
1) Senaryodan anlamalı. Ya kendisi iyi senaryo yazabilmeli, ya da bulduğu senaryoların iyi olup olmadığını
doğru olarak kestirebilmeli.
2) Kameradan anlamalı. Filmini çekerken kullanacağı kameranın güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli. 35mm
adaptör kullanacaksa, bu aleti kullanabilmeli. Kameradan istediği (ya da istediğine en yakın) görüntüyü
almayı başarabilmeli.
3) Işıktan anlamalı. Hangi ışığın ne tür ruh hali (duygu) yarattığını bilmeli ve sette bu tür ışıkları (set-up)
kurabilmeli, kurdurabilmeli. Işık ile kamera arasındaki etkileşimi bilmeli.
4) Sesten anlamalı. Sesin, en az görüntü kadar önemli olduğunu fark etmiş olmalı. Ses kayıt konusuna en
az kamera kadar önem vermeli. Çekime başlamadan önce sesle ilgili çıkabilecek bütün sorunları
olabildiğince ortadan kaldırmış olmalı. Ses için mutlaka bu işten anlayan bir elemanla çalışması
gerektiğinin farkında olmalı.
5) Oyuncularla çalışmayı bilmeli. Oyunculardan oyun alabilmeyi başarmalı. Onlara istediğini yaptırırken
kırıcı olmamayı başarabilmeli. Ama sette son söz sahibi kendisi olmalı. Kontrolü oyunculara bırakmamalı.
Ama ne zaman oyuncuyu serbest bırakması gerektiğini bilmeli.

73

6) Çekim mekanı, çeşitli özel vasıtalar vb. ayarlama konusunda başarılı olmalı. İkna kabiliyetine sahip
olmalı, yoksa da bunu öğrenmeli. Ya da bu işleri yapabilecek yetenekte birilerini bulacak kadar akıllı
davranabilmeli.
7) Post-prodüksiyon aşamalarını çok iyi bilmeli. Film hangi programda kurgulanacak, color correction nasıl
yapılacak, müzikler nasıl olacak. Hepsi konusunda asgari bilgi sahibi olmalı ve bu işleri yapacak
uzmanlara taleplerini anlamlı bir dille iletebilmeli. (Bazılarını kendisi de yapabilir: kurgu, color-correction).
8) "Sinema Dili"ni bilmeli ve bunu mümkünse yaratıcı, değilse en azından anlamlı bir biçimde
kullanabilmeli. Sinema Dili'nin senaryo+oyunculuk+ışık+ses+kurgu+renk+müzik'ten oluştuğunun
farkında olmalı ve bunları istediği şekilde etkileyerek anlamlı bir ürün verebilmeli.
9) Filmi bitirdikten sonra (hatta, aslında, filme başlamadan önce) tanıtımlara başlamalı. Film için güzel bir
web sitesi hazırlatmalı. Filmini verebileceği dağıtımcılarla, tv kanallarıyla, DVD şirketleriyle, vb.
profesyonel görüşmeler yürütebilmeli ve filmini pazarlayabilmeli.
10) Daha bir filmi bitirmeden, ikinci filmini hazırlıklarına başlamalı. Bu piyasada tek atımlık bir kurşun
olmadığını göstermeli. Elinin altında en az iki senaryo daha olmalı. Daha sonraki filmlerini çekmek için
yapımcılarla ön-görüşmelere başlamalı.
***
Gördüğünüz üzere, film çekme işini Olimpos dağından alıp sıradan insanlara ulaştıran teknoloji, diğer
konularda çok yardımcı olmuyor. Bağımsız filmcinin üzerinde yine muazzam bir yük biniyor.
Ama uzun metraj film çekmek, sıradan insan için eskiden İMKANSIZ iken, şimdi sadece ÇOK ZOR.
Gerisi, sizin kişiliğinize, yeteneklerinize, irade gücünüze, azminize kalmış.
gezgin62013-09-10T23:09:38.424+
Farklı Düşün!
Devlet dediğimiz organizasyon, yüzyıllar içerisinde büyük bir evrim geçirmiştir. Bu evrimin bir bölümü,
halka daha iyi hizmet şeklinde yansırken, diğer ve önemli bir bölümü de halkın daha fazla ve daha iyi
kontrol ve baskı altında tutulması şeklinde gerçekleşmiştir. Özellikle emniyet teşkilatı, vatandaşların daha
iyi denetlenmesini sağlamak için, ilerleyen teknolojiyi ve organizasyonel yenilikleri çok kısa bir sürede
benimsemiş, bunun sonucunda halktan gelebilecek tepkilere en etkili şekilde cevap vermeyi öğrenmiştir.
Devletle bir nedenle karşı karşıya gelen insan toplulukları ise hala yüzyıllardır kullanılan "sokağa çıkma"
"gösteri yapma" vb. yöntemlerden faydalanmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıllarda (medyanın olmadığı,
teknolojinin bugünkünün yüzde biri kadar gelişmediği zamanlarda) son derece etkili olan bu yöntem, artık
neredeyse "çağ dışı" denebilecek bir pozisyona düşmüştür. Hedeflediği sonuçları elde edemeyen, bilakis
katılımcılarına çok daha büyük sorunlar açan bir eylem biçimine dönüşmüştür.
Devlet, gösterilere katılanları takip etme ve bu gösterileri yönlendirme konusunda muazzam denilebilecek
olanaklara sahiptir. Facebook'tan twitter'a, e-posta'dan cep mesajlarına kadar herşeyi takip etmekte,
hatta bizzat bu platformlara katılmaktadır. Bir olay olmadan önce kimlerin katılabileceğini, olayın nereye
varabileceğini, vb. öngörebilmektedir. Olaylar bir kere başladıktan sonra bunlara istediği gibi tepki
vermesini sağlayacak maddi olanaklara (gaz bombası, TOMA, vb.) da sahiptir.
Göstericiler ise bu olanaklardan yoksundur. Zaten bu olanakların benzerlerine sahip olsalar, onlara artık
gösterici değil isyancı denir. Eylemin adı da gösteriden çıkar ve "kalkışma" olur. Ki bu da çok daha sert
müdahaleleri getirir.
Yani göstericiler her halükarda maça üç sıfır başlarlar ve genelde sekiz sıfır mağlup bitirirler. Her
gösteride daha fazla insan &nbsp;yaralanır, daha fazla insan içeri alınır, daha fazla insan fişlenir. Her
gösteri, insanların kuzu kuzu Emniyete gidip "Bakın ben buradayım" demesi gibidir. Onlar da size çay
(tazyikli su) ve kahve (gaz) sunarlar!
*
Bu gösterilerin, toplumsal birkaç fonksiyonu yok değildir. Memnuniyetsiz topluluklarda biriken sinir
enerjisinin deşarj olmasını sağlar. Yöneticilerin kendi amaçlarına doğru engellenemez bir biçimde
ilerlerken yarattıkları ufak tefek rahatsızlıkları görmelerini ve buna göre bazı ayarlamalar yapmalarını
(bazen de yapmamalarını) sağlar. En kötüsü ise, ülkenin gerçek gündeminin saptırılmasında başarılı bir
74

biçimde kullanılmalarıdır. Kafasında bir kerede sadece bir fikir taşıyabilen insanlar, nerede, ne zaman,
nasıl kullanıldıklarını pek anlayamazlar. İnsanlar bir topluluk olarak bir araya geldiklerinde, ortalama
zeka, "orada bulunan insanların zekasının ortalaması bölü iki" kadardır.
*
Bu tür eylemlerin işe yaradığı ortamlar hala vardır.
1) Bir ülkenin ekonomisinde büyük sorunlar varsa ve toplumun her katmanını aktif bir şekilde etkileyen
bir kriz yaşanıyorsa.2) Ülke yöneticilerinin büyük yolsuzlukları ortaya çıkarılmışsa ve bu durum halkta bir
infial yaratmışsa.3) "Büyük Güçler" o ülkenin yönetiminin gitmesine karar verdiyse ve bunu
gerçekleştirmek için "düğmeye basıldıysa"
Bu koşulları yerine getiren ülkelerde sokak eylemleri etkili olabilir (kesin olarak olur demiyorum). Özellikle
diğer kurumların da desteği alındığı takdirde, yöneticiler halkın isteklerine kulak vermek zorunda
kalabilirler.
Ama bunları takmayabilirler de. Ya da birkaç kozmetik değişiklik yapıp halkı tekrar mutad eğlencelerine
yönlendirebilirler (bkz. TV dizileri ve futbol). Hiçkimsenin sinir sistemi uzun süreli bir gerginliğe (bkz. Gezi
Olayları) dayanamayacağı için, insanlar bir süre sonra eski uyuşuk rutinlerine döndükleri için mutlu bile
olabilirler.
*
Bütün bunlardan "gösteri yapılmamalıdır" mesajını anlamamalısınız. Anlamanız gereken şey şu: Daha iyi,
daha akıllı, daha yaratıcı gösteriler düzenlemelisiniz. Ya da gösteri ile elde etmeyi amaçladığınız sonucu
farklı, 19. yüzyıldan kalmamış ve gerçekten etkili olabilecek yollardan elde etmeye çalışmalısınız.
Protestonuzun sesinizi duyurması için enerjinize zekanızı ve yaratıcılığınızı da katmalısınız.
Ve asla yasaların dışına çıkmamalısınız. Yasa dışına çıktığınız an, belki birkaç sivri zekalı arkadaşınız sizi
alkışlar ama etkilemeye çalıştığınız halkın nezdinde bütün meşruiyetinizi kaybedersiniz.
gezgin02013-09-10T14:57:32.009+
Göstere Göstere!
Gösteri mantığı şudur:
Gösteri yapacağın yere gidersin. Diğer insanlarla buluşursun. Elinizde pankartlar vb. vardır. Bir miktar
bağırır çağırırsın. Belki bir yerden bir yere yürürsün bu sırada. Sonra da dağılırsın. Sesini duyurmanın,
içindeki öfkeyi boşaltmanın rahatlığı ile akşam eve dönersin. Bu sırada yasaları çiğneyecek hiçbir şey
yapmamaya özen gösterirsin. Çevrendeki insanlara ve eşyalara zarar vermezsin. Tek amacın, belirli bir
fikri savunan insanlar grubuyla, çevredekilere kabul edilebilir düzeyde rahatsızlık vererek dikkatlerini
çekmektir. (Grevlerin amacı da budur temelde: kabul edilebilir düzeyde rahatsızlık vermek).
Ama bu ülke, ta Osmanlıdan ve hatta daha öncesinden gelen geleneklerinden dolayı, bu tür eylemlerden
pek hazzetmez. Yöneticiler de hazzetmez, aynı fikirde olmayanlar da. Bizdeki (Osmanlı'dan
bahsediyorum) sokak toplantıları genelde birinin kellesini almak için yapılır. Herhalde bundan mütevellit,
devlet bu tür gösterilere karşı aşırı allerjiktir. Öyle böyle değil. Yöneticilerimizin bilinç altına sinmiş "Şunun
kellesini isteruk" korkusu, onları en masum eylemlerde bile en acımasız müdahalelerde bulunmaya iter.
Oysa bırak değil mi?! Adamı rahat bırak. Bırak bağırsın, çağırsın, derdini söylesin. Ben buradayım desin.
O da biliyor bir eylemle hükümetin değişmeyeceğini. Hatta öfkesinin bir nedeni de bu: hep yenilen, hep
ezilen tarafta olmak. Bari sesi çıksın adamın. Dokunma. Sadece yanında dur, taşkınlıkları engellemek için.
Hatta korumak için. Bir de sen saldırma ona. O senin vatandaşın. Senin çalıştığın kurumun varlık nedeni
olan halkın bir parçası, hatta kendisi.
Ama bizde demokrasi, çoğunluğun azınlığı ezmesini engelleyen rejim olarak değil, çoğunluğun azınlığı
ezdiği rejim olarak anlaşılıyor. Eh, kafasını 1400 yıl öncesinin felsefesiyle doldurmuş bir insandan, AngloSakson tarzı demokrasiyi sindirmesini bekleyemeyiz değil mi?! Muhalefet, demokrasilerdeki en önemli
unsurdur. Olmazsa olmazıdır demokrasilerin. Bünyenin (vatanın, milletin, ruhumuzun) sağlığının
teminatıdır muhalefetin varlığı ve işlevselliği.
İşte bizde demokrasi, bu muhalefeti yok etmek için kullanılan bir araç haline getirilmiş durumda. Devlet,
elindeki her türlü imkanı (her türlü bakanlığı, devlet kurumunu - eğitim, sağlık, vergi dairesi, ordu, vb.-)
muhalefeti etkisizleştirmek, uzun vadede de yok etmek için kullanıyor. Sonra da buna "ileri demokrasi"
75

diyor. (Bazı "okumuş"ların bunlara inanmış olması, benim insan zekasına, karakterine, eğitimin önemine
ve entellektüelliğe duyduğum bütün inancı yıkmış bir durumdur).
İğneyi biraz da kendimize batıralım: Devlet'in muhalefete, muhalif fikirlere nasıl yaklaştığını biliyoruz.
Bizzat yaşıyoruz ya da TV'den, internetten takip ediyoruz. Hiç acımıyor. Nasıl bir devletse bu, kendi
insanına ezici, yok edici, öldürücü güç kullanırken, bir gram vicdan sergilemiyor. Bunu yapabilmeleri için
gerçekten de beyinlerinin çok iyi yıkanmış ya da vicdanlarının "uninstall" edilmiş olması gerekiyor. Acı,
ama gerçek bu!
E benim güzel kardeşim. Karşında neredeyse Terminatör'den daha tehlikeli bir grup var. Sen de bunu
biliyorsun. Biliyorsun ki acımayacak. Biliyorsun ki kafana gözüne sıkacak o gaz bombasını. Biliyorsun ki
sırtında kırmaya çalışacak o copu! Bunun alternatifi yok. (Sadece kendi taraftalarında uyanan bir vicdanı
var bunların. Onların gösterilerindeki insancıllıkları, göz yaşartıyor).
Peki ne arıyorsun orada?!
Ne bekliyorsun? Bu sefer farklı davranmalarını mı? Neden farklı davransınlar ki? Ne değişti? NE DEĞİŞTİ?
Hiçbir şey. "Bu kez mermi belki beynime saplanmaz, kafatasıma beş milim kala havada durur
kendiliğinden" diye mi düşünüyorsun? Böyle bir mucizeyi ummanı sağlayan şey ne? Aşırı iyimserliğin mi?
Gençliğin mi? Saflığın mı? Durmuyor işte mermi. Durmuyor!
Olan, sadece anana, babana, kardeşlerine oluyor. Kalanlar senin üzerinden politikalarını daha da
yoğunlaştırıyorlar. Onlara biraz daha güçlü politika yapmaları için malzeme oluyor körpe bedenin. Senin
hayallerin ve planların ise, artık uzak bir anı haline geliyor, bir anda. Seni o gösteriye katılmaya teşvik
edenler, "Gel çok eğleneceğiz" diyenler, ya da "Onlara gününü göstereceğiz" diyenler, ya da "Devrimi
buradan başlatacağız" diyenler, birkaç gün ağlıyor, sızlanıyor, senin fotoğraflarının altına anlamsız
sloganlar yazıp bunların facebook'ta paylaşıyor, paylaşanları "like" ediyor. Sonra... unutuyorlar. Fener
maçı giriyor araya!
12 Eylül'den önce ve hemen sonra da özellikle solcuların abileri yapardı bunu. Gencecik ruhların
bedenlerini öne sürer, kullanıldıklarını anlayacak tecrübeden uzak bu insanları, kendi politik egolarını
tatmin etmek için kullanırlardı. Onlarca seneyi, hiç gelmeyecek bir devrimi beklemekle geçirdiler
hapislerde. Devrim bekliyorlardı, darbe oldu. Zincirlerinden kurtulmayı bekliyorlardı, işkencelerden
geçtiler. Sadece kendilerinin değil, bütün ailelerinin hayatı karardı. Nice hayaller, nice güzel günler, var
olamadan &nbsp;yokluğa karıştı.
***
Bir daha bir gösteriye gitmeden önce, neyi başarmayı umduğunuzu tekrar gözden geçirin. Başka ülkeleri
bilmem ama bu ülkede gösteri yapılarak kalıcı hiçbir değişiklik elde edilmemiştir.
Körpecik hayatınız, birkaç dangalağın facebook sayfasında, kötü bir sloganla ("Unutturmayacağız!" ya da
"O Ölmedi, Yaşıyor" gibi birşey olur bu genelde) birleştirilmiş vesikalık fotoğrafınızın "like" edilmesine
meze olmasın.
İnsanları bu sonuçsuz gösterilere teşvik ederken de, yazdığınız her kelimenin, o gencecik hayatın
bitirilişine bir byte bile olsuna katkıda bulunduğunu unutmayın.
gezgin02013-09-07T00:54:03.272+
Sessiz Memleket
Bir süredir yeni yazı yok. Çünkü içimden yazmak gelmiyor. (Blog yazarlığının iyi tarafı bu işte, kimseye
hesap vermek zorunda değilsin.) Çünkü savaş kapımızdayken, herhangi bir senaryo analizi yapmak ya da
dramatik çatışma tüyosu vermek, anlamlı gelmiyor. Çatışmanın Allah'ı kapımızda.
Bundan birkaç sene önce yazmıştım: Türkiye, böyle yöneticileri başına getirmenin ve başında tutmanın
bedelini ödeyecektir, diye. Aklı, mantığı ve bilimsel düşünceyi değil de dini duyguları ve çıkar hesaplarını
göz önünde bulunduran insanları yönetici yapmanın, elbette bir bedeli olacaktır.
Ama işin kötü tarafı, bu bedeli sadece bu son padişahı ve divânını başımıza getirenler değil, hep beraber
ödeyeceğiz. Beş on yıl ekonomiyi biraz istikrarlı tuttu diye yere göğe koyamadıkları baş yönetici, gencecik
Türk çocuklarını cepheye sürünce ve körpecik fidanlar, hayatlarının baharında koparılınca bakalım ne
diyecekler?

76

Birşey söyleyeyim mi: birşey demeyecekler! Vicdanlarının sınırını çıkarları ile çizmiş olanlar, masumların
aç kalmasını ve hatta ölmesini umursamazlar.
Geride sadece analar ağlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Bir toplu histeriye dönmüş geri zekalılığımıza iyice
gaz döken medya da bundan on beş yirmi yıl sonra öz eleştiri yapar - "Ama n'apalım?! Herkes öyle
yapıyordu?!" diye. Sanki bir yanlışı herkesin yapmasının o yanlışı mazur gösterdiği herhangi bir etik ve
ahlaki kural varmış gibi.
Satılmış medya, onu satın almış dönek sermaye, tırsmış üniversiteler, pıstırılmış ordu, sadece üç beş ağaç
için yaygarayı koparan beyaz Türkler...
Memleketteki sessizliğe şaşmamak gerek. Zeka, dirayet, cesaret, basiret, buralardan göçeli çok olmuş.
Çakalların ve sırtlanların ulumasından başka birşey yok gece karanlığında.
Bakalım, gün ne zaman ağaracak?!
gezgin02013-08-18T02:31:57.223+
Aydınlık ve Karanlık
Türklerin Müslümanlığı başkadır, Arapların Müslümanlığı başkadır, Kur'an'da yazan Müslümanlık başkadır.
Kur'an'ı okumuş, azıcık da Ortadoğu ve Türk tarihi bilen herkes bunun farkındadır. Ama gel gör ki
okumayan ve görgüsüz Türk gençleri bunların farkında değildir.
Türklerin Müslümanlığında (günlük hayattaki pratikte) çok büyük bir Tasavvuf etkisi vardır. Özellikle
Mevleviliğin ve Bektaşiliğin yumuşatıcı etkisi, Türkleri Müslümanlığı dünya üzerinde belki de en doğru
yaşayan toplum haline getirmiştir. (Arada bir ortaya çıkan meczup grupları kastetmiyorum.)
Arapların Müslümanlığı 10-11. yy'da zirvesine ulaşmıştır. (Endülüs, vb.) Ondan sonra da Ortadoğu'yu biz
devralıdk :). Yaklaşık bin yıl Türkler İslam dinine mensup en ileri (hem bilimsel, hem de kültürel, hem de
askeri açıdan) millet olmuştur. Hayatın çok katı kurallara sığmayacağını çok iyi anladıkları için İslam'ın
sivri köşelerini yumuşatmış, insanlara hem bu hayatı, hem de öbür hayatı dolu dolu yaşamayı öneren bir
versiyon ortaya koymuşlardır. (Bunu bilerek, düşünerek yaptıklarını sanmıyorum. Orta Asya'nın
bozkırlarından bu münbit ve ılıman ilkime gelen bu ırkın, böyle birşey yapmasına şaşmamak lazım. Orta
Asya'nın sert ikliminden Akdeniz-Ege kıyılarının muazzamn güzelliğine ulaşan bir milletin, katı bir inanç
sistemine bağlı kalması düşünülemez. İstanbul Boğazı'nın sırtlarından Boğaz'ın serin sularını seyreden biri
ile Allah'ın çölünün sıcağında kavrulan biri, hayata karşı aynı bakış açısına sahip olamaz.).
Bugün ülkemizde yaşanan toplumsal ve siyasi sorunların kökeninde, kendi toplumunun geliştirdiği İslam
versiyonunu reddedip, çöl Arabının versiyonunu benimseyen bir grubun iktidara gelmesi ve toplumun geri
kalanını da kendine benzetmeye çalışması (kendi inancına yakın olanları çeşitli yollarla -ihaleler, vb.zenginleştirmesi, yurtlar-vakıflar vb. ile bu tür insanların yetiştirilmesine olanak sağlaması) yatıyor. E, bu
adamlar gökten inmediler - çoğu imam hatip liselerinden yetişti, ya da Cumhuriyet'in tüm çabalarına
karşın gücünü kıramadığı tarikatlarden geldiler. Bu insanlar da bu kurumlarda İslam'ın Türk versiyonunu
değil de Arap versiyonunu öğrendiler. Windows 8 (Cumhuriyet) kullanan bir bilgisayara, Windows 3.1
(Şeriat) kurmaya çalışıyorlar, sıkıntı burada. Toplumun Windows 8'e alışmış kesimi de buna tepki veriyor
doğal olarak.
Ama eski versiyonun kurulumuna itiraz eden grup, itirazını ortaya koyarken diğer kesime karşı da büyük
bir anlayışsızlık gösteriyor. Halkın büyük bir bölümü hala Arap Müslümanlığına geçmemişken (çoğu hala
gri bölgede), hepsini göz ardı eden, küçümseyen, yer yer de aşağılayan tavır ve beyanlarda bulunuyor. E,
tahmin edersiniz ki bu da herhangi bir çözüm üretmekten çok çatışmayı daha da artırıyor. Zira bu
durumun çözümü, karşı tarafı (Arap Müslümanlığını savunanları ve onlara sempati duyanları) en sert
şekilde eleştirme ve aşağılamak değil?!
Çözüm?
Evet, doğru bildiniz: Eğitim.
Ama bu sadece aydın yeni kuşakların yetiştirilmesini sağlayacak bir eğitim değil. Aynı zamanda kendisine
"aydın" diyen fakat toplumun geri kalanından ekonomik ve sosyal olarak kopmuş insanların da eğitimi.
Sırtından para kazandıkları büyük toplulukları aşağılamaktan vazgeçmelerini, onları anlamalarını
sağlamak gerekiyor. Medya ve kültürel emperyalizm yoluyla kendi toplumlarından koparılmadan önceki
hallerine dönmeleri gerekiyor - en azından zihinsel olarak.

77

Zira karşınızda düşmanınız yok. Sizin öz be öz kendi milletiniz var. Bu savaş, karşı tarafı yok etme savaşı
değil, onları aydınlatarak zihinlerindeki ve kalplerindeki karanlıkları ortadan kaldırma savaşı.
Bunu unutursanız, kaybetmeye mahkum olursunuz.
gezgin02013-08-17T00:35:54.867+
Sanat Böyle Birşey!
gezgin02013-08-13T17:34:57.824+
Baskı Yok, Sansür Yok!
Şu sözlere bakın:
"Sürekli ‘AK Parti baskı yapıyor’ diyorlar. Ama ben bu baskıyı hissetmiyorum." Kaynak, burası.
"Türkiye'de sansür var mı sorusuna, "Türkiye'de bir sansür olduğunu söyleyemem." şeklinde cevap veren
ünlü yönetmen, "Herkes istediği şeyi filme çekebiliyor dedi." Kaynak, burası.
Bunları iktidar yanlısı yalakalar söylese, gülüp geçerim. Ama söyleyenlere bakınca (ilk söz Kutluğ
Ataman'a, ikincisi de Nuri Bilge Ceylan'a ait) "Acaba" diyorum "ben mi yoksa onlar mı alternatif evrende
yaşıyor?"
Kutluğ Ataman'ın, Koç Grubu'ndan alacağı büyük bir paradan mahrum kaldığını, yukarıda bahsi geçen
kaynaktan öğreniyoruz. NBC ise hem hem de Eurimages'dan (450 bin Avro) büyük paralar almış
durumda, son filmi için.
Sanatın neden bağımsız olması gerektiğini anladınız mı? Neden sadece senaryo yazmayı öğrenmekle
kalmayıp kamera, lens, ışık, ses, oyunculuk ve post prodüksiyon öğrenmenmeniz gerektiğini anladınız mı?
Aksi takdirde birilerine mahkum oluyor, birilerine gebe kalıyor, sonra da "gavurun ekmeğini yiyip gavurun
kılıncını çalıyorsunuz".
Hiç kimse size bağımsızlığın kolay birşey olduğunu söylemedi!
gezgin02013-08-13T05:26:35.342+
Senarist Böyle Onurlandırılır: Coppola'nın John Milius Röportajı
"Apocalypse Now" filmini bilmiyorsanız, sinema işinde pek derin değilsiniz demektir. Coppola'nın bu filmi,
kendi öz niteliği kadar, çekim aşamasında yaşananlarla da ün kazanmıştı 70'lerde (bkz. "Hearts of
Darkness").
Aşağıdaki videoda (İngilizce) Coppola, filmin senaristi John Milius ile bir röportaj yapmış. Yıl 2010, yer
Napa, California. John Milius, hikayenin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili (bazılarını yönetmenin bile bilmediği)
şeyler anlatıyor. Örneğin "Apocalypse Now" adının nereden geldiğini.
Senaristlerin (film senaristlerinin) ülkemizde ne kadar ikinci planda kaldığını düşünürsek, Coppola'nın
Sezar'ın hakkını Sezar'a vermesinin önemi daha iyi anlaşılır.
Darısı, bizim (film) senaristlerin başına!
gezgin02013-08-10T03:20:20.694+
Ses Körlüğü!
Müzik dinlemek istediğinizde ne yaparsınız? Müzik setinizi açarsınız, ya da kulaklığınızı telefonunuza / MP3
çalarınıza bağlarsınız. Video klip denen şey, beynindeki muazzam boşluğu doldurmak için görüntülere
ihtiyaç duyan ergenlerin işidir, ne yazık ki. Hiçbir aklı başında yetişkin, bir defadan fazla (o da genelde
merak için) bir müziğin klibini seyretmez. Klip ne kadar güzel olsa da.)
Bunun amacı, müziği, hitap ettiği duyunuzla deneyimlemektir. Bunu engelleyecek herşey, dikkati
dağıtmaktan başka bir işe yaramaz.
***

78

Size şöyle bir şey denemenizi istiyorum. Sevdiğiniz ve bildiğiniz bir filmi açın. İster TV'de ister
bilgisayarınızda / tabletinizde vb. Ve sesi sonuna kadar KISIN!
Filmi beş on dakika (ya da daha uzun bir süre) böyle izleyin!
En başta size acayip gelebilir. Ama bir süre sonra acayip bir zevk almaya başlayacaksınız. Sesin (ve
diyalogların) çeldirici çağrısı olmadan, zihninizin tamamı görüntülere, ışığa, kurguya, oyunculuğa, kamera
açılarına ve hareketlerine, çekim ölçeklerine odaklanır.
İşte görüntü yönetmenleri ve kurgucular ve renkçiler ve efektçiler filmi böyle izlerler. Böyle görüp böyle
yaratırlar.
Deneyin, en başta çok acayip gelecek, ama bu acaiplik safhasını atlatınca, buna fena alışacaksınız.
gezgin02013-08-09T23:27:33.151+
Bayram Şekeri Niyetine : SENARYO YAZARKEN
Aşağıda, yıllar içerisinde (toplam dört yıl - 2010 ila 2013) senaryo yazarken kendime hatırlatıcı olarak
yazdığım notlar var. Umarım işinize yararlar. Kimileri çok kişisel. Onları görmezden gelebilirsiniz. Bunlar
da kesin kurallar değil zaten. Hatta kendime önerdiğim şeylerin yüzde yüz aksini yaparak bazı şeyleri
çözmüşlüğüm de vardır. Ama aşağıdaki yazılarda bazı temaların sık sık tekrarlandığını göreceksiniz.
Kendinizi benzer durumlarda bulursanız, çözüm aşağıdakilerden biri olabilir. (İngilizce tabir ve cümleler
için kusura bakmayın. Ukalalık olsun diye yazmadım. O an öyle geldi.)
SENARYO YAZARKEN
Senaryo yazmanın rasyonel akılla hiçbir alakası yok. Hatta senaryoya fikir bulurken, zihninin kelime
modunda çalışmaması gerekiyor. Tamamen gevşemiş bir halde iken zihnine, içinde elektrik ve heyecan ve
yaratıcılık olan fikirler geliyorsa, o zaman gerçekten de yazıyorsun demektir. Bunun dışındaki her türlü
yazma çabası boşuna, hatta zararlıdır. Yapman gereken zihni o hale getirmek, sonra da kendini hiç
zorlamadan çeşitli olasılıklarla oynamak. Bazen bunlardan bir tanesi seni çok heyecanlandıran bir şeyi
doğurabilir. Ama genelde bu gibi fikirler paket halinde gelir. Yani hepsi bellidir. Aşırı gevşemeyi ve
zorlamadan beklemeyi becermelisin.
***
Senaryo yazarken - hangi hikayenin olacağından tut da, hangi sahnenin konulacagina kadar karar
verirken kullanılan tek kıstas, bunların kalbinde / yüreğinde sağlam bir yerinin olup olmadığı ve icine
tamamen sinip sinmedigi. Bazı sahneler ve olay örgüleri ve karakterler çok hoş olabilir ama hikayeye ve
icine sinmiyorsa, atılmalıdır. Heyecan vermiyorsa, bir yerde yanlış yola saptın demektir. Heyecanlı olduğu
versiyona dön.
***
Senaryo yazarken - Tıkanıklığın nedeni, herseyi kafanın içnde çözmeye çalışman olabilir. Overthink ettigin
bir hikayeyi, seçenekleri (alternatifleri) teker teker yazarak elemek suretiyle aktive edebilirsin. Ama en iyi
yöntemlerden biri de emin olmadigin alanla ilgili araştırma yapmak.
***
Senaryo yazarken - Bazen bir konuda çok fazla fikir üretiyorsun. Sonra bunları beğenmeyip baskalarını
üretmeye çalışıyorsun. Ama üretemiyorsun. Bunun nedeni, halihazirda üretmiş oldugun fikirlerden birinin,
bilinçaltının en iyi fikri olması (yani bilinçaltının aslında sana verecek başka birşeyinin olmaması) ama
senin bunu fark etmemen.
***
Senaryo yazarken: bir hikayeyi bir süre düşündükten sonra, birçok konu ile ilgili karar, sadece iki
seçeneğe inmiş oluyor. Yani yazar olarak yapman gereken, kendi bulduğun iki seçenekten birini secmek,
o kadar. Bu noktada çok yaratıcı olmaya da gerek yok. Sadece iç sesine danışarak/dayanarak doğru
seçeneği bulman gerekiyor.
***

79

Senaryo Yazarken - Senaryo yazmanın en eğlenceli tarafı, sahneleri yazmaktır. Ama sahneleri yazmanın
en eğlenceli tarafı, her sahne için bir / birkaç çatışmalı durum bulmaktır. Yani sahne yazmak demek,
çatışmalı durum yazmak demektir. Bütün bilgiler bu çatışmalı durum üzerinden verilir. Aksi takdirde,
bilgilerin diyalogla verilmesi, sadece sıkıntıya davet çıkarır. ... Bilginin bu şekilde bir challenge veya
conflict üzerinden verilmesi, her zaman çok daha iyidir.
***
ENNN ÖNEMLİ SENARYO KURALI
Sanirim bir numarali senaryo yazma kurali şu olmalı: eğer bir yerde iki günden fazla takılı kalırsan, geri
basmalı ve son eklediğin (muhtemelen tıkanmaya da o yol aciyordur zaten) sahneleri cikarmalisin. Bu
sahne ne kadar doğru ve ne kadar gerekli görünürse gorunsun.
Your block might be that "you have put" something in that should not be there.
Neden iki gün? İlk günde enerjini toplamak için dinleniyor olabilirsin ikinci günde de (eğer asiri
yorulmuşsan) bilinçaltı enerji biriktiriyor olabilir. Ama üçüncü gun hala yazamiyorsan sorun var demektir.
Acil durumlarda bu süre kisaltilabilir.
İkinci kural da sanırım belirli bir konu olmadan insanın yaratıcı olamayacağı. Yani zihnin odağına belirli bir
konuyu koymadan o konuda yaratıcı bir çözüm üretmek imkansizdir.
***
"Hoşlandığım seyler" moduna girmek gerekiyor yaratıci birseyler yapmadan once. Yani yaratilan ve
yaratilacak seyler yaratanin hosuna giden seyler olmali.
***
Bir konuda yaratıcı fikir uretebilmek için o konuyu zihninde "gündeme" almak gerekiyor.
***
Takıldığını fark etmelisin. Bazen fark etmiyorsun. Bu da sana zaman ve enerji kaybettiriyor.
***
Relax, it never comes from pushing.
***
Alpha (theta) wave mode
You need to get your brain into the alpha (theta) brain wave mode. Beta waves do not help your
creativity.
***
It also helps to stimulate your thinking from the inside and rarely from outside (magazines).
Trying different ideas unjudgmentally is helpful.
Still the process must be driven by your creativevly aroused subconscious. This is very important. You
must somehow get into the "alpha" brainwave state.
***
SENARYO YAZARKEN: Hikaye ilerlemiyorsa, mutlaka mevcut halinde değiştirilmesi ya da eklenmesi
gereken birsey vardır.
Aktif olarak bunu denemelisin: ekle, çıkar, değiştir.
***

80

Senaryo yazarken herseyi aynı anda yapmaya calışma. Plot, karakterler vb. uzerinde ayrı ayrı dur.
***
... Yani demem o ki, heyecan duymadığın senaryoyu ya da fikri yazmak zor / imkansız.
Ayrıca, acele etme, gelmiyorsa paniğe kapılma, sadece konsantre ol. Eğer yeterince uzun odaklanırsa
birsey mutlaka geliyor. Paniğe kapılma.
Konsantre olmak demek, zihninin lazer gibi keskin olması demek değil. Zihninin hep o civarda olması,
kokuları, mekanları, insanları vb. Düşünmesi demek. Sen bunlarla oyalan, fikirler gelir zaten.
***
Senaryo yazarken: En sık yapılan hatalardan biri, bir fikri kafanda fazla taşımak. O fikri kafanda
taşıdığında tam olarak ne tepki vereceğini, fikrin sana uygun olup olmadigini bilemiyorsun. Oysa fikri
yazarsan, tepkin (olumlu ya da olumsuz) belli olur, kabul ya da red edersin.
Bir de yazarak tartışma yöntemi var. Yani "su söyle olsa nasıl olur, bu böyle olursa su iyi olmaz" gibi iç
tartışmalar daha faydalı, kafanda dolandirmaktan.
***
Senaryo yazarken : "zorunlu sahneler" ya da "olmasını istediğim sahneleri" de yaz onceden ki olaylar o
tarafa doğru akar.
***
Sevmediğin bir kahramanı yazamazsın.
En kötü karakterde bile sevdigin ya da nefret ettigin birsey olmalı. Yan karakterleri sevmek zorunda
degilsin. Ama bas karakteri sevmeli, temel duygusunu onemli olcude paylaşmalisin.
***
Senaryo yazarken: eğer zihnin "doğru" sahneyi bulma konusuna odaklanmış bir "mod"da ise (yani kasilip
kaldıysa) yaratıcı birseyler yazmam imkansız. Zihnini gevsetmeli ve yeni, ilginç, siradisi fikirlere açık hale
getirmelisin. Bunun icin, "eyvah, fikir bulamayacağım" korkusundan da kurtulmak gerekiyor. Zira ancak
serbest kalınca zihin fikirler buluyor.
Bu iki mod arasındaki fark, açık el ile yumruk halinde sıkılmış el kadar bariz.
Bir de bu modda iken, zihni zorlamamak gerekiyor. Yani "doğru" olduğunu düşündüğün ama icine
sinmeyin sahneyi zorla hikayeye koymamalısın. Yaratıcılık akışını en çok bu bozuyor. Her türlü ön fikri bir
kenara koyarsan yaratıcı fikirler akmaya başlıyor.
***
YAZMANIN TEK KURALI
Yazmanın tek kuralı vardır. O da içinde, kalbinde, belirli bir miktarda, hatta çok miktarda enerjisi olan,
seni bir şekilde heyecanlandıran fikirleri yazmaktır. Bunun dışındaki hiçbir şeyi de yazmamaktır.
Yazamazsın zaten.
Ama önemli olan, içinde bu bir şeylerin coştuğu, kıpırdadığı, yazılmayı hak ettiğini sana hissettirdiği hali
hatırlamak.
Yazmanın tek kuralı, tek yolu var: içinde kıpırdayan, kalbini hoplatan şeyler yazmak. Write what excites
you.
Bunun tersi de, yani bunu yapmamanın sonucu da “Your block might be that you are trying to force
something in that should not be there!” Ama buna bakarak harekete geçilmez. Ne kadar doğru olursa
olsun, yazmama halinin nedenini anlatan bir bilgi seni yazmaya sevk etmez.
Önemli olan, seni yazmaya sevk eden bilgi. Ve onu hatırlatan. Seni heyecanlandıran, aklını değil de
gönlünü (bilinçaltını) coşturan şeyi yazmalısın.
81

Başka bir şeyi değil.
***
1) Lower your standards and keep writing.
2) Her sahnede şunları sor: bu sahnenin amacı ne, karakterlerin amacı ne, karakterlerin tavrı ne, çatışma
nerede?
3) Her sahnede ilginç birsey.
4) Her sahnede çatışma
5) Hikayeyi kartlar üzerinde bitirmeden yazmaya başlama.
6) Sevdigin karakterler hakkında yaz.
***
Senaryo yazarken - Spesifik Ol
Muğlak fikirleri (Story Cloud!) kafanda dolaştırıp ilginç fikirler gelmesini beklemek yerine, hikayenin bir
yönünü (karakter, olay örgüsü) ele alıp onun üzerinde (kağıt üzerinde) oynayarak bazı şeyler bulabilirsin.
Doğru ve spesifik sorular sormak genelde en hızlı ilerlemeyi sağlar. "Şunu istiyorum, nasıl oraya
gidebilirim" gibi yaklaşımlar da işe yarar.
***
Senaryo Yazarken - Yine Karakter
Hep aynı şey oluyor. İlginç bir durum ve belli belirsiz bir plot yakalıyorsun. Ama karakterleri detaylı olarak
ele almadığın için, karakterler plota tam olarak oturmuyor. Sahneler de bu nedenle motivasyonsuz ya da
zayıf motivasyonlu oluyor ve akmıyor. Herkes sadece plot'a hizmet eder gibi bir hal oluşuyor. Diyaloglar
da sadece işlevsel oluyor, canlı, ruhlu, kanlı olmuyor.
Bunun için en önemli karakterlerin geri planını iyi geliştirmelisin. Bunlar senin için neredeyse birer insan
haline gelene kadar arka planlarına olay ve özellik koymalısın. Travmasız insan olmaz. Ama herkesin
travmaya verdiği tepki farklıdır. Ve bu tepkilerin bütününden oluşan karakteri, sahnelerde ve diyaloglarda
açıkça görmeliyiz. Aksi takdirde BG oluşturmanın da bir anlamı olmaz.
Go back to character.
Ana karakterlerin genel tavrını beğenmesen bile onları sevmen gerektiğini biliyorsun. Aksi takdirde hiçbir
şey yazamazsın onlarla ilgili.
***
Senaryo Yazarken - Not this hard
Senaryo yazmak bu kadar zor olmamalı. Yani bu kadar zorlama, bekleme, deneme yanılma, fikir
gelmemesi, vb. oluyorsa, ya yanlış hikayedesin, ya da kendini fazla zorluyorsun.
***
Senaryo yazarken: one can ruin a beautiful scene by over-thinking it. You have to write what excites you
and what you strongly feel right. It may not feel as right as it did later, but you have to trust your
previous gut and keep it.
***
Senaryo yazarken - bir fikri kalbinde tut. Uymuyorsa at, uyanı bulana kadar dene.
***
Senaryo Yazarken
82

Bunun bir yöntemi olmalı:
1) Çalışılacak konuyu seç: kızın tanıtılması, araştırmanın ilk aşamaları, vb.
2) Amacı ve ne istediğini belirle: Kızın ilginç bir biçimde tanıtılması. Bu sahnede / sekansta kızın şu
özelliklerini tanıtan olay bulmak istiyorum.
2) Brainstorm / Eskileri dene / Benzerlerine bak (başka filmlere ve kendi hikayelerine)
3) Birini ya da birkaçını seç ve demlendir. İçine sinip sinmediğine bak. Sleep over it.
4) Uyuyorsa devam, uymuyorsa (your block might be that...) 2 ve 3'ü tekrarla
5) Solution is in the environment: Bir sahneden diğerine geçişte kullanabileceğin en yaratıcı ve en
mantıklı yol genelde son sahne(ler)deki bir olay, kişi, nesne, mekan vb.dir.
6) Bazı şeylerin temelini attıktan sonra (aslında en başta bile) "mantıken neyin yapılması gerektiği"
bellidir. Bir sonraki mantıksal adım bellidir. Ama her zaman onu seçmemek gerekir. Mantıklı adım çok
nadiren ilginçtir. Bazen tam zıddını yapmak, bazen de tamamen yepyeni ve yaratıcı birşey bulmak
gerekir. Ama bunlara ulaşmak için de mantıklı olanı bilmek gerekir.
7) Reverse engineering: "Buraya şunu anlatan bir sahne lazım" deyip sonra bu sahnenin içeriğini bulmak.
8) Eğer yeni ve enerjili senaryo fikri gelmiyorsa, bunun nedeni, geçmişte gelen fikirlerin hakkını
vermemen (not honor past stories) olabilir.
***
Senaryo yazarken, kendi kafanda önceden kurduğun bazı şeylere uygun fikirler gelmesini bekleme boşuna beklersin.
Yapman gereken, genel durumu seçmek, sonra da o duruma uygun fikirlerin gelmesine açık olmaktır.
Fikirler senin beklentilerine uygun olmayacaktır - Allah'tan! Zira beklentilerine uygun gelirlerse yaratıcı
olmazlar, kuru olurlar.
Bunun yerine durumun içerdiği potansiyele ve yaratıcı seçeneklere açık olmalısın. Senin kafandakinden
tamamen farklı bir yöne doğru gitse bile fikrin peşine takılmalısın. Zira senin görevin bu.
Ve emin ol, fikirler geliyor. Sadece onları dayatmaya çalışma. Onlara açık ol, ve peşlerinden git.
Bilinçaltın senden birkaç kat daha akkılı.
***
Sahneye girdiğinde, kafandaki bütün ön fikirlerden, herşeyden arınmalısın. Her türlü ön fikir, sahnenin
yaratıcı akışını engeller. Sen sadece durumu yarat.
Daha önceden beğendiğin unsurlardan acımasızca kurtulmaya da hazır ol. Aksi takdirde yaratıcı değil,
ancak eksik tamamlayıcı olursun. Eğer daha öncesinde TAM olsaydı, zaten ikinci kez başına oturman
gerekmezdi. Tarafsız, ön yargısız, ön fikirsiz ol.
Kendine güven. Cevaplar gelecektir. Geliyor.
***
Senaryo yazmanın kuralı şudur: Eğer kalbinde, göğüs kafesinde, sanki büyük bir sırrı ya da önemli bir
duyguyu açıklayacakmışsın gibi bir his yoksa, o sahneyi yazma. O sahnenin yazılacak yeterli materyali
yoktur demektir. Peki bunu ne sağlar?
Birincisi, o sahnedeki karakterleri ve motivasyonlarını tanımak. Yani o karakterlerin en azından birkaç
sayfalık biyografisini yazmış olmalısın. Bunu yaptığın zamanlarda hep güzel işler çıktı. Ama karakterleri
yazmadığında, hep yüzeysel birşeylerle boğuştun Biyografi yazmak zahmetli de olsa karakterlere "varlık"
(vücut) kazandırıyor. Dış mmotivasyonlarını ("elması ele geçirmek"), iç ihtiyaçlarını ("babasının saygısını
kazanmak") buluyorsun. Böylece hangi sahnede neden var olduklarını ve nasıl davranacaklarını
biliyorsun.
83

Ama belki de bunun kadar önemli olan bir başka şey, o sahnenin o hikayenin ilerleyişindeki işlevi bilmek.
"Bu sahnenin amacı..." cümlesini anlamlı bir biçimde tamamlayabilmek. Mümkünse birden fazla işlev
vermek, her zaman daha etkilidir. Yani bir sahne hem hikayedeki bir olayı ilerletebilir, hem de
kahramanlardan biri hakkında fazladan bilgi verebilir. Her sahne mutlaka biraz eksik bitmeli ve sonraki
sahneler ile ilgili beklenti yaratmalı. "Peki bundan sonra ne olacak" diye sordurmalı.
Üçüncü şey, hikayeyi sinopsis olarak bitirdikten sonra, kartlarla (sahne kartları) yazmak. Bunu
yapmazsan, hikayeyi sonrada yapbozla toplamak zorunda kalıyorsun ki bu apayrı bir işkence. Sahneleri
kartlara yazmayıp perdelere ayırmadan da yapabileceğini sandın. Ama yanıldın. İşin süresi ve zahmeti
belki de üç katına çıktı.
Yapman gereken en önemli şeylerden biri de, kahramanlarını asgari olarak sevmen. Ana karakterleri
mutlaka sevmelisin. Sevdiğin özellikleri, sevmediklerinden daha fazla olmalı ki onlarla vakit geçirmekten
hoşlanasın. Kendi olmak istediğin kişiler olabilirler, ya da tanıdığın hoş kişiler olabilirler. Fark etmez. Ama
onların sevdiğin özellikleri sevmediklerinden daha fazla olmalı. Aksi takdirde hayatta masa başına
oturamazsın. Bilinçaltın sevmediğin insanlarla vakit geçirmene izin vermez.
Her sahnede bir sorun, çözülmesi gereken bir mesele olmalı. Karakterlerin de bu sorunla ilgili,
birbirlerininkiyle çatışan motivasyonları olmalı. Bu çözüm de ilginç ve yaratıcı ve ŞAŞIRTICI bir biçimde
elde edilmeli. Aksi takdirde kim niye bu filmi seyretsin. Her sahnede asgari üç kişi bulundurmak (zorunlu
ikili sahneler dışında) iyi fikirdir. Diyaloglara zenginlik katar. Kahramanlar kendi içlerinden gelen
engellerle, birbirlerinin yarattığı engellerle, ya da dış dünyanın engelleriyle mücadele edebilirler.
***
Günde sadece bir buçuk sayfa senaryo yazmak, gercekçi bir hedef gibi gorunuyor.
Yine de en büyük sorunlardan biri, masa başına oturamamak. Distraction'ları en alt seviyeye indirmek
gerekiyor. Bunun için de
1) çalışma ortamının yeterince düzenli olması
2) yeterince yemek yemiş ve uyku uyumuş olmak
3) ve yazilacak sahne hakkında birşeylere karar vermiş olmak gerekiyor.
El altında internetin ve izlenebilecek filmlerin bulunması da bir dezavantaj.
Ayrıca civarda gürültü yapan ya da oyun oynamak isteyen cocukların bulunmaması da gerekiyor.
Senaryo yazarken ise en onemli şart yazilacak heyecan verici ve doğru şeyi bulmuş olmaktır. Bunu
hissederek buada birseyler karalamanın neredeyse hiçbir anlamı yoktur.
Senaryoda o "enerji" olmadan bilgisayar karşısına oturmak anlamsız. Iki nedenden dolayi: birincisi, eğer
yazilacak birsey yoksa internet ve benzeri seylere (film, kitap, vb.) dalmak çok kolay.
İkincisi, yazarlıkta sıfırdan birseyler yaratmak gerekiyor ve bunların orijinal olması gerekiyor. Orijinal
olmayan seyleri yaza boza orijinal şey olusmuyor. Daha en başta orijinal ve güzel bir fikrin bulunması
gerekiyor.
***
Senaryo yazarken: if it doesn't feel right, lose it immediately.
***
Kendi duygularına yabancılaşan bir insan yaratıcı da olamaz, senaryo da yazamaz, zira baskalarının
(karakterlerin) duygularına da giremez.
***
Senaryo yazarken - "bir senaryo yazacağım" dediğinde, bilinçaltının bunu ciddiye alıp belirli bir hikayede
karar kılması birkaç ay alabilir. Do not panic!

84

Senaryo yazarken yazdığının sana uygun olup olmadıgını belirleyen şey "negatif secim"dir. Yani aklına
gelen fikirlerden bazılarını yazamaman, bazı karakterleri yazamaman, bazı olay ya da dönüşleri hikayeye
entegre edememen. Bu negatif secimleri izleyerek, neyi yazmaman gerektiğini bulabilirsin.
Tabi bir de haunting image'ler var. Onlar da neyi yazman gerektiğini gösterir ya da ima eder.
Bunları ne kadar çabuk fark edersen yazmaya o kadar çabuk koyulursun.
***
Gecmisinde bir travma olan (bir ebeveyni kaybetmek, duygusal bir travma yasamak, ya da duygusal
yoksunluk icinde büyümek), o insanların sonraki sanatsal secimlerini de etkiliyor. Karamsar müzikler
(Pink Floyd) ya da karamsar edebiyatçılar (Sartre ya da Beckett), karamsar sinemacılar (Fincher)
seviyorlar. Hatta bu sanatçılar bile aslında kendi geçmişlerindeki travmaların kurbanları olabilirler.
Bu travmayı yiyenler uzun terapilerden geçmemişlerse ya da hayatın bir mucizesi sonucu (genetik ya da
sosyal) olumlu bir bakış acısına sahip olmamışlarsa, bütün hayatları bu yarayı iyileştirmeye, bastirmaya,
görmezden gelmeye çalışmakla geçiyor. Hayatlarında başka güzel seyler olmamışsa böyle kalıyorlar.
Senin de kendi gecmisin ve bunun yarattığı bir kişilik var. Senaryoların ve karakterler bunu yansıtmalı
yoksa sahte olurlar.
***
Senaryo yazmak - Geliyor – X
İki uç gün senaryo yazma fikri ile dolandım ama masa basına oturmadim. Ama aklımda gündemin birinci
maddesi oydu. Sonra bir gece mutfakta tv seyredip fall-down oynarken, tv'deki bir haberin alakasız
cagrisimiyla (TV'de futbol ile ilgili bir haber vardı) X aklıma geldi. Hem de blok olarak, eksiksiz. Ben de
oturup beş sayfa sinopsisi yazdım.
Yani demem o ki, heyecan duymadığın senaryoyu ya da fikri yazmak zor / imkansız.
Ayrıca, acele etme, gelmiyorsa paniğe kapılma, sadece konsantre ol. Eğer yeterince uzun odaklanırsa
birsey mutlaka geliyor. Paniğe kapılma.
Konsantre olmak demek, zihninin lazer gibi keskin olması demek değil. Zihninin hep o civarda olması,
kokuları, mekanları, insanları vb. Düşünmesi demek. Sen bunlarla oyalan, fikirler gelir zaten.
***
Senaryo Fikir Testi
Eğer bir fikir, ana hikayeye "yapışıyorsa", eğer ona tutunacak kadar enerjisi varsa, sana da heyecan verip
ilginç geliyorsa, o fikri hikayeye koy.
Aksi takdirde koyma. Hikayeye koymak icin bu nitelikte fikirler ara ve bunları böyle test et.
***
Senaryo yazarken: Her bir ögenin ve karakterin üzerinde durmalisin. Her karakterin hayat hikayesi ve
hayaleti ve motivasyonu ve zaafı ve hayalleri ve istekleri bilinmeli.
Bundan kaçamazsın, KAÇMAMALISIN.
Aksi takdirde senaryo yazma süresi cok uzar. Kalitesi de düşer.
***
Daha iyi sorular sor
Senaryo yazarken yaratıcılığı harekete geçirmek için sorular sor. X’i daha ilginç bir bicimde nasıl
tanitabilirim? gibi.
Sadece fikirlerin gelmesini bekleme. Sorular sorarak yaratıcı fikirleri harekete geçir.

85

***
Senaryo yazarken kafanı tamamen özgür bırakmalisin! Hiç ama hiçbir önyargı ya da beklenti ya da kural
veya kuram olmamalı! Aksi takdirde bilinçaltını korkutursun. Tamamen özgür bir zihne gelebilir yeni
fikirler.
***
Senaryo Yazma Koşulları
No internet
No music
Anlamlı sorular sor, cevapları gelir.
ENN ÖNEMLİSİ: Bir fikir aklına geldikten sonra, bilinçaltın onun hikayeye uygun olup olmadıgını bilir. Eğer
uygun degilse zaten zorlama durur ve fikir akışı kesilir (Your block might be ...). Eğer uygunsa, zaten
büyük bir enerji hissedersin.
***
Senaryo Yazarken - kacamayacagin aşamaların basinda, bütün karakterlerin bio'larini yazmak geliyor. Bu
bio'larini ve iç ve dış motivasyonları yazdıktan sonra bir de o kisinin hikayedeki bölümünü (hikaye kolunu)
topluca yazmalısın. Bunu yaparsan, daha sonra plot'u yazmak daha kolay olur. Ayrıca sadece tek
karakterdeki yükselen action'i daha net görebilirsin. Tüm hikayeyi bir oturuşta yazmaya kalkarsan, kol'lar
zayıf kalıyor. Go Back to character, bunun icin de doğru.
***
Senaryo Yazarken: Her karakterin üzerinde düşünmelisin. Hiçbir karakter, sadece hikayedeki bir
fonksiyonu yerine getirmek için orada olmamalı. Aksi takdirde hem sahneler ilerlemez, hem de hikaye
kuru olur. Yaratıcı plot twistleri ve diyaloglar için her karakterin geçmişi, ghost'u, kendi iç motivasyonu ve
bir de hikayeyle bağlantılı dış motivasyonunu bilmelisin. Aksi takdirde hikaye yazılamıyor. Karakterlere
DUYGUSAL bir derinlik / VARLIK katmazsan, onları bir duygu yumağı / VARLIĞI haline getirmezsen
hikayeler işlemiyor. Tıkanmanın sebeplerinden biri bu. Bu, aynı zamanda, "go back to character"in doğru
bir ilke olmasını da açıklıyor.
***
Senaryo Yazarken - Her karakterin bir derdi, bir sorunu, bir çatışması olsun. Hiçbir derdi, hiçbir sorunu,
hiçbir ghost'u olmayan karakterler çok kötü, çok sığ duruyorlar. Hayatta böyle bir insan olmadığı için
herhalde. Bu yüzden herhangi bir karaktere DERİNLİK vermek istiyorsan, o karakterin geçmişine bir
travma, bir GHOST koy. Bu da hikaye ile bağlantılı bir ghost olursa tematik açıdan -ve hikayenin
organikliğini sağlamak açısından- daha etkili olur.
***
Senaryo yazarken: İlle de aklindaki plana göre yazman gerekmiyor. Bazen hiç ummadığın bir konu
(sahne, karakter, vb.) enerji içeriyorsa oradan başlayabilirsin.
Hikaye yazmak bir arkeolojik kazı gibidir denmesi bundan herhalde.
***
Senaryo yazarken: The best way to create something exciting is to write about what excites you. Never
second guess your instincts. - Karl Iglesias
***
Senaryo yazarken: i cannot write anyone except for the misfits, bohemians, rebels, enemies of the
system, outsiders.
I don't like stories about ordinary people.
I like to write about people who stick to their love and ideals in the face of adversity.
86

***
Senaryo Yazarken: Gerald DiPego: But before I start to write, I’ll do a character check— ask myself
whether I really know these people, what they love, what they hate, what they’re afraid of, what they
want, how do they move through a room, what are their voices. I don’t start writing until I feel I have a
unique personality, tone of voice, and pattern of speech for each character.
***
Steven de Souza: I believe in free association. I always carry a bunch of three-by-five cards where I
write ideas that come to me—bits of dialogue or odd observations. Eventually, a couple of them will
collide to form a whole new idea, or they’ll achieve a critical mass, and a light bulb will flash in my head
and I’ll say, that’s a story.
***
Emotion, not logic, is the stuff of drama. Emotion is your screenplay’s lifeblood.
***
Senaryo yazarken kafanı tamamen özgür bırakmalisin! Hiç ama hiçbir önyargı ya da beklenti ya da kural
veya kuram olmamalı! Aksi takdirde bilinçaltını korkutursun. Tamamen özgür bir zihne gelebilir yeni
fikirler.
gezgin02013-08-07T16:11:38.623+
Mesajı Aldık - 2
... demişlerdi de, ben de "Ne mesajı aldılar acaba?" diye sormuştum. Geçtiğimiz iki ay içerisinde hangi
mesajı aldıkları anlaşıldı:
1) "Twitter'ı durduracak bir düğme olsa" fantezimi bire bir uygulamaya koydular. Ama iş Twitter'dan
döndü. Yine de bu işin peşini bırakacaklarını sanmıyorum.
2) "Twitter, Facebook ve Ekşi olmasaydı, bu isyan bu kadar büyümez, organize olmazdı" demiştim, Ekşi
Sözlük'ün kurucusuna ve 40 yazarına dava açılmış.
3) Gezi Eylemlerine katılan ünlülere, Ergenekon kararları açıklandığı gün uyuşturucu baskını yapıldı.
4) Divan Otel aracılığıyla Gezi eylemcilerine destek veren Koç Grubu'na mali müfettişler gitti.
(Hatırlarsanız, bir ara hükümete diklenen Doğan Grubu'na da gitmişler ve Aydın Doğan'ın serveti kadar
vergi borcu tahakkuk ettirmişlerdi. Sonra kendisi "doğru yolu" bulmuştu tabii.)
5) "Olaylar yatıştıktan sonra Emniyet güçlerinin bir fişleme operasyonu başlatması mümkün" demiştim.
Buna benzer operasyonlar oldu. Özellikle de üniversitelerde akademisyenlere yönelik bu yönde işlemler
olduğunu duyduk.
6) "Bu TV ve gazete şaklabanlarının bugün hükümete vuruyor gibi yapmalarına aldanmayın. Rüzgar yarın
yine hükümetten yana esmeye başlayınca, onlar eski tavırlarına geri dönecekler, "Ama bu gençler de çok
ileri gittiler canım" tarzı yazılar döşenmeye devam edeceklerdir." demiştim. Medyamız aynen hizaya geldi.
7) Futbol maçlarının başlaması ile en akıllı insanların bile dikkatinde bu yöne doğru bir kayma oldu. Ayrıca
Ramazan Bayramı ve Tatil, bütün dikkatleri iyice dağıttı.
8) Baş yöneticimizin yeni bir baş danışmanı var. Gezi olaylarının en menfi sonuçlarından biri bu oldu. :(
Yazıyı, ilk "Mesajı Aldık" yazısının kapanışıyla bitireyim:
"Siz de zannediyordunuz ki, demokrasi, ifade özgürlüğü, insan hakları, yaşam tarzına müdahale etmeme
yönünde mesajlar aldılar.
Çok beklersiniz!"
gezgin02013-08-07T01:48:34.349+

87

Havada Bir Fantazi Kokusu Var!
Ergenekon Davası'nın kararları açıklanmış. Hukukçu olmadığım için kararlar ile ilgili (kişisel görüş hariç)
somut birşey demem mümkün değil. Somut birşey demek için de bütün dava dosyasını ve eklerini
(delilleri, itirafları, vb.) okumak lazım. Onu da yapacak kapasitede değilim. Ama Emekli Genel Kurmay
Başkanının örgüt yöneticiliğinden müebbet almasındaki acayipliğin, absürtlük sınırını aştığını
söyleyebilirim.
Bunun bir suç örgütünü çökertmekten çok, "rövanş" duygusuyla yapıldığı açık (28 Şubat'ın vb.'nin
rövanşı). Karar (mahkeme) ve uygulama (polis, jandarma, cezaevleri, vb.) mekanizmalarını ele
geçirdiyseniz, sizi durduracak kimse yoktur. Bunda şaşacak birşey yok. Adamlar Erbakan döneminden
beri (yani 60'lardan beri) buna uğraşıyorlar. Sonunda da başardılar.
Benim şaştığım, onların karşısındakilerin (akıllı ve aydın geçinenlerin) bütün bunlar olurkenki ilgisizliği,
umarsızlığı, sonra da şaşkınlık ve öfkeleri. Dünyanın nasıl işlediğinden habersiz olan bu güruh, yine her
zamanki gibi en şık protestoları yapan taraf oldu. Hayatları muhalefetle geçen ve bunun nedenini bir türlü
anlayamayanlar, doğal olarak kendilerini hep önce şaşarken, sonra da isyan ederken buluyorlar. Ama
görünüşe göre bundan da memnunlar. Daha başka birşey yapmadıklarına göre?! (Daha başka ne
yapacaklar? diye soranlara aşağıdaki yazıyı göstereyim: Eğitim, eğitim, eğitim. Kaliteli bir kuşak
yetişmesine katkıda bulunacaklar. Bunun yanına yaklaşan başka bir seçenek yok bile.).
Yine de bu iktidar dönemini elli yıl sonrakilere anlatmakta zorlanacağız: İdris Naim Şahin'in çeşitli fiiliyatı,
kilolu insanlara "şişko" diyerek utandırmayı öneren birinin aynı zamanda Sağlık Bakanı olması, ve Genel
Kurmay Başkanı'nın örgüt lideri olarak nitelenmesi, akla ve havsalaya sığmayacak şeyler. Bütün bunları
yaşadık ve hala da yaşamaya devam ediyoruz. Havada bir fantazi, bir gerçek dışılık kokusu var.
Yüzüklerin Efendisi halt etmiş. Asıl orta dünya burası!
gezgin02013-07-30T21:42:47.085+
Syd Field'dan "Senaryo: Senaryo Yazımının Temelleri" - Hem de Türkçe!
Syd Field'dan bu sitede ilk kez 2004 yılında bahsetmişim. 2006 yılında ise şöyle demişim:
VAY CANINA: "SCREENPLAY"IN YENİ BASKISI ÇIKMIŞ!"O da ne?" demeyin. Son 25 (yirmibeş) yılda
Amerika ve Avrupa'da (ve aslında dünyanın her yerinde) senaryo yazarlığını en çok etkileyen kitap:
SCREENPLAY (ilk baskısı 1979). Yazarı da Syd Field adlı bir amca.Lakin biz bilmiyoruz. Neden? Çünkü
Türk Yayıncıları 25 yıldır dışarıda "ben senaryo yazıyorum" diyen her Allah'ın kulunun kütüphanesinde
birkaç kopyası bulunan bu kitabı Türkçe'ye kazandırmayı akıl etmediler.Neden? Cevap çok basit: Para
getireceğini düşünmedikleri için! (Alın size kapitalizmin bir nimeti daha! Para yoksa hiçbir şey yok)."
***
En sonunda bir yayın evi, kitaptan haberdar olmuş ve basmaya karar vermiş. Kendilerini tebrik etmek
istiyorum. Türk sinemasına ne kadar büyük bir katkı yaptıklarının farkında değiller. (İnşallah çevirisi
güzeldir - McKee'nin STORY'sininki gibi değildir yani.).
Kitabı (çevirisini ) okumadım. Ama birşey fark ettim. Kitabın ilk (1979) baskısını değil, daha sonraki
genişletilmiş baskısını yayınlamış bizimkiler. İlk versiyonu biraz daha kısa ve özdü. Olsun, bulup da
bunamayayım.
Artık "Ne okuyayım?" diye soranlara verecek bir cevabım var.
(Kitapla ve basanla hiçbir alakam olmadığını belirtmeme gerek var mı? Sanmıyorum.)
gezgin02013-07-29T19:07:23.614+
Renkli Kader!
Sanat filmlerinin neden az seyirci çektiğiyle ilgili aşağıda (ve SANARİST dokümanlarında) bazı bilgiler var.
Bu yazıda bunlardan sadece biri üzerinde duracağım: OLUMSUZLUK. Sanat filmleri (bu yazıdan sonra
bunlara başka bir isim bulmak gerekecek), insanların hayatındaki olumsuzlukları konu alır. Bunlar
olumsuz olaylar, olumsuz tavırlar, olumsuz davranışlar, olumsuz fiziksel koşullar, vb. şeklinde gider.
Renkler bile insanın içini bayar. Müzik, keza öyle. Sanat filminden anlaşılan / kastedilen şey, bu
olumsuzluklardır. (ÜÇ MAYMUN yazısını hatırladınız mı?). Bu filmlere mutlu giren, mutsuz çıkar. Mutsuz
giren, çıkmaz - muhtemelen kalpten gitmiştir ya da intihar etmiştir salonda.
88

"Hiç de öyle değil" mi diyorsunuz?
Alın size yaklaşan bir OLUMSUZLUK dalgası, hatta tsunamisi: Kış Uykusu. Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi.
Film hakkında şu kısa metne bakın ne demek istediğimi anlarsınız. (Metindeki OLUMSUZLUK içerek
sözcükleri farklı renkle boyadım):
Emekli bir aktör olan Aydın, Orta Anadolu'da küçük bir otelde çalışıyor.Yanında ona duygusal açıdan uzak
olan genç karısı Nihal (Melisa Sözen) ve boşanmış olan kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) var.Kar ve kışın
gelmesi Aydın'ı sinirlendiriyor ve gitmeye zorluyor.
Filmin devamını merak ettiniz mi? Ben etmedim. Zira bu koşullardan (yani öncüllerden, birinci perdeden)
ancak ve ancak daha OLUMSUZ bir ikinci perde ve KORKUNÇ bir üçüncü perde çıkar. Bahse girer misiniz?
***
Ben artık SANAT FİLMİ denen şeyin, hayatın ÖZÜNE dair birşeyler anlatan filmler olmadığına, hayattaki
sadece olumsuz durum, insan, davranış, ve karakter özelliklerini ele alan filmler olduğuna inanmaya
başladım. Yani sektöre (sinema sektörüne, ki buna akademisyenler, eleştirmenler, yazarlar ve
yönetmenler dahildir) bir biçimde hakim olmuş insanlar, bunun böyle olmasına karar vermişler. "YÜKSEK
SANAT = OLUMSUZLUK" olsun demişler. Millet (hatta insanlık) da bunu yutmuş.
Eh, bu böyle olunca, kendi kişiliğinde (çocukluğundan ve gelişiminden dolayı) bolca OLUMSUZLUK
barındıran yazar ve yönetmenler, belirli çevrelerde (akademilerde ve yarışmalarda) ödüllendirilmeye, el
üstünde tutulmaya, onurlandırılmaya başlanmış. Böyle bir sistem (aslında kısır döngü) oluşmuş. Bu
sistemi kabul edenler, kendilerini daha üstün, daha zeki, daha derin kişiler zannetmeye, böyle yansıtmaya
başlamışlar. Her sene sinema-tv ve yazarlık bölümlerinde böyle insanlar üretiliyor, yüzlerce. (Oyuncular
biraz daha eğlenceli tiplerdir onlara göre, ama onlar da genelde bir derinlik sıkıntısı çekerler).
***
Oysa hayat, acısıyla - tatlısıyla, neşesiyle - üzüntüsüyle, doğumuyla - ölümüyle bir bütündür. Kendi içinde
tek renk barındırmaz, birçok renk barındırır. Filozofundan delisine, korkağından maceracısına, aşığından
berduşuna kadar birçok karakter vardır bu sahnede. Bunlardan sadece bazılarını alıp "Bütün hayat
bunlardan ibarettir" &nbsp;demek, sizi bilge ve derin biri yapmaz, sadece ruhunuzun ne kadar çarpık
olduğunu, ne kadar mutsuz bir çocukluk geçirdiğinizi, ve hayata dair umudunuzu nasıl çoktan
kaybettiğinizi gösterir. İç dünyanızın hep bulutlu olduğunu, ve güneşin açacağına dair umudunuzu
yitirdiğinizi anlatır.
Bu insanların koca koca hocalar, proflar, ödüllü yazar ve yönetmenler ve eleştirmenler olması, hiçbir şeyi
değiştirmez.
Gençlerin içindeki umutların ve güzelliklerin, bu kukumav kuşları tarafından "eğitim" adı altında en kısa
sürede ortadan kaldırılmaya çalışılmasına tanıklık etmek, hayatın bana yüklediği en hüzünlü görevlerden
biri. Hayatın daha güzelliklerini ve maceralarını hiç yaşayamayan insanlar, onun "kötü, karanlık, zevksiz
ve bencil" olduğuna dair ön kabullerle onu yorumlamaya, o yönde ürünler vermeye başlıyorlar. Hiç
bilmedikleri hayat durumlarını anlatan karamsar filmlere, hocalarına öykünerek (büyük ölçüde de onları
tatmin etmek / not almak için) büyük payeler biçiyorlar. Ruhsal saflıklarını, "yüksek sanat" adına
kirletiyorlar. Buna dur demesi gereken hocalar, bizzat bunu yapıyorlar.
***
Ben diyorum ki, kendi hayat ve sanat (burada, sinema) görüşünüzü kendiniz yaratın. Birileri iyi ya da
kötü, yüksek ya da aşağı dedi diye, filmleri ve zevklerinizi damgalamayın. Kişiliğinizin, yeteneğinizin ve
yaşama şevkinizin önüne, hocalarınızı (ve eleştirmenleri) tatmin etmek için suni setler çekmeyin.
İçinizden neşe taşıyorsa, bırakın kaleminize de yansısın. Karamsar gerizekalıların sistemi ele geçirmesine
ve yine bu sistem vasıtasıyla ödüllendirilmesine aldanmayın.
Kendi kaderinizi, kendiniz çizin.
Hem de renkli kalemlerle!
gezgin62013-07-24T01:12:07.644+
"Like" Vatandaşlık

89

Asgari bir internet okur yazarlığı olan bir insan (yani interneti facebook için değil de araştırma yapmak vb.
için de kullanan bir insan), şu anki yönetimin ve yönetimi oluşturan şahısların ne kadar büyük yanlışlar
içinde olduğunu bilir. En fazla iki sayfa hareketiyle (Google'ı aç, ve yönetimden - ya da onu etkileyen güç
odaklarından - herhangi birinin adını ve "yolsuzluk" yaz, sonuçlara bak) bu bilgilere ulaşmak mümkündür.
Bu bilgileri yeni keşfeden gençler de, mal bulmuş Mağribi gibi bunları paylaşırlar sayfalarında. "Beğen" ya
da "Paylaş" düğmesine basmakla, vatandaşlık görevini yerine getirdiğini düşünür. Biraz daha "militan"
ruhlular, arkadaş listesine "hasbelkader" girmiş insanların "kabul edilemez" yazılarının yorum bölümünde
canhıraş bir mücadeleye girerler. Bir iki saat (bazen bir iki gün) süren bu mücadeleden sonra da başlarını
yastıklarına rahat bir biçimde koyarlar, vazifelerini yapmış olmanın, karşı devrimi bir bayt daha
durdurmanın, karanlığı bir piksel daha aydınlatmanın verdiği huzurla.
Oysa bu arkadaşlar hayatlarını sanal alemde bu şekilde heba ederken, onların inandığı herşeyi yıkmaya
çalışan insanlar "gerçek" alemde toplanıyorlar, buluşuyorlar, istişare ediyorlar, eylem planları yapıyorlar,
para ve başka kaynaklar topluyorlar, dernek ve vakıf ve dergiler kuruyorlar, bunları kendi davalarını
gerçekleştirmek kullanıyorlar, öğrenci yurtları açıyorlar, kendi belediyelerinde yine kendilerine yakın
insanlara iş ve ihale veriyorlar, kendilerinden olmayanların ayağını kaydırıyorlar, karşı propaganda
yapıyorlar (hem de bıkmadan, zira propagandanın etkisini en çok belirleyen şey, süresidir, şiddetinden
ziyade), çalışıyorlar da çalışıyorlar.
Bir "beğen" tuşuna basarak vatandaşlık görevini yaptığını zanneden kişinin ise, kendi yarattıkları bu
"Gerçek Hayat Etkisi" dalgasının altında silinip süpürüleceğinin bilincindeler. Zira onlar bir değil, iki
hayatın ödülüyle motive olmuş durumdalar: bir bu hayat, bir de ahiret! Umutsuzluğa düştüklerinde
birbirlerine destek oluyorlar, maddi sıkıntıya düşme korkuları daha az, zaten birbirlerinden kız alıp
verdikleri için daha organik bir ilişki içindeler. Ruhlarında, onları otoriteye teslim olmaya ve
sorgulamamaya ve hiyerarşiye boyun eğmeye hazır / meyyal hale getiren bir akaid zaten var.
Diğerleri ise "Saçma sapan bir işte yıl boyu çalıştık, biraz dinlenmek, gezip eğlenmek bizim de hakkımız.
Varsın memleketin köküne kibrit suyu ekenlerle bir süre başkaları mücadele etsin. Dönüşte kaldığımız
yerden devam ederiz" mantığıyle gezmelere, eğlenmelere, tatillere çıkıyorlar. Arada da alay ediyorlar
"Hüloğğğ" dedi kadın, diye. Karşı tarafın gücüyle mücadele edemeyenlerin başvurduğu en acınası yöntem
olan "aşağılama"yı kullanarak.
Ama sonra bir bakıyorlar, karşı taraf safları daha da sıklaştırmış. "E hani F tipliler ile bunlar kavgalıydı,
bugün yarın ayrılıyorlardı? Ne oldu?" Birşey olduğu yok. Sen eğlenirken onlar da barıştılar, asgari
müştereklerde - tekrar - buluşarak yola devam kararı aldılar. Memleketin kaynaklarını kendi belirledikleri
iç ve dış mihraklara akıtmaya devam ediyorlar.
Sen "Hüloğğğ" dedi diye alay etmeye devam et.
***
Bu insanlara karşı (aslında bu insanlara karşı değil bu insanların taşıdığı görüşlere karşı; zira aralarında
gerçekten de sevdiğim kişiler - hatta akrabalarım bile - var) yapılabilecek en iyi şey, eğitim, eğitim,
eğitim. Aydın bir nesil yetiştirmek, bu yoldaki en küçük görevi bile küçümsememek. Zira en küçük
görevin bile muazzam etkileri olur. (Bir nal bir at kaybettirir, bir at bir komutan kaybettirir... hesabı). Bu
esnada da (ne yazık ki Gezi Parkı olayları sırasında çok ama çok gördüğüm) karşı tarafı aşağılama, onlarla
ağız dalaşına girme, onları küçümseme hatasına düşmemek. Düşünceleri ne kadar size aykırı olsa da,
onlara hakaret etmemek. Zira şu yaşıma geldim, birisine hakaret ede ede, ya da onu aşağılaya aşağılaya
o kişinin fikrinin değiştiğini görmedim. Böyle bir tavır sonucunda olan tek şey, onu daha da itmek,
düşmanlığını daha da artırmaktır. (Koooskoca Bekir Coşkun'un - ve onu destekleyenlerin - bunu
görememesi ise ayrı bir komedidir).
Bu gibi işler bugünden yarına olmaz. Uzun bir yoldur, iyiye doğru değişim. Hatta kuşaklar birbirlerine
devrederler görevi. Dann diye devrim olmayacak, bazılarının (TKP'liler vb'nin ve bazı Gezi Parkçılarının)
sandığı gibi. Akıllıca yöntemlerle, yavaş yavaş aydınlanacak insanlar. Bunu yaparken de olabildiğince az
kalp kırmaya özen göstermek lazım. Aksi takdirde, bildiğiniz ve söylediğiniz ne kadar doğru olursa olsun,
fikirleriniz karşınızdakinin kalbinde yeşermez, yer bulamaz.
Bunu unutmayın.
gezgin02013-07-24T00:43:04.456+
"You are alarmed, Arınç you?"

90

"Suriye sınırında yeni bir Kürt devleti oluşumu Türk hariciyesini alarma geçirdi" deniliyor haberlerde.
Günaydın! Ne olacağını zannediyordunuz? Bir kuralsızlık (kaos) ortamını beslediğiniz zaman (ki bu da
Esad'ın devrilmesi için, ne idüğü belirsiz muhalifleri desteklemek şeklinde tezahür etmiştir), o ortamdan
ne&nbsp; çıkacağına siz karar veremezsiniz. Adı üstünde: Kaos! Sonra da oturup "alarma geçiyorsunuz"!
Cık cık cık. (Eskiden de buna "teyakkuz hali" deniyordu. Dışişlerindeki "Imerikın" etkisi arttıkça, terimler
de değişiyor)
90'lı yıllarda Irak'ta bir Kürdistan kurulması, "kırmızı çizgi"yi oluşturuyordu (o zamanlar moda tabir
buydu), savaş sebebi sayılıyordu yani. Sonra ne oldu? Türk müteahhitleri o "savaş sebebi" Kürdistan'ın
kurulmasına yardım etmek için sıraya girdi. Barzani'nin, gençlerimizi öldüren terör örgütüne doğrudan
destek olduğunu bildikleri halde. (Para'nın dini de yoktur imanı da milliyeti de insanlığı da).
Peki Suriye'deki Kürdistan'da ne olacak? Hiçbir şey olmayacak! Bizimkiler bir süre bağırıp çağırırlar, biz
elimizden geleni yaptık demek için (oysa, itiraz eder gibi göründükleri bu oluşuma ortam hazırlamak için
ellerinden geleni yapmış bulunuyorlar). Sonra da kuzu kuzu kabul ederler (bu kabul açıklamasını
"Arınç<i> </i>You?"nun yapacağını tahmin ediyorum: "Teröristler bizden kalabalıktı, üstelik silahları
vardı " (böyle birşey demişti değil mi? Sanki kendi ülkesinin ordusu yoktu da opera ve bale kadrosuyla
mücadeleye girecekti!)).
Önümüzdeki 20-30 senede diğer Kürdistanlar da özerk statülerini kazanırlar. Sonra da uyduruk bir
referandum ile birleşme kararı alırlar. (Bölgedeki petrole ve İsrail korumasına ihtiyaç duyan Batılı
devletler, bu olaya seve seve sponsor olacaktır). Sen de (i.e. Türkiye) on beş yirmi sene bununla
boğuşursun. Sonra (yine tepede şimdiki yöneticiler gibi aşırı liberaller varsa), sanki babasının malını satar
gibi (özelleştirmeyi öyle yapmıyorlar mı?) kendilerinin kazanmadığı toprakları vermeye kalkarlar ("10 yıl
sonra iktidarda olursam, Eyalet Sistemi düşünülebilir, dememiş miydi hazret?). Millet de o sıralar artık
sosyal medya namına ne varsa (twitter ve facebook'un çoktan modası geçmiş olacaktır) onun üzerinden
bir iki itirazda bulunur, bir iki yazı paylaşır, sonra işine gücüne döner.
Liberal kapitalist ekonomilerde, işler artık böyle yürüyor. Uyuşuk mayışık zombimsi insanlarla yaşanan bir
hayat bu işte.
gezgin02013-07-22T01:07:16.743+
Fotokopi Devrim
Sanırım bu ülke orijinal fikir üretmeyi bırakalı, bayağı olmuş. Birkaç yüzyıl filan. Bir işi senden daha iyi
yapan, hatta o işle ilgili senin hiç aklına gelmeyen fikirler üreten kişileri incelemek, anlamaya çalışmak,
onlardan esinlenmek tamam da, aynısını yapmak ne yahu?
Gezi Parkı olayları ile Occupy Wall Street olaylarına bakıyorum da. Bu kadar paralellik olmaz. Ama bu
kadar yani. İnanmayan buradan okusun. El insaf be kardeşim. Ne diyeceğimi bilemedim.
(Hayır, bu yazı Gezi Eylemleri'nin kökü dışarıda demeye çalışmıyor. En haklı protestolarımızı bile bu kadar
fotokopya yapmamıza duyulan şaşkınlığı ve isyanı anlatıyor. "Protesto" kelimesi de yabancı kökenli zaten
:)
gezgin02013-07-21T04:56:26.105+
Kaçan Uyku!
Gezi olaylarından beri birşey yazmak istemiyorum açıkçası. Bunun neden olduğunu da biliyorum:
Hayatımızın ne kadar büyük bir yalandan ibaret olduğunu tekrar görmekten kaynaklanıyor bu isteksizlik.
Artık midem bulanmadan (bu gerçek, edebi sanat yapmıyorum) televizyon kanallarına bakamıyorum.
Mide bulantısı haberlerde zirve yapıyor, diğer programlarda ise (dizi vb.) bunların milleti uyutmakta nasıl
kullanıldığını hatırlayınca (birkaç dakika sürüyor) bulantı başlıyor.
Ne güzel uyutulmuştuk. Ne güzel "comfortably numb" haldeydik. Ne güzel çaresizliğimizi bilinçaltımıza
gömmüş, hayatımızın değişmeyeceğini kabullenmiştik. Çevremizdeki bazı insanların aslında ne kadar dar
kafalı olduğunu görmemeye alıştırmıştık kendimizi. İçlerinde barındırdıkları düşmanlıktan ve
seviyesizlikten habersizdik.
Ama bu olayların bir sonuca varamaması (ki varamayacağına dair birçok işaret vardı), bizi psikoterapiyi
yarıda bırakmış gibi yaptı. Artık yalanlarımızla yaşayamıyoruz, ama onları çözecek yöntem bilgisinden ve
güçten de mahrumuz. En kötü haldeyiz yani.

91

Bundan sonra kendimizi uyuşturmak, çok daha fazla zaman alacak, daha fazla çaba sarfetmemiz
gerekecek. Daha fazla roman okumalı, daha fazla pop şarkıları dinlemeliyiz. Sesini o kadar açmalıyız ki
kendi düşüncelerimizi bile duyamayalım. Mutsuz bir ailede yaşadığı gerçeğini unutmak isteyen bir ergen
gibi, saçma sapan işlere verelim kendimizi, millet olarak göbeğimize piercing ya da sırtımıza dövme
yaptıralım mesela. Hürrem geri gelsin diye tutturalım. Zaten liglerin başlamasına şunun şurasında ne
kadar kaldı. Aydınlığımızı söndürmek için iki derbi, birkaç hakem yanlışı yeter de artar bile. Koca koca
adamlar saatlerce televizyonlara çıkıp, dünyanın en önemli olayıymış gibi futbol tartışsınlar, uykumuz
gelene kadar. Bülent Ersoy ve Acun Ilıcalı milletin dikkatini dağıtmak için maaşla işe alınsın.
Kaçan uykuyu tekrar yakalamak çok zordur. Bilen bilir...
gezgin02013-07-21T04:36:42.249+
Demokrasi v.2.1
<o:p></o:p>Eski bir yazımda ("Demokrasi v.2.0") , "Demokrasi" denen yönetim biçiminin (yani devlet
kurumlarını yönetecek kişilerin oy çokluğuna göre seçilmesinin) çok sayıda eksiği olduğunu söylemiştim.
Gün geçmiyor ki, benim bu düşüncemi kanıtlayan yeni bir olay ortaya çıkmasın.<o:p></o:p>
Bence, mevcut demokrasi anlayışının işe yaramamasının (işe yaramamak derken, başımıza, en tecrübeli,
en bilgili, en yetenekli yöneticileri değil, en muhteris, en sahtekar, en bencil kişileri getirmesini
kastediyorum) birinci nedeni, yöneticiliğe aday olacak kişilerde herhangi bir ehliyet aramamasıdır. Yani bir
insanın yöneticiliğe aday olabilmesi için o kişinin bu konuda çok tecrübeli, bilgili ve yetenekli olması
beklenmemektedir. Sadece belirli ve bence yöneticilikle alakasız koşulları (bunları aşağıda ele alacağım)
yerine getiren insanlar rahatlıkla aday olabilmekte, seçilebilmekte, sonra da başımıza geçebilmektedir. Bu
konuda örnek vermeme gerek yok sanırım. Son yerel ve genel seçimde başımıza gelenlere bakın, ne
demek istediğimi anlarsınız.
Şirketlerin başına geçecek insanlar (CEO’lar, genel müdürler, vb.) ise çok ama çok sıkı bazı koşullarına
yerine getirmek zorunda kalmaktadır. Bu kriterleri yerine getirmeyen insanların bırakın yönetici olmayı,
şirkette yükselmesine bile izin verilmemektedir. Bu kriterlerin bazıları engin bir tecrübe, başarılarla dolu
bir geçmiş, yöneticilik becerilerini kanıtlayan projeler ya da durumlar (örn. bir ya da birkaç krizi atlatmış
olmak), büyük bir bilgi birikimi ve sağlam bir karakterdir.<o:p></o:p><o:p></o:p>Bu kriterleri yerel ve
genel yönetimlerin başındaki insanlara uyguladığımız zaman hayal kırıklığına uğramakla kalmıyor, aniden
paniğe bile kapılıyoruz. Zira çok ama çok az sayıda yöneticinin bu nitelikleri haiz olduğunu görüyoruz.
Ama bu insanların bu yerlere “demokratik” bir biçimde bu yerlere gelmiş olduğu da aşikar. Yine de
yöneticimizin “meşru” bir biçimde seçilmiş olması, ülkenin kalifiye olmayan kişiler tarafından
yönetilmesinden kaynaklanan paniğimizi azaltmıyor, aksine bizi demokrasinin erdemleri hakkında -tekrarşüpheye düşürüyor.<o:p></o:p><o:p></o:p>Bu nedenle, devletin ve benzeri büyük kurumların başına
geçecek kişiler seçilirken, şirketlerin ve yönetim konusunda başarısını kanıtlamış kurumların kullandığı ve
ilk bakışta hiç de demokratik görünmeyen ama çok iyi sonuçlar veren yöntemlerin -ya da bunların
benzerlerinin- benimsenmesi gerektiğini düşünüyorum.Gelelim mevcut sistemde başa geçenlerin, ne gibi
faktörler sayesinde bu konumlara ulaştıklarına: Şimdiki sistemde, üst düzey yöneticilerin orada
bulunmasını sağlayan tek şey, ne kadar büyük bir kitleyi kendilerine oy vermeye ikna edebildikleridir. Bu
da, yöneticilikle hemen hiçbir alakası olmayan, gerekli parasal kaynaklara sahip olmaya ve bir grup insanı
bu doğrultuda mobilize edecek güce sahip olmaya bağlı bir şeydir. Yani mevcut sistem yöneticilerimizi,
yüksek yöneticilik becerilerine göre değil, parasal ve nüfuz gücüne (i.e. tarikat ve sermaye bağlantıları,
vb.) göre insanları seçmektedir. <o:p></o:p><o:p></o:p>Bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu
göstermek için, örneğin GOOGLE’ın ya da MICROSOFT'un başına gelecek kişinin böyle seçildiğini
düşünelim. Böyle bir kurumun başına geçecek kişinin, teknik bilgisine, tecrübesine, eğitimine, yöneticilik
becerilerine göre değil de, mobilize edebildiği paraya ya da nüfuzuna göre belirlendiğini düşünebiliyor
musunuz? Bu iki kurumun da başına geçecek kişinin, bizim yönetici seçme yöntemimizle belirleneceği
açıklandığı gün, her iki şirketin de hisse senetleri dibe vurmaz mı? Vurur.<o:p></o:p><o:p></o:p>Ama
biz, içten içe bu yöntemin işe yaramadığını bildiğimiz halde, aynı yöntemi kullanmaya, sonra bunu da
“meşruiyet” maskesi ile gizlemeye devam etmekteyiz. Yöneticiler hangi meşru yöntemlerle seçilirse
seçilsin, yaptıkları uygulamalar akla, vicdana, hatta mantığa aykırı ise (örn. artık her –HER– sene 50
milyar dolar dış borç FAİZİ ödememiz), yanlıştır, hatalıdır, hatta düpedüz SUÇtur. Ama yine de bu
metodoloji değiştirilmez, zira muhalefettekiler ve onların yandaşları da bir gün o makamlara ulaşma ve bu
güç ile kendini ve çevresindekileri zengin etme hayalini taşımaktadır. Bu nedenle mekanizmanın böyle
işlemesine kimse ses çıkarmaz. Sonuç, muazzam kaynakların (hem para, hem zaman, hem de emek)
heba olmasıdır.<o:p></o:p><o:p></o:p>Yani asıl sorun, kendi misyonerlik projelerini –i.e. şeriatı–
uygulamak uğruna devletin bütün kurumlarını dejenere eden ve tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını
uluslararası sermayeye gözünü kırpmadan teslim eden yöneticilerimizin olmasında değil, onların oraya
gelmesine izin veren mekanizmadadır. Sorun, ekonomimizin sallantıda olmasında değil, dış borçlarımızın
beş sene içinde, son elli senede oluşan borcun iki katına çıkmasını sağlayacak politikaları benimseyecek
kadar bilinçsiz ve/veya vicdansız insanları o makamlara getiren mekanizmadadır. Asıl sorun
92

üniversitelerde türban takılması ya da takılmamasında değil, laikliğin dinsizlik değil, bir ulus olarak
hayatta kalmamızın en temel şartlarından biri olduğunu göremeyen insanların devletin yönetimine
geçmesine izin veren mekanizmadadır.<o:p></o:p>
gezgin12013-07-04T11:13:49.352+
FAŞİST BAĞIMLILIK ve DÜŞMANLIK PARTİSİ!
Ben uyurken ya da tatildeyken Türkçe'nin kurallarını değiştirdiniz de, benim mi haberim yok?
Adalet ve Kalkınma Partisi diye bir parti var. Adalet sistemini tamamen ele geçirmiş ve böylece adalet
kavramını fiilen ilga etmiş bir parti bu. Kalkınma dersen, milletin malını kendi malı gibi satarak borç faizi
ödeyen, borsaya dışarıdan sürekli sıcak para girmese, bir hafta bile iktidarda kalamayacak bir parti. "İleri
demokrasi" diyerek demokrasiyi yok eden, "IMF'ye borcu kapattık" diye övünürken, tarihin en büyük dış
borcuna imza atan parti de yine bu parti.
Barış ve Demokrasi Partisi diye bir başka parti var. Son otuz senedir ülkede devam eden düşük
yoğunluklu savaşın başlatıcısı. Demokrasi diyorlar ama partide hiçbir demokratik süreç işlemiyor. Ada'dan
gelen talimat neyse, onu yapıyorlar: Yat deniliyor, yatıyorlar; kalk deniliyor, kalkıyorlar; açlık grevi bitti
deniliyor, açlık grevini bitiriyorlar; meclise girin deniliyor, meclise giriyorlar. Ciddiye almak mümkün değil.
Cumhuriyet Halk Partisi diye de bir parti var. Halkla iletişimi en kopuk parti bu. Cenaze namazlarına
katılmayan, halkın ayağına gitmek yerine onlara parti merkezinde konferansa davet eden, halkla iletişime
geçmek adına EKŞİSÖZLÜK'çülerle buluşan (neden İNCİ'ciler yok?) bir parti bu. Halkı harekete
geçiremediğini itiraf eden, bunu başaran Gezi Parkçılarını kutlayan, ama sonra istifa etmek aklına bile
gelmeyen bir genel başkana sahip bir parti.
Milliyetçi Hareket Partisi diye de bir parti var. Aslında hiçbir harekette bulunmayan, sadece arada sırada
genel başkanlarının sert çıkış yapmasıyla yetinen, milliyetçiliği de tamamen yanlış anlamış, sık sık stepne
rolüne soyunan bir parti bu. Genel başkanlarının bir matematik dehası olduğunu da söylemeye gerek yok
sanırım. En metafizikçi parti.
*
Eğer Türkçe bu duruma geldiyse, yani kelimeler tamamen zıt anlamlarında kullanılıyorsa artık, ben de
kuracağım partinin adını açıklıyorum arkadaşlar: FAŞİST BAĞIMLILIK ve DÜŞMANLIK PARTİSİ.
Seçimlerde hepinizi beklerim!
gezgin02013-06-30T06:03:29.115+
ÜÇ KİŞİ
Şu üç kişiyle konuşulmaz:
AŞIRI DİNCİYLE KONUŞULMAZ!
Çünkü düşündüğü ve söylediği birçok şey kendisine ait fikirler değildir. Ya ilmihallerden ya da savunduğu
politikacılardan (ya da dini liderlerden) copy paste yapar. (Kur'an'dan yapmaz ama. Çünkü Kur'an ile
onun yaşadığı İslam arasında muazzam farklılıklar vardır. Kur'an'ın Türkçesini de okumadığı için bilmez.).
Bir de yeni kurulan Cumhuriyet'in bazı uygulamalarından mustarip olduğu için, bunları pişirip pişirip
önünüze koyar. O kadar utanmazdır ki, çok özel koşullarda (i.e. savaş) yapılan bazı eylemleri (Camilerin
farklı amaçlarla kullanılmasını) yetmiş seksen sene sonra bile önünüze çıkartır. (Siz sanıyor musunuz ki
bu "Camide içki içtiler" lafı birkaç ay içinde unutulacak. Yüz yıllık bir efsane yarattılar, farkında
değilsiniz.).
Hayatın gerçeklerinden kopuk, hayatın insanın karşısına çıkarttığı binbir farklı duruma orijinal cevaplar
değil de hep aynı tepkiyi vermeye çalışan (alışmış) insanlardır bunlar. Kendi bir "töresel bilgileri" ("lore")
vardır ve bunu kuşaktan kuşağa aktararak yaşarlar ("Cumhuriyet devrinde şu kadar acı çektik. Türbanlılar
okuyamadı. Camiler ahır yapıldı. İnönü halktan topladığı buğdayı denize döktü" vs.). Hiç anlamadıkları ve
bilmedikleri (ya da fena halde yanlış tanıdıkları) kişileri (örn. "Mustafa Kemal") eleştirir, hatta ondan
nefret ederler. Şu anda bağımsız bir bayrak altında kendi dinleriyle ve dilleriyle yaşayabilmeyi ona borçlu
oldukları halde. Aldıkları her nefeste ona teşekkür etmeleri gerekirken. Bunu yapmazlar. Bu şekilde
kandırılan insanların kandırılabilme kapasitelerine inanamazsınız. Bu nedenle onlarla konuşmak, bir
kasetçalar ile konuşmaya çalışmaya benzer. Karşı taraftan hep aynı konuşma gelir ama sizi duymazlar.
***
93

AŞIRI SOLCULARLA (VE KÜRTÇÜLERLE) KONUŞULMAZ!
Bu arkadaşların tipik bir sosyo-ekonomik geçmişi vardır. Bu geçmişin etkileri onları, acayip şeylere
inanmaya açık hale getirir. Kendisine cennette 40 huri verileceğine inanan aşırı dinciden farksızdırlar.
Herkesin eşit derecede zengin olacağı bir ülke hayal ederler. Bu hayale katılmayan nüfusun yüzde 99'unu
da gerizekalı, satılmış ya da kandırılmış kişiler olarak görmekte beis görmezler. Oysa önerdikleri
yöntemlerin gerçek hayatta yaratabileceği tek şey, insanların fakirlikte eşitlenmesidir, zenginlikte değil.
Haklarını yememek lazım: En iyi kapitalizm eleştirisi bunlardan gelir. Ama kendi görüşlerini ve
yöntemlerini ve bunların dünyayı nasıl cennete çevireceğini anlatmaya başladıklarında, kendizi
"Yüzüklerin Efendisi" kadar fantastik bir dünyayı hayal ederken bulursunuz. Söylediklerinin hiçbirinin
gerçekleşmeyeceği açıktır. Azıcık sağduyu, bunu anlamanız için yeter de artar da.
İşin ilginci, biraz büyüdüklerinde onlar da bunu anlar. İnsanların özünde var olan adaletsizliği fark ettikçe,
birlikte hareket ettikleri ya da korumak istedikleri kişilerden kazık yedikçe (12 Eylül 80'den sonra
solcuların yaşadığı tam da budur), peşinde koştukları ütopyadan uzaklaşır, "bir salak ben miyim" diye
düşünmeye başlarlar. Sonraki aşama daha da vahimdir: Kendilerini aniden kapitalizmin en azgın meslek
kollarında bulurlar! Reklamcılık, bankacılık, ya da azgın bir kapitalistin şirketinde yöneticilik.
*
Aşırı solcuların alt kollarından biri sayılabilecek KÜRTÇÜLÜK de, yüzyıllara yayılan bir ekonomik ve
sosyolojik durumun ve bunların sonuçlarının, ideolojiye çevrilmiş halidir. Yanlış zamanda yanlış yerde olan
bir halkın (kürtler), daha büyük devletler (batıdaki ve orta doğudaki devletler) tarafından yüzlerce yıl
boyunca hırpalanmasının yarattığı bir haklılık duyguları vardır. Ama bu haklılık duygularıyla hareket
ederken kendilerini sürekli olarak başka büyük ülkelerin maşası konumunda bulurlar. Zira üzerinde acı
çektikleri coğrafya, son yüz yılın en önemli enerji kaynağının da bulunduğu bölgedir. Ve batılılara göre bu
enerji, Kürtlere bırakılamayacak kadar önemlidir. Onlara bağımsız ülkeler vaat edenler, yıllarca onlara
(doğrudan ya da aracılar vasıtasıyla) eziyet edenlerle aynı kişilerdir. Ama çektikleri acılar, verdikleri
kayıplar bunu görmelerine engeldir. Kendilerine en yakın millete (Türklere) bile muazzam bir garez
besleyecek hale getirilmişlerdir. Şimdi ise kulaklarına üfürülen bağımsızlık masallarına inanmış
durumdadırlar. Oysa bu masalları üfürenlerin, inanılmaz bir döneklikle ve acımasızlıkla o toprakları ve
altındaki petrolü bir gecede ellerinden alabileceğini görmemektedirler - bkz. Saddam. Özgürlük ve
bağımsızlık hayaliyle gözleri kör olmuştur. Çektikleri acıdan yarattıkları töresel bilgi ("lore") da buna
zemin hazırlamaktadır (verdikleri "şehitler" vb.). Böyle bir insanla bırakın tartışmayı, konuşmanız bile
mümkün değildir.
***
LİBERALLERLE KONUŞULMAZ:
Hemen hiçbir ahlaki değeri olmayan, tek ölçütü kendi keyfi, kendi zevki, ve kendi özgürlüğü olan bir
insanla ne konuşabilirsiniz ki? Sonuçta vardığı nokta "iyi" ve "kötü"nün olmadığıdır. Liberal ekonomin
işleyebilmesi için yapılacak uygulamaların, milyonlarca insanın aç, eğitimsiz ve sefil kalmasına yol açması
umrunda değildir. Ona göre bu insanlar da "özgürlükten yararlanma şansına" sahiptir. Kendisinin
muhtemelen baba parasıyla çok iyi yerlerde okuyup hayata zaten iki sıfır galip başlamış olduğu gerçeğini
görmez. O zengin olmayı başarmışsa, herkes başarabilir. Ona göre devlet herkesi istediğini yapmakta
serbest bırakmalıdır. (Tabii ki yaptıkları borsayı ve doları ve yatırımları vb. etkilemediği sürece). En mide
bulandıran insan grubunu bunlar oluşturur. Başkalarının acılarına karşı duyarsız, daha da kötüsü
umarsızdırlar. Onların da tıpkı dinciler, aşırı solcular ve kürtçüler gibi gerçeklikten kopuk bir bakış
açılarının olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Liberalizmin herkesi mutlu edeceğini söylerken, etrafta
bu kadar acı, ıstırap ve bunlardan kaynaklanan halk olayları olmasını bir türlü anlamlandıramazlar.
Aslında pek kafa da yormazlar. Onlar için en önemli şey, borsadaki son durumdur.
***
Kimlerle konuşulur?
Görmüş geçirmiş kişilerle. Hayatın ne olduğunu bilenlerle. Ölümle yolu kesişmiş, ve bu travmayı doğru
değerlendirmiş kişilerle. Yani bu travmanın sonucunda hayatı yok saymayı değil, hayatı yüceltmeyi,
kutsamayı öğrenmiş olanlarla. Bu kişilerin belirli bir sağ ya da sol ideolojisinin bulunması gerekmez. Zaten
azıcık daha derin düşünen bir insanın, hayatın özünde ideolojinin olmadığını, bunun ona insanlar
tarafından sonradan giydirilen bir gömlek olduğunu görmemesi imkansızdır.
Hayat çok önemlidir. Hayatın en önemli malzemesi olan zaman da çok önemlidir. Kendinizin ve
başkalarının zamanını boşa harcamayın.
94

gezgin12013-07-04T11:14:52.119+
Kuralsızlığın Kuralı
"Barış Dili" kullanılmalı diyorlar. Her iki taraf için de söyleniyor artık bu. Hem yönetim için, hem de
Kürtçüler için. Sanki kullanılan "dil" değişince herşey düzelecek. Kafalardaki ve kalplerdeki marazlar aynı
kaldığı sürece, hiçbirşeyin değişmeyeceğini bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Ama amaç zaten zevahiri
(görünüşü) kurtarmak. Kimsenin değişeceği yok.
"İmaj yapmak için 10 sene uğraşırsınız, ama onu bir haftada yıkarsınız" diyor, zat-ı muhterem. Zaten
meselemiz yaratılan imajlar, "çıkarıldığı söylenen gömlekler", değil mi? "Avrupa'ya girmek ister gibi
görünmek"! Yoksa aslında değişen birşey yok. Kendi ağızlarından söylüyorlar. Dervişin zikri ve fikri aynı.
Bir de bunların peşkeşçileri var. Kendisine "gazeteci" "kamuoyu önderi" "akademisyen" diyenler. Maaşlı
soytarılar.
Olan, bunlara inanan, kandırılan halka oluyor. Başka birşey değil.
***
Gezi Parkı Olaylarının maliyetinden bahsediyorlar. Kimsi 140 milyon TL zarar verildi diyor, kimisi
milyarlarca doların borsadan kaçtığını söylüyor, kimisi de dolarda meydana gelen artıştan dolayı 3.
havaalanının maliyetinin arttığından bahsediyor.
Oysa 11 senedir milletin cebinden "yandaşların cebine" aktarılan milyarlarla liradan bahseden yok. Asıl
vurgun orada. Asıl "Gezi Parkı" orada! Ondan bahsedecek babayiğit yok! Zira yönetim, medyayı münasip
bir yerinden yakalamış, öttürüyor. (Tabirin kusuruna bakmayın, daha hafifini bulamadım).
***
"Camide içki içtiler" diyorlar. "Alkollü insanlar gördüm" diyor cami vaizi. "Peki kafasına gözüne gaz
bombası atılan, coplanan, üzerine TOMAlarla gelinen insanlar da gördün mü sokaklarda?" diyen yok.
Savaş yerine çevrilmiş caddelerde bir devletin kendi vatandaşına düşman muamelesi yaptığını da gördün
mü? Ölen 5 kişiyi gördün mü? Yok. Sadece camideki alkollü içecek kutularını görmüş. Aferin.
***
Henüz gösterilerde hiçkimse ölmemişken "Kimse ölmesin diye dua ediyorum" demiştim. 4 kişi öldü.
Hepsine Allah rahmet eylesin. Gezi Parkçıları (en azından bir bölümü) ölenlerden şehit çıkartmaya
çalışıyor şimdi. (Bunun, bariz bir şekilde "aşırı sol" pratiği olduğunun farkındasınızdır sanırım. "Ethem
Yoldaş" söylemi, politikayla biraz ilgilenenler tarafından hemen teşhis edilecektir).
Ölenlerin olmasına aslında şaşmamak gerek. Sen (göstericiler) kuralları ilga ettiğin zaman, onları hiçe
saydığın zaman, kendini kaptırıp gündüz işe, akşamları da (eğlenceye gider gibi) polisle mücadeleye
gittiğin zaman, kuralsızlığın kuralları devreye girer. Kuralsızlığın kuralı da budur: Birileri ölür! Birileri ağır
yaralanır. Birileri göz altına alınır. Ve bunları yapanlar da "Destan Yazdı" diye övülür ve ödüllendirilir.
Kuralsızlığın kuralını bileceksin. Ona göre davranacaksın.
Sonradan ağlamak yok!
gezgin02013-06-27T03:37:26.003+
Bizim!
Bu ülkede asker olmak zor.
Hayatını verdiğin toprakları, yıllarca savaştığın düşmanlarına peşkeş çekerlerken sesini çıkartamamak,
uzaktan seyretmek zorunda kalmak, insanı çıldırtır.
Bu ülkede gazeteci olmak zor.
Ömrünü adadığın gerçekleri yayınlayabilecek bir kanal ya da gazete bulamamak, aksine yalan haber
yapmak, ya da insanları uyutacak konuları işlemek zorunda bırakılmak, adama kafayı yedirtir.

95

Bu ülkede doktor olmak zor.
Uygulamak için yemin ettiğin ilkeleri uyguladığın için göz altına alınmak, bu nedenle soruşturmaya
uğramak, insanı isyan ettirir.
Bu ülkede avukat olmak zor.
Adaletin tecellisi için uğraşırken bir de yaka paça gözaltına alınmak, suçsuzun suçlu, suçlunun da suçsuz
ilan edilişine sesini çıkartamamak ya da bunun için birşey yapamamak, adamı hayata küstürür.
Bu ülkede sanatçı olmak da zor.
İnsanların kalplerini ve zihinlerini aydınlatmak, ruhlarını yüceltmek yerine onları kandırmak ve
uyuşturmak zorunda bırakılmak, aksi takdirde hayatta kalma şansından mahrum bırakılmak, insana çok
fena kor.
***
Ama bu ülke bizim ülkemiz yahu! Gidecek başka bir yerimiz mi var? Uğruna savaşacak başka topraklar mı
var? Sevecek başka halk mı var?
Yüzde ellisi değil, yüzde yüzü bizim olan bir ülke burası. Halkıyla, harsıyla,&nbsp; toprağıyla ...
Emin olun! Burası bizim. Anamızın ak sütü kadar helal. Aldığımız nefes kadar bize ait.
Siz bakmayın bazılarının kendilerini evsahibi, başkalarını da misafir zannetmesine.
Bu ülkenin doğusu da bizim, batısı da! kuzeyi de bizim, güneyi de! Çeri de bizim, çöpü de! Cahili de bizim,
okumuşu da! İnananı da bizim, inançsızı da.
Hepsine karşı da garip, tutkulu, delişmen bir aşkımız var! Herşeye rağmen.
Ve aslında herşey yüzünden.
Bir de şu var: Kolay olsaydı burayı sevmek, bu kadar sevmezdik be yav!
gezgin02013-06-25T03:08:00.566+
İstifa...
Murat Belge "akil adamlıktan istifa etmiş"!
Bunu alkışlayacak birçok zevzek çıkacaktır. Sanki büyük engellere göğüs germiş ve birşey başarmış gibi!
Oysa daha en baştan kabul etmemesi gerekirdi, sandığı kadar "akil" olsaydı. Böyle bir yönetim tarafından
seçilmiş olmasının bile, bir amaç için kullanılmasına hizmet edeceğini anlaması gerekirdi.
Teröristlerle barış dilini kullanmaya başlayan birinin (Baş Yöneticimizin), Gezi Parkçılarına bu kadar şiddet
uygulamasını içine sindirememiş. Neden acaba? 35 bin gencimizin ölümüne neden olanlarla masaya
oturmayı içine sindirmişti halbuki? 5 ölünün lafı mı olur?
Murat Belge (ki bilmeyenlere söyleyelim, kendisi bir İngiliz Edebiyatı profesörüdür, iktisatçı filan değildir),
bu ülkenin aydınlarının (!) sadece biraz bilgi sahibi oldukları için bir yerlere gelmiş, &nbsp;ama aslında ne
kadar şaşkın, muhakeme, vicdan, karakter, tutarlılık konularında çok büyük eksiklere sahip insanlar
olduğunun en iyi örneklerinden biridir.
Kendi ülkesinin vatandaşlarını öldüren Ermeniler'den özür dilediği halde gerçekleşmesi imkansız olan bir
proje (Barış Süreci) için piyon seçilmesinin ardındaki hikmeti kavrayamamış, göz göre göre baş yöneticiye
Başkanlık'ı verme yolundaki taşlardan biri olmayı kabul etmiştir.
Aklı şimdi mi başına geliyor?
Duran saatler bile Murat Belge'den daha sık doğruyu gösteriyor.
gezgin02013-06-25T00:52:36.919+

96

Geçmişi Bilmeyen ...
Gezi Parkı olayları bence bu son on yılın en ilginç olaylarından biriydi. Artçı sarsıntıları hala devam
etmekle beraber, büyük oranda bittiğini söyleyebiliriz. En azından fiilen. Bundan sonra, bu olayları doğru
yorumlayan birileri toplumun önemli bir bölümünü (ama çoğunluğunu değil!) arkasına alarak bir başka
dalga yaratabilir.
Bu olayların "tekrar" ortaya çıkarttığı bazı şeyler var. Yazmama gerek yok, ama kendi yorumlarımı
eklemek için yine de sıralayayım:
1) Medyamızın inanılmaz satılmışlığı. Şu dönemde medya sektöründe çalışıyor olsaydım (gazeteci ya da
TV'ci) herhalde kafayı yer, bunalımlardan kendime bunalım beğenemezdim. Kendini haberci zannedip de
aslında sadece hükümetin "milleti uyutma mekanizmasında bir dişli" olduğunu fark etmek, TV'lerde
insanlar için dizi yazdığını zannedip aslında muazzam bir uyutma komplosunun parçası olduğunu görmek,
bazılarına çok koymuş olmalı. (Vicdanlı olanlara tabi. Vicdansızlar yine maaş + sigorta için ellerinden
geleni yapacaktır).
2) Bilim ve Sanat İnsanlarımızın çoğunun çapsızlığı / iki yüzlülüğü / bilgisizliği. Bu olayları yorumlaya
yorumlaya bitiremediler. Ama hiçbiri olacakları öngöremedi. Dinlediğim kadarıyla doğru analiz eden de
yok. Şunu unutmayın: "Gavurun ekmeğini yiyen gavurunn kılıcını çalar." Yani bir insan hangi cepheden /
cenahtan ekmek yiyorsa, o cenahın görüşlerini savunur / kendini bunu yapmak zorunda hisseder. Sıradan
insanda sorun yaratmayacak bu durum (ki aslında orada da sorunludur) nesnel olması gereken bilim
insanlarında muazzam bir sorun yaratıyor.
3) Siyasetçilerimizin "Muhteşem Çapsızlığı". Sadece yönetimdekilerden bahsetmiyorum. Onlar bu
olaylarda "Kötü Adam"lar. Ama onların karşısındakiler, yani muhalefettekiler "İyi Adam" değil. En fazla
figüran rolündeki etkisiz kişiler. Bir CHP ve MHP, bütün üst kadrolarıyla istifa etseler, şu anda en onurlu
şeyi yapmış olurlar. "İstediğini aldığı için" bir kenarda ellerini ovuşturarak bekleyen BDP'den
bahsetmiyorum bile.
4) Gençlerimiz okumuyor! TV de izlemiyorlar! Kendi yakın çevreleri vb. dışındaki olaylarla ve insanlarla
ilgilenmiyorlar. Bunun sonucunda da Gezi Parkına çıktıklarında ve Polis kafalarına gaz bombası
yağdırdığında ya da coplarla giriştiğinde şaşırıyorlar! Son birkaç yılda Polis, hangi öğrenci hareketine farklı
tepki verdi? Poşu taktığı için 9 sene yiyen genç, bu ülkede yaşamıyor mu? Yüzde yüz haklı HES'çiler
(HES'leri protesto edenler) az mı gaz yediler? Ya ODTÜ'lüler? Devletin bütün bu olaylarda verdiği tepki,
Gezi Parkında verdiği tepkinin aynısıdır özde. Bir ilin Emniyet Müdürü'nün İç İşleri Bakanı yapılmasında da
mı ayıkmadınız, polis devletine dönüşümümüz konusunda? Ve yönetimin bütün bunları elini kolunu
sallayarak yapabilmesinini sağlayan 12 Eylül referandumunda neredeydiniz? Kreşte olmadığınızdan
eminim. "Kenan Evreni en sonunda yargılatacağız" masalına inanıp da iktidarın eline muazzam yetkiler
verenler siz değil miydiniz? (O dönemde bu sitede yazdıklarımı hatırlayanlar vardır. Siteyi aniden siyasi
yazılarla doldurmamın sebebini kafanıza cop, gözünüze gaz, sırtınıza su yeyince anlamışsınızdır herhalde!)
5) Gençlerimiz geçmişlerini hiç bilmiyor. 12 Eylül 1980'de ve hemen öncesinde ve sonrasında devlet,
hükümet ve polis ne yaptıysa, şimdi aynısını yapmaktalar. Bir gram değişiklik yok. (On senedir anlatılan
"Avrupa Birliğine gireceğiz" masalları, sanırım Antalya'daki kapalı bir garaja sığınanları dövenler
tarafından yeterince açıklanmış/"kanıtlanmıştır"). 1980'de daha doğmamış olan bu gençlerin, bunları
tecrübeyle bilmesi tabi mümkün değil. Ama kitap da mı okumuyorsunuz kardeşim. Analarınıza
babalarınıza sorun, abileriniz anlatsın size, kitaplar belgeseller var (çoğu taraflıdır, ama siz hepsini izleyip
ortalama bir doğruya ulaşabilirsiniz.). 12 Eylül'den önce "Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"
diyen (ve sonradan Demokrasi Kahramanı olan) Demirel ile, Polis'in arkasında aslanlar gibi duran baş
yöneticimiz arasında gram fark yok! Ama eğer siz bunu bilmiyorsanız, başınıza yediğiniz coplara daha
çook şaşarsınız.
6) Forumlar! Hey Allahım. Güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum. Sizin dilinizden anlatayım: Bu parklarda
yapılan forumlar ve onlardan birşey beklemek, 2013 senesinde bir şirketin ortaya çıkıp "Ben iTelefon diye
birşey icat ettim. Süper birşey. Böyle ekranda parmağınızı kaydırıyorsunuz. Sonra app denilen şeyler icat
ettim. Bunları bir merkezden indireceksiniz." demesine benziyor. Çoktan yapıldı yani. İnanmıyorsanız, 12
Eylül öncesindeki çeşitli sol fraksiyonlara takılmış (hatta bu fraksiyonları bizzat yaratmış) amcalarınıza
sorun. Kendileri çoktan o yollardan geçip bankacı, reklamcı oldular, ya da şu anda güneyde bir barda
oturmuş, alkol eşliğinde dans eden genç kızları kesiyorlar.
Bu kadar az bilgi, bu kadar az tecrübe, bu kadar yöntemsizlik, bu kadar organizasyonsuzluk ile birşey
olmaz. İnsanların cesaretini takdir ediyorum, ama o kadar. Çabalarının bir sonuca varmaması için
ellerinden geleni yapıyorlar! Sanırım başarılı da olacaklar.
gezgin02013-06-21T03:14:00.693+
97

Mesajı Aldık!...
Bu günlerde yönetim cenahından gelen "Mesajı aldık" yorumlarını duyunca, irkilmedim desem yalan olur.
Ne mesajı aldılar acaba? Ne anladılar? Doğru mu anladılar? Bilemiyoruz ki? Zira ne anladıklarını
söylemiyorlar!
Ben size birkaç tahminimi söyleyeyim:
1) Mesajı aldık. Yaptığımız değişiklikler biraz fazla arka arkaya geldi. Değişikliklerin hızı yavaşlatılacak. Su
hızla ısınınca kurbağa zıpladı.
2) Mesajı aldık. Polis gücümüz çok yetersiz. Birkaç çapulcuyla başa çıkamadılar. Daha iyi eğitilmeli, daha
iyi teçhizatlandırılmalılar. TOMA'ların yanı sıra TOEA (Toplumsal Olayları Ezme Aracı), TOÖTEA (Toplumsal
Olayları Önceden Tahmin Etme Aracı) TOSDYA (Toplumsal Olaylar Sırasında Dezenformasyon Yayma
Aracı) gibi araçlar da geliştirilmeli ve Polis'in kullanımına verilmeli.
3) Mesajı aldık. Twitter, Facebook ve Ekşi olmasaydı, bu isyan bu kadar büyümez, organize olmazdı.
Bunları takip etmek, gerektiğinde filtrelemek için bazı mekanizmalar devreye sokulmalı. Örneğin
masamda kırmızı telefon gibi bir kırmızı düğme olmalı ve anında Twitter'ı kapatabilmeli.
4) Mesajı aldık. Göz yaşartıcı gaz bombası ve tazyikli su, eylemcilere pek etki etmiyor. Hatta mübarekler
Gremlinler gibi çoğalıyorlar! Onun yerine Kola ve Bol Mayonezli Hamburger atılsaydı daha etkili olurdu. İki
haftada **t - göbek büyür, polisten kaçamaz hale gelirlerdi. Göstericilere fırlatılacak yeni maddeler
bulunacak (Terlik fırlatan TOMA fikrini araştır. Bunlar pek ana kuzusuymuş! Korkabilirler.)
5) Mesajı aldık. Aslında göz yaşartıcı bomba atmak yerine, sokaklara ve caddelere düzenli aralıklarla gaz
muslukları yapılabilir. Her defasında göstericilere gaz bombası atıp birilerinin kaşını gözünü yarmak
yerine, bu musluklar bir merkezden açılır ve bütün sokak bir anda gaza boğulur. (Süper fikir. Patenti için
başvur)
6) Mesajı aldık. Göstericilere tepki verirken "çapulcular" "ayyaş" "kafa kıyak" gibi sıfat ve zarflardan
kaçınılacak. Şerefsizler hemen benimseyip grup psikolojisine giriyorlar. Olabildiğince kuru bir dille
konuşulacak. "Ali topu tut. Oya içki içme. Osman, yine tıksırana kadar içip kafa kıyak sokaklara döküldün
değil mi, seni gibi çapulcu ayyaş..." (Kendime not: Öfke denetim dersleri alınacak).
7) Mesajı aldık. Kim koydu ulan bu ekose ceketi gardrobuma! İlgili şahıs bulunacak. Haddi bildirilecek!
8) Mesajı aldık. Bülent bunu bilerek mi yapıyor, yoksa farkında değil mi anlamadım. Ama öyle bir laf
kalabalığı yaratıyor ki, anlayana aşkolsun. Lafından dönerken de hiç gocunmuyor. Teşekkür babından bir
şişe gül suyu yollanacak.
9) Mesajı aldık. BDP'ye de bir tepsi baklava gönderilecek. Ülke yıkılırken gıklarını çıkartmadılar. Doğudan
bu çapulculara bir tane dahi destek gelmedi. Aferin onlara. Bakalım, onları bir kez daha kandırabilecek
miyim?
10) Mesajı aldık. Ben "Medyayı ele geçirin" demiştim ama bu kadar abartacaklarını ben bile
düşünmemiştim. Memlekette bize ait olmayan bir tane bile mi gazete kalmaz lan?! Birkaç tanesinin
"tasmasını biraz serbest bırakalım" da, demokrasi olduğumuz sanılsın. Yoksa millet çabuk ayıkır valla.
(YÖK'e Not: Gazetecilik bölümlerinde "Çaktırmadan hükümete yağ nasıl çekilir" dersi koysunlar. Yiğit bu
işi iyice abarttı. Herif benim önümde koşuyor. Bir ara bana "Sen yeterince AKP'li değilsin" diyecek diye
korkuyorum.)
11) Mesajı aldık. Kendi seçmenimize mukayyet olunacak. Ne demek lan "Godünin gılıyım"?! Ben nasıl
tuvalete gidicem şimdi?
***
Siz de zannediyordunuz ki, demokrasi, ifade özgürlüğü, insan hakları, yaşam tarzına müdahale etmeme
yönünde mesajlar aldılar.
Çok beklersiniz!
gezgin22013-06-07T17:27:32.741+
Ünlüler Kenardan Kenardan ...
98

Gezi Parkı olaylarının en hoşuma giden taraflarından biri, "ünlüler"i aniden gündemden düşürmesi.
Kendilerini bir halt zannedenlerin, halktan üstün görenlerin, her gün medyayı peşlerine takanların, saçma
sansasyonlarla insanların kafalarını meşgul edenlerin böylesine ofsayta düştüğünü hiç görmemiştim.
Bunun neticesinde onlar da bu eylemlere kenardan kenardan monte olmak, kuyruğa kaynak yapmak, bir
şekilde tekrar gündeme gelmek istiyorlar. Şişmiş egolarını tatmin edecek ilgiden mahrum kaldıklarında
huysuzlaşıyorlar. İlgi tekrar kendi üzerlerinde olsun istiyorlar.
(Sezen Aksu konserinin iptali, çok güzeldi! Herhalde ilk kez kendisinin bir konserin yapılmaması,
yapılmasından daha fazla ilgi çekmiştir. "Yetmez ama evet" tavrının unutulmadığını görmek güzel.)
Bu olaylar, medyanın önümüze attığı ünlü saçmalıklarının ne kadar boş olduğunu daha belirgin bir
biçimde ortaya koydu. Kerametleri kendinden menkul bu şahıslar, bir tarafta sağlıksız benliklerini halkın
ilgisiyle doyururken, diğer yanda da bu ilgiyi hiç utanmadan paraya tahvil ediyorlardı. İnsanların sorunları
ile en uyduruk düzeylerde ilgilenip (kıçık kırık yardım konserleri, atılan birkaç tvit, hiçbir işe yaramayan
eylemsiler, vb.) sonra da halka karşı "görevlerini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla" cipleri ile Olimpos
dağlarındaki villalarına çekiliyorlardı.
Cem Yılmazlar, Sezen Aksular, Elif Şafaklar, Hülya Koçyiğitler... hayatlarında hiç bu kadar devre dışı
bırakıldıklarını hissetmemişlerdir. Kendi köşelerinde oturmuş, olayların dinginleşmesini ve ilginin tekrar
kendilerine yönelmesini beklemektedirler. Ama bir yandan da için için "Ulan meğer bu millet, bu gençler
ne kadar dertle doluymuş da bizim haberimiz yokmuş" diyorlardır.
TV'de bu olayları anlatmayan hiçbir haber, hiçbir program, hiçbir dizi... anlamlı gelmiyor. Hepsi, sanki
büyükler kendi sorunlarıyla uğraşırken, çocukların kendi aralarında kurdukları hayal dünyalarını andırıyor.
Kendilerini bir halt zannedenlerin, böyle olmadıklarını fark etmelerini seyretmek ayrı bir zevk.
gezgin02013-06-07T17:05:12.442+
Bugün Kafanıza Yediğiniz Coplar ...
Bugün kafanıza yediğiniz coplar, sizin ya da abilerinizin / ablalarınızın dün ses çıkartmadığı yasal
değişikliklerin ve uygulamaların sonucudur.
Vakti zamanında emniyette meydana gelen yapılanmalara dikkat edip bunlara karşı çıkacaklarına, Kurtlar
Vadisi ve Asmalı Konak / Bir İstanbul Masalı / Aşkı Memnu izleyerek (futbolu saymıyorum bile) beyinlerini
uyuşturanlar (o zamanlar Hürrem yoktu), memlekette meydana gelen her türlü hukuksuzluğa (yasa
başka, hukuk başkadır, biliyorsunuz) göz yummasa bile, hafif bir homurtudan başka ses çıkartmayanlar,
"Bütün bunların ben mi değiştireceğim" deyip sadece maaşını ve yazın nerede tatil yapacağını düşünenler,
bugün yediğiniz gazların müsebbibidir.
Kamu ihale kanunu onlarca kez değiştirilirken, belediyelerin taraflı uygulamalarıyla yüzbinler hatta
milyonlar ihya edilirken, ülkenin en temel varlıkları (Tüpraş, Telekom, Petkim, Seka vb.) haraç mezat
satılırken ses çıkartmayanlar, bugünkü baskı ortamına da zemini hazırlamıştır.
Televizyonlara çıkıp saatlerce hükümeti savunan, en azından gerektiği gibi eleştirmeyenler de, bu
hırsızların halk tarafından daha kabul edilmesine, en azından mazur görmesine aracılık etmiş, kıyakçılık
yapmıştır.
Bu TV ve gazete şaklabanlarının bugün hükümete vuruyor gibi yapmalarına aldanmayın. Rüzgar yarın
yine hükümetten yana esmeye başlayınca, onlar eski tavırlarına geri dönecekler, "Ama bu gençler de çok
ileri gittiler canım" tarzı yazılar döşenmeye devam edeceklerdir.
Acı ve acımasız bir dünya bu. Kendinizi hayallere kaptırmayın.
gezgin12013-06-07T11:12:04.380+
Avrupa Sineması Amerikan Sinemasına Karşı
Daha önce bu yazıdan kısa bir alıntı yapmıştım. Ama yazının daha büyük bir bölümünün de faideli
olduğunu düşünüyorum.
***

99

Szabo, Avrupa sinemasının Amerikan sinemasının rekabetine nasıl karşı koyabileceği sorusuna da ilginç
bir yanıt verdi:
"Her hastalığın bir hikâyesi, bir geçmişi vardır. Sorun nedir? Amerika'da yılda yaklaşık 600 film yapılıyor.
Avrupa'da ise 800. Yani aslında biz daha çok film üretiyoruz, ama bu filmler sinemalarda gösterilemiyor.
Fransa'da yılda ortalama 150 uzun metraj film yapılıyor. Bunların ancak yüzde 70, 80'i gösteriliyor.
Fransa'da çok iyi bir yasa var. Sinema biletlerinden yüzde 11, 12 oranında kesilen vergi, tekrar film
endüstrisine dönüyor. Filmleri buradan gelen paralarla yapabiliyorlar. Bu vergi Amerikan filmlerinin
biletlerinden de kesiliyor. "Amerikan filmlerini oynatamazsınız" diyemiyorlar, çünkü o zaman bu para
gelmeyecek.
Esas sorun nedir? Genç nesil, ki şu anda sinemaya çok büyük çoğunlukla gençler gidiyor, Amerikan
kahramanlarını daha çok seviyor. Bunun nedeni de esas olarak Amerikan kahramanlarının hep
kazananlardan oluşması. Amerikan kahramanları her zaman kazanıyor. Bizim kahramanlarımız ise hep
kaybedenler oluyor. Genç sinema izleyicileri ise kazananlarla özdeşleşmek istiyor. Mesele Amerikalılar
değil, mesele kazananlar.
Türkiye'de de, bizde Macaristan'da olduğu gibi, çocuklar için masal geleneği var. Masallar da hep
kazananları anlatır. Çocuklar kendilerini kazananlarla özdeşleştirirler. Çünkü çocuk kazanmak ister. Bu,
bir Amerikan görüşü değildir, insanın düşünüş biçimidir. Amerika, dünyanın farklı yerlerinden gelenlerin
150, 200 yıl önce oluşturduğu çok yeni bir ülke. Onların ortak masalları, hikâyeleri yok. Amerika'nın
masalları sinema oldu. Bizim masallarımızdaki gibi, kahramanlar, her zaman kazananlar oldu.
Sinemacılar dünyayı değiştiremezler. Dünyayı politikacılar değiştirir. Avrupa filmleri gelecekte, kazananlar
olarak sadece mafyayı, yolsuzluk yapanları göstermez de, kazanan olumlu karakterleri gösterebilirse, bu
belki bir fark yaratır. Avrupa Birliği sadece büyük bir pazar olacaksa; bu, gerçekleşmez. Bizim ihtiyacımız
olan Avrupa'nın geleceğiyle ilgili bir imaj. Gelecekle ilgili pozitif bir imaj. Gençlere, Avrupa güzel olduğu
için oraya gelmeye çağıran bir imaj sunmak. Avrupa eğer yalnızca geçmişin güzel kalıntılarını gösteren bir
müze olursa, gelecekle ilgili bir imaj oluşturamaz. Amerika'da; Roma'da, İstanbul'da, Atina'daki gibi
geçmiş kültürü gösteren tarihi kalıntılar yok. Avrupa'da 5, 6 Euro verirseniz, geçmiş, yıkılmış kalıntıları
görebilirsiniz. Ama yeni bir şey yaratacak enerji nerede? Sorun burada. Eğer gençlere sunacak yeni
şeylerimiz olursa, o zaman yeni kahramanlar bulabiliriz. Amerika'nın kahramanlarına karşı belki
savaşabiliriz."
(Kaynak: Tempo Dergisi 22-28 Aralık 2004)
***
Istavan Szabo hakkında daha ayrıntılı bilgiyi BURADAN alabilirsiniz.
gezgin22013-06-10T15:00:40.390+
GEZİ PARKI OLAYLARI HAKKINDA
Önce bu olaylarla ilgili görüşümü özetleyeyim:
- Açıkçası olayların bu kadar uzayacağını tahmin etmemiştim. Olaylar uzadıkça ve yayıldıkça, farklı bir
nitelik kazandı. Benim de görüşlerimde kısmen değişiklik oldu.- Olayların büyük bir çoğunlukla 20'li
yaşlarının başındaki gençler tarafından yapılması ilginç. Neden ilginç olduğunu aşağıda açıklayacağım.Arada çeşitli parti bayrakları görünse de, genel olarak apolitik (ya da politika üstü?) bir eylem gibi
duruyor.
Yine de günler ilerledikçe şu olaylar açıkça hoşuma gitti:
- Başbakan'ın kaçar gibi ülkeyi terk etmesi. (Bu muhtemelen daha önce planlanmış bir geziydi. Ama
patlayan olaylar karşısında ertelenebilir ya da iptal edilebilirdi. Sanki apar topar kaçmış gibi oldu).Başbakan'ın ardından B. Arınç'ın onun ve diğerlerinin saçmalıklarını örtmek için özür dilemesi. (Bunu
yaparken bile saçmalaması. Bkz. "düğün mahvoldu" minvalindeki bölüm).- Medyamızın satılmışlığının
artık inkar edilemez bir şekilde ortaya çıkmış olması.- NTV'de Oğuz Haksever'in belli ki büyük bir fırçadan
sonra ilk kez eylemciler ile ilgili haber yaparken takındığı surat ifadesi. (Adamlar popüler kültüre
"penguen" diye bir mem soktular bir haftada yahu!)- Topluma öncülük etmesi gereken birçok kesimin,
aslında toplumun ne kadar gerisinde ve dışında olduğunun anlaşılması: Sanatçılar, bilim ve düşünce
adamları, siyasetçiler, medya... Hepsi sınıfta kaldılar. Değişeceklerini de sanmıyorum. Bunlardan yeni bir
kuşak lazım.- Polisimizin kesinlikle elden geçirilmesinin gerektiği ortaya çıktı. Sekiz ay eğitimle işe
aldığınız insanlar, ne yazık ki hak hukuk tanımıyorlar. Yasalardan bihaberler.- Muammer Güler'in dünkü
(Salı günü) Meclis konuşmasındaki surat ifadesi. Höt zöt ile ülke yönetmeye alışmış insanların,
100

demokratik tepki karşısında alı al, moru mor hallerini görmek, herşeye bedel.- Fatih Altaylı'nın gazeteciği
bırakıp reklamcılığa başladığı artık açıkça tescillenmiş oldu. Bundan on beş sene önce Teke Tek'i yapan
Fatih nerede, bu adam nerede?!- En hoşuma giden de Tayyip'in ezberinin bozulmuş olması: "Yüzde elli oy
aldım, istediğimi yaparım" diyen başbakanın, demokrasinin başka kuralları olduğunu da öğrenmesi (ve
bunun karşısındaki şaşkınlığı/öfkesi). "Demek ki ben her istediğimi yapamıyormuşum. Demek ki
insanların itiraz hakkı da varmış. Ama, ama, ama...!" - Eylemci gençler, halkın geneline, Kemal
Kılıçdaroğlunun ve Bahçelinin kısır hakaretleri ile yetinmek zorunda olmadıklarını gösterdiler. Sadece bu
bile büyük bir paradigma değişikliğidir. Bundan sonra daha fazla eylem göreceğimizi tahmin ediyorum.Twitter, facebook, SMS ve genel olarak internetin bu eylemde önemli bir rolü var. Sanırım GSM
operatörleri, öğrencilere çok uygun paketler sunarken, böyle bir eyleme "yardım ve yataklık" yaptıklarını
farkında değillerdi :)- "Arap Baharı" bizde olmaz diyenlerin morarmasını izlemek de güzeldi. Neymiş?
Baskı olan her yerde tepki olurmuş.- Eylemlerdeki mizah. Atılan twitler, sloganlar, pankartlar... Bazıları
bildiğiniz komikti.
Ama:
- Eylemciler bu eylemi Aralık'ta koyamazlardı. Kışın olmazdı. Temmuzda da koyamazlardı. Herkes tatilde
olurdu. Eylemin başarısının temel nedenlerinden biri zamanlama. Ayrıca finallere denk gelmesi de etkili
oldu sanırım.- Eylemin Taksim gibi merkezi bir yerde başlamış olması, katılımın ve dikkatlerin artmasını
sağladı. Çok daha ciddi çevre cinayetlerinde (sırf başka bir coğrafyada olduğu için) bunun binde biri kadar
bile tepki gösterilmemiştir.- Eylemden kısa bir süre önce alkol yasağının gelmiş olması, eylemcilerin
katılımını artırdığını düşünüyorum. Zira bu yasak, katılanların önemli bölümünü birinci elden etkiliyor.Eylemcilerin hareketlerinin "onlardan" birinin (bir polisin veya AKP'linin) canına kastetmemesi için resmen
dua ediyorum. Kazara bile olsa böyle bir olay, herşeyin rengini değiştirir. Çok ama çok dikkatli olmaları
lazım. Bina yakmak ne demek yahu?!- Nerede Müjdat Gezen, Levent Kırca, Sarıgül? - Eylem sonsuza dek
sürecek değil. Finaller bitecek. Yaz bastıracak. Tatil gelecek. Eğer Tayyip ve polis yangına körükle
gitmekten vazgeçerse, eylemin zamanla etkisini yitireceğini tahmin ediyorum. Aksi takdirde millet tatile
bile gitmekten vazgeçer. Sırf Tayyip'i sinir edebilmek için.- Olaylar yatıştıktan sonra Emniyet güçlerinin
bir fişleme operasyonu başlatması mümkün. İnternet'in kullanım şekline de bazı kısıtlamalar getirilebilir.Bu eylemler daha sonra daha somut bir harekete dönüştürülemezse, gençlik hevesi gibi geçici olabilir.20'li yaşlarının başındaki bu gençler, henüz üniversitede okuyorlar. (Ankara'da da liseliler ilginç bir şekilde
aktif). Bu gençler bir süre sonra bu karşı çıktıkları düzene girebilmek için ceketlerini ilikleyip İK
departmanlarından randevu almak için sıraya girecekler. Bu çok acı.- Eylemlerde baskın bir "beyaz ya da
açık gri Türk" havası var. Bu hava, eylemin öz niteliğini ve neler yapabileceğini (ve aslında
yapamayacağını) gösteriyor.&nbsp;- Eylemcilerin en güçlü tarafı, aynı zamanda en zayıf taraflarını
oluşturuyor. Belirli bir merkezden yönetilmemeleri ve net bir amaçlarının olmaması (genel amaçları,
kendilerini küçümseyen bir başbakana tepkilerini göstermek gibi duruyor), çok farklı kesimden insanları
bir araya getiriyor. Ama aynı zamanda "somut" ve "kesin" bir başarı şanslarını da azaltıyor. Afrika'dan
dönen başbakanın "Tamam siz haklısınız. Artık bundan sonraki kararlarımı alırken size de soracağım. Size
daha az bağıracağım. Sizi daha az aşağılayacağım" diyeceğini mi zannediyorsunuz?- Eylemin genel olarak
kapitalizme karşı olmaması, birazcık analize bile dayanamamasına neden oluyor. Halk genel olarak
Tayyip'in tavrına duyduğu öfkeyi dışa vuruyor. Ama ülkenin işleyişinde yapısal bir değişiklik talep
edilmiyor. Çünkü bu eylemi yapanlar böyle bir değişikliğin gerektiğinin farkında bile değil. Eylemin
amaçlarındaki bu belirsizlik tabanın daha geniş olmasını sağlarken, eylemin netice alma noktasında
güçsüz kalmasına neden oluyor.
Yine de şunu söyleyeyim: Bu eylemler, o pahalı deri koltuklarda oturup sağa sola emir vererek ülkeyi
yönetmeye devam edebileceğini sanan siyasi ve bürokrasi kalantorlarına, herşeyin kontrolleri altında
olmadığını göstermiştir. Halkın koyun olmadığını ("İki koyun dahi gütmemiş" lafı sanırım artık
tekrarlanmayacak, zira koyunlar isyankar çıktı) görmüş bulunuyorlar. Bu bile çok önemli.
gezgin12013-06-05T08:45:57.073+
Kafa Buluyorlarmış!
Aşağıdaki bir yazıda, "Kafanız mı iyi, kafa mı buluyorsunuz?" diye sormuştum. Sinemacılar bir basın
duyurusu yapmışlar. Cevabımı almış oldum: Kafa Buluyorlarmış!
İsterseniz dinleyin, isterseniz okuyun:
<div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"><object class="BLOGGER-youtube-video"
classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000"
codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"
data-thumbnail-src="http://img.youtube.com/vi/k8yodDY9XCA/0.jpg" height="399"
width="480"><param name="movie"
value="http://youtube.googleapis.com/v/k8yodDY9XCA&source=uds" /><param name="bgcolor"
101

value="#FFFFFF" /><param name="allowFullScreen" value="true" /><embed height="399"
width="480" src="http://youtube.googleapis.com/v/k8yodDY9XCA&source=uds" type="application/xshockwave-flash" allowfullscreen="true"></embed></object>
Basın duyurusunun metni de şöyle:
"Biz bu ülkenin sinemacıları, sanatçıları ve yazarları olarak, kendini Türkiye’nin önde gelen, tarafsız
medya kuruluşları olarak tanımlayan, başta NTV, CNN Türk, Habertürk, Kanal D, ATV, Star, Show TV ve
TRT olmak üzere tüm ana akım televizyon kanallarının ve başta Star, Sabah ve Habertürk olmak üzere
bazı gazetelerin, Gezi Parkı Direnişi’yle başlayan süreçte, tarafsız haber ilkelerini hiçe sayan sansürcü ve
yanlı tutumlarını kınıyoruz.
Gezi Parkı Direnişi ve ülkenin dört bir yanında yapılan protestolar, gün geçtikçe varlığını perçinleyen baskı
düzenine karşı, Türkiye ve dünyada yaşanan bir uyanışı simgeleyen, hiçbir siyasi partiye bağlı olmayan ve
gücünü halkın ortak bilincinden alan eylemlerdir.
Tamamen barışçıl bir çerçevede gerçekleştirilen bu eylemlere katılanların ortak amacı özgürce yaşama
hakkına, yaşadıkları coğrafyaya, kent ve çevre bilincine sahip çıkmaktır.
Ana akım medya kuruluşlarının, hem bu harekete, hem de polisin bu hareketi bastırmak için uyguladığı,
zaman zaman cana kasteden, kışkırtıcı ve saldırgan tutumuna neredeyse hiç denebilecek kadar az, siyasi
ve sermaye erklerinin gözüne batmamaya çalışacak şekilde yer veren yayınlarını hayret ve üzüntü
içerisinde izledik. Ancak medyanın bu yok sayan tutumu, görüldüğü üzere direnişi küçümseyen ve
yozlaştırmaya çalışanların niyetlerini Türkiye ve dünyada deşifre etmekten başka bir işe yaramadı.
İlgili yayın kuruluşlarını, bir an evvel içinde bulundukları tarihi aymazlıktan vazgeçerek, tarafsız haber
ilkelerini gözeten bir yayın yapmaya, demokratik ve özgür bir medya oluşumuna katkıda bulunmaya
davet ediyoruz. Yaşanan tarihi bir süreçtir, bağımsız bir medya hepimize güven ve özgürlük verecektir.
Bizler, bu sürecin tanığı olmaya devam edeceğiz.
Sinemacılar"
***
Nereden başlayayım bilemedim. Ama lafı uzatmadan, sadece koyu harfle yazılı bölümleri ele alayım.
Gerisini yorumlamaya bile gerek yok.
"Siyasi ve sermaye erklerinin gözüne batmamaya çalışacak şekilde"... demiş, metni yazan arkadaş (ve
metni yayınlayanlar ve okunurken başıyla onaylayanlar ve dinledikten sonra alkışlayanlar).
Acaba bu şahıslar, Güneş sistemi içindeki bir gezegende mi yaşıyorlar, yoksa dışında mı? Bütün kapitalist
ülkelerde medya kuruluşları büyük sermayeye aittir. Hele bizimki gibi gelişmeye bocalayanlarda,
patronlar, siyasi erki memnun etmek için, ya da onu biraz silkeleyerek avanta koparmak amacıyla gazete
ve TV alırlar ya da kurarlar. Bunu özellikle 80 sonrası dönemde çok açık bir biçimde gördük. 80'lerde
hükümeti topa tutan Sabah gazetesinin, sahipleri ihaleler aldıktan sonra hükümetlere karşı nasıl
"yumuşadığını", Hürriyet ve Milliyet'in 2000'li yıllarda bir süre siyasi erke direnip, sopayı gördükten sonra
nasıl "hidayete" erdiğini, bilenler bilir. Diğerlerini saymıyorum bile.
Durum böyle iken, bunlardan herhangi bir objektiflik beklemek, "sanatçı" dediğimiz insanların aklına,
vicdanına, bilgi birikimine ve tecrübesine hiç uymayan birşey. Bir de buna HAYRET etmek, apayrı bir
saçmalık. Ya da, bildiğin "ergenlik".
Bir de bu sinemacıların, eleştirdikleri bu kanalların gerçek yüzünü aslında çok iyi bildikleri halde, bu
kanallarda yayınlanan dizilerden ya da bu kanallara sattıkları filmlerden&nbsp; aldıkları paralar var ki,
apayrı mesele. Sanki o diziler ve filmler yayınlanırken bu kanallar süper objektif ve hassastı da, şimdi
taraflı ya da duyarsız davranmaya başladılar. Peh!
*
Bizi aydınlatması ve yol göstermesi gereken bu kişilerin bu şekilde yalan ve yapmacık sözler söyleyerek
ve sahte ("pseudo") tepkiler vererek bizi salak yerine koymasını da ben kınıyorum. Bir yürüyün gidin
yahu!
gezgin12013-06-02T12:54:57.979+
Sinemada Telefonlarınızı Kapatın!
102

Biz de bunlardan yapalım. Mehmet Ali Alabora ve Beren Saat'li olanını ben öneriyorum.
gezgin02013-06-03T07:44:54.539+
Bak, Kuş!
Son günlerde medyamızı işgal eden "Gezi Parkı" haberleri, neye ne zaman ve nasıl tepki vermeyi
bilmediğimizin kitaplara girebilecek bir örneği. . Ülkenin gerçek sorunları çok daha büyük ve acil iken,
insanların bu kadar (nispeten) küçük bir mesele ile meşgul olması, toplum olarak hala çocuk ila ergen
arasında bir yerde bulunduğumuzun yadsınamaz bir göstergesi.
Burnumuzun dibinde büyük bir savaş çıkma olasılığı varken (geçen hafta Esad'a teslim edilenler, S-300
füzeleriydi, yılbaşı sepeti değil), ve ayrıca hükümetimiz, ülkemizin büyük bir bölümünü (i.e. Güneydoğu)
teröristlere vermeyi vaat etmişken (Başka hangi vaat onları susturmuş olabilir ki? Gülten Kışanak'ın
"Dümdüz bir yolumuz var özerk Kürdistan") ve Osman Baydemir'in Türkiye'de Özerk Kürdistan olacak")
süreçten önceki sözlerini bir inceleyin), biz oturup birkaç yüz metre karedeki ağaçların sökülmemesiyle
uğraşıyoruz. Memleket, elinde polislerin biber gazından çok daha güçlü (!) silahları bulunan Esad ile
savaşa girmek üzere, koca koca vilayetler teröristlere ve onların siyasi uzantılarına vaat edilmiş durumda,
sesinizi çıkartmayacaksınız, sonra üç ağaç söküldü diye, yaygara koparacaksınız? (Bunların başında S.S.
Önder'in olması da ironinin şahıdır. Gezi Parkı'nın "kahramanı", Güneydoğu'nun devralınması için bu
aralar tekrar "Başgan" ile görüşmeye gidecek.).
Kafa mı buluyorsunuz? Yoksa kafanız mı kıyak?
Muhalefet kültürümüzün hemen hiç olmaması, olan bölümünün de yanlış konumlanmış ("misplaced") ve
çok kolay manipule edilebiliyor olması, gülsek mi ağlasak mı bilemediğimiz bu gibi hallerin sık sık
doğmasına neden oluyor.
gezgin82013-05-29T01:12:32.716+
Başarısızların Önemi!
"Kendi alanımızdaki başarılı insanlara bakıp onların neyi doğru yaptığını sormaktan hoşlanırız, ama aslında
onların (ve başkalarının) neyi yanlış yaptıklarını sormamız gerkir. Zaferin erdemlerini damıtmaya
çalışmak, en önemli unsuru ortadan kaldırmaktadır: başarısızlık.
"Hayatta kalma tarafgirliği" ("Survival Bias") olarak bilinen bir görüngü (fenomen) yüzünden başarıya
bakmayı tercih ederiz. Bu olay beyinlerimizin, yolunda giden şeyler dışındaki herşeyi göz ardı etmesine
neden olur. Örneğin, uzun bir hayat yaşamak için, yaşlı insanların verdiği tasviyeleri dinleriz. Oysa
yapmamız gereken şey, neden kaçınmamız gerektiğini öğrenmek için, genç yaşta ölenleri incelemektir. "O
kadar da akıllı değilsiniz" (You Are Not So Smart") blogunun ve kitabının yazarı David McRaney, neden
hepimizin bu hatayı yaptığımızı açıklıyor:
"Çünkü bu hataya düşmesi çok kolay. Ardında bazılarının hayatta kaldığı her süreçten sonra, hayatta
kalamayanlar (başaramayanlar) genelde ortadan kalkar, susturulur ya da görüş alanımızın dışına çıkarılır.
Eğer başarısızlıklar görünmez hale gelirse, o zaman başarılara daha fazla dikkat edersiniz. (...)"
Neden "Gişenin Dibi" diye bir yazı dizisine başladığımı anladınız mı?
Kaynak: Lifehacker
gezgin02013-06-01T11:00:47.343+
Kimseye Karışmıyoruz!
Ben böyle bir yönetim görmedim. İyi günü de kötü günü de istediklerini yapmak için kullanıyorlar. Ne
zaman ulusal bir facia yaşansa, ya da herkesi heyecanlandıran bir gelişme olsa, kendi gizli gündemlerinde
(ki artık bir ajanda dolusu malzeme olduğundan eminim) yer alan bir maddeyi ortaya sürüp ya oy
kazanıyorlar ya da doğrudan o konuyla ilgili yasal düzenleme yapıyorlar. Uludere'nin ardından "Her kürtaj
bir Uludere'dir" diyerek milleti iki hafta uyutmayı başarmışlardı. Şimdi de resmi rakamlara göre 50 (gayri
resmi rakamlar bunun yaklaşık üç katı) kişinin öldüğü bir ortamda, alkolle ilgili bir düzenlemeyi jet hızıyla
geçirip milleti gafil avladılar. Millet hala ne olduğunun farkında bile değil.
Ve bütün bunlara rağmen "Biz kimsenin yaşam biçimine karışmadık" diyorlar.

103

Millet de bu söylenenleri yiyor. Ya da yemiyor ama, Büyük Türk Düşünürü'nün söylediği gibi, "Bugün
eleştirirler, yarın unuturlar" düsturunca bir süre sonra eleştirmeyi bırakıyor. Bazen yöneticiler bu
eleştiriler sonucunda geri adım atıyor ya da soğutmaya alıyor (Milletvekillerine SÜPER yetkiler ve haklar
veren yasada olduğu gibi). Ama bir punduna getirip (muhtemelen bir futbol başarısı ya da başka bir
hengame sırasında) jet hızıyla geçirecekler ve istediklerini alacaklar.
Halkımızın cahil bölümünün bunlara kanmasını, olaylar arasındaki neden sonuç ilişkisini kuramamasını,
bunun neticesinde de kendisini soyanlara gün geçtikçe daha fazla bağlanmasını anlarım. Benim
anlamadığım, okumuş kesimden bunlara verilen destek. ("Alev Alatlı" bile bunları destekledi ya, ben artık
gam yemem!). Neymiş? "Aydınlar" da alıştıra alıştıra yapılan değişikliklere bağışık değillermiş! Sadece çok
kitap okunmakla aydın olunmuyormuş! Aslan gibi bir yürek, sapasağlam bir karakter, jilet gibi bir zeka
gerekiyormuş!
Böyle aydınları koydun ki bulasın!
gezgin22013-05-25T22:59:24.149+
The Early Years of American Zoetrope
Bu adamların (Coppola, Scorsese, Spielberg ve Murch) ilk günlerini öğrenmek, sizin bağımsız olarak
çekeceğiniz filmlere çok şey katacaktır. Şu anda en büyük yönetmenler, sistemin köşe taşları olarak
görülen bu kişilerin başlangıçta ne kadar serseri ve bağımsız olduklarını öğrenmek sizi şaşırtabilir. Hele
sürekli "en iyi film" seçilen Baba'nın yönetmeni Coppola'nın ne kadar asi olduğuna gerçekten hayret
edeceksiniz. ("Film çekmeyi, adam öldürecek kadar çok istemelisiniz!" bölümüne özellikle dikkat.)
Not: İlk 20 dakikanın ardından diğer iki bölümü de izleyin.
gezgin02013-05-24T00:42:36.126+
Before Sunset - 9 Yıl Sonra
gezgin02013-05-24T00:39:09.743+
Before Sunrise - Herşey Böyle Başlamıştı
Bu çocuklar önce böyleydiler..
gezgin02013-05-24T00:43:41.607+
Beklenen Film: Before Midnight ("Geceyarısından Önce")
Son zamanlarda en çok beklediğim filmlerin başında yer alıyor. Richard Linklater, Julie Delpy ve Ethan
Hawk'ı tekrar bir araya getiriyor. Çok az malzeme (para vb.) ama çok iyi bir senaryo ile ne kadar iyi
sinema yapılabileceğinin dersini tekrar göreceğiz. ("What makes you say that?"te kahkaha attım. :D)
gezgin02013-05-19T23:57:47.213+
J.J. Abrams'tan Film Çekmek ve Sinema Hakkında Kısa Söyleşi
gezgin22013-05-13T18:28:48.582+
Gişenin Dibi: Tepenin Ardı
"Tepe'nin Ardı" Emin Alper'in ilk filmi. (İlk filmlerin gişenin altlarındaki yolculuğuna dikkatinizi çekerim. Bu
konuyu ayrıca ele almak gerekiyor sanırsam.) 14 Aralık 2012 tarihinde 14 kopya ile vizyona girmiş. 16
haftada toplam 25 bin kişi tarafından izlenmiş. 218 bin TL hasılat yapmış.
* Filmin konusu şöyle: "Faik, Orman İşletmesi’nden emekli olduktan sonra yaşadığı kasabanın yaylasında
babadan kalma bir araziyi işlemeye ve burada ufak bir keçi sürüsü beslemeye başlamıştır. Araziye
bakmak üzere bir ortakçı yörük ailesiyle anlaşmıştır. Bir Ağustos günü Faik’in oğlu Nusret, iki torunu Zafer
ve Caner birkaç günlük tatil için dedelerini yaylada ziyarete gelir. Oğlu ve torunları geldiği esnada Faik
karşı tepenin arkasında çadır kurmuş yörüklerle amansız bir kavgaya tutuşmuştur. Aile buluşması, hem
Faik’in ailesi içindeki, hem de ortakçı aile ile aralarındaki bazı sorunları su yüzüne çıkartır. Fakat Faik için
asıl tehdit yörükler gibi gözükmektedir."

104

* Filmi izledim. Filmin aldığı ödüllerle hiç ilgilenmedim açıkçası. Ama ödül almasına da şaşırmadım. Bu tür
filmlere ödül vermek üzere hazırda bekleyen bir grup festival var. Bunlar "bizim kriterlerimize göre filmler
gelsin de ödül verelim, neşemizi bulalım" festivalleri. Mazallah bu festivallerden birinin son on ya da yirmi
yılda ödül alan filmlerinden bir DVD Box-set yapılsa, toplu intiharlar görülebilir.
* Filmin 14 kopya ile gösterime girmesi, dağıtımcının zaten çok ümitvar olmadığının bir göstergesi. Film
Kültür Bakanlığı'ndan destek almış - yani sizin benim paramla çekilmiş. Herkes parasını almış ama
muhtemelen Bakanlığa aldığı parayı vermeyecek, borcun üzerine yatacak. ("<i>Alınan desteğin geri
ödenmemesi için uluslararası bir festivalden ödül alma şartı var. Bu nedenle yapımcılar dünyanın dört bir
köşesinde festival arıyorlar. Bakanlık bu festivalleri kategorize etmediği için bizdeki gibi adeta çilek
festivali ödülleri de kabûl görüyor. Ödüller ise basınımız tarafından Oscarlı kabûl ediliyor adeta</i>." Sadibey.com)
* Filmin senaryosundan başlayalım. Senaryo, ilginç bir şekilde, kendi içerisinde tutarlı ve ayakta duran bir
dünya yaratmayı başarabiliyor. Yani dramatik bazı sorunlar olmasına karşın (örneğin, sonlara doğru
çocuğun, tüfeğin nerede olduğunu iki kere söylemesi; ortalıkta o kadar tüfek olmasına karşın, kimsenin
aklına tüfeklerden biriyle atış yapılıp yapılmadığını kontrol etmenin gelmemesi; kadının tecavüze uğrayıp
uğramadığının belirsiz kalması -sonra verdiği tepkilere bakılırsa, uğramamış, ama uğramadığına dair
herhangi bir bilgi verilmiyor bize. Eğer uğradıysa, ya bayağı rahat biri ya da dramatik açıdan tutarsız) vb.
öyle bir dünya olduğuna inanıyoruz.
* Belirsizlikler, tıpkı Lost'ta olduğu gibi, seyircinin hikayeyle biraz daha fazla ilgilenmesini sağlıyor, ama
bunların en sonda bile cevaplanmaması, bir miktar aldatılma hissi yaratıyor seyircide. Hele final'in açıkta
bırakılması (bkz. Gişenin Dibi - Gözetleme Kulesi), bu tür filmlerde sık gördüğümüz (sanırım bir klişe
diyebiliriz artık) bir trük'a (numara, oyun, yöntem) dönüştü.
* Ama bu belirsizliklere rağmen hikaye (bu bir mini-öykü, bkz. SANARİST ULTIMATE ve SANARİST v.2.0,
ayrıca "Öykü", Robert McKee) kendi dünyasını başarılı bir biçimde kuruyor. Karakterlerin kim olduklarını,
nerede, ne yaptıklarını ve bunları neden yaptıklarını aşağı yukarı anlıyoruz. Yani dramatik ya da başka
nedenlerle (oyunculuk, kamera, vb.) hikayenin dünyasının dışına savrulmuyoruz. Böyle bir yer var, böyle
insanlar var, böyle ilişkiler var... tarzı bir gerçeklik kuruluyor ve bize geçiyor.
* Sanırım seyircilerin bu filme ilgi göstermemesinin temel nedeni, hikayede gerçekten birşey isteyen tek
kişinin (Faik), saçma birşeyi (yüzyıllardır aynı yerden geçen yörüklere yollarını değiştirtmek) gereksiz bir
inatla ve aslında yasa ve ahlak dışı bir şekilde istemesi. Kendisi, seyircinin özdeşleşebileceği ve bu sayede
duygularına ortak olabileceği biri değil. Birçok kere "Salak herif yine hata yapıyor, başına bela alacak!"
diye seyrediyorsunuz. Ama bir yandan da yönetmenin zaten bunu -özdeşleşmeyi - amaçlamadığının
farkındasınız. Yönetmen, sanat filmlerinde sık görüldüğü gibi, bizi duygusal bir yolculuğa çıkartmak
yerine, kendi (bazen gerçek, bazen saçma) dertleri içinde debelenen insanlara tanık olmamızı istiyor o
kadar. Bunda da başarılı oluyor. Ama bunu yaptığında, kendisini de gişenin dibine mahkum etmiş oluyor.
* Filmde sevebileceğimiz tek karakter, Faik'in yardımcısı olan adam. Ama o da Faik'in arkasından birçok
şey çevirdiği için, sevgimizi pek kazanmıyor. Sonuç itibariyle, hepsine az ya da çok gıcık ve/veya sinir
olduğumuz insanların öyküsünü izliyoruz. Cumartesi akşamı için çok ideal bir eğlence seçeneği sayılmaz
bu. (Bkz. Üç Maymun ile ilgili eski yazım). Yönetmenin amacının bu olduğu aşikar, ama yönetmen bunu
yaparken aynı zamanda "Ben gişenin dibini görmek istiyorum" da demiş oluyor, zımnen.
* Kamera kullanımı ilginç bir şekilde başarılı. Kendine özgü. Yine de bu tür filmlerdeki yakın plan fobisini
anlayabilmiş değilim. (Aslında anlıyorum, yukarıdaki paragrafta açıkladım zaten. Yönetmen karakterle
özdeşleşmemizi istemiyor. Yakın plan ise özdeşleştirme planıdır). Yine de oyuncuların bir rolü çıkarmak
için ne kadar uğraştıklarını bilen biri olarak, o çabanın sonuçlarını biraz yakın planda görmeyi isterdim,
zira tiyatroda yakın plan diye bir şans yok.
* Filmde anlamsız miktarda "ense" seyrediyoruz. Aslında ense çekimi çok hoştur. Bizi, karakterin yüzünü,
yüzündeki ifadeleri, duygularını vb. tahmin etmeye iter. Ama bu kadar olunca, biraz suyunu çıkarmış gibi
duruyor yönetmen. Etkisini bayağı kaybetmiş.
* Hikayenin odağında Faik olmasına karşın, hikayenin odağı zaman zaman farklı karakterlere kayıyor.
Fakat bu odaklanmalar fazla uzun sürmüyor. O karakterin birkaç özelliğini gösteriyor (Baba'nın karısının
ölmüş olması, büyük evlatın PTSD kurbanı olması, vb.), onlara Faik'in yörük paranoyasını besleyecek bir
iki hareket yaptırıyor, sonra tekrar Faik'e dönüyoruz. Yani bu Faik'in hikayesi.
* Yazar-yönetmen bize hikayedeki ana (?) çatışmanın kaynağı olan yörükleri göstermemeyi tercih ediyor.
Bu tercih filmi aniden düz bir anlatıdan bir metafora dönüştürüyor. Yani gerçek dünyadan önemli ölçüde
koparıp, her çağa ve topluma uygulayabileceğimiz bir soyutlama haline getiriyor. Eh, bu da bir seçimdir.
Ama bu, ortalama seyirciye hitap etmek istemediğinizin ve kendinizi bilerek gişenin dibine mahkum
105

ettiğinizin de bir göstergesidir. Ortalama seyirci hikayede çatışma ister, ama çatışmanın her iki tarafını da
görmek ister. Bu kadar önemli bir öğeyi (düşman, antagonist) tamamen hikaye ve perde dışında
bırakmak, ortalama seyirciden beklenmeyecek bir hayal gücü kullanımı gerektirir. Kendinizi de zaten her
filmi ıncık cıncık seyretmek üzere bütün duyargalarını açarak gelmiş festival seyircilerinin beğenisiyle
sınırlamış olursunuz. Ortalama seyirci, bu kadar çaba göstermeyi sevmez, istemez.
* Filmin finalindeki müzik kullanımıı komik! Kötü değil, yanlış değil, bildiğin komik. Açıklama zahmetine
bile girmeyeceğim. Umarım yönetmen bu eleştiriden haberdar olur da bir ara çıkartır.
* Filmin afişini de sevmedim. Yanıltıcı demeyeyim ama, filmin hakkını vermiyor. Sudan kurbağa gibi
çıkmış bir Berk Hakman ve bir tüfeği fena halde yanlış tutan kardeşi. Biraz daha üzerinde düşünülseymiş,
seyirciyi daha etkileyebilirmiş.
gezgin02013-05-12T22:30:20.422+
Ne oluyor yahu?!
Gazze'de ölenler için hüngür hüngür ağlayan ama Türkiye'deki bombalamayı gülümseyerek anlatan bir
Dışişleri Bakanı...
Suriye'de bebeklere mermi sıkılmasını lanetleyen, ama kendi ülkesinde bebeklere mermi sıkanlarla sıkı
fıkı olan bir Başbakan ...
Boston'da üç kişinin öldüğü maratonu günlerce en ince detayıyla veren, ama Türkiye'de kırkı aşkın kişinin
öldüğü bombalama ile ilgili "sus" emrine harfiyen uyan bir Medya...
Ne oluyor yahu?
***
Benim kabuslarım bile bu kadar korkunç değil. Memleket "1984" olmuş, ağlayanı yok.
***
Güncelleme (22:25): Tarihe not düşmek için yazıyorum. Memleket neredeyse savaşa girmek üzere, millet
oturmuş Fenerbahçe - Galatasaray maçını tartışıyor.
Ordunun en şerefli generalleri hapishanelere tıkılırken gıkını çıkartmamış, ama mafioso olduğu
kanıtlanmış bir klüp başkanı için aynı hapishanenin önünü on binlerce taraftarla doldurmuş bir milletiz.
Allah sonumuzu hayreylesin.
gezgin02013-05-11T02:59:37.956+
Andrew Stanton'dan Hikaye İpuçları (Türkçe Altyazılı)
<iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="315" mozallowfullscreen="" scrolling="no"
src="http://embed.ted.com/talks/lang/tr/andrew_stanton_the_clues_to_a_great_story.html"
webkitallowfullscreen="" width="560"></iframe>
Andrew Stanton ("Oyuncak Hikayesi", "WALL-E", "John Carter") hikaye anlatmakla ilgili bildiklerini
paylaşıyor.
gezgin02013-05-10T15:19:46.850+
Senaristin Kendisi
* Senaristin kendisi kendi ruhunun derinliklerine inmediyse, derin karakterler yazamaz...
* Senaristin kendisi cesur bir insan değilse, cesur insanlar hakkında yazamaz...
* Senaristin kendisi yaratıcı değilse, karakterleri de sorunlarına yaratıcı çözümler bulamaz...
gezgin12013-05-10T15:05:48.393+
Gişenin Dibi - Gözetleme Kulesi
106

* "Gözetleme Kulesi" 16 Kasım 2012 tarihinde 15 kopya olarak gösterime girmiş. 11 haftada 13 bin
seyirci çekebilmiş. Filmin başrollerinde Olgun Şimşek, Nilay Erdönmez ve Menderes Samancılar var. Pelin
Esmer'in ikinci yönetmenlik denemesi ! :) Daha önceki çalışmalarından en fazla ses getireni, "Oyun" adlı
belgesel olmuştu. Hem "Oyun", hem de "11'e 10 kala" filmlerini iTunes'dan bulup izlemek mümkün.
(Evet. Artık böyle bir sistem var Türkiye'de. Yıllardır söylüyordum, bağımsız sinemacıların önünü bu dijital
platformlar açacak, "Salon bulamıyoruz" diye ağlamayın, "Kapın kemarayı ve birşeyler çekin" diye!)
* Filmin Konusu: "Ormanın en tepesinde bir yangın gözetleme kulesine bekçi olarak sığınan Nihat'la,
Tosya'da otoyol kenarında küçük bir otogara sığınan Seher, başkalarından kaçarken birbirleriyle
çarpıştıklarında, suçluluk duygularına karşı kendi kendilerine verdikleri savaşı artık birbirlerinin şahitliği
altında yapmak zorunda kalırlar."
Böyle uzun bileşik tümcelerle film tanıtımı yapmak yasaklanmalı bence. Mesela ben olsam şöyle
yazardım: Nihat, geçmişindeki acı dolu olayların ardından, ormanın tepesindeki bir yangın gözetleme
kulesine bekçi olarak sığınmıştır. Seher de kendisini otoyol kenarındaki küçük bir otogarda (orası otogar
değil yahu, mola yeri) bulmuştur. Başkalarından kaçarken karşılaşan bu iki insan ... şöyledir, böyledir."
Yani film tanıtımları ÖSS'deki Anlam Bozukluğunu Yaratan Tümceyi Bulunuz sorusu gibi olmamalı. Kısa ve
çarpıcı cümlelerle okuyucunun zihninde keskin bir görüntü, kalbinde de bir duygu uyandırmalıdır.
* Filmin fragmanı şöyle birşey: (bkz. Youtube)
* Film 15 kopya olarak gösterime girmiş. 11 haftada 13 bin seyirci tarafından izlenmiş. Şimdi, bu
durumda bu filmin karşısında hangi film vardı da buna engel oldu diye araştırmaya pek gerek yok. Zira
filmin yapımcısı ve dağıtımcısı (buna karar veren daha çok dağıtımcıdır) filmin fazla gişe yapmayacağını
öngörmüş ve az kopya ile vizyona girmesine izin vermiş. Yani bu film ağzıyla kuş tutsa da gişe
yapamazmış zaten. Toplam hasılat da 113.955,71 TL olmuş.
Filmin neden gişenin dibinde kaldığına gelirsek:
* Senaryodan başlayalım: Filmin senaryosu, yazarının (ve film hakkında olumlu eleştiri yazan birçok
kişinin) sandığı gibi iyi değil. "İyi" göreli bir kavram diyebilirsiniz. Benim burada kastettiğim, filmin
dramatik çatısının, bu hikayenin uzun metrajlı bir film olarak "ayakta kalmasını" sağlayacak kadar sağlam
olmaması. Filmin bize karakterleri sevdirmeye çalışmadığı, hatta onlar hakkında asgari bilgileri bile
vermek istemediği açık. Bu, yazar-yönetmenin yaratıcı bir seçimidir. Ama bu tür yaratıcı seçimler, sizin
film ile seyircide uyandırmaya çalıştığınız duygu ve düşüncelerin oluşmasına da engel olur. İnsanlar,
tanımadıkları kişiler hakkında duygulanamazlar. Hal ve tavırlarından bir derdi olduğunu anladığımız
kişilere karşı bile ancak bir yere kadar sempati duyarız. Yönetmenin bu konuda biraz daha seyirciye
yardımcı olması, gişeye birkaç on bin kişi daha gelmesi anlamına gelirdi ki, bir sonraki filmini çekmesi
kolaylaşırdı. (Hoş, filmin başında gördüğümüz destekçilere bakılırsa, filmin gişe kaygısının olmaması
anlaşılır birşey. Zira görünüşe göre herkes parasını almış. İnsan, bu tür sübvansiyonların, yazaryönetmen-oyuncularda "Ne çeksek olur!" diye bir rehavet yaratıp yaratmadığından şüpheye düşüyor).
* "Filmde kartpostal gibi görüntüler var!" diyen ilk kişinin ağzını kırarım! Filmlere fotoğraf sergisi
muamelesi yapmayın artık! Güzel manzaralar görmek istiyorsanız, internetten wallpaper indirip ağzınızın
suyu aka aka seyredin. Yönetmenler ve görüntü yönetmenleri NBC tarzı çerçeveler bulacağım diye bir
taraflarını yırtmak yerine, adam gibi kamera hareketleri ve blocking ve kurgu çalışsalar, filmleri çok daha
kaliteli olurdu. "Gözetleme Kulesi" de yaratıcı olmayan kamera kullanımından mustarip. Evet, böyle bir
akım var. Yani kamerayı hemen her zaman göz hizasına koyup, sadece hikayeye odaklanmak (hikayeyi
kaydetmek!). Bunun çok iyi örnekleri de var. Ama bunu yapanların (başarılı örneklerin) taş gibi senaryosu
var. Bize bir an bile nefes aldırmıyorlar senaryo sayesinde. Sizin hikayeniz zayıfsa, ve yine böyle aşırı
sade bir kamera kullanımı tercih ediyorsanız, dikkat ister istemez o tarafa kayıyor ve "bari sinematografisi
güzel olsaydı!" dedirtiyor insan. (Sinematografinin güzel olması, görüntülerin güzel manzara resimleri gibi
olması demek değil, biliyorsun değil mi Abidin?!)
* Filmin finali yok! Film bitiyor ama finalsiz. E, aslında hikayeniz yoksa, finalinizin olmaması da biraz
normal. Hayattan çok birşey istemeyen, sadece sorunlarının altında ezilen insanların, asgari zeka ve daha
az çabayla yaşarken, birşeyler yapmasını bekleyemezsiniz. Bu tür insanların, hayatlarıyla ilgili kesin ve
iradeye dayalı büyük kararlar alması da mümkün değildir. Bunlar, bir fırtınada batan geminin, sahile
vuran parçaları gibidir. Dalgalar o parçalarla aylarca, yıllarca oynar sahilde. Filmin kahramanları da,
hayatın kendilerini savurduğu gözetleme kulesinde kalakalıyorlar öyle. Ne yapacaklar? Hiç. Orada
kalacaklar. Belki başka şeyler de yaparlar? (Bu her zaman ve herkes için mümkün). Belki bir meteor
çarpar kuleye, o zaman yer değiştirirler. Ama yönetmen, karakterlerin ne yapacağına dair hiçbir ipucu
vermiyor bize. Bu, insanın içine işleyen, onun içinde soru işaretleri uyandıran bir belirsizlik değil. Düpedüz
hikayesizlikten kaynaklanan bir eylemsizlik. Eh, karakterlerinizi düzgün yaratmazsanız, hikayenizin de bir
sonu olmaz.
107

* Finale doğru fırtınalı havada geçen bir sahne var. Çok elektrik yüklü! :) Güya karakterlerin içlerini
boşalttıkları, fena halde çatıştıkları, meselelerini halletmeseler bile gömmeye çalıştıkları sorunlarla ilk kez
yüzleştikleri bir sahne bu. Ama o kadar güçlü değil. Hem rejisi, hem diyalogları, hem kurgusu yetersiz.
Eğer karakterler en baştan beri kendi dertlerini içlerine gömmeye çalışsalar, böyle bir duygusal patlama
filmin önceki bölümleri ile tezat yaratarak etkili olurdu. Ama karakterler filmin başından beri acılarının
içinde yüzüyorlar. Hiçbir saniye unutmuyorlar. Hep onu yaşıyorlar. Birbirleriyle pek bir iletişimleri de
olmadığı için, böyle bir sahnedeki birbirini suçlama da çok anlamlı ya da etkili olmuyor.
* Ben olsaydım kızı filmin yarısından sonra değil, ilk otuz dakikasından sonra gözetleme kulesine
getirirdim ve sonra bu iki karakterin çatışmalarına odaklanırdım. Ama yazar-yönetmen bu fırsatı kaçırmış,
daha doğrusu tercih etmemiş. Kendi sorunuyla boğuşan kadın, ve kendi içine kapanık bir adam, filmin ilk
bir saatini dolduruyor. Her ikisinin de hayatında küçük çatışmalar var ama bir filme (ya da senaryoya)
konmayı hak edecek kadar fazla değil. Bunun yerine, bu ikisini hikayenin daha başlarında bir araya
getirseydi, çok daha ilginç dramatik fırsatlarla karşılaşabilirdi.
* Bu sanırım bir trend haline gelmeye başladı. "Hadi herhangi bir gazetenin üçüncü sayfasında yer alan
haberlerden birinden veya birkaçından bir hikaye çıkartalım. Ama kahramanlara hiçbir irade gücü ve/veya
yaratıcılık (çıkmazları ile ilgili çözüm bulma konusunda) vermeyelim. İnsanların kendi acıları içerisinde
debelenmelerini gösterelim. Sonra da hikayenin sonunu bağlamayalım." Buna benzer sanat filmleri var.
Gerçek sanat filmleri. Ama gerçek sanat filmlerinin, üçüncü sayfa haberlerinin radyo oyununa
dönüştürülmüş halini andıran bu filmlerden farkı, "sanat" dediğimiz, gerçekten de muazzam bir inceliği ve
yaratıcılığı da içermeleri. Hem içerikte, hem de sunuşta (biçimde). Sanırım bizdeki "sanat" filmi yapanları
ve bunları yere göğe koyamayanları yanıltan şey bu. Gerçek sanat filmlerinin sadece içereğinin en kaba
yönlerine odaklanıp, muazzam incelikli taraflarını es geçmek, belki de bu tarafların farkına bile
varamamak. (Seksenlerde bunlardan çok vardı. Ama orada kendi acıları içinde debelenenler, koyu gri
Türkler değil, beyaz Türkler, daha açık söylersek, "Entel"ler idi. Bitti diye seviniyorduk. Yanılmışız demek
ki).
Buna "çakma sanat" da denilebilir! Çakma iPhone gibi.
* Görüldüğü üzere bu yazı "izlediğim" bir filmle ilgili oldu. Ama araştırmanın önemli bölümünü izlemeden
önce yapmıştım. Filmi izlemek, sadece şüphelerimi doğrulamama yardımcı oldu.
* Bir terslik çıkmazsa, gelecek programda "Araf" var.
gezgin32013-05-09T21:56:00.824+
Hıdrellez
Aslında ne acayip bir millet olduğumuzu gösteren geleneklerden biridir. Tarihimizin bin sene önce bu
topraklarda başlamadığını, bizi biz yapan özelliklerin, Müslümanlıkla tanışmadan çok önce, bozkırın
göbeğinde oluştuğunu hatırlatır.
Bugün kendinize bir ateş bulun ve üstünden atlayın. Ata ruhlarınızı yad edin. Üç beş namussuzun kendi
çıkarları doğrultusunda sizin kimliğinize karar vermesine izin vermeyin.
gezgin02013-05-11T03:50:52.405+
"Senariste Tapınacaksın!"
Türk sineması ve televizyonu aslında bir "ibret öyküsü" ("cautionary tale") gibidir. Senaryonun ve
senaristin değerini azımsamanın hazin sonuçlarıyla ilgili bir öyküdür bu. Bu hataya düşen yüzlerce film,
sinema ve televizyon tarihinin dibini boylamış kadırgalar gibi, bize bu sonuçları hatırlatır.
Senarist, geminin gövdesi gibidir. Suyun dışarıda, havanın da içeride kalmasını sağlayan odur. Onun
dışında, geminizde birçok olanak bulunabilir. Mutfağı harika olabilir, mürettebat çok eğitimli olabilir,
geminin her yerinde son derece ileri teknolojik donanımlar bulunabilir.
Ama eğer geminiz, senaristin becerisi ("su geçirmez bir senaryo") sayesinde suyun üstünde durmuyorsa,
bütün bunların hiçbir anlamı yoktur. Hepsi Atlantik okyanusunun (ya da en sıradan bir su birikintisinin)
dibini boylamaya mahkumdur.
İşte bu nedenle senariste tapınmalısınız ey yapımcılar, yönetmenler, oyuncular ve sinemayla ilgili diğer
elemanlar! Çünkü kaderiniz, ona bağlıdır.

108

Siz olmasanız, yerinize başka birisi geçer. Fonksiyonlarınız başkaları tarafından da layıkıyla yerine
getirilebilir. Ama iyi bir senaristin ve sağlam bir senaryonun yerine hiçbirşey geçemez! Ne yıldız oyuncu,
ne reklam, ne de başka birşey.
Çünkü senaryo, herşey olmasa bile, en önemli şeydir.
gezgin52013-05-02T13:40:31.810+
Gişenin Dibi - "Eve Dönüş: Sarıkamış 1915"
* "Eve Dönüş: Sarıkamış 1915" 8 Mart 2013'te vizyona girmiş ve 42 bin seyirciye ulaşmış. Başrollerinde
Uğur Polat, Nergis Öztürk ve Serdar Orçin var. Film, Alphan Eşeli'nin ilk yönetmenlik denemesi! (Bu tabire
bayılıyorum. Burada bilerek kullandım. Genelde kompleksli sinema yazarlarının, yönetmenleri aşağılamak
için kullandığı bir tabirdir: "Bir kere denedi ama pek olmamış bu!" şeklinde bir altmetin çemkirmesi
içerir).
* Filmin konusu: "Bakü’de görevli Hariciye Nazırlığı Kalem Müdürü’nün eşi Gül Hanım ve kızı Nihan, onlara
Erzurum yolunda eşlik eden Hariciye Nazırlığı mensubu Saci Efendi, zorlu ve sert kış koşullarının hakim
olduğu bu kimsesiz topraklarda yol alırken savaşın ortasında kalmış, harabeye dönmüş ve terk edilmiş bir
köye ulaşırlar. Issızlığın ortasında ki bu köyde geçirdikleri ilk akşamlarında yalnız olmadıklarını öğrenirler.
Birbirlerinden farklı, toplumunun değişik sınıf ve kültüründen gelen 8 insan, vahşi doğanın ve koşulların
ortasında kalmış bu ıssız köyde dayanılmaz bir açlıkla baş ederken hayatta kalmanın peşinde ve eve
dönüş mücadelesi ile karşı karşıyadır artık… " (Basın bülteninden)
* Fragmanı da şöyle birşey:
(Fragmanı Youtube'ta seyreden sayısı ile filme giden kişi sayısının birbirine bu kadar yakın olması ilginç.)
* Film 76 kopya ile vizyona girmiş. 7 hafta'da 42 bin seyirci çekmiş. Toplam hasılatı 419 bin TL olmuş.
Tabi bu paranın tamamı, yapımcının cebine gitmiyor. Yapımcının cebine giren para, bilet başına 2.2 dolar
civarındadır. Sonuç olarak yapımcı, bu filmden 42 bin x 2.2 dolar = 92,400 dolar kazanmış. Kopya
parasını ancak çıkarmış.
Gelelim filmin neden gişenin dibine gittiğine. Acaba bu sonuç öngörülebilir miydi? Ve bunu engellemek
için birşeyler yapılabilir miydi?
* Sinopsisine ve fragmanına bakılırsa, iç karartıcı bir film. İnsanların bile bile içlerini karartacak bir film
izlemeleri için, başka bazı cazibe unsurlarına ihtiyaç vardır. Mesela başrol oyuncusu o dönemde çok
meşhur olan biri olursa, insanlar böyle bir filme gidebilir. (Ama bu, her zaman işleyen bir ilke değildir.
Olumsuz örnekleri sinema tarihinde çok). Ya da konu karartıcı bile olsa (örn. 2. Dünya savaşındaki Yahudi
katliamı), konunun öyle bir yanını ele alabilirsiniz ki (Schindler adlı bir işadamının, Nazileri kandırarak
binlerce Yahudiyi kurtarması), insanlar akın akın giderler. (Tabi bunun için çok iyi bir yönetmenlik,
oyunculuk, görüntü yönetmenliği ve müzik de gerekli).
* Yakın zamanda Birinci Dünya Savaşı dönemi ile ilgili birçok film çekildi: "120", "Taş Mektep",
"Çanakkale Yolun Sonu", "Çanakkale 1915", "Çanakkale Çocukları" bunlardan bazıları. İnsanlarda sinema
konusunda böyle bir eğilim vardır. Belirgin bir biçimde gündelik hayattan ayrı duran filmlerle ilgili senelik
bir kontenjanları vardır. Özellikle hastası olanlar dışında kimse bir senede iki üç'ten fazla bilim kurgu,
tarihi film, vb. seyretmez. Ama sundukları evren gündelik hayata yakın olan filmler, özellikle de komedi
iseler, hep seyirci bulur.
* Uğur Polat'ta yıldız ışığı denen şey yok. Başkalarını bilmem ama bir filmin başrolünde Uğur Polat'ın
olması, o filmi seyretmemem için bir nedendir benim için. Tek tonlu bir oyunculuğu olduğu için belki de.
Çakal'daki oyunculuğuna bakın, İki Süper Film Birden'deki oyunculuğuna bakın, Kayıp Şehir'deki
oyunculuğuna bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Hepsi aynıdır. İşin kötüsü, bu oyunculuk, bende
hiçbir duygu uyandıramıyor.
* Filmin, aslında Sarıkamış'taki faciayla pek bir alakasının olmaması da, insanları filme gitmekten
alıkoymuş olabilir. Filmin adına bakarak Sarıkamış ile ilgili bir film bekleyenler, fena yanılıyor. Bu, tam o
dönemde ve o civarda geçen, ama bir Ermeni köyünde mahsur kalan 8 insanın Erzurum’a ulaşarak
hayatta kalma mücadelelerini anlatan bir film. Neticede, ulusal tarihle çok yakından bir ilgisi yok. Hatta
bazıları, filmin adının bir kandırmaca olduğunu bile düşünebilir.
* Film vizyona girdiği sırada (8 Mart 2013) vizyonda olan ve o hafta vizyona giren filmler de, gişeye etki
etmiştir. Birçok insanın her hafta sinemaya gitmediği düşünülürse, insanların kısa bir süre önce sinemaya
gitmesini sağlamış daha "iyi" bir film vizyona girmişse, bu durum da "Eve Dönüş"ün gişe başarısını
109

olumsuz etkilemiş olabilir. O haftalarda (Şubat sonu, Mart'ın ilk yarısı) vizyonda olan filmler şunlar:
Kelebeğin Rüyası (Vizyon: 22 Şubat; Gişe: 2 milyon), Romantik Komedi 2 (14 Şubat; Gişe: 1,7 milyon),
Çanakkale Yolun Sonu (15 Mart, 650 bin), Aşk Kırmızı (15 Mart, 300 bin), Taş Mektep (15 Şubat, 187
bin). Cem Yılmaz'ın gösterisi de belki genel olarak gişeyi etkilemiş olabilir.
* Filmin tanıtımına ne kadar bütçe ayrıldığı, tanıtıma ne zaman başlandığı, doğru stratejilerin (örn. sosyal
medya) kullanılıp kullanılmadığı vb. de çok önemli etkenler. Ama bazı filmleri, ne yaparsanız yapın
seyirciye satamazsınız. Bu tür filmler ancak dijital platformlarda kendisine alıcı bulabilir.
Sonuç: Yukarıda ele alınan unsuların büyük bir bölümü, yapımcının kontrolü altında olan şeyler. Yani
senaryodan oyuncu seçimine, tanıtımdan filmin ne zaman vizyona sokulacağına kadar. Ama bu filmin
gişenin dibinde yer alması, yapımcının bilgisiz ve yeteneksiz olduğunu göstermiyor. Hem Amerika'da hem
Avrupa'da, her sene çekilen yüzlerce filmden sadece küçük bir bölümü asıl kârı getirir. Diğerleri zarar
eder ama çarkların dönmesi için o tür filmlerin de çekilip piyasaya sürülmesi gerekir. Bu mekanizma
sanırım bizde de işliyor.
Not: "Gişenin Dibi" değerlendirmeleri, ele alınan film izlenmeden yapılmaktadır. Amaç, film daha fikir
aşamasındayken (yani henüz çekilmemişken, sadece sinopsis halindeyken) var olan koşulları simule
etmek, ve gişe başarısının o koşullarda tahmin edilebilir olup olmadığına bakmaktır. Yapılan
değerlendirmenin, filmin sanatsal kalitesiyle hiçbir ilgisi yoktur.
gezgin02013-04-26T00:04:25.656+
Şantaj Sanatı
Aksiyon-gerilim filmlerinde ve dizilerinde en sık rastlanan klişelerden biridir. Kötü adam iyi adama birşey
yaptırmak için çocuğunu kaçırır. Aile, her insanda en yüksek değere sahip şey olduğu için, bu tür bir
şantaj iyi adama normal koşullarda yapmayacağı herşeyi yaptırır. (24 dizisinde Jack Bauer başta olmak
üzere hemen bütün iyi karakterler bu şekilde şantaja uğramıştır). Hatta bu gibi durumlarda, yan
karakterler de vardır. İyi adamdan yana görünüp aslında çıkarları kötü adamınkiyle örtüşen tiplerdir. İyi
adamı anlaşma yapmaya ikna etmeye çalışır. İyi adam onun iki yüzlülüğünü bilmediği için ona güvenir.
Bunun ne alakası var diyeceksiniz. Söyleyeyim: Ülkemiz, şu anda aynen bu konumda!
Birileri (teröristler ve onların siyasi piyonları) çocuklarımızı esir almış durumda. Diyorlar ki, "Eğer
istediklerimizi yapmazsanız çocuklarınız ölür (ya da ölmeye devam eder). Eğer hayatta kalmalarını
istiyorsanız, ne istiyorsak yapın." Biz de diyoruz ki (yani şu anda bunu der konumdayız, millet olarak
bunu demiyoruz ama bizim adımıza konuştuğunu iddia edenler öyle diyorlar) "Tamam, çocuklarımız
ölmesin. Ne istiyorsunuz?" "Barış istiyoruz." "Daha spesifik olabilir misiniz?" "Ne istediğimizi daha sonra
söyleyeceğiz. Önce istediğimizi yapmayı kabul ediyor musunuz? Onu söyleyin."
Benzetmeyi daha da uzatarak ağdalı bir siyasi yorum yapacak değilim. Amacım, içinde bulunduğumuz
durumu netleştirmek.
Şunu da eklemeden geçemeyeceğim: O "daha sonra" netleştirilen istek, genelde o kadar kabul edilmez
birşey olur ki (örneğin "Eğer bir milyon kişiyi öldürecek nükleer silahı bana vermezsen, kızın ölür Jack!"),
kahraman çok acayip bir seçim yapmak zorunda kalır. Sonuç genelde çok kötü ile felaket arasındadır.
Zaten en sevdiklerinizin hayatını tehdit ederek sizinle pazarlığa oturan birileri ile yapacağınız anlaşmadan,
hayırlı birşey çıkmasını beklemek saflık olur.
Özet: Şu anda yaşanan bir barış süreci değil, şantajcılar ile yapılan bir pazarlıktır. (Gerçekten barış
isteseler, masaya koşulsuz -ve silahsız- otururlardı). Denklemdeki en büyük bilinmeyen, şantajcının ne
istediği. Ananızın nikahından daha fazlasını isteyeceğine bahse girerim.
Not: Kimsenin aklına gelmiyor mu, bizi temsil edenlerin "değer sistemi"nde ne değişti de, bundan önce
ölen çocuklarımızı feda ettiler ama bundan sonrakilere birşey olmasını istemiyorlar?! Yanlış anlaşılmasın,
bundan sonra gençlerimiz ölsün demiyorum. Sadece bu son on senede akılları ve vicdanları neredeydi? O
çocukların günahı neydi? Madem bu kadar vicdanlı ve düşünceliydiniz, o zaman ("then") neden birşey
yapmadınız?
Eğer bu değişikliğin sebebi, yaklaşan başkanlık seçimi ise, tarih sizi, bağrındaki en karanlık karakterlerle
aynı kefeye koyacaktır. Bundan emin olabilirsiniz.
gezgin22013-04-25T09:21:35.904+
Gişenin Dibi
110

Bu yazı dizisinde, son on - on beş yılda vizyona giren ve gişede çok az iş yapan filmlerin neden orada
kaldıklarını, bu durumlarının öngörülebilir ya da engellenebilir olup olmadığını ele alacağım. Açıkçası çok
detaylı bir film analizinden ziyade, bu incelemeyi sinopsis düzeyinde yapmayı planlıyorum. Elime başka
veriler -kopya sayısı, aynı hafta vizyona giren diğer filmler, vb.- geçerse, onları da kullanacağım. Ama asıl
amacım, birçok filmin gişe başarısının, daha sinopsis düzeyinde bile tahmin edilebilir olduğunu göstermek.
Tahmin ettiğinizden daha eğlenceli, bir o kadar da ürkütücü bir yazı dizisi olacağından emin olabilirsiniz.
Not: Elinizde bu gibi filmlere ait materyaller (basın bültenleri, senaryolar, sinopsisler, vb.) var ise
gezgingezdi et hotmail nokta com'a yollayabilirsiniz.
gezgin22013-04-25T10:22:53.959+
Zenarist
Senarist olmak için birçok özelliğe sahip olmanız gerekiyor. Sanırım bunların en başında gözlem gücü ve
kelimelere hakimiyet geliyor. Olay örgüsü yaratabilmek, dramatik durumları fark edebilmek ve bunları
yaratabilmek ya da mevcut olanları geliştirebilmek, zamanlama (ritm) duygusuna sahip olmak da bunların
arasında sayılabilir.
Ama ben başka bir özellikten bahsedeceğim:
Tavır. Daha açık söylersem, hayata karşı net bir tavır. Tavırdan kastım şu:
Dünyanın&nbsp; nasıl bir yer olduğunu üç aşağı, beş yukarı biliyorsunuz: Adaletin ve özgürlüğün
olmadığı, insanların sizi arkanızdan bıçaklamak için fırsat kolladığı, en azından size haksızlık yapıldığında
herkesin kuzuların sessizliğine büründüğü, kimsenin kimseye faydasının olmadığı bir yer burası. Yalanın
en muteber iletişim biçimi, çıkarcılığın ise en yaygın gelenek olduğu bir yer. (Bu söylediklerimi "Evet,
gerçekten de öyle" diyerek ve başınızla olumluyarak okumuyorsanız, henüz çok gençsiniz demektir).
Peki sizin bu dünyaya karşı tavrınız ne? Yaklaşımınız ne? Size dert olan şeyler ne? (Burada birinci elden
kişisel çıkarlarınıza dokunan şeylerden bahsetmiyorum. Sizi doğrudan etkilemediği halde içinize dert olan
şeylerden, dengesizliklerden, adaletsizliklerden, sorunlardan bahsediyorum.) Ve bu duruma karşı ne
yapıyorsunuz?
Senarist dediğiniz insanın, bu hayatla ilgili bir derdi, ona karşı net bir tavrı olmalıdır. Yarattığı hikayeler,
gerçek adaletsizliklere, gerçek haksızlıklara, gerçek vicdansızlıklara isyan etmelidir. Yazdıklarınız birşeyi
değiştirecek olmasa da, buna inanan kişiler olmalıdır senaristler. Senaryo yazmak suretiyle, bu dünyanın
düzenine hayali de olsa bir çomak sokmaya çalışmalıdır senarist.
Böyle bir derdiniz yoksa, binlerce kez tekrarlana tekrarlana artık klişe ötesi bir hale gelmiş şeyleri sadece
karakterlerin isimlerini değiştirerek yeniden yazıyorsanız, ya da yabancı bir diziyi aynen ya da kısmen alıp
sahneler şeklinde uyarlamak size hiç koymuyorsa, &nbsp;kendinize "senarist" diyemezsiniz. Belki, olsa
olsa "Zenarist" denebilir sizin için. ("Sanatkar" ile "zanaatkar" arasındaki farktan yola çıkarak).
Zedelenen egonuzu tatmin etmek için kendinize "sanatçı" denmesinde ısrar edebilirsiniz. Ya da bu işi
"ekmek parası" için yaptığınızı söyleyerek kendinizi savunabilirsiniz. Tanrının/doğanın size verdiği
yeteneği, sadece para kazanmak amacıyla kullanmaktan kaynaklanan vicdan azabınızı, alkolle boğmaya
da çalışabilirsiniz. (Bu konuda endişelenmeyin, hemen yan masada aynı şeyi yapan eski solcular var).
Ama bunlar birşey değiştirmez. Ruhunuzdan fışkırmaya çalışan yaratıcı enerjiyi, en azından bir bölümünü,
size para getirmeyeceğini bildiğiniz halde, kendisini (o enerjinin bir bölümünü) gerçekleştirmek
("actualize") için kullanmadığınız, asil ve yüce bir amaç için sarf etmediğiniz sürece, sanatçı sıfatını haiz
olmayı da hak etmezsiniz.
gezgin02013-04-22T08:26:55.324+
4K Geldi Hanım!
Sinema teknolojisi ile ilgili yazı yazmayı aslında çok sevmem çünkü bu tür yazılar çok kısa bir sürede
geçerliliğini kaybeder. Ama bazı öyle gelişmeler oluyor ki, bunların o konuda bir köşe taşı olduğunu
hissediyorsunuz. Bunlardan ikisi geçtiğimiz haftalarda ortaya çıktı.
Birincisi, Blackmagic'in 4 bin dolar fiyatla piyasaya sunacağı, 4K kalitede çekim yapabilen kamerası. Daha
önce 4K kayıt yapabilen en uygun fiyatlı kamera Scarlet iken, Blackmagic, bunun &nbsp;yarı fiyatıyla bir
111

kamera sunmayı vaat ediyor. (Birşeyin kağıt üzerindeki özellikleri ile gerçek hayattaki özelliklerinin ne
kadar farklı olabileceğini söylememe gerek yok sanırım. Ayrıca bu fiyata lensler, harici kayıt cihazları, vb.
dahil değil. Yine de güzel bir gelişme).
İkincisi ise Sony'nın, nispeten uygun bir fiyata (5 bin dolar) 4K televizyon sunacak olması. Daha önce
yirmi bin dolardan daha büyük rakamların teleffuz edildiği bu cihazlar, bir iki yıl içerisinde 2-3 bin dolar
bantına inecektir. Bunların aynı zamanda 3D özelliğinin olacağını söylemeye gerek yok.
Artık evinizde gerçekten de sinema kalitesine yakın film izlemek mümkün olacak. Ama bütün bu
teknolojik gelişmelerin sinemanın, o bir grup tanımadığın insanla karanlık bir salonda oturup toplu olarak
film izlemenin tadını vermeyeceği kesin. (Şimdi düşündüm de, buna bile bir çare bulabilirler. Sanal
salonlar kurulur. İnsanlar aynı anda film karşısına geçer ve ortam -film izlenen mekanların - sesleri ve
görüntüleri, hızlı internet üzerinden paylaşılır. Bunu kim ister bilmem, ama birilerinin böyle birşey ortaya
atacağından eminim).
Ve sıra tabii ki 4K çekim yapabilen cep telefonlarında.
gezgin02013-04-19T16:55:26.640+
Ahir Zaman
Yeniden yazmaya karar verdim.
Bu kararı vermemin nedeni, bazı düşüncelerin kafamda uçuşup duracaklarına, bir yere inmeleri sağlamak
ve zihnimin içinde kalabalık yapmalarını engellemek.
Bir de, yazmayı bıraktığım zaman ile bugün arasında internette ortaya çıkan muazzam bilgi kirliliğine
duyduğum tepki. Bu kirliliği tek başına giderecek değilim, ama yine de içgüdüsel olarak birşeyler yapmak
istedim.
Sinemamızın (niteliksel olarak) hala sürünüyor olması ve benim on sene önce anlattığım şeylerin hala
perdelere ve ekranlara yansımamış olması da beni yazmaya iten şeyler arasında. Bırakın kavramları
uygulamayı, kavramların ne olduğundan dahi haberdar değil bir çok profesyonel.
Geçen on senelik süreçte yaşanan değişimi gözlemlemek ilginç oldu bir bakıma. Tahminlerimde
&nbsp;bazı yanılgılarım var. Bunları da dile getirmek gerekiyor. Yazıların bir bölümünü buna ayıracağım.
Yaklaşık olarak yazıların üçte birini senaryo ve sinema yazıları oluşturacak. Diğer üçte ikiyi ise bilimsel ve
felsefi konular ile gündelik olayların bu bilgiler ışığında ve benim perspektifimden değerlendirilmesi teşkil
edecek.
Ben yazmayı bırakalıberi Facebook bütün sanal hayatı ele geçirdi. Onun yaramaz çocuğu Twitter ise artık
her an her yerde. Facebook'ta kullanmadığım iki hesap var. Twitter'ı da kullanmayı planlamıyorum. Her
türlü bilgiyi seviyesizleştiren yerler.
Blogger'a ise her Pazartesi ve Perşembe günü birer yazı girmek gibi planım var. Ama kendimi azıcık
tanıyorsam, bu planı daha en baştan bozarım. Hem iyi hem de kötü şekilde.
Post-apokaliptik günlere hoşgeldiniz!...
g.g.
gezgin42011-09-22T00:15:56.570+
2001: A Space Odyssey: Finalin Anlamı
Stanley Kubrick: Interviews
gezgin02010-12-17T21:51:15.363
Giderken
Her zaman bir geri zekalı çıkar. Ama mutlaka. Daha önce de çıkmışlardı. Kendi aralarında örgütlüler mi
bilmiyorum. Olabilirler. Embesillikte bu kadar tutarlı olmaları mümkün değil yoksa.

112

Ve yine biri çıktı. Benim sinirimi oynatacak kadar. Hem bu seferki sadece geri zekalı değil, aynı zamanda
bir hırsız. Her toplulukta olduğu gibi böylelerinin okurlarım arasında da var olması normal. Ama bunun
kendisini ve yaptıklarını bir nimet olarak sunması, psikolojik açıdan büyük bir acayiplik oluşturuyor. Ama
kendisinin bu çelişkiyi fark edecek zihin yapısında olduğunu sanmıyorum.
Birinin malını çalarak onun için asıl sahibinden daha fazla sahiplik iddiasında bulunmak nasıl açıklanabilir
ki? Gerçekten patolojik bir durum. Hakaret için söylemiyorum. Cidden patolojik bir vaka. Her saçma
inanışın ya da düşüncenin peşinden gidenler olduğu gibi, bunun arkasından gidenler de var. Kılavuzu
karga olanın...
Ama giderken yaptıkları birşey var. Kalanlara zarar vermek. Bu şerefsiz hırsız (ki kendisi Türkiye'den bile
değil, Hollanda'dan [Maassluis, Zuid-holland, Netherlands] bu işi kotarmaktadır) yüzünden siteyi
kapatıyorum.
Unutmayın, burada (http://sanarist.blogspot.com adresinde) yayınlanmayan hiçbir yazı bana ait değildir.
Değiştirilmiş, çarpıtılmış, üzerinde oynanmış olabilir. Çalan hırsızdan bunları yapmasını beklemek kadar
normal bir şey olamaz. Sadece ve sadece burada yayınlananlar gezgin tarafından kaleme alınmıştır.
Bunun dışındakiler hiçbir şekilde tarafımdan onaylanmamakta, kabul edilmemektedirler. Başka yerlerde
yayınlanmalarına da kesinlikle izin vermemekteyim.
Kendisinin reklamını yapmamak için adresini burada vermeyeceğim. Adresi öğrendiğiniz zaman bunun
hesabını kendisinden soracağınızdan eminim.
Siteyi sevenlerin canları sağ olsun.
Muarızlara gelince... Bu kadar faydalı ve iyi niyetle hazırlanan bir şeye son vermenin vebali onlara aittir.
Böyle bir adiliğin hiçbir zaman cezasız kalmayacağını bildiğimden, Allah yardımcıları olsun.
Sağlıcakla kalın.
g.
gezgin2010-09-14T01:02:03.822+
Bitti
Her zaman bir geri zekalı çıkar. Ama mutlaka. Daha önce de çıkmışlardı. Kendi aralarında örgütlüler mi
bilmiyorum. Olabilirler. Embesillikte bu kadar tutarlı olmaları mümkün değil yoksa.
Ve yine biri çıktı. Benim sinirimi oynatacak kadar. Hem bu seferki sadece geri zekalı değil, aynı zamanda
bir hırsız. Her toplulukta olduğu gibi böylelerinin okurlarım arasında da var olması normal. Ama bunun
kendisini ve yaptıklarını bir nimet olarak sunması, psikolojik açıdan büyük bir acayiplik oluşturuyor. Ama
kendisinin bu çelişkiyi fark edecek zihin yapısında olduğunu sanmıyorum.
Birinin malını çalarak onun için asıl sahibinden daha fazla sahiplik iddiasında bulunmak nasıl açıklanabilir
ki? Gerçekten patolojik bir durum. Hakaret için söylemiyorum. Cidden patolojik bir vaka. Her saçma
inanışın ya da düşüncenin peşinden gidenler olduğu gibi, bunun arkasından gidenler de var. Kılavuzu
karga olanın...
Ama giderken yaptıkları birşey var. Kalanlara zarar vermek. Bu şerefsiz hırsız (ki kendisi Türkiye'den bilen
değil, Hollanda'dan [Maassluis, Zuid-holland, Netherlands] bu işi kotarmaktadır) yüzünden siteyi
kapatıyorum.
Unutmayın, burada (http://sanarist.blogspot.com adresinde) yayınlanmayan hiçbir yazı bana ait değildir.
Değiştirilmiş, çarpıtılmış, üzerinde oynanmış olabilir. Çalan hırsızdan bunları yapmasını beklemek kadar
normal bir şey olamaz. Sadece ve sadece burada yayınlananlar gezgin tarafından kaleme alınmıştır.
Bunun dışındakiler hiçbir şekilde tarafımdan onaylanmamakta, kabul edilmemektedirler.
Kendisinin reklamını yapmamak için adresini burada vermeyeceğim. Ama adresi öğrendiğiniz zaman
bunun hesabını kendisinden soracağınızdan eminim.
Siteyi sevenlerin canları sağ olsun.
Muarızlarının ise... bu kadar faydalı ve iyi niyetle hazırlanan bir şeye son vermeye vesile olmanın, hiçbir
zaman cezasız kalmayacağını bildiğimden, Allah yardımcıları olsun.

113

Sağlıcakla kalın.
g.
gezgin2010-09-14T21:31:47.800+
Zaman Makinesi: Referandum!
Referandum sonuçları belli oldu. Yüzde 58 Evet demiş. Aferin!
Bunun ne anlama geldiğini aşağıda uzun uzadıya anlattığım için, başımıza gelecekleri burada tekrar
sıralamaya gerek görmüyorum. Karanlık Çağlara hoş geldiniz!
Bunun bende yarattığı hissiyatı anlatayım biraz. Yenilgi duygusu değil hissettiğim. Zira oylar çoğunlukla
hayır çıksaydı kendimi "galip" ya da "kazanmış" da hissetmeyecektim. "En sonunda milletin ruhu, zihni,
ekonomisi üzerine ipotek koyanlara geri adım attırdık, biraz daha nefes alma olanağı yakaladık" diye
düşünecektim.
Ama olmadı. İnsanlar kendi ruhlarını karartan, sömüren, yok edenlerin dediklerini kabul ettiler. Zihinlerini
iğfal edenleri alkışladılar. Ceplerini boşaltanlara kaçma olanağı verdiler, hatta ve hatta hırsızları şahsen
yatak odalarına sokup mücevherlerinin yerlerini gösterdiler!
Bu tabii ki onların seçimi. Ama ben hala onların sorumluluğu diye düşünmüyorum. Zira karşı tarafta
büyük sihirbazlar, büyük hokkabazlar, büyük göz boyayıcılar var. Okyanus ötesinden efsun yapan
büyücüler var. Bunların hepsiyle mücadele etmek zordu. Sonuçta onların istediği oldu.
***
Hissettiklerim şuna benziyor:
Gencecik yaşında uyuşturucu batağına saplanan ve "Bana birşey olmaz, kontrol bende" dediği halde
aslında kontrolü çoktan kaybettiğini göremeyen bir genci seyretmek gibi. Sevdiğiniz birinin asla ve asla
altında kalkamayacağı borç batağına girmesini izlemek gibi. Genç yaşındaki bir tanıdığınızın ölümcül
olduğunu bildiğiniz bir hastalığa bile bile yakalanmasını görmek gibi.
Neyin ne olduğunu siz biliyorsunuz, sonuçları görüyorsunuz, ama karşı tarafa bunları anlatamıyorsunuz.
Hatta "Bana bir şey olmaz" "Her şey kontrolümün altında" diyor. Siz ise onu adım adım cehenneme doğru
inişini seyrediyorsunuz. Uzaklaştıkça küçülen görüntüsünü, büyük bir hüzünle izliyorsunuz. Arkasından
sesleniyorsunuz "Yapma, gitme!" diye, ama rüzgar ters yönden esiyor, sesinizi boğuyor. O size
gülümseyerek el sallıyor. İçiniz daha da burkuluyor.
***
Bu referandum işimizi daha da zorlaştırdı. İnsanlarımızın ruhen ve bedenen daha aydınlık günlere
ulaşması için verilecek mücadelenin süresi daha da arttı. Hani "Darbeler ülkeyi 10 yıl geri götürür" derler
ya. Bu referandumla en az 50-60 sene geriye gidildi. Yargıda meydana gelecek tahrifatı düzeltmek çok
zor olacak. İnsanlarda meydana gelen ruhsal, zihinsel ve bedensel tahrifatı ise belki birkaç kuşak
düzeltmek mümkün olmayacak.
Ben en azından bir umut olarak da olsa, kendi ömrüm içerisinde kayda değer bir düzelmenin
gerçekleşebileceğini düşünüyordum. Böyle bir olasılık var zannediyordum. Bunun böyle olmadığını artık
biliyorum. Zira bu "darbe"den sonra ahtapot kollarını daha sıkı saracak, örümcek ağlarını daha sıkı
örecek, boa yılanı tutuşunu daha da sıkacaktır.
Gerçek "özgürlüğün", gerçek "insanlığın" ne olduğunu hiç bilmeyen, tamamen robotlaşmış, beyni daha
doğduğu andan itibaren aşırı din soslu bir ideolojiyle yıkanmış ve köleleştirilmiş kuşakların üretilmesi daha
da kolaylaşmış bulunuyor. Bunu engelleyecek bir yargı ise tamamen ortadan kaldırılmış durumda. Hem de
ne adına? "Özgürlük" "Demokrasi" "Darbeciler ile hesaplaşma" adına. Sanırım tarihte bunun kadar acı
ama aynı derecede komik bir ironi görülmemiştir.
***
Ama daha önce de dediğim gibi.
Biz buradayız.

114

Bir yere gittiğimiz yok.
Cehaletle mücadelemiz devam edecek.
Ama artık görev, başka kuşakları da içine alacak şekilde uzadı.
Kaderlerine küssünler!
gezgin2011-09-22T00:15:56.689+
Panasonic AF100
Yukarıda gördüğünüz alet, Panasonic'in Micro 4/3 algılayıcılı kamerası. Aralıkta piyasaya çıkıyor ve
Amerika'da satış fiyatının 6 bin doların altında olacağı söyleniyor. SDHC ve SDXC kartlara kayıt yapacak
kamera 1080/720 - 60i, 50i, 30p 25p 24p modlarında çekim olanağı sağlıyor. Ayrıca 720p'de 60p ve 50p
kayıt mümkün. 1080p'de ise çeşitli kare hızları (VFR) olanağı var. Adaptör kullanmak suretiyle başka
objektiflerin de kullanılmasına olanak verecek. 2 adet XLR girişi var ve 24 Mbps AVCHD kayıt yapıyor. HD
SDI ve HDMI çıkışları var (yani NanoFlash ile güzel bir ikili oluştururlar). LCD'si ise HD.
Bu tabii ki gerçek bir "kamera" olduğu için (artık Türkçe'ye de bulaşan "kamera = fotoğraf makinası"
karışıklığını unutun), gerçek bir kamerada olması gereken birçok faydalı özellik bunda da yer alacak. (artı,
"rolling shutter" sorunun az olacağı iddia ediliyordu.) Canon Mark II'nin tahtını kesinlikle sallayacaktır.
Canon da buna Mark III ile karşılık verecektir. Sonuçları yakında göreceğiz.
Kamerayla ilgili daha fazla ayrıntıyı burada bulabilirsiniz.
En sonunda dişimize uygun bir rakip!
:)
gezgin02010-09-12T11:19:19.767+
İstersek Olur!
gezgin02010-09-13T23:29:34.958+
Siyaseti Kışladan Çıkarıp Camiye Sokmak
İşte bu da bu referandumun unutulmaması gereken karelerinden biri. (Diğeri çeşitli iftarlarda Evet isteyen
liderler). Bayram namazından sonra (namaz kılmak için gelmiş cemaatten) cami kapısında Evet isteyen
bir yönetici! Hem de baş yönetici.
Onlar yapınca yolsuzluk, ahlaksızlık, hukuksuzluk olmaz. Onlar "Allah" için bunları yapmaktadırlar zira.
Başkaları yapınca ise veryansın ederler! Adam kayırma, konuşmaları dinleme, mahremiyetin ihlali (hem
de en büyük ağızdan: Tekel işçilerinin banka hesap hareketlerinin şantaj amaçlı kullanılmasını hatırlayın!),
siyaseti gerçek mecrasından çıkartıp başka mecralara (yani, camilere) kaydırılması. Hepsini yaparlar ve
hiçbirinin yanlış olduğunu kabul etmezler. Ama benzerlerini, hatta daha hafiflerini başkalarında görünce
ortalığı ayağa kaldırırlar, "Hukuk elden gidiyor!" diye.
***
Hani bazı insanlar vardır: zihinleri o kadar kaypak, o kadar bulanıktır ki, bırakın bir tartışmayı, herhangi
bir sohbeti dahi sürdüremezsiniz. Zihinlerinde (ve ruhlarında) "tutarlılık" diye bir kavram yoktur. Herşeyi
kendilerine göre yorumlar, kendilerine yontarlar. Eğitimsizlik, karaktersizlik, utanmazlık diz boyudur. Ama
bu "değişkenlik"leri onların her devirde arsızca güçlüden yana olmalarına da olanak verir. Bu nedenle
"hacı yatmaz" gibidirler. ("Oportünist", solcuların bunlara verdiği genel isimdir ama benim bahsettiğim
biraz daha patolojik bir durum.)
İşte bu insanları ikna etmek mümkün değildir. Hayatta bazı şeyleri asla anlamayacak insanlar vardır.
Bunlarla tartışmanın anlamı yoktur. Önlerine koyduğunuz delilleri anlamadıkları gibi doğru da
değerlendiremezler. Ama bu, bu kişilerin serbestçe at koşturup ortalığı haraca kesmesine izin vermek
anlamına da gelmez. Sadece bu insanlarla normal yollarla iletişimin imkansızlığına dikkati çekmeye
çalışıyorum.
Herhangi birşey yapılacaksa, bu karakteri bozuklarla yapılmayacaktır. Asıl mesele gelecekte, gelecek
kuşaklarda çözülecektir.
115

gezgin02010-09-13T23:29:41.042+
Bunu "Sizden" Beklemiyoruz!
Bu seçim her ne kadar Anayasa'nın bazı maddeleriyle ilgili olsa da, büyük bir çoğunluk için basit bir
taraftarlık meselesi. Özellikle de sağ kesim, kendisinden her zaman beklendiği gibi, sürü psikolojisiyle
hareket ederek önlerine konanın ne olduğuna bakmadan liderlerinin işaret ettiği yönde oy kullanacak. Bu
insanlarla uzun uzadıya tartışmanın pek bir anlamı yok. Zira aklıyla değil de inancıyla ve korkularıyla
hareket eden bir insana, akıl yoluyla ulaşmak (hem de kısa bir sürede) pek mümkün değildir.
(Efendilikten öleceğim hakikatten: Bazı siyasetçilerin kendileri gibi düşünmeyenlere "Hayır diyenin ya
aklından zoru vardır ya da vatanını sevmiyordur" (E. Bağış) ya da "Hayır demek için insanların aptal
olması gerek" (E. Günay) dediklerini buraya not düşmek gerek. "Konsomatris" ve "bertaraf" laflarına
girmek bile istemiyorum).
Ama bir de aklını kullandığını iddia eden, aklıyla hareket etmesi beklenen, sahip olduğu ideoloji bunu
gerektiren bazı insanlar var ki, bunun tam aksi yönde hareket ediyorlar. Bu insanlardan bir grup da, bu
referandum sayesinde 12 Eylül ile hesaplaşılacağını zanneden solcular. (Aslına bakılırsa burada da bir akıl
tasarrufu değil de intikam duygusu olduğunu gayet net bir biçimde söyleyebiliriz. Yani yine bilinçdışı
etkenlerle hareket ediyorlar.) İşte bu insanlara birşeyler anlatmak mümkün zira bunların dilinden
konuşursanız anlama ihtimalleri bulunuyor.
Bu kez sözü doğrudan K. Kılıçdaroğluna bırakayım:
"Bazı “solcular” bu anayasa değişikliğine “evet” diyeceklerini açıkladılar.
Elbette, niye olmasın?
“12 Eylül’le hesaplaşmak için…”
Kılıçdaroğlu, Devrim Sevimay’la yaptığı söyleşide “onlara” şu soruyu sorarak lafa başladı, “evet ”
diyeceklere anayasayı anlatarak:
“Bir savcı onları sabahın beşinde isimsiz ihbar mektuplarıyla gözaltına aldırabilir, telefonlarını
dinlettirebilir, özel hayatlarını basına sızdırabilir. Savcıyı şikâyet ettikleri zaman ise Adalet Bakanı
soruşturulmasına gerek yoktur der ve dosyayı kapatır. Hiçbir yere gidemezler. Danıştay’a bile. Bu mudur
solculuk? Bu mudur aydın olmak? Bu pakete göre son karar, soruşturma açma yetkisi bakana ait. Ama şu
anda bakana ait değil. Bakan izin vermese bile Danıştay’a gidebiliyorsunuz.
Ben size söyleyeyim, ben kötü niyetli bir Adalet Bakanı olayım, bize oy vermeyen işadamlarının hepsini
bir gecede toplatırım, hepsini içeri tıkarım, hepsinin özel telefonlarını, özel hayatlarını deşifre ettiririm,
bunu yapan savcının soruşturulmasına da izin vermem. Kenan Evren’in bile düşünemediğini bunlar
düşündüler. Şimdi çıkıp bana desinler ki hayır böyle bir şey yok pakette… Diyebiliyorlar mı? Ben bunu
meydanlarda defalarca söyledim. Çıkıp, “Hayır böyle bir şey yoktur” diyemiyorlar. Sorun burada zaten,
baskıcı anayasayla baskıyı kurmakta. Ve buna diyorsunuz ki solcular hesaplaşma için buna evet diyecek.
Kusura bakmayın, ama o zaman onların solculuğu tartışılır. Asıl onlar solcu değildir.”
Kaynak burası.
***
Bu paketin 12 Eylül ile ilgili hiçbir etkisinin olamayacağını, sonradan yapılan yasalarla geçmişteki fiiliyatı
suç kapsamına sokamayacağınızı, soksanız bile faillerini yargılayamayacağınızı aşağıda bir yerlerde
açıklamıştım. Tekrarlamaya gerek görmüyorum.
Ama bu durum (yani bazı solcuların neye oy vereceklerini çözememiş olmasını) insanı düşünceye sevk
ediyor. Demek ki, diyorum, o dönemde yaşadıkları olayların etkisiyle nesnel düşünme ve değerlendirme
melekeleri zarar görmüş. Yine de bu hareketlerinin vereceği zararın büyüklüğünü görebilirler gibi geliyor
bana. Göremezlerse, yaşadıkları travmanın yanı sıra, uğruna mücadele ettikleri onca şeyin (ve daha
fazlasının) bizzat kendi elleriyle mahvedilmesinin vebali de onların boyuna.
***
Türkiye tarihinin en büyük "satış"ında Kürt Partisinin satıcılar safında yer alması ise, tıpkı Tansu ile Mesut
birbirlerini aklarken BBP'nin desteğini almasında olduğu gibi, unutulması imkansız bir utanca yol
116

açacaktır. Ama bu partide zaten elle tutulur (doğru) hiçbir şey olmadığı için, bu hareketlerini eleştirmeye
lüzum bile görmüyorum.
gezgin02010-09-13T23:29:46.174+
Bu Acele Neden?
!Neden bu referadum ile birlikte Anayasa Mahkemesi'nin yapısı değiştirilmek isteniyor? Nedir bu acele?
Mahkemenin ele geçirilmek istendiği doğru da, somut olarak bu neye karşılık geliyor?
İşte buna:
"12 Eylül 2010 günü yapılacak oylamada AKP'nin Anayasa değişikliği önerisi kabul edilirse Anayasa
Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda ne gibi değişiklikler olacak? Bu değişiklikler AKP'ye
ne kazandıracak?
Anayasa Mahkemesi'nde halen 11 asil, 4 yedek üye bulunuyor. Bu üyelerin büyük çoğunluğu 10.
Cumhurbaşkanı Sezer tarafından atandığından, AKP Anayasa Mahkemesi asil üye çoğunluğuna sahip
olabilmek için 2015 yılına kadar beklemek zorunda. (Anayasa Mahkemesi'nin mevcut üyelerinin görev
süreleri doluyor.)
Haşim Kılıç (Özal seçti) 2015'te emekli
Fulya Kantarcıoğlu (Demirel seçti) 2015'te emekli
Serdar Özgüldür (Sezer seçti) 2020'de emekli
Serruh Kaleli (Sezer seçti) 2019'da emekli
Osman Paksüt (Sezer seçti) 2018'de emekli
Ahmet Akyalçın (Sezer seçti) 2014'te emekli
Mehmet Erten (Sezer seçti) 2014'te emekli
Zehra Perktaş (Sezer seçti) 2014'te emekli
Şevket Apalak (Sezer seçti) Kasımda emekli
Engin Yıldırım (Gül seçti) 2031'de emekli
Nuri Necipoğlu (Gül seçti) 2018'de emekli
Fettah Oto (Sezer seçti) (Yedek üye) Aralıkta emekli
Recep Kömürcü (Gül seçti) (Yedek üye) 2020'de emekli
Alpaslan Altan (Gül seçti) (Yedek üye) 2033'te emekli
Burhan Üstün (Gül seçti) (Yedek üye) 2021'de emekli
2015 yılına kadar beklemek istemeyen AKP, Anayasa'da yaptığı değişiklikleri halkoyuna sunarak, yedek
üyelikleri asil üyeliğe dönüştürmekte ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin atanmasına yeni kriterler ve yeni
usuller getirmektedir."
Kaynak burası.
***
"Amaaaan. Anayasa Mahkemesine kim seçilirse seçilsin! Yeni gelecek bir iktidar hepsini hemencecik
değiştirebilir" zannetmeyin, zira doğru değil:
"Öncelikle, AKP'nin ileri sürdüğü “Siz iktidara gelirseniz siz de hakimleri atayacaksınız” tezi doğru değil.
Çünkü Anayasa Mahkemesi'ne atanacak yargıçlar 12 yıl görev yapacaklar. Yani en iyi ihtimalle 3 seçim
dönemi AKP'nin atadığı yargıçlar görev yapacak.

117

Belki 5 sene sonra AKP diye bir parti olmayacak ama yandaşları yüksek mahkemede kontrolü elde
tutacaklar. HSYK'da ise bu süre seçilen 1. sınıf hakim ve savcılar için 4 yıl... Ama bu sürede tüm hakim ve
savcıları atayacakları gibi, Danıştay ve Yargıtay'a da bu kurul üye seçecek.
Yani 3-5 yıla kalmadan bu iki yüksek mahkeme de ele geçirilmiş olacak.
İstenilen hakim ve savcılar istenilen yerlere atanacağı için, bu mahkemelerden AKP'liler aleyhine karar
çıkması neredeyse imkansız hale gelecek. Böylece şu anda sadece AKP'li vekillerde olan dokunulmazlık,
fiili biçimde tüm AKP'lileri ve yandaşları kapsayacak şekilde genişletilecek."
Danıştay'ın sadece Tüpraş'ın satışında sağladığı 3 milyar dolarlık kazançtan (millet için "kazanç" ama
yöneticiler -ve onları destekleyen sermaye- için kayıp) bile rahatsız olan iktidar, bu mahkemenin elindeki
"yerindelik" yetkisini elinden alarak, devletin mallarını haraç mezat satarak, görülmemiş bir yağmanın da
yolunu yapmaktadır.
***
Adamların kendilerini ve destekçilerini korumak ve hatta daha da semirtmek için hazırladıkları kötü niyetli
planlarının içerdiği incelikli ustalık, gerçekten de göz yaşartıcı. Ama insanı asıl dehşete düşüren, bunu
tamamen farklı bir ambalajla, yani "halkın iradesi" "demokrasi" "darbecilerin yargılanması" vb. paketiyle
satmaya çalışmaları ve halkın neredeyse yarısını da kandırmayı başarmaları.
Ama olsun.
Biz buradayız.
Bir yere gittiğimiz yok.
gezgin22010-09-13T23:29:51.574+
"Hile" Sanatı"
Seçim" dediğiniz şeyin halkın iradesini yansıtabilmesi için dürüst yapılması gerekir. (Bu "halkın iradesi"
meselesine çok da inanmadığımı daha önce belirtmiştim. Zira burada söz konusu olan aslında "gerçekten
aydınlanan kitlelerin özgür iradeyle yaptığı bir seçim değil, kitleleri kandırma gücüne - parasal kaynaklar,
cemaat desteği, medya desteği, vb. - sahip olan tarafın - yani iktidarın - aldığı sonuç"tur. Reklamcıların
size ihtiyacınız olmayan bir malı satmasına çok benzer bu durum. Ama biz şu anda mevcut düzen
üzerinden, yani ehven-i şer kanalından gidiyoruz. İdeal yönetim biçimlerini tartışmıyoruz.) Aşağıdaki
yazısında Yılmaz Özdil'in anlatmak istediği de budur. Ama tam anlaşılmamış olmalı. Öyleyse daha önce
"sağ" kanadın neler yaptığına bir bakalım.
Yazı, Perşembe (9 Eylül 2010) günkü Hürriyet'ten geliyor. Muharrir, Oktay Ekşi:
"Ama “göreceli olarak temiz” seçim yapma geleneğini, demokrasi tarihimizin en kirli seçimi olan 1946'dan
alınan derslere borçlu olduğumuzu kaydetmeliyiz.
O seçim “kirli” idi ama o tarihte iktidarda olan CHP bundan ders aldı ve 14 Mayıs 1950'de Demokrat
Parti'yi iktidara getiren “gizli oy-açık sayım” ilkeli yasayı kabul edip uyguladı.
O tarihten sonraki 1957 seçiminde Demokrat Parti iktidarının kendi taraftarı seçmenlere -İstanbul'da ve
bazı illerde- çift oy kullandırdığı iddia edildi ama konu resmi bir soruşturma sebebi sayılmadı.
1977 seçimlerinde “seçmen sayısı”nın bir öncekinden 3 milyon kadar fazla olduğu açıklandı ama bunun
sonuçları etkileyen bir hile içerip içermediği tartışılmadı.
Keza o seçimle Adalet ve Kalkınma Partisi'ni iktidara getiren 3 Kasım 2002 seçim akşamı tüm Türkiye'de
elektriklerin yarım saatten fazla süre kesilmiş olmasının sonuçları ne kadar etkilediğini soran olmadı.
Bir de 1994'te Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu “yerel yönetim” seçimi var.
Orada da özellikle CHP'ye verilmiş binlerce oyun şehrin muhtelif yerlerindeki çöp konteynerlerinden çıktığı
bilinmektedir ama o oyların o konteynerlere nasıl girdiği hâlâ bilinmemektedir.
Keza 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimi'nde oy sayım sonuçlarını elektronik sistemle Yüksek
Seçim Kurulu'na iletmek için kullanılan “SEÇSİS” isimli sistemin ne kadar “güvenilir” olduğuyla ilgili
tartışmalar devam etmektedir.

118

Son olarak 29 Mart 2009'da yapılan Yerel Yönetim Seçimi'nde oy kullanan seçmen sayısının bir öncekine
göre 6 milyon kadar yüksek olmasının nedeni henüz açıklanamadı."
Kaynak burada.
***
Peki bunlar nasıl yapılabiliyor? diye sorabilirsiniz. Bunu da aynı günkü Sözcü gazetesinde SONAR başkanı
Hakan Bayrakçı açıklamış:
"Seçimlerde 4 aşamada hile olabiliyor.
1. Sandık kurulu başkanı tayin edilirken
2. Oylar okunurken/sayılırken
3. Sandık kurulu başkanı oyları/sonuçları, ilçe seçim kuruluna götürürken
4. İlçe seçim kurulunda, sandık sonuçları bilgisayara girilirken
Bu dört aşamada hile yapılabiliyor, Ancak bunlardan en önemlisi, ilçe seçim kurullarında ki bilgisayara
giriş aşamasında olanıdır.
Şimdi 4 tehlikeyi ve çözümlerini açalım.
1. Sandık Kurulu Başkanı Tayini
a. Sorun: Bu tayin yapılırken, belirli bir görüşe yakın kişiler seçilebiliyor.
b. Çözüm: Tayinler çoktan yapıldı. Bu soruna şu saatten sonra bir çözüm yoktur. Hangi siyasi görüşten
olurlarsa olsunlar, Sandık Kurulu Başkanı olan insanlarımız, yani ulusumuzun namusuna güvenmeliyiz.
2. Oy Sayımı/Dökümü
a. Sorun: Sandıklar açıldığında, sayım başladığında oy pusulalarını sandık kurulu başkanı okur ve iki kişi
de tercih hanelerine işaret koyar. Bazen başkan tercihleri yanlış okuyabilir.
b. Çözüm: Sandık Kurulu Başkanı oy pusulalarını okurken ya yanında farklı siyasi görüşten birkaç kişi
olmalı ya da Başkanın, tercihi okuduktan sonra oy pusulasını orada ki herkese göstermesi istenmelidir.
Yani bu sorunu aşmak mümkün ve kolaydır.
3. Sayım bittikten sonra Başkan İlçe Seçim Kuruluna giderken:
a. Sorun: Sayım bittikten sonra, Başkan kullanılmış oyları, kullanılmamış boş oy pusulalarını ve tutanak
ile diğer araç/ dokümanları ilçe seçim kuruluna götürür. Yolda bir yerde kullanılmamış boş oy pusulalarını
kullanarak zarflarda ki oyları değiştirebilir.
b. Çözüm: Başkan İlçe Seçim kuruluna giderken yanında mutlaka polis, eğer polis yoksa farklı görüşten
bir sandık kurulu üyesi olmalıdır.
4. En Ciddi Aşama, İlçe Seçim Kurulundaki giriş/ Toplama İşlemi
a. Sorun: Sandıklardan gelen sonuçlar, ilçe seçim kurulunda bilgisayarlara girilerek toplama işlemi yapılır.
Bu noktada bilgisayarın başında oturan kişi çok önemlidir. Kendisine okunulan oyları farklı tercihler
hanesine giriş yapabilir. En önemlisi de, genelde ilçe seçim kurulundaki bilgisayar donanımı ile giriş
işlemini yapan kişiler, o kentin belediyesi tarafından oluşturulmaktadır.
b. Çözüm: İlçede ki bu giriş işlemi esnasında, gözünü bilgisayardan ayırmayacak farklı partilerin
temsilcileri, mümkünse polis olmalıdır. Süre uzasa da bu kişiler bilgisayar girişinin tümünü
denetlemelidirler. Girişi yapan kişinin hile dışında, yorulma ve hata yapma ihtimalide vardır. Bu nedenle
giriş nöbetleşe yapılmalıdır."
Kaynak burada.
gezgin02011-09-22T00:15:56.673+

119

Bütün Dertlerimiz Bitecekti
Siz "DEEP IMPACT" ya da "ARMAGEDDON" gibi filmlerin tamamen kurmaca olduğunu mu
zannediyorsunuz? Dikkatle okuyun öyleyse, zira NASA bildiriyor:
Bugün (Çarşamba) itibariyle iki meteor, uzaydaki mesafeler düşünüldüğünde, dünyayı kıl payı sıyırarak
yanından geçecekler. 2010 RX30 adlı asteroid yaklaşık 10 ila 20 metre boyunda, ve TSİ 13:00 civarında
Dünyanın 248,000 kilometre yakınından geçecek. 2010 RF12 adlı asteroid ise 6 ila 14 metre boyutunda
ve ilkinden 11 saat sonra 79,000 kilometre yakınımızdan geçecek. (Dünyanın çevresinin 40 bin kilometre
olduğunu hatırlarsanız, tehlikenin ciddiyetini daha iyi hayal edebilirsiniz.)
Bundan milyonlarca km önce, bu meteorların yörüngesinde meydana gelecek mikrometrelik bir değişiklik,
referandumda "Evet" veya "Hayır" çıkmasını son derece anlamsız bir hale getirebilirdi. Hele bu meteorlar
biraz daha büyük olsaydı, emeklilik planlarınız ya da yazacağınız o "harika senaryo" projesi gerçekten de
suya düşerdi.
Gerçekten de hayatımız pamuk ipliğine bağlı. Hem de her gün, her an, her yerde...
***
Meraklısına detay: Her iki asteroid de 5 Eylül günü fark edilmiş. (Yani öyle filmlerdeki gibi aylar
öncesinden bilinen ve hazırlık yapılabilecek şeyler değiller). Her 10 senede bir de bunlardan bir tanesinin
Dünya'ya çarpma olasılığı varmış. (Ama bu, önümüzdeki 10 sene rahatız anlamına gelmez, sanırsam).
gezgin02010-09-13T23:30:02.277+
Gelecek Hırsızlarına Dönüş II
Meğersem ben aşağıda eksik yazmışım. Hani derler ya devam filmleri asla orijinali kadar iyi olmaz diye.
Burada bir istisna söz konusu. Yönetmen Yılmaz Özdil'den geliyor:
Yeni başlayanlar için referandum... Madde madde
Aylardır anlatılıyor... Hâlâ “hangi maddeleri oylayacağız?” diyen var.
İzah edeyim.
Memur maddesi: Kamu Personeli Seçme Sınavı yapıldı, dini imanı dilinden düşürmeyen cemaatçi
arkadaşların soruları arakladığı, kul hakkı yemeye utanmadıkları ortaya çıktı.
Eğitim maddesi: Üniversite sınav sorularının takunyalılara sızdırıldığı, kendi dershanelerine servis edildiği,
milyonlarca evladımızın geleceğini çaldıkları ortaya çıktı.
Güvenlik maddesi: Polis Akademisi sınavında soruların zimmete geçirildiği, tarikatçılara ezberletildiği,
uzun lafın kısası, hırsızların polis olmaya çalıştığı ortaya çıktı.
Eşitlik maddesi: TRT’ye personel almak için sınav yapıp, sonuçları internetten yayınladılar, ancak, torpil
taleplerini silmeyi unuttular, böylece, kazanan isimlerinin yanında “şu müdür tanıyor, bu müdür kefil” gibi
notların düşüldüğü ortaya çıktı.
İşçi hakları maddesi: AKP’li belediye itfaiyeye alınacak üç personel için sınav yaptı, yüzlerce aday “belgen
eksik” diye sınava sokulmadı, “prosedürü uyguladık” dendi, sonuçlar bi açıklandı, başkanın oğlu ve
kayınbiraderiyle, zabıta müdürü oğlunun kazandığı ortaya çıktı.
Ekonomi maddesi: Kamu bankası sınav yaptı, müfettişler aldı, boru değil, müfettiş bu, sahtekârları
yakalayacak, 80 puan alanlar girecekti, 70 alanlar dolduruldu, rezalet ortaya çıkınca, bilgisayarın hata
yaptığı söylendi... Bir başka kamu bankası müfettişler aldı, sınavı hazırlayan özel üniversitenin aynı
soruları daha önce bir başka kamu kurumunun sınavında sorduğu ortaya çıktı, suçüstü enselenen
üniversite “ayy çok pardon” dedi.
Sağlık maddesi: Sağlık Bakanlığı Unvan Sınavı yapıldı, 20 soru iptal edildi, 17 sorunun cevap şıkları
değiştirildi, zaten 50 soru vardı birader, belli ki unvanı yükseltilmek istenenler buna rağmen
becerememişti, sonuçlar bir hafta geç açıklandı, rezaletin ayyuka çıktığı ortaya çıktı.
Spor maddesi: Çok örnek var, birini anlatayım, Menderes Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksek Okulu’nda
sınav yapıldı, kazananların listesi açıklandı, sonra o liste indirildi, başka liste asıldı, kazanıp kayıt
120

yaptıranlara “siz kazanamadınız” dendi, kazanamayanlar kayıt edildi, savcı “oha artık” demek zorunda
kaldı, mahkemenin yürütmeyi durdurduğu ortaya çıktı.
Sendika maddesi: Eğitim Kurumu Müdürlüğü sınavı yapıldı, soruların iktidara yakın bi sendikanın
çalıştayında sorulan sorular olduğu, o sendikadan olanların kazandığı ortaya çıktı.
Din maddesi: Diyanet İşleri Başkanlığı vaizlik, Kuran kursu öğreticiliği, müezzinlik sınavı yaptı, başarılı
olan adaylar başarısız ilan edildi, başarısız denilen adaylar mahkemeye başvurdu, olmayacak duaya amin
denildiği, sınavın iptal edildiği ortaya çıktı.
Netice itibariyle...
Son 4-5 senede, vatandaşların geleceğiyle alakalı olup, seçenekli şıkları bulunan her sınavda, hukuken
tespit edilmiş “yamuk” olduğuna göre, pazar günü cevabı aranması gereken asıl soru şudur... Hukuk
sınavı referandumda katakulli olmayacağının garantisini kimse verebilir mi?
a, evet
b, hayır
***
Kaynak: Burası
gezgin52010-09-07T18:03:42.853+
"Anayasa Mahkemesi" diye bir mahkeme neden var? diye merak ediyorsanız, şuradaki yazıyı
gezgin02010-09-13T23:30:08.015+
Aldatma Özgürlüğü!
Bu referandumun bir özelliği de DİN'in SİYASET'e alet edilmesinin artık alenen yapılır hale gelmesidir.
Artık hiç kimse "biz dini siyasete alet etmedik" diyemez. İftarlarda yapılan referandum konuşmaları artık
sıradan bir hal almıştı ki, yukarıdaki durum ile karşılaştık.
Bu artık size sıradan, hatta normal bir şey gibi görünmeye başlamış olabilir. Ama aslında hiç de değil.
Bunun neye benzediğini şöyle anlatayım:
Diyelim ki siz bir kadınsınız, hatta annesiniz. Adamın birisi çok sevdiğiniz çocuğunuzu kaçırıyor ve diyor ki
"Bana şu kadar para vermezsen, çocuğunu göremezsin / çocuğuna zarar veririm."
Normal bir annenin çocuğu için yapamayacağı şey yoktur. Hiçbir rasyonel açıklama bu kadını, çocuğunu
görmek ya da sağlığını teminat altına almak için çılgınca şeyler yapmaktan alıkoyamaz. Zira annelik bir
içgüdüdür, bilinç düzeyinde işleyen, akıllı mantıklı bir süreç değildir. Bu güdü hayatın devam etmesi
açısından o kadar önemlidir ki, anne çocuğunu kurtarmak için gerekirse kendi hayatını verir.
Din de genelde annelik kadar olmasa da, çok güçlü bir bilinçaltı güdüdür. Akılla-mantıkla alakası yoktur.
İnançla, geleneklerle, eğitimle, çok küçük yaşlardan itibaren maruz kalınan telkinlerle alakalı birşeydir.
İnsanlar daha sonra bu inançlarını pekiştirmek için bilimsel yaklaşımlara girebilirler. Ama büyük çoğunluk
için din, vazifeleri yerine getirildi mi mutlu olunan, getirilmedi mi suçluluk duyulan ya da en azından
rahatsız olunan bir hadisedir.
Siyaset ise duygularla değil de akıl ile oynanması gereken bir oyundur. Zira her şey ortadadır: Enflasyon,
işsizlik rakamları, iç ve dış borç, ailelerin açlık sınırları vb, tartışma götürmeyen rakamlarla ifade edilir.
İnsanların başka şeylere değil bu rakamlara bakarak karar vermesi gerekir. Bu işin başka bir boyutu
yoktur.
Ama eğer gözünüz iktidar arayışıyla dönmüş ise, özellikle de halkınız büyük ölçüde cahil ise, onları bu
rakamlarla ikna edemeyecekseniz, başka yollara başvurmanız kaçınılmazdır. Topluluklar bazında en etkili
araç da dindir. Sadece kişi ile Allah arasında kalması gereken bir meseleyi ortaya sürer, onun çeşitli
veçhelerinden kendinize oy çıkartmaya çalışırsınız.
Bunun ahlak dışı olduğunu söylememe gerek yok. Tıpkı bir buzdolabı satıcısının size "bu buzdolabı
Mekke'deki kutsal topraklarda üretildi" diyerek bir ürün satmasına benzer. Eğer siz eğitimli, aklı başında

121

biri iseniz "Ne alakası var Mekke ile buzdolabının. Allah'ı karıştırma bu işe!" dersiniz. Ama eğitimli
değilseniz, içinizdeki Allah korkusu ve sevgisi depreşir ve kesenin ağzını açarsınız.
Yakın zamana kadar yöneticiler bunu yapıyor ama yapmadık diyorlardı. Ama şimdi öyle bir hırs bürümüş
durumda ki gözlerini, arkalarına Allah'ı (yani Ramazan ayının insanlarda uyandırdığı uhreviyet
duygusunu) alıyorlar ve siyasetlerini bu platformda yürütüyorlar. Bunun ahlaka aykırılığından mı
bahsedeyim, yasalara aykırılığından mı bahsedeyim, yoksa bizzat İslam'a aykırılığından mı bahsedeyim,
bilememiyorum.
Ama şurası çok açık. Bu güzel milletin güzel duygularını sömürerek zenginleşenler, ve bunların oyunlarına
kananlar, gerçekten de eğitime ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu açıkça gösteriyor.
Bir de şu var: Daha önce de belirttiğim gibi, bu kadar cahillik, bu kadar saflık, bu kadar körlük (ya da
düpedüz kötü niyet, vicdansızlık ve insafsızlık), hayat tarafından, doğa tarafından ve tarih tarafından
mutlaka cezalandırılır. İç ve dış düşmanlar, en ufak zaafınızda tepenize inerler. Neye uğradığınızı
anlamazsınız bile.
Daha geçen yüzyılda buna benzer nedenlerden dolayı bir imparatorluk kaybettik. Allah'ın çok sevgili
kullarıymışız da Mavi Gözlü Yakışıklı ve arkadaşları imdadımıza yetişti. Ama bu yüzyılda böyle birilerinin
geleceği ne malum?
Aldanmamayı öğrenmemiz lazım. Aldatmayı sevenler çok zira!
gezgin102010-09-13T23:30:13.143+
Yanlış Duymadınız, Yanlış Okumadınız!
Bu da OdaTV'den geliyor:
(Başbakan Çorum mitinginde şöyle demiş:)
"Millet olarak Çorum'la, Çorum'un yiğitliğiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle her zaman gurur duyduk, nasıl
ki Çorum bu topraklardan yetişmiş Akşemsettin Hazretleriyle, Ebusuud Efendi'yle, Koyunbaba'yla, İskilipli
Atıf Hoca'yla gurur duyuyorsa, bizler de Çorum'la gurur duyuyoruz. Biz sizlerle gurur duyuyoruz."
Ebu Suud Efendi ... Yavuz Sultan Selim'in Şeyhül İslam'ı. "Alevilerin, canları, malları, namusları size
helaldir" diye fetva veren kişi.
"İster okla, ister mızrakla, ister bıçakla olsun alevilerin kestiği mırdardır, yenilmez" diyen yobaz. Bu kişiye
sorarlar," elimize geçirdiğimiz alevi kadınlarını ne yapalım?" diye? Verdiği cevap, ''BELİNİZE KUVVET".
İskilipli Atıf Hoca kimdir? İstiklal savaşında "Mustafa Kemal isyankardır, katli vaciptir, Yunan askerleri,
padişahımız efendimizin daveti üzerine gelmişlerdir, onlara saygılı olalım diye yazılar yazan biridir."
(demiştir).
Türk askerlerine yazdığı mesajlarla, Türk askerinin cepheden çekilmelerini istemiş, padişahımın emirlerine
karşı gelmeyin, Mustafa Kemal'e karşı gelin mealindeki yazıları Yunan uçakları tarafından cephedeki
mevzilere atılmış, askerin dağılması amaçlanmıştır. Zaferden sonra İstiklal Mahkemelerinde yargılanmış
ve asılmıştır."
***
Bazen gerçekler, benim hayal gücümü dahi aşıyor.
El insaf!
gezgin12011-09-22T00:04:04.667+
Bilmeyen Kalmasın Diye!
Aşağıda, Cüneyt Ülsever'in 24 Ağustos 2010 tarihli yazısından bazı bölümler bulacaksınız. Kendisinin
birçok görüşüne katılmasam bile, aşağıdakilerin ne kadar doğru olduğunu siz de göreceksiniz:
"HSYK'da gördüğüm en temel mesele Adalet Bakanı ve Müsteşarı'nın Kurul'a üye olmalarının devam
etmesi. Bu düzenleme yargının bağımsızlığı ile zaten bağdaşmıyor. Bakan'ın HSYK'ya başkanlık etmesi 12
Eylül Anayasası ile getirildi, 1961 Anayasası'nda ise HSYK Başkanı Kurul içinden seçiliyordu.
122

Halihazırda, HSYK'yı toplantıya çağırma, gündemi oluşturma yetkisi Adalet Bakanlığı'nda. Müsteşar
toplantıya katılmazsa Kurul toplanamıyor. Yargıçlık mesleğine girebilmek için gereken sözlü sınavı da
Adalet Bakanlığı yapıyor.
(Bu son cümlenin anlattığı durum bile aslında tek başına yeterince korkunç. Sözlü sınavların ne kadar
keyfi olduğunu bilmeyeneniniz yoktur sanırım. Adalet Bakanlığı halihazırda zaten "bağımsız" yargıyı büyük
ölçüde etkilemekteydi, gördüğünüz üzere. Bu paketle birlikte bu etkiyi iyice artırmayı planlıyorlar. - gg)
Anayasa değişiklikleri ile Adalet Bakanı'nın yetkileri beter genişliyor. Anayasa'ya, “HSYK'nın yönetim ve
temsilinin Adalet Bakanı'na ait olduğu” yolunda bir cümle ekleniyor. Yargı erkinin yönetiminden yargı
mensupları değil, Adalet Bakanı sorumlu olacak. Kurulacak sekretaryanın Genel Sekreteri'ni atama yetkisi
de Adalet Bakanı'nda. Müfettişler HSYK'ya bağlanıyor ama Bakan'ın onayı olmadan soruşturma
yapamıyorlar. Bunun yanında, 3 daire halinde çalışacak olan yeni HSYK'da dairelerin oluşumu ve
işbölümünün kanunla düzenleneceği belirtiliyor. Böylelikle hükümet istediği düzenlemeleri yapma
konusunda geniş yetkiye sahip oluyor.
***
Değişiklik ile birlikte Anayasa Mahkemesi üyelikleri de 11'den 17'ye çıkarılıyor. 17 üyenin 14'ü (4'ü
doğrudan) cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. 3 üye TBMM tarafından seçiliyor. Ancak, TBMM'nin seçimi
salt çoğunlukla yapıyor, böylece Meclis'te çoğunluğa sahip iktidar 3 üyeyi belirliyor.
TBMM'nin seçeceği 3 üyeden 2'si Sayıştay'ın gösterdiği adaylar arasından seçilecek. Halihazırda Anayasa
Mahkemesi'nde Sayıştay'dan sadece 1 üye var. Ayrıca, şimdiki Anayasa Mahkemesi'nde YÖK'ten seçilen 1
üye varken bu sayı 3'e çıkarılıyor.
Hem Sayıştay, hem YÖK, tesadüf eseri, Hükümet'e yakın kurumlar!
Cumhurbaşkanı'nın takdirine bırakılan üye sayısı da önce 3 iken şimdi 4'e çıkıyor.
Açıkça görülüyor ki; Anayasa Mahkemesi'nde 17 üyeden en az 10'unun iktidarın yanında olması garanti
altına alınıyor!"
Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.
***
Bu arada yöneticiler, devletin imkanlarını "tam güç" kullanmaya başlamış durumdalar. Gün geçmiyor ki
halkın çeşitli kesimlerine çeşitli müjdeler verilmesin. Memura yapılan zamlar, çiftçinin kredi faizlerinin
yüzde 13'ten yüzde 10'a düşürülmesi, öğrenci harçlarına zam yapılmaması (YÖK'ün ısrarlı talebine (!)
rağmen - kendi aralarında oynadıkları tiyatroya bakın: "Sen artırmayı ister gibi yap, ben de reddeder gibi
yapayım!"), KOBİ'lerin vergi borcunun yeniden düzenlenecek olması...
Bütün bunlar halka verilen rüşvet değil de nedir? Neden baştakiler, örneğin Anayasa Mahkemesine
bireysel başvurunun kabul edilmesi için kendilerini bu kadar zorlasınlar ki? Yoksa bireysel başvuru vb.
aslında kandırmaca da bunların dertleri başka mı? Tabii ki başka: Yüksek Kanepe korkusu bunlarınkisi.
Yüce yerlerden duyulan bir korku. Yükseklik Korkusu. Vertigo. Hitchcock!
***
Bilmeyen kalmasın, dedim. Sorarlarsa kolayca anlatırsınız. Ya da doğrudan buraya link verin. Konuşurken
bile!
Güncelleme: "Ben okumaktan sıkılıyorum" diyenlere, Muharrem İnce'den son derece yalın anlatımlı
videolar BURADA.
gezgin12010-09-13T23:30:24.618+
A. ve F.
Bazı yazarları bir kere değerlendirmeye tabi tutup kafamda bir yere koyduktan sonra kendilerine tekrar
tekrar dönme ihtiyacı hissetmem. Meğer ki büyük bir değişiklik geçirdiklerine dair bazı duyumlar alayım.
(İyi örnek olarak C. Ülsever, kötü örnek olarak Y. Bulut)

123

A. Altan benim için böyle bir yazardır. Orta kalitede bir edebiyatçı, çok ama çok kötü bir gazetecidir.
Kötülüğü sadece "gazetecilik" mesleğinin bilinen bütün ilkelerini ayaklar altına almasından kaynaklanmaz.
Ayrıca bütün insani değerleri de (kendisi tam aksini yaptığını zannetse de) günaşırı çiğner. Kendisini
alkışlayan bir grup (ve de yönetim) bulunduğu için hatasının farkına da varması pek mümkün
görünmüyor. (Benim tahminim bütün bu fırtına dindikten ve ne büyük hatalar yaptığını anladıktan sonra,
"ama ben aslında sadece bir edebiyatçıyım" diye yırtmaya çalışacağı).
Lakin gelen bir yorum üzerine bir yazısını okumaya başladım. Her zamanki seviyesiz düşüncemsiler düşünce bile değil. Ama yazının altındaki bir bağlantı, ilgimi çekti. Cemaat ile Hanefi Avcı hakkında da
yazı yazmış hazret. Ben de o yazıya bakayım dedim.
Ve Voila!
Yazıdan aldığım bazı cümleler aşağıda yer alıyor. Onun altında da benim listeli yorumlarım var. Yazının
sadece belli yerlerini almamın nedeni, cımbızla bazı cümleleri seçmek değil, Altan'ın bütün düşüncelerini
temsil ettiklerine inanmam. (Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.)
"Çok sık duyduğumuz sözler var.
“AKP’liler, devleti ele geçirmeye çalışıyor” gibi ya da “Fethullahçılar devleti ele geçirmeye çalışıyor” gibi.
Devlet “birilerinin” sahip olduğu ve “birilerinden” koruduğu bir kale anladığım kadarıyla ve bu “kalenin”
ele geçirilmesinden korkuyorlar.
Dün Roni Margulies bu konuda muhteşem bir yazı yazmıştı.
“Bir general, bir emniyet müdürü ‘evet ben Fethullahçıyım’ derse ne yapılması öneriliyor” diyordu, “işten
mi atmak gerek adamı? Hapse mi atmak gerek?
İnançları nedeniyle atılması gerek, öyle mi?
Başka kimleri atmak gerek peki? Beğenmediğimiz inançlara inanan herkesi atalım mı?”
Fethullahçıların inançlarının ne olduğunu, diğer Müslümanlardan farklarını bilmiyorum, “ılımlı İslam”
oldukları söyleniyor, ne olursa olsun, neticede bir “inanç” değil mi bu?
İnançlarından dolayı insanları suçlayacak mıyız?
“İnanç”, suç mu?
...
Emniyet’in, istihbaratın, ordunun içinde çok sayıda Fethullahçı olduğu artık biliniyor ama bu adamları
“inançlarından” dolayı suçlayamazsınız, karalayamazsınız, eğer “cemaatlerinin çıkarı” için yasadışı işler
yapıyorlarsa, bunu yakalar, belgeler, yargılarsınız.
“Kötü bir şey yapacaklar” diye niyetlerini sorgulamak, “niyetlerini” suçlamak “faşizme” girer, hukuk ise
“kötü bir şey yaptıklarında” yakalayıp “belgelemektir”."
***
Yazının özü bu cümlelerde yer alıyor. Merak eden tamamını okusun.
Gelelim benim burada ortaya konan görüşlerle ilgili düşüncelerime:
1) Türkiye Cumhuriyeti, şehir kulübünde briç oynamaktan sıkılan bir grup beyfendi tarafından eğlenmek
amacıyla kurulmuş bir kurum değildir. Belirli iç ve dış güçler tarafından (bu tabirin klişe olmasına
bakmayın: Birinci Dünya Savaşını ve Kurtuluş Savaşı dönemindeki isyanları hatırlayın) yok edilişin kıyısına
getirilen bir milleti uçurumun kenarından alan ASKERLER ve bürokratlar tarafından kurulmuştur.
Bu kişiler, kimlerle kıyasıya bir mücadele verdiklerinin son derece bilincinde oldukları için, bu kişilere karşı
mücadelenin devam etmesi gerektiğini ve bu mücadelenin nasıl yapılacağını da Anayasa'ya koymuşlardır.
Aynı Anayasada, güçlükle kurulan bu yeni devletin hangi ilkelere bağlı kalırsa baki olacağı da belirlenmiş
ve bu ilkelere bağlı kalınması gerektiği belirtilmiştir.

124

Anayasanın 2. Maddesinde şöyle denmektedir: "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma
ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir."
Yani devlet, nötr değildir. Devletin bir ideolojisi vardır. Ama bu ideoloji sonradan ona yapıştırılmış,
birilerinin devleti ÖNCE ele geçirmesiyle ona zerk edilmiş birşey değildir. Devleti kuranlar zımnen (yani
ülke ilk kurulduğunda) ya da doğrudan (daha sonra yapılan Yasa değişiklikleri ile) bu ilkeleri ortaya
koymuşlardır.
Bunun, insanların inançları ile ilgili bir mesele olmadığına dikkatinizi çekerim. Yani burada devlet bütün
vatandaşlarının belirli inançlara sahip olmasını istemiyor. Sadece kendi kurumlarının ve çalışanlarının
gözetmesi gereken ana ilkeleri ortaya koyuyor. Eh, bu devlet sokakta bulunmadığına göre, bu son derece
anlaşılır birşeydir. En ufak şirketler bile kendi çalışanları için belirli "davranış ilkeleri" belirlerken, koskoca
devletin böyle ilkelerinin olmasını yadırgamamak lazım.
Şimdi gelelim A.A.'nın görüşlerine. Ona bakılırsa belirli bir inanca sahip olmak, bu inanca sahip olduğunu
açıklamak bir devlet memuru için suç teşkil etmemeli, bu inançtaki insanların devlet kadrolarını
doldurmasından korkulmamalıdır. Korkulması gereken suç işlenmesidir. Zaten devletin görevi de suç
işlendikten SONRA bunu belgeleyerek suçu işleyenleri yakalamak ve cezalandırmaktır.
Buradaki düşünce hatalarının ne kadar bariz olduğunu siz de görüyorsunuz, ama anlamayanlar için yavaş
yavaş, teker teker açıklayayım.
I) Sözü geçen cemaat (ki aslında Özal döneminde Nakşiler için bu söylenebilirdi zira kendisi ve bir çok
çalışma arkadaşı o tarikata mensuptu), cemaat liderinin youtube'ta rahatlıkla bulunabilecek videolarından
da kolayca görülebileceği üzere, YAYILMACI bir cemaattir. Hatta en sık izlenen videosunda kendi
takipçilerine devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmelerini, vakit gelmeden başlarını kaldırmamalarını,
ele geçirme işlemi tamamlandıktan sonra harekete geçmelerini önermektedir. Özellikle sirayet edilmesini
istediği kurumların başında adalet gelmektedir. Bu konuşmanın dinleyiciler arasında bir sır gibi
saklanması gerektiğini de sonradan eklemektedir.
A.A. bu videoyu bilmiyor mu? Bulması o kadar zor mu? Kendisinin bu bilgilerden bihaber olduğunu
sanmıyorum. Sadece kendi savını desteklemek amacıyla bunu görmezden geliyordur. Adam açık bir
biçimde devleti ele geçirme planından bahsediyor, sonra bunun gizli tutulmasını istiyor, ama sayın A.A.
bunu doğrudan görmezden geliyor. Hmm. Gerçekleri araması gereken bir meslek mensubundan ilginç bir
tavır.
II) Hakkında iki cümleden fazla birşey bilmediği bir topluluğu savunmak, hangi vicdana sığar. Eğer isterse
ben NAZİ partisini herkese sevimli gelecek bir iki cümle ile tanıtayım: "Almanya'nın yeniden yükselmesi
ve Alman halkının refahı için çalışan bir partidir. Son derece çalışkan, disiplinli ve enerjik üyelerden
meydana gelir. Amaçlarına ulaşmak için hiçbir engel karşısında yılmamayı kendilerine düstur
edinmişlerdir." Ne güzel bir parti değil mi? Oysa gerçek ne kadar farklı! Buradan da anlaşılacağı üzere,
gerçeği öğrenmek ve kimi savunduğumuzu doğru anlamak için biraz araştırma yapmak zorundayız.
A.A. da cemaat(ler) hakkında birkaç kitap okusa, birkaç kişiyle görüşse, birkaç video izleseydi, sanırım
olayın sadece basit bir "kişisel inanç" düzeyinde kalmadığını, devleti ele geçirmek için düpedüz orta ve
uzun vadeli plan yapan bir (aslında birkaç) insan grubunun söz konusu olduğunu anlardı. Ama A.A.'nın
amacı bu değil. Onun yıpratmak istediği kurumlar var. Bu kurumların düşmanları da ona her nedense hoş,
samimi, en basitinden tehlikesiz geliyor. Kendi görüşlerinden vazgeçmemek için gerçekleri ya çarpıtıyor
ya da yok sayıyor.
Edebiyat alanında mazur görülebilecek bir tavır olan bu yaklaşım, "gerçek"lerin tek geçer akçe olduğu
gazetecilikte son derece yanlıştır. Ama yukarıda da dediğim gibi, ben bir gün A.A.'nın "Ben aslında sadece
bir edebiyatçıyım" diyerek paçayı kurtarmaya çalışacağından şüpheliyim. Yoksa, bu kadar bariz hatalar
yapan bir insanı, değil gazeteye yönetici yapmak, ortaokulda münazara takımına bile almazlar.
III) A.A.'nın yaptığı en büyük hatalardan biri, devlet güvenlik güçlerinin (ve ilgili diğer kurumların) suç
işlenmeden harekete geçemeyeceğini zannetmesi. Yani devletin ancak bir suç işlendikten sonra ve bu
kanıtlandıktan sonra harekete geçmek zorunda olduğunu zannetmesi.
Oysa azıcık Ceza Hukuku ile ilgilense, "suç işleme ihtimali yüksek bulunan kişilerin" de yakalanabileceği
ve eldeki deliller doğrultusunda işlemeyi planladıkları suç yüzünden cezalandırılabileceğini bilirdi. Yani siz
birini öldürme hazırlığı yaparken yakalandığınızda da suçlusunuzdur. Henüz suçu işlememiş olmanız sizi
bu suçlardan ari kılmaz. Aynen hapsi boylarsınız.

125

Ama burada iş biraz daha çetrefilli. Zira söz konusu olan, birilerinin öldürülmesi gibi bariz somut bir suç
değil. Yavaş yavaş devlet kurumlarının belirli bir inanca sahip kişiler tarafından ele geçirilmesi, sonra da
bu kurumların bu topluluğun isteklerine göre yönetilmesi. Yani burada elinde dumanı tüten silah tutan bir
cani bulma şansınız yok. Hatta yapılan işlemlerdeki tarafgirliği bile bazı durumlarda
kanıtlayamayabilirsiniz. (Otoriteden kaçmayı ve kendilerini gizlemeyi çok iyi bilirler.)
Ama bir süre sonra bir bakarsınız, bir kurumdaki bütün elemanlar, bu inanca sahip insanlardan meydana
gelmekte. Ya da başka bir kurumum bütün satın alma işlemleri, o cemaatle bağlantılı olan kurumlardan
yapılıyor. Ya da belirli kurumların sınavları, o cemaatin dershanelerine önceden servis ediliyor ki o kurum,
bu dershanelerden çıkan elemanlarla dolsun. (Son defasında yakalandılar. ÖSYM başkanının acınası
açıklamalarını mutlaka bulunuz.) Ya da TRT örneğinde olduğu gibi açık açık o kurumlardan personel
transfer ediliyor.
E şimdi bunlar suç değil mi? Devlet tamamen ele geçirildikten sonra, izini örtmeyi beceremeyen üç beş
çapulcuyu yakalamanın anlamı ne? Artık deve hamuduyla götürülürken, sızlanmanın ne anlamı var?
Devletin görevlerinin başında suçluyu yakalamak kadar suçu daha gerçekleşmeden de önlemek gelmiyor
mu?
Ama bunların A.A.'nın derdi olduğunu sanmıyorum. A.A.'nın amacı belli. Gazetecilik yapmak değil.
Devletin belirli kurumlarını yıpratmak. Bu nedenle de onu bu amaca götüren yoldaki her engel saçma,
yanlış, "anti-demokratik" ve "bürokratik". Cıs, tü-kaka yani. Bu yaklaşım, hazırladığı haberlerde de belli
oluyor. Kaynağın sorgulanmadığı, sonuçlara varırken usulün tamamen göz ardı edildiği, hukuktan
bahsedilirken hukukun ayaklar altına alındığı bir gazetecilik bu. (Nedense aklıma "Zor Ölüm 2" filmi geldi.
Orada da böyle bir gazeteci vardı. Gazetecilik yapıyorum derken ortalığı birbirine karıştıran.)
2) Halihazırda bu veya başka cemaatler tarafından suçlar işleniyor zaten. Başka bir yerde (sanırım bir
yorumda) belirttiğim üzere bu adamlar (yani radikal dinciler) günümüz dünyasını "darül harb" ilan
ettikleri için, düşmanı (laikleri, kendilerine karşı olan askerleri, akademisyenleri, yöneticileri, vb.) alt
etmek için her türlü yolsuzluğu, yanlışı, aldatmacayı yapmayı normal kabul ederler. Bütün dünyanın
müslüman olduğu ütopik bir zamanda günah sayılacak eylemler, bu "darül harb" döneminde kabul
edilebilirdir.
Yani "Bunlar Müslüman, bunlardan zarar gelmez" demeyin. Zararın en büyüğünü yapıp bundan dolayı bir
de vicdan azabı çekmemek için gerekli açıklama mekanizmalarına sahiptirler.
Ama asıl mesele, özellikle devlet içerisinde ele geçirdikleri konumlardan dolayı, işledikleri suçların yasal
takibe uğramaması ya da başkalarına nazaran daha az uğramasıdır. Yani adamlar çok akıllıca (kendileri
için akıllıca tabi) bir hareketle, yaptıkları ve yapacakları yasa dışılıkları takip edecek kurumları önce ele
geçirmişler ya da ellerindeki muazzam siyasi - ekonomik - sosyal güç sayesinde bu kurumların üyelerini
etkiler hale gelmişlerdir. Bu sayede, örneğin, bu cemaate ya da onun desteklediği partiye bağlı
Belediyelerde meydana gelen yolsuzlukların hemen hiçbirinin hesabı sorulmaz. Bu gruplara yakın şirketler
Vergi Dairesi'nin kör noktasına yığılmış haldedir.
A. Altan da beklesin: Birileri belge bulacak da, sonra suçluları yargı önüne çıkaracak da... Ölme eşeğim,
ölme.
Ama tabii bunlar, bu somut hayat, yani hepimizin bire bir kavga dövüş yaşadığı bu hayat, onun için
fantastik bir kurgudan ibaret. Tıpkı ekürisi O. Pamuk gibi, uzaktan seyrediyor dünyayı. Kendi kafasında
devlerle mücadeleler veriyor. Kendisini bir kahraman gibi hissetmesini sağlayacak bir Goliath bulmuş,
durmadan saldırıyor. Karşısındaki gerçekten Goliath mıdır, kendisi Davud mudur, hiç farkında değil.
Bir gün somut gerçekler, (tıpkı C. Ülsever'de olduğu gibi) dank edecek kafasına ama o zaman iş işten
geçmiş olacak. Zarar, verilmiş olacak. Ciddi ciddi ılımlı şeriatı ve/veya bölünmüş bir Türkiye'yi konuşuyor
olacağız. (Aslında konuşuyoruz da farkında değiliz. Son günlerdeki "ayrılma" söylemlerine bir bakın.) Ama
o bunlardaki payının hâlâ tam olarak farkında olmayacak. "Ben ne yaptım ki" diyecek "yüksek idealleri
savunmaktan başka?" Hiçbir idealin boşlukta, bağlamsız var olamayacağını, ideallere anlamını verenin
konjonktür olduğunu, ve en yüksek ideallerin bile kötü niyetli insanlar tarafından suistimal edilebildiğini
unutarak.
gezgin82010-09-13T23:30:30.330+
Durum Bu Kadar Ciddi!
Bu sitede siyaset yazmaktan ben de pek hoşlanmıyorum. Ama bu sefer durum çok ciddi. Hırsızın daha
fazla hırsızlık yapma ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi kaçma planına engel olma şansınız, hatta böyle
bir göreviniz var.
126

Çevrede yeterince bilgilenmemiş, bu nedenle ne oy vereceğini bilmeyen insanları da aydınlatmalısınız.
Onları kırarak ya da onlara hakaret ederek değil, sadece bilgilendirerek. Ele geçirilmiş medyanın bitimsiz
beyin yıkamalarına karşı uyararak.
Ve de mitinglere katılarak.
Yaşadığınız şehirde, HAYIR diyecek partinin mitinglerine katılmak, sandığınızdan çok daha fazla etkiye
sahiptir. Vaktiniz müsaitse (değilse bile koşulları biraz zorlayın), yer de çok uzak değilse, mutlaka gidin.
Arkadaşlarınızı da götürün.
Sizin kuşağınıza yapıştırılan APOLİTİK yaftasından bir nebze de olsa kurtulmanız için bir fırsattır bu.
Şurada, Halk Partisinin miting programı var. Hayır diyen diğer partilerin programlarını da bildirirseniz,
burada yayınlayabilirim. (Şantaj için Hayır diyenler hariç.)
gezgin92010-09-13T23:30:38.803+
Neden HAYIR!
Konuyla ilgili biraz daha detay verelim. 9 Ağustos 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde Kemal Kılıçdaroğlu
başka şeylerin yanı sıra şunları da yazmış:
"HEDEF İKTİDARA BAĞIMLI ANAYASA MAHKEMESİ
Anayasa Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız bir organ olması üyelerin atamalarıyla yakından ilişkilidir.
Değişiklik paketinde Anayasa Mahkemesi'nin çoğunluğunun iktidarla aynı görüşü paylaşan üyeler olması
sağlanmak istenmiştir. Bu üyelerden bazıları kendisi halkoyu ile gelen Cumhurbaşkanı tarafından
doğrudan, bazıları ise TBMM tarafından seçilecektir.
Bu sistem, çok önemli sakıncalar doğuracaktır. Öncelikle, yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı'na
belirleyici bir rol verilmekte, böylece yürütmenin yargı üzerindeki ağırlığı artırılmaktadır. Ayrıca, iktidarın
egemen olduğu kurumlardan seçilen üyelerin sayısı artırılmıştır. Örneğin, mevcut Anayasa Mahkemesi'nde
YÖK'ten bir üye varken, bu sayı üçe çıkarılmaktadır. Sayıştay'dan bir üye varken, bu sayı ikiye
çıkarılmaktadır. TBMM üç üyeyi nitelikli çoğunlukla değil, basit çoğunlukla seçecektir.
Böylelikle, Anayasa Mahkemesi'ne bağımsız değil, siyasal iktidarla aynı eğilimi paylaşan üyeler egemen
olacaktır. Bu yapıdaki bir Anayasa Mahkemesi'nin siyasal iktidar üzerindeki denetim görevini etkili bir
biçimde yerine getirmesi beklenemez.
***
BAKANIN BULUNDUĞU HSYK AVRUPA'DA YOK
Yargı bağımsızlığının anahtarı olan HSYK'da yapılan ve yapılmayan değişiklikler de siyasal iktidarın gerçek
niyetlerini yine olanca berraklığıyla ortaya koymaktadır. Anayasa paketinde, Adalet Bakanı'nın Kurul
başkanlığı ve müsteşarın üyeliği devam etmektedir.
Bu sistem de önemli sakıncalar yaratacaktır. Adalet Bakanı'nın başkanlığı ve müsteşarın üyeliği HSYK'nın
bağımsızlığı ile bağdaşmamaktadır. Avrupa'da hiçbir ülkede Adalet Bakanı'nın başkan olduğu bir HSYK
bulunmamaktadır. Aynı şekilde, hiçbir ülkede hem bakan hem de müsteşarın birlikte üye olmaları söz
konusu değildir.
***
HSYK'YA İKTİDAR DENETİMİ PEKİŞTİRİLİYOR
Hali hazırda, Adalet Bakanı HSYK'nın bağımsız çalışmasına olanak vermeyen geniş yetkilere sahiptir.
Değişiklik paketiyle bu yetkiler azaltılmamış, tersine artırılmıştır. Anayasa'ya, HSYK'nın yönetim ve
temsilinin Adalet Bakanı'na ait olduğu yolunda bir cümle de eklenmiştir.
Üstelik yeni kurulacak Sekretarya'nın genel sekreterini atama yetkisi Adalet Bakanı'na verilmektedir.
Diğer yandan, müfettişler HSYK'ya bağlanmıştır ama Bakan'ın onayı olmadan soruşturma
yapamayacaklardır. Anayasa'ya eklenen son derece tehlikeli bir hüküm ise şudur:

127

“Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurul'un ve dairelerin görevleri, toplantı ve
karar yeter sayıları kanunla düzenlenir.” Siyasal iktidarın önerdiği değişiklik paketi yürürlüğe girerse,
hükümet buna dayanarak HSYK ile ilgili istediği düzenlemeleri yapmak konusunda geniş yetkiye sahip
olacaktır.
Bunun yanında Bakan'ın mevcut Anayasa ve yasalarla sahip olduğu yetkiler devam etmektedir. Adalet
Bakanlığı mahkemelerin yargı çevresinin değiştirilmesini ya da bir mahkemenin kaldırılmasını önerme
yetkisine sahiptir. HSYK'yı toplantıya davet etme, gündemi yapma yetkisi Adalet Bakanlığı'ndadır.
Müsteşar toplantıya katılmazsa Kurul toplanamamaktadır.
Bütün bunlar Adalet Bakanı'nın başkanlığının sembolik olmadığını, zaten geniş olan yetkilerinin yeni
değişikliklerle artırılarak HSYK üzerindeki iktidarın denetiminin pekiştirildiğini göstermektedir."
***
Yazının devamında başka bilgiler de yer almaktadır. Yukarıdaki linkten hepsini okumanızı tavsiye ederim.
Kaynak: Hürriyet gazetesi.
gezgin22010-09-13T23:30:44.565+
O GÜN NEREDE OLACAKSINIZ?!
O gün nerede oy vereceğinizi T.C. Kimlik Numarası ile şu adresten kontrol edebilirsiniz.
gezgin02011-09-22T00:15:56.574+
AVATAR: Yeniden ve Daha Fazla
15 Ekim'de Türkiye'de. 9 dakikalık ekstra görüntülerle. Neden olmasın?
gezgin12011-09-22T00:15:56.612+
Sanarist 6 Yaşında
SANARİST yayına gireli 6 sene olmuş. Eğer "Sanarist Ultimate" kitabının (ki kendisine düzgün bir isim
bulamamaktan dolayı mustaribim) ilk yazılarının tarihine (yani en sondaki yazıların tarihine) bakarsanız
24 Ağustos 2004 tarihi görürsünüz.
Altı sene, az buz değil.
Son altı senede neler yaptığınızı, başınıza neler geldiğini bir düşünün. Memlekette neler olduğuna bir
bakın.
Ülkenin iç ve dış borcu yaklaşık İKİ KATINA çıktı. 2004'te mevcut yöneticiler Avrupa Birliği'ne girmeye
çalışıyor gibi yaparak milleti uyuturken, artık gerçek özlerine dönmüş bulunuyorlar (ılımlı İslama dayalı
dikta). Ülkenin en değerli varlıkları (Tüpraş, Telekom, vb.) özelleştirilerek, oradan elde edilen gelirle
BORÇ FAİZLERİ (Anaparası bile değil) ödendi. Ülkedeki gerçek "milyoner" (yani bankada 1 milyon TL'den
fazla parası olan kişi) sayısı yaklaşık İKİ KATINA (30 bin civarı) çıktı. (Siz de "Soygun nerede?" "Ama biz
soyulduğumuzu hissetmiyoruz ki!" diyordunuz.)
Ben de yedi cüceler tadında bir değişim geçirdim, en azından bu sitede babında. İyi niyetliden sinirliye,
sinirliden hayal kırıklığına uğramışa, hayali kırıktan öfkeliye, öfkeliden de bıkkına. Yine de bir süre daha
devam etmem gerektiğini düşünüyorum. Zira hala bu ülkede bir filmin gerçek değerinin senaryodan
kaynaklandığını ve iyi senaryoların da nasıl işlediği bilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçecek kadar
değil.
Yani iyi bir film yazılma ve bunun çekilme olasılığı, ya da çekilmiş filmlerinin doğru bir şekilde
değerlendirilmesi, size bir meteor çarpma olasılığı kadar. En usta sinemacıların bile karşımıza film ya da
eleştiri diye koydukları şeylerin niteliğine bakarsanız, ne demek istediğimi anlarsınız.
Eh, bu durumda ben yazmayayım da kimler yazsın. Yine de yazdıklarımı tam bir ders kitabı formatında
organize edememiş olmaktan da şikayetçiyim. Eğer hepsini derleyip toparlarsam, daha güzel ve faydalı
olacak gibi. Ama bunun gerektirdiği sürenin çokluğu ne yazık ki bu planı çook ileri bir tarihe itiyor.
Elinizdekilerle yetineceksiniz bir süre daha.

128

Bu süreci değerlendirecek olursam, yaşadığım en büyük hayal kırıklığının, yazarlardaki ve yazar
adaylarındaki hayal gücü zayıflığı olduğunu söyleyebilirim. İzlediğim birçok filmde ya da karşıma gelen
birçok senaryoda, beni şöyle gerçekten şaşırtacak ya da derinden sarsacak bir materyal göremedim.
Yazarlar teknik olarak birçok sorunun altından kalkabileseler de ne yazık ki 15 sene süren ezberci eğitimin
törpülediği, darbe üstüne darbe vurduğu, dumura uğrattığı, köküne kibrit suyu ektiği hayal gücünü
canlandırmak mümkün olmuyor demek ki.
Bu nedenle de yazar adaylarının yapması gereken şeylerin başında bu geliyor: Kendilerinin yemyeşil,
çiçeklerle ve meyve ağaçlarıyla dolu, içinden küçük derelerin aktığı ve havuzcuklarında balıkların oynadığı
bir bahçe sandıkları; ama aslında kupkuru, çorak, bakımsız, çıplak topraktan ibaret hayal güçlerini
canlandırmaları, beslemeleri, tımar etmeleri gerekiyor.
Zihninizi yeniden eğitmelisiniz. Bildiğinizi sandığınız şeyleri unutmalı, beyninizi gerçek bilgilerle
donatmalısınız. Bu bilgilere ek olarak yaratıcı, şaşırtıcı, hatta çılgınca düşünmeyi de öğrenmelisiniz. Evet,
bunlar biraz doğuştan gelen yetenekler ama çokça da öğrenilen - ve sizde de, gerizekalı öğretmenleriniz
tarafından örselene örselene söndürülmüş- yetenekler. Size yapılan bu acımasızlığın altından kalkmalı,
ruhen, zihnen ve bedenen tekrar kendinizi inşa etmeli, yeniden doğmalısınız.
Bunu nasıl yapacağınızı da açıp okuyun, araştırın. Dünya, bu konuda ne yapılmasını anlatan kitaplarla,
makalelerle, bilgilerle dolu. Ararsanız, bulursunuz. Bulduklarınızı da uygulamaya geçirin, değişmekten,
değişimden korkmayın.
Engeller önlerinde durmak için değil, aşılmak için oradadırlar.
Bunu sakın unutmayın.
gezgin102010-09-13T23:31:01.351+
Gelecek Hırsızları
Hırsızlık, ille de para ya da değerli eşya çalmak şeklinde gerçekleşmez. İnsanların fırsatlarını, zamanlarını,
hayatlarını da çalabilirsiniz.
Bunun en bariz iki örneğini geçtiğimiz bir sene içerisinde yaşamış bulunuyoruz:
Birinci örnek 13 Eylül 2009'da yaşandı. Polis Akademisi Meslek Yüksek Okulları sınavının soruları çalındı.
Soruların sınavdan önce "belirli çevrelere" ulaştırıldığı iddia edildi. Neticede sınav iptal edildi.
İkinci örnek ise 2010 Kpss sorularının belirli kişilere önceden verilmesi şeklinde yaşandı. Durum o kadar
bariz ki aynı evde yaşayanlar ve karı-kocalar arasından "full çekenler" olmuş. ÖSYM Başkanı SAVCILARI
göreve çağırıyor.
***
Bunu kim engelleyebilir? Ya da bu durumu kim düzeltebilir? Hangi kurum bize kaybettiğimiz fırsatları geri
verebilir ya da bu kaybı tazmin edebilir?
BAĞIMSIZ SAVCILAR, YARGIÇLAR, MAHKEMELER.
Anladınız mı mahkemeler neden bağımsız olmalı.
gezgin22010-09-13T23:31:06.729+
Tabii ki HAYIR!
Başka söze gerek yok.
***
Güncelleme: Varmış.
Hangi ülkede olursak olalım, geçmişte hangi darbeler-vesaireler yaşanmış olursa olsun, hangi güç
odakları kimlerle kapışıyor ya da ortaklık yapıyor olursa olsun, ya da teklif hangi parti tarafından getirilmiş
olursa olsun:

129

Bağımsız yargıçların atanmasıyla görevli kurum olan HSYK'nın 21 üyesinden 16'sını hükümetin etkisi
altına sokan bir pakete Hayır demek lazımdır.
Bunu akrabayı kalkındırma partisi de getirse, Halk Partisi de getirse, gazinocular kralı da getirse, fark
etmez. Böyle bir yapılanmayı içeren paket reddedilmelidir.
Yargı'ya kimse, hiçkimse, hiçbir parti, kurum ya da birey dokunmamalıdır.
Bunun dışındaki maddeleri tartışmaya gerek dahi yok.
***
Güncelleme: O. Pamuk da "evet" diyecekmiş. Bazı insanların tutarlı bir biçimde, her defasında yanlış
davranışlarda bulunmasına kimse bir şey diyemez.
Ama bu insanlara da "aydın" denmemesi gerekiyor.
gezgin252011-09-22T00:15:56.648+
Walter Murch'ten inciler...
The advent of computer technology in film editing has resulted in a couple of serious drawbacks for the
craft. “When you actually had to make the cut physically on film, you naturally tended to think more
about what you were about to do,” remarked the New York native. “Which — in the right proportion — is
a good thing to do. The cut is a kind of sacramental moment. When I was in grade school they made us
write our essays in ink for the same reason. Pencil was too easy to erase.
(Aynı şey acaba senaryo yazımı için de söylenebilir mi? Eğer bilgisayarla değil de daktiloyla yazmak
durumunda olsaydınız, daha çok mu düşünürdünüz acaba, ne yazılacağına kesin karar vermeden önce?
g.g.)
The other “missing” advantage to linear editing was the natural integration of repeatedly scanning
through rolls of film to get to a shot you wanted. Inevitably, before you ever got there, you found
something that was better than what you had in mind. With random access, you immediately get what
you want. Which may not be what you need.”
Kaynak: Burası
gezgin22011-09-22T00:15:56.742+
Star Wars: Aslında Neymiş!
Aşağıdaki sözler Walter Murch'e ait. 70'lerde Lucas ve Coppola ile takılırken gözlemlediklerini anlattığı bir
söyleşiden:
"Film gişe açısından cazibe taşımasına rağmen, yönetmen (George Lucas) Vietnam Savaşı ile ilgili bir film
yapamıyordu. "American Graffiti'nin 1973'teki başarısının ardından" diyor Walter Murch "George bu filmi
yeniden gündeme getirmek istedi, ama bu hala çok sıcak bir konuydu, savaş hala devam ediyordu ve hiç
kimse böyle bir filmi finanse etmek istemiyordu."<div style="text-align: center;">
"Bunun üzerine George elindeki seçenekleri göz önünde bulundurdu: "Kıyamet" ("Apocalypse Now") filmi
ile gerçekte ne demek istiyordu? Mesaj özünde küçük bir grubun, sadece inançlarının gücü vasıtasıyla dev
gibi bir gücü yenebilmesiydi. Ve şuna karar verdi: "Eğer bu çağdaş bir konu olarak siyasi açıdan aşırı
sıcak bir konuysa ben de bu hikayenin özünü uzaya götürürüm ve olayların çok uzak bir galakside,
bundan çok uzun bir zaman önce gerçekleşmesini sağlarım." İsyankar grup, Kuzey Vietnamlılardı,
İmparatorluk da Amerika Birleşik Devletleri. Eğer "güç"e sahipseniz, ne kadar küçük olursanız olun,
sizden ezici ölçüde büyük bir gücü yenebilirsiniz. Star Wars (1977) George Lucas'ın, "Kıyatmet"in
dönüştürülmüş versiyonudur."
Kaynak: Burası
gezgin12011-09-22T00:15:56.575+
"Inception" - "Başlangıç"
Dikkat: Henüz "Başlangıç" ("Inception") filmini izlemeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.
130

***
Nolan'ın nesini sevmediğimi anladım. Daha doğrusu hep hissediyordum da, bu filmle birlikte artık
"resmiyet" kazandı. Memento'dan beri bazı insanların yere göğe koyamadığı bir yazar-yönetmen olan
Nolan, çok "cerebral" bir tip. Yani beyniyle, aklıyla yazıyor, kalbiyle değil. Bu nedenle de karakterlerin
başına gelen olayların ilginçliği ile işi götürmeye çalışıyor, karakterleri çok fazla umursamamamız onun
pek umurunda değil. Ama sonuç olarak "Ne kadar ilginç bir film" diyoruz, "Ne kadar güzel bir film" değil.
En azından ben öyle diyorum.
"Başlangıç" da bu duruma bir istisna teşkil etmiyor. Nolan filmin orta noktasına (midpoint) kadar bize bilgi
yüklemeye devam ediyor. Amaç, filmin ikinci yarısında izleyeceklerimizi doğru bir şekilde anlamamız.
Bunca açıklamaya karşın rüyaların üçüncü düzeyine inildiğinde artık duygusal olarak kaybolmuş vaziyette
oluyoruz. Sadece "bu neydi, burada bu olunca orada ne oluyordu? Bunlar şimdi neyin peşindeydiler?"
sorularına cevap arar vaziyette oluyoruz. Kahramanların (aslında sadece Leo'nun) başarılı olup olmaması
bizi pek ilgilendirmiyor.
Neden? Çünkü yönetmenin asıl derdi bizi kurduğu dünya ile şaşırtmak. Leo ve diğer karakterler, sırf bizim
o dünyada var olmamız için vesile teşkil ediyorlar. Yani Nolan derdi olan bir karakterden yola çıkmamış ya
da hikayeyi o noktaya getirecek kadar kendi ruhunda (kalbinde) derinleştirmemiş, pişirmemiş,
demlememiş. Sadece dünya içinde dünya içinde dünya kurmak ve bunlar arasında geçişler yapmak fikrini,
bir hırsızlık ("heist") hikayesine sindirmek istemiş.
Bence bir miktar başarılı olduğu söylenebilir, ama çok değil. Neden çok değil? Neticede kahramanımız,
ahlak dışı birşey yapıp çocuklarına kavuşmak isteyen biridir. Yaptığı işin ahlak ve yasadışılığı ile ilgili
herhangi bir aydınlanma ya da vicdan azabı yaşamamaktadır - yani büyümemekte, gelişmemektedir.
Sadece çocuklarına kavuşma derdindedir. ("Çocuklarım olmadan asla diyorsanız - Aliye!"). Biz de bunun
neticesinde, masum insanların bilinçaltını manipule eden bu adamı pek fazla sevememekteyiz. Nolan'ın,
bir karakteri sevme veya ona acıma duyma konusundaki en güçlü kartı -çocuklar- kullanmasına rağmen.
Görüldüğü üzere en güçlü teknik bile, doğru kullanılmadığında işe yaramıyor.
Film her nedense "Matrix" kompleksinden bir türlü kurtulamıyor. Neden? Hatırlarsanız "Matrix"te
bilgisayarların inşa ettiği bir dünyada yaşayan insanlar (insan projeksiyonları) vardı. Nolan da burada bir
"mimar"ın inşa ettiği bir dünyaya rüyalarında giren insanları anlatıyor. Ve bu ikisi arasında büyük
benzerlikler var. Yani her iki "sanal" dünya da çok gerçekçi. Oysa ikincisinin olmaması gerekiyordu. Zira
insanın bilinçaltı, Matrix'teki sanal dünyalar kadar gerçekçi değildir. "What Dreams May Come"daki kadar
değişken olmasa bile, yine de biyolojik bir yapı olan insan beyninin üretimi olduğunu belli eden kusurları,
belirsizlikleri, çelişkileri bolca içermeliydi. Oysa Nolan kendisine Matrix'i model aldığı için mükemmel
dünyalar kurmuş.
Bu da bize, sanki bir bilinçaltı imalatı rüya değil de, bir bilgisayar imalatı sanal dünya izliyormuş hissi
veriyor. Eh, filmin hikayesini aklıyla, son derece mekanik bir şekilde kuran birinin, bilinçaltı kadar kaotik
bir yapıyı bile son derece düzgün ve düzenli birşey zannedip öyle sunmasına şaşmamak gerek. Ama rüya
gören herkesin de çok iyi bildiği gibi durum (yani bilinçaltının yarattığı dünyalar) hiç de öyle değildir.
Bilinçaltı imalatı dünyaların bu aşırı titiz sunumu da filmin ele aldığı konunun (bilinçaltı, rüyalar) hakkını
verememesine neden oluyor.
Leo'nun "Shutter Island"dan sonra yine akli dengesi bozuk bir kadınla evli olması ve yine sanal dünyalar
içinde dolaşması da film içinde kendimizi rahat rahat kaybetmemize engel olan bir unsur olmuş. "Yine
mi!" dediğimi hatırlıyorum. Allahtan bunun finalinde çocuklara birşey olmadı. Bu Nolan kadar Yapımcının
ve Oyuncu Seçicinin hatası.
Filmin ikinci yarısında bir sorun var. Bir türlü belirli bir ivmeye (hıza değil, ivmeye) ulaşamıyor. Bunun
sonucunda da "şu lanet minibüs suya çarpsa da gitsek" moduna giriyoruz. Yani hikayeler içinde gittikçe
hızlanan bir durum olmuyor. İlk düzeyde minibüs suya vuracak, ikinci düzeyde yetkili arkadaş herkesi
paketleyip asansöre bindirecek, üçüncü düzeydekiler de karlı dağ başındaki baskınlarını
gerçekleştireceklerdi. Her düzey kendi içinde belirli bir aksiyon içerse de ne yazık ki tatmin edici bir
ivmeye ulaşamıyor. Rüyaların iç içeliğinin, seyircinin duygusunu (kalbini) nereye koyacağını şaşırmasına
ve filmden kopmasına yol açtığı kanaatindeyim. İç içe hikayeler kötüdür demiyorum, ama bir yerde
abartmayı bırakmalısınız.
Matrix'in finalinin bu kadar etkili olmasının nedeni, sanal dünya sayısını bir'de bırakmasıydı. Orada bir
gerçek bir de sanal dünya vardı. Nolan ise bir gerçek üç sanal dünyayı idare etmeye çalışmış. Başarısız
olduğu söylenemez ama çok etkileyici ve başarılı da değil. Sanal dünyalar arası etkileşim kurallarını bir
saat boyunca (evet, neredeyse tam bir saat) bize anlatacağına, iki sanal dünyayla uğraşıp karakterleri

131

derinleştirseydi (mesela kendisine "inception" / fikir ekme uygulan kişiyi biraz daha derin tanısaydık)
daha iyi, daha etkili olabilirdi.
Filmin finalinde Leo'nun çevirdiği topaç'ın düşüp düşmediğinin gösterilmemesi de, en az "Lost"un
finalindeki kadar belden aşağı bir vuruş olmuş. Yani size altı sezon (burada iki küsür saat) dizi izletiyoruz
ama sonuçta bunların gerçek olup olmadığı konusunu muallakta bırakıyoruz. Aferin size.
Bu tür muallakların işe yaradığı yerler vardır. Ama bir de beceriksiz yönetmenlerin, yani finaline
güvenmeyen yönetmenlerin, "şu ana kadar doğru dürüst bir hikaye sunamadım, bari son anda seyircinin
kafasını karıştırıp spekülasyon yaratayım" demesi vardır. Nolan da bu yola başvurmuş. Demek ki o da
hikayesinin güçlü olmadığının farkındaydı, bundan yırtmak için bu yola başvurdu. Ama madem hikayenin
zayıflığının farkındasın, neden oturup hikayeyi toparlamakla uğraşmıyorsun da finale böyle bir fiyonk
atıyorsun?
Filmin adının "Başlangıç" olmadığı film içinde anlatılıyor. Yani inception'ın ne olduğu ile ilgili bir sahne var
filmde. Yapımcılar artık filmlere isim koyarken filmleri izlemiyorlar mı? Yoksa sözlükte karşılarına çıkan ilk
kelimeyi yazıyorlar?
Netice olarak kötü bir film değil. Ama çok büyük ölçüde akla hitap eden ve bunu yaparken de birçok
senaryo kuralını (yaratıcı olmayan bir biçimde) çiğneyen bir filmle karşı karşıyayız. Nolan ne zaman
kalbinden yazmaya başlar, o zaman aklının, üzerinde yükseleceği sağlam bir zemin de bulmuş olur.
***
Güncelleme (21 Ağustos 2010): Ben fikirlerini başkalarının fikirleri ile destekleme ihtiyacı hisseden biri
değilimdir, bilirsiniz. (Ama bilgilerin mutlaka kaynak ile desteklenmesi gerekir. Akademik namus gereği).
Yine de İngiltere'de yayınlanan TOTAL FILM'in "Inception" ile ilgili eleştirisindeki şu bölümü okuyunca,
benim yukarıdaki eleştirime karşı çıkanları bu yazıdan haberdar etmek ihtiyacı hissettim.
Söz konusu yazının sonunda şöyle deniyor (sayfa 64):
"Ama bir açıdan, sorun burada yatıyor. "Inception" mükemmel bir zamanlamaya sahip olabilir ama aynı
zamanda biraz mekanik: duyuları harekete geçiren entelektüel bir egzersiz (deneme), duyguları ise
nadiren harekete geçiriyor. İyi hazırlanmış bir soygunun ortaya çıkışını izlemenin verdiği tatmin
duygusunun dışında bize duygusal olarak destek vereceğimiz (root for) hemen hiçbir şey sunmuyor. Ve
her ne kadar Di Caprio'nun Mal ile olan çözümsüz geçmişi onun karakteri için bir motivasyon sağlıyorsa
da, bu bizim onun duygularını, Shutter Island'da sanrılar içinde kıvranan detektifin duygularını
paylaştığımız şekilde paylaşmamızı sağlamıyor. "Inception"ın önemli bir eser olduğuna şüphe yok;
muhtemelen Nolan'ın günümüze kadar ürettiği teknik açıdan en başarılı filmi. Bununla birlikte Nolan'ın iyi
bir hikayeciden çok, iyi bir zanaatkâra dönüşme tehlikesi de bulunuyor."
Ne diyeyim? Gören görüyor.
Görmeyenlere derdimizi anlatmaya devam.
***
Güncelleme (26 Ağustos 2010): Alex Epstein geç de olsa "Inception"daki zayıflıkları fark etmiş. (İngilizce)
gezgin192011-09-22T00:15:56.678+
Bebelere 3D!
3 boyutlu film çekmenin daha uzun yıllar menzilinizin dışında kalacağını düşünüyorsanız, yanılıyor
olabilirsiniz. Panasonic'in önümüzdeki sonbaharda 20 bin dolar civarında çıkaracağı 3D kamera, sizi zaten
otomatik olarak kapsama alanı içine alacaktı. Ama anlaşılan Pana'dakiler bununla da yetinmemişler ve 3D
çekim yapan bir "camcorder" da piyasaya sürmeye karar vermişler (Kamera Ekim ayında piyasaya
sürülecekmiş ve 1.400 dolarlık bir fiyatı olacakmış.):
Arkadaşın adı HDC-SDT750 olacak ve 1080p'yi 60 fps'de çekecek. Daha fazla bilgiyi buradan
bulabilirsiniz. Bu biraz tutsun, diğer firmaların da hemen olaya gireceğinden emin olabilirsiniz.
Not: Geçtiğimiz hafta İstiklal Caddesinde (tıpkı Avatar'da olduğu gibi dik açıyla monte edilmiş) iki CineAlta
ile yapılan bir 3D çekim vardı. Hâlâ bu işin buralarda tutmayacağını mı iddia ediyorsunuz?
Güncelleme (29 Temmuz 2010): Biraz daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.
132

gezgin12011-09-22T00:15:56.601+
Sony'den Yeni Bir Şey!
Sony doğrudan Canon 5D Mark II ve 7D'yi (ve hâlâ namevcut Scarlet'i) hedef alan bir kamera yapmış.
Objektifi değişebiliyor ve başka bir sürü ilginç özelliği var. Kamera Eylül'de piyasaya çıkacak ve 1999
dolara satılacak. Aynı dönemde (Ekim sonlarında) Panasonic de AF 100'ü çıkartacaktı. Fotoğraf
makinasıyla film çekme zahmetlerinden kurtuluyor olabilirsiniz, demedi demeyin.
Peki ama elinizde süper bir senaryo var mı? Asıl mesela o, kamera değil. Bunu hâlâ anlamadıysanız,
kendinizi kandırıyorsunuz demektir.
Daha fazla bilgiyi şuradan alabilirsiniz.
gezgin22011-09-22T00:15:56.744+
Bu da Ridley Scott'tan Geliyor: "Sadece Yapın!"
"Kişisel" olması lazım. Kişisel olması gerekiyor. Aradığımız bu. Burada anahtar, tabii ki, yazar olarak size
neyin cazip geldiği. Yaptığım ilk film "hayatımın bir günü" idi. "Ne yapacağım?" diye düşünüyordum.
Sonra hayatımın bir gününü ve neden okula gitmemeye karar vediğimi yazmaya karar verdim, zira
okuldan nefret ediyordum, ve o günü tatil ilan ettim. Ama günün tamamını kendime ayırdığım için
zamanımın çoğunu bisikletimle saklanarak geçirmek zorunda kaldım. Bu nedenle bu çoğunlukla şu ya da
bu konuda içsel anlatı şeklinde oldu. Ve bunun sayesinde ilk işimi kaptım.
Kameralarınızı alın, biraz önce söylediğim şeyi düşünün ve gerçekten gidip gününüzü ya da başka birşeyi
kaydedin. Bu bir gündoğumu ya da günbatımı da olabilir. Ben bir gündoğumuna veya günbatımına
baktığımda, bunu şöyle anlıyorum: alın size bir ipucu. Gündoğumu benim için yeni bir başlangıçtır, bu
nedenle benim için her zaman iyimserdir. Günbatımı ise biraz hüzünlüdür, bu nedenle alacakaranlık
tamamen karanlığa dönüşene kadar ruhumda beni üzen ve biraz kederlendiren birşeyler olur. O zamanda
bir votka martini içip kendimi iyi hissederim. Buranızla düşünün. Gündoğumunun neden sizi mutlu
ettiğini, günbatımının neden sizi hüzünlendirdiğini gerçekten düşünün.
Hiçbir mazeretiniz yok. Dijital bir kameranız var. Dışarı çıkın ve filminizi çekin. Ciddi söylüyorum. Hiçbir
mazeretiniz yok. Eğer benim yaptığımı yapmak istiyorsanız, kameranızı alın, birkaç arkadaşınızı alın ve
bunları bu şekilde bir araya getirin. Eğer bir sinemacı olmak istiyorsanız hiçbir şey sizi vazgeçirmemeli ve
durdurmamalı. (Mazeret üretmeyin) Sadece yapın. Bu neredeyse herşey için geçerlidir. Sadece yapın.
gezgin42011-09-22T00:15:56.634+
Ustalar Konuşuyor: Cameron WGA'da!
Başarılı Amerikan filmlerini eleştiren insanların eleştirilerindeki yüzeysellikten bıkmış durumdayım. "Klişe"
dedikleri filmlerin senaryolarının kaç defa ve kaç kişi tarafından revize edildiğini ve üzerilerinde ne kadar
kafa patlatıldığını görseler, şaşırıp kalırlar. Ama hayır, cehaletin verdiği mutluluk içerisinde bir yandan
debelenirken diğer yandan başarılı insanları anlamaya çalışmayıp atıp tutmak çok rahattır. Hele kimse
onlara "senin eleştirin daha da klişe" demiyorsa.
Şuradaki sayfada James Cameron ile yapılmış ve AVATAR'ın (ve diğer filmlerinin) nasıl yazıldığı, yazılırken
ne gibi bilgi ve etkenlerin göz önünde bulundurulduğu ile ilgili bir saati aşkın bir sohbet bulunuyor .
Sohbetteki dinleyiciler ve soru soranlar hiç de hafifsenecek insanlar değil: WGA üyeleri. Yani soranlar da
iyi, cevap veren daha da iyi. (İngilizce) Cameron'un söylediklerini (sadece terimleri değil, bilgileri de)
anlayabilmek için, bu sitede anlatılan senaryo bilgilerini ve daha fazlasını bilmelisiniz. Aksi takdirde
söylenenlerden faydalanamayabilirsiniz.
Umarım bir daha başarılı ve iyi bir filme "klişe" demeden önce, daha uzun düşünürsünüz.
Not: Yukarıdaki resim, Avatar filmi için çekilmiş ama son kurguya konmamış (birinci perdede yer alan) bir
sahneden. Yerde yatan Jake Sully. Avatar'ın 2007 tarihli senaryosunda bu sahne yer alıyor. Bu senaryoyu
da bulup okumanızı öneririm. (Cameron'un 95'te yazdığı tretmandan bahsetmiyorum. Bu daha yeni düştü
internete.)
gezgin32011-09-22T00:15:56.715+
3D Dünya
133

Aşağıda bir yerlerde (aslında sık sık) "3D film çekmeyi öğrenin. Kameraları, post'unu, gösterimini,
yazımını, vb." diyorum. "Peki 3D hakkında nereden bilgi bulacağız?" derseniz, başvurabileceğiniz
kaynaklardan biri şurada. (İngilizce)
Niye 3D diye ısrar ediyorum? Bundan yaklaşık 3 sene sonra 3D TV'lerin, sinema salonlarının ve filmlerin
sayısı ona yirmiye katlandığında, kendinizi tam bir cehalet içinde bulmayın diye. Bu kez (HD'de olduğu
gibi) dalganın arkasında kalmayıp önüne geçin diye.
Bazı aklı evveller diyecektir ki "Hala VCD satılan ülkede 3D'ye ne gerek var?" Ne yazık ki ileri teknoloji ile
geri teknolojilerin aynı anda kendi pazarlarına sahip olduğunu göremeyen insanların düşüncesidir bu.
Sanki birinin varlığı diğerinin varlığını gereksiz/anlamsız/önemsiz bir hale getiriyormuş gibi. Oysa durum
öyle değil. Her ikisinin de kendi alıcısı var/olacak. Ama siz bilgi ve teknolojinin neresinde olacaksınız?
Mesele bu.
Güncelleme (12 Temmuz 2010): Herkes kendi iyi bildiği şeye tutunur, sonra çıkan şeylere de çamur
atmayı marifet zanneder. Kendi bildiklerinin, bundan on sene önce "gereksiz, anlamsız, pahalı, gelip
geçici bir heves" olarak nitelendiğini unutarak. Bu insanların bir de öğretmenlik yaptığını düşünün.
Cemaat ne yapmaz.
Hey Allahım!
gezgin22011-09-22T00:15:56.560+
İçimde Kötü Bir His Var: "Av Mevsimi"
"Av Mevsimi" Yavuz Turgul'un yeni filmi. Aralık 2010'da gösterime girecekmiş. Bir cinayet soruşturmasıyla
hayatları altüst olan üç polisin hikayesini konu alıyormuş. Facebook'ta fotoğrafları var. Bir de teaser.
Hmm. Yavuz Turgul, Şener Şen, Cem Yılmaz, ve Uğur İçbak. Ve bir cinayet araştırması.
Eğer elinizde ÇOK ama ÇOK güçlü bir hikaye, insanları derinden sarsacak bir olaylar dizisi ve gerçekten iyi
işlenmiş karakterler yok ise, bu tür projeler başarısızlık için en garantili yollardan biridir. Değil Cem
Yılmaz, Al Pacino bile oynasa kurtaramaz filmi. Ki Türkiye'de bir Şener Şen beş Al Pacino gücündedir,
bilirsiniz.
Daha sadece fotoğrafları ve bir cümlelik konusu yayınlanan bir film hakkında olumsuz tahminde
bulunmam size garip gelebilir. Ama film ortaya çıkınca haklı olduğumu göreceksiniz. Türkiye'de tam
anlamıyla "namevcut" olan bir türü (yani "polisiye"yi) Yavuz Turgul bile olsa başlatamaz ya da kuramaz.
Zira polisiye için gereken altyapı, bizim senaristlerimizde (ve insanlarımızda) yoktur. Alt yapı derken,
düşünce tarzını kastediyorum. "Beyzanın Kadınları" olsun, "Ejder Kapanı" olsun sadece ve sadece görsel
bazı öğeleri taklit ederek bu işi kotarmaya çalışmış ve başarısız olmuşlardır.
Oysa gerçek polisiyelerde (yakın bir örnek için "Yedi"ye bakın, ya da "Zodiac"a), hayatın özüne ve
insanlara dair çok net bir bakış açısı, ve bu bakış açısıyla ilgili çok stilize bir sunuş tarzı vardır. Sadece
görüntülerin karanlık ve mat, müziğin de boğucu olması değil, başka şeyler de gerekir. İnsan doğasına
dair kötümser bakış açısı gerekir. Ve bu kötümser bakış açısının da bu ülkede ortaya çıkmasına (çok
şükür) daha çok var. Zira Türk insanı, bu janr'ın öngördüğü "yabancılaşma"ya henüz tamamen teslim
olmamıştır. Daha bir yirmi otuz senesi var en az. Oysa sanayileşme denilen korkunç süreç, son iki
yüzyılda Batı'da insanların ruhunu makinalara (ve kapitalist sisteme) çiğ çiğ yedirttiği için, oralarda her
türlü acayip suçluyu ve suçu görebilirsiniz. İnsan ruhun her türlü ahlaktan ve değer'den yoksun
versiyonunu da. Ama bu topraklarda henüz, henüz bu kadar kötücül insanları bulamazsınız. Bulsanız bile
bunlarla özdeşleşecek miktarda çok seyirci yakalayamazsınız.
Yine birileri çıkacak "Usta yine çok güzel bir film yaptı" filan diyerek, "kendi tanrılarını övme" görevini
yerine getirecektir, eminim. Medya özellikle Şener Şen ve Cem Yılmaz ikilisini "Bu kez güldürmüyorlar"
diye gözümüze sokacaktır. Alkışlamaya hazır eller, daha ilk işarette güvercinler gibi çırpınmaya
başlayacaktır.
Ama işte burada yazıyorum: Bu film, sanıldığı kadar başarılı ve kaliteli olmayacaktır. Yavuz Turgul bile
bile lades demiş.
***
Teaser'da şu dikkatimi çekti: Neden bizim yönetmenler, müzik söz konusu olunca bu kadar büyük bir
kalitesizliğe razı oluyorlar? Eline geçirdiği orgla oynayan çocuklar gibi sesler üreten insanlara film
134

müzikleri yaptırıyorlar? Mesela bu film için şöyle küçük bir yaylılar grubu için bir müzik yazılsaydı fena mı
olurdu? Org sesinin yetmişlerde (en fazla seksenlerde, o da zorlarsak) kaldığını fark etmiyorlar mı hala?
Cahit Berkay'ın (bazı güzel müzikleri hariç) Türk Sinemasına verdiği zararın altından ne zaman
kalkacağız?
Ben söyleyeyim ne zaman: "Şimdiye kadar böyle yapılmış, bundan sonra da böyle gider" demeyen
müzisyenler yetiştiğinde.
gezgin42011-09-22T00:15:56.694+
Sana Öyle Gıcığım Ki Hakkında Bir Senaryo Yazacağım!
Filmlerde ve dizilerde izleyip de hoşumuza giden baş ya da yan karakterlerin, gerçek hayatta karşımıza
çıksalar ne kadar gıcık olacaklarını hiç düşündünüz mü?
Mesela "24" dizisini ele alalım. Oradaki en gıcık tip kimdir derseniz Chloe O'Brian olduğu konusunda
herhalde genel bir fikir birliği vardır. Ama dizide Jack'ten sonra (ve bazen ondan da çok) en faydalı kişi de
Chloe'dir. Kadının (üstün bilgisayar yeteneklerinin yanı sıra) bir sürü olumsuz özelliği vardır: suratsızdır,
yüzü bir gün gülmez, sürekli ters cevap verir, kendi bildiğinden şaşmaz, asi bir karakteri vardır, kural
çiğnemekten çekinmez, vb. Chloe O'Brian Türkiye'de ortalama bir devlet dairesinde çalışsa, çok kısa bir
sürede ıssız bir kasabanın postanesine memure olarak sürülürdü. Ama gelin görün ki "24" dizisi onsuz
düşünülemeyecek bir hal almış durumda.
Gregory House'u ele alalım. Altıncı sezon hariç, tamemen baş belası bir doktordur. Ukaladır, kendini
beğenmiştir, hiçbir kural ve prosedürü dinlemez. Etrafındakileri sürekli olarak aşağılar, onlarla dalga
geçer, özel hayatlarına burnunu sokar, ilişkilerini baltalar, vb. House'un Türkiye'deki bir devlet
hastanesinde çalıştığını hayal edebiliyor musunuz? Ne kadar bilgili ve yetenekli olursa olsun, eminim
röntgen cihazı olmayan bir hastaneye röntgen mütahassısı olarak yollanırdı. E, o da orada rahat ederdi
muhtemelen. TV'de "Doktorlar" dizisini seyredip milletle kafa bulurdu.
Sinemadan örnek verelim: "Iron Man"deki Tony Stark'ı ele alalım. Bu kendini beğenmiş, bencil,
düşüncesiz, aşırı risk seven adamın bir ailesinin olmamasına şaşmamak lazım. Zira karısı ve çocukları her
akşama babamız eve dönecek mi diye endişe etmekten kafayı yerlerdi. Duygusal ilişki kurduğu iki kişinin
(Pepper ve Rhody) de ona aslında parasal ve mesleki bağının olmasına da şaşmamak gerekir. Zira normal
hayatta hiç kimse bu kadar bencil birini çekmez, çekemez. Anında basar tekmeyi. Kadın ya da erkek, fark
etmez. Aslında filmler de (1 ve 2) biraz bu temaları işliyor. Ne kadar zengin olursanız olun, ne kadar lüks
içinde yaşıyorsanız yaşayın, insanibağlar kuramadığınız müddetçe mutsuzluk içinde debelenirsiniz. Bütün
o debdebe de bu mutsuzluğu (geçici ve başarısız bir şekilde) maskelemeye yarar, o kadar.
***
Sanırım demek istediğimi anlatabildim. Filmlere ya da dizilere kahraman olan tipler, günlük hayatta deli
gibi gıcık olduğumuz, nefret ettiğimiz, bize büyük acılar tattıran ya da tattırma potansiyeli olan tiplerdir.
Bu kişilerin hayatımızda değil de perdede ya da TV'de olmasından dolayı bir miktar rahatlama da
hissederiz. "Allah'tan House gibi bir kocam, Chloe gibi bir karım yok" demişsinizdir, eminim. Yine de
hastalandığınızda ya da bilgisayarsal bir sorununuz olduğunda onların cep telefonuna sahip olmak hiç de
fena olmazdı. Duyacağınız bir sürü fırçaya katlanacak siniriniz varsa tabii ...
Benim burada size vermek istediğim iki adet tavsiye var:
1) Karakterlerinizi yaratırken, gerçek hayatınızdaki kriterlerin biraz daha dışına çıkın. Gerçek hayatta
kabul edilebilir olan sınırlar ile dramatik eserlerde kabul edilebilir olan sınırlar farklıdır. Dramatik eserlerde
biraz daha abartabilirsiniz. Gerçek hayatta "hayatta olmaz" diyeceğiniz şeyleri (bilimkurgu türü fantastik
şeylerden bahsetmiyorum) dramatik eserlerde kabul ettirebilirsiniz. İnsan davranışlarında biraz (hatta
bazen çok fazla) abartıyı dramatik eserler kaldırabilir. Kahramanlarınız ve yan karakterlerin biraz gıcık,
egzantirik, abartılı, şaşalı olmasından çok korkmayın. Eminim seyircinin hoşuna gidecektir.
2) Günlük hayatınızda sizi gıcık eden karakterlere (becerebilirseniz) farklı bir gözle bakın. Size attıkları
kazıkları, verdikleri sıkıntıyı ya da çektirdikleri acıları bir yana bırakabilirseniz, bu karakterlerden hikayeniz
için çok ilginç malzemeler çıkabileceğini göreceksiniz. Bu insanların sizi üzme sebeplerini zaten
biliyorsunuz, bu özelliklerini alıp biraz daha parlatın, abartın, başka özelliklerle birleştirin. Eminim ilginç
karakterler bulabilirsiniz. Kötü adamlarda olduğu kadar iyi karakterlerde de bu yönteme başvurabilirsiniz.
(Benim kötü adamlara koyduğum adlar, gerçek hayatta gıcık olduğum tiplere aittir. Böylece onlarla negatif de olsa- bir duygusal bağ kurmam kolaylaşır.)
gezgin12011-09-22T00:15:56.730+
135

BİTENLERİN ARDINDAN
1) Lost bitti. Bkz. aşağılardaki bir yerdeki bir yazı.
2) 24 bitti. Ülkesini sekiz defa kurtardı adam. Her defasında da ihanete uğradı, haklı olduğu halde
söyledikleri yapılmadı, ama son dakikalarda hep işi kotarmayı başardı. Bunca sene sonra bile Jack Bauer
ahlak değerleri olan vatansever biri gibi dururken Polat Alemdar ve adamları kural ve ahlak tanımaz
mafiözö (öz-mafya) tipler olarak duruyorlar ya, aferin yaratıcılarına! (Ortaokul ve liselerde Kurtlar Vadisi
etkisiyle yaşanan şiddet olayları bir yana, bu sezon finalini canlandırmaya çalışırken bir çocuk hayatını
kaybetti. Yaratıcıları bu gibi durumları nasıl rasyonalize ediyorlar merak ediyorum. Bölüm başına aldıkları
astronomik paranın da faydası oluyordur sanırım).
3) Flashforward en sonunda bitti. Civcivlerin bile koşması gereken bir final bölümünde, kırda pikniğe gider
gibi yürüyen insanların, doğru dürüst heyecan yaratamayan dizisi. Sinemada başarılı olanların (David S.
Goyer) TV'de genelde dikiş tutturamadığı şeklindeki kuralın bir ispatı oldu Flashforward.
4) 3D burada kalacak gibi - gidici değil yani. Demedi demeyin. 2005'lerde HD ne idiyse, 3D de şimdi o.
George Lucas ilk dijital HD kamerayı Sony'ye 2000 yılında yaptırdı. 2008'e gelindiğinde HD video çeken
ve oynatan cep telefonları vardı (yanlış hatırlamıyorsam bir Samsung idi). 3D'ye ne olacağını siz tahmin
edin. İnanmayan, bir showroom'a gidip 3D televizyonlara baksın - gözlüklerle!. (Şimdilik piyasada
Panasonic, Samsung, LG var. Arkası da gelecektir.) Genç sinemacıların kendilerini bu alanda da
eğitmesini öneriyorum. Kameralar, kurgu, codec'ler, 3D için senaryo yazmak, vb. "Bize gelmesine daha
çok var" demeyin. Kendinizi bir anda 3D bir dünyanın ortasında zır cahil halde bulabilirsiniz.
Güncelleme: Sony PS3, 4 adet 3D oyunu 10 Haziran'da satışa sunacağını duyurmuş durumda. 22
Haziran'da da "Köfte Yağmuru" 3D Bluray olarak çıkıyor (yurtdışında).
Güncelleme 2: ESPN 11 Haziran itibariyle 3D televizyon yayınına başlamış durumda. 2010 Dünya
Kupası'ndan 25 maçı üç boyutlu olarak yayınlayacak. Aralık 2009'da Avatar ile başlayan dalganın hızı
gerçekten de şaşırtıcı. Bu kez ilgili herkes hazırmış - "içerik" üretenler hariç!
Güncelleme 3: Toshiba ilk 3d Bluray laptop'u çıkarıyormuş. 120 Hz ekran. Bluray oynatıcı.
5) Daha önce söylediğim birşeyi tekrarlamalıyım: Önce öğrenmeyi öğrenin (Mümin Sekman'dan uzak,
Acar Baltaş'a yakın durun). Sonra İngilizce öğrenin. Sonra da herşeyi. Lynda.com, Total Training, VTC,
Gnomon vb'nin mükemmel öğretici kaynaklar var. Onları sömürün. Bu "kendi halinden fazlasıyla
memnun" sinemacılardan başka türlü kurtuluş yok bize. Umudum gençlerde.
6) Yakında IP TV başlayacak ("O da ne" demeyin, araştırın). Elektrik hatlarından da internet bağlantısı
kurulabilecek - telefon hatlarından internet akışı sağlanıyor da, elektrik kablolarından niye olmasın?. Cep
telefonlarındaki 3G, 4G olunca her tarafımız iletişim kanallarıyla dolacak. Gelecek burada desek yeridir.
(Ha, iyi bir gelecek mi? Sanmam. Kafamız şişecek gittiğimiz her yerde, olacak olan budur.). Yine de
asgari bir ahlakınız var ise, kendinizin yanı sıra insanlara da faydalı olabilirsiniz. Bu kadar fazla iletişim
kanalının insanlığın en doymak bilmez iştahalarına sunulmasının yaratacağı ruhsal kirliliğe alternatifler
yaratabilirsiniz. Ama bunun için az da olsa ahlak sahibi olmalısınız. Bu da ne yazık ki büyük ölçüde
annenize ve babanıza ve çocukluğunuzdaki çevrenize (yani nasıl yetiştirildiğinize) bağlı. Bundan sonra
kitap okuya okuya ahlak sahibi olamazsınız.
7) House da bitti. En azından 6. sezonu. (Yönetmen "5D bu bölümde işe yaradı ama bir daha
gerekmedikçe -dar alanlarda vb. çekim olmayacaksa, anlamında- kullanmam" demiş.) House'un 6.
sezonun başından itibaren (akıl hastanesinden çıktıktan sonra) iyi bir insan olduğunu biliyorsunuz. 5.
Sezonun sonunda yazarlar kendilerini köşeye sıkıştırmışlardı - daha doğrusu bilerek bir seçim yapmışlardı
- ve House'u akıl hastanesine göndermişlerdi. Bunun sonucunda 6. sezonda "iyi" (insanlara karşı eskisi
kadar kırıcı olmayan, vb.) bir House izledik. Ama eski bölümlere bakınca şunu görüyorum. "Kötü" House
daha eğlenceliymiş. İnsanlara acımasız bir şekilde davrandığı zaman (senaryo açısından) çok daha fazla
fırsatlar doğuruyor. (5. Sezondaki "Social Contract" bölümünde Lisa Cuddy'yi hastanın yanına çağırtıp,
hastanın söylediklerini gizlice dinlemesi gerçekten acımasız ve komikti). "İyi" olmak ise House'un davranış
seçeneklerini kısıtlıyor gibi. 7. sezonda ise biraz daha kötü bir House görebiliriz sanki - Psikoloğa attığı o
son fırçadan sonra.
8) Son dönemlerde arada bir Habertürk gazetesi okuyordum. Ta ki diğer gazetelerde sevmediğim ne
kadar insan varsa onları bünyesinde toplamaya ve bunu da bir maharetmiş gibi sunmaya başlayana
kadar. Son olarak Serdar Turgut gibi "ahlak" duygusundan yoksun birini de bünyelerine kattılar. Fatih
Altaylı, Hürriyet'in artıklarını Habertürk bünyesine alarak "Yeni Hürriyet" olmaya kesin kararlı. Basında
yeni bir soluk için başka bir gazete çıkmasını bekleyeceğiz artık, zira Habertürk arkeoloji müzeciliğine
136

başlamış durumda. (Görüyorsunuz değil mi, memleketin her alanında durumlar birbirine benziyor. "Yeni"
hiçbir şey yok. Sinemamız da bunun sadece "bir" yansıması.)
9) Hayatımız bir kitap, hayatın bütünü de bir kütüphane gibi. Her gün bir sayfa okuyoruz kitabımızdan.
Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi çeviriyoruz sayfaları. Ama birgün bir bakıyoruz, okunacak çok az sayfa
kalmış. Kitabını bizden önce bitirenler var. Kimi bizden yaşlı, kimi bizimle yaşıt, kimi daha genç. Kitabını
bitiren, kalkıp gidiyor kütüphaneden. Biz kitabımızı bitirsek bile, birileri hep kitaplarını okuyor olacak bu
kütüphanede.
gezgin192011-09-22T00:15:56.622+
İyi Senaryo Vardı da Biz mi Oynamadık!
Oyuncu milletini iyi bilmek gibi bir bahtsızlığa sahibim. Küçük yaştan itibaren nasıl yetiştiklerini, hangi
motivlerle oyuncu olduklarını, nasıl bir eğitim aldıklarını, sonra da nasıl çalıştıklarını biliyorum. Mümkünse
yanlarında çok durulmaması gereken insanlardır oyuncular, zira büyük bir bölümü, halkın onlara
gösterdiği ilginin altından kalkacak karakter gücüne sahip değildirler. Zaman içinde suni olarak şişen
egoları, gereksiz bir sürü psikolojik ve toplumsal arızaya yol açar.
Bununla beraber bir senarist olarak onlara mahkumsunuz. Sizin yazdıklarınızın vücut bulması, oyuncu
denen bu acayip insan topluluğu aracılığıyla gerçekleşmektedir (artı yönetmen, artı kurgucu, artı müzikçi,
artı "color correction"cı, vb.). Yazdıklarınız oyuncular (ve yönetmen) tarafından yorumlanacak, yönetmen
bu yorumlardan bir tanesini seçecek, kurgucu da bu seçimler arasında kendi kafasına göre (tabii ki
yönetmenin onayıyla) bir anlamsal dizilim yaratacaktır. Film son aşamasına geldikten sonra saçınızı
başınızı yolmanız neredeyse mukadderattır.
Ama şu da var. Oyuncunun iyisi, Şam'da kayısıdır (bkz. Al Pacino, Kevin Spacey, Cate Blanchett, Tom
Hanks. Bizde de az değiller: Başak Köklükaya, İlker Aksun, Sumru Yavrucuk, Necati Şaşmaz :). İyi bir
oyuncu, sizin senaryonuza yazmadığınız, belki aklınıza bile gelmeyen boyutları yakalar, hatta yaratır.
Sizin kafanızdaki karaktere öyle bir derinlik ekler ki gözlerinize inanamazsınız. Karakterinizin bu şekilde et
ve kemiğe büründüğünü görmek, bu hayatta duyabileceğiniz en büyük hazlardan biridir. (Bunda tabii
yönetmenin oyuncudan oyun alma yeteneği de büyük öneme sahiptir. Bizdeki yönetmenlerin
eksiklerinden biri de budur: oyuncudan "iyi oyun"u almayı becerememek.)
Bunun için oyuncuya asgari kalitede bir malzeme sunmalısınız. Yani onun önüne koyacağınız materyalde,
onun yapacağı araştırmaların, denemelerin, çeşitlemelerin temelini oluşturacak bazı şeyler bulunmalıdır.
Eğer bunlar yoksa, en iyi oyuncunun bile yapabileceği şeyler sınırlıdır. Bu nedenle senarist, güzel (derin,
etkileyici) karakterler yaratırken, oyuncunun bunları nasıl dışa vuracağını da düşünmeli, biraz da buna
göre yazmalıdır.
gezgin82011-09-22T00:15:56.657+
James Cameron: "The Aquaman"
Şu haber ilginç işte:
"Meksika Körfezi’nde BP’ye ait “Deepwater Horizon” petrol platformunun infilak edip batmasının ardından
bir aydır tüm çabalara rağmen önüne geçilemeyen çevre felaketi için Hollywood’dan medet umuluyor.
Kamuoyu önünde zor duruma düşen ABD Başkanı Barack Obama, “Titanic” ve “The Abyss” isimli
fimleriyle okyanus derinliklerini konu alan ünlü yönetmen James Cameron’u Washington’a davet etti."
Haberin devamı (Türkçe) şurada, orijinali de (İngilizce) burada.
BP'nin Meksika Körfezi'nde yol açtığı kazanın zararlarını önleme çabalarını izlerken, Cameron'un "Abyss"
ve "Titanic"te kullandığı uzaktan kumandalı sualtı araçları aklıma gelmişti. Cameron'un ROV'lar
konusunda çok bilgili ve tecrübeli olduğunu ve ondan faydalanabileceklerini düşünmüştüm. Barack da
öyle düşünmüş. Sinema tarihinin en zor çekimi olarak adlandırılan "Abyss"in altından kalkan ve "Titanic"
(ve daha sonra "Bismarck" ve "Ghosts of The Abyss") sırasında binlerce metre suyun altında artık elini
kolunu sallaya sallaya dolaşabilen Cameron'dan yardım istenmesi gayet normal. Adam ayrıca NASA'nın
Mars'la ilgili projesinde danışma kurulunda bulunuyor. En son Mars'a gönderilecek kameraların 3D olması
konusunda NASA'yı ikna etmişti.
Bunu niye yazdım? Kafası çalışan yönetmenler ile kafası çalışmayan yönetmenler arasındaki farka bir kez
daha dikkat çekmek için. İki defa üst üste dünya gişe rekoru kırmanın rastlantı olmadığını göstermek için.
Azıcık bilgi ve bilimsel düşüncenin, sanatınıza (ve hatta belki de topluma) zarar değil de fayda
getirebileceğini söylemek için.
137

Arada bir elinize, kendi "comfort zone"unuz (kendinizi rahat hissettiğiniz alan - yani edebiyat, sanat,
sinema) dışındaki alanlardan (fizik, astronomi, biyoloji, çevre, vb.) da birşeyler alıp okumanızı öneririm.
Beyninizin bunlarla ilgili bölümlerine de biraz kan gitsin, sinapslar oluşsun. Kim bilir, belki siz de bazı
ilginç sentezlere ulaşabilirsiniz.
***
Güncelleme (4 Haziran 2010): Cameron EPA'daki toplantıdan sonra şöyle demiş: "Geçtiğimiz haftalarda
ben de herkes gibi gittikçe büyüyen bir dehşet ve üzüntü ile Körfez'de olanları seyrettim ve bu
gerizekalıların ne yaptıklarını bilmediklerini düşündüm."
Cameron bu toplantıdan önce BP'ye petrol sızıntısı konusunda yardımda bulunmayı teklif etmiş ama
"nazik bir şekilde" reddedilmiş. Kanadalı yönetmen hükümetin bağımsız bir şekilde kaza yerine gidip
durumu görüntülemesi gerektiğini de düşünüyor - anlaşılan Beyaz Saray şu ana kadar sadece BP'nin
kendisine verdiği bilgilerle yetiniyormuş. "Eğer kaza yerini bağımsız bir biçimde denetleyemezseniz, suçu
işleyenden suç mahallinin bir videosunu istiyor konumuna düşersiniz" diyor.
***
Barlarda memleketi kurtaran yönetmenlerden ne kadar farklı bir yaklaşım değil mi?
gezgin02011-09-22T00:15:56.592+
James Cameron TED'de
Tüm zamanların en çok gişe yapan iki filmini arka arkaya (12 yıl arayla) çeken adamdan ilginç bir
konuşma. Türkçe altyazı seçeneği de var.
gezgin12011-09-22T00:15:56.614+
Lost – Final
Dikkat: Lost 6. sezon finalini izlemeyenler okumasın.
***
"Lost"un temel tekniğinin, soru sordurmak ama cevap vermemek olduğunu belirtmiştim eski bir yazımda.
Daha doğrusu verdiği her cevaba karşılık üç soru daha sorduruyordu. Lost'un dikkat (izleyici) çekme
yöntemi buydu.
Dramatik eserlerde, bir sonraki sahnede ya da bölümde ne olacağını merak etmek, çok önemli bir unsur
olmakla birlikte asıl önemli olan, sordurulan bütün soruların tatminkar ve yaratıcı bir biçimde
cevaplanmasıdır. Sırf sorular üzerinden giden bir eserin, nihayetinde izleyicileri tatmin etmemesi
kaçınılmazdır.
"Lost"un yaptığı tam da bu oldu. Yazarların merkezi (ve anlamlı) bir hikayesinin olmadığından daha ilk
bölümlerde şüphe etmiş ve bunu da yazmıştım (sanırım Sanarist ULTIMATE'te var böyle bir yazı). Ama bu
kadar pahalı bir dizi, bu kadar çok yazar, vb. olunca, insan "Herhalde bütün bunları bir yere
bağlayacaklar" diye ikincil düşüncelere kapılıyordu. Yani bu kadar insan (seyirciler) bu kadar uzun süre
aptal yerine konacak değildi herhalde, değil mi?
Değilmiş!
Düpedüz bütün dünya ile kafa bulmuş yazar ve yapımcılar. Bu arada devasa kârlar elde ettiklerinden de
şüphe yok. Sawyer'ın son bölümde dediği gibi: "That's hell of a long con, doc!". Yani "Bu çok uzun vadeli
bir tezgah, doktor!". Gerçekten de" Lost"un böyle olduğu ortaya çıktı. Özellikle altıncı sezonda ortaya
çıkan alternatif evren olayı, tamamen araf ("limbo") işiymiş. Ada'da geçen olayları ise iki şekilde
yorumlamak mümkün: Ya herşey aslında Jack'in ölmeden önce gördüğü kısa (!) bir rüyaymış (ki bu
durumda bir aşağıdaki yazıda -Pers Prensi- belirttiğim kandırılmanın daniskasını yaşamış oluyoruz) ya da
bütün o olaylar yaşanmış ve hayatımızın geri kalanını milyonlarca cevapsız soruyla yaşamaya devam
edeceğiz - yapımcıların "Finalde herşey açıklığa kavuşacak" vaatlerine rağmen.
Yani yazarlar birşeyler vaat ettiler, ama vaat ettiklerini yerine getirmediler. Sanırım yakın zamanda
kendilerine yöneltilecek eleştirileri şöyle savuşturacaklardır: "Ama bu sadece bir dizi!" "Olsun ama, yine

138

de çok eğlendiniz değil mi!" "Hikayemiz berbattı ama önemli olan duygulardır. E, biz de sizi şöyle ya da
böyle duygulandırdık", vs. Bunun etik olmadığını söylemeye gerek yok sanırım.
Seyirci ile dizinin yaratıcıları arasında bir pakt (anlaşma) vardır. Yapımcı/yazar der ki "Gel sana güzel bir
hikaye anlatayım". Seyirci de der ki "Eğer anlamlı, duygulu ve heyecanlı olacaksa gelirim." Yapımcı da der
ki "Valla öyle olacak. İki gözüm önüme aksın ki!". Buna inanan seyirci de yapımcıların/yazarların peşine
takılır ve yüzlerce saatini diziye ayırır. Tek istediği, iyi bir hikaye tatmin edici bir sondur. "Lost" bize
bunları vermedi işte.
"Lost" yayınlanmaya başladığında doğan bebekler, seneye okula başlayacaklar. Yani hayal kırıklıklarınızla
aynı yaştalar. Seneye Eylül ayında bir ilkokul bahçesinden geçerseniz, bahçede toplanan birinci sınıflara
bakıp iç geçirebilirsiniz: "İşte benim "Lost" ile ilgili hayal kırıklığım da tam bu yaşta... ama boyu daha
uzun" diyebilirsiniz.
Cümleten geçmiş olsun. Bir dahaki sefere, peşine takılacağınız bir dizi seçerken, hikayesinin sağlam olup
olmadığına bakın, e mi...
***
Güncelleme 28 Mayıs 2010:
1) Final ile birlikte, "siyah duman" ortalıktayken duyulan" yazar kasa" sesinin nedeni anlaşıldı: "Yazarkasa", komik değil mi :) Bu esprinin İngilizce'ye aktarılamaması ne kötü :)
2) Yazar-kasa'ların izleyicileri ne kadar ciddiye aldıkları ise şu video'dan da rahatlıkla anlaşılıyor. (İlk final
onlardaki "Survivor"dan, ikincisi "Sopranos"tan, üçüncüsünü çıkaramadım.)
3) Kendisinin "Lost" yazar ekibinden olduğunu iddia eden birisi, şöyle bir açıklama yapmış (İngilizce).
Açıklama Ada'yı ve orada olanları biraz aydınlatsa da cevaplanmamış binlerce soru olduğu gerçeğini
değiştirmiyor.
gezgin182011-09-22T00:15:56.580+
Pers Prensi: Zamanın Kumları
Dikkat: "Pers Prensi: Zamanın Kumları" filmini izlemeyenlerin ama izleyecek olanların bu yazıyı okuması,
daha sonraki seyir zevklerini azaltabilir.
***
"Pers Prensi"nin kendine özgü birçok güzelliği var. Bilgisayarlı animasyonun yer yer başarılı olarak
kullanıldığını görüyoruz. "Banlieu-13" filminde gördüğümüz "parkour"un 6. yy. İran'ında kullanılması da
ilginç olmuş. Başroldeki karakter Jake Gyllenhaal da fena değil. Ama daha iyisi olabilirmiş - mesela "Iron
Man"deki Robert Downey Jr. gibi daha "yırtık" biri. Müzik ortalama, Ben Kingsley fena değil, "Tus" adlı
karakteri ise "Coupling"den Jeff canlandırıyor! Senaryo ikinci perdede şöyle bir dağılıyor ama finale doğru
toparlıyorlar.
Ta ki finalde tamamen dağıtana kadar!
Pers Prensi, finalde kullandığı yöntem ile seyirciyi yüzde yüz salak yerine koyuyor. Yöntemin ne olduğunu
birazdan ele alacağım, ama şunu en baştan söyleyeyim. Bu yöntemi asla ama asla kullanmayın. Birileri
kafanıza bir silah dayamış halde size senaryo yazdırıyor ve ısrarla sizden bu yöntemi kullanmanızı istiyor
olsa bile. "Böyle bir son yazacağıma ölürüm daha iyi. Çek ulan tetiği!" deyin kendisine.
Yöntem şu: Filmin başından beri izleyip sevdiğimiz, kendileriyle özdeşleştiğimiz, yaklaşık iki saattir
duygusal yatırımda bulunduğumuz karakterler, senaryodaki bir numara ile filmin en başındaki hallerine
dönüyorlar. Yani film boyunca onlarla birlikte yaşadığımız maceralar, zorluklar, üzüntüler, sevinçler...
hiçbiri yaşanmamış gibi oluyor. "Meğerse bunların hiçbiri yaşanmamış" diyor senaristler bize.
Biz de diyoruz ki kendilerine: "*&amp;%€]{$#!*+^!!!"
Adamlar (senarist, yönetmen ve yapımcı) resmen sizin film için verdiğiniz bilet parasını yakıyorlar. Siz
sinemaya tam, dolu bir duygusal deneyim için gidiyorsunuz, ama bomboş bir duyguyla dışarı
çıkıyorsunuz. Lüks bir restoranda mükellef bir yemek yediğinizi, hesabı ödediğinizi, ama restoran çıkışında
karnınızın bomboş olduğunu zira yediklerinizin hepsinin "sanal", "hayal", olduğunu düşünün. Sinirlenmez
misiniz?
139

Bu yöntem, çok sıkışan ve kendisini sıkıştırdığı yerden çıkacak zekası ya da yeteneği olmayan yazarların
kullandığı bir yöntemdir: "Meğer hepsi hayalmiş!" Eğer kendini çıkamayacağın bir köşeye sıkıştırdıysan,
en başa döneceksin ve çıkış yollarının temellerini atacaksın. Aksi durum senaristin zekası, yeteneği, ve
dürüstlüğü (seyirciye karşı dürüstlüğü) hakkında çok olumsuz mesajlar taşır.
Aynısını bizde yıllar önce "Okul" filmi yapmıştı, hatırlarsanız. O zaman da eleştirmiştim. İnsanları salak
yerine koyuyordu senarist ve yapımcılar. İnsanları hikayenin en başından beri alıp bir yerlere
götürüyorsanız, bazı heyecanlar, mutluluklar ve acılar yaşatıyorsanız, sizin senarist olarak göreviniz, ne
olursa olsun (ister acı ister tatlı, ki genelde çok acıdır) bu olayları aklı başında, gerçekçi, tatmin edici bir
yere bağlamaktır. Biz koskoca seyircileriz, çocuk değiliz. Acı olayların, acı durumların, kayıpların insan
hayatının bir parçası olduğunu biliriz ve kabul ederiz. Siz yüreksizsiniz ya da beceriksizsiniz ya da (en
kötüsü) mutsuz bir final yaparak gişede seyirci kaybetmek istemiyorsunuz diye seyircilerin tamamını
salak yerine koymamalısınız. Asla ama asla.
Yine de arada bir bunu yapanlar çıkıyor. Deus Ex Machina kadar saçma bir yöntemdir. Uzak durun derim.
Adam gibi kafa patlatın, kahramanlarınızı içinden çıkılması imkansız güçlüklere sokmadan önce çıkış
yollarını da düşünün, mümkünse zeki ve yaratıcı olsunlar, biz de size verdiğimiz bilet parasını helal
edelim.
Türk sinemasının en büyük hatalarından biri budur işte: senarist/yönetmen/yapımcının, seyirciyle olan bu
pakt'ı, bu sözleşmeyi ciddiye almaması. Seyircinin önüne "yerli" ne koyarsa koysun seyircinin onu
izleyeceğini, kabul edeceğini, seveceğini zannetmesi. Hayır canım, öyle olmuyor bu işler. Biz "yerli"yi
seviyoruz, ama zeka da istiyoruz, yetenek de, yaratıcılık da, mizah da, derin ama anlamlı duygular da.
Bir zahmet biraz kafa patlatın. Karşılığını mutlaka alırsınız.
gezgin22011-09-22T00:15:56.711+
Notlar
1) Banlieu 13 - İlginç bir film. Hızlı. Luc Besson'un bu işi çözdüğü daha 5. Element'ten belliydi. Ama
adamcağızın Fransa'da (Godard'ın Tanrı sayıldığı bir yer) maruz kaldığı eleştirinin haddi hesabı yok. Ama
o bunları pek takmamış. Kendi başına gişe canavarı işlere imza atmış - çoğunlukla yapımcı olarak. Artık
film çekmemesi daha da ilginç. Belki akıllanır da bu fikrinden vazgeçer.
2) Barry Lyndon - Kubrick'in, bu film gişede iş yapmadı diye üzüldüğünü biliyor muydunuz (Bkz. "A Life in
Pictures") ? Hangisine şaşayım bilemedim. Kubrick'in "bu" filmden gişe beklemesine mi, Kubrick gibi bir
adamın "gişe" endişesinin olmasına mı? Acayip (gerçekten acayip) hızına rağmen izlenmeyi hak eden,
kimilerine göre mükemmel bir film.
3) Hellboy 1 ve 2. Bir türlü yeterli doyuruculuğa ulaşamayan iki film. Kısa kalmışlar. Yani otuz dakikalık
daha materyale ihtiyaçları var. Ama bu sadece daha fazla görsel efekt kullanma fırsatı yaratacak bir 30
dakika değil. Hikayeleri ve karakterleri daha derinleştirmeyi sağlayacak bir 30 dakika. Yine de fena
değiller.
4) Iron Man 2 - Çok az devam filmi ilki kadar iyidir, hatta daha da azı ilkini geçer. Iron Man 2, bunlardan
değil ne yazık ki. Birincisindeki ilginç kimyayı bu filmde de ama daha seyreltilmiş olarak buluyoruz. Rock
müziğin kullanımı ise hoş olmuş, özellikle de ACDC'nin.
5) House (6. Sezon finali). Canon'un 5D Mark2'siyle çekilmiş. Bölümü izleyince, başka birşeyle
çekilemezdi diyorsunuz zaten. O yerlere büyük kameraların girmesi imkansız. Aşırı sığ DOF biraz rahatsız
etse de hikaye yine etkileyici. Özellikle de final. Sevenler kaçırmasın.
6) LOST - Artık bir eziyete dönüşmüş durumda. Bitse de gitsek diyoruz. Zira sadece soru sordurma
üzerine kurulu hikayeler artık bıkkınlık vermiş durumda. Adam gibi bir hikayeniz olmadan yola çıkarsanız,
olacağı budur. Yinede ilk sezonlarında, hikayesinin gücünden değil ama anlatım tarzından ve gittikçe
artan sorulardan dolayı bir fenomen haline geldiği inkar edilemez.
7) Melekler ve Kumarbazlar, Peri Tozu, İki Çizgi, Yedi Kocali Hürmüz - Başlayıp da devam edemediğim
filmler. Yorum dahi yapamayacağım. Allah bildiği gibi yapsın. Bu kadar az filmin çekildiği bir ülkede böyle
filmlere onay veren değerlendirme mekanizmasını anlamak ya da onaylamak mümkün değil.
8) Acı Aşk - Olmasa da olurdu mektubun.

140

9) Old Boy - Bu filme ödül verenin... aklına şaşarım. Bu filmi beğenenin, ruh sağlığından şüphe ederim.
Üslup güzel diye bir film sevilmez. Aklınızı başınıza devşirin.
10) Türk TV'sinden nefret etme aşamasına geldim. Çoğunluğu kadınlara yönelik vıcık vıcık (ve artık
ezbere bilinen) ilişkisel durumları anlatan hikayeler. Bütün suç Milli Eğitim Bakanlığı'nda. Onca senede bu
kadar insanın beynine azıcık bilgi, azıcık düşünme kabiliyeti bile koyamamak ayrı bir uzmanlık
gerektiriyordur herhalde.
gezgin22011-09-22T00:15:56.698+
Alacakaranlık
"Nasıl ki gece bir anda çökmezse, baskı da bir anda gelmez... İşte hava daha alacakaranlık iken havadaki
en ufak değişikliklerin bile farkında olmalıyız ki karanlığın kurbanı olmayalım." Hakim William O. Douglas
"As night-fall does not come at once, neither does oppression... It is in such twilight that we all must be
aware of change in the air - however slight - lest we become victims of the darkness." Justice William O.
Douglas
gezgin02011-09-22T00:15:56.735+
EJDER KAPANI - Ön Eleştiri
“Ejder Kapanı" filmini seyretmediyseniz ve seyretmeyi planlıyorsanız , bu yazıyı okumamanız tavsiye
olunur.
***
"Ejder Kapanı"nı izlemeyi henüz bitirmedim. İnşallah bir ara o da olacak. "Seyri bitmemiş filmi eleştirmek
de neyin nesi?" diyebilirsiniz. Ama işte mesele de o zaten.
Henüz filmin 38. dakikasına gelmiş bulunuyorum. Bu an itibariyle senarist (ve yönetmen) karşıma şöyle
birşeyler koymuş durumda:
1) Kızkardeşinin intikamını almaya çalışan bir Nejat İşler var ortalıkta. Bu kişi bize en birinci şüpheli
olarak sunuluyor. Hayır, sunulmuyor, gözümüze sokuluyor. Senarist (ve yönetmen) onu en başta bize
sunarak "Al sana bir şüpheli" diyor. Biz seyirciler de salak (ya da 3 yaşında) olduğumuz için ondan
şüpheleniyoruz. Sanki herhangi bir polisiyede ilk sunulan şüpheli, asıl katil çıkarmış gibi.
2) Ortada bir de "artık bu işlerden bıktığını" söyleyen bir Uğur Yücel var. O kadar klişe ötesi ki, klişeler
ansiklopedisinde Uğur Yücel'in bu filminden alınan bir fotoğrafı konulabilir. En komiği de, bir türlü
oturtamadığı, arada bir gidip gelen sesi. Oyunculuk bölümündeki birinci sınıf öğrencileri "Ses ve konuşma"
hocalarına Uğur Yücel'i örnek gösterip finallerinden geçirilmelerini talep edebilirler. O kadar kötü yani.
3) Bir de Kenan İmirzalıoğlu karakteri var. Şimdiye kadar hafif ilginçlik arz edebilen tek karakter bu. Ama
bu da sağlam değil. Uğur Yücel bu davayı almazsa, kendisinin istifa edeceğini söylüyor. Çocuk mu bu
yahu? Adam eder eder, sana ne? Ha, böyle bir istekte bulunabileceğin bir ilişkin olabilir Uğur Yücel ile.
Ama biz seyirci olarak bu ilişkiyi bilmiyoruz, zira görmedik. "Şimdi, iki polis var, bunlar çok sıkı kanka"
diye düşünmüşler. İyi ama, kanka olduklarını görmedik ki biz. Bu minvaldeki konuşmalar ne yazık ki kafi
olmuyor, göstermek lazım.
4) Polisiye filminde tabii ki bir de suçlu olacak. Bu suçlumuz da pedofilleri (sübyancıları) bayrak direğine
asan bir adam. (En azından ilki öyleydi, ikincisi ahır gibi bir yerde, üçüncüsü de kuyuda bulundu. Bence
bayrak direği -ya da öyle acayip bir yer- teması devam etseydi, daha ilgi çekici olurdu.). Ama bu suçu
işleyeni hemen hiçbir şekilde merak etmiyoruz. Neden?
Çünkü suçla ilgili filmlerde seyircide, suçlunun yakalanmasını istetecek bir ortam yaratmalı, bir serim
oluşturmalısınız. Bunu, sevilen bir yan karakterin öldürülmesi ile ya da çok iğrenç (yani gerçekten mide
bulandırıcı) suçların işlenmesi yoluyla sağlayabilirsiniz. Sağlamalısınız. Aksi takdirde, hele ki pedofilleri
öldüren bir seri katilin yakalanmasını seyirci çok beklemez, istemez. Hatta "karışmayın adama, işini
bitirsin" diyenler bile çıkabilir.
Filmin kamera kullanımından da rahatsız oldum. Hani şu iyi bildiğiniz omuz kamerası yöntemi kullanılmış.
Omuz kamerası yönteminde kamera hafifçe titrer, çok küçük açılarla sağa sola savrulur (bkz. "Bourne
Supremacy" ve "Bourne Ultimatum"). Burada ise kamera (büyük bir ihtimalle genelde zoom çalışıldığı
için) çok büyük açılarla sallanıyor. Yani normal bir insanın kafasının ve gözlerinin sallantısı gibi değil de,
çok rüzgarlı bir günde vapurda giden birinin sallantısı şeklinde sallanıyor. Bu da izleyende arzu edilen
141

duyguyu değil, mide bulantısı yaratıyor. Bunu bile göremiyor kameramanlarımız (ve dahi görüntü
yönetmenlerimiz, ve dahi yönetmenlerimiz). Aferin onlara.
Filmin "Se7en"a benzerliğinden bahsetmeye gerek bile duymuyorum.
Yukarıda da belirttiğim gibi, henüz 38. dakikadayım ve filmin devamını izlemek gibi bir istek yok içimde.
(İşte bu nedenle birçok filmi sinemada değil de DVD'de izlemeyi tercih ediyorum. Sinemada filme henüz
ara verilmeden çıkmak biraz zor. Başkalarını rahatsız etmeyeyim diye oturup kendiniz rahatsız rahatsız
film izliyorsunuz. Ama DVD'de böyle çekinceler yok. Yine de hiçbir şey salonun büyüsünü evde yaratmıyor
tabi.).
Bir ara bitirirsem, devamının da eleştirisini yaparım. Ama bence bu kadarlık bir eleştiri bile yeterince
bilgilendirici olmuştur.
***
Güncelleme (09 Mayıs 2010): Filmin tamamını en sonunda izledim. En baştaki şüphelerimi doğrulayan bir
şekilde gelişti ve bitti film. En başta gözümüze şüpheli olarak sokulan kişinin şüpheli olmadığı anlaşıldı doğal olarak. Filmde en fazla görünen iki karakter vardı - Uğur Yücel ve Kenan İ. Bunlardan birinin olacağı
belliydi. Eh, Uğur Yücel tip olarak uygun değil. Doğal olarak Kenan oldu. Çok şaşırtmadı yani.
Bu tür filmlerin en önemli özelliklerinden birisi, "merak" unsurudur. Yani birçok şüpheli arasından bir kişiyi
bulmaya çalışmak zorunda kalır seyirci. Yönetmen ince (göze batmayan) yönlendirmeler ile seyirciyi bazı
karakterlere doğru iter. Ama genelde en az tahmin edilen kişi ya da önce suçlu sanılıp sonradan
masumluğunu kanıtlayan kişilerden biri suçlu çıkar. İşin eğlencesi buradadır. Yani yazar/yönetmen
seyirciyle kedi-fare oyunu oynar. Burada ise tek bir şüpheli var, ama biz salak olmadığımız için, mutlaka
başka birinin asıl suçlu olduğunu tahmin ediyoruz zaten.
Senaryonun başka birçok sakat tarafı var, ama hepsini sayamayacağım. Ama bir CSI dizisinin sıradan bir
bölümünde bile daha fazla emek, kafa karıştırma, yaratıcılık var. Yanlış okumadıysam bu film için 5
milyon TL harcanmış. Eğer tüm ekip her gece sabahlara kadar eğlenmediyse bu paranın nereye
harcandığını merak ediyorum.
Ama şundan eminim. Senaryoya harcanmamış.
gezgin12011-09-22T00:15:56.632+
"Vavien", pas bien!
Dikkat: "Vavien" filmini henüz izlemeyenlerin ve izlemeye niyeti olanların bu yazıyı okumaması tavsiye
olunur.
***
"Vavien"i izleyenlerin (ve ortalama bir sinema kültürüne sahip olan herkesin) söylediği birşey var:
"Vavien, tıpkı Coen kardeşlerin filmlerine benziyor. Onların filmlerindeki gibi beceriksiz ve sıradan bir
adamın bir suçu yüzüne gözüne bulaştırması anlatılıyor. vb. vb." Bu bir hakaret mi, yoksa sadece bir
kategorizasyon çabası mı anlamadım. İkincisi niyetiyle yapılıyor sanki, ama daha çok birincisine uyuyor
gibi.
Vavien'in Coen kardeşlerin filmleriyle tematik (genel anlamda tema) bir benzerliği olduğu doğru. Ama bu
temanın ötesine geçen hemen hiçbir şey yok. Geçmesine de gerek yok. Ama yukarıda bahsettiğim
sınıflandırmayı hak etmiyor bu film. Yani "Coenlerin filmleri gibi" tanımlaması, bu filmi anlatmıyor. Ama
filmi bu koldan ("Coenlere benziyor mu benzemiyor mu") değerlendirmeyelim. Tek başına bir film olarak
ele alalım. O zaman birçok şey çok daha net bir biçimde ortaya çıkacaktır.
Filmin en büyük eksiği, yeterince malzemesinin bulunmaması. Yani filmin karakter malzemesi az, çatışma
malzemesi az, hikaye malzemesi az, oyunculuklar az... Az oğlu az.
Karakterlerden başlayalım. Filmde gördüğümüz karakterlerden hiçbirisi, ilgi çekecek nitelikte değil. Yani
ille de çok acayip, çok sıradışı olması gerekmiyor karakterlerin. Sıradanlıkları içinde bile ilginç olabilir
insanlar. Ama Vavien'deki karakterler bu açıdan bir "beslenme yetersizliği" içerisindeler. İçleri dolmamış.
Baş karakter hiçbir şeyi çok istemiyor. Sadece evliliğinden sıkılmış ve bir pavyon şarkıcısına tutulmuş.
Ama buradaki tutulma kelimesi de yanlış. Zira biraz sert bir biçimde fırçalanıp yüzüne kapı kapatılınca
ondan da vazgeçiyor. Para deseniz, parayı da çok seviyor değil. Yani kendisiyle, dükkanıyla, oğluyla ilgili
büyük hayaller içerisinde de değil. Biliyorsunuz, bir şeyi güçlü bir biçimde istemeyen karakterlerden güzel
142

hikaye çıkması çok zordur. Vavien, bu zorluğu aşamıyor. Bizi sıradan bir meraka bile gark etmeyi
başaramıyor.
Diğer karakterler de benzer zayıflıklar içindeler. Engin Günaydın'ın en yakın arkadaşı da böyle bir birbuçuk boyutluluk hali içerisinde, karısı da, oğlu da. Hani bazı filmler vardır, hikaye zayıftır ama
karakterler ilginçtir. Bu filmde karakterlerden medet ummamak gerektiğini çok geçmeden anlıyoruz.
Filmin merkezinde bulunan olay ise, bir hikaye olarak adlandırılmayı hak etmeyecek kadar basit ve
yüzeysel: Adam parası için karısını uçurumdan atar, karısı ölümden (kelimenin tam anlamıyla) döner,
ama herşey (adamın hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan) yoluna girer.
Ee?
Baş kahramanın karısını öldürme kararı dışında sıradışı sayılabilecek hiçbir çabası yok. Oysa bu gibi
hikayelerde kahraman planını devam ettirmek için kendisini bataklığa gittikçe daha fazla gömen bir sürü
hatayı arka arkaya yapar. Bunu hem salaklığından yapar, hem de seyirci sıkılmasın diye. Film boyunca
tek bir girişimde bulunup ondan sonra keyfine bakmaz. Baksa bile hayat onun başına bir sürü ters olay
getirir ki böylece seyirciler ödedikleri bilet parasının karşılığını alsınlar. ("Sevgilim hadi bugün sinemaya
gidip sıradan bir insanın başına hiçbir ilginç şeyin gelmemesini anlatan bir film izleyelim" diyen bir
sevgiliniz varsa... terk edin gitsin!)
Vavien'de ise kahramanın tek bir eylemi var ve onun dışında herşey yolunda gidiyor. Yani karısı
uçurumdan düşüyor, adam hiç sorgulanmıyor (mesela böyle bir sorgulama hikayeye ciddi bir gerilim
katardı), sonra birgün karısı geri dönüyor (nasıl? burada da kaçırılmış bir sürü fırsat var), kadın adamdan
ciddi anlamda şüphelenmiyor, ortadan kaybolan para meselesi ise, kadının "kocasından gizli iş
çevirmekten dolayı duyduğu suçluluk" sayesinde kolayca çözülüyor (bu da kaçırılmış bir başka fırsat,
kahraman bu kadar kolay paçayı kurtarmamalıydı). Hikayenin diğer kolu da (şarkıcıyla ilgili olan)
kahramanın hayatında hiçbir ciddi dalgalanma yaratmadan halloluyor. Oh, sen sağ ben selamet!
Filmin tabii ki bir CSI bölümü havasında ilerlemesi gerektiğini söylemiyorum. Ama bu kadar zahmete girip
bir film çekiyorsanız, seyircinin ilgisini ya karakterlerle, ya hikayeyle, ya da başka birşeylerle (görsel efekt
vb.) ayakta tutmalısınız. İnsanlar bunun için sinemaya gidiyorlar ve Vavien, bu haliyle, insanlara
sinemaya gitmeyi istetme eşiğinin altında kalıyor.
Netice olarak da seyirci, o kadar ünlü oyuncusuna karşın filme pek iltifat etmemiş. Engin Günaydın'ın adı
bile işe yaramamış (Toplam seyirci 131.000 -yüzotuzbirbin- kişi). Bu kadar hatadan sonra "Bu kadar
kaliteli filme insanlar niye gitmiyor" diye sormak, olsa olsa psikolojik savunma mekanizmanızın bir
yansımasıdır. Ama hangisi olduğunu açıklamakla uğraşamayacağım, onu da siz bulun.
gezgin252011-09-22T00:15:56.587+
Gelecek Program: Ejder Kapanı ve Vavien
Geçen sezen en fazla bahsi geçen ama umulduğu kadar iyi gişe yapmayan iki film bunlar. Eğer
dayanabilir de izlemeyi bitirebilirsem, eleştirilerini yazacağım.
gezgin32011-09-22T00:15:56.646+
Uzatma Yönetmen!
Filmlerin makul bir süreye sahip olmasının nedenlerinden biri, seyircilerin film izlerken sıkılmamasıdır. Üç
beş saatlik filmler bu yüzden çekilmez ya da yapımcılar buna karşı çıkarlar. Genelde yönetmenler sürekli
bundan şikayet ederler ama aslında yapımcıların haklı olduğu taraflar da vardır. Uzun filmler (istisnalar
hariç) hemen her zaman sıkıcıdır ve sıkıcı film de iyi gişe yapmaz. Ayrıca uzun filmleri bir gün içinde daha
az gösterirsiniz, böylece daha az para kazanırsınız.
Ama DVD çıktı mertlik bozuldu, denebilir bu konuda. Yönetmenler normal versiyona koyamadıkları
sahneleri, DVD'ye koyabiliyorlar. Hatta bu ekstra materyal, DVD'nin reklamına malzeme de olabiliyor:
"Daha önce hiç görmediğiniz sahneler!" vb. Ben bunların DVD'de "bonus" materyal olarak bulunmasına
karşı değilim, ama bazı filmlerin normal hallerinin uzatılması, filmin sizde en başta uyandırdığı etkiye
zarar veriyor. Yönetmenin kıyamadığı görüntüleri izlemek hoş, özellikle de sevdiğiniz bir yönetmense.
Ama herşeyiyle oturmuş bir filmin ritmiyle ve hikayesiyle oynamak, her zaman iyi sonuçlar vermiyor.
Örneklerle anlatayım:

143

Aklıma ilk gelen örnek "Apocalypse Now: Redux". Coppola, filme hayli uzun sahneler eklemiş. Film üç
buçuk saati aşmış. Eh, filmi evde izlerken DVD'nin durdur tuşuna basıp istediğiniz kadar ara
verebiliyorsunuz, hatta filmi birkaç güne yayarak da izleyebiliyorsunuz. Ama filmi bir oturuşta izlemenin
sizde yarattığı o topyekün duyguya da zarar vermiş oluyorsunuz. O duygu kayboluyor. Coppola filme o
kadar da güçlü ve dolu malzemesi olmayan birçok sahne koymuş. Benim hiç beğenmediğim bir sekans,
Franszı ailenin evine yapılan ziyaret ve gereksiz derecede uzun yemek sahnesi. (Coppola sahnede
Fransızlar var diye Fransız filmleri gibi çekmiş gibi. :) Neticede Apocalypse, o eski mağrur, ağır ama
dopdolu havasından oldukça uzaklaşmış. Uzadıkça uzamış, hatta biraz yavanlaşmış.
Bir başka örnek de "Kurtlarla Dans". Burada da yönetmenin eklemelerinden sonra üç buçuk saati aşan bir
filmle karşı karşıyayız. Eski versiyonunu sinemada izlemesi çok zevkli olan bu filmin aniden bir sürü çok
da gerekli olmayan malzemeyle dolmuş. Örneğin önceki versiyonda "Stands with a fist"in kocasına ne
olduğunu görmüyorduk, kadın ile ilk olarak ağacın altında (intihar ederken) karşılaşıyorduk, ve bunun
yarattığı hoş bir şok duygusu vardı. Ama yeni versiyonda kadının kocasının öldürüldüğünü vb. bunları
görüyoruz ve kadınla ilgili gizem aniden ortadan kayboluyor.
Gizemi yok eden bir başka şey de, John Dunbar'ın görev yerine gitmeden önce, orada neler olduğunu
öğrenmemiz. Oysa orijinal (ilk) versiyonda bu terk edilmiş görev yerinde neler olduğunu hiç bilmiyorduk
ve bir sürü şey acayip tahminde bulunuyorduk. Ama Costner o "kale"de neler olduğunu göstererek bu
gizemi tamamen yok etmiş. Filmin birçok yerinde, o yıllarda seyrettiğimizde aklımızda ve yüreğimizde
oluşan neredeyse mistik denebilecek duyguya zarar veren bir sürü ekleme yapılmış. Yine de Costner'ın
"Kurtlarla Dans"ı, "Apocalypse" kadar zarar görmemiş.
Son örnek de "Terminator 2". Benim bu filmi sevmemin temel nedenlerinden biri de filmin "frame perfect"
olmasıdır, yani tek bir fazla kare bile yoktur bu filmde. Ritm çok yüksektir, gereksiz hiçbir sahne yoktur.
Ama Cameron, yönetmenin versiyonunda bir sürü sahne eklemeyi gerekli görmüş. Sarah hastanedeyken
Kyle'ın (rüyada) onu ziyaret etmesi, John Connor'un Arnold'a gülmeyi öğretmesi, Arnold'un çipinde
değişiklik yapılması, Dyson hakkında fazladan verilen bilgiler, vb. düpedüz filmin ritmini düşürmüş. İşte
burada yönetmenin subjektif algısının filme zarar verdiğini görüyoruz. Yönetmen filmi, o kadar uğraş
verdiği birşey olarak görüp çektiklerini atmaya kıyamıyor.
Mesela Coppola'nın ünlü kurgucusu Walter Murch'ün ("İngiliz Hasta", "Soğuk Dağ") şöyle bir ilkesi var:
"Asla sete gitmem, asla oyuncularla tanışmam." ("The Cutting Edge - The Magic of Movie Editing",
00:06:50) Niye? Onlarla yakınlık kurarsa ya da sette ne gibi zahmetlere girildiğini görürse, bu bilgiler
kurgudaki nesnelliğini etkileyebilir. Adam bunu bildiği için filme hizmet adına setten ve oyunculardan uzak
duruyor. Sonuç olarak Cameron gibi bir yönetmen bile bu hataya düşebiliyor.
Özetle demek istediğim şey şu: Filmler çok gerekmedikçe iki saati aşmamalıdır. Elinizde epik boyutlarda
malzeme yoksa (ki bazen epikler bile sıkabiliyor, bkz. "Yüzüklerin Efendisi"), 120-150 dakika aralığı, bir
film için son derece uygun. Ve bir kere buna uygun bir ürün ortaya çıkarttıktan sonra, artık filmin ayarları
ile oynamamak lazım.
Not: Cameron Avatar'ı Ağustos'ta yeniden vizyona sokacakmış. Neden? İlk gösterimde, "Alice"in
gösterime girmek zorunda olmasından dolayı, henüz seyirci ilgisi tükenmemiş iken film salonlardan
çekilmek zorunda kalmış. Bunun üzerine, haftada %8 azalan gişe aniden %50 düşmüş. Yani ortada henüz
Avatar'ı seyredecek insanlar var, diyor. Ve işin ilginç tarafı, Ağustos'taki gösterime 6 dakikalık ek
materyal koyacakmış. Buyurun, buradan yakın.
gezgin22011-09-22T00:15:56.642+
Enerji Yöntemi
"Ben küçük bir kızken, resim çizmek hayatımı kurtardı. Resim, kendi yarattığım ve içinde büyüdüğümden
çok daha mutlu olan bir dünyaya kaçmama olanak sağladı.
Resim çizerken kalemi o kadar çok bastırıyordum ki orta parmağımın şekli bozuldu. Ama bu bana hala
ödenen küçük bir bedel gibi gelir.
Öfkeme baktığım zaman, çizimlerime koyduğum muazzam ENERJİyi görüyorum.
Kalemi o kadar bastırmam, tamamen ENERJİydi. Bazen öğrencilerimi, kendilerine verdiğim yazı
alıştırmalarını sanki hayat memat meselesiymiş gibi yaparken görüyorum. Bunu gördüğümde, kendi
içlerindeki önemli bir kaynağa ulaşmış olduklarını biliyorum.
Bu kitapta ENERJİ sözcüğünü kullandığım zaman, yazı yazma dürtüsünü kastediyorum. Ama en geniş
anlamıyla ENERJİ benim için yaşamın kendisidir.
144

ENERJİ, sözcüklerin ardındaki güçtür. İçinizde bulunan ve sizi harekete geçiren kuvvettir. Daha önce hiç
var olmamış birşeyi ortaya çıkarma arzusudur. En derin duygularınıza, en büyük arzularınıza, düşlerinize,
hayallerinize, yani varlığınıza şekil (vücut) verme tutkusudur.
ENERJİ, siz bir yer, yaratık, güzel bir ağaç, bir gün batımı, ya da bir sanat eseri, senfoni, veya bir başka
insan ile ruhen bağlantı kurduğunuzda çakan kıvılcımdır.
ENERJİ, sizin ile sizin dışınızdaki birşey arasında kurulan, ve sizin dünyanızı genişleten, hayatı görme ve
hissetme biçiminizi değiştiren bağlantıdır.
Birşeyi ilk kez bütün çıplaklıyla anladığınızda, - bu şey acı veren, hatta kalbinizi kıran birşey olsa bile –
ortaya çıkan görünmez güçtür ENERJİ.
Enerji, genelde korku kabuğu içine hapsedilmiş olan ve siz bu kabuğu kırdığınızda ortaya çıkan görünmez
güçtür.
ENERJİ, hiçbir şeyin sizi durdurmasına izin vermediğinizde ortaya çıkan güçtür.
***
1970'lerin sonlarında, Amerika'da ve Avrupa'da birçok sergi açtıktan sonra, görsel sanat yapma
konusunda çok fazla ENERJİ hissetmiyordum. Bununla beraber hikâye yazarken ENERJİ hissediyordum.
Bu ENERJİ kısa ataklar şeklinde, genelde de sokakta yürürken geliyordu. Durup birkaç dakika boyunca
sürekli olarak yanımda taşıdığım bir deftere hırsla, ENERJİ tükenene kadar yazıyordum. Daha sonra da
yazdıklarımı gözden geçiriyordum. Bu şekilde bir kitap dolusu hikaye yazdım.
Üniversiteye gitmediğim için, kitabım yayınlandıktan sonra yaratıcı yazarlık dersi vermeye başladığımda,
yazmayı herhangi bir şekilde öğretmek üzere programlanmış değildim. Bu nedenle, ENERJİMİ TAKİP
ETME sürecime paralel bir yöntem geliştirmekte özgürdüm.
Birçok insanın yazma konusunda hissettiği korku bende yoktu. Ama hayatımın diğer alanlarında benim de
birçok korkum vardı. Dokuz ya da on yaşındaydım, babamın verdiği talimatlar doğrultusunda bir havuzun
kenarında durmuş, dalış pozisyonu almıştım. Sorun şuydu ki korkudan donmuş haldeydim. “Ne
yapacağını (olacağını) düşünme – sadece yap!” dedi babam. Ama ben, korku dolu düşüncelerimi
durduramadım.
“Ne yapacağını (olacağını) düşünme, sadece yap!” cümlesi hep aklımda kaldı. Babam bu bilgiyi zor yoldan
öğrenmişti. Aşağı Doğu Yakası’nda küçük bir çocukken bazı büyük çocuklar onu Doğu Nehri’ne atmışlardı.
Babam da yüzmeyi öğrenmişti – hem de çok çabuk! Babamın deneyiminin çok uç olduğu söylenebilir,
ama yıllar sonra baskının ENERJİnin yüzeye (ortaya) çıkmasını sağladığını fark ettim. Bu da bende
öğrencilerimle çalışırken zamanlayıcı (kronometre) kullanma fikrini doğurdu. Bir zaman sınırlaması
koymak onları düşünmek yerine eyleme geçmeye zorlayacaktı.
Babamın bende sona erdirmeye çalıştığı düşünce, şu ya da bu zamanda hepimizi durduran düşünceydi.
Bu, bizim gereken yeteneğe sahip olmadığımızı, bu işe uygun olmadığımızı söyleyen o küçük eleştirel
sesti. Bizi yeni şeyler denemekten alıkoyan sesti bu. Dinlediğimiz takdirde, bizi hayallerimizi yaşamaktan
alıkoyan sesti.
ENERJİ YÖNTEMİ nedir?
ENERJİ YÖNTEMİ, yaratıcı ENERJİNİZLE bağlantı kurmak ve sözcüklerinizin kesintisiz bir şekilde akmaya
başlamasını sağlamak için çok hızlı bir yoldur.
Korku kabuğunu kırmanın ve bastırılmış ENERJİyi serbest bırakmaktan gelen ferahlama duygusu ile
yazmanın bir yoludur.
Sizi durduran, aynı cümleyi bütün gün boyunca tekrar tekrar yazmanıza neden olabilen iç sesin (iç
eleştirmenin) yanından (bypass) geçmenin bir yoludur.
Kendinizi, yaratmanın büyüsü içinde bir çocuk gibi kaybetmenize izin veren basit, eğlenceli bir yöntemdir.
Sizi heyecanlandıran, size ilham veren kelimeler ve görüntülerin ardından gitmek anlamına gelir.
YARATICI ENERJİNİZİ TAKİP ETMEK, içinizdeki kıvılcımı izlemek, onun sizi götürdüğü yere gitmek
anlamına gelir.
145

Bir kelimenin ya da görüntünün ENERJİsi olup olmadığını nasıl anlarsınız?
<ul><li>İçinizde ufacık da olsa bir duygu hissedersiniz.</li><li>Gözünüz anında ona
kayar.</li><li>Kendinizi onu düşünürken bulursunuz.</li><li>Çok güçlü bir çağrışım
yapar.</li><li>Duygulanır veya heyecanlanırsınız.</li><li>Kendinizi tedirgin veya rahatsız
hissedersiniz."</li></ul>
Kaynak: “The Playful Way to Serious Writing” – Roberta Allen
gezgin12011-09-22T00:15:56.644+
Panasonic'ten 3D Kamera Detayları
Bu yazının konusu Panasonic'in 3D kamerasıydı ama alttaki videoda Panasonic'in doğrudan RED'e hatta
SCARLET'a yönelik çıkardığı bir kameradan daha bahsediliyor. Bu kameranın sensörü, yukarıdaki resimde
yeşil renkle çizilmiş dikdörtgen kadar. Yani Sony'nin EX1 ve 3 serisindekilerden en az dört beş kat büyük.
Full frame'den daha küçük olduğu doğru ama şunu da unutmamak gerekiyor. Gördüğümüz filmlerin
çoğunda kullanılan film kamerasının karesi de "full frame"den küçüktür. Bu nedenle bu kameranın
sensörü, güzel bir sığ DOF elde etmek için yeterli olacaktır.
Ama bu kamerayı ön plana çıkartan şey başka özellikleri olacak gibi duruyor. Panasonic yetkililerinin
söylediğine göre kamerada "aliasing" diye bir sorun olmayacak, zira bu bir "video" kamerası, "video"
özelliği de bulunan fotoğraf kamerası değil. Kamerada, 5D/7d/550D'de bulunmayan tonlarca "kamerasal"
özellik olacak. İş sadece XLR girişle bitmiyor yani.
Sony de bildiğim kadarıyla doğrudan RED'i hedef alan bir başka kamera çıkarma hazırlığı içinde. RED'in
bu kadar çok gecikmesi anlaşılan bu iki deve (Sony ve Panasonic) yaradı. Eğer Scarlet'i geçen sene
çıkarmış olsalardı, ne bu Canon 5D dalgası bu kadar büyürdü, ne de Sony ve Panasonic böyle birşeye
kalkışırlardı.
Canon'un DSLR'larının genç sinemacılar için çok büyük bir nimet olduğunu düşünüyorum. Sığ DOF, üstün
gece çekim kabiliyeti, güzel renkler, değiştirilebilir objektifler... Bunlar hep büyük avantajlar. Ama elinize
çıplak bir DSLR alıp hemen çekime başlayamayacağınız da hayatın acı bir gerçeği: Follow focus'undan
monitörüne, Beach-tek ya da Juiced Link adaptöründen bütün bunları bağlayacağınız rodlara kadar daha
bir sürü şeye para harcamak zorundasınız. Bu durumda bir 5D'ye verdiğiniz toplam para 5 bin dolar
civarına gelebilir. Panasonic'in bu kamerası ise 6 bin dolar civarında olacak ve "gerçek" bir kamera olacak.
"Film çekme özelliği bulunan fotoğraf makinası" değil.
Bence geçtiğimiz sene, HVX/EX1-3 tipi kameralardan, gelecek sene çıkacak daha ciddi ve güzel
kameralara (RED, Panasonic, Sony) geçişin yaşandığı bir ara dönem olarak tarihe geçecek. Asıl eğlence
gelecek sene başlıyor. Kamera açısından yani.
gezgin22010-09-13T23:35:36.825+
Işığın olmadığı yerde, karanlık hüküm sürer
Benim zaman zaman yönetimdekilere kızdığımı okuyorsunuz. Ama sakın bunu sadece politik bir tepki
olarak değerlendirmeyin. Benim öfkemin asıl kaynağı, şu anda yönetimde bulunanların ellerindeki
kaynakları kullanarak, kendilerinin "hastalıklı" yaşam görüşlerini benimsemiş daha fazla sayıda insan
yetiştirmek için uğraşmaları. Ve genel olarak da başarılı olmaları.
Bu sürecin sonu, felaketten başka birşey değildir. Tek kelimeyle felaket. Yani bu zevzeklerin uygulamaları
sonucunda ortaya çıkacak olan millet terkibi (ki ona artık millet denilemez olacaktır) ve onun oluşturduğu
devlet organizasyonu, dışarıdan ve içeriden gelecek hiçbir ciddi saldırıya dayanamayacak güçte olacaktır.
Ben insanların dini inançlarına karışılması taraftarı değilim. Herkesin kendi özel yaşamında istediği dini
görüşe sahip olabileceğini düşünüyorum. Bunu da uyduruk Batılı felsefelere ("inanç özgürlüğü" vb.)
dayandırarak söylemiyorum. Samimi olarak kişisel ve doğal bir hak olarak görüyorum bunu. Her insan,
Tanrı'ya inanmamak da dahil, her türlü inancı kendi özel hayatında uygulama hakkına sahiptir.
Ama bu inançların uygulanması, toplumsal hayatımızın işleyişini durduracak, yavaşlatacak, çarpıtacak bir
hale kesinlikle ve kesinlikle gelmemelidir. Her ne kadar inanç, insan hayatında çok önemli bir yer tutsa
da, hayatın inançtan daha önemli olan pratik yönleri vardır. Sağlık bunlardan biridir, bilim ve teknoloji de,
eğitim de, askeri güç de, iç ve dış siyaset de. Bu alanların her biri, dini inançlardan olabildiğince
arındırıldıkları takdirde, gerçekten işe yararayabilirler ve en yüksek potansiyellerine ulaşabilirler.
146

Dinin bu alanlara bulaşması, hatta tamamen yayılması ve ele geçirmesi durumunda, bu alanlar iş
göremez hale gelirler. Yani bireysel hayatta işe yarayan ve güzel birşey olan din, toplumsal hayatta yıkıcı
ve zayıflatıcı bir etkiye yol açar. Tıpkı vücudun bazı bölgelerindeki maddelerin (örneğin midedeki asidin),
kendi doğal yerinde son derece işe yararken, vücudun başka yerlerine geçtiğinde (bir ülser durumunda)
zehirleyici olması gibi.
Şu anda yönetimde bulunanların anlamadıkları şey de budur: hala Asr-ı Saadet hayalleri gören bu zevat,
son bin beş yüz senenin acı derslerini unutmuş gibidir (muhtemelen hiç öğrenmediler, ya da farklı
öğrendiler). En azından son üç yüz yıldan hiçbir ders almamış gibi görünmektedir. Kendileri belki "Allah'ın
rızası"nı kazanma konusunda iyi niyetli olabilirler (aralarında böyle bir iki tip var gibi duruyor), ama
yaptıkları uygulamalar, bizi felaketin eşiğine adım adım getiriyor.
Bir taraftan Ordu'nun fiziken ve moral olarak çökmesi için gösterilen çabalar ve aldıkları ufak tefek
sonuçlar, diğer yandan yargıyı tamamen kendilerine bağlama girişimleri (şuna bakar mısınız: yasama
onların elinde, yürütme onların elinde, yargıyı da ele geçirecekler - Anayasa mahkemesinin üyelerini
kendileri seçeceklermiş, partileri de Meclis kapatacakmış -, böylece istedikleri yasaları tıkır tıkır
çıkaracaklar, herşey yanlış ama "yasal" ve "demokratik" olacak), bir yandan da üniversiteleri ele geçirme
girişimleri (Oktay Ekşi'nin rektör atamalarıyla ilgili en son yazılarına bakınız).
Belediyelerde olan bitenleri (ihalelerde ve eleman alımlarında yandaşların kayırılması), cezalandırılmayan
kaçak Kuran kurslarını, tarikatlerin kapalı ekonomi kurmak suretiyle gün geçtikçe katlanarak
güçlenmelerini, tamamen kendilerine ait bir medya atmosferi yaratmalarını, aydınlarımızın ise hala
"demokratik özgürlük" adı altında uyur gezer hatta daha da kötüsü düpedüz misyoner gibi
davranmalarını, ve tabii ki Büyük Sermayemizin akla hayale sığmayan ölçüdeki satılmışlığını saymıyorum
bile.
Arkadaşlar: bu kadar yanlıştan, bir doğru çıkmaz. Çok kötü bir sonuç çıkar. Felaket çıkar. Dedelerimizin,
babalarımızın canları pahasına kazandığı bir ülkeyi, Arap özentilerinden oluşan bir grup embesil bu şekilde
har vurup harman savurmaya kalkarsa, bu durumdan bizi kurtaracak biri tekrar çıkmaz. İkinci bir Mustafa
Kemal beklemeyin yani. Ya da birgün ordu müdahale eder, herşey eski haline gelir diye çocukça
hayallerle kendinizi kandırmayın. Bunlar olmayacak, olmamalı da.
Peki, bu olan bitene karşı yapılabilecek ve hem meşru hem de doğru olan birşeyler var mı?
Evet var.
Bunun için (tıpkı kandırılan Müslümanların yaptığı gibi) kendi zamanınızdan, kendi paranızdan, kendi
emeğinizden vermek zorundasınız. O samimi Müslümanları "Allah rızası için" diyerek kandırdılar,
"Cennet'ten bir köşe" vaat ederek uyuttular. Siz ise, daha bilinçli bir şekilde, ama yine onlarınkine benzer
bazı şeyler yapabilirsiniz.
1) Yapabileceklerinizin en başında da, genç nesillerin doğru düzgün eğitim görmesine katkıda bulunmak
geliyor. Yapabileceğiniz en iyi şey, en somut, en basit ama en etkili şey budur. Genç nesillerin, aklı
başında bir şekilde yetişmesini sağlamak.
Bedava yurtlarda kalan, bunun bedelini ruhunu, beynini ve sonra da bedenini satmakla ödeyen (evet, bu
yurtlarda bedava kalan masum çocuklardan daha sonra - meslek sahibi olduklarında - kendileri gibi
öğrencileri okutmaları istenmektedir) bu zavallı robotlara, "insan" alternatiflerin yetiştirilmesini sağlamalı,
buna katkıda bulunmalısınız. Şimdilik yapabileceğiniz en iyi şey budur. Kendiniz bizzat dernekler ya da
vakıflar kurabilir ya da mevcut aklı başında vakıflara/derneklere katkıda bulunabilirsiniz.
2) Yapabileceğiniz bir başka şey de, insanların ruhlarını ve zihinlerini aydınlatan bilgilerin yayılmasını
sağlamak ya da buna katkıda bulunmak olabilir. Bu işi bizzat siz de yapabilirsiniz, ya da yapan örgütler
(medya kuruluşları, vb.) kurabilirsiniz, veya bunlara katkıda bulunabilirsiniz. Bilimin ve düşüncenin, insan
ruhunun diğer melekelerine (inanç, duygular, vb.) ters düşmediğini insanlara anlatabilirseniz, fazla bilgili
olmayan çoğunluğun, bu duygu istismarcılarına yem olmasını engelleyebilirsiniz.
3) Yapılabilecek son şey de, parasal olarak sıkıntıda olan insanları, bu kişilere muhtaç etmemektir.
Meşhur bir söz vardır: "Gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını çalar". Aslında bu "karşılıklılık ilkesi"nin
bir dışavurumundan başka birşey değildir. (Ayrıntılı açıklama için bkz. "İknanın Psikolojisi"). Yani insanlar,
kendilerine iyilik yapan kişilerin söylediklerini yapma eğilimindedirler. İşte bu ilkeyi bilen din sömürgecileri
için toplumun ekonomik açıdan alt kesimleri en kolay lokmalardır (bir çuval kömüre bir oy vermeleri
bundandır, zira diğerleri hiçbir şey vermemektedir). Buna engel olmak için çalışan çeşitli organizasyonlar
var, herhangi bir görüşü size zorla dayatmayan. Bu kurumlara katkıda bulunabilirsiniz. Onlara parasal,
eşyasal ya da işgücü olarak yardımda bulunabilirsiniz.
147

***
Bunları yaptığınız zaman, birkaç ay içinde ülke hemen aydınlığa kavuşacak diye beklemeyin. Belki onlarca
yıl uğraşmak gerekiyor, karşı tarafla durumu eşitlemek için. Ama eğer bunları yapmazsanız, hiç geçmez
sandığınız o on yıllar geçtikten sonra kendinizi kapkaranlık bir çukurun içinde bulabilirsiniz. Yapılacak en
iyi şey, her ay belli bir miktar zamanı, emeği ve (mümkünse) parayı bu hedefler doğrultusunda kullanmak
üzere ayırmak olacaktır.
Daha da iyisi, bu işleri örgütlü olarak yapmak, çevrenizdeki insanları da davanıza katmaktır. Bunu
yaparken de ayırıcı değil de birleştirici olursanız, hem bu adamların tuzağını bozarsınız, hem de kendi
kültürünüzün en güzel özelliklerinden birini yeniden canlandırmış olursunuz.
***
Unutmayın: Işığın olmadığı yerde, karanlık hüküm sürer.
Işık siz olun.
gezgin32011-09-22T00:15:56.564+
SİZ KENDİNİZİ NE SANIYORSUNUZ?!
"Aha, gezgin yine fırçaya başladı" diye heyecanlanmayın hemen. Konu hiç de sandığınız şeylerle ilgili
değil.
***
İnsan olarak hepimiz, kendimizi "birşey" sanırız. Kendi kişiliğimiz, kendi düşüncelerimiz, duygularımız,
davranışlarımız, eğilimlerimiz, korkularımız, arzularımız, ihtiyaçlarımız... biz bütün bunların bir toplamıyız.
Kafamızda (ve kalbimizde) bunların toplamından oluşan bir benlik imgesi vardır. Çeşitli durumlar ve
olaylar karşısında bu benlik daha belirgin bir biçimde ortaya çıkar!
Ya da çıkmaz! O zamanlarda da kendimizin aslında hiç de sandığımız kişi olmayabileceğimizi fark ederiz.
Bu oldukça şaşırtıcı, aydınlatıcı, ama aynı derecede rahatsız edici bir durumdur. Zira bu durumda hemen
ikinci bir soru peşimizi bırakmaz. "Ben ... değilsem, neyim?" Hayat, bize bu süprizi çok defalar yapar.
Olaylar karşısında kendimizin aslında kim olduğumuzu anlamamıza yardımcı olur.
Ama asıl şaşırtıcı ve rahatsız edici olan şudur:
Sizin "ben" dediğiniz kişi/şey, "benlik imgeniz"i oluşturan özellikler bütünü, çok büyük oranda sizin
kontrolünüz dışında gelişmiş, kalıplaşmış, oturmuştur. Bunun üzerinde çok ama çok küçük bir etki
gücünüz vardır. Kendinizi her ne kadar kaderinizin ve kişiliğinizin hakimi sansanız da aslında durum böyle
değildir.
Kişiliğinizin en büyük bileşenlerinden biri genlerdir. Anne ve babanızdan aldığınız genler, sadece saç ve
göz renginizi değil, nasıl bir karaktere sahip olacağınızı da büyük ölçüde belirler. Bunu burada uzun
uzadıya anlatacak değilim, ama konuyu merak edenlerin doğdukları andan itibaren farklı ailelerde
yetişmiş ikizler üzerinde yapılmış deneyleri araştırmasını öneririm. O kadar şaşırtıcı sonuçlar elde edilmiş
ki, insan "acaba hayatımdaki herhangi birşey benim kontrolümde mi?" diye sormadan edemiyor.
Ama daha bitmedi. Daha anne karnındayken annenin yaşadıkları, yiyip içtikleri, size (bebeğe) karşı
hissettikleri, sizin karakterinizin önemli bir bölümünü meydana getiriyor. Annenin stresli bir hamilelik
geçirip geçirmemesi, isteyerek ve severek hamile kalmış olması ya da olmaması, bu dönemde alkol,
sigara, zararlı kimyasal maddeler tüketip tüketmemesi hep kişiliğinizin ve bedeninizin oluşumunda büyük
etkenler oluşturuyor.
Gelelim 0-6 yaş dönemine. Eğer anneniz (ve babanız, ama daha çok anneniz) eğer sizin doğumunuzdan
önce iki üç sene kadar pedagoji (çocuk yetiştirme) eğitimi almamışsa, muhtemelen sağdan soldan
duyduklarıyla ve gördükleriyle ama büyük oranda kendisine yapılanla aynı şekilde sizi yetiştirmeye başlar.
Ve muhtemelen de kendisi de çok kötü ve yanlış bir şekilde, yetersiz bilgilerle donanmış bireyler
tarafından yetiştirilmiştir. Size en iyi niyetlerle yaklaşır, ama çocuk yetiştirmek bambaşka bir sanat
olduğu için, eline yüzüne bulaştırmış olma ihtimali yüksektir.

148

(Bunu sakın anne sevginizi sorguladığım şeklinde yorumlamayın. Anneniz sizi büyük bir ihtimalle çook
sevmiştir ve seviyordur. Ve hayatınız boyunca da hiçbir insan evladı sizi o kadar sevmeyecektir. Ama
sevmek başka birşey, çocuk yetiştirmek başka birşey.)
Bu 0-6 yaş döneminden sonra başınıza gelen hemen herşey arızidir. Hayata, kendinize, insanlara ve
olaylara karşı yaklaşımınızda, hayat enerjinizde, iyimser ya da kötümser olmanızda bu dönemde
yaşadıklarınızın, annenizin size yaklaşımının, sizin ihtiyaçlarınızı karşılama şeklinin, kardeşlerinizin olup
olmamasının, ekonomik durumunuzun, vb. büyük bir payı vardır. Hayat dolu, neşeli, cıvıl cıvıl biri olmanız
ile, karamsar, depresif, kendi iç enerjisinden kopuk bir insan olmanız, bir türlü kendi yeteneklerinizi
somut hale getirememeniz, doğrudan bu dönemde size uygulanan muamele ile ilgilidir.
Ve bebek, bu dönemde başına gelenleri, yaşadıklarını, hayatının geri kalanında kullanmak üzere bir
rehber olarak bilinçaltına kazır. Hayatla, olaylarla, insanlarla ilgili çeşitli durumlar ortaya çıktığında, hiç
ama hiç farkında olmadan, sadece duygu düzeyinde işleyen bir mekanizma yoluyla, bu rehber
("blueprint") devreye girer ve seçimlerimizi ona göre yaparız.
Farkında olmadan, yaşımız ilerledikçe bu ana rehbere uygun olaylar ve durumlar yaratır ve ana
rehberdeki kanaat, inanç, ve davranış kalıplarımızı pekiştiririz. Yirmili yaşlara geldiğimizde artık kişiliğimiz
eni konu oturuşmuştur. Bu esnada içine girdiğimiz toplumsal ortamlar (arkadaş çevresi ve okul) da bu
şekillenmede katalizör rolü oynarlar.
İşin ilginç yanı, bu kadar kontrolümüzün dışındaki etkenlerle oluşan kişiliğimiz tarafından belirlenen
kararları, özgür bir biçimde aldığımızı sanmamızdır. Davranışlarımızı bile isteye belirliyoruz zannederiz.
Oysa bu belirleme gücü, belki yüzde beşi bile geçmez. Biz geçmişimizin, genlerimizin, annemizin
ferasetinin kurbanıyızdır. Sevdiğimiz kadın/adam, seçtiğimiz meslek, olaylar karşısındaki tutumlarımız,
hep bizim dışımızdaki etkenler tarafından içimize konulmuş mekanizmaların bir sonucudur. Ama biz hiç
utanmadan "Ben seçtim" deriz.
Lafı şuraya getirmeye çalışıyorum aslında: Kendimizi ennn beğendiğimiz halimizde bile aslında son derece
yetersiz, yanlış yetiştirilmiş, yalan yanlış bir biçimde kurgulanmış, anlamsız ve hatta bazen de tehlikeli
duyguların esiriyizdir. Ve buna da "kişiliğimiz" "karakterimiz" deriz. Aslında kişilik olarak Afrika'daki karnı
şişmiş, bir deri bir kemik, gözü sinekli bir çocuk gibiyken, kendimizi Heidi Klum ya da Jude Law
zannederiz.
Bunun sonucu da şu oluyor: yanlış seçilmiş meslekler, yanlış ilişkiler, yanlış yaşam tarzları, dayanılmaz
ruhsal bulantıları bastırmak için deli gibi alkol, sigara ve benzeri narkotikler kullanma eğilimi, hayatın
amaçsız gelmesi sonucunda saçma sapan amaçlara sarmalar, aşırı dinci ya da aşırı hedonist olma
eğilimleri, her türlü sapkınlığa düşme eğilimleri, vb.
"Peki ne olacak?" diyebilirsiniz. Deyin zaten.
"Çok geç değil" diyeceğim ben de, "Kendinizi, ruhunuzu, kişiliğinizi düzlettirmek için çok geç değil." Eğer
ölmemişseniz, geç değildir. Ama bunu kendi başınıza hemen hiçbir şekilde yapamazsınız. Kendini
geliştirme kitapları neredeyse tamamen fasafisodur. Gerçek psikolog ve psikiatrların yazdıkları bile, uzun
vadeli bir terapinin yaratacağı etkinin binde birini yapamaz. Bunun nedeni, insanın kendi duygu ve
davranışlarına karşı nesnel olamamasıdır. Kendi ayağımıza batan dikeni çıkarabiliriz, ama kendi
ruhumuzda kalıcı değişiklikler yapamayız. Ehil insanlardan, usul erkân bilen, işin bilimini okumuş ve bu
konuda onlarca yıl tecrübe kazanmış insanlardan yardım almaya çalışmalısınız. Uzun süreli, hatta belki
birkaç yıl sürecek bir terapiye (ben konuşma terapisini öneriyorum) başlamalısınız.
İşte bu terapi sürecinden sonra ancak gerçek kimliğinizin ne olduğunu anlayabilir ve bazı özelliklerinizi - o
da yavaş yavaş - değiştirebilirsiniz. Ancak böyle bir terapi sürecinin sonunda bilincimizin hemen altında
yer alan ve davranışlarımıza büyük oranda yön veren korkulardan kurtulur ve gerçek arzu ve
yeteneklerimize göre seçimler yapmaya, insanlar sevmeye, davalar benimsemeye başlarız.
Diyeceğim o ki, sadece sinema vb. alanlarda eser vermeden önce değil, normal bir hayatı yaşayabilmek
için, doğru düzgün bir duygusal ve düşünsel hayata sahip olabilmek için, gerçekten sağlıklı ilişkiler
kurabilmek için, önce sizin içinizde var olan ama var olduğunu bile bilmediğiniz arazları düzeltmeye, bunu
da ehil kişilere yaptırmaya bakın.
Ancak ondan sonra gerçek kişiliğinize ve bu sayede de gerçek bir hayata kavuşabilir, kendiniz olarak
yaşamaya başlayabilirsiniz.
gezgin92011-09-22T00:15:56.703+
Notlar
149

1) "Flashforward" diye bir dizi var. David S. Goyer ("Prince of Darkness" diye anılır kendisi senaryo ve
sinema çevrelerinde) tarafından yaratılıp ilk bölümleri onun tarafından çekilmiş. Ana konusu şu: Bütün
dünya aynı anda bilincini 2 dakika 17 saniye boyunca kaybedip 6 ay sonra ne yapıyor olacaklarını
görüyor. FBI'da bir grup polis bu durumun nedenlerini araştırmaya başlıyor. Gizem yavaş yavaş
çözülürken kahramanlarımızın kişisel sorunlarıyla boğuşmalarını da izliyoruz.
Dizi "olmamış"! Neden olmamış, söyleyeyim: İnsanların, başlarına altı ay sonra gelecekleri öğrenmesinin,
eğer başlarına ÇOK korkunç birşey gelmeyecekse, ne anlamı var ki? Eğer dünya yıkılmayacaksa, böyle bir
öngörünün hemen hiçbir cazibesi yok. Beni her hafta bir saat ayırmaya ikna eden bir konu değil. Bu
konuda "Terminator" filmlerinden (özellikle de 2.si) ya da "Heroes"tan (1. sezon) ders alsalardı iyi olurdu:
Eğer pottaki para yeterince büyük değilse, oyun da pek ilginç olmaz. Bu nedenle böyle fantastik bir
hikaye anlatacaksanız, tehlikede olan şeylerin ("stakes") miktarını yüksek tutmalısınız. Kaybedilecek
şeyler çok değerli olmalı.
2) "Shutter Island", Martin Scorsese'nin aslında iyi bir hikayeci olmadığını (en azından artık öyle
olmadığını) tekrar bize kanıtlıyor. Senaryosunun başarısı daha önce kanıtlanmış olan "Departed" gibi
birşeyi çekince, "sinema" sevenler doğal olarak mest oldular. İyi görüntüler iyi bir hikayeyle buluşunca,
bütün dünya seyran oluyor. Ama elinizdeki hikayenin işlemediğini anlayamıyorsanız (bkz. "Shutter
Island") kesinlikle bir doktora (senaryo doktoruna) başvurmalısınız. Hatta ikinci üçüncü beşinci görüşler
de almalı, ve dinlerken de kulak kesilmelisiniz. Scorsese bunu bilmiyor, ya da artık "yaştan dolayı" bu
kusurlarının affedilmesini bekliyor. Ama sinema, mimari gibidir: yapısal hataları asla affetmez.
3) "IT Crowd", "Coupling"ten sonra en çok güldüğüm İngiliz sitcom'u oldu. Bu kadar az fiziksel malzeme
ile bu kadar çok komedi yaratabilmek, İngilizlerin başarabildiği ender güzel şeylerden biri. İzlemenizi
tavsiye ederim. ("Teknoloji inekleri" kesinlikle bayılacaklar ve kahramanlarla özdeşleşecekler). Bu sitcom,
sitcom'ların aslında neden ve nasıl komik olduğunu size hatırlatacak: tek ihtiyacınız, ortalıkta bir sürü
hata yapan birkaç salak ve daha salak ama sevimli kahramanlar. (Kullanılan güldürme teknikleri bildik
ama aynı zamanda yaratıcı.).
4) "The Apartment", mutlaka bulunması gereken eski cevherlerden. En iyi senaryo ödülü almıştı sanırım.
Jack Lemmon'ın genç bir Shirley McLane ile karşılıklı döktürmesi, çok hoş. Mekan kullanımı kısıtlı olsa da,
iyi bir senaryonun seyirciyi fazlasıyla tatmin edebileceğini kanıtlıyor.
5) Video-severler için muhtemelen en iyi Canon fotoğraf makinası (DSLR), Eylül'de Photokina'da
açıklanacak olan 1Ds Mark IV. Hem full frame, hem 32 MP sensörü olacak (24p ve diğer kare hızlarını
söylemeye gerek bile yok). Neredeyse video çekmek için hazırlanmış birşey. Canon'un, Mark2'ye 24p
özelliği vermek için milleti bir buçuk sene bekletmesinin acısı daha sönmeden, ondan kat kat daha iyi bir
makina çıkaracağını tahmin eder miydiniz? Tabii ki hayır. Ama etmeliydiniz. Zira bu oyunda amaç sizi
mutlu etmek değil, kendi ceplerini doldurmak. (Örneğin Panasonic'in hpx370 diye müthiş bir kamera
hazırlayıp buna 1/3 sensör koyması başka nasıl açıklanabilir?). Bu arada yeteri miktarda 5D, 7D ve 550D
satmış olacaklar. Sonra da en iyisini (6 bin dolara) piyasaya çıkaracaklar. Şu an itibariyle ise en iyi
performans/fiyat oranı 550D'de. Yakında Doğubank'a düşer.
6) Şımarmamak lazım. Cem Yılmaz "Yahşi Batı'dan çok para kazanacağım" dedi, çektiği komedi filmleri
içinde en düşük gişeyi yaptı. Şahan "Çıtayı Recep İvedik koyar" dedi, en düşük gişeli Recep İvedik oldu
üçüncüsü. 2.7 milyar dolar kazanan AVATAR'ın yönetmeni bile (ki 12 yıldır dünya gişe rekoru
kendisindeydi) bu kadar büyük konuşmamıştı. Sidik gölündeki yaprağın üzerinde duran böcekler,
kendilerini dünyanın en büyük deryalarının en şanlı kaptanları zannediyorlar. Ne kadar ilginç!
7) Caz söyleyen Türklere nedense hiç ısınamadım (Bkz. Film Festivali açılışındaki Fatih Erkoç, Sertab,
vb.). Bana hep filmlerde uzak ya da yakın doğudaki (Hong Kong, Mısır, vb.) otel lobilerinde Batılı
misafirleri eğlendirmek için onların müziğini söylemeye çalışan yerlileri hatırlatıyorlar. Ses ne kadar güzel
olsa da, aksan, yorum, tip ya da başka birşey, orijinal olunmadığını ele veriyor. Ne kadar çabalansa da.
Ve bu çabanın büyüklüğü de aslında insanın içini acıtıyor.
Niye özeniyorsun ki? Bin yıl uğraşsan orijinali olamayacaksın. Hep "gibi" kalacaksın, "orijinal gibi" "Batılı
gibi". Hem ne gerek var orijinali gibi olmaya? Kendin olmak değil midir, kültürel ve psikolojik sağlığın en
büyük koşullarından biri. Ama gel de bunu bizim "krem dö la krem"e anlat. Kendilerinde azıcık bir
doğululuk görseler, uykuları kaçacak zahir!
gezgin62011-09-22T00:15:56.701+
Türk Sineması Ne Zaman Kurtulur

150

Max Planck 1918 Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır. Kendisine bilimin, değişmesi için o kadar çok inkar
edilemez delilin bulunmasına rağmen neden bu kadar yavaş değiştiği sorulmuştur. Planck şöyle cevap
vermiştir:
"Yeni bilimsel gerçekler, muhalifleri ikna ederek ve onların ışığı görmesini sağlayarak zafer kazanmaz.
Muhalifler en sonunda ölünce ve daha en başından itibaren bu fikirlere aşina olan yeni bir kuşak
yetiştiğinde zafer kazanır."
***
Türk sineması ne zaman kurtulur diye soranlara...
gezgin62011-09-22T00:15:56.710+
ADA: Zombilerin Düğünü
Dikkat: Bu filmi izlemeyenlerin bu yazıyı okuması, filmi izleme zevkini azaltabilir... azaltmayabilir de.
***
Bir tür ile dalga geçmek başka birşeydir, tembellik edip ortaya kalitesiz iş çıkartmak başka birşey.
"Ada"nın yazar ve yönetmenleri (ki kendileri "film eleştirmeni" oluyorlar) böyle bir tembellikten ve
muhtemelen de muazzam bir bilgisizlikten mustaripler.
1) Film "üç beş genç ellerine bir kamera geçirmiş ve film çekmişler" havasından ne yazık ki çıkamıyor.
Belki gerçekten de öyledir?! (Öyle olmadığını biliyoruz). Bunun en temel nedeni senaryonun kalitesizliği,
hatta namevcudiyeti denilebilir.
Yazar-yönetmenlerin senaryo yazmaktan anlamadığı kesin, ama bu yeteneksizliklerinden ve
bilgisizliklerinden şüphe edip bu işten anlayan birine danışsalardı, onca emek ile çektikleri filmin gişesi bu
kadar kötü olmazdı.
2) Filmin görüntü yönetmenliği düpedüz kötü. Bunun temel nedenlerinden biri, filmde doğru düzgün bir
aydınlatma yapılmaması (filmin büyük bir bölümü gece geçiyor). Oysa gece geçen hikayeleri çekerken
göz önünde bulundurulması gereken birinci kural, gerçekçi bir ışık yapılmasıdır, hiç ışık yapılmaması değil.
(Doğru yapılan bir örnek için bkz: "Cloverfield"). "Blair Witch" gibi birşey yapmaya çalışmışlar, ama
olmamış. İşin kötüsü, olmadığını da anlamamışlar.
3) Oyunculuk ise yerlerde sürünüyor. Allah aşkına gerçek oyunculuktan anlayan kimse kalmadı mı şu
piyasada? Dakika başı birbirlerine ödül vermek suretiyle gaz verilen oyuncuların performansları yerde
sürünüyor ve kimsenin gıkını çıkarttığı yok.
4) Kurgu konusunda da iyi birşeyler diyemeyeceğim. Bu tür filmlerin geleneksel bir kurgusu olmasa bile,
aslında yapım öncesinde en çok kafa patlatılan şeylerin başında bu gelir zira bu filmlerde kurgu, kamera
kullanımı yoluyla yapılır. Ama bu filmde bırakın yaratıcı bir uygulamayı, işlevsel birşeyler bile
göremiyoruz.
5) Korku türünün kendine özgü gelenekleri vardır. Bunların başında da "korkutmak" gelir! Oysa "Ada:
Zombilerin Düğünü" korkutmayan, germeyen, "bitse de gitsek" dedirten bir film olmuş. Korkunun birinci
kuralı, seyircinin kahraman(lar) ile özdeşleşmesidir. Kahramanla özdeşleşeceksin ki, onun başına kötü
birşeyler gelmesinden endişeleneceksin. Ha, bir de korku uyandıracak birşey olacak. (İlginç bir biçimde
bu filmdeki zombiler herhangi bir korku ya da gerilim oluşturmayı başaramıyorlar. Bunun sebebini de siz
bulun.) Ayrıca kahramanların başına bu korkunç olayların meydana gelmesi için maddi/manevi bir suç, bir
günah olacak. "Ada" da bunların hiçbiri yok. "Shaun of the Dead" bile daha korkunçtu.
6) Filmin bir başarısı var, o da şu: Bu kadar küfredildiği halde güldürmeyen bir film hiç görmemiştim.
Oysa Türk seyircisinin küfür=komik denklemi vardır kafasında. Bundan bile faydalanamamışlar. Aferin.
***
Aşağıdaki yazılarda defalarca söyledim:
Sinema, çok ama çok karmaşık bir iştir. Bu işi bağımsız olarak yapmak isteyenler, normalde on beş yirmi
uzmanın yapması gereken şeyi kendi başlarına yapacak kadar bilgili ve yetenekli olmalıdırlar. "Ben yaptım
oldu" derseniz ve kalitesizliğinizi "ben zaten parodi olsun diye yaptım" gerekçesinin arkasına saklanarak
örtmeye çalışırsanız, seyirci gişede boyunuzun ölçüsünü alır. (An itibariyle 24. 445 seyirci).
151

***
"Ada: Zombilerin Düğünü" ilk ve (başka rakibi olmadığından, şimdilik) en kötü Türk Zombi filmi!
Yapımcıları ve yönetmenleri tebrik ederim!
İşinizi ciddiye alın biraz!
gezgin122011-09-22T00:15:56.652+
İklimler
Bu sitenin okurları, benim kendini "sanat filmi" diye yaftalayan filmlerden pek hoşlanmadığımı bilirler. Ben
daha çok "öykü" seven biriyim. Başı sonu belli olan, insanı bir yerden alıp başka bir yere taşıyan, sonunda
da (mümkünse) sizi hayata dair derin bir içgörüyle baş başa bırakan filmleri.
"Sanat filmi" yapacağım diye yola çıkılan filmleri (gerçek sanat filmlerini değil) sevmememin birkaç
nedeni var.
- İstisnasız karamsar olmaları. Bu benim bunca yıldır çözemediğim bir durumdur. Yani zannedersiniz ki bir
psikiatri kliniğinden "kötümser, depresif, melankolik" diye rapor almadan bu tür filmler yazılamıyor ya da
çekilemiyor. Burada bir tavuk ve omlet ilişkisi olabilir.
- Bu tür filmlerin "hikaye malzemesinin" aslında az ila çok az olması. Normalde orta halli bir kısa film ile
anlatılabilecek şeyleri, gereksiz yere uzun planlar ile, seyircide "bayma" duygusu uyandırarak anlatmaları.
Seyircilerin de daha sonra "eğer bayıyorsa iyidir" diye acayip bir koşullanmaya girmesi (ya da girmek
zorunda olduğunu sanması) ve bu filmleri takdir etmesi. (İlaçlarda da böyle yanlış bir koşullanma vardır
ya: acıtıyorsa/acıysa faydalıdır.)
- Genelde hikayesel yetersizliklerini, "bu bir sanat filmi, ben yaptım oldu" diyerek örtbas etmeye
çalışmaları. Bu düpedüz ahlaksızlık. Yani modern sanattan anlamayan insanlara, akşam çocuğunun
karaladığı şeyleri ertesi gün müşterisine modern sanat şaheseri diye yutturmaya çalışan sergi salonu
sahibine benziyorlar. Ama bu senaryosal yetersizlikleri anlamak ve bu tür ucuz numaralara düşmemek
için senaryodan gerçekten anlamak gerekiyor. (Sinema eleştirmenlerinin çoğunun senaryodan HİÇ
anlamadığını söylemiş miydim?)
***
Bunları bile bile NBC'nin İklimlerini izledim.
Filmle ilgili yapacağım bütün yorumlar, yukarıdaki maddelerde değindiğim hoşlanmama sebepleriyle
bağlantılı, ne yazık ki:
İklimler, olsa olsa orta karar bir film. Kendi nefsine düşkün bir adamın, artık sevmediği uzun süreli
sevgilisine kazık atmasını anlatıyor, o kadar. Arada bir güzel çerçeveler var. Ama hikaye sıradan, uzun
planlar esnasında (filmle bağlantılı olmayan bir şekilde, sırf sıkıntıdan) hayatınızı sorguluyorsunuz
("Tanrım, evreni neden yarattın?" gibi), NBC'nin oyunculuğu (her orta kalite oyuncunun söyleyebileceği
gibi) düpedüz kötü ve filmden çok şey götürüyor.
Ama artık çürümeye yüz tutmuş Avrupa kültürünün gözü bağlı ve hipnotize edilmiş hayranları (artı,
CNBC-E yöneticileri) bu filmi beğenecekler, hatta bayılacaklardır (CNBC-E'nin sadece Avrupada ödül almış
Türk filmleri yayınlaması, adamlar -kanal- hakkında ne kadar çok şey söylüyor, değil mi?!). Zira Avrupa
böyle filmlerin üretildiği fabrikaların bulunduğu bir coğrafyadır. Kullanılan müzikler, anlatılan insanlar,
anlatılan insanlar arası ilişkiler itibariyle bu tür filmler, herşeyiyle kokuşmuş Avrupa'da bol miktarda
vardır. Ama Avrupa artık kendi kendini ödüllendirmekten ("self gratification") sıkıldığı için, onun filmlerini
anlatan başka ülke sinemacılarını ödüllendirmeye yönelmiş bulunuyor bir süredir. (Tıpkı Nobellerde olduğu
gibi). Yani NBC'nin bu filminin kalitesi, şurada burada aldığı ödüllere bakılarak belirlenemez, zira ödüllerin
veriliş felsefesi baştan sakattır.
Ama bu tür filmlerden belki de en iyi şöyle bir ders çıkartılabilir: "Ulan bu film de ödül alıyorsa, ben hayda
hayda bundan beş kat iyisini çekerim" diyebilirsiniz ve sinemaya atılabilirsiniz. Böyle bir faydası olabilir
yani.
Onun dışında, vakit kaybı derim. Hoşlananın da, beğenenin de zevkinden şüphe ederim.
gezgin152011-09-22T00:15:56.699+
152

Peter Jackson'dan Dersler: "Meğer Uzun Metraj Çekiyormuşum"
"Ergenlik yıllarımı olabildiğince çabuk okuldan kurtulmayı isteyerek geçirdim. Buradaki öğrencilere
baktığımda, bu konuda onlar için en iyi rol model olmadığım kesin.
Olabildiğince çabuk okuldan kurtulmak istiyordum, ama okuldan nefret ettiğim için değil, ama
sevmiyordum da. Okuldan kurtulmak istiyordum zira 16 milimetrelik bir kamera satın almak istiyordum.
Bu isteğim tamamen ekipman ile ilgiliydi. Film çekmek isteyip de en iyi aletlere sahip olmamakla ilgiliydi.
Ergenlik yıllarımda annemle babam bana yılbaşında Super 8 sesli kamera aldılar, ben de bu kamerayı
kullandım. Ama yavaş yavaş benim yılbaşında 16 milimetrelik bir kamera almayı ummayacağım bir
noktaya geliyorduk ve benim de bir kameraya ihtiyacım vardı, bu da para kazanmam gerektiği anlamına
geliyordu. Para kazanmam lazımdı ve bu nedenle okuldan çıkıp bir işe girmek istiyordum, herhangi bir işe
hem de, böylece elde etmek istediğim bir sonraki film ekipmanı için para biriktirmeye başlayabilecektim.
16 yaşında okuldan ayrıldım. Bir gazetede foto litograf olarak iş buldum ve orada çalıştığım yedi sene
boyunca iki yılımı bir 16 mm’lik kamera için para biriktirmek için harcadım. Bu kamera birkaç bin dolar
tuttu ve ben haftada sadece 75 dolar kazanıyordum. Bu esnada ailemle birlikte kalıyordum zira onlardan
ayrı yaşamaya mali gücüm yetmiyordu.
Bana bedava yemek ve kalacak yer veriyorlardı, o dönemde bütün arkadaşlarım kendi dairelerine
çıkıyorlardı. Evden ayrılıyorlardı ama ben evden ayrılmanın gerçekten çok pahalı olacağını fark etmiştim.
Bir araba almam ve ev sahibine kira ödemem gerekecekti. “Eğer bütün bu harcamaları yaparsam nasıl
kamera alabilirim ki?” diye düşündüm.
Bu nedenle Annem ve Babamla birlikte kaldım. Benden evde kaldığım için hiç para almadılar böylece ben
de bu parayı biriktirebildim. En sonunda, birkaç yıl sonra 16 mm’lik kameramı aldım. Bu aşamada, bir
kısa film olarak başlayan bir filmde çalışmaya başladım zira kamerayı denemek istiyordum. Bu 16 mm’lik
kurmalı bir kameraydı ama son derece karmaşıktı, o zamana kadar kullandıklarımdan çok daha
karmaşıktı hem de. Pozlanmayı kendim belirlemeliydim, bir ışıkölçer kullanmalıydım ve bunları nasıl
yapacağımı öğrenmeliydim, zira Super 8 kameralar sadece bas ve çek tarzı kameralardı. Bu nedenle
aniden bunları öğrenmek durumunda kaldım. Hiç para kaybetmek istemiyordum zira 16 mm’lik kamerada
3 dakikalık film 100 dolara çıkıyordu – negatifi aldığınız zaman o negatifi yıkatmak, sonra da ondan bir
baskı almak zorundaydınız. Bütün bunları yaptığınızda, o günlerde, o üç dakikayı yaptırmak 100 dolar
tutuyordu. Bu artık ciddi bir işti.
Super 8’de ise her biri yaklaşık 4 dolar tutuyordu. Bu nedenle o kamerada tetiği her çektiğimde çok ciddi
olmalıydım. Artık sadece eğlencesine yapılan bir şey değildi bu, gerçekten. Bu nedenle “Tamam, bu
kameranın nasıl işlediğini öğrenmeliyim, bunu da bir kısa film yaparak öğreneceğim, böylece her şey
bittiğinde, öğrenme sürecimin sonunda elimde bir film olur” diye düşündüm. Bu nedenle bir kısa film
çektim ve kameranın nasıl çalıştığını anladım.
Sadece Pazar günleri film çekebiliyordum çünkü tam zamanlı bir işim vardı ve cumartesi günleri de
gazetede fazla mesaiye kalıyordum böylece bu filmin masraflarını ödeyebilmek için fazla mesai ücreti
alıyordum. Böylece kısa film gittikçe büyüdü, ben on dakikalık bir şey olacağını düşünüyordum – filmi iki
ya da üç hafta süresinde çekecektim. Bütün hafta boyunca sevmediğim bu sıkıcı işin başında
oturuyordum ama aklım sürekli olarak filmde olurdu, bu süreçte bir sonraki Pazar günü çekeceğimiz şeyle
ilgili yeni şeyler aklıma gelirdi. Bir sonraki Pazar bir araya gelirdik ve kafamda o Pazar çekmeyi istediğim
yepyeni bir hikâye parçası olurdu kafamda. Ve böylece bu kısa film gittikçe büyüdü ve büyüdü ve bu
süreyi aştı ve en sonunda bu filmin çekimi dört yıl sürdü - dört yıl boyunca Pazar günleri. Ve çektiklerimin
hiçbirini daha kurgulamamıştım.
O dönemde işten iki haftalık izin aldım, çünkü senede sadece üç hafta izin veriyorlardı. Ben de iznimin iki
haftasını kullandım. Çok basit bir kurgu makinası aldım – 16 mm’lik bir kurgu makinası – ve evde
annemin mutfak masasına oturdum, artık orada yemek yiyemez hale geldiler. Yemeği kucaklarında
yemek zorundaydılar. İki hafta boyunca son birkaç yılda çektiğim filmi kurgulamaya başladım, ve film bir
uzun metraj filme dönüştü. Yani, çok şey çektiğimi biliyordum ama ben yaklaşık 45 dakika veya bir saat
olur diye düşünüyordum. Ama kurgu bitince 75 dakikalık bir şey çıktı ve daha çekilmesi gereken bazı
bölümler daha vardı. O aşamada bu film üzerinde yaklaşık üç sene çalıştıktan sonra, bunun artık bir uzun
metraj olduğunu fark ettim. Ben tamamen bir kısa film çektiğimi düşünüyordum, ve sonra “Aman Tanrım,
ben aslında bir uzun metraj çekiyormuşum” dedim."
O aşamada Yeni Zelanda Film Komisyonunda biraz yardım aldım. Filmi gördüler ve yardım ettiler. O
aşamaya ulaşmak için kendi cebimden 17 bin dolar harcadım. Film komisyonu geldi, elimdeki 75 dakikayı
gördü ve 30 küsür bin dolar vermeyi kabul ettiler. Bu para sayesinde işimden ayrılabilecek, tam zamanlı
olarak film üzerinde çalışabilecek, hafta sonları çekim yapabilecek, hafta içinde de kostümleri ve setleri
hazırlayabilecektim. Bu para her şeyi canlandıracaktı. Daha sonra filmin post-prodüksiyonunu
153

tamamlamak için para verdiler, 200 bin dolar. Post çok pahalı bir süreçtir. Filmi tamamlamak için 16
mm’yi 35 mm’ye büyütmeniz, sesleri eklemeniz, besteci tutmanız, müzik yaptırmanız, ses miksi
yaptırmanız, renk düzenlemesi yaptırmanız, vb. gerekir.
Bütün bunları 1988 yılında Cannes Film Festivali’nden önce yetiştirdik. Filmin adı “Kötü Zevk” (Bad Taste)
idi ve gayet de iyi sattı. İşin ilginç tarafı şu: bu film Yeni Zelanda’nın o zamana kadar en hızlı satan filmi
oldu. Yeni Zelanda’da bazı değerli, sosyal bilinç taşıyan, hafif sanatsal, biraz yapmacık filmler yapılmıştır.
Sonra ben ve Film Komisyonu devreye giriyoruz, onların işi Cannes’da bütün Yeni Zelanda filmlerini
satmak, ve sanırım 48 saat içinde “Kötü Zevk” yaklaşık 30’dan fazla ülkeye satıldı. Ve daha o aşamada
filmin parasını çoktan çıkarmıştık. Kâra geçmiştik. Film için harcadıklarımızı çoktan kazanmıştık. O film
hâlâ satılır. Lisanslar sürekli olarak yenilenir ve film sürekli olarak dolaşımdadır.
Filmim Yeni Zelanda Film Komisyonu için de biraz garipti çünkü onlar kocanızdan ya da karınızdan
boşandıktan sonra çocuk yetiştirmenin güçlükleri ile ilgili filmler için başvurular alıyorlardı. Hani şu
toplumsal bilinç içeren filmler. Yeni Zelanda filmlerinin konuları genelde çok sıkıcıdır, hiç ilginç değillerdir.
O günlerde hiç kimse sinemada fantezi ve hayal gücüne sahip değildi sanırım.
(kaynak: Burası)
gezgin32011-09-22T00:15:56.683+
Büyük Resim
Büyük resmi görebilmek için, gözlerinizi hergün (tavukların önüne atılan yem misali) önünüze çıkartılan
"flaş" haberlerden ayırıp daha yüksek bir noktadan olaylara bakmak gerekiyor. Gün be gün önünüze basın
aracılığı ile konan ve basına da çok ilginç şekillerde servis edilen bu "bilgilere" dayanarak sonuçlara
varmaya kalkarsanız, orta ve uzun vadede kesinlikle yanılırsınız.
Büyük resim nedir?
1) Büyük resim, asker içerisindeki bazı grupların, kendilerinden beklendiği gibi gizli-şeriatçı bir iktidara
karşı tasavvur ettiği ya da planladığı bazı gayrimeşru hareketler değil, gizli-şeriatçı iktidarın kendi
planlarını yavaş yavaş ("alıştıra alıştıra, sindire sindire") uygulamasıdır. Nedir bu plan? Ortadoğu'daki
enerji yollarında çok önemli bir konumu bulunan Türkiye'de, hem Amerika hem de Avrupa için tek tedhit
unsuru olan Türk ordusunun yıpratılması.
Yalnız, buradaki kumpasın içerdiği inceliğe ve sanata dikkatinizi çekerim. Asker, şeriatçılığa karşı (çok
doğal olarak ve kendinden beklendiği gibi) tepki duyduğu için suçlanırken, şeriatçılar, devasa uluslararası
sermayenin hareketlerinin önündeki engelleri ortadan kaldırmakta ya da zayıflatmakta maşa olarak
kullanılmaktadırlar. Yani Türk Ordusu aslında kendi ülkesindeki derme çatma bir siyasi ya da toplumsal
hareketle değil, kendisinden binlerce kat büyük bir güç ile karşı karşıyadır. Gün aşırı basına servis edilen
haberlerdeki detaylı çalışma, bu haberlerin içeriği ve sunuluş sırası/ritmi, bu gücün bu kumpası ne kadar
titiz bir biçimde hazırladığını ve uyguladığını göstermektedir.
2) Büyük resim, gizli-şeriatçıların önce bir "olay" yaratıp sonra onu bahane ederek ülkenin laik ve
demokratik yapısında kendi lehlerine değişikliklere gitme stratejisini iyice benimsemiş, öğrenmiş
olmasıdır. Bunun en güzel son iki örneği, Bülent Arınç'a "suikast planı" ve Van başsavcısının görevden
alınmasıdır. Arınç'a suikast planı bahane gösterilip Kozmik odaya girilmiş, Başsavcı'nın görevden
alınmasıyla tetiklenen olaylar bahane edilip, yargının bağımsızlığına müdahale etme planları yürürlüğe
konmuştur. Birileri, bu satrancı çok ustaca oynuyor (ya da bunlara oynatıyor), hep birkaç hamle sonrasını
görerek hareket ediyor. Ve ülkenin bağımsızlığını ve yaşam tarzını yavaş yavaş kendi istedikleri şekilde
değiştiriyorlar. (Gelecekte "önce olay - sonra değişiklik" uygulamalarını daha çok göreceğiz sanırım).
3) Büyük resim, büyük uluslararası sermayenin her zaman "maşa"lar yoluyla bizi kontrol etmeye,
sarsmaya, yıpratmaya ve dağıtmaya çalıştığıdır. Bundan doksan yıl önce bu maşa "Yunanistan" idi. Şimdi
ise Kürtler. Oyun değişmiyor, sadece bazı oyuncular değişiyor. Hatta aslında oyuncular da değişmiyor
(terör örgütü üyelerinin Yunanistan'da Yunanlı subaylardan eğitim görmesi, bunun en basit kanıtı),
sadece ön plana çıkanlar değişiyor.
Ama bunları görmek için burnunuzu, dev duvar resmine (ben bunu derken Rembrandt'ın "Gece Nöbeti"ni
hayal ediyorum) dayamaktan vazgeçip, şöyle beş on metre geriye gitmeniz gerekiyor. Eğer bunu
yapamazsanız, hergün önünüze atılan sahte ve/veya yönlendirilmiş bilgi/yorum kırıntılarıyla
düşüncelerinizi oluşturmaya çalışırsanız, gerçeklikle bağınız kopar, yanlış kanaatler oluşturursunuz,
düpedüz birilerinin dolduruşuna gelir, manipule edilmiş olursunuz. Ama farkına dahi varmazsınız.
Geri adım atın ve büyük resme bakın. Göreceksiniz.
154

Göremiyorsanız, körsünüz demektir.
gezgin412011-09-22T00:15:56.582+
5D MarkII Sahiplerine Müjde - "Firmware" Güncellemesi
5D Mark II için yeni "firmware" güncellemesi 17 MART'ta geliyor - diye bir dedikodu var
"canonrumors.com"da. Güncelleme ile Mark II şu özellikleri kazanacak:
Video için "Live Histogram"
Ses düzeyi kontrolü
24p/25p
***
Ama aslanlar gibi "rolling shutter"ınız olmaya devam edecek. Ve "aliasing"iniz de. Yine de bu kadar hoş
görüntüler veren, gece çekimi bu kadar güzel olan böyle bir kameraya haksızlık etmemek gerekir. 10
sene önce film çekmeye çalışanların yüz bin dolara hayal edebildiği özelliklere 2700 dolara sahip olmak,
az buz birşey değil.
***
Diğer kameralar için de, eninde sonunda çıkacağı belli olan başka cihazlar belirmiş durumda. Örneğin
eğer elinizde bir HDMI çıkışı olan bir kamera varsa, eskiden bu çıkıştan kaliteli görüntü almak için
masaüstü bilgisayarınızda AJA'nın pahalı ama iyi, BlackMagic'in ise ucuz ama biraz sorunlu kartlarını
kullanmanız gerekiyordu.
Oysa şimdi Matrox'un çıkarttığı Matrox MXO2 Mini (500$) ve AJA'nın çıkarttığı IO Express (995$), hızlı
laptoplara kayıt yapma olanağı tanıyor. Her ikisi de expresscard slot'unu kullanabiliyor. (Bunlarla
bağlantılı olarak SSD -katı hal- harddiskler kullanabilirsiniz. O konuyu da takip etmenizi tavsiye ederim.)
Şurada, IO Express ile Matrox MXO2 LE'nin arsız bir karşılaştırması yer alıyor.)
Daha önceden bahsettiğim Convergent Design'ın Flash XDR ürünü, laptopa gerek duymadan doğrudan CF
kartlara kayıt yapıyor. Ama fiyatı nispeten daha pahalı. Ayrıca yukarıda andığım kartlarda (örn. Matrox)
monitör renk ayarı da yapabiliyorsunuz, ki neyi nasıl çektiğinizi görmek için bu çok önemli bir ayrıntı.
Daha sonra post'ta kafayı yememek için.
Ayrıca Canon 7D'den elde edilen HDMI çıktısını da Matrox MXO2 Mini ile bilgisayara (Mac) aktarmak ve
"Syndicate 7D Tool Software" adlı bir yazılım yardımıyla sıkıştırmasız yakalamak mümkün görünüyor. Bu
yöntem çok yeni olduğu için, güvenilirliği tartışmalı. Ayrıca 7D'nin kayıt esnasında sağ üst köşeye
kondurduğu kırmızı noktanın kaldırılması da, şimdilik sorunlu gözüküyor. (Sinemaskop çekerseniz, bu
sorun kendiliğinden ortadan kalkıyor).
gezgin22011-09-22T00:15:56.672+
Klişeleri Kırmayalım Lütfen!
Hani hep derler ya, önce klişeleri bilin, sonra onları kırın. Bazı klişeleri kırmaya hiç gerek yok. Zira her
defasında işe yarıyorlar
gezgin12011-09-22T00:15:56.732+
"Azınlık Raporu", Şimdi!
Bilimkurgu filmlerinde ya da dizilerinde gördüğümüz şeylerin gerçek hayatta ortaya çıkma hızı gittikçe
artmaya başladı. Cep telefonları, iPAD, şimdi de bu: Yukarıdaki videoyu izleyenler, anlatılan teknolojinin
2054 yılında geçen "Azınlık Raporu" filminde gösterildiğini hemen hatırlayacaklardır. Bu, filmi çekenlerin
mi başarısı, yoksa teknolojiyi geliştirenlerin mi, bilemedim. Galiba her ikisinin.
Bunu, sinemanın hayatımızdaki yerine bir örnek olarak okumak da mümkün: Bize ne olduğumuz kadar ne
olacağımızı da söylüyor.
gezgin52011-09-22T00:15:56.585+
Canon'dan Yeni Bir... Öff
155

Bu işe sadece Canon'un uyandığı anlaşıldı. Onu uzak ara ile Nikon ve Panasonic takip ediyor. (Nikon bir
sonraki kamerasında 1080p düşünüyormuş. Ama Canon, fotoğraf çekmek için ürettiği makinaların sinema
ve TV işi ile uğraşanları ne kadar heyecanlandırdığını fark etmiş durumda. Diğerleri bu heyacanı fark
edene kadar da piyasayı ele geçirmeye kararlı gibi görünüyor.
Yukarıda resmi bulunan arkadaş, Canon 550D Rebel T2i. Verilen özelliklere bakılırsa 7D'nin yaptığı
herşeyi yapabiliyor, ama fiyatı onun yarısı kadar (800 dolar). 18 MP bir sensörü var. İşinize yarayabilecek
her kare hızında çekim yapabiliyor. (1080p 24/25/30 ve 720p 50/60). Stereo mikrofon girişi var, vb.
Bütün EF objektifler bu makinada kullanılabilecek. Mart ayında piyasaya çıkacak. (RED'in değişen çıkış
tarihleriyle karşılaştırıldığında insan şaşırmıyor değil. Adamlar -Canon- bir kamerayı duyuruyorlar ve bir
ay sonra da piyasaya sürüyorlar. İki yıl boyunca insanları oyaladıktan sonra değil.)
Görüntüleri de hiç kötü durmuyor. Hatta düpedüz iyiler. Şuradaki linkte, Kiss x 4 başlıklı video, bu
kameraya ait. Aşağıdaki video da gayet ümit verici.
Bundan iki sene önce, Canon'un (şimdi bize) uyduruk (gelen) kameralarına DOF adaptörleri takarak
yapmaya çalıştığınız şeyleri, artık bu kamerayla, çok daha iyi az ışık performansıyla yapabilirsiniz. Bu
kamerayla film çekilebilir mi? Eh, Canon'un XL2'siyle (ki hala sahibinden.com'da muazzam fiyatlara
satmaya çalışanlar var) film çekildiğine göre (bkz. "28 gün Sonra"), bunlarla hayda hayda çekilir. Ama
aşmanız gereken bir kaç sorun var. Bunların başında da efendi bir focus mekanizması ve rolling shutter
etkisi geliyor. Olsun, bunlar da her teknolojinin beraberinde getirdiği ve yaratıcılığı harekete geçiren
sınırlamalardan. Değilse bile öyle düşünün.
Bu kameralarla film çekilmez diyenlere de aşağıdaki videoyu tavsiye edeceğim. Bu videoda 24 dizisinin
görüntü yönetmeni Rodney Charters, dizide kullanılacak bazı görüntüleri 5d Mark2'lerle elde etmek için
bir iskelet kuruyor.
Yakında birilerinin sizi uyuşukluğunuzdan yaka paça silkeleyerek bir film setine götürüp, "Hadi artık çek
şu filmi!" diyeceğini zannediyorsanız, aldanıyorsunuz.
"This is as good as it gets"... Ya da Türkçe söylersek "Bundan iyisi Şam'da kayısı!"
gezgin172011-09-22T00:15:56.568+
Muhtelif Notlar
Yakın zamanda izlediğim filmlerden aklımda kalanlar:
1) AVATAR'ın senaryosundaki (bana göre) zayıflığa karşın insanların bu filme koşa koşa gitmesi,
senaryoda bize artık çok sıradan gelen özelliklerin, özellikle genç kuşağa ilginç gelmesinden kaynaklanıyor
olabilir. Eh, neticede herkes sinema tarihçileri gibi eski filmlere meraklı değil. Şu anda ortalama sinema
seyircisini oluşturan insanlar (yaşları ortalama 20 olan gençler) "Titanic" gösterime girdiğinde ilkokula
gidiyordu. "Matrix"i sinemada izlemiş olma ihtimalleri gayet düşük. "Pocahontas" ya da "Kurtlarla Dans",
onların karşısına TV'de çıkan filmler. Bu nedenle AVATAR'ın hikayesinin ne kadar klişe olduğunu fark
etmemiş olmaları son derece mümkün.
2) Bir de "bağlam" ("context") meselesi var. Her metin, bir bağlam içerisinde anlamını bulur. Bağlam
değiştikçe, statik olan metinlerin de anlamı değişir. AVATAR'ın insanlara sunulduğu bağlam, Amerika'nın
son on yıl içinde tam anlamıyla dünyanın çanına ot tıkadığı bir ortama karşılık geliyor. İnsanların
Amerika'nın uluslararası harekatlarına karşı duyduğu rahatsızlık hissi had safhaya ulaşmış durumda. (Bu
konuda birşey yapamıyorlar ve yapamazlar, o ayrı). AVATAR da tam bu hissiyatı yansıtıyor. İşte tam bu
nedenle AVATAR'ın gişe başarısının yüzde yetmişi (%70) Amerika dışı ülkelerden geliyor. Bütün dünya
Amerika'ya olan gıcıklığını, bu film üzerinden ifade ediyor. Bir nevi bir "katarsis" durumu var.
"Ama AVATAR bir Holivut filmi" diyebilirsiniz. Aslında biraz yanılmış olursunuz. AVATAR Holivut şirketleri
tarafından üretilen ve dağıtılan bir film ama bildik Holivut mekanizmaları ile üretilmiş bir film değil. Yani
yapımcıların hoşuna giden bir senaryoya, yine yapımcıların bir yönetmen bulması, sonra da oyuncu
seçmesi ile oluşturulmadı AVATAR. James Cameron Titanic'in başarısının ardından, beş on sene deniz
diplerinde gezindikten sonra tekrar film çekmeye karar verdiğinde, kendisinin 95'te yazdığı bir senaryoyu
tozlu raflardan indirdi. (Diğer alternatifler "Savaş Meleği Alita" ve "Dalış" idi.) Fox'a gidip "Ben bunu
çekeceğim" dedi, Fox da ona "Al sana iki yüz elli milyon dolar" diye karşılık verdi. (Bu krediye sahip az
sayıda yönetmenden biridir kendisi).
Hemen her filminde teknoloji, medeniyet, insanlık konularını işleyen Cameron, bu filmi de Amerika'nın
Irak'ı işgaliyle ilgili bir metafora dönüştürdü. Burada Cameron'un kendi sanatçı tavrı ile işadamı
156

yaklaşımının doğru bir kombinasyon yakaladığını görüyoruz. Ki sonuç bu kadar başarılı oldu. (Cameron'un
bir Michael Bay gibi Holivut kölesi olmadığını söylemek gerekiyor. Kendisi aslen Kanadalı'dır ve oğul
George Bush başkan seçilince, ABD vatandaşlığı başvurusunu geri çekmiştir. Bir "çiçek çocuğu" olmasa da
68'in havasını biraz taşır.)
3) Filmleriniz ne kadar kaliteli olursa olsun, filminizin tanıtımına son ana kadar devam etmelisiniz. Filmin
piyasaya çıkmasından yaklaşık üç ay önce yoğun PR ("Halkla İlişkiler") çalışmalarına başlamalı ve film
gösterimdeyken de son hız buna devam etmelisiniz. Yapımcı, yönetmen, ve bütün oyuncular, hatta
müzikçi, görsel efektçi, vb. herkes bu PR çalışmasına katılmalı.
Neden? Zira bunu böyle yapan bir sürü Holivut filmi var karşınızda. Onlarla yarışabilmek için elinizdeki
tüm kozları kullanmalısınız. Artık 80'lerde değiliz. Özel radyolar, özel (ve yerel) TV kanalları, ve de en
önemlisi İnternet denen birşey var. Bu kanalların başarılı bir biçimde nasıl kullanılacağını, daha "yapım
öncesi" dönemde düşünmeye başlamalı ve çekim aşamasındayken bunları ufak ufak kullanmaya
başlamalısınız.
Yapımcınızın aklına gelen (gelmiş geçmiş en banal) iki yöntem "Sette aşk" dedikoduları ve "Filmden açık
saçık kareler"in gösterimden önce basına verilmesidir. Bu da Türk sinema sektöründe musluğun
başındakilerin ne kadar seviyesiz insanlar olduğuna işaret ediyor. Mümkünse bu hataları yapmayın. Diğer
yolları etkili bir biçimde kullanmaya bakın. Filminizin temasıyla ilgili kurumlarla iletişime geçin, açık
oturumlara vb. katılın. Ses getirmek için çok ama çok çalışın. Zira rakipleriniz bunu yapıyor zaten.
(Olumsuz örnek olarak bkz."Başka Dilde Aşk").
4) "Yahşi Batı", Cem Yılmaz'ın "Para sahibi, sinemayı seven, ama pek de sinemadan anlamayan" biri
olduğunu tekrar gösterdi. Cem Yılmaz'ın doksanların ortalarından itibaren tiyatro ve reklamlar vasıtasıyla
oluşturduğu taban seyircisi, önlerine ne konursa konsun izlemeye devam edecek gibi duruyor. Ama bu
filmler ne yazık ki senaryo ve sinema açısından kötü ile çok kötü arasında gidip geliyor. Bu kadar başarılı
olmalarını ise Cem Yılmaz ve Pavlov'un Köpeği başlıklı bir yazıda açıklamıştım. Cem Yılmaz Türk şov
tarihindeki başarısıyla ve sinemadaki gişesiyle hatırlanacaktır, başka birşeyle değil.
5) En başarılı filmlerin çoğunlukla komedi olmasının bir başka nedeni daha var. Ben en meşhur iki
Recep'in (biri İvedik, diğerini de anladınız ya da birazdan anlayacaksınız) ortaklaşa çalıştığına inanıyorum
artık. Birisi milletin moralini bozuyor, diğeri de bu morali düzeltmeyi vaat ederek para kazanıyor. Yukarıda
bahsettiğim "bağlam" olayı burada da biraz geçerli. Türk insanı yaklaşık sekiz yıldır, siyasi olarak çok
gerilimli bir dönem yaşıyor. Özellikle de ortalama sinema seyircisi için bu böyle. İnsanlar da doğal olarak
"kaçış" filmlerine yöneliyorlar. Recep İvedik, tam buna denk gelen bir seri. Yoksa, senaryosundan
kurgusuna kadar bu kadar kötü bir filmin, normal koşullar altında bu kadar başarılı olması mümkün değil.
(Bu filmlerin -hem İvedik, hem Yahşi Batı, hem de Yılmaz Erdoğan filmleri - Türkiye'de gişe rekorları
kırarken, yurt dışında hiçbir başarı elde edememeleri de "bu kültüre" ve "bağlama" olan bağlılıklarının bir
kanıtı).
6) Geçen hafta "Spartacus"ü ve "Kelebek"i seyrettim, tekrar. Her ikisinde de son derece güçlü "sinema
duygusu" mevcut. Nedir bu "sinema duygusu"? Derdini, günümüzde çokça alıştığımız "aşırı açıklayıcı"
yöntemlerle (yani "on the nose" diyalogla) değil de, sinemanın tam merkezinde yer alan yöntemlerle,
(yani kamera açısı ve çerçeveleme, kamera hareketi, kurgu, iyi oyunculuk, ışık, müzik ile) anlatma
arzusu. Öyle ki filmde bazen dakikalarca tek kelime duymuyorsunuz, ama bunu yadırgamıyorsunuz.
Filmin "filmatik" duygusuna o kadar kendinizi kaptırmış oluyorsunuz ki, zaten konuşma da duymak
istemiyor oluyorsunuz. Bu yöntemler hala kullanılıyor, ama genelde insanın içini bayan sözde "sanat"
filmlerinde. Senaryonun mide kaldıran niteliğine mi tahammül edeyim, film dilinin mi tadını çıkarayım,
şaşırıyorum çoğunlukla. Galiba Kurosawa ve Kubrick ile birlikte bu işleri ana akım sinemada yapan son
ustaları da kaybetmişiz.
gezgin22011-09-22T00:15:56.721+
İlk 3D Türk Filmi...
...ni kim çekecek acaba? Fikrin kendisi bile insanı heyecanlandırıyor değil mi? Sabahtan akşama kadar
uyduruk senaryoları kimin kimden çaldığını tartışan bir sektörde birilerinin, gözlerini bu kısır kavgadövüşün dışında bir yerlere dikmiş olması ihtimali...
Burada, Panasonic'in yukarıda fotoğrafı yer alan kamerasıyla ilgili biraz daha bilgi var. Ama çok değil.
Lakin kamera gerçek ve insanı gerçekten de heyecanlandıracak basitlikte. Siz hayal kurmaya başlayın, iki
seneye kadar elinizde olur. Ya da seneye.
Kim bilir?!

157

***
Güncelleme (7 Şubat 2010): Kullanımı nispeten kolay olan 3D kamera üretimiyle uğraşan başka şirketler
de var. Bunlardan biri de İkonoskop. Linkteki kamera "full HD" görüntüleri RAW olarak kaydedecek, ve
ağırlığı da yaklaşık 3 kg olacak. Kamera, tıpkı Panasonic'te olduğu gibi, sipariş üzerine imal edilecekmiş.
gezgin02011-09-22T00:15:56.685+
Ritm
Siyasimsi yazı. Tarzı sevmeyen okumasın...
***
Ülkenin gündemine askerlerle ilgili olarak düşen olayların, daha doğrusu bu olayların bize yansıtılışların bir
ritmi, belirli aralıkları var. Buna dikkat edin. Size sunulan şeylerden çok, hatta en çok buna dikkat edin.
Kafanız ne zaman bulandırılıyor? Ne zaman bir bomba ("haber bombası") patlatılıyor? Hangi olaylar
gözünüzden saklanmaya çalışılıyor.
Buna dikkat edin. Böylece, bu "haber bombaları"nı atanların kim olduğunu, ya da en azından kimden yana
olduğunu ve amaçlarının ne olduğunu anlayabilirsiniz.
İyisi mi, büyük bir duvar takvimi alın. Hani şu yılın bütün aylarını ve günlerini bir kerede gösteren, dev
takvimlerden. Ve hükümetin fena çuvalladığı ya da zam yapmak üzere olduğu ya da dış politikada önemli
bazı gelişmelerin olduğu anlar ile bu "haber bombaları"nın patlatıldığı zamanları farklı renklerde
kalemlerle işaretleyin bu takvime.
O zaman ritmi siz de göreceksiniz. 21. yüzyılın belki de en büyük komplosunun, Türkiye sahnesinde nasıl
sahnelendiğine, kendi gözlerinizle şahit olacaksınız. Kendine aydın diyenlerin aptallıklarına, düşünür
diyenlerin sığlıklarına, politikacı diyenlerin satılmışlıklarına şaşırıp kalacaksınız.
***
Bana, M. Kemal'in ölümünden sonra en ilginç dönem olarak DP dönemi gelirdi. Politik hareketlilik
açısından. Artık o dönemi de geride bırakmış durumdayız bence. Birinci dünya savaşındaki işgal günlerini,
hem de bu kez safların çok daha belirsiz olduğu bir versiyonuyla, tekrar yaşıyoruz.
Bu dönemi akıl sağlığı ile atlatanlara şeref madalyası verilse azdır
gezgin2011-09-22T00:15:56.610+
HOLMES vs. HOUSE
"House" dizisindeki Gregory House karakterinin, Sherlock Holmes adlı kahramanın üzerine kurulduğunu
bilmeyeniniz yoktur sanırım. Yapımcılar "tıbbi bir Sherlock Holmes" yaratmak istemişler ve başarmışlar
da. House'un isminin bile (okunuş olarak) Holmes'u ne kadar çağrıştırdığına dikkat edin, yapımcılar bunu
bilerek yapmışlar. Hatta Sherlock'un Watson'ı gibi House'un da bir Wilson'ı var. Orada da bariz bir isim
benzerliği ve hikaye fonksiyonu yakınlığı söz konusu.
***
Dikkat: Yazının bundan sonraki bölümünde Sherlock Holmes (2009) filmiyle ilgili bilgiler yer almaktadır.
Eğer henüz filmi izlemediyseniz, bu yazıyı okumak seyir zevkinizi azaltabilir.
***
Holmes filminin ne yazık ki seyircinin ilgisini 2 saat ayakta tutacak kadar ilginç malzemesi yok. Hikaye,
büyücülük iddiasında bulunup aslında bilimsel yöntemlerle insanları kandıran/öldüren bir kötü adam ve
onu durdurmaya çalışan Holmes ve Watson üzerine kurulu. Bu açıdan 19. yüzyıla uygun bir hikaye. Yani
artık insanların büyü vb. gibi şeylerin etkisinden nispeten kurtulup aklın ve bilimin etkisine girdiği bir
dönemde geçen, doğru bir hikaye.
Ama hikayede birkaç büyük eksik var. Film her ne kadar şimdilik 300 milyon gibi bir gişe yapmış olsa da
hikayedeki bu eksiklikler filmin derhal büyük bir başarı olmasını engellemiş.

158

Bunların başında kahramanımızın yeterince derin olmaması geliyor. Evet, Holmes zekasıyla başka
insanların ilk bakışta fark etmediği ayrıntıları doğru yorumlayarak giz perdelerini aralıyor, ama bu bize
onu sevmek için bir sebep vermiyor. Her ne kadar böyle büyük yetenekler bize karakteri bir miktar
sevdirse de aslında o karakterin ruhundaki derin özlem ve acıları bilmek, bizi ona daha fazla bağlar.
Bunların doğrudan açıklanması ya da gösterilmesi gerekmez (ama gösterilse her zaman daha iyidir). Ama
Holmes'un neden böyle (çevresiyle uyumsuz, bohem, egzantrik, vb.) olduğunu öğrenseydik, onun için
daha fazla endişelenirdik. Şu haliyle Holmes, başına hiçbirşey gelmeyeceğini bildiğimiz bir süper
kahraman gibi. Eh, bu duyguya kapıldıktan sonra (yani ona birşey olmayacağını anladıktan sonra), hiçbir
tehlike artık bizi gerçekten de korkutmaz hale geliyor.
Holmes'un bizi yeterince etkilememesinin nedenlerinden biri de, kötü adamın niyetinin absürtlüğü ve
adamın motivasyonunun zayıflığı. Kötü adam (ki bir iddiaya göre Aliester Crowley üzerine kurulmuş) bağlı
olduğu gizli tarikat vasıtasıyla önce İngiltere'nin sonra da dünyanın yönetimini ele geçirecektir. Bu tür
amaçları, (son ikisi hariç) Bond filmlerinde hep görmüş ve gülüp geçmişizdir. Yani insanların kendilerine
hayat amacı olarak dünyanın egemenliğini ele geçirmeyi seçmesi, bana hep komik ve çocukça gelmiştir.
Hele şu anda sinema seyircisi bu tür motivasyonlara çok ama çok doymuş olduğu için, kötü adamın
hedefinin gerçek dışılığı bizi filmden koparmaya yarıyor, heyecanlanmamıza değil.
Filmin bir başka eksikliği, yer yer başgösteren ritm düşüklüğü. Bazı sahneler ve sekanslar düpedüz yavaş.
Bazı diyaloglar ve karakterler düpedüz gereksiz. Onlara ayrılacak zaman, hem Holmes'un hem de
Watson'un geçmişini derinleştirmekte kullanılabilirdi. Ama yapılmamış. Sanırım bu, yönetmenin Holmes
hikayelerine biraz fazla bağlı kalmak istemesinden kaynaklanıyor. Oysa adaptasyon bir film çekerken, en
son düşünülmesi gereken şey orijinal eser ve orijinal eserin okuyucularıdır. Sıfırdan, saf bir sinema filmi
çeker gibi düşünmelisiniz. Aksi takdirde size önemli gibi gelen ama seyircinin umrunda olmayan bir çok
malzemeyi filminize doldurursunuz.
Filmde en bariz şekilde beni rahatsız eden şey, müziklerdi. Hans Zimmer, filmin geçtiği dönemi ve filmin
temasını neredeyse tamamen ıskalayan müzikler koymuş. Yer yer tango, çigan, vb. müzikleri duyulurken,
arada bir metal bile kulağıma çalındı. Herhalde "soundtrack"i tek başına dinlemek eğlenceli olacaktır, ama
filmi desteklemek yerine neredeyse bağımsız bir varlık kazanmış müzik. Bu kadar büyük prodüksiyonlarda
genelde müzisyenler bu kadar büyük hatalar yapmaz, hele Hans Zimmer gibi ustalar hiç yapmaz. Meğer
ki birileri onları yanlış yönlendirsin.
Filmin efektleri ve yapım tasarımı da fena değildi. Ama ben biraz daha "kirli", biraz daha "grungy" ve
"gritty" bir tasarım bekliyordum. Elektrik ve elektronik çağından önceki mekanik çağı daha fazla
hissetmek iyi olurdu. Mevcut hali fena değil, ama 90 milyonluk bir bütçeyle daha iyisi yapılabilirdi.
***
House ile ne alakası var diyeceksiniz bu yazının.
Şu alakası var:
Hala karşılaştığım bazı insanlar (ki bunlar eni konu akıllı ve okumuş insanlar) "House mu, o da ne?"
diyebiliyorlar. Ben de şaşkınlık ile kızgınlık arasında gidip geliyorum. Son on yılda yapılmış en iyi
dizilerden birini hiç izlemeden yaşayan insanlar var aramızda. Pes!
House'un şöyle bir özelliği var: Sizi hemen asla hayal kırıklığına uğratmıyor. TV'de izleyebileceğiniz 40
dakikanın kırkını da, her sahne, her diyalog, her mimik ile sonuna kadar dolduruyor, hatta dibine kadar
zorluyor. House sofrasından aç kalkmanız neredeyse imkansız.
Bu tür dizilere, sadece dizi denilip geçilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Biraz abartılı olabilir ama
geçmişte nasıl Şekspir'in oyunları, aslında düpedüz halk eğlencesi olarak yazılmışsa ve zaman içinde
klasiklik değerleri anlaşılmışsa, bu dizilerden bazılarının da önümüzdeki on yılları (belki de yüz yılları)
aşabilecek kalitede yazılmış bölümleri var diye düşünüyorum. Ve bu gibi (yani klasik bölümleri en fazla
çıkartacak) dizilerin başında House'un geldiği kanaatindeyim.
House'un yazarları ne ritm, ne süpriz ("twist") ne diyalog konusunda hedefi şaşırıyorlar. Bu kadar istikrarlı
bir biçimde bu kadar kaliteli olmanın ödülünü de alıyorlar. Bildiğim kadarıyla House şu anda bütün
dünyada en çok seyredilen dizilerden biri. Bunda Hugh Laurie ve diğer oyuncuların insanı sinir edecek
kalitede oyunculuklarının ve çok güzel müziklerinin de payı var. Aynı bölüm içinde insanı hem güldüren,
(10. bölümde Wilson'ın evlilik teklifinde gerçekten kahkahalarla güldüm), hem hüzünlendiren, hem de
düşündüren ("tekrar toplu katliamlar yapacağını bildiğiniz bir soykırımcıyı öldürmek suç mudur?") bir dizi.

159

Hani zaman zaman Türk filmlerini orijinal fikirlerden yoksunlukla itham ediyorum ya. İşte bizimkilerde
olmayıp da House'da olan şeyden bahsediyorum bunu derken: Orijinallik, yaratıcılık, eğlendiricilik,
gerçekten komiklik. (Türk dizilerinin bu kıstaslara göre durumundan bahsetmek bile istemiyorum.).
***
Neticetül kelam, Sherlock Holmes filmi, ortalama bir House dizisi kalitesinde (efektler hariç) denilebilir.
Sadece o kadar doyurucu. Oysa bir sinema filmi çok ama çok daha doyurucu olmalı. Evden kalkıp
sinemaya gitmenizi ve bir hafta (bazen daha uzun süre) etkisinden çıkamamanızı sağlayacak bir nitelikte
olmalı. Holmes öyle bir film değil. DVD olarak izlemek daha eğlenceli olacaktır.
House ise, anti-kahramanlıktan vazgeçtiği, iyi bir insan olmaya çalıştığı, hayatının aşkını en sonunda
belirlediği halde ilginç olmayı ve her hafta kendisini bekletmeyi başarıyor.
Holmes'a selam, House'a devam..
gezgin162011-09-22T00:15:56.566+
Just Do It! - Sadece Yap!
Bu sitede zaman zaman yeni kameralardan bahseden yazılar yazıyorum. Bunu yapmaktaki tek amacım,
bir sanatçı olarak sinemacının kendini ifade etme kapasitesini artıran cihazları duyurmak. Amacım hiçbir
şekilde tüketim çılgınlığını destekleyecek şekilde bu malların pazarlamacılığına soyunmak değil. Yani sizi,
elinizde bulunan olanaklardan soğutup, bu yeni ürünleri almaya sevk etmek istiyor değilim. Eğer elinizde
henüz bir kamera yoksa ve almayı planlıyorsanız, ya da elinizde bulunan cihazların yeteneklerinden
memnun değilseniz, bu kameralara (ya da diğer cihazlara) yönelebilirsiniz, diye haber vermek.
Ama genç sinemacılarda (henüz kolunu bacağını anlamsız TV - reklam sektörüne tam olarak kaptırmamış
olanlarda) "birgün çıkacak ve bütün dertleri çözecek" kamera bekleyişinin bir türlü bitmediğinin
farkındayım. Yani öyle bir kamera bekliyorlar ki (bugünlerde bu kameranın adı SCARLET, ileride ne olur
Allah bilir), 3K ya da 4K çekim yapsın, DOF'u çok sığ olsun, XLR ses girişi olsun, gece çekimleri muhteşem
olsun... Bir nevi Kaf Dağının ardındaki kızıl elma. Ha, bir de ucuz olsun.
Böyle bir kamera yok kardeşim. Aşağıda örneğini gördünüz. Siz bu kamerayı 2 bin dolara alır hale
geldiğinizde (ki muhtemelen 2013-4'te olur bu) herkes zaten yeni 3D kameraların peşine düşmüş olacak.
Yani kapitalizm size yine yeni bir kamera satmaya çalışıyor olacak. Siz hiç farkında olmadan (ya da belki
biraz olarak ama umursamayarak) beyninizi yıkayacaklar, dergi yazılarıyla, bloglarla, TV programlarıyla,
vb. Sizde aslında hemen hiç ihtiyacınız olmayan bir kamerayı satın alma arzusu yaratacaklar. Siz de
kurulmuş robotlar gibi bu kamerayı bekleyecek, kıt kaynaklarınızı bu arzu nesnesini elde etmek için
harcayacaksınız. Ama kamerayı elde etmenin sizi daha iyi sinemacı yapmadığını da tam o anda fark
edeceksiniz.
Bir bağımsız sinemacının ihtiyaç duyabileceği her türlü kamera şu anda 4-7 bin dolar arasında
bulunmaktadır. İsim de vereyim: Panasonic HVX200A ya da HPX171; Canon XH-A1, Sony Ex1 ya da EX-3
artı NanoFlash (NanoFlash'sız Canon ya da Sony önerilmez), ve güzel bir Redrock ya da Letus DOF
adapter. Güzel bir de Rode NTG3 shotgun mikrofon, ses kayıt cihazı (bunu kiralayın, mümkünse Sound
Devices), birkaç bin wattlık çeşitli ışıklar (tungsten ve Kino) ve 4 çekirdekli aslan gibi bir kurgu
bilgisayarınız var ise ya da farklı kişilerde de olsa bunlara erişebiliyorsanız, hiçbir kamerayı ya da diğer
cihazları beklemenize gerek yok. Bekliyorsanız, ya aptalsınız demektir, ya beyni yıkanmış, ya da korkak.
Gece çekimleri mi zayıf? İyi aydınlat kardeşim. DOF mu fazla? Adaptör tak, bir iki f-stop kaybedersin, yine
iyi aydınlat! Hatta sahnenin parlak yerine göre görüntüyü ayarla, sonra postta istediğin gibi diğer tarafları
karartabilirsin (Apple'ın COLOR'ı ya da Magic Bullet ile). Fazla sızlanma. Kamerayı bekleyeceğine kurgu,
sahne içinde gerilim yaratma, sahneleri anlamlı ve heyecan verici şekilde birbirine bağlama, müzik ile
dramatik etkiyi artırma konularını öğren. Hollywood Camera Works'u bul, bin defa seyret.
Ağlamayı kes. Film çekmek için elinde her türlü imkanın var artık.
Ha, çektiğin film gişede iki seksen yatıyor mu? En başa dön. Senaryodan başla. Çünkü çok büyük bir
ihtimalle daha hiç çekilmemesi gereken bir filmi hayata geçirme hatası yapmışsın demektir. Akıllan. Daha
fazla oku. Başarılı örnekleri daha fazla incele.
Ama ağlama. Sadece yap
gezgin72011-09-22T00:15:56.663+

160

Nihayet SCARLET!
Scarlet'i duymayan yoktur. RED'in yavrusu. En sonunda CES'te tanıtımı yapılmış bulunuyor. Daha
önceden sadece prototiplerini görürken artık üretime yakın bir versiyonu karşımızda. Kameranın
fotoğraflarını burada bulabilirsiniz.
Bakalım Canon ile çekişmesi nasıl geçecek. Orta ve uzun vadede sinemacılar, kısa vadede ise şirketler
kazanacak.. yine. Hadi hayırlısı!
gezgin42011-09-22T00:15:56.640+
Canon Karşılaştırması: 5D, 7D, Mark IV
Yukarıda, şu anda video çeken DSLR piyasasının neredeyse tartışmasız hakimi Canon'un üç ürününün
görüntülerinin karşılaştırması yer alıyor. Konuya (süje) aynı mesafede duran makinaların farklı boyutlarda
çekim yapmasının nedeni, sensörlerinin büyüklüğü. 5D "full frame" (yani gerçek 35mm) iken 7D ve Mark
IV öyle değil.
Yine de 1:20'de gösterilmeye başlanan "rolling shutter", insanın gözlerini yaşartacak kadar önemli bir
sorun. Yani neymiş: aksiyon sahneleri çekerken kamerayla hızlı pan yapılmayacakmış. Aynı şekilde bütün
bu kameralarda aliasing" konusunda da dikkatli olmak gerekiyor.
Ama bu iki büyük sorun (artı, ses kaydının haricen ya da juicedlink gibi bir pre-amp yardımıyla yapılması
gerekliliği) dışında gayet iş gören kameralar (artık bunlara fotoğraf makinası demek ayıp olur gibi
geliyor). Unutanlara hatırlatayım, 5D'nin fiyatı 2700 dolar, 7D'ninki 1700 dolar, Mark IV 5 bin dolar
gezgin12011-09-22T00:15:56.677+
Hayatımız 3D Olacak !
2010, 3 boyutlu sinemanın daha fazla konuşulduğu bir yıl olacak. Ama bu tür filmlerin ve oynatıcıların
bizde 2012'den önce çok yaygınlık kazanacağını sanmıyorum. Zira HD daha yeni yeni önemli sayılabilecek
bir izleyici kitlesine ulaştı. (Şu an itibariyle HD olarak DVD'si çıkartılan Türk filmlerinin sayısı... 2, yazıyla
İKİ: Üç Maymun ve Nefes. Gerisini siz düşünün.).
Ama kaçınılmaz eğilim 3D yönünde gibi duruyor.
Bunu CES'te duyurusu yapılan cihazlardan, filmlerden, ve uygulamalardan anlayabiliriz. Aşağıda
bahsettiğim kamera bile tek başına 3D'nin ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor. Panasonic, tıpkı HVX'te
olduğu gibi (hatırlarsanız orada kaset yerine SSD'lere kayıt yapan ilk şirket Panasonic idi ve herkes dalga
geçmişi. Şu anda ise bütün şirketler aynı yolda yürüyorlar ve Panasonic'e ettikleri lafları yutmuş
görünüyorlar) 3D'de de öncülüğü kimseye bırakmayacak gibi.
Fakat 3D kameralar, onları gösterecek ekranlar ya da projeksiyon cihazları vb. olmadan hiçbir işe
yaramaz. Yine aşağıda Sony ve Panasonic'in 3D gösterebilen TV'lerinden bahsetmiştim. LG, JVC ve
Samsung da bu kafiledeler. Yani 2010 yılında 3 boyutlu film gösterebilen TV'lerini satışa sunacaklar. Tabi
bu filmleri oynatacak oynatıcılar da lazım. Yine Panasonic, Samsung ve Sony, 3D oynatıcılarını bildirmiş
durumdalar.
İşin ilginç yanı, 3D'nin gösteriminin sadece TV'ler ile sınırlı olmaması. Ev projeksiyon cihazları, laptoplar,
hatta akıllı telefonlar bile 3D gösterebiliyorlar. ACER'ın 3D gösteren bir laptopundan aşağıda
bahsetmiştim. MSI'ın da böyle bir laptopu varmış, ASUS'un da. 3M şirketi, gözlüksüz kullanılabilen 3D
ekranlar üretmeyi başarmış.
Bugünlerde sinemalarda gişe rekorları kıran AVATAR'ın bluray'de 3D olarak da yayınlanacağına şüphe
yok. Ama onun tarihi henüz belli değil. Tarihi belli olan bir film ise Jim Carrey'nin "oynadığı" "A Christmas
Carol". Disney bu filmi 2010 sonbaharında 3D bluray olarak çıkarmaya karar verdiğini duyurmuş
bulunuyor.
Olay bununla bitmiyor. Bazı TV kanalları da 3D yayın yapacaklarını açıkladı. Örneğin DIRECTV ve ESPN.
Bizde daha HD'ye yeni yeni geçildiği için 3D konusunda yakın zamanda fazla ümitlenmemek lazım. O
vakte kadar bluray diskler ile idare etmek gerekecektir.
(Güncelleme: Şuradaki habere göre Discovery, Sony ve IMAX ortaklaşa kuracakları bir kanalda 2011
yılında 24 saat 3D yayın yapmaya başlayacaklarmış.)

161

***
Yine de bütün bunların, senaristlerin, görüntü yönetmenlerinin, ve yönetmenlerin sanatlarını icra ederken
kullanacağı yeni araçlardan başka birşey olmadığını unutmamak gerekiyor. Yani bir film 3 boyutlu
çekiliyor diye, gişe başarısı garanti olmayacak. İyi hikayesi olan film, değil üç boyutlu, siyah beyaz olsa
bile seyircisini bulacaktır.
Her zaman olduğu gibi, aslolan hikâyedir
gezgin22011-09-22T00:15:56.740+
Panasonic 3D Kamera - Sipariş Üzerine, 21 000 Dolara
Türkçeleştirmeye vaktim yok. Anlayanlar anlamayanlara anlatsın... - g.g.
***
Panasonic Corporation will release the world's first* professional, fully-integrated Full HD 3D camcorder in
Fall 2010. The company will begin taking orders in April. Engineering samples of the professional Full HD
3D solid-state camcorder will be exhibited at the Panasonic booth (Las Vegas Convention Center, Main
Hall, #9405) at the 2010 International CES in Las Vegas, USA, from January 7-10.
Easier to Use
Current 3D systems are large-scale setups in which two cameras are fitted to a rig in parallel, or
vertically intersect across a half-mirror. Separate recorders are also required. In Panasonic's new Full HD
3D camcorder, the lenses, camera head, and a dual Memory Card recorder are integrated into a single,
lightweight body. The camcorder also incorporates stereoscopic adjustment controls making it easier to
use and operate.
The twin-lens system adopted in the camcorder's optical section allows the convergence point** to be
adjusted. Functions for automatically correcting horizontal and vertical displacement are also provided.
Conventional 3D camera systems require these adjustments to be made by means of a PC or an external
video processor. This new camcorder, however, will automatically recalibrate without any need for
external equipment, allowing immediate 3D image capture.
More Flexible
The solid-state memory file-based recording system offers greater flexibility to produce Full HD 3D videos
in more challenging shooting environments. The camcorder is lighter weight and smaller than current 3D
rigs, while providing the flexibility of handheld-style shooting. Setup and transportation is simplified,
making it ideal for sports, documentary and filmmaking projects.
Solid-State Reliability and Workflow
Right and left Full HD video streams of the twin-lens 3D camcorder can be recorded as files on SDHC/SD
Memory Cards, ensuring higher reliability than on other tape, optical disc, HDD or other mechanicalbased recording systems. This solid-state, no-moving-parts design will help significantly reduce
maintenance costs, and the 3D camcorder will be better able to perform in extreme environments and be
more resistant to temperature extremes, shock, and vibration. And users will enjoy a fast, highlyproductive file-based workflow, with instant, random access to recorded content; easy plug-in to both
Mac and PC-based platforms; and longer recording capacity.
More Affordable
Using a standardized, fully integrated design, the Full HD 3D camcorder will be offered at a much lower
price than traditional 3D rigs. Transportation expenses for this handheld unit will be less and faster setup
times reduce labor costs. Using standard, re-recordable SDHC/SD Memory Cards available already
everywhere, media costs become almost insignificant.In addition to a camcorder, Panasonic also plans to
offer a professional-quality 3D Full HD LCD monitor for field use as well as a professional HD digital AV
mixer for live event production. Panasonic will offer professional production equipment to allow video
professionals to efficiently create 3D content, so consumers can enjoy 3D video using Panasonic 3D home
theater systems.
Major Specifications (tentative)

162

Product Name: Twin-lens Full HD 3D camcorder (made-to-order)Suggested Retail Price for Main Unit:
$21,000Available: Fall 2010 (made to order)Power Consumption: Under 19 W (main unit only)Weight:
Under 3 kg (main unit only)Recording Media: SDHC/SD Memory Card
* As an integrated twin-lens Full HD 3D camcorder capable of recording Full HD 3D video to Memory
Cards. As of January 2010 (based on our investigation)
** The point at which the left and right-camera lenses' optical axes converge
Development Background
Movie companies and content producers are eager to produce more 3D content. 3D video is set to
become a mainstream motion picture technology. In response to the resurgence of 3D movies, in
September 2009, Panasonic proposed the world's first 3D home theater systems, based around 3Denabled Blu-ray Disc players and Plasma TVs (announced and exhibited at CEATEC 2008). In February
2009, the company established the Advanced Authoring Center (within Panasonic Hollywood Laboratory)
- at which 3D movies are authored for replication on 3D Blu-ray Discs (announced at CES 2009).
Currently, producing 3D movies is a painstaking process. Panasonic intends to promote the production of
high-quality 3D video content by accelerating the development of 3D video production systems designed
to boost production speed and efficiency.
Differences from conventional 3D camera systems:
Conventional 3D camera systems are built from two off-the-shelf film or broadcast cameras. Normally,
the two cameras are installed horizontally and side by side, with the right and left camera axes
approximately 6.5 cm apart - equivalent to the distance between the human eyes - to create binocular
parallax. This can be done with small cameras, but broadcast or film cameras cannot be installed side by
side since their bodies and lenses are too large. They must be installed vertically using half-mirrors, or
mounted on metal frames called rigs, using prisms. This results in a bulky system that must be carefully
adjusted to prevent the right and left cameras from going out of alignment before image capture. In
addition, if the system is moved, the shock or vibration inevitably puts the cameras out of alignment,
making frequent re-adjustment necessary.
In this fully-integrated Full HD 3D camcorder that Panasonic has developed, the two lenses, camera
head, and memory card recorder are incorporated into a single compact housing. Unlike large 3D camera
systems, this camcorder allows video shooting with greater mobility and from all angles; significantly
reducing the time required for set up and adjustments, thereby leaving more time for creative activities.
Convergence Point Adjustment
The convergence point is the point at which the left and right cameras' optical axes converge to produce
3D images. To take natural-looking 3D video, the convergence point needs to be adjusted to match that
of a human's eyes, whose convergence point varies according to the closeness of the objects being
viewed. Panasonic's new Full HD 3D camcorder adopts newly-developed twin-lens system that realizes
convergence point control with its integrated design.
gezgin02011-09-22T00:15:56.593+
Nasıl Yapmışlar: AVATAR
DİKKAT: Aşağıdaki videolarda, filmin içeriği ile ilgili bazı görüntüler bulunmaktadır. Eğer filmi henüz
izlemediyseniz, bu görüntüleri izlemek film izleme zevkinizi etkileyebilir.
***
Çok kısa sürede (17 gün) 1 milyar dolarlık gişe başarısı elde eden AVATAR'ın arkasında çok farklı
teknolojiler var. Bunlardan bir tanesi oyuncuların performanslarının bilgisayar ortamına aktarılmasıyla
ilgili.
Bir başkası da burada:
Bir de genel olarak filmin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili bir James Cameron röportajı var aşağıda.
AVATAR'ın "Sahne Arkası"nı anlatan bir başka video:
Cameron 3D kamera yaparken karşılaştığı güçlükleri ve bunları nasıl aştığını da anlatıyor:
163

Filmin animasyon sorumlusunun da söyleyecekleri var.
Vince Pace ile yapılan bir röportaj. Sonunda, filmde kullanılan kamerada da gösteriliyor.
gezgin52011-09-22T00:15:56.628+
AVATAR: James Cameron Neleri Daha İyi Yapabilirdi
DİKKAT: Bu yazıda AVATAR filmi hakkında ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Eğer filmi izlemediyseniz bu
yazıyı okumak film izleme zevkinizi azaltabilir.
***
AVATAR filmi görsel olarak çok etkileyici olmasına karşın senaryo açısından daha önceki Cameron filmleri
kadar güçlü değil. Hikaye, özellikle de görsel efektlerin etkisi ile, insanı iki buçuk saatin nasıl geçtiğini
unutturacak kadar akıcı, ama Cameron’un diğer hikayelerindeki duygusal vuruculuktan ve pırıltıdan uzak.
Bunun bazı örneklerini aşağıda sıraladım:
1) Cameron, ana karakteri yeterince sevmemiz için bize vakit ve malzeme vermiyor. Hemen şöyle bir
örnek vereyim: Terminator 2 filminde çocuk John Connor karakterini sevmemiz için bize birçok vesile
sunuyordu. John Connor’ın koruyucu ailesinin yaşadığı mutsuz hayat, genel olarak sisteme ve yasalara
karşı duruşu, çocuk yaşta bile liderlik özellikleri göstermesi, sırf eğlenmek için suç işlemesi ve bunu da
zeki bir biçimde yapması.
Titanic’e bakalım. Jack, bir kumarbazdır. Hayatının en büyük yolculuğunun biletini bir kumar masasında
elde eder. Arkadaşı Fabrizio ile arası gayet iyidir. Resim yeteneği vardır. O da toplumsal hayatın kendisine
dayattığı kuralları pek takmayan bir karakterdir. Bu sayede ona karşı da muhabbet beslemeye başlarız.
Oysa AVATAR’daki Jake Sully, belden aşağısı felçli bir deniz piyadesi olmanın ötesinde bize çok fazla şey
ifade etmez. Biraz aptal birine benzemektedir. Asker olduğu için emirleri yerine getirmekten başka pek bir
şey düşünmüyor gibidir. (Her ne kadar filmin ikinci bölümünde bu özelliğinden vazgeçse de, filmin en
başında sırada bir emir eri olduğu izlenimine kapılırız.)
Başka filmlerdeki sevimli karakterlere de bakalım. Örneğin Kurtarla Dans’taki John Dunbar (Kevin
Costner). O da bir asker olmasına karşın özelde askerliği, genelde de içinde büyüdüğü medeniyeti
sevmemektedir. Filmin en başında yaptığı kahramanca hareket (filmi izleyenler hemen hatırlayacaktır)
sayesinde kendi tarafının bir muharebeyi kazanmasını sağlar. Aynı zamanda kendisinin ne kadar gözü
pek, hatta intihar eğilimli olduğunu da görürüz.
Son Samuray’da Nathan Algren’i (Tom Cruise) sevmemizin nedeni de John Dunbar’ınkine benzemektedir.
O da askerlik mesleği ile ilgili olumsuz duygulara sahiptir. Silah tüccarlarının insanları daha iyi öldürmek
için ürettikleri aletlerin satışında yer almaktan - ve geçmişteki bazı deneyimlerinden - öylesine rahatsız
olmaktadır ki bu rahatsızlığını alkol ile boğmaya çalışmaktadır. O da filmin nispeten başlarında kendi
hayatını gereksiz yere tehlikeye atarak hayata dair sorgulamasını somut bir biçimde ortaya koyar.
Oysa Jake Sully’de böyle bir şey görmüyoruz. Jake, felçli olmasına karşın asker kişiliğini büyük bir
memnuniyetle korumakta gibidir. Kardeşinin ölümüne dair bile doğru dürüst bir duygu ifade etmez. Tek
amacı “kendisine değecek bir amaç gösterilmesi”dir. Bütün bu durumlar, Jake’i yeterince sevmememize
yol açıyor. Seviyoruz, ama Jack Dawson ya da John Connor ya da John Dunbar ya da Nathan Algren
kadar değil.
2) James Cameron AVATAR’daki diğer önemli karakterleri de yeterince derinleştirmiyor. Yani ne Grace (S.
Weaver) ne Jake’in diğer arkadaşları, ne de Kötü Adamlar (Şirketin Adamı ve Asker) yeterince duygu
uyandıracak kadar bize tanıtılmıyor. Ana karakterlerde duygu uyandırma tekniklerini biliyorsunuz. Yan
karakterlerde ise bunu genelde ilginç diyaloglarla yaparsınız. Yani o karakterin geçmişi hakkında uzun
uzadıya bilgi vermezsiniz (veremezsiniz, zira vakit yoktur) ama yine de o adamın ya da kadının normalin
dışına çıkan bazı davranış ve sözlerini seyirciye sunmak suretiyle seyircinin onunla duygusal bağlantı
kurmasını sağlarsınız.
Burada Son Samuray’dan örnek vereyim. Bu filmde hatırlarsanız Nathan Algren’in düşmanları önce
Samuraylardı. Ama Samuraylar öyle güzel bir hayat süren öyle onurlu insanlar ki, Nathan Algren onlarla
bir süre yaşadıktan sonra onlara hayran olmamak (saygıları, savaşçı nitelikleri, doğayı kucaklamaları)
elde olmuyordu. Bu kez Kötü Adam, Amerikalılar ve Batı özentisi Japonlar olarak sunuluyordu. Bu iki
cephe de iki kişi ile somutlaştırılıyordu. Nathan Algren’in komutanı olan Yüzbaşı ve Omura. Bu iki kişiden
de iliklerimize kadar nefret edecek kadar onları tanıyorduk.
164

Oysa AVATAR’da, en fazla zaman ayrılan kişi Jake olmasına karşın onunla bile doğru dürüst duygusal
bağlantı kurmamız sağlanmıyorken, yan karakterlerle ilgili böyle bir derinleştirme uygulaması beklemek
abes olur. Yine de bu süreç içinde NEYTİRİ’nin diğerlerinden daha ön plana çıktığını söylemek mümkün.
Üç metre boyunda olan bu kuyruklu mavi yaratık, bizde en fazla duygu uyandıran karakter olarak ön
plana çıkıyor.
3) Yukarıdaki maddenin daha spesifik bir tarafına daha değinmek gerekiyor. Bunu da yine Kurtlarla Dans
ve Son Samuray üzerinde yapacağım.
AVATAR filminde Jake Navilere katıldıktan sonra, Neytiri haricinde hiçkimse ile olumlu ya da olumsuz
büyük bir etkileşime girmiyor. Belki sadece Neytiri’nin müstakbel eşi hariç. Onunla da sadece bir iki defa
karşı karşıya geliyorlar, o kadar. Ne Navilerin şefi, ne onun karısı, ne de başka birisi. Navilerden - Neytiri
hariç – hiçkimse ön pana çıkmıyor.
Kurtlarla Dans’ta ise bunun tam tersi söz konusu. John Dunbar Kızılderili tercümana aşık olmanın yanı
sıra Şef ile büyük bir dostluk kuruyor. Ayrıca –şimdi adını hatırlamadığım- genç ve atılgan savaşçı
(“good.. trade”) ile de ilginç bir dostluk kuruyor. Son olarak da bizon avı sırasında hayatını kurtardığı
Kızılderili çocuk var. Bütün bu kişiler, Kızılderili kabilesinin bizim gözümüzde daha kanlı canlı, daha somut
insanlar haline gelmesine sebep oluyor.
Aynı şey Son Samuray’da da var. Nathan Algren sadece öldürdüğü adamın karısı ile duygusal yakınlık
kurmuyor. Aynı zamanda Samuray ayaklanmasının lideri Katsumoto ile de yakın dostluk kuruyor. Yine
Katsumoto’nun oğlu ile de ilginç bir arkadaşlık geliştiriyor. Öldürdüğü adamın oğlu ile kurduğu ilişki de
ilginç. Düpedüz çocuğun babasının yerini alıyor.
Ama en ilginç ilişkiyi sanırım kendisine en başta son derece gıcık olan kılıç ustası ile kuruyor. Başlarda
kendisine son derece gıcık olan ve yağmurlu sahnede eşek sudan gelene kadar kendisini döven bu
adamla daha sonra sessizlik üzerine kurulu ama çok derin bir dostluk geliştiriyor. Bütün bu ilişkiler bizim
Samurayları daha iyi anlamamıza ve had safhada sevmemize neden oluyor. Öyle ki filmin sonundaki
savaş sahnesinde ölen her Samurayla birlikte biz de üzülüyoruz.
James Cameron ise AVATAR’da bunu pek yapmamış. Daha önce de dediğim gibi Neytiri haricinde
duygusal olarak bağlandığımız bir Navi yok. Bu da büyük katliam sırasında onlar için çok üzülmemize
engel oluyor.
4) Senaryonun büyük süprizlerden uzak olması da, dikkat çeken eksiklerden birisi. Yani filmin herhangi
bir anında büyük bir süprizle karşılaşmıyoruz. Mesela ben filmi ilk izlediğimde, Naviler arasında bir başka
Avatar’ın daha olmasının ama kimsenin bunu bilmemesinin ne kadar ilginç olacağını düşündüm. Sırf filmin
fazla doğrusal hikayesini biraz sarsmak için. Ama böyle bir şey çıkmadı.
***
Yine de filmde çok ama çok güzel sahneler ve buluşlar var.Ve bunları izlerken tam anlamıyla mest
oluyorsunuz. Hatta James Cameron sanki hikayedeki zayıflıkları biraz bu buluşlarla örtmüş gibi. Yani
isteseydi eminim daha derin ve detaylı bir hikaye çıkarırırdı ortaya, tıpkı daha önce yaptığı gibi. Ama ya
buna gerek görmemiş, ya da vakit bulamamış. Eğer bulsaydı, AVATAR gerçekten de gelecek on yılın en iyi
filmlerinden biri olmaya aday olurdu. Bir Matrix ya da Fight Club gibi. Yine de (özellikle de aşağıdaki
yazıda belirttiğim 3d televizyonlar çıktıktan sonra) uzun süre konuşulacak bir film olmaya devam
edecektir. Hele ikinci ve üçüncü filmleri de çekilirse. Cameron’dan belli olmaz. İlk film kadar –hatta daha
güzel– ikinci filmler çeken başka kaç kişi tanıyorsunuz?
gezgin12011-09-22T00:15:56.595+
Yaratıcı Özgürlük
Senaristlerin elini kolunu bağlayan şeylerden biri de, bütçedir. Yani bütçenizin elvermediği şeyleri
yazmak, senaryonuzun satın alınmamasına, çekilmemesine, ya da büyük ölçüde değiştirilmesine neden
olabilir.
Ama AVATAR'da en üst düzeyde gördüğümüz bilgisayar destekli görüntüler, size imkansız gibi görünen
mekanlarda çekim yapma (aslında, çekim yapmış hissi yaratma) olanağını tanıyor. Aşağıdaki videoda
bunun şaşırtıcı örnekleri görebilirsiniz.
Burada gördüklerinizin hepsi, son derece profesyonel uygulamalar. Yani ev bilgisayarınızda oturup bu
kalitede birşey yapmanız (eğer bizzat Stu Maschwitz değilseniz) biraz zor. Yine de bu gibi uygulamalar
165

artık yapımcıları belini kırmayacak ücretlere yapılabiliyor. Bu nedenle senaryolarınız yazarken kendinizi
biraz daha özgür hissedebilirsiniz
gezgin22011-09-22T00:15:56.579+
Üçüncü Boyut - AVATAR ve Diğerleri
Görünüşe göre sinema ve benzeri görsel sunumlarda üç boyutlu (3d) görüntüler, kısa bir süre sonra çok
daha fazla yaygın bir hal alacak. Ve tıpkı artık siyah beyaz filmleri biraz yadırgayarak izlememiz gibi, iki
boyutlu çekilmiş ve sunulmuş filmleri de yadırgayarak hatırlayacağız.
Bugüne kadar çok sayıda 3 boyutlu film çekilmesine karşın, sanırım bu alanda şimdilik zirve AVATAR'a ait.
Ama ilginç bir biçimde, 3. Boyut, AVATAR'ın en güçlü yönünü meydana getirmiyor. Hatta bir noktadan
sonra ikinci planda kalıyor. AVATAR'ın en büyük numarası, artık gerçekten de gerçek gibi görünen CGI
(Bilgisayarda Üretilmiş Görüntüler). 3 Boyutlu sunum ise işin tuzu biberi, hatta pazarlama kancası gibi
görünüyor.
CGI için söylenecek artık pek fazla şey kalmamış. Yani James Cameron ve WETA (Peter Jackson'un
şirketi) bu işi son noktaya taşımışlar. 1980'lerin sonlarında başlayan devrim, artık nihayete ermiş ve
sistemin bir parçası haline gelmiş bulunuyor. Bu devrimin ilk anlarında ve en büyük savunucularının
başında yine Cameron vardı. "Abyss" (ki o "Sudan Dokungaç" sahnesi hala çok etkileyicidir) ve
"Terminator 2" filmleri ile dijital sinemaya öncülük yapmış bu şahsiyet, bir ömre ikinci bir devrimi de
sığdırmayı başarmış bulunuyor. Bu devrim de 3d sinema, tabii ki.
Konuyu takip edenler bilir: 3d, sinemada çok uzun süredir var olan bir uygulama. Yakın zamana kadar en
çok bilinen sunuş şekli, biri kırmızı diğeri yeşil camı olan gözlüklerle seyredilebiliyordu. Ama deneyenler
bilir, bu şekilde izlenen filmlerin pek de insanı içine çektiği söylenemez.
Cameron'un yaptığı yenilik, insan gözü gibi hareket eden dijital bir 3d kameranın geliştirilmesine (PaceCameron Fusion kamerası) vesile olmak ve bunu, dünyanın her yanındaki sinemaların kullanmak
istemesine yol açacak bir filmde kullanmakta ısrar etmek. Eğer Cameron gibi bir adam (ki 12 yıldır,
dünyanın en yüksek gişeli filminin yazar-yönetmeni kendisi) 3 boyutlu filmlere böyle bir destek
vermeseydi, sinemalar bu konuda çok daha isteksiz olurdu.
Ama daha bitmedi: Özellikle AVATAR'ın Bluray sunuşu, asıl kıyameti koparacak. Zira Bluray'in de 3d
sunabilen bir formatı var. Ve hem Panasonic, hem de Sony bu 3d filmleri oynatabilecek TV'ler piyasaya
sürmeye hazırlanıyorlar. LG de hazırlıklarını sürdürüyor.
Bu Panasonic'in videosu:
Bu da Sony'nin:
Ayrıca ACER, 3d görüntü gösterebilen bir laptop piyasaya sundu bile. Fuji de 3d çekim yapan -evet, iki
mercekli- bir fotoğraf makinası piyasaya sürdü.
İşin bir başka boyutu da var. Eski 2d çekilmiş filmleri 3d'ye çevirmek de mümkün. Örneğin şu yazıda
TITANIC'in 3d yapıldığı söyleniyor. Bunun nasıl yapıldığı ile ilgili bir videoyu burada, yazıyı da burada
bulabilirsiniz. (Video İngilizce, ama sadece görüntüler bile birçok şeyi anlamanızı sağlayacaktır).
Yani 2010, 3 boyutlu gösteri devriminin başladığı yıl olacak ve miladı da AVATAR kabul edilecek.
***
Peki bütün bunlar film yapımcıları, yönetmenler, senaristler ve postçular açısından ne anlama geliyor?
Ellerinde artık, senaryolarının ve filmlerinin etkisini artıracak yeni bir yöntem daha var. Ama her
yöntemde olduğu gibi, bunu da hakkıyla öğrenmek biraz vakit alacaktır. Bir sene içerisinde çeşitli filmalar
3d kameralarını piyasaya sunmaya başlayacaktır. Kurgu programlarından bazılarının halihazırda 3d
kurguya olanak tanıdığı biliyorum. Cineform'un sırf bu iş için ürettiği bir codec'i bulunuyor: Neo3d. Burada
da tanıtımı var, İngilizce
Yani öğrenilecek bir sürü yeni şey daha çıktı. Eğer hikayelerinize farklı bir tat katmak istiyorsanız, bu
konuda daha şimdiden bilgilenmeye başlamanızı tavsiye ederim. Zira birkaç ay (diyelim bir sene) içinde
bunlar söylenti olmaktan çıkıp gerçek haline gelmeye başlayınca, hazırlıklı olmanın faydalı olacağı
kanaatindeyim.
***
166

AVATAR filmine gelince: Filmi henüz iki defa izledim. İzledikçe sevilen filmlerden. James Cameron'un daha
önceki senaryo işçiliklerinden biraz daha farklı, yani onlar kadar parlak değil. Ama CGI görüntüler ve 3D
sunum, bu eksikliği büyük ölçüde unutmanızı sağlıyor. Filmle ilgili bir eleştiri yazar mıyım bilmiyorum. Pek
gerek de yok aslında.
Gidip izleyin. Mümkünse 3d, daha mümkünse IMAX 3d.
Aşağıdaki video, IMAX 3d'nin nasıl yapıldığını anlatıyor (İngilizce):
gezgin52011-09-22T00:15:56.667+
After Effects CS4 Dersleri – Türkçe
Bu ayki (Aralık) CHIP dergisinin yanında verilen DVD'de, videolu After Effects CS4 dersleri (Türkçe) yer
almaktadır. Almanızı, şimdi olmasa bile ileride kullanmak üzere bir köşeye kaldırmanızı, vaktiniz varsa da
yavaştan incelemeye başlamanızı tavsiye ederim.
Zaten post'un en önemli üç işlevini, üç adet Adobe ürünüyle yapabilirsiniz. Kurgu için Premiere, efektler
ve renk düzenleme için After Effects, ses düzenlemesi için de Audition (aslında Protools tavsiye edilir)
yeterli olacaktır.
Bunların tabii ki başka firmalardan çıkan alternatifleri var. Ama birbiriyle uyum içinde çalışan programları
kullanmak, birbirini tanımayan programlar arasında geçiş yapmaktan kaynaklanan sorunları asgari düzeye
indirecektir.
***
Bununla beraber, şu anda renk düzenleme konusunda en heyecan verici program Apple'ın Color'ı gibi
(DaVinci'den önce, AE'den sonra, arada bir yerde) duruyor. Yani düzenlemeyi ona (ve tabii ki onu çok iyi
bilen birine) bırakabilirsiniz. Eğer bu programı öğrenmek istiyorsanız Lynda ve VTC'nin Color dersleri var
(İngilizce)
gezgin42011-09-22T00:15:56.616+
"Cinematographer Style" Tanıtımı
Yaşayan en önemli görüntü yönetmenlerinden bazılarından nasıl çalıştıkları, çalışırken neler düşünüp neler
hissettikleri ile ilgili anlatılar. Hem eğlenceli hem de çok öğretici. (İngilizce) Orijinal DVD'yi
Cinematographer Style bulmanız tavsiye olunur.
DVD'de kimler mi var: Michael Ballhaus, Adam Greenberg, Russel Carpenter, Dean Cundey, Stephen
Goldblat, Richard Kline, David Mullen, Vittorio Storaro, Gordon Willis (Karanlıklar Prensi - Baba'nın
Görüntü Yönetmeni)... Tüm ekibi burada bulabilirsiniz.
gezgin02011-09-22T00:15:56.681+
Ohio'daki Küçük Şişman Kız!
Coppola yukarıdaki röportajında (1991) şöyle diyor:
"Benim en büyük umudum, bu 8mm video kameralar filan çıktıktan sonra, normalde film çekemeyecek
insanların aniden film çekmeye başlaması. Bir gün, Ohio'daki küçük şişman bir kız yeni bir Mozart olacak
ve babasının küçük kamerasıyla güzel bir film yapacak. Filmlerin bütün bu profesyonelliği tamamen
ortadan kalktıktan sonra, sinema bir sanat biçimine dönüşecek. Benim görüşüm bu şekilde."
Aşağıda, bu röportajdan sadece bir sene sonra (yani 1992'de) doğan ve şimdi 17 yaşında (yazıyla
ONYEDİ) olmasına karşın iki adet uzun metrajlı film çekmiş Emily Hagins'i görüyorsunuz. Ohio'lu değil
(Austin, Texas'tan), şişman da sayılmaz, ama iki adet UZUN METRAJ film çekmiş durumda.
Şurada, kendisiyle yapılan bir röportajı (İngilizce) okuyabilirsiniz. Filmlerinin isimleri de "Pathogen" ve
"Retelling". Filmleri kendi yazmış, yönetmiş ve kurgulamış. Youtube'da kendisiyle ilgili başka videolar da
bulabilirsiniz.

167

Filmlerinin görüntüleri çok kaliteli gibi durmuyor. Ama bence bu genç kızın başarısı, zihninin "uzun metraj
çekmek zordur, hatta imkânsızdır" şeklinde bir yanlış düşünceyle zehirlenmemesinden kaynaklanıyor
büyük ölçüde. Cesaret ve yeteneği de ayrıca takdire şayan tabii ki.
Engellerimizin büyük bir bölümünün zihnimizde olduğunu, bir kez daha hatırlatmak istedim.
gezgin82011-09-22T00:15:56.654+
Gölge Etme Başka İhsan
Televizyon izlemek, çeşitli nedenlerden dolayı bir eziyet haline gelmiş durumda. Bunların en başında tabii
ki kanalların son derece taraflı yayınları yer alıyor. Bu öyle böyle bir sorun değil. Uzaktan kumanda diye
bir alet olmasa, sizi kesinlikle televizyondan kopartacak bir durum.
Herkes kendi çıkarını gözetmek, kendi kampını savunmak ya da o kampın görüşlerinin reklamını yapmak
için o kadar uğraşıyor ki (haberiyle, programıyla, dizisiyle ve de reklamıyla), bu kanallarda çalışanları
yetiştiren öğretim görevlileri herhalde geceleri başlarını duvarlara vuruyorlardır, "bunları biz mi
yetiştirdik" diye.
Televizyon izlemenin gerçekten de insanı koltuğunda eziyet çekercesine kıvrandıran bir başka yönü de
var. O da spikerlerin sanki Dikkat Dağınıklığı bozukluğu (ADD) varmışcasına program yapmaları ve
konuklarına (ve en çok da izleyicilerine) eziyet etmeleri.
Bunu biraz daha açmak gerekiyor. Özellikle tartışma programlarında (ama bu son derece sıradan bir
röportajda da olabiliyor) görülen bir durum var. Programı sunan şahsın kafasında, programına davet ettiği
kişinin (ki bu kişiler genelde, programa çıkmayı hak edecek liyakatta insanlar oluyor) ağzından duymak
istediği bazı şeyler oluyor. Spiker (diyelim biz bunlara), aklındaki soruyu sormak ya da daha da kötüsü,
karşısındakinden duymak istediklerini zorla o şahsa söyletmek için, konuşmaların doğal akışını defalarca
bozup "Peki ama bir de şu var..." diye olabildiğince saygısız bir biçimde karşısındakinin sözünü kesiyor.
Eğer siz, o konuğun söylediklerini dinlemeye başlamışsanız ve sözlerinin nereye varacağını merak
ediyorsanız, çıldırıyorsunuz tabi: "Yahu bir sus, adam/kadın sözünü bitirsin. Sen sonra da sorarsın o
uyduruk (reyting amaçlı) sorunu!" diye bağırırken buluyorsunuz kendinizi. Ya da başka şeyler.
Bunun en son örneğini Gece-Gündüz programında izledim. Programı sunan Yekta adlı şahsın karşısında
"Hocaların Hocası" Halil İnalcık var. Adının önüne Prof. koymak bile kelimenin değerini artırır, onun değil.
Öyle bir adam. Kendi alanının dünya çapındaki en önemli şahsiyetlerinden biri. Böyle birini kendine konuk
aldıysan, bırakacaksın o konuşacak. Araya girmeyeceksin, hatta nefes bile almayacaksın. (Aslında bunu
yapacak, daha doğrusu böyle yapılması gerektiğini bilecek insanlar var, ama onlar da TV programcısı
değil, Halil İnalcık'ın meslektaş-öğrencileri.)
Lakin programın sunucusu inatla Halil İnalcık'ın ağzından bazı şeyler almaya çalışıyor. Buna İngilizce'de
"to put words in one's mouth" derler, yani birinin ağzına kendisinin o anda söylemek istemediği sözleri
zorla sokmak, ona zorla birşeyler söyletmek. Yekta bilmemkim, Türk tarih eğitiminin ne kadar kötü ve
yanlış olduğuyla ilgili birkaç söz duymadan bu gece rahat etmeyecek gibi kıvranıyor, her fırsatta hocanın
sözünü kesip konuyu buraya getirtiyor. En sonunda da muradına eriyor.
(Tabi bu esnada hocanın "Batı'nın bütün amacı Osmanlı'yı kötülemektir" yönündeki sözlerini ıskalıyor.
Niye? Ben söyleyeyim: Bu konu, kendisinin sonuna kadar bağlı olduğu Batı Kültürü'nü kötülüyor da
ondan. Bu yüzden bununla bir saniye olsun ilgilenmiyor. Alın size bir bilişsel uyumsuzluk örneği.)
Televizyon, bu tip ADD'li programcılarla dolu. Yiğit Bulut, Ruhat Mengi, M.A. Birand, Okan Bayülgen
bunların en önde gelenleri. Uğur Dündar ise karşı tarafın sözünü kesmeyecek kadar terbiye sahibi. Sıranın
kendi kafasındaki konuya gelmesini bekleyecek kadar nazik. Ama özellikle genç kuşak spikerler, saç baş
yoldurtacak cinsten. Hem yarı cahiller, hem yeteneksizler (programcılık açısından) hem de terbiye
yoksunular.
***
Tabi şunu asla unutmamak gerekiyor. Televizyonların en birincil amacı insanları bilgilendirmek, haber
alma özgürlüğünün hayata geçirilmesi, vs. vs. değildir. Televizyonların (buna haber kanalları da dahil)
birincil amacı olabildiğince yüksek reyting alarak keselerini doldurmaktır. İkincil amacı da o kanalın
sahibinin çıkarları doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmek. Üçüncü amacı da belirli bir ideolojik ya da
dini bakış açısını yaymaktır.

168

Yine de insan televizyonda, onlarca yılını akademik çalışmalara vermiş ve şöyle ya da böyle bir kariyer
edinmiş insanların, program yöneticisi adlı yarı okumuş bu insanlar tarafından böyle bir muameleye
maruz bırakılmasını hazmedemiyor
gezgin52011-09-22T00:15:56.638+
Özgürlük ve KAOS
Özgürlük başka şeydir, KAOS başka şey.
Özgürlük kavramı ilk bakışta tam bir kuralsızlık durumunu çağrıştırsa da, gerçek bir kuralsızlık haliyle yan
yana getirilidiğinde, hiç de öyle olmadığı derhal fark edilir.
Tam kuralsızlığa verilen ad KAOS'tur. Hiçbir kuralın olmadığı, düzenin tamamen ortadan kalktığı ya da
kalkmaya doğru hızla ilerlendiği bir durumdur bu. KAOS ortamı, o ortamdaki herkes için yıkıcıdır.
Hiçkimseye daha güzel bir gelecek vaat etmez.
Özgürlük ise o ortamdakiler açısından yapıcıdır. Bunun böyle olabilmesinin sebebi, bazı ilkelere bağlı
kalmayı en başta kabul etmesidir. Yani özgürlük "mutlak" anlamda özgürlük anlamına gelmez. Bazı fıtri
("inherent") kısıtlamalar içerir. Bu kısıtlamaların ödülü, "özgür" ortamda bulunan insanların bedensel ve
ruhsal sağlığı ve mutluluğudur.
***
Eğer henüz fark etmediyseniz söyleyeyim: Ülkemizin şu günlerde içinde bulunduğu ortam, özgür değil çok
KAOTİK'tir. Neden mi?
İnanç özgürlüğü adı altında yapılan ya da izin verilen şeyler, insanları birbirine düşürmekte, çok sayıda
beyinsel ve ruhsal yönden sakat insanın yetiştirilmesine yol açarak ülkenin geleceğini tehlikeye
atmaktadır.
Demokratik açılım adı altında yapılan şeyler, ülkeyi doğrudan silahla yıkmaya çalışanları yücelterek,
vatanını korurken can verenleri ve onların ailelerini düpedüz aşağılamaktadır.
Düşünce özgürlüğü adı altında söylenenler ve yapılanlar, bu ülkenin kurucularına ve temel kurumlarına
doğrudan bir hakaret ve saldırı niteliğindedir.
***
İnanç, düşünce , demokrasi, vb. alanlarında bizden beş-on kat daha "özgür" olan Batılı ülkelere giden,
orada bulunan herkes, özgürlük ile KAOS aradaki farkı hemen görecektir. Biz şu anda "Cehenneme Giden
Bir Otoyol"dayız, sadece bunun farkında değiliz
gezgin92011-09-22T00:15:56.738+
Aşk Geliyorum Demez: Ama Hikaye Gidiyorum Der
Uyarı: Bu yazıda "Aşk Geliyorum Demez" filmi hakkında bilgiler yer almaktadır. Yazıyı okumak, filmi
izlemekten alacağınız zevki azaltabilir.
***
Murat Şeker'in bir önceki filmi olan "Aşk Tutulması"nın yarısına kadar dayanabildiğimi söylemiştim.
Aslında "Aşk Geliyorum Demez" de çok farklı bir film değil. Ama bu kez filmi DVD'de değil de sinemada
izlediğim için, sonuna kadar dayandım.
Aslında "dayandım" biraz abartılı bir ifade oldu. Zira bu film, "Aşk Tutulması" kadar eziyet niteliğinde bir
film değil. Kötü ve yavan da olsa bir senaryosu var ve filmin nereye doğru gittiğini eni konu en baştan
itibaren biliyorsunuz.
Ama asıl mesele, film varacağı yere giderken, bizi duygulandıracak, heyecanlandıracak, şaşırtacak fikirler
içeriyor mu? Bunu merak ediyorsunuz. Yani neticede asgari beş yüz bin dolar verilerek yapılmış gibi bir
film. Herhalde birkaç güzel fikir de vardır, değil mi?

169

İşte filmin sizi şaşırtan tarafı burası: içinde Allah için bir tane bile orijinal ya da ilginç fikir yok. Murat
Şeker (hem yazar hem yönetmen) ve yazar arkadaşı, eski Yeşilçamcıların dahi yapmadığını yapmış ve
insanı baştan sona sıkan, sıfır süprizli bir senaryoya imza atmayı başarmışlar.
Filmde o kadar çok eksik var ki, sıralamakla bitecek değil. Ama en belirgini, filmin "plan" bölümünün çok
zayıf olması. Truby'yi bilenler hemen hatırlayacaktır. Kahraman sorunla karşılaştıktan sonra bir plan yapar
ve bu planı uygulayarak sonuca ulaşmaya çalışır. Ama işler istediği gibi gitmez, planında birçok değişiklik
yapmak zorunda kalır, vs.
İşte filmleri en çok ilginç kılan şey, bu "plan"ın ve onda yapılmak zorunda kalınan değişikliklerin
orijinalliğidir. Yazar(lar)ın en fazla kafa patlatması gereken yerlerin başında, bu planın orijinal ve ilginç
olması gelir. Karakterlere ilginç arka planlar, diyaloglara yaratıcı sözler bulmaktan çok, buna kafa yormak
gerekir. Zira seyirciyi filme bağlayan şey, karakterin ilginçliğinden çok (ki o da önemlidir ama) hikayenin
şaşırtıcı dönüşlerle ("twist") ilerlemesidir.
Anlaşılan Sugarworkz yapım, böyle bir beyin mesaine gerek duymadan (ya da daha kötüsü, bulduklarını
orijinal ve ilginç zannederek) film çekebileceklerini düşünmüşler. Eh, başrollerde iki yıldız oyuncu
(Bergüzar Korel bu rol için 7 ila 10 yaş geç kalmış) ve yan rollerde de bildik TV komedyenleri olunca,
ellerinde gişe garantili bir film olduğu sonucuna varmışlar.
Bu filmin gişesi de yaklaşık 300-400 bin civarında olur. Öldürmez de oldurmaz da.
Ama asla ve asla tekrar dönüp izlemek isteyeceğiniz, kalbinizi ısıtan, her izlediğinizde sizi şaşırtan
filmlerden biri değil. Sıradan bir "House M.D." bölümünde bile, bu koskoca filmdekinden üç kat daha fazla
materyal var.
Sonra da merak ediyorsunuz, "Neden bizim filmlerimiz dışarıda rağbet görmüyor?", hatta "Neden
yeterince gişe yapmıyor?" diye.
Cevabını hemen söyleyeyim: Yeterince kafa patlatmadığınız, orijinal fikir bulmadığınız, bulduğunuz
fikirlerin orijinal olup olmadığını anlamadığınız için
gezgin82011-09-22T00:15:56.562+
Kış Masalı: Şahlanamayan At
"Kış Masalı"nın sorununu anladım ama bunun için yapacak birşey yok artık. Dizinin reytinglerde hep 7 ila
10. sıralar arasında gidip gelmesi ve bir türlü (dizideki at gibi) şahlanamaması, senaristin hikayeyi eksik
kurmasından ve bu eksikliği de bir türlü gidermek istememesinden kaynaklanıyor.
Nedir o eksiklik?
Dizinin çatışmaları zayıf kurulmuş. Hatta çatışma olması gereken bazı yerlerde güller açmış. Karakterlerin
içleri yeterince doldurulmamış. Arada sırada güzel sayılabilecek anlar yaratmalarına karşın herhangi bir
gerçek motivasyona sahip değiller.
Ve bütün bunların Mahinur Ergun'un kaleminden çıkmış olması, işleri daha da acayipleştiriyor.
İlk saptamama, yani çatışmaların zayıflığına ya da namevcudiyetine gelirsek: Dizinin ana çatışması kimler
arasında tam olarak anlamadım açıkçası. İlk bakışta Masum ile Ali Murat arasında bir çatışma varmış gibi
görünüyor. Oysa öyle bir çatışma yok. Sadece arada sırada hafif bir sürtüşme var, o kadar. Zira herkes
olmak istediği yerde. Yani Masum Esmer'i elde etmiş durumda, Ali Murat da erkek çocuğunu. Aralarında
bu yüzden fazla bir çatışma yok.
(Benim bu diziyi en baştan sevmemin nedeni, ilk bölümlerde Esmer'in, hem Masum hem de Ali Murat için
bir değişim katalizörü rolü oynamasıydı. Yani hem Masum'un şehirli sahte hayatını, hem de Ali Murat'ın
feodal kırsal hayatını allak bullak edecek gibiydi. Ama ne yazık ki bu durum fazla sürmedi. Herkes eski
hayatlarına fazlasıyla mutlu memnun devam ediyor.)
Masum-Ali Murat çatışması dışında, iki ailenin büyükleri arasında da kanlı (dramatik kan) ve uzun sürecek
bir çatışma bekliyordum ben. Heyhat, orada da çatışmadan eser yok. Meğersem aile büyükleri otuz beş
yıl önce yarım bıraktıkları bir romansa kaldıkları yerden devam etmek istiyorlarmış da, bunca sene
beklemişler. Her ne kadar Ali Murat'ın annesinin arada sırada "kötü kadınlara" yakışır bazı girişimleri olsa
da, kendisini sık sık Masum'un dedesinin yanında bulması insanı sinir ediyor.

170

Ana çatışmaların olması gereken yerde yeller esince, hikayeyi ilginçleştirmek yan karakterlere kalıyor.
Masum'un sakat ağabeyi ile eşi arasındaki sürtüşme, ya da Mamuk'un eski karısı ile yeni karısı arasındaki
çatışma, ne yazık ki bu kadar büyük bir prodüksiyonu taşıyacak güçte değil. Arada sırada ilginç diyaloglar
yaşansa bile, bize aradığımız dramayı vermekten uzak.
Şu haliyle "Kış Masalı" çok fazla "kadın elinden çıkmış" gibi duruyor. Erkek karakterlerin hiçbiri erkek gibi
davranmıyor. Yani gerçek erkekler gibi sorumsuzca ileri atılıp sonra sonuçlara katlanmıyorlar. Sanırım
dizinin çatışma eksikliğinin temelinde bu yatıyor. Kış Masalı bir "kadın fantezisi". Bir zamanlar "Asmalı
Konak"ın tek erkek (Özcan Deniz) üzerinden yaptığını (yani hem feodal hem de okumuş-medeni erkek),
iki ayrı erkek üzerinden (Masum -okumuş- ve Ali Murat -feodal-) yapmaya çalışıyor.
Ama olmuyor. Hikaye bir türlü güldür güldür akmaya başlayamıyor. Dizinin en heyecanlı anlarından biri
(Ali Murat'ın Esmer ve Masum'a tüfeğini doğrulttuğu an) bile, o sahnede atılan fişek gibi boşa harcanıyor.
Bunun nedeni de erkeklerin yeterince tutkulu olmaması. Bir tutkunun akıllarını başlarından alıp onlara bir
sürü hata yaptırmaması ve bedellerini ödetmemesi.
Bir de hikayenin bir hız sorunu var: yani geçen bölüm çocuğunu kaybeden Esmer bu bölümde güle
oynaya ortalıkta dolaşıyor. Sanki yazar, hikayenin materyalindeki azlıktan haberdar olduğu için, en
azından hikaye hızı ile bu eksikliği örtbas etmeye çalışıyor gibi. Ama bunun sonucu, seyircinin yeterince
uzun duygulanamaması oluyor. Sanki senarist bizi elimizden tutmuş, bir lunaparkın içinde koşturarak
gezdiriyor. Ama hiçbir eğlenceden yeterince zevk almamıza izin vermiyor.
***
Velhasıl en başlarda büyük ümitler bağladığım ve erkek ruhunun da bazı özelliklerini araştıracağını
düşündüğüm "Kış Masalı", tipik bir kadın dizisine dönüşmüş durumda. Kadın seyirci diziyi bir süre daha
izlemeye devam edecektir ama dramatik kalitesinden dolayı değil, arada sırada bildik duygusal ajitasyon
düğmelerine basıldığı için
gezgin12011-09-22T00:15:56.598+
Kapışma
İnsanlarda öğrenme en çok "rol modeli" üzerinden gerçekleşen bir hadisedir. Yani genç insanlar, daha
yaşlıların davranışlarını taklit ederek, onlara özenerek kendi davranış modellerini oluştururlar.
Toplumsal alanda son derece önemli olan "saygılı davranış" da bu şekilde öğrenilir. Büyüklerle ve
yaşıtlarla ve tanımadığınız insanlarla nasıl konuşulur, onların yanında nasıl oturulur kalkılır, onlarla nasıl
iletişim kurulur, hep örnekler üzerinden öğrenilen şeylerdir.
Bu çağın en büyük sıkıntılarından biri, gençlerin bu konudaki terbiye eksikliği. Bu terbiyeyi vermesi
gereken kişiler anne, baba, ve okuldur. Ama bu üçlü, gencin hayatındaki en önemli şeyin okul + dershane
= üniversite olduğuna çoktan karar verdiği için, geri kalan her türlü eğitimi tamamen boşlamış
durumdadır.
Ama genç zihinler, davranışlarına nasıl yön vereceğini ister istemez sürekli olarak araştırmaktadır. Bir "rol
modeli"nin yokluğunda da en yakınına, yani yaşıtlarına, arkadaşlarına bakmaktadır.
Ama bunun sonucu tam bir felaket olmaktadır. Zira birşey bilmeyen insanların birbirine öğreteceği ya da
birbirinden öğreneceği birşey de yoktur. Bilgisizliklerini ve kabalıklarını (terbiyesizliklerini,
eğitimsizliklerini) haklı göstermek dışında.
Bu "öğrenme boşluğu" sonucunda ortalık ağzı kalabalık, saygı kavramından haberi olmayan, büyük küçük
ayırımından habersiz insanlarla dolmuş bulunuyor. Herkese "sen" diye hitap eden, kendisinden büyüklerle
aynı söz ve davranış haklarına sahip olduğunu zanneden, kerameti kendinden menkul allamelerle adım
başı karşılaşıyoruz artık.
İnternette anonim kalınabilmesi, bu tür terbiyesiz insanların, seviyesiz duygu ve düşüncelerini, hiçbir
sonucuna katlanmadan hemen her platformda ifade etmesine olanak tanıyor. Eskiden bu tür insanlar
"yakalanma" ve örnek aldıkları kişiler tarafından "tekdir edilme" korkusuyla, daha adaplı duruyorlardı.
Ama internet anonimliği, bu oto-sansürü ortadan kaldırmış bulunuyor.
Sonuç olarak karşınıza her gün ya da gün aşırı kendini bilmezlerin anlamsız, düpe düz yanlış, ve
hakaretamiz yorumları, dışa vurumları, höykürüşleri çıkabiliyor.
***
171

Demek istediğim şey şu:
Eğer bu siteyle ya da benimle ilgili bir sorununuz varsa, bunu bana mail ile açıkça bildirebilirsiniz. Bir
derdiniz varsa oradan haberleşebiliriz. Ama kendi aşağılık duygularınızın (aşağılık kompleksinizin değil,
düpedüz alt seviyelerde sürünen duygularınızın) dışavurumunu bu site üzerinden yapmayın.
Zira bir an için hissettiğiniz o rahatlama, aslında kendi özsaygınıza indirilen bir darbedir. Nasıl ki insanlar,
söyledikleri her yalanla, gözlerden kaçırmayı başardıkları her sahtekarlıkla kendi nazarlarında biraz daha
değer yitirirlerse, siz de vur-kaç misali yolladığınız yorumlar ile kendi gözünüdeki değerinizi
düşürüyorsunuz.
O konuda ise (hakaretamiz yorumları silmek dışında) sizin için yapabileceğim birşey yok. Bunu da kendi
gözünüzde ve başkalarının gözünde daha fazla düşmeyin, ya da karakter zaafınız, internet tarihine
ilelebet kaydolmasın diye yapıyorum. Yoksa benim için hava hoş
gezgin162011-09-22T00:15:56.665+
Pamuk Eller Cebe: Önemli Bir Yazı - Ama İngilizce
Şuradaki yazıda, dijital sinemada neyin aslında daha önemli olduğu anlatılıyor. Anlatan kişiye kulak
vermek gerektiğini düşünüyorum zira kendisi John Galt, Panavision'da İleri Dijital Görüntüleme
Bölümünün Kıdemli Başkan Yardımcısı. Aynı zamanda Genesis kamerasını yaratan ekibin başında yer
alıyordu ve "Star Wars 2"nin çekiminde kullanılarn F900'un da müsebbibi.
Ve bu yazıda, aslında 2K ya da 4K denilen kameraların neden 2K ya da 4K olmadığını (ipucu: Bayer tipi
olan sensörlerde, yeşil algılayıcıların sayısı, kırmız ve mavi algılayıcılardan iki kat fazladır), ve kameraların
piksellerini artırmak yerine film hızını artırmanın daha iyi bir fikir olduğunu (ki mesela James Cameron 48
fps'yi savunur) anlatıyor. Ayrıca, bir yeni kamera çıktığında sürekli olarak çığırtkanlığı yapılan bu
çözünürlük olayının aslında bir pazarlama yalanı olduğundan da bahsediyor.
Yalnız, yazı İngilizce. Ve benim bunu çevirecek kadar vaktim yok.
Var mı aranızda gönüllü olan? Amatörce değil de ciddi ciddi, bilimsel makale çevirir gibi bunu
Türkçeleştirecek ana/babayiğit? Yalnız, "intermediate" düzeyde bir İngilizceyle olacak iş değil bu,
haberiniz olsun. Hepsini bir kişi yapmak zorunda değil, parçalara da bölebiliriz - birden fazla kişinin
başvurması durumunda tabii ki.
Eğer böyle gönüllüler var ise, gezgingezdi@hotmail.com adresinden bana mail atsın. Bakalım ne kadar
organize olunabiliyor
gezgin72011-09-22T00:15:56.723+
Fragman Sanatı
Aşağıda bir yerde, filmlerin jeneriklerinin ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim. Aynı şey fragmanlar
için de geçerli. Bu da başlı başına uzmanlık gerektiren bir branş. Kesinlikle riske atılmaması gereken
konu.
Siz de biraz çabayla, fragmanınızı cazip hale getirmek konusunda birkaç numara öğrenebilirsiniz. Nasıl
mı? Bol bol fragman izleyerek.
Türkiye'de çeşitli filmlerin fragmanlarını bulabileceğiniz Fragmanpark var. Dışarıda ise Apple'ın sitesi, ilk
akla gelen adres. Bir de YouTube var ki, herşeyi bulabiliyorsunuz. (Youtube'ta filmin orijinal adını yazın,
yanına da "trailer" yazın, fragmanı gelsin.)
Tavsiyem, beğendiğiniz fragmanları beşer onar kez kalem elde izlemeniz. Sesin, kurgunun, dış sesin, vb.
nasıl kullanıldığına bakmanız. Hatta daha önce izlediğiniz filmlerin fragmanlarına da bakabilirsiniz.
Kurguda, filmde olmayan (ama pazarlamanın gerektirdiği) anlamların nasıl yaratıldığını görüp
şaşırabilirsiniz. Wikipedia'da fragmanlarla ilgili uzun bir yazı (İngilizce) var. Guardian da bu konuyla ilgili
uzun bir yazı yayınlamış (İngilizce).
Hatta, ucunu kaçırmamak kaydıyla, fragman biriktirmeniz faydalı olabilir. (Neden ucunu kaçırmamanız
gerekiyor? İnternet sayesinde o kadar çok fragmana ulaşabilliyorsunuz ki, bir süre sonra durum aniden
muazzam bir zaman, sabit disk alanı, ve çaba israfı haline gelebilir. En baştan uyarayım dedim.)

172

gezgin22011-09-22T00:15:56.713+
Gündem Manipulasyonuna Giriş – 101
Eğer bu satırları okuyorsanız, çok şanslı bir kuşaksınız demektir. Zira Türkiye tarihinde, benzeri
görülmemiş bir döneme tanıklık ediyorsunuz. Türk politik hayatı, hiç bu kadar aşikar bir biçimde manipule
edilmemiş, halkın gözünü boyama operasyonları hiç bu kadar çiğ bir biçimde icra edilmemişti.
Geçtiğimiz iki sene boyunca gazete manşetlerini incelerseniz, belki beş on defa tekrarlanan şöyle bir
örüntü (model, kalıp, "pattern") görürsünüz:
Ne zaman ülkeyi yönetenler bir konuyu ellerine yüzlerine bulaştırsalar, ardından hemen Ergenekon davası
ile ilgili yeni bir bilgi / belge / iddia ortaya atılıyor. Ne zaman baş yönetici ya da arkadaşları bir konuda
saçmalasalar ve halkın gözünden düşüşe geçseler, hemen dikkatleri başka yöne (tercihan da TSK'ya)
yöneltecek iddialar gündeme getiriliyor.
Son iki haftada Domuz Gribi + Teröristlerin El Üstünde Tutulması faciaları ile halkın nazarında düşüşe
geçen yönetimdeki parti, bir başka "dikkatleri başka tarafa çekme operasyonu"na başladı: (Bu saldırıya
sorgusuz sualsiz alet olan medyamız ise, satılmışlık ile salaklık arasında hızla gidip geliyor). Ve daha önce
servis edilmiş olan bir konu, tekrar ısıtılarak gündeme sunuldu.
Buna benzer bir operasyon en son Deniz Feneri'yle ilgili olarak uygulanmıştı, yanlış hatırlamıyorsam.
Orada da ipliği pazara çıkmaya başlayan yöneticiler, derhal benzer iddialarla gündemi değiştirmiş, halkın
gözündeki yıpranma süreçlerini kısa keserek dikkatleri başka tarafa çekmeyi başarmıştı.
Ama bunlara kim akıl veriyorsa, bunu çok acemice yapıyor. (Muhtemelen ilgili kurumda "stajyerler"den
oluşan bir ekip). Benim tahminim, bunları (yönetici partiyi) gözden çıkardılar ama bunu onlara da
söyle(ye)miyorlar. Zira hem onlara verdikleri akıl (teröristlerin davul zurnayla karşılanması) hem de
bunun sonucunda ortaya çıkan infiali başka tarafa kanalize etme yöntemi (TSK'yı yeni iddialar ile
yıpratma) orta ve uzun vadede, yönetici partiye zarar veren şeyler. Bence stajyerler yönetimdeki partiyi
böyle böyle yıpratacaklar ve en sonunda da "biz elimizden geleni yaptık, siz beceremediniz" diyecekler.
Yöneticiler de, "Biz cihadımızı elimizden geldiğince yaptık. Bazı engelleri kaldırdık. Ayrıca taraftarımızı da
zengin ettik" diyerek iç huzuruyla sahneden çekilecekler.
Ben, ikinci perdenin yarısına (orta nokta) yaklaştık diyorum, bu filmde. Finalin nasıl olacağı ise meçhul.
Ama finalden önce en az iki genel seçim daha var bence. Bu adamların taraftarları da yüklerini tutsun,
Allah'ın adını kullana kullana milletin kanını emsin ve biraz doysunlar, yıpranan partinin yerine geçecek ve
sömürü düzeninin işlemesine vesile olacak bir başka (muhtemelen yeni bir) partiyi en kısa sürede
başımıza getirmeyi başaracaklardır. (Bu partinin bir yılda kurulup ezici çoğunlukla iktidara geldiğini
unutmayın. Bu işin arkasındakiler çok becerikli bu konuda.)
Tıpkı 1950'den beri olduğu gibi
gezgin112011-09-22T00:15:56.675+
"Çeviride Kaybolan" - "Lost In Translation"
"Çeviride Kaybolan" (2003), hatırlarsanız, Sofia Coppola'nın ödüllü ve çok başarılı filmi. 4 milyon dolarlık
bütçe ile 120 milyon dolarlık bir gişe elde etmiş. En iyi senaryo Oscar'ı dahil başka bir sürü ödül daha
almış.
Filmi izlemenizi tavsiye ederim. Gerçekten de güzel bir senaryosu var. Sıkıcı ya da boğucu olmadan derin
olmayı başarıyor. Farklı kültürlerin karşılaşmasının yarattığı ilginç durumların yanı sıra, samimi bir ruhsal
arayış öyküsü de anlatıyor.
Bütçesi bu kadar düşük bir filmin bu kadar başarılı olması, incelenmeyi ayrıca hak ediyor. Çok şükür
ülkemizde, bundan daha büyük bütçeli filmlerimiz var ("Kurtlar Vadisi: Irak", "GORA", "AROG", vb.). Ama
hiçbiri ne kalite, ne de başarı açısından bu filmin yanına yaklaşabiliyor.
Eminim, filmin bütçesinin önemli bir bölümü Bill Murray'in ve Scarlett Johanson'un ücretlerine gitmiştir.
Filmi izlediğiniz zaman, bu kadar kaliteli olan başka oyuncular da oynasa, bu filmin aynı derecede etkili
olacağını anlıyorsunuz. (Ama böyle bir durumda uluslararası başarısı büyük ölçüde zarar görürdü. Coppola
bu işi biliyor.)
Demek istediğim, düşük bütçe için yazılan senaryolar da, eğer iyi icra edilirlerse, muazzam başarılara
imza atabilirler. (Aşağıda bir yazıda ele aldığım "Paranormal Activity"nin -bütçesi 15 bin dolardı- bugün
173

itibariyle gişesi 60 MİLYON DOLAR! Ve gün geçtikçe de artacak. Kesinlikle ikinci bir "Blair Cadısı"
vakasıyla karşı karşıyayız.)
***
Tabi filmi izlerken, benim takıldığım başka yerler var. Bu filmi bu kez, "Japon Kültürü kendi pimini nasıl
çekmiş" diye seyrettim. Coppola'nın güzel hikayesinin arka planında, kendisini Batı tarzı yaşama
neredeyse tamamen teslim etmiş bir Japon Hayatı görüyoruz.
Ve insanın içi acıyor. Neden? Çünkü aynı hatayı benim ülkem de yapmış durumda.
Sorun kısmen şurada: Batılı yaşam tarzına göre organize edilmiş şehir hayatı içine doğan insanlar, bu
hayat tarzını yadırgamamakta, hatta tek doğru yaşam tarzı zannetmektedir. Eğer köyde, kasabada,
doğayla iç içe bir çocukluk geçirmediyseniz, şehir hayatının yanlışlığını, bunaltıcılığını, sıkıcılığını fark
etmezsiniz bile. Zira en temel paradigmalarınız, "doğaya uygun" bir yaşam tarzına göre değil, tamamen
yanlış olan şehirli yaşam tarzına göre oluşmuştur. Bundan sonra, eğer büyük bir "aydınlanma" (uyanış)
yaşamazsanız (ki binde bir bile değil bu ihtimal) Batılı tarzda kurulmuş şehir yaşamından sadece arada bir
şikayet edersiniz: trafik, kirli hava, suç oranları, vb. Ama sonra aynı şehirde aynı şekilde yaşamaya
devam edersiniz.
Peki bütün bunların bir alternatifi olabileceğini hiç düşündünüz mü?
Yani şehirlerin farklı bir biçimde organize edildiği; teknolojinin, doğaya en fazla zarar veren tarzda değil
de, çok daha insani ve doğayla bütünleşik bir şekilde geliştirildiği; ekonominin, çok küçük bir azınlığın
büyük bir azınlığı acımasızca sömürdüğü (yani, kapitalizm) ya da herkesin çalışma ve yaşama
motivasyonunun sıfıra indirildiği baskıcı (yani, sosyalizm, vb.) bir tarzda değil de, kontrollü bir rekabete
ve büyümeye dayanan, ve kesinlikle doğa dostu bir biçimde kurulup işletildiği alternatif bir yaşam...
Sanırım dünyada böyle bir yaşam yok. "Gelişmemiş" denilen bölgelerdeki doğa ve insan dostu ama çok
kısa bir süre içinde (kapitalizm eliyle) yok olmaya mahkum (örn. Kutuplarda, Afrika'nın vahşi
bölgelerinde, Moğolistan bozkırlarında devam eden) yaşam tarzları dışında, artık herkes koşar adım Batılı
yaşam tarzını benimsemeye çalışıyor. Daha "mutlu" olmak için.
(Siz sormadan ben cevaplayayım: Hayır, bir dine dayalı olarak kurulacak hayat da doğru çözüm değil.
İslam, Hristiyanlık, ve Budizm, kapitalizme -her nedense- çok iyi entegre olmuş durumda. Bakınız Suudi
Arabistan, İsviçre, Çin Halk Cumhuriyeti, ve hey! Türkiye!)
Ama bu tarz yaşamın insanları mutlu etmediğini en başta Batılıların kendisi bilir. Gerçekten akıllı ve
namuslu Batılı düşünürler sık sık, bizimki gibi "orijinal" bir kültürden gelen insanlara "Niye Batılı gibi
olmaya çalışıyorsunuz, kendiniz gibi olsanıza!" derler. Ama karşı cephe, yani "Batılı tarzı yaşamı
pazarlayanlar"ın sesi o kadar gür çıkar ki, bu gibi insancıl ve doğru uyarılar hep arada kaynar gider.
***
"Çeviride Kaybolan" ("Lost in Translation") bende bu duygu ve düşünceleri -tekrar- uyandırdı. Hem de
büyük bir ihtimalle yönetmen bunu hemen hiç amaçlamadığı halde. Coppola sadece, kendilerine ve
eşlerine yabancılaşmış insanların bu duygularını, onları yabancı bir kültürün ortasına yerleştirerek daha da
vurgulamayı, büyütmeyi amaçlamış belli ki.
Ama ben Batı Kültürünün etkisiyle dejenere olmuş Japon Kültürüne bakıp üzüldüm.
Neye niyet, neye kısmet
gezgin122011-09-22T00:15:56.705+
Her Zaman Bir Çözüm Vardır!
Aşağıdaki yazıya gelen bir yorum, daha önce aklıma gelen bir fikri sizinle paylaşma isteğine yol açtı:
Hani senaryo yazımıyla ilgili hemen bütün kaynaklar İngilizce ya. Hani herkes İngilizce bilmiyor ya, hani
herkes bundan şikayet ediyor ya, hani herkesin bunu öğrenmesi zor/pahalı/vs. ya.
Bu duruma çare olarak, etrafta başıboş dolanan İngilizce bilenleri organize edebilirsiniz.
Nerede bulacaksınız bu insanları diyebilirsiniz. Oysa sürüsüne bereket bu şahsiyetlerin. Kimler mi:

174

Yabancı (İngilizce) dizilerin altyazılarını hemen Türkçe'ye çevirenler.
Evet, İnternet'te, yabancı dizilerin altyazılarını yemeyip içmeyip en kısa sürede Türkçeye çeviren bir insan
grubu var. (Örn. Divxplanet'çiler) Benim tahminim birkaç yüz kişiler. Mesela Lost'un bir bölümü İnternet'e
düştüğü zaman a) Ya orijinalden dinleyip çeviriyorlar b) Ya da çıkan İngilizce altyazıyı çeviriyorlar. Ve
bildiğim kadarıyla da bunu ücretsiz yapıyorlar. Namları yürüsün diye.
İşte bu vakti bol arkadaşları organize ederek, çok önemli olduğunu düşündüğünüz kitapları ve yazıları
küçük parçalar şeklinde bölüştürerek onlara çevirtebilirsiniz. Bunun bir karşılığı da olabilir, ya da sevabına
yapmalarını da sağlayabilirsiniz. ("Bu makaleyi çevirirsen, Türk sineması kurtulacak!" gibi :)
Ama bundan önce, doğru makalelerin ve kitapların ne olduğunu belirleyecek birileri lazım.
Eh, bunun yöntemini de siz bulun!
gezgin292011-09-22T00:15:56.626+
Jennifer'ın Vücudu, David'in Kamerası
Şu bağlantıda, ünlü görüntü yönetmenlerinden biri olan David Mullen, en son çalıştığı uzun metraj film
olan Jennifer's Body'deki (başrolde Megan Fox) bir sahneyi nasıl çektiğini ayrıntısıyla anlatıyor. Hem de
bir forumda (cinematography.com)
Ama İngilizce anlatıyor.
Siz, neyi nasıl yazdığını anlatan bir senarist, neye nasıl hazırlandığını anlatan bir oyuncu, neyi nasıl
çektiğini anlatan bir görüntü yönetmeni gördünüz mü, bu güzel ülkede?
Bilmem anlatabildim mi?
gezgin62011-09-22T00:15:56.748+
Canon'dan Süpriz: MarkII'ye 24p firmware güncellemesi - ve başka şeyler!
Canon, HD video çeken DSLR işini ne kadar ciddiye aldığını şu iki haberle gösteriyor:
1) Geçtiğimiz sene bu sıralar piyasaya sürülen ve sürüldüğü andan itibaren kullanıcıları hem mest edip
hem (kötü anlamda) çıldırtan Mark II'ye yapılacak bir "firmware" güncellemesi ile, izleyenleri hayran
bırakan bu kameranın artık 24p ve 25p çekim yapabilir hale geleceği Canon tarafından açıklanmış
bulunuyor. Güncelleme 2010'un ilk yarısında çıkacak.
2) Canon, yine Mark II'de yaptığı gibi, yeni fotoğraf 1D Mark IV'ün bir "pre-production" versiyonunu
Vincent Laforet'ye vermiş ve Stu Maschwitz ile birlikte çok güzel bir film çekmelerini sağlamış durumda.
Yeni kameranın karanlıkta, insan gözünün dahi göremediği yerleri algılayabildiği ve "rolling shutter"
sorununun büyük oranda halledildiği söyleniyor. Kamera şu kare hızlarında kayıt yapabilecek: 24p
(23.976), 25p, 30p (29.97). HDMI çıkışından Full HD görüntü alınabileceği söyleniyor. (Eğer bu özelliği,
aşağıda tanıttığım NanoFlash ile birleştirilirse, müthiş bir ikili olurlar). Kamera halihazırda "ön-sipariş" için
Amazon'da yerini almış bulunuyor. (Kamera, objektifsiz olarak 5 bin dolara satışa sunulacak.)
Burada izleyebileceğiniz filmde tek bir yapay ışık dahi kullanılmamış. Yani hepsi ortam ışıkları. Filmin
tamamen kaçak (yani yetkililerden hiçbir izin alınmadan) çekilmesi ise hoş bir ayrıntı.
Şurada izleyebileceğiniz film de fotoğraf makinasının hem gece hem de gündüz yapılan video çekimlerdeki
başarısını gösteriyor.
3) RED'in de kendi kameralarıyla ilgili açıklama yapmasına da sadece 10 gün kalmış durumda.
4) Sony, dün (21 Ekim 2009) iki kamera duyurdu: EX1R (7 bin dolar) ve PMW350K (22 bin dolar). Kendi
çaplarında çeşitli yenilikler getiren bu kameralar, ne yazık ki sinemayla uğraşanlar için bir süpriz
içermiyordu. EXR1, eski modelden farklı olarak SD kayıt da yapabiliyor ve HDMI girişi var, vb. Her iki
kamera da 35 Mbps LongGOP kayıt yapıyorlar. (Bu arada Panasonic ise AVC-Intra (100 Mbps
"intraframe") kayıt yapan HPX300'ün fiyatını 7 bin dolara düşürmüş durumda).
gezgin22011-09-22T00:15:56.737+
Güzel ama Yanlış: Nefes
175

Dikkat: Bu yazıda "Nefes" filmi hakkında ayrıntılı bilgi ve yorumlar bulunmaktadır. Eğer filmi henüz
izlemediyseniz, bu yazıyı okumak seyir keyfinizi azaltabilir.
***
"Nefes" iyi bir film. Yönetmenliği iyi. Müziği iyi. Oyunculuğu iyi. Kurgusu iyi. Görüntüleri iyi. Hikayesi ise
orta.
İyi olan bölümlerin neden iyi olduğunu anlatmaya gerek yok tek tek. Beni şaşırtan, bir ilk filmde bu kadar
olgun bir yönetmenlikle karşılaşmış olmak oldu açıkçası. Yani düpedüz birçok şeyi doğru, yerli yerinde,
hatta yer yer orijinal yapmış Levent Semerci.
Ayrıca müzik kullanımını da şaşırtıcı derecede başarılı buldum. Sadece doğru yerde doğru müzik yoktu,
filme kesinlikle bir kamera gibi, bir oyunculuk gibi katkıda bulunan bir unsur vardı. Bu açıdan da tebrik
etmek gerek Levent'i ve müzikçisini.
***
Filmin, benim tarafımdan eleştiriye en müstahak unsuru, senaryosu. Senaryonun iki özelliği, bence teknik
ve ahlaki açıdan zaaf içinde.
Bir: Film, sanki küçük küçük sekanslardan meydana gelen bir kolaj. Yani bütün filmi taşıyan bir ana
hikaye yok. Sürekli olarak bize oradaki insanların halet-i ruhiyesini gösteren, orada yaşanan acı ve insani
durumları gözler önüne seren kısa sekanslar izliyoruz arka arkaya.
Bu sekansların hemen hepsini ilgi çekici yapmayı başarmış Levent Semerci. Güney Doğu'daki çatışma
ortamında ister istemez ortaya çıkan dramları, fazla duygu sömürüsüne girmeden, olabildiğince çok
miktarda gözler önüne sermiş. (Bu sekansların en başarılı olanlarndan bir tanesi, başka bir karakola
yapılan baskını çaresiz bir biçimde telsizden dinlemeleri.).
Hatta yönetmen bu etkiyi artırmak için birkaç defa seyirciyi ("Okul" filminden farklı olarak, kabul edilir bir
biçimde) kandırma yöntemini de kullanıyor. Aniden kan damlamaya başlayan sarkıt, nöbet yerine
yapıldığı hayal edilen baskın, ve yine aynı nöbet yerine gerçekten yapılacağını sandığımız baskının aslında
teröristler için kurulan pusu olması... Bunlar, yönetmenin kullanmasının meşru olduğu anlatım araçları. Ve
yönetmen de bunu gayet doğru bir biçimde kullanmış.
Ama filmin en büyük sıkıntısı, "serim" olduğunu düşündüğümüz/tahmin ettiğimiz ilk on beş yirmi
dakikadan sonra belirli bir yönde ilerleyen bir hikayesinin olmaması. Arka arkaya başı boş tespih taneleri
gibi sekanslar izlemenize karşın, bu sekansları birbirine bağlayan bir ipin olmaması. Bunun sonucunda da
bir "ilerleme" hissi yaşayamamanız.
Bunun sonucu ne oluyor?
Şu oluyor. Filmin herhangi bir ânındaki bir sekansı alıp diğeriyle kolaylıkla değiştirebilirsiniz ve hiçkimse
de bunu yadırgamaz. "Nefes"in birçok sekansı için geçerli bu durum. Filmin sonunda gerçekleşeceğini
tahmin ettiğimiz karakol baskınının beklentisi dışında, filmi ileri götüren hemen hiçbir şey yok.
Bu yapısı itibariyle "sanat" filmlerine benziyor "Nefes". Ama seçtiği janr ("savaş filmi"), bu tür (bu türe
göre) aşırı sanatsal seçimleri kaldırmaz pek. Savaş filmlerinde bir kahraman, bir düşman, ve belirli bir
hikaye (amaç, engeller, çatışma, sonuç) vardır. "Nefes" bu açıdan zayıf kalıyor. Daha önce de belirttiğim
üzere, sekansların her birinin ilginç olması, bu zayıflığı büyük ölçüde gizliyor. Ama filmden çıktığınızda,
filmi size soran arkadaşlarınıza anlatabileceğiniz bir hikayesinin olmadığını hemen fark ediyorsunuz: "Ee,
bir karakol var, askerler var, sonra baskın oluyor..."
***
İki: Filmin ikinci zaafiyeti, "duruş"uyla ilgili. Filmin "kahramanı" diyebileceğimiz yüzbaşı, uzun süredir
savaşıyor olmaktan dolayı çeşitli içsel çalkantılar, belirsizlikler, dengesizlikler, bunalımlar yaşıyor. Ve
filmin "savaş" hakkında söylediği en belirgin mesaj da, bu yüzbaşının savaşla ilgili olarak içinde
bulunduğu sallantılı durumda vücut buluyor.
Örnek verirsem, daha iyi anlatabilirim. Yüzbaşı, filmin bir yerinde "Savaşta ya katilsindir, ya kurban"
diyor. Bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak için ayrı ve uzuun bir yazı yazmak gerekir. Ama
şöyle özetleyeyim:

176

Savaşlar çeşit çeşittir. Kimileri sadece politikacıların ve onları kukla gibi oynatan para babalarının
açgözlülüğünden doğar, kimileri de vatanını, bağımsızlığını, hayatını koruma zaruretinden. Bu ikisi, bir
madalyonun iki tarafı gibidir: Bir tarafta açgözlü bir canavar vardır, bir tarafta da kendisinin ve hatta daha
çok milletinin hayatını kurtarmaya çalışan bir kahraman.
Cezayir Savaşını örnek alalım: Oradaki canavar, Fransız ordusudur, kahraman ise Cezayirliler. Vietnama
bakalım: Canavar, Amerikan ordusudur, kahraman, Vietkonglular. Kurtuluş Savaşı'na bakalım: Canavar,
başta Yunanlar olmak üzere çeşitli Batılı ülkeler, kahraman da Türk ulusu.
Bu durumlarda, ahlaki bir belirsizlik yoktur. Yani kendisini ve milletini savunurken karşı tarafın askerini
öldürenlere "katil", normalde hiç işinin olmaması gereken topraklarda öldürülen askere de "kurban"
diyemezsin.
Eğer dersen, sen dünyadan bihaber, beyni "anti-militarist" entel ("entellektüel" değil) söylemlerle
yıkanmış, ve gerçeklerden tamamen kopmuş yarı-aydın bir insansın demektir.
"Savaş", olduğunda her zaman çirkindir, doğru. Ama bir ya da birkaç ülkenin askerleri memleketine
doluşmuş, boğazına süngüyü dayamış, senin yaşam hakkın dahil herşeyini senden almak istiyorsa, o
zaman savaş bir zarurettir. Zira aksi durum, yani esaret altında yaşamak, "ölümden beterdir". Boşuna "ya
bağımsızlık, ya ölüm" demiyor, o mavi gözlü yakışıklı.
Ama işte, hayatın en temel gerçeklerinden bile "aşırı ve yanlış okuma" yoluyla koparılan Türk aydını,
kendisini abuk subuk savları hararetle tartışırken, bunları deli gibi savunurken bulabiliyor kendisini. (Bu
şahıslar aynı zamanda "Şeriat gelirse yurtdışına kaçarım" diyenler oluyor aynı zamanda - şu rastlantıya
bakınız.)
"Nefes"e dönersek: "Nefes"in kendisine konu ettiği düşük yoğunluklu savaş, bizim haklı olduğumuz
savaştır. Bunda da şüphe yoktur: Egemen bir devletin ordusuna silah çeken herkes, o ordunun
savunduğu millete (sadece Türklere değil, Kürtlere, Çerkeslere, Lazlara, Ermenilere, Yahudilere, Rumlara,
herkese) silah çekmiş sayılır. O ülkenin bağımsızlığına çekilmiştir o silah. Ve yabancı güçlerin
manipulasyonuna da son derece açıktır. O silah ya zorla bıraktırılmalıdır ya da silahı tutan el etkisiz hale
getirilmelidir.
(Bu arada güncel bir not da düşeyim: Daha bundan birkaç hafta önce gencecik çocuklarımızı öldürenler,
bugün Meclis'te partisi olan bir topluluk tarafından sınırda kahraman gibi karşılanacaklar ve teslim
olacaklar. Ve devlet büyükleri de bunu bir başarı, olumlu bir adım gibi görüyorlar. Burada ne kadar çok
şeyin yanlış olduğunun farkında mısınız?)
İşte "Nefes"in sorunu, haklı olduğumuz bir savaşta, kendisinin haklı olduğuna yeterince inanmaması.
Filmin "kahramanı" olan yüzbaşı, sanki ülkesinin emperyal hevesleri uğruna gencecik yaşta Vietnam'a
gönderilmiş bir asker gibi (bkz. "Platoon" "Full Metal Jacket", vb. ), bir bunalımdan diğerine koşuyor. Oysa
o yüzbaşı, kendi milletinin yaşama hakkını savunmak gibi en doğru ve sağlam bir gerekçe ile orada
bulunuyor ve burada şüphe edilecek bir durum yok.
Birey olarak "şiddet"le sık sık iç içe olmaktan dolayı ruhsal güçlükler yaşayabilirsiniz, bu da normaldir.
Ama temsil ettiğiniz ülkenin oradaki mücadelesi hakkında şüpheye düşmemelisiniz. Zira haklı bir nedenle
oraya gönderilmiş bulunmaktasınız. (Gerçek hayatta şüpheye düşmüş, düşen, ve düşecek tabii ki vardır.
Ama bunu bir film olarak yapıp milyonların -özellikle de her sene onlarca evladını teröre kurban veren
insanların - önüne koyduğunuz zaman, bunun anlamı -daha önce de defalarca söylediğim gibi- çok farklı
olur.)
***
Şu da var: Eğer ülkemizde, yaklaşık 25 yıldır yaşadığımız bu acılı süreçle ilgili haklılığımızı gösteren çok
sayıda film çekiliyor olsaydı, bu film kendisine daha rahat "yer" bulabilirdi. Yani "Ben diğer filmler gibi
değilim, Güneydoğu'daki bu durumu kendime göre yorumlayacağım" diyebilirdi. Ama böyle birşey
olmadığı için, filmin ele aldığı konuyla ilgili acılarımız da hemen her hafta tekrar deşildiği için, filmle ilgili
beklentiler artıyor. Ve bu tür hataları da daha göze batar hale geliyor.
***
Görünüşe göre, Batı'dan aldığımız bir çok kurumu, davranışı, düşünceyi, uygulamayı yanlış anladığımız
gibi, "savaş karşıtlığını" da yanlış anlıyoruz. Bu yaklaşımı, "tatlı su aydını" olarak nitelenebilecek binlerce
insanda görebilirsiniz. (Eskiden sayıları onlarla, yüzlerle ifade edilirdi. Ama artık hepsinin medyada çok
sağlam köşeleri var. Ve gencecik insanların beyinlerini yıkamaya devam ediyorlar.)

177

Ama işi doğru anlayanlar ve doğru şekilde dile getirenler de var. Burada yine mavi gözlü yakışıklıdan
alıntı yapayım: "Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir
cinayettir." Bizim Güneydoğu'daki savaşımız da hem zaruri, hem de hayatidir.
İnanmayan, orada teröristler tarafından öldürülen öğretmenlere, mühendislere, bebeklere ve de askerlere
sorsun
gezgin152011-09-22T00:15:56.687+
NanoFlash: Kendi Çapında Bir Devrim
Bu siteyi takip edenlerin genel olarak senaryo yazarlığı ile ilgilendiğini biliyorum. Ama senaryo yazarlığı ile
ilgilenenlerin bir bölümü, aynı zamanda bağımsız sinema ile de ilgileniyor. Yani kendi kısıtlı olanakları ile
uzun metraj film çekmek isteyenler de var. Bu nedenle arada sırada onları ilgilendiren bilgileri ve
haberleri de paylaşmayı gerekli görüyorum.
Bu bilgilerden bir tanesi, aslında usul usul bir devrim gerçekleştiren, ve aşağıda yer alan yazılarda sadece
bir kere bahsettiğim NANOFLASH adlı bir cihaz. Yukarıda resmini gördüğünüz bu cihaz, HDMI ya da HDSDI çıkışı olan kameralardan, o kameraların kasede ya da karta kaydettiğinden üç beş kat daha kaliteli
görüntü alınmasını sağlıyor.
Peki bunu nasıl yapıyor?
Bir HD kameranın sensörüne düşen görüntülerden oluşturulan dijital bilgi, o kameranın kullandığı ortama
(medyaya) göre sıkıştırılır ("compress") ve öyle kaydedilir. Burada genelde çok büyük oranlı bir sıkıştırma
gerçekleştirilir. Bunu amacı, çok miktardaki bilginin, kısıtlı bir alana depolanmasını sağlamaktır. Böyle bir
sıkıştırma olmazsa, bu kameraları kullanmak mümkün olmazdı.
Ama gelişen teknoloji, çok daha büyük veri miktarlarını, çok daha küçük ortamlara sığdırmaya olanak
sağlamaktadır. Bunun bağımsız sinemacılar için anlamı, ellerindeki nispeten ucuz kameralardan çok ama
çok daha kaliteli görüntüler elde etmektir. Normalde elli bin küsür dolarlık kameralarda görülen veri
hızlarını, kendi üç - beş - on bin dolarlık kameralarından elde edebilmek anlamına gelmektedir. Bunun, az
paraya iyi sonuç almaya çalışan (almak zorunda olan) bağımsız sinemacı için büyük bir nimet olduğunu
söylemeye gerek yok.
Örneğin, HDMI çıkışınız olan bir Sony FX7'den ya da HD-SDI çıkışınız olan bir Sony EX1'den ya da
Panasonic HPX171'den, bu kameraların normalde sunduğundan birkaç kat daha kaliteli görüntü elde
edebilirsiniz. Örneğin FX7'nin kasede yaptığı (HDV) görüntünün veri hızı 25 Mbps'dir. Sony EX1'in karta
yaptığı kaydın veri hızı 35 Mbps'dir. Panasonic 171'de ise bu veri hızı 100 Mbps'dir. Adı geçen Sony'lerin
renk örneklemesi 4:2:0, Panasonic'inki ise 4:2:2'dir.
Oysa Nanoflash, bütün bu kameralardan 160 Mbps'lik bir veri hızında "intraframe" 4:2:2 kayıt
yapılmasına olanak tanımaktadır. Ve bu kayıt da, kasede ya da bir diske değil, CF (Compact Flash) karta
yapılmaktadır. Yani şu an kullanılan en güvenilir ortama. (Kasetli ve diskli kameralar, aşırı soğuk, aşırı
sıcak ve nemli ortamlarda çalışmamaktadır).
Ama iyi haberler bununla da sona ermiyor. Zira yapılacak bir "firmware" güncellemesi ile Nanoflash'ların
220 Mbps 4:2:2 "intraframe" görüntü kaydı yapabileceği duyurulmuş bulunuyor. Panasonic'in 40-50 bin
dolarlık kameraları bile AVC-Intra'da 100 Mbps kayıt yaparken (tamam, HPX300'ün fiyatı, 7 bin dolar
civarında), elinizdeki HDMI ya da HD-SDI çıkışlı kameralarla 220 Mbps 4:2:2 Intraframe kayıt
yapabileceksiniz.
***
Benzer işleri yapan başka cihazlar aslında uzun süredir piyasada bulunuyor. Aja'nın, Black Magic'in
"capture card"ları, benzer şeyleri yapıyorlar. Ama bu kartların kullanılabilmesi için, kameranın civarında
bir de bilgisayarın (laptop değil, desktop) bulunması gerekiyor. Sadece kapalı alanlarda (stüdyo vb.) kayıt
yapılmasına uygun gibi duruyorlar.
Buna çözüm olarak Aja "Ki-Pro" diye portatif bir cihaz geliştirdi. Bu cihaz Prores 422 kayıt yapıyor.
Cihazın fiyatı 4000 dolar civarında. Yani (şu an itibariyle) Nano-flash'tan 1000 dolar daha pahalı. Ve
oldukça da hantal. Ama Quicktime'a dayalı bir işakışı olanlar için ideal.
Matrox da MXO2 diye bir kart geliştirdi. Prores 422 ve "uncompressed" HD kayıt yapabiliyor. Nispeten
ucuz olan (1500 dolar) bu cihaz sadece Mac laptoplarla çalışıyor. Yani istediğiniz kadar özgür değilsiniz.

178

Stüdyo ortamında herhangi bir sorun olmayacaktır, ama dış çekimlerde bir laptopa kabloyla bağlı olmak,
hareketi oldukça kısıtlayacaktır.
NanoFlash'ın bu çözümlerden bazı avantajları (portatiflik, fiyat, kayıt formatı, vb.) olduğu kesin. Ama
bunlar da son derece profesyonel cihazlar ve farklı ortamlarda daha iyi sonuçlar verebilirler. (Örneğin bir
"greenscreen" çekiminde, "uncompressed" 4:4:4 kayıt çok daha verimli olacaktır.).
Naçizane tavsiyem, kameralarla ve objektiflerle ilgili araştırma yaparken ve satın alma seçeneklerini
değerlendirirken, NanoFlash ve benzeri ürünleri de göz önünde bulundurmanız. Sadece birkaç bin dolar
daha ödeyerek, on binlerce doların bir yönetmen olarak size getiremediği olanaklara sahip olabilirsiniz.
gezgin12011-09-22T00:15:56.583+
Muhtemel Abbas Yolcu: Kış Masalı
"Kış Masalı" adlı dizinin reytingleri yine (kendi çapında bir diziye göre) yerlerde sürünüyor. Total'de ve
AB'de ilk 10'a bile girememiş. Bu kadar usta bir kalemin, bu kadar yetenekli bir teknik ekibin, bu kadar
kalifiye oyuncuların elinden çıkan bir hikaye, acaba neden başarılı olamaz?
Eğer TV yöneticileri bu sorunun cevabını bilselerdi, herhalde çok mutlu olurlardı. Yazarlar da, yapımcılar
da, bu diziden (ve benzerlerinden) ekmek kazananlar da.
Aşağıda bunun nedenini söylemiştim oysa: "Kış Masalı"nın acilen ortalamanın üzerinde bir çatışmaya,
hikayeyi güldür güldür akıtmaya başlatmaya ihtiyacı var, demiştim. Beşinci bölümü izledik ve hala bu
konuda tık yok. Yani görüp görebildiğimiz sadece hafif deli (egzantrik) bir köylü kızı ve ona aşık olduğunu
iddia eden iki güçlü erkek. Erkeklerden biri daha geleneksel bir arka plana sahipken diğeri daha şehirli.
Ama her ikisi de zengin. Ve bu iki erkeğin aileleri arasında geçmişte yaşanmış bir çatışmanın izlerini
görüyoruz. Ama o kadar. Günümüzde ise sadece Ali Murat, zengin çocuğu orta karar pataklıyor sadece.
Ha, bir de Esmer'in hamileliği olayı var. Ali Murat'ın karısının ona erkek evlat verememesi, Esmer'in
çocuğunun ise "erkek olma" ihtimalinin bulunması hali. Bunu fark eden Ali Murat'ın annesi (Kayınvalide
olabilir mi? Hatırlayamadım şimdi), Esmer'den kurtulmak yerine onu şehir dışında bir eve yerleştirir.
Doğacak olan erkek çocuğu bir biçimde aileye entegreye düşünmektedir anne. Bu arada Ali Murat'ın
karısının da hamile olması, hafif ilginç bir durum yaratıyor. Bir "bilen"in söylediğine göre burada bir
"bebek değiştirme" operasyonu planlıyor olabilir anne.
Yine de dört bölümünü seyrettiğimiz büyük çaplı bir prodüksiyonda yeterli bir çatışma, yeterince güçlü bir
hikaye yok ortalıkta henüz. Oysa biliyorsunuz, TV kanalları bir dizinin kaderini belirlemek için sadece ilk
iki ya da üç bölümünün reytingine bakarlar, sonra da diziyi tutmaya ya da bırakmaya karar verirler. (Bu
yüzden genelde sadece ilk dört bölümü sipariş verirler, sonrasını çektirtmezler.) Şu hale bakılırsa, "Kış
Masalı"nın çoktan gitmiş olması gerekirdi. Zira reytinglerde, geçen haftalara göre bir yükselme değil de
düşüş var.
Ama eğer yazar ya da yapımcı şirket yeterince prestij sahibiyse, kanal bir süre daha dayanmayı tercih
edebilir. Yine geçen seneden "Aşk Yakar"ı örnek vereyim. Dizi, reytingleri yüzünden değil, projenin
başındaki kişi (Yavuz Turgul) yüzünden tutulmuştu. Reytingler ise ne yazık ki beklenen yükselmeyi bir
türlü gösterememişti. Yaklaşık 20. bölümünde de son verildi diziye. (Yolun yarısında yazı ekibi değişmiş
olmasına karşın).
Eğer "Kış Masalı"nın tutması isteniyorsa, derhal ağır topları (yani büyük çatışmaları) devreye sokması
gerekiyor. Yani en temel çelişkiler, en büyük arzular, bu arzuların yarattığı büyük sorunlar, ve bunları
çözmek için yapılan kanlı çatışmalar (bu kan maddi de olabilir, manevi de) hikayeye dahil edilmeli. Ayrıca
Ali Murat'ın, karısından bu kadar soğumasının çok ama çok gerçekçi nedenleri öğrenmeliyiz ki, Esmer'e
olan (anlaşılan) bitmemiş aşkını destekleyelim. Aksi takdirde, sırf bir aşk uğruna ailesini dağıtan bir insan
gibi duruyor.
Şehirli çocuk Masum da (bu nasıl bir isim yahu, Küçük Emrah'ı çağrıştırıyor) Esmer'e karşı "haklı" bir
sebeple ilgi duymalı. Mesela kendi şehirli ortamında yaşadığı büyük bir duygusal travmadan sonra,
arkadaş çevresinden soğumuş olabilir. (İlginç bir biçimde, "Haneler" dizisinde parodisi yapılan, başrolünü
Kadir İnanır'ın oynadığı "Yaban" filminde böyle bir durum anlatılmaktadır.) İşte o zaman, bu genç adamın
ilgisinin geçici bir heves olmadığını anlarız.
İnsan, bir aşk hikayesinin, daha kanlı, daha çatışmalı, daha şiddetli olmasını bekliyor. "Kış Masalı"nın en
büyük eksiği bu bence. Büyük bir ihtimalle kanalın drama bölümü bunu görmüş ve yazara bildirmiştir.
Ama piyasada öyle "ünlü ve güçlü" insanlar var ki, onlara kimse "Kral Çıplak" diyemiyor. Olan da en
sonunda diziye, yapımcılara, oyunculara, ekibe oluyor.
179

Açıkçası şimdiye kadar edindiğim izlenim, bunun bir aşk hikayesinden çok, bir aileler arası çekişme dizisi
olarak düşünüldüğü. Yani yazar kendisinin bir aşk hikayesi anlattığını düşünebilir, ama ekranda bize
gösterdiklerinin büyük bir bölümü, aşk hikayesi unsurlarından çok, aileler arasındaki entrikalı durumlar:
İki ailenin büyükleri arasındaki geçmişte yaşanmış ilişkisel çatışma, Esmer'in Yengesi'nin karısının eski
eşinin (Mamuk), Masum'un dedesinin evindeki bir kadına kaçmış olması, yine o evdeki bir kadının
Masum'u sevmesi, vb.
Bir de şu dış ses olayı var. Ne yazık ki yeterince iyi değil. Yani, hikayenin bize aktarmadığı duyguları, dış
ses ile anlatmaya çalışıyor. En başlarda, biraz hoş ve şiirli olduğunu düşünmüştüm. (Bir başka kötü örnek
için bakınız: "Ezel") Ama daha sonra, hikayenin zayıflığını gizlemek için kullanıldığını fark ettim. Bunun,
en büyük anlatı hatalarından biri olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Seyirciye "Ali Murat çok
aşıktı" demek, seyircide bir duygu uyandırmaz, sadece "Hava durumu" bir bilgi aktarımı sağlar. İnsanlar,
özdeşleşme teknikleri ile sevmeye başladıkları insanların başına gelen olayları, kanlı-canlı-şiddetli olayları
gördükleri zaman duygulanırlar, o duygular kendilerine şiirimsili bir dil ile "bildirildiğinde" değil.
Neymiş: En büyük kalemler bile hata yaparmış ve bu hatalar bütün TV mekanizmalarını aşıp karşımıza
(hem de haftalar boyunca) çıkabilirmiş.
Eğer bahsettiğim yönde değişiklikler yapılmazsa, "Kış Masalı" bu sezonun en büyük fiyaskolarından biri
olmaya aday. Demedi demeyin
gezgin82011-09-22T00:15:56.589+
Güzel Fikir Her Yerde Güzeldir
***
gezgin12011-09-22T00:15:56.669+
Nikon Hala Uyanmamış: D3s
Aşağıda, yeni nesil DSLR fotoğraf makinalarının, video dünyasını alt üst etme potansiyelinin olduğunu,
hatta bunu yavaş yavaş başardığını söylemiştim. Canon'un Mark2 ve 7D'sine Nikon'un vereceği bir
cevabın olduğundan bahsetmiştim.
Nikon bu cevabı duyurdu: D3s.
Makinanın video özelliklerine bakınca, Nikon'un video-DSLR'ların yaptığı atılımı ıskaladığını görüyoruz.
Nikon hala kendisini sadece bir fotoğraf makinası ve objektif imalatçısı olarak görüyor besbelli.
Makina sadece 720p 24p çekim yapıyor. Oysa 7d'nin ve GH1'in seçenekleri daha fazla. Her ikisinde de full
HD çekim yeteneği var. GH1 hem AVCHD hem de Mjpeg codeclerini kullanabiliyor. Nikon ise sadece
Mjpeg codec'i ile kayıt yapabiliyor. Bu makinayla çekilmiş video örneklerini görmeden birşey söylemek
zor, ama Nikon'un D3s ile video pazarını pek düşünmediği aşikar.
Unutmadan, makinanın fiyatı 5200 dolar. Yani üç adet 7D, bir adet HPX171, ya da üstüne biraz daha para
ekleyerek bir EX1 alabilirsiniz. Demek istediğim, Nikon şu anda video dünyasının bir oyuncusu olmayı
düşünmüyor. Belki ileride düşüncesini değiştirebilir.
Bakalım Panasonic GH1'in bir üst modeli için ne yapacak? Scarlet acaba bekleneni verecek mi? Scarlet'ı
bilmem ama, eğer Panasonic'ten güzel bir yanıt gelmezse, bu senenin fotoğraf makina/kamerası 7D gibi
görünüyor.
gezgin22011-09-22T00:15:56.620+
Bir Düşük Bütçe, Yüksek Gişe Örneği: Paranormal Activity
Korku filmlerinin, düşük bütçeli sinemacılar için en iyi giriş formatı olduğunu söylemiştim. Bu ilkeyi
uygulayan bir film "Paranormal Activity". 15 000 (on beş bin) dolara çekilmiş, şu anki gişesi ise 1.000.000
(bir milyon) dolar.
Filmin fragmanı aşağıda:
Wikipedia'da şöyle deniyor filmin yapımı hakkında:

180

"Bu film fikri, Oren Peli yaşadığı evde acayip olaylar yaşamaya başladığında ortaya çıkmış. Peli eğer
uyurken gece olanları kaydetmek için kamera düzeneği kursam ne olur diye düşünmüş. İnsanın
uykudayken savunmasız olmasının, en büyük korkularımızdan birini harekete geçirdiğini söyleyen Peli
'Eğer evde gizlenen birşey varsa, onunla hakkında yapabileceğiniz pek birşey yoktur' diyor. Peli ömrü
boyunca hayaletlerden korkmuş, hatta Ghostbusters (Hayalet Avcıları) filminden bile, ama bu korkuyu
olumlu ve üretici bir şeye kanalize etmeye karar vermiş.
Peli'nin evi çekime hazır hale getirmesi bir yılı almış: duvarları boyamış, yeni mobilyalar eklemiş, bir halı
almış, ve gerçek bir merdiven inşa etmiş. Peli, filmin olumlu yan etkilerinden birinin "En sonunda eline,
içinde dev gibi bir TV'nin bulunduğu mükemmel bir evin geçmesi" olduğunu söylüyor şakayla karışık. Bu
esnada paranormal olaylar ve demonoloji (şeytan ve cinlerin varlığını araştıran bilim) konusunda ayrıntılı
araştırmalar yapan Peli, "Olabildiğince gerçeğe bağlı kalmaya çalıştık" diyor ve ekliyor: "Hikayedeki
hayaleti bir cin yapmamızın nedeni, en kötücül ve şiddet düşkünü varlıkların cinler olduğunu belirten bir
araştımaydı."
Peli'nin hiçbir formel sinema eğitimi yok. Bu film için de tam bir senaryo yazmamış. Blair Witch'de olduğu
gibi oyunculara sadece genel olarak hikayeyi ve o sahnedeki "durumu" anlatmış. Filmin tamamı 7 günde
çekilmiş - bu, yönetmenin kendi kendine koyduğu bir zaman sınırlamasıymış.
Film çekildikten sonra Sundance'e kabul edilmemiş. Miramax'ta görülmüş ama dağıtılmamış. Daha sonra
Dreamworks'e gitmiş. Yapım sorumlusu Ashley Brooks filmden öyle etkilenmiş ki, her gün patronu Yapım
Şefi Adam Goodman'ın başının etini yemiş, filmi görmesi için. En sonunda bezen Goodman filmi görmüş
ve o da çok beğenip kendi patronu, Stüdyo Şefi Stacey Snider'a vermiş. O da Steven Spielberg'e.
İşin ilginci Spielberg ertesi gün Dreamworks'e filmin DVD'sini bir çöp torbasına koyarak getirmiş. Zira
filmin efsunlu olduğuna inanıyormuş. Önceki gece filmi izledikten birkaç dakika sonra yatak odasının
kapıları kendiliğinden kilitlenmiş ve o saatte bir çilingir çağırmak zorunda kalmışlar. Buna karşın Spielberg
filmi sevmiş ve filmin "yeniden çekilmesi" için onay vermiş.
Yapılan görüşmelerde filmin yeniden çekilmesinden önce filmin bir kere sinemada insanlara
gösterilmesine karar verilmiş. Gösterime de senaristler vb. çağrılmış izleyici olarak. Film gösterimi
sırasında insanlar filmin yarısında çıkmaya başlamışlar. Yapımcı "Eyvah, yanlış filmi satın aldık" derken,
gerçek ortaya çıkmış: seyirciler, çok kötü olduğu için değil çok korkutucu olduğu için filmden
çıkıyorlarmış. Bunun öğrenilmesi üzerine filmin yeniden çekilmesi fikrinden tamamen vazgeçilmiş.
Film 25 Eylül 2009'da az sayıda salonda gösterime girmiş. 9 Ekim'de de daha fazla şehirde ve salonda
gösterim başlayacakmış. Kısıtlı gösterimden elde edilen gişe 1 milyon dolar. Daha sonra ne olur Allah
bilir.
Film Türkiye'de Aralık 2009'da gösterime girecek.
***
Bu da filmi izleyenlerin gizlice çekilen görüntüleri:
Filmin daha fazla salonda gösterime sokulması için kullanılan bir yöntem var: Yapımcılar, eğer kendilerine
1 milyon talep gelirse, filmi başka yerlerde de gösterime sokacaklarını söylemişler. Bunun üzerine
eventful.com sitesinde bir anket açılmış. Şu an itibariyle belirtilen rakama hayli yaklaşılmış durumda.
Yine yukarıdaki videolardan ilki (yani fragman) bir milyondan daha fazla izleyici tarafından seyredilmiş.
Alttaki tanıtım ise üç yüz bin izleyiciyi aşmış.
Filmin facebook sayfasında da elli bin "hayran"ı var.
On beş bin dolara çekilen bir film için, hiç de azımsanacak bir başarı değil, değil mi?!
gezgin102011-09-22T00:15:56.608+
Kafa Bul Benimle, Bebek!
Arkadaşlar, siyaset, ince ince yalan söyleme sanatıdır. Bunun çeşitli yolları vardır: Gerçeği azıcık
çarpıtırsınız, kısmen gizlersiniz, olmayanı eklersiniz, olan ufacık birşeyi abartırsınız, vb.
İzleyicinin/dinleyicinin gerçeklik duygusuyla fazla oynamaz, böylelikle onu ikna edebilirsiniz. Söylediğiniz
yalan aşırı büyük ve saçma olursa, karşınızdakinin gerçeklik duygusunu sarsarsa, inandırıcılığınızı
kaybedersiniz.

181

Şimdiki yöneticilerimiz ise bizimle doğrudan kafa bulma modunda konuşuyorlar. Nasılsa ortalıkta
"Saçmalamayın yahu!" diyen kimse olmadığı/kalmadığı için (bkz. "Basının Varolmamasının Dayanılmaz
Hafifliği"), istedikleri gibi doğaçlama zırvalayıp, sözlerinin altının dolu olup olmadığına bakma ya da bunu
dert etme zahmetine katlanmıyorlar.
En son Hacıcavcav'ın (son seçimlerden sonra tekrar baş yönetici yardımcısı olan zerzevat) sözleri bende
bu duyguyu uyandırdı. Hani bazı satıcılar size düpedüz ucuz ve kalitesiz bir malı çok kaliteliymiş gibi
büyük bir fiyata satmaya çalışırlar ya, işte öyle konuşuyor adam.
Neymiş: kendilerinden önceki yönetimler sorunları tembel evkadınları gibi halının altına süpürmüşler,
onlar ise gerçekten birşeyleri değiştirmek için uğraşıyorlarmış, vs. vs.
"Ah canım, annen nerde senin?!" (Şok halinde, kaybolmuş ve kafası karışmış, hem ağlayan hem de
saçmalayan bir çocuğa söylenen bir söz).
Bunu diyen zatın partisinin yaklaşık olarak yarısı, son otuz yılda piyasada çeşitli zamanlarda iktidarda olan
partilerde görev yapmış insanlardan oluşuyor. E, kurulduktan bir sene sonra iktidar olan bir partinin
uzaydan siyasetçi getirmesi beklenemez, tabii ki ortalıkta başıboş dolanan tipleri bünyesine alacak. Ama
böyle bir devşirme operasyonundan sonra "Son otuz yıldır iktidarlar hiçbirşey yapmadılar" diyemezsin,
zira birşey yapmayanlar bizzat senin bünyende yer alıyorlar, hatta yakın zamana kadar bakanlık
yapıyorlardı (AA, KT) ya da yapıyorlar (CÇ).
Hatta ve hatta bu sözleri söyleyen zat bizzat yedi yıldır iktidarda ve daha önce de iktidar ortağı olan bir
partide bakanlık yapmıştı yine.
Ayrıca, kendileri iktidara geldiği zaman sıfır noktasına gelmiş olan terörün, tarihinin en azgın
dönemlerinden birini yaşar hale geldiğini de kimse unutmuyor. Bu terör karşısındaki aciziyetlerinin "5
Kasımda Bushla görüşmeden önce harekat kararı alamam" sözleri ile tescillendiğini herkes biliyor. Bütün
bu "Açılım" masallarının, Kuzey Irak'taki petrollerin güvenli bir biçimde topraklarımız üzerinden Akdenize
taşınmasıyla ilgili olarak, "Nobel Barış Ödülü" sahibi Obama tarafından verilen emirlerden kaynaklandığını
da. Böyle bir emir gelmese kıllarını kıpırdatmayacaklarını da.
***
Ama gerçeklerle bağı koparıp fantazyanın sonsuz çayırlarında at koşturan insanlar, sadece bu devşirme
ordusunda bulunmuyor. Dün gece bunlardan birini Sarıgül'ün şahsiyetinde de izleme şansına nail oldum.
Ve dedim ki, "Gitti bir fırsat daha!"
Neden?
Kendisi şöyle buyuruyor: "Eğer ilk seçimde (yani 2011'de) ezici bir çoğunluğun oyunu alıp iktidar
olmazsa, siyaseti bırakacakmış." Özal öyle yapmış, RTE de. Kendisi de öyle yapacakmış.
Böyle birşey olmayacak, yani gelecek seçimlerde ne yazık ki iktidar olamayacak. Zira kendisine örnek
aldığı iki şahsın da iktidara büyük bir çoğunlukla gelmesi, çok özel koşullarda gerçekleşmişti: Biri,
darbeden sonra yapılan ilk genel seçimlerde iktidar oldu, diğeri de ülkenin yaşadığı en büyük ekonomik
krizlerden birinden sonra. Yani her iki durumda da halk, mevcut düzenden son derece rahatsızdı.
Ayrıca Türk milleti, geleneksel olarak muhafazakardır. Muhafazakar partilerin kandırma operasyonlarına
da daha açıktır. Sağcı bir parti sadece birkaç dini söylem, artı, fantastik bir iki ekonomik vaat kullanarak
halkın büyük bir bölümünün oyunu alabilir. (Bkz. Tansu Çiller'in "İki anahtar" vaadi.). Oysa bir sosyal
demokratın bunu yapması için çok daha fazla çabalaması gerekir. (bkz. Apo'nun yakalanmasının DSP'yi
iktidar yapması).
Eğer gelecek seçimlerde, böyle aşırı sıradışı olaylar (kriz ya da terörle ilgili çok önemli bir gelişme)
gerçekleşmezse, Türk halkı oyunu yine mevcut iktidara verecektir, belki birkaç puan düşürerek. Ama
iktidar değişmeyecektir.
Sarıgül'ün bunu görememesi ise, çevresinden aldığı aşırı gazın etkisidir, sanıyorum. Oysa daha uzun
vadeli düşünse, eskilerin söylediği gibi, "Siyaset bir maratondur" dese, hem solu silkeleyerek biraz daha
kendine gelmek zorunda bırakabilir, hem de sağlam bir muhalefetle iktidarın ayağını denk almasına
yardımcı olabilir.
Ama Sarıgül bir sonraki seçimlerde asla ve asla iktidar olmayacaktır. ABD ve Tüsiad'ın ve tarikatların şu
anda kime destek verdiği ayan beyan ortadadır. Bu desteği değiştirmeleri için de şimdilik hiçbir neden
görünmüyor.
182

Yani Sarıgül de Hacıcavcav gibi hayal görüyor. Ya da bizimle kafa buluyor!
***
CHP'de ise Deniz Baykal, kendisinin çözümün değil sorunun bir parçası olduğunu artık anlamalı. Hem o,
hem de çevresindekiler. Bu kadar çok ve sık başarısız olmuş bir insanın ve onu destekleyenler grubunun o
koltuklarda oturmaması gerekiyor. Bunu anlamak için süper zeki olmaya gerek yok.
"Çözüm olamıyorsan kenara çekil", demokrasilerin en temel prensiplerinden biridir. Bizim ülkemizde ise
demokrasi dendiği zaman sadece, "yeterli sayıda oyu alarak olabildiğince uzun süre başta kalmak"
anlaşılmaktadır. Oy alabilirsiniz, ama bu sizi ehil kişi yapmaz. Ehil olmadığınız anlaşıldığında (yani çeşitli
seçimlerde arka arkaya başarısız olduğunuzda) da çekip gitmeyi bilmelisiniz. Demokrasi denen oyunun
sadece bazı kurallarını alıp diğerlerini almazsanız, böyle acayip sonuçlara da katlanmak zorunda kalırsınız.
***
Kendime not: Daha az haber seyret, sinirlerine dokunuyor!
gezgin02011-09-22T00:15:56.603+
Aşkına İhanet Etmeyeceksin!
Ettiğin zaman, bunun bedelini en ağır şekilde ödeyeceksin.
Aşk denilen duygu, birçok bileşenin mucizevi bir biçimde bir araya gelmesiyle oluşuyor. Siz hazır
olacaksınız, dünya hazır olacak, karşınızdaki hazır olacak. Az rastlanan, bu nedenle de yüzyılda bir gelen
kuyruklu yıldızlar gibi heyecan uyandıran bir durumdur.
Eğer Allah'ın sevgili kuluysanız ve böyle birşey yaşamaya başladıysanız, varınızı yoğunuzu bu kumara
yatırmak zorundasınız. Burada pazarlık olmaz, burada taksit olmaz, burada vade yapılmaz. Ya şimdi, ya
hiçtir. Eğer bu ateşi taşıma görevi sizin gönlünüze verilmişse, bunu ya layıkıyla yaparsınız, ya sonsuza
dek lanetlenirsiniz.
Ve herkes bunu bilir. Her türlü piyangodan daha büyük olan bu talihi reddetmek, kainatın en büyük
aptallıklarındandır. Ama bunu yapmayanlar da yok değildir. Hiçbir maddi başarı, hiçbir iktidar, hiçbir
şöhret, bu hatayı örtemez. Hiçbir alkol ya da uyuşturucu bu hatanın acısını dindiremez.
İşte bu yüzden, insanların en çok dikkatini çeken hikayeler, aşk hikayeleridir. Aşk şarkıları, aşk şiirleri,
aşk hikayeleri... Ruhun, yuvasına dönüş yolculuğudur aşk. Ve ruh, bu şarkıyı bin kere dinlese de yine
bıkmaz.
Aşkı bitiren, ama gerçekten bitiren tek şey ihanettir. İhanet, ille de başka birine meyletmek değildir.
Aşkın gereklerini yerine getirmemektir ihanet. Ona vermeniz gereken enerjiyi, zamanı, duyguyu, başka
şeylere atfetmektir. Her türlü ihanet, aşkı bitirir.
***
Bu ne şiddet bu celal, diyeceksiniz.
Bir dizi izlerken aklıma geldi: Kış Masalı. Aşağıda birkaç kez bahsetmiştim. Eğer reytingini yükseltmek
istiyorsa, "hemen ocağın altını açmalılar, ateşi harlamalılar" demiştim. 4. Bölüm'de, Ağa'yı oynayan
karakterin, basit bir kadın şantajı (karısının "ben hamileyim" demesi) karşısında, aşkından vazgeçtiğini
gördüm.
Ve dedim ki, bu dizi şimdi kendi bacağına bir kurşun sıktı. ("Jump the shark"). Artık bayağı zor toparlar.
Neden?
Aşkı için dünyayı yakmayacak karakterlerden, iyi dizi çıkmaz. Niye böyle birinin hikayesini seyredeyim ki?
Hayat zaten öyle sıradan insanlarla dolu. Ben (yani "izleyici"), günlük hayatta görmediklerimi gösteren
hikayeleri izlerim. Öbürü zaten hayatımda var. Güçlü duygular yaşamayan ya da yaşatmayan insanlar,
güzel dizilere konu olamazlar, seyirciyi peşlerine takıp götüremezler.
Aynı hatayı, geçen sene heyecanla beklenen ama sonra yayından kaldırılan "Aşk Yakar" dizisi yaptı. Özcan
Deniz ve Meltem Cumbul'un başrolünü oynadığı, projenin başında Yavuz Turgul'un olduğu dizi, "Aşk"ı
183

harcattı. Baş karakter Özcan Deniz, aşkını sattı, Meltem'in karakteri olan Nazlı yerine Belda denen zengin
kadını tercih etti, parası için. İşte o an, o dizinin bittiği andı. Ne yazık ki yapımcılar ve kanal bunu fark
etmediler. Seyirci ise fark etti. Reyting mezarlığına gömdü diziyi.
Dizi yazmak isteyenlere duyurulur!
(Film de olabilir)
gezgin82011-09-22T00:15:56.624+
Canon 5D: Gece Performansı
Yukarıdaki performansı Stanley Kubrick görseydi ağlardı herhalde. Sadece üç mumun ışığı ile elde edilen
görüntülere bakar mısınız? Rahmetli, "Barry Lydon"da benzer birşeyi yapmayı denemişti: sadece mum
ışığında film çekmek.
7D, bundan biraz daha düşük performans gösteriyor. Ama o bile gayet tatmin edici sayılır. Canon, Nikon
vb.'nin çıkaracağı rakiplere karşı, Mark2'ye sadece 24p eklemekle bile bütün piyasayı altüst edebilir.
(Güncelleme: 2010'un ilk yarısında bunu sağlayacak bir "firmware" çıkartacakmış.)
Bu arada, Mark2'ye ekstra özellikler (Zebra, AGC kontrolü, vb.) eklemeyi başaran MagicLantern'ciler, 7D
üzerinde de çalışmaya başlamışlar. Bu iyi haber, hem de çok iyi.
gezgin22011-09-22T00:15:56.577+
Canon 7D: Ne Sensör Ne Ben ...
Aşağıda yer alan bazı yazılarda Canon 7D'den heyecanla bahsettiğimi görmüşsünüzdür. Bunun bir nedeni
var: Dijital kameralarla sinema yapmak isteyenlerin elini kolunu bağlayan birkaç konuyu radikal bir
biçimde çözüme ulaştırması.
Bunlardan birincisi 24p kayıt yapması. Mark2'den farklı olarak, sinemayla uğraşanların ihtiyaçlarını
karşılayabilecek kare hızları sunması. (Eğer Philip Bloom'un anlattığı bir yöntemi kullanırsanız, NTSC
ülkeler için düşünülmüş 60 fps'lik çekim modunda elde edilen görüntülerden hoş bir "yavaş çekim" etkisi
de elde edebiliyorsunuz.) Ama en önemlisi 24p.
İkincisi, sığ alan derinliği (DOF: "Depth of Field"). Geçen seneye kadar genç sinemacılar, filmli
kameraların elde ettiği sığ DOF'a ulaşabilmek için Redrock gibi adaptörlere bin dolar civarında para
yatırmak zorunda kalıyordu. Elde ettikleri görüntünün ters olması, aletin tozlanma olasılığı, fazla titreşim,
kameranın hantallaşması gibi sorunlarla boğuşmaları gerekiyordu. Ama Canon 7D bu sorunları bir
hamlede ortadan kaldırdı. Daha önce de belirttiğim gibi, adaptör firmaları, eğer başka alanlara
yönelmezlerse, birkaç seneye kadar ortadan kalkacaklar.
Üçüncüsü, diğer kameralarla karşılaştırıldığında devasa sayılabilecek büyüklükteki sensörü. 7D'nin
sensörü (APS-C) Mark 2'den (35mm -still) küçük olmakla birlikte, birçok kişinin ihtiyaçlarını sorunsuz
karşılayacak büyüklükte ve hassasiyette. Gece çekimleri, sadece Mark2'ninkinden biraz daha kötü, ama
1000-8000 $ aralığındaki kameralardan (kimilerine göre RED'den bile) daha iyi.
***
Ama 7D, "her derde deva" bir fotoğraf makinası değil. Bazı sorunları var.
Bunların en başında, sensörünün CMOS olması geliyor. CMOS sensörlerin (görüntüyü bir kerede, bütün
satırların aynı anda kayıt yapması yoluyla değil de, yukarıdan aşağıya doğru satır satır kaydetmesinden
kaynaklanan) "rolling shutter" denen bir sorunu var ki, evlere şenlik. Kamerayla hızlı bir biçimde pan
yaptığınızda dikey görünmesi gereken nesneler (binalar, ağaçlar, kapılar) ya da çerçeve içinde hızlı bir
biçimde hareket eden düz nesneler güçlü bir rüzgar karşısında eğilen saz gibi yamuluyorlar. (Yukarıda
gördüğünüz bateristin bagetleri aslında DÜMDÜZ!) Bunun (görünen) tek çaresi, çekimlerinizi buna göre
ayarlamanız ve hızlı panlardan kaçınmanız ya da bu tür nesneleri çerçevenize sokmamanız. (CCD'li
kameralarda bu sorun yok).
İkinci sorun, "codec" ile ilgili. 7D'nin kullandığı codec ne yazık ki AVCHD'nin bir profili. Bu da Long GOP ve
4:2:0 renk örneklemesi demek. (Bu konuyu galiba aşağılarda bir yerde açıklamıştım). Ayrıca kullanılan
profilde B kareleri kullanılmıyor. (Mark2 ve GH1'de de durum aynı). Bu da keying gibi uygulamalarda
sorun çıkabileceğini gösteriyor. Yine de 48 Mbps'lik veri hızı, birçok sorunu aşmaya yardımcı olacak gibi
görünüyor.
184

Mark2 çıktıktan sonra, beklenmedik yerlerde siyah noktaların görünmesi gibi bazı sorunlar görülmüştü.
7D de benzer sorunlar çıkabilir. Ama 7D'nin, Mark2'den alınan birçok derse dayanılarak çıkarılıdığı belli.
Bu nedenle her ne sorun çıkacaksa, daha az ciddi olacaktır diye tahmin ediyorum.
***
Bunları anlatmamın nedeni koşup, bütün dünyada bu hafta mağazalarda satılmaya başlanan Canon
7D'lerden hemen bir tane ALMAMANIZ! Biraz daha bekleyin. Eğer bu aralar bir kamera almayı
amaçlıyorsanız ve elinizde 1500-3500 dolar civarında bir para varsa, ve ölümcül bir aciliyet söz konusu
değilse, bekleyin derim. Neden?
Birinci neden, makinanın kamera camiası tarafından yapılacak testlerinin sonuçlarının gelmesini
beklemenizin gerekmesi. Hemen bu trene atlarsanız daha sonra çok pişman olabilirsiniz. Film çekim
amaçlı Mark2 alanlarda olduğu gibi. (Mark2'nin 30 karesinin 29.97 değil de TAM 30 kare olduğunu biliyor
muydunuz? Sadece Mark2 de olan bu özellik, gerçekten de çok can sıkıcı.)
İkincisi, Panasonic, Nikon ve RED, buna uygun bir cevap vereceklerdir birkaç ay içinde. Panasonic GH1'in
özelliklerini düşük tutarak Canon'u hafife aldığını anladı. (Şu anda en büyük Panasonic forumu olan
dvxuser.com'da Canon7D sayfasının ziyaretçileri, Panasonic kameralarının ziyaretçilerinden birkaç kat
daha fazla). Nikon'un da HD çekim yapabilen bir full-frame fotoğraf makinası çıkarma hazırlığında
olduğuna dair söylendiler var. Eh, RED de elbet birgün Scarlet'i çıkartacak.
Ama şurası kesin gibi: İster Panasonic, ister Canon, ister Sony olsun, küçük handycamlerin, ve hatta
HVX200/HPX170'lerin, EX1/EX3'lerin suyu ısınmış durumda. Ya sensörlerini büyütecekler ve bir sürü
ekstra özellik katacaklar bünyelerine, ya da AVC-Intra gibi (hem 1o bit, hem de kare içi sıkıştırmaya
sahip) codeclere yönelerek fark yaratmaya çalışacaklar. (Bu fiyat aralığında, yani 3500-8500 dolar
aralığında, Panasonic'in HPX300'ü dışındaki bütün kameralar 8 bit kayıt yapıyorlar. Farkı yukarıda ve
aşağıda görebilirsiniz.)
***
Yine de şunu tekrar söylemeden edemeyeceğim:
Bu "yeni çıkacak ve diğerlerini piyasadan silecek kamera" muhabbeti asla bitmez. Bu, kapitalizmin,
serbest piyasanın bir tuzağıdır biraz da. Zira iyi görüntüleri alan, kameradan çok görüntü yönetmenidir.
İşini bilen bir görüntü yönetmeni, SD kayıt yapan Canon XL2 ile bile mükemmel şeyler çekebilir.
Panasonic HVX'i ya da EX1'i ise uçurur.
Bu yüzden, eğer film çekme zamanınız geldi de geçiyorsa, sürekli olarak "ideal kameranın çıkmasını"
beklemeyin. Eldeki kameralarla (ve tabii ki iyi bir görüntü yönetmeni ile) işinizi görün, bir sonraki filminizi
onlarla çekersiniz.
***
Güncelleme - 11 Ekim 2009: Görünüşe göre Nikon'un cevabının adın D300s. Sanırım resmi duyurusu bu
hafta yapılacak. Canon'un "gerçekten video için tasarlanmış bir sensörü bulunan" kamerasının adı ise
muhtemelen "1D MKIV" olacak ve 8 bin dolar civarında satılacak. 16MP olacak olan bu fotoğraf makinası
gerçekten de video pazarını etkilemek üzere tasarlanmış bulunuyor. Bu kamera da Ocak ayında
duyurulacak. (7D 1 Eylülde açıklandı ve Ekim başında satışa sunuldu).
Aşağıda ise, bir başka 7D örneği bulunuyor:
gezgin172011-09-22T00:17:51.526+
Sanatı Taklit Eden Hayat
Geçen hafta meydana gelen iki olay, filmlerden çıkma gibiydi. Ne yazık ki sadece biri, komedi filminden
alınmıştı, diğeri ise azıcık politik, çokça da "distopik" bir felaket filmden kopyalanmıştı sanki.
1) Bir polis memurunun, yaşadığı ve çalıştığı şehrin valisini bir ormanda bir kadınla (ki o da belediye
meclisi başkanı) basması, adamı tanımaması, kolundan tutup karakola götürmesi, ancak ve ancak Polis
Akademisi filmlerinde görülebilecek bir olaydı.
Ben bu olayla ilgili olarak en çok polis memurunun, yanında vali olduğu halde karakola girdiği anı
düşününce kendi kendime kahkahalarla gülüyorum. Düşünsenize, yanınızda adi bir suç işlediği için
185

yakaladığınız bir adam var ve karakola girince bütün memurlar ayağa kalkıyorlar! Polis'in o anki (yani
yanındaki adamın gerçekten de vali olduğunu kavradığı anki) düşüncesini buraya yazamam, ama sanırım
siz tahmin edebilirsiniz.
Bundan çıkartılacak ders: Hayatta en olmaz dediğiniz olaylar bile olabilmektedir. Bu yüzden
senaryolarınızı aşırı gerçekçilikle boğmayın, yaratıcı olun. McKee'nin dediği gibi, "Sizin olmaz, olamaz
dediğiniz bir şeyi dünyanın bir yerinde çoktan yapmış biri mutlaka vardır."
2) İkinci olay ise, "büyük" bir partinin kongresinde çıkan "acı" bir sonuçla ilgili. O partideki bütün
delegeler, aynı kişiye oy vererek o kişiyi tekrar başkan seçmişler.
Arkadaşlar, böyle bir olayın, ve bunun yarattığı durumun tek bir adı, tek bir anlamı vardır: FAŞİZM! Farklı
görüşlere, farklı düşüncelere, farklı yaklaşımlara duyulan sıfır tolerans. Ve tek bir görüşün, diğer
görüşlere yaşam hakkı dahi tanımayarak onları ezmesi, yok etmesi.
Hayata tek tip bakan, bakabilen insanlardan, başkalarına bir tek hayır bile gelmez. Yaptıkları herşeyde
muazzam hata payları vardır, ve bu hataları kendi içlerinde gösterme cesaretini gösterecek insanların başı
derhal ezilir.
Faşizmin, demokrasi denilen bu ortam içinde bu kadar palazlanabilmesi ise, ironik bir durum yaratıyor.
Tıpkı kanser hastalığının, kendisinin ortaya çıkmasını ve yaşamasını sağlayan konakçıyı ("host", yani
bedenin kendisi) en sonunda öldürmesi gibi, faşizm de kendisinin ortaya çıkmasına izin veren nispeten
özgür ortamı en sonunda yok eder.
Kim ne derse desin, sadece bu yönüyle bile, başka birçok alanda tökezleyen ve beceriksizlik üstüne
beceriksizlik sergileyen CHP'nin aslında gerçekten demokratik olduğunu ve faşist bir biçimde işleyen
parti(ler)den çok daha sağlıklı ve insanlar için faydalı olduğunu söyleyebilirim.
NB: Kongre sonuçlarını duyunca, gerçekten de 1984 filminde/kitabında olduğumu hissettim iliklerime
kadar. Lodos ve Dolunay da var. Öff. Bitse de gitsek...
Star Trek, Dark Knight, ve Fight Club Yazarlarından TavsiyelerAşağıda, Holivut'ta çalışan yazarlarla
yapılmış röportajlardan yapılan kısa alıntılar yer alıyor. (İngilizce)
Bu iki yazar, Transformers'ı, Star Trek'i ve Fringe'i yazdılar. Bir senaryo yazmadan önce hikaye taslağı
("outline") yazılmasının ne kadar önemli olduğundan bahsediyorlar:
Aynı şekilde, Dark City'nin, Blade filmlerinin, Dark Knight'ın, ve Jumper'ın yazarı David Goyer de
senaryoya başlamadan önce hikaye taslağı yazanlardan.
Fight Club'ın yazarı (uyarlayıcısı demek daha doğru) Jim Uhls ise, böyle bir ön çalışmanın kendisine hiç
uymadığını söylüyor. Jim Uhls ayrıca yeni başlayan senaryo yazarının kendisini geliştirmek için
yapabileceği en iyi şeyin, başkalarının senaryolarını okumak olduğunu belirtiyor.
ÇGHB vs. Haneler ve Başka Şeyler"Çok Güzel Hareketler Bunlar"ı pek sevmediğimi söylemiştim. Her ne
kadar artık skeçler, ilk zamankiler kadar kötü olmasa da, seyrederken hep bir amatörlük hissediyorsunuz.
Bu amatörlük, programın ortalama seyircisinin pek gözüne batmıyor, zira onlar da oyuncularla benzer
yaşlardalar. Ama tiyatro sahnesinde Zeki-Metinleri, Levent Kırcaları, Ferhan Şensoyları görmeye alışmış
gözlere batan şeylerin sayısı daha fazla oluyor.
Buna karşılık "Haneler" hem skeçlerin kalitesi hem de oyunculuk açısından çok daha tatmin edici. Son
zamanların en iyi genç oyuncuları, tam anlamıyla karşılıklı olarak döktürüyorlar. Yaban karakteri özellikle
dikkat çekici. Bu Kadir İnanır parodisi, yetmişli yıllardan beri hayatımızda ve filmlerde ne kadar çok şeyin
değiştiğini, çok güzel ortaya koyuyor. Skeçler biraz daha kısa olsa çok daha eğlenceli olacaklar, ama
"sündürme"nin bir TV sanatı olduğu memleketimizde, daha fazlasını beklememek lazım.
***
Aşağıda "Kış Masalı" dizisinden hoşlandığımı söylemiştim. Ama üçüncü haftasında Total'de 11., AB'de 6.
olmuş. Oysa "Ezel" daha birinci bölümünde, Total'de 2., AB'de ise 1. olmuş. Başka bir çok faktörün (örn.
başrol oyuncuları) yanı sıra ben bu durumun, Ezel'de ana hikayeye erken girilmesinden kaynaklandığını
düşünüyorum. "Kış Masalı"nda 3. bölümde olmamıza karşın hala ana çatışma başlamış değil, sadece
emareleri var ortada. "Ezel" ise dakika bir, gol bir ana çatışmayı kurmuş, karakterleri tanıtmuş, hikayenin
nereye gideceğini göstermiş durumda. Ayrıca "Kış Masalı" aynı deli kızı seven farklı kültürlerden gelen
zengin iki gencin çatışması şeklindeki orta şiddette bir hikaye anlatacak gibi dururken "Ezel" aşk, ihanet
ve intikam gibi çok daha şiddetli duyguları işleyeceğini göstermiş bulunuyor.
186

Bence bu durum, Türk seyircisinin, incelikli hikaye örgüleri ve orta şiddet duygular yerine, basit ama
güçlü duygları işleyen klasik hikayeleri (bir başka örnek de "Aşk-ı Memnu") tercih ettiğinin bir örneğini
daha teşkil ediyor. Yine de belli olmaz, "Kış Masalı" gelecek bölümde hikayeye damardan girerse,
reytinglerini yükseltebilir
gezgin72011-09-22T00:17:51.503+
Canon 7D - Video Örneği 2
Burada kullanılan Canon 7D, deneme modeli değil, gerçekten mağazada satılan bir makine. Gece
çekimlerindeki siyahların grensizliği ve renklerin canlılığı dikkat çekici. Philip Bloom'a göre Canon 7D'ye
harici bir monitör bağlayabiliyorsunuz ve bu esnada HD çekmeye devam edebiliyorsunuz - MarkII'de ise
monitör bağlanınca çekim kalitesi SD'ye düşüyor. 7D'de aldığınız harici görüntü HD değil, ama bu çok
önemli birşey değil, özellikle de kameranın LCD ekranının sabit olduğu düşünülürse.
***
İnsan merak ediyor:
4:2:2 ya da düpedüz 4:4:4 intraframe çeken DSLR'ler ne zaman çıkacak diye. Geçen sene böyle bir fikir
aklımıza bile gelmezken şimdi iple çekiyoruz, henüz tasarımı bile yapılmamış kameraları.
Bağımsız sinemacıların eline gerçekten çok büyük bir koz geçti, bu fotoğraf makinalarıyla. Umarım hakkını
verirler.
gezgin12011-09-22T00:17:51.497+
Hızlı Kurgu
Aşağıdaki yazı "The Way Hollywood Tells It" ("Holivut Tarzı Anlatım Teknikleri") adlı kitaptan
alınmıştır. Buradaki bilgileri Holivut tarzı film kurgulamak için de, bu kurgu tarzını eleştirmek için de
kullanabilirsiniz:
1. Yoğunlaştırılmış Süreklilik: Dört Boyut
Yeni tarzın merkezinde dört adet kamera kullanımı ve kurgu stratejisi bulunmaktadır: hızlı kurgu, lens
uzunluklarının her iki uçta abartılı olması, yakın çekimlere olan bağlılık, ve kamera hareketlerinin çok
çeşitli olması. Bu tekniklerin büyük bir bölümü, genelde tedirgin eleştirmenler tarafından daha önce ele
alınmıştır, ama hiçbiri yakından incelenmemiştir, ve biz de bunların tutarlı bir sanatsal seçimler bütünü
oluşturacak şekilde nasıl birlikte işlediğini ele almamış bulunuyoruz. Ayrıca, bir çok cephede meydana
gelen teknolojik ilerlemelere karşın, stüdyo döneminden sonra filmcilerin elindeki seçenekler azalmıştır.
Tartışacağım stratejiler baskın, hatta ezici bir hal almış durumdadır: sinemacılar diğer seçenekleri
kullanma konusunda teşvik edilmemektedir. Bu durum da, bu yazının son sayfalarında da belirteceğim
üzere, stüdyo dönemi sinemasında bulunan bazı kendini ifade etmek kaynaklarının kaybı anlamına
gelmektedir.
Hızı Artırmak
Herkes bugünlerde filmlerdeki kurgunun daha hızlı olduğunu düşünmektedir, ama hızlı demek tam olarak
ne demektir? Ve neye göre hızlıdır? Popüler gazetecilik bize bu konuda bazı ipuçları vermeye çalışmıştır.
1999 yılında bir yazar "Ortalama bir filmde 600 ila 700 kesme ("cut") vardır" diyor. Hollywood'da
çalışanlar ise filmlerde tipik olarak ortalama 1100-1200 plan ("shot") olduğunu söylemektedirler. Her iki
rakam da günümüzde kurgunun gittikçe artan hızını küçümsemektedir.
1920'lerde Hollywood filmleri son derece hızlı bir biçimde kurgulanıyordu, her plan ortalama dört ila altı
saniye sürüyordu, ama sesin kullanılmaya başlanması frene bastı. 1930 ila 1960 arasında filmlerin
çoğunda üç yüz ila yedi yüz plan yer almaktaydı, yani ortalama plan uzunluğu (OPU) 8 ila 11 saniye
arasında değişiyordu.
B-filmleri kategorisinde bile, bu rakamın altında bir ortalaması olan film bulmak zordur. Son derece hızlı
bir biçimde kurgulanan A-filmleri genelde hızlarını sıkışık prodüksiyon programlarına ya da mevcut
("stock") görüntüleri filmde kullanma ihtiyacına borçludurlar. "Tarzan Oğlunu Buluyor" (1939) filmde OPU
(Ortalama Plan Uzunluğu) 3.6 gibi son derece kısa bir süreye sahiptir. Bunun büyük ölçüde nedeni, orman
yaratıklarının arşivlerde bulunan görüntülerine yapılan çok sayıdaki kesmedir.

187

Diğer uçta ise, son derece uzun çekimlerden oluşan çok sayıda film yer almaktadır. John Stahl'in "Back
Street" (1932) adlı filminin OPU'su 19 saniyedir. Otto Preminger'in "Fallen Angel"ının (1945) OPU'su ise
33 saniyedir. 1950'li yıllar boyunca Preminger, Vincent Minelli, ve Billy Wilder uzun çekimler kullanmaya
devam etmişlerdir.
1960'ların ortalarında çok sayıda sinemacı kurgu hızlarını artırmaya başladılar. Bu dönemin birçok Afilminin OPU'ları 6 ila 8 saniye arasında yer almaktadır. Bazılarının ortalamaları ise çok daha kısadır.
Örneğin "Goldfinger"ın (1964) hızı 4.0 saniyedir. "Mickey One"ınki (1965) 3.8 saniyedir. "Head"in (1968)
ortalama plan uzunluğu ise 2.7 saniye gibi şaşırtıcı bir rakamdır. Hız 1970'lerde daha da artmıştır.
O dönemde filmlerin dörtte üçünün OPU'ları 5 ila 8 saniyedir. Yine bu dönemde bundan çok daha hızlı çok
sayıda film görüyoruz. Tahmin edilebileceği üzere aksiyon filmleri diğer türlerden daha hızlı kurgulanma
eğilimindeydi (ve Sam Pakinpach'ın filmleri en hızlı kurgulanan filmlerdi), ama müzikaller, dramalar,
romantik filmler, ve komediler de uzun çekimleri tercih ediyor değildi. "The Candidate" (1972),
"Slaughterhouse-Five" (1972), "Pete’s Dragon" (1977), "Freaky Friday" (1977), "National Lampoon’s
Animal House" (1978), "Foul Play" (1978), ve "Hair" (1979) filmlerinin hepsinin OPU'ları 4 ila 5 saniye
arasındadır. Yetmişlerin ortalarında her janrdaki filmlerde en az bin plan bulunmaktaydı.
1980'lerde tempo artmaya devam etti, ama sinemacının seçim yelpazesi de önemli ölçüde daraldı. 1970'li
yıllarda hala görülebilen iki haneli OPU'lar, kitlelere hitap eden filmlerde tam anlamıyla ortadan kalktı. Ana
akım filmlerin büyük bir çoğunluğunun OPU'ları 5 ila 7 saniyeydi. Birçok filmin ortalaması 4 ila 5 saniye
arasındaydı. Bunlar sadece "Kutsal Hazine Avcıları" ve "Cehennem Silahı" (1987) gibi aksiyon filmleri
değil, aynı zamanda (her ikisi de 1983 yapımı olan "Stand By Me" ve "The Right Stuff"; 1984 yapımı
"Amadeus"; 1985 yapımı "The Breakfast Club" gibi) dramalardı. Ayrıca 3-4 saniye OPU'ları bulunan daha
fazla sayıda film ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunların çoğu, "Road Warrior" (1981), "Pink Floyd: The Wall"
(1982), "Tron" (1982), "WarGames" (1983), "Streets of Fire" (1984), "Highlander" (1986), "Top Gun"
(1986), "Near Dark" (1987), "Alien Nation" (1988), ve "Black Rain" (1989) gibi aksiyon filmleri ya da
video kliplerden etkilenen filmlerdi.
1980'lerin sonlarında birçok film 1500 ya da daha fazla sayıda plan içermekle övünüyordu. Bunu kısa bir
süre sonra "JFK" (1991) ve "The Last Boy Scout" (1991) gibi iki ila üç bin plan içeren filmler takip etti.
Robert Rodriguez'in düşük bütçeli çıkış filmi olan "El Mariachi"de (1993) yaklaşık 2100 plan
bulunmaktadır. Aynı yıl çıkan "Demolition Man"de yaklaşık 2600 plan bulunmaktadır. Kısa bir süre sonra
üç ila dört bin planlık filmler ortaya çıktı. ("Braveheart" 1995; "Nixon" 1995; "Armageddon" 1998; "Any
Given Sunday" 1999). Birçok yönetmen OPU'yu 3 saniyenin altına çekmeye başladı. "The Crow" (1994),
"U-Turn" (1997), ve "Sleepy Hollow" (1999) filmlerinin OPU'su 2.7 saniyedir; "El Mariachi",
"Armageddon", ve "South Park" (1999) 2.3 saniyelik OPU'lara sahiptir. Yüzyılın sonuna gelindiğinde,
herhangi bir türdeki ortalama bir filmin OPU'su 3 ila 6 saniye arasında değişmekteydi.
Günümüzde filmler ortalama olarak, Amerikan Stüdyo sinemacılığı tarihindeki herhangi bir zamandan
daha hızlı bir biçimde kurgulanmaktadır. Bazı filmler 1920'lerin sonundaki Sovyet sessiz montajını andıran
plan uzunlukları kullanmaktadır. 1961 ila 1999 yılları arasında 2 saniyeden kısa OPU'su bulunan sadece
tek bir film bulunmaktadır ("Dark City", 1998, 1.8 saniye). Ama 2000'li yıllarda her sene en az bir adet
bulabiliyoruz (örn. "Moulin Rouge" ve "Requiem for a Dream", 2001; "Pirates of the Caribbean", 2003).
Her ne kadar aksiyon filmleri son derece yüksek bir hızda kurgulansa da, hızlı kurgu bütün türlerde
yaygın olarak görülmektedir. "Quills" (2000) gibi üslupçu tarihi dramalar, "Adaptation" (2002) gibi absürt
denemeler ve "Bridget Jones'un Günlüğü" (2001) ve "Intolerable Cruelty" gibi romantik komedilerde
(2003) OPU 5 saniye ya da daha az olmaktadır. "Love Actually"nin (finaldeki çok çerçeveli bobardımandan
önce 3.8 saniye OPU'su bulunan 2003 yapımı film), 21 Gram'dan daha hızlı kurgulanacağını (2003, OPU
4.6 saniye) kim tahmin edebilirdi ki? Bu eğilim "Sevimli Canavarlar" (2001, 3.0 saniye OPU) ve "Kayıp
Balık Nemo" (2003, 3.3 saniye OPU) gibi animasyon filmlerinde de devam etmektedir.
Her ne kadar 1.5'den daha kısa bir ortalaması olan bir film biliyor olsam da, norm'un ağırlığı son kırk yılda
açıkça aşağı doğru kaymış bulunmaktadır. "The Others" (2001) ve "Lost in Translation" (2003) gibi 6 ila 7
saniyelik OPU'su olan filmler artık ağırbaşlı (ciddi, sakin, vakarlı) görünürken sadece "Thirteen
Conversations About One Thing" (2001) ve "Solaris" (2002) gibi sanat filmleri 10 ila 11 saniyelik
ortalamaları göze alabilmektedir. Bir zamanlar son derece uzun planları tercih eden Roman Polanski ve
Mike Nichols gibi yönetmenler de bu eğilime katılmışlardır.
Nichols, uzun planlar "daha fazla kendini önemser gibi görünmeye başladı, artık beni çok sayıda kesme
yapmak heyecanlandırıyor ve birçok yönetmenin sahip olduğu hazzı bana hemen veriyor." diyor. Sadece
Woody Allen ve M. Night Shyamalan sürekli olarak uzun planlar kullanmak suretiyle filmlerini oluşturmayı
tercih ediyorlar.

188

Kurgunun hızlanması diğer teknikleri de etkiledi. Her ne kadar geçmişte stüdyo yönetmenleri bir kamera
hareketinin ortasında kesme yapmaktan kaçınıyorduysa da günümüzde sinemacılar bu konuda bir
çekingenlik hissetmemektedir. Eskiden kameranın harekete başlayıp hareketi bitirdiği anlar, hareketin
kendisi kadar önemliydi. Ama şimdi kaydırmalar ve çevrinmeler (pan) sık sık kesmeler ile bölünmekte ve
bir bilginin açıklanmasına doğru gerçekleşen sabit bir ilerleme hissi bizden esirgenmektedir.
Sinemacılar, hızlı kurgu yetmezmiş gibi, başka yöntemler de kullanarak ani görüntü patlamaları
yaratabilmektedir. Araçlar sahnenin önünden hızla geçerek görüş hattımızı kesmektedir. Yıldırım panlar ve
sarsıntılı çerçevelemeler, bir bulanıklığın birleştirdiği iki kısa görüş ânı yaratmaktadır. Mizopuan ("rack
focus", odağın ön plan ile arka plan arasında değiştirilmesi) bir planın kompozisyonunu bir kesme kadar
kesin bir biçimde değiştirebilmektedir. Yönetmenler sadece flaş lambaları veya araba farları gibi ışık
patlamalarına kesme yapmakla kalmamaktadır; disko strobları veya çakan şimşekler tarafından tek bir
plan içinde yaratılan ışık atımları da kurgu hızında da bir artış izlenimi yaratmaktadır. Film yönetmenleri
bu diğer tekniklerin, kesmenin "enerji" vermesine, perdeyi yenilemesine, ilgiyi devam ettirmeye, ve
heyecan oluşturmaya yardımcı olduğuna inanmaktadırlar
gezgin32011-09-22T00:17:51.551+
Jenerik Sanatı
Filmlerin başında yer alan jenerikler, filmin kalitesi hakkında fikir verir bazen.
Aklıma ilk gelen örnek Fight Club. Aslında yapımcılar son âna kadar bu jeneriğe para ayırmamışlar. Ama
daha sonra bir biçimde ok'lenmiş ve ortaya sinema tarihinin bu en ilginç jeneriklerinden biri çıkmış.
(Bilmeyen ya da izlemeyen var ise, bu jenerikte, insan beynindeki nöronlar arasında bir yolculuk yapıyor
kamera.) Daha sonra çok taklidi çıksa bile, bu film vizyona girdiğinde çok yenilikçiydi bu görüntüler.
Aklıma gelen ikinci örnek, Casino Royal (James Bond). James Bond filmlerini oldum olası sevmezdim,
daha doğrusu ciddiye almazdım - Casino Royal'e kadar. Çocuk filmleri gibi gelirlerdi bana. Kahramanın
hiçbir gerçek derdinin olmadığı filmlerdi, Casino Royal'den öncekiler. Ama bu filmle birlikte neredeyse janr
değiştirdi James Bond. Ve kendine çok yakışan bir jenerik yaptı. Şarkısı da güzel, görüntüleri de güzel,
jeneriğin.
Aklıma gelen üçüncü örnek, Terminator 2. Filmin başındaki kısa giriş bölümünden sonra başlayan jenerik
tek kelimeyle tüyler ürpertiyor: Devasa alevlerin yuttuğu bir çocuk parkı! Ve buna eşlik eden (ve yaklaşık
yirmi yıldır kafamıza kazınmış) müthiş bir müzik. Filmin bütün duygusunu bu jenerik bölümünde özet
olarak bulmak mümkün.
***
Filminize jenerik olarak sade birşey de düşünebilirsiniz. Bu tür jeneriği olan çok iyi filmler de var. Ama
bazı filmler siyah zemin üzerine beyaz yazıdan daha fazlasını hak eder. Hele bu dijital çağda, After Effects
ile bile bir çok şey yapabileceğiniz bir dönemde, jeneriğe biraz özen göstermek suretiyle filminizin yapım
değerini bir anda artırabilirsiniz.
Demedi demeyin..
gezgin82011-09-22T00:17:51.536+
Bir De Buradan Bakın: Ray Bradbury'ye Göre Yaratıcılığın Kaynağı
Ray Bradbury ile yapılan bir röportajdan kısa bir bölüm yer alıyor aşağıda. Bradbury'yi bilen bilir, ama
bilmeyenler için, kendisinin bilim-kurgu ve fantezi yazarlarının en önde gelenlerinden biri olduğunu
söylemekle yetinelim."From the Dust Returned"de hikayeye kaldığınız yerden devam etmek zor muydu?
Hayır, hayır. Kontrol bende değil. Bütün işi bilinçaltım yapıyor. Bilinçaltım birşeyi yapmaya hazır
olduğunda yapıyor. Ben bu gibi şeyler hakkında düşünmem - bunlar kendiliğinden meydana gelir. Zaman
geçer, bazen işleri daha çabuk bitirirsiniz, bir hafta ya da bir ay içinde, bazen ise iki ya da üç yıl alır, bu
hikayede ise 55 sene aldı.
Bu arada bu hikayenin parçalarını yazıyor muydunuz?
Oraya buraya notlar alıyordum, ama üzerinde çok çalışmadım. Belki yılda bir kere.
Gelecekte Elliot ailesiyle ilgili daha çok yazmak isteyebilir misiniz?

189

Neyi neden yaptığınızı asla bilemezsiniz. Ben kendi işimi asla akıl yoluyla açıklamaya çalışmadım:
hikayeler nerden geliyor, neden o şekilde gelişiyorlar, bunları gerçekten de bilmiyorum. Bütün bunlar
benim için hâlâ bir sır. Bence insanlar bu nedenle yazdıklarımı seviyor, zira bunun çok dürüst bir eser
olduğunu, son derece sezgisel olduğunu ve rüyalara benzediğini biliyorlar. Bu şeyler bana çoğu zaman
sabah 7 civarında uyanırken gelir. Ben birşeyler hayal etmem, ama uyanma ile tam uyanıklık arasında,
zihninizin gevşemiş olduğu ve aklınıza birşeylerin geldiği bir dönem vardır, işte tam bu sırada yataktan
fırlarsınız ve koşup bunları yazarsınız. Bu bana hep olur.
Bu size hep böyle mi olmuştur?
Eserlerimin yaklaşık %60'ında böyle olur. Ben hayal kurmaya inanmam. İnsanlar "Hiç bir hikaye hayal
ettiniz mi?" diye sorarlar. Bu benim başıma hiç gelmemiştir. Ben insanın uyanırken, akıl yoluyla
(entellektüel olarak) düşünmediği o gevşemiş hâle inanıyorum. Bu esnada, tamamen uyanık olmadığınız
bir hâlde algılarsanız herşeyi.
Bu 50 ya da 40 veya 20 sene önce de aynen bu şekilde mi oluyordu?
Hayır, yaklaşık 40 sene önce gevşemeyi ve daha çok keyfime bakmayı öğrendim. Bundan elli sene önce
hikayelerim hakkında çok fazla düşünürdüm. Gevşemenin faydasını ve sezgisel tarafımın keyfini
çıkartmayı hayatımın daha sonraki dönemlerinde öğrendim.
***
Kaynak:
gezgin02011-09-22T00:17:51.625+
Crash'in Oscarlı Yazarından Yazar Tıkanmasına Çare!
Moderatör: Iambored_biscuit'in bir sorusu var: "Yazar tıkanmasını aşmak için bir tavsiyeniz var mı?"
Bob Moresco: Evet, masanızın başına geçin. Bu kadar basit. Yazar tıkanması ile ilgili duyduğum en iyi
tavsiye Neil Simon'a aittir. Kendisi Amerika'nın belki de en üretken oyun yazarıdır. Bence öyle. Kendisine
"Sizi diğer yazarlardan farklı kılan nedir?" diye soruyorlar. Neil Simon da "Benimle diğer yazarlar
arasındaki tek fark sanırım benim her gün sekiz saat masamın başında oturabilmemdir" diyor. O kadar
basit.
Eğer yazar tıkanmanız varsa "Bende yazar tıkanması yok" diyeceksiniz, "Bende masamın başına
geçememe hali var" diyeceksiniz. Gidip masanızın başına oturacaksınız, yarattığınız dünyayı
düşüneceksiniz, karakterleri düşüneceksiniz, yaratmaya çalıştığınız karmaşıklığı düşüneceksiniz, en
önemlisi de çatışmanızı düşüneceksiniz. Eğer sahnedeki ya da hikayenin bütün yapısındaki çatışmada bir
sorun varsa, bununla ilgileneceksiniz.
Er ya da geç cevapları bulmaya başlayacaksınız, size söz veriyorum. Eğer masanıza oturursanız ve
hikayenizin unsurlarını düşünürseniz, yazmaya başlarsınız.
Eğer dışarı çıkıp alışveriş yaparsanız, basketbol oynarsanız, karınızla yemeğe giderseniz... Bakın her gün
"yazmamanız" için binlerce "geçerli" neden olacaktır. Bunlardan biri yazar tıkanması olabilir. Hepsi
palavra. Bir yazar oturur, kendisini (yarattığı) dünyanın içine sokar ve bir noktada birşeyler bulur.
Yazar tıkanması hakkında söyleyebileceğim son şey "iyi" yazmaya çalışmamalarıdır. Yazmama haline
geçişin en hızlı yolu "iyi birşey yazmanız gerektiğini" düşünmenizdir. Kötü yazın, sonra tekrar yazarken
onu biraz daha düzeltin/güzelleştirin.
Moderatör: Harika. Ben tabii ki daha iyi ifade edemem, zira siz bir Oscar kazandınız.
***
Bob Moresco'nun nasıl yazar olduğu ile ilgili ilginç bir röportaj (İngilizce):
gezgin22011-09-22T00:17:51.665+
Gezgin'le Bir RöportajBenimle e-posta yoluyla yapılan bir röportajın tam metnini aşağıda
bulabilirsiniz:

190

1-Gezgin Gezer bağımsız sinema ile uğraşan hemen hemen bütün insanların uğrak noktası
olmuştur. Ülkemizde senaryo sorunsalı ile alakalı bilgi eksikliğini büyük ölçüde giderdiniz.
Bunun dışında genel anlamda sinemanın sorunlarına da değinerek, ciddi bir öğrenim ortamını
sağladınız. Bu bilgi paylaşımından "ONLİNE SENARYO KİTABI" ı da meydana geldi. Gezginin bu
paylaşıma başlarken vermek istedikleri nelerdi? Bugün baktığımızda neleri gerçekleştirdiğine
inanıyor?
Öncelikle bir değerlendirmenize pek katılmadığımı söylemeliyim. Ülkemizdeki senaryo sorunsalı ile ilgili
bilgi eksikliği o kadar büyük ki, değil bir, elli tane SANARİST sitesi olsa bu gedik kapanmaz. Senaryo
yazma tekniği hakkında kendimiz orijinal fikirler üretmediğimiz gibi, dışarıda üretilen fikirlerin de
çoğundan haberdar değiliz. SANARİST’in bu kadar çok takipçisinin olmasına ise bir yandan seviniyor, ama
diğer yandan da çok üzülüyorum. Amerika’da ve Avrupa’da senaryo hakkında çok çeşitli bilgilerin
bulunduğu yüzlerce site ve blog var. Hepsini takip etmeye kalksanız tek kelime yazı yazacak vakit
bulamazsınız. Oysa bizde, benim haberdar olduğum bir tek SANARİST var. Bir eksikliği gidermek gibi bir
görevi yerine getiriyor olmaktan dolayı sevinç duyuyorum ama tek başıma olmaktan dolayı üzülüyorum.
Keşke on beş yirmi site daha olsaydı, gençlere daha fazla ve daha çeşitli bilgiler sunabilseydik. Bu sayede
gittikçe daha da kaliteli filmler izleme olanağı bulurduk.
SANARİST sitesinde yazmaya başlarkenki amacım, senaryo yazımı ile ilgili bilgi ve tecrübelerimi
paylaşmaktı. Gündemdeki filmleri analiz ederek, neleri doğru, neleri yanlış yaptıklarını göstererek,
senaryo yazmak isteyenlere yardımcı olmaktı. (Bu siteye bilmeden vesile olan Aranan Adam’a bir kez de
buradan teşekkür ediyorum.) İnsanlardan aldığım geribildirimlere bakarak, hedefime bir ölçüde ulaştığımı
söyleyebilirim. Ama tamamen değil. Açıkçası şimdiye kadar anlattığım bilgileri kullanarak birkaç sinema
filminin çekilmiş olacağını düşünüyordum. Sanırım o noktaya daha gelinmedi, en azından ben haberdar
değilim, SANARİST’te anlatılan bilgileri kullanarak senaryo yazan ve/veya film çekenlerden. Herhalde o
noktaya daha sonra, belki beş on yıl sonra gelinecek. Eğer kısa süre içinde başka siteler açılır, başka bilgi
kaynakları (kitap, video ders, podcast, vb.) ortaya çıkarsa, bu süre kısalabilir.
2-Bugün konumuz genel itibari ile kısa film olacak. Kısa film için şudur, şöyledir diye bir tanım
yapmak olanaksız. Üretilen yapıtlara bakarak, Avrupa’daki kısa film tanımıyla, ülkemizdeki
kısa film tanımının örtüştüğünü söylemek de mümkün değil. Gezginin penceresinden kısa film
nedir? Ne değildir?
Kısa filmi iki şekilde ele almak mümkün: Olan ve olması gereken. İkinciden başlarsak, kısa film, etkileyici
bir mesajı (bir duygu ya da düşünceyi ya da her ikisini birden) nispeten yaratıcı yöntemler kullanarak az
bir zamanda sunan filmdir. Bunun belirli bir süresi yoktur ama genel olarak 20 dakikanın altında olması
tercih edilmektedir.
Olan’a gelirsek, özellikle ülkemizde kısa film, üzerinde yeterince durulmamış, yeterince işlenmemiş “biraz
ilginç” bir fikrin, alt seviyedeki olanaklarla çekilerek, izleyiciye sunulmasıdır. Kısa film çekenlerin
ellerindeki olanakları zorlamaması, filmlerin kalitesine büyük darbe vurmaktadır. Senaryo, oyunculuk,
ses, ışık, kurgu… İzlediğim kısa filmlerin çoğunda bu alanlar geliştirilebilecekken genelde aynen bırakılmış
oluyor. Bunun nedeni bilgisizlik olabilir, yani gençler, hangi alanda neyi ne kadar geliştirebileceklerini
bilmiyor olabilirler. Bu vahim bir durum. Okulların ya da sinema eğitimi veren diğer kurumların görevlerini
yapmadığı anlamına geliyor. Bir başka neden ise umursamazlık olabilir. Ki bu daha da vahim bir durum.
Gençlerimizin iş disiplinlerinin, sanatlarına duydukları saygının az olduğuna işaret ediyor. Bence günümüz
Türk kısa filmciliğinde bu ikisinin bir karışımıyla karşı karşıyayız. Yani hem bir cehalet, hem de bir
umursamazlık var.
3-Birkaç yıl öncesine kadar İstanbul’daki yabancı ülkelerin kültür merkezleri ve birkaç
televizyon kanalının düzenlediği festival, yarışmalarla sınırlı kalınıyordu kısa film etkinlikleri.
Bu gün ise üniversiteler, belediyeler vb… birçok kurum ve kuruluşlar etkinlikler düzenliyor. Bu
etkinlikleri ne kadar yeterli görüyorsunuz. Gerçek anlamında kısa filme katkısı nedir veya nasıl
olmalıdır.
Kısa film festivali düzenlemenin, son yılların “trendi” faaliyetlerinden biri haline geldiği doğru. Nerede
adını bir faaliyetle duyurmak isteyen bir kurum ya da belde varsa, ilk olarak hemen kısa film festivali
düzenlemek akıllarına geliyor. Bu festivallere baktığınız zaman ise, hep aynı filmleri görüyorsunuz. Yani
bir iki sene içinde çekilen filmler, kafileler şeklinde festival festival dolaşıyor. Bunun (kısa film çeken
kişinin bir yarışmayı kazanma şansını artırmak dışında) pek bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca
kısa filmleri değerlendirecek jürilerin niteliği de, dikkat edilmesi gereken bir konu. Üniversiteler ve büyük
şehirlerdeki bazı yarışmalarda kalifiye jüri üyesi bulmak mümkünken, daha küçük yerlerde nitelikli jüri
oluşturmak mümkün olmayabiliyor.
Bu tür faaliyetler, kısa filmciliğe nasıl katkıda bulunabilir, sorusuna gelince: Eğer bu faaliyetlerin kısa
filmlerin kalitesini artırması gerçekten isteniyorsa, büyük ödülün çok büyük olduğu (örneğin 50 ya da100
191

bin dolar) ve jürinin de gerçekten işinin ehli insanlardan oluştuğu yarışmalar düzenlenmelidir. Bu
yarışmayı kazanacak kişiye uzun metraj bir film yapma olanağı da sağlanabilir. Yani yarışmaya katılacak
kişiler, küçük ve sevimli bir ödülle değil, devasa bir ödülle motive edilmelidir. O zaman bütün katılımcılar,
beyinlerinin ve kalplerinin son damlasına kadar filmlerinin kalitesini artırmaya çalışacaktır. İşte böyle bir
yarışma kısa filmlerin kalitesini artırabilir.
4-Ülkemizdeki sinema eğitimi veren kurum ve kuruluşlar ne kadar yeterli? İçerik ve uygulama
olarak üzerine düşen sorumluluğu yaptıkları söylenebilir mi?
Sinema eğitimiyle ilgili bir şey söylemek için, sinema eğitimi veren kurumlardan çıkan öğrencilere bakmak
yeterli olacaktır. Her sene yüzlerce gencin mezun olduğu bu bölümler, ulusal ve yerel TV kanallarına
elaman yetiştiren meslek okullarına dönüşmüş durumda kanaatimce. Bu gençlerden kimi reklâm
ajanslarında iş buluyor, kimi de özel yapım şirketlerinde. Bu bölümlerin adının “Sinema – TV” yazmasına
karşın, ortada ciddi anlamda sadece sinemayla uğraşan birilerine rastlamak çok güç, neredeyse imkânsız.
Oysa son beş altı yılda dünyada bağımsız sinema alanında (dijital teknoloji sayesinde) bir patlama
yaşanırken, bizde bu konuda neredeyse “tık” yok. Bu da sinema bölümlerinin, kuruluş amaçlarına ne
kadar uzak bir eğitim verdiğinin, sinema hocalarının çoğunun ne kadar yetersiz kaldığının kanıtı bence.
Sinema ve Televizyon, birbirine ne kadar benzer görünse de, aslında çok farklı alanlar. Farklı tarafları,
ortak taraflarından çok daha fazla. Oysa bizde, medya sektörüne baktığınız zaman, eskiden (yetmişli
yıllardan önce) “Kral” olan sinema sektörü, artık televizyonun bir şamar oğlanı haline gelmiş durumda.
Kendi başına sadece sinema filmi yaparak ayakta kalan şirket yok gibi. Bütün sinema oyuncuları, “asıl
meslek” olarak TV ve tiyatro oyunculuğu yapıyorlar. Film müzikçilerinin asıl ekmek kapısı TV dizileri ya da
müzik sektörü. Yani sonuç olarak Sinema, her şeyin sefasını süren TV’nin yanında hep itilip kakılan ve
ikinci plana itilen külkedisine dönüşmüş durumda. Sinema TV bölümlerinin hali de, piyasadaki bu durumu
yansıtır nitelikte. Oysa en azından akademide bu böyle olmamalı, sinema TV’ye kurban edilmemeliydi.
Özellikle devlete ait üniversitelerdeki sinema TV bölümü öğrencilerini dinlediğinizde, bölümlerindeki
teçhizatın ne kadar eski olduğunu sık sık duyarsınız. Kurgu yapılacak bilgisayarların yetersizliği,
kameraların eskiliği, hep sorun olmaktadır. Bu bölümlerde kurulacak bir döner sermaye mekanizması,
bölümün ihtiyaçlarının kendi başına halletmesine olanak tanıyabilir. Bölüm öğrencileri hatta öğretim
görevlileri tarafından çekilecek reklâm, klip, tanıtım, belgesel ve hatta dizilerden elde edilecek gelir,
bölümlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayabilir. Bu ayrıca öğrencilerin mezun olmadan önce piyasayla
tanışmalarını da sağlayabilir. Bir fonda biriktirilecek paralar, birkaç senede bir uzun metrajlı bir filmin
çekilmesinde kullanılabilir.
5-Yazılarınızın çoğunda dile getirdiğiniz bir teoriniz var “Hikâye sağlam olsun gerisi gelir ”
Türk filmleri üzerine yaptığınız eleştirilerde de, oyunculuk vb, sorunlar değil hikâyelerinin
yetersiz olduğu üzerin duruyorsunuz. Kısa film içinde aynı şeyi söylemek mümkün mü? Bugün
kısa film hikâyeleri bu tezinizin neresinde duruyor?
Bizdeki kısa filmleri kötü çizilmiş karikatürlere benzetiyorum. Karikatür çizerken şöyle bir durum vardır:
karikatürist önce biraz ilginç, şaşırtıcı ve komik bir durum bulur. Kötü karikatürist, bulduğu bu fikri hemen
çizer. Bu tür karikatürlere bir ya da en fazla iki defa bakar, güler geçersiniz. Daha sonra baktığınızda sizi
tekrar güldürmezler. İyi karikatürist ise bu ilginç fikri alır, onunla oynar, zaman geçirir, onu kafasında
evirir çevirir, içerdiği potansiyeli bulur ve sonuna kadar kullanır. Bu şekilde ortaya çıkan bir karikatür
insanı her baktığında güldürür, hem de yıllar sonra bile.
Bizdeki kısa filmler genelde birinci kategorideki karikatürlere benziyor. Yani filmi çeken arkadaş, ilginç bir
fikir buluyor, ama bu fikri sonuna kadar götürmüyor, o fikrin sınırlarını araştırmıyor, onunla oynamıyor.
Aklına geldiği ilk haliyle hemen çekiyor. En azından öyle görünüyor. Filmi izlediğinizde de yeterince
“işlenmemiş” bir eserle karşı karşıya olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Eğer ışık, ses, çerçeve, oyunculuk
vb. de yetersizse, fikir etkisini daha da kaybediyor.
İzlediğim kısa filmlerin çok büyük bir bölümü böyle. Ortada hoş bir fikir var, ama bu fikir zekâ ile, yetenek
ile yoğrulmadan, kaba haliyle önümüze konmuş gibi duruyor. Bu açıdan, kısa filmlerin senaryolarının da
yeterince geliştirilmediğini düşünüyorum. Bunun nedeninin ise yeteneksizlikten çok bilgisizlik ve biraz da
umursamazlık olduğu kanaatindeyim.
6-“Önce öğrenmeyi öğreneceksiniz. Sonra İngilizce. Sonra da dijital sinema... Ya da istediğiniz
herhangi bir şey…” diyorsunuz. Daha öncede çoğu yazınızda özellikle İngilizce öğrenme
konusunu defaatle dile getirdiniz. Gerçekten sinema adına, gerek basılı, gerekse internet
ortamında Türkçe kaynak o kadar az ki. Bugün Kadir Köymen de olmasa, en basitinden montaj
ve çekim dersleri adına görsel olarak neredeyse hiçbir Türkçe kaynak yok. Bu tezinizi çok
önemsiyorum. Bu konuya bir kez daha değinsek, neler söylemek istersiniz.

192

Önce bir ülke olarak kendi konumumuzu iyi saptamalıyız. Biz dağılan bir imparatorluktan kalan son
parçayı Avrupalılara yem etmemeyi başararak, ucu ucuna kurulmuş bir ülkeyiz. Bundan beş yüz yıl önceki
şaşalı dönemlerimiz artık çok geride kaldı. Biz bilim ve teknoloji üreten bir ülke değiliz, bunları tüketen bir
ülkeyiz. Hayatımızı kolaylaştıran, hatta en temel hayati fonksiyonlarımızı yerine getiren bütün teçhizatı ya
da teçhizatın bilgisini bile Batı’dan almaktayız. Durumumuz bu.
Bu durumda yapmamız gereken ilk şey, bilgiyi ve teknolojiyi üreten Batı ile olan iletişimimizi artırmak.
Bunun için de önce İngilizce öğrenmek gerekiyor. Zira 20. ve 21. yüzyılda Batı’da kullanılan ortak bilim ve
teknoloji dili İngilizce. İnternete bakıyorsunuz, içeriğin büyük bir bölümü İngilizce. Orada Japon da
İngilizce yazıyor, Arjantinli de, Mısırlı da. Aradığınız bir konuda Türkçe 1-2 kaynak buluyorsanız, İngilizce
10 000 kaynak çıkıyor karşınıza. Kitaplara, makalelere, diğer kaynaklara bakıyorsunuz, hemen hepsi
İngilizce. Ya da çok kısa bir sürede İngilizceye çevriliyor.
Sinema konusuna gelirsek: Sinemada gün geçtikçe daha fazla ve sık kullanılan dijital teknoloji
(kameralar, ses kayıt, post-prodüksiyon) ile ilgilenen insanlar da bilgi ve deneyimlerini hep İngilizce
olarak sunuyorlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri, İngilizce sunulan bir bilginin, sadece bir ülkeye
değil, bütün dünyaya satılabilmesi. Yani İngilizce bilgi alışverişini olduğu kadar ticareti de hızlandırıyor.
Sinema sektöründe en alt düzeyden en üst düzeye kadar görev alan insanlar da düşünce ve deneyimlerini
sürekli olarak internete taşıyorlar. Forumlarda, bloglarda, web sitelerinde tecrübelerini bütün dünya ile ve
ücretsiz olarak paylaşıyorlar. Dvxuser.com, dvinfo.net, creativecow.com, reduser.net,
cinematography.com gibi ortamlarda her dakika yeni bir bilgi ile karşılaşıyorsunuz. Örneğin RED ONE
kamerasını üreten şirketin başındaki kişi (Jim Jannard) reduser.net’te sorularınızı bizzat yanıtlıyor.
Holivut’a çalışan yazarlardan bazıları, örneğin Jane Espenson (Buffy), John August (Charlie’nin Melekleri),
Ken Levine (M*A*S*H, Simpsons, Fraiser) senaryo yazarken karşılaştıkları sorunları nasıl aştıklarını
bloglarında anlatıyorlar. Holivut’ta ya da Avrupa’da film çekmiş oyuncular, görsel efekt yönetmenleri (Stu
Maschwitz), görüntü yönetmenleri (David Mullen), hatta yönetmenler (Kevin Smith, Alex Cox),
meslekleriyle ilgili düşünce ve tecrübelerini açıkça paylaşıyorlar.
Ve bütün bunlar hep İngilizce yapılıyor. İngilizce bilmek size bu insanların bilgi ve deneyimlerini öğrenme
olanağını tanıyor. Bu yüzden İngilizceye bu kadar önem veriyorum. Bu kişilerden doğrudan bir şeyler
öğrenmek, kendimizi geliştirmek, onlarla aynı lige çıkabilmek için, bu dili bilmelisiniz. Daha doğrusu
İngilizce, bu süreci çok daha kısaltıp kolaylaştırabilir.
Ayrıca yine İngilizce sayesinde, yurt dışında çıkan bir kitaba ya da video dersine anında internetten
ulaşmak mümkün. Bir kitabın elektronik kopyasını daha çıkar çıkmaz satın alabilir, derhal okumaya
başlayabilirsiniz. O kadar aceleniz yoksa Amazon’dan da getirtebilirsiniz. Okulunuzun o kitabı satın alıp
kütüphanenize getirtmesini ya da bir yayınevi sahibinin o kitabı beğenip basmaya karar vermesini
beklemek zorunda değilsiniz. (Yayınevlerinin senaryo kitapları konusundaki aymazlığı, insanı hayrete
düşürecek boyutta. Senaryo yazarlığının temel kitabı sayılan Syd Field’ın “Screenplay” (1979) kitabı hâlâ
Türkçede yok. Oysa adamlar artık bu kitabın bile demode olduğunu iddia etmeye başladılar.) Ya da bir
video dersi birkaç dakikada evinizdeki bilgisayara indirebilir ya da hiç indirmeden “online”
seyredebilirsiniz. Tabi bunlardan faydalanmak için hep İngilizce bilmeniz gerekiyor
İngilizce bilirseniz, bütün bu bilgilere ve daha fazlasına anında ulaşabilirsiniz. Yabancı sinemacılarla,
ajanslarla, kurumlarla doğrudan iletişime geçebilirsiniz. Kendi filminizi daha önce hiç hayal etmediğiniz
kişilere tanıtabilir, ummadığınız ülkelerde promosyonunu yapabilirsiniz. Cannes’ı kazanırsanız ödül
törenindeki konuşmanızı doğrudan (tercümansız) yapabilir, gazetecilere doğrudan röportaj verebilirsiniz.
Yapabileceklerinizin neredeyse sınırı yok!
İngilizce, bizim “Cehalet” adlı bu Hapishaneden kaçış tünelimizdir. Bu yüzden genç sinemacılara, hayatın
hayhuyuna henüz kendilerini kaptırmadan, olanakları varsa İngilizce öğrenmelerini tavsiye ediyorum.
Olanakları yoksa bile zorlasınlar. Kesinlikle karşılığını göreceklerdir.
7- Bilmiyorum ne kadar katılırsınız ama ben kısa film yönetmenlerini fırlatılmaya hazır ok gibi
görüyorum ülkemin sinema geleceği adına; fakat düşünce ve teoriler oluşsa da bir türlü
uygulamaya geçilmiyor. Dinlediğimiz kısa film yönetmenleri, bin türlü mazeret ve zorluktan
bahsediyor. Bağımsız, sizin tabirinizle Gerilla sinemacılara genel anlamda neler öneriyorsunuz.
Bu okun yaydan ayrılması için neler gerekiyor.
Gençlerimizde büyük bir potansiyel görüyorum. Onlarla sık sık bir arada olduğum için, dertlerini,
ihtiyaçlarını, duygu ve düşüncelerini iyi biliyorum. İçinde bulundukları pasif durumun nedenlerinin de
farkındayım. Ve bunda çok fazla suçlarının bulunmadığını düşünüyorum. Neticede ben de onlarla aynı
yollardan geçtim, benzer öğretmenlerden benzer eğitimler aldım, benim de ruhum aynı öğretmenler
tarafından ezilmeye çalışıldı.

193

Ama benim bir farkım, sürekli “arıza” çıkartan bir öğrenci olmamdı sanırım. Yani benden şikâyetçi
olmayan öğretmenim yoktu. Önceleri ben de kendimi “yaramaz” zannediyordum, ama daha sonra fark
ettim ki “işe yaramaz” olan onlarmış.
Gerçekten de eğitim kurumlarımız (hem öğretmen, hem müfredat, hem de teknoloji açısından) içler acısı
bir durumdadır. Hem de anaokulundan üniversiteye kadar. Türkiye’de eğitim, gençlerin yaratıcılığını,
kendilerini ve dünyayı anlama, kabiliyetlerini, zekâ ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik bir süreç değildir.
Aksine, 7 ila 22 yaş arasındaki gençlerin ayakaltında dolaşmasına engel olmaya çalışan Dev Bir Kreş’tir
Türk Eğitim Sistemi. “Bu 15 senenin ardından mümkünse eline bir meslek de verelim bu çocukların”
derler ama bunu bile yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Mezunların büyük bir çoğunluğuna bakarak bunu
rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Ezberci öğretim sistemi” klişesine girmek istemezdim ama durum ne yazık ki bu. Yani bir insana kitapta
yazan bir şeyi bir süre sonra aynen tekrarlatabildiğimiz zaman bunu bir öğrenme olarak kabul eden bir
sistemimiz var. Bir bilgiyi, bir olayı, bir durumu sorgulatan, araştırtan, onunla ilgili analiz ve sentez
yaptıran, yaratıcı çözümler buldurtan bir eğitim sistemimiz yok. Çocuklarımızın beyni kavanoz işlevi
görüyor: doldur, boşalt, doldur boşalt. Bu esnada, genetik yapılarında var olan yeteneklerin ve
potansiyelin büyük bir bölümü boşa gidiyor, köreliyor, ya da yanlış yönlere kanalize ediliyor.
Bu süreçte gençlerimizin hiçbir suçu yok. Gerçekten tamamen masumlar. Ama onların sorumluluğu, bu
formel eğitim bittikten sonra başlıyor. Kendilerine atılan bu devasa kazığın, “eğitim öğretim” adı altında
yutturulan muazzam saçmalığın farkına varmalı, onun dışına çıkmalı, mümkünse onu unutmalı ve kendi
kendilerini, hem kendi potansiyellerine hem de hayatın gerçeklerine uygun bir şekilde yeniden eğitmeleri
gerekiyor.
Kısa ve uzun filmcilerin, mahallenin yaşlı kadınları gibi sabahtan akşama kadar ağlaşmalarının altında
büyük ölçüde bu yanlış eğitim sistemi yatıyor. İnsanlara sorun çözmeyi, zorlu bir durum karşısında
yaratıcı çözümler üretmeyi, kendi içlerindeki potansiyele ulaşarak onu gerçekleştirmeyi, zorluklar
karşısında yine kendi kişiliklerinde yatan güce dayanarak azmetmeyi öğretmedikleri için, “Çaresiz Ev
Kadınları” gibi, sızlanıp duruyorlar.
Yapmaları gereken, kendilerindeki güçlerin, yeteneklerinin, yaratıcılıklarının farkına varmak. Ve bunları
kullanmaya başlamak. Ayrıca karşılarına bir engel çıktığı zaman hemen pes edip sızlanma moduna
geçmek yerine, vazgeçmeyip sorunu çözmenin yollarını aramaya başlamak. Ve bu süreçte karşılaşılan
geçici başarısızlıklara rağmen yılmamak. Amerikalı bunu yapıyor, Fransız bunu yapıyor, Japon bunu
yapıyor, Arjantinli de bunu yapıyor… Neden Türk çocukları yapamasın? Bilgi, cesaret ve azim dışında,
dünyadaki benzerlerinden hiçbir eksikleri yok.
Okullarımızın yapması gereken şey, gençlere hayatta hiçbir işlerine yaramayan bilgileri ezberlettirip sonra
unutturmak yerine, hatta gerçekten önemli olan bu meziyetleri kazandırmaya çalışmaktır. Ama bunun için
önce bunu öğretebilecek bir öğretmen kadrosuna ve bu yönde hazırlanmış bir müfredata ihtiyaç var, değil
mi? Hatta ondan da önce, bu öğretmenlerin eğitilmesini ve buna uygun bir müfredatın hazırlatılması
gerektiğini fark edecek bir yönetici kadroya ihtiyaç var. İşin köklerinin ne kadar derine gittiğinin farkında
mısınız?!Yani bu durum, bugünden yarına, bu on yıldan gelecek on yıla düzelecek bir şey değil. İçinden
çıktığınız eğitim sistemini suçlamak da bir yere kadar. Bunun için gençlerin, her şeyden şikâyet etmek
yerine kendi kaderlerinin sorumluluğunu kendi ellerine almaları ve kendilerini geliştirmeye, kendilerini
düzeltmeye başlamaları gerekiyor.
8 - İyi filmlerin ortak özelliğinden bahsederken, bu filmlerde ki büyük istekten; bir şeyi çok
isteyen karakterlerden bahsettiniz. Size, kendisini tekrar tekrar izletmeyi başaran bu filmleri
bizimle yeniden paylaşır mısınız?
Belirli bir sıra olmaksızın, en sevdiğim filmleri şöyle sıralayabilirim:
Terminator 2: Gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmi. Onu takip eden bütün filmlerde ondan çeşitli parçalar
bulabilirsiniz. Bir saniye bile nefes aldırmayan senaryosunun yanı sıra, insanlığın durumu ve geleceği ile
ilgili içerdiği büyük mesaj, filmi izleyen kuşakların zihinlerinde silinmeyen bir iz bırakıyor.
Eşkıya: En iyi Türk filmlerinden. Türk sinemasının yeniden doğuşunu müjdeleyen iki filmden biri (diğeri
İstanbul Kanatlarımın Altında). Hikayesi sağlam, oyunculuğu sağlam, görüntüsü sağlam, kurgusu sağlam,
müziği sapasağlam. Şener Şen belki de kariyerinin en iyi rolünde. Yavuz Turgul’un on yılda yazdığını
söylediği senaryo, kelimenin tam anlamıyla taş gibi.
Matrix: Tipik bir “kahramanın yolculuğu” hikâyesinin, modernize edilmiş hali. İçinde genç izleyicinin
izlemek isteyebileceği her şey var: kavga sahneleri, uzay gemileri, canavarlar, kovalamaca sahneleri,

194

silahlı çatışma, ve aşk! Gerçekliği bu kadar az sözle bu kadar derinden sorgulatabilmesi de bir başka
başarısı.
Casablanca: Bu filmi mutlaka izleyin. Hem de defalarca. Yüksek hızda bir hikâye anlatmanın seksenlerde
icat edilmediğinin bir kanıtı. (Ayrıca Türk filmlerinin çoğunda görülen düşük ritmi de daha iyi fark
etmemizi sağlayan bir örnek). Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman çok başarılı. Yarım kalan bir aşk ve
vatan sevgisinin aşktan da üstün olduğuyla ilgili romantik bir klasik. Arşivde mutlaka olmalı.
Rocky: Bir boks filmi zannedilmesine karşın aslında tam bir karakter filmidir. Boks sahneleri filmin sadece
en sonunda, o da şaşırtıcı derecede kısa bir şekilde gösterilir. Kaybeden bir kahramanı bu kadar sevdiren
bir film az görülür. Her sahnesi bizi usul usul bir sonraki sahneye taşır, ve her sahne ile birlikte bizim
heyecanımız da Rocky’ninki ile birlikte artar.
Field of Dreams: Otuzlu yaşlarının ortasında sesler duymaya başlayan bir çiftçiyi anlatıyor hikâye. Ama bu
sesler o çiftçiye (Kevin Costner), mısır tarlasını bozup bir beysbol sahası yapmasını söylüyor. Hiç abartıya
kaçmadan, fantastik ve komik öğelerle bezeli bir öykü ve en temelde insanların geçmişleriyle barışık
olmalarının önemini anlatıyor.
Titanic: Batacağı belli bir gemide yaşanan bir aşk. 12 yıl sonra bile hala dünyanın en çok gişe yapan filmi.
Ana hikâyenin yanı sıra onlarca küçük hikâyeyi daha anlatıyor ve finalde her birini sorunsuz bir biçimde
bağlıyor. James Cameron’un sadece bir yönetmen olarak değil bir hikâyeci olarak da dikkate alınması
gerektiğinin en önemli kanıtı.
Pixar filmleri ve diğer bilgisayarlı animasyonlar: Oyuncak Hikâyesi 1-2, Şrek, Kayıp Balık Nemo, Sevimli
Canavarlar, Wall-E. Her biri bir senaryo dersi olacak kadar iyi yazılmış, iyi çekilmiş, iyi yapılmış filmler.
John Lasseter “Neden bizim filmlerimiz Oscar’larda “En iyi film” dalında yarışamıyor?! diye isyan etmekte
son derece haklı.
“Singing in the Rain”, “Back to the Future” “Kutsal Hazine Avcıları (1)” “Âşık Şekspir” “Esaretin Bedeli”
“Bourne Identity” gibi başka onlarca film daha var. Ama hepsini yazmak için yer yok.
9-Son olarak kısa film yönetmenlerine neler söylemek istersiniz?
Uzun metraj film çekmek için çabalasınlar. Ellerindeki olanakları bu yönde zorlasınlar. Sinemada, uzunluk
da önemlidir. Ellerini bu yönde alıştırsınlar. “Üç arkadaş bir hafta sonu bir araya gelip kısa film çektik”
mentalitesinden çıkıp daha uzun bir süreye yayılan, daha kalabalık kadrolu, ve uzun hikâyeli işler
yapmaya çalışsınlar. Böylece acemiliklerini olabildiğince çabuk üzerlerinde atarlar. Kendilerini iki yüz TV
dizisi bölümü çektikten sonra film çekmeye hazır hissedeceklerini zannetmesinler. Film çekmek, film
çekerek öğrenilir. Sürekli kısa film çekerseniz, kısa film çekmeyi; hep TV dizisi çekerseniz de TV dizisi
çekmeyi iyi öğrenirsiniz. Ama uzun metraj bambaşka bir şeydir. Sürekli 100 metre koşarak, maratona
hazırlanamazsınız.
Gençlerin kendilerini geliştirebilecekleri bir başka alan da, hayata bakış açıları. Hayata, insanlara, olaylara
bakışlarını derinleştirebilirler. Benim en sık rastladığım yetersizliklerden biri, gençlerin insanları
tanımamaları. İnsanların (ve kendilerinin) iç dünyalarının nasıl işlediğini yeterince derinlemesine
bilmemeleri. Bu bilgisizlik senaryolarına en çok karşı cinsten bir karakter eklerken ortaya çıkıyor. Bir
bakıyorsunuz, bütün karşı cinsler klişe, yüzeysel. Derinlikten, derin kavrayıştan eser yok. Bu nedenle
gençlere psikoloji okumalarını tavsiye ediyorum. Özel bir alt branş olarak, karşı cinsin psikolojisi ile ilgili
kitaplar okusunlar. Kadınlar ise erkekleri anlamaya çalışsınlar, erkek’ler ise kadınların iç dünyasına
girmeye çalışsınlar.
Gençler, film çekmek kadar, filmlerini olabildiğince çok kişiye ulaştırmakla da yükümlüler. Bunu
unutmasınlar. Filmlerinin senaryosunu yazma anından post prodüksiyona kadar, bu dağıtım ve tanıtım
konusunda bir sorumlulukları olduğunu bilmeliler. Seçimlerinin bazılarını (hepsini değil) bunu düşünerek
yapmalılar. Bu nedenle filmleri olabildiğince çok insana ulaştırmak amacıyla pazarlama, halkla ilişkiler,
hatta tüketici psikolojisi gibi alanlarda kendilerini geliştirmeliler. Hikâyelerine azıcık ticari ve genel halka
hitap eden unsurlar katmanın, dünyanın en aşağılık işi olduğunu düşünmesinler. Öyle değil zira. Kimsenin
seyretmediği filmler çekmenin, sadece sinema hocalarının takdir ettiği bir trend olduğunu unutmasınlar.
Filmlerinin gişesinin iyi olması için çabalamaktan çekinmesinler, utanmasınlar, hatta ellerinden geleni
yapsınlar. Ama bu sözüm “Gidin, Recep İvedik 4’ü siz çekin” anlamına gelmiyor. Kendi ruhlarına sadık
kalarak da ticari açıdan başarılı olmak mümkün. Bunu yapmaya çalışsınlar. Sinema tarihi bu tür
örneklerle dolu.
İyimser olsunlar. Engeller karşısında yılmasınlar. Eğer önümüzde hiçbir engel olmasaydı, yaşamanın hiçbir
tadı, hiçbir macerası, hiçbir zevki olmazdı. Engeller, siz onları aşma zevkini tadın diye oraya konuldu,

195

önlerinde durup aval aval onları seyredin diye değil. Biraz yaratıcılık, biraz bilgi, bir miktar dayanışma ve
bolca azim ile aşılamayacak engel yoktur.
Ve her şeyden önemlisi, kendilerini tanıyarak, kendi ruhlarına dokunarak, kendileri için gerçekten dert
olan meselelere eğilerek, özenti değil sahici hikâyeler anlatmaya çalışsınlar. Samimi olsunlar. Herkes
farklı bir dünyadır, bize o farkı anlatsınlar.
***
Bu söyleşi önce kısacafilm sitesinde yayınlanmıştır
gezgin02011-09-22T00:17:51.589+
Canon 7D - Video Örneği
Dublin's People: Canon 7d 24p from Philip Bloom on Vimeo.
Philip Bloom'un eline geçirdiği Canon 7D ile gece yaptığı çekimleri yukarıda izleyebilirsiniz. Sanırım sığ
DOF (Alan Derinliği) ve çipin gece çekim kabiliyeti ile ilgili bütün endişeleriniz giderilmiş olacaktır.
Artık bundan sonra Panasonic'in nasıl bir cevap vereceğini, Scarlet almaya gerek olup olmadığını, vb.
görmek gerekiyor sadece. 35mm adaptörlerin devri de yavaş yavaş sona erecektir. Canon, bilerek ya da
bilmeyerek, video çekim dünyasında yepyeni bir devri başlatmış bulunuyor zira (Mark II ile).
gezgin32011-09-22T00:17:51.661+
Kış Masalı: Hayret, Bir Diziden Hoşlandım
Genel olarak Türk dizilerini seyretmem. Bunun birinci nedeni, ilk bölümlerini kaçırmış olmamdır. Zira
bizim senaristlerimiz bütün maharetlerini ilk birkaç bölümde gösterirler, sonra derhal "sündürme"
operasyonuna başlarlar. Bütün ev kadınlarının ezbere bildiği senaryo klişelerini arka arkaya sıralarlar.
Yani ben diziye bakmaya başladığımda, dizinin "flört" dönemi çoktan bitmiş, "evliliğin" sıkıcı yılları çoktan
başlamış olur.
Bu sezonda hasbelkader TV karşısında olduğum sırada başlayan bir dizi, dikkatimi çekecek kadar
kaliteliydi: Kış Masalı.
Neden dikkatimi çektiğini anlatayım: Hikaye (ortam, kişiler, ilişkiler) eni konu iyi kurulmuştu - harika
değil, ama izlenmeye değecek kadar iyi. Ama bununla da kalmadı dizi. Bu hikayeyi dikkate değecek bir
hızda, hiç sündürmeden, son derece güzel görüntüler ve iyi bir oyunculukla sundu.
Bunlar, bir Türk dizisinde pek bulunan şeyler değildir. Genelde bir ikisi olur, diğerleri olmaz. Ama Kış
Masalı, müzik dahil bütün doğru şeyleri yapmıştı. Beni en çok şaşırtan, kurgunun hızı ve sahnelerin
kısalığıydı. İkinci en çok şaşırtan ise diyalogların doğallığı ve temizliği. Gereksiz bir kelime bile
kullanmadan, hoş sayılabilecek lakırdılar döküldü kahramanların ağzından.
Görüntüler, sinema (Türk sineması) kalitesindeydi, stedicam ve jimmy jib'in doğru kullanımları da
dikkatlerden kaçmadı. Çok çeşitli tutulmuş müziğin doğru yerlerde kullanılması da öyle. Rrenk düzenleme
("color correction") de doğruydu. Hatta güzeldi.
***
Ama mesleki deformasyon hemen devreye girdi, diziyi izlerken:
"Bu bununla birlikte olacak, sonra bu bunu aldatacak, sonra bu kadın bu ikisi arasında kalacak. Şu yan
karakter avucunu yalayacak. Şu intikam alacak. Şununla şu arasında eskiden romantik bir ilişki varmış, o
tekrar ortaya çıkacak. Sezon sonu da şöyle olur." düşüncesi daha ilk bölümden zihnimden geçti. Beni (ve
doğal olarak herkesi) şaşırtacak yeni karakterlerin getireceği hikayeler haricinde, hikayenin nereye
gideceği fena halde belli. Asmalı Konak + Beyaz Gelincik + Bir İstanbul Masalı + ...
Neden yerli dizi izlemediğimi tekrar hatırladım
gezgin142011-09-22T00:17:51.660+
A Night With Gezgin
196

Benimle yapılan uzuuun bir röportajı şurada okuyabilirsiniz..
gezgin82011-09-22T00:17:51.524+
Canon'dan Yeni Bir Foto-Video Kamera: 7D
Canon, 5D Mark II ile yapmadığını, 7D ile yaptı: yeni fotoğraf makinasına 24 kare özelliği koydu. Üstelik
makinanın Amazon fiyatı 1700 dolar.
Konuyu takip edenler bilir: Geçtiğimiz sene sonbaharda Canon 5D Mark II adlı bir fotoğraf makinası
çıkartmış ve içine RED sahiplerini bile kıskandıracak büyüklükte bir çip koymuştu. Ama makinanın video
modundaki manuel (yani elle ayarlanabilen) ayarları kısıtlıydı ve makina (sinemayla uğraşanların ihtiyaç
duyduğu) 24 kare çekim özelliğine sahip değildi.
Aşağıdaki bir yazıda, Canon'un bu özelliği daha pahalı bir modele koyacağına dair bir söylentiye yer
vermiştim. Bu söylenti kısmen doğru çıktı, yani Mark II'ye 24 kare özelliği eklenmedi. Ama beklendiği gibi
bu özellik daha pahalı bir kameraya değil, daha ucuz bir kameraya kondu. Hatta Canon bununla kalmadı,
şu çekim modlarını da kameraya ekledi:
1920 x 1080'de: 23.976, 24, 29.97, 301280x720'de: 50 ve 59.94 (60p)
Bunlar, küçük kameralarla (Örn. HV40) boğuşan genç sinamacıların tırım tırım aradıkları özellikler. Ve
bütün bu çekim modları, o küçük kameraların tırnak kadar çipleriyle değil de, eni konu büyük (ama yine
de Mark II'den küçük) çipiyle birlikte geliyor:
Bu çip büyüklüğü ve bu objektifler, genç sinemacıların alan derinliğini azaltmak için kullandıkları 35mm
adaptörlere duyduğu ihtiyacı da büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Yine de codec'in AVCHD olması,
insanı biraz endişelendirmiyor değil. Örnekleri gördükçe hakkında daha iyi bir fikir sahibi olacağız.
(Kamera 2009 Eylül sonunda piyasaya çıkıyor.)
(Güncelleme: Doğrudan kameradan alınan bir video görüntünün 48 Mbps olduğu görülmüş. Mark II'ninki
ise 41 Mbps gözüküyor. Yani bu konuda Mark II'den daha iyi. Yahu Sony EX3'ten [35 Mbps] bile daha iyi!
:)
Ayrıca bugün (1 Eylül) itibariyle Panasonic'in 2000 dolarlık 1920x1080 kayıt yapan HMC40 adlı kamerası
da piyasaya çıkmış bulunuyor. Bakalım Sony bütün bunlara nasıl karşılık verecek ve RED'in Scarlet'ı
oyunun dengesini ne yönde bozacak.
Bütün bu anlattıklarım, henüz kamera almamış olan ve almayı düşünenler için. Yoksa, elinizde
bulunanlarla da gayet güzel çekimler yapabilirsiniz. Zaten bir süre sonra, yani gerçekten büyük ölçekli
projeler çekmeye başladığınızda, kameraları satın almanıza gerek olmadığını da göreceksiniz.
***
Güncelleme 2:
Aşağıdaki ilk yorumla birlikte, aklıma küçük bir "Bağımsız Sinemacı Mikro Seti"nin kaça mal olabileceği
sorusu takıldı. Set, asgari şunlardan oluşmalı:
1) Kamera
Canon Mark 7D (1700 dolar) ve lens (ödünç alınacak); veya
Panasonic HMC40 (2000 dolar)
[İkinci alternatifler: Canon HV40 (1250 dolar - Doğubank fiyatı), Canon HFS100 (1000 dolar - B&amp;H
fiyatı), Panasonic HDC-TM300 (1300 dolar - B&amp;H fiyatı)]
2) Ses
Mikrofon - NTG 2 (460 TL - Compel fiyatı)
Firewire ses kartı - M audio 410 Firewire Ses Kartı (450 TL - ya da T.C. Konnekt 24D (1200 TL - Compel
fiyatı)

197

XLR kablo (yaklaşık 100 TL - Compel fiyatı)
3) Işık
2 x 1000W + 2 x 500W = 1000 TL (yaklaşık fiyat - ayakları Sirkeci'de Hayyam Pasajı'ndan alabilirsiniz.
Yine Sirkecide'ki çeşitli fotoğrafçılarda farklı fiyatlarda ışık bulabilirsiniz. Ya da ucuz Çin malı kırmızı
kafalardan alacaksınız, veya bir elektrikçide inşaat lambalarından ve florasanlardan sıcak ve soğuk ışıklar
yaptıracaksınız)
Elektrik Uzatma Kabloları (100 TL)
4) Laptop
Çok afili birşey olmasına gerek yok. Hatta ikinci el bile olabilir. Şu anda 1000 TL'ye çok güzel çift
çekirdekli exprescard girişli laptoplar bulunabilir.
Laptop'u üç iş için kullanacağız: 1) Ses kaydı yaparken (mikrofonu ses kartına, ses kartını laptopa
bağlayacağız, laptopta da Adobe Audition ya da Protools ile kayıt yapacağız.) 2) Adobe Onlocation ile de
çektiklerimizi kontrol edeceğiz. Onlocation'ın waveform monitörü sayesinde yanlış "exposure"dan
kaçınabilecek, daha iyi çerçeveler yapabileceğiz. 3) Kameralardaki SD kartlara yaptığımız kayıtları hemen
laptop üzerinden harici harddisklere atacağız.
5) Harici HDD
Yaptığımız ses ve görüntü kayıtlarını düzenli olarak iki HDD'ye atacağız. Biri mastır, diğeri de yedek. Eğer
paranoyaksanız, üçüncü bir kopya almanızda hiçbir sakınca yok. Aktarımın hızlı olması için HDD'nin
Firewire bağlantısının olması tercihiniz olmalı. Buradaki bütçeniz de 500TL ile 1000 TL arasında değişir.
(HDD'nin kalitelisini alın. Sarsıntıya vb. daha dayanıklı olanını seçin.)
***
Gerçekten de bir bağımsız sinemacı 5 bin doların altında bir bütçeyle, bir mikro set oluşturabiliyor.
Kamerayı, laptopu, ve aslında burada sayılan herşeyi ödünç de alabilirsiniz (sanırım HDD hariç).
Bu rakamlara prodüksiyon ve post prodüksiyon dahil değil tabii. Oradaki rakamlar ise sizin senaryonuza
ve pazarlık/ikna kabiliyetinize göre büyük değişiklik gösterecektir.
Efendi bir bilgisayarda da kurgunuzu, renk düzenlemenizi ve ses/müzik işini halledince, elinizde bir uzun
metrajlı film olması, işten bile değil.
gezgin132011-09-22T00:17:51.537+
Tarla, Davar, ve Sinema Üzerine
Bu sitede bağımsız sinema ile ilgili olarak verdiğim bilgiler, sizlerin, eğer bir gün film çekmek isterseniz,
karşılaşacağınız zorlukların etkisini hafifletmeyi amaçlamaktadır. Bu bilgileri deneme-yanılma yoluyla ya
da başka kaynaklardan da öğrenebilirsiniz. Benim buradaki amacım bu süreci biraz daha kısaltmak ve
kolaylaştırmak.
Fakat bu bilgileri verirken, ya da MSN üzerinden görüştüğüm genç sinemacılarla konuşurken asla, "Film
çekmek çok kolay bir iştir. Hemen varınızı yoğunuzu satıp bu işe girin ve en kısa sürede zengin olun"
demiyorum. Bu hem sorumsuz bir davranış olur, hem de gerçekçi olmaz.
Ama sinema ile uğraşmak isteyenlerin önünün, aslında ne kadar açık olduğunu bir nebze göstermek
istiyorum. Bundan yirmi sene önce sadece zengin çocuklarının ulaşabileceği teknolojinin artık orta hatta
ortanın altı sınıflardaki gençlerin dahi erişiminde olduğunu anlatmak istiyorum. Eskiden onbinlerce dolara
yapılabilecek işlerin, artık sadece birkaç bin dolara halledilebilir hale geldiğini göstermek istiyorum.
İş tabii ki teknolojinin ucuzlaması ile bitmiyor. Bu teknolojiden, "sanat" olma düzeyine uygun kalitede
sonuçlar almayı da başarmak gerekiyor. Bunun için de hem bilgi, hem de yetenek lazım. Yeteneğiniz
Allah/doğa vergisidir. Onun için birşey yapamam. Ama eğer yeteneğiniz varsa (yani görüntüden,
müzikten, sinemanın iç mantığından anlıyorsanız, daha doğrusu bunları "hissedebiliyorsanız"), yeterli
miktarda bilgi ve azim ile, size hep ulaşılmaz gelen o yıldızlara dokunabileceğinizi söylüyorum.
* * *Burada değinmek istediğim küçük bir mesele var:

198

Sinemayla ilgilenen gençlerin büyük bir bölümü, ister hala öğrenci olsunlar, ister mezun olmuş olsunlar,
ilginç bir "çaresizlik" hali içindeler. Yani sinemayı seviyorlar, film çekmek istiyorlar, ama film çekmek için
gereken teçhizat ya da bilgi konusunda "tesis yok" havasındalar: "Kamera yok" "mikrofon ve kayıt cihazı
yok" "oyuncu yok" "ışık yok" "kurgu yapacak bilgisayar yok" diye sürekli şikayet ediyorlar.
Evet, insanın elinde bunlar olmayabilir. Ama bu, olmayacak anlamına gelmez.
Karşınızda iki seçenek var: ya bunlara sahip olan insanlarla iletişime geçecek ve onları ikna edeceksiniz,
ya da satın alacak ya da kiralayacaksınız. Bu da para demek.
İkna konusunda şunu söyleyebilirim: insanları ikna etmek de, en az güzel bir şiir yazmak ya da beste
yapmak kadar bir sanattır. Yani sizi hiç tanımayan ve sizin hakkında hiçbir olumlu duygusu ya da
düşüncesi olmayan bir insanı sizinle birlikte ya da sizin için çalışmaya ikna etmek, bilimin de ötesinde bir
uğraştır. İnsanları, onlara ne kadar para ya da şöhret kazanacaklarını söyleyerek sadece belirli bir yere
kadar ikna edebilirsiniz.
Ama asıl ikna, o insanların duygularına ulaşarak sağlanır. O insanların size inanmalarını, yapmak
istediğinizi takdir etmelerini, hatta buna katkıda bulunmak istemelerini sağlamak, herşeyin ötesinde sizi
bir insan olarak beğenmelerini temin etmek... işte (parası az) bir sinemacı olarak yapmanız gereken
budur. Yani insanların kalplerine dokunmayı başarmalısınız. Bunu da "Ben acayip yetenekliyim. Size deli
gibi para kazandıracağım" diyerek sağlayamazsınız.
İnsanları en çok etkileyen şey, tutkudur. TUTKU. Yapmak istediğiniz iş için tutku duyuyorsanız, bu işin
dünyayı olumlu yönde değiştireceğine gerçekten ve derinden inanıyorsanız, etrafınızdakilerin de bu
duyguyu hissetmelerini sağlayabilirsiniz. (Eğer böyle birşey hissetmiyor ama yine de sinema-TV'den
hoşlanıyorsanız, reklamcı olmanızı tavsiye ederim.)
Ama saf tutku yetmez. Saf tutku, saf aşk gibidir. Birine deli gibi aşık olabilirsiniz, ama bu coşkun duygu,
karşınızdakinin size karşı aynı duyguları beslemesini sağlamaya kâfi değildir. Bu duygunuzu ifade etmeyi
de bilmelisiniz. Aksi takdirde siz kendi duygularınız içinde kavrulup kalırsınız ve karşı tarafın haberi bile
olmaz.
Bu da insanları ikna etmeyi öğrenmeniz gerektiği anlamına geliyor. Evet, sinemayla ilgili bir sürü kitabın
yanında, ikna sanatını da öğrenmelisiniz. Zira ne kadar bağımsız olursanız olun, karşınıza birlikte
çalışmanız gereken onlarca insan çıkacaktır. Onlara istediklerinizi yaptırmayı başarmanız için, insanların
hangi düğmesine ne zaman ve nasıl basılacağını da öğrenmelisiniz. Bu konuda bir klasik olan "İknanın
Psikolojisi"ni kesinlikle tavsiye ederim. Kevin Hogan'ın kitapları da iyidir. Google'da, ideefixe'te arayın
işte.
Ama bazı kaynaklara ikna yoluyla ulaşamazsınız. Onları satın almanız ya da kiralamanız gerekir. Bunun
için de para bulmalısınız.
Eğer öğrenci ya da yeni mezun iseniz, aklınıza hemen ailenizden para istemek gelecektir. Ama birçoğu
için bu seçenek, yani bir film çekimi para istemek, söz konusu bile değildir. Sizin için gereken ekipmanları
okuduğunuz bölüme de aldırabilirsiniz, ya da mevcut ekipmanı da kullanabilirsiniz, ama o zaman da bir
sürü prosedürle uğraşmak zorunda kalırsınız.
Yapabileceğiniz şeylerden biri, para kazanmaktır. Yani filminizi finanse etmek için, para kazanmak. Parttime işlere girebilir, ya da çeşitli bilgi ve becerileriniz varsa, parça başı çalışarak ihtiyacınız olan ses kartı
ya da mikrofon için para biriktirebilirsiniz.
Hangi işleri yapabileceğinizi burada sıralamak abes olur. Zira herkesin kolundaki altın bilezik farklıdır.
Ama lütfen tesis yok, olanak yok diye ağlamayın. İşinizi görecek ekipmanı belirleyin ve onu elde etmek
için tek başınıza ya da arkadaşlarınızla birlikte birkaç ay ter dökmeyi göze alın. İş hayatında edineceğiniz
tecrübeler, film çekimi sırasında emin olun işinize çok yarayacaktır.
Herşeyin en yenisini almak zorunda da değilsiniz. Zaman zaman daha önce piyasada görev almış insanlar
ellerindeki kameraları, ışıkları, mikrofonları, ses kayıt cihazlarını elden çıkarmaktadır. Artık bunları
internetten takip edebilirsiniz. Şimdilik bu konudaki en iyi kaynak sahibinden.com adlı site gibi görünüyor.
Başka yerlere bakmayı da ihmal etmeyin.
Eğer para kazanmaya başlarsanız, bu kaynağı bilgilenmekte de kullanabilirsiniz. DFA gibi yerlerden ders
alabilir, ya da ilgilendiğiniz bir alanda çok önemli olduğunuz bir kaynağı (örneğin bir kitabı, ya da bir
videolu dersi) özetleterek Türkçeye çevirtebilirsiniz. Bunları tek başınıza finanse etmenize gerek yok,
birkaç arkadaş bir araya gelerek yapabilirsiniz.

199

***
Özetlemek gerekirse:
Sinemayla uğraşmak, dünyanın en zevkli işlerinden biridir. Her türlü zahmeti bile insana büyük bir haz
verir. Ama bu hazzı duyabilmek için bu işi layığıyla yapmanız gerekir. Bunun için de elinizi taşın altına
koymaya hazır olmalısınız.
Hazır mısınız?
gezgin82011-09-22T00:17:51.669+
Bağımsız Sinemacı Şirinler: Cesur, Bilgili, Yetenekli
Anti-NBC yazısına gelen bir yoruma verdiğim cevap:
Bizdeki düşük bütçeli filmler genelde, her nedense, yönetmenlerin nevrozlarını ve iç bayan yaşam
görüşlerini (nedense hep Dostoyevski severler) yansıtan eserlerdir. Bu nedenle de seyirciler tarafından
pek iltifat edilmez kendilerine.
Yani burada sorun, düşük bütçe değil, düşük bütçeyle iş yapmaya kalkanların iç bayıcı hikayeler üreterek
seyirciyi kaçırma eğilimleridir. Aslına bakılırsa bu yönetmenler, kendi dar çevrelerinden aldıkları
geribildirimden ("feedback") yeterince memnun olmalılar ki, filmlerini bu güzergahta çekmeye devam
etmektedirler. (Bkz. NBC, Zeki Demirkubuz, Ümit Ünal, vb.).Benim beş senedir bu sitede nasıl yapıldığını
anlatmaya çalıştığım film tarzı ise, düşük bütçeyle ama yine de seyirciyi düşünerek çekilen filmler. Bu tür
filmlerin özelliklerini anlatmaya çalışıyorum. Zaman sınırlaması koymak bu yöntemlerden sadece biridir.
Ama sadece bu yöntemi kullandı diye bir filmin başarılı olacağı hakkında garanti vermek mümkün değildir.
Türkiye'de sektörün TV-dizi ağırlıklı şekilde ilerlediği doğru. Yani neredeyse, bütün oyuncu, yönetmen,
kameraman, post'çu, vb.ler hayatlarını TV'den kazanıyorlar, ve sadece arada bir, o da prestij olsun diye
ya da (daha muhtemel olarak) tek bir işle voliyi vurmak için sinemaya tevessül ediyorlar.
Ama bu, bizim seyircimizin iyi anlatılmış hikayelere susamış olduğu gerçeğini değiştirmez. Ennn kötü
hikayelere bile akın akın gitmelerinin nedenlerinden biri budur. Ben de bu ihtiyaca (tamamen değil ama)
kısmen, bağımsız olarak çekilmiş iyi hikayeli Türk filmleri ile karşılık verilmesini istiyorum.
Ve evet: Sinemayla ilgilenen gençlerimizin önündeki en büyük engeller, maddi engellerden çok, psikolojik
engeller. Bilgisizliklerinin ve korkaklıklarının sonucunda, hiçbirşey yapılamayacağını zannediyorlar ya da
yapmaktan korkuyorlar. İnsanların çok daha cüzi olanaklarla film çekebildiğini önlerine somut örneklerle
koyduğumda bile, korkaklıklarına sıkı sıkıya yapışıyorlar. Christopher Nolan'ın Memento'dan önce 6 bin
(ALTI BİN) dolarlık bir film çekmiş olması, onların korkaklığını ve cehaletini yüzlerine vuruyor. Ama
yerlerinden kımıldamamayı tercih ediyorlar.
Çağan Irmak'a gelince: Çağan Irmak, Asmalı Konak'tan önce, hatta herşeyden önce "Bana Old And Wise'ı
Çal" aldı uzun bir kısa film çekmeye cesaret gösterdiği için sektöre girebilmiştir. Hayat hikayesini biraz
araştırırsanız, günümüzün en beğenilen (ama benim pek tutmadığım) bu yönetmeninin başarısının ilk
halkasında da büyük bir cesaret ve girişimcilik görürsünüz.
Hayat, cesurları sever. Cesur, bilgili, ve yeteneklileri ise daha çok sever. Alnından öper, baş köşeye
oturtur
gezgin92011-09-22T00:17:51.658+
12 Yıl Sonra Yeniden James Cameron: AVATAR
Sinemalarda en son Titanic (1997) ile arz-ı endam eden James Cameron'dan, yani sinemada dijital çağı
başlatmış adamdan (bkz. Abyss ve Terminator 2), yeni bir çağı (3D) müjdeleyen film.
Mümkünse, bir 3D sinemada izleyin. James Cameron filmleri, artık kuyruklu yıldızlar gibi, çok seyrek
gelmeye başladılar. Tadını çıkartın.
gezgin02011-09-22T00:17:51.572+
Ev Kadınları İçin Tek Derste Film Yapımı!

200

Tamam. Film çekmek için harika bir senaryo yazmayı, dağıtımcılarla birlikte içki içecek kadar onlarla
samimi olmayı, ya da 24K kameraların çıkmasını bekliyor olabilirsiniz. Ama aramızda o kadar sabırlı
olmayanlar da olabilir. Mesela canı çok sıkılan ev kadınları. İşte onlar için, Allah ne verdiyse onunla film
yapabilmelerini sağlayacak küçük bir rehber hazırladım. Yalnız bunun (ellerinde çok sayıda materyal
bulunduğu halde kolaya kaçanların başvurduğu) bir "kısa film" projesi olduğunu söylemeliyim. Burada
maksat, içinizde kıpırdanan sinemacıya az da olsa gerçek sinemayı tattırmak. Size uzun metraj film
çektirmek değil. Ki aslında onun aşamaları da aşağı yukarı bununki gibidir.
İşte gerekli malzeme:
1) Bir senaryo.
Evet. Her koşulda buna ihtiyacınız var. Ama bu projede gereken, uzun metrajlı bir film senaryosu değil.
İki, üç, hadi hatırımı kırmayın, beş sayfalık bir senaryo. Senaryoda olması gerekenler de şunlar:
I) Asgari, bir kahraman. Bu kahraman, birşeyler istemeli, ve karşısınaII) Engeller çıkmalı. Bu istek vs.
engel durumu, otomatikman seyircilerin ilgisini çekecektir.III) Kullanabileceğiniz mekanlar. Bu, tek bir
oda olabileceği gibi, birkaç odadan oluşan eviniz, arkadaşlarınızın ve akrabalarınızın evleri, arabanız,
polisle başınız derde girmeden çekim yapabileceğiniz her türlü dış mekan olabilir.IV) Yan karakterler.
Hikayenizde kahraman dışında bir kaç kişi daha olursa, daha eğlenceli olur. Hikayenizi yazarken,
filminizde oynatabileceğiniz eş dost akrabayı da düşünün, onlara göre rol yazabilirsiniz. En başta size
hayır deyip naz yapabilirler ama, bir süre sonra sinemanın büyüsü onları da etkileri altına alacaktır. Eğer
oyuncunuz eşiniz ya da çocuğunuz ise, yemek yapmamakla vb. tehdit edebilirsiniz.
2) Kamera. Hayır, HD olmasına gerek yok. Şu doğumgünlerini ve her türlü ailesel olayı çektiğiniz ve ikinci
el satsanız 350 liradan fazla para alamayacağınız kamera da olur. İster kasete (Mini DV kaset olması
tercih) ister DVD'ye, ister hard diske kayıt yapsın, fark etmez. PAL çekmesi avantajınızadır. Bir mikrofon
girişinin olması, daha da avantajınızadır.
3) Işıklar. Hayır canım, evinizin tavanından sallanan ampul/florasan/ekoton yetmez. Gerçek sinema,
yönünü ve şiddetini (hatta rengini) ayarlayabildiğiniz ışıkla yapılır. Ama bunun için gidip yüzlerce dolarlık
profesyonel ışıklar almanıza gerek yok. Evinizdeki masa lambası (evinizde bir çalışma masanız olduğunu
ve onun da üzerinde bir lamba olduğunu varsayıyorum) ya da tavana yönelttiğiniz ayarlanabilir halojen
lamba (ki fark ettiyseniz, "Yemekteyiz" programının ev çekimlerinde hep bunlar kullanılıyor) da işinizi
görecektir. Hatta eş dosttaki lambaları bir haftalığına ödünç alabilirsiniz. + Uzatma kabloları.
4) Kurgu yapabileceğiniz bir bilgisayar. Artık hemen her evde bir bilgisayar var. Bilgisayar varsa Windows
da vardır. Windows varsa, Moviemaker da vardır. "Ne! Bunca süredir evimdeki bilgisayarda bir kurgu
programı mı gizleniyordu?! Ve bunu bana şimdi mi söylüyorsunuz!" diyebilirsiniz. Yine de geç kaldınız
sayılmaz. Evet, Moviemaker programı ile kameranızdaki görüntüleri bilgisayarınıza aktarabilir ve bu
görüntüleri istediğiniz şekilde kurgulayabilirsiniz.
Bu işi daha iyi yapabilen programlar da var. Adobe Premiere, Sony Vegas, vb. programların deneme
sürümleri zaman zaman bilgisayar dergilerinin ekindeki DVD'lerde veriliyor. Olmadı bunları internetten
bulup indirebilirsiniz. Programları bilgisayara indirdikten sonra birkaç gün kurcalayın. Sizin için en önemli
fonksiyonlar görüntüleri nasıl kesip birbirine yapıştıracağınız ve sonra da bunları nasıl ihraç edeceğiniz.
(Bu konuda herhangi bir sorunla karşılaşırsanız Google'da "Kameradan Görüntü Aktarma" yazıp çıkan
yazıları okumanızı tavsiye ederim.)
Kameradan bilgisayarınıza aktaracağınız tek kaset bile asgari 13 GB yer tutar. Bu nedenle bu film
macerasına atılmadan önce yapacağınız en önemli işlerden birisi (eğer yeterli değilse) bilgisayarınızın
sabit diskinin kapasitesini artırmaktır. Artık sabit diskler sudan ucuz. Şöyle 100-200 GB'lık bir ekstra alan,
işinizi hayda hayda görür.
5) Mikrofon ve ses kartı. Bu maddeyi yazıp yazmamakta bir süre tereddüt ettim. Ama diğer maddelerde,
elinizde ne varsa onunla idare etmenizi söylerken, bu maddede koşullarınızı biraz zorlamanızı tavsiye
edeceğim. Zira sinemayla ilgilenenler pek farkında olmasa da kötü ses, bir filmin başarısızlığının belki de
ilk nedenidir. Bu yüzden, bir miktar para biriktirerek, kendinize bir shotgun mikrofon ve onun XLR
kablosunu sokabileceğiniz bir ses kartı almanızı tavsiye edeceğim. Ses kartını sahibinden.com'da
kolaylıkla ikinci el bulabilirsiniz. (Önemli olan bir XLR girişi olması). Shotgun mikrofonu ikinci el bulmanız
zor. Compel'den bir rode shotgun mikfrofon (tavsiyem NTG 1) alabilirsiniz. Ama eğer şimdilik fazla
açılmak istemiyorsanız müzik mağazalarında 50-100 liraya satılan spiker mikrofonlarıyla da idare
edebilirsiniz. Neticede bu, ilk filminiz. Bu mikrofonu, bilgisayarınızın ses kartına nasıl takacağınızı vb.
araştırın. Bir uzatma kablosu da gerekebilir.
***
201

Bir biçimde, beş sayfalık / beş dakikalık bir senaryo yazdığınızı varsayıyorum. Peki şimdi ne
yapacaksanız?
Önce senaryonuzu biraz görselleştirmeniz gerekiyor. Bunun için profesyoneller özel "storyboard"
sanatçıları tutarlar ve senaryolarının önemli sahnelerini onlara çizdirirler: oyuncu şurada duracak, kamera
onu şu şekilde çekecek, sonra kamera şöyle hareket edecek vb. Hem pahalı hem de masraflı bir iştir.
Ama siz de buna benzer birşey yapabilirsiniz. Elinizde 20-30 adet boş A4 kağıt alın ve Her kağıdın üzerine
üç adet 5 cm x 10 cm dikdörtgen çizin. Bu dikdörtgen, sizin kameranızla çekeceğiniz görüntüyü temsil
ediyor. Şimdi yapmanız gereken, Cin Ali'ler ile, hangi karakterin nerede durup ne tarafa doğru hareket
ettiğini belirlemek. Mesela 1. Sahne mutfakta geçiyorsa, dikdörtgenin üzerine mutfak yazın, mutfağın
hangi bölümü olduğunu temsilen belirten bir iki çizgi çizin (pencere önü mü, evye önü mü, dolap önü mü,
neresiyse), sonra da kahramanlarınızı Cin Ali'ler olarak bu zemin üzerine yerleştirin. Eğer kahramanlarınız
belirli bir yönde hareket ediyorsa, bunu da okla belirtin.
Storyboard yapmak zorunda değilsiniz, ama yapmanız işinizi kolaylaştırır. Ve filmi çekerken de buna
uymak zorunda değilsiniz. Siz sanatçısınız. İstediğiniz an yeni bir fikirle ortaya çıkabilir ve herşeyi
değiştirebilirsiniz.
Hatta bu konuda şöyle bir avantajı var günümüz gençlerinin: Artık her evde ufak bir dijital fotoğraf
makinası var. Ya da hemen her cep telefonu artık fotoğraf da çekiyor. Film çekim mekanlarınızı önce
bunlarla belirleyip kamera açısını vb. bunlarla prova edebilirsiniz. İsterseniz bu fotoğrafları kullanarak
bilgisayarda bir storyboard yapabilirsiniz.
***
Storyboard'dan sonra oyuncu seçimleri geliyor. Salonunuzun kapısını kapatın ve dışarıya da "Oyuncu
seçimi" yazın. Sonra eşinizi, çocuklarınızı, ve eş dostu kapının önünde sıraya sokun. Siz de içeri bir
masanın arkasına oturup onları teker teker çağırın. Tabi sosyal ve ailevi hayatınızın sona ermesini
istiyorsanız. :)
Asıl yapmanız gereken, yukarıda da belirtildiği üzere, az arıza çıkartarak razı olacak tanıdıklarınıza ve
akrabalarınıza göre bir senaryo yazmak. Sonra da senaryoyu onlara dağıtmak ve rollerini ezberlemelerini
istemek. Normal bir filmde, çekimlere geçmeden önce birkaç defa okuma provası yapılır. Ama sizin böyle
bir şansınız olmayabilir. Oyuncunuz "Ben bu iş için yeterince para almıyorum. Hatta hiç almıyorum!" deyip
seti terk etmez de çekimlerin sonuna kadar kalırsa, kendinizi şanslı addedin.
***
Kendinize bilgisayardan, ışıktan, sesten anlayan bir asistan bulun. Bu muhtemelen kocanız olacaktır.
Erkek kardeşiniz de olabilir. Bu konuda her türlü şirinlikle erkekleri sömürmekten sakın çekinmeyin.
Hayatları boyunca bir kez bu anlamsız bilgileri anlamlı bir dava için kullanma şansı verin onlara. Teşvik
için ev yapımı çikolatalı kek ve süt de işe yarayabilir.
Bu şahıslara ışıkları taşıtacaksınız, sesi kaydettireceksiniz, sonra da görüntüleri bilgisayara
aktartacaksınız. Emin olun, Holivut'un en büyük yönetmenleri bile, teknik elemanlara olmasa bile
birilerine (yapımcı, oyuncu, vb.) yağ çekmek zorunda kalıyorlar. Kendinizi onlara yakın hissetmenizde
hiçbir sakınca yok: "Allahım! Spielberg de bu kadar uğraşıyor muydu acaba oyuncularıyla?!!" Kesinlikle
evet.
***
Filminizi, çekim mekanlarının ve oyuncuların uygunluğuna göre çekin. Yani çekim günlerinizi bunlara göre
ayarlayın. Eğer senaryonuz elveriyorsa, filmin tamamını bir günde de çekebilirsiniz, birkaç günde de. Eğer
farklı günlerde çekiyorsanız, sahnelerin aynı şekilde aydınlatılmış olmasını sağlamak için günün aynı
saatinde çekin ve ışıkları da aynı şekilde kurun.
Her sahneyi birkaç defa çekin. Hatta oyunculara nazınız geçiyorsa, "iyi" olduğunu düşündüğünüz bir
sahneyi bile birkaç defa ve farklı açılardan çekin. Kurgu aşamasında elinizin altında ne kadar çok alternatif
olursa o kadar iyi. Ama bir oyuncuya aynı sahneyi on beş yirmi defa oynatırsanız, ilk birkaç çekimdeki
enerjiyi bulamayabilirsiniz de. Bunu da unutmayın. Yine de aynı çekim'i en az üç defa tekrarlatın. Asla bir
defayla yetinmeyin.
***

202

Filmi sesli çekeceğiniz için, mikrofonu doğru bir biçimde (oyuncuların üzerinde ama kameranın görüş
alanının dışında) tutmalısınız. Daha doğrusu tutturmalısınız. Bunu yapacak arkadaşa (yani eşinize), film
çekimi boyunca kol kaslarının ne kadar geliştiği hakkında iltifatlarınızı esirgemeyin. Birkaç deneme ile
mikrofonu kameranın görüş alanının dışında tutmayı öğrenecektir.
Peki sesi nasıl kaydedeceğiz. Mikrofonu doğrudan laptopunuza ya da harici bir ses kartına bağladığınızı
düşünelim. Ses kayıt yapmak için çok çeşitli programlar var. Ben Audition'ı tavsiye ediyorum. Deneme
sürümünü bulabilirsiniz. Alternatifleri de işe yarayacaktır. Ses konusunda önemli olan, seslerin
çatlamaması. Bu nedenle kayıt düzeyini ayarlamanız gerekecektir. Programı bilen birisinden yardım alın,
ya da bu konuyu biraz araştırın. Her zaman (seste, kurguda, ışıkta) prova yapmakta fayda vardır.
***
Eveet. Filmi çektiniz ve bilgisayara attınız. (Bu bilgisayara atma işlemini kendiniz yapabilirsiniz.
Fotoğrafçılara vb. yaptırmanıza gerek yok. Eğer kameranız sabit diskli ise mutlaka beraberinde bir
bağlantı kablosuyla gelmiştir; DVD'ye kaydediyorsa, kayıt yaptığınız DVD'yi çıkarıp bilgisayara
takacaksınız, o kadar. Eğer kasede kaydediyorsa, tek yapmanız gereken, kameranız ile bilgisayarınız
arasındaki iletişimi sağlayacak bir Firewire kablosu almanız - büyük bir ihtimalle her iki ucu da 4 pin'li biri 4 diğeri 6 pin'li de olabilir. Kamerayı bilgisayara bağlayın, ve görüntüleri -Moviemaker ya da benzeri
bir programla- bilgisayara aktarın. Bunları yapmadan önce, kameranızla birlikte gelen kitapçığın ilgili
bölümünü birkaç defa okuyun.)
Şimdi yapmanız gereken, bu görüntüleri, anlamlı bir bütün meydana getirecek şekilde birbirine eklemek.
Bu işleme "kurgu" ya da "montaj" denir. İşte bence sinemanın ennn eğlenceli aşaması budur. Zira
elinizdeki materyali, istediğiniz şekilde kurgulayabilirsiniz - tabii ki genel olarak senaryoya bağlı kalmak
kaydıyla. Ama bazen, senaryoda o anda orada olmayan bir görüntüyü de, sahneyi yaratırken
kullanabilirsiniz.
Kurgu aşamasında "zamanla" oynayabilirsiniz. Yani bir sahnenin hızlı olmasını sağlamak için kısa
kesmeler kullanabilir, ya da uzun planlar ile zamanı bilerek esnetebilirsiniz (bkz. NBC). Tabii burada, "film
grameri"ni bilmekte fayda vardır. Bu ilk filminiz olduğu için, bu konuda çok akademik bir araştırman
yapmanıza gerek olduğunu sanmıyorum. Ama artık bir film yönetmeni olduğunuza göre, başkalarının
filmlerini "bu sahneyi nasıl kurgulamış" diye daha dikkatli seyretmenizi tavsiye ederim. Evdeki DVD
player'a sevdiğiniz bir filmi koyun, elinize kumandayı alın ve aynı sahneyi otuz defa tekrar tekrar izleyin.
Size bu sahneyi sunan yönetmenin ve kurgucunun, sizin daha önce bir kere seyredip geçtiğiniz bu
sahneyi yaklaşık 300 defa izlediğini de hatrınızdan çıkarmayın. Hatta elinize bir kağıt kalem alıp not bile
tutabilirsiniz.
***
Filminizin kurgusu bitti. Peki müzik? Bazı yerlere dramatik etkiyi artırmak için müzik ekleyebilirsiniz.
Bunun için elinizdeki müzik arşivini en arsız ve hayasız bir biçimde kullanabilirsiniz. Tabii bu da oturup
saatlerce bu müzikleri dinlemek, not almak, deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulmak anlamına
gelecektir. Ama emin olun, her saniyesine değecektir.
***
Müziği de eklediniz, şimdi ne olacak? Filminizi ihraç edeceksiniz. Yani bilgisayar dışındaki bir ortamda da
seyredilebilmesi için, (muhtemelen) bir DVD'ye aktaracaksınız. Moviemaker'ın bununla ilgili yönergeleri
çok basit. Sol tarafta filminizin aşamaları hakkında gayet faydalı bilgiler yer alıyor. Size sunduğu
seçenekleri iyice okuyun, anlamadığınız yer varsa Google'da araştırın. Emin olun sizden daha fazla kafası
karışık birileri benzer sorular sormuş ve cevabını almıştır. Eğer İngilizce'niz varsa, cevabı on saniyede
bulacağınızdan eminim. Yoksa, bu süre sadece biraz daha uzayacaktır.
***
Filminiz bitti? Peki şimdi ne olacak?
1) Filminizin DVD kopyalarını eşe dosta dağıtabilir, daha da eğlencelisi, bir akşam oturup hep beraber
izleyebilirsiniz.
2) Filminizle ilgili bir web sitesi açıp, onu tanıtan yazılar, fotoğraflar, hatta kısa video parçaları
yükleyebilirsiniz. Filminiz için blogger'dan bir sayfa alabilir, hatta sadece bu film için facebook'ta bir sayfa
açabilirsiniz. Ya da filmi facebook sayfanıza yükleyebilirsiniz.

203

3) Filminizin tamamını Youtube ya da Vimeo'ya yükleyebilir ve başkalarının eleştirilerine açabilirsiniz. Eğer
bir ev kadını olduğunuzu öğrenirlerse hemen hepsi sizi takdirle karşılayacaktır. Gerçek kimliğinizi söyleyip
söylememek size kalmış.
4) Filminizi kısa film yarışmalarına ve festivallere yollayabilirsiniz. Evet. Yanlış duymadınız. Eğer elinizde
bir film varsa, kendiniz çektinizse, bunu sene içinde her türlü kısa film festivaline yollayabilirsiniz. Allah
aşkına, Altın Portakal'a bile yollayabilirsiniz! Önünüzde duran mı var?! Her sene onlarca belediye "kültürel
faaliyet" olarak hemen hiçkimsenin umursamadığı kısa film festivalleri düzenler ve üç beş bin TL gibi
aslında gayet hoş ödüller koyarlar. (Bunun için düzenli aralıklarla Google'da "Kısa film yarışması" "20??
Film festivali" diye arama yapın). Bunlardan "bir" tanesini kazansanız bile, mutfak dolaplarını
değiştirebilirsiniz :) Eğer Altın Portakal'da dereceye girerseniz, Nurgül Yeşilçay'a yakından bakabilir ve
hemen yanınızdaki eşinize "Hıh, aslında hiç de o kadar güzel değilmiş" diyebilirsiniz, ona duyuracak
şekilde!
Hepinize iyi şanslar.
***
Aklınıza şu soru gelebilir: Acaba bu yazı neden gençler için değil de ev kadınları için yazıldı?
El Cevap: Sevgili gençlerimiz ömürlerini geçirdikleri anlamsız işlerin (yani, facebook, msn, twitter ya da
karşı cinsle/karşı cins hakkında cep telefonu görüşmesi) başından kalkıp adam gibi bir film çekemeyecek
kadar şuursuz, bezgin, kibirli, ve/veya tırsak oldukları için!
Lise sona kadar anlamsız/yarı-anlamlı bilgileri ezberleyip bunlarla ilgili testlere girmek dışında gerçek
hayatla ilgili doğru dürüst hiçbir sorumluluk üstlenmeyen gençlerin, üniversiteden mezun olurken aniden
bir film çekmek için gereken azim, kararlılık, ve sorumluluk duygusu kazanmasını beklemek tabii ki onlara
haksızlık olur.
Ama bu kadar da salmayın be kardeşim kendinizi! Bu kadar armut piş ağzıma düş olmayın. Teknolojinin
önünüze yem olarak attığı zaman-katillerine bu kadar çabuk ve kolay kanmayın! Bu kadar da kendini
beğenmiş olmayın. Elinizdekiyle yola çıkın. Sadece o yolculuk da size çok şey öğretecektir, emin olun.
Unutmayın, her arayan bulmadı, ama bulanlar hep arayanlardı
gezgin22011-09-22T00:17:51.653+
İflah Olmazlar İçin Film Yapımı
gezgin02011-09-22T00:17:51.544+
Anti-NBC Filmi Nasıl Yapılır
Anti-NBC'den kastım, Nuri Bile Ceylan (NBC) filmlerinin aksine, hikayenin normal hızda, hatta normalden
daha hızlı ilerlediği filmler. Bildiğiniz üzere Nuri Bilge Ceylan filmlerinin en büyük özelliklerinden
(sıkıntılarından) birisi, hikayenin ilerlemek bilmemesidir. Kimi seyircinin bundan hoşlandığı belli, ama
büyük seyirci kitleleri bu kadar düşük hızları sevmiyor.
Skalanın diğer ucunda, hızı hiç düşmeyen filmler var. Artık bir noktadan sonra insanı yoran bu tür filmleri
ise genel olarak adrenalinden (ya da fazla beyaz şeker tüketmekten) yerinde duramayan gençler
seyrediyor. Ben de genelde bu tür filmleri severim, eğer koşuşturmaca için makul bir neden
bulunabilmişse. Bu yazıda, bu tür koşuşturma filmlerinin bir iki ortak özelliğinden bahsedeceğim.
"Crank" (bizde "Tetikçi" diye oynamıştı) filminde filmin kahramanına, vücuttaki epinefrin'in salgılanmasını
engelleyen bir ilaç verilir. Bunun sonucunda kahramanın kalbi yavaşlayacak ve duracaktır. Kahramanımız
sadece sürekli hareket ederek ve kendisini tehlikeye atarak ve böylece adrenalinini yükselterek bu ilacın
etkisini nötralize edebilecektir. Bunun sonucunda, baştan sona koşuşturmalı bir film seyrederiz.
"Crank: High Voltage"da ise kahramanımızın kalbi alınıp yerine elektrikle çalışan ikinci bir kalp takılmıştır.
Ama bu kalbin de aküsü bitmek üzeredir. Kahramanımız yine kendisine arada sırada yüksek akımlı
elektrik vererek ve sürekli hareket ederek hayatta kalmak şansına sahiptir. Ayrıca bu arada kalbini
kendisinden çalan adamı da bulmalı ve kalbini geri almalıdır.
Hareket için biraz mantık sınırını zorlasa seyretmesi gayet zevkli olan bir diğer film de "Hız Tuzağı"dır.
("Speed"). Baş rolünde Matrix öncesi bir Keanu Reeves'in oynadığı bu filmin hız için kendine koyduğu
kural, "bomba konulmuş bir otobüsün, saatte 75 km'nin altına inerse, bombanın patlayacak olması"dır.
204

Bunun neticesinde yolcu dolu otobüs, şehrin kalabalık caddelerinde büyük bir hızla ilerlerken, otobüse
binmeyi başaran bir polis (Keanu), yolcuları sağ sağlim otobüsten indirmeye çalışır.
Son örnek de, "Koş Lola Koş" (“Run Lola Run"). Bu filmde de kahramanımız Lola, dolaylı olarak başını
belaya soktuğu erkek arkadaşının hayatını kurtarmak için 20 dakika içinde 100 bin mark (Euro öncesi
Alman para birimi) bulmalıdır. Bu filmin diğerlerinden bir farkı, bu 20 dakikayı üç defa, ama her defasında
çeşitli farklarla anlatmasıdır. Yine de filmin hızının son derece yüksek olduğunu tahmin edebilirsiniz. Lola
rolünde, "Bourne Identity" filminden tanıdığımız Franka Potente, Manni rolünde ise, Temmuzda'dan ("Im
Juli") hatırlayacağınız Moritz Beilbtreu var. Karşılıklı döktürüyorlar.
***
Bütün bu filmlerin ortak özelliği, kahramanın bir hedefe ulaşması için kısa bir süresinin olmasıdır.
Kahraman, kendisine verilen bir zaman sınırına uymak zorundadır yoksa çok kötü şeyler olacaktır. (Bu
yöntem, son 7 sezondur TV'nin en hareketli dizilerinden biri olan "24"ün de bel kemiğini oluşturur.).
Eğer seyircinizin ilgisini biraz daha çekmek, onları biraz daha heyecanlandırarak hikayeye bağlamak
istiyorsanız, kahramanınıza böyle bir sınırlama verin ve önüne akıl almaz bir sürü engel koyun. Ama
bunların aşılması imkansız (gibi görünen) engeller olmasına ve kahramanımızın da büyük oranda zeka ve
çaba ile son anda bu engelleri ilginç bir şekilde aşmasına dikkat edin. Gerisi, kendiliğinden gelecektir
gezgin72011-09-22T00:17:51.632+
Oh Bebeğim, Bu Gece Ağlamıyor musun?!
Bugün Amerikan sinemasında çok büyük bütçelerle çalışan birçok yönetmen, kariyerlerinin en başında çok
düşük bütçelerle ve tam anlamıyla "bağımsız" filmler çekmişler. Yani bu insanlar gökten zembille
inmiyorlar, ya da seçkin bir "elit"in üyeleri olarak doğmuyorlar.
Buna birkaç örnek vereyim:
En son "Batman - The Dark Knight" ile seyircinin karşısına çıkan Christopher Nolan'ın ilk filmi, 1998
yılında çevirdiği "Following". Film, sıradan insanları saplantı haline getiren bir yazarı anlatıyor. Film 6.000
(altı bin) dolara çekilmiş. Nolan filmi bir sene boyunca haftasonlarında çekmiş ve üniversitenin film
klübünde tanıştığı insanları oynatmış. 1999'a kadar gittikçe artan bir şöhret kazanan film, Nolan'ın 2000
yılında Memento'yu (bütçe: 4.,5 milyon dolar) çekmesinin önünü açmış. Gerisi malum.
En son "Şampiyon" ("The Wrestler") ile sinemalarda arz-ı endam eden Darren Aronofsky'nin ilk filmi
Pi"nin bütçesi 35,000 (otuz beş bin) dolar. Ama filmin getirisi 3 milyon iki yüz bin dolar. Bu başarı (ki filmi
bilenler bilir, hiç de öyle bir kerede oturulup keyifle seyredilecek birşey değildir), Aronofsky'nin “Requiem
for a Dream"i (bütçe, 4,5 milyon dolar) yapmasının önünü açıyor. Aronofsky'nin bir sonraki filmi 35
milyon dolara yaptığı "The Fountain"in gişesi 15 milyon. Son filmi "Şampiyon"u ise, yine tam bir bağımsız
gibi 6 milyon dolara çekiyor ve gişede 44 milyon dolar kazandırıyor.
Son haber ise, bağımsız film çekmek isteyenlerin cesaretini bayağı artıracak cinsten: "Crank" filmlerini
("Crank" ve “Crank: High Voltage") duymuşsunuzdur. Başrolünde Jason Statham'in yer aldığı, baştan
sona koşuşturmalı, içinde bolca şiddet ve acayip vesilelerle cinsellik bulunan bu filmler, nispeten küçük bir
bütçe ile yapılmış bulunuyor. Herkese hitap etmeyen bu filmler (ilkini seyrettiğimde abartılı bulmuştum,
ama ikincisini, şimdi vereceğim bilgiden sonra merak edip seyrettim), ortalama olarak 12 milyon dolara
yapılmış ve 40 milyon dolar civarında da gişe getirmişler (DVD ve TV gelirleri dahil değil).
Yönetmenler ilk filmde ("Crank"), fiyatı 115 bin dolar olan Sony F950 kullanmışlar (Holivut'da kimse
kamera satın almaz, hep kiralanır). Bu kameranın renk örneklemesi 4:4:4, kullandığı format ise HDCAM
SR (440 ya da 880 Mbps!) . Yani piyasadaki en iyi formatlardan biri. Fakat yönetmenler ikinci filmde
(“Crank: High Voltage"), kamera konusunda daha serbest olabilmek için daha küçük bir kamerayla
çalışmaya karar vermişler. Ve neyi tercih etmişler biliyor musunuz: Canon XH-A1. 3400 (üç bin dört yüz)
dolar fiyatı olan bu yarı-profesyonel ("prosumer") kamera, HDV kaydediyor. Yani 25 (yirmi beş) Mbps veri
hızıyla, 4:2:0 renk örneklemesi yapıyor. Önemli bir özelliği ise 24 kare çekim yeteneğinin bulunması.
Ayrıca, filmde bir çok Canon HF10 da kullanılıyor. Tatilcilerin gözdelerinden olan ve yarım kiloyu aşmayan
bu AVCHD kamera (17 Mbps, 4:2:0), film setinde büyük kameraların konulamayacağı yerlere konularak
çok ilginç açılar yakalanmasını sağlamış. Filmi izlerseniz, hangi çekimlerin bu 500 (beş yüz) dolarlık minik
kamerayla yapıldığını tahmin edebilirsiniz. Bu kameranın da 24 kare özelliği var. Filmin bazı sahnelerinin,
uzaktan kumandalı bir oyuncak arabaya monte edilmiş bir HF10 ile, diğerlerinin ise patenle kayan
yönetmen tarafından çekildiğini de belirtmeliyim.

205

Sonuç? İkinci film de ilk filmin başarısını neredeyse yakalamış durumda. Yaklaşık bütçe 12 milyon dolar,
ve gişe de 40 milyon civarında.
Bir örnek de bizden: "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" (2004) filmini duymayanınız yoktur. Filmin
bütçesi, yaklaşık 50 bin dolar. Peki filmin Sony DVCAM ile çekildiğini biliyor muydunuz? DV formatının
Sony'ye özgü versiyonu olan DVCAM (Panasonic'e özgü olanı da DVCPRO), bildiğiniz DVD çözünürlüğünü
kullanıyor (720 x 480 ya da 576). Yani HDV'nin (1080 x 1440) neredeyse dörtte biri kadar. Renk
örneklemesi ise 4:2:0 (PAL) ya da 4:1:1 (NTSC). Veri hızı 25 Mbps (HDV ile aynı) ve kare içi sıkıştırma
("intraframe") yapıyor (HDV'den daha iyi).
Filmin gişede çok başarılı olduğu söylenemez (18 bin kişi), ama o dönemde festivallerin gözdesi olduğunu
ve birçok ödül aldığını (örn. İstanbul Film Festivali'nden "En İyi Film Ödülü") hatırlayacaksınız.
***
Demem o ki, hikayeniz güzel olsun, güzel bir "cast" oluşturun, kurguyu ve sesi iyi yapın/yaptırın,
kameradan anlayan bir görüntü yönetmeni bulun, ve işe başlayın. Sallanarak vakit kaybetmeyin!
gezgin32011-09-22T00:17:51.641+
Film Dağıtımı Vb. Hakkında
Yukarıdaki videoda çektiğiniz filmin dağıtımı hakkında bilgi veriliyor. Tavsiyem, videonun yayınlandığı
siteye (Uzmantv.com ) gidip konuyla ilgili diğer videoları da izlemeniz.
Bu video da bir film yapımcısının ağzından yapım sürecini anlatıyor
gezgin02011-09-22T00:17:51.514+
Daldaki Kuş: Yeni Kameralar
Sinemayla ilgilenip de kameralarla ilgilenmeyen yoktur sanırım. Bu yazıda profesyonel kameralardan
(Vericam, Genesis, RED, vb.) değil de, bağımsızların kolayca elde edebileceği kameralardan
bahsedeceğim.
Bildiğiniz gibi film yapmak isteyen kişinin iyi bir kameradan bazı beklentileri vardır.
1) 24p kare çekim yapması.2) Alan derinliğinin sığ olması - bu 35 mm adaptörler ile halledilebiliyor.3)
Profesyonel ses kaydı yapabilmesi - yani XLR jak girişinin olması - bu da dışarıdan halledilebiliyor.4) Renk
örnekleme kalitesinin yüksek olması - asgari 4:2:2 olmalı.5) Veri aktarım hızının olabildiğince yüksek
olması - mümkünse 100 Mbps.6) Jöle etkisinin olmaması, ya da az olması - bilmeyenlere komik gelebilir,
ama en pahalı kameraların bile bir jöle etkisi olabiliyor.
***
Artık piyasadaki birçok küçük kamera 24p kayıt yapabiliyor. Bu konudaki liderlik son zamanlarda
Canon'da idi. Kaset bazlı kameralarda Canon HV40, gerçek (N) 24p (HDV) kayıt yapıyor. Yani 60i üzerine
24p kaydetmiyor, doğrudan 24p kaydediyor. Bu açıdan bir üstünlüğü var.
AVCHD codeğine gelirsek, burada da önderlik Canon'da gibi. Küçük kameralarda Canon HFS100, en
yüksek veri aktarım hızına sahip: 24Mbps. Onun hemen arkasından Panasonic'in HDC-TM300'ü geliyor.
Bu kameranın max. veri hızı 17 Mbps ama büyük bir avantajı var: odaklama halkası. Yani odağı elle
yapabiliyorsunuz. Diğerlerinde bu kadar hassas odaklama olanağı yok.
Sony'nin de bu alanda başa baş güreşen küçük kameraları var. Ama hepsinin en büyük sorunu bence ses
kaydı. Hepsi sadece küçük jaklar yoluyla ses kaydına olanak tanıyor. Bu sorunu bypass edebilmek için
dışarıdan beachtek ya da juicedlink XLR adaptörleri almalısınız. Fiyatları çok fazla değil.
Bu kategorideki süpriz yumurta ise Panasonic'in GH1 adlı fotoğraf makinası. Bu cihaz 17 Mbps'de 24p
video çekiyor. Alan derinliği çok güzel. Fiyatı da 1400 dolar civarında. Ama bununla ciddi bir film çekmeyi
düşünmek pek mümkün değil zannımca.
Bir üst kategoride (yaklaşık 3000 dolar) ise Panasonic'in HMC 150'si var (AVCHD - SD karta kayıt). Bunun
fiyatı yukarıda bahsettiklerimin yaklaşık 3-4 katı kadar (burada yurtdışı fiyatlarından bahsediyorum.
Türkiye fiyatları genelde genç sinemacılar için dudak uçuklatıcı). Canon'un bu kategorideki kamerası ise
XH-A1 (HDV - yani kasetli). Sony'nin alternatifinin adı HDR-FX1000 (HDV - kasetli).
206

HMC 150'nin üstündeki kameralar (5000 dolar ve üstü civarı) ise artık profesyonel kameralar sayılıyor:
Panasonic'in HPX 171'i ve HVX 200A'sı (her ikisi de Intraframe, 100 Mbps), Sony'nin EX1 ve EX3'ü
(XDCAM EX, Long GOP, 25 ya da 35 Mbps, 4:2:0 renk örnekleme), Canon'un XH-G1 (HDV) ve XL-H1'i
(HDV) var. Bu kategorinin en büyük süprizi ise bu sene Panasonic'ten gelen HPX301. Bu kamera
1920x1080'i AVC-Intra denilen müthiş bir codec ile 100 Mbps'de "10bit" olarak kaydediyor. (Bu bit
konusunu da biraz araştırın: 8 bit vs. 10 bit).
***
Gelelim gelecek kameralara. Bu alanda benim ilgimi çeken üç kamera var.
1) Panasonic, RED'in Scarlet çıkartmasının (ve başka şeylerin) önünü kesmek için HMC40'diye bir kamera
çıkartıyor 1 Eylül'de. 1920x1080 kayıt yapacak olan bu kamera AVCHD codeğin en yüksek profilini (yani
24 Mbps) kullanıyor. Ve fiyatı da 2000 dolar olacak (Amazon'a ve BH'e bakın). Bu özellikleri bu fiyata
verdiğiniz zaman, fiyat olarak kendisinden bir üst sınıftaki birçok rakibini de bayağı zorlamış olacak. Bir
üst kategoride bazı fiyat düşüşleri olabilir ya da benzer kameraları görebiliriz.
2) RED, 3000 dolara, 3K (3 bin satır) kayıt yapan Scarlet adlı kamerayı bu sonbaharda çıkaracak inşallah! Millet dokuz değil on dokuz doğurdu bu kameraları beklerken. Acaba beklemeye değdi mi diye
merak etmiyor değilim. Elinizdeki 1920-1080 kameralarla filminizi çekebilirdiniz - eğer George Lucas bile
bu çözünürlükten memnunsa (Yıldız Savaşları 2 ve 3, bu çözünürlükte çekildi) siz niye memnun
olmayasınız ki? (Sadece çözünürlük açısından söylüyorum, yoksa, onun kullandığı kameraların onlarca
başka artısı daha vardı.) RED, Epic ve Scarlet'in diğer modellerini de aynı dönemde piyasaya sürecek herhalde. Herkes heyecanla bekliyor, ama bağımsız sinemacıları çok heyecanlandıran birşey yok ortada.
Zira fiyatları biraz tuzlu olacak.
3) Canon'un Mark II'si ise herkesi kahretti. Alan bin pişman, almayan.. o kadar pişman değil. Zira kamera
sadece 30 kare kayıt yapıyor. Manda gözü kadar bir sensörü olmasına karşın, 30 kare hiçbir sinemacının
işine yaramaz. 30'dan 24'e çevirme işlemi genelde sorunludur ve istenilen sonuçları pek vermez. (Sadece
video ortamı için çekiyorsanız, durum başka tabi). Renklerin güzelliği ve gece çekimlerinin RED'i bile
kıskandıracak kalitede olması dışında, sinemacılar için pek birşey ifade etmedi Mark II.
Amma ve lakin...
Canon 24p özelliği başka bir fotoğraf makinasına ekleyecekmiş. Bu tamamen bir söylenti, ama bir Canon
yetkilisinden duyulan bir söylenti. Adam özetle bu özelliğin (yani 24p'nin) Mark 2'ye eklenmesinin
mümkün olmadığını, ama bu özelliğin, 1Ds Mark 3'ün bir sonraki modeline konulacağını söylemiş. Ama
işin kötü tarafı şu: iki sene önce çıkan 1Ds Mark3 halihazırda 7000 dolara satılıyor. Yani yeni çıkan modeli
herhalde bir sekiz-dokuz bin dolar civarında olur. Bu fiyatıyla da RED ile, Scarlet'lar ile, Panasonic HPX
301'ler ile yarışır hale gelir. Yine de alan derinliği ya da gece çekimleri konusunda hiçbir sorun
yaşamayacağı kesin. Ama codec'i de görmek lazım. Zira Mark 2'nin codec'i 38 Mbps iken HPX 301'in
codec'i 100 Mbps ve de 10 bit. Ayrıca HPX'in tonlarca başka özelliği (ses girişleri, HD çıkışları, vb.) de var.
Ve artık bütün kameraların CMOS'a dönmesi (yani CCD sensör yerine CMOS senör kullanması) ise insanı
çıldırtıyor. Yarattıkları jöle etkisi ile her türlü hızlı yatay hareketi çekilmez hale getiriyorlar. Bütün dikey
yapılar (binalar, ağaçlar, elektrik direkleri, duvar köşeleri, hatta insanlar) sanki rüzgarda arkaya doğru
eğilmiş gibi yamuluyorlar. Ve bunu da pek bir çaresi yok. Panasonic dahil birçok şirket plug-inler
geliştirmeye çalışıyor ama tamamen bozuk kaydedilmiş bir görüntüyü plug-in'le ne kadar düzeltebilirsin
ki?
***
Şunu asla unutmayın: bu "yeni çıkacak kamera" muhabbeti asla bitmez. Siz elinizdeki projenize
güveniyorsanız, bir biçimde 1920x1080 4:2:2 kayıt yapan bir kamera ele geçirin (kiralamak en doğru
seçim), güzel bir ses kayıt düzeneği bulun/kurun ve projenizi çekin. Şu çıksın bu çıksın diye beklerseniz,
feleğinizi şaşırırsınız.
Eldeki bir kuş, daldaki iki kuştan evladır zira!
***
Önemli Not: HDV codec'i, 1440x1080'dir ve renk örneklemesi de 4:2:0'dır. Veri hızı 25 Mbps'dir. AVCHD
ise 1920x1080 satır kaydeder ama onun da renk örneklemesi 4:2:0'dır. Veri hızı max. 24 Mbps'dir ama
HDV'den daha verimli olduğu söylenmektedir.

207

Önemli Not 2: Bir de Long GOP ve Intra-frame kayıt durumları var. HDV ve AVCHD Long GOP'tur. XDCAM
EX ve HD de öyle. Bu konuda sınıfı geçen tek kamera Panasonic: hem HVX 200A hem HPX 170 ve 301,
Intraframedir. Uzun metraj filminizi çekerken Long GOP çeken bir kamera değil, Intra-frame çeken
kamera kullanacaksınız. Elinizdeki olanakları bu yönde zorlamanızı tavsiye ederim.
Önemli Not 3: Bir de film çekimi için yetersiz olan kameralardan (örn. Sony FX1, EX1 ve EX3 ya da Canon
G1 - normalde 25 ya da 35 Mbps, Long GOP, 4:2:0 kameralar) bile HDMI ya da HD SDI çıkışları
sayesinde çok güzel sonuçlar almayı sağlayan Intensity (Sıkıştırmasız, 4:4:4) ya da Aja Kona gibi
bilgisayar (PCI) kartları, NanoFlash (160 Mbps, 4:2:2) ya da Ki-Pro (Prores 422) gibi kayıt cihazları veya
doğruda laptop'un expresscard girişine uygun imperx gibi HD-SDI yakalama kartları var. Bunları da bir
araştırmalısınız. Elinizdeki kısıtlı olanakları aniden birkaç katına çıkartabilirler zira.
***
Video formatları hakkında daha fazla bilgiyi aşağıdaki (wikipedia'dan alınmış) tabloda görebilirsiniz.
Sinema bir sanattır ve matematikle ne ilgisi vardır, demeyin. Çok ilgisi var zira.
Cübbeli Zerzevat Hk. Birkaç Not
Geçen haftalarda ekranı işgal eden <span>(ve anlaşılan işgal etmeye devam edecek olan) Cübbeli
Zerzevat şöyle buyurmuş:
"Cennete giden kadınlar, evlilerse kocalarına verilecekler. Yalnız çok adamla evlendilerse, son kocaya
verilecekler. Kadının kocası çok kötü bir adamsa, alkolikse, kadını dövdüyse, zaten cennete giremeyecek.
Cennete tek başına giden kadın, dünyadaki şehitlere verilecek. Ama kadın orada beş erkek
isteyemeyecek, sadece bir erkek isteyecek ama o adamın beş erkek gücü olacak, ona her türlü zevki
tattıracak. Cennete giden erkeklerin tenasül uzuvları eğilmez. (!!!) Kadınlara, bir tane erkek verilse de o
erkek cimadan hiçbir zaman kaçmayacak, sürekli yapabilecek, kadın da istediği kadar cima edecek.
Erkeğe de huriler verilecek."
Bu, zatı muhteremin zırvalıklarının sadece küçük bir bölümü. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor. Ama aklıma ilk
gelen, bu adam her nerede vaaz veriyorsa, derhal imamlık ehliyetinin elinden alınması, şimdiye kadar
halka verdiği zararın cezası olarak da adam gibi bir ilahiyat fakültesinde lisans, master, doktora yapmakla
cezalandırılması. Üstüne de iki ya da dört yıllık bir fen eğitimi (tercihan biyoloji, ya da temel tıp bilimleri)
alması.
Şimdi sadece yukarıdaki paragrafla ilgili bazı soru ve yorumlarım olacak. Aksi takdirde bu gece (ve takip
eden geceler) rahat uyuyamam:
1) "Cennete giden kadınlar, evlilerse kocalarına verilecekler." Yahu kadın zaten bir ömür boyunca aynı
adamın kahrını çekmiş, hatta bu kahrı çekmeyi, cennete gitmenin yollarından biri olarak kabul ettiği için
bu kadar tahammül edebilmiş. Bir de öbür tarafta karşısına aynı ibiş mi çıkacak?! Peki adam da cennete
giderse, son cümlede söylendiği gibi adama bir sürü huri verilecek. Kadın bu hurilerden biri mi olacak?
2) "Cennete tek başına giden kadın şehitlere verilecek." Hanfendiler, eninde sonunda birilerine peşkeş
çekiliyorsunuz. Boşuna uğraşmayın. Seçme şansınız neredeyse sıfır. E bunu duyan bazı kadınların bu
tarafta birden fazla adamın peşine düşmesine şaşmamalı.
3) "Kadın orada beş erkek isteyemeyecek, sadece bir erkek isteyecek ama o adamın beş erkek gücü
olacak." Cennet-i ala'yı kerhaneye çevirdi adam iki dakikada. Yani dervişin fikri neyse zikri de o olur
derler ya, işte bu Cübbeli Zerzevat ve onun akıl hocaları, insanları cinsi sapıklara, cenneti de her
köşesinde her an cinselliğin yaşandığı bir umumhaneye çevirdiler doğal olarak.
Cenneti sonsuz bir kütüphane olarak tasavvur eden Borges'in anlayışını ve hissedişini bu güdük
beyinlerden beklemiyoruz ama en azından "Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene
ver onları/Bana seni gerek seni" diyen Yunus'umuzu ve onların hepsinden daha üst bir Tanrı ve öte alem
kavrayışı olan Mevlana'yı bu kadar da mumla arıyor hale düşmemeliydik.
4) "Cennete giden erkeklerin tenasül (cinsel) uzuvları eğilmez." Sadece "el insaf!" demek istiyorum.
Acaba hiçbir aklı başında kişi (ki Cübbeli Zerzevatın yanında böyle kişilerin olması pek muhtemel değildir)
bu adama "Hocam, ötede bedenlerimiz mi olacak ruhlarımız mı? Eğer ruhlarımız olacaksa ruhun cinsiyeti
var mıdır?" diye sormuş mudur acaba? Tabii bu kadar temel bir soruyu bile tasavvur edip doğru
cevaplayamayan insan, sabahtan akşama kadar abuk subuk kaynaklardan Arapça alıntılar yapsa da,
çevresindekilere "Playboy Late Night Show" tadında yorumlar dışına birşey sunamayacaktır.

208

5) "Erkeğe de huriler verilecek!" Neden kadınlara bir tane de erkeklere bir sürü? İlahi adalet bu mu? Bu
kadar kadınla uğraşmak zorunda bırakılmak için ne gibi bir günah işlemiş olabiliriz :) Beyin hücrelerinin
çok büyük bir bölümü dumura uğramış bir şahıstan, aklı başında yorumlar beklememek gerektiğini
biliyoruz tabi. Ama mesele bu değil.
Mesele, bu adamın, bu kadar kötü bir yol göstericinin peşinden gidebilecek kadar akıldan, düşünceden,
bilgiden, analiz yeteneğinden uzak insanlarımızın olması. Yani Türk eğitim sisteminin yüzde yüz iflas
ettiğinin en büyük göstergesi, Cübbeli Zerzevat'ın ortaya çıkabilmesine olanak tanıyan on binlerce
takipçisidir. Bu adamlar millete ve devlete zarar vermenin dışında Allah'a, ruha, ve öte aleme de büyük
haksızlık ediyorlar.
Tabii ki bunun da tek çaresi eğitim. Ama doğru eğitim. Konuşanın da dinleyenin de eğitilmesi. Başka yolu
yok. Bu adamları ancak böyle ortadan kaldırabiliriz: müşterilerini onlardan daha akıllı hale getirerek.
Nasıl bir eğitim verileceğini, mavi gözlü sarı saçlı güzel adam söylemişti zaten: "Hayattaki en doğru yol
gösterici bilimdir!" Eğer bu tavsiyeye uymazsanız, karşınıza Allah'ı da, ruhu da, öte alemi de yanlış
anlatarak insanların ruhunu karartan bu tür Muppet Show karakterlerinin çıkması kaçınılmazdır.
Red Giant TV Episode 22: Creating a Summer Blockbuster Film Look
Stu Maschwitz
Video kameralarla sinema yapmaya çalışanların elde etmeye çalıştığı bir "film görünümü" ("film look")
vardır. Yani filmlerini aslında video kamera ile çekmiş olmalarına karşın film kamerasıyla çekildiği
izlenimini yaratmaya çalışırlar. Bunun ne kadar gerekli olduğu konusunu burada tartışmayacağım. Bilinen
birşey var ise o da video ile film çekenlerin hemen hemen tamamının bunun için uğraş verdiğidir.
Genç sinemacıların büyük bir çoğunluğu için "film görünümü"nün en önemli iki göstergesi "sığ bir alan
derinliği" (DOF) ve "saniyede 24 kare çekilen görüntüler"dir. Bu iki özellik, film kamerası ile çekilen
filmlerin en belirgin özellikleri arasında yer alsa da, tek başına "film görünümü"nü yaratmazlar,
yaratamazlar. Bence bunu sağlayan en az bu ikisi kadar önemli olan başka unsurlar da bulunuyor:
1) Çerçeveleme ("Framing")
2) Aydınlatma ("Lighting")
3) Renk Düzenleme ("Color correction")
4) Kaliteli Ses (Ses kaydı, ses tasarımı, ses efektleri, vb.)
5) Kaliteli Oyunculuk
6) İyi müzik
7) İyi (ve hızlı) bir kurgu
8) Belirli kamera hareketleri
Ama her nedense sığ bir alan derinliği ve 24 kare çekim kabiliyeti olan kameralar, genç (müstakbel)
sinemacıların tek saplantısı haline gelmiştir ve diğer unsurlarla uğraşmayı (filmlerinin bu yönlerini
geliştirmeyi) zul saymaktadırlar. Bunun büyük bir hata olduğunu söylemeliyim.
Yukarıda yer alan video, bu alanlardan sadece biriyle, "renk düzenlemesiyle" ilgili. Video baştan sona
İngilizce. Ama sadece görüntülere bakarak bile bir görüntünün, sinemalarda izlediğimiz son hale
ulaşmadan önce hangi aşamalardan geçmesi gerektiği hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. Yukarıdaki
videoda, Terminator 4'ten Transformers 2'ye kadar birçok örnek bulacaksınız.
Bu video, Final Cut ve After Effects'te eklenti ("plug-in") olarak kullanılabilen Magic Bullet Looks'un nasıl
kullanılabildiğini anlatıyor. Nacizane tavsiyem, eğer herhangi bir biçimde film yapımıyla ilgileniyorsanız,
Magic Bullet'ı ya da bir muadilini kullanmayı öğrenmeniz. En azından bunlarla neler yapılabildiğine bir
bakmanız ve setteki ve post'taki seçimlerinizi buna göre yönlendirmeniz.
gezgin
GÜNDEMSEL NOTLAR

209

1) Münevver adlı genç kızın ölümünün acısı daha ailesinin kalbinde bu kadar tazeyken bu olayı film
yapmayı düşünenin, bu olayı haber yaparak satışını artırmaya çalışanın, bir biçimde olaya tepki vermek
vb. suretiyle de reklamını yapanın... Allah müstahakını versin. Bu olayın "Ahlaken Ne Kadar
Alçalabildiğimize Dair Örnekler - Cilt XIII" adlı kitaba örnek olarak konulması gerekiyor bence.
2) "Bir yetişkinin yapması gereken işe asla bir çocuğu gönderme!" diye bir atasözü vardır İngilizce'de.
Türkçe'deki daha komiktir: "Çocuğa iş buyuran, ardınca kendisi gider!" Bu nereden aklıma geldi?
Habertürk'te bir tartışma programı seyrederken. İktidar partisinin ve küçük bir muhalefet partisinin
konuşmacıları, tam birer tartımacı gibi gövde gösterisi yaparken, ana muhalefet partisinin konuşmacısı,
elindeki kağıtlara bakarak konuşma dışında herhangi bir hitabet yeteneği olmadığını gösteriyordu binince kez.
Arkadaşlar: Siyaset, akıllı uslu, efendi, centilmen insanların alanı değildir. Siyaset girişken, konuşkan,
gerektiğinde karşısındakinin konuşma hakkını çatır çatır çiğneyen, haklılığına inanan ve bu inancını da ses
tonu ve beden diliyle de (ki onlar daha önemlidir aslında) gösteren, "savaşçı" kişilikli insanların alanıdır.
Böyle insanlar, ne kadar yanlış inançları savunuyor olsalar da, büyük çoğunlukları etkilemeyi başarır,
onları peşine takar, en bariz yenilgileri bile ufak bir zafere, en azından bir beraberliğe çevirmeye muvaffak
olurlar.
Ana Muhalefet partisinin ne lideri, ne de çevresindekiler bu vasıflara sahip. Eh, bunun nedeni de "SOL"un
liderlerinin geleneksel olarak çevrelerinde çok güçlü karakterler barındırmaması, koltuklarını kaptırma
korkusuyla, kendilerine bel bağlayan milyonlarca insanın kaderini hiçe saymalarıdır. Ne zaman ki bu
paranoyadan kurtulurlar ve üç beş silahşörü (savaşçı ruhlu siyasetçiyi) partinin başına getirirler, ancak o
zaman halkın gözünde bir "güçlülük" imajı uyandırabilirler. Zira halk söylemden çok imaja bakar, ve en iyi
parti programı bile bu imajı yaratmaya yetmez.
3) Cübbeli Şaklaban'a iki haftada dört defa (hem zaman dilimi hem de süre açısından) çok değerli bir
televizyon zamanı ayıran o büyük gazeteciyi ve şakşakçısı amatör-tarihçiyi tebrik ediyorum. Sadece
reyting uğruna, yarı meczup bir insanın saçma sapan görüşlerini saatlerce millete izletmenizin
insanlarımızın ruhunda yarattığı hasar, diğer medyatik gerizekalılıklar gibi, tabii ki niceliksel olarak
ölçülemeyecektir. Ama ülkemizde yaratılan ruhsal karanlık denizine katılan nadide bir damla olarak tarihe
geçmiştir.
4) "Huzur X Dininde"... Vallahi doğru. Soru sorup bu soruları cevaplandırmaya çalışmak, bir çoğunu
cevabını asla bilemeyecek olmak, hayattaki seçimlerinin ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek,
gerçekten de zaman zaman çok yorucu oluyor. Başkalarını verdiği cevapları kendi hayatına "copy-paste"
ederek yaşamak, seçim anında kendi aklını ve vicdanını değil başkasınınkini kullanmak ("What would
Jesus do?"), ve birkaç sıradan insani zaafı bastırarak (dikkat edin, onlarla mücadele ederek ya da onları
aşarak değil, bastırarak) öbür tarafta muazzam bir mükafatlar silsilesini hak ettiğine inanmak çok daha
kolay, çok daha huzur verici.
Ama ben almayayım. Kendime yakıştıramıyorum bu kadar kolaycılığı. Ettiğimi bulayım. Ektiğimi biçeyim.
Hatalar yapayım ama bunlardan ders alayım. Hayatı böyle öğreneyim. Başkalarının kalıp reçetelerini
harfiyen takip ederek değil. İnsanlık onuru bir yana, kendi onuruma yediremem böyle birşeyi yahu!
5) Roger Ebert, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" filmiyle ilgili olarak şöyle demiş: "Hikayesi, kasıtlı
olarak kafa karıştırıcı olan halkalar arasında sürekli hoplaya zıplaya ilerlemesine karşın, Eternal
Sunshine'ın duygusal bir merkezi var, ve filmin işlemesini (yürümesini) de bu sağlıyor." Amerika'nın Atilla
Dorsay'ı, bu cümlesi ile sadece eleştirdiği filmin değil, bizde de kötü ya da yazıf senaryosuna rağmen
başarılı olan birçok filmin başarısının sırrını açıklamaktadır: Duygusal Merkez.
Aklıma ilk gelen "Babam ve Oğlum". Aklı başında hiçkimse "Babam ve Oğlum"un iyi bir hikayesi, iyi
işlenmiş bir senaryosu olduğunu ileri süremez. Filmin gişede dört milyon seyirci çekmiş olması, ne yazık
ki bu gerçeği değiştirmiyor. Ama filmin vizyonda olduğu dönemde söylenen "mendilinizi almadan bu filme
gitmeyin" sözü de, filmin gişe başarısını özetliyor. Film, duyguları uyandırmayı başardığı için gişede bu
kadar başarılı oldu, senaryosunun kalitesinden dolayı değil. Ama bizde son sözü gişe söylediği için (ki bu
durum, demokrasimizdeki sandık fetişizmine de çok benziyor: kim en çok oyu aldıysa o haklıdır!),
insanlar filmin gerçek kalitesini analiz dahi edemiyorlar. Analiz edemedikleri için de saçma sapan
taklitlerini çekmeye kalkıyorlar.
Ebert'in saptaması, Recep İvedik ya da Issız Adam için de geçerlidir. Recep İvedik'in gişe başarısını analiz
etmeye çalışanlar, filmin kaba mizah yapması noktasında tıkanıp kalmıştır. Oysa mesele kaba mizah
değildir, bu mizahı yaratan kişinin yarattığı duygusal durumdur. Eğer Recep İvedik, üst ekonomik sınıftan
bir insan olup yine üst sınıftan insanların arasında bu kabalıkları yapsaydı, hemen hiç komik olmazdı. Ama
Recep bunları, alt sınıfın bir mensubu olarak ve bir çoğunu da istemeden yapıyordu. Bu da seyircilerin
büyük bir bölümünde gülme hissiyle birlikte bir acıma duygusu da uyandırıyordu. Filmin temel başarısı
210

bundan kaynaklanıyordu. Bunu yakalayamayan senaristlerin, benzer gişe başarılarına imza atamamasına
şaşmamak gerekiyor.
Issız Adam ise, ortanın biraz altı kalitede bir romantik ilişkinin "sebepsiz" yere bitmesi ve bu bitişin
ardından iki tarafın da hissettiklerini anlatıyordu. Film açıkçası ilişkinin kurulması ve gelişmesi aşamasında
çok ilginç değildi. Ama ne zaman ki Issız Adam, hiçbir gerekçe göstermeden ilişkiyi bitirdi, o zaman
(özellikle de bayan) seyircileri kalbinden vurdu. Zira filmi seyreden kadın izleyicilerin çok büyük bir
bölümü, benzer durumlarda kendilerini bulmuşlardı ve hemen hiçbir senaryosal trüğe gerek kalmadan,
yönetmen tarafından (duygusal açıdan) aşırı derecede uyarılmış bir hale sokulmuşlardı. Hele filmin
finalindeki (aslında çok komik olan) karşılaşma sahnesi ("Kızsız Adam" az bile eleştirmiş!), bu duygusal
şoka kendi içinde anlamlı bir nihayet sağlıyordu.
Babam ve Oğlum'da da benzer bir yöntemi kullanmıştı Çağan. Orada da kendi babasıyla duygusal olarak
bağlantı kuramayan Türk insanını, bir sahne ile kalbinden vurmuştu. Çağan'ın bu tek duygusal vuruş
yöntemi, onun senaryolarının kalitesizliğini gizlemeyi başarıyor ne yazık ki. Bu kalitesizlik, böyle bir
duygusal vuruş içermeyen diğer filmlerinde (örn. Mustafa Hakkında Herşey, Ulak) çok daha
belirginleşiyor. Eğer bir sonraki filminde de böyle bir duygusal darbe yoksa, yine gişede iki seksen
yatacaktır. Demedi demeyin.
Bazı Türk dizilerinin neden reyting açısından başarılı olduğunu da bu şekilde açıklayabiliriz:
duygulandırma! Türk insanı duygulandırılmayı seviyor. Bazı Amerikan ve Avrupa dizilerinde ya da
filmlerinde olduğu gibi bir filmde ya da dizide hem duygu hem düşünce oldu mu, bunlara pek yüz
vermiyor. Tamamen duyguya çalışan filmler ve diziler ise turnayı gözünden vuruyor. Ha, tabii ki birkaç
ufak senaryo trüğü bilecek, gündemle bağlantılı üç beş yenilik serpiştireceksiniz senaryonuza. Ama ne
yapıp yapın, seyirciyi en kısa sürede duygulandırın. (Bunun ironik bir tavsiye olduğunu söylememe gerek
var mı? Yani aslında bunu tavsiye etmiyorum. Ama piyasaya kalitesiz iş yaparak hayatınızı kazanmak gibi
bir duruma soktuysanız kendinizi, işin o tarafını bilemem. Seçim size kalmış.)
gezgin42011-09-22T00:17:51.532+
Bir Bilen Bir Bilmeyen
Bağımsız sinemacının en büyük avantajı, yeteneği, bilgisi ve azmidir demiştik. Yetenek biraz Allah vergisi,
biraz da kendinizi nasıl eğittiğinize bağlı. Azim, aileden ve çevreden gelen bir özellik büyük ölçüde. Eğer
bastırılmış bir kişiliğiniz varsa, karşınıza çıkan ilk engelde vazgeçersiniz. Ama eğer aileniz ve çevreniz
(burada en önemlilerinden biri okul) size, azim gösterdiğinizde sonuç elde edebildiğinizi öğrettiyse, kolay
vazgeçenlerden değilsiniz demektir.
Geriye bilgi kalıyor. Ben burada, karınca kararınca senaryo yazımı hakkında ufak tefek bilgiler vermeye
çalışıyorum. Filmlerinizin sadece size değil, başkalarına da güzel, duygulu, ve anlamlı gelmesini
sağlayacak teknikler anlatmaya çalışıyorum.
Ama iş sadece senaryo ile bitmiyor. Bağımsız sinemacının sinema dilini bilmesi, bu dili sadece tatminkar
değil yaratıcı bir biçimde de kullanabilmesi gerekiyor.
Bu yazının amacı, size bunları öğretecek bazı kaynaklar hakkında bilgi vermek. Bu kaynakların hepsinin
İngilizce olduğunu söylememe gerek yok. Bu nedenle, bağımsız bir sinemacı olmak istiyorsanız ve hâlâ
okulda okuyorsanız, ya da bir biçimde zaman ve kaynak yaratabilirseniz, mutlaka ama MUTLAKA
İNGİLİZCE ÖĞRENMELİSİNİZ.
***
Lynda.com
Bu sitede, kurgu ve efekt programları ile ilgili yüzlerce saatlik görsel (videolu) eğitim bulunmaktadır.
Kurgu için Adobe Premiere veya Final Cut, efekt için After Effects, sesle ilgili olarak Audition, renk
düzenleme için Color, 3D modelleme için Maya ya da 3Ds Max vb. hakkında eğitimleri buradan online
olarak satın alabilirsiniz. Benzer dersleri VTC ve Total Training'te de bulabilirsiniz.
Sound for Film and Television
Dvxuser.com sitesinin moderatörlerinden Barry Green'in hazırladığı ve sadece ses kaydı ile ilgili bir DVD.
Nerede hangi mikrofonun nasıl kullanılması gerektiği konusunda çok önemli bilgiler içeriyor.
HVX BootCamp Training DVD Sets

211

Yine Barry Green tarafından hazırlanan ve Panasonic'in HVX kameralarının kullanımını anlattığı iki DVD.
Hatırlarsanız eğer film çekmek istiyorsanız, intraframe sıkıştırma kullanan bu kameradan aşağısına razı
olmamanız gerektiğini söylemiştim. Eğer daha iyisini kullanacaksanız onu da aynı şekilde araştırmalısınız.
Hollywood Camera Work
Sinemalarımızın yüzde doksanını işgal eden ve artık ister istemez kafamızdaki sinema anlayışını belirler
hale gelmiş olan Hollywood'un bu işi nasıl kotardığını anlatan bir dizi DVD. Hollywood anlam yaratırken
kamerayı nasıl kullanıyor konusunu altı DVD'de anlatmışlar.
VFX for Directors
Yönetmenler için görsel efektleri anlatan ve yine Hollywood Camera Work ekibi tarafından hazırlanan DVD
seti. Eğer bir yazar ve yönetmen olarak görsel efektlerin nasıl yapıldığını bilirseniz, bunun, sizin hikaye
anlatımınıza büyük katkısı olabileceğini düşünüyorum. Tabii ki milyonlarca dolarlık efektlerden
bahsetmiyorum. Ama çok ucuza yapılabilecek çok etkili birkaç efekt, filminize unutulmaz tatlar katacaktır.
Verdiğim linkteki örnek videolara bir bakın.
Digital Cinema Course
Bu DVD setinde film yapımında kullanılan cihazların tanıtımından (Gear Guide) aydınlatmaya, ses'ten
compositing'e kadar her konuda bilgi bulabilirsiniz. Özellikle aydınlatmayle ilgili DVD ilginizi çekecektir.
Vortex Media
Çeşitli Sony kameraları hakkında eğitici DVD'ler ve kitaplar içeren bir site. Sony FX1, Z1, Z7, EX1 ve EX3,
hatta F350 ve F330 hakkında eğitici DVD'ler bulabilirsiniz.
***
Yukarıda bahsettiğim konularda yüzlerce kitap (İngilizce) olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
(Türkçe'de ise sadece bir kaç "sevimli" "iyi niyetli" ama büyük ölçüde yetersiz kitap var). Ama onlar başka
bir yazının konusu.
Şimdilik aklıma gelen görsel kaynaklar bunlar. Başka kaynak bulursam onları da zaman içinde buraya
eklerim.
25 TEMMUZ 2009
CEPHANEN BİTTİYSE SÜNGÜ TAK
İnsanların zihinlerindeki kalıpları değiştirmek ne kadar zormuş yahu. Hani Einstein demiş ya, "Bir
önyargıyı yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur" diye. Haklıymış adamcağız.
Bizde de sinemayla, özellikle de bağımsız sinema ile ilgili düşünceleri değiştirmek, deveye hendek
atlatmaktan daha güç. Herkes ağzını üç yüz beş yüz bin dolardan açıyor. Ama konuşanlara bir
bakıyorsunuz, ya konu hakkında hiç bilgisi olmayanlar, ya da sisteme (piyasaya) entegre olmuş ve
herşeyi en kaliteli ve en pahalısıyla yapmaktan başka birşey düşünemeyenler.
İşte bağımsız sinemacı, bu ikisinin tam ortasında durur. Hem bilgilidir, hem de piyasaya entegre
olmamıştır. Güzel, etkileyici, profesyonel sonuçları çok daha ucuza elde etmeyi bilen kişidir bağımsız
sinemacı. Bunun için de çelik gibi bir iradeye, mangal gibi bir yüreğe, ve kütüphaneler dolusu bilgiyle
donanmış bir zihne sahiptir.
Arkaşdaşlar, şunu unutmayın:"Uzun metraj" terimi, sadece ve sadece filmin süresi ile ilgili bir
tanımlamadır. Uzun metraj film çekmeye kalktığınız zaman kendinizi kıyaslamanız gereken filmler
"Karayip Korsanları" değil "Gün Batmadan"dır, "Yıldız Savaşları" değil "Tezgahtarlar"dır, "Titanic" değil "El
Mariachi"dir.
Filmin, bir buçuk saate uzanan bir hikayesinin olması ve bunun, seyirciyi aşırı derecede rahatsız
etmeyecek bir şekilde çekilmesi (ki Blair Cadısı bile bunun istisnasını teşkil etmektedir) yeterlidir.
Kullanacağınız kameranın çip boyutuna, post prodüksiyonda harcanacak yüz binlerce dolara takılmamak
gerekiyor. Tabii ki kötü ya da kalitesiz işleri savunuyor değilim ama öncelikleri iyi belirlemelisiniz. "Önce
iyi bir kamera/oyuncu/post olanakları bulayım, ondan sonra çekerim" derseniz, daha çook beklersiniz.

212

Öncelik şöyle olmalı: "Önce iyi bir hikaye bulayım/yazayım, gerisi kendiliğinden hallolur".
Tabii bu iyi hikayenin, milyonlarca dolarlık efektler vb. gerektirmemesi gerektiğini söylememe gerek yok.
Elinizdeki olanaklarla çekilebilecek bir senaryo yazın, ve gerisi fazla düşünmeyin. Işık da hallolur, ses de.
(Bugün, profesyonele yakın bir sesi Rode NTG2 ile elde edebiliyorsunuz ki fiyatı 270 dolar civarındadır.
Işık ise artık her yerde var. Önemli olan neyi nerede nasıl kullanacağınızı bilmek.)
Bir de filmi çekerken sizin değil de dağıtımcının derdi olan konular var. Eğer güzel bir konu bulabilirseniz
ve bunu da ilgi çekici bir biçimde çekerseniz, dağıtımcılar filminizin tanıtım ve baskı masraflarını
üstlenebilirler. Hatta filminizin cilalı bir post-prodüksiyonunu dahi yapabilecek bir yer bulabilirsiniz. Ve
bilin bakalım bunun için ne gerekiyor: en son model jimmy jib'lerle ya da kameralarla çekilmiş ve Da
Vinci'lerde renkleri düzeltilmiş bir film değil, insanları duygulandıran, ilgi çekici bir film. Bu da büyük
ölçüde sizin yaratıcılığınıza ve yoktan var etme kabiliyetinize bağlı bir şey.
Bir zamanlar güzel bir adamın söylediği gibi, "Cephaneniz bittiyse, süngü takın!"
19 TEMMUZ 2009
ROBERT RODRİGUEZ’DEN 10 DK’LIK FİLM OKULU
"Günaydın arkadaşlar!
Bir süre önce ünlü bir film yapımcısının laflarına şahit oldum. Diyordu ki: "Film hakkında bilmeniz gereken
her şeyi öğrenmeniz 1 haftanızı alacaktır." Bence biraz cömert davranmış. Bütün hepsini 10 dakikada
öğrenebilirsiniz!
Saatlerinizi kurun, 10 dakika sonra bu sınıftan çıkmış olacağız.
Pekala, birer yönetmen olmak istiyorsunuz, öyle mi?
(Sınıf toplu halde: EVET!)
Yanlış cevap. Çünkü siz birer yönetmensiniz. Yönetmen olmayı düşündüğünüz, aklınıza koyduğunuz anda
zaten birer yönetmensinizdir. Kendi adınıza bir kart bastırın, altına yönetmen olduğunuzu yazın ve bütün
arkadaşlarınıza dağıtın. Bu işi hallettikten sonra ve kendiniz yönetmen olduğunuza inandığınız anda bir
yönetmensinizdir, artık bir yönetmen gibi düşünmeye başlarsınız. Sakın yönetmen olmayı hayal etmeyin,
siz zaten yönetmensiniz! Şimdi dersimize geri dönelim.
Hadi filmi başlatalım!
İlk bilmeniz gereken, bu işte yaratıcı olmanın size yetmeyeceğidir, teknik olarak da donanımlı
olmalısınız.Yaratıcı insanlar yaratıcı doğarlar- çok şanslısınız! Teknik beceriye sahip insanlar ise hiçbir
zaman yaratıcı olamazlar, istedikleri kadar uğraşsınlar. Yaratıcılığı satın alamazsınız, bir yerde
bulamazsınız, öğrenemezsiniz, ancak onunla doğarsınız! Bir sürü yaratıcı insan teknik detayları öğrenmek
istemez, peki o zaman ne olur?
Teknik insanlara bağlı kalırlar. Teknik beceriler edinin, öğrenmek zor değil. Yaratıcılığınıza teknik
becerilerinizi de eklediğiniz anda durdurulamazsınız.
Deneyim - Filmler konusunda her hangi bir deneyime sahip misiniz? Evet, sahipsiniz, film izliyorsunuz!
Şimdi sizin gerçek bir tecrübeye ihtiyacınız var. Sadece film izleyerek bu tecrübeyi edinemezsiniz. Elinize
kamerayı alın, istediğiniz her şeyi çekin, kendi filmlerinizi yapın, kendi hatalarınızı yapın. Unutmayın
hatalar özneldir. Birinin hata olarak kabul ettiği bir durum, bir çekim, başka biri için sanatın ta kendisidir.
Bu gerçeğin arkasına saklanın. Herkese yaptığınızın saf sanat olduğunu söyleyin, bu şekilde işin içinden
çıkmanız çok kolaylaşır.
Bir senaryo ile başlayın! Aranızdan herhangi biri senaryo yazmayı biliyor mu? Hayır mı? Güzel! Sizin
dışınızda herkes aynı tarzda yazıyor, siz kendi tarzınızı oluşturun. Tek olun. Yazmak üzerine dersler
alabilirsiniz, ama sakın bir film okuluna gitmeyi düşünmeyin. Yoksa siz de diğerlerinin yaptıkları filmlerin
aynılarını yaparsınız. İnsanlar size ait bir şey görmek istiyorlar, bunu unutmayın!
Nasıl bir senaryo yazmalı? - Herhalde çok paranız yoktur, yoksa bu sınıfta olmazdınız. Demek film
yapmak istiyorsunuz ama çok fazla para harcamak istemiyorsunuz. Film çekmeye başladığınızda sette
binlerce problemle karşılaşacaksınız. Bu problemleri aşmanın iki yolu vardır: Ya yaratıcılığınızı
kullanırsınız, ya da paranızı. Paranız yoktu değil mi? O zaman siz de anne babanızın paralarını bitirmeden
çekebileceğiniz bir senaryo yazın. Ucuz bir film yapın!
213

Ucuz film nasıl yapılır? - Etrafınıza bir bakın, nelere sahipsiniz? Sahip olduğunuz şeylerin bir listesini
oluşturun. Babanızın likör dükkanı mı var, o zaman bir likör dükkanı hakkında bir film yapın. Köpeğiniz mi
var, onun hakkında bir film yapın. Anneniz bir klinikte mi çalışıyor, gidin ve filminizi klinikte çekin. El
Mariachi'yi yaptığımda elimde bir kaplumbağa, bir gitar çantası ve küçük bir kasaba vardı. Ben de
bunların çevresinde dönen bir film yapmaya karar verdim.
Aklınızdakini nasıl görselleştirirsiniz? - Storyboard kullanabilirsiniz, hayal ettiklerinizi kağıda çizerek bir
plan oluşturabilirsiniz. Ama aslında yapmanız gereken şey bomboş beyaz bir perde hayal edip, filminizi
oraya yansıtmaktır. Gözünüzü kapatın ve bir perde hayal edin, kendi filminizi hayal edin. Her çekime, her
sahneye odaklanın. Koltukta oturun ve etrafınızdaki herkesten, aklınızdaki filminiz dışındaki tüm
düşüncelerden kurtulun ve filminizi izleyin. Çok mu yavaş, çok mu hızlı, eğlenceli mi olmuş, peki bir
bütünlüğe sahip mi? Tüm izlediklerinizi, tüm gördüğünüz çekimleri not edin. Sonra gidip hepsini teker
teker filme alın.
Neler lazım? - Şimdi araç gerece bir göz atalım. Ne kadar kötü aletlere sahipseniz o kadar iyi. Bu sizin ilk
filminiz, en iyi şeylere ihtiyacınız yok, unutmayın daha Spielberg olmadınız! Bu kamerayı El Mariachi'yi
çekerken kullandım, nerdeyse aynısını diyelim, çünkü bu bir 16S, bense bir 16M kullandım. Çok hafif bir
kamera böylece istediğim gibi hareket edebildim, sesi de biraz çok çıkıyor, o yüzden ses kaydı konusunda
problemler yaşadım, ama sadece 2000$. Sakın gidip de 2000$'ı bir anda bir kameraya yatırmayın.
Kamerası olan birini bulun. Arkadaşım kamerasını kullanmıyordu ve ondan ödünç aldım, filmimi çektim.
(Çok ağır gözüken üç bacağı göstererek)
Şuna bakın, ne kadar güzel bir üç bacak, çok sağlam bir üç bacak, ne olacağını tahmin edebiliyor
musunuz? Kamera hareket etmeden o üç bacak üzerinde duracak, siz o kamerayı ordan almak
istemeyeceksiniz, çünkü bileceksiniz ki bu sizin filminizin sıkı görünmesini sağlayacak. Alın o kamerayı
elinize, bir tekerlekli sandalyeye oturun ve kendi etrafınızda dönün, bu filminize biraz enerji katar. İlk
filmlerin en güzel yanı enerji dolu olmalarıdır, hayat dolu olmalarıdır. Büyük prodüksiyonların bu enerjiyi
taklit etmeleri bile mümkün değildir. Çünkü ortada çok güzel ve sağlam bir üç bacak vardır, çok fazla
teknik eleman vardır. Böylece herşey pasparlak ve aynı zamanda ölü görünür. Kurtulun şu pahalı şeyden
ve filminizi canlandırın. Fazlasıyla iyi, fazlasıyla ağır- ellerinizi kullanın yeter!
Bu bir ışık ölçer. Bu da yeteri kadar pahalı bir şey. Tabi ki kullanbilirsiniz ama ihtiyacınız olanın sadece
üzerinde bir algılayıcı ve bir gösterge olan bir ışık ölçerdir. Unutmayın bu alet sizin en yakın dostunuz.
Çekeceğiniz objeye tutun, ışığı ölçün kaydedin. Kullanacağınız lensi seçin ve artık çekime hazırsınız!
Sakın fazla ışık kullanmayın. El Mariachi'yi çekerken sadece iki ışık kaynağım vardı, bildiğiniz sıradan
ampüller. İç mekan çekimleri için dengeli kaynaklardı, işimi görürlerdi. Film bitince herkes bana
çekimlerin çok tarz olduğunu çünkü ışığın çok az olduğundan bahsetti. İşte gördünüz, hatalarınız ve
imkansızlıklarınız nasılda artistik öğelere dönüştü.
Son olarak postprodüksiyona geldik. Çekimleriniz bitti, şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz? (Bir video edit
aletini göstererek) Bunlar sizin dostlarınızdır. Video editleme araçları, montaj yazılımları kolay kullanılırlar,
ucuzdurlar ve anında tepki verirler. Sakın film şeritlerinizi kesip biçmeyin. Film şeritleri isizn
düşmanınızdır. Çekimlerinizi film üzerine yapabilirsiniz, bu sorun değil; ama sakın film şeritlerinizi montaj
için kullanmayın. Aranızda böyle bir şey düşünen varsa şimdi bu sınıfı terketsin. Gidip gerçek bir film
okuluna 20000$ ödesin, sonra istediği gibi filmleri kesip biçebilir. Ama eline hiçbir şey geçmeyecektir, bir
işi bile olmayacaktır, bana güvenin.
Bugün tüm kayıtlar ya bilgisayarda ya da video kasetlerde. Film yavaştır, film pahalıdır ve yaratıcı
değildir- bir sürü zamanınızı çalar. Video bandlarını kesip biçin. Ben öyle yapıyorum. El Mariachi'yi çekmek
için nerdeyse hiç para harcamadım. 3,5 inc. Lik bir master kaydım vardı, çok güzel görünüyordu çünkü
direk band üzerine kaydedilmişti. Arada kopyalama süreçlerine girmediği için aynı bir 35 mm gibi temiz
ve saf görünüyordu. Filmin VHS kopyalarını çıkardım ve bütün Hollywood'a yolladım. Bir tane bile film
kopyasını çıkarmadım. Para kaybından başka bir şey değil. Uğraşırsın, karışırlar, bozulurlar, bir sürü para
harcarsın. Ama en önemlisi onlar filminin kopyalarıdır. Filminizin kopyalarını istemezsiniz, negatiflerini
istersiniz, band üzerine kaydedilmiş. Böylece insanlar ellerine geçeni izlerler ve çoğaltırlar. Filmin
çekimleri bitti, montajı bitti. İnsanlar sizi beğendi, herkes size para ödemek için can atıyor. Peki şimdi ne
yapacaksınız. Gidin ve kendinize bir menejer bulun. Hollywood çakallarla doludur. Size en iyi teklifleri
bulurlar, en çok parayı kazandırırlar, en iyi filmleri çekmenize yardım ederler.
Burada öğrendiğiniz şey kimsenin bilmediği bir şey. Ucuza bir film nasıl çekilir. Hollywood'da bir kişi bile
bu bilgilere sahip değil. Siz ucuza bir film çekebilirsiniz, siz daha iyi filmler çekebilirsiniz. Sistem içinde
eriyip kaybolmayın, ayrıcalıklı pozisyonunuzun avantajını kullanın.

214

Ben hala çok düşük bütçeli filmler çekiyorum, ama yüksek bütçeli filmlerden farklı değiller. Çünkü artık
sizin de öğrendiğiniz bu teknikleri kullanıyorum.
Artık gidip kendi filmlerimi çekmeye devam etmeliyim. Umarım size anlattıklarımdan bir şeyler
öğrenmişsinizdir. Umarım hayallerinizi yazar, elinize kamerayı alıp çekersiniz.
Arzulamayı bırakın, yapmaya başlayın.
Hollywood'da görüşürüz, korkutucu olun!"
Robert Rodriguez
Kaynak: Burası
16 TEMMUZ 2009
Sarsıntısı Olmayan Görüntü İstiyoruz!
Sinema yapımında en önemli faktörlerin başında, profesyonel kamera kullanımı gelir. Büyük
prodüksiyonlarda görüntünün sarsıntısız olması için çok büyük paralarla kiralanan devasa aletler kullanılır
(şaryo, jimmy jib, stedicam, vb.). Kasıtlı olarak omuz kamerası kullanımı durumları hariç, herkes
sarsıntısız görüntü elde etmek için çabalar durur.
New Scientist dergisindeki şu makalede, Wisconsin Üniversitesi'ndeki bilim adamları ile Adobe arasında
yapılan işbirliği sonucunda, sarsıntılı görüntüleri pro kalitede düzelten bir yazılım geliştirildiği anlatılıyor.
Mevcut yazılımlarda buna benzer bir özellik var, ama bu özellik kullanılınca, hareketli nesnelerin arkasında
bir iz meydana geliyor. Oysa bu yeni program kameranın üç boyutlu düzlemdeki hareketini hesaplıyor ve
sarsıntıyı bu sayede ortadan kaldırıyor.
Şu linkteki videoda programın yapabildikleri gösterilmektedir.
Ama yazıda ve videoda söylendiğine göre, bu programın ticari olarak yaygınlaşması için birkaç sene
varmış. Eh, siz senaryonuzu şimdi yazmaya başlarsanız, prodüksiyon aşamasına geçtiğinizde bu program
piyasaya çıkmış olabilir.
Bağımsız sinemacıların mazeretleri gerçekten de her geçen gün azalıyor. Birkaç sene sonra "Abi çok iyi bir
fikrim var ama film çekecek olanak yok" diyenleri dövecekler gibi geliyor bana.
12 TEMMUZ 2009
ÜÇ MAYMUN
Dikkat: Üç Maymun filmini henüz izlemediyseniz, bu yazıda filmi seyir zevkinizi olumsuz yönde
etkileyebilecek bilgi ve yorumlar bulunmaktadır.
Üç Maymun iyi bir film. Yani senaryosuyla, oyunculuğu ile, kurgu ve görüntü yönetmenliği ile, son derece
kaliteli bir film. Filmin tek kusuru, senaryosunun içeriğinin hayata ve insana dair pek olumlu şeyler
söylememesi. Aşağıdaki yazıda bu konuyu daha ayrıntısıyla ele alacağım.
Üç Maymun'un belki de en belirgin özelliği, görüntülerinin güzelliği. Hem kompozisyonlar, hem de renkler,
akılda kalıcı bir özenle hazırlanmış. Kamerayla olduğu kadar post prodüksiyonda da bayağı uğraşılmış,
belli o luyor. Görüntülerde, Matrix filmini andıran bir siyah-yeşil hakim. Biraz da "bleach-bypass" havası
verilmiş.
Oyunculuklar da ortanın bayağı üstünde. Diyaloglar az olduğundan ve kamera uzun uzun karakterlerin
yüzünde durduğundan, bu daha da belirgin bir hale geliyor. Görüntülerin güzelliği ile birleşince, daha da
ön plana çıkıyor oyunculuk performansları.
Yönetmenlik de gayet iyi. Yani hikayenin ele alınış tarzı, sahnelenişi, temposu, gayet iyi ayarlanmış. Hızlı
akan senaryolara alışkın seyirciler (ya da böyle bir hikaye bekleyenler) filmin hızından dolayı daralabilir
ama hikaye daha en başından itibaren böyle birşey vaadetmediği için, bu kıstas üzerinden filmi
değerlendirmek haksızlık olacaktır. Film kendi içinde son derece tutarlı bu açıdan da.
Filmin seyirciyi en olumsuz yönde etkileyeceği bölümü içeriği, verdiği mesajı. Senaryo, yapısal olarak son
derece arı, ve anlatmak istediğini başarıyla anlatacak kadar iyi işlenmiş. Hiçbir fazlalığı yok. Eksiği de.

215

Ama hikayedeki karakterlerin ve olayların nitelikleri, seyircinin canını sıkacak cinsten. İnsan "Zeki
Demirkubuz, Coen Biraderler karışımı" bir hikaye izler gibi oluyor. Karakterlerin hepsi, filmin ilk
sahnesinden itibaren ahlaken yanlış seçimler yapıyorlar ve yanlış seçim yapmayı da filmin sonuna kadar
götürüyorlar.
Yavuz Bingöl'ün işlemediği bir suçu üstlenmesi yanlış, bunu para için yapması yanlış, politikacının böyle
birşeyi önermesi yanlış, çocuğun seçtiği arkadaşlar yanlış, sonra servis işine girmek için araba istemesi
yanlış (bu, ahlaken yanlış değil ama yaşam tekniği açısından yanlış), kadının, oğlunun bu teklifini kabul
etmesi yanlış, kocasına haber vermeden politikacıyla görüşmeye gitmesi yanlış, politikacının, kocası
hapiste bir kadına yaklaşması yanlış, kadının politikacıyla yatması yanlış, oğlunun, bu durumu
öğrendikten sonra babasına haber vermemesi yanlış, kadının bu durumu kocasına haber vermemesi
yanlış, çocuğun politikacıyı öldürmesi yanlış, babanın bu olayı başkasına yıkmaya çalışması yanlış...
Hüfff... Bir sürü yanlış oldu. Ama hepsi yanlış yahu!
Yani hani bilmediğiniz bir semtte bir adres ararken hep yanlış tarafa dönersiniz ya. Öyle olmuş işte
senaryo. Allah için doğru tek hareket, tek doğru dönüş yok. Şifa niyetine bir tane bile.
Ama bu sadece senaristin bir hatası değil. Hatta buna senaryo yazarlığı açısından tam olarak hata da
diyemeyiz. Zira senarist(ler)in seçtiği insanların bu tür hatalar yapması son derece anlaşılır. Yani öyle bir
ortamdaki o tür insanlar bu tür hataları yapabilirler, yaparlar, hatta yapıyorlar. (Zeki Demirkubuz
hikayelerinde bu alanı son derece sık kurcalar.)
Mesele, insanların bu filmi oturup seyretmek isteyip istemeyecekleridir. "Hadi sevgilim, bu akşam gidip
yanlış üstüne yanlış yapan insanların hikayesini izleyelim" mi diyecek sevgiliniz? İhtimal pek az. (Bugün
itibariyle 127 bin kişi). Eğer Cannes'da ödül almasaydı, bu seyircinin dörtte birine bile ulaşamazdı NBC.
Burada daha sonra irdelenebilecek bir nokta ise, Batı'nın sanat filmlerinin en üst noktalarından biri olan
Cannes'ın böyle bir filmi neden ödüllendirdiği. Batmak üzere olan Avrupa Medeniyeti'nin bir yansıması
bence bu. Ahlaki değerleri dibi boylamak üzere olan, güçlü bir ekonomisi ve teknolojisinden başka geriye
pek az şeyin kaldığı bir medeniyetin, böyle bir filmi ödüllendirmesine şaşmıyorum.
Ama asıl şaştığım, insanların bunu bir "başarı" olarak görmesi. Yani bence insanların "Yaşasın, Cannes'ı
kazandık" yerine "Eyvah, Cannes'da birinci olmuşum yahu!" demesi gerekiyor. Tabi bu, başka yazılarda
uzuun uzadıya ele alınması gereken bir konu.
16 NİSAN 2009
GERİ BAS!
Bu konuya daha önce değinmiştim. Ama her önemli konu gibi, birkaç defa ve farklı açılardan anlatılması
gerekiyor.
Mesele şu: Büyük bir heyecanla, hevesle, çoşkuyla başladığınız bir senaryoda bir noktadan sonra
tıkanırsanız ne yapmalısınız?
Durumu biraz daha detaylandırayım. Diyelim ki içinize doğan, sizin için duygusal düzeyde çok anlam
taşıyan bir senaryo fikri yakaladınız. Bu senaryo fikri hem büyük bir çatışma potansiyeli içeriyor, hem de
çok güzel karakterler barındırıyor. Bazı çok önemli ve güzel sahneler de geldi aklınıza.
Siz de bunlara güvenerek, oturup senaryoyu yazmaya başladınız. Başlangıçta, fikrin kendisinden
kaynaklanan enerjiyle bir yere kadar geldiniz. Zihninize kendiliğen doluşan sahneleri, diyalgoları,
kolaylıkla yazmaya başladınız.
Ama bir süre sonra, bu ilk cephane bitti. Siz belki bunun farkına vardınız ya da varmadınız. Belki bu
projeyi sizden acilen bekleyen birileri var ya da cephanenizin bittiğini fark etmediniz ya da umursamadınız
ve yazmaya devam ettiniz. Lakin hissediyorsunuz ki en baştaki enerjinin onda biri bile yok. Yazdığınız
sahnelerin, diyalogların, karakterlerin hiçbirisi sizi heyecanlandırmıyor.
Belki açılırım diye yazmaya devam ettiniz, ama nafile. Kendiniz yemyeşil Yağmur Ormanları'ndan Sahara
çölüne düşmüş gibi hissediyorsunuz.
Ne oldu? Neden bu noktaya geldiniz? Ve bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?
***

216

Olan şu: Bilinçaltınızın size şimdilik verdiği malzeme tükendi. Ve siz de kaynağı bilinçaltı olan
malzemelerle devam etmek (yani kaynağı bilinçaltı olanyeni malzemeleri beklemek) yerine, aklınızla
bulduğunuz malzemeleri senaryonuza eklemeye başladınız.
"Ee? N'olmuş akıl kaynaklı malzeme kullanmaya başladıysak?" diyebilirsiniz. Ve bu soruyla, sanat
eserlerinin nasıl yaratıldığı konusunda ne kadar bilgisiz olduğunuzu belli etmiş olursunuz.
Sanat eserlerinin kaynağı, malzemelerin üretildiği yer, bilinçaltıdır. Burası, bizim için "gerçekten" önemli
olan konuların, bilgilerin, olayların, duyguların harmanlanıp, "al şunu yaz/bestele/çiz" diye bilince
gönderildiği bir tür mutfaktır. Buradan gelen malzemeler "gönül telimizi titretir" insanları gerçekten
derinlemesine etkiler, "ruha hitap eder".
Oysa bilinçaltıyla yazılmayan/çizilmeyen/bestelenmeyen eserler her ne kadar teknik açıdan bütün şartları
yerine getirse de, "gönül telinizi titretmez", sizi derinden heyecanlandırmaz, ruhunuzda derin bir iz
bırakmaz. Akıl ile yapılmış ürünleri yine akıl tüketir, duygular ve ruh değil.
Eğer bilinçaltınızdan/ruhunuzdan gelen bir malzemeyle başladığınız bir işe, yeni malzemenin gelmesi için
sabırla beklemek yerine aceleyle akıl yoluyla bulunmuş malzemeler eklerseniz, eserinizin bütünlüğünü
bozmuş olursunuz. Hikayeniz bir yere kadar çok iyi, çok orijinal ilerler, ama sonra klişelere, bildik
trüklere, vb. yönelir.
Bazen de -eğer kendi ruhunuzla biraz daha barışık bir insansanız- görünmez bir duvara çarpmış gibi
olursunuz. Yeni sahneler yazar, yeni karakterler yaratır, yeni diyaloglar oluşturursunuz, ama hiçbiri sizi
heyecanlandırmaz. Buradaki anahtar sözcük "heyecanlanmak"tır. Çok iyi bilirsiniz ki, sizi
heyecanlandırmayan bir eserin ya da eser parçalarının başkalarını heyecanlandırması da mümkün
değildir.
Özetlersek, bu durumunuzun nedeni, kökeni bilinçaltında olan malzemelere, bilgisizlikten ya da aceleden,
akıl ile bulunmuş malzemeler eklemektir.
Peki bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?
Cevap iki kelime: Geri basmalısınız!
Yani, hikayenize sonradan, akıl yoluyla eklediğiniz karakterleri, sahneleri, diyalogları teker teker
çıkarmalısınız. Her ne kadar uğraşmış olursanız olun, onları atmalısınız. Teker teker. Hiç acımadan.
Nereye kadar? Bilinçaltından gelen son malzemeyi kullandığınız yere kadar. O sahneye kadar. O karaktere
kadar. Sizi heyecanlandıran son noktaya kadar geri basmalı, diğerlerini de acımasız bir biçimde
atmalısınız.
Bu size önce zor, mantıksız, zaman kaybı vb. gibi gelebilir. Ama emin olun öyle değil. O noktaya kadar
geri gittiğinizde, kaybetmiş olduğunuz heyecanı tekrar hissetmeye başlayacak, kendinizi bir anda tekrar
Yağmur Ormanları'nın kıyısında bulacaksınız.
Bilinçaltınıza güvenin. O size tekrar malzeme vermeye başlayacaktır. Başka kitaplar okuyun, dergiler
karıştırın, sakin yürüyüşler yapın, insanlarla başka konularda konuşun. Bilinçaltınız size cevabı verecektir.
Hem de hiç ummadığınız bir anda. (House M.D. dizisini seyredenler, beş sezon boyunca bu yöntemin
istisnasız her bölümde kullanıldığını, House'un son teşhisi hep bu şekilde koyduğunu iyi bilirler).
***
Ha, diyebilirsiniz ki "Ben TV sektöründe çalışıyorum, çok kısa teslim tarihleri var, bu yüzden bu yöntem
bana uymaz". Ben de derim ki "Allah yardımcınız olsun." Bizdeki dizilerin genelde bu kadar kalitesiz
olmasının nedeni, yazarların bilinçaltlarından gelen malzemelerle değil, ço kısa sürede reyting yapan
klişelerle çalışmasıdır. "Lost"un ya da "Coupling"in bir bölümü iki ayda (rakamla 2) yazılmaktadır. Ama bu
sayede dünyanın her tarafında seyredilmekte, zamana karşı da çok iyi direnmektedirler.
Ne zaman ki bizim yazarlar da bu koşullarda yazmaya başlarlar (artı, bu sitede anlatılan ve anlatılmayan
binlerce bilgiyi sindirirler), Türk dizileri de o zaman gerçekten kaydadeğer bir nitelik kazanır.
***
Güncelleme: Sadece yazdığınız bir senaryoda, atmış olduğunuz yanlış adımları geri almakla bitmiyor iş.
Bazen kendinizi tamamen yanlış bir projeye başlamış halde de bulabilirsiniz.

217

13 NİSAN 2009
4 ERKEK DÖNÜŞÜMÜ
Hikayelerin büyük bir bölümünde kahraman(lar) bir dönüşüm geçirir. Buna karakter dönüşümü
("character arc") denir. Her filmde kahraman dönüşüm geçirmez (örn. James Bond - "Casino Royal"
hariç). Bu tür filmler genelde aksiyon filmleridir. Ama genel olarak ana karakter(ler), başlarına gelen
olaylar sonunda bir değişim geçirirler. Bu, seyircinin hayat deneyimleri ile de örtüşen bir durumdur, zira
onlar da hayatları boyunca yaşadıkları olaylar sonunda değişim geçirmişlerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken, bu değişimin mümkün mertebe organik olmasıdır. Yani kahraman başına
gelen olayların ona dayattığı değişime önce direnmeli, sonra yavaş yavaş bu direnç gevşemeli, bir
noktada tamamen kırılmalı (muhtemelen üçüncü perdede) ve yaşadığı olaylar sonucunda hayata, kendine
ve insanlara karşı daha derin bir içgörü geliştirmelidir. Kahramanın başına gelen olaylar, (aşağıda
anlatıldığı gibi ilginç ve çatışmalı olmalarının yanı sıra) onu değişime sevk edecek nitelikte de olmalıdır,
yani o tür olaylar seçilmelidir. Kahramanın film boyunca değişime direnmesi, sonra da tek bir olayla
dönüşüme uğraması inandırıcı değildir.
Aşağıda, erkek baş karakterlerde görülen dönüşümlerden bazıları yer almaktadır. Bunlar daha çok ilişkiler
ile ilgili dönüşümlerdir. Başka tür filmlerde başka dönüşümler de gerçekleşebilir. (Kadınların dönüşümü ile
ilgili yazı, daha sonra gelecek). Yazının, gerçek hayatta karşınıza çıkan erkeklerle ilgili ne kadar çok şey
söylediğine de dikkatinizi çekerim.
***
1. Oğlan dönüşümü (bazen, ama her zaman değil, “Dalgacı”)
Bu, kalbinde hala bir çocuk olan ve büyümeyen adamla ilgilidir. Adam sorumsuzdur, olgunlaşmamıştır,
kaçıktır ve çok eğlencelidir.
Dönüşüm: Filmin sonuna gelindiğinde, artık büyümüş bir adama dönüşmüştür. Yani gerçek bir iş bulmuş,
nişanlanmış, ya da evlenmiş ve/veya muhtemelen bir çocuğun bakımını üstlenmiştir.
Örnekler: "Süper Baba"daki ("Big Daddy") Adam Sandler; "Kaza Kurşunu"ndaki ("Knocked Up") Seth
Rogen, "Kırk Yıllık Bekar", "The Hangover" (bir grup adam bekarlığa veda partisinde damadı Las Vegas’ta
kaybederler ve düğünden önce adamı bulmak zorundadırlar). Tonlarca film bu dönüşümün çeşitli
varyasyonlarını takip eder: aslında çocuk olan ve çok eğlenen adamların bir şekilde hayatlarında
sorumluluk almayı kabul etmeleri gerekir.
Sık görülen türler: Komediler, Romantik Komediler
2. İşkolik
Bu, ailesi ve karısı/sevgilisi pahasına sürekli olarak çalışan adamdır.
Bu, dramatik bir dönüşümün “neşeli” karşılığıdır: o kadar çok yapılmıştır ki artık suyu çıkmıştır. Örneğin
"Evan Almighty" ("Aman Tanrım 2"). Bu formül artık işe yarayabilir mi? Belki, ama ilginç bir
yaklaşım/sürpriz gerekiyor. Ama lütfen senaryonuza “Senin tek düşündüğün işin!” ya da “Ofiste çok fazla
zaman geçiriyorsun!” diyen kadın karakterler koymayın. Lütfen, lütfeeen.
Dönüşüm: Bu filmin sonunda bu karakter ailenin, ilişkilerin ve insanların ne kadar önemli olduğunu fark
eder.
Örnekler: Jim Carrey, "Yalancı Yalancı"; Adam Sandler, "Click"; Don Draper, "Mad Men" vb.
Sık görülen türler: Komediler, aile filmleri, romantik komediler, dramalar
3. Yalnız Adam
Bu, kimseye ihtiyacı olmayan, muhtemelen içki içen, ve size bakmak kadar kolaylıkla suratınıza bir tane
indirebilecek biridir. Güçlü, sessiz, sert bir tiptir. Western filmlerinde bu adamlar dönüşüm geçirmez.
Genelde acılı ve duygusal olarak kopuk/uzak bir tiptir.
Dönüşüm: Filmin sonunda bu karakter bir santim kadar ilerleme kaydetmiştir, ama bu onun için
kilometrelere eşdeğerdir. Kendisi dışında birisine önem vermiştir.

218

"Örnekler: "Casablanca"da Hum