You are on page 1of 18

B- Beylerbeyi Sarayındaki Hayatı ve Vefatı

Beylerbeyi Sarayı'nın deniz üstündeki binâsını emniyetli


bulmayan Sultan II. Abdülhamid, arkadaki binâya yerleşti.
Burası bakımsız ve rutûbetli idi. Bu sebeple Sadrazam Kâmil
Paşa, -büyük bir vefâkârlık göstererek- sâbık Sultan için
bahçede yeni ve sıhhî bir bina inşâsına teşebbüs etmişse de, 23
Ocak 1913'te vâkî olan "Bâbıâlî Baskını" üzerine,
sadrazamlıktan ayrıldığı için bu teşebbüs akîm kalmıştır.719
Sultan II. Abdülhamid'in Beylerbeyi Sarayı'nda 10 Şubat
1918 tarihindeki vefâtına kadar yaşadığı beşbuçuk senelik
hayatının şartları, Selânik'tekine nazaran biraz daha ehvendi.
Burada kendisine günlük gazeteler veriliyor720 ve husûsî bir
müsaade alınmak şartıyla evlâdlan kendisini ziyaret
edebiliyordu. Bu sebeple artık hâriçte olup bitenlerden
haberdâr olabiliyordu.
Bulgarlar'ın Çatalca istihkâmları önünde durdurulabilmiş
olduğunu721, geride muhasarada bulunan Edirne'nin kahraman
Şükrü Paşa tarafından aç, susuz korunduğunu, bilâhare
kurtarılabildiğini günü gününe ve ibretle tâkip edebilmişti.
Bu kısmî serbestliğe rağmen, yine de zaman zaman iz'aç
olunmaktan kurtulamamıştır. Buna dâir bir misal zikredelim.
Ayşe Osmanoğlu diyor ki:
"Babamın Kredi Liyone Bankasında 60.000 lira kadar bir
parası kalmıştı. Bunu da istemişler. Babam, bu paranın
çocuklarına kalması için ısrar etmişse de, yine direnip imza ile
almışlar."722
Henüz Balkan Harbi'nin yaraları sarılmadan

727 Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh: 202.


728 a.y.
729 Bu da ancak Sultan II. Abdülhamid'in «93 Harbi»nden aldığı
dersler, vaktiyle ittihaz etmiş olduğu bir tedbir sayesinde
mümkün olabilmişti. Orduya güvenilmeyeceğini anlayan
uzak görüşlü Padişah, vaktiyle Erzurum'a Aziziye Tabyaları
tesis ettirmiş, Çatalca istihkâmları ile de İstanbul ve
Çanakkale Boğazlarını tahkim ettirmişti.
730 Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh: 204.

İttihatçı güruh, Alman yahudisi Amiral Şuson'un bir emr-i


vâkîsi ile devleti "Birinci Cihan Harbi" yangınının içine atmış723
ve Osmanlı'yı hâk-i helake sürükleyecek en müthiş badireye
sebep olmuşlardır.
Daha önce "Babıâli Baskını" ve ardından Mahmud
Şevket Paşa sûikasdi724 sebebiyle bir hayli sarsılmış olan siyâsî

731 Cihan Harbi'ne girişimizin sebebi olarak hep bu Yahudi asıllı


Alman Amirali'nin emr-i vâkîsi, yani Karadeniz'e açılarak Rus
nakliye gemisine taarruzu gösterilir. Halbuki Enver, Tal'at ve
Said Halim Paşa üçlüsü tarantıdan bir hafta önce Almanlarla
bir anlaşma yapılmış olduğu, artık sabit olmuş bir tarihî
gerçektir.
732 11 Haziran 1913 tarihinde Harbiye Nezâretinden otomobili ile
ayrılan Mahmud Şevket Paşa'ya Çarşıkapaı'da bir sûikasd
tertibi ve öldürülmesi üzerine İttihatçılar, yeni bir devlet
terörü gerçekleştirmek fırsatını elde etmiştir.
İ. Hâmi Danişmend'e göre, Hükümet, bu sûikastten haberdar ol-
duğu hâlde buna mani olmak için hiçbir şey yapmamıştır, (a.g.e., sh:
403)
"Meclis-i-Meb'ûsan'da Trablusgarp Meselesi'nden dolayı
Divân-ı Âlî'ye verilmesi istenildiği halde İttihad ve Terakki
komitesi tarafından Meclis feshettirilerek cezadan
kurtarılmış olan Hakkı Paşa kabinesinin Harbiye nâzın
sıfatiyle en büyük mes'ûlü işte bu adamdır; çünkü bir çok
ihtarlara rağmen Trablus'taki askeri Yemen'e göndermiş,
mühimmatı istanbul'a getirtmiş, kumandanı kaldırmış ve
işte bu suretle o zavallı vilâyetimizi kuvvetsiz bırakarak
İtalya'nın fırsattan istifâde etmesine sebeb olmuştur!
Balkan harbinde de Gazi Muhtar Paşa kabinesi
tarafından Yunanlılara karşı Alasonya cephesi
kumandanlığına tâyin edilmişse de menfi vaziyet alarak
kabul etmemiş, bu suretle o cephenin jandarmadan
yetişme ferik Hasan Tahsin Paşa gibi ehliyetsiz bir adamın
eline verilmesine ve netice itibariyle de İttihatçılar
arasında «Kâbe-i Hürriyet» denilen Selanik'in müdafaasız
teslimine yol açmıştır. Mâbeyn Başkâtibi Ali Fuad Bey
hatıratında bu menfi hareketinden dolayı kendisini
tenkid edince Mahmud Şevket'in:
"-Canım efendim, ne yapayım? Bu benim şöhretimi ve
şerefi askerîmi ihlâl için yapılmıştır; şöhretimi nasıl feda
ederim?" dediğinden bahsetmektedir.
İbnül'Emin'in Damad Şerif Paşa'dan naklettiğine göre Sul-
tan Hamid'e hafiyyelik bile etmiş olan bu Bağdadlı Gürcü
yahut Çeçen'in nazarında «şöhret» askerî vazifeden ve

ve askerî durumu büyük bir endişe ile takip eden Sultan II.
Abdülhamid merhûm, zaman zaman ziyaretine gelip akıl soran
İttihad sergerdelerine kâh akıl vermiş ve kâh da serzenişte
bulunmakla beraber, alevin bacayı sarmış olduğu bir zamanda
gerçekleşen bu mülakatlardan hiçbir fâide hâsıl olmamıştı,
olamazdı da!..
Sultan II. Abdülhamid gibi bir dehâyı, iç ve dış
düşmanların telkinlerine kapılarak tahttan indirmelerinin
teessüf ve hüsranını yaşamaları, mukadder akıbeti önlemeye
yetmemiştir.725

Um'umiyyesinde «Havâsdan ve avamdan» bütün muhaliflerin


isimlerini muhtevi olarak «daha evvelce bir defter tanzim»
edilmiş olduğu için, suikastla hiç bir alâkası olmıyan üç yüz
726elli
Avusturya
muhalif Veliahdı'nın
o gün derhalSaraybosna'da
tevkif bir sırp genci
edilip tarafından
bir «Seyr-i-Sefâin»
vurulması ile başlayan
vapuruna Umûmî ertesi
doldurularak CemalSinop'a
Harb'deakşam Paşa nefyedilmiştir!"
Fransızlarla,
Enver(İ.Paşa ise Ruslarla -anlaşmaya
H. Danişmend çalışıyordu.
a.g.e., sh. 404)
"Alman "Vak'asefiri bunu haber
ile alâkalı görülüpalınca,
Dîvân-ı İmparatora
Harb-i örfi'detelsizle
gıyaben ve
bildirmiş ve bir emr-i vâki ihdasına lüzum görülmüştü.
vicâhen muhakeme edilenler, 37 kişidir. Sekizi beraat etmiş Alman
harb vegemilerinin
mütebâki yurdumuza
yirmi dokuzundansığınması, bu plânın
on dördü icablarına
gıyaben ve on beşi
uygun icrâ edilmişti.
vicahen mahkûm olmuştur." (a.y.)
Goben ve Breslav
Vicahen mahkum birolan
defa İstanbul
on beş limanına
kişi Beyazıd girip de
Meydanı'nda bizi idam
asılarak
müşkiledilmişlerdir ki, bunlardan biri de Münire Sultanin kocası Tunuslu bir
duruma sokunca,
Hayreddin Alman
Paşa'nın amirali
oğlu Soşon da gemileri enterne
Sâlih Paşa'dır. Sultan II. Abdülhamid'in
etmeğebuna çok üzüldüğünü söyleyen Ayşe Osmanoğlu:
yanaşmayınca,
"Aradan az Talât Paşa'nın bulduğu bir formülle, ancak
bir zaman geçip de Mahmud Şevket Paşa'nın da
muvak-vurulduğu havâdisini okuyunca son derece telâş etmiş, canı
katen pektarafımızdan
sıkılmış: kiralanmış olan bu harp gemileri ile,
Alman bah-
"-Böyle karışıklıkların tekerrürü iyi netice vermez. Mahmud
riye zâbitân ve erleri Osmanlı İmparatorluğu emrine
Şevket Paşa, 31 Mart Vakası'nda felâketimin müsebbibi
girmişlerdi. Rus,
olmuştur. Ama değerli bir askerdir. Bu inkâr edilemez. Belki
Fransız, İngiliz sefirlerinin müteaddit müracaatları,
de bu idâreyi yine o yürütebilirdi. Yazıktır. " demiş.
protestoları para
Hâlbuki sonradan haber aldığımıza göre, o zaman babamın
etmeyince, sefirler memleketimizi terk etmişlerdi. İşin vahîm
hayatı tehlikede imiş. Mahmud Şevket Paşa'nın Sultan
netice-
Hamid taraftarları tarafından bir hükümet darbesi maksadı
sini gören ve bizim muhtemel bir anlaşmamızın önüne
ile öldürüldüğü vehmolunarak babamı tahta geçirmek için
geçmek iste-
yapılacak en küçük bir teşebbüste vücûdunun yok edilmesi
yen Alman Amirali Şuson Paşa, donanmamızın manevrasını
Cemal Paşa tarafından kararlaştırılmış, Rasim Bey'e emir
kasten
verilmiş, Rasim Bey de bu işi en elverişli gördüğü Mülazım
Karadeniz'e nakletmiş ve Türk bayrağı altında seyreden bu
Naci Bey'e havale etmiş, o da bunu iftiharla kabul etmiş.
harb ge-
Fakat babama her zaman yardımcı olan Allah, bu defa da
milerine bir Rus nakliye gemisini batırtmış, sonra Rus
kendisini bu belâdan kurtarmıştır." (Ayşe Osmanoğlu- a.g.e.,
torpidolarını ta-
sh: 203)
kiben Sivastopol harp limanını bombardıman ettirmişti. Bu
725 Enver Paşa, birkaç kere (Hüsâmeddin Ertürk- a.g.e., sh:....),
Karadeniz
faciası vukû bulmakla Alman Erkân-ı Harbiyesi'nin,
Türkiye'yi zorla
kendileri tarafından harbe sokmak tasavvuru, kuvveden fiile
çıkmış,
olanlar olmuştu."(Hüsâmeddin Ertürk- a.g.e., sh...)
Teşkîlât-ı Mahsûsa Reisi albay Hüsâmeddin Ertürk'ün bundan
sonraki satırlarında, çok sevdiği anlaşılan Enver Paşa'yı bu emri vâkî
dolayısıyla temize çıkarmaya çalışıyor. Halbuki gerçek böyle değildir:
"Türkiye'nin harbe girişi üç perdelik bir faciâ şeklindedir:
Birinci perdede hiç kimsenin haberi olmadan dört kişi
tarafından Almanya ile gizli bir ittifak akdedilmiş, ikinci
perdede gene kimsenin haberi olmadan tek bir kişi
tarafından devletin bîtaraflığı ihlâl edilerek Akdeniz'deki
Alman istihbârâtının bir taktiğine kurban
giderek726,

kendilerini Cihan Harbi yangını içinde bulan İttihatçılar, İtilaf


Devletleri'nin Çanakkale'ye saldırmaları üzerine Hükümet
Merkezi'ni Konya'ya Sultan II. Abdülhamid'i de Bursa'ya
nakletmek istemişlerdir.
Bunu Ayşe Osmanoğlu şöyle anlatıyor:
"Babam, Birinci Umûmî Harb'in safhalarını büyük bir
üzüntü içinde takip ediyor, Rasim Bey ile de konuşup
tamamlayıcı malûmat almak istiyormuş. Gazete
havadislerini bazen hayret, bazen teessürle okuyor, pek
müteessir oluyormuş.
"-İki gemi için feda olduk. Üç büyük devlete karşı bu
harbe girmemiz akıl kârı değil Vahim bir neticeden pek
korkuyorum." diyormuş. Birkaç defa da:
"-Nasıl olur? Bu bir deliliktir. " demiş.
Cihad ilân olununca babam büsbütün şaşırmış ve:
"-Cihadın kendisi değil, fakat ismi bizim elimizde bir
silâhtı. Ben, bazen sefirleri tehdid etmek istediğim vakit:
«Bir İslâm halifesinin iki dudağı arasında bir kelime
vardır. Allah bunu çıkartmasın!..» derdim. Cihad bizim
için, ismi olup da cismi olmayan bir kuvvetti. Bunun
altından nasıl çıkacaklar, İngiltere buna aldanacak mı?»
diyerek teessürlerini bildirmiş.
İngilizlerle Fransızlar, Çanakkale'ye saldırdıktan
zaman İstanbul tehlikeye girdi diye telâş artmış. Hattâ
Padişah'ın Konya'ya, babamın da Bursa'ya gideceği
haberleri çıkmış.
Bu haberler tahakkuk ederek biraz sonra Sultan
Reşad'dan babama bir haber gelmiş. Padişah:
"-Biraderim hazır olsunlar. Kendilerini Bursa'ya na-
kletmek icap edecek. Ben de Konya'ya gideceğim.» diye
bildirmiş.
Babam bu haberi aldığı zaman tehevvürle ayağa
kalkmış:
"-Biraderim ne yapıyor? Hiçbirimiz payitahtı terk
etmemeliyiz. Bahusus kendileri ölünceye kadar burada
muştur' Dünyada misli görülmemiş olan bu fecî hakikat, hem Talat
ve Halil Beyler'in, hem Cemal Paşa'nın hâtırâtiyle sabittir." (a.g.e.)

kalmalıdırlar. Biz bütün Hanedan, en küçük ferdimize ka-


dar burada memleketi müdafaa ederek ölmeliyiz. Bizler
son Bizans imparatoru kadar da mı olamayacağız? Ben
İstanbul'dan kat'iyen çıkmam. Burada ölmeye râzıyım."
diye Padişah'a cevap göndermiş. "727
Sultan II. Abdülhamid, çok korktuğu, İstanbul'un ecnebî
işgâline mâruz kaldığını görmeden 10 Şubat 1918 tarihinde,
vaktiyle annesinin vefât ettiği odada ruhunu Rabbine teslim
etmiştir. O sırada İsviçre'de bulunan kızı Ayşe Osmanoğlu,
O'nun son günlerini ve vefâtını orada hazır bulunanlara atfen
şöyle anlatıyor:
"Bu sırada babam, artık eskisi gibi değilmiş. Sıhhati
bozulmuş. Gençler gibi hareketli bir vücûda malik olan
babam, şimdi yorgunluktan şikâyet ediyormuş. Ekseriya
hazım cihazından şikâyet edermiş. Doktor Âtıf Bey'in
ilâçlarına itimat gösteriyor, şikâyetlerini ona
dindirtiyormuş. 728

Ölümünden üç gün önce yorgunluktan bahsettiği


hâlde, muradı veçhile giyinmiş, istirahat etmeyerek
dolaşmış. 9 Şubat 1918 Cumartesi günü akşamı âdeti
üzere kadınları ile birlikte sofraya oturmuş.
İştahsızlıktan bahsederek bir tane köfte, bir iki kaşık
kabak, bir tane de pirinçunu tatlısı yemiş. Yemekten
kalkınca, anneme göğsünü göstererek:
"Sol tarafımdan sağa doğru bir sancı hissediyorum. "
demiş.
Annem, derhal doktoru getirtmek istemişse de aksi
gibi doktor o sabah babamdan izin alıp evine gitmiş
bulunduğundan çağırmak kabil olmamış. Râsim Bey bir
başka doktor getirtmeyi düşünmüş. O civarda oturan ve
babamın küçük kardeşi Mehmed Vahdeddin Efendi'nin
doktoru olan Alekyadis Efendi'ye haber göndermiş.
Alekyadis Efendi, babamı muâyene ettikten sonra Râsim

733 Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh: 209 vd.


734 Tafsilât için bkz: Metin Hulâgu Sultan II. Abdülhamid'in
Sürgün Günleri (Husûsî Doktoru Âtıf Hüseyin Bey'in Hatıratı), İs-
tanbul, 2003.

Bey'e hastalığın ehemmiyetli bir zatürre başlangıcı


olduğunu söyleyerek:

"-Hakanın hastalığı kendisi kadar büyüktür. " tâbiri-


ni de kullanmış.
Bunun üzerine Râsim Bey, derhal Sultan Reşad'a ve
Enver Paşa'ya vaziyeti bildirmiş. Bu sırada bulunan Âtıf
Bey de babamı muâyene edip aynı kanaata vardığından
hemen meşhur doktorlardan Neşet Ömer Bey'i getirtip ona
da muâyene ettirmiş.
Babamın durumu gayet ciddî olduğundan ve şimdiki
tesirli ilâçlar, o zaman henüz malûm bulunmadığından
sarayda sabaha kadar kimse uyumamış. Doktor Âtıf Bey
babamın yanına girip çıktıkça Âbid Efendi de onu takib
ediyormuş. Şafak sökerken babam:
"-Oh! Ne çabuk sabah oldu. " demiş ve kendisinin her
sabahki mutad banyosunun hazırlanmasını söylemiş.
Hastalığı dolayısıyla bundan vazgeçirmeye
çalışmışlarsa da ısrar etmiş ve:
"-Beni banyodan mahrum ederseniz hakkımı helâl
etmem. " demiş.
Bunun üzerine zavallı Gülşen ağlayarak banyoyu
hazırlamış. Doktorun rızâsı hilâfına banyoya kadar anne-
min koluna dayanarak gitmiş. Fakat banyodan sonra
fevkalâde terlemeye başlamış. Annemle Sâliha Nâciye
Hanım, birbirlerinin yüzüne bakarak hayra alâmet ol-
mayan bu hâlden dolayı gözlerine gelen yaşları saklama-
ya çalışmışlar. Babam oturduğu yerde, kolunun altına
yastık koydurarak iki rekat sabah namazını kılmış. Son-
ra sütünü istemiş ve âdeti üzere yarım bardak maden
suyuna karıştırılmış sütünü içerek:
"-Hamdolsun Yarabbi! Daha iyiyim. " demiş.
Yine annemin koluna dayanarak yatak odasına
girmiş.
O sırada Hünkâr tarafından selâm-ı Şâhâne ile
doktorların geldiği kendisine haber verilmiş. Babam:
"-Hayır, ben doktor istemem, iyiyim." demiş ve
doktorların kimler olduğunu sormuş. Tekrar:

Sultan II. Abdülhamid merhûmun son anlarını gösteren temsilî bir resim
"-Hayır, hayır istemem." demiş. Fakat
annem:
"-Aman Efendiciğim! Biraderiniz gücenir. Müsaade
edin de bir kere gelsinler." deyince:
"-Doğru! Belki biraderin gücüne gider. Gelsinler."
demiş.
Doktor Âkil Muhtar Bey, Selânikli Rıfat Bey, Âtıf Bey
ve Alekyadis Efendi içeri girmişler. Âbid Efendi de

nemli gözlerle gelip babamın karşısında durmuş. Onun


yaşlı gözlerini gören babam:
"-Ağlama oğlum. İyiyim. Üzülme." demiş.
Doktorlara her nedense, dün akşam çok yemek yediği
için bu hâle geldiğini söylemiş. Biraz rahat nefes
alabilmek için doktorlardan kan almalarını istemiş. Bu-
nun üzerine kan almışlar. Babam da:
"-Evet, kendimi iyi hissediyorum." demiş.
Doktorların, rahat etmesi için morfin yapmak tekli-
flerini reddetmiş.
Doktorlar odadan çıkarken, Rasim Bey arkada
kalmış. Babamın yanına gelerek elini öpmüş ve gözleri
dolarak:
"-Hakanım! Hakkını helâl et." demiş.
Babam hayretle yüzüne bakmış, bir cevap vermemiş.
Doktorlar çekildikten sonra odaya giren annemle Sâliha
Nâciye Hanım'a gülümseyerek:
"-Rasim Bey bizden ümidini kesmiş olacak ki, elimi
öptü, bana hakkını helâl et dedi." demiş ve bir âh çekerek:
"-Bütün hizmetime bir kara çarşaf çektiler. Benim
kimseden talep edecek hakkım yok." diye ilâve etmiş,
gözleri dolmuş.
Annem o zaman:
"-Efendiciğim! Bundan büyük hastalıklar geçirdiniz.
İnşaallâh yine iyi olursunuz. Hakkınızı da elbet Allah alır."
cevabını vermiş.
Babamın hayatından ümit kalmadığını doktorlardan
öğrenen Sultan Reşad, büyük biraderimiz Mehmed
Selim Efendi'ye haber yollayarak:
"-Babalan ağır hastadır. Hepsi hemen gidip kendisini
görsünler. " demiş.
Dilberyâl Kalfa içeriye girerek Mehmed Selim ve Ahmed
Efendiler'in geldiğini bildirince babam:
"-Biraz beklesinler." diyerek sulu bir kahve istemiş.
Şöhreddin Ağa kahveyi getirerek içeri girince babam,
annemin koluna dayanarak oturmuş.
"-Ver kahveyi, içeyim." demiş.
Babam, bu sırada odada bulunanlarla âdeta
vedâlaşmış. Önce annemin avucunu öperek:
"-Allah senden râzı olsun." demiş.
Sonra Sâliha Nâciye Hanım'ın elini tutarak:
"-Hakkını helâl et." diye vedâlaşmış.
Ayak ucunda duran Gülşen'e de:
"-Kızım, Allah senden de râzı olsun." diyerek kah-
veden bir yudum içmiş.
Fakat ikinci yudumu içmeden, kahve annemin ovu-
cuna dökülmüş ve babam, yüksek sesle:
"-Allah!" dedikten sonra başı annemin koluna
düşmüş.
O zaman annem:
"-Efendimiz bayıldı. Doktor yetişsin." diye bağırmış.
Doktor Âtıf Bey koşarak gelince, acı hakikati
anlamışsa da henüz gâfil olan odadakilere söylememiş.
Âbid Efendi de yine doktorla beraber içeri girmiş.
Atıf Bey, hâlâ babamı kollarında tutan ve kendisine
bırakmak istemeyen anneme:
"-Bana bırakınız. Baygındır. Lâzım gelen tedâviyi
yapacağım. Siz hemen çıkınız." deyip sert bir tavırla
annemi ve Âbid Efendi'yi odadan çıkartmış.
Odada bulunan Dilbaryâl Kalfa'ya:
"-Ne duruyorsunuz? Bir tülbent getiriniz de çenesini
bağlayalım." deyince kapıda hâlâ bir şey anlamadan du-
ran sâdık Şöhreddin Ağa:
"-Ah Efendim gitti!" diye bir feryat kopararak bayılmış.
İşte o anda sarayın içinden âh ü eninler, feryatlar
yükselmiş. Âbid Efendi de:
"-İnanmam. Şimdi yatağında oturuyordu!" diye
ağlamağa başlamış. Muhâfiz zabitler içeri girerek babama
son tâzim vazifelerini yapmışlar. Bu sûretle babam ebe-
diyete intikal etmiş oluyordu. (10 Şubat 1918 Pazar)
Yine annemin anlattığına göre, Başkadın'la diğer
Kadınefendiler ve Sultanlar gözyaşları içinde Beylerbeyi
Sarayı'na gelmişler. Zâbitler babamın odasında toplanan,
ağlaşan bütün kadınları:
"-Aman efendim, tâciz etmeyiniz." diye çıkarmışlar ve
kendileri ikişer ikişer nöbet beklemişler.
Zabitlerden Zekeriya Efendi, baş ucunda Kur'ân
okuyarak sabaha kadar beklemiş. Zât-ı Şâhâneden gelen
Kâtibe Kalfalar, Şehzâdeler Sarayda kalmalar... herkes
yerlerde oturarak ve ağlayarak sabahı etmiş.
Cenaze merasiminin nasıl yapıldığını, ahâlinin:
"-Babamız! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" diye nasıl
bağırdığını o zaman birçok yazanlar olmuştur. Bunun
hakkında fazla bir şey yazmayacağım. Yalnız o zaman
Tarihnüvis Abdurrahman Şeref Efendi'nin yazdığını
okumak kâfidir, zannederim."729
Merhûmun bu son saatlerini ölünceye kadar başı ucunda
bulunan doktoru Âtıf Hüseyin Bey şöyle anlatıyor:
"... Saat 2.45 beni çağırdılar. Hakanın yanına gittim.
Istırabım geçmedi. Göksüme kanlı hacamat yapınız. Haydi
çabuk diğer doktorla kesiniz." dedi.
Ben dışarı çıktım. O sırada Şehzâde Selim Efendi geliyor
dediler. Bir taraftan doktorları hastahaneden çağırmaya haber
gönderdim. Diğer taraftan da Şehzâde Selim Efendi'yi istikbal ettim.
Pederim nasıl?!." suâline:
Ağırdır!." cevâbını verdim.
Nesi var söyleyiniz! Tafsilat veriniz..."
İçeriden beni istedikleri haber geldi. Efendimiz bayılmış., sözleri de kulağıma çalındı. Harem
dâiresine gittiğim vakit orada bir fevkaladelik, bir heyecan, bir karışıklık başlamış idi. Alelacele
hakan-ı sâbık Abdülhamid-i Sânî'nin yatak odasına muvâsalatımda Abdülhamid'in korktuğu
başına gelmiş.. Bunca sene hiç aklına getirmediği., bir hâdise-i tabiî vukua gelmiş. Tam'zevali
ba'de'z-zuhur üçte Abdülhamid-i Sânî irtihal etmiş bulunuyordu. Gözler açık, hadekalar müte-
vessi', nabız, teneffüs münkatı'. Etraf zaten akşamdan beri soğuk idi. Fakat yüzü, vücûdu henüz
daha sıcak idi.
Teneffüs-i sınâi maksadıyla kolları aşağı yukarı kaldırılıp usûlü dâiresinde ettirildi. Sadrın
canibine tazyik edildi. Bir faydası olmadı. Dil çekilip bırakıldı. Hepsi boş!. Sultan Abdülhamid-i
Sânî'nîn yalnız bir mücerred ruhu kalmış idi. "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" 730 10 Şubat 1918.
Zevâli ba'de'z-zuhur saat 3 (Yevm-i Pazar) Gece saat onda vefatını tahkik için bir Heyet-i Sıhha-i
Muhtelita geldi.. Alman Hastahanesi Sertabîbi Şlayp (Schleib), Gülhane Seriryat Hastahanesi
Sertabîbi Kaymakam Zelling Sıhha Müdür-i Umumisi Adnan, Sıhha Üçüncü Şu'be Müdürü
Miralay Sâdık, Sıhha Müfettiş Muâvini Binbaşı Refik, Doktor Rıfat, Doktor Alekyopadis
Efendiler'den mürekkep bir heyet hakan-ı sâbık Abdülhamid-i Sânî'nin odasına girdik.
Abdülhamid-i Sânî bîruh olarak -fakat îtiyâdı vechile elbisesi üzerinde bulunduğu halde- yatağı
üstünde arkası üstü yatmış vaziyette bulunuyordu. Heyet tarafından -Schleib ve ben muâvenet
ederek- elbisesini kesmek sûretiyle soyduk. Çırılçıplak kalınca, Schleib tarafından tırnaktan
çenesine varıncaya kadar dakik muâyene edildi. Gündüz hayatta iken yapılan mihcemlerin
âsârından başka birşey görülmediği not edildi. Yalnız midesi üzerinde gül rengi bir santimetre
murabbaında bir sathî yanık görüldü. Merakından ihtimal key yapmıştır. Çünkü tığ demirinden
yanmaya itikadı vardı. Ve hatta akşam bize de teklif etmiş idi. Etraftan sorulsun dedim.
Kadınlardan soruldu. Vefatından bir saat evvel bir çivi ile yaptığını söylediler.
... Bilâhare heyet tarafından biri Almanca diğeri Türkçe iki protokol yapıldı.
Bir de ayrıca sabahki muâyene ve yapılan tedâviyi müşir bir rapor tanzim edildi. Ferdası gün
11 Şubat 918 gazeteler raporları neşrettiler. 11 Şubat 918 sabahı saat 9.45'te cenaze bir çatanaya
konuldu. Mutantan bir cenaze alayı yapılmış, cenaze Topkapı Sarayı'nda teçhiz ve tekfinden sonra
"Sultan Mahmud Türbesi"ne defnedilmiş. Ben cenaze merasiminde bulunamadım. Çünkü bir gün
evvel hakan-ı sâbıkın vefatı anında şehzâdeler, sultanlar sair kadınlar saraya gelmiş idi.
Cenazenin saraydan çıkarken kopardıkları sıkıntılar, bayılmalardan dolayı saraydan
730 "Şüphesiz biz Allah'ın kuluyuz ve mutlaka O'na döneceğiz."
Bakara Süresi, 156. ayet.

ayrılamadım."731
Âile efradı, cenâzesinin Fâtih Türbesi'ne defnin arzu etmişse de732 bu kabul olunmayarak
Sultan Mahmud Türbesi'ne defnî kararlaştırılmıştır.
Hâlil Zâfir Bey'den işittiğime nazaran merhûm Şeyh Zâfîrî Hazretleri'nin ayak ucuna
defnedilmek istediği şeyhinin oğullarına defaatle beyân etmiş ve hatta Zâfirî Türbesi'ni buna
müsâid bir tarzda inşâ ettirmiş imiş.
Merhumun cenâzesinde dâvetli. olarak bulunduğunu yazan İbnü'l-Emin:
"Alayda -hasbel me'muriyye- med'uvven bulundum. Hîn-i tezkiyede ale'l-usul îrâd
olunan:
"-Merhumu nasıl bilirsiniz?» suâline hep bir ağızdan, yüksek sesle:
"-İyi biliriz!" cevabı verildi.
"-Hakkınızı helâl ediniz." ihtarına, umûm tarafından:
731 M. Metin Hülâgû, Sultan II. Abdülhamid'in Sürgün Günleri
(Husûsî Doktoru Âtıf Hüseyin Beyin Hatıratı) İstanbul 2003 sh. 245 vd.
732 İbnü'l-Emin- a.g.e., sh: 1305.

"-Helal olsun!.." denildi.


Cenazenin naklinde sokaklar, damlar ve pencereler halk ile dolu idi. Herkeste âsâr-ı teessür
görülüyordu.
Abdurrahman Şeref Efendi, hal'a dâir risalesinde diyor ki:
«...Hengâm-ı ikbalinde «ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur» mısraını okuyanlardan bir
çoğunun, cenâze namazında Bâkî'nin:
Kadrini senki musallada bilib ey Bâkî Durub el bağlayalar karşına yârân saf saf
beytini hatıra getirmeleri, hüsn-i hâtimeye dâl, garâib-i mukadderâttandır. «Fa'tebirî yâ ulu'l-eb-
sâr»"733 demektedir.
Defin merâsimini734 de, daha önce merhûm hakkında -belki de- en çirkin isnad, iftira ve
değerlendirmelerde bulunan ve târihî hâdiseyi her devirde başka türlü yazmış olan Ahmed
Refik'den dinleyelim:
'Sultan Abdülhamid-i Sâni'nin Nâşı Önünde735
Hâkan-ı sabık irtihal etmiş (Dünya'dan göçmüş). Bu
733 a.y. Arapça ibâre,"İbret alın, ey akil sahipleri!.."demektir.
734 Bu merâsimin Sâmi Künzberg tarafından çektirilen 35
mm.lik sessiz filmi husûsî arşivimizdedir.
735 Ahmed Refik, bu yazısının hikâyesini bilâhare Topkapı Müze-
si müdürü Tahsin Öz'e anlatmıştır ki, o da şöyledir:
O zaman Ahmed Refik Vakanüvis'di, Ada'da oturuyordu.
Abdülhamid'in cenazesinin kaldırılacağı gün, Devletin resmî tarih yazan
olduğu hâlde onun bir şeyden haberi yoktu. Yalnız, Ada'da oturan
Devlet ricali, siyah elbiseler giymişlerdi ve hâllerinde bir durgunluk, bir
gariblik vardı. Akın akın İstanbul'a iniyorlardı. Fakat ne olmuştu, ne
vardı? Kimseye ve hattâ Ahmed Refik'e de bir şey söylemiyorlardı.
Ahmed Refik, bu fevkalâdeliği sezdiği için onlara katildi ve arkalarından
doğru Saray'a geldiği vakit, biraz sonra Abdülhamid'in yıkanacağını ve o
gün defnedileceğini öğrenmişti. Onu merasimden uzak tutmak istediler,
fakat o her şeye rağmen, otuz üç yıl bir devleti idâre eden hükümdarın
târihî tedfin merâsiminde bulunmak istedi ve bulundu ve o akşam bu
yazıyı yazdı. O vakit çıkmakta olan Vakit Gazetesi'ne bu yazısını beş
altına sattı. Sonra aynı yazı Abdurrahman Şerefin Abdülhamid'e dair
diğer bir makalesi ile bir broşür hâlinde çıkarıldı. Ahmed Refik bu
yazının kendisine en fazla para kazandıran bir makale ve en çok
beğendiği yazılardan biri olduğunu söylemiştir.

729 Ayşe Osmanoğlu- a.g.e., sh: 213 vd.


havâdis, ilk defa gazetelerden öğrenildi. Boğaz,
güneşin parlak ziyaları altında gülüyordu. Beylerbeyi
Sarayı uzaktan, mavilikler içinde görünüyordu. Otuz
dört sene müddet Osmanlı tahtını işgal eden Sultan
Abdülhamîd-i Sânî birkaç saat sonra, güzel İstanbul'un
toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamid'in
cenazesi Beylerbeyi Sarayı'ndan Topkapı Sarayı'na
getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat dokuzda,
Sultan Mahmud Türbesi'ne gömülecekti. Topkapı
Sarayı'na gittim. Orta kapı önünde, başında kabalak,
elinde tüfek, tek bir nöbetçi bekliyor, Babü's-saâde
önündeki ak ağalar, kemal-i nezaketle gelenleri
karşılıyordu. Kubbealtı, harap ve metruk
(terkedilmiş), ihtişamlı devirlerin hâtıratiyle meşhun
(dolu), asırların vakayiine (olaylarına) acı acı gülüyor
gibiydi. Güneşin ziyası servilerden süzülüyor,
çimenler üzerine dökülüyordu. Bir-iki hademe,
ellerinde tırmıklar, Şubatın feyizli güneşi altında
yeşeren çimenler üzerinden, sararmış yapraklan
topluyorlardı.
Sultan Ahmed-i Salis (üçüncü) kütüphanesinin
önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe Lâle
bahçesi tarafından hızla koştu: Cenaze geliyordu.
Sarayburnu'na doğru ilerledim. Ufak bir kafile,
parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma
büyük bir istimbot yanaşmış, san bacasından
dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi:
Marmara, sahiller, tepeler, güneş içinde idi. Uzakta,
Hamidiye Câmii'nin narin ve beyaz binası, Yıldız'ın
ağaçlık caddesi, Saray'ın çıplak ağaçlar arasında
görünen müselsel damlan, mebhut ve sâkitti. Siyah,
bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları
üzerinde, beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir
sedye görülüyordu. Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye
üzerinde, yatağının içinde, bîruh yatmıştı. Kalın, san
çizgili bir yatak çarşafı, sedyenin kenarlarına doğru
sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı,
kıymettar, koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr estikçe
şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun, ufak bir
başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde
Beylerbeyi Sarayı'nın muhafızı, yanlarında iki sıra
asker, sedyenin etrafında Enderun-ı Hümâyun
ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el
üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzâde Selim Efendi,
Damad Paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı.
Her tarafta mübhem bir sükût... Hademeden biri
elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerinde beyaz bir
mendil örtülmüştü. Bu, Sultan Abdülhamid-i Sânî'nin
fesiydi. Bütün simalar müteessirdi. Uzakta bir
bağçıvan, elinde bir çapa, melûl nazarlarını dikmiş
bakıyordu. Etrafta cesedi taşıyanların kumlar
üzerinde ayak seslerinden başka bir şey
işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı. Saray'ın
önünde, Bizans'ın ebedî yâdigârı, yüksek sütunlar,
güneşin ziyaları île parlıyordu.
Cenaze, lâle bahçesi önünden geçirildi Hırka-i
Saadet'in yeşil ve yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı
açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şehzâdeler ve
Damad Paşalar, Mecidiye Kasrı'nda, cenazeye refakat
edenler dışarıda kaldılar. Kapı kapandı, içeriye
Hırka-i Saâdet erkânından başkası giremedi.
Ne münevver, ne ulvî, ne ihtişamlı bir dâireydi!..
Burası, Osmanlı Hânedânı'nın hilâfet namına inşâ
eylediği en bedî', en mutantan, en parlak bir mabedi.
Duvarlar, mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı
levhalarla müzeyyendi. Sultan Selim'in halefleri,
ruhlarını hu mukaddes mahalde testiye ederler,
ordularının zaferleri için burada duâ ederler, Hırka-i
Saâdet önünde gözyaşlan dökerlerdi Duvarların
rengârenk çinileri, kıymettar yazılan, göz
kamaştırıyordu.
Hacet penceresi (Peygamberimiz'in azîz
ruhlarına duâ edilerek Cenâb-ı Hakk'dan yardım
istenen yer) önündeki hasırlar kısmen kaldırilmıştı.
Karşıda, geniş, buzlu camlar Haliç'in görünmesine
mâni oluyordu. İki yeşil kerevet üzerinde, serviden,
altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık
üzerinde, ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdül-
hamid, üryan (elbiseleri soyulmuş) ve bîruh, teneşir
üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı
parmaklıkları önünde müteessirâne durdum.
Tabutun ilerisinde, Enderun erkânı, ellerini hürmetle
kavuşturmuşlar, hizmete muntazır, bekliyorlardı.
Karşıda Sultan İbrahim'in sünnet odası, asırların
menakibini (menkıbelerini) saklayan kapalı kapısı,
mavi çinili duvarlarıyle, tarihin bu safhasına
karışmak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında, ikisi
yeşil, ikisi beyaz sarıklı, dört hoca, ellerinde san
lifler, misk sabunlan, dindarâne bir ihtiramla naaşı
yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid'in beline doğru
beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden
yukarısı ve dizlerinden aşağısı açıkta idi. Vücûdunda
uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde
ölüm sarılığı, korkunç bir sanlık, yoktu; fildişinden,
câmid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı ve sakalı
ağarmıştı. Burnu, çehresine nisbeten uzunca idi.
Gözleri kapanmış, çukura batmıştı. Uzun ve siyah
kaşlarının vaz'ında (duruşunda) melâl ve teessür
vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı
bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde
ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu
incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf
yerleri göğsü idi Göğüs ve kalça kemikleri görülü-
yordu. Bacakları beyaz ve ince, ayakları ufaktı.
Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında,
kollarının alt kısımlarında, parmaklarının üzerinde
siyah kıllar görülüyordu. Kollan bîtabâne (takatsiz ve
dermansızcasına) iki tarafa düşmüş, ayaklarının
parmaklan açılmıştı. Vücûdunun sağ tarafı bem-
beyazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar
görülüyordu. Heyet-i umumiyesi sevimli idi. Beyaz bir
vücud, yıkandıkça güzelleşen bir naaş, yeni bir
teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tâbi uzanmış
yatıyordu. Naaşın karşısında ellerinde gümüş
buhurdanlar ağalar duruyordu. Herkes huzûr içindey-
di. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu.
Hırka-i Saâdet Dâiresi tarihi bir gün yaşıyordu. O
gün, vekayi ile dolu uzun bir saltanat devresinin son
sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar, Sultan
Abdülhamid'in teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine
dikilmişti. Naaşa sular döküldükçe beyaz bir duman
yükseliyor, buhurdanlardan çıkan od ve amber ko-
külarına karışıyordu. Etrafında hâşiâne bir sükûn
hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanların
hasırlar üzerindeki ayak seslerinden başka bir ses
işitilmiyordu. Ayak ucunda, direğin yanında,
damadlardan iki zat ellerini kavuşturmuşlar, gözleri
naaşa matuf, müteessirâne ağlıyorlardı.
Dışarıda, tabiatın bütün güzellikleri
hissolunuyordu: Haliç'in suları, umulmaz bir şubat
güneşinin revnaklarıyla altında parlıyordu.
Şimşirliğin ağaçları çıplak, baharın feyzine
muntazırdı. Yıkanma el-an bitmemişti. Sultan
Abdülhamid'in teneşir üzerinde kapanmış gözleri,
ağarmış saçları, çıplak vücudu ile bîtâbâne yatışşı
kalplerde melal ve intibah hisleri peyda ediyordu.
Bazen başı birdenbire kayıyor, yanlarına düşen
kollan ile masum, bîçâre bir insanın vaziyetini alıyor,
ak ve perişan sakalıyla boynu garîbâne bükülüyordu.
Sultan Abdülhamid-i Sânî'nin bu pek tabii âkıbeti,
hiçbir istibdâdın, hiçbir zulmün, hiçbir kuvvetin
pâyidar olamayacağına kat'î bir delildi.
Nihayet naaşın yıkanması bitti. San ipek
işlemeli havlularla kurulandı. Tabut yere indirildi.
Teneşir, tabutun yanına getirildi, içine kefenler
serildi. Sultan Abdülhamid'in naaşı hürmetle tabuta
indirildi.
Sultan Abdülhamid son dakikalarına kadar
kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti:
Göğsüne ahidnâme konacak, yüzüne Hırka-i Saâdet
destmâli, siyah Kâbe örtüsü örtülecekti, bu vasiyet
harfiyyen icra edildi. Sultan Abdülhamid'in tabut
içinde, beyaz kefenler arasında, kemikleri sayılan
çıplak göğsünde ahidnâme duâsı, yüzünde siyah bir
Kâbe örtüsü, ak sakalı, ebediyete doğru kapanmış
gözleriyle üryan ve perişan, Hırka-i Saâdet
dairesinde yatışı, cidden elimdi. Sultan Abdülhamid
bütün günâhlarını tarihe bırakmış, hâşiâne bir
vaziyette huzur-i İlâhiye gidiyordu.
Kefen bağlandı, tabut kapandı, sadef kakmalı,
asırlar görmüş bir saatin ağır taninleri (çınlayan
vuruşları) Hırka-i Saâdet dairesinin ulviyeti içinde
aksetti, tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvelâ
bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir
örtü konuldu. Ayak ucuna lâciverde yakın çiçekli bir
kumaş sarıldı. En üste Kâbe örtüleri, kıymettar
taşlarla müzeyyen kemerler konuldu. Başına ve
kollarına şallar sarıldı. Baş tarafına sarılan yeşil
atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Naaş
yıkanırken, çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırka-i
Saâdet dairesinin gözleri kamaştıran renkleri ve
yaldızlariyle tezad teşkil ediyordu. Şimdi Sultan
Abdülhamid'in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar
taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve
ulviyetine de tevafuk etmişti (uymuştu).
Herkes çekildi, Yalnız, müzeyyen sütunlar,
mülevven (renkli) duvarlar, parlak levhalar arasında,
başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda,
daire-i aliyyenin penceresinden altınlar ve sırmalarla
müzeyyen yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın
şebekeler (parmaklıklar), kıymettar ve tarihî
levhalar, Kelâm-ı Kadîmler görülüyordu. Arzhâne
önünden bir ayak sesi işitildi. Damat paşalardan
muhterem bir zat, müteessirâne adımlarla ilerledi.
Hırka-i Saâdet duvarının köşesinde melûl ve mahzun
durdu. Ellerini açtı, gözleri tabuta müteveccih kısa
bir dua etti, samimî bir hıçkırık müzeyyen
kubbelerde akisler bıraktı.
Saat dokuz. Hırka-i Saâdet kapısının önünde
sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla
sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu
muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı.
Ulemâ, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil
ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle
istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu.
Veliahd-i saltanat, şehzadeler, büyük üniformalarıyla
gelmişlerdi.Şubat güneşi altında nişanlar, sırma,
üniforma parıltısından başka birşey görülmüyordu.
Hırka-i Saâdet Dâiresînin kapısı birdenbire
açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi. Kalabalık o
tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes,
kalpler müteheyyic cenazeyi görmek istiyordu.
Nihayet elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al
atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesiyle parmaklar
üzerinde mehib ve muhteşem dışarı çıktı. Erkân-ı
devlet, zabitler Sultan Abdülhamid'in cenâzesinin
huzurundaydılar. Bütün nazarlar tabuta dikilmişti.
Tabut, Hırka-i Saâdet kapısı önünde yüksek bir yere
konuldu. Hamidiye Câmii'nin kürsü şeyhi, sırmalı
yeşil esvâbı, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı.
Etrafına bakınarak sordu:
"- Merhumu nasıl bilirdiniz?!."
Velveleli, hazin, müteessir bir çok ses serviler
arasında aksetti:
"-İyi biliriz!."
Kısa bir Fatiha, bu merasime nihâyet verdi.
Tabut kaldırıldı. Sultan Ahmed-i Sâlis
Kütüphanesi'nin arz odasının sağından ağır ağır
geçti. Bâbü's-Saâde önüne geldi. Cenaze namazı
burada alelusûl kılındı. Alay burada tertib edilecekti.
Şehzâdegân, ayan, mebusân, erkân-ı devlet, süferâ,
ümerâ, saray ağavâtı (ağalan) hep buraya
toplanmışlardı. Arada sırada teşrifat memurlarının,
sırmalı esvaplarıyla, ellerinde beyaz bir kâğıd:
"Âyân, mebusân, ricâl-i ilmiyye, ümerâ..." diye
çağırdıktan işitiliyordu. Nihayet alay tertib edildi.
Servilerin önüne hademe-i şahane, zabitân ve efrâdı
dizilmişlerdi. Piyâde efrâdı silâhlarını omuzlarına
asmışlar, kemâl-i sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun
önünde dedeler, Şâzelî Dergâhı dervişleri gidiyordu.
Tabutu taşıyanlar, Enderun-ı Hümâyun ağalan ve
saray erkânı idi.
Tabut, Babü's-saâde'den Ortakapı'ya kadar,
serviler arasından, yavaş yavaş ilerledi. Orta
kapıdan vakar ve ihtişamla çıkarken hazîn bir tehlîl
(Lâ ilâhe illallah), ruha huşu ve tevekkül veren tatlı
bir sada, Ortakapı'nın taş duvarlarına, bir zamanlar
vüzeraya mahbes (vezirlerin hapsedildiği yer) teşkil
eden kapı arasına, aksetti. Bu sadâ Selimi Sâlis'in
(III. Selim'in) hassas, necip ruhunun tercümanı idi.
Enderun'dan akseden her nağme, Enderun'dan
yükselen her terâne, hassas padişahın pâk ve
mübarek ruhunu yâdettirmemek kabil miydi?
Enderûn-i Hümayun ağaları, salât (duâ), okuyorlardı.
Kubbe altının harap duvarlarına akseden bu sesler,
Osmanlı ruhunun hazin feryadlarıydı. Herkes
tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Bu tarihî
kapı, ne padişah cenazelerinin çıktığını görmüş,
etrafında ne acı göz yaşlarının döküldüğüne şâhid
olmuştu. Önde, dedegânın fâsiladâr (aralıklı) hazin
nevaları (nağmeleri) işitiliyor, Şâzelî dergâhı
şeyhlerinin hüzünlü bir Arap lahni (nağmesi) île
okudukları Kelime-i Tevhîd, tekbirler ve na'tlar
arasında, aheste bir nakarat gibi yükseliyordu.
Ortakapı ile Bab-ı Hümayun arası Alman zabitlerinin
otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu.
İki zarif hanım, arabada ayağa kalkmışlar,
yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Biraz
ötede Bizans'ın İrini Kilisesi ve son devrin Askeri
Müzesi önünde, mehterhane takımı, cesim (cüsseli,
büyük) kavükları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenle-
ri, sarılı ve kırmızılı bayraklarıyla durmuşlardı.
Canlı bir tarih, hürmet ve tevkir (vakar) ile tabutu
selâmlıyordu.
Cenaze Bâb-ı Hümayundan çıktı. Sokaklar
insandan görülmüyordu. Ayasofya önünden Sultan
Mahmud Türbesi'ne kadar caddeye iki sıra asker
dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar kadınla,
çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu.
Tabut, acıklı ve müessir dualarla, tekbirler ve teh-
lillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler, müteessir
oluyorlardı. Evlerin pencereleri kadınlarla dolu idi.
Bir hanım, hıçkınklan-nı zaptedemiyor, mendili
gözlerinde, başını duvara dayamış, ağlıyordu.
Cenâzeyi lâkaydâne seyredenler de vardı. Fakat
hassas kalbler, bu hazîn merasime, bu müellim
(acıklı) feryadlara, bu dinî ihtişama karşı gözlerinin
yaşardığını hissediyordu. Otuz dört sene hilâfet
makamını işgal eden Osmanlı
padişahının son merasimi hürmetle ifa ediliyordu.
* * *
Son şehkayı (nefesi) andıran «Allah! Allah!»
nidalariyle tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan
Abdülhamid, hürmet ve tekrim ile kabre indirildi;
Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazîn bir
sûrette hitama erdi.
15 Şubat
1918
Büyükada"
Bu edebî üslûbla "son yolculuk" anlatılışına ilâve
edilecek fazla birşey yok! Fakat bütün görgü şâhidlerinin
nakletmiş olduklarına nazaran görülmemiş derece bir halk
topluluğunun katıldığı cenaze merasiminde bir çok kimseler
-evvelce de zikretmiş olduğumuz üzere-:
Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun?!." diye
bağırmışlardır.736
Rahmetullâhi aleyhim rahmeten vâsian!.