Kayıp Zamanın İzinde ÇİÇEK AÇMIŞ GENÇ KIZLARIN GÖLGESİNDE Marcel Proust 10 Temmuz 1871'de Auteuil'de doğdu. Bütün yaşamını etkileyecek astım krizlerinin ilkini 1881'de geçirdi. 1890'da Hukuk Fakültesi'ne ve Siyasal Bilgiler Okulu'na kaydoldu. Aynı yıl Maupassant’la tanıştı. Arkadaşlarıyla birlikte he Banquet dergisini kurdu; burada edebiyat eleştirileri yayımladı. 1893'te, Swann'ın Bir Aşkı'nın "eskizi" olabilecek nitelikte bir metin yazdı. 1894'te Dreyfus olayı başladı. Marcel Proust, Dreyfus yanlıları arasında yer aldı. 1895'te felsefe lisansı diplomasını aldı. 1898'te Dreyfus olayı büyüdü. Aynı yıl Zola'nın "J'accuse" adlı açık mektubu L'Aurore gazetesinde yayımlandı. Proust 1908'de büyük yapıtını (Kayıp Zamanın İzinde) yazmaya koyuldu. 1914'te Guermantes Tarafı'nı Grassefye hazırlamaya başladı. 30 Kasım 1918'de Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde yayımlandı. 10 Aralık 1919'da bu kitap Goncourt ödülü aldı. 30 Nisan 1921'de Guermantes Tarafı II ile Sodom ve Gomorra yayımlandı. Aynı yıl Proust Gallimard'a Sodom ve Gomorra II ile Sodom ve Gomorra III'ün elyazmalarını verdi. 1922'de Mahpus ile Albertine Kayıp (Sodom ve Gomorra III) daktiloya çekilmeye başlandı. Proust, Ekim ayı başında bir bronşit krizi geçirdi, bunu zatürree izledi. Yazar, 18 Kasım 1922'de öldü. Roza Hakmen 1956'da İzmir'de doğdu. 1974'te İzmir Amerikan Kız Koleji'ni, 1979'da ODTÜ Ekonomi Bölümü'nü

bitirdi. Başlıca çevirileri: Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Mario Vargas Llosa, Kent ve Köpekler; Nina Berberova, Eşlik Eden: Soneçka Antonovskaya; Juan Benet, Madrid'de Sonbahar; Oscar Wilde, De Profundi's; Marguerite Duras, Mavi Gözler Siyah Saçlar; Anthony Burgess, Bir Elin Sesi Var; Carson McCullers, Yelkovansız Saat; Tama Janowitz, New York Köleleri; Mircea Eliade, Matmazel Christina; Anne Rice, Vampirle Konuşma; Miguel de Cervantes Saavedra, Don Quijote; Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Swann'ların Tarafı, Mahpus, Albertine Kayıp.

Marcel Proust'un YKY'deki öteki kitapları: Kayıp Zamanın İzinde: Swann'ların Tarafı (1999) Guermantes Tarafı (1997) Sodom ve Gomorra (1997) Mahpus (2001) Albertine Kayıp (2001) Yakalanan Zaman (çıkacak)

MARCEL PROUST Kayıp Zamanın izinde Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde ÇEVİREN: ROZA HAKMEN ROMAN Yapı Kredi Yayınları - 731 Edebiyat -168 Kayıp Zamanın İzinde - Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde Marcel Proust Özgün adı: A la recherche du temps perdu - A l'ombre des jeunes filles en fleurs Çeviren: Roza Hakmen Şiir Çevirileri: Ahmet Güntan Redaksiyon: Bahadır Gülmez Genel Tasarım: Faruk Ulay Kapak Tasannu: Nahide Dikel Baskı: Şefik Matbaası 1. Baskı: İstanbul, Ekim 1996 9. Baskı: İstanbul, Mayıs 2001 ISBN 975-363-525-7 © Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. 1996 © Éditions Gallimard, 1954 Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. Yapı Kredi Kültür Merkezi İstiklal Caddesi No. 285 Beyoğlu 80050 İstanbul Telefon: (0 212) 252 47 00 (pbx) Faks: (0 212) 293 07 23 http://www.yapikrediyayinlari.com http://www.shop.superonline.com/yky e-posta: ykkultur@ykykultur.com.tr

BİRİNCİ BÖLÜM

Mme Swann'ın Çevresinde

Karakterlerde farklı yönelişler. - Norpois Markisi. - Bergotte. Bir süreliğine Gilberte'i göremeyişim; bir ayrılığın sebep olduğu ilk hafif keder gölgesi ve unutuşta düzensiz gelişmeler. M. de Norpois'yı ilk kez akşam yemeğine davet etmek söz konusu olduğunda, annem Profesör Cottard'ın seyahatte olmasına ve kendisinin de Swann'la bütün ilişkisini kestiğine hayıflanmıştı; hem profesör, hem de Swann, hiç şüphe yok, eski büyükelçinin ilgisini çekerlerdi. Babam buna cevaben, Cottard gibi seçkin bir davetlinin, ünlü bir bilginin, hiçbir yemekte uygunsuz kaçmayacağını, ama en ufak bir ilişkisiyle bile böbürlenen, gösteriş meraklısı Swann'ın bayağı bir numaracı olduğunu ve Norpois Markisi'nin onu zaten kendi deyimiyle "farfara" bulacağından kuşkusu olmadığını söylemişti. Babamın bu cevabını birkaç kelimeyle açıklamak gerekiyor; kimileri Cottard'ı oldukça vasat bir adam, Swann'ı da, kibarlık, tevazu ve ölçülülükte sınır tanımayan zarafette bir kişi olarak hatırlayabilirler. Annemle babamın bu eski dostu, "Swann'ın oğlu" ve "Jockey Kulübü üyesi Swann" kimliklerine yeni (ama sonuncu olmayacak) bir kimlik eklemişti: "Odette'in kocası" kimliğini. Öteden beri sahip olduğu yetenek, heves ve gayretliliğini bu kadının basit ihtiraslarına uydurmuş ve kendisiyle birlikte yeni konumunu paylaşacak olan eşine uygun, eski konumunun çok daha aşağısında bir mevki edinme gayretine

girişmişti. İşte bu yeni konumunda Swann, bambaşka bir insan olmuştu. Kendi arkadaşlarıyla, onlar eşiyle tanışma isteği belirtmedikçe Odette'i zorla kabul ettirmek istemediğinden, tek başına görüşmeyi sürdürdüğü halde, karısıyla birlikte, yeni insanların ortasında ikinci bir hayata başladığına göre, bu yeni çevredeki kişilerin seviyesini ve dolayısıyla onları misafir etmekten duyabileceği izzetinefis tatminini ölçmek için, kıstas olarak, evlenmeden önceki çevresinin parlak kişilerini değil de, Odette'in eski ilişkilerini seçmesi, yine anlaşılabilecek bir şeydi. Ama görgüsüz memurlarla, bakanlık balolarını süsleyen çökmüş kadınlarla ilişki kurmak istediğini bile bile de olsa, bir zamanlar, hatta bugün bile, Twickenham veya Buckingham Sarayı'ndan gelen bir daveti incelikle gizleyen Swann'ın, bir özel kalem müdür yardımcısının karısının Mme Swann'a yaptığı ziyareti bağıra çağıra duyurması, çok şaşırtıcıydı. Bunu açıklamak için, Swann'ın zarafetindeki sadeliğin, aslında kibirin incelmiş bir şeklinden başka bir şey olmadığı, annemle babamın bu eski dostunun da, kimi Yahudiler gibi, en naif züppelikten, en çiğ kabalıktan en ince nezakete kadar, ırkının geçtiği bütün aşamaları tek tek temsil ettiği söylenebilir belki. Ama asıl sebep, genel olarak bütün insanlık için geçerli olan sebep, şuydu: ‘’Erdemlerimiz, özgür, değişken, kullanımı daimi şekilde bize ait şeyler değillerdir; zihnimizde erdemlerimiz, karşılaştığımızda kendilerini harekete geçirmeyi görev bildiğimiz olaylara öyle sımsıkı bağlanmıştır ki, karşımıza farklı nitelikte bir olay çıktığında, gafil avlanır ve bu erdemlerimizi kullanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.’’ Swann, bu yeni ilişkilerini şevkle, gururla sıralarken, tıpkı hayatlarının sonunda mutfak veya bahçe işlerine merak salan, mütevazı, cömert büyük sanatçılar gibiydi; yarattıkları

şaheserler konusundaki eleştirileri rahatlıkla kabul eden bu sanatçılar, eleştirilmesine tahammül edemedikleri yemekleri veya tarhları övüldüğünde, safça bir haz sergilerler; veya, resimlerinden birini hiçbir karşılık beklemeden hediye edebildikleri halde, dominoda üç beş kuruş kaybetseler suratları asılır. Profesör Cottard'a gelince, onu çok daha ileride, Raspeliere Şatosu'nda, Patroniçe'nin yanında uzun uzun tekrar göreceğiz. Kendisiyle ilgili olarak şimdilik şunu belirtmek yeterli: Swann'da- ki değişiklik, yine de şaşırtıcı olabilir; çünkü ben Gilberte'in babasını Champs-Elysees'de gördüğümde bu değişim olmuştu ve ben bunun farkında değildim; zaten karşılaştığımızda benimle konuşmadığı için, benim karşımda siyasi ilişkilerini sayıp dökemezdi (gerçi bunu yapmış olsaydı bile, kibirini hemen fark edemeyebilirdim; çünkü bir kişiyle ilgili, eskiye dayanan fikirlerimiz, gözlerimizi de, kulaklarımızı da tıkar; annem, yeğenlerinden birinin, dudaklarına ruj sürdüğünü, adeta ruj bir sıvıda eriyip görünmez olmuş gibi, üç yıl boyunca hiç fark etmemişti; sonunda bir gün, bir nebzelik bir fazlalık, veya bir başka etken, aşırıdoyma denilen ol guya yol açmış, fark edilmemiş olan bütün rujlar billurlaşmış ve annem, bu ani renk aşırılığı karşısında, Combray'de âdet olduğu üzere, bunun bir rezalet olduğunu ifade edip yeğeniyle neredeyse bütün ilişkisini kesmişti). Cottard'ı, Swann'ın Verdurin'lere ilk gidişlerinde gördüğümüz dönem ise, aksine, çok geride kalmıştı; bilindiği gibi yüksek mevkiler, resmî unvanlar, yıllar geçtikçe edinilir. Ayrıca, aptalca kelime oyunları yapan, cahil bir kimse de, genel kültürün asla yerini tutamayacağı bir yeteneğe sahip olabilir; mesela büyük bir strateji uzmanının veya klinik hekiminin yeteneği gibi.

Gerçekten de, meslektaşları Cottard'ı, zaman içinde Avrupa çapında ün yapmış mütevazı bir pratisyen olarak görmüyorlardı sadece. Genç doktorların en akıllıları, hastalanacak olurlarsa, canlarını teslim edecekleri tek hekimin Cottard olduğunu belirtirlerdi -en azından birkaç yıl boyunca belirtmişlerdi; çünkü zaten değişim ihtiyacından doğmuş olan moda, değişir. Şüphesiz bu doktorlar, karşılıklı Nietzsche'den, Wagner'den söz edebilecekleri daha kültürlü, daha sanatkâr üstatlarla görüşmeyi tercih ediyorlardı. Mme Cottard'ın, bir gün fakülte dekanı olarak görmeyi umduğu kocasının iş arkadaşlarını ve öğrencilerini ağırladığı davetlerde, müzik çalındığı sırada Profesör Cottard müziği dinlemek yerine, yandaki salonda iskambil oynamayı tercih ederdi. Ama herkes Cottard'ın teşhislerinde gösterdiği sürat, titizlik ve isabeti överdi. Profesör Cottard'ın, babam gibi bir insanda uyandırdığı genel izlenim konusunda son olarak da şunu belirtelim: Hayatımızın ikinci bölümünde açığa vurduğumuz mizacımız, çoğunlukla öyle olsa bile, her zaman başlangıçtaki mizacımızın gelişmiş veya solmuş, güçlenmiş veya yumuşamış şekli değildir; bazen de tamamen zıt bir mizaç, adeta tersyüz edilmiş bir giysidir. Cottard, çekingen tavrı, aşırı utangaçlığı ve sevecenliğiyle, gençliği boyunca, kendisine hayran olan Verdurin'lerin evi hariç her yerde, sürekli alaylara maruz kalmıştı. Kendisine buz gibi bir tavır takınmayı öğütleyen, acaba hangi hayırsever dostuydu? Edinmiş olduğu önemli mevki, bu tavrı takınmasını kolaylaştırdı. Düşünmeden kendi haline döndüğü Verdurin'lerin evi dışında her yerde, soğuk, bilerek suskun, konuşması gerektiğinde kestirip atan, tatsız bir şeyler söylemeyi ihmal etmeyen bir adam haline geldi. Bu yeni tutumunu, kendisini daha önce görmediklerinden, bir

karşılaştırma yapma durumunda olmayan hastaları karşısında deneme fırsatı buldu; bu hastaları, onun doğuştan sert bir adam olmadığını öğrenseler, çok şaşırırlardı. Özellikle soğukkanlılık konusunda gayret gösteriyordu; hastanede görev başındayken, klinik şefinden en genç doktor adayına kadar herkesi güldüren kelime oyunlarını yaptığında bile, sakal ve bıyıklarını kestirdiğinden beri zaten tanınmaz hale gelmiş olan yüzünde, asla tek bir kas dahi oynamazdı. Son olarak, Norpois Markisi'nin kim olduğunu da belirtelim. Kendisi savaştan önce ortaelçi, On Altı Mayıs'ta da büyükelçi olmuştu; buna rağmen, o tarihten sonra, birçok kişiyi hayrete düşürerek, çok sayıda özel heyette Fransa'yı temsil etmekle görevlendirilmiş, hatta Mısır'a, Süveyş Kanalı inşaatının mali denetimcisi olarak gidip, mali konulardaki üstün becerisi sayesinde önemli hizmetler vermişti; kendisini bu görevlere atayan hükümetler, sıradan bir gerici burjuvanın hizmet etmeyi reddedeceği, M. de Norpois'ya, geçmişi, ilişkileri ve fikirleri yüzünden şüpheyle bakmaları beklenebilecek, radikal hükümetlerdi. Ne var ki bu hükümetlerde yer alan ileri görüşlü bakanlar, böyle bir atama yapmakla, Fransa'nın yüce çıkarları söz konusu olduğunda ne kadar geniş fikirli davranabildiklerini gösterdiklerinin, Journal des Debats'nın bile kendilerinden devlet adamı olarak söz etmesini hak ederek politikacılar arasından sıyrıldıklarının ve nihayet, soylu, bir ismin prestijinden ve beklenmedik bir seçimin uyandırdığı dramatik ilgiden yararlandıklarının farkındaydılar. Şunu da biliyorlardı ki, M. de Norpois'ya başvurdukları takdirde, markinin siyasal bir ihanette bulunmasından korkmadan bütün bu avantajları bir arada elde etmeleri mümkündü; markinin soyluluğu, siyasal bağlılığını tehlikeye atan değil, garantileyen

bir etkendi. Cumhuriyet hükümeti bu konuda yanılmıyordu gerçekten de. Bir soylular kesimi vardır ki, ismini, çocukluğundan başlayarak, hiç kimsenin elinden alamayacağı kişisel bir avantaj olarak görmeyi öğrenmiştir (benzerleri veya daha soylu olanlar, bu ismin değerini oldukça kesin biçimde bilirler); bu kesim, birçok burjuvanın, kayda değer bir sonuç alamadan, sadece kabul görmüş fikirler beyan etmek, sadece kabul gören kişilerle görüşmek yolunda gösterdiği çabayı göstermesi gerekmediğini, çünkü bu çabanın kendisine bir şey kazandırmayacağını bilir. Buna karşılık, hemen altında yer aldığı prens veya dük ailelerinin gözünde kendini yüceltme kaygısı taşıyan bu soylular kesimi, bunu başarabilmek için ismine içermediği bir şeyi, soylulukta eşit olduğu durumda üstün gelmesini sağlayacak olan şeyi eklemesi gerektiğini bilir; yani, bir siyasi nüfuz, edebiyat veya sanatta şöhret ya da büyük bir servet. Burjuvaların rağbet ettiği faydasız köy soylusundan, herhangi bir minnet uyandırmayacağını bildiği bir prensin kısır dostluğundan esirgediği emeği, mason bile olsalar, büyükelçiliğe gelmesini sağlayabilecek, seçimlerde kendisine destek olabilecek politikacılara, sanat ve bilim alanlarına "nüfuz etmesini" kolaylaştıracak, ağırlığı olan sanatçı ve bilginlere, kı sacası kendisine yeni bir şöhret kazandırabilecek veya kârlı bir evlilikte başarı sağlayabilecek herkese, bol bol harcamaktan çekinmez. Ancak, M. de Norpois'nın en önemli özelliği, uzun diplomatlık mesleği sırasında, "hükümet anlayışı" denilen, gerçekten de bütün hükümetlerin ve özellikle de, bütün hükümetlerde büyükelçiliklerin anlayışı olan, menfi, görenekçi, tutucu anlayışın içine işlemiş olmasıydı. Muhalefetlerin az çok devrimci, en azından yakışıksız tutumlarına karşı tiksintisi,

korkusu ve küçümsemesi, diplomatlıktan geliyordu. Tarzlardaki farklılığın hiçbir anlam ifade etmediği, hem halktan, hem yüksek sosyeteden kimi cahiller hariç, insanları yaklaştıran şey, fikirlerin ortak oluşu değil, anlayışların akraba oluşudur. Legouvé tarzında, klasik taraftarı bir akademisyen, Claudel'in Boileau'ya övgüsünden ziyade, Maxime Du Camp veya Mézières'in Victor Hugo'ya övgüsünü alkışlamak eğilimindedir. Ortak bir milliyetçilik, Barrès'i, kendisiyle M. Georges Berry arasında pek fark gözetmeyen seçmenlerine yaklaştırmaya yeter de, kendisiyle aynı siyasi görüşleri paylaşan, ama farklı bir anlayışa sahip olan Akademi üyesi meslektaşlarına yaklaştırmaya yetmez; bunlar sadık kralcılar olarak, kendileri gibi kralın dönüşünü bekleyen Maurras ve Léon Daudet'den çok daha yakın buldukları M. Ribot ve M. Deschanel gibi rakiplerini bile, Barrès'e tercih ederler. Hem meslek alışkanlığının getirdiği ihtiyatlılık ve ölçülülükle, hem de, iki ülkeyi yaklaştırmak için gösterdikleri on yıllık çabayı bir konuşmada, bir protokolde - görünürde sıradan, ama kendi nazarlarında bütün bir dünyayı kapsayan basit bir sıfatla özetleyen kişilerin gözünde, kelimeler daha fazla değer, daha fazla nüans taşıdığı için az konuşan M. de Norpois, Komisyon'da çok soğuk bir kişi olarak biliniyor, yanında yer alan babamsa, eski büyükelçinin kendisine gösterdiği dostluk sebebiyle, herkes tarafından tebrik ediliyordu. Bu dostluk herkesten çok da babamı şaşırtıyordu. Genellikle pek sevimli sayılmayan babam, yakın çevresi dışında fazla aranmayan bir kişi olmaya alışıktı ve bunu açıkça itiraf ederdi. Diplomatın gösterdiği yakınlıkta, tamamen kişisel bir görüş açısının rol oynadığının bilincindeydi; hepimiz yakınlıklarımızı belirlerken bu görüş açısının içine gireriz ve burada, birçok kişinin

gözünde boş, havai ve değersiz olan bir kişinin içtenliği ve neşesi, canımızı sıkan, bizi rahatsız eden bir kişinin bütün zihinsel yeteneklerinden, duyarlılığından daha iyi bir referanstır. "De Norpois beni yine yemeğe davet etti; inanılır gibi değil; herkes hayretler içinde kaldı; Komisyon'da hiç kimseyle özel ilişkisi yok. Eminim yine '70 savaşıyla ilgili çok ilginç şeyler anlatacaktır." Babam, M. de Norpois'nın, Prusya'nın büyüyen gücü ve savaşa yönelik niyetleri konusunda belki de imparatoru uyaran tek kişi olduğunu ve zekâsıyla Bismarck'ın özel takdirini kazandığını biliyordu. Daha bu yakınlarda, Opera'da Kral Theodosius onuruna düzenlenen galada, kralın M. de Norpois'yla uzun uzun sohbet ettiğine, gazeteler dikkat çekmişti. "Kralın bu ziyaretinin gerçekten önemli olup olmadığını öğrenmem lazım," diyordu dış politikayla yakından ilgilenen babam. "Üstat Norpois çok ketumdur, bilirim, ama bana hemen açılıveriyor." Anneme gelince, belki de büyükelçinin zekâsı, aslında annemi en çok cezbeden tarzda bir zekâ değildi. Şunu da belirtmem gerekir ki, M. de Norpois'nın konuşması, belli bir mesleğe, belli bir sınıfa ve belli bir zamana - o meslek ve o sınıf için pekala yürürlükten kalkmamış sayılabilecek bir zamana özgü bir dilin eskimiş ifadelerinin eksiksiz ve canlı bir tutanağıydı; o kadar ki, duymuş olduğum konuşmalarını kelimesi kelimesine ezberlemediğime bazen pişman oluyorum. Bu şekilde, kolaylıkla öyle bir modası geçmişlik etkisi yakalayabilirdim ki, inanılmaz şapkalarını nereden bulduğu sorulduğunda, "Ben şapkalarımı bulmam, saklarım," diye cevap veren Palais-Royal oyuncusunu aratmazdı. Uzun sözün kısası, sanırım annem M. de Norpois'yı biraz "demode" buluyor, davranış biçiminde bunun tatsız olduğunu katiyen

de Norpois'yla ilgili olumlu düşüncelerini pekiştirerek. daha yeni yaktığı purosunu hemen fırlatır atardı). eşinin hayatını kolaylaştırma görevini yerine getirdiğini düşünüyordu. Ne var ki. kocasına zarif bir iltifat olacağını seziyordu. lüks mektup toplama saatleri var gibiydi. dinleyenin hoşuna gidip gitmeyeceğine daima dikkat ettiği ölçülü konuşmalarını.düşünmemekle birlikte. de Norpois için fazladan. servisin gürültüsüz olmasına dikkat ettiğinde yaptığı gibi.çünkü M. talihsiz bir tesadüfle. mektupların çakıştığını düşünmek olurdu. adeta postanede. de Norpois'ya henüz bir mektup göndermişken. büyükelçiyi içtenlikle övebilmek için. ilk tepkisi. Babama yalan söylemeyi beceremediğinden. babama böylesine alışılmadık bir sevgi gösteren diplomattan hayranlıkla söz etmesinin. tıpkı yemeklerin özenli.ifadelerine yansımasından pek de hoşlanmıyordu. dolayısıyla kendisiyle ilgili olumlu düşünceler edinmeye de sevk ederek. onca önemli kişiyle temasına rağmen bu kadar sevecen ve kibar olmasına hayretler eder. "rağmen"lerin daima gizli "çünkü"ler olduğunu aklından geçirmez. bir zarfın üzerinde onun yazısını görüp tanıyınca. Babam. M. yazılan mektuplara anında cevap vermek konusunda gösterdiği şaşırtıcı titizliği. fikirlerine olmasa da . M. Annem büyükelçinin bütün meşguliyetine rağmen bu kadar dakik. uzun boyuyla dimdik yürürken yanından geçen bir arabanın içinde annemi gördüğünde. kendi kendine onu takdir etme idmanları yapıyordu. şapkasını çıkarıp selam vermeden önce. de Norpois'nın fikirleri son derece moderndi . biraz eskimiş terbiyesini (o kadar resmî bir terbiyesi vardı ki. doğal olarak beğeniyordu. (tıpkı ihtiyarların yaşlarına göre . kendisinden mümkün olduğunca az söz ettiği. Babamın M. Zaten iyi yürekli tavrını.

Gilberte'in kendisini göremeyeceğimi önceden haber verdiği yılbaşı tatili yaklaşırken içine düştüğüm umutsuzluğ u annem fark etmiş olacak ki.şaşırtıcı. beni neşelendirmek için. de Norpois için sosyal yaşantısının sayısız olayından biri olduğunu düşünmüyor. haksızlık olacağını hayaline getirmiyordu. annemin nazarında "aslında benzer birçok mektuptan oluşan kabarık yığından ayrıydı. aynı alışkanlığa bağlı olduğunu düşünmezdi. aynı şekilde. taşralıların her şeyden haberdar olduğu gibi) M. kralların gayet sade. fazla alçakgönüllü olan bütün insanlar gibi annemin de hatası. hem onca meşguliyeti olup hem de düzenli cevap yazmasının. bir gün. çünkü aynı gün öğleden sonra. bizim evde yediği bir akşam yemeğinin. Ayrıca. de Norpois'nın. Berma'yı Phaidra matinesinde nihayet izleyebilecektim. aynı ailenin başka herhangi bir kişiye hissettirdiklerinden ne kadar farklı olduğunu birdenbire ve yepyeni bir şekilde yine aynı gün kavramıştım. M. büyükelçinin eskiden. Babamın dostunun. Benim hâlâ Champs-Élysées'de oyun oynadığım bir yıl. de Norpois'nın evimizde yediği ilk akşam yemeği hâlâ hatırımdadır. . de Norpois'yla sohbet ederken. diplomatlığı sırasında edindiği alışkanlıkla. M. dışarıda yenilen akşam yemeklerini görevinin bir parçası saydığını. her gün çok sayıda mektup yazdığı için bize de vakit geçirmeden yazdığı ve annemin çok takdir ettiği cevabı. bize geldiğinde özel olarak vazgeçmesini beklemenin. hem yüksek sosyetede beğenilip hem de bize nazik davranmasının. gösterdiği yerleşik incelikten. ayrıca M. Gilberte Swann ve ailesine ilişkin her şeyin bende uyandırdığı duyguların. kendisini ilgilendiren şeyleri başkalarından aşağıda ve dolayısıyla dışında tutmasından kaynaklanıyordu.

M. düşünmeye bile tahammül edemiyordum. Guermantes tarafındaki gezintilerim sırasında vazgeçtiğim edebî projelerime dönmeyi tercih ederdim. Bana tavsiye edilen açık hava. düzeni bozacak olan bu olayı bir felaket gibi görüp üzülüyor. de Norpois kendisine Berma'yı seyretmeme izin vermesi gerektiğini. Ben. bunun bir delikanlı için unutulmayacak bir anı olacağını söylediği içindir ki. bir gün Gilberte'in yaşamadığı başkentlere büyükelçi olarak gönderilmem ihtimalini. erken yatma düzenine bir rasyonalistin yenilmez umutlarıyla bağlandığından. bir zamanlar düşünüp sonra. "Ne kadar ihtiyatsızsınız. incinmiş bir ses tonuyla. Fakat babam diplomatlıktan çok daha düşük seviyede kabul ettiği. Babamsa öfkeyle cevap veriyordu: "Ne. O güne kadar. hastalanma ihtimalini göze almama karşı çıkan babam." diyordu. parlak bir meslek hayatında başarıyı temin eden değerli reçeteler bütününün küçük bir parçası olarak görme eğilimindeydi. büyükannen götürür seni. büyükannemi dehşete düşürerek "lüzumsuz" dediği bir şey için vakit kaybetmeme. büyükelçinin tavsiye ettiği bu programı. hatta . şimdi de siz mi istemiyorsunuz gitmesini! Bu kadarı da biraz fazla. de Norpois'nın tek bir sözüyle sağlığımın göz ardı edilebilmesine şaşırıyordu. bir süre bakanlığa bağlı kalacak olsam da. bense. de Norpois. benim için çok daha önemli bir konuda da babamın niyetlerini değiştirmişti." M. babama." dedi. Kendince Berma'yı seyretmenin bana sağlayacağı faydadan sağlığım uğruna vazgeçmekle büyük bir fedakârlık yapmış olan büyükannem. M. Babam öteden beri benim diplomat olmamı isterdi. böyle bir şeyin onun için faydalı olacağını sürekli söyleyen sizdiniz. bence baban gitmene izin verebilir."Berma'yı seyretmeyi hâlâ çok istiyorsan.

M. Üstat Norpois senin edebiyatçı olmana hiç de karşı değil. Revue des Deux Mondes'un müdürüyle yakın dosttur. çözümü önemli kişilerle sohbette bulmuştu: "Bir akşam Komisyon çıkışında M. asla bu melekeyi kazanamayacağımı. güzel bir şeyler yaz. kendisi de epeyce nüfuzlu bir kişi olduğundan. büyük oyuncuyu da sadece Swann'ın doruğa çıktığını söylediği klasik rollerden birinde seyretmek istiyordum. yeni nesil diplomatlardan pek hoşlanmayan M. seni dergiye sokar. de Norpois'ya okutabileceğim güzel bir şeyler yazmak konusunda bana şevk vermiş. Zira kimi tabiat veya sanat izlenimlerini edinmeyi." demişti babam. bu işi ayarlar. de Norpois'nın bir gün. Fikrini değiştiren. Üstat’la biraz sohbet eder. yeteneğim olmadığını. Giriş niteliğinde birkaç sayfa yazdıktan sonra sıkıntıdan kalem elimden düştü. de Norpois'yı eve yemeğe getiririm. Ama tıpkı fırtınayı sadece en şiddetli olduğu sahillerde görmeyi arzu ettiğim gibi. M. de Norpois'nın yaklaşan ziyaretinin bana verebileceği hep Paris'te kalma fırsatını bile değerlendiremeyeceğimi düşünüp. Ona okutabileceğin. eski kurttur o. kendini gösterirsin. Kederimi hafifleten tek şey. "Doğrusu hiç aklıma gelmezdi. sinirimden ağlıyordum. Babam.meslek adını vermeyi bile reddettiği edebiyatı uğraş olarak seçmeme sürekli karşı çıkmıştı. değerli bir keşif yapma umuduyla . Berma'yı görmeme izin verileceğini düşünmekti. ama beceri vermemişti. her şeyin ayarlanabileceğim düşünerek. Ayrıca dediğine göre günümüzde diplomatlık bir felaketmiş!" Gilberte'ten ayrı kalmamanın bana vereceği mutluluk. aynı derecede nüfuzlu ve daha bağımsız olabilecekleri konusunda verdiği teminat olmuştu. yazarların diplomatlar kadar saygınlık kazanabileceği.

kalbim bir seyahatin başlangıcındaymış gibi çarpıyordu. daha silik izlenimlerin ruhumuza girmesine izin vermekte biraz tereddüt ederiz. bir ayrılık sizi bizden çabucak mısralarını bir gün Berma'dan duyacak olsam. Venedik'te bir Carpaccio. Müstakbel ayıracakmış Efendim.. eşsiz öznesi karşısında nihayet gözlerimin açık olmasının vereceği. büyüleriyle benim için o kadar canlı.istiyorsak. vasat ve bayağı bir doku üzerine doğruyu ve güzeli işleyeceğine. oyunculuğunu gerçekten değerli bir eser üzerine . Phaidra'da Berma. Bu mısraları. bir gondolun beni Sta. Berma'nın oyunundan. ışıltısına bürünmüş halde görebileceğimi düşündükçe. asaletin. Maria dei Frari'de Tiziano'ya veya San Giorgio dei Schiavoni' de Carpaccio'ların dibine götüreceği günkü kadar kendimden geçerdim. bana öyle geliyordu ki. Marianne'ın Kalbi'nde.. Berma'yı adını hiç duymadığım bir oyunda izlesem. ıstırabın kimi yönleri konusunda bana önemli açıklamalarda bulunmasını beklediğimden. benzersiz şeylerdi. yani o kadar bölünmez hale gelen resim ve tiyatro sanatı şaheserleriydiler ki. basit siyah-beyaz şekilleriyle biliyordum. Üstelik. Andromakhe'de. gidip Louvre'un bir salonunda Carpaccio'nun eserlerini görsem. Phaidra'da Berma. Güzel'in kesin değeri konusunda bizi yanıltabilecek. hayal gücümün çok arzuladığı. basılı. tadına doyulmaz şaşkınlığı hissedemezdim. sanatçı. binlerce rüyamın o olağanüstü. bunların yerine. ama onları nihayet o altın sesin atmosferine.

daha da gerçek ve yüce olacaktır. Ne yazık ki.oturtsa. gerçek olan ne varsa. oyunculuğunda yüce olan. fresklerle kaplar gibi donatacağı bu alanlarda. sanatını. özel olarak Berma için kaleme alınmış yepyeni oyunlar dışında bir şey bulamıyordum. oyunlar kendisine bir asalet katıyormuş gibi geldi bana. hazırlanmış. artık klasikleri oynamıyordu. Berma yıllardır büyük sahnelerden ayrılmış. herhalde önemsiz bir ön oyundan sonraydı. ilk temsilin yeniliğini ve tekrarların başarısını aşan. o sırada tutulan yazarlar tarafından. daha uzun . ilhamının kesintisiz buluşlarıyla. afişleri ne kadar incelesem de. Demek ki sanatçı. benim gözümde özel olarak ayrılmış. üslubunu değerlendirmek benim için kolay olmayacaktı. seyircilerin karşısına yeniden eski rollerinden birkaçında çıkma kararım bizzat Mme Berma'nın verdiğini okuyunca. Phaidra gibi bu isimler de benim için saydamdı. yıldızı olduğu bir bulvar tiyatrosuna servetler kazandırmaktaydı. Bir sabah. bazı rollerin. Phaidra'nın iki perdesinin ilanım gördüm. bir sanat gülümsemesiyle. Son olarak da. bana metnin bir parçası gibi gelecek olan tonlama ve jestlerin oyuna kazandırdıkları arasında bir ayrım yapamayacaktım. Berma'nın. Gazetelerde.program sonunda. icatlarını rahat rahat takdir edebilirdim.Mme Berma'nın rol aldığı. Daha sonraki matinelerde de Kibar Fahişeler ve Marianne'ın Kalbi vardı. Berma'yı yeni bir oyunda izlersem. benim bilmediğim bir olayın bütün ayrıntılarını içerdiği için adı bana karanlık gelmişti . uçsuz bucaksız alanlar gibiydi. oysa ezbere bildiğim eski eserler. sadece ışıkla doluydular. eserleri o kadar iyi tanıyordum ki. bu temsillerin programının ardından. çünkü önceden bilmediğim bir metinle. tiyatro sütununda yılbaşı haftasının matinelerini ararken ilk defa . baştan aşağı aydınlatılmışlardı.

ömürlü bir önem taşıdığını biliyordu. zevkten bambaşka bir şeydi. Anatole France" demesi gibiydi. bu şekilde ilan etmesi. benim yaşadığım dünyadan daha gerçek bir dünyaya ait gerçekleri göstermesini bekliyordum. adı diğer oyunlardan uzun olmayan Phaidra'yı. benim boş hayatımın önemsiz olayları. aynı harflerle bastırarak. yemek daveti veren bir hanımın. öngörülen rahatsızlığımın oyun bitmeden baş lamaması. "M. sadece. tek isteğim. Bir gece hoşça vakit geçirtmek dışında bir amaçları olmayan oyunların arasında. bu oyunları. bu gerçekleri algılamak için gerekli bir biçim olabilirdi benim gözümde. tekrar hastalanabilirmişim.tıpkı çok arzuladığım Balbec ve Venedik yolculukları gibi . bu gerçeklere bir kez ulaştıktan sonra. Temsil sırasında alacağım zevk. bedenime acı verseler bile.bu matineden beklediğim. kendi yorumuyla oynandığında. sofraya geçildiği sırada sizi misafirleriyle tanıştırırken. alacağım zevki bozmamasıydı. Oysa benim . sonraki ıstırabın yok edebileceği bir zevk olsaydı. . aynı ses tonuyla. üstelik uzun süreli olabilirmiş. onları elimden alamazdı.seyahati kesinlikle yasaklayan doktor annemle babama beni tiyatroya göndermemelerini tavsiye etti. davetli olmaktan başka sıfatları olmayan isimlerin arasında. Böyle bir temsilden beklediğim. Doktorum . bu yüzden de. bu rollerde kendisini takdir etmiş neslin veya izlememiş olan neslin karşısına bu şaheserleri tekrar çıkarmanın eğitici olabileceğini düşünüyordu. hastalanma korkusu beni durdurabilirdi. Doktorun ziyaretinden sonra Phaidra'ya gitmeme izin vermekten vazgeçen annemle babama yalvarıp duruyordum. olsa olsa. o zaman da zevk duymaktan ziyade ıstırap çekermişim. müzelik şaheserler gibi görüyordu.

örtüsü açılmış Tanrıça'nın erdemlerinin zihnimde sonsuza dek yer alıp almayacağına. o ana kadar yasaklanmış olan tiyatro matinesi artık bir tek benim kararıma kalınca. çile hırkası. gece gündüz." O ilahi Güzellik. bir perdeyle benden gizlenmişti. hep ışıklı bir sunağın üzerinde. Delphoi simgesi. seni üzmek istemiyoruz. istenir olup olmadığını. Miken dramı. de Norpois'yı yemeğe getireceği Komisyon toplantısıyla aynı güne denk geldiği halde. Kudüsülakdes gibi. annemle babamın zalimliğinden nefret etmiş. matine tam da bitiminde babamın M. sabahtan akşama. bulabildiğim bütün değişik tonlamaları deniyordum ki. Ne var ki." dediğinde. şu anda görünmez şeklinin yükseldiği yerde. Her şeyden önce.Gilberte'in bulduğu broşürdeki . Troizen ve Kleve prensesi. ona her an yeni bir özellik ekliyor.. katı ve ciddiyetten uzak annemle babam karar vereceklerdi. diye başlayan tiradı sürekli kendi kendime tekrarlıyor. "Bak.sözlerinden hatırladıklarımdan yola çıkıyordum: "esnek asalet. ailemin karşıma çıkardığı engellerle mücadele ediyordum. annem. annemle babamın yasağından başka bazı sebeplerle vazgeçmem gerekip gerekmediğini sordum kendi kendime. Berma'nın oyununun bana ifşa edeceği ilahi Güzellik. o za man. eğer bu kadar zevk alacağını düşünüyorsan. gitmen gerekir. artık imkânsızlığıyla uğraşmama gerek kalmadığından. güneş mitosu. bu perdenin ardında. ilk defa.Müstakbel bir ayrılık sizi bizden çabucak ayıracakmış.. Berma'nın bulacağı tonlamanın ne kadar umulmadık olduğunu daha iyi ölçebileyim. Gözlerimi bu anlaşılmaz hayale dikiyor. izin verdiklerindeyse öyle . engeller yıkıldığında. sert solgunluk. bunun için de Bergotte'un . zihnimin derinliklerindeki tahtında oturmaktaydı.

onun üzülebileceği düşüncesini kafamdan atmaya çalışıyor. babamla zaten bunu düşünerek yasağı kaldırma kararını verdiklerini söylüyordu. zihinsel bir fayda umarak. Ayrıca döndüğümde hastalanırsam. "sert solgunluk ve güneş mitosu"nu koyuyordum. aksine. Bilge Tanrıça'ya değil.seniz gitmemeyi tercih ederim. o sırada tiyatroya gitmeye karar versem. sırf ıstırabımı uzatmamak için ederdim. bu "matine"yi sabırsızlıkla. bu üzüntünün içinde hayatın amacı artık gerçek değil. erdemin cazibesine boyun eğerek değil.sevmiştim ki onları. artık bir anlam ifade etmiyor. böyle bir zevk alma mecburiyeti bana çok ağır geliyordu. Terazinin bir kefesine "annemin üzüldüğünü hissetmek ve Champs-Elysees'ye gidememe ihtimali"ni. Bu sefer de. örtüsünün altında gizlice onun yerine konulan. Berma'yı izleme arzumu kamçılayan yeni bir olay. sevgiymiş gibi görünüyor. yüzü ve ismi olmayan amansız Tanrı'ya götürülmeyi kabul etsem. Kararsızlığım giderek öyle acı veriyordu ki. ondan temelli kurtulmak için verirdim. ama bu kelimelerin kendileri sonunda zihnimde kararıyor. Berma'nın örtünün ardındaki görünmez erdemlerinin hayalini çıkarıyordum. bütün ağırlığını kaybediyordu. böyle bir art düşüncenin Phaidra'dan alacağım zevki kaçıracağını. bu hayatin iyi veya kötü olması. annemle babamın mutlu mu mutsuz mu olduklarına bağlıymış gibi geliyordu bana. Gilberte döner dönmez ChampsElysees'ye gidebilecek kadar hızlı iyileşir miydim? Bütün bu gerekçelerin karşısına. tatil bittiğinde. Annem. öteki kefesine de. mutlulukla beklememi sağladı: Tiyatro afişlerinin asıldığı di- . Ama her şey ansızın değişti." dedim anneme. benim yüzümden üzüleceklerini düşünmek beni de üzüyor. sırf bu kararsızlığı noktalamak. hangisinin ağır basacağına karar verebilmek için. "Siz üzülecek.

Fakat afiş. Annemle babam gecikirler. gerçekten yetenekli olduğu mutfak sanatına kendini vermek onu mutlu ediyordu. temsilin olacağı günün tarihini ve hatta perdenin açılacağı saati taşıdığından . büyük bir hayal kırıklığıydı. kısa bir süre öncesine kadar zulüm olan. tıpkı Michelangelo'nun sekiz ayını . bizzat Halles'e gidip en güzel fileto. yeni bir misafirin geleceğini öğrenince zaten heveslenmişti. kapılar saat ikide kapanır. Eserinin imalatında kullanılacak malzemenin esas değerine büyük önem verdiğinden.' gerçekleşme yolunda bir şekil kazandırıyordu. günlük ayakta dikilme çilemi doldurmaya gittiğimde.reğin önüne. birinden diğerine kararsızlık içinde gidip geldiğim iki karardan birine daha somut ve . incik. o kadar ki." Heyhat! O ilk matine. o günde. kafamda "sert solgunluk" ve "güneş mitosu"nun yerini alan şu sihirli kelimelerle çarpılmıştım: "Hanımların salonun ön kısmında şapkayla oturması yasaktır. büyükannemle benim için iyi yerler bulamazlar korkusuyla hemen eve koştum.' yerimde oturmuş Berma'yı izlemeye hazır olacağını düşününce direğin önünde sevinçle zıpladım.afiş okuduğum günün değil. Françoise bir gün öncesinden beri yaratıcılığın heyecanıyla yerinde duramıyordu. "Akşam güzel bir yemek olsun.çok yakın. oyuncu kadrosunun geri kalanı. ayrıntılı Phaidra afişini gördüm (doğruyu söylemek gerekirse. Annem unutmamıştı. Komisyon'a giderken büyükannemle beni de tiyatroya bırakmayı teklif etti. Babam. karar vermemi sağlayabilecek hiçbir yeni cazibe sunmuyordu bana). Evden ayrılırken anneme. dana paçası parçalarını seçiyordu. tam o saatte. de Norpois’yı getireceğimi hatırlıyorsun. ilk defa astıkları. sadece kendisince bilinen yöntemlerle jöleli dana yapması gerekeceğini biliyordu. değil mi?" dedi. henüz kurumamış.

Berma'yı izlemeden önceki dakikalar zevkliydi şüphesiz. araştırıcının zalim huzursuzluğu düşüyordu. kendi kulağına da pek güvenmediği için. adı olup kendi olmayan birtakım müdürlerin. ekmek içiyle kaplanmış. kulağında veya bir etikette okuduysa gözünde. başına art arda. dalları tek tek aydınlanan çıplak kestane ağaçlarının madenî yansımalarla parlayacağı meydanda.bir kelime hazinesinde hem York. herhalde York jambonu adını ilk duyduğunda . iki saat sonra. alev alev yüzünü gören annem. aslında önceden bildiği ismin söylendiğine kanaat getirmişti. onun Növ diye telaffuz ettiği New gelirdi. hepsi de geçici. Françoise bu gidiş gelişlerinde o kadar ateşli bir çaba harcıyordu ki. Tiyatronun önündeki küçük meydanda. Lisanı olduğundan daha yoksul zannettiği. Hanımefendi tembih etti. pembe mermere benzeyen. ekmek fırınına gönderip pişirtmişti. O zamandan beri de. Berma'ydı." Françoise o gün büyük sanatçıların tutkulu güvenine sahipti. Françoise bir gün öncesinden. hem de New York kelimelerinin bulunmasının marnlamayacak bir bolluk olduğunu düşünerek . sokak lambaları yanınca. bu görevlilerin seçimi. Ve bütün iyi niyetiyle bulaşıkçı kıza derdi ki: "Gidip Olida'dan jambon alın bana. II.yanlış duyduğuna. silik bir biçimde gelip gittiği bu kuruluşta. .Carrara dağlarında. Növ York jambonu olacak. benimse payıma. sürmenaja uğramasından korkuyordu. büyük sanatçının elindeydi. ilerlemesi. bilet kontrolörlerinin önündeki dakikalar zevkliydi. Medici Şapeli mimarının Pietrasanta taş ocaklarında hastalandığı gibi. yaşlı hizmetkârımızın. Julius'un anıtı için en mükemmel mermer bloklarını seçmekle geçirdiği gibi. iktidarı elinde tek başına bulunduran. kaderi. York kelimesinin önüne. kendi deyişiyle Növ York jambonunu.

yeteneğinin geçeceği az çok iletken bir ortamdı sadece. Berma için tiyatro ve seyirciler. o sahnede değilken pencerelerin hep açık olacağı. uzun yeleli iki atın çektiği arabası. locaların durumu. Berma kürklere bürünmüş olarak arabadan inecek. tıpkı bir kalabalığın ortasında olduğu gibi. Ama aksine. Mutluluğum içeri girdikten sonra.Kontrolörler. en iyi yerin kendisininki olduğunu. adeta her tür algının simgesi olan bir düzenleme sayesinde. yüzümüze bakmadan biletlerimizi istediler. Mme Berma'nın bütün talimatlarının yeni personele iyice aktarılıp aktarılmadığının telaşındaydılar. mutluluğum . daha dıştaki bir ikinci giysi. Kapalı perdenin ardından gelen. her seyircinin kendisini salonun merkezinde sandığını anladım. yakınına. selamlara somurtkan bir tavırla karşılık verip özel hizmetçilerinden birini. dostlarına ayrılmış sahne önü locası. diğer seyircilerin. salonda da devam etti. insanın iyi görmesini engelleyeceğini düşünüyordum. içine gireceği. belli belirsiz sesleri duyunca. bir olay kafamda açıklık kazandı: Françoise'ı bir keresinde bir melodram seyretmeye göndermişlerdi. canlı yakınlığından ürktüğünü söylemişti. herkes için bir tek sahne olduğunu öğrendiğimden beri. yerini uzak bulmak bir yana. yeri üçüncü balkondaydı. Böylece. uzun süre. çocukça hayallerimde canlandırdığımın aksine. sahneden toz kalkmasını önlemek için görünmeyecek şekilde bir sıcak su kabı yerleştirileceği iyice anlaşılmış mıydı acaba? Gerçekten de birkaç dakika sonra. döndüğünde. salonun ısısı. perdenin esrarengiz. civciv çıkmak üzereyken yumurtanın kabuğunun içinden gelen seslere benzeyen. sonra da bütün kapıların sımsıkı kapatılacağı. alkışçıların katiyen Mme Berma'yı alkışlamayacakları. görevli kızların kılık kıyafeti hakkında bilgi almaya gönderecekti. tiyatronun önünde duracak.

her sözleri tek tek seçilecek kadar yüksek sesle konuşuyorlardı. çok öfkeli olmalıydılar ki. kendi çıkarlarına aykırı da olsa. ama bizi görebilen o dünyadan. Sesler giderek çoğaldı ve birdenbire. sonra bu sessizliği tek tük kahkahaların bozmaya başladığını görünce. ayaklarını yere vuruyorlardı. mutluluğum devam ediyordu. binden fazla seyircinin bulunduğu bu salonda. bizim bakışlarımızın nüfuz edemediği. Bu oyunu izleyen ara o kadar uzun sürdü ki. kendi evlerinde gündelik hayatlarını yaşayan insanlar olacağını anladım. .daha da arttı. kavga eden iki kişinin ne dediğini anlamak için garsona sormak gerekir. Perde kalktıktan sonra sahnede oldukça sıradan bir yazı masasıyla bir şömine görünce. tam ben kulak kesilmişken. zorla girmiştim. mutlak bir sessizliğe gömülmüş olduklarını. Bu beni korkutmuştu. yerlerine dönmüş olan seyirciler sabırsızlanıyor. ya yeterince minnet göstermezlerse. ben onların hayatına onlar beni görmeden. ya cömertçe ödüllendirmezlerse. Sonra kısa bir huzursuzlukla kesintiye uğradı: Oyun başlamak üzereyken. bir gece davetinde gördüğüm gibi rollerini yapmaya gelmiş oyuncular değil de. şimdi de dehayı erdemle bir tutuyor ve aynı şekilde. sahneye iki adam çıktı. o da buna dayanamayarak haksızlıktan yana tavır alırsa diye korkardım hep. sahneye çı kacak olan kişilerin. bir dava raporunda. oysa küçük bir café' de. masum bir insanın lehine tanıklık etmeye geleceğini okuduğumda. bu iki küstahın oyuncu olduklarını ve ön oyun denen kısa oyunun başlamış olduğunu anladım. Ama aynı anda. şüpheye yer bırakmayacak şekilde bizlere hitap etti: Mars gezegeninden gelmiş bir işaret kadar heyecan verici üç buyurgan uyarı işitildi. seyircilerin hiç itiraz etmeden adamları dinlediğini. ya ona yeterince kibar davranmazlarsa. yüce gönüllü bir adamın.

hükümlerine değer verdiği bazı meşhur kişileri görüp tanıyarak memnun olmasını isterdim. değerli duyguyu öfkele riyle parçalayacak olan bu tepinen. arkadan. evde anlamına pek dikkat etmeden okumuş olduğum bir mısrada ne demek istendiğini anlamamı sağlıyordu. Phaidra'nın ilk sahnelerinde yaşadım. ikinci perdenin başlangıcında sahnede görünmez. izlemeye geldiğim oyuncuyla hiçbir benzerlikleri ol- . Theseus'un karısı rolünü incelemeye verdiğim onca emek boşa gitmişti.güzel toniklerini dalgalandıran bu jestleri açıkça seçiyor. Fakat ilk replik. yıldız oyuncunun rol aldığı bütün oyunlarda sahneyi boydan boya ikiye bölen. Birkaç dakikadır hayranlıkla izlemekte olduğum iki kadının. Rol dağıtımında bir değişiklik yapmış olmalılardı. İlk oyuncuyu Berma sanmakla yanılmıştım herhalde. oysa ben aksine. kâh tutkulu. Berma'nın bu seyirci topluluğunun içinde. çünkü ikinci kadın Berma'ya daha da çok benziyor. kötü oynayarak ifade etmesinden korkuyordum. Zaten her ikisinin de sözlerine soylu jestler eşlik ediyordu . tapmağın kırmızı perdesinin aralığında. onun arkasındaki.Berma'nın da bu kadar terbiyesiz bir seyirci topluluğunun çirkin davranışlarına kızıp. hoşnutsuzluğunu ve küçümsemesini. kâh alaylı. perde kalktıktan sonra. Be nim orada yaşamayı umduğum kırılgan. sanki bir çerçevenin içinde dururmuş gibi bir kadın belirdi. Nihayet. diğer bir kadın oyuncuya aitti. kaba seyircilere yalvaran gözlerle bakıyordum. dahiyane tonlamaları. bana anlatıldığı şekliyle Berma'nın görüntüsüne ve sesine sahip bir kadın oyuncu sahneye çıktı. son zevkli anlarımı da. Berma'nın üslubunu daha çok hatırlatıyordu. Fakat ansızın. buna rağmen. kırmızı kadifeden ikinci perde de yana doğru açıldığında. Phaidra. metinle ilişkilerini anlıyordum -.

en azından şunu yapmaya çalışıyordum: Zihnimi hızlandırıp her mısradan önce dikkatimi topluyor. her yüz ifadesini durdurup karşımda uzun süre kıpırtısız tutabilmeyi isterdim (her birini yoğunlaştırabilmek. gözlerimi. bu sesin tonlamalarına ne kadar uygun olduğundan başka bir önem taşımayan bir ortam olarak değerlendirmemden anladım. denizi temsil eden dekorun önünde.ve Berma'dan çok daha mutlak bir şekilde. zihnimi Berma'ya ne kadar diksem de. seyircileri. Berma'nın yeteneği. sanki Phaidra'yı okur gibiydim veya bu duyduklarımı sanki Phaidra kendisi söylüyormuş gibiydi. Onu dinlerken. sadece akustik bir ortam.madığını derhal anladım. onu yeterince alkışlamayarak keyfini kaçırırlar diye duyduğum endişe. bir program hışırdatıp bir kelimesinde sesi bozarlar. kulaklarımı. özel bir .bir pencere açıp rahatsız ederler. oyunu. her jestin süresinin bir kısmını hazırlığa sarf etmemeye. hissettiğim korkudan . Berma. her kelimenin. duyduklarıma hiçbir şey katmamış gibiydi. Ama aynı anda bütün zevkim de kaçmıştı. güzel jestleri bile onun üslubunda. oyuncuları. oyununda seçemiyordum. ona hayran olmam için bana sunacağı sebeplerden bir küçük kırıntıyı bile kaçırmamaya çalışsam da. hatta kendi bedenimi. Bir sahnede. o andan başlayarak salonu. bu dikkatim sayesinde de her birine. önümde uzun saatler varmışçasına derinlemesine nüfuz edebilmeye çabalıyordum. Ama bu ne kadar kısa bir süreydi! Kulağım daha bir sesi yeni duymuşken onun yerini bir başkası alıyordu. kolu yüzünün hizasına kalkmış. Hatta diğer oyuncularda fark ettiğim zekice tonlamaları. tek bir şey yakalayamıyordum. bunu. Berma'nın duyabileceğinden çok daha fazlaydı . arkadaşlarını alkışlayarak. yoğunlaştırıyor. güzelliğini keşfedebilmek için). Sanatçının her tonlamasını.

hatta lise öğrencisinin bile vurgulamayı ihmal etmeyeceği kadar belirgin zıtlıklarla doluydu. ilk mısralara bilerek yüklediği tekdüzeliğin bilincine ancak varabilmişti. seyircilerin çılgınca alkışlarıydı. onun kadar güzel olmayan birçok bölümde diğer oyuncuların ustaca ifadelerinden de belliydi ki. bir an kıpırtısız kaldı. bir şeyin gerçekliğine inandığımızda. onun suretiymiş gibi geliyordu bana. Ama o. benim evde okurken hayal etmeye çalıştığımdan. ama belki de gözümün algıladığı görüntü. bu pasaja çok umut bağlamıştım. ama işte oyuncu yer değiştirmişti bile. Büyüten camda gördüğüm. pek akıllı olmayan bir tra jedi oyuncusunun. zihnim. mesafe yüzünden küçüldüğü için. Zaten pasajı öyle bir hızla geçti ki. ben de onu en iyi oyunlarından birinde görmüş olayım. Ben de kendi alkışlarımı katarak bu alkışı uzatmaya çalışıyordum ki. Berma minnettar kalıp kendini aşsın. Dürbünü elimden bıraktım. son mısraya geldiğinde. bütün tiradı tekdüze bir ezginin rendesinden geçiriverdi. incelemeyi istediğim tablo değişmişti. oysa tirad. ilk hayranlık duygusu içimde patladı. seyircilerin zincirden boşanırcasına coştuğu o an. onu görebilmek için yapay bir vasıta kullanmak. Berma. Büyükanneme iyi göremediğimi söyledim. sonradan öğrendiğimize göre. İşin ilginç yanı şu ki. Zannederim bazı . sanki Berma değil de. Berma'nın en güzel buluşlarından biriymiş. iki Berma'dan hangisi gerçek Berma'ydı? Hippolytos'a ifşaatına gelince. yeşilimsi bir ışığın ortasında. o anda salon alkışa boğuldu.aydınlatmayla. Ne var ki. dürbününü verdi bana. Nihayet. daha şaşırtıcı tonlamalar bulacaktı mutlaka. buna yol açan. Oinone veya Arikia'nın bulabileceği tonlamalara bile ulaşmadı. yakınımızda hissetmekle bir değildir. gerçeğe ötekinden daha yakın değildi.

" Berma'nın üstünlüğünün bu kanıtlarını bulmak . Berma'nın oyununun dahiyane bir yanını ya kendisini izledikten bir hafta sonra eleştirilerde. perde indiğinde. parterde patlayan alkışta keşfederiz.aşkın gerçekler. gelen oldukça karışık haberlerden. İşte bu yüzden. Buna rağmen.beni mutlu etmişti. . örneğin bir olay meydana geldiğinde. ben alkışladıkça. ya da kapıcının sevincinden derhal öğreniriz. Ne olursa olsun. rüzgâr artmasa bile kabarmaya devam etmesi gibi." diyordu.Mona Lisa'nın veya Cellini'nin Perseus'unun üstünlüğünü. ister istemez yükseliyorlardı. tıpkı fırtınada denizin bir kere karıştıktan sonra. "Hakikaten çok güzel yapmış! Baştan aşağı som altın! Ne işçilik!" diye haykırışı nasıl açıklamazsa. büyük olayları çevreleyen ve yüzlerce kilometreden görülebilen o "aura"nın halk tarafından algılanışı olduğunu anlar. Berma daha iyi oynamış gibi geliyordu bana. aynı haberler kalabalıkta onu şaşırtan bir heyecan yaratır. Zafer kazanıldığını ya savaş bittikten sonra gecikmeli olarak. Ama kalabalığın bu ani kavrayışı yüzlerce yanlış kavrayışa karıştığından. yenildiğinde veya galip geldiğinde. koşuyor. ayrıca zaten daha önceki alkışlarla da kendiliğinden. kalabalığın duyarlı olduğu birtakım ışınlar yayıyorlar etraflarına. uzmanlardan askerî durumun aslını öğrendikten sonra kalabalığın heyecanının. yanımdaki oldukça bayağı kadın. bir köylünün. oyuncu diye buna derim ben. bir ordu sınırda tehlike altında kaldığında. bu kanıtların da Berma'nın üstünlüğünü açıklamadığını her ne kadar seziyorsam da . "kendine vurdu mu acıtıyor. ya da anında. alkışlar çoğunlukla yanlış yerde patlıyordu. kültürlü bir insan pek fazla bir sonuç çıkaramazken. "Kadıncağız en azından kendini paralıyor. halkın bu heyecanının ucuz şarabını sarhoşlukla paylaştım.

M. Phaidra'yı seyretme iznini borçlu olduğum Berma hayranından. de Norpois'ya yemekten önce tanıştırıldım. ne tür bir kimseyle karşı karşıya olduğunu hemen anlardı. sanki bakanlık emrine alındığı kendilerine bildirilmemiş gibi. elini uzattı. Fransa'yı temsil ettiği günlerde. sanatçı hakkında çok şey öğrenmeyi umuyor olmasaydım. bu arada . önemli sayılacak kişiler olduğundan ve daha sonra. kendileriyle Münih'te veya Sofya'da geçirdiği geceyi gayet iyi hatırladığını söyleyebileceğini bildiğinden. Ben içeri girdiğimde büyükelçi ayağa kalktı. hem de yerli halkın âdetleriyle temas halinde olmanın. uzun boyuyla eğildi ve mavi gözlerini dikkatle bana dikti. gözleri. değişik ulusların gelenekleri ve Avrupa'daki düşünce akımı hakkında kitaplarda bulunmayan. coğrafya. salondan çıkarak. (ünlü şarkıcılar dahil). her yeni tanıştığı insan karşısında keskin gözlem yeteneğini kullanır. de Norpois'dan. Paris veya Petersburg'da onlardan bahsedildiğinde. babam beni özel olarak bu iş için çalışma odasına çağırdı. kendisine tanıştırılan yabancılar. ama kendisine yeni biri tanıştırıldığı anda. parçalanırcasına ayrılacaktım. sürgüne gider gibi. onlarla tanışmaktan duyduğu memnuniyeti nezaketiyle ifade etme alışkanlığını edinmişti. birkaç saat boyunca benim de hayatım olan bu tiyatro hayatını temelli terk etmek istemiyordum. Doğru eve gittiğimde.o kadar arzulamış olduğum hazzın daha büyük olmamasından dolayı bir hayal kırıklığına uğradım. hem ilginç yabancı şahsiyetlerle. Hükümet uzun süredir onu yurtdışında bir makama getirmemişti. kişiye tarih. tiyatrodan. ama aynı zamanda da. M. başkent hayatında. yararlı gözlemlerine başlardı. derinlemesine bir bilgi kazandırdığına kani olduğu için. bu hazzı uzatma ihtiyacını hissediyor. Ama bunun da ötesinde.

onlara göre hareket etmem mantıklı olurmuş gibi söz edildiğini duyuyordum. Neredeyse çapkınca bir edayla gülümserken. o zaman kendisinden vazgeçmekte sandığımdan da haklı olduğumu anladım. bütün sözlerimin. Revue des Deux Mondes konusunda bana kesinlikle hiçbir teklifte bulunmadı. zevklere karşı gelmeyi görev sanıyordum. sanki egzotik bir âdet. hayatımla. saygın ve hoş birinden söz eder gibi. engin tecrübesinin bilincinde bir adamın saygın edasıyla benimle konuşuyor. zevklerimden. eğitici bir anıt veya turnede yıldız bir sanatçıymışım gibi. Edebiyat'ı bana. hayatın mecburiyetleri yüzünden pek ender görüşebildiğinizden yakındığınız. hayatımda ilk kez. aksine. zevklerimle ilgili çeşitli sorular sordu bana. seçkin çevreden. hem de genç Anakharsis'in çalışkan merakını sergiliyordu. heyecandan tir tir titriyordum. ancak. Zevklerim beni edebiyata sevk ettiğinden. o da beni edebiyattan caydırmaya çalışmadı. kendisinden daha şanslı.bütün tavırlarıyla. Benim hayal ettiğim şeyi ona açıklamak istedim. de Norpois. sadece yazma yeteneğimin olmadığını fark edebilmiştim. bir yandan iyi niyetle. tanıştırılan kişinin adının kendisine yabancı olmadığını göstermeye çalışırdı. ben o zamana kadar. keskin bir merakla ve bir yarar sağlamak amacıyla beni incelemeyi ihmal etmiyordu. eğitimimle. O ana kadar. Roma veya Dresden'de çok güzel anılar paylaştığınız. Bu yüzden. edebiyatın. daha özgür olacak olan bana geçirteceği güzel dakikalara imrenir gibiydi. yazma isteğimi de yok ediyordu. Böylece karşımda hem bilge Mentolün ağırbaşlı nezaketini. Ama kullandığı ifadeler bile. bir yandan da. hissedip de . şimdi M. edebiyattan saygıyla söz etti bana. benim Combray'de hayal ettiğimden son derece farklı gösteriyordu.

daha önce ifadelendirmeyi denemediğim şeylerin. antik . bir heykel galerisinde. mutatis mutandis. İlk çalışması iki yıl önce yayınlandı (tabii kendisi yaşça sizden epeyce büyük). sanki bu ortak eğilim edebiyata değil de. güven vericiydi. çekicini indiren bir açık artırmacı ya da Delphoi'li bir kâhin gibi verdiği cevap. ." dedi birdenbire. insanı daha da çok etkiliyordu. yani sözlerimde sarahatten eser yoktu. Büyükelçinin ansızın. belki fikir danışılan. konuşmanın hâkimiyetini elinde tutacağını bildiği için karşısındakinin istediği gibi coşmasına. dava hükme bağlanmışçasına.bir büstün karşısında konuşmaktan hiç farkı yoktu." (ikimizin ortak eğilimlerinden söz ederken seçtiği ses tonu. babası bütün şartları kendisi için hazırlamış olduğu halde.ve sağır . kendisi de bunun öldürücü olmadığını bana kanıtlamak istermiş gibi. kendisinde yarattığınız izlenim veya ileri süreceği görüş hakkında yüzünde hiçbir ipucu olmadığından. Victoria 1 gerekli değişiklikler yapılmış olarak. yorulmasına hiç ses çıkarmayan bütün önemli şahısların edindiği sükûnet gereği. kendisine bir şey anlatıldığı sırada. "Bakın.1 size benzeyen bir oğlu var. romatizmayaymış. bir an bile üzerimden kalkmayan kıpırtısız gözler karşısında kem küm etmeme izin verdikten sonra. yüzünde mutlak bir kıpırtısızlıkla karşısındakini dinliyordu. didinmesine. mümkün olan en samimi karşılığı olmasını istiyordum. belki de (kendisince. de Norpois. uzun favorilerine rağmen Grek stilindeki) portresinin değerli özelliklerini öne çıkarmak için. "bir dostumun. M. dışişleri bakanlığından ayrıldı ve kim ne der diye hiç düşünmeden oturup yazmaya başladı. belki meslek alışkanlığıyla.) "O da. Şu anda hiç de pişman olunacak durumda değil.

yolun ortasında duracak adam da değildir. "Bu birinci sınıf tahvillerin. henüz zirveye eriştiğini söyleyemesek de. Rüştüme kadar bu serveti benim adıma yönetmekle yükümlü olan babam. Bu yıl da o kadar önemli olmayan. yazar müsveddelerinin. de Norpois'nın. bileğinin gücüyle gayet güzel bir mevki elde etti.Nyanza Gölü'nün batı sahilinde Sonsuzluk duygusuna ilişkin bir eser. "geliri pek yüksek olmasa . bu iki eseri sayesinde mükemmel bir isim yaptı. de Norpois. Manevi Bilimler Akademisi'nde. adaylığı düşünülmeden. çeşitli yatırımlar konusunda M. Büyükelçi. özellikle de İngiliz devlet tahvilleri ve %4'lük Rus tahvillerini. sadece telaşlıları n. Bulgar ordusunda makineli tüfek konulu bir kitapçığı yayınlandı. Ayrıca şunu da biliyorum ki." Beni şimdiden. M. ertesi gün miço olarak bir yelkenli gemiye bindirileceğimi haber vermişti. yaşarken hiç farkına varmadığım sevgisini. düşük kazançlı tahvilleri önerdi. size yararlı öğütler verebilir. Kısa sürede epey yol aldı. ama kıvrak. hemen bütün nakit servetini de bana miras bırakmış. böylece. de Norpois'ya akıl danıştı. bana olan. birkaç yıl sonra Akademi üyeliğini elde etmiş olarak gören babamın memnuniyeti. konuşmalarda ismi iki üç kez. hatta yer yer keskin bir dille kaleme aldığı." dedi M. Leonie Hala fazla kalabalık eden birçok eşya ve mobilyanın yanı sıra. sanki M. öldükten sonra açığa vurmuştu. çoğu düzenbaz olan numaracıların kazanmadığı başarısı da. Kısacası. bana kartını uzatarak söylediği şu sözlerle doruğa vardı: "Ona sizi benim gönderdiğimi söyleyip görüşün kendisiyle. çabalarının mükâfatı oldu. bir an hareketinin sonuçlarını tartar gibi duraksadıktan sonra. en sağlam bulduğu. de Norpois." Bu sözler bende muazzam bir sıkıntı yarattı. gayet olumlu bir şekilde geçmiş.

"Yakında piyasaya çıkacak olan hisse senetlerine para yatırmanızı tavsiye ederim doğrusu. Buna karşılık. çok ince bir zevkle tanzim edilmiş" olduğu konusunda. "Evet. ilginç. bir zamanlar karıştırdığım eski romantik kitaplar gibi katedral oklarıyla. çok zarif. estetik değere benzer bir şey atfeder gibiydi. serveti imrenilecek bir şey telakki ediyor. benzer hisse senetleriyle kolayca karıştırılabilecek adlarını hatırlayamadığından. bir dergideki son romanı bölüm bölüm. Tahvillerin görüntüsüne hayran olmuştum. babamı. Babam bu menkul kıymetlerin oldukça yeni ve pek tanınmayan birinden söz ettiğinde. kendisi muazzam zengin olduğundan. de Norpois'nın yüzünde belli belirsiz bir tebrik tebessümü belirdi. kendinizden başka kimsenin bilmediğini sandığınız kitapları okumuş olan birinin tavrıyla. Sanki menkul kıy metlerin birbirleriyle aralarındaki ilişkiye. . bu arada kendi servetinin üstünlüğünü de neşe ve huzur içinde aklından geçirmeden etmiyordu. M. Cazip fiyatlarla piyasaya sürüldüğünden." Babam birtakım eski tahvillerin. başkalarının daha düşük gelirlerini hatırı sayılır bulurmuş gibi yapmayı görgü icabı sayıyor.bile. ama sahip olunan servet konusunda. portföyünün "çok sağlam. M. varla yok arası bir mutabakat işaretinden başka bir iltifatta bulunmamayı incelik sayıyordu. öte yandan. Aynı zamana ait olan her şey birbirine benzer." dedi. de Norpois." Babam neler satın aldığını kısaca söyledi. tefrika halinde okumuş olan bir abonenin geriye dönüp büyülenmiş gülümsemesiyle. hiç tereddütsüz tebrik etti. hatta kendilerine. ilginçti. bir çekmeceyi açıp tahvillerin kendilerini gösterdi büyükelçiye. alegorik resimlerle süslenmişlerdi. en azından sermayenin düştüğünü asla görmeyeceğiniz güvencesi vardır. bütün kapitalistler gibi o da. ben de bir süre borsa cetvelinde takip etmiştim onu.

sonuçta.. Babamın şefkati.bir dönemin şiirlerini resimleyen sanatçılar. "Komisyon'un görüşünü sormayı düşünmüştüm. hiç tereddüt etmeden. dikdörtgen çerçevesinin içindeki. çekingen bir tavırla gelip yemek servisi için izin istedi. Notre-Dame de Paris ve Gérard de Nerval'in eserlerinin kimi fasiküllerini. nama muharrer Sular idaresi hisse senedidir. Öyle bir coşkuyla yazmıştım ki onu. körü körüne bir hoşgörüydü. bunu da. Combray'deki bakkalın vitrininde asılı halleriyle en çok çağrıştıran şey. tek kelime bile söylemedi geri verirken. okuyan kişiye de mutlaka geçeceğini düşünüyordum. de Norpois. de Norpois'ya." diyordu M. mali kuruluşların da istihdam ettiği sanatçılardır. mesleki alışkanlıklarından kaynaklanan ve başkasının giremeyeceği. Komisyon'un gelecek oturumunda desteklemeye karar verdikleri yararlı bazı önlemleri hatırlatıyordu. bir zamanlar Combray'de bir gezintiden döndüğümde yazmış olduğum kısa bir mensur şiiri bulup getirmemi söyledi. Ne var ki.. nehir tanrıçalarının taşıdığı çiçekli. Ama M. duymuyormuş gibi görünüp dinlemeyi becerebiliyordu. yaptığım her şeyle ilgili duygusu. Babamın meşguliyetlerine karşı son derece saygılı olan annem. M. Babam sonunda tedirgin oluyor. Karışmaması gereken bir konuşmayı bölmekten korkuyordu. bu coşkunun. benimki türünden zekâlara karşı duyduğu küçümsemeyi epeyce yumuşattığından.farklı bir ortamda bulundukları zaman paylaştıkları özel tavırla yapıyordu. yüz kaslarını kullanmada kazandığı o harikulade bağımsızlık sayesinde. uzun . Gerçekten de babam sürekli markiye. Bu yüzden. dolayısıyla yanlarında özür dileyerek değindikleri ortak anıları olan iki meslektaşın -tıpkı iki kolejli gibi. de Norpois'ya ulaşmamış olacak ki.

ama daha farklı bir tınıda çıkıyordu: "Bu yüzden de. geçmişe ilişkin. sakin. gayet tabii hiç tereddütsüz. billursu bir belirginlikle. hareket etmeleri de zor değil. bir Komisyon oturumundan söz edermiş gibi. neredeyse fesatça. Komisyon'u toplantıya çağıracaksınız. hayranlığımın beni M. tiz bir tonda. hele onu ilk görüşünüzse. umulmadık bir şaşırtıcılıkta sivriliyordu. "Söyle bakalım. Tiyatrolar artık. O zaman. sofraya geçtiğimiz sırada. zannederim biraz zayıf. teknik ve esrarengiz ima tonunda. fazla geriye gitmeye gerek yok. sadece tamamlar gibi. yine de Almanya ve İngiltere'ye yetişmek için daha çok şey yapmamız lazım. Ama ondan önce gelen kıpırtısızlık sayesinde. Ama ben onu yatıştırdım." Kendi başına ele alındığında. sizinle konuşmuştuk daha önce. . Kendimi göstermem için bana imkân veriyor. biraz hassassınız. matineden memnun kaldın mı?" dedi babam. daha birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bizden çok daha ilerideler. Mozart'ın bir konçertosunda. "Büyülenmiş olmalısınız. hatırlarsınız. Ben Mme Berma'yı Phaidra'da izlemedim. yirmi yıl öncesinin tiyatroları değil. henüz icra sırası gelmemiş bir çalgıcının kıpırtısızlığım o ana kadar korumuş olan aristokrat virtüözün çehresinden. duyduğumuz viyolonsele tam istenen anda verdiği cevabın cümlecikleri gibi. pek olağanüstü bir cümle sayılmazdı muhakkak. "Bugün öğleden sonra Berma'yı seyretmeye gitti.gerekçelerden sonra. havalandırma yapılıyor." dedi diplomata dönerek. Babanız bu küçük kaçamağın sağlığınıza aksi tesir yapabileceğinden endişeliydi. yarım kalmış olan cümle. de Norpois'ya beğendireceğini düşünüyordu. zaten üyeleri şahsen tanıyorsunuz. o ana kadar sessiz kalmış olan piyanonun. Koltuklar rahat sayılabilir.

niye o kadar fevkalade olduğunu anlayabilmek için can kulağıyla dinliyordum. "Zevk almadığını nasıl söylersin? Büyükannen anlattı. bunu iyi kullanıp sorularımı can alıcı noktalara yöneltmeliydim." dedi M. salonda senin gibi bir tek kişi daha yokmuş." "Tabii. de Norpois. Çok kısa bir zamanım vardı. o da böylece sanatçıyı görme arzumu haklı çıkaracaktı. Berma'nın fevkaladeliğini açıklamaya kendisini kışkırtmak için. "Ama nasıl olur?" diye haykırdı babam. Muhakkak çok iyi oynuyor. Berma'yı tek kelimesini bile kaçırmadan dinlemişsin. bu gerçeğin ne olduğunu bana söylemesini rica edecektim kendisinden. kendimi M. onu konuşmanın dışında bırakmamak için anneme dönüp ev sahibesine karşı nezaket görevini özenle yerine getirerek. Peki. de Norpois üzerinde yaratabileceği tatsız izlenime canı sıkılmıştı. bir şeyler kekeledim. sonunda. de Norpois'ya beğendirmek gibi bir düşünceden tamamen uzak. Siz de hayran kaldınız herhalde. hayal kırıklığına uğradığımı ifade ettim. Sorusuna cevap verirken. ama bunlar nelerdi? Bütün dikkatimi karmakarışık izlenimlerime yoğunlaştırmış. ondan arzuladığım gerçeği öğrenme çabasındaydım. arayıp bulamadığım kelimelerin yerine beylik ifadeler kullanmaya çalışmıyordum. değil mi?" Benden bin kat daha zeki olan M." "Çok iyi oynuyorsa daha ne istiyorsun?" "Mme Berma'nın başarısında kesinlikle payı olan şeylerden biri de.. benim Berma'nın oyunundan çıkaramadığım gerçeğe vâkıf olsa gerekti. de Norpois. "rollerinin seçimindeki mükemmel ..ama harikulade olduğunu duydum. gözlerin faltaşı gibiymiş. bana bu gerçeği açıklardı. Anlayışsızlığımı itiraf edişimin M.

Ayrıca. çünkü en azından Victoria çağı İngiltere'sine haksızlık etmiş olurum. Berma oynadığı sürece. Hele o çok güzel kullandığı . kendine mal etme gücüyle bu övgüleri kendine çekti ve sarhoş bir adamın. kulaklarıma sunduğu her şeye. temsil bittiğinden beri giderek artıyordu. abartılı haykırışlar göremezsiniz onda. saydam kuvars kütlelerine benzer. "Doğru. oyununda da ortaya koyuyor. ince zevkine yapılan bu övgülerde kendine mantıklı bir gerekçe bulmuş olmaktan hoşnuttu. sanatçının sadeliğine. Zaten bu zevki. . bu sayede tam ve hakiki bir başarı kazanıyor.zevkidir. Phaidra ne kadar zekice bir seçim! Yo hayır. mutfağımızın Michelangelo'su tarafından." Havuçlu soğuk dana eti.ve hayran olunacak şekilde oynadığı sesi!" ' Berma'nın oyununa ilgim. Phaidra rolüne girişmiş. seçmemişti. eşit yoğunlukta yönelmişti. hayatın bölünmezliği içinde gözlerime. dört elle sarıldı onlara. hiçbir şeyi ayırmamış. Asla aşırı gözalıcı renkler. bu yüzden de. İşte bakınız. 2 İngiliz ulusu veya tipik bir İngiliz. hayal kırıklığına uğramadım. "sesi ne kadar güzel. Vasat rollerde oynadığı pek enderdir.neredeyse bir müzisyen gibi çaldığı diyeceğim . bağırıp çağırma yok. bir duygulanma gerekçesi bulduğu hareketlerine sarılışı gibi. boy gösterdi. kıyafetlerinde. John Bull'un2 demeyeceğim. ama bu ilgiye bazı açıklamalar bulma ihtiyacı içindeydim. çünkü artık gerçeğin baskısına ve sınırlarına tabi değildi. kostümleri ne kadar sade. İngiltere ve Amerika'da sık sık başarılı turneler yaptığı halde. bu ilgi. jöleden dev kristaller üzerine yatırılmış olarak. ama Sam Amca'nın bayağılığı ona bulaşmadı. komşusunun." diyordum kendi kendime.

sırrını çözmüş değilim. birinci sınıf bir aşçıbaşınız varmış. en iyilerinde bile: Jölesi tutkal kokmayan. kâh ifade yeteneğiyle sivrilmiş bir diplomatın kısa ve özlü cümlesini aktarıyordu. biz bize olduğumuzda artık girişmediği zahmetlere girmiş ve Combray'deki benzersiz üslubuna ulaşmıştı. közde pişmiş dana eti. çok parlak bulduğu sözlerden çok farklı gelmiyordu bana. "İşte bunu bir restoranda bulamazsınız. eti havucun kokusunu almış. Ben yurtdışında bazı hizmetkârlar tutmak zorunda kaldığım için. de Norpois. onun kahkahalarla aktardığı sözler. kâh uzun ve anlaşılmaz imgelerle dolu cümleleriyle tanınan bir politikacının söylemiş olduğu gülünç bir cümleyi. kendisine yakışır zorlukta bir yemeği başarma hırsıyla coşarak." . mesela böf strogonofla karşı karşıya görmek isterdim kendisini." dedi. nihayet önemli bir davetli onuruna. Benim sevdiğim eserler hakkında." dedi M. "Kolay bulunur bir şey değil. mükemmel bir aşçıbaşı bulmanın ne kadar güç olduğunu biliyorum. onun için bu iki tür cümleyi ayıran ölçüt. benim edebiyatta uyguladığım ölçüte hiç mi hiç benzemiyordu." Gerçekten de Françoise. yemeğin lezzetine kendisinin de bir katkısı olsun diye bize. Ama doğruyu söylemek gerekirse. tekrar gelmeme müsaade ediniz. "Siz bunu anlıyor musunuz yani? Ben. "Sofracıbaşınızı bu sefer de bambaşka bir yemekte sınamak benim için çok ilginç olacak. biraz daha jöle istediğini işaretle belirterek. Küçük farklılıklardan çoğunu kavrayamıyordum. de Norpois. itiraf ederim anlamıyorum. hariciyedeki arkadaşlarına sık sık ziyafet çektiği hikâyelerinden bazılarını sundu."Hanımefendi." M. harikulade! Rica ederim. Gerçek bir ziyafet bu bize sunduğunuz.

bunun iyi olduğu konusunda anlaşılabilir hiçbir sebep olmaması. salonun ön kısmında beni fark edince kendisini Bavyera sarayında birçok kereler görmüş olduğumu hatırlama nezaketini gösterdi. Kral Theodosius'la uzun bir görüşmeniz olduğunu okuduk. armalar bakımından Avrupa'nın en asil soyu olan soyuna tam denk bulmadığından. bir konuşmada bulduğu espri veya saçmalığı. üstünlük belirtisi olduğuydu. M. "İtaat ediyorum hanımefendi. üstelik de tartışmalara yol açacak bir hüküm haline geldiklerini hissediyordu karşısındaki. Annem yermantarı-ananas salatasına çok güveniyordu. de Norpois bütün gazetelerde karşımıza çıkan birtakım ifadeleri etkileyici bir vurguyla kullandığında. Anlayabildiğim tek şey.diyecek türden insanlardandı. diplomatik bir suskunluk içinde yedi ve düşüncesini bize bildirmedi. ender rastlanır bir yüz hafızası olan kral. belagat veya tumturaklılığı ben kavrayamıyordum. farkındayım. . benim için bu tür edebiyatı daha da esrarengiz kılıyor. herkesin düşündüğü şeyi söylemenin. sırf onun kullanımıyla. "Gerçekten de. o sıralarda Doğu'daki hükümdarlığını hayalinden geçirmiyordu (biliyorsunuz oraya bir Avrupa kongresi tarafından getirildi. hatta bu hükümdarlığı. Annem biraz daha alması için ısrar edince M. bir hüküm. ama ben de kendisine aynen karşılık verebilirdim: Önün bir cevapta. niçin şunun kötü. de Norpois aldı ama beklenen iltifatın yerine. Ancak büyükelçi. politikada çapsızlık değil. "Gazetelerde. keskin gözlemci bakışıyla bir an salatayı taradıktan sonra. kabul etmeden önce epey tereddüt geçirmişti)." demekle yetindi. en karanlık edebiyat türü haline getiriyordu." dedi babam. tam bir ferman bu.

hayran . biraz atakça olduğunu kabul ediyorum. "Evet. ama bu gelenekler. mesele uzun süre önce belirlenmiş. bu durumda da. doğal olarak vardı. ülkesiyle Fransa'yı bağlayan 'akrabalıklardan söz ettiğinde. fakat Kral Theodosius'un göze alabileceği bir yolu camları kırmaktır." diye ekledi bana hitaben. Diplomatik geleneklerin kimi faydaları vardır tabii. Eh. Ben. kabul ediyorum. Tek kelimeyle usta işiydi. bu terim her ne kadar elçiliklerin kelime dağarcığında pek bulunmasa da. kesinlikle son derece ba şarılıydı. Üstelik bunu. tabiatıyla. özellikle böylesine nazik şartlarda.Bir yaver yanıma gelip Majestelerini selamlamaya gitmemi söyledi. bu darboğazdan nasıl kurtulacağı konusunda bir kaygı. bu emri derhal yerine getirdim. her yerde uyandırdığı ilgiye kesinlikle yakışır nitelikteydi. hatta tahtta bile. Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda yaptığı ve gayet yetkili bir kaynaktan öğrendiğime göre baştan sona kendisinin kaleme almış olduğu açılış konuşması. Ama itiraf etmeliyim ki beklentilerimi aştı. edebiyatın zararı yoktur. havayı temizlemenin bir yolu . Ama yine de bunun söylenmesi gerekiyordu. kralın siyasi kavrayış gücüne tam bir güven duyuyordum.gayet tabii tavsiye edilmesi mümkün olmayan. kendi adıma. onun ve bizim ülkelerimizi. bu örnekte. Söz bekleniyordu. nefes almanın mümkün olmadığı bir havasızlık ortamında yaşatmak gibi bir sonuç vermişti." "Ziyaretin sonuçlarından memnun kaldınız mı?" "Son derece! Bu kadar genç bir hükümdarın. iki güç arasındaki ilişkiler mükemmel duruma gelmişti. diplomaside. ama bu cesareti neticede kesinlikle doğrulandı. herkesi büyüleyen bir letafetle ve anne tarafından kültürlü bir hükümdarlar soyundan geldiğini açıkça gösteren isabette ifadelerle yaptı. Gördüğünüz gibi. Hiç şüphe yok ki.

şöyle cevap vermiş: 'Bana ne danışıldı. Aramızda kalsın. bu beladan hiç de kurtulmak istemiyor. benden çok daha genç olduğu halde. pırıl pırıl bir kalbi vardır. Orada harikalar yaratabilir. duyduğuma göre bakan bu sürprizden pek hoşlanmamış. ben kendi adıma." "Yıllardır bu yakınlaşmayı hazırlamakta olan dostunuz M. dostluğumuz yıllar öncesine dayanır. ne kadar etkili olduğunu gördünüz." "Üstelik de Majesteleri. altın kalpli bir insan olduğundan. de Vaugoubert memnun kalmış olmalı. Buna rağmen. mesele epey patırtı çıkardı. ısrarla bir sürpriz olarak saklamıştı bunu. Rahatlıkla teminat veririm bu konuda. Kim olsa tanırdı zaten.olunacak bir seçim yapıldı." deyip hain bir tebessümle ekledi: "Asgari çabayı yasaların yasası kabul eden meslektaşlarımın rahatının bozulmadığını söyleyemem doğrusu. yakındaki kişilerin duyabileceği kadar yüksek bir sesle. biliyorsunuz. bu işe çok sevinecektir. kendisini bütün sanatkârlığıyla Farnese Sarayı ve . Ben kendi adıma hararetle alkışlıyorum. Zaten başta dışişleri bakanı olmak üzere herkes için sürpriz oldu. bence Vaugoubert hırstan tamamen yoksun olmakla birlikte. Kendisine bu konuyu açan birisine. âdeti olduğu üzre. İtiraf etmek gerekir ki. herhalde çok da üzülmüştü. gayet açık seçik bir biçimde. Papalık Konseyi'nin adayı. kendisiyle çok görüşüp konuştum.' Böylece bu olayda hiçbir sorumluluk kabul etmediğini açıkça belirtmiş. kendisini Roma'ya göndermekten söz ediyorlar. çok duygulu. kendisini iyi tanırım. önemli bir terfi. ama epeyce büyük lokma. Fransa'yla yakınlaşma politikası yüzünden ağır eleştirilere maruz kalmıştı. ne de haber verildi. bir diplomatın kalbinin onunki kadar saydam olması gerekmez. Vaugoubert'e gelince. Hatta eleştirilebilecek tek kusuru budur.

üzerimizdeki etkisini ölçmek için durup bir bak tı. bilinen bir atasözüydü. daha da şiddetli bir vurguyla. de Norpois. bu hakaretleri elinin tersiyle geri püskürttü.' derler. Vaugoubert'in başına bir iş açmak için ne mümkünse denedi. "Güzel bir Arap atasözü vardır: 'İt ürür. bu atasözünü orta ya attıktan sonra. Vaugoubert yalnızca kulis entrikalarıyla değil. onun dinlendirilmesi gerekiyordu. kafa derisi dansı yaparak etrafında döndüler. M. daha sonra bunlar. . yemeğe bir an ara vermemize sebep oldu." diye ekledi. Zira bu seçkin kimselerin kültürü." dedi M.Carracci'lerin galerisi dekorunda rahatlıkla hayal edebiliyorum." M. değerli kişilerin nezdinde bir başka atasözünün. yırtıcı bakışları. Vaugoubert'in düşmanları. etkileyici bir tavırla. Etkisi güçlüydü. de Norpois'nın Revue'deki makalelerine başarıyla serpiştirdiği bu tür alıntılar. bütün satılmış gazeteciler gibi korkak olduklarından. "rüzgâr eken fırtına biçer. Şüphesiz. En azından kimse kendisinden nefret edemez gibi görünüyor. fakat Kral Theodosius'un çevresinde." deyişinin yerini almıştı. temsilcimiz aleyhine rezil. aptalca iftiralar ileri sürmekten de geri kalmadılar. ilk aman dileyenler oldular. bütün tavsiyelerini uysallıkla yerine getiren bir perde arkası topluluk var ki. "Ama tehlikeden haberi olan insan. de Norpois. o. Wilhelm Caddesi'nin3 neredeyse emrinde diyebileceğimiz. kiralık gazeteci müsveddelerinin hakaretleriyle de karşı karşıya kaldı. yazılarının sağlam ve bilgili görünmesi için şart 3 Berlin'de Alman Dışişleri Bakanlığı binasının bulunduğu cadde. Bir aydan uzun bir süre boyunca. çünkü "pir aşkına çalışmak" kadar dayanıklı ve uzun ömürlü değildi. iki kişiye bedeldir. genellikle üç yıllık. kervan yürür. ama bu arada. münavebeli bir kültürdü. o yıl.

tereddütsüz yazmış olduğu şu sözlerden sonra. "Tamamen Ballplatz7 tarzındaki bu ezeli ikili oyun. Hatta bazı insanlar. Bundan da öte. kayıtsızlık maskesi ardına gizlenmiş gerçek bir entrika dehasıyla birleşince. size iyi maliye vereyim.değildi. "Baron Louis'nin sık sık söylediği gibi. bilemeyen öğrenci bakalorya sınavında kesinlikle geçirilmesin: Bütün yollar 4 5 Londra'da Dışişleri Bakanlığı." idi. iki rakipten. Petersburg'daki Rusya Dışişleri Bakanlığı. ki bunun da kusursuz örneği.. 6 Roma'da 1870'e kadar adalet sarayı. bu terimlerden. . Fransız Akademisi'nde de yeri olduğunu düşünmüşlerdi: "Dışişleri bakanlığı aklından çıkarmasın. İngiltere'yle bir anlaşmaya varmamızın ancak Rusya'yla ittifakı sağlamlaştırarak mümkün olduğunu belirtmek istediğinde.) Bu fevkalade kültürlü namı. acıya ötekinden onbeş dakika fazla katlanmayı bilenindir" henüz Doğu'dan ithal edilmemişti. alıntıların hesaplı kullanımıydı. de Norpois'nın Manevi Bilimler Akademisi'ne girmesini sağlamıştı. zafer. bana iyi politika verin. M." Cahil okur. meslekten diplomatı derhal tanır ve selamlardı. Alıntılarla süslenmiş olmasalar bile M. 1871'den sonra millet meclisi binası olarak kullanılan saray 7 Viyana'da Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu meydan.. bu konuda eksik olan bütün coğrafya kitaplarında artık öğretilsin. o dönemde hâlâ. de Norpois'nın sırası gelince şöyle yazması yeterliydi (kendisi de bunu yapmayı ihmal etmezdi): "Saint-James4 kabinesi tehlikeyi hissetmekte gecikmedi" ya da "Çift başlı monarşinin bencilce fakat becerikli siyasetini tedirgin bakışlarla izleyen Pont-auxChantres'da5 heyecan doruktaydı" veya "Montecitorio'dan6 bir panik çığlığı yükseldi" yahut da. ("Japonların dediği gibi. üst düzeyde bir kültüre sahip olduğunu söyleten şey.

netice itibarıyla konuşmanın en önemli yeniliği olan ve görürsünüz. konuşma sanatında büyük bir ustalığa sahip olan kral." diye devam etti M. kendisine bir ölçüde hak verdiğimi itiraf etmeliyim. Kral Theodosius'un bütün kalpleri fetheden çocuksu iyi niyetini bir defa daha gözler önüne seriyor. mükemmel telaffuzuyla. Majesteleri düzenlediği toplantıda Vaugoubert'e yaklaşmış ve alçak sesle. de Norpois. Bu konuda oldukça ilginç bir olay dinledim. 'Öğrencinizden memnun musunuz. bu konuşmayı okumakla. Hazır bulunanlar arasından birçok kişi. Paris'ten Londra'ya giden her yol da Petersburg'dan geçmek zorundadır. Kibarca bir açılış konuşması bekliyordu (son yıllardaki bulutlardan sonra. hafifçe Vaugoubert'e dönmüş ve Oettingen'lerin o büyüleyici bakışını üzerinden ayırmadan o gayet iyi seçtiği. bütün niyetlerin. Vaugoubert heyecanını zaptetmekte güçlük çekmiş. kısacası erişebileceği en yüksek mevkiyi elde edecek olan büyükelçimizin sevincini tahmin ederek. "iki ." "Kısacası. hatta en büyük hayalinin hak ettiği mükâfatı. Kesin olan bir şey var ki. Hatta.Roma'ya çıkarsa. yemekten sonra. kasten ve işin içyüzünü bilerek kullandığını herkesin anlayacağı bir tonda telaffuz etmiş. babama hitaben. Majesteleri çabalarının. bu zaten çok güzeldi). daha uzun bir süre elçiliklerde yorumlara konu olacak 'akrabalık' kelimesine geldiği anda. kesinlikle güvenilir bir dostum kulağıma fısıldadı. "Vaugoubert bu olayla kendi beklentisini de aşan. Bana anlatıldığına göre. gerçek bir keşif olan 'akrabalıklar' kelimesini. de Norpois. inceliklerin altını çizerek konuşmayı yapmış." diye toparladı M. yarattığı etkiyi anlamanın mümkün olmayacağını ısrarla belirtti. ama daha fazlasını ummuyordu. gayet güzel bir başarı elde etti. sevgili Marki?' demiş.

" dedi babam. bütün Avrupa basını onu yazıyor. sakınmadan söylediği bir sözle kendisini belli etmediği . Ya siz hanımefendi. onun adına çok sevindim. M. bir hata. Yirmi örnekten on dokuzunda tehlikelidirler. çünkü ben bu tarz yeniliklere kesinlikle düşmanımdır. Üzerinde durulan.neredeyse imzasını atmadığı diyecektim . nankörce bir davranış. Bismarck'ı kovan adam. tatilde ne yapacağınızı düşündünüz mü?" "Belki oğlumla Balbec'e gideceğiz. uyan dırdığı ilgiye. Zaten kralın tarzı bu." "Evet.ülke arasındaki. irticalen konuşurken. daha da önemlisi. çok cazip. beni çok sevindiren bir proje. bilinmezliğe dalmak olur. II. üstelik de zırva diyebileceğim bir aptallık! Zaten bir dur diyen olmazsa.çok enderdir." . Ama hazırladığı konuşmalarda. bir kelime aslında. bilmiyorum. "Her şeyden önce. yirmi yıllık müzakerelerden daha çok yarar sağlamıştır. yavaş yavaş Bismarck'ın bütün politikasından da vazgeçebilir pekâlâ. Bu konuda taraf tutmakla suçlanmam mümkün değil. Suçtan da öte. de Norpois." "Evet. "Ah! Hiç sormayın!" der gibi gözlerini havaya dikti. Alman imparatorunun son telgrafından hoşlanmamış olacağınızı düşünmüştüm. bu da. ama bakınız ne büyük sükse yaptı. Theodosius'un renkli ifadesiyle 'akrabalıkları' daha da pekiştirmek konusunda böyle bir konuşma. getirdiği yeni sese bakınız. Bu seyahate sizinle birlikte çıkmayı çok isterim dostum. Her gün böyle bir mücevher bulduğunu söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim." "Eşim belki gelecek yaz kendisini İspanya'ya götüreceğinizi söyledi beyefendi.

görülmeye değer. değil mi beyefendi?" diye sordum. ki bu da zaten son derece soğuk bir üsluptur ve taşı dantel gibi işleyen gotik mimarların zarafetini. Ama öğrendiğime göre."Ya! Balbec hoştur. oldukça ilginçtir. hayalgücünü hiçbir bakımdan müjdelemez. "itiraf etmem gerekir ki çok farklı bir davet uğruna gidemedim. hoşunuza gideceğini sanıyorum. Chartres Katedrali'yle ve benim favorim olan. "Hayır. durumunun gerektirdiği konfor ve koşullarda yaşamasını sağlayacak mükemmel bir otel yapılmış kısa bir süre önce. Çok sevimli villalar yapmaya başlamışlar. Yolculuğun. "Fena sayılmaz. niçin Balbec'i seçtiniz?" "Oğlum o yöredeki bazı kiliseleri. yakınındaysanız. Balbec'in güzelliklerinden birinin. yağmurlu bir günde yapacak şey bulamazsanız." "Dün Dışişleri'nin yemeğine gittiniz mi? Ben gidemedim." "Ama Balbec Kilisesi'nin bir bölümü Romanesk değil midir?" "Gerçekten de Romanesk'tir. Balbec Kilisesi. özellikle Balbec Kilisesi'ni görmeyi çok arzu ediyor." dedi babam. sevimli villaları olduğunu öğrenmenin üzüntüsünü yenerek. daha çok da orada kalışımızın yorgunluğu sağlığını bozar diye korkuyordum biraz. ama gerçek birer işlenmiş mücevher olan Reims Katedrali'yle. de Norpois gülümseyerek. eşsiz Paris Sainte-Chapelle Kilisesi'yle kıyaslanamaz. Tourville'in mezarını görürsünüz." dedi M. Bahsini . birkaç yıl önce uğramıştım. oraya girebilirsiniz. kulakardı etmeyecek bir hanıma muhakkak vermem gerekiyor. Ama sorabilir miyim.’’ 'Ta! Bu bilgiyi." "Balbec Kilisesi harikulade bir kilise.

Swann'ların ne tür misafirleri olabileceğini merak ettiğinden. ama karıları o gece rahatsız olduklarından gelememişlerdi. onun adına telaşlanırdı." diye cevap verdi büyükelçi.. orası daha ziyade beylerin gittiği bir ev. zevksizlik. cumhuriyetçi sosyeteden kadınlar. hâlbuki öyle değil.. saflıkla perdelenmiş bir incelikle. bu beni çok şaşırttı. Kim bilir? Belki bir gün politik veya edebî bir salon olur. belli etmemekle birlikte." (Svan diye telaffuz ediyordu) "tabakasından ziyade.. Babamın sıkıntılarını önce annem algılardı. bizden önce yurtdışında duyulması gibi. hatta hanım arkadaşı vardı. güzel Madame Swann'ın. M. Annem yine de. ama. bu bakışlardaki fesatlığı yumuşatırmış gibi yapıp. Hatta bence Swann memnuniyetini biraz fazla gösteriyor... onun gibi zeki bir adamda. 'Bir tek boş gecemiz yok’ diyordu. üstelik yakınlığından hiç de gurur duyulmayacak kişileri sayarken öyle bir densizlik. tıpkı Fransa'yla ilgili birtakım kötü haberlerin." diye ekledi..duymuş olabileceğiniz bir hanımın yemek davetine katıldım. "Gerçeği tam olarak yansıtmak için. Sanki iftihar edilecek bir şeymiş gibi ikide birde. irkildi. Çünkü Swann'ın çok sayıda erkek. "Tanrım. fazla ileri gitmek. babamın biraz sonra canını sıkacak bir şey karşısında. Bana öyle geliyor ki. boşbo- . Zaten onlar bu durumdan memnun görünüyorlar. Karısının gelecek hafta evlerine davetli olduğu. "şunu da eklemem gerekiyor: Oraya giden kadınlar da var. nasıl söylesem. Swann'ın. neredeyse görgüsüzlük sergiledi ki. Etrafına yönelttiği bakışların tatlılığı ve ağırbaşlılığı. babamdan daha süratli bir duyarlılığı olduğundan." Annem. de Norpois'ya orada kimlerle karşılaştığını sordu. Birkaç evli erkek de vardı. ustaca abartıyordu. tam bir sonradan görme gibi.

üstesinden gelinecek çok fazla direnişle karşılaşacağını düşünmüştür. Katiyen! Zaten kocası o durumda düelloyu kabul etmeyecek adam değildi. mali bakımdan en güçlü kimselerden biridir. bu onun alışık olduğu bir dünya değil . hem çok şaşırdım. üstelik de son derece seçkin insan tanıdığı halde. şunu diyebilirim ki. Swann'ın son derece zengin.Madame Swann'la ilişkiye girme fikrine tamamen karşı çıkmayabilirdi. Kadının servetinden bahşedildi. fevkalade bir evlilik yapmış bir halası vardır. Swann'ın bu yolda bir girişimi olmamış. Paris'in kalburüstü kişilerinden herhangi birinin Madame Swann'a bir saygısızlık ettiğini söylemek istemiyorum. ziyaretinden ötürü hararetle teşekkür ettiğini. Her şey bir yana. bir kestaneli puding daha mı? Bu Lucullus'a yaraşır ziyafetten sonra kendimi toparlamam için Karlsbad'da bir kür fazla olmayacak doğrusu. Ne. kocası. işin en garip tarafı. Evliliğinin hoş karşılanmadığı kesin. böyle kibar.. hanım arkadaşlarının hepsi. hem de çok güldüm. Ama duyduğuma göre. en hafifinden çok karışık diyebileceğimiz bir çevre için böyle çaba göstermesi. dostları ve tanıdıkları da aynı şeyi yapsın diye enikonu bir kampanya yürüttü.. Her neyse. en seçkin çevrelerde aranan bir adamın. Bu hanım Mme Swann'ı evine kabul etmeyi reddetmekle kalmayıp. hatta çoğu olmasa bile. eşini ziyaret etmek istediğini söyleyişini görünce.ğazlık etmiş olmak istemem ama. Swann bu çevrede kendini kaybolmuş gibi hissediyor olsa gerek. Belki Swann. o kadar fazla sayıda. izin verirlerse Madame Swann'ın. o durumda da. ki o da koca bir martaval. bir tanesi var ki çok da soylu bir hanımdır . itiraf etmeliyim ki. Ayrıca. muhtemelen koyun gibi onun izinden gidenler olurdu. ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürüne. Ben Swann'ı çok eskiden tanıyan biri olarak. bütün bunlar hoş görünmedi. Swann'ın.

Tabii ki. Swann'ın karısından söz edişi çok şakaya alınıyor. Bütün inceliğine rağmen bir o kadar da saf olan zavallı Swann ise. Zaten kadın sürekli kavga çıkarıp huysuzluk ettiğinden. de Norpois'nın sandığı kadar tuhaf değildi. ne yaptığını bilmediğine de inanmıyorum. Gelin görün ki. Swann'ın mutsuz olduğunu sanmıyorum. kızını babasından uzaklaştırıyordu. Evlenmelerinden önceki yıllarda. artık hiçbir şeyin kadını durduramayacağını. Swann da ondan geri kalmıyormuş. Kadının uçarı olmadığını söylemiyorum. hayatlarının bir cehennem olacağını sanıyordu herkes. bir melek kadar yumuşamış gibi görünüyor. zaten. Swann ne zaman bir isteğini yerine getirmese. her defasında kızının kaçırılmasını bir tesadüf sanıyor. . Swann'ın bir gün gelip kendisiyle 8 Molière'in oyunu: Le Cocu Imaginaire (Hayalî Boynuzlu). Bununla birlikte. belki de M. gidip bunu cümle âleme ilan etmesini beklemiyordu. buna rağmen karısının mükemmel bir eş olduğunu söylemesi mübalağalı bulunuyor. tahmin edebileceğiniz gibi hiç durmayan fesat dillere bakılırsa. Bütün kocaların tercih etmeyeceği bir tarz olsa da. amacına ulaşıp Swann'la evlendiği gün. hatta alay konusu oluyor. Mme Swann'ın kocasını kendi tarzında sevdiği inkâr edilemez. hiç kimse Swann'ın ne olduğunu (Molière'in kullandığı kelimeyi bilirsiniz)8 aşağı yukarı bilse de. Ama kadın Swann'ın kendisi için yaptıklarına minnet duyuyor ve herkesin korktuğunun aksine.açıkçası. kadının oldukça çirkin şantaj manevralarına başvurduğu da doğru." Bu değişiklik. gerçeği görmek istemiyordu. Hâlbuki zannedildiği kadar yanlış bir tespit değil bu. söz aramızda. bu kadını çok uzun zamandır tanıyan ve hiç de aptal olmayan Swann'ın. Odette. tam tersi oldu.

Kısa bir süre önce. olur olmaz tekrarlayıp duruyordu." diye cevapladığını görmüştü. "Erkeklerden her şey beklenir. "Ne de olsa. ona gençliğini adamış bir kadın için böyle bir şey yapması çok hoş değil mi?" diye sorduğunda da. sergilediği çekilmez kişiliğin asıl kişiliği olmadığını. gündelik." dermiş gibi bir göz kırpışıyla ifade bulan iyimser özdeyişin pabucu dama atılmıştı. "Seven erkeğe her şey yapılır. hiçbir şey imkânsız değildir. Hatta Swann'ın öfkelendiği zamanlar söylediği gibi onu büsbütün terk edebileceğini bile düşünüyordu. "Korkmayın. mesela kendisinin Swann'la beraberliğinden daha kısa bir beraberlikten sonra. ama kesinlikle organik olmayan tatsızlıklara neredeyse sihirli . doğrudan sorgulayıp. herkes istediğini yapar. de Norpois'dan daha derinlemesine muayene yapan biri. kırıp dökmez. Ve böylece." der gibi. Odette'i hırçınlaştıran şeyin bu küçük düşme duygusu. Bu arada Odette arkadaşlarının. Swann'ın ters ters. çaresiz bir hastalık olmadığını şüphesiz teşhis edebilir. evlilik düzeninin." dediğini duymuş ve bu karamsar özdeyişin derinliğinden çok etkilenerek kendisine mal etmişti. artık nispeten saygı gören. üstelik çocuksuz olarak evlenmiş olan. "Sence çok iyi etmemiş mi. Swann'ın buz gibi bir sessizliğe büründüğünü. bu utanç olduğunu. heykeltıraş bir kadının. bende bu şans olduktan sonra. Swann'ın tutumuyla ilgili neler düşündüğünü de kendisine dert ediyordu. hepsi o kadar salak ki. bu can sıkıcı. yüzünde. M. yani yeni bir düzenin. "Ben kötü demiyorum.evleneceğini düşünmemişti. Odette'in hayatını o zamana kadar yönlendirmiş olan. sonucu. Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndaki balolara davet edilen bir arkadaşının. ne zaman saygıdeğer bir adamın metresiyle evlendiğini artniyetle Swann'a haber verecek olsa. yılgın bir tavırla. hepsi o kadar adi ki." özdeyişinin.

eski ilişkilerde. kişiliğiyle olduğu kadar zekâsıyla da ilişkiliydi. aslına sadık ve sevilen suretini hayalinde taşıdığı özelliklerini. sadece bir metresin. Swann'ın bazı kişilik özelliklerini. aile sevgisinin tatlılığına ve gücüne yakın bir şeyler bulunur. Bununla birlikte. Hemen hemen herkes bu evliliğe şaştı. Swann yazarlık yaptığında. özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini. Yine pek az insan. şunu fark etmek mümkündü: Pek tabii. çok iyi tanırdı. Odette örneğinde. o insan bizim bir kusurumuzu yargılamak için bizimle aynı görüş açısını benimsediği zaman kutsallaşmış olur. Odette için terzisinin ismi kadar bildikti. Swann'ın bu tuhaf özelliklerinden bazıları vardı ki. diğer bütün insanların görmezden geldiği veya alay ettiği. hatta değiştirmeyi en çok istediklerimize bile öyle sıkı sıkıya bağlıyızdır ki. Şüphesiz. bir kız kardeşin. asıl şaşırtıcı olan budur. Odette'in bunları fark etmesi daha kolay olmuştu. çok az insan kavramıştır. Vermeer ismi. bizim kendi alışkanlığımıza. o kadar ki. fazladan bir kişi. kendilerinin gördüğü varlıkla aynı olmayan bir varlığın. bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı. kökleri yine de kişiliğinde olduğundan. Swann'ın zekâsını hiçbir zaman tam olarak anlamadığı halde. bizim için zamanla dev boyutlara ulaşmasını doğal kabul edebilir. buna rağmen. Bir insanla aramızdaki bağlar. süratle son vereceğini kolaylıkla kestirebilirdi. aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın. dostça şakacı bir alışkanlık kesbettiği için. Bu özelliklere. anne babamızın alışkanlığına benzer hoşgörülü. incelemeleri . bir kadın zamanla bu özelliklerimize karşı.bir şekilde. hiç değilse bütün çalışmalarının başlıklarını ve bütün ayrıntılarını bilirdi. öyle görünüyor ki.

belki de yazılarında bu özellikleri bulmak istemekte haksız sayılmazdı. böyle bir evlilik çerçevesinde söz konusu kişinin kafasında kurduğu hayaller. Jockey Kulübü'ne veya Fransız Enstitüsü'ne girmek istemesine sebep olan kişilerin hiçbirisini yirmi yıldır görmüyorsa. Swann'a. Swann'ın daha canlı eserlerle nihayet parlak bir başarı kazanabileceğini. düşmanınız sonunda gözünüzdeki bütün önemi kaybedecektir. o sıralarda. şaşaalı bir evlilik yaparak konumunu sağlamlaştıracağını. Ne var ki. Bu tür bir evliliği gülünç bulan. Bréauté ne der?" diye düşünen. dışarıdan beslenmeye muhtaçtır. onun Swann'da en çok beğendiği özelliklerin bunlar olmasıydı. Verdurin'lerde her şeyden çok değer vermeyi öğrendiği bir şeyi yapma. bu tür sosyal idealleri olan insanların arasında. Odette'in bunu istemesinin sebebi. bu özelliklerin. tüm hayaller gibi. yirmi yıl önce Swann'ın kendisi de vardı. bütün bunlara ek olarak. onlara daha çok yer vermesini tavsiye ederdi. mektuplarında ve konuşmasında olduğu gibi fark edilmediğinden yakınırdı Odette. o Swann ki. Belki de. kendileriyle ilgili olarak. size hakaret etmiş olan adamı küçük düşürmektir. Paris'in en gözde erkeklerinden biri haline geleceğini düşünmüştü. solup tamamen silinmemek için. Jockey Kulübü'ne girebilmek için kendini paralamış. de Guermantes ne düşünür. böylece kendisinin de. bu topluluklardan birinin veya diğerinin üyesi olma ihtimali kendisini katiyen .yayınlandığında. ama bu özellikleri de Swann'a daha ait oldukları için beğendiğinden. İnsan. Ama ülke değiştirir ve bir daha adını bile duymazsanız. En büyük hayaliniz. yani bir salon sahibi olma imkânı bulacağını düşünüyordu. "Mlle de Montmorency'yle evlenirsem M.

Odette ise aksine Guermantes Düşesi'ne hiç aldırmıyor. onu ve özellikle de kızını.heveslendirmez. böyle uçsuz bucaksız bir gökler âlemi içerisinde gezineceğine. bir hastalık. bir din değiştirme gibi. kendisini (üstelik snopluğu yüzünden değil) kaygılandıran bir tek kişi olmuştu yeryüzünde. kabulün sebebi gelenekler. çünkü Odette. Ama Swann düşüncelere daldığı saatlerde. uzun bir ilişki. eninde sonunda kabul görürler. yozluğundan olmasa da sanatçılığından ötürü. saraya damat olmaktan veya kendisine hiç yakışmayan bir evlilik yapmaktan. Zaten öyle olmasaydı değeri iyice artardı. Odette'i karısı olarak gördüğü zaman. sadece kendisinin bir üstünde yer alan insanları düşünüyordu. eski hayallerin yerine yenilerini koyar. Odette'le evlenme ihtimalini her düşündüğünde. kendisini çok uzun zaman önce bu heveslerden manevi anlamda koparmıştı. . kayınpederinin ölümüyle kısa zamanda Guermantes Düşesi unvanını alan Laumes Prensesi'ne götüreceği anı zihninde canlandırıyordu. tıpkı Mendel'cilerin yaptığı gibi ya da mitolojide anlatıldığı gibi bir melez tür yaratmaktan. çok sayıda örneğe güvenmek. insanlar arasında ayrım yapmayı istememek de olsa). ne olursa olsun bir haz duyacaktı. o da Guermantes Düşesi'ydi. sosyete heveslerinden vazgeçmek durumunda kalmadı. genellikle en değerli evliliklerdir (gerçekten de. Ayrıca belki de Swann. istisnasız bütün evli çiftler. mutlaka. Öte yandan. çünkü kadının veya erkeğin satılmış olduğu. tıpkı bir inziva. küçültücü evlilikten para evliliği anlaşılmamalıdır. Küçültücü evlilikler. kendisini başka soydan bir canlıyla. Swann Odette'le evlendiğinde. Onları başka kimseye tanıştırmak istemiyor. çok özel bir mutluluk uğruna fedakârlık yapmak anlamına geldiğinden. az çok cazip bir durumdan. bir arşidüşes veya bir yosmayla çiftleştirmekten.

Aksine. Guermantes Düşesi'nin Gilberte'e göstereceği sevgiyi. hatta gerekirse kimsenin haberi olmadan.ama düşesin kendisiyle ilgili Odette'e. Swann'ın ölümünden sonra Guermantes Düşesi'nin Odette ve Gilberte'le ilişki kurduğunu da göreceğiz. dolayısıyla en imkânsız sandığımız sonuçları da doğuran nedensellik. bazen de hayatımız tükendiğinde tamamlanır. nasıl harcayacaklarını düşünen kişilerin titizliğiyle davranıyordu. duygulanıyordu. Swann'ın Odette'le evlenmesindeki amaç. hatta kelimelere döktüğünde. kızını şımartarak kendisini nasıl gururlandıracağım kurduğunda. düşesin onları asla tanımayacağını düşünmesine sebep olacak kadar mutlak bir biçimde veto edildiğini göreceğiz. Swann bunu kendi tecrübesinden bilmiyor muydu? İlk gördüğünde hoşlanmamış olsa da tutkuyla sevdiği ve artık sevmezken. hayal edilen ayrıntılarda. üstelik Swann'ın. Belki bu konuda geleceği fazla karanlık görmese. bütün . Guermantes Düşesi'ne tanıştırmaktı. Eninde sonunda mümkün olan hemen hemen bütün sonuçlan. tıpkı tutarını keyfî olarak belirledikleri bir piyangoyu kazansalar. Odette'in Mme de Guermantes'a neler söyleyeceğini. ölürken.bu kadar küçük bir şeye bunca önem vermesine rağmen . Swann'ın karısı ve kızı adına arzuladığı. denebilir ki. hatta varlığımız tarafından daha da yavaşlatılan bu işleyiş. ancak arzumuz. istediği kaynaşmanın. kendisinin hazır bulunmayacağı. İleride. bazen ağır bir işleyiştir. Kararlarımıza eşlik eden hayallerin bu kararları teşvik ettiği ölçüde. Swann'ın içindeki. sosyeteye ilişkin tek hevesinin nasıl yasaklandığını.akıllılık etmiş olurdu. zevkini çıkaramayacağı bir zamanda olabileceği ihtimalini saklı tutsa . başka kimse yokken. Tanıştırılma sahnesini kendi kendine canlandırırken. onu ve Gilberte'i. onu hızlandırmak isterken engelleyen arzumuz.

onlara borçlu olunan her şeyi almayı en iyi bilenleri. ama yanılgıya yer vermeyen işaretlerle." diye cevap verdi M. Swann'ın dostu olup olmadığını sordum. Orta Avrupa ülkelerinin birinde." "Ama Paris Kontu'na tanıştırılması mümkün olmamıştır herhalde. Muazzam çalışma gücünün ve özümleme yeteneğinin. kendisine duyduğum saygıyı gururla ifade ederim. tekrar babama dönerek. umutsuzluğa düşen varlık ölmüşken evlendiği Odette'le evliliği. Ama konuşma sırasında tesadüfen adı geçtiğinde. Tabii. küçük bir tren istasyonunda Mme Swann'ı görmüş. "Tanrı biliyor. izleniminin netice itibarıyla hiç de olumsuz olmadığını göstermekte bir sakınca bulmamış. içinde rahatça yüzdükleri mavi bakışlarını. prens. bazen aynı zamanda kamuoyunun hükümlerini (en haklı . benim naçiz şahsıma dikmişti. "En şan ve şeref sahibi olanları. de Norpois." diye ekledi. bu saygının sınırlarını aşmadan size oldukça ilginç bir olay anlatacağım: Dört yıl kadar önce. çünkü konuşmanın Swann'dan başka bir konuya geçmesinden korkuyordum. daha hayattayken. "Doğrusu bilemiyorum. (yakışık almayacağı için) Mme Swann'ı nasıl bulduğunu Monsenyör'e sorma cüretini göstermemiş. değil mi?" diye sordu babam.konumumun zorlaştıracağı kişisel bir ilişkim olmamakla birlikte. neredeyse gözle görülmez diyebileceğimiz. prenslerin ne yapacağı belli olmaz." diye cevap verdi M. adeta ölümünden sonra olacakların bir önbelirtisi değil miydi? Ben Paris Kontu'ndan söz açtım.hayatını Odette'le geçirmeyi o kadar isteyen. "prensle . de Norpois bana dönerek. "Evet. öyle gerçekten. prens.her ne kadar resmî bir mevki değilse de . kendi hayati ortamlarıymış gibi. yakınlarından hiçbiri. ölümden sonra gelen bir mutluluk.

M. Paris Kontu'nun ise. Bergotte oradaydı. (Kendi zekâm konusunda. başını kibarca bana doğru eğerek. yaşlı diplomatın mavi gözlerini yaşarttı." "Sayın büyükelçi. ona ait olan her şeye." dedi annem. hem nezaket icabı. "Oğlum kendisini tanımıyor. küçük bir kahkaha attı ve birkaç saniye süren bu gülüşü. yeter ki birtakım bağlılıkları ödüllendirmek söz konusu olsun. incecik kırmızı liflerle damar damar olmuş kanatlarını titretti. genellikle beni kıvrandıran şüphelerden çok daha . kavrayışına hayran olduğu duru bakışlarını bana dikerek. "Evet. benim yaşımdaki bir çocuğun sorularına bile. sizin izleniminiz ne oldu?" diye sordu annem. Sanki babama nezaket göstermek istediğinden.olanlarını bile) en az göz önüne alanlardır. "Aman Tanrım!" dedi M. "Büyüleyici bir hanım!" "Acaba bu yemekte Bergotte adında bir yazar da bulunuyor muydu efendim?" diye çekinerek sordum. Bismarck'ın. fakat çok beğeniyor. de Norpois. aslında çok zeki bir çocuk olan Swann'ın sadakatini daima büyük bir teveccühle kabul ettiği. gerçekten önem verir gibiydi. "Kendisini tanıyor musunuz?" diye sordu. o yaştaki insanlardan bu kadar kibarlık görmeye alışkın olmayan." dedi M. sözlerinin her zamanki ölçülülüğüyle çelişen bir eski uzman şevkiyle cevap verdi: "Bence fevkalade!" Bir kadının yarattığı güçlü bir izlenimi itiraf etmenin (neşeli bir ifadeyle yapıldığı sürece) konuşma yeteneğinin özellikle beğenilen bir şekline girdiğini bildiği için. su götürmez bir gerçek. burnunun. konuşmayı Swann'lar konusundan uzaklaştırmamaya çalışarak. de Norpois. hem de meraktan. de Norpois.

yeryüzünde en yüce bulduğum şeyin. belli bir düzeye ulaşamamıştır. değersiz ve pek cesur olmayan bir yazar. kendiniz de bunun çocukça bir karalamadan başka bir şey olmadığını açıkça söylediğinize göre. Bu beyefendilerin Sanat İçin Sanat dedikleri pek kutsal akıma küfür etmiş olduğumu biliyorum. . bir yazardan. onun beğenilerinin en alt basamağında yer aldığını görüyordum. Kitapları temelden yanlıştır. belki de daha büyük değişikliklerin arifesinde olduğu günümüzde.) "Ben bu görüşe katılmıyorum. Ama sonuç olarak bir kavalcı.ciddi şüpheler uyandırmaktaydı içimde. çünkü benim kendimden kat kat." (gerçekten söylemiştim. hatta temelden yoksundur. bu da pek fazla bir şey sayılmaz. kelimeleri ahenkli bir biçimde düzenlemekten daha acil işler var yapılacak.varsa da azdır . bununla birlikte. binlerce kat üstün gördüğüm. Şimdi sizin Bergotte'a olan son derece abartılı hayranlığınızı göz önüne alınca. inkâr etmiyorum. ama çağımızda. kavalı güzel çaldığını kabul etmek gerekir. salt biçimin değerleri üzerine boş Bizans tartışmalarıyla bize her an. kabul edersiniz ki. Sağlam bir kurgusu olmayan kitaplarında çatı diyebileceğimiz şeyi katiyen bulamazsınız. biraz önce bana gösterdiğiniz birkaç satırı daha iyi anlıyorum. Hareket yoktur . epeyce özentili ve yapmacık olduğu halde. Bergotte benim kavalcı diye tanımlayacağım biri. Bergotte'un tarzı bazen gayet hoştur. Hayatın giderek artan karmaşıklığının okumaya neredeyse zaman bırakmadığı bu çağda. hem içeriden. her yerde onca tehditkâr ve yeni sorunun çıktığı bir zamanda. hem de dışarıdan çifte barbar istilasına uğrayabileceğimizi unutturan bir zekâdan daha fazla şey beklemeye hakkımız var.ama daha da önemlisi. ama bütün olarak baktığımızda oldukça zorlama. Avrupa haritasının köklü değişikliklere uğradığı.

ama hiç de öyle düşünmüyordum) "üzerine bir sünger çekmesem. bu kadar kasıntı. Sizin satırlarınızda. Ne var ki kusur şimdiden aynı kusur: tumturaklı kelimeleri art arda dizip ancak ondan sonra muhtevayla ilgilenme tersliği. sizden başka kişiler de var. Bergotte'un kötü etkisi görülüyor. zamanında kendisini şair sanmış tek kişi siz değilsiniz. deyim yerindeyse dağarcığında. Buna rağmen eserin. Ben onun böyle bir tek eserini görmedim. Ba na gösterdiğiniz yazıda. anlaşılmaz bir zihin. yazarından kat kat üstün olduğunu da belirtmem gerekir. Şaheserler o kadar sık rastlanan şeyler değillerdir! Bergotte'un başarıları arasında.Bergotte'un kitapları en azından sıkıcı değildir. sizin bu yaşta daha temel kavramlarına bile sahip olamayacağınız. Son derece dağınık. sıkıcı bir kitap gibi . onun üstün niteliklerinin hiçbirinin olmadığını söylemem eminim sizi şaşırtmayacaktır. çünkü Bergotte. Affetmek. bütün o biçimsel çetrefillikler. bu kadar terbiyeden mahrum bir kimse olamaz! Konuşması kâh bayağı. vicdanında aynı günahı taşıyan. bu kadar kendini beğenmiş. Bir yazar hoş birkaç havai fişek patlattı diye hemen şaheser damgası yapıştırıp ortalığı velveleye veriyorlar. ilhamın kanatlandığı bir roman. esasen tamamen yüzeysel. kütüphanenizin sevilen bir köşesine yerleştireceğiniz bir kitap yoktur. eşsiz bir ustalık kazanmıştır. haksızlık etmiş olurum. Yazarları sadece kitaplarından tanımak gerektiğini ileri süren zeki kişiyi haklı çıkaran bir örnektir Bergotte! Kendi kitaplarına bu kadar aykırı. Ne de olsa. babalarımızın Apollon kâhini dedikleri . yoz aydın incelikleri bana pek boş ve anlamsız geliyor. bilhassa gençlik günahlarını affetmek. belirli bir üslubu yaratma sanatında. Bergotte'un kitaplarında bile. kâh kitap gibi. üstelik kendi kitaplarından biri değil. Eşeğe ters binmek yani. büyüklüğün şanındandır.

benim orada büyükelçilik yaptığım dönemde. "Karşı karşıya getirilmemiz. de Norpois'nın söyledikleri beni yıkmıştı. ilginç olmanın da bir yoludur). bazı sayfaları antolojilere alınmayı hak eden Cinq Mars'ı da yazmadı. de Norpois benim sır f büsbütün yanıltıcı. bir zamanlar dehanın uçsuz bucaksız hacmini doldurabilecek şekilde genleşmişken. zihnim. Kırmızı Mühür"ü de. de Norpois'nın onu bir anda kapatıp sınırladığı dar niteliksizliğin içine hapsolmuştu. epeyce hırçın olmaktan başka pek bir seçenek bırakmadı (aslında bu. hatta sadece ciddi düşüncelere kendimi vermeye çalıştığımda karşılaştığım zorlukları düşünüyordum. büyükelçinin yutacağı bir şey değildi. Bergotte bundan birkaç yıl önce. kendisini bana Metternich Prensesi tanıştırdı. çökmüş hissediyordum. vaktiyle Combray'de birtakım pek basit duygularla veya Bergotte'u okuyarak. M. Şüphesiz. boş bir hayal yüzünden güzel bulduğum şeyi. Aksine. kendisine sağlanan kabın boyutlarından başka boyutu olmayan bir sıvı gibi. nesnellikle. bana da. Sainte-Beuve müydü. bana çok değerli gibi görünen bir hayal âlemine dalmıştım. gelip kaydoldu. zihinsel açıdan bir sıfır olduğumu ve edebiyatın bana göre olmadığını bir kere daha hissettim. (dışarıdan. Ama bu âlemi. en zeki uzman tarafından değerlendirildiğinde) ne aşağılık bir durumda olduğumu göstermişti bana. bir yazı yazmaya. derhal kavrayıp keşfetmişti.türden. öte yandan. ifade şekliyle daha da tatsızlaştıran bir adam. şimdi büzülmüş. Loménie miydi. Ama Bergotte. hatırlamıyorum. M. en yetkili." Kendisine takdim ettiğim yazı hakkında M. Kendimi yıkılmış. hiç şüphe yok ki. bir Viyana ziyareti yapmıştı. "Bergotte'a da. üstelik söylediği şeyleri." diye ekledi babama dönerek. davet . mensur şiirim yansıtıyordu. Vigny'nin aynı kusurunun insanı bıktırdığını anlatır.

namussuzluğun da kabul edemeyeceğim bir derecesi vardır. Swann'ın. Hiç belli olmaz. sofrada. hastalıklı pişmanlıkların bitmez tükenmez ve laf aramızda biraz bayıltıcı çözümlemeleriyle. hiç de parlak olmayan düşüncelerimi göz ardı edebilirdim. Bununla birlikte. itiraf etmem gerekir ki. Başka insanlara oranla aşırı mutaassıp olduğumu düşünmüyorum. prenses tekrar rica etti.doğruyu söylemek gerekirse pek küçük bir ölçüde . Her neyse. ahlakçı kesilen Bergotte'un. ufacık günahlar için sıkıcı ahlak dersleriyle (ki bunların da bedeli bellidir) dolu kitaplarında. özel hayatında bu kadar düşüncesizlik. ayrıca. kendisine bir karşılık vermekten kaçındım. Bergotte'un netice itibarıyla. salona geçtiğimiz bir andan yararlandım. Hatta bu onun yegâne mazereti. heyecanımı gizlemem mümkün olmazdı." "Acaba Mme Swann'ın kızı da var mıydı bu yemekte?" diye sordum M. fazlasıyla maneviyatçı. Ben yurtdışında. özel hayatıyla ilgili. bekâr olduğumdan. Bu sebeple. o da.şereflendirdiği Fransa'yı temsil ettiğimden. beyefendinin tarafından pek iyi bir gözle görüldüğümü sanmıyorum. sancılı kuruntuların. fakat yine bir sonuç alamadı. . evli bir aile babasına kıyasla büyükelçiliğin kapılarını biraz daha serbestçe açabilirdim belki. çünkü adam aslında hasta bir tip. hatta açık söyleyelim. Ne var ki Bergotte tek başına seyahat etmiyordu. benimle birlikte onu da davet etme nezaketini ne dereceye kadar takdir ettiğini bilemiyorum. edepsizlik sergilemesi. Bu soruyu sormak için. bu namussuzluğu iyice iğrenç kılan bir şey daha var. de Norpois'ya. Eğer davet edilmeyi kendisi istemediyse tabii. kıpırtısız ve aydınlığın ortasında.edilmek istiyordu. bir ölçüde . üstelik hanım arkadaşının da davet edilmesi konusunda ısrarlıydı.

çok zarif bir kızdır. sonra cevap verdi: "Evet. yani. güzel kadınları seyretme zevkinin son derece doğal olduğunu. annesine hiçbir zaman yetişebileceğini sanmıyorum. birlikte oyun oynuyoruz." "Ben Mile Swann'ın yüzünü daha çok beğeniyorum. yemekten önce. ama annesine de hayranım. pek hatırlamıyorum. M. itiraf etmeliyim ki. evinden güzel bir ev olarak söz ettiğimi duyup. de Norpois bu sözleri söylerken. umarım bunu söylemekle." "Ya! Bunu mutlaka söyleyeceğim onlara. Buna rağmen." "Mile Swann'la Champs-Elysees'de. aynı derecede şerefli başka sarraflardan ve aynı derecede güzel bir başka evden de aynı hevesle söz edeceğimi düşünen bütün insanlarla aynı durumdaydı. bir deliyle sohbet eden aklı başında bir adamın. babasından şerefli bir sarraf." M. değil mi? Tabii." "Anlaşıldı. Belki de arkadaşlarına gidiyordu. karşısındakinin deli olduğunu henüz fark etmemiş olduğu an. Kendisini pek az gördüğümü belirtmeliyim. birisi bize bu güzel kadınların birinden coşkuyla söz ettiğinde hemen onu âşık yerine koyup . ev sahibimizin kızı sıfatıyla tanıştırıldığını hatırlıyorum. aynı derecede zeki başka bir adamdan. erkenden yatmaya gitti. on beş yaşlarında bir genç kız. fazla güçlü bir duygunuzu incitmiş olmuyorum. şimdi anlaşıldı! Gerçekten. birkaç saniye boyunca. on dört. de Norpois. Gördüğüm kadarıyla Swann ailesiyle yakından alakadarsınız. ben de kendisini çok hoş buldum.M. çok hoşlarına gidecektir. bir an hatırlamaya çalışır gibi durdu. benim Swann'dan zeki bir adam. sırf kendisini geçerken görürüm umuduyla Boulogne Ormanı'na gezintiye gidiyorum. de Norpois.

İnsanın. zihnini meşgul etme. bunun bir başka benzer kelimeyle karşılaştırılmayacağım düşünürler. sohbet ettiğimiz kişilerin bilincine nüfuz edemediğini. tefrika yazarının her şeyin unutulmaya aday olduğunu ileri süren felsefesi. kendi önemimizi gözümüzde büyütmek korkusuyla. daha doğrusu Minerva'ya hatlarını veren ihtiyarın özelliğini edinmiş bir Olympos tanrısı gibi. benim hayranlığım karşısında minnetini kabartma. başkalarının doğumdan ölüme anılarının yayılmak zorunda olduğu alanı büyütüp dev boyutlara getiririz ve konuşmalarımızın. bir esintinin akışkanlığını. ona önemli bir kişinin arkadaşı olarak görünme. Ama benden Gilberte'e ve annesine söz edeceğini söyleyince (böylece. uzun süre suda kalmış izlenimi uyandıran. Ama insanlığın binlerce yıllık tarihiyle ilgili olarak bile. hele hafızada hiç yer etmediğini zannederiz.bu konuda şakalaşmanın. görünmez olarak bizzat Mme Swann'ın salonuna girerek ilgisini çekme. Suçlular da zaten bu tür bir varsayıma göre hareket ettikleri içindir ki. Mme Swann nezdinde şüphesiz sahip olduğu nüfuzu benim lehime kullanacak olan bu önemli şahsa karşı içimde öyle bir sevgi canlandı ki. gelecekte kendisi tarafından davet edilmeye layık biri izlenimi yaratma ve ailesinin özel hayatına dâhil olma imkânı elde edecektim). tavırlarımızın ayrıntılarının. her şeyin korunacağını öngören zıt bir felsefe kadar doğru olmayabilir . belli belirsiz bir hareket yapar gibi oldum. onu desteklemeye söz vermenin. terbiye icabı olduğunu biliyordu. yumuşak. kırışık ellerini öpmemek için kendimi zor tuttum. sözlerinin ve hareketlerinin başkalarına hangi ölçüde göründüğünü tam olarak hesaplayabilmesi aslında zordur. beyaz. söyledikleri bir kelimeyi sonradan hafifçe değiştirirler. Benden başka kimsenin fark etmediğini sandığım.

"On yıl sonra bütün bunları kim hatırlayacak?" diye söz ederken. insan dimağını oluşturan dalgınlık ve uyanıklığın. bir şaheserden. beyefendi!" dedim M. Ama şunu . de Norpois'nın misafir olduğu bir evde. hele "şöhret anı”nı yaşayan bir şarkıcıdan bize. ömür boyu size minnettar kalırım. Bununla birlikte. daha önemlisi. Mme Swann'a benden bahsederseniz. ama büyükelçi gittikten sonra. genellikle. bir keresinde. birkaç yıl sonra.pekala. sürek avına davet ettiği avcıların tam listesinin bilindiğini ilk okuduğum gün duyduğum şaşkınlığın aynısıydı. Asurbanipal'in İsa'dan on asır önce. Yazıtlar Akademisi raporunda. hatırlama ve unutuşun beklenmedik oranları konusunda beni aydınlattı. Duyduğum olağanüstü şaşkınlık. ahlakçı başmakale yazarı. Aynı gazetede. hoşgörülüydü. günümüze eksiksiz gelmiş. daha önemsiz bir olaydan. bir olaydan. yıllar önce bir gece. pek değeri olmayan bir şiirden söz edilmez mi? Belki kısacık insan ömrü için aynı şey geçerli değildir. "Böyle bir şeyi yaparsanız. Bunu duyunca kulaklarıma kadar kızarmakla kalmadım. Bu "dedikodu". Gilberte'le annesine hayranlığımı bildireceğini söyleyince. üçüncü sayfada. zaten meslekten ve soydan gelen bir alışkanlıkla ketumdu. firavunlar dönemine ait. kendisi bana orada rastlayabileceğim en sağlam destek olarak görünmüştü. benim "ellerini öpmek üzere olduğum bir anı" gördüğünden dem vurduğunu anlattılar. M. hem de. Maspero'nun bir kitabında. de Norpois'nın benden söz ediş şeklinin. "Ah. hem M. hayatım size ait olur. anıların terkibinin benim tahmin edebileceğimden ne kadar farklı olduğunu görüp afalladım. hepimizin iyiliğim isteme eğilimindeydi. de Norpois'ya. çünkü babamın arkadaşıydı.

kendisine hiç takdim edilmedim. dolayısıyla şüphesiz çok zor . de Norpois'yı duygulandıracağını ve kendisine pek az zahmet. onu bizden ayıran marazi uçurumu görüverirsek." dediğinde. daha kolay bir şey olmadığını bildiğinden ve benim için bunun. söylemiş olduğum. belki de (bana kötülük etmek isteyen kişilerin bulacağı bütün şeytanca sözler arasında) onu bu müdahaleden vazgeçirecek tek sözlerdi. kayıtsızca. Derhal farkına vardım ki. Gerçekten de. Ama daha bu sözleri telaffuz ederken. tam ona diğer muhatabın. dar açılı. o ana kadar konuşulan zatın (bu örnekte ben) duymaması gereken bir şey söylediği andaki bakışı. Mme Swann'a tavsiye edilip evinde ağırlanmaktan daha basit. ansızın. M."Ne yazık ki tabancam yanımda değil. benzer zannedebileceğimiz izlenimlerimizi karşılıklı. hoş bir biçimde aktardığımız bir yabancı. yoksa bir tanesini bile sağ bırakmazdım. bana ise müthiş bir mutluluk verecek bir müdahalede bulunmaya kesin karar vermesini sağlayacağını zannettiğim sözlerim. de Norpois da bu sözleri duyunca. cebini yoklayarak. çünkü ben insanı donduracak bir hararetle teşekkür etmeye başladığımdan beri. artık gereksiz olduklarını hissetmekteydim. nasıl ki gelip geçenlere bakıp bayağılıkları konusunda anlaştığımız." Bu son sözleri.belirtmek isterim ki. yanlamasına (bir cismin perspektif çiziminde cismin bir yüzünün uzaklaşan kenarına benzer) bakışı görmüştüm. olmayan bir ilişkiyle övünüyormuş gibi görünmemek için eklemiştim. dürüstlük adına. büyükelçinin yüzünden geçen tereddüt ve memnuniyetsizlik ifadesini ve gözlerindeki dikey. aksine çok değerli. M. içimi kaplayan minnet dolu sevginin yanında pek zayıf kalan. Mme Swann'ı tanımıyorum. insanın iç konuşmalarındaki görünmez muhatabına yönelik.

ilk bakışta normal isteğimin ardında başka bir düşünce. geçmiş bir hata gizlendiğini ve herhalde bu yüzden de. Ama kimin için sorduğunu söylemeyi. Odette'in kafasında kendi hayatı ve kendi evi. şüpheli bir maksat. bana göründüğü gibi efsanevi bir varlık olarak görünmüyordu ona. kendisini tanıyan. Bununla birlikte. Mme Swann'ı yıllar boyunca her gün görebilir ve benden bir kez olsun söz etmeyebilirdi. birincinin etkisi de zaten şüpheliydi. kimsenin o güne kadar tarafımdan Mme Swann'a bir haber iletmeyi üstlenmek istemediğini. ifade etmiş olduğum. kendisini bu görevden azletmez. evin hanımının gözünde bana kazandıracağı prestijin. benim sandığım kadar büyük bir felaket değildi. birincinin etkisini herhalde pek artırmazdı.olduğunu gördüğünden. de Norpois'yı tanıdığımı ve kendisini ziyaret etmeyi ne kadar istediğimi öğrenmeyecekti. Ama M. adımın ve şahsımın. Böyle bir mesajın. oysa ben bir taşın üzerine M. bu belki de. Mme Swann'ın böyle bir şeyden hoşlanmayacağının kesin olarak bilindiğini düşündü. esrarengiz bir heyecan uyandırmadığından. bir an bu sayede . de Norpois'nın üstlenmediği görevin zaten yararı da olmayacağını. gereksiz bulmuştu. yaratacağı olumsuz izlenimden çok daha güçlü olacağından emindim. taşı Swann'ların penceresine atardım. büyükelçi gönüllü olsa. Bu haberi hiçbir zaman iletmeyeceğini de anladım. de Norpois'yı tanıdığımı yazabilsem. bu kadar kabaca iletilse bile. Dolayısıyla Mme Swann benim M. sonuçları ne kadar korkunç olursa olsun. hatta ve hatta Swann'ların nezdinde benim için zararlı olabileceğini fark edebilseydim bile. benim merak ettiğim bir bilgiyi aldı ve babam aracılığıyla bana iletti. evine giden bir kişi. birkaç gün sonra. Çünkü bu gerçeklerin ikincisini öğrenmesi.

yazmış oldukları bir yazıdan hoşnut kalmamışken. şimdilik şunu belirtmekle yetinelim: En yetkili ağızların hepsi. coşkulu bir seyirci topluluğu karşısındaki temsili. umduğumun çok altında olduğu için.Gilberte'in yanında. Gerçek bir tiyatro olayı denebilecek bu temsil üzerinde. Onu dinlerken duyduğum zevk. Phaidra rolünü oynayan Mme Berma için. de Norpois gittikten sonra. kendisini besleyebilecek olan her şeyi derhal özümsüyordu. en ince işlenmiş rollerinden biri olan Phaidra rolünün. ben yine Berma'yı düşünüyordum. M. böyle bir yorumla tamamen yenilendiğinde ve bu yorumun. Babam bana gazeteyi uzatıp şu kısa yazıyı gösterdi: "Phaidra'nın." Dimağım bu yeni. de Norpois'nın Berma'da bulduğu meziyetleri dimağım. üzerine su dökülen kupkuru bir çayır gibi bir yudumda içivermişti. Chateaubriand'ın dehasına dair bir övgü okurlar veya eşit düzeye gelmeyi istedikleri bir büyük sanatçıyı hatırlarlar . kendi kendime haykırdım: "Ne büyük bir sanatçı!" Şüphesiz. eksiğinin bir kısmını tamamladı ve ikisinin birleşmesi öyle heyecan verici bir şey oluşturdu ki. en yüce tezahürü" fikrini kavradığı anda. tamamlanması gerekiyordu. bu kavram tiyatroda duyduğum eksik zevke yaklaştı. sanatın. bilinmeyen evinin ve hayatının içinde yer almasının hazzından vazgeçmezdim. tam anlamıyla samimi olmadığım düşünülebilir. daha sonra uzun boylu duracağız. "sanatın en saf. babam akşam gazetesine bir göz attı. çağımızda şahit olma şerefine erdiğimiz en saf. mesela M. saygın sanat hayatı boyunca kazandığı en parlak başarılardan biri oldu. Fakat bir de çok sayıdaki yazarı düşünelim: Bu yazarlar. en yüce tezahürü olduğu konusunda hemfikirler. Racine'in en güzel. aralarında sanat ve eleştiri dünyasının önde gelen isimlerinin de bulunduğu.

değişmeli olarak bazen anlaşılmaz bir ölümsüzlük bekleyen (kaybettikleri ve hâlâ sevdikleri bir kadını düşünen avunmaz kocalar. yazılarında ifade etmek istedikleri hüzne benzer bir hüznü yansıtan bir ezgisini mırıldanırlar) ve bu deha fikriyle öyle dolup taşarlar ki. diplomatlıktan vazgeçmem değil. İhanetten başka bir şey görmediği bir metresin aşkına inanan onca erkeği hatırlayalım. önce gidip tam bir parazit gibi. başka bir komşu düşünceden. "insanın her şeyden önce. bazen de. sonuçtaki tatminlerini belirleyen bütünün içinde.(diyelim ki Beethoven'in. yaptığı şeyden zevk alması lazım. eserlerine karşı duydukları iman gücüyle "Nihayet!" demekten kendilerini alamazlar. gelecekte erişecekleri şanı düşünen sanatçılar gibi). kendi eserlerine kattıkları Chateaubriand'ın harikulade sayfalarının anısının da bulunduğunu fark etmezler. asıl üzüldüğü. aksine. yoksun olduğu gücün büyük bölümünü almamış olsun? Annem." dedi babam. aralarında bizi en mutlu eden bir tanesi var mıdır ki. güven verici bir hiçlik uman onca insanı hatırlayalım. birazını da ona eklerler. Ve sonra söyleyelim: Düşün celerin zihnimizde yaşadığı ortak hayat içerisinde. hiç de kendilerinin yazmadığı. Zannediyorum annem her şeyden önce kurallı bir yaşayışın sinirlerimin kaprislerini disiplin altına almasıyla ilgilendiğinden. artık onu ilk gördükleri şekliyle algılamamaktadırlar. "Bırak canım. . Her gününü sıkıntı içinde geçirdikleri bir seyahatin bütününün güzelliğiyle kendinden geçen turistleri de düşünelim. kendimi edebiyata vermemdi. babamın artık benim için diplomatlığı düşünmemesinden pek memnun kalmış gibi görünmüyordu. zekâları. ölümlerinden sonra cezasını çekecekleri hatalarını ortaya çıkardığında ise. tekrar kendi eserlerini düşündüklerinde.

tıpkı Combray'de. bana korkunç acı veren iki şüphe sokmaktaydı içime. hayatımın aslında başlamış olduğu. ben her gün kendimi henüz el değmemiş. yazma isteğimin. Ama babam özellikle zevklerimin artık değişmeyeceğini söylemekle. hayatımı mutlu kılacak olan şeyden söz etmekle. daha da önemlisi. ama o gece bu sözler beni epey üzdü. onun yasalarına tabi olduğum şüphesiydi. biz de rahat rahat yaşayıp gideriz. Aslında birinci şüphenin bir başka şekli olan ikinci şüphe ise. ama aslında fark etmeyiz. Romancılar Zaman'ın geçip gitmesini anlaşılır . Hayatta Zaman için de aynı şey geçerlidir. bu isteğe sırf onun hoşuna gitmez korkusuyla boyun eğmezdim. bundan sonraki kısmının. üzerine bastığımız toprak hareketsiz gibidir. bundan sonra değişmesi zayıf ihtimal. hasır çardağıma çekilip hayatlarını okuduğum zaman bu sebeple beni hüzne boğan roman kahramanları gibi. öncekinden pek farklı olmayacağıydı. sakalının üstündeki kırmızı yanaklarını öpmek için öteden beri öyle bir istek uyandırırdı ki içimde. belki de bu tahayyüller için fazla güzel harfler kullanmaya mecbur ettiğini görünce korkuya kapılan bir yazar gibi. Babamın umulmadık lütufları her defasında. Birincisi. ancak ertesi sabah başlayacak olan hayatımın eşiğinde sayarken. bir editörü bir kâğıt seçmeye." Babamın sözlerinin bahşettiği özgürlük sayesinde hayatta mutlu veya mutsuz olacağım belli olmuştu. Bu sefer. Ne istediğini biliyor artık. Zaman'ın dışında yer almadığım. tıpkı kendisinden ayrı tutmadığı için ona fazla değeri yokmuş gibi gelen tahayyüllerinin. Dünyanın döndüğünü teorik olarak biliriz. babamın bu uğurda bunca iyiliğini hak edecek kadar önemli olup olmadığını soruyordum kendi kendime. hayatta kendisini neyin mutlu edeceğini anlayabilecek durumda.Artık çocuk değil.

zevkleri değişmez artık. "Köyden giderek daha nadir ayrılır oldu." "Yok canım. Paris Kontu'na soru sormanın 'yakışık almayacağını' söylediğinde gülmeye başlayacaksınız diye korktum. annemin de M. vs. henüz o bunak ihtiyar değilmişim de. kendisini Komisyon'da buradakinden çok farklı bir halinde gördüğüm için biliyorum." diye cevap verdi annem. Babam benimle ilgili olarak. geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz." dedi babam heyecanla. misafirimizle ilgili yapabileceğimiz eleştirilerin önüne geçmek maksadıyla. söylenen sözlere zar zor cevap veren." "Gayet tabii! Üstelik bu saflığına rağmen kibar ve zekidir... büyükelçinin. ansızın Zaman içinde kendimi göstermişti bana. zannettiğinden de üstün bir kişi olduğuna annemi ikna etmek istiyordu. yelkovanların dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on. vs. saflığını böyle korumuş olması benim çok hoşuma gidiyor. otuz yılı geçirtmek zorundadırlar.." diye anlattığı roman kahramanlarından biriymişim gibi bir hüzündü.. bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik. Bu arada babam. Bir sayfanın başında umutlarla dolu halde bıraktığımız âşığı. Sonunda temelli köye yerleşti.. çünkü muziplik küçümserken ne ." demekle. duyduğum hüzün. yirmi. anneme dedi ki: "Üstat Norpois'nın sizin deyiminizle biraz 'beylik' olduğunu itiraf etmek zorundayım. yazarın kitabın sonunda.kılabilmek için. özellikle zalim olan kayıtsız bir tonda. düşkünler yurdunun avlusunda günlük gezintisini güç bela tamamlayan. temeldeki dürüstlüğü ve iyi eğitimi kanıtlayan bir şey. "bu kadar değerli ve bu yaştaki bir insanın. "Artık çocuk değil. de Norpois'yı takdir ettiğini görmekten mutluydu.

. tavşanlar da tavuklar kadar bağırıyor muymuş.. M. sanatıyla .kadar büyük zevk alırsa. tek kelime etmeden öldü. Françoise cehaletime sinirlenerek. "birinci sınıf aşçıbaşı" sözleriydi. Ama büyükelçinin sözleri arasında en çok hoşlanılan. Benim de dikkatimi çekmişti.. memurlara rastlamış olması inanılır gibi değil. annem. aynı zevkle göklere çıkarır. kendisi için sarf edilmiş. "Nasıl demişti. yemekten sonra gidip Françoise'a bu sözleri aktarmıştı." Hayvanların diliyle bir aşinalığım olmadığı için. "Hiç böyle hayvan görmedim. Mme Swann bütün o insanları nereden bulmuş acaba?" "Farkında mısın. geçit töreninden sonra konuk hükümdarın tebriklerini ileten bir savaş bakam gibi. nasıl muzipçe bir yorum yaptı. M. 'daha ziyade erkeklerin gittiği bir ev diye?" İkisi de. Çünkü barışçı fakat zalim olan Françoise'dan. aynen öyle. de Norpois'nın bu cümleyi nasıl söylediğini bulmaya. taklit etmeye çalışıyorlardı." "Swann'ların yemek davetine gidip orada sonuç olarak düzgün kimselere. Françoise olayın gayet iyi ve çok hızlı geçtiği konusunda teminat verdi. içten bir sevgi de.' " "Evet. 'prenslerin ne yapacağı belli olmaz. "Görürsünüz bakalım. Bressant'ın veya Thiron'un Maceracı Kadın'daki veya Monsieur Poirier'nin Damadı'ndaki bir tonlamasını taklit etmeye çalışır gibi.. Ben zaten annemden önce mutfaktaydım." dedi." Françoise. sanki dilsiz sanırsınız. Françoise'ın uzun yıllar sonra bile hatırladığında "gülmekten ağzını toparlayamadığı". "Hatta tavşanların sesi daha da yüksektir. de Norpois'nın iltifatlarını. çok hoş. öldürmesi gereken tavşana fazla acı çektirmeyeceğine dair söz almıştım ve henüz bu ölümle ilgili haberleri dinlememiştim. tavşanların belki de tavuklar gibi bağırmadığını söyledim. Derin bir hayat tecrübesi olduğu belli.

sevinçli ve . tıpkı bir zamanlar. "sizin soğuk dana etiniz ve sufleniz hiçbir yerde yokmuş. Annem onu bir zamanlar. birtakım büyük restoranlara göndermişti. dinçliği yüzünden "sanki Monsieur Legrandin" sanmıştı. "Peki ama. başka bazı insanların zihninde Cizvit veya Yahudi entrikalarının tuttuğu daimi ve uğursuz yeri işgal ederdi)." Françoise mütevazı ve gerçeğe saygılı bir tavırla bu sözlerin doğruluğunu kabul etti.anlık da olsa . ikisinin tek bir ortak özelliği bile olmadığı halde. "Benim gibi bir ihtiyarcık.-düşündüğünden (Françoise sürekli her yerde "kıskançlıklar" ve "dedikodular" görür. "nasıl oluyor da hiç kimse jöleyi sizin (canınız istediği zaman) yaptığınız kadar güzel yapamıyor?" "Neden ileri gidiyor. zaten büyükelçi sıfatından da etkilenmemişti. de Norpois'dan söz edildiğinde. M." diyordu. de Norpois eve geldiğinde onu görmeyi çok istemişti. bilmem ki. tiyatro sanatçılarının meziyetlerinin ünleriyle orantılı olmadığını öğrendiğim zaman duyduğum zevkti." dedi annem. ama annemin kapı arkalarında.ilgili sözleri dinleyen bir sanatçının gururlu sadeliğiyle. "Büyükelçinin dediğine göre. bunlar kafasında. Aslında söylediği kısmen doğruydu." diye cevap verdi Françoise (ileri gelmek fiiliyle ileri gitmek fiili arasında belirgin bir fark gözetmezdi). M. oralarda nasıl yemek yapıldığını görsün diye." dedi annem Françoise'a.zeki bakışıyla kabul etti. kendisini "aşçıbaşı" kabul eden birine borçlu olduğu nezaketle. "sonra hanımefendiden özür dilemek zorunda kalmamak için" mutfak penceresinden bakmakla yetinmişti. de Norpois'nın bir anlık görünüşünden de. tıpkı . pencerelerde durulmasından hiç hoşlanmadığını bildiğinden ve gözetlerse annemin ya diğer hizmetçilerden ya da kapıcılardan bunu öğreneceğini. M. O akşam Françoise'ın en ünlü restoranlardan kötü birer meyhane gibi söz etmesinden duyduğum zevk.

orada herhalde yemek pişiyordur." "Cirro mu?" Françoise gülümsedi. Zannedersem masa örtüsü bile yok orada. sufleler de bayağı kremalıydı.kıyafet konusunda çok şık bir hanım. belirli günlerde orada arkadaşlarıyla yemekli toplantılara katılırdı. "Benim dediğim küçük bir restoran. biracıdır." diye cevap verdi. ünlü aşçılar için. çorbacı!" "Weber mi?" "Ah. Yine de şu café'lerden birinde yemek pişirmekten biraz anlıyorlar gibi gelmişti bana. ama ağır pişmişti. "bir de her şeyi birlikte pişirmiyorlar. benim dediğim restoranda gayet güzel. "A.. sade yemekler pişiyordu." "Henry'de mi?" diye sordu. değil beyefendi. Gaillon Meydanı'ndaki bu restoranı çok beğenir. Royale Sokağı'ndadır. sosyete hanımları gidiyor en çok. Tam benim jölem gibiydi demiyorum. bize katılmış olan babam. restoran değildir. bilemiyorum. "Öyle ya. "pek alelacele pişiriyorlar onlar. derin bir küçümsemeyi gizleyen bir tatlılıkla." Françoise'ın bütün o saflığıyla. . lezzetli." (Françoise'ın lugatında sosyete. aşçımızın yemek tarifleri de öyleydi. o zaman bütün suyu emer. Nasıl şık hanımın ve şan sanatçısının açıklamaları bizim için fazla bir anlam ifade etmezse. öylece masanın üstüne koyuyorlar. şan konusunda büyük bir şan sanatçısı gibi. Büyük restoranların aşçılarından söz ederek. Bununla birlikte. sanatıyla ilgili bir adalet duygusuna sahip ve geleneklere saygılı olduğunu da şu sözlerinden anladık: "Yok. kibar fahişeler âlemi demekti). Weber. ama restoran değil orası.. O Henry denen yer güzel tabii. Servis var mı orada. kolaylarına nasıl geliyorsa. "Yo hayır!" dedi Françoise. gençlere bu lazım. Etin sünger gibi olması lazım. ben iyi bir restorandan bahsediyordum. o da jölelerinin veya kremalarının üstünlüğünün sırrını açıklamayı beceremezdi (ayrıca istemezdi de). en kıskanç ve en kendini beğenmiş oyuncudan daha feci bir "dost" olduğunu fark ediyorduk.

akrabalık derecesine göre değil de. annem ben yorulmayayım diye ziyaretlerimizi önceden (babamın çizdiği bir güzergâhın yardımıyla). Yılbaşı günü geldiğinde. Ziyaretler tamamlandıktan sonra (o gün akşam yemeğini onun evinde yiyeceğimiz için. mektupta.. oldukça uzak bir akrabamızın salonuna adım attığımız anda. annem en alıngan amcamın en yakın arkadaşını. haftada birkaç kere ballı. sağ tarafta. hemen koşup Champs-Elysees'ye. ziyaretlerimize kendisiyle başlamadığımızı yetiştirecekti. Arkadaşımın beni öyle üzdüğü gün.. kumarda servet kaybedenler gibi altınla değil. mektubum ona verilecekti.Hâlâ da oldukça derli toplu bir yer. Ah. arkadaşı amcama.. elinde kestane şekerleriyle görünce korkuya kapıldı.. ona yılbaşında bu mektubu göndermeye karar vermiştim. o metelikler gökten yağıyordu sanki!" (Tutumlu Françoise parayı metelikle sayardı.) "Hanımefendi bilir mutlaka. büyükannem ayrıca bir ziyareti şart koşmuyordu). Ama öncelik sebebi evinin bizim eve yakınlığı olan. Çok iş yapıyordu. şekercimize gittim. biten yılla 9 Paris'te Madeleine ve Bastille Meydanları arasındaki bulvarlar. Amcam gücenecekti mutlaka. Café Anglais'ydi." Gurur ve saflıkla karışık bir hakkaniyetle sözünü ettiği restoran. . biraz geride. büyük bulvarların9 üstünde. baharatlı çavdar çöreği almak için oraya uğrardı. Swann'ların evinden birisi. semtlerine göre ayırmıştı. Madeleine'den Saint-Augustin'e uğramadan onun oturduğu Jardin des Plantes'a gidip. oradan Ecole-de-Medecine Sokağı'na dönmemiz onun için çok doğal olurdu. önce annemle birlikte aile ziyaretlerine gittim. Gilberte'e yazdığım mektubu bırakmaya.

ben de kendime Berma'nın bir fotoğrafını aldım. sahte bir saflıktaki tebessümüyle adeta hâlâ çağırdığı onca öpücüğü düşününce. gerçekte de birçok genç erkeğe duyuyor olmalıydı. hayal kırıklıklarımı unuttuğumu ve yılbaşı gününden başlayarak kuracağımız yeni arkadaşlığın. Berma'nın yılbaşı münasebetiyle vereceği temsilin afişinin asılı olduğu direğin önünde durdum. bir sokak sergisinin önünde durdurup kendi yılbaşı tebrikleri için IX. bir yanığa. bu yüzü öpme fikri ve dolayısıyla isteği doğuyordu içimde. ona zarar verebilecek en ufak bir tehlike baş gösterdiğinde beni derhal. Pius'un ve Raspail'ın fotoğraflarını aldı. bu yüzde daima üst dudağın yukarısındaki küçük kıvrımı. prestiji bile. geciktirmeden uyaracağını umduğumu belirtiyordum. Berma. kaşların kalkışını ve hep aynı olan birkaç başka fiziksel özelliği sergilemek zorundaydı. ama katlanmak zorunda kaldığı ve "kartpostal albümü"nün içinden. güzelliğine güzellik katan. kırgınlıklarımı. cilveli. Sanatçının sayısız kişide uyandırdığı hayranlık. Zaten bu yüz kendi başına bana güzel gelmezdi. bazı insanların yedeği olmayan. hiçbir şeyin yıkamayacağı kadar sağlam olacağını söylüyor.birlikte eski arkadaşlığımızın da yok olduğunu. bir darbeye bağlıydı. bu arzuların tatminini müthiş kolaylaştırıyor olmalıydı. bu harikulade arkadaşlığın güzelliğini olduğu gibi koruyabilmek için Gilberte'in iyi niyetle gayret edeceğini ve benim de yapmaya söz verdiğim gibi. Akşam oluyordu. gençliğini uzatan şanı. Phaidra rolünün maskesi altında itiraf ettiği arzuları. Nemli ve ılık bir . Eve dönerken Françoise beni Royale Sokağı'nın köşesinde. kendilerine cevap vermek üzere sahip olduğu bu yegâ ne çehresine bir zavallılık katıyordu. her şey. tatlı bakışıyla. değişmeyen ve biraz eğreti yüzü. ki bunların kaderi de sonuçta. biricik giysisi gibiydi.

eskisiyle aynı olduğunu hissettim. kendisini doyurmamış olan. yılbaşının diğer günlerden farklı olmadığı hissine. değişmemişti. gelecek için çıkarılabilecek bütün ipuçlarıyla birlikte yok olmuşçasına. eski günlerin ebedî ve ortak maddesini.rüzgâr esmekteydi. Bildiğim bir havaydı bu. ortaya çıkışını hissetmiştim. eğer kalbim. el değmemiş bir talihle Gilberte'le yeniden tanışabileceğim yeni bir dünyanın ilk günü değildi bu. Eve döndüm. tıpkı yıllara yetişemeyen. önsezisine kapıldım. Çeşitli yılbaşı tebrikleri almıştım. yılbaşını. Halbuki . hiçbir iz taşımayan o yeni dünyanın eşiğinde değildim. çevresindeki evrenin yenilenmesini istiyorsa. kalbim. eski dünyadan bir tek şey. artık yeni yıla inanmadıkları için. ama aralarında beni mutlu edebilecek tek tebrik. Gilberte'in beni sevmesi arzusu hariç. habersiz akışkanlığını tanımış. onları değiştiremeyen arzumuzun. Gilberte'ten birkaç satır yoktu. demek ki o. kendisine yılbaşı dendiğini onun bilmediğini ve alacakaranlıkla birlikte. tabiatın kör kanunlarının üzerine bir din yerleştirilmesi gibi. artık yeni yıl tebriği almadıkları için değil. yaşlılar o gün gençlerden farklıdır. diğerlerinden bir uçurumla ayrılmadığı gibi. Bu yılı ne kadar Gilberte'e adasam da. Gilberte'in kalbinin de daha fazla değişmiş olması için bir sebep bulunmadığını düşündüm. nafileydi. Bu yeni arkadaşlığın. benim için yeni olmayan bir şekilde sona erdiğini hissediyordum. Yaşlı insanların yılbaşı gününü yaşamıştım. Anladım ki. farklı bir isim taktığı yeni yılların. bildik nemini. afişlerin asıldığı direğin etrafında esen tatlı rüzgârda. hakkındaki özel fikrimle damgalamaya çalışsam da. kendilerinden habersiz. Yaradılış'taymışçasına. Gilberte yüzünden bazen uğradığım hayal kırıklıkları. henüz bir geçmiş yokmuşçasına.

Geceyi zevk içinde bitirecek olan bütün insanları. yazmayı bile düşünmemeleridir. av borusunun. Berma'nın belki aşkı düşünmediğini bile ileri süremiyordum kendi kendime. "akşam. bu uykusuz gecede bende yarattığı çarpıntıyı yatıştırmak için. Bu düşüncenin. içkili bir küçük kahveden duyulan ve şiirsel olmadığı için. aşkın gayet iyi bilinen heyecanlarını . Yaşlanmış insanların hüzünlü yanı. Yattıktan sonra. belirsiz bazı zevkler vermelerini ve aynılarım ondan almalarını engelleyemediğim o erkekler tarafından şüphesiz şu anda okşanmakta olduğu düşüncesi. Bu yüzün.aslında gençtim henüz. etkisizliklerini öğrenmiş oldukları bu tür mektupları.yeni bir şiddet ve beklenmedik bir yumuşaklıkla donatılmış biçimde her biri bu heyecanları kendi adına tatmış oldukları halde. belki de sefihler güruhunu düşünüyordum. çünkü uzun uzun çalıştığı. ilanını gördüğüm bu akşamki temsilin sonunda herhalde gidip Berma'yı alan sevgiliyi. ormanların derinliğinde" olduğundan daha hüzünlü olan av borusunun sesiyle şiddetlenen bir özlem uyandırıyordu. sönmüş olan mumu tekrar yaktım. Yüzüne bir kez daha bakmak için. bu bayram akşamında her zamankine göre daha geç saate kadar süren sokak sesleri beni uyutmadı. aşkımın yalnız hülyalarını ona aktararak onda da benzer hülyalar uyandırmayı ummuştum. zaten bunun kendisi de o kadar farkındaydı ki. O anda ihtiyacım . sahnede seslendirdiği mısralar. Büyük Perhiz'in üçüncü perşembesinde ve başka bayram gecelerinde. şaşkın bir hayranlık içinde bulunan seyircilere gösteriyordu. çünkü Gilberte'e bir yılbaşı tebriği yazabilmiş. Berma'ya insanüstü. bende şehvetten çok zulmü hatırlatan bir heyecan yaratıyor. her an kendisine aşkın nefasetini hatırlatıyordu.

geçtiğim sokaklardaki zarif. bir tek kere beni durdurup uzun uzun baktırmıştı. hareketli ve hafif bir gökyüzüyle kuşatılmıştı. aynı şekilde. XIV. Louis döneminin şaheserleri olan Saint-Martin ve Saint-Denis kapılarının. yakınındaki konaklardan daha güzel. bu pis semtlerin en yeni binalarıyla aynı dönemde yapılmış olmadığını öğrensem. o da. ertesi gün için bir randevu umudunu bize verecek veya öldürecek olan sözü bekleyişimiz. pembe evler.olan şey. çok şaşırırdım. Gabriel'in saraylarından biri. Sevdiğimiz kişiye bakışımızdaki arayış. aynı anda olmasa bile birbirini takip eden . Gilberte'ten birkaç satır değildi belki de. hiç değilse Trocadero Sarayı'nın üslubunu daha üstün buluyor. bana. Royale Sokağı'nda XVIII. hava kararmış olduğundan. Hâlbuki onu görmeye ihtiyacım vardı. bu söz söyleninceye kadar. gezindiği semtin tamamını aynı rüyayla sarmalıyordu. daha eski sanıyordum. Gabriel'in yaptığı sarayların. Endüstri Sarayı'nın olmasa bile. Bu arada Gilberte hâlâ Champs-Élysées'ye gelmiyordu. ay ışığıyla gerçekdışı bir görünüme bürünmüş olan sütunlarının. yüzyıldan kalma bir bina olabileceğim hiç düşünmemiştim. Böyle havalarda. kartondan kesilmiş gibi durması ve Orpheus Cehennemde operetinden bir dekoru hatırlatarak bende ilk kez bir güzellik izlenimi uyandırması yüzündendi. hayat karmaşasında bir mutluluğun. çünkü yüzünü bile hatırlayamıyordum artık. kaygı ve talep. Huzursuz bir uykuya dalmış olan yeniyetmeliğim. Suluboya! Ressamları Sergileri çok rağbette olduğundan. hatta başka bir döneme aitmiş gibi göründüğünü söylesem yalan olur. onu gerektiren arzuyla tam olarak çakıştığı pek enderdir. Havanın güzel olduğu günlerde yine Champs-Elysees'ye gidiyordum. İsteklerimiz hep iç içe geçtiğinden.

onu unuttuğuma. her öğleden sonra saat ikiye doğru aşkıma ait meselenin ortaya çıkışını bir kere daha ve ani bir biçimde değiştiren bir şey oldu. Belki de buna ek olarak. aksine kıpırdar. karşıma ertesi gün için kendisinden istenecek. Gilberte'in yüz hatlarını gerçekten çıkaramıyordum artık. şekerci kadının. aynı şekilde. uyanıkken tanışmış olmanın bile fazla geldiği. Ancak. sevmediğimiz zaman hareketsiz kıldığımız bin şekline. bakışların ötesindeki şeyi sadece gözlerle öğrenmeye çalışan bu faaliyet. Acılarının nesnesini gözlerinde canlandıramamanın yetersizliği içinde. onun fotoğrafları hep bozuktur. bütün bunlar. hatlarını benim için açıp sergilediği ilahi anlar hariç: sadece gülümsemesini hatırlıyordum.sevinç ve umutsuzluk hayallerimiz. Swann kızma yazdığım mektubu mu bulmuştu. Hatırlamak için gösterdiğim her türlü gayrete rağmen. kaybettikleri bir yakınlarını asla uykularında görmeyen kişiler. bu sevgili yüzü tekrar göremiyor. üzerinden çok zaman . bu anlamda sevgimi her gün yeni bir sevgi haline getiriyordu. M. Gilberte'in yüz hatlarını hatırlayamadıkça. atlıkarıncanın başındaki adamın. artık sevmediğime inanmaya başlıyordum. rüyalarında sürekli olarak. sorulacak yeni şeyler çıkarıyor. sevilen varlık karşısındaki dikkatimizi fazlasıyla titrek bir hale getirdiği için. bütün duyuların bir arada harekete geçtiği. bütün tatlarına ve hareketlerine karşı fazla hoşgörülüdür. hemen her gün oynamaya gelir oldu yeniden. Nihayet. canlı bir insanın normal olarak. yoksa Gilbert’e öteden beri var olan bir durumu ben daha tedbirli olayım diye. hafızama kesin bir doğrulukla çizilmiş gereksiz ve göz alıcı çehrelerini bulmak beni sinirlendiriyordu. sayısız çekilmez insanla karşılaştıkça. neredeyse acı çekmemekle suçlarlar kendilerini. sevdiğimizin net bir suretini elde edemeyiz. Ben de. çileden çıkarlar. Sevilen model ise.

beni pek ahlaklı bulmuyorlar ve kızları üzerinde ancak kötü bir etki yaratabileceğimi düşünüyorlarmış. onları kızlarını görmekten bile meneden kişiler olarak canlandırıyordum. Sözleriyle uyumsuz gülüşü. Swann ve Mme Swann. beni sandığımdan da büyük bir sahtekâr olarak görüyormuş. Swann'ın beni benzettiği bu tür utanmaz gençleri ben gözümde. kızı onlara itaatsizlik etmeye iten ve bir kere gönlünü fethedince de. Swann'ın. aksine. tıpkı müzik gibi. yapacaklarından. Heyhat! Demek ki Swann. ama kızlarıyla birlikteyken onlarla alay eden. benim on altı sayfada müthiş bir dürüstlükle dile getirdiğimi zannettiğim duyguları. öyle sevgi doluydu ki. demek . tereddütlerle dolu. çoğunlukla. Gilbert’e razı oldu. Gilberte'e benimle oyun oynamayı yasaklamıyorlarmış. hakkımdaki yargısından. yüzlerine karşı onlara dalkavukluk eden. M. sevdikleri genç kızın anne babasından nefret eden. alışverişlerinden. görünmez bir yüzey çizerdi adeta. bu işin hiç başlamamış olmasını tercih ederlermiş. Öfkelenen kalbim. bu duygular. en alçak kimselerin bile kendilerine asla yakıştırmayacağı bu özelliklerin karşısına. Swann'a beslediği duyguları çıkarıyordu. ama Gilberte'e sorulursa. Benim kendisiyle ilişkime olumlu bir gözle bakmıyorlar. esrarengiz havaya büründü ve birdenbire. bunları tasavvur edebilse. hatalı bir mahkeme kararıymışçasına pişman olacağından emindim! Ona ilişkin bütün duygularımı. ziyaretlerinden söz edilirken takındığı dalgın.geçtikten sonra mı itiraf ediyordu? Ben kendisine babasıyla annesine ne kadar hayran olduğumu anlatıyordum ki. "Biliyor musunuz. bir başka düzlemde.Gilberte öyleydi . uzun bir mektupla aktarmaya cesaret edebildim ve mektubu Gilberte'e vererek babasına iletmesini rica ettim. sizden pek hazzetmiyorlar!" deyip bir su perisinin kayganlığıyla .kahkahaya boğuldu.

şüpheyle karşılamıştı: M. Gilberte'e olan aşkımın basit bir sonucunu . arzularımın ne kadar temiz. Çünkü o sırada bunun bir hata olduğundan kesinlikle emindim. "Bütün bunların bir anlamı yok. Swann'ın bunlara dayanarak hislerimi derhal kavramış olmaması. ruhumun ne kadar iyi niyetli olduğunu bildiğimden. gelip benden özür dileyerek yanıldığını itiraf etmemesi için. geri getirmiş olduğu mektubumu babasının okuduğunu ve omuz silkerek. Ben. Cömert duygularımın kimi reddedilemez özelliklerini öyle bir doğrulukla tarif ettiğimi düşünüyordum ki. Françoise beni çağırınca. Oysa belki de Swann. Ertesi gün.ve coşkulu bir tasdikini . hareketlerimin ister istemez . umutsuzluk içindeydim. dolayısıyla. Gilbert’e beni kenara çekip sık defne ağaçlarının arkasındaki dar. cömertliğin çoğu kez.ona olan ikinci dereceden hayranlığım değil . çünkü aşkımı kendimden soyutlamayı. aksine benim ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. sözlerim gibi başarısız olmuştu.görüyor. Onun tahminlerine katılmam imkânsızdı. kendisinin bu asil duyguları hiç yaşamamış olması gerekiyordu. ağaçlı bir yola götürdü ve ikimiz birer sandalyeye oturduktan sonra. Belki kendisine ifade ettiğim sevgide. bu yüzden de herhalde başkalarında bu duyguları anlaması imkânsızdı." dediğini anlattı. onu diğer aşkların çoğunluğuna katmayı ve sonuçlarını deneysel olarak hesaplamayı başaramamıştım.bu aşk tarafından yönlendirileceğini düşünüyordu. de Norpois'ya söylediğim sözler kadar ateşli ve samimi olan mektubum. sözlerimin Swann'ın abes hatasına hiç dokunmadan geçmiş olmasına güvenmiştim. henüz adlandırıp sınıflandırmadığımız bencilce duyguların içimizdeki yansıması olduğunu biliyordu sadece. Gilberte'in .

Françoise'ın "iyi aile çocuğu" dediği bir delikanlıyla evlenmişti. fazladan verdiği zevkin tadına varmaya değil. Ama Françoise onun markiz olduğu ve Saint-Ferreol ailesinden geldiği konusunda ısrarlıydı. bizi sallantıda bırakan bildik sevinçlerle aynı türden bir sevinç değildi bu." dedi. kıpırtısız durup. "Girmek istemez misiniz? Bakın. Belki Gouache'ta çalışan kızların sipariş . Françoise'ı beklediğim girişin rutubetli ve eski duvarlarından yayılan serin havasız yer kokusu. kısa bir süre önce burası İngiltere'de lavabo. yani Saint-Simon için bir dük. Ama orayı işleten. sırtımı dayayabileceğim. Kızı. Yaşlı kadın herhalde bu işten önce bazı sıkıntılar çekmişti. dingin. Françoise onu "tam kendi zevkine göre" buluyordu. aksine. yanakları pudralı. beni. enfes. Bir zamanlar Guermantes tarafına yaptığım gezintilerdeki gibi. açıklanamaz. tertemiz. sahip olamadığımız. sırrını açıklamadığı gerçeğe dalmaya davet eden bu eskimiş kokuyu sorguya çekmek isterdim. kızıl peruklu yaşlı hanım benimle konuşmaya başladı. Markiz bana serin yerde durmamamı öğütledi ve hatta benim için tuvaletlerden birini açarak. sizden para almam. "halkın en alt tabakasından çıkmış" bir adamdan ne kadar farklıysa. Françoise için bir işçiden o kadar farklı birisiyle. Eski Paris'in artık kullanılmayan giriş vergisi bürolarına epeyce benzeyen. kalıcı bir gerçeklikle donanmış. elimizde tutamadığımız. beni ele geçiren bu izlenimin büyüsünü kavramaya çalışmak. yeşil kafesli küçük bir kulübeye kadar Françoise'a eşlik etmem gerekiyordu. Fransa'da ise cahilce bir İngiliz hayranlığıyla water-closet diye adlandırılan işlevi yüklenmişti.yanından bir süre ayrılmak zorunda kaldım. Gilberte'in az önce aktardığı Swann'ın sözlerinin bende yarattığı kaygıları anında hafifletti ve içimi bir sevinçle doldurdu. kesin ve güvenilir bir sevinçti.

annemin "jardiniyer"lerini doldurttuğu. Çünkü sandalyenin üzerine kaykılmış. belki de. beresi yüzünden bakışları. Gilberte bunu babasına teklif ettiğini. bir sandalyenin üzerinde fark ettim hemen. "markiz"in yanından Françoise'la birlikte ayrıldım. insanların sfenksler gibi çömeldiği bu taştan kutuların. Arkadaşları görmesin diye saklanıyordu. bence samimiyetine inanmaması son derece mantıksız olan mektubumu daha ben geri bile almamışken gelseydi. annemin almama izin vermediği şekerlemelerden ikram ettikleri gibi. "markiz" genç oğlanlardan hoşlanıyorduysa. saklambaç oynuyorlardı. bana göz süzerek bir gül veren yaşlı çiçekçi kadın gibi. çünkü yaşlı bir park bekçisinden başka herhangi bir ziyaretçisine rastladığım. pek o kadar masum değildi. bana mektubu almamı . "Alm. camdan kapakların altında duran ve heyhat.vermeye gittiğimiz zaman. insanın sevdiğine karşı boş yere müsrif davranmaktan aldığı zevkin peşinde olmalıydı. madem beni bulamadılar. "mektubunuz bende kalmasın. Gidip yanına oturdum. Birkaç dakika sonra." diye ekledi. tezgâhın üzerinde. neredeyse gözlerine kadar inen bir bere vardı. ama babasının gereksiz bulduğunu söyledi. ötekilerin yanma gidelim. Başında yassı. Ne olursa olsun. onu Combray'de ilk gördüğümdeki gibi "gizli". cömertliğiyle onları yoldan çıkarmayı ummaktan ziyade." Swann tam o sırada. hülyalı ve sinsi görünüyordu. bir yeraltı mezarlığının kapağını andıran kapısını genç oğlanlara açarken. belki kendisinin haklı olduğunu görürdü. Babasıyla yüz yüze konuşmanın mümkün olup olamayacağını sordum ona. Onu sık defnelerin ardında. hiç olmadı. sonra da Françoise'ı bırakıp Gilberte'in yanma döndüm. bir ikramdı sadece.

harcadığı güçle elmacık kemikleri kırmızı. kafesli kulübenin neredeyse is kokan serinliğinin bana yaklaştırdığı. belki yaşı hâlâ öyle gerektirdiğinden. iki kuyruk halinde ördüğü saçlarını omuzlarından kaldırıp ellerimi ensesine götürdüm. itiraf ettiğimden farklı bir amacı olduğunu belli belirsiz sezmiş. biraz daha boğuşmayı kabul ettim. hangimiz daha kuvvetliymiş. ona yaklaşıp şöyle dedim: "Hadi bakalım. Bense fark etmiş olmasından korkuyordum (bir saniye sonra namusu zedelenmişçesine kasılması. tırmanırken bir çalıya yapışmış gibi. Boğuşmaya başladık. tanımama izin vermediği. ama bu amaca ulaştığımı fark edememişti.söyleyen ama uzatmayan Gilberte'in vücudu beni öyle cezbetti ki. gıdıklıyormuşum gibi gülüyordu. yorgunluktan birkaç damla ter dökmüş gibi." Gilberte mektubu arkasına sakladı. bacaklarımın arasında sımsıkı tutuyordum onu. kaslarımı çalıştırmanın ve oyunun şiddetinin hızlandırdığı nefeslerimde pek bir değişiklik olmadan. onun yanında kıpırtısız oturmaktan başka bir şey istemediğimi zannetmesin diye. Eve döndüğümde. belki de annesi kendini gençleştirmek için onu daha uzun süre çocuk göstermek istediğinden. tadına varabilecek kadar bile oyalanamadan. derhal mektubu aldım. Bunun üzerine Gilberte tatlılıkla dedi ki: "İsterseniz biraz daha boğuşabiliriz aslında. görelim. Tam bu jimnastiğin ortasında." Belki oyunumun. mektubu almama engel olmaya çalışın. Ben onu çekmeye çalıştıkça o direniyordu. bu korkumda yanılmadığımı düşündürmüştü bana). o ana kadar gizli kalmış olan görüntüyü birdenbire . ama görmeme. yuvarlak birer kiraz gibi alev alev olmuştu. tek amacıma ulaştıktan sonra. doyuma ulaştım.

birden fazla kızamık ve birçok ateşlenme vakası atfediliyordu parka. sırf kar yağacakken. . ciddi bir hastalık alarmı verir gibi "İmdat!" çığlıkları atmıştır ki. belki de. anneler tarafından düşmanca bir tavırla karşılanıyordu. yaygın kanaatin aksine. Adolphe Amcamın Combray'deki küçük odasının. birtakım arkadaşları. Bu parkın çocuklara iyi gelmediği ileri sürülüyordu. bir misafir telaffuz edecek olursa. sağlıklı bir insanın hayatını sürdürebilen bir asker gibi. artık kendisine güvenemeyecekleri kadar fazla sayıda hatalı teşhisini gördükleri iddiasıyla. bana önemli bir fikir değil. bazı ailelerde. zihnimden. birkaç gün daha. M. sonunda hiçbirisine önem vermez olurlar. de Norpois'nın küçüm semesini gerçekten hak ettiğimi düşünüyordum: O güne kadar. en azından körlüğüne üzülüyordu. kendilerini en az dinleyenlerdir. birden fazla boğaz hastalığı. Bu resim. bu uyarılara artık aldırış etmeme alışkanlığını edinirler. gerçek coşkunluğu ise. Bir süredir. Champs-Elysees adı. Bu arada. telaşlanmakla hata ettiklerini daha sonra anladıkları o kadar çok şey duymuşlardır ki kendilerinde. Beni parka göndermeye devam eden annemin sevgisinden açıkça şüphe etmeseler de. gerçekten aynı rutubet kokusuna sahip odasının görüntüsüydü. Sinir hastaları. ya da taşınılacakken. tıpkı savaşın şiddeti içinde aynı uyarılara kulak asmadığından. ölmek üzere olduğu halde. kendisinin "kavalcı" dediği birini bütün yazarlara tercih etmiştim.gördüm. Ama bu kadar önemsiz bir görüntüyü hatırlamanın niçin bana böyle bir mutluluk verdiğini anlamadım. Sinir sistemleri o kadar çok kere. bir küf kokusu yaşatmıştı. Bir sabah. hatırladım. sebebini araştırmayı da daha sonraya bıraktım. ünlü bir doktora gösterdikleri tavırla.

nefes almamı kolaylaştırsın diye verilen kafeinin yanısıra. bir krizin yaklaştığını hissettiğim . iştah açıcı bir pirzoladan ilk lokmayı aldığım anda. yutmama engel oldu. kendisini sarmalayan bitkin ve geçirgen bedeni aşıp. yağmur yağacağı anlamına gelebileceğini söyledikten sonra . örneğin azarlanmış olduğu anlamına. onu istiyordu. bir başdönmesi.kandolaşımımı uzak tuttuğum gibi hep uzak tuttuğum. ama onun yanında mutlu. odama kadar zar zor sürüklenecek ve 40 derece ateşim olduğunu gördükten sonra da Champs Élysées'ye gitmek üzere hazırlanacak kadar güç verdi bana. ayakta zor durarak. Zaten epeydir nefes tıkanmasından şikâyetçiydim. doktorumuz da. bir bulantı. aç olmamanın da. bir saat sonra da. daha "sinsi" ve "gizli" hareketlere "tercih ettiğini" belirtti. üşümenin insanın ısınması gerektiği değil. korunma içgüdüsünün bir yaralıya güç vermesi gibi. kayıtsızlığımın soğukluğu tarafından gizlenen. Gülümseyen zihnim.ciğerimdeki kanamaya eşlik eden ve muhtemelen bir "saman alevinden öteye geçmeyecek olan ani yüksek ateşin "sertliğini" ve "şiddetini". ak. derhal çağrılan doktor. hasta olduğumu fark ederlerse sokağa çıkmamı yasaklayacakları düşüncesi.sofraya oturdum. ama yiyecek durumda olmadığım besini inatla reddeden bir hastalığın. belirtileri geciktirilen. Hemen o saniye. yemek yememek gerektiği değil. annemle babam sofrada yerlerini almışlardı her zamanki gibi kendi kendime. başlamış olan. Gilberte'le esir almaca oynamanın o tatlı zevkine kavuşuyor. herhalde "terleyip üşütmüş" olduğumu bildirdi. ateşli tepkisiydi bu. daimi iç dolaşımımla ilgili rahatsızlıkları taşıyarak. bu zevki tadacak kadar gücüm vardı hâlâ. neşeyle yemek salonuna koştum. Françoise dönüşte benim "biraz rahatsızlandığımı".

ayrıntılı biçimde haber verme ihtiyacı doğururdu. Zaten bir krizin yaklaştığını hissettiğim anda. vücudum ısrar etmemi isterdi. çekeceğim acıdan çok daha fazla korktuğum büyükannemin üzüntüsü huzursuz ederdi beni. kendimi onun kollarına atardım. Çektiği ıstırabın görüntüsü kalbimi parçalardı. bira. varacağı boyutlar konusunda hiçbir zaman emin olamadığım için. artık duygularına her an eskisi gibi hâkim olamayan o sevgili yüzde. neredeyse sergilemek zorunda kalır dım. belki de çok yakındaki hastalıktan haberdar olunmadığı için.zaman. Öte yandan. vücudum. Ama aynı anda vücudum. Bazen fazla ileri giderdim. büyükannem bana alkol verilmesine müsaade etsin diye. şimdiden beni alkolik olarak can verirken gören büyükannem hiç tasvip etmediği halde. katiyen acınacak bir durumum bulunmadığını. Çoğunlukla. belki acımın sırrını tek başına saklayamayacak kadar zayıf olduğundan. Büyükannem önem vermiyormuş gibi yaparsa. acılı bir kasılma belirirdi. büyükannemi haberdar etmedikçe vücudum tehlikede demekti. nefes tıkanıklığımı gizlememek. öpücüklerim bu ıstırabı dindirebilirmiş. sevgim büyükanneme benim mutluluğum kadar sevinç verebilirmiş gibi. Rahatsızlığımın kesinlikle önemli olmadığını. o zaman. büyükannemin hissettiğim rahatsızlığı bildiği güvencesiyle kuruntularım yatışmış olduğundan. benden kendisi için imkânsız veya tehlikeli olabilecek bir çaba istenir diye korktuğundan. mutlu . bir merhamet ifadesi. büyükannemin içini rahatlatmama itiraz etmezdi. bende büyükanneme rahatsızlıklarımı fizyolojik diyebileceğim bir titizlikle. Alkolün vereceği "keyif" hali içinde krizin boğulacağını söylüyordu. şampanya vey a konyak içmemi tavsiye etmişti. Kendimde henüz tanıyamadığım tatsız bir belirti sezdiğimde.

benim bu ağrının bir dert olmadığını. gece çok geç saatte odama girdi ve zor nefes aldığımı fark edince yüzü allak bullak olarak. Az sonra. Bu tür vakalarda. Vücudum. Ertesi gün odama ancak akşam olduğunda geldi. sokak kapısının sesini duydum. annemle babam beni muayene etmek üzere Profesör Cottard'ı çağırdılar. sağ tarafında bir ağrı olduğu bilindiği sürece. Bana karşı epeyce kayıtsız davrandığını düşündüm ve ona sitem etmemek için kendimi zor tuttum. çünkü vücudum felsefede iddialı değildi. Büyükannem bir akşam beni oldukça iyi bir durumda bırakmışken. gözlerindeyse bir bezginlik ve yılgınlık ifadesi vardı. tam hak ettiği miktarda merhamet görmek istemişti. az çok benzer . felsefe onun yetki alanı dışındaydı. Üç dört değişik hastalığa ait olabilecek belirtilerle karşı karşıya kaldığında." dedi birden yanımdan kalkarak. "Ben en iyisi seni yalnız bırakayım da rahatlamanın biraz faydasını gör. Biraz kızarmış olan büyükannem utanmış gibiydi. azap çekiyorsun!"diye haykırdı. evde bittiği için gidip satın aldığı konyakla geri geldi. benim için mutluluğa engel teşkil etmediğini beyan etmemde bir sakınca görmüyordu. "Aman Tanrım. Derhal yanımdan ayrıldı. kendimi iyi hissetmeye başladım. Hâlâ devam eden nefes tıkanıklığımı. serin yanaklarında hissettiğim ıslaklığın. uzun zaman önce durmuş olan kanamaya bağlamak artık imkânsız olduğundan. Nekahet döneminde. birazdan.olduğumdan emin olabileceğini iddia ederdim. çağrılan doktorun bilgili olması yeterli değildir. hemen her gün bir nefes tıkanması krizi geçirdim. Yine de öptüm onu. biraz önce dışarıdan getirdiği gece havasının rutubeti olup olmadığını anlayamadım. bir yere gitmesi gerektiğini söylemişlerdi bana.

öte yandan bu aşırı beslenme. bu nedenlerin birkaçının birleşmesiyle oluşmuş karmaşık bir durum da olabilirdi. kronik bronşit de. treni kaçırmaktan korkarmışçasına telaşlı gözlerinde. kendisini doğal yumuşakbaşlılığına kaptırmış olma kaygısı okunuyordu. Süt. uzun bir süre hep süt. Oysa sinirsel spazmların tedavisi aldırışsızlık. alkol yok. talimatları sertti: "Kuvvetli. astım gibi uzun süreli. somut olarak gözlenebilen şeylerin sebebi sinirsel spazmlar da olabilirdi. kuvvetli müshille bu perhizin beni mahvedeceğini söyledi. daha sonra . bu tür soluk darlığının gerektirdiği beslenme ise. bol böl süt. gıda zehirlenmesine bağlı soluk darlığı durumundaysa tehlikeli olabilirdi. Kararsız kalınca. nedeni karmaşık bir hastalıkta zararlı. Bana bir kalem verin. Soğuk bir yüz ifadesi takınmayı akıl edip etmediğini hatırlamaya çalışıyordu. astım da. Önce nöbetleri ve uykusuzluğu ortadan kaldıralım. Bu esrarengiz yetenek. veremin tedavisiyse titiz bir bakım ve özel bir beslenme gerektiriyordu. Fakat Cottard'ın kararsızlığı kısa sürdü. gıda zehirlenmesine bağlı soluk darlığıyla birlikte böbrek yetersizliği de. gayet bayağı bir insan. verem başlangıcı da.görünümlerine rağmen. sonra biraz çorba. iç söktürücü müshiller." Annem sesini yükseltemeden. sadece süt. sezgisidir. güçlenmem gerektiğini. Benim örneğimde. Et yok. hiçbir zihinsel merakı olmayan. resmin en kötüsünden. zaten yeterince sinirli olduğumu. pekâlâ bu yeteneğe sahip olabilir. zihnin diğer alanlarında da üstünlüğe işaret etmez. muhtemelen hangisiyle yüz yüze olduğuna karar veren. tıpkı kravatını bağlamayı unutmuş mu diye bakmak için bir ayna arar gibi. ne olur ne olmaz diye telafi etmek isteyip kabaca cevap verdi: "Verdiğim reçeteleri tekrarlamak âdetim değildir. Cottard'ın. bir veremli için zararlıydı. sonunda doktorun öngörüsü. müziğin en kötüsünden hoşlanan.

ama şimdilik süt. Ama öksürük ve nefes darlığı başladığı anda mutlaka müshil. durumum ağırlaşınca. rahat nefes alıyordum. boş yere zayıf düşeceğime karar verip uygulamadılar. beni nefesime. Böylece o budalanın büyük bir klinik hekimi olduğunu anladık. süt. mağlupların. Gerekçe olarak havanın kötü olmasını gösteriyorlardı. sürekli olarak Gilberte'in adını telaffuz etmeye zorluyordum kendimi.biraz püre yiyebilirsiniz. İtaatsizliklerini tabii ki profesörden gizlemeye çalışıyorlardı. daha sonra söylediği gibi beni epeyce astımlı ve özellikle de "kaçık" bulduğu halde. öksürüğüm kesilmişti. Ama beni bir daha Champs-Elysees'ye göndermeyeceklerini söylüyorlardı. Annem arasıra elini alnımda gezdirip diyordu ki: . gücüme kavuşturabileceğini fark etmişti. Sonunda ayağa kalkabildim.) "Sonra yavaş yavaş normal hayatınıza döneceksiniz. böbreklerimi yıkamak suretiyle bronşlarımdaki tıkanıklığı açabileceğini. üç günün sonunda. ne zaman bir kalp veya karaciğer hastasına süt rejimi verecek olsa yaptığı bu espriyi gayet iyi bilirlerdi." Annemin son itirazlarını buz gibi bir tavırla. bağırsak temizliği. cevap vermeden dinledi ve bu perhizin gerekçelerini açıklamaya tenezzül etmeden gidince. tedbir olsun diye. bir daha Mile Swann'ı göremeyeyim diye bu mazereti kullandıklarını düşünüyordum. o anda zehirlenmenin ağır bastığını ve karaciğerimi temizlemek. O zaman anladık ki. bir daha göremeyecekleri vatanlarını unutmamak için anadillerini korumaya çalıştıkları gibi. hep süt. Sonra. ben. hırıltılarım. Göreceksiniz ortalık sütliman olacak!" (Öğrencileri. onunla karşılaşabilecekleri evlerin hepsinden uzak duruyorlardı. uykuma. Cottard. Cottard'ın talimatlarını harfiyen uygulamaya karar verdiler. yatak. annemle babam perhizin benim hastalığınla bir ilgisi olmadığına.

"Ne o. Gilberte'in imzasını taşıyor olamazdı. Françoise'ın bu karamsarlığının üzücü mü. kendi "sınıfına" bağlıydı. annem yatağımın üzerine bir mektup bıraktı. nasılsa. yatağımla. duvarımla. Bir süre. O sırada. şöminemle. Gerçeğe benzer bir yönü olmayan bu imza. "Beyefendi. Bu merhameti. Ama bana gönderilmiş bir mektupta imkânsız olduğunu bildiğim bu görüntü. postacının geldiği saatte. t harflerinin çizgileri yukarıdan çizildiği ve üstteki satırın altına denk geldiği için neredeyse bütün kelimelerin altı çizilmiş gibi görünen mektubun sonunda gördüğüm imza. beni mutlu edebilecek tek imzayı. iri bir elyazısıyla yazılmış. Mektubu dalgın dalgın açtım. . benim sağlık durumumdan çok. etrafı Per viam rectarri10 yazısıyla çevrili miğferli bir şövalyeyi temsil eden gümüş bir mühür taşıyan kâğıdın altında. Gilberte'in imzasıydı. doyurucu mu olduğunu kavrayamıyordum. "Aynaya bakmadınız herhalde. sadece etrafımdaki her şeyin gerçekliğini bozdu. her şeyin sallandığını görüyordum. acaba benim bildiğim hayattan 10 Doğru yollardan. ardından inanç gelmediği için. toplumsal ve mesleki olduğunda karar kıldım. Attan düşmüş gibi. başdöndürücü bir hızda köşe kapmaca oynuyordu. Geçici olarak. bu yüzünüzün hali ne böyle?" diyordu. be ni sevindirmedi. ölü gibisiniz!" Gerçi hafif bir nezlem olsa da Françoise aynı cenaze havasına bürünürdü. Buna rağmen. onunla Champs-Elysees dışında bir ilişkim yoktu. küçük çocuklar artık dertlerini annelerine anlatmıyorlar mı?" Françoise her gün yanıma geldiğinde. Bir gün.

Ama arkadaşlarım her pazartesi ve cuma. şimdiden öyle seviyordum ki onu. siz de iyileşir iyileşmez gelirseniz çok memnun olacağımızı size söylememi istedi. Gilberte. O zaman mutluluğumu tattım." Bu sözleri okurken. öpüyordum. sonuçta asıl ilgilinin. ama aslında gerçek olan bir hayat mı var diye düşünüyordum. çok fazla hastalanan olduğu için artık gitmiyorum. onunla çelişen. Gilberte aracılığıyla mutluluk. "çok hastalandığınızı ve artık Champs-Elysees'ye gitmediğinizi duydum. tamamen düşüncede olan bir şeydi. Mutluluk.tamamen farklı. Ben de." diye başlıyordu mektup. Ama mektubu bitirir bitirmez. sanki birdenbire bana gösterilen bu hayat. cosa mentole11 idi. "Sevgili arkadaşım. sinir sistemim. bizim eve akşamüstü kahvaltısına geliyorlar. Ama ruhumun. öbür dünyanın eşiğindeki dirilmiş ölülerin görünüşünde sabitleştirdikleri tereddütle doldurmuştu beni. düşünce bunu derhal özümleyemez. Leonardo'nun resimle ilgili olarak dediği gibi. her beş dakikada bir tekrar okuyor. umarım annenizle babanız sık sık çaya gelmenize izin verir. büyük bir mutlulukla karşı karşıya olduğum haberini hayran olunacak bir süratle algılamaktaydı. bir tahayyül konusu haline geldi. sürekli hayalini kurduğum bir şeydi. onu düşünmeye başladım. Harflerle kaplı bir sayfa. Bütün dostluğumla. henüz haberi yoktu bundan. Annem. o da cosa mentale oldu. yani kendimin. kıyamette yargı gününü canlandıran heykeltıraşların. 11 zihinsel bir şey . Hoşça kaim sevgili arkadaşım. Champs-Elysees'deki güzel sohbetlerimize bizim evde devam edebiliriz.

Zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda. acımasız ve beklenmedik olduklarından. annem tarafından yapay olarak yaratılmış olması mümkündür. birlikte yaşadığı yoksul ve sevimsiz kadın tarafından kapıya konulduğunda. o umutsuz acıyla. Benim yaşadığım mucizenin. belki de bir süredir yaşama isteğimi tamamen kaybettiğimi gören annem. doğru olarak tahmin etmesine imkân . âşık. kadının o sırada hayattan. âşığın tanımadığı kimselerin kadını etkilemesi. ne âşığının. Sebep ne olursa olsun. kendilerini kabul etmeyen kadının kişiliğindeki bir tuhaflık olabilir. mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. bazen. daha iyi eder. en iyisi. mantıklı bir açıklama arayacağına. metresinin yenilmez inadı karşısında. çünkü nasılsa. yine de kabul edilmezse. kadının budalalığı olabilir. kadının kurnazlığıyla gizlediği. anlamaya çalışmamaktır. benim denizin dibinde kendim buldum zannettiğim harikulade istiridye kabuklarından kutuları. Âşıkların mücadele etmek zorunda oldukları. Gilberte'e haber gönderip bana yazmasını rica etmişti. buna rağmen çok da çekici olan bir erkek. nefesim kesildiği için hiç hoşuma gitmeyen dalmanın zevkini bana tattırabilmek için. ne de servetinin kendisine verebileceği türden bazı zevkler beklemesi de olabilir. mercan dallarını gizlice yüzme hocama verdiği zamanki gibi. aşkın çarpıttığı kendi sağduyusunun ise. ıstırabın kışkırttığı muhayyileleriyle boş yere tahmin etmeye çalıştıkları bu engellerin kaynağı. paranın bütün gücünü imdada çağırıp dünyanın nüfuzunu harekete geçirir. Kadehin kendisini gönlünden vurup öldürmek istediğine inansa. tıpkı ilk deniz banyolarımda. seven insanların daima bekleyebileceği mucizelerle doludur. Mültimilyoner. ona bazı korkular aşılaması olabilir.Hayat.

ama kaynağını bulamadığı tümörler gibidir. annemle babam yemeğe alıkoyduklarından. Ne var ki. tümörler gibi sırları çözülmez ama geçicidirler. Yalnız. inatla karşı koyduğunu öğrenmeye çalışmaz. bazen bir mola verilir ve insan bir süre iyileştiği yanılgısına kapılır. bunu kısmen. Bu engeller. genellikle felaketlerin sebebini gözlerden gizleyen muamma. Kısa bir süre önce. artık sevmeyen âşık. gerçekten mutlu olan bir çözüm yoktur denebilir. o sırada. eskiden sevdiği yoksul ve hafifmeşrep kadının. Mutlu ya da en azından öyle görünen çözümlerdir bunlar. metresi olmayı sürdürmeye niçin yıllar boyunca. aşk söz konusu olduğunda. beni o kadar sevindiren yüz seksen derecelik dönüşe mutlaka mantıklı bir açıklama aramak gerekirse. Aşk çıkar gütmeyen bir tutku olmadığı için de. aksine Swann'ların gözünde beni temelli mahvedeceğini sandığım bir olaya borçlu olduğum düşünülebilir belki. sadece bir misafir olarak yanımda . altında Gilberte'in adını. noktasız bir i harfinin üzerine doğru eğilmiş süslü G'si A'ya benzediği ve son hecesi dantel gibi işlenmiş bir parafla sonsuza kadar uzatılmış olduğu için. perhizini uyguladığımdan beri tekrar çağırdığımız Profesör Cottard odamdaydı. ifade ettiği. Muayene bittiği ve Cottard. Françoise'ın. Bloch beni ziyarete gelmişti. Bununla birlikte. (Gilberte'in mektubunun bana getirmiş olduğu mutluluk gibi) ani birtakım mutlu çözümleri de kuşatır. doktorun sonuçta etkisiz hale getirdiği.vermediği engellerin niteliğini anlayabilecek konumda değildir. okuyamamakta ısrar ettiği bu mektupla ilgili olarak. aynı şekilde. çünkü isteklerinin yerine getirilmesi çoğunlukla acının yerinin değişmesinden başka işe yaramayan türden bir duygu söz konusu olduğu zaman. genellikle aşktan daha uzun sürerler.

pek hoş bir çocuk olduğumu söyleme nin. Mme Swann'ın kullandığı parfümün merdivenlere taştığı. ıstırap veren. Bloch'un söylediklerinden. övünülecek bir şey sandığından . Mme Swann'ın doktoru olan Cottard. Mme Swann'ın beni çok sevdiğini duyduğunu anlattı. kendisi içinse bir artı puan olabileceğini düşündü. bana bizzat . onun bir hanım arkadaşıyla aynı yemekte bulunduğunu . tıpkı M. ama Gilberte'in hayatının yaydığı kendine has. büyüleyici kokunun çok daha ağır bastığı daireyi. bir önceki gün birlikte akşam yemeği yediği. kendisini tanımadığımı. ricamı kabul ettiğini. bana hiçbir yarar sağlamayacağını. Hep beraber sohbet ederken. yukarı çıkabilir miyim diye her soruşumda. Mme Swann beni yalancının teki zanneder korkusuyla. de Norpois kendisine benden söz etmekten titizlikle kaçındığı halde. hiç konuşmadığımı açıkça belirtmek isterdim.bulunduğu için. Bloch. aslında öyle olmadığı halde.bunu. ilk fırsatta Odette'e benden söz etmeye karar vermesini sağladı. Dışarıdan bakınca bana ait olmayan hazinelerle benim arama parlak. Mme Swann'ın söylemiş olması imkânsız bir şeyi uyduruyorsa. bu iki sebep. yüzeysel. Bloch'un girmesine izin verildi. de Norpois'ya bildirdiğim gibi. kendisini gördüğünde.duyurmak için yaptığını anlamıştım. o sırada tanıdım. dostça bir tavırla kasketini havaya kaldırarak belirtmeyi âdet edindi. Benim Mme Swann'ı tanımadığımı ve tanışmak istediğimi öğrendiğinde M. iyiliksever bir Eumenides'e dönüşmüş olan zalim kapıcı. çünkü kasıtlı olduğunu. mesafeli. kendisine kesinlikle yanıldığını söylemek isterdim. benim çok sevdiği. aynı kuruntularla. Mme Swann'ın beni yakından tanıyıp beğendiği sonucunu çıkararak. Ama Bloch'un yanlışını düzeltmeye cesaret edemedim. Mme Swann'ın yakın arkadaşı olan bir hanımdan.

gelen misafirleri seyrederdik. Onca zaman Gilberte'i görmemi engelleyen annesiyle babası. incelikleriyle bana aynı anda hem doğal hem doğaüstü gibi gelir. Bu başak görünümlü saç örgüleri. hatta fotoğrafçılara dalkavukluk ettim. içeri biraz hava girsin diye kendi ellerimle açtığım oldu. Bu örgülerin minnacık bir parçasına. bir zamanlar Versailles'da kralın görünüvermesinden çok daha muazzam ve arzulanır şekilde kol gezdiği karanlık sofada. gülümseyerek elimi sıkıyorlar. Cennet'in çimleri kullanılarak yaratılmış. eşsiz bir eser gibi görünürdü. kızmış gibi görünmek bir yana. odun sandığının üstüne oturmuş. Da Vinci'nin küçük çiçek çizimlerinin fotoğrafından çok daha değerli olurdu! Böyle bir fotoğrafa sahip olabilmek için. asla kurtulamayacağım ilişkiler kurmama sebep oldu. son derece sıkıcı insanlarla. şimdi . devasa portmantoya çarptıktan sonra. sanatkârca kıvrımlarının kalınlığı da. uzun gri eteklikli uşağı karanlıkta Mme Swann zannederek selamladıktan sonra -ben geldiğimde oradan geçiyor olurlarsa. arabadan inerken kafalarını kaldıran misafirler. Gilberte'le yan yana durup pencereden sarkar. genellikle beni evin hanımının bir yeğeni sanıp el sallarlardı. Böyle anlarda Gilberte'in saç örgüleri yanağıma dokunurdu. genellikle Kutsal Kitap'taki Şamdan gibi yedi kollu. çerçeve olarak sunmayacağım bir tek cennet tarhı var mıydı? Ama bu örgülerin gerçek bir tutamına sahip olmayı hiç ummadığıma göre. hatta annesinin kabul günüyse. odasında geçirdikten sonra. sonuçta bunlar bana istediğim şeyi kazandırmadığı gibi. bari fotoğrafına sahip olabilseydim. ilkbaharın sonunda.Swann'ın bakışı gibi gelen bir bakış yerleştiren pencereleri. Swann'ların arkadaşlarına. şaşırıp.onlarla karşılaşma ihtimalinin. bütün bir öğleden sonrayı Gilberte'le birlikte. .

kalabalık olmakla birlikte sınırsız olmadığından." Üstelik. Bir seferinde mavi kabartma bir kaniş ve altında ünlem işaretiyle biten komik bir İngilizce ibareyle süslenmiş bir kâğıt kullanıyordu. bana ikimizin arasına çekilmiş duvarlardan en aşılmazı gibi gelen akşamüstü kahvaltıları. Çinli şapkası biçiminde bir markaya sıkıştırılmış olarak.S. enlemesine. her kâğıdın. Gilberte'in daha ziyade. Ben o sırada. arkadaşımın imzasını taklit eden altın yaldızlı harflerle yazılıp bir parafla son bularak. miğferli şövalyenin altında Per viam rectam yazısının okunduğu mührü taşıyan kâğıt çıktı tekrar karşıma. bana bu çayları (henüz yeni sayılabilecek bir arkadaş olduğum için) yazılı olarak. bir çapa mührüyle veya kâğıdın üstünü boydan boya kaplayan bir dikdörtgen halinde aşırı uzatılmış G. Gilberte'in mektup kâğıdı dizisi. her defasında farklı bir mektup kâğıdı kullanarak haber veriyordu. Gilberte'in kız arkadaşlarını davet ettiği. bir tekini bile seçmeye imkân olmadan. belirli kurallara bağlı olduğunu sanıyordum. şu değil. bir başka seferinde. şevkle harf düşürme temrinleri yapıyordum. açık. siyah bir şemsiyenin altına.) "Gilberte geldiğinizi biliyor mu? Öyleyse hoşça kalın. oysa şimdi. Tabii ki ben de eve döndüğümde hiç durmadan. markasıyla süslenmiş bir kâğıt. şimdi onunla bir araya gelme fırsatı olmuşlardı. kararmış gümüş rengi bir madalyon içerisinde. (Her ikisi de l harfini düşürerek "nasısınız" diye telaffuz ediyorlardı. onca zaman. birkaç haf ta sonra. önceki mektuplarda hangi kâğıtları kullandığını hatırlamaya özen gösterip mektuplaştığı kişilere. . bu gün seçilmiş olmasının. "Gilberte" damgası taşıyordu: kâh bir köşeye."Nasılsınız?" diyorlardı. Sonunda. kâh bütün harflerin iç içe majüsküller halinde bir arada bulunduğu. bazı kâğıtlarıysa. ilk mektubunu yazdığı.

sofadan gelen uğultu halindeki sesleri duyardım. ta merdivenin başındayken. hekimin nezleyi tedavi etmeyi bilmediğini itiraf etmemenin. Gilberte'in bu çaylara davet ettiği kız arkadaşlarından bazıları. olağanüstü olmaları gerektiğini anladığımdan. daha ötekiler yeni gelirken gitmek zorunda olduklarından. bizim evde karşılığı olmayan. Henri üslubundaki kira evlerinde yaygın olan. önceki hayatla aramdaki bütün bağları birdenbire koparır. Öyle bir doğruluk âşığıydım ki. bu merdivenin sanatsal değerini ve uzaklardan geldiğini annemle babama bildirirken. yanlış olduğunu bilsem bile. daha Gilberte'in oturduğu kata gelmeden. söylediğimin yalan olduğu bilincini taşımıyordum. sadece Swann'ların yakınında iseler. M. içerinin sıcağına girdikten sonra atkımı çıkarmam gerektiğini ve eve geç kalmamak için saate bakmayı hatırımdan silip götürürdü. büyük bir hekimin dehasını kavrayamayacak bir cahilin önünde.en azından zahmete değer bulduklarına. Swann'ların merdiveninin haysiyetine benim kadar saygı gösterebilirlerdi. aynı kâğıdı mümkün olan en uzun aralıklarda göndermeye çalıştığını düşünüyorum. O dönemde. bu uğultu. ben de bunun. Odette'in yıllarca hayalini kurduğu ve yakında terk edeceği II. türünü de bilmediğimden. katılmak üzere olduğum görkemli törenin heyecanı içinde. baştan aşağı ahşap bu merdiven. çünkü ancak bu şekilde. ders saatlerinin farklı oluşu yüzünden. "Asansörün inişlerde kullanılması yasaktır" sözlerinin okunduğu ibaresiyle. Swann'ın çok uzaktan getirttiği eski bir merdiven olduğunu söyledim annemle babama. bu bilgiyi kendilerine vermek konusunda tereddüt etmezdim. Aynı şekilde. genellikle gözümün önündeki şeylerin adını da. . Ama benim hiç gözlem yeteneğim olmadığından. bana öyle muhteşem görünürdü ki. isabetli olacağı düşünülür.

kıpkırmızı kesildiğimi hissettim. burası. Swann'ların evinin. en ilkel reflekslerin elinde basit bir oyuncak olarak. akşam yemeği de saat sekizde. Swann'ların özel. Swann birkaç katta birden oturuyor. düşünce ve bellekten yoksun halde. Babam ayrıca. Ama bu değişmez ve düzenli bütünlük. teşrifatın gerektirdiği. Ne dersiniz?" Sonra bizi yemek salonuna alırdı. Daha o anda. ben zihnimin. tek farkı o. içsel bir gücün buyruğuyla. desenli. Gilberte ansızın saatine bakar ve derdi ki: "Eh. küçük gri peçeteleriyle pötifur tabaklarından müteşekkil bir dairenin ortasındaki çikolatalı pastanın ihtişamını görür gibi olurdum.Bilincini taşımıyordum ama. gerekli fedakârlıkları yapmak zorunda olduğunu içgüdüyle sezerek. ama evi kullanışsız. Berlier yaptı o evleri. canım bir şeyler yemek istiyor doğrusu. o dairelerden birini tutmayı düşündüğünü. son bir özgür eyleme bağlıydı sanki. Mme Swann'ın parfümünün kendini hissettirmeye başladığı bölgeye gelirdim. Swann'ların itibarı ve kendi mutluluğum uğruna. Kant'ın nedensel dünyası gibi. muhteşem olduğu ." dediğinde. tıpkı bir sofunun. ben öğle yemeğini yiyeli epey oldu. bir tanesini gördüm. Renan'ın İsa'nın Hayatı adlı eserini kendinden uzak tuttuğu gibi. çay davetinin olduğu günlerde. "O evleri biliyorum. babam sözümü kesip. Rembrandt'ın resmettiği bir Asya tapmağının içi gibi loştu. Söylemesine söyledi ama. Bu arada. girişi de fazla karanlık bulduğu için vazgeçtiğini söyledi. bizim de oturabileceğimiz herhangi bir ev olduğu yolundaki yıkıcı düşünceyi ebediyen kendimden uzaklaştırdım. damasko tarzında dokunmuş. hepsi birbirinin aynı. duyduklarıma rağmen. merdiveni adım adım tırmanarak. Hepimiz Gilberte'in küçük salonunda olduğumuz sırada. ihtimal olarak kafamdan geçmiş olacak ki.

Ama ben Swann'ların evindeyken. Annem de. geçmişi hatırlayabileceğim ve geleceği öngörebileceğim anlamına gelmezdi. Hayalgücüm. çünkü şimdiki zamanı fark etme yeteneğine bir an için kavuştuğumu farzetsek bile. Gilberte bu Ninive pastasının yıkımına girişmek için. bu çocuk ne zaman Swann'lara gitse hasta dönüyor. Bu arada Gilberte "çayımı" hazırlıyordu. Gilberte'in arkadaşlarının hepsi. bir karar vermenin imkânsız olduğu bu sarhoşluk haline gömülmüyorlardı. Farkına varmadan aldığım pastaları. pas rengi. mimari bir pasta. sarp yamaçlı surlarını yıkmak ister diye. boş belleğimde. Daha da güzeli. çökmüş anıttan kocaman. midemdeki felç geçiciydi. uyku ihtiyacı duyabileceğim kadar uzaktaki bir zamana gidemiyordu. sanki bana hükmeden heyecan.kadar kalender ve bildik görünen. her ihtimale karşı oradaymış gibi. kıpkırmızı meyvelerle bölümlenmiş bir duvar parçasını. "Ne tatsız durum. olur da Gilberte'in aklına eser. ortada dikili dururdu. Darius'un sarayının burçları gibi fırında pişmiş. sanki ben hâlâ onu bilebilirmişim gibi. iştahsızlık veya açlık duyumu. Bizim ailede akşam yemeğinin saat kaçta yendiğini bile soruyordu. yirmi dört saat uyumamı engelliyordu. cilalı. benim için çıkarıp alıyordu. doğulu zevkiyle. oysa bir fincanı bile. bu. bir an gelecek. yatmayı aklımdan geçirebileceğim. sanki sıradan bir günde. Ne yazık ki. akşam yemeği veya aile kavramı bırakmış gibi. Ama daha o ana çok vardı. Durmadan çay içiyordum. o dönemde çok . sindirmek gerekecekti. içtiğim şeyin çay olduğunu biliyor muydum acaba? Bilseydim de içerdim. ayrıca benim açlık durumumu soruyor. Bazıları çayı reddediyordu! O zaman Gilberte. felce uğramış midemde. canı çikolatadan mazgallarını koparmak. sadece kendi açlığını yoklamıyordu." demeyi alışkanlık haline getirmişti.

bilirsin. bu hizmetkârlar ne kadar aptal. küçük 'stüdyonuzda' içtiğiniz şekilde hazırlar Gilberte. çoğunlukla beyaz dantellerle kaplı siyah satenden bir elbiseyle. bildiğim şeylermiş gibi. Biraz dinlenmeyi hak ettim sanıyorum." derdi bana.yaygın olan bir ifadeyi kullanıp. Tanrım. onlar gidince tekrar gelip sizinle sohbet ederim." derdi." diye eklerdi misafirlerine koşarken. kırk beş misafir geldi. misafirlerim ne der? Daha Mme Trombert. "Düğün alayı gibiyiz. "O yediğiniz şey lezzetli görünüyor. "Olmaz güzelim. hem daha yeni geldi. üzerinde bazen lacivert kadifeden. bir "stüdyom" olup olmadığından da emin değildim. sanki bu ve benim bu esrarengiz dünyada bulmayı beklediğim alışkanlıklarım. sanki Gilberte annesinden izin almadan bunca pötifuru elinin altında bulundurabilirmiş gibi. koşarak yanımıza uğradığında." derdi. hiç çay içip içmediğimi bilmediğim gibi. benim daha çok hoşuma gider aslında." diye cevap verirdi Gilberte. "Öyleyse bizim misafirimiz olun anne. Ters konmuş. sevgili Mme Bontemps'ın ziyaretleri pek kısa sürmez. çayı nasıl içtiğimle ilgili olarak. Tören duygusunu iyice yok etmek için. masanın etrafındaki sandalyelerin düzenini bozar. "Çayım hiç sükse yapmadı belli ki!" diye haykırırdı. bir misafirini uğurladıktan sonra. kırk ikisi Gérôme'un resminden söz etti! Bir gün gelip çayınızı Gilberte'le içsenize. "Sizin sevdiğiniz gibi. X biçiminde bir tabureye yanlamasına oturup bir şeyler kemirirdi. Ben yanlarına dönmezsem kadıncağızlar ne düşünür? Başka kimse gelmezse. "Ne zaman geleceksiniz? Yarın mı? Size . "Günü" genellikle Gilberte'in çaylarıyla çakışan Mme Swann. şaşkın bir edayla. sizin pasta yediğinizi görünce karnım acıktı. Mme Cottard ve Mme Bontemps buradalar.

" (O anda. "Size ne kadar bağlı olduğu. oldukça tuhaf karşılanabilir. çünkü kendisi de bir salon oluşturmaya başladığından beri. Benim kabul edildiğim krallığın kendisi. saygı ve sevinç ürpertileriyle keşfetmeye başlamıştım. çünkü herkes belki artık Combray'de bile . iyi yürekliliğini teslim ettiği. Françoise'la ilgili fikrimi tamamen değiştirdim. Mme Swann'dan öğrendim ki. İngilizce bilmiyordum. O ana kadar kapalı olan caddeleri hiç beklemediğim halde önümde açılmış olan periler ülkesini. despot ses tonunu benimsemişti. kırıtkan. bu son vaatle beni heveslendirmesi imkânsızdı." derdi. ne kadar iyi kalpli olduğu belli. Ben Champs-Elysées'de Françoise'ın kimbilir ne tatsız bir izlenim bıraktığını düşünüp kaygılanırken. Mme Swann bana yaşlı nurse'ümüzü12 övdüğünde. Olmaz mı? Sizi yaramaz.) Sonunda. ama az sonra bu kelimenin Françoise'ı tanımladığını anladım. . artık bana o ka dar gerekli bir şey gibi gelmemeye başladı.böyle konuşuyor. ama ziyaretlerinden korktuğu bu hanımla kişisel bir ilişkinin. daha 12 dadı. zannettiğim kadar yararlı olmayacağını. Dolayısıyla.Colombin'dekileri aratmayacak tostlar yaparız. muşamba yağmurluk ve sorguç sahibi bir mürebbiye. kendisinin de kocasının da bana yakınlık beslemesinin sebebi. ilk anda kimden söz ettiğini anlamamış olmam. Mme Swann'ın Mme Blatin'le ilgili ağzından kaçırdığı birkaç kelimeden. ama sadece Gilberte'in arkadaşı olarak. Gilberte'in nurse'üm hakkında anlattıklarıymış. Mme Verdurin'in tavırlarını. Zaten tostlar da bana Colombin kadar yabancı olduğu için. Swann'ların evindeki itibarımı kesinlikle artırmayacağını anladım.

şimdi benim birtakım ayrıcalıklardan yararlanmamı sağlıyordu. cevap vermeye tenezzül bile etmediği o eksiksiz. Swann veya Mme Swann evde oluyordu. burada Swann ve karısı. bir saat boyunca. kolayca hallediverdiği meselelerin bir tekini bile çözemeyen güçsüzlüğüne şaşırıyordum. Kimin geldiğini soruyorlar. Mesela Gilberte yokken. Swann. sanki hep birinci seçildiğim bir kolejde. Louvre ve Ulusal Kütüphane'de bulunan eserlerin hepsinden kat kat güzel olduklarından zaten önceden de şüphe etmediğim bu eserlere bakmak. İlgileneceğimi tahmin ettiği sanat eserleri. Zihnin. tapmağın kalbine de girdim. doğaüstü yaşantılarını sürdürüyor. heyecanım yüzünden tek kelimesini bile anlayamadığım konuşmalarına kem küm ederek. Gilberte'in. üzerinde mükemmel bir etkisi olmak gibi bir yeteneğe sahip arkadaşı sıfatıyla yeni konumum. taht salonunda huzura çıkıyordum. sonradan hayatın. şu veya bu konuda. sofada aksi yönlerden gelip karşılaştığımız zamanlar benimle el sıkıştıktan sonra. oraya yöneliyorlardı. en ufak bir değişikliği gerçekleştiremeyen. benim geldiğimi öğrenince biraz yanlarına gitmemi rica ediyorlar. bu tesadüf sayesinde saraya gidip geliyor. inandırıcı mektubumu hatırlıyordum.da esrarengiz bir başka diyarın içindeydi. yüce işlerle aşırı meşgul değilmişçesine beni çalışma odasına alıyor. kızları üzerindeki etkimi şu veya bu yönde kullanmamı istiyorlardı. biz nasıl olduğunu bile anlayamadan. O sırada uşağı gelip benden . düşüncenin ve kalbin. kitaplar gösteriyordu bana. sonsuz bir iyi yüreklilikle. ne var ki. Ama kısa bir süre sonra. kısa ve anlaşılmaz cesaret hamleleriyle bölünen utangaç suskunluklarla karşılık vermeme ses çıkarmıyordu. benim için imkânsızdı. M. Daha kısa bir süre önce Swann'a yazdığım. bir kralın oğluyla arkadaşlık ediyordum da. sanki çok şerefli.

gösterilen şaheserlerin yetersizliğinden de kaynaklanmıyordu. nesnelerin özündeki güzellik değildi.bu nesnelere yapışmış olmasıydı. . ikinci ve üçüncü oda hizmetçilerinin gülümseyerek harikulade kıyafetleri hazırladıkları odasına. pabuçlarımı ve kendisini vârisim tayin ettiğimi belirten bir belge imzalamamı istese. Ama hayal kırıklığım. bana kısa pantolonlu uşak tarafından haykırarak bildirildiğinde. Olsa olsa. "bir yüze isim yapıştırmak" türünden buluşlar yapan. başarılı bir sonuca varılmamasıyla sonuçlandığına hayret ediyordum. ama kendi isimlerini açıklamayan yaratıcı ve mütevazı. gümüş fırçaların. ziyaret uzadığında. nasıl hiçbir şeyin gerçekleşmemesiyle. kendi dostları olan en büyük sanatçılar tarafından yontulup boyanmış Padova'lı Aziz Antonio sunaklarının hiç rolü yoktu. zeki insanlardan birisi) olan. o sihirli odada yaşanan saatlerin. ama yine onlar gibi. yıllardır o mekânda bulduğum ve hâlâ da bu mekâna damgasını vuran o özel. hüzünlü ve haz veren duygunun isterse dünyanın en çirkin şeyleri olsunlar . kravat iğnemi. birinci. üç güzel ve gösterişli yaratığın. kendi bayağılığıma ve majestelerinin iyi yürekliliğine ilişkin duygularda da. Wolf un teorisinin aksine. hanımefendinin benimle bir şey konuşmak istediği emri. en ünlü destanlar gibi yazarı bilinmeyen. sayısız aynanın. o güzel halk deyişiyle söyleyecek olursam: ne yaptığımı bilmez haldeydim. Aynı şekilde. Mme Swann beni birkaç dakikalığına odasında kabul ettiği zaman bende uyanan. kesinlikle bir yazarı (her yıl rastladığımız. Çünkü Swann'ın çalışma odasında olmayı benim gözümde mucizevi kılan. memnun olurdum.saatimi. değerli esansların banyodan sürekli yayılan hoş kokularıyla dolu. kıvrımlı bir koridordan geçerek giderdim. dalgın bakışlarımı bir an olsun onlara yöneltmemin imkânsızlığından da.

kapının önünde bunca arabayı görünce evde düğün var sandım. "Camille dedi ki saat dörtle beş arasında tam on iki kişi gelmiş. kullanmaktan en çok hoşlandığımız ifadeler olduğu için. Swann ve Mme Swann’ı kısa tutuyorlardı. kimi zaman da daha bayağı kişilerden öğrendiği ifadeleri (örneğin hanım arkadaşlarından birinin en sevdiği ifade: "Felaket bir şey!") seçer. "sohbeti yönetirken" hep yaptığı gibi. öyle böyle bir hikâye değil!" derdi. Neyse. Mme Swann yemek salonunu terk ettikten sonra. lafları savururdu. güldüğünü işitirdik. Ben çalışma odamda . kabul edin. kocasının tanıştırmak zorunda kaldığı seçkin kişilerden öğrendiği ifadeleri (bir kişiyi niteleyen sıfattan önceki tanımlık veya işaret sıfatını atma özentisini onlardan öğrenmişti)." "Hâlâ mı? Saat yedi! Korkunç bir şey.Mme Swann misafirlerinin yanma döndükten sonra da. Zavallı kadın. günü olduğu hiç aklımdan geçmemişti. Biçare!" (Bizim evde biçare daima i uzatılarak. eve yeni gelmiş olan kocası da bizim yanımıza bir uğrardı. "Bu hikâyeyi çok seviyorum. anlatmaktan hoşlandığı bütün hikâyelerde kullanmaya çalışırdı. Mme Swann kimi zaman. bunları. en azından bir süre boyunca. çünkü karşısında iki kişi bile olsa. biliyor musun Gilberte?" "Değil. bütün "arkadaş"lara kafa tutması gerekmiş gibi. Eve gelirken. kocası aracılığıyla. Ne on ikisi. Yo. Ardından da genellikle. "Annen yalnız mı. bunu da. sesini yükseltir. hatırlamıyorum. "küçük kabile"de edindiği bir alışkanlıkla.) "Düşünsenize. sanıyorum on dört dedi. Başkalarından en son öğrendiğimiz ifadeler. tanımadığı Guermantes'lardan almıştı. "patroniçe"nin küçük kabilede. ko nuştuğunu. oysa M. saat ikiden beri!" derdi bana dönerek. Feci bir şey. bîçare diye telaffuz edilirdi. hâlâ misafirleri var baba. on iki. perişan halde olmalı.

" "Ya! Bayındırlık bakanlığı özel kalem müdürünün karısı. "Bakandan sonraki kişi demek resmen! Hatta bakandan da önemli. üstelik çok da yakışıklı. özel kalem müdürü olmak çok mu önemli bir şey?" diye cevap verirdi Gilberte. benim kafam nerede. yemin ederim senin kadar dalgınım ben de. üstelik. çocukça bir tavırla." Zaten karısı da. çok yüksek seviyeli. O beni şüphede bırakabilecek bu tevazuya. zarif bir bütünlük oluşturmaya yetecek özelliklere sahipti: sarı. Çok hoş bir adam.olduğum sürece de kapının zili susmak bilmedi." "Kocasının bir bakanlıkta çalıştığını biliyorum. ama ne olarak çalıştığını tam bilmiyorum. daha açık bir dili tercih ediyordu." "Ben ne bileyim. biliyor musun?" "Mme Cottard'la Mme Bontemps. ipek gibi bir sakal. ağır bir nefes kokusu ve cam bir göz. . istisnai bir adammış. genizden bir ses. böylesine önemli bir ilişkiyi daha da şaşaalı hale getirdiğini düşünüyor da olabilirdi). sadece iki misafiri var. Yanında hâlâ çok kişi var mı?" "Hayır. iki yaşındaymış gibi konuşuyorsun. "büyüleyici" bir yaratık olduğu için. Zaten son derece yetenekli. çünkü her işi yapan o. güzel yüz hatları. koordinatörü de." derdi Gilberte." "Kim. fazla önemsemiyormuş gibi görünerek. yalnız özel kalem müdürü değil. bakanlıkta çalışıyor olur mu? Adam özel kalem müdürü. bütün işin başındaki adam. "Küçük budala. Liyakat nişanı var. Annesiyle babasının böbürlendiği her şeye karşı kayıtsızlığını açığa vurmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdı (aslında. Ne diyorsun sen. "Çok mu önemli de ne demek!" diye haykırırdı Swann. Ender rastlanır. herkese rağmen evlenmişti onunla. yemin ederim başım ağrıdı.

iyi kötü toparlanıldı. "Kendisi dün bendeydi. Servetin tamamı. tekrar insanlarla görüşmek isterler. . Albertine aşağı. Üstelik gayet esprilidir de. seslenirlerdi. gayet iyi tanırdı. öyle ya. gıyaben de olsa. Kral Theodosius'a güvenebilir miyiz diye sorayım. evlerine pek istekli gelinmediğini görünce de. herkesi tanıyor. Union Générale'in iflası sırasında battı. çünkü Bontemps'lar. o dönemde epeyce zengin sayıldığı ve BréauChenut Baronu olduğu halde. benden epeyce küçük bir sınıfta. kendiliğinden sevimsiz ihtiyarların dilini benimseyerek. bunu da biliyordur."Size şunu söyleyeyim. kilise yanlısı. Albertine yukarı. Bontemps-Chenut sülalesi." "Benim kızım olağanüstü. siz daha çok gençsiniz. gözde bir düşesten söz edildiğinde. Ama Mme Bontemps'ı tanıyorum. Zavallı büyükbabanız." veya "Çevreye çok 13 hızlı. Sadece geçerken görüyordum. "bu insanların şu andaki hükümette yer almaları beni çok eğlendiriyor. ama hepimiz öyle saf prensesler görmüşüzdür ki. aradan on yıl geçip bir uşakla kaçtıktan sonra. ihtiyar Chenut'yü. Eminim çok fast13 olacak. tuhaf bir tarzı var." "Yeğeni bizim okuldaydı. arabacılara tek metelikten fazla bahşiş vermezdi. değil mi?" Swann bir zamanlar bu şekilde konuşmazdı." "Çok yanılıyorsun. o da hoşuma gitmiyor. dar fikirli burjuvazinin tipik örneğidirler." "Tanımıyorum. kocası savaşa gireceğimizi düşünüyor mu. o zamanları görmediniz. meşhur 'Albertine'. güzel ve zeki bir hanım." derdi Swann bana hitaben. İşin bütün girdisini çıktısını bildiğine göre. ama bu arada. Gidip kendisine bir merhaba diyeyim. gayet sevimli. gerici.

onlar için. yüksek sosyetenin içinde. hatta ince bir zevk mevcuttu. Guermantes'larda bir zevk. Eski Swann'ı benim gibi sadece sosyete dışında değil. Mme Bontemps bütün o basitliğiyle.kapandım. hatta nazik bir sözü. daveti. telgrafların duvara asıldığı. eski Swann'ın artık ilişkilerinden söz ederken ölçülü olmamakla kalmayıp. İşte bu yüzden. Az sayıda insanın ziyaret ettiği kişilerin bu küçük kusuru. dolayısıyla zevkin kullanımında anlık . reklamını yapmak isteyecekleri bir olaydı. elden ele gezdirirlerdi. onu engellemesi gerekir gibi geliyordu. Pek tabii. haberin. ama snobizm de vardı. prensesler ve düşesler haricinde ancak son derece esprili ve çekici kişilerin kabul edildiği. fesatlığıyla. kaplıca kentlerindeki otellere benzerdi. Verdurin'ler Londra'da bulunacak olsa. nasıl oluyor da Swann'ı çileden çıkarmıyordu? Swann nasıl onu sevimli bulduğunu ilan edebiliyordu? Guermantes çevresinden kalan hatırasının. gelenekleri de gözlemlemek gereksizdir. Swann'ların salonu bu bakımdan. bu ilişkilerin seçiminde titizlik de göstermediğini fark edince. ortak bir dostları aracılığıyla. Odette'in aldığı gönül okşayıcı mektup ve telgrafları bile Swann'lar kendilerine saklayamazlardı. oysa aslında yardımcı oluyordu. Dostlarına anlatırlar." derler. aksilik bu ya. sosyete çevrelerinin dörtte üçünün aksine. sıkıcı veya bayağı bulunan önemli kişilerin veto edildiği Guermantes'lar çevresinde tanımış olan insanlar. afallayabilirlerdi. telgrafla Manş'ı aşıp kendilerine iletilmesi sağlanırdı. Odette biraz gösterişli bir yemek dav eti verdiğinde. çünkü psikoloji kurallarından çıkarılmaları mümkündür. Swann'larda da vardı. biraz dikkat çekici kimselerin ziyareti.

sevmeye gayret gösteriyordu. yani" Guermantes çevresinden. böyle şeyler söyleme." derdi. zevk. geveze bir akademisyen söz konusu olduğunda. Mme Bontemps'ın meziyetlerini öne çıkarıyordu. biraz kasıntı. hatta esprili bir yanı bile var. samimiyetle söyleme melekesini düşesin evinde edinmiş ve kaybetmemişti. Swann. kral soyundan bir prenses. onu sevimli bulmaya gayret ederlerdi (çünkü sevimli buldukları için aralarına aldıklarını ileri sürmeleri mümkün değildi)." Swann. sık sık Guermantes'larda akşam yemeklerine katılırdı. ama sevimsiz de değil. Klik için vazgeçilmez olmayan bir şahıs. şimdi de. şık bir adam. "Kesinlikle aynı fikirdeyim. kıyaslama kabul etmez. o zaman." "Yirmi tane kitaptan alıntı yapan Mme XJ ondan çok daha sıkıcı. aslında müstesna bir insandı." (Geveze akademisyenin karısı olan bu hanım. . grandüşesi aralarına aldıkları andan itibaren sosyete mensuplarının saflığıyla. Saf Aklın Eleştirisi’ni derinlemesine incelediğini sanmıyorum. ihtimal dâhilindeydi.) "Ne diyorsunuz. Yalnız bir grandüşes. Tamam. "Üstelik bu gece biraz çekindi. Prenses gittikten sonra. o da kendisini bu sürünün bir parçası olarak bulurdu. sonuna kadar bu şahsın aleyhine kullanılırdı. ama Guermantes'ların ruhuna sahip." diye cevap verirdi düşes. çok hoş da olabiliyor. cumhuriyetçi bir dışişleri bakanı. hiç hakkı olmadığı.kesintiler. böylelerine bin kere tercih edilirdi. Ne var ki. Müşkülpesentlere özgü bir tiksintiyle değil. "Aslında iyi bir kadın. bir büyükelçilikte bu tür davetlilerle akşam yemeğine katıldı diye Mme de Guermantes'a acırdı. göreceksiniz. ruhunu kavramadığı halde. kendi kabul ettiği kişilerle ilgili olarak kullanıyordu. sürüden birisi. Swann Mme de Guermantes'ın imdadına yetişir. hiçbir işe yaramayan. olumlu bir yaklaşımla incelendiğinde her insanda görülebilecek iyi özelliklerini ayırt etmeye.

hızlı ve şiddetli tarzını bir sömürge savaşma benzeterek ekliyordu: "Artık Trombert'ler boyun eğdiğine göre. Mme Trombert'in adı geçtiğinde annem şöyle diyordu: "Ya. doğal olarak insani kökler salıp o çevreye bağlanırız. ilk bakışta bölünmez görünen bir şeyi. insanla konumunun bir bütün oluşturduğunu zannedenler. bu hanımın karısını görmeye geldiğini annemle babamın öğreneceğini düşünerek de seviniyordu. toplumun değişik katmanlarında. kendisinden böyle ısrarla söz ettiğinde. ardından yenilerini de sürükler!" Mme Swann'ın. Swann sosyetedeki konumunu. giderek yükselmesi şart olmayan çevrelerde bulunur. bizim evde Mme Swann'ın yavaş yavaş tanıştığı insanların isimleri. ayrıca sanıyorum ki Swann. üzerimize titrendiğini hissetsek. Doğruyu söylemek gerekirse. Guermantes'ların çevresinden kovulması gereken Parma Prensesi'yle ilgili olarak da. Mme Bontemps'la ilgili olarak. Zaten. Zaten bir zamanlar şahit olduğumuz gibi.prensesler iltimasla kabul edilmese. hayatının birbirini izleyen dönemlerinde. yeni ilişkiler kazanmadaki biraz kestirme. hayatımızın farklı bir anında ne zaman belirli bir çevreyle ilişki kursak veya ilişkilerimizi tazelesek. belirli koşullarda daha çok işine gelen bir konumla değiştirmekten hoşlanırdı (şimdi sadece daha kalıcı bir şekilde uyguluyordu bu eğilimini). Aynı kişi. eve dönünce şöyle derdi bize: . bir zamanlar aynı şeyi yapmıştı. hayranlıktan çok merak uyandırıyordu." Annem sokakta Mme Swann'la karşılaştığında. işte yeni bir nefer. algılarında ayrıştırmayı beceremeyen kişilerdir. diğer kabileler de yakında teslim olurlar. prensesler için bile gerçekten esprili ve çekici olmaları şartı gözetilse.

nispeten daha parlak ilişkilerden haberdar edemezse. en azından yayacağı umulur. "Profesörün konumuna rağmen. zevkinin Önemli bir ölçüde azalacağını biliyordu." diyordu. sonradan yaptığı ziyaretlerde fırsat çıktıkça. Onun için." derdi. akıl almaz sayıda burjuva çiçeğini ziyaret edebileceğini biliyordu. herhalde kârlı bir saldırı için Masaçusetler'e. aksine. "Filancalara yapılan bir seferden getirilmiş. oldukça farklı dünyalardan getirilmiş insanlardan bir yenisini orada gördüğümü anneme her söylediğimde. bir tek öğle sonrasında. derhal kaynağını tahmin eder. eskiden yaşadığı çevreden farklı bir çevreye girdiğinde. sorgucunu ve kartvizit cüzdanını kuşandığında. mütevazı arkadaşını "gün"lerine davet ederken. Dağıtma . babam. Mme Swann'ın. "Yabancı. Seylanlılara veya Trombert'lere gidiyordu. pahalıya mal olmuş bir ganimetten söz eder gibi. Annem ise. Bu çalışkan işçinin. bir kadın.yıllarca sonra öğrenilen bir başka sebebin haricinde .bu iyi niyetli. özel davetli kategorisine dâhildi. ihtiyatlı. onların yerini almış olan. Mme Swann'ın bu şıklıktan uzak burjuvayı kazanmakta herhangi bir yarar bulmasına şaşırıyor. çok iyi anlıyordu." Bu biraz karışık ve yapay çevreye genellikle epey zorlukla. git Sparta'ya söyle!" adını verdiği. anlamadığımı itiraf etmek zorundayım. Mme Cottard'a gelince. bir çiçeğin içinde vızıldayan. babasının olaylara bakışını bazı yönleriyle almış olan anne min. uçarı böcek gibi. haberi. Tam da bu görevi yerine getirmek için bulunmuş olan Mme Cottard."Mme Swann'ı savaşa hazır durumda gördüm. bir şahidin bu yeni ve eşsiz dünyaya girmesine izin verilir ve o da. evine bir hain veya bir rakip sokmuş olmaktan korkmasına gerek yoktu. aldığı heves ve hayranlık tohumunu yayar. eski arkadaşlarını. Zaten .

hele hele bir "radikal"i davet etme imkânsızlığının. köklü bir salona bir cumhuriyetçinin kabul edilmesi mümkün değildi. Şık kadınlar onun evine gitmiyordu. Ben Mme Swann'ın evine gitmeye başladıktan az sonraki bir dönemde. Benim çocukluğumda. az sayıda niteliğini somutlaştırırız. Le Hault de Pressagny'nin. çünkü şan ve şöhreti gözümüzde canlandırırken. olasılık hesabına dayanarak. değişmez sanılan unsurları farklı zamanlarda farklı şekillerde yerleştirir ve değişik bir görüntü oluşturur. sadece "resmî sosyete" denilen çevrede bir sonuç elde edebilmişti. Verdurin'in. Kaleidoskopun bu yeni düzenlemeleri. sadece. bir filozofun. Ben daha ilk komünyon ayinimden geçmeden önceki yıllarda. kusurlu zihnimiz. şöhretin bizim için birdenbire . Paris valisinin kendisine kartvizit bıraktığını iki gün sonra öğreneceğini veya bizzat M. Verdurin'lerin filanca gediklisinin. Verdurin'leri. gazyağı lambaları ve atlı dolmuşlar gibi ebediyen devam edeceğini düşünürlerdi. at yarışları dernek başkanı M. ölçütlerin değişmesi diye adlandıracağı şeyden kaynaklanır. Böyle bir çevrede yaşayan insanlar. kendisini ve Swann'ı. ziyaretlerinde şık bir Yahudi kadınla karşılaşma şaşkınlığını yaşarlardı. Kral Theodosius'un galasına götürmüş olduğunu duyacağını düşünmekte haklıydı. Ama toplum. Dreyfus Davası . peşinde koşarken. Onları kaçıran.ana hatlarıyla . bir "oportünist"i.gücünü bildiği için. büyük bir ihtimalle. Zaten Mme Swann. kurulu düzene uygun düşünce yapısına sahip hanımlar. zaman zaman dönen kaleidoskoplar gibi. kendisi için yüceltici olan bu iki olaydan haberdar farzediyordu. muhafazakâr çevreye ait olan her şey sosyetik sayılırdı. ünlü cumhuriyetçilerin varlığı değildi.bürüneceğini umduğumuz bütün şekillerini aynı anda hayal edemez.

o toplumda yaşayanlar. "Fransa'da bir şeyler değişmiş" gibi görünmesidir. Bunların arasında en güçlüleri ise. birtakım soylu Yahudiler son derece güçlüydüler. karısı Lady Israels. basının filozofları. Swann'ın halasıydı. öte yandan Swann.gölge düşürürler. kaleidoskop başka bir yöne dönecekti. sanatçıların ve filozofların. tıpkı telefonun icadım gördükleri halde uçağa inanmak istememeleri gibi. sosyetenin havailiğinin birbirini izleyen tarzlarına sıkı sıkıya bağlıymış gibi . Yahudiler herkesi şaşırtarak vatansever olduklarını gösterip durumlarını koruyacaklardı. renkli baklavaları bir kez daha altüst oldu. Ama halası. diğerleri. bir önceki dönemi karalarlar. bu konuda. Bu arada. toplum ne zaman geçici olarak hareketsiz kalsa. hiçbir zaman fazla arayıp sormamıştı. alçaldı. bir daha hiçbir değişiklik olmayacağını sanırlar. artık onların gözünde hiçbir değer taşımayan eserlerine bile . büyük bir ihtimalle mirasçısı olduğu halde. her defasında. tanınmamış bazı milliyetçiler yükselip onların yerini aldı. adamakıllı Katolik bir Avusturya prensinin salonu oldu. onlara yozlaşmanın varabileceği son sınır gibi gelen zevkleri aşağılamakla kalmayıp.sanki bu eserler. Sir Rufus Israels idi. bizim de uzun müddet paylaştığımız bir cehalet . Bununla beraber. halasını pek sevmediğinden. Değişmeyen tek şey. Dreyfus Da vası yerine Almanya'yla bir savaş olsaydı. Yahudi olan her şey. kimse de artık Avusturya prensinin evine gitmek.yeni bir değişim getirdi ve kaleidoskopun küçük. bir önceki dönemde yaşanan türden. Swann'ın yüksek sosyetedeki konumunu bilen tek akrabasıydı. şık hanım bile. Paris'in en şaşaalı salonu. hatta evvelce gitmiş olduğunu itiraf etmek istemeyecekti. Yeğeninin yakın dostları kadar şık insanlarla şahsi ilişkisi yoktu. Benim Mme Swann'ın evine gittiğim sırada Dreyfus olayı henüz patlak vermemişti.

Mme de Marsantes'ı ziyarete gittiğinde. Bir ailede. gizlice ona karşı gelmişti. tanıdıklarından hiçbirinin Odette'i evine kabul etmemesi için kullanmıştı. ama on yıl sonra geriye baktığında. Fakat ne talihsizliktir ki. Mme de Marsantes diken üstündeydi. O da Marsantes Kontesi'ydi. Orléans prenslerinin işlerini yürütüyordu. mutlak bir hiçliktir. Odette. kıskandığı dostluklarını Swann'dan esirgemeyen insanların kimler olduklarını gayet iyi bilirdi. Lady Rufus Israels ise.içindeydiler. birlikte yetiştiği birçok delikanlının aynı şeyi bir başka biçimde. . nesillerden beri. Balzac'ın romanının adıyla oynayarak espri olsun diye "Aptal Kuzen" diye söz ederlerdi. Aslında her istediklerini rahatlıkla yapabilecek kimselerin kalleşliğiyle. varlığını aklına bile getirmeden. Sadece bir tanesi. farklı sebeplerle yapmış olduğunu görür . yoksul bir akraba zannettiklerinden. yanıbaşında yaşayan insanlar için. (tabii ki evliliğinden önceki dönemde) aile yemeklerinde. onu biraz kıskanç.bu kendisine benzeri görülmemiş bir olay gibi gelir. "erdemli" bir şekilde değerlendirdiklerini anlaşırlardı birbirlerine. aile fertlerinden biri yüksek sosyeteye göç ettiğinde .kendi etrafına bir bilinmezlik alanı çizer. Kocasının. içine girmeyen. Son derece zengin olan Lady Israels büyük nüfuz sahibiydi ve bu nüfuzunu da. içinde bulunan herkesin en küçük ayrıntılarıyla görebildiği bu terra incognito14. kapkaranlık. pazar gününü "Kuzen Charles"ı ziyaret ederek. yukarıdan bakan gülümsemelerle. aşağı yukarı Rothschild'ler ayarındaki ailesi. Odette'le tek kelime bile 14 keşfedilmemiş topraklar. Lady Israels de neredeyse aynı anda kapıdan içeri girmişti. Swann'ın görüştüğü insanlar konusunda hiçbir Havas Ajansı kuzinlerine bilgi vermediğinden.

" Paris Kontu'nun oğlu. Zaten Swann'ın hayatının ağırlık merkezi yer değiştirmiş olduğundan. en ufacık şecere ayrıntılarında kesin bilgi sahibi olan. Saint-Germain muhitinin bu mutlak ilgisizliğine karşılık Odette hâlâ aynı cahil yosma olmaya devam ediyordu. onlar prens mi. eski hatıratları okuyarak kandıran burjuvalardan çok farklıydı. demek rütbeleri yükselmiş. o. eskisi kadar önemli değillerdi onun gözünde. "Ne tuhaf.konuşmamış. Belki de ayrıca. Swann'ınsa. Öte yandan Swann da. . kendisi Chartres Dükü'dür. şüphesiz. Odette de o günden sonra. çünkü birçok kere." derdi. yüksek sosyeteye ilişkin. prens değil. günah sayılabilecek laflar savurduğuna. Ne olursa olsun. oğlu babasından büyük. (bir şefkat kalıntısıyla. Birisi Chartres Dükü'nden söz ederken "Prens" diyecek olsa. şimdi de. ilişki kurmayı sürdüren Swann. Odette düzeltirdi: "Dük. eski metresinin bütün özelliklerini sevimli veya zararsız bulan âşık olmaya devam ediyordu. Odette'in yüksek sosyete konusundaki cehaleti öyle koyuydu ki. gerçek hayatın kendilerinden esirgediği aristokratik ilişkilere olan susuzluklarını. çok parlak kişilerle." der. bizi Combray'de onca zaman kandıran sadeliğinin bir tezahürüydü bu. konuşma sırasında Guermantes Düşesi'nden sonra kuzini Guermantes Prensesi'nin adı geçecek olsa. hatasını düzeltmeye çalışmadığına şahit olmuştum. saygısı olmadığından veya karısını geliştirme konusundaki tembelliğiyle). "A. karısının salonundaki konuşmalarda bunlara önem veriliyormuş gibi bir hava yaratılmasından hoşlanmıyordu. Orléans Dükü için. aynı sadelik sebebiyle. kendi başına da olsa. zaten kabul edilmekten hiç hoşlanmayacağı bu dünyaya yaptığı baskını daha ileri götürme cesaretini bulamamıştı. karısının.

herhalde eski hazzının izlerini de taşıyan bir kibarlık. zekâsının kıtlığı karşısında da kördü. sosyete kaleidoskopunun yaptığı son dönüşün nedeni de. yeni bir düzende. aynı konuşma içinde Swann'ın söylediği zekice. oturaklı olmaları beklendi. bir neşe. Üstelik. hatta derin sözleri.sonra da. Seçkinliğin bayağılığa bu şekilde köle oluşunun. öte yandan. Odette ne zaman aptalca bir hikâye anlatacak olsa. sabırsızlıkla dinler. farklı bir görünümde. kanmaya. eski düzenin devamını arar). O dönemde Odette'in Saint-Germain muhitine girmesini engelleyen sebeplere dönecek olursak. 15 saltanat . bazen de sertçe karşı çıkardı. aceleyle." Zaten Swann. İngiliz hayranlığıyla eklerdi: "Bu Royalty'ler15 insanın kafasını karıştırıyor. Odette'le ilgili olarak. fahişe ve İngiliz casusu oldukları anlaşılmıştı. şunu söylemek gerekir ki. vazgeçilen şeylerin hepsini eksiksiz bir biçimde temsil ediyordu. yalnız eğitiminin boşlukları karşısında değil. birçok evlilikte kural olduğu sonucuna varmak için. bir dizi skandalın ortaya çıkışıydı. ancak. öte yandan. koparılan ilişkiler derhal baştan kurulmuştu (çünkü bir günde değişmeyen insanoğlu. Swann karısını. bir dangalağın kendilerini büyülemesine. her şeyden önce ağırbaşlı. neredeyse bir hayranlıkla dinlerdi. en ince sözlerini acımasızca kınamasına izin verirler ve onun en yavan şaklabanlıkları karşısında. buhrandan önceki çevre olmadığına inanmaya izin verecek. tam tersini düşünmek yeterlidir: Nice üstün nitelikli kadın vardır ki. sevginin sonsuz hoşgörüsüyle kendilerinden geçerler. Bir süre. Odette. insanlardan. Odette genellikle ilgilenmeden. Eylerine tam bir güvenle gidilen bazı kadınların. en azından öyle zannedildi.

hiçbir anlamı yoktur. öncekiler gibi. Paris Kontu'nun arkadaşı olmanın. Onu benimserler. Liszt'in metresi olduğu veya Balzac bir romanını büyükannesine ithaf ettiği için ilgilendiğini (tıpkı bir deseni. Yüksek sosyetenin mensupları çok miyoptur. onu Paris'in en şık erkeklerinden biri zannetme hatasına düşmüştük. "Prenslerin dostu" olan böyle insanlardan niceleri vardır ki. eskiden tanıdığı kişiler arasında seçim yaparken. mesele Yahudi düşmanlığı değildi. ama yeniliği sayesinde. fark ediyordum ki.Odette. eskiden kalma. biraz önce gidip gördüğü insanlardan bize söz ettiğinde. kendisini yönlendirmekteydi. soylu hanımla. nefret etmeleri gerektiğini zannettikleri şeylerle bağlantılı değildir zihinlerinde. Prensler prens olduklarını bilirler. Ben Odette'in evine gitmeye başladığım dönemde. o da Yahudi'dir. adeta fırtınalı bir geceden yararlanarak birden ortaya çıkmış. bu çevrenin "deşifre olmuş" hanımlarına fazlasıyla benziyordu. şöyle bir şüpheye kapıldım: Combray'de Swann'ı sosyeteyle ilişkisi olmayan bir burjuva zannetme hatasından kurtulup bir başka hataya. Swann ise. sık sık ziyaret ediyordu. Ama o. Bununla birlikte. Tanrı'sına saygı gösterilmesini beklemez. koleksiyoncu yönünü besleyen yarı sanatsal. bu boşluğu nasıl dolduracaklarını düşünürken. yeni bir hanımı fark ederler. Genellikle filanca düşkün. snop değillerdir ve zaten kendi soylarından olmayanlardan o kadar üstün zannederler ki . bir süre kendisinden sakınılması gereken şeye benziyordu. biraz kapalı bir salona kabul edilmezler. tanıdıkları Yahudi hanımlarla bütün ilişkilerini kestikleri bir anda. Chateaubriand tasvir etmişse satın aldığı gibi) fark edince. dolayısıyla hepsi en yüksek sosyeteye mensup dostlarının bazılarını. yarı tarihsel zevk.

varolduğu şekliyle sosyetede. o da bunu. Oysa Cottard'lara gerçekten de hoş gelecek olan bu proje. hoş da bulmuştu. doğal olduğu kadar. büyük soylularla burjuvaları. Zaten Swann. Sadece kendilerine bahşedildi diye böbürlendiği bu zevki." diyordu gülerek Mme Bontemps'a. kendi çevresinden hiç kimsenin prensese tanıştırılmamasını arzu ederdi. Cottard'lara bunu anlatıp kendine övünme payı çıkarması olmuştu. birbirine benzemeyen şuradan buradan toplanmış insanları bir kümede bir araya getirip adeta sosyal buketler oluşturmaktan. kendilerine Vendôme Düşesi'nden söz ederek Cottard'lara sattığı çalımı bir anda sıfırlayan Swann'ın gayritabii zevkine içinden lanetler yağdırıyordu. ağzının tadını bilen edasıyla. aşağı yukarı aynı seviyede görürler. karanfil tanesi yerine Cayenne biberi kullanmaya niyetlenen. bir sanatçı zevki peşinde koşmuyordu. o andan itibaren nişan çeşmesinin kapatılmasını isterlerse.en azından sabit bir şekilde uyandırmıyordu. şimdi profesörle karısının da paylaşacağını kocasına bildirmeye nasıl cesaret edebilecekti? Hiç değilse Cottard'lar. kendisinden sonra. Mme Bontemps da. Bu eğlenceli (ya da Swann'ın öyle bulduğu) sosyoloji deneyleri. Aldığı zevkin en tatlı yanlarından biri de. Ama nasıl ki yeni nişan alan kimseler. kendilerinden aşağıda.kendilerini. Basit bir estetik garabet yaratma uğruna. karısının bütün hanım arkadaşları üzerinde aynı etkiyi . Swann'lar kısa bir süre önce kendisini Vendôme Düşesi'yle tanıştırmışlar. geçmişin kaydettiği ve hâlâ okunabilen isimlere bağlı kalarak. Mme Bontemps'ı çileden çıkarmaktan başka işe yaramıyordu. deney yapmak isteyen bir gurmenin. bir sosta. "Cottard'larla Vendôme Düşesi'ni bir arada davet etmeyi düşünüyorum. sadece bir aydın. . oldukça bayağı bir zevk alıyordu.

Vendôme Düşe si'nden. gözle görülür biçimde yaklaşmadan. çekim gücüne maruz kaldığı Guermantes çevresinde sevilen . Mme Bontemps'a. "Evet. Mme Swann. ama iki tane önemsiz kadının her ikisini de." diyorlardı. örneğin bütün müritler duyabilsin diye avaz avaz bağırma alışkanlığını korumuştu. eğlence olsun diye davet edildiklerini bilselerdi! Bontemps'lar da gerçi aynı sebeple davet edilmişti." diye cevap verdi Mme Bontemps öfkeyle. Birkaç hafta sonra. denizin ayın çekim gücünden etkilenişi gibi. kendisi ve kocası da. sadece yakınlar arasında bir yemekti. yemekte başka kimler olduğu sorulduğunda. "küçük yuva"dan. sizin de başınıza dert açar. Prenses'le Cottard'lan birlikte davet etmeyi düşünüyoruz. Kimilerine. "Bontemps'lar da orada değil miydi?" diye sormuş. daveti iki farklı yorumla anlattılar. temelli fesat dilliler kategorisine sokmuştu. kayıtsızca. sadece kendisinin ciddi olarak sevildiğine inandıran o sonsuz çapkınlığı aristokrasiden öğrenmiş olan Swann." diye cevap verip bu patavatsızı. Cottard da kızararak. daha fazla bilgi sahibi olması tehlikesi mevcuttu. Mme Bontemps ve Cottard. konuştukları kişilere göre.ciddi olarak değil.birtakım ifadeleri de kullanırdı. "Agrigento Prensi'nden başka kimse yoktu. Bazı kişilerinse. ama buna karşılık. uzaktan ve onun haberi olmadan. Cottard da ayrı ayrı.) Bu . Cottard'lar ve Vendôme Düşesi." Odette. sizce de komik olmaz mı?" diye sordu Swann." dedi. "Bence çok kötü olur. Mme Bontemps da. "Kocam bu terkipten eğlenceli bir şey çıkabileceği kanısında. Agrigento Prensi'yle birlikte. Daha sonra. Mme Verdurin'in çok sevdiği kimi alışkanlıkları."terkip" gibi . (Hatta bir keresinde biri Cottard'a. birlikte yemek yemesi kesinlikle uygun bir kişi gibi söz etmişti. "Evet. ateşle oynanmaz. bu yemeğe davet edildi. "Onları unutmuşum.

dam üstünde saksağan misali. Bir zamanlar. Odette kendisini sandığından fazla sevmiş olsa bile. "Ne fark eder?" anlamına gelen. son olarak sayılan. dışarı mı çıktı diye kaygılanmıyordu. kıskançlığının haklı çıktığını. çerçevesi tıpatıp aynı. sadece karşılıklı isimleri farklı bir kalıp benimsemişlerdi. birbirlerinden habersiz. bir de. o ıstırap çektiği günlerde. yalnız. hatta gerekirse bir kafa sallayışıyla tamamlanan bir dudak büküşünü tercih ediyordu. artık Odette'in kimbilir ne yaptığını merak etmiyor. kendi kendilerini davet ettirmekle itham edilen. yersiz kaçan çulsuzlar da.kişiler için Bontemps'larla Cottard'lar." (bu noktada gururla gülümsüyordu) "Profesör Cottard ve eşi. Bontemps ve eşi vardı. doğrusu sebebini hiç anlayamadım ama. hissettiği utancı deşmektense. Cottard şöyle diyordu: "Bir tek ev sahipler i. abartılı bir memnuniyetle sayılanlar M. Cottard'lardı. Bontemps ve eşi. Ama bu anı hoşuna gitmiyor. Swann ziyaretlerinden genellikle akşam yemeğinden epeyce kısa bir süre önce dönerdi. Odette'in aslında masum olan hayatının sadece kendi kıskançlığının kuruntularıyla lekelendiği yolundaki (aşk hastalığı devam ettiği sürece. Yıllar önce bir gün. Bir zamanlar sık sık takılıp kaldığı varsayımın. evinde misafir mi var. Vendôme Düşesi'yle Agrigento Prensi arasında. acılarını hayalî göstererek hafiflettiğinden. Bir zamanlar kendisini öylesine mutsuz hissettiği akşamın saat altısında. Vendôme Dükü ve Düşesi. netice itibarıyla hayırlı olan) varsayımın doğru olmadığını. Odette'in Forcheville'e yazdığı bir mektubu zarfın arkasından okumaya çalıştığını arasıra hatırlıyordu. kendi kendine yemin etmişti: Odette'i artık sevmediğinde. onu kızdırmaktan veya . sandığından fazla aldattığını da düşünüyordu tabii ki. M." Mme Bontemps da tıpatıp aynı pasajı geçiyordu.

Forcheville'e. o saat. Odette'in eski hizmetçilerini aramaya devam etmişti. Swann'ın. Odette'in. Odette'in evinin bütün girişlerini yumrukladığı. sırf gerçeği öğrenme aşkıyla. Odette'le ilgili olarak yaşamıyordu artık. gelenin amcası olduğunu yazdığı gün. tarihî bir konu olarak. Sonra bu merak da kaybolmuş. hâlâ aldatıyor olması ihtimallerine aldırmıyordu. hemen o anda değil. bununla birlikte araştırmaları son bulmamıştı. Swann'ın gözünde ilginçliğini büsbütün kaybetmişti. Forcheville'le yatıp yatmadığını aydınlığa kavuşturmak olacaktı. uzak geçmişteki o gün. birkaç yıl boyunca. çünkü aşırı bir çöküntüye uğrayan eski benliği. Buna rağmen. bulaşma kaynağı belirli insanlardan çok belirli yerlerde. hâlâ istemdışı çalışmaktaydı. Odette'in Forcheville'le yatıp yatmadığına dair sancılı merakı. saat altıda. ilk yapacağı şey. Odette'ten çok. öylesine inatla devam etmişti. Sanki o gün. o saatti. Merkezi. oysa Swann. çok eskilerde kalmış olan o gün. Swann'ın bir zamanlar sahip olduğu ve artık başka koşullarda bulamadığı âşık kişiliğinin son birkaç kırıntısını sabitlemişlerdi. Mamafih. Ama gün ışığına çıkarmak için sadece kıskançlığının bitmesini beklediği bu son derece ilginç mesele. artık ortadan kalkmış olan kaygılar doğrultusunda. Uzun zamandır. zili çaldığı. tek başlarına. La Pérouse Sokağı'ndaki küçük evin kapısını o öğle sonrasında boş yere çaldığı günün. pencereleri tıklattığı ve içeri alınmadığı. kıskançlığı son bulduğunda. Artık kendisini ilgilendirmeyen bir şeyi öğrenme gayreti devam ediyordu.çok fazla sevdiğini düşündürmekten korkmadığında. Odette'in kendisini aldatmış olması. bir zamanlar kurtulabileceğini . sanki kıskançlığının nesnesi de. kendisinde uyandırmaya devam ettiği kıskançlığı. belirli evlerde olan hastalıklara biraz benzer bir şekilde.

içinde o eski sıkıntıyı uyandırmaya bu kadarı yetiyordu.tasavvur bile edemediği dayanılmaz iç sıkıntısını şimdi zihninde canlandırmaktan acizdi. daha ileride. bu kitapta. keyfî bir biçimde yeni aşkını tabi kıldığı eski ve kolektif. günün birinde bu acılarının kaynağını. zalim bir tecrübenin göstereceği gibi. Bu ikinci arzusunu gerçekleştirme fırsatı önüne çıkmıştı. herhangi bir sebeple Swann'dan uzak olması. Bu kadın. mesela bir gece eğlencesine gitmiş olması ve eğlenmiş gibi görünmesi yeterliydi. ama Swann'da kıskançlık uyandırıyordu. yani Odette'in hayatındaki olayları aydınlatmak değildi. o zamanlar. Swann'ın kıskançlığının yeniden yeşermesi için. dolayısıyla korkmayacağı zaman. kalbinin sırrını ele geçirme ihtiyacı) gibi. kaynağı Odette veya belki de Odette'ten önceki bir başkası olan bu şüpheler. çünkü bu iç sıkıntısı. artık Odette'i sevmeyeceği. Swann'la sevdiği kadın arasına. kendisine ilişkin gerçek duygularını. ancak ve ancak. zıt bir tümörü olan bu iç sıkıntısı. tıpkı ele geçirme ihtiyacı (bu genç kadının. kendisini kıskanması için gerekçeler yaratmıyor. 'kıskançlığın acılarını katiyen hafifletmez). "onu kıskandıran kadın" hayaleti aracılığıyla . hayatının baştan sona engellerle kaplı yolunu düzleştirebilecek tek şeyin. eski şüphelerden yıkılmaz bir duvar örüyordu. bu acıların intikamını alma arzusu duruyordu. aşkının acıklı. bu kadının sadakatsiz olması gerekmiyordu. bir kenarda da. şimdi bir başka kadınlayken de yararlanıyordu. Odette'te denediği tarzdan. bugünkü metresini. çünkü Swann sevme tarzını yenileyemiyordu artık. Swann'ın tek arzusu. sevdiği kadının ölümü olduğunu düşünürdü (o ölüm ki. gündüzlerinin gizli arzusunu. Swann'ı kadının gerçeğinden uzaklaştırıyordu. çünkü Swann bir başka kadını seviyordu. yaşlanmış âşığın. Ne var ki.

kendisi için ne fark ederdi?) artık ilgisini çekmiyordu. Eskiden Gilberte'in beni bırakıp eve daha erken dönmesini üzüntüyle seyretmeme sebep olan bu çaylara gitmekle kalmıyor. Ama bir zamanlar. eğer bir gün. landonlarında benim de bir yerim vardı.tanımasına izin veriyordu. aşkla birlikte. nihayet samimi olan ilgisizliğini ona amansızca sergileyeceğine ant içmiş olduğu halde. artık annesiyle birlikte gezintiye veya bir matineye gittiklerinde. M. Bunun üzerine. eskiden Champs-Élysées'ye gelmesini engelleyerek beni ondan mahrum eden. şimdi bunu yapabilecekken. Odette yüzünden acı çektiği sırada. hem de haksız yere yararlandığını hatırlıyordu. aşkının bittiğini gösterme arzusu da sona ermişti. onca zaman kırılan onurunun intikamını almak için. Oysa Swann bu kıskançlığı. bir gün başka bir kadına tutulduğunu ona gösterebilmeye can atan Swann. Gilberte' in bir arkadaşının evinde dans dersine mi. şimdi hiçbir tehlike olmadan gerçekleştirebileceği bu misilleme (önerisi derhal kabul edilip eskiden o kadar ihtiyaç duyduğu Odette'le baş başa konuşmalarından mahrum olsa. hatta tiyatroya mı. kendisini hayalî ihanetlere inandırmakla suçluyordu sık sık. karısı bu yeni aşktan şüphelenmesin diye bin türlü tedbir alıyordu. Mme Swann'ın bir hanım arkadaşının . sevdiği genç kadının. ama o zaman da. ona göre masumiyetini kaybediyordu. Odette'in de aynı mantıktan. karısı olabileceğini aklına getirmediği kadını sevmekten vazgeçecek olursa. çimenliğin kenarında ya da atlıkarıncanın önünde tek başıma kalmama yol açan bu gezmelere ben de katılıyordum. kendisiyle birlikte olmadığı saatlerde yaptığı her şey. Swann ve karısı beni de kabul ediyorlardı programlarına.

Swann'larla çıkacağım günler. arasıra Charvet'den alınmış harikulade kravatımın düğümünü sıkarak. içinde aksine onca sıcaklık. dünyevi aksesuarlar haline getirirdi. genellikle bu saatte fark etmediğim güzel havayı. onlara giderdim. Saat yarım olunca. caddeleri bir baştan bir başa dolaşır. ben bizimkiler sofradan kalktıktan sonra. öyle ki. Mme Swann'ın lunch dediği öğle yemeğine. nihayet. ama özellikle herkesin evinde olduğu o saatte iyice tenhalaşan o lüks semte doğru yola çıkardım. hatta yerler buzlu da olsa. o küçük bahçede sadece iki ağaç vardı. Swann'ların küçük bahçesinde çıplak ağaçları kırağı gibi ışıldatan güneşi fark ederdim. kocaman bir Noel ayakkabısı gibi. güzel koku ve çiçek bulunan Mme Swann'ın evinin sıvasına eklenmiş bir vernik. Tabiatın verdiği ve alışkanlığın bozulmasıyla. bu zevkleri azaltmaz. cilalı ayakkabılarımı kirletmemeye dikkat ederek. Mme Swann'da öğle yemeğinin heyecan veren beklentisi eklenir. ama onlara egemen olduğundan. hatta açlıkla körüklenen bu zevklere. Doğruyu söylemek gerekirse. soğuğu. bana soruluyordu. bu. görüntü yeni bir görüntü oluyordu. pembe ve tertemiz bir cila gibiydi. kış ışığını keşfettiğim duygusuna kapılıyorsam. bana tabiatüstü zevkler bahşedecekmiş gibi görünen bu eve girmeye karar verirdim. Hava yağışlı olmadığı sürece. (Aslında Noel kelimesi.evinde sosyetik bir toplantıya mı (Mme Swann buna "küçük bir meeting" diyordu). Uzaktan. yoksa Saint-Denis mezarlarını görmeye mi gitmeyi tercih ederim diye. köleleştirir. her saatte epeyce tenha olan. o esrarengiz tapınağın. on ikiyi yirmi yedi geçmesini beklerdim. Mme . O aykırı saatte. adeta kremalı yumurtaya bir çeşit girişti. kışın bile. yemek daveti saat yarımda olduğu ve bizim evde o dönemde on biri çeyrek geçe öğle yemeği yendiği için.

beni çeşitli büyük salonlardan geçirip küçücük. onlar bu kelimenin yerine Christmas'ı koymuşlardı. Görürsünüz.) İçeride önce sadece üniformalı bir uşakla karşılaşırdım. Onlar gider. Tek başıma. artık hep Christmas diyordum. sevgili karım saat denilen şeyi hiçbir zaman öğrenemedi." . Noel diyecek olsam. güllerin ve menekşelerin arasında kalırdım. acele etmeden. sonunda Mme Swann'ın açacağı kapı kapanınca. ama gelen sadece bir başka uşak. adeta dönüşümlere uğradığı bu küçük bekleme salonu yerine.beni acıdan çıldırtan Christmas seyahatleri. kristal bir vitrinin arkasına özenle yerleştirilmiş. ama sizi tanımayan insanlar gibi . ateşe biraz kömür veya vazolara su eklemekti. Her gün bir az daha gecikiyor. Bir ayak sesi daha yankılanır. M. akkor halindeki kömürün ateşiyle. bu kadar şaşkın olmazdım. pencerelerinin mavi öğle sonrasını hayal ettirmeye başlamış olurdu küçük salon. Kendi evimizde bile.canlı varlık özelliklerinin daha da etkileyici kıldığı sessizliklerini korurlar. boş bir salona alırdı. orkidelerin. vaktinden önce döndüğü zannıyla gelecektir. Kapının açıldığını işitince. Swann girerdi içeri. çiçekler . Christmas'ta aldıkları hediyeler. "Aa! Siz yalnız mısınız? Ne yaparsınız. büyülü bir mağarada olsam. aceleyle oturduğum yerden kalkardım. varsa yoksa Christmas pudingi. sonra bir üçüncüsü olurdu. . Bire on var. titreyerek ısınırlardı. küçüleceğimi zannediyor. babamsa bunu son derece gülünç buluyordu. yine bir uşak olsa gerek diye ayağa kalkmazdım. Hiç şüphe yok ki.Swann'a ve Gilberte'e yabancıydı. yalnız kalırdım. ateşin Klingsor'un laboratuvarındaki gibi.sizinle birlikte bekleyen. boş yere heyecan yaratan gidiş gelişlerinin vardığı basit sonuç. tehlikeli yakutlarını arasıra beyaz mermerden kabına döken.

samurdan. Yeni satın aldığı şeyleri bana gösterir. soğuktan kızarmış burnunun üzerine kadar inen tülüyle gizlice içeri giren Mme Swann. beklediği kadar yüksek bulmaz. Zaten Swann'ın sahip olduğu eserlerin. tiyatroda kraliçenin son sahnede görünmesini hazırlayan ve aynı zamanda etkisini azaltan figüranlar alayına benzeyen o üniformalı uşaklardan sonra. ama izzetinefsini okşardı. Mme Swann'ın onca muhteşem girişle hazırlanmış olan gelişi. kendisini midesi açısından endişelendirir.Swann'da sinirsel rahatsızlıklar hiç geçmediği ve artık biraz gülünç olduğu için. Boulogne Ormanı'ndan bu kadar geç dönen. kısa bir paltoyla. öğle yemeğine asla yetişemeyen bir karısı olması. tek başıma veya Swann ve genellikle bize katılan Gilberte'le birlikte. terzisinde kendini kaybeden. benim için yeterliydi. ama bu saatte hâlâ aç olmaya alışkın olmayışım. fırtınada bir dalgayı. salona geldiğinde üzerinde açık renk. onun evinde bulunması. bekleyişim sırasında hayalimi dolduran vaatleri yerine getirmezdi. müthiş bir şey olmalıymış gibi gelirdi bana. krepdöşinden uzun bir sabahlık olurdu. Ama insan hiçbir zaman bir katedrali. En ufak çıtırtılara kulak kabartırdım. . konuşabildiğim halde. Ama eğer sabahı evinde geçirmişse. yemekten önceki eşsiz saatin bir parçası olmaları. anlamam mümkün olmazdı. önemini açıklardı. bana Mme Swann'ın bir sabahlığından veya banyo tuzu şişelerinden daha çok zevk vermezdi. Mona Lisa orada olsa. heyecanımla birleşerek zihnimi karıştırıp hiçbir şey düşünemez hale getirdiğinden. bir dansçının sıçrayışını. ki bu da bana bütün elbiselerden daha şık görünürdü. Beklemeye devam ederdim.

bana başka günlerden farklı olması gerekirmiş gibi gelen günün güneşinin. Swann benim için. bana yönelteceği bu evde. Swann. her birini bir konsolun. onu Combray'de ilk gördüğüm haliyle. beni biraz kıskandırırdı. henüz yanımıza gelmemişken birazdan gireceği. sevinçten uçardım. Hizmetkârlar istedikleri kadar her boyda. aniden ortadan kaldırmış oldu. bir kadın oyuncunun. Bu son sözleri ve bende yarattıkları gevşemeyle. Ben salonda oturmak zorunda kalır. bir "köşe rafı"nın veya küçük bir masanın üzerindeki kutsal sunaklarda yaksalar da.Swann'lar bazen bütün öğleden sonrayı evde geçirmeye karar verirlerdi. adeta esrarengiz bir ayin için dizer gibi. dikkatli ve gülümser bakışlarını. bir yuvarlak sehpanın. tıpkı çocukluğumuzdan beri çoğu kez gece yarısı ayininden çıkışımız gibi. O zaman. O anda Swann'a duyduğum sevgi. sanatçıların fuayesinde neler olup bittiğini hayal eden sevdalısı gibi. Ama bu hayal kırıklığı sadece maneviydi diyebilirim. Gilberte'in. beni de götürmeye onu zorlayacağına söz verdi. kısa bir süre sonra. ön sıralardaki koltuğunda endişeyle oturup kuliste. sevdiğimiz kadını bize öylesine uzak gösteren o korkunç iç mesafelerden birini. ancak sesimde. Swann'a evin bu öteki kısmıyla ilgili. Gilberte'in gittiği odanın çamaşır odası olduğunu söyleyip orayı bana göstermeyi teklif etti ve Gilberte'in oraya her gitmesi gerektiğinde. öğle yemeğini çok geç yediğimiz için.ki kaygıyı tamamen yok edemezdim. konuşmalardan olağanüstü hiçbir şey çıkmaz. . Olsa olsa. her şekilde lambaları getirip. oradan hayal kırıklığı içinde ayrılırdım. Gilberte'in sık sık içeriden bir merdivenle çıkılan büyük odalarda kayboluşunu görmek. ustaca örtülmüş sorular sorar. küçük bahçenin duvarında alçaldığını fark ederdim. saatler boyunca sözlerini.

onu gayet iyi bildiğim duygusuna kapıldım. üçüncü dinleyişler de birer ilk olurdu ve onuncu dinleyişte daha fazla bir şeyler anlamamız için bir sebep olmazdı. ikinci. çoğu kez de canlı renkli kollarından çıkan güzel elleri. Vinteuil'ün sonatının. piyanoya uzanırdı. yarı yarıya bunamış. Muhtemelen ilk dinleyişte eksik olan. Buna rağmen. gözlerinde var olan. beyaz. Bu yüzden. çoğunlukla hiçbir şey anlamayız. Belleğimiz. küçücüktür. f sevdiğimiz kişinin yanında olduğumuzda sevme duygusunu yok eden o "daha fazla bir şeyler" arzusu olmadan göremiyordum. Krepdöşin sabahlığının pembe. Ama bu hatıra . Gilberte üzerinde doğrudan sahip değildim.| Zaten genellikle evde kalmaz. İlk kez dinlediğimiz. onu bana veriyordu. daha sonra iki üç kere bu sonatı bana çaldıklarında. dinlediğimiz sırada karşılaması gereken izlenimlerin karmaşıklığıyla kıyaslandığında.Gilberte'e olan sevgimden bile daha derinmiş gibi geldi bana. "ilk kez duymak" ifadesi yanlış değildir. Mme Swann bazen giyinmeden önce piyanonun başına geçerdi. bellektir. oysa Gilberte bazen kendisini bana vermiyordu. söylenen sözü bir saniye sonra hatırlamayan bir insanın belleği kadar kısa sürelidir. Kısacası. kavrayış değil. Swann aracılığıyla. uyurken binlerce şey düşünüp anında unutan bir insanın belleği kadar. kalbinde olmayan o hüzünle. Çünkü kızının efendisi olarak. biraz karmaşık bir müzikten. Çünkü belleğimiz. Swann'ın o çok sevdiği cümleciğin bulunduğu bölümünü çaldı bana. dolaylı olarak sahip olduğum nüfuza. Gilberte'i seviyordum ve bu yüzden de onu bu kaygı olmadan. İlk dinleyişte gerçekten zannettiğimiz gibi hiçbir şeyi ayırt edememiş olsaydık. bu çok sayıdaki izlenimin hatırasını bize derhal çıkarıp vermekten acizdir. gezmeye giderdik. İşte böyle günlerden birinde.

Öyle ki. Daha da önemlisi. yerinde sadece bir boşluk bulduğumuz ve bir saat sonra bu boşluktan biz hiç düşünmeden. İşte bu yüzden. o kadar dâhiyane olmayanlardır. eserin bana başka bir şey vaat etmediğini düşünmek (bu yüzden uzun süre. duyarlılığımın etki alanı dışındaki alışkanlık tarafından sürüklenerek benden kaçmaya başlamıştı bile. Bu sonatın bana verdiklerini ancak ayrı ayrı zamanlarda sevebildiğim için. Mme Swann sonatın en ünlü cümlesini çaldıktan sonra. daha önce boş yere aradığımız hecelerin fışkırması gibi. Vinteuil'ün sonatında en gizli olan şey benim için artık görünür olduğunda. sonatı bir daha duymaya çalışmadım). öğrenmediğini sandığı bir dersi. iki üç kere duyduğumuz eserlerle ilgili olarak. bu tür eserlerin ve zaman içinde gerçekleşen her şeyin anlaşılması. Gerçekten ender rastlanır nitelikteki eserleri hemen belleğimize kaydedemeyişimiz gibi. baştan sona dinlediğimde bile. uzaklık ya da sis yüzünden ancak birkaç solgun çizgisini görebildiğimiz bir anıt gibi. ben o güne kadar bu sonatı hiç duymamıştım. aynı şeyi Vinteuil'ün sonatında da yaşadım. önce al gıladığımız bölümler. tercih ettiğim şey. bu eserlerin her birinde de. ertesi sabah ezbere tekrarlayan bir kolejli gibiyizdir. düştüğüm tek yanılgı değildi (fotoğrafından kubbelerinin şeklini öğrendiği için. neredeyse bir bütün olarak görünmezliğini korudu benim için. Venedik'teki San Marco Bazilikası'nı görünce şaşırmayacağını zanneden insanlar kadar aptaldım). sonat. hiçbir zaman tamamını ele ge- . beraberinde bir hüzün getirir. uyumadan önce birkaç kere okuduğu. Ne var ki. bir tek hamleyle. en başta seçtiğim. Swann'la karısının belirgin bir cümle olarak gördüğü şeyi ben açıkça algılamaktan çok uzaktım.belleğimizde yavaş yavaş biçimlenir. kendi kendine. tıpkı bir ismi hatırlamaya çalıştığımızda.

Vinteuil'ün sonatında. hayat kadar aldatıcı olmayan bu büyük şaheserler.çiremedim. onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek. kuşkusuz aynı sebepten ötürü: daha önce bildiklerimizden en az farklı olanlar bunlar oldukları için. tıpkı bazı resimlerin. Ne var ki. çünkü onu sevmemiz daha fazla zamanımızı almıştır. Ancak. el değmemişliğini koruduğu bir cümle kalır seveceğimiz. Bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur. bize önce en iyi taraflarını vermekle işe başlamazlar. küçük bir örneği. bekleyen. . sırf güzelliğinin gücüyle görünmez olup bilinmezliğini korumuş olan cümle. ona benzeyen pek az insan vardır. dimağımıza karışıklıktan başka bir şey sunamayacak kadar yeni olan üslubunun bizim için anlaşılmaz kıldığı. Üstelik ona olan sevgimiz. Ama en son terk edeceğimiz de odur. çağdaşlarının yeterli mesafeden yoksun olduğu gerekçesiyle.gerçekten yeni olan bir şaheseri kitlelerin sevebilmesi için geçmesi gereken yılların. Eserin kendisi. ancak gelecek kuşaklar tarafından okunması lazım geldiğini düşünebilirler. hayata benziyordu bu sonat. halkın kavrayışsızlığından kurtulmak için. biraz derin bir eseri bir bireyin kavraması için gereken zaman benim için bu sonat konusunda olduğu gibi . gelecek kuşaklar için yazılmış eserlerin. aynı zamanda en çabuk bıkılanlardır. çünkü yanlış hükümler kaçınılmazdır. fazla yakından bakıldığında yanlış değerlendirildiği gibi. adeta simgesidir. en son gelir bize. çünkü onu yazan kişi olağandışıdır. Ama aslında yanlış hükümlerden kaçınmak için alınan bütün korkakça önlemler faydasızdır. her gün farkına varmadan önünden geçtiğimiz. bu güzellikler uzaklaştıktan sonra. Bu yüzden de dâhiler. Zaten. o zaman. en önce keşfedilen güzellikler. hatta bazen asırların. diğerlerinden uzun sürecektir.

böylece. elli yıllık bir çaba sonucu. (basitleştirmek için. uzun bir özümleme sürecinin bu dönemi bizim gözümüzde. Bunun sebebi. Bununla birlikte. aynı çağda. sadece gelecek kuşaklar tarafından tanınmış olsaydı. disonans arayışının. sanatçıların değerinde olmasa bile. bu toplum. Hiç şüphesiz. yani şaheserlerin asıl ufkunu hesaba katmamak. izlenimciliğin. hüküm verecek durumda olmayanların ha. şaheserin ortaya çıktığı anda kolay kolay bulunamayan öğelerden. bunlar bu eser için bir gelecek kuşak değil. hemen önümüzde olanların.ki Vinteuil'ün de yaptığı buydu. . kendisinden başka dehaların da yararlanacağı bir kitleyi geleceğe hazırlayabilecek öteki dehaları hesaba katmazsak) kendi gelecek kuşaklarını kendisi yaratması gerekir. önceki dönemi düşünürken. Eserin. eserini fırlatması gerekir . kübizmin. Yani eser bir kenarda tutulmuş. dörtlüler). paralel biçimde.. Beethoven dörtlüleri dinleyicisini yaratmış. uzak geleceğe. çoğaltmıştır. resim veya müzikte bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan devrimlerin yine de belirli kuralları gözettiğini. XIII. sadece elli yıl sonra yaşamış bir çağdaşlar topluluğu olurdu. yani onu sevebilecek insanlardan oluşmaktadır. XIV. eserin gelecekteki kuşaklarıdır. Gelecek kuşaklar dediğimiz şey. Bu yüzden de sanatçının. en azından toplumda bir gelişme sağlamıştır. öncekilerden son derece farklı olduğunu düşünmek. ufuk çizgisindeki her şeyi aynı şekle sokan yanılsamaya benzer bir yanılsamayla.. eserinin yolunu izlemesini istiyorsa eğer. kolaydır. bugün büyük ölçüde. hesaba katmak da bazen. yeterince derinliği olan bir yere. bu ilerideki zamanı. fütürizmin. ve XV.sayısını artıracaktır. Çin gamının özel kullanımının. bütün şaheserler gibi.. Beethoven'in dörtlüleri (XII.tasıysa. hüküm verebilecek kişilerin tehlikeli bir kuruntusudur.

yeterlidir. Karımın gördüğü türden bir ışın tedavisinin. merdivenlerinin kokusu gibi. Kehanetin gerçekleşmemesi. olgunluk dönemimize ait yıldız falımızın. kasımpatları gibi. harikulade. Deha sahibi biri olup. çünkü mümkün olan şeyleri mevcut kılmak veya kılmamak. trenlerin. bütün yıldız falları doğru değildir. sabahlığı gibi. bir sanat eserinin güzellik bütünlüğüne zaman öğesini katma zorunluluğu. Gelecek zamanı ve getireceği değişimleri hesaba katmazsak. tıpkı bütün kehanetlerde olduğu gibi. "Vinteuil'ün bu sonatı çok güzel. uçakların gelecekteki başarısına inanmamış olabiliriz. akim yeteneği inceleyebileceği bir dünyadan çok daha üstün bir dünyada. kesinlikle kâhinin zekâsının kıtlığına işaret etmez. kasları etkilemesinde şaşılacak bir şey yok. paltoları gibi. daha vasat kimselerin. kişisel ve esrarengiz bir bütünün parçasıymış gibi geliyordu bana. Ne var ki. ihanetlerini öngörmüş olduğu bir metresin veya dostun riyakârlığına inanmamış da olabiliriz. ne çarpıcı tutarsızlıklarla dolu olacağını düşünmemiz.kuşkusuz çeşitliliği olan. piyano çalışı. yeniyetmeliğimiz sırasında bakılmış. insan ruhundan çok anlasak bile. hükmümüze. ay ışığı da yaprakların . dolayısıyla da gerçek önemden yoksun bir şey katar. Mme Swann'ın çalışma hayran oldum. "Hani ağaçların altında gecenin indiği. netice itibarıyla homojen bir alana dönüştürdüğünü hesaba katmayışımızdır. değil mi?" dedi Swan n. kemanın arpejlerinin serinliği yağdırdığı o an. Sonatı anlamasam da. zaten bu da meselenin özü. rastlantıya bağlı. Kabul etmeniz gerekir. dehanın yetkisi dâhilinde olmayabilir. ay ışığının bütün durağanlığı mevcut. ama Hugo'yla Moliere'in yan yana bulunduğu.

içinde bulmamız önerilen şeyi kesin olarak ayıklayabileceğimiz kadar mutlak değildir. bir zamanlar hummalı ve kederli olduğu için tadına varamadığı ve cümleciğin (tıpkı bir hastanın yiyemediği güzel yemekler gibi). hakkında bilgi verebileceği güzellikler konusunda. keza sonatın tamamında.' diyen bir sesi açık seçik işitiriz. Ama Swann'ın başka sözlerinden." Swann'ın bu sözleri. Odette'e bir şey soramazdı. 'Neredeyse gazete okunacak kadar aydınlık. O cümlecikte defalarca aradığı derin anlam yerine. Paris'te ise tam tersi olur. daha sonrası için Swann'a ayırdığı. anıtların üzerindeki garip ışıltıları.kıpırdamasına engel olmuyor mu? Bu cümlecikte bu kadar güzel tasvir edilmiş olan da bu. çünkü geri kalan hiçbir şey kıpırdamadığından. bütün bir ilkbahardı. dolanmış. cümleciğin çevresine dizilmiş. birçok gece o cümleciği dinlerken altında oturmuş olduğu sık yapraklı ağaçlardan başka bir şey olmadığını anladım. öyle değildir. Deniz kenarında çok daha çarpıcıdır bu. Boulogne Ormanı'ndayızdır. bu gece ağaçlarının. Boulogne Ormanı'nda bazı gecelerin Swann'a hissettirdiği ve Vinteuil'ün sonatının. çünkü müzik. . çizilmiş bu yapraklardı (bu cümlecik Swann'a yaprakların derunu. daha sonra sonatı yanlış anlamama yol açabilirdi. gruppetto'dà16. Ama Vinteuil'ün cümleciğinde. bulduğu. oysa o gecelerde Odette de cümlecik gibi kendisine eşlik 16 bir ana notayı süsleyen üç dört küçük nota. doğal olarak çok rahat işitilen dalgaların güçsüz cevapları vardır. onu duydukça yaprakları tekrar görme isteği duyuyordu). olsa olsa. Paris çevresindeki nice restoranda. ruhu gibi geldiği için. adeta renksiz ve tehlikesiz bir yangınla aydınlanmış gökyüzünü. sezilen muazzam ve değişken olguyu fark edebiliriz. Boulogne Ormanı'nın felce uğramış hali.

kesinlikle 'Kendiliğinden irade' ve 'Sonsuzluğun sentezi' değil. Ben çok . biraz önce Vermeer'den söz ederken kullandığı ses tonuyla. yansıtma yeteneğinin olması çok güzel bir şey. hiçbirimiz için dışa vurulması mümkün olmayan (en azından ben. aşklarımı hiç hatırlatmıyor. bu salondan hiç çıkmadan.etmişti. "Aslında sesin. beyefendi bana kur yaptığı sırada bu ressamla çok ilgileniyordu. oraya Mme de Cambremerle gitmekten çok daha eğlencelidir. Armenonville'e yemeğe götürmüştür. Vinteuil'ün cümleciği. Ayrıca çok zeki bir kadınmış. "Ama ben sadece duyduğumu söylüyorum. "Bu hanımın Charles'a delicesine âşık olduğu söylenir. bütün bu söyledikleriniz benim açımdan pek hoş değil gibi geliyor bana. O zamanki dertlerimi. üstünde redingotuyla.en azından bana gösterdiği şey . o da şöyle cevap vermişti: "Şunu belirtmem gerekir ki." "Hoş değil mi! Kadınlar harikulade varlıklar! Ben sadece bu delikanlıya şunu söylemek istiyordum: Müziğin gösterdiği şey ." dedi." "Charles. uzun süre bu kuralın istisnası olmadığını sanmıştım) şeyi görmüyordu Odette bin kat daha anlayışlı olsa da göremezdi. ben tanımıyorum. Doğrusu bu. Bu cümlecik beni binlerce kez. Vermeer'i tanıdığına ben çok şaşırmıştım. "Şunu da belirtmek isterim ki. sadece. ayna gibi. "Mme de Cambremer hakkında ileri geri konuşmayın. mesela Acclimatation Parkı'ndaki Palmiye Serası'nda. benim o dönemde dikkat etmediğim şeyleri gösteriyor bana. su gibi. Değil mi sevgili Charles?" Aslında koltukları kabaran Swann." Mme Swann gülmeye başladı. Ama Odette o sırada sadece yanındaydı (Vinteuil'ün motifi gibi içinde değildi). dolayısıyla." diye açıkladı bana. değiş tokuş yaptı. Üstat Verdurin'dir. değil mi?" dedi Swann.

" "Ne korkunç şey! Tek özelliği Savonarola'ya çok benzemesi. hiç kimse hakkında asla kötü bir söz söylemeyen iyi yürekli Doktor Cottard bile iğrenç olduğunu açık açık söylüyor. küçük bey isterse. Söz Acclimatation Parkı'ndan açılmışken." Swann'ın bir sağır-dilsize yakışır suskunluğu. zaten Benozzo Gozzoli'nin Medici'leri katmasıyla tarihe son derece aykırı olan Müneccim Kralların Geçişi. şakacıktan alınmış gibi yaparak. "Madem çaldığım şey size Acclimatation Parkı'nı hatırlatıyor. biliyor musunuz. Mme Blatin'i! Bizimle dost geçinmesini bizim açımızdan onur kırıcı buluyorum." dedi Mme Swann. Fra Bartolomeo'nun yaptığı Savonarola portresinin aynısı. benim aksine bucak bucak kaçtığım birisini bizim çok sevdiğimizi sanıyordu.genel bir şeydir ve farklı dönemlerde kendisine rastlamak mümkündür. "birazdan gezmeye oraya gidebiliriz. hem de kendini beğenmişlik ifadesiydi. resimde benzerlikler bulma tutkusu. Ama size tutkun olduğunu herkes söylüyor. hem bir çeşit doğrulama.pushing17 buluyorum. savunulabilir bir şeydi. zeki bir kadından hiç beklemediğim bir şey. bunda kırılacak bir şey yok. çok daha büyük bir aykırılık gösterirdi. bu delikanlı. . Hem hava güzel. yani sadece İsa'nın doğumundan on beş asır sonra değil. 17 saldırgan. çünkü o zaman Gozzoli'nin değil. Düşünsenize. hem de siz sevdiğiniz izlenimlerinize kavuşursunuz." Swann'ın bu. Ama Swann'ı dinlesek. çünkü kişisel ifade dediğimiz şey bile . Swann'ın çağdaşı olan.sevdiğimiz ve kişinin kendine has gerçekliğine inanmak istediğimiz zaman. büyük bir elemle fark ettiğimiz gibi .

zenci!' demiş.ressamın kendisinden de dört asır sonra yaşamış olan bir yığın insanın portresini de içerirdi. 'Öyle böyle değil.' Mme Blatin'i gözümün önüne getiriyorum da. "Geçenlerde Mme Biatin. sanıyorum Seylanlılar. bu kelime siyahinin hoşuna gitmemiş. alay etmeyin benimle. ama sen deve!'" Aralarından birinin Mme Blatin'e "deve" dediği bu Seylanlıları görmek için büyük bir istek sergiledim. Anlatsanıza. Bilirsiniz. bu tören alayında eksik olan bir tek önemli Parisli yoktu. yazara ve başoyuncuya sevgi gösterisinde bulunmak için. 'Ben zenci." diye araya girdi Odette. Mme Biatin herkesle sevimli sandığı. Paris'in bütün ileri gelenlerinin. 'ama sen deve!'" "Çok gülüyorum bu hikâyeye! Bayılıyorum. bu siyahilerin birine. siyahilerin bulunduğu Acclimatation Parkı'na gitmiş. ne kadar münasebetsizsiniz! Hayır. 'Ben zenci/ demiş öfkeyle Mme Biatin'e." "Felâket bir şey!" "Her neyse. "Peki ama Mme Blatin'in Acclimatation Parkı'yla ne ilgisi var?" "Olmaz mı!" "Ne yani. ünlü hekimlerin. avukatların." "Charles. daha ziyade üstünlük taslayan bir edayla konuşur. Ama Acclimatation Parkı'na gidip dönerken Mme Swann'ı kaç kere hayranlıkla izlediğim Akasyalar . Swann'a göre. eğlence olsun diye her gece sırayla gelip birer birer sahnede yer aldıkları gibi. çok hoş bir hikâye. biraz da modaya uyarak. 'Günaydın. maymunlar gibi açık mavi bir poposu olduğunu mu düşünüyorsunuz?" "Charles. etnografya konusunda benden çok daha bilgili olan karım öyle dedi. tıpkı Sardou'nun bir oyununda. ben Seylanlı'nın söylediği lafı kastediyordum." "Çok saçma aslında. Her neyse. Seylanlılar beni hiç ilgilendirmiyordu. politikacıların. patronizing." "Kesinlikle alay etmiyorum." "Thames kıyısındaki sevgili komşularımızın dediği gibi.

sebebi de. M. şöyle demişti bana: "Kendisiyle asla tanışmayacağım." derdi babası. kendi elleriyle teslim edebilmek için. ama kınarmış gibi de görünmezdi. çünkü onun gözünde babasına en küçük bir eleştiri bile yöneltilemezdi. zaten doğal olan da bu. annesinin anlattığı gibi. "Nasıl bir kalbi olduğunu hiç bilemezsiniz. Mme Swann'ı selamladığımı görememiş olan Coquelin'in melez arkadaşının. kızlarının ender rastlanır faziletlerini bana anlatmaktan hoşlanırlardı. babasına iyi davranmamış olması. Bir gün Gilberte'e Mile Vinteuil'den söz ettiğimde. eminim siz de benim gibi. Swann ve Mme Swann. duyduğuma göre babasını çok üzmüş. beni bir faytonda onun yanında otururken görebileceğini düşünüyordum. onları sevindirmek istediğini. Champs-Élysées'deki şekercimiz için bir nakış işlemiş. babanız öldükten sonra yaşamaya devam edemezsiniz. genellikle kendisini sıkıntıya sokan küçük şeylerle açığa çıkıyordu bu. Bu genç yaşına rağmen.Yolu'ndan geçeceğimizi. kırmaktan korktuğunu fark ediyordum. Swann karısının önemli arkadaşlarından söz ettiğinde. gizler çünkü. Bu herhalde sizin için de aynı şekilde anlaşılmaz bir şey. annesiyle babasından çok daha mantıklı görünürdü. bir gün bile geciktirmeden. Gilberte'in yalnız arkadaşlarına değil. uzun uzun düşünülmüş bir ilgi gösterdiğini. incelikli. İnsan ezelden beri sevdiği birini nasıl unutur?" . Hazırlanmak üzere salondan ayrılmış olan Gilberte'in yanımızda olmadığı dakikalarda. karda sokağa çıkmıştı. Gilberte başını çevirip susar. hizmetkârlara ve yoksullara da.

şöyle cevap vermişti: "Evet. üst üste konduğunda. bana şöyle cevap verdi: "Gilberte eminim sırlarını benden çok size açıyordur. bir Ile-de-France manzarasında bana görünüverirdi. mükemmel buluyor.Bir keresinde. gerçekliğin katlandığı ve onca zamandır hayal ettiğimiz şeyin üzerine tam oturduğu böyle mükemmel tesadüflerde." "Zavallı babacığım. bana Gilberte'in faziletlerini methetmekle kalmıyorlardı . onunla iç içe girip karışır." Hiç şüphe yok ki. aşırı iyi kalpli de ondan. Oysa sevincimize anlamını tam olarak kazandırabilmek için. babasına her zamankinden de sevecen davrandığında. daha sonra ise bende artık hayaller değil. arzumuzun her noktasının." Annesiyle babası. gerçek. siz onun gözdesisiniz. anılar uyandırarak. Neler hissettiğini siz anlayabilirsiniz. pembe dikenli çitin önünde dururdu daima. artık tek şekil olması gibi. onu daha hiç görmemişken bile. yenisiyle kıyaslamamıza imkân verecek . babasının ölüm yıldönümü bu yakında. Mme Swann'a Gilberte'in. arkadaşlarından hangilerini en çok sevdiğini sorduğumda." "Ama babanız sizi yaramaz bulmuyor. İngilizlerin deyişiyle. bir kilisenin önünde. Bir çocuğun zevklerini merak eden aile ahbabının kayıtsız ses tonuyla konuşmaya çabalayarak. hülyamızı bizden tamamen gizler. Meseglise tarafına giderken geçtiğim dik patikada. zavallı babacığım. Ben de bu yüzden her zamanki gibi yaramaz olmamaya çalışıyorum.o Gilberte ki. crack sizsiniz.elle tutulamaz oluşunun büyüsünü korumak isteriz.gerçekten o olduğundan emin olabilmek için . aksine. Swann uzaklaştıktan sonra ben bunu söyleyince. birbirine eşit iki şeklin. sizinle bu konularda aynı hisleri paylaşıyoruz. dokunduğumuz anda bile . Düşüncemiz.

çünkü beni kabul ettiği bu ev. Odette'le paylaşacağı evdi bu. çakışması olarak düşünülebilirdi. yalnız benim hayalimin doğurduğu ideal ev değil. artık onlardan bağımsız göremediğimiz geçmişimizi etkilerler. Mme Swann'ın evine gitmenin. evine. beklenmedik o ilk dakikaların hatırası. duyduğumuz sözler. "Hanımefendi hazır mı?" sözlerini kendi uşaklarına söyleyebileceğini. Biraz önce yediğim Amerikan usulü ıstakozun en uzak geçmişime kadar alabildiğine uzanan bükülmez ışınlarına rastlamadan zihnimde tek hareket yapamazken. boş bir hayal olduğuna inanmıştım. çünkü artık istediğini yapma imkânı elinden alınmıştır: Edindiğimiz bilgi. şimdi bir izzetinefis tatminiyle karışık hafif bir sabırsızlıkla telaffuz ettiği. Şüphesiz Swann gibi ben de mutluluğumu tadamıyordum. bir zamanlar heyecanlanmadan hayal edemediği cennetti. portakal suyu içmeye götürdüğü gece. Gilberte. yemek salonunu hâlâ kavranması imkânsız bir yer gibi hayal etmem mümkün müydü? Swann da kendi açısından benzer bir oluşumu görmüş olmalıydı. Yıllar boyunca. öğle yemeği yediğimiz salonda Swann için eriyip giden. bilincimizin girişini tıkamaktadır. kendisini tanımadığım zamanlardı.şekilde eski durumu yeniden tasarlamaktan acizdir. Swann'ın benim hülyalarım kadar yaratıcı olan kıskanç aşkının. defalarca tasvir ettiği bir başka evin karışımı. hayalimizin çıkışlarından çok. artık hayalî ve belirsiz görünen. evinde on beş dakika geçirdikten sonra. "Kim derdi ki hiç konuşmadan esir . o beklenmedik cennetti. onunla bir başkasının. hafızamızın çıkışlarına hükmederler. bir başka ihtimalin gerçekleşmesiyle ortadan kalkan bir ihtimal gibi. Odette'in kendisini Forcheville'le birlikte. geleceğimizin serbest kalmış biçiminden çok. kendisine öylesine anlaşılmaz gelen. asla ulaşamayacağım.

Çok uzun zaman boyunca. hep o büyüyle çevrili olduğumu hâlâ fark ederim. sadece geri çekilmek zorunda bırakmıştım.onun için hoşluğunu bir bakıma koruyor olmalıydı. birbirinden ayrı tutmayı beceremediğim iki durumdan oluşuyordu. benim gibi bir yabancı. evine her gün severek gittiğiniz yakın arkadaşınız olacak?" diye haykırdığında. kibarca bu yabancıya sunuyordu oturması için. bu . bu ev. ama içimde hissetmediğim bir değişimden söz ediyordu. kocasının veya Gilberte'in içeri gireceği fikrini bakışlarımla halıya. konsollara. Swann'ların beni öğle yemeğine. benim dışarıdan bakınca görmek zorunda olduğum. evlerine girmekle tamamen o evden kovmuş sayılmazdım.kafama kazılmış olan fikri. Swann'ların hayatını sarmaladığını farzettiğim benzersiz büyüyü. tablolara nakşetmiş olmam mıdır? Bu eşyaların o zamandan beri hafızamda Swann'ların yanıbaşında yaşamış olması ve sonunda onlardan bir şeyler almış olması mıdır? Acaba. alışkanlıkları. şimdi Mlle Swann. paravanlara. Mme Swann'ın. sonra da hep birlikte gezmeye davet ettikleri günlerde . berjerlere. harikulade. düşman ve dehşete düşmüş bir koltuğu.benim için bütün esrarengizliğini kaybetmemiş olmasından yola çıkarsam . fazlasıyla uzun bir süre boyunca dışında tutulduğum özel hayatları. Acaba bunun sebebi. çünkü bu değişim. beni de aralarına alma lütfü gösterildikten sonra bile bana yabancı görünmesin diye. ama anılarımda. Bununla birlikte. bir parya tarafından baskı altına alınmıştı bu büyü. Swann'ların hayatlarını bu eşyaların arasında geçirdiğini bildiğim için. Swann tarafından tutkuyla arzulanmış olduğuna göre . benim aynı anda düşünmeyi.tek başıma beklediğim sırada .almaca oynayışını seyrettiğiniz küçük kız.

kendilerine ait bir varlıkları olduğu inancıyla. hizmetkârların servisine . ancak biz. tek kişinin damgasını taşıyan en canlı uyumların sahip olamadığı kadar. Mme Swann'ın bir yandan kahveme kaç şeker istediğimi sorarak bana doğru ittiği ipek tabureden. onlar bu verdiğimiz ruhu korurlar ve içimizde geliştirirler. Swann'ların. halıların kalınlığına. hatıralarımda aksine.Gilberte adında hissettiğim. bir bütünlüğe. bu küçük .eşyaları o özel hayat ve alışkanlıkların simgesi haline mi getirmiştim? Ne olursa olsun. pencerelerin yönüne.Odette'i tanıdığı ev gibi yarı sera. bir zamanlar . yarı atölye anlayışıyla döşenmiş olduğu halde.dağılmış. hem de geçmişten bize intikal etmiş en el değmemiş düzenlemelerin. epeyce de "sudan" bularak XVI. artık bu karmaşanın içindeki birçok Çin eşyasını biraz "rüküş". diğer insanların saatlerinden farklı olan ve Swann'ların hayatının özelliğini ifade eden saatlerle ilgili bütün düşüncelerim. sonra da sık defnelerin yanında . gerçek şu ki. mobilyaların yerleşimine. bir büyüye sahiptir.bu salonu ne zaman düşünsem. salonun geniş. hayatlarının gündelik zamanı için aynı şey olan bu evde geçirdikleri saatlerle. annesiyle babasının bana gösterdiği düşmanlık da yayılırdı. bir bağlantıya. güneşli penceresinin önünde kahvemizi içmeye gittiğimizde. çünkü gördüğümüz birtakım şeylere. Louis üslubu eski ipeklerle kaplı küçük mobilyalarla ve elbette Swann'ın Orléans Rıhtımı'ndaki konaktan getirdiği şaheserlerle değiştirmeye başladığı . bunlarla iç içe girmişti. bu karışık salon. o acı veren büyüyle birlikte. Odette'in.her yerde aynı derecede şaşırtıcı ve tanımsız olarak . ruh için beden neyse.pembe dikenlerin altında. Öğle yemeğinden sonra. bir ruh kazandırabiliriz. Swann'ın (karısının zevkine bir itirazı katiyen içermeyen bir eleştiri olarak) son derece uyumsuz bulduğu .

kendisine yönelttiğim hayran bakışlarıma . benim benzerini giymeyi çok istediğim. sihirli adalar gibi belirirdi. Mme Swann da giyinmeye giderdi. düz veya desenli. ben hiçbir "sokak" elbisesinin. Hatta şöminenin üzerinde asılı Rubens tablosu bile. neredeyse aynı güçte bir büyüye sahipti. arabadan indiğimizde Mme Swann'ın yanında yürümek. cehaletimle alay ederek veya iltifatımdan hoşlanarak. yeşil. içimi müthiş bir gururla doldururdu. kayıtsız yürüyüşüyle paltosunu dalgalandırırken. ayaklarımı savunmasız döşemesinin üzerine zorla koymaya layık değilmişim. ben onlarla çıkma şerefini kendilerine bahşettiğimde daha şık olsun diye kocasına yenilemesini söylediği pelerinli paltosuyla aynı türden. Bununla da kalmaz. kiraz rengi. oturduğumuz pencere önünde her yer. Swann'ın bağcıklı ayakkabılarıyla. bizden ayrılıp o muhteşem. mavimsi kanepeler ve buğulu kanaviçe işlemeler. ayaklarımızın dibine yağdırdığı altın sellerinin arasından. O. Acclimatation Parkı'nda. M. Tiepolo pembesi. gülerdi. şimdiyse Odette'in. bütün kıyafetleri gölgede bırakan tuvaletlerinden birini giymeye giderdi. alçaklık ediyormuşum gibi gelirdi bana. kırmızı. onu gizlice. mor. bazen beni çağırır.dekinden farklı olan bu ışığın. giymesini istediğim kıyafeti bana seçtirirdi. öğleden sonra saat ikinin ışığına bağlardı. krepdöşin veya ipek. Çıkmadan önce. beyaz. sarı. harikulade sabahlıkla katiyen rekabet edemeyeceğini söyleyip itiraz ettiğim halde. taburenin kendine ait ruhu. şimdi çıkaracağı toz pembe.eşya o düşmanlığı o kadar iyi tanımış ve paylaşmış gibiydi ki. Mme Swann'ın öğle yemeğinde üzerinde olan. Ben sokağa böyle çıkması gerektiğini söylediğimde. Sadece sabahlıkla rahat ettiğini söyleyip bu kadar çok sabahlığı olduğu için özür diler.

çünkü Swann karısını ölçülü davranmaya alıştırmıştı. eskiden o kadar imrendiğim. Uç adım ötemize kadar gelmiş olan yaşlı hanım. hayatının diğer bölümüne. karşılaşılan hanım ne kadar şık ve soylu olursa olsun. "A. başka bir arkadaşıyla karşılaştığımızda. Bazen soylu hanım durur. selamlaşırdık sık sık. çenesinin altından bağlanmış küçük bir şapkası olan. başında. "Charles. Swann'ın karısının mı. daha sonra yararlanmaya çalışılmayacağını bildiği bir nezaket gösterisinde bulunurdu memnuniyetle. karısının gösterdiği soylu hanım arkadaşlarından biriyle karşılaşır. Swann. insanı okşayan bir tatlılıkla bize . ona eşlik ediyormuş gibi görünen iki hanımın izlediği. Champs-Élysées'de geçmeyen kısmına dâhil olmuş arkadaşlarından biri olarak seyredilen. Seylanlıları görmeye gittiğimiz gün.uzun uzun. bir sakınca doğurmayacağını. dönüşte. Madame de Montmorency'yi görmediniz mi?" sözleri üzerine. bendim. hem de kendine has zarafetiyle şapkasını çıkararak gayet kibarca selam verirdi. bize doğru gelen. koyu renk bir paltoya bürünmüş. uzaktan selamlaştığımızda. Gilberte'in ailesini tanıyan. cilveyle gülümseyerek karşılık verirdi. karşılaşılan aristokratın mı daha soylu olduğunu kestirmek pek kolay olmazdı. kibarlığında öyle bir serbestiyet ve sükûnet olurdu ki. Swann'ın bazen fark etmediği. işte sizin ilginizi çekecek birisi!" dedi Swann bana. Şimdi Gilberte'in kız veya erkek. kocasının karşılaştığı hanım arkadaşın yanında bir an durduğunda Gilberte'le beni öyle bir doğallıkla tanıştırır. yaşlı ama hâlâ güzel bir hanım gördük. hem eskilere dayanan bir yakınlığın ifadesi olan dostça bir gülümsemeyle. Boulogne Ormanı'nın veya Acclimatation Parkı'nın yollarında. Ayrıca yüksek sosyeteye has bütün davranışları da benimsemiş olduğundan. Mme Swann as la ondan geri kalmazdı.

"Bildiğiniz gibi Flaubert'in. Napoléon ve Rus Çarı kendisine evlenme teklif etmişlerdi. Dumas'nın arkadaşı. değil mi? Gelin kendisiyle biraz konuşun. "İmparator hakkında yazdığı makalenin ardından. elini öpmek isteyince. biraz aksi. siz de şapkanızı takın bakayım. yakın bir dost edasıyla. öylesine tipik bir İkinci İmparatorluk üslubu kıyafete bürünmüştü ki. coşarak. 'veda etmek üzere' notu bulunan bir kartvizit bıraktım kendisine. hiç kuşkusuz sevmiş olduğu modalara bağlılığından giymiş olduğu halde." "Taine'e rastladım." Sonraları Pfalz elektörünün kızı olan Orléans Düşesi'nin mektupları açıldığında hissedilen şaşkınlığı yaşamaktaydım. gülümsediği anda bir İtalyan gevşekliğiyle yumuşuyordu. I. "Hadi. Biraz kaba ve neredeyse erkeksi açıkyürekliliği. Swann şapkasını çıkardı. Acclimatation Parkı'na yeni gelmiş olan hayvanlardan söz ediyordu. Bütün bunlar. Yalnız umarım bir saat ayakta bekletmez bizi." dedi Mme Swann bana dönerek. Altes'le güzel havadan. Prenses hazretlerinin kendisiyle bozuştuğunu söyledi. "Eşeklik etti. Swann beni biraz kenara çekti. prenses bu kıyafeti. Napoléon'un yeğeni! III. bu son derece Fransız duygularını. başka bir çağı hatırlatmasını bekleyenlerin beklentisini karşılamaya niyetlenmiş gibi görünüyordu. bir Winterhalter portresine benzeyen hanım onu kendine çekip öptü. . kendisinden. Düşünsenize. eski Almanya'ya özgü. şüphesiz kendisine Wûrttembergli annesinden geçmiş olan dürüstçe bir sertlikle dile getiriyordu. kalın bir sesle." dedi prenses sert bir sesle.gülümsüyordu." dedi Swann'a. tarihî bir renk hatası işlemek istememiş. Mme Swann saygıyla eğilerek selam verdi. Prenses Mathilde." dedi Swann." dedi Swann bana. "Prenses Mathilde bu. İlginç. bu arada Mme Swann. Sainte-Beuve'ün. "Sizi Altes'e tanıştıracağım.

" Swann'la ben biraz kenarda duruyorduk. Kendi anahtarım var. Prenses'e Musset'yi tanıyıp tanımadığını sormasını rica ettim. Invalides'e gitmek için davetiyeye ihtiyacım olmadığını bildirdim kendisine. Ama öyle görünmese bile." Mme Swann bu sırada Mme Bontemps'dan almış olduğu bilgileri aktarmakta. yoksa hiç . gideceğim yer tribünler değil. zaten Swann'a da şakacıktan beyefendi diyordu. davetiyeyi bu sabah aldım ve bakana geri gönderdim. biz de sofraya oturduk. Bunun üzerine tekrar görüşmeyi pek istemedim. oturdu. Yedi buçukta hâlâ ortada yoktu. şöyle cevap verdi: "Evet hanımefendi. kızmış gibi bir tavır takınarak. edebiyatçılardan oluşan çevresine rağmen. özellikle sanatçılardan. aslında her harekete geçmesi gerektiğinde Napoléon'un yeğeni sıfatını korumuş olan Prenses. yemeğini bitirip gitti. Hükümet oraya gitmemi istiyorsa. Sekizde geldi. "Pek az tanıdım beyefendi." dedi Swann bana. Çar Nikolay'ın iki gün sonra Invalides'e yapacağı ziyarette." diye cevap verdi. ağzını hiç açmadı. Onun için de davetiyeye ihtiyacım yok.Swann'a fısıltıyla. Zil zurna sarhoştu. şu saatte eline geçmiş olması gerekir. nihayet kabalığını anlayan hükümetin. Davet yedideydi. Hükümetin gitmemi isteyip istemediğini bana bildirmesi yeterlidir. İstediğim gibi girer çıkarım. kendisiyle son derece içli dışlıydı aslında. "Kendisini bir kere yemeğe davet ettim. tribünlerde yer alması için prensese davetiye göndermeye karar verdiğini söylemekteydi. İmparatorun lâhtinin bulunduğu mezarlığımızdır. Ama gidersem oraya giderim. sesini bile duymadım. ben de böyle ayakta dikilmeye tahammül edemiyorum artık. "Umarım bu küçük toplantı fazla uzamaz. Karım da konuşmayı niye uzatıyor bilmem. "tabanlarım ağrıyor. Sonra kendisi şikâyet edecek yorgunluktan. bana selam verdi.

gençliğinin lütuflarından. sizin sıfatınızı ben üstlenip izin isteyeceğim." O sırada.ya da belki pek "şık" bulmadığı Bloch adını telaffuz etmek istememişti . karım son zamanlarda çok rahatsızlandı da. Napoléon'a anıştırmada bulunarak. adının kesinlikle Bloch olduğunu söyledim. yanından gideceğine üzülmüş olsa gerek. Zaten Mme Swann da kendisini pek fazla görmemiş olsa gerekti . dedim. uzun süre hareketsiz kalmasını istemiyorum. sohbetimizi önemsiz cümleler ve gereksiz açıklamalarla süslemekle yetinmiş olan iki nedimesiyle birlikte uzaklaştı. Prenses hazretleri. ailenden bir asker çıkmış olması mazeret değil. Prenses eteğinin uzun kuyruğunu düzeltti. yumuşacık yayılan harikulade bir tebessüm bahşetti ve sonra. tercümanlar. Mme Swann. Adı konusunda yanıldığını." diye cevapladı Prenses. tanıştığını bilmediğim Mme Swann'a iyi günler dileyerek geçti: Bloch'tu bu. sert ve sade bir şekilde I. "Bu hafta bir gün evine gidip adınızı yazdırın. çocuk bakıcıları." dedi Mme Swann bana dönerek. hastabakıcılar gibi. "Altes. "Bu kürkü Rus imparatoru göndermişti bana. Swann artık yerinde duramıyordu. durmayıp. prenses hepimize." dedi Mme Swann. genç bir adam Mme Swann'la beni selamladı.çünkü adının M. adeta geçmişten. bakanlık özel kaleminde görevli olduğunu söyledi. Compiègne gecelerinden bulup çıkardığı. Mme Swann hayranlıkla seyrediyordu. Moreul olduğunu söyledi."İngilizlerin . palto haline getirdiğimi görsün diye giydim." Mme Swann tekrar eğilerek selam verdi. ben bunu bilmiyordum. kendisine onu Mme Bontemps'ın tanıştırdığını." "Prens Louis Rus ordusuna yazılmış. Benim sorum üzerine. kocasının sabırsızlık işaretlerini görmüyordu.gitmem. biraz önceki asık yüzüne tertemiz. "Biraz önce kendisini görmeye gitmiştim." dedi Prenses. "Çok lazımdı! Kendisine söyledim.

gezintiye başlamadan önce. bazen. serginin açıldığı galerilerin sahipleri. bir operadan parçalar dinlemeye gidecektik. Gilberte'in mürebbiyesiyle birlikte. Bana daha önce sözünü ettiği." Kış mevsiminin bu son günlerinde. Güney Fransa ve Venedik'e gitme arzusunu tekrar canlandırırdı içimde. hatta servis yapan garsonların anlamasını istemediği bir şey söylemek istediğinde. önemli bir koleksiyoncu olan Swann'ı özel bir saygıyla selamlarlardı. ama adınızı kaydettirirseniz. komşu masalarda oturanların. Hâlbuki herkes İngilizce biliyordu. İngilizce bilmediğimi kendisine söylemek zorunda kalırdım. kırıcı olduğunu tahmin ettiğim yorumlar yapmaktan vazgeçsin diye. Mme Swann çay içen veya çayı getiren insanlar hakkında benim tek kelimesini anlamadığım. Mme Swann bana. konsere veya tiyatroya. annesiyle babasının da hoşuna gittiği sürece. bir tiyatro matinesiyle ilgili olarak. akşamüstü kahvaltısına giderdik. bir tek ben henüz öğrenmemiştim. pembe Alpille'lere morumsu yansımalar kattığı. Büyük Kanal'a zümrütün koyu şeffaflığını verdiği bu salonlar. sanki İngilizce. ardından da bir "çay salonuna". o sıralar açılan küçük sergilerden birine girerdik. söz konusu şahsın ise kaçırmadığı. Gilberte bende derin bir şaşkınlık yarattı. Gilberte'le ben. Havanın hâlâ soğuk olduğu bu günlerde.deyişiyle bu royalty'lere kartvizit bırakılmaz. Gilberte bu dinletiye gitmek niyetiyle giyinmişti. büyükbabasının ölüm yıldönümüydü. her zamanki gibi. sadece ikimizin bildiği bir lisanmış gibi. ilerlemiş bir bahar mevsiminin ve yakıcı bir güneşin. Hava kötüyse. İngilizce söylerdi. davet eder sizi. ben istediğim. Bir keresinde. kendisi için fark etmeyeceğini söyleyerek yapacağımız her şeye karşı takındığı kayıtsız tavrı .

müşfik." Bunları söyleyip şapkasını aldı. uslu olan Gilberte'in. Swann döndüğünde. M. babanızı memnun etmek için. Gürleyen sesler duyuldu.takınmıştı. hiç tereddüt etmeden. kolunu tutarak. bu konsere gideceğine çok seviniyor. kesinlikle. başkalarını memnun etmek için onu bu zevkten mahrum edecek değilim. ama gizleyemediği bir öfkeyle yüzü bembeyaz oldu ve tek kelime söylemedi. "Hayır. böyle bir günde. bu kadar önemsiz bir şey yüzünden babasının isteğine karşı koymasına inanamıyordum. karısı onu salonun Öbür ucuna götürüp kulağına bir şey söyledi." "Ama ölüm yıldönümü sebebiyle tuhaf karşılanmasından korkuyordu. Ne istiyorsan onu yap. yemekten sonra onun odasına gittik." Mürebbiyesine acele etmesini söyledi. Ben bunu son derece doğal buldum." Gilberte'in yüzü yemek boyunca gergindi. "Ama babanız üzülmeyecek mi?" dedim. O kadar uysal." "Başkalarının ne düşündüğünden bana ne? Duygulara ilişkin konularda başkalarıyla ilgilenmek bence çok abes. "Ama Gilberte. "başkalarını memnun etmek için değil. Sonra birdenbire." ." dedim. bizim o gün konsere gitmemize babasının canının sıkıldığını söyledi Gilberte'e. Babası Gilberte'i çağırıp yandaki odaya götür dü. İnsan kendisi için hisseder. annesi bizi bir kenara çekip. elalem için değil. Gilberte soğukkanlılığını korudu. Mademoiselle'in pek fazla eğlencesi yok. biliyorsunuz. Öğle yemeğinden önce. Sonunda Swann odadan çıkarken dedi ki: "Söylediklerimi duydun. daha önce de hiçbir tereddüde kapılmamışçasına haykırdı: "Saat iki olmuş! Konser iki buçukta başlıyor.

onun. o yılların. Genellikle bu âdetlerin esrarengiz bir yönü olmaz ve öğrenilmeleri gerekmezdi. Bir gün. benim için müthiş heyecan verici bir arkadaş olacağını düşünüyordum. İşte bu şekilde. bu olağanüstü ihtiyarla samimiyeti sayesinde. Mme Swann. benim gözümde sahip oldukları cazibenin temelinde de bu dostluk yatmaktaydı. Tanışmak üzere. . yazarm sevdiği kentlere yaptığı ziyaretlere beni de götüreceği umudunu hiç mi hiç taşımıyordum. minnettar oldum ki. ne var ki. Daha önce hiç kimse bana kartvizit bırakmamıştı. holdeki bir olay keyfimi kaçırdı. Gittiğimde. öyle gurur duydum. tek atlı araba. iki tekerlekli. Swann'lar. ne yapacağımı şaşırdım. Bergotte'la birlikte. küçümseneceğimden emin olduğum için. Bergotte'la dostluklarının bile dışında tutmuyorlardı. İngiltere'den ithal edilmiş basit bir icadını da benimseyen Odette. Diğer davetlilerin kimler olacağını bilmiyordum. kocasına. Mme Swann evime bu kartlardan birini bırakmıştı. bir mevsim boyunca şıklık kabul edilen/sonra tutunamayıp kısa sürede vazgeçilen âdetleri benimsemeyi hiç ihmal etmez di (yıllar önce. Charles Swann adının önünde "Mr" ibaresinin bulunduğu kartvizitler bastırtmıştı. Mme Swann önemli bir öğle yemeği davetine beni de çağırdı. heyecanlandım. az çok önemli bir şahsiyetle to meet19 diye bastırdığı gibi). daha Gilberte'i tanımadan önce bile. kendine ait bir hansom cab18 edindiği ve yemek davetiyelerinin üzerine." diye tersleyerek sertçe kolunu çekti."İtiraz etmeyeceksiniz umarım. 18 19 Arabacısı arkada oturan. Kendisine yaptığım ilk ziyaretten sonra. beni kendileriyle birlikte Acclimatation Parkı'na ya da konsere götürmekten daha büyük bir lütuf gösterip.

Çin yemeklerinde davetlilere verilen küçük aletleri ne yapacağını bilemediği gibi. kaba görünümlü.bütün paramı harcayıp muhteşem bir kamelya sepeti ısmarlayarak Mme Swann'a gönderdim. birbirimizi tanımaktan aynı derecede memnun olacak tek davetlilermişiz gibi) ak saçlı büyük ozanın adını söyleyiverdi. derhal açarak patavatsızlık etmekten korkup bilgiç bir tavırla cebime soktum. uzun ince bir zarf verdi. Bergotte adı. ama anlamı açıklanmayan âdet ise böyle değildi. bir silahın patlamasının ardından bir güvercinin uçuşuyla birlikte. Babama. selamıma karşılık veren. Bu yemek davetinin olduğu gün karşıma çıkan. Zarfın kapalı olduğunu görünce. genç. üzerinde adım yazılı. birdenbire. adının başında "Mr" yazılı bir kart bastırması gerekiyordu. miyop. gereksiz olsa da. açık seçikti. Karşımda. benim ismimin ardından. üzerime boşaltılmış bir tabancanın sesi gibi beni yerimden sıçrattı. birkaç gün boyunca çok üzüldüm. Ne var ki. Buna rağmen. salyangoz biçimi. sonra da babamın haklı olabileceğini düşündüm. davette on altı kişi vardı. tıknaz. ama önce. Şaşkınlık içinde uşağa teşekkür ettim. kısa boylu. Tam holden salona geçeceğim anda. gidip Mme Swann'a bir kartvizit bıraksın diye yalvardım. hiç vakit geçirmeden. bu "Mr" kullanımı. Mme Swann davetlilerden birçoğuna beni tanıttıktan sonra. Mme Swann birkaç gün önce. "yakın dostlarla" yenilecek öğle yemeğine katılmak üzere bir davetiye göndermişti bana. . tıpkı bir yabancının. Babam ricalarımın ikisini de yerine getirmedi. uşak elime. aralarında Bergotte'un bulunduğundan kesinlikle haberim yoktu. ama çabucak toparlanıp selam verdim. bir yandan da zarfa bakıyordum. dumanın içinde redingotuyla sapasağlam beliren hokkabazlar misali. Zarfı ne yapacağımı bilemiyordum. tıpkı onu söylediği şekilde (ve sanki ikimiz.

sinir düğümleriyle dolu bedeninde ona hiçbir yer yoktu. bu da oyunun kurallarına aykırıydı. kendi başına. selam verdiğinizde. kısa boylu adamın bodur. ama karşımdaki yassı burunlu. gayet iyi bildiğim kitaplarına damgasını vurmuş olan türden bir zekâyla hiçbir ilişkisi yoktu. tanıştığımıza çok memnun olduğunuzu belirttiğinizde. özenle. sonucun belli bir rakam olması gerektiğini hesaba katmadığımız bir probleme bulduğumuz çözümün. hiçbir işe yaramadığı gibi. gücü tükenmiş. keyfince hareket eder gibi görünen bu burundan yola çıktığımda da. değerli zamanlarını . ama aldırışsız. Kahrolmuştum. siyah keçi sakallı. kutsal organizmada barınabilmişti o eser. Kitaplarından yola çıkarak asla bu salyangoz burna varamazdım. salyangoz burundan ve siyah keçi sakaldan vazgeçilemediği anda. üretiyor. damarlarla. ardında bir iz bile kalmamış yorgun ihtiyar değildi sadece. birdenbire hiçbir işe yaramaz hale gelivermişti . görünüşe bakılırsa. kitaplarının şeffaf güzelliğini ağır ağır. daha nasıl olduğunu sormadan "Teşekkürler. Burun ve keçi sakal. Bergotte'un eserinden tamamen farklı bir yöne doğru ilerliyordum. ben Bergotte'un şahsiyetini tepeden tırnağa baştan kurmaya çalıştıkça. bir aceleci mühendis zihniyetine. salgılıyordu sanki. etkin ve kendinden memnun bir kişiliği işaret ediyor. kemiklerle. ilahi bir bilgeliğin hâkim olduğu. ya siz?" demeyi kibarlık zanneden. adeta bir tapmak gibi inşa etmiş olduğum. siyah keçi sakallı bir adamdı. damla damla damıtarak bir sarkıt gibi biçimlendirmiş olduğum Bergotte.kırmızı burunlu. yumuşak. aynı zamanda muazzam eserinin güzelliğiydi. bu özellikler hiç durmadan. çünkü bu kişiliğin. özel olarak bu eser için. kaçınılmaz ve son derece rahatsız edici unsurlardı. tuz buz olan.tıpkı verilerini tam olarak okumadığımız. Benim.

adeta bir balona bağlar gibi. biraz sonra yenecek yemek için sabırsızlanan vücuduyla doldurarak. bildiğim eserin yarattığı sıkıntının yanında hiç kalırdı.gereksiz nezaket sözleriyle kaybetmelerini önleyen. o anda kitaplar benim gözümde. isimler keyfî ressamlardır. öncesinde yer edinen ismin yarattığı sıkıntı. Bergotte konusunda. bunu diğer davetlilerden birine değil de. dünya . esere bağlamak zorundaydım. çünkü Mme Swann. öyle ki. çoğu kez karşımızda hayal edilmiş dünya yerine görünür dünyayı bulduğumuzda donar kalırız (aslında duyularımızın benzetme yeteneği de hayalgücümüzünkinden pek fazla olmadığından. zekice ve modern zannettikleri bir kısaltmayla. "Aynen. en az görünen dünyanın hayal edilenden farklı olduğu kadar farklıdır). bir yanılgıyla karşı karşıyaymış gibi görünmedi. bize insanların ve ülkelerin o kadar kendilerine benzemeyen taslaklarını çizerler ki." diye cevap veren kişilerin zihniyetine varacaktım. keçi sakallı adamı. o çok sevdiğim kitapları gerçekten bu adam yazmış gibi görünüyordu. dikkati başka önemli gerçeklere yönelmiş halde. değeri olmayan bir eğlencesi düzeyine düştüler (ve düşerken Güzellik. görünür dünya da gerçek dünya değildir. kendisine bildirmiş olmasından ötürü hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermedi. kitaplarından birini benim ne kadar çok sevdiğimi kendisine söylemeyi görev bildiğinde. görülen dünyadan. Buna rağmen. Bütün bu davetliler onuruna giymiş olduğu redingotu. gerçekliğin elde edebileceğimiz nihayet yaklaşık resimleri. kibar. keçi sakallı adamın. sanki mazideki hayatının geçmiş gitmiş bir olayı söz konusuymuş. Ancak. yıllar önce bir kıyafet balosunda giymiş olduğu Guise Dükü kostümünden laf açılmış gibi gülümsedi kitaplarını düşününce. yükselebilecek gücü olup olmadığını bilmeden. Hiç şüphesiz.

dinî inançlara bağlı olmayan bir kimsenin kilisede. tamamen unutmuş olduğum zarf kadar rahatsız etmedi beni. beni daha çok rahatsız etti. Bunu ne yapmam gerektiğini de bilmi yordum. Eseri artık bana o kadar kaçınılmaz gelmiyordu. yoksa bütün bunların içinde biraz aldatmaca mı vardı. mutlaka kitaplarına kendini vermiş olacağını. . bu kez de başarılı bir inci taciri olacağını düşünüyordum. sadece kendisine ait bir krallığa hükmeden bir tanrı olduğunu gerçekten kanıtlar mı sorusu geliyordu aklıma.ve hayatın bütün değerini de beraberlerinde sürüklediler). sapı yaldızlı kâğıda sanlı bir karanfil buldum. daha küçük bir tabağın içinde siyahımsı bir madde vardı. herkes ayağa kalkınca kalkması. Tabağımın yan tarafında. Bunun üzerine. her büyük yazarın. acaba özgünlük. daha anlaşılır hale geldi. değişik kişilikler arasındaki. Gerçekten de tuhaf bir sesi vardı. öteki kadar yeni olduğu halde. Ben de doğal bir hava takınarak onların yaptığını yaptım. Kendi kendime. Benim için bu âdet de. ama inci istiridyesi katmanlarıyla çevrili bir adada yaşamış olsa. konuşmalarını rahatlıkla duyabiliyordum. acaba eserler arasındaki fark. Bergotte pek uzağımda oturmuyordu. de Norpois'nın izlenimini anladım. herkes diz çöktükten biraz sonra diz çökmesi gibi. tabaklarının yanındaki karanfilleri alıp redingotlarının yakasına taktıklarını görünce. sesin maddi özelliklerini en çok değiştiren şey. bunun havyar olduğunu bilmiyordum. Yine bilmediğim ve bunun kadar geçici olmayan bir başka âdet ise. Holde elime verilen. ama yememeye kararlıydım. çalışmanın sonucu muydu? Bu arada sofraya geçmiştik. bütün erkek davetlilerin. düşünce içermesidir. ayini bilmediği halde. Tabağımın kenarında. O zaman M. öze ilişkin köklü bir farkın ifadesinden ziyade.

tam da Bergotte'a has olduğu için. hiç aralıksız. cümlelerin anlamından bağımsız bir plastik güzellik buluyordu. sözlerindeki estetik değerin işareti. ancak uzun bir süre sonra. bu benzemezlikti muhtemelen. Başlangıçta bunu fark etmem iyice zor olmuştu. "esas . özlü fikirler bolluğuydu. dudak sessizlerinin enerjisi. tek bir sesmişçesine. de Norpois'dan başkasına yapmacık ve tatsız gelmeyen bir şekilde konuşmaya koyulduğu sohbetin kimi bölümlerinde. kitaplarındaki imgelerin tutarlılığını ve ahengi yaratan gücün. tumturaklı. Bergotte bu anlarda. gazete ve kitaplardaki yazılarını "Bergotte'vari" imgeler ve fikirlerle süsleyen bu yavan taklitçilerin herhangi birinin yazabileceği bir şey olmamasının bir başka yönü de. ses bir maskeden çıkar. kitaplarının o şiirsel ve müzikal tarzdaki bölümleriyle tam bir tutarlık fark edebildim. eserlerini dolduranlardan değişikti. Öyle ki. Üsluptaki bu fark. Bergotte neredeyse yanlış konuşur gibiydi. sözlü ifadedeki etkisiydi. bulanık bir şekilde. çünkü bu anlarda söyledikleri. Bergotte'un. Konuşma üslubu da öyle. bu maskenin altındaki ses. tekdüze konuşması. Birçok köşe yazarının sahip çıktığı "Bergotte tarzı"nda bulunmayan. Ne var ki. isli camın ardındaki bir görüntü gibi seçilebiliyordu. bundan etkilenir. konuşmada bu. yorucu bir tekdüzelikle. asla. ama üslup gibi ruhu ifade etmediği için.yan yana gelen seslilerin ahengi. söylediklerinde. eğer bu kelimelerin altında tek bir imgenin peşinden koşuyorsa. bazı kelimeleri ilahi okur gibi telaffuz ediyor. üslupta açıkça görmüş olduğumuz çehreyi başlangıçta bize tanıtmaya yetmez. yazıdaki üslubundan tamamen farklı gibi geliyordu bana. hatta söylediği şeyler bile. Bergotte'tan okuduğumuz bir sayfanın. insanların konuşması ruhla ilişkili olduğu. peşpeşe diziyordu. Bergotte'un tarzı. iddialı. Bergotte'a ait değilmiş gibiydi. M.

Bergotte"un, her şeyden önce değerli ve gerçek bir cevher oluşundan kaynaklanıyordu; her nesnenin özünde saklı olan bu cevheri, bu büyük yazar, dehası sayesinde çekip çıkarıyordu; büyük ozanın amacı da zaten Bergotte'luk yapmak değil, bu cevheri çıkarmaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Bergotte olduğu için, istemese de Bergotte'luk yapıyordu; bu bağlamda, eserindeki her yeni güzellik, bir nesnede saklı olan, kendisinin çekip çıkarmış olduğu küçük miktardaki Bergotte'luktu. Ama buradan yola çıkarak, bu güzelliklerin her biri, diğerleriyle türdeş ve tanınabilir olduğu halde, yine de kendisini gün ışığına çıkaran keşif gibi, kendine has, özeldi; her biri yeni, dolayısıyla Bergotte tarzı denilen şeyden farklıydı; bu tarz ise, zaten Bergotte tarafından bulunmuş ve kaleme alınmış Bergotte'lukların basit bir senteziydi ve bunlar, dehadan yoksun kimselerin, Bergotte'un başka bir yerde keşfedeceği şeyi tahmin etmelerine kesinlikle imkân tanımıyordu. Bütün büyük yazarlar için bu böyledir; cümlelerinin güzelliği, henüz tanımadığımız bir kadının güzelliği gibi, önceden kestirilemez; yazarın düşündüğü ve henüz ifade etmediği bir dış nesneye kendisine değil - yönelik olduğu için, bir icattır. Günümüzün bir anı yazarı, pek de öyle görünmeden Saint-Simon'luk yapmak istiyorsa, pekala Villars'ın portresinin ilk satırını yazabilir: "Oldukça uzun boylu, esmer bir adamdı... çehresi canlı, açık, çıkık"; ama "ve gerçekten biraz deli" diye başlayan ikinci satırı bulmasını, hangi determinizm sağlayacaktır kendisine? Hakiki çeşitlilik, gerçek ve beklenmedik unsurların bolluğunda, zaten dopdolu gibi görünen bahar çalısından, bütün beklentilere rağmen fışkıran mavi çiçeklerle dolu daldadır; oysa çeşitliliğin sadece biçimsel taklidi (üslubun diğer bütün özellikleri için aynı mantık yürütülebilir), boşluk ve

tekdüzelikten başka bir şey değildir, yani çeşitliliğe en zıt şeydir ve taklitçilerde çeşitlilik yanılgısı yaratması, çeşitliliği hatırlatması, ancak ustalardaki çeşitliliği anlamamış olan kişilerin nezdinde mümkündür. Bergotte'un konuşma üslubuyla çalışma ve hareket halindeki düşüncesi arasında, kulağın ilk anda bulup çıkaramadığı hayati bağlar vardı, oysa konuşan, sözümona Bergotte'un amatör bir seslendiricisi olsaydı, bu ifade tarzı, hiç şüphesiz büyüleyici olurdu; aynı şekilde, Bergotte bu düşüncesini istediği gerçekliğe uyguladığı içindir ki, dilinde yapıcı, fazla besleyici olan, onun sadece "görünümlerin bitmez tükenmez seli"nden, "güzelliğin esrarengiz ürperişleri"nden söz etmesini bekleyenleri hayal kırıklığına uğratan bir şey vardı. Kısacası, yazdıklarının daima şaşırtıcı ve yeni olma özelliği, konuşmasına, her meseleyi büyük bir incelikle, bilinen yönlerini bir kenara bırakarak işlemek şeklinde yansıdığı için, meseleye önemsiz bir yönünden yaklaşıyormuş, yanılgı içindeymiş, çelişkili düşünceler ileri sürüyormuş izlenimi veriyor, hem bu yüzden, hem de herkes, kendi fikirleriyle eşit derecede karışık olan fikirlere açık seçik dediği için, genellikle Bergotte'un fikirleri karışık görünüyordu. Zaten alışmış olduğumuz, bize gerçeğin ta kendisi gibi gelen kalıptan vazgeçilmesi, her yeniliğin şartı olduğu için, her yeni konuşma, her özgün resim ve müzik gibi, mutlaka karmakarışık ve yorucu gelecektir bizlere. Yeni bir konuşma, alışık olmadığımız ifade biçimlerine dayandığından, bütün konuşma istiarelerden ibaretmiş gibi gelir bize; bu da insanı bıktırır ve samimiyetsizlik izlenimi uyandırır. (Aslında, dilin eski kalıpları da bir zamanlar, yani dinleyen kişi bu imgelerin tasvir ettiği dünyayı henüz tanımazken, takip edilmesi zor imgelerdi. Ama uzun

zamandır bu dünya gerçek dünya olarak tasarlandığından, ona dayanılır.) Bu yüzden, Bergotte, bugün bize gayet basit görünen bir ifadeyle, Cottard'ın dengesini arayan bir fırıldak olduğunu söylediğinde, Brichot'yla ilgili olarak, "saç modeline Mme Swann'dan fazla emek harcıyor, çünkü hem profiliyle, hem de şöhretiyle ilgili endişeleri olduğundan, saçlarının her an kendisine hem bir filozof, hem de bir aslan havası vermesi gerekiyor" dediğinde, dinleyenler çabuk yoruluyor, daha alışılmış bir açıklama, ayaklarının yere sağlam basması için daha somut bir şeyler istiyorlardı. Gözümün önündeki maskeden çıkan tanınmaz sözleri, hayran olduğum yazara mal etmem gerekiyordu; bu sözler, kitaplarına bir bulmacanın parçaları gibi girip yerleşemezdi; başka bir düzlemdeydiler ve dönüştürülmeleri gerekiyordu. İşte bu dönüşüm sayesinde, bir gün Bergotte'tan duyduğum cümleleri kendi kendime tekrarlarken, yazıdaki üslubunun bütün çatısını buldum; bana son derece değişik gibi gelmiş olan sözlü ifadesinde bu çatının değişik unsurlarını tanıyıp adlandırabildim. Bu kadar önemli olmayan bir başka açıdan bakıldığında, konuşmasında sıkça yer alan ve biraz vurgulayarak söylediği kimi kelimeleri, kimi sıfatları özel bir biçimde, biraz fazla titizlikle ve yoğunlukla telaffuz etmesi, bütün hecelerini belirginleştirip sonuncuya bir ezgi katması (mesela daima "yüz" yerine kullandığı "çehre" kelimesine, böyle anlarda, açık olan avcundan fışkırmış gibi bol bol ç , h v e r katması), yazılarında bu sevdiği kelimeleri, bir çeşit kenar boşluğunun ardına getirmek suretiyle öne çıkardığı ve ölçüde hata yapmamak için, bütün hece uzunluklarının hakkını vermek zorunda kalacağımız şekilde cümlenin toplam hece sayısı içinde düzenlediği o olağanüstü bölümlerle, tam olarak çakışıyordu.

Bununla birlikte, kimi başka yazarların kitaplarında olduğu gibi Bergotte'un kitaplarında da, yazılı cümlede genellikle kelimelerin görünüşünü değiştiren ışığı, dilinde bulmak mümkün değildi. Herhalde bunun sebebi, bu ışığın çok derinlerden gelmesi ve konuşma yoluyla başkalarına açık olduğumuzdan, bir ölçüde kendimize kapalı olduğumuz zamanlarda, ışınlarını kelimelerimize kadar göndermemesidir. Kitaplarında bu açıdan, konuşmasına kıyasla daha fazla tonlama, daha fazla vurgu vardı; öz benliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için, şüphesiz yazarın kendisinin kavramadığı, üslubun güzelliğinden bağımsız bir vurguydu bu. Bergotte' un, kitaplarında tamamen doğal olduğu bölümlerde, çoğunlukla son derece önemsiz olan kelimelere ahenk veren, bu vurguydu. Bu vurguya dair metinde hiçbir işaret, hiçbir belirti yoktur; buna rağmen kendiliğinden cümlelere eklenir; cümleler başka türlü okunamaz. Bu, yazarın sahip olduğu en uçucu, buna rağmen en derin şeydir ve mizacına tanıklık edecek olan, ifade ettiği bütün sertliklere rağmen yumuşak, bütün tensel hazlara rağmen duygusal olup olmadığını söyleyecek olan da odur. Bergotte'un konuşmasında silik izler halinde bulunan bazı özellikler, sadece ona ait değildi; daha sonra, erkek ve kız kardeşlerini tanıdığımda, bu özellikleri onlarda çok daha belirgin halde buldum. Neşeli cümlelerin son kelimelerinde bir sertlik, bir boğukluk, hüzünlü cümlelerin sonunda da bir zayıflık, bir bitkinlikti bu. Üstadı çocukken tanımış olan Swann'ın söylediğine göre, ailevi denebilecek bu tonlamalar, birbirini izleyen şiddetli neşe çığlıkları ve ağır hüzün mırıltıları, o zamanlar, kardeşleri kadar kendisinde de belirginmiş; hepsinin birlikte oyun oynadıkları odada, kâh sağır edici, kâh baygın konserlerinde, onun da payı diğerlerinden az değilmiş.

Ne kadar kendine has olursa olsun, insanlardan çıkan bütün bu gürültü geçicidir ve onlardan sonraya kalmaz. Fakat Bergotte ailesinin telaffuzu için durum böyle olmadı. Bir sanatçının, kuşların cıvıldaşmasını dinleyerek nasıl bir müzik icat edebildiğini anlamak, Usta Şarkıcılar'da bile çok zordur, buna rağmen Bergotte, neşe çağıltıları halinde tekrarlanan veya elemli iç çekişler halinde süzülen kelimelerin uzatılışını yazısına aktarmış, yerleştirmiştir. Kitaplarında öyle cümle sonları vardır ki, seslerin yığılımı, bir türlü bitmeyen, orkestra şefi batonunu indirinceye kadar son kadansını birçok kez tekrarlayan bir opera uvertürünün son akorlarında olduğu gibi, uzar gider; işte bu akorlarda, daha sonraları, Bergotte ailesinin dilindeki bakır nefeslilerin müzikal karşılığını bulmuştum. Bergotte'a gelince, bu özelliğini kitaplarına aktardığı andan itibaren, farkına varmadan, konuşmasında kullanmaz olmuştu. Yazmaya başladığı günden sonra, hele hele benim tanıdığım dönemde, sesi bakır nefeslilerini temelli kaybetmişti. Bu genç Bergotte'lar - geleceğin yazarı ve kardeşleri şüphesiz diğer gençlerden üstün değillerdi, aksine; onlardan daha ince, daha esprili gençler, Bergotte'ları epeyce gürültücü, hatta biraz bayağı, evin yarı kasıntılı, yan aptal tarzını yansıtan şakalarını da can sıkıcı bulurlardı. Ne var ki deha, hatta büyük bir yetenek, zihinsel öğeler ve sosyal gelişme bakımından başkalarına üstünlükten ziyade, bunları dönüştürme, aktarma melekesinden kaynaklanır. Bir sıvıyı bir elektrik lambasıyla ısıtabilmek için gereken şey, en güçlü lamba değil, akımı değiştirilip ışık yerine ısı verebilen bir lambadır. Havalarda gezebilmek için en güçlü otomobile sahip olmak gerekmez; yerde ilerlemesini durdurup izlediği hatta dik bir çizgide, yatay hızını dikey kuvvete dönüştürebilecek bir otomobile ihtiyaç

vardır. Aynı şekilde, dâhice eserler üreten kişiler, en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü deha, yansıtılan görünümün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır. Genç Bergotte, okurlarına, çocukluğunu geçirdiği zevksiz salonu ve orada erkek kardeşleriyle yaptığı pek de hoş olmayan sohbetleri gösterebildiği anda, ailenin daha esprili, daha seçkin ahbaplarının üstüne çıkmıştı; onlar muhteşem Rolls-Royce'larıyla evlerine dönerken, Bergotte'ların bayağılığını biraz küçümsüyorlardı belki; ama o, nihayet "havalanan" mütevazı aracıyla üzerlerinden uçarak ilerliyordu. Artık konuşmasında aile fertleriyle ortak özellikler yerine, çağının kimi yazarlarıyla başka bazı ortak özellikler bulunuyordu. Kendisim inkâr etmeye başlayan, hiçbir zihinsel akrabalıkları olmadığını ileri süren daha genç yazarlar, onun durmadan tekrarladığı zarfları, edatları kullanarak, cümleleri aynı şekilde kurarak, önceki kuşağın akıcı ve kolay diline karşılık onunla aynı durgun, yavaşlatılmış tonu benimseyerek, istemeden bu akrabalığı sergiliyorlardı. Belki bu gençler - öyle olanlarını göreceğiz - Bergotte'la tanışmamışlardı. Ne var ki, Bergotte'un bu gençlere bulaşmış olan düşünme biçimi, onlarda, zihinsel özgünlükle - ayrıca yorumlanması gerekli zorunlu bir ilişkisi olan sözdizimi ve anlatım değişikliklerini geliştirmişti. Yazma şeklini kimseye borçlu olmayan Bergotte, konuşmasını eski bir arkadaşından almıştı; etkisinde kaldığı bu mükemmel hatibi konuşurken istemeden taklit ediyordu; ancak arkadaşı kendisi kadar yetenekli olmadığından, hiçbir zaman

gerçekten üstün değerde kitaplar yazamamıştı. Yani konuşma biçiminin özgünlüğünden öteye geçmesek, Bergotte çömez, ikinci elden yazar damgası yerdi; oysa söyleşi alanında arkadaşından etkilendiği halde, yazar olarak özgün ve yaratıcı olmuştu. Şüphesiz Bergotte yine, soyutlamalara, beylik kalıplara fazlaca düşkün olan kendisinden önceki kuşaktan farklılaşmak için, bir kitap hakkında olumlu bir şey söylemek istediğinde övdüğü, öne çıkardığı şey, mutlaka görüntü yaratan bir sahne, mantıklı bir anlamı olmayan bir tablo olurdu. "A, tabii!" derdi. "Güzeldir! Turuncu şallı bir küçük kız vardır! Çok güzeldir!" Ya da: "A, evet, bir yerinde askerî bir birlik, bir kentten geçer, evet, çok güzeldir!" Üslup konusunda pek modern düşünmezdi (ayrıca kesinlikle ülkesine kapanmıştı; Tolstoy'dan, George Eliot'tan, Ibsen ve Dostoyevski'den nefret ederdi); çünkü bir üslubu methetmek istediğinde daima kullandığı kelime, "tatlı" idi. "Yo, ben yine de Atala'daki Chateaubriand'ı Rance'dekine tercih ederim, daha tatlı geliyor bana." Bu kelimeyi, sütün midesine dokunduğu konusunda ısrar eden bir hastaya, "Nasıl olur, süt tatlıdır," diye cevap veren bir doktor gibi söylerdi. Gerçekten de Bergotte'un üslubunda, antik çağda kimi hatiplerin, bu tür etkilerin aranmadığı çağdaş dillerimize olan alışkanlığımızla, bizlerin pek kavrayamayacağı övgüler kazanmalarına sebep olan ahenge benzer bir ahenk vardı. Bergotte'a kendi yazdıklarıyla ilgili bir hayranlık ifade edildiğinde ise, mahcup bir tebessümle, "Oldukça doğru olduğunu sanıyorum, gerçeği yansıtıyor, faydalı olabilir, "derdi, ama sırf tevazudan; elbisesinin veya kızının harikulade olduğu söylenen bir kadının, birincisine "Oldukça kullanışlı," ikincisine, "İyi huyludur," demesi gibi. Ama Bergotte'un yapıcı

güdüsü çok köklü olduğundan, faydalı ve gerçeğe uygun bir şey inşa ettiğinin tek kanıtının, eserinin önce kendisine, sonra başkalarına verdiği zevk olduğunu bilmemesi, mümkün değildi. Ancak, yıllar sonra, yeteneği tükendiğinde, ne zaman memnun kalmadığı bir şey yazsa, aslında silmesi gerektiği halde silmeyip yayınlayabilmek için, bu kez kendi kendine, "Her şeye rağmen oldukça doğru, ülkem için faydasız sa yılmaz," diyecekti. Bir zamanlar alçakgönüllülüğünün kurnazlığıyla hayranları karşısında mırıldandığı cümleyi sonunda, yüreğinin gizliliğinde, gururunun endişeleriyle mırıldanacaktı. İlk eserlerinin değeri konusunda, Bergotte için yersiz mazeretler vazifesi gören kelimeler, son eserlerinin niteliksizliği konusunda, yetersiz bir teselli olacaktı. Bergotte'un zevkinin sert bir yanı, sadece ve sadece "Çok tatlı" diyebileceği şeyler yazma isteği vardı ki, yıllar boyunca kısır, yapmacık, boş şeyleri ince ince işleyen bir sanatçı olarak tanınmasına yol açmıştı; oysa aksine, bu onun üstünlüğünün sırrıydı; çünkü alışkanlık, insanın kişiliğini belirlediği gibi, yazarın üslubunu da belirler. Nasıl ki insan sık sık hazza, tembelliğe, acı çekme korkusuna boyun eğmek suretiyle, sonunda hiçbir ıslahata imkân tanımayan kişiliğin zemini üzerine ahlaksızlığının şeklini ve faziletinin sınırını, kendi kendine çizerse, birçok kez düşüncesinin ifadesinde belirli bir lezzete ulaşmakla yetinmiş olan yazar da, böylece yeteneğinin sınırlarını temelli çizmiş olur. Daha sonra yazarla adam arasında onca tutarlılık bulduğum halde, ilk anda, Mme Swann'ın evinde, karşımdakinin Bergotte olduğuna, o harikulade kitapların yazarı olduğuna inanamamakta, belki de tamamen haksız sayılmazdım; çünkü kendisi de buna (kelimenin gerçek

anlamında) "inanmış" değildi. İnanmış olamazdı; çünkü (snop olmadığı halde) yüksek sosyeteden insanlara, kendisinden çok daha aşağı düzeydeki edebiyatçılara, gazetecilere, büyük bir yakınlık gösterirdi. Kuşkusuz artık başkalarının beğenisinden, deha sahibi olduğunu öğrenmişti; dehanın yanında ise, toplum içindeki konumun, resmî mevkilerin hiç değeri yoktur. Deha sahibi olduğunu öğrenmişti ama buna inanmıyordu; çünkü yakın bir gelecekte Akademi üyesi olabilmek için vasat birtakım yazarlara saygı duyuyormuş gibi yapıyordu; oysa Akademi'nin, Saint- Germain muhitinin, nasıl nedensellik ilkesiyle ve Tanrı kavramıyla bir ilgisi yoksa, Bergotte'un kitaplarının yazarı olan tanrısal katkıyla da ilgisi yoktur. Bunu da biliyordu; bir kleptomanın, hırsızlığın kötü olduğunu boş yere bildiği gibi. Keçi sakallı, salyangoz burunlu adam, çatal hırsızı bir centilmen kurnazlığıyla, beklediği Akademi üyeliği koltuğu uğruna, seçimlerde çok sayıda oyu olan falanca düşese yaklaşıyordu; ama böyle bir amacın peşine düşmeyi ahlaksızlık olarak değerlendirebilecek herhangi bir kişinin de oyununu fark etmeyeceği şekilde yaklaşmaya çalışıyordu. Ancak yarı yarıya başarılı olabiliyordu; gerçek Bergotte'un sözlerine, bencil, hırslı, kendini göstermek için falanca nüfuzlu, asil veya zengin kişiden söz etmekten başka bir şey düşünmeyen Bergotte'un sözleri karışıyordu; o ki, kitaplarında, gerçekten kendisi olduğunda, yoksulların, bir pınarınki kadar berrak olan büyüsünü, gayet güzel göstermişti. M. de Norpois'nın değindiği diğer ahlaksızlıklara, yani para konusunda bir namussuzluğun da olduğu söylenen, yarı ensest sayılan aşka gelince, son romanlarındaki anlayışla, kahramanlara en küçük sevinçlerini bile zehir eden, hatta okurlara da, en tatlı hayatı bile dayanılmaz gösteren bir

daralma duygusu aşılayan titiz ve acı veren bir iyilik kaygısıyla dolu olan romanlarındaki anlayışla sarsıcı şekilde çelişmekle birlikte, bu ahlaksızlıklar, Bergotte'a hakkıyla atfedildiklerini farzetsek bile, edebiyatının yalancı olduğunu, bunca duyarlılığın soytarılık olduğunu kanıtlamazdı. Nasıl ki hastalık biliminde, görünürde benzer olan birtakım durumların kimi tansiyon, salgı, vs. fazlasına, kimi de yetersizliğine bağlıysa, aynı şekilde ahlaksızlık da, aşırı duyarlılıktan veya duyarlılık eksikliğinden olabilir. Belki de ahlak problemi, ancak gerçekten ahlaksız olan hayatlar için, bütün bunaltıcılığıyla var olabilir. Sanatçı bu probleme özel hayatı çerçevesinde değil, onun için gerçek hayatı olan hayat çerçevesinde bir çözüm, genel, edebî bir çözüm getirir. Nasıl ki Kilise Babaları'nın çoğu, iyi oldukları halde insanlığın günahlarını tanımakla işe başlamışlar ve bu yoldan azizliğe ulaşmışlarsa, çoğu kez büyük sanatçılar da, kötü oldukları halde, bütün insanlığa bir ahlak kuralı tasarlayabilmek için ahlaksızlıklarından yararlanırlar. Yazarlar genellikle eleştirilerinde, yaşadıkları çevrenin ahlaksızlıklarına (veya sadece zaaflarına ve gülünçlüklerine), kızlarının tutarsız sözlerine, havai ve uygunsuz hayatına, karılarının ihanetlerine veya kendi hatalarına saldırmış, ama öte yandan evlilik hayatlarını veya yuvalarında hâkim olan çirkin havayı değiştirmemişlerdir. Ne var ki bu tezat bir zamanlar, Bergotte'un zamanındaki kadar çarpıcı değildi; çünkü bir yandan toplum yozlaştıkça ahlak kavramı giderek gelişiyordu, öte yandan da, halk artık yazarların özel hayatından, eskiden olmadığı kadar haberdardı. Bazı geceler, tiyatroda, Combray'de kendisine öylesine hayranlık duyduğum yazarı gösterirdi herkes birbirine; locasında kimlerin olduğu bile, son eserinde savunduğu tezin son derece gülünç veya dokunaklı bir

yorumu, küstahça bir yalanlaması gibi görünürdü. Bergotte'un iyiliği ya da kötülüğü konusunda şunun bunun söyledikleri bana fazla bilgi vermedi. Bazı yakınları, duygusuzluğuna ilişkin kanıtlar gösteriyorlar, bir yabancı, derin duyarlılığının (gizli kalması istendiği belli, dolayısıyla da duygulandırıcı) bir örneğini anlatıyordu. Karısına zalimlik etmiş. Öte yandan, geceyi geçirmek üzere gittiği bir handa, kendini suya atmaya teşebbüs eden yoksul bir kadının başında, bütün gece nöbet beklemiş, ayrılması gerekince de, hancıya, o zavallıyı kovmasın, ilgilensin diye çok para bırakmış. Belki de Bergotte'un içinde büyük yazar, keçi sakallı adam pahasına geliştikçe, özel hayatı, hayal ettiği hayatların denizinde iyice boğulmuş ve artık somut görevlerle kendini yükümlü görmeyen yazar, bunun yerine öteki hayatları hayal etme görevini koymuştu. Ama aynı zamanda, başkalarının duygularını, kendisine aitmişçesine başarıyla hayal ettiği için, tesadüfen bir zavallıyla, en azından geçici bir ilişki kurması gerektiğinde, kendi bakış açısıyla değil, acı çekmekte olan kişinin bakış açısıyla ilişki kuruyordu; bu konumdayken, başkalarının acıları karşısında kendi küçük çıkarlarını düşünmeye devam eden insanların sözlerini duysa, dehşete düşerdi. Bu yüzden de, etrafında haklı kinler ve unutulmaz minnettarlıklar yaratmıştı. Her şeyden önemlisi, aslında sadece birtakım imgeleri ve (bir kutunun dibindeki minyatür gibi) kelimelerin altında bu imgeleri oluşturup çizmeyi seven bir adamdı. Kendisine gönderilen son derece değersiz bir şey için, eğer birkaç imgeyi işlemesine fırsat veriyorsa, minnetini hararetle ifade eder, öte yandan pahalı bir armağana bir teşekkür etmezdi. Bir mahkeme huzurunda kendisini savunmak zorunda kalsaydı,

kelimelerini, istemeyerek de olsa, hâkimin üzerinde bırakacakları etkiye göre değil, hâkimin kesinlikle fark etmeyeceği imgelere göre seçerdi. Bergotte'u Gilberte'lerin evinde ilk gördüğüm gün, kısa bir süre önce Berma'yı Phaidra'da izlediğimi anlattım kendisine. Bana, Berma'nın, kolu omuz hizasında havaya kalkık durduğu sahnede - en çok alkış alan sahnelerden biri - belki de hiç görmediği kimi şaheserlerdeki çok soylu sanatla, Olympia'daki bir sütun başlığının üzerinde aynı hareketi yapan bir Hesperid'i, ayrıca antik Erekhteion'un güzel bakirelerini çağrıştırmayı başardığını söyledi. "Bir ilham olabilir, yine de müzelere gittiğini sanıyorum. Bunun 'izini sürmek' ilginç olabilir." (İz sürmek, Bergotte'un hep kullandığı ve kendisiyle hiç tanışmamış olan, bir çeşit uzaktan telkinle onun gibi konuşan kimi gençlerin benimsediği ifadelerden biriydi.) "Karyatidleri mi kastediyorsunuz?" diye sordu Swann. "Yo, hayır," dedi Bergotte, "tutkusunu Oinone'ye itiraf ettiği, Kerameikos'taki mezartaşında Hegesos'un el hareketini taklit ettiği sahne dışında, canlandırdığı çok daha eski bir sanat. Ben eski Erekhteion'un korelerini kastediyordum; kabul ediyorum ki Racine'in sanatına bundan uzak bir şey olamaz, ama Phaidra'da zaten o kadar çok şey var ki... bu da onlardan biri... Tabii ki VI. yüzyılın küçük Phaidra'sı çok güzel; dimdik kolu, saçın mermer görüntüsü veren kıvrımı, evet, her şeye rağmen bütün bunları bulmuş olması çok güzel. Bu sene 'antik' olarak adlandırılan birçok kitaptan çok daha antik bir şeyler var orada." Bergotte'un kitaplarından birinde, bu eskiçağ heykellerine ünlü bir atıf olduğu için, o sırada söylediği sözler benim için

artık değiştirilmesi imkânsız. Onu hafızamda tekrar o sahnede. her biri. olan şey henüz gerçeklikle doluyken." dedi Mme Swann. Mme Swann." diye ekledi. bir tract. Bergotte tevazuyla gülümseyerek o birkaç sayfanın bir önemi olmadığını söyledi." Ama bu düşüncelerin. doğrulanmaya. Ama benim o sahnedeki Berma'dan hatırladığım. aslında tahmin etmediği bir başka şekilde ona ilham veriyordu da. benim gözümde Berma'nın hareketini güzelleştirebilmesi için. geriye dönüp. konuşmaya katılmak amacıyla. Mme Swann'ın salonunun şıklık derecesiyle Bergotte'un eserinin bir yönü arasında öyle bir ilişki vardır ki. kazılması mümkün olan. Doğruyu söylemek gerekirse. hem iyi bir ev sahibesi olduğunu göstermek. Bergotte'un bu fikirleri bana temsilden önce sunmuş olması gerekirdi. diğerinin bir yorumu olabilir. hem broşürü okuduğunu düşündürtmek için. zayıf bir anıydı. nesnel tasdike artık açık olmayan bir yorumun yapılamayacağı bir imge gibiydi. işte Akropolis'in harikulade dua eden kadın heykellerinin kız kardeşi. kolunu omuz hizasına kaldırdığı haliyle görmeye çalışıyor ve şöyle diyordum kendi kendime: "İşte Olympia'daki Hesperid. gerçekten yeni bir şeylerin çıkarılabileceği. yazdığı şeyler arasında bir seçim yapmaktan. . Bergotte'un Phaidra'yla ilgili yazısını bana vermeyi hatırlayıp hatırlamadığını sordu. oyuncunun bu hareketi gerçekten karşımda durduğu sırada. onu yönetmekten hoşlandığı için. "O kadar şaşkın bir kızım var ki. O zaman. soylu sanat bu işte. bugünün ihtiyarlarının gözünde. hem de sadece Bergotte'a iltifat etmekten değil. bundan arkaik heykel fikrini çıkarmaya çalışabilirdim. şimdiki zamana ait temellerden yoksun bir imge. "Yok canım. Gilberte'in.gayet açıktı ve Berma'nın oyunuyla ilgilenmem için yeni bir sebep teşkil ediyordu. harika bir kitapçık.

düzeltir.Ben çekinmeden izlenimlerimi anlatıyordum. Oysa gerçek anlamda fikir olmayan fikirlerle. sevmişsiniz. denizkestanelerinin aşkı değil. ama sonuçta çok akıllıca. "Ya! Büyük bir sanatçı olan dekoratörün çok hoşuna gidecek bu. de Norpois'nın görüşleri gibi beni susturmuyor. M. itiraz edene iletir. tartışmakta olan iki kişinin ortak eseridir. Neptün'ün ülkesinde geçen bir oyunda daha uygun düşerdi. değil mi? Yaptığı şey biraz garip. gücünün birazını. Zihinlerin evrensel geçerliliğinden yararlanarak hatasını ortaya çıkardığı kişinin zihnine yerleşir. İtiraf etmem gerekir ki. Sağlam bir düşünce. öyle değil mi?" Bergotte'un görüşü bu şekilde benimkine ters olduğu zaman bile. ben pek sevmiyorum. her şeye rağmen etkileyici ve aslında oldukça da güzel. Evet. ortasına yerleştiği fikirlerin de yardımıyla zihin bu fikri tamamlar. yani. ama nihayet. varılan hüküm. aksine. herhangi bir cevap vermemi imkânsız kılmıyordu kesinlikle. Racine'in anlattığı. bütün sahneyi tirşe bir tabloya dönüştürüyor. Dramın kozmik yanını ortaya çıkardığını söyleyebilirsiniz. küçük Phaidra bunun ortasında. Her neyse. hiçbir şeye dayanmayan fikirlerle. kısacası siz anlamış. Ben de Port-Royal'den başka şey düşünülmesin demiyorum. o ışıkla çok gurur duyuyor. ama konuşmama izin veriyor du. Bu. kendisine anlatacağım. sonuçta. Evet. Bergotte'un fikirlerinin büyükelçininkilerden daha geçersiz olduğunu kanıtlamaz. Bu doğru bakın. arkadaşım bu ışığı kullanmak istemiş. biliyorum. Phaidra'nın kolunu kaldırdığı andaki yeşil ışıklandırmayı sevdiğimi söyledim ona. adeta akvaryumun dibinde bir mercan dalı gibi kalıyor. eklenir. Bergotte çoğunu yerinde bulmuyor. aslında bu konuda aynı şeyi düşünüyoruz. zihnimizde . bir bakıma. Her şeye rağmen. oyunda Neptün'ün intikamı da yok değil.

bir dayanak. "Ay." (Swann "hayat"ın güzelliklerini toplamaktan hoşlanırdı) "oldukça ilginç bir adam." "Bence Bergotte da. M. M. çok sıkıcı adamdır!" diye söze girdi karısı." diye devam etti sözüne. gece bitmeden tükenmesin diye mecburen sık sık susuyor. karım da çok katı. hem de M." Gilberte'in duyamayacağından emin olmak için kontrol ettikten sonra ekledi: "Roma'da elçi olduğu sırada. ama bir başka açıdan bakıldığında. Gerçekten de çok zeki ve o zamanlar çok güzel bir kadındı." dedi Bergotte. "Yemekten sonra kendisiyle sohbet etmek istedim. "Norpois'nın sizin için fazla ilginç olamayacağını kabul ediyorum. verecek hiçbir cevap bulamayız. şimdi dul. benzer bir dal bulamayan fikirlerle karşılaştığımızda." diye cevap verdi." dedi. Sonra da birçok başka metresi olmuştur. de Norpois'nın (sanat konusundaki) argümanları." "Nasıl olur? Siz Norpois'yı tanıyor musunuz?" dedi Swann. gerçekten de. beyaz yeleğini şişkin tutan saçmalıklar stoku. pek miskin buldum. sindirim sisteminden mi bilemiyorum. tam bir boşlukla karşı karşıya olduğumuz için. de Norpois'nın fikirlerimi hor gördüğünü itiraf ettim kendisine. de Norpois'nın kendisi hakkında kötü konuşmuş olmasından endişelenmiş olmalıydı. 'âşık' olarak ilginç. "Yaşlı ağaçkakanın tekidir o. Uyarıcı bir ilaca ihtiyacı vardı sanki!" "Evet. Ben Roma'da . onu iki saatliğine görebilmek için haftada iki defa Paris'e gidip gelirdi. gerçeklik içermedikleri için. Bergotte benim itirazlarımı bir kenara itmeyince. evde sağduyulu adam rolünü benimsemiş olan Swann. gagalamış sizi. "ama yaşından mı. Paris'te çılgınca âşık olduğu bir metresi vardı. tartışmaya kapalıydı. Mme Swann hem Bergotte'un düşüncelerine çok güvenirdi. "gömleğini kolalı. "her önüne konanı yem sandığından.

Uydurma olmakla birlikte. delirirdim herhalde. Hem sesinin tonu. metresini. M. daha fazla konuşmasını önlemek ister gibi bakması. sizinle birlikte hayata tepeden bakarmış gibi göründük leri anda. özü Paris yaşantısında her gün tekrarlanan bir hikâyeye göre. Üstün kişiler bile. Bundan sonra da. Louis'nin yanında Scarron'a değindiğinde. "Büyükelçiye sakın güvenmeyin. dünyanın en güçlü kralı o gece şaire hiçbir şey söylememiş." Ben tekrar M. Racine XIV. her kuram. izzetinefislerini hesapçılıktan kurtaramadıkları için. Ertesi gün şair gözden düşmüş. Ne var ki. bu tür aşkların bir de tehlikesi vardır: Kadının bağımlılığı erkeğin kıskançlığını bir an için yatıştırır. sevdikleri kadın çıkar yüzünden kendilerine bağlansın. fakat hemen ardından. Sonuç genellikle felakettir. hatıramda kehanet kabilinden bir uyarı niteliğine bürünecek olan. ileride. tam olarak ifade edilmeyi gerektirdiğinden. de Norpois konusuna döndüm. hem de Swann'ın karısına kınar gibi. Sinirli erkeklerin mutlaka. Swann'da bana karşı bir husumet oluştu. üstelik çok fesat dillidir. O sırada bana hiçbir şey söylemedi. ne var ki benim hesaba katmayı beceremediğim şu sözlerle.bulunmak zorundayken sevdiğim kadın Paris'te otursa. yaygın deyişle 'kendinden düşük seviyede' bir kadını sevmeleri gerekir ki. daha sıkı gözetim altında tutabilmek için. daha talepkâr hale getirir." dedi Mme Swann. düşüncesini tamamladı: "Bununla birlikte. Swann bir an sinirlenip monoklünün camını temizledikten sonra. gece gündüz ışık altında bulundurulan mahkûmlar gibi yaşatır. Ama bunu bir tek bakışlarındaki tedirginlikten anlamak mümkündü." O sırada Swann benim bu ilkeyi kendisiyle Odette'e uygulayabileceğimi fark etti. de . Buna pek fazla şaşırmamak gerekir.

ağacın damar ve budaklarını açıkta bırakmaya özen gösteren usta bir marangoz gibi. annesinin ifadesini. Yalnızca kızıl bir peruk takmakla kalmayıp bütün koyu zerreler de teninden atılmış olduğundan. Swann'ın yüzündeki iki . Gilberte. o kadar ki. azar azar Mme Swann'ı tekrar yaratma problemiyle karşı karşıya kalmış. yine tam kendisine benzemeyen bir portresi gibiydi. Swann'ın teninden başka bir şey bulamamıştı. Mme Swann'ın. bu kızıl saçlı. sadece içindeki bir güneşin gönderdiği ışınlarla örtülmüş gibi göründüğü için. modeline. sanki ressam. İlk bakışta. cildi hafifçe kabararak M. Kızıl teni. içseldi. esmer tüllerinden arınmış olan yüzü daha çıplak. Ve tabiat bu malzemeyi mükemmelen kullanmıştı. Bu sırada. Gilberte'in çehresinde.Norpois'nın Mme Swann hakkında kötü sözler söylemiş olduğunu belirtiyordu bana kalırsa. saç ve yüz makyajı değiştirilerek gidilen bir davete hazırlanmışçasına poz verdirtmişti. hareketlerini ve birçok hattını mesela nesillerdir kalemiyle yontup duran görünmez heykeltıraşın ani ve kesin kararıyla noktalanmış burun Gilberte'te fark ediyordu. çıkmak üzere gidip hazırlanması kendisinden rica edildiği halde. Odette'in burnunun kusursuz bir kopyası olan burnunun kenarında. altın tenli genç kızdan daha zıt bir görüntü olamazmış gibi geliyordu. babasının teniydi. malzeme olarak da M. Ama insan hemen ardından. bir renkçi kaprisiyle. sanki Gilberte yaratıldığında tabiat. esmer Mme Swann'a. sevecen bir tavırla babasının omzuna yaslanmıştı. Gilberte sanki efsanevi bir hayvanı simgeliyor veya mitolojik bir maske taşıyor gibiydi. başka bir sanatta karşılaştırma yapacak olursak. daha önce iki kere. bu makyaj yüzeysel değil. Gilberte annesiyle babasının arasında durmuş bizi dinliyordu.

Buna rağmen. bana akik bilyeyi verip. Bir zamanlar Odette'in gözünde. bu Siren'in bedeninde işte bu şekilde sırayla. Ama kendisine ne yaptığına dair bir soru sorulduğunda bu gözlerde beliren kaygı. Gilberte'in yüzünde bu bakışı görüp endişelendiğim çok olmuştu. Çünkü annesinin tamamen fiziksel bir devamı olan bu bakışın. şimdiyse meraksız ve tedbirli bir koca olarak derhal konuyu değiştirmesine sebep olan. Ama çoğu kez bu endişe yersizdi. şişer. M. Gilberte gülerken. Champs-Élysées'de. kararsızlık. babasının iyi yürekli. Bununla birlikte. eflatun bir leylağın yanında beyaz bir leylak gibi. o gün âşıklarından birini kabul ettiğini veya bir randevuya yetişmek üzere acele ettiğini açık etme korkusuyla beliren hareketi.beni aynen almıştı. hâkimiyet kurardı. bir zamanlar. hem babasına benzediğini gayet iyi biliriz." dediğinde gözlerindeki bakış. Swann nereye gittiğini sorduğunda Odette' in. geri çekilir. sanki ikisinin karışımı nasıl olur diye bakmak için bu iki yüz üst üste konmuş gibi. bir saniye sonra gözden kaybolurdu. Swann'la Mme Swann'ın mizaçları. Gilberte'in gözbebekleri. onun yeni üretilmiş bir türü gibiydi. "Dostluğumuzun hatırası olarak saklayın bunu. bu bakıştı işte. Mme Swann'ın yanında. samimi bakışı vardı. Gilberte'in gözlerinde. yalan bir cevap verdiği sırada gözlerinde okunan bakışın aynısıydı. çocuğun kalıtımla . bir embriyonun biçimlendiği gibi belirirdi: Yanlamasına uzar. Gilberte. kursa gittiğinde veya derse yetişeceği zaman yapıyordu. bu ovallik. âşığını umutsuzluğa düşüren. Hiç şüphesiz. üst üste dalgalanır. Gilberte'te hiçbir karşılığı yoktu. bu iki benzerlik arasındaki sınır çizgisini çok keskin olarak düşünmemek gerekir. Bazı anlarda. her çocuğun hem annesine. riya ve hüzün. annesinin yüzünde babasının yanağının oval çizgisi belirirdi.

babasının yüreğiyle konuştuğunda. bunu kendisine söyler. kâh ötekiydi. şiş göbeği ve hatta sesi. bir üçüncü Gilberte'in. o zaman da karşısındaki . anne veya babada birbirinden ayrılmaz gibi görünen iki meziyetten ancak birisi çocukta görülür. hayırlı bir işe girişmek isterdi. Öbür Gilberte. annesine ve ya babasına diğerinden daha çok benzediğini söyleyebiliriz haklı olarak. Evet. bu meziyetle bağdaşamaz zannedilen bir kusurla bir aradadır. bu düşkünlüğün farkına varamıyordu. annesinin görünümüyle sunar dünyaya. pek soylu olmayan zevkleri tatmakta serbest kalıyordu. aykırı bir fiziksel kusurda cisim bulması bile. bir de bakardı ki. Gilberte'te birbirine karışmakla kalmıyor. harikulade bir görünümde tanıdığımız meziyetlerin kılıfları olmuşlardır. anne babaya benzerliğin sık rastlanan kurallarından biridir.edindiği meziyetlerle kusurların dağılımı o kadar tuhaf bir biçimde gerçekleşir ki.neredeyse bir şahıs değişikliği karşısındaki . Böylece kötü mizacı. üstelik çocuğun diğer taraftan aldığı. Biri annesinin. annesinin iri burnu. Manevi bir meziyetin. bundan ötürü acı çekmiyordu. onu ele geçirmek için çekişiyorlardı. ama tam bir sonuca varacakken. geniş fikirliydi. yani daha kötü olduğunda. ötekiyse babasının zekâsını. iki kız kardeşten her biri için. bu da gerçeği tam olarak yansıtmadığından. bu arada diğer ikisinin kurbanı olarak acı çektiği izlenimini uyandırabilir. bu mizaçlardan sırayla kâh biri. ama en azından iki tane Gilberte vardı. Oysa Gilberte. annesinin yüreği Gilberte'i ele geçirmiş bile. babasının alımlı boyu bosuyla annesinin kıt aklına sahiptir. İki kız kardeşten biri. insan onunla güzel. belirli bir anda sadece bir tanesiydi. Öyle ki. Cevap veren o olur. biri babasının olmak üzere iki mizacı. Gilberte tek çocuktu. çünkü iyi Gilberte o sırada mevcut olmadığından. açık.

uzun müddet aşkın yanılgısı içinde yaşamış. sesi. Charles Swann artık bu dünyada yokken. birçok kadına sağladıkları refahın. "Çok iyi bir kızsın sen. kendi isimlerinde cisimleşmiş. ilerisi için uyandırdığı endişeyle yumuşamıştı. tatlılıkla size görüşmeyi teklif etmiş olan kişinin karşısında bulunmadığınızı zannederdiniz. Swann. "Babacığımın yanında çok mutluyum. bizden sonra yaşamaya devam edecek olan bir kişinin aşırı tutkulu sevgisinin. . bekleteceksin bizi." dedi Gilberte. hoşlanarak ifade ettiği hesapçı bir düşünceyle. sinirlenirdi. öldükten sonra da onları yaşatacak bir sevgiyi hisseden erkeklerdendi. kabahatli olduğunu hissettiğini ve açıklama yapmaktan kaçınmak istediğini gösteren keyifsizliği olmasa. Gilberte'e. o sırada neyse o olduğu için.Gilberte'in. hâlâ rahmetli babasını seven bir Mlle Swann veya genç kızlık soyadı Swann olan bir Mme X bulunacaktı.şaşkınlıkla . başını babasının kolunun altına sokarak. ancak çocuklarında. Bazen iki Gilberte arasındaki fark o kadar büyük olurdu ki. bu kadınların mutluluğunu artırmakla birlikte. biraz daha kalmak istiyorum." diye cevap verirken." dedi annesi. İkizlerin temelindeki gibi bir benzerliğin kurbanı olduğunuzu. o kadar farklı çıkardı ki karşınıza. "Haydi git. bir sevecenlik doğurmadığını görmüş. ne yapıp da böyle değişmesine sebep olduğunu sorardı boş yere. sinsi bir gülüşle karşılaşıp hayal kırıklığına uğrar. Babası şefkatle parmaklarını kızının kızıl saçlarında gezdirdi. kendilerine karşı bir minnet. insan kendi kendine. kararını değiştirmesinin sebebi ne olursa olsun. Kendi teklif ettiği randevuya gelmeyip ardından özür dilememekle kalmaz. Hatta Swann bu sevginin aşırı olduğunu da düşünüyor olacak ki.

"bulmak" kelimesi kullanılabilir miydi? "Tanrım. Bana dönüp kayıtsızca. Haklıydı. sanki kendi başına var olmuştu ve her zeki oyuncu onu benimseyebilir gibiydi. Berma'nın Oinone'ye. ama herhangi birisi aynı bütünlükle onu kurabilir. "Bana enikonu sanattan söz ediyormuşuz gibi geliyor. hem de daha entelektüel konuşmalar yapma yolundaki eski hevesini hâlâ taşıdığından. aynı şekilde sahip olabilirdi. "Çok güzel. Guermantes çevresinde. o kadar belirgin bir amacı ve anlamı vardı ki. özellikle de Gilberte'le konuştu." diye ekledi. bir şekilde söylediklerinin dışında kalmak ister gibi.Duygularını gizlemek için. benim çok hoşuma gidiyor. Bergotte'a bütün hissettiklerimi. hem iyiliğinden. ama başkasından alınsa da pek farklı olmayacak bir şey için. Bu tonlama o kadar ustalıklıydı. özünde şahsa bağlı olmayan bir şey için. Swann. ne büyük bir zekâ ve beklenmedik bir doğruluk sergilediğine dikkatimi çekti. "Biliyordun!" derken. Berma konusundaki soh betimize katıldı. bu serbestliğimin sebebi. zaten anlaşılırlığı sebebiyle tatmin edici değildi. Bergotte daha sonra başkalarıyla." dedi Mme Swann bana minnet dolu bir bakış fırlatarak. hiç değilse bu tonlamanın gerçekten anlaşılır bir değeri vardı ve Berma'ya hayran olmak için çürütülmez sebepler bulma isteğimi tatmin etmesi gerekirdi. sıkıntıyla. kendimi şaşırtan bir serbestlikle anlatmıştım. Bergotte'un nezdinde kendini affettirmek ister gibi. büyük sanatçıları sırf sevdikleri yemekleri yedirmek. Güzel bir fikirdi. Ancak. yakın birer dost gibi misafir etme alışkanlığını edinmişti. sizin varlığınız konuşmanın düzeyini nasıl da yükseltiyor!" dedi Swann. Onu bulmuş olan Berma'ydı. hoşlandıkları oyunları oynatmak veya şehir dışında sevdikleri sporları yaptırmak için. bir başkası da yeniden yaratabileceğine göre. yıllar boyunca (saatlerce süren .

herkesin kendi yeri olduğu halde. çünkü ben öyle sanmasam da. beni alıp götüren bu iki sezgisel hareketin birbirinden pek farklı olmayacağını. Ber gotte'un genellikle kitaplarında derinlemesine incelediği fikirler değildi. Hiç şüphesiz. o güne ait olmayan. Çünkü zekâm. kitaplarında çok sevdiğim düşünce yapısının. herhalde tekti. açık ve güvenli olma alışkanlığını edinmiş olduğumdan. Bergotte benim için. kendi bedeninin derinliğinden bu tek zekâya yöneltiyordu bakışlarını. Oysa bir yandan Bergotte' un eseriyle yakınlaşmamın. Nasıl . yine aynı nedenden ötürü. herkes. benim çözmeye çalışmak istediğim fikirler. hatta belki de dünyada herkesin ortaklaşa paylaştığı bir tek zekâ vardı. öte yandan tiyatroda sebebini bilmeden hayal kırıklığına uğrayışımın samimi olduğunu. benim hayal kırıklığıma ve bunu ifade edemeyişime tamamen yabancı ve düşman olamayacağını belki aklımdan geçirmeliydim. kırpılarak kitaplarına geçmiş olan.yalnızlıklarım ve okumalarım sırasında. Ama eğer onun ve benim elimizin altında bulunan zekâ tek idiyse. aynı yasalara boyun eğmeleri gerektiğini de düşünmeliydim belki. gülümsüyor olmalıydı. Bununla birlikte. ilk kez konuştuğum bir insanın karşısındaymışım gibi çekinmeyişimdi. artık geride kalmış zamanlara ait fikirlerimi küçümsemiş olduğunu farzediyordum. seviyor. Combray'deki bahçemizde kitaplarını okumaya başladığım. onda uyandırdığım izlenim konusunda son derece endişeliydim. içindeki gözün önünde duruyor olmalıydı hâlâ. hayalimde bütün zihinsel evrenimi dayandırdığım zekâsının bambaşka bir bölümü. Bergotte'un. ben fikirlerimi ifade ettiğim zaman onları hatırlıyor. kendimin en iyi yanıyken) kendisiyle samimi. benim. sahnenin tek olduğu tiyatrodaki gibi. kendimi düşüncelerime tam olarak bırakmamın sonucu olduğunu hesaba katarak.

acaba Gilberte'in kişiliği benim sandığımdan farklı mı diye düşünmüştüm. Kendi kendime bütün bunları düşünmüş olmalıydım.ki en büyük yürek tecrübesine sahip olan rahipler. bu uysallığı. bu sükûneti. büyükbabasının ölüm yıldönümündeki olaydan sonra." Ne var ki. Yine de ." "Nereye gidiyoruz?" diye sordum Gilberte'e. ama aslında bunda pek hoşlanılacak bir taraf da yoktur. kendi işlemedikleri günahları en kolay affedebilen kişilerse. aksine gururu yüzünden göstermek istemediği. birlikte döndük. Üzüldüm. zekâsı yüzünden seçmediğimiz. en büyük zekâ tecrübesine sahip dâhi de. vasat zihinlerin anlayışsızlığı ve düşmanlığıdır. kendi eserlerinin temelini oluşturan fikirlere en zıt düşünceleri en kolay anlayabilen kişidir. benim için fark etmez. ancak tesadüfen engellenirse ani bir direnişle ortaya koyduğu. Anneme sizi müthiş zeki bulduğunu söylemiş. "Nereye isterseniz. bu sürekli ve yumuşak itaati. ama sevmekten de kendimizi alamadığımız bir kadının düşmanlığının verdiği acıdan çok daha küçüktür. kendi kendime. arabada bana sağlığımdan söz etti: "Dostlarımız bir rahatsızlığınız olduğunu söylediler bana. icabında kitaplarında bulabileceğimiz sevecenliğinin bize verdiği mutluluk. ne yapılacağına ilişkin bu kayıtsızlığı. Bütün bunları kendi kendime söylemeliydim. son derece tutkulu arzuları mı gizlemekteydi yoksa? Bergotte bizimle aynı semtte oturduğundan. biliyorsunuz. halbuki büyük bir yazarın. sevgili arkadaşım Bergotte'un gönlünü fethettiniz. ama söylemiyordum. o sırada Gilberte kulağıma eğilip şu sözleri fısıldadı: "Mutluluktan uçuyorum. Bergotte'a aptal göründüğümden emindim. çünkü yüce zihinlerin teveccühünün doğal sonucu.

çok fazla üzülmedim. aradığım onlar değil. Bergotte'a cevap verdiğim sırada. zihinsel zevklerin hiç yeri yoktu. her şeye rağmen. Az çok derin ve kalıcı. huzur içindeyken mutluydum. zekâdan ne kadar kolayca vazgeçebileceğimi hissediyordum. ChampsElysees'nin eski giriş vergisi bürosunda duyduğum. buna rağmen daha mutlu hissediyordum kendimi. tahayyül. M. farklı kaynaklardan gelen zevkleri ayırt edemediğim için. bana Combray'yi hatırlatan serinliği sık sık hissedeceğim bir hayat istediğimi düşündüm. durumum hakkında bilgi sahibi gibi görünen Bergotte'a göre. "Yo. en çok bunu seviyor olmaksınız. "Hayır beyefendi. Oysa Bergotte'a itiraf etmeye cesaret edemediğim bu idealimdeki hayatta. önemsenmemesi gereken belirtiler. bunlar. çünkü görüyorum ki zihinsel zevkleriniz var. heyecan ve kendime güven anlarımın." "Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?" dedi." Tabii ki beni ikna edemiyordu. Guermantes Düşesi'yle senli benli olacağım. Özellikle M. benim için zihinsel zevkler pek önemli değil." Heyhat! Bu söyledikleri. herhalde bu hazları tatmış olan herkes gibi. ben öyle tahmin ediyorum. Oysa. eskisi kadar sıkışmış değildim. aksine. her türlü düşünce karşısında duygusuzdum. sizin için de asıl önemli olan. şüphelerim ve kendimden hoşnutsuzluğumdu. tamamen öznel ve gerçeklikten yoksun olduğunu düşünmüştüm. sadece gezip tozduğum zaman. hatta bu zevkleri tadıp tatmadığımı bile bilmiyorum. bakın. ne kadar yüce olursa olsun. hayatta arzuladığım şeyin tamamen maddi olduğunu. benim fikrim bu. de Norpois hakkında . ben. de Norpois'nın bana söyledikleri yüzünden. benim için ne kadar geçersizdi.

sanatçılar için." Bergotte sözlerine devam etti: "Ben size Doktor du Boulbon'u tavsiye edeceğim." Bu konuşma biçimi beni çok yoruyordu. "Sağlığınızla kim ilgileniyor?" Cottard'ın beni muayene ettiğini. çünkü gözlüğüne yansıyor. hatta neredeyse özel perhizlere. midenin rahatsızlığını tahmin edebilmiş.ki buna da inanmakta zorluk çekiyorum . Aptalın teki. Zeki insanların rahatsızlıklarının dörtte üçü. herhalde tekrar onun geleceğini söyledim. Cottard canınızı sıkacaktır. Sizin gibi insanların uygun hekimlere. de Norpois'nın beyaz yeleğinin altında saçmalıklar gizli olmadığı gibi.. zeki insanlar için iyi bir hekim olmasına engel teşkil eder. özel ilaçlara ihtiyacı vardır. Cot tard sizi nasıl tedavi etsin? Sosları sindirmenin güçlüğünü.. Midenizde bir şişkinlik olduğu teşhisini koyacaktır.söyledikleri. denge bozulmuş. Aptal oluşunun iyi hekim olmasına engel teşkil etmediğini farzetsek bile . "İyi bakılıyor mu size?" diye sordu Bergotte. Profesör Cottard'ın gözlüğünde de mide şişkinliği yansıması yok. herhangi bir kimseye uygulanacak tedaviyle aynı olamaz. ama Shakespeare okunduğunu düşünememiş. Siz de görebilirsiniz. hep aynı fırıldak ortadaki. sizi muayene etmesine de gerek yok. Bu yüzden hesaplan sizin örneğinizde geçerli değil. zekâlarından kaynaklanır. "Kendisini hekim olarak tanımıyorum. gayet zeki bir . çünkü önceden gözünde hazır bulunuyor zaten. kesin zannettiğim bir hükmün etkisini büyük ölçüde azaltıyordu. "Ama size lazım olan o değil!" diye cevap verdi. En azından bu rahatsızlığı bilen bir hekime ihtiyaçları vardır. Ayrıca size uygulanacak tedavi. Fakat Mme Swann'ın evinde gördüm. sağduyunun aptallığıyla kendi kendime şöyle diyordum: "M. can sıkıntısı da uyguladığı tedavinin etkili olmasını engelleyecektir.

Hasta mı diye sorduğumda da şöyle cevap verdi: "Eh. benim de tamamlayabileceğim bir zekânın yardımıyla anlamaya çalışması değildi benim istediğim. sağlığım konusunda tartışılmaz bir kehanette bulunmasıydı. uzun zamandır misafir olarak kendisini ağırlayan dostlarından bir yabancıya böyle kötü niyetle söz etmesi. onunla yatmış olan erkeklerden. gerçek "bilinmedik dostlar"ın pek az olduğu sonucuna vardım. ne de olsa. Bergotte'un da bunu bildiğini gördüm ve kardeş zihinlerin kolaylıkla birbirini bulduğu. . aptallarınkinden farklı bir bakıma ihtiyacı olmasını büyük bir şüpheyle karşılıyordum. "İyi bir hekime asıl ihtiyacı olan. Büyükhalam. Bergotte'un Swann'a bol bol bahşettiği iltifatları. kendi karısını kabul etmek istemeyen kadınlardan. Hiç şüphe siz. bizlerden herhangi biri için ağzına alması mümkün değildi. mesela büyükhalam gibi bir insanın." dedi Bergotte. Bergotte'un Cottard hakkında söyledikleri. ağzı yamuluyor bu yüzden. kendisinden beklediğim. dostumuz Swann. Bir gün dikkat edin. balon. düşündüklerime tamamen zıt olmakla birlikte. iç organlarımı dinleyerek. her gün elli tane hakareti sineye çekiyor. yasalarını benim kavrayamadığım bir yöntem sayesinde. Dış gerçekliklere ulaşmanın kendi içinde kayıtsız bir yolu olarak gördüğüm zekâmı." Bergotte'un. Zeki insanların. arkalarından." diye cevap verdim. Gözle görülür bir şey. benim için. Ne var ki. Doktorumu can sıkıcı bulmak beni hiç mi hiç kaygılandırmıyordu. Swann'ların evinde daima neredeyse şefkatli denebilecek bir ses tonuyla konuşması kadar şaşırtıcıydı. sevdiği insanlara bile tatsız şeyler söylemekten hoşlanırdı." "Eserlerinizin en büyük hayranlarındandır. beni sarsmıştı. aptalların bakımına tabi olmaya razıydım. bir yosmayla evlenmiş bir adam. eve geldiğinde içeride kim var diye kaşları nasıl havalanıyor.adamdır.

onların duymaması gereken bir tek laf da etmezdi. "Ben asla laf taşımam." dedi Bergotte. herhalde. Öte yandan. kraliyet yatma davet ederse. geçimsiz insanların. Ne var ki henüz bu cümleyi bilmiyordum. her defasında bu cümleyle yalandan teminat verilir. Dünyaya bizim Combray'deki çevremiz kadar az benzeyen bir şey olamazdı. hiç telaşa düşmeden. niye söylüyorsunuz?" Bu. Hatta o gün bile Bergotte'a söyleyebileceğim bir cümleydi bu. nasıl ki bir kral çocuklarının arkadaşlarını doğal olarak kraliyet locasına. o değişken dalgalara doğru bir ilerleme sayılırdı. başkalarına kapalı bir koridordan geçip en iyi yere oturan biri gibiydim. Birkaç yıl sonra olsa. benzer bir durumda büyükhalamın söyleyeceği cümle şu olurdu: "Madem başkasına aktarılmasını istemiyorsunuz. Açık deniz olmamakla birlikte." diye cevap verirdim. dedikoducuya. Yüksek sosyeteye mensup insanların cümlesidir bu. özellikle de sosyal bir rolü yerine getirdiği anlarda. çalışma odasının dışına asla taşmayan bir ilişki kurabiliyorlardı ancak. Swann'ın bu koridoru bana açmış olmasının sebebi. bizim evin kapısının önünde benden ayrılırken. Benim gözümde saygıdeğer birer şahsiyet olan edebiyatçılar. Ben öyle değildim. hiç değilse bir lagündü. Bergotte'la kapalı ve edebî olmaktan kurtulamayan. birdenbire. "huysuz"ların cevabıdır. herkesle birlikte kuyruğa girip kötü bir yer bulacağına. sahip oldukları değerli şeylerin ve aralarında bulunan daha da değerli dostlukların ortasında . çünkü insan her söylediğini kendi icat etmez. oysa ben. sessizce boyun eğdim. "Bütün bunlar ikimizin arasında kalsın. büyük yazarın dostları arasında yerimi alıvermiştim. kızlarının arkadaşlarını. Swann'ların çevresi yine de dünyaya. Gilberte'in anne babasının da. yıllar boyunca çeşitli dolaplar çevirdikten sonra.

babamın bunlara pek de layık olmadığını gösteren bir tavırla karşıladığı övgüler yağdırdığında olduğu gibi. sevimli müneccim kralı hatırlatan Swann'a minnettarlıklarını ifade etmelerini isterdim. bir zamanlar kendisine çok benzetildiğini duyduğum. benim gözümdekinden çok farklı bir şeyi temsil ediyorlardı. dolaylı biçimde annemle babama hitaben gösterdiğini düşünüyordum. değerinin farkında değilmişçesine bağışlayan cömert ve kibar Swann'a. kesin sonuç verecek bir "nezaket" göstermelerine sebep olur diye umduğum lütuf. Ne yazık ki. annemle babam tarafından pek takdirle karşılanmadı. şöyle devam etti: . onlarınsa benim "çıkmak" için çok küçük ve fazla sinirli olduğumu söyleyerek geri çevirdiğini duyar gibi olmuştum. Luini'nin freskindeki kemerli burunlu. onların kalbinde de benim kalbimde uyandırdığı duygu ve heyecanı uyandırır ve Swann'lara büyük. tıpkı bir zamanlar pembeli hanımın babama. M. annemle babam belirli insanların gözünde. annemle babama beni evine yemeğe götürmeyi teklif ettiğini. de Norpois'dan hiç hoşlanmadığını da ekleyince. "Bir bu eksikti!" Heyhat. annemle babamın bana ne paha biçilmez bir lütuf bağışlandığım anlamalarını. "Swann seni Bergotte'la mı tanıştırdı? Fevkalade bir tanışma. benim de eve girer girmez. Swann'ın bana bağışlamış olduğu. öyle ki. bu lütfü bana veya onlara. Swann'ın bu yakınlıkları.kabul etmeleriydi. sarışın. özellikle bana en harikulade görünen insanların gözünde. belki de haklı olarak. daha pardösümü çıkarmadan annemle babama bildirdiğim. benim Bergotte'a olan düşkünlüğümü görünce. Bir zamanlar Combray'de. müthiş bir ilişki!" diye haykırdı babam alayla. Şüphesiz. Ama ben o dönemde.

hatta neredeyse arzusunu bile taşımıyordum içimde. övgülerini imrenilir bulacağım için beni kötülüğe teşvik edecek birinin hoşuna gitmiş olmamın. gösterdikleri zaafın." Annemle babam. "Öyledir mutlaka. onlara ilk hatanın. Zavallı oğlum. hepsi birbirine bağlıdır bunların!" diye haykırdığını duyar gibi oluyordum. tam kelimeler ağzımdan çıktığı anda. sakin hayatıma bir anda girivereceğini ilan ettiği değişikliklerin belirsizliği ve akıl almaz büyüklüğü. namuslu kimselerin küçümsediği. Bununla birlikte. M. mesela arkadaşlarımdan birinin o anda benini olduğum gibi . onlara daha doğru bir görüşü ka bul ettirme umudunu. bu beğeniyi kendi olumsuz teşhisinin tasdiki olarak algılardı. Babam bir insanın.delermiş gibi geliyordu ki bana. Swann'lara gidip gelmemden zaten pek hoşlanmıyorlardı."Tabii! Riyakâr ve kötü niyetli bir adam olduğunun açık bir göstergesi bu. Bergotte'la tanıştırılmam. Zaten annemle babam öyle büyük bir haksızlık ediyorlarmış. Bu sözlerin. büyükbabamın "ihtiyatsızlık" diye adlandıracağı şeyin. bu izlenimin biraz daha kötü olması fazla bir önem taşımıyordu. beni korkutuyordu. iyice sapıtmana sebep olacak bir çevreye düştüğüne çok üzülüyorum. zararlı ama doğal bir sonucu gibi geldi. Hastalığı daha da vahim görürdü.kötü bir yolda olduğunu düşündüğü zaman. onları nasıl korkutacağını . zeki insanları aptal bulan. öyle büyük bir yanılgı için. öfkelerini iyice bileyeceğimi hissettim. zaten pek mantıklı sayılmazdın. Ama Bergotte'un benim hakkımda söylediklerini anlatmadığım sürece hiçbir şey annemle babamın izlenimini değiştiremeyeceği için. de Norpois'yı takdir etmeyen bu sapkın adamın beni son derece zeki bulduğunu söylersem. bu kişi babamın beğenmediği birinin takdirini kazanmışsa.

özellikle kendisiyle aynı safta olmayan insanlara karşı. biraz utanarak atabildim ortaya: "Swann'lara beni son derece zeki bulduğunu söylemiş.hissederek. Bergotte'a yağdırabileceğim bütün övgüler. ben de hiç tahmin etmediğim halde. Demek seni zeki bulduğunu söylemiş?" dedi annem. Ayrıca M." diye devam etti annem." Zehirlenmiş bir köpeğin. Bergotte'un ahlak bozukluğunun da. yargısının yanlışlığından daha uzun süre dayanamayacağının farkında değildi. bir yandan da saçlarımı okşuyor." diye cevap verdi babam." "Ne? Öyle mi demiş?" dedi babam." diye ekledi. "Hem madem sevgili oğlumu beğenmiş. Biraz önce telaffuz ettiğim sihirli kelimelerin üstün kuvveti karşısında. yalnız üstat Norpois'nın üstü kapalı sözlerle değindiği. de Norpois çok hoş bir insan. Doğru olduğuna dair hiçbir delil yok ki. İnsanlar neler söyler. "Edebî değerini kesinlikle inkâr etmiyorum." "Doğru. öyle bir önyargıydı ki bu. hülyalı gözlerle bana bakıyordu.. karşısında etkisiz kalırdı. "Canım!" diye söze girdi annem. Bergotte kolaylıkla affedilebilir. bardağı taşıracak damlayı alçak sesle. pek şerefli olmayan hayatı sürmesi hoş değil. herkes önünde saygıyla eğiliyor zaten. annemle babamın Bergotte'a ilişkin önyargısını alt edebilecek olan yegâne sözleri söylemiştim.. yuttuğu zehirin panzehiri olduğunu bilmeden kendini otların üzerine atıvermesi gibi. . ileri sürebileceğim en inandırıcı itirazlar. "Ya. ama her zaman da pek iyi niyetli değil. O anda durum tamamen şekil değiştirdi. benim de dikkatimi çekmişti. "Yetenekli bir adam olduğu için memnun oldum buna.

Aşağı yukarı bu sıralarda.Aslında annem. ama her şeyi tıpatıp aynı şekilde yapmak zorunda değiliz. Annemle babamın yanından ayrılıp üstümü değiştirmeye gittiğimde. ceplerimi boşaltırken. bu bana XIV. Gilberte'in evinde çaydan başka bir şey ikram edilmemesiydi. Ben Mme Swann'ın evine gittiğimde. arkadaşlarım geleceği zaman Gilberte'i de akşamüstü kahvaltısına davet edebileceğimi söylemek için Bergotte'un bu hükmünü beklememişti. aksine. içindeki kartın üzerinde. Ben de Gilberte'e Mme Swann'ın sana göstermediği başka inceliklerde bulunurum. Bizim evdeyse. "Hayır efendim. Bloch bütün dünya görüşümü allak bullak etti. Louis'nin sarayındaki "Monsenyör" meselesinden daha önemli bir husus gibi geliyordu. asla ortadan kaldırmayı başaramadığım bir protokol sorunuydu. Zarfı açtım. birden Swann'ların uşağının beni salona almadan önce elime verdiği zarfı buldum. bana yeni mutluluk kapıları açtı (bunlar aslında . ben Mme Swann'ı tanımıyorum ki. Ama annem lafını bile işitmek istemiyordu." Ben yine de ikna olmayıp Gilberte'i çağırmamayı tercih ettim. Ama ben bu daveti yapmaya iki sebepten ötürü cesaret edemiyordum. Birincisi." "Olabilir. Gilberte geldiğinde o da aynı şeyi yapacak mı diye birkaç kere annemin ağzını aramıştım. "Anneniz nasıllar?" diye sorardı bana. Artık yalnızdım. annem çayın yanı sıra kakao da olması konusunda ısrarlıydı. sofraya geçerken kolumu uzatıp eşlik etmem gereken hanımın adı yazılıydı. İkinci sebep." "Ama o da seni tanımıyor. Gilberte'in bunu bayağı bulmasından ve bu yüzden bizi müthiş aşağılamasından korkuyordum.

belirli yüzler koymama imkân verdi. beni ilk kez randevu evine götüren o oldu. kendisinin aslında uzun zamandır gitmediği ev. karşısında iflas ettiği. Ama. randevu evleri. soğuk soğuk hayal ederdik. benim bu kadınlara yakıştırdığım belirsiz yüzün yerine. kadınların güzelliğine. Yani mutluluğun güzelliğe sahip olmanın ulaşılmaz şeyler olmadıklarını. daha yakın bir tarihte ortaya çıkmış. Meseglise tarafına yaptığım gezintiler zamanında sandığımın aksine. Bunun yanı. Wagner'in. Bloch'a minnet borçluydum. zekâmızın bütün mantıklı yaratılarının. başka müzisyenlerden. Buna karşılık. kadınların tek isteğinin. değerini çok daha sonra anladığım bir yardımda daha bulundu. başka ressamlardan. bana mutluluk numuneleri sunarak. Ne var ki. olsa olsa gerçeklikten isteyebileceğimiz unsuru. sadece eski güzelliklerin özeti olmayan. aşk yapmak olduğu konusunda bana teminat verdi. birkaç yıl sonra sık sık gittiğim randevu evleri. Mantegna'nın. bunlardan temelli vazgeçmekle gereksiz bir şey yaptığımızı "müjdelediği" için. senfoni konserleri ve "Sanat Kentleri"ne ilişkin incelemeler . başka kentlerden yola çıkarak. bize bu dünyada uzun bir ömür.bunlardan önce. gerçekten ilahi. Bloch'un beni götürdüğü.sıra. fazlasıyla düşük seviyede. Siena'nın cazibesini. yani "kişisel bir büyü" ekleme imkânını sağlayarak. . ama benzer bir işlevi olan diğer bazı velinimetlerin yanında yer almayı hak ettiler benim gözümde: resimli sanat tarihi kitapları. başka bir dünyaya geçtiğimizde de bu dünyadan tamamen ayrı olmama umudu veren falanca hekim veya falanca iyimser filozofa minnet borçlu olduğumuz gibi. Sahip olunabilecek çok sayıda güzel kadın bulunduğunu söylemişti. yani kendiliğimizden bulamayacağımız tek armağan olan. kendimizin icat edemeyeceği.ileride mutsuzluk kapıları olacaktı).

dilini dudaklarında gezdirmeyi de ihmal etmeyerek. ortak bir alışkanlıkla. zayıf yüzünü çevreleyen siyah kıvırcık saçları. benim "Rachel ne zaman ki Tanrı'nın" adını taktığım Rachel'le tanışmak üzere gelecektim mutlaka. vaatlerle dolu bir tebessümle (zor bulunur. neredeyse bir haz hırıltısıyla noktalanan. İnce. güzel değildi. hep istenmeyecek kadınlar teklif ederdi. "Bir Yahudi! Hoşunuza gitmez mi?" derdi. Her defasında üstün zekâsını ve eğitimini methederek onu bana özel bir ısrarla teklif eden patrona söz veriyordum: Bir gün özel olarak. bence çıldırtıcı bir şey olmalı! Ah!" O beni görmeden gördüğüm bu Rachel. çok makbul bir şeymiş gibi). biri çıkarsa bana haber ver meyi unutmayın. (Herhalde bu sebeple Rachel diyordu ona. O sadece cümlenin biçimini değiştirip "bana ihtiyacınız olursa" veya "birine ihtiyacınız olursa" diyordu. . yarın boşum. geceleri oraya gelip bir iki Louis altını kazanılabilir mi diye bakan kadınlar sınıfına sokmuştum." Bu sözleri.) Bulaşıcı olduğunu umduğu. onu bir şahıs olarak görmemi engellemişti. Bu evin patronu olan kadın. Özellikle bir tanesini methederdi bana. haddini bilmez bir edayla gülümsüyordu. çini mürekkebiyle yapılmış bir çizimdeki taramalar gibi düzensizdi. çünkü kendisini derhal genel bir kadınlar sınıfına. Ama ilk gece Rachel'in giderken patrona şöyle dediğini duymuştum: "Öyleyse anlaştık. esmerdi.çalışanlarsa fazlasıyla vasat ve epeyce sabit olduğundan. onunla konuşmaya başlayan kavalyelere. bir Yahudi. ama akıllı görünüyordu ve kendisine tanıştırılan. sorulan kadınların hiçbirini tanımaz. aptalca. sahte bir coşkunlukla eklerdi: "Düşünsenize delikanlı. orada eski meraklarımı gidermem veya yenilerini edinmem mümkün değildi.

konuşulan konuların ciddiyetine rağmen . niçin "Rachel ne zaman ki Tanrı'nın" demeyi âdet edindiğimden habersizdi. fazlasıyla mütevazı. Ama bir espriyi anlamamak katiyen gülünçlüğünü azaltmadığı için. Eşyaları hiç görmüyordum. neredeyse karar verir gibi oldum. yaşlı bir beydi. kadınlara. karşıma çıktılar. halamın Combray'deki odasında soluduğumuz erdemlerin hepsi. ama hep işsiz bazı gedikli kadınlar gelip bana bitki çayı ikram ettikleri.çok hoş bir sadelik kattığı. bir başka defasında da. bu kadınların kullanımında gördüğüm anda. bütün savunmasızlıklarıyla kendilerim maruz bıraktığım zalim temasın altında işkence çeker halde. saçlarını çözüp yağ döktükten sonra taramaktan başka bir şey yapmayan.kendisine verdim. bir depoda yığılı duruyorlardı.bu. sözümona işçi. Leonie Hala'mdan miras kalan birkaç mobilyayı . her defasında içten kahkahalarla gülerek bana şöyle diyordu: "Söyleyin bakalım.en önemlisi büyük bir kanepeyi . Görürsünüz. çünkü evimizde yer olmadığı için annemle babam onları eve alamamışlardı. bu gece de mi birleştiremeyeceğim sizi 'Rachel ne zaman ki Tanrı'nın' ile? Öyle diyordunuz. Sonunda. Bir ölüye tecavüz edil mesine izin versem. Bir daha o k a dinin evine gitmedim. beklemekten sıkıldım. bundan fazla acı çekmezdim. değil mi? 'Rachel ne zaman ki Tanrı'nın!' Ah. çünkü evi işleten ve mobilyaya ihtiyacı olan kadına beslediğim iyi duyguları göster mek için. bana . ama Rachel "çok yoğundu". Ama onları o evde.Halevy'nin operasını bilmeyen patron. çünkü mobilyalar sanki yaşıyormuş. kısmen ya da tamamen çıplak oluşlarının . "kuaför"ün ellerindeydi . müthiş bir buluş! Sizi nişanlayacağım. Zaten o eve gitmekten de vazgeçtim sonunda. pişman olmayacaksınız!" Bir keresinde. uzun sohbetler yaptıkları halde.

beni yerin dibine geçiren. . daha fazla param olsun. size bir akıl hocası tutardım. belki de değerini tamamen kaybedecek olan. Bir gün özellikle o gümüş sofra takımına acıyacağımı. Mme Swann. süreklilik arzedemeyen ruh halleri yüzünden verilir. çok daha sonra hatırladım ki. ondan ayrılmamak için karar vermiştim. Mme Swann'a daha çok çiçek gönderebileyim diye sattım. evini ışıldatan. yıllar önce. Kesin kararlar daima. Léonie Hala'nın ayakta olduğu bir saatten yararlanmak gibi oldukça tehlikeli bir tavsiyede bulunan küçük bir kuzinimle tatmıştım. ama buna rağmen üzerimdeki etkileri bambaşka olacaktı. Gilberte uğruna. görünürde cansız. bir İran masalındaki. eski bir gümüş sofra takımını da. kalbin direnci azaldığında. beni geri kalan her şeye kayıtsız kılan bu garip cevherin açığa çıkabileceğini. özellikle Léonie Hala'nın harikulade. aşkın hazlarını ilk defa bu kanepenin üzerinde. Cevher gerçekten aynı cevherdi." derdi. annesiyle babasını. hafızamız genellikle hatıralarımızı bize tarih sırasına göre değil. ama içlerine işkence çeken ve kurtarılmak için yalvaran ruhların hapsolduğu eşyalar gibi. Gilberte'in anne babasına kibarlıklar yapmaktan daha üstün tutacağımı nereden bilebilirdim? Büyükelçiliklere girmemeye de. bazı zevkleri. annemle babamın itirazlarına rağmen. dev orkide sepetlerini aldığında. başka bir varlığa taşınabileceğini hayal bile etmiyordum. Çünkü bir hastalık değişmese de ilerler. Eşyaların epeyce bir bölümünü. yıllar sonra. aynı şekilde. Kaynağı Gilberte'te bulunan.yalvarıyormuş gibi görünüyorlardı gözüme. Ayrıca. "Saygıdeğer babanızın yerinde olsam. bölümlerin sıralanışının ters çevrildiği bir akis gibi sunduğundan. tadına doyum olmayan bir zehiri aynı şekilde kaldırmak mümkün değildir.

Onlardan ayrılıp kendi evime döndüğümde ise. hazımsızlık yüzünden ağırlaşmış bir insanın kıpırtısız oturmaktan aldığı zevke benzeyen bir haz duyduğum. parlak esprilerimin tam yerine oturacağı şekilde seçilmiş sorular soruyordum. Swann'ların hoşuna gidebilecek sözler uydurmaya devam ediyor. karşılıklı konuşma. Böylesi bir talim. Swann'ları tanımadığım dönemde. daha çalışma masama oturur oturmaz kalkıp onlara koşuyordum. dışarıdan içeriye dönmeden aklıma geliveren düşünceler geliştirmekten. Gilberte'i serbestçe görememenin yarattığı huzursuzluğun. yalnızlığım ise. henüz içinde bulunmadığımdan her şeyin gayet güzel yerleştiği ertesi günün boş çerçevesi içinde. Ama evlerinin kapısı bana açıldığında. bir tefekkür değil. Tek başımayken de. sadece görünürde tek başıma kalmış olu yordum. oyunu daha ilginç hale getirmek için. erdemli kararlarım kolayca gerçekleşeceği için. hayalî muhataplar tarafından yönetildiği. düşüncem. kendi kendime. sözlerimin kendi şahsım değil. Bergotte'un bende bulduğu zekânın. o sırada karşımda bulunmayan oyun arkadaşlarımın yerine de ben geçiyor. dikkate değer bir çalışmayla ortaya çıkmasını istiyorlardı. zihinsel bir salon hayatıydı. sessiz olmakla birlikte. çalışmamı engellediğini sanıyordum. Kesin olarak çalışmaya koyulmak konusunda bu kadar kararlı olmasaydım.Bu arada annemle babam. belki hemen başlamak için bir çaba gösterirdim. başlamak için keyfimin yerinde olmadığı bir akşamı seçmemek daha . Ama kararım çok kesin olduğu ve yirmi dört saatten kısa bir sürede. saatler boyunca farkına varmadan kendimi kaptırdığım kelime selinin akıntısına karşı ilerleyemiyordu. tamamen edilgen. doğru olduğunu düşündüğüm düşünceler yerine zahmetsizce.

derhal gerçekleşeceğine dair artık o kadar umudum. çalışmanın artık lafı bile edilmiyor mu?" diye sitem etme cesaretini gösterdiğinde. birkaç saat sabredip büyükannemi. Tekrar bir hamle yapabilmem için birkaç gün dinlenmem gerekiyordu. çocukluk olurdu. Büyükannem bir tek kere. Ne yazık ki. adaletsizliği beni sinirlendirdiği. yumuşak bir ses tonuyla. bu başlangıç için daha uygun görünmeyecekti. heyecanla beklediğim o uçsuz bucaksız. kararımın gerçekleşmesini bir müddet. Yine de mantıklıydım. Büyükannem. ona gücendim. erken yatmak zorunda değildim. tembelliğim ve birtakım dış engellere karşı yorucu mücadelem. "E. fakat maalesef bunu izleyen günler de. İki gün sonra birkaç sayfa yazmış olacağımdan emin olduğum için artık annemle babama kararımla ilgili tek kelime söylemiyordum.doğruydu. "Afedersin. Gün sona erdiğinde. hayal kırıklığına uğramış gibi. geri dönüşü olmayan bir karar verdiğimi anlayamamıştı. bu konuda hiçbir şüphem yoktu. yirmi dört saat daha sürmüş oluyordu sadece. bana sarılıp. Cesaretim kırılmasın diye de. Birkaç günün sonunda planlarım hâlâ gerçekleşmeyince. . yine geceleri uyanık geçirmeye başladım. eline başlamış bir çalışma vererek avutmayı. ertesi gün. belki uzun bir müddet daha ertelemiş oluyordu. işe de bu sinirin etkisiyle başlamak istemediğim için. ikna etmeyi tercih ediyordum. Yıllarca beklemiş olan birisinin üç günlük bir gecikmeye katlanamaması. Özür diledi. dolayısıyla her şeyi bu planın gerçekleşmesine bağımlı kılacak cesaretim de kalmamıştı. benim dışımdaki gün değildi. artık ertesi sabah işe başlanmış olduğunu görme yolunda kesin bir hayalim olmadığından. şüpheciliğinin fark etmeden bir hevesi kırdığını hissetti." dedi. bundan böyle tek laf etmeyeceğim.

mesleğim açısından yararını düşünerek. evde kalıp çalışmam gerektiğini söylediğimde. . sağlık kurallarının hepsini çiğneyip en kötü aşırılıkları yaptığı halde. Kendisine gelemeyeceğimi. biraz kasıntılı olduğunu düşünürmüş gibi bir tavırla cevap veriyordu: "Ama Bergotte pekala gelebiliyor. diye düşünüyordum kendi kendime. Tamamen the right man in the right place21 olacak. doğru yerde doğru kişi. ne yapmanız gerektiğini herkesten çok o söyleyebilir size. çünkü gazete yazıları daha keskin. kendi başına yaratmak yerine başkalarından alması imkânsızdır." Sonra ekliyordu: "Haydi gelin. kitaplarında sözü biraz uzatıyor.Oysa insanın bu yeteneği kendi içinden. sanki şaheserler 20 21 başmakale. tembel olduğum halde. hayatımı Swann'ların evinde geçirmekle. Beni de. annemle babamı da kıskacına almış olan yanılgıya tamamen aldanan kişi ise.kendimi iyi hissettiğimde. daha yoğun. Bundan böyle Le Figaro'da leader article'ı20 yazmasını sağladım. Bergotte'un yaptığını yapmış olmuyor muyum? Annemle babam. Mme Swann'dı. yeteneğime neredeyse en uygun hayatı sürdüğümü düşünüyorlardı. çalışmanın da kendiliğinden geleceğini söyledi. numara yaptığımı." Gönüllü bir askeri albayıyla birlikte davet edermişçesine. sözlerimin biraz saçma. büyük bir yazarla aynı salonda bulunduğuma göre. sırf bir hekimle sık sık yemeğe çıkarak sağlıklı olamayacağı gibi. Zaten. Yoksa onun yazdıklarını beğenmiyor musunuz? Yakında daha da güzel yazacak.

Ne yazık ki bu tehdit."ilişkiler sayesinde" yaratılırmış gibi beni davet ediyor. gözlerimi o erişilmez mutluluktan ayıramazken. orada beni bekleyen yeni huzursuzluk sebeplerini tahayyül bile edemezdim. O büyük mutluluğun sebebi. Mutluluk aşkta anormal bir durumdur. Gilberte'in evine gidemediğim sürece.iste- . Gilberte'in annesiyle babasının direnci kırıldıktan. ama . Gilberte'e söyleyeceğim çok önemli şeyler olduğunu fark ediyordum. Zaten aşkta hiçbir zaman huzur olamaz. durmadan tutmaya çalıştığımız. gizli bir güce indirgediği. artık hiçbir itiraz gelmiyordu. hiçbir tehlike sezmediğim bir yerden. her defasında farklı değişkenlerle yeni bir problem çıkıyordu ortaya. Her akşam eve döndüğümde. yer değiştirmediğinde neredeyse fark edilmez olan bir şeyin varlığıdır. çünkü elde edilen şey daima daha fazlasını istemek için bir hareket noktasıdır. Gilberte'le kendimden gelecekti. yani farklı zamanlarda engelleyecekmiş gibi görünen iki taraftan da. Ama nihayet mutluydum ve artık mutluluğumu tehdit eden bir şey yoktu. aşkta. dostluğumuz bunlara bağlıydı ve bunlar hep farklı şeylerdi. Oysa mutluluk sandığım şeyin. kalpte değişken. Böylece. görünür de çok basit. bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir. ertesi gün evindeki akşam yemeğine Bergotte'la birlikte mutlaka katılmamı tembihliyordu. sevincin etkisiz hale getirdiği. Swann'lardan da. problem nihayet çözüldükten sonra. beni rahatlatacağına. aksine kıvrandırması gerekirdi. Aslında. Gilberte'i istediğim gibi. Bu bağlamda gerçekten de her gün yeni bir dostluk başlıyordu. ertelediği. her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa. huzur içinde olmasa da hayranlıkla görebildiğim bu tatlı hayata. bizimkilerden de.

acaba. kuşkusuz bir zamanlar Swann'dan öğrenmiş olduğu bir ağırbaşlılıkla. Gilberte'i görmeye son gidişimde yağmur yağıyordu. Evet.diğimizi elde etmesek. Belki hava kötü olduğu için. rahat edebilirdim. kızı istemediği halde babası bir şekilde beni çağırdığında. kızları üzerinde fevkalade bir etkim olduğuna giderek daha fazla inanan annesiyle babasına kendimi davet ettirmem yeterliydi. Onlar sayesinde aşkımın her türlü tehlikeden uzak olduğunu düşünüyordum. daimi bir ıstırap mevcuttur. belki de bu eğlencenin düzenlendiği eve ilişkin bir önyargısı olduğundan. arkadaşımı yavaş yavaş benden ayıran ve belki o ana ka dar durdurulması hâlâ mümkün olan süreci. Hava rutubetli olduğu için her zamankinden fazla kafein almıştım. onlar benden yana olduktan sonra. Gilberte'in. aksine sürmemesi için gizli bir sebep mi diye düşündüm kendi kendime. kendisini görmeyi çok istediğim zaman. ziyaretlerimi seyrekleştirmek istediğini birçok kez hissettim." dedi Odette kızma. dans dersine davetliydi. üstünü çıkarırken omuzlarını silkmesinden anladım ki.her an çekilmez olabilecek. Sonra tekrar Odette oldu ve . ama Gilberte'in. benimle kalması gerektiğini belirtmek üzere beni işaret etti. Bu "Gilberte". uzun süredir zaten olacağı gibi . Ne yazık ki. "İnsan her gün dansa gitmek zorunda değildir. son derece sert bir şekilde "Gilberte!" diye seslendi ve benim onu görmeye geldiğimi. nasılsa Gilberte'in üzerinde mutlak bir hâkimiyetleri vardı. Gilberte'in engelleyemediği birtakım sabırsız hareketlerinden yola çıkarak. Mme Swann tam kızı çıkacakken. Gilberte pek az tanıdığından beni yanında götüremeyeceği birilerinin evine. daha doğrusu haykırılmıştı. annesi istemeyerek hızlandırmıştı. mutluluğumun koruyucusu sandığım şey. bana karşı iyi niyetle telaffuz edilmiş.

çıplak. Gilberte'in neşeden iz taşımayan. içinde bizi aldatabileceği. saatin ilerlemesiyle ilgili. arkadaşımı benden uzaklaştırmış gibi oldu. başta ben olmak üzere. bir kaçırma olayı kadar zalimdi. kapalı bir saraydır. benim yüzümden katı lamadığı pas-de-quatre22 dansına hüzünlü bir özlemle dolup taşar. Bir ay önce olsa gülümseyip geçeceğim. seslerin donukluğunun yerini. iki adım ötemde. Gilberte'in hayatının bir bölümünü benden saklamış. arada duyduğum bazı Fransızca özel isimlerin ayrıca endişelerimi artırdığı ve yönlendirdiği. kıpırtısız iki insan arasında geçen bu İngilizce konuşma. bir başıma bırakılmıştım. engelleyemeyiz. dostluğa ve mutluluğa hasredebileceğimiz anları. yy. hiçbir şeyi göremez. sevdiğimiz kişinin. allak bullak olmuş yüzü. bu sırada ben. biz dışarıda. sessizlikler ve tek heceli cevaplarla dolu bir sohbeti sürdürmekle yetindi. Bildiğimiz bir dilde. O gün. sanki bir duvar. Arasıra benimle. yağmurun şiddetlenmesi. . belki eğlenceye katılmasını istemeden engelleyen bana olan hıncından. çaresizce bir öfke içinde mahvetmekte inat ediyordum. kendisinde boston dansına karşı duygusal bir eğilim yaratan güçlü sebepleri anlamayan bütün yaratıklara meydan okur gibiydi. O anda. fesat bir cin.kızıyla İngilizce konuşmaya koyuldu. fikirlerin şeffaflığı almıştır. sonlarında gelmiş. o günkü hava. Oysa bilmediğimiz bir dil. çiftler halinde yapılan bir dans. bütün öğleden sonra boyunca. belki ben de öfkelendiğini tahmin edip her zamankine göre tedbir olarak daha soğuk olduğumdan. aczimizle umutsuzca kasılmış halde. Sonunda Mme Swann bizi yalnız bıraktı. Bütün sözlerimizi noktalayan 22 İngiltere'den Fransa'ya XIX. öylesine terk edilmiş.

bana çılgınca âşık olduğunuzu biliyorum. O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü. sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış. O zaman. "Ben mi!" Kendi kendime ne yaptığımı sordum. Gilberte'in de muhtemelen hissettiğini biliyordum. siz kendinizi kibar buluyorsunuz!" dedi uzun uzun gülerek. düşüncesinin erişil mesi daha imkânsız olan katmanına. "Tabii." diye cevap verdi. gülüşüyle tanımlanan düzlemine ulaşamamanın. kendisine sordum." . hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi. Sonunda. bir cevap bulamayınca. saatlerdir beklediğim mutlu değişimin Gilberte tarafından gerçekleştirilmediğini görünce. sözlerimin sıradanlığına. "Asıl kabalık eden sizsiniz. bir tebessüm gözlerini doldurup yüzünü aydınlatmadığı zaman. "Ne kadar katı yüreklisiniz!" diye tercüme ediyordu. gözyaşlarına boğulmamak için kendimi zor tutacağımı. çünkü umurumda değilsiniz. iyice çekilmiş denizin. çünkü Gilberte'in. "Geçen gün saat biraz geri kalıyordu galiba. hiçbir aydınlığa yer bırakmayan bu sözleri uzatmakta ne kadar inat etsem de. takınmaya çalıştığım donukluk kadar sert bir şey olmadığını. beni niçin üzdüğünü hissettim. ona kabalık ettiğini söyledim.çelişkili anlamsızlık. konuşmalara aşırı bir sertlik katıyordu." deyişim nafileydi. Gilberte tabii ki bunu. günlerin kısaldığını üç kere tekrarladıktan sonra dördüncü bir kere söylemeye cesaret etsem. aslında bunda bir teselli buluyordum. Gilberte böyle olduğu zaman. O yağmurlu gün boyunca. ama bana vız geliyor. ses tonumun kayıtsızlığına kanmasını engelliyordu. soğukluğumun aslında. bütün bu söylediklerinizi yutmuyorum. hüzünlü gözlerinde. Bu gülüşün anlamı şuydu sanki: "Yo hayır. somurtkan hatlarında ne kadar üzücü bir tekdüzelik okunduğunu anlatmak mümkün değildir.

sevinçlerin ortasında yer alsa da. suçluların. asla sorguya çekildikleri gün olmayan gündü. yaralanmış halde dönerken." Bir an.) Onu bir daha hiç görmemeye aniden karar verecek cesareti bulabildim. "Sizi gerçekten seviyordum. durgun ve sakin olan ruhumuzda meydana gelen ani çöküntü. Sevdiğimiz bir insanın bize verdiği keder. hatamı anladım ve sözlerini artık hesaba katmamaya karar vererek. aşkımdan şüphe duymuş olsa." demesine izin verdim.bu durumda olduğu gibi . Gilberte'in sözleri sevecendi. Ayrıca. "Ama hangi konuda kabalık ettim?" diye sordum. O zaman.Yine de kendi kendime." Ne var ki. o insanla ilgili olmayan kaygıların. Ama bu keder . o ana kadar güneşli. bu benim için bir başka üzüntü kaynağı oldu. masumiyetlerinin anlaşılacağını iddia ettikleri ve esrarengiz sebepler yüzünden. bunu anlayacaksınız. "Söyleyin. onu sevmediğimi zanneder diye korktum. sevineceği bu üzüntüm. daha hafif değildi. bir gün gelecek. içimizde öyle zorlu bir fırtına yaratır ki.o insanı görme mutluluğuyla dolup taştığımız bir anda doğmuşsa. herhangi bir bahaneyle tekrar Gilberte'in yanma gidersem yeniden nefes almaya . sonuna kadar karşısında mücadele edebileceğimizden emin olamayız| Kalbimde esen fırtına o kadar şiddetliydi ki. söylediklerine inanmadan. ama kendisine bildirmedim. dikkatimizi bunlardan ancak zaman zaman ayırıp kederimize yöneltsek bile. çünkü nasılsa inanmazdı. eve allak bullak." "Hayır. ancak geri döner. meşguliyetlerin. her istediğinizi yapacağım. "Beni ne kadar üzdüğünüzü bilseniz. acı olabilir. söylerdiniz. gülüşün aslında o kadar belirgin bir dil olmadığını. ama farklı bir diyalektik gerektiriyordu. bir faydası olmaz. (O gün. açıklayamam. aksine onu sinirlendirdi. doğru anladığımdan emin olamayacağımı söylüyordum.

Genellikle hayatta birçok defa karşı karşıya kaldığımız.başlayabileceğimi hissediyordum.aşklarımızı ve neredeyse sevdiğimiz kadınları. Ama o zaman da. fazla ağırlaşmış olan. Böyle zamanlarda. elli yaşında. eve vardığımda da devam etti ve Gilberte'e yazdığım çelişkili mektup müsveddelerinde ifade buldu. karşı konulmaz biçimde beni tekrar Gilberte'e doğru yönlendiriyordu. ona fazla mütevazı görünmeme isteği vardır. Ne var ki düşüncem. kişiliğimiz. onsuz yapabileceğimize kendisini inandırmaktan vazgeçip ona dönersek dindirilebilir. vazgeçilmez olduğunu sanıp bize sırt çevirmesin diye biraz kenara çekilmenin uygun olacağını düşündüğümüz kişide hoşnutsuzluk uyandırmama. yirmi yaşında galip gelen cesurca karara karşılık. belimizi büker. mizacımız . Gururun bulunduğu kefeden. kendisini anlayamadığımız halde sevdiğimiz. "Yine o! Belli ki her şeyi yapabilirim. yaşla birlikte yıpranmasına izin verme zaafım gösterdiğimiz azıcık bir miktar iradeyi alıp. yani her yaşta aynı şekilde karşılamadığımız o zor dönemlerden birinden geçecektim. Üstelik. bu acı ise. ancak söz konusu kadının hoşuna gitmekten. hatalarına varıncaya kadar yaratan mizacımız değişmediği halde her defasında. her defasında geri dönecek. diğer tarafta (sınırlanmış olmayan. hem de yanımdan ne kadar mutsuz ayrılmışsa o kadar uysal dönecek. kısmi olmayan) bir acı vardır. hayatımız bölünür ve adeta bir terazinin iki kefesine paylaştırılır. durumlar tekrarlanmakla . bu değişik yönelişler. aksine. karşı ağırlığı yetersiz kalan diğer kefe. kederin bulunduğu kefeye sonradan edindiğimiz ve ilerlemesine izin verdiğimiz fiziksel bir acıyı eklediğimizde görürüz ki. içimdeki pusulanın fır dönüşleri. Bir kefede." diye düşünecekti.

tam olarak nasıl tahmin edebiliriz? Sevdiğimiz bir kadının düşünceleri. ya da inanacak ve hayatta. tesadüfen yazılmış süsü vererek. ileride dönüşeceğimiz. bunun . Bir saniye sonra. aşkı daha karmaşık hale getirmek gibi uğursuz bir iltiması kendimize geçmemiz de. tutkun olmadığımız kişiler söz konusu olduğunda. mesela kullanan için son derece hisli. Gilberte'e yeni yazdığım bir mektupta. hayatımızın ortasında veya sonunda. sevdiğimiz sürece. tabiat olayları karşısında (bilim oluşturulup bilinmeze bir parça ışık tutmadan önce) ilk fizikçilerin. Ne var ki. güzel bir rüyayla bizi uyutsun. bir olayla bir diğeri arasında bağ kuramayan. zihninde nedensellik ilkesi olmayan. öfkemi bütün şidde tiyle göstermiş. dünyayı bir rüya gibi belirsiz gören bir insanın şaşkınlığına benzer. hatta daha da kötüsü. bizim için hiç fark etmeyen kesin ayrılıklardan birinin habercisi olarak algılayacaktı. bununla birlikte. büyük bir kederimizi avutsun diye hayallerimizde sürekli bizi severmişçesine konuşturduğumuz bir kadının ruh halini. arkadaşımın barışmak için tutunabileceği birkaç kelimelik bir can simidi atmayı da ihmal etmemiştim. ya yalan olduğunu düşünüp "beni istiyorsanız hemen bu gece" diye tercüme edecekti. Tabii ki bu tutarsızlıklardan sıyrılmaya. değişirler de. sebepler bulmaya çalışıyordum. hareketleri karşısındaki şaşkınlığımız. ihtimal dahilindedir. "artık sevmeyen" kişiye layık davranışlar göstermemiz mümkün olmadığına göre. tatlı sözler yazıyordum kendisine. gençliğin birçok başka görevle meşgul ve kendi kendine daha bağımlı olduğu için bilmediği alışkanlığı da katarak.birlikte. gayet sıkıcı "bir daha asla"lar ki. bu kez kederli birtakım ifadelerin hazzı uğruna. okuyacak olan içinse. bize karşı kayıtsız olduğunu bilsek bile. rüzgâr dönmüştü. Hatta "nesnel" olmaya.

için de. Öte yandan. bunun için yapmam gereken hesaplar. yalnız benim onun gözündeki değil. Sonunda. beni çok . Swann'ların evine gitme süresiyle sınırlandı. gara kadar gidip oradan eve dönerek bavullarını açan insanların mutluluğuna benziyordu. belki de hesaplara kendi isteğimi söyleterek. onun da benden başkalarının gözündeki önemi arasındaki orantısızlığı gözden kaçırmamaya çalışıyordum. keyifsizken yaptığı bir hareketi. mutluydum. Gilberte'le artık görüşmemeyi tasarlamakla. sırf mümkün olan bir kararın düşüncesi bile (karar vermemeye niyetlenip bu düşünceyi atıllaştırmamışsak). çıkmak istemedikleri bir yolculuk yüzünden uzun süre kıvrandıktan sonra. belki hesapların sonucuna boyun eğerek. çaresi olmayan bir düşmanlık olarak yorumlayabilirdim. gerçekleştirilen hareketten doğacak duyguları bütün hatlarıyla. Gilberte'in benim gözümdeki önemiyle. Kararsızlık çektiğimiz sırada. sebebi. en küçük ayrıntısına kadar. ertesi gün Swann'lara gitmeye karar verdim. madem sonunda onu tekrar görecektim. kendi takınacağım gülünç ve alçaltıcı bir tutumu da. bunca kararsızlıktan. sancılı boyun eğişten tasarruf edebilirdim. İkisi de aynı derecede saptırıcı olan bu iki bakış açısı arasında. arkadaşımın küçük bir kibarlığını tutkulu bir itiraf. bu tasarıyı uygulamış kadar kendime eziyet etmiş olduğumu düşündüm. Ama arkadaşlık ilişkisini yeniden canlandırma girişimi. son derece saçma bir şekilde. bu durumda da. ıstırabımdan biraz olsun uzaklaşmamı sağlıyordu. canlı bir tohum gibi geliştirdiği için. tam tersine bir aşırılığa düşmekten de korkuyordum. Gilberte'in bir randevuya gecikmesini. bana doğru görüntüyü sağlayacak olan açıyı bulmaya çalışıyordum. bu orantısızlığı hesaba katmayacak olsam. ama mutluluğum. göze girmemi sağlayacak sade ve zarif bir hareket zannedebilirdim.

Beyefendi'yi derhal onun yanma götürürdüm. Gilberte yerine uşağı seçmeyi tercih ettim. tek başına ayakta kaldı. hiç değilse genel hatlarıyla tanımladıklarından. Zaten mektubunu aldıktan sonra Gilberte'le görüşmek. Gilberte'in çevresinde. kendisiyle karşılaşmış olan kişilerden öğrendim). bende bir nefret uyandırdı. kuşku götürmez gerçeği. ama bu sözler aynı zamanda.seven uşağın Gilberte'in çıktığını söylemesi değil (bunun doğru olduğunu aynı akşam. daha kolay vazgeçebileceğim bir şey olacaktı. o hafta . Bu sözler uşağın ağzından çıktığı anda. acaba temelli mi bozuştuk. onsuz yaşayabileceğimi gösterebilmek için. Bunu izleyen günler. Buna rağmen. bir süreliğine. kendisini memnun etmek için her şeyi yaparım. küçük hanım çıktı. Ne var ki. Gilberte nişanlandı mı. önceden hazırlanmış bir konuşmanın gizleyeceği. söyleyiş şekliydi: "Beyefendi. Eğer Beyefendi bilgi almak isterse. kalbimin. küçük hanım evde olsaydı. Beyefendi yalan söylemediğimden emin olabilir. uzaklara mı gitti. oda hizmetçisini çağırtabilirim. Özür dilemek için mutlaka bir mektup yazacaktı bana. kaçırıldı mı gibi korkunç şüphelerden kurtulmasıydı. bu sözler sayesinde o duygulardan kurtulan aşkım. Gilberte'i bir müddet görmeye çalışmamam gerektiğini de göstermişti. Arkadaşıma duyabileceğim bütün öfkeli duyguları. Bu kasıtlı uzaklaşmaya daha az üzülerek katlanabilmem için gerekli olan. onun için can sıkıcı biri olduğum izleniminin hâkim olduğunu kanıtlıyordu. hemen dönmeyecektim kendisine. Gilberte'siz geçirmek zorunda kaldığım o eski yılbaşı haftasının günlerine benziyordu. çünkü istediğim an ona kavuşabileceğimden emin olacaktım. bu nefretin nesnesi olarak da." Bir önem taşıyabilecek tek türden sözler. yani irade dışı olan bu sözler. uşak üzerinde topladı. Beyefendi'nin hiç şüphesi olmasın ki.

Gilberte'in ilgisizliğinin kanıtlarını benim için daha zalim kılıyordu.bittiğinde arkadaşımın Champs-Elysees'ye döneceğinden. Mektubu her gün çarpıntılar içinde bekliyordum.tamamen fiziksel. bir çöküntü hali izliyordu. Posta saatlerinin haricinde bile. öyle ki. üzüntüme sükûnetle tahammül etmiştim. bekleyişin yarattığı huzursuzluk daha yatışmaya vakit bulamadan. ihmalkârlığına. üstelik yılbaşı tatili süresince Champs-Elysees'ye gitmenin anlamı olmayacağı da. sonunda . öğleden sonra postasını beklemeye koyuluyordum. aynı derecede kesindi. Ardından tekrar. neredeyse korku kadar. sadece Gilberte'ten başka kişilerden mektup bulduğumda veya hiç mektup bulmadığımda da. çünkü bu üzüntünün içinde ne korku vardı. acımı dayanılmaz kılan. Keder belki aynı kederdi. ne de Swann'ların bir uşağının kapıyı çalabileceği saat geliyor. umuttu. O akşam Gilberte'ten bir mektup almayınca. onu tekrar eskisi gibi göreceğimden emindim. adeta onu durmadan tazelemek zorunda kalıyordum.bu duygu sabitleşiyordu. bekleyişi. yeni bir bekleme sebebi ortaya . ıstırabımın sürmeyeceğini düşündüğümden. ama eskisi gibi başlangıçtaki bir duyguyu tekdüze bir biçimde uzatmak yerine. anlık olan . teskin olma umudunu ertesi sabaha ertelemek gerekiyordu. böylece. artık mazide kalmış o kederli hafta boyunca. Öyle ki. çünkü başka birinin dostluğunun kanıtları. artık ne postacının. meşguliyetlerine vermiştim. hiç mektup olmaması daha kötü değildi. sabah postasında mektubunu bulacağımdan şüphem yoktu. Şimdiyse aksine. o kadar sık yenilenen bir duyguyla açılış yapıyordu ki. ne de umut. Sonunda. gün içinde birçok kere tekrar başlıyor. mektubunu belki elden gönderir diye evden çıkmaya cesaret edemiyordum.

onu görmekten hoşlanmadığımı kanıtladığım zaman. son anda gelemeyeceğimi bildiren bir not yazıyor. hem de her şeyden önemlisi. bir saat boyunca bile çok zor tahammül edilebilecek yürek daralmasından. zaten bu arada en acımasız saatler geçip gitmiş olacaktı. Heyhat! Nafileydi. sadece sevdiğimiz karşısında takındığımız ilgisiz tavırdan çok daha etkili olacağını düşünüyordum. hemen boyun eğmemem gerekecekti. çünkü bu sefer. ama çok üzüldüğümü de ısrarla belirtiyordum. o eski yılbaşına göre çok daha zalimdi. tavrımı bir aşk küskünlüğü zannetmesin diye. çünkü her şey bir yana. Sözlerden daha etkili olan davranışların sürekli tekrarlanmasıyla. o andaki gibi. her an biteceğini görme umudu vardı içimde. olduğu gibi kabullenilmesi yerine. beni bir küçümsemeyle hatırlamasını istemediğim için. kesin olması gerektiğini anladım ve Gilberte'ten temelli vazgeçtim. artık bu ıstırabı noktalamak için bir teslim olma. onunla hiç görüşmeyerek onda beni görme arzusu uyandırmaya çalışmak. onu temelli kaybetmek demekti. benimle görüşmekle dindireceği ıstırap o kadar azalmış olacaktı ki. o zaman. Yani çektiğim ıstırap. tıpkı görmek istemediğim birine yapacağım gibi. bu ıstırabın düpedüz. günde bir dakika bile kurtulduğum olmuyordu. bu arzu uyanmaya başladığında. hem kendi aşkım uğruna. devam etmesini istiyorsam. Yine de sonunda bu kabullenme noktasına vardım. yakında. asıl o anda vazgeçilmezdi benim için. Gilberte'i ilgisiz olduğuma inandırmakta. belki o beni görmekten hoşlanmaya başlardı.çıktığı için. Hatta. daha sonraları. bana randevu verdiğinde genellikle kabul ediyor. genellikle kayıtsız olduğumuz kişilere sakladığımız bu esef ifadelerinin. bu konuda kendisini . barışıp tekrar görüşme güdüsü olmaktan çıkacaktı.

Gilberte'in evde olmayacağını. Hatta bu bile abartılı sayılır. her ne kadar bu imkânı kullanmamaya kararlı olsam da. Istırap çeken herkes gibi ben de. onun da daha sonra benimle ilgili bir şeyler duyacağından ve onunla ilgilenmediğimi anlayacağından emin oluyordum. sırf hemen beni yanma çağırsın diye öyle söylediğimi zannedecekti. bir arkadaşıyla çıkacağını. Gilberte'in bana olan sevgisi yeterince güçlenip ben ona olan sevgimi rahatça itiraf edebileceğim zaman geldiğinde ise. Swann'ların evine tekrar gitmeye başlamadan önce beni kıskacına alan o sıkıntılı bekleyiş olmadan) Gilberte'in bir gün mutlaka bana . Bu arada. benim sevgim bu kadar uzun süren bir yokluğa direnememiş ve artık bitmiş olacaktı. eğer acılarım aşırı şiddetlenirse. Sadece günü gününe mutsuzdum. Saatte kaç kere (ama artık küslüğümüzün ilk haftalarında. Çünkü Gilberte'in oturduğu eve rahatça girip çıkabildiğim için. onu görmeme bir engelin. Akasyalar Yolu'nda gezmeye gittiğim zamanlardaki Mme Swann olmuştu). Gilberte'in Chamyps-Elysees'ye gelmediği günler. Bunu biliyor fakat ona söyleyemiyordum. bu ıstıraba bir son verebileceğimi sürekli hatırlatıyordum kendi kendime. Gilberte'e karşı kayıtsız olacaktım. bu acıklı durumumun daha da beter olabileceğini düşünüyordum. akşam yemeğine dönmeyeceğini önceden bildiğim zamanlarda. mutlaka gidip Mme Swann'ı ziyaret etmemdi (Mme Swann benim için yine kızım büyük zorluklarla gördüğüm. o da (aksini söylesem de. kendi irademin mani olduğunu iyice anlasın diye). kendimi bu ayrılığa mahkûm etmemi kolaylaştıran bir şey vardı.uyarabilmeyi isterdim. Böylece Gilberte'le ilgili bir şeyler dinleyebiliyor. sağlık durumumun değil. Daha sonra. onunla uzunca bir süre görüşmediğim takdirde sevgimin tükeneceğini ileri sürersem.

ama Gilberte'in benim hakkımdaki düşüncesini de bir o kadar düzelttiğini hissediyordum. ya yılları atlatıp sonunda oğullarının geri gelmeyeceğine tahammül etmelerini. Gilberte'i görmeden Mme Swann'a yaptığım her ziyaret. farklı hatıraların beklenmedik akınıyla güçlenen yasalarından biri. beklemeye devam etmeyi engellemez. artık umulacak bir şey olmadığını bilmek. Pusuda. kederimin aşkıma faydası olduğu düşüncesiyle biraz teselli buluyordum. Öte yandan. her an oğullarının bir mucizeyle kurtulmuş olarak. ruhun. kesikliktir)! Bu umudun niçin boş bir hayal olduğunu pekala biliyordum. belki kendi eliyle getireceği mektubu. kimi küçük . ya da ölmelerine sebep olur.göndereceği. devamlı surette mutlaktır. gerçeği dayanılır kılmak için. hatıranın gücüne ve organların dayanıklılığına bağlı olarak. gerçek mutluluğun yok olmasına tahammül etmemi kolaylaştırıyordu. bizi sevmeyen kadınlar konusunda da. Zaten Mme Swann'a her gidişimde önce kızının evde bulunmayacağından emin olmaya gayret gösteriyorsam. yavaş yavaş unutup yaşamaya devam etmelerini sağlar. sağlıklı bir halde kapıdan gireceğini hayal ederler. benim için zulümdü. kendi kendime ezberden okuyordum! Bu hayalî mutluluğun sürekli gözümün önünde olması. sebebi belki onunla küs kalma kararım kadar. Hepimiz. kulağımız kirişte yaşarız. tehlikeli bir keşif yolculuğu için denize açılmış ve öldüğüne uzun zaman önce kanaat getirilmiş evlatların anneleri. Bu bekleyiş. Birazdan belki bir yabancı bütün servetini bana bırakır diye düşünüp kuru ekmeğine daha az gözyaşı katan bir fakir gibiydim. Tıpkı "kayıp'’lar konusunda olduğu gibi. vazgeçme isteğimle birleşen ve Gilberte'in aşırı zalim yanını benden gizleyen barışma umuduydu (insan ruhunda pek az istek.

kapının önündeki birkaç güzel koşumlu kupa arabasının varlığını. Mme Swann şöyle demişti bana: "Gilberte'i ziyaret etmeniz çok hoş.çılgınlıkları içimizde sürdürmek zorundayızdır. Gilberte'le karşılaşmadığım sürece . diğer günler beni biraz geç saatte bulabilirsiniz. umudum tamamen kırılabilir ve öte yandan yeni bir kaygı ortaya çıkıp aşkımı uyandırabilir. merkezdeki caddelerde bile elektriğin bulunmadığı. Offenbach'ın bir operetinin kahramanı. Operetin konusu. ama sadece onu düşüneceğimi bildiğim bir ziyaret yapmaya gidiyordum Mme Swann'a. uzak sayılan bu semtinde. O zamanlar şimdikinden daha karanlık olan. bu lambaların ışığına ve onun hem görünür. 23 . hava karardıktan sonra.ayrılık daha başarıyla gerçekleştiği gibi . belki öyle tamiri mümkün olmayan sözler sarfederdik ki birbirimize. sıkılırsınız. zemin kattaki veya (Mme Swann'ın genellikle misafirlerini kabul ettiği salon gibi) çok alçak bir asma kattaki salonun lambaları. çok kalabalık olur. ama arasıra beni de görmeye gelmenizi isterim. onu görmeye gitmekle. Çok geç saatte. sokaktan geçenlerin. Benim durumumda. başlarını çevirip bakmalarına. sokağı aydınlatmaya yeter." Dolayısıyla. kızıyla dargınlığımızdan çok önceleri. tevekkülü zorlaştırabilirdi. küslüğümüz kesinlik kazanabilir. eskiden dile getirmiş olduğu bir isteğini uzun zaman sonra yerine getirir gibiydim. başarısız bir davettir. neredeyse bizimkiler sofraya otururken.umudum da tertemiz kalıyordu. Gilberte'i görmeyeceğimi. Daha çok uzun zaman evvel. evlerdeyse pek az bulunduğu Paris'in. Choufleury'me23 gelmeyin ama. Annesinin evinde Gilberte'le karşılaşsak. hem örtülü kaynağına yormalarına sebep olurdu.

ölü bir dekorasyon kaygısına değil. soğuk. hayvanları üşür diye korkan arabacının. Louis salonlarındaki tek tük süs çiçeklerinin (uzun boyunlu. onları öyle büyülerdi ki. o zamanın çocukları. bu esrarengiz kaynakta bir değişiklik olduğunu düşünür. sokaktan geçenlerin. O yıllarda.çocuklar hava aydınlanıncaya kadar sabredemediğinden . ara sıra onları bir aşağı bir yukarı yürütmesiydi sadece. artık ancak P. bu kış . atların kauçuk tekerleklerin sessiz fonunda belirginleşen adımları. bu kış bahçeleri. yılbaşı sabahı . Stahl'ın hediyelik kitaplarındaki gravürlerde rastlanabilir. bir heyecan duyardı. diğer yılbaşı hediyelerinin arasında. o güzel yıllarda. Kış bahçeleri. o zamanlar evlerdeki bitki bolluğuna ve düzenlenişlerinde hiçbir stilizasyon bulunmamasına bakılacak olursa. bu kupa arabalarından birinin harekete geçtiğini gördüğü zaman. güzel bir kitabın içindeki sera resmine benzerlerdi. zevkli bir botanik tutkusuna cevap veriyordu. günümüzün XVI. canlı.J. en güzel hediye olarak durur. hâlbuki hareketin sebebi. onların yanı başında duran bir başka yılbaşı hediyesinin. bu hediye çocuklara değil de eserin kahramanı Mile Lili'ye verildiği halde. ev hanımlarında.Yoldan geçen. bu seralardan da çok. daire kaldırımdan çok fazla yüksekte değilse. bu seralar. Nihayet. sokak hangi sokak olursa olsun. bu gidiş gelişleri daha da etkileyici kılardı. yetiştirilebilecek bitkiler. kışın çıplaklığını teselli ederdi. öyle görünüyor ki. O zamanların konaklarında. kışın en güzel mevsim olduğunu geçirirler akıllarından.yanan lambanın altına yerleştirilmiş minik. taşınır seraları daha geniş çapta hatırlatırdı. bir çiçek daha sığdırılamayacak kristal bir vazoda tek bir gül veya Japon süseni) aksine. şimdi. genellikle gözüne ilişen "kış bahçesi"ne. yaşlanmaya yüz tutmuşken.

Yosmanın gününün doruk noktası. Mme Swann'ın salonunda çiçeklerin sadece bir süs olmamasının bir sebebi de. incileriyle iç içe yaşar. önemli." derken.bahçesinin en dibinde.semaverden belki bugün hâlâ çıkan. yosma için en büyük önem taşıyan şeylerdir. büyük ölçüde âşıkları için. "Beni her gün biraz geç saatte evde bulabilirsiniz. Bu tür bir hayat. tek kelimesini kaçırmadan dinlerdi. ne olursa olsun. sözlerini saygı uyandıran. Odette'in bir zamanlar sürmüş olduğu hayata bağlıydı. kısmen. bu çizilmiş veya gerçek çocuk seralarının camlarına benzeten çeşitli türlerden ağaçların ardında. ama alışıldığı için kimsenin artık fark etmediği buharlarla kehribar rengine bürünmüş havasında erkek de. ciddiyetle selamlayarak. redingotlu bir erkekti. bu da onu kendisi için yaşamaya sevk edebilir. bir erkeğe. yosma. muhatabı ise. gizli. sokaktan bakınca ışıklı pencereyi. yakasında bir gardenya veya bir karanfille. dikkat gerektiren. salonun . döneme değil. insanlar için giyindiği değil. yani neredeyse menfaatten uzak bir lüksü zorunlu kılar ve . kadın da. sokaktan geçenin parmak ucunda yükselirse genellikle göreceği şey. sabahlıkla da. bir erkek için soyunduğu andır. Yosmanın. Namuslu bir kadında görülen ve tabii ki onun için de bir önem taşıyabilecek olan şeyler. bir topazın içindeki işlemeler gibi buğulu görünürdü. hem orijinal. Yukarıda belirtilen sebepler haricinde. oturmakta olan bir kadının karşısında ayakta durmuş. özel bir şeymiş gibi. gece elbisesi giymişkenki kadar şık olması gerekir. Eski Odette gibi meşhur bir yosma. gecelikle de. Diğer kadınlar mücevherlerini gösterirler. hafif bir İngiliz aksanıyla telaffuz ettiği bu sözlere zarif ve tatlı bir tebessüm eşlik eder. yani evinde yaşar. Mme Swann bu "çay"a çok önem verirdi. çaya beklerim. hem de büyüleyici olduğunu düşünürdü.o sıralar yeni ithal edilmiş olan .

Koltuğunun yanında daima.sonunda zevk haline getirir. esrarlı ve ev sahibesinin hayatının bilinmeyen saatlerine ait bir yer tutardı. Mme Swann'ın kendi başına. o saçılmış çiçekleri görünce. çünkü Odette'in misafirleri için hazırlanmamış. . dev bir kristal kâse olurdu. Üstelik çiçekler kitaptan farklı olarak. dağılmış moruna diker. olduğu gibi Parma menekşeleriyle veya yaprakları suya saçılmış papatyalarla dolu. ama daha 24 beş çayı. dolayısıyla belki de o anda düşündüğü şeyi ifşa edebilecek bir kitabın başlığına bakmış gibi. sanki bu çiçeklerle Odette arasında. Mme Swann bunu çiçeklere de yansıtırdı. Mme Verdurin bir salon oluşturabildiyse. insan çekinir. dendiğini duymuştu (tekrarlamaktan da hoşlanırdı). insanın bölmekten korktuğu özel sohbetler olmuş. canlıydılar. eve belli bir saatte dönmeye çalışıyordu. salonda. içeriye giren kişinin gözünde. bu çiçekler. gözlerinizi Parma menekşelerinin solmuş. hatta daha mahrem. olmaya da devam edecekmiş gibiydi. onunla birlikte içeri girerken salonu boş bulamayacağı hissine kapılırdı. Odette o dönemde hâlâ five o'clock tea24 diye adlandırılan çay için. daha esrarengiz bir faaliyeti akla getirirlerdi. adeta Odette tarafından orada unutulmuş bu çiçekler. sanki Odette'in önünde açık duran. yarıda kesilmiş bir faaliyetin göstergesi. Odette de bir salon sahibi olmayı hayal ediyordu. sevilen. aynı türden. Ekim sonundan itibaren. öyle ki. kendi zevki için içtiği bir fincan çay gibiydi. sulanmış. insanın içinden. biraz önce okuduğu. kendisini daima aynı saatte evinde bulmak mümkün olduğu için bunu başarabildi. bu sohbetlerin sırrını boş yere çözmeye çalışırdınız. Mme Swann'ı ziyaret etmek üzere içeri girerken onu yalnız bulamayacağı. özür dilemek geçerdi.

kendi deyişiyle senza rigore25 bir salon.o zamanların perdeli kapılarla örtülü. tıpkı bahardaki gibi durabilen güllerin. dışarıya hiç çıkmamış olduğu günlerde. o sırada bile modası geçmiş olan bu elbiseleri şimdi hatırladığımızda bulduğumuz o hayalperest havayı.serbest. kışa hiç uygun bulunmaya cak. özellikle Swann'ı çalmak suretiyle rakip bir salon kurduğunu düşünüyordu. kanıt olarak. krepdöşin bir sabahlık içinde. derinlere gömülmesi sebebiyle. Bu ince kumaşlar ve bu tatlı renkler.kışa rağmen. narin havasını verirdi. kendi küçük topluluklarının Deffand'ından. neredeyse tamamen unutulmuş bir gerçekten çok bu hayalî rollere daha büyük bir kolaylıkla başvururuz. uzun. kadına . pembe veya beyaz bir çiçek dalma benzeyen. bu da. yanı başında. ilk kar kadar beyaz. Kendisini bir tür Lespinasse gibi görüyor. kendi kendimize de o kadar tekrarlarız ki. günümüzde. Ama çok sevdiğimiz bazı rolleri herkesin karşısında o kadar çok oynar. Mme Swann'ı. şimdikinin aksine içeri girdiğinizi duymayan evin hanımı. açık kiraz pembesi çıplaklıklarıyla. ansızın yakalanmış bir sırrın büyüsünü andıran cazibeyi artırırdı. Seslerin halılar tarafından yutulması. o dönemde belki bir tek Mme Swann'ın henüz vazgeçmediği bu 25 kuralcı olmayan. ipek muslin. neredeyse siz önüne gelinceye kadar okumasına devam ederdi. dönemin yüksek sosyete romancılarının bulduğu en zarif tabirle "yumuşacık kapitone" salonlarının müthiş sıcağında . soğuğa dayanıksız. kendisini değilse de. plili bir elbise içinde bulurdunuz. en hoş erkekleri. çok haksız şekilde. bazen de. Odette topluluktan ayrıldığında Swann onu izlemişti. geçmişi bilmeyen yeni gelenleri inandırmayı başardığı söylenen yorumuna göre. .

saat geç de olsa. Odette'in salonunda artık. herhalde. Swann'ın bir zamanlar onun evinde katiyen göremeyeceği. Ama beni asıl duygulandıran. aralarında pek bir benzerlik yoktu." diyeceği Gilberte'in annesi olarak.elbiseler. mahrem ve esrarlı ihtişamlarını yanı başımda ışıldattıkları. rengârenk kasımpatları oluyordu. ama canlı ve ancak birkaç gün sürecek bir renklilikte. saate bakmayın. gözümde tekrar eski esrarengiz şiirselliğine bürünen Mme Swann'a yaptığım bu hüzünlü ziyaretler sırasında. çay saati boyunca. Mme Cottard'ın karşısında bile. saatin bir yere gittiği yok. tatlı bir tavır takınır. ne işiniz var bu kadar acele?" . salonun kendi dekoru kadar zengin ve ince. alev alev tutuşmuş çiçeklerde yaşamaya devam ederdi. gökyüzünde silindikten sonra. Louis ipeği gibi uçuk pembe. Mme Swann'ın evine girmeden önce gördüğüm bu renkler. henüz geç değil. bu ihtişama dinlediğim konuşmalarla ulaşmam imkânsızdı. Heyhat. Mme Swann. sevecen. batan güneşin. koltukların XV. kasım ayının. bu kasımpatlarının geçiciliği değil. kısa ömürlü zevklerini. derin hüznüme rağmen. onları giyen kişinin bir roman kahramanı olması gerektiğim düşündürür bizlere. Büyük bir renkçi tarafından. kalıcılığıydı. kış başında. kasım akşamının sisinde bütün ihtişamıyla beliren aynı pembe ve bakır tonlarına oranla. krepdöşin sabahlık gibi kar beyazı veya semaver gibi metalik kırmızı olan bu çiçeklerin. bir insanın evini süslemek üzere atmosferin ve güneşin değişkenliğinden koparılıp alınmış alevlere benzeyen bu kasımpatları. kocaman. ek bir dekor oluşturmasıydı. açgözlülükle tatmaya davet ederlerdi beni. o kasımpatlarına duyduğum hayranlığın sebebi. "Yok canım. Ertesi gün "Arkadaşın beni ziyarete geldi. çünkü çoğumuz onları sadece Henry Greville'in romanlarında görmüşüzdür.

Mme Swann'a. üç çarşambadır beni atlatıyorsunuz. romatizmadan veya böbrek sancısından. personelde değişiklik yapmak zorunda kalmanın ne belalı bir şey olduğunu siz de benim kadar . Odette'in seçkin arkadaşlarının karşısında çekingen davranır. böyle bir şeref karşısında ezilmiş gibi takdirle. dalgın bir tavırla (hekim karısı olmakla birlikte. neredeyse bütün ekibin istifasına yol açıyordu." derdi. zaten sanıyorum daha yüksek kazançlı bir iş arıyordu kendisine. ama şunu da söylemem gerekir ki. Ne var ki onun gidişi. şaşırarak selamladıkları bu sevimsiz küçük burjuva. Homeros'a yaraşır sahneler yaşandı. bir küçük turta daha ikram ederdi. Sizi bu hizmetkâr konularıyla sıkıyorum ama. "benim de ufak tefek sıkıntılarım oldu. çünkü en basit konularda bile asil bir dil kullanırdı. utangaç. kartvizit cüzdanını elinden bırakmayan profesörün karısına. Her şeye rağmen dümeni elden bırakmadım. Herkesin olduğu gibi. "Sizden hiç beklemezdim. Mme Swann." derken. Oda hizmetçim de kalmak istemiyordu. "İnsan bu evden bir türlü gidemiyor. ancak dolambaçlı imalarla söz etmeye cesaret edebilirdi). Ayrıca bir de erkek personel konusunda bir kriz yaşadı m. kendi duygularının ifade edildiğini duymanın şaşkınlığıyla Mme Cottard haykırırdı: "Ben de azıcık aklımla içimden daima aynı şeyi geçiririm!" Mme Swann kendilerini tanıştırdığında. Gördüğünüz gibi suçumu kabul ediyorum. Otoriteye aşırı düşkün değilimdir ama. sizi asırlardır görmüyorum. Mme Cottard'a. "Haklısınız Odette. Jockey Kulübü'nden beyefendilerin. ibret olsun diye sofracıbaşımı kovmak zorunda kaldım." derdi Mme Cottard. kendi ifadesiyle "müdafaa"ya geçerdi. bana gerçek bir ders oldu diyebilirim.diyerek. Mme Bontemps.

artık görüşmemiz mümkün değil. devlet adamlarının karılarının sıkıcılığından şikâyet ederdi. o dönemde Mme Swann'a yaptığım ziyaretleri benim için çok gerekli kılan huzuru verirdi nihayet. bu akşam kendisine cevap yazacağım. Zaten Gilberte'le benim. ayrılığı uzatmayı tercih ederdim. Gilberte'in." derdi. Mme Swann'ın. onun da benden sevecenlikle söz edişimizle de beslenirdi. son zamanlardaki kayıtsızlığımın numara olduğunu düşünmesinden korkar. ayrılığımızı esrarengiz bir sebebe atfedercesine. bu da bir aşk yanılgısına daha çok kapılmamı sağlar. Gilberte'i istediğim zaman görebileceğimi kanıtlayan bu sözleri. Ya sizin baby'ler nasıl?" diye sorardı profesörün karışma. "Gerçekten gelmek istemez misiniz yarın?" Birdenbire. siz gerçek bir azizesiniz! Benim bakanlık ." derdim. madem ki bizzat annesi teklif ediyor?" derdim kendi kendime. kocasının mevkiine üzülürmüş gibi davranırdı: "Demek siz arka arkaya elli doktor karısını misafir edebiliyorsunuz. Güzel kızınızı göremeyecek miyiz?" diye sorardı. benim Gilberte'ten. çünkü herkesi can sıkıcı ve gülünç bulurmuş. güzel kızım bir arkadaşına akşam yemeğine gitti. kendisinin tersine. Ama hemen ardından üzüntü kaplardı yine içimi. bir sevinç yükselirdi içimde. "Aslında neden olmasın.bilirsiniz. herkese karşı iyi niyetle ve bütün sorumluluklara karşı saygıyla dolu olan Mme Cottard'a. "Hayır. size olan sevgisi sonsuzdur." diye cevap verirdi Mme Swann. orada bulmayı umduğum. "Biliyorsunuz. "Hayır." derdi Mme Swann bana. "Ah. Sonra bana dönüp devam ederdi: "Zannediyorum yarın kendisini görmeye gelin diye size yazmıştı. Bir kenarda bu konuşmalar yapıldığı sırada. beni görünce. Mme Bontemps. Ben rahat bir nefes alırdım.

"Bir kere. bilmeniz gerekirdi. benim sizin gibi hakkım yok beğenmemeye. onu taklit etmeye koyuluyorum. görseniz. "Ayrıca. pat diye. Ben savunma bakanının karısının mimiklerini gördüğüm anda. Geçen hafta. Siz ne talihliymişsiniz ki. maliye bakanlığı müsteşarının karısı." diye tatlılıkla cevap verirdi Mme Cottard. yemek pişirmekten anlamadığını söylüyordu." . düşüncelerini gizlemeyi becerebilen insanlara çok gıpta ediyorum. Gelin görün ki. Bana da önceden hiç belli etmemişti. hayranlık uyandıran. Yeğenim Albertine de tıpkı benim gibi.çevresinde mecburiyetlerim var tabii. müthiş bence!" derdi Mme Swann." "Ah. sesi biraz yükselirdi. vurgulamak için biraz yüksek sesle söylerdi." diye öğüt verirdi Mme Cottard'a. günümde." "Benim gizlememe gerek olmuyor hanımefendi. profesöre faydalı olabilecek her şeyi ben seve seve yapıyorum.' dedi. yapabilmek var bir de. pat diye suratına söyledi." diye eklerken. Herhalde sinirli değilsiniz siz. İnsanın böyle bir mizacı olması korkunç bir şey. sizin kendi çiçeklerinizle. Yeğenim en tatlı tebessümüyle. kocasının mesleğinde yükselmesine yardımcı olan o nazik iltifatlarından. babanız aşçı yamağıydı. kendinizi tutabiliyorsunuz.. kitaplarınızla. 'Ama hanımefendi. elimde değil." "Ama hanımefendi. küçük şeytan. bu hikâyeye bayılıyorum. "Ama hiç değilse doktorun muayene günleri için. ustaca övgülerinden birini ne zaman konuşmaya sokacak olsa. Daha bu yaşında bir cüretli.. tilki gibi kurnaz bir kız. "Aynen böyle. o memur hanımlarına takılmadan edemiyorum. sevdiğiniz şeylerle bir küçük yuvanız olması lazım. ben pek zor beğenen bir insan değilimdir.

ilk rakamı değiştirin. gider kamburuna dokunurum." sonucunu çıkarırdı doktorun karısı. Mme Swann. rahatsız etmekten kor. kocamın da çok yüksek mevkide bir tanıdığı var. düzeltti." "İşte tarih de böyle yazılıyor. bakanlığın canı cehenneme! Bunu mektup kâğıtlarımın üstüne yazdırmak isterdim doğrusu." "İnanılır şey değil. bakanlığın canı cehenneme! Evet.Hayır. Kocam benim yüzümden kendisini görevden alacaklarını söylüyor. Ne cevap vereyim?" "Çok memnun olurum.. beyler de kendi aralarında konuşurken.. eh tabii. tabii. ben de duydum. protokol başkanı kamburdur mesela. Ne yapalım." "Bir örnek daha vereyim hanımefendi. oysa ben itiraf edeyim ki. törensel bir edayla bir baş uzanırdı. biliyorsunuz ben Raudnitz'in hayranıyımdır.karmış gibi." derdi Mme Cöttard. Eminim söylediklerim sizi dehşete düşürüyordur. saygılı. Sonra Mme Swann'ın hediyesi olan bir fuları gösterirdi: "Bakınız Odette.derdi. Swann'dı bu. Agrigento Prensi çalışma odamda. evime geldiğinin beşinci dakikasında." derdi Odette. gelip size saygılarını sunabilir mi diye soruyor. Olympos'tan söz eder gibi söz e. Bana üç misli demişlerdi."Ah. Zaten dikmedi. "tiki varmış. konuyu değiştirmek için Mme Cottard'a dönerdi: "Bugün çok güzelsiniz. evet." "Ama çok şık olmuş doğrusu!" "Ne kadar tahmin edersiniz? . hiç şaşmaz. Tanıdınız mı?" Bir perdenin aralığından. ." Sürekli olarak bakanlıktan... çünkü siz iyi kalplisiniz. şakacıktan. hoşnut bir tavırla. Redfern'in eseri mi?" "Hayır. "Odette. Onlar da olmasa bu hayat pek tekdüze olurdu. bedava. küçük fesatlıklara bayılırım.

Odette'e.. Doğrusunu isterseniz Monsieur Swann. Swann Odette'le evlenirken. Swann izin verildiğini bildirmek üzere gider. artık küçük kabileyle görüşmemesini rica etmişti kendisinden (bunu istemesi için epeyce sebep vardı. görüldükleri takdirde de.. Mme Verdurin'den pek hazzetmiyor. yeteneksiz olduğunu ileri sürerdi ama yine de Bergotte'u. Ben de sadık bir eş olarak.. İnsanları. ama bir evlilikte her zaman o kadar kolay olmuyor. Odette'le ilişkisini tümden kesmesini boş yere arzulamışlar. bu arada Mme Verdurin içeri girmemişse. birisini kızdırmak için benimsemelerinden hoşlanacağımız aşırı tutumdan genellikle caydıran belirli görgü kurallarından habersiz olan bu aşırılar. Bergotte'u görme merakını bahane olarak hazır bulunduran hainler bulunmakla birlikte (gerçi Patroniçe Bergotte'un Swann'lara gidip gelmediğini. sonra. Kocam bekârken daha kolaydı gene. Odette'i gülerek.. olmasa bile aynı şeyi yapardı. Mme Verdurin'in. bu da büyük bir aşırılık gibi geliyordu. yıllar boyunca Odette'e ve hatta Swann'a evin sevgili çocukları muamelesi yapmış olan Patroniçe'ye karşı yapılan hakarete gücenen kimi müritlere. sürekli gidip gelsem hoşuna gitmeyecek. öteden beri. Odette için sakin olmak çok kolaydı bu durumda. "aşırılar" da vardı. Mme Verdurin'le yılda iki kere görüşme izni vermişti sadece.ama sükûnetini koruyarak. bazı geceleri atlatıp gizlice Odette'in bir davetine katılan. prensle birlikte karısının yanma dönerdi. Çünkü küçük toplulukta. "Parçalanmadan sonra Patroniçe'ye çok ender gidiyoruz." . kendi çok sevdiği deyişiyle cezbetmeye çalışırdı). yosmalık döneminde bile hep şık erkekleri misafir etmiş olduğundan. çünkü nankörlük yasasının istisnası yoktur ve bütün arabulucuların veya çıkar gözetmeyişlerinin basiretsizliğini ortaya çıkarır).

Odette'e Mme Verdurin'den bir snop olarak söz edildiğinde. Odette'in fazla gecikmeden yapacağı gibi. "Ne hoş bir çevre! Gericilerin kaymak tabakası olduğu gibi oradaydı!" derdi. o bu durumdan memnun. Bir kere Mme Verdurin kimseyi tanımaz. ileride göreceğimiz şekline bürünmeye henüz başlamamıştı bile. ama saldırı alanları henüz o kadar sınırlıydı. akşamına Mme Verdurin kocasına tiksintiyle. yeni kazanılmış tek tük parlak unsurların bir güruh içinde boğulacağı kalabalık davetlerden kaçınılan. bu hesabı o kadar başarılı olurdu ki. Odette'in aynı hedefe ulaşmak için fethetme ihtimali olan alanlardan o kadar uzaktı ki. cezbedilebilmiş on tane doğru kişinin yaratıcı gücünün. Mme Verdurin. Odette de Mme Verdurin konusunda tam ters bir yanılgı içindeydi. tamamen iyi niyetle gülmeye başlar ve "Tam tersine. Swann akşam davetlerinde karısıyla birlikte Verdurin'lere gidiyor. Bu yüzden de. Ayrıca hakkını da vermek gerekir. Odette de zaten bir tek prensi tanıtır. Mme Verdurin'in bilinmeyen birtakım isimleri duymamasını. eğer Patroniçe salondaysa. tanımadığı birçok çehre görüp kendisini önemli soyluların arasında zannetmesini tercih ederdi. Mme Verdurin de aslında "yüksek sosyetemi hedefliyordu. Bu yüzden. Odette. fakat Mme Verdurin Odette'i ziyarete geldiğinde orada bulunmamaya çalışıyordu. gerekli şartlara sahip değil. Onun sevdiği. Patroniçe'nin kafasında geliştirdiği stratejik planlardan tamamen habersizdi. Agrigento Prensi içeri tek başına girerdi. yetmiş kere on kişiyi daha çekmesini beklemenin tercih edildiği kuluçka döneminde bile değildi daha.deme zevkinden mahrum edememişlerdi. Patroniçe'nin salonu." derdi. Gizliden gizliye (böyle bir okulda yetişmiş biri olarak öğrenmiş . hoşsohbet insanlardır. kendi çarşamba toplantıları.

"silikleşme" ve "bağlaç" işlevi görme sanatı. boşluğu yontmaktan ibaret olan. özetlenmiş. gözlerinde. açıkçası. bir o kadar yumuşak. Kendi arabam olmadığından. daha ünlü birisi uğruna. bu kez misafir rolündeki Mme Verdurin'in şahsında ifade bulmuş.olduğunu ummakla birlikte) Mme Verdurin'in bazı becerilerine gıpta ederdi." diye cevap verirdi Mme Cottard. "Hanımefendi beni götürmeyi teklif etme lütfunda bulunmuştu. "bir araya getirme". salonun ortasında kendi başına bir salon gibi gördüklerinde. Patroniçe'nin büyük önem verdiği. Mme Bontemps'ın şeritlerle süslü arabasıyla kendisini bırakma teklifini kabul etmiş olduğunu. "değerlendirme". hayallerindeki küçük topluluğu. dalgıçkuşu tüyünden kürküne sarınmış halde. bunlar. Patroniçe'nin ismiyle hitap ettiği Mme Cottard'a özenirlerdi. yeni ayağa kalkmış bir hastayı fazla yormamanın daha akıllıca olacağım başkalarına ima etmeye çalışır gibi. Odette'in beyaz kürklerle kaplı salonunda. Müritlerinden birinin. Hanımların en çekingen olanları. çoğul konuşarak. Ne olursa olsun. giderken. Mme Swann'ın hanım arkadaşları. kendisini izleyeceğine orada kalması fikrine tahammülü olmayan Mme Verdurin. unutmuş gibi görünmek istemezdi. "Doğrusu beni arabalarında götürmeyi teklif eden arkadaşlara çok minnettarım. bölünmez bir davetli kadrosuyla çevrelenmiş halde canlandırdıkları Patroniçe'yi. "Sizi kaçırayım mı?" derdi Mme Cottard'a. ." derlerdi. "gruplandırma". tek bir koltuğa sıkışmış halde görmüş gibi olurlardı. ama aslında olmayanı incelikle işlemekten. "Odette. bize müsaade. genellikle sadece kendi salonunda düşünülen bir kadını Odette'in evinde görmekten etkilenirlerdi. ölçülü bir şekilde çekilmek isterler. Hiçlik Sanatları'ydı: bir ev hanımı için.

" derdi giderken. çünkü Mme Bontemps'ı biraz tanıyordu ve çarşamba toplantılarına davet etmişti)." "Madame Verdurin'in her sözü benim için Tanrı kelamı gibidir. onu uğurlamak üzere kalkmış olan Mme Swann'a. pembe bir çalı gördüm. Kocanızın egzamasına hiç iyi gelmiyor olmalı. Yoksa fare de mi var?" "Yok canım." Ama . bir daha evinize gelemezdim." "Üstelik. "Mme de Crécy'nin evi sizin eve pek yakın sayılmaz. sizi görmek beni çok mutlu ediyor." derdi Patroniçe. (fazla konuşmaya cesaret edemezdi. iyi. bir espriydi. Odette'le konuşurken az kalsınla yetinmez. Hoşça kalın şekerim. daha neler!" "İyi. "Bunlar Japon çiçekleri. "Sevgili Mme Verdu rin başkalarının çiçeklerine her zaman pek iyi gözle bakmaz. Japonlar gibi düzenlemek gerekiyor o yüzden. Güzel kasımpatlarını arayıp bulmakta üstünüze yok Odette. yakında görüşürüz." diye cevap verirdi Mme Swann alçak sesle. Doğru olmadığına çok sevindim. çünkü benim fareden ödüm patlar. "Madame de Crécy demeye o kadar alışmışım ki. "Lemaître mi? Doğrusunu isterseniz. Kasımpatlarını düzenlemeyi bilmiyorsunuz. bu ücra semtte oturmaya korkmuyor musunuz? Ben olsam akşam eve dönerken rahat edemezdim. Mme Swann demeye alışamıyormuş gibi yapmak. "Odette. biliyorsunuz. Patroniçe kapıyı kapattıktan sonra. mahsus şaşırırdı. "Hangi çiçekçiyi kullanıyorsunuz Odette?" diye sorardı Mme Cottard. bir çılgınlık yaptım. Aman Tanrım! Mme Swann demeye hayat boyu alışamayacağım. Üstelik çok da rutubetli. gene şaşırıyordum az kalsın.benim için müthiş bir imkân. ama bu konuda kendisine katılmıyorum." Küçük kabilenin fazla zeki olmayan üyeleri için. bana öyle demişlerdi de." Sadece Mme Verdurin. geçen gün Lemaître'in dükkânının önünde iri." derdi Mme Cottard. Patroniçe'ye yönelik eleştiriler fazla uzamasın diye.

benim tek yetkili çiçekçim Debac'tır. "Hayır. zorlu. her zaman hoşa gitmeyi bilen insanlar gibi. İşte bu insanlardan biri olan Mme Bontemps.yormuş gibi görünmeden bir fazla çarşambayı nasıl araya sıkıştırabileceğini hesaplıyordu. Birlikte . paskalyadan önce kaç çarşamba olduğunu. demek onu Lachaume'la aldatıyorsunuz. üçüncü gecenin özellikle parlak geçeceği yolunda bir haber almamışlarsa bu sırayı bozmazlar. kendisine paranın değerini bilmediğini söylediğini anlatmakla yetindi. söyleyeceğim bunu kendisine!" diye cevap verirdi Odette." "Ya. Mme Verdurin'in. Bu sırada. "Ayrıca Lachaume gerçekten çok pahalı oldu. "ama doğrusunu söylemek gerekirse. isyan ettiğini. öte yandan. aslında kolay parlayan bir insan olmayan profesörün." "Benim de. boş vakti ve dışarı çıkma isteği varsa davet edildiği eve gitmeyi alışkanlık haline getirmemiş. ikinci ve dördüncü gecelerde boy gösterirler. bu tür insanlar ise. Verdurin'lere gitmek istemediğini yüz kere belirtmiş olan Mme Bontemps. kendini küçük kabileye oranla daha rahat hissettiği kendi evinde. örneğin birinci ve üçüncü geceden kendilerini mahrum eder. bir ev hanımı tarafından bir "dizi"ye çağrıldığında. ben fiyatlarını münasebetsiz buluyorum!" diye haykırırdı gülerek. fiyatı konusunda kesin bilgi vermeyip. en fazla kaç kere gidebileceğini hesaplamaktaydı. çarşamba toplantılarına davet edildiğine bayılmış. konuşmayı yönlendirmeye gayret ederdi. fiyatları çok yüksek. az aranılan insanlardandı. espri yapmaya. yokluklarının fark edileceğini umarak. "geçen defa maalesef mazeretleri olduğunu" ileri sürerler.terbiyesi müsaade etmediğinden. hiçbir toplantının kaçırılmamasını tercih ettiğini bilmiyordu. Lachaume'la kendisine ihanet ettiğim oluyor." derdi Mme Cottard.

" diye cevap verirdi. "ama birazcık daha oturayım. birazcık daha oturun. her şeyi Rebattet'den getirttiğinizi biliyorum. bir pasta tabağı uzatarak. bakıyorum kalkıyorsunuz. Madame Bontemps. Pötifurlar ve her tür şekerleme için genellikle Bourbonneux'ye başvuruyorum. "Aa. nec plus ultra." "Aksine çok lezzetli görünüyor. "zaten sizde yiyecek sıkıntısı asla çekilmez. "Biliyor musunuz. hiç akıllı değilimdir ben. sizin gibi akıllı bir kadınla sohbet etmek çok hoşuma gidiyor.döneceği Mme Cottard'ın kendisine bazı bilgiler vereceğini umuyordu. Gerçekten canınız çekmiyor mu?" diye eklerdi Mme Swann. böyle kaçma belirtisi göstermeniz çok kötü bir şey.. Sahi almaz mısınız?" "Sonra akşam yemeği yiyemem. Doğrusunu isterseniz ben daha eklektik hareket ediyorum. Büyük şapkaların moda olduğunu biliyorum elbette. Mme Bontemps." diye cevap verirdi Mme Cottard.26" "Ama bunlar evde yapıldı. Ama dondurma denen şeyi hiç bilmediklerini kabul ediyorum. Geçen perşembe gelmeyişinizi telafi etmek zorundasınız. Pek matah görünmüyorlar ama bir tadın. Bavyera kreması konusunda Rebattet tek isim. ama Mme Trombert'in şapkası hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Yine de bu biraz abartılı değil miydi? Üstelik geçen gün bana geldiğinde taktığı şapkanın yanında bugünkü minicik kalırdı. Hadi. İmalatını sormama hiç gerek yok. nasıl bulacaksınız bakalım. şu ufaklar hiç fena değil." "Yok canım." derdi Odette. böylesinin 26 en üstün . Dondurmanın her türlüsü. Herhalde yemekten önce bir ziyaret daha yapacak değilsiniz." "Beni münasebetsiz bulacaksınız Odette.. biliyor musunuz. Kocamın deyişiyle.

kim ne dese inanırım. Ben bu konuda tecrübeliyim." derdi prens. Siz söyleyin beyefendi.' İşte hanımefendi. "ben aslında her şeye şaşıran. "Aslında safın tekiyimdir. evet. resmî sosyeteye ne demeli? Size bir örnek vereyim hanımefendi: Daha bir hafta önce. "çarşamba günü evinde kimler olacak. "O zaman giyim kuşam dışında tek laf etmeyi bilmeyen bütün o bakan hanımlarına. başlangıçta çok acı çekmiş olduğunu ima ederdi. 'Doğru mu duydum acaba?' diyordum. Folies-Bergere'in son revüsü." derdi bana dönerek.doğru olduğunu düşünerek. Ne dedi biliyor musunuz? 'Lohengrin mi? Aa. ben de kendi kendime. önyargılarla dolu. ne yaparsınız. "insan böyle damdan düşer gibi." Böylece. olmadık şeyi dert edinirim. herkes gülmekten katılıyormuş diye duydum. "Kulaklarım beni yanıltmış olmalı. bu fırsatı kaçırmayarak. ancak hazırcevap değildi. kendi köşesinde yaşayan." derdi Mme Bontemps Mme Cottard'a. Bende de biraz tuhaflık vardır. Bu arada "hiç akıllı değilimdir" sözlerini duyan Agrigento Prensi itiraz etmeyi görev bilirdi." "Mme Verdurin'den söz açılmışken. bıçağı gırtlağımıza dayayıverir. Mme Verdurin'in âdetidir. Kadına bir tokat atmak geçti içimden." "Yok canım." Sonra Charlus Baronu'ndan haber sorardı: "Sevgili baronu gördünüz mü?" "Siz mi cahilsiniz!" diye haykırırdı Mme Bontemps." derdi Odette. biliyor . eğitim bakanının karısına Lohengrin'den söz ettim. bir yandan kendine ait bir hayat süren ve karısını aldatan Swann gibi bir erkekle evlendiği için. insan böyle şeyler duyunca tepesi atıyor. hiç hazırlıksız imtihana çekilince biraz ters cevap vermesi hoşgörülebilir. "Siz mi akıllı değilsiniz!" "Gerçekten. "haklı değil miyim?" "Biliyor musunuz." derdi Mme Cottard. "Daha neler!" diye haykırırdı Mme Bontemps. özellikle de çok cahil bir küçük burjuvayımdır. inanın. doğru söylüyorum.

o kadın beni hep korkutmuştur." derdi Odette." Ne var ki bu sözler gerçeği pek yansıtmasa gerekti.. Tek başıma gitmeye çekini.. bağımsızlıklarını kaybedince. insanın gözden düştüğünü kabul etmesi. bilmem neden. kültürlerinin ve hatta . genellikle doğru orantılı değil de. benim en çok hoşuma gidecek olan bu. Bir sonraki çarşamba. Yine de sizi gayet iyi anlıyorum. akşam yemeğini bizimle yemeye ne dersiniz? Sonra da birlikte Madame Verdurin'e gideriz." diye cevap verirdi Mme Cottard. temas kuruldu mu. Swann'ın Mme Bontemps'ı sevimli bulduğuna bakılırsa. tıpkı halklar gibi. hoşlanmaya razı olduğu kişilerin hem zekâları. şimdi hatırladım. Aslında çok misafirperverdir. Eğer bu doğruysa. "Biz son çarşamba şöyle bir uğrarız. Ama Patroniçe'nin de dediği gibi.musunuz?." Fakat Mme Bontemps bu erteleme teklifini pek cazip bulmamış gibiydi." derdi Mme Bontemps Mme Swann'a. biz yine de üçümüz bir arada sohbet ederiz.. çünkü Mme Bontemps sormaya devam ederdi: "Bir sonraki çarşamba kimler olur dersiniz? Neler yapılır? Çok kalabalık olmasa bari. "Yemekten sonra hep birlikte Verdurin yaparız. isterse Patroniçe bana dik dik bakıp bir daha davet etmesin. gelecek çarşambaya sözümüz vardı.. Bir salonun manevi değeriyle şıklığı. Ne yaparsınız. "Mme Verdurin'in sizi korkutan yanı." "Ben size sebebini söyleyeyim. hem de başka özellikleri konusunda müşkülpesentlikten vazgeçmesi sonucunu doğurmaktadır.. Aa. insanların da.yorum. öyle görünüyor ki." "Akşam yemeğine siz de katılabilirsiniz. yabancı bir çevrede ilk kez bulunmak pek hoş bir duygu değildir. herkesin Madame Swann kadar güzel bir sesi olamaz." "Ben katiyen gidemem. sesidir. buzlar hemen çözülüverir. ters orantılı olsa bile. O zamana kadar beklemeye razıysanız.

belki düşük nitelikli. özgün dehaların dostluğuna tercih ettiği yaştır. kendisini bu yönde teşvik eden sözleri beğenme eğilimini. dinleyen. kendi düşünme biçimini ve temayüllerini ifade eden." "Korkutmaz olur . ona bilmediği ve hem iltifattan. Bu hoşgörünün et kilerinden biri de insanın. neşeli ve meraklı bir ışıltıyla sorardı: "Nedir bu tutkusu hanımefendi?" Mme Cottard sadelikle cevap verirdi: "Kitap okumak. her konuda ölçülüdür. en zeki bulduğu yaştır. sadece düşesleri misafir etmenin abes olduğunu söylemesinden hoşlandığı (bir zamanlar Verdurin'lerde varacağı sonucun aksine. Mme Bontemps'ın. Odette'in kocası sıfatıyla. daha da artırmasıdır." "Ah. "Ah.. böylece âşığın veya metresin haz eğilimini hoş bir biçimde gıdıklayan kişiyi. esprili ve züppelikten uzak bir kadın olduğu sonucunu çıkardığı).. bir toplulukta. büyük bir sanatçının. belirli bir yaştan itibaren. bir koca için çok güvenlikli bir tutku!" diye haykırırdı Mme Bontemps. hem eğlenceden hoşlandığı için çabucak kavrayıverdiği hikâyeler anlatıp gülmekten "kırdığı" yaştı. "Demek doktor bey sizin gibi çiçek düşkünü değil. gözlerinde fesat. bilirsiniz. öğretisinin lafzından başka ortak noktası bulunmayan öğrencilerinin dostluğunu. aynı şekilde Swann'ın da. kendisini öven." Mme Bontemps. kocam çok ağırbaşlı bir kimsedir. bu yaş. ama iltifata hasredilmiş bir hayatı anlayabileceğini ve takdir edebileceğini bir cümleyle gösteren. "Doktor bir kitaba gömüldü mü kendinden geçer!" "Doğrusu bu sizi pek korkutmuyor olmalı hanımefendi. buradan Mme Bontemps'ın iyi kalpli.dillerinin de ortadan kaybolması gerekir. bir aşk uğruna yaşayan üstün nitelikli bir erkek veya kadının. öyle mi?" diye sorardı Mme Swann Mme Cottard'a. Her şeye rağmen bir tutkusu var. şeytanca bir kahkahayı bastırarak.

Aklıma gelmişken. Kalsam da bu bilinmedik zevkleri tatmayacağımı. kasımpatlarının parlak kılıfı altında gizlendiğini düşündüğüm kış-zevklerini tatmadan.mu! Gözleri için endişeleniyorum. haberiniz var mı. bir başka kaynaktan öğrendim. Zaten günümüzde insanlar. Bir arkadaşımın görümcesi. ben kaçıyorum. Telefon bana çok cazip geliyor. "Kapatıyoruz!" der gibi. daima hızla ayrılık anına varan saatlerin işlek yolunda değil de. önce gelip sizin kapınızı çalacağım. Evimde telefon olması hoşuma gitmez gibi geliyor bana. good bye!" derdi. sapmam . "Demek gerçekten gidiyorsunuz? Peki öyleyse. beni o götürecek. benim bilmediğim. O zevkler boy göstermediği halde Mme Swann'ın başka bir şey daha beklermiş gibi bir hali de olmazdı. Gördüğünüz gibi tam kaynak da gösteriyorum! Odalarda bile birer elektrik lambası ve ışığı süzecek birer abajur bulunacakmış. hizmetçilerin çayı götürmesine izin verirdi. evine telefon taktırmış! Evinden dışarı çıkmadan bir dükkâna sipariş verebiliyor! İtiraf etmeliyim ki. bir şey olursa. Yoksa bu zevkler. Madame Bontemps'ı da alıkoymayın. Mildé söyledi. beni bu zevklerden mahrum eden şeyin sadece hüznüm olmadığım hissederdim. Madame Verdurin'in yeni satın aldığı konak elektrikle aydınlatılacakmış? Kendi özel polisimden değil. Haydi Odette. pek hoş doğrusu!" Benim de. dünyada en son yenilik neyse onu istiyorlar mutlaka. eve dönmem gerekirdi. ama kendi evimden ziyade bir arkadaşımın evinde. mutlaka gitmem gerekiyor. İlk heyecan geçtikten sonra tam bir baş belası olsa gerek. Gidip kendisini aynı şekilde bulacağım Odette. Son olarak da bana. elektrikçinin kendisi. Çok hoş bir lüks tabii. sayenizde kocamdan geç döneceğim eve. bir gün gidip aletin önünde konuşma izni almak için resmen entrika çevirdim.

Ama öyle olacağını hissediyordum pekala. Ne var ki." diyordum kendi kendime. kendisi evde yokken annesini görmeye geldiğimi ve Mme Cottard'ın tekrar tekrar söylediği gibi. Gilberte'in ilk adımı atmayı bana bırakmış. "Mme Verdurin'in gönlünü ilk bakışta. Bunu. Ama kendi kendime.1 t gereken bir kestirme yol üzerinde mi bulunuyordu? En azından ziyaretim amacına ulaşmıştı. benim bu adımı atmadığımı görünce de. gelin yüz yüze. sanki onu hayat boyu bir daha görmemeye karar vermiş gibi söylemiştim. bundan sonrakini kabul edeceğim. reddettiğim son görüşme teklifi olacak. şu mektubu yazmak için yılbaşı bahanesini beklemiş olması umudu: "Ne oluyor? Size delice âşığım.) Gilberte. Benim durumumda. sevecenlikle söz ettiğimi. . kendisinden gerektiği gibi. çekilen acı. Mme Verdurin'in birine bu kadar yakınlık gösterdiğine daha önce hiç şahit olmamıştı. cesaret toplamak için koyduğum hedef. artık Gilberte'le bir arada bulunamayacağımı söylemiştim. birdenbire fethettiğimi" öğrenecekti. Ayrılığı gerçekleştirmeyi biraz kolaylaştırabilmek için." diye ekliyordu doktorun karısı. O sene yılbaşı özellikle sancılı geçti benim için. Şüphesiz insan mutsuzken. eğer mutsuzluğun sebebi. kesin bir ayrılık olarak canlandırmıyordum kafamda. kısa ve son bir gayretti. ("Herhalde yıldızlarınız barışıyor. geçmişle daha canlı bir karşılaştırmadan ibarettir. son zamanlarda benimle ilgili sıkıntısının bu olduğunu düşünüyordum. Gilberte. Mme Swann'a. birkaç günlük. "Bu. ama birbirimizi görmeden yaşamaktan aciz olmadığımı öğrenecekti. kelimelere dökülmemiş bir umut da ekleniyordu buna. yıldönümleri öyledir. bütün özel günler. Gilberte'e göndereceğim mektup da aynı doğrultuda kaleme alınacaktı. açıkça konuşalım. sevilen bir yakını kaybetmiş olmaksa.

sizi görmeden yaşamam mümkün değil. sevdiğimiz insana doğru yayılır. tehlike korkusundan. sevecenliğinin veya soğukluğunun farkına varmayacağım. ona kayıtsızlığına ilişkin de olsa . Hâlâ sevdiğimiz kişinin.tehlikeden değil." Yılın son günlerinden itibaren. Bu mektubu beklememem için. ama öyle olsun diye duyduğumuz arzu. bu düşünceleri ifade etme arzusu ve karmaşık bir ruhsal hayat atfederiz. sürekli uzatılabilecek bir mühletin. onda kendisini durduran.ve bazen halkları . suskunluğunun. bu türden ve bu kadar temelsiz bir güvendir. genelde insan da ölmeden önce. daha sonraki yıllarda. işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey. Gilberte'in dikkatinin. kendimizi de bunların ortasında. Belki değildi. İnsanları . gelecek yılbaşı günlerindeki hislerimi daha o yılbaşında. onu istemekten vazgeçmem yeterliydi. bir mektuba bel bağlayan âşığı ayakta tutan da. benim için artık var olmayan sorunlara çözüm aramanın aklımdan geçmeyeceği geçemeyeceği. ihtiyaç. yiğitliğe gerek olmadığı halde tehlikeye meydan okumalarına yol açar. aslında tehlike inancından koruyan bir nazarlıktır bu. hırsız yakalanmadan önce. aşk o kadar büyüktür ki. Oysa Gilberte'in içinde olup bitenleri hayal edebilmem için. ama aynı zamanda sürekli bir dikkatin nesnesi olarak görürüz. bize karşı ne kadar kayıtsız olduğunu bildiğimiz halde. Asker vurulmadan önce. bir bütün olarak içimize sığmaz. bizi . Bir barışmaya. buna inanmamız için yeterlidir.bir dizi düşünce. kendisine bağışlanacağına inanır. kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. böyle bir mektup muhtemel gelmeye başladı bana. bazı durumlarda. önceden sezebilmem gerekirdi. Sevdiğimiz zaman. belki sürekli bir nefretin. başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur.

büyülemesinin sebebiyse. Ani bir barışma ihtimali. elinde yedeği olmadan morfin ampulünü boşaltan bir hasta gibi acı çekmeye başladım. Gilberte'in hayalini bana yaklaştırmış. mektup veya gazete okumadan yatarlarsa yavaş yavaş sakinleşecekleri konusunda kendilerine teminat veren kişilere inanamazlar. kendisinden bir yeniyıl tebriği geleceği umudunu beslemiş olmamdı. Yeni bir umut edinmeye vakit bulamadan bu umudum tükenince.gidişten daha fazla etkilemesinin. her tekrarlanışında. kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir. henüz denemeye başlamadıkları için. Daha sonraki günlerde çok ağladım. Geç atılmış veya o sırada postadaki yığılma yüzünden gecikmiş bazı yeniyıl tebrikleri de aldığım için. boyutlarını kavrayamadığımız şeyi. giderek daha az da olsa. bana karşı davranışlarının. zıtlıklardan meydana gelir . O zaman. Nevrozlu hastalar. ona yakın olma beklentisinin. onun görüntüsünün.nihayet bir mektup alacağım umudu. Gilberte'in mektubu gelmedi. vazgeçmenin iyileştirici gücüne inanamazlar. Gilberte'ten vazgeçtiğimde zannettiğim kadar samimi olmadığımdan. 3 ve 4 Ocak'ta. çarpıntılarım kesildi. tevekkülü yok etmişti. Ama belki de bu iki açıklama birbirini dışlamıyor. bende bir zamanlar uyandırdığı heyecanları canlandırmıştı içimde. Kalp çarpıntılarımın aşırı şiddetlenmesi yüzünden bana verilen kafein azaltılınca. Bu düzenin. Gilberte'le bozuştuğumuzda hissettiğim. Aynı şekilde âşıklar da. beklemeye devam ediyordum. . zıt bir durumun ortasından baktıkları. Şüphesiz bunun sebebi. sinirlerini azdırmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünürler. çünkü bazen bir tek his. 1 Ocak günü saat başları bir bir çaldı.

bilerek. birlikte yaşadıkları kadına kesbettikleri fiziksel alışkanlıktır) içildikten çok uzun süre sonra Tristan'ı Isolde'ye hâlâ bağlayan aşk iksirine benziyordu. zehrin içilmesinin. Gilberte'i seven benliğimi. onda değil. artık . mutlaka bir başka kadını seveceğim ve onu arzulamakla. Ne var ki. Bu kederin belki de en zalim yanı. bir yılbaşı tebriği umutlarım söndükten. onu beklemekle geçireceğim uzun saatlerin bir saniyesini bile. sabırla yaratmış olmamdı. ağır ağır. kendisinin de pişman olacağını ve o zaman beni görmek için yapacağı girişimlerin.tık görmeyişimin veya görürsem aynı keyifsiz halde göreceğim düşüncesinin yarattığı acıya bağladığım iç daralması. yaratmış olmasa bile şiddetlendirdiği kederin gelişmesini durdurmadı. şimdiki gibi kendisini fazla seveceğim için değil.arkadaşımı ar. onu bizzat benim. Önem verdiğim tek şeyi. biraz da kafeine mi bağlıydı acaba diye düşündüm. acımasızca. Ne var ki. kendimde bir ilgisizlik yaratmaktaydım. isteyerek. acımasızca öldürmeye dört elle sarılmıştım. bunun gelecekteki sonuçları konusunda da keskin bir görüşe sahiptim. ocak ayının ortasına yaklaştığımızda. bugünküler kadar boşuna olacağını da biliyordum. âşıkların en zalim manevi acılarının sebebi çoğu kez. yavaş yavaş. hayal kırıklığının ardından gelen yeni acı da yatıştıktan sonra. Çünkü kafe inin azaltılmasının neredeyse anında yarattığı fiziksel iyileşme. yalnız bir süre sonra Gilberte'i artık sevmeyeceğimi değil. hayal gücümün o sırada yanlış yorumladığı acılarımın temelinde bu ilaç yatıyor idiyse de. arkadaşımla ayrılığımı uzatmakla. nihayet aynı sonuca varacak şekilde. yılbaşı öncesi kederim yeniden başladı. sadece o sırada yaptıklarım konusunda değil. (bunda şaşılacak bir şey yoktur. Gilberte'le ilişkimi imkânsız hale getirmeye uğraşan bendim.

onun benim için neler ifade ettiğini çok daha fazla hissediyordum). Gilberte yardımıma koşmaz ve gelecekteki . benim için çok iticiydi. bu aşkın o insanın ismini taşımadığını. o anda.bana hiçbir şey ifade etmeyecek olan Gilberte'e ayıramayacağım için. Artık Gilberte'i sevmeyeceğim. hatta geçmişte de ona değil. ıstırabımın yardımıyla tahmin ettiğim bu geleceğin yavaş yavaş oluşacağı konusunda. sevmediğimiz zaman ise. bir gün aynı duyguları bir başkasına besleyeceğim düşüncesi. Şüphesiz. sevdiğimiz zaman. dolayısıyla bilmediğimizdendir. kendisini bir daha görmemeye kararlı olduğuma. bunlara da artık ihtimal kalmadığına göre) Gilberte'i kaybetmiştim ve daha da çok seviyordum (bütün öğleden sonralarını mı keyfimce Gilberte'le geçirdiğim. aşkımı ve ıstırabımı da elimden alıyordu. Gilberte'in yanısıra. ağlayarak Gilberte'in ne olduğunu kavramaya çalıştığım ve özel olarak Gilberte'e ait ol madıklarını. aşkın çelişkisini filozofça. Buradan yola çıkarsak . çünkü bu düşünce. şu veya bu kadının payına düşeceklerini kabullenmek zorunda olduğum aşkımı ve ıstırabımı. arkadaşlığımızı hiçbir şeyin tehdit etmediğini sandığım önceki yıla oranla. başkasına yönelmiş olabileceğini hissederiz. boşuna olacaktı. olduğu gibi kabul edebiliyorsak. Gilberte'i uyarmaya vakit vardı kuşkusuz. eğer kendisi. o anda (resmen bir açıklama istemediği. gelecekte bir başkasına yönelebileceğini.en azından o zaman öyle düşünüyordum insanlardan daima kopuğuzdur. çünkü bu konulardaki bilgi kesintilidir ve hissin fiziki varlığından daha uzun ömürlü değildir. hayalimde henüz açık seçik canlandıramasam da. rahat rahat söz edebildiğimiz bu aşkı o sırada hissetmediğimizden. er geç. açıkça aşkını ilan etmediği takdirde. hiç kuşku yok ki.

Gilberte'in gözündeyse herhalde pek etkileyici olmazdı. ancak yollarından saparak varabileceklerdi. kaçınılmazdı. arkadaşıma ulaşmak için bir kataraktın oynar perdesini aşmak zorundaymışlar gibi. yurtdışına göçmeden önce bizi ziyaret etmek istediğini belirten mektubu gibi. bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir. Konuşurken daima. karşı öğretinin müridini hain kabul etmiş olan siyasi rakip. Gilberte'e şu sözleri yazma veya gidip söyleme noktasına. vardıklarında tanınmaz olacak. önümüzde bizi bekleyen zevkler olduğu için. bu gelecek. Sözlerim Gilberte'e. bizi seven sıkıcı kadınların ziyaretlerini reddettiğimiz gibi. Zaten Gilberte'le konuşsam da beni işitmeyecekti. çünkü Gilberte'i seviyordum. bütün itirazlara ve delillere rağmen. kendine doğrudan bir yol açmaz. karşı koyulmaz bir açıklıkla donatılmış değildir. bu. O zaman. Aynı nitelikte bir gerçeğin bu kelime lerde oluşabilmesi için. Sizi sonuncu görüşüm olacak bu. attığım sonuncu adımdır. bu sonuncu ziyareti de reddederiz. gülünç bir ses çıkaracak. hissettirdiğimiz tutkular daraltır. nefret ettiği inancı paylaşmaya . Yakında artık sizi sevmeyeceğim!" Ama ne faydası olacaktı? Benim. Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir. tıpkı bir arkadaşımızın. epeyce vakit geçmesi gerekir. alışkanlıksa doldurur. Kelimelere yüklediğimiz gerçek. kaç kere geldim: "Dikkat edin. zihnimiz olduğunu düşünürüz. kesin kararımı verdim. Gilberte haricinde her şeye karşı gösterdiğim kayıtsızlığı o bana gösteriyor diye Gilberte'e ne hakla sitem edebilirdim? Sonuncu görüşüm! Bana bu muazzam bir şey gibi görünüyordu. hiçbir anlam taşımayacaklardı. dinleyenin kulaklarımız.kayıtsızlığımı daha filizlenmeden. kaynağında kurutmazsa. pek yakında olmasa bile. kendimi bu konuda suçlu hissetmeden.

benden söz ettiler. ne yaparsa yapsın. Yine de. ancak. boş yere bu inancı yaymaya çalışmış olan mürit. kendisine. Aynı şekilde aşkta da. de Norpois'nın. ama bir yararı olmayacaktır. benim ricam üzerine konuşuyorlarmış hissini verecek şekilde. evet. işte bu aşkın yardımıyla. beni görmekten duyduğu sıkıntı artacaktı.başlar. ne var ki artık çok geç olduğundan. o sürekli birbi rini izleyen tutarsız ruh halleri sayesinde. umutsuzluğa düşürdükleri erkek tarafından. onların gözünde. dışarıdan yıkılamaz. benim yaptığım bütün fedakârlığı boşa çıkardığını. hatta annemin. ama benim için vazgeçilmez olmadığını da kendisine kanıtlamış olurdum. Aslında şu da doğrudur ki. O zaman. aradan yeterince zaman geçtikten sonra böyle bir uyarıyı Gilberte'e yazılı veya sözlü olarak iletebilirdim belki. bir başka taraftan gelen. yazarın haberi olmayacaktır. onun içimde yarattığı. Ne yazık ki bazı insanlar iyi veya kötü niyetle. birdenbire. ancak o artık bu engellerle ilgilenmediğinde. sanki artık kenarda durmaktan vazgeçmişim gibi bir izlenim yaratarak çekimserliğimin . artık bağlılığını kaybetmiştir. sevmeyen kadının içinde etkisini gösteren bir işleyişin sonucunda. bundan. bir zamanlar nafile yüklenilen bu engeller yıkılacak. hayranlarının yüksek sesle okudukları. zannettiğinden de fazla olduğu sonucunu çıkaracak. beceriksizce sözlerle. ona olan aşkımın ve ihtiyacımın. Gilberte'e gidip gelecekteki kayıtsızlığımı ve bunu önlemenin yolunu haber verseydim. engeller. mükemmeliyetinin kanıtlarını kendi içinde taşıyan. o zaman Gilberte benim için eskisi kadar vazgeçilmez olmaktan çıkardı. ama dinleyenlere saçma veya vasat gelen şaheseri. ben bu aşkın sonunu. hatta ve hatta M. bu dinleyenler de şaheser ilan edecekler. Gilberte'ten çok daha iyi kestirebiliyordum. Cottard'ın.

sırf konuşmuş olmak için. münasebetsiz Cottard'lara kızdığımız gibi kızmayız. hemen her ziyaretimde beni kızıyla çaya davet edip doğrudan Gilberte'e cevap vermemi söylediğinden. Vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil. dolayısıyla geçersiz kılındığı için. o kadar zevk almazdım. Evet. çifte bir sıkıntı duyuyordum. bu mektuplarımda. benim haberim olmadan kesintiye uğratıldığı. her defasında baştan başlamak zorunda kalıyordu. çünkü bunların ikincisi sevdiğimiz kişidir. aşkımızın tahrip olmasında. Bir kere. Mme Swann. Gilberte'e sık sık yazıyordum. zahmetli ve verimli feragatim. o uğursuz vazifenin yerine getirilmesinde onların oynadığı rol. sadece oluk oluk akan gözyaşlarıma en yumuşak yatağı açmaya çalışıyordum. tam düzeleceği anda her şeyi bozmayı âdet edinmiş iki kişinin rolüyle kıyaslanamayacak kadar azdır.meyvelerini berbat ettiğini her öğrenişimde. bazen biz onların yanında kendimizi alamayıp konuşmuş olduğumuz için ve (bizim gibi) boşboğaz olduklarından yaptıkları ve sırası geldiğinde bize onca acıya mal olan boş gevezeliklerine lanet ediyordum. can sıkıcı bir şekilde. Çünkü özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil. birincisiyse kendimiz. İnsanların çoğu kez bir zarar verme veya yarar sağlama niyeti bile gütmeden. Ancak. biri aşırı. ertesi günkü randevu imkânlarını hazırlamaya harcar. artık beni ağırbaşlılıkla bir kenara çekilmiş olarak değil. insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil. tatmin etmeye çalışır. diğeri de kötülükten. Üstüne üstlük. bana öyle geliyordu ki. bu iki kişiye. iyilikten. Bununla birlikte. onu ikna edebilecek cümleleri seçmiyor. yok yere. . onun tenezzül etmediği bir görüşme koparmak için gizli gizli dolaplar çevirir halde düşünen Gilberte'i görsem de.

"Sizi herhalde bir daha görmeyeceğim. benimkine benzer sahte bir kayıtsızlık olduğu varsayımı bile. şöyle cevap verecekti bana: "Nasıl olur. geriye dönüp o sırada yazmakta olduğum mektubun kesinlikle samimi olmadığını ona söylediğimde. bunun zevkini tanıyordum. yazarken beni ağlatıyordu. belki . ne yazık ki o gün geldiğinde. kararımın acımasızlığını azaltıyordu. o kadar zor olmadığını görüyorum. kendisine yaptığım son ziyarette iddia ettiği gibi beni sevdiği. çünkü inanmayı isteyeceğim şeyi değil. kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. yavaş yavaş." diye yazıyordum. bu sözler. gerçekte olacakları ifade ettiklerini hissediyordum. Gilberte'in sahte zannedebileceği bir soğukluktan kaçınmaya devam ediyordum. bunu söylerken. Ağlıyordum. sadece kendisi için konuşur. Heyhat. aslında kıskançlıkla karışık bir alınganlık. Bana öyle geliyordu ki. Pek de muhtemel olmayan bir varsayım bile. artık birbirimizi unuttuğumuzda." de diyordum. birkaç yıl sonra. ama onun yanında olma mutluluğunu. bir gün gözüne hoş görünme ihtimali uğruna feda edecek cesareti buluyor. Söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler. "Mümkün olamayacağını zannetmiştim. o mektubun beni nasıl ağlattığını bir bilseydiniz!" Annesine yaptığım ziyaretten eve döner dönmez yazmaya başladığım mektubu kaleme alırken. görüşmeyi nasıl istediğimi. benim bıkılmış bir kişinin yanında duyulan sıkıntı sandığım şeyin. artık görmek istemeyeceğim noktaya gelecektim. onu bir daha görmemiş olmanın sayesinde. ona hoş görünmek benim umurumda olmayacaktı. şu anda da.bu kederin sebebi olan kişiye. siz beni seviyor muydunuz? Benim o mektubu nasıl beklediğimi. Bir dahaki randevu teklifine de bu seferki gibi boyun eğmeme cesaretini bulacak ve reddede reddede.

Odette'in La Pérouse Sokağı'ndaki eski evinden kimi eşyaları. içinde barındırdığı hüzünle ve Gilberte'in beni sevdiğini hayal etmenin zevkiyle.bütün bu eşyalar. tek tük de olsa. özellikle değerli maddelerden yapılmış hayvanlarını. salonda dikkatini çeken yeni eşyalar. fetişlerini görebilirdi. çünkü birkaç yıl önce "şık" bulduğu şeyleri belirtiyordu tam olarak . "Küçük teftiş"ini yapmış. XV.bu kelime kendisine yeni ufuklar açmıştı. ben kızma yazacaklarımı düşünüyorduysam. mektubuma devam etmeye itiyordu beni. sırayla emekliye ayrılmışlardı. son "alım"lar konusunda Mme Swann'ı kutlamayı ihmal etmemişti. zevk sahibi bir erkeğin vazgeçmesini öğütlediği. Mme Swann'ın "çay"ı sona erdiğinde. çok saygı duyduğu bir dostundan "sakil" kelimesini öğrenince . şöminelerin üzerine serpilmiş kartondan Louis altınları başı çekmişti). yüzyılın istilası karşısında giderek gerilemekteydi. Kendisine en sık rastladığımız ve "Evet. kendisinden ayrıldığım sırada. çok sayıda Giroux şekerliği ve taçlı mektup kâğıdı gibi (Swann'la tanışmadan çok önceleri. epey vakit . Mme Cottard giderken bambaşka türden düşünceler geçiriyordu kafasından. burayı çok seviyorum. Zaten Mme Swann'ın bir müddet sonra sahip olduğu beyaz salonlara taban tabana zıt. tıpkı kasımpatlarına dayanak vazifesi gören yaldızlı kafes. doluşturduğu yastıkların üzerinde. Ne var ki Mme Swann. Louis buketleri bulunuyordu. ben daha "rahat" edeyim diye Mme Swann'ın arkama yığdığı. duvarları hâlâ koyu renklere boyanmış odaların sanatçılara özgü dağınıklığı atölyelerinkini andıran karışıklığında Uzakdoğu. Ayrıca bu salonda.tam da bu yanlış anlaşılmayı gerçekleştirmekte olduğum düşüncesi. eskisi gibi Çin ejderhaları değil. XVIII.

. belki bir kitap. Mona Lisa'nın yanmasına. bu sabahlıkları bir çerçeve gibi dekoratif görmekten çok. "Çok hoş. göğsündeki çiçekli köpükleri okşarcasına. öyle bir rahatlıkla. son derece kibar ve yumuşak bir efendi olan Swann da. Saksonya porselenleriyle çevrili olurdu (ismini İngiliz telaffuzuyla söylediği bu tür porselenleri çok seviyor. açık renk. Zaten birtakım bayağılıkları açıkça görmek. tanıdığı "ziyadesiyle" insanın yanmasından çok daha fazla üzüleceğini söylerdi sık sık. Bu teorileri 27 yürüyüş. bir şeyler yapmaktan hoşlanan. karısının bu davranışından rahatsız olmayıp onun yanında yer alıyordu. burada çalışıyorum. sevgi bu bayağılıkları sevimli gösterir. cahil hizmetkârlar onlara dokunurken ödü patlıyor. boş oturmayı sevmeyen kadınlar yazmayı zevk edinmekteydiler).geçiriyorum burada. derin nefes alarak sabahlığının içinde salınır. tııfr ve footing27 gibi." diye söz ettiği odada (çalışmasının ne olduğunu belirtmezdi. aksine. Odette artık yakınlarını Japon sabahlıklarından ziyade. şatafatlı eşyalar arasında yaşamam mümkün değil. sereserpe yayılır. Bir zamanlar porselenden garip heykellerinin ve büyük vazolarının üzerine titrediğinden çok daha fazla özen gösteriyordu bu porselenlere. köpüğümsü ipek Watteau sabahlıklar içinde ağırlıyordu. Saksonya porseleni çiçeklerine benziyor." diyordu). düşmanca. her şey için. kendisine yaşattıkları korkunun acısını öfkeyle çıkar tıyordu. görünümünün gerekleri ve vücut bakımının incelikleri için şart kabul ediyormuş hissini verirdi. sevgiyi hiçbir şekilde azaltmaz. Ekmekten vazgeçmenin kendisi için sanat ve temizlikten vazgeçmekten çok daha kolay olduğunu. oynardı ki. teni tazelenmişçesine. belki bir resimdi.

çizilmiş kaşlar. şimdi yaygınlık kazanmış gibiydi. Mme Swann'ın güneşi olduğu küçük evrende yer alan herkes. kendisini uzun zamandır görmemiş olsa. daha sağlıklı olduğundan. öyle ki. onca zaman . Mme de Crecy'yle arkadaşlık etmiş olan diğer herkes de. erkeklerin dostluğunu kadınlarınkine tercih ederdi. değişmez bir "kişilik". modaya uyarak düzleştirdiği saçlarının. çok kibar bir kadındır. kendisini de tanımakta güçlük çekerdi. öte yandan da. Onları ustalıkla savunur. Mme Swann. nihayet kendine ait bir görünüm. daha dinlenmiş görünmesi.o yüz hatları ki. erkeklerin nezdinde kendilerini zararlı çıkaracak kusurlarına dikkat çekerdi: kalın bilekler. hızlı kavrayışı nedeniyle. onun başka yerlerde. Odette'teki değişikliğin bir başka sebebi de. ölümsüz bir gençlik gibi. ömrünün ortasına geldiğinde. kadınları eleştirdiğinde. tüylü bacaklar. imla hataları. pembe bir pudrayla canlılık kazandırdığı yüzüne bir genişlik katmasıydı.arkadaşlarına tutarsız görünür. Mme Cottard da. Ancak. kötü bir koku. emin olun derdi. bozuk bir cilt. daima bir yosma olarak eleştirir. özellikle mutsuz olanlara. Odette'in yalnızca salonunun döşenişini değil. "Kendisine haksızlık ediliyor. bağlantısız yüz hatlarına uygulamış olmasıydı . ama onların nezdinde üstün nitelikli bir kadın sayılmasını ve Belçika ortaelçisinin haftada bir kere kendisim ziyaret etmesini sağlardı. çok şaşırırdı. Bir zamanlar kendisine hoşgörü ve nezaket göstermiş kadınlara ise. eskiden fazlasıyla çıkık görünen gözleri ve profili. mesela Verdurin'lerde aptal yerine konduğunu öğrense. daha huzurlu> daha dinç. daha sevecen davranırdı. Yıllar öncesine göre o kadar genç görünüyordu ki! Şüphesiz bunun sebebi bir yandan şişmanlamış olması. bir "güzellik türü" keşfetmiş ya da icat etmiş ve bu sabit görünümü.

ama kendisinin bir kadın olarak kusur diye gördüğü özellikleri ortaya çıkarmaya değil. tenin tesadüfî ve güçsüz kaprislerine terk edilmiş. iyi kötü dağınık. mutlu siluetini ve çehresini ortaya çıkardığı o güzel fotoğrafları yerine. harikulade bir doğu işi eşarp almıştı. farklı bir anlayışa sadık kalarak veya geri dönerek. bir ressamın gözünde belki onun "kişiliği" olan. daha Botticelli tarzı bir zarafet buluyordu şüphesiz. Ancak Swann. gizlemeye çalışan Odette ise. basit bir fotoğrafı dururdu. peygamberçiçekleriyle. kendisinde beğenmediği. kutsal kitaba "Magnificat" kelimesini yazmak üzere. bir an için. elbisesi ve şapkası nasıl olursa olsun. yıllar geçmişçesine geçici bir ihtiyarlığa bürünerek. şekilsiz ve sevimli bir çehre çizmişlerdi.boyunca. Ama Mme Swann kullanmak istemiyordu. Yalnız bir keresinde. "İlkbahar"daki Flora'yı örnek alarak. Bazı akşamlar. Swann'ın odasında. mavili pembeli. unutmabenilerle. Mme Swann yorgunken. yorgun hatlı. dalgınlıkla yaptığı el hareketi. aynı esrarlı ve muzaffer ifadenin. Aslında karısında hâlâ bir Botticelli görmekten hoşlanıyordu. dalgın bakışlı. ruh haline ve ifadesine göre. eski tip. gündelik. bu ressamın adını bile işitmek istemiyordu. çançiçekleriyle kaplı bir tuvalet ısmarlamasına izin vermişti. yürümekle durmak arasında asılı kalmış ince uzun. biraz sıkıntılı hareketinin . "Şükran İlahisi Madonnası"nın eşarbının tıpatıp aynısı olduğu için. karısının şimdi çekilen. en ufak bir yorgunlukta. Kocasının tersine. Swann usulca karısının ellerine dikkatimi çekerdi: Mme Swann'ın farkında olmadan. gidermeye. kocasının kendisi için. genç kadında. Swann. Madonna'nın. meleğin uzattığı hokkaya kalemini batırırkenki işlek. papatyalarla. Odette' in henüz bulmadığı gençliğiyle güzelliğinin eksik olduğu.

yenilerin arasında korumak istemiş ve bunu becermişti. bükülmesine bırakmışlardı. denizkızının denizi dalgalandırdığı gibi ipeği titreştiren. bulutsu sarmalamasından artık sıyrılarak düzenli ve yaşayan bir şekil olarak ortaya çıktıktan sonra. "Saçak"ların düşey çizgisi ve kırmaların eğrisi. eskimiş modaların sonu gelmez karmaşasından. Fakat Mme Swann yine de bu eski modaların bazılarından bir kalıntıyı. Mme Swann'ı genellikle şık bir sabahlık içinde bulurdum. beli geçen ve balenlerle sertleştirilmiş bu fırfırlı korsajlar. Gilberte'in arkadaşlarıyla tiyatroda olduğunu kesin olarak bildiğimde. bütün bedenini çevreleyen bir "çizgi". ince pamukluya insanca bir görünüm veren bedenin. hem de kumaşların kusurlarını gidermeyi beceriyordu. Odette'in vücudu artık tek bir siluet arzediyordu. koyu tonlardaki. uzun kesitlerle hem tenin. öğrenirse hemen vazgeçer. çıkışlarını. kafeslerini. kırmızı veya turuncu eteğini. ideal çizginin şurasında burasında gereksiz kıvrımlarla yanıldığı yerlerde. Ama hemen ardından eklerdi: "Sakın kendisine söylemeyin. suni girişlerini. Bazı çalışamadığım akşamlar. vücut yapısının. herhangi bir bireyselliğin birbirine bağlamadığı. ." Swann'ın. Korkunç "kalça yastıkları" ve beli fırfırlı korsajlar ortadan kalkmıştı. uyumsuz parçalardan oluşmuş havası vermişti. Botticelli'ye özgü hüzünlü ahengi yakalamaya çalıştığı bu irade dışı gevşeme anlarının haricinde. haber vermeden annesiyle babasını ziyarete gider. karmaşık dağınıklığını terk etmiş. artık moda olmadıkları için adeta özel bir anlam taşıyan o güzel. yerlerini bedenin. cüretli bir çizgiyle tabiatın sapmalarını düzeltmeyi.nu takip ediyordu. onca zaman boyunca Odette'e bir takma göbek eklemiş.aynısıydı. kadının konturu. eski modaların engebeli yollarını. ama aynı zamanda.

" diyeceklerdi. belki de bu kadına has bir giyim özelliği. gereksizlikleri yüzünden. Acclimatation Parkı'na gittiğimizde. . arasıra görünen devrik kenarlarına benziyordu. İlkbaharın henüz soğuk günlerinden birinde. somut biçimin ardında. terzisi veya şapkacısı tarafından fiilen uygulanmış olmayan bu eski biçimler. ama tonlarını iyice yumuşatarak (kırmızı pembe olmuştu.eski zamanların volanlarını hatırlatan. kenarları hafif tırtıklı olanlarını tercih ettiği yeleklerin. bir uygarlığın nazik. gizli bir geleneğin güçlendirdiği güzel bir üslupta olduğu gibi. geniş bir bant. yürüdükçe ne kadar ısındığına bağlı olarak az veya çok araladığı ceketinin içindeki gömleğin testere kenarlı fırfırı. "Mme Swann bütün bir dönemi temsil eder. bağlantı yeri görünmeyecek şekilde bağlanmış . siyah dantelden.sadık kaldığı. çenesinin altında. lacivert de eflatun) neredeyse son yenilik olan güvercin boynu rengindeki taftalara benzettiği "ekose" fuları. kapalı bir ima. birkaç yıl önce giydiği. Farklı biçimleri üst üste koyan. sürekli akla gelir ve Mme Swann'ı bir tür asaletle sarmalarlardı . ister istemez. Sadece vücudunun rahatlığı için veya süslenmek için giyinmediği hissedilirdi.belki bu süsler. Kısa da olsa. bir müddet böyle dayanabilirse. benim Gilberte'le bozuşmamdan önce. hatta enseye inen uzun şapka kurdelelerine uzak. kıyafeti kendisini. belki geçmiş yılların saklanmış kalıntısı sebebiyle. kıyafetlerini anlamaya çalışan gençler. ajurlu. Mme Swann'ın giyiminde de. verevine boydan boya keserdi. yarar dışında bir amacı karşılarmış gibi göründüğünden. bazen anında gemlenmiş bir cepken eğilimi. en farklı kıyafetlerine bile aynı aile havasını verdiği için. artık kullanılmayan şapka kurdelelerini hatırlatıyordu. daha eski başka biçimlerin tamamlanmamış benzerliğini dolaştırır. canlı çarkı gibi sarardı. bu belirsiz yelek veya toka çağrışımları.

büyük fedakârlıkların tebessümüyle parlayan görünümüne bürünmüş gibiydi adeta. sanki birden lacivert kadifede bir kararlılık. bir batıl inanca cevap verirmiş.Genellikle çay davetlerini annesinin kabul gününde veren Gilberte'in evde olmadığı istisnai durumlarda. beyaz taftada bir uysallık belirmişti. yani Mme Swann'ın "Choufleury"sine gidebildiğim zamanlarda. elbisenin kendisinde. bu elbiselerin kesiminin cüretli sadeliği. krepdöşin. bir sırrı saklarmış. mineden dört yapraklı yoncaların. bazıları fay. göze görünsün diye. gümüş ve altın madalyonların. bir dalgınlık. aşırı bir ihtiyat ve kibarlık. kolun öne uzanışında. bu canlı elbiselere. bir faaliyet katardı. kestane biçimli topazların altında.aksi takdirde açıklanmaları mümkün olmazdı . vücuduna ve adeta günlere göre değişen renkteki kollarıyla aynı renkteki hareketlerine. kadife. ince zincirli yakutların. bir varoluş sebebi bulunmayan "süs"lerle karmaşıklaştırılması. bir gizlilik katıyordu.bir niyeti belirtirmiş. saten veya ipekli olan bu elbiseler. eski varlığını bir robada sürdüren öyle bir renkli desen. ölçülülüğüyle hoşa gitmeye çalışan bir sutaşı olurdu ki. Hiç şüphesiz. siyah krepdöşinin. Ama aynı zamanda. zarif bir hatırlatmanın titizliğiyle. bazıları tafta. pratik bir yararı. bir sevginin teminatıymış. çok uygundu. türkuvaz nazarlıkların. bir dileğin. sokak kıyafetleri gibi tasarlanmış olduğundan. tıpkı mücevherler gibi . bir . evinde geçirdiği o aylak öğleden sonraya bir zindelik. bir iyileşmenin. genellikle evde giydiği sabahlıklar gibi bol olmayıp. Mme Swann'ın hiç değilse gözlerinin etrafındaki halkalarda. bütün bunlar. parmak kemiklerinde hâlâ var olan hüzne uyan bir kayıtsızlık. hiçbir şeyi iliklemeyen ve çözülmesi imkânsız bir dizi minik saten düğme. onu güzel bir elbise içinde bulurdum. Çok sayıdaki safir uğurların.

" Mme Swann. kâh kollarda. Henri yırtmacı havası. Sevdiğimiz kişiyi bir daha hiç görmek istemediğimizi söylerken tam anlamıyla samimi değilizdir.aşkın veya bir bahis oyununun hatırasını korurmuş izlenimi yaratırlardı. siyah saten elbisede. şimdiki hayatın gerisinde. Bazen de. bir mecburiyet yüzünden bir süredir mahrum kalmışsa. "Onlar gibi süveter giymek için hiçbir mazeretim yok. heyecan ve azapların bitmiş olması na mutlaka bir değer verir. XV. Hiç şüphesiz. Bu direniş giderek daha az dokunuyordu bana. bir misafirini uğurlamaktan dönerken veya bir başka misafire ikram etmek için pasta tabağını alırken yanımdan geçtiği esnada beni biraz kenara çeker. Mme Swann'ın kişiliğinde tarihteki kimi kadın kahramanların veya roman kahramanlarının çekiciliğini yaşatırdı. bulanık bir hatırasını ima ederek. Louis "kafes"lerini hatırlatan hafif bir kabarıklık. kavuşacağımız günü düşünerek katlanabiliriz ancak. sürekli ertelenen bir birleşmeyi her gün hayal etmenin. omuz yakınında. konuşurdu: "Gilberte özellikle söylememi istedi. elbiseye belli belirsiz bir kostüm havası verir. 1830'ların kabarık omuzlarını. ama görmek istediğimizi söylesek de daha samimi olmayız. Kendisine bunu belirttiğimde. çok yakındaki. öte yandan. kâh eteğin alt kısmında. ne zamandır tadamadığı ve nihayet kavuştuğu huzura." derdi. ayrılığa. Sizi göreceğimden emin olmadığım için. çünkü insan kendine zarar veren zehri ne kadar severse sevsin. adeta geçmişin seçilemeyen. yarından sonra öğle yemeğine davetlisiniz. kısa olacağını umarak." Direnmeye devam ediyordum. korsajının lacivert kadifesindeki bir II. "Ben birçok hanım arkadaşım gibi golf oynamıyorum. salonun karışıklığında. gelmeseydiniz yazacaktım size. kıskançlığa yol açabilecek bir görüşmeden daha az sancılı .

hatta bulanık hatıralar bile. birbirini takip eden. bin kat tercih ederiz. Böyle bir ruhsal kopuş ve uzaklaşma kürünün zahmetli yanı. ayrılığın sebep olduğu dayanılmaz iç daralmasının sona ermesi değil. kesintiye ve (bir münasebetsiz işlerime karışmadığı sürece) zamanaşımına uğramayan. Hepimiz. onu görmediğim. Gilberte'le bozuştuğumuz ilk akşam. hesapsız derecede artmıştı. mutsuz aşk kadar ıstırap vermez. öyle ki. Artık günden güne geciktirdiğimiz şey. kaybedilmiş değil. sevdiğimiz kişiyi göreceğimiz haberi. . Azar azar. çünkü yakında iyileşmiş olacaktım. bir başka sebeple de giderek azalır. Alışkanlığın bir biçimi olan feragat. hayallerle keyfimizce tamamladığımız tatlı hatıraları. Gilberte'in gözünde bütün itibarıma kavuşmayı istiyordum. bu sakin ve hüzünlü günlerin her biri. beklenmedik şiddetlerine maruz kalacağımız bir varlıkla yüz yüze geleceğimiz. yeni soğukluklarına. çıkışı olmayan heyecanların korkulan tekrarıdır. artık sevmediğimiz zaman. kendime itiraf etmesem de. arzularımızın birçoğunu içine katarak istediğimiz kadar tatlı kılabileceğimiz bu hatıraları. bizde pek hoş olmayan bir sarsıntı yaratır. bazı güçlerin sürekli artmasına imkân tanır. bana öyle geliyordu ki. Yalnız. gerçek bir görüşmeye kat kat tercih ederiz. Gerçekte bizi sevmeyen kişinin. tek başımızayken. Belki boş yere kazanılmıştı. iyileştirmeyi hedeflediği. tercih ettiğim. İşte. o günden bugüne. o da. geciktirilmiş görüşmeye. unutmak. artık keyfimizin istediği kelimelerle konuşturamayacağımız. aksine bize ilan-ı aşk ettiği. Bendeki henüz epeyce kuvvetli olduğundan. bu sezdiğim unutuşun huzur veren dinginliğiydi.olduğunu da sezeriz. öyle ki. kederime karşı koyacak gücüm sıfıra yakınken. kazanılmış bir gündü. kasıtlı dargınlığım sayesinde itibarımın giderek artması gerekirdi. biliriz ki. aşk denen sabit fikri zayıflatmasıdır.

Annemle babam pahalı şeyler satın alabilecek kadar para vermiyorlardı bana. çünkü kaç gün. Gilberte'i gönlümce sevindirebilmek için satmak. ne zamandır kendimi mahrum ettiğim mutluluğu. her gün çiçek göndermeme izin vermezse.her şeyin uzaması eğilimi arasıra ani içgüdülerle kesilir. daha akıllıca değil miydi? Karşılığında rahatlıkla bin frank alabilirim gibi geliyordu bana. Vazoyu paketledim. Bütün bir gün boyunca sabredebilmemi kolaylaştıran. Genellikle de. adeta elimle tutabileceğim kadar yakınıma getirdiğinde. Bu şartlarda. ondan ayrılmanın hiç değilse bir yararı oldu: gerçekten tanımış oldum. daha önce onu görmemi engellemişti. fazla sert bir anne gibi davranmaya hakkı olmadığı halde. Gilberte'e akşam yemeğinden önce sürpriz bir ziyaret yapmaya karar vermiştim. Swann'lara gitmeden önce vazoyu . üstelik de alışmışken. Gilberte'le barışacağımız andan itibaren. Her şeyin unutulacağı. vazoyu satmak. tedavinin sonucunu beklemeden. tam tasarruflarımızı biriktirdiğimiz kumbara dolmak üzereyken. daha da kalabileceğimizi biliriz. bu mutluluğu tatmanın hâlâ mümkün olduğunu anladım ve allak bullak oldum. annemin her gün Françoise'ın gelip "Parçalandı. Çin porseleni büyük antika vazoyu düşündüm. bir hamlede boşaltıverir. Eğer Mme Swann. Bir gün." diyeceği ve tuz buz olacağı kehanetinde bulunduğu. kesiveririz. Her gün benden en güzel çiçekleri alacaktı. kaç ay mahrum kalabildiğimizi. Gilberte'in beni görünce ne kadar sevineceği konusunda her zamanki sözlerini söylerken. yaptığım plandı. Mme Swann. Léonie Hala'mdan bana miras kalmış olan. daha değerli ve daha seyrek hediyeler bulacaktım. bunlara kendimizi bırakmakta pek tereddüt etmeyiz. ertesi günü zor bekledim. alışkanlık. onu hep sevgili olarak görmek istiyordum.

yüzünü seçemediğim delikanlıyla sohbet ediyordu. Parayı kendimden geçerek aldım. İki genç biraz uzaklaşmışlardı. alacakaranlıkta. Biraz sonra Gilberte'in evinin önüne geldim. Arabayı durdurmak isteyip yerimden doğruldum." "Champs-Élysées Caddesi'nde görür gibi oldum onu. porselen vazoya derhal bin değil. güllere boğabilecektim. babamın sahibini tanıdığı. Champs-Elysées Caddesi'nden aşağı inmeye başladı. ama gezinen iki genci bulamadım." Mme Swann'dan ayrıldım. arabacı doğal olarak her zamanki yolu izlemek yerine. on bin frank teklif etti. Good evening. Siz yine de babasına söylemeyin. Dükkândan çıkıp tekrar arabaya bindiğimde. bütün bir yıl boyunca her gün. bu saatte çıkmasından hoşlanmıyor." "O olduğunu sanmam. "Ah! Gilberte çok üzülecek. "evde olmaması ne büyük aksilik. fakat ters yönde ilerleyerek evden uzaklaşan Gilberte'i seçer gibi oldum. Berri Sokağı'nın köşesini henüz geçmişti ki. Öğleden sonra derste sıcaktan çok bunalmış. Swann'ların evinin çok yakınında." dedi bana. paralel çizgi. parkın gölgesine doğru. Swann'lar Boulogne Ormanı'na yakın oturduklarından. giderek siliniyordu. parkın köşesinde. Çin eşyaları satan büyük bir dükkân vardı. sonra tereddüde düştüm. arabacıya aynı yoldan geri dönmesini söyledim. Adam benim şaşkın bakışlarım karşısında. ağır fakat kararlı adımlarla yürüyor. sır verir gibi bir edayla birbirlerine neler söylüyorlardı? . Gil berte'i leylaklara. kız arkadaşlarından biriyle biraz hava almak istediğini söyledi. Beni Mme Swann karşıladı. ağır gezintilerini resmeden iki yumuşak. arabacıya evin adresini verip ChampsElysées'den geçmesini söyledim. Nereye gitmişlerdi? Akşam vakti.yanıma aldım. yanındaki.

Şartları aşmayı başarırsak. O zaman. ama aynı anda. ummaya devam ederiz. Yapılacak tek şey. Çoğunlukla. İşte bu şekilde. tam biz ele geçirecekken. mutluluk benden çalınmıştı. daha inceden. şimdi bir daha görmemeye kararlı olduğum Gilberte'e sayısız küçük hediye almama imkân tanıyabilecek. acıklı bir şeydir. Hiç şüphesiz.Eve döndüm. mutluluk. Evet. Oysa ben aksine. umutsuzlukla elimde tutuyordum. bir müddet çabalamaya. araba Champs-Elysées Caddesi'nden geçmeseydi. ama aynı derecede kesin olur. Gilberte'lè o delikanlıya rastlamayacaktım. Çok sık olan bir şeyin tam tersi gelmişti başıma." der. evet biraz daha gecikmiş. tabiat dıştaki mücadeleyi içimize taşır ve yavaş yavaş kalbimizi değiştirerek sahip olacağı şeyden başkasını arzulamasına sebep olur. o molayı vermeseydim. bir tek olayın iki zıt ko lu vardır ve yol açtığı mutsuzluk. Ama mutluluk hiçbir zaman gerçekleşemez. Bir mutluluğu ar zu ederiz. bundan böyle arkadaşımı hep benden memnun ve müteşekkir göreceğim umudunu yaratarak. tabiat bu yüzden bizi yenmekten umudunu kesmez. tabiat . ama ona ulaşmanın maddi imkânlarına sahip değilizdir. mantıki bir zorunluluktan olmasa bile. beni sevindirmişti. maddi imkânı elde etmiştim. "Büyük bir servet sahibi olmadan sevmek. aynı akşamda olmaz bu. son anda elimizden alınır. La Bruyère. Çin eşyaları dükkânındaki mola. yarattığı mutluluğu sıfırlar. Öte yandan. daima çalınmak zorundadır. Eğer bahtımızdaki değişiklik çok hızlı olup da kalbimiz değişmeye vakit bulamamışsa. hiç değilse bu ilk başarının tesadüfi bir sonucu olarak. daha doğrusu. bu beklenmedik on bin frankı. galibiyeti. Zaten öyle görünüyor ki. o mutluluğa kavuşma arzusunu azar azar yok etmeye çalışmaktır. genellikle o mutluluğu mümkün kılacak şeyi ele geçirdiğimiz anda.

zincirlerimizi artırır. Gilberte'i görmek bile. oysa artık bu benim için yeterli olamazdı. psikolojik olarak mutluluğun imkânsızlığını yaratır. Daha bir gün önce. Çünkü onunla birlikte olmadığım her an. ama aynı zamanda. Gilberte'in beni sevmediğini. son bir imkânsızlık. çoğu kez farkında olmadan. savaşın tapı tersine. başka birçok şart koşardım şimdi. Bir kadın bize çektirdiği her yeni ıstırapla. Ama artık hiçbir işime yaramıyordu. Gilberte'in karşısında benim durumum ise. Gilberte'in canını sıkacağını düşünmesem. Bu yüzden. endişe içinde kıvranırdım.şeytanca bir kurnazlıkla. üzerimizdeki gücünü artırır. ilk başlarda annesini de ziyaretten kaçındım. Kadın. Olaylara ve hayata ilişkin her şeyde başarısızlığa uğrayan tabiat. bunu epeydir zaten . içimiz rahat edecek şekilde kendisini bağlamamız için gerekli olduğunu düşündüğümüz zincir miktarını da iki katma çıkarır. ama aynı zamanda kendisinden beklentilerimizi de çoğaltır. bizzat bu ele geçirişi mutluluğun yok edilmesine alet eder. durmadan daha zor şartlar koşarız| her şeye rağmen şart koşabile cek durumdaysak eğer.yeterli olmazdı artık. sevmediğim kadınların kucağında ağlamaya gidiyordum. bu değildi. Çünkü aşkta. bize yaptığı her kötülükle giderek daha fazla kıstırır bizi. artık Gilberte'in evine tekrar gitmek bana sadece azap verebilirdi. çünkü akşam olduğunda içimi öyle bir mutsuzluk kaplıyordu ki. seyrek görüşmeler talep etmekle yetinirdim. Gilberte'e her gün çiçek göndererek harcayabileceğimden çok daha hızlı harcadım. yenildikçe daha ağır. Zaten hepsini. evde oturamıyor. On bin frankı elimde sıktım. bir gün önce beni çok mutlu edebilecekken . Mutluluk olgusu gerçekleşmez veya son derece acı tepkilere yol açar. Gilberte'in hoşuna gidecek herhangi bir şey yapmayı ise. artık istemiyordum.

Nefret ettiğimi zannettiğim insanı . Ama ikinci güç. zararlı bütün özelliklerinden tamamen arınmış halde aklıma gelecek olan bir resimdi. büyüsünün hatırası. kimi hastalıklara tesir etmeyen bir ilaç misali. bu fikirlerin. küçük adımlarla Champs-Elysées Caddesi'ne gömülen Gilberte ve delikanlının siluetlerine karşı hiçbir etki gücü yoktu. Gilberte'i bir dakika somurtkan görüyorsam. annesi benim yanımda kalmasını söylerken Gilberte'in omuz silkişi. Ama geçmişin ölmesine daha çok vardı. Ne var ki. Gilberte'in alacakaranlıktaki gezintisini hep aynı şekilde gözümde canlandıran sağlıksız güce karşı. hatta belki nişanlanmamız için neler yapacağını tasarlıyordum! Şunu da kabul etmek gerekir ki.bildiğimi. her şeye rağmen geçmişten alıyordu. hayalgücüm. istemezsem de zamanla unutacağımı kendi kendime söyleyip duruyordum. geçmişten çekip çıkardığı başka tatsız görüntüler de sunuyordu: mesela. hafızanın tekrarlanan saldırılarına karşı koyabilmek için. patlar diye korkmadan sigaramızı yakabildiğimiz bir nebze dinamit gibi. Bu yeni bir sancıydı. umutlarımın zemini üzerine. yiğitçe mücadele eden bir başka güç vardı içimde. Bu iki güçten birincisi. zamanla o da tükenecekti. az miktarda kullanılınca bir tehlikesi olmayan öldürücü zehirler gibi. aslında son derece kısıtlı olan bu zavallı geçmişten çok daha hoş tasarlanmış bir gelecek işliyordu. kimbilir kaç dakika. istersem kendisini görebileceğimi. geleceğe doğru yönelttiği bu gücü. Bu arada. tabii ki baha ChampsElysées Caddesi'nde gezinti yapan bu iki kişiyi göstermeye devam ediyor. Gilberte'in omuz silkmiş olmasının sıkıntısı geçtikçe. günün birinde. hayalgücüm ters yönde yararlı çalışmalar yapıyordu. barışmamız. bana dönmesini istememe sebep olan hatıra da silinecekti. arasıra gözümün önünde beliren iki paralel çizgiye.

sürekli değişiyordu. hafiflemekle birlikte devam ettiği dönemlerde.dürttüğümden çok daha az düşünüyordu. (Hayatımızın değişik dönemleri bu şekilde birbirinin üstüne biner. evlerine gitmeyi reddediyordum. ancak onların da yerini başka ıstıraplar alacaktı. belki de benim içimdekinden tamamen farklı olduğunu. babamla birlikte gitmedim diye. benimle ilgili gerçek arzularını tahmin etmeye çalışırken. Gilberte'in orada olmasını istiyordum. hem de ben hayali Gilberte'imle baş başayken. ona kendimi düşün. Bir gün geldiğinde gözümüzde hiçbir önem taşımayacak olan. sürekli o insanı düşünmenin verdiği kederle. evde kıyamet koptu. ertesi gün bir başka duygu bulmak. yüzümün rengini beğenseler. belki onu daha önce görmeye razı olsaydık. Bunlar. ama bugün bizim için önemi olmayan bir şeyi görmeyi reddeder.hâlâ seviyordum. Öteki Gilberte'in. ilgisi bana çevrili olarak tasavvur ederken. yani gerçek Gilberte'in. burun kıvırırız. Bir keresinde. beni şaşırtıyordu. yarın seveceğimiz. böylece bugünkü ıstıraplarımıza son verecektik. Kendi içimde. bir mektupta kullanılan bir fiilin canlandırdığı kederi. Birçok kişinin o dönemde beni misafir etmek istemesi canımı sıkıyor. Kederin. herhalde beni. bir gün bir duygu. Bontemps'ların ve neredeyse çocuk sayılabilecek bir genç kız olan yeğenleri Albertine'in de bulunacağı resmî bir yemek davetine. ona atfettiğim pişmanlıklardan haberi bile olmadığını kendi kendime düşünmüş olmalıyım. birbirinden ayırmak gerekir. Benim ıstıraplarımsa. kimi hatıraların. ama bugün sevdiğimiz şey uğruna. benim içimdeki Gilberte'e ilişkindi. daha önce sevecek. Ne zaman saçımın şeklini. hem benim onu düşündüğümden. genellikle Gilberte'e ilişkin filanca umut veya korkuya bağlı olarak. onu hep böyle. Kederin . söylenen çirkin bir cümlenin.

sürekli bir elemin sükûnetinin. içimizde hâlâ yaşayan kavramın. tedavi süresinin uzunluğuyla orantısız olması gibi. bu iki tür kederden ikincisinin. aslında son derece kısıtlı olan bu kırıntılarda bulunmaktadır ve bir bütün olarak kendisi hakkında sahip olduğumuz genel kavramda olduğundan çok daha güçlüdür. tıpkı bazı hastalıklarda. genellikle iyimser bir bakışın parıltıları yansır. sevdiğimiz kişinin hayali gibi. Halbuki o zalim hatıra. sadece bizim içimizde. düşmanca mektuplar (Gilberte'ten böyle bir tek mektup almıştım) konusunda durum farklıdır. uzatan. en azından. korkunç bir geçmişin ender şahitlerinden biridir. çirkin sözler. Ama bu geçmiş var olmaya devam ettiğinden. bu tür kederler bize dışarıdan gelir ve en zalim azaplar yolundan geçerek kalbimize varırlar. bu onarılmış hayalle aynı döneme ait değildir. hastalığın sebebinin.değişik biçimlerini tasvir etmeyi. şunu da unutmamak gerekir ki. o. kendisine mutlaka taktığımız taçla güzelleşmesi ve umudun olağan sevinçlerinin değilse bile. (Zaten. ardından gelen yüksek ateşle. o insanla ilgili. beklenmedik bir mutsuzluğun bizi hapsettiği korkunç yürek darlığına gömülmüş halde görmüşüzdür. birincisinden çok daha zalim olduğunu söylemekle yetinelim. iyileşmesine engel olan şeylerin arasında pek küçük bir yer tutar. sanki o insanın kendisi. . ilerideki bir aşkı vesile ederek. Bunun sebebi. aslında kendimiz. oysa sözü edilen hatıralar. bize ıstırap çektiren bir insanın hayali.) Sevdiğimiz insanla ilgili düşüncelerimize. harikulade bir altın çağla. Çünkü o mektubu. bir aşk acısını ağırlaştıran. bu kavrama damgasını vurmasıdır. daha sonraya bırakmak kaydıyla. şimdilik. Bu tür kederlerin oluşumu farklıdır. birçok kere baştan kurmuşuzdur. Arkadaşımızın. bizim eski ve aslına uygun zannettiğimiz hayalini. özlemin hüzünlü sükûneti içinde hayranlıkla seyretmemişizdir.

her günkü bekleyişimizin çılgınca umutları içinde. bu ilgisizliğin kendisi. ayrılığın ne kadar etkili olduğu üzerine fikir yürütürken.herkesin barışmış olacağı bir cennetle yer değiştirmiş olduğundan. tıpkı önsezilere inanan birinin. O sırada değerimizi bilmeyen gönülde. sonunda bizi görme arzusu. Yalnız. onlardan uzakta geçirdiğimiz yılları da saymamışızdır. öyle ki. Hayatımızda birçok kadın vardır ki. Zaten bu hedefin ulaşılabilir hale geleceği. Bu düşünce. hedefimiz artık ulaşılabilir bir hale geldiğinde. bu mektuplar gerçeğe bir hatırlatmadır ve bize verdikleri ani acıyla. Bununla birlikte. Oysa zamana ilişkin taleplerimiz. doğru bir yanı vardır. çünkü ıstırabımız acımasızdır ve bitsin diye acele ederiz. en az kalbin değişmek için koştuğu şartlar kadar ölçüsüzdür. Bu gerçeğin. bunun için zaman gerekir. Bir kere. zaman en zor verebileceğimiz şeydir. mantığımızı çürütecek olan bu örneği göz ardı ederiz. eski talepkârlığımızı ortadan kaldırdığı için. sezgilerinin doğru çıkmadığı bütün durumları göz ardı etmesi gibi. Ayrıca. bir daha görüşmeyi hiç istememişizdir. aynı şekilde suskunlukla karşılık vermişlerdir. artık bizim için mutluluk olmaktan çıktıktan sonra. mutlaka elde edileceği düşüncesinin. bazen öyle olsa da. her mutluluğun. artık ilgimiz kaybolduğu. gerçekten ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu bize hissettirmeleri gerekir. Öte yandan. bizim kalbimiz de kullanacak ve o da değişecektir. geriye bakıp bu . hep aynı kalması gerekmez. öteki kalbin değişmesi için gereken zamanı. bu kadınları sevmediğimiz için. ilgisizleştiğimiz zaman bizim için geçerlilik kazanır. ama tamamen doğru da değildir. onlar da doğal olarak. bizim için bir hedef olmaktan çıkacaktır. hevesi uyanabilir. uzaklaşmak etkili de olabilir. bu istenmeyen suskunluğumuza. Ne var ki.

halbuki bu benlik artık yoktur. o eski zamandaki benliğimizdir. Yani gecikmiş olan. eskiden olsa bizde yaratacağı zevk bağlamında düşünürüz. belki de aşkımız karşısında hiç de yeterli olmayacaktı. Bu rüyanın bende yarattığı ıstırapla birdenbire uyandım ve ıstırabımın . o da. Buna karar verebilecek bir tek kişi vardır. Artık sevmediğimiz bir insanın bizim ilgisizliğimiz karşısında iyice aşırı görünen sevecenliği. kaybolup giderdi. O an geldiğinde artık arzulamıyor olacağım bir rüyanın. Gilberte'i pek tanımadığım zamanlarda yaptığım gibi. gecikmiş olarak gerçekleşmesini beklediğim sırada.mutluluğun. aynı mutluluk olsun olmasın. O tatlı sözleri. Belki o sırada Mme Swann'a tekrar gitmeye başlardım. mektuplar uydura uydura. Gilberte ve delikanlının. artık tadına varamayacağımız bir zamanda. eskiden olsa bizi büyüleyeceğini düşünmemize yol açar. görüşme teklifini. sevgimiz bitmişken gelen mutluluk. mutluluk da. hemen ardından gelmesini isteyeceğimiz ve belki o açgözlülükle gerçekleşmesini engelleyeceğimiz bütün diğer zevkleri düşünmeyiz. sonunda sürekli baştan yaratılan bir dizi tatlı hayal. benden başka kimseyi sevmemiş olduğunu itiraf ettiği ve bana evlenme teklif ettiği konuşmalar. benden özür dilediği. ne de iyi hüküm verebilir. oysa belki o eski dönemde. bir zamanlar eksikliği yüzünden onca azap çektiğimiz mutlulukla tıpatıp aynı olmayabilir. artık hiçbir şeyle beslenmeyen görüntüsünden daha fazla yer kaplamaya başladı. bana karşı son derece riyakârca davranıyor ve o da benim aynı şeyi yaptığımı düşünüyordu. şüphesiz geri gelecek olsa. zihnimde. bize çok noksan gelecek olan bir mutluluktur bu. İnsan pek ilgilenmediği bir konuda ne fazla titizdir. ama gördüğüm bir rüya bunu engelledi: Aslında dost saymadığım bir arkadaşım.

belki yalandan. Gilberte'e iyi bir arkadaş olacağıma da inanmak istememişti. rüyamı yorumlamaya koyuldum. Rüyalardaki insanların isimleri bizi yanıltabilir. Hemen vermemişti mektubu. Gilberte mektubu geri getirmiş ve aynı anlaşılmaz gülüşle bana vermişti. bunlar kılık değiştirmiş olabilirler. belki gerçekten.dinmediğini görünce. başkalarının yüzünü taşıyor olabilirler. hem firavun olarak. Aynı anda hem Yusuf. tuhaf bir şekilde gülerek. sakat azizler gibi. Ben hissettiğim acıdan. Swann da çok uzun zaman önce. defne ağaçlarının arkasındaki sahneyi baştan sona hatırladım. inanmamakta ısrar etmişti. o günkü davranışım yüzünden hayatin bana vermiş olduğu bir ceza olarak görmeye başladım. tehlikeden kaçınıyoruz diye. rüyamı tekrar düşündüm. dans matinesine gitmesine izin vermediği gün. katedrallerdeki. O zaman hatırladım ki.. birinin başı diğerinin vücudu üzerinde duran. insanların görünüşüne aldanmamak gerektiğini biliyordum. Kaza . uykumda delikanlı kılığına bürünmüş olan. Kendisine yazdığım mektubun yararı olmamış. Rüyaların çoğunda. onu son gördüğümde. Bu hatıra bir başkasını çağrıştırdı. Oysa içimizde de tehlikeler vardır. uykuda gör düğüm arkadaşımın kim olduğunu ve çıkaramadığım İspanyolca ismini hatırlamaya çalıştım. samimiyetime de. sıfatları ve isimleri birbirine karışmış. insan mutsuz olduğu andan itibaren ahlakçı olur. Gilberte olduğunu anladım. Yolda karşıdan karşıya geçerken arabalara dikkat ediyoruz. annesinin. Gilberte'in şimdi bana olan sevgisizliğini. sadece hissettiğimiz acının şiddetinden tanıyabiliriz. son zamandaki riyakârlığı beni hâlâ üzen kişinin. Sevdiğimiz insanı rüyada. cahil arkeologlar tarafından birleştirilmiş. cezalardan kaçındığımızı zannederiz. Gilberte benim ona karşı iyi niyetime.

Bir süre önce kendimi kaygısızca mutluluk içinde yüzer zannetmekle ne kadar mantıksız davrandıysam. çünkü içlerinde evirip çevirdikçe. kendi kendilerinin hekimidirler. bu mutluluk yok olup gittikten. çünkü ruhsal durumumuzu. içten. mutlu olmaktan vazgeçmişken. hiçbir şeye bağışlanmamıştır. ıstıraplarına sebep olan kişiden gelebileceği ve bu ıstırap o kişiden yayıldığı için. acı çektirmeleri gereklidir. çamaşır odasında." sözleri. özlenen kişinin bir başka yanını gösterir onlara. sonunda ilacı bu ıstırapta bulurlar. Mme Swann'a çok nadir olarak gitme . Bu ilacı. belirli bir noktada kendilerine sunar. belki kendi evinde. "İsterseniz boğuşmaya devam edelim. bazen de öyle tatlı bir yanıdır ki. şimdi. sükûnettir. acıya bile. bir umut ışığı çıkarılır.hayalimizden bile geçmeyecek bir yönden. ıstırabımızı dindirmeyi başardığımızda. kalbimizden gelir. yavaş yavaş dağılır. bu ıstırap. en azından sakinleştiğime. Onu bu haliyle. Gilberte'in söylediği. Tek teselli. bir rüya sayesinde zihnimize giren şey de. Zaten. aşk acısı çekenler. içimde tekrar ortaya çıkan ıstırap sonunda dindiği halde. sükûnetimi sürdürebileceğime inanmam da o kadar saçmaydı. mutluluğumuz değildir. iğrendirdi beni. Champs-Elysées Caddesi'nde yanında gördüğüm delikanlıyla birlikte hayal ediyordum. aynı mutluluk kadar yanıltıcı ve geçici olan şey. her an parçalanabilecek olan tek şey. sevgiliye atfedilen hoşluktan onun adına şeref duyulur. Ben sükûnetime sonunda kavuştum tekrar. bazı hastalar için de söylendiği gibi. bazen öyle iğrenç bir yanıdır ki bu. kalıcılık ve süreklilik. Ne var ki. çünkü ondan hoşlanabilmek için. arzularımızı değiştirerek. Kalbimizde bir başkasının hayali sürekli olarak bulunuyorsa. ardından. biz ıstırap çektikten sonra. onu bir daha görmek bile istemezler. ıstırabın kendisi.

kaldığı kadarıyla üzüntüme karşı bir . bizi altüst eden sancılı olayların devamı. neredeyse zevkli bir hale gelir. kısa da olsa bir müddet devam ettiğinden. kendimiz harekete geçmek isteriz ve belki de bütün yolların önünü kesecek olan bir girişimin. korkuyla karışıktır. üstesinden gelinemez bir şey olarak kalacaktır. şiddetli ıstırabım sona erdiğinden beri Mme Swann'a yaptığım ziyaretler.isteği duydum. daha önce de gördüğümüz gibi. ama uyuşmuştur artık.kendi kendine değişir ve görünürde tıpatıp aynı da olsa. hayalî bir geleceğin umudu tarafından belirlenir ve o andan itibaren. daha çabuk unutma gayretiydi. Üstelik beklentinin ilk hali. ne kadar başarılı olacağını pek bilemeyiz. yansımasıdır. ikinci bir hal izler. artık yaşadığımız geçmişin hatırası tarafından değil. her şeye rağmen. içinde yaşadığı beklenti duygusu . zaten sahip olmadığımız şeyi bizim için da ha gerekli hale getirmekten başka işe yaramayacak ve ihtiyaçlarımız tatminlerimizden kaynaklandığı için. Şüphesiz. bekleyiş halinde yaşamaya alıştırmıştır bizi. Fakat kısa bir süre sonra. Olabilecek şeylerin beklentisi. çünkü o sırada. Nihayet.itiraf edilmemiş bir beklenti de olsa . tamamen zıt. henüz Gilberte'i unutmuş olmam değil. Daha geç ortaya çıkan bu sebep. Sevdiğimiz kadının biraz daha fazlasına sahip olmak. başlangıçta benim için çok değerli olan işlevlerini tekrar yüklenmişler. üstelik şimdi ne isteyeceğimizi de pek kestiremeyiz. sevdiğimiz kişinin tarafından yeni bir şey gelmedikçe. Onu yenilemeye pek hevesli değilizdir. ilk halini. biz farkına bile varmadan. Son görüşmelerimizde hissettiğimiz acı hâlâ içimizde yaşamaktadır. devam eden beklentimiz. Çünkü seven ve terk edilen kişinin. son bir sebep de buna eklenince. Mme Swann'a yaptığım ziyaretleri bir süre sonra tamamen kestim. Birincisi.

bütün ruhu kaplayan aşktan kırpılmıştır. ne kadar zaman alırsa alsın. artık bir hatıradan başka bir şey olmayan his azalırken. Bir aşkı öldürmenin tek yolunun bu olduğunu fark ediyordum ve bu işe girişecek kadar. yani bu ziyaretlerle Gilberte'in hatırasının iç içe geçmiş olması. ancak Gilberte'in varlığının artık beslemediği bir hissin karşısına. karanlık.fazlasıyla sevinen bir muhatap. acıların en zalimine. Gilberte'in hiçbir şekilde yer almadığı düşünceler. Bir yandan. Sevdiğimiz insanın dışarıda kaldığı bu bilinç halleri. itiraz etsin diye yazıldığını bilen ve böylece olayların hâkimiyetini ve inisiyatifini elinde bulundurduğuna . bir yandan da bu düşünceleri beslemeye. esrarengiz bir yanlış anlaşılmaya bir atıftı.sakinleştirici. zihne yeni sokulan unsurlar. başaracağını kesin olarak bilmenin doğurduğu acıyı göze alacak kadar genç ve cesurdum. bir eğlence olmuşlardı. yani. Gilberte bu anlaşmazlığı şüpheyle karşılamayıp . görüşmeyi reddetmemin sebebi. ruhun gi derek daha büyük bir bölümünü. Ama sakinleştirici olarak etkili olmalarının sebebi. başlangıçta ne kadar küçük bir yer olursa olsun. Oysa aslında.ve bulunduracağına . suçlayıcı bir cümlenin kasten. Artık Gilberte'e yazdığım mektuplarda. açıklama istemez. onunla mücadele edebilecek. koparsınlar ve sonunda tamamını ele geçirsinler. genişletmeye çalışmalıdır ki. yalan. durum haydi haydi böyledir. hayattaki en önemsiz ilişkilerde bile. aramızdaki bu anlaşmazlık konusunda Gilberte'in benden bir açıklama isteyeceğini ummuştum başlangıçta. kayıtsızlığın ise meraksız olduğu daha duygusal ilişkilerde. Aşkın son derece belagatli. tamamen uydurma. eğlence açısından bir mahzurdu. tutkular çıkardığı takdirde benim için faydalı olabilirdi. Eğlence. bu hissin elinden alsınlar. bu durumda öyle bir yer kaplar ki. ilgi alanları.

ev sahipliği yapan devlet başkanıyla hemen hemen aynı ifadeleri tekrarlayarak bir açılış konuşması yapması gibi. ." diye cevap verir umuduyla. resmî davetlerde misafir devlet başkanının. "Kalplerimiz ayrılmadı ki. benim için her mektubumda değindiğim. epeyce zor olurdu).anlamaya çalışmayınca. ama bizim için daima değerini koruyacak olan güzel anları bize unutturamayacak. kimi sinir hastalarının. konuşup anlaşalım. cevaplarında bu konuya değinmeyerek onun da zımnen kabul ettiği. sonunda öyle olduğuna inandırmıştım kendimi. bir gün ona yazdığım bir mektupta. bu hayalî. ne gibi bir değişiklik olduğunu söylememiz ise. Gilberte'e. Champs-Elysees'deki yaşlı şekerci kadının öldüğünü öğrendiğimi haber verip." diye yaza yaza." diyebilmek isteğiyle. Sonra Gilberte bu yalancı suskunluktan vazgeçti. Sonunda. "Hayat bizim için değişmiş olabilir. Bununla birlikte. "Hayat bizi ayırmış olabilir. "Değişen bir şey yok ki. hissettiğimiz şeyi silemeyecektir. O da benim bakış açımı benimsedi. Gilberte. bir rahatsızlık geçirirmiş gibi yapa yapa. o his her zamankinden güçlü." diye tekrarlaya tekrarlaya." diye her yazdığımda. insanı sebata azmettiren bir büyü vardır. ama birbirimizi tanıdığımız zamanın hatırası hep yaşayacak. soğukluk taslamada. "Sizi üzmüş olacağını düşündüm. Gilberte. sürekli. Artık Gilberte'e ne zaman mektup yazmam gerekse. Böyle haksız konumlarda." diye cevap vermeyi ihmal etmiyordu ("hayat"ın bizi niçin ayırdığını. gerçek bir şey haline geldi. "Hayat bizi ayırmış ola bilir. rahatsızlıktan temelli kurtulamaması gibi. "Kalplerimiz ayrıldığından beri. hayatın gerçekten değiştiği artık var olmayan bir hissin hatırasını saklayacağımız fikriyle yaşıyordum. varlığını aramızda sürdürecek olan değişikliğe değiniyordum. Artık pek fazla acı çekmiyordum.

ne kadar seyrek olsa da. en azından tekrar canlanabilir olarak düşünmekten vazgeçemediğim aşktan. benim önemsemediğim kişilere yazdığım mektupların inceliğine ve yüzeysel sevgi ifadelerine sahiptiler. Venedik'i düşünmekten aldığım hazzı yok edecek gücü bulamıyorlardı. ondan geldiğinde. o insan gelmez. bir daha görmeyeceğim. Gilberte'in mektupları. Ayrıca bu ziyaretlerde Gilberte'ten tamamen bağımsız birtakım zevkler bulmaya da başlamıştım. sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız. vazgeçmek gerekiyordu. Böyle anlarda. gözyaşlarımı tutamadım. bir öncekinden biraz daha az acı veriyordu bana. Venedik. Zaten görüşmeyi her reddedişim. yerleşik bir hayat kurduğuma pişman oluyordum. artık Floransa'yı. . Ne var ki. Hayatımızı bir insana göre kurarız. sayesinde arasıra Mme Swann'dan kızıyla ilgili bir şeyler duyduğum ziyaretlerden. Gilberte'in benim gözümdeki önemi azaldıkça. bu ifadeler bana çok tatlı görünüyordu. artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde. Artık görüşmek istemeyen iki arkadaş arasındaki bu mektuplaşmadan daha şefkatli bir şey olamazdı." diye yazınca. annemle babamın gözünde fazla uzak. neredeyse unutmuş olduğum bir genç kızdan ayrılmama uğruna diplomatlıktan vazgeçtiğime. hiç istemediğim halde canlı. ama en azından Balbec'e gidip yerleşmek kolaydı. benim için fazla hummalı bir yerdi. neredeyse unutulmuş bir ölüden söz eder gibi söz ediyordum. geçmiş zaman kullandığımı fark etmiştim. durmadan tekrarlanan acı hatıralarım.bende çok hatıralar uyandırdı. bunu yapmak için de Paris'ten ayrılmak.

üşüyen elleriyle omuzlarının içinde kaybolduğu. birbirlerinden sımsıkı bölmelerle ayrılmadığını bilirdi. erken gelen Akdeniz mevsimlerinden alman borçların yardımıyla kapatmadığını iddia edecek değilim. ama çiçeklenmeye başlamış haftaların tam gerçeğini. ilerleyen mevsimin de eritmeyi başaramadığı. uzun çıplak dallarının tepesinde. bahar ve yaz mevsimlerinin.Bahar yaklaşırken. Mme Swann'ı. soğuklar geri geldiğinde. parçalı ama birleşik küreleriyle. kıştan kalan sonuncu ve diğerlerinden daha inatçı kar parçalarını andırıyorlardı. parlak. ısının genellikle düştüğü 11-13 Mayıs dönemine denk gelen yortu günleri. Bu buz gibi. ikisi de erminden. Combray'deki bahçıvanın gönderdiği çiçeklerle yetindiğini. (belki ev sahibesinin kafasındaki işlevleri. nisanın buzlu da olsa çiçeksiz olmadığını ve ilk sıcaklara kadar dünyayı sadece yağmurun altında çıplak evler olarak hayal eden şehir insanlarının zannettiği gibi. eşyalarla ve kıyafetiyle 28 Üç azizin. başka beyazlıklardı: mesela. evini çok soğuk bulduğu için kürkler içinde misafir ağırlarken görüyordum çoğunlukla. Ön-Raffaellocuların çizgi çizgi çalılarını andıran kartopu çiçeklerinin beyazlığı. eve geldiğinde çıkarmadığı. "daimi" çiçekçisi aracılığıyla. Mme Swann'ın. dev manşonuyla yakası. Mme Swann'ın manşonunun karlarının yanıbaşında. yakında artık gitmeyeceğim bu salonda bana telkin eden. müjdeci melekler kadar beyaz. Buz Azizleri yortuları28 ve Kutsal Hafta'nın karla karışık sağanakları sırasında. bembeyaz. yetersiz bir çağrışımın boşluklarını. daha başdöndürücü. . Tansonville köşkünün sahibesi. ateşin ısısının da. kış. limon kokulu. Bergotte'un tavsiyelerine uyarak. o sırada buna aldırdığım da yoktu.

Mme Swann'a yaptığım bu ziyaretler sırasında artık hiç acı çekmediğim halde. bir kız arkadaşının kır evinde geçirdiği o mayıs ayı boyunca hiçbir pazar bu gezintiyi kaçırmadım. Gezintiye çıkmış . Kutsal Cuma harikasının. Ne var ki. insanların sadece ismen bildikleri zenginleri seyretmeye gelmelerinden ötürü "Meteliksizler Kulübü" adım verdikleri yerin yakınında. Mme Swann'ın salonunu. küçük bir yürüyüş yaptığını bildiğimden. insan biraz daha akıllı olsa. ziyaretlerimi daha da seyrekleştirdim ve kendisiyle mümkün olduğu kadar az görüşmeye başladım. biri çeyrek geçe yemek ve öncesinde gezintiye çıkmak için annemle babamdan izin aldım. Öğlene doğru Zafer Takı'na varırdım. Caddenin başında nöbet tutar.hafta içinde o saatlerde serbest değildim . evinden çıkıp birkaç metre yürüyerek geldiği küçük sokağın köşesinden gözümü ayırmazdım. Havalar nihayet düzelmiş ve ısınmıştı. Mme Swann'ın. Hâlâ Paris'ten ayrılmadığım için. en fazla onunla birlikte bazı gezintiler yapma izni veriyordum kendime. her yıl şahit olunabilecek bir doğal mucize olduğunu hatırlatmaları. ekşi. Gilberte'e olan aşkımdan geriye kalan küçük parçayı besleyebilirdi. benim kırları özlemem için yeterliydi. Bois Caddesi'nde. pazar günleri .birlikte "beyaz majör senfoni" oluşturmaktan öteye gitmeyen) kartopu çiçeklerinin bana. o patikayı hatırlamak benim için henüz ağır bir şeydi. Etoile'in ve o zamanlar.öğle yemeğini bizimkilerden çok sonra. Mme Swann'ın öğle yemeğinden önce bir saatliğine çıkıp. Tansonville' deki dik patika kadar bakir. gerçek kokularla dolu kılmaları. Bu hatıra. Combray'deki gezintilerim sırasında birçok kez beni durdurmuş olan kokusunun da yardımıyla. başdöndürücü. tek bir yaprak olmadan. Gilberte'in. saf çiçekli. adlarını bilmediğim başka türden çiçeklerin. Bu yüzden.

sonra. kendi ritmleriyle oyuna dalmalarına hoşgörüyle izin verir ve hatta. Ansızın. bir pencereden.bütün kadınlarınkinden daha şık olduğundan kuşku duymadığı kıyafetini kendisi ve dostları için. kalanlar az sayıda ve çoğu şık kimseler olurdu.etrafında açılan. varlığından haberdar olduğu yaratıklar gibi. sabah kendisini evinde ziyarete gitmiş veya sokakta karşılaştığı. neredeyse savaşçı gücüyle donanmış bir varlık gibi ortaya çıkarırdı. ağır ve sağlıklı bir halde. ağaçlıklı yolun kumları üzerinde. ancak öğle vakti açılan en güzel çiçek gibi. Çevresinde maiyeti eksik olmazdı: Swann'la birlikte. sanki bütün bu erkeklerin arasından. güzel havadan. uysal topluluk.gelip geçen sıradan insanlar takdir etmese de . aşırı bir dikkat göstermeden. çoğu kez geldiğinde hâlâ açmamış olduğu mor . önüne bakıyormuş havası verir. bilinmeyen bir ırktan. korsajındaki. Gülümseyerek. bu kadına. ipekli şemsiyesini. eteğindeki küçük kurdelelerin. eserini tamamlamış. bu siyah veya gri. gecikmiş. doğallıkla. ama tamamen ilgisiz de kalmadan taşırdı. kulüpten dört beş erkek. gözlerinde bir derinlik olan tek kişiye. her defasında farklı elbisesini. önünde hafifçe dalgalanmalarına ses çıkarmaz. Odette'in çevresinde neredeyse sabit bir çerçeve gibi hareket ederek.olanların çoğunun öğle yemeği için evlerine döndükleri bir saat olduğundan. sapını havaya dikerek açar. başka bir şeye aldırmayan bir yaratıcının güvenli ve dingin edasıyla . onu tatlı renklerinin çıplaklığında. çiçeğin açılması tamamlanırdı. ben en çok mor renkte hatırlarım . Mme Swann belirirdi . henüz rahatsızlık vermeyen güneşten memnun. adımlarını izledikleri sürece. sayesinde kalabalık maiyetini tek başına dengelediği. elbisesinin saçılan yapraklar gibi yere dökülen kıvrımlarıyla aynı tondaki uzun. adeta başka türden. narin ve korkusuz.

adeta bu evin serin. küçük adımlarla yaptığı gezintisinin aylak sükûneti. kendi bahçesinde gezinir gibi. bir Parma menekşesi demetine bakarcasına mesut ve tatlı bakışlar fırlatırdı. ormanlardaki çiçeklerden bile büyük bir doğallıkla. böyle geç bir saatte ortaya çıkışıyla da. sabahın. hâlâ bir tebessüm okunurdu. gerekli bir hareket alanı olarak saygı gösterişlerinde. özel ve zorunlu bir ilişkiyle bağlı olduğundan hiç şüphe duymadığım için. bütün ihtişamlarını. loş gölgelerine bürünmüştü. elbisesinin küçük kurdeleleri. yuvarlak. Bu egemen kurallar ve dolayısıyla Mme Swann. Yine de. gergin şemsiyesinden daha yukarılara çevirmezdim. Zaten. Mme Swann'ın derin bir bilgi sahibi olduğu tören ve ayin kuralları gereği. hareketli ve mavi bir gökyüzünü andıran açık. görmesi gereken özel bakım ko nusunda bir hasta veya çocuklarının eğitimi konusunda bir anne gibi. arasıra. kıyafetiyle belirlediği ve koruduğu şıklık mesafesine. uzun bir sabah geçirdiği ve birazdan öğle yemeği için döneceği evini akla getirirdi. onu görmenin bende uyandırdığı açık hava ve sıcak duygusunu artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. cahillere özgü bir hürmet. bu bakışında. dostlarından çevirip cansız bir nesneye yönelttiğinde bile. evinin yakınlığına işaret eder gibiydi. kıyafetinin mevsime ve saate. bu konuda. gözlerimi daha yakın. bütün bunlar bile. Mme Swann. yumuşak hasır şapkasının çiçekleri. bu hanım arkadaşlarını tam yetkili buluyorlardı. yumuşak.şemsiyesine. mevsimin yeni huzursuzluğunu anlamak için. kendi cehaletlerinin bir itirafı da yok değildi. kendisini çevreleyen ve gelip geçenleri görmezmiş gibi hareket eden maiyetiyle olduğu kadar. baharın ve güneşin emrine . Bu şekilde. bahçelerdeki. Mme Swann'ın en arkadaşça konuştuğu erkeklerin. mayıs ayından doğmuş gibi gelirlerdi bana.

sabah. özellikle o gün için bir kır kıyafetine bürünmeyi ihmal etmemesi gibi. "Good moming. Mme Swann gelir gelmez kendisini selamlardım. kollarındaki açıklıkla boyundaki. çünkü havayı fazla sıcak bulup önünü açmayacağını düşündüğü ceketini açtığında veya tamamen çıkarıp tutayım diye bana verdiğinde. onlar yüzünden. ne kadar övülse azdı benim gözümde. Giyimini belirleyen bu kutsal yasaların hepsine." derdi. bahar ve güneş. . tıpkı dinleyenlerin kulağına hiçbir zaman ulaşmayacağı halde bestecinin binbir özenle yarattığı orkestra bölümleri gibi. ana girişteki alçak kabartmalar kadar mükemmel. daha açık renk. daha ince bir kumaştan. o da beni durdurur. normal olarak gözlerden saklı. tıpkı herkesin. köye gidip sıradan insanları görmeye neşeyle gönül indirdiğinde. yakasındaki. tıpkı bir katedralin seksen kadem yükseklikteki bir korkuluğunun arkasına gizlenmiş. harikulade bir ayrıntı. kısacası. onlar için hiçbir zahmetten kaçınmamıştı. bir sanatçı yolculuğu sırasında tesadüfen bütün kenti tepeden seyredebilmek için iki kulenin arasına çıkıp havada gezininceye kadar kimsenin görmediği gotik heykeller gibi. bileklerdeki nemi düşündüren bir elbise seçmiş. ya da kolumun üzerinde katlı duran ceketin koluna uzun uzun. zevk veya kibarlık için bakar. onları göz ardı etmemiş. kendisi için. bluzunda. avam tabakanın bile tanıdığı soylu bir hanımın. başrahibesi olduğu üstün bir bilgiye itaat eder gibi boyun eğdiğini anlardım. Birlikte birkaç adım yürürdük. gülümseyerek. ama dış bölümler kadar incelikle yerleştirilmiş mor bir pamuklu saten görürdüm. çünkü bu kadar şık bir kadın. şans eseri gizli kalmış binlerce ayrıntı keşfederdim. çok tatlı tonda bir şerit.sunarlardı tevazuyla.

diğer insanları. Bu insanlar. kimseye danışmadan.Mme Swann'ın Bois Caddesi'nde. bir Mme Swann'ın karşısında duydukları eşitsizlik. bir küçük burjuvayla karıştırılması daha kolay. çevrelerindeki ihtişam karşısında onlar gibi sarsılmaz. üstü açık. kendi bahçesinin yolundaymışçasına gezindiği izlenimini -footing alışkanlığından haberi olmayanların gözünde . Kalabalık da. kendisine en aşılmaz engel gibi görünen bir zenginlik engelinin varlığını hissederdi. daha sade. ama "meteliksizler"in gözünde ve hayalinde bu kadar canlı değillerdir. sekiz yaylı. Şüphesiz bu tür kadınların kendileri. Mme Swann yürürken. oysa herkes Mme Swann'ı mayıs ayından itibaren. Paris'in en bakımlı hayvanlarının çektiği. bir meraka boyun eğmiş. bir eleştiri getirmeye cesaret edemeyen maiyetinin. arkasında kendisini izleyen bir arabası olmamasıydı. dikkat bile etmezler. ihtişamla kurulmuş halde geçerken görmeye alışıktı. yani sonuçta tamamen doğal. dev bir faytona bir tanrıça gibi rahatça. özellikle sıcağın yavaşlattığı yürüyüşüyle. tamamen maddi. tamamen gerekli kabul etmeleri. saptanması . bu ihtişama alışmış olmaları. en şık üniformalı hizmetkârların eşliğinde. ama bunun sebebi. bu lüks alışkanlığını az veya çok edinmiş olmalarına göre yargılamalarıdır. halktan o kadar uzaklaşmamış bir soylu hanım karşısında. öyle ki (kendi büründükleri. hatta aşağılık hissine kapılmazlar. biraz dehşetin de karıştığı hayran bakışları altında locasından çıkan ve birkaç dakika boyunca diğer seyircilere karışarak fuayeyi ziyaret eden bir hükümdar gibi. protokol kurallarına zarif bir aykırılıkta bulunmuş izle nimi yaratırdı. Saint-Germain muhitinin de kendi engelleri vardır. yaya gelmiş olması. Mme Swann'la arasında. başkalarında gördükleri ihtişam.güçlendiren bir başka şey de. tıpkı bir galada.

yoldan geçen birini en alt tabakaya yerleştirdiğinde. hemen hepsinin güzelliği yok olmuştur.kolay. kendilerini tanımayacağından korkarak). gülümsemeyi bilen. aynı büyüye sahip değildir. onun kendilerini en üst tabakaya yerleştirdiği şekilde. şiirsel bir şekilde biçimlendirilmiş. zenginler çevresinden sıyrılmış olup hâlâ zenginliğin kendisi olan. acaba fela ketlere yol açacak mı. bir kastın dokunulmaz üstünlüğüne saldırı niteliğindeki hareketleri. O dönemde. Zaten bu sınıfta yer alan kadınlar. işlenebilir gümüş haline gelmiş bu ara toplumsal sınıf. gönlünü çelmeye çalıştığı Saint-Germain muhitinin altında. Geçenlerden bazı gençler kendisine kaygıyla bakar. çünkü yıllarla. düşünceye itaat eden. onunla uzak ilişkilerinin (üstelik Swann'la bir kere tanıştırıldıklarından. Lady Israels gibi kadınların ve Mme Swann gibi ileride onlarla görüşecek olan kadınların oluşturduğu. bir tanrının cezasını üzerine çekecek mi diye . yani ilk bakışta. bu cesurca kışkırtıcı ve kutsal bir şeye hakaret. gülümseyerek. esnek bir zenginlik haline. saltanatlarının ilk şartına bugün sahip değillerdir. Hypatia gibi. ömrünün olgun ve hâlâ lezzetli yaz mevsiminin muhteşem zirvesinde oluşunun da payı vardı. iyilikle Bois Caddesi'nde ilerlerken. tartışmasız ve görerek yaparlar bunu. Ancak muhtemel sonuçların düşüncesiyle korkudan titreyerek karar verirler. ama sanatsal bir amaca. Mme Swann'a selam vermek için yeterli sayılıp sayılmayacağı konusunda tereddüt ederlerdi. aristokrasiye karışmış. Oysa Mme Swann'ın ihtişamla. ama Saint-Germain muhiti haricinde olanların üstünde yer alan toplumsal sınıf. soylu zenginliğinin olduğu kadar. belki de artık yoktur. ağır adımlarının altında dünyaların kaydığını görmesinde. elde etmesi uzun vadeli ve telafisi zor olduğundan) bu kadınlar. en azından aynı özelliklere.

" diye karısının dikkatini çekerdi Swann. yanındaki arkadaşlarına. (prensin annesinin veya kız kardeşinin görüşemeyeceği bir kadında vücut bulmuş bile olsa) kadın karşısında saygıyla eğilen büyük senyörün şövalyece kibarlığı. bir saatin mekanizması gibi harekete geçmesi olurdu. her an. Bu arada. Odette bu kadar insanı nereden buluyor!" diye ifade ederdi. "Biri daha! Doğrusu merak ediyorum. bu selamda abartılı ifadesini buluyordu. hararetli bir selam verirdi. ama kalbi hâlâ çarpan telaşlı gence bir baş hareketiyle cevap vermiş olan Mme Swann bana döner. size baskı yapmak istemem. ama kızımın üzerindeki etkiniz de hoşuma gidiyordu. belki beni de görmekten vazgeçersiniz!" "Odette. "Bitti mi yani?" derdi. Odette'e tiyatrovari ve adeta simgesel. Odette'in çevresindeki insanlardan başkası değildi. atını çevirerek. selam veren küçük şahısların.merak ederlerdi. beni de büsbütün terk etmiyorsunuz. hem de karısının bu kadar çok insan tanımasının verdiği tatmin almıştı. sirkte veya eski bir resimdeki zafer ifadesi gibi. Zaten şemsiyesinin gölgesinin sıvı saydamlığı ve ışıklı cilası ardında tanınan Mme Swann. hem böylesine kötü giyimli birinin selamına karşılık verme mecburiyetinin sıkıntısı. Sagan iyi günler diliyor. tıpkı tiyatroda. güleryüzlü. bu karmaşık duyguyu. derhal uzaklaşmış olan. Gerçekten de prens. bunlar. ama o zamanlarda göstereceği kayıtsızlıktan yoksun bir zarafetle. yeşil deri astarlı silindir şapkasını çıkarırdı. Bu kayıtsızlığın yerini (bir ölçüde Odette'in önyargılarıyla dolduğundan). Onun da çok üzüldüğünü sanıyorum. belli olmaz. Sizi görmek hoşuma gidiyor. Oysa yol açtığı tek şey. Her neyse. "Bir daha asla Gilberte'i görmeye gelmeyecek misiniz? Neyse ki ben ayrı tutuluyorum. Saint-Germain muhitinde öğrenilmiş. en başta Swann. .

Şiirsel duyumların hatırasının ortalama ömrü. halk arasında ünlü olan adları . caddenin beyaz güneşinde dörtnala giderken filme alınmış hissi uyandıran bu salon erkeklerinin. kalp acılarınınkine oranla çok daha uzun olduğundan. yaşamaya hep devam etti. Adalbert de Montmorency ve daha niceleri .Antoine de Castellane. o sırada Gilberte yüzünden duyduğum kederler çoktan yok olup gittiği halde. on ikiyi çeyrek geçeyle bir arasındaki dakikaları. Mme Swann'la. şemsiyesinin altında. . morsalkımlardan bir çardağın yansıması altındaymışız gibi sohbet edişim gözümde canlandığında duyduğum haz.Mme Swann için. ne zaman bir mayıs gününde. bir tür güneş saatinde okumaya kalksam.gecikmiş son atlılar tarafından selamlanırdı. tanıdık dost adlarıydı.

saraylarını ve bahçelerini.Albertine ortaya çıkar. çünkü tatlı veya acı tahayyüllerin çağrışımları. Balbec seyahatinin başlangıcında ve oradaki ilk günlerimde. bir süre boyunca bu aşkı bir kadına bağlasa ve hatta bu aşkın. zorunlu bir biçimde o kadından esinlendiğini düşündürse bile. de Charlus ve Robert de Saint-Loup'nun ilk karakalem çizimleri. İtalya'nın gotik katedrallerini.Bloch'un evinde akşam yemeği. bu aşk. Gilberte konusunda neredeyse tam bir ilgisizliğe ulaşmıştım. büyükannemle Balbec'e gittiğimde.İKİNCİ BÖLÜM Memleket İsimleri: Memleket (Balbec'te ilk kalış.Rivebelle'deki akşam yemekleri. İki yıl sonra. belirli bir insana olan aşkımızın. Yeni bir çehrenin büyüsüne kapıldığımda. . Bununla birlikte. . kendi isteğimizle veya farkında olmadan bu çağrışımlardan uzaklaştığımızda. . bir başka genç kızın yardımıyla tanımayı umduğumda. aşkımızın. deniz kıyısında genç kızlar. belki de pek gerçek bir şey olmadığını düşünüyordum hüzünle. sanki aksine doğallıkla. .) M. sadece bizim içimizden kaynaklanırcasına yeniden doğar ve bir başka kadına ait olur.

Balbec'te. Alışkanlık her şeyi zayıflattığı için. günlerin birbirini izleyişinde tarihe aykırılıklar görülür sık sık. bu zamanlarda tekrar ortaya çıkıyordu. bir odanın rutubet kokusunda veya yanmaya başlayan bir ateşin ilk andaki kokusundadır. Gilberte'i sevmiş olan benliğim. geçmişin son ve en güçlü kalıntısını. hafızanın genel yasalarından bağımsız değildirler. (bu ailenin hayatımda oynayacağı rolü o sırada bilmediğime göre) benim için hiçbir anlamı olmaması gerekirdi. ben de sık sık. o güne kadar hiç hatırlamamıştım. Normandiya yolculuğumun başında. Pek kronolojik olmayan hayatımızda. alışkanlığın daha genel yasalarına tabidirler. uzun zamandır büyük ölçüde ortadan kalkmış olan benliğimin.ilgisizliğimde kesintiler olmaktaydı hâlâ. hafızamızın en güçlü kısmı bizim dışımızda. bütün gözyaşlarımız . kendi benliğimize ait. zekâmızın işe yaramaz diye küçümsediği şeyi. "Ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürünün ailesi. önemli bir şey değil. Gilberte'ten ayrı olmaktan ötürü duyduğu acıydı bu. çoğunlukla da bu benliğimi geri getiren. İşte bu yüzden. mendirekte yanımdan geçen bir yabancının. tıpkı o eski günlerdeki gibi. Gilberte'in babasıyla "ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürünün ailesi" hakkında. ufacık bir şey oluyordu. Artık yerini bir başka benliğe neredeyse tamamen bırakmış olan eski benliğim. artık Gilberte'i görmemek. aslında unuttuğumuz şeydir. oysa keskin bir acı hissettim. Bu sözlerin. hafızanın kuralları da. Mesela. Oysa aşka ilişkin anılar. dünden. benim yanımda yapmış olduğu bir konuşmayı. evvelki günden gerilere gidip. bir insanı bize en iyi hatırlatan şey. Önemsiz olduğu için unutulmuş ve bu sayede bütün gücünü koruyabilmiştir çünkü)." dediğini duydum. birden ıstırap veriyordu bana. çisentili bir rüzgârda. Böyle zamanlarda. Gilberte'i sevdiğim o eski günlerde yaşıyordum.

silinir. bir ön ceki günkü ruhsal durumuma göre iyi kötü ayarlıyordum. arasıra eski benliğimizi bulur. Alışkanlık sayesinde. çünkü Balbec'te. bu hayalleri bulmamız mümkün olmazdı. Paris'te. bir yandan parçalanmaya yol açar. bir yandan da sonsuza dek sürdürür. iyi kötü devam eden bir unutuşa gömülmüştür. bunları sürdürecek olan eski Alışkanlık yoktu artık. sabahlan bu yatağın başucuna getirilen. yani Alışkanlığın anlık olarak kesintiye uğraması. Ama bu ıstırap ve Gilberte'e olan aşkımın canlanması. Daha doğrusu. bazı kelimeler (mesela "ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürü" gibi) özenle unutuşa gömülmüş olmasaydı. Ancak bu unutuş sayesindedir ki. bir rüyadaki kadar sürdü sadece. Gilberte'e karşı giderek daha ilgisiz olmuştum. Yıllardır her gün. Alışkanlık. Günlük hafızanın parlak aydınlığında. bunun sebebi. (her ne kadar ender de olsa) .dinmiş gibi görünürken hâlâ bizi ağlatabilen şeyi bulduğumuz her yerdedir. ruhsal durumumu. Paris'tekinden farklı kahvaltı. bir yandan sağlamlaştırır. Alışkanlığın bu etkileri çelişkili gibi görünebilir. onları bir daha bulmamız mümkün değildir artık. Balbec'te yeni bir yatak. Gilberte'e olan aşkımı besleyen düşünceleri ayakta tutamayacaktı. geçmişin hayalleri yavaş yavaş solar. sonunda geriye bir şey kalmaz. Alışkanlığın başardığı işi Balbec'e gidişimle tamamladı. olaylar karşısında o eski benlik gibi tavır alır. o insan olduğumuz için ve şimdi bizim ilgisiz kaldığımız şeyi o insan sevdiği için. ama bizim kendi bakışlarımızdan gizlenmiş. artık kendimiz değil. tıpkı bir nüshası Ulusal Kütüphane'ye teslim edilmeyen bir kitabın bulunmasının imkânsız olabileceği gibi. bir yandan zayıflatır. yeniden acı çekeriz. Alışkanlıklardaki bir değişiklik. birçok değişik yasaya tabi olmasıdır. Bizim dışımızda mı? Daha doğrusu içimizdedir.

yolda inebilmek. mutlaka gerçekte bulundukları çerçeve içinde göstermek ve bu şekilde. kütüphanelerde geçirerek evinde başarıyla oluşturduğu bu yavan dekorun ortasında. hayalgücümüz bizi yaşadığımız yerden gitmek istediğimiz yere bir hamlede götürdüğünde. dünkü cahil ev sahibesinin şimdi günlerini arşivlerde. mümkün olduğunca hissedilmez değil. Ne var ki seyahatin asıl zevki. şehrin kimliğinin özünü de içeren garlardaki. bir mesafeyi katetmesinden çok. bir yandan yemek yerken seyrettiğimiz şaheser. adeta içli dışlı olarak izlemek mümkündür. ama ismini bir ilan tahtasında taşıdıkları gibi. bize bir müzenin . varış diye bir şey kalmamıştır). Bugün bu seyahat herhalde otomobille yapılır ve daha hoş olduğu sanılır. bu farkı bir bütün olarak. onların gerçeklikten yalıtmış olan zihinsel edimi yok etmektir.bazı durumlarda. iyileştiğini ancak o zaman anlayabilen bir hastanın sokağa ilk çıkışı gibiydi. örtülerin arasında "sergilenmekte". Hatta bu şekilde yapılan seyahatin bir bakıma daha gerçek de olduğu düşünülür. Balbec'e seyahatim. günleri hareketsizleştirdiğinden. zaman kazanmanın en iyi yolu. o özel yerlerdeki esrarengiz işlemdir (oysa otomobil gezintilerinde istenen yerde inildiğinden. hayalimizdeki haliyle hissetmektir. bozulmadan. çünkü bu sayede. her alanda. Çağımızın hastalığı. yorulunca durmak değildir. aynı döneme ait mobilyaların. yola çıkışla varış arasındaki farkı. neredeyse şehrin bir parçası olmayan. Tablolar şimdi. bizi bir isimden bir başkasına götürdüğü için bize mucizevi gelen hamlenin karşılığı. yerleşiklik. yer değiştirmektir. nesneleri. özünü. arazinin değişimlerini daha yakından. mümkün olduğunca keskin kılmaktır. bibloların. dünyanın iki farklı kişiliğini birleştirdiği.

göz kamaştıran. vücudum bu seyahate hiçbir itirazda bulunmamıştı. Balbec trenine binmek üzere gittiğim Saint-Lazare garında. aynı zamanda trajik yerlerdir. İran üslubundaki Balbec Kilisesi'ni. Paris'teki yatağıma gömülmüş halde seyretmekle yetindiğim sürece. kar fırtınasının ortasında hayal ederek.salonunda hissedeceğimiz başdöndürücü mutluluğu vermez. karnı deşilmiş şehrin tepesinde görünen gökyüzü. hiç tanımadığı "odam"a götürüleceğini anladığında başladı. Bizi mucizeye götürecek olan pis kokulu mağaraya. felaketlere gebe. yatmaya evimize dönmekten umudumuzu tamamen kesmemiz şarttır. bunu hissedebileceğimiz tek yer olan müze salonu. eserini yaratmak için kendini soyutladığı iç mekânları çok daha iyi simgeler. ancak korkunç ve muhteşem bir olay meydana gelebilirdi: O da bir tren yolculuğu veya Çarmıh'ın dikilmesi olurdu. çünkü henüz sadece düşüncemizde var olan memleketi içinde yaşayacağımız memleket haline getirecek olan mucizenin gerçekleştiği yerler buralarıdır. tehditkâr. Yola çıkışımızdan bir gün önce annemin bizimle gelmeyeceğini öğrenince. Ne yazık ki uzak bir varış noktasına doğru yola çıkılan o harikulade yerler. sanatçının. ama aynı sebepten ötürü. her tür özellikten yoksun oluşuyla. Mantegna ve Veronese'nin neredeyse Paris'e özgü bir modernlikteki bazı gökyüzü manzaralarına benzeyen bu göğün altında. muazzam bir gökyüzüydü. o koca camlı bölmelerden birine girmeye bir kez karar verdikten sonra. kendisinin de bu olaya katılacağını ve vardığımız gece. çıplaklığıyla. İtirazlar. . daha biraz önce terk ettiğimiz bildik odamıza biraz sonra kavuşmaktan da vazgeçmemiz gerekir. garlar. bekleme salonundan çıktığımızda. ancak vücudum.

bu izlenimin yerini alamazdı. "Emin olun benim bir hafta vaktim olsa. hâlâ eskisi gibi bana verilen hediyelere sanatsal bir özellik kazandırmak istediğinden. hiçbir "panorama". Balbec'i görmek için bir bedel ödemek zorunda olmam. bizim de bir kısmını trenle. At yarışlarını. ben neyi seversem seveyim. babamın. büyükannem bu projeden vazgeçmek zorunda . yelken yarışlarını göreceksiniz.vücudum daha da çok isyan etti. zevk peşinde koşmak yerine. Ben kendi adıma. Mme de Sévigné'nin Chaulnes ve Pont-Audemer'den geçerek Paris'ten Lorienfa giderken izlediği yolu. Ama babamın itirazı üzerine. güvencesiydi. Bu benim. Balbec'i görme isteğimi azaltmıyordu. aksine bunun bedeli olan rahatsızlık. eşdeğer olduğu iddia edilen hiçbir manzara. benim nazarımda. gece dönüp kendi yatağımda uyumama engel olmadan gidip görebileceğim. ne kadar güzel!" diyen doktorum kadar ben de Balbec'e gitmeyi arzuladığımı düşünüyordum. Balbec'te bulmayı umduğum izlenimin gerçekliğinin adeta bir simgesi. de Norpois'yla İspanya'ya gitmeden önce bakanlıkta işi çıkmış. Yola çıkacağımız günün sabahı benim ne kadar üzgün olduğuma şaşırıp. serin bir deniz kenarına gitmek için nazlanmazdım. mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşa bilecektim ona ve bu kovalama sırasında. bir kısmını arabayla takip edebileceğimizi düşünmüştü. daha Berma'yı izlemeye gitmeden önce öğrenmiştim ki. Öte yandan. bu yolculuğun kısmen eski bir "tecrübe" sini bana sunabilmek için. hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım. Büyükannem doğal olarak seyahatimize biraz farklı bakıyordu. Paris yakınında bir ev kiralamayı tercih etmişti. seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi. M.

kalmıştı. Bir mutluluğun hayalimizdeki çizimi. büyükteyzelerim o günden sonra yaşlı Mme Legrandin'in yanında asla kızının adını ağızlarına almadılar ve yanından ayrıldıktan sonra "Malum şahsa hiç değinmedim. büyükannem bir yolculuğu azami entelektüel faydayı sağlamak amacıyla düzenlediğinde ne kadar çok tren kaçırılacağını. çünkü Legrandin bize kız kardeşi için tavsiye mektubu vermediğinden. Balbec'te hiçbir tanıdığımız olmayacaktı. o güne kadar. tam sahile gideceğimiz sırada. tren vagonunda günün sonuna doğru." gibi cümlelerle birbirlerini tebrik etmekle yetindiler. onu tanır gibiydim. neredeyse mutlu yanılgısını yaşattığından. boğaz ağrısı çekileceğini ve kurallara karşı gelineceğini tahmin edebiliyordu.) Sonuç olarak. uğradığımız hakaretin intikamını almak amacıyla. sevgili Sévigné'sinin "lanet olası bir araba dolusu misafir" dediği şeyin bize mani olma tehlikesinin asla başgöstermeyeceğini bilmekti. ama bugünkü gerçeğe uymayan bu kadınla ilgili olarak. bagaj kaybedileceğini. bu mutluluğu ayrıntılı şekilde tanıdığımı sanıyordum. bu eski samimiyetlerini göstermek için daima "Renée de Cambremer" diye söz ettikleri. hediyeleri hâlâ odaları ve konuşmaları süsleyen. fazlasıyla uzun zamandır tren tarifesinde arayıp bulmayı zevk haline getirdiğim bu tren. kendisine ilişkin bilgilerimizin doğruluğundan çok. Paris'ten on üç yirmi iki treniyle yola çıkacaktık. Büyükannemi sevindiren en azından bir şey vardı. o da. herhalde anlamışlardır. . (Legrandin'in bu ihmali Céline ve Victoire Teyzelerim tarafından aynı şekilde takdir görmemişti. çünkü babam. genç kızken tanıdıkları. bizde uyandırdığı arzuların niteliği tarafından belirlendiği için. her defasında bana yolculuğun heyecanını.

benim Balbec'e gitmek yerine kendisiyle birlikte eve dönmek isteyeceğimden endişe ediyordu. ben rahatsızlık vermemek için o akşam arkadaşının evinden ayrılacak. ama dostluğunu kazandığımızı hayal etmekten hoşlandığımız bir kişiyi nasıl zihnimizde canlandırırsak. sonra gün. belli bir istasyona yaklaştığımızda filanca hisse kapılacağımdan hiç şüphem yoktu. böylece tekrar eve uğraması gerekmeyecekti. bana belki daha az acı veren bir şeydi. yeni bir odaya gireceğim.den. SaintLö Katedrali'nin önünde vedalaşacağım. annem aynı gün Saint-Cloud'ya yerleşmeyi planlamış. orada yaşamayı kabulleneceğim o zalim ilk gecenin öncesine almak. bizimle . Ama önce. o kadar ki. deniz banyoları kürüme başladıktan sonra kiliseyi görmeye gidemeyebilirdim. sarışın yolcu. sonunda. bizi gara bıraktıktan sonra doğrudan oraya gitmek üzere bütün hazırlıklarını tamamlamış veya tamamlar gibi yapmıştı. Ayrıca. böylece ertesi gün Balbec Kilisesi'ni görmeye de vakit bulacaktım. yolda bir arkadaşına uğrayıp onunla bir gün geçirmeye karar vermişti. Hatta kiralanmış olan evde yapılacak işlerin çok. vaktininse kısıtlı olduğu bahanesiyle.batımına doğru uzaklaşacak olan sanatçı.hava serinlemeye başladığında özel bir haz duyacağımdan. aslında ben bu tür vedalaşmaların acımasızlığına maruz kalmayayım diye. seyahatimin büyüleyici hedefini. annem. bu tren. bana bütün diğer trenlerden farklıymış gibi gelirdi. yolda tanışacağım. yol aldığı öğleden sonra saatlerinin ışığına bürünmüş suretlerini canlandırır. eski odamdan ayrılmam gerekmişti. Büyükannem "dümdüz" Balbec'e gitmeyi kabullenemediğin. kilisenin Balbec-Sahil'den epeyce uzakta olduğunu öğrenmiştik. zihnimde belirgin ve değişmez bir çehre edinmişti. hayalimde daima aynı şehirlerin. hiç görmediğimiz.

sinirli yapımın. yüce ve iktidarsız bilinç anında yoğunlaşmıştır. benden ayrı yaşayacaktı. uzakta da olsa. ne der? Ruskin'in anlattığı büyülenmiş yolcu bu mu? Haberin olsun. şimdiden kabullenmeye başladığı. Annem. o muazzam. ayrı bir hayat yaşayabil. Elimden bavulumu almayı teklif eden görevliye zor cevap verebildim. Kederimi görmezden gelmenin anlamsız olacağını düşünerek şefkatle alaya alıyordu: "Balbec Kilisesi onu böyle somurtarak görmeye gittiğini bilse. kesin bir bağlayıcılığı olmayan gidiş gelişlerle. yıllar geçtikçe. bu hayatta. herhalde benim ona yaşattığım art arda hayal kırıklıklarının sonu anlamına geldiğini. (bunu kâbuslarımda bile asla görmemiştim henüz) annem bana biraz yabancı. beni teselli etmek için kendisine en etkili gibi görünen yöntemleri deniyordu.birlikte trenin kalkmasını beklememeye karar vermişti. birlikte tatil yapmanın zorluğunu anladığını düşünüyordum. belki aynı zamanda. senin orada beklenen başarıyı gösterip göstermediğini de bileceğim. gelecekteki hayatının ilk denemesiydi. ben 'küçük . amacı ben olmayan. babamla ikisi. benim olmayacağım bir eve girip kapıcıya benden mektup olup olmadığını sorarken göreceğimiz bir hanım olacaktı. o anda birden katlanılmaz bir ıstırap gibi görünür. Annemin bensiz. kalkış anından önce. oysa artık kaçınılmaz olmuş. hayatını biraz zorlaştırdığını. hazırlıklarla gizlenen ayrılık. bana belli etmediği bu hayal kırıklıklarından sonra. Belki de benim sağlıksız. beni daha az görecekleri bir hayat yaşayacaklardı.meşinin mümkün olduğunu ilk kez hissediyordum. Bu ayrılığın beni çok üzmesinin bir sebebi daha vardı: Annem için bu ayrılığın. bunalttığını düşündüğü babamla birlikte.

ihtiyatlı. "konumunun gereğini ve yerini bilen" bir kadın olarak." Annem beni oyalamaya çalışıyor. Nasıl ki bazen. oysa her ikisi de. akşam yemeğinde ne yiyeceğimi soruyor. biri tepesindeki dev kuşla. Françoise bu kullanılmayan paltoyu tersyüz edip tatlı tonda düz renk bir çuha olan iç yüzünü dışa getirmişti. tam gerekli yerde açan beyaz veya kükürt sarısı bir gülde bulursak. Françoise yanılmaz ve naif bir zevkle şapkaya takarak çok sevimli hale getirmişti. kürk yakasının yumuşak tüyleriyle. bir an bile bizden ayrılmayacaksın. paltosunun soluk kiraz kırmızısı çuhasıyla. kendini göstermeye çalışırmış izlenimi yaratmadan bizim yanımızda görülmeye yakışacak şekilde. uzun zaman önce kırılmış ve ıskartaya ayrılmıştı.kurt'umun yanında olacağım. bir zamanlar büyükhalamın üzerinde ilk gördüğünde. biraz uzak bir geçmişe dönecek olursak. Yaşlı hizmetkârımızın yüzüne genellikle asalet katan tevazu ve dürüstlük. kapının üstünde. Kuşa gelince. aynı şekilde. Anne de Bretagne'ın dua kitaplarındaki. ama bayağılıktan uzak. "gözünün önünde bir harita. Françoise. kurdeleyi. annemi dehşete düşürmüştü. Françoise'a hayranlıkla bakıp yeni zannettiği şapkasıyla paltosuna iltifat ediyordu. en bilinçli sanatçıların ulaşmaya çalıştığı incelikleri. bir köy evinin cephesinde." dedi büyükannem. eski ustalardan biri tarafından . şaşırtıcı şekilde bir halk şarkısında. öteki de korkunç. kalabalık desenleri ve siyah kehribarlarıyla. yolculuk şerefine giydiği kıyafetlere de damgasını vurmuştu. Yarın annenden bir mektup alacaksın." "Seni Madame de Sevigne pozunda görür gibiyim kızım. Chardin'in veya Whistle’ın bir portresinde büyüleyici bulacağımız bir kadife fiyongu.

sanki bütün insani kavramlara yabancı olduğu bilinen bir köpeğin zeki ve iyi yürekli bakışı karşısında yine de hissedebileceği bir şaşkınlığı yaşardı. varlığı. dudaklarla. ellerle aynı dindar ağırbaşlılığı ifade ettiği o resimleri düşündürüyordu. her şeyin mükemmel bir biçimde yerleştirildiği. köylülerin arasında da. özünde. gözlerle. yani kalbin doğrudan ulaşabildiği nadir gerçekler haricinde hiçbir şeyi anlamazdı. ışıktan mahrum bırakılmış olan. şuurunu kaybetmiş üyeleri. mutlak anlamda bilmez. onca eğitimli insanda eksik olan. Büyükannen gibi Madame de Sevigne'den . "Regulus'un önemli olaylardaki âdetini biliyorsun. Ama bakışlarının duruluğu. Françoise hiçbir şey bilmezdi. kendiliğinden. bu üstün bireyler. seçkin bir dimağın soylu ilgisizliğine işaret eden bütün bu belirtiler karşısında insan. tahsilli insanların çoğundan daha fazla benzeyen bu insanlar. Gözyaşlarımı zor tuttuğumu gören annem. "Hem annene ayıp ediyorsun. kaderin haksızlığına uğrayıp geri zekâlılar arasında yaşamaya mahkûm edilmiş. daha doğrusu.yapılmış resimlerini. seçkin mizaçlara. Düşüncelerin o muazzam âlemi onun için yoktu." diyordu. çok büyük bir kibarlığa. daha yüksek zekâların büyüyememiş akrabaları gibidirler ve (hiçbir şeye yönelmediği halde bakışlarında var olan pırıltıdan da ke sin olarak anlaşıldığı gibi) yetenekli olmak için tek eksikleri bilgidir. bütünlük hissi her tarafa eşit olarak dağıldı ğından.. dudaklarının narin çizgileri karşısında. kaybolmuş. kıyafetin zengin ve geçmişe ait tuhaflığının. hatta acaba mütevazı kardeşlerimizin. geri zekâlılar âleminin üstün bireylerine benzer insanlar var mıdır diye merak ederdi.. kutsal ailenin dağılmış. Françoise'la ilgili olarak düşünceden söz etmek mümkün değildi. burnunun. ama aslında.

alkolü nerede. Ama büyükannemin yüzünde bunu düşünmek bile istemezmiş gibi kınayan bir ifade belirince. Bu yüzden de. özgürlüğümü kanıtlamak için eylemin gerçekleştirilmesi . sanki bir tek.alıntı yapacağım ben de: 'Senin göstermediğin bütün metaneti benim göstermem gerekecek. "Nasıl olur!" diye haykırdım. bu kararı vermeye hakkım ve yeterli sağduyum olduğunu büyükannem kabul etsin istiyordum. başkalarına duyulan sevginin bencilce acılardan insanı uzaklaştırdığını hatırlayıp beni sevindirmeye çalışıyor. Saint-Cloud'ya yolculuğunun iyi geçeceğini. bar vagonunda mı içeceğim konusunda karar veremiyor. arabacıyı terbiyeli. aniden gidip içmeye karar vererek.'" Sonra. beklettiği faytondan memnun olduğunu. arabayı rahat bulduğunu söylüyordu. böylece.muşum gibi konuşuyordum. eylemin sözle bildirilmesi itirazla karşılaştığına göre. doktor yola çıkarken biraz fazla miktarda bira veya konyak içmemi tavsiye etmişti. tatil için aldığı yuvarlak hasır şapkası ve bu sıcakta bu uzun yolu katedeceği için giydiği ince elbisesiyle. Ama bütün bunlar. içinde kendisini göremeyeceğim "Montretout" villasına ait olan anneme. onaylayıp memnun olmuş gibi başımı eğiyordum. sanki benden uzaklaşmış gibi. şimdiden başka birisine dönüşmüş. Seyahatin yol açabileceği nefes tıkanıklığı krizlerini önlemek için. sinir sisteminin duyarlılığını geçici olarak azaltan. kalbim sıkışarak bakıyordum. annemden ayrılışı daha gerçek bir şekilde gözümde canlandırmaktan başka bir işe yaramıyor. doktorun "keyif" hali dediği durumda olacaktım. büfede mi. Doktorun dediğini yapıp yapmayacağımdan henüz emin değildim. Bu ayrıntılara gülümsememek için kendimi zorluyor. yapmaya karar verirsem. ama en azından.

kendisine zor gelen bir harekete alışmaya kendini zorlayan biri gibiydi. sonra tekrar baktığını görüyordum. Ne var ki büyükannem bütün bu iyi haberlere benim kadar sevinmemiş gibiydi. isimlerini okuyamadığım yerlerin manzaralarından çok daha ikna edici bir "doğayla iç içe hayat" reklamı gibi) kapının cilalı meşesine. trenin çok güzel. Oysa kendi sesim ve aynı şekilde . bana verdiğin nasihate bak!" Rahatsızlığımı büyükanneme söylediğimde öyle üzgün. hatta onları tekrar görebilmek için aynı seyahati sık sık yapmak istediğimi söyledim. (demiryolu şirketinin vagona. indirmiş olduğumuz perde camın tamamım örtmediğinden. arasıra. öyle merhametli bir ifadeyle. bardaki adamla görevlilerin çok sevimli olduğunu. Bana bakmamaya çalışarak ce vap verdi: "Biraz uyumaya çalışsan iyi olur belki." Sonra gözlerini pencereye çevirdi. aslında annemden ayrı olmaya çabucak alışacağımı. koltuğun döşemesine yansıtabiliyordu." dedi ki. çok yükseğe asmış olduğu. Sonra gidip trenin barında aşırı miktarda içtim. kollarına atılıp onu öpücüklere boğdum. doktorun ne dediğini biliyorsun. Bunun üzerine onunla konuşuyor. Balbec'e gittiğimiz için çok mutlu olduğumu. Gözlerimi kapalı zanneden büyükannemin. iri benekli tülünün ardından bana kısa bir bakış fırlatıp gözlerini çevirdiğini. hemen git bira veya bir içki bul. "Nasıl olur! Ne kadar hasta olduğumu. büyükanneme. her şeyin iyi geçeceğini hissettiğimi. İlk istasyonda kendi vagonumuza döndüğümde. güneş. ovalarda öğle uykusuna dalmış olan ılık ve durgun aydınlığın aynısını. "Madem ki iyi gelecek. ama konuşmamdan hoş lanmadığını görüyordum.gerekmekteydi. çünkü aksi takdirde fazlasıyla şiddetli bir nöbet geçireceğimi hissediyor ve bunun büyükannemi en çok üzecek şey olacağını biliyordum.

bu storu seyretmek bana olağanüstü bir şeymiş gibi geliyordu. içkinin etkisini göstermeye başladığı ana kadar gözümün önünden gelip geçmiş bütün renkleri silip götürmüştü sanki. pencerenin mavi storuna diktiğim bakışımı kitaba çevirmiyordum. Yanında bu hanımların her ikisinin de birer eseri olmadan asla seyahat etmezdi. Storun mavi rengi. geçmişe döndüğü zaman nasıl görürse. yöneldiği yerde beğeniyor. içkimi bitirdiğim. bulunduğum konumda kalmaktan büyük bir zevk aldığım için. Bizim yanımızda oturmasını söylemek istedim kendisine. "Uyuyamıyorsan bir şeyler oku. Yaşlı bir görevli gelip biletlerimizi sordu. storun mavisinin yanında diğer renklerin hepsi benim için o kadar donuk ve anlamsızdı. Mme de Sevigne'nin kitabını açmadan elimde tutuyor. "Hadi dinlen biraz. açtım. Uzun ceketinin metal düğmelerindeki gümüş yansımalar beni büyülüyordu. belki güzelliğiyle değil ama. ben de özlemle demiryolcuların hayatını düşündüm. bütün hayatları trende geçtiğinden. daha önce içinde yaşadığı karanlığı. büyükannem de Madame de Beausergent'ın Hatıratı'na gömüldü. bana haz veriyordu. . Ne var ki. ses tonumda yaptığım her değişikliği kelimeler üzerinde uzun uzun durduruyor. Ben o anda başımı pek oynatmak istemediğim." dedi büyükannem." Bana Mme de Sevigne'nin bir kitabını uzattı. orada normalden daha uzun süre tutuyordum. cevap verme zahmetine katlanmazdım. Bu yüzden de onları sürdürmeye çalışıyor. En sevdiği iki yazardı bunlar. o sırada birisi bu seyrimi bölmeye kalksa. en içindeki hareketleri. Ama o başka bir vagona geçti.vücudumun en hissedilmez. doğduğum andan. yoğun canlılığıyla. doğuştan kör bir insan ileri yaşında ameliyat olup nihayet renkleri gördüğünde. onların bu yaşlı görevliyi görmedikleri tek bir gün olmasa gerekti. bakışlarımın her birini.

" Kanalla. "Muhabereyi kesmeyelim azizim" veya "Bu kont bana pek nüktedan gibi geldi" ya da "Biçilmiş otları çevirerek kurutmak dünyanın en güzel şeyi" demekle Şevigne olduklarını zannederler. Mme de Sevigne'ye hayranlığımın arttığını hissediyordum. çünkü Mme de Sevigne. tamamen biçimsel birtakım özelliklere aldanmamak gerekir. de la Boulie'nin sağlığına diyecek yok beyefendi. Okurken. ağzımın hafif aralık olduğunu hissetmekten aldığım zevk nihayet azalmaya başladı. apayrı bir şeyi." "Ah! Aziz marki. biraz kıpırdadım. dünyaya bakışımı derinden etkileyen Elstir'le aynı türden. mektubunuz nasıl hoşuma gitti! Cevap yazmamak imkânsız. tabiata olan sevgisinden varmış olan büyükannem. algılarımızın . Balbec'te farkına vardım ki. Balbec'te tanışacağım bir ressamla. büyükannemin verdiği kitabı açtım ve rasgele seçtiğim sayfalara dikkatimi verebildim. Kısa bir süre sonra. Mme de Sevigne de olayları bize Elstir gibi.Mavi storu seyretmekten." "Zannederim bana bir cevap borçlusunuz beyefendi. Oysa Mme de Sevigne'ye. sebeplerinden yola çıkarak açıklamak yerine. O döneme ve salon hayatına ait. mektuplardaki esas güzellikleri sevmeyi öğretmişti bana. Sekizini borcumdan düşün. yeryüzünde hiç bu kadar fazlası olmamıştı. tam ölüm haberini dinleyecek durumda. kendi içinden. gerisi de gelecek—. Hareketlendim. yakınlarına. onları Mme de Sevigne'nin mektupları zanneder. İşte Mme de Simiane da. bu güzellikler beni daha da çok sarsacaktı. sırf şu yazdıklarıyla büyükannesine benzediğini zanneder: "M. limonlarla ilgili mektupları da aynı tarzdadır. büyük bir sanatçıydı. ben de size bergamot ağacından tütün tabakaları. Herhalde size kendini beğendirmek için olacak. bunlara aldanan bazı insanlar.

ardından. çok sayıda gri ve beyaz rahibe. Combray'deki çan sesleri gibi. tabiatın ve hayatın ortasında büyük güçlerin .. hiç gerekmeyen başörtülerimi takıp ceketlerimi giydim. orada binlerce saçmalık. bana ninni gibi gelen seslerini. havanın odamdaki kadar ılık olduğu ağaçlık yola gittim.". dimdik ağaçlara yapışıp gizlenen adamlar buldum. uykusuzluğuma uyguladıkları zıt basınçlarla beni dengede tutuyorlar. önce eşit aralıklı dört tane on altılık nota.. kıpırtısızlığım ve biraz sonra da uykum. öyle iç açıcı bir duyguydu ki bu. bir dörtlük notanın üzerine hızla devrilen bir on altılık nota işitiyordum). kâh bir ritme. o vagonda. siyah beyaz keşişler. tren yol alırken her yanımı çeviren sükûnet verici hareketler bana arkadaşlık ediyordu. Ama daha o öğleden sonra. sonraları Mme de Sevigne'nin Mektupları'nın Dostoyevski tarafı diyeceğim şeye bayılmıştım (Mme de Sevigne'nin manzaraları tasvir edişi. kâh bir başkasına göre birleştiriyordum (keyfime göre. sağa sola atılmış çamaşırlar. uykum gelmezse onlarla sohbet edebilirdim. büyükannemi arkadaşına götürüp birkaç saat yanlarında kaldıktan sonra tek başıma trene bindiğimde. böylece uykusuzluğumun merkezkaç kuvvetini sıfırlıyorlardı. o gevşeklik içinde dalgalar ve akıntılar tarafından gezdirilen bir balığa. veya bir tek fırtınayı destek alıp kanatlarını açmış bir kartala dönüşebilseydim. bu basınçlar tarafından taşınmaya başladılar. Dostoyevski'nin karakterleri tasvir edişi gibi değil midir?) O akşam. ay ışığının göründüğü şu mektubu tekrar okuduğumda: "Bu tahrike karşı koyamadım. çünkü o geceyi. uyuşukluğu beni uyanık tutacak olan bir odanın hapsinde geçirmek zorunda değildim. bu hareketler.sırasına göre sunar. hiç değilse önümdeki gece zor görünmüyordu. bir anlığına denizde uyuyan.

. karanlıktaki bir korunun üzerinde. Pembe gökyüzü şeridini kaybettiğime üzülürken. yumuşacık tüylerinin pembesi sabitti. resimli dergiler. iskambil oyunları ve ilerleyemeden didinip duran kayıkların olduğu nehirler gibi. Ne var ki. karşılıklı parçalarını yaklaştırıp bitiştirmek. güzel. bir atalet ve bir kapris değil de. tekrar göründü. Güneş doğuşları. penceredeki sabah manzarası. Pembe canlandı. aynı duyguyla dinlendiğimi fark ederdim. uzun tren yolculuklarının ayrılmaz bir parçasıdırlar. tam bir görüntü. demiryolunun yönü değişip tren dönünce. gökyüzü nar pembesine bulandı. Ama tersine bu rengin. demiryolunun ikinci bir dönemecinde orayı terk etti. küçük. ama bu sefer karşıki pencerede ve kırmızıydı. yer yer yırtılmış bulutlar gördüm. bir daha hiç değişmeyecek gibiydi. bu pembenin ardında ışık kümeleri birikti. cansızdı.başımda nöbet tutması sayesinde. çünkü bunun. yerini. hâlâ yıldızlarla kaplı gökyüzünün altındaki bir köye bıraktı. tabiatın özündeki hayatla bağlantılı olduğunu hissediyordum. lal rengi ve değişken sabahımın kesintili. gereklilik ve hayat olduğunu hissediyordum. ay ışığı mavisi damlarıyla. gecenin ortasında. veya ressamın keyfi uyarınca bir pastel resimde yerini almış olan pembe gibiydi. gözlerimi cama yapıştırıp daha iyi görmeye çalışıyordum. tıpkı katı yumurtalar. gecenin sütlü sedefi bulaşmış teknesiyle. Birazdan. tıpkı aynı pembeyi özümsemiş bir kuş kanadının tüylerini boyayan. pencerenin camında. Önceki dakikalarda zihnimi dolduran düşünceleri tek tek sayarak uyuyup uyumadığımı anlamaya çalıştığım (ve zaten bu soruyu sormama sebep olan kararsızlığınım da olumlu bir cevap olduğu) bir anda.

gara doğru. Meseglise tarafında. oysa onları . Bir toprağın ürünü olan ve o toprağın kendine has büyüsünü üzerinde toplayan bir insan varsa eğer. Sabahın yansımalarıyla kızarmış olan yüzü.devamlı bir tablo elde edebilmek için bir pencereden ötekine koşup duruyordum. Koyağın dibinde. o güne kadar tanımış olduklarımızdan farklı. yeni bir şey olma özelliğine sahip değildirler. tren. Bu kızın karşısında. tatmış olduğumuz zevklerin bir tür ortalamasını alarak oluşturduğumuz bir kalıp koyarız. gökyüzünden daha pembeydi. Hayat hakkında kötümser bir hüküm verir ve doğru bir hüküm olduğuna inanırız. çünkü güzellik ve mutluluğa has olan özelliğe. elinde bir süt güğümüyle geliyordu. bu kulübeden çıkarken gördüğüm uzun boylu kız olmalıydı. çünkü mutluluk ve güzelliği de hesaba kattığımız kanısındayızdır. hoşlanmış olduğumuz çeşitli yüzlerin. bu insan. akarsuyun kenarında. doğan güneşin eğik ışınlarıyla aydınlanan patikadan. sarp bir hal aldı. Roussainville korularında tek başıma dolaştığım sıralarda karşıma çıkmasını o kadar istediğim köylü kızından da çok. Manzara engebeli. Dünyanın geri kalanını gizleyen yüksek dağların arasındaki bu vadide. uyanmış olan tek tük yolculara sütlü kahve satıyordu. güzelliğin ve mutluluğun bilincine her varışımızda içimizde canlanan yaşama arzusunu hissettim. kısacık bir süre duran bu frenlerdeki insanlardan başka kimseyi görmüyor olmalıydı bu kız. Güzellikle mutluluğun bireysel olduğunu daima unutur ve zihnimizde onların yerine. bunlar solgun. pencerelerin hizasında akan suya gömülmüş bir tek bekçi kulübesi görünüyordu. Vagonlar boyunca yürüyerek. iki dağ arasındaki küçük bir garda durdu. donuk bazı soyut imgeler olmaktan öteye gidemezler.

bu yeni eserle tanışır tanışmaz. bu güzel kız.hesaba katmamış. büyük ölçüde Alışkanlığın anlık kesintisi iş başındaydı. çünkü okuduğu bütün güzel kitapların bir tür bileşimini hayal eder. iştahtan. kan dolaşımından duyarlılığa ve hayal gücüne. beni bu kızın diğer kadınlara benzemediğine . bir aydına yeni bir "güzel kitap"tan söz edildiğinde. yerleşik alışkanlığım ortalıkta görünmediğinden. Sütçü kız. Ama o yolculuk sabahı. zihnimin tek başımayken çizdiği güzellik kalıplarından farklı olduğundan. canlı hazlar tatmaya hazır olan benliğimin. oysa güzel bir kitap özeldir. bir bütün olarak karşısında durmasından faydalanıyordu. bu yeni şaheserin özünü bulmaya katiyen yetmez. çünkü o zaten bu toplamın dışındadır. bütün melekelerim koşup onun yerini almıştı. Genellikle benliğimiz asgariye indirilmiş durumda yaşarız. Biraz önceki bıkkın aydın. uykudadırlar. tasvir ettiği gerçekliğe ilgi duyar. onun yanında yaşamakla gerçekleşecek bir mutluluktu bu. hepsi dalgalar gibi hep birlikte alışılmadık bir düzeye yükselerek gayretkeşlik içinde birbirleriyle yarışmaktaydılar. Aynı şekilde. hemen belirli bir mutluluğun hazzını tattırdı bana (mutluluğun hazzını tatmanın tek yoludur bu ve her zaman kendine hastır). tahmin edilemezdir. ikisinden de bir nebze olsun iz taşımayan sentezler koymuşuzdur onların yerine. ne yapılacağını bilen ve onlara ihtiyacı olmayan alışkanlığa güvendiklerinden. Erkenci olmayan. hayatımın rutininin kesintiye uğramış olması. kendinden önceki şaheserlerin toplamından oluşmaz. Ama burada da. İşte bu yüzden. yer ve saatteki değişiklik. bu toplamı tamamen özümsemiş olmak. Bu yerlerin vahşi büyüsü. sıkıntıyla esnemeye başlar. melekelerimin varlığını vazgeçilmez kılmıştı. melekelerimizin çoğu. nefes almaktan. en aşağılığından en soylusuna. oracıkta.

hayat bana çok güzel gelirdi. Bana sütlü kahve vermesi için işaret ettim kendisine. artık ortalık apaydınlıktı. beni tanıdığını hissetseydim. seslendim.inandırarak onun büyüsünü artırıyor muydu bilmem. beni bilinmeyen ve çok daha ilginç bir dünyaya oyuncu olarak sokmasıydı. ister aksine. giderek yaklaşan. ama görevliler kapıları kapattığı için. Beni fark etmesini istiyordum. kız bu coşkunlukla o kadar iç içeydi ki. her durumda. onu tekrar görme isteğim. benim bildiğim hayattan başka bir hayatın parçası . Delici bakışlarım bana dikti. Geri döndü. tren hızlanırken hâlâ görebildiğim bu güzel kız. Her şeyden çok. onun yanında bulunmaktan aldığım zevkin büyük bölümünü oluşturmuş olsun. düşüncelerinde bir yerim olsaydı. altını ve kırmızısıyla gözlerinizi kamaştıran bir güneş gibiydi. yanı başınıza kadar gelen. trene giderken ona eşlik ederek hep yanında olabilseydim. o yerlerin büyüsünü artırıyordu. Hayatımın her saatini onunla geçirebilseydim. bir sinirin daha hızlı titreşmesinin farklı bir ses veya farklı bir renk yaratması gibi. onun gardan çıkıp patikaya yürüdüğünü gördüm. Upuzun boyunun tepesinde yüzü öyle yaldızlı ve pembeydi ki. dereye. her şeyden önce. ışıklı bir vitrayın ardından görünür gibiydi. tren yola koyuldu. kendine yakından bakılmasına izin veren. Görmedi. bu heyecanın tamamen sönüp gitmesine izin vermemek. Sebebi de bu heyecan halinin hoşuma gitmesi değildi sadece. giderek büyüyen yüzünden gözlerimi ayıramıyordum. Coşkunluğum ister bu kızdan kaynaklanmış. (bir telin daha fazla gerilmesinin. Bu kız bana köy hayatının. günün ilk saatlerinin güzelliklerini öğretirdi. bilmeden de olsa o heyecana katılmış olan varlıktan temelli ayrılmamak gibi manevi bir istekti. ama kız. ineğe.) bu heyecanın gördüklerime başka bir renk katması. şafaktan uzaklaşıyordum.

zihnimiz onu gelecekte hayal etmeyi yeğler.gibiydi. bir kalıp gibi. bu ise. yaşadığımız hoş bir duyguyu kendi kendine. önümdeki hayatı kabul etmeye boyun eğiyorsam. Öte yandan. ismi bir bütün olarak şekillendirir. Beauvais gibi bazı şehir isimleri. duygunun özü hakkında bize bir bilgi vermez. çünkü zihnimiz. bir gün aynı trene binip aynı garda durma planları yaptığım için eğiyordum. bu isme şehir fikrini (hiç görmediğimiz şehrin fikrini) de sokmak istediğimiz zaman.henüz tanımadığımız bir şehir söz konusuysa . bu projenin bir yararı da. mekanik. Hiç değilse bu hayata bağlı olduğumu hissetmenin zevkini tadabilmek için. hiçbir zaman olmayacaktı. bu küçük istasyonun yanında yaşamam yeterliydi. pratik. Vezelay. ama onu kendi içimizde tekrar yaratma zahmetinden bizi kurtarır ve tekrar dışarıdan bize gelmesini ummamıza imkân verir. orada nesnelerin uyandırdığı duyumlar farklıydı ve o sırada o hayattan uzaklaşmak. genel ve tarafsız bir şekilde derinleştirmek için gereken çabadan kaçmaya her an hazırdır. zihnimizin çıkarcı. aynı oymaları şehrin tamamına uygular ve aynı tarzda adeta büyük bir katedral çıkarır ortaya. o zaman her sabah gelip bu köylü kızından sütlü kahve alabilirdim. Chartres. o. bu duyguyu düşünmeye devam etmek de istediğimizden. Bu isimlerin bu dar anlamını o kadar sık kullanırız ki. Bourges. kendimden temelli vazgeçmek gibiydi. Fakat heyhat! Her an hızlanarak gitmekte olduğum öteki hayatta. etkin. Oysa Balbec ismini bir tren . tembel. bu duyguyu tekrar yaratabilecek olan koşulları ustalıkla hazırlar. benim bildiğim hayattan bir şeritle ayrılmıştı. o andan itibaren.bu dar anlam. ismin dar anlamı. merkezkaç mizacını beslemesiydi. şehrin en büyük kilisesini de tanımlayan birer kısaltma gibidir. sonunda .

Kilise de. karşısındaki Cafe'nin üzerinde. Garı ve gara açılan bulvarı hızla geçtim. İyi yürekli. Evet. yol sorduğum adamla ve döneceğim garla birlikte girerek . mucizeler yaratan İsa'yı denizde bulmuşlardı.ilgi alanıma Cafe'yle.geri kalan her şeyle bir bütün oluşturuyor. pembe. adeta beni ağırlamak üzere Madonna'nın iki tarafına sıralanmış bekleyen Havarileri tanıyınca. ne sahildi. sadece kiliseyi ve denizi görmek istediğimden. . balıkçılar. kuşların döndüğü sarp bir Normandiya falezi olduğunu okuduğum için. çan kulesi. gerçekten de dalgaların dövdüğü falezlerden çıkarılmıştı. neredeyse İran üslubunda yazılı olarak gördüm. Balbec-Kasaba. tek başına yükseliyordu. derin giriş sundurmasının önünde. Balbec-Sahil'deydi.istasyonunda. artık heykellerin ebedî anlamından başka bir şey düşünmek istemedim. bir tesadüf hissi veriyordu. yani benim bulunduğum yer. gökyüzündeki yumuşak ve şişkin kubbesi. bu öğleden sonranın bir ürünüydü sanki. Eski Balbec. yaldızlı harflerle yazılmış "Bilardo" kelimesi okunmaktaydı. iki tramvay hattının kavşağındaki bir meydanda yükselmekteydi. ne demek istediğimi anlamıyorlardı. Ama benim bu yüzden vitrayların dibine kadar uzandığını zannettiğim deniz. çatılarına hiçbir gemi direği karışmayan evlerin arasında. yirmi kilometre mesafede. ne de liman. ağızda eriyiverecek kabuğunu olgunlaştırdığı bir meyve. mavi bir tabelada beyaz harflerle. Ama Trocadero Müzesi'nde kopyalarını gördüğüm. . yaldızlı. tepesinde sağanakların biriktiği. nefin ve kulelerin taşlan. hep kabaran dalgaların son köpükleriyle yıkandığım hayal ettiğim çan kulesi. kubbenin yanındaki çan kulesi. adeta evlerin bacalarını kaplayan ışığın. kumsalı sordum. birkaç metre ötemdeki kilisenin bir vitrayında tasvir edilen efsaneye göre. büfenin üzerinde.

Cafe'nin ve tramvay durağının bakışlarından kaçması imkânsızdı. o da. kilisenin kendisi. Kendi kendime. dünya yüzünde Balbec Kilisesi'ne sahip tek meydan. gösteremediğine hayıflandığı bilgi veya cesaret birikimiyle kıyasladığında. "Kilisenin şanını bilir gibi görünen bu meydan. Oysa bu. resimleri tehdit edebilecek değişimlerin erişemeyeceği. birkaç saat sonra. tek olan asılları: bu çok daha büyük bir şey. pek küçük bulursa. gördüğüm röprodüksiyonların ötesine taşımış. batan güneşin ışınlarının yarısı çehresine vuruyordu . bir ölününki kadar sabit olduğu. pastane mutfağının kokularına teslim olmuş. binlerce kez yonttuğu heykeli. o kadar ki.yakında." Belki bir yandan da daha küçük bir şeydi. Ayrıntı'nın zorbalığına boyun eğmişti. evrensel değerini koruduğu bir yere yerleştirmiş olan zihnim de. heykelin kendisi. Nasıl ki genç bir erkek. Bugüne kadar gördüklerim. diğer yarısı da Tasarruf Sandığı bürosuna vuruyordu. bir seçim afişiyle bastonumun ucunun rakip olduğu bir yer işgal etmekteydi. "İşte burası. sokak lambasının aydınlığı vuracaktı -. meydana çakılıydı." diyordum. sundurmanın Madonna'sını. onlar yok olsa da el değmeden kalacağı. kolumu uzatsam erişeceğim bir mesafede. idealliğini. bu taşın . etraflarında dönmedikçe değişmediği fark ediliyordu. Madonna'sının dökme kalıplarıydı. anayolun bitiminden ayrılması. hoşgeldin der gibi ilerliyorlardı sanki. yumuşak çehreleri ve kambur sırtlarıyla. sadece bu kilisenin fotoğraflan ve sundurmanın meşhur Havarilerinin. sınav veya düello günü sorulan soruyu veya attığı mermiyi. Balbec Kilisesi bu.yassı. bir kredi kuruluşunun şubesiyle birlikte. Ama ifadelerinin. güzel bir günde Aleluya diye ilahi söyleyerek. şimdi kendi taştan görünümüne indirgenmiş olarak karşısında bulunca şaşırmışta.

be nim tedbirsizce açtığım gedikten yararlanan bir tramvay. yorgunluğuma. hep birlikte Balbec-Sahil'e gitmek üzere büyükannem ve Françoise'la buluşacağım gara dönmem gerekiyordu. içinde bulunduğum tatsız ruh haline. sıkışmış gaz kuvvetiyle. Siena kadar güzeldir. oraya kendisini seyretmeye gelmiş bütün hayranlarına gösterecekti. . Ouimperle'nin29 serin şırıltılarına dalacak.üzerine ismimi yazmak istesem. bakmayı bilmeyişime yüklüyor. bir inci yağmurunun ortasına dalar gibi. o güne kadar o isimde yaşayan bütün imgeleri kovmuşlar. Vakit ilerliyordu. hafifçe aralamıştım. benim için henüz el değmemiş başka şehirler olduğunu düşünerek avunmaya çalışıyordum. belki yakında. adeta sımsıkı kapalı tutulması gereken bir ismi. üzerlerine tekrar kapanan hecelerin içinde şimdi İran üslubundaki kilisenin sundurmasını çerçevelemekteydiler ve artık hep orada kalacaklardı. dıştan gelen bir basınçla. onca zaman görmeyi arzuladığım bu ölümsüz sa nat eseri de. o ana kadar genel bir mevcudiyet ve elle tutulmaz bir güzellik atfettiğim meşhur Madonna." Hayal kırıklığımı gündelik kaygılara. ama Balbec'e girdiğim anda. Pont-Aven'ı sarmalayan yeşil-pembe yansımaların içinden geçecektim. adımın harflerini söküp atamayacak. Balbec Madonna'sı. Balbec hakkında okuduklarımı. komşu evlerle aynı ise bulanmış bedeninden tebeşirimin izlerini. asıl (ki maalesef tek anlamına da geliyordu) olanı. Swann'ın söylediklerini hatırlıyordum: "Harikuladedir. kilisenin kendisi de. 29 perte: inci. meydandan geçenler ve Tasarruf Sandığı bürosu. bir cafe. karşı konulmaz biçimde itilerek hecelerin içine tıkışmışlardı. boyunu ölçebileceğim. kırışıklarını sayabileceğim. taştan bir ihtiyarcığa dönüşmüştü.

bu istasyonların isimleri (Incarville. Françoise o anda. Pont-â-Couleuvre. yanımda.Vieux. Müdürün gözümde canlanan hayali kesinlikle kurumlu/ama çizgileri çok belirsizdi. hayal kırıklığımı bir anda itiraf etme cesaretini bulamadım. vücudumun alışmak zorunda kalacağı yer yaklaştıkça. Hermonville. Batan güneşin geçici ışığıyla ve öğleden sonranın devam eden sıcağıyla dolu vagona girip (ne yazık ki ışık. gülümsemesi öyle aydınlanmıştı ki. Küçük tren ikide birde Balbec-Sahil'den önceki istasyonlardan birinde duruyordu. daha saygın birisinin olmasını isterdim. Arambouville. büyükannem sordu: "Ee. mutlaka indirim isteyecek olan büyükannemin yerine. somut olarak çok sayıda aynı notadan . yanlış yöne doğru yola çıkarmıştı. Marcouville. Zaten zihnimin bulmaya çalıştığı izlenim. Gombray'ye yakın bazı yerlerle bir bağlantı kurardım. ama yalnız buldum. Maineville) bile bana tuhaf geliyordu. sıcağın bü yükannemi ne kadar yorduğunu yüzünde açıkça görmeme izin veriyordu) oturduğum anda. halbuki bir kitapta okusam. fakat yanlış bilgi verdiğinden. onunla tanışırken. Saint-Mars-le. şu anda kendisi için ben mevcut değildim. Bir saatten fazla sürecek olan bu yolun sonunda. Balbec'teki otelin müdürünü hayal etmeye çalışıyordum. hiç aklından bile geçmediği halde. hızla Nantes'a doğru yol almaktaydı ve belki de Bordeaux'da uyanacaktı. Balbec nasıldı?" Hissettiğimi tahmin ettiği müthiş mutluluğun umuduyla. Doville.Bizi Balbec-Sahil'e götürecek olan küçük mahalli trende büyükannemi buldum. çünkü büyükannem bütün hazırlıklar önceden tamamlansın diye Françoise'ı önden göndermeyi akıl etmiş. Ama bir müzisyenin kulağında. giderek daha az meşgul etmekteydi beni.

şöminedeki odunların. oyalanan tazısını çağırıp lambası yanan villasına giren bir hanım . Balbec Grand-Hötel'in lobisinde mermer taklidi. sofrada büyükhalamdan o kadar sık duymuştum ki. bunun içine belki reçellerin tadı. devasa merdivenin karşısında ıstırabım iyice arttı. yeni gelinen bir otel odasındaki kanepe gibi şekilsiz tepelerin eteğinde şimdiden geceye hazırlanan. bana ilk defa insanlarını gösteriyor. basık hasır şapkasıyla benim hiç tanımayacağım bir hayatın gündelik akışını betimleyerek. yüzeye varmak için aşmak zorunda oldukları birbirinden farklı ortamların. hiçbir benzerlik taşımayabilir. birkaç villa. Aynı şekilde. kendilerine has. Bergotte'un bir kitabının sayfalarının kokusu. Uzaktaki denize bir kum tepesinin üstünden bakan veya çiğ yeşil. ılgın ağaçlarıyla güllerinin yanında oturan istasyon şefi. karşıki evin kumtaşı rengi de karışmıştı. büyükannem. bu kumdan. tenis sahası ve bazen. küçümsercesine tanıdık görüntülerle. hafızamın derinliklerinden bir hava kabarcığı gibi yükselip açığa çıktıklarında. ama alışılmış dış görünümleriyle gösteriyor . aşırı havadar. boş alanlardan ve tuzdan oluşmuş. yabancı bakışlarımı.ve bu tuhaf bir biçimde olağan. bunlar bugün bile.beyaz kasketli tenisçiler. aralarında . hazin. küçük istasyonlar. Roussainville ve Martinville isimlerini katiyen düşündürmüyordu. ville (Kent) kelimesinin üstünden kaçıp gittiği isimler. esrarengiz bir büyü edinmişlerdi. bu isimleriyse.oluşan iki motif. armoni ve orkestralama tonları farklıysa. hemen orada. "salon"da. bana ötekileri. kaygılı. katmanların içinde bile özelliklerini korurlar. tedirgin kalbimi acımasızca yaralıyordu. bayrağı şiddetlenen rüzgârda şaklayan bir de gazinodan oluşan bu içi oyulmuş.

Grand-Hotel'e layık olmayan bir paryalar soyuna ait kişiler olarak görüyordu. bu lüks otelde bile. cimrilikten paraya kıyamadıklarına müdürün inanmış olması gerekiyordu. ötekinde uzaklardaki köklerinden ve kozmopolit çocukluğundan kaynaklanan değişik aksanların bıraktığı) yara izleriyle dolu. sosyal konumdu. bunların yoksulluktan değil. müdürle "şartları" tartışıyordu. Ticari konuşmalarını. Müdürün kendisini başında şapkasıyla. itibarı katiyen azaltmazdı. ben bir kanepede oturmuş . golf pantolon. onun nazarında sosyal konumun yüksek olduğunu gösteren. "dolmuş" geldiğinde genellikle soylu beyleri pinti. sosyetik smokinli.. çünkü cimrilik bir kötü huydur ve dolayısıyla bütün sosyal konumlarda kendisine rastlanabilir.yaşayacağımız yabancıların düşmanlığını. mesela lobiye girerken şapkasını çıkarmamak.. fiyatlarınız nasıl?. müdür. Müdürün dikkat ettiği tek şey. otel hırsızlarını soylu beyefendi zanneden. hacıyatmaz gibi bir adamdı! Herhalde kendi maaşının ayda beş yüz frankı bulmadığını unutarak beş yüz frankı. Cimrilik. daha doğrusu kendi deyişiyle "yirmi beş Louis altınını "hatırı sayılır" bulan insanları müthiş aşağılıyor. yapay bir tonlamayla. seçme ama ters anlamlı deyimlerle süslüyordu. onları. yüzü ve sesi (birinde çok sayıda çıbanın. insan sarrafı bakışlı. maroken bir tabakadan kırmızı ve altın şeritli bir puro çıkarmak (maalesef bu avantajlardan hiçbirisine sahip değildim) gibi belirtilerdi. daha doğrusu. küçümsemesini artırmak gibi bir kaygısı olmadan. "Pekala. beli oturan ceket giymek." derken. aşırı bir ücret ödemedikleri halde müdürden saygı gören kişiler vardı. bir yandan ıslık çalarak dinlemesine hiç aldırmayan büyükannem. Ya! Benim küçük bütçem için aşırı yüksek. yalnız. Evet.

bir okuma salonunda oturan insanlar vardı.yüzeyinde kendimden. bu tür duygular konusundaki kayıtsızlığıyla bana o salona girmemi emredecek olsa. ebedî düşüncelerde kaybolmaya çalışıyor. ihtiyaç duyabileceğim kimi eşyalar Françoise'ın . Aiakos ve Rhadamanthys'in bakışlarıyla baktılar (çıplak ruhumu. hiçbir şeyin kendisini korumadığı bir bilinmezliğe savurur gibi. biraz ötede. tüylü şapkasıyla içeri girip "mektup var mı" diye soran genç züppenin. Bu sırada. Yalnızlık duygum birazdan daha da arttı. müdürün saygıyla selamlayıp peşindeki küçük köpekle şakalaştığı şık hanımın. sahte mermerden basamakları tırmanıp kendi yuvalarına giden bütün bu insanların alışkın tavırlarını görmek. kapalı bir camekânın ardında. orada rahat rahat okumaya hakkı olan seçkinlerin mutluluğunu mu. canlı hiçbir şey bırakmamaya gayret ediyordum. Dante'nin sırasıyla Cennet'e ve Cehennem'e atfettiği renkleri kullanmam gerekirdi. Minos. belki de "resepsiyon" sanatında pek beceri kazanmamış. bu salonu tarif edebilmek için. hiçbir alışkanlığım olmayan bu mekânda fazla ıstırap çekmemek için benliğimin derinliklerine sığmıyor. Büyükanneme iyi olmadığımı itiraf etmiş. mutlak yabancılığımı daha da hissedilir hale getiriyordu.bekliyor. "resepsiyon şefi" unvanını taşıyan beyler. vücudumun yaralandıklarında içe kapanarak ölü taklidi yapan hayvanlarınki gibi duyarsızlaşmış olan . aynı anda.olarak. bu bakışlara fırlattım). kalsak da lazım olacak ufak tefek alışverişler için dışarıya çıkmıştı (daha sonra hepsinin bana alınmış şeyler olduğunu öğrendim. bana sertçe. kanımca Paris'e dönmek zorunda kalacağımızı söylemiştim. o da itiraz etmeden. büyükannemin bende yaratacağı dehşeti mi düşündüğüme bağlı. dönsek de.

"Majestelerine karşı gelen herkes. abartılı da olsa. çünkü şehirdeki bu gezintiyi otel müdürü bana bir eğlence olarak tavsiye etmişti. "lift" (asansörcü) adını verdikleri (ve otelin en yüksek noktasına. müdürün kendisi gelip bir düğmeye bastı: Henüz tanımadığım. Dönüp onu otelde beklemeye karar verdim.yanındaydı çünkü). görgü sahibi hiç kimsenin maruz kalmak istemeyeceği 'rüküş' damgasını yer mutlaka" deniyordu. bir aşağı bir yukarı yürüdüm. Dünyada benden bu kadar farklı insanlar olmasına hayret etmekteydim. camekânının ardındaki bir fotoğrafçı veya özel bölmesindeki bir orgcu gibi yerleşmiş olan) bir şahsiyet. Cesareti kırılmış olmalıydı. berber dükkânı ve Duguay-Trouin heykelinin karşısında. bu yorgunluğa katlanamadığıma göre hiçbir seyahatin bana yaramayacağını düşünüyordu herhalde. bir Normandiya kilisesinin kubbe fenerinin olacağı yere. Şunu da kabul etmek gerekir ki. ben de bu sırada dışarı çıkıp kalabalık yüzünden bir ev içi kadar sıcak olan sokaklarda. Heykel bana aşağı yukarı. çalışkan ve tutsak bir sincabın . "Moda Hazretleri'nin ziyaretleri"ne de başvuruyordu. bir cerrahın bekleme odasında bir "resimli dergi"yi karıştırırken. ayrıca otelin. Büyükanneme olan ihtiyacım. evcil. broşür bu müşterileri Balbec Grand-Hotel'e getirtmek için "leziz sofrası" ve "Casino'nun bahçelerinin periler âlemini andıran görüntüsü"nün yanı sıra. derginin ortasında bu heykelin resmini gören hastaya verdiği kadar bir zevk verdi. bazı insanlara "zevk ve mutluluk merkezi" gibi gelebiliyordu. onu hayal kırıklığına uğratmış olduğum endişesiyle daha da artmıştı. koca bir müşteri topluluğunun zevklerine hitap eden broşürüne bakılır sa. aslında bir işkence mekânı demek olan yeni bir yaşama mekânı. müdavimlerin dondurma aldığı pastane açıktı hâlâ.

bu şiirsellikten uzak alacakaranlığın sırrını sessizlik içinde geçmenin ölümcül sıkıntısını dağıtabilmek için. Ama bu ruhun içinde. elinde bir yastıkla bir oda hizmetçisinin geçtiği karanlık koridorlar. yelpaze gibi açılıyordu. sanatı konusunda bir merak sergilemekle kalmayıp hayranlığımı da itiraf ettim. sanatının icrasında kendisine rahatsızlık verip vermediğimi sordum. önemsiz biri bile olsa. seyahatimin sorumlusu ve esaretime yoldaş olan. bu ticari tapınağın kubbesine doğru beni peşinden sürükledi. Bir katta. Ben akşamüzeri Balbec'ten o küçük trene binen kişiydim hâlâ. belki terbiye icabı. bize göre konumunda meydana gelen değişikliktir. belki kulakları ağır işittiğinden. dar bir merdivenin iki yanında. virtüoza iltifat etmek amacıyla. belki tehlike korkusuyla. Dışımızdaki şeylerin gerçekliğini bize belki de en çok hissettiren şey.çevikliğiyle bana doğru inmeye koyuldu. belki bulunduğu yere saygısından. Bu bitmez tükenmez çıkış sırasında. belki de müdürün talimatları uyarınca. ama bana çevrili gözlerinde kendi hiçliğimin dehşetini okuyordum. Ama o hiç cevap vermedi. aynı ruhu taşıyordum. Bu kadar yer kapladığım. bir insanın. en tutkulu hayallerimin maskesini yapıştırıyor. tuşlarına basmaya devam eden genç orgcuyla konuşmaya başladım. her katta birer tane olan tuvalet pencerelerinin oluşturduğu tek bir dikey sıra camdan başka bir yerden ışık almayan. belki sözlerime şaşırdığından. belki dikkatini işine verdiğinden. . belki zihin tembelliğinden. ona bunca zahmet verdiğim için özür diledim. çalgısının düğmelerini çekmeye. biz tanımadan önce ve tanıdıktan sonra. Hizmetçinin alacakaranlıkta seçilmeyen çehresine. Sonra yine bir sütun boyunca kayarak.

Yorgunluktan ölüyordum. şimdi. asansörcü. o yatakta dinlendirmem mümkün değildi. müdürü. algılarını sürekli nöbette. kendi .nün kendisi. güneşi arkasında görünce saatler geçmiş olduğunu fark eden bir yolcu gibiydim. maddi bedenimiz olmasa bile bedenimizin bilinci olan duyumlar bütününü. inkâr edilmeleri. onlara fırlattığım güvensiz bakışı bana iade ettiler ve varlığıma hiç aldırmadan. ne de oturabildiği kafeste olduğu kadar kısıtlı ve rahatsız bir konumda tutacaktı. savunmada tutmaya bedenimi mecbur etmek suretiyle görmemi. yerlerinden oynatılmaları imkânsızdı ve gerçekleşmiş olan her şey gibi kısırlaştırıcıydılar. gezisinin başında güneş önündeyken.saat altıda. ama kendi deyimiyle "Rumen kökünden" idi . asansörcüyü çağırmak için yaptığı hareket. Hiç değilse yatağa birazcık uzanmak isterdim. yatmak istiyordum. seçkin sandığı ifadeler kullanırdı) yüzündeki çıban izleri. Grand-Hotel denen bu Pandora kutusundan çıkmış bir dizi kukla bulunmaktaydı. Ama hiç değilse benim karışmadığım bu değişiklik. ama ihtiyacım olan eşyaların hiçbiri yoktu. kozmopolit müdürün (aslında Monaco vatandaşlığına geçmişti. Kardinal La Balue'nün ne ayakta durabildiği. (olan şey kendi başına ne kadar önemsiz de olsa) benim dışımda bir şeylerin olduğunu kanıtlıyordu. ama ne faydası olacaktı? Her birimiz için. Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir. Balbec'teki odamda (sadece ismen benimdi) bana yer yoktu.daima yanlış olduğunu fark etmediği. ateşim vardı. beni tanımayan eşyalarla doluydu. alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar. çevresindeki yabancı eşyalar. oteli ve personelini hayal etme imkânsızlığıyla birlikte varacağım anın belirsiz ve korkulu beklentisinin de bulunduğu yerde. işitmemi. bütün duyularımı (bacaklarımı uzatsam bile).

ama onlardan da çok. vetiver kokusu neredeyse benliğimin içine giriyor.varlıklarının gündelik düzenini bozduğumu gösterdiler. bir odam olmadığına göre. beni öyle tedirgin ediyordu ki. etrafımı çeviren düşmanlarca tehdit edilen. büyükannemin benim için seçmiş olduğu bu belvedere'nin aşırı yüksek tavanına çeviriyordum. binbir zahmetle.evdeki saatimi sadece haftada birkaç saniye. Guise Dükü'nün katline ve daha sonra da Cook acentasının bir rehberi eşliğindeki turistlerin ziyaretine uygun -ama uyumama kesinlikle uygun olmayanbir hava veriyordu. tıpkı kendi gözbebeklerim gibi. Artık bir dünyam. saldırısını son siperlerime kadar ilerletiyordu. telaşlı burun çekişleriyle saldırıya direniyordum. söylediklerini cevap vermeden. Duvar saati . benim kendi organlarımın birer ilavesi. görme ve işitmenin gerçekleştiği bölgeden de daha mahrem olan koku alma bölgesinde bile. kemiklerine kadar yüksek ateşin istilasındaki vücudumdan başka vücudum olmadığına göre. ama üçüncü bir kişinin görüntüsünün kendilerini rahatsız ettiğini belirtmek için omuz silken insanların tavrıyla dinliyorlardı. çünkü ağır mor perdeler. Perdeler bu yüksek tavanlı odaya neredeyse tarihî. o ayna gitmeden benim gevşememin söz konusu olamayacağım hissediyordum. camlı kitaplıkların varlığı. odayı enlemesine kesen büyük. Duvarlar boyunca uzanan. herhalde benim için kırıcı olacak şeyler söylüyordu. bilinmeyen bir dilde konuşuyor. O sırada büyükannem içeri girdi ve içine . ancak derin bir tefekkürden çıktığımda duyduğum halde . rahatsız etmediği bakışlarımı. küçük. yalnızdım. ayaklı bir ayna. ölmek istiyordum. kendi benliğimin genişlemesi oldukları için. Paris'teki odamın eşyalarının. gereksiz ve aralıksız karşılıklarla.bir saniye bile ara vermeden. durmadan otelin en tepesinde yer alan.

süt emen bir bebeğin kıpırtısızlığını. . Büyükannem. sakin oburluğunu sergiliyordum. çünkü her yaptığına bencilce bir dürtü atfederdi). ciddiyetini. hiçbir sapmaya uğramadan onda devam ederdi.kapanmış kalbimin önünde. ruhları doğrudan göremediğimiz bu dünyada. bize bakmak. Ayna karşısında kravatını bağlamaya çalışan. bana ait olan her şey. dudaklarımı yüzüne yapıştırdım. o kadar sağaltıcı. çünkü benim zihnimden onunkine. nöbetçi gömleği. onlara verdiğimiz değer ve borçlu olduğumuz minnet. yalnızlık duygumuzu artırır. şahıs değiştirmeden geçerdi. daha da muazzam bir merhamet tarafından kucaklanacaktır. rahibe cüppesiydi. içimde ne kadar büyük bir keder olursa olsun. Ağzım bu şekilde yanaklarına. hizmetkâr. bedenin görünüşüne aldanarak kendimi büyükannemin kollarına attım ve sanki bu yolla bana açtığı muazzam kalbe ulaşabilirmişim gibi. elini götürdüğü tarafta olmadığını anlamayan bir insan veya yerde bir böceğin dans eden gölgesini kovalayan bir köpek gibi. evde birimiz hasta olduğunda daima giydiği pamuklu sabahlığı giymişti (daha rahat ettiği için giydiğini söylerdi. kaygılarım. büyükannemde. ortam değiştirmeden. benim hayatımı koruma ve geliştirme isteğinden (bendekinden daha başka şekilde güçlü olan isteğinden) destek bulacaktı. kendi düşüncelerimizin. Ne var ki. alnına yapışmışken. oysa büyükannemle birlikte olduğumda bilirdim ki. düşüncelerim. iradem. iyi yürekliliği. besleyici bir şeyler çekip alıyordum ki ondan. kendi yaşama isteğimizin yükünü kendimize saklarız. onlar için bir başkası olduğumuz izlenimini. yayılabileceği sonsuz mekânlar açıldı. ama kravatın gördüğü ucunun. rahibelerin bakımı. gece başımızda beklemek için giydiği sabahlıktı bu. bilirdim ki.

hafif ama belirgin üç küçük vuruşu göze alıyordum. farklı tonda. ardında şefkatin ışıldadığı hissedilen geniş yüzünü seyretmeye koyuldum. iyi yüreğini okşarmışım gibi saygılı. be nim yorgun uzuvlarımın bir anlık hareketsizliğinde. Ayrıca bir şeye ihtiyacın olursa duvara vurmaya sakın çekinme." dedi. daha anlaşılır olsun diye . Daha ben vuruşlarımı yeni tamamlamışken. rahat duyulacak mı. yumuşaktım. sükûnetinde öyle bir tat buluyordu ki. ona engel olmak. Beni bir sıkıntıdan kurtaracak her sıkıntıdan öyle bir zevk alıyordu. Şimdi yatınca hemen dene bakalım. rahatsızlandığımda." Gerçekten de o gece duvara üç kere vurdum . temkinli. kendim soyunmak için bir hamle yaptığımda. yatağım seninkiyle sırt sırta. bu anlamda hâlâ onun denebilecek ne varsa. birazını bile olsa hâlâ almaya devam eden ne varsa. sakin. büyükannemin diri. ayakkabılarımı çıkarmama yardım etmek istediğini görünce. bu şefkatle öyle yüceliyor.bir hafta sonra. aradaki bölme çok ince.beklemesin ve sonra hemen tekrar uyuyabilsin diye çekingen. sakin bir otoriteyle yüklü üç vuruş işitiyordum. ceketimin ve botlarımın ilk düğ melerine giden ellerimi yalvaran bir bakışla durdurdu. çünkü yanılmış olmam ve onun uyuyor olması durumunda uykusunu bölmekten çekinmeme rağmen. ilkinde seçemediği. yatmama. benim de tekrarlamaya cesaret edemeyeceğim bir işareti beklemeye devam etmesini de istemiyordum. kutsallaşıyordu ki. çünkü büyükannem erkenden süt vermek istiyordu bana. "Büyükanneni bu zevkten mahrum etme. güzel bir bulut gibi şekillenmiş.Sonra hiç bıkmadan. birkaç gün boyunca her sabah tekrarladım bu üç vuruşu. "Lütfen. avuçlarımla neredeyse kır düşmemiş güzel saçlarını okşarken. Büyükannemin duyularını. Ben de onun uyandığını duyduğum zaman .

günün ilk ayininin başındaki. sevgi ve neşenin nüfuz ettiği ince bölme bir ahenk kazanıp maddeden . sabah altıda nasıl koyu bir sis olduğundan söz ederken. duydum. sesi duyulan arabanın ne arabası olduğunu söylerdi. otelin çıkıntılı ek bölümünde. havanın nasıl olacağını. şehrin kıpırtısızlığında daha da çevik görünen erkenci bir kiremit ustası gibi.bir daha tekrarlanıyordu. Beni duymamış ya da bir komşunun vurduğunu zannetmiş olmasından korktuğumu söylüyordum kendisine. önemsiz bir ön oyundu. Büyükannem bana saati. beni uyandırma korkusuyla anlaşılmama korkusu arasında kalmış bir vuruş daha var mıdır sanıyorsun? Küçücük bir çıtırtısından bile hemen anlaşılır benim küçük farem. pencereye kadar zahmet etmeme gerek olmadığını. zavallıcık. bütün bunlar. kimsenin katılmadığı dua. yatakta kıpırdadığını. şöyle diyordu adeta: "Telaşlanma. sadece ikimize ait olan bu küçük hayat parçasını gün içinde Françoise'ın veya yabancıların yanında zevkle hatırlar. bu kadar hummalı. denizin üzerinde sis olduğunu. birazdan oradayım" ve kısa bir süre sonra büyükannem geliyordu. oyunlar yaptığını duyuyordum zaten. benim üç vuruşumun ritmik diyaloğuyla açılır." Büyükannem panjurları aralardı. edinilmiş bir bilginin değil. fırının açılıp açılmadığını. Bir süredir karar veremediğini. Bu tatlı sabah dakikaları. Dünyada bu kadar şaşkın. sadece bana gösterilen bir sevgi belirtisinin gururuyla konuşurdum. bir tanedir o. bir senfoni gibi. gülüyor ve şöyle diyordu: "Benim zavallı 'küçük kurt'umun vuruşlarını başkasıyla karıştıracağım ha! Büyükannen bin vuruş arasından tanır onları. henüz uykudaki şehri uyandırmamak için sessizce çalışan. güneş şimdiden damların üzerine yerleşmiş olurdu. işine erken başlayan.

melekler gibi şarkı söyleyerek üç vuruşla karşılık verirdi. hatıralarımı. onun hiç görmediği şeylerin ve insanların arasında yaşarım. heyecanla beklenen bu vuruşlar iki kere tekrarlanır. Paris'te evden çıkmadan önce olduğu gibi ıstırap çekmeye başladım. Paris'te. büyükannemin ruhunun tamamını ve geleceği vaadini bana iletmeyi bilirdi. hayatın mecburiyetlerinin beni Gilberte'ten uzakta yaşamak veya sadece arkadaşlarımı artık görmeyeceğim bir ülkeye temelli yerleşmek zorunda bırakabilecekleri düşüncesinin bana kaç kere yaşattığı dehşetin temelinde bu itiraz vardı.sıyrılır. Ama otele vardığımız o ilk gece.yabancı bir odada yatma korkusu. organik. var olmama fikrini kabullenemiyorlar. Swann bir daha dönmeyeceğini söylerken. kusurlarımı." diye cevap vermek isterdim. Oysa mantığım şöyle diyordu: "Ne fark eder ki.birçok insanın duyduğu . dönmek . fazlaca ıstırap çektiğim bir gün. emin olun bir daha dönemezsiniz. hatıralarım. karanlık. "Okyanusya'daki harikulade adalara gitmelisiniz. kişiliğimi yanımda götüremeyeceğim bir "sonraki hayat"ı düşünmekte zorlanmamın temelinde de aynı itiraz vardı. Swann bana. Belki de duyduğum ." dediğinde. büyükannem yanımdan ayrıldıktan sonra. şimdiki hayatımızın en iyi yanını oluşturan şeylerin. kendilerinin olmadığı bir gelecek düşüncesini kafamızda kabullenmemize umutsuzca itiraz edişlerinin en mütevazı. kendi ölümümü veya Bergotte'un kitaplarında insanlara vaat ettiği türden. benim için ne hiçlik istiyorlardı. madem üzülmeyeceksin? M. kusurlarım ve kişiliğim. ne de kendilerinin olmadığı bir ebediyet. annemle babamın bir gün ölecekleri. "Ama o zaman kızınızı bir daha göremem. neredeyse bilinçsiz şeklidir. bir müjde sevinci ve müzikal sadakatle.

onlara olan sevgimiz. yani benliğimiz için gerçek bir ölüm olacaktır bu. ölüme . alışkanlığın şimdi bana bu yabancı odayı sevdirme. düşüncesi bizi bugün dehşete düşüren. dönmek istemeyeceğine göre. hatırasını saklamayacağım insanlardan temelli ayrı olacağım bir hayat fikrine korkmadan bakabileceğimi düşünüyor. çünkü o zaman. ama farklı bir benlikle. artık çevremizde bulamayacağımız şey. onlardan ayrı bu hayat hoşumuza gidecektir belki. Bu azap. ama mantığım da zaten. busesin tınısını sevimli kılma.başlangıçta hoşlanmadığımız arkadaşları bize sevdirme. dostlarımızın büyüsü olmayacakta. bu mahrumiyetin acısına ekleneceği düşüncesi. bugün çok önemli bir yer kapladığı kalbimizden öyle kö künden koparılmış olacaktır ki. alışkanlığın ağrı kesici etkilerinden kalbimiz de yararlanacaktır. acımızı bir acı olarak hissetmemek. Ayrılık gerçekleştiğinde. yüzlere başka bir şekil verme. benliğimiz değişecektir. Tabii ki mekânlarla ve insanlarla yeni dostluklar. aksine artıran bir şey daha vardır: bize şu anda daha da zalim gelen bir azabın. ona ilgisiz kalmaktır. kalplerin eğilimini değiştirme görevlerini de yerine getirdiğini biliyordu. sevdiklerimizle görüşüp konuşma imkânının elimizden alınacağı bir gelecek korkusunu dağıtmayan. eski dostlukların unutuluşu üzerine örülür. aynanın yerini. ama bu vaat aksine kalbimin umutsuzluğunu kudurtmaktan başka işe yaramıyordu. demek ki orada mutlu olacaksın. ölümün ardından diriliş gelecektir. unutma vaadini kalbime bir teselli olarak sunuyordu. perdelerin tonunu değiştirme. sadece ailemizin. ama o zamana kadar ıstırap çekecektir.istemeyeceğini söylemeye çalışıyor. Bugün bize en çok mutluluk veren şeyin." Mantığım. sevgilimizin. saati durdurma görevini üstlenecek olan alışkanlığın . evet.

pencerede ve .bunlardır işte. yorucu.mahkûm eski benliğimizin unsurlarıysa. Ürken. şimdiden gerçekleşmiş bir gelecekle yüz yüze geldiğinde. kendisine yer olmayan. sıcak su getirdi. ölü dokularının üzerinde yeni hücrelerin çoğalacağı parçalar koparan parçalı ve kesintisiz ölüme karşı. kısmi. isyan etti. elle tutulur ve gerçek bir şeklini görmek gerekir. her gece ıstırap çekecekti. Benimki gibi sinirli bir bünyede (yani aracı görevi yapan sinirlerin işlevlerini yerine getirmedikleri. benliğimizden her an.hayatımızın bütün süresine yayılan. bu yabancı ve aşırı yüksek tavanın altında duyduğum kaygılı telaş. bilhassa o ilk gece. ölüme karşı direnişin . Oysa ertesi sabah! Bir hizmetkâr gelip beni uyandırdı. itiraz eden unsurlar . bavulumda ihtiyacım olan eşyaları nafile arayıp onların yerine hiçbir işime yaramayacak şeyleri darmadağın çektiğim sırada. Alışkanlık adı altında çifte görevlerini yerine getirmiş olacaklardı). aksine bu belirgin. ama bu dostluk.gizli. yerini bir başkası almış olacaktı (o zaman ölüm ve sonra yeni bir hayat. sabah tuvaletimi yaptığım. tanıdık ve alçak bir tavana olan ve içimde hâlâ yaşayan dostluğun itirazından başka bir şey değildi. bu yeni benliği sevecek kadar kendilerini aşamazlar. benliğin kaybolup gidecek olan en mütevazı unsurlarının bile şikâyetlerinin yolunu kesmedikleri. atmosferine anlaşılmaz bağlanışlar gibi en silik olanları bile . sayısız ve sancılı şikâyetlerin bilince ulaşmasına izin verdikleri bünyelerde). onların isyanında. kendilerini yaralayan şeyden uzaklaşamayan bakışlarım erişilmez tavana her yöneldiğinde. Şüphesiz bu dostluk kaybolup gidecek. öğle yemeğinin ve gezintinin keyfini düşünmek.bir odanın boyutlarına. gündelik ve uzun direnişin . ölünceye kadar. acıklı çığlıklarıyla beni kıvrandırıyordu. umutsuz.

buğulu. bazen o kadar uzaklaşırlar ki. uzun. sert. çıplak.burada baktığım denizin tepeleri. aslansı bir kaş çatışla güneşin çehresiz bir tebessüm kattığı yamaçlarının çökmesine izin veriyorlardı. biriktirmek üzere açtığı bu gedikte. ardında. ışığı geçirmek. ikide bir pencereye dönüyor. saydam. Toscana'lı primitiflerin tablolarında. dorukları karlı dalgalar. Zaten kumsal ve dalgaların. Alpler’deki çayırların. ışıktır. görmeyi arzu ettiğimiz bir dağ sırası biz uyuduğumuz sırada yaklaşmış mı. hemen yanı başımda oluyordu. birbiri ardından tramplenden atlar gibi zıplayan dalgaları seyretmek ne müthiş bir mutluluktu! Elimde otelin adı yazılı. dans ederek bize doğru gelmeden önce. bir dev gibi yamaçlardan aşağı neşeyle zıplayarak indiği dağlarda) toprağın neminden ziyade ışığın sıvımsı hareketliliğiyle korunan yeşili kadar tatlı bir yeşil renkteki dalgalar. uzaklaşmış mı diye bakmak için koşuşu. Bazen de üstünde güneşin güldüğü yeşil dalgalar. gece içinde uyuduğumuz yolcu arabasının penceresine. mavimsi bir ufukta. (güneşin sağa sola yayıldığı. bilhassa geldiği ve gözümüzün izlediği yöne göre. yer yer parlatılmış. kolalı havluyla kurulanmak için nafile çabalar gösterirken. muazzam karmaşaya tekrar bir göz atıyordum. gölgesiz. denizin iniş çıkışlarına yer değiştirten. dağlık. yarısaydam zümrüt taşından. fonda görünen buzullar gibi görüyordum. Ondan sonra her sabah yine bu pencereye koştum. onları yerleştiren. dünyanın geri kalanının ortasında. kumlu bir ovanın. sakin bir şiddetle. tıpkı bir gemi kamarasının lombozlarındaki gibi. en az fiilen katedilmiş uzun bir yol .bütün kitaplık camlarında. Işıktaki değişiklik. çoğu kez ilk kıvrımlarını ancak çok uzakta. ama ince ve hareketli bir çizginin ayırdığı.muz gibi . yarısı tamamen gölgede kalan denizi görmek. bu göz kamaştırıcı.

güneş bana denizin. saatlerin serüvenlerle dolu manzarasında en güzel yerlerden geçerek yapılacak. Baudelaire'in sözünü ettiği "dalgakıranın üzerinde oturmuş" veya "süs odası"na gömülmüş olduğuma inanarak. titrek bir çizgi gibi basit ve yüzeysel olan akşam parıltısına hiç benzemeyen . kıpırtısız ve değişken bir yolculuğa davet ediyordu beni. sonunda bu dorukların. çığların çağıltılı. uzak.şu anda . büyük yemek salonunda . mavi tepelerini gülümseyen parmağıyla işaret eder. bir mekânın konumunu değiştirir. birazdan tabaklarımızda kılçıklarının bir tüy gibi kıvrık. bize ulaşma arzusunu da verdiği yeni hedefler çıkarır önümüze.altın yaldızlı. gökyüzü bir bütün olarak öyle giriyordu ki bu çerçe venin içine. karmakarışık yüzeyinde yaptığı harikulade gezintiden serseme dönerek rüzgârdan kaçıp odama sığınırdı. düzensizliği iyice artırırdı. sanki bana denizin bir başka yamacını gösteriyor.kadar. Daha o ilk sabahtan itibaren. bir limonun deri matarasından birkaç altın damlasını yaydığımız sırada . açık bavula tek tek saçar ve ihtişamıyla. bir camekân gibi bizi sahilden ayırıyor. Heyhat! Bir saat sonra. zenginliklerini ıslak lavaboya. göğün mavisi pencerenin rengiymiş. denizin ilk dağ sıraları hizasına kadar aydınlattığında. çünkü saydam fakat kapalı pencere. bir kithara gibi çınlayan sorguçları kalacak olan iki dilbalığının üzerine. büyükanneme işkence gibi geldi. acaba onun "denizin üzerinde parlayan güneş"i .öğle yemeği yerken. kumsalı. Sabahları güneş otelin arkasından vurduğunda. yersiz lüksüyle. ışınlarının izlediği dolambaçlı yolda. beyaz bulutları da camdaki kusurlarmış gibi görünüyordu.bu deniz rüzgârının diriltici soluğunu hissedememek. isimleri hiçbir coğrafya haritasında geçmeyen. fakat tamamını görmemize de izin veriyordu. yapılmamış yatağa sereserpe yayılır.

Combray'deki. Ne yazık ki Balbec'teki. karşı evlere bakan "salon"dan sade ce görünüşü itibarıyla ayrılmıyordu. benim bir saatliğine açık havanın yararlarından mahrum olmam düşüncesine tahammül edemeyip gizlice bir pencere açtı ve bir anda. menüler ve gazetelerle birlikte yemek yemekte . Bu gençleri. beni de gezilerinde aralarına almalarını kendilerinden rica edip beni küçük düşürseydi. bilinmedik bir villaya dönerlerken veya ellerinde raketleri tenis sahasına gitmek üzere çıkarlarken. birkaç metre ötesine. sağda solda. sosyal orantıların değiştiği sahilin kör edici ışığında. yemek salonundaki insanlara karşı göstereceği soylu kayıtsızlığa sahip değildim. ama sosyete kalıplarına dudak büken. hareketli bir siper diktiği. adeta cennetin önündeki gibi zümrüt ve altından. daha çok üzülürdüm. bu güneş denizi mayalandırıyor. Bense. ara sıra. nalları kalbimi çiğneyen atlara binerlerken. havuz suyu gibi yeşil bir güneşle dolu. Combray'de herkes bizi tanıdığı için kimseye aldırmazdım. mendirekte yürüyen gençlerle. onca ışığı geçiren geniş camekânın saydamlığında takip ediyordum. bira gibi sarışın ve sütümsü. onların bütün hareketlerini. başkalarının hoşuna gitmeyi. Sosyetik bir adamın. çıplak yemek salonu. Sayfiye hayatında komşularımızı tanımayız. bir tanrının gökyüzünde bir aynayı oynatarak keyfince yer değiştirttiği iri mavi gölgeler geziniyordu. Ama camekân rüzgârı kesiyordu. süt gibi köpüklü yapıyor. benim sağlığımdan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen büyükannem. kabarmış denizin ve çiğ ışığın. yıkılmaz.denizi bir topaz gibi yakan güneş mi diye düşünüyordum. bu da büyükannem nazarında bir kusurdu. onlara sahip olmayı arzulamaktan vazgeçemeyecek kadar gençtim ve aşırı duyarlı kalmıştım. tutkulu bir merakla seyrediyordum. genç kızlarla geziler yapamayacağımı düşündükçe üzülüyordum.

gerçi son sayıma göre yüz iki bin." Paris'i. r'yi köylüler gibi yuvarlayarak. memleket. Hep aynı odaları tutarlar ve aristokrasi hırsıyla dolu eşleriyle birlikte küçük bir topluluk oluştururlardı. Caen'lı bir mahkeme başkanı. büyük şehirde oturuyorsunuz. Fransa'nın bu bölgesindeki başlıca kentlerin ileri gelenlerinden oluşuyordu . zengin ve kozmopolit olan müşteri topluluğuna. oldukça belirgin bir yöresel nitelik katıyordu -. tatilin son günü ötekilere şöyle derlerdi: "Doğru ya! Siz bizimle aynı trene binmiyorsunuz. benim tecrit edilmişlik ve hüzün duygumu artıran sövgülerin ortasında. sakin.Caen'lı mahkeme başkanına. yıl içinde avcılar veya dama oyunundaki piyonlar gibi dağıldıkları ayrı ayrı noktalardan hareket ederek tatillerde bu otelde toplanırlardı. Bu turistlerin bir kesimi. ya da gerici olduklarından ve şatolarla komşuluk ilişkilerinin tadı . öfkeli turistleri aleyhimizde birleştiren. siz imtiyazlısınız. öğle yemeğine evinize varmış olacaksınız. gülümseyerek. ama haset etmeden telaffuz ederlerdi. ama iki milyon beş yüz bini bulan sizin yanınızda nedir ki? Siz asfalta ve Paris sosyetesinin şaşaasına dönüyorsunuz. kendi illerinin beyinleriydiler ve başkaları gibi onlar da Paris'e gidebilirlerdi .ama onlar. saçları başları dağılmış. bense yüz bin nüfuslu zavallı bir il merkezinde. Azize Blandine gibi durmaktaydı. ilahi esintiye yaslanmış.olan herkesin tülleriyle kasketlerini uçurdu. bu gruba katılmış olan Parisli meşhur bir avukat ve meşhur bir hekim." "Biz mi imtiyazlıyız? Siz başkentte. aşağılayıcı. Paris'te. Le Mans'lı bir noter. çünkü bunlar. yargıtay üyeliği birçok kez teklif edilmişti . kendisi ise. Cherbourg'lu bir baro başkanı. bu tür lüks otellerin genelde sıradan. Balbec'te.bu da. tanınmamışlık veya şeref aşkına.

Majesteleri diye anılan ve gerçekten de kendini Okyanusya'da sadece birkaç vahşinin yaşadığı bir adacığın kralı ilan etmiş olan bir Fransız'a karşı. öteki kıyıda daha iki üç ay sıcakların devam edeceğinden emin olunabiliyordu. yemeklerden sonra. dostları şefgarsona. her biri bir parçasını örerek. hakkında sorular sorarlardı. küçümser. bayağı kabul edilen. Rivebelle'in göründüğü günlerde . Balbec'e soğuklar geldikten sonra. Balbec otelinin bu küçük topluluğu.fırtına işaretiydi bu Balbec'te hava kapkarayken Rivebelle'de evlerin çatısında güneş görülebiliyor.uğruna. bu yıl. Alençon'da seçkin çevrelerde yapılmayan bir şeydi. onunla ilgilenmiyormuş havasında. Zaten çoğu da doğrudan il merkezine dönmüyordu. bir yandan da ellerinde saplı gözlükleri. karısının bebek beklediğini bilen hanımlar. alaylı bir tavır takmıyorlardı. Grand-Hôtel'in müdavimlerinden tatili geç başlayanlar veya uzun sürenler. o kadar ki. büyükannemle beni küçümseyerek süzüyorlardı. sonbahar yaklaşırken. çünkü kraliçe sağa sola elli santimlik . Majesteleri otelde güzel metresiyle birlikte kalıyordu. Balbec Körfezi. kendi şehirlerinde kalmayı tercih etmişlerdi. Çünkü her yıl sezon başında gelip masalarını onlara ayıran. yağmurlarla sisler başladığında. denize giderken çocuklar yoluna çıkıp "Yaşasın kraliçe!" diye bağırırlardı. dünyanın ortasında kendi başına küçük bir dünya. oysa bu. işte bu yüzden. bavullarını bir kayığa yükletip karşı kıyıya geçerek Rivebelle veya Costedoda yaz mevsimine tekrar kavuşurlardı. değişik günlerle birbirini izleyen ayların halka halinde bir araya toplandığı bir mevsimler sepetiydi. çünkü biz katı yumurtalı salata yiyorduk. aynı şefgarsondu: Aimé. her yeni gelene kuşkuyla bakar ve grubun bütün üyeleri. bebeğin giy si takımlarını hazırlıyorlardı.

Mahkeme başkanıyla baro başkanı. kendilerinin. yanlışlıkla daha az "şık" zannedilmenin ve daha şık olduklarını anlatamamanın sıkıntısıyla. arkadaşlarından biri bakacak olsa. onların bu öfkesinin farkında olan şefgarson. mahkeme başkanı ve baro başkanının. Ayrıca şunu kesin olarak biliyorum ki. uzaktan eski müşterilerine anlamlı anlamlı göz kırpardı. "Ama Ostende'de kraliyet kamarasında kalıyorlarmış. kendisi kralın huzuruna çıkmak istemiş. bakara masasına. öfkelerini yüksek sesle dile getirmelerinin bir sebebi de. her gün başka bir ceket ve ya kasında bir orkideyle. dudağında aldırışsız bir tebessüm. ama noter. genç bir züppeye "Cici Bey" adını takmışlardı. solgun. kadını görmezden gelir. kadının bir işçi parçası olduğu konusunda kendisini uyarmayı görev bilirlerdi. kral da haber gönderip bu soytarı hükümdarla tanışmak durumunda olmadığını bildirmiş. gerçek olmasalar da cömert olan hükümdarlara güleryüz göstermek zorunda olduğu halde.bozuk paralar yağdırırdı. kalabalığın büyükçe bir bölümünün gözünde. paralarını cömertçe etrafa saçan bu kral ve kraliçeyi tanımayan burjuvalardan başka bir şey olmadıklarını hissetmenin verdiği sıkıntıydı. karnaval dedikleri bir geçit karşısında bu kadar aksileşmelerinin. gününü gün eden genç. Belki temelde yine aynı sıkıntının etkisiyle. kayıtsız. noterin mahkeme başkanına bilgiç bir tavırla söylediğine göre. öğle yemeğinde şampanya içer. "kaybedecek durumda olmadığı" muazzam . İsterseniz siz de kalırsınız. bir yandan siparişlerini alırken. Casino'ya gider." "Gerçekten çok ilginç! Ne insanlar var!" Bütün bunlar herhalde doğruydu. büyük bir sanayicinin oğlu olan bu veremli." "Tabii! Yirmi franka kiralanıyor.

farklı biçimlerde de olsa. baro başkanı ve arkadaşlarının. Çünkü aslında. yaşlı hanımı yemek saatinde. mahkeme başkanının karısı. büyük bir titizlikle. saplı gözlükleriyle küstahça. eğer sahip olmadıkları bazı şeyler varsa . bilinmedik bir hayata karışmanın harikulade heyecanını. en azından kimi görgü kurallarına veya zihinsel alışkanlıklara feda ediyordu. yüzünde iğrenmiş gibi bir ifadeyle uzaklaştırır gibi incelerlerdi. noterin karısıyla mahkeme başkanının karısının öfkeyle kıkırdadıkları topluluk gibi keskin bir hasetle zehirlenmemişti.yaşlı hanımın kimi imtiyazları gibi.meblağlar bırakırdı. yaşlı hanımın kendini tecrit ettiği küçük evren. Şüphesiz. Öte yandan. ama bir o kadar suni bir parfümle ilaçlanmıştı. bu oteldeki herkes. büyük ihtimalle. suni bir neşe almıştı. bütün hizmetçilerini yanında taşıyor diye zengin ve soylu bir yaşlı hanıma yönelik alaylarının sonu gelmezdi. sistemli bir gözleme tabi tuttuktan sonra. eskimiş. bu kadınlarda her türlü arzunun. görünüşü şüpheli bir yemeği. kuşkuyla. bu kadınlar gibi davranıyor. sahte bir küçümseme. yemek salonunda ne zaman görseler. Ama sonunda kendileri de buna inanmışlardı. hayatın tanımadığımız şekillerine karşı merakın ve yeni insanların hoşuna gitme umudunun yerini. . adeta ismi gösterişli. hoşnutsuzluğa memnuniyet adını vermeleri ve sürekli kendi kendilerine yalan söylemeleriydi: işte mutsuz olmaları için yeterli iki koşul. Aksine. bu "dekadan" gencin ailesini kahrettiğini "sağlam kaynaklardan" öğrenmişti. Herhalde bu davranışlarının tek amacı. zarif. izzetinefsine değilse de. istemediklerinden sahip olmadıklarını göstermekti. onunla ilişkide olmak gibi .bunlara olamadıklarından değil. olumsuz hüküm verip mesafeli bir tavırla. Ne var ki. Noterin karısıyla mahkeme başkanının karısı. bunun kötü sonucu.

yaşlı hanım herhalde yeni insanların esrarengiz yakınlığını kendine çekmekte. bağlamakta. yaşlı hanımla alışması gereken dış dünya arasına. değerli bir adamın. otel müdürünün nezaket gösterilerini kestirip atarak. yine kendi . seyahat eden. etrafında alıştığı atmosferi sürdürmelerini sağladıktan. siyah yün elbisesi ve demode bonesiyle. bu yeni insanlıkla teması onlara bıraktıktan. denize girenlerle arasına da önyargılarını koyduktan sonra. Sonra da. kendi arkadaşlarının evlerine kabul etmeyeceği insanların kendisinden hoşlanmamasına aldırmadan.suya ilk dalış gibi . ve belki . burada pencerelerdeki perdelerin yerini almış olan kendi perdeleri. gözleri. alışkanlıklarından bir duvar örüyordu. ama yine de korktuğumuz o ilk dakikanın bilinçsiz korkusundan ötürü. (bunun için önce kendini yenilemesi gerekirdi) sadece kendi çevresinden insanlarla görüşmenin. mahkeme başkanı gibi şakaklarına kır düşmüş. Belki de Balbec Grand-Hotel'e herhangi biri gibi gelecek olsa. otel personeli ve esnafla araşma hizmetkârlarını koyduktan. içinden çıkmadığı yuvasıydı. kendisinden ziyade. başkalarının cahilce küçümsemelerinin göz ardı edilebileceğini kendine hatırlatmanın zevkinde bulunmayan bir büyü bulurdu. bu çevre olabilecek en iyi çevre olduğu için. sallanan koltuklarında "Şu sefalete bakın!" diye mırıldanmalarına sebep olacağını ya da daha kötüsü.kısa olacağını bildiğimiz. yaşlı hanım önden bir hizmetkârını gönderip oteli şahsiyetinden ve alışkanlıklarından haberdar ediyor. yaşlı hanımın sevdiği gibi pırıltılı. gururdan çok çekingenlik sebebiyle. eşinin saplı gözlüğünün büyüten merceğine bu tuhaf manzarayı işaret edeceğini hissediyordu. öyle ki. yüzü hâlâ genç. eğlence düşkünlerini güldüreceğini. hızla odasına çekiliyordu. paravanları ve fotoğrafları.

dışarıda kabul edilen davetler. yabancı toprakta dokunulmazlık imtiyazının güvencesi olan nöbetçiler gibiydiler. aceleci. yaşlı hanım odasından ancak öğleden sonranın ilerlemiş bir saatinde çıktı. otel müdürünün. çevrelerinde oturan yabancılara ilgiden koruyordu. otelin yemek salonunda asgari vakit geçirmekteydiler. kendi koruması altında götürdüğü yemek salonunda. kendisi biraz önce gelmiş ve bizden herhangi bir özür . iadei ziyaretler derken. soğuk tavuğunu ve vagondaki yerini onlara karşı savunmaktan başka ilişki kurmayan bir insanın tavrıydı. hatırlayarak. Kurumlu tavırları onları her tür insanca yakınlıktan. Biz tam yemeğe başlıyorduk ki. Balbec'e sadece yörede tanıdıkları kimi şato sahipleriyle görüşmeye geldiklerinden. mesafeli. Bretanya'nın pek tanınmamış. Bizim otele vardığımız ilk gün. arkasında eşyalarını taşıyan hizmetçisi ve önden giden üniformalı uşağı. kaba. bizi yeni geldiğimiz için. de Stermaria ve Mile de Stermaria'yı gördük.dünyasında yaşamaya devam ediyordu: arkadaşlarıyla mektuplaşarak. otele akşam dönecekleri sanıldığından masaları bize verilen M. bir elçiliğin. iğneleyici ve kötü niyetli tutumu. davranışlarının niteliğinin ve nezaketinin gücünün tam bilinciyle. ama çok köklü bir ailesine mensup bir köy soylusuyla kızıydı. M. bu yüzden. de Stermaria'nın emriyle gelip bizi kaldır dılar. M. bir tren büfesinde. Her gün. bir daha görmeyeceği yolcularla. hiç görmediği. öğle yemeğinde. yaşlı hanımı göremedik. üstü açık arabasıyla gezintiye çıkmak üzere aşağı indiğinde. de Stermaria'nın bu insanların arasındaki soğuk. salonda yerimizi aldıktan birkaç dakika sonra. buna karşılık. bunlar. ait olduğu ülkenin bayraklarıyla donatılmış kapısında. konumunun. acemi erleri giydirmek üzere terzi onbaşıya götürmesi gibi. küçük rütbeli bir askerin.

dilemeden, yüksek sesle şefgarsondan böyle bir hatanın tekrarlanmamasını rica etmiş, "tanımadığı insanların", masasına oturmalarından hoşlanmadığını belirtmişti. Hiç şüphe yok ki, (Odeon'da oynadığı birkaç rolden çok şıklığıyla, zekâsıyla ve güzel Alman porseleni koleksiyonuyla ün yapmış olan) bir kadın oyuncu, uğruna kendini yetiştirdiği genç ve çok zengin âşığı ve iki parlak aristokrattan oluşan topluluğu hayatta sürüden ayrılmaya, mutlaka birlikte seyahat etmeye, Balbec'te öğle yemeklerini çok geç saatte, herkes bitirdikten sonra yemeye, gündüzlerini salonlarında kâğıt oynayarak geçirmeye iten duyguda, herhangi bir kötü niyet yoktu; bazı nükteli konuşma biçimlerine, güzel yemeklerin inceliklerine olan merakları, onları hep birlikte yaşamaya, birlikte yemeye sevk ediyordu; bu konularda bilgisiz kimselerle ortak bir hayata tahammül etmeleri imkânsızdı. Bir sofrada, bir oyun masasında bile, her biri, karşısında oturan davetli veya oyuncuda, Paris'te birçok evde gerçek birer Ortaçağ veya Rönesans eseriymişler gibi böbürlenilen değersiz eşyaları tanımasına imkân veren belirli bir görgünün ve her konuda iyiyle kötüyü ayırmaya yarayan ortak ölçütlerin, askıda, kullanılmadan bulunduğunu bilme ihtiyacını duyardı. Şüphesiz böyle zamanlarda, bu arkadaşların, nerede olurlarsa olsunlar, içine gömülmeyi istedikleri özel yaşama biçimi, sadece, sessizlik içinde süren yemeğin veya oyunun ortasında söyleniveren şaşırtıcı, gülünç bir ünlemle veya genç oyuncunun yemek ya da poker partisi için giymiş olduğu yeni ve güzel bir elbiseyle ortaya çıkıyordu. Ama bu yaşama biçimi, onları böyle çok iyi bildikleri alışkanlıklarla sarmalayarak, kendilerini çevredeki hayatın muammasına karşı korumaya yetiyordu. Uzun öğle sonralarında karşılarındaki deniz, zengin bir bekârın

giyinme odasında asılı, hoş renkteki bir perdeden farksızdı; oyunculardan biri, ancak iki el arasında, yapacak başka bir şey olmadığından gözlerini denize çevirir, havanın güzelliği veya saatle ilgili bir yorum yapar, ikindi kahvaltısının kendilerini beklediğini diğerlerine hatırlatırdı. Akşam yemeklerini otelde, elektrik lambalarından fışkıran ışık selleriyle dev ve harikulade bir akvaryuma dönüşmüş olan büyük yemek salonunda yemezlerdi; Balbec'in işçi nüfusu, balıkçılar ve küçük burjuva aileleri, karanlıkta görünmeden, salonun camekânına yapışır, bu insanların altın çalkantıları içinde ağır ağır sallanan lüks hayatını görmeye çalışırlardı; yoksulların gözünde bu hayat, balıkların, garip yumuşakçaların hayatı kadar olağanüstüydü (aradaki cam bölmenin, harika hayvanların şölenini daima koruyup korumayacağı, gecenin karanlığında açgözlülükle onları seyreden sıradan insanların gelip onları akvaryumlarından toplayarak yiyip yemeyecekleri, önemli bir toplumsal sorundur). Bu arada, belki gecenin karanlığına karışmış, suskun kalabalığın içinde, bir yazar, bir "insan balıkbilimi" meraklısı, yaşlı dişi canavarların, yuttukları besinin üzerine kapanan çenelerini izleyerek, onları soylarına, doğuştan gelen özelliklerine ve aynı zamanda, örneğin çocukluğundan beri Saint-Germain muhitinin tatlı sularında yaşadığı için, büyük bir tuzlu su balığının ağzına sahip olan yaşlı bir Sırp hanımın, salatayı bir La Rochefoucauld edasıyla yemesine sebep olan, edinilmiş kişilik özelliklerine göre sınıflandırmaktan hoşlanıyordu. Bu saatte, geç kalmış olan kadını bekleyen smokinli üç erkeği görürdük; kadın birazdan, her defasında yeni bir elbise ve âşığının zevkine göre seçilmiş bir eşarpla, bulunduğu kattan çağırdığı asansörden, bir oyuncak kutusundan çıkar gibi

çıkardı. Ve dördü birden, Balbec'e dikilmiş uluslararası otel olgusunun burada iyi bir mutfaktan çok lüksün yeşermesine sebep olduğunu düşündüklerinden, akşam yemeği için bir arabaya doluşup otelden iki kilometre kadar uzakta, isim yapmış küçük bir restorana giderlerdi; orada aşçıyla, menünün içeriği ve yemeklerin yapımı konusunda bitmek bilmeyen konuşmalara girişirlerdi. Balbec'ten başlayan, iki yanına elma ağaçları sıralanmış yol, onların nazarında küçük şık restorana varmak için katedilmesi gereken mesafeden başka bir şey değildi - gecenin karanlığında, Paris'teki evlerinden Café Anglais'ye veya Tour d'Argent'a gitmek için aşmaları gereken mesafeden pek farklı görünmezdi. Gittikleri restoranda, zengin gencin arkadaşları bu kadar şık giyimli bir metresi olduğu için kendisine gıpta ederler, metresin eşarbıysa, küçük topluluğun önünde, hoş kokulu, yumuşak bir yelken gibi açılır, ama aynı zamanda onu dünyadan ayırırdı. Bütün bu insanlara benzemekten çok uzak oluşum, huzurum açısından büyük bir mahzurdu. Aralarından birçoğunu kendime dert ediyordum; alnı içe göçük, önyargılarının ve eğitiminin atgözlükleri arasından kaçak bakışlar fırlatan adamın, yörenin büyük soylusunun beni fark etmesini isterdim; Legrandin'in eniştesinden başkası olmayan bu adam, arasıra Balbec'e ziyarete gelir ve pazar günleri, karısıyla kendisinin verdiği haftalık garden partiyle, otel nüfusunun bir bölümünü boşaltırdı; çünkü aralarından bir iki tanesi partiye davetli olur, diğerleri de, davetli olmadıkları anlaşılmasın diye, uzak bir yere gezi yapmak için o günü seçerlerdi. Legrandin'in eniştesi, ilk gün otelde çok kötü karşılanmışta; Cöte d'Azur'den yeni gelmiş olan personel, henüz onun kim olduğunu bilmiyordu çünkü. Beyaz flanel

giymediği gibi, lüks otellerdeki hayatı bilmediğinden, eski Fransız terbiyesiyle, hanımların bulunduğu lobiye girmeden, daha kapıdayken şapkasını çıkarmış, bunu gören otel müdürü de, adamın son derece mütevazı kökenli, kendi deyişiyle "düşkün kesimden" bir adam olduğuna hükmedip, selamına karşılık kendi şapkasına dokunmaya bile gerek görmemişti. Saygıdeğer insanların kasıntılı bayağılığını sergileyen bu yeni gelene, sadece noterin karısı ilgi duymuş ve Le Mans yüksek sosyetesini avucunun içi gibi bilen bir insanın, yanılmaz sağduyusuna ve tartışmasız yetkisine olan güveniyle, son derece kibar, gayet iyi eğitim görmüş ve kendisi görüşmediği sürece görüşülmesi mümkün değil diye damgaladığı, Balbec'te rastlanan insanların hepsinden açıkça farklı bir adam olduğunun anlaşıldığını bildirmişti. Legrandin'in eniştesine ilişkin bu olumlu hükmü, belki göz korkutucu hiçbir özelliği olmayan birinin donuk görünümünden kaynaklanıyordu, belki de kilise bakıcısı tavırlı bu çiftçi-soyluda, kendi kilise yandaşlığının gizli işaretlerini bulmuş olmasından. Her gün otelin önünde ata binen gençlerin, son moda eşyalar satan bir dükkânın, babamın asla tanışmayı kabul etmeyeceği, adı karanlık işlere karışmış sahibinin oğulları olduklarını öğrenmem nafileydi; "sayfiye hayatı", onları benim gözümde, at üstündeki yarı-tanrı heykellerine dönüştürüyordu; umabileceğim en iyi şey, bana, otelin yemek salonundan olsa olsa kumda oturmak üzere ayrılan bu zavallı oğlana, bakışlarını asla çevirmemeleriydi. Okyanusya'da ıssız bir adanın kralı olmuş maceracının, hatta küstah görünüşünün ardında ürkek ve sevecen bir ruhun gizlendiğini ve belki de sevgi hazinelerini bir tek benden esirgemeyeceğini düşünmekten hoşlandığım genç veremlinin bile bana yakınlık duymasını isterdim. Zaten

(seyahatlerdeki ilişkiler konusunda genellikle söylenenin aksine), arasıra gidilen bir deniz kenarında belirli kişilerle birlikte görülmek, insana gerçek sosyete hayatında karşılığı olmayan bir katsayı eklediğinden, Paris hayatında, deniz kenarı dostlukları kadar mesafeli tutulan değil, özenle geliştirilen hiçbir şey yoktur. Bütün bu geçici veya yerel" önem taşıyan kişilerin, benim hakkımda ne düşündüklerini kendime dert ediyordum; kendimi insanların yerine koyma ve onların düşünce biçimini canlandırma huyum yüzünden, bu kişileri gerçek mevkilerine, mesela Paris'te sahip olacakları, epeyce düşük seviyeye değil, bulunduklarını zannettikleri ve doğrusu, ortak bir ölçü olmadığından, görece bir üstünlük, bir ilginçlik kazandıkları Balbec'te, gerçekten de bulundukları seviyeye oturtuyordum. Maalesef bu insanların arasında horgörüsü bana en çok acı veren, M. de Stermaria'ydı. Çünkü kızını, solgun, neredeyse mavimsi, güzel yüzünü, uzun boyunu taşıyışındaki, yürüyüşündeki kendine has edayı içeri girer girmez fark etmiştim ve bu da bana doğal olarak soyluluğunu, aristokrat eğitimini hatırlatmıştı; üstelik adını da biliyordum - dâhi bestecilerin yarattığı, önceden operanın güftelerine göz attıklarından hayalgüçlerini doğru yönlendirmiş olan dinleyicilere alevin pırıltısını, nehrin uğultusunu ve kırların sükûnetini harikulade bir şekilde tasvir eden o zengin anlatımlı temalar gibi. "Soy", Mile de Stermaria'nın güzelliklerine bunların kaynağı düşüncesini de eklediğinden, onları daha anlaşılır, daha bütünsel kılıyordu. Aynı zamanda, erişilmesi çok güç olduklarını da ilan ettiğinden, yüksek bir fiyatın, hoşumuza giden bir eşyanın değerini artırması gibi, daha arzulanır da kılıyordu. Soyunun

kökleriyse, seçilmiş usarelerden oluşan bu tene, egzotik bir meyvenin, meşhur bir üzüm bağının lezzetini katıyordu. Bir tesadüf, büyükannemle benim bütün otel müşterilerinin gözündeki itibarımızı aniden yükseltecek bir fırsatı birdenbire önümüze çıkardı. Oteldeki ilk günümüzde, yaşlı hanım odasından aşağıya indiği, önden giden üniformalı uşağı ve unuttuğu kitabı ve battaniyesiyle peşinden koşan hizmetçisi sayesinde ruhları etkilediği, herkeste, en çok da M. de Stermaria'da, açıkça görülen bir merak ve saygı uyandırdığı sırada, otel müdürü büyükanneme eğildi ve bir lütuf olarak (İran Şahı'nı veya Kraliçe Ranavalo'yu, doğal olarak büyük hükümdarla bir ilişkisi bulunmayan, ama onu bu kadar yakından görmüş olduğuna sevinebilecek, silik, sıradan bir seyirciye gösterir gibi), kulağına, "Villeparisis Markizi" diye fısıldadı; aynı anda büyükannemi farkeden yaşlı hanım, bakışlarındaki sevinçli şaşkınlığı gizleyemedi. Hiç kimseyi tanımadığım bir dünyada, Mlle de Stermaria'ya yaklaşabilmek için her türlü imkândan mahrumken, perilerin en güçlüsü ufak tefek bir ihtiyarcık kılığında aniden karşıma çıksa, ancak bu kadar sevinebileceğim düşünülebilir. Hiç kimse derken, pratik anlamda hiç kimse demek istiyorum. Estetik anlamda, insan tipleri fazlasıyla sınırlı olduğundan, nereye gidersek gidelim, tanıdık insanlar görmenin sevincini, üstelik onları Swann gibi eski ustaların tablolarında aramak zorunda kalmadan, sık sık yaşarız. Bu şekilde, Balbec'teki ilk günümüzden beri Legrandin'e, Swann'ların kapıcısına ve Mme Swann'ın kendisine rastladığım oluyordu; birincisi bir garsona, ikincisi bir daha görmediğim yabancı bir yolcuya, üçüncüsü de bir cankurtarana dönüşmüştü. Kimi fiziksel ve ruhsal özellikler, bir tür

mıknatıslanmayla birbirlerini öyle çekerler ve ayrılmaz biçimde bütünleşirler ki, tabiat bu şekilde bir insanı yeni bir bedene soktuğunda, fazla bozmadan yapar. Garsona dönüşmüş olan Legrandin'in boyu bosu, burnunun profili ve çenesinin bir kısmı hiç değişmemişti; Mme Swann, erkek cinsiyetinde ve cankurtaran konumunda, yalnız her zamanki görünümünü değil, konuşma biçimini de koruyordu. Ne var ki, Swann'ın bir zamanlar Yetro'nun kızı kılığında onu bulduğu Musa'nın Hayatı freskinde bana ne kadar faydası olabilirse, belinde kırmızı kemeriyle, en x ufak dalgada denize girmeyi yasaklayan bayrağı dikerken de (cankurtaranlar nadiren yüzme bildiklerinden ihtiyatlıdırlar) o kadar faydası olurdu. Oysa bu Mme de Villeparisis, gerçek Mme de Villeparisis'ydi; gücünü elinden alan bir büyüye kurban gitmemişti; aksine, büyü marifetiyle bana güç verebilir, gücümü yüz katına çıkarabilirdi; bu sayede, beni Mile de Stermaria'dan (en azından Balbec'te) ayıran sonsuz toplumsal mesafeleri, bir masal kuşunun kanatlarında havalanırmışçasına, birkaç saniyede aşabilirdim. Ne yazık ki, herkesten fazla kendi dünyasına kapanarak yaşayan biri varsa, o da büyükannemdi. O, varlığını bile fark etmediği, Balbec'ten adlarını öğrenmeden ayrılacağı insanların fikrine benim önem verdiğimi, onların kişiliklerine ilgi duyduğumu bilse, değil beni küçümsemek, anlamazdı bile; bu insanlar, büyükannemi Mme de Villeparisis'yle konuşurken görmüş olsalar, çok hoşuma gideceğini, çünkü markizin otelde bir itibarı olduğunu ve onunla dostluğumuzun M. de Stermaria'nın gözünde bize değer kazandıracağını hissettiğimi, büyükanneme itiraf edecek cesaretim yoktu. Aslında büyükannemin arkadaşı benim gözümde katiyen aristokrat bir insanı temsil etmiyordu; daha küçücükken evde işittiğim is-

mine kulaklarım fazla alışmış olduğundan, zihnim bu isim üzerinde hiç durmamıştı; unvanı da, bu isme, pek sık rastlanmayan bir ad gibi, tuhaf bir özellik katıyordu sadece; tıpkı sokak isimlerinde olduğu, Lord-Byron Sokağı'nda, avam ve bayağı Rochechouart Sokağı'nda ve Gramont Sokağı'nda, Leonce-Reynaud Sokağı'na veya Hippolyte-Lebas Sokağı'na kıyasla daha fazla asalet bulmadığımız gibi. Mme de Villeparisis de, kendisi gibi cumhurbaşkanı olan M. Carnot'dan, Françoise'ın IX. Pius'unkiyle birlikte fotoğrafını aldığı Raspail'dan ayrı tutmadığım kuzeni Mac-Mahon da, bana ayrı bir dünyanın insanlarını hatırlatmazlardı. Büyükannemin prensiplerine göre, seyahatte insanlarla ilişki kurulmazdı, deniz kenarına insanlarla görüşmek için gidilmezdi, Paris'te bu iş için yeterince zaman vardı; insanlar, tamamı açık havada, dalgaların karşısında geçirilmesi gereken değerli vaktin bir bölümünün kibarlıklarla, beylik konuşmalarla kaybolmasına yol açardı; bu fikrin herkes tarafından paylaşıldığını ve tesadüfün aynı otelde bir araya getirdiği iki eski dosta birbirini tanımazdan gelme hakkını verdiğini düşünmeyi uygun bulan büyükannem, otel müdürünün fısıldadığı ismi duyunca başını çevirmekle yetindi ve Mme de Villeparisis'yi görmemiş gibi yaptı; o da bunun üzerine büyükannemin karşılaşmak istemediğini anlayıp gözlerini boşluğa çevirdi. Mme de Villeparisis uzaklaştı; bense, bir geminin yaklaşır gibi olup durmadan yanından geçtiği bir kazazede misali, yalnızlığımla baş başa kaldım. Mme de Villeparisis de yemeklerini salonda yiyordu, ama salonun öbür ucunda. Otelde kalan, otele ziyarete gelen insanların hiçbirini tanımıyordu, M. de Cambreme’i bile; M. de Cambremefin karısıyla birlikte baro başkanının davetini kabul

ederek öğle yemeğine geldiği gün, Mme de Villeparisis'yle selamlaşmadığını gördüm; baro başkanıysa, bir soyluyu sofrasında ağırlama şerefinin verdiği sarhoşlukla, her günkü dostlarından uzak duruyor, bu tarihî olaya, yaklaşmaya davet gibi yorumlanamayacak kadar ölçülü bir imada bulunarak, uzaktan göz kırpmakla yetiniyordu. O akşam, mahkeme başkanının karısı baro başkanına, "Eh, doğrusu gıpta edilecek durumdasınız, ekâbir oldunuz," dedi. "Ekâbir mi? Niye?" diye sordu baro başkanı, sevincini abartılı bir hayretle gizleyerek. "Misafirlerim yüzünden mi?" dedi, rol yapmayı daha fazla sürdüremeyeceğini hissederek. "Canım, öğle yemeğinde dostlarını ağırlamak için ekâbir mi olmak lazım? Onların da bir yerde yemek yemeleri gerekiyor!" "Öyle demeyin, ekâbirsiniz tabii! Misafirleriniz De Cambreme’lerdi, öyle değil mi? Tanıdım kendilerini. Hanımı markiz. Üstelik gerçek anlamda. Anne tarafından değil." "Yo, çok sade bir hanım aslında, çok sevimli, hiç sahteliği yok. Siz de gelirsiniz diye düşünmüştüm, işaret edip duruyordum... sizi tanıştırırdım!" dedi baro başkanı, bu cümlenin aşırılığını hafif bir alayla gidererek; Asuerus'un Estere, "Ülkemin yarısını size mi vermem gerekiyor?" deyişi gibi. "Yok canım, biz mütevazı menekşeler gibi saklanırız." "Ama hata ettiniz, söyledim ya," dedi baro başkanı; nasılsa tehlike geçtiğinden cesaret bulmuştu. "Yemezlerdi sizi. Ufak bir bezik partisi çevirelim mi, ne dersiniz?" "Tabii, memnuniyetle, biz teklif etmeye çekmiyorduk; siz artık markizlerle görüşüyorsunuz ne de olsa." "Yapmayın, o kadar olağanüstü bir tarafları yok. Bakın, yarın akşam yemeğine onlara davetliyiz. Benim yerime gitmek

ister misiniz? Samimi söylüyorum. Açıkçası ben burada kalmayı tercih ederim." "Olmaz, olmaz! Sonra beni gerici diye görevden alırlar," diye atıldı mahkeme başkanı, kendi şakasına gülmekten gözleri yaşararak. Sonra notere dönüp ekledi: "Ama siz de Feterne’e davet ediliyorsunuz." "Canım ben pazarları gidiyorum, bir kapıdan girip ötekinden çıkıyoruz. Ama baro başkanına geldikleri gibi öğle yemeğine gelmiyorlar bana." M. de Stermaria'nm o gün Balbec'te olmamasına baro başkanı çok hayıflanıyordu. Şefgarsona kurnazca dedi ki: "Aimé, M. de Stermaria'ya, bu salonda yemek yiyen tek soylunun o olmadığını söyleyebilirsiniz artık. Bu öğlen bizimle yemek yiyen beyefendiyi gördünüz, değil mi? Ufak bıyıklı, asker tavırlı... İşte o, Cambremer Markisi'ydi." "Ya, sahi mi? Belli oluyordu zaten!" "Soyluluk unvanı bir tek onda yok ya. Buyursun görsün! Bu soyluların burunlarının biraz sürtülmesi fena olmaz. Aslında, isterseniz bir şey demeyin Aimé, ben laf olsun diye söylüyorum; zaten tanışıyorlar." Baro başkanının, bir arkadaşının davasında savunma avukatlığı yaptığını bilen M. de Stermaria, ertesi gün gidip kendisi tanıştı başkanla. "Ortak dostlarımız, De Cambremer'ler de bizi bir araya getirmek istiyorlardı, ama günlerimiz uyuşmamış galiba, emin değilim," dedi baro başkanı; birçok yalancı gibi o da, önemsiz bir ayrıntının araştırılmayacağını zannediyordu; Joysa önemsiz bir ayrıntı bile (onunla çelişen mütevazı gerçek tesadüfen ortaya çıkarsa) bir kişiliği açığa vurmaya, kuşkunun temelli yerleşmesine yeter.}

Ben her zamanki gibi Mlle de Stermaria'yı seyrediyordum; babası baro başkanıyla konuşmak üzere uzaklaşmış olduğundan, ona her zamankinden daha serbestçe bakabiliyordum. Davranışlarındaki kendine has rahatlık ve güzellik (mesela dirseklerini masaya dayayıp bardağını iki eliyle havaya kaldırışı) kadar, kısacık bir bakışındaki soğukluk, sesinin, şahsi tonlamalarının gizleyemediği ve büyükannemi dehşete düşüren, temelden, aileden gelen katılığı, bir bakışı veya tonlamasıyla kendi fikrini ifade eder etmez harekete geçen bir çeşit irsi emniyet freni, bütün bunlar, kendisini seyreden insanın aklına, ona bu insan yakınlığı yetersizliğini, duyarlılık eksikliğini, adeta kumaşında her an hissedilen darlığı aktarmış olan soyu getiriyordu. Ama hızla donuklaşan gözbebeklerinden geçen anlık bir bakıştan, tensel zevklerin baskın olduğu, bir tek şeyin çekiciliğine, ister bir komedyen olsun, ister cambaz, kendisine bu zevkleri tattırabilecek olan her tür insanın büyüsüne boyun eğen, belki de o insan uğruna bir gün kocasını terk edecek olan en soylu kadının bile bakışında fark edilen, neredeyse mütevazı tatlılıktan, solgun yanaklarına yayılan, Vivonne ırmağının beyaz perilerinin yüreğine rengini veren nar pembesine benzer şehvetli ve canlı pembe renkten yola çıkarak, öyle hissediyordum ki, onun Bretanya'da sürdüğü bu şiirsel hayatın tadını kendisinde aramama kolaylıkla izin verirdi; kendisi, belki alışkanlıktan, belki doğuştan gelen asaletinden, belki yoksulluğa veya ailesinin cimriliğine olan nefretinden dolayı, bu hayata fazla değer vermiyor gibiydi, ama buna rağmen, bu hayatı bedeninde barındırıyordu. Kendisine atalarından geçen ve ifadesine bir korkaklık katan zayıf iradesi, direnmesini sağlayacak gücü ona veremeyebilirdi. Her yemekte başında

gördüğüm, biraz demode ve iddialı bir tüyü de olan gri fötr şapkası, ona olan şefkatimi iyice artırıyordu; teninin gümüşi ve pembe tonlarıyla uyum sağladığı için değil, onu yoksul zannetmeme sebep olarak bana yaklaştırdığı için. Babasının varlığı yüzünden kurallara göre davranmaya mecburdu, ama gördüğü insanları algılayışında, sınıflandırışında şimdiden babasından farklı ilkelerden hareket ettiğinden, belki bana bakınca düşük sosyal seviyemi değil, cinsiyetimi ve yaşımı görüyordu. M. de Stermaria bir gün tek başına otelden ayrılsaydı, bilhassa Mme de Villeparisis masamıza oturarak kendisine hakkımızda olumlu, kızına yaklaşmamı kolaylaştıracak bir fikir vermiş olsaydı, belki karşılıklı birkaç kelime edebilir, bir program yapabilir, arkadaşlığımızı ilerletebilirdik. Sonra onun romanlardaki şatoları hatırlatan şatosunda, annesi babası olmadan, yalnız geçireceği bir ay boyunca, belki akşamın alacakaranlığında, dalgaların dövdüğü meşe ağaçlarının altında, fundaların pembe çiçekleri karanlık suların üzerinde tatlı tatlı ışıldarken, ikimiz tek başımıza gezinirdik. Mile de Stermaria'nın her günkü hayatını barındırdığı ve onun gözlerinin hafızasında yer aldığı için bana müthiş büyüleyici gelen adayı, ikimiz birlikte dolaşırdık. Çünkü bana öyle geliyordu ki, kendisine ancak orada, onu sayısız hatırayla sarmalayan bu yerlerden geçtiğim zaman gerçekten sahip olabilirdim - onu saran, arzunun söküp atmak istediği bu örtüyü, tabiatın kadınla bazı insanlar araşma ger mesinin sebebi (tıpkı herkes için, onlarla hazzın doruğu arasına üreme eylemini, böcekler için de, nektarın önüne taşımaları gereken çiçektozunu koyması gibi), bu insanları kadına bütünüyle sahip olma yanılgısıyla kandırmak, böylece, önce kadının yaşadığı, hayalgücüne tensel hazdan daha fazla yararı

çünkü babası.olan. tek başına bu insanları cezbetmeye de yetmeyen manzaraları ele geçirmeye zorlamaktı. Başkan bey. . bu görüşmenin ilk heyecanı geçtikten sonra. Misafir bu ismi sürekli telaffuz eder. şu ufak balıklar çok iyi göründü bana. çünkü aynı anda hem şefgarsonla iyi ilişkiler içinde olduğunu. Şefgarson da ismi her söylendiğinde duygulanmış. şeref duyduğunu ve espriyi anladığını gösterirdi. çok değerli bir kazanç sağlamış gibi ellerini ovuşturuyordu. misafiri "Bakıyorum burada durumunuz çok iyi.. buna rağmen.. siz kralın yanına gidin. birlikte oldukları kişileri taklit etmenin espri ve şıklık olduğunu zannetmelerine sebep olan. herhalde önemli bir şahsiyetle tanışmanın. Aimé'den isteyelim. kendi başına yeterli. hem de bol bol." Aimé'nin adını durmadan tekrarlardı. bu yüzden. hem çekingenliği. yemeğe birini davet ettiğinde." der. onlardan getirin bize Aimé. derhal konuşmayı da daha sonra ilişkiyi de gerektirmeyen bir tokalaşma ve delici bakışla amacına ulaşan. bazı insanların. baro başkanının yanından ayrılmış. diğer günlerde yaptığı gibi arasıra şefgarsona laf atmaktaydı: "Ben kral değilim Aimé. gururlu bir ifadeyle gülümser. bu küçük alabalıklar lezzetli görünüyor. hem de aptallığı barındıran bir düşünceyle. karşısına otururken. Ama kısa bir süre sonra bakışlarımı Mile de Stermaria'dan uzaklaştırmak zorunda kaldım. hem de ona karşı üstünlüğünü sergilemek isterdi. kendisi de sürekli "Aimé" diye tekrarlamayı görev bilirdi. hem bayağılığı. Baro başkanına gelince. Aimé. kızının yanma dönmekteydi bile. tensel haz olmadan. tuhaf ve kısa bir eylem olduğunu düşünerek. ama bir yandan gülümsemeyi de ihmal etmezdi.

dev salonundaki yemekler benim için daima ürkütücü olmakla birlikte. Azami yoğunluktaki bir gözlemin. birkaç günlüğüne otele geldiğinde. sebebinin. her şeyin hazır olduğundan. kim olduğunu hiç unutmayan birinin ihtiyatlılığı mı. kendisini bir yönetmenden. yoksa önemsiz bir müşteriye karşı küçümseme mi olduğunu anlayamadım. bütününün uyumu kadar ayrıntılarının mükemmeliyetini de sağladığını kanıtlamak ister gibiydi. gerçek bir başkomutan gibi hissediyordu.Grand-Hotel'in genellikle ağzına kadar dolu. önünden geçerken bana selam verdi. neredeyse yemeğin başladığı sırada. yalnız bu otelin değil. her akşam. her şeyi düzenlediğini. yemek salonunun girişinde bu ufak tefek. bir orkestra şefinden de üstün. hiçbir . oteller arasında mekik dokuyarak her birinde birer hafta geçirdiği sırada. O zaman. herhalde onun misafiri olduğumu göstermek için. emin değilim). Muhakkak ki. Buna karşılık. daha da korkunç hale gelirdi. yemeğin başında dışarı çıkmış dönüyordum ki. yüzünden fırlayacakmış gibi görünen çakmak çakmak gözlerinin her şeyi gördüğünü. kırmızı burunlu. çok önemli müşterilerin karşısında genel müdür aynı soğuklukla. Fransa'nın dört bir yanma dağılmış daha yedi. sekiz lüks otelin sahibi (ya da ortaklar tarafından seçilmiş genel müdürü. ama tavrında öyle bir soğukluk vardı ki. olağanüstü soğukkanlı ve kibar. "Grand-Hotel'de akşam yemeği"nin. Bu nadir ve buz gibi selamların haricinde hiç hareket etmezdi. Bir akşam. sanki bir cenazede merhumun babasının veya kutsanmış ekmekle şarabın karşısın. Monte Carlo'da olduğu kadar Londra'da da Avrupa'nın sayılı otelcilerinden biri olarak tanındığı söylenen adam görünürdü. beyaz saçlı.daymış gibi terbiyeli bir saygıyla gözkapaklarını aşağı indirirdi. ama daha fazla eğilerek selam verir.

efendilerinin arkadaşlarına karşı hiçbir mecburiyeti yoktu. işleyişin tamamım kapsayan ve yöneten dikkatiyle taşlaşmış gözlerini oynatmaktan bile kaçınırdı. o yemekte zaten iştahımı kesmiş olurdu. "Yarın sabah Dinard'a gidiyor. yemek salonunda katıldığı öğle yemeklerinde. komileriyle çevrelenmiş olan kapı görevlisi.hatanın. Proleterlerin Françoise'dan tanıdık muamelesi görmeleri biraz zor ve ona karşı aşırı nazik olmaları şartıyla mümkündü. ardından da Cannes'a. bu öğle yemeklerinde azalırdı. rahat bir nefes alırdım. öteki. kendisinden çok korkardı. yalnızca her türlü hareketten değil. Oradan Biarritz'e geçecek. masasının yanında ayakta durarak onunla sohbet ederdi. her zamanki müdür. Bu ilişkilerin bize birçok kolaylık sağladığı zannedilebilir. hem hiç kimseyle ilişkim olmadığı için hüzünlü." diye haber verdiğinde. çünkü müşterilerin arasında kaybolan genel müdür. biraz önceki teftişi. bir kere bunu başardılar mı. askerlerin de olduğu bir restoranda. Halbuki tam aksi oldu. rahatsızdı. onlarla ilgilenmiyormuş gibi davranan bir generalin kibarlığını sergilerdi. peşinden felakete yol açmayacağından kuşku duymaması ve nihayet sorumluluklarını üstlenmesi için yeterli olduğu düşüncesiyle. . Benim korkumsa. Genel müdürün astı olduğundan. Françoise'ın eskiden kalma kurallarına göre. buna karşılık. kendi iştahının yerinde olduğu görülürdü. Yine de. çorbanın hemen ardından gizlice ortadan kaybolsa bile. Sıradan biri gibi. Onun masasının bir tek özelliği vardı: O yemeğini yediği süre boyunca. Françoise'ın gözü başka kimseyi görmezdi. hem de Françoise çok sayıda ilişki kurmuş olduğundan. Oteldeki hayatım. Kaşığımın hareketlerinin bile gözünden kaçmadığını hissederdim. onu pohpohlamak ister. herkesle aynı saatte.

" diye tekrarlamaktan kendini alamıyordu. küçük bir evi olan Françoise. Evime demez mi! Kendi memleketi bile değil. Zaten arasıra yanlarında birkaç gün geçirdiği yabancıların yanında büyümüş olan öksüz küçük hizmetçiye. bütün hareketlerini yönetirdi. acelesi varsa. Bir ailesi. çok ayıptı. davetlerini reddetmesi imkânsızdı. çünkü ya kahveci bir kahve. Kadıncağız 15 Ağustos'ta velinimetlerini görmeye gideceğini umuyor. babasından kalan ve kardeşinin birkaç inek beslediği. son derece ince ve mutlak bir protokol. ince profili sebebiyle kendisini belki soylu. yeri yurdu olmayan birini kendine eşit olarak göremezdi. yani bütün zorluklara rağmen dostluğa kabul ettiği ender halktan kişilerle. Françoise da sürekli. akşam yemeklerini birlikte. büyükannemin eşyalarını hazırlamak üzere hemen öğle yemeğinden sonra değil. Ama kendi ilişkilerinde. başından savabilirdi. "Gülmek tutuyor. sokakta onu bulmuş insanların evi. kendisi dikiş dikerken gelip seyretsin diye çağırıyordu. özel bir ilgi gösterilmesi gerekiyordu. hizmetkârlara ayrılmış yemekhanede yediği ve güzel dantel bonesi. Françoise. 15 Ağustos'ta evime gitmeyi umuyorum diyor. ancak bir saat sonra yukarı çıkıyordu. Zavallıcık! İnsanın kendi evi diye bir şey bilmemesi ne acı şey kimbilir. gerçekten kendi eviymiş gibi söylüyor. ufak tefek bir hizmetçiyle arkadaş olduğundan beri. hem de iyi niyetli bir küçümseme uyandırıyordu. şartlar yüzünden veya bağlılığından dolayı büyükannemin hizmetine girmek zorunda kalmış bir hanımefendi zanneden hizmetçilerle arkadaşlık . Hizmetçinin durumu Françoise'da hem merhamet. Françoise sadece müşterilerin yanlarında getirdiği. bir bitki çayı içmeye davet ediyor ya da hizmetçi. kahveciyle ve Belçikalı bir hanıma elbiseler diken. Yine de.büyükannemi görmeye gelen bir hanımı.

salar da zaten bize bir faydaları dokunmayacağından. Sonuç olarak. bir sabah bir kapıda karşılaştılar ve konuşmak zorunda kaldılar. belirsizliğine rağmen açıkça anlaşı lan ve bizi kesinlikle suçlayan bir ifadeyle son veriyordu: "Bilmem artık. "O kadar para ödüyoruz. fırınları tekrar yakmaları gerekeceği için hoş karşılanmayacağını veya hizmetçilerin akşam yemeğini böleceğinden. şimdi. içki servisi yapan bir garsonla. henüz birbirlerini . çünkü onların. otele ilk geldiği gün.kurmuş olsa. büyükanneme rağmen. en ufak bir şey için yerli yersiz. henüz kimseyi tanımazken. "Pes doğrusu!" gelir korkusuyla. benim ve büyükannemin cesaret edemeyeceği saatlerde zili çalıp hizmetçiyi çağıran. tıpkı Moliere'in bazı sahnelerinde.. Ne var ki o. ısrar edemiyorduk. biz bu dostluğun rahatımız açısından faydalı olacağını zannederken. Françoise suyu ısıtan kişiyle arkadaş oldu diye biz artık sıcak su getirtemiyorduk. ama onun aracılığıyla bir ilişkiye girdik.. Françoise bize bir fayda sağlamalarına engel olamazdı. mutfakta çalışan biriyle dost olduğundan beri. mutfakta çalışan bir adamla ve bir kat hizmetçisiyle de arkadaş olmuştu. çok normal bir saatte bile zili çalmaya cesaret edememesiydi. uzun bir süredir birbirlerinden birkaç adım ötede her biri kendi monoloğunu sürdüren. büyükannemle Mme de Villeparisis." Biz de. yani sadece otelde çalışmayan kimselerle tanışmış olsa. Sözlerine. durum o kadar vahim olmazdı. büyükannemin ya da benim ayaklarımız üşüyecek olsa. en ufak bir itirazda buluna cak olsak." diyen Françoise'ın. ardından çok daha ağırı. Bunun günlük hayatımızdaki sonucu. Nihayet biz de. parayı kendisi ödemiş gibi. ama konuşmadan önce. canlarını sıkacağını ileri sürüyordu. Françoise'la tanışma.

hayatın denizlerde kaynamaya başladığı ilkel çağlardan kalmış olan. yeryüzünün en uç noktasında olduğum fikrini koruyabileyim diye. geri çekilip şüphe ifade eden hareketler yaptılar ve sonunda. denizde Baudelaire'in tasvir ettiği görünümleri bulmaya gayret ediyor. birbirlerinin sözlerini kesmeleri. yerimizden kalkmamıza. oysa büyükannem aksine. nezaket ve sevinç gösterilerinde bulundular. öğle yemeğine kadar kendisini alıkoymak istiyordu. Kimmerler zamanından. Ben kendi adıma. yemek salonunda. Balbec'i sevebilmek için. mavi ve pembe sinirli. bir iki dakika sonra büyükannemden ayrılmak istedi. çünkü mektuplarını bizden daha erken bir saatte alabilmek. Markiz her gün. Mme de Villeparisis kibarlığından. tabiat . yemeklerin "açlıktan öldürecek kadar muhteşem" olduğunu ileri sürüyordu). karşılıklı şaşkınlık ve tereddüt belirtileri gösterdiler. sofradaki bıçakların buruşuk peçetelerin yanında süründüğü o pislik anında onunla sohbet ederek oyalanıyorduk. Yemeğimiz bittikten sonra. her zamanki gibi Mme de Sevigne'den alıntı yaparak. sayısız omurdan oluşan bedeni.görmedikleri farzedilen iki oyuncunun birdenbire birbirlerini görmeleri. herhangi bir şekilde rahatsız olmamıza asla izin vermiyordu. denizden başka bir şey görmemeye. kendisine ser vis yapılıncaya kadar gelip yanımızda birkaç dakika oturmayı âdet edindi. mümkün olduğunca uzaklara bakmaya. bakışlarımı soframıza sadece belirli zamanlarda çeviriyordum: dev bir balığın. bıçaklarla çatalların aksine. nihayet (diyaloğu koro izleyerek) aynı anda konuşmaları ve birbirlerinin kollarına atılmaları gibi. büyükannem. otelin yemeklerini hiç beğenmiyordu. güzel ızgaralar yiyebilmek için ne yaptığını öğrenmek niyetindeydi (çok obur olan Mme de Villeparisis. gözlerine inanamamaları.

bilinçli bir ağırbaşlılıkla gülümsüyordu. bir berber salonunun basit. Zaten Aimé'nin mutlu olması için soyluluk unvanı olan birinin adının telaffuz edilmesi yeterliydi. . yeri gelince çekilmeyi bilen bir ev sahibesi gibi. Zaten tevazuyla efendilerim diye hitap ettiği. mutlu ve duygulanmış bir babaya da benzetilebilirdi. "Evet. bizim Mme de Villeparisis'nin eski dostları olduğumuzu görünce. Nasıl ki bir berber. konuşmasını kısa keserdi. Kendi sofrasında gerçekleşen nişanın saadetini bozmadan gözeten. herkesin zannettiği gibi ölü olmadığını. ama duyulmamış. Françoise ise şaşırmış görünmek istemezdi. Hayatında adını hiç duymadığı Arşidük Rudolf un. Bunlar. hattâ aristokratik zevklerin de karşılandığını bildiğinden. Françoise ise aksine. kendilerine az çok ilginç. bunu da gösterirler. övünçlü bir tevazuyla. bunun sebebi. özel bir ihtimamla hizmet ettiği bir subayın kapıdan giren bir müşteriyi tanıyıp çene çalmaya başladığını gördüğü zaman ikisinin aynı çevrenin insanları olduğunu anlayıp sevinirse. aynı şekilde Aimé de. ağız çalkalama kâselerimizi getirmeye giderken. saf insanlar soyundan değildi. yaşadığını söyleseler. Ayrıca Françoise'ın. sabun tasını almaya giderken nasıl ki gülümsemekten kendini alamazsa. fazla sevmesiydi. Françoise uzun zamandır bunu biliyormuş gibi. gazetede yer almamış bir olay anlatıldığında çok hoşlarına gider.tarafından mimari bir plana göre. başkalarında kusurların en büyüğü olarak gördüğü bir meziyeti vardı: kibirliydi. sıradan hizmetlerine ek olarak sosyal." derdi. "Filanca Kontu" lafını işittiği an yüzü kararır. Aimé'nin mensup olduğu sevimli. denizin çok renkli bir katedrali gibi inşa edilmiş bir deniz canavarının sofrada yer aldığı günlerde. soyluları Aimé'den az değil. kendi müessesesinde.

bir hizmetkâr. zaten bu sonuca kolayca varmasına. bize olan aşırı sevgisi kadar. Sonra kendisiyle karşılaştığımızda. ama gazeteler . İşte bu yüzden. Françoise. armağanına özel bir faydayı bahane ederek. bir Aimé çocukluğundan beri hizmetkârlık yapar. hiçbir hataya yer bırakmayacak şekilde saptayınca. ters davranmaktan aldığı zevk de sebep olurdu. öfkesini zor bastırmasından da anlaşıldığına göre. hizmetçilerin. köyde hali vakti yerinde. Françoise'ın ailesi. Françoise markiz olmasını mazur gördü ve markiz olduğu için kendisine minnet duymaya devam ederek. itibarı sadece soylular tarafından sarsılan bir aile olmalıydı. bir saat sonra. efendilerinin başka insanlarla ilişkileri konusunda (hayvanların hayatı konusunda insanların yaptığı gibi) sürekli kısmi gözlemlerde bulunma ve zaman zaman hatalı sonuçlar çıkarma eğilimine itaat eder. bir soylunun adını duyduğunda. Büyükannem ne zaman Mme de Villeparisis'nin okuduğu kitabı fark edecek. ikide birde. hem de kendisine sayısız incelikte bulunduğunu. Ne var ki bu da. hatta bazen hayrına orada yetiştirilmiş olurdu. bağımsız. bize "saygıda kusur" edildiğini ileri sürerdi. tek işidir. Ayrıca. bütün tanıdıklarımız arasında en çok onu sevdi. bu soyluların evindeyse aksine. "Bir şaheser sayılmaz. tanıdığımız hiç kimse. Mme de Villeparisis kadar sürekli nezaket gösterme gayreti içinde değildi. en azından Fransa'da. teşekkürlerimize cevaben. markizin bir arkadaşının gönderdiği meyveleri beğendiğini söyleyecek olsa. Ama Mme de Villeparisis'nin hem bize. kitabı veya meyveleri odamıza getirirdi. soylu beylerin ve soylu hanımların başlıca yeteneği.neredeyse tamamen hâkimiyeti altında olduğu bizlerin ağzından bile. Françoise'ın nazarında Mme de Villeparisis soylu olduğu için kendini affettirmek zorundaydı.

" veya "Deniz kenarında güvenilir meyve bulundurmak iyi oluyor. "Ben de sizin gibiyim. "Doğru ya. mektupsuz kalmak. sizin mektuplarınızı da benimkilerle birlikte alsın. meyveyi her tür tatlıya yek tuta rım. canımız kötü bir meyve istese. şüphesiz cevap vermeye tenezzül etmediğinden. okuyacak bir şey lazım mutlaka. diğerlerinden kaçıyorum. otel müdürü kendi tatlı tabaklarının aşağılanmasının yarattığı kıskançlığa rağmen. hislerini anneme Mme de Sevigne'nin şu sözleriyle ifade ederdi: "Daha bir mektubu alır almaz. bana. kızınız her gün mü mektup yazıyor? Ne buluyorsunuz birbirinize anlatacak?' " Büyükannem sustu. denizanalarının yapışkanlığının Balbec sahilini kararttığından daha fazla iğrendiriyordu). o ki." Büyükannem mecburen Mme de Villeparisis'nin bir gün önce bize gönderdiği meyveleri methetmeye başladı. bu sözlerin vardığı sonucu Mme de Villeparisis'ye uygulamasından korkuyordum: "Bu az sayıda insanı arıyorum. "Ben Mme de Sevigne gibi. Neler hissettiğimi anlayabilecek tıynette insan çok azdır." diye ekledi." dedi Mme de Villeparisis (o saatte zaten var olan mide bulantımı daha da artırdı. Paris'ten getirtmek zorunda kalacağımızı söyleyemeyeceğim. "bu sahilin istiridyeleri çok lezzetlidir! Hizmetçime söyleyeyim de. Gerçekten meyveler o kadar güzeldi ki. "Bana öyle geliyor ki siz hiç istiridye yemiyorsunuz." demişti. Büyükannem arkadaşına. çünkü istiridyelerin canlı eti beni." demekle yetinirdi. siz Mme de Sevigne'yi okuyorsunuz." Büyükannemin. gönderdiği meyvelerin daha da makbule geçtiğini söyledi. oteldeki meyveler genellikle çok kötü olduğundan.o kadar geç geliyor ki. birazdan bir tane daha gelsin istiyorum. Sizi ilk günden beri elinizde . Ne. soluksuz kalmaktan farksız benim için.

etrafta saygı uyandırarak. her çizgisini sadece görmek değil. gönderdiği haberi bize iletirdi: "Dedi ki: Çok selam ediyormuş dersiniz. "Unutmayayım da sorayım. Olsa olsa. belki büyükannem Mme de Villeparisis'nin bir zamanlar çok güzel olduğunu söylediğinde ona inanmıyor. Doğallıktan uzak. bu harap olmuş güzellikten geriye kalan silik izden yola çıkarak baştaki güzelliği canlandırabilmek için. ben mi yanılıyorum acaba?" dedi büyükannem." (Mme de Villeparisis. Guermantes'larla bir akrabalığı yok muydu. tercüme etmek gerekir. çantasını üzerine koymak suretiyle gizledi. söylediklerini kelimesi kelimesine aktardığını zannedip aslında Platon'un Sokrates'i. bu beni çok kızdırdı. anlayamayacak birine söz etmek zorunda kalmamak için.) "Sizce kızını sürekli merak etmesi biraz abartılı değil mi? O kadar çok söylüyor ki. Benliğime. samimi olması imkânsız. durdurup bizi sorardı.onun Mektuplarıyla görüyorum. zengin insanlar birbirini tuttuğu için. Françoise'dan daha sanatçı olmak gerekirdi. Aziz Yuhanna'nın İsa'yı çarpıttığı kadar çarpıtarak. sınıfsal bir menfaat güderek yalan söylediğini düşünüyor olabilirdi. kapıdaki karşılaşmadan önce büyükannemi otelde hiç görmediğini unutmuştu. ötekiyse hayalgücünün altın kapısından girmiş iki ismin ortak bir kökü olduğuna nasıl inanabilirdim? . biri aşağılık ve utanç verici deneyim kapısından. hizmetkârların yemekhanesine indiği (Françoise'ın "öğleleyin" dediği) sırada gördüğü zaman. Françoise'ı başında güzel bir bone. Kabul etmek gerekir ki. Çünkü yaşlı bir kadının eskiden ne kadar güzel olabileceğini anlamak için. Mme de Beausergerıt'ın Hatıratı'nı. Mme de Villeparisis." Büyükannem tartışmayı gereksiz buldu ve sevdiği şeylerden." Françoise haliyle bu ilgiden çok etkileniyordu. Françoise da markizin sesini taklit ederek.

o sırada. Üstü açık arabası otelin önünde durmuş. armutların koyu mavisinde de birkaç pembe bulut gezmiyordu. markiz otelde bizim için croque-monsieur ve kremalı yumurta siparişi verdiğini söylüyordu. birkaç haftalığına civarda sayfiyede olan. Birkaç gün sonra.Birkaç günden beri. Konserden çıkıp otele doğru giderken. sık sık görüyorduk. akşam yemeği saatindeki deniz gibi morarmıştı. bu otelde kimliğini gizleyerek kalan hangi hükümdar soyundan yolcuya gidiyor olabilirdi? Prensesin ziyaret etmek istediği kişi. güneşli bir sonbahar gününe benzeyen saydam üzümler. Oysa ertesi akşam Mme de Villeparisis bize taze. en derin ne varsa çekip çıkarıyor. . onlara ulaşabilmek için elimden geldiğince yükselmeye çalışıyor. biraz iri burunlu Lüksemburg Prensesi'ni. onları anlayabilmek için. güzel. kurumuş saplarından sarkan. sonra arabaya dönüp (körfezin kendisi gibi bir sepetin içinde çeşitli mevsimleri bir araya getiren) harikulade meyvelerle ve üzerine kurşunkalemle birkaç kelime yazılmış bir kartla geri dönmüştü: "Lüksemburg Prensesi". şatafatlı arabası ve uşaklarıyla geçerken.gibi pırıl pırıl. üniformalı bir uşak gelip otel müdürüyle konuşmuş. Tannhauser'ın uvertürü. yalnız. kızıl saçlı. onlara teslim ediyordum. yaldızlı üzüm salkımını ve yine tanıdığımız eriklerle armutlar gönderdi. o anda denizin yuvarlaklığı. olağanüstü. vs. büyükannemle ben mendirekte biraz oyalanıp Mme de Villeparisis'yle birkaç kelime konuşmuştuk. Bu meyveler. erikler. Konserde dinlediğim eserlerin (Lohengrin'in prelüdü.) en yüce gerçekleri ifade ettiğine inandığımdan. sabah sahilde verilen senfoni konserinden çıkarken Mme de Villeparisis'yle karşılaştık. koyu mavi armutlar. içimde en iyi. tirşe erikler. uzun boylu. yusyuvarlak. büyükannemin arkadaşı olamazdı herhalde.

uzatılmış bacaklarıyla. Mme de Villeparisis'yi etkilemiş gibiydi. çukur kalçaları. bir ayarlama hatası yüzünden. Acclimatation Parkı'nda bir kafesten kafasını ona uzatan iki sevimli hayvanı okşarcasına bizi okşayacağım görür gibiydim. sahilde gezintiye çıkıyor. Belki de zaten bilmiyordu. Soyadım. ördeklere atılan cinsten tek bir çavdar . dik sırtları. birazdan. eğik. ya da. adeta ortasından geçen sert. Hayvanlar ve Boulogne Ormanı fikri kafamda hemen somutluk kazandı. çörek satan seyyar. pasta. bakışları iyilikle dolup taşmaktaydı.uzaktan bize doğru Lüksemburg Prensesi'nin gelmekte olduğunu gördüm. büyükannemin kızını kiminle evlendirdiğini yıllar önce unutmuştu. bir öpücüğün de belli. aşağı yukarı herkesin deniz banyosundan sonra öğle yemeği için döndüğü saatte. arasıra tatlı bakışlarını büyükannemle bana çeviriyor. bir şemsiyeye hafifçe yaslanmış. Mendirek bu saatte. uzun. Her gün. bedenlerini. Bu arada Lüksemburg Prensesi bizimle el sıkışmış. fevkalade güzel endamına o hafif eğimi vermiş. markizle sohbet etmekteydi. ama soyadımı hatırlayamadığından bana sorması gerekti. beni de tanıştırmak istedi. boş. görünmez bir daim çatısı etrafında. Hatta. İyi niyetini bize göstermek için ne yapacağını bilemeyen prenses. bizimkinden daha üstün bir çevrede yer alıyormuş gibi görünmeme arzusuyla. bir fular gibi gevşek bir şekilde dalgalandırmayı bilen kadınların o çok sevdiği kıvrımı çizdirmişti. çığırtkan satıcılarla dolu olurdu. şekerleme. yanan mendireği herkes terk ettikten çok sonra villasına dönüyordu. kendisi bir buçukta yemek yediği için. belirsiz iziyle tebessüm ediyordu. Mme de Villeparisis büyükannemi kendisine takdim etti. herhalde mesafeyi yanlış hesaplamış olacaktı ki. dadısının yanındaki bir bebeğe gülümser gibi. Ampir Dönemi'nde güzel olan ve düşük omuzları.

benimle hayvanlar arasında bir aracı olmazsa mutluluğumun tamamlanacağını düşünmüştü. "Siz de yiyin. Hükümdarlarla burjuvalar arasında iyi niyetli aracılar olan büyük soyluların kibarlığının bir şeklini. Tanıştığım ilk prensesti. kâğıt helvalarla. prenses bizimle eşit olduğunu büyükanneme. ilk gördüğü satıcıyı durdurdu. "Büyükanneniz için. bir çocuğa büyük muamelesi yaparak veda ettiğimizde gülümseyişimiz gibi." dedi. değneğe dolanmış bir yılan gibi dolanan harikulade endamını kıvırıp bükerek güneşli mendirekte gezintisine devam etti. daha sonra göreceğimiz gibi. "Siz kendi elinizle verin. bizim seviyemize inmek niyetiyle elini uzattı. Prenses nihayet üçümüzden ayrıldı ve kapalı tuttuğu mavi desenli beyaz şemsiyesine. Mme Swann'ın deyimiyle. ilk diyorum." dedi. büyükannenize de verin. Ekmeği alıp bana." diyerek. arpa şekerleriyle dolduruyordu. iyi niyetiyle beni aynı derecede şaşırtacaktı. Buna rağmen ekmeği bana uzattı ve kibarca gülümseyerek. Sonra Mme de Villeparisis'yle vedalaştı ve bize de arkadaşı gibi muamele etmek.ekmeği kalmış olan. İkincisiyse. çünkü Prenses Mathilde tavırları bakımından katiyen prenses değildi. samimi davranmak. babatatlılarıyla. onurlu bir . Harika bir evrimsel gelişme sonucu büyü kannem artık ördek veya antilop değil. bir baby idi. tatlı. Son derece sağduyulu. Ama bu sefer seviyemizi canlı varlıklar hiyerarşisinde o kadar alçakta konumlamamış olacak ki. satıcıların parasını. bu şekilde. kendisini izleyen ve bütün plajı hayrete düşüren kırmızı saten giysili küçük zenciye ödetiyordu. Mme de Villeparisis'nin şu sözleriyle öğrendim: "Sizi çok hoş bulmuş. Başka satıcılar yaklaştı. ertesi gün. Bana. anaç bir tebessümle gösterdi. prenses ne satıyorlarsa alarak ceplerimi sicimlerle bağlanmış paketlerle.

Şu anda inanılmaz bir yolculuk yapıyor. El Greco'ya olan hayranlığını markizin böylesine belirgin ve en küçük . Başka birçok hükümdar ve prenses gibi değildir. daha doğrusu zaten kaybolmamışlar aslında. minnacık. bagajlarını kaybettikleri haberini almıştık. kibarlıkla ilgisi olmayan bir şey söylemişti. nasıl olduğunu bilmiyorduk ama yolculuğun ayrıntıları konusunda bizden çok daha bilgilenmiş görünüyordu. babamla arkadaşı M. "Bagajları bulunmuş. adını hatırlamadığım bir öğrencisinin hayranıymış." Mme de Villeparisis'ye. herhalde Algeciras'a gitmekten vazgeçecek çünkü." Birkaç gün önce. de Norpois'nın. gümrük sorunlarını. bunu bize söyleyebilmekten büyük bir memnuniyet duyarak ekledi: "Sanıyorum sizi tekrar görmekten büyük zevk duyacaktır.hanımdır." dedi Mme de Villeparisis. Ama Toledo'ya fazladan bir gün ayırmak istiyormuş. Gerçekten kıymetli bir insandır. "Siz bakanlık özel kalem müdürünün oğlu musunuz?" diye sordu. tanıdığı insan kalabalığının yüzeysel. onu dönmeye zorlayan şartları. onun en önemli eserleri de Toledo'da görülebiliyormuş ancak. babamın bütün hoş yönlerini. Tiziano'nun. bulanık çalkantısını." Ama o sabah. epeyce uzak bir mesafeden seyrettiren homojen dürbünün. Lüksemburg Prensesi'nden ayrılırken. Mme de Villeparisis beni daha fazla şaşırtan. kendinden emin bir tavırla. "Zannederim babanız dönüş tarihini erkene. inanılmaz derecede büyüten bir cam parçasının hangi tesadüfle karıştığını. annemden gelen bir mektupta. gelecek haftaya alacak. "Demek öyle! Babanız çok hoş bir beymiş." Mme de Villeparisis. babamı gördüğü noktasına.

Bir patırtı duyduk. Büyükannem. bu soytarılarla ilgileneceklerse ben artık onlarla çıkmayacağım. Vahşilerin kralının metresi denizden çıkmış." dedi baro başkanı. yemek servisimizin yapıldığını camekânın ardından işaret etmelerini beklerken. karısına gülünç olduğunu bildirsin. Zaten tek istediği onunla ilgilenilmesi. Kocasına söyleyin. otelin önünde birkaç dakika daha hava alabilelim diye. Mme de Villeparisis'yle vedalaştı. her yerde usulsüzlük kokusu alan mahkeme başkanının karısı. bu şekilde önem vermiş olunuyor bu aşağılık kadına. öğle yemeği için dönmekteydi. "içimden bir tokat atmak geçiyor.ayrıntısına kadar görmesini sağladığını." Lüksemburg Prensesi'nin ziyaretine gelince. "Mme Blandais'nin bu insanlara böyle bakması beni nasıl sinirlendiriyor. baro başkanının ve mahkeme başkanının eşlerinden oluşan grubun gözünden kaçmamıştı. Fransa'dan kaçmak lazım artık!" diye öfkeyle haykırdı. burnunu elindeki işten kaldırıp . "Gerçekten bir bela. görüşünde bir ölçek değişikliği yapmak suretiyle. Bu arada noterin karısı. bunca itibar gören Mme de Villeparisis acaba bir şarlatan değil de gerçek bir markiz mi diye merak ediyorlardı. diğer minik insanların arasında bir tek bu adamı mı böyle iri gösterdiğini merak ediyordum. hanımların hepsi. bu itibara layık olmadığını öğrenmeye can atıyordu. zaten bir süredir. anlatamam size. o sırada geçmekte olan baro başkanı. faltaşı gibi açılmış gözlerini sahte kraliçeye dikmişti. Mme de Villeparisis lobiden geçtiğinde. Gustave Moreau'nun zayıf bir ölümlünün yanında resmederek insanüstü boyutlar kazandırdığı Jüpiter gibi. mahkeme başkanına. arabası otelin önünde durup meyve bıraktığı gün. prenses noterin.

Zaten hiç merak etmeyin." "Ah! Şu Mme Poncin bir harika! Hiç böylesini görmedim. başkan bey? Biz de pek kötü bulmuştuk. takma isim olarak Lüksemburg Prensesi'ni kullanıyor! Şüphelenmekte . koşa koşa gelirlerdi.. ama markizi görmeye geldiğini bilmiyordum. küçük bir araştırma yapacağım. bir fersah öteden fahişe arabasıyım diye bağıran bir arabayla. yanılmış gibi yapıp kartına baktım. arkadaşları kahkahaya boğulurdu." "Vay vay vay! Eyvahlar olsun! Görüyor musunuz?! Ama bu bizim gördüğümüz kadın. "Haberleri almaya geldik. Zenci uşaklı bir kadın değil mi?" "Ta kendisi. yüzü bir karış kalınlığında allıkla kaplı bir kadın." Hanımlar her gün gülerek.ona öyle bir bakış fırlatırdı ki. "Yeni haberler var. bu tip hanımlara özgü." derdi gururla." Ancak. hatırladınız mı. anlatsanıza. Lüksemburg Prensesi'nin ziyaretinin akşamı. mahkeme başkanının karısı konuya parmak bastı. ne oldu?" "Anlatıyorum: Sarı saçlı. "Doğrusunu isterseniz. "ben daima en kötü ihtimale inanırım başlangıçta.." "Hah! Şimdi anlaşıldı. öğleden sonra sözümona markizi görmeye geldi. Nüfus kâğıtlarını. Adını öğrenemediniz mi?" "Öğrendim. noter belgelerini görmeden bir kadının gerçekten evli olduğuna inanmam.

İngiltere Kralı'nın ve Avusturya İmparatoru'nun yeğeni Lüksemburg Prensesi. Saint-Germain muhiti erkeklerinin dörtte üçü. ikisi de kaplıca kentlerinde sık sık rastlanılan türden ahlaksız kadınlar olarak görüldüler her defasında. ne zaman Mme de Villeparisis'yi araba gezintisine götürmek üzere almaya gelse. özellikle "zor durumdaki" arkadaşlarını yalandan kötüleyerek. büyük servetinden ötürü en önemli mali kuruluşların başkamdır ve bu sebeple. burjuvazinin bunu bildiğinden öyle emindirler ki. sahte bir sadelik takınarak. küçük burjuvaziyle ilişki içindedir. Sonra da. Burjuvazi bu düşüncesinde aşırı namusludur. dev Şirket'in 30 Alexandre Dumas'nın Kibar Fahişeler oyununun kahramanlarından Suzanne'ın kendine taktığı isim. Diyelim ki bir yüksek sosyet e mensubu. burjuvazinin asla kabul edilmeyeceği yerlere kabul edilmelerine katiyen engel olmaz. yanlış anlamayı pekiştirirler.haklıymışım! Burada bu Ange Baronesi30 kılıklı kadınla burun buruna olmak pek hoş doğrusu. mahkeme başkanına Mathurin Régnier'den. sefih birer kumarbazdır (gerçekte de böyle olanları vardır) ve dolayısıyla kimsenin evine kabul et mediği kimselerdir. Onlarsa." Baro başkanı. bir vodvilin ikinci perdesinde ortaya çıkıp son perdede ortadan kalkanlar gibi geçici olduğu zannedilmesin. Burjuvazinin büyük bölümünün nazarında. çünkü Saint-Germain muhiti erkeklerinin kusurları. nihayet büyük burjuva olmaya layık bir soylu gören burjuvazi. sevecenliğine bakıp hiç kim seyle ilişkisi olmadığına kanaat getirdiği kumarbaz ve müflis markiyle görüşmediğine yemin edebilir. bu zengin soylunun. Bu yanlış anlamanın. Macette örneğini gösterdi. .

mendireğin bir köşesine. kendi odamdan büyükanneminkine gidip geliyordum. telkâri işlemeli koltukların pembe çiçekleri. bir türlü inanamaz. yanıl. tıpkı Balbec Körfezi'nin bir ucunda yer alan bir köyde bulunanların. ama bunun kendisi zaten yanıltıcıdır. bir avluya ve kırlara olmak üzere üç ayrı manzaraya bakıyordu. Ateşim çok yükseldiği için çağırdığımız Balbec'li doktor. konsolun üzerine. ayrıca benimkinden farklı döşenmişti. ilaçların haricindeki tavsiyelere uydu ve Mme de Villeparisis'nin bizi arasıra arabayla gezdirme teklifini kabul etti. taze kokunun kaynağıydılar sanki. Büyükannemin odası benimki gibi doğrudan denize değil.yönetim kurulu başkanı olan dük. duvarın köşelerine çarpıp kırılır. büyükannem reçeteleri gözle görülür bir saygıyla alınca. her an uçup gitmeye . diğer uçtaki sahili görmeleri gibi: Marcouville L'Orgueilleuse. Rivebelle'in güzelliklerinin büyük bölümü görünmez. aşırı sıcaklarda bütün gün güneşin alnında deniz kenarında durmamam gerektiğini söyleyip birkaç reçete yazdı. görevini sürdürmekte olan cumhurbaşkanının değil de.şamaya dayalıdır. patikanın çiçekleri gibi alacalı bir alta yerleştirir. çünkü Rivebelle'dekiler Marcouville'den göründüklerini sanırlar. yine de. hiçbirini yaptırmamaya kesin kararlı olduğunu derhal anladım. odaya girince duyulan hoş. Bu saatte farklı yönlerden ve adeta farklı saatlerden gelen ışınlar. oğlunu kumarbaz ama Fransa'nın en köklü soyadını taşıyan markinin kızıyla evlendirince (tıpkı bir hükümdarın. Yani her iki çevrenin de diğerini görüşü. Öğle yemeği saatine kadar. Rivebelle'den bakınca biraz görünür. oysa Marcouville'den bakınca. devrik bir kralın kızıyla evlendirmeyi tercih etmesi gibi). sahilin bir aksinin yanıbaşına. oğlunu.

buğulu bir zümrütün saydamlığına sahipti ve ben bu zümrütün içinde. ayrılmış. Ama aynı Deniz'i iki kere gördüğüm olmadı. bu saatte. boş bir alandı sadece. Görünmez bir sisin gevşettiği bir tebessümle. bir yoğunluğu olan maddelerin akışını görüyordum. bir günden fazla kalmazdı. tadacağım günün başdöndürücü usarelerinin parçalandığı. Bazıları öyle ender rastlanır bir güzellikteydiler ki. sabırsızlıkla perdelerimi açmaktı. titreşen. ılık kanatlarını duvara asar. gümüş ışınların ve gül yapraklarının oynaşmasına dönüşmüş bir umut bahçesi gibiydi. Ertesi gün bir başkası. Ama yaptığım ilk iş. şaşkın bakışlarım Glaukonome'yle karşılaştı.özetlenmiş gibi ve daha çarpıcı görünmesine yol açan. Çünkü bu Deniz'lerin hiçbiri. . duyduğum zevki iyice artırırdı. güneşi oynatmaktaydı. bir sabah pencereyi hafifçe araladığımda. gezintiye çıkmak üzere giyinmeden önce uğradığım bu oda.heykeltıraşın kenarlarını yontmaya tenezzül etmediği kütlenin üzerinde şekillendirdiği kabartma tanrıçalar misali . superisinin ağır ağır soluk alan tembel güzelliği. dışarıdaki ışığın renklerini ayrıştıran bir prizma. niye başka günler değil de o gün bilemiyorum. adeta koltukların çiçekli ipeğini yaprak yaprak yolarak. o sabah hangi Deniz'in kıyıda bir Nereid gibi oynadığını görmek için. dağıldığı ve tek tek göründüğü bir kovan. şeritlerini kopararak mobilyaların oluşturduğu dekoru daha büyüleyici. onları gördüğümde düştüğüm şaşkınlık. daha karmaşık hale getirirdi.hazır bir aydınlığın kapanmış. yarısaydam yüzeyinin etrafında. güneşin bir bağ gibi yapraklarla süslediği küçük avluya bakan pencerenin önündeki taşra zevki halının bir bölümünü bir küvet gibi ısıtır. Bu . bu sis. ona renk veren. bazen bir gün öncekine benzer bir Deniz gelirdi. Hangi imtiyaz sayesinde.

bizi bu bozuk toprak yollarda yapacağımız gezintiye davet ediyordu. Ben. ama hiç ulaşamayacaktık. arabayı erkenden hazırlatırdı. otelin önündeki tek araba onun arabası olmazdı. Bec Şelaleleri'ne gittik. "Hayır. Baro başkanı iyilik olsun diye." diye cevap verirdi. Romanesk kiliselerin nar. kesin bir tavırla. yani henüz vaftiz edilmemişlerin girebildiği bölümüne tekabül eden." derdi. Quetteholme kayalıklarına veya oldukça yavaş bir araba için uzak sayılan ve bir bütün gün gerektiren başka bir yere gitmeye vaktimiz olsun diye. bir başka ilginç olmalı orası. eşsiz rengiyle. yapacağımız uzun gezinin sevinciyle. içeride. Mme de Villeparisis'nin üstü açık arabasında. sizinle seve seve yer değişirdim. "Size gıpta ediyorum. cezalı çocuklar gibi otelde kalacaklarına pazar günlerinin Balbec'te çok sıkıcı olduğunu ileri sürerek hemen öğle yemeğinden sonra yakındaki bir plaja gizlenmek veya bir yeri ziyaret etmek üzere otelden ayrılanları beklerdi.teksine. yeni duyduğum bir melodiyi mırıldanıp volta atarak Mme de Villeparisis'nin hazırlanmasını beklerdim. Hatta çoğu kez Mme Blandais'ye Cambremer'lere gidip gitmediği sorulduğunda. Mme de Villeparisis. dikilip dururdu. otelde . yalnızca Mme de Cambremer'e. nadir görülen türden bir ağaççık gibi. sanki gününü Féterne'de geçirmemiş olmasının tek sebebi buymuş gibi. Arabaların yanında.haliyle. benim beklediğim sundurmanın önünde. saçlarındaki renklerin şaşırtıcı uyumuyla olduğu kadar tenindeki bitkisellikle de göze çarpan genç bir komi. Günlerden pazarsa. çok sayıda kiralık fayton. gün boyunca oturduğumuz yerden onun gevşek salıntısının serinliğini hissedecek. Féterne Şatosu'na davetli olanları değil. Saint-Mars-le-Vétu'ye.

markiz ve eşyalarını arabaya . iki perde arasını doldurmaları gibi. bundan.Germain muhiti soylularının da aynı şekilde davrandıklarını bili yordu.kalmayanların girebildiği lobide. Ester veya Yehoyada'nın sahneyi her terk edişinde. tıpkı Mme de Maintenon'un genç öğrencilerinin. Bu kararı. Ama öğleden sonraları. eşsiz renk tonları sergileyen. çünkü "geniş düşünüyordu". yolu tıkadıklarını ve hiçbir işe yaramadıklarını kastediyordu. bununla. ondan daha fazla çalışmaz. Yahudi genç kız kostümleriyle. "dışarı hizmetindeki" kominin arkadaşları. Ama ben markizin inmesini beklerken biraz ötemde duran. ama hiç değilse bazı hareketler yaparlardı. dışarıdaki uzun boylu. çünkü ağabeyleri otelden ayrılıp daha parlak geleceklere atılmışlardı. o da bu yabancı diyarda kendini yalnız hissediyordu. Mme de Villeparisis sonunda inerdi. markizden beklenecek bir şey olmadığı sonucunu çıkarır. Markizin arabasıyla ilgilenip binmesine yardımcı olmak belki kominin görevleri arasındaydı. Mme de Villeparisis bu kategorilerin her ikisine de dahildi. Ama o. otel müdürünü çok üzüyordu. Genel müdür (benim çok korktuğum). Hiç değilse öğle yemeğiyle akşam yemeği arasındaki. bütün bu çocukların. Muhtemelen sabahları temizliğe yardım ediyorlardı. çünkü o. "yolkesen"den başka bir şey olmadığı kanısındaydı. müşterilerin çıkışlarıyla girişleri arasındaki hareket boşluğunu dolduruyorlardı. öylece dururlardı sadece. eski Saint. Ağaç görünümlü komi. bir işe yaramadıkları halde figüranlara ek olarak sahnede kalan koro üyeleri gibi. kendi hizmetkârlarını yanlarında getiren insanların onlardan hizmet aldıklarını ve otellerde genellikle az bahşiş verdiklerini. ertesi yıl bu komilerin sayısında hatırı sayılır bir artış yapmak niye tindeydi. narin kominin kıpırtısızlığına bir de hüzün ekleniyordu.

ve bu çiçekleri hayalgücüm aracılığıyla tekrar o kır yoluna götürmeye. evet. çiçekçiden bir elma dalı aldığım oldu. onları lambanın altında tutar . iki tarafa da fazladan birer pembe gonca eklemiş. bir kır yoluna girerdik. Yola çıkardık. ama bu görüntü beni büyülemeye yeterdi. kimbilir kaç kez. çoğaltmaya. çiçeklere bakar. sadece dişiorganlardan oluşan bir demet kalmış olurdu üzerlerinde. sanki çiçekçi bana bir lütufta bulunarak. bütün geceyi çiçeklerinin karşısında geçirirdim. yaprak tomurcuklarına da köpüğünü serpiştiren yoğun esansın yayıldığı bu çiçeklerin beyaz taçlarının arasına. Paris'te. bitkisel kıpırtısızlığını bozmazdı. desenini ezbere bildiğim o bahçelerin hazır tuvali üzerine. kızaran çiçeklerin beyaz satenden eteğiyle süpürülmüş olan o benzersiz yaprakları tanırdım. çok da yakıştırmış olurdu. tek tük elma ağaçları görülürdü. tren istasyonunun etrafını dolanıp döndükten biraz sonra. kısa sürede benim için Combray'deki yollar kadar tanıdık oldu.o kadar uzun süre seyrederdim ki. iki yanında sürülü tarlalar uzanan kavşağa kadar. çiçekleri dökülmüş. daha çok kısa bir süre önce. sevimli bahçelerin arasında bir dönemeçteki başlangıcından. bir düğün töreninin sonunda yola serilen halı gibi. Ertesi yıl mayıs ayında. hazır çerçevesi içine yaymaya çalışırdım. çünkü geniş yüzeyleri. Tarlaların ortasında.yerleştirmeyi kendi uşağıyla hizmetçisine bırakıp ağabeylerinin gıpta edilecek kaderini hüzünle hayal eder. bu bahçeleri bir kez daha. şafak çiçekleri. yaratıcılık merakıyla ve dahiyane bir zıtlıkla. bizim başka bir yola saptığımız. baharın bu tuvalleri dehanın . herhalde Balbec'te de aynı saatte olduğu gibi kızarttığında. bu yol. hâlâ seyrediyor olurdum .

denizi adeta tabiatın ve tarihin dışına çıkarmış olan çağdaş ayrıntılar ortadan kaybolurdu. . Arabaya binmeden önce. artık bir kuvvet hissetmezdim. kalkar onların çağıltılı denize çarpan yüz bin küreği" diye boğuşmalarını tasvir ettiği dalgaların aynısı olduğunu düşünmeye kendimi zorlayabilirdim." derken yaptığı el hareketiyle. bir defasında da bir başkasını görmeye gideceğimizi vaat ediyordu. bir defasında birini. dalgalara bakıp bunların Leconte de Lisle'in. o zaman. görünmez. hayalimin kabul etmediği bayağı lekelerin arasından görüyordum sadece. artık denize yeterince yakın olmadığımdan. Ama Mme de Villeparisis'nin arabası bir yokuşun tepesine vardığında. o mesafeden. teknik terimlerden daima kaçınır. Benim kiliselerden hoşlandığımı gören Mme de Villeparisis. Mme de Villeparisis çoğunlukla bu betimleyici el hareketini yaparken tarihî bir anıtın büyüsünü. özelliğini tanımlamak için çok isabetli bir kelime kullanırdı. Buna karşılık. olmayan cepheyi sevgiyle sarmalar gibiydi. kahraman Ellas'ın gür saçlı savaşçılarının. kabinlerden. "şafakta havalanan etobur kuşlar gibi iner. yalnızca ondan daha koyu göründüğü bu yaprakların ardında. ağaç yapraklarının arasından denizi görürdüm. "özellikle de yaşlı sarmaşıklarının arkasına gizlenmiş Carqueville Kilisesi'ni. Balbec'te denizi fazlasıyla parçalanmış olarak. aradığım. bir resmin renkleri gibi uzanan renklerinin altında. yatlardan oluşan. donuk görünürdü. zarif yaprakların ardında. "parlayan güneş"le birlikte görmeyi umduğum deniz manzarasını zihnimde çizmiş olurdum.harikulade ilham bolluğuyla renklendirdiği anda seyretmeyi o kadar istiyordum ki. yüzücülerden. bir gün mutlaka görecektim. Oresteia'da. gökyüzü kadar hafif. deniz artık canlı değil.

Mme de Villeparisis tevazuyla konuyu değiştirdi. zaten şatonun da Rönesans mimarisinin en güzel örneği olduğunu açıklarken. kimbilir ne şekilde satın aldıkları tabloların sözünü bile işitmek istemezdi. Babasının şatolarından biri. Lamartine şiirler okumuş. Bu fular. bütün sanatlar konusundaki bilgisini sadece bu maddi kaynakla açıklıyor ve sonuçta. görgülülükten. bu konuyu açtı. orada Chopin'le Liszt piyano çalmış. oldukça meşhur bir sanatçıdan daha büyük bir şaşkınlık ya da . büyükninelerinden birinin Tiziano tarafından yapılmış. edebiyat ve felsefeyi. müzik. Kendisinin de suluboya çiçek resimleri yaptığını biliyorduk. taslaklar çizmiş olduğundan. Ama bu şato aynı zamanda gerçek bir müze olduğundan. bundan ötürü özür dilemek ister gibiydi. belki incelikten.ama sözünü ettiği şeyleri çok iyi bildiğini gizleyemezdi. hep ailede kalmış olan portresinde görülen fulardı. gerçek bir tevazudan. Boynundaki uzun. sınıflandırılmış. insanın miras yoluyla edindiği tablolardan başka tablo yoktu sanki. Mme de Villeparisis. Bir resmin gerçek olduğundan bu şekilde emin olunabilirdi. Balbec çevresindekilerle aynı üslupta kiliselerin bulunduğu bir yörede olduğundan. bütün bir asrın bütün tanınmış sanatçıları aile albümüne yazılar. Onun nazarında. bu mimari üslubu sevmemesinin ayıp olacağını. sahte olduklarına baştan inanır ve katiyen görmek istemezdi. notalar kaydetmiş. markizin içinde büyüdüğü şato. Karun gibi zengin adamların. son derece aristokrat biçimde yetiştirilmiş bir genç kızın mülkiyetindeki bir şey gibi algılıyormuş izlenimi yaratıyordu. ünlü bir tarihî anıtta. belki de felsefeye yatkın bir dimağı olmadığından. resim. ama iltifatlara alışkın. onlardan övgüyle söz edildiğini duymuş olan büyükannem. elbisesini de geçen fuları büyükannemin beğenmesi markizi memnun etti.

ayine gitmek istemiyorsam zorla götürülmek ne kadar kötüyse. bunun öteden beri. markizin. zekâsından ötürü fikirlerini tutuculukla suçlamaya yanaşmadığı kişilerden birinin ağzından. Çok hoş bir meşgale olduğunu söylemekle yetindi. sık sık. ilerici fikirler duya duya. hele insan. şatosunun kolonadı. Cumhuriyeti savunuyor. burjuvazinin büyük kesiminden bile çok daha "liberal" olduğunu gördükçe şaşırıyorduk. İspanya'da bile yapıldığını söylüyordu. bunların güzelliğinden ise. bu sevimli dostumuzun. . Büyükannemle ben. taklit edebilmek için yakından bakmak zorunda olduğunda. Mme de Villeparisis'nin en tiksindiği şeydi büyükannemle ben. Louis-Philippe'in konuşma yeteneği hakkındaki hükümlerinin her kelimesine güveniyorduk. sosyalizm.bunlar yine de sosyalizme kadar varmıyordu. Ama . insanın sahici çiçeklerin arasında yaşamasını sağlıyordu.belki sadece kendi ağzında bu sözlerin ne kadar ilginç. Titiz ve utangaç tarafsızlığımızın. en azından onları resmetmek. krallık döneminde bile. Ama Mme de Villeparisis Balbec'te gözlerini dinlendirmek için çalışmalarına ara veriyordu. istiyorsam menedilmek de o kadar kötü olurdu. her alanda doğruluğun ölçüsü ve canlı örneği olduğuna inanmıştık neredeyse. Etrüsk yazıtları konu- . Cizvitlerin kovulmasının büyük bir öfkeyle karşılanmasına şaşırıyor." Hatta arada şu tür sözler de ediyordu: "Ah! Bugünkü soylular ne ki!" "Benim gözümde çalışmayan adam bir hiçtir" . bıkmak mümkün değildi.tıpkı Mısır resmi. hoş ve unutulmaz olduğunu hissettiği için. açıkça ifade edilmiş. Tiziano'ları. kilise aleyhtarlığını ancak şu ölçüde eleştiriyordu: "Bana göre. fırçanın yarattığı çiçekler çok güzel olmasa bile.memnuniyet göstermedi.

Vitrolles. de Balzac'ın aşırı övgülerine nasıl omuz silkerek karşılık verdiğini . Zaten M. Bersot. bir Vigny'ye karşı üstünlük sağlamış olan Mole.Mme de Villeparisis. belki de bu özellikler sayesinde gerçekten bir salonda. biraz önce büyük soylularla. onlarla da ilgili ilginç ayrıntılar anlatıyor du. ama çağdaş eserler hakkında son derece beylik sözler söyleyen. acaba bu uzmanlık alanlarının önemi mi abartılmış diye insanı düşündüren bilginler gibi . hepsi bir zamanlar ailesi tarafından ağırlanmış. bir akademide. uzmanlık alanlarındaki eserlerinde görülmediğine göre. Salvandy veya Daru gibi kişileri onlara hiç tereddütsüz tercih ettiği belliydi. ama yemek davetlerinde esprili ve kitaplarıyla böbürlenmeyen bir adam olduğunu söylerdi.sunda sorgulandıklarında insanı hayran bırakan. bu yazarları sertçe eleştiriyordu. bir bakanlar kurulunda.o hiç değilse yetenekli bir adamdı . çünkü onlar. Merimee'nin evinde . yerinde bir ifadeyle yetinip dayatmayan.gören babam. her şeyden çok tumturaklılığın gülünçlüğünden kaçman yalın sanattan. yargılarda ölçülülükten ve sadelik meziyetlerinden yoksundular. "Hayranı gibi göründüğünüz Stendhal'in romanları için de aynı şey söz konusu. Onu M. Baudelaire üzerine aptalca incelemelerinde ortaya çıkan ve diğer çalışmalarında da bulunması gereken niteliksizlik. kendisi tarafından ayaküstü görülmüş olan Chateaubriand. Beyle'in (Stendhal'in adı Beyle'di) korkunç bayağı. ben kendisine. Lebrun. kendini gölgede tutma özelliğinden. Kendisi böyle konuştuğunuzu duysa çok şaşırırdı. siyaset adamlarıyla ilgili şeyler anlattığı gibi. Balzac ve Victor Hugo hakkında sorular sordukça. isabetten. benim hayranlığıma gülüyor. Pasquier. bir Balzac'a. Fontanes. kendisine gerçek değerler oldukları öğretilen tevazudan. bir Hugo'ya.

gelip yolun kenarına dikilecek kadar cesaret bulur. çünkü her biri. benim gibi onları görememiş gençlerin yargılarına kıyasla daha doğru olduğunu düşünür gibiydi. tam bir nebülöz oluştururdu. onları yakından görmüş olan. birçokları. ineğini güden veya bir yük arabasına uzanmış bir çiftçi kızıyla. kırlara bir gerçeklik kazandıran.siz de biliyorsunuz. onlar hakkındaki hükümlerinin. Atlarımız kısa sürede arayı açardı. bisikletle veya arabayla bayırı tırmanan yaratıklardan biriyle . başkasında olmayan ve içimizde uyandırdığı arzuyu benzerleriyle tatmin etmemizi engelleyecek olan bir şeye sahiptir -.güzel bir günün çiçekleridir bunlar. ama birkaç adım sonra. uzak hatıralarım ve evcil çiçekler. çünkü babamı ziyarete gelirlerdi. "Bu konuda konuşmaya hakkım olduğunu sanıyorum." Mme de Villeparisis. bir landonun koltuğunda. Hiç değilse bu bakımdan görgülü bir adamdı. arabamızı takip ederdi. bütün bu büyük adamların elyazmalarına sahipti ve ailesinin onlarla özel ilişkilerine dayanarak. ama kırlardaki çiçekler gibi değillerdir. kimi eski ustaların tablolarını imzalarken kullandıkları değerli çiçekçik gibi bir özgünlük işareti konduran. gerçekten zeki bir adam olan M. o sırada. de Sainte-Beuve'ün de dediği gibi. değerlerini daha doğru ölçebilmiş olan insanlara inanmak gerekir. Combray'dekilere benzer birkaç mütereddit peygamberçiçeği. gezintiye çıkmış bir esnaf kızıyla. Tekrar yamaçtan aşağı inerdik." Bazen. bu kişilerle ilgili olarak. sürülü tarlalar arasındaki bir bayırı tırmanırken. yaya. annesiyle babasının karşısında oturan . bizi beklerken önümüzdeki çimenlerin üzerine mavi yıldızını saplamış bir başkasını görürdük.

onlarla hiçbir zaman aşk yapamasam bile. kollarıma alacağım bir köylü kızının geçmesini arzuladığım Meseglise tarafındaki gezintilerimde tek başıma gezdirdiğim hayallerimin. her şeye rağmen dünya bu çocuğa daha iyi. hayatımda yeni bir çağ açmış.bu arzuyu tatmin ederken hayal edebildiğimiz bir hayatı da. daha güzel görünür gözümüze. Şimdi hasta olduğum ve yalnız çıkamadığım için. Bize doğru gelen kızı görmeye ancak vaktim olurdu. benzer istekleri kabul etmeye hazır olduklarını söylediği gün. Kendimizi . Hiç şüphe yok ki Bloch. Çünkü bir arzu. benim dışımda bir karşılığı olmayan.bu arzuyu şahsen gerçekleştirmemize mani olan tesadüfi. birer kır süsü değil. kayısıların. Gardiyan veya hastabakıcısı bu güzel meyveleri toplamasına izin vermese de. boş birer hülya olmadığını. sonra birdenbire şeftalilerin. rastladığımız bütün kızların. daha büyük bir mutlulukla düşünürüz. üzümlerin. soylu olsun. tıpkı hapishanede veya hastanede doğmuş. küçük engeli bir an için zihnimizden uzaklaştırmak şartıyla . özel. köylü olsun. dışımızdaki gerçeğin ona uyduğunu bildiğimiz zaman. buna rağmen insanların güzelliği nesnelerinki gibi olmadığı ve bu güzelliğin .şık bir küçük hanımla karşılaşırdık. çok lezzetli ve sindirilebilir besinler olduklarını öğrenmiş bir çocuk gibiydim. Dünya bana daha ilginç görünmüştü. hayat daha tatlı görünür. Mme de Villeparisis'nin arabası hızla giderdi. bizim için gerçekleştirilmesi mümkün olmasa bile. geçen güzel kızların ruhunu merak etmeye başlamıştım. yine de mutluydum. ona daha büyük bir güvenle yaslanırız. hayatın gözümdeki değerini değiştirmişti. Yanaklarının öpülebileceğini öğrendiğim günden beri. uzun zaman boyunca insan vücudunun sadece kuru ekmek ve ilacı sindirebileceğini zannetmiş.

birdenbire. Bu arada arabamız uzaklaşır. belirsiz ruhu. kırlarda. şaşılacak şekilde küçültülmüş. ama eksiksiz. hızı. minik bir suret halinde belirdiği anda. Her şeyden önce. onu bir başka gün bulamama ihtimali. kalbini fethetmeden bu kızın geçip gitmesine izin vermeme arzusuydu bu. şahsiyeti. sağ çıkmamıza imkân olmayan savaşın. şehirlerde. güzel kız gerilerde kalmış ve benimle ilgili olarak.harikulade görünmesi gerekirdi. hayatın. Öyle ki. her an ölme tehdidiyle karşı karşıya olan kişilere . onlar kadar minik bir arzu tohumunun içimden fışkırdığını hissederdim: zihni benim şahsımı fark etmeden. onlar kadar belirsiz. mermerden antik bir heykel gibi parçalanmış bir tek kadın . hayallerinde bir yer edinmeden. Acaba onu ancak şöyle bir görüverdiğim için mi bu kadar güzel bulmuştum? Belki de. Ayrıca. bir insanı oluşturan kavramlardan hiçbirine sahip olmadığından. bizi sürükleyen hız ve onu sarmalayan alacakaranlık tarafından.tek. ömrümüzün geriye kalan o tatlı günlerine kazandırdığı büyüyü kazandırır ona. hayalgücümüz.yani bütün insanlara . sahip olamayacağımız şeyin arzusuyla havalanmış olsa bile. dişiorganlar için hazırlanmış çiçektozlarının esrarengiz bir kopyası gibi. bir ülkeyi ziyaret etmemize engel olan hastalığın veya yoksulluğun o ülkeye kazandırdığı. Yeter ki akşam olsun ve araba hızlı gitsin. bir kadının yanında kalmanın imkânsızlığı.kızın dalgın bakışlarının derinliğinde. bir başkasına gitme isteğine ben mani olmadan. alışkanlık denen şey olmasaydı. geçen kızın güzelliklerinin genellikle geçişin süratiyle doğrudan ilişkili olduğu bu karşılaşmalarda. tam olarak algılanmış bir gerçeklik tarafından kesilmez. benim bilmediğim iradesi. beni şöyle bir görmüş olan gözleri. şimdiden unutmuş olurdu. bilinçli ve iradeli bir varlığın güzelliği olduğunu hissettiğimiz için .

karanlıkta hızlı hızlı yürüyen bir kadın gördüm. onun hayatına girmek için her türlü çaba. bir sokak lambasının altında. belki teninde arabadan fark edemediğim bir kusur. bir kavşakta kaybettim. o Güzellik ki. Paris'te babamın bir arkadaşıyla beraber. muhtemelen yaşayacağımız tek hayat olan bu hayatta payıma düşen mutluluğu görgü kuralları yüzünden kaçırmanın saçma olduğunu düşündüm ve özür dilemeden arabadan atlayıp bu tanımadığım kadının peşine düştüm. Arabadan inip karşılaştığımız kızla konuşsam. beni hayal kırıklığına uğratacaktı. arabayla gezerken. yoldan geçen parçalı ve uçucu bir kadına eklediği tamamlayıcı bölümden başka bir şey değil mi acaba diye soracak noktaya geliriz. meçhule açıldığını görür gibi olduğumuz yolun. çirkinlik tarafından tıkanmasıyla daralan bir varsayımlar dizisidir. birden imkânsızlaşırdı gözümde. bedeninin ifadesini okumama yardımcı olacak. yolun her dönemecinden. yüzünün. mutlu bir şaşkınlıkla haykırdı: "Ah! Bana selam vermek için koşmuş olmanız ne büyük incelik!" .gücümüzün. her yerde karşılaşmaktan kaçındığım yaşlı Mme Verdurin'le yüz yüze geldim. bedeni de o anda sıradanlaşacaktı. kalbimize Güzelliğin oklarını fırlatmasın.gövdesi yoktur ki. nefesim tıkanmış bir halde. bir şifre verecekti bana ve yüzü de. çünkü hayatta karşılaştığım en arzulanır kızlar. bazen bu dünyada özlemin kışkırttığı hayal. her dükkânın içinden. bir tebessümü. Balbec'e ilk gidişimden birkaç yıl sonra. (O zaman. beklenmedik bir anahtar. uydurduğum binlerce bahaneye rağmen yanından ayrılamadığım ciddi birisiyle birlikte olduğum sırada gördüğüm kızlardır. Çünkü güzellik. başka bir sokakta buldum onu ve sonunda. Belki kızın bir tek sözü. Olabilir.

tekrar gördüm. onu istediğim gibi tanıyabileceğimi sandığım koşullarda. ardında sıkıntı bırakabilecek tek arzu budur. Balbec'te bu karşılaşmalar sırasında büyükannemle Mme de Villeparisis'ye başımın çok ağrıdığını. yürüyerek dönsem daha iyi olacağını söylüyordum ısrarla. Heyhat! Bergotte' tandı. Balbec'te kimseyi tanımıyordum. Felsefenin servet arzusunu . Bununla birlikte. Onun da beni hatırladığını düşündüm. gerçekten de bana dikkatle bakmaktaydı. beni katiyen avutmuyordu. Bütün bu kızları görüp kaybetmek. uyuduğumu öğrenince çok hoş bir not bırakmıştı.O ilk yıl. Ben de. bulunması tarihî bir anıttan çok daha zor olan) güzel kızı. o kızı da bir daha bulamadım. aralarından birini. Müthiş bir hayal kırıklığına uğramıştım. asansörcü çocuğun notu içine koyduğu zarfı. İnmeme katiyen izin vermiyorlardı. bize arzularımızı gemlemeyi öğütleyen filozoflarda bir bilgelik buluyordum (eğer ki insanlara olan arzuyu kastediyorlarsa. tek başıma. ben sütçü kız tarafından yazılmış zannetmiştim. Ertesi gün. Bir çiftlikten otele ilave krema siparişleri getiren bir sütçü kızdı bu. Bergotte'tan bir mektup almanın daha zor. (isimsiz ve hareketli olduğundan. bütün sabahı dinlenerek geçirmiştim ki. ama belki de benim ilgime şaşırdığından ötürü bakıyordu. içinde yaşadığım huzursuzluğu artırıyordu. daha gurur okşayıcı olduğu düşüncesi. çünkü bilinçli bir bilinmeze uygulandığından. Mektubun sütçü kızdan geldiğinden emindim. geçerken uğrayıp beni görmek istemiş. Sadece Mme de Villeparisis'nin arabasından gördüğüm kızlar gibi. mektubun sütçü kızdan olmamasını telafi etmiyor. yakından göreceğime ant içtiğim bütün güzel kızlar koleksiyonuma katıyordum. öğlene doğru Françoise gelip perdeleri açtı ve otele benim adıma bırakılmış bir mektup verdi elime.

ayrı bir parçası gibiydi. net bir biçimde görebildiğimiz meydanda bulunan pastane. günün hayata yeni bir tat veren bu kaçıcı hazinelerinden. sözünü ettiği. kilise kavramını daha dikkatlice incelememe yol açan bir çaba göstermem gerekti. bütünüyle eski olan bir nesnenin. anlamını daha iyi kavraması gibi. çünkü bu karşılaşmaların.daha güzel görmeme sebep olduğunu düşünüyordum. büyükannem benim bu eseri tek başıma seyretmekten hoşlanacağımı düşünerek arkadaşına akşamüstü çayına pastaneye gitmeyi teklif etti.kastettiğini farzetmek abes olur). sadece. Mme de Villeparisis bizi Carqueville'e. gezintinin beklenmedik fırsatlarından. bir hayal olduğunu zımnen anlamış oluyordum. yaldızlı boyasıyla. çeviri veya yorumlama yoluyla alışkın olduğu ifadelerden kurtarmak zorunda kaldığı zaman. Yine de bu bilgeliği eksik bulma eğilimindeydim. genellikle kendi kendilerini tanıtan çan kulelerinin karşısındayken hiç ihtiyaç duymadığım bu kilise . sarmaşıklarla kaplı kiliseyi görmeye götürdüğü gün. belki her zaman tekrarlanmayacak olan önemsiz koşullar sebebiyle yararlanmadığım bu dünyayı . gerçekten de bir öğrencinin bir cümleyi. . hem sıradan çiçeklerin bittiği dünyayı. ortaçağdan kalma küçük köprüsüyle nehri gören. aynı anda hem benzersiz. Ama belki de daha özgür olacağım bir gün. Onlarla pastanede buluşmam kararlaştırıldı. güzel bulduğumuz bir kadınla birlikte yaşama arzusunun mutlak bireyselliğini bozmuş oluyordum zaten ve sırf bu arzuyu yapaylaştırarak yaratmanın mümkün olduğunu kabul etmekle. başka yollarda benzer kızlar bulabileceğimi ummakla. dünyayı bütün kır yollarında. Beni önünde bıraktıkları yeşil kütle içinde bir kilise görmek için. küçük bir tepenin üzerinden bütün köyü ve köyün ortasından geçen.

içine girmenin tek yolu. okşanan. bu bedende yaşayan kişiye de dokunmak istiyordum. bacaklarını aşağı sarkıtmıştı. henüz bana kapalı gibiydi. herhalde günlerden pazar olduğu için giyinip süslenmişler. sevimli bir burnu vardı. tatlı gözleri. köprünün korkuluğunun üzerine yarı oturmuş. oynak sütunları sürüklüyordu. onda bir düşünce uyandırmaktı. bir sütun başlığının kabartmalarından ileri geldiğini unutmamak için. dikkatini çekmek. aslında sivri kemerli bir vitrayın kubbesi olduğunu. eski köprünün orada köyün kızlarını gördüm. ötekiler kadar iyi giyimli değildi. bakışlarının aynasında kendi suretimin kaçak aksini gördüğümde bile. ona dokunmanın tek yolu ise.çünkü sözlerine lütfen cevap vermekteydi . beraberinde dalgalı. Bakışlarım teninde geziniyordu. yapraklar. daha kararlı görünüyordu. ama onların üzerinde bir nüfuzu var gibiydi . dalgalanarak birbirlerine çarpıyor ve ürperen bitkisel cephe. titrek anaforların baştan başa dolaştığı hareketli sundurmayı hışıldatıyordu. burada sürekli başvurmak zorundaydım: kâh sarmaşık tutamlarının oluşturduğu bir kubbenin. Güzel balıkçı kızın içindeki bu insan. o insana ulaştığımdan emin değildim. Ama ben onun sadece bedenine değil. . Esmer bir teni. ince. dudaklarım da isterlerse bakışlarımı izlediklerini düşünebilirlerdi.kavramına. kâh yaprakların yaptığı çıkıntının.diğerlerinden daha ağırbaşlı. önünde herhalde biraz önce avladığı balıklarla dolu küçük bir kova duruyordu. Kiliseden ayrılırken. bir aydınlık gibi yayılan. Ama o sırada hafif bir rüzgâr esiyor. ama çevresini küçümseyen bir bakışı. geçen oğlanlara sesleniyorlardı. aynadaki aksin izlediği kırılma endeksi bana tamamen yabancıydı. sanki bir geyiğin görüş alanına girmiş gibiydim. Aralarında uzun boylu bir tanesi vardı ki.

birdenbire. hatıramı saklamaya zorlamasını istiyor dum. adeta maddeten sahip olmuşum gibi. Ama "markiz" ve "iki atlı" sözlerini söyler söylemez.Ama tıpkı dudaklarımın onun. . hayranlığını. Hudimesnil'e indik. Villeparisis Markizi'nin arabası mı diye sorarsınız. Zihnini zorla ele geçirmemle.. Bu arada. en iyisi. aynı şekilde. benim öylece durduğumu gören kızların gülmeye başladıklarını hissediyordum. birden yatıştım. bana onun sadece dikkatini değil. içim Combray'den beri pek sık hissetmediğim derin bir mutlulukla.. ona manen sahip olmamla birlikte. Mme de Villeparisis'nin arabasının beni bekleyeceği meydanı birkaç adım ötede görüyordum." dedim balıkçı kıza. esrarengizliği kalmamıştı. bu insanın içine girip oraya tutunacak olan ben fikrinin de. Balıkçı kızın beni hatırlayacağını ve onu bir daha görememe korkusuyla birlikte. meydandaymış ama yerini bilmiyorum. arabayı karıştırmamak için. güzel kıza yaptıracağım işi açıklamadan önce. parayı bir an gözlerinin önünde tuttum: "Siz galiba buralısınız. iki atlı bir araba. onu bir daha göreceğim güne kadar." Beni önemli biri gibi görsün diye bilmesini istediğim buydu. beni dinleme ihtimalini artırmak için. Oraya gitmek gerekiyor. Cebimde beş frank vardı.kilerin üzerinde haz duymasının yetmeyeceği. kimi çan kulelerinin. Zaten görürsünüz. görme arzumun bir bölümünün de uçup gittiğini hissettim. görünmez dudaklarla bedenine dokunmuş ve hoşuna gitmiştim. onun dudaklarına da haz vermesini isteyeceğim gibi. arzusunu da getirmesini. Bana öyle geliyordu ki. Parayı cebimden çıkardım. Çok kısa bir zamanım vardı. "bana bir iyilik yapabilir misiniz acaba? Bir araba beni bir pastanenin önünde bekleyecekti.

gerçekten kendimi oraya gitmişiz zannettiğimiz bir ortamı tarif eden kitaptan başımızı kaldırdığımızda karşılaştığımız gerçeklik mi. Ama zihnimin aynı şekilde toparlanabilmesi. ama bir zamanlar benim için bildik bir yer olduğunu hissediyordum. Ama bu sefer bu mutluluk eksik kaldı. ama onlar dan vazgeçmeye yol açan tembelliğin verdiği tat. izlemekte olduğumuz inişli çıkışlı yolun arkasında üç ağaç görmüştüm. Nesnesi ancak sezilebilen. bir türlü yakalayamazsa. okumakta olduğumuz. kendim yaratmak zorunda olduğum bu zevki çok ender olarak . güç kazanabilmesi için. ağaçların. bu zevklerin yanında son derece vasat kalır. diye düşündüm kendi kendime. parmaklarımız ancak arasıra kılıfına belli belirsiz dokunur. oluşturdukları deseni daha önce de görmüştüm. zihnim bu şekilde çok gerideki bir yılla o an arasında sendeleyince. herhalde ağaçlıklı bir yolun başlangıcındaydılar. Guermantes tarafındaki gezintiler sırasında annemle babamdan uzaklaştığım gibi ayrılabilmeyi öyle isterdim ki! Hatta bunu yapmam gerekirmiş gibi geliyordu bana. ama nasıl ki fazlasıyla uzaktaki bir nesneye kolumuzu uzattığımızda. ulaşamadığı bir şeyi gizlediklerini seziyordu. Üç ağaca bakıyor. Balbec sadece hayalimde gitmiş olduğum bir yer mi. ait oldukları mekânı çıkaramıyordum.mesela Martmville'inkilerin bana vermiş olduğu hisse benzer bir mutlulukla doldu. Bir saniye önce. biraz dinlenir. acaba bu gezinti baştan aşağı kurgu mu. zihnim de. tek başıma olmam gerekirdi. Balbec civarı sallanmaya başladı. Mme de Villeparisis bir roman kahramanı mı. evet. Bu durumda. sonra daha güçlü bir hamleyle kolumuzu öne uzatıp daha ileriye erişmeye çalışırız. iyice görebiliyordum. Bu tür zevkleri tanıyordum. bu tür zevkler bir çaba gerektirir. üç yaşlı ağaç da.

Bu arada. Yine ağaçların arkasında aynı bildik. gördüğüm günden itibaren de. çocukluğumun ilk yıllarının unutulmuş kitabından bir tek onlar mı su yüzünde kalabilmişti? Yoksa aksine rüyada görülen ve en azından benim için hiç değişmeyen tuhaf görünümleri. nihayet sahici bir hayata başlayabilecektim. güçlenmiş dimağımla ağaçların yönünde. daha doğrusu kendi içimde ağaçları uzaktan gördüğüm yönde.uykumda nesnelleşmesinden başka bir şey olmayan manzaralara mı aittiler? Bir önceki gece gördüğüm bir rüyadan çıkıp gelmiş. ağaçlık bir yolun böyle başladığı herhangi bir yer yoktu. araba ilerledikçe üç ağaç giderek yaklaşıyordu. ama hızla silindiği için bana çok daha uzaklardan gelmiş hissi .yaşıyordum. Hiçbir şey düşünmeden durdum. gündüz ki çabamın . sonra toparlanmış. hiç okumadığımızı sandığımız bir eserde birdenbire karşımıza çıktıklarında heyecanlandığımız tanıdık sayfalar gibi. bir yerin görünümünün arkasında gizlendiğini sezdiğim sırra ulaşabilmek veya Balbec gibi görmeyi arzuladığım. fakat kendime çekemedim. Onları daha önce acaba nerede seyretmiştim? Combray civarında. Bana hatırlattıkları mekâna. ama her defasında. birkaç yıl önce büyükannemle kaplıcalara gittiğimiz Almanya kırlarında da yer yoktu. ileriye doğru bir hamle yaptım. bu arada olup biten şeylerin hiçbir önemi yoktu ve sadece bu zevkin gerçekliğine bağlanarak. bana tamamen yüzeysel gelen bir yere o sırrı tekrar kazandırmak için gösterdiğim çabanın . Mme de Villeparisis'ye fark ettirmeden gözlerimi kapatabilmek için bir an elimle örttüm. onun için etraflarındaki manzara hafızamdan tamamen kaybolmuş muydu. bana öyle geliyordu ki. Acaba hayatimin çok geride kalmış yıllarından geliyorlardı da.Guermantes tarafında sık sık olduğu gibi. ama belirsiz nesnenin varlığını sezdim.

uzak bir geçmiş kadar karanlık ve kavranması güç bir anlam mı gizleniyordu arkalarında. bizim de tahmin edemediğimiz. beni bir düşünceyi derinleştirmeye teşvik ettikleri için. bazen uzayda çift gördüğümüz gibi zamanda çift mi gösteriyordu onları bana? Bilmiyordum. olduğu gibi. belki efsanevi bir hayal. çocukluğumun sevgili arkadaşları. bu ağaçların bana ne vermek istediklerini. araba onları terk etti. Ağaçların kollarını umutsuzca sallayarak uzaklaştıklarını gördüm. . bu hissettiğim türden bir zevki ve huzursuzluğu tekrar yaşadıysam ve bir akşam . onlarda bir hatırayı bulmam gerektiğini mi sanıyordum? Veya hiçbir düşünce bile içermiyorlardı da. bir ot tutamı gibi. Tırmanıp sana ulaşmaya çalıştığımız bu yolun tekrar dibine düşmemize izin verirsen. Guermantes tarafında gördüğüm bir ağaç gibi. gözlerimde bir yorgunluk. hayatım gibi. sanki bana haykırıyorlardı: Bizden bugün öğrenemediğini asla öğrenemeyeceksin. ama temelli . benliğinin sana getirmekte olduğumuz bir parçası. kendilerini yanımda götürmemi. ortak anılarımıza seslenen kayıp dostlar olduklarını düşündüm. Gerçekten de. sevdiğimiz bir insanın çaresiz özlemini görüyordum. ne istediğini söyleyemeyeceğini hisseden. daha sonra. tek gerçek olduğuna inandığım. Birer hayalet gibi. temelli hiçliğe gömülüp gidecek. Ben daha çok geçmişin hayaletleri. bir kavşakta. onları hayata geri döndürmemi istiyorlardı. Birazdan. Bu arada gide rek yaklaşıyorlardı.ona bağlandıysam da. konuşma yeteneğini kaybetmiş. kehanetlerde bulunan cadıların veya Norn'ların dansıydı.çok geç. beni gerçekten mutlu edebilecek şeyden uzağa sürüklüyordu. Araba beni.veren. yepyeni bir görüntü olabilir miydi bu? Yoksa onları daha önce hiç görmemiştim de. Saf ve tutkulu hareketlerinde.

onları artık görmez olduğumda. epeyce dik bir yokuş halinde yükseliyor. Ama daha sonra. sanki bir dostumu kaybetmiş gibi. bir ölüye ihanet etmiş gibi. müzelerin ve aristokrat evlerinin dışında bile. I Artık dönmemiz gerekiyordu. Yanıbaşımızdaki ağaçlarda karşılıklı konuşan sayısız kuşun görünmez oluşu. Araba bir başka yola sapıp ağaçlara sırtımı döndüğümde. kendi kendimden uzaklaşmış gibi. sadece döndüğümüz için memnundum. Bu kuşlardan birini. gözlerimizi kapattığımız zaman duyduğumuz dinlenme hissini yaratıyordu. bir yapraktan diğerinin altına geçerken tesadüfen gördüğümde. O sırada. bakışsız küçük vücutta. ama bize olağanüstü gelen yaşlı karaağaçların dikili olduğu eski Balbec yolundan gitmesini söylüyordu. belirli bir tabiat duygusuna sahip olan. kimi eski şeylerdeki sade ve ağırbaşlı güzelliği görebilen Mme de Villeparisis. Mme de Villeparisis neden dalıp gittiğimi sorarken. Bu eski yolu öğrendikten sonra. Fransa'da rastlanan bu tür birçok yol gibi. şaşkın. pek kullanılmayan. bu sıçrayan. hafızamda bir yol başlangıcı olarak kaldı ve benim . arabacıya. Prometheus'un kayasına mıhlandığı gibi arabanın koltuğuna mıhlanmış. Bu yol. değişiklik olsun diye. Büyükanneminkinden daha soğuk olmakla birlikte. şarkıların kaynağını görmüyordum. bu yolun benim için özel bir büyüsü yoktu.onları nerede görmüş olduğumu hiç öğrenemedim. Okeanos kızlarını dinliyordum. eğer giderken oradan geçmemişsek. sonra uzun bir mesafe boyunca alçalıyordu. görünürde onunla bu şarkılar arasında pek bağlantı olmadığından. bir tanrıyı reddet miş gibi kederliydim. Chantereine ve Hanteloup ormanlarından geçen başka bir yoldan dönüyorduk.

şimdi başka bir ülkede. sisin kalktığı. derhal. o andan itibaren temelli orada yaşama arzusu veriyordu. benzer bir yolda hissettiğim duygulara eklenerek. neşe gibi ikisine ortak. bir arabada Mme de Villeparisis'nin karşısında oturmak. bana. Bu duygular. sırf bir yaprak kokusu duydum diye. ormanlık. ağaçların arasında batan güneşi. kavranamayan bir gerçeklik oturtuyor. hayatta ancak bir . Balbec yöresindeki gezintiler sırasında yaprakların güzel kokusunu soluduğumuz. arabasından ona selam veren Lüksemburg Prensesi'yle karşılaşmak. bana estetik bir duygudan çok. adeta en yakın geçmişime dayanır gibi (aradaki bütün sene ler birden yok olarak) derhal dayanacağı şey. merak. iştah. geçici ama coşkulu bir arzu. neredeyse bir hayat tarzı kıvamına gelecekti. uzak.için bir sevinç kaynağı haline geldi. maddeten algılanan gerçekliğin ortasına hatırı sayılır boyutlarda. içinden geçtiğim bu diyarların ortasın da. ileride. kesintiye uğramadan buradan başlayacak ve onun sayesinde. bir gezi veya seyahat sırasında geçeceğim benzer bütün yollar. özel bir tür zevk. düşünülmüş. hatıraların uyanışı. Çünkü araba veya otomobil. hatırlanmış. Mme de Villeparisis'yle geçtiğimiz yolun devamı gibi görünen bu yollardan birine girdiği anda. o andaki bilin cimin. ikincil duyumlarla çevrelenip diğer bütün duyumları dışlayarak pekişecek. aslında nadiren bulabildiğim bu ortamda. akşam yemeğine Grand-Hotel'e dönmek. Kimbilir kaç kere. önümüzdeki köyün ötesinde. rahat nefes alma. ne o anın ne geleceğin bize geri veremeyeceği. gevşeklik. o gece varılamayacak bir sonraki belde gibi gördüğümüz o akşamüzerlerinde yaşadığım duygular olacaktı. doğrudan kalbime açılabileceklerdi.

"Sizin deyiminizle 'dahiyane' mi? Size şunu söyleyeyim ki. yemekten sonra M. "pınarlarının başındaki Diana gibi ağlayan" veya "Karanlık. bunlar evde espri haline gelmişti. M. Çekinerek. Bu meşhur kardinaller meclisi konusunda. hiç çekinmeden şakaya aldıkları şeylerin şimdi böylesine ciddiye alınması beni çok şaşırtıyor. Aslında yalnız olduğumuz zamanlarda hoştu. O zaman dâhi sıfatı şimdiki gibi bol keseden dağıtılmazdı." "Sizce bu güzel mi?" diye sorardı Mme de Villeparisis. o kelimelere sığmaz mutluluklardan biri gibi görünmüştür! Çoğu kez biz dönmeden hava kararmış olurdu. yeni bir misafir varsa. de Chateaubriand'ın ay ışığı üzerine ünlü bir cümlesini söylediniz. çünkü o zamanlar sade ve eğlendirici olurdu. de Chateaubriand'dan bambaşka bir adam olan M. M. mutlaka gösteriş yapar.defa tadılan. bu beyefendilerin dostlarının. Ay ışığı hakkındaki cümlelerine gelince. papayı seçen kardinaller meclisini yönettiğini ileri sürer. kendisini tekrar göreve alsın diye krala yalvarmasını babamdan rica ettiğini. babamın yanında. ulu ve görkemli bir düğün karanlığıydı. şimdi bir yazara sadece yeteneği olduğu söylendiğinde bunu hakaret kabul ediyor. M. Vigny'nin veya Victor Hugo'nun güzel bir ifadesini aktarırdım: "Hüznün o eski sırrını yayıyordu". yeteneklerini teslim etmekle birlikte. Mme de Villeparisis'ye gökyüzündeki ayı gösterip Chateaubriand'ın. papanın seçimi konusunda en saçma tahminlerde bulunuşunu babamın işittiğini unuturdu. de Chateaubriand babamı oldukça sık ziyaret ederdi. istifasını kralın suratına fırlattığını. Sebepsiz yere karşı çıkmadığımı göreceksiniz. . de Blacas'yı dinlemek gerekirdi. gülünç duruma düşerdi. Şatonun etrafında ne zaman ay ışığı olsa. ama başka misafirler de varsa.

babam misafiri bir kenara çekmeyi ihmal etmezdi: 'M. yaptığı konuşmayı bilmiyor musunuz? Bir fesatlık ve küstahlık şaheseridir. ama M.) 'Evet. 'Ben Kont Alfred de Vigny’’ diye tanıtırdı. sıkıntıdan kitap elimden düştü her defasında. "kabul edilmediği". de Chateaubriand'ın belagatine tanık oldunuz umarım.' 'Siz sihirbazsınız!' Babam sihirbaz değildi." Belki yine de biraz önemi olduğunu düşünüyordu ki. asla böyle şeyler söylemez. M. "Kendisini. pek parlak bir soydan olmasa gerekti. okur açısından ne kadar ilginç! Tıpkı basit bir Parisli burjuva olan Musset'nin. Ne ince bir zevk. olsa da. de Chateaubriand her zaman aynı hazır pasajdan yararlanmakla yetinirdi. bunun hiçbir önemi yoktur. 'Miğferimin arması. Nasıl olur.' 'Evet. Ama M. ardından ekledi: "Bir kere. hakkında binlerce akıl almaz şey anlattığı bir çevreyi sözümona tasvir ettiği için kınıyordu.' 'Size ay ışığından söz etti. Gerçek bir büyük soylu. Hiç değilse Musset şair olarak yetenekliydi." Yeğenlerinin hayran olmalarını şaşkınlıkla karşıladığı Balzac'ı." Vigny'nin adını duyunca gülmeye başladı. onu Akademi'ye kabul etmekle ağzının payını çok güzel verdi. ama nasıl olur?' 'Hatta Roma kırlarında ay ışığından da söz etti.de Chateaubriand'la birlikte hava almaya çıkması tavsiye edilirdi kendisine. Molé. İnsan konttur veya değildir. de Vigny'den Cinq-Mars dışında hiçbir şey okuyamadım. . de Vigny'de bulunmayan bütün espri ve sezgiye sahip olan M. kont olduğundan emin değilim. şöyle demedi mi?' (Meşhur cümleyi söylerdi.' 'Ah. evet. tumturaklı bir ifadeyle. mısralarında 'asaletinin tolgası'ndan söz eden bu beyefendi. Döndüklerinde. nereden biliyorsunuz?' 'Durun bakayım. altın atmaca' dediği gibi.

Bu insanları uzun süredir görmediğimiz dostlarımıza tercih ederiz. babası M. Ben acıkmış olurdum. sosyalistlerin tehlikeli sayıklamalarına gösterdiği menfaate dayalı hoşgörünün karşılığı olarak alabilmiş olan bu yetenekli ama abartılı yazarın mısralarını o kadar gülünç bulmuştu M.Victor Hugo'ya gelince. gecenin sert havasına maruz kalmasın diye içeri sokulmuş olurdu. ama sonuna kadar tahammül edemediğini anlatıyordu. büyük şair sıfatını ancak bir pazarlık sonucunda. asansörcü çocuk. saflıkla. camekânlı lobinin ortasında. Araba kapıya yaklaştığında. Bir tek "dışarı hizmetindeki" komi. bizi beklemek üzere basamaklara yığılmış olurlardı. de Bouillon. gözyaşları gibi dökülen turuncu saçları. romantik gençler arasında arkadaşları olduğunu ve onlar sayesinde Hernani'nin ilk temsiline gidebildiğini. hayatımız boyunca. artık tanıdık olduklarından. dostça yansıttıklarını hissetmekten hoşlandığımız insanlardandılar. o andaki benliğimizi. genellikle yemeği geciktirmemek için. bu sahneyi önemli görüyorlar ve rol almak zorunda hissediyorlardı kendilerini. Gereğinden çok daha fazla sayıda hizmetkârın yardımıyla arabadan inerdik. ama bir süreliğine alışkanlıklarımızın aynası işlevi gördükleri sırada bizi sadakatle. geciktiğimiz için belli belirsiz bir endişeyle. yanaklarının tuhaf pembelikteki parıltısı ve sımsıkı sarıldığı yünlülerle. bizim de değiştiğimiz gibi birçok kez değişen. soğuğa karşı korunan bir sera bitkisini hatırlatırdı. komiler. çünkü onlar. bu dostlarımızdan daha fazla içerirler. ilk gece vardığımızda o kadar düşmanca olan ışıkları şimdi koruyucu ve yumuşak. kapı görevlisi. Oteli uzaktan görürdük. de Bouillon'un. artık gerçekten benim . yuvanın müjdecisiydiler. saygıda kusur etmeyerek. bütün gün güneşin altında kaldığından. Bu yüzden.

bir zamanlar üzerinde temelli etki bırakmış olan kastının ayırıcı özelliği. kimi burjuvaları belirli günlerde mutlaka gücendireceğini daima düşünen ve onlara gösterdiği nezaketin muhasebe defterinde. "Nezaketinizi suiistimal ediyoruz. ileride onları çağırmayacağı yemeği veya daveti borç hanesine yazmasına izin verecek olan her fırsattan. "Ne münasebet.sahilin göz . böyle zamanlarda doğal değildi. ödünç verilen kitapların. alacak hanesine katkıda bulunacak. Balbec'te olduğumuz süre içinde. araba gezintilerinin. ağır mor perdelerini ve alçak kitaplıklarını görmenin. aldığı eğitimi ve soylu bir hanımın. Mme de Villeparisis'yi.olan. çünkü bu nezaket gösterilerinde. hep birlikte lobide." derdi büyükannem. burjuvalara onlarla birlikte olmaktan mutluluk duyduğunu. gönderilen güllerle kavunların. İşte bu şekilde. eşyaların da insanlar gibi bana yansıttığı benliğimle baş başa kalmak anlamına geldiği odama çıkmazdım. Bu yüzden de . benim için zevk. Markizin nezaketindeki tek kusur. şarkı söyler gibi bir tonda. Pa ris'te. sanki nezaket göstermek için kendisine verilen mühlet kısaymış gibi. tatlı bir tebessümle ve her zamanki sadeliğiyle çelişen. bizi evinde sık sık görmek isteyeceğini bilmediğinden." diye cevap verirdi arkadaşı. inişli çıkışlı. ben çok memnunum. Gerçekten de. kibirli olmadığını göstermek için takınması gereken aristokratça tavırları hatırlardı. nezaket gösterilerindeki aşırılıktı. şefgarsonun gelip yemeğe geçebileceğimizi söylemesini beklerdik. hummalı bir coşkuyla. açgözlülükle yararlanan bir Saint-Germain muhiti soylusunun profesyonel alışkanlığını görmek mümkündü. sözlü sevgi ifadelerinin sayısını artırmaya sevkediyordu. şimdi şartların ve insanların farklı olduğunu. Bizim için bu da Mme de Villeparisis'yi dinleme fırsatıydı.

kolunun altında koca bir mektup ve gazete paketiyle gelmişti.' dedi babama.Mme de Villeparisis'nin gündelik incelikleri ve büyükannemin bunları bir anlık." derdi markiz." derdi büyükanneme." "Bana uzun süre kullandığım bir koltuğu hatırlattınız. hatta tüccar oğullarını Makedonyalı İskender gibi tanrılaştıran binicilik dersleri kadar . bilirsiniz. ben merdivenleri çıkmayayım bari. yumuşacık kabartmalar. bense. sanıyorum Bagard yapıyordu o işlemeleri. odaların rengârenk alevlenişi ve denizaltı ışıltıları kadar. şöyle buyrun. rahat edemem. Dedi ki: Madem sayın kontu görmeye gidiyorsunuz. ben daha küçücüktüm. "Mantolarınızı verin de yukarı çıkarsınlar. yaza has bir rahatlıkla kabul edişi. ama dikkat edin sicimi bozmayın. bir mahzuru yoksa o koltukta oturmayayım! İki kişi için çok ufak. hani marangozların bazen bir buketi bağlayan kurdeleleri andıran minik fiyonk biçimindeki düğümlerle ve çiçeklerle şekillendirdiği incecik. müdür bana karşı kibar davrandığı için.' Eşyalarınızı verdiğinize göre oturun." Büyükannem mantoları otel müdürüne uzatır. 'kapıcınız bunu size vermemi söyledi. "Zannederim beyefendi incindi. Nemours Dükü'nü hatırlıyorum da. güzel ahşap işlemeli bir kapıydı. kendisini rahatsız ediyormuş gibi görünen bu saygısızlığa üzülürdüm. "Herhalde şallarınızı alamayacak kadar soylu görüyor kendisini. 'Alm Cyrus. bunun aynısıydı. ama sonunda elde tutamadım. Prensi mavi frakıyla kapının eşiğinde görür gibiyim. elinden tutarak. çünkü zavallı . ama tek başıma benim için de çok büyük.kamaştırıcı parlaklığı. "Ah. gelin. hafızamda sayfiye hayatının özellikleri olarak yer etmiştir. Bouillon Konağı'nın en üst katında oturan babama.

merdiveni zor çıkıyormuş. Küçük bir hizmetkâra kim olduğunu sormuş. çok iri olduğundan. mesela bu soylu hanımlardan biri. Bassigny'de gerçek hükümdarlardılar. kral Şişman Louis'nin kız kardeşlerinden birinin soyundan gelmişlerdir. o kadar iriymiş ki. hani sayın La Rochefoucauld Düşesi?' 'Merdivende. takdim edilmenin kendisine düşmediği kanısındaydı. Choiseul'ler son derece soyludurlar. Kabul etmem gerekir ki. Bir gün annem konağın avlusunda bir araba sesi duymuş.Praslin Düşesi'nin anneme hediyesiydi. evlilikler ve ün bakımından biz üstün geliriz.' diye cevap vermiş. başka bir çağdan kalma. Çoğunun doğumunu görmüştü. düşes anneme bu tür bir koltuk hediye etmişti. Aslında. takdim edilmeye ancak bir saatte razı olduğundan. annem başlangıçta. La Rochefoucauld Düşesi." diye ekliyordu Mme de Villeparisis. bu tür nüansları anlamadığını unutarak. sizin gibi herkes bu koltuğa oturmayı reddediyordu. Bu öncelik meselesi yüzünden komik olaylar yaşanmıştı.' Aradan bir çeyrek saat geçip kimse görünmeyince sormuş: 'Ee. peki. kabul edeceğim kendisini. Evinizde namuslu insanlar bulundurmak istiyorsanız. köyden yeni gelmiş olan küçük hizmetkâr. düşes olduğundan. iddiası haksız sayılmazdı. Aslında dünyanın en sade kadını olan annemin. Mme de Praslin'e takdim edilmeyi istememişti. 'Sayın La Rochefoucauld Düşesi. Gerçekten de. "sadece Mme de Choiseul olsaydı bile. içeri . Buna rağmen sonunda yakın arkadaş olmuşlar. yolu budur. bir öğle yemeği.' Ta. Ayrıca en güzel lükstür. bir saat geç başlamıştı. benim pek iyi anlayamadığım fikirleri vardı hâlâ. saygıdeğer Kontes. basit bir Mile Sebastiani olduğu gerekçesiyle. saygıdeğer Kontes. hizmetkârlarım köyden getirtmek gibi çok iyi bir âdeti vardı. nefes nefese. annemin. ama köklülük bakımından eşit sayılırız. Mme de Praslin ise.

ölçülülüğünün. ama esprili bir yanı da vardı.' demiş annem. Bana Mme de Villeparisis'yi methediyordu.. kapıda kendisini M. oldukça hoş bir kadındı. günlük ilişkileri tatsızlaştırsa bile. Mole'ler. Mme de Villeparisis'nin bizi büyüleyen meziyetlerinin.' diye cevap vermişti..girdiğinde annem bir an onu nereye oturtacağını düşünüp telaşlanmış. Düşes koltuğu tamamen doldurmuş. 'Bilhassa çıktığında bırakıyor. kendini geri planda tutmasının. Mme de La Rochefoucauld'nun evinde. Vigny. çünkü bu meziyetlere en yüksek seviyede sahip olanlar. heybetine rağmen. Ama büyükannem Bloch adını duyunca itiraz ediyordu. Aslında bu. annem bugünkü ölçülere göre fazla dobra dobra konuşurdu. türün çıkarlarının belirlediği. hayatımda tanıdığım en sağduyudan yoksun kimselerden biriydi dük. sağduyudan yoksun. bu meziyetlerin yokluğu. 'Yalnız mısınız?' diye sormuş." Akşam yemeğinden sonra. oturun lütfen. büyükanneme. Aşkta her insanın tercihlerini.' 'Ne kadar naziksiniz!' diye cevap vermiş dük. aslında bunlar Bloch gibi adamlardı. onun yanında bile. ilk gülen kendisi olurdu zaten.' dediğinde annem. belki de fazla değeri olmadığını söylüyordum.. 'Mme de La Rochefoucauld yok mu? Göremiyorum kendisini. inceliğinin. koltuğu uzatarak. Dostlarımızdan biri. annem dipte bir pencere önünde oturan karısını göremeyince. Annem bir gün düşesi ziyarete gittiğinde. .. iri cüssesi konusunda çekinmeden şakalaşılırdı. de La Rochefoucauld karşılamış. doğacak çocuğun normal bir vücut yapısına sahip olabilmesi için. 'Bir yere girdiğinde hâlâ bir tesir bırakıyor. 'Buyrun. Balzac olmalarını önleyememişti. O anda Mme de Praslin'in hediye ettiği koltuk gözüne ilişmiş. büyükannemle birlikte yukarı çıktıktan sonra. Lomenie'lerdi. kolayca alaya alınabilecek kendini beğenmişlerin birer Chateaubriand.

Mme de Villeparisis'nin söylediği. bir Rimbaud'yu öyle ıstıraplara ve öyle bir düşüşe götürmüştü ki. bu dimağlar. aksine çok mantıklı. halin ne olacak? Ben senin. "Ama olmaz ki!" diye cevap verdi.. asla bilemezdim. soyunu." "Birkaç günlüğüne gidecek olsan. bir Poe'yu." "Peki ama birkaç aylığına gitsem. hatta. hayata daha ziyade mutluluk ve onur katarlar. sinirli yapım ve hüzne. bir Sevigne'nin dimağlarının yeşerdiği çevreye benziyordu.. İzlenimlerimi bu şekilde büyükannemin yargısına sunardım. "Hayatta biraz daha katı yürekli olmamız lazım. "Sensiz yaşamam ben. çok mutlu olmanı isterim. büyükanneme götürürdüm. mantıklı olmayı becerebilirim. bir Doudan'ın. onun haricindeki bütün bu var olmayan insanlara bakarak çizdiğim taslakları. Bir keresinde ona. bir Verlaine'i. aynı şekilde. zayıfları da şişmanlara yönelttiği söylenir. büyükannemin torunu için istediği şey bu değildi. bir Beausergent'ın. Yoksa ben seyahate çıksam. Büyükannemin sözünü kesip ona sarılıyor.. büyükannem bana söylemeden. Her akşam." (bunun düşüncesi bile yüreğimi sıkıştırıyordu) "ya da birkaç yıllığına. yalnız Mme de Villeparisis'ye değil. beni oyalayabilecek. bunlara zıt inceliklerse. de Remusat'nın yanısıra. bir M. Birbirimize . birinci sıraya oturtmasına sebep oluyordu .." dedim. endişeyle. bir Baudelaire'i. itiraf ettiğinden daha fazla önemsediğini belli eden bir cümleyi fark edip fark etmediğini soruyordum.bu muhit. yatıştırabilecek bir muhite özgü olan ağırbaşlılık ve sağduyu meziyetlerini.şişman erkekleri zayıf kadınlara." ikimiz de susuyorduk. ama saatleri sayarım. büyükannemin.. içe kapanmaya karşı hastalıklı eğilimim tarafından tehdit edilen mutluluğumun talepleri de. karanlık bir biçimde. bir Joubert'in.. çünkü bir insana gösterilmesi gereken saygının derecesini.

mutsuz olurum.. felsefeden söz etmeye koyuldum. bu tür aşkların kaçınılmaz biçimde delirme. bilimin son keşiflerinden sonra. yakında bizi bu kadar sık göremeyeceğini önceden haber verdi. buna rağmen büyükannemin sözlerime dikkat etmesini de sağlayacak şekilde. Doncieres'deki karargâhta bulunan genç bir yeğeni. Ama ertesi gün. özellikle de iyi kalpliliğini methetmişti.bakmaya cesaret edemiyorduk. ruhların ebediyetinin ve ileride birleşmelerinin daha büyük bir ihtimal kabul edilmesini ilginç bulduğumu söyledim. açık seçik konuştum: "Beni bilirsin." Susmak ve pencereden dışarı bakmak zorunda kaldım. Ama onları hep aynı şekilde sevmeye devam ettiğim halde. bana kanı kaynayacağını. hayatım sakinleşir. yatışır. Yine de ben. teyzesi büyükanneme.. cinayet ve intiharla sonuçlandığından emin olduğum için. kendi sıkıntımdan çok onun sıkması yüzünden ıstırap çekiyordum. onlardan aylarca. daha kendisini . daha şimdiden. alışırım. maddeciliğin çürütülmüş gibi görünmesini. markiz zamanının büyük bölümünü yeğenine hasredecekti. yıllarca ayrı kalmaya dayanabilirim. alışkanlıkların insanıyımdır. yeğeninin maalesef kötü bir kadına delice âşık olup pençesine düştüğünü. Bu yüzden pencereye yaklaştım ve gözlerimi kaçırarak. en sevdiği dostu olacağımı kuruyordum. En sevdiğim insanlardan ayrıldıktan hemen sonraki ilk günlerde. Saumur süvari okulu sınavlarına hazırlanan. kadının yeğenini asla bırakmayacağını anlattığında. birkaç haftalık iznini onun yanında geçirecek. Gezintilerimiz sırasında bize yeğeninin müthiş zekâsını. son derece kayıtsız bir tonda. Mme de Villeparisis. Büyükannem bir süreliğine odadan çıktı. o sırada yakında. o gelmeden önce.

Sanki saçlarının. beyazımsı bir kumaştan yapılmış giysisinin inceliğiyle yemek salonunun serinliği kadar dışarının sıcak. aralıklarından denizin mavisinin kıpraştığı perdeler çekilmişti. Bir erkeğin giymeye cüret edebileceğini asla düşünemeyeceğim. Mme de Villeparisis'nin şikâyet ettiği ilişkiden önce. ince. kıyıdan yola açılan orta kemerden. başı dik ve gururlu.görmeden kalbimde böyle büyük bir yer tutan dostluğumuza ne kadar kısa bir mühlet tanındığını düşünerek. Havanın çok sıcak olduğu bir öğleden sonra. Dolayısıyla. güneşli havasını da düşündürerek. dostluğumuza ve onu bekleyen felaketlere. başka insanlarınkinden farklı bir hayata tekabül etmesi gerekirmiş gibiydi. gözlerinin. ışıltılı. değersiz bir maddenin içine gömülü. gök mavisi. değerli bir opal damarı gibi gösteriverecek özelliğinin. güneşin sararttığı. otelin loşluğa gömülmüş yemek salonundaydım. Bir tanesinden bir monoklün sürekli düştüğü gözleri. yumuşak. vücudunu taşıyışının o son derece kendine has. bir düelloda genç Uzes Dükü'ne şahitlik ettiğinde giydiği kostümü bütün gazeteler anlatmıştı. mesela bir deniz kenarında. yüksek sosyetenin en güzel kadınlarının kendisini paylaşamadığı sırada. boynu açıkta. teninin. Herkes o geçerken merakla bakıyordu: genç Saint Loup-en-Bray Markisi şıklığıyla ünlüydü. uzun boylu. ağır hastalandığını ve günlerinin sayılı olduğunu yeni öğrendiğimiz aziz bir yakınımıza ağlar gibi ağladım. kur yaptığı ünlü dilberin yanındaki varlığı. hızla yürümekteydi. delici bakışlı bir genç adamın geçtiğini gördüm. onu bir kalabalığın ortasında. çünkü salon ışıktan korunsun diye. birden. Kısa bir süre önce. güneşin bütün ışınlarını emmiş gibiydi. sarışın teni ve altın saçları. yalnızca o kadının üzerine bütün dikkatleri toplamakla . denizin rengindeydi.

herhangi bir hile yapmadan. bize sözünü ettiği yeğeniydi bu. gerçek hayata tamamen riayet ederek. bana kalbini açacağından emindim. bir koşu meydanı. Mme de Villeparisis'nin yeğeni. kadın kadar kendi üzerine de çekerdi. çünkü ne kadar erkek olduğu ve kadınları tutkuyla sevdiği bilinirdi.kalmaz. en basit bir süslemede bile ortaya koymayı başardığı zarafet ve ustalıkla. kendisini kapının önünde beklemekteydi. Deniz kenarından geliyordu. onu biraz kadınsı bulanlar da vardı. büyük bir piyanistin.bize yaklaşma çabası göstermediğini farkettiğimde. Şıklığı. ancak modellerine bir polo veya golf sahasının çimenliği. önünde bir kelebek gibi uçuşan monoklünün peşinden koşar gibiydi. İki atlı bir araba. Mme de Villeparisis'nin. kol hareketlerini daima ağırlık merkezi gibi görünen kaçak ve oynak monoklünün etrafında dengeleyerek . güneşli yolda uçuşarak eğlenen monokluyla. ama bu yüzden eleştirilmezdi. ayakta bir figür olarak belirmişti. bize selam vermediğini gördüğümde. bakışları. ikinci sınıf bir virtüoza üstünlüğünü gösterebilmesi imkânsız sanılan. genç "aslan" densizliği ve bilhassa olağanüstü güzelliği yüzünden. Onunla birkaç hafta boyunca görüşeceğimi düşünüp seviniyordum. dizginleri arabacının elinden aldı ve bir yandan otel müdürünün vermiş olduğu mektubu açarak. öyle hayal . primitiflerin. atları harekete geçirdi. bir yatın güvertesi gibi uygun bir çerçeve seçerek. Oteli boydan boya hızla geçti. Ondan sonraki günlerde.yüksek yakasıyla. bazı portrelerde ressamın. lobinin pencerelerinin yarı yüksekliği seviyesindeki denizin oluşturduğu fon üzerinde. insan şeklini bir peyzajın ön planında gösterdikleri tablolarının çağdaş karşılığını yaratmaya çabalaması gibi. arabacının yanına oturdu. onunla dışarıda veya otelde her karşılaştığımda .

belki kadınların ve bazı diplomatların. başı hep havada. bize o hareketleri yaptıran doğallığa artık sahip olmayışımızdır. (teyzenizi tanımasalar bile) beslenen.kırıklığına uğradım ki. kendini unutulmaz bir nutukla . aristokrasiyi yöneten yasaların gizli bir maddesi uyarınca.yaş döneminin özelliği. bir sokak lambasının karşısında olduğumdan biraz farklı olmamı sağlayan belli belirsiz saygıdan tamamen yoksundu. acımasızca sergilemek zorunda olduğu kibri taşımamaya hakları olduğunu düşünüyordum. Ama içinde bulunduğum gülünç . toplumun geri kalanıyla tam bir uyum içinde görürüz. belki de onların şakadan soylu olduklarını. daha birkaç gün önce. o yaşta zekâya danışılmaması ve insanların en küçük özelliklerinin. yaramızdan her geçişinde tavrı tarafından onaylanıyordu: vücudu hep çelik gibi dimdik. ondan önce de M. Bu buz gibi tavırlar. Ama aslında üzülmemiz gereken şey. ilkgençliktir. Daha sonraki yaşlarda her şeyi daha pratik açıdan. de Saint-Loup'da sezdiğim bu küstahlık ve işaret ettiği doğal sertlik. ama bir şeyler öğrendiğimiz tek yaş. aksine. üstelik teyzesinin dostları olduğumuzu bilmiyor olamazdı! Mme de Villeparisis'nin. daha sonra pişman olmayalım. aksine. de Norpois'nın bana göstermiş olduğu yakınlığı hatırlayınca. gayet verimli . Her yanımız canavarlar ve tanrılarla çevrilidir. bakışları hep soğukkanlı. soylu olmayanlarla ilişkilerinde. benim anlayamadığım bir sebeple. Zekâm bana bunun aksi ni söyleyebilirdi. genç bir markinin. M. O zaman yaptığımız neredeyse tek bir hareket yoktur ki. kişiliklerinin ayrılmaz birer parçası gibi görünmesidir.katiyen nankör olmayan. bana olan sevgisini belirtmek üzere yazdığını hayal ettiğim sevimli mektuplardan çok uzaktı. hatta merhametsiz ve başkalarının haklarına. huzur nedir bilmeyiz. benim bir yaşlı hanım karşısında.

beni yeğenine tanıştırmak zorunda kaldı. eski haline döndüğündeki vasat. gerçeğe hiç aldırmadan. bir gün ikisine o kadar dar bir yolda rastladım ki. beni her gün birkaç saat görmeyi çok arzuladığını bildirdi. Ertesi gün bana kartvizitini verdiğinde. kendi başına. Bu ziyaret sırasında zihinsel olan şeylere çok yoğun bir merak sergile - . gözlerinin cansız aynalardan bir farkı kalmayacaktı. Mme de Villeparisis'den geldi. silik durumu. Kendisine bir isim söylendiğini işitmiyor gibiydi. kuşkusuz gururlu ve sert bir mizacı açığa vuran bu dış görünümün bizde uyandırdığı kötü izlenimi silmek için. bu da olmasa. Sonra. nasıl gönül zenginlikleri atfedildiğine şaşırdım.meclisi ve halkı coştururken kafasında canlandıran hayalperestin. Ama bana sadece edebiyattan söz etti ve uzun bir sohbetten sonra. Mme de Villeparisis. küçükyeğeninin (yeğenlerinden birinin oğluydu ve benden biraz daha büyüktü) sınırsız iyi yürekliliğinden bize tekrar söz ettiğinde. o kadar uzaktı. kolunun bütün uzunluğunu koyarak elini uzattı. en azından bir düellonun söz konusu olduğunu sandım. yüzünde tek bir kas oynamadı. iradi bir eylemden çok bir kas refleksine bağlıymış gibi görünen ani bir hareketle. en ufak bir insanca yakınlık ışıltısının olmadığı gözlerinde sadece abartılı bir duygusuzluk ve boşluk okunuyordu. sanki hakkımda bilgi almak istermiş gibi sert bakışlarını bana dikti ve selamıma karşılık vermeden önce. kendi çevrelerinden parlak şahsiyetlere karşı gönül okşayıcı olsalar da yüreği kupkuru olan insanlara. kendi hesabına. kendisiyle arama mümkün olan en fazla mesafeyi. yüksek sesle bu şekilde düşlere daldıktan sonra. hayalî alkışlar dindiğinde. Genç markinin mizacının benim gözümde kesinleşmiş olan temel özelliklerine dolaylı bir onay da. meclisin ve halkın heyecanından ne kadar uzaksa. sosyetede.

yüzüne kaynar su sıçradığında gözlerini kapar gibi. oğlunun son derece iyi yetişmiş olmasına büyük özen gösteren annesi. güzel giysilerini. güzel saçlarını düşünmediği gibi. onun bedenini bu selama alıştırmıştı. bu tamamen öğrenilmiş bir şeydi. yanımda olan büyükanneme kendisini tanıştırmamı rica etti. sevimliliği. meğer asalete düşkün ve bunu gizlemeye çalışan büyük bir soyluymuş. bunun aslında ailesinin bir bölümüne özgü. cadı kılığındaki bir peri kızının ilk görünümünden sıyrılıp büyüleyici bir zarafete bürünmesi gibi. İlk şeytan kovma ayinleri tamamlandıktan sonra. tanıdığı insanların ailesine derhal kendini takdim ettirme âdetiydi. bu selamları da düşünmeden veriyordu." dedim kendi kendime. "Saint-Loup konusunda yine yanılmışım. ondan kurtulup bir başka yanılgıya düştüm." Saint-Loup'nun o ince terbiyesi. benim başlangıçta onlara yüklediğim ahlaki anlamla hiç ilgisi yoktu. "Başta boş bir hayale kapılmıştım.mekle kalmamış. bana bir gün önceki selamıyla hiç bağdaşmayan bir yakınlık da göstermişti. sanki bu isteği. Bu selamı her tanışmasında tekrarladığını gördükten sonra. . bu kendisinde o kadar içgüdüsel bir hal almıştı ki. bir saniye bile gecikilse tehlikeli olacak bir durumda alınan bir önlem gibi. hayatımda rastladığım en sevimli. en kibar delikanlıya dönüştüğünü gördüm. ama benim tahmin ettiğimden epeyce farklı bir insan çıkaracaktı karşıma. bir savunma içgüdüsünden kaynaklanmışçasına bir telaş içindeydi. basit bir sosyete alışkanlığı olduğunu anladım. bana rastladığında üstüme atılıp merhaba bile demeden. bunun. bir darbeyi savuşturur. gerçekten de kısa bir süre sonra başka bir insan. görüştüğümüzün ertesi günü. bu aşağılayıcı insanın. buna benzer bir başka alışkanlığı da.

Diyebilirim ki. kafam hülyalarla. öte yandan. bir kitaba kapanan. benim bu üzüntümü paylaşmazdı. Oğlunu tanıyacak kadar ömrü olmamış. aşağılayıcı bir sporcu gibi görünen bu delikanlı. kendi deyişiyle "sosyalist söylevler" içine işlemişti. mazide kalmış bir dönemin benzersiz zarafetini şahsında özetlemiş olan meşhur Marsantes Kontu hakkında anekdotlarla dolu hatıratları yeni okuduğum günlerde. babasının kim olduğunu öğrendiğimde.Bir aristokrat. sadece yüce düşüncelerle ilgilenen "entelektüel"lerdendi. M. kendi kastını müthiş hakir görüyor ve Nietzsche'yle Proudhon okuyarak saatler geçiriyordu. Nietzsche ve Proudhon hayranlığına varmış olması. ailenin geri kalanının aksine. babası olsa Saint-Loup'yu takdir eder. Hemen hayran olan. bana duygulandırıcı gelmekle birlikte biraz canımı sıkıyordu. asil ruhuna yakışan alçakgönüllülüğüyle. oğlunun. Babası hayatta olsa. sosyete erkeği hayatının sınırlarını aşmış bir adamdı. beni çıldırtıyordu. Öyle zannediyorum ki. sadece zihinsel şeylere. ama onun kendisinden daha üstün olmasını istemişti. babasının hayatı olan modası geçmiş roman konusunda bana rehberlik edebilecekken. ağırbaşlı düşünceler uğruna kendi basit eğlencelerine sırt çevirmesine sevinir ve hiçbir şey söylemeden. özellikle teyzesine gülünç gelen yenilikçi edebiyat ve sanat gösterilerine değer veriyor. oğlunun en sevdiği yazarları gizlice okurdu. ilgi duyuyordu. Robert de Saint-Loup'nun. . Robert'in kendisinden ne kadar üstün olduğunu takdir edebilmek için. de Marsantes'ın yaşadığı hayata ilişkin ayrıntılar öğrenme isteğiyle dolup taşarken. babasının oğlu olmakla yetineceğine. Hattâ Saint-Loup'nun bu çok soyut ve benim olağan kaygılarımdan tamamen farklı eğilimini ortaya koyuşu. Zeki.

" Bana gelince. her konuda gösterdiği doğallığı. "Babamı çok az tanıdım. saygınlığın belirli sanat ve yaşama biçimlerine bağlı olduğunu zanneden Robert de Saint-Loup'nun. ama biraz küçümseyerek hatırlaması. sadece içerdiği zekânın ağırlığıyla ölçtüğü. oldukça acı bir şeydi. kendisinin boş bulduğu bazı şeylerin bana yaşattığı hayal sarhoşluğunu fark etmediği için. Wagner dinleyince esneyip Offenbach'a bayılmış bir babayı sevgiyle. Onun talihsizliği." derdi Robert. Belki 'Nibelungen Halkası'na hayran bir küçük burjuva olsa. felakete sürükler bir hayatı.kendisinden çok daha üstün bulduğu benim . Saint-Germain muhitinde doğmuş ve Güzel Helena döneminde yaşamış olmak. Her şeyi. Labiche'e en sembolist edebiyatın savunucusu olan birer evladın duyabileceği küçümsemeye biraz benziyordu. Ama bilemeyiz. M. artık zamanaşımına uğramış eserlerden ibaretti. de M arsantes. kendisinden bu kadar farklı bir evladı görse takdir edeceği halde. bütün hayatını avlanmaya ve at yarışlarına hasretmiş. bambaşka bir şey çıkardı. çok açık fikirli bir insan olan M. Hatta edebiyatı sevdiğini söylerler. iğrenç bir çağda yaşamasıydı.şüphesiz insan sanatının .Zaten. sadece her ikimize de sürekli inceliklerde bulunma gayretiyle değil. benim . belirli bir estetik kalıba bağlanmayla hiçbir ilişkisi olmadığını anlayabilecek kadar zeki değildi. Saint-Loup. Boieldieu'ye en karmaşık müziğin. çünkü onun edebiyattan anladığı. entelektüel değerin. "Harikulade bir adammış. Saint-Loup daha ilk günlerden büyükannemin gönlünü fethetti.bunlarla ilgilenebilmeme şaşıyordu. Doğallık ise . de Marsantes'ın entelektüelliğine beslediği küçümseme. bu inceliğinde de sergilemesiyle. o benim daha ciddi olmayışıma akıl erdiremiyordu. benim Saint-Loup'yu biraz fazla ciddi bulmama karşılık.

büyükannemin en değer verdiği meziyetti: hem Combray'deki bahçede olduğu gibi. kendine önemli havalar vermeden. onu bastırmak. genellikle çocukluktan sonra. Saint-Loup için imkânsızdı. en alçakça . bu pembeliğin kanıtladığı tek şey. en azından onunla arkadaş olduğum sırada aldatıcı da değildi. lüks içinde "para kokmadan". fazla ağdalı olmasından hoşlanmadığı piyano yorumlarında .ardında doğayı hissettirdiğinden . Mesela Saint-Loup'nun. bir zevk çarpılması. Saint-Loup'nun "züppelik" ten. kendisinde öyle ani. ki bu tür insanların sayısı hayli kabarıktır. bu geçici kızarmanın fizyolojik samimiyeti. gizlemek. bu zarif açıkyüreklilik ve masumiyet görünümüne son derece duyarlıydı. öyle uçucu. kolasız. fazla düzenli tarhlardan hoşlanmadığı bahçelerde. "sahtelik"ten iz taşımayan. yanaklarının aşın ince cildine canlı bir kırmızılık yayılır. kaçınılmaz biçimde çehresine hâkim olurdu. birçok durumda. o yaşa özgü kimi fizyo lojik özelliklerle birlikte yok olan bir özelliğini korumuş olmasında. Bu zengin delikanlıyı. daha da çok beğeniyordu.hatta Rubinstein'ın kaydırmalı notalarına. büyükannemse. hatta Saint-Loup'nun. gözleri bir şaşkınlık ve sevinç yansıtırdı. Büyükannem. öyle alevli. yumuşak bir zarafetteki kıyafetlerinde bile bu doğallığı bulmaktan hoşlanıyordu. bu görünüm Saint Loup'da. kayıtsızca ve serbestçe yaşadığı için. hem de fazla süslü püslü. bu doğallığın büyüsünü buluyordu. manevi ikiyüzlülüğü katiyen dışlamıyordu. katılıktan uzak. hem içine konulan besinlerin zor tanındığı o sanat eseri pastalardan nefret ettiği mutfakta. öyle genişleyen bir haz yaratırdı ki. yanlış notalarına özel bir sevgisi vardı. duygularının yüzüne yansımasına engel olamayışında bile. bir iltifat bile olsa. arzuladığı ve umut etmediği bir şey. Ama tanıdığım bir başka kişide.

En ufak bir rahatsızlığımın bile önüne geçmek için. belki biraz katılaşmanın daha iyi geleceği sağlığım açısından bunu neredeyse aşırı buluyor. soğukluktan habersiz bir şevkle. başkalarına itiraf etmek zorunda kalacak kadar şiddetle hissettiğidir. son derece yerinde ve gerçekten sevgi dolu. o da. bir şey söylemeden gece daha geç saate kadar yanımda otururken öyle bir ihtimam gösteriyordu ki. kendisinin katiyen akıl edemeyeceği. bana olan sevgisini dolambaçlara hiç gerek duymadan itiraf etmesiydi. derinden etkileniyordu. aksine. Saint-Loup.bunları büyükannemi eğlendiren bir incelikle bulup çıkarmıştı şakalaşmaktan çekinmiyor. ama bunu büyükannem gibi şefkatle yapıyordu. meziyetlerimi ise. Saint-Loup'yla ömür boyu yakın arkadaş olacağımız konusunda çok kısa sürede anlaştık. altına "Sevigne ve Beausergent" imzası atılabilecek kelimelerdi. yaşıtlarının genellikle sayesinde kendilerini bir şey sandıklan ihtiyatlılıktan. ben fark etmeden hava serinlemişse bacaklarının üstüne bir örtü daha eklerken.metresine olan aşkı bir yana hayatının en büyük mutluluğu diye söz etmeye başladı dostluğumuzdan. ama SaintLoup'nun bana beslediği sevginin göstergesi olarak.dalavereleri çevirebilecek mizaçtaki bir insanın. büyükannemin deyişiyle. benim biraz hüzünlü veya keyifsiz olduğumu hissetmişse. bizim dışımızda. cevap . kendinden geçerek methediyordu. büyükannem. Saint-Loup'nun yakınlığını ifade etmek için kullandığı kelimeler. Ama büyükannem. Bu sözler bana bir hüzün veriyordu. karşısında eli kolu bağlanacak.Loup'nun doğallığının özellikle bir ifadesine bayılıyordu. hazzı. Saint. önemli ve enfes bir şeyden söz eder gibi "dostluğumuz" diyordu. benim kusurlarım konusunda . kısa bir süre sonra .

onunla geçirdiğim karışık dakikaları bir düzene sokardım. karanlıkta gizlenen bir şeyi içimden gün ışığına çıkarmanın zevkine tamamen zıt bir duygu yaşatırdı bana. aksine yalnızken hissedebildiğim mutluluğu vermiyordu bana. onu hiç hissetmemiş olduğum için.verirken zor durumda kalıyordum. bir üzüntü. söylediklerimi hayranlıkla karşılamışsa. çünkü onunla birlikte olmak. düşüncelerini kendime değil. buna sevinmem gerektiğine kendimi kolayca ikna eder ve bu mutluluğun asla elimden alınmamasını. iyi dostların zor bulunduğunu söylerdim. yalnız kalmadığım. daha da şevkle dilerdim. Saint-Loup'nun yanından ayrıldıktan sonra. doğal olarak yaşadığım zevke.' arkadaşımın kafasında kendim hakkında parlak bir izlenim oluşturmakla geçirdiğim saatleri boşa harcanmış sayamayacağımı düşünür. düşüncelerimse. bana hiçbir zevk vermiyordu. sohbet etmek . Ama biriyle birlikte olduğum anda. bir bıkkınlık duyardım. nihayet çalışmaya hazır olmadığım için bir pişmanlık. Robert de Saint-Loup'yla iki üç saat sohbet etmişsem. bana harikulade bir huzur veren duygulardan birinin içimden fışkırdığını hissederdim. kendi kendime iyi bir dosta sahip olduğumu. elde edilmesi zor zenginliklerle çevrili olduğumu hissetmek. bir arkadaşımla konuştuğum anda.şüphesiz başka herhangi biriyle de öyle olurdu -. en büyük dâhilerin bi le takdir edilmeyi istediklerini. kalbimiz tarafından ele geçirilmedikleri için. Yalnızken bazen. zihnim yüz seksen derecelik bir dönüş yapar. kelimelerin yardımıyla. Ama insanın sadece kendisi için zeki olmadığını. benliğimin derinliğinde. muhatabıma yöneltirdi. Dostluğun faziletlerini birçok insandan daha iyi temsil edebileceğimi düşünürdüm (çünkü . dışımızda kalmış olanlardır. Kaybetmekten en çok korktuğumuz zenginlikler. bu ters yönü izlediklerinde.

yalnızdım. davranışlarını ve faaliyetlerini düzenleyen "soylu"yu seçerdi. rahatlıkla dostlarının emrine sunmasına yol açıyordu -. arabasını büyükanneme sunuşunda ve onu arabaya bindirişindeki rahatlıkta. Robert'de daima. başkalarının bağlı olduğu. benimse önem vermediğim kişisel çıkarlardan önde gelecekti). ama dostluğun değil.her birimizin kendi ruhları arasında olduğu gibi . kendisinden daha genel bir varlığı. benim üşütmemden korkup kendi mantosunu omuzlarıma atmak üzere koltuktan atlarkenki ustalığında. bu büyük soyluların "başkalarından üstün" olduklarına dair güvenleri veya yanılgılarıydı ve bu sayede. Kibarlığına o sonsuz zarafeti veren manevi ve fiziksel çeviklikte. zenginliğin sağladığı lüksleri.var olan farklılıkları artırmak yerine. zihnim zaman zaman Saint-Loup'da. ama benim ruhumla başkalarının ruhları arasında . ortadan kaldıracak bir duygu aracılığıyla mutluluğu tatmam mümkün değildi. Saint-Loup. düşüncemin derinleştirmek istediği bir nesne olurdu sadece. sırf dostlarına daha çok ikramda bulunabilmesine imkân tanıdığı için aynı zamanda sevdiği zenginliğe karşı bu küçümseyici tavrı. tıpkı ahengini kavrayabildiğim bir manzara karşısında olduğum gibi. işte böyle anlarda onun yanında olsam da. içindeki bir ruh gibi uzuvlarını hareket ettiren. kendisinin tam da olmak istemediği bu geçmişten kalan yaşlı varlığı. zekânın getirdiği bir mutluluk. bu aristokratı bulmak. benim için daima. bende büyük bir mutluluk yaratıyordu. salt entelektüel olma iddiasındaki bu delikanlıya nesillerdir büyük avcılar yetiştirmiş olan atalarından miras kalmış esnekliği hissediyordum. Buna karşılık.dostlarımın iyiliği. atalarının zenginliğe karşı küçümseyici tavrını seziyordum .Robert'in. Saint-Loup'ya "başkalarıyla eşit" olduğumuzu . ama özellikle hissettiğim.

Bazen arkadaşımı böyle bir sanat eseri gibi seyretmekten." diyordu bir ses.' İnsan kendini Aboukir Sokağı'nda sanıyor. soğuk ve hatta küstah tavırlar takınmalarına rağmen. aksine. afallayıp kalırlardı. bu öğrenciler için cazipti ve onunla.göstermek için duyduğumuz arzuyu miras bırakmamışlardı. tutuk kılarak çirkinleştiren o fazla hevesli görünme korkusu. kumun üzerinde otururken. Saint-Loup'nun iddialı. Balbec'i istila eden Yahudi sürülerine lanetler yağdırıldığını işittik. "Bir Yahudi’ye rastlamadan iki adım atmanın imkânı yok. bu insanlara sırt çevirmediğini görseler. Oysa bu genel fikir. yani benliğinin bütün parçalarının. görüşmelerinin sebebiydi. onlarda olmayan. Saint-Loup'da. Combray sosyolojisine sadık olan annemle babam. öyle insanlara yakınlaşmaya çalışırdı ki. dolayısıyla kendine ait meziyetlere. Saint-Loup'yla ben. ama onun bilmediği. yakınımızdaki bir çadırdan. Duyduğumuz tek laf: 'Biliyorsun Avram? Yakov'u gördüm. gerçekten saf ve çıkar gütmeyen bir yanı vardı. "Prensip olarak Yahudi ulusuna karşı kararlı bir düşmanlığım yok. o kadar önem verdiği kişisel zekâ ve ahlak değerine hiçbir katkısı olmayan bir genel fikir tarafından uyumla yönetildiğini düşünmekten zevk aldığım için kendimi ayıplardım." Yahudilere bu şekilde atıp tutan adam sonunda . soylu olduğu içindir ki. Kendisini cahil ve bencil bir kastın mirasçısı olarak gördüğünden. ama burası kaynıyor. kılıksız genç öğrencilerle görüşüp arkadaşlık etmesine sebep olan zihinsel faaliyet ve sosyalist özlemlerin. halktan birinin en samimi nezaketini bile. samimi olarak bu aristokrat kökenini affettirmeye çalışırdı. kaskatı. oysa soyu. bağlı oldukları. bir ölçüde kişisel meziyetlerinin şartıydı. Bir gün. Bu şekilde. Saint-Loup'nun gerçekten tanımadığı bir duyguydu.

Arasıra. kafamızı kaldırıp bu Yahudi düşmanına baktık. onun için layft'a söylersiniz. insanları incitme korkusunun Robert'de yarattığı rahatsızlıkta Cizvit'lerin derslerini bulmak beni gülümsetirdi. hep bir arada bulunarak. coğrafya derslerinde öğretildiğine göre. mesela Paris'te sahip olduğu itibara sahip değildi ve toplumla o derecede kaynaşmamıştı. daha sonra da bir halk üniversitesinde karşılaşmış olduklarını Bloch'a hatırlatmamı rica etti. Bloch'un kuzinleri. kendi içinde homojen ve diğer insanlardan tamamen farklı bir kortej oluştururlardı. onları susturup derhal size haber versin. başka hiçbir unsuru aralarına katmayarak Casino'ya. sanki kabahatli kendisiymiş gibi. fark edilmiş olsa arkadaşının kızaracağını hissederdi. onlarla her yıl Balbec'te . Balbec'te de. bazıları bakaraya gittiklerinde. geçerken onlara bakar. çingeneler bayıltır beni. amcaları veya diğer erkek ve dişi din kardeşleri. otele kendisini görmeye geleceğine söz verirken söylediği şu sözler üzerine kızardığı gibi: "O büyük kervansarayların sahte şıklığının ortasında beklemeye tahammül edemem. entelektüel arkadaşlarından biri ne zaman sosyetede gülünç karşılanacak bir hata yapsa. Ve kızaran. diğer insanlar. Bloch'un. Saint-Loup kendisi aslında hiç önem vermediği halde. Balbec'te maalesef tek başına değil. Yahudi nüfus. hoş olmaktan ziyade ilginçti. bazı ülkelerde." Ben şahsen Bloch'un otele gelmesini pek istemiyordum. Bloch'un şeref ödülünü kazandığı liselerarası yarışmada. Arkadaşım Bloch'tu. Robert olurdu. orada çok sayıda akraba ve arkadaşları bulunan kız kardeşleriyle birlikteydi.çadırdan çıktı. bazıları "balo"ya. Saint-Loup benden derhal. Bu Yahudi kolonisi. örneğin Rusya ve Romanya'da olduğu gibi.

ona tapıyorlar. "Tabü. Oysa bu çevre bundan hoşlanmıyordu. ben bu seyahatin. smokinlerinin ve cilalı ayakkabılarının parlaklığına rağmen. "güzel hanımlarla şerbet içmek . meziyet ve fazilet barındırıyordu içinde." demişti. çünkü birkaç gün önce Bloch Balbec'e niçin geldiğimi merak etmiş (kendisinin orada bulunmasıysa ona çok doğal geliyordu) "hoş birileriyle tanışma umuduyla" mı geldiğimi sormuştu. ister büyük ve küçük burjuvalar.karşılaşır ve asla selamlaşmazlardı. her çevre kadar. sımsıkı kapalı bir cephe oluşturuyordu. bunlar ister Cambremei'lerin muhiti olsun. ister mahkeme başkanının kabilesi. bunu Yahudi düşmanlığının bir kanıtı olarak yorumluyor ve zaten kimsenin yarmayı aklından geçirmediği. Bloch onları kabaca susturuyordu. Venedik'i görme arzum kadar derin olmasa da. hepsi ağabeylerine hayrandılar. en ufak bir esprisine kahkahalarla gülüyorlardı. Bloch bana kız kardeşlerini tanıştırdı. olayın geçtiği ülkeyi düşünüp Aziz Petrus'u veya Ali Baba'yı tıpatıp Balbec'in en şişman bakara oyuncusunun çehresiyle resmeden kimi ressamların "akıllıca" diye tanımlanan özenini hatırlatırdı. tiplerindeki aşırılık. fark etmezdi. Ama bunları anlayabilmek için. belki hepsinden de fazla hoşluk. Muhtemelen bu çevre. "sayfiye" modalarına uyma kaygılarını. gururlu. İncil'i veya Binbir Gece Masalları'nı resimlemeleri gerektiğinde. alaycı ve Reims heykelleri kadar Fransız olan kızları bile. hatta Parisli basit bazı hububatçıların güzel. o çevrenin içine girmek gerekiyordu. Erkeklere gelince. Layft konusuna gelince. bunun beni hiç şaşırtmaması gerekirdi. daima sanki karides avından yeni dönmüş veya tango yapıyormuş gibi görünmeye kadar vardıran bu terbiyesiz genç kızlar sürüsüne karışmayı istemezlerdi. öteden beri istediğim bir şey olduğunu söylediğimde.

her durumda. ama Lord John Ruskin'in Stones of Venays'mı okur gibi yaparak. başka bir çaresini bulurum. kibirli bir tonda ekledi: "Aslında hiç önemli değil tabii. en ciddi durumlarda da. bazen trajik bir cümledir bu. bazen intihardır. zavallı bir geveze. çünkü kendisinin sahip olduğu ve küçümsediği. bu telaffuz hatasını hiç ciddiye almıyordu.Loup ise." Belli ki Bloch İngiltere'de erkek cinsiyetinden olan herkesin lord olduğunu zannetmekle kalmıyor. doğru telaffuzun Verıis olduğunu. Çünkü Bloch'un bu hataya kendisinden daha fazla önem vereceğini düşünüyordu. dünyanın en can sıkıcı adamlarından biri. izzetinefis sahibi bütün insanların. bel bağladığı son umut da elinden alındığında. sanki her yanından taşan hoşgörüden yoksunmuş gibi bir suçluluk yarattı ve Bloch bir gün hatasını öğrendiğinde şüphesiz yüzüne yayılacak olan kırmızılığı ona önceden hissettirip ters döndürerek kendi yüzüne yayılmasına sebep oldu. biraz gururlu her insanın." dedi ve sert. i harfinin her zaman ay diye telaffuz edildiğini sanıyordu.için." Başvurmak mecburiyetinde kalması hiç önemli olmayan bu başka çare. "Aa. aynen kullandıkları bir cümledir. neredeyse sosyetik kavramların. Daha sonra bir gün bizzat Bloch da bunu kanıtladı: Benim lift dediğimi duyduğunda sözümü kesip. bu örnekte de olduğu gibi. ricası reddedildiğinde. Saint. en küçük olaylarda da. önemsiz diye ilan edilen şeyin aslında o kişiye ne kadar önemli geldiğini açığa vurur. hiç önemli değil. . Ruskin'in lord olmadığını öğrenip geriye bakarak Robert'in kendisini gülünç bulduğunu zanneder korkusu. Bloch'ta olmadığını düşünüyordu. Ama Bloch bir gün. Saint-Loup'da. lift deniyor demek." Bir refleksi andıran bu cümle. dudaklarından fırlayan ilk cümledir ve o zaman çok acıdır: "Ya! Neyse.

menfaat tarafından felce uğratıldığı için kullanılmasa bile. cebinde . soylular seviyesine yükselme hevesiyle mi arkadaşlık ediyorsun? Üstelik çok da tali soylular. İyiliğin en uzak. en az faziletlerin benzerliği kadar hayran olunmaya değerdir. snop musun? Öylesin. her şeyi seviyeli bir bakış açısından gören. zayıfa. haklıya ve ezilmişe yönelir.Loup-en-Bray'le. en ücra köşelerde bile. kendi kendine yeşerdiğini görüp şaşırırız. yalnız bir gelinciğin. Bana karşı çok kibar olmayı istediği açıktı. tıpkı ücra bir vadide. bu yüzden de başkalarını rahatsız edebileceğini hiç düşünmediği bir kusurdu bu. doğal olarak fark etmediği. İnsanoğlunun. iyi kalpliliktir. Ama kusurların çeşitliliği de. En mükemmel insanın. Buna rağmen şöyle bir soru sordu: "Saint. sağduyu değil. ama sen hep böyle safsındır. hayatta aslında katil de olsalar. çok şaşırtıcı veya tahammül edilmez bir kusuru olur.Sonra Bloch çok hoş şeyler söyledi bana. arasıra kırmızı başlığını titreştiren rüzgârdan başka hiçbir şeyi tanımadan yetişmesi gibi. Enikonu snopluk buhranı geçiriyorsun herhalde. yine de mevcuttur ve bencilce bir dürtünün engel olmadığı her fırsatta. kimse hakkında kötü bir söz söylemeyen bir kadın. dünyanın diğer bütün gelinciklerine benzer. Şüphesiz "dünyada en yaygın olan şey". Son derece zeki. değil mi?" Kibar davranma isteği birdenbire değişmiş değildi. herkeste aynı olan faziletlerinin sıklığı. Söyle. Fakat görgüsüzlük gibi bir kusuru vardı. tefrika meraklıları gibi yufka yürekli olan kişilerin kalbinde bile açılır. mesela bir roman veya gazete okunduğu sırada. herkeste farklı olan kusurların bolluğundan daha olağanüstü değildir. son derece önemli mektuplarınızı. Bu iyi kalplilik. kendisine rahatlıkla teslim edebileceğinizi kendi söylediği halde. onları hiç görmeden.

size kendinizle ilgili olarak.unutur. o kadar kibar. sizi en çok kızdıracak olan şeyi birine söyleme veya ifşa etme ihtiyacı duyar. sadece sizi mutlu edecek şeyler söyler. zaten üç ayrı kişinin de yardım teklif ettiğini. rahatsızlandığınız için kendisini ziyaret edemediğinizi söyleyip özür dilediğinizde. Bu sonuncu arkadaş ise. yanınızdan ayrılacağı yerde sizi yorgunluktan bitkin düşürmeyi tercih eder. Bazı insanlar. sizi haftalarca bekletirler. "Ben böyleyimdir. çünkü saatten hiçbir zaman haberi olmaması. sizinle ilgiliyse. onlarla değil. ama samimiyetini öyle ileri götürür ki. haberleri bile yoktur. o kadar düşünce lidir ki. kalbine gömdüğü. daha samimidir. beklersiniz." der. kimileri. bunlara en sansasyonel olaylardan söz edersiniz. kendi açıksözlülüğüne hayrandır ve üstüne basa basa. dolayısıyla size pek küçük bir minnet borcu olduğunu mutlaka bilmenizi ister. ya da kendisi için yaptığınız bir müracaatın tam anlamıyla yararlı olmadığını. Her iki durumda da. sizi görmekten öyle büyük bir zevk duyar ki. tiyatroya giderken görüldüğünüzü ve çok sağlıklı bir haliniz olduğunu size bildirmeyi görev bilir. aşırı meraklarıyla canınızı sıkarlar. Bir başkası. çünkü kesinlikle cevap gerektirmeyen mektuplarına sizden bir cevap gelmeyince sizi . orada katılaşan bambaşka şeyler olduğunu hissedersiniz. tiyatroya gittiğinizi veya başka insanların da kendisine aynı yardımı yapabileceklerini bilmiyormuş gibi yapardı. Adamın biri o kadar ince. siz. gelmezler. ama sakladığı. onun için bir gurur kaynağıdır. geldiğinde evde olmama korkusuyla dışarı çıkmaya cesaret edemez. çok önemli bir randevuyu kaçırmanıza sebep olur ve bir özür bile dilemeden gülümser. bir mektubunuza aylarca cevap vermezler veya size bir şey sormaya geleceklerini söylerler. bir önceki arkadaşınız olsa. bazıları da mutlak meraksızlıklarıyla.

onu sevmeye devam edebilmek için. başkalarının fikirleriyle kendi fikirlerimizin asla uyuşmayacağından emin olabileceğimiz bir konudur.kızdırdıklarını zannetmişlerdir. ar kadaşımızın kusurunu görmemek konusundaki hoşgörülü inadımız. Çünkü o bu kusuru görmez ya da görülmediğini zanneder. bütün iyi niyetimizi gösterip dikkate almamaya mecburuzdur. tek kelime etmenize izin vermeden konuşurlar. özellikle neyin fark edilip neyin fark edilmediğini değerlendirmenin zorluğundan kaynaklandığı için. Dış görünüşü sıradan bir eve girip içeride hazineler. ama hava durumu veya kendi keyifsizlikleri yüzünden yorgunsalar. hiç duymuyormuşçasına. kendileri neşeliyse. daha doğrusu. hırsızlık aletleri veya cesetler bulsak nasıl şaşırırsak. . katiyen kendisinden söz etmemelidir. insan hiç değilse tedbir olarak. biz yokken hakkımızda söylediklerinden. bizim ve hayatımız hakkında bambaşka bir izlenime sahip olduklarını öğrenirsek. iyiliğini. başkalarının gerçek hayatını. Her arkadaşımızın öyle kendine has kusurları vardır ki. sevecenliğini düşünerek . sizi görmek istiyorlarsa. çünkü bu. kendimiz hakkındaki izlenim yerine. sizin ne kadar acil bir işiniz olursa olsun.kusurlarını kendimize unutturmaya. Ne yazık ki. aynı derecede şaşırırız. görünür dünyanın ardındaki gerçek dünyayı keşfettiğimizde de. yeteneğini. eğer herkesin bize söyledikleri sayesinde oluşturduğumuz. onun kendi körlüğü veya başkalarına atfettiği körlük yüzünden bu kusuruna saplanıp kalma inadının yanında hiç kalır. sizin arzunuza değil kendi arzularına kulak verip. tek hecelik cevaplar vermek zahmetine bile katlanmazlar. Kimileri de. Hoşa gitmeme ihtimali. tek kelime alamazsınız ağızlarından. çabalarınıza bir ölü kıpırtısızlığıyla karşı koyarlar ve söylediklerinize.

başkalarında her şeyden önce bunları fark ederiz sanki. her meslek gibi. sürekli başkalarının yıkanmadığından dem vurur. bir ve remli.Yani kendimizden her söz ettiğimizde. sevdikleri bir melodiyi mırıldanma ihtiyacı duyup. kendimiz hakkındaki fikirlerimizle sözlerimiz arasındaki orantısızlığın karşımızdakini rahatsız etme tehlikesi vardır. sergilemekten hoşlanılan özel bir bilgi gerektirir ve geliştirir. riyakârca bir tasdikle dinlenen zararsız. pis bir adam. parmakları kumaşı yoklamak isteğiyle . eşcinsellerin izini sürer. hafif bir kadın. bir snop. daha sizinle sohbete başlamadan giysinizin kumaşını takdir eder. bu orantısızlık genellikle insanların kendileri hakkında söylediklerini son derece gülünç kılar. en sağlıklı adamın ciğerinin sağlamlığından şüphe eder. hep bu kusurlardır. Sözü edilenler. tıpkı sahte müzik meraklılarının. daima bize özgü olan şeylere çevrildiğinden. snoplar görür. adeta kendinden söz etmenin dolambaçlı bir yoludur bu ve kendini aklamanın zevkiyle birlikte itirafın zevkini de içinde barındırır. başkalarının koktuğunu iddia eder. yüksek sosyeteye davet edilmiş terzi. ya da en neşeli. Bir miyop. onunla bir bütün teşkil eden bir başkasını eklemek gerekir: başkalarının tam da kendi kusurlarımıza benzeyen kusurlarını açığa çıkarma huyu. Zaten dikkatimiz. ya en öfkeli. her durum da en olumsuz yorumlara yol açtığından emin olabiliriz. bir diğeri hakkında. ihtiyatlı kelimelerimizin. her tarafta aldatılan kocalar. En azın dan. kötü kokan biri. kırık dökük mırıltılarının yetersizliğini telafi etmek için coşkulu bir yüz ifadesi ve işittiklerimizin haklı çıkaramadığı bir hayranlık takındıkları zaman gülünçleşmeleri gibi. bu kötü huya. "Gözlerini zor açıyor. Kendinden ve kusurlarından söz etme alışkanlığına. Eşcinsel. hafif kadınlar." der. Ayrıca her kötü huy da. görünürde kibarca. aldatılan bir koca.

Bloch bana herhalde snobizm buhranı geçirdiğimi söyleyip snop olduğumu itiraf etmemi istediğinde. kulaklarındaki kir tabakasına. onun çürük dişlerini fark etmiş olan sizin nazarınızda da daha gülünç olamaz. her biri bir altındakini küçümseyip ezen. açık havaya ulaşması için binlerce yıl gerekirdi. O zaman özür dilemek istedi. Sahte inci takanlar veya hediye edenler de." diye cevap verebilirdim. sinirli ve snoptu. üst üste binmiş katmanlar halindeki Yahudi kastlarının kendi üzerindeki sonsuz baskısına tahammül ediyordu. "Snop olsaydım seninle görüşmezdim. kendi kusurunu gizleyen veya görünmez olacağım vaat eden özel bir tanrısı vardır. bunu fırsat bilip. yalnız yüzeydeki Hıristiyanların değil. kendimizden söz ederken düşünmekle kalmayıp. Pek nazik olmadığını söylemekle yetindim. bu tanrı. sözlerini geri alırken daha da ağır sözler ederek. gerçek zannedileceklerini düşünürler. Kendine başka taraftan bir çıkış araması. Bloch. Üstelik başkalarının kör olduğunu. Artık beni her . kendi kastından üstün olan. hem kulaklarını. koltukaltlarındaki ter kokusuna kapatır. öyleymişler gibi davranırız. bir diş hekimiyle birkaç dakika konuştuktan sonra kendiniz hakkındaki gerçek fikrini sorarsanız. terbiyesiz. hem de koltukaltlarını hiç çekinmeden ortalıkta gezdirebilecekleri. daha akıllıca olurdu. onun nazarında daha önemli. Bloch'un bir Yahudi ailesinden bir üsttekine tırmanarak yüzeye. Hiçbir şey.yanıp tutuşur. size çürük dişlerinizin sayısını söyler. kimsenin bir şey fark etmeyeceği konusunda kendilerini ikna eder. pek seçkin bir aileye mensup olmadığı için de. ama tam da terbiyesiz bir kimsenin tarzında. Her birimizin. yıkanmayan insanların gözlerini ve burun deliklerini. denizin en dibindeki katmanlar gibi.

Ama bu öznel hazlardan. gülerek ve üşürmüş gibi ellerini ceketinin ceplerine sokarak. Bloch'ta beni çirkin tavırlarından da fazla şaşırtan şey. yok yere kötülük ettim. zaman zaman. hem de edebiyat göstergesiydi. evet. benim (öteden beri) son derece snop olduğumu söylemiş. son derece sıradan bir adamı. değerini. O kadar ki. Kelimeleri bu şekilde vurgulamak. seni düşündüğümde çoğu kez gözyaşlarımı tutamıyorum. Bloch için hem alay. özelde de arkadaşın öyle garip bir hayvan ki . en iyi cins bir şarapmış gibi tadını çıkarırdı. Bloch'u tanıyıncaya kadar beni şaşırtmaya devam etti. Halbuki bilemezsin . ilginçliğini değerlendirirken kullandığı bu çifte terazi. "Zavallı bir aptal. babası M. "gerçekten çok ilginç biri" diye nitelerdi." diyordu.sana bu kadar acımasızca takılan ben. canını sıktım." Bu sözlerin ardından bir de hıçkırık geldi. Legrandin'le tanışıyor diye pek memnun. "seni üzdüm.gördüğünde. tam bir geri zekâlı. Legrandin'i tasvir edemeyişini telafi etmek için. İnsanların zekâsını. "Evet. "Afedersin. seni ne kadar seviyorum. En tutulan yazarlardan. o anda hayalinde seyrettiği olağanüstü taşra soylusunun özgün görüntüsünün yanında. M. Barbey d'Aurevilly'ninkilerin birer hiç olduğundan şüp he duymadan. çok iyi biridir. Robert'e bilhassa." diye cevap vermiş Bloch. Legrandin ismini daha önce hiç duymamış olan Saint-Loup şaşırmış: "Peki ama kim bu?" "Aa. başkalarının haberi . konuşma seviyesindeki iniş çıkışlardı. L harflerini artırır." diye söz eden bu müşkülpesent delikanlı. SaintLoup'yu da bana kötülemişti. hiç komik olmayan anekdotları büyük bir neşeyle anlatır.genelde insan. çünkü genç Bloch beni Saint-Loup'ya. Babasıyla tanışma şerefine ereceğimizi hiç düşünmüyordum. M." demiş. bu ismin.

Aynı gün beni yalnız görebileceği bir durum ayarladı. bir sarhoş sevecenliğiyle sarhoşluğu sadece sinirsel olduğu halde . çünkü Bloch'un Yunan dinine bağlılığı sadece edebîydi. onun için hayatını vereceğine. Sonra. kendisine aktarılsın diye kötülediği. yalan söylemenin isterik hazzı uğruna. o tedirginlikle ve ikimize de zaten öğreneceğimiz bir şeyi söylemiş olacağından hiç şüphe duymadığından. onu sevdiğine. o anda. bu dedikoduların ayrıntılarını hemen ertesi gün öğrenmiştik." Gerçekten de inanmıyordum. Lakin heyhat! Ben insan ruhunu tanırım. itirafını yaptı ve belirli bir türdeki sosyete ilişkilerinin benim için zararlı olduğunu. sana olan sonsuz sevgimi.olmazdı. Evet. biliyorum. "Yemin ederim. "dün seni. Bana . "Ker adına" ettiği yemin de fazla bir ağırlık katmıyordu." derdi. neredeyse kaçınılmaz geliyordu ki. Her ikimiz de. onu da bana kötülemekten geri kalmadı. böyle bir şey ikimize de çok ayıp gibi gelirdi." dedi. Combray'yi. insanların tiksindiği Hades'in kapılarından içeri atsın. kara Ker şu an gelip beni alsın. Zaten duygulanmaya başladığı ve yanlış bir şeye duygulanılmasını istediği anda. senin unutup gittiğin. Saint-Loup'ya beni kötülediği gibi. bana inanmayacaksın. sınıftaki bir öğleden sonrayı düşünüp bütün gece hıçkırmadıysam.ni itiraf etti. ikimiz gidip birbirimize anlatmamıştık. doğruyu söylediğine karşısındakini inandırmak gibi bir amaçtan ziyade. yemin ederim. ama Bloch'a o kadar doğal. "yeminlerin bekçisi Kronos oğlu Zeus" adına yemin etti ve gözünden akan bir damla yaşı sildi.elimi tuttu ve "İnan bana. konuştukça uydurulduğunu hissettiğim bu kelimelere. bütün gece. benim iyiliğim için böyle hareket ettiğini bildirdi. benim "bundan iyisine layık olduğumu" düşündüğünden. daha önce davranmayı tercih etti ve Saint-Loup'yu bir kenara çekip onu mahsus.

bu fırsattan is- . hatta ağlar." diye devam etti Bloch. mikroskopta sonsuz küçüklükte bir miktar "Yahudi kanı"nı ölçer gibi gözbebeklerini kısarak. candan sever. Levy'lerin atası olduğu iddia edilen Meryem Ana'yı da sayabilecek büyük bir Fransız soylusunun söyleyebileceği (ama söylemeyeceği) bir edayla. sizin hayatınızla katiyen ilgilenmediği derhal anlaşılan. duyarsız. sanıyorum bu ikisi arasında. ahlaki değerini olmasa da en azından arkadaşlığını tercih ettiğim. yanınızda olduğu sürece sizi anlar. Combray soyu. oldukça Yahudi bir yanımdır. birkaç saat sonra hakkınızda acımasız bir espri yaparak öcünü alır. ikinci tür insanlardır." Bu cümleyi söylemesinin sebebi. soyuyla ilgili gerçeği açıklamanın ona hem esprili. ama hep geri gelir ve hep aynı şekilde anlayışlı. hem de cesurca gelmesiydi. büyükannem ve annem gibi tamamen saf insanların çıktığı soy.söylediklerine inanmıyordum. zaten pek de fazla yer tutmayan bölümünü bu şekilde saptamak hoşuma gidiyor. asla kimseye hüküm giydirmezdim. hepsi Hıristiyan olan ataları arasında Samuel Bernard'ı veya daha da geriye giderek. dürüst." diy e ekledi alayla. anneme ve büyükanneme çektiğim için. "Duygularımın Yahudi kökenime bağlı olabilecek. sevimli ve geçici olarak sizinle bütünleşmiştir. ama ona kızmıyordum da. duygulanır. Ayrıca Bloch büsbütün kötü bir insan da değildi. "Seni düşündüğümde nasıl ıstırap çektiğimi mümkün değil tahmin edemezsin. vefalı hödükler ve bir de başka cins insan ki. "Aslında bu benim ara. çok daha ciddi suçlar işlemiş kimselere karşı bile hınç besleyemez. tükenmiş gibi göründüğünden beri. iki tür insan arasında seçim yapmak zorundayım: Sırf sesinin tonundan.sıra ortaya çıkan. çok büyük incelikler yaptığı da olurdu.

tifade ederek. söz konusu gerçeği tuhaf bir biçimde yumuşatma yoluna gidiyordu. en azından o güne kadar temel çizgisi olarak görmediği bir yanma son derece uygun bir istek gibi gelirdi. kendisini aristokrat çevrelere sokacağını umduğu SaintLoup'yla dostluğunu ilerletmek istemesiydi. borçlarını ödemeye karar veren. akşam yemeğine gelir miydiniz?" Bize bu daveti yapmasının sebebi. bu hileye başvurmalarına fırsat verir. Saint-Loup'ya beni. onun bakışıyla kişiliğimin. Bloch'un. sanıldığından daha yaygındır. "Sevgili üstadım ve siz. bunu. hayatındaki bazı buhranlar. ama aynı şeyi kendisi istediğinde. altın kalpli. atları dize getiren sevgili Saint-Loup-en-Bray süvarisi. bir yemek davetiyle sonuçlandı. Gerçeği söyleme cesaretini gösterip bir yandan da önemli miktarda. bana da Saint-Loup'yu böyle gizlice çekiştirmeleri. Baba Bloch. ama sadece yarısını ödeme cesareti bulabilen cimriler gibi. ikiniz birlikte hafta içi bir gün. Ares'in. oğlu bir arkadaşını yemeğe . Bloch'a bu. Ben kendi adıma böyle bir şey istesem. bunu alışkanlık haline getirmemiş olan kişilerin bile. Gerçeğe çok uygun olması. belki edebî anlamda yararlanabileceği bazı toplumsal yolculuklar yapmayı arzu eden zekâsının takdire değer merakının bir kanıtı olarak görüyordu. başarıyla sonuçlanmamış olacak ki. saygıdeğer babamın davetlisi olarak. hem bana. korkunç bir snobizmin göstergesi. kadırgaları süratli Menie'lerin tentelerinin yakınında rastladığıma göre. hem SaintLoup'ya. sizlere Amphitrite'nin köpüklerle çınlayan sahilinde. özellikle bir aşk ilişkisinin söz konusu olduğu buhranlar. bu gerçeği çarpıtan yalan karıştırmaktan ibaret olan bu hile türü. Başlangıçta bu girişimin Saint-Loup'yu tek başına davet etmeye yönelik olmadığından emin değilim. Bloch bir gün. böyle bir girişimi muhtemel kılmakla birlikte.

Çünkü Bloch evinde rahat değildi ve Leconte de Lisle. "her şeyi bir anda ver memek lazım. Stereoskopu kullanma becerisine. şiddetli bir sarsıntı geçirmişti." "Ne yapalım. Aile içinde. resimleri çeken de. "tartışmasız" bir sonuçtu. Bloch oğluna. bozulur korkusuyla stereoskopu Paris'te bıraktıklarına iyice pişman oldular. bir davet ve fazladan erkek hizmetkârlar olduğu günlerde yapardı. babasının kendisini yoldan çıkmış gibi gördüğünü hissediyordu.getireceğini söyleyip alaylı. böylece hevesleneceği bir şey kalır sonraya. arkadaşının ismini ve unvanını. düzenleyen ev sahibi içinse." . "Dün Salomon'lara davetli değil miydiniz?" diye sorulurdu. katılanlar için adeta bir imtiyaz. bütün takım taklavatıyla. Dolayısıyla bu stereoskop seansları." "Ya! Stereoskopa üzüldüm doğrusu. en azından hakkına. "İnanılır gibi değil. "Saint-Loup-en-Bray Markisi" diye bildirdiğinde. seçilmişler arasında değildim! Ne vardı?" "Büyük tantana. aylık harçlığına elli frank zam yapılmış kadar sevindirmişti. Zaten bunu nadiren. "Saint-Loupen-Bray Markisi ha! Vay be!" diye haykırmıştı. aleti icat eden de. bizzat M." dedi M. Salomon harika gösteriyormuş diyorlar. Bunun üzerine. Böyle ilişkiler kurmayı başarmış olan oğluna. önceden planlayarak. sadece baba Bloch sahipti. ancak bu kadar prestiji olurdu. seçilmiş kişilere gösterilen bir lütuf. stereoskop. Bu harika çocuk benim oğlum mu?" anlamına gelen hayran bir bakış fırlatmış ve arkadaşımı. yeteneğin sağladığı itibara benzer bir prestij kaynağıydı. kendinden memnun bir tonda. "Hayır. Heredia ve diğer "bohem"lere hayran olduğu için. Halbuki babası Süveyş Kanalı yöneticiliği yapmış olan (vay be!) Saint-Loup-en-Bray'ye ilişki. Bloch olsaydı. bu ünlem onun lugatında sosyal saygının en güçlü ifadesiydi.

her gün metresine çektiği telgrafı bile o gün telgraf bürosunun bulunduğu Incarville'e götürmemi benden rica etti. yeterli olmayacağı sanılmıştı. daha sonra dilbilgisi kitaplarının yüce kanun koyucuları haline gelen özelliklerin. Beklenen dayının adı Palamede'di.Baba şefkatiyle. tatile gittiği şatodan Balbec'e kadar olan yolun büyük bölümünü yaya. oysa yemek davetini ertelemek zorunda kaldık. hep ailede kalmış ve babadan oğula geçerek Vatikan hükümetinden arkadaşımın dayısına kadar gelmiş olan bu güzel Rönesans madalyası birçoklarına göre gerçek bir antika . etnik kabalıktaki tonlamanın. çünkü Saint-Loup.karşıma çıktığında duyduğum zevk. yanlış telaffuzun yankılandığı. tarih kitapları okurken bir podestâ veya piskopos kimliğinde aynı ad. atalarımızın Latince ve Saksonca kelimeleri kalıcı biçimde kesmelerine sebep olan. ataları olan Sicilya prenslerinden kendisine miras kalmıştı bu isim. Spora. Mme de Villeparisis'nin yanında iki gün geçirmek üzere gelecek olan dayısını beklemeye mecbur olduğundan. kuşbakışı bir manzara. Daha sonraları. bir tabela veya ülke rehberi kadar belgesel ve renkli yer isimleri. paraları olmadığı için bir madalya veya resim koleksiyonu yapamadıklarından. oğlunu duygulandırmak için aleti getirtmeyi düşünmemiş değildi. o güzel Fransızca bitimlerinde. bu . daha doğrusu. Ama "somut zaman" yeterli değildi. özellikle de uzun yürüyüşlere çok düşkün olan bu dayı. lisanın noksanlarının. eski isimleri (eski bir kartpostal. Hiçbir yere kıpırdamaya cesaret edemeyen Saint-Loup. bir yere ayrılmadı. geceleri bir çiftlikte kalarak geleceğinden. eski zamanların müziğini eski aletlerle çalmak için viyola da gambalar ve viyola d'amoreler edinenler gibi. işitildiği vaftiz isimleri) toplayan ve sonuç olarak. Balbec'e varış saati oldukça belirsizdi.

dönmüşler. Saint. Kendisi gibi yakışıklı iki arkadaşıyla . kan akıtıncaya kadar dövmüşler ve sıfırın altında on derece soğukta. her gün oraya kadınlar götürürmüş. Ama gelir gelmez. kadınlara değil. Karım da. bunu da istemem. küstahlığı yüzünden kendisinden öyle korkulurmuş ki. kendisine tanıştırılmasına asla izin vermeyeceği iki yüz üyelik bir liste belirlemiş. bu garsoniyere gitmek için dayımdan izin istemiş.muş. Ya da kabalık etmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalabilirsiniz. en kapalı aristokrat çevrede bile. sizi kardeşim Palamède'le tanıştırmamı istemeyin benden. "Olmaz. şu anda Saint-Germain muhitinin en gözde simalarından biri olan . birkaç arkadaşıyla birlikte. kendi ağabeyine müracaat edip reddedildikleri olmuş. şıklığı ve gururu yüzünden "Prens" lakabıyla tamnırmış.Balzac olsa öyle derdi -."Uç Güzeller" denirmiş onlara . asaletine düşkün bir insan olarak tanınırmış ve ağabeyinin karısı ve birkaç seçkin insanla birlikte. tekmeyle dışarı atmışlar. "Bir gün. hepimiz de seferber olsak.eski ahenk koleksiyonları sayesinde kendi kendilerine konserler veren kişilere mahsus zevkti. İlahlar denilen topluluğu oluşturur. fakat epeyce tatsız bir başlangıç döneminde tuhaf zevkler sergilemiş bir adam." Jockey Kulübü'nde. onunla tanışmak isteyen kimi sosyete mensuplarının. Paris Kontu'nun çevresinde. gene beceremeyiz. Palamède Dayısı yanma yaklaşılması özellikle zor. suçluyu tutup soymuşlar. Saint-Loup bana dayısının çok eskide kalmış gençliğini anlattı. bir bahaneyle iki arkadaşını dışarı çıkarmış. O çevrede bile. aşağılayıcı.Loup'nun bana söylediğine göre.ortak bir garsoniyeri varmış. Palamède Dayı'ma ilan-ı aşk etmeye koyulmuş. Dayım anlamazlıktan gelmiş. bir zamanlar. orada yarı ölü .

Çok yağmurlu bir yaz. mavi-turuncu çizgilerine dokunmadan. netice itibarıyla halk gururunun tam tersidir bu. ama anında snoplar tarafından taklit edilirmiş. saçaklı. sadece battaniye yapımında kullanılan bir vikunya yünlüsünden. Sosyetik yanının tersine. Bir otelde kendisine hizmet etmiş olan bir garsona Paris'te iş bulur. nankörlükle ödüllendirilmeyi göze alarak sevdiği. sayfiyede akşam yemeğinde gündelik ceket giymek moda olurmuş. hatta bir adli soruşturma başlatılmış. Ünlü terzilere müşterilerinden anında mavi. sosyete içinde o kadar kibirli olduğu halde. kişi hiçe sayılır. çok kısa zamanda olaylara öyle bir bakış açısı doğurur ki. bir pardösü yaptırmış. sofraya öğleden sonra giydiği ceketle otursa. uzun tüylü pardösü siparişleri yağmaya başlamış. kuyumcuya ısmarlayıp yaptırdığı başka bir alet veya parmaklarını . biraz romatizması olduğu için. "oldukça sevimli bir yanı". şu tür ifadelerin çıkabileceği bir yükseklikte yer alıyorlardı: "Onda asıl sevimli olan". bu onun oldukça sevimli bir yanıdır. Bir gününü geçirmekte olduğu bir şatoda. Tiyatroda susayıp locasına içecek bir şey getirtse. koruduğu ne kadar çok halktan insan olduğunu tahmin edemezsin. adamcağız zor kurtulmuş. yumuşak ama sıcak tutan." Saint-Loup'nun da aralarında yer aldığı sosyete gençleri. "Gençliğinde bütün sosyetenin tonunu nasıl belirlediğini. Dayım şimdi asla böyle acımasızca bir şey yapmaz. bu oldukça sahte tohumlar. Kendisi her durumda kendine en hoş. en rahat gelen şeyi yaparmış. bir köylünün meslek öğrenmesini sağlar. "halk" ise her şeydir. herhangi bir sebeple akşam yemeğinde resmiyeti kaldırmak isteyip yanında resmî elbise getirmese. Bir pastayı yerken kaşık yerine çatal veya kendi icadı olan. sözünü dinlettiğini kimse anlamazmış.bulunmuş. ertesi hafta her locanın arkasındaki küçük salonlar içeceklerle dolarmış.

birden dalgın ve kurumlu bir tavır ta kınıp ani bir hareketle bütün bedenini çevirerek bir afişi incelemeye koyuldu. karısı ona tapardı. Ama zavallı yengemi epeyce aldattığını biliyorum. Bana son bir kez. bu bakış. Gözleri arasıra müthiş bir hızla hareket ederek dört bir yanı tarıyordu. artık başka türlü yemek ayıp sayılırmış. kırk yaşlarında. Bir ara canı Beethoven'in bazı dörtlülerini tekrar dinlemek istemiş (çünkü bütün tuhaf fikirlerine rağmen. hiç de aptal değildir ve çok yeteneklidir) ve her hafta kendisi ve birkaç arkadaşı için sanatçılar getirtip çaldırmış. hem de derin bir bakış fırlattı ve etrafına bir göz gezdirdikten sonra. bir yandan da bir şarkı mırıldanarak ." Robert'in bir yandan dayısını beklerken (boşuna beklemiş meğer) bir yandan bana onu bu şekilde anlattığının ertesi günü. bir yandan dikkatle açılmış gözlerle beni seyrediyordu. O yakışıklılığıyla kim. kalabalık olmayan davetler vermek olmuş. mesela delilerde veya casuslarda görülürdü sadece. O yıl en büyük şıklık. Paris'te olduğu zamanlar.bilir kaç kadınla beraber olmuştur! Aslında bu kadınların kimler olduklarını da söyleyemem. hem cesurca. Buna rağmen karısını el üstünde tutardı.kullanacak olsa. hem hızlı. oda müziğinin dinlendiği. çünkü dayım çok ketumdur. oldukça iri. herhangi bir sebeple. hâlâ hemen hemen her gün mezarlığa gider. fazla uzağımda olmayan birinin bana baktığını hissettim. bir yandan bastonuyla sinirli sinirli pantolonuna vuruyor. Zaten hayatta pek sıkıldığını sanmıyorum. tanımadıkları birinin karşısında. otele dönerken Casino'nun önünden tek başıma geçiyordum ki. Başımı çevirdim. çok uzun boylu. simsiyah bıyıklı bir adam gördüm. başkalarının kapılmayacağı fikirlere kapılan insanlarda. hem ihtiyatlı. dayım yıllar boyunca ardından ağladı. sabah. kaçmadan önce son bir el ateş eder gibi.

beni görmediği izleniminden ziyade. amacı. Aklıma adamın bir otel hırsızı olabileceği geldi. kıvırcık perçemler bırakılmış saçlarını ortaya çıkardı. dudaklarını çekiştiriyor. onu kâh bir hırsız. Bununla birlikte. ama gerçekten beklerken asla yapmadığımız memnuniyetsizlik hareketini yaptı ve sonra. beklemekten bıktığımızı gösterdiğini zannettiğimiz. Bir kabadayı edasıyla vücudunu geriye atıp kasılıyor.yakasındaki gülü düzeltiyordu. belki bu yeni tavrıyla sadece dalgınlık ve ilgisizlik ifade etmekti niyeti. Cebinden bir not defteri çıkardı. ama iki yanda uzunca. bir sertlik. sıcaktan şikâyetçi olduklarım göstermek isteyen insanlar gibi ofladı. ama tavrında öyle saldırgan bir mübalağa vardı ki. Balbec'te gördüğüm herkesinkinden çok daha ciddi. çok daha sade ve yazlıkçıların plaj kıyafetlerinin parlak ve çiğ beyazlığı karşısında sık sık aşağılanan ceketim açısından güven vericiydi. belki daha önceki günlerde büyükannemle beni görmüştü. bakışlarına bir kayıtsızlık. bir saat . sıcaktan şikâyetçi olan değil. kâh bir deli zannetmeme sebep oluyordu. bilmeden kendisine yaptığım bir hareketin intikamını almakmış. O kadar ki. O sırada büyükannem beni almaya geldi. bende. görünüşe bakılırsa ilan edilen gösterinin adını not etti. siyah hasır şapkasını gözlerinin üzerine indirip birinin gelip gelmediğine bakar gibi elini de siper etti. bıyıklarını sıvazlıyor. en az benim kapılmış olacağım şüpheyi dağıtmak kadar. son derece özenli olan kıyafeti. beni kandırmak için. şapkasını geriye atıp alabros kesilmiş. ifadesinin tuhaflığı. bir dolap çevirmek üzereydi ve beni gözetlerken yakalandığını fark etmişti. iki üç kere saatini çıkarıp baktı. onun dikkatini çekemeyecek kadar önemsiz bir nesne olduğum izlenimini uyandırmakmış gibi görünüyordu. birlikte bir tur attık. neredeyse bir hakaret katıyordu.

bazı ikiyüzlülerin sofu ve kendinden geçmiş bakışma." diye homurdanıp kibarlığına zoraki bir hava vermek için. gözlerinin önünde sabitlendi. yumuşadı. Kıyafetini değiştirmiş olduğunu fark ettim. kravatın üzerindeki kırmızı bir leke. sahtesine nazaran. sadeliğe daha yakındır. bön yuvarlaklığıyla araladığı kirpikleri kendi etrafında hissetmenin mutluluğundan başka bir şey ifade etmeyen bakışa. diğer her yerde bastırılmış. "Memnun oldum." dedi Mme de Villeparisis bana. çorapların çizgileriyle öyle zarif bir uyum oluşturuyordu ki. Giysilerin ifade ettiği ölçülülük. kimi budalaların kendinden memnun bakışma dönüştü. içerideki hiçbir şeyi okuyamazmış gibi yapan nötr bakışa. bana bakmadan. rengi kendine yasakladığı için bu giysilerde neredeyse hiç renk olmadığı hissediliyordu. Üzerindeki kıyafet daha da koyu renkti. Casino'nun önünde gözlerini bana dikip bakmış olan yabancının çıktığını gördüm. giysilerinde renge yer vermeyen bu adam renge kayıtsız kaldığı için değil. bir tek bu istisnada müsamaha gösterilmiş belirgin bir zevki açığa çıkarıyordu. obur olmamaktan değil. öhö. cüret edilmesi mümkün olmayan bir serbestiyet kadar belirsizdi. Pantolonunun kumaşındaki incecik koyu yeşil çizgi. "Nasılsınız.sonra. onu ilk gördüğüm andaki gibi üzerimden şimşek hızıyla geçti ve sanki beni görmemiş gibi biraz daha alçakta. şüphesiz gerçek şıklık. büyükannem birkaç dakikalığına otele uğradığında. otelden Mme de Villeparisis ve Robert de Saint-Loup'yla birlikte. "öhö. Bakışları. . her nedense. ben dışarıda onu beklerken. ama başka bir şey vardı: biraz daha yakından bakıldığında. bir perhize uymaktan gelen ölçülülüğe benziyordu. dışarıdaki hiçbir şeyi göremez. anlaşılmaz bir şekilde. bu sırada yabancı. size yeğenim Guermantes Baronu'nu tanıştırayım.

son derece mütevazı kişileri korkunç ve derin bakışlarıyla şöyle bir yokladı). Mme de Villeparisis ve onu. tanıdığı insanlara hiç bakmıyordu . Saint-Loup'nun dayısı beni ne tek bir kelimeyle." dedi ve güldü. aralarında konuşsunlar diye bırakıp Saint-Loup'yla arkada kaldım." Bu arada büyükannem de çıkıyordu. süet eldiveninin içindeki parmaklarını sıktım. bir Guermantes'sm. eskiden Combraysis olduğunu söyler. sonra.dostlarını mesleki gözetiminin dışında tutan. tekrar Mme de Villeparisis'ye döndü. Size Charlus Baronu'nu tanıştırayım." diye ekledi. kendimden yola çıkarsam. size daha sonra Passavant olan savaş naramızın. bunuyor muyum yoksa?" dedi gülerek Mme de Villeparisis. neredeyse sadece hükümdar soylarının ve büyük çete reislerinin imtiyazı . yanımızdan geçen silik. "Tanrım. işaret parmağı ve başparmağıyla birleştirip hiç yüzüksüz orta ve yüzük parmaklarını bana uzattı. doğru mu duydum? Madame de Villeparisis dayınıza bir Guermantes olduğunu söyledi." "Evet. "her şeye rağmen.öhö. Büyükannem. "Seni Guermantes Baronu diye tanıştırıyorum. "Söylesenize. armalar konusunda uzman olan dayıma sorsanız. ne de tek bir bakışla şereflendirdi. birlikte biraz yürüdük. tabii. Brabant'lı Genoveva'nın soyundan geldiklerini ileri süren Guermantes'lardan mı?" "Tabii canım." "Yani Combray yakınında şatosu olan. Aslında o kadar büyük bir hata sayılmaz’’ diye ekledi. küçük parmağını. gizli görevde bir polis gibiydi. bakışlarını bana hiç yöneltmeden. Yabancılara dikkatle. uzun uzun baktığı halde (bu kısa gezinti sırasında iki üç kere. Palamede de Guermantes'tır kendisi.

şimdi birden inanılmaz bir yüksekliğe fırlamıştı. aynı zamanda Mme de Villeparisis'nin yeğeni olan şu andaki Guermantes Dükü'yle evlendi. Ovidius'un başkalaşımları kadar çok sayıda değişim getirir. üstelik çok yakın akraba olan Mme de Villeparisis. Yengem. ben bu tür şeylerin hepsini biraz gülünç buluyorum. bunların her ikisi de." Böylelikle Guermantes'larla akraba. değil mi?" "Evet. bir Velâzquez kadar güzel. daha düşük seviyede olduğu halde." diye ekledi Saint-Loup. sanki Meseglise tarafına hapsedilmiş kadar Guermantes tarafından uzak. "Gustave Moreau'nun da insanı coşturan bazı resimleri var. "Şatonun şu andaki sahibinin kardeşidir. küçükken bana tepesi bir kanaryayla tutturulmuş bir kutu çikolata veren hanım olarak kalmıştı. o zamanlar. ilkgençliğimize ve ilkgençliğimizin bir parçasının devam edebildiği dönemlerimize." "Peki dayınız kim öyleyse?" . onun tarafından yetiştirildi ve kuzeni. "O şatoda eski Guermantes derebeylerinin hepsinin büstleri bulunuyor. "Aramızda kalsın ama.olan bu narayla övünürmüş gibi görünmek istemediği için. benim gözümde Combray'nin gözlükçüsünden daha silik. yeni müritlere has heyecanı yüzünden ölçeklerde yanıldığı olurdu." dedi Saint-Loup alayla. en az bu kadar beklenmedik düşüşlerine benzer bir gelişmeydi bu. o da yengemin Carrière tarafından yapılmış çok etkileyici bir portresi. benim için çok uzun zaman boyunca. Ama Guermantes Şatosu'nda bundan epeyce daha ilginç bir şey var. Bir Whistler kadar. dostunuz Madame de Villeparisis'nin yeğenidir. sahip olduğumuz başka bazı nesnelerin. müthiş bir görüntüdür.

kendilerine bütün Fransa'nın ilk baronları diyen Montmorency'lerden eski olduğunu kanıtlamak için dayım size saatler boyunca açıklamada bulunur. protesto mahiyetinde Charlus Baronu unvanını korudu. var olan en eski unvandır. hayat gerçekten çok kısa. Guermantes Dükü olmadan önce ağabeyi taşıyordu. katiyen! Kendisi Swann'ın yakın arkadaşıdır. Mme Swann Gilberte'i çağırdığı anda üzerimde hissettiğim bakışı tanıyordum. çok yetenekli bir insan olmakla beraber." dedi Saint-Loup gülümseyerek. çünkü çok zeki.' Ona sorarsanız."Unvanı Charlus Baronu'dur. Bu unvanı. 'insanın ayırt edici bir özelliği olması lazım. ben tanınmadan seyahat etmek istediğim zaman alacağım prens unvanını. İspanya'da soyluluğun biraz suiistimal edildiğini düşündüğü için de. Ama karısının âşığı olduğunu kimse . "Dayınız M. daha ölü bir konu düşünemiyorum. dört beş prens unvanı arasında seçim yapabilecekken. ama aslında gururla. görünürde sadelikle. "Ama ben onun gibi değilim. şimdi Tansonville'de. daima ona destek olmuştur. Charlus Baronluğu. 'Şimdi herkes prens' dedi. hem de zevkle. Normal olarak. İtalya'da düklüğün. bana şecere konusunu açmayın." Biraz önce Casino'nun orada üzerimde hissettiğim sert bakışta. bunu hâlâ geçerli bir konuşma konusu sanıyor. bu ailede gömlek değiştirir gibi unvan değiştirilir. büyükamcam öldüğünde Palamède Dayı'mın Laumes Prensi unvanını alması gerekirdi. Ama dayımın bütün bu meseleler hakkında kendine özgü fikirleri vardır. bunların arasında Madame Swann da yok muydu?" "Hayır. aslında malikânelerinin bulunduğu Ile-de-France'ın ilk baronluğu olduğu halde. de Charlus'ün çok sayıda metresi olduğunu söylüyordunuz. bundan daha can sıkıcı.

M. Şüphesiz M. başkasının yararlandığını görmenin sinirini de barındıran bir sertlikle algılamamıştı bunu. ataları için Raffaello. de Charlus'ün aristokrat önyargılarını böyle kolaylıkla affedivermesinin asıl sebebi. gülümser. bu önyargıdan yeğeni gibi daha üstün meziyetler uğruna vazgeçmemiş. büyükannemin genellikle görme fırsatını bulduğu insanlar arasında derhal sivrilen bir şahsiyetti. Combray'de çok daha büyük şaşkınlık yaratacağımı belirtmeye cesaret edemedim. M. neredeyse sıcak bir iyi niyetle. M. çok keskin olduğu tahmin edilen zekâsı ve duyarlılığıydı. sırf aile hatıralarını taraşa. meşru olmasa da en azından renkli iddiaları sayesinde. Büyükannem M. üstelik bu sefer nesne. mobilyalara. Nemours Dükleri'nin ve Lamballe Prensleri'nin torunu sıfatıyla arşivlere. Saint-Loup'nun alay ettiği onca sosyete mensubunun aksine. elde edemediğimiz bir avantajdan. de Charlus soy ve sosyal mevki meselelerine aşırı önem veriyordu ve büyükannem de bunu fark etmişti. büyük şaşkınlık yaratırdınız. Böyle bir kanıya sahip olduğunuzu sosyetede söyleseniz. Saint-Loup'nun dayısından. halılara. ama genellikle gizli bir kıskançlığı ve kendi istediğimiz. de Charlus'ün. Boucher tarafından yapılmış portrelere sahip olan. Ama büyükannemin. tarafsız.düşünmedi. M. bize verdiği zevkten dolayı ödüllendirdiğimiz teveccühle söz ediyordu. menfaat gütmeyen gözlemimizin nesnesini. Büyükannem aksine kaderinden memnun olduğu ve katiyen daha parlak bir çevrede yaşama özlemi duymadığı için. daha ziyade önyargısını onlarla uzlaştırmıştı. de Charlus. Velazquez. haklı olarak bir müze ve . de Charlus'ün küçük kusurlarını gözlemlerken sadece aklını kullandığından." Böyle bir kanıya sahip olmadığımı söylesem. de Charlus'e bayıldı.

o. sanatsal olduğu kadar sosyetikti. Belki buna ek olarak. daha az kelimeyle yetindiği ve insanları daha gerçekçi biçimde gözlediği için. de Charlus'te böyle bir çaba olmamasına sevinmemek de mümkün değildi. ustalıklarından vazgeçen ressam ve yazarlara. bu unsur hayalgücüne menfaatten uzak bir mutluluk sağladığı gibi. çoğu kez hakikat tarafından ödüllendirilmezler. görünürdeki sonucuna bakıp M. Öte yandan. Saint-Loup'nun içtenlik ve özgürleşme yolundaki çabalarının çok soylu olduğu inkâr edilemezdi. son derece güzel ve az bulunur . saygının onların nazarındaki temel unsurlarından birini ihmal etmek istemiyordu. demokratikleşen ve sert yasaları yürürlükten kaldıran mutlak yönetimlere benzeyen insanlar arasındaki tartışma. buna karşılık. ideal peşindekiler. şunu da kabul etmek gerekir ki. çağdaşlaşan sanatçı uluslara. içlerindeki ideale itaat edip sırf onu gerçekleştirebilmek uğruna bu avantajlardan vazgeçen. aristokrasinin mirasını. de Charlus. hâlâ devam etmektedir. yeğeni gibi modern tarz mobilyalarla. bu bakımdan. M. Saint-Loup kadar ideolog olmadığı. Lebourg'lar ve Guillaumin'lerle değiştirmemişti. Bu tür insanlarla. hoşgörü de suç oranını. çıkarma yönelik faaliyetinde de çoğu kez güçlü etkiye sahip bir katkı maddesi oluyordu. ihtişamına karışmış olan. yeğeninin düşürdüğü yerden eski seviyesine tekrar çıkarıyordu.eşsiz bir kütüphaneyi "ziyaret ettiğini" söyleyebilecek olan M. Ataları iki asır önce krallık devrinin bütün şanına. Guermantes malikânesindeki ahşap işlerinin büyük bölümünü evine getirtmiş. de Charlus'ün ideali gayet suniydi ve ideal kelimesiyle bu sıfat bağdaştırılabilirse. evrensel silahsızlanma girişiminde bulunan savaşçı uluslara. barışseverlik bazen savaşları artırır. kimileri de asırlardır süren hâkimiyetlerini. kimileri yeteneğini kaybeder.

bu sayede el değmemiş soyluluklarıyla hayranlığına sunulmuş olan bu hanımlar. çünkü büyükannem. zamanın en ufak bir değişiklik yapmadığı XVIII. şüphesiz kendilerine yeminlerle ilan ettiği hayranlığı samimiydi. Horatius'un. de Charlus. sadece kaç kuşaktır soylu olduğuyla ilgilenen ve gerisine aldırmayan bir soylunun daha . bir aydının. pembe mermerden düz sütunlarıyla desteklenen. gönül yüceliği ve sanat karışımının aldatmacası. de Charlus. en azından tarihî önem taşıyan bir evliliği. tarihini bildiğimiz eski tablolar gibiydi. bu yozlaşmış kavramın. M. M. güzel bir burjuvayla kıyaslandığında. antik çağ hatıralarının da olması gibi. yüzyıl cepheleri gibiydiler. öğrenmiş olduğumuz bilgileri hatırlatır. bağış. sadece onlarla birlikte olmaktan hoşlanırdı. bize bir olayı. M. bu birkaç soylu hanımın kendileri kadar soylu olmayan kadınlarla ilişki kurmalarını engellemesinden memnundu. gasp veya miras yoluyla elde etmiş kişilerin her biri. bir yolu veya düğünü canlandıran çağdaş bir tabloyla kıyaslandığında. de Charlus için bu kadınların her biri. bu tabloları sipariş etmiş olan papa veya kraldan başlayarak. bu cinasta yatıyordu. aristokrasi. ama cazibesi de oradaydı. bu cazibe. onlara yeni bir yarar kazandırır. yaptığı bu kelime oyunuyla kendini kandırırdı. kendisininkine benzer bir önyargının. satış.derecede kültürlü kimi kadınlarda M. bu kadınların gerçek ruh ve yürek asaletim yüceltir. dolayısıyla. ama isimlerinin çağrıştırdığı çok sayıda tarihî ve sanatsal anı da bu hayranlığın içinde önemli bir yer kaplıyordu. hafızamızın veya bilgi dağarcığımızın zenginlik duygusunu artırır. de Charlus öyle bir kibarlık bulurdu ki. büyükannem gibi insanlar açısından tehlikeliydi. belki etkilenmeden okuyacağı günümüz şiirleri kadar değerli olmayan bir "od"unu okumaktan duyduğu hazzın kaynağında.

" dedi. Ben inmesini tavsiye ettim. bu fırtına yüzünden. de Charlus birkaç adım geri gelip yanımda durdu. bu sıcak. öğle yemeğine Lüksemburg Prensesi'ne gidiyorlardı. Ama Mme de Villeparisis'nin salonuna girdiğimde yeğenini selamlayabilmek için etrafında nafile dönüp durdum." Ben M. Günlerden pazar olduğu halde. bir şey karşısına manevi üstünlük görünümünde çıktığı zaman savunmasız kalırdı. odasında kalmayı tercih ediyordu. "Madame Blandais rahatsız mı?" diye soruyorlardı notere." Sonra markizin yanına döndü. "Bu akşam yemekten sonra çayımı teyzem Mme de Villeparisis'nin dairesinde içeceğim." "Biraz başı ağrıyor. o kadar ki. her defasında bir araba kiralayıp Cambremer'lere gitmemeyi pek masraflı bulduğundan. bir Fénelon tarafından eğitildikleri için. Bilhassa noterin karısı. o ana kadar benimle tek kelime konuşmamış olan M. Uç Guermantes'lar bizden Grand-Hotel'in önünde ayrıldılar. ama bu akşam herhalde görürsünüz. Büyükannem Mme de Villeparisis'ye.kaba. tiz bir sesle ailesinden biri hakkında epeyce karalayıcı bir hikâye anlatmakta olan M.önceden ona haber verdiğinden şüphe etmiyordumsabah gezintisi sırasında bana gösterdiği kabalığı tamir etmek istediğini düşünmüştüm. bir La Bruyère. Saint-Loup da büyükanneme veda ederken. "Umarım muhterem büyükannenizle birlikte sizi de aramızda görme zevkini bana bağışlarsınız. de Charlus'le . prensler onun gözünde. ama daha saf önyargısını fazlasıyla gülünç bulacağı halde. de Charlus'ün bizi bu şekilde teyzesine davet etmekle . "Bugün kendisini hiç görmedik. otelin önünde mevsim başında olduğundan fazla fayton yoktu. En ufak bir şeyden etkileniyor. bütün insanlardan daha imrenilecek durumdaydılar. Bence iyi gelir.

de Charlus'ün büyükanneme söylediklerini duyunca daha da çok şaşırdım: "Aa. daha bu sabah yaptığı gayet kısa. bakışlarını bana çevirmediği gibi. ama beni fark etmiş olduğunu anladım. ürkmüş hayvanların. kendisini varlığımdan haberdar etmek üzere epeyce yüksek sesle iyi akşamlar dilemeye karar verdim. ona sürekli ikramda bulunuyordu. birden büyükannemde yeni meziyetler keşfetmiş gibiydi. bir yandan ağızları laf yapıp kaçak mallarını sergilerken. bu şaşkınlığı sevince çevirmek için kendisinin sevindiğini. sıkayım diye uzatmış olduğunu gördüm. düşünülmüş daveti birkaç saat içinde unutmuş olmasına. çünkü daha benim ağzımdan tek kelime çıkmadan. de Charlus'ün. Bu arada. Bir insanın niyetiyle ilgili gerçeği kendisine sorarak öğrenemeyeceğimizi . M. konuşmasına da ara vermemişti. gelişimizin yaratması gereken duygunun sevinç olduğunu belirtmesinin yeterli olacağını düşünüyordu. Hesabı doğruydu. ziyaretimizi beklemiyormuş gibi görünmesine biraz şaşırmıştım. iki parmağını. yeğenini çok sayan ve ne kadar zor beğendiğini bilen Mme de Villeparisis. "la" sesini vermeye alışkın bir adam olarak. büyükanneme aitmiş gibi "iyi fikir" demesine akıl erdiremiyordum. Anlaşılan beni görüp belli etmemişti. bizi ziyarete gelmeniz ne kadar iyi fikir. Ama ben M. tam eğildiğim anda. geldiğimize sevinen Mme de Villeparisis'nin. o zaman fark ettim ki asla muhatabı üzerinde sabitlenmeyen bakışları.bir türlü göz göze gelemiyordum. sürekli olarak dört bir yanda geziyordu. ama görünürde çok bilinçli. bir yandan hiç başlarını çevirmeden ufukta polisin ortaya çıkabileceği çeşitli noktaları göz hapsinde bulunduran seyyar satıcıların gözleri gibi. öyle değil mi teyzeciğim?" Şüphesiz markizin biz girdiğimizdeki şaşkınlığını fark etmişti ve tonu belirlemeye. tamamen kendisine ait bir fikre.

bu akşam gelmemizi siz istemiştiniz benden?" M. gelmemizi.ve muhtemelen fark edilmeden geçecek bir yanlış anlaşılmanın. gelişlerinin sebebini onların üzerine atmayı tercih ediyordu. Bunun üzerine. dudaklarında hafifçe gezindiğini görür gibi oldum. yılmadan.yazmasıymış gibi ciddiyetle. M. sanki yüzüm çözülmesi zor bir el. sorumu tekrarladım. de Charlus yine bir karşılık vermedi. tek bir ses olmadı.. kaygıyla yüzüme bakmakla yetiniyordu. ama birçok açıklama arasında tereddüt etmekten öteye varamadım. Daha büyük ihtimalle. hem de Mme de Villeparisis'yle büyük bir coşku içinde konuşuyor. bunların hiçbiri de doğru olmayabilirdi." dedim. . "Ama beyefendi.) Hem büyükannemle. daha doğrusu büyükannemin gelmesini niye istemişti? (O gece boyunca ikimizden sadece büyükannemle konuştu. Çok yükseklerden şahsiyetleri ve eğitimleri yargılayan kişilere mahsus bir tebessümün. muhatabının vermemeye kararlı olduğu bazı bilgileri elde edebilmek için iyi niyetle. ben kendi kendime bir açıklama bulmaya çalıştım. Ama eğer bizi küçümsüyorduysa. "hatırlıyorsunuz değil mi. Kendisi herhangi bir açıklamada bulunmaya yanaşmadığı için. de Charlus'ün sorumu işittiğini ele veren tek bir hareket. Belki sabah söylediklerini hatırlamıyordu ya da belki ben yanlış anlamıştım. bana ise tek kelime etmedi.. gururu sebebiyle. nafile uğraşan diplomatlar ya da aralan açılmış gençler gibi. bir locanın dibinde saklanır gibi adeta onların arkasına gizleniyor. küçümsediği insanlarla ilişki kurmak ister gibi görünmeyi arzulamıyor. safça bir ısrardan daha zararsız olduğunu kavradığım yaşa kadar kaybetmediğim bir doğruluk aşkıyla. arasıra delici gözlerinin araştırıcı bakışlarını çevirip.

konuşmalarından yola çıkarak bir delinin bakışı olduğuna da inanmam mümkün değildi. Ama M. benim zorlanmadan. birden üzerinizde hissediyordunuz.Şüphesiz bu gözler olmasa. hayallerimden birinin dağılıp yok olduğunu hissedecektim. M. ailesi hakkında edindiğim bilgilerden sonra. dengesi her an bozulabilecek. tıkayamadığı tek çatlak. her an patlamak üzere olan bir füzenin yansımasını. tanınmak istemeyen. çünkü genelde. tek mazgal deliği gibiydi ve bu delikten. de Charlus'ün yüzü birçok yakışıklı erkeğinkine benzerdi. adeta içerideki. sürekli huzursuz ifadesi ve gözlerin çevresinde. de Charlus'ün bakışını benim için bir bilmece haline getiren sırım ne olduğunu tahmin edebilmek isterdim. belki kişisel bir nefretten kaynaklanmıyordu. ince bir pudra tabakasının hafif bir tiyatro suratı görünümü verdiği bu yüzün ifadesini istediği kadar sımsıkı kapatsın. Oysa o bakışın şimdi. "Onlar Palamede Dayım gibi tepeden tırnağa büyük soylu havası taşımazlar kesinlikle. de Charlus. . gözler. kılık değiştirmiş. üzerinde tam bir hâkimiyet kurmadan onu içinde taşıyan kişiye bile güven vermeyen. iyice aşağı inmiş mor halkalarla birlikte bütün çehrede beliren yorgunluk. tehlike altında güçlü bir insanı veya sadece tehlikeli ama trajik bir adamı akla getiriyordu." diyerek soyluluk ve aristokrat kibarlığı havasının katiyen esrarengiz ve yeni olmadığını. bulunduğumuz konuma göre. Daha sonra Saint-Loup diğer Guermantes'lardan söz ederken. özel bir şey hissetmeden tanıyabildiğim unsurlardan oluştuğunu doğruladığında. Büyükanneme karşı gayet kibar olduğu halde bana karşı bu kadar soğuk olması. Diğer insanların içlerinde barındırmadığı ve sabah kendisini Casino'nun orada gördüğümde M. bu yüz ne kadar düzgün ve alımlı olsa da. bu gözlerin ihtiyatlı. bir hırsızın bakışı olduğuna da.

Bugünün gençlerinde özellikle aşırı kadınsı olmayı eleştirdiğini anladım. hor. büyükanneme Mme de Sevigne'nin kalmış olduğu bir şatoyu anlatmasını yeğeninden rica edip bu arada o can sıkıcı Mme de Grignan'dan ayrı olmanın ıstırabında biraz edebiyat bulduğunu da eklediğinde. neredeyse yırtıcı bir ifadeyle. de Charlus yürüyerek yaptığı yolculuklarda. Ama bu erkeksilik taraftarlığı.görüyle.kusurlarından hep büyük bir hoşgörüyle söz ettiği kadınlara karşı ne kadar iyi niyetliyse. de Charlus.) Bir erkeğin tek bir yüzük takmasına tahammülü yoktu. La Fontaine'in. saatlerce yürüdükten sonra üstünden alevler fışkırır halde. "Hepsi tam birer kadın. şöyle cevap verdi: "Aksine hiçbir şey bana bu kadar gerçek gelmiyor. rüyasında biraz üzgün gördüğü arkadaşına koşan Mönomotapa yerlisi." diyordu. bu tür duyguların iyice anlaşıldığı bir dönemdi. Kızından ayrılırken söylediği sözler ne kadar güzeldir: 'Bu ayrılık ruhuma vücut ağrısı gibi . buz gibi nehirlere atardı kendini. Zaten o dönem. Ama bir erkeğin sürmesini istediği. her zamanki soğukluğuyla çelişen. M. belki size Mme de Sevigne'nin kızıyla yalnız kalacağı anı iple çekmesi kadar abartılı geliyordur teyzeciğim. erkeklere." dedi. en ince duyarlılıklara sahip olmasını engellemiyordu. kimi kadın düşmanlarının kadınlara olan nefretini hatırlatan şiddetli bir nefreti vardı. asla yeterince enerjik ve erkeksi bulmadığı hayatın yanında hangi hayat kadınsı gibi görünmezdi ki? (M. diğer güvercinin yokluğundan daha kötü bir şey olmadığını anlayan güvercin. Aileden veya Saint-Loup'nun yakın dostlarından iki üç "jigolo"dan Saint-Loup tesadüfen söz ettiğinde. özellikle gençlere karşı. "Aşağılık herifler. Mme de Villeparisis.

de Charlus'te kadınca bir hassasiyet ve incelikler buluyordu. ama olsun." diye düşündüm. kızı söz konusuydu." diye cevap verdi Mme de Villeparisis. "Bulmaz olur mu." "Ama hayatta önemli olan. Ben SaintLoup'nun metresinin. M. hepsi birdir. "Herhalde kızıyla bir araya geldiğinde bu sefer de konuşacak şey bulamıyordu. annesi veya sonraları. belki kendisinin 'ikimizden başka kimsenin fark etmediği hafiflikte' dediği şeylerdi.' " Büyükannem. kızının yakınındaydı. La Bruyère bunun her şey demek olduğunu söyler: 'Sevdiğimiz insanın yanında olunca. görünüşe göre onda bırakmış olduğu. neredeyse kestirip atarak.' Haklı. tartışmaya mahal vermeyen bir tavırla. "fakat maalesef hayat öyle kötü düzenlenmiştir ki. Ne olursa olsun. tek mutluluk budur. sevmektir. "Mme de . Mektuplardan tıpkı kendisinin söz edeceği şekilde söz edilmesine bayılmıştı." dedi M. konuşmak. Mme de Sévigné netice itibarıyla başkaları kadar acınacak durumda değildi. Ayrıyken insan saatler konusunda çok cömerttir. de Charlus. yetkili. "Bir metres." diye ekledi M. herhalde bir kadın. bu mutluluğu da çok ender tadarız. Daha sonra büyükannemle ikimiz yalnız kalıp kendisinden söz ettiğimizde." "Unutma ki burada bir aşk değil. hiç konuşmamak. Hayatının büyük bir bölümünü sevdiğinin yanında geçirdi. İstediği bir zamanın içinde ilerler.hissettiğim bir acı veriyor. de Charlus hüzünlü bir sesle. birlikte yaşadıkları kadınların erkekleri ne kadar incelttiğini fark etmemi sağlayan etkiye dayanarak. neyin sevildiği değil. Bir erkeğin bu mektupları bu kadar iyi anlayabilmesine şaşırıyordu. çocukları olduysa kızı tarafından derin bir biçimde etkilendiğini düşündük.

sesinde ba- . Bir mistiğin tanrısına olan sevgisi de öyle. Mme de Villeparisis'nin yeğeninin. şaka bir yana. şarkı söylerken bir delikanlıyla bir kadının karşılıklı düet yaptığı hissini uyandıran kimi kontralto seslere benzeyen sesi bile. muazzam bir şey!" Dayısının sözleri onu gerçekten üzmüştü. bu ince düşünceleri ifade ettiği anlarda. bazı eserleri teyzesinden daha iyi kavradığını ve daha da önemlisi. "Racine'i Victor'a tercih etmek. genç Sévigné'nin metresleriyle olan sıradan ilişkilerinden çok daha fazla layıktır. "Dünya gerçekten korkunç. M. ama "şaka bir yana" ve bilhassa "muazzam" demenin zevki. sevdiğinden uzakta yaşamanın üzüntüsü konusundaki bu fikirleriyle (bu fikirler. tamamen hayat hakkındaki muazzam cehaletimizden kaynaklanır. onun için bir teselliydi." dedi Saint-Loup kulağıma." diye cevap verdi M. de Charlus'ün kadınsılığın her türlüsüne olan nefretiyle. de Charlus. Aşkın etrafına çektiğimiz aşırı dar sınırlar. Racine'in Andromakhe veya Phaidra'da anlattığı tutkuya benzetilmeye. kız kardeşler korosu içeriyordu. M. hafifçe küçümser bir tonda. erkeklerin gerçekten nadir olarak sergilediği bir duygu inceliğini ortaya koymakla kalmıyordu. de Charlus." "Andromakhe ve Phaidra'yı çok mu seviyorsun?" diye sordu Saint-Loup dayısına. Monsieur Victor Hugo'nun bütün dramlarından daha fazla gerçek vardır. tiz notalarda beklenmedik bir yumuşaklık kazanıyor ve sanki şefkat saçan bir nişanlılar. ara seslerin geliştirilmemiş olduğu.Sévigné'nin kızına olan hisleri. Ancak. kendisini kulüp insanlarının çoğundan çok daha yüksek bir seviyeye getiren bir yanı olduğunu söylemesine yol açacaktı). büyükannemin bana. "Racine'in her trajedisinde.

bir özel isimden çok. gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde. aynı şekilde. duygu parçalarının yorumlanması ve perde değişimiyle sınırlanmıyordu. tıpkı kocasını terk eden yengem Clara de Chimay'nin adını duymak istemediğim gibi. sadece dâhil oldukları toplulukla adlandırılıyorlardır. Size bir fotoğrafını verebilirim. "Bu insanların soyadı olan Israël. "Blois şatosunun bir odasını gezdirirken. canlı gülüşlerinin. Ama malikânenin henüz bozulmamışken çekilmiş bir fotoğrafını saklıyorum.' Doğal olarak. Marie-Antoinette'in de kalmış olduğu. şerefi lekelenmiş olan bu malikânenin bahsini bile duymak istemiyorum. M. bahçesi Le Nôtre tarafından tasarlanmış. gereksiz bir utangaçlıkla müstehcen kabul ettiği .rındırmaktan büyük rahatsızlık duyacağı genç kızlar sürüsü. cebindeki işlemeli mendilin renkli şeritlerinin cebin dışına taştığını fark edip çok sıkılgan. prensesin. madem bu tür mimariyle ilgileniyorsunuz. belki de bu tür insanların soyadı yoktur. dedikoducu." dedi büyükanneme. Kimbilir. Hiç önemi yok tabii! Guermantes'ların malikânesiyken Israel'lerin mülkiyetine geçmesi!!!" diye haykırdı. kurnaz bir fesatlıkla insanları nişan aldığı duyuluyordu. Fotoğraf. iri gözlerinin kuzenimden başka kimseyi görmediği zamanki bir fotoğrafını da saklıyorum. O sırada. şimdi ben süpürgelerimi koyuyorum buraya. bu koronun yatılı öğrencilere veya yosmalara özgü tiz. ama hiç de masum olmayan bir kadının. ailesine ait bir malikâneyi şimdi zengin maliyeci Israel'lerin satın almış olduğunu anlattı. yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor. etnik bir terim gibi geliyor bana. bekçinin bana söylediği sözleri hatırlatıyor: 'Mary Stuart burada dua edermiş. de Charlus konuşurken. cinse değin.

Bu Israel'ler bu yüzden hapiste olmalıydılar. "Tabii ki şimdi Le Hameau'yu yıkmak vahşet olurdu." Bu arada büyükannem. "adamlar ilk iş olarak Le Nôtre'un bahçesini yıktılar. yine de bu konuda Mme Israel'in bir kaprisinin. Saint-Loup M.. mendili aceleyle cebine soktu. Bavulumda herhalde bilmediğiniz bir kitabı vardı. mutlu . odamın kapısı çalındığında kim diye sorup M. Gerçi." diye ekledi gülümseyerek. Saint-Loup'nun ısrarına rağmen odama çıkıp yatayım diye bana işaret etmişti." diye cevap verdi M. "herhalde başka birçok sebeple de hapiste olmaları gerekirdi ya. geceleri uyumadan önce sık sık kapıldığım hüzne değinerek beni müthiş utandırmıştı. Girebilir miyim beyefendi?" İçeri girip kapıyı kapattıktan sonra.cazibesini gizlerkenki ürkek yüz ifadesiyle. dayısı herhalde bunu hiç mi hiç erkekçe bulmamışta. "Marie-Antoinette oraya pekala bir İngiliz bahçesi yaptırmıştı. "yeğenim demin uyumadan önce bir sıkıntı hissettiğinizi. aynı sert tonda." "Ama ev Petit Trianon'la aynı üslupta’’ dedi Mme de Villeparisis." dedi. ayrıca Bergotte'un kitaplarına da hayran olduğunuzu söylüyordu. de Charlus'ün yanında. Her neyse." diye devam etti. "Düşünsenize. Ama zamanın ruhu ne olursa olsun." "Her şeye rağmen Gabriel'in cephesinin güzelliğini bozan bir bahçe.. kraliçenin hatırası kadar saygın olduğunu sanmıyorum. Poussin'in bir tablosunu parçalamak kadar büyük bir suç. biraz sonra. de Charlus'ün sert sesini duyunca epeyce şaşırdım: "Ben Charlus. de Charlus. "Beyefendi. bu binaların önünde bir İngiliz bahçesinin nasıl göründüğünü tahmin edersiniz. bir an durakladıktan sonra. Birkaç dakika daha oyalanıp gittim.

Aynı şeyi söyleyemeyeceğimiz o kadar çok durum vardır ki!" Odada bir aşağı bir yukarı yürüyor. herhangi bir şeyi mahkûm etmekten de kaçınırım. korkmuş olduğumu söyledim. insanın kendi hissetmediği duyguları gülünç bulması." M. sesi yumuşayarak. onu da vereyim size. Ben geceyi severim. "Yok canım. "Belki şahsi bir değeriniz yoktur. gençliğiniz var. beni kendisinin gözünde olduğumdan da aptal duruma düşürür diye aksine. o kadar az insanda olan bir şey ki! Ama hiç değilse bir süre için. kâh bir eşyaya bakıyor. bu üzüntülerin acı vermediğini söyleyecek değilim. kâh bir başkasını eline alıyordu. bir dostum var. bu da daima cazip bir şeydir. başkalarının anlayamayacağı şeyler için insanın ne kadar azap çekebileceğini bilirim. Sanıyor musunuz ki bu yüzden benden daha değersiz olduğunu düşünüyorum? Ben her şeyi anlamaya çalışırım. de Charlus'e duygulanarak teşekkür ettim ve Saint-Loup'nun gece yaklaşırken rahatsızlandığım konusunda söyledikleri. Her neyse. Birkaç saniye sonra bir komi gel - . ayıplamasıdır beyefendi. siz geceden korktuğunuzu söylüyorsunuz. ben gül kokusunu severim. bilemem. siz yine de fazla şikâyet etmeyin." dedi. Ayrıca sakıncasız bir sevgi. Zaten en büyük aptallık. yani karşılık gören bir sevgi demek istiyorum.olmadığınız bu dakikaları geçirmenize yardımcı olur diye getirdim. "Yanımda Bergotte'un bir kitabı daha var. Ama hiç değilse sevginizi büyükannenize yöneltmekle doğru hareket etmişsiniz. Bana söyleyeceği bir şey varmış ve nasıl ifade edeceğini bilemiyormuş duygusuna kapılmıştım." diye ekledi ve zile bastı. Onu çok görüyorsunuz. gül kokusu ateşini yükseltir.

" "Mümkün değil beyefendi. "Şefgarsonu gönderin bana. kendi etrafında döndü ve tekrar kamçı gibi bir sesle. bir şey ima ediyormuşsunuz duygusunu yaratmamak için." "Hemen gelir beyefendi." M." dedi M. birkaç saniyelik bir duraksamanın ardından birçok kez hamle yaptıktan sonra. "Çok naziksiniz beyefendi. "Beyefendi. her şeyden haberdar görünmek isteğiyle." "Aslında bence de öyle." Komi gittikten sonra. "Monsieur Aimé'yi mi beyefendi?" diye sordu komi. evet." deyip gitti. "henüz gençsiniz. acelem var. Aimé diye seslenildiğini duymuştum." "Olmaz. bundan yararlanıp iki şeyi öğrenseniz iyi olur: Birincisi. hatırladım. Birkaç dakika böyle geçti. "Bergotte'un bir kitabı bana yeter. de Charlus yürümekteydi. uyandırıverin kendisini. M. büyükannemin beni denizden çıkar çıkmaz beklediğini haber vermek üzere yanıma yaklaşan baronun ensemi çimdikleyerek bayağı bir samimiyet ve gülüşle söylediği sözler beni çok şaşırttı: "Ama yaşlı büyükanne kimin umurunda. Aradan epey bir zaman geçti. Çabuk olun. değil mi? Seni edepsiz!" "Olur mu beyefendi. durun bakayım." dedi komi." "Öyleyse bizi rahat bırakın. biraz önce aşağıda gördüm kendisini. fazlasıyla doğal olan duyguları ifade . Burada verilen işi akıllıca yapabilecek başka kimse yok. O akşam ifade ettiği bütün yüce duygulardan sonra. "İyi geceler beyefendi." dedim. de Charlus kibirli bir tavırla." dedi buz gibi bir tavırla. Ama ben istediğinizi yapabilirim. "Adını bilmiyorum. bir adım gerileyerek. Monsieur Aimé yatmış. sabah plajda ben denize girmek üzere ilerlerken. Komi geri geldi. sonra. ben büyükannemi çok severim!" "Beyefendi.di. de Charlus'ün Balbec'teki son günü olan ertesi gün. burada yatmıyor.

etmekten kaçınmak. size daha çok faydası olurmuş.kapağına gömülmüş deri levhanın üzerinde bir unutmabeni dalı kabartması bulunan. herhalde bu saatte uyumuyordur. daima. size söylenen şeyin anlamını iyice kavramadan hurra diye cevap vermeye kalkışmamak. Size verdiğim Bergotte'a ihtiyacım var. (Bloch'un benim için olduğu gibi) biz hâlâ . gençliğin şaşkınlığına. bana ödünç verdiği. çocukluğumuzda hayran olduğumuz birtakım insanlar vardır: ailenin geri kalanından daha esprili bir baba.bana gönderdi. asansörcüyle yolladığım kitabı . Bu küçük davet sırasında anladım ki. Bir saat içinde o gülünç isimli. bir süre sonra. babasının bu şekilde tarif ettiği bir arkadaşıydı. Robert'le ben nihayet Bloch'lara akşam yemeğine gidebildik. de Charlus gittikten sonra. sağırlar gibi yerli yersiz konuşur görünmekten kaçınır ve mayonuzun üzerindeki çapa nakışlarının gülünçlüğüne bir yenisini eklememiş olurdunuz. M. üşütürsünüz. sağlıksız şefgarsonla kitabı bana gönderin. Size dün gece gençliğin cazibesinden söz etmekle fazla erken davrandığımı bana fark ettirmiş oldunuz. aslında pek komik olmayan hikâyeler baba Bloch'un hikâyeleriydi ve "son derece ilginç bir adam" da. düşüncesizliğine. Hepimizin. benim de "dışarıda" olan Aime'yle değil. İyi günler beyefendi. Öyle hareketsiz durmayın ama. ikincisi de. maroken bir cilt içinde . bizim gözümüzde. anlayışsızlığına dikkatinizi çekseymişim. arkadaşımızın gülmekte hiç zorlanmadığı. Bu önlemi bir dakika önce almış olsaydınız." Herhalde bu sözlerinden pişmanlık duymuş olacak ki. Bu kısa duşun sağlığınıza deniz banyonuz kadar iyi geleceğini umarım beyefendi. açıkladığı metafizikten payını almış olan bir öğretmen.

vasat bölümler oluşturması gibi.. gerçek oldukları gerekçesiyle romanında kullandığı "vecizeler"in ve kişilerin. tıpkı bir yazarın. bizden daha ileride bir arkadaşımız. Ne büyük hukuk doktorları vardır orada. sırf değerine göre yargıladığımızda. çimenlerin ortasında. çok memnundunuz mısralarıyla coşan.Siyah peleriniyle geçerken O Pelerinli31 ve bütün "Geceler"den bir tek şu mısraları hatırlayan: Le Havre'da. aksine durgun.. Bir mezarda. . bunlardan çok daha üstün olan birçok şeyi. şüphesiz kendine hayran olmadan 31 Sicilya'nın Catania ilinde siyah ipek pelerin yosmaların giysisiydi ve yosmalar da bu özel tür pelerinin adıyla anılırdı. Körü körüne hayran olduğumuz kişilerin öyle şeylerini kaydeder. biz Üstat Leconte'a veya Claudel'e geldiğimizde sadece Saint-Blaise parkında. korkunç Lido'da. La Zuecca'da. güzel yerdir. Saint-Simon'un. .sevdiğimiz sırada Musset'nin Tanrı Umudu'nu aşağılayan.. Razıydınız halinizden. Atlantik'le yüz yüze... bir de şu mısraları ekleyen: İyidir Padova. Ama ben asıl mısır bulamacını severim. canlı bir bütünlüğün içinde.. hayranlıkla aktarırız ki. Soluk renkli Adriyatik'in solup gittiği yerde. sertçe reddederiz. Venedik'te.

Mesela: "RusJapon Savaşı'nda. belki otuzuncu defa. mali çevrelerde de büyük bir siyasetçi olarak tanınan çok değerli bir adamdır. bunlara somut. genç Bloch. Louis'den son derece incelikli. oğlundan kırk yıl geride. Bloch kadar gülen bir baba Bloch bulunmaktaydı. renkli diye naklettiği sözleri. oysa tanıdığı zeki insanların çok hoş diye anlattığı esprileri ya sönük kalmış. o gece SaintLoup ve beni .bir hocasını. çünkü baba Bloch'un. M. yaratırkenki seviyesinden çok daha alçaktadır. baba Bloch'un (tıpkı redingotu gibi) sadece oğlunun. tuhaf anekdotlar anlatan. büyük bir savaş uzmanı" veya: "Siyaset çevrelerinde büyük bir maliyeci. ailesinden aldığı mirası ortaya koyarak. bilgelikle tahmin etmiş. şimdilik bir tanesini hatırlamamız yeterli: insanın. içerdiği çeşitli yorumlardan. Yani arkadaşım Bloch'un içinde.getirdiği önemli günlere sakladığı vecizelerden bazılarım. anlatırdı bize. hayranlığa değerdir. dinleyenler hikâyesinin iyice tadına varabilsin diye her hikâyenin son kelimesini iki üç kere tekrarladıktan sonra patlattığı kahkahaya. İşte bu yüzden. aynı şeyi başka birçok insanda gözlemek mümkündür. gerçek M. Bloch'un . son derece zekice sözler söyledikten sonra. gözünü kamaştırma zahmetine değecek birini . birincilik ödüllerini silip süpüren bir arkadaşını.yazdığı portreleri. kendisi uydurmaya tenezzül etmezdi. sofrada babasının hikâyelerini selamlamayı ihmal etmeyen arkadaşımın gürültülü kahkahası eşlik ediyordu. bu şahsiyetlerden. "gözlem" yaptığı zamanki zihinsel seviyesi. biri Rothschild Baronu'na. Mme Cornuel veya XIV." Bunlar. diğeri Sir Rufus Israel'e ait iki hikâyeyle yer değiştirebiliyordu. hangi kesin sebeplerle Japonların yenileceğini. ya anlaşılmaz olmuştur. Rusların galip geleceğini kanıtlarla destekleyerek.

kafasını tabağına gömerek. Biz eve gittiğimizde." dedi Bloch kızlara. kız kardeşlerinden birine. Arkadaşım kız kardeşleri tarafından daha da çok beğeniliyor. Bergotte'tan söz ederken varacaktım. iki anlama gelebilecek şekilde söz edilirdi. şahsiyetinin de onlara yabancı olmadığını ve onu gördüklerinde çoğu kez selam verme arzularını bastırmak zorunda kaldıklarını hayal ederdi.kendilerini bizzat tanıdığı izlenimini uyandırabilecek. meşhurların sadece "tanışmadan" tanındığı silik çevrelerde yaşamayı fazlasıyla istememize. tiyatroda veya sokakta uzaktan görerek tanırdı sadece. Ayrıca. orada fazlasıyla zekâ bulunduğunu zannetmemize yol açar. Ama sosyetede bir süre bulunduktan sonra. bu onları daha iyi anladıkları anlamına gelmez. söylevi genellikle Homeros'a pek yakışmayacak bir espriyle son bulurdu: "Güzel tokalı pepos'larımzı biraz ka- . özgün kimselerle tanışsalar. Zaten kızlar da Bloch'un lisanını benimsemişler. Oysa M. bu çevre insanlarının aptallığı. Evde hayran olunan tek kişi M. mızrağı süratli süvari SaintLoup'yu takdim ederim. gülmekten gözlerinden yaş geliyordu." dedi. birkaç günlüğüne gelmiş olan. Bunun farkına. yetenekli. Sosyete mensupları. homurdanır gibi sürekli terslediği kız kardeşlerinin. Ben de aynı tuzağa düştüm ve baba Bloch'un Bergotte'tan söz ediş şekline bakıp. kendi çehresinin. Bloch bütün meşhurları "tanışmadan". atlarıyla meşhur cilalı taştan evler diyarına. onun da eski dostlarından biri olduğunu zannettim. yemeğe davet etseler de. en büyük abla." Bloch kültürlü olduğu kadar bayağı da olduğu için. Bloch değildi. adının. "Kancıklar. "Git ihtiyatlı babamızla saygıdeğer annemize haber ver. zeki insanlar bir tek bu dili kullanabilirdi. sanki mecburi lisan buydu. gayet güzel öğrenmişlerdi. "size Doncieres'den.

öyle hissettiğimiz için öyle . Bergotte'un kitaplarına bayıldığımı söyledim. Bloch kız kardeşler bir kahkaha tufanı içinde gülmekten yarılırlardı. görünürde edebî hükümler aracılığıyla öğreniyordu. anlamadan yargılayıp küçümsedikleri en soylu insanları. hayatını sadece parter dedikodularından bilen baba Bloch. aradaki farkı kapatacak bir istek mevcuttur. İstek aşağılayıcı cümlelerle ifade ediliyorsa.patın bakalım. aksine artırır. yanılgı içinde hükme varılan yarım yamalakların dünyasında yaşıyordu. başkalarınınkinden daha yüksek bir mutluluk dozunu sağlamaya yetmeyeceği durumlarda bile. Pek parlak olmayan kişisel üstünlüklerin izzetinefis tarafından çoğaltılmasının. Bunun doğru olmadığını biliriz. Arkadaşım Bloch'a. "Onunla tanışmak istemiyorum. kendilerini en imtiyazlı durumda zannederler. Boşluğa selam verilen. bunlardan yoksun olanlar." diye tercüme edilmesi gerekir. çünkü toplumun basamaklarının öyle bir perspektifi vardır ki. Zihinsel anlamı budur. yine de yalan değildir söylediğimiz. gerçekten. "Onunla tanışmak istemiyorum"dur. kendilerinden daha ayrıcalıksız. Bergotte'un eserlerini de aynı derecede dolaylı bir şekilde. daha kısmetsiz. Ama duygusal anlamı. derin bilgilere sahip olabildiğinden. izzetinefsin sağaltıcı bir mucizesiyle. Bergotte okumamı tavsiye etmekle bana ne büyük mutluluklar yaşatmış olduğunu. "Onunla tanışmam imkânsız. her kademedekiler kendilerini en iyi konumda görürler ve tanımadan adlandırıp iftira ettikleri. Bergotte'u sadece uzaktan tanıyan. ne bu tantana? Karşınızda babam yok ya!" Bunun üzerine. güveni azaltmaz. Çok az sayıda insan parlak ilişkilere. her insana." cümlesinin. Bu dünyada. ihtiyacı olan. daha acınacak durumda bulurlar. yetersizlik ve yanılgı.

ya da yüceltme eğilimindedirler. iyi bir evlat için. ona hayran olması için mevcut bütün nesnel nedenlerden bağımsız olarak. onların yerine daha da anlamsız unvanlar konur. İşte bu yüzden. sosyetede insanlar esasen gülünç bir ölçüye ve yanlış ama sabit kurallara göre. düşünceli. kral olan kendisinin altında. hoş ve eğlenceli bulunan. kararını açıklar ve kaynar kakaosundan aldığı her yudumda. diğer şık insanların tamamıyla kıyaslanarak değerlendirildiği halde. bıyığı ve burnunun üst kısmı benzediği . M. çocukları onu üstün bir insan olarak görüyorlardı. Bergotte'a lütfen. yani mutluluğu sağlamaya yeter. Sonra bir tereyağlı ekmek dilimi daha alırdı. Gazeteye abone olduğuna pişman ediyor insanı. hem sıkıcı. Bir kere. bu da mesafeyi aradan kaldırmaya. Bir yığın dolambaç! Laf kalabalığı!" diye tekrarlamanın huzurlu zevkini yaşardı. basamaklar halinde görmesine izin verdiğinden. Aile çevresinde sevilmesinin bir sebebi de. burjuva yaşantısında yemeklerin ve davetlerin. babası daima babaların en iyisidir. M. aristokrasinin suni unvanlarının bulunmadığı bu çevrede. bu nedenler M. ailesine düşkün bir adamdı. "Bu Bergotte'u artık okumak mümkün değil. Bloch.söyleriz. Çocuklar daima anne babalarını ya azımsama. Baba Bloch'un bu hayalî nüfuzu aslında kendi algı sınırlarının biraz dışına da taşmıştı. Bununla birlikte. sosyetede iki akşam bile tutunamayacak kişilerin etrafında dönmesiydi. Bloch'ta kesinlikle mevcuttu: tahsilli. kısa bir celse bağışlar. aile ve hatta uzak akraba çevresinde. Benmerkezcilik bu şekilde her insanın dünyayı. Hem kaba. Üstelik. Bloch sabah kakaosunu içerken daha yeni açtığı gazetede bir makalenin altında Bergotte imzasını gördüğü zaman acımasız bir kral olma lüksünü kendine tanır.

çünkü M. Bu yüzden. kasketini ters takıp ceketini iyice sıkarak kendisine yabancı bir subay havası verdiğini zanneden bir tanesi. Öldükleri zaman. Bloch. M." dedi M. açık bir fayton kiralar ve Boulogne Ormanı'nda. bu kulübün. Bir araba sahibi olacak kadar ileri gitmeyen M. arkadaşlarının gözünde bir şahsiyet sayılmaz mı?) Aradaki benzerlik son derece belirsizdi. Bloch. Bloch. akraba çevresinde kendisine sözümona bir üstünlük kazandırmaya yetiyordu. SaintLoup. "Bloch mu? Hangisi? Aumale Dükü mü?" denirdi. "Aumale Dükü'nün ikizi" diye anılırdı. bazı günler Şirket'ten iki atlı. SaintLoup'yla bana. bugün olsa Bergotte'un kabul edilmeyeceğini söylemişti. "Prens Murat mı? Hangisi? Napoli Kraliçesi mi?" der gibi. oldukça kapalı bir kulüp olsa gerekti. söz konusu kulübün Royale Sokağı Kulübü olup olmadığını sordu. iki parmağı çenesinin altında. Bergotte'u niye selamlamadığını Bergotte'un gayet iyi bildiğini. Saint-Loup. bu yüzden onu tiyatroda veya kulüpte görünce hemen gözlerini kaçırdığını söyledi. Bu ve birtakım başka ufak göstergeler. (Komiler muhitinde de. Öte yandan. iki parmağı şakağında. "Hayır. ama adeta bir unvan gibiydi.ileri sürülerek. SaintLoup'nun ailesi tarafından "alçaltıcı" bulunan bu kulübe bazı Yahudilerin kabul edildiğini biliyordu. kendisini tanımayan insanlar bu yüzden yapmacık bulsa da. Bloch. ailede herkes Salomon Amca'nın şıklıkta Gramont-Caderousse'a taş çıkardığına kaniydi. kaykılmış vaziyette gezinirdi. eskiden babasının başkanlık yapmış olduğu Jockey Kulübü olamayacağını düşünüp kızardı. . bir bulvar restoranında gazetenin yazı işleri müdürüyle aynı masayı paylaştığı için Le Radical gazetesinin sosyete sütununda "Parislilerin yakından tanıdığı bir sima" diye tanımlanan insanlardandı. "karşısındakini azımsama" korkusu içinde.

"Ya!" dedi kız kardeşi ciddiyetle.karısının amcasına sert bir bakış fırlattı. ama çok daha hoş bir kulüp. büyük maliyecinin kartvizitlerini yanında taşır." dedi Bloch. baba Bloch bunu. Schlemihl gibi bir tip. aile arasında kullanımı M. "Bergotte yeteneklidir." diye ifade ederdi. Saint-Loup'nun gözünde bu maliyecinin kendi gözündeki gibi bir itibarı olmadığını hiç bilmiyordu. küçümser bir tavırla. "Bütün yazarlar . en küçükleri. yarı-Yahudi lehçenin bir parçasıydı. M. Bu yüzden . babasına şerefli bir yalan uydurma fırsatı tanımaktaydı. Ganaches Kulübü. Bloch'un çok hoşuna giden ama yabancıların yanında kullanılmasını bayağı ve yersiz bulduğu yarı-Alman. Baba Bloch. yanında çalışanlardan biri üyeydi. Villiers ve Catulle gibi tiplerden mi?" "Kendisiyle birçok genel provada karşılaştım. "Kulübe uğrayıp Sir Rufus'ten referans alacağım. Ama patronuyla arası çok iyi olduğundan. Gerçekte Ganaches Kulübü'ne Sir Rufus Israel değil. Bloch Sir Rufus'ün yöneticisi olduğu bir hatta seyahat edeceği zaman kendisine bir kart verirdi." dedi M. dünyanın en ciddi ifadesiyle ağabeyine sordu (yetenekli insanları tanımlamak için ağabeyinin kullandığı ifadelerden başkası bulunmadığını zannediyordu): "Bu Bergotte sahiden olağanüstü bir tip mi? Büyük herifler kategorisinden. Bergotte'la daha çok ilgilendiler. bu koşullarda hoşgörülebileceğini söylemek ister gibi. ama Schlemihl sıfatı. Kartvizit kendisine kondüktörlerin gözünü kamaştırma imkânı verirdi. gururlu ve utanmış gibi bir tavırla. Bloch kız kardeşler. Gösterişin hiç hoş karşılanmadığı bir kulüptür." Chamisso'nun masalına bu şekilde bir atıf yapılmasının bir zararı yoktu. "Sakar bir adam.umursamaz. "küçük." "Başkanı Sir Rufus Israël değil mi?" diye sordu genç Bloch. Nissim Bernard. Ganaches konusunu bir yana bırakıp Bergotte'a dönmek için.

"Hatta duyduğuma göre Akademi'ye başvuracakmış. O zaman M." dedi." "Zaten Akademi bir salondur. Bloch'lar kendi aralarında hizmetkârlarından söz ederken bu adı kullanırlar ve daima neşelenirlerdi. amcanın "Meşoret’ler" . Ama bu ikinci memnuniyet sebebi. fazlasıyla uyumsuzdu. Akademi'yi oğlu ve kızları gibi küçümsemiyordu görünüşe bakılırsa. Horsabad'ın insan başlı bir boğasının kanatlarını germişti üzerine. ama Darius'un sarayından getirilip Mme Dieulafoy tarafından parçaları birleştirilmiş gibi görünen çehresiyle. Bloch'ta "efendi" ve "Yahudi" seçkinciliğini coştururdu. "Hadi canım! Yeterli bilgisi yok. çünkü hem Hıristiyanların. belki bu günah keçisinin savunmasız saflığı kendisini kışkırttığı için. Bergotte'un itibarıysa sıfırdır. Meşoret. neyse ki bu Susa figürünü bir doğu ismiyle taçlandırmak isteyen bir meraklı tarafından seçilen Nissim adı. belki de villanın kirasını M. M. bir tek "Meşoret’lerin yanında" kelimeleri seçilebildi." dedi Mme Bloch'un. M. Anlaşılmaz bir cümle mırıldandı. lehtar sıfatıyla bağımsızlığını koruduğunu ve özellikle de parababasından kalacak mirası pohpohlayarak garantiye almak gibi bir niyeti olmadığını göstermek istediği için:32 32 M. Oğlu çatalını havaya kaldırıp gözlerini şeytanca bir alayla kısarak. Nissim Bernard'da ve M. Bernard soyadı belki kendi başına büyükbabamın teşhis yeteneğini harekete geçirebilirdi. Bernard. Kutsal Kitap'ta Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelir. Bloch durmadan karısının amcasına hakaret ediyordu." diye cevap verdi baba Bloch. tatlı bir adamdı. zararsız. misafirlerin yanında hoşnutsuzluk sebebi oluyordu." dedi. özellikle uşağın yanında kendisine bu kadar kaba davranıldığı için kırılmıştı. hem de hizmetkârların anlamayacağından emin olmak. mirasına konulacağı umulan amcası.yeteneklidir. Nissim Bernard ödediğinden. Bloch. "O çapta bir adam değil.

yani göz aşinalığı olduğunu sandım. . Ondan sonra zavallı amcayı azarlamak için hiçbir fırsatı kaçırmadı. Bloch'un babasının Bergotte'u tanıdığı gibi tanıdığını. Bloch kız kardeşler ise gülmekten patlıyorlardı." diye haykırdı M." dedi M. büyükamcasına çok benziyordu. Ben "tanırdım" derken. M. Arkadaşım. ilk yaltaklanan siz olurdunuz. Bu sıfatın uydurma olduğunun bir gün öğrenileceğinden ne kadar dediğini duyunca. Bloch. Bloch'un asla yapmayacağı bir şey daha yapar. Nissim Bernard Saint-Loup'ya. Bergotte'un kendisi burada olsa. amcanın yakarısından etkilenmek şöyle dursun. baba Bloch'un da yapabileceği bir şey yapar. Nissim Bernard seyahat ederken. Ne var ki amca. Mesela M."Tabii. hüzünlü bir ifadeyle Kral Sargon'un kıvırcık sakalını tabağına eğmişti. arkadaşlarından biri yosmalık mesleğine değindiğinde veya nahoş bir kelime kullandığında sinirlenmesi gibi. Nissim Bernard'da aralıksız yalan söyleme alışkanlığını doğurmuştu. M. özel uşağına bütün gazetelerini yemek salonuna getirmesini emrederdi. M." Bu arada Bloch kıpkırmızı olmuştu. kıvırttığı ve boyattığı sakalını uzattığından beri. herkes bir aradayken. öğle yemeğinin ortasında. otelde arkadaşlık kurduğu insanlara senatör olduğunu söylerdi. tıpkı evine saygın insanlarla birlikte kendi arkadaşlarını da davet eden bir yosmanın. Nissim Bernard ise. Ama sonra ekledi: "Babanız yakın dostumdu. Bu yüzden M. doğulu yanını fazlasıyla açık ettiğini düşünüyordu. "Yani siz Marsantes Markisi'nin oğlu musunuz? Ben kendisini çok yakından tanırdım. babasının müthiş canı sıkılmış gibiydi. gözü döndü. söylenecek dangalakça bir söz varsa siz katiyen kaçırmazsınız. Bloch. otelde. tamamen kendini kaybetti. yanında özel uşağıyla seyahat ettiğini herkes görsün diye. Baba Bloch ve çocuklarında gemlenmiş olan gösteriş merakı.

oğlu da. Nissim Bernard. sebebini hiç öğrenemedik. Sardou vardı." M. Racine." diye listeyi tamamladı. "Şu işe bakın!" diye haykırdı M. Bloch her zamanki anekdotlar dizisine. Corneille. "Kümes hayvanlarını tanrılara kurban olarak sunan rahibin bol kırmızı şarapla suladığı. M. Bloch. Augier. Arkadaşımız Bloch." diye ekledi. "Ey tunç miğferli Saint-Loup!" dedi Bloch. Bununla birlikte. bunun üzerine daha da çok ilgilendi. insanların en yalancısı olduğunu söylerdi.emin olsa da. Kalbi kırılan M. M. "Arkadaşımın oğluyla yemek yiyeceğim aklımdan bile geçmezdi! Paris'teki evimde babanızın bir fotoğrafı. "İthaka'lı Odysseus'tan bile daha yalancıdır." diye alayla devam etti baba Bloch. Nissim Bernard. Nice'te benim evimdeki bir akşam yemeğini hatırlıyorum da. Kalidasa. Bloch genellikle önemli bir arkadaş onuruna Sir Rufus Israel'le ilgili anekdotlarından ve diğer seçkin hikâyelerinden en esaslılarını ortaya attıktan sonra. "Siz ona bakmayın. oğlunun doçentlik sınavına kabul edilmesi gibi gerçekten önemli bir vesile olduğunda. yalancıların psikolojisini çok merak eden Saint-Loup. bir sürü mektubu vardır.. çok şakacıdır. Labiche.. "Plautus. aniden konuşmasını kesti ve çileciler gibi büyük bir zevkten kendini mahrum edip yemeğin sonuna kadar sessizliğini korudu. Menandros." dedi Saint-Loup'ya alçak sesle." "Molière. oysa Athena onun. pırıl pırıl bir adamdı. Büyüleyici. Bana hep 'amcacığım' derdi. butlan yağla ağırlaşmış şu ördekten biraz daha alın. o anda kendine bu sıfatı verme ihtiyacına karşı koyamazdı. daha ziyade kendi dostlarına . oğlunu fazlasıyla duygulandırdığını hisseder ve "veletle yüz göz olmamak için" çekilirdi. amcanın yalanlarından ve başına açtığı dertlerden çok zarar görüyordu.

Bu yüzden. ka. Coquelin memnuniyetsizliğini bildirdi. ön koltuklar daha iyiydi. M. durumun fark edilmeyeceğine inanıyordu. eski sayıları evin her yanını dolduran ve niteliği konusunda bizi aydınlatacak kesin bir bilgi vermediği "parlamentodaki . Bloch kızararak çerçevesi yüzünden imzayı kestirdiği cevabını verdi. bir opéra-comique trupunun o gece Casino'da vereceği temsile üç bilet aldırdığını kayıtsız bir tavırla haber verdi. Oğlunun "derin kraterleri andıran testiler" adıyla şereflendirdiği yassı kadehlere dudaklarımızı değdirmemize izin verdikten sonra. Saint-Loup safça resmin imzalı olup olmadığını sordu. (bütün locaların boş olduğu) tiyatroda da. Loca bileti alınamadığına hayıflanıyordu. Bütün localar doluydu. şampanya adı altında bize bir sürahi içinde yerel köpüklü şarap ikram etti.balıksa. mucizevi bir şekilde. kulaklarına kadar kızardılar: M. sofrada da. genç Bloch'un. Bloch çok sevdiği için Balbec'e gelirken yanında getirdiği bir tabloyu bize hayranlıkla seyrettirdi.) Ne var ki.sakladığı. Coquelin'e danışmadı! M. Bir Rubens tablosu olduğunu söyledi. babanın kusuru da cimrilikti. zaten satmayı düşünmediği için imza önemli değildi. Sonra. Ne var ki. M. yarı fiyatına parter biletleri aldırmıştı. Bloch şampanya getirilmesini emretti ve bizi "sevindirmek" için. Bloch gerici geçinir. baba Bloch'un. oğlunun iki eski okul arkadaşına karşı lütufkârlığını sonuna kadar götürmesi. kusurunun ilahi müdahalesi sayesinde. M." (M. Bloch kız kardeşleri ve ağabeylerini o kadar etkiledi ki. tiyatrocuları küçümserdi. ön koltuk adı altında da. Zaten kendisi çok denemişti. oğlunun kusuru. başkalarının görmediğini zannettiği kusuru. genç Bloch'un arkadaşlarına hitaben söylediğinde oğlunu müthiş gururlandıran şu alaylı yorumu da eklerdi: "Hükümet bağışlanamayacak bir hata yaptı.

bol balıklı denizi ele geçirmek için kıyasıya mücadele halindeler. de Charlus olduğunu hemen anlayarak ürperdim). "Aklıma gelmişken. aslında ciddiye alınmayacak bir şeydir çünkü." dedi. netice itibarıyla muazzam etkileyici olan ve ilk andaki gülme krizi geçtikten sonra müthiş tarzıyla dikkati çeken dayınızın aristokrat yanını öne çıkaracağım. bu sefer bana dönerek. dahiyane şeyler yazacağımdan eminim. geçen sabah sahilde gezinirken yanınızda gördüğüm o koyu renk takımlı müthiş kukla kimdi?" diye sordu. Fakat. o kadar mükemmel değilmiş demek ki. Aslında kendisiyle tanışmayı çok isterdim. bu tip adamlarla ilgili son derece isabetli. son derece şık bir adam. eşsiz. temsilden sonra hiç oyalanmasak da. Dayınız ilk görüşte insanı kahkahaya boğan bir örnek." diye yapıştırdı Saint-Loup öfkeyle. Ne yazık ki Bloch için gaflar hiç de kaçınılması gereken şeyler değildi. Gülmekten kırılıyordu: "Tebrik ederim doğrusu. "Dayım. "Buna üzüldüm işte. beni epey güldüren bu suratın karikatür yanı üzerinde durmayacağım. "Zephyros'la Boreas. bir tanrı. benim için kesinlikle çok faydalı olacak bu bilgiyi senden . çok zeki bir adamdır. "benim çok başka bir konuda sana sormak istediğim bir şey var. gül parmaklı Eos'un ilk ışıklarından önce dönemeyiz." Dışarı çıktığımızda Saint-Loup'ya. tahmin etmeliydim. her görüştüğümüzde. gayet soylu bir bunak suratına sahip üstelik." "Kesinlikle yanılıyorsunuz.Loup incinmiş bir tonda. cümlelerin plastik güzelliğine tutkun bir sanatçı için. ben. (ben Bloch'un bu alaylı tonda bahsettiği kişinin M. Yalnız ben. Saint." dedi Bloch. Olympos'un mutlu sakin lerinden biri.konumu" yüzünden okumak zorunda olduğunu söylediği Resmî Gazete'ye gömülmek üzere bizi aceleyle başmdan savdı. "Ben yanıma bir atkı alacağım." dedi. kusura bakmayın ama.

"Ben de. nasıl oluyor da adını bilmiyordu? O kadar şaşırdım ki bir süre cevap veremedim. daha sonra Bloch'un bakanlığa girip girmediğini öğrenmek aklıma gelmemişti. "senden adresini öğrenmeyi.almayı unutturuyor bana. Françoise tesadüfen onu daha önce hiç görmemişti." Bu akşam yemeğinden sonra Bloch'u görmeye gittim. ama ben dışarıdaydım. haftada birkaç kez evine gidip tanrıların çok değer verdiği Eros'un hazlarını tatmayı umuyordum. o da bana iade ziyaretinde bulundu." dedi. beni görmeye geldiğiydi. "Ne olursa olsun. "onunla canın pek sıkılmamıştır herhalde. hayatımın en güzel dakikalarını geçirdim. ısrar etmeyeceğim." Suskunluğum Bloch'un hoşuna gitmemiş olacaktı. ne var ki Bloch Combray'ye geldiği halde." dedi. Ben nasılsa onu bulurum bir akşam. Kendisine birkaç gün önce trende rastlamıştım. tekrar görüşmek üzere anlaşacaktık ki. üstelik de gayet incelikli bir şekilde kendini bana veren bir fahişe konusunda ketumluk taslıyorsun. benim tanıdığım "beyefendiler" den birinin. bana başka bir isim söylemiş ve arkadaşımdan bir bakanlıkta özel kalem görevlisi diye söz etmişti. Peki ama. Françoise fark etmiş kendisini. Acclimatation Parkı'nda sana rastladığımda. ama madem sen Paris'le Point-du Jour arasında arka arkaya üç kere. tanıdığı birisi. Bu yüzden de tek bildiği. sıradan giyimliydi ve . sondan bir önceki istasyonda trene binme münasebetsizliğinde bulundu. Bloch'un adını hatırlamadığını biliyordum. tebriklerimi sunarım. gözüme yabancı gelmeyen bir bey ve uzun saçlı bir genç kızla birlikte yanında gördüğüm o dilber kimdi?" Mme Swann'ın. beni sorarken. "ne amaçla" geldiğini bilmiyordu. Mme Swann'ın bana o sırada söylediğine göre kendisine takdim edilmiş olan Bloch. Bendenizden lütuflarını esirgemedi.

diyelim ki Portekiz kraliçesinden söz ederken. Hiç göstermiyor. bayıldığı Saint-Loup konusunda başka türden ve daha kısa süreli bir hayal kırıklığı yaşadı: Saint Loup'nun cumhuriyetçi olduğunu öğrendi. Bloch?!" diye haykırdı. halk arasında saygıların en büyüğü olan bir teklifsizlikle. Françoise'ın kimi toplumsal kavramlarının benim için daima anlaşılmaz kalacağını pekala biliyordum. kralcıydı. buna rağmen. etkilenmiş bir tonda tekrarlayıp duruyordu: "Nasıl yani." Kısa bir süre sonra. tarihî bir kahramanın. Ama bundan da önemlisi. Bloch olduğunu söylediğim anda. birtakım kelimeleri. bu mu M.Françoise'da pek olumlu bir izlenim bırakmamıştı. Bloch isminin Françoise için ne gibi bir azamet ifade edebileceğini (boş yere) düşünmekten kendini alamadım. başkalarıyla karıştırması. bir kere karıştırdı mı. Françoise öyle büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşadı ki. O gördüğü delikanlının M. "Nasıl yani. sanki bu kadar nüfuzlu bir insanın. gelecekteki evrensel şüpheciliğin tohumlarının fark edildiği. "Philippe'in kız kardeşi Amélie" dediği halde. hep öyle sanmasıydı. Françoise. şanının düzeyine ulaşamadığını gören biri gibi. isimleri." Bana bu yüzden hınç besliyordu adeta. bu mu M. bir büyüğün karşısında bulunduğumuzu derhal ortaya koyacak bir görünüme sahip olması gerekirmiş gibi. üstelik böy le durumlarda kendi kendime soru sormaktan çoktan vazgeçtiğim halde. sanki ben ona Bloch'u methetmişim gibi. Bloch. M. Bloch'sa M. Bloch?! Doğrusu hiç belli olmuyor. bir markinin. kendisini büyülemiş olan bir markinin cumhuriyetçi . siz de ondan aşağı kalmadığınızı söyleyebilirsiniz beyefendi. birkaç adım geri gitti. iyi yüreklilikle ekledi: "Doğrusunu isterseniz. bunların kaynağı kısmen. Bununla birlikte. yıldırımla vurulmuşa dönmüştü.

o da bana hararetle teşekkür etmiş. aydınlık. gerçek dost olabiliyordu. onun gözünde markiyi gerçekdışı kılıyordu." diyordu. örneğin bende var olan.olması. aşk gibi bencilce bir duyguda tam tatmin bulamayan bu yüce ahlaki saflığı. Arabacısına biraz fazla sert davrandığı yollu eleştirilerime şöyle cevap vermişti: "Canım niye rol yapıp kibarca konuşayım? İkimiz eşit değil miyiz? Amcalarım. Saint-Loup'dan bahsederken. çünkü Françoise düşünmüş ve Saint-Loup Markisi olduğuna göre cumhuriyetçi olamayacağına. O günden itibaren Saint. kuzenlerim kadar yakın . sonra da. onu yine ilk günkü kadar takdir ettiğini ve artık affetmiş olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. o. Oysa Saint-Loup mutlak derecede samimiydi ve çıkar gütmekten uzaktı. Françoise'a bakılırsa. benim tam tersime. onu asıl arabacısına kızdığı zaman görmek lazımdı. bir yandan. Öyle bir kızgınlık sergiliyordu ki. sanki kendisine onun altın sandığı bir kutu hediye etmiştim. Françoise'ın Saint-Loup konusunda bir başka büyük yanılgısı da. ruhsal besinini kendi dışında bulamama imkânsızlığıyla da karşılaşmadığından. sevecen gülümsemesi. Saint-Loup. onun sanki halkı küçümsemezmiş gibi görünüp aslında küçümsediği zannıydı. eşitlik duygusunun işaretiydi. "Riyakârın teki. Robert'in gerçekten de kaba denebilecek bir tavırla arabacısını azarladığı olmuştu.Loup'ya karşı soğukluğu da. ama kısa bir süre sonra tekrar kazandı. Françoise'ın gözündeki bütün itibarını o anda kaybetti. kendi çıkarı uğruna cumhuriyetçiymiş gibi yaptığına karar vermişti. başımızdaki hükümetten bu sayede çok yarar sağlayacağı için. bir kuyumcudan kutunun kaplama olduğunu öğrenmişti. bana karşı kızgınlığı da sona erdi. bu onda sınıflar arası fark değil.

her konuda. bütün yakın akrabalarının. metresleri olduğunu. özel bir dikkat göstermem gerektiğini düşünüyorsunuz galiba! Aristokratlar gibi konuşuyorsunuz. bütün benzerleri gibi. SaintGermain muhitinin uçarı erkeklerinden birçoğu. o da aristokrasiydi." diye de eklemişti. bir sosyete adamı gibi düşünmeye devam ediyorlardı. Robert'in metresinden söz ederken acımasız oluyorlardı. taraflı baktığı bir sınıf varsa. kötücül zihniyeti yarattığını. Bu yüzden de. Gerçekten de önyargılı. Sosyete gençlerinin çoğu için genellikle gerçek hocanın. Saint-Loup sosyetede pek az görülürdü. onda bu karalayıcı. Saint-Loup için çok zararlı olduğunu. onu "baştan çıkardığını". Ama ötekiler birer sosyete adamı olarak eğleniyor. bu çevrede takındığı küçümseyici veya düşmanca tutum." deniyordu." Yüksek sosyeteye girip çıkan insanlarla ilgili bir önyargısı olduğundan." Bu tür bir falsosu olan tek kişi Robert değildi elbette.değil mi bana? Sanki ben ondan üs. "ama bu öyle değil! Onu affedemeyiz! Sevdiğimiz birisine çok fazla kötülük etti. bu ilişkiyi suçluyor. Aslında uzaktan akrabamdır. halktan birinin üstünlüğüne inanması da o kadar kolaydı. "Fahişeler de herkes gibi mesleğini yapar. sonunda tamamen "düşeceğini" düşünüyorlardı. sosyeteden birinin üstünlüğüne inanması ne kadar zorsa. Robert'i ise ailesi "hırçınlaşmış" buluyordu. Teyzesiyle birlikteyken rastladığımız Lüksemburg Prensesi'nden kendisine söz ettiğimde. o kadar ki.tünmüşüm gibi. küçümsemeyle. dostluklarında kaba. sert ve zevksiz . "tiyatrocu" bir kadınla ilişkisi yüzünden duydukları üzüntüyü daha da artırıyordu. dedi ki: "Cahilin tekidir. siyaset konusunda. onlar olmasa zihinlerinin gelişmeyeceğini.

ileride başka kadınlar bu rahatsızlıkları hissettiğinde bile üzülecektir. gençlerin incelmiş bir kültürle tanışıp çıkara dayalı olmayan dostlukların değerini öğrenebilecekleri tek ahlak okulu olduğunu ailesi anlamıyordu. bu rahatsızlıkların oluşturduğu gizli dünyanın gerçekliğine inanmayı. metresi kendisine öğretmiştir. daha ince. artık onlara üzülmek için yaşamış olması gerekmez. günümüzde gerçek şövalyeler arasına girmişlerdir). Saint-Loup gibi. belki metresinin ihtiyacı olur diye cebinde sakinleştirici ilaç taşımayı. garsona sertçe. Ama sevdiği kadının acı çek mesine dayanamaz. ister genç bir işçi (örneğin elektrikçiler. Âşığı da.hayvanlara karşı merhametli olmayı öğretmişti. birlikte bir kabareye yemeğe gittiklerinde. onun saygı duyduğu. daha aylak olan kadın. köpeğini. Metresi. kapıları sessizce kapatmasını. metresine büyük hayranlık ve saygı beslediği için.kalacaklarını. açıklaması olmayan rahatsızlıkları vardır. bu tür ilişkilerin. cinsiyeti sebebiyle zayıftır. bir metresi olan soylu genç. masanın üzerine nemli sünger değdirmemesini tembihlemeyi alışkanlık edinir. hatta yakın akrabası olan bir kadında olsa. hayran olduğu şeylere de aynı duygularla yaklaşır ve genç erkeğin değerler hiyerarşisi değişir. birtakım inceliklere meraklıdır. aynı rahatsızlıklar bir erkekte. mevkiden daha fazla değer verdiği birtakım duygu ve sanat güzelliklerine saygı gösterir. Ayaktakımı arasında bile (ki kabalık konusunda çoğunlukla yüksek sosyeteye benzer) daha duyarlı. Kadın. sinirsel. Saint-Loup'ya . anlamasa bile erkeğin en arzulanır bulduğu paradan. gürbüz delikanlı güler geçer. çünkü kendisinin hiç yaşamadığı bu rahatsızlıklardan metresini korumak ister. kendisi hayvanları çok sever.ortaçağda Hıristiyan âleminin ilk keşişleri gibi . ciddiyetle. ister Saint-Loup gibi genç bir kulüp erkeği olsun. kanaryaları - .

hatta belki Saint-Loup. ilişkilerine damgasını vuracak olan kabalığın yerine soyluluğu ve inceliği koymayı metresi ona öğretmişti. buna rağmen benim bulunduğum bir arabanın camını kapatır. papağanlarını yanma almadan hiçbir yere gitmezdi. havailiğini tedavi etmişti. tiyatro oyuncusu olan veya olduğunu iddia eden metresi . kendisi olmasa âşığının belki yanlış anlayacağı veya şakaya alacağı kimi duyarlılıklara daha çok değer verdiğinden. metresi sayesinde daha küçük bir yer kaplıyordu. Metresi. erkeklerde bulunan.nı. onu üzen şeyleri fark etmeye zorlamayı bilirdi. SaintLoup onlara anaç bir ilgi gösterir. bir sosyete davetine katılma zorunluluğunu angarya kabul etmeyi kendisine öğreterek. baş başa kalır. beni hiç görmemişti. mektuplarında henüz benden bahsetmemişti ona. giderken birçok kişiyle vedalaşması gerekiyorsa ne yapar eder onlardan biraz erken ayrılıp en son benimle. başkalarından farklı davranırdı. hayatına ciddiyet. basit bir salon erkeği olsa. buna karşılık. bütün bunlara dikkat etmeye başladı. . Saint-Loup da kısa zamanda metresinin ikaz etmesine gerek kalmadan. beni rahatsız eden çiçekleri yanımdan uzaklaştırır. metresi Balbec'te değildi. kadınlık içgüdüsüyle. Saint-Loup'nun arkadaşları arasında hangisinin onu gerçekten sevdiğini öteden beri hemen anlardı. Öte yandan. Genç âşığın hayatında sosyete ilişkileri. bana. dostluklarını yönetecek olan gurur veya çıkarın. Saint-Loup'yu bu arkadaşına minnet beslemeye ve minnetini göstermeye. onlarla benim aramda belirgin bir ayrım yapar.sosyete kadınlarını sıkıcı bulmayı. hayvanlara iyi davranmayan insanları aşağılardı. Saint-Loup'nun snop olmasını önlemiş. Metresi onun gözlerini görünmez olana açmış.zeki olup olmadığını bilmiyorum . arkadaşının hoşuna giden.

bana pek mümkün gibi görünmüyordu. Saint-Loup ise. âşığının en önemsiz sözlerinde. Ama aynı arkadaşları yaratmış olduğu umutları böylesine uygunsuz bir ilişkiyle söndürdüğüne. Robert'i düşman bellemişti. o da onların sözlerini. O da tiyatrocu arkadaşları gibi. ona işkence ediyordu. açıkça ifade ediyordu. Saint-Loup metresi için öyle fedakârlıklar yapıyordu ki. zorla bulaştırmışçasına bir nefretti bu. bu arada da şerefini ayaklar altına alıyor. ama bütün bunları gözden kaçıran ailesi. onunla yaşayarak sanattaki geleceğini mahvettiğine kendisini ikna ettiklerinde. olağanüstü güzel olmadığı takdirde (Saint-Loup metresinin fotoğrafını bana . metresinden sağlayabileceği bütün yararı sağlamış olduğunu kabul etmek gerekir. Saint-Loup'yla mümkün olduğunca az görüşüyor. Saint-Loup'ya beslediği küçümsemeye bir de nefret eklendi. sakınmasızlıkla. kesin bir ayrılık. kendisiyle Saint-Loup arasında aşılması mümkün olmayan bir uçurum olduğunu çekinmeden.kalbine incelik katmıştı." Robert'in. bütün iddialarına rağmen doğuştan düşüncenin düşmanıydı. Günün birinde âşığını aptal ve gülünç bulmaya başlayıvermişti. Bu görüş kendisine çok derin geliyor. âşığının sonunda onu da etkileyeceğine. Robert'in ölümüne sebep olacak. öyle olduğunu söylemişlerdi kendisine. ama kesin bir ayrılığı da geciktiriyordu. en küçük hareketlerinde bunu doğrulayacak kanıtlar arıyordu. sanki Saint-Loup ölümcül bir hastalığı kendisine kasten. insanın hiç bilmediği fikirleri veya âdetleri dışarıdan kabul edip benimsediği zaman sergilediği tutkuyla. kendisi bir entelektüeldi. çünkü ayrı dünyaların insanlarıydılar. durmadan tekrarlıyordu. artık metresi onun için aralıksız bir ıstırap kaynağıydı. çünkü kimi genç yazar ve oyuncu arkadaşları. gözyaşları içinde tekrarlayıp duruyordu: "O sürtük.

ayrıca fotoğraflarda iyi çıkmıyor. haksız sitemlerinde de.ya da mutsuzluğunu ." demişti). metresinin mümkün olunca kendisinden ayrılacağı hissine de arasıra kapılıyordu. İnsan yeteneksiz olsa bile. şöhret olma takıntısının. Saint-Loup için en zalim noktasına erişmişti. kendisinde en büyük. soğukkanlılıkla "küpünü doldurmuş" olacağı anı beklemekteydi. Saint-Loup'nun verdiği meblağlarla. Şüphesiz. öte yandan. epeyce kısa bir süre yeterli olurdu herhalde. küçük bir yosma için dahi. çünkü metresi varlığına tahammül edemediği için Saint-Loup'ya Paris'te kalmayı yasaklamış. metresinin kafasında olup bitenleri pek anlamamakla birlikte. bu yüzden de. hiçbir eksiği olmasın diye muaz zam bir borç almıştı. bir gece. kadın gerçekten onu terk etmeyi düşünüyorsa. yanlış bir fikir verirler size. kendisi için aynı fedakârlıklarda bulunacak ikinci bir erkek bulması zor görünüyordu. iznini Balbec'te. garnizonunun yakınında . "Bir kere afet denilemez.göstermekten kaçınmış. İlişkilerinin bu acıklı dönemi. para kazanmanın zevkinden daha belirleyici güdüler olabilecekleri (aslında Saint-Loup'nun metresi için bu geçerli olmayabilirdi) benim hiç aklımdan geçmiyordu. yine de yeni arkadaşımın mutluluğunu . belki Saint-Loup'nun kendisinden daha basiretli olan aşkının korunma içgüdüsüyle harekete geçerek.uzatan ek bir süreydi. üstelik bunlar benim Kodak'ımla kendim çektiğim resimler. sadece etkisi altında olduğu insanların özel takdiri de olsa takdirin.bu dönem şu anda zirveye. ebedî aşk vaatlerinde de tam anlamıyla samimi olduğuna inanmıyor. fakat parayı metresine günü gününe veriyordu. en kör sevgiyle bir arada var olan pratik bir becerikliliği kullanarak. metresine bir servet bağışlamamakta ısrar etmişti. Saint-Loup'nun yengesinin evinde başlamıştı . Saint-Loup.

Meşhur bir dük. Ertesi gün. cahil aşiftelerin. hiçbir zaman da olmayacak. kimi kelimelerin tuhaflığı ve sık sık tekrarı. maruz kaldığı eleştiriler konusunda kendisinden başka kimseyi suçlayamayacağını açıkça söylemişti ev sahibesine. vaktiyle avangard bir tiyatroda oynadığı sembolist bir oyundan parçalar sunacaktı. Sosyete sadece salaklardan oluşmuyor." Sanatçıya gelince. neyse. oyuna olan hayranlığını Saint-Loup'ya da benimsetmişti. tiradın tekdüzeliği. elinde iri bir zambak. birtakım şeyleri de yutmamız mümkün değil canım. Küçük hanım belli ki Paris'i şaşırtacağını sanmış. Saint-Loup yengesini ikna etmişti. hödüklerin karşısına çıkardın! Biliyor musun ki oradaki erkeklerden bana kaş göz . Ne var ki. "Olmaz ki! Böyle bir şaklabanlık çıkarılır mı bizim karşımıza?! Kadının yeteneği olsa. sonra dayanamayarak koyuluveren kahkahalara dönüştürmüş. İnsaf! Paris zannedildiği kadar aptal değildir. kulüp erkeklerinden ve düşeslerden oluşan topluluk tarafından tebessümlerle karşılanmış. böylesine gülünç bir sanatçıya evinde gösteri yapma izni verdiği için. üzerinde "Ancilla Domini"den kopya edilmiş olan ve gerçek bir "sanat keşfi" olduğu konusunda Robert'i ikna ettiği bir kostümle davetlilerin karşısına çıktığında. metresi o gece çok sayıda davetlinin karşısında. bu gülümsemeleri önce bastırılan. metresi. Saint-Loup'nun yengesi. istisnasız herkes tarafından kınanmıştı. kızcağız gösterisine devam edememişti. Ama Paris'i şaşırtmak bu kadar kolay değildir. ama yok.geçirmeye zorlamıştı -. dışarı çıkarken Saint-Loup'ya şunları söylemişti: "Beni kazkafalıların.

vefalı. ondan ayrılsın diye ikna etmeye çalışmış olan vefalı bazı akrabaları (metresi bu girişimlerinin.du. yüzünden ıstırap ve nefret fışkırıyor. onun hem Paris'e gitmesine engel olup hem de uzaktan kavga çıkarmanın yolunu bulduğu günler. yoksulluk yüzünden. şimdiki gibi metresinden uzakta olduğunda. yokluğundan yararlanıp tekrar hamle yaptıklarını. bu akrabaların veya başkalarının." Robert'in yüksek sosyete insanlarına karşı sevgisizliği. bu sözlerle derin ve sancılı bir nefrete dönüşmüştü." Zamanının büyük bölümünü metresine mektup ve telgraflar göndererek geçiriyordu. kendi aşklarından kaynaklandığını söylüyordu Robert'e).bert bu akrabalarıyla görüşmeyi derhal kesmekle birlikte. randevu evlerine götürmeye çalışan zevk düşkünlerinden söz ederken. Dostlarına ihanet eden. Saint-Loup da. Robert'in allak bullak yüzünden durumu anlıyordum. yine de bir açıklamaya ihtiyaç duyuyor ve şöyle yazıyordu: "Ne yaptımsa . söylemediğine göre belki kendi de bilmediğini. Metresinin. "Onları öldürsem. kadınları baştan çıkarmaya. köpek hiç değilse sevimli.etmeyen bir tanesi bile yoktu? Yüz vermediğim için intikam almak istediler. aslında kendisinden bıkmış olduğunu düşünüyor. Saint-Loup'nun metresini. Giyotini asıl bu adamlar hak ediyor. Metresi şikâyetini hiçbir zaman belirtmediğinden. sadık bir hayvandır. en az hak edenlerdi: ailenin temsilci olarak görevlendirdiği. Ro. belki de reddedilmediklerini düşünüyordu. bu duyguyu en çok uyandıranlar da. zenginlerin acımasızlığı yüzünden suça yönelen zavallılar değil. bir köpeği öldürmenin yaratacağı vicdan azabını çekmem.

İşte bu yüzden. Saint-Loup âşık sabırsızlığı. . onu gözümde fazla mı yücelttim. şahsına ilişkin şeylere karşı hep zannettiğim kadar ilgisiz mi gerçekten. Saint-Loup'nun Balbec'ten ayrılmadan fotoğrafını çekmeyi kendisine teklif ettiğini söyleyince. hoşnutsuzluğumu istemeyerek artırdı. (Telgraflar Saint-Loup'yu çok daha uzun bir mesafe katetmek zorunda bırakıyordu. atan. Hatalarımı kabul etmeye hazırım. Saint-Loup'nun hemen her seferinde. ona çok yabancı sandığım bir şeye. Hatta iyice aşırıya kaçıp acaba büyükannem konusunda yanılıyor muydum. postaneden kaşları çatılmış.) Bloch'lardaki akşam yemeğinden birkaç gün sonra. hatalı davrandığı konusunda ikna olmasına yol açıyordu. bu iş için en güzel kıyafetini giymiş olduğunu ve değişik saç modelleri arasında seçim yapamadığını gördüğümde. cevaplar da zaten bir anlam taşımıyordu. Ama metresi cevaplarını sürekli geciktiriyor. koca otelde mektuplarını kendi gidip alan. çoğunlukla da eli boş döndüğünü görüyordum. Fotoğraf çekimi projesinin ve bilhassa büyükannemin bundan duyduğu açıkça görülen mutluluğun bende yarattığı memnuniyetsizliği maalesef dışarıya yansıttım. büyükannemden hiç beklemediğim bu çocukluk beni biraz sinirlendirdi. bir tek o ve Françoise'dı. Françoise da fark etti ve bana onaylarmış gibi görünmek istemediğim duygusal ve acıklı bir nutuk çekerek." Hissettiği keder.söyle. büyükannem neşe içinde. Françoise ise hizmetkârlara güvensizliği sebebiyle yapıyordu bunu. yani süse meraklı mı yoksa gibi sorular sormaya başladım kendi kendime.

aslında sevdiklerimize vermeyi çok istediğimiz mutluluğun değerli bir biçimi olan şey. Öğleden sonra. her konuda örnek aldığım annemin ve büyükannemin aynı şeyi sık sık yaptıklarını hatırlattım kendi kendime. kırıcı söz söyleyerek zekâ ve güç gösterisinde bulunduğumu sandım. Ben vazgeçmesini istemedim. büyükannemin o hafta benden adeta kaçmış olması. gündüzleri de. oysa o ifade beni mutlu etmeliydi. bana bayağı. dışarıda olduğunu söylüyorlardı. Ama keyifsiz olduğumu fark eden büyükannem. bırakın çektirsin beyefendi. Keyifsizliğimin en önemli nedeni. Françoise'la odaya kapanmış oluyordu. öyle ki. bir süre onunla yalnız görüşebilmek için otele döndüğümde. küçük bir kusurun tatsız tezahürü gibi görünüyordu. portresi çekilirse ne kadar mutlu olacak. bir an bile onunla baş başa kalamamış olmamdı."Ah beyefendi! Zavallı hanımcığım. dönüş yolunda büyükanneme kavuşup onu kucaklayabileceğim anı düşlüyor. hatta emektar Françoise'mın onun için düzelttiği şapkayı bile takacak. Geceyi Saint-Loup'yla dışarıda geçirdikten sonra da. ya da benim bölmeme izin verilmeyen uzun ve gizli toplantılarından biri için. geceleri de." Françoise'ın duygusallığıyla alay etmenin acımasızlık olmadığı konusunda kendimi ikna ettim. en çok sevdiğimiz insanlar hâlâ hayattayken sık sık başımıza geldiği gibi. ama fotoğrafının çekilmesinden duyduğu zevki kaçırmayı amaçlayan birkaç alaylı. büyükannemin muhteşem şapkasını görmek benim canımı sıktıysa da. ama gidip kendisine iyi geceler dilemem için bölmeyi üç kere hafifçe tıklatmasını nafile bekliyordum. bu poz verme seansı benim canımı sıkacaksa vazgeçebileceğini söyledi. hiçbir mahzur görmediğimi ısrarla belirttim ve süslenmesine izin verdim. hiç değilse yüzünden o mutlu ifadeyi silmeyi başardım. hiçbir .

kadın gözden kaybolduğu takdirde. öğleden sonralarını orada geçirmesi gerekiyordu. Oysa yakında öleceksem. fazlasıyla abartmak eğilimindeydim. arandığı. Saint-Loup. Bir tek gerçek çizgi -uzaktan veya arkadan görülen bir kadında seçilebilen küçücük bir çizgi. Uzaktan bana harikulade güzel görünen genç kadınların arabalardan indiğini. Sonunda yatıyor. tıpkı çocukluğumdaki gibi kalbim çarparak sessiz duvarı dinliyor ve gözyaşları içinde uykuya dalıyordum.Güzelliği gözümüzün önüne getirmemize yeter. çünkü ancak yetişebildiğimiz takdirde hatamızı anlarız. her öğleden sonra gittiği Doncieres'e o gün de gitmek zorunda kalmıştı. kalbimiz çarpar. Casino'da veya bir pastanede aşırı çekingen olduğumdan. birkaç günden beri. bazılarının da dondurmacıya girdiklerini görmüştüm. bazılarının Casino'nun dans salonuna. çünkü plajda aşırı yorgun. boş. aradığımızın o olduğuna yarı yarıya inanırız. Balbec'te olmamasına hayıflandım. görüldüğü dönemlerinden birini geçirmekteydim. en basit zevkleri bile. adımlarımızı sıklaştırırız. Her yerde güzel ve zarif kadınlar görür gibi oluyordum. sonsuza dek. hiçbir yerde kendilerine yaklaşamıyordum. büyükanneme. temelli Doncieres'e dönünceye kadarki süre boyunca da. özel bir aşktan yoksun. Gençliğin. her yerde bir âşığın tutkun olduğu kadını bulması gibi . Zaten rahatsızlıklarım giderek arttığından.Güzelliğin arzulandığı.ses gelmiyordu. hiç alışık olmadığım bir ilgisizlikle beni öylesine güvendiğim bir mutluluktan mahrum ettiği için biraz kızıyor. sırf onlara ulaşmanın zorluğu yüzünden. onu görüp tanıdığımızı düşünürüz. sunulandan ben değil bir başkası yararlanacak veya kimse .

yararlanmayacak olsa bile. gezinenlere. onların kuş zihinleri içinse son derece açık ve belirgin olan bir gezintiye çıkmış bir martı sürüsüne benziyorlardı. onlar da önlerinden geçenleri yargılayacaklardı. balo salonuna girmeye cesaret edebilirdim. kıyafetleri Balbec'teki diğer genç kızlardan ilk bakışta hemen ayrılıyordu. saplı gözlüğünün acımasız yansımalarını gönderiyordu. ama bunun için özel bir kıyafete bürünmezlerdi.amacı. şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm. Saint-Loup yanımda olsa. Adeta bir gemi güvertesindeymiş gibi (aynı anda kollarını kımıldatıp gözlerini . Grand-Hotel'in önünde durup büyükannemle buluşacağım saati beklemekten başka bir şey yapamıyordum. plajda. Bu yabancı kızlardan birinin önünde. hayatın sunabileceği en güzel genç kızların. ilerlemekte olan beş veya altı genç kız. Hanımların ve beylerin her gün mendirek turuna çıktıkları saatti. görünüşleri ve tavırlarıyla Balbec'te alışkın olduğumuz insanlardan o kadar farklıydılar ki. görmezmiş gibi davrandıkları insanlar için tamamen belirsiz. eliyle ittiği bisikleti gidiyordu. en ufak ayrıntısına kadar incelemeye kararlı olduğu bir kusurları varmışçasına. Ama tek başıma.gecikenlerin uçuşarak ötekilere yetiştiği . gerçekte nasıl olduklarını öğrenmek isterdim (aslında bu merakımın kaynağında bir sahip olma arzusu bulunduğunu fark etmiyordum). onlar arasında da spor yapanlar vardı. O sırada. mahkeme başkanının karısı müzik köşkünün önünde gururla oturmuş. tam ortasında oturduğu bu korkutucu sandalyelerden oluşan sırada birazdan eleştirmene dönüşmüş oyuncular yerlerini alacak. nereden geldikleri belli olmayan. ölçülü adımlarla . iki tanesinin ellerinde golf sopaları vardı. yakından. neredeyse mendireğin ta ucunda.

kendi bedenlerinin kusursuz esnekliğiyle.ve dolayısıyla korkusu . yüzleri kızarmadan bacaklarını kaldırmayı bilmediklerinden) ileri geri sallanarak mendireği bir uçtan bir uca arşınlayan. tam olarak istedikleri hareketleri yapıyorlardı. Birkaçı bir düşüncenin peşinden giden. sarsıntılı jestlerle. ama o zaman da bu düşüncenin hareketini. insanlığın geri kalanına karşı içten bir küçümsemenin verdiği hareket hâkimiyetiyle.çevirerek omuzlarını dikleştirmeden. münzevinin mutlak ve ömür boyu süren kapanışının kaynağında bile genellikle aşırı bir kalabalık sevgisi bulunur. kalabalık sevgisi . gelip geçenlerin. yanlarında yürüyen veya karşıdan gelen insanlara aldırmıyormuş izlenimini uyandırmak için onları görmüyormuş gibi yapan. bu tutku bütün diğer duygular dan o kadar baskındır ki. vücutlarının bir yanıyla yaptıkları hareketi öbür yanın eşit bir hareketiyle dengelemeden. dümdüz ilerliyorlar. her bir uzuvları diğerlerinden tam anlamıyla bağımsızdı ve . görmüş olduğum genç kızlar. gözlerdeki kaymayla ele veren bütün bu insanların ortasında. dışarı çıktığı zaman kapıcının.ister başkalarının hoşuna gitmeye veya onları şaşırtmaya çalışsınlar. bütün insanlarda en güçlü dürtülerden biri olduğu için. onlar tarafından hiç görülmemeyi ve bunun için de dışarı çıkmasını gerektirecek her türlü faaliyetten vazgeçmeyi tercih eder. aksine diğerlerine çarpar. ne kasılıyorlar. diğerlerinin ihtiyatlı sendelemeleri kadar uyumsuz. onlara asılırlardı. ne duraksıyorlar. ister küçümsediklerini göstermeye çabalasınlar. duran bir arabanın arabacısının hayranlığını kazanamayınca. aynı küçümseyici tavrın altında gizlenen aynı gizli dikkatin nesnesi olurlardı. ama yanlışlıkla çarpmamak için de gizli gizli bakan bütün bu insanlar. çünkü onlar da.

zihinsel veya manevi bir çekiciliğe karşı . Yakında aralarında yapacağım ayrımların şimdi kafamda bulunmaması. bunların biraz önce beni büyüleyenlerle aynı mı olduklarını bilemiyor. ama doğruyu söylemek gerekirse. henüz hiçbiri belirginlik kazanmamıştı. Her biri bu kadar güzel olan bu kızların arkadaş olup bir araya toplanması belki de sadece tesadüf eseri değildi. Artık uzağımda sayılmazlardı. bir başkası sert. uçarı ve sert mizaçlarını. Birbirinden son derece farklı özelliklerin yan yana bulunduğu. hepsinde bir güzellik vardı. akışkan. bir diğeri yanağının sardunyayı akla getiren pembe-bakır rengiyle. Kızların her biri diğerlerinden çok farklı bir tip olduğu halde. hatta bu özelliklerin bile genç kızlardan hangisine ait olduğunu kesin olarak saptayamamıştım henüz. beyaz bir oval.bedenlerinin büyük bölümü. belki de bu kızlar (gözüpek. iyi valsçilerin dikkat çekici kıpırtısızlığını koruyordu. dikkafalı ve gülen bakışlarıyla. yeşil gözler ortaya çıktığında.selleşmişti zihnimde. tavırları açıkça ortaya koyuyordu) en ufak bir gülünçlüğe ve çirkinliğe karşı son derece hassas. bu topluluğa uyumlu bir dalgalanma kazandırıyor. bütün renk dizilerinin birbirine yaklaştığı. sadece bir Rönesans resmindeki Arap tipli Müneccim Kral gibi. onları birkaç saniyedir görüyordum ve gözlerimi dikip bakmaya cesaret edemediğim için. tanıyamadığım bir müzik gibi birbirine karıştığı bu harikulade bütünün ilerleyiş sırasına göre. ama cümlelerini seçtiğim fakat hemen unuttuğum için geçtikleri anda ayırt edemediğim. diğerlerine zıtlık teşkil eden düz burnu ve esmer teniyle birey. Biri. siyah gözler. kolektif ve hareketli bir güzelliğin devamlı aktarımını sağlıyordu. diğerlerinden ayırıp tanıyabileceğim tek bir genç kıza atfedemiyordum.

tutuklukla kendini gösteren düşünsel veya duygusal eğilimlere sahip olan bütün yaşıtlarına karşı doğal bir hoşlanmazlık hissetmişlerdi ve herhalde "antipatik bir tarz" dedikleri bu özellikler onları uzakta tutmuştu. güzel kalçalı. esnekliğe ve fiziksel güzelliğe sahip olan kızlarla ise aralarında bir çekim olmuş ve birleşmişlerdi. denizin önünde gördüğüm. çekici bir mizacın açıklığı.etmiyordu. benim adlandıramadığım sosyal sınıf.utangaçlıkla. becerikli ve kurnaz edalı güzel beden üretmekteydi. güzel bacaklı. geçerken yollarında duran insanları kenara çekilmeye zorluyorlar. ama . olsa olsa. hem de halk tabakasında bile yaygınlaşan yeni spor alışkanlıkları sayesinde.tahammülsüz olduklarından. Karşımda. sağlıklı. bir zarafete. diri yüzlü. gelişiminin öyle bir devresindeydi ki. ışıklı bir kuyruklu yıldız gibi mendirekte ilerleye. doğallıkla ve bol miktarda. tıpkı henüz zorlanmış ifadenin peşine düşmemiş olan ahenkli ve verimli heykelcilik akımları gibi. birlikte geçirilecek güzel saatlerin vaadi. harekete geçmiş bir makine misali. ürkek veya öfkeli. bunu belli . çekingenlikle. Belki ayrıca ait oldukları.yen bu topluluk. insan güzelliğinin soylu ve dingin örnekleri değil miydiler? Öyleydiler. tersine. henüz zihinsel eğitimle tamamlanmamış bir beden eğitimine sahip bir sosyal çevre. Yunanistan'ın bir sahilinde. onlar için sadece bu biçimde ifade buluyordu. güneşin altında sergilenmiş heykellere benzeyen bu figürler. varlığını kabul etmedikleri. çevredeki kalabalığın başka türden varlıklardan oluştuğuna ve onların acı çekmelerinin bile kendilerinde bir dayanışma duygusu uyandıramayacağına kendi içinde hükmetmiş olsa bile. yayalara dikkat etmesi beklenmeyen. temasa yanaşmadıkları yaşlı bir bey. hem zenginliğin ve boş zamanların artması.

özellikle bebeksi bir . neşe içinde hızlanarak veya sıçrayarak aşmaktan da kendilerini alamıyorlardı. samimiyetle aşağılıyorlardı zaten. insan üzgün veya rahatsız olduğunda bile. müzik köşkü tarafından güneş ve rüzgârdan korunacak şekilde oturtulmuştu.fanteziyle virtüozluğun bir araya geldiği zarif dolambaçlar serpiştirir. iyice yerleştiğine kanaat getirince. Ama önlerine bir engel çıktı mı.telaşlı ve gülünç hareketlerle önlerinden kaçmışsa. Kendi topluluklarının dışındaki dünyayı aşağılarmış gibi bir hava takınmıyorlardı katiyen. Yaşlı bir bankacı. değişik konumlar arasında kararsızlık geçir dikten sonra. portatif bir iskemleye. küçük çetenin yaşça en büyük üyesi. bu olay. dehşet içindeki ihtiyarın üzerinden atlarken.tıpkı Chopin'in en hüzünlü cümlelerinde bile yaptığı gibi . yaşın ihtiyaçlarına boyun eğerek. gazeteyi kocasına okuyacak. yüzü mendireğe dönük. çevik ayakları adamın denizci kasketini belli belirsiz sıyırıp geçti. bu bile ona fazla gibi geliyordu. Karısı. karşısına çıkan istisnasız her zıplama veya kayma fırsatını büyük ciddiyetle değerlendirir. diğer kızların müthiş hoşuna gitti. en ufak bir tereddüt geçirmeden bu tramplenin üzerinde koşmaya başladı. gazete almak üzere yanından ayrılmıştı. asla beş dakikayı geçirmezdi. bu gençliğin harcanması şarttır. Müzisyenler tribünü yaşlı adamın tepesinde doğal ve kışkırtıcı bir tramplen oluşturmaktaydı. onu arasıra böyle kısacık süreler için yalnız bırakır. çünkü hepsi gençlikle dolup taşıyordu. onu oyalayacaktı. ama hem sonsuz özen gösterdiği. karısı tarafından. kendi aralarında bakışıp gülüşmekle yetiniyorlardı. bu yoklukları oldukça sık tekrarlıyordu. günün ruh halinden çok. hem de bunu gizlediği yaşlı kocası hâlâ normal bir insan gibi yaşayabildiği ve korunmaya hiç ihtiyacı olmadığı duygusunu edinsin diye. ağır yürüyüşüne . öyle ki.

Büyüleyici hatları artık belirsiz ve karışık değildi. kızlarının. yoğun. özsaygılarını Balbec ahalisinden ve kendi çocuklarının giyim kuşamından o kadar yukarıda tutuyorlardı ki. gözleri parlak ve güleç. şekli düzensiz. ardından denizin üzerinde. öyle edepsiz argo sözleri öyle bağıra çağıra kullanıyordu ki (aralarında "hayatını yaşamak" gibi tatsız bir . şişkin pembe yanakları ve yeşil gözleri ufuk çizgisinde belirginleşen ufak tefek kıza. pürüzsüz. diğerlerinde olmayan hafif bir utangaçlık. başına siyah bir bere geçirmiş bir tanesine. iri yanaklı. Kızlardan biri. mendirek boyunca ağır gezintilerine devam ettiler. gelip geçenlerin yolunu tıkamak gibi bir kaygılan olmadan. ancak bazı çok genç insanlarda görülen bir çehreye sahip olan bir başkasına. diğerlerinin arasında dikkati çeken esmer tenli. cıvıltılı bir kütle halinde." dedi. ölmek üzere gibi görünüyor. yumurta gibi bembeyaz yüzünün ortasında civciv gagası gibi yusyuvarlak bir burna. uçuşa geçmeden önce bir araya toplanan bir kuşlar meclisi gibi bir süre durdular. uzun boylu. kimileri. boğuk bir sesle.yüzdeki iki yeşil gözde okuduğum hayranlık ve neşe. düz burunlu kıza. bu sonuncusu. sonra. yanından geçtiğimde. yan alaylı bir tonda. bisikletini iterken kalçaları öyle aldırışsızca salınıyor. alışılmamış. pelerinli bir diğer kıza (pelerini ona öyle yoksul bir hava veriyor ve zarif fiziğini yalanlıyordu ki akla şöyle bir açıklama geliyordu: bu kızın ailesi öyle soyluydu. Özelliklerini ayırmış ve aralarında (adlarını bilmediğimden) şöyle bölüştürmüştüm: bazı özellikler yaşlı bankacının üstünden atlayan en büyük kıza aitti. gizli ve yaygaracı bir utangaçlık içeriyormuş gibi geldi bana. "Zavallı ihtiyarcığa üzüldüm. fakirlerin bile fazla mütevazı bulacağı bir kıyafetle mendirekte dolaşmasına rahatlıkla izin veriyorlardı). Birkaç adım daha ilerlediler.

kâh küstah bir ilgisizlikle parlayan bakışlarının birbirlerine ilettikleri mesajlar ve ayrıca birbirlerini. esmer kızın yanından geçtiğim sırada. bisikletini iten iri yanaklı. birbirinden bağımsız ve ayrı bedenlerini. tek bir ılık gölge. seksenlik bir ihtiyarın üstünden atlamaktan daha kışkırtıcı hazlar söz konusu olduğunda. Zaten büyükannem aşırı titiz bir incelikle daima üzerime titremiş olduğundan. bireyselleşmişti artık. bütün bu kızların. yandan. durup dururken ahlaki kaygılarla kendilerini tutmayacaklarını biliyordum. bu küçük kabilenin hayatını içinde barındıran acımasız dünyadan. Şurası muhakkak ki.gülüşerek bakışmalarından. gülen bakışlarıyla karşılaştım. dostluk ruhuyla ışıldayan. Bir an. arkadaşının pelerinini temel alarak kurduğum hipotezden vazgeçerek. tek bir atmosfer gibi uyumlu olan bu bağ. benim kimliğimin kesinlikle ne ulaşabileceği. ağır ağır ilerledikleri sırada.iffetli olmadıklarını anlamıştım. "sürüden ayrı" gezinecek kadar yakından tanıyor olmanın bilinci. Genç kızların her biri belirginleşmiş. bisiklet yarışı müdavimi ve herhalde bisiklet yarışçılarının çok genç metresleri olduklarına kanaat getirdim. ortasında ağır bir kortej halinde ilerlediği kalabalıktan farklı bir bütün haline getiriyordu. . ne de kendine bir yer bulabileceği erişilmez meçhulden bana yönelen bakışlarla. yeterlilikle. bununla birlikte. görünmez bir bağla birleştiriyordu. onları kendi içinde homojen olduğu kadar.deyiş de vardı). insanın yapmaması gereken şeylerin bölünmez bir bütün olduğunu ve yaşlılara saygısı olmayan genç kızların. pürüzsüz yanaklı olanın ısrarlı bakışından . her zaman birlikte. tahminlerimin hiçbirinde kızların iffetli olabileceği ihtimali yer almıyordu. Daha ilk görüşte . arkadaşları veya gelip geçenlerle ilgili olarak kâh ilgiyle.

yolların kumudur -. gözlerinden yayılan siyah ışın benimle karşılaştığında. bizi gördükleri ve bu görüntünün onlarda ne gibi düşünceler uyandırmış olabileceği sonuçlarını çıkarmak ne kadar zorsa. kendisidir. Ama o yansıtıcı yuvarlağın içinde parlayan şeyin. bu genç bisikletçi kıza sahip olamayacağımı biliyordum.Beresi iyice aşağı çekilmiş bu genç kız. mikadan halkalar olduğunu düşünseydik. kendisinin veya başkalarının onun için yaptığı ileriye yönelik tasarıların da gölgesidir. çünkü o ana kadarki hayatım. gerçekleşmesinin mümkün olmadığını hissettiğim için sancılı bir arzuydu. orada insanların yaşadığı. Böyle bir kızın gözlerinin sadece parlak. o varlığın. sadece maddi yapısından kaynaklanmadığını hissederiz. arkadaşlarının söyledikleriyle meşgul olduğu halde. bundan. katetmeye can attığım ve bu genç kızların hayatından oluşan mesafenin sadece küçük bir . karanlık ve sürekli iradesiyle. önümde uzanan. Gözlerindeki şeye sahip olmadığım sürece. onun hayatını öğrenmek ve kendimizle birleştirmek için yanıp tutuşmazdık. tanıdığı insanlar ve yerler hakkında oluşturduğu düşüncelerin. ama başdöndürücüydü aynı zamanda. hoşlandıkları ve hoşlanmadıklarıyla. bizim tarafımızdan bilinmeyen kara gölgeleridir parlayan .benim için İran cennetinin perilerinden daha çekici olan bu küçük perinin beni tarlalarda. arzularıyla. komşu yıldızlardan birinin özelliklerini teleskop sayesinde görebildiğimiz zaman. hepsinden önemlisi de. bende arzu yaratıyordu. Dolayısıyla bütün hayatı. beni görmüş müydü? Gördüyse. ayrıca döneceği evinin. ormanlarda pedal çevirerek götüreceği hipodromların çimi. ne ifade edebilmiştim acaba ona? Beni hangi evrenin içinden görüyordu? Bunu tahmin etmem. o kadar zordu. bir anda bütün hayatım olmaktan çıkmıştı.

) O beni. onların içtikleri su ayrı gitmeyen arkadaşı olma ayrıcalığına sahipti nasılsa.kuru bir toprağı yakan susuzluğa benzer . bu hayata susamış olan ruhum. sırayla hepsiyle tanıştırırdı. kana kana. o ana kadar tek bir damlasını bile tatmadığı için açgözlülükle. ihtiyarın üzerinden atlayan merhametsiz kızla.parçasıydı artık. herhalde farkına vardı ve en büyük kıza duyamadığım bir şey söyledi. hoşuna gitmemi zorlaştıracaktı. yabancı bakışları arasıra bana çarpıp fark etmeden duvarın üzerindeki güneş gibi üstümden geçen bu gözlerin. günün birinde. tam da bu sebeple. aslında bana Bergotte'la arkadaş olmanın. kızıl saçlı genç kızlar. sonuna kadar soğuracak. Gözleri ışıldayan bisikletçi kıza o kadar çok bakmıştım ki. bu genç kızlardan birinin veya ötekinin arkadaşı olabileceğim. o da güldü. onların. bana mutluluk denen fazladan süreyi. Ama belki de bu farklılıklar sayesinde. Tansonville patikasında Gilberte'i gördüğüm günden beri.bir susuzluk başgöstermişti. günün birinde . Hiçbir ortak alışkanlığımızın ve hiçbir ortak fikrimizin . kuşkusuz onlarla ilişkiye girmemi. altın tenli. "Üzüldüm zavallı ihtiyarcığa. esmer kız. Bu arada." diyen zalim kızla. kendini çoğaltma imkânını sunuyordu. benim gözümde erişilmez idealdi. Ama Gilberte'i bile. Doğrusunu söylemek gerekirse. esmer olduğu için. davranışlarının bileşiminde benim bildiğim veya sahip olduğum bir tek unsur bile bulunmadığının bilinci sayesinde. onunla birlikte katedralleri ziyaret etmenin halesiyle çevrili göründüğü için sevmemiş miydim? Aynı şekilde esmer kızın da bana bakmasına sevinemez miydim? (Bu sayede önce onunla ilişki kurmanın daha kolay olacağını umuyordum.bulunmaması da. bu kızların yapısının. en çok hoşuma giden kız değildi. bende doygunluğun ardından . içip bitirecekti hepsini.

kendilerine onca nüans. Tanımadığımız. sanki bir Attika frizi veya bir geçit alayını temsil eden bir fresk karşısında. bizzat benim. onları kendilerine. Balbec'te bile hızla uzaklaşan araba yüzünden temelli ayrılmak zorunda kaldığım sayısız yabancıyı hatırlamam yeterliydi. ben seyirci olarak. yani sıfıra indirgemektir. gerçek tadını almamızı. bu hazzı tanımamızı. görüştüğümüz kadınların kusurlarını eninde sonunda ortaya koydukları hayattan vazgeçmeye zorlayan varlıkların kaçıcılığı. şahsıma yönelik en küçük bir dostluğun girmesine izin verebilecekleri. onlar tarafından sevilmemin mümkün olduğunu zannetmiştim. ilk hedefi bizden gizleyecek ikinci bir hedef yaratması ve tensel hazzın yerine bir hayatın içine girme fikrini koyarak. hayalgücünü hiçbir şeyin durduramadığı bir arayış haline sokar bizi. Daha önce küçümsemediğimi gördüğümüz randevu evlerinden birinde bana sunulmuş olsalar. bu genç kızlar beni bu kadar büyülemezdi. onca belirsizlik kazandıran unsurdan kopuk halde. olağanüstü parçacıklarının arasına benim varlığım düşüncesinin. bizi alışılmış hayattan. bir gün onların arasında yer alabileceğim varsayımı. çözülmez bir çelişki içeriyor gibi geliyordu bana.mucizevi bir simya sonucu. vazgeçmek zorunda kaldığım bu türden ilk mutluluk olmayacaktı. Hazlarımızı hayalgücünden arıtmaksa. ilahi alayda yer almamın. onu kendi önemiyle sınırlamamızı engellemesi . genç kızların mendirek boyunca geliştirdiği teorinin içinde. yoldan geçenler gibi. Hedefine ulaşabilme belirsizliğinin uyandırdığı hayalgücünün. Yani bu genç kızları tanıma mutluluğu gerçekleşemeyecek bir şey miydi? Kuşkusuz. Yunanlı bakirelerden oluşmuşçasına soylu olan küçük topluluğun bana verdiği haz da. kaçıp giden bir yanı olmasından kaynaklanıyordu.

bir an dursam. bayağı bir bakışın. Bu genç kızlar. Her zamanki çevremizde bizi uzatan. çirkin bir gülüşün. ele geçirdiğimizde ne yapacağımızı pek bilemediğimiz bir etin parlaklığının. tabakta görsek.siz bir vücudun. çeşitli ayrıntıların. biçim. kayboluşlarından bir tanesiydi sadece. bozuk bir cildin. sayfiye hayatına özgü toplumsal orantılardaki değişiklikten de yararlanıyorlardı. Küçük çetenin gezintisi. saydam ve hareketli mavinin akışkanlığında bir şeklin belirsizliğinin zaman zaman yüzeye çıktığı bir anafor. O gün o genç kızlar da benim gözümde dev bir boyut kazandılar. hatta yok olur. sahte bir büyüklük kazanarak öne çıkarlar. o zamanlar. yanılarak bu avantajlara sahip olduklarını sandığımız kişiler. geçip giden sayısız kadının beni daima heyecanlandıran kaçışlarından. yakından baktığımda. dolambaca değmez gibi görünecek olan balıkla aramıza da. benim kazanabileceğim önemi onlara göstermek imkânsız görünüyordu. burun kanatlarında bir kusurun. artık bir kasırganın alıp götürmediği. Özellikle bu kadar ağır bir safhada. belirgin çehrelerin bana hâlâ güzel görünmesi yüzünden. ancak bu kaçış burada o kadar ağır bir hareket içindeydi ki. bir anafor girmesi gerekir.şarttır. ben bütün iyi niyetimle harikulade bir omuz. dingin. İlk kez bir sofrada. benim hiç şüphesiz hayal etmiş olduğum kadının yüzündeki ve bedenindeki ayrıntıların yerini alacağını düşünemiyordum. bir an görünüp kaybolan duru bir ten yeterli olurdu. hepsi sayfiyede görünmez olur. büyüten ne kadar avantaj varsa. buna karşılık. Mme de Villeparisis'nin arabasında giderken sık sık yaptığım gibi. güzel bir vücut çizgisi. kıpırtısızlığa yaklaşıyordu. balık avlanan öğleden sonralarda. . onu ele geçirmek için gerekli bin türlü kurnazlığa.

bu genç kızların kayboluşunun bende yaratacağı üzüntüyü yaratmamıştı. Odette'ten önce bunu yapmayı hep reddetmişti . ilk görüşün rasgele sunduğu çizgi ve renk varsayımlarımı doğrulayabilmiş. Kızların yüzlerine iyice bakmıştım. o güzelliğe hiçbir zaman sahip olamayışımızı telafi etmek için . düzeltebilmiş. Oyuncular. ama yine de hepsini oldukça farklı iki veya üç açıdan görebilmiş. Balbec'te de gözümün takıldığı geçip giden kadınlardan hiçbirinin. değişmez somutluktaki bir şeyin. bir an görünüp kaybolan bir insana ilişkin bu tür hızlı çözümlemeler. bizi fazla hızlı okumanın düşürdüğü hatalara düşürürler. Hayatın bilinmeyen ve mümkün olan mutluluğunun öyle harikulade ve mükemmel bir örneğiydiler ki. en olumlu koşullar varsayılsa bile. birbirini izleyen değişik ifadelerde.Swann. bu kadar paha biçilmez. diğerlerini sökmeye zaman harcamadan. kesinlikle şunu söyleyebilirdim ki. görünüp sonra onu tanıyamadan kaybolması. bir tek heceden yola çıkarak.arzulamadığımız kadınlarda haz . sınayabilmiş. bu kadar bilinmezlikle dolu. Paris'te de.hatırasını veya hayalini hep içimde taşıdığım tatlı bir bakış ekleyiverirdim. kendileriyle arkadaşlık etme fikri böyle bir sarhoşluğa yol açmamıştı. arzuladığımız güzelliğin en esrarengiz yanını. tam karşıdan gördüklerim de azdı. Fakat bu durumda aynı şey mümkün değildi. yazılı olan kelimenin yerine hafızamızın bize sunduğu bambaşka bir kelime koyarız. varlığını koruduğunu görmüştüm. köylü kadınlar. benzersiz koşullarda. bu kadar gerçekten erişilmez bir varlık görmemiştim. Bu yüzden de. her birini bütün açılardan görmemiştim. din okulu öğrencileri arasında hiç bu kadar güzel. hiçbir hataya yer bırakmadan tecrübe edemeyeceğim için neredeyse entelektüel gerekçelerle hayıflanıyordum. durup konuşabilmiş olsam bile.

Ama bu durumda. bir tabiat kanununun zorunluluğunu suçlayabilirdim ancak (eğer bu kanun bu genç kızlar için geçerliyse. büyükannem böyle akşamlarda. yakma gelince esrarengiz bir yanı kalmayabilirdi. Çünkü nesne. bu dinlenmeleri her akşama çıkarmamı emretti. yani arkadan girmem gerekmiyordu. hepsi için geçerli demekti). nesnenin kusurluluğunu değil. uçmak için.yaprağı arasında incecik mavi bir şerit kalmasını bekleyebilir rahatlıkla. aralarında seçeceğim nesneydi. burada da yaz ortasında günler o kadar uzamıştı ki. geminin yolundaki ilk çiçeğe ondan önce varacağından hiç şüphesi olmadan. Zaten otele dönmek için mendirekten ayrılıp lobiden. şu anda gözümün önünde ufuk çizgisini bir çit gibi bölen bu taze çiçekler kadar nadir türleri başka yerde bir arada bulmanın mümkün olmadığını düşündüm. çıkmadan önce bir saat yatağımda uzanmamı şart koşuyordu. bu güllerin arasında gerçekleşir.ararız ve öteki hazzın ne olduğunu hiç öğrenemeden ölürüz. arzunun bir yansıması. bir serabından başka bir şey olmayabilirdi tabii. Balbec'li doktor. gemi. mavi ufuk çizgisinde bir daldan ötekine o kadar yavaş kayar ki. Combray'de cumartesi günleri öğle yemeğini bir saat erken yediğimiz gibi. falezin tepesindeki bir bahçeyi süsleyen bir Pennsylvania gülü fidanı gibiydiler: bir buharlı geminin denizde seyri. Aslında bilinmeyen bir haz olmayabilirdi. geminin gövdesinin çoktan geçmiş olduğu bir çiçeğin taçyaprakları arasında oyalanan tembel bir kelebek. güneş akşamüstü . Robert'le birlikte Rivebelle'e akşam yemeğine gideceğim için otele döndüm. bütün örnekler önüme sunulsa. Balbec Grand-Hotel'de akşam yemeği servisi hazırlandığı sırada. kısa bir süre sonra. bir bitkibilimcinin tatminiyle. geminin pruvasıyla ilk taç.

" diye tekrarlayıp duruyordu. büyük camekânlar. onu tanımam. asansörcü çocuk. sessiz durmuyordu artık. değiştiriyordum. çünkü asansörcü çocuk için "işbaşına dönmek". Bu yüzün hatları artık tanıdıktı. "işbaşına dönmeden" önce birkaç günü olsun diye söylüyordu. Girişten geçerken müdüre gülümsedim. İnce bir ahşap çerçevenin içinden geçmek suretiyle kendimi yemek salonunda buluyor. mendirekle bir hizada. "İşbaşına dönmek" ve "yeni" ifadeleri aslında çelişkili değildi. aslında çirkin ve kaba bir karikatüründen başka bir şey olmadığı önemsiz ve kibar şahsiyetle bağdaştırmam güç olurdu. o ilk gün karşımda gördüğüm şahsiyeti şimdi unutmuştum. tiksintiden en ufak bir iz taşımayan bir karşılık tebessümü belirdi yüzünde. ilk gün yüzünün bana sunduğu o tuhaf. Günler kısalıyor. dayanılmaz işaretlere hiç benzemiyorlardı artık. "işbaşı yapmak" ifadesinin daha yaygın bir kullanımıydı. Beni şaşırtan tek şey "yer" demeye tenezzül etmesiydi. sürmeli. "Bir ay önceki kadar insan yok artık. açık tutuluyordu. dikkatle. kendisi de yeni yerine. herkes gidecek yavaş yavaş. çünkü dilden hizmetkârlık . oradan hemen asansöre yöneliyordum. Balbec'e geldiğimden beri bu yüzü özenle. bir doğabilim incelemesine örnek hazırlar gibi. sıradan ama okunan bir yazı gibi anlaşılır bir anlam yüklenmişlerdi. Otele ilk geldiğim akşamki çekingenliği ve hüznü duymadan asansörü çağırdım. tesisat boruları üzerinde ilerleyen hareketli bir göğüs boşluğuna benzeyen asansörde yan yana yükselirken. yavaş yavaş aşılıyor. Bu yüzden. sahilin daha sıcak bir yerinde başka bir iş bağlantısı olduğu için hepimiz bir an önce gidelim. otel kapansın.kahvaltısı saatindeymişiz gibi hâlâ tepede oluyordu. Bunu doğru olduğundan değil. hatırlamayı başarsam da.

asansörcü çocuğa yetmiyordu. asansörcü çocuğun söylediklerini hep yanlış anlıyordum. cafe garsonlarının bıyık bırakması gibi. Asansörcü çocuk. Her defasında aynı tuzağa düşüyor. koridorlar etrafımızda dallanıp budaklanıyor. asansörcü çocukla konuşmuyordum artık. Ama genellikle. "Hanımefendi sizin odadan çıktı biraz önce. "işbaşına döneceği" "kadro" da daha güzel bir "tüniği" ve daha iyi "imkânları" olacağını söyledi. ne işçimiz. hizmetkârlar için bir izzetinefis tatmini olduğunu hatırlıyor ve biraz önce çıkan hanımefendinin (muhtemelen kafeteryaya ziyarete veya Belçikalı hanımın oda hizmetçisini dikiş dikerken seyretmeye giden) Françoise olduğunu anlıyordum. bir an şöyle düşünüyordum: "Yanılıyor." diyordu. büyükannemden söz ettiğim sanıyordum. içi bir oyuncak gibi oyulmuş olan otelin her katında.rejiminin izlerini silmeyi arzulayan çağdaş proleterlerdendi. galiba sizin işçiniz olan hanımefendiyi diyorum. "üniforma" ve "maaş" kelimeleri kendisine eskimiş ve yakışıksız geliyordu. Racine'in "yoksuldan söz ederkenki tekil kullanımım benimsiyordu. Beni ilgilendiren tek şey." Mutlaka yürürlükten kaldırılması gereken eski burjuva dilinde aşçıya işçi denmediği için. "dar gelirli" diye söz ediyor. bizim ne fabrikamız var. sorularımı önceden sezip. azalıyor. çünkü genellikle kendi sınıfından acıyarak "işçi". Gülünç bir çelişki sonucu. kelime hazinesi "patronlar"da her şeye rağmen eşitsizlik kavramından sonra yaşamaya devam ettiğinden. ilk günkü gayretim ve çekingenliğim çok uzakta kaldığından. Şimdi oteli aşağı dan yukarıya kateden kısa yolculukta konuşup cevap alamayan oydu. Hemen ardından." Sonra birden işçi kelimesinin. Yalnız bu tatmin. arka . ara kapılan. büyükannemin otelde olup olmadığıydı. koridorların dibinde ışık yumuşuyor. "Hayır.

şu veya bu kişiyi işaret etmesi bakımından. sonunda (Simonet'lerin kızı örneğinde bu benim için ancak birkaç yıl sonra gerçekleşecekti) öyle bir öncelik kazanır ki.monet'lerin kızının bir arkadaşı. Belli ki herkese tanınmayan bir imtiyazdı bu. Rembrandt'ın. göreli bir şeydir. Çünkü aristokrasi. o sırada. (uykudan uyandığımız anda da. tam seçemediğim şekli de. bir şafak gibi kararsız ve esrarengiz olan o yaldızlı kehribara dönüştürüyordu. "Si. bu şekilde. kesintisiz dikkatimiz tarafından. Kıyıda köşede kalmış küçük yerlerde. harfleri içimize her saniye biraz daha derinlemesine nakşedilen bu isim. diye açıklama yaparcasına kibirli ve kendinden emin bir edayla. bu bilginin verildiği kişinin yüzünde. Mendirekte bir hanımın. bir baygınlık sonrasında da) aklımıza ilk gelen kelime. O zamandan beri. güneş batışını ve tuvalet pencerelerini haber veriyordu. Her katta halının üzerine yansıyan bir altın ışıltısı. zaman ve bulunduğumuz yer .merdivenlerin basamaklarını inceltiyor. üzerine kâh bir pencere pervazının. henüz belirsizdi. ileride bize çok dokunaklı gelecek olan o boşlukla. kısacası. anlamı da. sonra da tahayyül vesilesi olur. kâh bir kuyu çıkrığının karaltısını düşürdüğü. "Simonet'lerin kızının bir arkadaşı" olan iltimaslı şahsı daha yakından görme merakı belirmişti. zarafetin doruğu sayılıp genç bir Galler prensi gibi hüküm sürebilir. seçtiği küçük bir kabileye yöneldiği zaman. o yenilikle doluydu. "La Rochefoucauld'nun oğlunun en yakın arkadaşı". Biraz önce gördüğüm kızların Balbec'te kalıp kalmadıklarını ve kim olabileceklerini merak ediyordum. onunla ilişkili olabilecek her şey bir heyecan. Aynı anda. Simonet adının plajda benim kulağıma nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştım birçok kez. Arzu." dediğini duymuştum. bir mobilya tüccarının oğlu.

zaten metresim olabilecek olan da o gibi geliyordu bana. kızların en güzeli olsa gerekti . içinde eritmeye girişir. eksiksiz kavramamız mümkün değildir. kızın kendinden üstün kabul edeceği biri olması lazımdı. birbirinden son derece farklı kadınların görüntüleri bize her nüfuz ettiğinde. çünkü sabit bakışlarımı iki üç defa. eğer onlar halk tabakasından küçük yosmalar idiyseler. bünyesine yabancı bir cismin karışmasına tahammülü yoktur ve davetsiz misafiri anında sindirmeye. unutuş veya başka görüntülerin rekabeti yüzünden silinmediği takdirde. zor olmasa gerekti. beni küçümsememesi için. sanki bu ismi taşıyan varlık. tam olarak tanımamız. bana son müşteri listelerini göndermesini rica ettim. bizden daha fazla bizdir. o varlığı düşünmediğimiz süredir. kafasını hafifçe çevirerek fark eden. Öte yandan. tanışmamı sağlayacak kişinin. . Asansörcü çocuğa. ruhumuz bu bakımdan fiziksel organizmamızla aynı tür tepki ve faaliyetlerle donatılmıştır. çünkü bizi küçümseyen birisini. Son kata geldiğimizde. Simonet'lerin kızı.kavramlarından. bir tek o olmuştu. Balbec'te kalan Simonet diye birilerini tanıyıp tanımadığım sordum. neredeyse "ben" kelimesinden daha önce hatırladığımız kelime haline gelir. bu küçümsemeyi yenmediğimiz sürece. her şeyden önce. Bir şeyi bilmediğini söylemekten hoşlanmadığı için. sona eren kısa fasıla. bu yabancı görüntüleri bize benzer bir şey haline getirmeden rahat edemeyiz. Beni küçümsememesi gerekiyordu. kulağına yabancı gelmediğini söyledi. bu da. sanki birkaç anlık bir bilinç kaybından sonra. İlk günden itibaren Simonet'nin genç kızlardan birinin soyadı olduğuna kendi kendime nasıl karar verdiğimi bilmiyorum. Simonet ailesiyle nasıl tanışabileceğimi düşünüyordum durmadan.

tirşe camda yuvarlak dalgalar kabarır. vadiye bakıyordu. öteki eliyle ayin eşyası bakıcılarının başlıklarına benzeyen takkesine dokunarak . manzarayı gözden saklardı. İlk başlarda. sütlü beyaz mineyle dondurulmuş üçgenler serpiştirirdi. bir elinde bir tomar anahtarla. mineli minyatür tapmaklar. Odama döndüm. Ama benim tapınma anım fazla bile sürmüştü. penceremin demir pervazları arasına bir vitrayın kurşunlan arasına oturtulmuş gibi yerleşmiş olan deniz. ama odama yöneleceğime koridorda ilerledim. o saatte. . kiliseler gibi. tepenin üzerinde. kat görevlisi. Gaile'nin cam işlerinde bir kar tabakasını simgeleyen o sabit. Mevsim ilerledikçe pencerede bulduğum tablo da değişiyordu. kat görevlisi. cereyandan korkmakla birlikte dipteki pencereyi açmıştı. o zaman. Nihayet önümde uzanan "manzara" ya ibadetimi yerine getirmek üzere kısa bir süre durdum. güneş tepede. ancak hava kapalıysa ortalık kararmış olurdu.beni selamlayarak geldi ve pencerenin iki kanadını. kadife bir mücevher kutusu içinde sunuyordu. kıpırtısız bir köpükle taçlandırılmış. müritlerin hayran bakışlarına nadiren sunulan. kutsal eşya sandığı olarak kullanılan. cüssesini koruyarak ona zarif bir oyma havası veriyor. ama donuk camları genellikle kapalı olduğundan. otelin arkasındaki tepenin ötesine uzanıyordu görüntü. tepenin yamacına. ama perspektif ve akşam ışığı. pencere denize değil. Pisanello'nun resmettiği bir tüyün inceliğiyle çizilmiş. taşlı. kutsal eşya sandığını kapatırcasına kapatarak minik anıtla altın yadigârı hayran bakışlarımdan gizledi. epey uzakta bir tek ev vardı sadece. körfezin derin kayalık kenarı boyunca.Asansörden çıktım.ama akşam ayazı yüzünden başından çıkarmadan .

geometrik. giderek genişleyen katlar halinde. ama aynı zamanda akik parlaklığı ve yoğunluğunda. Denizin üstünde. en yüksektekiler. ben odama çıktığımda güneş batmış oluyordu. o ana kadar kendilerine destek olmuş tabakaların ağırlık merkezinin dışına taşarak.Günler kısalmaya başladı sonra. kıyının çok yakınında. ana altarın üstündeki dinî bir tablo gibi. kırmızı bir gökyüzü şeridi. günbatımının. şekli bozulmuş omurganın tepesinden. gökyüzünün yarısına kadar yükselmiş olan bu iskeleyi sürükleyip denize devirecekmiş gibi görünürdü. güneşin. Combray'de. akşam yemeğine çıkmak üzere giyinmenin zevkini artırıyordu. gelip geçici ve şiddetli (mucizevi bir işaretin. bir zamanlar bir cemaat için. ufuk çizgisinde. denize doğru eğilmiş olurdu.gezintiden dönüp akşam yemeğinden önce mutfağa inmeye hazırlandığım sırada Calvaire Ormanının üstünde gördüğüm gökyüzüne benzeyen. sert. Birkaç hafta sonra. odama girdiğimde. eski bir ustanın. mistik bir görünümün tasvirine benzeyen) şekli tarafından dağlanmış gibi görünen mor gökyüzü. bütün duvarları kaplayan alçak maun kitaplıkların camlarında sergilenen ve benim düşünce aracılığıyla ait oldukları harikulade resme bağladığım değişik bölümleri. Bir gece yolcusu gibi uzaklaşan . et jölesi gibi yoğun ve keskin. is karası. birazdan Rivebelle'de ısmarlayacağımız somonların pembesinde bir gökyüzü. görünür bir ağırlığı olan dumanlar birbirinin üzerine çıkıp yükselmeye çalışırdı. ayrı ayrı kanatları müzelerde yan yana sergilenen ve ancak ziyaretçinin hayalgücünün panodaki yerlerine koyduğu değişik sahneler gibi görünürlerdi. biraz sonraysa. Denizin üzerinde. artık soğuk ve kefal denen balık gibi mavi olan denizin üzerinde. altar panosu üzerine resmettiği.

beyaz ipliğiy le birleştirmese. bir saat sonra oradan çıkıp arabaya binecek değil miydim? Kendimi yatağın üzerine atardım. Balbec'e ilk geldiğimde sıkıntıyla hissettiğim huzursuz akşam rüzgârının estiğini unuturdum. yatay. canlı bir havai fişek gibi havalanmasa. bulunulan yerle ilişkili olmaları şart olmayan resimler zannedebilirdim. her gün yenilenen. gerçekten derin bir güzellik duygusunu yaşayabilecek kadar sakin ve nesnel olamıyordum artık. geçerken gördüğüm genç kızlarla meşgulken. o rengin altında plajın hüzünlü boşluğunun uzandığını. kafam. Ama çoğunlukla bunlar gerçekten de görüntüydü sadece. bir Japon baskıları sergisi vardı: ayı hatırlatan kırmızı ve yuvarlak güneşin ince . onları bulunduğum yerde keyfî olarak seçilip sergilenen.bir geminin görüntüsü. zaten odamda olduğum sırada bile. köpük çizgilerinin kıpırtısız. trende yaşadığım duyguyu uyandırırdı bende: uykunun ve bir odaya kapanmanın zorunluluklarından kurtulmuş olma duygusunu. aydınlık restoranda bana dikilecek olan dişi bakışlara mümkün olduğunca hoş görünmek üzere giydireceğim bedenimin yüzeyinde bulunan aklım. bir kuşette yatıyormuşum gibi. Bir keresinde. her yanım deniz görüntüleriyle çevrili olurdu. Rivebelle'deki akşam yemeğini beklemek beni daha da havai bir ruh haline sokar. böyle zamanlarda. sessiz ama uyumayan kuğular gibi karanlıkta ağır ağır ilerleyerek insanı şaşırtan gemilerin birinde. hapsolmuş hissetmezdim kendimi. Zaten o anda bulunduğum odada. nesnelerin renginin ötesinde bir derinlik bulamazdı. bir fıs kiye gibi. gözlerimin önündeki peyzajları gerçeğe bağlayan bu doğal ve yerel olgunun büyüleyici mucizesi olmasa. oldukça yakınımda gördüğüm. geceleri koyu. Penceremin altında bıkmadan. sessizce uçan yelyutanlar ve kırlangıçlar. yükselen fişeklerin arasını uzun.

geri kalan kısmı. ama aslında bu kadar zarif. daha çok hoşuma gidiyordu. Bazen de. "İlginç. iki kıyısındaki gemiler sanki gelip çeksinler. şimdi sanatın durağanlığı sayesinde. benzer ama ufkun bir başka kısmında yer alan. sıkkın ve hoppa bakışıyla. hafif bir pembe . bu yüzden de aynı maddedenmiş gibi. denizin mavisiyle aynı tonda bir gökyüzü şeridi uzanırdı. iki sosyete ziyareti arasında bir galeriyi gezen bir meraklının veya bir kadının aşağılayıcı. teknesi ve incecik telkâri halatları sanki göğün puslu mavisinden kesilmiş gibi göründüğü akşamlar." diyordum kendi kendime. göle benzeyen sarı bir bulutun üzerinde. bu yüzden göğü de deniz. bu kadar şaşırtıcı çok güneş batışları gördüm daha önce. değişik bir güneş batışı. bir "bulut etüdü" sergilerdi adeta. suya indirsinler diye karada bekliyorlardı. izlenimci resimlerdeki gibi ufukla tıpatıp aynı renkte olduğu. Bir başka gün. yatay şeritler halinde birbirine yaslanmış o kadar çok bulutla kaplı olurdu ki. ışık nedeniyle farklı renkte bulutlar görünür. pastelle boyanmış. camlanmış olarak. kimi çağdaş ustaların çok sevdiği. sanki. bir arada görülebiliyordu. akışkanlaşmış bir geminin. renk farkını ışık oyunu zannederdim. göl kıyısındaki ağaçlar gibi siyah kılıçlar yükseliyordu.oymasının yanıbaşında. camlar. bunların hepsi. sanatçının tasarımı veya uzmanlığı sebebiyle. tek bir görüntünün farklı saatlerdeki tekrarını sunarlardı. eşsiz zarafette. bu arada kitaplığın camlarının her birinde. Bense. tekdüze bir griye bürünmüş olan göğün ve denizin üzerine. çocukluğumdaki ilk boya takımımdan beri hiç görmediğim tatlı pembe renkteki bir çizgi. aynı odanın içinde. Bazen deniz neredeyse penceremin tamamını kaplardı. deniz pencerenin sadece aşağı kısmında resmedilmiş olurdu. Ufka gömülmüş. nehir gibi kabarıyor. pencerenin üstünde.

bu alacakaranlık kozasından. tekrar uzanmadan önce ağır perdeleri kapatırdım. tasasız bir hayata tam olarak. ama genellikle sofrada olduğum saatin. bana baktığını görür gibi olduğum. pencerenin altında uyuyakalmış bir kelebek. tuvaletimi tamamlardım. sadece birkaç dakikalık bir gece tarafından bölünen kutup günleri gibi daha uzun olduğunu bilirdim. arkadaşımın hemen ısmarladığı alışılmadık yemeklerden. sadece vücudumu kurulamaya. smokinimi giymeye. bir ara sofradan belki de kendisini takip edeceğim umuduyla kalkan bir kadını tekrar görme zevkinin beklentisi yönlendirirdi.eklenir. Yattığım yerden. ben bu akşamüzeri dinlenmesi sırasında topladığım gücü. Biraz yataktan kalkar. bu şekilde perdelerin üzerinde ölüp gitmesine. inceldiğini görür. kendimi yeni. çünkü o günün diğer günlerden farklı. Kendi kendime. Sonra pembe de kaybolur. Rivebelle restoranının göz kamaştırıcı ışığının çıkmaya hazırlandığını bilirdim. her tür maddi ağırlıktan yoksun anları büyüleyici bulurdum. geçen sefer Rivebelle'de dikkatimi çeken. bütün bu hareketleri. özgür. . kalkar. iştahımı veya hayalgücümü kamçılayanları seçecektim. "Vakit geldi. o dünyada tedirginliklerimi Saint-Loup'nun sükûnetine yaslayacak ve doğabilimin bütün türleri ve bütün ülkelerden gelenler arasında. mucizevi bir başkalaşım sonucu. seyredilecek bir şey kalmazdı." der. perdelerin üstünde son ışık çizgisinin giderek karardığını. bütün gücümle verebilmek için neşeyle süslenirdim. sanki bu Whistler tarzı "gri-pembe armoni"nin altına. diğerleri aşağıda yemek yerken. yatağın üzerinde gerinir. onu da üzmeden izin verirdim. kanatlarıyla Chelsea'nin en sevilen imzasını kondururdu. bu boş. kravatımı bağlamaya harcardım. üzülmeden.

" dedi ve 'her şeyi birden istememek gerekil anlamında başını ve işaret parmağını salladı." Yıl sonundan önce her şeyi açıklamaya karar veremezler mi diye sordum. doğrusu hafif bir çarpıntıyla okudum. gelecek yıl ortaya çıkacak. mümkün değil. aynı onun ha reketlerini gösteriyorum size. Müşteri listesinin ilk sayfasında "Simonet ve ailesi" sözlerini. camdan kovanın ışıklı ve kaygan yüzeyinden sarkardı. İçimde çocukluğumdan kalma kimi eski hayallerde. kalbimde var olan. daha iyi değerlendirebileyim diye. ama onun tarafından hissedildiği için ondan ayrılamayan bütün sevgi. erişemedikleri parıltının cazibesine kapılan yoksullarla melekler sürüsü. dedi omzuma dokunarak. "Sigarasını bıraktı. Ama Paskalya'ya kadar mutlaka!" Aimé de benim omzuma hafifçe vurarak dedi ki: "Gördüğünüz gibi. camlar açık olmuyordu. karayelde büzüşüp kalmış kara salkımlar halinde. yemek salonundan geçerek giremediğim günler geldi: artık dışarısı karanlık olduğundan. "bu yıl değil ama." dedi. Kapı çalındı. Bir kez daha işte bu varlığı imal ediyor. "Bu yıl olmaz Aimé. . benden mümkün olduğunca farklı bir varlık tarafından sunulurdu bana. "Her şey açığa çıkacak. Aimé sahneyi canlandırmak üzere müşteriyi taklit ederek." Belki büyük bir şahsiyetin bu senli benliliği gururunu okşadığından. genel kurmayla çok sıkı fıkı olan bir bey söyledi.En sonunda. bunun için de Simonet soyadından ve antik çağa. belki de ben iddianın değerini ve umutlanma gerekçelerimizi tam bir bilinçle. Aimé yanımdan ayrılmadan önce Dreyfus'ün kesinlikle suçlu olduğunu söylemeyi ihmal etmedi. mendirekten içeriye. Aimé son müşteri listelerini bana kendi eliyle getirmek istemişti.

restoranın henüz ışıkları yanmayan bahçesinde günün ısısı aşağı iner. her gün Doncières'e gitmek zorundaydı. askerî mecburiyetlerini kaytarmasını sağlamak için. yaslandığı karanlık duvara pembe damarlar çizen iri gül ağacı.Giotto'ya yaraşır bir sportif geçit töreni halinde sahilden geçişlerini gördüğüm genç bedenler arasında hüküm süren ahengin hatırasından yararlanıyordum.sözü edilen kişiyi hiç görmeden. ancak ben. Hafifçe hissetse bile. ama Mile Simonet tarafından sevildiğimi ve Saint-Loup sayesinde kendisini tanımaya çalışacağımı biliyordum. sırf bir manavda güzel bir kasiyer olduğunu duyarak da olsa . O genç kızlardan hangisinin Mile Simonet olduğunu. kadın güzelliğinin yeni bir çeşidini tanımak söz konusu olduğunda . metresinin sadakatinin kendi sadakatine bağlı olabileceği gibi bir çeşit batıl inanç yüzünden.sık sık duyduğum doğabilimci merakına güvenebileceğimi düşünmüştüm. bana olan dostluğundan da öte. Oysa Saint-Loup'ya benim genç kızlardan söz ederek onda bu merakı uyandırmayı ummam boşunaydı. Rivebelle'e yemeğe gittik. Bu yüzden. bastırırdı onu. iç yüzeyinde saydam ve karanlık havanın bir buz tabakası gibi yoğunlaştığı bir vazonun dibine otururcasına çökerdi. tiyatrocu metresine olan aşkı tarafından uzun vadeli bir felce uğratılmıştı. artık arabadan indiğimizde. ama ortalık hâlâ aydınlık olurdu. Kısa bir süre sonra. hatta çoğunlukla hava . herhangi birinin bu soyadını taşıyıp taşımadığını bilmiyordum. benim genç kızlarla faal olarak ilgileneceğine dair kendisinden bir söz alamadan. onikslerin dibinde görülen ağaçlanmaları andırırdı. Çünkü bu merak onda. İlk zamanlar Rivebelle'e vardığımızda güneş az önce batmış. Ne yazık ki Saint-Loup ancak bu şartla iznini uzatabildiğinden.

tasarılarımdan vazgeçmek. daha Balbec'ten yola çıkarken. Doktorum. zevk. Balbec'e geldiğimden beri kendimi sürekli ve titiz bir . belki genellikle fazladan eklenen. belki biraz açılır diye hayvanların koşulmasını geciktirmişsek. sağlık durumum sebebiyle karşılaşabileceğim ciddi tehlikeler konusunda beni uyarmanın daha doğru olacağına karar vermiş. ama her gün bir eleştiri yazısı ya da romana başlamak üzere masa başına geçtiğimde yaşadığım sıkıntı. istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasını önlemek için almam gereken bütün sağlık tedbirlerini tek tek belirtmişti." diyordum kendi kendime.yağışlıysa. Saint-Loup'nun yanına neşe içinde binerdim. rüzgârın sesini duyunca hüzünlenmezdim. gideceğimiz restoranın büyük yemek salonunda. ileride yapabileceklerim konusunda beni yeniden umutlandırmakta. kalın altın ışınlarıyla dağlayarak karanlık ve soğuğu kolayca alt edeceklerini bilir. "Belki de. bu sesin. sağlıklı olursam. bütün zevkleri bu amaca tabi kılıyor. Bergotte'un." Büyükannem. bir odaya kapanmak anlamına gelmediğini. ama yokluğu metnin değerini düşürmeyen. bir süredir. çigan müziği eşliğinde sayısız lambanın. benim itirazlarıma rağmen. Ama böyle günlerde. tamamlayıcı bir durumdur sadece. "güzel bir metnin değerinin kesin ölçütü. aslında zihinsel hazları tatmak için yaratılmış olduğumu düşündüğüne dair sözleri. içimde belki var olan eseri gerçekleştirebilecek güce sahip olmak. Belki de kimi şaheserler esneyerek yazılmıştır. ortalık kararmış oluyordu. başarılı ve mutlu bir şekilde çalışacağımı söyleyerek endişelerimi yatıştırıyordu. umudumu kırmaktaydı. sağanak yağmur altında bizi bekleyen kupa arabasına. o metni yazarken alman zevk değildir. benim gözümde bütün zevklerden çok daha önemliydi.

hayır. "Hayır. Balbec'te bir haftada tüketmeyi istemeyeceğim miktarda birayı. bu amaçlan korumak için işleyen sağlık tedbirleri mekanizması yok oluverirdi. istisnai durumların. doğrusu değerli ama kolayca . ama hastalanma korkusu. bize askerî saygılar ve hak etmediğimiz bu zaferi sunan orkestranın ritminin bedenimize ilettiği neşeyi. Saint-Loup bana sorardı: "Üşümez misiniz? Vermeseniz daha iyi olur belki. melodisi askerî. hava pek sıcak değil. çalışmanın önemi nedir. bize hizmet edecek olan garsonların kardeşiydi. ciddi. Ama Rivebelle'e vardığımız anda . başka biri olurdum. bu kişi. O andan itibaren. buz gibi bir yüz ifadesi ve bezgin bir yürüyüşle neşemizi gizlerdik.yeni bir hazzın heyecanıyla. bu içkilerin lezzeti. geçici olarak. çingenelerin çaldığı bir savaş marşının notaları eşliğinde salona girer. belki soğuğu hissetmezdim. gerçekleştirilecek yüce amaçlar yokmuş gibi. sözleri açık saçık şarkılar söyleyen müzikhol züppelerine benzememek için." Ben.denetim altında tutuyordum." diye cevap verir. Ertesi gün yorgun olmamak için ihtiyacım olan gece uykusundan beni mahrum edecek bir fincan kahveye katiyen dokunmuyordum. bilincim sakin ve net olduğunda benim gözümde. hatta şampanyayı. kesinlikle bilmezdim. ancak dışarı çıktığında hatırlayacağı büyükannemin torunu değil. bilgelik yolunda günlerce sabırla dokuduğumuz ipliği koparıverip bizi içine soktukları farklı dünyada . Mantomu verirdim.sanki yarın diye bir şey artık hiç olmayacakmış. Bir komi manto mu almaya davranır. ama sahneye muzaffer bir generalin güvenli edasıyla koşarak çıkıp. ölmeme gerekliliği. canlılığı hisseder. zahmetsiz bir şöhret yolu gibi dizilmiş sıra sıra masaların arasından ilerlerdik.

her masadaki müşterilerin gözü diğer masalardaydı. hareketli ruh çağırma masasının marifetleri sayesinde. koşunun sarsıntısına rağmen. çünkü garsonlar müşteriler gibi oturmayıp ayakta olduklarından. dingin bir ahenk içinde yerleşiyordu. Bir süre sonra manzara (en azından benim gözümde) daha soylu ve sakin bir düzene girdi. insan türünden çok kimi nadir kuş türlerini hatırlatan yüz rengiyle.feda edilebilecek bir hazzı temsil ettiği halde. hayvanat bahçelerinin büyük kuş kafeslerini alev alev renkleriyle. bir saatte tüketir. Pauillac kuzusunun etrafına ilk dizildikleri şekilde. anlaşılmaz çırpınmalarıyla dolduran "ara"ları akla getiriyordu. . hiç aralıksız ve adeta amaçsız bir şekilde salonun bir ucundan diğerine koşuşuyla. Zaten bu yıldızlar arasında karşı koyulmaz bir çekim gücü vardı. ünlü bir yazarı getirtmeyi başarmış. sayısız garsonun kesintisiz dönüşlerini engellemiyordu. buna. Bu yıldız masalar arasındaki uyum. Masaların arasına dağılmış birkaç garson. şimdi hatırlayamadığım bir şeyi almak için iki aydır biriktirdiğim iki Louis altınını kemancıya verirdim. kadınların bayıldığı saçma sapan sözler söyletmeye çalışmaktaydı. süratle seyirtirdi. buharda pişmiş patatesler. Restoranı dolduran. yalnız yemek daveti veren zenginin biri. kafamın dağınıklığından tadını bile alamadığım birkaç damla da Porto şarabı ekler. eski alegorik resimlerde temsil edildikleri şekliyle gezegenleri hatırlatan yuvarlak masalara bakıyordum. Gerçekten de çikolatalı sufleler devrilmeden. Bu garsonlardan çok uzun boylu. Bütün bu başdöndürücü faaliyetler. hedefe ulaşırlardı. tepesi harikulade siyah saçlarla süslenmiş bir tanesi dikkatimi çekti. Şüphesiz ordövrleri getirmek. bir üst kuşakta hareket ediyorlardı. ileriye uzanmış açık avuçlarında tuttukları tabakları düşürmeden hedefe ulaştırmak üzere yarışırcasına.

yemeğin aşağı yukarı şu kadara mal olacağını. yuvarlak masalar arasındaki sürekli hareketleri. Zaten epeyce Porto şarabı içmiştim. bu huzuru hissetmeme yetiyordu. Herhalde o sırada acil bir işleri olmadığından. Sinirlerimin huzurlu mırıltısını işitiyordum. fazla bardak getirmek için koşuyorlardı. çünkü onlar için masaların birer gezegen olmadığını. huzur verebilecek dış nesnelerden bağımsız bir huzurla doluydular. düzenli dönüşünün kuralını buluyordu. nesneleri. sonu gelmeyen hesaplarla meşgul iki korkunç kasiyer kadın. içmiş olduğum kadehlerin verdiği . Ama bu özel sebeplere rağmen. Kocaman çiçek demetlerinin arkasında oturan. ertesi gün yeni baştan başlayacaklarını düşünüyorlardı. sonunda başdöndürücü. kıdemli garsonların her fırsatta indirdiği sillelerden sersemlemiş halde. ortaçağ ilmine göre tasarlanmış bu gök kubbede zaman zaman meydana gelen felaketleri astrolojik hesaplarla tahmin etmeye çalışan büyücüleri hatırlatıyordu. Bütün müşterilere biraz acıyordum. bedenimin veya dikkatimin en küçük kıpırdanışı.şarabı değiştirmek. ancak bir zamanlar çalıştıkları Balbec otelinin bir müşterisi kendilerini tanıyıp konuştuğunda. fazlasını isteyişim. Şu veya bu kişiyle yemek yediklerini. Çok genç olan bazı komiler. içilmesi mümkün olmayan şampanyayı bizzat alıp götürmesini söylediğinde gururlanarak teselli bulurlardı. gözlerini hüzünle uzak bir hülyaya diker. alışılmış görünümlerinden kurtarıp benzerlikler görmemizi sağlayan bir bölümlemeye tabi tutmadıklarını hissediyordum. kapalı göze hafifçe bastırmanın renk duyumunu yaratması gibi. bir ayin alayı halinde sepetler içinde ekmek getiren genç komiler kortejinin geçişine karşı da tamamen duyarsız görünüyorlardı. içeceğim kadehlerin getireceği mutluluğu düşündüğümden değil.

hiçbir çıkışı olmayan bir cehennemdir. dinlediğimiz müzik de . gezinti ve yolculuklarda talihin bir yılda karşıma çıkaracağı mutluluk ihtimallerinden daha fazlasını barındıracak sayıdaki kadını. kâh diri çizgilerle kurduğu benzersiz dünyada. bana yaşattığı kendine özgü haz benim için öyle değerli oluyordu ki. bana gönderdiği öpücüğün karşılığını verirken. aynı anda bir araya getiriyordu. bu hazzın her notada uysallıkla durduğunu fark ediyordum. göz ucuyla beni süzüyor. bu motifin peşinden gitmek için. fiziksel zevktir. sanki bir anda daha çekici. Rivebelle restoranı da. daha başdöndürücü. öte yandan. zekâ pırıltısından habersizdiler. Ama ben ezginin notalarını alçak sesle mırıldanır. kaprisli veya utanmaz bir edayla bana yaklaşıyor. her kadının kendine has oluşu gibi.hepsi benim için yeni olan valslerden. barındırdığı hazzın sırrını sadece imtiyazlı birilerine saklamıyordu. sokuluyor. daha güçlü veya daha zengin oluvermiştim. onu bana teklif ediyor.sevilen kadının bir başka erkekle tattığı zevki dünyasını dolduran kadının dünyasındaki yegâne şey olarak sundukları kıskanç biçare için. başkaları tarafından algılanmadığı için. Çünkü müziğin her motifi kendine hastı. Alman operetlerinden ve müzikhol şarkılarından düzenlemeler diğerinin üstüne bindirilmiş.mutluluğun sonucuydu. ailemi terk edebilirdim. cehennemlerin en zalimi. onlar için var olan tek şey. ama kadının aksine. görünmezliğin içinde kâh baygın. yöneldiği kişinin değerini . Duyduğum hazzı müziğin yönlendirmesine izin veriyor. Tabiatta tesadüfen ve nadi ren bulunan kimi maddelerin büyük miktarlarda üretilmesini sağ layan kimya fabrikaları gibi. bu ezgilerde bir acımasızlık buluyordum: onlar her türlü nesnel güzellik duygusundan. Bu tür bir zevk. havadaki bir eğlence mekânı gibiydi. Ve bu zevki . okşuyordu.

buna rağmen kendimi daha güçlü. çaylarını içerken. dar boğazı dolduran ikişer ikişer dizili masalardaki müşteriler. ışıklar yakılmış olurdu. sevdiğimle benim. bu müziğin dokunaklı güzelliğine. bu yüzden de bahçede. gülünebilecek bir şey gibi görünmüyordu. ani. o anda bu içsel ve öznel mutluluğa. bu nedenle. en kibar sosyeteye mensup kişiler de saat beş civarında çaya gelirler. güneşin son ışınlarının delip geçtiği tirşe gürgenler görülürdü. aksine. neredeyse dayanılmaz hissediyordum. hayatımızda ne zaman bir kadın bizi görüp hoşlanmasa. Çay servisinin yapıldığı koridora benzer. göz kamaştırıcı. Birkaç saat sonra. cazibesine sahipti. ışığa bulanmış. Bu da. loş ışığın aydınlattığı. sudan yarı çıkmış. uzun. yemek yenen. neredeyse müşterileri görmeyi imkansızlaştıran bir ışığa yol açardı. etkileyici. Aşkım artık bana tatsız. bol bol hava cereyanı dışında. büyük akşam yemeği davetleri verirlerdi. yakaladığı parıltılı balıkları yığdığı havuz veya sepette. tabiatıyla yemek salonunda yer alan akşam yemeği sırasında. bazısı açılmış camekânlar ve birkaç taş sütundu. bir balıkçının. kesintili güneş patlamalarına. dar. girişten yemek salonuna uzanan camlı galerinin dışarıya bakan kenarını bahçeden ayıran tek şey. dışarısı henüz aydınlık olduğu halde. birdenbire sıkı fıkı olmuşken buluşacağımız sevimli bir ortam gibiydi. müziğin kendisi. değişken. oynak parıltılarla harelenen balıklara benzerlerdi. gecenin solgun hayaletlerine benzeyen pavyonların yanında.artırmaz. aralarında selamlaşırken her hareketlerinde harelenirler. Restoranın müşterileri sadece kibar fahişeler değildi. lambalarla aydınlatılmış . dolayısıyla bizim hakkımızdaki yargısını katiyen değiştirmeyen mutluluğa sahip olup olmadığımızdan habersizdir.

rakip davetin çekme gücüne kapılmış olan bu birimler.X'i bulmam lazım. gülümseyerek başını eğdi. dışarıda. camekânın öbür yanında sıra sıra dizili.doğaüstü ışıklı. şapkamı çıkararak selamladım. dev bir akvaryumun içindeki bitkilere benzerlerdi. Prenses beni tanıdı. çiçeklerinin birkaçını değiş tokuş etmiş iki ayrı çiçek demetine benzerlerdi. kendi masalarının etrafında kopmadan bir arada tutulurlardı. bu gece onun davetlisiyim. solgun ve yeşil. bu uzun koridorun ışıklan yakılmaz. bir süreliğine kendi topluluklarından ayrılırlar. onların yerini. hareketin kendisinden yayılan birkaç melodik kelime yükseldi . parıltılı ve ıslak bir ağın içindeymişler his sini vermez . devam etmekte olan yemek daveti. bu selamın çok yukarısında. yaldızlı koridor boyunca çay içen hanımlar gibi. gürgenler camekânın ardında akşamüzeri mavimsi. karanlık bir bahçede bir yol gibi görünürdü. birimlerinden birini veya birkaçını geride bırakırdı. Sonra koridor boşalırdı. bir gecelik ev sahiplerinin etrafında dönmelerine sebep olan çekme gücü azalırdı. Sonra sofradan kalkılırdı. ancak kahvelerini içmek üzere çay servisinin yapıldığı koridora geçerken. çoğu kez. eğilmiş ağaçlarla birlikte koridor. kim olduklarını öğrenmekle geçirmelerine rağmen. Durmadan. Bir an.salondan bakıldığında. tanımak. dostlarını selamlamak üzere uğrayıp. Bazen." diyerek ayrılan beyler veya hanımlar alırdı. davetliler yemek sırasında bütün vakitlerini komşu masadaki davetlilere bakmak. tanımadığım bir topluluğun ortasında. bu geçiş sırasında. güzel Lüksemburg Prensesi'nin oturmakta olduğunu gördüm. "Gidip M. Bir gece/ dışarı çıkmak üzere koridordan geçerken. Çoğunlukla yemekten sonra bile hava henüz tamamen kararmamış olduğundan. oyalanan bir yemek davetlisinin karaltısı seçilirdi. ağaçlı.

çünkü . kapıldığım edilgenlik çarkından çıkmak suretiyle .kendim. alkol. Çünkü tıpkı bir eseri yaratmamızı. sinirlerimi aşırı derecede gererek o dakikalara bir özellik.yüz seksen derecelik bir dönüş yaparak. geleceği korumamıza yardım eden de. çalışkan olma alışkanlığının sağlaması gibi. ünlü olma isteğinin değil de. Saint-Loup. algıladığım yegâne şey.bana hitaben. onları savunmaya daha muktedir veya daha kararlı kılmazdı. hassasiyetimin gerektirdiği ve Rivebelle'e varışımdan beri başkalarının karşıladığı ihtiyaçları . sadece selamı tamamlamak. sözlü bir selam haline getirmek için. bir tür manevi hareket kaybına uğradığım yetmezmiş gibi. herhalde uzunca bir iyi akşamlardı bu: durmam için değil. denize dimdik inen yamacın yola yakınlığı. geçmişin ciddi düşünceleridir! Benimse. öyle müzikal geldi ki bana. tehlike fikrini ve korkusunu mantığıma iletmek için gerekli küçücük çabayı göstermeme yetmezdi. arabacıya hızlı gitmesini tembih ederdim. falezin sık sık kayan toprağı. mantık yürütmeyi ve kendine hâkimiyeti fırlatıp attığım. Ancak bir arabanın geçebileceği genişlikteki bu zifirî karanlık patikalarda aksi yönden gelen bir arabayla çarpışma ihtimali. geceyi beklenmedik bir biçimde rastladığımız bir arkadaş topluluğuyla birlikte. bir büyü kazandırır. Ama kelimeler o kadar belirsizdi. yakındaki bir sahil Casino'sunda bitirmeye karar verip beni tek başıma bir arabaya bindirerek onlarla gittiğinde. bütün bunlar. şimdiki anın neşesi değil. daha Rivebelle'e vardığımda. başkasının yardımı olmadan karşılamak zorunda kalacağım dakikaları kısaltmak isterdim. ses ise öyle usulca uzadı. sakatlığımızın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olan koltuk değneklerini. sanki ağaçların kararmış dallarının arasında bir bülbül ötmeye başlamış gibiydi. ama bu beni.

önüme düşmezdi. orada kaldığımız gecelerde. Rivebelle restoranında. hiç direnmeden. bu dakikaları hayatimin geri kalanına bin kat tercih etmeme sebep olarak onları tecrit ederdi. hayatımın mutlu bir hayat olabileceğini hissettiğim ve bu yüzden de. yakında yayınlanacak olan kitap. Aynı şekilde. yazacağım kitaplar. kahramanlar gibi. ölümleriyle yıkıntıya uğratacakları kişi evde onları beklerken. . tam o anda. bu hayatı hiç tereddütsüz bir kaza ihtimalinin kucağına teslim ederdim. Aslına bakılacak olursa. tamamen yan masadaki kadının kokusuyla. garsonların nezaketiyle. tek yaşama nedenleri. gerçekliği olmayan bir uzaklıkta kaldığından. o duyuma yaslanıp ölmeye razı olurdum. o ana kadar bende uyandırdığı kaygılardan kurtulmuş olduğumdan. diğer insanlar. hayatımın amacı artık bu geçmişin hayallerinin gerçekleşmesi olmaktan çıkıp o andaki mutluluk olduğundan. diğer insanların bütün hayatına yayılmış olan ihmalciliği bir gecede yoğunlaştırmaktan ibaretti. sarhoşlar gibi şimdiki zamana hapsolurdum. o anın duyumuna yapışık. büyükannem. gelecekteki hayatım. çalman valsin kıvrımlarıyla bütünleştiğimden. aslında sadece görünüşte kalan bir çelişki sonucu. geleceğimiz adını verdiğimiz gölgesi. biri beni öldürmek niyetiyle gelse. bir uçak veya otomobil gezintisinin tehlikelerini göze alıyorlardı. o andan ötesini görmezdim. geçici olarak tutulan geçmişimin. her gün gereksiz yere bir deniz yolculuğunun. netice itibarıyla yaptığım. Öyle ki. onun boyutlarıyla sınırlı olduğumdan ve ondan ayrılmamaktan başka bir amacım olmadığından. kıpırdamadan.coşkunluğum. henüz kırılgan beyinlerine bağlıyken. tam olağanüstü bir hazzı yaşadığım. sigara dumanıyla uyuşmuş. gözümde daha değerli olması gerektiği anda.

çünkü o sırada benim için önemli olan tek şey. Daha da vahim olanı. o andaki duyumumdu. en önemli ve ciddi şeylerin düştüğü anlamsızlık. Ama tıpkı yeni bir ortamda olduğu gibi tanımadığımız baskıların. Aynı aşkı buluruz yine karşımızda. geri kalan her şey.geçmiş çabalarının meyvesini ve kovanının umudunu koruma kaygısı kalmamış bir arı gibi katledilmeye razı olurdum. o saatlerde bile . olağanüstü kuvveti. Şunu da belirtmem gerekir ki. böyle bir durumda varlığını sürdüremeyeceği söylenemez. bir gün öncekiyle aynı olan bu ertesi gün matematiği. o iç güce bağımlı olarak var olabilirdi. her şey artık salt görüntüdür ve ancak bizim en yüce benliğimize bağlı olarak vardır. zevkler. coşkunluğumun şiddeti karşısında. şimdiki anın kendisine bahşettiği ve o anla ilgili olmayan şeylere aldırmadığımız için bize yeten duyumla tatmin bulur. sabun köpüğü gibi üfleyiverdiğimiz kişiler. eğer gerçek bir aşkımız varsa. Ne yazık ki değerleri böyle değiştiren katsayı. en küçük değişimlerinin ve hatta sadece sürekliliğinin yarattığı mutluluk sayesinde. Bütün önemini kaybeden. onları ancak bu sarhoşluk saatlerinde değiştirir. artık bizi ezmez. bu duygunun boyutlarını değiştirdiğini açıkça hissederiz ve ona artık aynı gözle bakamayız. problemleriyle daima kıyasıya boğuşacağımız bu matematik. denizin üstünde durmasına izin vermediği bir köpük yumağı ağırlığındaydı ancak. Onlarla tanışma girişimi artık bana kolay ama ilgisiz bir şey gibi gelirdi. sonunda Mile Simonet ve arkadaşlarını da içine alırdı. saf fenomenizmi gerçekleştirir. öznel idealizmi. kuvvetli rüzgârın. ama yer değiştirmiştir. Aslında. iş. ertesi gün eski yoğunluklarına kavuşacaklardır. bütün anlamını yitiren çalışmaların başına dönmeye çabalanacaktır. aile. çünkü sarhoşluk birkaç saatliğine. Balbec'in genç kızları.

O sıradaki metresiyle tanışmadan önce sınırlı eğlence hayatı içinde o kadar çok yer almıştı ki. kendi iç gözümüzde değişmişizdir. onun yerini aldı. kadınlarsa. komiye yüz frank verdiğimiz için duyarız. çünkü sadece kendi gözümüzde. ama tanımazlıktan gelirlerdi. Biri . bir gün önce son derece güç olan şey . başkalarına baktıklarından daha çok Saint-Loup'ya bakar. sayfiyeye kimileri âşıklarıyla buluşmaya. yalnız bizde gecikmiştir: sarhoşluk yoksunluğudur bu sebep. tiyatrocu metresi haricindeki bütün kadınlara karşı herkesçe bilinen kayıtsızlığı çekiciliğini iyice artırdığından. ardından bir üçüncü ve nihayet parlak tenli bir esmer. selamlamazdı kadınları. o anda duyduğu hoşnutsuzluğu. Sarışın. Söz konusu kadının böyle bir laubaliliğe kalkışmamız durumunda. varlığı gözümde giderek silinen Mile Simonet'den bin kat daha çekici görünen kadınların hiçbirini tanımıyordum. onlar da sarhoşluğumun bir parçası olduklarından. Bana yabancı bu kadınların hemen hepsini Saint-Loup tanıyordu. hüzünlü bir genç kız. hoşnutsuzluğun sebebi aynıdır. kimileri de bir âşık bulmaya gelmiş kadınların neredeyse istisnasız hepsini. biz ertesi gün. kır çiçekleriyle süslenmiş hasır şapkasının altından bir an hülyalı gözlerle bana baktı ve gözüme çok hoş göründü.şimdi bize sonsuz kolaylıkta görünür. Bir erkekle birlikteyseler. çoğu tesadüfen orada bulunan. yalnız biz bunun bilincine varmayız.bizi yönetir. Sonra bir başkası. Yakınımızda iffetli veya düşmanlık sergileyen bir kadın varsa. Rivebelle'de bulunan ve nasıl ki yansılar aynanın bir parçasıysa. oysa hiç de kolaylaşmamıştır. tek başına. (ya kendisinin ya bir arkadaşının) en az bir gecelik bir beraberliğinden hatırlardı. o gecelerde Rivebelle'e akşam yemeğine gelen.onun bizden hoşlanması .

Ah! Ne şanslı kadın! Ne buluyor o kadında. gülüyor. Büyük aşk. bu kadınların çehreleri benim için namuslu bildiğim kadınların çehrelerinden çok daha zengindi.diğerine fısıldardı: "Genç Saint-Loup bu. kalınlığı olmayan tek bir parçadan oluşmuş gibi görünmüyorlardı bana. Aksi takdirde. Kör olmuş herhalde. Dur. her birinin çehresi. dağılmış saçların arasında baygın . Buna rağmen. hafızası sayesinde. Beni bu kadınlarla tanıştırmasını.bir peçenin ardında gizlenir gibi . tanıdı beni. Saint-Loup için durum çok farklıydı. Şu gözlere bak. tatmin edileceğini vaat eden bakışta ortaya çıkar. O sıralar âlemden âleme koşardı! Ama artık öyle değil. Kadının kayık gibi ayaklan var. ah. iç çamaşırları da pistir! Bir işçi parçasına versen burun kıvırır. o herhalde kendisini tanımazlıktan gelen. Amerikalılar gibi bıyıklı. Beni ona sormak lazım!" Kadınlarla Saint-Loup arasında sessiz bir mutabakatla yüklü bir bakış yakalardım. İçtikleri su ayrı gitmezdi.yoksun kalacaktı. Kuşkusuz. kıpırtısız yüz hatlarının kendisi için saydam olan kayıtsızlığının veya herhangi birine verilen türden bir selamın sıradanlığının ardında. yüzünde görmedikçe hayal edemediğimiz bu özelliği. sadece bize yönelen. kadını hiç aldatmıyor. her kadının. Ne yakışıklı çocuk! Ben bayılıyorum! Çok da şık! Bazı kadınlarda ne şans var ama! Her bakımdan hoş bir adam. Yosmasını hâlâ seviyormuş. belleğimde sonsuza dek. onlardan bir randevu isteyebilmeyi. onlarınki gibi düz. Ben Orléans Prensi'yle birlikteyken yakından tanımıştım kendisini. içi boş. bu kadar özetlenmiş haliyle bile. her kadında farklı olan kendine has yanından . anlamıyorum. insan böyle bir erkek için kendini ateşe atar. ben gidemeyecek olsam bile randevulaşmayı kabul etmelerini isterdim. arzumuzu onaylayan. çok iyi bilirdi beni. dur.

feodal mimari kendini gösteriyordu. Robert'in başı. Hayatımızın saatleri. İnce cildinin. üçgen yüzünün hassas bir aydından ziyade yaman bir okçuya yakışan enerjik kemik yapısını. Şunu da söylemek gerekir ki. kendilerinde bulamayacağım bir değer yüklüyordum onlara. Balbec'e dönerken. ama kullanılmayan mazgalları hâlâ duran. adeta çok farklı düzlemlerdeymiş gibi birbirini izlediğinde. yanımda bin frank olsa ve o saatte açık kuyumcu bulunsa. Ama bir gün önce söylediklerimizden de sorumlu hissederiz kendimizi ve sözümüzü tutmak isteriz. izleyicilerin ço ğunluğu hatırına namuslu bir örtüyle kapattığı sessiz bir tablo görüyor. hatırlıyordu. . bir savaşçı gibi hareket etme hırsını bir sosyete erkeğinin tebessümü ardına gizleyen Robert'e gelince. neredeyse farkında bile olmadan. aynen atalarından almış olması gerektiğini fark ediyordum. Ama açıldıklarını bilmek bile bana yetiyordu. Hiç şüphesiz benim için durum bunun tam tersiydi. sinirsel eğilimlerin sonucuydu. burçları antik kuleleri hatırlatıyordu. içerisi kütüphane olarak düzenlenmiş. kalıcı bir hükmün değil. ertesi gün bize çok ilgisiz gelecek çeşitli insanlara kendimizden çok fazla şey veririz. bu şekilde. güzel madalyalar olmuş olsalardı bile. ilk kez gördüğüm o kadına bir yüzük alırdım. "Ne hoş kadın!" diye tekrarlardım kendi kendime. Robert'in beni tanıştırmış olduğu kadınlardan biri hakkında. her saniye. benim için kapalıydı bu yüzler. ona iyice baktıkça. içlerinde aşk hatıraları gizlenen madalyonlar değil. hayatı boyunca izleyeceği bilinmez yollarda ona eşlik etmeyeceğini hissediyordum. Otururken yerinde zor duran.bir ağız ve yarı kapalı gözler. sağlam yapısının ardından. adeta ressamların. Elbette bu sözler. nakarat söyler gibi. bu kadınlardan herhangi birine benliğimin en ufak bir parçasının nüfuz etmediğini.

O sıkıntı içindeyken. artık düşman olmayan odamdaki yatağıma kavuşmak beni sevindirirdi. biraz önce rüyamda sohbet ettiğim Legrandin'le karşılaşmaktan daha büyük bir mutluluk tasavvur edemeyen bir insan olur çıkardım. iki saat sonra senfoni konseriyle uyanacaktım mutlaka.Böyle gecelerde. kendisinden sonra gelen tarafından silinir. ruh çağırmanın. bilmediğimizi zannettiğimiz. sanki yorgunluğum bir heykeltıraş gibi insan vücudunun tam kalıbını almak isterdi. Oysa uykuya dalsam. Sonra birden uyuyakalır. bedenden sıyrılışın. Geçmişimin karanlık bölgelerinin. . sihirli fenerlerde cam değiştiğinde değişen görüntüler gibi). Rivebelle'deki yemeğin zahmetli hazmı sebebiyle son derece değişken biçimde aydınlanması sonucu. sağlık olmazdı. ruhların göçünün. ilk geldiğim gün içinde asla dinlenemeyeceğimi sandığım yatakta şimdi yorgun uzuvlarım bir dayanak arıyordu. aksine hayatın görüntüsü şüphelidir ve her an unutuş tarafından yok edilir. sabahın yaklaştığını hissederdim. şilteyi örten çarşafa sımsıkı yapışmaya çalışırdı. Kavuşmam için uzun süre uyumam gerekliydi. Buna rağmen uyuyamaz. geçmiş yılların ve kayıp duyguların canlanmasının. oysa hemen her gece bize açılan bütün bu sırların. birbiri ardına. ama orada bizim de çoğunlukla hayvan olduğumuz. bizim için gençliğe dönüşün. kalçalarım. sırayla oyluklarım. geç saatte döndüğümden. ayrıca yok oluşun ve dirilişin büyük sırrının açıklandığı o ağır uykuya gömülürdüm. çılgınlığın düşlerinin. bana onlara bir daha kavuşamayacakmışım gibi gelirdi. her gerçeklik. artık içimde sükûnet. tabiatın en ilkel âlemlerine gerileyişin (rüyada sık sık hayvan gördüğümüz söylenir. nesnelere bilginin ışığını yansıtan akıldan yoksun olduğumuz unutulur. omuzlarım.

yayından fırlamış ok gibi. ağırlığı kalmamış bir varlık olur. yoğunluğum. arkada tablolar değiştirilirken önünde oyuncuların perde arası danslar ve şarkılar sunduğu dekorlar gibi. Uyurken gözlerim saati görmemiş olsa da vücudum hesaplamayı bilir. dizlerimin üzerine kadar yükselen bir yığın halinde birikirdi. kısa süreli kesintilerdi bunlar. diğer sarhoşlukları da izleyen. yeni bir dekor. (oturabilmek için yatmış olmak gerektiği gibi susmak için de uyumuş olmak gerektiğinden) kıpırdayıp konuşmaktan kendimi alamaz. yastığa gömülmemle kesintiye uğrardı. nekahet olsun. kendim hakkında hiçbir şey bilmezdim bu rolde. kendi hayatımı benden tamamen gizlerdi. zihinsel hiçlik için de aynı şey geçerlidir. Denizin bir zamanlar hayati ortamımız olduğu ve gücümüzü toparlamak için kanımızı yine denize daldırmamız gerektiği doğruysa. çizilmiş bir kadranın üzerinde değil. doğu masalları tarzında olurdu. vücudumun dev bir saat gibi beynimden bedenimin geri kalanına kerte kerte aktardığı güç. sahnenin ön kenarına yerleştirilen. geçmişim hakkında. Vakit öğleyi geçmiş olurdu. kabahatim. ağırlık merkezim kalmaz. unutuş. kaynağı şarap olsun. zamanı. çeşitli cezalar çeken bir karakter olurdum.Sonra. uzun bir uyku sayesinde senfoni konserini işitmemiş olduğumu fark ederdim. ama uykuyu da. kasvetli koşumu aya kadar sürdürebileceğimi zannederdim. Benim o sırada rol aldığım oyun. emin olmak için saate bakmak üzere yaptığım ilk hamleler ba şarısızlıkla sonuçlanır. Porto şarabını fazla kaçırmaktı. Bir gece önce içi boşalmış. fark etmeden işlediğim bir kusur yüzünden sopa yiyen. Birden uyanır. araya konan dekorun aşırı yakınlığı sebebiyle. toparlanan gücümün aralıklı tartımlarıyla ölçerdi. zaten saate bakmadan önce de öğleyi geçtiğinden şüphe duymazdım. birkaç saat .

beni huzur ve unutuşla dolduran bu son uyku. Bir gün kırılıp düşüncelerimin temelli kaçıp . bu son uyku müthiş uzun olmalıydı. Sonunda açıkça görürdüm: "Öğleden sonra iki!" Zili çalar. uzun bir uykusuzluğa son vermek kadar zordur. ayağa kalkıp saate ulaşarak onun zamanıyla bitkin bacaklarımda birikmiş malzemenin zenginliğinin işaret ettiği zamanı karşılaştırıncaya kadar. kalkmayı düşünürdüm. Huzuruma ve sağlığıma kavuştuğumu söylesem yetersiz olur. Oysa uyanmama sebep. uyandığımda hissettiğim dinlenmişlik ve devasa bir gecenin geride kaldığı duygusuna bakılırsa. Her şey sürmeye o kadar eğilimlidir ki. çünkü bir gece önce beni onlardan ayıran.boyunca. kum saatinin yıkılan tepeleri kadar dakik bir biçimde ölçerler. kimi uyuşturucu ilaçların uyuttuğu doğrudur. içime girmişlerdi. böyle bir uykuya son vermek. ama uzun süre uyumak daha da kuvvetli bir uyuşturucudur. iki veya üç kez daha başım yastığıma düşerdi. ne var ki. şimdi de onlarla yan yana değildim. karaya çıkmak zordu. bir mesafeden ibaret değildi. ona Legrandin ailesiyle ilgili yüzlerce soru sordum. ama vücudum sürekli uykuya gömülürdü. ama hemen ardından tekrar uykuya dalardım. kendi nicelikleriyle zamanı. benim zili çalmam üzerine Françoise'ın gelişi olurdu. ancak yarım dakika sürmüş demekti bu. bu süre zarfında harcanmadan art arda dizilen güçler. uzun bir uykudan uyanmak oldukça güçtür. saatin topu. zamanın dışına çıkmış gibi oluruz. Bağlanacağı rıhtımı gördüğü halde dalgaların arasında savrulan kayıkçı gibi saate bakmayı. Büyükannem odamın kapısını açtı. bana öteki uykumdan daha uzun olması gerekirmiş gibi gelen. bütün gece boyunca akıntıya karşı mücadele etmek zorunda kalmıştım.

Uyuyamamaktan. şimdiyse hatıramın derinliklerinden bir tek o yükseliyordu yukarıya. bacaklarımın. Birden Rivebelle'de gördüğüm.gitmesine yol açacak olan boş kafamın belirli ve hâlâ biraz ağrıyan noktalarında düşüncelerim bir kez daha yerlerini almışlar. birleşmeye hazır hissediyordum. Gece boyunca daha birçok kadın hoş görünmüştü gözüme. Beni fark ettiği kanısındaydım. hüzünlü genç kızı hatırladım. hareket sırasında bastırılmış tırmanıcı bir kuvvet sayesinde. yorgunluk. Ama ben her şeyi yapmaya hazırdım. Önümde yeni bir hayat açılıyordu. neşeyle yorgunluğumun tadına varıyordum. sinir krizi tufanından. Belki de bu zorunlu eylemlerden en fazla boyun eğdiğimiz. felaketinden bir kere daha kurtulmuştum. şimdi kemikleri önümde bir araya toplanmış. dinlenme ihtiyacı içindeyken beni tehdit eden onca şeyden korkmuyordum artık. Bir önceki gece. bir hatırayı bu şekilde. daha önce dikkatin dağılmasından kaynaklanan bastırıcı güç yüzünden diğer hatıralarla aynı düzeydeyken. yorgun olduğum için hiç hareket etmeden. biz farkında olmasak da. Rivebelle'deki garsonlardan birinin gelip ondan bir mesaj iletmesini bekliyordum. Felsefede sık sık özgür eylemden ve zorunlu eylemden söz edilir. sürekli görmek çok zor olurdu. Saint-Loup kendisini tanımıyordu. yirmi dört saat sonra fark . yukarıya çıkartan. bir an bana bakan sarışın. o kızdan başka bir şey düşünemiyordum. o güne dek maalesef yararlanamadıkları varlıklarına kavuşmuşlardı. fabldaki mimar gibi şarkı söylemem yeterliydi sanki. uyanmış olmakla birlikte. Kendisini görmek. onları ayağa kaldırmak için. kollarımın kemiklerini kırmıştı sanki. zihnimiz dinlendiğinde. namuslu bir genç kız olduğunu düşünüyordu.

Hemen her yıl Balbec'e gelen otel müşterilerinden birçoğunu bu konuda sorguya çektim. biçimsiz ve sevimli. sisli nebülözün içinde erir giderdi. aşkta belirli bir kişinin hayalinin. pırıltılı. topluluğun kendisiydi. netlik kazanmamış olan şey. Bireyin kendi başına var olmadığı. diğerlerinden farklı bir büyüsü olduğu için onu ortaya fırlatan eylemdir. titreyen tek bir salkım haline gelirdi. Belki aynı zamanda eylemlerin en özgürüdür. topluluğun görüntüsü değil. o bulanık ve çarpılmış çehreler silinir. birbirlerine yapışırlardı. tek tek poliplerden ziyade polip kolonisi tarafından oluşturulduğu ilkel organizmalar gibi. çok kısa sürede kaybedilir. İleride bir . karışır. Daha sonra bir fotoğraf. daha birkaç yıl önce kumun üzerinde. sarı saçlar. belirsiz. bunun sebebini bana açıkladı. çünkü alışkanlık denen şeyden. Şimdi. ilk gelişme evresindeydiler.etsek de. Şüphesiz. ama yine de geçmiş oldukları bu yaşta onları gören herhangi biri. bir gün önce ilk gördüğümde olduğu gibi. çocuksu küçük kızlar topluluğunu tanıyabilir miydi? Bu beyaz ve bulanık takımyıldızdan ancak seçilebilen. Bana bir bilgi veremediler. o zaman aynı anda hepsi birden. insanın tamamen değiştiği yaşı yeni geçmiş. Arasıra kızlardan biri yanındakini düşürür. uzak denemeyecek o yıllarda. O gün. diğerlerini dışlayarak tekrar tekrar canlanmasına yardımcı olan zihinsel saplantıdan yoksundur. muzip bir çehre. kişiliğin henüz çehrelere damgasını vurmamış olduğu. diğerlerinden daha parlak bir çift göz. bir çadırın etrafında halka olup oturmuş halde görülen. O sırada küçücük olan bu çocuklar. özel hayatlarının tek dışavurumu gibi görünen bir gülme kriziyle sarsılır. denizin önünde güzel genç kızlar kortejinin geçişini gördüğüm günün ertesi günüydü.

böylece yeniden oluşturulmuş bu şekiller. ama tek tek tanıyabilmek için mantık yürütmek. Vivonne'da golyan balığı sürülerinin bir dağılıp bir toplanması gibi. daha o zaman. ama kahkahaları artık çocukluğun kesikli. gözleri. diğerlerinden farklı bir giyim eşyasının kendisine ait olduğunu hatırlamasıyla mümkündü. ayrıca tanınması gereken başka bir kişiliğin üzerinde egemenlik kurar. . eskiden bu kafalara her dakika dalış yaptırırdı. bir zamanlar. kısa zamanda öyle bir mesafe katetmişti ki. bir yandan da çok yakın olan o günlerden bu yana. hâlâ sakladığım eski bir fotoğraftaki çocuk grubu. bu özellikler son derece belirsiz bir ölçüt oluşturmaktaydı.gün bana verecekleri. daha sonraki dişi kortejle aynı sayıda üyeden oluşur. neredeyse otomatik kahkahaları değildi. bir gün önce fark etmiş olduğum gibi. Bu genç kızların her birinin fiziksel özellikleri. plajda. benim bir gün önceki ilk görüşümün kararsızlığı ve titrekliği gerekiyordu. gelip geçenleri bakmaya zorlayan şaşırtıcı bir leke oluşturdukları fotoğrafta hissedilir. adeta kolektif olan özellik o zamandan beri çok baskın olduğu için. çocukluktaki ihtilaçlı gevşeme. o kişiliğin güzel çehresi. gençlikte mümkün bütün değişimleri hesaba katmak gerekir. kendilerini kahkahalara bırakıyorlardı. fotoğrafta görülen cılız. buruşuk yüz olma ihtimalini kazanır. fotoğrafta kimin kim olduğunu karıştırırdı. hedeflerine dikiliydi. uzun bir boy ve kıvırcık saçların bir arada bulunması yüzünden. öte yandan. aralarında ortak. şimdi yüzleri kendilerine hâkimdi. ancak bir tanesinin. soluk mercanın bugün bireyselleşmiş ve ayrılmış parçalarını eski gülüşlerinin ve fotoğrafın yaptığı gibi birbirine karıştırmak için. bazen en yakın arkadaşları. bu durumda şüpheden kurtulmak. Benim onları mendirekte gördüğüm günden çok farklı.

gelip geçen güzel genç kızların birçoğunu tekrar göreceğime söz verirdim kendi kendime. sıradan bir görünüme bürünmüş kimi insanlar bulunur ki. diğerleri gibi bir daha görünmemek üzere. daha sonra. tesadüfen isimlerini sorup. Genç kızları plajda bir daha görememiştim. aynı hayaller. oysa tesadüf olmasa.hatırlamayacağımız umudunu doğuran kesintilerden sonra . beni sık sık Rivebelle'e götürmeye devam ediyordu. zaten onların varlığım hızla unutan hafızanın. birçok başkaları gibi daha baştan. bu . Saint-Loup'yla ben. Saint-Loup öğleden sonraları Balbec'te pek az kaldığından onlarla ilgilenemiyor ve benim hatırıma. şaşar kalırız. çünkü hayatımızı düzenlemeye yönelik bir girişim. O zaman tesadüfü güzel buluruz.zalim kılar. Rivebelle restoranında iki üç kere. hatlarını çıkarması da mümkün değildir. gözlerimiz belki tanımaz bile onları. Bir gece. kendileriyle tanışma gayretine giremiyordu. zannettiğimiz gibi zararsız bir adamcağız değil. herkes salonu terk etmeye başladığı sırada gelip bir masaya oturan uzun boylu. Ama bazen de. Bu kızlar genellikle bir daha ortaya çıkmazlar. kolayca unutulurdu. Bu tür restoranlarda. bu hayallere sahip olacağımızın. kaçınılmaz ve bazen de . Akşamları daha serbestti. tesadüf onları ısrarla karşımıza çıkarır (küstah küçük çete için de geçerli olacaktı bu). kır sakallı.Hiç şüphesiz. admı sık sık işittiğimiz bir bakan veya dükten başkası olmadığını öğrendiğimizde. çok adaleli. tesadüf bizim için hayallere sadakati kolay. Bir süre sonra Saint-Loup'nun tatili sona erdi. zaten yeni genç kızlar geçmiştir gözümüzün önünden. ama hülyalı bakışları ısrarla boşluğa dikili bir adam görmüştük. parklarda ve trenlerde olduğu gibi. kaderimizde yazılı olduğunu zannederiz. bir çaba sezeriz kendisinde. düzgün hatlı.

bizi üzmezdi. Swann bir kere yanımda bu ismi. Hiç şüphe yok ki. mektubu ünlü sanatçıya götürme görevini üstlendi. Bir garson. çok değerli bir sanatçı.karanlık. orası henüz bir çiftlikken. yeteneğinin bizde yarattığı coşkunluğu hiç tahmin etmediği düşüncesi geçti. bir ürperiş gibi. vakitsiz bir kesinliğin doğmasına yol açar. Elstir o dönemde pek de restoran sahibinin iddia ettiği ve zaten hemen birkaç yıl içinde olacağı kadar ünlü değildi belki. basit bir çardağın altında yendiği çiftlik şık bir mekân haline gelir gelmez bütün koloni başka yere göçmüştü. ünlü bir kişi olduğu. tıpkı bir yazıda cümlenin bir öğesinin eksikliği gibi bazen belirsizliğe değil. ancak. Rivebelle'e yakın bir evde yaşadığı karısının seyahatte olmasıydı). bir hatıranın eksikliği. çok meşhur." dedim Saint-Loup'ya. O anda ikimizin de aklından. "Swann'ın arkadaşı. birlikte. tamamen unuttuğum bir vesileyle. Ama restoranın ilk müşterilerinden biriydi. sonra da. aziz dostu Swann'ın iki arkadaşı olduğunu açıklayan ve saygılarımızı sunmak üzere kendisinden izin isteyen bir mektup yazıp imzaladık. sanatına tutkun iki hayranı. bir sanatçılar kolonisini getirirdi oraya (zaten yemeğin açık havada. gecikmiş adamın kim olduğunu restoran sahibine sorduğumuzda. henüz . hayranlığımızdan ve Swann'ı tanıdığımızdan habersiz olması. Ektirin büyük bir sanatçı. sayfiyede olmasak. Ama heyecanın sessiz duramadığı bir yaşa takılıp kalmış ve tanınmamanın dayanılmaz geldiği bir hayatta kendimizden geçmiş olduğumuzdan. tek başına. telaffuz etmişti. Elstir’e birkaç adım ötesinde oturan iki kişinin. "Nasıl olur! Ünlü ressam Elstir'i tanımıyor musunuz?" dedi. Ama büyük bir yetenek. bizi diğer restoran müşterileriyle bir tutup. Ektirin de o sırada Rivebelle'de bulunmasının sebebi.

Elstir'in kendisine verdiği küçük "denizde gün doğumu" resmi. "O haç bu. bizim zannettiğimiz gibi hayranlık değildi. Bunun üzerine. samimiyetinden şüphelenilmesine tahammül edemeyeceğimiz. Aslında bize en önemli gibi gelmesi gereken şeyi bir an bile düşünmüyorduk: Elstir'le ilgili. mektubumuzu okuduğunu. Elstir'e yurtdışından gelen mektupların sayısından. Elstir'in. bu hayranlığı fark etmişti. içi boş "büyük bir sanatçı" kavramı olabilirdi ancak. Elstir'in hiçbir eserini görmemiştik. kaçınılmaz biçimde kimi hayranlık vakalarına yol açar. bunca çabanın boşa gitmediğini.tanınmamışken bile. ay ışığı olan gecelerde kalkıp küçük bir modeli çıplak poz vermek üzere deniz kenarına götürdüğünü de fark etmiş ve Elstil'in bir tablosunda. çiftliğin sahibi de. gitmek üzere kalktı. . bu büyük adam için tehlikeli veya kahramanca herhangi bir şey yapma isteğimizle kanıtlayabileceğimiz coşkumuz. bilgiye susamış sorularından. duygumuzun kaynağı. kendi kendine. "Dört parçası da burada! Adam o kadar uğraşıyor tabii!" Kimbilir. turistlerin hayranlığının boşuna olmadığını düşünmüştü. birden fazla İngiliz kadın müşterinin. Olsa olsa kof bir hayranlık." diye tekrarlayıp durmuştu şaşkınlıkla. hatta bekleyişle sıklaşan nefeslerimizle. bir servet değerindeydi belki de. eşyalarını istedi. içeriği olmayan bir hayranlığın sinirsel çerçevesi. Elstir’in sürdüğü hayata ilişkin. Rivebelle'in girişine çakılı tahta haçı tanıyınca. şimdi onun tarafından fark edilmeden gitmeyi (daha önce bundan ne kadar korktuysak o kadar çok) istiyorduk. yemeğine devam etti. tanımadığımız bir eser değil. cebine koyduğunu gördük. Elstir'in çalışırken rahatsız edilmekten hoşlanmadığını. bu hareketimizle kendisini kızdırdığımızdan o kadar emindik ki.

çünkü bir yandan yaşla birlikte böyle garip durumlar yaratma. bu tür duyguları yaşama kapasitesi azalırken. Elstir masamıza oturup birkaç kelime konuştuğu sırada. Ama tahammül edilebilecek bir çevre bulunmadığı için. fikirlerini. bü kavramları ortadan kaldırır. Büyük bir sanatçının inceliği kar şısında. biz daha çocuktuk. ailesininse bencillik ve gurur diye adlandırdığı bir inziva içinde. aniden dönüp bize doğru geldi. resmî otoritelerin kötü niyet. komşuların delilik. vahşice yaşamaktaydı. Bu arada Elstir kapıya varmak üzereydi ki. Saint-Loup hoşa gitmeye çalışıyordu. Onu tanımadığını düşünmeye başlamıştım. kendisini anlamış olan birine seve seve verirdi. büyük bir soylunun nezaketi. kendisine benim sanattan hoşlandığımı düşündüren birkaç sözüm sayesinde elde ettim (insan hayatında yarar gözetmeyen duyguların yeri zannettiğimizden büyüktür çünkü). Saint-Loup'ya yapmadığı. O sırada kapıldığım harikulade korkuyu birkaç yıl sonra hissetmem mümkün olmayacaktı. bir rol ve yapmacık havası taşır. . kendini vermeyi seviyordu. eserlerini ve çok daha az önemsediği diğer her şeyini. Bununla birlikte. ne kadar sevimli olursa olsun. yani yetişkin insanda bulunmayan kimi organlar kadar salt çocukluğa ait bir şeydi. belki Elstir kendisiyle samimi olsa Swann'ın tavsiyesinin koparamayacağı bu daveti. Elstir ise vermeyi. Sahip olduğu her şeyi. kendisini Balbec'teki atölyesinde ziyaret etmemi söyledi bana. kendisine Swann'dan birkaç kere söz ettiysem de.duygusal çatışıydı. bir yandan da toplumsal alışkanlıklar. kendi nezaketi karşısında bir küçük burjuvanın kibarlığı gibi kalıyordu. hiçbirinde cevap vermedi. Bana gösterdiği inceliğin yanında Saint-Loup'nun nezaketi. yüksek sosyetenin poz ve terbiyesizlik.

Belki o sırada yalnız yaşamasının sebebi ilgisizlik değil. Elstir bizimle sohbetini fazla uzatmadı. Bunları tanımadan önce. toplumdan uzakta yaşamış ve topluma karşı ilgisizleşmişti. o da eseriyle belirli kişileri hedefliyordu. bağlı olduğumuz küçük şeylerle bağdaşamayacağını bildiğimiz için korktuğumuz. adeta onlara bir geri dönüştü bu. başlangıçta. bir sanatçının veya bir kahramanın vazgeçişi de olsa. elinde golf sopalarıyla. Bunu izleyen iki veya üç gün içerisinde Elstifin atölyesine gitmeye kararlıydım. yalnızlık pratiği yalnızlık sevgisini doğurmuştu. büyükannemle birlikte mendireğin en ucuna. Canapville falezlerine doğru gitmiş. takdir edecekler. onlarda daha değerli bir izlenim uyandırdığını düşünmüştü memnuniyetle. ama bu gecenin ertesi günü. Ne var ki Elstir birkaç kişi için üretmek istemiş olsa da. değerini bilmemiş veya kendisini incitmiş kişilere eserleri aracılığıyla uzaktan hitap ettiğini.Şüphesiz ilk zamanlar. üretirken kendisi için. kendisini görmeden sevecekler. bir keşişin. ama sonra. bizi onlardan mahrum etmekten ziyade koparan bütün önemli şeyler gibi. belki benim bir gün karşısına daha sevimli bir halde çıkabilmek için Gilberte'ten vazgeçişim gibi. başkalarına olan sevgisiydi. başlangıcından itibaren mutlak olmayabilir. tek kaygımız. ondan söz edeceklerdi. çünkü vazgeçmeye karar veren eski ruhumuzdur ve henüz üzerimizdeki tepkileri ortaya çıkarmamışken karar veririz. kendilerini kimi zevklerimizle ne ölçüde bağdaştırabileceğimizi bilmektir. yalnız olmakla birlikte. bir hastanın vazgeçişi de olsa. otoriter tavırlı bir kadının önünden . tanıdığımız andan itibaren bu zevkler zevk olmaktan çıkar. geri dönerken. sahile dik inen küçük sokaklardan birinin köşesinde. vazgeçiş. istemeye istemeye ahırına sokulan bir hayvan gibi başını önüne eğmiş.

siyah bir berenin altında.en çok benzeyeninin. O sırada evine dönmekte olan kızın da siyah bir beresi vardı. kıpırtısız çehresinde güleç gözleri olan üyesine benziyordu. küçük çetenin. bunu izleyen günlerde. buysa pembe tenli. aradaki farkın benim konumumdan ve koşullardan kaynaklanabileceği sonucuna vardım. ama yine de biraz farklıydı. ama bana ötekinden daha da güzel görünüyordu. küçük çeteyle sahilde karşılaştığımda. Önünde yürüyen kız. kanatları daha geniş ve etliydi. Hogarth'm Jeffreys portresine benziyordu. aralarından herhangi birinin . Bana doğru hızlı bir bakış fırlattı. bisikletli kızın dahi . zaptedilmiş bir çocuk gibi görünüyordu. burnunun çizgisi daha düz. geçit alayında dikkatimi çeken kızdan hiç farklı değildi. muhtemelen kendisinin veya arkadaşlarından birinin İngiliz mürebbiyesi olan kadın. sokağın köşesinde gördüğüm kız olduğundan asla kesinlikle emin olamadım.yürüyen bir genç kızla karşılaştık. teni. kıyafetinde de aynı özellikleri bir araya getirmiş ikinci bir genç kız bulunması dü şük bir olasılıktı. o akşamüzerinden itibaren. Bununla birlikte. kibirli bir genç kız gibi görünmüştü bana. en sevdiği içecek çaydan ziyade cinmiş gibi kırmızıydı ve kırlaşmış ama sık bıyığı. Balbec'te yüzü her şeye rağmen bu kadar benzer. o akşam gördüğüm kız. çiğneme tütünü artığıyla. iri yanaklı. . siyah bir çengelle uzamıştı. benzer bir bisikleti iterek sürdüğü ve elinde aynı ren geyiği derisinden eldivenler bulunduğu için. Daha önceki günlerde özellikle en büyük kızı düşündüğüm halde.gerçekten o akşam sahilin ucunda. Mile Simonet diye farzettiğim golf sopalı kız kafamı meşgul etmeye başladı tekrar. Ayrıca öteki kız solgun. hatta daha sonra çeteyi oluşturan bütün genç kızları tanıdığımda bile.

arzularım kâh birine. odamdaki genç kıza bakıp. Onu şimdi bile o haliyle. zihinsel olmayanın ve neşenin hüküm sürdüğü. benimle arasında saydam ve gök mavisi bir boşluk. bilinçsizliğin. Büyükannem şıklığıma da şaşırıyordu. henüz gidip onu ziyaret etmemiş olmamı saçma buluyor. sağlığın. ona karşı çok saygılı görünen arkadaşlarını da durmaya zorlardı. şehvetin. Ama belki de tanımayı en çok istediğim kız. o güne kadar bavulumun dibinde duran takımlarımı birden . hafızamdaki bu küçücük resim. durmuşken. uzaklaşmaya cesaret edemiyordum. yeşil gözlü kızdı. ortak bir hayatın canlandırdığı bambaşka bir dünya haline getirmeye devam ediyordu.onları birleştirmeye. sardunya tenli. Aslında belirli bir günde görmeyi en çok istediğim kız hangisi olursa olsun. o olmadan da diğerleri beni heyecanlandırmaya yetiyordu. bir yüzün arzulanmış. sonraları sık sık. Ama ben küçük çeteden başka bir şey düşünemiyor ve genç kızların hangi saatte mendirekten geçeceklerinden emin olamadığımdan. sonra unutulmuş. aradan geçen zaman vardır. acımasızlığın. muhtemelen teşkil etme iddiasında oldukları. onun dostluğundan sağlayabileceğim zihinsel kazanca sevinen büyükannem. Elstir'le görüşmemi anlattığım. beresinin altında parlayan gözleriyle hatırlarım.ilk gün bulanık bakışımın yapmış olduğu gibi . kabalık olarak değerlendiriyordu.Yürürlerken. onları. aralarından birinin arkadaşı olursam. gençleştirici bir toplumun içine sızabilirdim (gelişmiş bir paganın veya araştırıcı bir Hıristiyan'ın barbarların arasına sızması gibi). sonra tekrar bulunmuş ilk resmidir. kovalanmış. kâh diğerine yönelmekle birlikte . diğer kızların ortasında sık sık durur. fondaki denizin üzerine çizilmiş gibidir. "İşte o!" diyebilmek için geçmişe yansıttığım resimdir.

hafifçe yükselirler. Her gün başka bir takım giyiyordum. bir yandan da. sadece görsel algının bize sunduğu özelliklerin haricindeki özellikleri hayalgücümüzle oluşturmak. o an. sadece iki günde bir mi veya belirli havalarda mı göründüklerini. O zaman bu günler aylak olmakla birlikte. Ama hiç değilse bu satıcı kızcağızlarla konuşmak mümkündür her şeyden önce. . bir portrenin karşısındaymışız gibi. yokluklarının sebebinden habersiz olduğum için. Oysa küçük çetenin kızları konusunda benim için durum hiç de böyle değildi. yoksa asla görünmedikleri sabit günler mi olduğunu anlamaya çalışıyordum. Alışkanlıklarını bilmediğimden. kendilerini göremediğim kimi günler. gül veya sarmal bir deniz kabuğu alırken. iş günleri gibi uyanık günlerdir. mıknatısla çekilir. Şimdiden onlarla arkadaş hayal ediyordum kendimi ve hayalimde soruyordum: "Falanca gün yoktunuz?" "Ah. kendilerini nerede ve hangi saatlerde bulabileceğimizi öğrenebiliriz. bir kadın yüzünde renklerin bir çiçekteki kadar saf bir biçimde sergilenmesinin tadına varacağımız andır. çörek veya çiçek satan bir kızın. bir yandan bir kurabiye. evet. hayatlarını baştan yaratmak. konuşabildiğimiz için. plajda geçirdiğimiz o aylak ve aydınlık günlerin her birinde. zihnimize canlı renklerle çizilmiş yüzünün. bunun belirli bir düzeni olup olmadığını. Balbec gibi bir sayfiye yerinde günlük hayata eklenen en büyüleyici şeylerden biri. deniz kabukları. büyüsünü abartmak zorunluluğundan bizi kurtarır.hatırlamıştım. bu da. yeni şapkalar ve yeni kravatlar ısmarlamıştım. cumartesiydi de ondan. güzel bir kızın. cumartesileri hiç gelmeyiz. yakın gelecekteki bir âna yönelir. her şeyden önemlisi de. hatta Paris'e mektup yazmış. sabahtan itibaren günün amacı olmasıdır.

İnsan bir kişiden hoşlanabilir. konser saatini. Bu. plajda kalmanın anlamı olmadığını düşünürdüm. belki Amerika'ya gideceklerdi. denizin yükseldiği saati. Onları bir önceki hafta aynı gün görmediğimi hatırlayıp gelmeyeceklerini. aşkın . güneş batışını. Bir de kendilerini o gün görüp görmeye ceğime dair bu ilk belirsizliğe çok daha ciddi bir başkası eklenirdi: bir daha görüp göremeyeceğim şüphesi. Belirli hava şartlarından belki etkileniyordu. gelmezlerdi. tahminlerimizin boşa çıkmayacağından emin olarak. Ama aşkı hazırlayan o hüznün. o iç daralmalarının ortaya dökülmesi için. denize girme saatini. Ama belki bu uğursuz gün haftada bir tekrarlanmıyordu. bu tutkulu astronominin zalim tecrübeler karşılığında ele geçirilmiş kesin yasalarını saptayabiliriz.. kendilerini sevmeye başlamam için yeterli bir sebepti. plajı bir uçtan diğerine katetsem de. hazin cumartesi günleri kendimi harap etmenin nafile olduğunu. Tanımadığımız bu dünyaların görünürde düzensiz hareketlerini ancak defalarca sabırla. Buna karşılık. bir ekler yermiş gibi yapsam. bir kişiden ziyade. o telafi edilmezlik duygusunun. belki Paris'e döneceklerdi. Belki mutlaka cumartesiye denk gelmiyordu. çünkü aslında hiçbir şey bilmiyordum. pastane camekânının önünde otursam. Tam o sırada karşıma çıkarlardı. özlediğim küçük çeteyi göremeyeceğimi bilseydim keşke..çünkü. tesadüflerle aldanmadığımızdan. ama huzursuzca gözledikten sonradır ki. bu takımyıldızların dönüşünü yasaların belirlediğini varsayabildiğim ölçüde uğurlu bir gün olarak hesapladığım bir gün. belki de tamamen bağımsızdı." Keşke mesele o kadar basit olsaydı. geceyi beklesem de. tutkunun kaygıyla kucaklamaya çalıştığı hedef. bir imkânsızlık ihtimali gereklidir (belki de bu yüzden. antikacı dükkânına girsem de.

Onlarla karşılaşabileceğimi umduğum saatlerde plaja gitmek için olmadık bahaneler buluyordum. aralarından herhangi bir tanesini sevmiyordum. sonraki günler yemeğe geç gitmeye. hatırlama. Sandalyemi ters çevirip ufkumu genişletmeye çalışıyordum. O esnada bu . bununla birlikte onlarla karşılaşma ihtimali. onları görememiş. bu umutları. belki geçerler diye sürekli mendirekte beklemeye başladım. aşkın kopmaz parçasıdırlar. her türlü engeli yıkma gücünü bana veren. sanki karşımda hareketli ve şeytani bir sanrının içinde. sadece beynimde sürekli bekleyip duran rüyanın bir parçasını görmüş gibi olurdum.sem. ya başka bir saatte gezintiye çıkarlarsa kaçırmayayım diye tatlıdan epey önce sofradan kalkıyor. bilmeden fesatlık eden büyükanneme kızıyordum. bir saniye önce var olmayan. belki ilk aşka özgü olan her şey. Hepsini sevdiğimden. kızlardan herhangi birini tesadüfen görecek olsam. yemek salonunda oturduğum kısa süre boyunca camekânların ardındaki mavilikten gözlerimi ayırmıyordum. en azından benim aşklarımda hep tekrarlanan (büyük şehir hayatında. aşkın değişik yönlerine genel bir nitelik kazandırır. izin günlerini bilmediğimiz. atölye çıkışında göremeyince korktuğumuz işçi kızlar söz konusu olduğunda aslında ortaya çıkması da mümkün olan) etkiler harekete geçmişti bile. düşman olmakla birlikte tutkuyla arzulanan. günlerimin tek güzel unsuruydu. hepsi aynı özel türe ait olduğundan. bana uygun gelen saatten sonra beni yanında tuttuğunda. Birbirini izleyen aşklarda. alışkanlık yoluyla sonraki aşklara eklenir ve hayatımızın birbirini izleyen dönemleri boyunca. Bir keresinde öğle yemeği yediğimiz sırada kendilerini görünce. telkin. bir umut yaratan tek şeydi.kendisidir). genellikle öfke izlerdi. Belki de bunlar.

en şahsi. denizin önündeki bir geçit töreninin profiliydiler. O gün hava çok sıcak olduğundan. deniz olurdu. sıradan bir genç kızın bizde yarattığı duygular sayesinde benliğimizin en özel. Başka bir şey düşündüğümü veya hiçbir şey düşünmediğimi zannettiğim anlarda. biraz dar görüşlü oluşundan kaynaklanıyormuş gibi geliyordu bana. ruh halinin derinliğidir. Balbec'in en yeni caddelerinden birinde oturması. Her kadına âşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey. Artık golf ve tenisle çok yakından ilgilendiğim ve en büyük sanatçılardan biri kabul ettiği bir ressamın çalışmasını seyretme. mecburen sahil yolundan geçen tramvaya bindim. zihnim hoş bir şekilde onlara takılı kalıyordu. bulmayı umduğum. konuşmasını dinleme fırsatını kaçırdığım için büyükannemin beni kınaması. daima başka bir şeye duyulan aşktır. Ektirin mendirekten epeyce uzakta. bana anında hoş görünürdü.genç kızlar büyükannemi gölgede bırakmaktaydı. eski Kimmer krallığında. mavi dalgalanmalarıydılar. en temel yanlan bilinç düzeyine çıkabilir. Bir zamanlar ChampsElysees'de sezinler gibi olup daha sonra iyice fark ettiğim bir şey vardı. canımı iyice sıkıyordu. bir ruh halimizi ona yansıtmaktır. onların bulunacağı yere gitmek için yapılacak bir yolculuk. en uzak. Bir kişiye duyulan ve diğer her şeyi dışlayan aşk. Onların bulunacağı bir şehre gitsem. Sonunda büyükanneme boyun eğmek zorunda kaldım. bunu sağlayamaz. üstün bir şahsiyetin sohbetinin ve hatta eserlerini hayranlıkla seyretmenin bize verdiği zevk. Ama bilmeden de olsa. belki de Kral Mark'ın vatanında veya Broceliande Ormanı'nın bulunduğu . benim için onlar (daha da bilinçsiz biçimde) denizin inişli çıkışlı. onları düşündüğüm zaman. dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil.

gördüğümüz şeylerin hepsini içeren kargaşadan. elindeki fırçayla batmakta olan güneşin şeklini tamamlıyordu. ayn bir haysiyet kazanmışlardı. şiirsel. dalga artık ıslatamıyor. önümde uzanan yapıların ucuz lüksüne bakmamaya zorluyordum kendimi. buna rağmen. Ben içeri girdiğimde.yerde olduğumu düşünebilmek için. beyaz pamuklu giysiler içindeki bir delikanlıyı seçip ayıklamıştı. Delikanlının ceketi ve patlayan dalga. gerçi özlerinden yoksundular. denizin leylak rengi köpüğünü Öfkeyle kuma çarpan bir dalgasını. bahçeden . çok mutluydum.çimenliğin. her yanı kaplayan çeşitli dikdörtgen tuvaller üzerine resmederek. .Paris banliyösünde herhangi bir burjuva bahçesinde bulunabilecek çimenliğin küçültülmüşü olan . sanatçı. ayna vazifesi gören cam kürelerin. Elstir'in villası belki de aralarında en şatafatlı biçimde çirkin olanıydı. o güne kadar gerçeğin genel görünümünden ayırmadığım sayısız şekille ilgili. Elstir'in atölyesi bir bakıma dünyanın yeniden yaratıldığı bir laboratuvar gibi geldi bana. begonya tarhlarının ve altında demir bir masayla şezlongların bulunduğu küçük çardağın önünden geçtim. Ama şehir çirkinliğiyle damgalanmış bütün bu çevreden sonra atölyeye girdiğimde süpürgeliklerin kahverengi silmelerine dikkat etmedim artık. Balbec'te kendisine çok büyük bir atölye sağlayan tek villa olduğu için. o. Yine aynı şekilde bakmamaya çalışarak. ceket de kimseyi giydiremiyordu ama var olmaya devam ediyorlardı. bir geminin güvertesinde. bu villayı kiralamıştı. mert bahçıvan heykelciğinin. haz dolu bir kavrayışa ulaşabileceğimi hissediyordum. dirseğini dayamış. etrafımdaki bütün çalışmalardan.

küçük. atölyenin büyük bölümünün havası. her birinin büyüsünün. bu iki üslubun biri mitolojik. Etrafımdaki resimlerin büyük çoğunluğu. Japon etkisinin görüldüğü tarzdı. bir resmin. saydam ve yoğun bir kütle halindeydi. Doğal olarak. bu kavrama ilişkin olmayan her şeyi onlardan ayıklamaya mecbur eder. şiirde istiare adı verilen şeye benzer bir başkalaşımdan kaynaklandığını ve eğer Tanrı nesneleri adlandırarak yarattıysa. karanlıktı. diğeriyse. Ama bunlara bakarak. birinci ve ikinci dönemlerinin üslubunda çalışılmış eserler değillerdi. eserleri arasında görmeyi en çok istediklerim. bu yüzden. daima bir kavrama cevap verir. atölye oldukça serin ve gün ışığının duvara parlak ve geçici dekorunu yapıştırdığı bir tek yer haricinde. loş. Elstir benim ricam üzerine resme devam ederken. perdahlanmış yüzünün. yani Balbec'te yapılmış deniz manzaralarıydı. . saf bir billur parçasının yontulmuş. açık olan tek pencere. Elstir'in de adlarını kaldırarak veya değiştirerek yeniden yarattığını fark edebiliyordum. Nesnelere ad olan isimler. sonra bir başkasının önünde duruyordum. dikdörtgen pencere. atölyedeki resimler burada. bu kavram gerçek izlenimlerimize yabancıdır ve bizi. Mme de Guermantes'ın koleksiyonunda her iki üsluptan seçkin örnekler bulunduğu belirtiliyordu. hanımelleriyle çevrelenmiş. yer yer ayna gibi ışıldayıp sedeflenmesi gibi.Hemen her tarafta storlar kapalıydı. bahçenin dar bir kenarına ve onun ardındaki caddeye bakıyordu. ama ışığın mıhlandığı kırıklarda ıslak ve parlaktı. resmedilen şeylerin bir tür başkalaşımından. yani Grand-Hötel'in salonundaki masanın üzerinde duran bir İngiliz sanat dergisinde belirtildiği gibi. tıpkı iri. ben bu alacakaranlıkta dolanıyor.

gürültüsü giderek yaklaşan bir araba olduğunu anlardım. akışkan bir bölgeyi. bazen kendileri tarafından açıkça fark edilmeyen kaynağı da buydu. Mesela birkaç gün önce bitirdiği. O sırada yakınında bulunan deniz manzaralarında en çok görülen istiarelerden biri. denizi de şehir terimleriyle anlatmıştı. penceremden bakıp güneşin oyununa gelerek denizin daha koyu renkli bir bölümünü uzakta bir kıyı zannettiğim. Elstir. yani şiirsel olarak gördüğümüz bazı nadir anlar vardır. gökyüzüne mi ait olduğunu bilmeden mutlulukla seyrettiğim olurdu. denize mi. kulak tırmalayıcı çığlıkları o sırada içinden ayıklayıp attığım bu sesin. uzun uzun baktığım bir tablosunda. Evler limanın bir bölümünü. Elstir'in sanatı. mavi.Balbec otelinde bazı sabahlar. işte bu anlardan oluşuyordu. aralarında her tür sınırın ortadan kaldırılmasıydı. resme o çokbiçimli. bir kalafat yerini veya Balbec yöresinde sık sık rastlanan körfezler halinde karaya dalan denizin kendisini gizliyorsa da. İşte aynı tuvalde zımnen ve usanmadan tekrarlanan bu benzetme. karayla denizin benzetilip. fakat zihnimin. resme bakanın zihnini bu tür bir istiareye hazırlamış. Paris'teki odamda bazen bir kavga. tekerleklerden çıkmadığını bildiği. bazı akşamlar Saint-Loup'yla birlikte çıkmaya hazırlanırken. Carquethuit limanı resminde. Aynı şekilde. Ama doğayı olduğu gibi. Françoise ışığı kapatan örtüleri çektiğinde. neredeyse bir isyan işittiğim olurdu. sonra bu sesi kaynağına bağlardım. doğa güçleri arasındaki sının zihnim çok geçmeden yerine koyardı. küçük kasabayı sadece deniz terimleriyle. güçlü bütünlüğü kazandırıyordu. kasabanın kurulu olduğu burnun öbür . Algımın ortadan kaldırmış olduğu. Elstir'in kimi hayranlarında resminin yarattığı heyecanın. mesela kulağımın gerçekten işittiği. tiz.

damların üzerinde (bacaları. kasaba görünmediği için dört bir yanı sularla çevrili gibi duran Criquebec kiliseleri. ıslak kumlar da su misali. ait oldukları gemileri şehre ait. bir güneş ve dalga patlamasının içinden. gerçekdışı ve mistik bir tablo oluşturuyordu. tamamlanmak üzere olan tersane inşaatının yarı yarıya kapattığı denizin ortasındaki bir gemi. ressam. açık ve korunaklı bir mağaradaymış gibi görünüyorlardı. mutlak bir ayrım çizgisi seçmemeye alıştırmayı başarmıştı. kayalarda karides toplayan kadınlar. kumsalın engebelerini izliyordu. aralarındaki dar su şeridini seçmek mümkün olmuyordu. deniz kabuklarını yansıtıyorlardı. karada inşa edilmiş şeyler haline getiriyordu. kasabanın ortasında seyredermiş gibi görünüyordu. mesela Criquebec kiliseleri. Tekneleri denize iten adamlar hem kumun. Denizin kendisi bile düzenli bir çizgi boyunca uzanmıyor. karayla deniz arasında sabit bir sınır. Sahilin ön planında. halkınsa ikiyaşayışlı . karanın artık denize ait. seyredenleri. bu direkler. bu balıkçı filosundan daha denize ait şeylermiş gibi görünüyorlardı.kıyısında. etrafları suyla çevrili olduğundan ve yuvarlak bir set oluşturan kayalıklardan sonra sahili (karaya en yakın iki kenarında) deniz seviyesine indiren çöküntü yüzünden. mucizevi şekilde ayrılmış suların ortasında. denizin karaya girdiği. hem dalgaların üzerinde koşuyorlardı. kıyı çizgisi perspektif yüzünden daha da çok parçalanıyor. adeta kaymaktaşı veya köpükten üflenmişçesine sulardan yükseliyor. Tablonun tamamı. ta uzakta. çan kulelerini andıran) gemi direkleri yükseliyordu. yanardöner bir gökkuşağının çemberi içinde. üzerine tekneler ve dalgaların sarktığı. dalgakıran boyunca sıralanmış başka gemiler de bu izlenimi güçlendiriyordu: Öyle sık saflar halinde dizilmişlerdi ki. adamlar bir gemiden ötekine çene çalıyor. bu yüzden de.

asi yelkenliyi yönetiyordu. külüstür bir araba gibi sallanan bir tekneyle. yansımalar neredeyse güneş ışınlarının oyunuyla buharlaşan ve perspektiften dolayı üst üste binen deniz kabuklarından daha katı. Önceki fırtınaya rağmen. Bir gezgin grubu. denizin bu kısımları o kadar sakindi ki. Aslında bunlara denizin başka kısımları dememek gerekirdi. güzel bir sabahtı. kilisenin ve balıktan dönenlerin girdiği. böylece güneşli kırlar. o kadar yoğun. hâlâ güçlü etkileri tesirsiz hale getirmek için müca dele ettiği hissediliyordu. yuvarlanırcasına inilen bayırlar aşılıyordu. adeta asi ve süratli bir hayvana binmişçesine ve sıçrayışlarıyla yere düşmemek için bütün ustalıklarını kullanırcasına sertçe ve sarsıntıyla ilerledikleri hissediliyordu. olduğu yere sımsıkı tutunmuştu. başka bir yerdeyse güneş. herkes bir tarafta fazla ağırlık yapıp devrilmemek için. denizin gücü her yerde patlak veriyordu. suyun üzerinde. o kadar karaya ait. antreponun. Daha sonra zihnin aynı doğa gücü haline getirdiği şey. kayalıkların yakınında. balığa gidenlerin çıktığı evlerin dingin dikeyliğine karşılık dar bir açıyla yatmış kayıkların eğikliğinden. neşeli ama dikkatli bir gemici dizgin çeker gibi dümen tutuyor. sis ve köpükten o kadar beyaz. neşe içinde açılmaktaydı. gemicilerin gayretinden. bir yerde fırtına yüzünden siyah. Denizin sakin kısımlarında. bunlardan biriyle suların içinden yükselen kilise veya kasabanın arkasındaki tekneler arasındaki fark kadar büyüktü. güneşin ve serinliğin tadını çıkaran kıpırtısız teknelerin güzel dengesinin. gölgelikler. denizin çalkantılı olduğu dalgakıran girişinde. evler tarafından o kadar tuzağa . Çünkü bu kısımlar arasındaki fark. daha gerçektiler. biraz ötede gökyüzüyle tıpatıp aynı renkte ve parlaklıkta.olduğu limanlara has bir izlenim uyandırıyor.

şehrin ortasında görmeye alıştığımız bir katedrali. bunun da. bütün değişik görünümlerine rağmen aynı deniz olduğunu anlıyordu. daha önceki sanat. bir perspek tif yasasını ortaya koyar. ilk izlenimimizi oluşturan optik yanılsamalara göre gösterme çabası da. onu bu perspektif . en başından giriştiği kişisel çabada. çünkü bizi şaşırtıp alışkanlıklarımızdan sıyırır ve aynı zamanda bir izlenimi hatırlatarak benliğimize nüfuz etmemi ze sebep olur. görülecektir ki. evlerden otuz kat daha yüksek. genellikle tanıdık bir şeyin değişik bir görünümü için kullanılır. bu platonun yüksek ve inişli çıkışlı arazisinde sendeleyen tekneleri görünce. bu sebeple iki misli çarpıcıdır bizim için. Meraklıların bu örnekte bu sıfatla neyi kastettiklerini açıklamak gerekirse. değişik olmakla birlikte gerçek olan bu görünüm. görmeye alışık olduğumuz görünümlerinden farklı. özel olarak seçilmiş bir noktadan çekildiği için. bunları bir sanayi bir kere yaygınlaştırdı mı. insanın aklına taş bir yol veya karla kaplı bir arazi geliyordu. yaygın deyişle "harikulade" manzara ve şehir fotoğraflarıyla tanıştık. kupkuru yükseldiğini görünce insan korkuyor. kendi adına. ama hemen ardından. İlerleme ve keşfin sanatta mümkün olmadığı. Mesela bu "şahane" fotoğraflardan biri. üzerinde bir geminin. sadece bilimde olabileceği ve her sanatçının. Elstir'in ilk dönemlerinden sonra. ancak şunu da kabul etmek gerekir ki. ırmak geçidinden çıkan bir araba gibi dimdik. Elstir'in nesneleri bildiği şekilleriyle değil. sanatın bazı yasaları açıklığa kavuşturduğu ölçüde. ne de onu engelleyebileceği söylenir haklı olarak. aslında uzağında olduğu nehrin kenarından taşar gibi gösterir. özgünlüğünü biraz kaybeder.düşürülmüştü ki. başkalarının çabalarının kendisine ne yardım edebileceği. geriye bakıldığında.

suya yansıyan gölgeye taşın sertliğini ve parıltısını verdiği için. ama ışıkla parçalanmış yüzeyine. çarptığı teknenin (gölgedeki bir tekneden daha geride duran) gövdesini iter. bir zamanlar hakiki seraplar çizmekten zevk almıştı. Balbec'i kızgın bir yaz gününde gösteren bir tabloda. paramparça görünür. adeta yeni katı cisimler icat ederek. sanki billur bir merdivenin basamaklarını yerleştirirdi. tepesi bir kuleyle. Elstir'in o kadar ilgisini çekmişti ki. ilk kez resim tarafından sergilendiklerinden. Bir kentin köprülerinin altından geçen nehir. taşı gölge gibi buğulandırdığı için. sanki yusyuvarlak. Bir nehir.yasalarından bazılarını açığa çıkarmaya sevketmişti. öyle bir bakış açısında yakalanmış olurdu ki. dev falezlerin dibindeki minik zarafeti ve gölgelerin koyuluğuyla ışığın solgunluğu arasında kimi zıtlıklar gibi. Denizin devamlılığını ima eden tek şey. bir körfez. daha ötede başlayan denizin bir parçası değilmiş gibi görünüyordu. bir ağaç dizisinin ardında. pembe granit duvarlar arasına hapsolmuş bir girintisi. denizin ötesinde. yatağının çizdiği dirsek yüzünden. sabah denizinin fiziksel olarak düz. bakan kişiye taş gibi görünen denizin nemini soluyarak üzerinde dönüp duran martılardı. Aynı şekilde. kuleli bir şato. falezlerin yakınlığı yüzünden. güneşin batışıyla pembeleşmiş bir başka deniz başlardı: gökyüzüydü bu. Yine fotoğrafın bayağılaştırdığı gölge oyunları. Işık. o sırada daha çarpıcıydılar. denizin. dibi de ters bir kuleyle uzatılmış bir şato gibi görünürdü: bazen güzel bir havanın olağanüstü duruluğu. bazen de sabah sisi. Aynı resimden başka yasalar da çıkıyordu: mesela mavi bir aynanın üzerinde uyuyan kelebeklere benzeyen beyaz yelkenlerin. ancak bu yasalar. . ovanın veya dağların ortasında her yanı sımsıkı kapalı bir göl gibi görünürdü.

yolcuların adımlarını misafirperverlikle karşılayan kumdan yolun ince beyaz çizgisini tekrar fark edip sevinir. bu ıssız yerlerde kaybolup gitmiş. bu kuleler yükselmez. ahengi. gerçeklik karşısında. yer yer kopuk nehir boyunca sisin içinde üst üste binmiş. dağın bir yamacı tarafından bizden gizlendiğini fark ederdik. beride tel gibi incelir. istisnai bir eğitime sahipti. ister bir dağ dizisinin doruk çizgisi. yürüyenler için görünür olan. çünkü resim yapmadan önce kendini bir cahil haline sokan. bir uçurumun başında durmuş gibi görünürdü. ötede.bir yerde göl halinde yayılır. ister bir çağlayanın sisi. Elstir'in. bir çağlayanın veya körfezin etrafından dolandığında. rahatlar. basık. nehir veya deniz gibi perspektif sayesinde gözden gizlenirdi. Elstir'in ilk eserleri. aradaki kıvrımların. modası geçmiş giysiler içindeki küçük şahıs. Yolun. bizim için olmayan devamlılığını izlememizi engelleyen. kentlilerin akşamları serinlemeye gittikleri ormanlık bir tepenin araya girmesiyle kopardı. oysa üç yüz metre daha yüksekte. özellikle dikkate değerdi. adeta çeküle göre. bu altüst olmuş şehirde. bir zafer marşına tempo tutarcasına. sadece çan kulelerinin bükülmez. dikey çizgisi sağlardı. sık sık. zihnindeki bütün kavramlardan arınmak için gösterdiği çaba. manzaraların kişilerle süslendiği döneme ait olduğundan. Balbec Kilisesi karşısında uğradığım hayal kırıklığını kendisine itiraf ettiğimde dedi ki: . isterse deniz olsun. yol. karmakarışık evler yığınını kendi altlarında asılı tutarlardı. izlediği patikanın sona erdiği yerde. dürüstçe her şeyi unutan (zira bildiğimiz şey bize ait değildir) bu adamın zihni. bir köknar ormanının içinde. falezin üstünde veya dağda. doğanın yarı insani bir parçası olan yol da.

ortaçağın Meryem Ana'ya yazdığı uzun hayranlık ve övgü şiirinin en tatlı. ne ahenkli bir şiir ortaya koymuştur! Meleklerin. Elisabet'in Meryem'in göğsüne dokunup şişkinliğine şaşırması. elinde kırık bir asa. ne derin düşünceler. gözleri bantlı. doğrudan dokunamayacakları kadar kutsal olan Meryem'in bedenini taşıdıkları o büyük örtü müthiş bir fikir mesela. bedeniyle birleştirmek üzere taşıyan melek. bu kilisenin sundurmasının fotoğraflarını görmüştü. karısının elini kendi kalbine götürüp gerçekten çarptığını kanıtlayarak onu yatıştırması. hoş keşifler değil midir? Hele Hıristiyanlık Işığının yıldızlardan yedi kat güçlü olacağı söylendiği için artık ihtiyaç duyulmayacak olan güneşi ve ayı alıp götüren melek." (Kendisine Saint-Andre-desChamps'da aynı konunun işlendiğini söyledim. onun bir yanında kanını. neredeyse İtalyan denebilecek kadar ince uzun ve tatlı iki büyük meleğin ciddiyetinden farklı bir şey olduğuna dikkatimi çekti. genç karısının mezardan çıkmasına yardım eden kocanın. dirilişinin kanıtı olarak Aziz Tomas'a attığı kuşak. On Emir elinden düşen Sinagog. Bilseniz yaşlı heykeltıraş. tacı başından. Evkaristiya ayininin içkisini toplayan Kilise. kutsal metni tercüme ederken son derece titiz bir özen göstermenin yanısıra ne ince keşifler. suyun ."Nasıl olur. öbür yanında saltanatı sona eren. o giriş sundurması sizi hayal kırıklığına mı uğrattı? Ama halkın okuduğu en güzel resimli İncil'dir o. Meryem'le Elisabet'in karşılaşmasında. dokunmadan Günahsız Doğuma inanamayan ebe kadının sargılı kolu. hep birlikte Meryem'in etrafında koşuşturan o küçük köylülerin telaşının. oğlunun çıplaklığını örtmek için göğsünden kopardığı bez. O Madonna ve hayatını anlatan bütün o kabartmalar. Mer yem'in. en ilham dolu ifadesidir. Mer yem'in.) "Sonra Meryem'in ruhunu. Son Yargı saati geldiğinde.

Çünkü Musa'nın ayaklarının altında altın buzağıyı. öbür yanda Yahuda kralları. Çünkü bu bir yetenek. adeta bir cadde oluşturan büyük aziz heykellerinden söz ettim. bulutların arasından çıkıp Meryem'in başına tacını takan melek. göklerdeki Kudüs'ün korkuluklarından sarkan. İtalya'da yetenek bakımından çok daha geride olan birtakım heykeltıraşlar tarafından resmen taklit edildi. orada oturanların adlarını sayabilirdiniz tek tek. emin olun ki şu anda en çok takdir ettiğiniz çağdaşlar ka dar üstün bir adamdı. "O cadde. gösterirdim bunu size. "Bir tarafta manevi ataları vardır. Yusuf un .sıcaklığını ölçmek için elini İsa'nın yıkanacağı suya batıran melek. Redon'un bile ulaşamadığı bir incelikle tercüme edilmiştir. altın çağdan daha muhteşem bir şey olurdu olsaydı. Herkesin yetenekli. oysa gözlerim hevesle cephenin önünde açıldığında. onlar kadar derin fikirleri vardı." dedi. Birlikte git sek. gökyüzünün tepesinden. en eski kuşaklardan başlayıp İsa'ya ulaşır. İbrahim'in ayaklarının altında koçu. bir deha meselesidir. muazzam bir teolojik ve sembolik şür vardır karşınızda. Size kaide gibi gelen şeylere daha dikkatli baksaydınız. Çılgınca bir şeydir. saçmalıktır bütün bunlar. ilahi bir şeydir. orada muazzam bir teolojik şiir yazılı olduğundan söz ediyordu. Kendisine kaideler üzerine oturtulmuş. herkesin dâhi olduğu bir dönem yoktur." Bana uçsuz bucaksız bir göksel görünümden. kötülerin çektikleri azaplar ve iyilerin mutluluğu karşısında korkudan veya sevinçle kollarını havaya kaldıran bütün o melekler! Gökyüzünün bütün katları. İtalya'da görebileceğiniz her şeyden bin kat üstündür. zaten bu pano. O cepheyi yapan heykeltıraş. Meryem'in Göğe Çıkışı duasının bazı sözleri. maddi ataları. Bütün yüzyıllar oradadır. gördüklerim bunlar değildi.

Elstir'i mütevazı zannetmiştim. ama bir teşekkür cümlesinde şan kelimesini telaffuz ettiğimde yüzüne yayılan hüznü gördüğümde. ama ben Balbec'te bu küçük heykeli. "Katiyen.onları.ayaklarının altında. adeta bize rağmen bizi sarmalayan ılık saydam boyalan. tam bir kır yolu olan caddede." Kendisine benim neredeyse İran üslubunda bir anıt bulmayı beklediğimi. onu besliyordu. hanımelleriyle çevrili küçük pencerenin dibinde. yapının bütünü içinde fark etmeden geçmiştim ve yapı. doğu geleneğinin devamı. odanın ışıltılı loşluğunu." Gerçekten de daha sonra. birbirini yiyen. bunu açıklamaya yetmez. sadece uzaklığın ve ağaç gölgelerinin saydamlığıyla gizlenen güneşin yaktığı toprağın dirençli kuraklığım hissetmeme katiyen mani olmuyordu. Heykeltıraşın bu motifi gemiciler tarafından getirilmiş bir sandıktan kopya etmiş olması daha muhtemeldir. Potifar'ın karısına akıl veren şeytanı tanıyacaktınız.ki Elstir için durum buydu . bir sütun başlığında bir İran teması o kadar aslına uygun işlenmiştir ki. herhalde hayal kırıklığımın sebeplerinden birinin de bu olduğunu söyledim. O atölyede yaşadığım zihinsel haz. kendilerinden geriye tozdan başka bir şey kalmamış olacağı bir . "neredeyse İran üslubunda bir kilise" sözlerinin benim için ifade ettiği şeye hiç benzemiyordu. "doğrudur dediğiniz. Eserlerinin kalıcı olduğunu düşünenler . bir akarsuyu besleyen bir kol gibi. yanıldığımı anladım. bana gösterdiği bir sütun başlığı fotoğrafında. Belki de bu yaz gününün bende yarattığı bilinçdışı huzur. "Carquethuit Limanı" görüntüsünün bende yarattığı mutluluğa ekleniyor. Bazı bölümleri tamamen doğu üslubundadır." diye cevap verdi. yarı yarıya Çinli ejderhalar vardı.

Zihninizi bu hayallerden uzaklaştırdığınız sürece. bunu tedavi edecek olan. bahçenin ardındaki. biliyorsunuz bazı cerrahlar da. Hayallerimiz yüzünden acı çekmemek için. onları hüzünlendirir. daha az hayal değil. kendilerini hiçliği düşünmeye zorlayan şan fikri. hayal dozunu sınırlamak doğru değildir.çağda konumlamayı alışkanlık haline getirirler. hayalin bütünüdür. dar sokağa bakan pencerenin önüne gitmiştik." dedi. onu hayalden uzak tutmak. Elstir’in alnına istemeden yüklediğim bu kibirli hüzün bulutunu dağıtmak için konuyu değiştirdim. hayallerimizi bütünüyle tanımamız önemlidir. "bir zihin hayale eğilimliyse." "Yok canım." Elstir'le birlikte atölyenin bir ucuna. zihniniz onları tanıyamaz. "Bana Bretanya'ya gitmememi tavsiye etmişlerdi. yapısını anlayamadığınız için yüzlerce görüntünün oyuncağı olursunuz. acaba her durumda. ölüm fikrinden ayrılamayacağı için. Legrandin'le Combray'de yaptığımız konuşmayı düşünüp Elstir'in bu konudaki görüşünü merak ederek." dedim. daha fazla hayaldir. bir önlem olarak uygulansa daha mı iyi olur diye düşünürüm. İlerleyen akşamüstünün serinlemiş havasını teneffüs etmek için gitmiştik pencereye. Küçük çetenin kızlarının çok uzakta olduğunu sanıyordum. hayalle hayat arasında o kadar sık yapılması gereken bir ayrım vardır ki. ileride bir apandisit ihtimalini önlemek amacıyla bütün çocukların apandisinin alınması gerektiğini ileri sürüyorlar. Çünkü aradığımız şeyin nerede olduğunu bilmeyiz ve genellikle uzun . Biraz hayal zararlıysa eğer. neredeyse küçük bir köy yolu denebilecek kestirme. "zaten hayale eğilimli bir zihin için sağlıklı olmayacağı söylenmişti. bu sefer onları görme umudumu feda edip büyükannemin ricasına nihayet boyun eğmiş ve Elstir'i ziyarete gitmiştim. Bu yüzden de.

ayrıca kendisi için muhteşem bir ikindi kahvaltısı hazırlandığını öğrenen bir çocuk gibiydim. bizim su ve topraktan oluşan dünyamızı. O kır manzaralı. atölyesine onu davet edebileceğini anlayarak. huzurlu atölye. sanayi ve ticaret dünyasından çok zengin küçük burjuvaların kızlarını. ne de Guermantes'larınki gibi bir yüksek sosyetenin . ama Elstir'e ait değildi. beni onunla tanıştırabileceğini. o ana kadar ulaşılmaz diye kabul ettiğim bölgelerle birleştirdi. yol atölyenin yanıbaşından geçiyordu. meziyetlerini durmadan artırmadaki cömertlikleri sayesinde. harikulade bir fazlalıkla doluvermişti. genç kızın. Birdenbire yolda hızı adımlarla yürüyen bir genç kız belirdi: küçük çetenin bisikletçisiydi. ancak. Hatta yaklaşıp ressama elini uzattı. Sosyal konumları konusunda yanılmıştım. mucizevi bir şekilde tatlı vaatlerle dolan bu talihli patikada. ağaçların altından Elstir'e gülümseyerek. çenesinde küçük bir ben olduğunu fark ettim. düşündüğümüz kişiyi tam da orada görebileceğimiz aklımıza bile gelmez. şüpheli bir çevreden sanmıştım. benim için ne halkın.bir süre boyunca. Elstir. Bu sefer. kızın adının Albertine Simonet olduğunu söyledi ve tereddüt etmesin diye oldukça ayrıntılı tarif ettiğim diğer arkadaşlarının adlarını da saydı. ata binen esnaf çocuklarını kolaylıkla prens zannedebiliyordum. bakışları neşeli ve biraz ısrarlıydı. siyah saçlarının üzerindeki beresi iri yanaklarına doğru iyice aşağı çekilmiş. zaten hoşuna giden bir evde. Boş gözlerle bu kır yoluna bakıyordum. herkesin bizi başka nedenlerle davet ettiği yerden kaçarız. güzel şeylerin ve soylu insanların. İlk bakışta küçük burjuva çevresi beni en az ilgilendiren çevreydi. "Bu genç hanımı tanıyor musunuz efendim?" dedim Elstir'e. bu gökkuşağı. dostça bir selam verdiğini gördüm. ama durmadı. Balbec'te.

ama daha anlaşılmaz. zaten yerleşmişti. yüz hatlarındaki o kararlılık.gizemini taşımıyordu çünkü. Fransız burjuvazisinin. kimyasal reaksiyonlar kadar anidir). ufacık şeylere tutunur. Sosyal basamakları teker teker indikçe. Hiç şüphe yok ki. iki n ile yazardım. İki değil de tek n'ye sahip yegâne Simonet'ler olmaktan . bu kızların benim bisiklet yarışçılarını. tek n sahibi olmaya verdikleri önemi tahmin edemezdim. çehrelerin kişiliğindeki o hayalgücü. boks şampiyonlarını metres zannetmeme yol açacak kadar serseri görünümlü çehrelerinin ardına. belki de aristokrasinin kademelerinden daha boş olmayan. O beklenmedik tipler. o tazelik. Ne olursa olsun. Ben bu genç kızların sosyal başkalaşımını fark etmeye vakit bulamadan (bir hatanın keşfedilmesi. daha kişiye özgü oldukları için insanı daha çok şaşırtan. heykel sanatının en zengin çeşitlerinin bulunduğu. pekala tanıdığımız bir noterin ailesiyle yakınlıkları olabileceği fikri. o saflık! Bu Diana'ların ve nympha'larm ataları olan eski cimri burjuvalar bana heykeltıraşların en büyükleri gibi geliyordu. ailenin. Simonet'ler meğer soyadlarına ikinci bir n yapıştırıldığında daima bir iftiraya uğramışçasına kızarlarmış. zengin tüccar kızları oldukları fikrine karşı başarıyla mücadele edemeyebilirdim. bir insan hakkındaki fikrimizde meydana gelen değişiklikler. sayfiye hayatinin parlak boşluğu benim gözlerimi kamaştırarak. Albertine Simonet'nin ne demek olduğunu bilmiyordum. snobizm. asla kaybetmeyecekleri bir prestiji önceden kendilerine kazandırmış olmasaydı. harika bir atölye olduğunu düşünüp hayran olmamak elde değildi. Hatta daha önce plajda da duymuş olduğum Simonet soyadını yazmam istense. Belki de vaktiyle iş hayatında başarısız veya daha da kötü Simonnet'ler olmuştu. Tabii ki o da bir gün benim için ne demek olacağını bilmiyordu.

geriye dönerek atfedemem bu resme. Tabii sahile dik inen ve aynı köşeleri oluşturan bu küçük sokaklardan o kadar çok vardı ki. beni sevebileceğini düşündüğüm iri yanaklı genç kızı bir daha hiç görmedim. o küçük sokakla sahil yolunun köşesinde bana küstahça bakan. ne var ki. bu özdeşliğin güvencesiyle bir iç iletim yolunda gidercesine. zaman içinde esmer golfçu kızın bende biriken sayısız resmi. bazıları için evet cevabı verdi. o tek resimden ayrı kalır. ta plajın ucunda. bütün bu resimler. "bir daha görme"yi tam anlamıyla kullanacak olursak. büyükannemle birlikte olduğum gün karşılaştığım genç kıza dönmek istediğimde. Bu kız Albertine Simonet'nin çok yakın arkadaşı olduğundan. neredeyse kesindi. bir sebep daha çıkmıştı ortaya. yani gezinti sırasında sık sık arkadaşlarının ortasında duran. ama daha o anda görüntü bulanır. Oysa Albertine'le. arkadaşının evine giden o genç kızın bir tek ve aynı kız olduğu. Buna rağmen. birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte. Elstiı'e bu genç hanımların Balbec'te mi kaldıklarını sordum. Canapville falezlerinin başladığı yerdeydi. (hepsinin ona ait olduğunu bildiğim için) üst üste bindiği ve hatıralarımı geriye doğru izlediğim takdirde. Bulduğum kızın Albertine olduğundan eminim. büyükan nemle birlikte rastladığım kızın gerçekten Albertine olduğunu düşünmem için. bir tek kişiden ayrılmadan bütün bu resimleri tarayabildiğim halde. tam olarak hangi sokak olduğunu çıkaramazdım. boyu denizin ufkunu geçen kız. İnsan kesin bir anı arar. Birinin oturduğu villa. . çünkü gözüme çarptığı anda benim görüşümde sahip olmadığı kimliği. önce açık havaya çıkmam gerekir. olasılık hesapları ne sonuç verirse versin.duydukları gurur belki Montmorency'lerin Fransa'nın ilk baronları olmaktan duydukları gurura eşitti.

dış ger çekliği değil (Gilberte'e aşkımın içsel bir durum olduğunu. kısacık bir an boyunca.aşkım sırasında bile. diğer sebeplere eklenerek daha sonra.ikinci . şimdiyse bomboş kalmış pencerenin çerçevesi içinde genç kızın belirmesinden önceki sükûnetim bile kaybolmuştu. gerçekliği yok edebilmemi sağlıyordu. Ektikle mendirekte olsam. belki başka birinin resmiyle de bütünleştirebilirdim acımı. başlangıçta kafamı karıştıran ortak çekiciliğin birazını koruyan bütün genç kızları arasında geçirdiğim tereddüt. sonra tekrar onun üzerine yerleşirdi. yalnızca Gilberte'e âşıkken olduğu gibi. Arkadaşlarıyla mendirekte buluşmaya gittiğini düşündüm. önce başkalarına yönelir. tamamen kendimden çıkardığımı anlamıştım). Albertine uzaklaşmıştı.Acaba küçük çetenin. "Aralarından birinin atölyenin önünden geçip bana şöyle bir uğramadığı gün yok gibidir. oldukça kısa bir tür özgürlük. Albertine'le en büyük . atölyeden görünmüyordu artık. onu mutluluğum için zorunlu kılan her şeyi. ayırıcı kişiliğini. bana kesikli. onlarla tanışabilirdim. arasıra Albertine'in resmiyle oynamayı sürdürdüğü bir "oyun" vardı: ayarlanamamış bir ışıklandırma gibi. Bu da. yüreğimde hissettiğim acıyla Albertine'in hatırası arasındaki ilişki gerekli gelmezdi bana. O ana kadar hanımelleriyle öylesine sevimli görünen. Benimle birlikte plajda dolaşmaya gelsin diye yüzlerce bahane uydurdum. bütünüyle öznel olan iç gerçekliği bile yok edebiliyordum. sevdiğim insanın özel niteliğini. . büyükannem söyler söylemez ziyaretine gitmiş olsam herhalde Albertine'le çoktan tanışmış olacağımı düşünüp kahroluyordum." dedi Elstir. onu sevmeme özgürlüğü mü tanımıştı? Aşkım kesin olarak Albertine'de karar kılmadan önce bütün arkadaşları arasında gidip geldiği için.

Çalışması bitsin diye sabırsızlanarak bir aşağı. daha birkaç dakika önce yeteneğinin kendisine kazandırdığı cazibe. hem de öyle benzersiz. artık kendi kendine yetmiyordu. şimdi gözümde. herhalde Elstir'in hayatının çok daha eski bir dönemine ait bir suluboya resim. sanki ressamın yaptığı. öyle cazip bir konuları vardır ki. Çiçek resmiydi yaptığı. artık o genç kızlarla aramda gerekli bir aracıydı sadece. Bulduğum suluboya resim. ama önce. peygamberçiçeği. ressamın yorumunun haricinde bile güzel olan konuların var olabilmesi. eserin büyüsünü kısmen konuya atfederiz. birçoğu duvara dönük olarak birbirine yaslanmış çalışmaları elime alıp bakıyordum. Bunların arasında bulduğum. pembe diken. bir yukarı gidip geliyordum. Bu tür konuların. gözlemekten ve kopya etmekten ibaretmiş gibi. beni tanıştıracağı küçük çetenin nazarında bana birazını aktardığı ölçüde değerliydi ancak. Elstir bir yandan resim yapıyor. resmin. bizde akılla savaş halindeki. karşılarında kimbilir kaç kez durup nafile aradığım şeyi onun dehasının açıklamasıyla anlayabilmek için portrelerini ısmarlamayı tercih edeceğim çiçeklerden . bir yandan bana botanikten söz ediyordu. ama benim bir insanın portresini kendisine ısmarlamaktansa. güzel olmayan ama ilginç . bende sadece belirli türde eserlerin yarattığı bir hayranlık uyandırdı: Bunlar hem harikulade bir yorumla yapılmış resimlerdir. ama ben pek dinlemiyordum. üzerinde çalıştığı bölümünü bitirmesi gerektiğini söyleyerek işkenceyle karışık bir sevince boğdu beni.akdiken. doğada maddeten gerçekleşmiş olan büyüyü keşfetmekten. doğuştan gelen bir maddiyatçılığı tatmin eder ve estetiğin soyutlamalarını dengeler.Elstir benimle çıkıp biraz yürüyebileceğini. elma ağacının çiçeği değildiler.

hukukçu veya kardinal cüppesidir. aslında profesör. özel koşullarda yapılmış olmalarından kaynaklanır. Kendi başına beğenilen çiçekliğin camı. bir zamanların yarıerkek kılığına girmiş genç bir kadın oyuncusu oluşundan kaynaklanıyordu. mesela bir kadın modelin garip tuvaleti. ressamın kaprisine boyun eğerek giydiği izlenimini uyandıran kırmızı paltosu. bu eserlerin benzersizliği.tipte bir kadının portresiydi. güllerle dolu bir çiçeklik. ama ben bunu anlamamıştım. altından kabarık fakat kısa saçların çıktığı melon şapkası. çiçeklik çiçekler için resmedilmiş değildi. karşımdakinin. öyle ki. diğeriyse güneşe karşı siper vazifesi gören iri bir hasır bahçe şapkasını dizi hizasında tutuyordu. yanan bir sigara vardı. suyun kendisi kadar berrak. Resimden aldığım zevki bulandıran tek şey. Bu suluboya resimdeki hiçbir şey. ne olduğunu tam olarak bilemiyordum. kendisini . ki bu örnekte de öyleydi. neredeyse o kadar sıvı bir şeyin içine hapseder gibiydi. bir sehpanın üzerinde. Çoğu kez. Yanında. gerçekte saptanıp dekordaki gerekliliği yüzünden. kadının giysisi. Portresi karşımda duran şahsın müphem kişiliği. sanki karanfillerin saplarının batırıldığı suyu. bilhassa ilk an da açıkça fark etmediğimiz. resimlerin en durusu olmasının haricinde. modanın hangi tarihe ait olduğu ve modelin cinsiyeti konularında tereddüt etmeme yol açıyordu. bir ihtiyarın. kenarı kiraz kırmızısı kurdeleyle çevrili bir melon şapkaya çok benzeyen bir başlığı vardı. yani kıyafet kadının giyinik olması gerektiği için. çünkü küçük pencereden görünen güneş iyice alçalmıştı. içinden beyaz bir göğüslüğün göründüğü yakasız kadife ceketi. parmak uçları açık eldivenli ellerinden birinde. Elstir'in fazla oyalanıp genç kızları kaçırmama sebep olacağı korkusuydu. Yine de. maskeli balo kıyafetidir veya aksine.

bir türlü ele geçirilemiyordu. aksine bu müphem özelliklere. nakışlı do. o kadar diri renklerde bir maddeyle sarmalıyordu. ortaya çıkarılmaya değer estetik bir unsura sarılır gibi sarılmış. sonra yine kaçıp gidiyor.bağımsız ve kardeşçe bir büyüsü olan. biraz ileride tekrar ortaya çıkıyor. Havai kırmaları mügeyi hatırlatan minik çanlarla süslü. Elstir. sanki biraz oğlansı bir kız olduğunu itiraf edecekmiş gibi görünüyor. gözü o kadar okşayan. Ama her şeyden çok hissedilen şuydu ki. bazı seyircilerin bıkkın veya sapkın duyularını kışkırtacak olan. aklı karıştırmakta diğer özelliklerden geri kalmıyordu. bu kez ahlaksız. genç bir kadın oyuncunun erkek kılığına girmesinin ne gibi bir ahlaksızlık ifade edebileceğine aldırmadan. bu kışkırtıcı kostüm içinde ken dini okşayışlara sunar gibi görünen genç insanın herhalde gizli bir duygunun. herhalde bu oyuncu hanımın rolünü oynarken sergileyeceği yetenekten çok. zanaatın eserleri tabiatın harikalarıyla büyüleyicilik açısından rekabet edebilseydi. bir karanfilin yaprakları. iyice altını çizmek için ne mümkünse yapmıştı. sonra yok oluyor. itiraf edilmemiş bir kederin hayalperest ifadesini. vazodaki karanfillerin kabarıklığını çağrıştıran adeta kirpimsi.kumalardaki çiçek demetleri kadar incelikle açılıp koyulan renklerde ve keskindiler. odanın pastel yansımalarıyla yaldızlanıyordu. yer yer. bir kedinin kürkü. bir güvercinin tüyleri kadar narin. Bakışlardaki dalgın hüzün ve bilhassa eğlence ve tiyatro dünyasına ait aksesuarlarla bu hüzün arasındaki tezat. tüylü bir yanı vardı. . kadınsı bir delikanlıyı akla getiriyor. kırağı inceliğindeki göğüslüğün beyazlığı. tırtıklı. portre sahibinin cinsiyeti. sedefli kadifesinin. rahatsız edici cazibesini önemseyerek. Zaten insan bu hüznün sahte olması gerektiğine. bu yansımaların kendileri de. Yüz hatları boyunca. Ceketin parlak. hayalperest.

Variétés Tiyatrosu'nun revüsü için hazırlanmış bir kostümdü. şu tuvali hemen bana verin. Pencerenin pervazı birazdan pembeleşti. "Madame Elstir'in geldiğini işittim. iyice geciktirecekti bizi. Çok sade bir kıyafet vardı üzerinde. Hayranlığımı ifade etmekten kendimi alamadım. eller tam bir aceminin işi. "Aman. arkasına saklamadan önce dikkatli bir bakış gezdirdi üzerinde. güzel olabilirdi. Artık genç kızları görme ihtimali kalmamıştı. ayrıca. davranışlarda tumturaklılığı. melon şapkalı genç hanımın." diye mırıldandı. Onu çok sıkıcı buldum. . Zaten pek uzun kalmadı." dedi. çünkü (aslında yaşla birlikte bütün cazibesini kaybetmiş olan) heykelsi güzelliğinin. saygılı bir yumuşaklıkla. bir hayranlık uyandırıyormuşçasına. kayıtsız ve dalgın bir ifadeye bıraktı. ama o resmin karımın burnunun dibinde olmasına da gerek yok. sadelikten uzak ve bayağıydı. bir gençlik karalaması. "Sadece yüzünü saklamam gerekirdi. sanki sırf bu sözleri telaffuz etmek bile kendisinde bir şefkat. "Ciddiye alınacak bir şey değil." Resmi belki de uzun zamandır görmemiş olan Elstir. Bunu sadece o dönem tiyatrosuyla ilgili hoş bir belge olduğu için sakladım. Ekim 1872. "Güzel Gabrielle!" dediğini duymak. ama siyah saçları ağarmaktaydı." Mme Elstir'in gelmesine üzülmüştüm. yirmi yaşında ve Roma kırlarında sığır güdüyor olsa. Çok eski şeyler bunlar. tavırda ihtişamı gerektirdiği kanısındaydı." "Model ne oldu peki?" Sözlerimin yarattığı şaşkınlık Elstir'in yüzünde yerini bir saniye sonra. Elstir'in durmadan. Çıkışımız boşuna olacaktı. "alt tarafı çok kötü. Portrenin altında şunlar yazılıydı: Miss Sacripant. emin olabilirsiniz ki hayatımda hiçbir rolü olmadı. dolayısıyla Mme Elstir'in yanımızdan ne kadar hızlı ayrılacağının önemi de yoktu.daha çekici olacağını düşündüğü için bakışlarına eklediğine kanaat getiriyordu.

memnun olmasına asla izin vermezdi. birtakım ahenklerin gerçekten bulunabileceğini. bu hatları daha iyi tanımaya. bu ideal onun benliğinin en mahrem parçasıydı.insanı duygulandırmakla beraber şaşırtıyordu da. kendimizin bir parçası olmayan şeyler için mümkündür). bu yüzden de ona dışarıdan bakıp inceleyebilmesi. duygulandırıcı. Zihinsel gücü harekete geçirmek için bedensel tatminlerden medet umduğumuz yaşa yaklaşmaktaydı. tek kelimeyle bütün hayatını. Daha sonra. idealinin gerçekleşmesini sadece düşüncenin gücünden beklediği gençlik çağını geride bırakmıştı. deha olmadan da. bu yaşta. belli bir örneğe. Mme Elstir benim gözümde de bir güzellik kazandı. Elstir'in mitolojik resimleriyle tanıştığımda. bir boyundaki gerilmeyi kopya ederek bir şaheser . daha sonra Mme Elstir olan bu kadında idealini değerli. idealimizi doğal olarak gerçekleştiren ayrıcalıklı birtakım bedenlerin. ilahi bulabilmişti (bu ancak. çünkü bütün vaktini. eserinde durmadan karşılaşılan belirli hatlarda. kendi içinden çıkarmak zorunda kaldığı. O güne kadar hep binbir zahmetle. insanın. ancak bu ideali dışarıda. Anladım ki Elstir. birtakım işlerin. şimdiyse mucizevi biçimde cisimleşmiş olarak. zihin yorgunluğu bizi maddiyatçılığa iter. belirli arabesklerde özetlenmiş belirli bir ideal tipe. gerçek birleşmeler için kendisini sunan o Güzelliğe dudaklarını dokundurmak ne müthiş bir istirahattı! O sırada Elstir. Böyle bir idealin Elstir'e ilham ettiği din öyle sert ve çetindi ki. daha büyük bir sadakatle resmetmeye hasretmişti. bütün zihinsel gücünü. neredeyse tanrısal bir nitelik atfetmişti. Elstir. faaliyetin azalması ise pasif olarak kabul edilen etkilere yöneltir ve böylece. sırf bir omuz hareketini. bir kadının bedeninde gerçekleşmiş olarak bulduğunda mümkün olmuştu. ondan bazı duygular çıkarması.

Güzelliği. dehasının o güne kadar yararlandığı malzeme karşısında. bedeni ağırlığını kaybetti. Mme Elstir’in maddesiz bir varlık. beyin yorulduğunda. yakınımızda. içgüdüsel yeteneğinin kuralını. hayatı kaplayan bu deha kabarmasından sonra. bir hatayla ilgili düşünceleri değiştiren pişmanlıklara. Bunu anladıktan sonra. şüphesiz Elstir'in gözünde de bir portreydi. Yalnız. Mme Elstifi görmek bana her defasında çok zevk verdi. her şeyden önce Elstir portreleri olduklarını mutlaka hissederiz. On değişik kişinin Elstir tarafından yapılmış portrelerini yan yana gördüğümüzde. denge yavaş yavaş bozulur ve büyük bir deniz kabarmasının ardından yatağına dönen bir nehir gibi hayat kendini toparlar. ressamsa hangi manzaraların. Şaheserlerini yumuşak ışık oyunlarıyla. buna rağmen bu malzemeyi aramaya devam edecek. heykel gibi ağaç altlarına yerleştirilmiş veya yarısı suya gömülmüş kadınlarla yarattığını bilir. Benim gözümde olduğu gibi. Hayatın verileri sanatçı için önemli değildir. bakışlarımızla okşamaktan hoşlandığımız bir yaştır bu. birinci dönem boyunca. Ektimin bir portresi olduğu düşüncesiyle doldurmuştum. tek başına önemsiz. Tiziano'nun eskizi kadar güzel bir metreste. Ancak sanatçı. bir işlemede. kendisinde uyandırdığı.yaratabileceğimizi kabul etmeye başlarız. beynin yıpranması yüzünden. Öyle bir gün gelecektir ki. Romancıysa hangi durumların. formülünü yavaş yavaş çözmüştür. kendi dışımızda. dehasını ortaya dökmek için birer imkândırlar sadece. ama araştırmaları için bir laboratuvar veya atölye kadar gerekli olan malzemeyi kendisine sağladığını bilir. Tiziano'nun bir antikacıda keşfedilmiş güzel bir eskizinde. çalışmanın ilk adımı olan . eserini yaratmaya tek başına bile yeterli olabilecek zihinsel çabayı gösterecek gücü bulamayacaktır. çünkü bedenini bir düşünceyle.

çünkü artık genç kızların plajda olmayacağını biliyordum. benim genç kızlarla karşılaşmamdan ziyade çiçekleriyle ilgilendiğini kendime hatırlatır. bir bakıma anlamsız olan bu ifade. aynı şekilde durup bakardım. Elstir’in. beni bekleyen tehlikeden. biraz durup baktım onlara. yavaş yavaş. ama hâlâ orada olduklarını ve kaybedilen bu dakikalar yüzünden onları kaçıracağımı düşünsem bile. Nihayet çiçeklere son fırça darbesini de vurdu. Doğruyu söylemek gerekirse. bunda övünülecek bir şey yoktu. koskoca bir Elstir'in. zaten bu malzemeyi. bir kır evi satın alacaktır.manevi haz nedeniyle. bir şekilde hazır olarak ortaya çıkıverecek olan eserin büyük bir bölümü malzemenin içinde mevcutmuş gibi. çünkü olayların ona bu oranlarda göründüğünü düşünürdüm. üzerinde durmadan söz ederdim. onun yakınında olmaktan mutluluk duyacaktır. . her şeye rağmen benim mizacıma yansıyordu. mutlaka onun sıkıntısına önemli bir şeymiş gibi üzülür. saatler boyunca yıkanan kadınları seyredecektir. güzel kumaşlar toplayacaktır. sisin ışığı yumuşattığı bir yerde. yaratıcı dehanın yavaşlamasıyla. Büyükannemin. asgari çaba arzusuyla gerileyerek geleceği düzeydi. Vicdan azaplarını. onlara tapmaktan öteye gitmeyecektir. benim mutlak bencilliğime tam bir tezat teşkil eden mizacı. adeta her şeyden üstünmüş gibi. dehasını kamçılamış olan hatlara tapınmayla. öteden beri sahte bir sevgi veya saygı gösterdiğim birisinin küçük bir tatsızlıkla. İşte bu "hayatın güzelliği". doğru yola dönmelerini bir zamanlar romanlarına konu ettiği tövbekâr katillerle sohbet edecektir durmadan. bir tür batıl inançla sarmalayacak ve modellerle görüşmekten. Önem vermediğim. sanatın berisinde yer alan ve Swann'ın da ötesine geçmediğini fark ettiğim bu düzey. benimse bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğumuz bir durumda.

hayatım boyunca ne zaman manevi kaygılar veya basit. bir başkasıyla birlikteysem. kavranılması imkânsız gelen şeyi. bu yeni kaygının. kendimi tehlikeye atmak pahasına bile olsa. aksine. kendi . Epeyce fazla sayıda tecrübeden. hatta ölümcül bir tehlikeyle karşılaştığımda gayet sakin ve mutlu bir dönemimde olsam da. aslında kendini beğenmişlikle. her zaman zannettiğimin ve ileri sürdüğümün aksine. ölümü onların yolundan çekmeye. hiçbiri benim için şeref sayılamayacak birçok nedeni vardı. başkalarının fikirlerine karşı son derece duyarlı olduğumu büyük bir utançla keşfettim. Çünkü bunları doyuran şeyler bana hiç zevk vermeyeceğinden.daima böyle davrandığımı ve bundan memnuniyet duyduğumu anladığımda. sadece mantık yürüttüğüm sürece. öncekilere oranla son derece hafif kalması ve bu yüzden onu sevince varan bir gevşeme duygusuyla karşılamamdı. gururla hiçbir ilgisi yoktur. Bununla birlikte. tehlike sarhoşluğunu yaşadım. onu güvenceye alıp tehlikeli konuma kendim geçmemek söz konusu olamaz benim için. onlardan daima kaçınmışımdır. akıl yürüttüğümde mizacıma son derece yabancı. Bu tür itiraf edilmemiş bir izzetinefsin. Birincisi. bazıları aktarmaya cesaret edemeyeceğim kadar çocukça sinirsel sıkıntılar bende saplantı haline gelse. pek o kadar da değersiz biri olmadığımı düşündürecek küçük meziyetlerimi tamamen gizlemeyi başardığım insanlara. Bu yüzden. o sırada beni ölümle tehdit eden bir durumun beklenmedik bir şekilde ortaya çıkması halinde. beni tehdit eden tehlikeye üzülmemenin ötesinde tehlikenin karşısına dikilir. dünyanın en cesaretsiz adamı olduğum halde. başkalarını bekleyen tehlikeler konusunda da. önlemeye çalışırdım.bununla da kalmazdı. Bunun. Ama bir tehlikeyle. hayata özellikle bağlı olduğumu zannetmekle birlikte.

onların her koşulda farklı davranmalarını çok doğal karşılarım. "Bu falezleri sizinle birlikte birazcık daha yakından görmeyi çok isterdim. bu da. bu önemli farkın bilincine varacağım günler henüz çok uzaktaydı ve bir tehlike söz konusu değildi. Saati unutsun ve eve dönmesin diye yan tarafımızda yükselen falezleri gösteriyor. Zaten Elstir'i ziyaret ettiğim gün. kendi hayatımı arka plana atmaktan kendimi alamıyorum. şiddetle arzuladığım hazza. mendireğe gittik. daha da saçma ve ayıp bir şey. Beni o sırada harekete geçiren dürtü fazilet değil izzetinefis olduğundan. Nihayet işini tamamladı. kızlardan birinin sık sık o tarafa doğru yürüdüğünü fark etmiştim. Dışarı çıktığımızda (günlerin öyle uzun olduğu bir mevsimdeydik ki) sandığım kadar geç olmadığını fark ettim. sürekli bana onlardan bahsetmesini rica ediyordum. canlarını korudukları için onları çok makul buluyorum. görevin benim için olduğu kadar onlar için de zorunlu olduğunu düşünecek. Carquethuit'ye gitmeyi öyle . Genç kızların hâlâ geçebileceğini düşündüğüm yerde Elstir'i oyalamak için olmadık kurnazlıklara başvurdum. Plajın en ucuna gidersek küçük çeteyi kıstırma ihtimalini artıracağımızı düşünüyordum. beni harekete geçiren şey bir görev düşüncesi olsaydı. Elstir’in ressamlık işini tamamlamasından daha fazla önem veriyormuş gibi görünmek istemiyordum. Bunun için onları katiyen kınamam.yolumdan çekmekten daha fazla önem verdiğimi gösterme zevkinden kendimi asla mahrum etmedim. bu durumda. sadece. zararlı izzetinefsin habercisi olarak. hele bir bomba patladığında kendimi önüne atacağım birçok insanın hayatının benimkinden daha değersiz olduğu kanısına vardığımdan beri. "Bu arada bana Carquethuit'yi anlatın. belki de onları kınayacaktım." dedim Elstir’e. Aksine. bununla birlikte.

dönmemiz gerekiyordu. o yörenin ne kadar. hakkımda alaylı bir hükme varmalarını engellemiyordu şüphesiz. genç kızlar kolonisinin bazı bireyleri göründü. şeytani bir nesnelleştirilişi gibi . denizde dalgayla yüz yüze gelmiş gibi sırtımı döndüm. Çok garip bir yerdir. benim zayıflığımın. Onlarla karşılaşmamızın kaçınılmaz olduğunu ve Elstir'in bana sesleneceğini hissederek. Fransa'da buna benzer başka hiçbir yer bilmiyorum. ne kadar tatlı olduğunu anlatamam size. "O resmi gördüğümden beri. son derece de vahşidir ayrıca. aşırı (ve üzücü) duyarlılığımın ve entelektüelliğimin tamamen yoksun olduğu. Carquethuit. zaten buradan Raz Burnu'na gitmek enikonu bir yolculuk. genç kızlar beni görmüyor gibiydiler. Mephistopheles'in Faust'un karşısına çıkı. bu plajın özelliğinden çok ressamın görüşünden kaynaklanabileceğini hiç düşünmeden. Clitourps'la Nehomme arasındadır. birdenbire.benimkine zıt bir mizacın. değerli dostum yoluna . Elstir'in "Carquethuit Limanı"nda müthiş bir güçle beliren o farklılığın. neredeyse barbar ve zalim canlılığın gerçekdışı. ama orada ne kadar zarif. Carquethuit ise. ama bu. Burada sahil çizgisi sı radandır." "Carquethuit daha yakın olmasaydı da belki Carquethuit'yi tavsiye ederdim.başka hiçbir şeyle karıştırılması mümkün olmayan bazı lekeler.isterdim ki!" diye ekledim. sahil çizgisi harikuladedir. alçak bir kıyıdaki kayalıklarıyla bambaşka bir şeydir.vermesi gibi. ansızın durdum." Hava kararmaktaydı. ama nihayet. ıssız olduğunu bilirsiniz. bildiğimiz yüksek Normandiya veya Bretanya falezidir. "Raz Burnu fevkaladedir. Elstir'i villasına geçirirken. belki de Raz Burnu haricinde görmeyi en çok isteyeceğim yer." diye cevap verdi Elstir. caddenin ucunda . bana daha çok bazı Florida manzaralarını hatırlatıyor.

Bu kızlarla tanıştırılmamın kesinleşmesi onlara karşı kayıtsızlığı sadece oynamama değil.çünkü herkes kötü oyuncu. şaşırmış gibi görünme arzusunun belirtisi olan . Elstir bana seslenecekti. hemen onlara koşacağımı belli belirsiz seziyordum. soran bir bakış bulunacağını. Bu olayda ne arzumu . bana SaintLoup'yla sohbet etmenin.devam ederken ben geride kalıp birden çok ilgilenmiş gibi. vitrini inceliyordum. başka bir olaydı. Zaten alacağım zevki azaltan şey. uysallıkla eğilmiş. gözlerimde şaşkınlığın değil. Elstir beni tanıştırmak üzere seslendiğinde. Bu genç kızlarla. benim hazırlıklı olmadığım. Bu arada. ufaldı. büyükannemle yemek yemenin. gerçekleşmesinin sadece çok yakında olması değil. Belirli bir sıraya göre kafamızda çizdiğimiz ve hidrostatik yasaları kadar kesin yasalarla üst üste bindirilen resimler. Artık kaçınılmaz olan bu tanışmanın zevki sıkıştı. Birazdan meydana gelecek olay. bu genç kızların haricinde bir şey düşünebiliyor gibi görüneceğime memnundum. odamda sık sık hayalimde canlandırdığım tanışma. Elstir'in haykıracağı adımın beklenmedik. olayın yakınlığıyla altüst olur. yüzümde tanışmayı istemediğim kişilerle