You are on page 1of 11

GİZLİ SAVAŞIN ESRARENGİZ ÖRGÜTÜ

GLADIO
Adı gibi esrarengiz olan, casuslar savaşı ve komplolarla simgeleşmiş Soğuk
Savaş döneminin ürünü olan 'Gladio'; geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen ve Türkiye'yi
sarsan menfur Danıştay saldırı ve cinayetinin ardından sıklıkla telaffuz edilmeye
başlandı.

Olayı takip eden gelişmelerin ve ardından yürütülen soruşturmaların gün


geçtikçe birtakım karanlık ilişkileri ve hücresel yapılanmaları gündeme taşıması ve
bu olayın ülkemizin siyasi ve ekonomik istikrarını bozmaya yönelik olduğuna ilişkin
yaygın kanaatlerin oluşması, kuşkusuz bunun en önemli nedeniydi.

Bu ilk defa da olmuyordu aslında. Ülkemizde ne zaman provokatif yönü ağır


basan bu tür terör olayları ya da eylemleri vuku bulmuşsa, 'Gladio' olgusu da
gündeme gelmişti. 1 Mayıs 1977 olaylarından günümüze kadar, birçok benzeri
olayın arkasında bu tür bir yapının olabileceği zaman zaman kimi yazar ve
araştırmacılar tarafından vurgulanmıştı. Bunun arkasında kuşkusuz, Soğuk Savaş
döneminin şartlarında NATO tarafından, gerçekte potansiyel olarak ve jeo-stratejik
anlamda Sovyetler Birliği'nin askeri tehdidi altında olan NATO üyesi Batı Avrupa
ülkelerinde, herhangi bir işgal durumunda yerel unsurları örgütleyerek oluşturacağı
paramiliter nitelikteki kuvvetleriyle uzun süreli bir direnişi gerçekleştirmek amacıyla
oluşturulan birtakım özel birimlerin; gerek bu dönemde ve gerekse daha sonra bazı
ülkelerde 'istikrarsızlaştırma' politikalarının birer aracı olabilecek operasyonlarda
kullanılmış olma şüphesi yatmaktadır. Bu şüpheler aslında bir paranoya ürünü de
değildir. Zira bazı Avrupa ülkelerinde bunu ortaya koyan gelişmeler yaşanmıştır.

Gerilim stratejisi ve istikrarsızlaştırma

Biz de bu yazı dizimizde 'Gladio' olgusunu, gerek Soğuk Savaş döneminde


ve gerekse daha sonra oynadığı roller açısından ele almaya çalışacağız. O halde,
işe bu yapının nasıl ortaya çıktığıyla başlayalım. Gladio'nun ilk yapılanması; 1950'li
yılların ilk dönemine rastlar. 'Gladio' aslında NATO'nun, özellikle CIA ve İngiliz gizli
servisleri destekli 'stay behind' olarak bilinen büyük çaplı ve gizli bir operasyonun
sadece İtalya ayağını ifade ediyordu. Öncelikli faaliyet alanı, ileride ayrıntılı olarak
bahsedeceğimiz İtalya olduğu ve görünen en büyük kısmı İtalya'da ortaya çıktığı
için bu operasyon ve yapılanma dünya kamuoyunda 'Gladio' ya da 'Gladio
Operasyonu' olarak bilindi. Yani Gladio, aslında sadece İtalyan 'stay-behind'
yapılanmasıyken, bu kavram diğer ülkelerde farklı adlarla bilinen yapılanmalar için
de kullanıldı.

'Gladio' etimolojik olarak Latince kısa ve çift taraflı kılıç anlamına gelmektedir.
Bu bana terörist hareketlerin tarihte bilinen en eski örneklerinden birisi ve ilk gizli
yapılanması olarak kabul edilen Sicarileri hatırlatıyor. Sicarilere de adını veren,
kullandıkları 'sica' isimli, kısa olduğu için kolayca gizlenebilen ama oldukça etkili
suikast kılıçlarıydı. Dinsel bir tarikat olan Sicariler, M.Ö. 73-66 yılları arasında
Filistin'de dini nitelikli ve örgütlü bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Tarihi kaynaklara
göre bu tarikat, faaliyetlerini katı kurallara bağlı olmaksızın, şartlara bağlı olarak
değişebilen taktiklerle yürütmekte, düşmanlarına gündüz ve özellikle kalabalık tatil
günlerinde saldırmaktaydılar. Suikast şeklindeki adam öldürme ve cinayetler,
Sicariler için adeta bir tür sanat olarak telakki ediliyordu. Kendilerini milliyetçi ve
vatansever olarak tanımlıyorlardı. Sicarilerin öncelikli hedefleri ise, Mısır ve
Filistin'deki dönemin Yahudi Barış Partisi'nin ılımlı mensuplarıydı.

İkinci Dünya Savaşı'nın yakıcı hararetinin ardından gelen Soğuk Savaş


döneminde ki genellikle 1947'den Sovyetler Birliği'nin resmen dağılmaya başladığı
25 Aralık 1991 arası dönem kastedilir, özellikle ABD ve İngiltere'nin askerî ve
istihbarat birimlerinin kontrol ve öncülüğünde 'Geride dur/Gölgede kal' olarak
çevirebileceğimiz 'Stay Behind' kavramıyla ifade edilen ve sivil unsurları da
bünyesinde barındırdığı için genelde yarı-askerî paramiliter nitelikte olan birimler
oluşturuldu. 'Stay behind', aynı zamanda bu operasyonun genel adıydı.
Yapılanmaları genelde 'özel kuvvetler'in yapılanmasına benzeyen bu birimlerin
açıklanan resmî görevleri, Doğu Bloku'nun herhangi bir Batı Avrupa ya da NATO
üyesi bir ülkeyi işgal etmesi durumunda, gayri nizami harp yöntemleriyle düşmanı
durdurmak, oyalamak, zarar vermek, istihbarat elde etmek, iletişim ve lojistik
unsurlarına sabotajlar yapmak, stratejik öneme sahip hedefleri yok etmek gibi bir
takım özel görevleri ifa etmekti. Özellikle vurgulanması gereken bir görevi de bu
ülkelerde Sovyet etkisi altında olan komünist partilerin iktidarı ele geçirmelerini
engellemekti. 1984 yılından itibaren varlığından şüphe edilen Gladio'nun resmen
ilan edilmesi, İtalya'da aşırı sağ radikal bir örgüt olan Avanguardia Nazionale üyesi
Vincenzo Vinciguerra'nın 1990 yılındaki yargılanması esnasında oldu. Dönemin
başbakanı Giulio Andreotti, 24 Ekim 1990 tarihinde bu yapılanmanın varlığını
kamuoyuna açıkladı. Daha sonra yapılan soruşturmalar, bu örgütün neo-faşistler,
mafya ve mason locası P2 (Propaganda Due - Propaganda 2) ile ilişkilerini ortaya
çıkaracak ve belki çok daha önemlisi Gladio'nun İtalya siyasetinde önemli bir süreç
olan 1970-1980 arası dönemde İtalyan Komünist Partisi (PCI)'nin seçimlerde başarı
kazanmasını önlemek amacıyla uygulanan 'Gerilim Stratejisi [strategia della
tensione]'nin bir parçası olduğu anlaşılacaktı. Bu dönemde İtalya'da uygulanan
gerilim stratejisi; kışkırtıcı ve tedirgin edici terör olayları yoluyla korku yaratmak,
yönlendirici ve yanıltıcı bilgilendirme, ajan provokatörlerin kullanılması ve benzeri
psikolojik harp unsur ve araçlarıyla kamuoyunun kontrol ve manipüle edilmesini
amaçlıyordu.

Bu dönemde (1970-1980) özellikle Ordine Nuovo, Avanguardia Nazionale ya


da Fronte Nazionale gibi neofaşist terör örgütleri, İtalya'da tam anlamıyla terör
estiriyorlardı. Cinayetler cinayetleri, bombalamalar bir diğerini izliyordu. Ama olayın
ilginç yanı ve can alıcı noktası, bu eylemler literatüre 'sahte bayraklı [false flag
terrorist attacks] terör saldırıları' olarak geçecek şekilde, komünist gruplar adına
yapılıyordu. Yani bu olayları neo-faşist terör örgütleri, komünist terör örgütleri
maskesi altında gerçekleştiriyor ve onlar adına üstleniyorlardı.
NATO bağlantılı örgütler

Diğer taraftan Soğuk Savaş döneminin komünizm tehdidine karşı kuruldukları


ve halk destekli gayri nizami harp amaçladıkları için, Gladio tipi yapıların sağ ve
milliyetçi unsurlar üzerinde şekillenmesi, en azından bunları bünyesinde
barındırması belki de kaçınılmazdı. Daha sonra yapılan soruşturmalar, bu örgütlerin
birtakım iç ve dış istihbarat örgütleri ve NATO'nun Sovyet tehdidine karşı geliştirdiği
'stay-behind' projesinin ürünü olarak, bir tür gerilla tarzı direniş örgütü olarak eğitip
donattığı Gladio örgütü tarafından desteklendiğini ortaya çıkaracaktı. Öyle ki 2000
yılında, 'Zeytin Ağacı Koalisyonu' olarak anılan bir Parlamento komisyonu
tarafından hazırlanan bir raporda, Gladio tarafından izlenen 'gerilim stratejisi'nin;
öncelikle İtalyan Komünist Partisi (PCI)'nin ve bir ölçüde de İtalyan Sosyalist Partisi
(PSI)'nin iktidara gelmesini önlemek isteyen Amerika tarafından desteklendiği
sonucuna varılmıştı.

Bu tip yapılar üzerinde sivil hükümetlerin ve sivil bürokrasinin ciddi anlamda


kontrolleri zaten çok da mümkün değildi. Fakat bu konuda İtalyan kamuoyunun
baskısının yarattığı siyasi kararlılık neticesinde, 1980 sonrası dönemde İtalya'da
sadece mafyaya karşı değil; aynı zamanda bu tür yapılanmalara karşı da bir 'temiz
eller' operasyonu başlayacaktı. Yerine getirmesi beklenen görevleri dikkate
aldığımızda, bu tür bir yapının oluşturulabilmesi ilgili ülkelerin silahlı kuvvetleri ve
istihbarat örgütlerinin karşılıklı işbirliğini gerektiriyordu. Dolayısıyla Gladio türü
yapılanmalar, ulusal gizli servislere ya da ilgili NATO karargâhlarına bağlı
çalışıyordu. Ülkelerin parlamentolarının ve çoğu zaman hükümetlerinin denetiminin
dışında kalabiliyordu.

Stay behind örgütleri, özellikle Amerikan Özel Kuvvetleri 'Yeşil Bereliler' ve


İngilizlerin seçkin birlikleri olan SAS komandolarıyla birlikte eğitiliyor ve Amerikan
CIA ile İngiliz gizli servisleri SIS ve MI6 tarafından donatılıp kontrol ediliyorlardı.
Stay behind operasyonu kapsamında Belçika, Danimarka, Fransa, Almanya,
Yunanistan, İtalya, Luxemburg, Hollanda, Portekiz ve Türkiye gibi NATO üyesi
ülkelerin yanı sıra; Avusturya, Finlandiya, İsveç ve İsviçre gibi tarafsız Avrupa
ülkeleri de vardı. Doğal olarak bir bakıma NATO'nun gizli orduları sayılan stay
behind yapılanması, ülkelere göre değişik 'kod' adlar alıyordu: İtalya'daki kod adı
'Gladio', Yunanistan'da Lochos Oreinon Katadromon - (LOK) [Yunan Dağ Tugayı ya
da Helen Saldırı Gücü olarak bilinmektedir], Belçika'da SDRA8, Danimarka'da
Absalon, Almanya'da TD BDJ, Luxemburg'da 'Stay-Behind, Hollanda'da I&O,
Norveç'te ROC, Portekiz'de Aginter, İsviçre'de P26 ve Avusturya'da OWSGV idi.
Bunların yanında bu yapılanmanın Fransa, Finlandiya, İspanya ve İsveç'teki adları
halen bilinmemektedir.
Gladio'nun Türkiye uzantısı

Türkiye'de ise bu yapılanma başlangıçta 'kontrgerilla' olarak adlandırıldı.


Daha sonra ise, sonradan 'Özel Kuvvetler Komutanlığı'na dönüşecek olan 'Özel
Harp Dairesi' ile ilişkilendirildi. Kanaatimizce bir bütün olarak Özel Harp Dairesi'ni
Gladio'nun bir ürünü olarak düşünmek yanlıştı. Ama bu dairenin varlık amacı ve
özellikleri göz önünde tutulduğunda, Gladio türü birimler oluşturulmuşsa, böyle bir
yapılanma içinde olması en kuvvetli ihtimaldi. Aslında Gladio'nun buraya kadar olan
hikâyesinde Soğuk Savaş döneminin özel şartlarında anormal olan bir şey de
yoktur. Bu tür yapılanmaların varlığı, bu döneme ilişkin stratejik planlamaların bir
gereği olarak oldukça rasyonel gözükmektedir. Ne var ki daha sonra bu
yapılanmaların, zaman içerisinde varlık nedenleri olan resmi görevlerinin sınırlarını
aştıkları ortaya çıkmaya başladı.

Özellikle 1990'lı yılların başlarında yayınlanan bazı araştırmalarda, bu tür


yapılanmaların bulunduğu ülkelerde Gladio mensuplarının yurtiçinde de faaliyette
bulundukları, birtakım istikrarsızlaştırma operasyonlarında kullanıldıkları, ulusal ve
uluslararası düzeydeki siyasi komplolara alet oldukları ve hatta ülke içinde kimi
zaman ideolojik bir savaşın kimi zaman da çıkar çatışmalarının bir aracı haline
dönüştürüldükleri iddiaları yer aldı. Zaten stay behind örgütlerinin kimi ülkelerde
büyük skandallara yol açmış olmasının nedeni, asıl kuruluş gerekçesi ya da
varlığından ziyade, birtakım yurtiçi operasyonlarda temel amaçları dışında
kullanılmış olmalarıdır. Bunun yanı sıra, özellikle İtalya'da Gladio yapılanması
içerisinde sadece ordu ve istihbarat örgütleri mensuplarının değil; aynı zamanda
mafya üyeleri veya bunlarla ilişkili işadamları ve bürokratların da yer aldığı anlaşıldı.
İtalya'da Gladio'nun 5000 civarında mensubu olduğu tahmin ediliyordu.

NATO'nun İtalya'daki gizli ordusu Gladio'nun varlığını keşfeden yargıç Felice


Casson oldu. Cason, Gladio'nun izine 1990 yılında aşırı sağ terör örgütlerin
eylemleriyle ilgili olarak Roma'da yürüttüğü bir soruşturma esnasında girdiği askerî
istihbarat servisinin arşivinde rastladı.

Bulduğu belgelerde bu birimin terör olaylarıyla yakın ilişkisi olduğu sonucuna


vardı. Yargıç Cason, BBC'ye yaptığı bir açıklamada, muhafazakâr ve tutucu
eğilimlerin güçlendirilerek, İtalya'da sol partilerin zayıflatılması için bu dönemde bir
gerilim stratejisinin uygulandığını açıkladı. Çünkü Soğuk Savaş döneminin 1970'li
ve 80'li yıllarında ABD ve İngiltere, güçlü bir İtalyan Komünist Partisi'nin Sosyalist
Parti'yle oluşturacağı bir ittifakla, NATO ittifakı içerisinde önemli bir yeri olan
İtalya'da iktidar olmasının, NATO'yu zayıflatacağından korkuyordu. Cason'u bu
düşünceye sevk eden, geçmişteki birtakım terör olaylarına ilişkin olarak elde ettiği
belge ve delillerdi. Cason'un bu dönemde uygulanan gerilim stratejisi konusunda
ulaştığı en çarpıcı örneklerden birisi, 1972 yılında Peteano köyünde vuku bulan
olaydı. Bu olayda, İtalya'nın paramiliter nitelikteki anti-terör ve istihbarat polisi olan
Carabinieri teşkilatına mensup üç görevli, bulunduğu aracın bombayla havaya
uçurulması sonucu öldürülmüştü.
Sivil ve askerlerden oluşan örgüt

Yıllarca, bu olayın sorumlusunun sol terör örgütü Kızıl Tugaylar olduğu


sanıldı. Yargıç Cason ise, yapmış olduğu soruşturma ve ulaştığı belgeler ışığında
bu olayın gerçek sorumlusunun aşırı sağcı bir terörist olan Vincenzo Vinciguerra
olduğu sonucuna vardı. Vinciguerra, aşırı sağcı radikal bir örgüt olan Avanguardia
Nazionale mensubu bir teröristti. Bu bulgular üzerine dosyayı yeniden açan Yargıç
Cason, Vinciguerra'yı tutuklattı. Vinciguerra, aslında kendi gibi anti-komünist görüşe
sahip güvenlik örgütleri mensuplarınca hapisten kaçırılabilirdi. Fakat bu
gerçekleşmedi. 1984'teki duruşmalarda tanıklık yaptı. Bu bombalama olayı
sonrasında bütün mekanizmaların harekete geçtiğini, Carabinieri örgütü, İçişleri
Bakanlığı, gümrük teşkilatları ve gizli servislerin bu olayın arkasındaki ideolojik
gerekçeyi benimsediklerini ifade etti. Vinciguerra, İtalya'da sivil ve askerlerden
oluşan, silahlı kuvvetlere paralel, Sovyetler Birliği karşıtı gizli bir gücün olduğunu
açıkça deşifre etmişti. Bu ifadelerin ortaya çıkardığı sonuç patlayıcı ve çeşitli
silahlarla donanımlı, çok iyi eğitilmiş elemanları olan, olağanüstü bir yapılanmaya
haiz, 'Gladio' isimli gizli bir örgütün varlığı ve terörizmle ilişkili olduğuydu.

Bu ifadeler ve Yargıç Cason'un bulduğu diğer deliller üzerine, Gladio'nun bir


terör örgütü olduğu ve CIA ve NATO tarafından ülkede terör eylemlerinin
gerçekleştirilmesinde desteklendiği konusunda İtalya'da birçok insan ikna olmuştu.
Yargıç Cason'un desteğiyle bir grup İtalyan parlamenter, Senatör Giovanni
Pellegrini'nin başkanlığında Gladio'yu soruşturmaya başladılar ve 1995 yılında 370
sayfalık bir raporu kamuoyuna açıkladılar. Raporda, Soğuk Savaş döneminde
CIA'in, İtalya'da maksimum düzeyde bir serbestlik ve takdir yetkisi içerisinde
çalıştığı sonucuna ulaştılar.

2000 yılında sol bir grup olan Gruppo Democratici di Sinistra tarafından
Gladio'yla ilgili ikinci bir parlamento soruşturması gerçekleştirildi. Bu soruşturma
neticesinde de çok açık bir biçimde, bu dönemde uygulanan gerilim stratejisinin PCI
(İtalyan Komünist Partisi) ve PSI (İtalyan Sosyalist Parti)'ın iktidara gelmesini
önlemek amacıyla ABD tarafından desteklendiği sonucuna ulaşılmıştı. Bütün bu
katliamlar, bombalama eylemleri ve diğer birtakım operasyonlar, İtalyan devlet
aygıtı içerisinde yer alan birtakım kişiler tarafından gerçekleştirilmiş ve son
zamanlarda bunların Amerikan gizli servisleriyle bağlantılı bazı yapılarla ilişkili
oldukları ortaya çıkmıştı. İtalyan Karşı-Casusluk örgütünün eski başkanlarından
General Giandelio Maletti de, Mart 2001'de yaptığı bir açıklamada CIA'in İtalya'da
terörizmi desteklemiş olabileceğini doğruluyordu. 12 Aralık 1969'daki Piazza
Fontana katliamı olarak bilinen 16 kişinin öldüğü ve 80 kişinin yaralandığı olaydan
sonra, bombaların bir kısmı ünlü bir solcu editör olan Giangiacomo Feltrinelli'nin
villasına yerleştirilmişti. Böylece olayın sorumlusu olarak komünistler suçlanacaktı.
Zincirin en kanlı halkası: 'Bologna Katliamı'

Piazza Fontana terör saldırısı, İtalya'da 'gerilim stratejisi' uygulamasının


başlangıcı olarak kabul edilir. Bu strateji içerisinde yer alan terör olayları zincirinin
son halkası ise, 1980'deki Bologna Tren İstasyonu'nun bombalanması olayıdır ki
'Bologna katliamı' olarak anılır. 'Piazza Fontana bombalaması' olarak bilinen terör
olayı, Banca Nazionale dell'Agricoltura (Ulusal Tarım Bankası)'nın Milan'ın Piazza
Fontana semtinde bulunan şubesinin 12 Aralık 1969'da bombalanmasıdır. Bu
eylemin daha sonra aşırı sağ örgütlere mensup teröristlerce gerçekleştirildiği
anlaşılmıştır. 1998'de David Carrett isimli bir Amerikan donanma subayı da İtalyan
adaleti tarafından olayla ilgili olarak soruşturma kapsamına dahil edilmiştir.
Vincenzo Vinciguerra'nın ifadelerine göre saldırının amacı, kamuoyunu bu eylemin
komünist başkaldırının bir parçası olduğuna inandırmak ve İtalyan devlet ve
hükümetini olağanüstü hal uygulamalarına yöneltmekti.

Bologna katliamı [Strage di Bologna] olarak bilinen olay ise, Bologna Tren
İstasyonu'nun 2 Ağustos 1980 günü sabahı bombalanması olayıdır. Bu olayda 85
kişi ölmüş ve 200'den fazla kişi de yaralanmıştı. Bu olayla ilgili olarak aşırı sağcı
Ordine Nuovo adlı bir örgüt suçlanmış, İtalyan gizli servisinin iki ajanı ve P2 mason
locasının önde gelenlerinden Licio Gelli, soruşturmayı saptırmaktan mahkûm
olmuşlardı. Olayın olduğu sabah tren istasyonu turistlerle doluydu. Üstelik kasaba
bu olay için hazırlıksız yakalanmış, ambulanslar yetersiz kalmış, yaralılar özel ve
toplu taşıma araçlarıyla nakledilmişlerdi. Francesco Cossiga tarafından yönetilen
İtalyan hükümeti ve polis, ilk önce olayın kaza sonucu bir patlama olduğunu
düşündü ve hemen ardından dikkatleri Kızıl Tugaylar örgütüne çekti. Bir süre sonra,
yapılan soruşturmalarda olayın saptırılmaya çalışıldığı açıkça ortaya çıkmaya
başladı. Bu süreçte, benzer olaylarda ülkemizde de olduğu gibi komplo teorileri
havada uçuşuyordu.

Uzun ve sıkıntılı bir mahkeme süreci ve siyasal gündem oluştu. Olayın


mağdurlarının aileleri, kamuoyunun dikkatlerini olayın üzerine çekmek ve bir sivil
dayanışma oluşturmak amacıyla dernek kurdular. 23 Kasım 1995'te İtalyan Yüksek
Mahkemesi (Corte di Cassazione) son kararını verdi. Mahkeme, Neo-faşist Valerio
Fioravanti ve Francesca Mambro'yu bombalama eyleminin esas failleri olarak ömür
boyu hapisle cezalandırılmalarını onayladı. P2 mason locasının başkanı Licio Gelli,
Francesco Pazienza ve İtalyan gizli servisi SISMI'nin mensupları olan Pietro
Musumeci ve Giuseppe Belmonte'nin mahkumiyetlerini onayladı. Yine Licio Gelli'nin
arkadaşı ve neofaşist Ordine Nuovo örgütünün bir yan kolu olan 'Armed
Revolutionary Nuclei (ARN)' adlı grubun üyesi olan Stefano Delle Chiaie'yi olaya
dahil olmakla suçladı.

Aslında bu olayın arakasındaki kışkırtıcıların ve siyasal motivasyonların


nedeni tam olarak ortaya konulamamıştır. Ama yaygın kanaat, bunun bir Gladio
operasyonu olduğuydu. Fakat bu olay, İtalya'da hâlâ unutulmuş değil. Her yıl
ağustos ayının 2. günü, bu katliamı anma günü düzenlenmekte ve Bologna
Belediyesi, bu olayın mağdurlarının aileleri tarafından kurulan Dayanışma
Derneği'yle birlikte onların anısına uluslararası beste yarışması düzenlemektedir.
Bu yarışma, kasabanın Piazza Maggiore Meydanı'nda bir konserle sona ermektedir.
Ayrıca bombanın etkisiyle yıkılmış olan tren istasyonu tamir edilmiş olmakla birlikte,
olayın hatırlarda kalmasını sağlamak amacıyla, istasyonun bulunduğu kaldırım
orijinal haliyle bırakılmış ve ana duvardaki derin bir çatlak olduğu gibi bırakılmıştır.
İstasyondaki duvar saati de olayın anısına, patlamanın gerçekleştiği saat 10.25
üzerinde kalıcı olmak üzere durdurulmuştur.

G eneral Maletti'nin izlenimine göre bu dönemde Amerikalılar, İtalya'nın sola


kaymaması için her şeyi yapabilirlerdi. Zira hükümetinden aldığı emirle CIA,
İtalya'da sola kaymaları önleyebilecek düzeyde bir milliyetçilik hareketi oluşturmak
istiyordu ve bu amaçla sağ terör örgütlerini kullanmış olabilirdi. Maletti'ye göre,
unutmamak gerekir ki bu dönemde Başkan Nixon görevdeydi ve kendisi tuhaf ama
çok zeki bir adamdı. Bu yönüyle hiç de ortodoks olmayan girişimlerin adamıydı.
NATO'nun stay behind operasyonlarının İspanya ayağına kısaca baktığımızda ise,
Soğuk Savaş dönemi İspanya'sının ağırlıklı olarak Francisco Franco'nun aşırı sağ
dikatatörlüğü altında yönetildiğini görüyoruz. Franco, İspanya iç savaşındaki
zaferinin ardından 1939'da iktidara gelmiş ve 1975'teki ölümüne kadar iktidarda
kalmıştı. Şubat 1981'den Aralık 1982'ye kadar başbakanlık yapan Calvo Sotelo,
basına verdiği bir demeçte, "Franco döneminde aslında hükümetin Gladio
olduğunu" söylemişti. Yine Sotelo hükümetinin Savunma Bakanı olan Alberto Oliart
da, İspanya'daki anti-komünist gizli ordunun 1950'lerdeki terör eylemlerini
soruşturmanın çocukça olacağını, zira o dönemde Gladio'nun hükümet olduğunu
düşünüyordu.

Gladio'nun efsaneleştirildiği ve hakkında sayısız komplo teorilerinin üretildiği


ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.

Türk Gladiosu ile 12 Eylül 1980 ihtilali öncesi terör ve anarşi ortamı, daha
önceki askeri darbe ve teşebbüsleri, 6-7 Eylül (1955) olayları, 1970'lerdeki ordu
içerisinde generaller Muhsin Batur ile Faruk Gürler ve Faik Türün ile Semih Sancar
ekipleri arasındaki rekabet, faili meçhul siyasi cinayetler, Mehmet Ali Ağca ve
Abdullah Çatlı'nın ilişki ve bağlantıları, yıllardır tartışılan 'derin devlet' olgusu,
Susurluk süreç ve yapılanması gibi hususlar arasındaki ilişkilere yönelik birçok
rivayet ve anlatılar söz konusu olmaktadır.

Bunlar genellikle birtakım hatırat, yaşanan tecrübeler ve gelişen olaylar


üzerinde şekillenmiş tahmin ve yorumlara dayanmaktadır. Bu konularda yapılmış ve
yayınlanmış resmi ve akademik nitelikte araştırmaların olmaması ya da nitelik ve
nicelik itibarıyla çok yetersiz kalması, birçok spekülatif yoruma sebep olmaktadır.
Bu nedenle, yazımızın Türkiye'ye ayırdığımız bu bölümünde, bu tür bir hataya
düşmemek kaygısıyla, özellikle de ülkemizin mevcut gündeminde bu tür spekülatif
haber ve değerlendirmelerin bombardımanı altında olduğumuz şu günlerde, bu
konuyu sadece NATO'nun Soğuk Savaş dönemindeki stay behind operasyonu
çerçevesinde ele almayı amaçladık. Yani sadece kamuoyuna resmi ya da yarı-
resmi nitelikteki açıklamalarla yansımış, birtakım olay ve olgulara değinmekle
yetineceğiz. Aksi takdirde, zaten karışık olan zihinlerin daha fazla karıştırılmasına
gerek olmadığı kanaatini taşımaktayız.
Gladio'nun Türkiye boyutu

Soğuk Savaş döneminde Sovyet Bloku'na karşı en stratejik konumda olan


NATO üyesi ülkelerin başında kuşkusuz Türkiye gelmekteydi. Jeo-stratejik konumu,
güçlü ordusu ve Doğu Bloku ülkeleriyle sınır ve komşu oluşu, Batı değerlerini
benimseme çabasında bir ülke olması gibi nedenler bunun en önemli nedenlerinin
başında geliyordu. Dolayısıyla 'stay behind' operasyonunun Türkiye'yi de
kapsamaması düşünülemezdi. Hatta Uluç Gürkan'a göre, Türkiye bu yapılanmada
kuşkusuz özellikle önemsenmişti. Çünkü Türkiye, NATO'nun en doğu karakolu
olması yanında, NATO ile Sovyetler Birliği'nin öncülüğündeki Varşova Paktı ülkeleri
arasındaki toplam sınırın üçte birine de korumalık yapmak durumundaydı... Bu
coğrafi konumu nedeniyle Türkiye, Sovyet tehdidine en açık NATO üyesiydi.
Türkiye'deki Gladio tipi gizli NATO örgütlenmesinin bu nedenle oldukça faal olduğu
açıktı. Geriye dönüp bakılınca, bunu görmek isteyen her göz, rahatlıkla fark
edebilirdi. (1)

Türkiye'ye özgü bir durum olmayan, NATO bünyesindeki bu yapılanmanın


finansmanı da tabii ki NATO tarafından karşılanacaktı. Özel Harp Dairesi'nin
finansmanının da 70'lerin ortalarına kadar ABD tarafından karşılandığı, daha sonra
Kıbrıs Harekâtı sonrası gelen ambargo nedeniyle para kaynağının da kesildiği ileri
sürüldü. Zaten bu yapıdan kamuoyunun haberdar olmasında dönemin
başbakanlarından Bülent Ecevit'in açıklamaları önemli bir rol oynadı. 1974'te Kıbrıs
harekâtından sonra ABD, Türkiye'ye silah ambargosu koymuş ve Özel Harp
Dairesi'nin finansmanı için Genelkurmay örtülü ödenekten 1 milyon dolarlık fon
istemişti. Başbakan'ın bu konuda brifing istemesi üzerine kendisi bu oluşum
hakkında bilgilendirilmişti. Fakat finansman desteğinin kesilmesi, bu yapılanmaları
ortadan kaldırmış mıydı? Bu soruya verilen cevap çoğunlukla 'hayır' oldu. Hatta
bundan sonra bu yapılanmanın tamamen içe dönük faaliyetler yürüttüğü, toplumsal
ve ideolojik meselelerin gayri nizami kanallar içerisinde 'çözülmesine' hizmet ettiği
kuşkuları ortaya çıktı. (2)

Özel Harp Dairesi...

"Türkiye'de Gladio'nun başıydım." sözleriyle gündeme gelen MİT eski


görevlisi Yavuz Ataç'a göre Gladio, Türkiye'ye has bir tabir değildi. İtalya'da ortaya
çıkmış bir şey iken birileri bunu aldı, ülkemizdeki yapıya zarar vermek için
Türkiye'ye monte etmişti. Yavuz Ataç, bir taraftan 'Gladio' diye tabir edilen ve
Türkiye'de 'Özel Harp'e yakıştırılan, öyle sürekli sevk ve idare edilen organize bir
yapının olmadığını söylerken; diğer taraftan NATO'nun askerî harekâtı, gizli
servisleri ve gayr-i nizami dediğimiz unsurları için kurulmuş bir yapının olduğunu
ifade ediyordu. Bu yapı, Türkiye işgal edilirse, direnişi organizeli şekilde yürütmek
ve bunun da hazırlığını şimdiden yapmakla yükümlüydü. (3)
'Kontrgerilla', 'Gladio', 'Derin Devlet' gibi kavramları, son günlerde Özel Harp
Teşkilatı'yla irtibatlandırmaların artması üzerine Genelkurmay Başkanlığı Genel
Sekreterliği tarafından yapılan bir açıklamada ise, "bilgi eksikliğinden kaynaklandığı
değerlendirilen bu gibi suçlayıcı ve amacını aşmış yazı ve yorumların, Türkiye'nin
maruz kalabileceği bir saldırıda mütecavize karşı çok hassas görevler icra etmek
üzere Soğuk Harp döneminde teşkil edilmiş ve diğer birçok ülkede de benzeri
bulunan bu birime zarar verdiği ve vatan savunması hazırlıklarında zafiyete sebep
olduğu" vurgulanarak; bu birimin kuruluş amacını açıklayan şu ifadeler yer alıyordu:

"27 Eylül 1952 tarihinde 17 sayılı ve Milli Savunma Yüksek Kurulu (Başbakan
ve bakanların imzalarıyla) onaylı kararı ile kurulan bu teşkilatımızın, kurulduğu
tarihten bugüne kadar söz konusu yazı ve yorumlarda bahsi geçen karanlık
olaylarla hiçbir kurumsal ilişkisi olmamıştır... Tamamıyla yetkili makamların onayı ile
teşkil edilen, ilgili yasal mevzuat ve emir-komuta disiplini içinde Genelkurmay
Başkanlığı'na bağlı olarak görev yapan Özel Kuvvetler Komutanlığı adının, bu
tartışmalara karıştırılmasından üzüntü ve endişe duyulmakta, bu tür tartışmaların,
resmi, yasal ve ülke güvenliği için çok gerekli olan birimimizi haksız ithamlarla
yıpratacak seviyeye tırmandırılmamasının gereğine inanılmaktadır." (4)

Soğuk Savaş döneminin hemen başlarında 1947'de Sovyetler'in Boğazlar'la


ilgili iddiaları nedeniyle istilaya karşı milleti seferber edebilmek amacıyla Seferberlik
Tetkik Kurulu adıyla kurulmuş ve daha sonra 1964'te Özel Harp Dairesi'ne
dönüştürülmüş olan bu yapıyla ilgili olarak son dönemde ortaya çıkan en önemli
açıklamaların başında Orgeneral Kemal Yamak'ın bu Daire'yle ilgili anılarını da
ihtiva eden "Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler" adlı kitabı oldu. Kemal
Yamak Paşa, 1967-1974 dönemlerinde bu Daire'de en üst düzeylerde görevler ifa
etmişti.

Teşkilat, 1952 yılında dönemin hükümetinin kararıyla ve çıkardığı özel bir


kararnameyle 'Seferberlik Tetkik Kurulu' adıyla, aynen diğer NATO ülkelerinde
olduğu gibi, muhtemel bir Sovyet işgaline karşı gerçekleştirilecek bir direnişi barış
zamanında hazırlamak gerekçesiyle kurulmuştu. Bu kuruluş 1960'lı yıllarda Özel
Harp Dairesi adını almış ve Amerikan Yardım Kurulu (JUSMAT) ile aynı binada iç
içe faaliyet göstermişti: "Özel Harp Dairesi, özellikle Amerikalıların da verdiği
destekle NATO'nun 'örtülü harekât konseptine' dayanarak kurulmuş bir harekât
ünitesiydi. Memleketimizin bulunduğu coğrafi mevki ve stratejik konum, böyle bir
teşkilatı çok lüzumlu ve faydalı hale getiriyordu."(5)

Özel Harp Dairesi Başkanlığı'nda 3 yıl süreyle Yamak'ın kurmay


başkanlığında bulunan, ardından da 2 yıl bu dairenin başında görev yapan Sabri
Yirmibeşoğlu ise, bu Daire'nin 6-7 Eylül olaylarıyla hiçbir ilişkisinin olmadığını
söylüyordu. Yirmibeşoğlu'na göre, zira bu dönemde henüz Özel Harp Dairesi daha
kuruluş aşamasında bile değildi. (6)
Türkiye için asıl tehlike...

Sonuç olarak şunları ifade etmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Devlet ve


kurumlarının konjonktürel tehdit algılamaları çerçevesinde diğer ülke ve uluslararası
örgütlerle birtakım işbirliği sürecine girmeleri ve bu çerçevede örgütlenmeleri
oldukça normal ve hatta gereklidir. Tabii ki demokratik denetim ve hukuk devleti
ilkelerine uygun olmak kaydıyla. İçinde bulunduğumuz konjonktürel gelişmeleri de
göz önünde bulundurduğumuzda, ülkemiz üzerinde hesapları olan özellikle bazı dış
güçlerin, abartılmış tehdit algılamasını sağlayacak olaylarla ve yanıltıcı bilgilerle;
birtakım refleksleri harekete geçirme, toplumun belirli kesimlerini birbirine düşürücü
ya da devletin kurumları üzerinde toplumsal güveni sarsıcı operasyonlara girişmesi
söz konusu olabilir. Unutmamak gerekir ki oyun kurucular, oyuncuları da oyunun
stratejik ve taktik gereklerine göre seçerler. Özellikle takım oyunları her zaman
strateji gerektirir. Bu sadece sizin nasıl oynayacağınızla sınırlı değildir. Karşı tarafın
stratejisini ve reflekslerini de dikkate almayı gerektirir. Bu nedenle, sosyal etkiler
yaratan olaylar karşısında soğukkanlı bir şekilde, acele kararlar vermeden ve her
zaman için milli birlik ve beraberliğimizi korumayı öncelikli ölçüt alarak adım atalım.
Türk milletinin tarihsel ve sosyal dokusuyla bağdaşmayan, gerginlik yaratıcı
olmadık taleplerin sürekli bir şekilde belirli merkezlerce temcit pilavı gibi ısıtılıp
ısıtılıp servis yapılmasına müsaade etmeyelim. Hukuk sistemine güvenin ortadan
kalkmasını sağlayacak uygulamalar, hukuk ve siyasetin bütünleştirici ve sorun
çözücü olmasına, sorunun kaynağı haline getirilmesine asla müsaade etmeyelim.
Bu tür olaylar sonuçta ülkemizin hayati kurumlarını yıpratmakta. Bu tür olaylar,
siyasi ya da ideolojik hesaplaşmaların aracı haline getirildiğinde, zaten hassas
dengeler üzerinde oturmakta olan ülkemiz demokrasisi ve hukuk devleti olma
özelliği ciddi zararlara uğrayacaktır.

(1) "Türk Gladiosu gerçeği", Cumhuriyet, 19.01.2006

(2) Örneğin bak.Etyen mahçupyan, " Derin devlet ve yozlaşma", Zaman,


13.03.2006

(3) "Çakıcı'yı dönmesi için ben ikna ettim" Aksiyon Dergisi, Sayı: 510-13.09.2004

(4) "Genelkurmay: Tartışmalar Özel Harp Dairesine zarar veriyor", yENİŞAFAK, 16.
01. 2006

(5) Kemal Yamak, Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler, Doğan Kitap, Ocak
2006 s.248

(6) "Özel Harpçi Kürt Laz, Çerkez vardı", Hürriyet, 4 Ocak 2006.

DOÇ. DR. ERTAN BEŞE


26-27-28 Mayıs 2006
Zaman Gazetesi Yazı Dizisi