You are on page 1of 387

Prof.Dr.

CARL SAGANT

KOZMOS
Evrenin ve Yaşamın Sırları

Çeviren : Reşit Aşçıoğlu

V

İ

Copyright: Carl Sagan/Kesim Ajans/ Altın Kitaplar/1982

Birinci Baskı : Ağustos -1982 Dizgi ve Baskı: Serbest Matbaası

OKURLARIMIZA
ÖNCE TV DİZİSİ, SONRA KİTAP... Çağımızda gelişmişliğin bir ölçütü de halkın bilgi ve kültür düzeyidir. İleri ülkelerde bu düzeyi yükseltmek amacıyla basın yayın organlarıyla yayıncılığın el ele verdiğini görmekteyiz. Bi­ limsel konuları geniş yığınlara tanıtma, sevdirme ve onları ay­ dınlatmada başta TV olmak üzere, kitle haberleşme araçları etkin bir rol oynamakta. Bilimsel dizilerin amacına ulaşması için izlenen tamamlayıcı bir yol da, dizi senaryolarının geliştirilerek kitap haline getirilme­ sidir. Çünkü TV dizisinin program süresiyle sınırlı akışı içinde ak­ tarılan yoğun bilginin algılanması, derinlemesine kavranması güç­ lüğü sözkonusudur. İşte diziyle birlikte oluşturulan kitaplar, anla­ şılması dikkat isteyen konulara yeniden eğilme olanağı vermek­ tedir. Bilimsel Sorunlar Dizimizin ilk kitabı olarak sunduğumuz, ik­ tisadi düşüncenin başlangıcından günümüze dek temel öğretile­ rini konu alan Kuşku Çağı (The Age of Uncertainty) İle insanlığın evriminde önemli bir aşamayı oluşturan uzayın keşfini konu alan Kozmos (Cosmos) adlı yapıtlar, dünyanın en ünlü TV kurumların­ ca gerçekleştirilen iki önemli dizisinin kitaplarıdır. Olanaklarımız ölçüsünde ilginç görüntülerini vermeye çalıştığımız, gösterildiği her ülkede halkın beğeni ve ilgisini toplayan bu dizilere, Türkiye Televizyon Kurumunun da gereken ilgiyi göstereceğini umuyo­ ruz... Halkımızın bilim > kurgu.ürünü film ve kitaplarla gidermeye çalıştığı, evrenin ve yaşamın sırlarına duyduğu derin merakı bü-

yük ölçüde giderecek bilimsel bir yapıt Kozmos. Yazan Carl Sagan, halk yığınlarının ilgisine ve yararına sunulmayan bilimi, «mutlu bir azınlığın ayrıcalığı» olarak tanımlamakta, araştırma ve bu­ luşların halka maledilmesi yolunda özel bir çaba göstermektedir. «Olağanüstü Bilimsel Başarı ve Bilimi Halka Ulaştırma» ödü­ lünün sahibi olan Carl Sagan, Kozmos'un yapısıyla yeryüzündeki yaşam arasındaki bağı vurgulamak için kendini şöyle tanıtıyor : «BEN CARL Sagan ADINDA...

...su, kalsiyum ve organik moleküllerin toplamıyım. Siz de öylesiniz, yalnız adınız başka. Ama hepsi bu kadar mı?» Olabilir mi?.. Carl Sagan, Gezegen Araştırmaları Laberatuvarı başyöneticisi ve Cornell Üniversitesi Uzay Bilimleri ve Astronomi Bölümü öğretim üyesidir. Mariner, Viking ve Voyager uzay araçları yol­ culukları ve araştırmalarında başrolü oynamıştır. Uluslararası Ast­ ronomi Ödülünü kazanan bu ünlü bilimadamı, «Amerikan Astro­ nomi Demeği Gezegenler Bilimi Bölümü», «Bilimin İlerleyişi Der­ neği» ve «Amerikan Jeofizik Birliği» başkanıdır. Dr. Sagan dört yüz bilimsel ve popüler makale yayınlamış­ ta'. Yazarı olduğu bir düzineden fazla kitabı vardır. Evrende Akıllı Yaşam (Intelligent Life İn the Universe), Kozmik ilişki (The Cosmic Connection), Cennetin Canavarı (The Dragon of Eden), Dünyanın Fısıltıları (Murmurs of Earth) bunlardan bazıları. Carl Sagan için, yukarda özetlenen bunca önemi] ve onurlu görevi yüklendiğini söylemek yeterli mi?.. Hepsi bu kadar mı? Olabilir mi?.. Carl Sagan, insanın öğrenme merakını giderme, evreni keş­ fetme çabasının da ötesinde bir görev taşıdığının bilincinde... İnsan soyunun sürdürülmesinin, uygarlığımızın korunup gelişti­ rilmesinin en önemli koşulu olan «evrensel barış»ın da savunucu­ su Carl Sagan. 1975'te «İnsanlığın Refah ve Huzuruna Büyük Katkıda Bu-

lunmuş Kişi» ve 1978'de Pulitzer Edebiyat ödüllerini alan Cari Sagan'ın tüm insanlığa mesajı şu : KOZMOS'UN KEŞFİ, KENDİ KENDİMİZİ KEŞİF YOLCULUĞUDUR... «Biz hem gökyüzünün, hem yeryüzünün çocuklarıyız. Bu ge­ zegen üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve tö­ reye yatkınlık, liderlere baş eğme ve yabancılara düşmanca dav­ ranış gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. Fakat aynı zamanda başka­ larına karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zekâ ve yeteneklerimize bir şeyler katma eği­ limlerine de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı sürdürmeye yarayan etkenler... Yanımızdaki bu eğilimlerin han­ gileri üstün gelecek bilmiyoruz».. Bizi Kozmos'un enginliklerinde kaçınamayacağımız bir hedef beklemekte. Dünya-dışı akıllı varlıkların bulunduğuna ilişkin he­ nüz açık belirtiler yok. Bu, bizimkine benzer uygarlıklar acaba hiç durmamacasına kendi kendilerini yok mu ediyorlar, diye bir soru getiriyor aklımıza. Yerküremize uzaydan baktığımızda, ulu­ sal sınır diye bir şey göremiyoruz. Uzaydan gezegenimizin ince­ cik mavi bir hilâl, sonra da yıldızlar kenti arasında bir ışık nokta­ sı olarak göründüğünü izleyince; etnik, dinsel ya da ulusal şovenist davranışların sürdürülmesi akıl almaz bir duruma dönüşü­ yor... Hayatın hiçbir zaman başlama olanağı bulunmadığı dünyalar var. Kozmik felaketlerin yakıp yıktığı dünyalar da var. Biz talih­ liyiz, hayattayız, güçlüyüz. Uygarlığımızın ve türümüzün refahı elimizde olan bir şey. Eğer yerküre adına bizler söz sahibi değilsek kim olabilir? Varlığımızı sürdürmede karar veren bizler ola­ mazsak kim olabilir?»» 'i Dr. Turhan BOZKURT

SUNUŞ
Çağlar boyunca girişilecek sabırlı ve dikkatli çalışmalar, bugün için sır perdesinin arkasında kalan birçok şeyi aydınlığa kavuşturacaktır. İn­ san, evrenin sırlarını araştırmak için yaşamının tümünü bile harcasa, yine de böylesine engin bir sorun karşısında yeterli olamaz. Bu nedenle, bilgiler, ancak çağlat aşıldıkça insanoğlunun önüne serilecektir. Bir zaman gelecek, o günün insanları kendilerince bilinen şeylerin daha önceleri bilinmeyişine şaşacaklar... Birçok buluşun ortaya çıkı­ şı, bizlerin anısı çoktan silinip gittiği dönemlere rastlayacaktır. Her çağın insanına, araştırılmak üzere sorular gizlemesini beceremeyen bir evren, çekici olmaktan uzak, tekdüze bir yaşam ortamı oluşturdu. Seneca, Doğa Sorunları 7. Kitap, M.S. 1. yüzyıl

Bugün bizler için apaçık olan gerçekler, eski zamanlarda ev­ renin akıl sır ermeyen olguları arasındaydı. Günlük yaşamdaki en basit bir olay bile evrenin sırlarıyla ilişkili olarak yorumla­ nıyordu. Bu konuya bir örnek olarak, Asurlarm M.ö. 1000 yılla­ rında, diş ağrısına neden olduğu sanılan bir kurt için düzdükleri

tılsımlı dizeleri gösterebiliriz» Bu dizeler evrenin başlangıcını araştırmakla başlayıp, diş ağrısı için bir tedavi yöntemi salık vermekle son bulur. Evren, Anu tarafından Yeryüzü» evren tarafından Akarsular, yeryüzü tarafından Dereler, akarsular tarafından Bataklıklar, dereler tarafından Ve küçük kurt, bataklıklar tarafından Yaratıldıktan sonra, Küçük kurt ağlaya sızlaya Tanrı Şamaş'ın huzuruna vardı Yaşlı gözleri* dedi k i : «Bana vereceğin besin ne ola?» «İncirle kayısı senin ola.» «Bunlar ne ki benim için? İncirle kayısı hâl Bırak da hiç olmazsa Dişle dişeti arasına sokulayım Azı dişlerinin İçine yerleşeyim.» «Madem ki böyle dedin, ey küçük kurt, Katretsin seni Toprak Ana O kudretli eliyle...» (Diş ağrısına karşı düzülmüş tılsımlı dizeler.) Tedavisi! Mayalanmış arpa suyuna karıştırılmış yağ, hü dizeler üç kez yinelenerek ağrıyan dişin üzerine sü­ rülecek. Atalarımız, içinde yaşadıkları dünyanın sırlarını öğrenmeye can attıkları halde, bunun yöntemini keşfedememişlerdi. Aral'­ lar, Şamaş'lar gibi tanrıların egemen güçler oluşturdukları küçü­ cük, garip ve aciz bir dünya varsayımıyla yaşıyorlardı. Böyle bir dünyada, insanoğlu önemli olmasına önemli, ama başlıca rolü — 12 —

Buna karşın. evrene ve onun kökenlerine bağlayabiliriz. Ne var ki.üstlenmekten uzak bîr yaşam sürüyordu. güçlü ve adı «bilim» olan. yaklaşık yüz kadar bilimadamı arkadaşımla birlikte. bu konuda haber toplayan muhabirlerin düş kırıklığıyla karşı­ laştık. mavi değil de pembemsi bir sarı renkte olduğu belirlenince. uzanan ve öylesine engin bir evrenin gizlerim önü­ müze serdi ki. Bilim bize. En temelinden en önemsizine dek insana iliş­ kin tüm olguları. hoşgörü gösterilmiyordu. bilim giderek evrenin inşam vecde boğan bir görkemi bu­ lunduğunu ve akim bu giz perdesini aralamaya yetebileceğini ortaya koymakla kalmamış. 1976 yılının yazı ve sonbaharında. Doğayla insan sıkı bir bağlantı içindeydi Diş ağrısının mayalanmış arpa suyuyla teda­ visi. Mars gezegenindeki gök renginin. bunun karşısında insanoğluna ilişkin sorunlar bile neredeyse önemini yitirdi. soyut bir kavram gibi göründü. Mars gezegeninin keşfine gönderi­ len Viking uzay aracı projesinin hazırlanmasında görev aldım. televizyonsa olayı adeta görmezlikten geldi. Böylece Kozmos. Günümüzdeyse evreni anlamamızı sağlayan seçkin. ondan kaynaklanarak yine onda son bulduğu­ nu göstermiştir. bir yöntem bulduk. Basın bu konuya pek ilgi göstermedi. insanoğlunun gerçekten evrenin bir parçası olduğunu. Kitabın Beşinci Bölümünde ayrıntılı biçimde anlatılacağı üzere. varlığı öylesi­ ne eskilere. İnsanlık tarihinde ilk kez başka bir gezegenin yüzeyine iki uzay aracı indirmiştik. halkın ilgisi daha da azaldı. günlük yaşamımız­ la ilgisi bulunmayan uzak. Mars gezegeninin bu bakımdan da üzerinde yaşadığımız — 13 — . önceleri yanlış olarak bildirildiği gi­ bi. Bu kitap işte böyle bir kozmik perspektifin keşfini amaçlamaktadır. en derin evrensel gizleri içeriyordu. aldığımız sonuçlar gerçekten göz kamaştın* cıydı ve bunun tarihsel anlamı tüm açıklığıyla ortadaydı. Yanıtların kesinkes olmayıp her iki yana da çekilebilmesine. dünya halkoyu bu büyük olaydan hemen hemen haber­ siz bırakılıyordu. Mars gezegeninde hayat olup olmadığı sorusuna kesin bir yanıtın alınamayacağı anlaşı­ lınca.

Üstelik bilim. anlamanın insanoğluna zevk vermesini sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. uygarlığın ve belki de insan türünün geleceği açısından bir yol kavşağında bulunmaktadır. Çağımız. insanoğlunun aklına olduğu kadar yüreğine de hitap edilmesi gerekiyordu. in­ sanoğluna zevk verir. yeryüzündeki insan nüfusunun ancak yüzde 3'ü bu di­ şiye ilgi gösterebilirdi. Varolmak. Viking Verileri Analizi ve Kanlama Müdürü B. rejisör­ ler ve prodüktörlerle işbirliği yaptık. Bu gezegenin yerküre­ mize az benzediği oranda halkoyunun ilgisinin azalacağı kara­ şındaydılar. bizler. Çekimi üç yıl süren ve adı «Koz­ mos Projesi» olan bu dizinin hazırlanması için yazarlar. Gentry Jjee ile birlikte bir televizyon'dizisi yapmayı kararlaştırdık. ahnyazımız kaçınılmaz bir biçimde bilime bağlıdır. Sapacağimız yol hangisi olursa olsun. yöntemle— 14 — . Kozmos dizisinin 140 mil­ yon kişi tarafından televizyonda izleneceği hesaplandı. Yaşamın. Oysa Mars yüzeyinin insanın heyecandan soluğunu kesecek kadar ilginç görünümleri var. Bu ilginin çok güçlü iletişim aracı olan te­ levizyon aracılığıyla harekete geçirilebileceğini düşündüğüm­ den. hayatta kalabilmek için bilim vazge­ çemeyecek kadar temel bir gereksinimdir. evrimin yasaları öğrenmenin. Çünkü hayatta kalabilmek daha çok öğrenebilenlerin. Ne var ki.yerküremize benzemesini arzuluyorlardı. Bu hesa­ ba göre. bilime ilişkin bazı düşüncelerin. baş­ ka gezegenlerde insanüstü akıllı canlıların bulunması olasılığı gibi birbiriyle İlişkili birçok bilimsel sorunun yanıtlarını aramak üzere halkoyunun uzayın keşfine çıkılmasına genellikle ilgi duy­ duğu inancındayım. anlayan­ ların harcı olacaktır. Ast­ ronomiyi konu edinen bu televizyon dizisinde insan öğesinin ge­ niş bir yer alması. Sıradan insanın sanıldığından çok daha bilgi peşinde koştuğu­ na inanıyoruz. çok büyük bir ço­ ğunluğun ilgisini ve öğrenme açlığım kamçıladığı kanısındayız. dünyanın oluşumu ve yapısına ilişkin en derin bilimsel sorunların. dünyamızın ve KozmosNın oluşumunun sim. Kozmos televizyon dizisiyle Kozmos adım taşıyan bu kitabın.

bazen de doğrudan içine girilerek yer verildi. dini ve fel­ sefi birçok soruna bazen kuşbakışı bir göz atılarak. Kitabın en önemli özelliklerinden biri. Ama yine de kitaplar­ la televizyon dizilerinin birbirinden ayrı yaklaşımları ve özel­ likleri vardır. Bilim. hangi konuları gözden kaçırmış olduklarım saptadıktan sonra eğilmek daha uygun olur. adı «nötrin» olan görülmesi zor zerreciklerden pek azının Güneş'ten kaynaklandığı sanılıyor bugün. sosyal. öyle sanıyorum ki. Televizyon dizisindeki bölümlerin kita­ bın bölümleriyle eş konularda başlayıp bitirilmesine özen gös­ terilmiştir. hem kitapta sosyal so­ runlara da değindim. televizyondaki elli sekiz da­ kika ve otuz saniye gibi bir zaman giyotini korkusu bulunma­ dığından. Bu konuyu açıklayı­ cı varsayma niteliğindeki görüşler sıralanacaktır ilerki bölüm­ lerde. Aslında biri ötekinin temelini oluşturdu. Dokuzuncu Bölüm­ de. hem televizyon dizisinde. Örneğin. Bir yazarın kitapta bir konuyu derinleme­ sine ve ayrıntılı olarak ele alması. Bilimin temelinde düştüğü yanılgıyı düzeltme öğesi yatar. an­ laşılması dikkat isteyen konulara yeniden eğilme fırsatı verme­ sidir. Onuncu Bölümdeyse yerküremizden çok uzaklardaki ga— 15 — . okura. Yeni deney sonuçları ve yeni düşünceler. yeri geldiği ve gerektiğince. siyasal.rin ve bilim zevkinin iletilmesinde yararlı bir girişim olduğu inancındayız. Televizyonda böyle bir fırsat henüz yeni doğmaktadır videoteypler sayesinde. örneğin. insanoğlunun yaşamındaki öteki çabalarından ayrı bir uğraş olarak ele alınamayacağından. Yunan bilginlerinin fikirlerine. Kitapla televizyon dizisi el ele bir gelişim içinde oluştular. Johannes Keplertn anlatıldığı Üçüncü Bölümden çok sonraki Yedinci Bölümde eski Yunan bilginlerinin düşünceleri ele almıyor. Birinin verdiği zevki ötekinin tamamlaması da müm­ kündür. Kitapta bazı konular tarih sırasına göre ele alınmamıştır. daha kolaydır. sürekli olarak eskiden giz olan şeyleri çözümlemektedir. Bu nedenle.

Sözünü ettiğimiz ve merak duyduğu­ muz bu her iki alana California Üniversitesi profesörlerinden Frederick Reines'in araştırmalarıyla ışık tutmaya başladığı söy­ lenebilir. b) nötrinler -ışıktaki du­ rumun tersine. birikim yoluyla bize aktarılan bilgilerin sü­ rekli ve tekrar tekrar elden geçirilip sınandığını gösteriyor. böylece uzaydaki nötrinlerin tümünün çekim gücü.bir kütleye sahiptirler. yaratılmış da olmayacağı gibi çok merak ettiği­ miz konulara gireceğiz. evrenin başlangıcının saptanamayacak kadar eski olup olmadığı ve baş­ langıcı yoksa. Kozmos'un sürekli genişlemesini ön­ leyen bir engel oluşturabilir. İleride girişilecek deneyler. Ne var ki. Ithaca ve Los Angeles Mayıs 1980 — 16 — . Çünkü Profesör Reines aşağıda sıraladığımız bulgula­ ra ulaştığı kanısındadır: a) nötrinler üç ayrı durumda bulu­ nurlar ve bunlardan yalnızca bir türü Güneş'i inceleyen nötrin .teleskoplarıyla incelenebilmektedir. hu gö­ rüşlerin doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya çıkaracaktır. '&$. Ve bilimsel araştırma serüveninin temeli de işte burada yatmakta­ dır. bu çabalar.laksilerin (gökadaları) geri çekilip büzülmelerini önlemeye ye­ tecek kadar maddenin evrende bulunup bulunmadığı.

2 . — Blaise Pascal. ya karanlığınkini. dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği g i b i yutuyor. Düşünceler Bilinende sınır vardır.. Huxley. bilinmeyende sınır yoktur. İnsan aktı anlasılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar.Bölüm I KOZMİK OKYANUSUN KIYILARI Yeryüzünün enginliğin} zihnin kavrayabildi mi? Işığın evrendeki adresini biliyor musun? Peki. Her kuşağa düşen iş. — T. bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak büyütmektir. ama ben zihinsel düşün­ cemle dünyayı kavrıyorum. H.? — Eski Kitaplardan Mekân olarak evren. 1887 — 17 — Kozmos : F.

OLMUŞ VEYA OLAN YA DA OLACAK HER ŞEYDİR. Son bir iki bin yıllık dönemde Kozmos konusunda çok şaşırtıcı ve hiç beklenmedik buluşlara ulaştık. İnsanın sesini soluğunu kesen.KOZMOS. başsız ve sonsuz bir enginlikte kaybolmuş minicik bir gezegendir. geleceğimiz. Hayal gücü bizleri çoğu zaman bilin­ medik diyarlara götürür ve o olmadan hiçbir yere ulaşamayız. Şuna ina­ nıyorum ki. Kuşku da bize. Çünkü tüm sırların en büyüğünün karşısında olduğumuzun bilincindeyizdir. Bütün bunlar. Ama yine de insansoyu her dem genç. Üzerinde barındığımız yerküre. bir toz zerreciği gibi içinde dolaştığı­ mız Kozmos'u ne denli iyi bileceğimize bağlıdır. ensesinden aşağı ürperti veren. kuşku ve hayal gücünden hız alarak gerçekleştirilmiştir. her dem merak küpü ve her dem cesur. hatta çocuksu görünür. ayrıca çok da umut ve­ ricidir. düş ürünüyle gerçek arasındaki farkı bulmamı­ zı ve varsayımlarımızı sınamamızı sağlayan yolu açar. Koz­ mik perspektifte. anlamanın insana sevinç verdiğini ve bilginin hayatta kala­ bilmenin önkoşulu olduğunu bir kez daha vurguluyor. Kozmos «düzen içinde bir evren» anlamında kullanı­ lan Yunanca bir sözcüktür ve bir bakıma «karmaşa» anlamına gelen Kaos'un karşıtıdır. Kozmos'u şöyle bir düşünmek bile garip bir heyecan verir. Kozmos'un mekân ve zaman boyutları her insanın anlayış sınırlan içine girmez. insanoğlu­ nun evrim sonucu merak duygusuna sahip olduğunu. Bu buluşları dü­ şünmek bile insanı heyecanlandırıyor. Bütün o buluşlarla keşifler. insanoğluna ilişkin uğraşların çoğu anlamsız. •bir boşluğa düşüşün hayal meyal anımsanışı gibi başdöndürücü Dir duygudur bu. öğrenme­ nin. Evreni oluşturan tüm canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir ve bu karmaşık ama gizemli bir incelikle işlenmiş bağlara karşı hayranlık ifade eden bir sözcüktür. Kozmos'— 18 — .

Işığın bir yılda aldığı mesafeye ışık yılı adı verilir. Aslında Kozmos'ta hiçbir gezegen ya da yıldız veya galaksi tipik olamaz. Kozmos öylesine büyüktür ki. Yerküremizin yüzeyi. kozmik okyanusun kıyışım oluşturur. Başka bir deyişle.. kilometreler anlamsız ka­ lır. ya da en çok ayak bileğimize kadar diyelim. her yeri kaplayan boşluklar arasındaki sonsuz uzay gecesidir. saniyede 300.un zenginlikleri sınırsızdır. yıldızlar ve galaksiler içaçıcı bir güzellik ya­ ratırlar. Yerküremiz Kozmos'ta biricik yer değildir kuşkusuz. yine de kutsaldır. Şöyle ayak parmaklarımızı ıslatacak ka­ dar. sözünü ettiğimiz sınırsız zenginliğin kaynağıdır. Ola ki. soğuk. Kozmos'ta ölçü olarak ışık hızım kullanırız. yerküremizin çevresini saniyede yedi kez dolanmış olur. Ama bunlar çok azdır. Işık yılıyla zaman değil. Bu suların çağrısını yadsıyamayız. Hatta tipik bir yer bile sayılmaz. çünkü Kozmos'un çoğu boştur. uzaklık ölçülür. Her çarkı ayrı bir hayranlık doğu­ ran bu makinenin olağanüstü güzellikteki parçaları ve bu par­ çalar arasındaki büyüleyici bağlantı. Kozmos'un tipik özelliği engin. Galaksilerarası bu sonsuz uzay gecesi öylesine garip ve ıssızdır ki. Işık.. Kozmos'ta bulunsak. çünkü benliğimizde oradan geldiğimizi kavrayan bir yan var. Işık sekiz dakikada Güneş'ten dünyamıza ulaşır.000 kilometre hızla ilerler. Oranın çağrışım ta içimizde hissediyoruz ve bu duygumuz. bir gezegene rastlama olasılığımız on milyar trilyonun trilyonunda — 19 — . Son zamanlarda de­ nize birazcık açıldık. Dünyamızda uzunluk ölçüsü olarak kullandığımız metre ya da kilometre gibi ölçüler. Bir yılda ışık uzayda on trilyon kilometre kateder. Bilgilerimizin çoğunu bu kıyılarda edindik. Kozmos'un boyutları için geçerli de­ ğildir.. bunun karşıtı olarak gezegenler. Böylece yerküremizin Güneş'ten sekiz ışık dakikası uzaklıkta bulunduğunu söyleyebiliriz.. hangi tanrı kızarsa kızsın.

deniz kabuklan ya da mercanlar gi­ bi. bazıları küme halinde engin kozmik karanlıkta kayarak dolaşırlar. uzay dalga­ lan üzerine yayılmış köpük gibi hafif ışıltılı şekiller görürüz. Bilgilerimiz.000. yani Güneş insanların yaşadığı bir gezegene yaşam veriyor olsun da. Sekiz mil­ yar ışık yılı uzaklıktan bakıldığında.000. ölçülemeyecek kadar uzun zaman dilimleri içinde doğanın kozmik okyanustaki girişimlerinin ürünleridir bunlar. evrende hayat kaynıyor olması çok daha güçlü bir olasılıktır. yıldızlardan oluşur. Samanyolu'nun içinde bu­ lunduğu kümeyi bile zor bulabiliriz. değil ki. Güneş'i ya da yer(*) ABD bilim çevrelerindeki kurallara göre. akıllı cardılar ve uzaya yayılmış uygarlıklar da bulunmaktadır. büyük sayılar şöy­ le kısaltılıyor : Bir milyar = 1.000 = 10»*. en geniş boyutlardaki bir Kozmos. Keşiflerimiz daha yeni başlamıştır. Belki de canlı varlıklar. Bütün galaksilerde. Ama biz insanlar bunu he­ nüz bilemiyoruz. Yerküremizden sekiz milyar ışık yılı uzakta bulutsu yıldızlar (nebulalar) yöresindeyiz. milyarlar ve milyarlarca yıldızdan. Böylesine akıl almaz sayılar karşısında. Yüz milyar kadar galaksi. neden tek bir yıldız. Bir galakside yıldızlar ve dünyalar vardır. Bir galaksi gazdan. Evet.000 =* 10». Günlük yaşamımızda böyle bir sayı için zorlama sayı denir. Birileri için güneş işlevi görüyor olabilir bu yıldızlar. Fakat uzaktan bir galaksi bana güzel bir eşya koleksiyonunu anımsatıyor..000. işte karşımız­ da.000. bazıları tek başına. bir trilyon m 1. burasının bilinen evrenin uç bölümüne yan uzaklıkta olduğunu söylüyor. her birinde de ortalama olarak yüz milyar yıldız var. bildiğimiz kadarıyla. Galaksilerarası uygun bir noktadan bakabilsek.. Bu da evrende dünyaların ne denli değerli olduğunu ortaya koymaktadır.000. — 20 - . Bunlar galaksilerdir. yıldız kadar gezegen de bulunması olasılığı sözkonusu. başka olasılıklar bulunma­ sın? Niçin Kozmos'un ücra bir köşesinde yaşama mutluluğuna yalnızca bizler ermiş olalım? Kanımca.(33 sıfırlı) birdir (*). tozdan.

Güneş ışığının yansımasıyla hafiften parla­ yan bu yerküre uzayda kayıp bir cisim gibidir. öbür galaksiler gibi bu da yıldız­ lardan. sabun köpüğü görünümünde olma­ sına karşın. Diğerleriyse. Bu galaksilerden biri. Yıldızların çok sık kümeler oluşturduğu bölgeleri milyonlarca güneş aydınlatır. yeryüzündeki astronomi bilginlerinin «Bölgesel Galaksiler Kü­ mesi» adım verdikleri yöreye götürecek bizi. birkaç düzine ya da binlerce yıldızın yer aldığı gruplar vardır. Kendiliklerinden pek güzel aydınlanmış olarak kayıp giden bu yıldızlardan. Sarmal kollar arasında bulunduğumuz anda bile. Buradan yine yerkü­ remizi bulmak istersek.küremizi. Özel ya da ilginç bir görünümü olmayan. Bu. dağınık. Güneş tek basınadır. ki çoğu öyledir. genellikle edineceğimiz izlenim. Buna karşılık. içine 10. Şimdi dünyamızdan yola çıkarak başlayacağımız yolculuk. çe­ kim gücüyle kendisine bağlı olan iki uydusu bulunur. örneğin. Yuvamız olan yerkürenin kırk bin ışık yılı uzağındaysa Samanyolu'nun merkezine varmış oluruz. MSİ'in ojesinde bir benzer galaksi daha vardır. gazdan ve tozdan oluşmuş kocaman bir fırıldaktır. Üzerinde insan yaşadığından emin bulunduğumuz tek gezegen.000 Güneş ya da bir trilyon yerküre sığa­ cak büyüklükte olanları vardır. galaksinin kıyılarına doğru rotamızı de­ ğiştirerek sarmalın uzak kolu dolayında karanlık bir bölgeye girmeliyiz. karanlık bir kümedir bu. sarmal kolları yavaştan her 250 milyon yılda bir dönen kendi galaksimizdir. Bu yıldız kümelerin içinde. yeryüzünden görülen Andromeda galaksisindeki M31'dir. üçlü sistemden tutun da. Bazı çift yıldızlar. kayalar ve madenlerden oluşmuş minnacık bir kü­ redir: Dünyamız. Genellikle sis­ temler çifttir ve iki yıldız birbirinin yörüngesinde dolaşır. Burası iki milyon ışık yılı ötemizdedir ve yaklaşık yirmi ana galaksiden oluşur.. bazıları da ufak bir kasaba büyüklüğündedir. Bazı yıldızlar.. yanımızdan yıldız nehirlerinin akıp git­ mesi olacaktır. birbirlerinin öylesine yakınından gelip geçer— 21 — . kalabalık grup halindedirler.

Ne kadar ayrı ve yalnız bir adacık oluşturuyo­ ruz. kırmızı yıldızların çoğuysa yaşlı ve ölgündürler. evrimlerinin erken bir döneminde donmuş milyonlarca cansız ve taşlaşmış dünyacıklarla. Gezegenimizdeki insanların bütün bu yıldızlar arasında yakından bilebildikleri yalnızca bir tanedir. merkeze yakın bölümünde de küçük. insana benzer akıllı yaratıklar gelişip gezegenlerinin yüzeyini büyük yapılarla kaplamış olabilirler. Bunların bazılannda. aralarında kalan mesafe toza boğulur. küçük beyaz ya da siyah yıldızlar da ölümün eşiğindedirler. Belki de yıldızların çoğunun bi­ zimkine benzer bir gezegen sistemi vardır. Onlar bizlerin — 22 — . Bazı genç yıldızlar (süpernovalar) bağlı bulundukları galaksinin tümü ka­ dar parlaktır. Mavi yıldız­ lar genç ve kızgındırlar. Kimisi çok edalı biçim­ de döner durur. Yıldızların çoğu gözle görü­ lebilir ve kızılötesi ışık çıkarırlar. yalnızca bunlara ait bilgiler edinmeye çalışanları gözümün önüne getiri­ yorum bazen. kimisi de öylesine çılgınca dönerler ki. gezegen sistemleriyle çevrili olabilirler. san yıldızlar orta yaşlıdırlar ve çoğu bu sınıfa girer. mavim­ si beyazlıkta bulutlarla kaplı dünyalar bulunabilir. Kendi gezegenleriyle kendi güneşlerinden başka bir şeyin varlığından habersiz. Samanyolu'nda karmaşık ama uyumlu biçimde dolaşan her türden 400 milyar yıldız yer alır. Bunların dış sınır çizgisinde. Her yıldız sistemi. sıcak. Bazıları sürekli parıltılıdır. ba­ zıları henüz karar verememiş gibi yanıp söner ya da şaşmaz aralıklarla göz kırpıştınrcasma parıldar. kutup­ lan yamyassı olmuş gibi görünür. bazıları aynı zamanda par­ lak X ışınları ya da radyo dalgaları kaynağıdırlar. Yıldızlardan bazıları. uzayda ötekilerden nice ışık yılı uzaklı­ ğında ayrı düşmüş birer adacıktır. gazların büyük halkalar oluşturduğu gezegenler ve buzlu aylar. Çoğunun birbirin­ den uzaklığı Jüpiter'in Güneş'ten uzaklığına eşittir. «kara delikler» dediğimiz ötekilerse birkaç kilo­ metre uzaktan bile görülemezler. Kozmos'u düşünebilme konusunda aklımız çok yavaş çalı­ şıyor.ier ki.

Güneş'imizi buz. politikaları. Güneş'in tutukluları olan büyükçe dünyalara yaklaşıyoruz. Uranüs. örneğin. Şimdi hemen arkamızdaki avluya.Kozmostaki kardeşleridir. Burada Güneş'in ısıtmasıyla buz buharlaşır ve güzel görünüşlü bir kuyruklu yıldız (kornet) kuyruğu oluşur. sanatları.yığını çevre­ ler*. nörobiyolojik yapılan nedir? Tarihleri. Bizlerden değişik yapıya mı sahip­ tirler? Şekilleri nasıldır? Biyokimyasal. kaya ve organik moleküllerden oluşmuş buz yumaklan . sistemimizin gezegenlerine. Gazlı gezegenlerle bunlann yörüngelerinde dolaşan ays­ berglerin oluşturduğu bölgenin içerleri iç güneş sistemi yöre­ sini oluşturur. Bunlar çekim gücü nedeniyle hemen hemen dairesel diyebileceğimiz yörüngeler çizerler ve Güneş tarafından ısıtılırlar. İşte bunlar kuyruklu yıldızların kaynaklandığı çekirdeklerdir. mavi be­ yaz renkli dünyamıza dönüyoruz. îkide bir geçen bir yıldız çekim gücü aracılığıyla bunlardan bi­ rini hafifçe iç güneş sistemine doğru iter. «Dikkat kırılacak eşya» denecek çelimsizlikte. İşte. bilimleri. simsiyah gök­ lerde küçücük bir ışık noktası gibidir. müzikleri. felsefeleri nedir? Günün birinde belki bunları bilebileceğiz. kocaman vadi yarıklarının. Çok uzağın­ da kaldığı Güneş'in aydınlattığı Platon gezegeni. Bize en yakın olan bu yıldız. Sonunda. Bu kocaman buz yumaklan yığını bir küre biçimindedir. Kozmos'u keşif serüvenimizin son durağmdaki kü­ çücük. gezegeni baştan başa kasıp kavuran kum fırtınalarının saptandığı bu ge­ zegende basit hayat şekilleri de bulunabilir. Satürn ve Jüpiter'i çevreleyen buzlu Ay'­ lar vardır. kıpkırmızı Mars gezegeni var­ dır. Yükselen volkanların. Bunlar arasında Satürn. Burada. hidrojen ve helyum ateşinde termonükleer tepkilerle tüm sis­ teme ışık yağdırır. yani yerküremizden bir ışık yılı uzakta bulunan bölgeye geldik. Bunlardan Platon metanlı buzla ör­ tülüdür ve eşliğinde kocaman Charon Ay'ı vardır. Kendilerini dev aynasında gö— 23 — . güneş sisteminin elmas par­ çasıdır. din­ leri. Bütün gezegenler Güneş'in yörüngesinde dolanırlar. Gaz dolu dev dünyalar olan Neptün.

o dönemin en büyük metropolü sayılan Mısır'ın İsken­ deriye kentinde oldu. daha önce de belirttiğimiz gi­ bi. su okyanuslarında. bize yaşam veren kaynaktır. Ve yalnızca bizim için bir anlam taşıyor olabilir. Kozmik perspektifte. bu engin kozmik okyanusta âdeta kaybolmuş bir noktacık gibi durduğunu çaresiz kabullendikleri yerküremize de­ mek istiyorum. serin ormanlarında ve meralarında cıvıl cıvıl hayat kaynadığı kesin olan yerküremize hoşgeldiniz. ona «Beta» lakabım tak­ mış. Uzayda ve zaman içinde yaptığımız yolculukta. Zekâ pırıltısı saçan insanların bilgi peşinde koştukları ve bilimsel araştırmalara değer verilen bir dönemde dünyaya gelme mutluluğuna sahip insanlardanız. bir milyon yıl boyunca türümüzün erkek ve ka­ dınlarının çabalarıyla oluşturduğu bilgi birikimine dayanarak dünyamızda başlatacağız. Mavi renk nitrojenli göğünde.. Çok sayıda dünyalar arasında yalnıaca bir ta­ nesidir üzerinde yaşadığımız yerküre. Yaşadığımız hayat biçimi burada gelişmiştir.. însan türünün burada doğuşu çok eski zamanlara dayanır. Kozmos maddesinin kesinlikle canlıya dönüştüğü yer olarak şimdilik yal­ nızca Dünya'mızı gösterebiliriz. Yerküremizin küçük bir dünya olduğunun anlaşılması. Çağdaşları arasından kıskanç biri. güzel ve enderdir bu gezegen. O dünyalar için yapacağımız araştırmaları. birraz zahmetlice ama hiçbir garantisi olmadan kaderimizi belir­ lemeye çalışmışındır. Kozmos'u keşif isteklerimiz kabarmış. Hatta şimdilik tektir diyebi­ liriz. şimdi de yuvamızın derinliklerine doğru keşif yolculuğuna çıkıyoruz. Bu kentte Eratostenes adında biri yaşıyor­ du. Beta. Bu yerküre üzerindedir ki. Yunan alfabesinin ikinci harfidir*. Böylesi dünyalar uzayda ser­ piştirilmiş olarak herhalde vardır. Bu keşif Milattan Önce üçüncü yüzyıl olarak belirlenen bir za­ manda. Dünya adını verdiğimiz gezegene hoşgeldiniz. bir­ çok önemli keşfin yapıldığı Ortadoğu'da aydınlığa kavuşmuştur. Eratostenes dün— 24 — .renlerin bile. Yapı harcı yıldızdan olan ve Dünya adını verdiğimiz bir yerkürede yaşayan bizler. Yerküre bizim yuvamız.

birinciymiş. gölge diye bir şey kalmıyordu. Nil nehri çavlanı dolaylarındaki Syene adlı güney sinir karakolu yakınlarında ye­ re dikilen sopaların 21 Haziran günü gölge yapmadıklarına iliş­ kin bir yazıya rastladı. Bu gözlem. Yaz günlerinin en uzun olduğu gündönümünde. Sopalar. Ve gölge yaptıklarını gördü. bir hayli kuzeydeki İskenderiye'de sopaların gölgesi olu­ yordu? Eski Mısır'ın bir haritasım gözönüne getirin ve haritaya aynı uzunlukta iki sopa dikildiğini düşünün. öbürü de Syene bölgesi üzerinde olsun. Eratostenes deneye yöne­ lik bir zihin yapışma sahip olduğundan.. Güneş'in konumu. Aca Çekmekten Kurtu­ luş Yolu adlı bir kitabı da bulunuyor. Ve günün be­ lirli bir anında her iki sopa da güneşte hiç gölge yapmıyordu diyelim. Eratostenes kendi kendine şu soruyu sordu: Nasıl oluyor da aynı günün aynı anında Syene'de dikilen bir sopa gölge yapmı­ yordu da. Bir bakı­ ma. gölgeler. Eğer iki sopa eşit boyutlarda gölge yapsaydı. O anda Güneş'in derin bir kuyunun dibindeki suya yansıdığı görülebilirdi. Bir gün oradaki papi­ rüs üzerine yazılı kitaplardan birini okurken. O tak­ dirde. her iki bölgede de güneş tam tepede olurdu. saat öğlene yaklaştıkça. Eratostenes bir bilgindi ve günlük olağan olgular üzerinde durması dünya hakkındaki görüşleri değiştirdi.yada her konuda birinci değil de. Tam öğlen vaktiyse. birinciden bir geride kaldığı için ona bu lakabı vermiş.. ozan. başka biri tarafından kolaylıkla ihmale uğraya­ bilirdi. Bu günlük olguların ne önemi olabilirdi? Ne var ki. Yazdığı kitaplar arasında Astronomi Üzerine diye bir kitap bulunduğu gibi. o takdirde yassı bir yeryüzünde — 25 — . kuyudaki ışık yansımaları. filozof. tiyatro eleş­ tirmeni ve matematikçi. bu kez İskenderiye'de toprağa dikilen sopaların 21 Haziran günleri öğlene doğru gölge yapıp yapmadıklarım gözlemledi. Bundan yeryüzünün düz olduğu sonucu çıkardı. tapınak sütunlarının gölge boyları da kısalıyordu. Bunlardan biri İs­ kenderiye. Astronomi bilgini. dünyayı yeniden biçimlendirdi. Güneş o anda tam tepedeydi. Oysa Erastostenes her işte «Alfa»ymış. Aynı zamanda İskende­ riye Kent Kitaplığının da yöneticisiydi.

bir­ çok önemli keşfin yapıldığı Ortadoğu'da aydınlığa kavuşmuştur. İnsan türünün burada doğuşu çok eski zamanlara dayanır. Yerküremizin küçük bir dünya olduğunun anlaşılması. Yerküre bizim yuvamız. Çağdaşları arasından kıskanç biri. Yunan alfabesinin ikinci harfidir. Eratostenes dün— 24 — . Ve yalnızca bizim için bir anlam taşıyor olabilir. Böylesi dünyalar uzayda ser­ piştirilmiş olarak herhalde vardır. Beta. o dönemin en büyük metropolü sayılan Mısır'ın İsken­ deriye kentinde oldu. şimdi de yuvamızın derinliklerine doğru keşif yolculuğuna çıkıyoruz.. Bu yerküre üzerindedir ki. Yapı harcı yıldızdan olan ve Dünya adını verdiğimiz bir yerkürede yaşayan bizler. Zekâ pırıltısı saçan insanların bilgi peşinde koştukları ve bilimsel araştırmalara değer verilen bir dönemde dünyaya gelme mutluluğuna sahip insanlardanız. bu engin kozmik okyanusta âdeta kaybolmuş bir noktacık gibi durduğunu çaresiz kabullendikleri yerküremize de­ mek istiyorum. Kozmik perspektifte. Dünya adını verdiğimiz gezegene höşgeldiniz. su okyanuslarında. bize yaşam veren kaynaktır. O dünyalar için yapacağımız araştırmaları. daha önce de belirttiğimiz gi­ bi. Bu keşif Milattan Önce üçüncü yüzyıl olarak belirlenen bir za­ manda. Mavi renk nitrojeni! göğünde. Hatta şimdilik tektir diyebi­ liriz. birraz zahmetlice ama hiçbir garantisi olmadan kaderimizi belir­ lemeye çalışmışızdır. Kozmos maddesinin kesinlikle canlıya dönüştüğü yer olarak şimdilik yal­ nızca Dünya'mızı gösterebiliriz.. Kozmos'u keşif isteklerimiz kabarmış. Bu kentte Eratostenes adında biri yaşıyor­ du. Uzayda ve zaman içinde yaptığımız yolculukta. Çok sayıda dünyalar arasında yalnızca bir ta­ nesidir üzerinde yaşadığımız yerküre. Yaşadığımız hayat biçimi burada gelişmiştir. serin ormanlarında ve meralarında cıvıl cıvıl hayat kaynadığı kesin olan yerküremize höşgeldiniz. ona «Beta» lakabını tak­ mış. güzel ve enderdir bu gezegen. bir milyon yıl boyunca türümüzün erkek ve ka­ dınlarının çabalarıyla oluşturduğu bilgi birikimine dayanarak dünyamızda başlatacağız.renlerin bile.

O anda Güneş'in derin bir kuyunun dibindeki suya yansıdığı görülebilirdi. dünyayı yeniden biçimlendirdi. Ve gölge yaptıklarını gördü. o takdirde yassı bir yeryüzünde — 25 — . Eratostenes kendi kendine şu soruyu sordu: Nasıl oluyor da aynı günün aynı anında Syene'de dikilen bir sopa gölge yapmı­ yordu da. Yaz günlerinin en uzun olduğu gündönümünde. bir hayli kuzeydeki İskenderiye'de sopaların gölgesi olu­ yordu? Eski Mısır'ın bir haritasını gözönüne getirin ve haritaya aynı uzunlukta iki sopa dikildiğini düşünün. ozan. kuyudaki ışık yansımaları. O tak­ dirde. Bundan yeryüzünün düz olduğu sonucu çıkardı. Yazdığı kitaplar arasında Astronomi Üzerine diye bir kitap bulunduğu gibi. Acı Çekmekten Kurtu­ luş Yolu adlı bir kitabı da bulunuyor. bu kez İskenderiye'de toprağa dikilen sopaların 21 Haziran günleri öğlene doğru gölge yapıp yapmadıklarını gözlemledi. tapmak sütunlarının gölge boyları da kısalıyordu. tiyatro eleş­ tirmeni ve matematikçi.. Bir gün oradaki papi­ rüs üzerine yazılı kitaplardan birini okurken. Eratostenes deneye yöne­ lik bir zihin yapışma sahip olduğundan. her iki bölgede de güneş tam tepede olurdu. Ve günün be­ lirli bir anında her iki sopa da güneşte hiç gölge yapmıyordu diyelim. Tam öğlen vaktiyse. Oysa Erastostenes her İşte «Alfa»ymış. gölge diye bir şey kalmıyordu. Bunlardan biri İs­ kenderiye. filozof. birinciden bir geride kaldığı için ona bu lakabı vermiş. Bir bakı­ ma. başka biri tarafından kolaylıkla ihmale uğraya­ bilirdi. Astronomi bilgini. Nü nehri çavlanı dolaylarındaki Syene adlı güney sınır karakolu yakınlarında ye­ re dikilen sopaların 21 Haziran günü gölge yapmadıklarına iliş­ kin bir yazıya rastladı. birinciymiş.. Güneş o anda tam tepedeydi. Sopalar. Eratostenes bir bilgindi ve günlük olağan olgular üzerinde durması dünya hakkındaki görüşleri değiştirdi. Güneş'in konumu. öbürü de Syene bölgesi üzerinde olsun.yada her konuda birinci değil de. saat öğlene yaklaştıkça. Bu gözlem. Bu günlük olguların ne önemi olabilirdi? Ne var ki. Eğer iki sopa eşit boyutlarda gölge yapsaydı. gölgeler. Aynı zamanda İskende­ riye Kent Kitaplığının da yöneticisiydi.

O dönemde Akdeniz denizciliğin geliştiği bir bölge. Eratostenes doğru yanıtı bulmuştu. Onun kullandığı araç gereç yalnızca sopalardı. Sözünü ettiğimiz biçimde. Bu durumda yeryüzünün yuvarlak olduğu yanıtından başka bir çözüm yolu bulunmadığı açıktı. İskenderiye'de oldukça önemli sayılacak boyutta gölge vardı. İki bölgede saptanan gölge boyları arasındaki farka da­ yanılarak. Üzerinde yaşadığımız gezege­ nin çevre ölçüsünü sağlam bir temele dayanarak tam olarak öl­ çebilen ilk insandır. İki bölge arasındaki mesafe uzayıp yeryüzünün eğimi geniş­ ledikçe. yerkürenin üç yüz altmış derecelik çevresinin yaklaşık el­ lide birine eşittir. ikilik bir hata payıyla bulabilmişti. Şöyle k i : İki ayrı bölgede yere sapla­ nan sopalar yeryüzünün derinliklerine doğru itilebilse. Buna deney merakını da eklemek gerek. Oysa aynı anda Syene'de hiç gölge yokken. ayakları ve beyni. Bunu 2. Bu da yerküremizin çevre ölçüsüdür. Yedi de­ rede. Yeryüzünün müte­ vazı çaplı bir küre olduğu bilinince. İskenderiye ile Syene arasındaki mesafenin yedi de­ recelik olması gerekirdi. Mısır Firavunu Necho'nun emrin­ de çalışan bir Finike filosu Afrika kıtasının çevresini dolaşmış­ tı.bunun da şu anlamı olurdu : Güneş ışınları iki sopaya aynı eğim açısıyla düşüyordu. Büyük bir olasılıkla küçük teknelerden oluşan bu yelkenli — 26 — . Eratostenes yerküremizin çevre ölçüsünü yüzde bir. Eratostenes bununla da kalma­ dı.000 kilometre çıkar. gölge boyutları arasındaki farkın da büyük olduğunu saptadı. yaptığı hata çok büyük sayılmaz. bu mesafeyi parayla tuttuğu bir adamı yaya olarak göndererek ölçtürdü. İskenderiyede gezegenimizin en büyük limanıydı.200 yıl önce bulduğuna göre. birbiriy­ le kesiştikleri noktada yedi derecelik bir açı oluşurdu. Sekiz yüz kilomet­ re elliyle çarpılırsa 40. Eratostenes İskenderiye ile Syene arasındaki mesafenin 800 kilometre olduğunu. keşif yolculuklarına çıkmak insan aklım kurcalamaya başlamaz mıydı? Hatta yerküre' çev­ resinde bir deniz yolculuğuna çıkmak ilginç olmaz mıydı? Eratostenes'ten dört yüz yıl önce. Bir de gözleri.

Bugün Kozmos'a ilişkin bilgilerimizde aynı tatsız ama kaçınılmaz sonuçla karşılaşıyoruz. Şimdi de uzay adamlarının. Günümüz­ de Voyager uzay aracının yeryüzünden Satürn'e gidişine eş bir süredir. Birinci yüzyılda îskenderiye'li coğrafya bilgini Strabo şunları yazmıştı: Yeryüzünü deniz yoluyla dolanma girişiminde bulunup da geri dönenler arasında yolculuğu engelleyen bir kıtanın karşılarına çıkmasından ötürü geri döndüklerini söyleyen yoktur. henüz keşfedilmemiş okyanus­ ların ortasında herhalde güven verici oluyordu. önlerinde denizin açık olduğunu. karış ka­ rış keşfine çıkılan Akdeniz bölgesi dışındaki yerlerinde yanlış­ lıklar göze çarpıyor. fakat yerküreyi çepeçev­ re denizden dolanarak keşfeden Macellan'a kadar bu işi başaran başka biri çıkmadı. yolculuğa imkân verdiğini ama kararsızlık ya da ikmal olanaksızlığı nedeniy— 27 — . Kızıldeniz'den hareket edip. Kaba pergel hesapları yaparlar. Var­ lığı belirlenmiş yıldız grupları. Yıldızlar. O çağlarda deniz adam­ larının dostlarıydılar.kayık filosu. Bu kürelerin. Afrika'nın doğu kıyı­ larını izleyerek Atlantik Okyanusuna açılmış ve Akdeniz'den geri gelmişti. Bu destansı yolculuk üç yıl sürmüştü.yi Eratostenes'in bu keşfinden sonra cesur ve serüvenci de­ nizciler birçok uzun deniz seferine çıktılar. kıyı kıyı giderek oldukça uzun mesafeler alırlardı. İyice bilinen bu bölgeden uzaklaşıldıkça ha­ ta payı büyümekte. . Eratostenes'ten sonra da belki deneyenler olmuştu. keşif­ ler için yola çıkan insanlara dostturlar. yeryüzünün şimdi uzaydan görü­ len şekillerinin benzeri küreler yapılırdı. Fakat boylamları hesaplayamıyorlardı. İskenderiye'n* bilginin yaptığı hesaba daya­ narak hayatlarım tehlikeye atıp dünyayı keşfe çıkan nice de­ nizci için kimbilir ne serüven öyküleri düzülmüştür? Eratostenes'in zamanında. Geceleri göz kırpmamacasına gözledikleri yıldızların ufuğa göre aldıkları durumla­ rına bakarak bilmedikleri okyanusların ortasında enlemleri saptayabiliyorlardı. Tekneleri küçücük ve donanımları ilkeldi.

Yerkürenin bundan sonraki bölgelerinin keşfi tüm dünyalı­ ların toptan çabası sonucu olmuştur.le yola devam etmediklerini söylüyorlar. "f Böylece insanlar. Ilıman bölgede insanların yaşadığı birkaç yere rastlayabiliriz. . batıdaki meçhul Okyanusa cesaretle açıl-. bunla­ rın bölgemizin insanlarına benzememeleri gerekir. diye düşündü. ilgi duydukları hemen her konuya yöne­ lik olarak.. Kristof Kolomb haritalarla epey haşırneşir olan ve bunları kullanarak denizlerde bir hayli dolaşan biriydi... Ve eğer dünyanın öteki yörelerinde insanlar yaşıyorsa. Kristof Kolomb'un Amerika kıtasını keşfiyle kuşkusuz doruk noktasına ulaştı. mak suretiyle Japonya'ya. Fakat «Hindistan'lar Serüveni»nin ger­ çekleştirilebilmesi için teknelerle mürettebatın bu uzun yolculu­ ğa dayanabilmesi. Çin'e ve Hindistan'a ulaşmayı öngö­ ren tasarımının coşkusuyla yanıp tutuşuyordu. Eratostenes At­ las Okyanusunu büyüklüğü nedeniyle aşmak zor olmasa. Daha sonraki yüzyıllarda başarılan keşifler de yeryüzü­ nün coğrafi keşfini tamamladı. Bunlar. Strabo ve Batlamyus gibi eski coğrafyacılar tarafından ya­ zılan kitapları okurdu. yerkürenin Eratostenes'in tahmin ettiğinden daha küçük olmasıyla mümkün olur ancak. Kristof Kolomb'un ilk yolculu­ ğu kelimenin tam anlamıyla Eratostenes'in hesapları sayesinde gerçekleşmiştir. tberya'dan Hindistan'a geçebileceğimizi belirtiyor. Bu çabalar arasında Çin'e ve Polinezya'ya yapılan yolculuklar da vardı. Bu coğrafyacılara ilişkin olarak yazılan kitaplarla da ilgilenirdi.. Ayrıca Eratoste­ nes. Eratostenes de bu yolculuk için bilimsel diyebileceğimiz bir bilgiye dayanarak «tberya'dan Hindistan'a geçiş» deyimini kullanmıştı. Kristof Kolomb «Hindistan'lar Serüveni» adını verdiği Afrika kıyılarım gıdım gıdım izleyip doğuya doğru yel­ ken açarak değil de. Bu ne— 28 — . Bu ne­ denle de oralara dünyanın başka yöreleri gözüyle bakma­ lıyız.. başka dünyaların serüvenlerine atılmaya başlıyor­ lardı..

Kristof Kolomb'un yanlış ve­ rilere dayanarak hareket ettiğini ortaya koymuştur. baskı ve öğrenme­ den korku.denle Kristof Kolomb yolculuğunun hesaplarında hile yaptı. Mısır'k rahipler. Bir söylentiye göre -gerçek olup olmaması önem taşımaz. Bu kenti Büyük İskender kurmuş. eski bir muhafızı da inşa etmişti. o şan dolu mer­ merli kentten hiçbir şey kalmamıştır. Ne yeni kıtalar. Kristof Kolomb'un serüveni herhalde çok kötü sonuçlanırdı.Büyük Is— 39- .. İskender yabancı kültüre ve bilgiye açık bir insandı. yeryüzünün en ücra köşelerini keşfetme ve buralarda in­ san barındırma teknolojisi. Bu tür bir görüntü Eratostenes'e ve îskenderiye'li öteki coğrafyacılara kimbilir ne bü­ yük haz verirdi. gezegenimizden çıkıp git­ mek. M. şimdi bize. Yahudi tacirler. Hindis­ tan'dan ve Güney Şahra'dan gelme ziyaretçiler -kalabalık bir nüfus oluşturan köleler dışında herkes.İskenderiye'nin parlak döneminde büyük bir uyum ve anlayış havası içinde yaşamıştı. Ne var ki. ne de bilinmeyen toprak parçaları vaat ediyor. Finike'li denizciler. Üçüncü yüzyıldan itibaren altı yüzyıllık bir süre bo­ yunca insanların iskenderiye'de başlattığı bu düşünsel serüven. Eğer yolu üzerinde Amerika kıtasını bulmasaydı. eski iskenderiye'ye ait izlerin hemen tümünü silip süpürmüştür. bunları da keşif ihtirasına denk düşecek biçimde abartmıştı. sonra Romalı askerler. Kent halkı şaşılacak kadar değişik kökenliydi. Böylece eski haritacıların gerçekten yetenekli kişiler olduğunu da anlıyoruz. ön­ ce Makedonyalılar.Ö.. Ne yazık ki. uzayda serüvenlere girişmek ve başka dünyalar keşfetme olanağı sağlıyor. Ni­ tekim daha sonraki tarihlerde Salamanka Üniversitesinin yetkili fakültesi bu projeyi incelediğinde. Yerküremiz bugün tümüyle keşfedilmiş bulunuyor artık. Yu­ nan aristokratları. Kristof Ko­ lomb yerküre çevresini en küçük ve Asya'yı doğuya doğru ge­ nişlemiş gösteren haritalar kullanmaya özen gösterdikten başka. bizi uzay kıyılarına götürmüştür. Yeryüzünden ayrılarak yüksekliklerden dün­ yamıza bakıp Eratoştenes'in tahmin ettiği boyutlardaki küreyi ve kıtaları gözleyebiliyoruz. Zulüm.

dünyamıza iliş­ kin bilgiyi ilk olarak sistematik ve ciddi biçimde devşirebildikleri merkezdir. Dünya tarihinde ilk ger­ çek araştırma enstitüsünü oluşturuyordu. kültür ve eğitim merkezi olmak üzere harcamaları geniş tutarak inşa ettirmişti. Eratostenes'in yanı sıra. Otuz met­ reyi bulan caddeler. «Geometri alanında krallara mahsus bir özel yol yoktur. Adını verdiği kenti. Gittiği yöreler­ den ismi cismi bilinmeyen hayvan başları edinirdi. Bu kitaplığa gelip gi­ den bilgeler evrenin uyumu anlamına gelen Kozmos'u inceliyor­ lardı. coğrafyacılar. Fakat İskenderiye'nin harika denebilecek asıl yeri. İçi doldurul­ muş bir fil başını da hocası Aristo'ya armağan olarak getirmişti. Hiz insanların. Buranın sakinleri düşünürler. edebiyatçılar. Akim merkezi olarak kal— 30 — . Generallerini Pers ve Hint kadınlarıyla evlenmeye teşvik etmiş­ tir. filozoflar. öteki ulusların Tanrılarına karşı saygılıydı. O efsanevi kitaplıktan bugün geriye kalan bir mahzenden başka bir şey değildir.» diyen geometri ustası Euk» lid'e rastlıyoruz. Sonra zorlu bir matema­ tik problemi karşısında bocalayan Kral'a. Hipparkus adında bir astronomi bil­ gini yıldız kümelerinin haritasını çıkarıp yıldızların parlaklık de­ receleri üzerine tahminler yürütmüştü. İskender'in anıtsal bir mezarı da buradaydı.kender dünyanın ilk denizaltısıyla Kızıldenizln dibine inmiştir. tıp uzmanları. Bilim ve düşünce ürünleri burada çiçek açmıştı. Yap­ tırdığı Faros Feneri ise eski dünyanın yedi harikasından biri ola­ rak bilinir. astronomi bilginleri. Mahzende belli be­ lirsiz hâlâ duran birkaç raf. İskenderiye Kitaplığı. bu eski kitaplıktan arta kalan tek tük eşyadır. seçkin bir mimari ve güzel heykeller bu kenti süslerdi. dünyanın ticaret. Euklid'in geometri alanındaki başarısını dil ala­ nında göstererek gramer kurallarını tanımlayan Trakyalı Dionisos da bu kitaplığın üyelerîndendi. biyologlar ve mühendislerdi. matematikçiler. Dehaların tomurcuklan­ dığı yerdi. icata meraklı fizikçiler. kitaplı­ ğı ve ona bağlı müzesiydi. Oysa burası gezegenin o zamanki en büyük kenti­ nin şan şeref ve düşünce merkezîydi.

hiperbol gibi konik di­ lim (*) şekillerini kanıtlayan Bergama'n matematikçi Apollonius bu kitaplığın gediklisiydi. Dişlileri ve buhar makinesini icat eden. hayva­ nat bahçesi. Buysa bi­ limsel çalışmaya girişenlerin ortaya attığı görüşlerin tümüyle yanlış olabileceğini bize gösteren bir hatırlatma yerine geçer. gezegenlerin devinimlerini ilk kez olarak bulgulayabilmek için Apollonius'un konik dilimler konusuna ilişkin yazıların­ dan yararlanmıştır. Bu kadının param­ parça edilerek öldürülüşü. — 31 — . On sekiz yüzyıl sonra Johannes Kepler. Öykünün bu yanına daha sonra de­ ğineceğiz. Botanik bahçesi.bi reddeden ve beyni kesin olarak saptayan fizyolog Herophilus da buradandı. Dinlen­ me saatlerinde açık tartışmaların yapıldığı büyük yemek salonu(*> Bir koninin değişik açılardan dilimlenmesiyle ortaya çıkan şekiller olduğundan bu adı veriyoruz. Yukarıda sözü geçen eğrilerin ge­ zegenlerin. Elips. rasathanesi vardı. Yüzyıllar boyu bilimsel araştır­ maya destek oldular ve kitaplıkta çağın en büyük beyinleri için çalışma ortamı'hazırladılar. kuyruklu yıldızların ve yıldızların izledikleri yörün­ geler olduğu günümüzde artık biliniyor. kuruluşundan yedi yüzyıl sonra kitap­ lığın yok edilişiyle ilişkilidir. İskenderiye kitaplığında her konu için ayrılan on geniş hol bulunuyordu. Adı Hypatia'ydı. kadavra inceleme odası. aynı za­ manda robotlar hakkında ilk kitap olan Automata'nın yazarı İs­ kenderiye'li Heron'dur. Mısır'ın Büyük İskender'den sonraki Yunan Kralları öğre­ nim sorununu ciddiye alırlardı. parabol. İskenderiye Ki­ taplığından saçılan aydınlığın son ışığıydı o. Leonardo da Vinci'ye gelinceye dek makineler alanında rastlanan en büyük deha Arşimet ve bugün için gerçek astroloji bilimine ters düşmekle bir­ likte bu alandaki birçok bilgiyi toplayan Batiamyus da İskende­ riye okulundandır. Adı geçen büyük adamlar arasında matematikçi ve astronomi bil­ gini olan bir kadın da vardı. Batlamyus'un yerküremizi evrenin merkezi sayan görüşü 1500 yıl süreyle geçerliliğini korumuştur.

Aristarkus'un bu eserinin kaybına duyduğumuz üzüntüyü. Her biri elle yazılmış papirüs to­ marı olmak üzere kitaplıkta o zamanlar yarım milyon kitap bu­ lunduğu sanılıyor. klasik uygarlığın yarattığı görkemi ve mahvının traje­ disini algılamaya başlayabiliriz. kitaplı­ ğın raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz Sisam'li astro­ nomi bilgini Aristarkus'un kitabında. sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl beklemek zorunda kalınmış ol­ du. Eski çağ dünyasının bilimini çok aştık. bir bilseniz! Örneğin. Bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde. Bunları doldurmak olanaksız. Bütün bu kitaplara acaba ne oldu? Bun­ ları yaratan klasik uygarlık yok oldu ve kitaphk kasten tahrip edildi. acaba kitap mı kaçırıyor­ lar diye aranıp taranırlardı. Kitaplığın kalbi. Bazen papirüs tomarlarının kopya edilmek üzere alındığı da olurdu. Fakat bilim tarihi­ ne ilişkin bilgilerimizde büyük çukurlar var. Bu eserlerden yalnızca küçük bir bölümü kalmıştır.000 yıl olarak belirttiğine göre. Tevrat kronolojisinin — 32 — . Günü­ müze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarı­ cı ne denli zengin bilgiler taşıyor. İskenderiye'ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil. kitap koleksiyonuna ayrılan bölümüydü. Ba­ zılarının da insanin içini burkan bölük pörçük parçaları. Yabanca ülkelere adam gönderip kitaplıklârdaki kitapları toptan satın alırlardı. daha başka konulardaki kayıplar için de yüz binler sayısıyla çar­ parsak. Berossuz adında Babil'li-bir rahibin yazdığı üç ciltlik Dünya Tarihi kayıptır. Günümüzde bir kitaplık okuyucusunun hangi kitabı okuduğunu gösteren kart gibi o zamanki bir kart elimize geçse kimbilir ne bilgiler edinebiliriz? Biliyoruz ki.nu suların aktığı çeşmeler süslemekteydi. Sözü geçen kitapta yazar. bu dö­ nemi 432. Bu kitabın ilk cildinin Dünyanın yaratılışından Tufan'a kadar uza­ nan dönemi içerdiği sanılıyor. Koleksiyon uzmanları dünyanın birçok küîttif ve diline ait ki­ tapları tararlardı. yerküremizin gezegenler­ den bir tanesi olduğuna ve onlar gibi Güneş'in etrafında döndü­ ğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduklarına değiniliyordu.

. acaba o kitapta ne vardı.. Uzaya çıkıp evreni inceledik ve karanlık bir ga­ laksinin ücra köşesindeki bir yıldızın çevresinde dolanan toz zer­ reciği üzerinde yaşadığımızı gördük. Eskiler.yüz katı bir zamanı kapsıyor demektir. Büyük Patlama'daki Kaos'tan sonra. Geçmişin derinliklerine göz gezdirmeye çalışmışlardı. onları tahmin etmiş olamayacakları kadar eski oldu­ ğunu biliyoruz. çağların enginliğinde de ancak bir anlık zaman için­ de yaşıyoruz demektir. Bu. Evrenin başlangıcım­ da yıldız kümeleri. Ve evrenin başka bir yöre­ sinde kendimizden daha akıllı yaratıklarla karşılaşıncaya dek de­ ğişimlerin en müthişi olan biziz.. 9 . Kaynaklandığımız Kozmos'u öğrenmeye ve değiştir­ meye kendilerini adayanlar biziz. yirmi milyar yıl eskiye dayandığım şimdi biliyoruz.. yıldızlar ya da gezegenler. Uzayın enginliğinde bir zerreciksek.. Büyük Patlama'nın en uzak ahfadıyız. Merak ederim.. — 33 — Kozmos : F. Evrenin yaratılış tarihinin ya da son şek­ lini bulduktan sonraki yaşının on beş. yeni yeni tanımaya başladığımız Kozmos'a geçiş. hayat veya uygar­ lık yoktu. bir anlık bile olsa gözleyebilme ayrıcalığına sahip bulunduğumuz en hayret verici enerji . Yalnızca uzayın tümünü kaplayan parlak ve tekdüze bir ateş yuvarlağı vardı..madde dönüşümüdür. dünyanın çok eski olduğunu biliyorlardı. Şimdi biz de Kozmos'un.. kayda değer Büyük Patlama'­ nın olduğu andan bu yana geçen süredir.

eski Yunan'dan sonra yeryüzün­ den gelip geçen 70 insan kuşağının benimsediği batıl — 35 — . çerçevenin kenarları dayanamayıp çatladı ve yeni­ den canlanan Yunan dönemi görüşleri. Sure Felsefelerin en eskisi olan Evrim Felsefesi.Bölüm II KOZMİK ARAYIŞTA 1 TEK SES Dünyaları Yaratan'a kendimi teslim etmek zorundayım. — Kuran'dan 40. Darvrin eski çerçeveye yeni kan şırıngalayınca. skolastik d ü ­ şüncenin taht kurduğu bin yıl boyunca dört bir yanın­ dan eli kolu sımsıkı bağlanarak derin karanlıklara gö­ mülmüştü. evreni oluşturan şeylerin düzenini açıklamaya daha uygun olduklarını kanıtladılar. Böylece. Sizleri toz zerreciklerinden var eden O'dur.

Huxley. Çünkü Güneş ve yerküremizdeki elementlerden çoğu yıldızlarda da var. Örneğin. Varsa aca­ ba nasıldır? Bu hayat hangi öğelerden oluşmuştur? Gezegenimizdeki tüm canlılar organik moleküllerden oluşuyor.İnançlarla beslenmiş görüşün yerini yeniden biçimlendi­ rilmiş eski Yunan görüşü aldı. Yıldız kümelerinde epey yaygın elementlerin. diye tüm yaşamım boyunca merak etmişimdir. Ge­ zegenimiz çekim yasası uyarınca evrende dolanırken. — T. sodyum.H. karbon atomunun başlıca rolü oynadığı karmaşık ve mikroskopta görülebilen yapılardır. sonsuz şekillerden böylesine güzel ve hayranlık uyandırıcı yaratıkların gelişmiş bulun­ duğu ve gelişmekte olduğu gibi bir yaşam görüşü ne görkemlidir!. hid­ rojen. 1887 Olasıdır k i . yerküremizdeki canlı organizmaların yapısında bulunan elementlerden bazılarıyla aynı olması ilginç bir noktadır.. Yaşamın başlamasından Önce yerküremizin çorak ve ıssız olduğu bir dönem vardı. 1865 DÜNYAMIZIN DIŞINDA BÎR YERDE HAYAT VAR MI­ DIR. Organik moleküller. b i ­ zim Güneş'imiz gibi gezegen sistemlerini ayakta tutan ve onlara enerji veren. — Charles Darwin. ilk yaşam soluğunun içlerine estirildiği basit şekilli yaratıkların gelişmişleridir. üzerinde bulunduğumuz şu yeryüzünde ya­ şamış tüm organik varlıklar. başlangıçta böylesine basit. magnezyum ve demir bu elementlerden­ dir. canlı varlıklara barınak sağlayan dünyalar gözüyle bakamaz mıyız? — William Huggins. Türklerin Kökeni.. 1859 Gözlemleyebildiğimiz evrenin tümünde ortaklaşa mad­ delerin varlığı göze çarpıyor. Şimdi yeryü— 36 — . Acaba hiç olmazsa yıldızların parlak olanlarına..

Çevre koşulları daha — 37 — . Daha önceki yaşam şekilleri çevre ko­ şullarına uyamadıklarmdan yok olup gittiler. Böyle dü­ şünmek. çünkü bura­ da yetişmiş bulunuyoruz. Yıldızlar arasındaki engin karanlıklarda gaz ve toz bulut­ larıyla organik madde bulutları yer almaktadır. Yeterli bir zaman süresinde hayatın başlaması ve gelişimi belki de ka­ çınılmaz bir kozmik olaydır. birazcık nedenlerle sonuçları karıştırmak oluyor. Bu moleküllerin bolluğu. Samanyolu galaksisindeki milyar­ larca gezegenlerden bazılarında hayat belki hiç başlamayabilir. bizden daha akıllı yaratıklar ve ileri uygarlıklar gelişebilir. Radyo . oksijen vb. Ve bu dünyaların bir küçük bölümündeyse. Yerküremizin uygun ısıya sahip olmasının ve su. bu. Bu nasıl oldu acaba? Hayatın bulunma­ dığı durumda karbon temeline dayalı organik moleküller nasıl oluştu? îlk canlı varlıklar nasıl gün yüzü gördüler? Yaşam na­ sıl bir evrim gösterdi de.teles­ kop aracılığıyla buralarda sayısı birkaç düzineyi aşan organik molekülün varlığı saptanmıştır. Biz işte bu arayışın peşindeyiz. bulundurmasının yaşam için çok elverişli bir ortam yarattığı yolunda yorumlara zaman zaman rastlarız. Biz. yerküremizdeki gibi aynı organik moleküllere mi dayanıyor acaba? öteki dünyalardaki hayat yerküremiz üze­ rindeki hayat gibi mi? Yoksa şaşırtıcı biçimde değişiklik mi gösteriyorlar başka çevrelere uyumdan ötürü? Başka ne düşü­ nülebilir bu konuda? Yerküremizdeki hayatın niteliğiyle öteki dünyalarda hayat arayışı. Biz dünyalılar. atmosfer.zünde hayat kaynaşıyor. Bazılarında başlayabilir ve bitebilir ya da hiçbir zaman en ba­ sit şeklim aşamaz. günümüzün insanları gibi yapıları ay­ rıntılarla bezenmiş ve karmaşık varlıklar ortaya çıktı? Kendi kökenlerim araştıracak yetenekte yaratıklara nasıl ulaşıldı? Ve öteki güneşlerin çevresinde dolanıyor olabilecek geze­ genlerde de hayat var mıdır? Dünyamız dışındaki dünyalarda hayat varsa. hayat maddesinin her yerde yaygın olduğuna işaret ediyor. koşullara iyi ayak uyduran organizmaların vârisleriyiz. yerkürenin çevre koşullarına uyuyoruz. aynı sorunun iki yüzünü oluşturur.

Şaşkın bir ifadeyle Sultan Nii'ye.ş Yeryüzündeki yaşam müziğinin küçük bir bölümüne iliş­ kin bir öykü anlatmak isterim. Başlarına neler geldiğini Heike Öyküsü'nden izleyelim. yaşam müziğinin yalnızca bir temasını inceüyorlar. Fakat daha büyük gö­ rünüyordu. hiç kuşkusuz o dün­ yanın türküsünü söyleyeceklerdir. Heike'ler yenildiler ve çoğu öldürüldü. Bunun sonucu olarak biyologlarımızın araştırma alam çok kısıtlıdır. dalga dalga kendilerini denize atarak boğuldular. genç hükümda­ ra dönerek onu teselli etti ve uzun saçlarım güvercin renk­ li pelerinine doladı. sonra da batıya dönerek Nembutsu'sunu (Budda'ya ya— 38 — . Tek bir biyoloji türünü. Ortak bir organik kimya yapısına ve ortak bir evrim mira­ sına sahibiz. İmparatorun anneannesi Sultan Nü. Önce başını doğuya çevirip Tanrı İse'ye veda etti. Geriye kalanlar da. öyle sevimliydi ki. «Beni nereye götürüyorsun?» diye sordu. Genji Samurayları ka­ bilesiyle kıran kırana bir savaşa girişen Heike samurayları ka­ bilesinin lider adayıydı Antoku. İmparator yedi yaşındaydı o yıl. 1185 yılında Japon imparatoru. Her iki grup da imparatorluk tahtında cedlerinin üstünlüğü nedeniyle hak iddia ediyordu. Gözlerinden yaşlar boşalan Sultan Nü. Antoku'yla birlikte düşmanın eline geçmemesi ge­ rektiği kararına vardı. Gözleri dolan küçük hükümdar ellerini kavuşturdu. İmparatorun da başkomutan gemisinde bulunduğu 24 Nisan 1185 günü Japon iç denizi Danno-ura'da yer aldı. Yerküremizde yaşayan her şey birbiriyle yakından ilişkili­ dir.değişik bir dünyada gelişen organizmalar. beline kadar inen uzun ve simsiyah saçlarının çevrelediği yüzünden ışık parıltısı saçı­ lıyordu. Binlerce ışık yılının içinde varolan tek ölgün müzik sesi bizimki midir? Yoksa galaksinin yaşam müziğini oluşturan milyarlarca değişik ses harmonisi mi var? ^^. Son çatışma. Antoku adında yedi yaşında bir çocuktu.

Yalnızca kırk üç kadın ha­ yatta kaldı. Bu efsane ilginç bir soruna yol açıyor. Orada Danno .ura Sava­ şı sözkonusu olmadan da. Yengecin kabuğundaki şekiller kalıtsaldır. çocuğu göğsüne sıkıca bas­ tırıp. bu yengecin çok eski cedleri arasından biri.» diye mı­ rıldandı. azıcık da olsa insan yüzüne benzer bir şekille ortaya çıkmış olsun. Bunları yakalayan balıkçılar tek­ rar denize atarlar. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile insanlar bura­ da Samuray ordusu hayaletlerinin kandan ve yenilgiden arın­ mak için denize doğru koştuklarını görür gibi olurlar. sırtlarmdaki girintili çıkıntılı şekilleriyle samuray yüzü­ nü andıran yengeçler vardır. Sultan Nii. Heike Samuraylarmın o iç denizin derinliklerin­ de yengeç biçiminde dolaştıklarım söylerler. Böylece dalgalar arasından birlikte deniz dibini boyladılar. balıkçıların.ura deniz çarpışması olaylarının temsil edildiği bir oyu­ nu izlerler. «Okyanusun diplerindedir bizim sarayımız. deniz savaşının yapıldığı yeria dolaylarında yaşa­ yan balıkçılara çiçek satmaya ve onlara yakınlık göstermeye zorlandılar. savaş gününü anma festivaü düzenlediler. Bu arada saray hizmetkârlarından ayaktakımı olanlarının balıkçı­ lardan peydahladıkları çocuklar. Diyelim ki. Heike'lerin torunları olan denizciler. yengeçlerde de bfrçok değişik kalıtsal çizgiler vardır. O takdirde. boğulan imparatorun anıtkabirinin bulunduğu Akama tapmağına giderler. Heike'ier tarih sahnesinden kaybolup gittiler. Nasıl oluyor da bir savaşçının yüzü bir yengecin kabuğuna işlenmiş olabilir? Bu­ nun yanıtı. Balıkçılar. Yeniden denize atmalarının nedeni Dannoura olaylarının acısını anmalarındandır. Danno . o yüz şeklini yengeç kabuğuna insanların aktardığı­ dır. rastlantı sonucu.pılan bir dua) söyledi. Bugüne dek her 24 Nisan günü bu festival tekrar­ lanır. Heike'lerin tüm filosu yok oldu. insan yüzünü andıran bir yengeci ye— 39 — . Fakat insanlar­ da olduğu gibi. İmparatorluk sarayında hizmetkârlık yapmış olan bu kadınlar. Gerçekten de bu­ rada.

Koyunlarımızın gözetimi için kullana— 40 — . Tüm bu olgunun yen­ geçlerin isteği'yle bir ilintisi yoktur. Balıkçılar yakaladıkları yen­ geçleri yeniden denize atmakla evrim kurammın bir sürecini harekete geçirmiş oluyorlar. İnsanların hangi bitkilerin ya da hayvan­ ların yaşamlarım binlerce yıl sürdürmeleri ya da sürdürmeme­ leri konusunda seçim yaptıkları durumlar da vardır. Bunla­ rın çoğunu bugünkü duruma getiren bizleriz. yapay ayıklama denir. Kendimi­ zi bildiğimiz günden itibaren çevremizde belirli çiftlik ve evcil hayvanlarla karşı karşıya geliriz. Bunlar arasında özelliklerinin sürüp gitmesini istediklerimi­ zin üremesini yeğledik. Ayıklama (seleksiyon) on­ ların dışından gelen ve kendini kabul ettiren bir güçtür. Heike yengeci olgusu. insanlar onu yerler ve o yen­ gecin soyundan gelenlerin sayısı azalır. tazı ya da mısır başağı yoktu. Çevremizdeki meyvalar. Bu hayvanların ve bitkilerin soylarım evcilleştirdiğimizde. üremelerini denetleyerek yönlendirdik. böylesi kabuklara sahip bulunmaktan yararlan­ mışlardır. gerçek tümüyle başkadır. Yengeç ve insan kuşakları zaman içinde akıp gittikçe Samuray yüzüne en çok benzerlik gösteren kabukluların yaşam­ larını sürdürmeleri olanağı doğmuştur. seb­ zeler ve ağaçlar da belirlidir. Eğer kabuğu insan yü­ zünü andırıyorsa. balıkçıların hemen hemen bilinçsizce davranışları so­ nucu ortaya çıkmıştır. yengeç yeniden denize atılacağından o yenge­ cin soyundan üreyecek olanlar daha yüksek sayılara ulaşacak­ tır. On binlerce yıl ence mandıra ineği. Bunların doğuşu nasıl olmuştur? Bu aşamaya nereden gelmişlerdir? Acaba bir zamanlar yabani hayvan ya da bitkiydiler de çiftliğin daha az çetin yaşam koşul­ larına mı alıştırıldılar? Hayır.mek istemeyecekleri söylenebilir. Samu­ ray yüzüne benzediğiniz oranda hayatta kalma olasılığınız artı­ yor. O da şudur: Eğer bir yengeç ola­ ğan bir yengeç kabuğuna sahipse. Bu sürece doğal değil. Sonunda Samuray yüzüne benzer kabukluların sayısı bir hayli çoğalacaktır da. Bugünkü bu hay­ vanlarla bitkilerin eski soyları bütünüyle değişik görünüşteydi» ler. Yengeçler.

bazı türlerin üremesiniyse istemiyorlar. Bu­ na göre ürerler. bir zamanlar yeryüzünde çok sa­ yıda bulunan ama artık tümüyle yok olmuş yaratıklara ait bil­ giler sağlıyor (*). hatta türün tükendiği de ohıyor. Evcilleştirme sürecinin getirdiği genetik değişiklikler bü­ yük bir hızla oluşmuştur. on binlerce yıl yetiştirilmiştir. ister bir köpek ya da sığır veya mısır için olsun yapay ayıklamanın ilkesi şudur: Bitkilerin ve hay­ vanların çoğunun fiziksel ve davranış özellikleri kalıtsaldır. (Fransız rahipler yeni doğan tavşan yavrularının balık :(*) Batının geleneksel dini görüşü ısrarla bunun tersini savunmuş­ tur.bitkiler üze­ rinde yaptığı değişikliklerden. Mandıra ineklerinin kocaman ve yayvan memeleri.» — 41 — . Sonuçta ilk halinden öylesine uzaklaştı ki. Fosiller bizlere. John Wesley'in 1770 yılında öne sürdüğü sav şöy­ ledir : «Hiç değer verilmeyen türleri bile ölümün yok etmesi mu­ bah görülmemiştir.cağımız köpeği yetiştirmek için uyanık. bunlar evrimin sona eren deneyim­ leri niteliğindedir. insanoğlunun süte ve peynire olan ilgisi­ nin sonucudur. Üre­ mesi istenen tür çoğalıyor. Peki ama. îster Heike yengeci. Bizim bugün yediğimiz mısır. örneğin. istenmeyen de azalıyor. çelimsiz olan ilk türünden bugünkü tadını ve yüksek besin değerini kazanabil­ mesi için. insanoğlunun yer­ yüzündeki kısacık ikameti süresince hayvanlar ve . bu arada fosillerden açıkça anla­ şılmaktadır. şimdi artık insanoğlunun müdahalesi ol­ madan kendi kendine üreyemiyor. Tavşanın evcilleştirilmesi Ortaçağa rastlar. eğer insanlar yeni bitki ve hayvan türleri yetiştirebiliyorlarsa doğanın da aynı şeyi yapması gerekmez mi? Bu sürece doğal ayıklama adı veriliyor. Yeryüzü tarihinde bugün varolan türlerden daha çoğu da yok olmuştur. İnsanlar şu ya da bu nedenle bazı türlerin üre­ mesini yeğliyorlar. Hayatın çok uzun zaman dilimleri boyunca değişime uğramış olduğu. itaatkâr ve sürü otlat­ maya yatkın olan türlerini seçtik.

. çünkü. şeker pancarı on dokuzuncu yüz­ yılda üretilmiştir. Charles Danvin ve Alfred Russel Wallace'a aittir. hepsi birarada yaşayamayacak kadar çok sayıda hayvan ve bitkinin yetiştiğini. adı geçen bu iki kişi. Danvin Türlerin Kökeni adlı kitabında şöyle der: İnsan başkalaşım yaratmaz. rastlantı sonucu hayatta kalmaya daha yatkın olan türle­ ri seçtiğini vurguladılar. hayat­ ta kalma üstünlüğü gösteren mütasyonlar lehine davrandığın­ dan. yalnızca organik varlığını bilmeden yeni yaşam koşullarının içine sürmektir. Mink ise evcilleştirmenin henüz ilk dönemle­ rini yaşamaktadır. insan.. balık kilise takviminde et yemenin yasaklandığı bazr günlerde yene­ bilen bir besin maddesiydi. Çevre. kendisine Doğa tara­ fından sunulan çeşitlilikleri seçebilir ve seçmektedir de. Ne var ki. böylece çe­ şitliliğe etken olur. böylece çev­ renin. biyolojik dünyanın güzelliği ve çeşitliliğinde yatmaktadır. bunun sonucu olarak bir hayat şeklinden başka bir hayat şekline doğru yavaştan bir dizi değişme yer alır ki. Ev­ rim bir kuram değil. Yaklaşık yüz yıl önce. milyarlarca yıl­ dan beri işleyen doğal ayıklama neler yapabilir? Bunun yanıtı. Yaptığı. Ön bin yıla yakın bir sürede evcilleştirme. koyun başına alınan bir kiloluk sert kılı on ya da yirmi kilo yu­ muşak yüne çıkarırken. bir olgudur. Evrim mekanizmasının doğal ayıklama olduğu bulgusu. Kalıtımda ani değişmeler demek olan mütasyonlar evrimin hammaddesini oluştururlar.oldukları inancıyla tavşan üretmeye girişmişlerdir. bir ineğin süt verme dönemindeki veri­ mini de birkaç yüz santimetreküpten bir milyon santimetreküpe çıkarmıştır. örneğin.) Kahve üretimine de ancak on be­ şinci yüzyılda başlanmıştır. Böylece bu çeşitliliklere istediğince sahip çıkmaya çaba gösterir. bu da yeni türlerin varolmasına yol açar. Bunun düzenlenmesi için harekete geçen Doğa. Eğer yapay ayıklama bu kadar kısa bir süre­ de bu denli büyük değişimlere yol açabiliyorsa. kendi yararı ya da zevki için hayvan ya — 42 — .

varolma savaşımı. Darwin'le Wallace'ın yayın­ ladıkları yazıların.. Evrimin on dokuzuncu yüzyıldaki en etkili savunucusu ve halka sunucusu olan T.. Darwin ve Wallace ka­ ranlığa ışık tutuncaya dek hiçbirimiz akıl edemedik. Hâlâ da düşenler var. koşulla­ ra uyum sağlama zaten bilinen şeylerdi. Daha sonra Huxley şöyle der: «Türlarm Kökeni yapıtınd'aki fikrin özünü kavradığım an. Huxley. H. Atomlarla moleküllerin böyle­ sine hayret verici karmaşıklıkta ve düzgün işleyişte organizma­ lar yaratmak üzere her nasılsa kendilerinden biraraya gelme— 43 — . hem de soylarını de­ ğiştirmeyi amaçlamadan da yapabilir. En basit yapılı tek hücreli organizma bile en mükemmel cep saatinden daha karmaşık bir makinedir.. terazinin kefesini onun lehine çevirecektir. dedim.. Fakat türler sorununun özüne inen yolun bunlardan geçtiğini. Başkalaşım olgusu. Hepsi de hayatta kalamayacak kadar çok yaratık doğmaktadır. 'Bunu daha önceden düşünememiş olmak ne aptallık!. «kendini gecenin karanlığında kaybetmiş in­ sana birden yolunu aydınlatan bir ışık saçtığını. Saatin bir yapımcısı vardır. dedelerimizin saatleri kü­ çük aşamalarla kendiliklerinden bugünkü saatlere dönüşmez­ ler. Sanırım. bunda bir Büyük Mucit gördü­ ler..» Evrim ve doğal ayıklama fikirleri karşısında çoğu kimse hayrete düştü. Atalarımız yeryüzünde yaşam mekanizmasının düzenine. organizma yapılarının işlev­ lerini yerine getirişine bakarak.. kendisine en yararlı gör­ düklerini koruyarak hem bilinçsizce.da bitkilere şekil vermeye çalışır. Bunu belirli bir yöntem uyarınca istemiyle yapacağı gibi. Yaratıklar­ dan birinin rekabet alanına giren başka biri üzerindeki yaş­ ça ya da mevsimlik üstünlüğü veya ortamın fiziksel koşul­ larına çok küçük bir derecede bile göstereceği uyum üstün­ lüğü. Kristof Kolomb'un arkadaşları da buna benzer sözler söylemişlerdir. Saatlerin parçaları ken­ diliğinden biraraya gelmedikleri gibi. bu ışığın insa­ nı asıl hedefine ulaştıramasa bile bu hedef doğrultusunda ona yol gösterdiğini» söyler.

Muller'in laboratuarında da çalışma olanağına kavuşmuştum. J. Fosillerin sağladıkları kanıtlar bir Büyük Mucit düşünce­ sine uygun düşebilir. Çünkü her bitki ve hayvan. çekiciliği olan. Bunları orta boy süt şişelerine doldurduk. Değişik iki türü çiftleştîrerek ana baba genlerinin yeni düzenlemesinden ve hazırlığı yapılmış doğal mutasyondan ne türeyeceğini' ince_ 44 _ . Diyelim ki. yine çekici. gene­ tik uzmanı H. Fakat Darwin'le Wallace'ın gös­ terdiği gibi. Her organizmanın bir Büyük Yaratıcı tarafından ti­ tizlikle yapıldığı düşüncesi. Her canlının özel olarak o haliyle yaratıldığı. o türleri yok edip daha iyileri için deneylere girişiyor. Meyva sineği olan Drosopbila melanogasterler İM kanatlı ve kocaman gözlü küçücük yaratık­ lardır. doğal ve biyolojik dünyanın insancıl tanı­ mım sağlayan bir düşüncedir.lerine ihtimal verilmiyordu. Muller radyasyonun mütasyonlara yol açtığım bulan ünlü bir bilimadamıdır. Ge­ netik biliminin deneysel yönlerine eğilmek için adı Drosopbila melanogaster olan ve «çiği seven kara vücutlu» anlamına gelen sinekler üzerinde çalışıyordum. yine insancıl ve çok daha ikna edici bir düşünce yolu daha vardır: O da uzun zaman dilimlerinin geç­ mesiyle yaşam müziğini daha güzel kılan doğal ayıklamadır. Yaratıcı yarattığı bazı türler­ den memnun kalmayınca. bir türün başka bir türe dönüşemeyeceği kavramla­ rı. Büyük Yaratıcı'ya ters düşmektedir. doğaya bir anlam ve düzen sağla­ dıktan başka. önceden yaratmış olması gerekmiz miydi? Fosillerdeki ka­ yıtlar. Muller yapay ayıklama örneği olarak dikkatimi ilk kez Heike yengeçlerine çeken kişidir. 1950'lerin başlarında henüz üniversite öğrencisiyken. atalarımızın hayat hakkındaki kısıtlı tarihi bilgilerine yatkın geliyordu. Böyle bir kavram tutarlı olamaz. üzerinde titizlikle çalışılarak meydana getiril­ miştir. deneyler yapıldığını ve yanılgılara düşüldüğünü. Her şeye kadir Büyük Yaratıcı'nm yarattığı bir sonraki türü. gelece­ ğe yönelik olarak ne yapılmak istendiğinin bilinemediğini gös­ teriyor. Bu durumsa. Mucit ya da Yaratıcı fikri. insanlara da üzerinde hâlâ duyarlılık göstererek durduğumuz bir önem kazandırmaktaydı.

Bu nedenle açıklamasını sürdürdü. Doğrusu ya. Karşımda kanatları daha büyük ve duyarga­ ları uzun tüylü başka çeşit bir yaratık vardı. Tek bir kuşakta büyük bir evrimsel değişimin Muller'in laboratuarında gerçek­ leşmesi talihin cilvesi. Bunun ne anlama geldiğini bilemi­ yordum. Devetüyünden ya­ pılmış bir fırçayla farklı türlerini ayırıyordum. Odada çıt çıkmaması beni daha da şaşırttı ne diyece­ ğim konusunda. Muller'i rahatsız etmek istemiyordum. Üstelik meyva sineğiyle bir ilişkisi olmasını da istemiyordu. Bu beyaz göz rengi yerine kırmızı renk göz ya da kılsız bir boyun yerine kıllı bir boyun gibi bir değişiklik değildi. Karanlık odada tek ay­ dınlık yer mikroskobundan çıkan ışık demetinin kümelendiği noktaydı. eterin etkisiyle' hareketsizleşmiş bir sürü Drosopbila inceliyordum mikroskopta. Dişiler şişelerin içine konan şeker pekmezinin üzerine yu­ murtalarını bıraktılar. Bir gün yeni getirilen. Çünkü Muller böy­ le bir şeyin olamayacağı kanısındaydı. îstek duyduğu şey meyva sineklerinin üzerine kondukları şeker pekmeziydi. Muller odanın ışıklarını yaktı ve babacan bir tavırla gü­ lümsedi. «Diptera'dan çok Lepidoptera'ya mı benziyor?» diye sordu. Meyva sineğine benzemiyordu.larvalardan türediği kesindi. Gene­ tik laboratuarlarindaki yaşama uyum sağlamış bir tür perva­ neydi bu. «Kanatları mı bü­ yük? Duyargaları tüylü mü?» Keyfim kaçmış durumda başımı salladım evet anlamında. Bunun şişedeki şeker pekmezi üzerindeki yavru . Ama Muller mikroskobun alttan vuran ışığının ay­ dınlattığı yüzünü kaldırarak.ledik. ka­ rarsızdım. Döllenmiş yumurtaların larva. Şimdi bu olup biteni kendisine anlatmak gibi zor bir iş düşmüştü bana. Çok değişik bir şeyle karşılaşınca şaşırdım. Labo­ rantların meyva sineği katmak için şişenin tıkacını açmalarıyla — 45 — . diye düşünüyordum. larvaların yavru-larva ve yavru-larvalarm da ergin meyva sineği olmaları için iki hafta bekledik. Benim yeni bulgum eski bir hikâyeymiş meğer. Çok değişik bir sinek türü bulmuştum. İstemeye istemeye kapısını çaldım. Şişelerin ağzına tıkaç kondu.

Hayat belirtisi taşıyan ilk şeyler. Üzerinde yaşadığımız yeryüzü 4 milyar 600 milyon yıl önce yıldızlararası gaz ve tozun yoğunlaşmasından oluştu.. Yeryüzünün o ilk günlerinde şimşek ve Güneş'ten gelen morötesi ışınlar. tek hücreli organizmanın karmaşıklığından çok uzaktı.mütasyon) karşısında değildim. Evrimin gizleri ölüm ve zamandır: Çevreye gereğince uyum sağlayamayan büyük sayıda hayat şekillerinin yok olup gitmesi. Ancak protein kimyası ya da beyin nörolojisi gibi ayrıntılar açısından yerküremiz üzerindeki yaşam tarihi tüm galakside benzersiz. 70 milyon yıl. ayrılan parçalarsa kısa zamanda karmaşıklaşan moleküllere dönüşüyordu.. olabilir.kapamaları arasında geçen kısacık süre içinde tadına duyama­ dığı şeker pekmezine doğru pike iniş yapan anne pervane yumur­ talarını düşürmüştü. Darwin ve Wallace'ın görüşlerine karşı direnme gösterilmesinin nedeni. Yerküremizde olup bitenler. bunun ancak milyonda birine eşit bir süre yaşayabilen insan için ne ifade eder? Yalnızca bir gün­ cük uçan ve günü sonsuzmuş gibi algılayan kelebeklere benzi­ yoruz. Çünkü tek hücreli organizma oldukça gelişmiş bir yaşam biçimi sayılır. hayatın başlan­ gıcı bundan az sonra ilkel yerkürenin su birikintilerinde ve ok­ yanuslarda belirdi.. öteki birçok dünyada yaşam evrimine ilişkin olup bitenlerin az çok aynısıdır belki. okyanuslarda çözülüyor ve giderek — 46 — . Büyük bir mütasyon (makro .mütasyon ve doğal ayıklama ürünü bir olguya tanık olmuştum. Fo­ sillerin sağladıkları kayıtlardan öğreniyoruz ki. yalnızca doğadaki uyum olgularından biri­ ne mikro .. rastlantısal olarak uyum sağlayan küçük mütasyonların uzun dizisi için geçen zaman ve uygun mütasyonlar sonucu be­ liren hayat şekillerinin birikimi için gerekli zaman. tik hayat titreşimleri çok daha mütevazıydı. binlerce yıllık sürelerin geçmesi olgusunun gözönünde tutulmayışmdandır. ilkel atmosferin hid­ rojence zengin basit moleküllerini ayırıyor. Bu ilkel kimya olgularının ürünleri.

Organizmaların farklı oluşlarının nedeni. Bunlara kloroplast adı — 47 — . Yeryüzündeki her hayat şekli için. hepsi de aynı dilde ya­ zılmış ama farklı talimat dizileri vardır. tümüyle rastlantı sonucu beliren bir molekül. Özel işlevli moleküller. Zamanla bunların üreme koşullarında uyumları arttı. çoğu zararlı ya da öldürücüdür."karmaşıklığı artan bir tür organik bulamaç meydana getiriyor­ du. Bitki hücreleri bugün kü­ çük molekül fabrikalarına sahiptirler. Ne var ki. Mütasyonlar nükleotiddeki rastlantısal değişimler olduklarından. Nükleotid denen bu basamaklar. molekül düzeyinde bile geçerliliğim sürdürü­ yordu. Dört milyar yıl önce yeryüzü bir moleküller cennetiydi. Bu ilk hücreydi. bulamaçtaki öteki molekülleri yapı taşları alarak kullanarak kendi kaba kopyalarını yapabildi. Nükleotiddeki değişim bir mütasyondur. evrim yolculuğu­ nun sürdürülmesini sağlar. Bazı moleküller yeni moleküller üretmede yetersiz kalıyorlar. mütasyon ve en çelimsizlerin ayıklanarak yok oluşuyla. Ve bir gün. Bükülü pervane biçimine sokulmuş bir merdivene benzer. nükleik asit talimatlarmdaki değişikliktir. belirli bir organizmanın vücut bulmasını içeren kalıtsal talimatları verir. yeryüzündeki yaşamın da ilk molekülüdür. (Bu konuya ileride dönece­ ğiz. Bir mütasyonun bir or­ ganizmayı daha iyi çalışır duruma getirebilmesi uzun bir süre­ yi gerektirir. bir santimetrenin on milyonda biri küçüklüğündeki bir nükleotidde yer alacak yarara dönük ama ger­ çekleşme olasılığı çok az olan bu mütasyon. Bu mütasyon. evrim.) Başharfleri DNA olan deoksiribonüklei asit'in bu ilk atası. yapı taşlan bulmak için rekabet ediyorlar ve ancak kendi kaba kopyalarını yineleyerek üretebi­ liyorlardı. Bunların henüz avcıları yoktu. bir son­ raki kuşak tarafından kopya edilerek gerçekleştirilmiş olur. sonuçta bi'raraya gelerek bir molekül ortaklığı kurdular. Üreme. Çünkü işlevsel olmayan enzim­ lerin ortaya çıkış kodlarını hazırlarlar. Merdivenin basamak­ ları dört ayrı molekül parçası halindedir ye genetik kodun dört harfini oluşturur.

bir başka deyişle bir «çokluk» tan oluşmuş bulunuyoruz. bir za­ manlar tek başlarına varlıklarım sürdüren parçaların kendi or­ tak çıkarları uğruna birleşip oluşturdukları bir çeşit komündür.veriliyor. Bu fabrikaya da mitokondriyon adı verilir. tek başına varlığını sür­ dürmekte olan bir hücrenin bölünmesinden sonra ikiye ayrıl­ masını engellemesi sonucu. Daha önceleri yeni organizma çeşitleri. Bir damlacık kandaki hücreler farklı bir molekül fabrikası bulundurur. Bu fabrikalar bugün bitki ve hayvan hücre­ lerinde varlıklarını sürdürüyorlar ama bir zamanlar kendi baş­ larına varlıklar mı sürdürmüş hücreler olabilirler. yani genetik talimatlardaki harflerin de­ ğiştirilerek ayıklanması sonucu ortaya çıkabiliyorlardı. yalnızca rastlantısal mütasyonlar dizisiyle. iki organizma ar alarmda DNA kodlarının tam olarak birer pa­ ragraflarını. suyu ve karbondioksidi. Fotosentez işleviyle yükümlü bu küçük molekül fab­ rikaları güneş ışığını. Seks yaklaşık iki milyar yıl önce icat edilmişe benziyor. Ye­ şil bitkiler oksijen molekülü üretmektedirler. Ve bizler yüz trilyon hücreden. Üç milyar yıl önce bir mütasyonun. tek hücreli bitkilerden bazıları biraraya gelmiş olabilirler. Bu süreç yalnızca iki milyar yıl öncesinin mikropları için geçerli değildir. Seksin icadıyla. karbonhidrat ve oksijene dönüştürürler. Böylece ayıklama eleğine hazır yeni çeşitlilikler or­ taya çıktı. Biz insanlar da bugün DNA'lanmızın bazı bölümlerini değiş tokuş etmeye meraklı bir aşa­ maya gelmiş bulunuyoruz. Organizmalar seks ilişkisi açısından ayıklanmadan geçerler ve sekse karşı ilgi duymayan organizmalar çabucak yok olup giderler. Vücudunuzdaki her hücre. Çok hücreli ilk organizmalar böylece artık gelişmiş bulunuyordu. îşlevi yiyecekleri oksijenle karıştırıp yararlı enerji sağlamaktır. Bu arada okya— 48 — . sayfalarım ve kitaplarını değiş tokuş edebilmeye haşladılar. Bir milyar yıldır bitkiler işbirliği içinde çalışarak yeryüzü­ nün çevre koşullarında şaşırtıcı bir değişiklik yapmışlardır. Evrim bunaltıcı bir yavaşlılık içinde yer almış olmalı.

iri hayvanlar ve sebze türünden bitkiler yoktur. Dünyanın varoluşundan sonra ha­ yat âdeta birdenbire patlak vermiştir. 600 milyon yıl önce. hayatın başlangıcın­ dan da zordur. 4 . Oksijene olan bağlılığımıza rağmen. iyi yapılanmış hayvanlardı. Böylece yeryüzünün başlangıçtaki hidrojence zengin yapısı bir daha geri gelmemek üzere değiştiriliyor ve yaşamın biyolojik olmayan sü­ reçler dönemi sona eriyordu. kaçınılmaz sayabileceğimiz kimya­ sal bir süreç sonucu hayatın varolabileceğine işarettir. Kısacası gökler yaşam doludur. oksijen yeryü­ zü atmosferinin bileşimindeki başlıca öğe oluyordu. Fakat oksijen organik molekülle­ rin parçalanmasına da neden olur. tikel yaşam şe­ killerinden olan botülizm ve tetanos basilleri bugün bile oksi­ jensiz bir ortamda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu da şunu gösteriyor ki. okyanuslar deği­ şik hayat şekilleriyle dolup taştı. Cambrian patlaması adı verilen olgu sonucu ortaya çıkmıştır. ya­ şam tarihinde önemli bir bunalım. Cambrian patlamasının hemen ardından.nuslar basit yapılı yeşil bitkilerle doluştuğundan. 500 milyon yıl içinde büyük trilobit sürüleri belirdi. yeryüzü atmosferinin %99'u biyolojik kökenlidir. Bugün belki birçok gezegende bol miktarda mik­ rop vardır da. Oksidasyona yol açan bir atmosfere geçiş. yosunların tekelleşen egemenliği kırılmış ve bir dizi yeni hayat şekilleri. Hayatın başlangıcından itibaren 4 milyar yıllık sürede var­ olan başlıca organizmalar. hayat 4 milyar yıl süreyle mavi yeşil yosunların ötesinde bir gelişme kaydetmedi. mikroskopik küçüklükteki mavi ye­ şil yosunlar olup bunlar okyanusları kaplamaktaydı. Bu da. oksijene kıyasla daha sağlıklıdır. Böylece görüyoruz ki. yaratmış ve oksijenle baş edemeyen birçok organizma yok olup gitmiştir. Derken. Fakat o da biyolojik yaşam kaynaklıdır. Ne var ki. yerküremize ben­ zer herhangi bir gezegende. bazı sürüler okyanusların tabanında — 49 — Kozmos : F. Yeryüzü atmosferindeki nitrojen kimyasal bakımdan daha kalıcı oldu­ ğundan. ashnda kendini koruyamayan organik madde için oksi­ jen zehirlidir. özel organları olan büyük yaratık çeşitlerinin gelişmesi. Bunlar büyücek bir sineğe benzeyen.

Cambrian patlamasından önce. Aynı tiönemde maymunların. Dinozorun gelişimi gerçekleşti. daha eski tarihlere inildikçe. bunun yavruları karalara yayılan hayvan­ ların öncüleri oldular. fosil ka­ lıntılarının dış görünüşünde tam bir belirginliğe kavuşmuyor. Türler bir ara belirdikten sonra. İlk ağaçlar 've sürüngen hayvanlar belirdi. Hücre yapısının ağır çekim bir filmi andıran bir tempoyla evrimi ve biyo-kimyasal özelliği. sonra da ortadan kayboluyor­ lar. Cambrian patlamasından sonraysa yeni hayat şekilleri haşdöntlürücü bir hızla belirmişlerdir. 200 milyon yıldır yeryü­ zünde trilobit yaşamadı. Kanatlı böceklerle amfibik böcekler doğ'du. Hem karada. Yu­ nus balıklarıyla balinaların ataları olan ilk balıklar belirdi. türlerin birbirinin peşisıra epey yavaş bir hızla ortaya çıktıkları sanılıyor. »Memeliler ortaya çıkarken. ilk kuşlar uçmaya. bilgi dağarcığını dolduran kayıtların azalıvermesidir. Buna rağmen. Sonra dinozorlar yok oldular yeryüzünden. orangutların ve insanların ataları olan primatlar ortaya çıktı. inanılmaz derecede ye­ ni hayat şekillerinin ortaya çıkışı -tembel bir ilerleme hızıyla da olsa. hem suda yaşayabilen balık türedi. Önceleri yalnızca 'okyanusları kaplayan bitkiler. Ve hiç kuşkusuz ha­ len gezegenimizdeki türlerin hepsi de bir zamanlar var değil­ lerdi. Cambrian patlamasından önce. Ardından da. Birbirinin ardından büyük bir •hızla ilk balıklar ve omurgalılar ortaya çıktı. tik böcek gelişti. uzun ya da kısa bir süre gezegende ikamet ediyorlar.yaşardı.gerçek bir olgudur. Bunun bir nede­ ni de. ilk çiçekler ac­ ımaya başladılar. insana epey 'benzeyen ilk yaratıklar beyinlerinin büyüklüğünde önemli ge­ lişmeler gösterdiler. Yaklaşık on milyon yıl önce. Eski kayalıklarda bizim gibi yaratıklara ait bir ize rast­ lanmıyor. Yeryüzünde bugün canlısının izine rastlanmayan bitkiler ve hayvanlar çoktur. ya­ pılarında katı parçalar bulunan organizmalar çok azdı ve yumu­ şak yapılı canlılardan da geriye çok az fosil kalmaktadır. kara parçalarını işgale koyuldu­ lar. yalnızca birkaç milyon yıl — 50 — . Bugün artık trilobitler yoktur. Gezegenimizin ilk dönemlerinde.

yıldızlar ve galaksiler alemindeki gibi kar— 51 — . Aslında insanların brmanlara doğal bir yakınlığı vardır.önce. Yapraklan fotosentez olgusu hazırlamak için güneş ışığına kucak açarlar. yan yana yetişen iki ağacın birbirini ite dürte bir ya­ şam yarışma girdiklerini görürsünüz. Yeryüzündeki hayatın temelinde yatan ve hücrenin kimyasal yapışım kontrol eden proteinlerle kalıtsal talimatları taşıyan nükleik asitlerden oluşan moleküller. Eğer dikkat edecek 'olursanız. Bitkilerle in­ sanların birbirinin soluğunu alıp vermesiyle gezegen çapında karşılıklı bir hayat öpücüğü döngüsü. Ağaçlar yanlarındaki ağaçlan 'gölgelemek suretiyle rekabete girişirler. bizlerin de yapısı aynı harçtandır. ilk gerçek insanlar ortaya çıktılar... Aynı örüntüler (pattern) değişik işlevler için şaşılası bir düzenle kendilerini koruyarak yinelenirler. Bitki. ürettiği karbonhidratı.. Ve sonuçta bit­ kilerden geçinen parazitler olan bizler de kendi yaşamımızı sürdürmek için bitkilerin karbonhidratlarını çalarız. İlk insanların yaşam ortamı ormanlardır. Topraktan su. Ne şaşılası bir işbirliği düzeni. enerjilerini gü'neş ışığından sağlayan kocaman ve güzel birer makinedirler. Bu süreç sonucunda karbondiok­ sit çıkarırız. Oysa bunlar arasında yalnızca ellisi yaşamın temel faaliyetlerine ge­ reklidir.. hem hayvanlarda temelde aynıdır. havadan karbondioksit alarak bunları hem ken'dilerinin kullandığı. Ağaçlar. Bitkiler­ den aldığımız kanımızdaki karbonhidratlarla içimize çektiğimiz havanın erimiş haldeki oksijenini karıştırarak yaşayabilmemiz için gerekli enerjiyi sağlarız.. hem bitkilerde. Bilinen organik molekül 'sayısı on milyarları aşar. Göklere doğru tırmanan bir ağaç ne güzeldir. kendi bitkisel yaşamını 'sürdürmek için enerji kaynağı olarak kullanır.. Çınar ağacının da. hem de bizlerin yararlandığı yiyeceğe çevi­ rirler. Zaman açısından yeterince geriye doğru gidildiğinde ortak bir atamız olduğu anlaşılır. Bitkiler de aldıkları bu karbondioksiti karbonhidra­ ta dönüştürürler. Canlı hücrede. 150 milyon kilometre uzaklıktaki bir yıldızın enerjisiyle sürüp gitmekte.

hücre içindeki öteki işlevlerin yerine getirilmesine karşı­ lık ödenen bedel ya da harcanan emek gözüyle bakabiliriz. hücrenin çekirdeğinde bulunurlar. Bunlar hücrenin en dip bölmesinde. dünün ıspanağıdır.rnaşık ve güzel bir düzen hüküm sürer. molekül benekle­ rinin çoğunun protein molekülleri olduğunu. En önemli proteinler enzimlerdir. Bu­ gün akyuvar olan. RNA ise DNA tarafından ve­ rilen talimatı hücrenin geri kalan bölümlerine iletenidir. Bunlar hücrenin kimyasal tepkilerini düzenleyen moleküllerdir. Enzimler. hücrede nükleotid guanozin fosfat oluşu­ muna geçilen dördüncü aşamaya ya da enerji sağlamak üzere bir şeker molekülünün ayrıştırılmasına geçilen on birinci aşa­ maya. bir bölümünün de bekleme halinde olduklarını görürdük. enerji depolar ve kendini çoğaltma işlevini yerine getirir. însan — 52 — . ince bir işçiliğe daya­ nan hücre yapısı ancak 4 milyar yıl içinde ulaşılmış bir meka­ nizmadır. bu «oluşum defilesi» enzimler tarafından yönetilmemektedir. Hücrenin çekirdeğindeki bir gözenekten içeri dalabilsek. uzun makarna fabrikasında meydana gelmiş bir patlamayı andıran bir görünümle karşılaşırdık. Hücre bu değişimi nasıl gerçekleştirir? Hücrenin içi öylesine düzenli bir işbirliğine da­ yanan bir yapıdır ki. Dört milyar yıllık evrimin meydana getirebildiği ve bir hücrenin. bir makarna. Düzensiz bir kangal ve düz tel çokluğu görürdük ki.mole­ kül dediğimiz moleküller nükleik asitlerdir. Enzimler emirkuludurlar ve kendileri de başka görevlile­ rin verdikleri talimat üzerine meydana gelirler. bir makineyi oluşturan parçaları biraraya getiren ve her biri ayrı bir parçanın uzmanı olan işçileri andırırlar. başkalarının girmesine izin verilmeyen bir •«Yasak Kent»te. bunlardan bir bö­ lümünün coşkun bir faaliyet içinde bulunurken. Yiyecek parçalan hücrenin içinde şekil değiştirir. Bir hücrenin içine girebilecek olsak. Ne ıvar ki. bunlar iki nükleik asit türüdür: DNA talimat verenidir. Örneğin. bir ağacın ya da insan vücudunda bir işlevin nasıl yapıldığına iliş^ kin tüm bilgiler birikimine sahip olan işte bu hücrelerdir. kendi öz yapısını koruyarak molekülleri değiştirir. Patron .

Ulaklık yapan bu nükleik asitlerin her biri.' ortaya bir tek enzim molekülü çıkmış demektir ki. sarmal eğriler özel bir proteinin de yardımıyla kendi kendine açılırlar ve her biri. «DNA polimeraz» adı verilen önemli bir enzim. bazı istisnalar dışında.yanı sıra. oluşan sarmal eğrinin mükemmel bi­ çim almasına yardım eder. Fakat bu bir anlam ifade etmez. Hücrenin faa­ liyetini yönetme işini RNA nükleik asit bileşimi yaparak sağ­ lar. ya­ kınındaki hücre çekirdeğinin yapışkan sıvısında dalgalanan nükleotid yapı bloklarından öteki sarmal eğrinin aynısını oluş­ turur. bu da hücrenin kimyasal yapısının bir özel işlevini yönetmeye başlar. kendilerini aynen tekrarlayarak tıpatıp birer kopyalarını çıkarabilirler. Eğer yanlış bir işlem yer alırsa. tam zamanında ve tam ye­ rinde. Her şey tamamlandığın­ da. DNA çekirdeği tıpatıp kendine benzeyen bir kopyasım üret­ mesinin -ki buna kalıtım diyoruz.DNA'smda yazılı bilgi birikimi toplam^ normal konuşma dili temeline dayanılarak yazılsa. Nûkleotidlerin akim alamayacağı kadar çok sayıda bile­ şim olasılığı vardır. bir enzimin yapılışını denetler. belki de evrendeki tüm elektron ve — 53 — . Sözünü ettiğimiz açılma başlayınca. çünkü ya­ rarlı bir işlev görmeyen protein sentezlerine yol açar. nükleik asitlerin yararlı biçimde biraraya getirilmiş yolla­ rı şaşırtıcı derecede çoktur. Üreme sırasında. ha­ yat sözlüğünü verir. Anayapısal ipliklerden her biri boyunca varolan nûkleotidlerin oluşumu ya da düzeni. Ayrıca DNA molekülleri. Yalnızca çok kısıtlı sayıda nükleik asit molekülleri bizimki gibi karmaşık hayat şekilleri vücuda getirmeye yetmektedir» Buna rağmen bile. birbirine bağlı iplikler «sarmal» bir merdiveni andırırlar. DNA bir çift sarmal eğriden oluşur. kaim kalın 100 ciltlik kitap tutar­ dı. ha­ tayı ortaya çıkaran ve yanlış nükleotidi doğru nükleotidie ika­ me eden enzimler belirir. însan DNA'sı bir milyar nükleotid uzunluğunda bir merdi­ vendir. Bu enzimler hayret verici güçlere sa­ hip bir molekül makinesidir. hücre çekirde­ ğinin dış bölgelerine geçer ve orada. hücrenin faaliyeti­ ni de yönetir -ki buna da metabolizma diyoruz-.

Afrika asıllıların bazılarındaki al­ yuvar hücreleriyse ortak biçimde ya da hilal görünüşündedirler. Neyse ki. İleride nükleotidleri istediğimiz biçimde biraraya getirerek arzu edilen. nükleotidleri değiştirebilir ya da nükleik asitleri düğümler halinde bağlayabilir.asitinde değişikliğe yol açar. Avrupa asıllı insanların alyuvar hücreleri aşağı yukarı küresel bir görünüştedirler.protonların sayısından daha çoktur. mütasyonla ayıklama arasında az çok kesin bir dengeye gereksinim gösterir.. çevrede ilerde gö­ rülebilecek herhangi bir değişime ayak uyduracak yeni çeşitli­ likler oluşmayacaktır. nitelikleri yaratmak mümkün olabilir. başka tür bir insan meydana getirmek için nükleotidleri değişik bile­ şimlere kavuşturma bilgisinden yoksunuz. Nükleik asitleri şimdi­ ye kadarki herhangi bir insandakinden daha iyi çalışmaları için "biraraya getirmenin çeşitli yolları olmalıdır. Ölmektense anemik olmak tercih edilir. Tek bir DNA nükleotidindeki değişiklik. Güneş veya kozmik ışınlardan gelen radyoaktivite ya 'da morötesi ışığın veya çevredeki kimyasal maddelerin etkisiy­ le olabilir. Bu durum sıtmaya karşı daha büyük bir direnç sağlar.. Bu noktadan hareket ede­ rek dünyaya getirilebilecek insan sayısının şimdiye dek yaşa­ mış insan sayısından çok daha fazla olduğu söylenebilir. însan türünün kaynak potansiyeli büyüktür. Kanın işlevi üzerindeki bu önemli etki. Öteki nükleotid— 54 . Mütasyonlar. Orak biçimindeki hücreler daha az oksijen taşırlar ve bunun sonucu olarak bir tür kansızlığa (anemi) yol açarlar. Mütasyon çoğalma sırasında «DNA polimeraz» enziminin bir yanlış­ lık yapmasıyla olur. sözkonusu DNA şifresinde varolan proteinin tek bir amino . 4 milyar yıldır uzun uzadıya edinilmiş kalıtımı kaybetmiş oluruz. ama pek ender olarak hata yapar. Tüm bu etkiler. Düşündürücü ve ürkütücü bir proje! Evrim mütasyon ve ayıklama yoluyla gerçekleşir. Eğer mütasyon oranı yüksekse. Hayatın evrimi. Eğer çok düşük orandaysa. normal bir insan hücresinin DNA'smdaki 10 milyar nükleotidden bir tekindeki değişikliğin sonucudur.

çok zengin karmaşık orga— 55 — . ağacın da. Morötesi ışığı.biyolojik (biyoloji öncesi) organik kimya da yer alıyor. sonuç az çok yine aynı olurdu. amonyağı. sülıit hidrojeni karıştırıp bu gaz­ ların karışımından elektrik akımı geçirdik. bugün Jüpiter'de de çakmaktadır. Hiç kuşkusuz dünyayı bir ağacın algıladığından farklı algılarız. İşin daha da anlamlı yanı.lerdeki bir değişikliğin neler yapabileceğinden henüz habersiz "bir durumdayız. içinde protein ve nükleik asitler bileşimleri de dahil. Molekül benzerliği açısından temeldeki bu Dirlik için yapılabilecek akla uygun açıklama şudur: Ağaçlar da. Yeryüzünün ilkel dönemindeki gazlar olan hidro­ jeni. balık da. gezegenimiz tarihinin ilk dönemlerinde tek ve aynı yaşam "başlangıcından kaynaklanmışlardır. yeryüzünde­ ki bugünkü yaşamın oluşumunu hazırlayan temel moleküller nasıl ortaya çıkmışlardır? Cornell Üniversitesindeki laboratuarımda ilgilendiğimiz ko= nular arasında. salyangoz da. Bu elektrik akımının geçmesi şimşek çakması 'gibidir. insan da. nükleik asit bilgisini pro­ tein bilgisine çevirmek için. bir ağaca kıyasla değişik görünüşteyizdir. Biz insanlar. Fa­ kat molekülün asıl yapısına bakınca. suyu. öyleyse. Peki. Bu tür şimşek eskiden yerküremizde çaktığı gibi. metanı. sözünü ettiğimiz gazlar göz­ le görülmez durumdadırlar. kabın kenarlarından yavaş yavaş kahve­ rengi pigmentlerin aktığını görürüz. Bu arada bunların halen Jüpiter gezegeninde ve tüm Kozmos'ta bulunduğunu anımsatmalıyız. Hücrelerimizin kim­ yasal yapısını denetleyici enzimler olarak proteinleri kullan­ maktayız. insanın da. ya­ ni Güneş'in o dönemlerdeki Özelliğini tekrarlasaydık da. ağaçla insanın kaktım açı­ cından nükleik asit kullandıkları görülür. Giderek kabın içi donuklaşır ve kahverengi yoğun bir katran yayılır. Gazları koyduğumuz ve içinde şim­ şek çaktırdığımız kap saydam olup. kısacası tüm canlı varlık» lar. Fakat on dakika süreyle şimşek çaktırıldıktan sonra. gezegenimiz-deki hemen tüm öteki yaratıkların da aynı şifre kitabım kullan­ makta oluşlarıdır. Katranlı bulamaç. pre .

kısa nükleik asitler kendilerinin tıpatıp benzeri bileşimler meydana getirebiliyorlar1.asitler. O da. «Beilsteio». yerkürenin o zamanki koşullarında. Bu konuya İlişkin deneyler 1950'lerin başında Harold Urey Kimya Enstitüsünden mezun Stanley Miller tarafından yapıl­ mıştır. ama müziğin kendisi yok= 'tur.nik moleküllerle doludur. Sözkonusu kapta hayat müziğinin yalnızca notaları vardır. O zamanlar yerkürede en bol bulunan gazları ve kimyasal bağlantıları çözücü herhangi bir enerji kaynağını kullanarak hayatın temel yapı taşlarım üretebiliriz. kütlesi büyük Jupiter'dense süzülmediğini ve haya­ tın hidrojen kaybından önce başladığım ileri süren de Urey'dir. Deney tüpünde yaratılan uygun koşullar altında. zayıf olarak da olsa. Böylece hayatın can suyu kolaylıkla elde edilmiş oluyor. Nükleotidler 20-30 metre uzunluğu bulan nükleik asit iplikleri gibi dizilebildiler. Kimyager Urey ilk dönemdeki yeryüzü atmosferinin hidrojen bakımından çok zengin olduğunu ısrarla söylemişti. dedi. Şimdiye dek hiç kimse yerkürenin ilk dönemine ait gaz ve sularını birbirine karıştırıp sonuçta test tüpünden bir şey çıkaı rabilmiş değil. Ne var ki. Bilinen en küçük canlılar olan viroitler on bine yakın atomdan oluşmuşlardır. hiç kuşkusuz proteinleri yapan aminoasitten ve nükleik asitleri yapan nükleotidlerden daha başka bir şeydir. proteinlere ben­ zeyen moleküllere dönüştürüldü. Kimyager Urey bu gazlardan elektrik akımı geçirilmesini önerince. Halen canlı diyebileceğimiz hiç— 56 — . kimyasal tepkileri. biri bu deneyden ne sağlamak istediğini sordu. O tarih­ lerden bu yana hidrojenin yeryüzünden uzaya gıdım gıdım süzüldüğünü. Amino . Beilstein kimyagerlerce bilinen tüm organik moleküllerin listesinin bulunduğu 28 ciltlik kitaptır. Yaşamın yapı taşları olan moleküller doğru bir* düzen için­ de dizilmelidir. enzimlerin yaptığı gibi denetliyebiliyorlar. Bunlardan bazıları. Bugün Kozmos da hidrojen bakımından çok zengindir. bu yapı taşlarından uzun molekül zincir­ leri dizisi oluşturarak laboratuarda önemli adımlar atıldı. Hayat.

Düz çizgi biçiminde olabilecekleri gibi. az ilerlemiş sayılmayız çalışmala­ rımızda.**** Bu deneylerin yalnızca yerküremize özgü şeyler olduğunu •söyleyemeyiz. 'daire biçiminde olanlar da var. Yaşamın kökenine ilişkin öğreneceğimiz daha çok şey var. İlk canlılar. Virüslerin aksine viroitler yalnızca nükleik asitten oluşuyor. Kendi başlarına yaşamak zorunda kaldıkların­ dan viroitlerden ve virüslerden daha karmaşık yapıdadırlar. daha çok viroit üreten bir fabrika 'durumuna sokarlar. Güneş ışığı çok miktar­ da organik molekül yaratırken. îlkel gazlar ve enerji kaynakları tüm Kozmos'a özgüdürler. virüslerin çevresin-' de protein tabakası da vardır. çok basit yapılı organizmalar (parazit olmayanlar) yaşama şansına sahiptiler. Her şeyden önce genetik ko­ dun kökenlerini öğrenebilmeliyiz. Bunlar yaşamlarım sürdürebilmek için çok çabalamak zorundadırlar. ancak birkaç yüz metrelik nükleotidler olan kendi başlarına yaşayabilir türden viroitlerdi herhalde. Bağımsız yaşayan en küçük organizmalar arasında bilineni. Gezegenimiz tarihinin ilk dö­ nemlerindeki hidrojeni bol atmosferde. Benzer — 57 — . Laboratuar kaplarımızdaki kimyasal tepkilerin ay­ nısı yıldızlararası uzayın organik maddesinin ve meteoritlerdeki amino . Fa­ kat bugün için yerküremizin çevre koşulları. PPLO (Plöropnomi benzeri organizmalar) ile buna benzer kü­ çücük hayvanlardır. Bu konudaki deneylere baş­ layalı ancak otuz yıl oldu.asitlerin oluşmasında rol oynamış olabilir. Doğanın dört milyar yıl önce çalış­ maya başladığını düşünürsek.bir varlık viroitler kadar basit yapılı değildir. Viroit tek bir RNA ipliğinden başka bir şey değildir. basit hayat şekil­ leri için elverişli değildir. Virüsler gibi viroitler. Bunlar yaklaşık 50 milyon atomdan meyda­ na gelmiştirler. daha bü­ yük ve düzgün -çalışan bir hücrenin molekül mekanizmasında egemenlik kurarak onu daha çok sayıda hücre üreten bir fab­ rika durumundan çıkarıp. En ilkel maddelerden başlayarak bu tür yaratıklar üretmek üzere bu yüzyılın sonla­ rına doğru çalışmalar başlayabilir.

yerküre . örneğin. Fakat evrim sürecinin rastlantısal özelliğinden ötürü. oralar­ da bizimkine benzer organizmalar bulunmasını beklemeyebiliriz de. — 58 — . Yerküremizdeki canlı varlıkların çeşitliliğini gözönüne ge­ tiriniz. Fakat nasıl oldukları konusunda tahmin yürütmem için ısrar edecek olursanız. Oysa hepsi de aynı gezegeni ve aynı molekül biyolojisi­ ni paylaşıyorlar. öte yandan belirli çev­ re koşullarına uyum açısından. Herhangi bir organizma­ nın şu ya da o biçimde görünmesi uzun bir evrimin sonucudur. Bazı kişiler. Burada yoğun ve bulutlu bir atmosfer vardır ve bu atmosferde organik moleküller gökten dökülüyor olabilirler.dışı varlıkların o görünüşte olduk­ larından kuşkuluyum. O yaratıkların derisini yeşile boyasanız. helyum. Yerküre .dışı bir varlığın nasıl bir görünüşe sahip olduğu­ nu bilemem. görmek için iki gözün elverişli olması gibi durumlardan kaynaklanan benzer bir ev­ rim de yer almış olabilir. örneğin. biraz değişik de olsa söyle bir tah­ min yürütebilirim: Jüpiter gibi atmosferi hidrojen.dışı yaratıklar yerküre yaratıkla­ rından ayrı olabilir. Fakat başka bir gezegendeki hayatın moleküllerine ait kim» yasal yapıyla gezegenimizdekinin yapısı aynı olsa bile. su ve amon­ yak dolu. gazdan oluşmuş dev bir gezegende katı bir yüzey bu­ lunmaz. Ben yerküre . kulaklarını sivriltseniz ve başlarına da birer anten ekleseniz. Bildiğimiz hayat şekillerine fazlasıyla da­ yanan bir düş gücünün ürünü gibiler. Oradaki hayvanlar ve bitkiler bizim buradakilerden temelde belki de farklı şeylerdir. Ne yazık ki. Başka bir gezegendeki hayatın bir sürüngene ya da bir böceğe veya bir insana benzediği kanısında değilim. metan. yalnızca yerküremiz üzerindeki haya­ tı biliyorum. kurgubilim yazarları ve sa­ natçılar öteki varlıkların nasıl olabilecekleri konusunda tahmin­ ler yürüttüler.'kimyasal olgular Samanyolu'ndaki milyarlarca dünyada da ken­ dini göstermiş olamaz mı? Hayat molekülleri Kozmos'u doldur­ maktadır. yine de bize benzeyecekleri kanısında değilim.

Kent bü­ yüklüğünde varlıklar. Salpeter ve ben. Salpeter ile bazı tahmin hesaplarına giriştik. E. yanıp kebap olma­ dan önce üremek ve yeni doğanların atmosferin daha yüksek ve daha serin tabakalarına çekilebilmeleridir. gezegenin. Bir organiz­ manın aşağı kayıp kebap olmaması için çok temkinli davran­ ması gerekmektedir. Yerküremizde bitkilerin yaptığı gibi. Bu ısıyı da yediği besinin enerjisinden sağlayabilir. Jet motörü ya da roket örneği. Bu tür organizmala­ rın çok küçük olması gerekir.tıpkı laboratuar deneylerimizde olduğu gibi. böyle bir yerde hayatın nasıl olduğunu tam olarak kestiremeyiz. Avcüık. atmosferinde gaz salarak ken­ dilerini itebilirler. Kuşkusuz. Bununla birlikte. İçinden helyum ve ağır gazları dışarıya pompalayıp en hafif ga­ zı bırakan bir hidrojen balonu da düşünülebilir.gezer» diyebileceğimiz bu balonsu yaratık varolan organik molekülleri yiyebilir ya da besinini güneş ışığından ve havadan kendi yapar. döner . Döner . böyle bir ortamda yaşanabilir mi diye incelemeye koyulduk. döner * gezerlerin şimdiye dek yaşamış en bür yük balinalardan daha büyük olduklarını düşündük. Deri­ lerinde de şekiller olduğunu düşünüyoruz. bu gezegende hayat bulunmasına engel bir durum vardır. Adı geçen gezegende hayat olmadığını kesin olarak belirle­ mek için Cornell Üniversitesi meslektaşlarımdan E. Adı­ na «döner . Ya da içi sıcak havayla dolu bir balon olabilir. Avcılar hızlı hare­ ket ederler ve manevra yeteneğine sahiptirler. Onları gözün alabildiğince tembel sürüler halinde dolaşır varsayıyoruz. Döner . Çünkü onların da uyum sorunları var. Bir bakıma.gezer ne denli cüsseli olursa o denli etkindir. fakat fizik ve kimya yasaları çerçevesinde. içi sıcak tutularak havada salla­ nabilir. At­ mosferi çalkantılı ve aşağı tabakaları çok sıcaktır. Böylesi bir ortamda en azından bir eko­ lojik yerleşim derdi sözkonusudur. Bu koşullarda yaşayabilmenin bir yolu.gezerler. Bunlara «tüğenler» diyebiliriz. Bunları uyum için kamuflaj aracı olarak yarattıklarını sanıyoruz.gezerleri — 59 — .

. bu tür hayat şekilleri oluşumuna olanak ve­ rir. Bununla birlikte doğanın bizim tahminlerimize ayak uydurmasını şart koşamayız. fizikten çok tarihe daha bir benzerlik gösterir. Şimdiye dek yalnızca küçük bir dünya üzerindeki yaşamın sesine kulak verdik. Kozmos'un çok sesli müziğine kulaklarımızı açmış bulunuyoruz. Ne var ki kendi durumumuzu. bunlardan bazılarında hayal gücümüzün fizik ve kimya yasala­ rının sınırı içinde yarattığı Tüğen'ler. Nedenleriyse aynıdır: Her iki konu bizler için henüz çok karmaşıktır. Avcı sayısı çok değildir. Sanat onları sevimli kılar. bi­ yolojiyi önceden belirleyen bir kuram da yoktur. İçi boş «tüğenle'r» ilk döner .gezerlere dönüşmüş olabilirler. Fakat Sa­ manyolu galaksisinde hayat bulunan milyarlarca dünya varsa. Başka bir yerde hayat arayışı önemlidir derken. Çünkü avcılar tüm dönergezerleri tüketirlerse. Bu­ günü bilmek için dünü bilmek zorundayız. Fakat artık hiç olmazsa. Hem de öyle böyle değil. kendileri de yok olacaklardır.. Tarihi önce­ den belirleyen bir kuramın henüz bulunmuş olmaması gibi. Kendi güçleriyle kendilerini iten döner-gezerler de ilk avcılara. aramaya değer olduğudur. Müthiş ayrıntılı biçimde bilmek zorundayız. başka durumları bilmek yoluyla da­ ha iyi kavrayabiliriz. Yerküre .gerek organik molekülleri için. ama çok değer. onu bulmanın kolay olacağım söylemek iste­ miyoruz. biyolojiyi bugünkü sınırlarından dışarı çıkara­ caktır. Döner-Gezer'ler ve Av­ cılar bulunabilir.dışı hayata ilişkin tek bir olgu­ nun incelenmesi. İlk olarak biyologlar başka ne gibi hayat türlerinin müm­ kün olduğunu anlayacaklardır. Çok. gerekse saf hidrojen birikimleri için yerler. — 60 — . Demek istediğimiz. Fizik ve kimya. Biyoloji.

Kuşlar bunun için ya- —M— . işte bu büyük bir adım atmaktır. Optics Kuşların Hangi yararlı amaç uğruna öttüğünü araştırma­ yız.Bölüm III DÜNYALARIN UYUMU Göklerin . aslında hiçbir şey söyle­ memeye eştir. Oysa doğa olaylarından iki ya da üç ge­ nel kural çıkarıp. çünkü ötmek onların zevkidir. ardından da tüm varlıkların özellikle» riyle devinimlerini o belirgin kurallarla tanımlamak.buyruklarını biliyor musunuz? Yeryüzünde onları egemen kılabilir misiniz? — Kutsal Kitap'tan Her varlık türünün kendine özgü gizli bir özelliği bulun­ duğunu ve bu özelliğine dayanarak hareket edip belir­ gin etkiler yaptığını söylemek. — Isaac Newton.

. her defasında da yeryü­ züne düşüyor. Bilim diye bir şey de olmazdı aynı ne­ denlerden ötürü. her şeyin değiştiği. yapılacak pek az iş bulunurdu. İnsanoğlu dünyayı anlamaya yatkındır. Avcılığa ya da ateş yakabilmeye başlamamız. Örneğin. Ne var ki. Kırda yakılan bir ateşin küllenmesi sırasında. Bilimin hız kaynağı kaybolurdu. Bilim yapabiliyor ve o sayede yaşamımızı daha iyiye doğru yönlendirebiliyoruz. mehtapsız bir gecede yıldızları gözlemiştir. Kendi­ mizi bunları görmeye zorlamasak bile. Ve eğer her şeyin rastlantısal olarak ya da çok karmaşık biçimde değiştiği bir dünyada yaşasaydık. sinema filmlerinin oyna-' turnasından önce. fakat yöntemlere. her zaman ertesi sabah doğudan doğuyor. Böylece belirli kurallar çıkarıp ona göre dü­ şünebiliyoruz. Gökte bazı şekiller görürüz. radyodan önce. bazı resimler düşmeyebi­ liriz. Her zaman da böy­ le olmuştur. Mysterium Cosmographicum HİÇBİR ŞEYÎN DEĞİŞMEDİĞİ BİR GEZEGENDE YA­ ŞAMIŞ OLSAYDIK. Havaya bir sopa fırlatırsam. göğün kuzey bölgesinde bir ayıya benzeyen bir şekil ya da yıldız kümesi var.ratılmışlardır. Güneş batıda batıyorsa.-kitaptan önce yaşadığı dönem­ ler olmuştur. örüntü» lere ya da doğa yasaları dediğimiz kurallara göre değiştiği bir evrende. Doğa giz dolu o denli değişik hazineyle kaplı­ dır ki. bir şeyler düşünüp bulma yeteneğimizden ileri gelmektedir. Düşünüp bulacak bir şey kalmazdı. —• Johannes Kepler. Bazı uygarlıklar bu şekle Büyük — 62 — . bütün bunlar. bu kez de bir şeyler düşünüp bulma olanağı kalmazdı. Yeryü­ zünde insanların televizyondan önce. Bu nedenle İnsan zihninin de evrenin sır­ larını arşınlama zahmetine niçin katlandığını sormamalıyız.. insan zihninin hiçbir zaman taze gıdalardan yoksun kalmaması için yaratılmışlardır. bu iki durum arasında kalan bir ev­ rende yaşıyoruz. İnsan yaşamının büyük bir bölümü böyle dönem­ lerde geçmiştir. Geceleyin gök ilginçtir.

pusulalar ve ge­ mi kıçı. bir düzen sözkonusudur. Sürpriz olarak yeni bir yıldız kümesinin doğudan doğması diye bir şey olamaz. yıldızlar da hep doğudan doğarlar ve batıda batarlar. bazı mevsimlerdeyse çok azdır. gökte bisikletler ve buzdolapları.Ayl adı veriyorlar. Gökte aslında böyle bir şekil yok. köpeği­ ni gördü. İnsanoğlu­ nun ilgisini çeken şeylerdir bütün bunlar. ayısını gördü ve kızım kısrağını gördü. Dü­ şen yıldız kayıp gittikten sonra da yaşlı yıldızlar orada kalır­ lar. Atalarımız arada sırada çok parlak ve kuyruğu olan bir yıl­ dızı bir an için gözledikten sonra hızla kaydığını görürlerdi. Bazı mevsimlerde kayan yıldız sayısı çoktur. Aynı zamanda Güneş'in ufukta her gün doğduğu yeri gözleyerek. Avcısını gördü.and . Yıldızlar dikkatlice gözlense ve yıllar boyunca durumlarındaki değişiklikler not edilse. Bazılarıysa bunu başka bir şeye benzetiyor­ lar. Değişik mevsimler­ de değişik yıldız kümeleri oluşur. Yıldızlardan bazıları Güneş'ten az önce doğar. bu yıldızlara bakarak mevsimlerin ge-< lişini tahmin edebilirsiniz. İnsanın içine neredeyse rahatlatıcı bir güven verirler. Tabu eğer üzerimizden geçerlerse. az sonra da batarlar.roll yapan «yıldız»lar ve belki de mantar biçiminde bulutlar görür­ dük. Güneş ve Ay gibi. insanoğlu avcılık dönemini yaşadı. mikroskoplar. O şekli yakıştıran bizle­ riz. yüzyılda isimler verecek olsay­ dık. teleskoplar. sonbahar başların­ da her zaman aynı yıldız kümeleri görülür. yılın hangi bölümünde bulundu-* — 63 — . Bir yıldız düştü derlerdi. Yıl­ dızlar konusunda bir düzen ve kalıcı bir tahmin olanağı vardır. Bütün bir gece bir "boydan bir boya göğü katederler. Yıldız kümelerine XX. ora­ lara o dönemin ilgisini çeken eşya şekilleri yakıştırdılar: Tukanlar. Bu konuda da. Bugünkü insanların yıldızlarda arayıp bulacakları umut ve korkulardır bunlar. Mevsimlere göre değişen doğuş ve batışları gözlenir. sanırım. yüzyıl denizci­ leri gökyüzünün güney bölgelerini ilk kez gördüklerinde. rock . tavuskuşları. her şeyde olduğu gibi. örneğin. ama iyi bir tanımlama değil bu. XVII.

yete­ nekli ve dikkatli kişiler için göklerde yazılı £bir takvim -bulma olanağı vardır.ğuntura da saptayabilirsiniz. Bunıan yanı sıra çok değişik buluşlara da rastlıyoruz. Ar­ kalarındaki bir kayaya da birazcık galaksiye benzeyen bir sar­ mal şekil kazılmış. Bu insanlar Güneş'e. Dünyanın ayrı ayrı bölgelerinde insanoğlu astronomiyi öğ— 64 — . Haziranın 2l'inde. buradaki pencereden şafak vakti giren ışık demeti ağır ağır 'hareket ederek odanın içindeki özel bir bölümde gezinir. Takvimi bulmaya yönelik araç gereçlerden bazılarını rast­ lantıya borçlu olabiliriz? 'Örneğin. 21 Haziran günü' pencereden giren ışığı belli bölgeleri aydınlatması gibi. yazın ilk günü. Ay'ın yıldızlar kümesindeki yerine -dönmesi için geçmesi gereken günlerin sayısını ifade ediyor olmalı. New Mexico'nun Chaco Canyon bölgesinde XI. Atalarımız mevsimlerin süresini ölçecek yöntemler * bul­ muşlardı. yani yalmzca ytîrn en uzun gününde. Benzer düşüncelere dayanarak bu­ lunup yapılmış araç gereçlere. Kendini bu işe verecek olan. Mısır'da Abu Srmbel'de. kütükler arasındaki bir gedikten sızan güneş ışığı hançer gibi sarmalı iki-! ye ayırıyor. yüz­ yıldan kalma çatısız kocaman bir tapınak var. 21 Haziran günü. Kendilerine «Eskiler»' adını veren mağrur Anasazi topluluğunun burada tüylü elbiselerini giymiş. Kamboçya'da "Angkor Wat'ta. çalgı aletleriyle biraraya gelerek Güneş'in kudretini kut­ layışlarım gözümün önüne getirebiliyorum. Yine bu odada Ay'­ ın devinimini de izledikleri anlaşılıyor. ve Kuzey Amerika'nın Great Plains bölgesin­ de de rastlanıyor. İngiltere'de Stonehenge'de. Amerika'nın güneydoğu­ sundaki bir bölgede toprağa dikilmiş üç kütük bulunuyor. kışın ilk günü olan 21 Aralık günüyse sarmalı iki yanından kuşatan iki adet güneş İşığı hançeri oluşuyor. Gökte-* ki takvimi okumak için öğle güneşini çok iyi belirleyen bir yön­ tem. Tapınak odasının üst bölümlerindeki duvara kazılan 28 çizgi. Meksika'da Chichen Itza'da. Ay'a Ve yıldızlara çok yakın bir ilgi gösteriyorlardı.

yalnızca beş gezeI — 65 — Kozmos : F. Mey va ve fıstıkların toplanma­ sı için mevsimlerin bilinmesi gerekiyordu. Atalarımız için bu doğa olaylarının bir dili vardı. Ancak daha soriraki dönemlerde. Ay ise gel . Hayatta kalabilmek için gökteki bu olayları izlemek gere­ kiyordu. bütün bunlar dünyanın dört bir yanın­ da yaşayan insanlar tarafından üzerinde titizlikle durulan olay­ lardı. Hilalin gökte yeniden görün­ mesi.renmek için neden bu kadar çaba harcamıştır dersiniz? Mevsim­ lere göre göçleri artan ya da azalan ceylan. ekip biçmek. Gökyüzünde başka türden ci­ simler de vardı. 5 . Ay'ın ve yıldızların yerlerini ve hareketlerini ne kadar iyi bilirseniz. Kısacası gökte yazılı takvimi okuyabilmek tam anlamıyla ölüm kahm sorunuydu. kabileleri toplamak için o denli güvenilir bir zamanlama olanağına sahiptiniz. batıl inançların ve mistisizmin saldırısına uğradı. Gezegen denen ve aylak dolaşan yıldızlar. Birbirinden dünyalar kadar uzak göçebe topluhıklarının toplantıları için de takvim kullanmak gerekiyordu. Tarımı icat ettiğimiz zaman ekimin ve haşatın ne zamanlara rastlatılması gerektiği­ ni bilmeliydik. antilop ve yaban öküzleri avı sözkonusuydu elbet. Gö­ çebe atalarımızın ayak dolaşan bu gezegenlere yakınlık duymuş1 olmaları gerekir. insanlar atalarından bilgi birikimi sağladı­ lar. gü­ neşin geceleyin ortalıkta gözükmeyerek verdiği huzursuzluğun sabahleyin giderilmesi. Çağlar geçtikçe. gözlem gereksinimini.gitleri."' lerini belirliyordu. Böylece astronomi. garip bir fikir hareketi başladı. matematiği ve yazı­ nın gelişimini zorladı. birçok hay­ vanın yaşam evrelerini ve belki de kadınların aybaşı dönem. çocuk sahibi olmak isteyen ateşli bir tür için önemli sayılan bir noktaydı bu. tam bir tutulmadan sonra güneşin yeniden gözükmesi. Güneş'in. Güneş ve yıldızlar mevsimle­ ri. Ölçü­ de kesirdik olanağı arttıkça. Temelde deneysel olan bilim düşüncesi. buna ait kayıtları tutmak gerekti. o günler için. avlanmak. Güneşle Ay'ı saymazsanız. Aynı zamanda göklerdeki olayları bilmek ölümsüzlüğe eş bir anlam da kazanıyordu. yiyeceği ve ısıyı belirliyordu.

matematik ve olaylar muhasebesiyle karılmış karmaşık düşüncelerin. Gezegenlerin devinimlerinin kralların. Venüs gezegeni son olarak Oğlak Burcundayken neler olduğunu gözden geçirip. dindarlık kisvesi altında entri— 66 — . Fakat astronomi der­ gisi bulmak çok daha zordur. gözlemler. doğru mu?» diye soranlar da olur. Fakat haftada bir astronomiye köşe ayıran gazete zor bulunur. genç yıldızların patlamasından oluşurmuş. Ve yalnızca devlet hesabına çalışırlardı. Uzunca-aylar boyunca bunların devinimlerini izleseniz. kraliyet aileleri­ nin.gen görebilirsiniz. Ya da. geleceğinizi yakından et­ kiler. Astrologlar. Astro­ loji sonunda. Bu oldukça nazik ve rizikolu bir işti. Astrolojinin iddiasına göre. örneğin gazete bayiinden. gezegenlerin devinimlerini inceleyerek. Gökteki öteki cisimlerin insan yaşamı üzerinde etkisi olduğuna göre. Bir rejimin düşeceği tahminini yürütmeky o rejimi devirmek için fena bir yol sayılmaz. bu kez de aynı şeylerin olabileceğini düşünmüşlerdir. Partilerde. Arkalarına çok daha uzaktaki yıldızları almış olarak devinirler bu gezegenler. diyelim. doğduğunuz zaman gezegenle* rin içinde bulundukları yıldız kümesi. «Mars için bir Rover araba yapılmasına Kongre ne zaman yeşil ışık yakacak?» gibi­ sinden sorular da eksik olmaz. Bazen de «Altın. gezegenlerin etkisi acaba ne olabilirdi? Çağdaş Batılı toplumda bir astroloji dergisi satın almak. Birçok ülke­ de göklerde saklı gizleri açığa vurmak yalnızca astrologa veril» miş bir görevdi. Yanlış tahminler­ de bulunan Çin Sarayının astrologları idam edilirlerdi. bir yıldız kümesinden ötekine geçtiği­ ni görebilirsiniz. kolay bir iştir. ABD'deki astrologların sayısı astronomların sayısından on kat fazladır. Başka biri gökleri okumaya kalkışırsa ölüm ce­ zasına çarptırılırdı. Astrologlar devlet tarafından bu işle görevlen-* dirilirlerdi. bir bilimadamı olduğumu bilmeyenler bana bazen. «İkizler Burcunda mı doğdunuz?» (Başarı şansı on ikide bir) diye sorular yöneltirler. imparatorlukların. Amerika'da hemen her gazete­ nin bir astroloji köşesi vardır. almyazılarını belirlediği yolundaki dü* şünce birkaç bin yıl önce gelişmişti.

Gezegenlere bakarak konuşmaksa oldukça cid­ di bir işti. «Göz önünde tutmak» anlamındaki İngilizce «consider» sözcüğünün köken anlamı şudur: «Gezegene baka­ rak konuşmak». 1632 yılında Londjra'daki ölüm istatistiklerine ilişkin olarak yayınlanan sayılar. İsken-» deriye'de gelişerek Yunan ve Roma dünyalarına yayıldı. aynı kentte aynı gün yayınlanan iki gazetenin yıldız falı sütunlarını gözönüne getiriniz. Daily News falcısına göreyse. «Gezegene yenik düşenlersin sayısı bu istatistiklerde kanserden ölenlerin sayısından fazla. Eski çağların astrolojisinin kalıntılarım bugün Batı dillerinin bazı sözcüklerinde bulabiliriz. Terazi Burcunda. «aslı yıldızların etkisi» anlamındadır.548 kişi­ nin öldüğünü açıklıyordu. «Kendinizi biraz da— 67 — . îbranice ve sonra da Babil dilinde «mazeltow» sözcüğü «iyi burç» demektir. Plinius'un yazılarından Romalı yurttaşlar arasında «sideratio» (gezegen .kaların çevrilmesine yol açan garip bir bilgi birikimine dönüştü. Babil ast­ roloji sözlüğünde ve yine eski İbrani dilinde «shlamazel» söz­ cüğü «kendini kötü talihten kurtaramayan kişi» anlamında kul­ lanılır. yani 23 Eylül-22 Ekim arasında doğmuş­ sunuz. çocuk hastalıkları arasında hiç bilme­ diğimiz «ışıkların yükselişi» ve «kraliyet şeytanı» gibi hastalık-* ların yanı sıra. yarın be­ nim başıma gelecekleri de haber veremezler mi? Kişileri hedef alan bir astroloji 2. örneğin. «facia» karşılığı kullanılan İngilizce «disaster» sözcüğü Yunancada «kötü yıldız» demekti. 21 Eylül 1979 tarihli New York Post ve New York Daily News gazetelerini ele alalım.000 yıl kadar önce Mısır'da. Geze­ genlerin insanların ölümünden doğrudan sorumlu oldukları dü­ şüncesi yaygındı. Kişilerin kaderine ilişkin astroloji bugün de geçerlidir. bu yararlı bir öneri ama olduk­ ça belirsiz. Diyelim ki. İtalyanca «înfluenza» sözcüğünün karşılığı bugün «etki» demek­ tir. Evet. Gezegenler ulusların alınyazılarını belirliyorlarsa. Böyle bir hastalığın belirtileri acaba neydi. «gezegene yenik düşmek»ten toplam 9. «Bir uzlaşma sayesinde ger­ ginliğiniz giderilecek»tir. Post gazetesi falcısına göre. merak ediyorum.zede) kişiler bulunduğunu anlıyoruz. örneğin.

Eğer astroloji ya da yıldız falı geçerli bir şey olsa.» Bu da belirsiz ama değişik bir uyarı. Japonya.000 yıllarındaki Sümerlilerin kullandıkları silindir biçimli mühürlerinde ve Çin'deki Tao bayraklarında yıldız kümeleri yer almıştı. Uruguay. ilginç bir durumla karşılaşılır. Devlet^ — 68 — . Kamboçya bayrağında Angkor Wat astronomi laboratuarı. Ulusal bayraklar­ dan hemen yarısı astronomi simgeleri sergiliyor. Size ne yap­ manız gerektiğini söylüyor. Çin bayrağında 5. yalnızca doğum yeri ve tarihini bildikleri kişilerin karakterleri ve gelecekleri hakkında doğru tahminlerde bulunamadıkları görülmüştür. Nitekim Milattan önce 3. başınıza neler geleceğini değil. Güney Kore ve Moğolistan Halk Cumhuriyeti bayraklarında kozmolojik simge­ ler yer alıyor. Aralarında karşılaştın* hnca tutarsızlıklar da belirgin. Onların doğumu ay* m gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. Malavi bayraklarında güneş var. evrenseldir. Yalnızca zamanımızın bir olgusu da değildir. Yıldız falı neden acaba spor re­ korları ya da borsadaki hisse senedi fiyatları gibi sorumsuzca veriliyor? Astroloji ikizlerin yaşamından sınanabilir. Kas= ten öyle yazıyorlar. Hindistan. Bir-* çok İslam ülkesi bayrağında da hilal vardır. değişik bir alınyazısma sahip olmaları nasıl açıklanabilir? Astrologla­ rın titiz bir testten geçirilmesi sonucu. Bangaldeş. Sovyetler Birliği'nin ve İsrail'in bayraklarında birer yıldız var. bu ikizlerin bu denli. Venezüela bayrağında 7. Taiwan. ikizlerden biri henüz küçükken bir trafik kazasında ya da yıldırım çarpmasından öldüğü halde. Gezegenimiz üzerindeki devletlerin bayraklarına bakılınca. birer «önerindir. herkese uysun diye. Bu olgu şu kul= tür ya da mezhebin işi değil. öteki ikiz yaşamım son demlerine dek sürdürebiliyor. Irak bayrağında 3 yıldız var. ABD'nin bayrağında 50 yıldız bulunuyor. öyle durumlar var ki.ha zora koşmalısınız. Brezilya bayrağında gökyüzü küresi bulunuyor. Birmanya'nınkinde 14. Bu söylenenler birer «tahmin» değil. İkizlerin aynı yerde ve hemen hemen aynı zamanda doğdukları biliniyor. Birçok sosyalist ülke bayrağında yıldız var.

ancak bu ilişkinin. Babil astrolojik geleneklerini kitap haline dönüştü* ren Batlamyus'tur. insan türünün evrimi ve ka­ deri açısından olduğu kuşkusuz. orta boyda ve soğukla rutubetten fazlaca etkilenip sinirli oluyorlar. siyah kıvırcık saçlı. sağlam yapılı. doğanlar esmer görünüşlü. kuşkusuz.» Görüldüğü gibi. kişisel ve düşünce onurunu zedeleyici biçimde değil de. Şu ya da bu Güneş veya Ay «Evi»nde yükselen gezegenleri gizli kuvvet kay­ naklarım. Halk arasında yaygın çağdaş astrolojinin kökenleri Batlamyus adıyla bilinen Claudius Ptolemaus'a kadar iner. Güneş Balık Burcunda. astrolojik kayıt şöyledir: «Hakanımız Antonius Caesar'ın 10. İskenderiye Kütüphanesinde ikinci yüzyılda çalışmış bir kişidir.» O zamandan bu yana ayların ve yılların sayılmasmdaki yönte­ min bir hayli değişmesine karşılık. yılı. Bu noktada çağdaş astrologlar daha temkinli bir tavır takınmışlardır. astrologların iddia ettikleri gibi. aynı zamanda boy bos. renk. Mars Aslan Bur­ cunda. beden­ sel özelliklerin de gezegen ve yıldızlar tarafından etkilendiğine inanıyordu. gözleri orta büyüklükte. Satürn Yengeç Burcunda. Yaklaşık 150 yılında doğmuş bir kız çocu­ ğu hakkında Batlamyus döneminde papirüs kâğıdı üzerine Yu­ nanca olarak düşülen. astrolojik bulgular o denli değişmemiştir. Batlamyus. — 69 — . göğüsleri kıllı. Batlamyus'un Tetrabiblos adlı astroloji kitabın­ dan ilginç bir kaydı aktarıyorum: «Satürn doğudaysa.16'sı. gecenin ilk saatmda Philoe doğdu. «Büyük Olaylar» dizisinde yerimizi almak istiyoruz. göklerdeki gizli kudreti temsil etmek istiyorlar. maddenin do­ ğuşu. Doğuştan olan fiziksel kusurları da bu etkilere bağ­ lıyordu.ler. dar görüşlü. gezegenlerle yıldızların insanların yalnızca huylarını etkiledik» lerine inanmakla kalmıyor. Kozmosla ilişkimizi ortaya koymak. Phamenoth'un 15 . Bütün bu konulara yeniden dö­ neceğiz. Yıldız Falı Oğlak Burcu. İlişkimiz bulunduğu kesin. yerkürenin insana kavuşması. Venüs ve Ay Kova Burcunda. Jüpiter ve Mer­ kür Koç Burcunda.

Evreni olduğu gibi inceler. Gökleri incelemek Batlamyus'a büyük coşku veriyordu: «Yalnızca bir günlük bir yaşam için dünyaya geldiğimi bili­ yorum. yeryüzünün üstü gökkubbeyle örtülü — 70 — .Batlamyus zamanından bu yana bulunan tüm aylarla geze­ genleri. Astronomi bir bi­ limdir. ayaklarımın artık yeryüzüne değmediğini hissediyo­ rum. kanıt yokluğu karşısında öteki gezegenlerin bizlerin gün= lük hayatım etkilediği savında olan bir sözde bilim. radyo dalgalan gönderen gökci­ simlerini. Bu nedenledir ki. ortak yaşamlı yıldızlar. Batlamyus gezegenlerin devinimlerini önceden bilme­ yi mümkün kılacak ve göklerdeki mesajları deşifre edici bir yöntem geliştirdi. parlaklık derecelerini belirtiyor. Buna karşılık gök cisimlerinin her gün doğup battığını görüyoruz.» Batlamyus yerküremizin evrenin merkezinde olduğuna ina­ nıyordu. Güneş'in. kornetleri. Astroloji ise sözümona bi­ limdir. Batlamyus'un zamanında astronomi ile astroloji arasındaki ayırım ke­ sin değildi. astreoitleri. Ay'ın gezegenlerin ve yıldızların yerküremiz çevresinde döndüğünü sanıyordu.. Dünyadaki en doğal inanış budur diyebiliriz. Her kültür yerkürenin ev j renin merkezi olduğu varsayımına bir dayanak aramıştır. fela= kete yol açabilecek değişken yıldızlarla X-ışını kaynaklarını günümüzün astrologları hesaba katmıyorlar. yeryüzünün küresel bir biçime sahip olduğuna ilişkin inandırıcı nedenler ileri sürüyor. Fakat yıldız kümelerinin sık sıralar halinde dairesel devinimlerini gönlümce izlediğim za­ manlar. Bugünse bu ayırım kesindir. gezegenlerin uzaktaki yıl­ dız kümeleri ©nünde garip ve aylak dolaşmasını anlamaya çalı­ şıyordu. Güneş ve Ay tutulmalarını önceden belirleyici kurallar koyma­ ya çalışıyor ve belki de en önemlisi. Çünkü yeryüzü duruyor gibidir. katı bir cisim olarak görünüyor. öleceğimi de biliyorum. infilak eden galaksileri.. Johannes Kepler şöyle yazmıştır: «Daha Önceden eğitilmemiş bir zihnin. Hareketsiz. Bir astronomi uzmanı olarak Batlamyus yıldızlara adlar ve­ riyor.

yeryüzünün hareketsiz olduğunu ve kü­ çük çaptaki güneşin. Hatta (*) Dört yüz yıl önce böyle bir aygıt Arşimet tarafından yapılmış ve Roma'da Çiçero tarafından incelenerek açıklanmıştı... Siraküz'ün işgali sırasında emirlere karşı gelip keyfi olarak yetmişlik bilgin Arşimet'i öldürmüştü. Çünkü. havada uçan kuş gibi bir bölgeden gelip bir bölgeye gittiğini sanır.» Peki. Bu amaçla Batlamyus zama­ nında yapılanlara benzeyen bir makineyle (*). gezegenlerin görülen devinimlerini nasıl açıklayabiliriz? örneğin. aşağıdan «içten» göründüğü bi­ çimde tekrarını sağlayacaktı. Batlamyus'un yaşadığı dönemler için kuş= kuşuz dakik sayılacak ölçüler sağlayabilen bir aygıt. Bu zihin. Batlamyus zamanından binlerce yıl Öncesinden bilinen Mars'ın hare­ ketleri gözlemleniyordu. bir makine aracılığıyla çalıştırılabilir. gezegenlerin devinimlerini fazla farkla olmamak üzere önceden bilmeyi müm­ kün kılan bir aygıttı. Roma'ya bu aygıtı getiren General Marcellus olmuştu. (Eski Mısırlıların Mars'a verdikleri sı­ fatlardan biri Sakded . Yerküremiz çevresinde dönüyor olarak gösterilen gezegen* ler. kürelere dolaylı olarak bir tür merkezse te­ kerlek aracılığıyla takılı durumdaydılar. Mars gezegeninin geriye doğru arada bir zıplar gibi çizgi çizerek devinmesi kastediliyor bu adla. Bunun anlamıysa «ge­ riye doğru seyreden» demektir. Bu makine modeli.. Bütün sorun gezegenlerin oradan.. askerlerinden biri. Mars ka j visli zıplayışını yapıyordu. — 71 — . yukarıdan ve «dıştan» göründüğü biçim­ deki «gerçek» devinimim gözler önüne sermekti. Bu makine ge­ zegenlerin devinimini buradan.büyük bir ev olduğundan daha başka bir şey düşünebilmesi olanaksızdır.) Batlamyus'un gezegenlerin devinimini gösteren modeli.ef em hethet'tir. tümüyle saydam kürelere takılmıştı. Aslında doğrudan takırmamışlardı da. Küre dönerken. bu evin içinden. küçük tekerlek de dönüyor ve yeryüzünden görüldüğü gibi.

Joshua'nm Güneş'in değil. Aristo fi­ ziği uyarınca. Martin Lttther onu «Zibidi bir astrolog» olarak niteledi. (Batlamyus evrenin merkezini Güneş kabul eden bir görüş üzerinde durmuş. Merkür. 1835 yılında bölgesel kilise yetkilile­ rince «düzeltilinceye dek» yasak yayınlar arasında kaldı. göğün katları cisim olarak değil de. Sonunda gezegenlerin izlenebilen devinimle­ rini açıklayan yeni bir kuram 1543'te Polonyalı bir Katolik ra­ hip olan Nicholas Copernicus tarafından ortaya atıldı. Güneş. Kopernik'in görüşünü içeren kitabını ya­ sak yayınlar arasına aldı. Böylece yerküremiz herhangi bir gezegen ol­ ma statüsüne düşmüştü. (Gökteki Ay. Ne var ki. insan= lan astronomi gözlemleri yapmaya iten nedenler yok denebilir­ di. yerkürenin büyük bir hızla dönebileceğinin göz­ lem kurallarına aykırı olmasıydı.» Kopernik'in hayranlarından bazıları — 72 — . tüm astronomi bilimini altüst etmek istiyor. yeryüzünün hareketsiz kalması­ nı emrettiğini söylüyor. Jüpiter için ve ayrıca yıldızlar için birer «cennet» ya da «küre» olduğu var­ sayılıyordu. «Bu çılgın. evrenin merkezini yeryüzü değil Güneş sayan görüşüdür.onun döneminden yüzyıllarca sonra bile dakik bir ölçü sayıla­ cak nitelikteydi.) Kopernik'in modeli.) Yeryüzü evrenin merkezi olduğuna. günümüze kadar aktarılmış bir alışkanlığı doğur­ muştur. Koper­ nik'in en cesur çıkışı. gezegenlerin gözlenebilen devinimlerini ortaya koymakta Batlamyus'un küreleri kadar başarılıydı. astronominin gelişmesini bin yıl kadar engel­ lemeyi sağlamıştır. Venüs. cisimsiz meçhuller olarak kabul edildiğine göre. Ortaçağda yapıları kristalden sanılan Batlamyus'un makinesindeki «kürelerin müziği»nden ve «göğün yedinci katı»ndan söz edilmesi. Güneş'ten uzaklığı açısından üçüncü sı­ rayı alan ve dairesel bir yörüngede dolaşan bir gezegen. Fakat Kutsal Kitap bi­ ze. Karanlık Çağlar boyunca kilisenin desteklediği Batlamyus'­ un evren modeli. dünyanın do­ ğuşu yeryüzü gizlerinde arandığına. birçok kişinin hoşuna gitmeyen bir görüştü bu. ama bundan hemen vazgeçmişti. Nedeni de. Mars. 1616 yı­ lında Katolik Kilisesi.

yeni teknik sayesinde elde edilen bulgulara üstün tutuluyordu. çağdaş bilim devrimi­ nin fitilini ateşleyecekti. Gencin merakı korkusunu yendi. İçine kapanık bir insan olan Kepler Tanrı'nın gözünde değersiz bir kişi olduğunu düşünürdü. sürgün. ve XVII. hem astrolog. Neyse ki. ruhunu kurtarabileceği umutlarım yitir­ diği olurdu. inatçı ve özgür ruhlu bir insandı. merkezi yerküremiz olan Koz­ mosla. merkezi Güneş olan Kozmos görüşlerinin. Katolik Roma'ya karşı teoloji alanında eleman yetiş­ tirmekle tanınmış bir yerdi burası. ister Protestan kiliseleri olsun. Rahip ola-rak yetişmesi için Maulbronn kasabasındaki Protestan okuluna gönderildi. XVI. îster Katolik. Başkalarının iş-: lediği günahlardan hiç de daha kötü olmayan binlerce günahın­ dan pişmanlık duyar. hem astronomi uzmanı olması açısından Batlamyus'a benzeyen bir kişinin ortaya çıkmasıyla doruk noktasına vardı. Bu kişi insan zihninin zincire vurulduğu ve insan ruhunun da kokuştuğu bir dönemde ortaya çıktı. onun merkezi Güneş olan bir evrene gerçekten inanmadığı­ nı ve böyle bir şeyi gezegenlerin devinimlerini hesaplama ko* laylığı için önerdiği kanisim taşımışlardır.bile. sözünü ettiğimiz bu kişinin tek başına cesaretle yürüttüğü savaşım. Hareketsiz bir kasaba olan Maulbronn'da iki uzun yıl geçirdi. Bu ki­ şi ortaya çıktığı dönemde. Fakat onun için Tanrı. mağfiret dilenecek makam olmaktan öte bir anlam ifade ediyordu. yüzyılda çatışması. Kepler için Tanrı Kozmos'taki Ya­ ratıcı Güç'tü. Johannes Kepler 1571 yılında Almanya'da doğdu. horlanma. Göklerin sa­ kinleri meleklerle şeytanlardı ve Tanrı'nın EÜ kristalden küre­ ler kabul edilen gezegenleri döndürüyordu. kilisenin bilimsel konulara ilişkin bin ya da iki bin yıl önceki görüşleri. işkence ya da ölümle cezalandırıldığı bir dönemdi. Kepler zeki. Gökleri araş» — 73 — . geçerli inançlardan herhangi bir gizli sapma bile sözkonusu olsa bu kişilerin vergi. Bilim doğa olgula­ rının altında fizik yasalarının yatıyor olabileceğim düşünmek* ten yoksun bırakılmıştı. O dönemde bu iki görüşün.

en kesin bilgi kaynağı yıldızlardı ve korkunun kol gezdiği Av­ rupa meyhaneleriyle evlerin avlularında eski astrolojik kavram­ lar çiçek açıyordu. Sonradan Kepler şunları yaza­ caktı : «Geometri dünyanın varoluşundan önce vardı. Maulbronn'da Teoloji. Ortaçağ sonlarına doğru Arapdüşünürlerinden gelen seslerin hafif yankıları. Euklid'in geometrisinde mükemmellik simgesi ve kozmik görkemle karşılaştı. daha ya­ kından incelenmesi gerekmez miydi? Yaratılışın tümü Tanrı'­ nm zihninde bir uyum ifadesi değil miydi? Doğanın kitabı okuy •yucusunu bulmak için bin yıldan daha uzun bir süre bekleme-' miş miydi? 1589 yılında Kepler Tübingen'deki büyük üniversitede ila-1 hiyat okumak üzere Maulbronn'dan ayrıldı.tırma.» Kepler'in matematik aşkının verdiği olağanüstü coşkunun yanı sıra. Geometri Tanrı'ya var etme modeli sağladı... Avrupa'yı Ortaçağ zihniyetinin ağından söküp çıkaracaktı. Birçok kimse için. bin yılı aşkın bir sü­ reyle susturulmuştu. Ne var ki. Geometri Tanrı'nm ta kendisidir. Burada çalışmaya1 başlayınca zihni özgürlüğe kavuşmuştu. batıl inançlar her derde deva kabilinden bir ilaç gibi gelirdi. Zamanının en önemli — 74 — . Klasik Antik dönemin bilim dalları. içine kapanık geçen yaşamına karşın. Latince. Avrupa öğrenim programlarına sızmaya başladı. Eğer dünya Tanrı tarafından yaratıldıysa. öğrenme isteği uyandı içinde: Tanrı'nm Zihni'ni okuma cüretine kapıldı. Tüm yaşamı boyunca astroloji karşısında kuşkulu bir tavır takman Kepler. kişiliğinin oluş» masun dışındaki dünyanın kusurlarla dolu oluşu etkilemiştir. günlük yaşamın karmaşası altında gizli yaşam modelleri bulunup bulunmadığını merak ediyordu. Yunanca. önemsiz bir rahip adayının düşünceleri. önceleri aklını zaman zaman kurcalayan bu konudaki düşünceler giderek ömrü boyunca onu terketmeyen ihtiraslara dönüştü. Açlığın sefaleti. Müzik ve Matematik okurken o seslerin yan­ kılarım duydu. Tanrı'nm Zihni'yle eş-yaşamlıdır. Kepler. bulaşıcı hastalıklar ve ölümüne yapılan öğreti tartışmaları karşısında acz duyan insanlara.

Kepler neden acaba yalnızca 6 tane diye merak etti.üç boyutlu beş cisim vardı. Mars. Venüs.. Kepler pırıl pırıl düşünen ve güzel yazan biriydi. Kepler'in dinsel duygularına uygun düşen bir titreşim yarattı ve bu fikri kurcalamasına yol açtı. Tanrı'nın bir görüntüsüydü ve her şey O'nun çev­ resinde dönüyordu. Bazen ne dediği bile anlaşılmazdı. Ve bir yaz günü öğleden sonrasında. yıldız falı hazırladı. Jüpiter ve Satürn..» dîye yazan Kepler. Birbirinin içinde yer alan bu üç boyuttu cisimlerin. Merkezin= de Güneş'in bulunduğu bir evren. Derse ait cümle­ sini yarıda kesti. «Plato» nik» adı verilen. «Astronom için de astrolojiyi vermiştir. Neden yirmi gezegen ya da yüz tane değildi? Kopernik'in gezegen yörüngeleri ara­ sında varsaydığı mesafe neden olsundu? Daha önceleri kimse­ cikler bu soruyu sormamıştı. bitmez görü­ nen dersin zorlukları arasında.düşünce akımlarıyla karşı karşıya gelince. Sınıfta öğrencilerin dikkatini bile zor çekerdi. kenarları düzgün köşegenli. Pitagoras'tan sonraki eski Yunan matematikçilerince bilinen. «Tanrı her hayvan içini varlığını sürdürme olanaklarını sağlar. Kepler bunlarla ge­ zegenler arasında bir ilişki bulunduğunu düşündü. Güneş. bu tarihi ânı fark etmemişlerdi bile. Çekinirdi. Daha sonra astronomi ve meteorcM loji almanakları. Fakat okul öğretmeni olarak bir felaketti. dehası öğretmenleri tarafından hemen fark edildi. Bu öğretmenlerden biri genç ada* ma Kopernik'in varsayımının tehlikeli gizlerini açtı. Kepler'in zamanında bilinen yalnızca 6 gezegen vardı: Merkür. Avusturya'nın Graz kentindeki bir ortaokula matema-s tik öğretmeni olarak atandı. Rahip olarak mezun olmadan önce Kepler'e dinle ilgisi bulunmayan bir iş önerildi. Ve sonuçta yalnızca 6 gezegenin varoluş nedenini yalnızca 5 düzgün cisim bulunuşuna bağladı.» diyordu. Ders bitsin diye sabırsızlanan öğrenciler. zihnine astronominin geleceği­ ni kökünden değiştirecek olan bir fikir düştü. Dünya. Kekelerdi. gezegenlerin Güneş'ten uzaklıklarım belirleyeceğini — 75 — . Kepler de dinsel bir gö­ rev almakta fazla ısrarlı olmadığı için kilise dışındaki bu işe ta-* lip oldu.

Bunun. yoksa sevincim kur» sağımda mı kalacak. 6 gezegen küresini ayakta tutan gizi keşfetmişti.. Pitagoras'm üç boyutlu cisimleriyle gezegenlerin dizilişi ara­ sında bağıntının bir tek açıklaması vardı: Büyük Geometri Uz­ manı Tanrı'mn Eli. Ko-ı pernik'in yörüngelerine uygun düşecek mî. Bu önerisi kâğıt gibi daha ucuz bir malzemeyle denemesi tavsiyesiyle nezaketle red=» d'edildi. İç içe geçmiş üç boyutlu cisimleri gü­ müşten ve değerli taşlardan yapmayı önerdi. Brahe. Böyle bir sonuca.» Fakat ne denli çetin problem» lerin çözümüne kalkışmış olsa da. hesap üstüne hesap karalamaktan hiç usanmadım. o tarihlerde Danimarkalı bir soy­ lu olan matematikçi Tycho Brahe'ydi. Bu mükemmel şekillerde. Ge­ zegenlerin izlenebilen devinimlerini çok iyi gözleme olanakla­ rına sahip dünyadaki tek kişi. onu gözlemlerin yan-: bş olabileceği olasılığına itti. diye nice günler ve geceler sayısız mate­ matik problemlerine daldım. Bunun «Kozmik Giz» olduğunu söyledi. Kepler sıyrılamadığını sandığı günahları arasında. böyle bü­ yük bir keşfi akıl etmek üzere seçilişini tanrısal bir gö­ rev saydı. Buna razı olup hemen işe girişen Kepler şöyle yazı­ yordu : «Bu keşfimden ötürü duyduğum haz. Württemberg Dü-' kü'ne bir araştırma bursu sağ­ laması için başvurdu. Bununla bir­ likte kendi kuramına verdiği büyük önem. Dük­ Üç boyutlu beş "mükemmel" cisim. Zihnimde beliren varsayım. bilim tarihinde daha başka birçok kuramcının da kendilerini gözlemleriyle bağ­ lı saymamalarına ilişkin nice Seneğe dayanarak ulaşmıştır. Ne denli zor olursa olsun.düşündü.. bu geometrik cisimlerle geze­ genlerin yörüngeleri arasında bir bağlantı yoktu. lük için hatıra niteliğinde bir kâse olarak kalmasını önermişti. Kutsal Roma îm— 76 — ... kesinlikle sözler­ le anlatılamaz.

basit bir kasaba öğretmeni olan Kep— 77 — . Dıştaki "en mükemmel" cisim küptür. Altı gezegenin küreleri beş "mükemmel"1 cismin içinde yer alıyor. paratoru I I Rudolfun sarayında matematikçilik görevini ka­ bullenmiş. Çok iyî bir rastlantı sonucu. ve kendine Sürgün hayatını reva görmüş biriydi. İmparator Rudolfun tav­ siyesi üzerine.Kepler'in "Kozmik Giz"i. Adı sanı duyulmamış. Tycho Brahe. matematik alanındaki ünü yaygınlaşan Kepler'iJ Prag'a yanma gelmesi için davet etmişti.

İnanç ko=* nusunu herhangi bir oyuna alet edemem. Ne var ki. me­ lankolik» biri olarak tanımlanıyordu. ona hakaret etmektense oturup par­ mağımı ısırmayı yeğlerdim.» Graz'dan ayrılan Keplerle karısı ve üvey kızları Prag'a doğru zorlu bir yolculuğa koyuldular. Böl­ genin dogmatik görüşlerine sıkı sıkıya bağlı Katolik Dükü. Ama Kepler'in umutları boşa çıkacaktı. İkide bir hasta olan. somurtkan. Kepler'in oku­ lu kapatılmış. Sonunda kasaba halkını oluşturan kişiler. «Ye­ ni mezhep taraftarlarını yönetmek zorunda kalmaktansa. «Sahte inançlar besle­ meyi beceremem.» Tycho'nun yaşadığı yeri. kabul edilmiş dinsel görüşlere aykırı dua kitap­ ları. Ayrıca teleskopun icadından önceki dönemde. son zamanlarda iki çocuğunu düşüren karısı «budala. İnanç konusunda çok ciddiyimdir. teker teker çağrılarak dinsel inanç­ ları konusunda sorguya çekildiler. yalnızlığını yenemeyen. ona karşı sabırlı olmam gerektiğini öğrendim.ler yapılan bu daveti kuşkuyla karşılamıştı. zamanının kötülüklerine karşı sı-< ğınabileceği. Tycho gösteriş meraklısı bi» — 78 — . «Çalışmalarım bazen beni dalgın yapıyor. Kozmik Giz'inin onay göreceği bir yer olarak görü»* yordu. O da karışım ih­ mal etmekteydi. saat gibi' düzenli ve dakik çalışan bir evrenin ölçümlerini bulabilmek amacıyla hayatının otuz beş yılım veren büyük matematikçi' Tycho Brahe'nin mesai arkadaşı olmak için can atıyordu. Fakat Kepler'in Prag'a gitmesi başkalarınca kararlaştırılmıştı. Kepler mutlu bir evlilik yapmamıştı. Katolikliğin emrettiği dinsel inançlara bağlı olmayanlardan. Kocasının yaptığı işin far j kında değildi ve dar görüşlü kırsal kesimde büyüdüğü için eşi­ nin para getirmeyen mesleğini hor görürdü. diğer kitaplar ve ilahiler yasaklanmıştı. Sözle­ rimden alındığını görünce. Protestanlara ekono­ mik ve politik iktidar kapılan hepten kapalıydı. ülke­ yi çöle çevirmeyi yeğlediğini söylüyordu. Kepler sürgüne gitmeyi yeğledi. gelirlerinin onda biri ceza ola­ rak alındı ve idam cezası tehdidiyle Graz kasabasından sürül­ düler. 1598 yılında Otuz Yıl Savaşı'nın belirtileri Kepler'in geleceğini de etkiledi.

. Ancak yine her ikisi de biliyordu ki. dalkavukları. asistanları. ama nasıl yararlanacağım bilemiyor. rastlantı sonucu. Rosenberg Baronu tarafından verilen bir ziyafette Tycho kendini şarap seline kaptırınca. Bazen yemek sırasında. Kuramla göz­ lemin tohumlarından doğmuş olan çağdaş bilim. Tycho en iyi gözlem olanaklarına sahip. Kepler de en büyük kuramcısıydı. İşbirliği yapmaları da olanakdışı görünüyordu. uzak yakın akrabalar ve boş gezenin boş kalfaları vardı. «Tycho büyük olanakla-! ra sahip. Çevresinde fiyatlarından geçilmeyen. ba­ zen de başka işler konuşulurken. tek başlarına dünya sisteminin işleyişine ilişkin tutarlı ve dakik bir sentez çıkaramayacaklardı.. bu iki insanın karşılıklı güvensizliklerinin yarattığı uçurumun kenarında bo= calayıp durdu.. Mesai arkadaşları da yok de­ ğil. Her ikisi de biliyor-* du ki. Tycho'nun ömrünün geri kalan bölümü olan on sekiz aylık sürede. Onun elindeki tek bir aygıt bile. kâh başka bir gezegenin ekliptiği kestiği noktadan söz açardı.» Tycho'nun astronomiye ilişkin bilgi birikimini öğrenme tutkusuyla yanıp tutuşan Kepler. Sonu gelmeyen entrikaları. Fakat bütün bu bilgilerden yararlanacak mimardan yok­ sun. alamayacağımız değerde. sık sık kavga ettiler ve her defasında barış­ tırıldılar. bu sistemin açıklanmasına ramak kalmış gibiy­ di. Kimin daha iyi matematikçi olduğu konusunda bir arka­ daşıyla giriştiği düelloda bir bölümü uçup giden burnu altın destekle duruyordu.. bir­ kaç bilgi kırıntısı atıldığını görüyordu.riydi. Tycho yaşamı boyunca sürdürdüğü çalışmalarının meyvalarım çok daha genç bir rakibe armağan etmek niyetinde değil­ di.» Tycho o çağın en iyi astronomi gözlemciliğini yapan bir dehaydı. «Tycho deneyimlerinden yararlanma olanağı vermedi bana. zevke düşkün­ lükleri ve temiz duygularla dolup taşan kasabalı toy bilginle dalga geçmeleri Kepler'i yıpratıyordu. benim ve tüm ailemin parasmı biraraya ge­ lirsek de. önüne yalnızca arada bir. «sağlığını nezaketten az düşünerek» Baron'un sofradan ayrılmasından önce tuvalete git— 79 — . kâh bir ge­ zegen yörüngesinin yeryüzüne olan en uzak noktasından.

Gezegenlerin çizdikleri yörüngelerin daha Önce sözünü ettiğimiz üç boyutlu beş şekille sınırlı olduğu yolundaki Kepler'in görüşünü. orantı hesaplarının öngördüğüne göre. Satürn çevresinde 6 ya da 8 ve Merkür'le Venüs çevresinde de belki birer uydu bulunduğunu sizden ön­ ce kanıtlamak için bir teleskobum olsun isterdim. durdu: 'Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın. Kepler. görüşümün geçer» liliği reddedilmedikçe. Merkür ve Venüs ko— 80 — .. sanki şiir yazan biri gibi tekrarladı. Galikn'nun Jüpiter'in dört büyük Ay'ım bulması da Kep­ ler'in kuramına darbe indirici bir gelişmeydi. Fakat Satürn. ölüm döşeğinde Tycho bilgilerini Kepler'e armağan etti ve «bihoş çılgınlığının son gecesinde. çün­ kü bunların güneşten uzaklıklarım saptamaya yarayacak baş­ kaca üç boyutlu cisim yoktur. Fakat bu gelişme­ ler karşısında morali bozulacağına Kepler ek uydular bulmak istiyor ve her gezegenin kaç uydusu olabileceğini merak ediyor­ du. gezegen sayısının nasıl olup da arttığı­ na şaşıyorum.. şu sözlerini. Kepler'in Kozmik Giz'inin kanıtlanması olanaksızlaştı. Mars çevresinde 2... Jüpiter'in çevresinde 4 gezegen bulunduğu görüşüne inanmak­ tan öylesine uzağım ki.» Tycho'nun ölümünden sonra Kepler «İmparatorluğun Mate­ matikçisi» unvanını devralarak onun geride bıraktığı bilgileri der. Kepler'in tahmininden ötürü «Kep= ler Bayırı» adım taşıyor. Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın.. Tycho'nun verileri desteklemiyordu.meyi kendine yediremedi. Neptün ve Pluto gezegenlerinin bulunmasıy­ la.. lemeye çalıştı. Bunun sonucu olarak idrar yolların­ da beliren enfeksiyon Tycho'nun yeme ..içme tutkusunu frenle» meyişi nedeniyle giderek sağlığını iyice bozdu. Çok sonraları Uranüs. Bu görüşüm çerçevesinde.» Mars geze­ geninin gerçekten iki küçük Ay'ı var. Pitagor'un üç boyutlu cisimleri­ nin iç içe yerleştirilmesi de yerküremizin Ay'ına yer tanımıyor­ du. Galileo'ya yazdığı mektupta şöyle diyordu: «Benim 'Mysterium Cosmographicum' (Kozmik Giz). Ve bunlardan büyüğündeki büyük bir jeolojik şekil. Euklid'in üç boyutlu 5 cismi çevresinde 6 gezegenden fazlasına yer tanımamakta.

Mars'ın ardına yıldız kümelerini almış olarak yaptı­ ğı belirgin hareketleri (geriye doğru çizdiği kavisler dahil) açık­ layabilirdi? Tycho devinimleri olağandışı ve dairelerden oluşan bir yörüngeyle bağdaştırılamaz olması açısından Mars'ı incele= meşini salık Vermişti Kepler'e. otuz yıllık sürede Tycho'nun sağladığı gözleme dayalı bilgiler.) Tycho. (Bkz. 6 . Hele Koper­ nik. yirmi. Sekizinci Bölüm. Galileo. Böylece Kepler önceleri göz­ lemlerini. Üç yıllık hesaplamalardan sonra. Tycho ve Kopernik gezegenlerin tekdüze dai­ resel yörüngeler çizdikleri düşüncesine yatkınlardı. o tarihe dek elde edilenlerin en doğrusu ve dakik olanlarıydı.») Milattan önce altıncı yüzyılda Pitagor. aynı şeyi yetmiş kez gözlemiş olan beni düşünerek acıyın lütfen. yerkürenin ve Mars'ın Güneş çevresinde dairesel yö­ rüngeler çizerek dolaştıkları varsayımına dayandırmaktaydı. Eflatun ve Batlamyus'la Kepler'den önceki tüm Hıristiyan astronomları. Kepler bu gözlemlere ilişkin bilgileri derleyip toplama çabasmdaydı. (Tycho yaptığı hesapların karma­ şıklığından sıkılabilecek okuyucuyu düşünerek şu notu düşmüş­ tü: «Bu can sıkıcı sürecin tekrarından kaçmıyorsanız. Mars gezegeniyie Öteki gezegenlerin yıldız kümeleri boyunca olan görünür devinimlerini yıllar boyunca gözlemişti. Teleskopun kadından önceki. Mars'm dairesel yörüngesine ilişkin gözlemlerinin on tanesinde kavisin iki daki— 81 Kozmos : F. Özellikle şunu öğrenmek İstiyordu: Güneş'in çevresinde yerküreyle Mars'ın hangi gerçek devinimleri.nusunda tümüyle yanılmıştı Kepler. gezegen­ lerin dairesel yollar izlediklerini kabul ediyorlardı. çünkü «en iyi biçimde düşünülmüş bir yaratılışa başka türlüsünü ya­ kıştırmak olanaksızdır. Jüpiter'in de Galileo'nun bulduğundan daha çok Ay'ları var. Halen de 9 gezegen bu­ lunuşunun ve Güneş'e olan uzaklıklarının nedenini tam olarak bilemiyoruz. yeryüzünün «kokuşmuşluğundan uzak olan geze­ genlere mistik bir düşünüşle «mükemmel» bir şekil yakıştırılıyor­ du: Daire. başka bir şekilden söz etmek «insan zihnini sarsıyor».» diyordu. Ve cennet katlarındaki. Daireye de «mükemmel» bir geometrik şekil gözüyle bakarlardı. Tycho'nun.

salgınlar. Fakat uyum deneyle belirlenmeli­ dir. Yeryüzünden bakılınca Dolunay'm açısal çapı­ nın onbeşte biridir. Kepler gezegenlerin. Bu nedenle birkaç kavis ölçülebilecek çok küçük bir bölümdür . var­ sayımımı buna uydurabilirdim.hele teleskopsuz ölçülürse. Urukla başucu arasında da 90 derece olan bir dik açı vardır.» Kepler'in dairesel yörünge fikrini bırakıp Geometri Uzmanı Tanrı'ya inancını sınamak zorunda kalması içini ürpertiyordu. Yerküre. yerküre gibi mükemmellikten uzak maddeden yapılmış olduklarım eski zamanlardan bu yana söyle— 82 — . Tanrı'mn böyle bir zekâyı dünyaya gön­ dermiş olmasından ötürü teşekkür borçluyuz. bir gezegendi ve Kepler savaşlar. açlık ve mutsuzluğa bü­ rünmüş yeryüzünün mükemmellikten uzak olduğunun bilincin­ deydi.Tycho'nun sonraki gözlemlerin­ den ikisi Kepler'in yörüngesine kıyasla kaviste 8 dakikalık fark­ lıydı: Tanrı bize Tycho Brahe'nin şahsında çok akıllı bir gözlemci göndermiştir. Sonunda Kepler daireye karşı duyduğu hayranlığın bir düş kırıklığı olduğunu gördü. Dairesel bir yörüngeyle gerçek bir yörünge arasındaki fark. yalnızca dakik bir ölçümle ve olayların cesaretle göğüslenmesiyle ortaya çıkarılabilirdi. Bir derecelik açıda 60 dakikalık kavis vardır. Bunlar arasında bir dairenin bastı­ rılarak uzatılmış şekli olan bir elips biçimi sözkonusu olabilirdi. Bu sekiz da­ kikalık farka aldırmazlıktan gelmem mümkün olsaydı. Fakat aldırmazlıktan gel= mek diye bir şey olamayacağına göre. Fakat onun hesapları sözü geçen sekiz dakika­ lık farka yol açıyor.kalık bolümü içinde uyuşan gerçek değerleri bulduğu kanısına kapıldı. Bu arada Kepler'in boşalıp boşalıp dolan coş­ ku haznesi çabucak parçalandı . «Uyumlu orantılar evrene damgalarım ba* sarak onu güzelleştirmişlerdir. Daireler ve helezonlar astronomisini eledikten sonra «bir yığın süprüntü» kalıyordu geriye. Kopernik'in dediği gibi. o sekiz dakikalık fark astronomide toptan bir reforma giden yolun işareti oldu.

. Mars'ın Güneş çevresinde daire biçiminde bir yö= rünge çizerek değil.. . Şöyle ki: örneğin. gezegenlerin Gü­ neş'e doğru kaydıklarını. gezegenlerin yörüngeleri neden mükemmel olsundu? Elips biçi­ minde birçok kavis üzerinde çalıştı. sonra onun arka kapıdan kıyafet değiştirerek gelip ken­ dini kabul ettirişini gördüm. Böyle bir yö­ rüngede Güneş merkezde olmayıp elipsin odak noktasının dışına düşer. Eğer Tycho.. . elips çizerek döndüğünü saptadı... Bu devi­ nimdir ki. örneğin Venüs* ün devinimlerine yoğunlaştırmasını salık vermiş olsaydı. . bir dal­ dan ötekine konup asıl dalda kalmayı akıl edemeden!» Kepler. bir yörünge çizerek döner.yen ilk insandı. elimden kaçırdım. ne budalalık ettim. . gezegenler «mükemmel» olmadığına göre. . üçte birlik — 83 — .•. Tycho'nun göz= lemleriyle bu elips formülünün pek güzel uyuştuğunu gören Kepler şöyle yazdı: «Doğanın gerçeğini arayıp durdum. Güneş'in çevresinde elips biçiminde —.. Bu elips formülü üzerinde ilk kez İskenderiye Kütüphanesinde Bergama'lı Appollonius'un durduğu anlaşılmaktadır. hesaplar yaptı. '. bir dairenin çevresinin üçte ikilik bölümünü dolaşmak. Öteki ge­ zegenlerin Mars'ınkinden çok daha az eliptik yörüngeleri vardı. eşit açılar ya da daire kavisi­ nin bir bölümü eşit zamanlarda katedilir. Güneş'ten en uzak noktasındayken hızı azalır. Kepler'in gezegenlerin devi­ nimlerine ilişkin ilk açık seçik kuralı şudur: Bir gezegen Gü­ neş'in çevresinde bir odak noktam smdan elips biçiminde yörünge Kepler'in birinci yasası: Bir gezegen çizerek döner. bazı matema­ tik yanılgılara düştü (bu yüzden doğru olan sonuçları yanlış di­ ye kestirip attı) ve aylarca sonra bir elips formülü çıkardı. düşün­ dürür ama hiç bir zaman da ora­ ya ulaşamadıklarını ortaya ko­ yar. Tekdüze dairesel devinimde. Ah.. Kepler'e dikkatini Mars'a değil de. Kepler gezegenlerin gerçek yörüngelerini keşfedemezdi. Peki.

Belirli bir süre içinde geniş bir kavis çizmesine karşın. Kepler yörünge ne denli eliptik olursa olsun. yörüngemizde dolanmak­ tayız. Gezegenler elips biçimin­ de bir yörüngede dolanıyorlarsa ve eşit zamanlarda eşit alanlar tarıyorlarsa. evrende Kepler'in yasalarına uyulduğuna tanık olmaktayız. kavisle güneş arasındaki taranan alan geniş değildir. Gezegen Güneş'ten uzak bulundu­ ğu sırada aynı zaman dilimi içinde daha yayvan bir kavis çizer. günlük ya­ 'Kepler'in ikinci yasası: Bir gezegen eşit zamanda eşit alan tarar. Bu yasala­ rı kuru kuru matematik sihir» bazlıkları sayarak. çünkü o sı­ rada gezegen güneşe yakındır. •şit zamanda olur. B'den A'ya gi­ şamla bunların ne gibi ilişkisi ol­ dişiyle F'den E'ye ve D'den C'ye gidişi duğu akla gelebilir. Bu da Gü­ neş'e uzaklığından ötürüdür. Bu. gezegen devinimlerine ilişkin üçün­ cü ve son yasayı buldu. bu iki alanın eşit olduğunu buldu. ancak o kavisle Güneş arasında taranan alan geniştir.yol için gerekli zamanın iki katıdır. çeşitli gezegenlerin devinimlerini 84 — / . gezegenlere uzay aracı gönderdiğimiz ya da uzak yıldız kümelerinin devinimlerini incelediğimiz zaman. bundan ne çıkar de­ nebilir? Dairesel devinimi kav* ramak daha kolaydır. Kepler'in ilk iki astronomi ya­ sası bize eski ve soyut gözüke­ bilir. FSE ve DGC atanları eşittir. yerçekimi nedeniyle yüzeyine ya­ pışmış gibi bağlı bulunduğumuz dünyamız gezegenlerarası alanda dolanırken. Kepler birkaç yıl sonra. Keplerin buldu­ ğu ikinci kural şuydu: Gezegenler eşit zaman dilimlerinde eşit alanlar tararlar. BGA. Kepler'in bul­ duğu doğa yasaları uyarınca uzaydaki. İlk olarak. İkincisi. Güneş'e yakınlaştığında biraz genişçe bir kavis çizer. Ne var ki. Kepler eliptik yörüngeli ge­ zegenler için değişik bir kural buldu: Gezegen yörüngesi boyun­ ca yol alırken. biraz Önce belirtti­ ğimiz uzay yasalarına uymaktadır.

Neptün ve Pîuto gezegenleri için. Güneş'in (*) Güneş'e yerküremizden daha yakın olanlar. Venüs gezegeni. onların gerçek biçimlerini en ayrıntılı di­ yagramlarla bile gösteremiyoruz. îç gezegenler (*) yörüngelerinde büyük bir hızla dönüyorlar.) nin tersine. Kepler uyum sözcüğünden birçok şey anlıyordu. örneğin Jüpiter ve Satürn ağırdan alarak yavaş ya­ vaş dönerler. Kepler'in üçüncü ya da uyum yasası: hatta müzik açısın­ Bir gezegenin yörüngesinin büyüklü­ dan uyumu da anla­ ğüyle Güneş'in çevresinde bir kez dön­ dığı «kürelerin uyu­ me süresi içinde kesin bir ilişki vardır. Bu gezegene Mer­ kür adı verilmesinin nedeni Tanrı'lann habercisi sayılmasındandır. Merkür ve sonra keşfedilen Uranüs. Gezegenlerin hareket yasalarım öğrenmekle yetinmeyen Kepler. öteki gezegenlerin devinimlerini gözlemeye yarayan hareketli bir platformdur. Tanrılar tanrısı gibi.birbirleriyle olan ilişkileri açısından inceleyen ve Güneş sisteminin bir saat gibi işleyişini açıklayan yasadır. Dıştaki gezegenler. — 85— . mu» sözcüklerinden (Bu ölçüm Kepler'in ölümünde:* çok bellidir. Gezegenlerin devini­ minin düzenini ve gü­ zelliğini. Güneş'in çevresinde bu sıralamaya orantılı olarak daha az hızlı dönenlerdir. Merkür en hızlı dönenidir. bu devinime neden olan daha temel bir bilgiyi. öteki ge­ zegenlerin yörüngeleri dairesel yörüngeye öylesine yakın­ lık gösterirler ki. Evrenin Uyumu (The Harmonies of The World) adlı kitabında açıklamıştır. de geçerli ol­ Mars'ın yörüngeleri­ muştur. yerküremiz ve Mars. Üzerinde yaşadığımız yerküre. bu devinimi açıklayan matematik yasaların varlığını 03 1 3 10 30 100 (bu düşünce PitagoYörünge süresi (yıl) ras'a kadar gider).

Yerküremizi Kozmos'un bir eyaleti haline getirmiştir. elbette çekim gücüyle aynı değildir. Ve evrendeki çekim yasasının varlığını hay­ ret verici biçimde sezinleyen Kepler.. En Büyük Sanatçının zevkini tadabilir. Kalıbı döktüm ve kitabı ben yazmaktayım. tek ve çok basit manyetik güçle yö­ netiliyor. tarihte bir dö­ nüm noktası oluşturdu. Kutsal coşkunun girdabına bırakıyorum kendimi. Manyetik jgüç..dünyaların kinematiği üzerindeki etkisini de araştırmaya koyul­ du.. ancak Kepler'in bu konuda öne sürdüğü yenilik getirici fikir çok il­ ginçtir. aynı zamanda gökcisimlerini yöneten kantitatif fizik yasâlarm= da da geçerli olduğuna dikkati çekmiştir. Bundan benim amaçladığım şudur: Göklerdeki cisimle­ ri harekete geçiren makinenin. Çünkü yeryüzüne uygulanan kantitatif fizik yasalarının.. bir saatin işleyişine benzetilmesi gerekir. Manyetik etki de uzaktan his­ sedilen bir şeydi... — 86 — . gezegenlerin devinimleri­ ne neden olan şeyin altında manyetik etkinin yattığı fikrini öne sürdü. Çok yönlü de­ vinimlerin hemen hepsi. Gezegenlerin Güneş'e yaklaşırken hızlandıklarını. «Astronomi. uzaklaşır* ken de yavaşladıklarını saptadı. fiziğin bir parçasıdır. Göklerdeki cisimlerin devinimlerini mistik olmayan bir görüşle ilk kez açıklayan Kep» ler'dir. zamanın sonsuzluğunu bir anda bile kavrayabilir ve azıcık da olsa Tann'nın.» diyen Kepler. ilk astrofizikçi oldu. tanrısal bir organizmaya de­ ğil. Bu kitap ister şimdi okunsun. Tıpkı saatin işleyişindeki bütün hareketlerin basit bir ağırlıkla sağlanışı gibi. bilimsel astrologların sonuncusuyken. Her nasılsa uzak gezegenler Gü­ neş'in varlığından etkileniyorlardı. Alçak gönüllülüğe hiç de taraftar gözükmeyen Kepler bu­ luşlarım şu sözlerle anlatıyordu: Bu seslerin senfonisini duyabilen bir insan.

kuşku ve korku dalgaları sardı. Kepler bir kez daha göçmen oldu. Kepler'in kanısınca. Kepler «Sesler Senfonisi» içinde her gezegenin hızının La­ tince müzik notaları gamındaki do-re-mi-fa-sol-la-si-do notaların­ dan birine benzer ses çıkardığı kanısındaydı. Her yeri söylenti. Adı Somnium (Rüya) idi. açlık sözcüğünde ifadesini bul­ duğunu söylemek mantıksızlık olmasa gerek. Karısını ve oğlunu askerlerin taşıdıkları bir salgın hastalık yüzünden kaybetti.. Doktrin konularında gösterdiği uzlaşmaz bireyselcilik yüzünden de Luther Kilisesi ta­ rafından afaroz edildi. Uyku veren ve sinir yatıştırıcı ilaç­ lar sattığı için büyücülükle suçlanıyordu. Kepler'in doğduğu ka­ saba olan Weil der Stadt'ta 1615-1629 yılları arasında her yıl yaklaşık üç kadın büyücülük yaptığı iddiasıyla işkence yapıla­ rak öldürülmüştü. Bunda Ay'ın yüzeyinde duran uzay yolcularının göklere bakarak yerküre ge— 87 — . Latince «famine» sözcüğü «açlık» an­ lamına geldiğinden dünyamızdan çıkan nota seslerinin sürekli fa-mi olması akla yakındı. Gerek Katoliklerin. Kendisini hi­ maye eden hükümdar tahttan indirildi.• ister gelecek kuşaklar tarafından okunsun. Kepler bilimi halka maletmek amacıyla kurgu-bilim kitap­ larının ilkini yazmıştı. Kepler'in annesi de bir gece yarısı çama­ şır sepeti içinde götürüldü. Küreler Senfonisi'nde yerküremizin çıkardığı nota seslerinin fa-mi olduğuna ina­ nırdı. Bu dal­ galarda özellikle güçsüzler hayatlarını kaybettiler.. Kepler'in üçüncü yasayı buluşundan tam sekiz gün sonra Otuz Yıl Savaşı patlak verdi. bu ara­ da Kepler ailesini de perişan etti. Büyücülük iddiasıyla okkanın altına gidenler genellikle tek başlarına yaşa­ yan yaşlı kadınlardı.000 yıl bekleyişi gibi. o tek acı kelimede. Gerçekten de üzerinde yaşadığımız yerkürenin. gerekse Protestanların kutsal savaş olarak nitele­ dikleri çatışma. Savaş milyonlarca aileyi. fark etmez. toprak ve iktidar hırsıyla yanan kişilerin din­ sel fanatikliği sömürmelerinden başka bir şey değildi. Tanrı'nın da bir tanık bulabilmek için 6.

Kepler Somnium kitabında yerkürenin döndüğünü insanların zihnine işlemek istiyordu. Ne var M. Ay'­ daki kraterlerin tepeciklerden değil çöküntülerden oluştuğu nok­ tasında haklıydı.» Teleskopun icadıyla Kepler'in «Gök Coğrafyası» adım ver­ diği şey mümkün oluyordu.zegeninin hareketlerini izledikleri düşlenmekteydi. Kepler pers= pektifieri değiştirerek gezegenlerin göklerde nasıl dolandıklarının daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyordu. Çoğunluğun yanında olmak istiyorum.. «mağaralar ve kazıl­ mış boşluklarla delik deşik» olduğunu söylüyordu. onların yanında olmak isti­ yorum. Ay'da günle gecenin uzunluğundan ötürü «iklimin sert ol­ duğunu ve soğukla sıcak arasında büyük ısı farklılıklarının ol­ duğunu» belirten Kepler bu görüşlerinde haklı çıkmıştır. Ay'­ da insanların yaşadığına ve yaşam koşullarının Ay'daki doğal zorluklara uyum sağlayacak biçimde olduğuna değiniyordu. insanların ayaklarıyla basıyor durumda bulundukları bir yerin dönmekte ol= duğunu fark etmemelerinden kaynaklanmaktaydı. Somnium adlı kitabında Kepler Ay'­ ın dağlar ve vadilerle kaplı bulunduğunu. Kepler aynı zamanda. düzgün dairesel biçimlerin ancak akıl sahibi insanların var­ lığıyla açıklanabileceği sonucuna varmıştı. Kepler'in zamanında yer» kürenin döndüğü fikrine yapılan itirazlardan başlıcası. «Çoğunluk hata etmedikçe.. Gökten düşen büyük kaya parçalarının bölgesel patlamalara yol açacağını. Bu kraterlerin Ay'ın yüzeyini «çiçek hastalığından yüzü de­ lik deşik olmuş bir çocuğunkine» benzettiğini söylemiştir. Okyanusları ve insanları olduğuna inanıyordu. mümkün olduğunca çok sayıda kişiye açıklamaya çalışıyorum. Bu sözlerle Galileo'nun ilk astronomik teleskopu icat etmesinden sonra Ay'­ da keşfettiği kraterleri kastediyordu. Kuş­ kusuz bu konudaki her görüşü doğru değildir. her yöne doğru simetrik etki yapabileceğini ve bunun sonucu dairesel boşluklar oluşabileceğini tahmin edememiştir. örneğin. Ay'daki kraterler konusunda söyledikleri çok ilginç­ tir. Ay'ın bir atmosferi bulunduğuna. Bu nedenle. Oysa Ay'daki ve — 88 — . Çoğu kraterleri çevreleyen siperlerle yuvarlak tepelerin varlığını kendi gözlemleri sonucu saptamıştır.

Nitekim kitabın kahramanı Tycho Brahe'yi ziyaret eder. Galileo'ya bir Katolik hapishanesinde işkence edilmesi gibi. Kepler bir de 74 yaşındaki annesini Protestan yönetiminin kurduğu Württemberg'deki hapishanede zincire vurulmuş buldu. Yerküre dışında hayat olup olmadığına ilişkin göz­ lemlere dayalı araştırmaları. Bir bilimadamına yaraşır bi­ çimde annesinin büyücülük suçlamasına yol açan nedenleri araş­ tırmaya koyuldu. Kurgubilim Otuz yıl Savaşı döneminde çok yeni bir girişimdi ve Kepler'in kitabı bir kanıt yapılarak annesi büyücülükle suçlamp tutuklan­ dı. Yüklendiği zaten ağır başka sorunları arasında. Somnium'un bazı bölümleri Kepler'in özyaşam öyküsü ni­ teliğindedir. Sonunda bunlardan biri annesini Ay'a götüre­ cek aracı sağlar. Gerçekten bu yapılar bugün yerküremizin yörüngesinden izlenebilir yapı­ lardır. Bu açıdan sağla— 89 — . Beşinci Bölüm) bir öncüsüdür. Geometrik düzenin bir zekâ örneği olduğu düşüncesi Kepler'in hayatının ana fikriydi. îlaç satan ana baba sözkonusu edilir. Annesi ruhlar ve şey­ tanlarla ilgilenir. fakat Kep­ ler'in çağdaşlarından hepsinin anladığım iddia edemeyeceğimiz şey. Mısır piramitlerini ve Büyük Çin Seddi'ni örnek olarak gösteriyordu. «Ay'ın yüzeyinde o boşluk­ ları kazabilecek yetenekte akıl sahibi insanların yaşayabileceği» ni» söylüyordu. Bu tür büyük yapı projelerinin gerçekleştiril­ mesinin olanaksızlığına işaret edenlere de. Kepler'in an a nesine de işkenceler yapılıyordu. Somnium'dan bizim anladığımız. anne­ sinin büyücülüğüne bağladıkları bazı vücut rahatsızlıklarının nedenlerini araştırdı. Bu arada Württemberg yöneticilerinin. insana «duygularıyla algılayamadığı bir dünyayı arada sı­ rada rüyasında düşünme olanağını tanıması»dır. Kepler'in Ay kraterlerine ilişkin iddiası.öteki gezegenlerdeki kraterlerin çoğunun kökeninde bu neden yatmaktadır. Mars'daki kanal tartışmasının (Bkz. Böyle düşüneceğine. teleskoba kavuşan kuşakla çağın en büyük kuramcısının başlatmaları çarpıcı bir olaydır. Girişimi batıl inançlara karşı aklın üstün­ lük sağlaması açısından büyük bir başarıydı.

Hayatının geri kalan bölümünü düzensiz ve pa­ ra ya da yeni hamiler aramak peşinde geçirdi. şimdi de Wellenstein Dükü için yıldız falına bakıyor­ du. şimdi gölgelerin boyunu ölçüyorum. Bu arada Kepler'in girişimi. ölümünden otuz altı yıl sonra Isaac Newton'un çalışma­ larıyla değerlendi. Bugün mezarına bir kitabe yazılacak olsa şu-sözlerin yer alması gerekirdi: «En tatlı hayaller yerine sert gerçekleri tercih etti.» Ne yazık ki. Hastalıklı. İL Rudolf için yap= tığı gibi. Bugün insan ve robotların uzayın enginli­ ğinde giriştikleri yolculuklarda. öldüğü güne dek hiç bir kadınla temas etmemiş olan Isaac Newton belki de dünyanın gördüğü en bü— 90 — . ana babanın ilgisinden yoksun. göklerdeki uyumu araştırmak için yaşamı boyunca harcadığı ça­ balar. Otuz Yıl Savaşı sırasında meza­ rının yerinde yeller esti.dığı başarısını Kepler zaten yaşamı boyunca sürdürmüştür. Johannes Kepler'in gezegenlerin devinimlerini öğrenmek. Kendinin hazır* ladığı mezar taşına şöyle yazmıştı: «Gökleri ölçtüm biçtim. An­ nesi bir daha Württemberg'e dönerse idam edileceği kaydıyla sürgüne gönderildi.» Johannes Kepler «Cennetlerin rüzgârlarıyla yelkenleri do­ lacak gök gemilerinin» bir gün uzayda yolculuğa çıkacaklarım ve gökleri uzayın «enginliğinden korkmayan kâşiflerin» doldu= racağını söylemişti. Savaşın getirdiği sefalet Kepler*! yararlandığı mali deste­ ğinden de etti. Son yıllarım WaLlenstein'in denetimindeki bir Şilezya ka= sabasında geçirdi Bu kasabanın adı Sagan'dı. insan arasına giremez. vücudum toprağa. 1642 yılının Noel günü dünyaya gelen Isaac Newton öylesine zayıf ve alız doğmuştu ki. kavgacı. Dük'ün böylesi zayıf kanıtlarla büyücülükten ötürü insanların yargılanmasına son veren kararlar almasına yol açtı. Kepler'in bulmak için yaşam bo= yu çaba harcadığı ve keşfetmekten büyük coşkunluk duyduğu gezegenlerin devinimine ilişkin üç yasa uygulanmaktadır. sonradan annesi ona kendisinin bir çay fincanına sığabilecek büyüklükte olduğunu söylemişti. Zihnim göklere yönelikti.

Kepler gibi. akıl ya da inkâr yoluyla ulaşmamıştı. Nev/ton'un zihinsel gelişiminin büyük bir bölümü akılcılıkla mistisizm arasındaki çakışmadan kaynak­ landığı söylenebilir. Kitaptaki bir şekille karşılaşıncaya dek okudu. 1663 yılında yirmi yaşındayken gittiği Stourbridge Fuarı'nda bir astroloji kitabı satın almış. Newton bu gerçeği yaşamı boyunca saklamak zorunda kalmaktan ötürü büyük acı çekmişti.yük bilim dehasıydı. Ruhül Ku­ düs) inancı kutsal belgelerin sonradan sahteleştirilmesiyle ortaya çıkmıştı. Tek tanrıcı olma kararma. Mistik düşüncelerden etki­ lendiği olurdu. Şekle gelince bundan bir şey anlamadı. İki yıl sonra da diferansiyel hesaplama» mn temelini attı. Isaac Newton'un da yaşadığı dönemin batıl inançlarına karşı bağışıklığı yoktu. Yaşam öyküsü­ nü yazan John Manyard Keynes'in dediğine göre. Öğrencilik yıllarında Newton güneşe bakmaya bayılırdı. yoksa raslantı mı» olduğu ya da arada hava boşluğu bulunursa. Nitekim. Mainomides mezhebindendi. Ona göre Üçlü Birlik (Baba. Var olan tek Tanrı'dır. «İçinde aca­ ba ne var diye merak ettiği için» aldığını söylemişti. Isaac Newton tek tanrıcı Yahudilerdendi. Oğul. Trigonometri öğrenmek amacıyla aldığı kitapta da bu kez geometriyle ilgili tartışmaları anlayamadı. Euklid'in Geometrinin Elemanları adli kitabını bulup okudu. yerçekiminin na­ sıl bir etki yapacağı yolundaki temelsiz sorular karşısında terslenirdi. Eski belgelerin yorumu üzerine bu ka­ rara varmıştı. Gü­ neş ışınları vücuduna sanki ok gibi geçip onu yerine mıhlardı. Henüz gençken bile ışığın «bir madde mi. Hıristiyanların Üçlü Birlik inancının Kutsal Kitabın yan­ lış yorumundan ileri geldiğine karar vermişti. Güneş'in aynadaki görüntüsüne bakmak gibi tehlikeli bir alış­ kanlık edinmişti: — •M _ . çünkü bu trigonometriyle ilgiliydi.

Gözlerimi yeniden kullanabilir duruma getirmek için ken­ dimi karanlık bir odaya üç gün kapadım ve Güneş'i düşün* memek için zihnimi oyalamaya çalıştım. odanın karanlığına rağ­ men. Ne bir şey okuyabiliyor. iki gö­ zümden ne biri. 1666 yılında Newton. yine de Güneş'in görüntüsü karşıma geliyordu. Fizik tarihinde böyle bir yıla bir daha ancak 1905'de Einstein'in «Mucize Yılı»nda rastlanır. dinleyici bul­ mak isteğiyle yanar tutuşur. Çalışmadan geçirdiği kayıp saatleri düşünür. Çünkü Güneş'e bak­ madan bile onu düşünecek olsam. Newton çok yalın bir yanıt ver­ miştir: «Onlar üzerinde düşünerek. Cambridge'deki profesörü Isaac Barrow. Olağanüstü buluşla­ ra nasıl ulaştığı sorulduğunda. öğrenci Isaac Newton üniversiteye döndükten beş yıl sonra matematik kürsü» sünden ayrılarak bu kürsünün profesörlüğünü ona devretti.. Cambridge Üniversitesinde öğrenciy» di. çalışma odasından ancak ders vermeye gitmek üzere çıkardı.îki saat içinde gözlerim o duruma gelmişti ki. Dersini dinlemeye gelenlerin sayısı o kadar azdı ve bunlar arasından anlayanlar da o denli enderdi ki. Bir salgın hastalık onu buradan uzaklaşmaya ve doğdu­ ğu yer olan Woolsthorpe'da bir yılını geçirmeye zorladı. ne ata bin­ mek. gerekse Newton'un o sıralardaki Öğ­ rencileri neler kaybettiklerinin hiçbir zaman farkına varmamış olmalılar.. Uşağı 35-40 yaşları arasında Newton'u şöyle anlatır: Onun ne hava almak. ne top oynamak için dışarı çıktığını hiç görmemişimdir. duvarlara hitap ederek hırsınî giderirdi. ne yürüyüş yapmak. Gözümün önünde Güneş'ten başka bir şey göre* miyordum. Gerek KeplerHn. ne de ötekiyle parlak bir cisme bakamaz ol­ muştum. ne de yazabiliyordum. — 92 — .» Buluşları o denli önemliy­ di ki. Bu şurada ışığın niteliğine ilişkin temel buluşlara ulaştı ve evrende­ ki çekim gücü kuramının özünü boşta kaldığı bu yıl içinde bi­ çimlendirdi.

yerküremiz sürekli olarak Ay'ı kendine doğru çekmektedir. Newton'un bulduğu yerçekimi kuramına «Ev» rensel Çekim Yasası» denilmesinin nedeni budur. yani mesafe arttıkça çekim gücü azalmalıdır. Ay'ın yerküremiz çevresinde döndüğüne insanlık tarihi boyun­ ca hep inanılmıştır. olması gerek­ lidir. çekim gücü 10*. aradaki mesafenin karesine ters orantılı olarak azalır. en bü(*) Ne yazık ki. Eğer çekim gücü uzaklık arttıkça doğru orantılı olarak çoğalsaydı.Nevrton. Buna karşın. Eğer bu iki cisim on misli uzaklaştırılırsa. onları birbirine çeken güç ancak 1/4 oranındadır. hareket eden bir cismin. Dünya varolduğundan beri yeryüzüne cisimler düşüyordu. hem de Ay'ı yerküre çevresinde döndüren gücün aynı olduğunu akıl ede-bilen ilk insandır. Bu çekim gücünün uzaktan etki yaptığı kanısındaydı. Bir elmayı yere çeken gücün Ay'ı da yörüngesinde tutan aynı güç olduğunu gösterdi. Çekim gücünün ters orantılı. Newton hem yere elmayı düşüren. Ay yörüngesine teğet bir çizgi üzerinden dümdüz fırlayıp giderdi diye düşünüyordu Newton. Ay'ı yeryüzüne doğru sürekli olarak çekerek hemen hemen dairesel bir yörün­ gede tutacak bir başka güç olmasa. Newton Principia adlı başyapıtında Kepler'e olan borcunu kabul etmiyordu. düz hat üzerindeki gidişini sürdür­ düğünü özetleyen çekim gücü yasasını buldu. Uzak gezegenlerden Jüpiter'in o zamanlar yeni keşfedilen Ay'larım yörüngesinde tutan gücün de ayrı bîr" şey olmadığım ortaya koymuştu. Kepler'in üçüncü yasasını kullanarak (*) Newton matematiksel olarak yerçekimi gücünü hesapladı. ya­ ni 100 kez küçülür.» — 93 — . yolu üzerinden çekecek bir etkiyle karşılaşmadıkça. Çekim gücü. Eğer iki cisim birbirinden iki misli uzaklaştırılarak döndürülürse. Fakat 1686 yılında Edmund Haîley'e yazdığı bir mektupta yerçekimi yasasıyla ilişkili olarak şöyle de­ miştir: «Bunu yirmi yıl kadar önce Kepler'in kuramından öğren­ diğimi kabul ediyorum. Yer­ küreyle Ay'ı fiziksel olarak birbirine bağlayan hiç bir şey yok­ tu ortada.

Öteki bilginlerle tar­ tışmaya neden olan ve özellikle öncelikler kazanmaya ilişkin so=* runlardan bıktığından bilimsel çalışmalarını durdurdu. Bu arada içe kapanıklığı ve huysuzluğu artıyordu. çekim gücünü de o ölçüde az hissediyor. küçük miktarlarda olsa da. Bugün «Sinir bunalımı» adını verdiğimiz durumda olduğu söylentisi yayıldı. Newton yasalarından hareket ederek. Hayatının daha sonraki bölümünde Newton bilim adamla­ rının üye bulundukları Royal Society (Kraliyet Derneği) baş­ kanlığına getirildi. Bu nedenledir ki. o dönemlerde analitik araç gereç ola­ rak tat duyusuna başvurulurdu. Her şeye rağmen Newton'un zihin gücü hiç eksilmedi. Newton'un yasalarının tümü de kuramsaldır. Hayır. 1696 yılında İsviçreli matematikçi Johann BorneuJIi. çektiği hastalığın ruhsal bunalım kaynaklı olma­ yıp ağır maden zehirlenmesinden ileri geldiği yolundadır. Kepler'in yasaları de­ neyseldi. Bilindiği gibi. Buna rağmen Newton bilimi simya ile kimya arasında­ ki sınır üzerinde deneylerini sürdürüyordu. Güneş'ten uzak oldu­ ğu sırada yavaş ve Güneş'e yakınken hızlı dönüyor. evrendeki tüm madde tek bir kozmik birikinti oluştur­ maya doğru sürüklenmiş olacaktı. Darphane Müdürlüğü görevi de verilen Newton sahte para yapanlarla mücadele yollarını aradı. Principia adlı başyapıtında gizleyemediğı bir gururla. «Şimdi Dünya Sisteminin çevresini sizlere kanıtlayarak göste­ riyorum. Tycho'nun ölçümlerinin hepsinin bulunabileceği yalın matematik soyutlamalardır.» demiştir. bir gezegen ya da kuyruklu yıldız (kornet). Tycho Brahe'nin sabır küpü oluşu sayesinde sürdür­ düğü gözlemlerine dayanıyordu. arsenik ve cıva yutması neden olabilirdi. Keplerin gezegenlerin devinimine ilişkin her üç yasası da Newton'un kuramlarından çıkarılabilirdi. durum böyle değildir. Bu­ na. Güneş'ten ne denli uzaktaysa. Son olarak bulunan bazı kanıtlar. brakistokron adi verilen çözümlenmemiş bir problemin halli İçin Öğrencilerine 6 — 94 — . mesafe arttıkça azalmalıdır. Çekim gücü.yük gücü en uzaktaki cisimler üzerinde etkisini gösterecek ve sanırım.

Leibniz. Kepler ve Newton gözlemlere dayal^ bilgilerin dakikli­ ğine saygı gösterdiler.» — 95 — . Kepler ve Newton insanlık tarihinde çok önemli bir geçiş dönemi ifade ederler. Fakat öğrencilerinden olan filozof Leibniz'in ricası üzerine problemin çözüm süresini 18 aya çıkardı. Bu dönemin ortaya koyduğu ilke. Bernoulli çö­ zülmüş problemi gördükten sonra şunu söylemişti: «Biz aslanı pençesinden tanırız. ken­ di basma diferansiyel ve entegral hesaplama yöntemlerini bul» muş bir kişiydi.. Çekim gücünün mesafeyle ters orantılı oluşuna ilişkin yasayı bulduk­ tan on ya da yirmi yıl sonra bile yayınlamak için bir girişim­ de bulunmadı. bunu bilemem. Bilim alanındaki rakipleriyle de kıyasıya mücadeleye girişirdi. dünya hakkındaki görüşümüz ve şu anda evreni keşifteki girişimlerimiz. Çözüme ilişkin olarak bulduğu yeni yöntemlerle birlikte problemin çö­ zümü yayınlandı. Batlamyus ve Kepler gibi. Ertesi sabah işe giderken prob= lem çözümlenmiş olarak masanın üzerinde bekliyordu. hep onlara borçlu ol­ duğumuz şeylerdir.ay süre tanımıştı.. 29 Ocak 1697 günü öğleden sonra saat 16'da bu problem Newton'a sunuldu. Fakat ben kendimi. doğa­ nın tümünde çok yalın matematik yasalarının geçerli olduğu ve yerküremizde olduğu kadar göklerde de aynı yasaların uygulan­ dığıdır. Çağdaş uygarlığımızın tümü. insanoğlunun sanılandan çok da­ ha fazla Kozmos'u anlayabilmesine yardımcı kanıtlar sağladı. onların gezegenlerin devinimlerine iliş» kin tahminlerinin doğruluğu. Fakat çalışmanın orijinalliği Newton'u ele verdi.» Newton o tarihte elli beş yaşındaydı. Newton'un bu alandaki buluşlarından habersiz olarak. kıyıda kendini oyalayan ve kâh daha yumuşak bir taş. kocaman bir gerçek* ler okyanusu önümde keşfedilmemiş dururken. Newton'un isteği üzerine adı açıklanmamıştı. Newton buluşlarım açıklamamaya çok dikkat eder. doğanın görkemi ve gizleri karşısında coşku duyar ve süngüsü düşen gu­ rurunun yerini alçakgönüllülük alırdı: «Beni dünya nasıl göre­ cek. Ne var ki. kâh daha güzel bir de­ niz kabuğu bulan bir çocuk gibi görüyorum.

Samanyolu'nun geceyi yukarda tutup karanlığın üzerimize dö­ külmesini önlediği inanandaydılar. Samanyolu'na "Gecenin Belkemiği" adını vermiştir. .Kalahari çölünde yaşayan Kung kabilesi.

Bir bakıma başka bir dünyanın topraklarını aktarma işine girişmiş bulunuyoruz.Mars'ta hayat arayışı için gezegenin Chryse bölgesinde yapılan kazılar (üstte). Rüzgârın savurarak oluşturduğu kum yığınları arasında kazılan bir yerin ya­ kından görünüşü (altta). Bu fotoğrafları NASA sağladı. .

Av peşinde koşan varlıklar bulunabileceği gibi avla­ nanlar da bulunabilir.Jüpiter gibi bir gezegenin atmosferinde hayal ürünü olmakla birlikte mümkün görülen hayat şekilleri. Çizilen bu resimdeki bulut biçimleri Voyager uzay ara­ cı tarafından Jüpiter'de keşfedilen bulutlara benzetilmiştir. Avcı türünden bir sürü .

Güneş'in çevresinde günde yak­ laşık 2. Bu fotoğraf NASA'dan alınmıştır. .Yeni doğan ve varlığını sürdürmeye çalışan bir teknik uygarlığa yuva olmuş. onun tek doğal uydusu olan Ay'daki bir tek­ nolojik karakoldan sağlanmıştır. Gezegenimizin bu görüntüsü. Bu açıdan düşününce.5 milyar kilometre yol alır. hepimizin zaten uzay yolcusu olduğu anlaşılmıştır. Yerküremiz.

En yakın yıldız: Güneş'in uzak morötesinde ionize edilmiş helyum ışığındaki görüntüsü. Bu görüntü Skylab 4 tarafından saptanmıştır. sonra Güneş'in görülen yüzeyindeki parlak gaza dönen bir uzantıdır. Gü­ neşin yüzeyinde görülebilen en küçük kızgın gaz oluşumları yeryüzü büyüklüğündedir. .000 kilometre kadar ya­ yılıp. Sağ köşedeki çıkıntı bir anda uzaya 300.

Bu fotoğraf çekilirken güneş ufkun altına geçmiş bulunuyor.Şubat 1976'da görülen bu Kuyruklu Yıldız'ın fotoğrafı yeryüzünden çekil­ miştir. Güneş'in proton ve elektron rüzgârının Kuyruklu Yıldız'ın buz çekir­ değini üflemesiyle kuyruk uzayıp gidiyor. .

Onun bu işlevine biologlar "aslına uygunluk görevi diyorlar. DNA'nın kendini kopya etmesiyle ürer. değişime yol açar. DNA'nın üremesini hazırlayan civar nükleotid baz­ lar arasındaki kimyasal bağların çözülmesini denetler. kahverengi. Merdivenin sar­ mal basamakları arasındaki sarı. Be­ liren yeni nükleotid. kırmızı ve haki renkteki payanda­ lar nitrojenli nükleotid'lerdir. Buysa ortalama olarak bir galaksideki yıldız sayısına eşittir. çiftine benzerlik göstermezse. (b) Bükülüş biçimi. (c) DNA'yı çözücü enzim. İplikler sırasıyla bir şekerden. (d) Çift sarmallı orijinal her iplik. "Aslına uy­ gunluk" konusundaki herhangi bir hata bir mütasyona. DNA polimerazıonuyok eder. . bir fosfattan meydana geliyor. İki yeşil iplikten her biri molekülün omurgasını oluşturur. İnsan DNA'sının bir molekülünde bu tür 100 milyon büklüm ve yaklaşık 100 milyar da atom var.(a) DNA'nın sarmal merdivenindeki büklümleri görüyorsunuz. Nükleotid bazlarının dizilişi yaşam sözlüğüdür.

. Aynı kılıfta gezegenimizin yeri ve çağımıza ilişkin bilgiler veriliyor.Voyager uzay aracının yıldızlararası gezi rekoru. plağın (altta) nasıl dinleneceğine ilişkin bilimsel bir açıkla­ ma var. Plak kılıfında (üstte). iki Voyager uzay aracı. Bu plağın bir milyon yıl dayanacağı garantisi vardır. dev gezegenlerin keşfini tamamladıktan sonra Güneş sistemini terk edeceklerin­ den. karşılaşabilecekleri herhangi bir uygarlığa mesajlar taşımaktadırlar.

Değişen şeyler olur. Ne var ki. Biz insanlar bile kendi felaketlerimizi yaratmaya varan bir tekniğe ulaşmışızdır.Böylece gerilimsiz ve endişesiz ola­ biliriz. fakat bunlar da çok yavaş değişir. Bütün iş zaman dilimi sorunudur. yaşamımızı bir fırtınadan daha şiddetli bir doğal felaket görmeden tamamlayabiliriz. Olabi­ lir ki.Bölüm IV CENNET VE CEHENNEM Cennetle cehennemin kapıları bitişik ve aynıdır. Dün­ yaların her zaman için yokolması kaçınılmazdır. doğanın tarihinde kayıtlar açık seçiktir. Uzun geçmişin felaket izlerinin korunduğu diğef gezegenlerde büyük felaketlere ilişkin bir sürü kanıt duruyor. Nikos Kzantzakis. Günaha Son Çağrı (The Last Temptation of Christ) YERYÜZÜ GÜZEL VE OLDUKÇA SAKÎN BÎR YERDİR. Bu kasti olabileceği gibi. 7. . bilmeden ihmal sonucu da ger­ çekleşebilir. Yüz yıl içinde olması düşü= — 97 — Kozmos : F.

O anda gömleğimin bir tarafı yanmaya başlamış gibi bir sıcaklık hissettim üze­ rimde.. Tekrar yeryüzüne düştüklerinde aile bireylerinin tümü ufak tefek yara bere almıştı. Yerkürenin çevresini iki kez dolaşan bir atmosferik şok yarattı. O anda gömleğimi çıkarıp fırlatmak istedim ama o anda gökte bir gümbürtü koptu. gökyüzü ikiye bolündü.000 km. Sov­ yet Devrimi'nden 10 yıl sonra. Oradakilerle yaptıkları konuşmalara ait izlenim» lerden bazılarını aktarıyorum: Sabahın erken saatlerinde çadırda herkes uyurken.nülemeyecek bir felaket yüz milyon yılda gerçekleşebilir. Sundurmadan fırlatıldı— 98 — •ar .. büyük bir gürültü duydular ve çev­ relerinde ormanın yanıyor olduğunu. Fakat Akulina ile îvan bayılmışlardı. olay yerini incelemek üzere bir heyet gitmiştir. 30 Haziran 1908 gününün erken sabah saatlerinde Orta Sibir* ya göklerinde seyretmekte olan kocaman bir alev yumağı görül­ müştür. Ardından iki gün sü­ reyle atmosfere öylesine incecik toz yayıldı ki. Vanovara pazarındaki evimin sundurmasında oturuyor­ dum. Ve ormanın ku­ zey bölümünde gök ateşler içindeydi. Rusya'daki Çarlık hükümeti Sibirya'nın az gelişmiş Tunguska bölgesindeki bu önemsiz olayla ilgilenecek değildi elbet. 2. olay yerinden 10.000 kilometrekarelik bir ormanlık bölgeyi yerle bir etti ve temas et­ mesiyle binlerce ağacı yakması bir oldu. büyük bir bölümün­ den geriye bir şey kalmadığım gördüler.. bir* den içindeki insanlarla birlikte çadır havaya uçtu. Ken­ dilerine geldiklerinde. Bir fıçının kasnağım tellemek için keserimi havaya kaldırmış­ tım ki birden... ötede kalan Londra'da sokaklara düşen ışık parça­ cıkları altında gazete okunabiliyordu. Kuzeye doğru bakıyordum. Yer­ küremizde içinde bulunduğumuz yüzyılda bile. Kahvaltı zamanıydı.. kötü doğal olay­ larla karşılaşılmıştır. Ufukta temas ettiği yerde büyük bir patlama oldu.

Yer sarsıldı.. sanki patlayan bir toptan çıkmış gibi bir esinti kuiü= beleri taradı. Gök üçüncü kez gürleyince. Atlardan bazıları da yere yıkıldılar. Sabammın yanı başında kahvaltımı ederken tüfek pat­ laması gibi sesler duydum. O anda gök yarıklığında kaynar bir rüz­ gâr. Arabaya atın birini bağlamıştım. Bir an kendimden geçmişim. bazıları panik için= de dörtnala koşmaya başladılar. İkinci atı da bağlarken sağ yanımda büyük bir gürültü koptu. Gümbürtünün ardından gökten. korku içinde bu doğal afetten söz ediyordu. Orma­ nın üzerinden kuzeyden bir alev yükseldi. yerin yüzeyinden toprak söküp götürdü. Yere kapak= landığımda başıma taş yağmasından korktuğum İçin başımı ellerimle örttüm. İki elimle birlikte sabamma yapıştım. Rüzgâr tararken toprağın üzerinde de iz bı­ rakıyordu. Uçup gitmesin diye. Bir» den geriye baktım ve gökte alevler içinde uçan uzunca bif cisim gördüm. Sabanları ayrı ayrı yönlere sürüklüyorlardı. Atım dizleri üstüne düştü. Bu cismin ön bölümü kuyruk bölümünden — 99 — .sanki yağan taşların sesi ya da kurşun sesleri geldi. talaş yığınları üzerine arkaüstü düştüler.. Rüzgâr öyle güçlüydü ki. Gürültü atları öylesine korkuttu ki. Tarladaydık. Ardından kasırga Angara'dan hortum­ la çeker gibi yoğun bir su kitlesi emdi. Bütün bu olup bi­ teni gayet açık seçik izleyebildim. Marangozlar ilk ve ikinci gümbürtüden sonra şaşkınlık içinde istavroz çıkarmaya başlamışlardı.. Bir kasırga di= ye düşündüm. Kalabalık halk köy alanını dol­ durmuş. çünkü toprağım bir ba­ yırdaydı. Hepi* miz işi bırakıp köye gittik. Sonra orma­ nın rüzgâr tarafından büküldüğünü gördüm. Karım koşup beni kulübeye ta­ şıdı.ğım birkaç metre ötede yere kapaklanmış buldum kendimi.

işçiler­ den biri suya düştü. Gezegenler arasındaki engin alanlarda birçok cisim var.daha genişti. Alev gözden kaybolunca. parçalanıp gamma ışın­ ları biçiminde ortadan kaybolduğu görüşünü savundular. rengi de gündüzleri yakılan ateş rengindeydi. büyük bir patlamayla dev bir şok dalgasının olması ve bü­ yük bir orman yangını başlatmasıdır. bazıları madensel.. bazıları — 100 ~ . fakat böyle bir aracın herhangi bir parçasının izine rastlanmadı. Bunlardan bazıları taş cisimlerdir. zıt zerrecikli bir madde parçasının (anti . İşte bu olay «Tunguska Olayı» diye bilinir. Yerküredışı bir uygarlığa ait bir uzay aracının bozulması yüzünden gelip çarpması sözkonusu olabilir.maddenin) yer­ yüzündeki olağan maddeyle çarpışınca. olay yerinde çarpmaya ilişkin herhangi bir krater izi yoktur. Bu savlar ortaya atılarak az çok taraftar buldu. tüfekten çıkan ses» lerden daha büyük gürültüler koptu.. Bilginlerden ba­ zıları. An* cak hepsi de kanıttan yoksundur. Yerin sarsıldığı hissedilebiliyordu. Fakat geçtiği yerde radyoaktivite bulunmayışı bu açıklamayı boşa çı* karıyor. Ve bütün bunlara karşın. Nehir kıyısında yün yıkıyordum. Mavi kuyruklar da gö­ rünüyordu. Pencere camları da şangırdıyordu. Alev* lerin arkasından toz gibi bir bulut izliyordu. Bunun ardından öyle bir gümbürtü oldu ki.. Fakat atmosferik şok dalgaları o günün daha ilerki saatlerinde Kuzey Atlantikten bif cismin geçtiğine işaret etmektedir. Tunguska Olayı'nın kilit nok­ tası.. Güneş'ten birkaç kez daha büyüktü. Bazı bilginler de küçük bir kara deliğin Sibirya'nın doğusundan geçip gittiğini savunuyorlar. Nehirde bir kabarma oldu. fakat güneş kadar par­ lak olmadığından insan gözünü dikip bakabiliyordu. Korkmuş bir kuşun kanat hışırtısı gibi bir ses duydum. As­ lında bu olayların nedenine uygun düşebilecek tek bir açıkla­ ma vardır: 1908 yılında bir kuyruklu yıldızdan gelme bir par­ ça yeryüzüne çarpmıştır. Çelenk gibi kü­ çük daireler bırakıyordu ardından.

Futbol sa­ hası uzunluğundaki ve bir milyon ton ağırlığındaki bu cisim sa­ niyede 30 km. Mantar biçiminde yükselen bulut da dahil olmak üzere. Peki. yerküremizin karşılaştığı çarpışma-* lan ve doğal afetleri şimdi bildiğimizden biraz daha iyi bilmek­ te yarar vardır. bazıları da kısmen organik moleküllüdürler. sözünü ettiğimiz olasılık kuvvet kazanmak­ tadır. küçük. ya bu ışığın kaynağı. bir nükleer savaşın başlamasına yol açabilir mi? Garip bir senaryo: Küçük bir yıldız yerküreye çarpıyor. nükleer silah çağında uzay kaynaklı cisimle­ rin yeryüzüne çarpmasını şimdikinden daha iyi gözlemeyişimizin tehlikelerini ortaya koyuyor. anında kendini yok etme tepkisiyle belirleniyor. Fakat günümüzde uygarlığımı­ zın yanıtı. bir atom bombası patlamasıyla karıştırılabilir.. Ancak şu fark­ la ki. saatte de 100.buzlu. Örneğin. Poli­ tik sonuçları önem taşıyan bir olay niteliğindeydi. Bu olay da.. bir megatonluk nükleer bomba patlamasının tüm etkilerini yapabilir. Nikaragua ya da Bütan büyüklüğün­ de parçalara kadar değişir. Tunguska Olayı bir kuyruklu yıldızın yaklaşık 100 metre çapındaki buzdan bir parçasının işi olabilir. — 101 — .bir asteroidin ya da kuyruklu yıldız par­ çasının yerküreye çarpmasından ileri geliyorduysa ne olacaktı? O bölgede daha sonra yapılan uçuşlarda radyoaktivite izine rastlanmadığından. özellikle o anın panik havası içinde.000 km.yi aşan bir hızla yol almak­ tadır. Eğer bugün böyle bir çarpışma olsa. rastlantı sonucu önlerine bir gezegen çıkar. Ender ama doğal bir olay olan büyükçe bir kuyruklu yıldız parçası. Büyükleri toz zerreciğinden tutun da. Şimdiye dek milyonlarcası gelip çarpmıştır. gamma ışınları ya da radyoaktif döküntüye neden olmaz­ dı. Bunun Gü= ney Afrika devleti ya da israil tarafından girişilmiş bir atom bombası denemesi olabileceği tahminleri yürütüldü önce. Bazen. Kuyruklu yıldızın çarpış etkisi ve alev yumağı. Bu nedenle kuyruklu yıldızları. sanırız. 22 Eylül 1979 günü Güney At­ lantik ve Batı Hint Okyanusu yakınlarında çift çizgili yoğun bir ışık Amerikan Vela uydusu tarafından görüldü.

bir parça metanlı (CHO buz ve biraz da amonyaklı (NH*) buz. Bu geceler yılın hep aynı günlerindedir. Göğün açık olduğu çoğu gece başınızı kaldırıp sabırla göz= lersemz. üzerinizde kısacık bir süre parıldayan bir meteor gö­ rürsünüz. yaklaşık 100 km. Bunun sonucu olarak ağaç­ lar yanar. coğrafi keşiflerle doğa tarihini birarada inceleme isteğine kapılmış. Çünkü atmosfere girişte buzlar eriyebilir ve kuyruklu yıldızdan geriye tanınabi­ lecek pek az parça kalır. Bilimi halka maletmek üzere 1845-1862 yularında yayınladığı Kozmos adlı ki­ tabında buna değinmişti. Humboldt'un daha önceki kitaplarını okuyan genç Charles Danvin. Yeryüzünde krater açmayabilir. Yerkürenin atmos­ ferine girerlerken bir an için parıldarlar. Sonuç olarak kuy­ ruklu yıldızdan gelme bir parçadır. yük» sekte sürtüşmeden ötürü ısınıp yok olurlar. küçü­ cük bir kuyruklu yıldız parçası büyük bir alev yumağı ve bü­ yük bir patlama dalgası oluşturur. Bazı geceler de meteor yağmuruna rastlarsınız. Tunguska bölgesine yayılmış çok sayıda küçük elmas parçaları saptamıştır. Günümüzde Sovyet bilgini E. Bu tür elmasın meteoritlerin atmosfere çarpmasın­ dan arta kalan parçalar olduğu bilinmektedir. — 102 — . belki de buzlu olmayan bölümünün küçücük taneleri. meteorlardır. ormanlar yerle bir olur ve gürültüsü dünya çevresin­ de duyulur. Meteorlar kuyruk­ lu yıldızların kalıntılarıdır. (*) (*) Meteorlarla meteoritlerin kuyruklu yıldızlarla ilişkili oluşlarına dikkati ilk çeken Alexander von Humboldt'dur. Bu gecelerde doğal bir ha­ vai fişek gösterisi vardır: Cennet eğlencesi. Yeryüzü atmosferine çarpınca. hardal tohumundan daha küçük tanelerden oluşur. Beagle adlı keşif gemisinde araştırmacı olarak görev almış. İncelemelerinin sonucunda Tür­ lerin Kökeni adlı ünlü kitabını yazmıştır. Bu meteorlar kü­ çücük tanelerden.Bir kuyruklu yıldızın yapısında çoğunluk buz vardır: Su­ dan oluşmuş (H=0) buz. Sobotovich. Düşenler yıldız değil.

Kralların tahttan devrilişini. 30 Haziran 1908 Beta Taurus meteor yağmuru olduğu tarihtir. Batlamyus zamanında kuyruklu yıldızlar. biçimlerine göre ayrıntılı olarak sınıflandırıl mışlardı. Luther'ci bir rahip olan Andreas Celichius adındaki Magdeburg Piskoposu» 1578 yı­ lında yayınladığı Yeni Kametin Dinsel Açıdan Hatırlatıhşı adlı kitapta kuyruklu-yıldızın «insan günahlarının yoğun duman hali­ ne gelişi olduğunu. Süt beyazlığında muh­ teşem bir alev kuşağının. Kuyruklu yıldızlar hep korku. yavaş yavaş yoğunlaşıp bir kuyruklu yıldıza dönüştüğünü ve sonunda Yaratan'ın kızgın» — 103 — . tahta vârislerin ölü­ münü haber verdiği fikri yerleşti. Bu meteor yağmuru. değişmez ve tanrısal düzenli Kozmos kavramını gölgelemiştir. de görülür. O yörüngenin yerküre yörüngesiyle kesiştiği yerde meteor yağmuru vardır. tanrısal gazap belirtisi olduğu dü­ şüncesi gelişti. Bunların arada sırada belirmesi. Batlamyus kornetlerin savaş. Ortaçağda kornetleri gösteren tablo­ larda kuyruklu yıldızlar çarmıh biçimindedir. Tunguska Olayı'na Encke Korne­ tinden gelme bir parçanın neden olduğu kabul edilebilir. buharlaşır ve zerreciklere ayrılırlar. Böylece kuyruklu yıldızların felaket habercisi. saat. Arap­ lar alev çıkaran kılıçlar olarak görürlerdi. Akın eden meteorların bir bölümü hep yerküre yörüngesinin ay­ nı bölgesinde olduğundan meteor yağmuru her yılın aynı günün*. Babilliler kuyruklu yıldızların cennet kuşları olduğunu sanırlardı. yıldızlarla birlikte gözüküp yıldızlarla birlikte kayboluşunun nedensiz olması ya da insan hayatını etkilemeyeceği düşünülemezdi. Encke Kuyruklu yıldızı yörünge­ sinden ötürü meydana gelmişti.Eski kuyruklu yıldızlar Güneş'in yanından geçe geçe ısınıp parçalanır. huşu ve batıl inanç nedeni ol­ muşlardır. her gün. Bu parçalar kuy­ ruklu yıldız yörüngesini doldururcasına yayılırlar. birkaç gece üst üste. Bu pı rıl pırıl ve zararsız meteor yağmurunu oluşturan küçücük par­ çacıklardan daha büyükçe bir parçaydı. her an Tanrı'nm önünde ko­ kuşmuşluk ifadesi olarak yükseldiği. sıcak hava ve «tatsız olay­ lar» getirdiği kanısındaydı. Yunanlılar uçan saçlar.

Oysa Aristo ve bazı düşünürler kuyruklu yıldızların yerkürenin atmosferinde devindikleri görüşündeydi" ler. ve XVH. nice geceler uykusuz beklerdi. Kepler kuyruklu yıldızların uzayda «denizdeki balık gibi» hareket ettiklerini ve daima Güneş'e ar­ kalarım vererek döndüklerinden. Newton bile onların sihrine kaptırdı kendini. yüzyılın ünlü astronomları kuyruklu yıldız­ lar karşısında hayretlerini yenememişlerdir. yeryüzüne kuyruklu yıldız sevkeden Tann'nın. Kudüs üzerinde bir kılıç gibi bir yıl asılı kalan yıldızı anla­ tır. Zamanın bir gazetesi olan Bayeux Tapestry'nin 1301 tarihli sayı­ sında kornetten söz ediliyor. Halley Kuyruklu Yıldızının bir bakıma İngiltere'nin kendileri tarafından istilâ edilmesini desteklediğini düşündüler. Josephus. O kadar ki. Tycho ve Kepler gibi Newton'a göre de yeryüzünden görülen kuyruklu yıldızlar dünyanın atmosfe­ rinde dolaşmıyorlardı. Halley Kuyruklu Yıldızının (ya da başka bir kornetin) gök­ lerde görülüşüne ilişkin en eski kayda Çinlilerin Prens Hai Nan'ın Kitabı'nda rastlarız. eğer kuyruklu yıldızlar günahların dumanlaşmış haliyşe göklerde sürekli bunların dolaşması gerekirdi. Bu da Halley Kornetiydi. Fakat bu düşünceye. 1066 yılında Normanlar. Sa— 104 — . bu ça­ basından ötürü hasta düştü.lığıyla yakılıp alev olduğunu» söylüyordu. Newton gökte kuyruklu yıldız görmek için can atar. 66 yılında Halley Kuyruklu Yıldızının dünyamıza yakınlaşmasından olacak. Newton kornetlerin Ay'dan daha uzak olmakla birlikte. 1057'dir. Normanlar bunun herhangi bir krallığın düşüşü anlamına geldiği kanısında olduk* larından. görüşüyle karşılık verildi. bu yıldızı İsa'nın doğuşuna ilişkin bir tabloya dahil etmiştir. Tarih M. İstan­ bul'u henüz yeni zapteden Türklerin yanında olabileceği korku= fgjm suna kapıldılar. Halley Kuyruklu Yıldızının bir kez daha yeryüzüne yaklaşmasına tanık olurlar. XVI. Halley Kuyruklu Yıldızının bir kez daha görü­ nüşüne tanık olduğundan. 1466'da büyük bir kuyruklu yıldızın gö­ rünmesi Avrupa'yı telaşa düşürdü. kuyruğun Güneş tarafından eri­ tilip dağıtıldığını söylerdi. Hı­ ristiyanlar. Çağdaş gerçekçi resmin kurucuların» dan olan Giotto. Ö.

Örneğin. bu nedenle de ona Halley Kuyruklu Yıldızı adı verildi. çünkü öyle olsaydı. Newton yerküre üzerindeki suyun «bitki­ lerin sulanması. «Sıvı.» Newton yeryüzündeki Okyanusların kornet kaynaklı ol­ dukları ve gezegenimizde hayatın ancak kuyruklu yıldıza ait maddenin düşmesi sayesinde mümkün olduğu düşüncesindeydi. İnsan­ lık tarihinde ilginç rol oynayan Halley Kuyruklu Yıldızının 1986'da yeryüzüne gelişi sırasında uzaya fırlatılacak araç. Gerçekten de 1758 yılında geldi. Halley 1758 yılında bu kornetin yeniden yer­ yüzüne yaklaşacağını söyledi. 1868 yılında astronom William Huggins bir kornet tayfı — 105 — . «Onları sabit yıldızlar gibi uzakta sananlar çok aldanıyorlar. bu ko-mete ilişkin araştırmalar için uzaya gönderilmiş ilk araç ola­ cak. Gezegenlerle ilgilenen çağdaş bilginler. Kornetler Güneş'imizden gezegenlerimizin belirli yıldız­ lardan aldığı ışıktan fazla ışık almazlardı. yansıyan güneş ışığıyla parlamaktaydılar.türn'den de daha yakın olduklarım söyledi. Newton kuyruk­ lu yıldızların kuyruklarındaki maddenin gezegenlerarası alan* da dağıldığım. Mars gezegeninin atmos­ ferindeki tüm suyu son zamanlardaki küçük bir kuyruklu yıl­ dızla çarpışmasına borçlu olduğu söylenebilir. çürüme olayları ve toprağa dönüşmek vb. Kornetler de. yavaş yavaş azalır ve sonunda hiç kal­ maz. bir kuyruklu yıldı­ zın gezegenle çarpışmasının gezegen atmosferine yararlı oldu­ ğu görüşünü öne sürüyorlar. geze­ genler gibi. 1607 ve 1682 yılında gözüken kornetle­ rin 76 yıllık aralıklarla görünen hep aynı kuyruklu yıldız olduğu savma ulaştırdı.» ötü­ rü aşamalı olarak kaybolduğu kanısını beslemiştir. dış kaynaktan beslenmezse. kornetlerin düzgün yörüngeleri bulunduğunun ve bun­ ların önceden açıklanabileceğinin belirtilmesi. Newton'un arkada­ şı Edmund Halley'i 1531. Kornetleri saran gizin kay­ bolması. kuyruklu yıldızdan kopup gittiğini ve yavaş ya­ vaş çekim yasası uyarınca yakınındaki gezegen tarafından çe­ kildiğini kaydetmişti.» Newton kornetlerin de gezegenler gibi dışmerkezli elips bir yörünge çizerek Güneş etrafında döndüklerine işaret etmiştir.

aslında. Gaz maskeleri Birinci Dünya Sa­ vaşının sezinlendiğini gösteren uğursuz aletlerdi. 1957 yılında Chicago Üniver­ sitesinin Yerkes Gözlemevinde çalışan bir üniversite mezunuy­ dum.(spectrum) ile doğal ya da «petrol türevi» gazın tayfmdaki ni­ teliklerin aynı olduğunu saptadı. 15 Mayıs 1910 tarihli San Fransisco Chronicle gazetesindeki bir başlık... Gözlemevinde yalnız nöbet tuttuğum bir gece telefonun ısrarla çalışma tanık oldum. ger­ çekten tuhaf ha arkadaş. Bir kornetin kuyruğundaki zehirlerden gelecek tehlike. «Baksana. Yerküremiz 1910 yı­ lında Halley kornetinin kuyruk bölümünden geçmek üzereyken..» diyordu.. «Size ben yardım* cı olabilirim.» yanıtını verdim. Gökte de bir şey var ya. tşin garibi. Sen bana bir astronom versene. gökteki bu şeye baktın mı kaçıp gidi— 106 — .» diyordu. Huggins kuyruklu yıldızlarda organik madde bulmuştu. konuşayım. «Şey.. Bu arada bazı açıkgöz girişimciler kornete karşı iyi gelen haplar ve gaz maskeleri üretip satıyorlardı. alkol banyosunun ileri aşamalarına geçildiğini ele veren bir ses. Los Angeles Examiner alaylı bir yazı biçimini tercih etmişti: «Baksanaî Şu Kornet seni cyanogen'ledi mi. 1910 yılında büyük kentlerdeki sana-. Açtığımda. Bir kornetin kuyruğunun çok incelmiş ol­ duğunu düşünemediler.!» 1910'da dünyanın cyanogen tehlikesiyle batmasından önce insanlar neşelenmek için veda partileri veriyorlardı. daha sonraki yıllarda bir karbon atomuyla bir nitrojen atomundan oluşan cyanogen'i (CN) kornet-lerin kuyruklarında belirledi. burada bir garden parti durumundayız da. yileşmenin yol açtığı çevre kirliliği tehlikesinden daha azdı. Bu olayın yeryüzünde nasıl yankılandığına basında çıkan bazı haber başlıklarıyla örnekler verelim. Karbon atomuyla nitrojen atomu cyanid'leri oluşturan molekül parçasıdır.. Kornetler konusundaki düşüncelerde bazı karışıklığın günü* müzde de sürüp gittiği anlaşılıyor. cyanogen'lemedi mi henüz?. Tüm insanlık bedava Gaz Banyosu yapacak!» Bir haber başlığı da şöyleydi: «Kurban adayı ağaca çıkıp Komet'e telefon etti. dünya paniğe kapıldı.. «New York Salonlarında Kornet Partileri veriliyor.

İlk bakışta denebilir ki. Şimdi­ ki gezegenlerin yörüngeleri. yörüngeleri fazla eliptik değildir.yor. Bunu bi­ liyordum. politik parti liderleri kornetin gözükmesi üzerine ne korkular geçirecekler ve bizler de ne ser­ semce sorular karşısında kalacağız. Bu­ na karşılık özellikle uzun peryodlu kornetler son derece eliptik bir yörünge izlerler. çarpışmalardan ve doğal ayıklama­ dan sağsalim çıkıp geriye kalabilenlerdir. Bakışınızı hafif yana kaydırarak gökte ha­ yal meyal yıldızlar ve başka cisimler görebilirsiniz.» Bu açıklamadan sonra bu kez karşımdaki ses daha uzun bir duraksama geçirdi ve. oluşum sürecinde birçok gezegen vardı belki de. «Peki bu kornet nasıl bir şeydir?» diye sordu. kuyruklu yıldızlarsa yeni peydah olmuş müşteri­ lerdir. Gezegenlerin Güneş çevresinde eliptik bir yörüngede dön­ melerine karşın. Elip-~ tik yörüngeleri kesişen gezegenler çarpışıp yok olmaya yöne­ lik bir gelişim gösterirlerken. görüş alanının tam merkezinde değildir.. Neden gezegenlerin yörüngeleri hemen hemen daire­ seldir ve birbirlerinden kesin biçimde ayrılmıştır? Çünkü geze­ genlerin çok eliptik yörüngeleri olsaydı ve bu yüzden de kesişselerdi.» Gözümüzde retinanın en duyarlı kesimi. telefondaki ses bana. işte. Gökte yeni keşfedilen Arend-Rolland Kuyruklu Yıl­ dızı o sıralarda iyice gözükecek gibiydi. tam surda karşınızda duruyor. Uzun bir durak­ samadan sonra. 1986 yılında Halley Kuyruklu Yıldızı yeniden gö­ zükeceği zaman merak ediyorum.. gezegenlerin yörüngeleri daireden farksızdır. Bu nedenle ona bir ko­ rnete bakıyor olması olasılığından söz ettim. er geç çarpışırlardı. Bakmadığın zamansa. ilkçağların felaketli çarpışmalarından sonra geçilmiştir. Sen beni gerçek ama gerçek bir astronomla görüştüremez misin?» diye sordu. «Bir kornet bir kilometre uzunluğunda bir kartopu yığınıdır. Gezegenler iç Güneş sisteminin eski müş­ terileridirler. dairesel yorüngeliler büyüyüp varlıklarını sürdürmeye yönelik bir gelişim gösterdiler. Güneş sistemi tarihinin ilk dönem­ lerinde. «Baksana bana. Güneş sisteminin is» tikrarlı ortaçağına. — 107 — .

gezegenlerin çok ötesindeki bölgede bir trilyon kornet çekirdeğinden oluşan kocaman küresel bir bu­ lut var. öteki gezegenler arasında dolaşmaktadır. ti­ pik bir kuyruklu yıldızın neye benzediğini anlayabilirsiniz.. Bu kornet bulutu. Eğer Jüpiter'i yalnızca bir metre genişliğinde düşünürsek. yüzyılda bir falan iç Güneş sistemi tarafından çekilebiliyorlar. küçük ci— 108 — . Fakat sonuç­ ta dünyalılar anlayacaklar ki.kornet kendi gezegenlerinin at­ mosferinde değil. kornet bulutunda evrensel çekim dalgalanması ve kıpırtısına yol açtığından. Fa­ kat zaman zaman bir yıldızın geçişi. Fakat kuyruktaki kümeleşme gelişince. otomobil yarışlarına katılan araba­ ların yaptığı hızdan daha fazla olmayan bir süratle Güneşin çevresindeki yörüngesini tamamlar. o takdirde kuyruklu yıldızımızı bir toz zerreciğinden küçük ka* bul edebiliriz. kornetlerle küçük asteroitlerin bombardımanı altında kalabilirler. böylece kornet kuyruğunda birikinti oluşur. güneş rüzgârı. Ar­ tık bunun yörüngesini hesaplayabilirler. Bunlar Güneş sisteminin oluşumundan arta kalan döküntülerdir. uzunlu­ ğu gezegenlerarası boyutlar kazanabilir. Yeryüzünden görülebi= lecek mesafede yörüngelerde dönmeye başlayınca. Küçük cisim sayısı büyük cisim sayısından daha çok olduğundan. Ve belki de bir gün yıldızlar âleminden gelen bu ziyaretçinin gizlerini keşfetmek için küçücük bir uzay aracı fırlatacaklardır. Bun­ ların çoğu. 1 kilometre çapındaki bir kar yığının takla ata ata dönmesini gözönüne getirirseniz. Jüpiter'­ le Mars gezegenlerinin yörüngeleri arasındaki bir yerde ısınıp buharlaşmaya başlarlar.Dış Güneş sisteminde. Er ya da geç kuyruklu yıldızlar gezegenlerle çarpışacak^ lardır. bir kornet grubu kendini bir hayli eliptik yörüngelerde Güneş'e doğru yol alıyor bulabilir. kuyruklu yıldızın arkasına toz ve buz parçaları yığar. Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin çekim etki­ siyle bu kornet grubunun yolu biraz daha değişince. Pluto'nun yörüngesi sınırından içeri dalamazlar. Güneş'in atmosferinden dışa doğru üf­ lenen madde. Yerküremiz ve onun yakın dostu Ay. dünyalı top­ lumlar arasında batıl inanç fırtınası yaratacaktır.

Gezegenlerin hepsinin yaşı yaklaşık 4 mil­ yar 600 milyon yıldır. Çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşur— 109 — . Işık ve ısı kaynağı olan Güneş'in çevresine toplanmışlardır. Jü­ piter gezegeniyle öteki dev gezegenlerin rejimine. Ve eğer bu krateri dolduracak ya da sürtünmeyle örtecek bir gelişme olmazsa. boşluk de­ nebilecek basınç düzeyinden. Güneş sisteminin ilk dönemlerinde geçirilmiş bir çarpışma felaketinin izleri gö­ rülür. Tunguska'daki gibi küçük bir kornet parçasının yerküreyle çarpışması yaklaşık bin yılda bir olur. Çarpışma sonucu oluşan kraterler yalnızca Ay'a Özgü çu­ kurlar değildir. Bunlar koca­ man dünyalardır. Ay'ın yüzeyi.Mars'a ve küçücük Ay'ları Fobos ve Deimos'a dek her yerde bu kraterlere rastlıyoruz. dünyaların çok daha önceki dönemlerde. Küçük. Bunlar az çok yerküremize benzeyen dünyalar ya da gezegenler ailesindendir. İç güneş sisteminin birçok bölgesinde. Halen iç Güneş sistemini dolduran kornet ve asteroit döküntü parçalarının tümünün neden olabi­ leceğinden de çok krater vardır. İşte bu nedenledir ki. Yüzeyleri serttir. Ay gibi. Fakat Halley Kuyruklu Yıldızı gibi baş tarafındaki par­ laklık çapı 20 kilometreyi bulan büyük kornetle bir çarpışma bir milyar yılda bir olabilir. krater adı verilen bir yarımküresel boşluk açar. Merkür'­ den (Güneş'e en yakın bulunan Merkür'den) bulutun çevrele­ diği Venüs'le. içleri kaya ve demirdendir. Atmosferleri de. yerküremizinkinden 90 kez daha yüksek düzeyde basınçlar arasında değişir. Fakat çarpan cisim büyükse ya da ana yapısı kayadansa. tıpkı ateş çevresine kamp kuranlar gibi. krater milyarlarca yıl olduğu gibi kalır.sim çarpması daha çok olacaktır. başka bejime girmiş oluruz. hepsinde de. Mars gezegenini geçince. Ay'ın yüzeyinde hiçbir toprak aşınması ol­ maz. buzlu bir cisim bir gezegen ya da Ay'la çarpışınca derin bir iz bırakmayabilir çarptığı yerde. milyarlarca yıl öncesinde yok oluş çağından geçip geldiklerini açıklamaktadır. Yüzeyini incelediğimizde Ay'ın çarpışma sonucu kraterler­ le dolu olduğunu görürüz.

yeryü— 110 — . şimdi artık Ay'da bir çarpış­ madan ötürü krater açılması için yüz bin yıldan fazla bir süre beklemek gerekli olabilir. Aynı zaman­ da bu gezegenlerin aylarında. bu da yapılan hesaplara uygun düşmektedir. Bulutlar arasında parçalanıp gider. ya­ ni Jüpiter'de ve Jüpiter ailesinin gezegenlerinde katı yüzeyler yoktur. gezegenimizde bir kilometre çapında bir krater aça­ bilecek çarpışma görmek on bin yılda mümkün olabilir. «Maria» adı verilen deniz­ ler bölgesinde. Ay'da ancak yüz bin yü=* da bir krater açılmasına tanık olunabilir. Merkür'den Pluto'ya kadarki dünyalarda. Yalnızca atmosfer ve rengârenk bulutlar görülür. Birkaç milyar yıl ön­ ce gezegenler arasındaki bölgelerde şimdikinden daha çok dö­ küntü parçaları varolduğundan. Bununla birlik» te dış güneş sisteminde de birçok milyar yıl öncesine ait çarp­ maların yer aldığını biliyoruz. Metan. Küçük bir kornetin ya da asteroitin Ay'a çarpması. Burada da geçmiş felaketlerin izlerini görmek mümkün. Bun­ lar yerküremiz gibi ufak tefek gezegencikler değildirler. Çünkü Jüpiter'in bir düzineden çok Ay'ı vardır ki. her dokuz gezegende de.000'e yakın krater var. Yerkü­ remizde «Arizona» adı verilen 1 kilometre çapındaki meteor kraterinin yirmi ya da otuz bin yıllık olduğu saptanmıştır. kornetlerinde ve asteroitlerinde de aynı felaket izlerini gözleyebileceğiz. amonyak ve su gibi hidrojen açısından zengin gaz­ lardan az miktarlarda bulunur bu gezegenlerde. Basık yerli bölgeler olan buraları.000'e yakın krater görü­ lüyordu. çarpış­ madan ötürü felaketlerin yer aldığını göreceğiz. bir krater açmasını bek­ lememeliyiz. Jüpi­ ter'e dünyamız gibi bin tane gezegen sığar. Günümüzde. Güneş sisteminin tümü incelenebildiğinde. çapı 1 kilometre olan 1. bunlardan 5'ini Voyager adlı uzay aracı ya­ kından inceledi. Buralarda. yeryüzündeki teleskoplarla göz­ lenebilen 10. Jüpiter'in atmosfe­ rine bir kornet ya da asteroid düşerse. Ay'ın bize yakın yanında. belki de Ay'ın oluş­ masından kısa zaman sonra lavlar basmışlar ve daha önceki kraterleri örtmüşlerdir. Yerküremizin alanı Ay'mkinden geniş olduğu için.lar.

Bu günlük. kızgın kömürler püskürdü ve kıvılcımlar yayıldı.ol­ muşsa. Gervase tara­ fından kaydedilenlerden. örneğin Kopernik ve Kepler adı verilen kraterlerde. Üstteki ucu birden ikiye bölündü. Ay'ın yüzeyinden. Her zaman olduğu gibi böyle gecelerde yarım Ay'ın iki ucu doğuya bakıyordu. Ay'daki çok yeni kraterler­ de. Ay'da hava ve su bulunmadığından aşınma öylesine etkisizdir ki. Bölünmenin orta yerin­ den bir meşale fırladı. — 111 — . Zamanla uzayda düşeri çok küçük zerrelerin (mikrometeoritlerin) gelişi bile ortalığı tozutarak ışınları örter.zünden görülebilecek gibi bir patlamaya yol açar. bir çar­ pışma sonucunda. Kraterler Ay'daki yok denecek kadar az aşınma­ ya karşı koyabildikleri halde. İşte. Canterbury rahipleri tara­ fından verilen bilgiye uygun biçimde bir toz bulutunun kalkabi­ leceğini hesaplamışlardır. kraterin hâlâ görülebilmesi gerekir. zamanının siyasal ve kültürel olaylarını güvenilir biçimde kayıtlara geçirmekle tanınıyor. Işın görülmesi yeni bir çar­ pışmanın imzası niteliğindedir. Ay'da görüldüğü söylenen olguyu be­ lirlemek mümkündür. çok ince olan ışınlar buna karşı koyamazlar. Astronomlar Derral Mulholland ve Odile Calame. Böy­ lece ışınlar yavaş yavaş kayboluyor. Çarpışmalar ışınlar yaratır. bu tür ışınlar vardır. Böyle bir ola­ yı gösteren bir örnek vardır: 25 Haziran 1178 tarihinde beş in­ giliz rahibi Ay'da olağanüstü bir olay saptamışlardır. bu günlüğün yet­ kililerine beş rahip yemin ederek gördükleri olayın öyküsünü anlatmışlardır. Daha son­ ra bu olay Canterbury'deki Gervase günlüğüne kaydedilmiştir. Kayıtlarda şöyle deniyor: Ay'ın pırıl pırıl olduğu bir geceydi. ateş. patlamadan püsküren ince toz çizgileri bırakır. birkaç milyar yıl­ lık küçücük kraterler bile olduğu gibi duruyor. Eğer Ay'ın yüzeyinde 800 yıl önce böyle bir çarpışma .

Çalama ve Mulholland tarafından belirlen­ di. Bu sonuçsa Giordano Bruno kraterinin bin yılı aşmayan bir zaman için­ de Ay'ın çarpma geçirdiği olgusuna uygun düşmektedir. Ay'ın geçirdiği böylesi bir ür­ perti. Sonuçta titreşimler yok olup gider. Böyle bir olayın tarihi zamanlar içinde meydana gelmiş ol­ ması olasılığı çok zayıftır. Yerküremiz Ay'a çok yakın mesafededir. Katolik Kilisesi bilginlerinden olan XVI.Meteorit uzmanı Jack Hartung ışınlı ve çok yeni görünen bir küçük kraterin Canterbury rahiplerinin söyledikleri bölge­ deki varlığına işaret ediyor. Ay hafiften sallan­ tı geçirir. geri dönüş için harca­ dığı zaman inanılmaz bir dakiklikle ölçülebiliyor. o andaki Ay'a olan uzaklığımız inanıl­ maz bir kesinlikte ortaya çıkıyor. Bu ölçümler. laser yansıtma tekniğiyle ölçülebilmektedir. Ay çarpmalar so­ nucu böylesine kraterlerle delindiğine göre. Olayın bu biçimde yorumlanırının doğruluğunu ortaya ko­ yan bir başka kanıt. birkaç yıllık bir dönemde sürdürüldüğünde. Nedeni. Yeryüzünden gönderilen bir laser ışını aynaya çarpıp yansıyınca. yüz­ yılda yaşamış bu kişinin sayısız dünyalar bulunduğunu ve bun­ lardan çoğunda insan yaşadığını söylemesi üzerine 1600 yılında bir kazığa bağlanarak yakılmış olmasıdır. Ay'ın üç yıllık bir dönemde üç met­ re kadar enlemesine bir titreme geçirdiği saptanıyor. Bu sayıyı ışı­ ğın hızıyla çarpınca da. Bütün bu bilgiler dolaylı çıkarma yöntemine dayanmakta­ dır. Bu ay­ nalara «laser geri reflektörü» deniyor. ama sekiz yüzyıl gibi kısa bir zamanda olmaz bu. Fakat ortaya çıkan kanıt. Apollo astro­ notları Ay'ın birçok bölgesine özel aynalar yerleştirdiler. Bu kratere Giordano Bruno adı ve­ rilmiştir. Tunguska Olayı gibi Arizona Meteor Krateri de bize tüm çarpma felaketlerinin güneş sisteminin erken dönemlerin­ de meydana gelmediğini gösteriyor. oldukça uyarıcıdır. Bir cisim büyük bir hızla Ay'a çarpınca. yerküremiz bunları nasıl savuşturmuştur? Meteor krateri neden bu denli ender yer­ yüzünde? Kornetler ve asteroidler insan yaşayan gezegenlere — 112 — .

çarpmamaya özen mi gösterirler? Böyle bir iyimserlik düşünü­ lemez. Bunun olası tek açıklaması, çarpma sonucu kraterlerin hem Ay'da, hem yerküremizde hemen .hemen aynı oranda oluş­ tuğu fakat hava ve su bulunmayan Ay'da kraterlerin uzun za­ man korunmasına karşılık, yeryüzünde aşınmanın yavaş yavaş onları sildiği ya da doldurduğudur. Suların akması, rüzgârın kum taşıması ve dağ birikintileri çok geniş zaman içinde yavaş­ tan yer alan olgulardır. Fakat milyonlarca ya da milyarlarca yıl sürüp gidince, bunlar çarpmadan ötürü meydana gelen yara iz­ lerini kökünden bile silme gücüne sahip olurlar. Herhangi bir ayın ya da gezegenin yüzeyinde dış etkenli süreçler yer alacaktır. Örneğin, uzay kaynaklı etkenler gibi. Bir de deprem gibi iç kaynaklı süreçler olacaktır; volkanik pat­ lamalar gibi anında felaket yaratan olaylar. Bunun yanı sıra havanın taşıdığı kum tanecikleriyle çukurların çok yavaştan dolması gibi süreçler de olur. Hangi süreçlerin, hangi süreçler­ den daha ağır bastığını söylemek olanaksız. Ancak şu söylene­ bilir : Ay'da dış kaynaklı felaket etkenleri ağır basıyor; yeryü­ zünde iç kaynaklı yavaştan oluşan etkenler ağır basıyor. Mars ise ikisi arasında bir durumda bulunuyor. Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında sayısız asteroidler, kü­ çücük gezegenler vardır. Bunların en büyükleri birkaç yüz kilo­ metre çapındadır. Çoğu, boyu eninden fazla dikdörtgen biçimin­ dedir ve uzayda takla atarak dolaşırlar. Birbirlerine çok yakın karşılıklı yörüngelerde ikişer ya da üçer asteroid dolaşıyor ola­ bilir. Asteroidler arasında çarpışma sık görülen bir olaydır. Ba­ zen bunlardan bir parça kopar, gezegenimize rastlayarak me­ teorit olarak yeryüzüne düşer. Müzelerimizin raflarında ve bi­ limsel sergilerde uzak dünyalardan parçalar olarak sergilenirler. Asteroidler kuşağı büyük bir öğütücü değirmendir. Bu değir­ men küçük küçük parçaları toz zerreciklerine dönüştürür. Kuy­ ruklu yıldızlarla birlikte büyük asteroidler, gezegen yüzeylerin* deki en yeni kraterlerden sorumludurlar. Asteroit kuşağı, bir _ 113 — Kozmos : F. 8

zamanlar bir gezegenin, yakınındaki dev Jüpiter'in çekim gel­ gitleri nedeniyle oluşmaktan alıkonulduğu bir bölgedir diyebi­ liriz. Ya da asteroit kuşağı, kendini parçalayan bir gezegenin parçalarıdırlar. Bu son şık olasılık taşımıyor, çünkü yeryüzün­ deki hiçbir bilgin bir gezegenin kendi kendine patlayıp parçalan­ ması olayı diye bir şey bilmiyor. Fakat belki de böyle olmuştur. Satürn'ü çevreleyen halkalar asteroit kuşağıyla benzerlik gösteriyorlar. Bunlar gezegenin yörüngesinde dolaşan buzdan oluşmuş milyarlarca küçücük Ay'lardır. Satürn'ün çekim gücü nedeniyle civardaki bir Ay'a katmaktan alıkonulmuş parçacık­ lar olabilir bu küçücük Ay'lar. Ya da çok yakınında dolaştığı için çekim gücü gel-gitleri yüzünden parçalanan bir Ay'ın ka­ lıntıları da olabilir. Başka bir olasılık da, Satürn'ün bir Ay'ın­ dan, örneğin Titan gibi bir Ay'ından fırlayan maddeyle gezege­ nin atmosferine düşen madde arasında sabit bir denge durumu oluşudur. Jüpiter'in ve Uranüs'ün da halkalar sistemi vardır. Yeryüzünden gözienebilmesi hemen hemen olanakdışı bulunan bu halka sistemleri henüz yeni keşfedilebilmiştir. Neptün'ün de bir halka sorunu var mı yok mu sorusu, gezegen bilginlerinin gündem defterinde listebaşıdır. Sözkonusu halkalar, Jüpiter ben­ zeri gezegenlerin evrendeki özel bir süs araçları olabilir. Satürn'den Venüs'e dek gezegenlerin son dönemlerde çarp­ ma durumuyla karşı karşıya kaldıklarının ön sürüldüğü bir ki­ tap, 1950 yılında Immanuel Velikovsky adında bir pskiyatri uz­ manı tarafından yayınlandı. Geniş halk yığınlarına hitap etmek üzere hazırlanan bu kitaba Çarpışan Dünyalar (Worlds in Collision) adı verilmiştir. Gezegen büyüklüğünde «kornet» denen bir cismin Jüpiter sisteminde her nasılsa oluştuğunu ileri süren ya­ zar, 3.500 yıl kadar önce bunun iç güneş sistemine girdiğini, yer­ küremiz ve Mars'la birkaç kez çarpıştığını, bu çarpmaların so­ nucu olarak Kızıl Deniz'i ayırdığını, Musa'yla İsraillilerin Firavun'dan kaçmalarını sağladığjnı ve Joshua'mn emirleriyle geze­ genimizin dönmesini engellediğini söylüyordu. Bu yüzden vol— 114 —

kan patlamaları ve sellerin görüldüğünü (*) yazan Velikovsky'nin ifadesine göre, karmaşık gezegenlerarası bir bilardo oyuna sonucunda, bu kornet hemen hemen dairesel bir yörüngeye otu­ rarak bildiğimiz Venüs gezegeni oluvermiştir (adı geçen yazara göre Venüs eskiden yokmuş). Üzerinde birazcık durarak anlatmaya çalıştığım gibi, yaza­ rın bu düşünceleri hemen tümüyle yanlıştır. Astronomlar çarpış» ma olgularına itiraz etmiyorlar, yalnızca çarpışmaların yakın ta­ rihli olabileceğine karşı çıkıyorlar. Güneş sistemini sergileyen hiçbir modelde gezegenler yörüngelerindeki ölçeklere uygun olarak gösterilemez. Çünkü böyle bir şeye kalkışsa, yörünge­ lerindeki gezegenler gözle zor görülecek küçüklükte gösterilebi­ lir. Gezegenleri gerçek ölçekleriyle gösterebilecek olsak, yani toz zerreciği gibi gösterilebilirlerse, belirli bir kuyruklu yıldızın yerküremize birkaç bin yıl içinde çarpması olasılığının çok, ama çok az bulunduğunu kolaylıkla anlayabilirdik. Üstelik Venüs kayalık ve madeni yapıda bir gezegendir. Hidrojen bakımından fakirdir. Oysa Jüpiter -ki Velikovsky kornetin Jüpiter'den gel­ diğini öne sürüyordu- hemen hemen tümüyle hidrojenden olu­ şuyor. .Jüpiter'den kornet ya da gezegen fırlamasına uygun ener­ ji kaynaklan yoktur. Bunlardan herhangi biri yerküremizin ya­ nından geçse, gezegenimizin dönmesini «durduramaz». Üstelik durdurduktan sonra yeniden döndüremez de. Volkanların patla­ ması ya da sel baskınlarının sık tekrarlanışma ilişkin görüşü doğru çıkaracak jeolojik kanıt da elde yoktur. Mezopotomya ya­ zıtlarında Venüs'ten söz edilmektedir. Bu yazıtlarsa Velikovsky'nin Venüs'ün kornetten bir gezegene dönüştüğünü söylediği ta-

(*) Bildiğim kadarıyla, tarihi bir olayı mistik olmayan bir yoldan ve kornet müdahalesi olarak açıklamaya ilk çalışan Edmund Halley'dir. Edmund Halley, Nuh'un sellerini «bir kuyruklu yıl­ dızın rastlantısal şoku» olarak nitelemiştir. — 115 —

rihten Öncesine rastlar (*). Bir hayli eliptik yörüngeli bir cis­ min, bugün dairesel biçime çok yakın olan Venüs yörüngesine öyle çabucak geçmesi olanak dışıdır. Velikovsky'nm kitabında buna benzer olanaksız daha birçok varsayımdan söz etmek müm­ kün. Gerek bilimadamlan, gerekse konunun uzmanı olmayanlar tarafından Öne sürülen varsayımların yanlışlığı er geç ortaya çı­ kar. Ne var ki, bilim kendini düzelten bir girişimdir. Varsayım­ ların bilim tarafından kabul edilebilmesi için ciddi kanıt sına­ vından geçmesi gereklidir. Velikovsky olayının en kötü yanı, bu kişinin öne sürdüğü varsayımların yanlış olması ya da kesinliği kabul edilmiş olgulara ters düşmesi değildi. En kötü yanı, ken­ dilerine bilimadamı diyen bazı kişilerin Velikovsky'nin kitabını ortadan kaldırmak istemeleriydi. Bilime gücünü veren, özgür araştırma ve ne denli garip gelirse gelsin, ortaya atılan bir var­ sayımın değeri üzerinde araştırma yapılması gerektiği düşünce­ sinin yerleşmesidir. Alışılmış fikirlere benzemediği için insanı tedirgin eden yeni fikirlerin boğulması, din ve siyaset çevrele­ rinde görülebilir. Fakat böyle bir şey, bilgiye götüren bir yol de­ ğildir. Bilimsel çaba kavramıyla bağdaşamaz. Yeni ufuklar aça­ cak görüşleri kimin öne süreceğini önceden kestirip atamayız. Venüs kütle, boyut ve yoğunluk açısından hemen hemen yerküremize eşittir. En yakın gezegen oluşu nedeniyle yüzyıllar boyunca yerkürenin kardeş gezegeni gözüyle bakılıyordu. Kar­ deş gezegen acaba nasıl bir yerdir? Yazın hüküm sürmesi ve güneşe yakınlığı nedeniyle de yerküremizden biraz daha sıcak hir yer midir acaba? Yüzeyinde çarpma sonucu oluşmuş krater­ ler var mıdır, yoksa aşınmayla kaybolup gitmişler mi? Volkan var mı? Ya dağları? Okyanusları? Ya da hayat var mı? Venüs'e teleskopla ilk bakan 1609 yılında Galileo olmuştur. <*) Silindir biçimindeki Adda mühürü, M.ö. üç bininci yılın, ortala­ rına aittir ve Venüs tanrıçası Inanna'yı sabah yıldızı ve Babil îştar'ının habercisi olarak gösterir. — 116 —

Yüzeyinde hiçbir şeklin bulunmadığı, yassı bir yuvarlak gördü. Galileo, Ay gibi, Venüs'ün de incecik bir hilal biçiminden tam bir yuvarlak biçime, ve aynı nedenle dönüşüp değiştiğini kay­ detti. Bazen Venüs'ün gece yanına daha uzun süre bakıyoruz, bazen de gündüz yanına. Bu arada, bu bulgu yerkürenin Güneş etrafında döndüğü (ve Güneş'in yerküre etrafında dönmediği) görüşünü güçlendirmiş oldu. Optik teleskopların daha büyükle­ ri yapıldıkça ve ayrıntıları farketme özellikleri artırıldıkça, sis­ temli biçimde Venüs'e çevrildiler. Fakat Galileo'dan daha iyi gözleyebilmiş değiller. Venüs'ü yoğun ve iç karartıcı bir bulut tabakası çevreliyordu. Gezegene sabah vakti ya da geceleyin baktığımızda, Venüs'ün bulutlarından yansıyan güneş ışığını gör= mekteyiz. Ne var ki, keşfedildikleri günden bu yana bu bulut­ ların yapısı bilinmezliğini hâlâ koruyor. Venüs'ü görebilme olanaklarının bulunmayışı, bazı bilginle­ ri bu gezegen yüzeyinin bataklık olabileceği görüşüne itti. Bu garip iddia şöyle bir mantığa bağlanmıştı: «Venüs'te hiç bir şey göremiyorum.» «Niçin göremiyorsun?» «Çünkü tümüyle bulutlarla kaplı.» «Bulutlar neden oluşmuştur?» «Sudan tabii.» «öyleyse Venüs'ün bulutları, neden yeryüzü bulutlarından daha kalın?» «Çünkü orada daha çok su var.» «Fakat bulutlarda daha çok su varsa, yüzeyde daha da çok su bulunması gerekir. Ne tür yüzeyler daha suludurlar?» «Bataklıklar.» Peki, bataklıklar varsa böcekler, yusufçuklar hatta belki di­ nozor neden bulunmasın Venüs'te? Gözlem : Venüs'te hiç bir şey görülemiyor. Sonuç: Hayat olması gerek. Venüs'ün geçit ver* meyen bulutları şimdilik sadece isteklerimizi yansıtıyorlar. Biz canlı varlıklar olduğumuza göre, başka yerlerde de hayat olması isteğiyle yanıp tutuşuyoruz. Ancak kanıtların dikkatlice derlem — 117 —

nip toparlanması ve değerlendirilmesi sonucunda belirli bir dün­ yada canlı varlıkların bulunup bulunmadığına karar verilebilir. Venüs bizi böyle düşünmeye zorluyor. Venüs'ün yapısı hakkında anahtar bilgi oluşturacak ilk ve­ riler, cam prizma ya da ışığın kırınım ızgarası denen düz bir yü­ zeyde yapılan çalışmalardan elde edildi. Bu ızgaranın üzerinden belirli aralıklarla düzgün çizgiler geçer. Normal beyaz ışığın yo­ ğun bir demeti dar bir yarığa yöneltildikten sonra prizmadan .ya da kırınım ızgarasından geçirilirse, tayf adım alan gökkuşağı renklerine ayrışır. Tayf yüksek frekanslı (*) ışıktan düşük fre­ kanslılarına kadar (mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı) gider. Biz bu renkleri görebildiğimiz için buna «gözle görülebi­ len ışık» denir. Oysa tayfta ışığın gördüğümüz bölümünden da­ ha başka ışıklar da vardır. Daha yüksek frekanslarda, mor ren­ gin ötesinde, tayfın morötesi adını verdiğimiz ışığı bulunur; tam anlamıyla gerçek bir ışık olup mikroplara ölüm saçar. Gözümü­ zün görmediği bu ışığı arılar ve fotoelektrik hücreler kolaylık­ la farkeder. Dünyada gözlerimizle algüayabildiğimizden fazlası vardır. Morötesi ışığın ötesinde tayfın X - ışını bölümü bulunur. X - ışınlarının ötesindeyse gamma ışınları, daha düşük frekans­ larda da, kırmızının ötesinde tayfın kızılötesi bölümü vardır. Gö­ zümüze görünmeyen bu ışık bölümü, bir termometre aracılığıy­ la saptanabilmiştir. Gözümüzün görebildiğinin ötesinde termo­ metreye ışık vardığından, termometrede derecenin yükseldiği görüldü. Çıngıraklı yılanlarla sıvı preparat içindeki yarı iletken» ler kızılötesi ışınları tam anlamıyla farkederler. Kızılötesi bölü­ mün ötesinde tayfın çok geniş radyo dalgaları bölümü gelir. Bunlar gamma ışınlarından radyo dalgalarına dek, ayrı işe ya­ rayan ışık türleridir. Hepsi de astronomide kullanılır. Gözleri=

(*) Işık bir dalga hareketidir; belirli bir zaman biriminde (örneğin bir saniye), gözün ağtabakası gibi bir ışık algılama mekanizma­ sının içine ulaşan dalga boyu sayısı frekansım belirler.

— :m —

mizin renk algılama alanı kısıtlı olduğundan, tayf adını verdiği­ miz gözle görülebilir bu küçücük ışık demetine karşı eğilimi­ miz vardır.

1844 yılında filozof Augeste Comte sonsuza dek gizli kala­ cak bilgiye ilişkin bir örnek ararken, yıldızların ve gezegenle­ rin yapısını gösterdi. Fiziksel olarak yıldızlara ve gezegenlere hiçbir zaman gidilemeyeceğini ve bunların yapısına ilişkin ör­ neklerin de elimize geçemeyeceğini düşünen Auguste Comte, bunların yapısı hakkındaki bilgilerden sonsuza dek yoksun ka­ lacağımızı sanıyordu. Fakat Comte'un Ölümünden yalnızca üç yıl sonra göklerdeki cisimlerin yapısını belirlemek üzere tayftan yararlanılabileceği anlaşıldı. Değişik moleküller ve değişik kim­ yasal elementler, farklı ışık frekansları ya da ışık rengi emer­ ler. Emdiklerinden bazıları tayfın görülebilen bölümünde bulu­ nabilir, bazıları tayfın gözle görülmeyen bölümünde. Bir geze» gen atmosferinin tayfında tek bir siyah çizgi, ışığın kayıp bölü­ münü ifade eder ki, bu da ışığın başka bir gezegenin havasından geçtiği sırada ona emiş yoluyla kaptırdığı bölümü demektir. Her çizgi değişik bir molekül ya da atomun ürünüdür. Her madde­ nin ışık tayfına attığı özel bir imzası vardır. Venüs gezegenindeki gazların özellikleri, yeryüzünden, yani 60 milyon km. uzak­ tan imzanın tanınması gibi tanınır. Güneş'in yapısını tanrısal bir güce sahipmişiz gibi bilebiliyoruz. Güneş'in yapısında önce helium bulunduğu saptanmıştır. (Yunanlıların Güneş Tanrısı'na Helios adını vermeleri nedeniyle helium denilmiştir.) Europium — 119 —

bir başka deyişle. ancak atmosferdeki yo­ ğun karbondioksidih varlığından Ötürü deniz olağan sudan de­ ğil. Astronom spektroskopu hemen hemen sihirbazlık denebile­ cek bir teknik düzeyine ulaşmıştır. Bulutlan üzerinde ince silikat tozunun dönendiği Venüs'ün. Gerçek durum hakkında ilk belirtiler. bunların da tayf çizgilerinde su buharı gibi gözükmediğini söylemişti. oluşuna bağlamış ve bu yüzden bütün suyun damlacıklar halinde yoğunlaştığını. radyo ve televizyon yöneten kişilerin bulunduğu—-İSO-— . Bir radyo . Eğer Venüs bataklıklarla kaplı bulunsaydı. Oysa 1920 yılı dolayla­ rında Mount Wilson Gözlemevinde denenen ilk spektroskopik araştırmalarda. Bu teknik karşısında hayret­ ten ağzım hâlâ açık kalır. tayfın görülebilir ışık ya da kızılötesi bölümlerinden gelmemiştir. gezegendeki bütün suyun hidrokarbonlarla karışarak karbondi­ oksit oluşturduğunu. bir fotoğraf maki­ nesinden daha iyi ışık-ölçer gibi iş görür ve göğün genişçe bir alanım içine alacak şekilde yönlendirdiğimizde. çok uzaklardaki galaksilerin yapısını bu takım yıldızları oluşturan milyarlarca yıldızın verdiği toplu ışıktan çıkarabiliyo­ ruz. özel bir radyo frekansından ne miktar enerjinin yeryüzüne geldiğim kaydeder. böylece çöle benzer. Akıllı canlıların radyo sinyalleri gönderdiklerini biliyoruz. bunlar radyo dal­ gaları bölümüne aittir. Auguste Comte'un bu örneği seçmesi talihsizlik olmuştur. Venüs bulutlarının üzerinde su buharı izine hiç rastlamadı. Venüs'ün atmosferinde büyük mik­ tarda karbondioksit bulunduğunu ortaya koydu. Bazı bilginler. Daha sonraki incelemeler. kurak bir yer olduğu anlaşıldı. Kimi bilgin de.teleskop.bakımından zengin manyetik A yıldızlarının yapısını bilebiliyor ruz. bu nedenle de Venüs'ün yüzeyinin petrol de­ nizinden meydana geldiği yorumuna yöneldiler. bulutların üzerinde su buharının bulunmayışını bulutların çok soğuk. karbonatlı sudan oluşmuştu. Bilimadamlarının tahminlerine göre. su buharı çizgi­ lerini tayfında görmek mümkün olurdu. kireçtaşının kabuk gibi örttüğü birkaç adacık dışında Ve­ nüs gezegeni tümüyle suyla kaplıydı.

Yüzeydeki bazı yerler radyo dalgalarını emecek ya da yer çok sertse. böylece radyo dalga­ larına karanlık görünecekler. ancak güneş sistemindeki tüm diğer gezegenlerin döndükleri yönün tersine. Anlaşıldı ki. yani geriye doğru dönüyor. Işığın ışınlan baktığımız şeye çarpıp geri gelerek gözümüzün içine girer. Bunlardan bi­ ri. Venüs yeryüzü günü ola­ rak 243 günde bir dönmektedir. çok yüksek ısı derecesi gösterircesine radyo dalgaları yaydığı anlaşıldı.121 — . Biz her şeyi yansıyan ışıkla görüyoruz. 1956 yılında radyo . Venüs'te ne bataklık var. Fakat Venüs'ün yü­ zeyinin müthiş sıcak olduğunu asıl ortaya koyan. Venüs'ün kendi ekseni çevresinde dönmesi için geçen zaman. gözümüz­ den uzanan ışınların. örneğin. karanlık bu­ lutları delip geçen Sovyet Venera uzay aracının bize bu en ya­ kın gezegenin gizemli yüzeyine inmesi oldu. Fakat eskiler. Fakat doğal cisimlerin radyo dalgaları gönder­ melerinin başka nedenleri olduğunu da biliyoruz. doğuda ba— . Venüs yörüngesinde dönerken yüzeyindeki şekilleri izlemek suretiyle ilk kez Venüs'te günün uzunluğu saptanabildi. başka bir deyişle. Bu ışığı Güneş vere­ bileceği gibi. bakılan cisme temas etmeleri suretiyle görebildiklerini sanırlardı. Birçok dalga uzunluğunda Venüs'ün bu­ lutları ve atmosferi radyo dalgalarına karşı bütünüyle saydam­ dır. onları yanlara doğru dağıtacak. ama doğal bir düşünce olarak bunu sür­ dürenler var. elektrik ampulü de verir. Bu tür bir düşünceye bugün de rast­ landığı oluyor. Venüs yanıyor.-teleskobu arasında bağlantı kurarak uzaktaki cisimleri ışık yoluyla algılıyoruz. Yetersiz verilerle yanılmak kolaydır. ki bunlar arasında Euklid gibi önemli kişiler de var. Günümüzde bir laser'le bir fotohücre ya da bir ra­ dar vericiyle bir radyo .nu bilmekteyiz. ne petrol alanları. Radar astronomisin­ de radyo dalgaları dünyamızdaki bir teleskop tarafından gönde­ riliyor ve. sıcak olmalarıdır. Bunun sonucu olarak Güneş batıda doğar. Gerçi karanlık bir odadaki cismin görülemeyişini açıklamaya yetmiyor.teleskoplardan biri Ve­ nüs gezegenine doğru çevrildiğinde. ne karbo­ nat okyanusları. Venüs'ün yerküremize bakan bölgesine çar­ parak geri dönüyorlar.

bazıları da Venüs çevresinde dolaşan Pioneer aracından alınmıştır.tar ve güneşin doğuşundan bir dahaki doğuşuna geçen süre de yeryüzü günü olarak 118 gündür. Venüs'teki kraterler oldukça sığdır. Bunların bazıları yeryüzüne yerleştirilmiş radarlı teleskoplarla. Rüzgârlar sa­ niyede 100 metre. argon. Oysa kamera­ larımız morötesi bölgeyi taradığında. Venüs'ün bulutlan sonuçta koyu sülfirik asit eriyiği olarak karşımıza çıkıyor. Sovyetler'in attıkları Venera tipi uzay araçlarından ikisi Venüs'ten fotoğraflar çektiler. bunlar arasın­ dan herhangi bir şekil ayırt etmek olanaksızdır. Fakat rastlanan hidrokarbon ya da karbonhidrat oram milyonda 0. Nitrojen. yüksek atmosferde karma­ şık girdaplı bir hava sistemi karşısında kalıyoruz. Bunlar yoğun atmosfere dalıp bulutları aştılar. 480 santigrad derecedir.1'den de azdır. Yüzeyinde dünya atmosferi basıncının 90 katı basınç var­ dır. Çarp­ ma sonucu açılmış krater görüntüleri çok ilginçtir. hem radyo astronomisi. Bu krater» ler bize Venüs'ün çok yaşlı bir gezegen olduğunu anlatmaktadır. Ba­ zıları Venüs yüzeyinde bir saat kadar kalmaya dayanabilmişlerdi. su buharı. Sovyetler Birliği ve ABD. Venüs'ün yüzeyindeki ısı. hem de doğrudan uzay aracı ölçümlerinden öğrendiğimize göre. Bir uzay aracının Venüs'te uzun süre kalabilmesi için buz­ dolabı içinde sürekli soğutulması gerekecektir. Gözün görebildiği ışığa göre. karbonmonoksit ve öteki gazlara eser miktarda rastlanıyor. fakat ilk olarak Galileo'nun kaydettiği gibi. Venüs'ün radar yoluyla fotoğrafları çekilmiştir. hızla esmektedir. Venüs'ün açık yeşil bulutları var. Venüs yerküremize yakınlaş­ tığı her defasında hemen hemen yüzünün hep aynı tarafını gösterir. Mutfak fırınlarından en sıcağından daha da sıcak. Venüs'ün at­ mosferi %96 karbondioksittir. Venüs'e 10'u aşkın uzay aracı gönderdiler. Şimdiye dek bulutlar tara­ fından tümüyle gizli tutulan bir dünyanın bize açıldığını gör­ mekteyiz. Az miktarlarda hidroklorik asitle hid122 — . saatte 360 km.

yalnızca atmosferin belirgin biçimde yoğunlaşması söz konusu. zararlı gazları tekin gözükmeyen bir kırmızılıkla karışınca.roflorik asit de bulunuyor. Organik ve akla gelebilen başkaca biyolojik moleküller paramparça olmaktan kur­ tulamazlar. (*) Bu boğucu yerde canlı varlık bulunması. hatta bizlerden çok de­ ğişik varlıkların bile bulunması olasılık dışıdır. Böyle bir varsayımın bilime ne katkısı olur ki? Yerküremizde bilimin gelişmesi temel olarak yıldızlarla gezegenlerin devinimlerindeki düzenin gözlemlenmesiyle olmuş­ tur. yüzey şekille­ ri meçhulümüz kalıyor. ezici basıncı. Bir de kâh orasında. Venüs yüzeyine 45 km. yaşamışlardır. Yerküremizde havanın çok kapalı olduğu günlerdeki ka­ dar Güneş ışığı bulutlardan Venüs'e sızıyor. Güneş ışığı at­ mosferik moleküllere çarpıp geriye döndüğünden. Oysa Venüs tümüyle bulutlara sarılı bir gezegen. Bütün bunlar da kalın. Venüs bir Aşk Tannçası'ndan çok bir cehennemi andırıyor. yeryüzü günü olarak 59 gün uzunluğunda. Güneş ışığı göğe ancak deniz dibi bulanıklığına benzer biçimde yayılır. Atmosferin bu bölgesinde toz yok. bulutlu. Yüksekteki serin bulutların üzerin­ de bile Venüs yaşamaya elverişsiz bir yer olarak gözüküyor. Çıkarabildiğimiz kadarıyla. kalana dek sülfür renkli sis aşağı doğru yayılır. Fakat diyelim kjt. Venüs yüzeyi­ nin ancak bazı bölümlerinde yumuşamış kayalıklar bulunuyor. bu gezegende bir zamanlar akıllı canlılar. zehirli atmosfer aralığından farkedilmesi son derece zor görün­ tülerdir (*). Gündüz bile Güneş gözükmez. Fakat ge­ celeyin Venüs'ten göklere bakacak olsanız hiçbir şey göremezsi­ niz. Bu noktadan itibaren yoğun fakat kristal beyaz­ lığında bir atmosferle karşılaşıyoruz. yüzeyi görülmüyor. Venüs gezegeninde bir 123 r- . kâh burasında uzak bir gezegenden gelip iskeleti kalmış bir uzay aracı kalıntısının buradaki vahşeti ha­ fiflettiği yoz manzaralar var. bu­ lut yok. Yakıcı sıcağı. Bununla birlikte atmosfer basıncı öylesine yüksek ki. Geceler ol­ dukça uzun.

acaba. Güneş ışığı. tepkileri ne olurdu? — 124 — . gezegen çapında felaketin hüküm sürdüğü bir yer­ dir. Bununla birlikte Venüs atmosferindeki karbondioksitle su buharı kızılötesi ışına saydam bir ortam oluşturmadığından. Eğer Venüs'te ast­ rofizik gelişseydi. güneş ışığını gerisin geriye uzaya doğru yansıtmaya çabalar.de. yoğun havada bir araçla dolaşmayı öğrenselerdi ve üzerlerindeki 45 kilometrelik gizemli bulut tabakasına girerek sonuçta o tabakadan çıkıp başlarım yukarıya kaldırsalardı ve ilk olarak o Güneşli. yüdızlarm varlığı fizik yasaları yoluyla çıka­ rılabilirdi. Yeryüzündeki yüksek ısı.Venüs. Merak ettim. Hatta yerküremiz ve uzaktaki daha başka cisimler de görülebilirdi. Fakat Venüs Güneş'ten çok daha serin (daha az sıcak diyelim) olduğundan. seralarda ısı sağlamak için uygu­ lanan yönteme benzer bir süreçten kaynaklanır. tayfın gözle görülebilen ışık bölümünde değil. Yüzey çok sıcak olduğundan. fakat bütün bu bilgiler yalnızca kuramsal düzeyde kalmaktan öte geçemezdi. gözle görülebilen bu ışığa yarı-saydam bir ortam oluşturan Ve­ nüs atmosferinden ve bulutlarından geçiyor. gezegeni!. yıldızlı muhteşem ev­ renle karşılaşmalardı. Güneş'in ısısı hemen tümüyle emilip tutuklanmış olur ve bunun radyo-teleskop kurulsa Güneş görülebilir. Venüs'teki akülı varlık­ lar bir gün uçmayı. çoğunluk kızılötesi bölümünde ışın ya­ yar. yüzeye ulaşıyor.

500 yıl önce yapıl­ mıştı. Sovyetler'in Venera 11 ve 12'nin verdiği bilgiler. parlak ve tertemizdi. o takdirde karbondioksitle su buharı mevcudu gezegenin de­ recesini 480'e yükseltmeye yeterli demektir. İskandinavya) mi-. alçak­ taki atmosferde ve yüzeyde emilen güneş ışığını dengelediği nok­ taya dek artar. Binler­ ce yıldır Mısır çölünden gelen kum fırtınalarıyla arada sırada yağan yağmurlar nedeniyle şimdi aşınmış. Çünkü kendi açısından hayret uyandırıcı yanları da yok değil. Venüs'ün atmosferinde varlığı saptanan SO«. Eğer bunlardan birincisi doğruy­ sa. Ama yine de Venüs konusuna de­ ğineceğiz. İkinci bilgi doğruy­ sa -ki. New York'ta Kleopatra'nın İğnesi adlı bir di­ kilitaş durur. yüzde birin yüzde biri oranında su mevcudu bulunduğunu bildirdi. tolojisindeki kahramanların çoğu. tahminen ikinci bilgi doğrudur. hiç de yaşanası bir yer değil. Yüzü bir zamanlar düzgün. ne de olsa. onu Cehennemle karşılaş­ tırarak öğreneceğimiz çok şey vardır. dediğimiz gibi. bozulmuş ve matlaşan yerleri var. Kıyaslanınca Cennet sayılabilecek gezegenimiz hakkında. yüzde birin yir­ mi.sonucunda ısı düzeyi yükselir. Cehennemi ziya­ rete gitmek için epey çaba harcamışlardır. Bu dikilitaş kentin Cent- (*) Venüs'teki su buharının miktarı konusunda henüz tam bir ke­ sinlik yok. CO ve HCI miktarları geri kalan 100 derecelik ısı artısını sağ­ lamaya etken olur. Yarısı insan yarısı aslan olan Sfenks 5. (*) Bu ısı yükselişi. Pioneer uydusunun verdiği bilgiler.o takdirde karbondioksit miktarıyla su buharı miktarı gezegen yüzeyinin ısısını ancak 380 dereceye çıkarmaya yeterli olmaktadır ve kızılötesi frekans pen­ cerelerinin tıkanması için atmosferde başka yapısal maddeler var­ dır anlamına gelir. — 125 . Evet. otuzu oranında su mevcudu bildirirken. sözkonusu yo­ ğun atmosferden kızılötesi ışının bir nebzecik kaçışının. Yunan ve Nordik (Kuzey ülkeleri. Mısır'dan getirilmiştir. dünyamızın komşusu Venüs gezegeni.

özellikle jeolojik bakımdan hare­ ketli bölgelerde. Yeryüzündeki aşınma (erozyon) bilgiyi siler sü­ pürür. — 126"~ . Bunun nedeni dumanlı sis ve sanayi tesislerinin yol açtığı çevre kir­ liliğidir. Yavaş devinimleri dil­ lere destan olan buzullar yeryüzü şekillerini yeniden yoğururlar. Venüs ve Jüpiter'deki atmosfer de benzer bir etki ya­ par. çarp­ ma sonucu oluşan küçük kraterler belki yüz bin yıl kendilerini korurlar. Volkanlar yerkürenin ve Io'nun atmosferine döküntüler püskür­ tür. Buzulların Mars'ta da aynı şeyi yapmaları olasılığı sözko- (*) Bu konuda daha kesin bir şey söylemek gerekirse. akarsular ve sellerin toprak taşıması gibi olaylardır. Venüs'ün. çarpma so­ nucu oluşmuş çapı 10 km.ral Park'ına getirilişinden bu yana yalnızca yüzyıl geçtiği hal­ de. Gezegenimizde ve Mars'ta kum fırtınaları aynı rolü oynar. Venüs'te. yeryüzünde yağmur. Cüsseli sıradağlar milyonlarca yıl varlıklarını sürdürürler. Jeolojik bakımdan istikrar gösteren Avrupa ve Amerika gibi bölgelerde bir krater erozyona karşı yaklaşık 300 milyon yıl dayanabilir. yerküremizde ve güneş sistemindeki öteki geze­ genlerde felaketlerin yerle bir ettiği şeylere ait kanıtlar var. Daha küçük çapta kraterler daha sık olarak görülür ve çabucak ortadan kaybolurlar. (*) İnsanın yarattığı büyük yapılarsa yalnızca birkaç bin yıl ayakta kalırlar. Böylesi yavaş ve tekdüze erozyondan baş­ ka küçük ya da büyük felâketler de yapılan yok ederler. dereler. ancak bu süreç çok yavaştan yer aldığı için farkedilmez. Jü­ piter'in Ay'ı olan lo'da sözkonusu felaket etkisini akan sülfür yataklarının oynadığı sanılıyor. Venüs gezegeni atmosferindeki kimyasal erozyon ben­ zeri bir durum.Iik bir krater her 500. üzerindeki yazılar hemen hemen tümüyle silinmiştir.000 yılda bir gö­ rülür. Yeryüzünde çok güçlü hava sis­ temleri. Da­ ha yavaş ve tekdüze yok edici süreçler de. Mars'ta eski akarsu kalıntıları yeraltından geliyor olabilir. Mars'ın ve gezegenimizin yüzeylerinin biçimle­ rini iç jeolojik süreçler yavaştan bozar.

Böyle bir şey karbondioksitin bir bölümü­ nü yüzeydeki kayalardan dışarı atar. buysa sera koşullarını şid­ detlendirirdi. Güneş'in yakınına kaydırılsa. Hafif tertip sera etkisi yararlıdır. Venüs yüzeyinin çevre durumu bir uyarı sayılmalıdır. Mars'ta ve Güneş sis­ temindeki öteki gezegenlerde bugün birdenbire meydana gel­ miş olması olanaksız şekiller görüyoruz. havaya. Bugünkü sanayi uygarlığının başlıca enerji kaynakları fo­ sil adım verdiğimiz yakıtlardır.nusudur. kireçtaşı ve diğer karbo­ natlar şeklinde yerkabuğundadır. karbonatlar buharlaşa­ rak karbondioksite dönüşür ve seradaki düzgün ısı kontrolü kaybolur. Yerküre­ miz birazcık. suyun donma derecesinin altına düşerdi. ısı hafifçe yükselir. Yeryüzünün şeklini ve iklimini değiştirebilecek bir etken daha sözkonusudur: O da çevre koşullarım değiştirebilen akıl sahibi canlılardır. Okyanusları sıvj du­ rumda tutan ve hayatı mümkün kılan budur. Avrupa'nın büyük bir bölümü karlarla kaplıydı. bu gezegenin tarihinin ilk dönemlerinde böyle bir olguyla karşılaştığını sanı­ yoruz. Bu durumda da yüzeydeki ısı düzeyi yükselir­ di. Birkaç milyon yıl önce bugün Chicago'nun bulunduğu yer üç kilomet­ re kalınlığında buz altında gömülüydü. yerkürenin toptan ısısı. Venüs'teki gibi yerküremizde de 90 atmosferlik karbondioksit vardır. Eğer bu sera koşullan geçerli olmasa. Bunları yakarken. Venüs'te olduğu gibi. atmosferde yoktur. Bizim yerküremiz de böyle bir felaketle karşılaşabilir. Yüzeyin daha çok ısınması sonucu. hem de çok azıcık. çoğunlukla karbondioksit olmak üzere. Bunlar milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce gezegenlerin iklimleri çok değişikken oluşmuş şekillerdir. Odun ve petrol. kömür ve do­ ğal gaz yakmaktayız. Seradaki ısı artışının kontrolden çıkma-» — 127 — . yerküremizde de kar­ bondioksit ve su buharı nedeniyle bir sera koşulu bulunuyor. Bunun sonu­ cu olarak. Bu süreçlerin zaman bakımından sürekliliği şart de­ ğildir. yeryüzü atmosferindeki karbondioksit miktarı kor­ kunç derecede artıyor. şu farkla ki. Venüs'ün Güneş'e yakınlığı yüzünden. zararlı gazlar salıyoruz.

Bu arada iklimi karşıt yönde de bozma çabası gösteriyoruz. bir gezegene gelip çarpan güneş ışığıma. Güneş ışığının geri kalan bölümünü toprak emer ve yerküremi­ zin ortalama düzey ısısını belirleyen bu orandır. ölçüsüdür. Davranış biçi­ mimizin uzun dönemde doğuracağı sonuçları kestirememekteyiz. bu­ gün gezegenimizin atmosferinde küçücük asit damlacıklarının oluşturdukları yoğun sise rastlıyoruz. Bu soğuma kutup takkesinin boyutunu büyütür ve beyaz rengi nedeniyle yeryüzüne gelen güneş ışığım daha çok yansı­ tarak gezegenin daha da soğumasına yol açabilir mi acaba? Bu da «Kaçak albedo» (*) olgusuna yol açar mı? Bizim sevimli gezegenimiz yerküre. Büyük kentlerimiz zararlı moleküllerle çevre kirliliğine uğramış durumda. insanlar yüz binlerce yıl ormanlardan kestikleri odunları yakı­ yorlar ve evcil hayvanların yem olarak kullandıkları otlakların yok olmasına göz yumuyorlar. Zavallı gezegenimizi tutar­ sız biçimde etkiliyoruz. Otlaklar da çölden daha koyu renktedir. Fakat asıl yapımıza uygun düşen iklimimiz bozuluyor olabilir. Kes-ve-yak tarımıyla sanayi uğ­ runa ormanların yok edilmesi ve hayvan otlatılması günümüz­ de yaygındır. Yeryüzümüzse uygun bir yer. ormanlar otlaklardan daha koyu renk­ tedir. Venüs çok sıcak bir yer. atmosfere sülfürik asit de salıyoruz. çok dikkatli olmamız gereğim hatırlatmalıdır: Yer­ küremizin tüm ısısında bir ya da iki derecelik ısı artışı bile bir felakete neden olabilir. Yeryüzünün çevre koşullarım Venüs ce- (*) Albedo. Böylece yerin emdiği güneş ışığı miktarı azalmıştır. — 128 — . İnsanoğ­ lu bu gezegende evrim geçirmiştir. Ne var ki. petrol ya da mazot yakarken. Yerküremizin Albedo'su %30-35'dir. Kömür. Mars çok soğuk bir yer. Toprağın kullanımındaki değişiklikler yüzünde gezegenimiz yüzeyinin ısısını düşürmek­ teyiz. insanoğlu için bir cennettir. bilebildiğimiz tek yuvamızdır. uzaya geri dö­ nen bölümünün.sı olasılığı. Venüs'te olduğu gibi.

Aklımız ve tekno= lojimiz bizlere iklimimizi etkileme gücü kazandırdı. yıl önce. Bunlar üzerinde fazla durulmayan konular. Bilgi* sizlik ve bilinçsizlikle yerküremizin orasını burasını çekiştirip yor.hennemine ya da Mars'ın buzul çağına dönüştürme tehlikesi sözkonusu mu? Bu soruya kesin yanıt vermek olanaksız. yeryüzündeki evrim sonucu ilk in= sanlar belirdiğinde. — 129 — Kozmos : F. zaten orta yaşa ulaşmış bir dünyaydı yerkü* remiz. şimdi yeni ve belki de so­ nucu etkileyecek bir davranış gösteriyoruz. Birkaç milyon. henüz çok düşük düzeyde bir incelemeye konu olmuşlardır.6 milyar yıl geçmişti. torunlarımızı düşünmek su= re tiyle gezegenimizin varlığını koruyucu karmaşık yöntemlere akıl erdirmeye mi çalışacağız? Yerküremiz minnacık ve «Dik­ kat! Kırılacak eşya!» türünden bir şeydir. yerküremizin öteki gezegenlerle karşılaştırılması. Yeryüzü ikliminin toptan incelenmesi. 9 . özen gösterilmek is= $er. Biz insanlar. Gençliğinin felaketlerinden ve haşarılığından bu 'yana 4. Acaba bu igücü hangi yönde kullanacağız? Tüm insanlık ailesini etkileye-<cek sorunlarda bilgisizliğe ve 'nemelazımcılığa' boyun mu eğe­ ceğiz? Kasa vadeli çıkarları yerküremizin varlığından yeğ mi tutuyoruz? Yoksa daha uzun zaman ölçülerini gözönünde tuta= Tak ona göre çalışıp çocuklarımızı. uzun vadeli sonuçlarının ne olacağını bilmeden atmosferi kirletip toprağı çoraklaştırıyoruz.

. Öteki gezegenlerin de ken­ dilerine göre bir yapıları bulunduğunu ve hatta yeryü­ zündeki gibi insanların orada yaşadıklarını söyleyenler de aynı biçimde hayal kuruyor olabilirler..Ö. — Enuma Elish.. başka bir deyişle.. üzerin­ de yaşadığımız yerin bir gezegen olduğu. Doğanın is­ tediğini yaptığı ve yaptıklarının nedenlerini öğrenmeye kalkışmak nasıl olsa sonuç vermez diye doğa hakkında soruşturma açılmasının gereksizliği zihnimize yerleş- — 131 — . yıl Kopernik'in fikrini paylaşan... döndüğü ve güneş tarafından aydınlatıldığı görüşünü savunan kişi için.Bölüm V KIRMIZI BİR GEZEGENE İLİŞKİN HÜLYALI DÜŞÜNCELER Tanrıların vişne bahçelerindeki su yollarını izliyor. öteki insanlar gibi bazen hayal kurmaktan öte bir şey yapamıyor denebilir. M. yaklaşık 2500.

Bir uzmanın ısrarla böylesi bir bilgisizlik itirafına karşın.. tek bir yanıt bekliyor bu konuda. Ve yerküremiz gibi gezegenler görecek­ lerdir.. — Christian Huygens. Birbirine karşıt iki olasılığı zihninde taşıma zahmetine katlanmak istemiyor gö­ züken birçok kişi. (kendimi daha önce gelmiş geçmiş büyük adamlardan daha akıllı saydığımdan değil. Üstelik bunu büyük bir otoriteyle açıklıyor­ lar. — Christopher Wren. Bazı kişiler Mars'ta hayat olmasını çok istiyorlar. engellerin soruşturmayı dur­ duramayacağı ve düşüncenin yeni yollara açılabileceği aklıma geldi. KİMSE BİLMİYOR. New Conjectures Concerning the Planetary VVorlds. Fakat bir süre önce bu konu üzerinde biraz cid­ diyetle düşününce. bilimin öngördüğü her iki taa rafa da kulak verme esnekliğinin sınırmı aştı. Yıllar Önce büyük bir gazetenin sahibi. Tek olsun da nasıl olursa olsun yanıt.. Her iki taraftar grubunda da aşırıya kaçanlar oldu. yakl.. Bu aşırı duygular. 1657 MARS'TA HAYAT OLUP OLMADIĞINI 500 KELÎMEYLE TELLE.. Their Innabitants and Productions. bazılarıysa olmasını istemiyorlar. Bazı bilginler Mars'ta insan yaşadı— 132 — . on­ lardan daha sonraki bir tarihte dünyaya gelme mutlu­ luğuna eriştiğim için) bu soruşturmanın sonuçsuzluğa mahkûm olmayabileceği. Astronom biraz düşündükten sonra şu telgrafı çekmiş: KİMSE BİLMİYOR. ünlü bir astronoma böyle bir telgraf çekerek posta ücreti kendisine ait olmak üzere bilgi istemişti. 1690 İnsanların görüş alanlarını genişletebilecekleri bir za­ man gelecek. 250 kez bunu yazmış.misti. hiç kimse bu açıklamaya kulak asmayarak Mars'ta hayat olduğunu söyleyenlerle hayat olmadığını söyle­ yenler bulunuyor.. Gresham College açılış konuş­ masından.

örneğin Satürn'lüler ya da Plüton'lular değil de. Kimisi de Mars'ta herhangi bir yaşam biçimi araş­ tırması başarılı olamadı ya da kesin bir sonuç vermedi diye adı geçen gezegende hayat bulunmadığına karar verdi. şimdiye dek öğrendiklerimizden çok daha çekici gelebilir. kızıl renkli yüzeyinde mevsimlik şe­ kil değişiklikleri olduktan başka. Kendilerinden son derece emin ve memnun olarak insanlar bu gezegende küçücük işlerinin pe­ şinde oraya buraya koşuşup durdular. yüzyılın sonlarında dünyanın. Mars. bizim insanımızdan daha akıllı ama aynı biçimde ölümlü yaratıklar tarafından . Mars'ın gerçek durumu bir harikalar diyarı olabilir. madde üzerinde kur— 133 — . müthiş toz fırtınaları. Bir damla­ cık suda koşuşan ve çoğalan tek hücreli yaratıkların mikros­ kopla incelenmesi gibi. Mars birçok bakımdan yerkü­ remize benziyor da ondan. Yüzyıllık rüyamızın gerçekleşmesidir buncağız! XIX. Uçuşan bulut­ ları. yeryüzü insanlarının umut ve korku yatırımı yaptıkları efsanevi bir arenaya dönüş­ müştür. Bugün için Mars gezegeninin kumlarını oraya gönderilen aygıtlarla elemiş. günleri de bizimki gibi yirmi dört saat. Neden Marslılar? Neden. İleriye ait araştırmalarda öğreneceklerimiz. Bu kırmızı renkli gezegen için hülyalı düşünceler öne sürülmekten geri du­ rulmadı. bizlerin psikolojik eğilimleri (lehteki ya da aleyhteki) yanıltıcı olmamalıdır. însan zihninin orada da insan yaşadığını düşünmesine yol açan yanları var bu gezegenin.ğma ilişkin verilerinin sonradan çok entipüften kanıtlar olduğu­ nu gördüler. Her şeyden önce yüzeyim görebildi­ ğimiz en yakın gezegen.inceden inceye seyredildiğine kimse inanmazdı. insanların da günlük işlerine dalmış olarak koşuşup dururken aynı biçimde incelendiklerini kim­ se' aklına getirmezdi. ille Mars'lüar üzerinde bu denli hayal ateşi alevlendirildi? Çünkü ilk bakışta. Asıl önemlisi kanıttır ve bu kanıt henüz yoktur. Kutupları buzlarla kaplı. aygıtlarımızın oradaki varlığını sürdürmeye başlamış' bulunu-* yoruz. Ne var ki.

O eski günlerin zihinsel alışkanlıklarını şimdi anımsa­ mak garip geliyor insana. yerküre­ ye kıskanç bakışlarını çevirdiler. Uzaydaki eski dünyaların insan için bir tehlike kaynağı oluşturabileceğini kimse aklına getirmedi. Mars'ta an­ cak kendilerinden daha düşük akıl düzeyinde ve oraya gönde­ rilecek bir heyeti kabule hazır yaratıklar bulunduğunu akıl­ larından geçirdiler. W — 134 — . Son yüzyıldır bu çağrı gecenin karanlık göğündeki bir kırmızı noktaya yönelmiştir. Mikroskop altındaki tek hücreliler de belki aynı biçim­ de davranıyorlar. Tarih boyunca. soğuk fakat geniş ufuklu zihinler. Marslıların yeryüzünü işgale İngiltere'den başlayıp Amerika Birleşik Devletleri'ne uzandıkları söylenince. Yavaş ama emin adımlar­ la bizlere karşı olan planlarını çizdiler. yerküremizin dışın­ da hayat varolabileceği korkusu ya da umudu süregelmiştir. Ya da. Oysa bizim tek hücreli ve gelip geçici yaratıklara baktığımız gözle bizlere uzayın öte kıyılarından bakan sevimsiz. Dünyamız insanları. H. savaş ha­ vasının gerginliği içinde bulunan ABD'de milyonlarca insan Marslıların gerçekten saldırıya geçtikleri düşüncesiyle paniğe kapıldı. G.duklan imparatorluklarında güven dolu adımlarla dolaştı­ lar. Wells'in 1897 yılında yazdığı ve klasikleşen Dünyala­ rın Savaşı (The War of the Worlds) adlı kurgubilim kitabında­ ki şu ilk satırların insanoğlu üzerinde yaptığı etkisini günümü­ ze dek sürdürmektedir (*). Dünyaların Savaşı kitabının yayınlanma­ sından üç yıl önce Percival Lowel adında Bostonlu birinin kur- (•) 1938 yılında Orson Welles'in bu kitaptan radyoya uyguladığı oyunda. bu dünyalarda hayat bulunması olanağını ya da ola­ sılığını ortadan kaldırma amacıyla kısıtlı olarak düşündü.

Mars ge­ zegenini gözlemeyi artık bıraktığım açıklayınca. 1892. Fakat ölümünden önceki çalışmalarıyla doğa ve gezegenlerin evrimine ilişkin bilgilerimize. Bunun dışında yaptıkları genellikle zenginlerin uğraşları arasına giren işlerdi. Lowell birinci sınıf bir gözlem yeri bulmaya çalıştı. Ona göre «iyi görüş» teleskoptaki bir astronomi cisminin parıltısını asga­ ri düzeye indirecek bir atmosfer ortamıydı.duğu büyük bir gözlemevi. îtalyancada caftali sözcüğü oluk anlamına gelir. Fakat haber yayılır yayıl­ maz îngilizceye hemen canals (kanallar) olarak çevrilmişti. Zaten bu gezegene Pluto denilmesi onun adından kaynaklanmaktadır. Bulutların ve kent ışıklarının rahatsız etmeyeceği «iyi görüş» olanakları sağlayan bir yer olmalıydı burası. Mars gezegeninde hayat olduğu sa­ vının en büyük destek gördüğü merkeze dönüştü. yılında görme duyusu zayıflayan Schiaparelli. Pluto sözcüğünün ilk iki harfi. Mars'ın yerküremize yakınlaştığı bir dönemde Schiaparelli gezegenin aydınlık yanlarında birbiriyle kesişen tek ve çift çizgili kanal'lar gördüğünü bildirmişti. Çünkü böyle bir ortam yıldızların göz kırpmasına — 135 — . 1916 yılında öldü. Teleskopun hemen ötesindeki atmosferde en ufak bir çalkantı «kötü görüş» tanımı­ na girerdi. Böylece Avrupa kıtasıyla Bir­ leşik Amerika'yı bir Mars tutkusu kaplamıştı. 1877 yılında İtalyan astronomu Giovanni Schiaparelli'nin Mars gezegeninde kanal'lar görüldüğünü söylemesi Lowell'i etkilemiştir. Ka­ nal yapımıysa o gezegende akılla donatılmış varlıkların buluna­ bileceği varsayımına yol açmıştı. Lowell de bu tut­ ku dalgalarına kapıldı. Gençliğinde amatör bir astronom olan Lowell. Percival LowelPin isim ve soyadının başharflerinin biraraya gel­ mesinden oluşturulmuştur. Lowell'in yaşamı boyunca tutkun olduğu konu Mars geze­ geniydi. evrenin genleştiği varsayımına ve kesin biçimde de Pluto gezegeninin keşfine katkılarda bulunmuştu. Lowell bu işi sürdürmek istedi. Harvard'da okuduktan sonra Kore'de yan resmi diplomat görevi üstlenmişti.

kanallar ve genellikle kanallarla bezenmiş bir geze­ gen. Aslında Mars. kurak ve çölleşmiş bir dünya olarak canlandırıyordu gözünün önünde. çünkü yıldızları gözlemek için baktığımız havanın sürekli titreşim halinde bulunduğunu. Percival Lowell'in not defterleri. Zihninizde kesin bir biçimde yer eden görüntüyü anlatmak üzere kâğıda geçirmek görevi o zaman başlamıştır işte. Böylesine ender anlarda gezegen bir an için gözünüzün önünde belirir ve bıraktığı muhteşem izlenimle geçip gider. yine de teleskopun belirli sınırların ötesinde fazla işe yaramayacağım.olanak verirdi (*). «Eğer teleskop yapımına ilişkin kuram uygulama­ ya tam olarak aktarüsa bile. Mars gezegeninin dünyamıza çok benzer olduğuna inanıyordu. Mars'ta bizim insan neslin­ den belki değişik ama daha akıllı ve yaratılış kökleri çok daha eskilere uzanan kişilerin yaşadığı inanandaydı. Mars'ı gözlemek için sabahın erken saatlerinde teles­ kopun başına geçip saatler boyu incelemek gerekir. Mars'ı yaşlı. Lowell. Genellikle görüntü açık seçik değildir. Lowell'in Mars'ında güneybatı (*) Isaac Newton. so­ nuçta. Gezegenin koyu renkli bölgelerindeki mevsimlik değişiklikleri bitki büyümesi ve çürümesine bağlıyordu. gördüğü kanısına vardığı şeylerle dolu: Aydınlık ve koyu bölgeler. gezegenimize benzeyen bir çöl görünümündedir. Mars gezegeninin kanalları başta olmak üzere yüzeyini incele­ yip durdu. Fazlaca inanmıştı diyebiliriz. çoğu zaman bulanır ve çarpık gelir..» ya­ zıyordu. Arizona'da kurduğu gözlemevinde Lowell. Pek enderdir görüntünün netleşmesi. Lowell kutup takkelerinden eriyip ekvator bölgesinin susa­ mış kentlilerine su taşıyan karmaşık bir kanal şebekesine sahip bir gezegen gördüğüne inanıyordu.. zihninizden silmek zorundasınız. Bu gibi durumlarda gezegendeki görüntüyü. — 136 — . Bu konudaki önyargılarınızı bir kenara itip zihin açıklığıyla Mars'ın gizlerini anlatmaya koyul­ malısınız. takke benzeri bir ku­ tup bölgesi.

kanallar aracılığıyla gezegenin ekvatorun­ dan karşı tarafına ulaştırmak. Mars'ta ısı derecesinin soğuk sayıla­ bileceğini kabul etmekle birlikte. kaynağın yalnızca 100 km. Gençliğinde mühendislik ya­ pan Alfred Russel Wallace. akıllı insanların değil çıldır­ mış insanların eseri olabilirdi. Lovvell'e göre Mars'ın atmosferi oksijen bakımın­ dan fazla zengin olmasa da soluk almaya yetecek oksijen vardı.ötesi algılama gibi konularda inançlı olmasına karşın Mars'ın yaşanabilir bir yer olabileceği noktasında takdire değer kuşkular besliyordu. tahmin edilmesi zor bir kaynaktan geldi. İngiltere'nin güney bölgesi gi­ bi ılıman iklime sahip bulunmayıp birkaç bölge dışında. Mars. Ay kadar çok kraterli olabilirdi. — 137 — . Su kıttı fakat göze hoş gelen kanallar şebekesi gezegenin her bölgesine hayat veren bu sıvıyı taşıyordu. yine de İngiltere'nin güney bölgesi kadar yaşamaya uygun bir ortam sağlayabileceği kanısı­ nı taşıyordu. Mars'ın ortalama ısı derecesi konusunda Lowell'in yaptığı hesaplarda yanılgıya düştüğünü ortaya koydu Wallace.ABD'ye benzeyen ortak yanlar vardı. duyu . böylesi bir çöl bölgesinden ve Lowell'in belirttiği gibi. ötesine bile buharlaş­ maktan kurtulmuş olarak ulaşabilecek bir su damlasına rastlanmaz. Yüzeyin alcında sürekli donmuş yerler bulunabileceği ve oksijenin LoweU'in he­ sapladığından yetersiz olabileceği sonucuna vardı. Doğal ayıklama yoluyla evrim düşüncesinin ortakların­ dan olan Alfred Russel Wallace'm 1907 yılında LoweU'in kitap­ larından birini incelemesi istendi. Şundan kesinlikle söz edebi­ liriz ki. sıfırın al­ tındaki soğukluk derecelerinde olduğunu belirtti. Geriye bakıldığında Lowell'in fikirlerine bugün için en cid­ di eleştiriyi oluşturan itiraz. böylesine bulutsuz bir gök al­ tındaki yerden. Kanallardaki su du­ rumuna gelince : Varlığı iddia edilen suyun. Kurduğu laboratuar da ABD'nin bu bölgesindeydi. Wallace'a gö­ re.

zor görüş ko­ şulları altında yaptıkları gözlemlerle yanlış sonuçlara varmışlar­ dı. Mars'lılar neden yaratamasmlardı? Kızıl renkli gezegenin ku­ rumasına karşı cesaretle savaşım veren daha akıllı bir yaratık türü olamaz mıydı? Şimdi Mars gezegeni çevresinde dolaşan gözlemci uydular göndermiş bulunuyoruz. Lowell'inki kadar iyi ve teleskoplu gözlemevlerinde görev alan astronomların da efsaneleşen ka­ nalların izine rastlamayışlarına karşın. Tüm gezegenin haritası çıkarıldı. LowelI'in notlarım oku­ yunca. Korent.. Ne var ki. Yaratılışın dinsel açıklaması kadar efsaneleşti bu fikir de. mü­ hendislik alanında mucizelerin yaratılmasının da rolü vardı. Panama kanalları gibi kanalların açılışı dahil olmak üzere. ora­ da hidrolik sorunlara eğilmiş mühendisler bulunamayacağıydı. Lowell ve Schiaparelli. Yüze­ yine otomatik olarak çalışan laboratuvarlar indirdik.Geniş çapta doğru ve Lowell'in görüşlerine darbe indiren bu fiziksel çözümlemeyi Wallace yaşamının seksen dördüncü yılında ortaya koymuştu. Av­ rupalılar ve Amerikalılar böyle mucizeler yaratabiliyorlarsa. Lowell'in canlandırdı­ ğı Mars görüntüsü halkoyunda çekicilik kazandı. bu yanılgıya Mars gezegeninde hayat olduğu yolundaki ön­ yargının yol açması da olasıdır. yüzyılın Süveyş. ne de tek bir kanala rastlamış değiliz. Wallace'ın bulgusuna. Hiç kuşkusuz bir şeyler gördü ama acaba neydi diye merak ediyorum.organizmalar konusunda bir fikir öne sürmedi. Bu­ nunla birlikte Lowell'in hiçbir zaman görme olanağına kavuşa^ madiği ayrıntılı resimlerde ne kanal şebekesine. onun herhalde bir şeyler görmüş olduğu kanısına varı­ yorum ve bü düşünce beni huzursuz ediyor. Cornell Üniversitesinden Paul Fox'la birlikte LoweU'in — İâ8 — . Mars gezegeninde hayat bulunmasının olanaksızlığına işaret eden Wallace'm «hayat»tan kastettiği. Percival Lowell'in not defterleri yıllar boyu teleskop başın­ da harcanmış çabaları ortaya koyuyor. Böyle bir düşün­ cenin yaygınlık kazanmasında XIX. Lowell'in günlerinden bu yana Mars'ın gizleri daha da arttı. Mikro .

Wells'in ve Welles'in Dünyalıların Savaşı'ndaki kötü niyetli yaratıklarsa LoweU'inkine benzeme­ mektedir. XIV. Mars kanalları. Bu kesinlikle doğrudur. Çin'de ortaya çıktı.Mars haritasını ve Mariner 9'un gönderdiği resimlerden oluşan haritayı karşılaştırdığımızda. aralarında hiçbir ilinti kuramadık. bu tarafta mı.) Fakat bu durum her şeyi açıklamaya yetmez ve Mars kanalları sorununun önemli bir yanının çözümlenmemiş olarak kaldığı yolunda zihnimi kurcalayan bir kuşkuya sahibim. Lowell'in Mars gezegenine ve efsaneleşmiş kanallara ilişkin olarak edindiği izlenimler iflasa uğramış olsa da. çünkü Lowell'in zamanında ya da daha sonra onunki kadar iyi aygıtlarda gözlem yapan birçok astronom herhangi bir kanal görmediklerini iddia ettiler. bazı insanların demek gerekir. akıllı insanın teleskopun hangi yanında. Çok yüksekteki uçuşlarda — 139 — . bu gezegenin görüntüsünü vermeye çalışmasının şu erdemli yararı oldu: Kendim de dahil olmak üzere. . bulundu­ ğudur. Her iki görüş de halkoyuna gazetelerin pazar ilavele­ ri ve kurgubilim kitaplarıyla aktarıldı. yüzyıl sonlarına doğru Rusya'da bir okul öğ­ retmeni olan Konstantin Tsiolkovsky tarafından gezegenler arasında taşımacılık için düşünüldü. Fakat çözümlenmeyen sorun. Çin'­ de roket eskiden törenlerde ve estetik amaçlarla kullanılırdı. zor görüş koşulları altındaki insan gözünün. onu ilk ateşleyen barut tozu gibi. makinelerin de kendi evrimleri vardır. elinin ve beyninin birarada yanlış çalışmasının sonucu olabilir.^-y Lowell'in Mars'lıları iyi ve umut kaynağı. sekiz yaşındaki çocuk kuşakların­ da gezegenlerin keşfinin gerçek olabileceği düşüncesini uyandı­ rarak Mars'a günün birinde yolculuk edip edemeyeceğimiz me­ rakına yol açtı. hatta biraz da tanrı benzeri yaratıklardı. bunların akıllı insanların işi ol­ duğuna şaşmaz bir belirti saydığını her zaman söylemiştir. o tarafta mı.. (Daha doğrusu. LoTvell kanalların düzgünlüğünü. Roket. yüzyılda Çin'den Avrupa'ya getirilen roket savaş alanına aktarıldı ve XIX. Organizmalar gibi.

1948 yılında da o tarihe dek çıkılmamış bir yükseklik olan 400 km. Adı Washington. Goddard'm bu alandaki çalışma sonuç­ larının hemen tümünden yararlanarak oluştu. Gezegende akıl sahibi yaratıklar bulun­ sa da. Fakat bu yapıları gördüğümüz anda. Birkaç kilomet­ re boyutundaki bölümlerinin uzaktan göze çarpması olağandır. Tsiolkovsky'nin ve Goddard'm (Goddard genç yaşta Wells'i okumuş ve Percival Lowell'in konferanslarından etkilenmişti) düşlemekten zevk aldıkları uzay roketinin ilk uygulama alanla­ rı. canlılar varsa. Şu anda uzaya uydu fırlatan başka ülkeler de var. Gezegene yak­ laştıkça gezegenin görüntüsü netleşecek ve giderek ayrıntılar" artacak. Japonya ve Çin (roketi ilk kez bulan toplum) bu ülkeler arasında. Fransa. yükseğe. yapılar da bulunması gerekir. Berlin. Şimdi artık bu her iki rüya da gerçekleştirilmiş bu­ lunuyor. îkinci Dünya Savaşının Al­ man V . Mosko­ va. New York.kullanılmak Üzere ciddi biçimde yapımı B. yeryüzünde henüz insan­ dan belirti yoktur. Ay'a insan göndermek. Tokyo ve Pekin olan yerlerde hayat belirtisi daha görülmez. iki kademeli V-2/WAC Corporal aracı fırlatıldı. Kendinizi başka bir gezegenden dünyaya geliyor düşününüz. Londra. İngiltere. yeryüzünün birkaç kilometre uzakta® görülebilecek ka— 140 . Paris. Gezegen üzerinde insan yaşıyor mu? Hangi andan iti* baren buna karar verebilirsiniz acaba? Eğer bu gezegende akıl» b. Bundan sonraki gelişim çok hızlı oldu: Dünya yörüngesine insan yerleştirmek. ilk yapay uyduların ortaya çıkmasına neden oldular. yeryüzünün çok yükseklerdeki bir bilimsel istasyondan iz­ lenmesi ve Mars gezegeninde hayat olup olmadığının araştırıl­ ması oldu. 1950'lerle Sov­ yetler Birligi'nde Sergei Korolov ve ABD'de Wernher von Braun'un mühendislik alanında sağladığı aşamalar.2 askerî roketi. Amerikalı bilgin Robert Goddard tarafından geliştirildi. Boston. kitlesel im­ ha silahları fırlatıcıları olarak ilgi görerek. Aklınızda da herhangi bir önyargı bulunmasın. dış güneş sistemindeki gezegenlere insansız araç­ lar fırlatmak. Kanada.

Mesafe on metreye düşünce. oksijen ve ozon bulundurur. ne bugün ne de dün hayat bulunmayan bir gezegen­ den. kanallar. dev ağaçlar ve hayvanlarla dolu olan ya da mikroorganiz­ ma ve ölmüş hayat şekilleri bulunan bir gezegene dek nice ola­ sılıklar sözkonusudur. İçinde çokça karbondioksit bulunan havasında çok az miktarda su buharı. Gündüz gözüyle görüş mesafesi bir metreye kadar inince. Mars'ın yüzeyinde hayat olup olmadığını fotoğrafla saptamak için (bu fotoğraflar Mars'ın yörüngesinden gönderil» miş olsa bile) yüzeyinin bir işçilikten geçtiğinin saptanması ge­ rekir. Nitrojen moleküUeriyle argon da vardır. çiftlikler .dar değiştirilmiş ve geometrik biçimlere dönüştürülmüş olması sözkonusu değildir. Washington'da ve Ne w York'ta akıllı yaratık eserleri farkedilir. kanal döşeyicilerinin fark edilmesi kolaydır. Bu mesafeden Boston'da. Gezegen toprağındaki — 141 — . dikdört­ gen şekiller toplamıyla düz ve yuvarlak çizgiler belirir. Yeryüzündeki birçok yer birden kristalleşir. yerküremizin Güneş'e mesafesinden daha uzak olduğundan ısı derecesi çok daha dü­ şüktür. aklın izi. Yeryüzünde. insan. o za­ man ilk kez teker teker organizmalar fark ederiz: Balina.Euklid'in geometrik şekillerine ve toprağa karşı olan insan sevgisi karışımının yapıt­ ları. inek. Fakat şaşırtıcı bir iki görüntüden başka Mars geze­ geninin yüzeyine ilişkin olarak insansız uydulardan gönderilen sayısız ayrıntılı fotoğrafta böyle bir ize rastlanamıyor.. Mars'ta da akıllı yaratıkların yaşadığı fikri çekiciliğini korurdu. Sıvı durumunda suya rastlanamaz. Mars Güneş'e. kare. karayolları. Lowell'in kanal şebekesi gerçekten varolsaydı. Bununla birlikte. yeryüzünün nasıl bir işçilikten geçirildiği gerçekten anlaşılır. Bunlar hiç kuşkusuz akıllı yaratıkların meydana getirdikleri yapılar­ dır : Yollar. flamingo. Görüş mesafesi yakınlaşıp yüz metreye inince durum deği­ şir. Teknik uygarlıkların. önce yapıların geometrik düzgünlü­ ğünde gösterir kendini. çünkü Mars'taki atmosfer basıncı soğuk suyun bile çabucak kay­ namasını önleyemeyecek kadar düşüktür.

Morötesi ampuller güneşin vahşi sıcağım sağladı. Böyle bir ortamda herhangi bir organizma yaşayabilir mi? Bu soruya cevap bulabilmek için birkaç yıl önce arkadaşla­ rımla birlikte Mars gezegeninin sözünü ettiğimiz ortamını için­ de yarattığımız kavanozlara başvurduk.deliklerde ve damarlarda küçük miktarda sıvı su bulunabilir. Yine bu tür­ ler ince kum tabakaları ya da taşlar altında kendilerini moröte­ si ışından korudular. Mars'ta da mikroplar varsa varlıklarını haydi haydi sürdürebilir­ ler. Mikroplar­ dan bazıları daha ilk gecesinde donarak öldüler. Ozon yoğunluğu öylesine incedir ki. Bazıları oksi­ jensizlikten. az miktarda sıvı su bu­ lundurulduğunda mikroplar bayağı boy attılar. Yeryüzü mik­ roplan Mars ortamında yaşamlarım sürdürebildiklerine göre. Fakat oksijene gereksinme duymayan birçok tür yeryüzü mikrobuna her zaman rastlanır. Başka deneylerde. Birkaç kum tanesini ıslatması için konan çok ince tabaka dışında sıvı su bulundurulmuyordu. Bunlara Mars Kavanozları adım verdik. Güneş'in mikrop öldürücü morötesi ışını Mars'ın yüzeyine hiçbir engel tanımadan ulaşır. Fakat her şeyden önce oraya ulaşabilmemiz gerekir. Bazılarını da moröte­ si ışın kavurdu. ısı çok düşünce kepenklerini bir süre için kapadılar. Sovyetler Birliği içinde insan bulunmayan uydularla geze­ gen keşfi programını ateşli bir biçimde sürdürüyor. Gezegen­ lerin değişen yerleri ve Kepler'le Newton'un fizik yasaları. Oksijen bir insanın soluk almasına yetmeyecek kadar azdır. Bu türden olanlar. bazıları susuzluktan soldüler. Mars Kavanozlarmdaki oksijensiz ve genellikle karbondioksit ve nitro* jenden oluşan atmosferde ısı tıpkı Mars gezegeninde olduğu gi­ bi öğlenleyin sıfır donma derecesinin az üstünde bir dereceyle şafak vakti -80°C arasında değişti. Sov­ yetlerin ısrarlı tutumu ve mühendislik yetenekleri sonuçta har— 142 — . Bu kavanozlara yerleş­ tirdiğimiz yeryüzü mikroorganizmalarının yaşayıp yaşamayaca­ ğına baktık. 1960'lardan bu ya­ na Sovyetler Birliği bu fırsatlardan pek azını kaçırmıştır. Mars'a ya da Venüs'e her yıl veya her iki yılda bir asgari yakıt harcamasıyla uydu atma olanağı vermektedir.

3'ün paraşütü açıktı. Uzay aracının mor renk bir çamura inişi gösteriliyorduSanatçı.3 verdiği haberlere göre. töz bulutları ve büyük bir hızla esen rüzgârlar resmetmek istemiş olmalı. fazla habis olmayan gazlarıyla ilk bakışta daha konuksever görünüyor. Mariner . sanırım.3 gezegen çapında bir toz fırtınası sırasında Mars'ın atmosferine girmişti. soğuk ve az yoğun atmosferi.9 aracından gönderilen verilerden gezegen yüze­ yini yalayan. yoğun ve madde aşın­ dırıcı bir gezegen atmosferinde böyle bir işlev görmek az iş de­ ğildir.Venüs'e indi ve gezegen yüzeyinden ba­ şarıyla bilgi gönderdiler. yüksek kum birikintileriyle. 1973 yılında da Mars-6 aracıyla benzer olaylar dizisine tanık olundu. Acaba ne aksilik olmuştu? Mars . Oysa Mars. J43 w .rüzgârların o fırtınaya neden olduğunu biliyoruz. Bu nedenle dikey olarak yumuşak iniş yapmasına rüzgârlar yar—.3'e ait gördüğüm ilk resim bir Sovyet pulu üzerin­ deydi. güneş sisteminde en büyük volkanik ya­ pıyı oluşturan geniş vadisiyle ve de ekvatorundaki ılık yaz öğledensonralarıyla Venüs'e kıyasla çok daha fazla yeryüzüne benzeyen bir yerdir. Buna karşılık Sovyetler Birliği birçok girişime karşın Mars'a hiçbir aracını başarıyla indiremedi. açık pembe gökleriyle. Beş Sovyet uzay aracı -Venera 8'den 12'ye dek. 1971 yılında Sovyetler'in Mars . öylesine sıcak.S. saniyede 140 metreden süratli -Mars'ta ses hızı­ nın yarısından süratli. Çünkü Mars . araç gezegene indikten bir saniye sonra kesildi. Bu kez televizyon görüntü­ sü. Otomatik olarak radyoyla verdiği bilgiye göre.3 adlı uzay aracı Mars'ın atmosferine dalmıştı. Mars . Kutup takkeleriyle. Amerikan U. başarılı bir iniş yapmış olmalıydı. eski ırmak yataklarıyla ve bildiğimiz kadarıyla. Fakat indik­ ten sonra uzay aracı yerküremize yirmi saniye süren televiz­ yon görüntülerinin (hiçbir şey görünmüyordu) ardından yayı­ nını esrarengiz biçimde kesti.canan çabaların karşılığım verdi. Bu rüzgâr çıktığında Mars . iniş sistemlerini başarıyla kullandı ve inişinin son bölü­ münde fren işlevi gören roketlerini çalıştırdı.

yıldönümünde Mars yüzeyine indirmek istiyorduk. aracın. İnişten sonra Mars-3 birkaç sıçrayışın ardından yüzeydeki bir kaya parçasına çarpıp devrilmiş ve taşıyıcı «Otobüs»le radyo bağlan­ tısını kaybederek başarısızlığa uğramıştır.3'ün görevi «Önceden Programlanmış» olarak bilinir. Viking'in iniş manevrası için de ısıdan koruyucu bir kalkan. Viking'lerin ilkini 4 Temmuz 1976 tarihinde ABD'nin kuruluşu­ nun 200. Peki ama neden Mars . fren hareketini sağlayacak yeterli atmosfer bulamaz parçalanırdı. Programın du­ ruma göre değiştirilmesi mümkün değildi. Bu yüzden. Özellikle yatay yöndeki rüzgârların tehlikesi altındadır. Belki de iniş anında mühendislik hatası yüzünden başarısızlığa uğradı. Uzay keşfi literatüründe Mars . Mars atmosferi yerküremiz atmosferinin ancak yüzde l'i oranında bir yoğunlukta olduğundan. Atacağı her adım.dım etmiştir. Bazen iniş yerinde rastlanan bölgesel fırtına da sözkonusu değildi. Sovyet uzay araçlarının Venüs'e iniş yapma başarılarıyla Mars'a iniş yapma başarısızlıkları. Mars-6'nm başarısızlığıysa daha da esrarlı. Sovyet araçlarında olduğu gibi.3 bir büyük toz fırtınasına girmişti? Mars-3 fırlatılmadan önce görevi kesin çizgilerle önceden sap­ tanmıştı. alçak bir bölgeye inmesi gerekiyordu Mariner-9'un sonuçlarından ve yeryüzündeki radar çahşmala— 144 — . bizim göndermek istediğimiz Viking'ler konusunda ister istemez kuşku yarattı içimizde. Ya da belki Mars gezegeni yüzeyinde özellikle tehlike taşıyan bir şey vardır. Mars'ın ince yapılı atmosferinden geçerken yavaşlatılmasını sağlamak üzere on sekiz metre çapında çok büyük bir paraşüt kullanıldı. Bilgisayar programı­ nı değiştirme olanağı yoktu. Bu araç Mars'ın atmosferine girdiği zaman gezegen çapında bir fırtına yoktu. bir paraşüt ve geriye itişil roketler bulunuyordu. yeryüzünden ayrılmadan önce ara•ca yerleştirilen bilgisayara kaydedilmişti. Atmosfer yoğun olmadığından Viking yüksek bir yere iniş ya­ pacak olsa. fakat yatay yönde tehlikeli bir hızla sürüklenmiş­ tir. Büyük bir paraşüte bağlı olarak iniş yapan bir uzay aracı.

öğrenmiştik ki. bir bölgede mikro . îniş aracının Mars'ın at-^ mosferine kadar yörünge aracı eşliğinde girmesinin nedeni bul­ dur.9 çalışmalarından. Yörünge aracı iniş bölgesinin özelliklerinden emin olma--. Mariner . Fakat fazla yumuşak bir zemine inmesini de istemiyorduk. Buraya ve-rilen ad Chryse'ydi (Yunanca «Altın Toprak» demekti)^ Viking 2'nin ineceği bölgenin radarla gözlenemeyeceği. îniş için seçi­ len bölgenin tozu kolay kalkan bir yer olmamasına özen göste-rince. kol toprak numunesi toplayamazdı. Sert zeminden mekanik. bazı bilginler Viking'in Mars gezegeninde hayat izine rastlamasının. Mars . dıkça iniş aracını salıvermeyecekti. kalır. Aracımızın sert bir zemine inmesini istemiyorduk. Mars'ın yüzeyinde toz kaldırabilecek kuvvetteki rüzgârla-rın iniş aracım parçalayabileceği düşünülmüştü. Fakat garantinin de yüzde yüz olması sözkonusu değildi elbet. ganizmalar yönünde olduğundan. Mars yüzeyine iniş garantisi veremez-^ dik. Viking'in biyoloji deneyleri sıvı suda gelişebilen or-i. Bu -böl­ gede pek az miktarda da olsa sıvı su bulunması olasılığı sözkonusuydu. mekanik kol oradan çıkamazdı. Vfcking l'in iniş yeri olarak ta 21° kuzey enlem seçildi. Bu arada Mars gibi rüzgârlı bir gezegende. Bir kaya parçasına takılıp devrilmesi olasılığı vardı. rüzgâr tehlikesini azaltabilirdik. Viking 2'nin iniş yeri olarak 44° kuzey enlem seçildi. aracın Cydonia adı veri­ len bölgeye' inmesiyle mümkün olacağını söylediler. süratli rüzgâr dönemlerinde Mars yüzeyinin ko-yu ve açık renkleri değişikliğe uğruyor. bu nedenle kuzey bölgeye indirildiği takdirde bu rizikonun göze — 145 — &ozmps : $.organizma varsa her bölgesine taşınmış olabileceği görüşü" savunuldu.3'ün akibetine uğramamak için Viking'in rüzgârın çok esmediği bir zamanda ve yerde inişe geçmesini tasarlıyor-*duk. 10i . Yörünge aracının fotoğ-^ rafları olumsuz olsaydı. yumuşak zeminde de çakılıp.rından böylesi birçok bölge olduğunu bilmekteydik.

Mali tutarı 1 mil­ yar dolar olan böyle bir uzay deneyi karşısında. yapılışı­ na ve araç yöneticilerinin yeteneklerine dayanıyordu. Karşımıza.alınması gerektiği öne sürülüyordu. Resmin yavaş yavaş ve çizgi çiz­ gi ekranlara çıktığını gördük. öğüt vermekte çekingen davranıyordum doğrusu. paraşütleri açtılar. Mars'ın batak kumlarına gömülebilir korkusuyla bir an önce resmini almak istiyorduk. İnsanlık tarihinde ilk kez olmak üzere uzay araçları Kızıl Gezegenin Chryse ve Utopia bölgelerine indiler. başarıda talihin de rolü olmuştur diyebiliriz. Viking 2'yi daha rizikolu bir yere indirmenin göze alınabileceği savunuluyordu. ısıdan ko­ ruyucu kalkanları yönlendirdiler. gezegene konar konmaz hemen resim almak istiyor­ duk. Az sonra daha başka fotoğraflar da gelmeye başladı. araçların dizaynına. Bu tarihten tam 16 gün sonra Mars'ın atmosferine soktuk uzay araç­ larını. Bu başarılı iniş. Mars'ın yörüngesine girdiler. aracın Mars yüzeyine konan ayak tabanının kocaman bir resmi çıktı. Viking l'in gönderdiği ilk resimler kendi ayak tabanlarına aitti. Araç. Gezegenlerarası bir buçuk yıllık bir yolculuktan ve Güneş'­ in çevresinden dolanmak suretiyle 100 milyon kilometre gittik­ ten sonra. her biri yörüngesel indirici/sondaj aracı çiftinden oluşan iki Viking. Bu hiç de yabancı bir dünya değildi. Mars'ın ne denli tehlikeli ve gizemli bir gezegen olduğu düşünülürse. Vikingler için uygun bir iniş alanı bulabilmek üzere karar­ laştırılan 4 Temmuz 1976 gününü ertelemek zorunda kaldık. Viking l'in istenen yere başarıyla indirilmesi halinde. Yörüngesel in­ diriciler «aday» iniş bölgeleri incelediler. — 146 — . Sondaj araçları rad­ yoyla kumandalı olarak Mars'ın atmosferine girdiler. Sondaj aracının gönderdiği ilk resimler arasında Mars ge­ zegeninin ufkunu görüntüleyen resim gelince hayretten dona­ kaldığımı anımsıyorum. örtüleri at­ tılar ve geri itişli roketleri ateşlediler.

kızıl ve sevimliydi: Bir kraterin oluşumu sırasında ufka. bir yere fırlayıp gitmiş kaya parçaları. soluk kesen uçak şekilleri görüntüsü nakledemediler. Mars'ın ken­ disine döneceğimiz bir dünya oluşturduğunu biliyordum. yeryü­ zündeki herhangi bir manzaraya benzeyen doğal ve yadırgan­ mayan bir görünüm sergileniyordu. özellikle iniş yeri olarak garanti açısından çok ilginç saymadığımız yerlerin seçildiği hesaba katılırsa. böyle bir düşünce zihnimin ucundan bile geçmedi. Mars'ta işte burası bir yer denecek bir görünüm .. Ne var ki. Arizona ve Nevada'da buna benzer bölgeler vardı. Bir başka deyişle. Şu ya da bu şekilde. Çünkü — 147 .Bizim Colorado. yerde çokgen oyuklar bulunduğuna göre.vardı. daha doğru bir deyimle. gömülmüş kaya parçaları. Oysa Venüs'ün yüzeyini gösteren Venera 9 ve Venera 10'un gönder­ diği görüntülere bakarken. Kum birikinti­ lerin hemen ardından yüzünü buruşturan bir maden arayıcı­ sının katırını sürerek karşımıza çıkması bizi elbet şaşkınlığa uğratırdı. günün birinde. geze­ genin tarihi acaba ne ola? Kayalar acaba nasıl bir yapıya sa­ hip? Onlar da kumun yapısına mı sahip acaba? Kum toz hali­ ne gelmiş kaya mı. Mars yüzeyinin manzarası yalın. uçup giden tozun örtüp sonra çıplaklaştırdığı kayalar. küçük kum tepecikleri. Viking girişimlerinin sonunda Mars'ın yüzünden çıkarılan örtünün altındaki bilgiler büyük değer ta­ şımaktadır. Hatta bir kaktüs ya da bir fare görüntüsünü bile saptayamadılar. prensesler ya da savaşçılar. yoksa başka bir şey mi? Göğün rengi neden pembe? Havasının yapısı nedir? Rüzgârın hızı nedir? Acaba yer sarsıntıları. Mars depremleri oluyor mu? Mevsimlerin değişmesiyle atmosfer basıncıyla manzaranın görünüşü nasıl değişikliğe uğruyor? Bütün bu sorulardan her birine Viking kesin ya da akla yakln yanıtlar sağladı. Vi­ king kameraları kanal inşacıları.. Kayalar ve savrulmuş kum yığınları görülüyor. rüzgârın üfürdüğü son derece incelmiş ve tüy biçimde savrulan zerrecikler. Sivri kayalar. ama yine de bu düşünce ters gelmiyordu insana.

bir çekirge kadar akilidir. bazılarına göreyse bir bakteri kadar.kondusu. Bazılarının takdirine göre. suyla kaplı olmadığı bölgelerde bu­ günkü Mars gezegeni gibi görünüyordu.organizmalar bulunuyordu. Fakat sonradan yapılan bir ineeleme.kondusu'nun bizim iki gözümüze ben­ zeyen iki aygıtı vardır. Buna karşın yeryü­ zünün her yöresinde 3 milyar yıl süreyle mikro . Bu alanda çaba harcayarak işi daha iyi kavrayabilmek­ teyiz. fakat bizim araçların indikleri yerlerde yoktu. Bir bakteriyi geliştirebilmek için doğa yüz milyon­ larca yıl uğraş vermiştir. Ancak onun gözleri kızılötesi alanda da işe yarıyor. dünya tarihinin yal­ nızca yüzde 10'luk bir bölümünde olmuştur. Yerküremiz tarihinin büyük bir bölümü süresince. Kayaları itekleyen. bunun bir ışık ve gölge oyunu olduğunu. karbondioksiti zengin atmosferliydi ve ozon tabakasından yoksun atmosferden sızan morötesi ışık yeryüzünü vahşice parıldatıyordu. Viking gezegen . Bizim gözlerimizse bu alanda bir şey algılamıyor.görebildiğimiz kadarıyla. müthiş bir heyecan dalgası sardı ortalığı. Belki de her "kayada ve kum taneciğinde hayat vardır. insanoğlunun yeteneklerini ya­ bancı dünyalara nakledebilen bir araçtır. toprağı kazıp numuneler alan bir kolu ve <*) Chryse bölgesindeki bir kaya parçası üzerinde Marslıların taş ya­ zısı olduğu varsayılan alfabenin B harfine benzer bir şey görü­ nünce. Çekirge için de milyarlarca yıl har­ camıştır. bir hayat belirtisi yoktu (*). bir an için zihnimde çocukluğumda Mars gezegenine ilişkin olarak kitapla­ rını okuduğum Barsoom'un dünyasından bir yankı geldi. Marslıların Latin alfabesini tercih ettikleri­ ni düşünmemiz de garip bir şey. ayrıca yeryüzü insanlarının şekil seçme eğiliminden ileri geldi­ ğini ortaya koydu. Mars'ta hayat olup olmadığını anlamak için mik­ rop durumunu incelemeliyiz. — 148 — . Viking gezegen . Ola ki. Her şeye rağmen. Mars'ta hayat şekilleri (büyük hayat şekilleri) var­ dır. Yeryüzünü bü­ yük bitkilerin ve hayvanların kaplamaları. Bu kıyaslamaların küçültücü bir anlam taşıdığı düşünül­ memelidir.

burna ve molekül izlerinin varlığını bizden daha iyi algı­ layan bir tad alma yetisine de sahip. Olağanüstü bir mikrobiolog olan Wolf Vishniac adında bir arkadaşım vardı. Mars'a inecek Viking aracında yapılacak üç ayrı deney aygıtına ek olarak gön­ deriliyordu. Bu tuzak ya da kapan bir şişeden ibaretti. Yeryüzünden talimat da alır. Böylece uzay aracının verdiği bilgiler üzerinde biz insanların düşünüp taşınarak yeni talimat vermesini de olanaklı kılar. Mars'ta mikrop aramanın en akılcı yolu nedir acaba? Şimdilik Mars'a mikrobiolog gönderemiyoruz. Ar­ kadaşları bu aygıta «Wolf Kapanı» (Wolf Trap) adını verdiler. Vishniac'ın sıvısında Mars'lı böceklerin boğulabilecekleri olası— 149 — . Gezegenlere gönderilebilecek bir küçük aygıt geliştirdi. mikroorganizma varlığını saptayıcı otomatik ve güvenilir bir aracın mikrobiyo­ loglar tarafından geliştirilmeyişinin astronomlarca eleştirildiği bir toplantının içinde bulmuştu kendini. Şişenin içine besle­ yici organik madde konulacak. Vishniac bu alanda bir şeyler yapmaya karar verdi. Wolf Kapam'nın başarısı Mars'lı böceklerin sıvıdan hoşlanması koşuluna bağlıydı. boyutu. Sonra iç kulak aracılığıyla Mars depremlerine ilişkin gürültüleri duyabileceği gibi. Sağladığı tüm bilimsel verileri yeryüzüne radyo aracılığıyla bildirir. Wolf Kapanı.havaya kaldırıp rüzgârın yönünü ve hızını ölçtüğü bir parmağı var. Mikrop detektifliği yapma yeteneğiyle donatılmıştır. öteki deney yöntemlerinden ikisinde Mars'a yiye­ cek gönderilmesi öngörülüyordu. Mars toprağından bir parçacığın şişedeki sıvıyla karışması sağlanacak ve Mars'taki böceklerin (eğer varsa) büyürken (eğer büyürlerse) sıvının değişen kirli­ liği ya da bulanıklığı saptanacaktı. adı geçen arkadaşım. uzay aracının rüzgârdan sallanan parçalarının çıkardığı sesi de duy­ maktadır. maliyeti ve güç gereksinimi açısından bazı kısıtlamalar karşısında bulunduğumuza göre. New York'taki Rochester Üniversitesinde çalışıyordu. Mars'ta hayat olup olmadığı konu­ sunda araştırma yapmayı 1950'lerin sonlarına doğru kafaya iyi­ ce koyduğumuz sıralarda. Peki.

Mars Kavanozlarım anım­ sayan Vishniac yaşamın sert koşullarını gözönünde bulundura­ rak Güney Kutbunun mikrobiolojiye uygun bir ortam oluştur­ duğunu düşündü. büyüyüp büyümemeleri noktasında toplanıyordu. 1971 yılında Mars'ta girişilecek dört mikrobioloji de­ neyinden birinden vazgeçilmesi istendi. Yeryüzü böcekleri Mars'ta yaşayabilir diye düşünülüyorsa.S:A. Öteki deneylerse. Mars gezegeninde hayat olup olmadığı­ nı araştırabilmenin en iyi yolu olarak yeryüzünün Mars'a en çok benzeyen yörelerinde. Bu kapanı ge­ liştirmek için Vishniac 12 yılını vermişti. Wolf deneyiminin avantajı. Bütçenin artırılması durumuysa pek enderdir. Mars'lı mikropların besin aldıkları sırada nasıl bir davranış gösterecek­ lerine bağlı olmayışıydı. başka ve daha yumuşak çevrelerden oraya savrulduklarım belirlemişlerdi. bilimsel hedefler uğrunda sabırla ça­ lışan sakin bir insandı. Mars'tan daha sıcak. (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) Amerika Bir­ leşik Devletleri'nin uzay gezegenleri programlarını yönetirken. Vishniac'ın yerinde başkası olsa. Fakat o. mikrop­ ların yiyeceklerini yediklerinde çıkardıkları ve aldıkları gazla­ rın türüyle de ilgiliydi. Gözlenecek olan tek gelişme. daha sulu. Viking'in Bioloji Heyeti'nden istifa ederdi. Bu varsayımlar da tahminlere dayan­ maktan öte gidemezdi. sık sık ve Önceden habersiz bütçe kısıntılarıyla karşılaşan bir kuruluştur. Daha önce bazı araştırmacılar Güney Kutup toprağını incelemişler ve bulabildikleri birkaç mikrobun kuru vadi asıllı olmadıklarını. Üzücü bir şey olsa gerek. Güney Kutbunun kuru vadilerinde çalışmayı seçti. NASA'nın bilimsel faaliyetini hükümet pek gözetmez. daha oksijenli ve çok daha az morötesi ışınlı kutup ortamında neden yaşamasmdı? Güney Kutbunda. Bu yüzden Wolf Kapanı Viking gezegen . — 150 — . Güney Kutup asıllı mikropların bulun­ madığı varsayımına dayanan deney tekniğini hatalı gördü.lığını öne sürenler vardı.A.kondusundan tahliyeye uğradı. N. Bu yüzden NASA'dan para kesileceği zaman bunun kurbanı olan bilimdir çoğu kez.

Buralarda olağandışı bir görünümdü yeşil. Onun bıraktığı numunelerden yalnızca Güney Kutbuna özgü sayılan yeni mâya türleri Vishniac'ın karısı tara­ fından bulundu. O günden sonra onu bir daha gören olmadı. Kayaların bir iki milimetre içini kaplayan yosunlar küçücük bir dünyaya sa­ hip çıkmışlar ve buraya kıstırılan su sıvıya dönüştürülmüştü. Havanın ısı derecesi -16°.Böylece 8 Kasım 1973 tarihinde Vishniac. bir mikrop konağı falan. Mars'ta böyle bir durum daha da ilginç olurdu. Amacı Antartika toprağına küçük mikrobioloji istasyonları yerleştirmek ve bir ay sonra dönerek istasyonlardaki sonuçları saptamaktı. Vishniac'ın mikrobioloji istasyonlarından çoğu hâlâ Antartika'da yerleşmiş durumdadır. 10 Aralık 1973. Uzay girişimlerinin amaçları. Klasik tarama yöntemleriyle farkedilemeyecek birçok mikrop türüne incelenen hemen her bölgede rastlan­ mış bulunuyor. 10 Aralık 1973 günü Balder Dağından numuneler toplamak için hareket etti. Oralardan geri getirilen numune­ ler Vishniac'ın yöntemleriyle ve onun mesai arkadaşları tara­ fından incelendiler. Belki gö­ zü bir yere takılmıştı. küçücük mikrobi­ oloji aygıtım yanına alıp jeolog arkadaşıyla birlikte helikopter­ le Asgard'daki Balder Dağı yakınlarına gittiler. Toprağın ısı derecesi -10°. Ya da bir avuç yeşilliğe takılmıştı gözü.» Mars gezegeninin tipik bir yaz günü ısısıydı. Hareket edişi üç kilometre uzaktan fotoğraf çekile­ rek saptandı. Ne olduğunu kesin olarak hiçbir zaman bile­ meyeceğiz. Hare­ ketinden on sekiz saat sonra cesedi bir buzdağının eteklerinde bulundu. Antartika'daki o seferden geri getirilen ve Imre Friedman tarafından incelenen büyükçe kayaların içi. O gün beraberindeki not defterine son yazısında şöyle diyordu: «202 sayılı istasyonu buldum. araçlar fırlatılmadan birkaç — 151 — . Saat 22.30. buzda kaymış ve 150 metre kadar sürüklenmişe benziyordu. Ne bileyim. çünkü fotosen­ tez için gerekli gözle görülür ışık o derinliğe sızar ve mikrop öldürücü morötesi ışık hiç olmazsa kısmen hafiflerdi. şaşır­ tıcı bir mikrobioloji kaynağı olarak gözüktüler. Daha önce keşfedilmedik bir bölgeye dalmış.

parça­ cıkları beş ayrı deney için küçük bölmelere yerleştirir. Sonra da topraktan ilginç gazlar çıkıp çıkmayacağına bakacağız. Fakat böyle bir düşüncenin de sımrı vardır. Bu nedenle Mars'a yiyecek gön­ deriyoruz. ortaya çıkacak olanlara «Küçük -Marslı­ lar» adım verebiliriz. Ya da bizim radyoaktif yoldan etiketlediğimiz gazlarımızı vererek bunların organik maddeye çevrilip çevrilmediğini gözleyeceğiz. bir diğeri. Mikrobioloji deneylerinden üçü de değişik sorular sormak­ taydı. kumun ve tozun organik moleküllerini. kâh zihin açıcı ve ufuk genişletici olmuşsa da. besin alıp gaz çıkarmaları ya da atmosferden gaz alıp (belki de güneş ışığı yardımıyla) onları yararlı maddeye çevirmeleri sözkonusu olacaktır. fakat her üçünün de ortak sorunu Mars gezegenindeki metabolizmaya ilişkindi. pek yakın bir zamana kadar kesin­ likten uzak kalmışlardır. mikropla­ rın yaşamım inceler. Organik madde­ ye dönüştüğü takdirde. Öteki üçü de.yıl önce saptanıp çerçevesi çizildiğinden ve Vishniac'ın da ölü­ mü yüzünden. sonuçta gezegenimizdeki hayat şeklidir. Bir gezegende hayat olup olmadığını anla­ mak için bazı varsayımlara dayanırız. kâh sıkıcı. Viking'in bioloji deneyleri girişilmiş ilk önemli çabalar­ dır. Ve Mars'lıların (eğer oradalarsa) bu besinlerin ta­ dını beğenmelerini umut ediyoruz. Mars'ta hayat olup olmayışına ilişkin söylenmiş son söz de­ ğildir. Bu de­ neylerden biri. Uzay aracını fırlatmadan önce saptanan ölçüler açısından — İ52 — . Eğer Mars toprağında mikro . Antartika deneylerinin sonuçlan Mars'ta hayat arama konusundaki Viking hedefinde herhangi bir değişikliğe yol açmadı. Her şeyden önce gezege­ nimizden başka yerlerde hayatın bizdeki gibi olmadığım düşü­ nürüz. Ayrıntılı bi­ çimde bildiğimiz hayat şekli. Viking gezegen . toprağın inorganik kimya yapışım. Sonuçlar kâh sürükleyici.organiz­ malar varsa. Bu kol topladığı malzemeyi yavaşça aracın içine çeker.kondularından her birinde Mars gezegeni­ nin yüzeyinden malzeme numunesi toplayacak bir kol vardır.

Belki de Mars toprağında öyle değişik bir inorganik kimya yapısı vardır ki.'dir.kondusu ta­ rafından daha sonra sürdürülen gözlemler. Banin ve J. B. bazı tür killere benzer durumlar saptadık. yeryüzünden Mars toprağına gazlar gönderilince. Sanki soluk alan mikroplar yerküremizden gönderilen çorbayı. Mars toprağında görülen o killere benzer killeri laboratuar deneylerinde üretilebilirse. toprak­ taki bir şey çorbayı kimyasal bakımdan çözdü. bünyelerinde de­ ğişime uğratıyorlardı.000 km. Belki de atmosferik gazları ay­ rıştırıp onları inorganik moleküllere dönüştüren özel bir inor­ ganik. cansız katalizör vardır Mars toprağında. Tooo. Mars gezegenindeki iki bölgeden alman 7 değişik numune üzerinde Mars mikrobiyolojisine ilişkin olumlu sonuçlar elde edildi. Mars'ta mikrop bulunmamasına rağmen yiye­ cekleri okside edebilmektedir. İkincisi de. Fakat deneyler açık-seçik bir yanıt getirmemiştir. Bu iki bölgenin birbirinden uzaklığı 5. Bu levhaları inceleyen O. Viking'in «başarılı» mikrobiyoloji deneylerinden başlı— 153 — .Viking deki mikrobioloji deneylerinden iki ya da üçü olumlu so­ nuçlar vermişe benziyor. Son deneyler bu yönde bazı işaretler vermektedir. Her şeyden önce yeryüzünden gönde­ rilmiş sterilize bir çorba Mars toprağıyla karıldığmda. Şimdi. A. Pollack ve ben. Ancak deneyleri Mars yüzeyinin inorganik maddesine makul derecede yakın malzemeyle tekrarlama çabalarının ye­ terli olduğu söylenemez. atmosfer gazından foto­ sentez yoluyla organik madde oluşturan mikroplar varmışçasına. gazların kimyasal bakımdan toprakla bir bi­ leşim meydana getirmeleri olmuştur. Mars'taki fırtınanın üfürdüğü killerin niteliği konusundaki gözlemlerimi doğrular niteliktedir. J. Mars ge­ zegenindeki 1971 büyük toz fırtınasında Mariner 9'un kızılötesi spektrometrelerinin cam levhaları üzerinde tozlar birikmiştir. Viking* deki mikrobioloji deneylerinin sonuçlarını burada tekrarlayıp değişik mikropların testinden geçirmek için büyük çabalar har­ cadık. Çünkü Mars yeryüzü değildir ve Percival Lowell'in çalışmaları bize yanılabileceğimizi anımsatmalıdır. Viking gezegen . B. Bishpon.

Ve eğer Mars'ta hayat yoksa. Mars'ta mikrobiolojik bir kanıttan ille de söz etmemize olanak vermediği de kesindir. bizim gezegenimiz üzerindeki yaşamın kökeni ve tarihi için kilit nok­ talar sağlayabilir. Her birine genellikle bir bilginin adı verilmiştir. hayatın yerine getirdiği bazı işlevleri üstlenir. Üstelik montmorillonit tü­ ründen killerin. amino-asitleri daha uzun molekül zincirlerine. soluk alışveriş ve fotosentez sürecine ben­ zer kimyasal süreçler toprakta harekete geçmiş ve hayat başla­ yınca hemen benimsenmiş olabiÜr. bizim gezegene benzeyen bu gezegende neden hayat olmadığım bilmemiz gerekir. ne var ki. Olabileceğini söylüyor ve olup olmadığının bilinmesinin büyük önem taşıdığım belirtiyordu. Mars'ta hayat olmadığı görüşünü zor yadsır. Gaz alıp vermeye ve kimyasal reaksiyonları katalize etmeye yatkın görünmekte­ dir. Kil varsa­ yımı. Viking mikrobioloji sonuçlarının killere bağlanışı ve mutla­ ka hayat bulunduğu görüşünü içermeyişi bulgusunun bir gizi — 154 — . Çünkü hayat olmasa da toprak öylesine bir kimyasal yapıya sahip olabilir ki. Yerküremizin ilk zamanlarına ait killer hayata yataklık etmiş olabilir. kendi ha­ yat şeklimizin genel çizgilerini karşılaştırma olanaklarına kavu­ şuruz. Fakat böyle bir sonuca ulaşılırsa.ca özellikleri -fotosenteze ve soluk almaya benzeyen özellikleritekrarlayabileceklerini söylemektedirler. Sözü geçen Mars kili­ nin yüzeyi karmaşık bir etkinliğe sahiptir. Vishniac Mars'ta hayat olduğunu iddia etmiyordu. Banin ile Rishpon'un elde ettikleri sonuçlar biolojik bakımdan çok büyük önem taşımaktadır. bu şaşırtıcı olmaz artık. Yeryüzünde ha­ yat başlamadan önce. proteinlere dönüştüren güçlü katalizörler olduğunu biliyoruz. Viking mikrobiyolojisinin tüm sonuçlarının organik kimyay­ la açıklanabileceğini söylemek için vakit henüz erkendir. Mars'ın yüzeyinde darbe sonucu açılmış birçok krater var­ dır. Günümüzde Mars gezegeninin kimyasal yapısı. Eğer Mars'ta hayat varsa. Örneğin Mars gezegeninin Güney Kutbundaki bir krater Vishniac krate­ ri denmiştir. Böyle olsa bile.

bir zamanlar yaşamış organizmaların organik kalıntılarıyla doludur. organik kimya çalışmalarını mümkün kılan ve bazı ısı derecelerinde sıvı kalabilen ideal bir çözücü oluşturur. hayatın temeli başka maddelerden mi oluşmuş­ tur? Ben su.daha çözmeye yaradığını söyleyebiliriz: Viking organik kimya deneyi. suya da şoven denecek derecede gönül vermiş biriyimdir. gömülü cesetler nerededir­ ler? Hiçbir organik moleküle rastlanmadı. nükleik asit yapıtaşlarmdan iz yoktur. temelde bu maddelerden meydana gelmemden kaynaklanıyor olmasın? Yerküremizin oluşumu sıra­ sında bu maddeler çok bol olduğundan ötürü müdür yapımızın temelinde karbon ve su bulunuşunun nedeni? Başka bir yerde. İtiraf etmeliyim ki. oksidasyonlu yü­ zeyinin cesetleri yokettiğini düşünebiliriz. karbona şoven denecek derecede gönül vermiş biriyim. ne de benzeri şeyler var Mars'ta. Karbon-atom duyarlılığı daha çok olan Viking mikro­ bioloji deneyleri. Bazen düşünüyorum da. Mars'ın kimyasal tepkili. Koz­ mos'da karbon bolluğu vardır ve karbon hayat için gerekli olan inanılmayacak kadar karmaşık moleküller meydana getirir. Yeryüzü topra­ ğı. Viking kimya deneylerinden bin kez daha duyarlı olmak üzere düzen­ lenmiştir. Mars toprağında organik madde izi ortaya çıkarmış de­ ğildir. Buna ille de bir çelişki gözüy­ le bakmamalıyız. kalsiyum ve organik moleküller koleksiyonundan — 155 — . Bu son görüş benim için çok daha çekici. Mars toprağında organik madde sentezine işa­ ret ediyor. Fakat bunun oranı çok önemsizdir. Eğer Mars'ta hayat olduğu görüşünü benimse­ me eğiliminde olsak. Ya da şöyle düşünebiliriz: Hayat var ama organik kimya yeryüzündekinde olduğundan daha az önemli bir rol oynuyor. içinde hidrojenli peroksitin bulunduğu bir şişede mikrobun yok oluşu gibi. Su. Çünkü Viking mikrobioloji deneyleri. benim bu maddelere karşı olan aşırı bağlılığım. örneğin Mars'ta. Ben aynı zamanda. Eğer Mars'ta hayat varsa. Mars toprağmdaysa Ay yüzeyindekinden daha az or­ ganik madde var. acaba diyorum. Protein. Yeryüzündeki gibi ne hidrokarbon.

Fakat bu. bu da ucuzdur. daha ucuza ve daha ga­ rantili biçimde canlılar yaratma yöntemlerine sahip bulunuyo­ ruz. bi­ zim kadar karmaşık ve hassas dengeli molekül makinelerinin gelişimine olanak sağlaması açısından gurur verici buluyorum. Harold Morowitz inşam oluşturan molekül temel taşlarının tümünü kimyaevlerinden satın almaya kalkıştığımız takdirde ne kadar para harcamamız gerektiğini hesaplamış. Zaman zaman insan vücudunu oluşturan kimyasal mad­ delerin birkaç dolar karşılığında satın alınabileceği yolunda ha­ berler okuruz. Hayatın temelini oluşturmada. Bu belki de­ ğerimiz açısından sevindirici bir fiyat. Sizse hemen aynı moleküller koleksiyonundan oluşmuş değişik kollektif etiketli birisiniz. Vücudumuzun bu kadar az para ettiğini öğren­ mek üzücü olabilir. Proteinlerimizin nitrojeni de hava olarak bulunur ki. ama ne var ki. Karbon da kömür fiyatına göre öl­ çülebilir. bunların biraraya dizilişi de rol oynamak­ tadır. Ben kendi hesabıma. evrenin. Bu durumdan başka bir şey beklememeliyiz elbet. kimyaevinden satın alacağımız bütün molekül yapıtaşlarını biraraya ge­ tirip karıştırsak bile kavanozun içinde bir insan yaratamayız. bizleri oluşturan bu atomları alıp büyük bir kapta habire sallamaya koyabiliriz. Eğer hayata ilişkin daha derin bilgi­ lere sahip olmasak.oluşan Carl Sagan adlı biriyim. Neyse ki. — 156 — . en basit oluşum parçalarına bö­ lünmüş maddelerin fiyatıdır. Ama durum yalnızca bundan mı ibarettir? Bizde molekülden başka bir şey bulunmaz mı? Bazı kişiler bu durumu insan haysiyet ve gururunu küçültücü bulabilir. Bulgularına göre 10 milyon dolara yakın malzeme edermişiz. Sonuçta da can sıkıcı bir atom karışımından başka bir şeyle karşılaşmayız. Kalsiyum ise vücudumuzda tebeşir olarak mevcut bu­ lunmaktadır. varlığımızdaki atomlarla ba­ sit moleküller kadar. Fiyatı çok yüksek olmayan sudan oluşur vücudumuz genellikle. Bu bizim yeteneklerimizin dışında kalmaktadır ve uzun bir süre daha kalacağa benzemektedir. Kandaki demir deseniz çiviyi oluşturan mad­ deden başka bir şey değil.

Fakat bizim baktığımız yerde ve zamanda yoktu. Viking gezegen-kondusu deneyleri­ nin Mars'ta hayat olduğu varsayımım desteklediği sonucu çık­ maz. başka dünyalarda bulunabilecek hayat şe­ killeri de. Olabilir ki. Yerküremize çok benzerlik gösteren bol karbonlu ve sulu Mars'ta eğer hayat varsa. Bizim moleküllerimize hidroflorik asit zarar ve­ rebilir. Fakat bütün bunlardan. fakat başka tür organik moleküller olan parafin mum­ ları hidroflorik asit içinde dengeli dururlar. Gezegenlerin yoğun atmosferinde dolaşan organizmaların atom yapısı. Kozmos'ta amonyak boldur. Florin Kozmos'ta fazla miktarda bulunmaz. eriyik sistemi­ ne sahip bulunmayan canlılar vardır. Bu nedenle sıvı amonyak daha iyi bir çözücü oluşturabilir. Organik kimya verileri. Ama belki kemik sahibi olmadıklarından fazla kalsiyum gerek­ sinimi duymayabilirler. Protein ve nükleik asit gibi yapısal ana moleküllerin bile aynı olabileceğini düşünürüm. Başka bir gezegende belki de su yerine başka bir çözücü madde kullanılmaktadır. yer­ küremizden ve Mars'tan çok daha yaşlı gezegenlerde sıvı halde bulunur. elektriksel sinyallerle bağlantı kurdukları katı yapılı hayat şekilleri olabilirler. Şu farkla ki. Hidroflorik asit iş görüyor olabilir. organik kimya temeline dayanması gerekir. Kayaların birkaç milimetre altında (Antartika'nın ku­ ru vadilerinde olduğu gibi) ya da gezegenin başka bir bölgesin­ de veya çok daha eski zamanlardaki daha yumuşak bir dönem­ de hayat belki olmuştur ya da vardır. Bunlar moleküllerin yü­ zer biçimde değil de. bunların diziliş biçimi bi­ zimkinden ayrıdır. Mars'tan aldığımız görüntü ve mikrobiyoloji sonuçlarında olduğu gibi.öyle sanırım ki. Bir uzay aracının başka bir gezegende bir saatten — 157 — . aşağı yukarı bizimle aynı atomlardan meydana gelir. belki bizim atom yapımıza benzer. Yeryüzünde amonyakın gaz halinde bulunması gibi. 1970'lerde Chryse ve Utopia bölgelerinde hayat bulunmadığı görüşüne uygunluk göster­ mektedir. tarihsel boyutları büyük bir girişimdir. Viking'in Mars'ı keşif girişimi. Venüs'te de su gaz halinde bulunur. Ne var ki.

yaygın bir tehlike sözkonusu olmadan tehlikenin önüne geçtikleri görülüyor. otomatik araçlar gönderilmesini öneriyorlar.. Yerküremize Mars'tan mikro-organizma getirmek istiyor­ sak. Şunu da açıklamalıyız ki. Doğrusu ya. Ciddi ve tehlikeli bir sorun­ dur. Pe­ ki. meteoroloji ve başka bir dünyanın daha birçok bilim dalına ilişkin bilgilerini toplayıp veren ilk: uzay aracıdır Viking. Mars topra­ ğındaki mikropları dünyamıza canlı olarak getirebilmektir. Ola ki Mars'tan alman numuneler tehlikesizce yeryüzüne getirtilebilir. Vishniac'ıns önerdiği araştırma yöntemlerini de uygulayabiliriz. doğrudan doğ­ ruya mikroskopla inceleme dahil organik kimya ve hayat var­ lığı açısından yüzlerce deney gerçekleştirilebilir. numuneleri sterilize etmeden ele almalıyız. Jeoloji. di­ yorlar. Böyle bir de­ neyime girişmek çok büyük para harcamalarını gerektirse bile teknolojik olanaklarımız buna yeterlidir. Böyle bir girişimin amacı. bunların yayılmamasını son derece güvenilir bir biçimde sağlamalıyız. Böylece bu numu­ nelerin Mars'a gönderilen minyatür laboratuarlarda incelenme­ sini değil. bunun sonucu ne olur? Yeryüzüne getirdiğimiz Mars'lı mikro-organizmalar halk sağlığı için bir tehlike oluşturur mu? Bu konuda kesin bir şey söyleyemeyiz. Hayat var mı yok mu diye kayalar parçalanabilir. bunun bir tehlikesi Mars'tan yer­ küremize mikrop getirilmesi olasılığıdır.fazla çalışır durumda kalışının tarihteki ilk kanıtıdır. sismoloji. mineraloji. Viking'deki mikrobiyolojik ince­ lemelerin sonuçlarındaki çelişkilere bu yolla son verilebilir. yeryüzünün geniş olanaklı laboratuarlarında enine» boyuna incelenmesini istiyorlar.. Mars toprağındaki mik­ ropları yeryüzünde incelemek istiyorsak. Olağanüstü nitelikteki bu bilimsel geliş­ meleri bundan sonra nasıl sürdürmeliyiz? Bazı bilginler Mars'a^ giderek oranın toprak numunelerini alıp yeryüzüne getirecek. Bu ülkelerin topraklan üzerinde çok ender kazalar görülse bile. Toprağın kimyasal yapısı ve mineralojisi saptanabilir. Bakteriyolojik silahlar geliştiren ve depolayan ül­ keler var. Mars'tan dün— 158 — . Viking'im başka bir gezegende çalışır durumda kalışı yıllarca sürmüştür.

Mars yüzeyi kumlarını insanların adımladıkları zaman gelecektir. toprak numunelerinin yeryüzüne gönderildikleri. Bu gezegenin gözler önüne sereceği öyle ilginç yanları ol­ duğu kanısındayım ki. Robot-uçakların tepe­ den tüm haritasını çıkardıkları. O tak­ dirde hammadde kaynağı açısından verimli bir kaynak sayıl­ maz. Bu yönde NASA'da çalışmalar sürdürülüyor. kaya parçaları karşısında tökezlemeyen bir araç indirmek gerektiğini düşünüyorum. Mars yüzeyinin ayrıntılı görüntüleri bizleri yüzyıllar bo­ yunca meşgul edecek bilgiler sağlayacaktır. Mars'lılar yalnızca mikroplardan oluşsa bile. orayı enine boyuna kateden bir aracın günlük gö­ rüntüleri ve bilgileriyle yaklaşık bir milyar insan yeryüzünden başka bir gezegenin keşfine günü gününe katılabilir. Orada bu hayatın korunması Mars konusunda besleyeceğimiz düşüncele­ rin başında yer almalıdır. Bunun için de tepeleri aşan. Böyle bir araç gönderebilirsek Mars gezegenine. Gönderile­ cek Rover (gezgin) tipi bir araç yeryüzünden verilecek radyo sinyalleriyle Mars'ın yüzeyini tarayabilecektir.yaya toprak numunesi getirmeden önce tehlike unsurunu kılı kırk yararak incelemeyi yeğlerim. Mars yüzeyinin yüzölçümü yerküremizin toprak bölümüne eşittir. O takdirde. Peki. Mars'ta hayat yok. bizler için yapacak faz­ la bir şey olmaz. Vikingler in­ dirdiğimiz bölgelerden daha ilginç olan en az yüz bölge bulun­ duğu kanısındayım. Mars'tan yeryüzüne hammadde taşımacılığı yüzyıllar bo— 159 — . Viking gezegen-kondusunun hareketsizli­ ğine bir çare bulmak gerekir. Mars'ın tüm yüze­ yinin keşfedileceği bir zaman gelecek. Mars'ta hayat bulmasak bile gezici bir araç­ la sağlanacak bilgiler ve görüntülerle başka bir gezegenin keşif dizisini canlı olarak izleme olanağına kavuşacağız. Mars Marslılarındır demek zorun­ da kalırız. Tutun ki. çu­ kurlara düşmeyen. Yakı­ nımızdaki bir gezegende bizimkinden ayrı ve bağımsız bir biyo­ lojinin hüküm sürmesi anlatılamaz bir değerdedir. bun­ dan amaç nedir? Mars'la ne alıp vereceğimiz var bizim? Eğer Mars gezegeninde hayat varsa. rover'lerin üzerinde dolaştıkları.

. Bu nedenle daha iyi bir yöntem bulmalıyız. Mars'ta bir zamanlar atmosfe-. Daha fazla oksijenle atmosferi içi­ mize çekebiliriz. Bu tür ağaçlar ge-— 160 — . bu makine oradaki yerli malzemeyle kendini çoğaltabilmelidir. Yeryüzü mikroplarından bazılarının Mars'ta yaşayabildiklerini biliyoruz. Fakat acaba Mars ge­ zegeninde yaşayamaz mıyız? Orayı bir bakıma yaşanabilir du­ ruma getiremez miyiz? Mars hiç kuşkusuz sevimli bir yer. sıvı halde su bulunmayışı ve morötesi ışın çokluğu.yunca ekonomik olumsuzluğunu sürdürür. Bazıları yüzeyaltı buzlarındadır. Ne var ki. Atmosferik basıncı artıra-t rak sıvı halde su elde edebiliriz. Fakat Mars'ın kutup bölgelerinin yüzeyi şok geniştir. Böylesi makineler vardır. Koyu renk ağaçlar. Mars'ın kutup bölgesine göndereceğimiz. Yoğun atmosfer gazlarının Mars'ı terkedip gitmesi olası değildir. dan Mars'ın birçok kusuru sözkonusu: Oksijen azlığı. Yeryüzün­ den Mars'a gereken tozu taşımak için 1200 adet Satürn 5 roketi ateşlemeyi göze almalıyız. Koyu renk tozla örterek daha fazla güneş ışığı emmesini sağla-! yabiliriz. bizim açımız-. Kutup takkelerini buharlaştırmak için onlara ısı vermeliyiz. O da kendini çoğaltabilen koyu renkli bir madde olmah. Gezegende bir yerlerde varlıklarım sürdürüyor olmalılar. mek için kullandığımız yöntemin tersini orada yapmış oluruz. bir kalkan da böylece oluşabilir. Morötesi güneş radyasyonuna karşı ozondan. Adına ağaç diyoruz. ağacı üzerinde genetik mühendisliği çalışmalarıyla yapay bir ayıklama yöntemi geliştirerek bunların yeryüzünden çok daha sert Mars ortamına dayanmaları sağlanabilir. Bütün bu sorunlar bi­ razcık hava üretebilsek çözümlenebilir. Böyle yapılsa bile. rin daha yoğun oluşuna ilişkin belirtiler var. gönderilen tozları rüzgârın başka yerlere taşıması olasılığı kuvvetli. Bazıları yüzeydeki kayalarla kimyasal bileşim halindedir. Yeryüzünde ormanları ya da yeşillik örtüsünü yok et-. Bunlar çok daya­ nıklı ve inatçıdırlar. örneğin liken. Fakat önemli bir bölümü kutup takkelerinde buluna-bilir.

daha çok gelişmiş ve gözlerini iyice koruyacak bir durum kazanmış trilobıtler görülüyor.Derebeylik Japonya'sının zırhları içindeki bir samurayı. Ortadaki ve alttaki fotoğraflarda. Trilobit fosilleri. daha sonraki dönem­ lere ait. . yarım milyar önce­ sine ait ilk trilobitlerin gözü yoktu. Japon adaları sularında yaşayan bir Heike yengeci. Sol üstte.

Ay'ın sık kraterli yüzü.000 yıl önce.000 km. (Solda) ^£? W Sovyetler'in Mars 3 uzay aracını simgeleyen bir posta pulu.2 kilomet­ re çapındaki bu kra­ terin. 1. yaklaşık 1000 yıl ön­ cesine ait bir gündönümü yarığı.21 Haziran günü şafak vakti Casa Rincana'da bir pencereden giren güneş ışığı belli bir oyuğu aydınlatır. Arizona'daki Meteor Krateri. Gündönümünün gözlenmesine yarayan. 5. Mariner 9'un ionderdiği fotoğraflarda yüksek kum tepeleri gözlendi. . İlk kez Sovyetler'in uzay ara cı Luna tarafından görüntüleri sap tandı. Sözkonusı enerji 4 megatonlu bir nükleer patlama ya eşittir. uzay araç­ ları yokken insanoğlunun meçhu Kiydü.000'le 40. 15. uzunluğunda ve yaklaşık 100 km. sa­ niyede IS kilometre! hızla yol alan. genişliğindedir. (Sağda] Büyük Mariner vadisinden bir bölüm. 1971-72'de Mariner 9 tarafından keşfedil• ı . 2 Aralık 1971 tarihinde bir toz fırtınasın­ dan geçerken görülen araçta sürtün­ me ısısına karşı koruyucu zırh bulu­ nuyor. 25 metre çapındaki bîr demir yumağının yeryüzüne çarpması sonucu oluştuğu sa nılıyor.

. Kraterli ve kuçuk tepelerle bezenmiş Ay in ötesinden yerküremiz doğuyor. (Aşağıda) V o yager daha yaklaşarak Jüpiter'in 10 ve Callisto adlı Ay'larını saptamıştır. Voyager U n 28 milyon kilometreden saptadığı Jüpiter'in görüntüsü.Leeuwenhoek'in yaptığı mikros­ koplardan birini kullanan Christiaan Huygens'in ilk kez gördüğü bir. köpek spermasıyla (solda) insan sperması.

(Sağda) . Ay ve Satürn gezegeninden daha arka planda gös­ terilmiştir. (Solda) Jüpiter'in en büyük Ay'ı olan Ga­ ni mede'nin Voyager 1 tarafından gönderilen bu resminde görülebi­ len en küçük noktalar bile yakla­ şık 3 km. 1577 yılındaki Bü­ yük Kuyruklu Yıldız. çapındadır. Kornetin görülmesinin ya­ rattığı heyecan. Bu Kuyruklu Yıldız'ın Ay'dan uzakta görüldüğü konusun­ da Tycho Brahe'nin ısrarlı görüşü. İstanbul Gözlem­ evinin kurulmasına yol açmıştır. kornetleri yeryüzü olgularından alıp gök cisimleri arasına kattı. (Solda) Ganimede'ye ait Vo­ yager 2 tarafından 8 Temmuz 1979 günü gönderilen fotoğraf. (Sağda) Prag'da Codicillus tarafından yapı­ lan bu tabloda.1577 yılındaki Büyük Kuyruklu Yıl­ dızın Türkler tarafından yapılmış bir resmi.

.

Bir kara delik olması ola­ sılığı sözkonusu.Venüs'ün yeryüzündeki radar astrono­ misi aracılığıyla çekilmiş fotoğrafı. (Altta) . Ekvator bölgesine ait bu resimdeki kraterlerden büyükleri yaklaşık 200 km. (Üstte) Göğün X-ışınlı bir fotoğrafı Kuğu X—1 Galaksisinin aydınlık kaynağı­ nı gösteriyor. çapındadır.

Clepsydra ya da "su hırsızı"nın rtıo «ndu Tanrısı Shiva'nın Yaratılış Dansı.Shiva bu dansı. cacıktan oluştuğu sonucuna varmıştıj (Üstte) . Empedokles benzeri Pİiyor. cehaleti simgeleyen yaratığın üzerine basarak yapıyor. Bu ateş Hindu'ların aydınlık simgesi olan nilüfer çiçeği kaidesinden kaynakbir gereçle havanın sayısız küçük partomakta. Shiva'nın ateşten halesi evrenin ritmini simdern bir yapımı.

(üstte) Porto Riko'daki Arecibo radyo . Yandan görülen bir sarmal galaksi. Bu fo­ toğraf çaprazlama çekilmiştir.Samanyoiu'na benzeyen ve galaksimize yakın sarmal gökadalardan M 18.radar gözlem kulesi. Ye­ di milyon ışık yılı uzaktaki bu galak­ si bizim "yerel" diye adlandırdığımız Samanyolu grubundan değildir. ~ . NGC 891 galaksisini çevreleyen yıl­ dızlar bizim galaksimize ait olup NGC 891 "m berisindedirler.

bunlara Cataali (Kanallar) adı verilmişti. Bu kavramın adına «Toprak Değişimi» diyoruz: Bilinmedik bir toprağın insanlar için daha uygun bir duruma getirilmesidir. Fakat sonunda kanallar yapacağız demekII tir.bir teknolojiye ulaştığımızda. Diğerleriyse. su yokluğu giderilebilir. Buysa henüz yüzyıl önce Pervical [ Lowell'in yanlış bir biçimde ortaya koyduğu fikre uygunluk gösteriypr. İnsanların duyguları galeyan ha—. bunlar alanlarını genişleterek kutup takkelerine koyu bir renk kazandırmak suretiyle güneş ışığı emilmesine. U . buzları ısıtmasına ve Mars'ın uzun dönemlerdir tutuklu bulunan atmos­ ferinin serbest kalmasına yol açarlar. son derece zor görüş koşulları altında oldu.İiştirilirse ve Mars kutuplarının geniş takkelerinde kök salmaları sağlansa. Yüzeydeki ve yüzeyin alt tabakalarındaki buz büyük bir ka­ nal şebekesiyle taşınacak. LowelTin Mars gezegenini izleyişi. Mars'ın yalnızca tüm atmosferik basıncını artırıp sıvı su elde etme olanağına kavuş­ tuktan başka. eriyen kutup bölgelerinden daha sıcak ekvator bölgelerine doğru su da taşıyabileceğiz. Mars'ta yaşam olasılığı azlığının su darlığından ileri geldiğini anlamışlardı. Böyle bir şey için mut­ laka çok zaman ister.161 — Kozmos : F. Oysa fosil yakıtları kullanımı ve ormanlarla yeşillik örtüsünü mahvetmek suretiyle bir ya da iki yüz yıl gibi kısacık bir zaman içinde yerküremizin ısısını bir derece daha değişti­ rebilecek duruma geldik. Eğer bir kanal şebekesi olsaydı. İnsanoğlu binlerce yıl süren dönemler boyunca dünyanın bazı bölgelerine beyazlık kazandırma yoluyla ve «sera etkisi» dediği­ miz süreçle yerküremizin ısısını yalnızca bir derece kadar değiş­ tirmiştir. Lowell'in Mars'a tutkunluğu başlamadan önce. kanallara benzer görüntülere rastlamışlar­ dı. Bu ve buna benzer yöntemlerle Mars toprağının önemli bir değişime uğratılması için gereken zaman dilimi yüzler ve binlerce yıl arasında oynar. örne­ ğin Schiaparelli gibi. Mars'ta yaşam olasılığından söz edilebiürdi. Gerek Lowell. gerek Wallace. Gelecekte çok ilerlemiş.

bu. — 162 — . Ve komşu bir gezegende insan yaşadığı düşüncesin­ den daha çok insan zihnini galeyana getiren bir şey yoktur. Lowell'in düşüncesinin gücü. Sözünü ettiğimiz Mars'lıiarsa bizlerden başkası olmayacaktır.Ündeyken kendilerini aldatma eğiliminde oldukları kanıtlanmış bir olgudur. Onun sözünü ettiği kanal şebekesi Mars'lılar tara­ fından yapılmış olabilir. bir önsezi olmasından ileri ge­ liyor olabilir. sürekli yerleşim yerleri Mars olan ve bu gezegenle bir yakınlıkları bulunan insan­ lar tarafından gerçekleştirilecek. Bu nokta da doğru bir kehanete dönü­ şebilir : Mars'ın toprağı değişime uğrarsa.

adalarda yaşayanlar kendilerini bu yeryüzünün tek sakinleri sanırlarmış ya da başka yerlerde yaşayan bulunsa bile. yeni gerçekler yolunda bize hâlâ ebelik eden ve atalarımızın bilemediği birçok gerçeği bize açıklayan — 163 — . Fakat hiç kuşkum yok ki. geniş ve derin denizlerin ayırdığı toprak parçaları arasında nasıl ilişki kurabilecek­ lerini bilemezlermiş. Ya da havada uçacak bir Dedalus.. Fakat daha sonraki zamanlarda ge­ miler kat etmişlerdir. Bakarsınız.. — Albertus Magnus. Ay'a ulaşabilecek araçlar da icat edilebilir.Bölüm VI GEZGİNCİ ÖYKÜLERİ Birçok dünya mı. on üçüncü yüzyıl Dünyanın ilk çağlarında. Böyle bir yolculuğu göze alacak bir Columbus ya da Drake yoktur bugün için.. yoksa tek bir dünya mı var acaba? Doğanın incelenmesinde bundan daha soylu ve seçkin bir soru olamaz..

Jet Propulsion Laboratory (JPL) adını taşıyan California'nın Pasadena'daki NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) merkezinden yönetiliyorlar. doğanın tüm çabasını ve ince işçiliğini bu küçücük pislik noktası üzerinde mi harcadığını düşünebiliriz. Çok iyi bir biçimde yapılmış bu yarıakıllı robotlar bilinmeyen dünyaları keşfe çıkıyorlar.zaman. Bu uzay gemisi parçalarından biri bozu­ lursa. 9 Temmuz 1979 günü Voyager 2 adındaki bir uzay aracı. anayurdumuzda yerde neler olup bittiğini daha iyi b i ­ leceğiz ve evrendeki her şeyin değerini daha iyi tak­ dir edebileceğiz. — John VVilkins. The Discovery of a World in the Moone. (1690 dolaylarında) İNSANOĞLUNUN UZAY OKYANUSLARINA YELKEN AÇTIĞI BÎR ÇAĞDA YAŞIYORUZ. dünyamıza ilişkin olarak kullanılan «büyük» sözcüğüne daha az kapılacak. (1638) Bu sıkıcı yerküreden çıkıp yukarılardan aşağı bakarak. insanların çoğunun tut­ kuyla bağlandıkları önemsiz konuları küçümseyebileceğiz. Böylece uzaktaki öteki ülkelere yolculuk eden gezginler gibi. işlevi benzer başka bir parça tarafından alınsın diye mil— 164 — . Keplerin gösterdiği geze­ gen yollarını izleyen çağdaş uzay araçları. insansız olarak yol­ culuklarını sürdürüyor. The Celestial World Discovered. Diş güneş sistemine yolculuklar. Yerküremizden başka yerlerde canlı varlıkların yaşadığını ve buraların da bizim gezegeni­ miz kadar özene bezene yaratılmış yerler olduğunu g ö ­ rünce. —• Christlan Huygens. Jüpiter sistemiyle karşılaştı. şimdi bilmek istediğimiz ve bilemediğimiz birçok şeyi bize öğretme lütfunu da gösterecektir. Gezegenlerarası boşluklarda iki yıl­ dır yolculuk yapıyordu.

yonlarca yedek parçadan oluşmuştur. 20 Ağustos.7 met­ re olan geniş bir anten aracılığıyla yerküreden radyo sinyalle­ riyle komut almakta ve bulgularını radyo yoluyla yeryüzüne göndermekte. Ağırlığı 900 kilo. Voyager 2. ona hız ka­ zandırdı. Jüpiter'den radyo dalgalarıyla elektrik yüklü zer­ recikleri ölçecek bilimsel aygıtlara sahip. Fakat sahip olduğu ay­ gıtlar arasında en yararlıları. Mars gezegeni Yörüngesinden yay gibi bir yol çizerek Asteroit Kuşağı'ndan geçip Jüpiter »istemine yaklaştı. Jüpiter'i çevreleyen katı cisimli bir çem­ berin bulunduğunu Voyager 1 saptamış ve Voyager 2'nin aşma­ sı gereken bu çemberin varlığını dört ay önce haber vermişti. Jüpiter'i görülmeyen. geniş bir oturma odasına sığabilir. fakat tehlikeli biçimde yüksek enerji yüklü olan parçacıklar kabuğu çevrelemektedir. Uranus'la — 165 — . uzay aracının çılgınca sarsılmasına. Zaman zaman alarm ve ola­ ğanüstü durum anları yaşandı. aracın Uranus'a doğru hızla yol almaşım sağlayacaktır. Küçük bir kaya parçasıyla karşılaşmak. başka uzay araçlarının fayda­ landığı Güneş enerjisinden yararlanamamakta. fakat yeryüzündeki insanların aklıyla uzaydaki robotun aklı birleşince facia önlendi. Aynı şekilde Satürn'ün çekim gücü. Çapı 3. gezegeni ve sayısı on dört ya da o dolayda olan Ay'ı geçerek yolculuğunu sürdürdü. dış güneş sistemindeki gezegen adalarının binlerce resimlerini alanlar olmuştur. anteninin yeryüzüyle temasının bozulmasına ve verilerinin de sonsuza dek kaybına neden olabilirdi.'/. Elektrik yüklü parçacıklar hassas yapılı aygıtları bozabilir ve elektronik aygıtları kül edebilir. Uzay gemisi Jüpiter'le yakın Ay'larını incelemek ve Satürn'le daha ötedeki gezegenlere doğru yolculuğuna devam etmek için sözünü ettiği­ miz radyasyon kuşağının yanından geçmek zorundaydı. Voyager'in ener­ jisi küçük bir nükleer enerji tesisince sağlanıyor. Üstlendiği görev. Voyager uzay aracının Jüpiter'in yanından geçmesi. 1977 tarihinde fırlatılmış olan Voyager 2. Bu «büyük karşılaşma»dan önce Voyager 2'nin yeryüzünden yönetildiği merkezde gergin bir hava esiyordu. onu Güneş'in çok uzaklarına da alıp götüreceğinden.

Bugün iç güneş sistemi okyanusu birkaç ayda katedilebiliyor ve bizleri tam anlamıyla bekleyen yeni dünyalar olan Mars ve Venüs gezegenlerine iniş gerçekleşebiliyor. yüzyıllarda Hollanda'dan Çin'e bir ya da iki yıl da yolculuk yapabiliyordunuz.1986'nın Ocak ayı sonunda karşılaşacaktır. gezegenimizin her yanma gidebileceğimiz düşüncesinin yerleştiği dönemdir. Uranus'tan sonra bir dalış daha yaparak Neptün'le karşılaşıp onu da geçtikten sonra güneş sisteminden sıyrılarak büyük yıldızlar okyanusunu sürek­ li dolaşma kaderine boyun eğecektir. XVII. altı Avrupa Umanından demir ala­ rak her okyanusu taramaya koyuldular. ha­ pis cezasından affedilmek. bilimsel merak. XV. Yelkenlerini cesaretle şişiren tekneler beş. yüzyılla XVTL yüzyıl arasındaki donem. Bu tür keşif yolculukları insanlık tarihini belirleyen uzun yolculuklar dizisinin yeni bölümleridir. ve XVIII. Bu süre şimdi Voyager*in yerküremizden Jüpiter'e gitmek için harcadığı za­ mandır. XV. ve XVI. Bugünkü uzay araçlarının robotları insanların girişecek• leri yolculukların Öncüleridir. O tarihler. dinsel fanatizm. ulusal şeref. tarihimizin bü­ yük bir dönüm noktasıdır. Şimdiyse birkaç günde yer­ küremizle Ay arasındaki mesafe alınabiliyor. O za­ manlar Atlas Okyanusunu geçmek birkaç ay tutuyor Voyager'lerin uçuş planı: ve ancak bu süreden sonra Uranusün yörüngesinden (yukarıda sol­ Yeni Dünya adı verilen da) geçen V -1 1986 Ocağında Uranüs'den geçecek Amerika kıtasına vardıyorolan V-II du. para hırsı. Bu gezilerin birçok itici gücü vardı: îhtiras. yüzyıllarda birkaç günde ispanya'dan Azor Adalarına gidebilirdiniz. serüven coşkusu ve — 166 — .

yüzyılın devrimci Hollanda Cumhuriyeti simgelik etmektedir. düzene dayanan yaratıcı bir toplum özelliğini ta­ şıyordu. Kuzeyde Barents Deniziyle Avustralya'da Tasmania. Gemilerin sefere çıkması mühürlü zarflar içindeki emirlere bağlı olurdu.yapımına. O zamanlar dünya Hollanda'nın her ye— 167 — . kısacası bilgi aşkı da ağır basıyordu. Bu yolcu­ luklar kötülükler getirdiği gibi iyilik de getirdi. Avrupa'nın Aydınlık Çağının ürünleri en çok bu ülkede belirdi. Yelkenli kayıklarla gerçekleştirilen keşifler dönemine. yüzyıl Hollanda'sının. Yine bu bina salonlarında Ba­ tı Afrika'dan Büyük Okyanusa kadar uzanan ülkeleri içeren bir harita duvarları kaplar. tay­ fa yetiştirmesine. Bunlar yalnızca ticari amaçlı seferler değildi. adlarını Hollandalı kaptanların­ dan almıştır. Güçlü İspanya İmparatorluğundan kurtulup bağımsızlığım ilan edince. insanları birbirine bağlamak. Bu yolculuklar Hollanda Cumhuriyeti'nin yaşam kaynağıydı. Fakat somut sonucu. Gezegenimizin her yeri birden Hollanda gemileri ve gemicileriyle dolup taşmıştı. yeni hayvanlar. bu küçücük cumhuriyetin yaşaması gemi.Enstremadura adı verilen İspanya ile Portekiz arasındaki ku­ rak ve verimsiz topraklarda hüküm süren işsizlikti. yeni insanlar bulmak. Akla. Bu sarayın inşası için gemiler dolusu mermerler getirtil­ mişti. ticareti geliştirmesine bağlıydı. İspanya limanlarım Hollanda gemilerine kapalı tuttu­ ğundan. Sefer yollan ve haritalar devlet sırları ara­ sındaydı. bölgeciliği azaltmak ve gezegenimizle kendimiz hakkındaki bilgilerimizi derinleştirmek oldu. XVII. yeni ülke­ lerin keşfi. dünyanın uzak köşelerine tekneler gönderir. Hollanda hükümetiyle özel teşebbüsünün ortaklaşa kurduğu Hollanda ve Doğu Hindistan Şirketi. eşine ender rastlanan öteberiler getirip Avru­ pa'da kârla satardı. Ger­ çi ticari amacın rolü büyüktü ama bilimsel serüven. yeni bitkiler. kendine güven duyan bir toplumun resmettiği portresi niteliğin­ dedir. Yıldızlarla bezenmiş evrenin yükünü omuzlannda taşı­ yan Atlas'ın heykeli bu binadadır. Amsterdam Belediye Sarayı XVII.

rine gemi gönderdiği bir arenaydı. Hollanda o dönemden önce ve sonra hiçbir zaman öylesine bir «Dünya Devleti» olmadı. Avrupa'nın başka. Dünyanın yarı çevresine teknelerinin yayıldığı bir yılda. ülkelerinde baskı altındaki aydınların cenneti olmuştu. Baharat Ada­ ları dedikleri bugünkü Endonezya. yerküremizin Güneş'in çevresinde döndüğü görü­ şünü yadsımasını isteyen Katolik Kilisesinin zulmünden kaçan — 168 — . Franklin. Büyük ustalar Rembrandt. Pain ve Hamilton gibi kişileri etkiledi Hollanda bilim ve sanat adamlarının akın ettiği bir ülkeye dönüştü. Willebrordo Snellius. yüzyıl Hollanda'sı büyük Yahudi filo­ zofu Spinoza'mn sığındığı bir yer oldu. Siyasi bilimci John Locke da Hollanda'ya sığındı ve felsefeye yatkın devrimci düşünceleri olan Adams. Leeuwenhoek mikroskopu icat etti. oradan Madagaskar Boğazım aşıp Hindistan'ın güneyinden Baharat Adalarında soluğu alırlardı. bugünkü Avustralya'ya giderdi. Sefere çıkan gemilerin bir bölümü de Yeni Hollanda adım verdikleri bir diyara. Teknelerden bazılarıysa Malakka Boğa­ zım aşma cüretini gösterir ve Filipinler'i geçerek Çin'e ulaşır­ lardı. Vermeer ve Frans Hals bu dönemin sanatçılarıdır. Matematik ve felsefe tarihi alanında büyük bir isim olan Descartes için de aynı durum sözkonusu. 1930'larda Nazi egemenliğindeki Avrupa'dan aydınların kaçmasından ABD'nin yararlanması gibi. Hollanda gemile­ rinin bir bölümü Habeşistan Denizi adım verdikleri Batı Afrika kıyılarına yönelirler. At koşturur gibi denizlerde gemi koştururlardı. Spinoza. Düşünce özgürlüğü geleneği kökleşen Hollanda'nın Leiden Üniversitesi. ışığın kırınımı yasasını buldu. Yeni fikirlere açık bir ülke oldu­ ğundan. XVII. Jefferson. Avrupa'nın öteki ülkelerindeki sansür ve baskıdan kaçan aydınlar Hollanda'­ ya akın ediyordu. batı kıyılarını izleyerek Afrika'nın güne­ yini geçerler. Einstein'in tak­ dir ettiği düşünürlerdendi.

Hollanda'yla sıkı temas halindeydi. Venüs'ün evrelerini. Onun ilk astronomik teleskopu Hollanda yapısı bir dürbün dizaynın­ dan geliştirilmişti. Galileo'nun kilise içi çalışmalarına ilişkin olarak verdiği bilgilere. Ay'ın kraterlerini ve Jüpiter'in şimdi Gali­ leo Uyduları adıyla bilinen dört büyük Ay'ım saptadı. Av­ rupa'nın düşünce bağnazlığının ortalığı kasıp kavurmadığı ülke­ lerde bile bu cesareti göremiyoruz. 1634 yılında Hollan­ da'da yaşayan Descartes'ın bir mektubunda şu görüşlere yer verdiğine tanık oluyoruz. — 169 — . (**) Dünyanın güneş çevresinde döndüğü (helyosantrik) görüşünü or­ taya atma konusunda Galileo'nun (ve Kepler'in) gösterdikleri cesarete öteki düşünürlerin davranışlarında rastlamıyoruz. Doğa­ yı ve ona ilişkin bilimsel yasaları tersyüz etmek için göğe bu cisimleri sanki ben kendi ellerimle yerleştirmişim gibi bana kızıyorlar. 1615 yılında Hollanda Büyük Düşesi Christina'ya yazdığı mektupta rastlayabiliriz. Gerçeklerin gün ışığına çıkarak birikim yarat­ masının çeşitli sanat kollarındaki araştırmayı ve gelişmeyi kamçıladığım unutuyor gözüküyorlar (**) (*) 1979 yılında Papa II. örneğin. kü­ çümsenmeyecek sayıda profesörün bana karşı vaziyet alma­ sına yol açtı. Galileo teleskop sayesinde güneşteki lekeleri. Bu profesörlerin çoğu kilise adamlarıdır. Bildiğimiz üzere. Galileo.Galileo'ya (*) bir burs vererek profesörlük görevine devam et­ mesini sağladı. Bu buluşların yeniliği ve akademik filozofların edin­ dikleri fizik kavramlarıyla genellikle çelişen sonuçları. birkaç yıl önce göklerde çağımızdan önceki dönemlerde bilinmeyen birçok şey bulup ortaya çı­ kardım. John Paul Galileo'yu kilisenin 346 yü ön­ ce mahkûm edişine ilişkin kararın bozulması önerisini çevrede fazla patırtı çıkarmadan ortaya attı. Galileo'nun yerküremizin Güneş çevresinde döndüğü yolun­ daki görüşünün kilise tarafından suçlandığını biliyorsunuz.

İtalya'da Galileo başka dünyaların varlığını açıklamış. Teknolojik ilerleme bilgi edinmeye. Bu arada binlerce yıldır. — 170 — . Bruno da başka hayat şekillerinin varlığı üzerinde durmuştu. El sanatları ge­ lişti. Kitabımda ele aldığım konular -ki. Bu dü­ şüncelerinden ötürü Galileo ve Bruno İtalya'da işkence görür­ ken. kendi halinden memnun toplum yapısını sarstı ve düşünürleri akıl diye belle­ dikleri şeyleri yeniden gözden geçirmeye ve gerçekleri sınama­ ya zorladı. Bu nedenle Hollanda.. Başka ülkelerde yasaklanmış kitapların çevirilerine izin verdi. top­ lumsal serüven coşkusu yarattı. «Dünya benim ülkem ve dinim de bilimdir. maddi refah. «İyi yaşamak için göze batmadan yaşamak gerek» sloganıma uygun olarak yaşamımı sürdürmek niyetindeyim.. Yelkenli gemi­ lerin geliştirilmesi her tür teknolojiyi teşvik etti. bunlar arasında yerküre­ nin devinimi de vardır. Christiaan Huygens. Her ne ka­ dar bu görüşlerimin kesin ve doğru kanıtlı temeller üzerine oturtulduğunu biliyorsam da. Hollanda Cumhuriyeti halk tarafından yö­ netilen ülke kategorisinde sayılmayı en çok hak etmiş bir top­ lumdu.Keşiflere yönelmiş Hollanda'yla entellektüel ve kültürel merkez olan Hollanda arasındaki bağ çok sıkıydı. Birbirine öylesine bağlıdır ki. Dünyanın büyük bir bölümündeki ülkelere krallar ve imparator­ lar hükmederlerken. yeni dünyaların keşfi ve bunlardan yararlanılması. doğru olarak belledikleri bilgilerin yanlışlığını anladılar. Bilinmedik topraklar keşfetmek ve garip gelen yeni toplumlarla karşılaşmak. bun­ lardan birinin yanlışlığı ötekileri de silip süpürür. bu da en geniş boyutlarda özgürlüğe ihtiyaç gös­ terir. Buluşlar ödüllendirilmeye başlandı. Özgürlük ve düşün hayatının teşvik görmesi. kiliseye karşı gelmek iste­ mem. örneğin coğrafya konusun­ da. Avrupa'da en çok kitap basılan ve satılan bir Ülke durumuna geldi.» diyordu. Hollanda'da her iki görüşü paylaşan astronom Christiaan Huygens ödüllerle donatılıyordu.

Snell'in kırı­ nım yasalarıyla Leeuwenhoek'in mikroskobundaki ışık ve Huy­ gens'in ışığın dalgalardan oluştuğu kuramındaki ışık (*). matematik geleneğinin en sadık izleyicisi olduğunu söy­ lerdi ki. Çelişküerm bağdaşması olan bu durumda gizemli ve heyecan verici bir yan vardır ve her ikisi de bekâr yaşamış Nev/ton'la Huygens'in ışı­ ğın niteliği hakkındaki çağdaş anlayışımızın ebeveyni olmaları ilginç bir rastlantıdır. Newton ışığın küçük zerreciklerin akı­ şından oluştuğu kanısındaydı. bilimsel araştırmanın konusu olarak ışık. Mikroskoplar konuk odalarının ilgi çeken köşelerini oluşturuyordu. bu o zaman da. şimdi de iltifat sayılır. Bu yüzdendir ki. Sözkonusu dalga . — 171 — . «Düşünceleri en seçkin matematikçi» olarak nite­ lediği Huygens'i takdir ederdi. Modern kuvanta mekaniği her iki görüşü bağdaştırır ve bugün artık ışığın bazı durumlarda dalga olarak yayıldığını. fakat ışığın özel­ liklerini ortaya koyan deneylere uygun düşmektedir. Leeuv/enhoek ise Vermeer malikanesi (*J Isaac Newton. ışık gösterilen bir madenin elektronlar saçması olgusunu açıkladı. coğrafi keşiflerin simgesi ışık. Işığın sapıp kırılması özellikleri Dalga Kuramıyla açıklanabilmiş ve Huygens'in görüşleri yaygın­ lık kazanmıştır. Vermeer'in tablolarındaki iç dekorasyonlar denizcilik aygıtları ve duvar haritalarıyla doludur. bazı durumlarda da tane­ cikler saçtığım kabul etmek olağandır. Fakat 1905 yılında Einstein Tanecikler kuramıy­ la fotoelektrik olgusunu. Aynı zamanda onun eski Yunan­ lıların .tanecik ikilemi sağduyu kavramlarımıza ters düşebilir. Gölgelerin sivri uçlu olmalarından ötürü. başka bir deyişle. Bun­ lar hep birbirine bağlantılı etkinliklerdi ve bu faaliyetlere giri­ şenler birbirleriyle serbestçe temasa geçiyorlardı. özellikle Vermeer'inkiler olmak üzere o dönemin tablolarını aydınlığa bo­ ğan ışık. Huy gem ise ışığın boşlukta yaydan dalgayı andırdığım.Çağı işleyen büyük motif ışıktı: Düşünce ve vicdan özgür­ lüğünün simgesi ışık. deniz dalgası gibi yayıldığı­ nı savunuyordu. Kırmızı ışığın en çok ve mor ışığın da en az zerrecikten oluştuğu görüşündeydi. ışığın dalga uzunluğu ve frekan­ sı terimlerini kullanmaktayız.

Bizlerin atomları ve galaksile­ ri izleyişimizin tohumları o tarihlerde atılmıştı. Eratostenes'in izinden giderek başka bir gezegen boyut­ larını ölçen ilk bilgindir Huygens.yöneticilerindendi ve Huygens'i Hofwijck'deki evinde sık sık ziyarete giderdi. insanoğlunun merakının çok küçük ve çok büyük alanlara uzanma isteğini yansıtmaktadır. Mars gezegeninin yüzey biçimini ilk göstermeye çalışan yine Huygens'tır. yerküremizdeki gibi yaklaşık yirmi dört saat olduğunu ilk kez sapta­ mıştır. XVII. Huygens'in işaret ettiği doğrunun kanıtlanma­ sı için iki yüzyıl geçti ve Pasteur'ün buluşu beklendi. yüzyıl Hollanda'sında geliştirilen mikroskop ve teles­ kop. Mars geze­ geninde hayat olup olmadığını araştıran Viking projesinin kay­ nakları. Mars'ın dönerken gösterdiği kayboluş ve yeniden orta­ ya çıkış özelliklerini izleyen Huygens. Leeuwenhoek'in mikroskopu. Mars'ta bir günün. Teleskopla yaptığı keşifler bile Huygens'in bilim tarihine geçmesi için ye­ terlidir. Böylece kendi kendine üreme kavramına yeni bir görüş getirdi ve üzüm suyunun mayalanmasıyla etin çürümesi sırasında üremenin olabileceğine işaret etmiş oldu. Mikroskop sayesinde Leeuwehhoek bir kaşık suda bir evren keşfetti: Mikropları buldu. Mikro . Satürn'ün halkalarla çevriH olduğunu ve bu çemberle— 172 — . Leeuwenhoek ile Huygens'te aranabilir. manifaturacıların kumaş ka­ litesini saptamak için kullandıkları büyütecin geliştirilmesinden doğmuştur. Leeuwenhoek ve Huygens insan sperm hücrelerini dünya­ da gören ilk kişiler olmuşlardır. Venüs gezegeninin tümüyle bulutlarla çevrili olduğu görüşünü ilk ortaya atan odur. İlk mikroskopların yapıl­ masına Huygens de yardım etti ve bu aygıtla epey yeni şey bul­ du. insanoğlunun üreyip çoğalışını anlamak için bu spermleri görmek şarttı. Astronomi ça­ lışmaları için yapılan merceklere karşı ilgi duyan Huygens beş metre uzunluğunda bir merceği kendisi imal etti.organizmaların kaynatılmak suretiyle önceden sterilize edilmiş suda yavaş ya­ vaş üreyiş nedenlerini havada yüzecek kadar küçük oluşlarına ve sudan kaçışlarına bağlayarak açıkladı.

Denizcilikte kullanılan saatler­ de gelişme sağlayıcı çalışmalar yaparken. Gemideki has­ sas bir saat. Zar oyunlarına dayanarak olasılıklar kuramını ortaya attı. Deniz. Başka bir makinenin daha. Huygens'in daha başka başarılı çalışmaları da var. Astronomi teleskoplarıyla yaptığı in­ celemelerde Satürn gezegenine simetrik olarak düşen iki pro­ jeksiyondan söz ediyor ve ne olduklarını bilmediğim gösteren bir şaşkınlıkla. Fakat bunları hangi fikir çerçeve­ sine oturtacağını bilemedi. Huygens bu keşiflerinin çoğunu yirmi yaşlarınday­ ken yaptı.rin gezegene hiç değmediğini yine ilk olarak Huygens söylemiş­ tir (*). Huygens bugün bile bazı saatlerde kullanılan sarmal dengeli yayı buldu. terkettiğiniz limandaki saati size bildirebilir. Huygens sarkaçlı saati icat etti. yıl­ dızlar sayesinde kolaylıkla bilinebiliyordu. Kopernik'in tüm astronomlarca (*) GalÜeo halkaları keşfetmişti. güneye gidildikçe gü­ neydeki yıldız kümelerini görebilirsiniz. yolculuğunda boylam saptamak sorunu zor bir işti. Enlem. Fakat boylamın saptan­ ması tam olarak zamanın bilinmesini gerektirir. İkisi arasındaki fark boylamın saptanmasını sağlar. kulağa benzediklerini belirtiyordu. Sonradan maden sanayiinde devrim yaratacak hava pompasını icat etti. Bunun prensibi Galileo tara­ fından daha önce bulunmuştu. buhar makinesinin gelişimini etkile­ yen «Barut Makinesini de icat etti. Satürn gezegeninin en büyük Ay'ı olan Titan'ı keşfeder» de odur. Slayd projektörünün habercisi «Sihirbaz Kutusu»nu buldu. Santrifüj gücün hesaplanışı gibi mekaniğe ilişkin buluşları da vardır. son derece ilginç ve incelenmesine umut bağlanabilecek bir dünya görünü­ mündedir. Huygens yerkürenin Güneş çevresinde hareket eden bir ge­ zegen olduğu yolundaki Kopernik'in görüşünün Hollanda'da halk arasında bile kabul edilmiş bir görüş olmasından ötürü zevk duyan bir bilimadamıydı. — 173 — . Titan güneş sistemindeki en büyük Ay'dır. Astrolojinin de anlamsız bir şey olduğunu vurgulardı. Gü­ neş'in doğusuyla batışı ve yıldızlarsa geminizin bulunduğu yerel saati verir.

Yıldızlar sayısız ve enginlik sonsuzsa. «Ancak kafası yavaş çalışanlarla batıl inançla­ rın etkisinde olanlar tarafından reddedildiğini» söylerdi. Bazılarına göreyse. tartışırlardı. Göğün değil de yerkürenin döndü­ ğünün keşfi.kabul edildiğini. Bunun önemli sonuçları sözkonusuydu. onların da benzer biçimde kendilerine bağlı gezegenleri bulunduğunu düşünebiliriz. Bir zamanlar karşısındakinin dili­ ni yutmasına neden olabilen bir savla Robert Merton şöyle di­ yordu : Kopernikoğlu Kopernik canavarının dediği gibi.. dünya sayısının çokluğu görüşü. helyosantrik varsayımının daha birçok gezegen sistemi içermesi gerektiğini ve bu yönde öne sürülen fikirlerin «anlamsızdan hareket ederek anlam çıkar­ mak» olduğunu belirtiyordu. gökte gördüğümüz sayısız yıldızların güneşler ol­ duklarını. Çok sayıda. Bunun sonu­ cu olarak ta sonsuz sayıda yaşanabilir dünya bulunduğu so­ nucunu çıkarabiliriz.. hatta çok sayıda bile (ve hatta varolandan başka) dünya olamayacağım savunurlardı. bunların da değişmez merkezleri bulunduğunu ne­ den kabul etmeyelim? Güneş'in çevresinde dolaşan gezege­ ni bulunması gibi. yüzyılın başlarında Robert Merton.. Bu görüşün etkisiyle sa­ yısız. Kopernik yalnızca güneş sisteminin değil tüm evrenin Güneş'in •çevresinde döndüğünü. Kepler de yıldızların gezegen sistemlerine sahip olduk­ larını reddediyordu. — 174 — . XVII.. gök cennetinin her gün bir kez yer­ yüzü çevresinde dönmesinden esinlenerek bunun sonsuz olama­ yacağı görüşünü tutturur. Orta­ çağın Hıristiyan filozofları. yeryüzünün tek dünya oluşturduğu kavramını teh­ likeye atıyor ve başka dünyalarda da hayat bulunabileceği ola­ sılığına yol açıyordu. başka bir deyişle helyosantrik olduğunu söylüyor. daha doğrusu sayısız başka dün­ yaların başka güneşler çevresindeki yörüngelerinde döndüğü gö­ rüşünü ilk kez açıklığa kavuşturan kişinin Giordano Bruno oldu­ ğu sanılmaktadır. Böyle düşünmemize engel nedir?.. Kopernik'le Kepler'in fikirlerinden filizlenmiştir. gök kıyaslanamaz bir büyüklükte.

hayranlığımız ne kadar daha çok artıyor? Voyager uzay aracı. Bunca güneşler. Bizim güneş sistemiyle kıyaslayarak. «sayısız ve yaşanabilir dünyalarsın varlığını kabul etmek zorun­ da kalacaktı. Huygens'in gözlemlerine dayanarak çıkardığı sonuçlar çağ­ daş kozmik perspektife benzerlikler gösteriyor. o günkü keşif yolculuklarına çıkan yel­ kenli gemilerin ve Christiaan Huygens'in bilimsel ve tasarımcı — 175 — . bunca yerküreler. Huygens bu zorunluğu o zaman duydu ve hiçbir zaman fikrinden caymadı: Uzay okyanusundaki yıldızlar da birer güneştiler... Yıldız­ ların çokluğu ve birbirleri arasındaki büyük uzaklığı düşü­ nünce. Evrenin müthiş enginliğinin ne güzel ve şaşırtıcı bir şeması karşısında bulmaktayız kendimizi. Petro. Merton eğer bugün yaşasaydı. Rus Çarı Büyük Petro dahil birçok kişi tarafından hayranlıkla karşılandı. güzellik ve soyluluk açısından tüm gezegenleri yerküreden aşağı saymış oluruz ki. bu da mantığa uygun düşmez. 1690 yılında Huygens'in ölümünden kısa bir süre önce derlenen bu kitap. yukarıda dile getirdiğim daha nice küstahça çelişkiyi ortaya dökebiliriz. «Gezegenlerde yalnızca engin çöl­ lerin bulunduğunu kabul eder ve buraları Kutsal Mimara daha çok yakınlık duyan tüm canlılardan yoksun kılarsak..» Bu fikirler olağanüstü bir kitapta ve zafer habercisi bir başlık altında toplanmıştı: Göklerde Keşfedilen Dünyalar: Ge­ zegenlerdeki Bu Dünyalarda Yaşayan İnsanlar..Kepler'in ve ötekilerinin söylediği gibi.. ağaçlar. hayvanlar dolu ve nice denizler ve dağlarla süslü!. Bitkiler ve Ürün­ lere İlişkin Düşünceler. yeryüzü dönüyorsa. Fakat yerküremiz dönüyor. Huygens o yıldızların da kendilerine ait gezegen sistemleri bulunması ge­ rektiği ve bu gezegenlerden birçoğunda canlı yaşıyor olabilece­ ği görüşünü öne sürüyordu. Rusya'da Batı bilimine ait ilk kitap olarak bastırdı. ve bunların her biri de otlar.

9 Temmuz 1979 tarihini ele alalım. acayip yapılı hayvanlar. Bü­ yük Okyanustaki yerel saatle 8. kimisi de keşfe çıkanlar ya da onların anlattıkları tarafından abartılmış ya da yanlış yorumlanmışlar­ dır. yaptığı destansı keşifleri. Kimisinde bir dirhem gerçek bulunur. yıldızlara doğru yol alan gemilerdir ve yolları üzerindeki Huygens'in iyi bildiği ve sevdiği dünyaları keşfetmektedirler. Bu hikâye­ lerden bazıları doğrudur. Bunlar. Bu yeni dünyaya Avrupa adını veri­ yoruz dünyamızdakinden esinlenerek. Katolikler. bazıları da uydurmadır. ağaçlarda yetişen keçiler vardır. yolculuk anı­ ları gelmekte. biri Güney Çalifornia'daki Mojave Çölünde. Dış güneş sisteminden yeryüzüne resim nasıl geliyor? Jüpi­ ter çevresindeki yörüngesinde donen Avrupa üzerinde güneş ışı­ ğı parüdıyor. ağızları göğüslerinde bulunan insanlar. Fakat bilimsel bulguları. — 176 — . Museviler ve Müslü­ manlar arasındaki kavgaların anlamsızlığı. Yüzyıllar öncesinin yolculuklarından dönerken getirilen önemli şeylerden biri Gezi Öyküleri'dir. Voyager'deki bilgisayarlar görüntüyü okuyorlar. da­ ha önce hiç görülmemiş (egzotik) yaratıklara ait hikâyelerdir.04'de yeni bir dünyanın ilk re­ simleri yeryüzüne geliyor. Örneğin. Bu öyküler Voltaire'in ya da Jonathan Swift'in elinde. Av­ rupa toplumu için yeni bakış açıları getirmiş ve kabuğuna çe­ kilmiş bu topluma yeniden düşünme malzemesi sağlamışlardır. üçüncüsü de Avustralya'da. Protestanlar.geleneğinin uzantılarıdır.teleskopa radyo sinyalleri veriyorlar. Bu ışık uzaya yansıyor. Voyager 2 uzay aracı. hiçbir zaman yeryüzüne dönmeyecek.teleskoplardan biri İspanya'da. günlük yiyecekler için altından yapılmış kap kaçak. yarım milyar kilometre uzaklıktaki yeryüzünde yerleştirilmiş bir radyo . Voyager uzay araçları. Bu radyo . Uzaya yansıyan ışığın bir bölümü Voyager televizyon kamarasındaki fosfora çarpıyor ve bir görüntü yaratıyor. Bu hikâyelerde göğe değen dağlar. ejderha ve deniz canavar­ ları. yeni keşifleri kamçılayan. yabancı ülke­ lere ve hayranlığımızı uyandıran.

13. Toprakla hava arasında sınır diye bir çizgide yok. Olaysız birkaç ay geçti. Bozukluğu gideremezsek çekmemiz gereken fotoğraflardan çoğu ve bilimsel veriler kayba uğrayacak. 2. Gün : Olağan ev ve temizlik işlerine baktık.Voyager'lerin çıktığı yolculuklarda insan bulunsa. Ova. kapta­ nın seyir defterinde şunlar yazılı olacak: 1. Öteki tüm gezegenler biraraya getirilse. bir çarpışmaya kurban gitmediğimize sevinçliyiz. Vericiyi onarıyoruz. Gün : Geriye doğru bakarak şimdiye dek birlikte fotoğ­ rafları çekilmemiş yeryüzüyle Ay'ın uzayda birarada ve bir­ birinden ayrı dünyalar olarak fotoğraflarını çektik. Gün: Jüpiter gökte giderek daha belirginleşiyor. Volkan ve akar­ su yok. 177 Kozmos : F. Gün : Gezegenlere ve yıldızlara doğru Cape Canaveral'dan havalandık. 1% . yeryüzünde bizden bir daha hiç ha­ ber alamayacaksınız. 570. Her­ hangi . Dağ diye bir şey yok. Gün: Jüpiter'in resimlerini çektik. Ge­ zegen çok kocaman bir şey. 475. Gün: Mars'ın yörüngesini geçiyoruz. Gün: Belli başlı Asteroit Kuşağı'ndan sıyrıldık. 615. 207. 295. Bunlar ayar fotoğ­ raflarıydı. Çarpışmayı önlemeye çalışacağız. Uzayda güzel bir çift oluşturuyorlar. Jüpiter onların tümünden iki kat daha büyük bir kütleye sahip. Genişçe ve düzen­ siz kaya parçaları var. Gezegenin kendi­ si Güneş'in öte yanına düşüyor. Gün: Asteroit Kuşağı'na giriyoruz. Gün: Radyo vericisinde bir bozukluk var. Gün : Aracın bilimsel gözetleme platformunda bir bozuk­ luk var. 215. Yer­ yüzündeki en büyük teleskopların sağlayamadığı ayrıntıları saptayarak görüntülerini alabileceğiz. Düzeltemezsek. Gün: Jüpiter'in değişken bulutları önümüzde fır dö­ nerek bizi hipnotize edecek derecede şaşkınlığa uğrattı. 170. 185.

Gün: Jüpiter'in havası çok ilgimizi çekti.Yoğun gaz okyanusuyla yüzen bulutlardan oluşuyor her ye­ ri. Ya da William Blake'in yapıtlarını. Jüpiter'in azılı radyasyon kuşaklarını — 178 — . O kadar büyük bir sütun ki. belki de amonyak kristalleridir. 630. Belki de Güneş'ten gelen morötesi ışık Jüpiter atmos­ ferindeki metanı. Büyük bir gaz sütunu yükseliyor. Mavi bölgelerse bulut örtüleri arasında açık bir gök parçası görebildiğimiz deliklerdir. Jüpiter'in renkleri dört milyar yıl önce yeryüzünde hayatın başlangıcına yol açan kimyasal olgulardan söz ediyor demektir. 640. €50. 647. belki de çok derinde oluşmuş ya da yoğunlaş­ mış karmaşık molekülleri yüzeye çıkarmasındandır. Jüpiter'in kırmıza bakan kahverenginin nedenini bilemiyo­ ruz. önümüzde müthiş güzel­ likler sergileniyor. Yerküre üzerindeki hiçbir sanatçı böylesine acayip ve güzel bir dünya düşleyememiş.tir. Yüzeyi bulunmayan bir dünya. Jüpiter üzerinde gördü­ ğümüz her şey göklerinde dalgalanıyor. Beyaz çizgiler yüksek bulutlar olabilir. Kahverengine çalan kuşaklar daha aşağıda ve daha sıcak bölgeler olabilir. Gün: Muhteşem karşılaşma. Bu masif dünya ekseni etrafında on saatten az bir zamanda dönüyor. sonra da bu moleküllerin yeniden biraraya gelmesine yol açıyor. Fakat hiçbir sanatçı böylesi bir tablo henüz çiznıemiştir. Belki de fosforun ya da sülfürün kimyasal yapısındandır. Yanındaki bulutların boyuna erişiyor. Kırmızı olu­ şunun nedeni. çünkü hiçbiri henüz gezegenimiz­ den dışarı ayağını atmamıştır. amonyağı ve suyu ayrıştırarak açık renk­ te karmaşık organik moleküllerin oluşumuna. Jüpiter'in rengârenk kuşak ve çizgilerini yakından izliyoruz. Bu tak­ dirde. Van Gogh'un «Yıldızlı Gece» tablosunu andırıyor. Gün: Büyük Kırmızı Nokta. Gün: Bulut biçimleri birbirinden farklı ve çok güzel. içine 6 tane yerküre sığar. Bir mil­ yon yıllık bir büyük fırtına sistemi olabilir.

Mars kırmızısından daha da kırmızı. Fakat krater gözükmüyordu. Callisto'nun çok halkan havzasını aştık. Jüpiter'in yeni keşfettiğimiz halkalarının parçacıklarıyla çarpışmadan bunları aştık. güneş sisteminde­ ki başka bir yerde rastlanmadık biçimde değişik renkler taşıyan bir yüzeyle karşılaştı. çok renkli Io'yu Avrupa'daki çizgili işaretleri. Açılan kraterleri silebilen oldukça etkili bir süreç sözkonusu ol­ malı. Atmosferin etkisi olamaz bu. 874. Jüpiter gezegenin bilinen Aylarından en dıştakini de aşıp dışa doğru açılıyoruz. Rengi de çok kırmızıydı. kırmızı bir. çünkü lo'nun güçsüz olan çekimi nedeniyle atmosferin büyük bir bölümü uzaya kaymıştı.dünya olan Amalthea'yı. Sonunda Jüpiter'den sıyrıldık ve uzay okyanu­ suna doğru açılıyoruz. Akarsudan ötürü olamaz. Ganyemede'nin örümcek ağı­ nı anımsatan güzel şekilleri geçtikten sonra. Yüzeyinde bazı değişik ve ilginç şekiller görülüyordu. Asteroit Kuşağı'na yakın bir yerdedir. Vol— 179 — . Kraterler açılmış olması gerekir. Io. Tarihi boyunca düşen kaya parçalarıyla yumruklanmış olmalı. Voyager tarafından gönderilen gezi öyküleri arasında en çok hoşuma giden Galileo uydularından biri olan Io'dan gelenidir. çünkü lo'nun yüzeyi çok soğuk. Gün: Bundan sonra­ Voyagör I ve 1 1 "hin Jüpiter'in aylarını ki uğrağımıza iki yıl sonra incelemesi 5 Mayıs • 9 Haziran 1979 varacağız: Satürn sistemi.yalnızca tek bir aygıtın bozulmasıyla aşabildik. Gün: Alan detektör­ lerimizle küçük parça de­ tektörlerimiz Jüpiter rad­ yasyon kuşağından ayrıldı­ ğımızı gösteriyor. Voyager bu kocaman Ay'a yaklaştığında. Voyager gitmeden önce de Io'da garip bir şeyler olduğunu bi­ liyorduk. Gezege­ nin çekim gücü hızımızı ar­ tırdı. Radyasyon kuşağının göbeğinde bulunan kü­ çük. 662.

varolabileceğinden kuşku­ landığı bir volkandı. Bunun bir yararı olabilir: îyice içine düştüğü Jüpiter radyasyon kuşağının elektrik yüklü par­ çacıklarından yüzeyini koruyor. Gezegen­ lerdeki görüntülerden yepyenisiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Yeryüzünde düzenli aralıklarla hava raporları yayınlanması gibi. volkan ağzından çıkan erimiş sülfür nehirlerinin alabileceği renk şekillerine benziyor. Jüpiter'in Ay'larını keşfetmek isteyenler için Jüpiter gezegeni — 180 — . Io'daki volkanların keşfedilmesinden Önce. Volkanik dağların yanlarından akan püs­ kürtülmüş döküntüler kraterleri örtmeye yetmektedir. Io'nun arka planındaki yıl­ dızları görebilmek amacıyla bilgisayardan Io'nun bir uç bölge­ sinin görüntüsünü vermesini istemişti. Yoğunluğu pek az olan lo atmosferinde Voyager genellikle sülfür dioksit bulgusuna vardı. Jüpiter'in çevresindeki uzaya atomlarını doğrudan sokabilecek kadar yüksek.sönmüş volkan bu­ lunduğunu biliyoruz. Son­ ra birden karar verdi ki. Bu­ nunla birlikte atmosferinde sürekli olarak dolanacak büyük ba­ lonlu kentler kurulması uzak bir geleceğin düşüncesi olabilir. tüy sorguç. Fakat emin değildik. birçok çarpışma ve yoğunlaşma süreci so­ nunda Jüpiter'in çevresindeki kırmızı halkaların sorumlusu ol­ ması da sözkonusudur. Galileo ve Huygens bayılırlardı bu görüntülere. Voyager'in yoluna devam etmesini sağlamaktan sorumlu ekip üyelerinden Linda Morabito. Io'ya ait ha­ ritaların düzenli aralıklarla hazırlanması gerekmektedir.kan ağzına benzeyen yerler vardı. Şu anda Io'da gaz ve parçalar kusan dokuz büyük volkan ve yüzlerce de -belki binlerce. İnsanın Jüpiter'de yaşayabileceğini düşünmek zordur. Io'nun büyük volkanik sorguçları. yerküremizin dışındaki ilk faal volkanı keşfetmişti. Io'nun yüzeyi birkaç ay içinde bile değişikliğe uğruyor. bunların varlığı Stanton Peale ve arkadaşları tarafından haber verilmişti. Io'dan çıkan gazlı maddenin. Uydunun yüzeyindeki ka­ ranlıkta dik duran bir tüy sorguç görür gibi oldu. Io'da gördüğümüz renklerin şekilleri. Şaşırdı. Voyager.

Samanyolu boyunca sayısız güneş sistem­ lerinde olduğu gibi. yıldızlararası gaz ve tozun yoğunlaşmasın­ dan oluşurken. Güneş sisteminin en güçlü manyetik alanı bu ge­ zegendedir. Basınç mengenesi içinde yeryüzü benzeri bir dünya. Jüpiter'i bir yıldız saymak bile doğru olur. Böy­ le olmasına karşın. yıldız olmayı başaramayan bir kütledir. Jüpiterin kütlesi otuz. bu gezegen kendi ışığıyla parıldamaya başlardı. Gözle görülebilen bir yıldıza dönüşseydi. Jüpiter'in içerlerindeki sıvı maddenin taşıdığı elektrik akımI lan. bu . gezegenin muazzam manyetik alanının kaynağını oluşturu­ yor olabilir.en büyük gezegenin ortasında sonsuza dek I gizli kalabilir. Yeryüzünde üretilebilir1 se elektronik alanmda bir devrim yaratabilir. yerküremizdekinden çok daha yüksek basınç ya­ par. Bu arada Jüpiter'in en iç bölmelerinde kaya ve demir kütlesi bulunabilir. Güneş sistemi. hidrojen atomlarından elektronları sıkıştırıp çıkarır ve sıvı metallik hidrojen maddesi oluşturur.bir tahrik noktası olmaya devam edecektir. (Metallik hidrojenin orta dereceli ısıda süper-iletken işlevi yapabileceği umut ediliyor. metallik hidrojen okyanusundan baş­ ka bir şey yoktur. çifte yıldız sistemli. Gezegen­ lerin en büyüğü. Ve geceler dünyamıza daha ender olarak inecekti. Jüpiter. Çünkü yerküremizde böylesine yüksek basınç sağ­ lanmamıştır. Jüpiter bulutlarının alt bölümlerindeki atmosfer tabakala­ rının ağırlığı. iç ısısı Güneş'ten aldığı enerjinin iki katını verebilecek kadar yüksektir. Bu basınç öylesine büyüktür ki. yıldızlararası uzaya püskürmeyen ve güneşi oluşturmak üzere içe doğru düşmeyen maddenin büyük bir bölümünü kendine çekmiştir. gökte iki güneşli bir dünyada yaşayacaktık. Gezegenin radyasyon kuşağı ise elektron ve proton — 181 — . içindeki madde de termonükleer tepkiler geçireceğin­ den. kırk mis­ li olsaydı. Tayfın kızıl ötesi bölümüyle değer­ lendirilince.) Yerküremizdeki atmosfer basıncından üç milyon kez fazla basınç bulunan Jüj piter'in iç katmanlarında. Yeryüzü laboratuarlarında elde edilmemiş bir fiziksel sonuçtur bu.

sözkonusu yoğun radyasyonun göbeğinden geçer. yeni yapılmış ve o gün­ ler için epey duyarlı radyo-teleskopla gökleri kolaçan ediyor­ lardı radyo sinyali alabilecek miyiz diye. Çünki bunun kaynağı. bilime yabancı bir olgu değildir. bu tür raslantısal bul­ gular. Jüpiter'inkinden çok daha et-l — 182 — ." 1950'lerin başlarında radyoastronominin yeni icat edildiği gün­ lerde bir rastlantı sonucu bulunmuştu. Jüpiter'in manyetik alanı bun­ ları yakalayıp hızlandırır. Jüpiter'e öylesine yakın bir yörüngede döner ki. Sa­ türn yapı bakımından ve birçok yönüyle Jüpiter'e benzemek­ tedir. Şakay­ la karışık bir sevinç içinde radyo dalgaları yayınlayan cismin Jüpiter olduğunu gördüler. Önceden bilinmeyen bir kaynaktan radyo dalgalan gelince şa­ şırdılar. rasathaneden çıkıp göğe çıplak gözle baktılar. Her on saatte bir kendi ekseni etrafında dönen Satüral ekvator bölgesinde renkli çizgi kuşakları sergiler. Satürn'» çevreleyen halkalann görünümü. Io. Jüpiter'den daha za-l yıf bir manyetik alanı ve radyasyon kuşağına sahiptir. Uzak Kozmos alanlarına ait haritalarına bakıp bu rad­ yo kaynağına ilişkin bir açıklama yapamadıklan sıralarda bir gün. Jüpiter'in radyo dalgaları yayınlayan bir merkez olduğu. Güneş sisteminin dı­ şındaki kozmik alanda radyo dalgalan kaynağı aramaktaydılar. çok uzaklardaki cisimlere oranla epey hızla hareket eden bir cisimden geliyordu radyo dal­ galan. baplar da radyo enerjisi pat­ lamaları doğurur. Güneş'in sal­ dığı güneş rüzgârları taşırlar. Geçerken elek­ trik yüklü parçalar çavlanı yaratır. Jüpiter'in radyo enerjisi patlamalarının ne za­ manlar olacağı. Jüpiter'den daha küçük bir gezegen olmasına karşılık. nebuladan ya da galaksiden değil gibiydi. Laf'aramızda. Elektrik yüklü bu zerrecikleri. Sağlarında olağanüstü parlaklıkta bir cisim görmeleri onlan şaşırttı. yerküremiz için hava tahminlerinden daha bü­ yük bir kesinlikle haber verilebilir. Bu renkli ku-l şaklar Jüpiter'inki kadar belirgin değildir. İşin garibi. bir yıldızdan.kapanı oluşturur. İki genç Amerikalı olan Bernard Burke ve Kenneth Franklin.

bu madde atmosferin ortalama molekül ağırlığını artırarak darbeli kaçışı önlüyordur. çok miktarda su ve buz bulunmalıdır. îç ısıdan ötürü yüzeye bunların ne oranda sahverildiği bi­ linmemektedir. Titan'ın kütle yoğunluğu o kadar düşüktür ki. bü­ yük bir olasılıkla. Belki de henüz keş­ fedilmeyen öyle atmosferik yapısal bir madde vardır ki. metan kristalleri bulutlandır. ama uzaya kaçan gazların yerini gezegenin içinden gelen baş­ ka gazlar alıyor. Ya da darbeü kaçış oluyor. Varlığı kuşkuya yol açmayan tek gaz türü metan gazıydı (CH4) ve G. Titan'e teleskopla baktığımızda. Bu arada metan da var­ dır. Güneşin morötesi ışığı metan gazını daha karmaşık hidrokarbon mole­ küllerine ve hidrojen gazına dönüştürmekte. hafif hidrojen gazı «kaçış dar­ besi» olarak nitelenen şiddetli bir süreçle çabucak uzaya kaçı­ yor ve beraberinde metanla atmosferin öteki yapısal maddele­ rini götürüyordur. Titan güneş sistemindeki en büyük ve hatırı sayılır de­ recede atmosferi olan tek Ay'dır. Fakat Titan'm atmosfer basıncı en azından Mars gezegenin atmosfer basıncı kadar büyüktür. Titan'ın çekim gücü az olduğundan. Bunlar. zar zor farkedilen bir kır­ mızı disk görebiliyoruz. Peki ama kır­ mızı rengi veren nedir? Titan inceleyicileri. Satürn'ün Ay'larından en ilginci olarak Titan gözümüze çar­ pıyor. Atmos­ ferde oluşan sera tipi bir etkiden ötürü yüzeyinde ısının arttığı — 183 — . Hidrokarbonlar Titan'ın yüzeyini koyu renk ve katransı bir organik balçık olarak kaplıyor. 1980 yılı Kasanında Voyager 1 Titan'la karşılaşmadan önce Titan hakkındaki bilgimiz az ve düzensizdi.kileyicidir. Kupier tarafından saptanmıştı. yeryüzündeki hayatın başlangıcına ilişkin olarak düzenlenen deneyde yaratılan balçığa benziyor olmalı. Bu. Bu nedenle «kaçış darbesi» pek gerçekleşmiyor galiba. Titan'ın yüzey ısı­ sı ve atmosferik yoğunluğu halen tartışma konusudur.P. Sayısı onu aşan uyduyla da çevrelenmiştir. bunun nedenini kar­ maşık organik moleküllere bağlamaktadırlar. örne­ ğin nitrojen. Bazı gözlemciler o diskin yukarı bölüm­ lerinde beyaz bulutlar gördüklerini bildirmişlerdir.

belirtileri var. Yüzeyinde ve atmosferinde bolca organik mole­ kül varlığıyla Titan, güneş sisteminin ikamet edilebilir tek ve ilginç bir yeridir. Keşif amacıyla girişilen daha önceki yolculuk­ lar tarihi, Voyager'in ve başka uzay araçlarının girişecekleri keşif uçuşları, bu yer hakkındaki bilgilerimize devrim sayıla­ cak bilgiler katacaktır. Titan'ın bulut aralığından Satürn'ü ve halkalarım görebi­ lirsiniz. Aradaki atmosferin etkisiyle açık sarı renktedir halka­ lar. Satürn sistemi, yerküremizin Güneş'e mesafesinden on kat daha uzak olduğundan, Titan'a ulaşan güneş ışığı bizim alışkın olduğumuzun yüzde I'i yoğunluğundadır. Isı dereceleri de atmos­ ferin sera tipi bir etki göstermesine karşın, suyun donma de­ recesinin çok altında olmalıdır. Fakat organik madde bolluğu, güneş ışığı ve belki de volkanik bölgeleriyle Titan'da (*) hayat olasılığı pek de yabana atılamaz. Böylesine değişik bir ortam­ da, hayat da doğal olarak yeryüzündekinden farklı olacaktır. Ti-

(*) 1655 yılında Titan'ı keşfeden Huygens bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyor: «Gözlerimizi göklere çevirip Jüpiter ve Satürn sistemlerini minnacık gezegenimizle kıyaslarken, bu iki gezege­ nin büyüklüğü ve soylu bekçileri karşısında hayran kalmama­ ya olanak var mıdır? Ya da akıllı Yaratıcımızın bütün hayvan­ ları ve bitkileri bize bahşederek yalnızca yeryüzünü süsleyip bü­ tün o dünyaları yoz ve insandan yoksun bıraktığım düşünme­ ye olanak var mı? O dünyalar ki, orada yaşayanlar da Yaratı­ cılarına tapmak isteyeceklerdir. Yoksa tüm o gök cisimleri bize göz kırpsınlar ve tarafımızdan incelensinler diye mi yaratıldılar, düşüncesindesiniz?» Satürn Güneş'in çevresini otuz yılda dön­ düğüne göre, Satürn gezegeniyle Aylarının mevsimleri Yeryü­ zü mevsimlerinden epey uzun olmalı. Satürn'ün Ay'larında ya­ şıyor olabilecekler hakkında Huygens şunları ekliyor: «Böylesi­ ne uzun ve cansıkıeı kışları olduğuna göre, yaşayış biçimleri bi­ zimkinden- çok farklı olamaz.* ' $ $ & İ Î 3

— H&—

I

tan'da hayat var ya da yoktur, şeklinde kesin yanıtlar verebi­ lecek kanıtlara sahip değiliz. Fakat bir olasılık sözkonusudur. Titan'm yüzeyine, içinde aygıtlar bulunan uzay araçları indir­ medikçe, bu sorunun yanıtını kesin olarak veremeyiz. Satürn'ün halkalarını oluşturan madde parçacıklarını ince­ lemek için onların yakınma gidebilmemiz gerekir. Bunlar kartopu buz küpleri ve çapı bir metreyi aşamayan cüce buzullardır. Bunların sudan yapılmış buz özellikleri taşıdı­ ğını biliyoruz, çünkü halkalardan yansıyan güneş ışığının tayftaki özellikleri, laboratuarda ölçümleri yapılan buzunkine benzemektedir. Bir uzay aracıyla bu buz parçalarının yakınma gidebilmek için süratimizi keserek onların Satürn çevresinde dönüş hızları olan saatte 45.000 mil (yaklaşık 62.000 km.) yapmalıyız ki, beraberlerinde dolaşabilelim. Başka bir de­ yişle, o buz parçalarının Satürn çevresindeki dönüş hızlarına ayak uydurarak biz de Satürn çevresinde yörüngede dolanmalıyız. Ancak o takdirde ne olduklarını tam olarak anlayabili­ riz. Satürn'ün çevresinde çember sistemi yerine neden tek ve büyük bir uydu yok? Halkayı oluşturan madde parçası, Satürn'e yakın bulunduğu oranda yörüngede dönme hızı artacaktır; içte­ ki parçacıklar dıştaki parçacıklardan daha hızlı dönmektedirler. Her ne kadar komple grup olarak parçacıklar gezegenin çevre­ sini saniyede 20 km. hızla dönüyorsa da, birbirine yakın iki par­ çacığın göreceli hızı çok düşüktür. Dakikada birkaç santimetre farkedecek kadar. Bu göreceli devinimden ötürü parçacıklar kar­ şılıklı çekimin etkisiyle hiçbir zaman birbirine yapışamıyorlar. Yapışmaya çabalayınca, yörüngesel hızlarının az fakat de­ ğişik oluşu onları birbirinden ayırıyor. Eğer halkalar Satürn ge­ zegenine bu denli yakın olmasalar, sözünü ettiğimiz etkinin gü­ cü azalır ve küçük kartopları biraraya gelerek sonuçta bir uy­ du oluştururlardı. Güneş rüzgârı, Satürn gezegeni yörüngesinden çok öteler­ deki dış güneş sistemine kadar etkisini pek az da olsa hissetti— 185 —

rir. Voyager, Uranus'a ve Neptün'le Pluto'nun yörüngelerine ulaştığında, eğer aygıtları hâlâ çalışır durumda kalırsa, Güneş'­ in dünyalar arasında estirdiği rüzgârın etkisinin azaldığını mut­ laka hissedecektir. Güneş'in estirdiği rüzgârın, Yıldızlar İmpa­ ratorluğunun eşiğine uzanan son kahntısıdır bu. Pluto'nun Gü­ neş'e olan uzaklığının iki üç misli daha uzaklıktaki yıldızlararası protonlar ve elektronların basıncı, Güneş rüzgârının ora-r lara kadar vardırabildiği basıncından çok daha etkilidir. Güneş'­ in İmparatorluğunun sona erdiği bu bölgeye «heliopause» (Gü­ neş duraksaması) adı veriliyor. Voyager adlı uzay aracımız he­ liopause bölgesini XXI. yüzyıl ortalarına doğru aşarak bir daha Güneş sistemine geri dönmemek üzere yıldız adalarına yak­ laşacak ve Samanyolu'nun orta bölümlerindeki yoğun bölgenin çevresini bundan birkaç yüz milyon yıl sonra dolanmayı ta­ mamlayacaktır. İlk olarak! Artık destansı yolculuklara başlamış bulunuyoruz.

186 —

Bölüm Vn
GECENİN BELKEMİĞİ
Gökte yuvarlak bir deliğe rastgeldiler... ateş gibi par­ lıyordu. İşte bu bir yıldızdır, dedi Kuzgun. — Yaratılış'a ait Eskimo efsanesi Bir şeyin nedenini öğrenmeyi, kral olmaya yeğ tutarım. •— Demokritus Sisam'lı Aristarkus, evrenin simdi sanıldığından birkaç kez daha büyük olduğu sonucuna götüren bazı varsa­ yımlar attı ortaya. Bu varsayımlar, sabit yıldızlarla Gü­ neş'in yerlerinden kımıldamadığı, yeryüzünün Güneş çevresinde bir daire çizerek döndüğü, Güneş'in de bu yörüngenin orta yerinde durduğu yolunda. Aynı zaman­ da, sabit yıldızların bulunduğu ve merkezi Güneş olan — 187 - -

küreyi öyie büyük varsayıyor ki, yeryüzünün dönüşünü tamamladığı dairenin sabit yıldızlara uzaklık oranı küre merkezinin kendi yüzeyine olan uzaklık oranına eştir, diyor. — Arşimet, The Sand Reckoner (Kum Sayıcısı) İnsanoğlu Tanrı hakkındaki düşüncelerinin gerçekçi bir muhasebesini yapacak olursa, tanık olduğu olayların b i ­ linmeyen, gizli kalan nedenlerini dile getirmek için ço­ ğu zaman «tanrı» sözcüğünü kullandığını itiraf etmek zorunda kafir. Bu sözcüğü, nedenlerin kaynağını bula­ madığı, doğal olanın kaynağı anlaşılır olmaktan çıktığı zaman kullanmaktadır. Ya da nedenleri birbirine bağ­ layan zincirin halkalarını kaybettiği anda, sonucu Tanrı'ya bağlayarak sorunu çözer ve araştırmasına son ve­ rir. Bu yüzden, bir şeyin oluşunu tanrılara bağladığın­ da, aslında zihnindeki karanlığın yerini, hayret duygu­ suyla önünde eğildiği alışılmış bir sese terk etmekten başka bir şey mi yapıyor? — Paul Heinrich Dietrich, Baron von Holbach, Systeme de la Nature (Doğanın Sistemi) Londra, 1770

ÇOCUKLUĞUMUN GEÇTİĞİ MAHALLE AVUCUMUN ÎÇÎ GÎBÎ BİLDİĞİM BİR EVRENDİ. Tüm komşularımızı ta­ nır, isimleriyle teker teker sayabilirim. Besledikleri hayvanla­ rı bilirdim. Kaldırım taşlarına dek oynadığım sokakları tanır­ dım. Fakat birkaç blok ötede, trafik gürültüsünün hüküm sür­ düğü 86. Sokaktan itibaren zihnimde yolculuğa çıktığım sınır­ lar başlardı. Anımsadığım kadarıyla, yolculuğa çıktığım bu yer Mars gezegeniydi. Kış akşamlan bazen gökte yıldızlar görebilirsiniz. Uzaktan göz kırptıklarını görür, ne olduklarını merak ederdim. Benden — 188 —

büyük çocuklara ve yetişkinlere sorduğumda, aldığım yanıt yal­ nızca şu olurdu: «Onlar gökte birer ışıktırlar, oğlum.» Işık ol­ duklarını ben de görebiliyordum. Ama neydiler acaba? Gökte sallanan küçücük ampuller mi? Neden oradaydılar? Onlar için üzülürdüm; meraksız arkadaşlarım için gizliliğini koruyan ga­ rip yerlerdir, diye düşünürdüm. Sorumun daha derin bir yanıtı olmalıydı. Yaşım büyür büyümez, evdekiler semt kitaplığına gitmemi sağlayacak kartlarını bana verdiler. Kitaplık 85. Sokaktaydı ga­ liba. Benim için meçhul bir yerdi. Hemen gittim ve kitaplıkta çalışan memur kızdan bana yıldızlar hakkında bir iki kitap bul­ masını rica ettim. Bana getirdiği kitapta Clark Gable ve Jean Harlow gibi erkek ve kadın isimleri taşıyan yıldızlar vardı. Bi­ raz kızdığımı gören kızcağız o zamanlar için anlamadığım bir nedenle gülümsedi ve bana başka bir kitap çıkarıp verdi. Bu istediğim kitaptı. Kitabı hemen açarak soluk almadan aradığım bilgiyi buluncaya dek okudum. Evet, kitap insanda hayret uyan­ dıran bir bilgi veriyordu. Büyük bir fikir. Yıldızların güneş, ama uzakta kalan tgüneşler olduğunu yazıyordu. Güneşimiz de bir yıldızdı, fakat yakın bir yıldız. Diyelim ki, Güneş'i minnacık ve göz kırpan bir ışık duru­ muna gelinceye dek uzaklara sürüklediniz. Acaba ne kadar uzak­ lara götürmek gerekirdi? Açı ölçüsü kavramından habersizdim. Işığın yayılmasına ilişkin ters kare ilkesini bilmiyordum. Yıl­ dızlara olan mesafemizi ölçmeyi bilecek en ufak bir bilgi kırın­ tısına sahip değildim. Fakat şunu söyleyebilirim: Madem ki yıl­ dızlar güneştiler, epey uzakta olmaları gerekiyordu... 85. So­ kaktan uzak, Manhattan da uzak, New Jersey'den de uzak olma­ lıydılar. Evren tahminimden daha büyük, diye geçirdim ak­ lımdan. Sonraları daha da şaşırtıcı bir şey okudum. Bizim mahalle­ nin de dahil olduğu yeryüzü bir gezegendi ve Güneş'in çevre­ sinde dönüyordu. Başka gezegenler de vardı. Bunlar da Güneş'in etrafında dönüyorlardı. Bazı gezegenler Güneş'e daha yakın, — 189 —

bazılarıysa daha uzaktaydı. Ne var ki, gezegenler kendi ışıkla­ rıyla parcldamıyorlardı. Oysa Güneş kendi ışığıyla parıldıyordu. Gezegenler yalnızca Güneş'in ışığını yansıtıyorlardı. Eğer I çok uzak mesafeler ötesine gitseydiniz, yerküremizi ve öteki ge- I zegenleri hiç mi hiç göremezdiniz; yalnızca fersiz birer ışık nok- I talan olarak görülürdü. Güneş'in yaldır yaldır parlaklığına kar- I şıhk sönük birer nokta olurlardı. Derken, şunu geçirdim aklım- I dan: öteki yıldızların gezegenleri bulunduğunu düşünmek man- I tıksız olmaz. Henüz gözleyemediğimiz gezegenler örneğin. Sö- I zünü ettiğim bu öteki gezegenlerin bazılarında hayat olabilirdi I de... Neden olmasındı? Bizim mahallede bildiğimiz hayat bici- I minden değişik olabilirdi belki. Böylece astronom olmaya ka- I rar verdim. Yıldızlar ve gezegenler hakkında bir şeyler öğren- I meyi aklıma koymuştum. Ve mümkün olursa, oralara gitmeyi I de. Bu garip isteğime annemle babamın set çekmemesi ye bazı I öğretmenlerimin teşvik etmesi benim için bir talih olduğu gibi, I öteki dünyaların ziyaret edilip Kozmos'un yakından keşfe çıkıl- I dığı bir dönemde yaşamam da bir talihtir. Daha önceki bir çağ- I da doğmuş olsaydım, bu konuya merakım ne denli derin olur-1 sa olsun, yıldızların ve gezegenlerin ne olduğunu ya da ne olma-1 dığını bilemeyecektim. Başka güneşler ve başka dünyalardan ha-1 berim olmayacaktı. Bunlar atalarımızın 1 milyon yıldır sürdür-1 dükleri sabırlı gözlem ve cesur düşünceleri sonucunda doğanın I bağrından koparılmış gizlerdir. Nedir yıldızlar? Bu tür sorular bir çocuğun gülümseyişi ka-1 dar doğaldır. Bu soruları hep sormuşuzdur. Çağımızın özelliği, I bu soruya yanıtların bazılarım bilişimizdir. Embriyonik gelişmemizde türlerimizin evrim tarihini izle-1 yişimiz gibi, zihinsel gelişmemizde de atalarımızın düşünceleri­ nin izi üzerinden geçeriz. Bilim öncesi zamanları düşünün. Ki­ taplıkların henüz bulunmadığı zamanları gözünüzün önüne ge­ tiriniz. O zamanlar da zeki, merak dolu ve hem toplumsal, hem cinsel konulara karşı ilgi duyan insanlardık. Fakat o dönemler— 190 —

Bir­ birimizin parçalarıyız. Bizimle hayvanlar asasında bir bağ var. Hayvan derisi giydiğimizde o hayvanın gücünü hissederiz. Hayvan avlayıp yeriz. Baldıran ve yüksükotu sizi öldürebilir. ot yiyoruz. Boynuz yiyerek ya da çiğnenerek ölebiliriz. İnsanoğlunun çocukluk dönemiydi. Kimimiz iyi odun yarar. Ayı postunu üstümüz® geçirince hayvan avına çıkarız. Çocuklarımıza öğretiriz bütün bunları. Araç gereç yaparak yaşayabiliriz. özellikle kışın yenecek bitki azalınca. Fındık. Giyim için hayvan deminden yararlanırız. Hayvan avına gittiğimizde avlanıp öldürülebileceğimizi de biliriz. kimi iyi cilalar. Hayvanlar da bizleri avlar ve yer. hangi yolları izlediklerini. Onları bu gibi yiyeceklere karşı uyarırız. icatlar gün ışığına çıkma­ mıştı. O sıralarda insanlar acaba nasıl yaşar­ lardı? Atalarımız yıldızların ne olduğunu sanırlardı dersiniz? Bazen düş kurar ve birilerinin şöyle düşündüğünü geçiririm zihnimden: Kiraz yiyoruz. kimi iyi rendeler. Hayatimiz hayvanlarmkine bağlıdır. bütün bunları bilmeliyiz. otladıklarını. Onları iyice izleriz. Ya da doğ­ rudan doğruya bizi yiyen hayvanlar da olabilir. Karaca ile birlikte sıçrarız. fıstık yiyoruz. yavruladaklarını. kimi iyi eğeler. Yaprak yi­ yoruz. kimi de iyi taş bulmakta ustadır. Bazı yiyecekleri ağzımıza koyunca yerde debelendiğimizi biliriz. Bazı hayvanları öldürüyoruz. Çıplaklığımızı giderir. Na­ sıl çiftleştiklerini.de henüz deneyler gerçekleşmemiş. Bu gökkubbenin altında bir ağaçta ya da dallarında uyuruz. Âteşin ilk kez bulun­ duğu zamanı düşünün. Bazen de hamak için kullanırız deri­ sini. Ölü hayvanlar yiyoruz. hangilerinin zararlı olduğunu biliyoruz. Hayvanların davranış biçimleri bizim için ölüm kalım sorunu oluşturur. Çocuklarımızı ve arka­ daşlarımızı severiz. Tahta sapa taş parçasım hayvan derisiyle — 191 — . Onlar da bu bilgileri çocuklarına aktarırlar. Çünkü bizi sıcak tu­ tar. Hayvanların peşlerinde koşan ve toplayıp saklayan avcılarız. Hangi yiyeceklerin iyi.

Kurallar her zaman varolmuştur. sarı ve kırmızı renkte bir şey gördük. Eğer b u n u yapmasına izin verirseniz. sıcak. Bir ba* kıma canlı sayılır. Şimşek çakmış.. Baltayla ağaç deviririz. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştik. Göklerde biri. Dalları yanmayan ucundan tutabiliyorduk. Şimşek çakışı kısa süreli ve parıltılıdır» Çok kudretli biri fena halde kızmış olmalı. Alev bu dalları yiyip bitiriyordu. gök gümbürdemiş ve yağmur yağmıştı. Gücü var ama aklı yok. Bitkileri. O zamandan bu yana onu beraberimizde taşıdık. Bu ve daha başka birçok nedenle kurallar koyarız. sanı­ rım. Aramızdan birinin. Yolu üzerinde yiye* cek bir şey bulamazsa bir ağaçtan ötekine sıçrayamaz bile. Bazen kokmuş etin tadını gidermek için otla pişiririz. Bazen de hay* van. Bir kenarda yiyecek bulundur* mak iyidir. sıçrayan. Bazen ben de korkarım. Şimdi buna «alev» adım veriyoruz.bağlayarak balta yaparız. Hepsini şimdi yersek ileride aç kalabiliriz. ağaçları yiyip bitiriyor. Fırtınanın sırları gizlidir. Önüne gelen her şeyi bitirdiğinde. Yanımız­ da hep bir «ana aJev» taşıdık ki. Bazı yiyecekleri hayvan derisi içinde ya da geniş­ çe yapraklara sararak saklarız. alevleri ağırdan emziren diye» — 192 — . Bu ne­ denle birbirimize yardımcı olmalıyız. Küçükler fırtınalardan korkarlar. Herkes kurallara uymalıdır. Fırtınanın ardından civardaki ormanda bir çıtırdı duyuldu» Gidip baktık. Et çabuk bozulur. Kuru ağaç dalları bulduk. Hafif yaıaan bir dalı eline alarak hızla koşarsan alev söner. Parıldayan. Öteki avcılar gözlerini faltaşı gibi açarak şaş* tılar bize. Gök gürleyişi derinden gelir ve gürültülü olur. Bir gün fırtına vardı. Kutsaldırlar kurallar. Aleve «Ölme» di­ ye tembih ettik. Koş* madik.. iyi dileklerimizi bildirerek yürüdük. kendi de son buluyor. Değişik bir koku çıkarıyor. fakat ağır­ dan yapıyordu bu işi. Bazen hayvana uzaktan ok saplarız. aklına cesur fakat tehlikeli bir fiki* gel­ d i : Alevi yakalayıp ona yemini vermek ve dost kılmak.

avcı­ lar. Gece geç vakitlere kadar oturup gökte gördüğümüz şe­ killer için öyküler uydurduk: Aslanlar. siyasal. Hiç kuşkusuz kudretli varlıkların bir lütfudur. Geceleyin bizi yiyebilen hayvanlar yaklaşamaz ateş sayesinde. 13 . Yıldızların çizdiği resimler hep (*) Ateşin canlı. alev de bizi. Gökyüzü önemlidir. Geceleri kömürün üstü külle örtülürse yamp ateş yitip gitmesin diye. İyi bir yanı daha! Ateş hayvanları uzak tutar. köpekler.Böylece alevin yaşamasını (*) sağladık. Ve daha başka garip şeyler. onlara ne adlar vermemiz gerektiğini fı­ sıldadı. Fır­ tınaların da kudretli yaratıcılarımı bu varlıklar? Alev soğuk gecelerde bizi ısıtır. Biz alevi koruruz. işte bu. Ertesi günün avı için ok hazır edebiliriz ateşte. Ay yeni çık­ tığı zamanlarda karanlığı deler. Bize seslenir âdeta. Alev harika bir şeydir ve yararlıdır. korunması ve bakım. Her üç uygarlıkta ocakta alevin yaşatılması atalara gösterilen saygınlı­ ğın belirtisiydi. Bize yıldızların çiz­ diği resimleri öğretti. Bugün de din­ sel. Anamızdan biri gökyüzün­ deki şekilleri ötekilerden daha iyi görebilirdi. Sabahları da küllerden eşelenen korlar çırayla tutuşturulurdu. sportif ve anma törenlerinde başvurulan bir sim­ ge. ayrıca eski Hindistan'daki Brahmanlarda aile ocağı bu­ lunurdu ve bu ocağın bir yerinde alevin bakımına ilişkin ku­ rallar belirtilirdi. istemesi gibi kavramları «il­ kel» diye kesip atmamak gerekir. Işıklı noktaların bazıları biraraya getirilince Önümüzdle şekiller çizilirdi. Alevi bulduğumuz günlere dek gecenin karanlığında sırtüstü uzanır ve gökyüzündeki ışıklı her noktaya gözümüzü dikerdik. — 193 — Kozmos : F. Eski Yunan'da ve Romalı­ larda. Yukarıya başımızı kaldırınca gökyüzü­ nü görürüz. Ocakta alevin söndürülmesi iyi belirti sa­ yılmaz ve ailenin yok olup gidişi olarak yorumlanırdı. ayılar. Bunlar gökteki kudretli varlık­ ların resimleri olabilir mi? Kızdıklarında bizlere fırtınalar yağ­ dıranlar olabilir mi? Genellikle gökyüzü değişmez. sonsuz alevin simgesidir. Çağdaş birçok uygarlığın kök­ leri yakınında görmek mümkündür. Bize ışık verir.

Yuvarlak bir top olur. Yıl­ dızlar titreşip dururlar. siyah bir hayvan. Ay değiştiği sıralarda kadın­ lar aybaşı olur. Kurallar kutsaldır. Hiç yoktan hilal gözükür. «gökte ateş nasıl ya­ kılır? O ateşin çevresindeki avcılar nasıl oluyor da gökten aşa­ ğı düşmüyorlar? Oradaki garip kabileler neden gökten aşağı düş­ müyorlar yanımıza. Beride delikler var. gece göğün üstüne örtülen kocaman. çünkü Ay yıldız yemez. sonra yine bir hiç olur. Yıldızlar kamp yerinde yaktığımız ateşten daha az ışık geriyorlar. Onun dü­ şüncesine göre. Bir tepeye ya da ağaca tırmandı­ ğımızda onlara yakınlaşmış obuayız. Anlatabiliyor mu­ yum ne demek istediğimi. Ba­ zı kabileler Ay'b günleri ya da kadınların aybaşı olduğu gün­ leri geyik boynuzlarına işaret ederler. Bulutlar da bizlerle yıldız­ lar arasında. Bizlerden birlinin aklına başka bir düşünce gelmiş. «Fakat. derişidir. Her yıl aynen.» diye soruyorlar hana. beyaz. yukarısı da yukarısıdır. Alevî bulduktan sonra açıklıktaki bir ateşin yanında otur­ muş. Bu da iyi bir yanıt sayılır. bizim ateş yaktığımız kampa?» Bunlar esaslı sorular.» diyor. Yavaştan bir düşünce belirdi zihnimde: Yıldızlar alevdirler.oradadır. «Aşağısı aşağısıdır. Ona göre plan program yapıp kuralları saptarlar. Sonra aklıma başka bir fikir geldi: Yıldızlar başka avcıların geceleyin açıkta yaktıkları ateştir. yani yıldızlar bulutların arkasındadırlar. Gökyüzünü doldurmuşlar. Daha sonra gö­ rürsünüz ki. yıldızlar hakkında düşünüyordum. Bazen gö­ ğün bir büyük yumurta ya da fındık kabuğunun yarısı olduğu geliyor aklıma. Bazı kabileler Ay'ın ilk doğuşunda ve kaybolu­ şunda cinsel ilişki yapılmasına karşı kurallar getirmişlerdir. yıldızlar duruyorlar. Biz deliklerden bakıyoruz. Ne kadar çok yıldız var. uzak bir ışıktırlar. Garip. — 194 . Fakat avcı milleti. Ne olduklarını merak ediyorum. Zihnimi kurcalayan sorular. yıldızların önünden geçer. soğuk. O uzak yerlerdeki kamp yerlerinde yakılan ate­ şin çevresinde oturanların bize baktığım düşünüyorum. Fakat yal­ nızca geceleyin görünüyorlar. Onlar da bizim neden düşmediğimiz soruyor olabilirler. Yıldızlar çok uzaktadırlar. Ay ya­ vaş yavaş devinirken.

Bir ara yukarıya. ne avcılar. Ne tepeler. Bizim avladığımız hayvanlar gibi. Her yerdle alev var. deri alevi örtüyor. Eğer kamp ateşi düşüncesi doğruysa. ne kamp ateşi.Ve alev görüyoruz. Ve iyiler. Eğer deri düşerse.. Tıpkı elimizdeki parmak sayısı kadar. Yıldızların gökte kamp dolaylarında yakılan ateşler olup ol­ madığını bilemiyorum. Fakat dolaşan yıldızların derideki delikler olması fik­ rine aklım ermiyor. benim anlayamayacağım kadar zor bir şey­ di. ki bunlar alevin bizi yiyip yok etmesini istiyorlar. Gökten başka bir şey yoktur görülecek. Şu bizim dolaşıp duran avcıları. göğe doğru düşebileceğim geldi ak­ lıma. Hem sonra. Eğer yıldızlar kamp yerinde yakılan ateşse. Bir defasmda da kamp­ ta yakılmış ateş olmadığını ve deliğe benzer bir şey bulunma­ dığını düşündüm. Bunlar da alevi biz­ den uzak tutmak için üzerlerine giyiyorlar. Ne var ki. Delik açtın mı. Bazen şu şe­ kilde düşünüyorum. Başınız arkaya doğru kayar. Aralığından kudret alevinin bize baktığı derideki delikler olup olmadığını da bilemiyorum. geceleyin gökyüzü çok parlak olur. Sanırım alevden bir gök hepimizi yer bitirirdi. dönüp do­ laşan avcı kabilelerin kocaman ateşler taşıdıkları yıldızlar ol­ malı onlar. Ona göre ateş yalnızca yıldızları gördüğü­ müz birkaç yerde değil. Kanımızca gökyü­ zünde iki tür kudretli varlık bulunuyor: Kötüler. Fakat eğjer yıldızlar derideki denklerse korka— 195 — .. hem de pek parlak. Bu.. Delikli yerler dışında. bu avcıları zi­ yaret etmek isterdim. İyilere teşekkür et­ menin yolunu aramalıyız. bazen de bu şekilde. Öteki yıldızlar arasında ağır ağır kımıldarlar. her yanımız alev almış gibi. Hadi dü­ şeyim diyorum. o bir delik olarak orada ka­ lır. ne ağaç­ lar. Bir ağaç kütüğüne başınızı dayayın.. Bazı yıldızlar dolaşırlar. O zaman yalnızca göğü görürsünüz. Delikler dolaşmaz ki. yıldızların kınuldadığını görürsünüz. alev dolu bir gök tara­ fından sarılmak istemem. Bunların sayısı yalnızca beştir. Ona göre alev bü­ tün göğü kaplıyor. Eğer dikkatle ve birkaç ay süreyle gözlerseniz.

Tanrıların yatıştınhnası gerekirdi. Sanki gökyüzü içinde ya­ şadığımız kocaman bir hayvanmış gibi. tanrı­ lar kaprisli olduklarından. Onlara adlar takıldı. Kung kabilesi Samanyolu'na «Gecenin Belkemiği» adım vermiştir. Müthiş bir düşünce. fırtına. Eğer tanrılar mutluysa. savaş. Bu yüzden onların kızgınlığım azaltmak ama­ cıyla büyük bir rahip ve adak sanayii kuruldu. insan uygarlıklarında zamanla yerini başka bir fikre bıraktılar.kötü sonuçlar doğardı: Kuraklık. Bu düşüncelerden hangisinin. çağlar boyunca. Sanmam ki. bazılarının aklına gelmiştir bu sorular.Tim. Eğer Samanyolu diye bir şey ol­ masa üstümüze karanlık dökülecek. tutumlarından emin olamazdım». dep­ rem. Belki. Bilmemek hoşuma gitmiyor. akrabalar yakıştırıldı ve kendile­ rine evren çapında üstlenmeleri gereken işlevler konusunda so­ rumluluklar yüklendi. volkan patlamaları.toplayıcı grup üyelerinden çoğunun ak­ lına yıldızlar hakkında bu gibi düşünceler gelmiş olsun. Botswana'da Kalahari Çölünde Kung kabilesi insanlarının Samanyolu'nu açıklayışları buna bir Örnek gösterilebilir. Onların bu açıklama bi­ çimi Samanyolu'nu hem yararlı gösteriyor. Kung'lar Samanyolu'nun geceyi yukarıda tutup aşağıya salıvermediğine inanıyorlar. — 196 — . Fakat tümü de aynı kişinin aklını kurcalamamıştır. Onların doğrudan müdahalesi olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Oysa bu tür ilginç fikirlere bazı topluluklarda rastlanması olağandır. Doğayı tanrılar yönetiyordu. doğru olduğunu bilmeyi ne kadar isterdim. avcı . Göklerde yakılan ateş ya da karanlığın belkemiği gibi ben­ zetmeler. yiyecek bolluğu görülürdü ve insanlar da mutlu olurlar­ dı. Samanyolu'nun hep tepelerinde olduğu bu boylamda. Ne var ki. Fakat eğer tanrıların hoşuna gitmeyen bir gelişme görülür­ se -M çoğu zaman tanrıların hoşnutsuzluğuna neden olmak pek kolaydı. hem de anlaşılır kı­ lıyor. İçinde alevin beklediği delikten içeri düşmek istemem. salgın hastalıklar.. Her bîr insan sorununa özgü bir tanrı ya da tanrıça vardı.. Gökyüzünün kudretli varlıkları tanrılığa yükseltil­ mişlerdi.

ne yapacakları önceden kestirilemeyen ve hoş­ nutsuzluklarından ötürü homurdanan tanrılara ilişkin hikâye­ ler icat etmek suretiyle yaşam tehlikelerini göğüslemeye çaba­ layan insan kuşaklarının devamıyız. balaylarını Sisam adasında ge­ çirdiler. Aşk Tanrısı. kolaya kaçan dinsel açıklamalar yüzünden köreltildi. Ateş Tanrısı ve Zaman Tanrısı vardı. îonya'da muhteşem bir uyanma baş gösterdi (*). Yer Tanrısı vardı. Birden her şe­ yin atomlardan oluştuğuna inanan insanlar çıktı ortaya. Olimp tanrılarının baştanrısı Zeus'la. — 197 — . Dünyayı anlamak zordu. Biz. İnsan­ lar ve hayvanların daha basit hayat şekillerinden geliştiğine. Savaş Tanrısı. Efsanelere göre. Evrenin ipleri görülmeyen ve inceleme konusu yapılama­ yan bir tanrının ya da tanrıların elinde olan bir kukla duru­ munda olduğu kavramı. O zamanki Yunan'da Gök Tanrısı vardı. Sonradan Zeus'la evlenmiştir. Hera o za­ manlar dünyanın harikalarından biri sayılan Sisam adasında oy­ nuyordu. 2500 yıl önce. Gökgürültüsü Tanrısı. hastalıkların şeytan ya da tanrı işi olmadığına ve yeryüzünün Güneş çevresinde dönen bir gezegen olduğuna inanan insanlar- (*) Burası Ege'nin doğu bölgesindeki Sisam adası ve Yunan koloni­ lerinin yer aldığı bölgede bulunan. Homeros zamanının Yunanistan'ında olduğu gibi. Tanrılardan Athena'nm Atina'da oynadığı rolü. Derken. Samanyolu dediğimiz ve Batılıların Süt Yolu (Milky Way) dedikleri geceleyin gökte beliren ışıklı yolun Hera'nın göğsünden göklere doğru fışkırmış sütten kaynaklandığını an­ latır Yunan mitolojisi. Gök tanrısı olma görevini üstlenen Hera adına Ege'deki Si­ sam adasında dikilen Heraion anıtından bugün pek az kalıntı var.Doğa bir giz kutusuydu. o zamanın çok faal merkezr lerinin adıdır. insanları binlerce yıl baskısı altında tuttu ve bazılarımızı halen de tutuyor. hepimiz. Uzun bir süre için insan­ oğlunun olup bitenleri anlama içgüdüsü.

ipek. çünkü evrenin bir iç düzeni vardır: Doğada. Çin'in ya da Orta Amerika'nın büyük kentlerinde değil de burada? Çin astronomi alanında binlerce yıl­ lık bir geleneğe sahipti. — 198 — . porselen ve okyanusa açılan donanma tek­ neleri hep Çinlilerin buluşuydu.Ö. Eski İyonya'lıların savlarına göre ev­ reni tanımak mümkündür. Bu sözcüğü. Eski Yu­ nanlılar varolan ilk şeyin Kaos (karmaşa) olduğu inancındaydılar. Matematik bilgilerinden yana talihli ve çok zengin bir ülke olan Hindistan neden olmasmdı? Tarihçilere göre olmamasının nedeni. Doğa olguları önceden hiç de kestirilemez türden değildir­ ler. ruhların ve dünyaların sonsuz ölüm ve yeniden doğum döngülerine mahkûm. \>: Peki. Ev­ renin bu düzenli ve hayranlık uyandırıcı niteliği Kozmos adının verilmesine neden oldu. Tevrat'ın Yaradılış Bölümündeki «belli bir biçi­ mi olmayan» anlamında kullanıyorlardı. yüzyılda İyonya'da yeni bir kavram gelişti. Kaos'un. Çin yenilik istemeyecek kadar geleneklere bağ­ lı bir toplumdu. Hintlilerin evreni. nasıl olacağı önceden kestirile­ meyen bir doğanın kaprisli tannlarca yönetildiği biçimindeki Yunan inancına pek uygun düşen bir kavramdı. adı Gece olan bir tanrıçayı yarattı ve bu ikisinin birleşmesinden de tüm tanrılar ve insan kuşaklan doğdular. saatler. Ko­ ketler.di bunlar. Onun da boyun eğmek zorunda kaldığı kurallar vardır. Fakat M. ezelden beri değiş­ meyen. İnsan türünün bü­ yük düşüncelerinden biri. Babil'in. Bu devrimdir ki. Buna rağmen bazı tarihçilerin kanısı şudur ki. Ve yıldızların çok uzaklarda bulunduğunu söylemek­ teydiler. neden îyonya'da. neden acaba bu iddiasız ve kırsal yaşamlı yerlerde. temelde yeni hiçbir şeyin olamayacağı bi­ çiminde gören düşünceye sımsıkı bağlanmalarından ötürüydü. Bu inanca göre. Kâğıdı ve basım aracım icat etti. gizlerinin çözülmesine izin veren bir düzen sözkonusudur. Kaos. 6. Doğu Akdeniz'in ücra adalarında ve körfez­ lerinde doğuyor böyle bir düşünce akımı? Neden Hindistan'ın ya da Mısır'ın. Kaos'tan Kozmos'a geçişi sağladı. yani Karmaşa'nın bir dünya yaratması.

Neden Maya ve Aztek topluluklarında elmasındı? Bu toplumlar astronomide ileriydiler ve Hintliler gibi sayılara hayrandılar.tekerleği bile icat etme­ mişlerdi. Afrika. Değişik isimlerde iki tanrı karşısında kalınca. Eğer biri için icat edildiği düşünü­ lürse. ya­ bancı düşünceler ve yabancı tanrılarla çatışmalara giriştiği yö­ reydi Doğu Akdeniz bölgesi. bu toplumların mekanik icatlara eği­ limli olmayışlarına bağlayarak yanıtlıyorlar. Her biri de ayrı toprak üzerinde egemenlik kuran birçok tanrıyla karşılaşırsanız ne yaparsınız? Babil tanrısı Marduk île Yunan tanrısı Zeus. Ba­ tıl inancın yaygmlaştırılmasmdan siyasal iktidarlar medet um­ muyorlardı. Tek bir uygarlık mer­ kezine bağlı değillerdi. Tümüyle değilse de biraz yalıtlanmış durumda ya­ şam sürdürmek değişiklikler doğurur. îyonya. yabancı diller. Diğer birçok topluluğun tersine onların kültürü. Yazı. Siyasal iktidar. Marduk'la Zeus'un aynı şey­ ler olduğu sentezine varabilirdiniz. bunlardan birinin rahipler tarafından icat edildiğini düşünebilirdiniz. Adaların tümünde birden toplumsal ve düşünsel birlik sağlayabilecek tek güç merkezi ola­ mazdı. îyonya'lılar bazı avantalara sahiptiler. Tarihçiler bu soruyu da. her ikisi de gökle­ rin hâkimi ve baştanrı sayılıyordu. ruh­ ban sınıfıyla hattatların tekelinden çıktı. neden ikisi için de aynı şey düşünülmesin? 'Ve işte. Maya'larla Aztek'ler -çocuklarının oyuncakları dışında. Birçok kişinin düşün­ cesi ortaya atılabiliyor Ve tartışılıyordu. adalardan oluşuyordu. Asya ve Avrupa uygarlıklarıyla Mısır ve Mezopotamya kültür hazinelerinin karşılaşıp verimli melez doğumlar yaparak önyargılar. Serbest araştırma ve inceleme bu sayede mümkündü. uy­ garlıkların kesiştiği bir yerde yeşeriyordu. böylece büyük bir fikir doğdu: Dünyayı tanrı var­ sayımından soyutlayarak anlayıp öğrenme yolunun bulunabile- . refah­ larının bağımlı bulunduğu teknolojiyi fiilen geliştirme çabası içinde olan tacirlerin elindeydi. Değişik adalarda değişik siyasal sistemler hüküm sürüyordu. îyonya'da Finike alfabesi ilk kez Yunancaya uyarlandı ve bu sayede okuma yazma oranı arttı.

doğa yasalarının varolabileceği düşüncesi. İyonya'nm bilimin doğduğu yer olması gibi. Çin. Hindistan ve Orta Amerika da bilim yoluna sapabilir­ lerdi. yeryüzündeki her kültür toplumu.ceği. Elleri iş tutardı. bu yeni gö­ rüşleri boğmak için birkaç yüzyıl sonra bilinçli bir baskı hare­ ketinin başladığıdır. O zaman olup biten­ lere ilişkin günümüze kalan bilgiler kırıntı halindedir ve dolay­ lı yoldandır. Bugün onların isimleri bize pek yaban­ cı gelebilir. Bir piramitin yüksekli­ ğinin nasıl Ölçülebileceğini gölgesinin uzunluğuyla Güneş'in ufka olan açısını hesaplayarak bulmuştu. Si­ sam adasının hemen karşısında ön Asya'da bir kenttir. 600 . Bu devrimi gerçekleştirenlerin başında ge­ lenler. îyonya'lı düşünürler batıl inançlara karşı çıkarak harikalar yarattılar. Başka ül­ kelerin rahipleri ve hattatları lüks içinde yetiştiklerinden böyle işlerle ellerini kirletmek istemezlerdi. zamanla bilimi kendi ola­ naklarıyla keşfedebilirdi. Thales Mısır'a yolculuk etmiş ve Babil kültürü edinmişü. her yerde kültür aynı anda doğmaz» Değişik zamanlarda doğabilir ve değişik hızda gelişebilir. Miletosr. güçler. O zamanlar kullanılan mecazlar bugünkü dünya görüşümüze uymayabilir. Thales. İnsan düşünüşündeki bu büyük devrim M. Ne var ki. fakat bunlar uygarlığın ve insanlığın gelişmesinin gerçek öncüleridirler. her serçenin düşüş nedenini Zeüs'e bağlamadan ilkeler. îyonya'lı düşünürlerden bazıları çiftçi. Bu yöntem bugün de Ay'da­ ki dağların yüksekliğini Ölçmek için kullanılıyor. Yunanlı kişilerdi. Tamir işleri yaparlardı.400 yıl­ ları arasında gerçekleşti. kendi­ sinden üç yüzyıl sonra Euklid tarafından yazılı belge haline ge— 200 — . Ancak bu süreçte bazı kültür toplum­ ları öncelik kazandılar. tik İyonya'h bilim adamı Miletos'lu Thales'tir. Bilimsel dün­ ya. denizci ve dokumacı ço­ cuklarıydı. olgulara öyle kesin bir gözle bakar. öyle güzel anlatır ve beyinlerimizin en gelişmiş bölgelerinde öyle titreşimler yaratır ki. Kesin olan bir şey varsa. Devrimin anahtarı insan eli olmuştur.Ö. Güneş tutul­ masını önceden haber verdiği söylenir.

Top­ rak parçaları doğal bir süreç sonucu okyanuslardan çıkıp mey­ dana geldi. Önemli olan yaklaşımı­ dır.» — 201 — . Thales'ten Euklid'e ve daha önce de belirttiğimiz gibi Newton'un 1663 yılında Elemente of Geometry kitabım Stourbridge Fuarından satın alışma -ki bu olay çağdaş bilim ve teknolojinin olağanüstü hızlanmasına yol açmıştır. Ancak şu farkla ki. Okya­ nusun dibinden avuç avuç toprağı çıkarıp alan Rokomautu oraya buraya yığdı. Dünyanın doğada karşılıklı etkileşim durumundaki maddi (*) Bundan önce Sümerlilerin ilk yarattıkları ve M. başlangıçta her şey suydu. suların yüzeyine bir paspas serdiği ve kiri bu­ nun üzerine yığdığı inancını taşıyorlardı.tirilerek teoremleri kanıtlanan ilk bilimadamıdır. Babilliler kuru toprağı açıklamak için Marduk'un. Bunlar Fiji Adalarıdır. Yaratılışa ilişkin bir Fiji ef­ sanesinde de şöyle denir: «Rokomautu toprağı yarattı. 1000 yıllarına doğru belgeselleştirilen efsanelerde doğacı bir nitelik görülür. Japonların Ainu efsanelerim andırır. Gerçekte su­ yun her maddenin temelinde bulunan vazgeçilmez öğe olduğuna inanıyordu. Nil deltasında görülen toprak birikimine benzer bi­ çimde bir oluşum olmalı.Ö. Bugün bizim de elektronlar. açıklamasında Marduk'a yer vermemişti. Evet. Babilliler gibi o da dünyanın bir zamanlar sudan oluştuğu inancmdaydı. protonlar ve nötron­ lar ya da quark'lardan söz edişimiz gibi. diye düşünüyordu Thales. Örneğin ikiz­ kenar üçgenin tabanındaki açıların birbirine eşit olduğunu ka­ nıtlamıştır.dek uzanan entellektüel çaba Zincirinde süreklilik halkaları vardır. Adıgeçen Japon efsanesinde yaratılıştaki çamurlu evreni kanatlarıyla döven bir kuş toprağı sudan ayırır. Fa­ kat bu tarihe gelinceye dek efsanelerdeki doğa öğesinin yerini tanrılar almışlardır. Sümer efsanelerinin belgeselleştirilmiş hali olan Enuma Eliş. Thales'in vardığı sonuç­ ların doğru olup olmadığı önemli değil. Thales de buna ben­ zer bir düşünceye sahipti. Thales dünyayı tanrıların aracılığına başvurmadan anlama çabasına girişmiştir (*).

Thales'in siyasi görüşleri de güçlüydü. Hasat zamanı geldiğinde o yıl bol zeytin olduğu ve herkes malını zeytinyağına çevirmek üzere pres peşinde koştuğundan Thales makineleri istediğine ve istediği parayla vererek bü­ yük kâr etti. Dik duran bir sopanın yürüyen gölgesini izleyerek yılın ve mevsimin uzunluk­ larım tam olarak hesaplayabildi. Anla­ tıldığına göre. fakat uğraşlarının başka şeyler olduğunu her­ kese kanıtlamış oldu. — 202 - . Lidya Kralı Krezüs tarafından devleti içinde eritilmesine karşı koy­ malarım başarıyla sağlamıştır. Çağlar boyunca insanlar so­ paları saldırı ve savunma aracı olarak kullanmışlardı. Miletos'lu' Anaksimender. Yunanistan'da güneş saati­ ni icat eden ilk insandır. Anaksi­ mender zamanı ölçmek için kullandı. Bundan da fel­ sefenin yararlı bir uğraş olmadığı anlamı çıkarılırdı. Ancak îyonya Adalarının Lidya'ya karşı bir federasyon oluşturması fikrini kabul ettirememiştir. Thales Babil'le Mısır'dan astronomi ve geo­ metri gibi yeni bilimlerin tohumlarını îyonya'ya getirmişti ve bu bilimler bu verimli topraklarda filizlenip yeşerecekti. Bir yıl. Miletos'luların. Böylece filozofların isterlerse çok para kazana­ bileceklerini. Sınırlarını bildiği kadarıyla bir dünya haritası ve takım yıldızların biçimlerini gösteren bir küre yaptı. Thales'in özel yaşamı üzerine bildiğimiz fazla bir şey yok. zeytinyağı makinelerinin tümünü ön­ ceden kiralayarak az parayla büyük bir işe girişmiş. Thales'in dostu ve mesai arkada­ şıydı. Thales'in yoksulluğu yüzüne vurulurdu.güçlerden oluştuğunu ileri sürüyor. Deney yaptığı bilinen ilk insanlardan biridir. Fakat onun hakkında Aristo Politics adlı kitabında ilginç bir fık­ ra anlatır. bunu tanrıların oluşturma­ dığını söylüyordu. kışın göğe bakıp gelecek yılki zeytin rekol­ tesinin iyi olup olmayacağını anlayabilme yetisi ve bilgisi­ ne sahipmiş.

yeryüzünü oynatacak hiçbir güç bu­ lunmadığı yolundaki görüşleri ilginçtir. Hayatın ilk olarak çamurda başladığı ve ilk hayvanların belkemikli «balıklar olduğu görüşünü ortaya attı. bu büyük eser. Bir lokantada işçi olarak hayata atıldığı ve sonradan uluslararası çapta korsanlıklara giriştiği' söylenir. çünkü «gökkubbesinde»ki tüm yerlere eşit uzaklıkta bulunduğu. On beş yılda tamamlanan bu projenin nasıl bir mühendislik eseri olduğu görülmeye değer. Polikrates'in korsan gemileri tarafından yakalanıp — 203 — . Po­ likrates sanat. Hemen belirtmek gerekir ki. bilim ve mühendislik faaliyetlerinin koruyucUsuydu. Ay'ın ve yıldızların ateşten oluştuğuna ve gökkubbedeki yürüyen deliklerden görüldüklerine inanırdı. fakat kendiliğinden evrenin. merkezinde durduğu. hepsi­ nin de yaşanır olduğuna ve tümünün de yokolup yeniden varol­ ma evrelerinden geçtiğine inanırdı.» M. Sayısız dünyaların varlığına. Uzak bir kay­ naktan su getirmek için «müstahkem mevkiler» arasından tünel kazdırmak gerekiyordu.Güneş'in. Komşu ülkelerle sa­ vaşır ve haklı olarak istilaya uğramaktan da korkardı. doğduklarında daha güçlü ve kendine yeterli olan başka hayvanlardan gelişmiş oldukları sonucuna vardı. Yeryüzünün asılı durmadığı ya da gökteki tavandan destek görmediği. Bu ne­ denle başkenti uzunluğu altı kilometreyi bulan duvarlarla çev­ reledi. 540 yıllarında Sisam adasında Polikrates adında bir zalim iktidara geçti. Saint Augustine'in esefle yakındığı gibi «Anaksimender de Thales gibi durmak bilmeyen tüm bu devinimin nedenini bir tanrısal güce bağlamamıştı. Kalıntılarını bugün bile görmek mümkün. Bu balıklardan olma başka balıklar. Fakat halkına «zulmü reva» görürdü. çocuklar dünyada yalnız başlarına bırakılıverseler hemen ölürlerdi. ona göre. sonradan suyu terkederek toprağa çıktılar ve burada bir hayat şeklinden başka hayat şekline geçerek baş­ ka hayvanlara dönüştüler.ö. Bu inanışı bel­ ki eski fikirlere dayanıyordu. Bu düşünceden hareket ederek Anaksimender insanların. Anaksimender doğduğumuz anda öylesine çaresiz olduğu­ muza inanırdı ki. îyonya'lılarm yeteneklerinin bir kanıtıdır.

torna tezgâ­ hını. Havaya ilişkin ilk deneyin Empedokles adlı bir fi- (*) Ve astroloji diye eklememiz gerekir.» O dönemde îonya'nın etkisi ve deneysel yöntemleri Yuna­ nistan'a. çünkü o zamanlar bilim olarak kabul edilip büyük yaygınlık kazanmıştı. Kuramcılarla uygulayıcılar biraraya gelmiş olurdu böylece. Bu okul yalnızca pratik alanda başarılı sonuçlar elde et­ mekle kalmıyordu. İtalya'ya. tesviyeyi. Havayı statik. ünlü tıp geleneğini yerleştiriyordu. çünkü ne ol­ duğunu anlayamıyorlar. o çağın en büyük mühendisi yetiş­ ti. insanların yıldızların gökte görünüp görünmeyişi du­ rumuna karşı da kendilerini korumaları gerektiğini «öylerdi. Bir zamanlar insanların hava denen şey hakkında bilgileri yoktu. cisimsel ama görülemez bir madde olarak düşün? müyorlardı. O civardaki Istanköy (Cos) adasında. Şimdi ancak Hipokrat Yemini nedeniyle anımsanıyor. gönyeyi. Soluk almanın ne ol­ duğunu elbet biliyorlardı. Hipokrat. kuramsal yönü de vardı. Hipokrat kur­ duğu tıp okulunda oldukça başardı sonuçlar sağlıyor. On Ancient Medicine (Eski Tıp Üzerine) kitabında Hipokrat şöyle diyor: «İn­ sanlar sara hastalığının nedenini tanrılara bağlıyor. Hipokrat. Fakat anlamadıkları her şeyin nedeni­ ni tanrıya bağlarlarsa tanrısal işlerin sonu gelmez. Yunanlılar anahtarı. hemen hemen aynı dönemde. bronz kalıbı ve merkezi ısıtmayı onun bulduğunu söyler­ ler. çoğunlukla teknoloji uzmanları ve mühendislerle görü­ şür tartışırlardı. Niçin bu adamın bir heykeli yoktur? Doğanın yasalarım zi­ hinlerinde tartanlar ve onlarla ilgili yeni buluşlar için düş ku­ ranlar.getirilen kölelerce meydana getirilmiştir. Bu dönemde Theodorus. aynı zamanda. — 204 — . bu okulun çağdaş fizik ve kimya (*) bilimine eş değerde tutulmasını isti­ yordu. cetveli. Sicilya'ya yayıldı. Rüzgârı tanrının soluğu sanıyorlardı.

suya geçit vermeyen cisimsel bir madde var. Eğer boyun deliğini parmağınızla tıkamış durumda küreye su almaya kalkışırsanız hiç başaramazsınız.zikçi (*). yaşayan her canlı türünü cesaret. fakat birçok canlı türünün «varlıklarını sürdüre­ memiş olacaklarını.Ö. Bu alet mutfaklarda yüzyıllardır kullanılmaktaydı. Fakat olabilir ki. — 205 — . Anaksimender ve Demokritus gibi Empedokles de. Bu kap su­ ya batınlarak doldurulur. Ne olabilirdi? Empedokles bunun havadan başka bir şey olmadığı görüşünü ortaya attı. Göremediğimiz bir şey basınç ya da parmağımı bo­ yun deliği üzerinden çekmezsem suyun dolmasını engelleyici bir etki yapıyordu. Işık hızının çok yüksek ol­ duğunu kavramıştı. Organizmaların çevreye uyu­ mu sorununu açıklamaya çalışmakta. Empedokles deneyini evlerde kullanılan bir gereçle gerçek­ leştirmiştir. Empedokles M. Eskiden yeryüzünde daha çok canlı türü bulunduğunu. Empedokles görülemeyen bir şeyi keşfetmişti. (*) Deney kan dolaşanına ilişkin tümüyle yanlış bir kuramı des­ teklemek üzere yapılmıştı. alt deliklerden su duş gibi dökülür. su kürenin içinde parmağınızı o delikten çekinceye dek kalır. başkaları onu çok zeki bularak tanrı gözüyle bakmışlardır. tarafından yapıldığına ilişkin kayıt vardır. beceri ya da süratin koruduğunu» öğretirdi. Biz bu cismi göremiyoruz. Demek oluyor ki. Bu gerecin adı Clepsydra ya da 'Su Hırsızı'dır. Burada önemli olan doğanın sınan­ ması amacıyla bir deneye girişilmesidir. Bazı kayıtlara göre. Kürenin altında da küçücük delikler. Pirinçten ya­ pılmış bu kürenin üst ucunda boru biçiminde incecik bir boyun bölümü vardır. Eğer boru biçimindeki boynun üst kısmım parmağınızla bastırmayarak küreyi sudan çıkarırsanız. Fakat sudan çıkarırken boru deliğini parmağınızla tam olarak tıkarsanız. Danvin'in doğal ayıklama yoluyla ev­ rime ilişkin derin görüşünün bazı yanlarının öncülüğünü yap­ mıştır. kendini tan­ rı olarak kabul edermiş. 450 yıllarında yaşamıştır.

o maddeyi daha küçük parçalara böl— 206 — . Demokritus'a göre. bazılarındaysa ne bitki. Demok­ ritus dünyaların bazen çarpıştığım düşünüyordu. bu hafif esin kaynağı. Abdera şakaların kaynaklandığı bir kentti. Dünyalardan bazılarının uzayın karanlığında dolaşırken. Yunanca. bazılarının birçok güneş ve ay eşliğinde dolaştıklarını. Demokritus Yunanistan'ın kuzeyindeki îyonya kolonisi Abdera'da doğmuştu. meyhaneye rastlamadan uzun uzadıya gidilen yola ben­ zer. Algılamanın -örne­ ğin. Uzayda yayılan maddeden çok sayıda dünyanın birden oluştuğuna. Demokritus'tur «atom» sözcüğünü bulan.Ö. Ben bazen.Hava. içine tanrılar tarafından ruh verilerek doğmadığını öğretiyordu. düşünmenin ve hissetmenin maddenin karmaşık ama yeterince düzenli bir biçimde biraraya getirilişinden oluştuğunu ve maddenin. ne hayvan hatta ne su bile bulunduğunu ve ilk hayat şekillerinin ilkel bir çamur tü­ ründen kaynaklandığını ileri sürmekteydi. bir jeofizik sorununu gözlem­ leme sırasında cesaretli ve öncü bir girişimde bulunurken lavla­ rın içine kaymış olabileceğini düşünüyorum. anlamak ve eğlenmek aynı şeylerdi. 430'da Abdera'h biri hakkında bir hikâye anlatmaya kalk­ tığınızda. Darbe kra­ terlerinden hiç kimsenin haberi olmadığı bir dönemde. O. dünyalardan bazılarında hayat olduğunu.» derdi. Demokritus adlı bir bilgin tarafından daha da gelişti­ rildi. Atomların varlığı hakkındaki bu küçücük ima.sırf fiziksel ve mekanik bir süreç olduğunu. Demokritus Abdera'h olabilirdi. M. görülemeyecek kadar ince biçim almış bir maddedir. elimde bir kalem bulunduğunu düşünmenin. Atomlar bir maddenin bö­ lünemez zerrecikleridir. geliştiğine. di­ yordu. fakat budalanın bi­ ri değildi. Empedokles'in Etna'daki büyük yanardağın tepesindeki lav­ ların içine düşecek kadar bir dalgınlık nöbeti geçirmesi sonu­ cunda öldüğü söylenir. «kesil­ mesi olanaksız» anlamındadır atom. yaşamın tümü anlayarak ve eğlenerek geçiril­ melidir. sonra da dağıldığına inanırdı. karşınızdakinin kahkahası peşin olarak hazırdı. «Eğlencesiz bir yaşam.

» yanıtını verirdi. baskı yönetimindeki zenginliğe yeğ tutardı. Biraz da zamanını alıyorlar diye onlardan kaçınırdı. Demokrasi düzeninde yoksulluğu. Hipokrat'm yakın dostuy­ du. zihin göz­ lüğü deyimini kullanalım. Doğanın güzelliği ve görkemi karşısında ağzı açık kalacak derecede hayranlık duyardı. evet. Demokritus'un beyni yükseliyordu.Ö. «Hayatın amacı nedir?» diye sorulduğunda. Thomas Wright. «Atomdan ve boşluktan başka hiçbir şey yoktur. sonsuzluğu çok daha elverişli aygıtlarla çalışan astronomlardan iyi görmüş­ tür. Zamanında geçerli olan dinlerin kötülüğüne inanır ve.memizi engellerler. Demokritus kadın. Tek bir damla beyaz bir sıvının şarap gibi koyu renk sıvı bulunan bir sürahiye girince gözle görülebilecek bir renge bürünmediğini saptadı. 1750 yılında Thomas Wright. fakat kendini tanıtmaya çekinirdi. bıçak içine girilemez atomlara rastlar ve elma kesilmezdi.» diye eklerdi. bir elmayı kestiğimizde. Anaksagoras M. Fa­ kat dostluğa değer verir. Zenginliğini bir yana bırakıp bilime merak sarmıştı. Demokritus'un Samanyolu'nun çoğunlukla kararsız kalmış yıldızlardan oluştuğu yolundaki inan­ cına şaşmıştır. «ölümsüz ruh ya da ölüm­ süz tanrılar diye bir şey olmadığım. Zengin biriydi. Her şeyin iç içe yerleşmiş atomlar kolleksiyonundan oluştuğunu söylerdi. Gecenin Belkemiği'nin ötesinde. Atina'ya Sokrates'i görmeye gi­ der.» söylerdi. Hera'nın göğsünden fışkıran Süt'ün. «Güneş'in. çocuk ve cinsel ilişkiden fazla hoşlan­ mazdı. 450 yıllarında ün yapan ve Atina'da ya­ şayan îyonya'lı deneyimcilerdendi. Eğer bu boşluklar olmasa.» Demokritus'a göre. Bu önemli bir deneydi.» diyor. zihninin gözlüğüyle. «Astronomi optik bilimlerin ya­ rarlı meyvalarını toplamadan çok önce Demokritus. Ay'ın ve göklerin araştırılması. bıçak atomlar arasındaki boşluklardan geçmelidir. Duyularımızın doğ­ rudan algılayamayacağı kadar hassas değişikliklerin başka yol— 207 — . «Biz bile atomdan oluşuyoruz. Gerçek bir astronomun verebileceği bir yanıttı bu. neşenin hayatın amacı olduğu görü­ şünü savunur ve heyecanın asıl kaynaklarım bulmaya yönelik felsefi araştırmalara girişirdi.

Anaksagoras atomlara. bunlar laf oyunundan ibaretti. Hiçbir şeyi «izah etmeyen izahat­ lar» cümlesinden yani. Güneş'in ve yıldızların yanan taşlar olduğu görüşünü benimsemişti. Ay'ın evrelerini ve Ay tutulmalarını. Bu görüş zamanında öylesine tehlikeliydi M. Bir şeylere sahip olma açısından maddeci değil. Güneş'in ve Ay'ın tanrı oldukları yolundaydı. Tipik bir îyon'ca düşünüş. Bu bölge Yunanistan'­ ın üçte biri kadardır. İn­ san zihninde özel bir cisim bulunduğu kanısındaydı. Kendisinden iki kuşak sonra. Her ikisi de maddeciydi. Perikles aynı zamanda Atina demokrasisinin mahvına yol açan Peloponez Savaşlarının başlamasından sorumlu kişidir de.inanmazdı. Ay'ın evrelerine ilişkin bir kuram da geliştirdi. o dönemin önyargılarına ters düşmekteydi. O tarihlerde Anaksagoras'ı eleştirenler. fa­ kat dünyanın temelini maddenin oluşturduğunu savunmaları ba­ kımından maddeciydiler. Anaksagoras. «Yıldızların ısısını hissetmiyo­ ruz. Fakat . Felsefeden ve bilimden büyük zevk alan Perikles'Ln en yakın sırdaşlarındandı Anaksagoras. İnsanların hayvanlardan daha akıllı oluşunu elleri bulunuşuna bağlardı. Anaksagoras. yeryüzüne-. Aristo Ay'ın evrelerinin ve tutulmalarının Ay'ın yapısında bulunan bazı nedenlerden ileri geldiğini söylüyordu ki. Atina'nın lideri olarak en parlak dönemiydi.» diyordu. Anaksagoras Ay'ın yansıttığı ışık nedeniyle parladığını ke­ sinlikle savunan ilk bilim adamıdır. Demokrituş kadar radikal değildi Anaksagoras. Perikles'in. çünkü çok uzaktadırlar. kuramı içeren yazı elden ele gizlice dolaştırılıyordu. Ay'a ve kendiliğin­ den aydınlanan Güneş'e ilişkin geometriyle açıklamaya kalkış­ mak. bu görüşün çok aşırı ve saçma olduğunu belirtmişlerdi. Güneş'in Peloponez kadar büyük olduğunu söylemişti. Atina'ya Perikles tarafından çağrılmıştı. Ay'da dağlar bulunduğu (doğru) ve insan yaşadığı (yanlış) görüşündeydi.lardan saptanması gereğine dikkat çekmiş oluyordu böylece. | — 208 — . O zamanın geçerli inancı. Anaksagoras'ın bu arkadaşlığı nedeniyle Ati­ na'nın ihtişamına büyük ölçüde katkısı olduğu sanılır.

Sokrates. Böy­ lece düşmanları. Pitagoras'ları ve diğer İyon'lıları görmüyo­ ruz dünya sahnesinde. Fakat artık geç ka­ lınmıştı. tarihte ya da felsefe kitaplarında «Sokrates'ten önceki»ler olarak nitelenirler. Yöresel bir söy­ lentiye göre. tanık olduğunu görmekteyiz.Anaksimender'leri. Perikles'in yakınlarını hedef aldılar. 14 {•) . Çin'de Konfüçyüs'ü ve Lao . M. merkezi iskenderiye'nin oluşturduğu Mısır'da tyonya geleneği iki yüzyıl daha sürecekti. 6. Suçu Ay'ın her­ hangi bir maddeden. îyonya Uyanışı ile İtalya Rönesansı arasında yaşamış insan kuşakları için acı bir kayıptır. 6.Ö.Gautama'yı görüyoruz. Thales'ten Demokritus'a ve Anaksagoras'a kadar uzanan büyük bilimadamlan. Polikrates'in yaşadığı dönemde yaşamıştı. yeryüzü gibi bir yer olduğunu ve Güneş'in gökte sıcak bir taştan oluştuğunu söylemesiydi. yüzyılda yeryüzü'nün derin bir entellektüel ve ruhsal uyanışa. İŞİ?. Aynı zamanda Mısır Firavunu Necho Af­ rika kıtasının gemiyle çepeçevre dolaşılmasına destek sağlıyor. Yalnızca Thales'leri.tse'yi. Bu olayların birbiriyle ilgisi olamayaca­ ğını düşünmek zordur. Yunanistan'da olayların akış yönü değişirken. Oysa îyonya'lılar çağdaş bilimle çok daha iyi bağdaşan düşünürlerdi. Pitagoras. Bu niteleme onların.Ö. Plato ve Aristo gelinceye dek felsefe kalesini ayakta tut­ muş ve biraz da bu filozofları etkilemiş oluşlarım anlatmayı amaçlıyor gibi. Perikles'in Anasagoras'ı hapisten çıkarabildiği anlaşılıyor. Kendisini doğrudan eleştiremeyenler çevresindekilere çamur atmaya yöneliyorlar di. İsrail'de. Sisam'daki Kerkis dağı mağaralarında yıllarca yaM. Sisam'lı bilginlerle kıyas kabul edecek türden en etkili kişi olarak belki Pitagoras'ı (*) gösterebiliriz. îyonya'lı bilimadamlarımn etkisinin yal­ nızca iki ya da üç yüzyıl sürmesi.. iran'da Zoroaster'i.Perikles siyasi sorunlarla kuşatılmıştı. Mısır'da ve Babü'de Yahudi Peygamberlerini ve Hindistan'da da . yüz­ yılda. — 209 — Kozmos : F. Anaksagoras dinsizlikle suçlanarak hapse mahkûm edildi.

Empedokles hiç olmazsa kısmen Pitagor'cu sayılır. bir şeyi genellikle matematiksel olarak kanıtlamanın yöntemini bul­ muştu. — 210 — . Pitagor ve yandaşları temel­ de deneyimci değillerdi (*). Düzenli ve uyumlu. Pitagoras çok değişik bir yöntem kullanmıştır. Her tür bilime temel oluşturan çağdaş matema­ tiksel düşünce yöntemi Pitagoras'a çok şey borçludur. kulağın östaki borusunu bulan İlk kişidir. Alkmenon'un salt düşünceye değil de deneye bağlılığı Pitagor'cu arkadaşları tarafından sonraki dö­ nemlerde destek görmemiştir. Ya da Si­ sam adasından ufka doğru uzaklaşan gemilerin gözden en son kaybolan bölümlerinin direkler oluşu dikkatini çekmiştir. Pitagoras'm öğrencilerin­ den olan Alkmenon bir insan vücudunu kesip biçerek üzerinde inceleme yapan ilk araştırmacıdır. -insan zihninin kavrayabileceği bir evreni tanımlamak üzere «Kozmos» sözcüğünü kullanan ilk o olmuştur. Ve tam anlamıy­ dı*) Neyse ki. Matematikçiydiler. Embriyoloji biliminin de onculu­ ğuna yaptı. Müzik uyumlarım sayı oranlarına indirgeme istekleri gözleme. Doğa yasalarının salt düşünceden çıkarı­ labileceği görüşünü benimsemişti. Belki Ay'ın ve Güneş'in küre biçi­ mine bakarak benzetmiştir. bugün bilime egemen yöntem de budur. Yeryüzünün bir küre olduğunu dünya tarihinde ilk kez Pitagoras anlamıştır. Aklın Deyinde bulunduğunu anladı (bunu daha sonraları reddeden Aristo akim kalpte olduğunu söyledi ve bu fikri İskenderiyeli Herofilus yeniden canlandırdı). hatta tellerin oynanma­ sından çıkan sesler üzerindeki deneylere dayanır. Pitagoras yalnızca teorimine ilişkin örnekleri sıralamakla kalmamış. Bununla birlikte. göz siniriyle. belki bir ay tutulması sırasında yer­ yüzünün Ay üzerindeki kavisli gölgesini fark etmiştir. Ne var ki. Kendisi ve öğrencileri «Pitagor Teoremi» olarak bilinen ku­ ramı buldular. îyonya'hlarm çoğu. Atardamarla damarı ayırt et­ ti.şam sürmüştür. evrenin temelindeki uyumun gözlem ve deneyle anlaşılabileceği kanısmdaydılar ki. bunun bazı istisnaları vardı.

Pitagor'eular kenarlarının tümü de birbirine eş olan üç bo­ yutlu cisimlere tutkundular. Bunun ye­ rine. Pitâgor'cular. aklın desteğinden yoksun bir otorite kurmak demektir. dünyamızırisa bu âlemin kusurlu bir yansıması olduğunu belirtirlerdi. öğrenmek isteyenlerin öğ­ renmelerini engelleyen bir ortam yaratır.ve her bir ke­ narı on iki beşgenden oluşan bir cisim.» şek­ linde yanıt verdikleri söylenen Pitagor'cuların yöntemleri­ ni kabule taraftar değilim. onları kendi yargılarım kul­ lanmaktan alıkoyar ve üstad olarak karşılarında bulunan ki­ şinin her sözünü sorunu çözümleyici bir yargı olarak kabul ederler. tüm katı görüşlü dinlerde olduğu gibi. Mistik bir bağlantı kurarak bu cismin biçimini Kozmos'unkine eş sanırlardı.la mistiktiler. fakat eşkenarh cisim sayısı yalnızca beş­ tir. yanlışları düzeltme­ yi sağlayan esneklikten yoksundular. yine her nedense. o zamanlar dünyayı oluşturduğunu sandıklan dört ana — 211 — . Çünkü öğretmek iddiasında olanların otoriter davranışları. Birbiriyle çelişen görüş noktalarının serbest tartışma yo­ luyla düzeltilmesine Pitagor'eular iltifat etmezlerdi. onlarca tehlikeli bir şekil sayılırdı. daha sonra da Hıristiyanlığı güçlü biçimde etkilemişlerdir. ma­ tematiğin tanrılar âleminin bir parçası olduğunu. Doğruyu söylemek gerekirse. Matematikte kusursuz gerçeği bulduklarını. Eşkenarh çokgen sayısız denecek kadar çoktur. «Üstadımız böyle dedi» sözün­ deki «Üstad»dan kastettiklerinin Pitagoras olduğu biliniyor elbet. Kenarları altı kareden oluşan küp bu cisimlerden en 'yalın biçimlisidir. öğrenmek isteyen­ lerin bu duruma düşürülmesi. «Üstadımız böyle dedi. Platon'u. Her nedense. Çiçero şöyle der: Tartışırken iddiaya güç kazandırmak için otoriter dav­ ranışa ağırlık verilmemelidir. adına «dodekahedron» dedikleri. tartışma sırasında bir savın gerekçesi sorulduğunda. Yargısı önceden verilmiş bir düşünce demek. Eşkenarh öteki dört cismi de.

hava ve suy­ du. Daire şeklini de mü­ (ikosahedron).öğeyle eş tutarlardı. Pita­ üstündeki on iki yüzlü cisim (dodekahedron). yani on iki beşkenarlı kürenin sırrını yaymıştı. Duyuların dışında kalan mükemmel ve mistik bir dün­ yaya ilişkin Pitagor'cu görüş. Beşinci eşkenarlı cisim. Eitagor'cularm. sekiz üçgen yüzlü ne eş uzaklıkta bulunmasıncisim (oktahedron). küp. bu dört ana Öğe toprak. Hippasus'un cezalandırdığının ada­ letinden söz ettikleri biliniyor. Bilgiden yoksun in­ sanlara dodekahedron'dan söz açılması doğru değildi (*). yirmi yüzlü cisim dandı. Hıristiyanlığın öncüleri tarafından da hemen <*) Hippasus adlı bir Pitagor'cu. Tam sayıları aşk dere­ cesinde seven Pitagor'cular. Pitagor'cularca küre «mükemmel» düzgünlükte bir cisimdi. Sonradan bir deniz kazasında öldüğünde. dodekahedron'un. yüzeyin­ deki her noktanın merkezi­ Soldan sağa doğru: Dört üçgen yüzlü ci­ sim (teîrahedron). Mükemmel say­ malarının nedeni. Kepler'in çalışmalarında önemli bir yer aldığı gibi. Pitagor'cular tarafından Kozmos'un gor'cular gezegenlerin dai­ biçimiyle eş tutulurdu. bazen ya­ vaş dönmelerini doğru bulmuyorlar ve dairesel olmayan devi­ nimi kusurlu sayıyorlardı. re biçimi çizerek hep aynı hızla döndüklerini iddia et­ mekteydiler. Gezegenlerin yörüngelerinde bazen hızlı. — au - . gökler âleminin öğesini oluşturduğu kabul edilen bir maddeyle bir tutulurdu. Pitagor'cu düşünüş geleneğinin yandaşlarını ve karşıtlarını Kepler'in ömür boyu sürdürdüğü çalışmalarında görmek müm­ kündür. Dünyayı simgeleyen kübün kemmel bulurlardı. evrendeki her şeyin sayılar sayesinde anlaşılabileceğine inanıyorlardı. ateş.

Deneye karşı bir horgörü sarmıştı eski dünyayı. gözlemlerini tek­ rar tekrar sınadı. Öte yân­ dan da. çelişen varsay unlar arasında bir seç­ me yapma. ama aynı zamanda da onları. Aristo'nun ka­ nısınca. yine Pitagor'cuların düşünce yolunu izleyerek. Böylece dairesel yörünge fikrini terk etti.» Ksenofon da ka­ nısını şöyle özetliyor: «Mekanik zanaatlar toplumda horlanıyor ve haklı olarak kentlerimizde şerefli bir iş gözüyle bakılmıyor. «Düşük düzeydekiler. ancak dairesel ve tekdüze yörünge deviniminin mümkün olabileceği fikrini uzun süre beslemiştir. uyumlu orantıla­ rın seçkin damgasını» taşıdığını. Kepler bir yandan doğada matematiksel uyum­ ların hüküm sürdüğü kanısındaydı. îyonya'hların parlak ve umut vaat edici deneysel yöntemleri iki hin yıl süreyle çoğunlukla terk edildi. Zanaatçı. Platon ast­ ronomlara düşüncelerinden gökleri eksik etmemelerini öneri­ yor.benimsenmişti.. efen­ dinin hayatının tam bir parçası değildir. öteki Pitagor'euİardan farklı olarak gerçek dünyanın gözlemlenmesine ve deneyimden geçirilmesine inanı­ yordu. Kepler'i onların elips biçiminde bir yörünge izledikleri dü­ şüncesine yönelmeye zorladı. gezegenlerin devinimlerini anla­ ması. hem de Pitagor öğretisinin çekiciliğine kapı­ larak çalışmalarında on yıldan fazla bir süre geri kalmış oldu. Ancak köleleştiği oran­ da işinde mükemmelliğe erişir. bu de­ mek değildir ki. bu işi yapan takdire layıktır.» Bu tür tutumların sonucu olarak. Bun­ ların bir efendinin emri altında bulunmaları kendileri için iyi­ dir. yapıları nedeniyle köledirler. Pita— 218 — ..» Plutark da şöyle yazı­ yordu: «Eğer yapılmış bir iş sizi güzelliğiyle etkiliyorsa. Araç gereç kullananların köleli­ ği ayrı ve özel bir nitelik taşımaktadır. Bunun sonucu olarak. «Evrenin. efendisinin hayatının bir parçasıdır. Gezegenlerin devinimlerini gözle­ yip de bu fikirle açıklayamadığını fark ettikçe. Deney olmadan. Köle. gezegenlerin devinimini basit sayısal orantıların saptaması gerektiğini söylemiştir. Kepler gezegenlerin devinimi konusunda Pitagor'euİar­ dan hem esinlendi. gökleri gözlemek suretiyle va­ kitlerini heba etmemeleri konusunda uyarıyordu. bilini yapma olanağı yoktur. başka bir deyişle.

Acaba neden? Deney aleyhtarlığı nereden kaynaklanı­ yor? Eski zamanlar biliminin gerileyişini açıklamak için bilim tarihçisi Benjamin Farr-ington şunları yazıyor: îyonya'nın bi­ limine yol açan ticareti. hemen hiç kimse bi­ lim yapma olanağını bulamadı. kölelik kurumu yüzünden. yaptıkları işin özelliği kol işçiliğidir. [ye onlar da kol işçiliği yapmadıklarından. Platon ve Aristo döneminin. 1500 yıllık bir geç­ mişi olari gözlem bilgilerinden hareket eden bilgin. astronomi hesaplarında matematik yöntemle gözlem araçları geliştirmiştir.biri söz konusudur bu olgu da. Fakat köleye sahip olma olanağı teknolojinin gelişmesini sağlayacak dürtüyü ortadan kaldırıyor­ du. 1280 yılında Kuo Şu-çing'în çalışmalarıyla üst düzeye ulaştı. yalnızca ayrıcalıklı bir azınlık için sözkonusuydu. Vakit ayırabilen yalnızca köle sahipleri olduklarından. îyonya'lılar güzel araç gereçlet üretebilecek yetenekteydiler. Böyle bir çabadânsa köle sahipleri kendilerini uzak tutmaktaydılar." ÎTathan -Sivin bu gerileyişin nedenini bir ölçüde «seçkin tabakanın esnekliğini kaybedişinde» buluyor. 600) yardım­ cı olan ticaret. aynı zamanda bir köle ekonomisine de yol açmıştır. Atina'nın demokrasi diye cesaretle övündüğü şey.gorcu'ların deney aleyhtarı tutumlarının izleri bugüne dek sür­ müştür. Perikles.Ö. Polikrates müstahkem mevkilerini kölelere yaptırmıştı. «Böylece okumuş kişiler -tekniğe karşı ilgi duymuyor ve bilimi kibar kişi— 214 — . Bazı toplumlarda kibar anlamın­ daki «gentle». Köleleri». iki yüzyıl sonra gerileyişin nedeni olmuştur denebilir.Atina'sı büyük bir köle nüfusuna sahipti. Ancak bu noktadan sonra Çin'de astronominin gerilediği kabul edilmektedir. Çin'de dış etkiler olmadan beliren astronomi. «men» (insan) denilen gentlemen'lerdi köle sa­ hipleri. Tarihin büyük cilvelerinden . bilim yapmak için zaman ayırabilen­ ler de kölelerin efendileriydi. Buna benzer eğilimleri bütün dünyada gözlemek olasıdır. Bilimsel deney de kol işçi­ liğine girer. işin garibi. Köleye sahip olmak zenginliğe ve iktidara götüren yoldu. Bu nedenle îyonya'daki büyük uyanışa (M.

Çağımızın Üçüncü Dünya sorunlarından en önemlisi. bil­ gi sınırlarını aşmak için meydan okumaya kalkışmamalarıdır. Bunlar. Hint. helyosantrik (dünyanın güneşin çevresinde dön­ düğü görüşü) kozmolojinin yayılmamasmda çıkar görüyorlardı. köle ekono­ misinin yayılmasıyla ölü doğmuştu. Kopernik'in kitabını yasaklayan Çin yöneticileri. Platon'un Demökritus'a ait tüm ki­ tapların yakılmasını önerdiği (Homeros'un kitapları için de ben­ zer önerilerde bulunmuştur) söylenir. Bunlar Cizvit papazlarıydı.» Astronom mesleği babadan oğula geçer bir duruma dönüştü. Maya ve Aztek uygarlıklarında bilim. bunların da statükonun sürüp gitmesinden çıkarları bu­ lunması ve kol işçiliğine yatkın olmadıktan başka alışılmış. Çinlilerin ağzı açık kalmıştı. Tiranların emrindeydiler. Saray da bu görevi yabancıların eline vermişti. yeryüzünü gökten ayırdı­ lar..lerin değer vereceği bir uğraşı olarak görmüyorlardı. Platon ve Aristo köleli bir toplumda rahat hayat sürüyor­ lar. îyonya'daki gerileyiş nedeninden Maya ve Aztek uygarlıklarında bilim. Bilimin kök salması çok yavaş gerçekleşiyor.. Demokritus'un yazdığı söyle­ nen tüm insanlık bilgisine ilişkin üç kitaptan bir tanesine bile rastlanamamıştır. Anlatılara dayanmak— 2J5 — . başka bir deyişle. Ayrıca astronominin ge­ lişmesi İmparatorluk Sarayının sorumluluklarından sayılıyordu. îyonya'­ daki gerileyiş nedeninden ötürü. Onun hakkında tüm bildiklerimiz bölük pör­ çük bilgi kırıntılarına dayanmaktadır. Demokritus'un ölümsüz ruhlara ya da ölümsüz tanrılara veya Pitagor mistisizmine inanmayışı olabileceği gibi. Maddeyi düşünceden. zulüm için bahaneler bulup önermekten geri kalmıyorlar­ dı. sonsuz sayıda dünya­ nın varlığına inanışı da olabilir. Buysa konu­ nun gelişmesini kamçılamaktan uzaktı. Bunun nedeni. Vücudun zihinden soyutlanması öğretisiyle (köleli toplum içinde oldukça doğal bir amaç) yanıp tutuşuyorlardı. Bunlar daha çok ahlaka ilişkin yazdıkları olup ikinci el bilgilerdir. okumuş sınıfların zengin çocukları olması. Batı düşüncesine iki bin yıl süreyle egemen ola­ cak «Ayrılıkçı» görüşlerdi. Eüklid'i ve Kopernik'i Çinlilere tanıttıklarında.

Bu düşünceyi. bilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Leonardo. deney aleyhtarlığı. Pitagoras'la Platcm'un Kozmos'un bilgi sınırları içine alına­ bileceği ve doğa gerçeklerinin sayılarla ifade edilebileceğine iliş­ kin fikirleri. tüm gezegenlerin. Artık o sıralar entellektüel aydınlık merkezi. bu konudaki kitap— 216 — . Aynı şey tüm öteki Îyonya'lı bilginler için de ge­ çerlidir. Yunan düşünce geleneğinden esinlendiler. gökyüzüyse mükemmel ve tanrısal bir yerdir. Aristarkus. (Siyaset ve din alanlarında değil). Unutulmuş kitaplar ve bilgi kırıntıları yeni­ den ele alınıp okundu. Kristof Kolomb ve Kopernik. Zamanımızda îyonya bilimine benzer bilimsel çalışmaları oldukça çok yapıyo­ ruz. Fakat bi­ limi sınırlı bir seçkin tabakaya özgü bir düşünce alanı olarak görmeleri. Platon'cular ve onun fikirlerini sürdüren Hıristiyanlar şu garip saplantı içindeydiler: Yeryüzü kötü bir yer. Îyonya'lı bilginlerin sonuncusuydu. ilk öne süren Aristarkus'tu. insanlığın büyük se­ rüvenini kosteklemiştir.tadır çoğu. Batı dünyası yeniden uyandı. suları bulandırıcı olayların örtbas edilmesini isteme­ leri. Serbest araştırma yön­ temi de uyguluyoruz. Yeryüzünün bir gezegen. biz insanların da evrenin sakinleri olduğumuz temel düşüncesi red­ dediliyor ya da görmezden geliniyordu. Deney ve açık araştırma yeniden saygınhk kazandı. Aristarkus gezegen siste­ minin merkezinde yeryüzünün değil Güneş'in bulunduğunu. İlginçtir. Fakat yine de şaşırtıcı batıl inançlar ve ahlak açısından müthiş çelişkiler karşısındayız. yeryüzü çevresinde değil Güneş'in çevresinde dön­ düklerini ilk olarak öne sürmüştü. mistisizme kucak açışları ve köleli top­ lumların varlığım kolayca sineye çekmeleri. Eski zaman çe­ lişkilerinin yanılgılarına biz de düşüyoruz. büyük İskenderiye Kütüphanesi'ne kaymıştı. Pitagoras'tan üç yüzyıl sonra Sisam adasında doğmuş bir bilgindi. Bilimsel araştırma araç gereçlerinin çürümeye bırakıldığı uzun bir mistik uykudan sonra. bazı bul­ guları İskenderiye Kütüphanesi bilginleri aracılığıyla aktarılmış olan İyonya'lıların büyük girişiminin örtüsü sonunda kaldırıldı.

Hâlâ Güneş'in «doğduğundan» Güneş'in ^battığından» söz ederiz. 217 — . Belki o an Güneş gibi kocaman bir cismin yeryüzü gibi küçücük bir cisim çevresinde dönmesinin anlamsızlığını kavramıştı. Gezegenleri birbirinden ayıran mesafe yeryüzünden Ve(*) Kopernik. Plutark'a göre (ki Aristarkus'tan söz eder. çağdaşlarını çileden çıkar­ dı. Galile.tiğini gösteren bir elyazması kitabında Kopernik. yeryüzünün döndüğü fikrini başka payla­ şanlar da vardır. Kopernik'in tıp okuluna devam et.). Güneş'in yerküre çevresinde döndüğü görüşü günlük yaşa­ mımızda halen de sürmektedir. Güneş'i merkeze oturttu.. Aristarkus'un helyosentrizm fikrini ortaya attığından bu yana 2.. Bütün bunları okuduktan sonra ben de yer­ yüzünün hareket ettiği düşüncesine yer verdim». Aynı düşünceyi Kopernik adıyla da özdeşleştiriyoruz. Aristarkus'un bu düşünceyi önceden ortaya attığını söyler Kopernik Papa HI. Aristarkus'un ortaya attığı fikir.l a n kayıptır. Aristarkus ve Kopernik'e karşı gösterilen dire­ niş. 280 yılında bu doğru olarak açıklanmış­ tı.Ö. Yoksa onu^ bu keşfin sahibi kıl­ maz (*).200 yıl geçti ve kullandığı­ mız dil hâlâ yerküremizin dönmediği yolundadır. Oysa M. yeryüzünün günde bir kez kendi ekseni ve yılda bir Güneş çev­ resinde döndüğünü söyledi. Kopernik için helyosantrik varsayımın «onaylayıcısı ve can­ landırıcısı» deyimini kullanır. Paul'e şunu yazmıştır: «Çicero'ya göre Nicetas yeryüzünün dön­ düğü öğretisini ortaya koymuştur. Anaksagoras'a.. Ay'ın yüzeyindeki yer­ küre gölgesinin boyutlarından Güneş'in yeryüzünden daha bü­ yük ve daha uzak olduğu kanısına vardı.. İtal­ yan üniversitelerinde bulunan son kitaplar bilim çevrelerinde büyük bir heyecan yarattı. Aristarkus'un dönemiyle Kopernik'in dönemi arasında geçen 1800 yıl boyunca gezegenlerin doğru olarak dizilişini bi­ len çıkmadı. Bir ay tutulması sırasında. Aristarkus'u okuyarak bu sonuca varmış olabilir. Bruno'ya ve Galileo'ya karşı yükselen sesle­ rin benzerleri Aristarkus'a karşı da yükseldi ve dinsizlikle suç­ lanması istendi...

XX. Teleskopun icadından sonra Yunan geometrisine da­ yanarak yapılan hesaplarla yıldızların nice ışık yılı uzaklarda bulunduğu XIX. yıldızlı göklerin harita­ sını çıkardığında Samanyolu şeridinden her yöne doğru eşit sa­ yıda yıldızın dağılmış olduğunu görerek yerküremizin bu ga­ laksinin tam ortasında bulunduğu sonucuna varır. astronomlar. çocukken merak ettiğim bir sorunun yanıtım vermişlerdir: Yıldızlar nedir? Bunun yanıtı. ekonomide ve siyasette büyük ilerleme­ ler kaydedilmiştir.Güneş'in Peloponez kadar büyük olabileceği fikri kar­ şısında çileden çıkan Yunanlıların ağzını açık bırakırdı. aynı zamanda örtbas edilmesini hedef alan girişimlerin de nedenini oluşturuyor mu. Samanyolu Galaksisi var sanıyorlardı. Birinci Dün­ ya Savaşından bir süre önce Harlow Shapley küresel yıldız kü­ melerine uzaklığımızı ölçme tekniği geliştirmiştir. yüzyıl sonlarında İngiltere Kralı III. diye sormadan edemiyorum. insanlar. yıldızların güçlü güneşler olduğu ve yıldızlararası uzayda nice ışık yılı uzaklık­ larda bulunduklarıdır. — 21B — . insanlık ailesinin kişileri arasındaki çeşitli ilişkilerde de geçerli­ dir. ne gezegenimize doğada ayrıcalık tanınmış değildir. Bu görüşün etkisiyle astronomide olduğu kadar* fizikte. Bu görüş. yüzyıla gelinceye dek.nüs'e olan uzaklık 40 milyon kilometre. Aristarkus'un bize bıraktığı büyük mirası şudur: Ne bize. Pluto'yaysa 6 milyar kilometre. Aristarkus dönemiyle Huygens dönemi arasındaki zaman içinde. antropolojide. Güneş sistemini daha dar bir çerçeve ve daha yerel olarak düşünmek doğaldı. Kozmos'ta yalnızca bir tek galaksi. gezegenimizin yıldızlarla kıyaslanışmda geçerli olduğu ı kadar. XVin. bi­ yolojide. Bu arada Thomas Wrigb4 üe Immanuel Kant teleskopla yaptıkları ince­ lemeler sonunda başka galaksilerin varolduğunu sezmişlerdi. Aristarkus yıldızların uzaklardaki güneşler oldukları yo­ lunda bazı kuşkular duymuş ve Güneş'i sabit yıldızlar arasına koymuştu. George'un müzikçisi ve astronomu William Herschel. Bu görüşün sosyal açıdan fazla yaygınlaşma­ sı. yüzyılda anlaşılabildi.

Aristarkus'tan günümüze dek evreni araştırmak üzere gi­ riştiğimiz çabaların her biri bizi. türümüzün emekleme dö­ neminde ortaya atılmış bir soruyla başladık ve türümüzün her yeni kuşağı bu soruyu yeniden ve hiç de eksilmemiş bir merak­ la sordu: Yıldızlar nedir? Araştırıp keşfetmek insanın içinde var­ olan bir duygudur. Bu alandaki yeni bulguları özümseyecek vakti insanoğlu henüz bulamadı. — 219 — . yerküremizin en önemli. Bü­ tün yeni buluşlar. yıldızlar sema alevleri. Çünkü evrenin araştırılmasındaki her yeni buluşu gezegenimiz için «tenzil-i rütbe» saymaktadırlar. en merkezi ve en hayati yer olmasını isteyenler için üzüntü kaynağı olmaktadır. Eğer gezegenimizin önem taşımasını istiyorsak yapabileceğimiz şudur: Sorularımızın cesareti ve ya­ nıtlarının derinliğiyle gezegenimizi önemli kılabiliriz. iki sarmal kol arasında kaybolmuş sırada bir geze­ gende yaşıyoruz. Kozmik Okyanu­ sun kıyılarında biraz fazlaca oyalandık. Kozmik yolculuğumuza. Sonunda yıldızlara doğ­ ru yol almaya hazırız. sıcak bir taş. Ayrıcalığa ve en çok öne­ me mazhar gezegen statüsünde olmayı boş yere isteyenler. ilk önce. göklerin nasıl olduğuna ilişkin olarak yarattığımız zihinsel mo­ delleri sınama eğilimimizi cesaretle sürdürdüğümüzü ortaya ko­ yar. Bu sorunun peşine takılmış yolcular olarak işe başladık. Samanyolu da Gecenin Belkemiği'dir. kendi du­ rumumuza ışık tutacaktır.insanlar yaşadıkça Kozmos'daki yerimizi arayıp durduk. Nerede yaşadığımızı bilmek için komşuların durumunu bilmek zorunludur. Halen de bu yolun yolcularıyız. ge­ lişmelerin getirdiği değişiklikleri sineye çekmek zorundadırlar. Kendimizi böyle bir perspektifte gözleyişimiz. Kozmos sahnesinin ortasında­ ki bir yerden daha az önemli bir yere itelemiştir. Tü­ rümüzün emekleme döneminde (atalarımız göklere avare ava­ re bakarken) eski Yunan'm îyonya'h bilginleri tarafından ve ça­ ğımızda sorulan sorudan kurtulamrycruz: Neredeyiz? Bizler kim­ leriz? İnsanlardan çok galaksilerin bulunduğu bir evrenin ücra köşesindeki dağınık galaksiler kümesine dahil bir galaksinin sı­ nırlarında. Sözkonusu modellere göre Güneş kıpkırmızı. Öteki komşularımızın durumunu bilmek.

Çin Yıldızları.Ö. Sırlarını ele vermeyen uzayın parıltılı şarkı­ larının eşliğinde. — Hart Crane. buz tutmuş efsaneleri yazıp çiziyor. yaklaşık 300.— . Gök ve Yer benim kadar yaşlıdırlar ve binbir şeyin hep­ si bir ve aynıdır. Pieng Tsu çok küçük yaşta hayata gözlerini yumdu. Köprü — 221. geceden korkmayacak kadar içten seviyoruz.Bölüm VIII i ZAMAN VE MEKÂN İÇİNDE YOLCULUKLAR Ö l ü bir çocuktan daha uzun yaşamış kimse yoktur. — Chuang "feu. M. — Amatör iki astronomun mezartaşındaki yazı Yıldızlar. gözlerimi­ zin içinde.

Kum­ sallar bize zamanı da anımsatmış olurlar. bazıları da içeriye kayıyor gibi olacak. Ve ancak o durumda. Ama görebildiği­ miz yıldızlar. Yıldızlar arasındaki ortalama uzaklık birkaç ışık yılıdır ve bir ışık yılının da 10 trilyon kilometre olduğunu anımsayalım. yıldızların bazıları takım yıldız dışına. insan türünün belirmesinden çok daha eski zamanlara dayanır. Yerküremiz üzerindeki her yer. onları belli bir çerçeve içine alır gibi bakılmasından doğan birtakım şekillerdir. sür­ tünmesinden. Dünya. gerçekte fer­ siz oldukları halde bize yakınlıkları nedeniyle parlak gözüken ve uzakta bulunmalarına karşın gerçekten parlak olan yıldızla­ ra. şöyle ki: Evrendeki yıldız­ ların toplam sayısı yeryüzündeki tüm kumsallardaki kum ta­ nelerinden daha çoktur. Ta­ kım yüdızların oluşturduğu şekillerin değiştiğini görebilmek için bu yıldızlan birbirinden ayıran mesafeleri aşmalıyız. Takım yıldızlar. bizler yeryüzünde oldukça on­ ları üç boyutlu şekiller olarak gözümüzün önüne getiremeyiz. varolan yıldızların ancak küçücük bir bölümüdür. böylece de çerçevenin görünümü de­ ğişecektir. Hepsi de aşağı yukarı birbirine benzer büyüklük­ teki ince kum taneleri. Asya'da aynıdır. Göğün açık olduğu bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz yıldız sayı­ sından daha çoktur bir avuç kumdaki taneler. Amerika'da da. Fakat çekim güç­ lerinin etkileri yeryüzünde fark edilir. Bir avuç kumda yaklaşık 10. — 222— ! .000 kum tanesi vardır. Oysa Kozmos öl­ çü kavramını aşan bir zenginliktedir. Geceleyin gördüklerimiz en yakın yıldızlardır. Bu nedenle de herhan­ gi bir takım yıldızdaki yıldızların oluşturduğu şekiller.GÜNEŞ VE AY ÇOK UZAĞIMIZDADIR. herhangi bir yıldıza tam olarak aynı uzaklıktadır. aşınıp yenmesinden ve yine Ay'la Güneş'in ya­ rattığı dalgalar ve havanın aşındırmasından oluşmuşlardır. kayaların çağlar boyunca durmadan. Eski astronomlarla astrologların göklerdeki yıldızlarla şe­ killer kurmaya çalışmalarına karşın. bir takım yıldız aslında ya­ kıştırmadan başka bir şey değildir. Kumsallar bize uzayı anımsatırlar. Herhangi bir takım yıldızdaki yıldızla­ rın hepsi de' öylesine uzaktır ki.

noktaları . ğü çerçevenin değişikliğe uğrağımız görüntülerdir. öy­ lesine uzak mesafeli yıldızlararası yolculuklar için yeterli de­ ğildir.birleştirelim» oyunundaki gibi göklerde yakıştırdığımız bir şekil içine yerleşti­ rebiliriz. Olabilir ki. Günümüzde bilgisayara. Böylece Arkadan gOrtinüştf takım yıldızının içinde göründü­ Son iki şekil. «şu . Yıldızları. önümüzdeki yüzyıllarda yeryüzünden hare­ ket edecek bir uzay aracı. görünürdeki takım yıl­ dız biçimlerinin de değiştiğine tanık oluruz. Ya da şöyle diyelim: Bel­ li bir yolculuk süresi içinde bu mesafeleri almaya yeterli değil­ dir. | yışmı izleyebiliriz. Bir başka de­ yişle. bilgisayara Büyük Ayı'yı oluşturan parlak yıldızlar çevresinde tam bir tur atmasını emredebiliriz.Teknolojimiz şimdilik. ya­ kınımızdaki tüm yıldızların üç boyutlu durumlarım verebilir ve onları küçük bir yolculuğa çı­ karabiliriz. Fakat perspektifimiz değişince. Takım yıldızların görünümü yalnızca uzayda (mekân için­ de) değişmez. sözü­ nü ettiğimiz büyük mesafeleri çok hızlı kat edebilir ve böylece daha önce hiç kimsenin görme­ diği bir çerçevede başka bir ta­ kım yıldız biçimi yakıştırılabilir. biz konumumuzu değiştirince. eğer 150 ışık yılı giderek uygun noktalara varabilseydik saptayaca-. Örneğin. zaman içinde de değişikliğe uğrar. görüntüleri değişmiş olmaz 223 .

eski bir takım yıldızı terkedip yeni­ sine katılırlar. bilgisayarımız bizi eski zaman­ lara doğru götürünce.Teleskop Burcu diyebilirler.makinesi sizi bir­ den çok eski devirlere götürüp bırakacak olsa. O tarihlerde Büyük Ayı'­ nm biçimi bir oku andırıyordu. Bu arada. uzaydaki esini bağlı tutan çekim zincirlerini kopa­ rır. Aslan takım yıldı­ zını (burcu) ele alalım. Bilgisayarlarımız bizi mekân ve za­ man olarak bugünden alıp başka günlere götürebilir. gruptakilere oranla daha çabuk yol alır. Bazen de çift yıldız sistemindeki üyelerden^ biri patlayarak. Aslında üçlü bir yıldız sistemidir. Büyük Ayı'nm o zamanki biçiminden hangi dönemde yaşadığınızı anlardınız: Orta Pleistosen Çağında. Yeterince uzun bir süre bekleyebilecek olsak. sonunda. Bu tür yıldızlar. însan türünün yaşamı boyunca bile (birkaç milyon yıl) ta­ kım yıldızlar değişmişlerdir. Bir zaman . Büyük Ayı'nm bugünkü görünümüne bir göz atalım. bir milyon yıla kadar radyo . önümüzdeki bir milyon yıl içinde. bir milyoa yıl önceki Büyük Ayı şekli­ nin ayrı görünümde olduğunu anlarız. O d a eski yörjingeşel hızıyla uzaya sıçrar. Gök­ teki şekiller yavaş yavaş birbirine karışarak değişirler. Güneş'e komşu bölgede. yeterince uzun bir süre bekleyebilmek yine değişir. Birde yıldızların doğup gelişme ve ölme durumları vardır. en yakın yıldız sistemi bulunmaktadır: Alfa Kentaurus.teleskopun da modası çok­ tan geçmiş bir aygıt olarak eski eşyalar arasında yer almasın­ dan endişe ettiğimi söylemeliyim. bazen de tek bir yıldız. Bir takım yıldızın ilerki zamanlarda alacağı görünümün bi­ çimini de bilgisayardan sorabiliriz. Yıl­ dızlar bazen bir grup ya da hevenk halinde hareket ederler. Aslan Burcu şimdikinden daha az aslana benzeyecektir. tlerki kuşak­ lar Aslan Burcu'na Radyo . îki — 224 — . Kentaurus takım yıldızı. Yıldızla­ rın devinimlerini hesaba katarak. Gökte sapanla fırlatılmış gibi bir yıldız görürsünüz o an.yalnızca. örneğin. o dönem içinde yeni yıldızlar belirecek ve eskileri kaybolup gideceklerdir. yani uzayda Güneş'in yakın çevre­ sinde. örneğin.

Takım yıldızın en çok parlayan ikinci yıldızı Andromeda (Beta Andromeda adını taşır) yetmişbeş ışık yılı uzaklardadır. gövdesi at olan mitolojik yaratıklar.000 yıl son­ ra alacağı şekil. biraz mesafeli bir yörüngede dola­ şır.000. Onu görmemizi mümkün kılan ışık.000 yıl önceki Büyük Ayı Gönüm üz deki Büyük Ayı Bilgisayarın ürettiği Büyük Ayı'nın zaman içindeki görüntüleri. 225 Kozmos : F. Kenteaurus'ların (*) Proksima'sı (proksima en yakın de­ mektir) adından da anlaşılacağı üzere Güneş'e en yakın olanı­ dır.000. Bizim Güneş'imizin yapayalnızlığı anlaşılmaz bir şeydir. Aslan takım yıldızının 1. üçüncüsü de Proksima Kentaurus. yıldızlarası karanlıkları (*) Başı insan. 15( . yıldız birbirinin çevresinde dolanır.1.000 yıl önceki Büyük Ayı \ \ ^ w \ Günümüzdeki Aslan Burcu 500. bu çiftin çevresinde.

Atalarımız bugün kazandıkları şekle yeni yeni düşüyorlardı. zaman kavramı olmaksızın mekânı. Uzay (mekân) ve zaman iç içe girmiş durumdadır. bunun kay­ nağının yerküremiz ve Samanyolu'nun oluşmasından önce var­ olmuş bulunmasındandır. «şu andaki» arkadaşınızın görüntüsüyle saniyenin yüz milyonda birine eş zaman önceki gö­ rüntüsü arasmdaki fark o kadar küçüktür ki. Bir odanın içinde üç metre ötedeki bir arkadaşınıza ba­ kıyorsanız. Bunun hesabı şöyledir : (3 m) / (3 x 108 m / sa­ niye) = 1 / (108 / saniye) = 10-8 Bu hesapta yaptığımız.000 ışık yılı uzaklık­ tadır. Diyelim ki (olmaz ya!). Ne var ki. Yetmiş beş ışık yılı gibi uzaklıklar.000 ışık yıldır. Bizim bu önemli olaydan yetmiş beş yıl haberimiz ol­ maz. astronomi alanında çok küçüktür. Einstein o sıralarda İsviçre Pa­ tent Bürosunda bir memur olarak çalışıyordu. onun sekiz milyar ışık yılı önceki durumunu görüyor ol— 226 — . Bu durum yalnızca astronomi alanının cisimlerine özgü de­ ğildir. uzaklığı hıza bölüp arada geçen za­ manı bulmaktan ibarettir. Işık çok hızlı yol alır. Bugün gördüğümüz M31'den gelen ışık o zamanlar hare­ ket ettiğinde. bir mikrosaniyenin yüzde biri de diyebilirsiniz. isterseniz. yeryüzünde insan türü henüz yoktu. Bu yıldızı görmemize olanak veren ışık uzun yolculuğuna başladığı sırada genç Albert Einstein yeryüzünde Görecelik (Rö­ lativite) Kuramını yayınlamıştı. Bu denli uzaktan gelen ışığı bugün görebilmemizin nedeni. Buna. fark edilemez.aşıp yeryüzüne gelinceye dek yetmiş beş yıl geçmiş demektir.-Güneş'ten Samanyolu'nun merkezine olan mesafe 30.000. Beta Andromeda geçtiğimiz hafta infi­ lak etti. mekân kavramı olmaksızın zamanı kavrayamayız. Saniyenin yüz milyonda birine eş zaman önceki durumunu görüyorsunuz. Fakat uzay çok boştur ve yıldızların aralarındaki mesafe büyüktür. Bizim ga­ laksimizden M31 adım alan ve yine Andromeda takım yıldızın­ da bulunan en yakın sarmal galaksi 2. bu arkadaşımızı «şu andaki» haliyle görüyor değilsi­ niz. Oy­ sa sekiz milyar ışık yılı uzaktaki bir «kuasar»a baktığınız za­ man.

Einstein People's Book of Natural Science (Doğa Bilimi El Kitabı) adını taşıyan Bernstein'in kitabına hayran kalmıştı.. hız kavramını kaybedeceğinizden ışık dalgası üze— 227 — . Nitekim on beş milyar ışık yıllık mesa­ felerden daha uzaklara baktığımızda kuasarların sayısı artmak­ tadır. Almanya'daki öğret­ menleri ona adam olamayacağını. Da­ ha ilk sayfasında tellerden geçen elektriğin ve uzaydan geçen ışığın korkunç hızını anlatan ve bilimi halka sunmayı amaçla­ yan bu kitap Einstein'i çok etkiledi. bir galaksi ne denli uzaksa. sorusu zihnini kurcalama­ ya başladı.) Yıldızlararası gezilere çıkmış olan iki adet Voyager uzay ge­ misi. Işık hızıyla yolculuk ha! Güneş ışığının güzellikleri arasında İtalya'nın kırlarında dolaşan bir gencin aklına gelebi­ lecek ne güzel ve gizemli bir soru. Toskana kırlarının güzellikle­ rinde dolaşırken. zihninde sınıfta düşünmeye zorlandığı konu­ lardan başka sorunlara yanıtlar aramaya koyuldu. sorduğu soruların sınıf disip­ linini bozduğunu. Işık dalgası üzerinde yol­ culuk etseniz. okulu bir aksa daha iyi edeceğini söylemişler­ di. Bu gencin adı Albert Einstein'di ve zihninde yanıt aradığı sorunlar dün­ yayı değiştirdi. uzun saçlı bir gencin Pavia yo­ lunda ilerlemekte olduğunu görürdünüz. En yakın yıldıza 40.000 yılda varabilirler. okuldan atılmış.. (Kuasar'ları galaksillerin yalnızca er­ ken tarihlerinde görülmesi olası patlama olguları kabul edenler vardır. Bir ışık dalgası üzerinde yolculuk edince dünya nasıl görünür.manız önemli fark yapar. o denli erken tarihini izlemekteyiz demektir. Ve o denli de tam olarak kuasar görme olasılığı vardır. Böylece okulu bırakan genç. Bu takdirde. Yeryüzünden kalkıp da hiç olmazsa Kentaurus Proksima'ya uygun süre için­ de gitme umudu besleyebilir miyiz acaba? Işık hızına yaklaşa­ bilecek miyiz dersiniz? Işık hızıyla ilgili giz nedir? Günün birin­ de ışıktan hızlı yolculuk edebilir miyiz? 1890 yıllarında İtalya'nın güzel Toskana kırlarında dolaşı­ yor olsaydınız. ışık hızının on binde birine eşit süratle ilerlemektedirler şimdi.

Bir kavşağa yaklaşırken bir at ara­ basıyla çarpışıyormuşum gibi geliyor bana.böyle bir durumun olma­ dığını göstermiştir.rinde olduğunuzu bilemezsiniz. Bazı fikir­ ler. iki olayın eşzamanlı oldu­ ğunu söylemekle neyi kastediyoI I ruz acaba? Bisiklete binmiş olarak size doğru geldiğimi düşünün. görüntüm. yansıyan ışık nedeniyle. Eğer gözlemciye yak­ laşan bisikletlinin hızını ışık hızına ekleyebilseydik. . Şimdi bu olayı yeniden düşü­ nün. düşünce süzgecinden yeterince incelenmeden geçirildiğinden gerçek gibi kabul edilmişti. Einstein bu tür sorunlar üzerinde kafa yordukça. örneğin. Oysa deneyler . Kuzeyden gelen bisikletli çizgi ok­ ta gösterilen hızla ilerliyor. Tutun ki. böylece. Kavşağa batı­ dan yaklaşan arabanın hızı çizgi okla. araba görüş çizginize göre dik açı içer­ sinde ilerliyor olacaktır. Pe­ ki. arabanın geli­ şinden önce görmeniz gerekmez mi? Ben ve atlı araba kavşağa. Siz. bisikletliden yansıyan ışık gözlemciye arabadan yansıyan ışıktan ön­ ce varacak ve bisikletliyle arabacıya çar­ pışacak gibi görünen durum. Işık hızıyla yol­ culuk halinde birçok çelişkili durum çıkardı ortaya. atlı araba ve bi­ siklet ışık hızına yakın bir sü­ ratle ilerliyorlar. bu sorunlar dünya için daha da önem kazandı. benim yaptığım sürat. benim görüş açımdan eşza— 228 — Gözlemci yol kavşağının güneyinde bulu­ nuyor.Bundan da çıkan so­ nuç şudur: Işığın hızı hareket eden cis* *nm hızından bağımsızdır. Direksiyon kırıp çiğnenmekten zor kurtuluyorum. Bisikletliden yansıyan ve daha hızlı yol alan ışık nok­ talı çizgiyle gösterilmiştir. gözlemci ta­ rafından değişik biçimde algılanacaktı. Işık hızıyla giderken garip bir şey olur insana. size araba­ nın görüntüsünden bir hayli da­ ha erken ulaşsın? Benim direk­ siyon kırdığımı. Eğer siz yolun aşağı kısmında seyirci olarak hareketsiz duruyorsanız. gü­ neye doğru yansıyan ışığının hızı noktalr çizgiyle belirtiliyor. be­ ni. ışık hızına eklenmeyecek midir ki. . size doğru ilerliyor göreceksiniz.

siz beni önümde hiçbir engel bu­ lunmadığı halde direksiyon kırıp caddede keyiflice pedal çevir­ diğimi görüyor olamaz mısın? Bunlar ilginç ve kılı kırk yaran sorulardır. bunlara uymak zorunludur. Aynı zamanda hiçbir mad­ desel cisim ışıktan daha hızlı ilerleyemez. XIX. fizikte devrim yaratmıştır. Einstein bu basit sorulardan hareket ederek dünyanın yeniden ve yeni biçimde algılanmasına yol aç­ mış. aynı hızda ilerler: Kendi hızı­ nı ışığın hızına asla eklemeyeceksin. Buraya kadar tamam. size göre varmaz mı? Bana arabayla çarpışıyormuşum gibi gelirken. Bu sorunları Einstein'den önce hiç kimsenin ele al­ mayışının nedeni vardır. Aristarkus'un ve Kopernik'in fikirlerinin sosyal ve siyasal alanlardaki uygulaması. işte bu kuralları yasa haline getirmiş ve Görecelik (Rölativite) (izafiyet) kuramı adım vermiştir. Fakat ne denli çaba gösterirseniz gösterin %100'e vara­ mazsınız. Alman veya Fransız ya da İngiliz kültür ve siyasi örgütlenişinin başka ülkedekilerden daha iyi olduğu inananday­ dılar. Dünyayı tam olarak anlamamız ve yüksek hızla ilerlerken ortaya çıkan mantıksal çelişkileri gidermemiz gerekiyorsa. kozmik bir sürat sınırlaması tanınmıştır. yüzyılın bitimine doğru Avrupalılar üstünlük ya da ayrıcalık açısından kıyaslamalarda bazı dayanak noktalarına gü­ veniyorlardı.99'u kadar sürat yapmanızı engellemez. Einstein. Avrupalıların üstün olduklarına inanırlar ve bunların sö­ mürge haline getirdikleri yerlerdeki insanların talihli oldukları­ nı sanırlardı. o cisim ister hareket etsin ister dursun.manii olarak varır da. Fizik kuralları sizin ışık hızı­ nın %99. Genç Einstein fizikte olduğu kadar siya— 229 . ya redde uğrardi ya da aldır­ mazlıktan gelinirdi. «Do­ ğanın Emirnamesi» adını verebileceğimiz bazı kurallar vardır ki. Işık hızıyla ya da ışık hızından süratli gitmeyeceksin. Herkesin olağan kabul ettiği şeyi değiştirmeye yö­ neliktirler. Bir cisimden yansıyan ya da kaynaklanan ışık. Dünyamızın bir sağlam temel üstüne oturtulmuş ol­ ması için. Yoksa hare­ ket eden bir platform sayesinde ışığın hızından fazla olmak üze­ re istediğiniz sürate erişebilirdiniz.

havadaki moleküllerin hareketidir. Bu kuramın tuzakları var gibi görünürse de. Eğer bu doğ­ ruysa -ki Kozmos'daki yerimizin ayrıcalıklı olduğunu düşünmek şaşılası bir durumdur. Doğa Yasasının temelinde yatan bir ko­ nudur. Güneş'in ışığı bize aradaki boşlukları aşarak ula­ şır. yerçekimi gibi. aslında fikir çok açık seçik olarak ortadadır: Evreni izlerken. Gök gürlemesinde de benzer bir durum sözkonusudur. küçük bir sonik patlama yaratır.Morley deneyi böyle bir ortamın var olmadığım — 230 — . ses hızından ayrı bir şeydir. izlemek için kurulan her gözlem yeri. Fakat ne kadar kulak kabartırsak kabartalım güneş patla­ malarım duyamayız. çünkü kırbacın ucu ses hı­ zından daha süratli hareket eder ve böylece bir şok dalgası. Bir kırbacın saklayışım duyarız.bunun sonucu olarak hiç kimsenin ışıktan daha hızlı gidemeyeceği de doğrudur. belli bir sabit dayanak noktası alın­ sın. Fakat ışık hızı sorunu. Michelson . Einstein'in Görecelik Kuramından önceki dönemlerde ışığın özel bir ortam aracılığıyla ulaştığı sanılırdı. genellikle hava aracılığıy­ la yayılır. Işıksa bir boşlukta yol alır. Sesten hızlı uçakta sorun mü­ hendislik sorunudur ve bu mühendislik sorunu çözümlendikten sonra sesten hızlı yolculuk yapılabilmektedir.sette de ayrıcalık ve üstünlük görüşüne karşı gelmiş biridir. Einstein'in gö­ recelik (rölativite) (izafiyet) sözcüğünden anladığı budur. Doğanın yasala­ rını kim açıklarsa açıklasın herkes için aynıdır. Fakat ışık hızı sınırlama­ sı. Dolayısıyla da belli bir çerçevedekilerin başka çerçevedekilere üstünlük taslamaları diye bir şey olamaz. Tüm uzayı kapladığı sanılan bu ortama «Işık saçıcı» adı verilir­ di. Bu nedenle eşzamanlılık sorunları sese uygulandığı gibi ışığa uygulanamaz. $M Ses maddî bir ortam aracılığıyla. Yıl­ dızların vızır vızır her yöne gidip geldikleri bir evrende «du­ ran» hiçbir şey yoktur ki. Bir arkadaşınız konuştuğunda size ulaşan ses dalga­ sı. Bugünse sesten hızlı giden uçakların sayısı oldukça çoktur. Bir zamanlar uçakların ses hızından daha çok sürat yapamayacakları sanılırdı. öteki gözlem yeri kadar iyidir.

Ha­ reket ettiğiniz yönde pres altında yoğunlaşmış gibi kütleniz ar­ tar ve geçirdiğiniz deneyim nedeniyle. eğer bu aygıtlar bu biçimde yapümasalardı. Işık sü­ ratine yakın bir hızla yolculuk etmenin verdiği soluk kesici de­ neyim. yaklaşırken mavileşir. ışığın gerçek hızı olan saniyede 300. hızlandırılmış zerreciklerin tümü aygıtın çeperlerine çar­ parlardı. dünya.» «Düşünün ki. Aynı zamanda. Einstein bu nedenle Almanca olan Gedankenexperiment -düşünce antren­ manı. Uçak­ larda bulundurulan ve zamanı göstermede çok hassas saatler. Olduğu yerde duran bir gözlemci açısından.. (Görecelik Kuramı «Tutun ki. Ne var ki.» deyimleriyle doludur.sözcüğünü kullanmıştır. olağan saatlere oranla birazcık geri kalır. zaman genleşmesi yapar. Bir motosiklet üzerinde olduğunuz halde ışık hızına yaklaştığınızı düşünün. George Gamow*un deneyine dayanarak. bilim alanında her şeyin doğru olduğunu açıklamaktadır. bunlar doğrudur­ lar ve göze hitap eden hayali durumlar değildir. gözle görülebilen daha kısa dalga boylarına dönüşür.. daha doğrusu cebir dersinin ilk yılını ta­ mamlamış herkese cebir işlemiyle anlatılabilir. Işık süratine yakın bir hızla giderken. Bu garip ve özel görecelik yaratan şaşırtıcı öngörü. zaman yavaşlar. Bu.ortaya çıkardı. Bunun sonucu olarak nükleer fizik deneyleri alanında — 231 — . Her şey si­ zin göreceli deviniminize bağlıdır. çok garip bir hal alır. süratle değil de saatte 40 km.. Nükleer hızlandırıcı­ lar. kırmızılaşır. normal olarak gözle farkedilmeyen kızılötesi ışın saçı­ şınız. hızla ilerlediği bir yer düşünelim. basit bir matematik işlemle. sizden yansıyan ışık siz uzaklaşırken. Eğer gözlemciye doğru ışık süratine yakın bir hızla yolculuk ediyorsanız.) Süratiniz arttıkça. hızın artmasıyla kütlenin büyümesine olanak tanıyacak bi­ çimde yapılmışlardır. geride bırak­ tığınız cisimlerin kenarlarını önünüzde görmeye başlarsınız.000 km. sizin açınızdan. sonuçta herşey sıkışıp küçücük dairesel pencereye dönüşür. birçok deneye de uygun düşmektedir. renkli bir ışına bürünmüş bir gölge olur­ sunuz..

Fakat hiçbiri de işlemedi. Gezegenlerarası İngiliz Derneği'nin mensupları. doğa tarihi ve sivil ya da askeri mühendislik alanlarmdaki ilgi ve çalışmalarından başka kendini kaptırdığı bir alan daha vardır: İnsanın uçabileceği bir araç yapmak. Leonardo'nun resim. Bugün de insanları yüdızlara götürmeye yarayacak uzay — 232 — . 1939 yılının teknolojisiyle çizmişlerdi bu aracı. Fakat kabahat onun değildi. illi Leonardo da Vinei'nin basma gelen bu durumun benzeri 1939 yılında bir grup İngiliz mühendisinin başına da geldi. katedilen mesafenin zamana bölünüşüdür. XV. heykeltraşlık. Leo­ nardo da Vinei'nin başarısızlık nedeniyle moralinin bozulduğu olurdu. Işık hızıyla yolculuk eden kişinin yaşlanmamasının nedeni de bu ilkede yatmaktadır. Sürati veren. Fakat günün birinde Ay'a yolculuğun mü­ hendislik açısından mümkün olabileceği düşüncesini harekete geçirdi. jeoloji. Toskana tepelerine tırmanıp ora­ dan bir kartal gibi düzlükleri seyreyleyen biri daha yaşamıştı 400 yıl kadar önce: Leonardo' da Vinci. çizimler müthişti. Ne var ki.fazla bir şey yapılamazdı. anatomi. O tarihlerde yeterince güçlü ve hafif bir motor yoktu. Işık süratine yakın bir hıza başkaca sü­ rat ekleyemeyeceğimize göre (oysa günlük yaşamımızda yaptı­ ğımız hızlan birbirine eklemek olasıdır) sizin görece devirlimiz­ den bağımsız olarak geleneksel mutlak mekân ve zaman kavram­ ları terk edilmelidir. 30 yıl sonra Ay'a insan gönderme işlevini yerine geti­ ren Apollo uzay aracının aynı olmadığı kesindi 1939 yılının ge­ zegenlerarası gemisi. yüzyıl onu kapanına kısmıştı. Mühendislik açısından ışığın hızına eş süratte giden araç­ lar yapmak acaba mümkün müdür? İtalya'nın Toskana vilayeti yalnızca genç Einstein'in vak­ tini geçirdiği bir yer değildir. Daha sonraki kuşakların bu alandaki cesaretine hız verdi. Mekânın büzülmesi ve zamanın genleşme­ sinden anladığımız budur. tam boy pro­ totipler üretti. modeller yaptı. İn­ sanları Ay'a götürecek bir araç çizdiler. Bu konuda resimler çizdi.

Bunlar kendi bölgesel güneşlerinin ışığı altında birer parıltılı noktacıktan ibarettir. Ama bin ya da on bin yıl sonrasının amacı. Kaç gezegen sisteminin varolduğunu henüz kesinlikle bil­ miyoruz. Yıldızlara yolculuğa henüz hazır değiliz. Yüz ya da iki yüz­ yıla kadar güneş sistemi tümüyle keşfedildiğinde. birkaç gezegen sistemi var: Jü­ piter. Sayısının bir hayli kalabalık olduğu sanılıyor.gezegenleri bulun— 233 — . Satürn ve Uranüs'ün her birinin bir gezegen sistemi bu­ lunuyor. ilke olarak böyle bir araç geliştirmek olasıdır. O zaman yıldızlara gi­ decek istek. Yıldızlar çevresindeki gezegenlerin varlığım saptamaya ya­ rayan başka yöntemlerle birlikte önümüzdeki on yıllarda bize en yakın yüz yıldızdan hangilerinin arkadaş . Ne var ki. Aristarkus'un. Güneş gibi yapayalnız yıldızların hepsinin arkadaş -gezegenleri bulunduğunu gösteriyor. Thales'in. Einstein'in çocukları o zaman ışık yılı evrenini dolaşa­ caklar. bazıları da çok değişik başka gezegen sistemlerini inceleyeceğiz. Bunlar boyutları ve Ay'larıyla olan mesafeleri bakımın­ dan Güneş çevresindeki gezegenlere benziyorlar. Hangi yıldızın ziyaret edilmesi gerektiğini bileceğiz.fırlatıl mak üzere geliştiriliyorlar. kaynaklar ve teknolojiye sahip olacağız. Henüz doğrudan doğruya görememekteyiz başka yıldızların gezegenlerini. 8u araçların hiç­ biri de yeryüzünden direkt uçuşla yıldızlara varma kapasitesin­ de değil. Dünya çevresindeki yörüngesinden yıldızlara. Bizim hemen yakınımızda bir değil. Arâç hızının ışık hızına yakın olacağı yıldızlararası süratli araçlar yapımı belki gelecek yüzyılın amacı değil. biz de kendi gezegenimize yeni bir çekidüzen veririz. Uzak me­ safelerde bazıları bizimkine çok benzer. Leonardo'nun.araçlarının öncüleri üzerinde çalışılmaktadır. Kütleleri bir­ birinden farklı olan çift yıldızlara ilişkin istatistiklerin yaygın­ laştırılması. Fakat görülmeyen bir geze­ genin gözleyebildiğimiz bir yıldız üzerindeki çekim etkisini sap­ tama aşamasına geldik.

yüz milyonlarca kez daha uzundur. doğar. — 234 — . gecelerinde aylar çıkacak. Ya da bir ufuk­ tan doğup öteki urukta batacak büyük halka sistemleri belire­ cektir. Yıldızlara oranla tüm ya­ şamı bir güncük süren mayıs sineği gibiyiz.. Aylarının yakınlığı nedeniyle gökler­ de pırıl pırıl yanacaktır. Dünyalar ve yıldızlar.duğunu öğrenebileceğiz. yaşar ve ölürler. Uzak ve egzotik takım yıldızlarla dolu bütün bu gökler­ de soğuk bir san yıldız olacak -çıplak gözle belki görülebilen. Mekân ve zaman konularının iç içe olduğunu daha önce söy­ lemiştik. Mayıs sineğinin gözünde insanlar sağlam yapılı. bir zamanlar varolan ve şimdi artık olmayan bir yıldızın kalıntısı olarak. cüsseli. yerinden oynatılmaz. Güneş'in ömrü. Son yıllarda kızılötesi gözlemler yakınımızdaki yıldızlardan bazılarında disk biçimli gaz ve toz bulutlarını belirlemiştir ki r bunlar gezegen müjdecisi olabilir. Bazı gezegenler. belki de ancak teleskopla fark edilebilen. Bazıları gaz bulutundan oluşacak. Galaksilerde keşfedilmeyi bekleşen belki de yüz milyarca gezegen sistemi vardır. Bazılarında gündüz vakti ni­ ce güneşler görülecek. Uzay teleskopunun önüne ışığı kapayan bir disk konulabileceği gibi. Bu yeni yöntemlerden biriyle yıldızın çıkardığı ve parlaklığının görmeyi engellediği ışığın yapay ola­ rak giderilmesi söz konusudur. Bu yıldız. Böylece gezegen­ den gelen yansımış ışık. Ay'ın karanlık ucunu da böyle bir disk yerine kullanmak mümkündür. Bu arada kuramsal bazı çalış­ malar. Bazıları konuk barmdırabilir olacak. insan misali. Kimisi de insana kalp ağrıları vere­ cek güzellikler sergileyebilecektir. gezegen sistemlerinin galaksilerde olağan bir durum oldu­ ğunu belirtiyorlar.. yakınındaki güneşin parlaklığı altında boğulmadığından belirebilmektedir. Bu dünyalardan bir tanesi bile yerküremizin aynı olmaya­ caktır belki de. Bazılarıysa konuksever olmayacaktır. büyük Samanyolu'nun küçücük bir bölümünü incelemek üzere yıldızlararası taşıt filosunun kurulup yolculuğa çıkarıldığı bir liman ola­ rak kullanılabilecektir. Bir insanın ömrü on yıllarla ölçülür.

Ta­ rihin bu döneminde yapacaklarımız yüzyıllarca etkisini sürdü­ recek ve gelecek kuşakların yıldızlar arasında bir rol oynamala­ rı mukadderse bunu tayin edecektir. Ve bizim küçücük gezegeni­ mizde. 2500 yıl önce İyonya'lıların mistiklerle karşı karşıya gel­ meleri kadar önemli bir tarihi yol kavşağında bulunuyoruz.ne iş yaptığı belli olmayan yaratıklarız. — 235 — . Bir yıldız açısından in­ san uzakça ve silikatla demir yapılı egzotik ve soğuk bir küre­ nin yüzeyinde bir varmış . Bütün o dünyalarda kendi geleceklerini belirleyecek olay­ lar ve gelişmeler yer almaktadır.bir yokmuş örneği gelip geçen bir şeraredir.

— Isaac Nevvton. Her şey ondan doğdu. Tanrılar onun ağ­ zından çıkıp geldiler. Nilüfer çiçeğinde parıldayan çocuk da. Değişik yoğunlukta ve güçte de.Bölüm IX YILDIZLARIN YAŞAM SÜRELERİ 1 İki gözünü birden açan Güneş Tanrısı Ra. tüm varlıklara yaşam saçan çiçeğin ışınları da. Mısır üzerine ışık saçtı ve geceyi gündüzden ayırdı. insanlar da gözlerinden. Optics — 237 — .. Bu neden­ le doğanın değişik yasalarım uygulayarak evrenin bir­ çok bölgesinde değişik dünyalar yaratabilir.. — Batlamyus dönemi Mısır'ına ait büyü yazısı Tanrı çeşitli boyut ve biçimde madde zerrecikleri yara­ tabiliyor.

her şeyden önce evreni yeniden icat etmeniz gerekir. yardımcı bir aygıt olmadan küçücük atom parçasını gözle göremezsiniz. Tek bir atom parçasına ulaşıncaya dek kaç kez kesmelisiniz? Bu­ nun yanıtı doksan kez kesmeniz gerektiğidir. gi­ bi. her yanına yayılmış yıldızlarla. büyük bir bölümü hidrojen olan yıldızlararası gaz ve tozun yoğunlaş­ ması sonucu oluşmuşlardır. Yıldızlar.. ilk kez.. Fakat görmenin bir yolu bulunmuştur. hidrojen vb. şeker ya da su gibi diyelim. Eğer bir elmalı keki. birkaç elmaya. Moleküller de atomlardan meydana gelmiştir. Din sözcüğünü. İngiltere'de Cambridge Üniversitesindeki kırk beş yıllık ça­ lışmaların yoğunluk kazandığı 1910 yılında. —• Mark Twafn. Sırtüstü uzanıp onları seyre dalar ve bunlar yapma mı. Fakat hidrojen Kozmos'u başlatan büyük patlamada meydana gelmiştir. bir elmalı keki aldınız ve ikiye kestiniz. hidrojen atomlarının daha ağır atomlara dönüştürüldüğü kozmik bir mutfaktır. atomun ya— 238 — . Huckfeberry Finn Korkunç bir ihtiyaç duyuyorum. bu iki parçadan birini aldınız. yine ikiye böldünüz. Ve Demokritus'un öğretisine uygun olarak bölyece sürdürdünüz kesme işlemini. Bu atomlar nereden geliyor? Hidrojen dışında tümü yıldız­ larda imal ediliyorlar..Üstümüzde gök vardı. için­ deki ilk temel maddeleri yeniden elde ederek yapmak isterse­ niz. Kek öylesine ufalanacaktır ki. Diyelim ki. —• Vincent van Gogh ELMALI BİR KEK YAPMAK İÇİN NELERE GEREK­ SİNME DUYARSINIZ? Bir miktar una. Kuşkusuz hiç bir bıçak bunu becerecek kadar keskin değildir. İşte o za'man geceleyin yıldızları boyamaya gidiyorum. oksijen. az şu­ na. Bir yıldız. karbon. Elmalı kekin içindekiler molekül­ lerden oluşmuştur.. O sözcüğü açıklasam mı?.. az buna ve fırının ısısına. yoksa kendiliklerinden mi olma diye fikir yürütürdük.

100 milyon atom elimizin küçük parmağının ucu ka­ dar yer ancak kaplar. önümdeki masaya dayadı­ ğım dirseğim atomlardan meydana gelmiştir. Olağan bir atomun dış kesimin­ de. Masa da atomlar­ dan oluşmuştur. örneğin. eğer atomlar öylesine küçük ve boşsa. Atomlar çok küçük zerre­ ciklerdir. Çekirdek. — 239 — . Atomlar genellikle boşluktan ibarettir. elektrik yüklüdürler. 38'lik bir topla bir kâğıt dokusunu bom­ bardıman ediyordunuz ve attığınız top gelip geri çarpıyordu sanki. altının parıltısını. Bu. Elektron­ lar. Rutherford bu buluşu karşısında şun­ ları söylemekten kendini alamamıştı: «Hayatımda hiç böyle bir şey başıma gelmemişti. atomları atomlarla çarpıştırıp nasıl sıçra­ dıklarım İzlemek suretiyle oldu. biraz da bu yüzdendir (*). Atomun iç bölümünde. . Madde. İyi ama. Bulunup ortaya çıkarılmasının gecikmesindeki neden. Çe­ kirdek genellikle pozitif yüklü protonlarla elektrik açısından nötr durumdaki nötronlardan oluşur. isminden de anlaşılacağı gibi. çekirdeğe kıyasla elektronlar. demirin soğukluğunu ve elmas kar­ bonunun kristal yapısını. atomun merkezinde pozitif yük ola­ rak değil de elektron bulutu içinde düzenli biçimde dağıldığı sanılıyordu. masa dayadığım dirseğimin (*) Daha önceleri. çekirdekler de çok daha küçükse. negatif elektrik yükü denil­ mektedir. Fakat çekirdek yüz bin kez daha da küçük­ tür. Cambridge'de Ernest Rutherford tarafın­ dan. elektron bulu­ tunun çok aşağılarında gizlenmiş bulunan çekirdek vardır. Atomun kimyasal Özelliklerini elektronlar belirler. bir atom kütlesinin bü­ yük bir bölümü çekirdeğindedir. Bu elek­ trik yüküne. keten helvası bulutu gibidir ve sürekli hareket halindedirler. kolaylık olsun diye. Ben atomlardan yapılmışımdır. elektronlardan oluşmuş bir bulut tabakası vardır.pisi anlaşılabildi. bombardıman edilen zerrecikler geldikleri yöne gerisin geri sıçrarlarken bulundu. protonların. temelde hiçbir şeyden meydana gelmiş değildir. Bununla birlikte.

Çevresindeki bulutta da altı elektron bulunur. çekirdekleri çevresinde elektronlara sahip bulunuşu ve elektriksel güçlerin dayanıklı oluşundandır. Bu da dünyanın biçimsiz kalıntıları olurdu. her şey görülemeyecek kadar incecik toza dönüşürdü. masayı oluşturan atom çekirdeklerinin arasından ge­ çip yere kaymıyor? Neden küt diye yere düşmüyorum?» Bu soruların yanıtım elektron bulutunda aramak gerek. proton ve nötron bulutlan kaplar ve ci­ simlerin ilkel parçacıkları küçük küreler biçiminde dolanırdı. Bir karbon atomunun çekirdeğinde altı proton. Dirseğimin masadan aşağı göçüp gitmeyişinin nedeni. yan yana getirilmek suretiyle dizilebilecek kaç kum tanesinin kaplayacağım hesap ederek 1083 sayışım bu­ luyor.sayısı 10M'dir (*).» Âr­ şimet bildiği evreni. atomun. nötron ve elektron. Günlük yaşam atomun yapısına bağhdır.. çevreyi elektron. Ben kumdan söz ederken yalnızca Siraküz'deki ve Sicilya adasının öteki bölgelerindeki kumları kastetmiyorum. Vücudunuzdaki atom sayısı tutarı yaklaşık KP'dir (1 sayı­ sının sağına 28 adet sıfır eklemek gerek). Gözlenebilir evren­ deki temel zerrecik -proton. iki protonlu ve iki nötronlu <*) Bu sayının kökeni çok eskilere dayanır.ağırlığını nasıl kaldırabiliyor? Arthur Eddington'un sevdiği bir sorusunu yineleyelim: «Nasıl oluyor da dirseğimi oluşturan çe­ kirdekler. Her yerdeki kumdan söz ediyorum. ve altı nötron vardır. Çekirdekten bir parça çekip alacak olsak -örneğin. kum sayı­ sının sonsuz olduğunu düşünenler var. — 240 — . Ârşimet Kum Sayıcısı kitabının ilk cümlesinde şöyle der: «Bak Kral Gelon. Dirseğimdeki atomların dış kesimleri negatif elektrik yüklüdür­ ler. Elektrik yüklerin boşalıvermesi halinde. 1 0 ® » sayısıyla hayret edilecek bir benzerlik. Elmalı kekin yanmış hali çoğunlukla karbondan oluşur. Masadaki her atomun durumu da aynıdır. Elektriksel güçler varolmasa evrendeki her şey yok olur.. Negatif elektrik yükler birbirini geri itiyor. Doksan kez kesince bir karbon atomuna indirgeyebilirsiniz.

atomlar proton. Acaba kuarks'lar maddenin ensonuncu yapı taşları mıdır. Bir atomu parçalayınca elementleri değiştirmiş oluyorsunuz. başka bir atomdur. Fizikçiler bu zerreciklerin sözünü ettiği­ miz biçimdeki özelliklerini bularak atomun çekirdek . Böyle bir kesme ya da atom çekirdeği bölünmesi.) Eğer elmalı keki dok­ san birinci kez kesmeyi başarabilirseniz. (îşlem gören atom. Bir adım daha attığımızı düşünelim. Bilindiği gibi. Acaba bir protonu kesebilir miyiz? Eğer protonları yüksek enerji derecelerinde başka yapısal zerreciklerle -örneğin protonlarla.altı dün­ yasının iyice mahremiyetine girmeye çalışıyorlar. Toprakla ateşin gir­ di oranını değiştirerek. diyelim ki. nötron ve elektronlardan oluşmuştur. yoksa daha da te­ mel zerrecikler var mıdır? Maddenin yapısını anlamanın bir so­ nu gelecek mi.bombardıman edersek protonun içinde gizlenen daha temel yapılı birimler fark etmeye başlarız. artık karbon atomu değil. Yalnızca element­ lerin yapılarını değiştirdiklerini iddia etmekle kalmayıp.bir parça. toprak ve ateş.artık o bir karbon atomunun çekirdeği olmayacak. hava. bakırı altına çevirmeyi dü­ şünüyorlardı. Elementlerin değişim sürecinden geçirilmesi. ortaçağ döne­ mi laboratuarlarında «ilm-i simya» adı verilen bir yöntemle ya­ pılıyordu. başka bir şey çıkar: Tümüyle değişik özellikler taşıyan bir atom. ortaya daha küçük bir karbon parçası çıkmaz. nükleer silahlarda ve nükleer güçlü elektrik santrallerinde oluşur. Birçok simyacı her maddenin dört temel öğeden oluş­ tuğu kanısındaydı: Su. Fizikçiler şimdi «yapısal zerrecikler» diye adlarraırdığımız proton ve nötron gibi zerreciklerin aslında daha da temel yapılı ve adına «kuarks» denen zerreciklerden oluştuğunu öne sürüyorlar. fa­ kat bir helyum atomunun çekirdeği olacaktır. yoksa daha temel ve daha temel zerreciklere doğru mu inilecektir? Bilimde çözümlenmeyen büyük sorunlar­ dan biridir bu. ölüm— 241 — Kozmos : F. Sahtekârlıklar kol geziyordu. Bu aynı zamanda îyonya'lıların da paylaştığı bir düşünceydi. 16 . Kuarks'larm değişik «renk» ve «tad»larda orta­ ya çıktığı belirtiliyor.

çoğunluğunu silikon. Bununla birlikte simyacıların aldıkları paralar bütünüyle havaya gitme­ di. Su.Germain Kontu gibi. oksijen (O). bunlar yaşamın temelinde bulu­ nan elementlerdir ya da yeryüzünü asıl oluşturan bunlardır di­ yebiliriz. Bilimadamlan bu elementleri kar— 242 — . bazıları gaz. Ateş hiçbir kim­ yasal elementten oluşmuş değildir. örneğin. biri moleküldür. Eski tyonya'hlarm ve simyacıların sıraladıkları «elementlerden hiçbiri çağdaş anlam­ da element değildir. birçok yeni element keş­ fedildi. fosfor. ikisi de (bromin ve civa) oda ısısında sıvı durumdadır. Cagliostro ve Saint . Yeryüzünün kendisi. karbon (C). Bazen altı gizlice açılabilen bir baston içinde saklanan altın. Bu arada. Yüksek ısı derecesinin atom çekirdeğindeki elektronların bazılarını koparmasından ötürü ışın saçar duruma gelmiş bir plazmadır. Bazıları katı. Bunlara kimyasal elementler denir. hidrojen (H) ve Argon (Ar) elementinden meydana gelmiş olup molekül biçimleri N2. Hava çoğunluk nitro­ jen (N). sonuncusu da plazmadır.süzlüğün sırlarım da ellerinde tuttuklarını öne süren adamlar ortaya çıktı. Son zamanlara dek yerküremizdeki her şeyi bunlar oluşturuyordu. Avrupa'nın soylu sınıfından bir hayli para sızdırmayı başardılar. O2. Son olarak bulunanlar en nadir elementler. hidrojen ve oksijen atomundan meydana gelmiştir. çok zengin atomlar karışımından oluşur. Paracelsus. oksijen. Simyacılar döneminden bu yana. CÖ. Zaten. Oltalarına zenginlik ve ölümsüzlük yemlerini takan üç­ kâğıtçılık sanatının uzmanları. unutmayalım. deney gösterisi sırasında potada göz kamaştırıcı biçimde ortaya çıkı­ yordu. alüminyum. çağdaş kimyanın kökenleri doğrudan bu deneylere bağlanabilir. antimon ve civa gibi yeni kimyasal elementler bu­ lundu. Doğada birbirinden ayrı özellikler gösteren doksan iki atom vardır. hattâ Isaac Newton gibi simyacılar da vardı. magnezyum ve demir atomları meydana getirir. Bu elementler genellikle molekül bileşimi halindedirler.* B?0 ve Ar'dır. Element­ lerin çoğunu yakından tanırız. ikisi molekül karışımıdır.

Daha başka elementler vardır ama bunların adı pek az geçer. Bu da proton sayısına eşittir ve buna atom sayısı denir. bir türün kendi türüne karşı amansızca kar— 243 — . altı karbon. o element doğada boldur. Protonların pozitif yükü ve elektronlarında buna eş negatif yükü vardır. Eğer bir protonlu atomsamz hid­ rojensiniz. diprozyum. bir hayli yeni ortaya çıkmış bir bulgudur. Daha önce söylediğimiz ve isminin de açığa vurduğu gibi. çekirdekteki proton sayısıyla. insanların verdiği ekonomik ya da estetik değer­ leri açısından veya kayda değer uygulama alanları buldukların­ dan ötürü kendilerinden çok söz ettirirler. üç protonlu lityum. Her atom elektriksel açıdan nötr durum­ da bulunduğundan. o sayı da uranyumu ifade eder. Bu saptama Pitagoras'ın kimbilir ne kadar hoşuna giderdi. atomu birarada tutar.lu. Günlük yaşamda adına pek rastlamadığımız bu elementler hafniyum. En basiti olan hidrojen 1 no. yalnızca sayılar demektir. Elektrik yükleri gibi aynı işaretli yükler de birbirini şid­ detle iterler. Bir atomun kimyasal yapısı yalnızca elektron sayısına bağlıdır.maşıklıklarma göre kademelendirerek bir sıraya koyarlar. elektron bu­ lutundaki elektronların sayısının aynı olması gereklidir. Kimya de­ mek. Bu kuralın istisnasını da belirtelim: altın ve uranyum gi­ bi elementler. Bunu. Genel ölçüt şudur : Bir elementin adından çok söz ediliyorsa. bizi çevreleyen dünyayı karmaşıklıktan şaşırtıcı bir yalınlığa indirgemiştir: Her şey temelde bu üç bi­ rimin değişik biçimlerde biraraya getirilmesinden oluşur.lu elementtir. dört beliryum. ve bu 92'ye kadar gider ki. Çağdaş fizik ve kimya. nötronlarda elektrik yükü yoktur. Atomların üç tür yapısal zerreden -proton. elekt­ ron. en karmaşık olan uranyum da 92 no. sekiz ok­ sijen. yedi nitrojen. Elektronların ve protonların benzer olmayan yükleri arasındaki karşılıklı çekim. beş boron. nötron. örnek vermek gerekirse şunu söyleyelim: Yer­ yüzü çok miktarda demir ve pek az miktarda yittriyum bulun­ durur. iki protonlu iseniz helyumsunuz.oluşması durumu. praseodimyum'dur.

Civadan bir proton ve üç nötron çıkarırsak altın elde ederiz. Diyelim ki. çekirdeği birarada tutmaya yarayan bir tür tutkal işlevi görür­ ler. Bunlar istikrarlı bir denge içindedirler. bunlardan bir grup dışa açık ve insan canlısıdır. Çekirdeği denge­ de tutmak üzere bir ya da daha fazla proton ve ona göre elektron eklediğimiz her seferinde. bu durumda. Bildiğiniz gibi bu element varolan zehirleyici maddelerin şahıdır. hemen hemen her yeri %99 oranında hidrojen ve — 244 . bu tür elementler parçalara bölünüverir. ne de elektrik gücü­ dür. se­ kiz tanesi sülfür oluşturur ve bu böylece gider.lu element vardır ki. îşte bu güç. Yalnızlığı seven münzevi kişiler. Çoğu durumda. Proton­ lar protonları iterler. altı tanesi magnezyum. an­ cak protonlarla elektronlar birbirine çok yakınken. Çekirdeksel çekim gücü uygulayıp elektriksel itme gücü uygulamayan nötronlar. yeryüzü doğa­ sında varolmayıp da insan eliyle ve bileşim yoluyla sağlanan elementler sözkonusudur. Uranyumun ötesinde. dört tanesi oksijen. bu elementin parçalara ayrılması ne yazık ki çok yavaş olur. beş tanesi neon. ^< 3f| îki protonla iki nötron bir helyum atomunun çekirdeğini oluşturur. Elektronlar elektronları iterler. simyacıların düşüydü. yeni bir kimyasal element elde ede­ riz. Peki. Doğada varolan elementlerin kaynağı nedir? Her atom tü­ rünün ayrı bir kaynaktan geldiğini düşünüyor olabiliriz. bir çift kan­ ca gibi davranır ve protonlararası itişi önler. Oysa evrenin tümü. diğer grupsa içine kapanık ve insan yüzü görmek istemez. Üç helyum çekirdeği bir karbon çekirdeği oluşturur. bir çekirdek nasıl olu­ yor da yerinde kalıyor ve fırlayıp gitmiyor? Çünkü doğada baş­ ka bir güç daha vardır. Bu ne yerçekimi. böylece haşarı dostlarına zincirle bağlanıp kolay dost edinenler arasına salıvermiş olur­ lar. yedi tanesi silikon. dünyayı doldu­ ran insan kalabalığı iki gruba ayrılmış. fakat kısa menzilli çekirdeksel bir güçtür.şı koyması olarak yorumlayabiliriz. Bu. Fakat bunlar arasında plütonyum adını verdiğimiz 94 no.

bize en yakın bu yıldızı. bu en basit yapılı bir elementten oluşmuştur.) zerrecikler öylesine hızlı hareket ederler ki. Çünkü çok yüksek ısıda (10 milyonun üzerindeki ısı derecelerini kastediyorum. Gü- (*) Yerküremiz buna bir istisnadır. Yeryüzünde helyum bulunmadan önce varlığı Güneş'te fark edil­ mişti. Yüksek ısı derecesi nedeniyle parıldayan hidrojen ve helyum gazlarından kocaman bir yuvarlaktır Güneş. sıcak ve kırmızı bir taş par­ çası değildir. ilk zamanların yeryüzünü saran hidrojenin büyük bir bölümünü uzaya kaptırmıştır. Anaksagoras'm tahmin ettiği gibi. Çekim gücü çok daha yoğun olan Jüpiter. Radyo dalgalarından gözle görülen ışığa ve X ışınlarına dek her dalga uzunluğundan inceledik. Şiddetli güneş fırtınaları yeryüzünde radyoyla haberleşmeyi önleyici parlak alevler doğurur. Anak­ sagoras'm kısmen haklı çıktığını söyleyebiliriz.helyumdan (*). Biz güneşin yalnız­ ca 6000 santigrad derece ısıda olan bölümlerini görüyoruz. Doğada böylesine yüksek ısı ve bunun sonucu olan yüksek basınçlar yalnızca yıldızların içinde vardır. Bu nedenle Yunan güneş tanrılarından birinin adı olan Helios denilmiştir bu elemente. Bütün bu ışınlar Güneş'in en dıştaki tabakalarından çıkıp gelmektedir. çeşitli dalga uzunlukları üzerinden araştırdık. en hafif elementlerden ilk zamanlarda aldığı nasibini korumuştur. Dünyamızın nispeten zayıf çe­ kim gücü. — 245 — . Acaba öteki elementler bir yo­ lunu bulup hidrojen ve helyumdan kaynaklanmış olmasınlar? Elektriksel itişi dengelemek için çekirdeksel (nükleer) madde zerreleri birbirine çok yakınlaştırılmahdır ki. böylece kısa men­ zilli çekirdeksel güçler harekete geçirilsinler. karşılıklı itiş gücü kendini hissettirmeye vakit bulamaz. Güneş'in batışı sırasında bazen çıplak gözle görebildiğimiz güneşteki lekeler. manyetik alan gücü artmış nis­ peten serin (az sıcak anlamında) bölgelerdir. Güneş'i. Böyle bir olgu an­ cak çok yüksek ısı derecelerinde görülür.

yani dört hidrojen çekirdeği bir helyum çekirdeği oluşturur.neş ışığı merkezinin ya da santralının bulunduğu gizli kalmış orta bölümde ısı 40 milyon derecedir. sonuçta. Bulutun iç kesimindeki gaz moleküllerinin çarpışması bulutu ısıtır. Böy­ lece fotonun destansı yolculuğu bir milyon yıl sürer. dış çevrede. tnsan doğumunda olduğu gibi doğuran ana-yıldız ölebilir. Bir hidrojen bombasındakine benzer termonükleer tepkime­ ler. Yıldız doğmuştur artık. Güneş benzeri yıldızlar. Geceleyin gökyü­ zündeki yıldızlara bakıp gördüğümüz bütün o ışımalar çok uzaktaki bir nükleer (çekirdeksel) kaynaşma sonucu oluşmak­ tadır. şimdi ar­ tık. iç bölümdeki termonükleer tepkimeler (reaksiyonlar) sonu­ cu yükselen ısıyla basınç tarafından dengelenmiştir. ölen yıldız. Güneş'i sürekli ve belirli patlamalarla enerji kaynağı yap­ makta ve bunun sonucu olarak her saniye dört yüz milyon ton (4 x 1014 gram) hidrojen helyum olmaktadır. hidrojen helyuma dönüşür. yıldızların anaları vardır diyebiliriz. ta ki yüze­ ye ulaşıp görülebilen ışık olarak uzaya ışınlanmcaya dek. Yıldızın iç kesimin­ den yüzeyine doğru yolunu yavaştan açan foton bir üst tabaka tarafından emilip bırakılırken her aşamada ısı kaybeder. supernova'dan çıkan basınç dalgaları. Yıldızların ölümü böyle olur. Yıldızın dış tabakalarının ağırlığı. yıldızlararası maddeyi yoğunlaştunr ve düşmeye hazır yeni bulut nesilleri doğurarak yeni yıldız oluşumuna hazırlık yapar. Bu anlamda. bu süreç sırasında da bir gamma ışını fotonu çıkarır. Yıldız olmadan önceki çekim gücüne bağımlı düşüşü durmuştur. O kadar ısıtır ki. bir batında çok yıldız doğururlar. Güneş'imiz beş milyar yıldır böyle bir tepkime sonucu dengesini korumuş­ tur. Yıldızlar ve onların eşliğindeki gezegenler. — 246 — . Kuğu takım yıldızında Deneb yıldızı yönünde parıldayan kırmızı kocaman bir köpük var. yıldızlararası gaz ve toz bulurunun çekime bağımlı göçüşü sırasında doğarlar. Bu devasa köpük sıcak gazdan oluşmuştur ve bu gaz belki de köpüğün ortasındaki bir patlama­ dan geliyordur.

Az sonra parıl­ tılı bulutsularla çevrili bebek . Nötrinler gözde hiçbir engele takılmadan başımızın arka yanına geçiverirler. protonlar. yeni doğan yıldızlar tara­ fından büyük bir parıltıyla aydınlatılmışlardır. Sözünü ettiğimiz şey. İşin garibi şu: Geceleyin. Fakat iç kesimleri. Bu nedenle yerküremizi ve Güneş'i ko­ laylıkla delip geçerler. henüz çekim gücünün etkisine girmemiş ve cenin gazı tarafından sarılmış durumdadırlar. çok sıkışmış bulut birleşimiy­ le ortaya çıkarlar. İnsanların oluştur­ duğu ailelerdeki gibi. Güneş'in merkezinde hidrojenin helyuma dönüşmesinden yalnızca gözle görülebilir foton parlaklığı meydana gelmiyor. Ayrılacakları anda bu yıldızlar. Bir saniye için Güneş'e gözlerimi çevirdiğimde.Orion bulutsusunda olduğu gibi. evlerinden uzaklaşırlar ve kardeşler birbirleriyle ender rastlaşırlar. Dıştan görüldüğünde. anaokulundan ayrılarak Samanyolu'nda şanslarım denemeye koyulurlar. Güneş'in bulunduğu yere baka­ cak olursam. Fa­ kat bunların kimliklerini tanıyamıyoruz ve hangileri olduklarını bilemiyoruz. Bunlar yaklaşık 5 milyar yıl önce Güneş'in oluştuğu aynı bulut birleşiminden doğmuşlardır. hatta hayalet türünden diyebileceği­ miz ışınıma yol açıyor. Fotonlarda böyle bir dönüş sözkonusu değildir. Nötrin'ler için madde saydamdır. bu tür bulutlar karan­ lık ve kasvetlidir. fotonlar gibi ağır­ lıksız olup ışık hızıyla ilerleyen nötrin'lerdir. aym sayıda nötrin gözümden geçer gider. Nötrin'lerin.yıldızlar. Samanyolu Galaksinin arka yanında bulunuyor ola­ bilirler. Bir tür ışık da değildirler. Aradaki madde bunların pek azım dur­ durur. (sanki önümde yerküre yokmuş ve Güneş karşımdaymış gibi). Gözümüzün ağtabakasında olağan fotonlann takılıp kalması. olgun yaşa ulaşan yıldızlar. elektronlar ve nötronlar gibi kendi içlerinde açısal bir dönüşleri olur. Saman­ yolu Galaksisinin bazı yerlerinde Güneş'in kardeşleri olan bir düzineye yakın yıldız vardır. ay­ nı zamanda daha gizemli. nötrinler için olası değildir. Nötrinler foton değildir. gözüm­ den bir milyar nötrin geçer. Güneş'— 247 — .

yaşam evresinin son buluşu hiç de Güneş'inkine benzemez. Fakat hidrojen tepkimesi sonsuza dek sürüp gidemez. Eğer bir yıldız içindeki herhangi bir maddeyi uzaya kaptır­ dıktan sonra kütlesi Güneş'in kütlesinden iki üç misli fazla ka­ lırsa. Nötrin Astronomisi henüz başlangıç aşamasındadır. Gü­ neş'in olsun. Nötrinler bazen klorin atom­ larını argon atomlarına dönüştürür. ısı on milyon derece* den aşağı bir düzeye düşecek ve bunun ardından nükleer kay­ naşma kabuğu patlayacak. başlangıçtaki kütlesine bağımlı­ dır. helyumla zenginleşmiş iç bölmesinde bir kasılma yapacak ve — 248 — . Bu deneyler Güneş'in nötrin bakımından hesapla­ nandan daha fakir olduğunu ortaya koyuyor. Nötrin akışını saptayabilmek için epey klorine gereksinme var. Bu yüzden Amerikalı fizikçi­ ler bol miktarda klorin dökerek incelenebilecek miktarda argon elde ettiler. Nötrinler yerküremizden geçip git­ tiği için hiçbirini yakalayamıyoruz.le aramızda duran yerküre. Termo­ nükleer tepkimeler kabuğu genişledikçe. Nötrin teleskopları geliş­ tikçe. Ne var ki. yakın yıldızların göbeğindeki nükleer tepkimeyi inceleme­ miz mümkün olacak. ca­ mın ışığı geçirmesi gibi nötrinleri geçirir. Güneş'in harıl harıl yanan göbeğine doğrudan bakabilen bir aygıt geliştir­ miş bulunmamız en büyük aşamadır. belirli bir alana (örneğin. Şimdilik. Nötrin'lerin sırrı henüz çözülmüş değildir. kaynar durumda­ ki iç kesimlerinde belirli miktarda hidrojen vardır. Bu arada Güneş'in kendi çekim gü­ cü. nötrinler için camdan farksızdır. Güneş'imiz hayret edilecek kadar uzun bir yaşam evresine sahip gözüküyor. Beş ya da altı milyar yıl sonra Güneş'in orta kesimin­ deki hidrojen tepkime sonucu helyuma dönüştüğünde. Bir yıldızın geleceği. Güneş'in iç kesimini bildiğimizi sandığımız kadar biliyor­ sak ve notrinlerin oluşumunu da nükleer fiziğe dayanarak an­ layabiliyorsak. hidrojen tepkimeli bölge yavaş yavaş ortadan dışa doğru kayacak. yaşam evresinin sonu. göz yuvarlağına) be­ lirli bir zamanda (saniyede) ne kadar güneş nötrini düştüğünü hesaplayabilmemiz gerekir. herhangi başka bir yıldızın olsun.

elektriksel karşılık­ lı itişe rağmen çekirdeklerinin kısa menzilli çekim gücü hare­ kete geçerek birbirlerine yapışacaklar. Günümüzden milyarlarca yıl sonrasında. çevresi sarkacak ve yeryüzünün kutup bölgelerinde bile ter dökülecek. dünya sahillerini deniz basacak. gelişim evrelerinin son dönemlerinde. Kül yeni bir yakıt yerine geçecek ve Güneş hidrojenin helyuma dönüşümü tepkimelerinin ikinci turuna başlayacak. yeryüzünde son bir güzel gün yaşanacaktır. atmosferi de uzaya doğru genleşerek ışık fırtınası gibi esecek. Güneş bir kırmızı dev halini aldığında. göbek bölmelerinde daha yüksek derecede ısı ve basınç oluştururlar. Güneş sağladığı ek enerjiyle belirli bir zaman için daha parıldamayı sürdürecektir. karbon ve oksijen elementlerinin doğumuna yol açacağından. O kadar ki. Bu son güzel günün ardından Gü­ neş'in kırmızısı koyulaşacak. Bir yıldız. Bu durumda Güneş kollarını uzatır gibi iç güneş sistemim saracak­ tır. Bu süreç. Böylece Güneş kocaman bir dev yıldıza dönüşecek ve görülebilen yüzeyi göbeğinden öylesine uzak kalmış olacak ki.iç ısısıyla basıncı yeniden artış gösterecek. Güneş'te bir değişikliğe yol açacak: Dış katmanları soğuyacak ve genişleyecek. kendi küllerinden yeniden doğma kaderine erişen bir anka kuşudur (*)'. Okyanuslardaki yüksek ısı havaya daha çok su buharı salarak bulutları yoğun- (*) Güneş'ten daha büyük kütlesi olan yıldızlar. Karbonu ve oksijeni daha ağır element­ lerinin bileşiminde kullanarak küllerinden yeniden ve birkaç kez doğdukları bilinir. Güneş'in göbeğinden uzaklardaki incelmiş kabukta yer alan hidrojenin helyuma dönüşümüyle göbekteki helyum kaynaşmasının yarat­ tığı yüksek ışının etkisi. yüzey bölgesindeki çekim gücü azalacak. _ 249 — . Merkür ve Venüs gezegenlerini saracaktır ve büyük olasılıkla yerküremizi de. Kuzey ve Güney Kutup­ lar eriyecek. Helyum çekirdekleri birbiriyle daha da sıklaşacaklar.

O zaman da. bir ya da birkaç deniz kabuğunu andıran kabuklardan püskürtecektir. — 250 — .. Merkezdeki helyum bütün bütüne tü­ kenince. Belki de Robert Goddard'ın dediği gibi. O gün Gü­ neş'in gökten düşeceğine ve yıldızların göklerde sarsıntı geçi­ receğine inanmaktaydılar. Güneş'in iç bölmesi ertelenen düşüşünü biraz daha ge­ ciktirecek. Güneş'in iç bölme­ sinin tümüyle karbon ve oksijen olacağı bir dönem gelecek. nükleer tepkimelerin en so­ nuncuları görülecek ve güneş atmosferi birazcık genleşecektir. kabuğunu moröte­ si ışıkla sararak Pluto yörüngesinin ötelerine varan hoş bir kır­ mızı ve mavi flüoresan ışığı yayacaktır. ve yeryüzü tohu­ munun sona ereceği» bir zamandan söz etmişlerdi. Güneş'in çok sıcak iç bölmesi. Güneş kütlesinin yarı­ sına yakın bir bölümü belki böylece kayıp olup gidecektir.laştıracaklar ve böylece yerküremizi güneş ışığından korumada kalkan oluşturarak sonumuzu birazcık geciktirecekler.. genç ve umut vaat eden bir geze­ gen sistemindeki boş bir dünyaya gidip yerleşeceklerdir. sözkonusu ısı ve basınç düzeyinde başkaca nükleer tepkime görülemez artık. «Yerküremizin yorgun düşeceği. an­ cak bir süre için yeni bir yakıt yerine geçer. insansoyunun gelecek kuşakları yıldızların evrimini kontrol altında tutsunlar ya da evrimin etkisini yavaşlatabilsinler. Fakat Gü­ neş'in evriminin önüne geçilemez. Ola ki. Bu arada insanların şimdikinden değişik canlılara dönüşecekleri hemen kesin gibidir. Gü- (*) Aztek'ler. ısı yeniden yükselecek. Sonuçta Güneş gazını ağzı açılınca fış­ kıran. Europa'ya ya da Titan'a uçup gideceklerdir. Sonunda okyanuslar kaynar suya dönüşerek atmosfer buhar olup uzaya kayacak ve gezege­ nimizde boyutlarının korkunçluğunu tahmin edebileceğimiz bir facia yer alacaktır (*). Ölüm çizgisine varan Güneş'in bir genişleyerek bir kasılarak nabzı hızla atmaya başlayacak ve bu nabız atışlardan her biri binlerce yıl sürecektir. Ya da o durumda Mars'a. Güneş'in termonükleer tepkimelerinden oluşan külleri.

Her gezegen bu­ lutsuları. önce gezegen bulutsuları tarafından sarılmış. İki yıldız arasındaki atmosfer. fakat hayalet dünyasımn ışıkları altında do­ laşıyor olabilir. Yıldızların içindeki atom bileşimleri. Süpernova'larsa tek yıldızlarda sözkonusudur ve güç kay­ nakları silikon tepkimesidir. Bunun üzerine beyaz cüce kısa bir süre için parıldar. Bu yüzden çifte yıldız durumları olmalıdır ve vardır. çabuk bir kırmızı dev olur ve beyaz bir cüce durumuna daha çabuk düşer. kırmızı devden tıknazlaşan beyaz cüceye doğru akar ve beyaz cüce yüzeyine düşmeye yönelir. Gü­ neş gezegen bulutsularının orta bölümünde. Merkezdeki yıldız yakınlarında ölmüş gezegenlerin kalıntıları. atmosfersiz ve susuz. Güneş'in kalıntıları. öteki beyaz cücelik dönemine girer. Kaçınılmaz sonsa ölü bir kara cücedir. Biriken hidrojen. Biri kırmızı dev du­ rumundayken. nükleer yakıtını daha kısa zamanda harcar. güneş sistemi pek tekin olmayan bir ışınımla dolacaktır. Samanyolu'nun bir köşeciğindeki bölgemizden gökteki çev­ remize bakmdığımızda. şimdi gördüğümüz o ışık noktaları gibi soğuyarak yozlaşmış. be­ yaz cücenin yoğun çekim gücünden ötürü daha yüksek basınç ve ısı derecelerinde sıkıştırılır. beyaz bir cüceye dö­ nüşecektir. Böylesi bir yıldız çiftine «nova» adı verilir.neş'in hayaleti dış bölgelere doğru yol alırken. yalnızca çevrelerini görebilmemizden ötürüdür. Milyarlarca yıl sonra. Bu gibi çift­ ler birbirlerine değecek kadar yakındırlar. ölmek üzere olan yıldızların birer armağanıdırlar. ta ki kırmızı devin çalınmış at­ mosferi termonükleer tepkime noktasına gelinceye dek. Oysa kütlesi daha büyük bir yıldız. genellikle yıldızlararası — 251 — . Sabun köpüğü gibi görünmelerinin nedeni. Bunlar geze­ gen bulutsularıdır. kıpkırmızı gaz püskürmesiyle parlayan küresel kabuklarla çevrelenmiş yıldızlar görürüz. göbeği kaynayan küçük bir yıldıza dönü­ şecek ve sonra uzayda soğuyacaktır. Yaklaşık aynı kütlesel büyüklüğe sahip yıldızlar aşağı yu­ karı paralel olarak dönerler. Nova'lar yalnızca çift yıldız sistemin­ de sözkonusudur ve güç kaynaklarını hidrojen tepkimesi oluş­ turur.

düşüşe hazır yeni bulut nesli. praseodinyum da da yitriyum çıkmıyor ortaya. mag­ nezyum. Yerküremizdeki elementlerden hidrojen ve hel­ yum dışında tümü. elma kekindeki karbon göçen yıl­ dızların içinde üretilmişlerdir. kanımızdaki demir. Yerküremizde nispeten bol miktarda altm ve uranyum bu­ lunuşunu.gaza dönüşürler.ortaya çıkanlardır: Hidrojen eriyip helyuma dönüşüyor.her aşamada iki proton ve iki nötron oluşur ve bu süreç de­ mir oluşumuna kadar varır. neon. Nadir elementlerden birkaçı süpernova patlamasında üre­ tilir. isim­ lerini biliyoruz. Yıldızlardaki malzemedir yapı­ mızda varolan. dipruzyum. değişik miktarlarda da olsa. dişlerimizdeki kalsiyum. Bu elementlerin pişirildi­ ği yıldızlar bugün Samanyolu Galaksisinin öte yanında zor se­ çilen beyaz cücelerdir. Geri gelen atomlar. üst bölümleri üflenen güneş benzeri yıldızların son aşamadaki dönemleridir. silikon. Yirmi sekiz proton ve nötronlu bir çift silikon atomu. yıldızlardaki bir tür ilm-i simya mutfağında pişirilmiştir. milyarlarca derece ısıda birleşince elli altı proton ve nötronlu bir demir atomu meydana getirir. milyarlarca yıl önce. DNA'mızdaki nitrojen. Süpernova'lar yıldızsal kütlelerinin büyük bir bölümünü şiddetlice uzaya püs­ kürtürler. sülfür eklentisiyle -aşama aşama olmak üze­ re. büyük kütleli yıldızlarda. öteki gezegen sistemleri de bizde­ ki nadir elementlerden. gezegensel bulutsular. bulundu­ ruyordum Acaba sakinlerinin niyobyum ve protaktiniyum bi— 252 — . Yıldızlarda sözünü ettiğimiz nükleer tepkime­ lerden birden erbiyum. yıldız ve gezegen olmak üzere birikirler. yıldızların içindeki termonükleer tepkimelerde . karbon oksijene ve ardın­ dan. pek tabii. Günlük yaşamımızdan bildiğimiz elementler çıkıyor. Yıldızlararası gazlar arasına dönen bu ele­ mentler. hafniyum. güneş sisteminin meydana gelmesinden önceki süper­ nova patlamasına borçluyuz. helyum karbona. helyum çekirdekleri. Silikonun doğrudan doğruya eri­ mesi de (füzyon) demiri oluşturur. Kırmızı devlerin dış atmosferleri uzaya doğru üfürülür. Bunlar bize yabancı olmayan kimyasal elementlerdir.

bitkiler aracılığıyla güneş ışığı hasadından ibarettir. Birincisi: Yapımızdaki asıl maddeler olan. praseodmiyum kadar bilinmez ve değer verilmez şeyler olsalar.lezikleri takıp altını laboratuar malzemesi olarak kullandıkları gezegenler var mıdır? Acaba gezegenimizde altın ve uranyum. evrimin hammaddesini oluşturur. İkinci­ si : Yerküremizde bazı ağır atom türlerinin bulunuşu. kısmen kozmik ışın— 253 — . güneş enerjisiy­ le yaşamımızı sürdürüyoruz. kırmızı devler ve süpernovalarm. Üçüncüsü: Güneş varlığını kazanınca. Güneş'teki maddenin tümü. Hepimiz. Doğanın yeni hayat şekilleri envanterini düzenlemek için başvurduğu seçimler olan mütasyonlar. Fakat bunu bir rastlantı sayma ola­ sılığı yoktur. Dördüncüsü: Yeryüzünde yaşam he­ men hemen tümden Güneş ışığına dayanmaktadır. güneş sis­ teminin oluşmasından kısa zaman önce yakınlarda bir süpernova patlamasına işarettir. hemen hepimiz. Çiftlik dediğimiz şey. büyük bir olasılıkla süpernova patlamasının neden olduğu basınç dalgası. hayatı mümkün kılan atomlar çok uzun zaman önce ve çok uzaklardaki kırmızı dev yıldızlarda imal edilmiştir. sıcaklığı şimşek çakmasına yol açmış ve bu enerji kaynakları hayatın başlamasını sağlayan karmaşık organik mo­ lekülleri kıvılcımlamıştır. Hayvanlar bitkilerin asalakları olarak yaşam sürdürü­ yorlar. Güneş ikinci ya da üçüncü nesil yıldızlardandır. yıldızlardaki simya mut­ lağının birinci ya da ikinci evresinden geçmiş şeylerdir. Kozmos'da rastlanan kimyasal element bolluğuyla yıldızlarda imal edilen atomların bolluğu. yeryüzünde hayat daha mı gelişmiş olurdu? Hayatın kökeni ve evrimiyle yıldızların kökeni ve evrimi arasında içli dışlı bir ilişki sözkonusudur. yıldızlararası gaz ve tozu sıkıştırmış ve güneş sisteminin yoğunlaşmasına neden olmuştur. çevrenizde gördüğünüz tüm maddeler. morötesi ışınları yerküre atmosferi­ ne yayılmış. madde dökümünün yapıldığı mutfaklar ve potalar oldukları konusunda fazla kuşkuya yer vermiyor. Bir de şunu söyleyebiliriz: Mütasyon dediğimiz kalıtsal değişimler. Bitkiler fotonları toplayıp güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürü­ yorlar.

mağara duvarlarının doğal radyoaktivitesinden kaynaklanır. Tık'lama sayılarından bir bölümü.lar tarafından kıvılcımların*. Bir Geiger sayacını ve bir parça uranyumu yeryüzünün de­ rinliklerinde bir yere götürdüğünüzü düşünün. rastlantı sonucu bu ışın­ lardan bazıları yerküreyi ve dolayısıyla bizim kalıtsal malzeme­ mizi gelir bulur. örneğin. Bir yıldızın ölümü binlerce ışık yılı ötede yer alır ve Samanyolu Galaksisinde milyonlarca. uranyum ani nükleer çözülme sı­ rasında helyum çekirdeği yaydığından. astronomi alanında bil254 — . Eğer sayacı uran­ yum cevherine yaklaştmrsak. Fakat radyoktiviteden ötürü olmayan tıklamalar da saptanacaktır. yıl sarmal biçimde do­ laşan kozmik ışınlar yarattıktan sonra. Ama yine de bazı tıklar olacaktır. Kozmik ışınlar. gamma ışını ya da proton ve helyum çekirdekleri gibi yüksek enerjiyle yük­ lü zerrecikler karşısında tık . bir al­ tın madeni ocağına ya da kayaların eriyip aktığı bir nehrin yer dibinde oyduğu bir lav tüneline. Uzayın derinliklerinde başka bir çağdan kalma kozmik ışınlardır bun­ lar. sayacın saniyedeki tık'­ lama sayısı müthiş artar. Bu son derece parlak yıldız. Çoğunlukla elektron ve proton olan kozmik ışınlar. kısmen de olsa. Yeryüzünde hayatın evrimi­ ni. gezegenimizdeki yaşamın tüm tarihi boyunca yerküreyi bombardıman etmişlerdir. Duyarlı sayaç. Uranyum cevherini ağır bir kurşun tenekeye atarsak sayacın atış hızı iyice azalır. uzaklardaki dev güneşlerin hayret verici ölümleri düzenler. Daha önce hiç görülmemiş bir yıldız. Bunlardan bazıları tavan­ dan sızan yüksek enerji yüklü zerreciklerden ötürüdür. Genetik kodumuzun gelişmesini ya da Cambrian Patlaması dediğimiz patlamayı veya atalarımızın ayakları üstünde kalkıp durmalarını kozmik ışınlar başlatmış olabilir. gökte başka herhangi bir yıldızdan daha parlak bir hal almıştı. süpernova patlamalan sırasında hemen hemen ışık hızına eşit bir hızla salıveri­ len yüksek enerjili zerreciklerdir. 4 Temmuz 1054 yılında Çin astronomları Boğa takım yıldı­ zında bir «konuk yıldız» saptadılar. Çünkü kurşun uranyum ışınlarını emmiştir.tık diye atar.

Bu da resmi çizene ait her­ halde. Yıldızın hilal yanındaki duruşu. <*) İslam toplumlarındaki gözlemciler de bu olaydan söz ediyor­ lar.gi birikimi sahibi. fakat Avrupa'dakî kitapların hiçbirinde onların gözlemle­ rinden söz edilmiyor. Yeryüzünden çıplak gözle üç ay süreyle gündüz vakti bile izlenebilen patlama. 5. Samanyolu galaksisinde. geceleyin haydi haydi izlenebilmiştir. Olaydan birkaç yüz yıl sonra teleskopla yıldızdaki patlamanın kalıntılarını izleyen bir astronom. Kepler tarafından anlatılan bir süpernova görülmüştür. Tipik bir galaksinin 10 mil­ yar yıh "bulan yaşam süresince 100 milyon adet yıldız patlar. Bu süpernova Tycho Brahe tarafından anlatıl­ mıştır. yüzyılın orta­ larında Anasazi'ler (bugünkü Hopi'lerin ataları) günümüzün New Mexico*sundaki bir kayalık çıkıntı üzerinde yaşıyorlarmış. Üstte de bir el resmi var. Kısa bir süre sonra diyebileceğimiz 1604 yılında. belirli bir galakside süpernova oluşumuna her yüzyılda bir rastlanır. Yengeç bulutsuları patlamış kocaman bir yıldızın kalıntılarıdır. XI. resimdeki gibi olması gerekiyor.1054 yılı olayından sonra 1572 yılında bir süper­ nova gözlendi. Anasazi'lerden biri. Bir mangal kömürü ateşinin kalıntısı Karbon 14'ten anlıyoruz ki. belki çok gibi ama yine de binde biri oranındadır. bir yengeç biçimiyle karşılaşınca Yengeç Süpernova adını verdi. — 255 — . Ne yazık ki. nede­ ni bilinmiyor ama. Ortalama olarak. kötü hava koşullarından doğal olarak koru­ nan kayalığın bir bölümüne yeni yıldızın resmini çizmişe ben­ ziyor.000 ışık yıh uzaktaki bu ilginç yıldıza şimdi Yengeç Sü­ pernova adı veriliyor. yüksek kültürlü bir toplumunun yaşadığı Gü­ neybatı Amerika'da da görülmüştür (*). te­ leskopun icadından bu yana bizim galaksimizde hiçbir süper­ nova patlaması olmadı ve astronomlar yüzyıllardır bir taneciği­ ne rastlayabilmek için habire göklerin enginliğini kolaçan edilyorlar.

yaşam süreleri Güneş'inkinden kısadır. Süpernova patlamasının başladığına. ^ ı^ $& Ürkütücü süpernova patlaması. dışta bir taşma görülür ve bunun sonucunda bir süpernova patlaması olur. ancak birkaç milyon yıl sürdürdükten sonra daha egzotik nükleer tepkimele­ re başlar. Çünkü eşit sayıdaki karşıt elektrik yükleri birbirini yok eder. Yıldızlarının bir süpernovaya dönüşeceğini kavrama fırsatına kavuşacak bir varlık düşünülemez. Neyse ki. yirmi kez büyük kütlesi olan bir yıl­ dız. Böy­ lesi bir son. süpernova olmaya mah­ kûmdurlar. önümüzdeki birkaç joıi^yoa yıl içinde. Yıldızın içi. o yıldız zaten artık süpernovaya dönüşmeye­ cek demektir. ancak kütlesi Güneş'ten daha büyük yıldızların ya­ kınındaki gezegenlere özgüdür. iç güneş sistemi acı bir sona yaklaşacak.Bizimkinden başka galaksilerde süpernova olguları rutin biçimde gözleniyor. göbekteki demir küt­ lesinin silisyuma dönüşmek üzere erimesi işaret sayılır. Güneş'ten on. Çünkü bunu anlayacak ka­ dar vakit bulunsa. Çok bü­ yük basınç altında yıldızın iç bölümlerinde serbest kalan elektronlar demir çekirdeğinin protonlarıyla zorunlu olacak ka­ rışır. Bu yüzden de gelişmiş hayat şekillerinin evrimine yetecek zaman yoktur bu yıldızlara eşlik eden gezegenlerde. kendisinin dahil bulunduğu galaksideki tüm öteki yıldızların pa­ rıltısından daha güçlü olabilir. gezegenler hiçbir zaman pat­ layan süpernovalar tarafından eritilip yok edilmeyecekler. Bir süpernovadan doğan parıltı. tek ve devasa bir atom çekirdeğine dönüşür ve işgal ettiği hacim doğmasına neden olduğu elektronlarla de­ mir çekirdeklerinin hacminden daha küçüktür. Yüksek ısı dereceleri ve basınç düzeylerine ulaşan bu tür yıldızların nükleer (çekirdeksel) ya­ kıt depoları çabucak tükendiğinden. doğacak olan yeni yıldızın — 25e — . hidrojeni helyuma dönüştürme tepkimesini. İçte şiddetli bir patlama yer alır. Son zamanlarda Orion takım yıl­ dızında kuluçkadan çıkmış kocaman mavi beyaz dev yıldızlar. Güneş devleşip kırmızı bir renk alırken.

Dönmekte olan manyetik alanın elektronları ışın çıkarır. Geriye kalan. fenerin her dönü­ şünde onu görürüz. Nötron yıldızının büyücek parçalarının yeryüzünde kendini hissettirmeyişi bir ta­ lihtir. Yengeç bulutsusunun merkezindeki nötron yıldızı. bir tık yapan atarcalar. olağanüstü ağırlık­ taki taş gibi. her nefes alışımızda. görüle­ bilir ışık düzeyindedir de aynı zamanda. Nötron yıldızının madde ağırlığını. büyük bir kent ilçesi çapında kocaman bir atom çekirdeğidir ve sani­ yede otuz kez fır döner. kasılmış. uzaydan bir yer­ den. demir ve uranyum gibi başka atomlardan epeyce püskürtür. Azıcık hidrojen ve helyum kalıntısı. Nötron yıldızı. Nötron yıldızının ürkütücü gücü. Fakat küçük parçalarının her yerde bulunduğunu unut­ mamak gerek. her el­ ma kekinde vardır. silisyum. Eğer bir nötron yıldızı parçası. bırakılacak olursa. 17 . otuz kilometre çapında bir güneş demektir. karbon. her atomun çekirdeğinde. yeryü­ züne sürekli dalışlar yaparak yüz binlerce darbe sonucu yeri delik deşik ettikten sonra sürtünme gücünün etkisiyle gezege­ nimiz pnu iç kesimlerinde ancak durdurabilir. Bu ışın yalnızca radyo frekansı düzeyinde değil. solgun bu yıldız parçası hızla dönen bir nötron yıldızı­ dır. Küçücük.gereksindiği maddenin büyük bir bölümünü uzaya püskürtür. yerküre de altında döner halde. kozmik metronom gibi bir göz kırpan. Şöyle ki: Eğer nötron yıldızının bir parçası elinizde olsa ve bıraksanız (zaten bırakmaktan başka çareniz yoktur) yer­ kürenin bir yanından girip ötesinden çıkar. bildiğimiz en dakik saatlerden daha dakik zaman belirleyicisidirler. Bu tek ve kocaman kütleli atom çekirdeğinin atom ağırlığı tO56 dır. bize pek olağan görünen şey— 257 — Kozmos : F. Düşüşüyle birlikte artan manyetik ala­ nı Jüpiterin daha az güçlü olan manyetik alanı kadar küçük zer­ recikleri çeker. birbirine çekirdeksel güçlerle bağlanmış sıcak nötronlar yığını­ dır. Metro­ nom. Eğer yerküre bu koz­ mik fenerin ışın alam içine düşecek olursa. yalnızca bir çay kaşığı içindeki miktarının bir dağ ağırlığında olduğunu söyleyerek be­ lirtebiliriz. her çay bardağında. Bu nedenle ona «atarca» adı verilir.

New~ ton'un evrensel çekim gücü denklemi şöyledir: F = mg •»•• GMm/r2. olacaktır. bir kırmızı dev. m ise düşen cismin kütlesidir v e r düşen cisimle gezegenin' merkezi ya da yıldızın merkezi ara­ sındaki uzaklıktır. düşen cisimler o oranda daha büyük düşüş hızı etkisindedirler. her saniye aynı miktarda artar. yere ula­ şıncaya ya da havanın sürtünme gücü tarafından yavaşlatılıncaya dek. Güneş gibi bir yıldızın sonu. Yeryüzünün çekim gücünü kontrol altında tutabile­ ceğimiz bir makine olsun bu ve belirli bir sayıyı telefondaki gibi çevirince istediğimiz yerçekimi gücünü uygulayabilelim. Newton'un değişmez ve evrenin her yerinde geçerli olan G çekim gücünden farkı anlaşılsın. ikinci saniyeden sonra düşüş hızı saniyede 200 m. Bu denklemde F çekim gücüdür. g = = GM/r*. Üze­ rinde birçok sayı bulunan kadran 1 g (*) olarak ayarlanmıştır. Elimizde sihirli bir yerçekimi makinesi bulunduğunu varsayalım. daha da ilginç bir sona mahkûmdur: Çe­ kim gücüne bağımlılığı onu bir siyah delik durumuna dönüştü­ recektir. hayvanların ve (*) 1 g yeryüzüne düşen cisimlerin düşüş hızıdır. süpernova aşamasının ardından. Bu çekim gücünü küçük g harfıyla yazmalıyız ki.lere karşı bile saygı duymayı öğretir. îki saniye süren düşüşten sonra saniyede 20 metre hızla düşer ve böyle gider. Çekim gücü daha fazla olsa bitkilerin. ardından da beyaz renge bürünmüş bir cüce olmaktır demiştik. Saniyede 10 met­ re olan bu düşüş hızı. bitkiler ve tüm binalarımız 1 g kuralına bağlıdırlar. Fakat büyük kütleli bir yıldız. örneğin» bir taş parçası 1 saniye süreyle düştükten sonra saniyede 10 metrelik bir düşüş hızı kazamr. Yeryüzünde hayvanlar. ardın­ dan da nötron yıldızına dönüşür. Çekim gücünün daha büyük olduğu bir dünyada. Güneş'ten iki misli kütlesi olan bir yıldız göçerken bir süpernovaya. örneğin Güneş'ten beş misli bir büyüklükte kalırsa. — 258— . hızla düşecektir. M geze­ genin ya da yıldızın kütlesidir.4 . 1 g olunca her şey alışık olduğumuz üzere hareket etmektedir. 10 g'lik bir dünyada bir taş parçası ilk bir saniyelik düşüşten sonra saniyede 100 m.

Yalnızca kedi. Eğer . ışık — 259 — . Bu yüzden adına kara delik de"nilrniştir. 1000 g'de ışık demeti yine düz gitmektedir. ağırlık­ larının bastıramadığı uzunlukta ve incelikte şekiller görülebilir­ di. yÇekim gücü yeterince artırılınca. Dökülen bir çay damlası ya da başka bir sıvı havada oynaşan küresel tane­ ciklere dönüşür: Sıvı yüzeyinin gerilme gücü.g sıfıra yaklaşırsa. Fakat içyüzü.Şimdi olduğu gibi. çekim gücüne üs­ tün igelir. O anda kedi de yok olmuş. Çekim gücü bir milyara yaklaşınca daha da acayip bir olgu karşısında kalınır.binaların çökmemek için daha kısa. Şim­ di çekim gücünü iyice artıralım. Çekim gücünü birazcık artırıp kadranı 3'e. Çekim gücü daha az olsaydı. her şeyin ağırlığı azalır. Çekim gücünü daha da artırırsak ışık demeti gerisin geri yeryüzüne döner. fakat ağaçlar ezik büzük ve yamyassı olur. 4'e çevirirsek. . Alis Harikalar Diyarında adlı kitaptaki ünlü çay partisi sırasında çekim gücünü azaltırsak. Şunu da belirtelim: Çekim gücünün varolandan daha büyük olması halinde bile. çay yağmuru yağdırırız. Çok büyük çekim gücü sözkonusu ' olunca ışık bile etkilenir. en küçük bir hareket dostlarımızı havaya kal­ dıracak ve zar zor dengelerini koruyabileceklerdir. kalır. hiçbir şey. O ana dek göğe doğru düz giden ışık demeti bükülmeye başlar. Böyle bir yere verilen ad Kara Delik'tir. bodur ve çömelmiş gibi bir durum almaları gerekirdi. Kedinin pençesini oynatması bile büyük bir ça­ ba gerektirir. Çekim gücü 100. Yoğunluğuyla çeJkîftû gücü yeteri kadar artınca.000'e çıkınca taşlar kendi ağırlıkları altında ezilirler. Artık Harikalar Diyarı bir Kara Deliğe dönüşmüştür. ışık bile çık­ amaz. Sonuçta her şey yok olur. kara delik göz kırpıp evren göaförıtüleri arasından kaybolur. Lambadan çıkan ışık demeti sıfırlık ya da birkaç ig'lik çekim gücünde tümüyle düz bir çizgi izleyerek ilerler. hiçbir şey kı­ mıldamaz olur. ışık yine düz bir çizgi izleyerek ilerledi. özel bir ayrıcalık nede­ niyle. Eğer çekim gücü kadranını yeniden l'e çevirirsek. Her yere çay damlacıkları dağılır. içinden ışık çıkamıyor da ondan. yalnızca sırıtışı orada kalmıştır.

Hint Okyanusunda bir İtalyan fırlatma rampasın­ dan fırlatılan araç ABD tarafından uzayda yörüngeye oturtuldu ve laboratuara Swahili dilinde «Özgürlük» anlamına gelen «Uhu— 260 — . Ezici çekim gücü 1010 değerine ulaşır ve yıldız mekân . kırmızılaşır ve ortalıktan çekilir. Güneş'ten yirmi kez büyük kütleli bir yıldız Los Angeles kenti kadar küçülür. Kara deliklerden îngiliz astronomu John Mitchell 1783'de ilk söz eden kişi olmuştur. Bir kara delik dıştan görülmese de çekim gücü hissedilebilir.ışını teleskopunun atmosferin dışına gönderilmesi gerekiyordu.zaman sürekliliği içinde kendi çatırtısıyla evrende kaybolur. Fakat süpernova patlamalarından ve diğer zararlardan arta kalan eski kütlesinde de. ilginç görüntülü olabilir. Fakat bu fikir acayip karşılanmış ve sonradan terkedilmişti. Yeryüzü atmosferinden X ışınları geçmez. Vücudunuz da görüntüsü pek hoş olmayan ince uzun bir iplik biçiminde görülür. Güneş'in çekim gücü etkisi altında göç­ mesi faciasını milyarlarca yıl erteliyor. fır döner. ufahr.ışın laboratuarının atmosfer dışına fırlatılması de­ ğerli bir uluslararası çabayla gerçekleştirilebildi. Yıldız inanılmayacak biçimde büzülür. o kişi kara delik çev­ resindeki diskte toplanmış maddenin görüntüsünü bir daha' unu­ tamaz. Kenya kıyıları açıklarında. Eğer yıldızlararası yolculukta dikkatli davramlmazsa kara delik sizi içine çe­ ker.orada kısıp kaldığı için. Bir daha bırakmamacasma. Son zamanlarda kara delikler üzerinde yeniden duruldu. Beyaz cücelerdeki du­ rum şudur: Çekirdeklerinden sıyrılan elektronların basıncı yıl­ dızı göçmekten alıkoymaktadır. Böy­ lesi bir X . Güneş'in içindeki termonükleer tepkimeler dış katmanları­ na destek sağlayarak. Gökcisimlerin bu tür kısa ışık dalgası çıkarıp çıkarmadığını saptamak için bir X . Nötron yıldızlarındaki durumsa şöyledir: Nötronların basıncı çekim gücünü savuşturuyor. Güneş'ten birkaç kez büyük olan bir yıldızı ayakta tutacak güç yoktur. Bu durum­ dan kurtuluş yoktur ama eğer kurtulursa. Ve aralarında astronomların da bulunduğu bir­ çok kişinin hayretine yol açan kara deliklerin varlığı kanıtlandı.

Daha önce Kozmos'un keşfi için yapılan araştırmalar.ışını çıkarır ve yıldızlararası mesafelerden görülebilir. Taptıkları için kınayamayız da. Güneş'in doğuşunu kuşlar büyük bir sevinçle karşılarlar. Saniyede bin kez ışık verip sönen bir kaynaktı bu. Eğer kendimizden üstün saydığımız bir güce tapacaksak. Aca­ ba bu ne olabilirdi? Kozmos'un keşfinde henüz başlangıç aşamasındayız. X . Kaynar ve kendi kendine ışıyan bu cismin yanında bu­ lunsak ya da onun nükleer ateşinin göbeğine dalsak. beyaz cüceleriyle. bizi besliyor ve görmemize olanak sağlıyor. Güneş'e çevirdiğinizi düşünün. Kelimenin tam anlamıyla Kozmos'un Çocaklan'yız. Güneşe dik bak­ manız olanaksızdır. Güneş'le birlikte yıldızlara da tapmamız daha akla yakın değil mi? Astronomi alanında girişi­ len her araştırmanın altında büyük bir hayranlık kaynağı yat­ maktadır. Yeryüzünün bereket kaynağıdır. araştır­ macı varlığını fark edememektedir. Sarmal biçimli bu Gökadalar Kıtası'nda 400 milyar yıldız var. istikrarlı bir düzen kurmuş orta yaşlı yıldızlarıyla. İnsanoğlu ta­ rafından sınanma sınırının ötelerinde bir güce sahip. kâh gaz bulutları göçme durumu­ na geçiyor. Samanyolu Galaksisi yıldız büyüklüğünde egzotik cisimlerle dolu. gezegen bulutsula— 261 — . 150 milyon kilometre öteden gücünü hisse­ diyoruz. keşfedilmemiş bir kıtadır. Parıltılı dev cisimleriyle. Onları saflıkla suçlayamayız. Bir asteroid büyüklüğündeki cisim parlaktır. Kuğu X -1 adı verilen kay­ nak küçük olmalı. kâh gezegen sistemleri yoğunlaşıp oluşuyor. Bir yaz günü. 1971 yılında Uhuru. Ama şunu belirtmeliyiz ki. Güneş doğunca ışıkta yüzmeye başlayan tek hücreli organizmalar bile var. Güneş olağan diyebileceğimiz bir yıldızdır. acaba ne­ ler hissederiz? Güneş bizi ısıtıyor. yüzünü. Gökcisimler Kıtası'nın henüz meçhulümüz olduğunu ortaya koyuyor.ru» adı verildi. Kuğu takım yıldızından gelme çok parlak bir X-ışını kaynağına rastladı. Ata­ larımız Güneş'e tapınışlardı. kırmızı devleriyle. Bu kaynak çoğu zaman öylesine derinlerde ki. Ne gibi sürprizler sakladığını bilemiyoruz.

nötron yıldızlarıyla ve k » ra delikleriyle insanın soluğunu kesen bilgi kaynaklarıyla dolu dünyalar dolaşıyor sarmal biçimli Samanyolu'nda.rıyla. hayatla Kozmos arasında de­ rinden varolan ilişkiye sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlatır. nova'larıyla. — 262 — . biçimimizin ve yapımızın. Onun az öte­ sinde Macellan Bulutları'nın yıldızları çevresindeki yörünge­ lerde gezegenlerin varlığına kesin gözüyle bakabiliriz. süpernova'larıyla. Böyle bir dünyanın varlığı bize. kendi dünyamızın da fısıldadığı gibi har­ cımızın.

yaklaşık 600) Yukarıda bir yol var.Bölüm X SONSUZLUĞUN İPUCU Gökyüzünden ve Yeryüzünden önce Hayal meyal kurulmuş bir şey var. Sessizlikte ve boşlukta Öylece duruyor ve değişmiyor. adı Saman­ yolu. 'Büyük' — Lao .tse. gökyüzünde belirgin. Derme çatma bir isim bulabiliyorum ve Ona diyorum. Dönüp dolaşıyor ve yorgun düşmüyor. Büyük olunca aramızda bulunmuyor. Adını bilmiyorum Bir sözcük kullanmak için Ona 'Yol' diyorum. Dünyanın anası olabilir. Bulunmayınca uzaklarda varoluyor Uzaklarda varolunca da içimizde yaşıyor. Parıltısı kendinden. Tanrılar bu yoldan gidiyorlar — 263 — . Tao Te Chİng (Çin. M.Ö.

büyük Yaratıcı'ya ve mekânına... İşte orada oturuyor­ lar gökyüzünün güçlüleri. — Ovidius, Metamorphoses (Roma, 1. yüzyıl) Bazı akılsızlar dünyanın bir Yaratıcı'nın elinden çıktığı­ nı söylüyorlar. Dünyanın yaratıldığı görüşü yanlıştır. Reddedilmelidir. Dünyayı Tanrı yarattıysa, yaratılıştan önce neredeydi?.. Şunu bil ki, dünya yaratılmış değildir. Zaman gibi dün­ ya da yaratılmamıştır. Bir başlangıcı ve sonu yoktur. Ve kurallara bağlıdır... — Mahapurana, Jinasena (Büyük Efsane) Hindistan 9. yüzyıl

ON YA DA YÎRMÎ MİLYAR YIL ÖNCE BÜYÜK PAT­ LAMA OLMUŞ... Evrenin başlangıcı olan Büyük Patlama. Bu patlamanın nedeni kafamızı kurcalayan en büyük gizdir. Ancak olduğu da mantığa uygundur. Evrenin şimdiki madde ve ener­ jisi büyük bir yoğunluk içindeydi. Bir tür kozmik yumurta diye­ biliriz; dünyanın yaratılışına ilişkin birçok uygarlığın efsane­ lerinde denildiği gibi. Bu yoğunluk belki de hiçbir boyuta sahip olmayan bir matematik değerdi. Tüm madde ve enerji bugün­ kü evrenimizin bir köşesinde sıkışıp kalmıştı demek istemiyo­ rum. Madde ve enerji ve bunların doldurduğu mekândan oluşan tüm evren çok küçük bir hacim kaplıyordu demek istiyorum. Bir başka deyişle, mekân olayların yer almasına olanak verme­ yecek denli dardı. Kozmik patlamada evren sürekli olarak genişlemeye başla­ dı. Evrenin genişlemesini, bir kabarcığın genişlemesinde olduğu gibi, dışarısından bakarak anlatmaya kalkışmak yanlış olur. Bu konuda bilebildiklerimizin hiçbiri dışarıdan olmamıştır zaten. Uzay gerildikçe, evrendeki madde ve enerji onunla birlikte genişledi ve hızla soğudü. Kozmik ateş topunun ışınımı, şimdi olduğu gibi, o zaman da evreni doldurarak tayftan süzüldü; gam— 264 —

ma ışınlarıyla X - ışınlarına ve morötesi ışığa, tayfın görülebilir gökkuşağı renklerinden kızılötesi ve radyo bölgelerine kadar. O ateş topunun kalıntıları olan ve göğün her yanından çıkıp gelen ışınım bugün radyo - teleskoplarla saptanabiliyor. Evrenin ilk dönemlerinde uzak parıltılı biçimde aydınlanıyordu. Zaman­ la, uzayın yapısal dokusu genişlemeye devam etti, ışınım (rad­ yasyon) soğudu ve görülebilir ışık niteliği açısından, uzay ilk kez bugünkü gibi karanlığa dönüştü. Evren ilk dönemlerinde ışınımla ve çeşitli maddelerle do­ luydu. Ateş topunun ilk çağındaki yoğunluğunda ilkel maddeler­ den hidrojen ve helyum oluşmuştu. Görülmeye değer fazla bir şey yoktu evrende. Tabii, izleyecek kimse de yoktu. Ardından küçük küçük ve birbirinin aynı olmamak üzere, gaz cepleri bü­ yümeye başladı. Kocaman örümcek ağı biçiminde gaz bulutları filizlendi. Yığınlara dönüştü. Yavaştan fır dönmeye başlayan şey­ ler belirdi. Giderek parıltı kazanmaya başladı bunlar. Her biri yüz milyarlarca noktayı aydınlatan garip Hayvan görünümüne büründüler. Evrende tanınabilecek en büyük yapılar belirmiş­ ti. Bunları bugün görmekteyiz. Bunlardan birinin ücra köşesin­ de yaşamaktayız. Galaksiler (Gökadalar) adını veriyoruz onlara. Büyük Patlamadan bir milyar yıl sonra evrendeki madde dağılımı birbirinin aynı olmayan öbekler halinde gerçekleşti. Öbeklerin aynı olmayışı Büyük Patlamanın tam olarak düzen­ li gerçekleşmemesinden ötürüdür belki de. Bu öbeklerde mad­ de başka yerlerdekinden daha yoğun biçimde sıkışmıştı. Çekim gücü bu madde öbeklerine, yakınlarında dolaşan gazların önem­ li bir bölümünü çekmiştir. Böylece çektikleri hidrojen ve hel­ yum bulutlarına hevenk hevenk takım adalara dönüşme kaderi reva görülmüştü. Başlangıçtaki öbeklerin aynı büyüklükte ol­ mayışı, sonradan, çok önemli miktarda madde yoğunlaşmaların­ da başlıca etkendir. Çekim gücünün etkisine kapılma sürdükçe, ilk gökadaların fır dönmesi giderek hız kazandı. Bunlardan bazıları, çekim gü­ cünün merkezkaç günü tarafından dengelenemediği dönüş ek— 265 —

büyük Yaratıcı'ya ve mekânına... İşte orada oturuyor­ lar gökyüzünün güçlüleri. — Ovidius, Metamorphoses (Roma, 1. yüzyıl) Bazı akılsızlar dünyanın bir Yaratıcı'nın elinden çıktığı­ nı söylüyorlar. Dünyanın yaratıldığı görüşü yanlıştır. Reddedilmelidir. Dünyayı Tanrı yarattıysa, yaratılıştan önce neredeydi?.. Şunu bü ki, dünya yaratılmış değildir. Zaman gibi d ü n ­ ya da yaratılmamıştır. Bir başlangıcı ve sonu yoktur. Ve kurallara bağlıdır... — Mahapurana, Jinasena (Büyük Efsane) Hindistan 9. yüzyıl

ON YA DA YÎRMÎ MİLYAR YIL ÖNCE BÜYÜK PAT­ LAMA OLMUŞ... Evrenin başlangıcı olan Büyük Patlama. Bu patlamanın nedeni kafamızı kurcalayan en büyük gizdir. Ancak olduğu da mantığa uygundur. Evrenin şimdiki madde ve ener­ jisi büyük bir yoğunluk içindeydi. Bir tür kozmik yumurta diye­ biliriz; dünyanın yaratılışına ilişkin birçok uygarlığın efsane­ lerinde denildiği gibi. Bu yoğunluk belki de hiçbir boyuta sahip olmayan bir matematik değerdi. Tüm madde ve enerji bugün­ kü evrenimizin bir köşesinde sıkışıp kalmıştı demek istemiyo­ rum. Madde ve enerji ve bunların doldurduğu mekândan oluşan tüm evren çok küçük bir hacim kaplıyordu demek istiyorum. Bir başka deyişle, mekân olayların yer almasına olanak verme­ yecek denli dardı. Kozmik patlamada evren sürekli olarak genişlemeye başla­ dı. Evrenin genişlemesini, bir kabarcığın genişlemesinde olduğu gibi, dışarısından bakarak anlatmaya kalkışmak yanlış olur. Bu konuda bilebildiklerimizin hiçbiri dışarıdan olmamıştır zaten. Uzay gerildikçe, evrendeki madde ve enerji onunla birlikte genişledi ve hızla soğudü. Kozmik ateş topunun ışınımı, şimdi olduğu gibi, o zaman da evreni doldurarak tayftan süzüldü; gam— 264 —

ma ışınlarıyla X - ışınlarına ve morötesi ışığa, tayfın görülebilir gökkuşağı renklerinden kızılötesi ve radyo bölgelerine kadar. O ateş topunun kalıntıları olan ve göğün her yanından çıkıp gelen ışınım bugün radyo - teleskoplarla saptanabiliyor. Evrenin ilk dönemlerinde uzak parıltılı biçimde aydınlanıyordu. Zaman­ la, uzayın yapısal dokusu genişlemeye devam etti, ışınım (rad­ yasyon) soğudu ve görülebilir ışık niteliği açısından, uzay ilk kez bugünkü gibi karanlığa dönüştü. Evren ilk dönemlerinde ışınımla ve çeşitli maddelerle do­ luydu. Ateş topunun ilk çağındaki yoğunluğunda ilkel maddeler­ den hidrojen ve helyum oluşmuştu. Görülmeye değer fazla bir şey yoktu evrende. Tabii, izleyecek kimse de yoktu. Ardından küçük küçük ve birbirinin aynı olmamak üzere, gaz cepleri bü­ yümeye başladı. Kocaman örümcek ağı biçiminde gaz bulutları filizlendi. Yığınlara dönüştü. Yavaştan fır dönmeye başlayan şey­ ler belirdi. Giderek parıltı kazanmaya başladı bunlar. Her biri yüz milyarlarca noktayı aydınlatan garip hayvan görünümüne hüründüler. Evrende tanınabilecek en büyük yapılar belirmiş­ ti. Bunları bugün görmekteyiz. Bunlardan birinin ücra köşesin­ de yaşamaktayız. Galaksiler (Gökadalar) adını veriyoruz onlara. Büyük Patlamadan bir milyar yıl sonra evrendeki madde dağılımı birbirinin aynı olmayan öbekler halinde gerçekleşti. Öbeklerin aynı olmayışı Büyük Patlamanın tam olarak düzen­ li gerçekleşmemesinden ötürüdür belki de. Bu öbeklerde mad­ de başka yerlerdekinden daha yoğun biçimde sıkışmıştı. Çekim gücü bu madde öbeklerine, yakınlarında dolaşan gazların önem­ li bir bölümünü çekmiştir. Böylece çektikleri hidrojen ve hel­ yum bulutlarına hevenk hevenk takım adalara dönüşme kaderi reva görülmüştü. Başlangıçtaki öbeklerin aynı büyüklükte ol­ mayışı, sonradan, çok önemli miktarda madde yoğunlaşmaların­ da başlıca etkendir. Çekim gücünün etkisine kapılma sürdükçe, ilk gökadaların fır dönmesi giderek hız kazandı. Bunlardan bazıları, çekim gü­ cünün merkezkaç günü tarafından dengelenemediği dönüş ek— 265 —

seni boyunca ezilerek yassıldılar. Uzayda fırıldak gibi dönüp dolaşan büyük madde birikintileri olan sarmal gökadaların ilki bunlar oldu. Çekim gücü daha az olan ya da başlangıçtaki dönüş hızı daha düşük ilk gökadalar fazla yassılmayarak eliptik dönen ilk galaksiler oldular. Aynı kalıptan dökülmüşçesine benzer başkaca gökadalar da var evrende. Çünkü çekim gücü ve açısal hız gibi doğa yasaları evrenin her yerinde geçerlidir. Yerküre-, mizde çekim gücünün etkisiyle düşen cisimler ve tek ayak üs­ tünde dönen buz patencileri için sözkonusu olan fizik yasaları, evrende de gökadalar için aynen geçerlidir. Yeni doğmakta olan gökadalar (galaksiler) arasındaki çok küçük bulutlar da çekim gücünün etkisine kapıldılar. İç ısıları­ nın derecesi çok yükseldi, termonükleer tepkimeler başgösterdi ve ilk yıldızlar böylece oluştular. Hidrojen yakıtı sermayelerini, savurganca tüketip ömürlerini süpernova patlamasıyla sona er­ dirdiler. Helyum, karbon, oksijen ve daha ağır elementlerden meydana gelen termonükleer küllerini yıldızlararası gazlar ara­ sına katarak yeni yıldız nesillerini hazırladılar. Büyük kütleli yıldızların süpernova patlamaları, yanı başlarındaki gaz üze­ rinde üst üste şok dalgaları yayarak galaksilerarası ortamdaki basınçla hevenk hevenk yeni gökada nesillerini hızlandırdı. Çe­ kim gücü büyük fırsatçıdır, yoğunlaşan en küçük madde birikin­ tilerini bile genişletmekten kendini alamaz. Süpernovalarm şok dalgaları her aşamada madde birikiminde rol oynamıştır. Koz­ mik evrimin destanı, Büyük Patlamadan çıkan gazın madde yo­ ğunlaştırmadaki «silsile-i meratip» destanı başlamıştı: Gökada hevenkleri, gökadalar, yıldızlar, gezegenler, sonuçta, hayat ve hayatın başlamasından sorumlu görkemli sürecin ne olduğunu birazcık anlayacak akıl... Bugün evren, gökada hevenkleriyle doludur. Bunlardan ba­ zıları bir düzineye yakın gökadalar bulunduran anlamsız ve de­ ğersiz koleksiyonlardır. Duygusal bir yakınlıktan ötürü olacak, «Bölgesel Grup» adım verdiğimiz grupta her ikisi de sarmal iki büyük gökada vardır: Samanyolu ve M31. Başka gökada he— 266 —

renklerinde birbirine karşılıklı çekim gücüyle sarılmış binlerce gökada sürüleri vardır. Genel anlamda, gökadalardan meydana gelen bir evrende yaşıyoruz. Kozmik mimarinin sürekli yapılış ve çöküşüne ait belki de 100 milyar galaksi örneği vardır. Düzenle düzensizliğin birarada yürüdüğü bu kozmik mimaride normal sarmal biçim­ de olanlarına rastlarız. Yeryüzünden bakış çizgimize kıyasla çe­ şitli açılar alarak dönerler. (Önden görününce sarmal kolları; profilden görününce, kolları oluşturan gaz ve toz yollan beli­ rir.) Ortalarından yıldızların geçiştiği ve gazla toz ırmağının kestiği çizgili sarmallar vardır. Bir trilyon yıldızdan fazlasını bulunduran dev elliptik gökadalar bulunur. Cüce olanlarına da rastlanır ki, her biri önemsiz milyonlarca güneş bulundurur, öylesine çok düzensiz olanları var ki, bu, galaksiler âleminde işlerin bazı bölgelerde iyi gitmediğine işarettir. Bazı gökadalar da birbirlerine öyle yakın bir yörüngede dolaşırlar ki, uçları, adaşlarının çekim gücü yüzünden kıvnlmıştır. Bazı durumlar­ daysa çekim gücü gaz ve yıldız kümelerini dışarıya doğru itti­ ğinden, gökadalararası geçit genişler. Gökadalararası çarpışma­ lar önceleri küresel olan hevengin biçimini değiştirir. Elliptik biçimlerin sarmal biçimlere ya da biçimsizliklere dönüşmesinden sorumlu da olabilir sözünü ettiğimiz çarpışmalar. Galaksilerin çokluğu ve biçim çeşitliliği, bize eski zamanlarda evrende olup bitenler hakkında birşeyler anlatıyor olabilir. Bu öyküyü he­ nüz yeni okumaya başlamış bulunuyoruz. «Kuasar» sözde yıldız anlamına gelmektedir. Yıldıza çok benzediklerinden bunların gökadamızdaki yıldızlar olduklarım düşünmüştük doğal olarak. Ancak spektroskopik araştırmalar bunların çok uzaklarda bulunabileceğini göstermiştir. Kuasarların evrenin genişlemesinde çok önemli rol aldıkları sanılıyor. Bunlardan bazıları bizden ışık hızının yüzde 90'ına eş bir hızla uzaklaşmaktadırlar. Eğer kuasarlar çok uzaktaysalar, bu mesa­ felerden görülecek kadar içleri parlak olmalı. Aralarında bin süpernovanın bir defada patlamasının çıkardığı ışık kadar parlak _ 267 —

olanları var. Kuğu X - 1 için sözkonusu olduğu gibi, bunların hız­ lı dalgalanmaları, o müthiş parlaklıklarının küçük bir hacim için­ de (başka bir deyişle, güneş sistemi hacmine yakın) kaldığını gösteriyor. Bu kuasardan büyük miktarda enerji yayıldığına ba­ kılırsa, bunu çok ilginç bir süreç doğuruyor olmalı. Bunun ne­ denine ilişkin olarak ortaya atılan fikirleri şöyle özetleyebili­ riz: (1) Kuasarlar, güçlü bir manyetik alana bağlantılı olarak hızla dönen olağanüstü kütleli dev - atarcalardir; (2) kuasarlar, galaksinin göbeğinde yoğun birikimli milyonlarca yıldızın çok yanlı çarpışmalarından ileri gelmektedir. Bu çarpışmalar sonu­ cunda, büyük kütleli yıldızların dış katmanları yırtılarak, iç ke­ simlerinin milyarlara varan derecedeki ısısı ortaya çıkıyor; (3) bir önceki savın benzeri bu sava göre, kuasarlar öylesine yoğun birikimli yıldız galaksileridir ki, yıldızların birindeki süpervona patlaması başka bir yıldızın dış katmanını yırtarak onu da bir süpernova yapar ve zincirleme tepkimeyle yıldızlarda pat­ lamalar meydana gelir; (4) kuasarlar maddeyle madde - karşıtı­ nın (anti- madde) birbirini şiddetle yok etmesinden güç kayna­ ğı alıyor ve her nasılsa bu gücü koruyor; (5) böylesi bir gökada­ nın göbeğindeki kara deliğe gaz, toz ve yıldızların düşmesiyle çıkan enerji bir kuasardır; ve (6) kuasarlar «beyaz delikler­ dir. Yani, kara deliklerin arka yanları. Evrenin öteki yanla­ rında, hatta belki de başka evrenlerde kara deliklere hortum gi­ bi madde emilerek bir maddenin görüntüye dönüşmesidir. Kuasarları incelemeye kalkışınca, çok derin gizlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bir kuasar patlamasının nedeni ne olursa ol­ sun, şurası kesin ki, böylesine şiddetli bir patlama anlatılması zor bir karmaşa yaratıyordur. Her kuasar patlaması milyonlar­ ca dünyayı -hayat ve olup bitenleri kavrayacak akıllı yaratıklar da bulunabilir bu dünyalarda- silip süpürüyordur. Gökadalar in­ celendiğinde, evrensel bir düzen ve güzellik görülüyor bunlarda. Fakat aynı zamanda, insanın aklına sığmayacak büyüklükte bir karmaşa da şiddetini beraberinde getiriyor. Yaşamamız olanak veren bir evrende hayat sürmemiz çok ilginçtir. Galaksileri, yıl— 268 —

kuasarlar çok uzaklarda olduklarından biz onların milyarlarca yıl önceki gençlik hallerini görmekteyiz. Bize karşı kayıtsız davranıyor. Sa­ manyolu gibi galaksiler ağırbaşlı orta yaşlılığı ifade ediyor ola­ bilir. Bunun tek nedeni devinimin çok zaman alması­ dır. Samanyolu gibi görünürde uslu bir galaksinin bile gürültülü patırtılı huysuzlukları vardır. Evreni bizden yana ya da bize karşı diye yorumlamamalryız. bir galaksinin görüntüsünü zamanın bir anında donmuş gibi duruyor düşünmedeki hata payı büyük de­ ğildir. Samanyolu'ndaki yıldızlar sistemli ve hoş bir görünüm için­ de devinirler. Yerküremizin yö­ rüngesine yerleştirilen yüksek enerjili astronomi gözlemevi. Bir galaksinin astronomik bir fotoğrafının çekilmesi. Samanyolu Galaksisi her 250 milyon yılda bir dönüşünü ta­ mamlar. Buysa arada sırada hafif patlama­ lara işarettir. Bir galaksinin iç bölgesi katı bir cisim gibi dö(*) Aslında bu pek de doğru sayümaz. Sözkonusu büyük hidrojen gazı bulutlan. Galaksilerin dinamiğindeki tipik olgular on milyonlarca yıl içinde geçtiğinden. bu nedenle ön cephesini arka yanından on binlerce yıl önce gö­ rüyoruz. onun ağırbaşlı devinimiyle evrtmindeki bir aşamanın anlık gö­ rüntüsüdür (*).dızları ve dünyaları yok edip götüren bir evrende yaşamamız da ilginçtir. bize. uzak yanından on binlerce ışık yılı daha yakındır. Bir galaksinin belirli bir biçim değişikliği geçirişine hiç tanık olmadık. Radyo gözlemleri. Galaksi düzleminden küresel hevenkler fırlayıp öteyana geçerler ve orada yavaşlayarak geri dönüş yapıp yeniden öne fırlarlar. Samanyolu Ga­ laksisinin göbeğinden sorguç gibi yükselen iki muhteşem hid­ rojen gazı bulutu belirliyor. milyon­ larca adet güneş var etmeye yeter de artar. Teker teker her bir yıldızın galaksi düzlemindeki bireysel devinimlerini izleyebilsek mısır patlaması görür gibi oluruz. Şunu belirtelim ki. Hepsi bu. Bir galaksinin bize bakan yanı. galaksinin çekirdek bölümünde özgün bir gamma ışını tayf çiz­ gisi kaynağı bulmuştur. Şiddet dolu erginlik çağında kuasarlar ve patlar gökadaların gelip geçtiği sürekli evrim dizisinde. _ 269 — .

Galaksinin kolları. sonra içinde bir kırk milyon yıl daha ve böylece sürüp gidiyor. Orion Kolu'nun ötesin­ de de Perseus Kolu vardır. sürekli olarak yalnızca sarmal biçim varlığını sürdürür. (Orion Kolunun içinde Yay . Bu süre bir galaksinin dönüş süresinin yalnızca yüzde 5'ine eşittir. Şu dönemde. sarmal kollar ara­ sında bulunuyoruz. Samanyolu Galaksisi çevresinde yirmi kez tamamladığı dö­ nüşü sırasında sarmal kollar arasından epey girip çıktı. Kepler'in üçüncü yasası uyarınca ge­ zegenlerin Güneş çevresinde dönüşü gibi. Şimdi bu sarmal kol bin ışık yılı uzaktadır. îşte buraları genç. parlak yıldızların olu­ şum bölgeleridir. dış bölgeleri daha ya­ vaş olmak üzere dönerler. Gü­ neş. — 270 — .) Güneş bir sarmal kol içinden geç­ tiğinde. Ortalama olarak Güneş'le gezegenler bir sarmal kolda kırk milyon yıl kalıyorlar. sıcak.Sagittarius . Fakat öteki bölümler. Sarmal kol dışında seksen milyon yıl har­ cıyorlar. Sarmal kolu belirleyen yıldızlar. galaksinin tek bir dönüş süresi boyunca bile hayatta kalamadıklarından.Kolu. ge­ nellikle sarmal biçim içindeki yıldızın hızıyla aynı değildir. Sarmal kollar kuluçkaya yatmış yeni yıldız hasadının hazırlandığı ve Güneş gibi orta yaşlı yıldızların mutlaka bulun­ ması gerektiği bölgeler değildir. Sarmal kolu belirleyen yıldızlar yanıp gittikleri için on­ ların hemen ardında yeni yıldızlarla onlara bağımlı bulutsular oluştuğundan.ğından çıktı. Orion Sarmal Kolunun Gould Kuşa. Bu yıldızlar yaklaşık 10 milyon yıl parıldar­ lar. sarmal biçim hep varlığını sürdürür.ner. orta bölgeyi gide­ rek sarmak eğilimindedirler. Galaksinin merkezine yakın herhangi bir yıldızın hızı. Gaz ve toz sarmal bölgelerde daha çok yoğunlaşır. On mil­ yon yıl kadar önce Güneş. Güneş'­ in Samanyolu çevresindeki dönüş hızı da saniyede 200 kilomet­ redir. Yeni yıldız yaratacak harçlara raslaması olasılığı da içinde bulunduğumuz döneme oranla daha yüksektir. Güneş sisteminin sarmal kollar arasından belirli aralıklarla geçmesi bizler için önemli sonuçlar doğurmuş olmalıdır. gazlı bulutsuya ve yüdızlararası tozlu bulutlara girmesi •olasılığı kuvvetlidir.

W. ses dalgalarını genleştirerek bizim açımızdan daha düşük bir ses perdesinde ulaştı­ rır. Biz bu etkiyi ses fiziğinden biliyoruz. bunlardaki magnezyum izotop oram değişiktir. bir kornettir ve onun magnezyum izotopunu incelemektir. Ses dalgaları bir­ birinden ne kadar uzak olursa. Orion Sarmal Kolundan geçtiği sırada tutuklanmışlardır. ses perdesi o denli düşük olur. Magnezyum izotoplarının görece fazlalığı. Dalgalar birbirine ne kadar yakın olursa frekans ya da ses perdesi o denli yüksek olur. Fakat arabanın dışında olan bizler. Eğer araba bizden hızla uzaklaşıyorsa. Ve böylece hepimizin bildiği tipik sese olanak verir.. Korna sesi bize yüksek fre­ kanslardan alçak frekansa doğru inerek ulaşır. sesperdesinde değişmeler fark ederiz. ses dalgalan birbirine yakın­ laşıp ezilir. Ve yüksek perdeden bir çığlık — 271 — . bir de alt eğrisi de­ ğeri sözkonusudur. Galaksinin başka bir köşesinde başka olaylar dizisi yer al­ mış olabilir ki. «Doppler etkisi» dediğimiz doğadaki bir olgudan anlaşılmıştır. Bu fi­ kir ilginçtir. Napier ve S. asteroid. Büyük Patlamaya ve galaksilerin uzayın gerilerine çekilişi­ ne ait olgu. Bir otomo­ bil sürücüsünün hızla yanımızdan geçerken kornasını çaldığı­ nı düşünelim. Saatte 200 kilo­ metre hız yapan bir yarış arabası. Eğer araba bize doğru geliyor olsaydı. frekans yükselirdi. Dalganın bir üst eğrisi. Clube'in öne sürdükleri fikre göre. Fa­ kat sınanabilir bir fikirdir. ancak gerçekleşmiş olması zayıf bir olasılıktır. özgün bir magnezyum örneği oluşturan bir süpernova patlama zamanının belirlenmesi de dahil olmak üzere. Güneş. güneş sistemindeki epey sayıda ay. Sınamak için ihtiyacımız olan tek şey. kornet ve gezegenleri çevreleyen halkalar bir za­ manlar yıldızlararası mekânda serbestçe dolaşırlarken.. Ses havada dalgaların yayıl­ masından oluşur. Arabanın içinde sürücü belirli bir perdeden çı­ kan bir sabit ses duyar.. ses hızının yaklaşık beşte bi­ ri kadar sürat yapıyor demektir.Yerküremizde her 100 milyon yılda bir tekrarlanan başlıca bu­ zul çağlarının Güneş'le yeryüzü arasına yıldızlararası maddenin. girmesinden kaynaklandığı savunuluyor. yıldızdaki nükleer olgular dizisine işaret eder.

arabanın hızını. bir boşluğu çok iyi kateder. herhangi bir nedenden ötürü. önünden ve arkasın­ dan saf san ışık demeti çıkarı­ yor olsaydı. dairelerin merkezleri 1'den mızıya doğru) değiştiğini göz­ 6'ya doğru ilerler. yaklaşan kaynak dalga çizgileri maviye döner. ışığın frekansı ara­ ba yaklaşırken artacak ve ara­ ba uzaklaşırken hafifçe azala­ caktı. Gözlemci B dalgaları lerdik. Bize çok büyük hazla yak­ genişlemiş oîarak görürken. Işık da bir dalgadır. Kırmızıya dönüş. Bizden boylarının kısalması nedeniyle maviye dö­ çok büyük bir hızja uzaklaşan nüşür. tayftaki her renk çizgisinin durağan haldekine oranla daha büyük dalga uzunluklarında görünmesi demektir. — 272 — . Gözlemci A sıkışrmş olarak algılar. ışığın ren­ ginin daha yüksek frekanslara doğru değiştiğini (maviye doğ­ ru) gözlerdik. Fakat araba.Otomobil. çıkardığı korna sesinin değişikliğinden söyleyebilirdik. dönülürken. laşan bir cismin tayf renginin dalga boylarının uzaması nedeniyle kırmı­ zıya. Sesin tersine. bir cismin tayf renkleri kırmızıya (*) döner. Eğer araba durduğu yerde kornasını öttürseydi ve çı­ kardığı ses perdesini önceden bilseydik. Bu kırmızıya dönüş uzaklardaki galaksilerin (-*) Cismin kendisi herhangi bir renkte olabilir. ses yerine. Doppler etkisi ışık konu­ sunda da geçerlidir. ken.. Uzaklaşan kaynak. Araba normal bir hızla ilerlerse. bu etki değişimi fark edilmez. Mavi de olabilir. Araba yine dedi­ Doppier etkisi: Sabit bir kaynaklan ses ya ğimiz süratle bizden uzaklaşır­ ds ışık dalgalat daireler halinde yaydır. daha aşağı frekanslara (kır­ Eğer kaynak sağdan sota doğru hareket halindeyse. Doppler etkisi kozmolojinin anah­ tarıdır.duyardık. ışık hızı­ nın belirli bir oranındaki hızla bize doğru ilerlerse. gözü kapalı.

polo oyununda başarılı ve o zamanlar hanımefendilerin erkeği tanımına giren biriydi. uzak gökadaların kırmızıya dönüş olgusunu incelemek üzere dünyanın en büyük teleskopu Wilson Dağı üzerine yerleştiriliyordu. kı­ sa zamanda teleskop teknisyeni görevi verilmiş. Aygıtları kullanmada öylesine özen ve ustalık göstermiş ki. kapıcılığa. Ortaokuldan öte bir öğrenimi yoktu. öğrenmeye çalışırdı. Her şeyi inceden inceye soruşturur. Bu yüzyılın başlarında. Huma­ son gözlemevinde bir sürü garip görevlere atandı: Elektrikçi yardımcılığına. 18 . O zamanlar göğü tertemiz olan Los Angeles'e bakar bu dağ. Tütün çiğneyen. Sarmal bulutsuların aslında «evren adaları» oldukları­ nı. optik malzemeyle bilgin. Birinci Dünya Savaşından hemen sonra Wilson'a ünü kısa zamanda yayılan Edwin Hübble geldi. Kurulan gözlemevinde çalışan mü­ hendislerden birinin kızıyla da arkadaşlık ediyordu. Aynı zamanda gözlemci yardımcısı da olmuş. bizim kendi Samanyolu Galaksimiz gibi çok sayıda kocaman — 273 — Kozmos : F. kumarbaz. Mühendis baba bir seyis olmaktan öte ihtiras taşımayan bir adamla kızı­ nın arkadaşlık etmesinden endişe duymaktaydı. kurulması için malzemesini ve ay­ gıtlarını getirmeye yardımcı olduğu teleskop1 donanımı temiz­ leyiciliğine.tayf çizgilerinde gözlenip Doppler etkisi açısından yorumlanın­ ca Kozmoloji biliminin anahtarına kavuşulmuş oluyor. Atıyla katır kervanının önüne geçen Humason. dağın tepesine mekanik. teleskop gözlemci yar­ dımcısı hastalanmış ve Humason'dan yerine geçmesi istenmiş. Bu arada da­ ğın ta tepelerine taşıdığı aygıtların da neyin nesi olduğunu sor­ maktan elbet geri kalmadı. Bir gece. Derken. dağa tırmanırken semerin hemen ardında duran köpeğinin pençeleri de omuzundan eksik değildi. söylendiğine göre. mühendis ve yet­ kili kişileri katır sırtında taşıma görevini üstlendi. Ka­ tır sürülerine sahip olan Milton Humason adında biri. Teleskopun çok büyük par­ çalarının dağ tepesine katır sırtında taşınması gerekmişti. Fakat zekiydi. Çok parlak bir astro­ nomdu.

MT~Slipherln bir buluşuna dayanarak uzak galaksilerin tayf incelemesine koyuldular.onu oluşturan milyarlarca yıl­ dızdan çıkan ışığın toplamına eşittir. Sözkonusu kırmızıya dönüşün en iyi açıklanışı Doppler ku­ ralıyla mümkün oluyordu: Galaksiler bizden giderek geriye çekiliyorlardı. Kısa zamanda Wilson Göz­ lemevi kadrosuna alındı. neden galaksiler bizden kaçıyorlar? Ev­ rendeki bizim konumumuzda özel bir durum mu vardı? Acaba Samanyolu Galaksisi gökadalararası kuralları küstahça çiğne­ miş miydi? Evrenin genişlediği ve beraberinde galaksileri de götürdüğü daha olası bir yanıttı. Peki.yıldız kümelerinden ibaret bulunduklarını sonuçta kanıtlayan Uubble'dır. yıldızların dış katmanlarındaki atomlar tarafından *bazı frekanslar ya da renkler emilir. Bunlara ilişkin elde etti­ ğimiz çizgiler. Bir galaksiden gelen ışık. Lowell Gözlemevinde çalışan astronom V. Galaksilere olan uzaklıkları ölçmeye yarayan yıldız­ lara ilişkin ışık birimini Hubble akıl etmiştir. Işık bu yıldızlardan çıkıp ayrılırken. evrenin başlangıcını değil­ se bile tekrar dirilişlerinin en yenisini keşfetmişlerdi. Gü­ neş'imizin ve yakınlarımızdaki yıldızların aynı kimyasal ele­ mentlere sahip olduklarını öğrenmemizi sağlar. . Humason ve Hubble tüm uzak galaksilere ait tayfların kırmızıya döndüğü­ nü. Hu­ mason ve Hubble Büyük Patlamayı. Yavaş yavaş anlaşıldı ki. galaksiler ne denli uzaksalar tayftaki çizgilerinin o denli kır­ mızıya döndüklerini hayretle gözlediler. milyonlarca ışık yılı uzaklardaki yıldızların. bilimsel verilerin çoğunu öğrendi. Çağdaş kozmolojinin hemen tümü ve özellikle genişleyen feir evren ve Büyük Patlama. Profesyonel astro­ nomdan daha iyi sonuçlar elde etti. Hubble ve Hu­ mason inanılmayacak kadar uyum içinde çalışan bir ekip oluş­ turdu. Sonradan Humason'un uzak galaksiler tayf ölçü­ münde büyük bir ustalık kazandığı görüldü. uzak galaksilerin kırmızıya dö­ nüş olgusunun Doppler etkisinden ileri geldiği ve geri çekiliş — 274 — . Ast­ ronomlar camiasında sayılan ve zengin bir kişi olarak öldü. Galaksi ne denli uzaktaysa geriye kaçış hızı o denli fazlaydı.

Bu­ nunla birlikte. bize yakınlaşan öğeler de vardır herhalde. tayf çizgilerinde maviye dönüş de o kadar olmalıdır. genellikle çok in­ ce ve seyrek gaz verileri taşımakta olup kara delik çevresinde bulunması gereken olağanüstü yüksek yoğunluk verilerine uy­ mamaktadır. Böyle bir durumda çok yoğun çekim gücü alanından çıkan ışık buradan sıyrılabilmek için öylesine çok çaba harcar ki. Yani kırmızıya dönüş oranı ne kadarsa. Fakat doğada daha başka tür kırmızıya dönüşler de sözkonusudur. bunların kırmı­ zıya dönüş olgusuna yol açmaları akla yakın gelmektedir. kır­ mızıya dönüş uygunsuzluğu göstermeleriyle ilgili şaşırtıcı so­ nuçlar elde etmiştir. çekim gücünden doğan kırmızıya dönüş de vardır. yolculuğu sırasında ener­ ji kaybeder. örneğin. Büyük Patlamanın olduğuna tek kanıt değildir. bir galaksiyle bir kuasarm ya da bir galaksi çiftinin fizik görüntü uygunluğuna karşın. Büyük Patlamadan bu yana bir hayli soğu­ muş olması gereken patlama radyasyonunun günümüze dek kal— 275 — . gözlenen özgün tayf çizgileri. Doppler etkisiyle yorumlanan kırmızıya dönüşün galaksile­ rin gerilere çekildiğini göstermesi. Teleskopumuzu Bölgesel Grup'tan ötedeki hangi uzak cisme çevirirsek çevirelim. Ancak böy­ le bir durumda. Oysa şimdiki durumda gördüğümüz hemen tü­ müyle kırmızıya dönüştü. Astronom Halton Arp. Uzaktaki bir gözlemci. daha mütevazı ve bölgesel bir galaksi patlamasını açıklayan bir Doppler etkisidir. patlamadan ötürü bizden uzaklaşan öğeler ka­ dar. evrenin genişlediği sonucuna var­ manın doğru olmayacağı görüşünü sürekli öne süren astronom­ lar da var. Bununla birlikte. sıyrılıp çıkan ışığın daha büyük dalga uzunluklarına ve daha kırmızı renklere dönüşü ola­ rak saptar bu olguyu. gördüğümüz şey kırmızıya dönüştür.hızlarının arttığı görüşüne dayanmaktadır. Doppler etkisi açısından gökadalardaki kır­ mızıya dönüşü saptamakla. Bazı galaksilerin merkezlerinde kocaman büyük delikler olduğunu düşündüğümüze göre. Bir de şu denebilir: Kırmızıya dönüş olgusu evre­ nin genel bir genişlemesini değil.

eUiptik ve düzgünlükten uzak galaksileriyle gökte bir mücevherat kutusu gibidir. otuz milyar ışık yılma eşit bir mekânı kapla­ maktadır.2 uça­ ğıyla götürülen çok duyarlı bir radyo anteniyle sürdürülen göz­ lemler. Bunun nedenini ortaya koyabilecek küçük. da­ ha büyük mesafelerde başka galaksiler var demektir ki. Böylesi bir hızla Başak Galaksisine on mil­ yar yılda yaklaşabileceğiz ve o zaman galaksiler . sarmal. hafif duyulur radyo dalgalan olarak gelmesi de ikna edi­ ci kanıt sayılır. Sa­ manyolu Galaksisinin çekim gücünün etkisi altında Başak Ga­ laksileri Topluluğuna doğru yol aldığını. Büyük Pat­ lamadan çıkan ateş topunun her yöne simetrik olarak yayılma­ sı gibi. her yöne aynı yoğunlukta yayıldığını ortaya koydu. tek­ düze. ilk tahmini hesaplara göre. bu da onların gözlenmesini. bu topluluğun önce­ den bulunup ortaya çıkarılandan çok galaksilere sahip bulundu­ ğunu ve asıl şaşırtıcısı. Başak Galaksileri Topluluğu zaten şimdi bile en zengin galaksiler topluluğudur. sistemli bir etki sözkonusudur: Eğer tüm Samanyolu Galaksisi (ve bir olasılıkla Bölgesel Grup Galaksilerinin öteki üyeleri de) Başak (Virgo) Galaksileri Topluluğuna saniyede 600 kilometre hızla gidiyor olsalar. Başak Galaksilerine doğru gitmek niye? Çok büyük yüksekliklerdeki cisimlere ilişkin göz­ lemler yapmış olan George Smoot ve mesai arkadaşları. Düzgün olmayan topaklar oluşması beklenebilirdi. radyasyonun tam si­ metrik olmadığı görüldü. (bir ya da iki milyar ışık yılı) olduğu­ nu ileri sürmüşlerdir. Evrenin zaten gözlenebilen bölümü de yalnızca yirmi. Hat­ ta galaksilerin yoğunlaşmasını anlayabilmek için topaklar bu— 276 — . Fakat daha ince hesaplar sonucu. Eğer Başak Galaksiler Topluluğu o denli genişse.ması ve evrenin her yönünden beklenen bir yoğunlukta. Yerküremiz atmosferinin sınırlarına U . Büyük Patla­ manın evrene maddeyi düzenli biçimde dağıtmadığı sonucuna varıyor. zorlaştırır. Peki.ötesi astrono­ mi öğrenimi bir hayli kolaylaşmış olacak. arka plandaki radyasyonun. simetri noksanlığını bize açıklayabilecektir. Böylece Smoot. Başak Galaksileri Topluluğunun bü­ yük mekân kaplaması.

Eğer soruyu yürek­ lice sürdürürsek. Gece. Fakat sorulan savsaklamak demektir bu. ardından madde bir­ den hiç yoktan mı yaratıldı? Bu nasıl oldu? Birçok toplumun kültüründe Tann'nın evreni hiç yoktan var ettiği yanıtı veri­ lir. Büyük Pat­ lama anında koşullar nasıldı? Ondan önce ne olmuştu? Madde­ den yoksun küçücük bir evren vardı da. evrenin başlangıcı sorusunun yanıtsız kalacağı kararına neden varmayalım? Ya da Tann'nın her za­ man varolduğunu söylersek. insan ya da hayvanın doğuşu örneğine benzetilir safça. yaratılıştan önceki dünya ve dünyanın yaratılışı hakkında tanrıların çiftleşmesi ya da bir kozmik yu­ murtadan evrenin çıkmasıyla süslenmiş bir efsane besler. evrenin her zaman varolduğunu neden söylemeyelim? Her toplum kültürü. Bu çelişkiyi aynı an­ da iki ya da daha fazla Büyük Patlamanın yer aldığım düşüne­ rek belki çözümleyebiliriz. o takdirde. içine dahnamaz bir çalılık gibi her şeye zulmedi­ yordu. hareketsizdi ve gökler bomboşta. Eğer genişleyen bir evren ve Büyük Patlama görüşü doğ­ ruysa.lunması vazgeçilmez bir koşuldur. Başlangıçta her şey sürekli bir karanlığa bürünmüştü. bir adım daha atarak Tann'nın nereden çık­ tığını sormalıyız. bir topak oluşması bir sürprizdir. — Orta Avustralya'da Aranda halkının Büyük Yaratıcı efsanesi Her şey beklenti içindeydi. Pasifik Okyanusu kıyılarından bu tür efsanelere ilişkin beş örnek sunacağım. ken­ dimizi boşuna yormadan. Bu ef­ sanelerde genellikle evrenin başlangıcı. her şey sessiz ve sakindi. — Maya efsanelerinden — 277 — . fakat düzgünlükten uzak bu çapta. daha güç sorularla karşılaşacağız. Eğer bu soruya yanıt verilemez dersek.

Gök­ le yeryüzü birarada boşluklar oluşturup her taraf kaba bir sadelik gösterirken. ince maddenin biraraya gelmesi kolay oldu. — Maiana'dan bir efsane (Gilbert Adaları) önce büyük kozmik yumurta vardı. fakat ağır. Uyumuyordu. Yumurtanın içinde kaos ve kaos'ta yüzen gelişmemiş. Fa­ kat eski efsanelerle Büyük Patlamaya ilişkin çağdaş bilimsel — 278 — . çünkü uyku diye bir şey bilinmiyordu. Elinde bir çekiç ve keski bulunuyordu.» dedi kendi kendine.. Pan Ku vardı. Çin (Yaklaşık M. Oysa karışık ve düzensiz olan her şey katılaşarak yeryüzü oldu. Saf.. Pan Ku yumurtadan çıktı bugünkü her­ hangi bir insandan dört kez daha büyük olarak. yüzyıl) Bu efsaneler insanoğlunun cesaretine birer övgüdür. Uzun bir süre böyle kaldı. 1.Ö. karışık mad­ denin yoğunlaşması çok zor oldu. Sonunda aklına bir fikir geldi. tşte bu Büyük Bütünlüktü. Bundan ötürü önce gök tamamlandı ve yeryüzü daha sonra şekil aldı. — Pan Ku efsaneleri. Her şey bu Bü­ tünlükten çıktı ve değişiklikle donandı. Bunlarla dünyaya bi­ çim verdi. tanrısal Embriyon. Açık seçik ve aydınlık olan her şey yukarılara çıkıp gök oldu. «Ben bir şey yapacağım. her şey yaratılmadan varolnoar ya başladı. Çin (Yaklaşık üçüncü yüzyıl) Gök ve yeryüzü şekil almadan önce tümden bir kar­ maşa egemendi. acıkmıyordu çünkü açlık henüz bi­ linmiyordu.Hiçlikte yüzen bir bulut gibi Na Arean boşlukta tek başına oturmuştu. — Hunai-nan Tzu.

însan yaşamı evrelerden geçtiğine göre. Zaman çerçevesinin. Bu dine göre. Peki. bilimin kendi kendini sorguya çekmesidir. Nataraja adı verilen Dans Kralı'nın dört eli görülmektedir. bu evreler nasıl meydana gelir diye dü­ şünülmüştür. Bu büyük kavramları çevreleyen başka bir büyük kavram beliriyor. doğada ev­ relerin varolmasından ötürü sevinç duyduğunu görürüz. Bun­ lardan en güzeli ve insana huşu vereni. Bu arada. tanrıla­ rın yaşamlarında da evreler olamaz mıydı acaba? Hindu dini. Tanrı Shiva'nın değişik görünüşlerini veriyor. Bu dinde. Ve düşüncelerimizi sırlayacak deneyler ve gözlem­ ler yapabilmemizdir. Shiva'nın kozmik dansı diye bilinen bir şekildir. Burada işlenen başlıca motif. Yaratılışa ilişkin efsanelere karşı da bü­ yük saygı duyarız. tanrılar insanların rüyalarından doğabilirler. insanlar. irkiliyor ve büyük kozmik rüyayı tekrar gör­ meye başlıyor.efsane arasındaki başlıca fark. Kozmos'un çok sayıda. O tanrı ki. her kozmik evre başın­ da evrenin yeniden yaratılışına ilişkin olanıdır. yaşadığımız bir gün ve geceden itibaren 8. evreler. hatta sayısız ölüm ve yeniden doğuşlar­ dan geçtiği inancına dayanan dünyanın tek dinidir. tanrının rüyasından başka bir şey olma­ dığı kavramı yer alıyor. XI. evrenin. dünya da onunla birlikte yok oluyor. başka yerlerde de. Bu süre yeryüzüy­ le Güneş'in yaşından daha uzundur. insanların meydana getirdikleri her kültürün. tanrılar istemedikçe. sayısız başka ev­ renler vardır ve her biri de kozmik rüya gören bir tanrıya safhip.64 milyar yıl önceki bir Brahma günü ve gecesine kadar gidiyor. rastlantı sonucu da olsa. yüz Brahma yılı geçtikten sonra kendini rüyasız bir uykuya bırakınca. Büyük Patlamadan bu ya­ na olan zamanın da yarısına yakındır. tanrıların rüyalarından doğamazlar. çağdaş bilimsel kozmo­ lojiyle bağdaştığı tek din Hindu dinidir. Buna göre. IHtî Hindistan'ın birçok tanrı ve her tanrının pek çok kendini sunuş biçimleri vardır. Yüz Brahma yılı geçtikten sonra yeniden •kendine geliyor. yüzyılda kalıba dökülmüş Chola bronzları. Üst r-279 — .

îlerki tarihlere ait bir sözeyse rastlanmaz. evren evren üstüne binecek ve sonu olmayan bir Kozmos'a dönüşecek. durabilir ve gelişmenin tersi olabilir. Üst sol elde dil biçiminde bir alev görülüyor. Eğer belirli bir yeterlikteki maddeden daha azı varsa evrende. fakat zaman ölçüsü hayret vericidir. Fakat sürekli genişlemeye devam edeceği ke­ sinlikle belli değildir. Genişle­ menin ardından büzülme olacak. Böylesine sallantılı bir evrende yaşarsak. demek oluyor ki. Genişleme duraklayabilir. Bu da yeni yara­ tılan evrenin milyarlarca yıl sonra tümüyle yok edileceğini an­ latıyor.. Bu davuldan yaratılışın sesi çıkıyor. Bir diğerindeyse 400 milyon yıl öncesinden söz ediliyor. Büyük Patlamadan bu yana genişlemektedir. Büyük Patlama Kozmos'un yaratılışı değil ama yalnızca bir önceki evrenin sonudur. Fakat eğer bizim görebildiğimizden daha çok madde varsa evrende -örneğin. (*) Mayaların yazıtlarındaki tarihler de oldukça eskiye dayanmak­ tadır. Yazıtlardan birinde bir milyon yıl önceki zamanlardan söz ediliyor. gerilere kayan galaksilerin çekim gücü genişlemeyi durduramayacaktır. (*) Çok büyük bir olasılıkla. Maya uy­ garlığını inceleyen bilginler arasında 400 milyon yıl konusun­ da tartışma sürmektedir. Bu derin anlamlı ve hoş görüntülerin çağdaş astronomi dü­ şüncelerine birer işaret sayılmalarını ne kadar isterdim.o takdirde evren çekim gücünün etkisiyle biraraya gelecek ve Hindu dininde söylen­ diği gibi evreler dizisinin bir dönüm noktası olacak. kara deliklerde saklı ya da galaksilerarası sıcak ve görünmez gazlar içinde. HintÜlerse milyarlarca yıllık bir za­ manı düşünüyorlardı.sağ elde bir davul var. evren. Avrupalı­ ların dünyanın birkaç bin yıl eskiye dayandığına ilişkin încü'deki fikri benimsemelerinden bin yıl kadar önce Mayalar mil­ yonlarca yıllık bir zamanı. Bu yazıtlarda geçen olaylar efsane­ lere ait olabilir. gfMİ — 280 — .. Ve evren sürekli genişleyip^giJ decektir.

ne de başlangıcı vardır. Eğer sarkacın bir ucundan öteki ucuna geçişinde doğa yasaları pat diye değişirse. uğraşları galaksi astronomluğu olanlar işsiz kalacaklar. Büyük Patlamanın berisine kanat çırparak hiçbir şey uçup gelememiştir. gezegenlerden. sonsuz olasılıkları bulunan doğa yasalarından yalnızca birkaçıdır. Gelecek insan kuşakları. bilginler genişlemeden büzülmeye ge­ çiş döneminde neler oluşageldiğini merak ediyorlar. epey önlem alabilirler. kozmik talih makinesine atılan paradan bu kez bizim yapımızla uyuşan — 281 . Kozmos'un doğusuyla ölümleri arasında gidip geliyoruz ve bu koz­ mos sarkacının gidiş gelişinden hiçbir bilgi sızmamaktadır. madde çûrüyüp dağılacak ve evren ilkel zerreciklerden ince ve soğuk bir sise dönüşecek. hayat şekillerinden ya da uygarlıklar­ dan bugün yaşadığımız evrende eser yoktur. Galaksiler. evren her nasılsa on ya da yir­ mi milyar yıl önce yaratılmıştır ve sürekli genişlemektedir. gezegenler. bu süre içinde Kozmos ölüme terk edilmeden. Ve bugünkü evreni düzen içinde tutan fizik ve kimya ya­ saları. Kozmos'un ne sonu. Evrenin sarkaç örneği bir genişleyip bir büzüldüğü görüşü kabul edildiği takdirde. Kozmos'u başka türlü gören bir başka kozmolo­ jiye göreyse. Bazılarına göre. yaşam ve akılla uyum halindeki doğa yasalarının beliçli sayıyla kısıtlı olamaya­ cağım anlamak zor olmasa gerek. fakat hiç olmazsa zaman ölçüsü açısın­ dan ferahlayabiliriz. Ev­ renin bir önceki yeniden vücut buluşundaki galaksilerden. Her iki kozmolojinin evren için öngördüğü alınyazısı içi­ mizi ferahlatmayabilir.Çağdaş kozmolojilerden hiçbiri hoşumuza gitmeyebilir. yıldızlar soğuyup ölecekler. Sözkonusu olaylar on milyarlarca yıl sonra ya da daha geç yer alacak. öyle bir durumda. yıl­ dızlardan. Bu olgunun ardından. ga­ laksiler kozmik ufkumuzdan kayboluncaya dek geri çekilmek­ tedirler. yıldızlar. doğa yasaları rasgele değişikliğe uğru­ yor. Koz­ molojik görüşlerden birine göre.

Bu noktada dil zenginliğimizin azaldığını fark ediyoruz. hangilerinin değiştirilmesine. öteki de. zamanın da derinliklerine bakmış oluyoruz. evren­ deki toplam madde envanterini yapmaktır.doğa yasalarının çıkmasına şükretmeliyiz (*).teleskoplar varlığı belli belirsiz. Acaba sürekli genişleyen bir evrende mi. bir bu uçta rasgele değiştirümiyorsa. En ya­ kın kuasar belki de yarım milyar ışık yılı ötededir. Bu kurallar da varolan fizik yasaları üzerine yeni fizik yasalarını oturtacaktır. bir bu yanında rasgele değiştirilemez. çekim gücü öylesine zayıf kalmış olurdu ki.fizik» demek olur herhalde. En uzağı on ya da on iki milyar ışık yılı ötede olabilir. Evren bir kez böylesi bir çekim yasasına mahkûm edilirse. ya evrenin belirli bir ömrü olduğu ya da sarkacın hem o yanında. Eğer fizik yasaları bir o uçta. yoksa sonsuz ev­ reler dizisi arasında varolan bir evrende mi yaşıyoruz? Bunu bulup ortaya çıkarmanın yolları var. artık bir daha sar­ kacın öteki ucundaki deneyimi geçiremez ve bir daha yeni bir doğa yasasına kavuşamaz. Böyle bir fizik yasasını ifade için elimizde hazır bir deyim yok. Eğer evren birçok kez bir o yana bir bu yana gidip geldiyse. o cismin on iki milyar yıl Ön- (*) Doğa yasaları sarkacın bir o yanında. hem bu yamnda uygulanan doğa yasalarının belirli ve sınırlı bulunduğudur. Bu ko­ nularla epey ilgisiz faaliyet gösterenler «Metafizik» ve «Parafizik» deyimlerini kullandılar. Radyo . Bu yollardan biri. g^rA nişlemenin başlangıcım toparlayamazdı evren. Kozmos'un ucunu görebilmektir. Bu nedenle evrenin varolmasından çıkarabileceğimiz sonuç. hangilerinin değiştirilmemesine olanak verilip verilmediğini belirleyen kurallar var demektir. En iyisi «Trans . — 282 — . On iki milyar ışık yılı ötedeki cismi gördüğümüzde. Uzayın derinliklerine bak­ tığımızda. ortaya çıkmış olabilecek birçok çekim gücü ya­ sası uyarınca. çok uzaklardaki ci­ simleri bulup ortaya çıkarabiliyorlar.

ge­ zegen çapında bir teleskop. Günümüzdeki radyo .astronom­ ların üzerinde durdukları enerji miktarlarının varlığıyla yok­ luğu birbirine neredeyse eştir. Başka bir deyişle. Güneş sistemi dışındaki kozmik rad­ yasyon arayışında. Gökadaların sınır bölgelerindeki gaz ve tozsa kolaylıkla saptanamaz. kuasar sayımında. uzaktaki bir kuasarın varlığı öylesine belli belirsizdir ki. evrenin uf­ kuna. Yeryüzündeki teleskopların tümüne güneş sisteminin dışından ulaşan enerji tutarı.çeki durumunu görmüş oluyoruz. tayfın radyo bölgelerindeki en nice ayrıntıları bile fark etmektedir. Bunun adı Very Large Array VLA'dır. Gelecekte yerküremizin yörüngesi­ ne teleskoplar yerleştireceğiz. özellikle yıldızlardaki zerrecikler görülebi­ len ışıktaki parıltılarıyla kolayca farkediliyor.teleskoplar yerkürenin ar­ ka' tarafındaki teleskoplarla bağlantılı olur. Bazı maddeler. Bu tür teleskoplar. New Mexico'nun ücra bir köşesinde ayrı ayrı yerlerde ku­ rulmuş yirmi yedi teleskop ağı vardır. Bu nedenledir ki. Böylece on kilometre çapında tek bir teleskopmuş gibi görev yapar. radyo dal— 283 — . Böylece çapı yerküreninkine eşit bir teleskop elde edilir. Her iki teleskop birbirine elektronik düzen için­ de bağlantılıdır. / Bazı durumlarda bu tür radyo . Büyük Patlama dönemine bakmış oluyoruz. uzayın de­ rinliklerine baktığımızda zamanın da derinliklerine. kuasarların iç yapısını ve niteliklerini açığa vu­ rabilir. Güneşin arka tarafım dolaşacak olan bu teleskopun çapı. En uzaktaki kuasarlarm yapısını ve kırmızıya dönüş olgusunu^ögrenmek suretiyle evrenin milyarlarca yıl önce mi Iclaha^çabuk genişlediğini. VLA. uzayda akıllı canlıların varlığını bulup çıkarmadaki çabalan sırasında radyo . tek bir kat tanesinin yere çarpması sırasında çıkardığı enerji miktarından azdır.teleskoplar son derece duyarlıdırlar. yoksa genişlemenin yavaşladığım mı ya da evrenin günün birinde çöküp çökmeyeceğini inceleme ola­ nağına kavuşabiliriz. iç güneş sistemi çapına eşit olacak. sap­ tanan ışınımı bir vatın katrilyonda biri kadardır.

Yerküremizin yörüngesine yerleştirilen gözlemev­ leri galaksiler arasında yoğun X-ışını parıltısı saptamışlardır. kara deliklerin.galan çıkarıyor gibiyse de ışık çıkarmıyor.. yamyassı bürolara ve eğlence yerlerine gidip geliyoruz. sonra da yokoluş ve yeni­ den varoluş sarkacı arasında gidip geldiğini öne süren görüşü kanıtlayan bir durumla karşılaştığımızı sandık. Şöyle ki.sağ. Bunların aynı zamanda. galaksilerara­ sı hidrojenin. Acaba bütün bunlarla ne demek isti-' yorlar? Diyelim ki* herkesin yamyassı olduğu garip bir ülkede yaşıyoruz. fakat yukarı-aşağı kavramlarım bilmiyoruz. Kozmos'un geneldeki yapısı tartışılırken. X .. Yamyassı binaları­ mızdan girip çıkıyor. uza­ yın kavisli olduğunu ya da Kozmos'un bir merkezi bulunmadığı­ nı veya evrenin sonu bulunduğunu fakat sınır tanımadığım söy­ lemekten zevk duyarlar. Sağı-solu dü­ şünün. nemenem bir evrende yaşadığımızı anlayabileceğiz. evren için daha önceden varlığı bilinmeyen kütle katkılarından sayılması uygun görüldü. Sol . Bazılarımız üçgen. bazılarımız kare biçiminde olsun. bakın. Bunun. Böylece Kozmos'un varoluş. Kozmolojik gizlerin anahtarım bulabilmek amacıyla gözlerimizin duyarlı olduğu ışık için kullandığımızdan ayrı aygıtlar ve frekanslar kullanmak zorundayız. Matematikçiler bize.ışını pa­ rıltısının belirli noktalarda bulunduğunu. Yalnızca matematikçiler biliyorlar. «Dinleyin. önceden varlığına hiç rastlamadığımız galaksilerarası sı­ cak ve Kozmos'u kaplamaya yeterli hidrojen olduğu kanısına varıldı. ilerigeri kavramlarım biliyoruz. Kozmos envanteri tamamlandığında ve tüm galaksilerin. O da tamam.. Şimdi de başka bir boyut düşünün. çekim gücü dalgalarının ve uzaydaki daha egzo­ tik katkıların miktarı saptanıp tam bir toplama yapıldığında.. bunların da büyük kuasar sürüleri olabileceğini gösterdi. kuasarların. îleri-geriyi düşünün. Tamam. varolan çizgilerinizden dik ' — 284 — . astronomlar. Fakat Ricardo Giacconi tarafından son olarak yapılan gözlemler. Bazıları da daha karmaşık biçimli olsunlar. Gerçekten çok kolay. Adına Yassıyer diyeceğimiz bu ülkede herke­ sin genişliği ve uzunluğu var ama yüksekliği yok.

İşin tu­ hafı. Zaten matematikçi­ lere de pek kulak veren olmuyor sözünü ettiğimiz iki boyutlu varlıklardan. Hani neredeymiş?» Bunun üzerine.açı oluşturacak biçimde birer çizgi çıkın. Günün birinde üç boyutlu bir yaratık -örneğin elma biçi­ minde biri.yaratığa bir tek— 285 — .. sesin yukarıdan geldiğini anlayamayınca. Me­ ğer ki. Eiz de. Son­ ra da giderek hemen hemen düzgün daire biçimindeki dilimler gibi. ancak oraya ka­ dar kısa bir gezinti yapmak zahmetine katlanırsa görebilir. kare . sonra da bu noktanın yavaş yavaş daire biçimini aldığını fark edecek.yaratık. Üçüncüyü göstersene. kendi içinden gel­ diği kuşkusuna düşerek durumu garipser de. anlatamamanın ver­ diği üzüntüyle çabalarından vazgeçiyorlar. diyecektir.yaratığı tek bir çizgi olarak.» Zavallı canlı kare evde çevresine bakar ve hiç kimseyi göremez. Yalnızca bir kesiti görülebilir Yassıyer'de. Acaba rahatsız fa­ lan mıyım. der. Hadisene. Fa­ kat karenin içi hep bir sır olarak kalacaktır onun gözünde. Kare yaratık iki boyutlu dünyasındaki odada önce bir nokta görecek. müthiş bir kaza ya da otopsi falan karenin içini ?csm. «Merhaba. İki boyutlu dünyadan sıkılan elma.Yassıyer'e gelir ye havalarda dolaşır. Bir ruh olduğu sanılmasından çekinen elma Yassıyer'e iniş yapar.» diyorlar. «Yalnızca iki boyut biliyoruz. Karenin öte yanım. Garip ve şekil değiştiren bu yaratık da ne­ reden çıkıp geldi.karenin evine girdiğini fark eden elma. Yassıyer'de kaydırak gibi yürüyen el­ ma önce bir nokta biçiminde görülecektir ötekilerin gözüne. Yani Yassıyer'in dümdüz yüzeyiyle temas halinde olan noktalarıyla kaimdir görüntüsü ancak. Cana yakın ve sevimli bir canlı . yani karenin kendine en yakın bölümünü çizgi olarak görmektedir. matematikçiler.. üçboyutlular diyarından bir ziyaretçiyim. «Ben.. «Siz ne anlatmak istiyorsunuz?» yanıtını veriyoruz. Yassıyer'de yaşayan her kare .» der. Yassıyer'liler diyarında üç boyutlu bir yaratık ancak kıs­ men varolabilir.... boyutlararası bir dostluk gösterisiyle içi tutuşarak. öteki kare .

Yamyassı arkadaşlarım üstten görmektedir. Bu gölgeyi. Bilmediği bir dünyada bulmuştur kendini. kapalı oda­ nın içinden kaybolan «Bizimki» birden var olmuştur tekrar. Hatta sıfır .me atıp onu havaya gönderir. «Yukarıya çıktım!» Kapalı odalara yukarıdan bakabilmektedir artık. Bir ka­ re elde ettik. yalnızca iki boyutlular konusuyla yetinmeyelim. Bu küpün bir gölge verdiği­ ni biliyoruz. şimdi üç boyutlu küpümüzü alalım ve sahip bulunduğu dik açılardan çiz­ giler çekerek dördüncü bir boyut verelim: Sağa .sola. Fakat bu arada bir başka soru daha da il­ ginç gelebilir. Üç boyutlu cisim iki boyutlu duruma ge­ çerken görüntüsü tam aktarılamamıştır. «Neredeydin. Fakat az sonra. Karenin dik açılarından çıkarak eşit büyüklükte çizgiler çizince bir küp elde ederiz. öne arkaya. bizim canlıkare yüzeye konar. Ar­ kadaşları. Bu aile üzülmeye zaten pek meraklıdır. Madem ki. Böylece o da üç boyutlu dünya­ nın şaşırtıcı gizleri arasında dolaşır. seni göremedik?» diye sorduklarında. anlatacağım yoldan: Bir çizgi parçası alın. fakat aynı anda bu — 286 — . Yassıyer'e ilginç ve üstten bir yerden baktığını fark eder. Bu çizgiye dik açı oluş­ turacak biçimde aynı uzunlukta çizgi çizerek birleştirin. Belirli bir uzunluğu olsun. öteki kare yaratıklar açısından.» Omzuna vurur­ lar geçmiş olsun der gibi. Sonuçta düşen bir yaprak gibi. Geometrik projeksiyo­ na başvurunca bir boyutun kaybıyla karşılaşırız. İk boyutlu bir küpün gölgesini incelersek çizgilerin birbirine eşit görünmediğini ve tüm açıların dik açı olmadıklarım gözleriz.boyutlu ya­ ratıklar dünyasını gözönüne getirerek yalnızca noktalardan olu­ şanları da düşünelim. Peki. yukarı . önce kare neye uğradığını anlayamaz. boyutlararası ilişkilerden söz açıldı. Başka bir bo­ yutta yolculuk edebilmek bir tür X-ışını görüşü ya da üstün bir görüş sağlar. «Bizimki» yanıt verir: «Az yukarılardaydım. Abbott'un önerisine uyarak bir tek boyutlu yaratıklar dünyasını gözönüne getirelim. köşe noktaları birbirine bağlı iki kare biçiminde çiziyoruz. «Dördüncü bir fizik boyut olabilir mi?» Şimdi bir küp oluşturalım. Bu dünyada herkes bir çizgiden oluşuyordu.aşağı çizgiler çekerek değil.

ama böyle bir durumda dört boyutlu bir küp. Bu küpe Teseract adım veriyoruz. Bu evrenin sakinleri­ nin hiç haberleri olmadan iki boyutlu evrenlerini üçüncü bir fi­ ziksel boyut nedeniyle yuvarlak yapalım. Bunun hangi yönde olduğunu sizlere gösteremem. Bütün köşe­ leri birbirine çizgilerle bağlantılı ve birbirinin içine yuvalanmış iki küp biçiminde görürüz.yönlere doğru tüm dik açılardan çizgiler çekerek. tümüy­ le düz bir çizgi gibi görünen yolda uzunca bir gezintiye çıkar­ sa. iki boyutlu evre. Sözkonusu Yassıyer*li üçüncü boyutu bilmemek­ te ama anlayabilmektedir. Anlattığımız bu öyküdeki boyutları birer tane artırırsanız. her nasıl­ sa.•ni eğrilip bükülerek bir kavis çizmiştir. yani dört boyutlu küp gösterebilmem için bütün çizgiler birbirine eşit ve tüm açılar dik açı olmalıdır. Size bir Teseract gösteremem. Yassıyer benzeri bir evren düşünün. Ancak size. Teserakt ya d» h iperküpün üç boyutlu görinüjB. Fakat tam bir Teseract. bizlere uygulanabilecek durumu kavrarSU11JB. — 287 — . hiperküp yaratacağımız» biliyorum. evreni dümdüz görürler. Fakat biri.*#. çünkü üç boyut içinde kısılıp kalmış bulunuyoruz. hareket ettiği noktaya yeniden gelmiştir. üçüncü gizemli bir bo­ yut yüzünden. KSpOı» »M boyutlu görün» şO.. Yassıyer'liler kısa ge­ zintilere çıkarlarsa. f *"'&• . bir Teseract'ın üç boyutlu gölgesini gösterebilirim. büyük bir sırla karşı karşıya gelir: Herhangi bir engelle karşılaşmadığı ve hiçbir geri dönüş yapmadığı halde.

galaksilere. aşağı doğru bir hiyerarşi oluşturduğu gibi yukarı doğru da oluşturur. tümüyle kapalı kalmış bir başka evren bulundurduğunu görebileceğizdir. Bunlar da bir alt düzeyin evrenleridir. kürenin içinde. Bunun içinde gökadaların ve daha küçük yapıların bölgesel karşıtı olan çok sayıda ve daha küçük element zerrecikleri vardır. Ve daha ötede ne vardır sorusu anlamsızdır. Evrenin bir ucu var mıdır? O ucun ötesinde ne vardır. gezegenler ve insanlardan oluşan evrenimiz bir üstteki ev­ renin tek ve temel zerreciğinden biridir. Bizim bildiğimiz galaksiler. en şaşırtıcısından söz edeceğim şimdi.küre biçimindeki evren. Ulaşılamayan bir noktada. öteki evrenler aca­ ba nasıldır? Değişik fizik yasaları üzerine mi oturtulmuşlardır? Yıldızlara. Ve bu hep böyle gider. Evren içinde evren bulun­ ması. elektron gibi evrenimizdeki bir temel zerre­ ciğin içine girilebilse. yani sonu vardır. Yassı yaratıklar.- . dünyalara ya da tümüyle başka şeylere mi sahiptirler? Aklunızm almayacağı başka bir hayat biçimleri — 288 . Hindu kozmolojisinde sözü edilen sonsuz evreli sonsuz ev­ renler görüşünü de geride bırakan bir dinsel görüş olarak ben şimdiye dek bundan başkasına raslamadım. Bütün boyutlar birer tane artırılırsa. Bilimde ya da dinde olsun karşılaştığımız fikirlerin en ga­ ribi. Ama yine de insanın kanını oynatan bir fikir. Kanıtlanamadığı ke­ sin. iki boyutlu evrenlerinin dışına çıka­ mazlar. Sonsuz bir merdivenin basamağı yani. Böyle bir evrenin merkezi o evrende değildir. yıldız­ lar. bu evrenin ucu yoktur. olmayan. kendi başlarına. Hiçbir zaman da kanıtlanamaz. Sonsuza dek. Denildiğine göre. Öyle ki. üçüncü bo­ yuttadır. bizlere uygulanabilen durum ortaya çıkar: Merkezi ve ucu.Kozmos'un merkezi nerededir. nereye uzanıyor? Üçüncü bir boyut tarafından eğrilmiş bir evrende merkez yoktur-en azından kü­ renin yüzeyinde yoktur. Kürenin yüzeyinde yalnızca bu denli geniş alanlar varolduğundan. ötede bir şey bu­ lunmayan dört boyutlu bir süper . sonsuz evrenler hiyerarşi­ si vardır. fakat sınırsızdır.

belki bir kara delik bu konuda bize yardımcı olabilir.mi vardır? Bu evrenlere girebilmemiz için dördüncü fiziksel boyuta girmemiz gerekebilir.. bir sıçrama yapabiliriz. 19... . Güneş sistemi yakınlarında küçük kara delikler bulunabilir. — 289 — Kozmos : F. Herhalde kolay değildir.. Sonsuzluğun ipucu­ nu ararken.

işte o.. yeryüzü hayvanlara kucağını açtı ve uçarı hava kuşları barındırdı. Her yanı aynı biçimi alsın diye kocaman bir küre yaptı. göklerin tanrısı sen söyle. kaos kütlesine düzen verdi ve kütleyi kozmik zerreciklere ayırdı. başka ne yapalım? — İnsanın Yaratılışına İlişkin Asur öyküsü. Hiçbir yanı verdi­ ği hayat şekillerinden yoksun kalmasın dîye yıldızlarla tanrısal şekiller göğün döşemesini kapladılar. İnsanoğlu doğ­ muştu..ö. ve hendeklerle kanallar işlevlerini üstlendiklerine. Tüm hayvanların bakışlarının yere dönük ol- — 291 — . M. yer­ yüzünün ilk kalıbını da o döktü.Bölüm XI ANILARIN ISRARI Şimdi Göğün ve Yeryüzünün kaderi tayin edildiğine. Fırat'la Dicle'nin kıyıları belirlendiğine göre.... deniz pa­ rıltılı balıklara yatak oldu. Şimdi ne yapacağız? Şimdi ne yaratacağız? Söyle Anunaki.. 800 Tanrılar arasından hangi tanrıysa.

Metamorphoses. Henüz kesinlikle söylemeyiz. Bilgi biriminin ölçeği Bit'tir. Kuşkusuz bu bilgilerin bazıları gereksizdir. bir büyük Amerikan kentinde bir yılda video olarak yayınlanan bilgiden çok değildir. hiç kuş­ kusuz aynı değildir.masına karşılık. (*) Bu duruma göre. Yalnızca Samanyolu Galaksisinde bizden çok değişik ve çok daha gelişmiş yaratıklara barınak sağ­ layan bir milyon dünya bulunabilir. Bu sayı. aynı za­ manda yargıdır da. o tanrı yalnızca İnsana yukarıya doğru bakma. çok zeki ol­ makla eş değildir. Başka bir deyişle. Kozmos'un her köşesinde geçerli olmalıdır. Akü yalnızca bilgi demek değildir. — 2S2 — . Ne var ki. birinci yüzyıl ENGİN KOSMÎK KARANLIĞIN İÇİNDE güneş sistemi­ mizden daha genç ve daha yaşlı olan sayısız yıldızlar ve geze­ genler bulunur. Buna rağmen. iki ayağı üzerinde dik durma ve gözlerini gök­ yüzüne kaldırma olanağı tanıdı. insanların bilgi çapım göstermesi bakımından bir ölçüdür. Yeryüzündeki tüm kitaplıklardaki çeşitli ki­ taplarda varolan sözcüklerle resimlerin içerdiği bilgi 10" ya da 10" Bit'tir (*). Fakat hayatın yeryüzündökinden milyarlarca yıl önce geliştiği daha başka dünyalarda bilgi birikimleri belki 1028 ya da İO30 Bit olabilir. dünyadaki tüm kitapların içerdiği bilgi. elimizin altında bulundurduğumuz bilgi birikimi yine de aklın bir ölçüsü sayı­ lıyor. — Ovidius. bilgiler arasında bağlan­ tı kurup bunları kullanmaktır. Çok bilmek. ama yeryüzünde hayatın ve aklın evrimine yol açan aynı süreçler. bir lamba­ nın açık ya da kapalı oluşunun belirlenmesi tek bir bilgi Bit'i gerektirir. örneğin. bütün Bitlerin değeri. belirli bir soruya «evet» ya da «hayır» yanıtının verilmesiyle oluşur. Elinizdeki bu kitabın sözlü bilgi içeriği 10 mil­ yon (10r) Bit'tir.

Böylece evrim yoluyla yeni bir yöntem geliştirmişlerdir. Bunlar memelilere özgün davranışlardır ki. Balinaların çıkardıkları bazı sesler şarkı olarak niteleniyor. Fakat bu seslerin anlamı konusunda henüz cahil (*) Bazı sekoya ağaçları herhangi bir balina türünden daha yüktür. Büyüklerin yavru balinalara öğre­ nim verdikleri uzun bir çocukluk dönemi sözkonusudur. Balinalar yerküremizde gelişmiş en büyük hayvanlar­ dır (*). Oyun oynamak önemli eğlencelerinden biridir. Balinalar dünyasında ana balinalar süt emzirir ve yavrularına özenle bakar. Çiftleşecek birini ya da çocuğunu ve­ ya avım bulmak için bu duyuları kullanmaya yeltenen balina­ ların ataları nesillerini fazla sürdürememişlerdir. yüzeyinde sıvı durumda su bulunsun. Deniz kasvetli ve loş bir ortamdır. Balinala­ rın okyanusa açılmaları yenidir. — 2Ö3 — bü­ . Yaşlı bir mavi balina otuz metre boyunda ve 150 ton ağırhğındadır. Karadaki memelilerin işine yarayan görme ve koku duyuları okyanusun derinliklerin­ de fazla yararlı değildir. bazıları vü­ cutlarındaki koyu ve açık renkli şekilleri değiştirerek aralarında haberleşirler. Sudan yana zengin böyle bir ortamda nispeten zeki yaratıklar yaşar.Akıllı canlıların yaşadığı o bir milyon dünya arasında ender bir gezegen düşünün ki. Daha bundan 70 milyon yıl önce ataları karadan okyanusa ağır adımlarla göç eden etçil memelilerdi. Dinozorlardan da epey büyüktürler. derin okyanusların sezgi sahibi ve sevimli ustaları olan kocaman balinalar üzerinde yoğunlaştırıyoruz araştırmalarımızı. yerkürenin en büyük yaratıkları. akıllı varlıkların gelişmesi açısından önem taşır. belli başlı zekâları. bu yöntem çok işe yarıyor ve balinaların anlaşabilmelerinde önemli rol oynuyor: İşitme duyusu. Fakat biz. hatta tahtadan ya da madenden tekneler yaparak okyanusları yağma etmeye çıkan küçük ve zeki yaratıklar da yaşar. Bazıları avım yakalamak için sekiz kolludur.

coşup eğleniyor­ lar. Avlanıyor­ lar. Balinalarla ku­ zenleri olan yunus balıklarının konuşmaktan ya da şarkı söyle­ mekten amaçları nedir bilemiyoruz. geziniyorlar. Bu değişme yavaş yavaş ama mutlaka olu­ yor. fakat sosyal yaratıklardır. Balinalar için başlıca tehlike. Balinala­ rın tipik bîr şarkısı on beş dakika sürer. Bazen bu şarkının her haliyle aynen tekrarlandığı olur.99'unu kaplayan zaman bölümünde derin okyanusların yüzeyinde ya da diplerinde in­ sanoğlu görülmemişti. Pi­ yano klavyesinin en düşük oktavına yakın bir sestir bu. Bazen de şarkının ortasında. Bu konuda söylenebilecek epey şey var. Amerikan biyologu Roger Payne. Çoğu zaman da şarkı lis­ telerini değiştirdikleri görülür. El gibi organlara sahip de­ ğiller. kendine insan diyen bir yaratıktan geliyor. Karşılıklı anlaşma ve işbirliği sonucu söylenen parçalar her ay değiştiriliyor. yüzüyorlar.) Bu gibi düşük frekanslı sesleri okyanus zor emer. İnsanın ses perdesinden çıkacak olsa söyledikleri şarkılar. el işleri yapamazlar. İlyada destanındaki bilgi tutarı kadar. tutun da insan kulağının işitebi­ leceği alçak frekansa kadar varan sesler çıkarıyorlar. Bir gruptaki üyelerin aynı şarkıyı birlikte söyledikleri olur. çiftleşiyorlar. balık tutuyorlar. yırtıcı hayvanlardan kaçıyorlar. Yüksek frekanstan. Bu süre içinde balinalar işitme duyusu yoluyla olağanüstü haberleşme sistemlerini geliştirdiler. yeni türeyen bir hayvandan. Kulağınıza her saniyede gi­ ren bir ses dalgasıdır. oynuyorlar. En uzunu da bir saati bulur.sayılırız. Balinaların tarihinin yüzde 99. bir grup balinanın kış sularını terkedip gittikleri ve altı ay sonra dönüp orada şarkıya aynı no­ tadan tekrar başladıkları -sanki hiç ara verilmemiş gibi. derin okyanus ka­ nallarım kullanarak iki yunus balığının dünyanın neresinde bu— 294 — .saptan­ mıştır/Balinaların belleği çok kuvvetli. Seslendirme de çok karmaşıktır. (Bir Hertz bir ses frekansı birimidir. içindeki bilgi tutarı 10* Bit'i bulur. Teknolojisi sayesin­ de okyanuslarda etkinliğini gösteren insanoğlundan geliyor bu tehlike. Bali­ naların bir türü yirmi Hertz frekanslı yüksek sesler çıkarır.

Onları susturduğumuz bir yana. uzaktan mümkün olurken. yerkü­ re çevresini kapsayan bir haberleşme şebekesi kurmuş olabilir­ ler. İki yüz­ yıl önce Finback denen balina türünün anlaşması 10. denizlere hiç de hayırlı olmayan bir çevre kirliliği işareti ulaştı: Gürültü. Milyonlarca yıl haberleşebilen yaratıkları şimdi susturduk. şimdi bu mesafe birkaç yüz kilo­ metreye inmiş olabilir.000 kilometre kadar uzaktalarken çıkar­ dıkları sesler belki de aşk şarkılarıdır. bu uğurda. fakat özellikle derin suların üstadı olan balinalarla haberleşmeyi yoğunlaştırsak daha iyi olmaz mı? Bir balinanın yaşayabilmesi birçok bilgi edinmesine bağlı— 295 — . Balinalar birbirlerini isimleriyle mi ça­ ğırırlar? Yalnızca ses yoluyla birbirlerini tanıyabilirler mi? Ba­ linaların haberleşme olanaklarını kestik. tür olarak. değişik kültürden ve ırktan insanlarla. Tarihleri boyunca balinalar. akıllı ve haberleş­ me yeteneği gösteren yaratıklar. yerküremiz dışındaki akıllı yaratıklardan haber al­ ma peşindeyiz. Ticari ve askeri gemilerin daha da ço­ ğalmasıyla okyanuslara yayılan gürültü (özellikle yirmi Hertz frekansında) kulak ardı edilemez duruma geldi. Fakat Japonya. maymunlarla.000 km. Güney Kutbunda Ross Ice kıta sahanlığmdakiyle Aleutian adaları açıklarındaki iki balinanın haberleşmesi mümkündür. Norveç ve Sovyetler Birliği'nin önderliğindeki balina cesedi ticareti sürüp gidiyor. Biz insanlar. Böylesine akıllı canlıları öldürmenin sistemli bir cinayet olduğunu birçok ülke anlıyor. yunuslarla. Peki. yüzyılda buharlı gemi yapımına girişilince. Haberleşme giderek kısa mesafelere indi. On milyonlarca yıl süreyle bu kocaman. balinaları öldürüp ruj ya da makine yağı üretimi için cesetlerini satıyoruz.lunursa bulunsunlar birbirleriyle yirmi Hertz üzerinden haber­ leşebileceklerini hesaplamıştır. XIX. Okyanusların derinlikle­ rine boşaltılan umut notaları. doğada bir düşmanla karşılaş­ madan yaşamışlardır. önce yerküremizdeki akıllı can­ lılarla. Birbirlerinden 15. Okyanuslararası haberleşme girişimini yürüten balinalar için anlaşmak gide­ rek zorlaştı.

Bu bilgi. bir virüse. Yeryüzündeki tüm öteki hay­ vanlar gibi balinaların da bir gen kitaplığı ve bir de beyin ki­ taplığı vardır. çevrelendikleri kimyasal yapı taşlan aracılığıyla kendilerini üretebiliyorlar ve kalıtsal bilgiyi eyleme geçiriyor­ lar. Hani şu olağanüstü meleküller ki.dır. Zaten virüsün bundan başka bir işi de yoktur. türü DNA'nın molekül malzemesidir. vücudumuzdaki her hücrede bulunanın aynı olan bir balina enzimi vardır. Çeşitli hayat şekillerinin kalıtsal malzemesinde kaç Bit'lik bilgi birikimi vardır? Çeşitli biyolojik sorulara kaç tane evet/hayır yanıtı yazılıdır hayatın dilinde? Bir virüsün ihtiyacı olan bilgi yaklaşık 10. Sözkonusu genelik bilgi. Virüse ait bilgi basit'tir fakat çok dikkatle okunması gerekir. annesi­ nin kim olduğunu ya da dinlemekte olduğu şarkının anlamını kavrama gibi durumları içerir. sözünü ettiğimiz enzim gerçekleştirir. insanlardaki genetik malze­ me gibi. Bakterilere virüslerden daha yüklü iş düşmektedir. genlerinde ve beyninde birikmiştir. Bak­ teriler yaşamak için çalışmak zorundadırlar. başka organizmaları hasta etmek ve kendini yeniden üretmek için ge­ reklidir. Buna Heksokinase adı verilir. planktonu yağa çevirme. Bu bilgi. Bir balinanın ya da insanın veya herhangi bir hayvanın ya da bitkinin çift sarmal eğrili DNA'sında birikmiş bilgi dört harften meydana gelen bir dilde yazılıdır. dört değişik nükleotid. Örneğin. Beyinlerindeki bilgiyse. Balinanın genetik malzemesi. Plank­ tondan aldığı o azıcık enerji de balinanın şarkı söylemesine ufacık bir katkı oluşturuyor belki de. yani öğrenilen bilgi.000 Bit'liktir. nükleik asitten meydana gelmiştir. Virüsler gibi tam asalak değildir bakteriler. 100 kitap say­ fasındaki bilgi kadar. su altında bir kilometre süren bir dalış sırasında soluğu tutma gibi durumları da kapsa­ maktadır. bu sayfadaki bilgi tutarı kadar. Bağımsız yaşayan — 296 — . Bir bakteriyse yaklaşık bir milyon Bit'lik bilgi kullanır. Balina­ nın planktondan aldığı bir şeker molekülünü enerjiye çevirmek üzere yaklaşık yirmi dört enzim aracılığıyla gerçekleşen süre­ cin ilk aşamasını.

Onlarla bizler ve aradaki tüm ya­ ratıklar benzer genetik öğreti sahibiyizdir. vücudunuzun kendini sahip olduğu duruma getirebilmesi için gerekli bütün bilgiler vardır. Vücudunuzdaki her hücre.oksijensiz) glikoliz sureci­ ne girişirler ve bunun sonucu olarak elmalar çürür. kemik hücrelerinde de karaciğer yapımına ilişkin bilgiler kullanılmaz. şekilleri na­ sıl tanıyacağınıza. Bir balinanın ya da insanın beş milyar Bit'lik bilgi birikimi­ ne ihtiyacı vardır. nasıl yürüyeceğinize. kendi enzim bileşimleri­ mi bilinçli olarak kendim yapsaydım açlıktan ölürdüm belki de.tek hücreli bir amipin yapısı daha karmaşıktır. Bir elma yemenin son derece karmaşık bir süreç olduğunu belirtmeliyiz. nasıl üreyeceğinize. Genetik kitaplıkta. DNA'sında var­ olan dört yüz milyon Bit'lik bilgi birikimi yüzünden yeni bir amip üretebilmek için her biri 500 sayfalık seksen cilt kitaba sığacak bilgiyi karıştırmak zorundadır. bir elmayı nasıl sindire­ ceğinize ilişkin tüm bilgiler sözkonusu genetik kitaplığındadır. Bu bilgiler kitaba dökülecek olsa 1. Bunları meydana getiren o tek hücre. titizlikle. Böylece karaciğer hücrelerinde kemik hücrelerinizin yapımına ilişkin bilgiler bulunması gereksiz ol­ duğu gibi. mikroplar içinse mükemmel bir ziyafet. ana babanız tarafından üretilen tohumdur. nasıl aksıracağınıza. Genlerimizin kitap— 297 — . ilk genetik bilgi ciltlerinin birer kopyası büyük bir sadakatla tekrarlanır.000 cildi doldurur. Nasıl güle­ ceğinize. tek bir hücrenin birbiri ardından bölünmesiyle meydana gelir. sizi bugünkü şu durumu­ nuza getirmeye yönelik komple bir bügi kitaplığına sahiptir. başka bir deyişle. Eskiden kalma bilgiler kahredici bir sabırla. Gerçekten de yediklerimden enerji elde etmek için zorunlu olan kimyasal sürecin tüm aşamalarından bilinçli olarak geçmem gerekseydi. sizin siz olmanızı sağlayan birçok embriyolojik aşamada. O hücrenin her bölünüşünde. Hücrelerimizin her birindeki bilgilerin top­ lamı olan hayat ansiklopedimizdeki bilgi birikimi 5x10° Bittir. en ince ayrıntılarına dek habire yazılır da yazılır. Bedeninizdeki 100 trilyon hücrenin her biri. Bakteriler anaerobik (havasız .

bizlerin tüm kozmik yolcu— 298 — . Hepimizin kafatasının derin bölümünde timsah beynine benzeyen bir şey vardır. Bey­ nin yapısında gelişme sürecinden geçtiği bütün aşamaların yan­ sıdığı görülür.kompleksini memelilerin beyni çevreler. en eski kesimi. karaya bağ­ lılık ve sosyal hiyerarşi. evrimin milyarlarca yıllık pratik yapma imkânı oldu. beynimiz vardır. Beyin kökü­ nü örten R .Tıkları ayrı olmakla birilkte ortak sayfalan vardır. o süreci nasıl tamamlayacağınızı yamtlayamıyor. Beyin içten dışarıya doğru bir gelişme evrimi ge­ çirmiştir. Dış bölümde. fakat henüz primat değillerken gelişmiştir. üstlendiğiniz süreç çok karmaşık olduğundan mil­ yarlarca Bitlik bilgi birikimi yetmiyor. kalp atışı ve soluk alış gibi yaşamın temel biyolojik işlevlerini düze­ ne sokar.diğer organlarımız gibi beyin de gitgide daha karma­ şık bilgiler içererek. Sözgelişi. beynin yüksek düzeydeki işlevleri üç aşamada gelişmiştir.000 ciltlik bir gen kitaplığı bile yetmez. anlayış merkezi olup yüz milyonlarca yıl önce sürüngen atalarımızda oluşmuştur. Ne bileyim. Bu bölüm on mil­ yonlarca yıl önce atalarımız memeliyken. bu neden­ ledir ki. R . Davranışlarımızın ve duygularımızın. beyin kökü vardır. İşte.kompleksi. Unutmayalım ki. Bu da. Böyle bir du­ rumda 1. En iç bölmede. Paul McLean'in ilginç araştırmalarına göre. Vücudumuzun hiç çaba harcamadan yaptığı karmaşık biokimya süreçlerini bizler teknolojimizle ancak kısmen gerçek­ leştirebilmekteyiz. çevre ko­ şulları öylesine hızlı değişim gösteriyor ki. Beyin kabuğu milyon­ larca yıl önce primat atalarımızda gelişmiştir. ortak bir evrim mirasına sahip bulunduğumuzu bir kez daha hatırla­ tır. hemen altındaki ilkel beyinle huzursuz bir uyum haHnde olan beyin kabuğu vardır. Maddenin bilin­ ce dönüştürüldüğü beyin kabuğu. töresel davranışlara. milyonlarca yıllık süre içinde gelişti. çocuklara karşı ilgilerimizin ve endişelerimizin başlıca kayna­ ğıdır. o ana dek yeterli olan genetik bilgi ansiklopedisi artık ihtiyaca cevap vermiyor. Tüm. saldırı.

Her birimizin sahip olduğu nöron sayısı belki yüz milyarı bulur. esinlenmeler burada doğar. Uygarlıklar beyin kabuğu­ nun meyvasıdırlar. Bilgile­ rimizin şifrelendiği hücreler vardır beyinde. Charles Sherrington insanın uykudan kalkınca. Beyin uyanışının habercileri bunlar. Beyin kabuğu yaşamı­ mızın bilinç yanını düzenler. hesap ve müzik bestesi yaparız.luklara başlangıç iskelesidir. Milyonlarca renkli noktanın gidip gelerek çözülmekte olan bir şekli yeniden anlam ipliğiyle ördüğü. alt. Beyin kütlesinin üçte ikisinden fazla bir bölümü sezgi ve muhakeme imparatorluğunun sınırla­ rına girer. — 299 — . Bu hücrelere nö­ ronlar adı verilir. Düşün­ ce çerçevesi içindeki müsvedde şekiller sürekli değişen bir uyumla gelip geçiyor. in­ sanların taht kurduğu yer burasıdır. ritmik kıvılcım kabarcıkları alanına dönüştüğü ve oraya buraya gidip gelen kıvılcım katarlarının hare­ kete geçtiği an. însan beyninin kabuğunda yaklaşık yüz trilyon İO14 bağlantı var­ dır. fakat hemen çabucak başka anlam kazandırdığı bir sihirli tezgâh şimdi beyin kabuğu. beyin ka­ buğunun çalışmasını şöyle düşünüyor: Şimdi. yazarız. Demek oluyor ki. Yolculu­ ğa başlayan kıvılcımlı iplikler aradaki bağı kurmayı üst­ leniyor. Burada okuruz. Fikirler. Nöronlar. Be­ yin uyanıyor ve düşünce yerine geliyor. Türümüzün belirgin özelliği. Çoğu nöron komşu nöronlarla binlerce bağlantı kurmuş durumdadır. bir milimetrenin birkaç yüzde bi­ ri oranı çapında elektrokimyasal elementlerdir. Beynin dili genlerin kullandığı DNA dili değildir. Samanyolu Galaksisindeki yıldızların sayısıyla kıyaslayabiliriz. vücudumuz kendine gelmiştir ve uyanan günü karşılamak için ayağa kalkmıştır. Samanyolu koz­ mik bir dans şölenine başlamış sanki.beynin karanlık yollarına ışık tutuyor. Uyanan vücudumuz şimdi ayağa dikilirken. bu büyük eylemin uyumunu hazırlayıcı şekil­ leri.

Yaratı­ cılıkla çözümleyici muhakeme arasındaki köprüyü muhteşem bir sinir yumağı kurmuş olup bu köprünün her iki kıyısı birden dünyayı anlamamız için vazgeçilmez yarım kürelerdir. 10u Bit'tir. bu da dünyadaki en büyük kitaplıklardaki kitap sayısı kadardır. Bir düşünce. îki yarım küre arasında sürekli bir diyalog kurulmuştur. mantıksal düşünce ve muhakeme işlevlerini yerine getirir. düşlerimiz ve zihnimizde kurduklarımız. Nöronlar düzeyine indirgenebilsek. İkisi birarada fikir yaratmaya ve bu fikrin geçerliliğini sınamaya yarar. süslü işlemeler gibi karmaşık gelip-geçici şekillere tanık olabilirdik. Beyin Dağı'nm vadileri çoktur. Yirmi milyon cilt kitaptaki bilgiye eş bil— 300 — . İnsan beynindeki bilgi içeriğini Bit olarak ifade edecek olur­ sak. «Ey­ vah. rüya görerek. yirmi milyon cilt kitabı doldurur ki. Birbirine kar­ şıt bu iki temel güç. duyarlılık ve yaratacılık işlevlerini yerine getirir. Sol yarım küre. şekil ayırt etme. fiziksel bir ger­ çeğe dayanırlar. kalp gibi çarpar ve kıvılcımlanır.kimyasal faaliyeti inanılma­ yacak derecede yoğundur. Beyin kabuğunun sağ yarı küresi. 10" nöron bağlantısından başta bir yolla olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yoktur. işleyişinin. Bu da yaklaşık yüz trilyon. anımsayarak. Çapı sınırlı bir kafatasında­ ki beyin kabuğunda bilgi istiflemek için alanı genişleten epey kıvrımlar bulunur. Ne var ki. Bir başkasıysa. sezinleme.Uykuda bile beyin nabız gibi atar. Bu şekillerin biri. düşünerek. nöronlar-arası bağlantı toplamıyla Bit sayısının birbirine eşit olduğunu söyleyebiliriz. Bunları insan hayatı sürdürme gibi karmaşık görevi nedeniyle yapar. insan düşüncesini belirler. anahtarlarımı nerede bıraktım?» sorusunun heyecan dal­ gasından doğmuştur. çocukluğumuzdaki köy patikasında aldığımız bir leylek ko­ kusunun anısal kıvılcımından geliyor olabilir. Düşünce dünya­ sı aşağı yukarı iki yarım küreye ayrılmıştır. Şimdiye dek insanoğlunun icat etti­ ği tüm makinelerden çok daha mükemmel çalışan bir makine­ dir bu. Düşün­ celerimiz. yüzlerce elektrokimyasal dürtüden oluşur. Beynin nöro . Eğer bu bilgi yazıya dökülecek olsa.

çözüm ve sentez yapıyor. her birimiz için sevdiklerimizin beyin kabuklarındaki kitapları okuma olanağı açılırdı.gi. Değişir— 801 — . Sürüngen beyninin hükmü altında kalmayıp kendimizi değiştirebilme olanağına sahibiz. bu tür bilgi iletişimi sa­ natçılarla yazarların görevleri arasına giriyor. her birimizin kafasının içinde bulunmaktadır. korku. Bir kentin evrimi beynin evrimi gibidir. ko­ nuşmak gibi beynin yüksek düzeydeki işlev yerinin beyin «ka­ buğu bölümünde bulunduğu sanılıyor. fikirdir. günün ihtiyaçlarına cevap vermek üzere yavaş yavaş yümüşlerdir. Beyin çok az yer kaplayan çok büyük bir bilgi alanıdır. Fakat yalnızca insanlara ait Özellikleri değildir bunlar. Beynin bod­ rum katlarında atalarımızın çok eski zamanlarda bel bağladık­ ları işlevler yatmaktadır: Saldırı. soyutlamalara geçiyor. yazmak. Kıyaslama yapıyor. Beyin kabuğu bir kurtuluş yolu olmuş. Küçük bir merkezden gelişip yavaş yavaş büyür ve değişir. Gen­ lerimizin bilgi dağarcığından daha çok bilgi edinmemiz gerek­ tiğinden Beyin Kitaplığı Gen Kitaplığından on bin kez daha büyüktür. . ka­ lıtsal genetik mirasımız olan kertenkele ve maymun davranış biçimlerinin sınırları içinde kısıp kalmamıza artık gerek kal­ mamıştır. beynimizin «girdiklerinden ve yetişkin dönemimizde de öğrenmek istediklerimizden geniş çapta sorum­ luyuz. Her birimiz. liderlerin körükörüne peşine takılmak. seks. Beyin anımsamaktan daha öte işlevler yapıyor. Eğer telepati diye bir şey ger­ çekten olsaydı. Okumak. Bizim insanlık yaşamımızın birer parçası olmuşlardır. hayvan­ larında duygulan vardır. Duygular ve töreselleşen davranış biçimleri içimize iş­ lemiştir. Anılarsa beynin birçok bölgesinde çokça istiflenmiştir. Beynimizde taşıdı­ ğımız kitap ciltlerinin çoğu beyin kabuğundadır. çocuk büyütmek. Fakat telepatinin var­ lığını gösteren bir kanıt yok elimizde. Henüz emekleyen bir çocuğun davranışlarından da belli olan öğrenme tutkumuz hayatta kalabilmeye yarayan bir araçtır. Dünyadaki büyük kentlerin çoğu rastlantı sonucu kurul­ muş. Bizim türümüzü ötekilerden ayırt eden düşüncedir.

böylece çağdışı kalsa da. açıkça ve sükûnetle br şeyler aktarıyordur. be­ yinde bulundurabileceğimizden daha çok bilgi edinme ihtiyacı duyunca. Bu kitaba bir göz attığınızda. eski bölümlerinden çoğu çalışmasını sürdürür. Bu bilgi deposu kitaplık adını verdiğimiz yerler­ dir. Yetersizlik­ lerinden ötürü beynin eskiye ait iç bölümünü çıkarıp yerine daha çağdaş yapılı bir şey koyma şeklinde bir evrim olanağı yoktur. Eski bölümler. Elektrik santralleri ve güç nakil şebekeleri XX. Hayatta kalabilmemiz için gerekli bilgilerin tümünü dev­ ralmaya genlerimiz yeterli olmayınca beyinler gelişti. zamamn zincirini çatır çatır koparır. zihninizin içine. örneğin on bin yıl önce. Kitap bir ağaçtan yapılmıştır. Yazı. başka bir insanın seslenişini duyarsınız. su boru hatları XIX. New York kentinde büyük sokaklardan çoğu XVII. evrimimizin gerekli sonucu olarak hırıltıyla soluyarak çalışmalara katılacaktır. yüzyıldan. yüzyıl­ dan.kompleksi. Gezegenimizde. yarar de­ ğil zarar verse de. genlerinin ve beyinlerinin dışında olmak üzere topluluğa maledilmiş ortak bellek geliştiren tek tür insandır. Fakat sonradan öyle bir zaman geldi ki. İn­ sanların mucize yaratan sihirbazlıklarmın bir kanıtıdır. yüzyıla aittir. aralarına çağların girdiği insanları birbirine sağlayan en büyük araçtır.ken. Birbirlerini hiçbir zaman tanıma­ mış. Koyu renk boyalı kargacık burgacık çizgilerin çizildiği ve adına «yaprak» denen parçaların biraraya getirilmesinden oluşur. vücudumuz dışında yığınla bilgi biriktirmenin yolla­ rım bulduk. insanların belki de en büyük icadıdır. daha sonra memeli beyin sistemi (limbik) ve sonunda da beyinkabuğu çevrelemek­ tedir. kitabı aracılığıyla size. Yenileme sırasında beyin çalışır durumdadır. — 302 — . Kitap. tümü birden değiştirilemeyecek kadar önemli işlevler görmektedir. beyinkökünü R . binlerce yıl önce öl­ müş birinin sesidir bu. yüz­ yıldan kalmadır. Binlerce yılın geçtiği zaman köprüsü­ nün ötesinden yazar. borsa binası XVIII. Bundan ötürüdür ki.

tanrılara dualar.000 yıl önce icat edildi. Hepsi de elyazmasıydı. yani 1500 yıllarında basılmış kitap sayısı 10 milyonu bulmuştu.Eski zaman yazarlarından bazıları kil üstüne yazı yazdılar. Çin'de. Çivi yazısı. kil üstüne ve taşa oyularak veya balmumuna. Derken. Bunlar. Son yıllarda «cep kitapları» denilen ciltsiz kitapların basıl­ masıyla kitap fiyatları ucuzladı. rahiplerin heykelleri. eşyanın doğasına ilişkin birkaç kitap alıp üzerinde düşü­ nebilirsiniz. ikin­ ci ve altıncı yüzyıllar arasında kâğıt. 50 yıl içinde. anıtlardaki yazılar dışında da öteki yazılar yalnızca az sayıda kişiye okuma olanağı sağlıyordu. türlerin kökeni. ağaç kabuğuna ya da deriye işlenerek ya da bambu tahtasına. 100 yıllarında kitap sa­ yısı. Bu sayı. Çin'de M. Beynimizdeki bilgiden de on kez çok.Ö. Büyük İsken­ deriye Kitaplığmdaki kitap sayısı da dünyada varolanın yüzde onuna yakındı. Binlerce yıl yazı. mürekkep ve içi oyulmuş tahta harflerle baskı yöntemleri icat edildi. Kayıt tutma amacı taşıyordu: Buğ­ day alımı. Okumasını bilen herkes için öğ­ renmek mümkün oluyordu. Yüzyıllarca bir yerde uyuyakalmış durumdadırlar. arazi satışı. yıldızların aldıkları durum. genlerimizdeki bilgiden on bin kez fazladır. Bu fikrin ge­ ri kalmış Avrupa kıtasında uyanması için bin yıl geçti aradan. kralların zaferleri. rüyaların yoru­ mu. kelime olarak. Bunların hepsi de ancak bir tek nüsha olabiliyor. 1450 yıllarına doğru matbaanın icadından önce tüm Avrupa'daki kitap sayısı ancak on binlerle ifade edilebilir­ di. 1450'lerde Avrupa'daki kitap sayısı kadardı. Batı alfabesinin eski atası. Kitaplar tohum gibidirler. papirüse ya da ipeğe boyayla yazıldı. Yakındoğu'da yaklaşık 5. Sihir yayılmıştı. Ama uyanır uyanmaz da kitaplar basılmaya başlandı dünyanın her yanında. Böylece bir yazı­ dan birçok suret çıkarıp yaymak gerçekleşebildi. Resim olarak da 10" Bitlik bilgiye. sonra da birden beklenmedik ve umut vaat etmeyen topraklarda çiçek vermeye başlarlar. Haf— 303 — . 10M Bitlik bilgiye eşittir. Dünyanın büyük kitaplıklarında milyonlarca cilt kitap bu­ lunur. Bir Öğle yemeği parasıyla Ro­ ma İmparatorluğunun çöküşü.

Bir koz­ mik ışının başka bir gene ulaşması sonucunda oluşan değişik bir mütasyon ilk anda ufak tefek etkiler yapabilir fakat za­ manla büyük etkilere'dönüşür. ge­ zegenin her yerinde ve tarihi boyunca yetişmiş en iyi öğretmen­ lerin bıkıp usanmadan biriktirdikleri bilgilerin bize esin kay­ nağı olmasına yol açar. Uygarlığımızın sağlık durumu. Ki­ tap olmasaydı. Kitaplardaki bilgiler doğduğumuz zamanki gibi kalmaz. Bu da zamanımızın en büyük kitaplık­ larındaki kitapların içeriğinin yüzde birinin ancak onda biri de­ mektir. insana benzer bir yaratığın yeniden varolması çok zayıf bir olasılıktır. zaman içinde yolculuk yapmamızı. biyolojide — 304 — . hangi kitapları okumam gerektiğini belir­ leyebilmektir. Biz de kitaplık aracılığıyla kurulan köp­ rü sayesinde insan türüne katkıda bulunma fırsatım ele geçir­ miş oluruz. Tarihte olduğu gibi. Yeryüzü yeniden ve tüm fiziksel özellikleriyle yaratılacak olsa. şimdiye dek gelip geçen yüz kuşak insanın ağızdan ağıza aktardığı bilgiyle ne kadar az iler­ lerdik! Bütün bildiklerimiz. Ağızdan ağıza aktarıldıkça da giderek bilgiler birbirine karışacak ve yok olup gidecekti. doğanın bağrından binbir zor­ lukla kopardıkları bilgileri ve gerçeklerin içyüzlerini sunar. sürekli değişir. Olayların değiştirdiği kitaplar dünya­ nın gidişine ayak uydurur duruma getirilir» İskenderiye Kitap­ lığı kurulduğundan bu yana yirmi üç yüzyıl geçti aradan. bi­ ze. Kitaplık bize. atalarımızın bilgilerini miras olarak devralmamızı sağlar. Kitaplar. yazılı kayıtlar bulunmasaydı. kültü­ rümüzün derin dayanakları konusundaki bilmçsizliğimiz ve ge­ leceğe gösterdiğimiz ilgi hep kitaplıklara karşı göstereceğimiz özenle ölçülebilir. yeryüzüne gel­ miş geçmiş en büyük dehaların. Evrim sürecinde rastlantının payı büyüktür. yirmi üç yüzyıl ağızdan ağıza geçen bilgiyle ne öğrenebilirdik? Her yüzyılda dört kuşak insan doğduğuna göre.tada bir kitap bitirirsem. Kitaplıkların çoğu yurttaşların gönüllü bağışlarıyla ayakta durmaktadır. Bütün sorun. o zamanki bilgilerin doğru akta­ rılmasına bağlı olacaktı. ömrüm boyunca. yalnızca birkaç bin kitap okumuş olurum.

Fakat başparmak dahil al­ tı parmağımız olsaydı ya da dört parmağımız bulunsaydı. yine de işimizi görürdü. her iki elimizde altı ya da dört parmak bulunacaktı ve pekala bunları da doğal sayacak­ tık. Eğer karbon dönemi bataklıkla­ rından birinde bir yusufçuk kuşu eksik ölseydi. eski Yunancada «saymak» fiilinin anlamı «beşlemek­ tir. Aynı durum. Çok önemli olgular ne ka­ dar eski tarihlerde meydana gelmişse günümüzün derinlikleri­ ne o Ölçüde çok nüfuz eder. organ sistemlerimiz. Beş parmağımız var. aşklarımız nefretlerimi^ ihtirasları­ mız. çünkü yüz­ geçlerinde beş parmak kemiği ya da kemik bulunan Devon ba­ lığından türemişiz. Epey işimize yarıyor bu parmaklar. Eğer yüzgeçlerinde altı ya dört kemik bu­ lunan bir balıktan türemiş olsaydık. ellerimizde on parmak bulunmasmdandır. (*) Yok eğer parmak sayılarımız değişik olsaydı. bi­ zim son derece uzun evrim tarihimizdeki rastlantısal olguların sonuçları gibi gözükmektedir. hatta beş parmak ve iki başparmak olsaydı. şefkatimiz ve saldırganlığımız. biçimimiz. — 305 — Kozmos : F. içimizdeki biyokimyasal süreç. boyu­ muz. Beş parmağımız var.de rastlantının rolü büyük olabilir.. Bütün bunlar. Temeli on sayısına dayalı aritmetiğe başvurmamızın ne­ deni. örnek olarak ellerimizi inceleyelim. başparmağımızla öteki parmakların iç bölümüne dokunabiliriz. hiç olmazsa kısmen. gezegenimizin akıllı yaratıkları bugün belki de kuştüylü olacaklar ve çocuk­ larına kuş yuvası dersleri vereceklerdi. sanırım. var­ lığımızın daha birçok temel özelliği için de sözkonusudur: Ka­ lıtsal harcımız. Evrimsel rastlantı şa- (*) Aritmetiğin 5 ya da 10 sayısı temeline oturtulduğu o denli açık­ tır ki. 20 . aritmetiğin temeline otur­ tacağımız sayı da ona göre olacaktı.. Oysa bunu şimdi çok doğal sayıyor ve böyle olmasaydı ne yapardık diye düşünürüz. Şu anda sahip bulunduğumuz parmakların idealliği savunula­ maz. düş kırıklığımız. hatta çö­ zümleme süreçlerimiz.

dört metre boyundaki yaratıklar olacaktı. Bir felâket dinozorların tümünü ve yeryüzündeki tür­ lerin çoğunu yok etti. Yüzen sü­ rüngenler. bugün gezegenimizin egemen akıllı türü yeşil derili. Bugün gezegenimizin egemen türü olan o zamanki hayvanların böylesi bir gelişme göstereceklerini tahmin edecek biyolog zor bulunurdu. Onlar hayatta kaldılar. Dinozorları yok eden şeyin tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor. Bazıları büyükçe bir beyne sahipti. Fakat dinozorlar hayatta kal­ madılar. rak temsü etmeyecek sayıdaki örneklerden gelişmiş olabilir­ ler. Me­ zozoik zamanlarda yaşamış pek küçük ve tüm canlıları tam ola. Tam kurgu-bilim kitaplarındaki gibi. Bazıları 6 katlı apartman boyundaydı. uzaya yoğun kozmik ışınlar yayardı ve bu ışmlar- (*) Yapılan son bir analiz. köstebek zekâsında yaratıklardı. nedeni kozmik bir felaketti. keskin dişli. Başlan. bugünkü organizmalar. İlginç bir fikre göre. Eğer bu dinozorlar yaşamlarım sürdürebilselerdi.şırtıcı bir karmaşa ağıdır.yakalamak için kullanırlardı. Altmış beş milyon yıl önce rastlantı sonucu güneş sistemimizden on ya da yirmi ışık yılı uzaklıkta bir süpernova bulunsaydı. uçan sürüngenler ve yürüyen sürüngenlerdi bunlar» Yeryüzünde dehşet saçarak dolaşıyorlardı. Yengeç Bulutsularına yol açan bir süpernova. ya­ kın bir yıldızın patlaması. zihinleri en boş me­ meliler. dik duruşları ve el gibi iki ön ayakları vardı. okyanuslardaki tüm türlerin yüzde 96'sinın bu çağda ölmüş olabileceğine işaret ediyor. Altmış beş milyon yıl önce atalarımız. (*) Ağaç böceklerini ve memelileri yok etmedi. kâbus gibi dev kertenkelelerle doluydu: Dinozorlar. — 306 — . Ellerini ya da önayaklarmı hızla kaçan küçücük meme­ lileri -belki aralarında atalarımız da bulunuyordu. Yeryü­ zü o zaman ürkütücü. anlayış sınırımızın darlığı çarnaçar boynumuzu büküyor. Türlerin böylesi­ ne silinip süpürülmesi karşısında.

mütasyona uğratırdı. çünkü büyük bir bu­ zul çağında ormanlar yok olmuş ve yerlerini çalılıklar almıştı. varlığımızın astronomi ve jeoloji alanlarındaki rastlantısal olaylarla ne denli bağlantılı bulundu­ ğunu bir kez daha gösteriyor. Ağaçtan aşağı indikten sonra dik duruşa geçiş için bir ge­ lişme gösterdik. Ormanların kayıplara karışmasıy­ la ağaçlar üzerinde yaşamlarını sürdüren primatların çoğu da sahneden silinip gitmişlerdir. bize. Aralarından yalnızca bazıları ye­ re inerek oradaki tehlikeli ve zorlu hayatı göze almış ve yaşam­ larını sürdürmüştür. Yirmi milyon yıl önce bizim en yakın atalarımız büyük bir olasılıkla hâlâ ağaçlarda yaşıyorlardı. İklimdeki bu değişikliğin nedenim de kim­ se bilmiyor. Nedeni kesinlikle bilinmeyen bir felaket sonucu dinazorların dünya sahnesinden çekilişi memelilere rahat bir soluk al­ dırdı. ellerimiz serbest kalmıştı. atmos­ ferdeki koruyucu ozon tabakasını yırtar. Böylece oluşan nitrojen oksitler. Sonradan ağaçlardan indiler. Bu organizmalardan bazıları. Okyanusların genel akmtısındaki değişiklikten de olabilir. Atalarımız doymak nedir bilmeyen sürüngenlerin baskı­ sında yaşamaktan artık kurtulmuşlardı. Ve bunlardan bir boyunun gelişmesinden biz ortaya çıkmışız. Büyük bir coşku için­ de değişmeye ve gelişmeye koyulduk. yeryüzüne güneşten gelen morötesi ışınları arttırarak yoğun morötesi ışına karşı korumasız birçok organizmayı yakar. iki gözü birden kul— 307 — . Eğer ağaç sayısı azsa ağaç üzerinde yaşama alışkanlığını sür­ dürmek iyi bir şey değildir. Ya da Güneş galaksilerarası toz bulutu arasından geç­ miştir.dan bir bölümü yerküremizin hava örtüsüne girerek atmosfer­ deki nitrojeni yakardı. Ne olursa olsun. Güneş'in iç aydınlığında ya da yerküremizin yö­ rüngesindeki aydınlıkta küçük bir değişme meydana gelmiştir belki. Böylece de yeryüzü soğumuştur. dinozorların başlıca yiyecek maddesi olabilirdi. belki de geniş çapta volkanik patlamalar stratosfere ince toz salarak güneş ışığının yerküreye daha az geçerek çoğunun tekrar uzaya yansımasına neden olmuştur.

gözlemevleri kurdular ve uzay araçları fırlattılar. Çevre aynı kaldığına göre. başka akıllı varlıkların ve öteki uygarlıkların çeşitlerini ve zekâ pırıltılarım bilmekten yoksun kalacağız. insanlar. Belki de iki ayaklı zeki dinozor­ lar olabilirdi. Şimdi artık genişçe bir beyne sahip olmak ve karma­ şık düşünceleri aktarmak gerekiyordu. Eğer olaylar birazcık değişik bir akış göster­ seydi. Bizdeki nöronlara benzeyen değişken elementle­ re sahip bulunabilirler. kısa­ cası araç. böylesi başarılı sonuçlara ulaşacak akıl ve beceri sahibi başka bir hayvan çıkabilirdi. Araştırmalarımız tek bir ge­ zegendeki bir ya da iki evrimsel çizgiyi incelemekle sınırlı ka­ lırsa. ağaç tepelerine sahip çıktılar. daha uzun süre yaşayabilirler ve dünyaya daha çok çocuk bırakabi­ lirler. gereç yapmak için gereken önkoşulların çoğuna sa­ hiptik. Tarihimizde. Başka ne tür uygarlıkların mümkün olabileceğini bi­ razcık öğrenmek için tarih ve kültür antropolojisi inceliyoruz. Zekâ sahibi öteki yaratıkların ne derece bilgi sahibi oldukları­ nı öğrenmek ilgimizi çektiğinden balinalarla orangutanları in­ celiyoruz. akıllı kü­ çük memelilerden oluşan bazı sürüler dinozorlardan saklandı­ lar. sonra ağaçtan inip ateşi ehlileştirdiler. Akıllı varlıklar sorunları daha iyi çözümlerler. Kalıtsal çeşitliliğe yol açacak rastlantısal süreçler dizisinin değişildik göstereceği ve bazı özel gen birleşmelerini belirle­ yecek aynı çevre koşullarının geçerli olacağı başka bir gezegen­ de. Değişik bir akıl şekline raslamamız şansıysa vardır. Fakat biz hepimiz -balinalar. orangutanlar. Nükleer silahlar icat edilinceye dek. akıl insanın hayat­ ta kalmasına epey yardımcı olmaktaydı. bizlere fiziksel olarak benzeyen yaratıklara rastlama şansı.lanmak suretiyle görme duyumuz epey gelişmişti zaten. mürekkep balığı veya başkaları. Ya da tilkiler.birbiri­ mizle çok yakın bağlar içindeyiz. sıfıra yakındır. kanımca. bu yola sapmak en iyisiydi. Onların beyinleri içeriden dışarıya doğru ge­ lişmiş olabilir. Fakat nöronları bizimkinden değişik­ lik gösterebilir. Oda ısısında çalışan organik aygıtlar olacakla— 308 — . Akıllı olmak aptal ol­ maktan yeğdir. yazıyı icat ettiler.

Yeryüzünden radyo yayınlarını dinleyen ve bu tür sinyalleri alan yerküredışı bir uygarlık. yerküre. hakkımızda bilgi edinebilmeleri için en azından iki seçeneğe sahiptirler. evrimimizin izlediği yolu. Biri. bizim hakkımızda acaba herhangi bir bilgi­ ye sahip midirler? Yerküremizdeki genlerden beyinlere ve ki­ taplıklara dek giren uzun evrimsel gelişmemizin kırıntısından haberdarlar mi acaba? Eğer yerküremiz dışındaki gezegenlerde akıllı varlıklar yaşıyorsa. bizim ilgimizi çekecek epey bilgiye rastlardık. ortak bilgilere sahip bulunabiliriz. Aynı zamanda sesi daha az ve sinyali daha çok andırmaya başlamıştır. Fakat bu sayının 1024 ya da 1034 olduğu gezegenler de olabilir. çok düşük ısı derecelerinde çalışan süper . ne bildiğimizi. Jüpiterden de. bundan. Onlarla birlikte aynı ev­ reni paylaştığımızdan. Bazı radyo frekanslarında. Bu takdirde onların düşünme hızı bizim­ kinden 107 kez olacaktır. Nöron bağlantılarının bizimkiler gibi 1014'lük olduğu gezegenler bulunabilir. Bugün uluslar­ arası radyo. yerküremizden çıkan radyo dalgalan daha güç­ lü. güneş sistemindeki en güç­ lü radyo kaynağına ve en parlak cisme dönüşmüş bulunuyor. Güneş'ten de daha parlak oldu. Derken. daha duyulur bir hal almıştır.iletkenler ola­ bilir onların beyni. bizim gezegenimizde. Bunun tersini de söyleyebiliriz. Yerküre insanları sonunda radyoyla haberleşmeyi ieat etmişlerdi. On­ larla temas kurabilsek. ıslık çalan elekt­ ronlarla protonların neden olduğu zayıf ve aralıklı radyo dal­ galarından başka bir şey duymamışlardır. televizyon ve radar haberleşme ağı kurulmuştur. beyinlerinde. geleceğimize ilişkin durumumuzu öğrenmek isterlerdi. Yerküremiz dışındaki akıllı varlıklar -bizden epeyce gelişmiş varlıklar ol­ salar bile.rina. beyinlerimizin yapışım.bize karşı ilgi duyarlar. Milyarlarca yıldır şimşek çakmasıyla yer­ küremizin manyetik alanında kapana kısılmış. son zamanlarda önemli — 309 — .yüz­ yıl kadar önce. radyo-teleskopla biz­ leri dinlemeleridir. nasıl düşün­ düğümüzü. Bunların ne derece bilgi sahibi olduklarım öğrenmek isterdim. Bir hayli yakınımızdaki yıldızların gezegenlerinde eğer akıl­ lı yaratıklar varsa.

istasyon belirleme sinyalleriyle deterjan. En güçlü verici kaynaklarımız­ dan bazıları da radarlardır. Hakkımızda ne düşünüyorlardır. Başkam ya da Sov­ yetler Birliği Başkam tarafından yapılan konuşmalara ait sin­ yaller. Televizyon reklamlarının anlamsız içerikleriyle uluslar­ arası bunalım ve insanlık ailesi içindeki savaş zır-zırları Kozmos'a yeryüzündeki hayat hakkında yayın yaptığımız başlıca mesajlardır. gezegenlerin çapından çok daha büyük olduğundan bunun büyük bir bölü­ mü güneş sisteminden geçip giderek yıldızlararası uzayda din­ liyor olabilecek duyarlı bir alıcıya ulaşır. En sık tekrarlanan mesajlar. Örneğin. Program karışıklığı olacaktır bu yüzden. ayrı ayrı yerlerden aynı zamanda birçok vericiden yapılacak olan yayınlardır. Yerküremiz döndükçe. Nükleer başlıklı füze atılışından endişe duyarak göğü sürekli olarak tarar bu radarlar. Radar yayınlarından çoğu askeri amaçlıdır. Genel olarak yerküremizden kaynaklanan en belirgin rad­ yo yayınlan televizyon programlarımızdır.bir şeyler olduğu sonucunu çıkarmazlık edemez. Bu karışıklık yakın bir yıldızın gezegenin­ de ayırt edilip düzenli bir dinleme servisi kurulabilir. O televizyon programlarını geri alabilmek diye bir olanak — 31# -'— . uluslararası bunalım dönemlerinde A. diğer bazı­ ları ufkun öteki yanından kaybolacaktır. Başka bir yıldızın gezegenindeki bir astronom» sinyallerimizin belirip kayboluş sürelerinden yerküremizdeki günün uzunluğunu çıkarabilir. Bunların çıkardığı sinyallerin içerdiği bil­ gi önemsizdir. kimbilir. deodoran. Bunlardan birkaçı radyo-astronomide kullanılır ve yakın gezegenlerin yüzeylerinde arama tarama yaparlar.B. Yeryüzü döndüğü için bazı televizyon istasyonları ufukta gözükürken. Radardan göğe yayılan sinyal demeti. bip'ler biçiminde şifrelenmiş basit sayısal dizi­ lerden oluşmaktadır. başağırısı hapları ve otomobil satış çağrıları olacak­ tır. daha güçlü radyo vericilerimiz göğü yavaştan tarar. însan uygarlı-? ğınm sona ermesinden onbeş dakika öncesini saptayacaktır as­ keri amaçlı radarlar. En çok kaydedecekleri mesajlar.D.

kozmik yalnızlığımızı. Daha önceki yayınların ardından yenisini gönderip es­ kisini silme olanağı da yok. ışık hızıyla ilerleyen küresel bir dalga cephesi vardır. Bu müziğin bir bölümü. Kozmoş'daki öteki varlıklarla ilişki — 311 — . bir kaset ve plak iğnesi bağladık. yıldızlara doğru yol almaktadır şu anda. beyia kabuğunun önemini ve beyindeki limbik sistemi tanıtmak istedik. belki de. Herbirine altın kaplamalı bakır bir pikap plağı. İki Voyager uzay aracı. Yıldızlararası uzayda. O varlıklara kendi­ miz hakkında yalnızca bizde varolduğunu sandığımız özellik­ leri anlatmak. Bu bilgileri. vericileri çok­ tan susmuş Voyager'in varlığını farkedebilen bir uygarlık kuş­ kusuz bizden daha ileridir bilim alanında. Ba­ linaların seslerini de ekledik. O ta­ rihlerde başkan yardımcısı olan Richard Nixon'un demeciyle yine o zamanlar televizyonda gösterilen Senatör Joseph McCarthy'nin soruşturmasına ait hım-hım yayınlardır. zorluklara karşı meydan oku­ yan insanların fotoğraflarım derleyip gönderdik. beyinlerimize ilişkin ve kitaplıklarımıza dair bilgiler verdik. Böylece merkezi yerküremiz olmak üze­ re. yeryüzü ülkelerinden altmış dilden selâm gönderdik. foyalarımızın mey­ dana çıkması biraz daha gecikeceğinden rahat bir nefes alabi­ liriz. yerküremizden he­ nüz elli yılın altında ışık yılı uzaklığı varmıştır. Eğer bize en yakın uygarlık daha uzaklarda bulunuyorsa. yıldızlararası uzay yolculuğuna çıkmayı düşünebilecek başka varlıklara yolladık. kırk yıl önce yapıldığından. Genlerimiz hakkında. Yerkürenin dört bir yanında bir"birlerine karşı ilgi ve saygı gösteren. sözünü ettiğim programların içeriğini an­ laşılır bulmayabilirler. bunu giderme arzumuzu. Hiç bir şey ışıktan daha hızlı yol­ culuk edemez.yoktur. araç gereç üretimine ve sanata adamış. Plağın alüminyumdan mahfazasının üstüne de nasıl kullanılacağım yazdık. Neyse. Yerküremizden geniş çapta televizyon yayınla­ rı 1940'larda başlatıldı. Birkaç kültüre ait müziklerden bir buçuk saatlik bir derleme de yolladığımız paketin içinde. Bu yayın­ lar otuz beş. kendini Öğrenime. Mesajımızı alacak olanlar anlamasalar da.

insan türlerinin evrimi ve son olarak patlak veren teknoloji dönemindeki seslere kadar kayıt yaptığımız plaklar da gönderdik. beyinler ve kitaplar değişik yöntemlerle bilgi derlerler. belki de çoğu. Fakat Voyager'deki plak güneş sistemine doğru yol almış bulunuyor. düşüncelerini ve duygularını Kozmos'a yol­ lamış bulnuyoruz. insanlara öz­ gü bilgi türü değildir. Sansınlar. enginliklere çığırüan bir sev­ gi sarkışıdır bu. Buna karşılık. kitaplarjmızdaki bilgiler en çok birkaç bin yıllıktır ve beyinlerimizdeki de yirmi. Aynı zamanda gezegenimizde ha­ yatın başlangıcından öteki zamanlarda duyulmuş olabilecek seslerden. 1977 yılı­ nın Haziran ayında. çoğu milyonlarca yıl ön­ cesine aittir.öylesine azdır ki. çözümleneme­ yecek. Genler. Bu plağı alanlar belki onu dinlemeyecekler ya da radyo dalgaları yayan bir gökcismi sanacaklar. Zaten yüzeysel olarak bakınca. Yeryüzünde aşınmadan ötürü anıtları­ mız ve yapıtlarımız. doğa olaylarının içinde. anlaşılamayacak. Voyager'deki mesaj. gözleri­ nin ve kaslarının elektriksel devinimlerini bir plağa kaydede­ rek bunu da gönderdik. Bir bakıma.kurmak isteğimizi yansıtıyor. insanın içine sıkıntı verecek bir ya­ vaşlıkla ilerliyor yolculuğunda. Oysa insan türlerinin Voya­ ger'deki yıldızlararası plağa kaydedilmiş bilgileri zamana kar­ şı çok daha inatçı anılar olarak kalacaklardır. onun beyninin. gönderdiğimiz o plak radyo dal­ galan yayan bir gökcismidir de. Balinalarınki gibi. bir tek insanın. Bu anlayış ve coşkuyla Voyager uzay gemisine bir insanın düşüncelerini ve duygularını. însan türü tarafından fırlatıl­ mış en hızlı araç olmasına karşın. Çünkü denemek önemlidir. Zamana karşı da­ yanıklılığı da değişik oranlardadır. kalbinin. en yakın yıldıza varması için — 312 — . otuz yıllık. Genlerimizdeki bilgiler çok eskidir. uzun bir gelecek­ te yaşamayacaklardır. Birçok mesajımız. Bazıları milyarlarca yıllıktır. Ama yine de göndermiş bulunuyoruz. Uzun ömürlü bilgi. Yıldızlararası aşınma (erozyon) -ço­ ğunlukla kosmik ışınlar ve toz zerreciklerinin konması. plaktaki bilgi bir milyar yıl dayanır.

onbinlerce yıl geçecek aradan. hakkımızda iyi şeyler düşünürler. galaksüerarası haberleşen uygarlıklar top­ luluğunun bir adayı olma adımı olacaktır. Voyager'in on yılda al­ dığı yolu. Bu. geçer ve yıldızlara doğ­ ru yönelir. Eğer uzaydaki birileri bizim televizyon yayınları­ mızı duyarsa. dilerim.binlerce. ara­ mızda bu yönde ciddi çaba harcayanlar var. Fakat. Zamanı kozmik perspektif içinde algılayarak yerküremiz üzerinde yaşayan her insanın hayatını kutsal sayacak bir düşünceyle örgütleneceği­ mizi ve ondan sonraki ilk adımı da atmaya hazır olacağımızı umut ederim. kendi yokoluşumuzu önleyecek yeteneği bağışlamadı. Zekâ­ mız son zamanlarda bize büyük güçler bağışladı. bir televizyon programı yayını birkaç saatte alır. Neyse ki. Bir televizyon yayını bittiği andan itibaren birkaç saatte Voyager'i Satürn gezegeni dolaylarında yakalar. — 313 — .

» Yaratıcı.Bölüm XII GÖK KITASI ANSİKLOPEDİSİ «Kinisiniz? Nereden geliyorsunuz? Sana benzer hiçbir şey görmemiştim daha önce. Krallıkların Tarihi Biliyorum. zinhar. insanoğ­ luna baktı v e . bazı kişiler. kötü — 815 — . birçok olasılık öne sür­ düğümüzü ve bunlardan biri. . — Eskimoların yaratılışa ilişkin bîr efsanesi Gökler kuruldu Yeryüzü tamamlandı Ya şimdi kim hayatta kalmalıdır. bu yeni garip varlığın kendine bu den­ li benzeyişine şaşırdı. gezegenlerin varlığı savında birazcık fazla ileri gittiğimizi. . ey tanrılar? — Aztek güncesinden. boş çıkarsa.

Ora­ larda yaşayanlar ve Üretimlerine ilişkin yeni düşünceler).. Bütün bu gezegenlerde merakı­ mızı körükleyen yeterince kaynak var. 1748 Daha evrensel. Doğada pırıl pı­ rıl bunca zekâ bulunsun da. Tüm doğa olgularını aynı dille anlatarak sanki evrenin plan yalınlığı ve birliğine tanık* — 316 — . — Colin Maclaurin.bir temel yüzünden çöken bina gibi tüm savımızı bo­ şa çıkaracağını söyleyecekler. Their Inhabitants and Productions.. bunlar arasında. olasıdır k i .. öteki gezegen­ ler ve sistemler arasında da aynı biçimde haberleşme­ yi tümden kesmiştir. yanlışlıklardan ve karanlık­ lardan daha arınmış bir dil olamaz. so­ nunda bu merakların giderilmesi mümkün olmasın»» Olamaz. meraklar şahlansın da... bizim kadar yapıtların derin gizlerine giren yoktur demeye cesaret edebilir mi? — Christiaan Huygens. Doğal şeyler ara­ sındaki değişmez ilişkileri matematikten daha iyi anla­ tan hiçbir şey yoktur. (Gezegenlerdeki Dünyalar. şimdiki durumda yeryüzünden ev­ rendeki öteki büyük cisimlerle haberleşmeye girişme­ miz olanağını vermemiştir. Fakat yerküremizin öte­ ki gezegenlerle birlikte eşit saygınlık ve onuru paylaş­ tığını söylersek. yaklaşık 1690 yılı Doğanın yaratıcısı.. daha yalın.. bugünkü durumumuzu varlığımızın şafak zamanı ya da başlangıcı sayıyoruz. Daha sonraki ilerlememizin hazırlık dönemidir. Bu nedenledir ki. New Conjectures Concerning Planetary Worlds. doğanın yapıtlarının görkemli güzellik­ lerinden zevk alınan başka bir yer yoktur diye kim id­ diada bulunabilir? Ya da doğa yapıtlarının görkemini izleyenler varsa..

tık eder. Bunlar ilkel uzay gemileridir. ortaya atılan kanıtların geçerliliğidir. Yıldızlararası gezi güzer­ gâhları saptanacaktır ve er ya da geç o uzay gemilerinde insan bulunacaktır aracı yöneten. daha hızlı gideceklerdir. Bazı­ ları milyarlarca yıl eski de olabilir. — Joseph Fourier. İleride. uzay gemilerimiz. Ya da gönüllü bir ya da birkaç görgü tanığının temelsiz kanıtları yeterli değildir. Doğa olaylarının nedenlerine değişmez bir dü­ zenin egemen olduğunu daha da belirgin kılar. olası gözüyle bakılan kanıt geçerli değildir. Samanyolu Galaksisinde yerküremiz­ den milyonlarca yıl daha eski gezegenler olması gerekir. bazen rüyada ulaşmak isteyip de hızlı koşamadığınız için ulaşamamaktan ötü­ rü kahrolduğunuz durumlara benzetebiliriz bunu. olmamız gerekmez miydi? Gezegenimizin başlangıcından bu ya­ na geçen milyarlarca yıl içinde. ortada inandırıcı bir kanıt — 317 — . Analytic Thepry of Heât (Isının çö­ zümleyici Kuramı). Ama gerçekte oldu mu acaba böyle bir şey? Bu konudaki çok önemli nokta. 1822 YILDIZLARA DOĞRU DÖRT ARAÇ FIRLATTIK: Pio­ neer 11. yerküre-dışı ziyaretçilerin Yeryüzüne geldiklerine inandırıcı bir durum yoktu. Kimliği Saptanmamış Uçan Cisimler) hakkında söylenen­ lere ve eski astronotların gezegenimizin davetsiz konuklarla do­ lup taştığına ilişkin sözlerine karşın. Şimdiye dek ziyaret edilmiş. bir kerecik olsun uzaklardaki uygarlıklardan kalkıp yerküremize garip bir aracın geldiği ol­ mamış mıdır acaba? Yeryüzüne tepeden bakıp dolaşan ya da böcekler. UFO'lar (Uhidentified Flying Objects. 12 Voyager 1 ve 2. homurdanan primatlar ya da dolaşıp gezinen insanlar tarafından gözlenmek üzere yerküremi­ ze konan acayip bir araç görülmemiş midir? Bu düşünce herke­ sin aklına gelen doğal bir sorudur. Yıldızlararası geniş uzaklıklar gözönüne alınırsa. îşe böy­ le bakınca. Evrende akıllı canlılar bulu­ nup bulunmadığı sorununu düşünen herkesin aklına gelmiş bir soru. meraksız sürüngenler.

. Fourier çocuğu evine bir sohbet için davet etti. Fransa. doğu dillerine merak sardı ve eski Mısır yazısını çözmeye koyuldu. Yerküre-dışı egzotik bir uygarlığı anlamaya anahtar rolünü oynaya­ cak. bunların anlamı nedir?»' diye sorduğun­ da. Hiç kimsenin okuyamadığı bir dilin gizlerini çözme merakıyla yanıp tutuşan çocuk. Bu çocuğun adı Jean François Champollion'du.» yanıtını aldı. «Peki. O tarihler­ de.yok. Fourier dalgaların ve diğerdöngüsel hareketler üzerinde yaptığı incelemeleriyle de tanınır. karmaşık fakat aydınlatıcı bir bilgi zerreciğine bile razı­ yız aslında. yani Fourier ile tanıştıktan yirmi ye­ di yıl sonra. Champollion ilk kez Mısır'a ayak basabildi. Bu çalışmaları Fourier analizi olarak matematiğin bir dalım oluş­ turmaktadır.'S . Bu incelemeleri gezegenlerin yüzey özellik­ lerini anlamaya yardımcı olmuştur. 1801 yılında Joseph Fourier (*) adında bir fizikçi Fransa'da İşere eyaleti belediye başkanıydı. Büyüyünce Champollion çocuklu­ ğunun düşünü gerçekleştirdi: Eski Mısır hiyeroglif yazısını çöz­ müştü.yordu. Napolyon tarafından çalman. İl sınırları içindeki bir okulu teftiş ederken onbir yaşındaki bir öğrencinin zekâsı ve doğu dil­ lerine yatkınlığı ilgisini çekti. Napolyon'un Mısır seferi sırasında bu ülkedeki eski uygarlıkların­ dan kalma astronomi anıtlarının katoloğunu çıkarmakla görev­ lendirilmişti Fourier. Keşke olsaydı. Ancak 1828 yılında. Hiyeroglif yazıtlar çocuğun merak duygu­ sunu kamçıladı. Düş­ lerinin toprağına ayak bastıktan sonra. Kahire'den Nil nehri yo- (*) Fourier ısının katı cisimlerde yayılışına ilişkin inceleme­ siyle ün yapmıştır. î . Ne kadar isterdim böyle bir şeyi. Napolyon'un Mısır seferine ilişkin kitabını genç Champollion kısa zamanda yuttu. Çocuk Fourier'nin evindeki Mısır'dan getirilmiş sanat yapıtları ve eşyası koleksiyonunun etkisi altında kaldı.. «Hiç kimse bilmiyor. sonra da Batılı bilimadamlarının incelemesine sunulan Mısır yapıtlarıyla dolup taşı.

kutsal oyuntular anlamına gelmekteydi... eski ya da ye­ ni. Her şeyin otuz metre boyundaki insan­ lara göre yapılmasını buyurmuşlar. Bu tapınağın boyutları ölçülebilir istenirse. Hiyeroglif. hamamböcekleri. mimariyi Mısırlılar kadar yüce ve görkemli bir anlayışa kavuşturmamıştır. Mısır'ın her yanındaki yazıtları Champollion hiç zorluk çekme­ den çözebildiğim gördü.. Tapmak sonunda kendini gösterdi bi­ ze.. Avrupa'da bizler cüceleriz ve hiçbir toplum. Bu denli yak­ laşmışken duraklamak olur muydu? Biz ölümlüler arasındaki en soğukkanlı yaratığa soruyorum! Bir an önce oraya ulaş­ ma dürtüsüne dayanılır mı? O anın insana verdiği emir şöy­ leydi: Bir iki lokma yedikten sonra hemen yola çıkın! Muhafızsız ve yalnız.. Ağzımız iki saat açık kaldı. Dendera'daki Karnak sütunlarıyla duvarlarındaki yazılan. Yabancı bir uygarlığa ya­ pılan yolculuk. fakat tepeden tırnağa kadar silahlı olarak geniş araziler aştık. 16 günü akşamı Dendera'ya vardık. Ondan önce çok kişi denemişti. Güneş ışığı bize yazıların ayrıntılarım da gösterdi. Sabahın yedisinde yine ta­ pınaktaydık. Ayışığında dış duvar­ ları üzerindeki yazıları okumaya çalıştık. göz küreleri ve dalgah çizgiler­ le dolu karmakarışık mecazlar sanmışlardı... uğruna yaşamım adadığı kültürün kaynaklarına gitti. Tapınaklara ulaşabilmemize bir saat kalmıştı.. Güzel­ likle görkemin en yüksek düzeyde buluştuğu bir yer burası. Hiyerloflifler konu— 319 — . Ayışığında güzel olan güneş ışığında da gü­ zeldi. Tekneye döndü­ ğümüzde sabaha karşı saat üçtü. fakat başaramamıştı hiyeroglif yazısını çözmeyi. Çoğu araştırmacı ve bilgin bu yazıyı resim şifresi sanmıştı.luyla.. özellikle kuşlarla dolu olmak üze­ re eşekarıları.. Tapınağın odaları ve bölmeleri arasında oradan oraya koşup durduk. Mehtap muhteşemdi. Za­ man içinde giriştiği bir yolculuktu bu. Fakat bu tapmak hakkında bir fikir verebilmek olanaksızdır.

Champollion hiyerogliflerin resim biçiminde me­ cazlar olduğu savına karşı koydu. Sahte çeviriler cilt cilt dolaşıyordu ellerde. Bakar bakmaz çıkardığı anlamın «Uzun uzadıya düşünmenin yol açtığı sistemli hatalardan» koruduğunu. İngiliz fizikçisi Thomas Young'un zekice suflörlüğü sayesinde Champollion şöyle bir fikir silsilesi kurdu: Rosetta Taşı 1799 yılında bir Fransız askeri tara­ fından Nil Deltasmdaki Raşit kasabası müstahkem mevkilerin­ de bulunmuştu. Eğer böyleyse yazı resim ya da mecaz —••"320 — . Rosetta Taşı'na bakıp o ana dek hiyeroglif yazılan çözümlenmemiş bu taştaki yazının anlamım hemen çıkanvermişti. Ptolemy Epihpanes'in M. Aynı mesajı üç ayrı dilde anlatıyor gibiydi. Tersini düşünenler de vardı kuşkusuz. Arapça bilmeyen Avrupalılar bu taşa Rosetta adını vermişlerdi. Yunancayı iyi bilen Champollion sözkonusu Rosetta Taşı'nın Kral V. yılında taç giyme töreni dolayısıyla yazıldı­ ğını anlamıştı. asileri bağış­ lamış. Çeviri yapan araş­ tırmacılardan biri. bu ne­ denle de fazla düşünceye dalmadan daha iyi sonuçlar elde edil­ diğini söyledi.sundaki karışıklık büyüktü. askeri hazırlıkları artırmış. 196.Ö. vergi iadesi yapmış. Hiyeroglif yazılı metinde de he­ men hemen aynı yerlerde etra­ fı kabartmayla çevrelenmiş bir simge vardı. Rosetta Taşı'ndaki yazının Yunanca bölümünde 'Ptolemy kelimesi birkaç kez geçiyordu. bu simgenin Ptolemy kelimesi yeri­ ne konulduğunu fark etti. çağdaş yöneticilerin de iktidarda kalmak için yaptıklarını tekrarlamış. Eski bir tapmaktan kopmuş bir taş parça­ sıydı. tapınakları donatmış. Champollion. Bu vesileyle kral siyasî tutukluları serbest bı­ rakmış. Mısırlıları Çin'den gelme sömür­ geciler sananlar vardı. kısacası. orta bölümünde demptik denilen hiyeroglifi andı­ ran bir el yazısı vardı ve sorunun çözümlenmesinde anahtar ro­ lünü gören üçüncü bölümse Yunancaydı. üstte hiye­ roglif yazısı.

her hiyeroglif bir harf ya da hece değildir. P'nin hiyeroglif yazısında bir kareyle simgelendiğini fark eden Champollion. birçok simge. . Kleopatra adında da P harfi vardır. 21. Yunanca sözcüklerin sayısıyla metin boyu aynı olan hiyeroglif yazısındaki hiyerogliflerin (kutsal oyuntular) sayısını da karşı­ laştırmayı akıl etti. Böyle böyle hiyeroglif yazısının temel yapısı belir­ meye başlamıştı. temelde basit şifreler­ den oluşmuştur. Champollion. Tan­ rı Ptah'ın sevgili oğlu» demektir. sanki iki bin yıl sonra bu yazıyı çözmeye uğraşanlara sunulan birer önemli anahtar armağanıydı. Ptolemy oyuntusunun son bölümü. Böylece çocukluğunda Fourier'e — 321 — ' Kozmos : F. böylece ortak yanlan saptamaya koyuldu. «Çok yaşa. Hiyeroglif yazıları arasında resme dayanan anlamlar da bulunur. Ne var ki. Şimdi bütün sorun. Şimdi geriye doğru göz atınca kolay gibi görünüyor hiye­ roglif yazısı. hangi hiyeroglifin hangi harf yerine kullanıldığını çözmeye kalmıştı. Ptolemy adının ilk harfi P'dir. Her iki isimde de L harfi vardı. bunda Yunanca ya­ zılı Klepatra adının hiyeroglif yazısındaki karşılığım saptamış bulunuyordu. Champollion Karnak'taki Büyük Hypostyle Koridorlarını kendinden öncekileri de büyüleyen hiyeroglif yazıları okuyarak dolaşıyordu. Cham­ pollion öyle bir dikili taşla karşılaşmıştı ki. Harf­ lerin resimlerle karışık durumda oluşu. Champollion bu arada. Bir şans eseri. Mısır hiyeroglif yazısı. A harfi yerine bir kartal konmuştu. diye düşündü. Mısır Firavunları ken­ di isimlerinin etrafını kabartmayla çevrelemeleri. Champollion'un hiyeroglif yazısını çözmesine yardımcı oldu. baktı. L yerine birer aslan yatıyordu hiyeroglif yazısında. harf ya da hece yerine geçiyor. tersine. Kleopatra adının son bölümün­ deki yarım daireyle yumurta da «Isis'in kızı» demektir. hiyeroglif yazısını çözmek için bulunan büyük anahtarların küçük anahtarlarıydı.temeli üzerine oturtulmuş olamaz. Champollion'dan önceki araştırmacıların kafalarını karıştırmıştı. Ptolemy adıyla Kleopatra adında ortak harflerin bu­ lunması. Yazıyı çevreleyen kabartmalar. Fakat nice yüzyıllar sürmüştü incelenmesi. Bu taş Philae adında bir yerdeki kazılarda ortaya çıkarılmıştı.

Başka bir uygarlıkla iletişim kanalım açmak! Bin­ lerce yıldır tarihi. Doğa yasala­ rı her yerde aynıdır. yeryüzüne düşen elmaya ya da yıldızla­ ra doğru yol alan Voyager uzay gemisine de egemendir. bizler güneş sistemini keşfe çıktığımıza göre. o uygarlığın temsilcile­ rinin şimdiye dek yeryüzüne inmiş olmaları gerekirdi. Yükse­ liş halindeki bir uygarlık tarafından anlaşılması için gönderilen yıldızlararası bir mesaj kolaylıkla deşifre edilebilir. fakat uzayda gizli kalmış bir uygarlık. Bugün de yine eski ve egzotik bir uygarlıktan mesajlar bekliyoruz.. Uzaktaki yıldızlarla galaksilerin tayfları Güneş'in ya da ona göre hazırlanmış laboratuar deneylerindekilerin aynıdır. Güneş sistemimizdeki herhangi bir gezegende gelişmiş bir teknik uygarlık bulunduğunu sanmıyoruz. tıbbim. atomların radyasyon emiş ve yaşayışında ge­ çerli kuvantum mekaniği de her yerde aynıdır. öteki uygarlıklarla haberleşebilmek için yalnızca gezegenlerarası uzaklıklar için değil. Bizim anlayabileceğimiz gibi bir me­ saj ulaştırmak isterler elbet. Eğer yerküre . Bu ortak dil. Evrenin her yerinde aynı kimyasal elementlerin varlığının yanı sıra. yıldızlararası mesafelere de uygun düşen — 322 — .yönelttiği sorunun yanıtını da vermişti. matematik ve bilimdir. Biz. acaba bu­ nun metnini nasıl çözümleyebiliriz? Yerküre-dışı akıllı varlık­ ların mesajı karmaşık. Bizden az ileri bir teknik uygarlık varsa. siyasetini. dini­ ni. felsefesini dünyaya anlatamayan bir kültüre böy­ lesine büyük bir olanak açılmıştı. Fakat bunu nasıl başarabilirler? Yıldızlararası bir Rosetta Taşı var mıdır? Biz varolduğuna ina­ nıyoruz. Bizden az geri -örne­ ğin 10. tüm teknik uygarlıkların ortak bir dili bulunduğu kanısındayız..bir teknik uygarlığın teknolojisi hiç de ileri sayılamaz.dışı bir uygarlıktan bir radyo mesajı alsak.000 yıllık bir gerilik. Ama bu defaki yalnızca zamanın gerisinde kalmış bir uygarlık değil. sihirbazlarının büyücülüğünü. Birbirinin ya­ nından geçerek dolanan uzak galaksilere egemen çekim gücü fiziği yasalarının aynısı. kendilerince açık ama bizce yabancı bir mesaj niteliğinde olacaktır. Kimbilir duyduğu zevk ne büyüktü.

Böylece yıldızlararası bir diyalog kurma yeteneğimizin varlığını oralar­ daki akıllı canlıları anlatmak istedik. Arecibo Gözlemevi. Büyük sürpriz: Böyle bir yöntem bulunmuştur bile ve adı radyo . Arecibo Gözlemevi uzaydaki uygarlıklardan sinyaller elde etmek için kullanıldığı gibi. Hızlı olmalı. Bunun ter­ sine. ça­ nak biçimli bir vadiye daha önce yerleştirilmiş bir kürenin bölümünü oluşturur. o da uzaya yansı tu*.ast­ ronomidir.bir iletişim yöntemi bulmalıyız. Ucuz olmalı. Bu haberleşme yönteminin izlemesi gerektiği yol ne olursa ol­ sun. Adı yerküre olan gezegenimiz üzerindeki en büyük ve dü­ men gibi kumandalı radyo/radar gözlemevi Puerto Rico adasındadır. yıldızlararası bir yolculuğa çıkan en süratli uzay aracımızdan 10. teleskop bir radar vericisi olarak kullanılırsa. Samanyolu Galak­ sisinin orta yerinde 15.teleskoplar. ancak bu sayede yıldızlararası bir diyalog mümkün olabilir. Arecibo Gözlemevi yakınımızdaki bir yıldızın gezegenindeki benzer bir gözlemevine Encyclopedia Britannica'nm tamamı­ nın metnini birkaç hafta içinde yollayabilir. Radyo/Radar Gözlem Çanağı'mn yansıtıcı yüzeyi. sinyalle bes­ lenen anten çanağa sinyali geçirir. Anten elektronik bağlantılarla kontrol odasıyla temas ha­ lindedir.000 Işık yılı uzaklıktaki bir gezegende — 323 — . günkü ancak bu sayede büyük miktarda bilgi gönderip getirebiliriz. bir defasında da bir mesajımızı M13 adım ver­ diğimiz yıldızlar kümesine göndermek için kullanıldı. Alman sinyal kontrol odasında çözümlenir. Cornell Üniversitesi uzmanlarının ABD Ulusal Bilim Vakfı adına yönettikleri Arecibo Gözlem Çanağı'mn çapı 305 metredir. Bu da.000 kez daha büyük bir hız de­ mektir. Bu yöntemin ekonomik bakım­ dan ucuz olması gerekir. çün­ kü. Radyo . Radyo dalgalan ışık hızıyla giderler. Aldığı bu radyo dalgalarım çanağın tepesindeki antene ak­ tarır. Uzayın derinliklerinden radyo dalgaları al­ gılar. dar frekans dalgaları üzerinden öy­ lesine yoğun sinyaller yayınlar ki. herhangi bir teknolojik uygarlık bu yolu bulacaktır. çok geniş yıldızlararası me­ safelerde bile alınabilir.

Bizim gibi geri kalmış bir teknolojiye sahip uygarlığın göklerden mesaj alabilmek için radyo teknolojisine başvurmak zorunda kaldığım anlayabilirler. radyo . radyo-astronomi konusuna eğilme gereğini da­ ha çok duyacağız. radyo. görüş olanaklarını. Radyo mesajları yıldızlararası gaz tarafından fazla emilmez ya da itilmez. Belki bizimle bu yöntemle iletişim kurabilmek üzere Kadim Tek­ noloji Müzesinden radyo-teleskopları tekerlekler üzerine koyup gözlemevine getireceklerdir. kısa bir süre sonra tayfın radyo bölümüyle karşılaşır.. elektromanyetik tayfın da ge­ niş bir bölümünü oluşturur. Herhangi bir dalga uzunluğundaki radyasyonu saptayabilen bir teknoloji. ucuzdur. radyo istasyonu yayınının güzelce dinlene­ bilmesi gibi. kuasarlar. Radyo . bizimki akıllı canlıların yaşadığı tek geze­ gen olabilir mi? Adı geçen galaksi ilerlemiş toplumların sesiy­ le uğulduyorsa ve hemen yanı başımızda bir kültür kaynağının nabzı atıyorsa ne olacak? Belki de çıplak gözle görülebilen bir yıldızın gezegeninde yerleştirilmiş antenden radyo sinyalleri ya— 324 — . Peki. rad­ yo dalgalarına karşı saydam bir ortamdır. bu atmosferin yapısı ne olursa olsun. îleri uygarlıklar haberleşme alanında radyodan daha öte yöntemler geliştirmiş olabilirler. hızlıdır ve basittir.astronomi doğal bir teknolojik yoldur. Hemen her gezegenin atmosferi. Eğer oralardan radyo mesajı ala­ bilecek olursak. yıldızlararası radyo mesajları da atmosferden etki­ lenmez. gezegenle­ rin radyasyon kuşakları ve yıldızların dış atmosferleri bunlar arasındadır. atarcalar. Ne var ki. ama orada konuşulacak birileri bulunur mu acaba? Yalnızca Samanyolu Galaksisinde yarım trilyona yakın yıldız bulunduğuna göre. Öte yandan. Örneğin. optik dalga uzunluklarının birkaç kilometre mesafeye inmesi ne­ deniyle azaltırken. Yeter ki. San Francisco ile Los Angeles arasında sis.teleskopumuzu hangi noktaya yönelteceğimiz bilinsin. Akıllı varlıkların eseri olmayan birçok doğal kozmik radyo kaynağı da sözkonusudur. radyo güçlü bir kay­ naktır.kurulmuş benzer bir gözlemeviyle iletişim kurabilir.

fp. Ya da ileri hayat şekilleri birden gelişi­ yor da. dinozor­ ların yok olmasına ve atalarımızın tepelerinde dolaştıkları ağaç­ ların buz çağı yüzünden kaybolmasına bağlı bulunması gibi. — 325 — . tıpkı insan türü evriminin.astronomiden yararlanmayı anlıyoruz. radyo . Bir teknik uygarlığın ev­ riminde engeller vardır belki de. Gezegenler sandığımızdan da­ ha ender olabilir. hayatın başladığı ve yaşanmaya elverişli gezegenlerin oranı. N harfi çok sayıda etkenin toplamını ifade eder. Hayatın başlaması bizim laboratuar deneyle­ rinin gösterdiği kadar kolay değildir belki. gezegen sistemleri bulunan yıldızların oranı. Bu dev konuyu daha enine boyuna inceleme olanağı var­ dır. cehalete. ne. bir an için. çevre kirliliğine ve nükleer savaşa kurban gidiyorlar. Geceleyin göğe baktığımızda. Bu konuda kesin konuşmak zor. Böy­ le bir tanımlamadan dolayı dar görüşlü damgasını vurmak iste­ yebilirler. Ya da uygarlıklar Samanyolu'ndaki sayısız gezegenlerde sürek­ li olarak belirip ortaya çıkıyor. bu yüzden yarattıkları teknolojiden yararlanamı­ yorlar ve ihtirasa. biraraya zor ge­ len rastlantılara bağlıdır. uzaklarda gördüğümüz solgun bir ışık noktasında belki de bizden değişik birileri bir yıl­ dıza bakıyor. Samanyolu Galaksisindeki yıldızların sayısı. fakat genellikle dengesizlikler gösteriyorlar. zekâ ve teknik toplulukların belirmesi.. fakat radyo-astronom yetiş­ tirmemiş olabilirler. hakkımızda ileri geri sözler harcıyor olabi­ lirler. Birçok gezegende (dünyada) olağanüstü dil uzmanla­ rı ya da büyük ozanlar bulunabilir. Ve bizim Güneş dediğimiz bu yıldıza birileri ba­ karken. N. îleri uygarlık düzeyinden.yıyordur. belirli bir sistemde çevresel koşullar açısından yaşan­ maya elverişli gezegenlerin sayısı. Belki de ileri hayat şekilleri olası değildir. O takdirde onlardan haber alamayacağız demektir. fi. Samanyolu Galaksisindeki ileri teknik uygarlıklarının sayı­ sını kabaca tahmin edip bu sayıya N diyebiliriz.

Samanyolu Galaksisindeki yıldızların sayısını ifade eden N. Oysa son etkenlere ait. Bunlar için tahmin yürüteceğiz. -~ 326 — . kendi düşün­ celerine uygun tahminleri yazsınlar.'yi dikkatli. fc. siya­ sete ve anormal psikolojiye kadar her alam içermesidir. haberleşebilecek teknik düzeydeki uygarlıkların geliştiği gezegenler. seç­ tiğimiz bu küçük bölümler tüm sayıyı verecek niteliktedirler. sayımlardan ötürü kesine yakın biçimde biliyoruz. Bu yıldızlardan pek azı. Cornell Üniversitesinden Frank Drake tarafından ilk kez ortaya atılan bu denklemin önemli yanlarından biri. Bakalım bu tahminlerimiz galaksideki ileri uygarlıkların sayısını nasıl etkileyecek. Bunların büyük çoğunluğunun ömrü milyarlarca yıllık­ tır. yıldız ve gezegen astro­ nomisinden organik kimyaya. Bu denklemdeki etkenlerden ilk sıradakiler hakkında epey bilgi sahibiyiz. Kpzmos'un büyük bir bölümü Drake denklemi yelpazesinin içine girer. örneğin zekânın evrimi ya da teknik toplulukların ömür süreleri hakkında az şey biliyoruz. Bu süre içinde dengeli biçimde parıldayarak yakınlarındaki gezegenlerde yaşamın başlaması ve evrimi için enerji kaynağı sağlarlar. Son olarak yapılan tahminler 4xlOudir. Benim aşağıda yürü­ teceğim tahminler için aynı fikri paylaşmayanlar. örneğin.fi.fpneflfifcfL N'yi bulmak için bu miktarlardan her birini tahmin etme­ liyiz. Göğün küçük bölümlerinde sayım yapmış olmakla birlikte. evrimsel biyolojiye. termonükleer yakıtlarım israf ede­ rek hayatlarına kısa zamanda son veren büyük kütleli yıldızlar­ dandır. Bu sayı birkaç yüz milyardır. yıldızların sayısıyla gezegen sistemleri­ nin sayısını biliyoruz. fL. bir gezegenin ömrünü teknik uygarlığın süslediği orta­ lama süre. tarihe. akıllı canlılara ait hayat şekillerinin geliştiği gezegenler. Şimdi denklemimizi şöyle kuralım N = N.

Bunlar bizim güneş sisteminin minyatürleri gibidirler. N. vazgeçilmez oluyor ve yaşam koşul­ larına ısrarla uyulmaya çalışılıyor. en olağan kozmik koşullar al­ tında hayatın molekül temeli hemencecik oluşuyor. yerküremiz elbet elve­ rişli olanlardandır. Satürn'ün ve Uranüs'ün ge­ zegen sistemleri buna örnektir. Deneyler şunu gösteriyor ki. belirli yetenekteki ileri uygarlıklara gidiş yolları da değişik olabilir.fp M 1.Gezegenlerin genellikle yıldız kümeleri eşliğinde bulundu­ ğuna ilişkin kanıt var: Jüpiter'in. Gezegeni bulunan yıldızlar oranını fp'yi yaklaşık 1/3 olarak kabul ediyoruz. fi ve fc için daha az kesin konuşabiliyoruz. Herhangi bir gezegen siste­ minde hayata elverişli düşen birçok değişik çevre koşulu sözkonusu olabilir. epey büyük bir kozmik arena sayılır. Bundan son­ raki alana ait daha az kesin konuşabiliriz. molekülle­ rin yapı blokları kendi kopyalarını çekiveriyorlar. N.fpnefl =: 1 x 10" sonucuna. başka bir deyişle yüz milyar tane yaşanan dünyanın varolduğu sonucuna ulaşıyoruz. Belki Mars. Şöyle k i : Genetik ko­ dun evriminde engeller çıkabilir. Büyük orga­ nizmaların evriminde Cambrian Patlamasının oynadığı rolü he— 327 — . bunların başka dünyalarda tekrarı zor olabilir. O takdirde galakside geze­ gen sistemleri toplam sayısı. Kendi güneş sistemimizde şu ya da bu biçimde bir hayat bi­ çimine elverişli birçok gök cismi vardır. galaksideki dünyaların toplam sayısı bir trilyo­ nu aşar ki. Samanyolunda hayatın' en azından bir kez başlamış bulunduğu gezegenlerin tümünü f =: 1/3 kabul edersek. Bir yandan şunu kabul etmeliyiz ki. Biz fazla cömert davranmayarak ne = 2 diyoruz. Bu takdirde yaşama elverişli gezegen sayısı N. Bu müthiş bir sonuç ama henüz bitmedi hesapları­ mız.fpne = 3 x 10" dir. bizim bugünkü akıl ve teknoloji düzeyine erişmemiz için biyolojik evrimimizde ve insanlık tarihimizde birbirinden değişik öyle çok aşama olmuştur ki. öte yandan. Titan ve Jüpiter de olabilirler. ( ^ simgesi aşağı yukarı eşit anlamındadır).3x10" dir. Hayat bir kez başladı mıydı. Eğer her sistemin bizimki gibi on gezegeni olsa.

belirli bir — 328 — . bunun anlamı. Bu tahmin. Bir gezegenin ömrünün ne kadarlık bölümü teknik uygarlık içinde geçmiştir? Yerküremiz birkaç milyarlık ömür süresinde radyo . Bu etkenlerin çarpımı bi­ ze teknik uygarlığın en azından bir kez gün ışığı gördüğü geze­ gen sayısını N. otuz yıldır yaşamaktadır. bu ko­ nuda fazla varsayımda bulunanlayız. kendimizi yok edemeyeceğimiz garan­ tisi verilemez. Bu nedenle fL için de tahmin yürütmeliyiz. Araştırma­ larımız ve bulgularımız tek bir gezegenle sınırlı oldukça. Demek oluyor ki. Diyelim ki.fpneflfifcfL =* 10'ya eşittir ki.N* x fp x ne x fl x saba katarsak. fi xfc = 1/100 alarak hayatın başladığı gezegen­ lerden yalnız yüzde Tinde teknik uygarlığın geliştiğini söyleye­ biliriz. Bazılarının kanısınca. O takdirde N = N. çeşitli bilim çevrelerinde egemen olan kanı ortalamasıdır. Fakat bu. teknik uygarlıkların şimdi varolduğu geezgen sa­ yısı bir milyardır demek değildir. bazılarına göreyse on ya da on beş milyar yılda bile teknik uygarlığın gelişmesi olanaksızdır. bir daha hiçbir teknik uygarlık -insan türünün ya da başka bir tü­ rün uygarlığı. tüm gezegenlerde çok çabuk olmuştur. bu da yüzde birin milyonda biridir.astronominin belirlediği teknik uygarlık dönemini an­ cak yirmi. bizimki tipik bir durum olsun ve kendimizi yok edişimiz öylesine geniş boyutlara varsın ki. Ve hemen yarın. yani bir milyar olarak veri­ yor.Güneş'imizin ömrünün geri kalan bölümü olan beş ya da altı milyar yılda belirmesin. gezege­ nimiz için fL l/108den aşağıdır ki.fpneflfifc = = : 1 x 10". tribolitlerin ortaya çıkışın­ dan ateşin ehlileştirmesine dek süren aşama.

.fi x fc x fL = N zamanda galakside çok az. Drake denklemindeki astronomi. Bunu da pek iyi becere­ miyoruz ya! Uygarlıkların meydana çıkması milyarlarca yıl alı­ yor ve kaplumbağa hızıyla oluyor. politika ve yeryüzünde «in— 329 — . asıl güven­ sizlik duyulan etkenler. Kendi kendimizle konuşuruz. Bu tür toplumların yaşam süreleri yıl­ dız yaşı kadar uzun olabilir. bu küçük sayı. ekonomi. kendini yok eden teknik uygarlıkların yerini alanları ifade etmektedir. avuç içi kadar az sayıda teknik uy­ garlık bulunduğudur. N sayısı l'e bile düşebilir.dışı kimseyle konuşma olanağı kalmaz. ya da huzursuzluklar patlak verse bile biyolojik evrimin yer aldığı diğer milyarh yıllarda bu dü­ zensizlikler gideriliyor.. 1/100. bu da galakside varlıklarım sürdüren uygarlıkların sayısını milyonlara yükseltir. N =* 107 olur ki. Eğer uygarlıkların yüzde l'i tek­ nolojik erginlik dönemlerini sağ salim atlatabilseler ve tarihle­ rinin o kritik dönemlerinde doğru yola sapıp olgunluk dönemi­ ne girebilseler. organik kimya ve evrimsel biyolojiye ilişkin tahminlerimizin güvenilir olmayabileceği konusundaki endişelerimize karşın. Böylece. Başka bir deyişle. biz yerküreliler için yeryüzü . Eğer uygarlıklar teknolojik aşamaya geldikten hemen sonra kendilerini yok etme eğilimi gösterirlerse. Fakat bir de öteki almaşığı düşünelim: Yüksek düzeyde bir teknolojiyle yaşamayı sürdürmesini bilen birkaç uygarlık oldu­ ğunu. sonra da bağışlanmaz bir ha­ ta yüzünden bir anda kendimizi yok edebiliyoruz. geçmişteki beyin evrimi sapmalarının yarat­ tığı çelişkiler bilinçle çözümleniyor ve uygarlıkların kendilerini yok etmelerine yol açmıyor. Diyelim ki. o takdirde fL =.

bunlardan biri. Eğer bir diyalog başlatmış olsaydık. göklerde yıldızlardan gelen mesajlar fısıldaşıyordur. Bizim iyimser tahminlerimize göre. Tek başına mesaj bi­ le. Işık hızıyla bile bir radyo mesaj mm oraya ulaş­ ması iki yüz yılı bulur. bu mesajın şifresi çözümlenemese bile. ilerlemiş uygarlık bölgesidir. birilerinin yük­ sek teknoloji düzeyine ulaşmış olduğunu. Bu konuda harcanan çaba fazla masraflı değildir. örneğin. yine de çok umut verici bir belirtidir. Bu mesaj. modern bir destroyer fiyatı bile yerküre-dışı hayat arayışı harcamalarını geçer. Uzayda başka uygarlıkların bulunup bulunmadığı yolunda giriştiğimiz arayışın erken aşamalarındayız henüz. teknolojik erginlik dö­ neminin başarıyla atlatıldığını belirtiyor. sistemli ve ciddi arayış kısa zamanda yoğunlaşacaktır. İnsanlığın tarihinde yer alan karşılaşmalar iyilikten yana karşılaşmalar olmamıştır çoğunlukla. orta boy bir gemi. Amerika ve Sovyetler Birliği'nde başla­ mış bulunmaktadır. Uzay­ dan bir mesaj gelmesi. doğrudan ve fi— 330 — . Ne var ki. eğer kendi kendini yok etme. en yakınına olan mesafe yaklaşık iki yüz ışık yılıdır. Samanyolu Galaksisinin orasında burasında dağılmış mil­ yonlarca uygarlık varsa.san doğası» deyimiyle ifade ettiğimiz etkendir. biz de o sorunun yanıtı­ nı daha şimdi almış olurduk. şu anda diyalogun neresinde olacağımızı şu örneklerle anlatalım: Johannes Kepler soruyu sormuş olurdu. Harcanması gereken çaba­ ma yüzde birinin ancak onda birini yerine getirdik. Fakat hangisi? Radyo-teles­ koplarımızı hangi noktaya yöneltmeliyiz? İlerlemiş uygarlık merkezleri olabilecek milyonlarca yıldız arasında şimdiye dek radyoyla ancak bin tanesini taradık. Kültürlerarası temaslar bir radyo sinyalinin alınmasından çok değişik. başka uygarlıklar aranması için yeterli bir gerekçedir. öyle anlaşılıyor ki. Böyle bir tahmin insanın kanını hareketlendiriyor. Optik fotoğ­ raf aracılığıyla resmi çekilen yoğun yıldızlı bir alanda yüz bin­ lerce yıldız var. Bu alan­ daki ön çalışmalar B. galaksilerarası uygarlıkların ağır basan kaderi olmazsa.

Keşif seferine çıkan gemiler Pasifik'in güneyinde 1788'de kaybolup gittiler. kanolanyla çevremizi kuşatıyorlar. her iki kültürün temsilcileri de birbirlerine zarar vermemişlerdi. La Perouse'un tepesini attıracak kadar ileri gidiyorlar ve özellikle demir eş­ ya çalıyorlardı. Kızılderili yerliler pazarlıkta epey ısrarlıydılar. Fakat yer­ lilerin «sabrımızın tükenmez olduğunu sanmalarından yakını­ yor.. balık. bazı vahşilere rastladı. susamuru ve başka hayvan derileriyle ufak tefek eşya su­ narak karşılığında demir istiyorlardı. «Dünyada hiçbir liman bunca kolaylık sunamaz. îki gemiyi do­ natan La Perouse Lituya Koy'undan ayrıldı. umudu­ muzun çapını belirlemek için gerekebilir: Amerikan ve Fransız devrimleri arasındaki dönemde Fransa Kralı XVI. Buradaki limanı beğenen La Perouse. — 331 — . Buna rağmen. Louis Pasi­ fik Okyanusuna bilimsel. şimdi Lituya Koyu adı verilen yere ulaştı. Bu tür alışverişe yat­ kınlıkları bizi şaşırttı. Yine de geçmişten bir iki örnek vermek. Avrupalı tüccarlar gibi enikonu pa­ zarlık ediyorlardı. Bu kızılderililerin teknelerinden bazıları balık avlıyordu koyda. La Perouse en­ der yer olarak niteliği bu limanda. coğrafi. Bunlar dostluk gösterisi amacıyla pelerinlerini ve değişik türde deri mantolar sallıyorlardı.ziksel olmuştur.» diye yazmıştı. ekonomik ve ulusal amaçlı bir sefer düzenlemişti. La Perouse kaybolanlar arasındaydı. yerlilerden yaka silkiyordu.. La Perouse kraliyet emirlerine uyarak bu duruma karşı sert tepki göstermeyip. Fakat bir defasında Fransız deniz subaylarının yastıkları altında saklı üniformalarını da çalmışlardı. Bu sefere katılanların başında ABD'nin Ba­ ğımsızlık Savaşında dövüşmüş ünlü kâşif Kont La Perouse bu­ lunuyordu. Buraya bir daha da dönemedi. barışçı yoldan çözüm getirmeye çalışıyordu. Vahşiler. 1786 Temmuzunda sefer için yelken açtıktan bir yıl sonra Alaska kıyılarına.

Tlingit'lerin bilgileri yazıya dökme olanak­ ları yoktu. Ay'ı ve yıldızları hapse­ dildikleri kutulardan kurtarıp uçurmuştu. Bun­ lardan biri Korsikalıydı. sefere katıl­ mak için başvuruları geri çevrilen epey genç aday vardı. Kuzgun'a bakan taş oluverirdi. Bir süre sonra. Fakat demir bulmak ola­ naksızdı. Dünya tarihinin örgüsünde önem­ li bir düğüm atılmış oluyordu. Kuzgun Güneş'i. Kuzgun gördüklerinde. Cowee'nin de La.Mürettebattan bir kişi dışında hepsi ölmüştü (*). bakırdan daha da değerliydi. herhangi kötü bir şeyin başlarına gelmediğini gören cesur birkaç kişi. Perouse'u duymuşlugu yoktu. Şöyle ki: Eğer La Perouse. Lituya Koyuna giren dört kayık dalgalar tarafın­ dan yutuluvermişti. Bunların ne olduğunu bilen yoktu. Hayatta kalanlar kıyıda kamp kurup ölen arkadaşları için yas tutarken körfeze iki garip cisim girmişti. T. — 332 — . san­ sar derisini dürbün gibi kıvırıp bu yöntemle bakınca başla- (•) La Perouse bu gemiye sahip firmanın başındayken. Cowee'nin bu konuda anlattıkları özetle şöyledir: Bir ilkbahar günü kalabalıkça bir Tlingit topluluğu bakır alışverişi için Kuzey'e Yakutat'a gitmeyi denemişlerdi. Öte yandan yakın tarihimiz birçok açıdan epey deği­ şik seyir almış olurdu. Ka­ nadalı antropolog G. Tlingit'ler ormana ka­ çarlar ve orada saklanırlardı. Korsika'da topçu subayı olan bu gen­ cin adı Napolyon Bonaparte'tı. Tlingit'ler dün­ yanın kuzgun biçimindeki bir siyah kuş tarafından yaratıl­ dığına inanırlardı. Rosetta Taşı bulunmazdı ve hiyeroglif yazısı hiçbir zaman Champollion tarafından çözü­ lemezdi. De­ mir. Kocaman beyaz kanatları olan siyah kuşlara benziyorlardi. Bu öykü kulaktan kulağa aktarılan türdendir. Emmons'a atalarının ilk beyaz insanla karşılaşmalarına ait> bir öykü aktardı. Bu olaydan tam yüz yıl sonra Tlingit'lerin reisi Cowee. Bonaparte'ı keşif seferine kabul etseydi.

kokladılar. adamcağız ziyaret ettiği şeyin Tanrı Kuzgun olmadığı. Bozuk gözleriyle önün­ de dolaşan karaltıların ne olduğunu fark etmedi.rina bir şey gelmeyeceğini. Eğer yerküremize yeryüzü dışı bir ziyaretçinin geli­ şi sözkonusu olsaydı. bu temasın niteliğini ortaya çıkaracak bir öykü geriye kalırdı. Bu arada neredeyse gözleri tümüyle kör olacak bir savaş­ çı. Tlingit'leri gemiyi . değişik insanlardı. Topluluk arasına geri döndüğünde onun etrafı­ nı sardılar ve hâlâ hayatta kalmış olmasına şaştılar. taş kesilip kalmayacaklarını dü­ şünmüşlerdi. topluluğa hitap ederek hayattan beklediği fazla bir şeyi kalmadığım. — 333 — . ziyaret etmeleri için yüreklendirdi ve onlar da kürklerini vererek karşılığında demir aldılar. kulaktan kulağa nesillerce koru­ nabiliyor. Belki de kargaydılar. Deri parçalarından yaptıkları dürbünlerden bakınca. Savaşçı. acaba gerçekten yaşıyor mu diye. Ona el sürüp dokundular. Karaltılar karga değil. Susamuru kürkünü omzuna atıp kanosuna atladı ve kürek çekilen tekneyle Kuzgun'a doğru götürüldü. kocaman kuşlar kanatlarım katlıyorlar ve bunla­ rın vücudlarından çıkan küçücük siyah yavrular büyüklerin tüyleri üzerinde emekliyor gibi gözüküyordu. Kuzgun'a çıktı ve garip sesler duydu. topluluğun yararı için Kuzgun'un insanı taşa dönüştürüp dönüştüremeyeceğini denemek istediğini açıkladı. (*) Tlingit'lerin reisi Cowee'nin anlattıkları gibi. Uzun süre düşündükten sonra. okuma yazması ol­ mayan bir kültürde bile ileri bir uygarlıkla temasa geçilmesine ait bir öykü anlatüa anlatüa. Tlingit'ler yabancı bir kültürün temsilcileriyle olan bu ilk barışçı karşılaşmalarının öyküsünü yazıya dökmeden kulaktan kulağa aktarılmak suretiyle biç bozmadan koruyabilmişlerdir (*). insanoğlu tarafından yapılmış bir dev tekne olduğu kanısına vardı.

Bu insan­ ların barbar oldukları.. Ve Aztek uygarlığından ne varsa onu da. Onların yiyip içtikleri şeyler karşısında şaşırıp — 334 — .» Aztek'lerin kitaplarıyla karşılaşan ay­ dınlar bayıldılar bunlara. iki oda dolusu silah.. bu temas her ne kadar Fransızların sözünü etti­ r i n i z temasıyla fazla ilgili gibi gözükmese de. Tanrı'dan habersiz ve öteki. demek­ ten alamadım kendimi. yüzyıl başlarında orta Meksika'da ileri bir uygarlıkla Tcarşılaşıldı. Aztek'lerin muhteşem bir mimarisi. titiz kayıt tut­ ma yöntemleri ve Avrupâîılarınkinden çok daha üstün astrono­ mi takvimleri vardı. kocaman bir şey. aslında Aztek'lerin astronomi takvimiydi). Her yanı tümüyle altından. som gümüştendi. Aztek'lerin sanat eşyasıyla karşılaşan Albrecth Dürer. Hernan Cortes başkentleri Tenochtitlan'ı «dünyanın en güzel kentlerinden biri» olarak nitelemiş ve şunları eklemişti: «insanlarının davranışları ve gösterdikleri iaaliyet îspanya'daki insanların düzeyindeydi. Bir düzenin ege­ men olduğu ve iyi örgütlenmiş bulundukları belliydi. Aztek'lilerden bîri şöyle anlatıyor bu olayı: Montezuma (Aztek İmparatoru) duydukları karşısında deh­ şete kapıldı. «Neredeyse Mısırlıların kitaplarım andırıyor. Tenochtitlan'ı yerle bir etti. Harikalar mı görüyorum.» Bu sözleri yazdıktan iki yıl sonra Cortes. Ağustos 1520'de şunları yazıyordu: «Şimdiye dek kalbimi böylesine sevince boğan bir şey görmemiştim.Eğer günün birinde yerküre. bir güneş gördüm (bu gördüğü. . yine aynı büyüklüktey­ di. zırh ve daha başka savaş araç gereçleri gördüm.» diyerek hayranlığım ifade etmişti aydınlardan biri. sa­ l i p oldukları her şey olağanüstü şaşırtıcı oluyor. yine bir Ay'larını gördüm ki.uygar top­ lumlarla temas halinde bulunmadıkları gözönünde tutulursa. Bu kitaplardan biri için. acaba barışçı mı olacak? Yoksa daha ileri teknik düzeye ulaşmış kültürün daha «düşük düzeyde tekniğe ulaşmış kültürü yok etmesiyle sonuçla­ nacak bir durumla mı karşılaşacağız? XVI. bir kulaç boyunda.dışı daha ileri bir uygarlıkla te­ masa geçersek.

Çıldırmışlardı sanki. deh­ şete kapıldı. «Onların yanında bir hiçiz. altınla konuşuyorlar. ellerini daldırıyorlar. İspanyollara ait haberler Montezuma'ya geldikçe.. Fakat onda asıl şok etkisi yapan. Çünkü kuyruklu yıldızın geleceğini haber vermemiş ve bunun açıklamasını yapamamışlardı. Domuzun yiyecek karşısındaki davranışı gibi altım yi­ yip her yanlarım onunla doldurmak istiyorlardı. Aztek'lerin batıl inancının sağladığı avantaj ve yüksek teknolo­ jileri sayesinde 400 silahlı Avrupalıyla yerli yardımcıları. Dağa bile çarp­ sa onu paramparça ediyor. 1521 — 835 — . İspanyolların ortalı­ ğı gümbürtüyle kasıp kavuran toplan oldu. Aztek'ler yanılgıya düşme­ mişlerdi İspanyollar konusunda... Bu felaketin geleceğine inanan Montezuma kendini büyük bir üzüntüye kaptırmıştı. Aztek'lerin tanrısı Kuetzalkoatl'un Do­ ğu Denizinden beyaz tenli bir insan olarak geleceği efsanesine kendini kaptıran Montezuma. Fakat İspanyolların ruhunu okuma yetenekleri kendilerini savunmalarına yetmedi. kendinden geçiriyordu. Kalbi dayanamadı. Bütün bunlara rağmen. altına şehvetle saldırmış­ lardı. Toptan çıkan ses inşanı sersemletiyor. Buldukları yerde altına. İçinden ge­ len koku insanın içini allak bullak ediciydi.kaldı.. Ağaç sanki üfürülmüş gibi ortadan kayboluveriyordu. ona bir şeyler fısıldıyorlardır. «Onlar ka­ dar güçlü değiliz. bir ağacı toz yığınına çeviriyor­ du.» sözü yayılmaya başladı.» İspanyollar için «Göklerden Gelen Tanrılar» denilme­ ye başlandı. astrologlarım hemen idam ettir­ mişti. Altın karşısındaki açlıkları doymak bilmiyordu. Nitekim İspanyolları şöyle an­ latıyorlardı : Altına birer maymun gibi yapıştılar. Montezuma'ya bütün bunlar anlatıldığında şok geçirdi. Altına sarıldıklarında yüzleri parıldıyordu. Bayılır gibi oldu. 1517 yılında Meksika göklerinde büyük bir kornet görülmüştü.

uygarlığımız henüz keşfedilme­ miş olamaz mil Bir yandan diyoruz ki. Yıldızlararası yol­ culukları çok yavaş yapabilecek durumdayız. Yeni Dünya'da at yoktu. Neyse ki. Teknik bakımdan daha da geri bir toplumun radyo . Işık hızının yüzde biri ya da yüzde birin onda biri hızıyla da olsa. Öte yandan dünyamızın yerküredışı akıllı var­ lıklar tarafından şimdi ya da eski zamanlarda ziyaret edildiğine ilişkin inandırıcı kanıt yoktur. Demir metalürjisini silah sanayiine uygulanmamışlardı. Ama diyoruz ki. yine de yeryüzünde insan yaşamının başlamasından bu yana yakın uygarlıklardan varlıklar gelebilirdi. Daha iyilikten yanadır. Ateşli silahları icat etmemiş­ lerdi. Baeh'ımıza ve Vermeer'imize karşı hayranlık duyularak da olsa. bu bir çelişki değil midir? Eğer bize en yakın uygarlık 200 ışık yûı mesafedeyse. şimdiye dek yok edilirdik herhalde. Cortes'inkinden çok La Perouse'unkine benziyordur. şu anda galaksideki ileri uygarlıkların sayısı bir hayli fazla olmalıdır. Oysa İspanyollarla aralarındaki teknoloji açığı çok geniş değildi. galaksideki en geri teknolojiye sahip topluluğuz her­ halde. Bizler. Neden gelen yok? Buna verilecek birçok olasılı yanıt bulabiliriz. Peki. Shakespeare'imize. ola ki. bugüne dek böyle bir şey gerçekleşmedi. Belki de UFO'lara ilişkin bütün iddialara ve eski ast­ ronotların fikirlerine rağmen.ast­ ronomiden hiç haberi yoktur kuşkusuz. Aztek'ler ömürlerinde at görmemişlerdi. Belki birkaç yüz yıllık bir açıktı. bizler «tik» ve 336 — . teknik uygarlıkların küçük bir bölü­ mü bile kendilerini düzen içinde yönetebilseler ve kitlesel imha silahlarını zararsızca koruyabilseler. insan türü için süratli yıldızlararasl yolculuk gerçekleştirilebi­ lecek bir hedeftir. Yerküremiz üzerindeki kültürlerarası hazin çatışma durumlarını galaksi boyutunda dü­ şünürsek. Belki de yabancıların yerküremiz hakkında besledikleri duygular.200 yıl tu­ tar.yılında ileri uygarlık düzeyine ulaşmış sayısı 1 milyona yakın bir toplumu yenip darmadağın ettiler. Aristarkus ve Kopernik'in görüşlerine ters düşse de. oradan buraya ulaşmak için -o da ışık hızıyla gelinebilirse.

Başka yıldızların da gezegenleri bulunabilir. Ola ki burada. keşif ya da kolonileştirmek için aşağı yukarı aynı derece ilginç olabilir (*). bizlerin» bu yılı yine kendi kendi­ mizi yok etmeden savuşturabilecek miyiz diye bir yosun taba­ ğında bakteri kültürünü izleyişimiz gibi merakla ve sabırsızlık­ la izliyorlar bizi. Belki de yıldızlararası yolculuklarda engeller sözkonusudur. Kozmos'da şiddetli patlamalar olasılığı uzay göçmenliğini gerekli kılabilir. Bir de bakmışsınız. Galaksi tarihinde ilk olarak ortaya çıkan bir teknik uygarlık elbet vardır. kendi gezegen sistemini keşfettikten sonra yıldızlararası uçuş olanaklarını ge­ liştirerek komşu yıldızların keşfine çıkar. Eğer Gü­ neş'imiz ya da komşu bir yıldız bir süpernova olma yoluna gir­ mişse. Bunlardan kiminin atmosferi zehirli (*) Yıldızlara gitmeyi istetecek birçok etken doğabilir. Galaksimizde bir patlama olasılığı belirmesi. eğer biz teknik bakımdan bir hayli ileriysek. 22 . yakı­ nımızdaki yıldız sistemlerinin tümü. dünyamızın ilginç ola­ bileceğini akıllarına getirmemişlerdir. Onların açısından. uzayda yolcu­ luk edebilen bir uygarlık belirmişse bile. Böyle bir olasılıkta bile bi­ zim yerküremize gelmeleri sözkonusu değildir. tüm bildiklerimizle uyuşuyor. Bir açıklama yolu daha var ki.«Birinci»leriz. Teknik düzeyi artmakta olan bir uygarlık. iki yüz ışık yılı kadar önce. Hem sonra. yıldızlararası uzay yolculuğu birden çok ilginç bir durum doğurur. Hepsi de gazdan oluşmuş birer dev dünyayla ya da asteroitlerle karşılaşılabilir. _ $37 — Kozmos : P. aramızdadırlar ve Gök Kıtası Yönetmeliği uyarınca yeni doğ­ makta olan uygarlıkların içişlerine müdahaleyi doğru bulmuyorlardır. Hiç olmazsa bazı uygarlıkların ken­ di kendilerini yok etme eğilimi göstermedikleri inancımızda ya­ ralıyoruz belki. Eğer epey yıllar önce. ışık süratinin altındaki hızlarda bile bu gibi engellerin neler olabileceğini saptamak zordur. galaksilerarası yolculuğu ilginç duruma getirir. Yıldızlardan bazıları­ nın gezegenleri olmayabilir.

teknik uygarlığımız ancak birkaç yüzyıl— 338 — . Yaşama­ ya elverişli gezegen de çıkabilir karşınıza. Bir ge­ zegenin yaşama uyarlanması çabalan uzun zaman alır. Gidilen gezegende. keşif araçları henüz şimdi güneş sis­ temimize dalacaktı. Eğer bize en yakın uygarlık bundan daha genç yaştaysa şimdi­ ye dek bize ulaşamazlardı. tüm enerjisini ve teknolojisini kendi gezegeni üzerinde yaşayan insanları do­ yurmak ve barındırmaya adayacaktır. Uzayda koloni kurmaya gidenler. Yir­ mi. nüfusundaki belirgin bir artış tüm kaynakları­ nı yutacaktır.000 dünya keşfedil­ dikten sonradır ki. Mesai arkadaşım William Newman ve ben şöyle hesapla­ dık : Eğer bir milyon yıl Önce doğum oranı düşük ve uzay yol­ culuğu yapmaya yetenekli bir toplum iki yüz ışık yılı uzaklık­ larda belirip dış dünyalara açılsaydı ve yolu üzerinde elverişli dünyaları kolonileştirseydi. yerleşecekleri dünyayı ^ya­ şanır duruma getirme çabasına girişmek zorundadırlar.000 adet güneş ve belki de bir o kadar sayıda kolonileş­ meye elverişli gezegen bulunur. Ancak 200. Bazıları da meskûn olabi­ lir. Bir uygarlığın bir milyon yaşım bulması ne demektir? Rad­ yo .olabilir. topluluktaki doğumların sayısını sınırlan­ dırmadan yıldızlararası yolculuk çabalarının üstesinden gele­ mez. Doğum oranı yüksek herhangi bir toplum. yeni bir yıldıza doğru yolculuğa çıkmak üzere oranın yerel kay­ naklarından yararlanılarak uzay aracı yapmak uzun zaman iste­ yecektir. biyolojik yapısı ya da sosyal sistemi ne olursa olsun. kiminirıkiyse rahatsız edici. Herhangi bir gezegende. Zamanla yıldızlara doğru ikinci nesil keşif ve kolonileştirme çabaları devreye girecektir. Çıkardığımız bu sonuç doğrudur ve şu ya da bu topluluğun özellikleriyle ilgisi yoktur.teleskop ve uzay aracına sahip oluşumuz henüz yenidir. Fakat bir milyon yıl uzunca bir zamandır. İki yüz ışık yılı çapındaki bir küre­ de 200. Hiçbir uygarlık. Ve böyle böyle bir uygarlık asma örneği dünyalar arasına tırmanacaktır. otuz yıllık falan. bizim güneş sistemimiz rastlantı sonucu keş­ fedilir ve yabancı bir uygarlığın barınağı olabilirdi.

bizim yapabileceği­ miz hiçbir şey yoktur. Yerküremiz üzerindeki teknik gelişme oranına bakılırsa. Değişik uzay aracına ya da ışın tabancasına sahiptirler. Genel anlamdaki kültürümüzün eskiliği yüz bin yılı bulmaz. Bu kadar uzun bir zaman dilimi uyarlıklarının sürmüş bulunması. uzayda yıldızların di­ zi dizi bol oluşundan ve yakınımızdaki bir uygarlık bize ulaş­ madan önce uğradığı yerde keşif nedenini yitirmesinden ötürü olabilir. kılma çabalarımızdan mı ileri geliyor? ölümsüz insanlardan olu­ şan bir uygarlık. Temasa geçeceğimiz ileri bir uygarlı­ ğın olası kötü niyetinden endişe duymak gereksizdir.dı§ı yaratıklar konusunda duy— 389 — ^ . yıldızlararası keşiflere çıkmayı gereksiz ve çocuksu mu bulur? Ziyaret edilmeyişimiz. Onların bilini ve teknoloji düzeyleri bi­ zimkinin çok üzerindedir. gerekse UFO edebiyatın­ da yerküre . Bi­ yolojide ve tıp bilimlerinde çok büyük ilerlemeler. bu nedeni araştırarak uygun çözümler bulabilirler. Çağdaş kalıba uyacak bilimsel düşünceler de birkaç bin. Aslındaysa galaksideki iki uygarlığın aynı düzeye erişmiş bulunması hemen hemen olanaksız. Bir çatış­ mada biri ötekine mutlaka egemenliğini kabul ettirecektir. acaba kendi yaşam süremizi uzatma ya da sonsuz. yıllıktır. Uzay yolculuklarıyla ilgilenişimiz.dışı varlık hemen hemen bizim kadar yetenekli kabul ediliyorlar. Gezegenimizde insanın belirip gelişmesiyle yalnızca bir­ kaç milyon yıl öncesine dayanır. Gerek kurgu-bilim yapıtlarında. Eğer ilerlemiş bir uy­ garlık güneş sistemimize buyuracak olursa. Yerküre . birkaç milyon yıllık ileri bir uygarlı­ ğın katettiği yol bizimkinden birkaç milim ileride demektir. kendi kendilerini ve başkalarını yok etmeden yaşama yöntemini öğ­ rendiklerini gösterir. Bir milyon yıl az bir zaman dilimi değildir.İlktir. Bizden bir milyon yıl ileride olan bir uygarlık yıldızlararası yolculuklar ve gezegenleri kolonileştirmekle ilgilenir mi? İn­ sanların ömür süresinin kısıtlı olmasının bir nedeni vardır. ama savaşlarda (kurgu-bilim uygarlıklar arasında savaş görüntülerinden hoşlanıyor) onlar ve bizler hemen he­ men aynı güçteyiz.

radyo yoluyla mesajlar alarak te­ mas edeceğiz ve fiziksel bir temas.» 340 — . yararlı bilgiye raslarsak. uygarlığımız açısından bunun sonuçları hayret verici olabilir: Başka bir bilimin ve tek­ nolojinin. eğer me­ sajda değerli. Dahası. Eğer mesajı saldırgan ve ürkütücü bulursak cevap vermeyiz. sanatın.dışı akıllı yaratıklar araştırması için para ayırmaya ikna etmek işin daha zor yanı­ dır (*). Daha başka neler öğrenmemiz mümkün olacağım da göreceğiz o zaman.dufumuz endişe. Unutmuyoruz.. siyasetin. sorunumuzun en kolay bölümünü oluşturacaktır. Hatta La Perouse'dan sonraki kuşakların elinde Tlingit'lerin uğradığı akibeti de unutmayalım. Başka bir uygarlıkla bilimsel ve matematiksel bilgiler pay­ laşacağımızdan yıldızlararası mesaj göndermek. ABD Kongresi ile Sovyet­ ler Birliği Bakanlar Konseyi'ni yerküre . Yok. Yasadışı yayınları bulup ortaya çıkarmak bu kuruluşların işidir. kendi geriliğimizin bir sonucu olabilir. önce de belirttiğimiz gibi. Daha değişik bir temasa geçmemiz olasılığı daha kuvvetli­ dir. ahlakın. Eğer göklerimizde yıldızlararası bir armada görünür­ se. Örnek olarak İn­ giliz Savunma Bakanlığı sözcüsünün 26 Şubat 1978 tarihli London Observer gazetesinde yayınlanan şu sözünü aktarabiliriz. geç­ mişteki tarihimizden duyduğumuz vicdan azabından doğabilir: Uygarlıkların azıcık geri kalmış uygarlıklara reva gördüğü sal­ dırılar. felsefenin ve di­ nin gizlerine gireceğiz. Cortes'i ve Aztek'leri anımsayalım. oldukça uysal davranacağımızı söyleyebilirim. Gerçekte uygarlıkları iki büyük sınıfa ayırabiliriz : Dün(*) Başkaca ulusal organlar da sözkonusu olabilir. «Uzaydan gelebilecek mesajlarla ilgilenmek PTT'ndn ve BBC'nin görevleri arasındadır. hiç olmazsa uzunca bir süre mümkün olmayacak. gezegenimizin durumu «galaksi eyaletbne dönüşecek. Üzüntü duymadığımızı da söyle­ yemeyiz.. Böyle bir durumda mesajı gönderen uy­ garlığa yanıt verip vermemek bizim elimizdedir. müziğin.

bilgimizi onların bilgisiyle karşılaştırma olanağı tanıyacağından çapımız genişleyecektir. hiç olmazsa galaksideki uygarlıkların pek ender olduğu sonucuna varabiliriz. Eğer bu yönde bir başarı sağlarsak. insanoğlunun girişimlerinin ba­ şarısızlıkla sonuçlanması bile başarı sayılır. Şöyle k i : Milyon­ larca yıldızı içine alan bir çerçevede radyo sinyalleri aracılığıyla dünya . ikincisiyse başka uygarlıklarla temas görüşünün paylaşıldığı ve bu konuya yönelik geniş araştırmalara girişilen toplumlar. Başka uygarlıkların varlığını ve niteliğini keşfetmemizse.dışı akıllı varlıklar araştırması için para ayrılmasına çaba harcayan bilginlere. — 341 — .dışı varlık araştırmasına koyulsak ve hiçbir şeye rastlamasak. alışılagelmiş düşüncelerin hüküm sürdüğü toplumlar. türümüzün ve ge­ zegenimizin tarihi köklü ve sürekli bir değişime uğrar. Gezegenimizdeki insan türünün ne denli ender rastlanan bir varlık olduğu.ya . Bu alan Öyle bir alandır ki. çok güçlü ve pek seç­ kin bir görüş durumuna gelir. bilgin olmayanların karşı çıktıkları ve tüm harcamaların iç tüketime yöneltilerek yıldızlara ilgi gösterilme­ yen. her insanın kişilik değeri önem kazanır. Bu da evrende kendi değerlendirmemizi ve çapımızı öğrenmeye yarar. O takdirde Samanyolu Galaksisindeki tüm uygarlıkların etkinlikleri ve bilgileri bir Gök Kıtası Ansiklopedisi'nin konusunu oluşturacaktır.

Their Inhabitants and Productions. yaklaşık 600) Ne denli kocaman olmalı gökyüzündeki o küreler . N e w Cohjectures Concerning the Planetary VVorlds. — Christiaan Huygens..Ve iktidar oyunlarımıza gemi seferlerimize ve tüm savaşla­ rımıza sahne olan şu yerküremiz de ne denil küçük o l ­ malı onlarla kıyaslanınca. yak­ laşık 1690 — 343 — . yıl­ dızların gizlerini araştırma zahmetine neden gireyim? — Anaksimes'in Pitagoras'a yöneltmiş olduğu ve Montaigne tarafından aktarılan bir soru (M.Ö.Bölüm XIII YER KÜREMİZ ADINA KİM SÖZ HAKKINA SAHİP Önümde ölüm ve sürekli kölelik bulunduğuna göre.. Şu küçücük yerkürenin zavallı bir köşesinin efendileri olma uğruna bunca insanın ha­ yatına kıyan krallarla prensler için gözönünde tutulması gereken. üzerinde düşünülmesi şart olan bir nokta bu.

varlıklar belirecek.«Dünyanın tümüne. derinliklerin karanlığına inmeye çalışmak ve gelgit bal­ çığında yok olmamak için insanoğlunda büyük bir sava­ şım istemi görüyoruz. toprak üzerinde emeklerken kendine güven duyup ayağa kalkmak. «Ben ışığırm ve pırıltımı veririm. İnsan zihninin şim­ diye dek ulaşabildiklerinin uyanmadan önceki rüyadan başka bir şey olmadığına inanmak mümkündür. şimdi zihnimizde uyur —•344 — . bir bu yana yaylanarak yeniden ve ye­ niden şekil aldığını.İnka'ların bir efsanesinden. Bir gün gelecek. Garcilaso de la Vega'nır» «Kraliyet Yorumları »ndan.» —. bize giderek yaklaştığına ve benzediğine tanık olurken varlığının benliğimizde.. Bu sarsılmaz istemin hiddet ve aç­ lıkla bir o yana. Ben sizlere örnek olmalıyım. beynimizde ve da­ marlarımızda atmaya başladığını fark ediyoruz. genişleyip kendine çekidüzen vere­ rek tam kavranılamaz hedefine dur durak nedir bilmeden yöneldiğini.. b i r i bizden d a ­ ha İyi anlayabilecek bir boyutla bugünkü dar görüşleri­ mizin içine uzanabilecekler.. tarlalarının ürün vermelerini ve ineklerinin ço­ ğalmasını sağlarım. Tüm geçmişin bir başlangıcın başlangıcını oluşturduğuna. havayı hükmü a l ­ tına alabilmek için uğraşını kuşaktan kuşağa sürdürmek. bu­ güne dek varolmuş ve varolan her şeyin şafağın alaca­ karanlığı olduğuna inanmak olasıdır.. 1556 Nice ve nice milyon yıl gerilere doğru bakıyoruz ve şe­ kilden şekle girip bir güç kaynağından başka bir güç kaynağı arayışına sıçramak.» dedi Güneş Babamız. her gün dünyanın çevresinde döner r insanların ihtiyaçtan ve bunların karşılanması için daha iyi bilgiler edinirim. Bizim soylarımızdan ileride belirecek zihinler. İnsanlara ısımı veririm onlar üşüdük­ leri zaman. günlerin bir­ birini amansızca izlediği dizinin içinden öyle bir gün çı­ kıp gelecek k i .

Kökenimiz ve evrimimiz uzak kozmik olgularla bağlanmış durum­ da. Der­ ken. Bir milyon yıl bo­ yunca herkes yeryüzünden başka bir yer olmadığını belledi.. 1902 KOZMOS HENÜZ DÜN KEŞFEDİLDİ. çocuk­ larımıza ve onların çocuklarına karşı sevgi. yüzlerce milyar ga­ laksi ve milyarlarca trilyon yıldızla bezenmiş bir Kozmik Ok­ yanusta dönüp dolaşan bir dünya üzerinde yaşadığımızı fark et­ tik. Yapımızdaki bu eğilimlerin hangi— 345 — . Yıldız külünden yapılmış bulunuyoruz. . liderlere baş eğme ye yabancılara düşmanca davranış gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. gülecek ellerini yıldızlara dokun­ durarak. Aristarkus'tan günümüze dek uzanan kısa bir zaman diliminde evrenin merkezi olmadığımızı ve evrenin var­ oluş amacının üzerimizde toplanmadığım üzülerek öğrendik. türümüzün yeryüzündeki ömrünün yüzde birinin onda bi­ rine eş süresinde. The Discovery of the Future.G.uyanık ve etimizde saklı durumda bulunan bu varlıklar. Kozmos'un keşfi kendi kendimizi keşif yolculuğudur.. Bu gezegen üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. İçimizden bir ses Kozmos'un yuva­ mız olduğunu söylüyor. Cesaretimizi toparladık ve Kozmik Okyanusun sularına ayak­ larımızı daldırdık yavaştan. Mer­ kezi ve kuruluş amacı bir olmayıp enginlikte ve sonsuzlukta kay­ bolmuş minnacık ve minyatür inceliğinde. Yapımızla bağdaşır bulduk. (Geleceğin Keşfi». tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zekâ ve yeteneklerimize. — H. Wells. Eskiden efsane düzenlerin bildiği üzere. hem gökyüzünün. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye yatkınlık. bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı sür­ dürmeye yarayan etkenler. hem yeryüzünün çocuklarıyız. Fakat aynı zamanda başkalarına karşı şefkat. Okyanusun bizi çektiğini gördük. bir şeyler katma eği­ limlerine sahibiz. İnsanın bir tabure üzerinde durması gibi toprağın üze­ rinde dikilerek gülecek.

Biz talihliyiz. öteki için şarttır.. Deneye duraklaya yerküreye bizi bağ­ layan zincirleri koparmaktayız. Ve tut­ tuğumuz bu yol öylesine korkunç ki. eğer başarılı olursa toprağa hükmedişi ya da ağaçtan yere inişi kadar önemli bir iş yapacaktır. birbirinin vazgeçilmez biçimde tamamlayıcısıdır. bu kürenin yalnızca küçücük bir bölümüne yönelikse. dinsel ya da ulusal şpvenist davranışların sürdürülmesi akıl almaz bir duruma dönüşür. Yolculukların boyutları büyüyor. Bizi Kozraos'un enginliklerinde kaçamayacağımız bir hedef beklemekte. Dünya-dışı akıllı varlıkların bulunduğuna iliş­ ­in henüz açık belirtiler yok. gezegenlere yolculuk edip yıldızlardan gelen mesaj­ ları dinleyerek. Eğer yerküre adına bizler söz sahibi değilsek kim olabilir? Varlığımızı sürdürmede karar veren bizler olamazsak kim olabilir? İnsan türü şimdi öyle büyük bir serüvene girişiyor ki.. Her biri. ne yaptığımızı düşünmemeyi. enerjimizi daha çok savaşlara yönlendirmişiz. mad­ di olaraksa. Bu. sonra da yıldızlar kenti ara­ ­­­da bir ışık noktası olarak göründüğünü izleyince etnik. Yerküremize uzaydan baktığımızda. türümüzün ve gezegenimizin geleceğiyle nerdeyse hiç ilgilenmeden toplumlar ölüme hazırlanıyorlar.eri üstün gelecek bilemiyoruz. Kozmik felaketlerin yakıp yıktığı dünyalar da var . 346 — . ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz.. manevi anlamda. diye bir düşünce getiriyorlar aklımıza. güçlüyüz. içimizdeki da­ ha ilkel beyinlerin dürtülerine karşı çıkıp onları susturarak. Her iki girişimde kanımca. Ne var ki. üzerinde durmayı yeğliyoruz. Hayatın hiçbir zaman başlama olanağı bulamadığı dünyalar var. uygarlığımızın ve türümüzün re­ fahı elimizde olan bir şey. Uzaydan ge­ ­egenimizin incecik mavi bir hilal. Bu iki serüven birbirine amansızca bağlıdır.. özellikle bakış açımız yalnızca Yerküre» adını verdiğimiz küre sorunlarına yönelikse. bizimkine benzer uygarlıklar acaba hiç durmamacasına kendi kendilerim yok mu ediyorlar. Karşılıklı güvensizlikten hipnotize olmuş durumda. hayattayız. Fakat gözönünde tutma­ ya yanaşmadığımız şeyi düzeltmek zorundayız. Hatta daha da kötüsü.

1990'larda Sovyetler Birliği'yle ABD'nin stratejik ve bombardıman güçleri.. Şok dalgaları birkaç kilometre — 347 — fol . yerküremizde geleceği garantili hiçbir bölge yok. Başka bir deyişle.000 megatonu aşı­ yor. Ardından İngi­ lizler. Çinliler. X X yüzyılın sonları­ na doğruysa bir tek termonükleer bombanın salıverdiği enerji tutarı iki milyon ton bombanınkine eşit. Nükleer bomba yapımı kolaylaştı. Bu tahrip güctt İkinci Dünya Savaşındaki gibi 6 yıllık bir savaş dönemine dağıtılmış olmuyor. De­ mek oluyor ki. yani tüm İkinci Dünya Savaşı bombalarının tahrip edici gücü bir tek bombanın içinde! Şu anda on binlerce nükleer silah depolanmış durumda. Herkes bunun delilik olduğunu bildiği halde her ülke bu çılgınca hazırlık için bir ba­ hane buluyor. XX. Sovyetlerin de olması gerekirdi. Yeryüzündeki her aileye İkinci Dünya Savaşımn semt tahrip eden bir bombası düşüyor. Fransızlar. İkinci Dünya Savaşında tüm kentlere atılan bombaların tutarı iki mil­ yon tondu. yüzyılın sonlarına doğru birçok ülke nükleer silah bulunduracak. iki megaton.000 hedef seçmiş olacaklar. patlamadan oluşan dalgalardır. Birer ölüm dehası örneği olan ve patlamak için bir düğmeye ba­ sılmasını bekleyen bu silahlardaki enerji 10. Amerikalıların bombası olursa. bu yüzden Amerikalılar onlardan önce ilk biz yapalım diye çalışmaya koyuldular. İkinci Dünya Savaşında kullanılan bombalarda yirmi ton TNT vardı ve bir kentin bir semtini yakıp yıkabiliyordu. Pakistanlılar sahip olmak için çabala­ dılar. Nükleer reak­ törlerden malzeme çalınabilir. Ya da şöyle diyelim: Kasvetli bir günün yalnızca öğleden sonra­ sında her saniye içinde bir İkinci Dünya Savaşı dehşeti yaşana­ cak. kendilerine yeryüzünde 15. Mm Nükleer silahlı saldırıdan gelen ölüm nedenlerinin başında.. Nükleer silah yapmak neredeyse ev işçiliğiyle bile mümkün olacak.Düşünen her insan nükleer savaştan korkuyor ve her tekno­ lojik devlet nükleer savaş hazırîıği içinde. Bu yoldaki nedenlerin hazin bir dizilişini görüyo­ ruz: Almanlar İkinci Dünya Savaşının başında o bombanın ya­ pımı için kafa yoruyorlardı.

gamma ışınları ve geçenlerin içlerim kebap eden nötronlar. Düşen ortalama miktar 175 rad. sanılandan daha fazla radyoaktif döküntü yaptı. fırtına gibi yayılan alevler. Oysa 1 Mart 1954 tarihinde Marshall Adalarındaki Bikini'de yer alan bir termonükleer bomba patlaması. Çocukların üçte — 348 — . Patlamanın 150 km.. başının üzerinde. Bu dünyanın insanına benzemiyordu artık onlar. yani Normal sağlıklı bir insanı öldürmek için gerekli dozun yarısı kadardı. uzağmdaki Rongalap mercan adasında (buranın sakinleri patlamayı batıdan doğan bir güneşe benzettiklerini söylemişlerdi) genişçe bir radyoaktif bulut oluştu.uzaktaki beton binaları dümdüz edebilir. beyaz tüylere dönüşmüştü. hepsi de yara­ landığından. Birkaç saat sonra Rongalap üzerine radyoaktif döküntü kar gibi yağdı. yandığı için vücudu kıpkırmızı olmuş bir bebek tutuyordu. îkirici Dünya Savaşını sona er­ diren ABD'nin Hiroşima'ya nükleer saldırısından sağ çıkabilen bir Japon kız öğrencisi izlenimlerini hemencecik şöyle kaleme almıştı: Cehennemin dibindeki bir kapkaranlığın içinde öğrenci ar­ kadaşlarımın annelerini çağıran seslerini duyabildim. Daha sonraki Negazakiye atılan atom bombasının etkisinden farklı olarak Hiroşima toprak yüzeyinin çok üstünde yer alan hava patlamasıydı. Kıpkırmızı kafataslarında saçları seyrek. Fa­ kat oradan geçen herkes yaralı olduğundan.. Patlama yerinden uzakta oldukları için ölenlerin sayısı çok değildi. Radyoaktif stronsiyum insanların kemiklerine girdi. Öteki ölüm nedenleri •de. radyoaktif iyodin de tiroit bezlerine daldı. Orada kazılan bir büyük sarnıcın köprü ayağında ağlayan bir an­ ne. Bu nedenle nükleer döküntü pek o kadar faz­ la değildi. Başları toz içindeydi. kimse kimseye yardım edecek durumda değil­ di. Bir başka anne de yanmış göğsünden çocuğuna süt emzirirken hıçkırarak ağlıyordu. Sarnıçtaki öğ­ rencilerin yalnızca başları ve yardım için ana babalarım ça­ ğırmak üzere çırpman kolları su üzerinde görülüyordu.

Neyse ki. bu da yukarı atmosferdeki ozonun önemli bir miktarını yok edecek. Nükleer bir savaş sonucu yüksekteki havanın nitro­ jeni yanacaktır.iki ve büyüklerin üçte birinde sonradan tiroid bezi anormallik­ leri. Karşılıklı nükleer saldırı çılgınlığında dün­ yamıza atılacak bomba sayısı 1 milyon adet Hiroşima bombası­ na eşit olacaktır. Hiroşima'da on üç kilotonluk bir nükleer bom­ ba yaklaşık yüz bin kişinin ölümüne neden olduğuna göre. Nitrojen. Oysa yeryüzündeki insan sayısı XX. bir nükleer savaşta atılacak bombalar yüz milyar insanı öldürmeye yeterlidir. Hayatta kalanlar savaşın çok daha ince becerilerine tanık ola­ caklardır. Bu bir anlamda dinozorların yeryüzünden yirmi. on üç bin ton TNT karşılığı. Bikini'dekiyse on beş megatonluktu. — 349 — . Cesium Î37'nin yüzde 90'ı 100 yılda. alev fırtınası radyas­ yon ve radyoaktif döküntü yüzünden herkes ölmeyecek. Radyo­ aktif döküntünün uzunca bir süre etkisini sürdürdüğünü de he­ saba katmak gerekir: Stronsiyum 90'ın çok büyük bir bölümü (yüzde 90'ı) 96 yılda erir gider. otuz ışık yıl önce silinmesi nedenini anlatırken sözü edilen süpernova patlama et­ kisi sürecine benzemektedir. aerosollü sprey kutularındaki fıslama gücünü veren florkarbonlu itici­ nin ozon tabakasını bozmasına benzeyen bir süreçtir. büyüme gecikmeleri ya da habis tümörler görüldü. Aerosol sprey kutularının kullanılması bazı ülkelerde yasaklanmıştır. (*) Morötesi ışın sızması (*) Bu süreç. Hiroşima'ya atılan bombanın tahrip gücü on üç kilotondu. lyodi'n 131'in yüzde 90'ı da yalnızca bir ay içinde erir gi­ der. Böylesi bir karşılıklı nükleer saldırıda hiç kuşkusuz. nitrojen oksitlerine dönüşecek. zarar boyutları daha küçük olmakla birlikte. Marshall Adaları sakinleri uzmanlardan oluşan doktor heye­ tinin bedava bakımı altındaydılar. Ozonun yok olması güneşin morötesi ışınlarının yoğun biçimde atmosferden sızmasına yol açacaktır. Başka bir deyişle. yüzyihn sonları­ na doğru ancak beş milyar olacak. patlamadan ötürü.

XX. hastalıklar. Bu mütasyonlar belirdiğinde çoğu öldürücü bir hal alabilir. Daha da önem­ lisi gezegenimizin ekolojik dengesini şimdiye dek duyulmamış boyutlarda sarsacaktır. ölü doğumlar ve sakat doğanlar olacak. Morötesi ışın genellikle cildi ince olanları tercih edecektir. insanoğlunun zirvede sendelemeye başlayabileceği geniş tabanlı bir çevresel piramitin temel bölümünden olacaktır. inatçı rad­ yoaktif zehirlerin havaya ve suya bulaşması. — 350 — . Birçok mikro-organizma ölecektir. gözleri görmeyen­ lerle sakatların sayısı kabaracak.yıllar boyu sürecek ve cilt kanserine neden olacaktır. veba. Nükleer savaşın havayı toza boğması yüzünden. Uzun dönemde mütasyonlar belirir. Hangi mikro-organizmalann hangi mik­ tarda öleceğini ve bunun sonucunda neyle karşılaşacağımızı tam olarak bilemiyoruz. Endişe etmemizi gerektiren bir veba basili bulunduğunu unutmamalıyız. Gezegen çapındaki az bir soğumanın bile tarım üzerinde fela­ ket sözcüğüyle ifade edilebilecek sonuçları olabilir.. toz tabakası Güneş ışığım yansıtarak yerküremizin soğumasına neden olacak­ tır. Bazıları da öldürücü olmayabilir.. yüzyılda vebadan ölen olmamışsa. önüne geçebileceğimiz fakat geçmediğimiz bir felaketin uygarlık umudumuzu yok edişine tanık olacaksınız. ortaya yeni mikroplar ve böcek türleri çıkar ki. Ölecek organizmalar. Bu arada in­ sanı kahreden dertler belirecektir: Sevdiklerinizi kaybedeceksi­ niz. İnsanların di­ rencinin artması sayesindedir.. tümör tehdidi. Radyasyon kuşları sineklerden daha çabuk öldürür.. kötüye doğru mür tasyonların oluşmasıyla. bildiğimiz kadarıyla. sağlık hizmetleri aksa­ yacak. ortaya belki de yeni ve dehşet verici in­ san türleri çıkabilir. Morötesi ışın ürünleri yakar. Sinek sürülerinin peydah oluşunun getireceği tarımsal dengesizlikler nükleer savaşın olası sonuçlan arasındadır. bu nüklere felaketten paçasını kurtaracak olsa bile o kişiyi ömrü boyun­ ca rahat bırakmaz. basilin yokluğundan ötürü değildir bu. Bir süre geçtikten sonra. tümen tümen yanmış insan göreceksiniz. Bir nükleer savaşın getireceği rad­ yasyon insan vücudunun bağışıklık sistemini de zaafa uğratır ve hastalığa karşı direncimiz azalır.

Bir İngiliz meteoroloğu olan L. Richardson bu grafikte M*nin değerlerini küçülttükçe ve M*yi sıfıra indirgedikçe. Her ikisinin nedenleri de karmaşıktır. Belirli sayıda kurban alıp gö­ türen bir savaşla öteki arasında ne kadar süre geçtiğini sapta­ yan Richardson savaşın neden olduğu ölü sayısını içermek üze­ re savaşın kapmasını M harfiyle tanımladı. Riehardson'un vardığı bir bulgu şuydu: Bir savaş ne kadar çok insanın canına kayıyorsa. Tıpkı şiddetli fırtınaların hafif fırtınalar­ dan daha az çıkması gibi. böyle bir savaşın yeniden patlak vermesi olasılığı azalıyor ve patlak verse de aradan uzun­ ca bir süre geçiyordu. «sava­ şın nedenlerini kavrayabilmek için de benzer bir yaklaşımla işe başlamalıyız. Küresel hava koşulları hakkında bir fikir «dinebilmek için her şeyden önce bir hayli meteorolojik veri toplamak gerekir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu açıdan büyük sa­ vaşlardı. Düzen derken kastettiğimiz. M = 3 olduğu durum­ larda. Riehardson'un elde ettiği sonuçlar. Richardson savaş konusu­ na ilgi duyar.F. Richardson. ama nedenleri anlaşı­ labilir ve kontrol altına alınabilir güçler olduklarıdır. her ikisinin de durdurulamaz güçler olmadığı. Havanın na­ sıl bir davranış gösterdiğini bilmek gerekir. savaş yalnızca 1. Bu verilerden hareket ederek bir bu­ çuk yüzyıl içinde M büyüklüğüyle gösterilen savaşlara ait bir grafik çizdi. Savaşla hava koşulları arasında zihinsel paralellikler bu­ lunur. Bir kişinin öldürüldüğü cinayetlerle çok sayıda io— 351 — . adı The Statistic of Deadly Quarrels (Öldürücü Kavgalar istatistiği) olan bir kitapta kendisi öldükten sonra yayınlandı.» demiş ve zavallı gezegenimizde 1820-1945 yıllan arasında patlak veren savaşlara ilişkin veriler derleyip toplamış­ tır. dünyadaki ortalama cinayet sayısının bulu­ nabileceğini belirtti. savaşın nedenlerini bulup ortaya çıkarmaya uğ­ raşırdı.000 kişiyi (103) öldürüyor demektL M=5 ya da M=6 olunca savaşta yüz bin ya da bir milyon kişi ölüyor demekti. Her ikisinin de bir düzen içinde yer aldığı görülür. nitekim dünyada her beş dakikada bir cina­ yet işleniyor.

Kitle ilitişim araçları genellikle devletin elinde bulunduğundan bunun düzenlenmesi kolay oluyor. çok kalabalık insan yığınlarının hep birden cinayet turnikesine koşulduğu görülüyor. cinayet bile işleyebilecek hiddete kapılırız -daha doğrusu ba­ zılarımız kapılır. düş kırıklarımızı ve umutsuzluğa ka­ pılışımızı akılla yonttuk. Çağımızın politikacılarından olan Henry Kissinger şöyle diyor bir kitabında: «Caydırma.sanın öldürüldüğü savaşlar. İnsanlar küçük topluluklar halinde yaşarlarken ve silahlarımız ilkelken. Çok mu çabuk geliştik dersiniz? Akla yeterince yer verebiliyor muyuz? Savaş­ ların nedenlerini cesaretle inceleyebildik mi? Nükleer savaştan caydırma stratejisi dediğimiz durumun. Düne dek çok yaygın olan gezegen ça­ pındaki adaletsizlikleri azalttık. şimdi elimizdeki si­ lahlar milyarlarca insanı bir anda öldürebiliyor. yani limbik sistemle beyin kabuğu arasındaki çatış­ ma da diyebiliriz. Bu noktada hırslı yanımızla varlığımızın iyi yanı diye adlan­ dırdığımız yanı arasında bir çatışmaya tanık oluyoruz. çünkü çok az sayıda kişinin baş­ latabileceği bir savaştır). Bu tahrikler devletler için sözkonusu olduğun­ da. Ne var ki. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Sa­ vaş psikolojik anlamda bir cinayet fermanıdır. Teknolojimiz ge­ liştikçe savaş araç gereçlerimiz de gelişti. (Nük­ leer savaşta durum değişiktir. Ci­ nayet teknolojisi ve savaşla verilen ceza biçimleri şiddetlendikçe. onlar da çoğunlukla iktidar ya da kişisel hırsla hareket eden­ lerin körüklemeleriyle cinayet işleme hiddetine kapılıyorlar. Mutluluğumuz ve refahımız tehdit edilince. asgariyle azami sınır arasında sürüp giden kesintisiz bir eğridir. he­ nüz insanlaşmamış atalarımızda görülen davranışa dayandırıla­ rak sürdürülmesi ilginçtir. biz de geliştik. her şey— 352 — . müthiş hiddete kapılan bir savaşçının bile öldürebileceği insan sayısı birkaç kişiydi. buna bey­ nimizin iç bölümündeki sürüngenlik döneminden kalma ve cina­ yete varan hiddetlerin yatağı R-kompleksi bölümüyle daha ya­ kın tarihlerde gelişen beynimizin memeli ve insansı dönemi bö­ lümlerinin. Hiddetimizi. beslediğimiz umutlara meydan okunun­ ca. Aynı kısa dönemde.

Her iki taraf. Mantıkdışı davranışınızın inandırıcılığının en büyük tehlikesi. karşı tarafı da fazla telaşlandırmamaya özen gösterir. Şimdi gelelim Richardson'un şemasına.den önce psikolojik ölçütlere dayanır. Yerküremizdeki topyekûn dehşet dengesi. karşı tarafa. Her iki taraf kendi askeri avantajım artırma eğilimindedir. sınırın tanımlanışı zaman zaman değişiyor. yerküremiz insanlarını rehin tutmaktadır. uydu imha edici silahların denenmesinde. Her iki taraf da karşı tarafın tahammül sınırlarını sürekli olarak keşfe çalışır: Küba'daki füze bunalımında. Ama bunu yaparken. sürüngen yanımızın ihtiraslarının cid­ di biçimde dürtülmemesine bağlıdır. karşı ta­ rafı nükleer savaşın dehşetinden uzaklaştırsm. karşı tarafın yeni sınırlan kavradığından emin olma­ lıdır. Başka bir deyişle. 10™ inşam (Burada M birden sonraki sıfırların sayısını temsil ediyor) öl­ dürecek bir savaşın olasılık süresini anlatıyor. inandırıcı gözükmek için rolünüzü çok iyi oy­ namak gerektiğidir. bazı noktalarda geri adım atmaya razı olur. haagi davranışı yapmasımn mümkün olduğu­ na ilişkin sınırları çizmektedir. Bir süre sonra. Şemadaki düz kalın çizgi M büyüklüğündeki bir savaşın ne kadar zaman aralığıyla patlak verebileceğini gösteriyor. 231 .» Gerçekten etkili bir nük­ leer blöfün içinde mantıkdışı tutumlar da yer alır ki. Vietnam ve Afganistan sa­ vaşlarında olduğu gibi. Herhangi bir hata yapılmamasına. Caydırma amacıyla kulla­ nılan bir blöfün ciddiye alınması. Bunun üzerine olası düşman mantıkdışı davranışların varmış gibi sunulduğu topyekûn bir çatışmaya girişmektense. bunlar uzun ve hazin üsteden birkaç seç­ medir. Kuzey Kutbunda nükleer bomba taşıyan uçakların uçuşlarında. Ne var ki. ABD'ye Sovyetler Birliği'nin önderliğindeki topyekûn deh­ şet dengesi. Olası düşman o sınır aşıldığında nükleer savaşın başlayacağına inanır duruma getirilmiştir. ilişkilerin bozulmamasına. Taraflardan her biri. Şemanın sağın— 353 — Kozmos : F. bu inandırıcılığa siz de alı­ şırsınız ve artık rol olmaktan çıkıverir. korunması çok zor ve nazik bir dengedir. ciddi bir tehdidin blöf olarak kabul edilmesinden daha yararlıdır.

. yaklaşık bin yıl süreyle M = 1 0 ' a ulaşama­ yacaktır (1820 + 1000=2820). gezegenimîzdeki herkesin ölümü demek oluyor). başka bir deyişle. Richardson'un 1820 ile 1945 arasındaki savaşlara ait sağladığı verilere dayanmakta­ dır. M = 1 0 ise 1 0 " sayıda insanı. Bu verilere göre. Ne var ki. Richardson eğrisinin şeklini değiştirmek elimizdedir. eğer insanlar nükleer silahsızlanmaya cankurtaran simidi gibi sarılırlar ve gezegenimîzdeki canlı top­ luluğunun yapısını yeni bir düzene sokmayı amaçlarlarsa. savaşın kapsamını gösteriyor ( M = 5 öldürülen 10* sayıda insanı ifade ediyor.SAVAŞIN KAPSAMI M Richardson diyagramı: Yatay eksen. nükleer silahların artı­ şı. — 354 — .. Dikey eksen M büyüklüğünde bir savaşın çıkma­ sına kadar geçecek zamanı gösteriyor. Eğri. eğriyi büyük bir olasılıkla gölgeli bölüme indirerek Kıyamet Günü'nün süresini kısaltmış olabilir.

bazıları düz çizgili. Birçok bakımdan başka dünyaların keşfi.S. bazıları da kavisli olmak üzere kanal sistemlerini ortaya çıkardı. kendi dünyamızı daha iyi anlamaya yardımcı olmaktadır. 250-M. önceden bilinmeyen fakat sonradan Maya uy­ garlığına (M. 900) ait olduğu anlaşılan. Tarih­ çilerin bir bölümünün kanısına göre. yeryüzündeki yüksek düzeyli uygarlıkların n " > mü kanal yapımıyla kendinibelli etmiştir. Bu kazılar. . Maya'ların birkaç milyon insanın kurduğu topluluğu nasıl ayakta tutabildiğini açıklamaktadır.Arkeolog Adams'ın kazı çalışmaları.Ö.

Atomlarla kar taneleri arasında çok küçük ölçekteki ve güneşlerle ilaksiler arasında çok büyük ölçekteki ilişkiler zincirinde (Kozmos'ta) insanoğlu un yeri konusunda giderek bilinçleniyoruz.'arlıklar Zinciri. .

Mart Tavşanı ve Van Kedisi (a) yeryüzünün normal çekim gücünde (1 g. Lewis Carrol'un anlatımıyla.Çekim gücünün madde ve ışığa etkisi. çay damlalar halinde havada dolaşıyor.) görülüyor. Yeniden normal çekim gücüne döndüğümüzde. Fenerden çıkan ışık yer çekiminden etkilenmiyor. . tüm hareketler zorlaşıyor. Bir milyar g. en ufak bir hareket bile dostlarımızın havalanmasına neden olmaktadır (b.'ye ulaştığındaysa. giderek kımıldamak bile olanaksızlaşıyor (e) ama ışık etkilenmiyor. yalnızca sırıtışı kalıyor.000 g. her şey yamyassı oluyor. Artık Harikalar Diyarı bir kara delik olmuştur. Çekim gücü arttıkça.'lik çekim gücü ışığı da etkileyerek yer­ yüzüne dönmesine neden oluyor (f). Çekim gücü 100. Lewis Carrol'un Alis Harikalar Diyan'ndaki çay partisinde Alis. Çekim gücü sıfıra yaklaştıkça. eski durumlarına kavuşan dostlarımız çay yağmuruna tutu­ luyorlar (d). kedi de yokoluyor. c).

çocuğun Gü­ neş'in ilk kez doğuşuna tanık olabil­ mek üzere yeraltı yolculuğuna yöneli­ şini simgeliyor.lansu. .coi i p H k üzerinde Y ^ ^ . ™ * ilk gör a t i . (Altta) Eski Mısırlıların yaratılışa ait bir motifi­ nin çağdaş yorumu. Aşağı Mısır Tanrısı Horus'tur. *** V a t d . Daha az önemli tanrılardan soldaki şahin. Ş .•I' T^^ııöör ü erınPaımun. (Üstte) Anasazi'lerin New Mexico'daki vadide bir kaya çıkıntısına yaptıkları resim. Bu resimde Işık ve Hava Tanrısı (elleri yukarıya kalkmış) aşağıda yatmış olan Yeryüzü Tanrısından Gök Tanrın Geb'i ayırıyor.» ~ Meksika da Hu. Sol köşede henüz doğmamış Güneş. (Altta) Aynı uygarlıktan kalma bu resim. Sol alt köşedeki çizgili şekil. Gü­ neş'in sırlarını araştırmaya yönelik. yüzyılın ortalarında yapılmış olan bu re­ sim. üzerinde dişi ve Güneş Tanrısına Çoban ™ etmektedir. ^r^:Besy. . . Sonradan ülkenin başında bulunan firavunla özdeşleştirilmiştir. XI. r ve yeryüzü suların. Yeryüzü Tanrıçası tarafından gösterili­ yor. sımyU " " î S Î Sağ tarafta ilk ağacn ^ ^ I t e l y o r . o tarihteki hilalle olan durumuna göre gösteriyor olabilir. 1054 yılında görülen supernova yıl­ dızım. (Altta) g " e r e d ° 8 r u y°' a''f«nı simgeleyen bir tablo. Tanrıçanın oğlu da tanrılaşmak üzere Güneş yuvarlağına ok atıyor.

Beethoven Beatles'dan ne denli farklıysa. o kadar farklıdır ve 1960'ların bali­ na müziği.000 kez büyü­ tülmüş halleri. Bu sesleri su altında 28 Nisan 1964 tarihinde Bermuda'da kaydetmiş olan Roger Payne şöyle diyor: "1964 ve 1969 yıllarında kaydettiğimiz şarkı­ lar. (Sağda) Spektrograf aygıtıyla kaydedilmiş olan balinaların şarkısı. yavru maymun hiç du­ raksamadan ikincisini yeğliyor. İnsan­ ların ve öteki primatların genetik ola­ rak karşılıklı sosyal ve fiziksel yakın­ lık. elektron-mikrografla 15. Dikey çizgiler he­ men hemen parmağı piyano tuşlarından çabucak geçirilerek çıkarılan sesi andır­ maktadır. sıcak ilgi gereksinimleri çok güç­ lüdür. (Üstte)' Biri telden yapılmış ve süt şişesi bu­ lunduran." (Yanda) . alçak notalardan yüksek notalara doğru olan ses frekansı dikey olarak gösteriliyor. 1970'lerdekinden daha güzel­ dir. diğeriyse yine telden yapıl­ mış ve süt şişesi bulundurmasına ek olarak örtüye bürünmüş iki mekanik anne arasında. Her satırda zaman ya tav olarak.İnsan beynindeki nöronlar yumağı.

5 milyardır (M=9. İkinci Dünya Savaşı 7. gerekse B. Bu yüzden. gerek klasik ge­ rek nükleer silahlar daha öldürücü olma yolunda ilerliyorlar. îlk nükleer si­ lahları yapan Amerikalı ve Avrupa'dan Amerika Birleşik Dev­ letlerine göç etmiş bilginler dünyaya salıverdikleri şeytandan ötürü çok acı duydular. Nükleer olmayan silahlara da usturuplu bir deyim kullanılarak «Klasik» adı verildi. Son yirmi beş yılda — 355 — . zaman olarak Kıyamet Gününü göstermiş oluruz: Yerküre insan­ larının toptan yok olacakları büyük bir savaşa dek geçecek za­ man dilimi. almaksa gelip geçici bir istek olmasa gerek.' yor. Richardson eğrisi dik ve kesintili çizgiyle kesiştiğinde. ulusal bir stratejik avantaj sağlama beklentisi gerek Sov­ yetler Birîiği'nde. ölüm teknolojisi dev adımlarla ilerledi. Aslında şunu demek istiyoruz: Nükleer silahların gelişimiy­ le bunları fırlatma yöntemlerinin mükemmelleşmesi er ya da geç yerküremizde toptan bir felakete yol açacak. Ancak şunu göz önünde tutmalıyız ki. Amerika'da kök saldı. Richardson eğrisi bilinmeyen bir oranda aşağı kıvrılarak kesişme noktası erkene alınmış oluyor. otuz yıl sonraya rastlayarak bir hayli öne alınmış olur. Asker ve sivil olarak ölenlerin sayısı elli milyonu buldu. 1835 yılında bir milyarken şimdi 4. Nükleer silahların topyekûn yok edilme­ si için çaba harcadılar. 1945 yılından Önceki ve sonraki savaşların patlak veriş sıklığı ya da seyrekliği bu sorunun yanıtını almamıza yardım eder.7 büyüklüğündeydi.daki dikey çizginin içinde aynı zamanda son yıllardaki nüfus gösteriliyor ki. Nükleer silahlar ilk kez kullanıldı. Savaş nedenlerinin ve eğilimlerinin azaldığını gösteren belirtilere rastlanmadığı gibi. Fakat çabalarına ve çağrılarına aldıran olmadı. Eğer Richardson eğrisinin erken kesişmesi çizgiyle taranmış bölgeye düşerse Kıyamet Gü­ nü yirmi.000'nci yıla rastlıyor. Aynı dönemde nükleer olmayan imha edici silah satışları uluslararası çapta arttı. Richardson'un eğrisiyle nüfusun ilerki yularda ne miktarda artacağı tahminlerini ifade eden çizginin kesişmesi 3. Kıyamet Günü böylece ertelenmiş olu. Bu ya­ nıtı.7).

yeryüzündeki bilginlerle yüksek teknoloji düzeyine ulaşmış elemanların yarısı. Silah yapı­ mıyla uğraşan sanayi bölümü. herhangi bir toplumda. dünya. 50 fazla kâr sağlıyorlar. insanoğlunun büyük girişiminin yok oluşa doğru kaydığım fark ediyor. 300 milyon Dolar'dan 20 milyar Dolar'a çıktı. Eğer onların ne yaptıklarım bilmezsek on­ ları durdurmamız da zorlaşır. askeri sektörde ya tam gün ya da yarım gün çalışıyorlar. en üst yetkiler ve yolunu buldukça da şeref nişanları her iki ülkede veriliyor. sivil alan için üretilen mâlların maliyetle­ rinde kabul edilmeyecek bir düzeye varır. Her büyük devlet kitlesel imha silahlan yapımı ve istifçi­ liği için geni| reklam kampanyalarına dayanan haklı nedenler — 356 — . askeri sektörün vatandaşlar tarafından denetlenmesi­ ni çok güçleştiriyor. Bazı tahmin­ lere göre. Askeri sır kavramı.kişileri isimsizleştiriyor ve görev sorumluluğundan soyutiuyor. 1950-1968 yuları arasında nükleer silah kazaları bakımından elimizde epey ti­ tizlikle tutulmuş bilgiler var. Çalışmalarının böylesine yüksek karşılığını alabilmeleri. Bu bilgiler ortalama yılda bir­ kaç kez dünya çapında kazanın yer aldığını gösteriyor. Bir tahmine göre. silah sanayi firmaları teknolojik düzeyi ay­ nı olan fakat başka mallar üreten firmalara oranla yüzde 30. iki devletin askeri sanayi üyelerinin bir­ birlerine iğrenç bir kucaklaşma içinde bakışmalanyîa. Si­ lahların geliştirilmesindeki gizlilik -özellikle aşırı ölçülere var­ dırılan Sovyetler Birliği'nde. Amerika'da bu sanayiye dahil büyük şirketlerin iç tüketim için ürettikleri malları ne denli rahat sattıkları bilinmektedir. gösterilen özen. gerek Sovyetler Birliği'nde ge­ rek ABD'de ve gerekse öteki devletlerde yaygın ve güçlüdür. Silah üretimi için kabul edilen mali­ yet artışı sınırları. tüketim mallarına oranla çok üstündür. Silahların geliştirilmesi ve üretilmesi işlerinde çalışanlara en yüksek maaşlar.uluslararası yıllık silah ticareti. enflasyon payı da hesaplanarak. Sovyetler Birliği'nde askeri üretim için ayrılan kaynaklar. ulaşılan kalite. Kazara nükleer patlama olayıysa birkaç taneyi geçmiyor. B.

Yerküremizdeki silah yarışını yerküre-dışı bir tarafsız göz­ lemciye nasıl anlatabiliriz? Uydu vurucusu. İşbirliği içinde yaşamamızı sür­ dürürüz. birbirimize karşı ilgi gösteririz.. Nükleer bir savaşı ve yerküremizde filizlenen yaşamı toptan yok etmeyi düşünebiliyorsak.. füzelerin gelişimini ve kıtalararası füzelerin gizlenebilmesi için bir ülke büyüklüğündeki arazi parçalarının füze saklambacına ayrılmasına ne derdi bizim gözlemci? Hedeflerine yönelik on bir adet nükleer savaş başlığının hayatta kalmamızı sağlayacak araçlar olduğu görüşünü savunabilir miyiz? Yerküre yönetimindeki ustalığımızı böyle mi anlatmalıyız? Nükleer süper devletin bu konudaki gerçeklerini çok duyduk. Birbirimizin sözünden sohbetinden hoşlanırız. Tanrı ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. Ülkeler adına kimlerin konuştuklarım biliyoruz. her ülkede olmak üzere. Bunu nasıl gerçekleştirebileceğimizi akıl etme yeti­ sine de sahibiz.ilan eder. Sovyetler Birliği'nde bu konular kapitalizm. Her devletin yasakladığı sınırlar çizilmiştir. B. laser. toplumlarımızın ye­ ni bir yapıya kavuşturulmasını da düşünemez miyiz? Yerküre­ miz dışı bir perspektiften bakınca. dinsizlik ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. Dünyanın her ye­ rinde hep aynı şey. Doğanın bazı yasalarım ze­ kice çözümleyebildik. Bu sınırın ötesindeki konularda yurttaşlarının kafa yormasına izin vermez. Burası da sevgi ve muhakeme merkezidir. Amerika'daysa sosyalizm. gezegenimizdeki uygarlığın en büyük görevi açısından başarısızlığın ucuna geldiği görülür. Bu arada olası düşmanların sürüngenlikten kalma ya­ pısını hatırlatırcasma onların kişilik ve kültür noksanlıklarından. hepimiz işleri ele alma— 357 — . Bu büyük görev yeryüzündeki insanların hayatını ve refahım ko­ rumaktır. dünyayı ele geçirme niyetlerinden söz açarak kendi niyetinden hiç söz etmez. Peki. nötron bom­ baları yapımı. Birarada çalışmamızı gerektiren yeterince neden vardır. Özgeçicilik içimizde vardır. insan türü için kim ko­ nuşacak? İnsan türü konusunda söz sahibi kim? insan beyni kütlesinin üçte ikisi beyin kabuğundan oluşuyor. İnsanoğlu topluluk içinde gelişmiştir. Peki.

bizlerin iki konuya verdiğimiz önemin farkını ortaya koymaktadır. Zaten bu deneyimi yalnızca bir kez geçirebiliriz. Fakat Savunma Ba­ kanlığının bütçesiyle (1980 yılı gideri 153 milyar Dolar) Silahlann Denetimi ve Silahsızlanma Kurumu bütçesi (0. bu sa­ vaşın niteliğini anlatmak ve önlemek için harcayacağı paradan daha az olması gerekmez mi? Savaşın nedenlerini inceleme ola­ nağı vardır. Nükleer silahların yayılışı ve nükleer silah­ sızlanmaya karşı çıkış. Özel çıkarlar ya da özel durumlar diye bir şey yok artık.018 milyar Do­ lar yılda) arasındaki fark. Aklımızı ve kaynaklarımızı kendi alınyazımızı ken­ di elimizde tutmaya yöneltmekle hayatta kalmamız ve Richard— 358 — . gezegenimizde yaşayan herkesi tehdit eder bir noktaya geldi. sosyal ve dinsel kuruluşlarımızın yapısını yeniden çizmemiz gerekmez mi? Karşımızda duran almaşık çözümün zorluğu bizi hep soru­ nun ciddiyetini küçümsemeye iter.1 daki alışkanlık kalıplarının dışına çıkarak enerjik biçimde kök­ lü değişiklere başvurmamalı mıyız? Ekonomik. politik. Gezegen ça­ pında nükleer savaş deneyimi geçirmedik hiç. ABD silahlanma yarışını durdurmayı hedef almış bir kuru­ luşu destekleyen ender devletlerden biridir. Mantıklı olarak bir toplumun bun­ dan sonraki savaşı hazırlamak için harcayacağı paranın. çocukluk hastalığı olarak inceleyelim. Şimdiki durumda savaş nedenlerini anlama Olanağı­ mız kısıtlıdır. Çünkü tarihin ilk dönemlerinden bu yana silah­ sızlanma için ayrılan bütçeler ya gülünç denecek kadar az ya da hiç olmamıştır: Mikrobiyologlar ve fizikçilerin hastalıkları ince­ lemeleri çoğunlukla insanları tedavi amacım taşır. hiçbir zaman denemeyeceğiz sonucuyla eş tutuyoruz. Kıyamet Gününden söz açan­ lara «telaşe uzmanları» denir. kurumlarımızda köklü değişimle­ re gitmenin pratik olmadığı ya da «insan yapısına» ters düştü­ ğü söylenir. Her nasılsa. bu durumu. Einstein'in doğru biçimde tanımladığı üzere. O zaman da ar­ tık istatistik çıkarmak zaten olanaksızdır. Savaşı da. Sanki nükleer savaş pratik bir yolmuş ve insan ya­ pısı yalnızca tek biçimde yönlendirilebilirmiş gibi.

İnsanlarda da ay m durum sözkonusudur. Kuşkusuz bu tür bir çaba çok zordur. Nöro-psikolog James Prescott sanayi-öncesi 400 toplulukta yaptığı incelemelerde.son eğrisinin daha fazla sağa eğim göstermemesi mümkün ola­ bilir. Bunun doğru olduğuna iliş­ kin bazı kanıtlar var. «insan yapısı»yla bağdaşmadığı ve pratik olmadığı yo­ lunda yanıtlar alan Einstein'in dediği gibi. fiziksel sevgiye yer veren kültürlerde ye— 359 — . politik. çiftleşmek. Alışılmış kalıpların dikte ettiği sosyal. Ne var ki. Hayatta kalmamız için akla yakın araç gereçleri sağlayacak bilimi ve teknolojiyi geliş­ tirmeliyiz. Çocukların buralarda acı çektikleri açıkça ortada. Memelilerin özellikleri arasında olan burun ve ağız sürte­ rek sevişmek. sürüngenlerden aldığımız özellik­ lerimizin dürtüleceğini beklemeliyiz. başka bir almaşık. öne sürdüğü fi­ kirlere. içlerine kapanık. yavruları sevmek sürüngenlerde rastlanmayan özelliklerdir. lîarry ve Margaret Harlow laboratuar de­ neylerinde fiziksel sevgiden uzaklaştırılmış durumda kafeslerde yetişen maymunların arkadaşlarını görüp duyabilme ve koklayabilmelerine karşın. okşamak. Eğer R-kompleksiyle limbik sistemlerin kafatasımızm içinde huzursuz bir uzlaşım için­ de bulundukları ve eskiden kalma eğilimleri beslemeyi sürdür­ dükleri doğruysa. Nitekim ana babanın fiziksel sevgisinden uzak olarak genellikle bakımevlerinde yeti­ şen çocuklarda bu durum görülüyor. biz de «Peki. Nükleer rehinler olan bizler -yeryüzündeki tüm halklarnükleer ve klasik savaş konularında kendimizi eğitmeliyiz. Dünyanın her bölgesindeki insan kardeşlerimizin insan ol­ duklarını anlamak için elimizden gelen her çabayı harcamalıyız. öpüşmek. ekono­ mik ve dinsel fikirlere cesaretle karşı koyma isteğini edinmeli­ yiz. Ar­ dından da hükümetlerimizi eğitmeliyiz. kederli. ana baba şefkatinin memelilerden aldığımız yapımızı geliştireceğini ve ana baba tarafından fiziksel olarak sevgi gösterilmemesi halinde. başka bir seçenek var mı?» diyelim. kendilerine ezi­ yet edici ve genellikle anormal karakterli oldukları saptanmıştır.

kadım horgörmeye ve şiddete doğ­ ru eğilimlerimiz birbirine bağlıysa -ki kişisel karakterler ve in­ sanlık tarihi. başka bir deyişle. kadınları hoşgörme ve günlük yaşama olağanüstü varlıkların müdahale ettikleri inancı hüküm sürmektedir. Prescott şöyle diyor: «Çocuklara karşı fiziksel sevgi gösteren ve evlilik ön­ cesi seks ilişkilerine karşı anlayışlı davranan bir toplumun fizik­ sel şiddete başvurma olasılığı oranı yüzde 2'dir. düşmanların organlarım sakat etme. şiddete yataklık eden bir ortam gelişiyor. işkence. kitlesel din örgütlenmeleri ve kıskançlık tohumu taşıyan zenginlik gösterisine rastlanmamakta­ dır. yetişkinlerdeyse cinsel ilişki isteği güçlü bir ihtiyaçtır.tişen çocukların şiddete eğilimli olmadıklarını görmüştür. bireyleri yaşamlarının en azından bir ya da iki kritik dönemlerinde.bi­ razcık iyimser olmamızı gerektiren gelişmeler sözkonusudur. Bu konuda da­ ha derin incelemeler yapmak gereklidir. nükleer silahlarla etkili doğum hap­ larının bulunduğu bir çağda çocuklara sert davranmak ve cinsel ilişkileri baskı altında tutmak insanlık suçlandır. Çocukların dövüldüğü yerde kölelik..» Ço­ cuklar sevilip okşanma gereksinimini açlık gibi hissederler.incelemeler bu yöndedir. çocuklarında ya da erginlik yaşlarında bedensel sevgiden yoksun bırakan kül­ türlerde. Bu ilişkinin rast­ lantılara bırakılması halinde olasılık orani bire 125. Top— 360 — . gençler şiddete yönelmiyorlar. cinayet. Sözünü ettiğimiz ilişkileri harekete geçiren mekanizmaların işleyişinden çok emin değiliz..000'dir. Fakat bu konuda önemli kıyaslama­ lara sahibiz. Bu arada her birimiz. Du­ ruma göre değişkenlik gösteren bir olasılık oranının böylesine yüksek ve kesin sayıya ulaştığı başka bir alan bilmiyorum. ayrıca kültürlerarası. tahminlere ve varsayımlara ulaşabiliyoruz. geleceğin dünyasına kişisel ve kesinkes bir katkıda bulunmak üzere çocuklarımıza şefkatle sarılalım. Eğer köleliğe ve ırkçılığa. Prescott'un kanısınca. Çocuk­ ları fazla öpüp sevmeyen toplumlarda bile eğer yetişkinlerin seks ilişkileri baskı altında değilse. Fiziksel sev­ gi gösterilen kültürlerde hırsızlık. Eğer Prsecott söylediklerinde haklıysa.

biyolojik evrim harcının Samanyolu'ndaki bir yıldızın pat­ lamasından üretildiği. Batıl inançların ve sahte bili­ min insan kişiliğinin ayrılmaz parçası olan bilimin yanında ne denli sönük kaldığı ortadadır. Oysa Kozmos'un dokusunu ve yapışım keşfetme ce— 361 — . Çağ­ daş tarihimizde ilk kez büyük saldırı savaşları. ekonomik iktidar kapıları kapalı tutulan kadınlar. dünyanın her yerinde çocuklara da daha iyi davranılıyor. Atomların yıldızların göbeğinde üretildiği. bir galaksi kadar güzel bir varlığın yüz milyarlarca kez şekil aldığı bir Evren'de yaşıyoruz. Körükörüne milliyetçilik ve anlamsız gurur duygularının gıdıklana­ rak galeyana getirilmesi şiddetini yitirdi.lumumuzda son zamanlarda köklü değişikler karşısındayız. Dünyayla göz göze gelmektense ondan gözünü kaçıranlar­ dır bunlar. «Kutsal'ın karşısında batıl inanç korkaklıktır. otuz yılda gezegen çapında değişimler. Doğa'nın her yanı bize büyük bir gizi açığa vuruyor ve hay­ ranlık duygumuzu kamçılıyor. kolay edinilen batıl inançların konforuna sığınacak­ lardır.» diye yaz­ mıştı. gezegen ça­ pında yürütülen devrim sonucu hemen tümüyle ortadan kalk­ mıştır. Bin­ lerce yıldır süregelen kölelik. her saniye bin­ lerce güneşin varlığa kavuştuğu. Gerçek evrenden korkanlar. saldırgan dev­ letin yurttaşları tarafından kınandığı için son bulmuştur.insan soyunun sürdürebilmesi yolunda gerçekleşmektedir. yaşamın güneş ışığı ve şimşek çakışıyla genç gezegenlerin sularında ve havasında kıvılcımlandığı. Binlerce yıldır erkeğin bir adım gerisinde yürüyen ve siyasi. Hepi­ mizin tek bir türden geldiğimiz bilinci yerleşmeye başladı. Son yirmi. başka evrenlerin. radyo mesajları şu anda yeryüzüne belki de gelmekte olan yerküre-dışı uygarlıkların bu­ lunabileceği bir Kozmos'dayız. kar yaprakcıklarımn ve ateşböceklerinin bulunduğu ve kara deliklerin. Hayat standardının yük­ selmesinden olacak. Theofrastus haklıymış. son iki yüzyıl içinde. Kuasar'larm. İskenderiye Kitaplığı'nın kuruluş yıllarında yaşayan Theof­ rastus. ne idüğü belirsiz bilgiyi tafrayla satmaya kalkanlar. kuark'ların. en ge­ ri kalmış toplumlarda bile erkeklerle eşit duruma geliyorlar.

Ama şimdiye dek icat edilmiş en iyi araçtır: Kendi kendini düzeltebilen. fizik. bir araçtır sonuçta. Sözünü ettiğimiz kültür. hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır. Mükemmelleşmiş değil­ dir. Tepeden inme. İkincisi: Olaylarla bağdaştıramadığı her şeyi battal kılar. biyoloji. Fakat bizimki gibi çabuk değişen bir dünyada ebedi gerçekler reçetesi bir felaket reçetesi olabilir. Kozmos'u olduğu gibi algıla­ maya çalışmalıyız. kendi istek ve önyargılarına uygun bulmasalar bile en derin gizlerine inebileceklerdir. Gezegen çapında kültür gereksinimi dünyamızda yeni beliren bir gereksinimdir. amaçları paylaşabilirler. Kozmos'un incelenmesi ise sınırları çok geniş bir sorundur. coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelltri atmışlardı. Apaçık olan şey bazen sahte çıkabilir. Her öneri eleştirerek incelenmelidir. tyonya'daki «uyanış»m kıvılcımladığı umudu sürdürenlerin sonraki kalesi İskenderiye Kitaplı­ ğıydı. Beklenmeyen bir sonuçsa kimi zaman gerçek çıkabilir.000 yıl önce antik çağın en parlak zihin­ leri matematik. çalışan ve her konuya yatkın. bundan örace parlak bir bilimsel uygarlık umu­ du yalnızca bir kez belirmişti. insanlar aynı görüşleri. Olmasını istediğimiz şekliyle değil. astronomi. hiçbir ekonomik sistemin. Yanlış kullanılabilir. önlerindeki sorunun sınırlan geniş olun­ ca. İki kurala sahiptir. dörtbuçuk milyar yıldır açılan perde­ lerin ardından ve birkaç bin yıl süreyle etrafa bakınıp ebedi ger­ çekleri bulmuş olma küstahlığıyla dünya sahnesine adım atıyor. Tarihimizde. Hiçbir devletin. Biz hâlâ — 362 — -IÎİİ . Yeryüzünde bilimle meşgul olan başka bir tür yoktur. edebiyat. hiçbir di­ nin. Birincisi: Kutsal ka­ bul ettiği gerçek yoktur. Şimdikilerden çok daha iyi işleyen birçok sosyal sistemler muhakkak vardır. otoriter savlar değersizdir.saretini gösterenler. İn­ sanın icat ettiği bir yoldur bilim ve doğal ayıklama sonucu in­ sanoğlunun beyin kabuğunda gelişmesinin bir tek basit nedeni vardır: Çünkü belli bir işleve sahiptir. Bilimsel geleneğimize uygun olarak bize düşen görev bunları bulup ortaya çıkartmaktır. Bu kitaplıkta 2.

Bu kitapta sözü edilen in­ sanlar, makineler ve olayla, ra ait bir zaman çizelgesi. An. tikitera makinesi Eski Yunan'da geliştirilen astronomi­ ye ait bir bilgisayardır. İs­ kenderiyeli Heron buhar ma­ kinesiyle uğraşmıştı. Çizginin orta bölümüyse insanoğlu için kaybolan 1000 yıllık bü­ yük boşluğu ifade ediyor.

o temeller üstüne bina kurmaktayız. Bu kitaplık, Büyük İsken­ der'in imparatorluğundaki Mısır parselini devralan Yunan kral­ ları Ptolemy'ler tarafından kurulmuş ve desteklenmişti. M.Ö. 3. yüzyılda kurulduğundan yedi yüz yıl sonra yok edilişine dek, eski dünyanın beyni ve kalbi İskenderiye Kitaplığı'ydı. İskenderiye yeryüzündeki kitap yayınının başkentiydi. Tabii, o zamanlar baskı makineleri yoktu. Kitap pahalıydı. Her bir ki­ tap elyazmasıydı. Kitaplık dünyadaki en iyi kitapların toplandı­ ğı merkez durumundaydı. Tevrat bize, İskenderiye Kitaplığı'nda yapılan Yunanca çeviriler kanalıyla gelmiştir. Krallardan Pto­ lemy'ler servetlerinin büyük bir bölümünü Yunanca yayınlan­ mış her kitabın satın alınması için harcadıktan başka Afrika, İran, Hindistan, İsrail ve dünyanın öteki ülkelerinden kitap al­ maya harcamışlardır. HI. Ptolemy Euergetes, Sofokles'in, Euripıdes'in ve Eskhylos'un ünlü büyük trajedi yapıtlarının asıllarım Atina'dan ödünç almaya uğraşmıştı. Atinalılar için bu trajedile­ rin asılları büyük bir mirastı. Tıpkı Shakespeare'in oyunlarının yazılı asıllarının İngiltere için büyük bir miras oluşu gibi. Bu trajedilerin elyazmalarım Atina'dan dışarıya çıkarmak isteme­ mişlerdi. Fakat Ptolemy büyük bir miktar parayı depozito ola­ rak verince, Atinalılar trajedilerin asıllarını ödünç vermeye ra­ zı oldular. Ne var ki, Ptolemy bu kâğıt tomarlarına altın ya da gümüşten daha çok değer veriyordu. Depozitonun yanmasına ra­ zı oldu ve kitapların orijinallerini kitaplıkta alıkoyarak çerçeve­ letti. Buna içerleyen Atinalıların kızgınlığı ancak Ptolemy'nin ezile büzüle adı geçen yapıtların yazdırılmış kopyalarım verme­ siyle birazcık yatıştı. Bir devletin bilgi uğruna böylesine çaba harcadığı çok enderdir. ^ ^ 'ğkJ Ptolemy'ler yalnızca bilgi koleksiyoncuları değillerdi. Bilim­ sel araştırmayı da teşvik ve finanse ederek yeni bilgi üretimine olanak sağlarlardı. Bu girişimler çok iyi sonuçlar verdi. Eratostenes yerkürenin çevresini doğru olarak hesapladı, haritasını çiz­ di ve İspanya'dan batıya doğru sefere çıkılırsa Hindistan'a va­ rılabileceği görüşünü savundu. Hipparkus yıldızların varlığa ka— 364 —

vuştuğu, yüzyıllar boyunca yavaştan devindikleri ve sonunda ölüp gittikleri görüşünü ortaya ilk atan kişiydi. Yıldızların konum de­ ğiştirmelerini ve büyüklüklerini bir liste olarak çıkaran ve deği­ şiklikleri saptayan da odur. Euklid'in geometri kitabından insan­ lık yirmi üç yüzyıldır yararlandı; bu yapıt Kepler'in, Nevsrton'un ve Einstein'in bilimsel ilgisini uyandırma işlevi de gördü. Galen'in yaraların kapanması ve anatomi üzerine yazdıkları, Rö­ nesans dönemine dek trpta egemen görüşler olarak kabul edildi. Daha önce belirttiğimiz gibi daha nice örnekler sayılabilir. İskenderiye Batı dünyasının tanık olduğu en büyük kentti. Tüm toplumlardan insanlar buraya yaşamaya, ticaret yapmaya, öğrenime gelirdi. Herhangi bir gün Umanına bakılacak olsa, tüc­ carları, turistleri ve öğrenime gelmiş hocaları görmek mümkün­ dü. Burası Yunanlıların, Mısırlıların, Arapların, Suriyelilerin, Yahudilerin, Perslerin, Fimkelilerin, Nubyahların, Gallerin ve îberyalılarm eşya ve fikir değiş tokuş ettikleri bir merkezdi. Bel­ ki burada kozmopolit sözcüğü gerçek anlamına kavuştu: Bir ulustan değil, evrenden, Kozmos'tan (*) gelen herkes, bir başka deyişle, «Evren ya da Kozmos Yurttaşlığı» anlamında kullanı­ lıyordu. Çağdaş dünyamızın tohumlan burada atılmıştır. Bunların kök salıp filizlenmesi neden durdu sonradan acaba? Niçin Batı bin yıllık bir karanlık döneme girdi ve İskenderiye'deki. yapıt­ ların keşfedilip ortaya çıkarılması Kristof Kolomb ve Kopernik dönemine kadar gecikti? Bu sorulara yalın bir yamt veremem. Fakat şunu söyleyebilirim: Kitaplığın tarihi boyunca ünlü bilimadamlarıyla öğrencilerden herhangi birinin, toplumlarının si­ yasi, ekonomik ve dinsel düşüncelerine karşı çıktığına ilişkin tek bir kayda rastlanmıyor. Yıldızların varlığı ve bu varlığın sürek­ liliği tartışılıyordu. Oysa köleliğin adalete uygun olup olmadığı

(*) Kozmopolit sözcüğünü Platoıfu eleştiren rasyonalist felsefe yan­ lısı Diyojen bulmuştu. _ 365 —

tartışılmıyordu. Bilim ve öğrenim genellikle çok büyük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. Kentteki halkm çoğunluğu kitaplıktaki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. Yeni bu­ luşlar açıklanmadığı ve halka maledilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu. Makineler ve bu­ har teknolojisindeki buluşlar, çoğunlukla silahların geliştirilme­ sinde uygulamyor, batıl inançların dürtüklenmesinde ve kralla­ rın eğlendirilmesinde kullanılıyordu. Bilginler hiçbir zaman ma­ kinelerin gücünü halkı özgürlüğe (*) kavuşturma açısından de­ ğerlendirmediler. Antik çağın bilimsel çalışmalarından, halkın yararlanabileceği pratik buluşlara ender olarak geçilmiştir. Bi­ lim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. Durgunluğa, kötüm­ serliğe ve mistisizmin en süfli biçünlerine karşı terazinin öteki ke­ fesini bastıracak bir çaba harcanmazdı. Ve sonunda halk güru­ hu kitaplığı yakmaya geldiğinde, onları durdurabilecek kimsecik yoktu. Kitaplıkta çalışan son bilgin bir matematikçi, astronom, fi­ zikçi ve neo-platonik felsefe okulu önderiydi. Herhangi bir çağ­ da bir insanın gösterebileceği en olağanüstü başarıları kendin­ de toplamış olan bu kadının Adı Hypatia'ydı. 370 yılında İsken­ deriye'de doğmuştu. Kadınların elinde çok az olanakların bulun­ duğu ve onlara eşya gözüyle bakıldığı bir dönemde, Hypatia ser­ bestçe ve geleneksel kurallara aldırış etmeden erkek çevrelerin­ de dolaşırdı. Her bakımdan güzel bir kadmmış. Peşinden koşan epey erkek olmasına karşın, evlenme önerilerini reddettiği bili­ niyor. Hypatia döneminin İskenderiye'si artık epeydir Romaîı<*) Mısır'da tarlaların sulanmasında hâlâ kullanılan ve suyu kes­ meye ya da salıvermeye yarayan bir burgu sistemini bulan Arşimet bile böyle bir düşünceyle hareket etmemiştir. İskenderi­ ye'ye geldiği sırada su burgusunu icat eden Arşimet, bu tür bu­ luşları bilimin erdem çizgisi altında kalan çalışmalardan sayar­ dı. — 366 —

larm egemenliği altında kalmış bir kentti ve gerginlik içindeydi. Kölelik klasik uygarlığın canlılığını çürütmüştü. Hıristiyan Ki­ lisesi yeni doğmuştu; gücünü kökleştirerek putperestliğin etki­ sini ve kültürünü silmeye çaba harcıyordu. Hypatia bu köklü sosyal güçlerin patlama noktası üzerindeki detantör rolündeydi. İskenderiye Başpiskoposu Cyril, Hypatia'nm Romalı valiyle olan yakın dostluğu, öğrenimin ve bilimin simgesi olması, bunun da kilise tarafından putperestlikle eş görülmesi nedeniyle ondan nef­ ret ediyordu. Ama Hypatia hayatının tehlikede olduğunu bile bile öğretime ve öğretilerini yayınlamaya devam etti. 415 yılın­ da bir gün işe giderken Başpiskopos Cyririn müritleri tarafından yolda kıstırıldı. Atlı arabadan indirildi, elbiseleri yırtıldı ve ka­ tiller ellerindeki deniz kabuklarıyla Hypatia'nm etlerini kemik­ lerinden kazıdılar. Kalıntısı yakıldı, eserleri yok edildi ve adı unutuldu. Cyril'e ise azizlik payesi verildi. İskenderiye Kitaphğı'nın şan ve şerefli varlığı anıların loş­ luğuna karışmıştır. Hypathia'mn öldürülmesinden sonra kitaplı­ ğın son kalıntıları yok edildi. Bu olayla tüm uygârhk sanki ken­ dine bir beyin ameliyatını reva görmüş ve bu ameliyat sonucu olarak belleğinin, keşif ve icatlarının, düşünce ve ihtiraslarının büyük bir bölümü silinip gitmişti. Kayıp büyüktü. Hem de hesaplanamayacak ölçüde büyüktü. Yakılıp yıkılan yapıtların ba­ zılarının ancak bölük pörçük başlıklarını biliyoruz bugün. Çoğununsa başlığını bile bilemiyoruz. Yazarının adını da. Sofökles'in Kitaplıktaki 123 yapıtından yalnızca yedisinin geriye kaldığını biliyoruz. Eskhylos'la Euripides'in yapıtları için de durum aynı­ dır. Kaybın önemini belirtmek için şöyle diyelim: Tutun ki, Shakespeare'in yalnızca Coriolanus ve Kış Masalları geriye kalmış olsun ve Hamlet, Macbeth, Romeo ve Jüliet, Kral Lear gibi ya­ pıtlarının adlarından başka bir şey günümüze kalmamış olsun. O görkemli kitaplıktan bugüne tek bir kâğıt tomarı derli toplu olarak kalmamıştır. Günümüz İskenderiye'sinde, İskende­ riye Kitaphğı'nın değerini ya da varolmuşluğunu bilen pek az kişiye rastlayabilirsiniz. Aynı biçimde, İskenderiye Kitaplığı'ndan
— 367 —

öncesinin binlerce yıllık büyük Mısır uygarlığını bilen, değerini anlayan da azdır. Günümüzün daha yeni olguları, başka kültürel buyrultular eskilerin yerini almış bulunuyor. Bütün dünyada da aynı durum sözkonusudur. Geçmişle olan bağlarımız çok zayıf ve ince. Oysa hemen oracıkta birçok uygarlığın kalıntıları bize geçmişi anlatıyor: Firavunların bilmece gibi duran sfenksleri; az ötede bir eyalet dalkavuğunun Roma İmparatoru Diokletianus için, belki de İskenderiye halkının tümünün açlıktan ölmesine izin vermeyişi onuruna yükselttiği bir heykel; bir Hıristiyan Ki­ lisesi; birçok minare ve çağdaş sanayi uygarlığının işaret taşlan: Apartmanlar, otomobiller, tramvaylar, gecekondu semtleri, tele­ vizyon kulesi. Çağdaş dünyamızın ipleriyle kablolarını birbirine ören geçmişten gelmiş milyonlarca bağlantı vardır. Bugünkü başarılarımız, bizden önce gelip geçmiş 40.000 in­ san nesline dayanır. İkide bir eski bir uygarlık keşfediyoruz. Geçmişimizi ne denli az biliyoruz! Hayret edilecek bir durum. Yazıtlar, papiruslar, kitaplar insan türünün serüvenini bir za­ man örgüsü içinde sunuyorlar bize; kardeşlerimizden, ataları­ mızdan bazılarının seslerini duymamıza olanak tanıyorlar. Onla­ rın da ne denli bize benzediklerini öğrenince duyduğumuz se­ vince paha biçilemez. , ^ , Bu kitapta adları kaybolmamış atalarımızın bazıları üze­ rinde durduk: Demokritus, Aristarkus, Hypatia, Leonardo, Kep­ ler, Newton, Huygens, Champollion, Humason, Goddard, Einstein. Bütün bu Mimler Batı kültürü dünyasına ait, çünkü geze­ genimizde doğmakta olan bilimsel uygarlıkta ağırbk Batı kültüründedir. Fakat her kültür -Çin, Hindistan, Batı Afrika, Orta Amerika yeryüzü topluluğuna katkıda bulunmuş ve tohum iş­ levi gören düşünürlere sahip olmuştur. İletişim araçları tekno­ lojisindeki büyük gelişmeler nedeniyle gezegenimiz tek bir top­ luluk olma yolunda hızla ilerlemektedir. Aradaki kültür farkla­ rım silip süpürmeden ya da kendi kendimizi mahvetmeden yer­ küremizde bütünleşmeyi (entengrasyonu) başarabilirsek çok bü­ yük bir adım atmış olacağız. — 368 —

Bugün İskenderiye KitaphğYnm yanında bhryerde başsız bir sfenks duruyor. Firavun Horemheb döneminde, İskender'den bin yıl kadar önce yapılmış bu sfenks. O aslansı vücudun oradan bîr göz atınca, çağdaş bir kısa dalga bağlantı kulesi görülüyor. Bu iki yapıt arasında, insan türünün tarihi boyunca kesintisiz döşe­ diği bir iplik uzanır. Sfenksle o kule arasında uzanan zaman koz­ mik bir andır: Büyük Patlamadan bu yana geçen yaklaşık on beş milyar yıllık zamanın içinde bir an, Evrenin o zamandan bu za­ mana gelişme ilişkin kayıtların hemen tümü zaman rüzgârları tarafından savrulmuştur. Kozmik evrimin kanıtları İskenderiye Kitaplığı'ndaki papirüs tomarlarından daha kötü silinip süprülmüştür. Ama yine de atalarımız ve bizim yolculuk yaptığımız o dönemeçli yola, cesaret ve akıl sayesinde birazcık göz atabil­ dik: Büyük Patlamanın çıkardığı madde ve enerjinin yayılmasın­ dan sonra bilemediğimiz çağlar boyunca Kozmos şekilsizdi. Ne galaksiler, ne gezegenler, ne hayat vardı. Her taraf koyu, aşıla­ maz bir karanlığa gömülmüştü, hidrojen atomları da boşluktay­ dı. Kâh orada, kâh burada giderek yoğunlaşan gaz birikintileri fark edilmeyecek biçimde yığılıyordu. Madde küreleri yoğun­ laşıyor, yağmur biçimindeki hidrojen damlaları güneşlerden da­ ha büyük kütleler oluşturuyordu. Bu gaz küreleri içinde mad­ dede hazır bekleyen nükleer (çekirdeksel) ateş kralcımlandı. İlk yıldız nesli böylece doğmuş oluyordu Kozmos'u ışığa boğarak. O zamanlar ışığı alacak gezegenler, göklerin parıltısını izleyecek canlı yaratık yoktu. Göğün derinliğindeki yıldızların fırınların­ da nükleer erimeden ağır elementleri sağlayan, hidrojen küllerini yakan, gelecekteki gezegenlerle oradaki hayat şekillerinin atomik yapı harcım hazırlayan bir flm-i simya belirdi. Kocaman kütleli yıldızlar nükleer yakıt depolarını hemencecik tükettiler; büyük patlamanın etkisiyle, yapı harçlarının büyük bir bölümünü, bir zamanlar yoğunlaşmasından oluştukları ince gaza dönüştürdüler. Yıldızlararası kara çamur bulutlarında birçok elementten yeni yağmur tanecikleri oluşuyordu. Bunlar daha sonraki yıldız ne— 369 — Kozmos : F. 24

Güneşten gelen yıldız ışığı ilkel yerküreyi aydınlığa boğdu ve ısıttı. Kozmos artık tadı ve kokuyu bi­ liyordu. Bir zamanlar serbestçe yaşayan hayat şekilleri özel işlevli karmaşık hücreler oluşturmak üzere birleştiler. Bir süre sonra denizler sıcak bir bula­ macı • andırıyordu. Bu süreçler ilkel at­ mosferlerin molekül zincirlerini kırdı. Bunlar nükleer ateşi kıvılcımlandıramayacak kadar küçük cisim­ lerdi. adına yeryüzü dediğimiz gezegenin ilk haliydi bu. Aşamalı olarak ve farkına varılmadan hayat başlamıştı. Göz ve kulak belirdi. Bir zamanlar tek hücreli olan organizmalar çok hücre topluluklarına dönüşerek çeşitli yerlerinde özel organ sistemleri geliştirdiler. Kopyalarım daha iyi tekrarlayabilenler daha çok ürediler. amonyak. Zamanla kendi kopyala­ rım tekrarlayabilen daha karmaşık moleküller belirdi. Şimdi artık Kozmos gorebi— 370 — . Volkanlar lav püskürttüler. bulamaçtaki moleküller arasından bir tanesi çıkıp tümüyle rastlantı sonucu kendi kopyalarını üretebilmeye başladı. Ve bir gün. Fırtınalar şimşek ve yıldırım­ lara yol açtı. Kendi kopyalarını tekrarlayan organik moleküllerin yoğunlaşması sonucu bulamacın harcanmasıyla ok­ yanus çamuru inceldi. Daha son­ ra kendi kopyalarım yapmayı doğal ayıklama kalburundan geçe­ bilen moleküller başardılar. hayat kendi besin kaynağım yaratmıştı. |pş' Yerküre pıhtılaşıp ısınırken içinde kasılıp kalmış metan. Böylece ilkel at­ mosferle ilk okyanuslar oluştu. Fotosentez atmosferi değişikliğe uğratıyordu. Yıldızlararası sistemdeki bu damlacıklar gezegen olma yo­ lundaydılar.silleriydi. Killerin üzerinde moleküller örgütlendi ve karmaşık kimyasal tepkimeler belirdi. Bunlar arasında taştan ve demirden yapılmış bir kü­ çücük dünya da vardı. Çevrelerinde daha küçük yağmur tanecikleri oluştu. Tek hücreli bitkiler gelişmiş. su ve hidrojen gazlarım salıverdi. Bundan çıkan parçalar bir­ leşip daha karmaşık biçimler alarak yerküreye yeniden düştüler ve okyanuslarda eridiler. Cinsel ilişki doğdu. Tat ve koku algılayıcı sinirler gelişti. Ve böylece ilkel okyanus bulamacı gi­ derek koyuluğunu yitirdi.

Derken... ağaçlarda yaşayan bazı küçük hayvancıklar aşağı sıçradılar. Son sürat bir girişimle yazıyı icat ettiler. kentler kurmayı akıl ettiler. Bitkiler ve hayvanlar toprağın hayat kaynağı olduğunu keşfettiler. öyle garip kavramlarla yetiştirilmişiz ki. Doğru­ dur. sürün­ meye. Bu yüzden gök­ lerden bir ses duyabilmek için can kulağıyla dinlemeye koyul­ muşuz. Maddenin gezegenimizdeki kadar hayret verici mütasyonlara uğradığı başka yerler de bulunabilir. Hayvan­ larla birlikte bitkileri ve ateşi ehlileştirdiler ve konuşma dilini icat ettiler. galaksi hid­ rojeninin en son ürünleri olan yaratıklar yabana atılacak şeyler değillerdir. dünyaya doğrudan doğruya göz açan ve damarlarında okyanus­ lardaki gibi bir sıvı dolaşan küçük yaratıklar belirdi. günümüz bilimi tarafından açıklandığı şekliyle bir kozmik evrimin anlatısı sözkonusudur. Elde edilmesi zor ya­ ratıklarız ve aynı zamanda kendimize karşı tehlike de yaratırız. onların bize yaban­ cılığı nedeniyle güvensizlik duyuyoruz ya da nefret ediyoruz. Ormanlarda dev gibi hay­ vanlar kükremeye başladı. Bunlar hızlı hareket edebilmeleri ve açıkgözlülükleriyle hayatta kalabil­ diler. Bunlar on beş mil­ yar yıllık kozmik evrim süresinde hidrojen atomlarının yapabi­ leceği şeylerden bazıları. yeryüzünün tüm yaratıkları. Oy­ sa her bir uygarlığın anıtları ve kültürü. bizden birazcık değişik bir kişi ya da toplumla karşılaşınca. paytak paytak yürümeye.liyor ve duyabiliyordu. Denizkabuğu içinde bekleyeceğine. sanata ve bilime yöneldiler. Organizmalar vızırdamaya. Bu söylediklerimizde destansı bir mitoloji havası var. kanat çırpmaya. insan olmanın değişik biçimde anlatımından başka bir şey değildir. Fakat kozmik evrimle ilgili olarak yapılan her hesap şunu açık­ ça ortaya koyuyor ki. kaymaya. tır­ manmaya ve yükselmeye koyuldular. Aslında. Ve ge­ zegenlerle yıldızlara uzay araçları fırlattılar. Yerküre-dışı bir zi— 371 — . Yıldızlardaki külü hazırlayan ilm-i simya şimdi artık biünçlerine işliyordu. başka hayvanları ehlileştirdiler. Ayakları üzerinde durmayı becerdiler ve araç gereç kullanmayı öğrendiler.

Bir mil­ yon yıl sonra gezegenimizde insan olacağım kiöi bilebilir? Geze­ genimizin 4. Kozmos'u akıllı yaratıklar dolduruyor olabilir. Wells'in bir zamanlar değişik biçimde söylediği üzere açık­ tır: Evren ya da hiç. hiç kuşkusuz insancıllaşma ve insanda yeni bir kişilik geliştirme de­ neyimidir. Eğer hayatta kalmak istiyorsak. Fakat Darvin'in öğretisi açıktır: Başka bir yerde insana rastlayamazsınız. yerküre gezege­ nini kapsayacak biçimde olmalı. aramızdaki benzerlikleri farklardan daha çok bulacaktır. tüm insanlığı içine alacak. Bu küçücük gezegenimizde.G. giderek daha genişleyen bir ailenin birey­ leri olduğumuz inancının yavaştan içimizde uyanış süreci gözüy­ le bakabiliriz. Şimdi süper devletler de­ diğimiz.6 milyar yıllık tarihinde yerküremiz dışına hiçbir şey gönderilmemişti. değişik etnik gruplar ve kültür ortamlarından gelme devletlerin bir bakıma birlikte çalıştıklarım görüyoruz. İnsanlık tarihine. derken devlet . aldırmayın. küçük yerleşim örgütle­ rine. H. Oysa şimdi içinde insan olmasa da küçü­ cük uzay araçları keşif amacıyla yerküremizden ayrılıp güneş — 372 — . Yal­ nızca gezegenimizde vardır insan. bırakınız bu gezegende yaşamaya devam etsin.kentlere ve devletlere sadakat gösterdik. Na­ dir fakat tehlikeli bir türüz. her birimiz çok değerliyiz. İlk zamanlar yalnızca kendimize ve çok yakın ak­ rabalardan oluşan yakınlarımızaydı sadakatimiz. Bu. Kozmik perspektifte. İktidar kaybına uğramaktan korkacaklardır. Fakat önümüzdeki seçenek. Sevdiklerimizin çemberleri genişledi. Eğer bir insanın sizinle aynı fikri paylaşmadığı­ nı fark ederseniz. Sonradan göçe­ be avcı gruplarına. İhanet ve sadakatsızlık sözcüklerini bir hayli işite­ ceğiz demektir. ardından kabilelere. sadakat çemberimiz daha da genişlemeli. Zengin devletler zenginliklerini yoksul devletler­ le paylaşmak zorunda kalacaklardır. Birkaç milyon yıl önce insan diye bir varlık yoktu. yüz milyar galakside bir insan daha bulamazsınız. Devletleri yönetenlerin çoğu bu düşünceden hoşlanmayacaklardır.yaretçi çeşitli insanlar ve toplumları arasındaki farklara göz at­ tığında. Unutmayın.

Balistik füze­ leri nişanlamaya. yine savaştaki gibi cesarete ve yi­ ğitliğe yer verir. Başka dünyalara ve yıldızlara çık­ tığımız yolculuklardaki keşiflerin tüm yerküredeki insanlar adı­ na yapılabileceğini kabulleneceğiz. Nükleer savaş patlamadan önce gerçek bir si­ lahsızlanmaya gidilirse. yaşa­ ma adanmış bir girişime yatıracağız. Yirmi dünyanın ön keşfini ta­ mamladık. atalarımızın düşünce ve hayretlerim harekete geçiren o dönmedolaptaki gök ışıklarının tümü bulunuyor. Uzayın keşfi -araçlarda insan bulunsun ya da bulunmasın. teknolojik erginliğimizin bu tehlikeli dönemini kendimizi mah­ vetmeden atlattığımız içindir. gezegenlere ve yıldız­ lara ulaşma girişimlerinde bulunanlayız. başka ülkelere nükleer başlıklar fırlatmak için de hazır durumda bekliyorlar. Gezegenlerde sondaj yapmak üzere gönderilen aynı roket fırlatıcılan. nükleer si­ lah yapımında yararlanılan teknolojiye dayanıyor.sisteminde bir güzel dolaşıyorlar. uzayın keşfi büyük devletlerin askeri sa­ nayi kuruluşlarını uzun süreli olumlu bir girişim için biraraya — 373 — . yöneltmeye ve bizi saldırıya karşı korumaya ya­ rayan radyo ve radar tekniği. yerküremizi ve üzerindeki insanları anlamayı derinleştirerek başka yerde hayat araştırma­ sına girişeceğiz. Kozmik perspek­ tif içinde bakmaya alışacağız. Eğer bu teknolojileri yeryüzünden kendimizi silip süpürmek için kullanırsak. Enerjimizi ölüme değil. ikincisi de bu dönemi yıldızlara ge­ ziler başlatmak için kullandığımızdan ötürüdür. Bunlar arasında çıplak gözle görülebilen tüm geze­ genler. Eğer gezegenlere ve yıldızlara yolculukları sürdürürsek.savaşın gerektirdiği aynı teknolojik ve örgütsel be­ cerileri gerektirdikten başka. onlara komut vermek ve başka yıldız yakınlarındaki uygarlıklardan gelebilecek sinyalleri dinle­ mek için kullanılan tekniktir. Viking ve Voyager uzay araçları­ nın enerji kaynakları olan radyoaktif güç santralleri. Eğer varlığı­ mızı sürdürebilirsek bunu iki şeye borçlu olacağız: Birincisi. Seçenek çırılçıplak karşımızda durarak anlamlı anlamlı gü­ lüyor bize. aynı zamanda gezegenlere fırlatı­ lan uzay araçlarını dinlemek. Bunun tersi de olabi­ lir. şo­ venizmimiz temellerinden daha da sarsılacak.

Viking'in Mars gezegenine ya da Voyager'in dış güneş sistemine gönderilmesine harcanan para. Titan'a konma ve uzaydaki öteki uygarlıklardan radyo sinyalleri almak gibi tasa­ rımlar yer alıyor. Amerika'yla Sovyetler Birliği'nin içinde insan bu­ lunmayan uzay araçlı keşifler için şimdiye dek harcadıklarından fazladır. Ay'ın yüzeyinde sürekli üsler bulundurmak ya da Mars'a insan fırlatmak gibi büyük uzay girişimleri yakın bir gelecek­ te gerçekleştirilemez. 1979 yılının son üç ayında F/A -18 uçak­ ları yapım projesinin maliyeti 5. öyle olsa bile. sözünü ettiğimiz — 374 — .4 milyar Doları bulmuştur. yeryüzünde yine de bu paranın harcanmasını gerektiren ivedi ihtiyaçlar vardır. Bu paralatın top­ lamı. Teknik personel kullanımı ve yüksek teknoloji üretimi sağladığı için uzayın keşfine yatırılan paranın ekonomik verimliliği yüksektir. Kozmos'un keşfi amacına oldukça kolay biçimde yöneltilebilir.80'deki Afganistan işgaline harcadığı paradan azdır. kaynak yetersizliğinden ötürü ertelenmiş önemli ve aslında pekala uygulanabilir girişimler sözkonusudur. kendi kendimizi mahvetme becerisini göstermezsek. Savaş hazırlıkları için yapılan yatırımlar.getirebilir. öteki gezegenlere yatırılan her Dolar'm ulusal ekonomiye 7 Dolardık katkısı ölü­ yor. nükleer ve «klasik» silahlar ala­ nında silahlanmaya doğru büyük adımlar atıla. Meğer ki. Gezegenlerin keşfi programı fazla bir harcamayı gerektir­ mez. Sovyetler Birliği'nin uzay bilim ve teknolojisi için harca­ dığı para ABD'nin harcadığının birkaç katıdır. Sovyetler Birliği'nin 1979 . B. Ya da ya­ pımına yeni girişilen bir silah sistemi için her yıl ayrılan mali­ yet artışı parasına eştir. kornetle randevulaşmak. F -16 tipi uçakların maliyet artışı 3. Ertelenmiş projeler arasında Mars'ın yüzeyinde bir rover (uzay cipi) dolaştırmak. iki ya da üç nükleer denizaltı maliyetine eşittir. Buna rağmen. 1970 1975 yılları arasında ABD'nin ulusal siyaset uygulaması olarak Kamboçya'yı bombalamak için harcadığı para tutarı olan 7 mil­ yar Dolar. Fakat şuna kesinlikle inanıyorum ki.1 milyar Dolar artarken. Yapılan bir araştırmadan anlaşıldığına göre.

3. yerküremizin az ötesindeki serüvenlere bir nebze katılışımız -Kristof Kolomb'un deyimiyle «Yıldız Se­ rüvenine katılmak-. Bu.. îlkel dönem insansılarından birinin ayak izi olduğuna inanan Mary Leakey'e göre. 3. gelecek insan kuşaklarında Kozmos'un keş­ finde payı bulunma coşkusu yaratacaktır. Kendisi konusunda bilinçlenmeye başlayan bir Kozmos'un bölgesel temsilcileriyiz.000 kilometre ötede insanla­ rın bir iyimserlik anında Sükûnet Denizi adım verdikleri kurak bir düzlükte bir ayak izi daha duruyor. Kozmos'u keşiften birazcık yüz çevirmek bile birçok kuşakta kendini gösterecek gerilemeye yol açar.müzse. Buna karşılık.. Hatta hatta 15 milyar yılda. yeryüzündeki tüm insanların atası olabilir bu. Kökenlerimizi araştırabilmeye başlamı­ şız : Harcında yıldız bulunduranlar yıldızlar hakkında kafa yo­ ruyor.6 milyar yılda.6 milyon yıl önce şimdi Tanzanya'nın kuzeyi olan bölgede bir yanardağın püskürdüğü kül bulutları çevredeki savanlara yayıldı. Biz yerkü­ remiz adma konuşuyoruz.6 milyon yıl­ da epey ilerlemişiz. yalnızca kendimize karşı değil. 1979 yılında paleoantropolog Mary Leakey o küller ara­ sında ayak izlerine rastladı. Yaşam kaynağımız olan o eski ve engin Kozmos'a. Ve 380.girişimleri er ya da geç gerçekleştirebileceğiz. Varlığımızı sürdürme yükümlülüğü. aynı zamanda Kozmos'a karşıdır da. Hatta 4. en azından bizim diyarda beliren bilincin buralara gelinceye dek geçtiği uzunca yolu saptamaya çalışıyor. on milyar milyar milyar atomun örgütlenmiş toplulukları atomların evrimini inceliyor. Bizim sadakatimiz türlere ve gezegenedir. -375 — . gezegenimizden baş­ ka bir dünyaya ayak basan ilk insanın ayak izidir. Durağan (statik) bir toplum düşünmek olanaksızdır.