You are on page 1of 58

HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

1. Kõsõm

Giriş
Bundan binlerce yõl önce dünya bir başka türlüymüş. Dağlar, taşlar, ovalar, nehirler,
göller, denizler yine varmõş ama, göklerin parõltõsõ değişikmiş. Bu õşõğõn altõnda yaşayanlar da
dünyayõ bir başka görürlermiş. Şimdi yine aynõ dünya var üzerinde yaşadõğõmõz. Gökler de
değişmedi. Ancak, bizi bir başka türlü aydõnlatõyor artõk. Bu yüzden de dünyayõ eskilerin gözü
ile göremiyoruz. Görmemize imkân da yok. Zira, õşõğõn kaynağõ değişmese bile rengi değişti.
Değişen rengin özelliğine göre biz de farklõyõz eskilerden. Bu değişikliği farkedenler ona bir
isim takmõşlar sembolik olarak: Tufan oldu, demişler. Gökler yarõldõ ve ardõndaki sular
boşaldõ, yer yarõldõ ve altõndaki toprak fõşkõrdõ. Su ve toprak karõştõ; çamur oldu. Çamur
şekillendi; insanõn bedeni oldu. İçine nefes kattõlar; yaşayan can oldu. İsmine Adem derler.
Gökler kapanõp ardõndaki sularõ sakladõktan ve Yer durulup toprağõ sakinleştikten sonra,
Adem toprağõ işlerken önünü görsün diye göğün kubbesine õşõk yerleştirildi. Adem'in günleri
tamam olunca nefesi geldiği yere gitti, bedeni toprağa karõştõ, üzerini sular kapladõ. Ardõndan
yine gökler yarõldõ ve sular boşaldõ. Yer açõldõ ve toprak fõşkõrdõ.

Böylece Adem'in işlediği toprak Yer'in yüzünden silindi gitti. Fakat o toprakta
Adem'in işleri olduğundan ve Adem'in soyundan olanlarõn o toprağõ işlemesi bitmediğinden,
içlerinden işleri bitmeyenler sularõn çekilmesine kadar bekletildi ve tekrardan durulan Yer'e
inip toprağõ işlemeye başladõlar. Önlerini görsünler diye yine göğün kubbesine õşõklar
yerleştirildi. Onlarõn da günleri tamam olunca, ardõndan yine aynõ şeyler oldu. Toprağõ
işlemesi bitmeyenler sular çekilene kadar bekletildi. Yer durulunca inip toprağõ işlemeye
başladõlar... Ve bu böylece sürüp gitti. Dedelerimizin dedelerinden bize kalan masallarda
böyle anlatõlõyor. Çocukluk devremiz sona erene kadar bu masallarõ yine böyle anlatacaklar.
Elbet bir gün gelecek, yine günler tamam olacak. Toprağõ işlemeyi bitirenler geldikleri yere
gidecekler, işleri yarõm kalanlar da bir süre bekleyip sular çekildikten sonra tekrar devam
edecekler. Bazõ masallarõn sonuna da şunu eklemişler: Toprağõ işlemek sona erse bile işler
yine bitmiyor. Toprağõn yerini başka şey alõyor ve işler devam ediyor.

Biz, hâlâ toprağõ işlemeyi bitiremeyenlerdeniz, üstelik kaçõncõ Tufan'dan arta


kaldõğõmõzõ da bilmiyoruz. Ama, son Tufan ile birlikte toprağõ işlemesini bitirenler, arta
kalanlara birşeyler bõrakõyorlar daima. Bizim son Tufan'dan öncekiler de aynõ şeyi yapmõşlar.
Eski Mõsõr'da yaşayanlar “aa aa Tehuti” (en büyük Yol gösterici) diye anarak tanrõsal bir
kişilik vermişler onlara, önceleri yalnõz Tehuti (Yol gösteren) diye isimlendirmişler. Sonra bu
isme "aa aa" (büyük büyük) derecesini vermişler. Eski Mõsõr kaynaklarõnõ değerlendiren
Grek'ler bu ismi Thoth şeklinde okumuşlar. Thoth'un özelliklerine bakarak, kendi
inançlarõnda Hermes ismini verdikleri tanrõsal kişi ile aynõ olduğunu görmüşler. Eski
Yunanlõlar da onun yüce olduğuna hükmetmişler ki, "aa aa" karşõlõğõ olarak Trismegistos
sõfatõnõ eklemişler ona. Böylece Hermes Trismegistos deyimi günümüze kadar gelebilmiş.
Bu isim değişik medeniyetlerde birbirine benzemeyen sõfatlara bürünse bile, aynõ özellikteki
kişileri anlatmaktadõr.

Aslõnda bu isimler belirli bir soyun, artõk aramõzda olmayan ama bizim geçmekte
olduğumuz yoldan asõrlar önce geçmiş, bir toplumun bilge kişilerini simgelemek için her bir
dilin özelliğine göre seçilen sõfatlar olarak ele alõnmalõdõr. Efsanevi ve tanrõsal olmalarõna
sebep, bizden daha bilgili olmalarõna karşõ duyulan eski bir saygõ ifadesidir. Bugün bile
aramõzdan ayrõlmõş bazõ bilgili kişileri anarken aynõ saygõ duygusu içinde onlarõ
bilinçaltõmõzda tanrõsal bir havaya bürünmüş olarak sembolize etmekteyiz. Eski Mõsõr'da
Tehuti, Eski Yunan'da Hermes diye anõlan bu bilgelerin diğer yerlerde de bilinmesi ve
onlardan kalan bilgi kõrõntõlarõndaki benzerlik ile, tek tek yarõ-tanrõ kişiler yerine belirli
seviyeden bir varlõk grubunun belirtilmek istendiği anlaşõlõyor. Bu varlõklarõn insan olduklarõ
da aktarõlan efsane şeklindeki hayat hikâyelerinden kolaylõkla çõkarõlabilir.

Mitolojinin en büyük özelliği olan alegorik anlatõm şekline eğer bir de biz kendi
alegorimizi katmadan bu efsaneleri çözersek mesele kalmaz. Fakat bazõ yorumcular bu
kendilerinden birşey katma özelliğinden sõyrõlamayõp efsanelerden efsaneler yaratarak sözü
geçen kişilerin uzayõn falanca planetinden geldiğini veya insanlarõn kulağõna fõsõldayan ilâhî
melekler olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialar da birer efsanedir ve modern bir alegori ile
süslenmiştir. Herhalde zamanõ gelince bu modern efsanelerin ardõnda yatan gerçekler ortaya
çõkacak. Ancak, bugün böylesine efsaneler yaratmak, işi güçleştirmekten öte bir fayda
sağlamõyor. Eski Yunan'da Olimpos tanrõlarõ deyimi ile ne anlatõlmak istenmiş ise, biz de
bugün uzaylõ kozmonotlar veya ilahi melekler ile aynõ şeyi anlatmaya çalõşõyoruz. Bu gibi
alegorik anlatõmlarla fantastik bir görünüm kazandõrmak belki de insanoğlunun ihtiyacõ olan
birşeydir. Bütün çõplaklõğõyla gerçeği görmek genellikle hislerinden arõnmõş bir varlõğõn
yapabileceği şey. Böylesine bir durumu ise biz hazmedemeyiz. Belki de aynõ hazõmsõzlõğõ
çektiğimden bu yazõ serisine başlamõş bulunuyorum.

Tehuti veya Hermes, İbranilerde Hanok ("Yol"da yürüyen) ismini alõr. Eski Ahit'in
Tekvin kitabõna göre Hanok, "O"nun yolunda yürüyüp kaybolmuş, görünmez olmuş. Kur'an
da bile İdris (Gizli Yol'u öğreten) ismiyle geçer. Doğru birisiymiş. Yüce bir yere yükseltip
rahmetin içine almõşlar. Kabalistlerin “Adam Kadmon” deyimi belki de tam karşõlõğõ
olmaktadõr: “İlk İnsan” demektir. İlkel olmaktan çok insan olma özelliğine erişebilmiş “İlk
Varlõk” anlamõna. Bu sõfatlarõ çeşitli dillerden örnekler vererek çoğaltmak mümkün. Sözü
fazla uzatmamak için bu bilgelerin özelliklerinden bahsettikten sonra onlardan bize kalanlarõ
anlatmak istiyorum. Bunlarõn insanlara yazõ yazmasõnõ öğrettiği söylenir. Daha sonra da bilim
öğretmişler. Dolayõsõ ile alfabenin bu insanlardan bize aktarõlmõş olduğunu söylüyorlar.
Alfabe genel anlamda yazõ yazmak için kullanõlan birtakõm sembollerden ibarettir. Biz bugün
tarihsel bir süreç içinde gelişen ilkel resimlerden sembollere doğru gidişi, alfabenin başlangõcõ
olarak kabul etmekteyiz. Bilimsel ilerlemeleri de buna benzer bir sürece bağlamaktayõz.
Fakat, dikkatli bir araştõrma - belki de belgelerin yetersiz oluşundan - basmakalõp tarihsel
gelişim hipotezinin yeterli bir açõklama olmadõğõnõ gösteriyor.

Akademik otoriteler yazõnõn ilkel resimlerle başladõğõnõ söyledikleri halde, resimlerden


sesleri gösteren işaretlere nasõl geçildiğini bir türlü izah edememektedirler. İlk yazõ
örneklerini veren Sümerlerde böyle bir geçiş dönemine dair izler yoktur. Yine iddiaya göre,
Sümer çivi yazõsõ doğuya doğru sõrasõyla Proto-Elam, Proto-Hint, Çin yazõsõnõn doğmasõna;
batõda da Eski Mõsõr, Ege ve Girit, Hitit yazõsõnõn oluşmasõna yol açmõş, deniyor. Zorla kabul
edilen bu hipotezi desteklesin diye birçok örnekler gösterilmiştir, ancak hiçbiri yeterli ölçüde
değil. Otoriteler de bu yetersizliği gördükleri halde başka bir hipotez kurmak açõkça işlerine
gelmemektedir. Halbuki çivi yazõsõ ile dolu tabletlerin çoğunda yazõyõ Sümerlere öğretenin
“Nabo” isminde biri olduğu belirtilmektedir. Nabo kelimesi “parõldayan” anlamõna gelir.
Nabo'yu sembolize ederken de çivi yazõsõnda kullanõlan sivri uçlu aleti seçmişler.

Yazõdan başka bilim öğretmişler, demiştik. Bu bilim nasõl bir şeymiş, asõl bunu
incelemek gerekir. Zira, kimin nasõl öğrettiğinden ziyade neyi öğrettiği daha önemlidir.
Araştõrõcõnõn dikkat etmesi gereken en önemli nokta bu olduğu halde çoğunlukla unutuluyor.
Kim tarafõndan öğretildiğini ve nasõl yapõldõğõnõ araştõrõp bulmak muhakkak ki insana heyecan
verir. Hele bu gelişimin tarihini ortaya koyabilmek kadar gurur verici bir şey olamaz,
araştõrõcõ için. Fakat konunun özüne inildiğinde görülür ki, asõrlarca önce bir takõm kişiler
insanlara bazõ şeyleri öğretmeye çalõşõrken, amaçlarõ ilerde tanrõlaştõrõlmak veya öğrettikleri
şeyin saçma-sapan birtakõm sözler haline gelerek fantazi yaratmasõ değildi. Bugün ne yazõk ki
bu durumdadõr anlatõlanlar. İnsanlarõn çoğu da sõrf bu fantastik özelliğinden dolayõ konuya
eğilmektedir.

Hermetizm başlõğõ altõnda toplanan bu konulara çoğu zaman ezoterik, okült, mistik,
gnostik, teozofik vs. gibi sõfatlar takõlmõştõr. Geleneksel olarak Hermetizm kelimesi daha
uygun oluyor, çünkü bu konularõn öğreticisi olarak Hermes tanõnmaktadõr mitolojide. Böylece
Hermetizm denilince; Hermes veya bir başka sõfatla anõlan bilge kişilerin öğretisi
anlaşõlacaktõr. Halbuki, ezoterik; batõnî, içsel anlamõna, okült; gaybî, gizli anlamõna, mistik;
sõrrî, açõklanmayan anlamõna, gnostik; hikmî, üstünbilimsel anlamõna, teozofik; ledünî,
tanrõsalbilimsel anlamõna gelir. Hermetizm, anlayõş ölçüsüne göre bütün bu sõfatlarõ
taşõyabilir, ama yalnõz biri veya birkaçõ ile isimlendirmek eksik olur. Kimine göre şöyledir,
kimine göre böyle. Anlayõş ölçüsü o derece önemlidir ki, tarihte bunun iki garip örneğini
görüyoruz: İlki, teknolojideki hermetik deyimidir: Hava, su geçirmeyecek şekilde yapõlan
lehimler için kullanõlõr. İkincisi de, bilhassa italyan edebiyatõnda, ermetismo akõmõdõr: Şiirde,
anlaşõlmaz ve kapalõ sözler kullanarak okuyucuyu düşündürmeyi amaçlar. Bir diğer tuhaflõk
da tarih yazarlarõnda görülmektedir: Hermetizmi tek bir cümle ile geçiştirirken, simyacõlarõn
büyüyle ilgili öğrettikleri diye anlatõrlar.

Hermetik öğretinin yazõldõğõ kitaplarõn çoğu çeşitli sebeplerle yakõlmõş, yasaklanmõş


ve gizlenmiştir tarih boyunca. Bu özelliğinden dolayõ da sayõsõz şarlatan ortaya çõkõp birtakõm
uydurma elyazmalarõnõ orijinaldir diye reklam etmiş, çoğunlukla çevresinde inandõrõcõ olmuş
ve ardõndan yüzlerce zavallõyõ sürüklemeyi başarmõştõr. Bu yüzden, günümüzde hermetik
konular halk arasõnda boş inanç, büyücülük, zõrvalõk, sapõklõk olarak bilinir. Amacõm
okuyucuyu kandõrõp bu konularõn aslõnda büyük sõrlar sakladõğõnõ iddia etmek değil.
Kõsa bir tarihsel gelişimini vererek ve tarih boyunca yazõlanlardan bölümler aktararak
bu konularla uğraşan kişilerin hangi sonuçlara vardõklarõnõ ve nelerle karşõlaştõklarõnõ
anlatmak istiyorum. Eski yazmalardan aktaracağõm sözleri yorumlamak okuyucuya kalmõş bir
iştir. Başõnda da söylediğim gibi, aslõnda konunun en önemli tarafõ da bu: Kimin söylediği ve
nereden duyduğu ilginç olsa bile, ne demek istediğini anlamaya çalõşmak daha faydalõ oluyor.

Eğer geniş çapta bir Hermetizm tarihinden bahsetmek gerekirse çağlar boyunca çeşitli
medeniyetlerdeki bilimsel aşamalardan ve bunlarõn kaynaklarõndan sözetmek lazõm. Fakat,
böylesine geniş bir konu hem çok uzun bir yazõ serisini gerektirir hem de çoğu kimsenin
canõnõ sõkabilir düşüncesiyle, ancak ilginç sayõlabilecek noktalarõ belirtip ardõndan Ortaçağ'õn
efsanevi bilimleri olan Alşimi, Astroloji, Maji, Kabala ve benzeri konularõ ve bunlara
kaynak olan elyazmalarõnõ örneklerle vermek istiyorum.

Tarihte eski yüksek medeniyetler diye bilinen kültür merkezleri, Amerika kõtasõndaki
Aztek ve İnka'lar dõşõnda, coğrafî bir kuşak üzerinde yayõlmõştõr. Bu kuşak doğuda Çinlilerle
başlar ve batõya doğru Hint, İran, Mezopotamya, Anadolu, Mõsõr, Akdeniz bölgesiyle
İspanya'ya kadar gelir.

Amerika Kõtasõ
Amerika kõtasõnda 16. asrõn başõndan Avrupa'dan gelen yağmacõ kâşiflerin boy
göstermesi ile eski medeniyet sona erdi ve silindi gitti. Çoğunlukla böyle kabul edilir. Halbuki
Aztek-Maya-Inka medeniyeti incelendiğinde görülür ki, bu halk beş asõrdan beri beyaz
adamõn gelmesini beklemiştir. Bütün dikkatlerini kendilerine miras kalan takvime ve zaman
hesaplarõna vererek, kurban olacaklarõ günü beklemişlerdir. Bu zaman zarfõnda hiçbir ilerleme
kaydetmeden, geçmişlerini unutmanõn verdiği korku içinde, devamlõ bir bekleyiş bu halkõn
manen ölmesine yol açmõştõ. Eski atalarõnõn bõraktõğõ mirasõ korumaya çalõşan, fakat bu mirasõ
bir türlü değerlendiremeyen şaşkõn bir toplum.

Ne Aztekler, ne Mayalar, ne de İnkalar geçmişlerini hatõrlamaktadõr. Mayalarõn bir


kolu olan Quiche halkõnõn son zamanlarda yazarak kaybolmamasõnõ sağladõğõ Popol-Vuh
destanõ bunu ortaya koyuyor. Mitolojilerinde Kvetzal-koatl (Aztek), Kukulkan (Maya),
Virakoça (İnka) ismini verdikleri bir adamõn (daha sonra tanrõ oluyor) halka yazõyõ,
kanunlarõ, bilim ve sanatõ öğrettiği anlatõlõyorsa da pek fazla birşey öğrenmek mümkün olma-
mõştõr bunlar hakkõnda. Amerika'yõ keşfeden gözü dönmüş yağmacõlar altõn bulma hõrsõ ile
herşeyi parçaladõktan sonra, Hõristiyanlõğõ yaymak bahanesi ile saldõran misyonerler, şeytanõn
eseri saydõklarõ bütün kültürü yõkõp üzerine kiliseler kurunca, ortada incelenecek bir şey
kalmamõş oldu. Bugün bildiğimiz tek şey mükemmel bir takvim ve astronomik period
hesaplarõdõr onlardan kalan. İnkalarõn Quipu sistemi, anlatõldõğõna göre sözleri kaydetmek ve
hesap yapmak için kullanõlan oldukça gelişmiş bir sistemmiş. Pizarro sayesinde kõlõçtan
geçirilmedik birtek Quipu-kamayok kalmadõğõ için bu sistemi öğrenmemize imkân yok artõk.
Astronomideki bilgileri kendilerine miras bõrakanlar herhalde tam olarak herşeyi anlatmamõş
olacaklar ki, bunlarõ doğru dürüst değerlendirecekleri yerde dinsel birer figür, ritüel bir gaye
uğruna kullanmõşlar.

Yukarõda isimlerini verdiğim mitolojik bilgeler birtakõm şeyleri öğrettikten sonra


kaçõp gitmişler, bir müddet sonra tekrar geleceklerini vaad ederek. Ne öğrettiklerini halk
bilmemektedir. Zira, kendilerinden önceki toplum ile aralarõnda tarihsel bir kopukluk vardõr,
hatõrlamazlar. Aztekler “Aztlan” (beyaz ülke) denilen yerden geldiklerini söylerler ama
kendilerini “Tenoça” diye diğer başkalarõndan ayõrõrlar. Tenoça, Tolteklerin kuzeyden gelen
saldõrgan vahşilere verdikleri isimdir. Toltekler bir bakõma Anadolu'daki Proto-Hititlere
benzer; geçmişten kalan bir medeniyetlerl vardõr, saldõrganlarõn hücumuna uğrayõp
kültürlerini gelen vahşilere aktarõrlar. Ancak, Toltekler hakkõnda birşey bilinmiyor.

Mayalara gelince; bunlar topluca Yukatan yarõmadasõna doğru göçmüşler asõl


memleketlerinden. Sebebi bilinmiyor, geçmişlerinden de hiç bahsetmiyorlar. Göçten önceki
devre ait bütün tarihlerini hatõrlamaktan korkarcasõna unutmaya çalõşmõşlar. Peru'ya gelen
İnkalar burada “Queçua” (sõcak vadi halkõ) denilen insanlardan birtakõm şeyler öğrenmişler.
Daha sonra da bunlar İnkalara karõşarak unutulmuş. Bugün Peru'da Queçua olduğu sanõlan
yerliler geçmişe dair hiçbirşey hatõrlamõyorlar. Zaten Quipu kullanmasõnõ bilenler de katliam-
da öldüklerinden geriye birşey kalmamõş.

İnkalarõn Quipu sistemi dõşõnda ilgi çekici tek şey, Maya ve Aztek takvim sistemidir.
Bizim bugün kullandõğõmõz ondalõk sayõ sistemi yerine yirmilik (vigesimal) sayõ sistemini
kullanõyorlardõ. Yirmilik sistemi Aztek-Maya dõşõnda hiçbir yerde görmek mümkün değildir.
Bu düzene göre; son derece hassas bir biçimde hesaplanmõş güneş yõlõ olan 365.242199 günü
şöyle yazõyorlardõ: 1.0.5.16.9.17.6.10. Burada yirmiye kadar olan her rakam ayrõ bir sembol
ile belirtilmektedir. Takvimlerine de esas olarak aldõklarõ bu yirmi sayõsõ insanõ sembolize
etmektedir: Yirmi tane uzantõsõ olan bir bütün (parmaklar ve baş). 20 gün bir ay olmaktadõr;
20 ay bir yõl; 20 yõl bir devir... böylece uzayõp giden periodik sisteme 400 günlük period
denilmekte ve sembolik takvimi belirlemiş oluyor. Kollar ve bacaklarõ simgelemek için beşer
günlük dört hafta vardõr bir ayda. Seneyi de beşer aylõk dört mevsime ayõrmõşlar.

Buna ek olarak kullandõklarõ ikinci sistem 260 günlük takvimdir. 260 günlük period,
takvimden ziyade ölçek niteliği taşõr. 13 gün sayõsõ ve 20 gün isminden ibarettir. Ay-Güneş-
Venüs periodlarõ ile yakõndan ilgili olan bu devreyi geleceği belirlemek için kullanmõşlar. Bir
çeşit kehanet yöntemi denebilir. Ancak, falcõlõk ile hiç ilgisi yok. Tamamõyle astronomik
birtakõm orantõlardan faydalanõlmaktadõr. Ayrõca, güneşin periodundan faydalanarak 360
günlük (18x20) bir devre bulmuşlar; daha doğrusu, bu onlara miras kalmõş. Zira, bir güneş
yõlõnõn 360 günden fazla olduğunu ellerindeki hesaplama yöntemi ile hassas bir biçimde
öğrendikten sonra bu ek günleri “uğursuz” olarak nitelemişler. Ortalama 4 yõlda 21 gün
hataya yol açan bu günlerin kesinlikle ismi yoktur, gün olarak sayõlmaz ve zoraki bir boşluk
gibi görülür. Ellerindeki cetvellerde 360 olarak belirtilen bir devrenin aslõnda daha uzun
olduğunu görmek onlarõ korkunç bir şaşkõnlõğa sürüklemiş olmalõ. Bu duyguyu bizim
anlamamõz çok zor. Şöyle düşünelim: Bir yerden birtakõm bilgiler alõyorsunuz, öyle ki, bunlar
sayesinde oldukça hassas hesaplar ve gözlemler yapmanõz mümkün. Ancak, yine aynõ yerde
bu hesaplarla yapõlmõş gözlemlerin cetvelleri, sizin bulduğunuz değerlerden daima biraz farklõ
çõkõyor. İşte bu şaşkõnlõk Aztek-Maya medeniyetinin dinsel inançlarõnõn temeline
çöreklenmiştir. Ellerindeki bilgi onlar için başkalarõndan aktarma bir nitelik taşõyordu.
Hafõzalarõ kuvvetliydi, kullandõklarõ bilgiler son derece mükemmeldi, fakat bunu
değerlendirecek yeterli kapasiteden yoksundular.

Astronomi yanõnda tõb ile ilgili birtakõm şeyler de öğrenmişlerdi. İnsan bedeni ve
özellikle kanla ilgili bilgiler, eski kozmik düzeni tekrardan geri getirecek zannettiler. Kan,
bilhassa canlõ insan bedeninde büyük önem taşõr. Biz bugün bunun önemini yalnõz tõbbi
açõdan ele alõyoruz. Kanõn dolaşõmõ fizik bedenin işlemesini sağlõyan bir ortam yaratmaktadõr.
Fakat bu özellikten yararlanarak başka sistemlerin harekete geçmesini sağlayacak ortamlar da
yaratmak mümkündür. İspanyollarõn gelmesine iki asõr kala, bu bilgiyi garip bir gaye uğruna
kullanmaya başlamõşlar: Kullanõlacak malzeme bulmak için etrafa saldõrarak insan avõna
çõkmõşlar. Yakaladõklarõnõ da, artõk birer mabed haline gelen bilim merkezlerinde canlõ canlõ
keserek, kanlarõnõ tanrõ diye kabullendikleri güçlerin hizmetine sunmuşlar. Kanõn önemini ve
hangi işlerde kullanõldõğõnõ biliyorlardõ. Ancak, bunu anlamaktan acizdiler. Birtakõm kozmik
güçlerin varlõğõnõ öğrenmek onlarda korku yaratmõştõ. Bu güçleri kullanabilecek duruma
gelmek oldukça yüksek bir şuur seviyesini gerektirir. O da bunlarda yoktu. Ellerindeki
hesaplama yöntemi ile ilerde başlarõna bir felaket geleceğini biliyorlardõ. Ama bu felaketten
kurtulmak için ne yapacaklarõnõ, nasõl kurtulacaklarõnõ anlayamadan tabiat kanunlarõnõn
dõşõnda hareket etmeye başladõlar. Kanunlarõn acõmasõ veya kayõrmasõ yoktur. Nitekim,
şuursuzca kullandõklarõ birtakõm güçler bazõ kanunlarõ harekete geçirdi ve İspanyollar
tarafõndan yok edildiler. Hem öylesine bir yok oluş ki, kendileri ile birlikte bir türlü
anlayamadõklarõ bilgiler de silindi gitti.

Hermetik olarak nitelediğimiz bu bilgilerin insan için hayatî önem taşõdõğõna ilerde
değineceğim. Burada güzel bir örnekle karşõlaştõğõmõz için belirtmek gereğini duydum:
Anlamadan ezberlemek ve bunu pratik olarak kullanmaya kalkmak, işin önemini acõ bir
şekilde ortaya koyuyor. Aztek, Maya ve İnka isimleri ile tanõdõğõmõz bu insanlar hazõra
konmuş bir toplumu oluşturur. Hazõr bulunduklarõ şey bilgiydi. Önce zevkle ve heyecanla
sarõldõklarõ bu nimet; daha sonra onlar için korku, dehşet ve õstõrap kaynağõ oldu. Bu duruma
sebep olan şey de, ruhsal seviyelerinin bu bilgiyi hazmedemeyecek bir ölçüde oluşudur.
Anlayabilmek için gerekli birikimden yoksundular. Elimizde kalan birkaç parça yazmadan
öğrendiğimize göre; gökyüzündeki ürkütücü boşluk, tabiatõn esrarlõ güçleri ile kendilerine
miras kalan bilgi arasõnda ezilmenin õstõrabõnõ ilâhîler ve ağõtlarla dile getirmişlerdir daima:
“Eskilerin anlattõğõ gibi değil.
Onlar da yok artõk aramõzda,
Tanrõlar kaybolup karanlõk çöktüğünde.
Göğün boşluğuyla yerin altõndan,
Ölüm bizi içine çekiyor.
Geri gelin, ey gidenler!
Ne yapmamõzõ söyleyin bize.
Korkuyoruz, korkuyoruz.”
Birkaç el yazmasõ dõşõnda, elimizdeki tek eser Mayalarõn bir kolu olan Quişe halkõnõn
tarihsel geçmişini yansõtan Popol Vuh ismindeki derlemedir. Popol Vuh, 16. asõrda yazõlmõş
olmasõna rağmen, nesilden nesile aktarõlan birtakõm hikayelerle, efsaneleşmiş başlangõcõ ve
unutulmuş tarihi yansõtmasõ bakõmõndan önemli bir kaynak. Ne var ki, alegorik anlatõmõn
içinden hermetik bilgileri çõkarabilmek oldukça zor.

Beyaz adamõn istilasõndan önceki Amerika halkõnõn karmaşõk ruh dünyasõnõ


katledildikleri yerde bõrakarak, Pasifik Okyanusunun öbür tarafõna; Çin sahillerine geçebiliriz
artõk.

Fakat, bu geçiş esnasõnda dikkatimizi çeken bir şey yok mu? Bir sürü irili ufaklõ
adalarõn yer aldõğõ Pasifik Okyanusu halkõnõn da kendisine ait bir geçmişi var elbet hermetik
açõdan. Ancak, bu öğretiler bize yeterince ulaşmamõş olduğundan, onlar hakkõnda bir fikre
sahip olmamõz güçleşiyor. Ayrõca, bugün orada yaşayan yerli halkõn geçmişi Amerika ve
Asya kõtalarõndaki atalarõna dayanmaktadõr. Atalarõ adalara göçettikleri zaman, karşõlaştõklarõ
asõl yerli halk zaten yõpranmõş ve tükenmişti. Kõsa zamanda da kaybolup gittiler yeni
gelenlerin arasõnda. İşte bu iki sebep yüzünden sistematik bir hermetizmin izlerine rastlamak
kabil olmamõştõr.
Japonya
Çin sahillerindeki Japon ve Kore halkõ için de aynõ şeyleri söylemek mümkündür.
Ancak, Japonya'da Çinlilerin etkisi görülmeden önce sistematik bir hermetizmin izlerine
rastlanmõştõr. 2. Dünya Savaşõna kadar, Japon adetleri gereğince dõşarõya bilgi verilmediği
için, zannediliyordu ki Çinlilerle ilişki kuruncaya kadar Japonlar iptidaî bir seviyedeydiler.
Halbuki M.S. 5. asõrda Çinlilerin etkisi görülmeden çok önceleri “Şinto” ismi altõnda
hermetik bir sistemin varlõğõ ortaya çõkarõlmõştõr.

Şinto sisteminin temelinde “kami” kavramõ yatar. Kami kelimesi ruh, benlik, üstün
varlõk anlamõna gelir. Var olan herşeyin bir kami'si vardõr. Diğer bir deyişle; tabiat kami'lerle
kaplõdõr. Ölüm ötesi hayat da tabiatõn bir parçasõ sayõldõğõndan, kami'ler orada da mevcuttur.
İlginç olan, Şinto sistemi ahlâkî hiçbir öğreti getirmemektedir: “Kalbinin gerçek sesini takip
et” der. Kami'lerin sõrrõna varabilmek için tek yol budur. Kalbin atõşlarõ nasõl insanõn hayatta
kalmasõnõ sağlõyorsa, onun sesini dinlemek de asõl benliğe (kami) ulaştõrmaktadõr insanõ.
“Kalbin Gerçek Sesi” bir bakõma vicdan sesi ile eşdeğerlidir.

Kami'lerin öğretisi veya yolu anlamõna gelen Şinto sisteminin kurucusu bilinmediği
gibi, doğmalardan da uzak olan bu öğretinin yazõlõ bir kaynağõ yoktur. Bedensiz varlõklar ile
bedenliler arasõndaki hiyerarşik düzen, sahip olduklarõ kami'nin niteliğine bağlõdõr. Bu
bakõmdan, insan kendi kami'sini yücelterek birçok bedensiz varlõktan daha üstün bir seviyeye
gelebilir. Fakat buradaki “kami” kavramõ ile spiritüalist anlayõşõn “ruh” terimini
karõştõrmamak gerekir. Hernekadar batõ dillerine yapõlan tercümelerde bu kelimenin ruh veya
üstün varlõk anlamõna geldiğini söylemişlerse de, esasõnda “tasarruf kuvveti”ni belirlediğini
görüyoruz. Eğer ruhu “tasarruf kuvvetine sahip şuur” olarak tarif edersek; kami, ruhun
melekesi olmaktadõr. Esasõnda, herşeyde bir kami olduğunu söylerken bunu kasdediyorlar.
Kami bir potansiyeldir. Bunu harekete geçirmek için “kalbin sesini” dinlemek gerekiyor.
Fakat, bu sesi duyabilmek kolay değil. Daha önce insanõn kendisini tasfiye etmesi
gerekmektedir. Bu tasfiye işlemini, isterseniz Japonlarõn mitolojik anlatõmõndan öğrenelim:

Şinto öğretisinin yazõlõ bir kaynağõ yoktur. Kuşaktan kuşağa anlatõlagelen mitolojik
tasvirlerle, imparator Temmu devrine kadar gelebilmiştir. Temmu, gelecek kuşaklarõn
geçmişini unutmamasõ için bu anlatõlanlarõn yazõlmasõnõ emretmiş. Kojiki ve Nihongi (Kadim
Tarih ve Japon Tarihi) ismi altõnda iki eser meydana gelmiş böylece, M.S. 8. asrõn başõnda.
Kojiki'nin birinci kõsmõnda Yaratõlõş'dan bahsedilir. Başlangõçta kaos varmõş. Boşlukta yüzen
şekilsiz bir yağ veya yumurta olarak niteliyorlar bu kaos halini. Ancak, içinde hayat taşõyan
canlõ bir şey varmõş ve bu aniden belirivermiş. Kamõş sürgünü olarak sembolize edilen bu şey,
kami'si sayesinde bir çift şey yaratõyor. Bunlarõn belirli bir ismi olmadõğõ için şey diye
anlatõyoruz. Birbiri ardõndan yedi çift ve bunlarõn nesilleri gelmektedir. Erkek ve dişi kardeş
olarak doğan her çift birleşerek kendi neslini oluşturuyor. Bu yedi nesil hakkõnda fazla bir
bilgi yoktur. Sekizinci çift sonuncularõdõr: İzanagi (Erkek davetçi) ve İzanami (Kadõn
davetçi). Kendilerinden evvelki çiftin isteği üzerine ilk kara parçasõnõ yaratõp buraya inerler.
İndikleri adanõn ismi Onogoro'dur (kendiliğinden põhtõlaşan şey).

Bu çift, indikleri adanõn üzerinde çiftleşerek her biri kendi kami'sine sahip unsurlarõ
doğururlar. Son olarak Ateş kalmõştõr doğurulacak. İzanami Ateşi doğururken bunda saklõ
olan kami'ye dayanamaz ve yanarak ölür. Karõsõnõn ölümüne çok üzülen İzanagi ağlar ve
gözyaşlarõndan bazõ kami'ler daha vücud bulurlar. Öldükten sonra Yomi'ye {Karanlõk,
kasvetli dünya) giden İzanami'yi ziyaret eden kocasõ geri gelmesi için ona yalvarõr. Yaratma
işlemini henüz bitirmediklerini söyler ona. Fakat İzanami “o dünyanõn meyvasõnõ yediği için”
artõk geri dönemeyeceğini anlatarak karanlõğa gömülür. İzanagi bir õşõk bulup daha derinlere
dalarak onu görmeye çalõşõr. Karşõsõnda dehşet verici, çürümüş, kurtlanmõş birisi vardõr.
Kadõn bu durumda kocasõ tarafõndan görülmesine tahammül edemez ve onun peşine
karanlõğõn cadõlarõnõ salar. Karanlõk dünyadan kaçan İzanagi kurtulur ve çõkõş kapõsõna büyük
bir kaya yerleştirir. Ölüler âlemine inen İzanagi tekrar geri döndüğünde kirlenmiş olduğunu
görür ve temizlenmesi gerektiğini anlar. Nehirde yõkandõktan sonra, sol gözünden Amaterasu
(Göğün Işõğõ) ve sağ gözünden Tsukiyomi (Gecenin Parõltõsõ) ve burnundan da Susanowo
(Coşkunluk) kami'leri çõkar. Daha sonra İzanagi tarafõndan doğurulan başka kami'lerle
yaratõlõş tamamlanõr ve bunlarla ilgili mitlerin anlatõmõna geçilir.

İzanagi örneği bize “kalbin sesini dinlemek” için önce ne yapõlmasõ gerektiğini
anlatmaktadõr: Ateşi doğuran fakat ona tahammül edemeyip yanan İzanami sembolü, arzu ile
ortaya çõkarõlan bilginin karşõsõnda hissiyatõn yanõşõ ve karanlõğõ seçmesini belirlemektedir.
Karanlõkta kalan hisler yozlaşmakta ve kötülük kami'lerini oluşturmaktadõr. Eğer İzanagi gibi
insan bu karanlõğa girerse, oradaki kami'ler çevresini kuşatacaktõr. İzanagi'nin kurtuluşu,
iradesini kullanõp arzuladõğõ karõsõndan kaçõşõ ile mümkün olmuştur. Fakat, ateşten aldõğõ õşõk
olmadan onun gerçek yüzünü göremezdi. Nitekim onu gördükten sonra kaçmõş ve çõkõş
kapõsõna bir engel koymuştur. Karanlõktan kurtulduktan sonra yõkanmasõ da, orada üstüne
bulaşan kami'lerden sõyrõlmasõnõ simgeliyor.

Böylece ortaya şu gerçek çõkmaktadõr. Başlangõçta, irade ve hisler birlikte çalõşarak


bazõ güçlerin elde edilmesini sağlar. Ancak hissiyat, bilgi karşõsõnda dejenere olur ve ondan
uzaklaşõr. Eğer insan hislerinin peşinden giderse karanlõğa gömülecek ve başõna çeşitli belalar
gelecektir. Bu karanlõğa iniş halini insan yaşamak zorundadõr, zira gerçeği görmeden hislerin
çekiminden kurtulamaz. Bunu anlayabilmesi için rehberi bilginin õşõğõ olacaktõr. Karanlõğõn
dehşetini yaşadõktan sonra artõk tekrar oraya dönmemek üzere o yolu kapatmasõ gerekir.
Ardõndan da temizlenmesi ve hislerin bõraktõğõ karanlõk tesirleri yõkamasõ lâzõmdõr. Ancak
bundan sonra tek başõna yeni güçleri kazanmasõ mümkün oluyor.

Şinto sistemi pratikte basit fakat geçerli bir öğretiyi esas alõr. Teorik açõdan fazla
gelişmemiştir. Belki de bu sebepten, batõsõnda yeşermiş diğer güçlü öğretilerin gölgesinde
kalarak tesirli olamamõş. Kami'lerin yanõsõra, bunlarõ dengeleyen bir güç olarak “Musubi”,
gerçekçi ve doğru yaşama ilkesi “Makoto”, tasfiye ve temizlenme gereği olarak “Harai”
dõşõnda başka bir kavrama pek önem vermez. Diğer hususlarõ kişinin kendisine bõrakmõştõr:
“Yaşa ve gör” prensibini benimsetir. Eski bir Japon şiirinden şu mõsralarla Şinto yolcusunu
anlamak zor olmasa gerek:
“Haberim olmadan burada oturmuşum.
Değersizliğimi görünce,
Şükran duygusu ile dolan gözlerimden,
Yaşlar boşanõyor.”
Şinto öğretisinin basit fakat pratik metodu yanõnda, batõya yöneldiğimizde, teorik
bakõmdan anlaşõlmasõ güç fakat o ölçüde de etkili bir dizi öğretiler beklemektedir bizi.
Bunlarõn ilki olarak Çin hermetizmini ele alacağõz.

--- Birinci Kõsmõn Sonu ---


HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

2. Kõsõm

Çin
M.Ö. 213 yõlõnda, Li Szu ismindeki şeriatçõ devlet adamõ zamanõn imparatoru olan
Shih Huang Ti ile başbaşa verip, Çin'in bütünlüğünü korumak için, teknik el-kitaplarõ dõşõnda
memlekette ne kadar fikir eseri varsa yakõp yoketmiş. Bu karara karşõ çõkõp eski eserleri
saklamaya çalõşan beşyüze yakõn ilim adamõnõ da yine Çin'in selameti uğruna
öldürüvermişler. Li Szu ölümsüz imparatoruna yazdõğõ muhtõrasõnda bu meseleyi öylesine
dramatik bir üslupla anlatmaktadõr ki; sanki yakõlan kitaplar şeytanlar tarafõndan yazõlmõş,
saklayanlar da insanlõk düşmanõ canavarlar!

Çin sülalesi zamanõnda siyasî açõdan gerçek ilk Çin imparatorluğu kurulmuştu. Zaten
bugünkü ismini de o sülaleden almaktadõr. Ancak, bu imparatorluk kurulurken az önce
belirttiğimiz gibi geçmişi ile olan bağlantõsõnõ silmek için inanõlmaz bir gayret göstermiştir.
Ardõndan gelen Han sülalesi bu stratejinin garabetini fark edince, eski eserleri yeniden
toparlamaya çalõşmõşlar. Fakat artõk ortada toparlanacak birşey kalmamõştõ. Hafõzalarda
kalanlar ise Konfuçius'un öğretisinden oldukça etkilenmiş bazõ eski metinlerdi. Bunlarõn
derlenmesi ile oluşturulan kitaplarda bu etki açõkça görülmektedir. Böylelikle, Li Szu
efendinin devreye sokulmasõ sonunda, insanlõk açõsõndan önem taşõyan bir başka ortam
meydana gelmiş oldu. Konfuçius hermetik bilginin özüne varamamõş bir filozoftur. Bu
yüzden, yeniden derlenen eski metinlerde, kalõn bir tabaka oluşturmuş. Konfuçius etkisini
silemedikçe, anlatõlmak istenilenin özüne varabilmek imkansõzdõr.
Kitaplar yakõlana kadar Çin'de yüz tane öğretinin olduğundan bahsedilmektedir.
Bunlarõn hepsini anlatmaya imkân yok. Buddha'nõn öğretisini Hindistan kaynaklõ olduğundan
daha ilerde ele alacağõz. Çin'in özünden doğan öğretilerin içinde altõsõ önem taşõmaktadõr.
Bunlarõn en önemlisi olarak Konfuçius'unkini öne sürmek adet halini almõştõr. Mo Ti'nin
öğretisi biraz gölgede kalõr. Mantõk ve dialektiğe önem verenler ayrõ bir grubu oluşturur.
Şeriatçõlar ise oldukça yenidir. Bizim için önemli olan Tao öğretisi ve Yin-Yang ekolü ise,
menşei bilinmeyecek kadar eskilere dayanmaktadõr.

Hernekadar hermetik bir tarafõ olmasa da Konfuçius'un öğretisinden bahsetmek gerek,


zira diğer öğretileri yorumlayanlar üzerindeki etkisi büyüktür. Asõl ismi Kung Fu-Tzu (Üstad
Kung) olan bu filozof M.Ö. 551-479 arasõnda yaşamõş. Kendisi yazõlõ bir eser bõrakmamõştõr.
Talebelerinin derlemelerinden felsefesinin özünü şöyle okuyoruz: “Fazilet, insanlarõ
sevmektir. Bilgi, insanlarõ anlamaktõr. Gerçekten fazilet sahibi biri eğer kendisini kabul
ettirmek istiyorsa, başkalarõnõ anlamaya çalõşmalõdõr. Başarõya ulaşmak istiyorsa,
başkalarõnõn başarõya uğraşmasõ için gayret göstermelidir. Gerçekten faziletli olmanõn
yolu, insanõn kalben başkalarõna karşõ iyi davranma arzusunu prensip edinmesiyle olur.
İnsanõ anlayõşa götüren yol şudur: Herşeyi dile, ama içinden iyi olanõnõ seç. Herşeyi gör,
ama bunlarõ sakõn unutmadan aklõnda tut.”

Talebelerine öğretirken de dogmatik ve katõ olmaktan çekinmiştir: “Eğer bir konuyu


anlatõrken ele aldõğõm bakõş açõsõ karşõmdakinde konuya başka açõlardan bakma
imkânõnõ sağlamõyorsa, anlatmayõ bõrakõrõm.” Öğretisinin esasõ “jen” kavramõna dayanõr.
Jen, insanõ diğer varlõklardan ayõrdeden özelliktir; merhamet, sevgi anlamõna geliyor. Jen
sahibi bir kişi merhametli, bilgili ve cesurdur. Terbiyeli ve dürüst davranõr. Kõsaca;
faziletlidir.

Konfuçius, insanõn cemiyet içinde başkalarõ ile olan münasebetlerinden yola çõkarak
yücelmesini öğütlemektedir. Bu yüceliş bencil bir maksatla değil, insancõl bir hedefe doğru
olmalõ. Görüldüğü gibi bu esaslar ahlakî bir nitelik taşõmaktadõr ve cemiyet içinde yaşamaya
mecbur olan insan için kaçõnõlmaz özelliktedir. Ancak, burada ihmal edilen husus, insanõn bir
de iç dünyasõ olduğudur. Konfuçius bu noktayõ önemsemez pek. Onun için önemli olan
cemiyet içindeki insandõr. İnsanõn içindeki insana fazilet maskesi taktõrarak cemiyet içinde
dolaştõrõr. Bu sebeple, hermetik açõdan pek fazla önemli olmadõğõnõ belirtmiştim. Bazõ
durumlarda ise zararlõ olduğunu bile öne sürebiliriz. İnsan gün gelir, fazilet maskesi altõnda
cemiyet içinde gezinirken aniden iç dünyasõnõ aksettiren bir tabiat aynasõ ile karşõlaşõrsa
vurgun yemişe döner. Hermetizmin özünde insanõ insan yapan vasõflardan söz edilmez. İnsan
ilk önce ne olduğunu anlayacaktõr kendi kendine. Ondan sonra kendi özelliklerini çeşitli
aynalarda görerek insan olmaya doğru yönelir.

Konfuçius'dan sonra bahsedilmesi gereken bir filozof daha var: Mo Ti M.Ö. 470-391
arasõnda Çin'de yaşamõş. Önceleri Konfuçius'un öğretisini benimsemişken, daha sonra
kendisine göre bir yol çizmeye başlamõştõr. Pratikte geçerli olan değerleri yabana
atmamalõ, der. Sevgi onun için evrensel bir nitelik taşõr. “Göğün arzusu insanlarõn
birbirini ayõrdetmeksizin sevmelerini emreder” diyerek, öğretisine dinsel bir karakter
kazandõrmõştõr. Sevgi üstüne söyledikleri, Konfuçius'un sözlerinden daha tutarlõdõr. Evrensel
sevgiyi esas almasõ bakõmõndan da öğretisinin pek yüzeysel olmadõğõ görülmektedir. Mo Ti,
filozof olmaktan çok mistik bir yol seçmiştir kendisine.

Mantõğõn inceliklerine dalan Hui Şih ve Kung-Sun Lung gibilerden veya Han Fei
Tzu gibi politik felsefe ile uğraşanlardan hiç sözetmeden, Çin diyarõnda yeşermiş olan
hermetizme yönelişin özünü anlatmak daha iyi olacak:
Tao

Bir õrmak düşünün. Kõvrõlarak akõp giden õrmağõn suyu hiç durmaz; bir yerden gelir,
öbür yana gider devamlõ olarak. Eğer bu akarsuyun içine bir çöp atarsanõz, suyun akõşõna
uyarak nasõl döne döne gittiğini daha iyi görürsünüz. Zamanõn akõşõ içinde cereyan eden
olaylar da içine katõlan unsurlarõ aynen bu biçimde götürürler. Bu akõş hali, bu cereyan
devamlõ bir değişimi ortaya koymaktadõr. Irmak bir bütün halinde durmaksõzõn akõp giderken,
kendi bünyesinde devamlõ değişimler oluşmaktadõr. Fakat, bütün bu değişimler meydana
gelirken, õrmağõn akõşõnõ belirleyen ve değişimlerin tabi olduğu, hiçbir zaman değişmeyen bir
kanun çalõşmaktadõr. Irmak akar, üzerindeki çöpler bu akõşa uyarak yerini durmadan
değiştirir. Irmağõn içinde sabit duran tek bir şey yoktur. Herşey değişmektedir, ama bu
değişimi belirleyen kanun daima sabit kalõr. İşte bu kanuna “Tao” diyorlar.

Bütün kainat devamlõ değişim halindedir. Değişime tabi olmayan hiçbir şey yoktur
kainatõn içinde. Değişim ise Tao'ya tabidir, onunla belirlenir. Fakat Tao değişmez, daima aynõ
kalõr. Böylece, kainat içinde nereye baksak, Tao'nun orada hakim olduğunu görürüz. Tao bir
tanrõ değildir, tanrõsal bir güç de değildir. Tao, sonsuz sayõdaki şeylerin tabi olduğu tek bir
kanundur. Bu kanun veya Tao, bir çember biçiminde sembolize edilmiş (wu çi). Tao
kelimesini tercüme etmek kolay değil, ama en ilkel anlamõ ile “yol” veya “cereyan” demek
oluyor.

Çember sembolü, bu kanunun nasõl işlediğini göstermektedir. Çemberin içinde iki


unsur bu işleyişi belirler: Yang ve Yin. Bu kavram “tai çi tu” formülü ile gösterilir. Her bir
şeyin veya olayõn başõndan sonuna dek (tai çi) meydana gelen değişimler (yi) karşõlõklõ
çalõşan özelliklerin (yang-yin) birbirini etkilemesiyle oluşur (tao). Şeyler ve olaylar
durmaksõzõn yeni şeyleri ve olaylarõ ortaya çõkarõrlar: Çember üzerinde birbiri peşinden akõp
giden noktalardõr bunlar. Noktalar daima değişme gösterirken çember değişmeden kalõr.
Karşõlõklõ çalõşan özellikler devamlõ hareket ederken, karşõlõklõ etkileyiş prensibi değişmez.

Yang ve Yin için iki özellik olduğunu söylüyoruz. Her bir şey ve olayda var olan bu
özelliklerin karakteri nedir? Çinliler bu iki özelliğe allegorik bir yaklaşõm olarak Güneş (tai
yang) ve Ay (tai yin) sembollerini göstermişlerdir. Keza, yang gök gibidir, yin yer gibidir.
Yang aydõnlõğa benzer, yin karanlõğa benzer. Güneş gökyüzünde iken yerde bir dağ düşünün.
Dağõn güneşe bakan tarafõ aydõnlõk olur, arka tarafõ ise karanlõktõr. Güneş yer değiştirdikçe,
aydõnlõk ve karanlõk bölgeler dağõn üzerinde birbiri ardõndan kayarak değişime uğrarlar. Yang
ve yin de böyle çalõşõr. Dalgalarõn üzerinden akseden bir õşõk huzmesi düşünün. Işõğõn yönüne
göre dalganõn bir tarafõ kararõnca öbür tarafõ aydõnlanõr, ve dalgalar oluştukça bu aydõnlõk ve
karanlõk bölgeler de yer değiştirir. Aydõnlõk ve karanlõk sembolü yang ve yin özellikleri için
bir benzetmedir.

Yang ve yin kavramõ ne bir düalite ne de bir polaritedir. Değişimdeki oluşumu


belirleyen iki mekanizmanõn bir bütün halinde, karşõlõklõ bir etkileniş biçiminde çalõşmasõ
anlatõlmaktadõr. Çinlilerin ünlü bir sözü vardõr: “Yang'õn çağõrõşõna Yin cevap verir.”

Yang ve Yin kavramõnõn batõ felsefesindeki herhangi bir ekol ile tarif edilebilmesi
imkânsõzdõr. Bu kavramõ anlayabilmek için bir Çinli gibi düşünebilmek lâzõm. Aristo mantõğõ
ile yetişenlerin bu çeşit bir istidadõ yoktur. Bu sebeple diyalektik bir yaklaşõm kõsõr oluyor.
Yine de bu kavramõ ilerde değişik bir açõdan ele alacağõz.

Çin'in eski felsefi döneminde, her bir üstad “Tao”yu öğretmeye çalõşmõştõr. Ancak,
bunlarõn içinde yalnõz bir tanesi önemini asõrlar boyu korumuş. Batõ dünyasõnda Taoizm
olarak tanõnan bu öğreti, zannedildiği gibi M.Ö. 6 asõrda yaşadõğõ söylenen Lao Tzu
tarafõndan ortaya atõlmamõştõr. Bugün daha ziyade Tao te Çing (Tao ve hikmetine dair kitap)
ismiyle tanõnan eserin asõl adõ Lao Tzu (Üstad Lao) olarak geçer ve Taoizmin esaslarõnõ
derleyen bir kitaptõr. Konfuçius, Lao Tzu ile konuştuktan sonra, bu öğretiden son derece
etkilendiğini belirtmekten kendini alamamõş. Lao Tzu eski bir öğretinin aktarõcõsõydõ. Biz
buna Taoizm ismini takmõşõz. Batõ dünyasõ Taoizmi daima felsefi bir ekol olarak görmüştür.
Gerçekte ise, Çin hermetizminin felsefî bir yansõmasõ incelenmektedir bu ekolde.

Esoterik Taoizmin esaslarõ Tao te Çing'de verilmiştir. Teknik açõdan; Wei Po-yang,
“Tsan Tung-çi” (Düzenli bir Birlik içinde Üç Yol) isimli eserinde Çin alşimisini ortaya
koymaktadõr. Keza, Lung-Hu, Huang Ting, Yin-Fu gibi eserlerde de esoterik Taoizmin
teknik yanlarõ anlatõlmaktadõr.

Batõ dünyasõnda en az tanõnmõş tarafõ, Astroloji ile ilgili olan kõsmõdõr. “Yang-Yin”
kavramõ astrolojide önemli bir yer tutar. Güneş (tai yang) 360 günlük bir devre, Ay (tai yin)
28 günlük bir devre oluşturur. Diğer beş planet de kendi devirlerini belirlerler. Her bir planet
beş unsurdan birine tekabül eder (Maden, Tahta Su, Ateş, Toprak). Bu beş unsur aslõnda
Yang ile Yin'in ilk beş aşamadaki değişimleridir. Ekliptik dört ana kõsma ayrõlõr: Mavi Ejder,
Kara Savaşçõ, Beyaz Kaplan, Kõrmõzõ Kuş. Her bir kõsma üç yang ve yedi yin isabet eder.
Planetler bu kõsõmlara geldiklerinde, bulunduklarõ yere göre taşõdõklarõ özellikler Güneşe ve
Aya oranla belirlenir. Bir horoskopta görülen yang ve yin yoğunlaşmalarõ, istenilen sonucu
tayin etmekte kullanõlõr. Batõda “Çin falõ” diye bilinen on iki burç ve bunlara verilen hayvan
isimleri ile Çin astrolojisini Batõ astrolojisine benzetmek son derece yanlõş oluyor. Çin
takvimi ile astrolojisi arasõnda fark vardõr. Bütün doğu sistemlerinde olduğu gibi, Çin'de de
Ay'õn geçirdiği safhalar ve çizdiği yol esas alõnõr. Halbuki batõya bu sistem intikal edemedi.

Alşimi ve buna ilişkin esoterik tõb açõsõndan Çin, zamanõmõzda ilgi uyandõran bir âlem
olmuştur. Çin alşimisti için gaye “üstün insan” olmaktõ. Buna ulaşmak için hem bedenen hem
de ruhen değişime uğramak gerekiyordu. Tao'yu anlamak insanõ üstün kõlar. Fakat gerekli
değişim olmaksõzõn Tao anlaşõlamaz. Bu değişimi gerçekleştirmek için insanda bulunan yang
ve yin dengesini kontrol altõna almak gerekir. Yang ve yin, primer olarak beş değişim
meydana getirir: Maden, Tahta. Su, Ateş. Toprak. Bu beş unsur her bir maddede olduğu
gibi insan bedeninde de mevcuttur. Bedende beş toplayõcõ organ (kalp, akciğerler, karaciğer,
dalak, böbrekler) ve beş dağõtõcõ organ (mide, barsaklar, safra kesesi, mesane, pankreas)
bulunur. Ayrõca astral bedenin 12 kanalõ vardõr. Bütün bu sayõlan kõsõmlar beş planete, beş
renge, beş sese...vs. uyum sağlar. Beşli sõnõflandõrma Çin'de büyük önem taşõmaktadõr.

Çin Tõbbõ

(Not: Burada “beşli sõnõflandõrma” ile ilgili geniş bir açõklama ve sonra da Çin tõbbõ ile ilgili giriş
bölümünde grafiklerle Astral beden tanõmlarõ vardõ. Dergi basõma verilirken, altõ sayfalõk bu kõsmõn
unutulduğunu söylemişlerdi. Daha sonra da yayõnlamamakta õsrar ettiler. Yazõlarõn orijinallerini o yõllarda
okumak için alõp bir daha geri vermeyen başka dostlar yüzünden size bu eksik kõsmõ nakletme imkanõm yok.)

... Kan, hava ile birlikte damarlarda durmaksõzõn akmaktadõr.

Kan deveranõ Harvey'den çok önce Çinliler tarafõndan biliniyordu. Ve bu dolaşõma


büyük önem vermişlerdir. Kan ile hava karõşõmõ, Yang ve Yin dengesi açõsõndan önem
taşõmaktadõr. Astral bedenin 12 merkezinde yoğunlaşan bu iki unsuru kontrol edebilmek için
kan akõmõ dikkatle izlenmiştir. Bu bakõmdan nabõz dikkatle dinlenmektedir. Nabzõn ölçüleceği
oniki yer vardõr. Bunlarõn birlikte kontrolü ile bedendeki aksaklõklar ortaya çõkarõlõr. Batõ
dünyasõnda geliştirilen EKG (Elektrokardiogram) tekniğine benzer bir usul görülmektedir
burada. Fakat alet olarak kullanõlan herhangi bir şey yoktur. Nabõz kontrolü yaklaşõk üç saat
süren bir incelemeyi gerektirmektedir.

İlaç olarak kullanõlan malzeme bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan ve


minerallerden elde edilmektedir. Tarih boyunca devam eden bu ilaç reçeteleri Li Şi-Çen
tarafõndan “Pen-Tsao Kang Mu” isimli 52 ciltlik eserde toplanmõş, halen geçerli bir kaynak
olarak da kullanõlmakta. Bu reçetelerin kullanõlõş tarzõ daima majik bir operasyonu gerekli
kõlmaktadõr. Laboratuarda hazõrlanõp hastaya verilmesi yeterli olmuyor. Astrolojik zaman,
hazõrlayan kişinin düşünceleri ve materyalin toplanõş biçimi ilacõn terkibinde etkili bir rol
oynamaktadõr.

Bu ilaç reçetelerinden burada birkaç örnek vermek isterdim. Ancak, şöyle bir özellik
var: Deniyor ki; bilhassa gerekli değişikliği meydana getirebilmek için, reçeteyi kullanan kişi
önce hastanõn bedeninde aksaklõk gösteren yerdeki Yang-Yin dengesini tesbit etmelidir. Eğer
bu tespit yanlõş veya eksik olursa istenilen sonuç alõnmaz ve bazen hasta daha da
kötüleşebilir.

Tõbbî açõdan Çin, iki tedavi sistemi tanõtmõştõr batõya. Bunlarõn ilki Akupunktur.
Çeşitli ebat ve özellikteki metal iğnelerin bedende bilinen bazõ noktalara sokulmasõ ile
gerçekleşmekte. Burada da asõl prensip Yang ve Yin dengesini sağlamak. İğnelerin boyu 3 ilâ
24 cm arasõnda değişmekte ve yerine göre õsõtõlarak veya soğutularak belirli noktalara bazen
15 cm derinliğe kadar sokuluyor. İğnenin tatbik edildiği organ, gereğinde karaciğer gibi
batõda ameliyat kabul etmeyen bir yer de olabilmektedir.

İkinci tedavi sistemi de “moksa yakõsõ” olarak bilinmekte, fakat batõda rağbet
görmemiştir. Artemisia moxa (bir çeşit pelin otu) yapraklarõnõn kurutularak bu akupunktur
yapõlan yerlere yakõ olarak tatbik edilmesi şeklindedir. Akupunktur noktalarõ ile Yoga
sistemindeki Nadi'ler arasõnda bariz bir benzerlik görülüyor. Aslõnda akupunktur tedavisinin
gayesi, insandaki Yang ve Yin dengesini temin etmek. Batõda insan denilince, tõbbî olarak
yalnõz fizikî beden ele alõnõr. Halbuki fizikî beden içinde Yang veya Yin diye bir madde
aramak boşuna oluyor. Doğu zihniyetinde insan, fizik bedeni yanõnda, düşünceleri ve hisleri
ile, davranõşlarõ ve geçmişi ile ele alõnõr. Yang ve Yin, ancak bütün bu özelliklere dikkat
edildiğinde anlaşõlacak bir sistem. Yine de, insanõn bütününde meydana gelen değişimlerin
fizik bedene de yansõyacağõ düşünülürse, bu açõdan yapõlacak araştõrmalar bir netice verebilir
ve vermiştir de. Akupunktur noktalarõnda elektromanyetik dalgalanmalar ve diğer yerlere
oranla yüksek potansiyel farklarõ tesbit edilmiştir.
(Not: Burada akupunktur ile ilgili diyagramlar ve açõklamalarõ dergi yöneticilerince yayõnlanmadõ.)

İ Çing

Çin klasikleri sayõlan beş kitap içinde herhalde en çok ilgi çeken İ Çing (bazen
Yi King olarak okunur) olmuştur. İ Çing, “Değişimler Kitabõ” demektir. Ezoterik bir
öğretinin sistematik olarak anlatõmõdõr. Tao-te Çing ile İ Çing birlikte incelenmezse ikisini de
anlamak imkansõz olur. Tao-te Çing iki bölümden oluşur; Birinci bölümde Tao'nun ne olduğu,
ikinci bölümde Tao'ya nasõl ulaşõldõğõ anlatõlõr. İ Çing ise her biri iki kõsõmdan oluşan üç
bölümden ibarettir. Tao-te Çing daha ziyade ezoterik bir felsefe niteliği taşõdõğõndan
amatörlere cansõkõcõ geliyor. Bu kitabõ incelemeden İ Çing ele alõnõrsa, batõda olduğu gibi “fal
kitabõndan başka bir özellik taşõmaz”. Falcõlõğõn hermetizmle ilgisi yoktur, şaşkõn ve kendini
bilmez insanlarõn geleceği merak etmesi cahilliklerinden doğar. Hermetizm ise bu cehaleti
ortadan kaldõran bir vasõta sayõlmakta. Dolayõsõyla İ Çing, fala bakmaktan başka bir niyeti
olmayanlar için son derece anlaşõlmaz ve karõşõk bir sistemdir.

Tao-te Çing, İ Çing sistemi için bir inisiyasyon kitabõ sayõlabilir. Burada iki kelime
ile bu inisiyasyonu bir çõrpõda aktarabilmek imkânsõz. Sürekli ve ciddi bir araştõrma
gereklidir, hermetizmin her sahasõnda olduğu gibi. Yine de, İ Çing neden amatörlerce “fal
kitabõ” olarak ilgi çekmektedir, bunu bir noktaya kadar okuyucuya tanõtabiliriz. Bu sebeple
de, tanõnmõş psikiatrist C. G. Jung'un İ Çing tercümesine yazdõğõ önsözün kõsa bir
aktarmasõnõ yapacağõm:

“Bizim bilimsel anlayõşõmõz nedensellik prensibine dayalõdõr. Tabiat kanunlarõ


diye bildiklerimiz de genellikle istatistik verilere göre belirlenir. Bu verileri kendi
laboratuar ortamõmõzdaki deneylerden almaktayõz. Halbuki, tabiatõ bir laboratuar
olarak düşündüğümüzde açõ değişmekte ve görüntü de o oranda başkalaşmaktadõr.
Öyle ki, tabii bir ortamda olaylarõn özel birtakõm kanunlarla uyum göstermesi ender
oluyor.”

“Çinlilerde bizimkine benzer bir bilim anlayõşõ hiçbir zaman görülmemiştir.


Onlarõn zihnini en çok meşgul eden şey, bizim tesadüf dediğimiz durumdur.
Nedensellik diye taptõğõmõz prensibi ise umursamamõşlar bile. Çinli bir olayõ
gözlerken, olayõn meydana gelmesine sebep olan diğer şeylerin bir sonucu olarak
görmez onu. O anda, gözlem anõndaki diğer olaylarla birlikte oluşan bir olay tesadüfü
incelenmektedir. Gözlem anõndaki bir olay, diğer bütün olaylarla aynõ anda meydana
gelmektedir ve bu yüzden hepsi birbiri ile ilgilidir.”

“Böylece, ince İ Çing çubuklarõ atõldõğõ anda, diğer bütün olaylarla bu yapõlan
iş arasõnda bir bağlantõ kurulmuş demektir. Bize göre saçma gelebilir bu varsayõm.
Ancak, bir bardak şarabõ tadarak anõnda hangi senenin ve bağõn mahsulü olduğunu
söyleyen uzmanlar; antik bir eşyaya baktõğõ anda onun imal edildiği yeri ve tarihi
bildiren antikacõlar; kişinin doğum anõnõ hiç bilmeden, bir inceleme ile onun doğduğu
zaman yükselen burcu ve ay ile güneşin gökyüzündeki durumlarõnõ söyleyebilen
astrologlar da var.”

“İ Çing'i meydana getirenler de heksagramlarõn bu gibi özellikleri tesbit


etmekte işe yaradõğõna kanaat getirmişler. Onlara göre heksagram, terkip edildiği anõn
açõklayõcõ bir örneğidir. Çünkü heksagramõ o anõn şartlarõnõ gösteren bir belirleyici
olarak kabul ediyorlar.”

“Bunu hemzamanlõlõk prensibi ile açõklayabiliriz ki, bu da nedensellik


prensibinin tam karşõtõdõr. Nedensellik ilkesi olaylarõn birbiri ardõndan nasõl meydana
geldiğini ortaya koyar. Hemzamanlõlõk ilkesi ise, zaman ve yer bakõmõndan tesadüf
eden olaylarõn rastlantõdan da öte bir anlam taşõdõğõnõ belirlemektedir. Olaylar ile
gözlemci arasõndaki objektif ve sübjektif durumun birbirine bağõmlõ olduğu bir
rastlantõ vardõr burada. Nedensellik olaylarõn zincirini, hemzamanlõlõk ise olaylarõn
tesadüfünü ele almaktadõr.”

Pratik kullanõlõşõ bakõmõndan, İ Çing'i başarõlõ bir biçimde Almanca'ya tercüme eden
R. Wilhelm'in önsözünden bir bölümün özetini aktarõyorum:

“Kehanet kitabõ olarak kullanõlõşõ: Tabiatõn özünü teşkil eden Yang ve Yin
burada sõrasõyla düz ve kõrõk çizgiyle belirtilir. Bu iki çizginin bileşiminden dört adet
ikili meydana gelir. Bunlara üçüncü bir çizginin ilavesiyle de sekiz esas trigram
oluşur. Bu sekiz trigram, göklerde ve yerlerdeki herşeyin bir görünümüdür ve devamlõ
olarak birbirine dönüşerek olaylardaki değişimi simgelerler. Bunlar olaylarõn bir
sembolü değildir, değişimdeki özelliği belirtirler.”

“Bunlarõn ikili kombinasyonundan da 64 heksagram meydana gelir. Böylece


her bir heksagramda altõ çizgi bulunur. Her bir çizginin değişebilme özelliği vardõr.
Değişen çizgiye göre de heksagramõn anlamõ belirir. Değişiklik, herhangi sõradaki bir
çizginin, eğer düz ise kõrõk veya kõrõk ise düz duruma getirilmesiyle olur. Bu
değiştirme rastgele yapõlmaz. Kitabõn ikinci kõsmõ bu değiştirme işlemine ait esaslarõ
anlatmaktadõr ve meselenin özü de burada yatar. Değişen sõralarõn belirlenmesi bu
operasyon anõnda kişinin doğru veya yanlõş davranõşõna göre ortaya çõkar. Sonuç da
ona göre kendisini gösterecektir.”

“Bu özelliği ile İ Çing sistemi falcõlõktan farklõ olmaktadõr. Mesela bir iskambil
falcõsõna gidip fal baktõrõrsanõz ve sonunda size filanca yerden şu vakitte para
geleceğini söylese, yapacağõnõz tek şey oturup beklemektir. Para ya gelir, ya da
gelmez. Halbuki İ Çing sisteminde durum böyle değil. Paranõn gelip gelmemesinin
size nasõl bağlõ olduğunu da ortaya koymaktadõr. İ Çing'in cevabõna uyarak, eğer doğru
hareket etmişseniz ve operasyonu da doğru yapmõşsanõz, sonuç istenildiği gibi olur.
Aksi halde sonuç aleyhinizedir.”

“Hikmet Kitabõ olarak kullanõlõşõ: İşte, bu değişimin istenilen biçimde olmasõ


için kişinin ne yapmasõnõ anlatmasõ bakõmõndan İ Çing bir hikmet kitabõ olarak değer
taşõr. Lao Tsu bu kitaptan büyük ölçüde faydalanmõştõr öğretisini aktarõrken. İ
Çing'deki ilk esas Yang-Yin değişimidir. ikinci esas bu değişimdeki fikirdir. Üçüncü
esas da bu fikirlerle bir hükme varmakdõr. Bu yüzden batõda anlaşõldõğõ gibi bir fal
kitabõ sayõlamaz.”

Fakat, İ Çing sisteminin basit bir falcõlõk olduğunu ileri sürenler de olmuştur.
Bunlardan birisi de kitabõ ilk defa batõya tercüme ederek tanõtan J. Legge. Başarõlõ bir
tercüman, ancak Çin öğretisini anlamaktan yoksun bir kişi olduğundan çalõşmasõ pek itibar
görmemiştir. J. Blofeld'in tercümesi tam batõ anlayõşõna göre, R. Wilhelm'in tercümesi ise
içlerinde en iyisidir. Daha başka tercümeler de yayõnlanmõştõr.
(Not: Burada yer almasõ gereken trigramlarõn oluşumuyla ilgili prensipler ve “Hu-Kua” diyagramõnõn açõklamasõ
yine dergiyi hazõrlayanlar tarafõndan gereksiz bulunup çõkarõlmõştõ. Ancak, nedense diyagramõ kullanmõşlar.)

İ Çing sisteminin kanaatimce en belirgin özelliği, sorulan soruya karşõ verdiği cevabõn
kişi tarafõndan düşünülerek analiz edilmesi gereğidir. Operasyonun başarõlmasõ bu noktaya
kadar çoğu kimse tarafõndan mümkün, belirli bir alõşkanlõk kazandõktan sonra. İlk heksagramõ
tayin edersiniz, değişen çizgileri bulup cevabî heksagramõ da meydana getirirsiniz. Bunlar
basit bir hesap ve dikkat işidir. Ancak, cevabî heksagramõn karşõlõğõna kitapta baktõğõnõzda,
formüle edilmiş bir açõklama görürsünüz. Mesela, çubuklarla yapõlan işlemden 40. heksagram
elde edildi. Bu “Hsieh” (Kurtuluş) şeklidir. Sorulan soruya karşõ verilen hüküm şöyle:
“Kurtuluş. Güneydoğu yönüne doğru. Eğer ilerlemek için bir sebep yoksa geri dönmek iyidir.
Şayet ilerlemekten fayda umuluyorsa, acele etmek hayõrlõ olur.” Ayrõca heksagramda değişen
bir çizgi olduğunu farzedelim, mesela dördüncü Yang değişsin. Bu durumda: “Beceriksizce
hareket edip tökezlenmekten kaçõn. Gelen arkadaşlarõna güvenebilirsin.” deniyor. Değişen
çizgiden dolayõ ilk heksagram yerini 7. “Şih” (Ordu) şekline bõrakõr. Bunun hükmü ise:
“Ordu. Orduya sebat ve güçlü bir lider gerekmekte. Bunun neticesi, hatalardan kurtulmuş
güzel bir gelecektir.” Bu misalde detaylarõ bõrakõp kõsaca gelişimi anlatmak için özeti verdim.
İlk etapta sorulan soru hakkõndaki hüküm var. İkinci olarak, nasõl davranõlacağõ anlatõlõyor.
Üçüncü etap sonucu belirler. Burada verilen cevabõ kişinin kendisi, sorusu doğrultusunda
analiz ederek yapmasõ gerekeni bulmalõdõr. Sonuç olarak, kişinin elde edeceği kendi tutumuna
bağlõ. İ Çing, bunun için ne şekilde davranmasõnõ bir formül ile kişiye bildiriyor. Formülü
çözmek yine o kişinin bilgisine ve anlayõşõna kalmõştõr.

İ Çing ile yapõlan karşõlõklõ görüşmede ruhsal bir irtibatõn kurulmasõ


için bu gibi seremoniye gerek duyulduğunu iddia edenler çõkabilir. Spiritüel
anlamda medyomik bir irtibat yoktur burada. Aksini iddia edenlere konuyu
derinlemesine incelemelerini tavsiye ederiz. Bu sistemde karşõnõza aldõğõnõz
şey tabiatõn kendisidir. Tao ile yüzyüze geliyorsunuz. Eğer Tao'yu
anlamõşsanõz formülü çözersiniz, aksi halde bu işi bõrakõp bir varlõkla irtibat
kurarak diğer bir sistemi kullanmanõz gerekir. Veya çõkan sonucu anlayayõm
derken ister istemez bir konsantrasyon haline gireceğinizden, farkõndan
olmadan bedensiz bir varlõkla irtibat da kurabilirsiniz. Eğer gaye bu ise, İ
Çing kitabõnõ bõrakõp daha kestirme yollarõ kullanmak ve kendimizi
aldatmamak gerekir. İ Çing'in verdiği cevabî formülleri anlamak için bunlarõ
tekrarlayarak tefekküre dalmak yanlõş bir yoldur. Matematik bir problemi
çözerken, eğer gerekli formülleri bilmiyorsanõz, problemdeki soruyu
tekrarlamanõn hiçbir faydasõ olmaz. Birisi gelip de göstersin diye dua etmek
daha iyidir.

Diğer Ezoterik Uygulamalar

Tao ile ilgili bir konu daha var; Maji. Burada ancak belli bazõ konulara değineceğiz.
Bunlarõn ilki beş unsur prensibidir. Yang ve Yin değişiminin tabiatta kurduğu dengeyi
anlatmak için iki değişim tablosu meydana getirilmiş: Ho-tu ve Lo-şu. Bunlarõn ilki yaratõcõ
değişimi, ikincisi de yõkõcõ değişimi belirler. Ho-tu sistemine göre; Tahta - Ateş – Toprak -
Metal - Su düzeninde olan değişim, Lo-şu sisteminde; Su - Ateş - Metal - Tahta - Toprak
düzeninde belirir. İlk düzen Yang-Yin doğrultusunda, ikinci düzen ise Yin-Yang
doğrultusunda cereyan eder. Bu düzenin tatbik edildiği 60 günlük periodlar ve 12 senelik
devreler boyunca ne zaman hangi işin yapõlacağõnõ ve nelerin olacağõnõ tesbit ederler.

(Not: Şekillerle ilgili açõklamalar dergi yöneticilerince uzun ve gereksiz bulunup yayõnlanmamõşdõ.)

İkinci bir husus “Çi” kavramõdõr. Çi “hayat enerjisi” anlamõna gelir. Herşeyde ve
heryerde Çi vardõr. İnsan da Çi ile dolu olduğundan, bunu kullanabilmek için nefesini kontrol
etmek zorundadõr. Nefes kontrolü ile Çi bedende toplanõr ve belirli bir gaye için kullanõlõr.
Aynõ zamanda cinsel münasebet de Çi toplamak için gereklidir. Cinsel münasebet iki insan
arasõnda olabileceği gibi Yang ve Yin taşõyan her iki varlõk arasõnda da gerçekleşebilir.
Burada mühim olan Yang-Yin dengesini belirli bir maksat için kullanmak. Cinsel
münasebetin gayesi, başkalarõ için neslin devamõ iken, Tao majisyeni için kendi varlõğõnõn
devamõdõr. Bu sebepten yeni bir çocuk doğacağõna, yeni bir insan doğmaktadõr: Çi (hayat
enerjisi) gerek nefes kontrolü, gerekse cinsel operasyonla iç âleme yöneltilir ve orada yeni bir
benlik kazanmak için kullanõlõr.

İnsan hayatta iken benliği iki unsurdan oluşur: “Hun” (Yang) ve “Po” (Yin).
Öldükten sonra bunlar “Şen” (Yang) ve “Küi” (Yin) olur. Eğer Yang-Yin dengesini
bulamadan ölürse bir insan - zaten genellikle böyle olmaktadõr - Şen özelliği ağõr basanlar iyi
ruhlarõ ve Küi özelliği ağõr basanlar kötü ruhlarõ oluştururlar. Dengesini bularak ölenler ise
artõk geriye dönmezler ve göğün varlõklarõ arasõna katõlõrlar.

Talismanik Maji (Tõlsõm Büyüsü) en geniş ölçüde kullanõlan bir metoddur. Olaylarõn
değişim kanununu bilen birisi, bu özellikten faydalanarak, belirli bir zamanda hazõrlayacağõ
tõlsõm ile aynõ anda meydana gelecek bir hadisenin seyrini kendi isteğine göre
değiştirebilmektedir. Ancak, olaylarõn tabi olduğu kanunu - veya Tao'yu - bilmeyen birisi
yanlõş bir tõlsõm hazõrlarsa, tamamen kendi aleyhine bir sonuç da yaratabilir.

Görüldüğü gibi, herşeyin esasõ Tao'yu bilmeye dayanmaktadõr. Tao'yu bilen ve


anlayan için dengesizlik sona ermiştir. İnsanõn hayattaki ulaşmak istediği gaye de bu oluyor:
Devamlõ değişimlere sebep olan Yang-Yin alternatifini kontrol altõna alõp sükûneti temin
etmek. Bu duruma erişebilen kişi için artõk iyi veya kötü bir davranõşta bulunmak imkânsõzdõr.
Dengelenmiş biri tabiatla uyum içindedir ve tabiata ters düşen bir davranõşta bulunmaz.
“Kuan-Yin Tzu”da bu değişik bir biçimde anlatõlmaktadõr: “Varolan olmayandõr,
varolmayan olandõr. Eğer bunu anlarsan, ruhlarõ ve cinleri kontrol
edebilirsin. Gerçek olan boştur, boş olan gerçektir. Eğer bunu anlarsan,
aydõnlõkta bile yõldõzlarõ görebilirsin. Eğer kendini herşeyle uyum haline
getirirsen, suyun ve ateşin içinden zarar görmeden geçebilirsin... Ancak
Tao'yu bulanlar bu şeyleri yapabilir. Bunlarõ yapabilecek kudrette olup
da yapmamak yine en iyisidir.”

Çuang-Tzu'dan bir paragrafla, Çin hermetizmini tamamlõyorum : “Bir keresinde


Çuang kelebek olduğunu düşledi, etrafta uçuşarak eğlendiğini. Kelebek aslõnda Çuang
olduğunu bilmiyordu. Uyandõ ve tekrar Çuang olduğunu farketti. Fakat bilmiyorum, acaba o
kelebek olduğunu düşleyen Çuang mõydõ; yoksa ben aslõnda bir kelebek olduğum halde
Çuang olduğumu mu düşlüyorum şimdi?”

--- İkinci Kõsmõn Sonu ---


HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

3. Kõsõm

Çin'den batõya doğru geldiğimizde, karşõmõza Himalaya dağ sõrasõ çõkar. Bu bölge
genellikle fantastik birtakõm hikayeleriyle batõ dünyasõnõn ilgisini çekmiştir. Kar adamõ
“Yeti” bunlardan biridir. Keza, “Agarta” ve “Şamballa” hakkõnda yapõlan edebiyatõn çoğu
da bu bölgeyle ilgilidir. Ayrõca, “Atlantis” ve “Mu” ismiyle anõlan batõk kõtalarla ilgili
efsaneler de bu edebiyata katõlarak ortaya ilgi çekici bir konu çõkartõlmõştõr. Ancak, bunlar
biyoloji, coğrafya ve tarih açõsõndan incelenmesi gereken konulardõr.
Yeti'nin bilinmeyen bir tür olmasõ, antropolojik bir araştõrma konusudur. Agarta ve
Şamballa ile Atlantis ve Mu hakkõndaki söylenenleri de jeolojik ve prehistorik açõdan
incelemek gereklidir. Fakat bu konulara ezoterik bir anlam vererek tamamiyle biçimsel bir
okültizm yaratmanõn hiçkimseye faydasõ yoktur. Zaten gerçekten okültizmin özünü kavrayõp
ezoterik bir çalõşmaya girenlerin bu gibi fantazilerle uğraşmadõklarõnõ görüyoruz. Belki
okültizmi dõşardan merak edip incelemek isteyenler için sadece fantastik hikayeler yeterlidir.
Ama, bu hikâyeler bile okuyucuyu sonunda okültizmin daha esaslõ bir şekilde içerden
incelenmesi gerektiğine götürmektedir. Bu özelliği farkedemeyen kişiler devamlõ olarak bu
hikâyelerle meşgul olmanõn ve gazeteci zihniyetiyle bu konularõ araştõrmanõn okültizmle
uğraşmak olduğunu zannediyorlar.
Amatörler için ezoterik çalõşma diye bir şey olamaz. Nitekim, bu hikâyeleri gazeteci
zihniyetiyle ele alõp tanõtanlar da bir çeşit futbol maçõ edebiyatõ yaratarak, bir tarafta kötüler
ve diğer tarafta iyilerin çarpõştõğõ evrensel bir çekişme fikrini aşõlamõşlardõr. Alõnan bilgilerin
hazmedilmeden kullanõlmasõna güzel bir örnek teşkil eder bu durum. Hermetizmin gayesi
okült güçlerin çarpõştõğõ ezoterik bir futbol maçõ havasõ yaratarak insanlarõ tahrik etmek
değildir. Bizim hermetizmden anladõğõmõz, bilgi yönünde tekamül etmesi gereken insanõn bu
yolda verimli bir biçimde ilerleyebilmesi için gerekli enformasyonu alõp bunu doğru olarak
tatbik etmesidir. Bu bakõmdan fantaziye kaçmanõn gayeyi saptõrmak olduğuna inanõyoruz.

Şamanizm
Himalaya'larõn ikiye ayõrdõğõ bölgenin kuzeyinde Tibet ve güneyinde Hindistan yer
alõyor. Bu iki bölgenin kendine has gayet sağlam bir tradisyonu vardõr. Çok daha kuzeyde ise
değişik bir sistemi görmekteyiz. Bu sistem, Şamanizm ismiyle tanõtõlmõştõr.
Şamanizmin en belirgin özelliği ferdî oluşudur. Burada şaman olan kişi tarafõndan
bilinen ve kullanõlan bir sistem vardõr. Şaman'õn birlikte çalõştõğõ ve ilişki kurduğu diğer bütün
varlõklar fizik ortamõn dõşõnda yer alõr. Özellikle Orta Asya ve Sibirya'daki halkõn içinde
görülen şamanlara karşõ çevresinde beslenen itibar büyük olur. Halk için bir şaman,
danõşõlacak ve faydalanõlacak ulu kişidir.
“Şaman” veya aynõ anlama gelen “Bakşõ” kelimesi Orta Asya'da sonradan kullanõlan
bir terim olmuştur. Daha önceleri, bilhassa Altay bölgesinde “Kam” kelimesi yaygõndõ. Kam;
kâhin, şifacõ, tabib, büyücü anlamõna gelir. Şaman ve Bakşõ terimleri de büyücü rahip
anlamõndadõr. Burada genellikle şaman terimini kullanmak gereği, batõnõn bu ismi literatüre
maletmiş olmasõndandõr.
Şaman olacak kişiyi ne ailesi ne de halktan bir heyet seçer. Şamanlõk vazifesini
üstlenecek kişi genellikle ölmüş bir şamanõn soyundandõr ve bu ölmüş şamanõn ruhu o kişiye
musallat olarak şaman olmaya zorlar. Eğer bu kişi atasõnõn ruhuna karşõ direnip şaman olmaya
karşõ koyarsa delirir. Şamanlõk aslõnda kimse tarafõndan istenilmez, çünkü kazancõ olmayan ve
zor bir hayatõ vardõr şamanõn. Fakat, atasõnõn ruhu tarafõndan bir kere seçilmişse, o kişi için
başka yol yoktur: Ya şaman olur, ya da delirir.
Atasõnõn ruhu o kişiyi rahatsõz etmeye başlayõnca bazõ belirtiler ortaya çõkar. Bunlar
dõş görünüş itibarõyla aklî bir dengesizlik ve ruhî bir bozukluk biçimindedir. Bu belirtilerin
şaman adayõ olmaya gerekli olduğunu ve benzeri diğer ruhî rahatsõzlõklardan ayrõ bir özellik
gösterdiğini ancak yaşlõ bir şaman anlayabilir. Ve bu yaşlõ şaman genç adaya geleneksel
bilgiyi, ruhlar alemini, bedeninden çõkõp dolaşmayõ, ruhlar ve tanrõlarla haberleşip birlikte
çalõşmayõ, büyü yapmayõ, şifayõ v.s. öğretir. Bu öğrenim devresinden sonra şamanlõk payesini
alacağõ bir tören yapõlõr ve genç şaman halkõn arasõna karõşarak görevine başlar.
Şamanizmdeki fizik ötesi âleme ait bilgiler kesinlikle bilinmemektedir. Şaman olan
kişi bu bilgileri etrafõndakilere söylemez. Sadece âyin esnasõnda sesli olarak okuduğu bazõ
dualardan birtakõm sonuçlar çõkarõlmõştõr. Bunlara bakarak şu tesbitler yapõlmõş: Şamanlar
pratik çalõşmalara önem verdiklerinden, teorik bir felsefeye pek gerek görmemişler denebilir.
Var olan herşey ezeli ve ebedidir, yaratõcõsõ yoktur veya bu konu şamanõ ilgilendirmez.
Şamanõ ilgilendiren tarafõ, var olan bu âlemlerde yapõlacak çalõşmalarda ilişki kuracağõ
varlõklardõr. Bu bakõmdan hiyerarşik bir düzen kurulmuştur. Fizik âlemin ötesinde uzanan
bölge ikiye ayrõlõr. Bunlardan biri yukarõya, göğe doğrudur. Diğeri ise aşağõya yerin altõna
doğru. Her iki yol “dokuz makam”dan ibarettir.
Göğe doğru olan yolda, her makamõn bir “Tengere” (ilâhî yer) ve bir de “Tamu”
(şeytanî yer) olarak anõlan kõsmõ vardõr. Bu dokuz makamõ aşõnca, yaratõcõ iyi ruhlarõn olduğu
yere gelinir. Bu yaratõcõ iyi ruhlar (ayõsõt) bir bakõma melekler sayõlõr. Hepsinin üzerinde de
“Ülgen” isminde bir ulu ruh bulunur. Ancak, bu yaratõcõlõk vasfõ yoktan var etme biçiminde
değildir, düzeni koruma ve tesirleri iletme bakõmõndan yaratõcõ sayõlõrlar. Göğe doğru
çõkõlarak aşõlan bu dokuz makam (“oloh” veya “budak”) şamanõn ayin sõrasõnda bedeninden
ayrõlõp dolaştõğõ yüce yerlerdir. Her bir makamda kendisine yol gösterecek bir varlõk bulunur.
Eğer şaman bu varlõklarõn gösterdiği yollardan gitmezse, diğer saptõrõcõ ruhlara kanarak yanlõş
yollara girer ve bunun sonunda onu yöneten varlõklarca cezalandõrõlõr. Yerin altõna doğru
giden yolda da dokuz makam vardõr. Bu iniş esnasõnda da her bir makamda yol göstericiler
vardõr ve buralarda yõkõcõ ve mahvedici yaratõklar bulunur. Bu bakõmdan bu makamlar
“mühürlü” olarak düşünülür. Mühürü açmak ve içine girmek şamanõ beraberinde götüren
varlõğõn işidir.
Şamanõn anlayõşõna göre, insanõn bedeninden başka bir takõm özellikleri daha vardõr.
Bunlarõn ilki “Tin”, “Sür” ve “Kut” üçlüsüdür. Tin, insanõn ruhudur. Tin bedenden ayrõlõrsa
ölüm meydana gelir. Sür, insanõn davranõşlarõnõ, hislerini, düşüncelerini meydana getiren
özelliğidir. Uyku esnasõnda Sür bedenden çõkarak dolaşõr. Şaman da göğe doğru çõkarken
Sür'ü vasõtasõyla çõkmaktadõr. Kut, insanõ çeşitli hastalõklardan, cinlerden, kötülüklerden
koruyan bir zarf gibidir. Hastalanan veya çok korkan bir adamõn Kut'u çõkõp gider. Şaman,
hastalanmõş veya cine tutulmuş kişinin çõkõp gitmiş Kut'unu yeniden bulup yerleştirir.
Türkçede bugün kullanõlan “kutlu, kutlamak” deyimi buradan gelmektedir.
İnsan bedeniyle ilgili bu bilgiler ve şamanõn çõkõp indiği göğün makamlarõ ve
yeraltõnõn mühürleri ile bu bölgelere ait tasvirlerin batõ okültizminde de yer aldõğõnõ
görüyoruz. Kozal ve Mental bedeni Tin olarak, Astral bedeni Sür olarak, Eterik beden ve
manyetik aura'yõ Kut olarak nitelemektedir Şaman. Ayrõca Kabalistik Sefirot ve Klifot ile
ilgili anlatõmlara da göğe ve yer altõna yapõlan seyahatlerinde rastlõyoruz. Bu bakõmdan, yalnõz
semitik kaynaklõ olduğu zannedilen bu kavramlarõn başka sistemlerde de görülmesi dikkate
değerdir.
Şaman, âyini esnasõnda vazgeçemediği üç şey kullanõr: Cübbe, külah ve davul.
“Manyak” ismi verilen cübbenin yapõmõnda yardõmcõ ruhlarõn tavsiyelerine dikkat edilir. Bu
tariflere göre cübbe yapõldõktan sonra, şaman cübbesini giyer ve yardõmcõ ruhlarõn karşõsõna
çõkar. Bu yardõmcõ varlõklar, cübbenin kötü ruhlara karşõ dayanõklõ olup olmadõğõnõ denerler.
Eğer beğenmezlerse eksik taraflarõnõ şamana bildirirler ve o da bunlarõ tamamlar. Cübbe,
geyik veya koyun derisindendir. Üzerine, şamanõn göğün makamlarõnda ve yerin altõndaki
mühürlerde dolaşõrken karşõlaştõğõ şeylerin küçük birer resmi çizilir, minyatürü yapõlarak
iliştirilir. Kötü ruhlara karşõ kullanacağõ silahlarõn da küçük birer örneği cübbeye raptedilir.
Şaman bu cübbeyi kendisinin bir parçasõ olarak telakki etmektedir, aynõ zamanda kötü
tesirlere karşõ koruyucu bir zõrh sayõlõr.
Külahõn hazõrlanõşõ da cübbeninkine benzer. “Börk” ismi verilen bu külah, kõrmõzõ
kumaştan yapõlõr. Göz, alõn ve ense kõsmõna vaşak derisi dikilir ve üzerleri çeşitli süslerle
bezenir. Bu deriler aslõnda başõn hassas noktalarõnda koruyucu bir vazife görmektedir.
Üzerine yapõlan süsler de bu maksada hizmet eder.
Davulun imalinde de sözü geçen yine yardõmcõ ruhlardõr. “Tüngür” denilen bu davul
genellikle daire biçimindedir, fakat bazen oval de olabilir. Üzerine gerilen deriye çeşitli
semboller resmedilir. Kullanõlan ağaç, kayõn veya sedir ağacõdõr ve yardõmcõ ruhlarõn
gösterdiği yerden kesilir. Davulun tokmağõ da aynõ ağaçtan kesilir. Bazen geyik boynuzundan
da tokmak yapõldõğõ görülmüştür. Ayin esnasõnda şaman davulunu çalmaya başlayõnca, göğe
çõktõğõ anlaşõlõr. Geçtiği yerlere göre davulu çalõş biçimi değişir, temposu farklõ olur.
Aşağõda vereceğim örnek, klasik şaman âyinini anlatmasõ bakõmõndan ilgi çekicidir:
Bir hastayõ tedavi etmesi için şamanõ davet ederler. Hastanõn evine gelen şaman, baş
köşeye buyur edilir. Akşama kadar çeşitli yemek ikram edilir. Akşam olunca, şaman gerekli
hazõrlõk için bazõ şeylerin yapõlmasõnõ ister. Ayin sõrasõnda etrafõnda halka olanlarõn çõkõp
gitmeleri veya yeni kişilerin içeri girmesi yasaktõr. Gürültü edilmez, başka şeyler konuşulmaz.
Ortaya bir ateş yakõlõr. Uzun saçlarõnõ sõvazlayan şaman cübbesini sardõğõ yerden çõkarõp giyer
ve külahõnõ başõna geçirir. Etrafõnda çeşitli tütsüler yakar ve eline çubuğunu alõp dumanõ içine
çeker. Bu arada davulunu ateşe tutup derinin gerilmesini temin etmiştir. Dumanõ yavaş yavaş
içine çekerken garip bir değişikliğe uğrar: Yüzünün adeleleri gerilmiştir, gözleri ateşin
üzerinde bir noktaya takõlõr kalõr, hõçkõrmaya başlar.
Biraz su içer ve oturduğu postun üzerinden kalkarak dört bir yanõna selam verip
ağzõndan su püskürterek majik çemberini kurar. Sonra tekrar güney yönüne doğru bakacak
şekilde postuna oturur. Ev sahibi bu sõrada ateşin üzerine bir avuç at kõlõ atarak sönmesini
sağlar. Şaman bu sõrada derin bir transa girmektedir. Ardõndan uzun bir esneme ile davuluna
hafiften vurmaya başlar. Bu anda etrafta şõngõrtõlar ve darbeler duyulur, odanõn her tarafõnõ
çeşitli sesler kaplar. Bazõ kuş ve hayvan sesleri arasõnda madeni sesler duyulur. Bir müddet
sonra tekrar sessizlik hâkim olur. Şaman davuluna yeniden vurmaya başlar. Birşeyler
mõrõldanõr. Tekrardan durur. Sonra birden harekete geçerek ilahiler okur ve davulunu hõzlõ bir
tempoda çalmaya devam eder.
Bu durumda şaman tam bir trans halindedir. “Emergeti” denilen koruyucu yardõmcõ
varlõğõnõ çağõrõr ve bu arada başka ruhlarõ da davet ederek posesyon haline geçer. Bu ani tesir
konsantrasyonu ile şaman yüzüstü düşerek bayõlõr. Etrafõnda halka olan tecrübeli ihtiyarlar bu
sõrada ilahiler okuyarak şamanõn ayõlmasõnõ sağlarlar. Emergeti'ni bu baygõnlõk anõnda bulup
onun etkisi altõna giren şaman, ayağa kalkarak neşeli bir biçimde sõçrayõp dansetmeye başlar.
Ateşi tekrardan yakõp canlandõrõrlar. Alevlerin õşõğõnda şamanõn yüzü korkunç bir
görünümdedir: Ağzõndan köpükler saçõlõr, gözleri kaymõş bir halde, yüz kaslarõ gergindir.
Davulunu çok hõzlõ bir tempoda çalarak ateşin etrafõnda dans eder. Sözleri anlaşõlmaz. Sonra
yavaş yavaş durulur ve tabii halini alõr. Davulun sesleri yavaş bir tempoya iner.
Şaman, hastanõn yanõna gelip ellerini onun yüzüne koyar ve etrafõnda hastaya musallat
olan kötü ruhlarõ arar. Klervoyant bir görüşle kötü ruhu bularak yakalar ve davulunu
gümbürdeterek onunla birlikte göğe doğru çõkmaya başlar. Bu seyahat tamamiyle astral
ortamda cereyan etmektedir. Etrafõnda oturanlar, şamanõn sözlerinden ve davulun sesi
eşliğindeki dansõndan nerelerden geçtiğini tahmin etmeye çalõşõrlar. Şamanõn görmüş olduğu
astral vizyonlar, ilahi şeklinde hõzlõ hõzlõ anlattõklarõnda belirlenir. Beraberinde götürdüğü
kötü ruhu belirli bir makama kadar taşõr ve orada onunla pazarlõğa girişir. Yardõmcõ diğer
ruhlarõn da tesiriyle, kötü ruhu çeşitli hilelerle kandõrõr ve orada bõrakõp geri döner. Dönüşü de
davulun sesinden ve konuşmasõndan anlaşõlõr.
Posesyon hali devam etmektedir. Hastaya yaklaşõp onun kaybolmuş Kut'unu tekrar
hastaya giydirir. Böylece hastanõn manyetik aurasõnõ pekiştirmiş oluyor. Bu işlemi de
tamamladõktan sonra bitkin bir halde postunun üzerine oturur, davulunu bir kenara koyar.
Şamana su verirler, kendine gelir. Trans halinden çõktõktan sonra, şaman âyin sõrasõnda
yapmõş olduklarõnõ hatõrlamaz. Sadece göğe çõktõğõnda geçmiş olduğu yerlerde gördüklerini
anlatabilmektedir. Bu bakõmdan şaman, değişik türden bir medyom olarak nitelendirilebilir.
Bu operasyonu yapan kişi “Kara Şaman” ismini taşõr. Zira, kötü ruhlarõ defetmek
veya büyü bozmak için uğraşmaktadõr. “Ak Şaman” ise yalnõz gündüz vakti aydõnlõkta çalõşõr
ve iyi ruhlardan yardõm çağõrõr, kutlama törenleri düzenler. Ak şamanlar cübbe, külah ve
davul kullanmazlar. Fakat halk tarafõndan en çok rağbet gören kara şamanlardõr. Bunlarõn
yetenekleri de ak şamanlara oranla daha fazla oluyor.
Şamanlarõn bir başka görevi de fal açmaktõr. En önemli fal açma şekli, hayvanõn
kürek kemiğini yakarak üzerinde meydana gelen çizgilerden bir sonuç çõkarmak şeklindedir.
Bu işi yapana “yağrõncõ” derler. Bir de “kumalak falõ” vardõr. Bu fal çeşidi, ilkel anlamda
bir remil veya çok uzak bir benzetmeyle İ Çing sistemini hatõrlatmaktadõr. Ancak bu fal çeşidi
de medyumik bir irtibatõ gerekli kõlmakta olduğundan, kumalak ile İ Çing sistemini birbirine
karõştõrmamak gerekir.
Şamanizm, ilkel Orta Asya kabilelerinde gayet geçerli bir sistem olmasõna rağmen,
hermetik açõdan insana birşey kazandõrmamaktadõr. Şaman, irtibat kurduğu varlõklarla yapmõş
olduğu operasyonda posesyon halini muhafaza ederken duruma tam manasõyla hakim
değildir, kendisini bir aracõ olarak kullandõrõr. Halbuki hermetik açõdan, majik operasyonlarda
kişinin tam manasõyla duruma hakim olmasõ ve şuurunu açõk tutmasõ gerekmektedir. Bu
bakõmdan, şamanõn pasif halini ilkelliğin getirdiği bir mecburiyet olarak nitelemek
zorundayõz.
Tibet'te de şamanizmin var olduğu görülmüştür. Burada “Bon” ismi altõnda
anõlõyordu. Tibetli şamana da “Bon-po” denirdi. Yukarda anlattõğõmõz Orta Asya
şamanizminden pek bir farkõ yoktur.

Tantra
Tibet'te şamanizmin yanõnda ikinci ve oldukça farklõ bir sistemin uygulandõğõ dikkati
çekmektedir. Bu sisteme batõ literatüründe “Tantrizm” deniyor. Tantrizm esasõnda bütün
Hindistan ve Çin'de Hinduizm ve Buddhizm ile birlikte uygulanan özel bir Yoga çalõşmasõ
olarak tanõnõr ve bunlardan ayrõ olarak mütalaa edilmez. Nitekim, Tibet Buddhizmi
denildiğinde akla hemen Tantrizm gelmektedir, çünkü en belirgin halini bu ülkede almõştõr.
İncelenmesi bakõmõndan da akademik açõdan Hindu ve Buddhist Tantrizmi olarak ikiye
ayrõlõr. Ancak, tantrizmin esas itibariyle farklõ birtakõm özellikler taşõmasõ göz önüne alõnõrsa,
akademik sõnõflamanõn ötesinde kompleks bir sistem olduğu görülür.
Tantrik sistemin ne zaman başladõğõ bilinmiyor. Benzeri yöntemlerin dünyanõn çeşitli
bölgelerinde çok eski çağlarda uygulandõğõ mağara resimlerinden anlaşõlmõştõr. Bu yöntemleri
zamanla geliştirerek günümüze kadar getirenler ise Kuzey Hindistan ve Himalaya'larda
ancak karşõmõza çõktõğõndan, onlarõn anlattõğõ biçimde öğrenmek imkanõna sahibiz. Tantrizm,
esas itibarõyla antediluviyen bir sistemdir. Bu sebeple sadece Hintlilere ait bir felsefe olarak
yorumlamak son derece yanlõş olur.
İndus vadisindeki Harappa kültüne ait resimlerde, yoga duruşlarõ ile belirtilmiş
tantrik ritüellere rastlanmõştõr. Bu kültün çõkõş noktasõ Büyük Ana Tanrõça ve Bereket
Unsuru'ydu. Aynõ unsura Anadolu'nun tarih öncesi devirlerinde de önem verildiği
bilinmektedir. Bu açõdan ele alõndõğõnda, tantrik sistemin Yoga ile birlikte tarih öncesi
çağlardan kaynaklandõğõnõ anlõyoruz. Tantrizmin ne olduğu oldukça tartõşmalõ bir konudur.
Özellikle batõ âleminde anlaşõlamamõş olmasõndan, cinsel birleşme tekniğiyle enerji
toplamaya yarayan bir çeşit seksüel maji tarzõnda tanõtõlõyor. Yine de çok nadir olsa bile bazõ
araştõrõcõlar tantrik sistemin özüne yaklaşabilme imkanõna kavuşmuşlardõr. Bu yazõ dizisinde o
araştõrõcõlarõn anlatõmlarõnõ dikkate alarak gayet basit bir biçimde tantrizmi anlatmaya
çalõşacağõz.
Tantrizmin esas konusu insandõr. İnsanõ çevreleyen kainatõ da onun bir benzeri olarak
görür. İnsanõ anlayabilmek ve bu sõrrõ çözebilmek için tek yol, tabii deneylerden
faydalanmaktõr. Bazõ fenomenler üzerinde felsefi spekülasyonlar yapmaktansa, olayõn bizzat
kendisini yaşayarak en basit izahlarla sonuca varmayõ yeterli görmüşler. İnsanõn meydana
gelmesi doğum olayõyla gerçekleşir. Doğum öncesi gelişimin başõnda bir kadõn ve bir erkeğin
cinsel birleşmesi yer almaktadõr. Kadõn ve erkek birleşir ve bu birleşmede erkek kadõnõn bu
işlemi tamamlamasõ için gerekli unsuru ona aktardõktan sonra başka bir katkõda bulunmaz.
Kadõn ise, doğum olayõ meydana gelene kadar, kendi rahminde oluşan şeye devamlõ
katkõda bulunmaktadõr. Birleşme anõnda aktif olan erkek bir enerji üreterek bunu pasif olan
kadõna verip ortadan çekilir. Bundan sonra kadõn aktif hale geçerek, bu enerjiyi kendi içinde
çoğaltarak doğacak çocuğun rahim içinde gelişebilmesini temin etmektedir. Bu durumda
erkek ilk başlatõcõ olmakta, fakat gelişimde hiçbir rol almamaktadõr. Kadõn ise, başlangõç için
gerekli ortamõ sağlõyor ve kendi başõna gelişimi besliyor. Bu bakõmdan kadõnõn her zaman
lâzõm olduğu, fakat erkeğin yalnõz başlangõçta rol aldõğõ görülerek, insanõn bir benzeri olan
kainatõn işleyişi de aynõ modele uygun olarak analiz edilmiştir.
Aynõ olayõ tabiatta da görmek mümkündür. Göğün bulutlarõ toplanõp yerin üzerine
yağmuru akõtõr. Yer bu yağmuru toprağõn içine çekerek, tohumlarõn filizlenmesini ve
bitkilerin oluşmasõnõ sağlar. Gök erkek gibi, yer kadõn gibi davranmaktadõr. Toprak ise
yerin rahmi durumundadõr.
Böylece erkeğin cinsel uzvu “Linga” (fallus) ile kadõnõn cinsel uzvu “Yoni” (kteis),
fizik ortamdaki bu olayõ belirleyen iki sembol durumundadõr. Erkeğin tabiattaki rolü, “Siva”
sembolü ile başlangõçta aktif ve gelişimde pasif enerjiyi göstermektedir. Kadõnõn tabiattaki
rolü de “Sakti” sembolü ile başlangõçta pasif ve gelişimde aktif enerjiyi gösterir.
Kainat da bu Siva ve Sakti enerjisinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Dolayõsõyla,
her olayõn başlangõcõnda Siva enerjisinin aktif olduğunu ve olayõn gelişimi boyunca da Sakti
enerjisinin hakim olduğunu görürüz. İnsan dediğimiz fenomenal unsurun başlangõcõ, döllenme
anõnda rahimde cereyan eder, devamõ ve gelişimi ise bütün hayatõ boyunca olacaktõr. İşte bu
bir ömür süren gelişim boyunca aktif olan Sakti enerjisi her insanda mevcud olmaktadõr.
Tantrizmin gayesi, her kişide var olan bu aktif Sakti enerjisini kontrol altõna alarak
insanõn kendi gelişimine bilinçli olarak yön verebilmesini sağlamaktõr. Bu bilinçli yönlendiriş
muhakkak ki tekamül yolunda oluyor. Ancak, insanõn tekamülü dar bir patika üzerinde değil
de geniş bir arazi sathõnda cereyan ettiğinden, herkesin aynõ yolu takip edeceği iddia
olunamaz. Nitekim, “tantrika”larõn gittikleri yol da başkalarõnkine hiç benzemeyen bir
yerden geçmektedir.
İnsanõn fizik bedeni ancak fiziki tesirlere karşõ duyarlõ olabilecek bir yapõya sahiptir.
Bu tesirleri alan duyu organlarõ da fizik bedenin kõsõmlarõnõ meydana getirir. Fizik ötesi
tesirleri alan süptil bedeni ise bu tesirlere duyarlõ olabilecek bir yapõdadõr ve fizik bedene
uyum sağlayan bir durumdadõr. Bu süptil tesirlerin cereyan ettiği kanallar, bazõ merkezlerde
birleşerek odak noktalarõ meydana getirirler. Bu noktalara “Çakra” ismi verilir ve insan
bedeninde yedi tane Çakra vardõr. Bunlarõn fizik bedendeki belkemiği boyunca kuyruk
sokumundan başlayarak beynin üstüne kadar uzanan bir doğru üzerinde sõralandõğõ
görülmüştür.
Süptil tesirlerin bedendeki cereyanõ “Prana” denilen hayat gücü ile sağlanmaktadõr.
Prana'nõn kontrolüyle (pranayama), bu tesirleri belirli çakralarda bilinçli olarak konsantre
etmek mümkündür. Normal olarak her insanda bu hayat gücü vardõr, fakat gelişigüzel
kullanõldõğõ için süptil tesirler insanõn kontrolü dõşõnda kendi bedeninde cereyan ediyor ve
bunun sonucu olarak ne beden hakimiyeti ne de düşünce hakimiyeti yoktur normal insanda.
Bu hakimiyeti sağlamak için “Yoga” denilen disiplin sisteminden faydalanõlõr. Tantra ile
Yoga'yõ birbirinden ayrõ incelemek mümkün değil. Ancak, denebilir ki, tantrizmin esas gayesi
Sakti enerjisini kontrol ederek bunu yaratõcõ bir biçimde kullanmak olduğundan, Yoga
sisteminin kullanõlmasõ gerekli olmuştur. Fizik ilminde bir sonuca varmak için matematikten
faydalanmanõn gereğini örnek olarak alabiliriz buna.
İnsandaki Sakti enerjisi, normal durumda gizlenmiş ve uyur bir haldedir. Nadiren
uyanõr ve gizlendiği yerden çõkarak aktivitesini süptil tesirler üzerinde gösterir. Bu yaratõcõ
gizli güce “Kundalini” deniyor. Kundalini uyarõldõğõ zaman, çakralarda konsantre edilmiş
süptil tesirler belirli bir gaye uğruna kanalize edilerek maksadõ sağlayacak kudreti insana
kazandõrmaktadõr. “Kundalini-sakti” en alt çakranõn dibinde çöreklenmiş uyuyan bir yõlan
sembolüyle gösterilir. Uyandõrõldõğõ zaman, belkemiği hizasõnda yükselerek çakralarõ
“aydõnlatõr”.
En alt çakranõn açõlmasõyla başlayan bu uyanma işlemi, diğer çakralarda devam ederek
sonunda başõn biraz üstüne tekabül eden yerdeki son çakraya kadar ulaşõr. Son çakrada Siva
enerjisi bulunmaktadõr. Kundalini-sakti son çakradaki Siva ile birleştiğinde ikinci seviyeden
bir “döllenme” oluşur ve suptil planda bir doğuş meydana gelir. Bu doğum, insanõn üst
benliğine alt bir olaydõr. Şuurun tam anlamõ ile açõlarak, fizik plan realitesinde sõkõşõp kalmõş
insanõn bir üst plana uzanõp aslõna malum olmasõ demektir. Fakat, bu seviyeye kadar
gelebilmek oldukça ender rastlanan bir durum. Zaten, hermetizmin ideali de bu oluyor.
Sayõsõz enkarnasyonlar boyu yapõlan çeşitli çalõşmalarda hedef daima bu noktadõr: Dünya
planõndaki uyanõşõn son noktasõ.
Kundalini-sakti bazen normal insanõn kontrolü dõşõnda, kainattan gelen süptil tesirler
vasõtasõyla harekete geçerek en alt çakradaki (Muladhara çakra) kapõyõ açabilir ve
yükselebilir. Bu durum, ender de olsa bazõ filozoflarda, ilim adamlarõnda veya sanatkârlarda
görülmüştür. Ani bir aydõnlanma ve enerjiyle doluş hali o kişileri uğraştõklarõ konuyu
derinlemesine kavrayarak ötesine geçebilmelerini sağlar. Fakat bu yaratõcõlõk halini herkes
yaşayamaz. Çünkü kontrolü altõnda değildir.
Tantrizmin Kundalini-sakti'yi harekete geçirebilmek için uyguladõğõ bazõ yöntemler
vardõr. Bunlarõ iki alanda incelemek mümkün. Tantra'ya göre, “utanç, nefret, korku”
engellerini aşamamõş kişi bu yöntemleri istese bile doğru olarak uygulayamaz. Utanmak,
günah işlemekten korkmak ve bunlardan dolayõ kin beslemek normal insanõn içine işlemiş
duygulardõr. Bu sebepten, tantrika'nõn dünyasõnõ anlayamayan bir insan, tantra'nõn seks
rezaleti ve ahlaksõzlõk olduğunu zanneder ve gerçek hedefi idrak edemez.
Gerçek bir tantrika olabilmek, ahlak kavramlarõnõ aşabilmekle mümkündür. Bu aşama
hiçbir zaman ahlaksõzlõk olarak değerlendirilmemeli. Ahlaksõzlõk, bu kavramlarõn
yozlaştõrõlmasõdõr ve tantra'yõ anlayamayan bir insanõn yapabileceği tek aşama
ahlaksõzlaşmak oluyor. Bu bakõmdan, yanlõş anlaşõlmamasõ için tantrik yöntemleri burada
anlatmaya gerek görmüyoruz. Yukarõda da belirttiğim gibi, tantrika'larõn gittikleri yol
başkalarõnkine hiç benzemez ama ahlağõn yozlaştõğõ yerlerden de geçmezler.
Kundalini ile ilgili diğer hususlarõ Yoga bahsinde anlatmayõ düşünerek, tantrik
yöntemler sonunda elde edilen sonuçlarõ kõsaca sõralamak isterim. Belirli bazõ aşamalardan
sonra süptil tesirleri kontrol altõna alarak bunlarõ maksatlõ bir biçimde kanalize eden tantrika,
kendisini ve kainatõ anlayacak seviyeye gelir. Felsefi yorumlarõn hemen hemen hiç yer
almadõğõ bu seviyede matematik, astronomi, tõb ve kimya alanõnda son derece pratik ve
gelişmiş sonuçlara varõldõğõnõ görüyoruz. Bu sonuçlarõ ileri bir teknoloji yaratmak için
kullanmayan tantra yolcularõ, son zamana kadar batõ dünyasõnca ciddiye alõnmõyordu.
Tõbbi açõdan sinir sistemi ve orgazm hali, batõ biliminin henüz anlamaya başladõğõ
kompleks bir yapõyõ oluştururken, tantrik yöntemleri geliştirenler bu konuda pratikleri
sayesinde uzun bir yol katetmişlerdi. Bilhassa orgazm anõnda boşalan cinsel enerjinin sinir
sistemi üzerindeki etkileri ve kullanõmõ konusu laboratuarlarda incelenmektedir. “Siva-Sakti”
enerji dengesini kozmik olarak değerlendiren tantrik yöntemler, bugünkü gravitasyon ve
kuvvet alanlarõ teorisini detaylõ olarak izah edebilmektedir. Zamanlama konusundaki
astrolojik hesaplar ise batõ dünyasõnda henüz anlaşõlamamõştõr. Uyarõcõ nitelik taşõyan bazõ
kimyevi karõşõmlarõn insan düşüncesi üzerinde yarattõğõ değişimler de bu tantrik yöntemlerde
asõrlardan beri kullanõlan bir unsurdu. Bu konuda da henüz yeterli bir aşamanõn batõ
dünyasõnda yapõlamadõğõnõ biliyoruz.
Tantra'nõn belki ilerde bir gün batõ insanõna da yardõmcõ olabileceğini düşünerek,
dikkatimizi bu sefer de Himalaya'larõn güneyinde yeşermiş ve değişik açõlarõyla devasa bir
sistemi oluşturan Hind hermetizmine çevirelim.
--- Üçüncü Kõsmõn Sonu ---
HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

4. Kõsõm

Hind Hermetizmi
Bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş devletleri tarafõndan kullanõlan topraklarõn
üzerine yayõlmõş olan medeniyetin kökleri büyük ölçüde eski İndus bölgesinin ahalisinden
kaynaklanmaktadõr. İndus (Sindhu) nehri bugünkü Hindistan'a ismini verdiği gibi, eskiden
ovasõnda yaşayanlara da büyük bir medeniyet kurma imkanõ sağlamõştõ. Nil nehri Mõsõr
medeniyeti için, Dicle ve Fõrat nehirleri Asur ve Babil medeniyeti için ne anlam taşõmõşsa,
İndus nehri de Hind medeniyeti için aynõ değerdedir.
İndus bölgesine Aryan'larõn dalgalar halinde kuzeybatõ yönünden yapmõş olduklarõ
akõnlardan önce, burada yüksek bir medeniyetin var olduğu tesbit edilmiştir. Harappa ve
Mohenjo-Daro kültürü olarak bilinen bu medeniyetin asõl kurucularõ, Aryan istilasõ
başladõğõnda yerini zaten koyu derili bir kavme bõrakmõş durumdaydõ. Tabiaten pasif olan bu
kavim, cengaver ruhlu Aryan'larõn karşõsõnda kendilerini savunamayõp katledilmişler ve
kendilerine bõrakõlan öğretileri de Aryan'lara aktararak adeta bir katalizör vazifesi
görmüşlerdir.
“Aryan” veya “Arya” olarak kendilerini isimlendiren bu istilacõlar savaşçõ, cesur ve
kendini beğenmiş bir õrkdõ. Karşõlaştõklarõ siyah derili halkõ kendilerinden ayõrdetmek için
onlara “Dasyu” veya “Dasa” demişler. Bu “arya-varna” (açõk tenli) ve “dasyu-varna”
(koyu tenli) ayõrõmõ ile Hindlilerin ilk kast sistemi de kurulmuş olmaktadõr. Daha sonra
gitgide karmaşõk bir hal alan bu kast sistemini getirenler Aryan'lardõr. Aryan halkõ, dünyevi
değerlere dönük ve manevi kültürden nasibini alamamõş bir õrkdõ. İndus havzasõnda
karşõlaştõklarõ medeniyet, Aryan'lara göre çok ileri bir seviyedeydi ve ister istemez
etkilendiler. Ancak, bu etkilenişle birlikte orijinal öğretilerin büyük bir kõsmõ özünden
saptõrõlarak nisbeten daha ilkel olan Aryan zihniyetine uyum sağlayacak bir biçime
dönüştürüldü. Kendi basit dinî kavramlarõ ile bu öğretileri açõklamaya çalõştõlar ve böylece
Hind mitolojisi denilen efsanevi anlatõmlarõn temeli atõlmõş oldu.
Hind hermetizmine ait ilk yazõlõ metinler, Aryan'larõn bölgeye yerleşmesinden sonra
derlenmiştir. Bu derlemeler bir bakõma Aryan'larõn İndus kültürünü nasõl yorumladõklarõnõ
gösterir. Aryan õrkõ Sanskrit dilini kullanõyordu ve bu dil Girit Yunancasõ (Linear-B) gibi çok
eski ve kökü belirsiz bir dildir. Ayrõca, İndus havzasõnda kullanõlan dilden de etkilenmiştir.
Bilhassa bu medeniyete has ve anlamõ kesin olarak bilinmeyen bazõ kelimeler, olduğu gibi
Sanskritçeye aktarõlmõştõr.
Aryan'larõn yorumlamaya çalõştõklarõ öğretinin esasõ, derledikleri kitaplarõn içinde,
süslü motifler arasõnda bozulmadan kalabilmiştir. Fakat bu anlatõm şekli öylesine sembollere
boğulmuştur ki, adeta asõl tohumlarõn üzerine bir arşõn toprak yõğarcasõna öğretinin özünü
derinlere gömmüş oldular. Bu işi bilerek yapmadõlar, aksine anlamaya çalõşõrken büsbütün
anlaşõlmaz hale getirmiş oldular. Zaten başka türlü olmasõ da beklenemezdi. Çünkü, “tufan”
olmuş ve yeni bir devre başlamõştõr. “Tufan öncesi” mahsul, geçen devrenin emeği ile
alõnmõştõ. İnsanõn tekâmülünde hazõra konmak diye bir kanun çalõşmadõğõndan,
yeni gelenlerin yeniden eşilecek bir toprak bulmalarõ için, aralarõndan bir
kõsmõ farkõna varmadan eskiyi örter ve böylece bir imkân hazõrlar. Bu vazife de
İndus bölgesi için Aryan õrkõna nasib olmuştur.
Zamanla inkişaf eden bu yeni nesil, toprağõ eşeleye eşeleye altõnda yatan tohumlarõ
birer birer bulmuş ve hakikî öğretiye kendi emeğiyle lâyõk olabilmiştir. Bu eşeleniş bir
bakõma iptidai insanõn tekamülü sõrasõnda yaptõğõ işlerdir, ve insanõn tekamül etmesi için de
devamlõ bulduklarõnõ eşeleyip uğraşmasõ gerekiyor.
Hind hermetizmini incelerken genellikle kabul edilen bir sõrayõ takip edeceğiz. Bu
sõralama bir bakõma ezoterik bilginin zamanla nasõl yorumlandõğõnõ göstermektedir.
Yazõlõ Kaynaklar
İlk aşamada “Veda”lar ortaya çõkar. “Veda”, “yüce kutsal bilgi” demektir. Bu bilgi
dört “Samhita”da, yani ayrõ özellikte tanzim edilmiş dört kolleksiyonda biraraya getirilmiştir.
Daha sonraki yazõlanlar bir ilave şeklindedir. Bunlarõ şöyle sõralayabiliriz:

1. Veda-samhita'lar
a. Rg-veda
b. Sama-veda
c. Yajur-veda
d. Atharva-veda
2. Brahmana'lar
3. Aranyaka'lar
4. Upanişad'lar

Bu ilk aşamada, ezoterik bilginin nasõl geliştirildiği dikkati çekmektedir. Esasõnõ Veda
teşkil eder ve tamamõyla geçmişe bağlõ bir üslubu vardõr. İkinci aşamada, bu tradisyonun
değişik açõlardan tekrar ele alõndõğõnõ ve yeni bir anlayõş ve görüş ile yorumlandõğõnõ
anlamaktayõz. Bu aşamada çeşitli “Darsana”lar, yani konuyu ele alõş ve konuya bakõş
biçimleri ortaya çõkar. Bunlarõ da şöyle sõralayabiliriz:

1. Nastika Darsana'lar
a. Lokayata - Carvaka'nõn öğretisi
b. Jaina - Mahavira'nõn öğretisi
c. Buddhi - Siddhartha'nõn öğretisi
2. Astika Darsana'lar
a. Vaiseşika - Kanada'nõn öğretisi
b. Nyaya (veya Akşapada) - Gautama'nõn öğretisi
c. Samkhya - Kapila'nõn öğretisi
d. Yoga - Patanjali'nin öğretisi
e. Purva Mimamsa - Jaimini'nin öğretisi
f. Vedanta (veya Uttara Mimamsa) - Badarayana'nõn fikri

Nastika Darsana'lar Veda'larõ revizyonist bir açõdan ele alõr ve radikal bir tutumu
vardõr. Astika Darsana'lar ise daha ziyade tradisyona bağlõ kalarak ortodoks yolu
seçmişlerdir. Asõl ayrõldõklarõ nokta, Veda edebiyatõnõn ilahi bir kaynaktan mõ geldiği ve
tahrif edilip edilmediği şeklindedir. Nastika (heterodoks) yolu seçenler, ilahi olmadõğõnõ ve
zamanla değişikliğe uğradõğõnõ iddia ederler. Astika (ortodoks) yolu seçenler de ilahi ve
hatasõz olduğunu savunurlar. Bu kutuplaşmalara her dinde rastlamak mümkündür. Zira, dinin
görevini yapabilmesi için bu gerekli oluyor. Semitik kaynaklõ dinlerde de aynõ zõtlaşmalarõn
yaratõldõğõnõ biliyoruz. Hind hermetizminde ise bu Darsana'lar, Veda'larõ inceleyen bir kimse
için oldukça verimli sayõlabilir.
Samhita’lar
Veda-samhita'larõn en eskisi “Rg-veda Samhita”dõr. Batõ âleminde Rigveda (RV)
olarak bilinir. 1028 tane ilahi on kitapta toplanmõştõr. Yaklaşõk 10600 mõsradan oluşan bu eser
önceleri sözlü olarak biliniyordu, daha sonra yazõlõ hale gelmiştir. On kitaptan her biri, bir
“Mandala” (çember) olarak bilinir ve 2.-7. Mandala'lar altõ eski aile kitabõ sayõlõr. 8. Mandala
yeni aile kitabõdõr ve 9. Mandala ile birlikte özel bir konuya ayrõlmõştõr. 1. ve 10. Mandala ise
daha sonradan yazõlmõş kõsõmlardõr.
Rg-veda, dõş görünüşü ile bir sürü tanrõlardan ibaret olan bir ilahi sistem ve yaradõlõşla
birlikte evrenin yapõsõnõ anlatan hikayeler topluluğudur. Aryan õrkõnõn getirmiş olduğu tanrõ
isimleri ve bunlara ilişkin nitelikler, Rg-veda'nõn içinde daima tekrarlanmaktadõr ve
sistematik olarak incelenmesi oldukça zordur. Aryan'larõn batõdan gelmiş olduklarõ, dinsel
anlatõmlarõnda açõkça ortaya çõkõyor. “İndra”, “Agni”, “Mitra”, “Varuna”, “Soma” gibi
tasvirler, Zerdüşt öncesi İran dininden alõnmõştõr. Bunlara ilaveten İndus medeniyetinden
almõş olduklarõ Ana Tanrõça tasvirlerini de kullanarak karmakarõşõk bir hiyerarşi
oluşturmuşlar.
Bu hiyerarşinin üstünde Aditi vardõr. Ana Tanrõça sayõlabilen bu tasvir ile sõnõrsõz bir
kavram anlatõlmak isteniyor. Agni ve Soma (kozmik ateş ve su), sõnõrsõzlõktan doğmuştur.
Bunlarõn oluşmasõ ile de İndra ortaya çõkmõş. İndra kozmik güç ve kudrettir. Yapõsõnda Agni
ve Soma bulunur. Varuna da Aditi'nin bir ürünüdür ve İndra'ya nisbetle ikinci dereceden
kozmik bir gücü temsil eder. Varuna'nõn yardõmcõsõ gibi gözüken Mitra ve Aryaman,
birlikte yaradõlõşta rol alõrlar. Burada son derece basite indirgemeye çalõştõğõmõz bu hiyerarşi
Puruşa'nõn meydana gelmesine kadar karõşõk bir biçimde çeşitli ilavelerle çoğaltõlmaktadõr.
Puruşa, insanõn özü olmaktadõr. Bir bakõma ruh kavramõ ile eşdeğerli sayõlabilir.
Sama-veda 1810 mõsradan oluşur, iki kõsõmda toplanmõştõr. Genellikle Rg-veda'dan
alõnmõş bazõ ilahilerin müzik eşliğinde okunmasõnõ sağlar. Bu Samhita'da orijinal bir taraf
yoktur.
Yajur-veda, mabette mihrabõ tanzim eden ve kurbanõ kesen rahip sõnõfõ için
hazõrlanmõş iki kõsõmdan ibaret bir Samhita'dõr. Bu kolleksiyonda, kurban kesilirken nelerin
yapõlacağõ ve hangi sözlerin söyleneceği anlatõlmaktadõr. Metin, Rg-veda'dan alõnmõş bazõ
pasajlarõn âyin şeklinde hazõrlanmasõndan ibarettir.
Bu üç Samhita, “trayi vidya” (üçlü bilgi) olarak kabul edilir. Daha sonra bunlara
ilaveten dördüncü bir Samhita derlenmiş. Atharva-veda ismi verilen bu kolleksiyon
diğerlerinden oldukça farklõdõr. 731 ilahiden ve 19 düzyazõdan oluşan yirmi kitap halindedir.
Atharvan rahiplerinin maji çalõşmalarõnõ düzenler. Atharvan'lar en üst rahip sõnõfõ olup, ateşi
yakmak ve kutsal suyu kullanmak imtiyazõna sahip tek seçkin kişilerdir. Zerdüşt öncesi
İran'daki “Mogh” rahiplerini andõrõrlar. Agni'yi kullanabilen ve Soma'yõ içebilen bu rahipler,
bir majisyen olarak, İndus havzasõnõn bilgilerini Aryan'larõn batõdan getirdikleri seremonilerle
bağdaştõrarak bir sistem kurmuşlardõr. Atharvan'larõn güçlerini müsbet olarak kullanmalarõna
karşõn, Angiras'lar karanlõk güçlerle çalõşõrlar. Atharva-veda her iki majisyene de hitap
edecek tarzda yazõlmõştõr.
Atharva-veda Samhita'nõn yazõlmasõ, Brahmana Samhita'larõnõn derlenmesine yol
açmõş oldu. Bunlar, rahip sõnõfõnõn üst kademesinde bulunan ve babadan oğula intikal eden
Brahmana'lar tarafõndan yazõlmõştõr. Brahman, kast sisteminde en soylu kişidir ve kutsal
bilgiyi alabilecek kapasitedeki yegâne sõnõftandõr. Brahman, topluma örnek olan ve aynõ
zamanda toplumu yöneten bir rahiptir. Bu kelime, “her şeye nüfuz eden ve etrafa yayõlan,
kendiliğinden var olmuş kudret” anlamõna gelir. Dolayõsõyla, bir Brahman bu kudrete sahip
demektir.
Brahmana Samhita'lar, dört Veda-samhita için yazõlmõş dört kõsõmdan ibarettir. Her
biri ait olduğu Veda kitabõnõ açõklayõcõ karakterde olup rahip sõnõfõnõn anlayacağõ bir üslub ile
yazõlmõştõr. Bunlara tefsir kitaplarõ da denebilir.
Rg-veda için iki Brahmana yazõlmõştõr. Daha doğrusu, iki ayrõ tefsir ekolü vardõr.
Sama-veda için yazõlanlar önemsizdir. Yajur-veda için yazõlan Brahmana'larõn sayõsõ
oldukça fazladõr. Kurban âyinini düzenleyen “Adhvaryu” rahipleri tarafõndan hazõrlanmõştõr
ve bu konu üzerinde rahiplerin varmõş olduğu bilgiyi gösterir. Atharva-veda için bir tek
Brahmana vardõr; Gopatha. Bunda da Atharvan rahiplerinin majik çalõşma usullerinde elde
ettikleri formüllerin kullanõlõş yerleri yorumlanõr.
Veda'lar ile Brahmana'lar arasõnda gayet bariz bir fark ortaya çõkõyor: Veda'larda
hakim olan fikir, düzenlenen âyinin veya yapõlan faaliyetin gayesi tanrõlarõn lütfuna mazhar
olmaktõr. Dua ve kurban daima bu tanrõlarõ hoşnut etmek ve kişinin yakarõşõnõ duyurmak için
yapõlõr. Brahmana'larda ise rahiplerin bütün gayesi, istenilen sonucu sağlamak için bu
tanrõlarõn vasõflarõna sahip olmak. Dinsel âyinler, dualar, kurbanlar ve diğer bütün
çalõşmalar, uygun vasatõ yaratõp ilgili tanrõyõ o işi yapmaya mecbur kõlacak hali sağlamak için
tertiplenir.
Bu önemli farklõlõk, din ile maji arasõndaki ayõrõmõ gösteriyor. Dini törenlerde,
yönelinen güç kaynağõ prensip olarak ulaşõlamayan ve kontrol edilemiyen bir karakteri
gösterir. Halbuki majik operasyonlarda, istenilen değişikliği meydana getirmek için gerekli
olan gücü uygun ölçüde, uygun biçimde, uygun vasatta ilgili olan nesneye yöneltmek ve işler
hale getirmektir gaye.
Bu sebeple, mesela bir radyo dalgasõnõ tesbit edip kulağõn duyacağõ hale getirmek için
nasõl fizik ortamda radyo dalgalarõ ile ilgili fizik kanunlardan faydalanarak bir alõcõ yapõlõr ve
gerekli frekansa ayarlanõrsa, diğer bütün sahalarda da istenilen sonucu meydana getirecek
kanunlar ve ait olduklarõ ortamõn şartlarõ ayarlanmaktadõr. Zaten bu özelliğinden dolayõ maji,
fizik gibi tabii bir bilim sayõlmakta, veya eskiden böyle kabul ediliyordu. Misalden hareket
edecek olursak, eğer elimizdeki radyo alõcõsõ istenilen bir kaynağõ bize iletmediğinde karşõsõna
geçip dans ederek veya güzel sözler söyleyerek çalõşmasõnõ temin etmeye uğraşõrsak, bu
çabalama boşunadõr ve bilgisizliğimizden dolayõdõr. Aksine, bu radyonun devrelerini
düzenleyip, gerekli elektriği bağlayõp, ayar düğmesini istenilen yere getirdiğimizde yapõlan
neşriyatõ duymamõz mümkündür.
Bugün yalnõz fizik ortamdaki kanunlarõn nasõl işlediğini bilen insanlar, belki bir radyo
imal ederken gereksiz şeylerle uğraşmõyorlar, ama daha süptil ortamlardaki kanunlarõ
bilmediklerinden bir sürü gariplikler yapõp o ortamlarda birtakõm güçleri harekete geçirmeye
çalõşõyorlar. Maji, süptil ortamlardaki kanunlarõn işleyişini öğretmekle, insanõ
anlamsõz ve lüzumsuz işler yapmaktan kurtarmaktadõr. Üstelik bu bilgisizce
yapõlan işler bazen istenilmeyen kanunlarõ bile harekete geçirebileceği için,
majisyen süptil ortamlara yöneldiğinde, cahil bir insanõn şuursuz
isteklerinden tamamen arõnmõş olarak son derece dikkatli ve uyanõk
davranmak zorundadõr.
Brahman'larõn diğer insanlardan üstün sayõlmalarõndaki sebep de bu. Tapõnan insanõn
dinî yakarõşlarõ, majisyenin bilimsel çalõşmalarõdõr. Halkõn dua ettiği tanrõlar, majisyen için
süptil güçlerdir. Kaderine boyun eğen bilgisizler yanõnda, süptil kanunlarõ öğrenmeye çalõşan
Brahman'larõ daha üstün bir sõnõf olarak görmek aslõnda yine o cahillerin kaderi oluyor.
Çeşitli Brahmana Samhita'lardan alõnmõş aşağõdaki ifadeler, yüzyõllarca önce
varõlmõş hakikatleri işaret etmektedir:
“Kurban kesen tek hayvan insandõr.”
“Kurban insanõn kendisidir, zira onu kendisi için kesiyor. Bu işi yaparken de mutlaka
insanõn değerine göre davranmasõ gerekir.”
“Şu kamõş veya giysi gibi elle tutulur, gözle görülür birşey değildir kurban. Tanrõlar
nasõl görünmezse, kurban da işte öyledir.”
“Bilge kişi yanõna geldiğinde, kurban memnun olur.”
“İnsan zihninde bir şey düşünürse bu nefesiyle dõşarõ çõkar. Nefesinden rüzgâra karõşõr
ve rüzgâr da bunu tanrõlara iletir.”
“İtiraf edenin günahõ azalõr, hakikat ancak bundan sonra kendini gösterecektir.”
“Kõmõldanan kişi yerinde durana hakim olur.”
“Bu dünyada sarfedilen gayretin hedefi bir şey öğrenmektir. Öyleyse en verimli iş,
kişinin önünde duranõ anlayõp bilmesidir.”
“Aldõğõmõz gõda iki çeşittir: Kökü olanlar ve köksüzler. Kökü olmayan inektir, kökü
olan da otlar. Köksüz inek köklü otlarõ yiyip suyu içtikten sonra da bize içeceğimiz sütü
verir.”
“Hayat gõdadõr, elbise korunmadõr, altõn güzelliktir. Hayvanlar düğün töreni
yapmazlar. Kadõn, kocasõnõn arkadaşõdõr. Kõzkardeş bir talihsizlik, oğul göğün en tepesinde
bir õşõktõr.”
“Zaman ölümdür. Zira, fanilerin hayatõnõ günleri ve geceleri boyunca yok etmektedir
zaman.”
Brahmana'lardan sonra, daha ezoterik bilgileri ihtiva eden Aranyaka'lar yazõldõ. Bu
derlemeler bilhassa ormanlõk bölgelerde inzivaya çekilen rahipler için yazõlmõştõr.
Aranyaka'larõn gizli bilgileri ihtiva etmesi sebebiyle bu metinleri ancak Brahman sõnõfõndan
olanlar okuyabilir. İçlerinde seremonilerin, kurbanõn, kutsal sözlerin, v.s., ne anlama geldiği
ve ne sebeple kullanõlacağõ anlatõlõr. Ayrõca, inzivaya çekilen rahibin tanrõsal yetenekler
kazanabilmek için ne yapmasõ gerektiğini gösterir. Bir bakõma teknik el kitabõna benzer
bunlar. İçlerinde en önemlisi, Rg-veda için yazõlmõş iki ayrõ Aranyaka kolleksiyonudur.
Aranyaka'larõn yazõlmasõ, Upanişad'larõn ortaya çõkmasõna vesile olmuştur. Kelime
olarak “Upanişad”, öğreten kişinin yanõnda oturup alõnan ilave bilgi anlamõnõ taşõr. Bu bilgi,
hakikati gösteren gizli öğreti şeklindedir. Ezoterik olmasõ sebebiyle, sadece gizlice
öğretilmesine ve yalnõz seçilmiş kişilere bahsedilmesine izin verilmiştir. Bunlarõn sayõsõ
ikiyüzü aşkõn olmasõna rağmen, içlerinde ezoterik bir karakter taşõyanõ yalnõz onüç - ondört
tanedir. Diğerleri basmakalõp sözlerden ibarettir, veya bize öyle gözüküyor. Bir görüşe göre,
bunlarõn 108 tanesi geçerlidir, diğerleri ise uydurma ve sonradan yazõlmadõr.
Ondört Upanişad, yazõlõş tarihleri itibarõyla üç bölüme ayrõlõr:

A. 1. Aitareya Upa. (RV)


2. Kauşitaki Upa. (RV)
3. Çandogya Upa. (SV)
4. Kena Upa. (SV)
5. Taittiriya Upa. (YV)
6. Brihad-aranyaka Upa. (YV)
B. 7. Svetasvatara Upa. (YV)
8. İsa Upa. (YV)
9. Prasna Upa. (AV)
10. Mundaka Upa. (AV)
11. Katha Upa. (AV)
12. Maha Narayana Upa. (AV)
C. 13. Mandukya Upa. (AV)
14. Maitrayaniya Upa. (AV)

Upanişad'lar ezoterik bilgiyi bazen soru cevap şeklinde, bazen de hikayeler tarzõnda
gayet ince bir üslûp kullanarak verir. Bu diyaloglardan ve hikayelerden gerekli özü çõkarmak,
okuyanõn yeteneğine kalmõş bir iştir.
Veda'larõ tam olarak anlayabilmek için bütün bu yazõlanlarõ belirli bir usule göre
okumak gerekir. Batõ âleminde genellikle bazõ Upanişad'lar rağbet görmektedir. Buna sebep
herhalde kõsa olmalarõ. Ayrõca, Rg-veda son zamanlarda hakkõnda çok bahsedilen bir Samhita
oldu. Halbuki, Rg-veda'yõ anlayabilmek için Aitareya ve Kauşitaki Brahmana'larõnõ gözden
geçirmeli ve bunlarla ilgili Aranyaka'larõ incelemeli. Bu Aranyaka'larõ iyice anladõktan sonra
da, Aitareya ve Kauşitaki Upanişad'larõ okumak mümkün olur.
Bütün bu eserler, “Sruti” olarak kabul edilir. Yâni, mülhem olan, içerden duyulan
şeylerdir. Tradisyona göre, Aryan'lardan önce “Muni” sõfatõnõ taşõyan üstün kişiler gerçek
sessizliği bilerek bu hakikate vakõf olmuşlar. Bu sessizlik, bütün dünyevi arzularõn
durulmasõyla ortaya çõkar ve kişiyi kendi benliğiyle başbaşa bõrakõr. Bu benlik, asõl (öz)
benliktir. Dünyevi arzularõn “gürültüsü” içinde asõl benliğin sesini duymak mümkün olmuyor.
Aryan'lar bunlarõ örnek alarak kendi aralarõnda “Rşi” denilen bir sõnõf yaratmõşlar. Bu Rşi'ler
sayesinde Brahman'lar kutsal yazõlarõ elde etmiş diye kabul edilir. Sruti'lerin dõşõnda önem
taşõyan diğer eserlere de “Smriti” deniyor. Yâni, hatõrlananlar ve anlatõlanlar.
Smriti bir bakõma şeriatõ belirler. Bunlarõ şöyle sõralamak mümkün: 1. Vedanga'lar
(telaffuz, vezin, etimoloji, gramer, astronomi, seremoni), 2. Smarta Sutra'lar (kaideler), 3.
Dharma-sastra'lar (kanun kitaplarõ), 4. İtihasa'lar (meseller), 5. Purana'lar (eskiyi anlatan
hikayeler), 6. Niti-sastra'lar (ahlaki yazõlar).
Bunlarõn içinde en çok ilgiyi çeken Mahabbharata ile Ramayana ismindeki iki uzun
destandõr. Tarihî bazõ olaylarõ aktaran bu iki destanda bazen oldukça garip olaylar da
anlatõlõyor ki bu sebepten mitolojik olarak tasvir edenler de vardõr. Mesela, onsekiz kitaptan
oluşan Mahabbharata, İlyada'daki Truva savaşlarõnõn anlatõm üslubuna benzemektedir. Yedi
kitaptan oluşan Ramayana'da eski kral Rama'nõn efsanevi hayatõ anlatõlõr. Mahabbharata'nõn
altõncõ kitabõnda geçen Krişna'nõn görüşleriyle ilgili kõsõm, Bhagavad-gita ismiyle bilinir ve
çok önemli bir pasaj olarak kabul edilir.
Dharma-sastra'lar içinde en tanõnmõşõ da Manu-smriti denilen kanun kitabõdõr.
Manu, semitik Adem ile aynõ kişidir. Bu kitaptan iki ayrõ dörtlüğü veriyorum:
“Sevgili dostum, sen zannediyorsun ki,
Etrafõnda kimse kalmayõnca, tek başõnasõn.
Ama şunu unutma, kalbinde daima var olan,
İyi ile kötüyü ayõrteden bir yargõç duruyor.”
“Her kim ki arzularõna gem vurur,
Kendi içindeki nefret ve sevgiyi yok eder,
Ve dünyada kimseye fenalõk yapmazsa,
Onun kazancõ ölümsüzlüğe erişmek olur.”
Bunlarõn yanõnda, tamamen farklõ bir öğreti tarzõnõ getiren çeşitli Tantra kitaplarõ da
vardõr. Bu konuya Tibet bahsinde temas etmiştik. Burada yalnõz şunu ilave edebiliriz: Tantra,
Aryan õrkõna pek uygun gelmemiş, zira yerli halkõn feminen faktöre büyük önem vermesine
karşõn, Aryan'lar erkek olmanõn üstünlük olduğunu zannediyorlardõ. Ayrõca, Hind'deki alşimik
çalõşmalar da tamamõyla Tantra'lardan alõnan bilgiler sayesinde olmuştur.
Veda'lardan sonra gelen ikinci aşamada çeşitli görüşlerin ortaya çõktõğõnõ görmüştük.
Şimdi kõsaca bunlara bir bakalõm.
Darsana’lar
Önce Nastika Darsana'larõ ele alacağõz. Bunlarõn ilki, Carvaka'nõn öğretisi olan
“Lokayata” kavramõdõr. Bu görüşe göre, tek öz maddedir ve madde ile bunun hareketinden
kainat meydana gelir. Kainat, birbirine bağlõ olan maddi formlardan oluşan bir yapõdõr, ve
devamlõ değişim halindedir. Ruh veya benlik denilen şey, şuurlu canlõ bedenin faaliyetlerinin
bir yekûnudur. Hakikati bilmek, ancak hisler vasõtasõyla duyulan şeylerin idraki sonunda
mümkündür. İnsanõn hayattaki gayesi mutlu olmak ve õsdõraptan uzaklaşmaktõr. Bu maksatla,
iyilik yapmak mutluluğu, kötülük ise õsdõrabõ getireceğinden, daima iyi davranmalõ ki
mutluluk elden gitmesin. Bu kavramlarõn dõşõnda başka birşey yoktur Carvaka'nõn öğretisinde.
Brahman sõnõfõ tarafõndan da reddedilmiş olduğundan kimseye etkisi olmamõştõr.
“Jaina” öğretisi, Vardhamana Jnatriputra Mahavira'ya atfedilir. Buddha'dan az
önce yaşamõş bir bilge sayõlõr. Mahavira'ya göre mükemmel insandan daha üstün bir varlõk
yoktur. Bu mükemmelliğe erişmek için doğum-ölüm çemberinden kurtulmak gerekir.
Kainatta iki çeşit varlõk grubu vardõr: Canlõlar veya ruhlar (jiva) ile cansõzlar. Tabiat güçleri,
bitkiler, hayvanlar ve insanlar birinci gruba aittir. Uzay, zaman ve madde de ikinci gruba.
İnsanõ doğum-ölüm çemberine iten şey “Karma”dõr. Bu kanuna da “Karman”
deniyor. Kanunun meydana getirdiği olay da “Samsara”dõr. Yâni, yaşamak, ölmek ve
yeniden doğmak. Bu çemberden kurtulmak için kişinin “Jina” olmasõ gerekir: Bedenin
getirmiş olduğu engellerden kurtulup hürriyete ulaşan kişiye Jina (muzaffer, fatih) diyorlar.
Bilgi hususunda da Jaina öğretisinde anõlan meşhur bir tarif vardõr: Altõ tane kör
birlikte dolaşõrken bir file rastlamõş. Her biri filin değişik bir tarafõnõ tutup kendilerine göre
izah etmeye çalõşmõşlar. Ama, hiçbiri bunun bir fil olduğunu anlayamamõş. Derler ki, ancak
herşeyi görebilen bir kimse onun ne olduğunu tarif edebilir. Kainata bakõş şekli de körlerin fili
incelemesi gibi olursa, insan hiçbir zaman gerçeği bulamaz. Bu sebepten, herhangi bir şey
hakkõnda hüküm verirken, bunun kesinlikle doğru olduğunu zannedersek yanõlõrõz. Çünkü
insanoğlu olaylara daima bulunduğu yerden bakmak zorundadõr.
Jaina'cõlar zamanla ikiye ayrõlmõş. Bir kõsmõ (Digambara) son derece fanatik
davranarak, bu doğum-ölüm çemberinden kurtulabilen kişinin hiçbir şey yememesi ve üstüne
örtü bile örtmemesi gerektiğini iddia etmiş. Bunlar çõplak ve aç gezinip dururlar. Diğer grup
(Svetambara) daha makûldür. Kurtuluşu manevi açõdan gerçekleştirmeye önem verirler.
Buddha'nõn öğretisine geçmeden bahsedilmesi gereken önemli bir konu var:
“Karman” ve “Samsara”. Bu terimler batõ âleminde daha ziyade Karma ve Metempsikosis
olarak geçmektedir.
Önce şunu belirtmek gerekir ki, bu konu Aryan õrkõnõn istilasõndan önce İndus
havzasõnda yaşayanlarõn ehemmiyetle üzerinde durduklarõ bir meseleydi. Aryan'larõn da İndus
kültüründen etkilenerek bu kavramlarõ kabullendikleri anlaşõlõyor. Mamafih, kendilerine göre
bir anlam vererek öğretiyi çarpõtmõş olabilirler.
“Karman”, fiil veya hareket anlamõna gelir. Her bir icraat, sebebi ne olursa olsun
“Karman” olarak nitelendirilir. Şuurlu bir varlõğõn her hareketi, ister iyi ister kötü olsun,
mutlaka bir bedelin ödenmesini gerektirmektedir. Bu bedel, yerine göre mutluluk veya õsdõrap
şeklinde kişide beliriyor. Bazen bu hayattaki Karman, bir sonraki hayatõn bedelini teşkil eder.
Veya bu hayattaki lâyõk olunmadan kazanõlmõş gibi görünen bir durum, bir evvelki hayatõn
Karman'õna bedel teşkil etmektedir. Bu suretle, “insan ne ekerse onu biçer” formülü ortaya
atõlmõş oldu.
Karşõlaştõğõmõz her bir şey, evvelki davranõşlarõmõzõn bir meyvasõ sayõlmaktadõr.
İnsan, ektiği müddetçe biçecektir. Bu da “Karma-bandha” denilen bir çeşit hayat
mukavelesinden kurtulamayõşõ simgeler. Madem ki her bir fiilin karşõlõğõnõ görmemiz
gerekecek, öyleyse bunun sonu yok gibidir. Aynõ zamanda bu mukavele insanõ tekrar
bedenlenip dünyaya dönmeye de zorlamaktadõr. Bu çemberden kurtulmak için özellikle Jaina
ve Buddhi inancõnõ benimseyenler çeşitli metodlarõ ileri sürmüşler. Jaina'cõlar Karman'õn
giderek yok edilmesi yoluyla kurtuluşun mümkün olduğunu söylerler. Buddhi taraftarlarõ ise
konuya tamamõyla ahlaki açõdan bakarlar. Sebep-sonuç ilkesinden hareket ederek, meselenin
ancak ahlak prensipleri vasõtasõyla hallolabileceğini söylerler. Her iki öğretide de Karman en
önemli problemlerden biridir.
Batõ literatüründe Metempsychosis, Metensomatosis veya Transmigratio olarak
bilinen hadise, Hind'liler için “Samsara”dõr. Rg-veda'da bu kavram yoktur. Ölen kişi eğer
doğru yaşamõşsa, atalarõnõn yaşadõğõ âleme intikal eder. Aksi takdirde, karanlõk bir kuyu olan
cehennemi boylayacaktõr.
Samsara fikrine ilk olarak Upanişad'larda rastlamaktayõz. Bu tasvirler bize Aryan
õrkõnõn yerli halktan etkilenerek yeniden doğuş fikrini kabul ettiklerini gösteriyor. Brihad-
aranyaka Upa. (VI:2,16)'da ilk olarak bu fikre rastlanõr. Katha Upa. (III:7)'da açõklanmõş bir
şekil alõr. Sembolik bir anlatõmõ olan Upanişad'lar tercüme edildiğinde, karşõmõza garip bir
tablo çõkmaktadõr. Bu gariplik Buddhi öğretisinde şu hâli almõş: Tekrardan doğuş şu beş
şekilde olur; cehennemde bir iblis, dünyada bir hayvan, hortlak, insan ve tanrõ. Aslõnda bu
öğretinin garip tarafõ, yorumlayanõn basitliğinden gelmektedir. Derler ki, iyi işler yapan kişi
öldüğü zaman Ay’a gider ve orada bir müddet kaldõktan sonra tekrar dünyaya yağmur
şeklinde inerek erkeğe besin olur ve erkeğin dölünden de kadõnõn rahmine düşerek tekrar
insan bedeni olur. Kötü işler yapanlar, tekrar gelişlerinde ya bir hayvan ya da bir böcek olarak
doğacaktõr. Böylece hayvanlara ait tekamül zinciri ile insanlarõnki içiçedir deniyor.
Sembolik anlatõmõ yorumlamak için verilen sembolleri aynen almamak gerekir.
İnsanõn tekamül zinciri ile hayvanõnki, veya iblis, hortlak diye isimlendirilen varlõklarõn
zinciri, dünya planõnda birbirinden mutlaka ayrõ mütalaa edilmesi gereken unsurlardõr. Eğer
dünyada bir kanun (dharma) var ise, bunun her tekamül zincirine değişik tarzda yansõdõğõnõ
da kabul etmemiz gerekir. İnsanlar için bir kõymet ifade eden ahlaki yasalar, hayvanlar için
geçerli değildir. Bir insan bu ahlaki yasalara göre Karma'sõnõ meydana getiriyorsa, bu
Karman'õn insanõ tekrar gelişinde bir hayvan bedeninin mecbur olacağõ yasalara tabi kõlmasõ
söz konusu olamaz. Ama, hayvan gibi bir hayatõ yaşamaya mecbur kõlõnabilir. Buradaki
“hayvan gibi” veya “tanrõ gibi” sõfatlarõ ile “hayvan veya tanrõ olarak” sõfatlarõ çok büyük
farklõlõk taşõmaktadõr.
Jaina öğretisine göre Karman, insanlarõn davranõşlarõna göre süptil bir madde
oluşturur ve bu madde ruhu çevreler. Kötü işler ve bilhassa diğer canlõlara zarar vermek (jiva-
himsa), bu süptil maddenin yoğunlaşarak ruh denilen cevheri karartmasõna yol açar.
Kararmadan mütevellid de bu cevher bedenlenmeye doğru adeta itilir. Karma'nõn yoğunluk
nisbetine göre, cevherin adapte olacağõ beden ve hayat tarzõ ortaya çõkmaktadõr. Eski
Karma'nõn yok edilmesi ile bu tekrar bedenlenme çemberinden sõyrõlmak mümkündür.
Bunun da en büyük şartõ hiçbir canlõ varlõğa zarar vermemektir (ahimsa).
Buddhi öğretisine göre, bir insan öldüğünde şahsiyeti aynen kalmamakta ve beden,
duyular, idrak, dürtüler ve şuur olarak beş kõsma ayrõlmakta. Böylece şahsiyet çözülmüş
oluyor. Bunlardan “vi-jnana” (şuurun özü, bilginin tohumu), Karman kanununa göre
belirlenen bir ananõn rahmine düşmektedir. Böylece yeni bir şahsiyet ortaya çõkõyor. Değişik
şahsiyetlere bürünerek, asõl cevher hayatlar boyu Samsara çemberinde dolanõp durmaktadõr.
Karman'a mecbur olmaktan ve Samsara'dan kurtulmak için kişinin “trişna”sõnõ tamamen
yok etmesi, yâni bütün arzu ve tutkularõndan sõyrõlmasõ gerekir. Bu sõyrõlõş ile birlikte, kişi
tekrardan bir şahsiyete bürünmez ve Nirvana'ya ulaşarak Samsara'dan kurtulur. Buddhi
öğretisi de bu çözümü bulmuş.
--- Dördüncü Kõsmõn Sonu ---
HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

5. Kõsõm

Gautama Buddha
“Jaina” öğretisinin asõl düzenleyicisi olarak bilinen Mahavira ile aynõ zamanda
yaşamõş olan Gautama Buddha (MÖ. 563-483), diğerine nisbetle hakkõnda daha fazla
bilinen bir “Kşatriya”dõr. Yâni, Brahman sõnõfõnõn bir altõnda olanlardan. Kuzeydoğu
Hindistan'da yaşamõş olan bu bilge kişinin öğretisi zamanla Asya'nõn birçok yerinde taraftar
toplamõş ve batõda bile popüler olmuştur.
Asõl ismi Siddhartha olan Buddha, Gautama prensi olarak rahat bir hayat
sürdürmekteymiş. 29 yaşõna geldiğinde, birden şiddetli bir teşevvüş geçiriyor ve evini barkõnõ
terk edip “Nirvana”nõn yüce huzuruna ermek için tefekküre dalõyor. Önce iki ayrõ mürşide
talebe olmuş. Fakat bunlardan bir netice alamayõnca, kendisini altõ senelik bir perhize sokmuş.
Sonunda, uzun tefekkürün ürünü olarak, ihtiraslarõn getirdiği õsdõrabõn kökünde cehaletin
yattõğõnõ idrak eden Buddha, kurtuluşun zihin disiplini ve doğru yaşayõş tarzõnda olduğunu
öğretmeye başlamõş. “Buddha” (aydõnlanmõş) unvanõnõ da bu suretle almõştõr. 45 senelik
öğretmenliği boyunca birçok kişiyi yetiştiren Buddha, sonunda “Sakyamuni” (Sakya
klanõnõn ermişi) ismiyle anõlarak 80 yaşõnda ölmüş.
İlk vaazõnõ Benares'te veren Buddha, “dünyadan vazgeçenlere” ihtiraslarõ besleyen
zevklere meydan vermemeyi ve nefsin zilletine kapõlõp hayatõ verimsiz hale sokmamayõ
öğretmiş. Bunu yapabilen kişi şu dört hakikate varmõş oluyor:
Isdõrab: Doğum, yaşlõlõk, hastalõk, ölüm hep õstõraplõdõr. İstenmeyene mecbur olmak,
mutluluk veren şeylerden uzak kalmak, istediğini elde edememek, v.s. hep õstõrab getirir.
Istõrabõn kaynağõ: Tekrardan doğmayõ gerektiren şiddetli arzularõn doymak bilmeyişi,
zevk-ü sefa, zevkin getirdiği neşe, v.s. õstõraba sebep olmaktadõr.
Istõrabõn sona ermesi: Bu doymak bilmez arzularõn terkedilmesi, onlardan
uzaklaşmak ve bağõ koparõp kurtulmak ile mümkündür.
Istõrabõ dindiren yol: Sekiz şekilde gerçekleşir:
a. Doğru görüş
b. Doğru düşünüş
c. Doğru söyleyiş
d. Doğru davranõş
e. Doğru yaşayõş
f. Doğru gayret
g. Doğru idrak
h. Doğru tefekkür

Burada kõsa bir özetini verdiğimiz Buddhi öğretisinin daha ziyade ezoterizmin dõşõnda
kalan halka doğru yolu göstermek gayesini taşõdõğõ görülmektedir. Bu yolu takibeden kişinin
Nirvana'ya ulaştõğõnõ söylüyor Buddha.
Nirvana, “sönmek” anlamõna gelir. Bir ateşin sönmesiyle kaybolan alevler misali,
körükleyen arzularõn sona ermesiyle biten õsdõrap alevini temsil eder. Bu durumda, Karman'õ
harekete geçiren kaynak da tükenmiş demektir.
Buddha'nõn ölmesinden bir asõr sonra, müridleri arasõnda ayrõlõk doğmuş ve ikiye
ayrõlmõşlardõr. Theravada ekolü ile Mahayana ekolünü oluşturan bu ikilik, öğretinin
yorumlanmasõndan doğmuştur.
Mahayana ekolü diğerine nisbetle metafizik konulara daha fazla önem verir ve
Buddha kavramõnõ evrensel bir anlama büründürür. Burada en belirgin ayrõlõk, “Bodhisattva”
meselesi üzerinedir. Bodhisattva, “aydõnlanma yolunda oluş” demektir. Mahayana ekolüne
göre, kişinin aydõnlanmasõ için sadece inzivaya çekilmesi ve doğru yol prensiplerini takip
etmesi yetmez. Zamanõnda “Buddha” olan Siddhartha gibi, halkõ eğitmek de bu yolun bir
gereğidir.
Derler ki, “yukarõya yönel ve aydõnlõğõ ara, aşağõya yönel ve halkõ eğit”. Bu
yerinde metodun yanõsõra, Mahayana ekolünden türeyen bir çeşit Buddha'ya tapõnma
zihniyeti de ortaya çõktõ. Asyanõn çeşitli mabetlerinde görülen devasa Buddha heykelleri bu
zihniyetin sonucudur. Belki de, bir bakõma “aşağõya yönel ve halkõ eğit” formülünün bir
gereği olarak düşünülmüştür bu tatbikat. Zira, dine muhtaç olan halk, mutlaka bir surete
tapma gereğini duyacaktõr.
Buddhi öğretisi eski öğretilerle karõşarak, Hindistan’da, Tibet’te, Burma,
Güneydoğu Asya ve Japonya'da bir din olup çõktõ. Hindistan'da zamanla etkisini
kaybetmiştir. Yerine Tantrik Buddhizm önem kazandõ. Tantrik Buddhizm, eski Tantra'larõn
sembolik olarak yorumlanmasõ sonunda mistik bir havaya bürünmüştür. Tibet'te “Bon”
inancõ ile bağdaştõrõldõ ve Tantra'nõn da devreye girmesiyle “Tantrayana” isminde üçüncü
bir ekol tesis edildi. Japonya'da Mahayana ekolü gelişmiştir. Burada bir sürü kollara ayrõlan
Buddhizmin bir dalõ, “Zen” ismiyle batõ âleminin son zamanlarda dikkatini çekiyor.

Zen: Paradokslarõn Mantõğõ


Sanskritçe Dhyana, Çin'de “ç'anna” ismine dönüşerek Buddhist anlamda bir
meditasyon şeklini oluşturdu. Bu kaynaktan faydalanan Japonlar, metodu gittikçe
geliştirmişlerdir. “Ç'an” kelimesinin Japonca “Zen” olarak okunmasõ, bu meditasyon
usulüne isim oldu. Zen metodunu Buddhizm'den ayrõ bir ekol olarak düşünmek yanlõş olur.
“Yoga” metodunu benimseyen ilk Buddhistler, müteal hikmete (prajna) ve zirve
noktasõna (samadhi) ulaşmak için meditasyonun ve ahlaki disiplinin gereğine çok önem
veriyorlardõ. Bu sayede aydõnlõğa kavuşmanõn mümkün olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu
görüş, Çin'de tamamõyla “prajna”nõn açõğa çõkarõlmasõ şeklinde yorumlandõ ve “vijnana”
(insandaki bilgi) karşõsõnda daha üstün bir anlam kazandõ.
Zen anlayõşõna göre, normal insanda vijnana denilen dünya bilgisi ve görgüsü
hakimdir. Prajna ise şuurun derinliklerinde uykuya yatmõş bir halde duruyor. Bunun
uyandõrõlmasõ ile Nirvana'ya kavuşmak mümkün olacaktõr. Metod olarak iki yol dikkati
çeker: Japonca terimlerle, “Rinzai” usulünde “koan” denilen paradokslar kullanõlõr. “Soto”
usulünde “zazen” denilen sessiz oturuş şekli geçerlidir. Bu iki yol insanõ aydõnlõğa (Satori)
kavuşturur derler.
Eski yazõlardan alõnmõş bazõ diyaloglarõ okuyucunun takdirine sunuyorum:
“Bir keresinde talebe hocasõna sormuş: Satori öncesi bir kişinin özelliği nedir?
Elcevab: Hepimiz gibi o da alelade bir insandõr. Talebe: Peki, Satori'den sonra ne oluyor?
Elcevab: Başõ toz-toprak içinde, yüzü çamura bulanmõş bir haldedir. Talebe: Bütün bunlarõn
sonunda ne oluyor? Elcevab: Hiç, sadece bu işte.”
“Talebenin biri hocaya sormuş: Buddha gelmeden önce dünya nasõldõ? Elcevab:
(sinekliği havaya kaldõrõp sessiz durur). Talebe: Buddha geldikten sonra dünya nasõl oldu?
Elcevab: (Hoca yine sinekliği havaya kaldõrõp sessiz durur). Bu iki cevabõ anlamayan talebe,
gidip kendi hocasõna vaziyeti anlatõr ve bu sefer aynõ sorularõ ona sorar. Bu hoca da ilkinde
cevaben sinekliği kaldõrõr, ikincisinde ise sinekliği yere indirir.”
Derler ki, birinci diyalogtaki “toz-toprak içindeki adam” sözü ile Zen takipçisinin
varmõş olduğu aydõnlanma gereği, bu özelliğini normal bir insanõn günlük yaşamõndaki ağõr
şartlarõnda aynen alelade bir kişi gibi çalõşarak aksettirmesini ihdas etmektedir. İkinci
diyalogda ise, sinekliğin (hossu) ifade ettiği kavram prajna'dõr. Hocanõn sinekliği aşağõ
indirmesi de sevgiyi (karuna) simgeliyor.
Zen üzerine yazõlmõş eski bir şiirde de şöyle diyor:
“Yürürken sadece yürü,
Otururken sadece otur.
Bunlarõn haricinde,
Sakõn sallanõp durma.”
Bir başka diyalog da şöyledir:
“Talebe sormuş: Hergün yemek yiyip giyinmek zorundayõz. Bütün bunlardan nasõl
kurtulmalõ? Elcevab: Yemek yiyip giyinerek. Talebe: Ne demek istediğini anlamadõm.
Elcevab: Eğer anlamadõnsa, elbiseni üstüne geçir ve yemeğini ye.”
Yakõn zamanlarda, bir Hõristiyan rahibi Japonya'ya gidip Zen meditasyonu yapmak
istemiş. Yazdõğõ kitabõnda bir olayõ şöyle naklediyor: Meditasyon için uzun bir süre yerde
oturduktan sonra bacaklarõ ağrõmaya başlamõş. Hocasõ ona bir nasihatte bulunduktan sonra,
meditasyonunda nasõl bir yol takip ettiğini sormuş rahibe. Rahip William Johnston da tanrõnõn
huzurunda sessizce oturup hiçbir şey düşünmeden ve hayal etmeden durduğunu söylemiş.
Hoca, tanrõnõn her yerde olup olmadõğõnõ sorunca, rahip bunu doğrulamõş. Hoca tekrar, bu
tanrõnõn kendisini sarõp örtecek kadar yakõn mõ olduğunu sormuş rahibe. Cevaben yine rahip
doğru olduğunu söylemiş. “Öyleyse, sen bunu hissettin, değil mi?” demiş Hoca. Rahibin
cevabõ yine, “evet”. Hocasõ devam etmiş: “Çok güzel, çok güzel. Bu yolda devam et. Eğer
başarõrsan sonunda tanrõnõn kaybolup geriye yalnõz Johnston'õn kaldõğõnõ göreceksin.” Rahip
Johnston bu cevab karşõsõnda şaşõrmõş. Hocasõnõn sözünü anlaşõlõr hale sokmak için,
gülümseyerek ona “tanrõ kaybolmaz, ama belki Johnston kaybolur da geriye yalnõz tanrõ
kalõr”, demiş. Hocanõn cevabõ ise şöyle: “Tamam işte. Her ikisi de aynõ kapõya çõkar. Benim
söylediğim de buydu.”

Diğer Darsana’lar
Nastika Darsana'larõ burada bõrakõp diğer altõ Darsana'ya geçelim. Bunlarõn Astika,
yâni tradisyona bağlõ olduklarõnõ daha önce belirtmiştik. İlk olarak Kanada'nõn öğretisi olan
Vaiseşika'yõ ele alacağõz. Kanada'nõn asõl ismi bilinmez, bu takma isim kendisine atomlarla
fazla uğraştõğõ için verilmiş. Vaiseşika öğretisine göre bir şeyin özelliği, o şeyde bulunan
fakat gözle görülemeyen en küçük elemanlarõn nitelik ve nicelikleriyle belirlenebilir. Bu
zihniyet ilk önce kendisini atom teorisinde göstermiştir. Daha sonra da insana tatbik edilmiş.
Bu elemanlarõ altõ sõnõfa ayõrõrlar: “Dravya” (öz madde), “Guna” (kalite), “Karman”
(hareket), “Samanya” (umumilik), “Viseşa” (ferdilik), “Samavaya” (aslî tabiyet). Daha
sonra bunlara ilaveten “Abhava” (yokluk) yedinci sõnõf olarak kabul edilmiş. Öz madde
(dravya) ise dokuz biçimi belirlemektedir: “Prithivi” (toprak), “Apas” (su), “Vayu” (hava),
“Tejas” (ateş), “Akasa” (eter), “Kala” (zaman), “Dis” (mekan), “Atman” (varlõğõn özü),
“Manas” (zihin).
İlk dört biçim (toprak, su, hava, ateş), fizikî maddenin temel taşlarõ olan atomlarõ
meydana getirir ve bunlarõn kombinasyonundan da görünen âlem ortaya çõkar. Bu biçimleri
tek başõna kavrayabilmek mümkün değildir ama, birleşmelerinden ortaya duyularla idrak
edilen bir maddi form çõkmaktadõr. Diğer beş biçim, daha süptil formlarõn oluşmasõna meydan
vermektedir. Bu dokuz biçimi değişik düzenlerde ihtiva eden bütün şeylerde de altõ sõnõfõn
değişik özelliklerini tesbit etmek mümkündür. İşte, Kanada'nõn kainatõ analiz şekli bu yoldan
oluyor. Daha sonra Nyaya ekolünün etkisiyle; ilk üç sõnõf (öz madde, kalite, hareket) bir
şeyin varlõğõ için gereklidir, son üç sõnõf da (umumilik, ferdilik, aslî tabiyet) bir şeyin tefriki
için gereklidir, denmiştir.
Nyaya öğretisi ise bilgi teorisi üzerinde durur. Bu ekolün kurucusu Gautama'ya göre,
Kanada'nõn tabiatõ analiz edişi ancak mantõkî bir sistemle mümkündür. Bu sebeple, bize
intikal eden bilginin nasõl ve nereden geldiğini iyi bilmek lazõm. Bilgiyi alõş şekli dört yoldan
olmaktadõr: “Pratyaksa” (beş duyu ve sezgi), “Anumana” (dolaylõ anlam), “Upamana”
(mukayese), “Sabda” (isimlendirme).
Biz herhangi bir şeyi beş duyumuz vasõtasõyla idrak ederiz. Beş duyunun yeterli
olmadõğõ yerlerde de sezgi yoluyla. Bunlara ait idrak bazen tam olmayabilir. Bu durumda,
muhakeme yoluyla bir anlam kazandõrmak gerekmektedir. Mukayese ise elimizde ilk
başvurulacak yol oluyor. Bilinen mantõkî kõyas metodlarõ dõşõnda, Nyaya ekolünün getirdiği
değişik bir usul de, tefrik etmekte kullanõlan Sabda metodudur. Her kavramõn, şeklin veya
cismin bir ismi olduğundan, bu isim ve telaffuz şekli bize o şey hakkõnda bir malumat
verecektir. Batõ dünyasõndan, bu özelliğinden dolayõ Nyaya ekolünün bilgi teorisi oldukça
farklõlõk gösterir.
Nyaya öğretisi zamanla Vaiseşika ile birleştirildi ve gitgide Vedanta ekolünün
metafizik ağõrlõğõ altõnda önemini kaybetti.
Samkhya öğretisini ortaya atan Kapila, başlangõçta Upanişad'larda öne sürülen
idealist tekçiliğe karşõ çõkarak, tanrõ kavramõnõ devreye sokmadan kainatõ sentetik olarak
incelemiş. Bir bakõma tanrõsõz düalizm olarak kabul edilebilir bu görüş. İki esas vardõr:
“Prakriti” ve “Puruşa”. Prakriti, evrensel şuursuz prensiptir ve tabiatõ oluşturur. Bu
özelliğinden dolayõ da devamlõ olarak değişime tabidir. Prakriti, üç değişken (guna) ile
belirlenir: Bunlar, “Sattva”, “Rajas” ve “Tamas” olarak bir denge halinde ise, ortada hiçbir
belirti yoktur. Ancak, bu üç değişken faktör hiçbir zaman denge halini bulamadõğõ sürece
tabiattaki şeyler ve hadiseler zuhur etmektedir. Prakriti'nin bu denge durumunu bozan da
Puruşa oluyor. Puruşa, özü şuur olan aklî prensiptir. Kapila'ya göre Puruşa sonsuzdur,
bağõmsõzdõr, sabittir. Puruşa'nõn saf şuur olmasõ ve buna karşõn Prakriti'nin şuursuz oluşu,
ilişkinin doğmasõna yol açmõştõr. Bu ilişkiden dolayõ, tabiatõn görünen gelişimi ortaya çõkmõş
oluyor.
Prakriti'yi oluşturan üç “guna” şu özelliktedir: Sattva, õşõğõ, bilgiyi, aklõ ve hisleri
belirleyen prensiptir. Rajas, mücadeleci faaliyeti belirler. Tamas, tutukluğu, baskõyõ, pasifliği
ve menfiliği belirler. Bir başka açõdan: Sattva, idrak ve tefrik edilecek özelliktir. Tamas, bu
idrak yolunu kapayõp örten engel perdesidir. Rajas da engelleri ortadan kaldõrõp idrak yolunu
açmak için gerekli aktivite veya güçtür. Rajas olmadõkça Sattva ile Tamas arasõndaki bağ
kurulamaz. Bu fikri, Platon'un “thumos”, “epithumia” ve “logistikon” üçlüsünde de
bulmak mümkündür.
Puruşa'nõn Prakriti'ye tesir etmesi ile önce “Buddhi” veya “Mahat” denilen ilk
değişim ortaya çõkar. Buna “evrensel akõl” diyebiliriz. Fakat asõl anlamõ, Puruşa'nõn Prakriti
üzerindeki ilk intibaõdõr. Bu intibadan sonra, ikinci değişim olarak “Ahankara” belirir.
Burada, “ferdiyet kesbetme hali” oluşmaktadõr. Bu halin Sattva faktöründen Manas ortaya
çõkar. Manas, “idrak ve akõl” anlamõnõ taşõyor. Aynõ halin Tamas faktöründen beş süptil
element ve beş kaba element oluşur. Bu elementler önce süptil bedeni sonra da kaba bedeni
meydana getiren yapõ taşlarõdõr.
Puruşa'nõn tam olarak anlaşõlmasõ oldukça güç bir meseledir. Semitik anlamõ ile
“Ruh” kavramõ, Puruşa ile eşdeğerli değildir. “Hayeh”, “Neşamâ”, “Rûh”, “Nefeş” olarak
dört tesir âlemine atfedilen semitik kavramlar, Samkhya'nõn Prakriti ortamõndaki safhalarda
ancak incelenebilir. Bazen Puruşa için “tanrõsal bir cevher” olduğu da iddia edilmiştir. Bu ise
tamamõyla yanlõş bir yaklaşõm oluyor.
Samkhya öğretisinin Aryan öncesi İndus medeniyetinden arta kalan bilgilerden
oluşturulduğu bilinmektedir. Bu medeniyetin bõraktõğõ izlerden görülüyor ki, Semitik dinlerde
mütemadiyen empoze edilmek istenen “ilâh” fikri ve ilgili sistematik, bu kültürde yer
almamõştõr. Biz burada herhangi bir kutsal inancõ zedelemek niyetinde değiliz, ama “semavî
dinler” ile belirli bir düşünce biçimine mecbur kalmõş kişilerin bilhassa Uzak Doğu düşünce
sistemine uyum sağlamasõ imkansõz oluyor. Eğer bir öğreti bizim sistemimize ters
gibi görünüyorsa, eksikliği mutlaka o öğretinin içinde değil de bazen
kendimizinkinde aramak daha verimli olabiliyor insan için.
Puruşa ile Prakriti'nin tam bir tarifini yapmak bizim açõmõzdan mümkün değildir.
Zira, Puruşa'nõn Prakriti'deki meydana getirdiği değişimlerin bir neticesi de biziz. Tamas
faktörünün oluşturduğu sõnõrlõ vasõtalarõ kullanarak, yine aynõ faktörün meydana getirdiği
tabiatõn engelleri içinde bulunarak, biz kendimizi bir canlõ (jiva) olarak mütalaa ediyoruz.
Asõl varlõğõmõzõ idrak edebilmek için, bedenimizin ve tabiatõn engellerini aşmamõz
gerekmektedir.
Karman kanununa tabi olarak Samsara çemberine kapõlmõş insanlarõn, fizik
bedenleri ve çevrelerindeki dünya, aslõnõ bilmesine engel olmaktadõr. Aslõnda, fizik ortama
yönelmiş benliğimiz (jiva), bizi gerçek benliğimize (atman) yönelmekten alõkoyuyor. Burada
müessir olan faktör cehalettir (avidya). Cehalet, insanõn dikkatini fizik ortamõn Tamas
unsurlarõna iterek, gerçek benliğini sahte benliğinden ayõrdememesine sebep olur. Bu tefrikten
yoksun olan kişi, daima dünyanõn kaba elementleri arasõnda bocalarken, sahte benliğin
dürtüsüyle kendini õstõrabõn kucağõna atmaktadõr.
Istõrab ve acõlarla dolu hayatõ boyunca insan, kurtulayõm derken sahte benliğinin
dürtülerine kapõldõkça, kendi Karma'sõnõ daha ağõr ve yoğun bir hale getiriyor. Bu Karma da
onu Samsara çemberine büsbütün sõkõştõrmaktan başka bir işe yaramamaktadõr.
Burada insanõn tekamülündeki cehalet faktörünün rolü açõkça belirlenmiştir. Bedenin
arzularõ “kör bir koşucu” gibi, aklõn muhakemesi ise “felçli bir düşünür” gibi insanõ perişan
eder. Bu durumdan kurtulmak için, felçli adamõ kör koşucunun omuzuna oturtup ona yol
göstermesini sağlamak lazõm. Kurtuluşun ilk adõmõ, kişinin asõl gerçek benliğinin farkõna
varmasõyla başlar.
Kurtuluşun yolu İndus havzasõnda çoktan bulunmuştu. Ama, sistemli olarak tekrardan
ele alõnõşõ, Patanjali ismindeki bir bilge kişi tarafõndan sağlandõ. “Yoga” ismi verilen bu
öğretiyi bugün ancak onun yorumuyla ve Sanskrit lisanõndan öğrenmek zorundayõz. Bu
sebepten, kurtuluşun yolu mutlaka Patanjali'nin derlemiş olduğu Yoga vecizelerindeki gibi
olmayabilir. Ama en azõndan, bu öğreti emîn ve denenmiş olmasõ bakõmõndan özellikle
dikkate alõnmalõdõr.
“Yoga”, isminden de anlaşõlacağõ üzere, başõbozuk giden iki şeyin arasõnda bir uyum
sağlayõp doğru yolu tutturmaktõr. Eğer bir tarlayõ sürmek istiyorsak, bize verilen iki öküze
birer boyunduruk takõp koşumlarõz önce. Öküzler kendi başlarõna o tarlayõ süremezler, kontrol
eden birisi olmazsa. Bizim öküzlerimiz de aklõmõzla bedenimizdir. Zihin faaliyeti ile beden
faaliyeti kontrol altõna alõnõrsa, etrafõmõzõ kuşatan hayal âleminden sõyrõlõp asõl benliğe giden
yolu bulabiliriz. “Atman”a ulaşmak, daha doğrusu insanõn asõl benliğinin farkõna varmasõ,
kurtuluş yolunun ilk kapõsõdõr.
Yoga öğretisinin gayesi tanrõya kavuşmak veya onunla birleşmek filan değildir. Zaten,
bir “tanrõ” kavramõnõ Yoga'nõn özünde göremiyoruz. “Yogi”nin ilgilendiği şey tanrõ değil
kendisidir. Asõl benliğini bulmaya çalõşmaktadõr. Daha sonra onun ötesini. Bu bakõmdan,
“kişinin henüz kendini bilmez bir haldeyken, bir de kalkõp tanrõyla uğraşmasõ cehaletin
en tipik belirtisi” olarak kabul edilmektedir. Bütün bu dini kavramlarõn kökünde, insanõn
cehaleti yatmaktadõr. Dünyevi arzulara esir olmakla, dini akidelerin maşasõ olmak arasõnda
bir fark yoktur. Kişinin asõl gören gözü açõlmadõkça, ister zevk-ü sefaya dalsõn, isterse ibadet
için bir ilahõn önünde yalvarsõn, hiçbir değişiklik olmaz ve uykuda olanõn rüyalarõ yine devam
eder.
Patanjali'nin Yoga-Sutra'larõnõ incelediğimizde kõsaca şunlarõ görüyoruz:
“Yoga, zihin faaliyetinin veya düşünce dalgalarõnõn kontrol altõna alõnmasõdõr. Ancak
bu sayede kişi tabii haline ulaşabilir. Aksi takdirde kişi, kontrolsüz zihin faaliyetinin esiridir.
Beş çeşit zihin faaliyeti vardõr: Doğru kavramlar, yanlõş kavramlar, hayalî tasvirler, uyku,
hafõza. Bunlar disiplinli bir çalõşma ve nefse hakimiyet ile kontrol edilebilir. Çalõşmanõn
başlangõcõnda sadeliğe yöneliş, kutsal metinleri okumak ve kendini doğru yola adamak gelir.
Ancak böylelikle aydõnlanmamõzõ önleyen engelleri ortadan kaldõrabiliriz.
Bu engeller: Cehalet, bencillik, ihtiras, nefret, yaşama arzusudur. Tefrik etmesini
bilen biri için hayatõn getirdiği tecrübelerin hepsi hüsrandõr. Çünkü insan, bu tecrübelerinde
hep vasõta ile gayeyi birbirine karõştõrmõştõr. Bunun sebebi de cahil oluşudur. Cehaletten
kurtulan, bunlarõ ayõrdetmesini bilir. Bunun için şu yedi aşamadan geçmek lazõmdõr:

Yama: Başkalarõna zarar vermemek, yalancõ olmamak, çalmamak, boşboğaz olmamak


ve açgözlü davranmamak.
Niyama: Safiyet, temizlik, haddini bilmek, tevekkül, riyazet, kutsal metinleri okumak
ve doğru yola yönelmek.
Asana: Rahat, sakin, sağlam ve sabit bir oturuş seçerek dõş ve iç tesirlerden
uzaklaşmak.
Pranayama: Nefes alõş – tutuş – veriş - tutuş ritmini belirli bir düzene sokup õşõğõ
örten engeli kaldõrmak.
Pratyahara: Zihni dõş dünyanõn tesirlerinden uzak tutup hislerin dünya ile olan bağõnõ
kopararak iç dengeyi tesis etmek.
Dharana: Dikkatini bir şeyin veya bedendeki bir çakranõn üzerine teksif etmek.
Dhyana: Dikkatin teksif edildiği bu şey veya çakra ile zihin faaliyeti arasõnda
kesintisiz bir bağ kurarak, düşünce dalgalarõ ile o şey veya çakranõn sempatize olmasõnõ
sağlamak.
Samadhi: Bu sempatizasyon bağõndan faydalanarak, dikkatin teksif edildiği şey veya
çakranõn gerçek anlamõnõ, düşünce dalgalarõnõ durdurarak zihne bir aydõnlanõş biçiminde
intikal ettirmek veya zihni bu aydõnlõğõn içine sokmak.

İlk beş aşama, hislerin üzerinde bir hakimiyet kurulmasõ için gerekli ön safhadõr. Asõl
işlem son üç aşamada olur ve bu yoldan direkt olarak bilgi alõnõr. Bu Samadhi aşamasõnda
eğer şuur bu aydõnlanõşõn etkilerini de kontrol altõna alabilirse, zihin tam bir sükûnete kavuşur.
Bu durumda zihin ile aydõnlõk aynõ seviyededir ve yogi'nin zaman, mekan ve cisim ile ilişkisi
kalmamõştõr. Bu gerçek Samadhi halinde yogi istediği bilgiyi alabilir, gerekli gücü
sağlayabilir.”
Patanjali'nin Yoga-sutra'larõ bize Raja-Yoga'yõ öğretmektedir. Raja-Yoga, kişiyi
gerçek samadhi noktasõna kadar getirmekle, en üstün öğreti olarak kabul edilmiştir. Bundan
başka, özel bir sahada yapõlan çalõşmalar, sahanõn cinsine göre değişik bir yoga pratiğini
gerektirmektedir. Bunlarõn içinde en önemlisi, süptil beden üzerinde yapõlan çalõşmalara
yönelik Laya-Yoga ve Kundalini-Yoga ile majik çalõşmalara yönelik Mantra-Yoga ve
Tantra-Yoga olmaktadõr. Hatha-Yoga, Tantrik bir gaye ile beden üzerinde tam hakimiyet
sağlamak maksadõyla yapõlõr. Bunlarõn yanõnda Jnana-Yoga bilgi üzerinde, Karma-Yoga
ef'al üzerinde, Bhakti-Yoga iman üzerinde kontrol ve uyum sağlanmasõ için yapõlan
çalõşmalarõ belirler.
Batõ dünyasõnda Yoga konusu hernekadar aşõrõ bir ilgi çekmişse de, “Yogi” veya
“Yogini” olduğunu iddia edenlerin çoğu, teknolojinin getirdiği otomatik hayat düzeninden
usanmõş, stress altõnda bunalan kişilerdir. Bu bunalõma çõkõş noktasõ olarak Yoga'yõ seçmiş
olanlar, genellikle kendi kendini tatminden başka bir şey yapmazlar. Ayrõca, Hatha-Yoga'yõ
da bir çeşit mistik beden eğitimi olarak kabul edenler vardõr ve Tantrik hiçbir hedefi olmayan
beden hareketleri ve ritmik teneffüs ile sõhhatli kalmayõ gaye edinmişlerdir. Bu gibi
faaliyetlerin hermetik açõdan hiçbir kõymeti yoktur.
Mamafih, Paramahansa Yogananda (1893-1952), özellikle Amerika'da Kriya-
Yoga'yõ tanõtmakla sosyal bir hizmette bulunmuş sayõlõr. Ayrõca, Beatles grubunun
Hindistan'a giderek meşhur ettiği Maharişi Maheş Yogi tarafõndan lanse edilen
Transandantal Meditasyon ile hermetizmin ilgisi olmasa bile, bu adamõn gayretleri sonunda
batõ dünyasõnda gençlerin gösterdikleri rağbet, psikologlar için yepyeni bir araştõrma sahasõ
açmõş oldu. Keza, Zen modasõ da batõya ikinci harpten sonra yayõldõğõnda, Beatnik akõmõnõn
ve egzistensiyalizmin etkisinden kurtulamamõştõ.
--- Beşinci Kõsmõn Sonu ---
HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

6. Kõsõm

Yoga’nõn Esaslarõ
Laya-Yoga ve Kundalini-Yoga, insan bedeninin süptil kõsõmlarõ üzerinde yapõlan
çalõşmalara yöneliktir. Yine bir hindlinin söylediği gibi: “İnsan sadece gölgesi olan bir şey
değildir.” Halbuki, akademistler insanõ yalnõz fizik bedenin bir sonucu olarak görmeye
alõştõklarõndan, onun “gölgesini” oluşturan tarafõnõ incelemek zorunda kalmõşlardõr.
Bhagavad-gita'ya göre, insanõn benliğini örten üç “elbisesi” vardõr: Akõl bedeni, his bedeni
ve fizik bedeni. Bu üç elbiseyi kullanmasõnõ bilen kişi, “babasõnõn” evine dönmeyi
becerirmiş, o kitaba göre.
Fizik beden üzerinde bu üçlü ayõrõmõ şu şekilde belirtmek mümkündür: Karõn, göğüs
ve kafa. Karõn bölgesi karaciğer ile, göğüs bölgesi kalp ile, kafa bölgesi beyin ile belirlenir.
Bu bölgelerin fizyolojisini bilen kişi, üç bedenin nasõl çalõştõğõnõ da benzetme yoluyla
anlayabilir. Her üç bölgeyi birbirine bağlayan da belkemiği olmaktadõr. Kafatasõ içindeki
beyin, hipofiz ve pineal bezleri ile birlikte diğer iki bölgeye omurilik vasõtasõyla hakim
durumdadõr. Aralarõndaki diafragma ile ayrõlmõş bulunan göğüs ve karõn bölgesi de karşõlõklõ
olarak birbirini etkileyen bir çalõşma şekline sahiptir.
Göğüs bölgesinde akciğerler ve kalp, karõn bölgesinde de karaciğer, mide,
pankreas, dalak, barsaklar, böbrekler, mesane ve en altta da cinsel organlar bulunur. Bu
bölgelerin anatomi ve fizyolojisini iyice öğrenmek ve beyin-omurilik sistemini detaylõ olarak
bilmek, Laya-Yoga ile uğraşacak bir kimse için son derece önemlidir. Konuyu fazla
uzatmamak için, okuyucunun bu sahadaki tõbbî el kitaplarõna müracaat etmesini rica ederim.
Bütün bu üç bölgeyi birleştiren belkemiği, otuzüç vertebradan oluşur ve içinden geçen
omuriliği korur. Kafatasõ, bu belkemiğinin üstüne yerleşmiş olarak, içindeki beyin
kompleksini belkemiğindeki omurilikle irtibat kuracak biçimde muhafaza eder. Bedene
dağõlan bütün sinirler de bu beyin-omurilik sisteminden çõkmaktadõr. Otuzüç kemikten oluşan
belkemiğine karşõn, kafatasõ yirmiiki kemikten ibarettir.
Göğüs bölgesinde, akciğerler nefes ile, kalp kan ile ilgili faaliyeti yürütür. Karõn
bölgesinde ise, sindirim ve boşaltõm işleri yapõlmaktadõr. Nefes ile alõnan “Prana”nõn kana
intikali göğüs bölgesinde meydana gelir ve bunun neticesi de karõn bölgesinde ortaya çõkar.
Bu kompleks yapõyõ burada üç-beş kelimeyle özetlemek imkansõzdõr. Dolayõsõyla, sadece
Prana konusuna temas etmek istiyorum.
“Prana”, canlõyõ cansõzdan ayõran hayat prensibidir, veya hayat nefesidir. Kelimenin
kökü “-an” (teneffüs etmek) olarak beş şekilde ortaya çõkar: “Prana”, ağõz ve burun yoluyla
teneffüs. “Apana”, alõnan nefesin aşağõya inişi. “Samana”, nefesin göbek merkezi etrafõnda
dolanõşõ. “Udana”, gõrtlaktan yükselerek başa çõkõşõ. “Vyana”, oradan bütün vücuda yayõlõşõ.
Bu nefes kavramõnõ Semitik tariflerde de sõk sõk görmek mümkündür: Adem'in burnundan
üflenen hayat nefesi gibi.
İnsanõn üç bedenden oluştuğu düşünülmüştür: “Karana-sarira”, mental beden.
“Linga-sarira”, astral beden. “Jiva-sarira”, et beden. Bu üç beden veya form, ait olduklarõ
mental, astral ve fizik ortamlara uyum gösterecek özelliktedir. Mental bedenin ötesinde daha
süptil bedenler de vardõr. Astral beden ile fizik beden arasõnda da Prana'nõn işleyişini
mümkün kõlan bir eterik beden bulunmaktadõr.
Eterik beden, aynen fizik bedene benzer. Fakat, fizik ortamõn daha süptil
maddelerinden oluşmuştur. Fizik bedendeki sinir sistemini meydana getiren beyin-omurilik
sistemi ile sinirler, eterik bedende “Çakra”lar ve “Nadi”ler ile tamamlanõr. Prana, Nadi
ismi verilen kanallarda dolaşarak, Çakra denilen merkezlerde yoğunlaşõr. Astral beden,
bütün hislerin dalgalandõğõ âleme uyum göstermemizi sağlamaktadõr. Mental beden de
düşüncelerin dalgalandõğõ âleme bizi intibak ettirir.
Prana'nõn Nadi’ler vasõtasõyla dolaşmasõ ve Çakra’larda yoğunlaşarak bir girdap
oluşturmasõndan eterik bedenin etrafõnda bir hale meydana gelir. “Aura” denilen bu hale,
astral ve mental bedenlerin özelliğine göre çevreye doğru õşõyan bir durumdadõr. Çeşitli
somatik ve psişik dengesizliklerde bu auranõn karakterinde değişimler meydana gelir. Bu
değişimler aynõ zamanda belirli bazõ Nadi'ler veya Çakra'larda Prana'nõn tam olarak faaliyet
gösteremediğine işarettir.
“Çakra” kelimesi “tekerlek” veya “çark” anlamõna gelir. Dönen, devreden bir girdap
gibi düşünülmüştür. Prana'nõn yoğunlaştõğõ ve transforme edilerek daha süptil bedenlere
iletildiği merkezlerdir. Ana Çakralar, belkemiği doğrultusunda sõralanmõş olup, kuyruk
sokumundan başõn üstüne kadar olan kõsõmda yedi tanedir. İnsan bedenini kesip biçerek bu
çakralarõ bulmak mümkün değildir. Zira süptil bedene ait ve süptil bir yoğunluktadõrlar.
Aşağõda vereceğimiz tarifler, fizik bedene uyum gösterecek biçimdedir. Mamafih, aynõ yerde
fizik bedene ait bir sinir ağõ ile karşõlaşmak, bu uyumun neticesi sayõlmalõdõr. Aşağõdaki
açõklamayõ şekilden takip ediniz:
Çakralar

Muladâra Çakra: (Kök - dayanak çarkõ) Kõrmõzõ renkdedir. Dört sesin titreşimine
uyar. Toprak unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Lam”dõr. Prostat veya rahmin altõndaki bölgeye
isabet eder.
Svadiştâna Çakra: (Haz çarkõ) Zincefr rengindedir. Altõ sesin titreşimine uyar. Su
unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Vam”dõr. Sakral ve lumbal pleksüslerin ortasõna isabet eder.
Manipura Çakra: (Kõymetli taş çarkõ) Mavi renkdedir. On sesin titreşimine uyar.
Ateş unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Ram”dõr. Diafragmanõn altõndaki solar pleksüse isabet
eder.
Anahata Çakra: (Ayrõlma çarkõ) Altõn rengindedir. Oniki sesin titreşimine uyar.
Hava unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Yam”dõr. İki kürek kemiğinin ortasõndaki kardiak
pleksüsüne isabet eder.
Visuddâ Çakra: (Safiyet çarkõ) Dumanlõ erguvanî rengindedir. Onaltõ sesin
titreşimine uyar. Ether unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Ham”dõr. Ense kökü ile boğaz
kõsmõna isabet eder.
Ajna Çakra: (Hakimiyet çarkõ) Beyaz renktedir. İki sesin titreşimine uyar. Mantrasõ
“Om”dur. İki kaş arasõndaki bölgeden içeriye doğru beynin ortasõna isabet eder. Üçüncü göz
dedikleri yer budur.
Sahasrara Çakra: (Sonsuzluk çarkõ) Billûrîdir. Bütün seslerin titreşimine uyar.
Mantrasõ sessiz “Mm” olarak bilinir. Başõn tepesinden dört parmak yukarõya isabet eder.
Bu çakralara ait renkler astral vizyonlarda görülür. Sesler de elli Sanskrit harfine ait
titreşimlerdir. Mantralar belirli bir usule göre kullanõlõr. Bütün bu özellikler ve diğer
karakterler, sembollerle bezenmiş “Yantra”lar halinde, Yogi'ler tarafõndan kullanõlmaktadõr.
“Yantra”, belirli bir formüle göre hazõrlanmõş ve çeşitli sembollerden oluşan diagramlara
denir. “Mantra”, belirli bir formüle göre tanzim edilmiş kelimelerin veya hecelerin telaffuz
ediliş şekline denir. Belirli bir gücün ses ile ifadesi “Mantra”, yazõ ile ifadesi de “Yantra”
olmaktadõr. Bu bakõmdan, Yantra'da daima geometrik şekiller ve semboller vardõr.
“Mandala”, içinde resim ve tasvir bulundurmasõyla, Yantra'dan farklõdõr. Mantra ve Yantra
majik operasyonlarda kullanõlõr. Mandala ise yalnõz meditasyon için gereklidir.
Burada anlatmõş olduğumuz yedi çakradan başka muhtelif çakralar da vardõr. Bunlarõn
bir kõsmõ dikey olarak başõn üstündeki Sahasrara'nõn ötesinde yer alõr ve fizik bedene göre
tarif edilmesi mümkün değildir. Zira, çok süptil tesirlerin yoğunlaştõğõ bölgelerdir. Diğer bir
kõsmõ ise, fizik bedenin çeşitli kõsõmlarõna tekabül edecek yerlerdedir. Fakat, bunlarõn önemi
diğerlerine oranla çok azdõr. Bunlardan bazõlarõ tam olarak Çakra özelliği taşõmaz ve
Nadi'leri birleştiren “Bindu” (nokta) çeşitlerindendir.
Nadi'ler fizik bedendeki nöronlar, yâni sinir lifleri gibidir. Eterik bedende Prana'nõn
akõşõnõ temin eden kanallardõr. “Nadi”, kelime olarak “su kanalõ” anlamõnõ taşõr. Bu kanallarõn
sayõsõ, Tantrik öğretiye göre 350 bin civarõndadõr. İçlerinden ondördü ana kanal sayõlõr. En
önemlileri ise üç tanedir: “İda”, “Pingala” ve “Susumna”. Susumna, omurilik
doğrultusundaki esas kanaldõr. Bunun üzerinde, az önce bahsettiğimiz ilk altõ Çakra yer alõr.
Susumna'nõn solunda İda kanalõ, sağõnda da Pingala kanalõ paralel olarak yükselir. Bu üç
kanal için şekle bakõnõz.

Nadi Sistemi

Şekilde, İda ve Pingala'nõn Çakralarõn etrafõnda dolanarak yükseldiği görülmektedir.


Bu şemanõn anatomik bir resim olmaktan ziyade tasviri olduğunu unutmamak gerekir.
Esasõnda, süptil bedene ait olan bu sistemin teşhisi Yoga metoduyla olmaktadõr ve çizilen
şekle nisbetle çok daha karmaşõktõr. Burada basite icra ederek bir fikir versin diye şematik bir
şekle sokuldu.
Bu kanallarda akan şey Prana, yâni “hayat enerjisi”dir. Prana'yõ kontrol edebilmek
için teneffüse hakim olmak gerekir. Fakat, nefes yoluyla alõnan şey Prana değildir. Nefes
yoluyla ancak havayõ ciğerlerimize çekeriz ve veririz. Bu havanõn kafatasõ içindeki
boşluklarda yarattõğõ sirkülasyon, Prana'nõn Ajna Çakrasõnda iki unsura ayrõlmasõnõ ve
nefesin içeriye çekilmesi de Prana'nõn iki Nadi vasõtasõyla aşağõya inmesini sağlamaktadõr.
Kõsaca, nefes alõp vererek Prana'nõn süptil bedene intikalini temin etmiş oluruz. Yoksa,
teneffüs yoluyla içimize Prana girmez, giren şey sadece havadõr. Bu olayõ bir çeşit indüksiyon
olarak düşünmek mümkündür.

(Not: Burada Prana ile ilgili açõklamalarõn detaylarõ ve bunlara ilişkin resimler yer alõyordu. Dergi yöneticileri
bunlarõ atmõşlar ve kendi akõllarõna göre saçma-sapan uydurma birşeyler yazmõşlar. Dergi basõldõldõğõnda,
yazõma eklenen bu zõrvalõklarõ gördüm ve sebebini sordum. Yanlõşlõk olmuş, dediler. Sonra da, bu bölüm
kayboldu, dediler. Bana ait olmayan kõsmõ buraya almadõm.)

... Böylelikle, İda ve Pingala kanallarõnda dengesiz olarak Muladâra Çakrasõna


kadar gelir. Bu geliş esnasõnda diğer Çakralarõn içinden geçerken, Çakralarõn ilgili olduğu
özellikler çok az uyarõlõr ve kişi bu uyarõnõn cinsine göre fizik bedeninde bir değişiklik ve
hissi dengesinde bir dalgalanma duyar. Ancak, bu değişimler o kadar küçük olmaktadõr ki,
adetâ bu insanõn rölantide çalõşõr bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Zaten, günlük
hayatõn içinde herkes bu haldedir. Aynca, dõş dünyadan gelen tesirler eğer bu kişide şiddetli
bir hissî dalgalanma veya şok meydana getirirse, uyuşuk bir halde duran çakralarõn herhangi
birinde tõkanma veya sõkõşma olur. Bunun neticesi de fizik bedende o çakranõn ilgili olduğu
kõsõmda görülen hastalõk belirtisidir.
Hissi şoklarõn sayõsõ arttõkça, Çakralar büsbütün çalõşamaz olur ve Nadi'lerde
daralmalar meydana gelir. Bunun sonunda, Prana'nõn akõşõ bazõ bölgelerde tõkanõr ve süptil
bedenin o kõsõmlarõ enerjiden yoksun kalõr veya biriken enerji istenmedik yerlerde yoğunlaşõr.
Bu dengesiz hâl derhal fizik bedene intikal ederek çeşitli ruhsal ve bedensel hastalõklarõn
ortaya çõkmasõnõ sağlar. Aynõ biçimde, fizik bedene giren zararlõ bir madde, kimyasal veya
fiziksel yoldan tahribat meydana getirerek, bir çeşit feed-back oluşur ve Çakralar arõzalanõr.
Yoga tatbikatõnõn ilk iki aşamasõnõ başarabilen bir kimse, önce kendisine bir “Asana”
seçer. “Asana”, fizik bedenin hangi şekilde duracağõnõ gösterir. Bu duruşda dikkat edilecek
nokta, Çakralarõn durumudur. En elverişlisi, Muladâra Çakrasõnõn yere tam olarak temas
etmesini sağlayõp, diğerlerinin dikey bir şekilde sõralanmasõnõ temin etmektir. Bunun için
perine bölgesi, yâni leğen kemiğinin ön iki ucu ile kuyruk sokumu arasõnda kalan üçgen bölge
yere tam olarak temas eder. Sonra, bağdaş kurma şeklinde, sol ayak topuğu sağ kasõğa, sağ
ayak topuğu sol kasõğa yerleştirilir. Bu sayede, Muladâra'dan aşağõ inen Nadi’ler kapalõ bir
devre oluşturur. Dik durmak suretiyle de Susumna'nõn serbest çalõşmasõ temin edilir. Bağdaş
kurmak şart değildir. Mühim olan, aşağõ Nadi’lerin açõlan uçlarõ Muladâra'ya değmiş olsun.
Kollarõn durumu da seçilen “Mudra”ya göre belirlenir. “Mudra”, ellerin almõş olduğu
şekildir.
Asana'yõ sağladõktan sonra, “Pranayama”ya geçilir. “Pranayama”, teneffüsü ritmik
bir hale getirip Prana'yõ kontrol etmeye yarar. Ritmik teneffüs başlangõçta 1:4:2 temposuyla
yapõlõr. Yâni, bir ölçüde nefes alõnõr, dört ölçüde tutulur, iki ölçüde dõşa verilir. Önceleri,
nefesi verdikten sonra duraksamadan almak iyi olur. Zamanla, nefes alõş ölçüsü arttõrõlõr ve bu
ölçüye oranla diğerleri de artar. Ölçü dört misline çõkõnca, nefes verdikten sonra bir ölçü
durmak ve sonra tekrar almaya başlamak gerekir. Bu teknik, sanõldõğõ kadar basit değildir.
Ayrõca, sağ ve sol burun delikleri sõrayla tõkanarak bu işlem yapõlõr. Bu sayede İda ve
Pingala'daki Prana akõşõ düzenlenmiş olur. Pranayama mekanik olarak yapõlõrsa pek fazla
bir değişiklik olmaz. Aynõ zamanda süptil beden üzerinde konsantrasyon da gereklidir.
İda ve Pingala kanallarõnda Prana'nõn akõşõ düzenli bir hale geldikten sonra, sõra
“Kundalini”nin uyarõlmasõna gelir. “Kundalini”, her insanda var olan gizli enerjidir, ruhsal
kudrettir. Normal olarak, bu enerji âtõl haldedir, uyur durumdadõr. Sembolik olarak,
çöreklenmiş duran bir yõlana benzetirler. Yattõğõ yer, en alttaki Muladâra Çakrasõnõn
tabanõdõr (Kanda).
Ajna Çakra Sirkülasyonu

Asana ve Pranayama devam ederken, Yogi aldõğõ nefesi tutma süresini diğerlerine
oranla gitgide uzatõr. Bu işlem, Prana'nõn Muladâra üzerinde birikmesine ve bu çakranõn
tabanõnda iki ayrõ kanaldan gelerek yoğunlaşmasõna sebep olur. Bu birikim arttõkça, Yogi
Kundalini'nin kõpõrdadõğõnõ hisseder. Bu safhada “Pratyahara” aşamasõ uygulanõr. Dõş
dünya ile bütün irtibat kesilir ve Ajna Çakrasõnda İda ve Pingala kanallarõna giren Prana'nõn
eşit ölçüde olmasõ temin edilir. Ajna Çakra sirkülasyonu bunu sağlar. Eşit ölçüde iki
kanaldan aşağõya inen Prana, “Apana” karakterine bürünerek Muladâra Çakrasõnõn
tabanõnda karşõlaşõr ve bu kinetiğin yarattõğõ potansiyel, Kundalini'nin uyanmasõna sebep
olur.

Kundalini Hareketi

Kundalini'nin uyanmasõ, bir çeşit zincirleme atomik reaksiyon tarzõndadõr. Kontrol


altõnda tutulmazsa, süptil bedene büyük zarar verir. Kontrol edildiği takdirde, Susumna'nõn
alt ucundaki engelleri aşarak, Çakralara doğru yükselir. Bu engelleri iptidai insanõn değer
yargõlarõ olarak niteleyebiliriz. Değer yargõlarõ şuuraltõ baskõlarõ ile uyumsuzluk
yaratõyorsa, Susumna'nõn alt ucu tõkalõ sayõlõr. Bu durumda, uyarõlan Kundalini rastgele bir
çõkõş noktasõ yaratarak süptil bir patlamaya yol açar. Bunun en belirgin neticesi de ya bir
organõn bozulmasõ, ya da hissi bir bunalõmõn ortaya çõkmasõdõr.
“Pratyahara”, bu iç dengesini temin etme aşamasõdõr. Değer yargõlarõ ile dürtüleri
arasõnda denge kuramayan kişi bunu yapamaz. Eğer bu denge kurulmuşsa, Kundalini'yi
kontrol altõna almak mümkündür. Yogi bu anda teneffüsünü en azõna indirir ve adeta nefes
borusunu tõkamõşçasõna tam bir sükunet içinde “Savasana” duruşuna geçer. “Savasana”, ceset
gibi olmaktõr. Nabõz ve nefes duyulmayacak kadar azalmõştõr, beden õsõsõ düşer. Bu durumda
Yogi, “Dârana” aşamasõna geçer ve bütün zihni durulmuş bir halde dikkatini Kundalini
üzerinde toplar. Sonra, “Dîana” aşamasõnda Kundalini enerjisini belirli bir Çakrasõnda
yoğunlaştõrarak “Samadî” halinde kalõr. Samadî halinde, Kundalini enerjisi o Çakrada
belirli bir operasyonu gerçekleştirmek için bir çeşit yakõt vazifesi görmektedir. Bu operasyonu
idare eden şey, Yogi'nin o anki üstün şuurudur.
Kundalini'nin ilerleyişini ani bir sõcaklõk dalgasõnõn belkemiği boyunca yükselmesi
şeklinde hissetmek mümkündür. Bu sõcaklõk yükseldikçe, isabet eden Çakranõn özelliklerinde
bir “aydõnlanma” olur. Süreyi uzatmak, Yogi’nin kabiliyetine bağlõdõr. Bir müddet sonra,
tekrardan hõzla geriye kaçar ve yuvasõna gizlenir. Bu işlemi Sahasrara Çakrasõna kadar
ilerletebilen Yogi, asõl Samadî haline girer. Fakat bu durumu yaratmak çok zordur ve nâdir
kişilerde ancak görülmüştür.
Kundalini'yi uyararak birçok “Siddhi”lere sahip olmak mümkündür. Bu “Siddhi”ler,
Yogi'nin sahip olduğu kudretlerdir. Tamamen bu alanda çalõşan Yogi’lere “Siddha”; yâni,
majisyen derler. Patanjali der ki: “Bu majik güçlere sahip olmak için kişi ya eski hayatlarõnda
yetenek kazanmõş olmalõ, ya bazõ kimyevi maddeleri kullanmalõ, ya bazõ mantralarõ tatbik
etmeli, ya inzivaya çekilip ibadete dalmalõ, yahut da Raja-Yoga usulüne göre meditasyon
yapmalõdõr.” Bunlara ilaveten, bir kõsõm Tantrika'larõn (Vama-kara) ritüellerini de majik
güçler sağlayan metodlar arasõnda sayabiliriz.
Tantra-Yoga hakkõnda, Tibet kõsmõnda anlattõklarõmõzõn dõşõnda bir malûmat vermek
yersizdir. Kundalini ile ilgili olan çalõşmalarda şarap, et, balõk, kavrulmuş hububat ve
cinsel birleşme kullanõldõğõndan batõ âleminde çok istismar edildi. “Maithuna” (cinsel
birleşme) ile ilgili “Vama-marga” ritleri (Çakra-puja, v.s. gibi) ancak Tantra'larõ
anlayabilenler tarafõndan kullanõlmalõdõr.
Son olarak, “Mantra” konusuna da temas etmemiz gerekir. Mantra, bir veya birkaç
heceden oluşan ses tarzõnda ortaya çõkar. Bu ses Yogi tarafõndan çõkarõldõğõnda, Mantra’nõn
ilgili olduğu güç, operatif anlamda kullanõlõyor demektir. Bir ağaca sahip olmak isterseniz, o
ağacõn tohumunu toprağa ekmeniz gerekir. Eğer bir güce sahip olmak istiyorsanõz, o gücün
tohumu olan Mantra’yõ kullanõrsõnõz. Ekilecek toprak, insanõn kendisidir veya kainatõn
kendisidir. Hangi tohumun nereye ekileceğini bilmek lâzõm. Nasõl ekileceğini de, niçin
ekileceğini de. İslâmî gayb ilmi ile uğraşanlarõn kullandõklarõ “Esma-ül-hüsnâ” için geçerli
olan kanunlar aynen burada da vardõr. Bunlarõ bilmedikçe, rastgele bir hece seçip
tekrarlamanõn hiçbir anlamõ olmaz. “Meditasyon yapõyoruz” diyenlerin çoğu bazõ Mantra’larõ
tekrarlarlar. Meselâ, “Om” (veya “Aum”) hecesinin (bija-mantra) nerede, niçin ve nasõl
kullandõğõnõ bilmeyen birisi isterse yüzbin defa tekrarlasõn, hiçbir netice alamaz.
Mantra'lar genellikle Mudra'larla birlikte belirli bir Asana seçilerek yapõlan Nyasa
ritlerinde kullanõlõr. Mudra'lar, ellerin almõş olduğu biçimi belirler. Yapõlacak operasyona
göre gerekli duruşu (asana) tesbit eden Yogi, ellerinden çõkan tesirleri kullanõlõr hale getirmek
için, Nadi'lerin özelliğine göre bir sembolü eliyle tesbit eder. Bu durumda kullanõlacak
parmak, bedenin ilgili bölgesine temas ettirilir ve Mantra telaffuz edilir. Nyasa ritleri,
herhangi bir cismi veya bedeni veya bir organõ belirli bir güçle şarj etmek veya parazit
tesirleri temizlemek için yapõlõr.
Nefes kontrolü nasõl Prana'yõ kontrol etmeye yarõyorsa, Mantra'nõn telaffuzu da ilgili
gücün maksatlõ olarak kullanõlmasõna yaramaktadõr. Asana ve Mudra'lar; yâni, bedenin ve
ellerin almõş olduğu şekil, gerek Prana'nõn gerekse o gücün kolaylõkla iletilmesini temin
etmek içindir.
Görüldüğü gibi, Yoga öğretisine hangi açõdan bakarsanõz bakõn, dekoratif maksatla
lüzumsuz herhangi bir şeyin öğretildiğini göremezsiniz. Yapõlan her şeyde, belirli bir gaye
seçilmiştir ve fuzûlî teferruata yer verilmez. Mamafih, isteyen yine bu teknikte kullanõlan
Asana’larõ, Mudra’larõ, Mantra’larõ, vs.yi kendine süs olarak seçip hayal dünyasõna dalabilir,
veya etrafa gösteriş yapabilir. Bu, kişinin kendi bileceği bir iştir.
--- Altõncõ Kõsmõn Sonu ---
HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

7. Kõsõm

Purva Mimamsa
Yoga öğretisinden burada sõyrõlõp, Jaimini'nin öğretisi olan Purva Mimamsa ekolüne
geçelim. Burada ele alõnan konu, Samsara çemberinden sõyrõlõp kurtulmak için yapõlmasõ
gerekenlerdir. Jaimini, Veda'lara çok önem verir ve bunlarõn ilâhi bir kaynaktan gelmeleri
sebebiyle herşeyi izah ettiğini savunur. İlâhi kanunlarõ veren Veda'larõ takip etmek yeterlidir.
Brahmana'lardaki anlamõ ile dinsel görevini yerine getiren kişi, sonunda Samsara'dan
kurtulur diyor Jaimini. Burada iman veya ahlak söz konusu değildir. Kişi, Veda’larda
yazõldõğõ üzre, tanrõlara adak adasõn, kötülük yapmasõn, bu yeterlidir. “Karmanuştâyin”
denilen bu yaşayõş, bir bakõma ot gibi yaşamayõ gerektiriyor. Uttara Mimamsa (Vedanta)
akõmõna oranla çok ilkel olan Jaimini'nin öğretisinde önemli bir taraf yoktur.
Vedanta (Uttara Mimamsa)
“Vedanta” akõmõ, Veda'larõn Upanişad'lardaki yorumunu ele alan bazõ düşünürler
tarafõndan yaratõlmõştõr. İlk olarak, Badarayana bu alanda bazõ fikirler öne sürmüş. Ardõndan
çeşitli görüşler ortaya atõlmõştõr. Bu görüşlerin hepsi, metafizik açõdan “Brahman” kavramõnõ
inceler.
Vedanta'cõlarõn metafiziğini kavrayabilmek için iki terime önem vermek lazõm:
“Atman” ve “Brahman”.
“Atman”, hayatõn özü veya hayat prensibidir. Kelimenin en eski anlamõ “nefes”
oluyor. Daha sonra, “hareket” ve “esinti” anlamõna da kullanõlmõş. Rg-Veda'da “Herşeyin
Atman’õ olan güneş; yeri, göğü ve havayõ doldurur” deniyor. Satapata Brahmana'da ise,
“O zaman, ne varolan ne de varolmayan ortada yoktu... sonra Brahman, yokluğun
içinde bir boşluk örtündü” deniyor. Bundan da “akõl”, “söz”, “nefes” ve “benlik” ortaya
çõkmõş.. Bu benlik, ebedî ve değişmeyen benliktir; yâni “Atman”. Bedene ve dünyaya bağlõ,
Samsara'dan dolayõ ortaya çõkan benlik (jiva), bir şuur halidir ve daima değişime tabidir.
Atman ise bu halin fevkõnde, bireysel olmanõn ötesindedir.
“Brahman”, her bir tarafa yayõlan ve kendiliğinden varolmuş kudrettir. Rg-Veda'da
şöyle deniyor: “Tek olan O'na bilge kişiler birçok isim verirler”, “O'nun bulunduğu
yerde, bütün şeyler varolur.” Daha sonra yaratma fonksiyonu işin içine girince, Brahman
kavramõ anlaşõlmaz bir hal almõştõr. Yaratan, “Prajapati”dir. Brahman ise yaratandan da
üstün, ama onunla birdir.
Bir başka açõdan ele alõndõğõnda, evrensel prensip Brahman ile bireysel prensip
Atman arasõndaki ilişki, kişinin seviyesine ve aklõnõn kapasitesine göre bir anlam
taşõmaktadõr. Çandogya Upanişad'da geçen “tat tvam asi” (sen O'sun: Atman Brahman'dõr)
formülü ile bu bir bakõma açõklõğa kavuşmuş sayõlõr. Ancak, burada Atman (gerçek benlik) ile
Jiva (geçici benlik) kastedilmemektedir. Dünya hayatõna mecbur olan insan için kendine ait
ne var ise, Jiva olarak belirir ona. İnsan, bu geçici benliği veya bedeni ile birlikte kazandõğõ
şahsiyeti olarak bilir kendisini. Asõl benliğinin farkõnda değildir.
Bir başka diyarda, bir başka vakitte, Hallac-õ Mansûr isminde bir zât “Ene-l-Hakk”
diyerek, kendi lisânõnda bu formülü kendini bilmezlere ifşa edince, parçalamõşlardõ adamõ. Bu
konular insanlar için çok naziktir. Kendini bileni de bilmeyeni de alõr götürür. Kimini “arş-õ
âlâ”ya çõkarõr, kimini de “esfel-i sâfilîyn”e batõrõr. Kendini bilmezlerin akibeti ise şüphesiz
ikincisi oluyor.
Badarayana'ya göre, Brahman ve Atman birbirinden farklõ iki kavramdõr.
Brahman'dan kainat oluşur. Atman'dan bireyler ortaya çõkar. Ama, Atman'õn sebebi
Brahman'dõr. Bu görüşler, Mahayana Buddhistlerini oldukça etkilemiştir.
Gaudapada da Mahayana Buddhistlerinden etkilenerek, ilk defa “Advaita”
kavramõna ağõrlõk verdi. Brahman ve Atman birdir, ona göre. Bu iki kavramõ bir ikili olarak
(dvaita) ele almak yanlõş olur. Gaudapada, Upanişad'lar ile Buddha'nõn öğretisi arasõnda
daima paralellik kurmaya çalõşmõştõr.
“Advaita Vedanta” ekolünü asõl kuran şahõs Sankara'dõr. 780-820 arasõnda yaşayan
bu filozofa göre insan, çevresini mantõkî yoldan analiz ederken, nesneler ve öznelerden
bahseder. Bunlarõn arasõndaki ilişkilerden yola çõkar ve bir hükme varõr. Bu hükümler bize
dünyanõn dar anlamda idrakinden gelmektedir. Dünya izafîdir, geçicidir ve bir bakõma
hayaldir. Görünümden (maya) ibarettir. Bu görünüşe aldanõp hakikati dünyada aramak,
cehaletten doğuyor. Cehaletten kurtulan kişi, bu görünümün arkasõnda olanõ sezebilir ve ancak
böylelikle “tat tvam asi” cümlesini anlar.
Çevremizdeki şeylerin gerçek olmadõğõnõ düşünmemiz mümkündür. Hislerimiz bizi
yanõltabilir veya hafõzamõzda yanlõş kalmõş olabilir. Ama, hiç kimse kendisinin var
olmadõğõnõ, farkõna varmadõğõnõ söyleyemez. Çünkü, bu şey kendisidir. Bu noktadan hareket
ederek, kendisinde aslolan özü sezgi yoluyla bulan kişi için “ben” veya “benlik” kavramõ,
bedeni, aklõ, idrâkõ, veya nefsi vasõtasõyla ortaya çõkmaktadõr. Bütün bunlar “asõl ben”
değildir. Dünya'nõn etkisiyle değişime uğrayan bu vasõtalarõn hepsi Jiva'dõr. Jiva'yõ tefrik eden
kişi, asõl benliği olan Atman'õ idrak eder.
Bu idrak ile, özne-nesne ilişkisini gerektirmeyen bir anlayõş ortaya çõkmaktadõr. “Tat
tvam asi” formülünü bu anlayõşla gören kişi, Brahman ile Atman'õn aynõ olduğunu
bilecektir.
Görünümden ibaret olan bu dünyanõn geçici olmasõ, ardõnda mutlak bir illetin
olmasõndandõr. Bu illetin menşei Brahman'dõr. Brahman ile dünya arasõnda bir ilişki kurmak
mümkün değildir, çünkü biri mutlak diğeri ise izafî oluyor. Fakat, dünyevi açõdan
baktõğõmõzda, Brahman bu dünyanõn sebebi olarak gözükmektedir. “Brahman” kavramõ
olmadan, dünyayõ idrak edemeyiz.
Brahman ile Atman'õn aynõ olduğunu anlayabilmek için, önce kişinin geçici
benliğinin (jiva) cehaletinden kurtulmasõ gerekir. Bu kurtuluş (mokşa) iki yoldan olur:
“Sadya-mukti” (anî kurtuluş), üstün seviyeli kişiler için bir yoldur ve dünyevi zevklerden
uzaklaşmõş olanlarõn kendilerini hikmete (jnana: tanrõ bilgisi) vakfetmeleriyle mümkündür.
“Krama-mukti” (tedricî kurtuluş), henüz dünyanõn cazibesinden kurtulamamõşlar için bir
yoldur ve tefekkür, ibadet, dua ve dînî ayinlere yönelerek (upasana) gerçekleştirilir.
Sankara'ya göre, Brahman'a ulaşmak diye birşey olamaz. Zirâ, Brahman ile Atman
aynõ şeydir. Kişinin Atman'õ tefrik etmesi için kendisini yüceltmesi gerekir, yok etmesi değil.
Çünkü, Jiva yok edilirse, Atman'õ tefrik edecek vasõta ortadan kalkar. Bu tefrik halini
yücelterek ancak Atman'õ bilmek kabildir.
Sankara, zamanõnda birçok kişiyi etkilemiştir. Bunun neticesi olarak, çeşitli açõlardan
kritiğe de uğradõ. Bunlardan en önemlisi Ramanuja tarafõndan yapõlmõştõr. Sankara der ki,
“eğer insan bu mutlak Brahman'õ idrak edemezse, onu kişileştirir ve İsvara (güçlü
efendi) olarak anar.” Ramanuja bu ifadeyi yüceltmiştir. Bir bakõma, Brahman'õ İsvara
olarak görür ve yaratmõş olduğu dünyayõ da görüntüden ibaret saymaz. İsvara ile yarattõklarõ
birbirinden farklõdõr ama bir bütün teşkil ederler.
“Visiştadvaita” görüşünü ortaya atan Ramanuja'ya göre, Atman ve Brahman, cüzî
ve küllî olmak üzere bir bütünü oluşturur. Brahman, yoktan var etmemiştir. Kainatõn ortaya
çõkõşõ, bir çeşit değişimin sonucudur. Yeni bir şeyin yaratõlmasõ değildir. Brahman,
kendisinde meydana getirdiği bir değişiklik sonunda, önce süptil bir ortamõ oluşturmuş ve bu
ortamdaki şuurlu ve şuursuz varlõklarõn daha yoğun bir ortama itilmesinden de kainatõ
meydana getirmiştir.
Sankara, geçici benliğin yarattõğõ engeli ortadan kaldõrõp, hakikatin tefrik
edilmesinde bulur kurtuluşu. Ramanuja ise, varõlacak hedefin tanrõyla münasebet kurmak
olduğunu söyler. Bu münasebet, ibadet yoluyla olur. Dua ve ibadetin getirdiği iman ile
sadâkat, kişiyi tanrõ sevgisine ve ilahi aşka sokar. Bu durumda, sezgi yoluyla tanrõsal
hakikate kavuşmak mümkündür. Bunun sonunda, insanõn kişiliği silinip kaybolmaz. Aksine,
Atman olarak Brahman'da imanõnõn karşõlõğõnõ bulur ve ebediyete kavuşur.
Ramanuja gibi bir “Vaişnava” (Vişnu mezhebinden) sayõlan Madhva, Brahman'õ
Vişnu olarak kabul eder ve bu tanrõ ile ruhlar arasõnda kesin bir ayõrõm yapar (dvaita). Ruhlar,
ezelden beri Karman kanunu sebebiyle maddeye bağlõdõrlar ve meleklerin (deva),
insanlarõn, hayvanlarõn, cinlerin bedenlerinde bu kainatta bulunurlar. “Madde” ve “Ruh”,
Vişnu ile birlike daima var olacaktõr. Bunlarõn birleşmesi söz konusu değildir. Vişnu, ona
ibadet edenlere kurtuluşu lütfeder. İnsanõn hedefi, iffetli olmak, cehaletten kurtulmak,
arzulardan, Karma'dan ve maddeden sõyrõlmaktõr. Bu seviyeye erişenler, Vişnu’nun ilahi
âleminde ebediyen kalma serbestiyetini kazanmõş demektir. Madhva'ya göre, Vişnu yaratõcõ
değildir, idarecidir. “Madde ve Ruh” üzerinde bir hakimiyeti vardõr ama bunlarõ yaratmaz
veya yok etmez.
Bu görüşlerin yanõnda, Vallabha gibi her şeyi tek bir bütün olarak ifade edenler de
olmuştur (suddhadvaita). Esasen, Vedanta metafiziği bazõ yanlarõ ile Tasavvuf’u
andõrmaktadõr. İlâhi hiyerarşi ve mistik yaklaşõmlar her iki ekolde de benzerlik taşõyor.
Mutlak kavramõnõ kurcalamak, kişide mistik alõşkanlõklarõ yaratõr. Bu
alõşkanlõklar da insana bazen kim olduğunu bile unutturmaktadõr. Bu kadar
yukarõlara kafasõnõ dikip dolaşan insan, hiç olmazsa bastõğõ yeri unutmamalõ.
Yoksa, yukarõsõnõn cazibesine kapõlõp çukura yuvarlanmak işten bile değildir.
Grek mitoloiisindeki Daidalos'un oğlu İkaros gibi, kanatlarõmõzõn takma olduğunu unutursak,
boğulur gideriz.
Vedanta ekolü, getirmiş olduğu tanrõsal lütuf (prasada), imân (sraddha), ibadet
(bhakti) gibi kavramlar ile kurtuluşu (mukti) öğütleyerek, Bhagavad-gita öğretisini
canlandõrmõş oldu. Hinduizmi oluşturan dinlerin birçoğu, Vedanta felsefesinden etkilenmiş
durumdadõr. Bu bakõmdan, hermetizmden ziyade felsefeye, metafiziğe ve dine etkisi olduğu
söylenebilir. Çünkü, hermetik olmaktan ziyade mistik karakter taşõmaktadõr.
Hindistan'õn batõda en tanõnmõş filozofu olan Ramakrişna (1836-1886), geçirmiş
olduğu safhalar bakõmõndan dikkate değer bir kişidir. Yedi yaşõnda başlayan öğrenme arzusu,
onu sõrasõyla önce çeşitli Hind dinlerine itmiş, daha sonra da İslamiyete ve Hõristiyanlõğa.
Bütün bu öğretileri benimseyerek hayatõ boyunca mistik vizyonlar içinde yaşamõş olan
Ramakrişna, elli yaşõnda kanserden ölmeden önce şunu ifade etmiştir: “Rama, Krişna,
Şiva, Kali, Allah, İsa'nõn babasõ. Gördüm ki bütün bunlar tek bir tanrõya verilen isimler
ve her bir yolu takip eden sonunda O'na ulaşõyor. Farklõ olan, sadece yollarõn değişik
yerlerden geçmesidir.” Tanõnmõş bir dinî lider olan Vivekananda onun talebesiydi.
Hindistan’da Bilim
Hindistan'daki bilim anlayõşõ, batõdaki alõştõğõmõz şekliyle ele alõnmamõştõr. Bunu
bilgi anlamõna gelen Sanksritçe iki kelimeyle anlatmak mümkündür: “Jnâna” ile “Vidyâ”.
“Jnâ” fiilinden türeyen “Jnâna”, kişinin kendi asõl benliğine katacağõ bilgiyi ifade eder.
Bunun formülü de kişinin ilk önce asõl benliğini idrak etmesidir. Kendini bilen birisi, kâinatõ
da bilebilir. Öyle ki, bu biliş hâli, kişiyi kainat ile bir kõlacak niteliktedir. Kişiye asõl lazõm
olan şey işte bu “Jnâna” oluyor. “Vid” fiilinden türeyen “Vidyâ”, kişinin bu dünyada
öğrenmesi ve tatbik etmesi gereken bilgiyi ifade etmektedir.
Vidyâ, Jnâna'ya ulaşabilmek için bir basamak teşkil etmektedir ve bu bakõmdan
öğrenilmesi zorunlu olan şeyleri gösterir. Esas olarak dört kõsõmda incelenir: Anvikşiki
(mantõk ve metafizik), Dandaniti (hükümranlõk sanatõ), Vartta (ziraat, ticaret, tõb, astronomi,
geometri, mimarî, dans, müzik, v.s.), Atmavidya (yüce varlõğõ idrak etme sanatõ). İlk üçü
esasî bir özelliktedir ve dördüncü olan Atmavidya'ya başlamadan önce iyice bilinmesi
gereken “Trayi-vidyâ” (üçlü bilgi) olarak anõlõr.
Buraya kadar anlattõğõmõz kõsõmlar, Jnâna hakkõnda yapõlmõş çalõşmalarõ
göstermekteydi. Vidyâ olarak da Güzel Sanatlar, Edebiyat, Bilim, Hukuk ve Siyaset
alanlarõndaki gelişmeler dikkati çekmektedir. Bunlarõn içinde bilhassa bilimsel çalõşmalar,
bazen bugünkü batõ dünyasõndan bile daha ileri bir anlayõşõn hâkim olduğunu ortaya koyuyor.
Filoloji, Mantõk, Matematik, Astronomi, Astroloji, Fizik, Kimya, Alşimi, Mineraloji, Botanik,
Zooloji, Tõb, Seksoloji, Psikoloji ve Parapsikoloji olarak sõnõflandõrõlmasõ mümkün olan bu
çalõşmalar, daima tek bir bilim anlayõşõ içinde ve birbirinden ayrõlmaksõzõn ele alõnmõştõr.
Bütün bu dallardaki gelişmeleri anlatmak, bu yazõ serisinin kapsamõ dõşõnda kalacağõndan, çok
kõsa bir-iki konuya temas edip geçeceğiz.
Sanskritçe, “tanrõlarõn lisanõ” olarak büyük önem taşõmaktaydõ. Dört bin kaideden
oluşan grameri ile bu lisan hakikaten muhteşem bir yapõya sahiptir. Düşüncenin seslerle
ifadesi olarak lisanõ, gramer yanõnda mantõk açõsõndan da incelemişlerdir. Özellikle Nyaya
ekolü bu sahada çalõşmõştõr.
Matematik'te bugün kullandõğõmõz sayõlar, bilhassa ondalõk sistem ve sõfõr değeri
Hindistan'dan miras kalmõştõr. Önce Arablarõn eline geçen bu bilgiler, daha sonra geliştirilerek
Avrupa'ya öğretildi ve oradan da bütün dünyaya yayõlmõş oldu. Romen rakamlarõ ile yapõlan
hesaplarõn yanõnda, ondalõk sistemin “sõfõr” değeri ile birlikte getirmiş olduğu kolaylõk
oldukça önemlidir. Kezâ, sayõ olarak Greklerde en yüksek “onbin” değerini bulmak kabildir.
Hindistan'da ise, bu rakam “on üzeri yirmi üç” (mahakşauhini) gibi inanõlmaz bir değere
varmaktadõr. Bu yüksek rakamlarõ daha ziyade dünya tarihi kronolojisinde kullanmõşlardõr.
Bunun yanõnda, trigonometrik fonksiyonlarõn da pratik alanda yaygõn bir kullanõma
uğradõğõnõ görüyoruz. Bu bilgi sayesinde, astronomik hesaplarõn yanlõş olmasõna imkan
yoktu. Nitekim, beş planet, Güneş ve Ay hakkõndaki hesaplarõ hassas bir sonuç vermektedir.
Esasen, Hind astrolojisi Ay'õn dolanõmõna bağlõdõr. Bu sebeple, 27 kõsõmlõk zodyak
kullanõlmõştõr. Her bir kõsõm (nakşatra), belirli bir yõldõz kümesi ile belirlenir. Başlangõçta, ilk
nakşatra Krttikâ (Ülker yõldõz kümesi) idi. Daha sonra, ilkbahar noktasõnõn kaymasõndan
dolayõ bu kõsõm üçüncü nakşatra olmuştur.
“Navagraha” olarak bilinen dokuz gök cismi dikkate alõnmõştõr: Sûrya (Güneş),
Soma (Ay), Budha (Merkür), Sukra (Venüs), Mangala (Mars), Brhaspati (Jüpiter), Sani
(Satürn), Râhu ve Ketu. Son iki tanesi aslõnda gök cismi olmayõp, Güneş ve Ay tutulmalarõna
yol açan Ay düğümleridir. Başlangõçta tamamen Ay'a yönelik olan astroloji, Grek etkisi ile 12
burçlu zodyak ve lunisolar bir anlayõş içinde orijinalitesini kaybetmiştir. Yine de, Hind
astrolojisi bilhassa el-Birûnî vasõtasõyla batõya birçok şey kazandõrmõştõr.
Fizik branşõnda, atom teorisi ve kainatõn yapõsõ hakkõndaki görüşler son derece ilgi
çekicidir. Ayrõca, akustik meselesi Hindlileri çok ilgilendirmiş olmalõ ki, bu sahada önemli
eserler vermişler.
Kimya ile Alşimi, birbirinden ayrõlmaz bir bütün teşkil etmektedir. Mineral ve metal
kimyasõnda, bugünkü ilim adamlarõnõ bile hayrete düşüren çalõşmalar vardõr. Metallerin saf
olarak elde edilişi ve alaşõmlar konusunda bugünkü bilimin sõnõrlarõ dõşõna çõkmõş olmalõlar.
Adi metallerden altõn elde edilmesi ise bugün hâlâ anlaşõlmamõş bir husustur. Tattva'lar ve
Guna'lar ile izah edilen madde ve maddî yapõ, aslõnda metafizik bir anlatõmdan ziyade
alşimik özellik taşõmaktadõr. Rasa, Soma, Amrta olarak bilinen ölümsüzlük ve hayat eliksiri
de ayrõ ve önemli bir konuyu teşkil eder. Bu iksirler sayesinde birçok hastalõğa şifa veren
ilaçlar yapõlmõştõr.
Mineraloji sahasõnda dört önemli konuyu görüyoruz: Rasa (usâre), Uparasa
(yardõmcõ usâre), Ratna (kõymetli taş), Loha (metal). Usâreler genellikle bitkilerden elde
edilir ve madeni tuzlarla karõştõrõlõrdõ. Kõymetli taşlardan özellikle yakut, elmas, inci, mercan,
hiazint, safir, topaz, akik, zümrüt önemli sayõlõrdõ. Madenlerden de gümüş, cõva, bakõr, altõn,
demir, kalay, kurşun önemliydi.
Bitkilere çok önem vermişlerdir. Bitkileri şöyle sõnõflandõrõyorlardõ: Oşadhi (bir yõllõk
bitkiler), Vanaspati (çiçeksiz meyva veren orman ağaçlarõ), Vrkşa (çiçekli ve meyva veren
ağaçlar), Guccha (fundalõk), Gulma (çalõlõk), Trina (ot), Pratana (sarmaşõk bitkiler), Valli
(sürüngen bitkiler). Hayvanlarõ ise üç sõnõfa ayõrmõşlardõr: Svedaja (“ter mahsulü”: Sõcak ve
nemden oluşan böcekler), Andaja (yumurtadan çõkanlar), Jarayuja (rahimden doğanlar).
Alşimi, mineraloji, botanik ve zooloji genel olarak tõbba yardõmcõ malzemeyi
hazõrlamakta kullanõlõrdõ. Tõb, sekiz branşa ayrõlmõştõ: Genel tedavi, cerrahi, göz ve kulak
bakõmõ, zehirler, obsesyonlar, çocuk bakõmõ, hayat iksirleri, afrodizyaklar. İnsan bedeni de
yedi kõsõmda inceleniyordu: Kalbden yayõlan sõvõlar, karaciğerden ve safra kesesinden
etkilenen kan, kanõn yayõldõğõ dokular, karõnda bulunan yağ, kemik, ilik, meni. Bu yedili
sõralama birbiri ardõndan oluşmaktadõr. Alõnan besin sõvõlarõ oluşturur, sõvõlar kanõ, kan eti, et
yağõ, yağ kemiği, kemik iliği, ilik de bel suyunu meydana getirmektedir. Böylece bir insan
bedeninde 700 damar, 900 sinir, 500 adele ve 107 hayati nokta bulunmaktadõr. Bu kanallarda
üç unsur dolaşarak (rüzgâr, safra, balgam), hastalõklarõn oluşmasõna yol açar. Bu kaideler
üzerine kurulmuş olan tõb bilimi hernekadar bizim anlayõşõmõza ters düşse de bugün bile hâlâ
Hindistan'da geçerlidir ve rağbet görmektedir.
Manu'nun kanun kitabõna göre, Prajapati'nin yaratmõş olduğu dünyada bir insanõn
önem vereceği üç şey vardõr: Ahlâk, sosyal faaliyet ve cinsel münasebet. Bu sebeple, aşk
sanatõ Hindistan'da önemli bir yer tutar. Kâmasâstra (aşk sanatõ el kitabõ) bu alanda yazõlmõş
meşhur bir eserdir. Bu kitabõn oldukça eski olduğu söylenmektedir. İçinde kadõn ile erkek
arasõndaki hissî ve cinsî ilişkilerin estetik ve fiziksel durumlarõndan bahsedilerek en uyumlu
bir durumun nasõl elde edileceğini anlatõr.
Psikoloji, Sanskritçede Atma-vidya olarak bilinir. Bu terimi, “yüce varlõğõ, yâni
insanõn kendi özünü tanõmasõ” olarak tercüme edebiliriz. Bu konuya paralel öğretilerden daha
önce bahsetmiştik. İnsan bedeni, genel olarak fizik yapõsõnõn dõşõnda iki süptil beden daha
içermektedir. Bunlar (Linga-sarîra ve Karîra-sarîra) uyku esnasõnda farkõna varõlan
bedenlerdir. İlki rüyalarda ortaya çõkar. İkincisi ise derin uyku esnasõnda belirir. Dördüncü bir
beden ise (Turîya-sarîra), ancak meditasyon sonrasõ farkõna varõlan bir durumda idrak edilir.
Psikolojik tedavide, bu bedenlerin dengeli bir duruma getirilmesi esas meseledir. Bu
bakõmdan, çeşitli Yoga çalõşmalarõ tavsiye edilir. Daha gelişmiş metodlarõ da Tantrik ekolde
görmekteyiz. Ayrõca, rüyâ konusu Hindistan'da son derece ciddiye alõnan bir fenomendir.
Kişinin görmüş olduğu rüyâlar ile ruh sağlõğõ arasõnda yakõn bir ilişkinin olduğu düşünülerek,
hipnotik yoldan derin uyku hali yaratõlarak tedavi usulleri denenmiştir. Bu sahada da başarõlõ
olduklarõ kesin bir gerçektir.
---
Klasik anlamda “Doğu Hermetizmi”ni meydana getiren Japon, Çin ve Hind
medeniyetlerine ilişkin öğretileri böylece tanõtmõş oluyoruz. Muhakkak ki bu arada birçok
hususu gayet basit olarak ele almak veya bazõ önemli kõsõmlardan da hiç bahsetmemek
mecburiyeti doğduğundan, okuyucularõn bu durumu hoşgörü ile karşõladõklarõnõ temenni
ederim. “Batõ Hermetizmi”ne geçmeden önce, başlõbaşõna bir sistem oluşturan siyahî
Afrika'daki faaliyetlerden de sözetmek gerekirdi şüphesiz. Ancak, konuyu fazla dağõtmamak
amacõyla, “Afrika Hermetizmi”nden sõrasõ geldikçe ve Batõ'ya katkõsõ olduğu yerlerde temas
edeceğim.
Bütünüyle Afrika'yõ ele almak imkansõzdõr. Ayrõca bu kõtadaki hermetik unsurlar daha
ziyade majik sahada bir gelişme gösterdiği için özel bir konu olarak mütalaa edilmesini
gerekli kõlar. Afrika'daki majik çalõşmalar, siyahî õrkõn kendine has yapõsõndan
kaynaklanmaktadõr. Bu bakõmdan, batõ insanõnõn gözünde şeytanî veya karanlõk addedilen
birçok metodlarõn burada Afrika halkõnca nasõl müsbet neticeler elde etmekte kullanõldõğõnõ
izah etmek de zor bir meseledir.
Şüphesiz, maji kanunlarõ evrenseldir ve kişiye göre değişiklik
arzetmeden tahakkuk eder. Ancak bu kanunlarõn farklõ kişilerce değişik olarak
yorumlanmasõ sözkonusu olduğundan, bir õrkõn kollektif yorumundan
kaynaklanan arşetipler diğer bir õrkõn arşetiplerine uymayabilir ve neticede
birisi için aydõnlõk olarak görülen yollar diğerine karanlõk gelebilir.
Bu farklõlõk, bilhassa siyahî õrk ile diğer õrklar arasõnda gayet bariz bir durumda ortaya
çõkõyor. Dünya “Karma”sõnda bu farklõ arşetipler önemli bir rol oynamaktadõr. Sadece siyahî
õrkõn değil, diğer õrklarõn veya milletlerin de karmik yapõlarõ ve müşterek arşetipleri arasõndaki
farklar söz konusudur. Bu sebeple, doğu hermetizmini anlatmaya çalõşõrken bazõ kõsõmlardan
nasõl hiç bahsetmedikse, Afrika majisini de bir kenara koymak zorundayõz.
Yazõ serimizin bundan sonraki kõsmõ “Batõ Hermetizmi”ne ayrõlmõştõr. Özellikle,
Semitik ve Semito-hamitik tradisyonun ağõrlõk kazandõğõ bu kõsõmda, sõrasõ geldiğince diğer
sistemlere de yer vermeye çalõşacağõm.
---Yedinci Kõsmõn Sonu ---

(Not: Burada okuyucuya vaad etmiş olduğum Batõ Hermetizmi, İran ile başlayõp Mezopotamya ve Nil
havzalarõndan sonra Grek ve Roma kültüründen geçerek Ortaçağ’a geliyor ve sonunda da çağdaş gelişmelere yer
veriyordu. Ancak, sözkonusu dergi “Metapsişik Araştõrmalar Cemiyeti”ne aitti. O tarihte cemiyeti kendi tekkesi
gibi idare etmeye gayret eden Ergun Arõkdal’õn bitmeyen kõskançlõk krizleri sonunda, cemiyetle ilişkimi kestim.
Konu ile ilgili vermiş olduğum yazõlarõ geri istediğimde de kaybolduğunu söylemişlerdi. Tahmin edilebileceği
gibi, “Batõ Hermetizmi” notlarõm hiç yayõnlanmadõ. Bendeki kopyasõnõ da vaktiyle ödünç alan dostlarõm, bir
daha hiç gözükmediler. Netice itibariyle, 1980 senesinde yazdõğõm ve bir kitap hacmindeki “Doğu ve Batõ
Hermetizmi” notlarõmdan elimde bugün hiçbir şey kalmamõştõr. Lakin, aradan geçen yirmidört senenin birikimi
elbette ki ziyan olmadõ. Dolayõsiyle, 28 yaşõmõn verdiği heyecanla yazdõklarõmõn bugün bir kõymeti kalmamõştõr
benim nazarõmda. Şartlar müsait olduğu takdirde, bu konuyu tekrardan kaleme almayõ düşünüyorum.)