I Beni tanıyanlar, öyle olcuma yazma işleriyle büyük bir ilgirtı olmadığını bilirler.

Hattâ bütün mütalâalarım, çocukluğumda okuduğum Jul Vern ve Nik Karter hikâyelerini ortadan çıkarırsanız, Arapça ve Farsça kelimelerini atlaya atlaya gözden geçirdiğim birkaç tarih kitabıyla, Tûinâme, Binbir Gece, Ebu Ali Sinâ hikâyeleri gibi eserlerden ibarettir. Daha sonraki zamanlarda, enstitümüz kurulmadan evvel işsizlikten evde çocukların mektep kitaplarına zaman zaman göz attığım gibi, bazen bütün günümü geçirdiğim Edirnekapı veya Şehzadebaşı kahvelerinde gazeteleri hatme mecbur kaldığım zamanlarda ufak tefek tefrika parçaları ve makaleleri de okudum. Adlî Tıpta müşahede altında bulunduğum zamanlarda tedavime çalışan, sonraları da bana o kadar iyiliği dokunan Doktor Ramiz'in psikanalize dair neşrettiği etütleri de bu arada sayabilirim. Bu kadar mühim işlerle uğraşan bu âlim zatın hakkımda gösterdiği teveccühe lâyık olabilmek için bu kitapların ve makalelerin bir satırını bile atlamadığıma sizi temin edebilirim. Fakat başlangıcını bilmediğim çok mühim meseleler üzerinde yazılmış bu eserler ne benim edebî zevkime, ne de anlayışıma hiçbir tesir yapmadılar. Sadece Doktor Ramiz'le uzun sohbetlerimizde -daima o söyler ben dinlerdim- yetkisizliğimi örtmeğe yaradılar. İnsan çocukluğunda aldığı terbiyeyi unutmuyor. Babam ilk zamalarda Emsile ve Avamil gibi 7 TANPiNAR Arapça sarf ve nahiv kitaplarından gayrı, sonraları mektep kitaplarının dışında kitap okumanın aleyhinde idi. Belki bu sansürün veya tahdidin yüzünden ben düpedüz her türlü okumayı reddetmiştim. Bununla beraber hayatımın bir safhasında ufak bir eser yazmağa muvaffak oldum. Fakat bunu, daima kötü gördüğüm bir benlik dâvası için -yani etrafa, "Bak bizim Hayri İrdal kitap yazmış!" de dirtmek için- yazmadığım gibi, kuvvetli, önüne geçilmez bir istidat zorladığı için de yazmış değilim. Şimdi lâğvedilmiş olan, daha doğrusu Halit Ayarcı'nın tam zamanında müdahalesiyle daimî tasfiye hâlinde bulunan enstitümüzün yayınları arasında çıkan bu eseri hangi maksatla, hangi şartlarla, nasıl ve niçin yazdığımı ilerde anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim ki, saatçilerin pîrî Şeyh Zamanî Hazretlerinin hayatını ve keşiflerini anlatan bu eserin gördüğü rağbeti doğrudan doğruya, enstitümüzün kurucusu, aziz velinimetim, büyük dostum, beni hiçten bugünkü şahsiyetime eriştiren Halit Ayarcı'nın yüksek meziyetlerine borçluyum. Zaten hayatımda iyi, güzel, faydalı ne varsa hepsi onun, bir otomobil kazasının üç hafta evvel aramızdan alıp götürdüğü o büyük adamındır. Bunu ispat için, vaktiyle yanında çalışmış olduğum Muvakkit Nuri Efendiye dair anlattığım şeyler ve saatçiliğe dair kendisine verdiğim izahatla birdenbire Şeyh Ahmet Zamanî Efendiyi bulduğunu -belki enstitümüz kadar büyük bir icat- ve onun Dördüncü Mehmet zamanında yetişmesi icap ettiğini keşfettiğini söylemem yeter sanırım. Bu iki dikkat ve keşifle bir zamanlar parlak şekilde kutlanan saat bayramlarımızın ağırlık merkezi bir hamlede teşekkül etmiş oldu. Bu kitabın muhtelif dillere tercüme edilmesi, dışarda ve içerde o kadar ağır başlıkla ve ehemmiyetle tenkit edilmesi de gösterdi ki, rahmetli dostum Halit Ayarcı ne Ahmet Zamanî Hazretlerinin yaşamış olması lüzumunda, ne de yaşaması icap eden asrı seçerken hiç hata etmemiştir. Bana gelince, esas fikri kendime ait olmasa bile, imzamı taşıyan bu eserin on sekiz dile tercüme edilmiş olması, bu dillerin gazetelerinde tenkit edilmesi, Van Humbert gibi bir âlimin sırf benimle tanışmak ve Ahmet Zamanî'nin kabrini ziyaret etmek 8 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ için Hollanda'dan buraya kadar gelmiş olması, diyebilirim ki, hayatımın en önemli hâdiselerinden biridir. Vakıa bu sonuncusu epeyce sıku.tılı oldu. Ecnebi bir âlimle, tercüman vasıtasıyla dahi olsa, bu kadar çetin bir bahiste konuşmak ve hiçbir suretle yaşamamış bir adama bir mezar bulmak zannedildiğinden güç şeylerdir. Birincisinden gazetelerin dediği gibi "derviş-çesine tavırlarımız ve lâubaliyane, hattâ tiryakice ahvalimiz" bizi kurtardı. İkincisinde ise, ecdadın mahlas kullanmak itiyadı imdadımıza yetişti.

Edirnekapı ve Eyüp mezarlıklarında, Karacaahmet meşherinde birkaç gün dolaştıktan sonra, bir Ahmet Zamanı Efendi nasıl olsa bulunacaktı. Nitekim bulduk da. Bir ölünün şahsiyetinde yaphğım bu küçük onarmadan pek o kadar müteessir değilim. Hiç olmazsa bu sayede adamcağızın kabri tamir edildi, adı tr.nıtıldı. Şöhret, âfet olduğu kadar da vesile-i rahmettir. Kabrinin fotoğrafları Hollanda'dan başlayarak bütün dünya gazetelerinde, tabiî daima baş ucunda bir elim taşa dayanmış olarak ve öbür elimde pardösiim, şapkam, gazateler filân, bizzat ben bulunmak şartıyla, neşredildi. Bugün bunları düşündükçe yalnız bir şeye üzülüyorum. Kitabım hakkında o kadar iyi şeyler ya7.an, beni dünyaya tanıtan, günlerce peşimde dolaşan Van Humbert'in bu mezara dayanarak bir resim aldırmasına müsaade etmedim. Her ricasında, "Siz n'olsa hıristi-yansınız, rııhıı muazzep olur!" diye reddeder, ancak sağ tarafımda durmasına müsaade ederdim. Fakat, düşünülürse beni de mazur görmek mümkündür. Herif beni aylarca sıkıntıya sokmuştu. Oh olsun! Ne diye durup dururken gelir, elâlemin rahatını kaçırırlar. Biz kendi âlemimizde yaşayan insanlarız! Her şeyimiz kendimize göredir. Bununla beraber ilerde görüleceği gibi Van Humbert benden öcünü aldı. Evet, ne okumaktan, ne yazmaktan hoşlanırım. Bu böyle iken bu sabah önümde koca bir defter, hâtıralarımı yazmağa uğraşıyorum. Hattâ bunun için her gün olduğundan daha erken, saat beşte kalktım. Kadın hizmetçilerimiz, erkek aşçımız Arif Efendi -tek kııTANPiNAR suru Bolulu olmamasıdır, gayet güzel yemek pişirir- evimize eski bir hanedan çeşnisi vermek için bin bir müşkülâtla arayıp bulduğumuz Arap kalfa Zeynep Hanım -ne garip, çocukluğumda zencisi o kadar bol İstanbul'a şimdi siyahı insan ithalât malı gibi giriyor-, hulâsa Villâ Saat'i ellerinin emekleriyle ve iyi niyetleriyle çeviren insanların hiçbiri uyanmamışlardı. İster istemez sabah kahvemi kendim pişirdim. Sonra koltuğuma gömülerek, hayatımı düşünmeğe, unutulması, bahsedilmeden geçilmesi veya değiştirilmesi icap eden şeyleri ayıklamağa, behemehal yazılacakları derinleştirmeğe, hulâsa bir yazıdan ve bilhassa hâtırat cinsinden bir yazıdan samimilik denen şeyin istediği bütün sıkı şartları göz önünde tutarak, hâdiseleri zihnimde sıralamağa çalıştım. Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın? Bu cinsten kayıtsız ve şartsız bir samimilik ise behemehal bir süzme, eleme ister. Siz de kabul edersiniz ki, her şeyi olduğu gibi söylemek mümkün değildir. Sözü yarıda bırakmaktansa, vaktinde iyi tasarlamak, okuyucu ile behemehal anlaşacağınız noktaları seçmek gerekir. Çünkü samimiyet tek başına olan iş değildir. Bütün bunlara bakıp hakikaten hayatımı, mühim, anlatılması behemehal lâzım gelen bir şey sandığıma, ona olduğundan fazla bir değer verdiğime inanmayınız. Öteden beri Cenab-ı Hakk'ın insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötti yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlâhî'deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum. Hayır, hâtıralarımı yazmaktan kastım kendimi anlatmak değildir. Sadece şahidi olduğum birtakım vak'aların unutulmamasına yardım etmektir. Bir de üç hafta evvel toprağa gömdüğümüz aziz insanı anlatmak ve anmak. Ben insanların en naçizi ve mânasızı, karımın, vaktiyle enstitü müzun kurulmasından evvel hakkımda kullandığı dille, en sünepe-si, hakikaten büyük, icat dehasıyla doğmuş bir adamı tanıdım. Yıllarca yanı başında yaşadım. Çalışma şeklini gördüm. Fikrin kafa10 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sında nasıl tutuştuğuna, nasıl birdenbire büyüyen bir ağaç gibi dal budak salıp âdeta bütün vücudunu kavradığına ve oradan hayata yayıldığına şahit oldum. Asrımızın belki en büyük, en faydalı müessesesinin, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün onun gözlerinde birdenbire beliren bir parıltıdan bugünkü yahut dünkü hâline gelişini gün gün hayatımın bir parçası gibi yaşadım. Hattâ kendimi methetmek gibi gülünç bir hâle düşmeden, diyebilirim ki, talih ve tesadüf, bu Hayri İrdal zavallısına bütün acizlerine rağmen, bu müessesenin kuruluşunda mühim bir rol oynamayı nasip dahi etti.

Bana öyle geliyor ki, gördüklerimi ve.işittiklerimi yazmak, gelecek nesillere karşı en büyük vazifemdir. Kaldı ki müessesemizin tarihçesini benden daha iyi yapabilecek tek insan, Halit Ayarcı, artık aramızda değildir. Dün akşam yine onun masamızdaki yerini boş gördüm. Karımın dolmuş gözlerle bütün yemek müddetince bu boş sandalyeye bakışını bir türlü unutamayacağım. Sanki etrafındaki her şeye yabancı idi. Nihayet dayanamadı, peşkiri ile gözlerini silerek masadan kalktı, odasına kapandı. Eminim ki bütün gece ağlamıştır. Hakkı da var, Halit Ayarcı benim velinimetimse, onun da en büyük dostu idi. Zaten bu hâtıraları yazmak fikfini bende, biraz da onun bu çok yerinde olan kederi uyandırdı. Kendi kendime, yatağımda uzun zaman düşündüm. "Hayri İrdal, dedim, çok şey gördün, geçirdin. Yaşın ancak altmış olduğu hâlde birkaç insanın ömrünü birden yaşadın. Sefaletin, bir köşeye atılmış olmanın her türlü acısını tattın. İkbalin merdivenlerinden çevik ve çâlâk çıktın. Hiçbir zaman ve hiçbir kuvvetin halledemeyeceği meselelerin halloldu. Bütün bunlar hep onun Halit Ayar-cı'nın sayesinde oldu. Seni mezbeleden o çekip çıkarttı. Hayatın için, düşüncen ve rahatın için hakikî düşman olan her şeyi ve herkesi o sana dost yaptı. Etrafında sade çirkinlik, fakirlik, sefalet gören bir adam iken birdenbire insana lâyık birtakım asil zevk ve saadetlerin bulunduğunu duydun ve insan ruhunun asilliğini anladın. Yakın sevgisini öğrendin. Karnı Pakize'yi bile asil yiizü iie o sana tanıttı; çocuklarını Cenab-ı Hakk'ın sana azap çektirmek için gönTANPiNAR derdiği birtakım biçareler zanederken birdenbire ve onun sayesinde evlât sahibi olmanın nimetlerine kavuştun.Bu kadar iyi, temiz, büyük, her mânasıyla büyük bir dostun hâtırası için hiçbir şey yapmayacak mısın? Onun unutulmasına, hâtırasının, bir yığın alayın, iftiranın altında kaybolmasına razı mı olacaksın? Düşün bir kere, Halit Ayarcı'yı tanımadan evvel hayatın ne idi? Şimdi nesin? Düşün, Edirnekapı'daki evi, her gün kapını yoklayan, yahut yolunu kesen alacaklıları, bir dilim ekmeğin peşindeki çırpınışlarını... Sonra bugünkü rahat ve saadetini diişün!.." II Halit Ayarcı'yı tanımadan evvelki hayatım, dedim. Fakat gerçekten buna bir hayat denebilir mi? Eğer yaşamak kelimesinin mânası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, süphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk. Yok, bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkân genişliği, birtakım hakları duymak, o içten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık güven, etrafınızla müsavi şartlar içinde rahat bir karşılaşma filân varsa, o zaman iş çok değişir. Dikkat ediniz ki, bir şeyler yapmaktan, insanlara faydalı olmaktan hiç bahsetmedim. Zaten Halit Ayarcı'yı tanıyana kadar bu cinsten bir zevkin farkında bile değildim. Bugün ise hayatımın bir gayesi var. Arkamda az çok beni hatırlatacağına inandığım bir iş bırakıyorum. On yıl müddetle dünyanın en yeni,en faydalı müessesesinin müdür muavinliğini yaptım. Değil çoluk çocuğuma, uzak yakın bütün akrabama, eş ve dostuma, hattâ insan hâli, vaktiyle kalbimi kıranlara bile iyilik ettim, iş buldum, refaha kavuşturdum. Bu meselede sade enstitümüz memurları için -ki yarısı benim ve Halit Ayarcı 'nın akrabasıdır, çünkü enstitü kurulur kurulmaz kadrosunun müsavi şekilde mühim yerlerden tavsiye edilenlerle hısım ve akrabamızdan teşkil edilmesine Halit Ayarcı büyük bir isabetle karar vermiş ve bu 12 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kararı hiç şaşmadan takip etmiştik-, Suadiye tarafında yaptırdığımız mahalle ile şehrimizin imarına yaptığımız hizmeti hatırlamak kâfidir sanırım. Bilmem enstitümüzün daha ilga kararından çok evvel matbuatta aleyhinde başlayan ve ilga kararından sonra büsbütün şiddetini arttıran hücumlardan burada bahsetmeğe lüzum var mı? Hayat ne kadar gariptir? On sene evvel her yaptığımızı beğenen, öven, geniş teşkilâtımızı dünyaya bir örnek gibi gösteren gazeteler, vaktiyle o kadar dostum olan, gerek resmî kokteyllerimize, gerek basın toplantılarımıza can atan gazeteler şimdi aleyhimize yazmadıklarını bırakmıyorlar.

tramvay seslerinin neşesine bakın! . eğ13 TANPiNAR lendiren ve müessesemize bütün ilmî ve içtimaî faaliyetlerini kolaylaştıracak imkânları sağlayan vidolu. tatbikattaki ciddiliği görür görmez. Nakit cezamızın dayandığı esas. Bu da tam ayar imkânsızlığı gibi umu14 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ mî bir kaidedir. Halit Ayarcf nın "Sosyal Monizm ve Saat". bittabi o zaman bııııu açıklıyamazdım-. insanlar kâinatın sahibi nlmak üzere yaratıldıkları için. hüznünü. Kaldı ki. Herkes bilir ki. zemberek. açıkta bulunan saatlerden biriyle uymayan her saatten alınan beş kuruştan ibaretti. üç müdürlüğün. tebessüme başlıyor. şimdiye kadar halkı mükellef kılan para işlerinde memnuniyetsizlik daima esastır. saatlere mahsus bir ferdî hürriyet meselesidir. Başta benim yazdığım "Şeyh Ahmet Zamanî ve Eseri" adlı kitap olmak üzere bütün çalışmalarımızı delik deşik ettiler. nihayet bir zamanlar o kadar beğendikleri neşriyatımıza insafsızca hücum ettiler. Fakat bu saat ile bir başka saatin arasında da ayar farkı varsa bu sefer ceza iki misli oluyordu. daima insanı rahatsız eder. gülmekten katılıyordu. Benim nazariyem şudur ki. İşsizliğin alabildiğine yürüdüğü bir memlekette bu kadar'insa-na iş bulmuş olmamızı hiç hesaba katmadan. evvelâ şaşırıyor. eşya onlara uymak tabi atı ndadır. sonra işin mantığındaki sağlamlığı anlayınca. Bizim nakit cezamız ise hiç böyle değildi. mil hakikaten yokmuş ve hakikaten zaman dediğimiz şey. Suçlu. tenzilâtlı ikramıyeh ve kollektif nakit ceza sistemimizi ele alarak. Halbuki hâdiselerin lutfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin. dakika. kırk yedi daktilo ve iki yüz yetmiş bir kontrol memurunun çokluğunu durmadan başımıza kaktılar. bunu karım behemehal görsün. hele kalabalık bir yerde yapılan tek bir kontrolda epeyce miktarda bir para tahsili mümkündü. şehrimiz halkını o kadar sevindiren.Evvelâ teşkilâtın genişliğinden ve lüzumsuzluğundan bahsettiler. on bir şube müdürlüğünün. Necker ve Schacht'la beraber anmakta hiç tereddüt etmeyeceğini her fırsatta tekrarlamıştı. dostum Doktor Ramiz'in "Saat ve Psikanalizin". Hele bu bir ceza şeklinde olursa. zamlı. saniye ve sâliseye ayrılmazmış gibi bu şube müdürlüklerinin adlarıyla alay ettiler. Meselâ. yahut ileri gider Bu işin üçüncü şekli yoktur. yahut tehlikeli vesikaîarmış gibi günlerce gazetelerin ilk sayfalarında acayip başlıklar altında teşhir edildi. işlerinin içinde pişip yetişmiş memurlarımızın tahsillerini. Fakat burada iş şahsîleşir. Böyle komşu olan saatlerin sayısı çoğaldıkça ceza da hendesî nispetle artıyordu. akrep. "Saniye ve Sosyete" adlı kitaplarının kapakları sanki çok gülünç şeyler. Halbuki Halit Ayarcı ile karım Pakize'nin bitmez tükenmez vidolu tavla partilerini seyrederken. biz bu karışık hesaba bir de ilerilik ve gerilik farkı ilâve etmiştik. Daha sonra bu müdürlüklerde on sene ehliyetle çalışan. Şu itibarla ki. Büyük bir maliyecimiz bu ceza sistemini maliye tarihinde gerçek bir buluş addettiğini resmen bildirmiş ve bundan sonra adımı Doktor Turgot. bir kere de bizim eve gelin. saat. kontrol memurumuzdan bunu işitir işitmez. şehre ait umumî saatler başta olmak üzere. can sıkıntısından bulduğum bu nakit ceza sistemini bir zamanlar nasıl alkışlamışlardı. benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. işte adresim" diye kartını uzatmış. Hakkı da vardı. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını. "Saat Karakterolojisinde İrdal Metodu". sanki bir saatte yelkovan. meğer ki durmuş olsun. keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. Kaç kişi memurlarımıza bilhassa ilk günlerde "Aman ne olur. ayrıca otomobil parasını da vermişti. Sâlise şubemiz şefinin -küçük baldızımın kocası-o kadar dikkatle ve emekle yazdığı "Lodos Rüzgârlarının Kozmik Saat Ayarları Üzerindeki Tesiri". pandül. bir saat ya geri kalır. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. Tam saat ayarı haddizatında imkânsız olduğu için -bu. Sonra. Bunlarla da kalmadılar. bizi düpedüz sahtekârlık ve dolandırıcılıkla vasıflandırdılar. ihtisas ve se-lâhiyetlerini ele aldılar.

İddia edebilirim ki. Hulâsa birbiri . görüş zaviyem genişle di. Sanki bu elbise değil bir büyü idi. kararlarımı değiştiriyordu. saat kadar derin şekilde olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyamızda vardır. gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat.-rahmetli Halit Ayarcı müessesemizin aleyhine çıkmak korkusu ile bu cins iddialardan sakınmamı bana şiddetle tavsiye ederdi. Hizmetçilerimize hemen evimize gelir gelmez bir kat elbise. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa. göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan. Yahut gizli bir yerde bağırır. seneler geçti. farkında olmadan bizim -itiyat ve düşüncelerimizi benimser. onun gibi yaşamağa ve düşünmeğe alışır. refikasına karşı beslediği sevgi sanki bu elbiseden bana geçti. ben rahatça iddia edebilirim. Bir kelime ile onun cesareti ve icat kudreti bana aşılanmış gibiydi. hayatı kendi teknemde yoğuracağım bir hamur gibi görüyordum. türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak. yani az çok siyasî şekline rastlamak gayet tabiîdir.Saatler de böyledir. koordinasyon. "Benim düşüncem şudur" diye bağırmaz. merhametli. hattâ ıstıraplarının çeşidini görmek mümkündür. İkinci elbiseyi bana enstitümüzün ilk kuruluş günlerinde o zamanki kıyafetimle müesseseye gelemeyeceğimi düşünen Halit Ayarcı heciiye etmişti. yahut "Ben artık bir başkasıyım!" diyebilmek saadeti. Sırtıma daha ilk geçirdiğim günde bütün varlığımın değiştiğini gördüm. 16 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ilmî zihniyet gibi tabirlerle konuşmağa. Fazla teferruata girmeden şurasını da işaret edeyim ki. Kendinden 15 TANPiNAR uzaklaşmak. Birdenbire ufkum. hayatındaki aksaklıkları. Hattâ Cemal Be yin refikası Selma Hanımefendiyi bile artık erişilmesi imkânsız bir varlık gibi görmüyordum. Bu benim için imkânsızdı. tist düşünce. zihniyet değişikliği. kibirli. Eski şapkalarımız. evlilik hayatlarına ve siyasî akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmağa. Yumuşak ve uysal. İşte bu gizlenmelerin.bu elbise üstümde lime lime oldu. alışkanlıklarını. Bunu ben kendi nefsimde iki defa tecrübe ettim. kunduramızla yürüdüğü için. Fakat tek zaafı. hulâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen. Üzerime giydiğimin haftasında sıkı Müslüman terbiyeme. ciddiliğinden kendim dc ürktüğüm hükümler vermeğe başladım. her şeyi ciddî mizanlara vuran bir adamdı. canı tezliğe. Değişme. ister istemez sahibine temessül eder. Bittabi bütün bunlar Halit Ayarcı'da oldu ğıı gibi pürüzsüz geçmiyordu. insanlara "Acaba ne işe yarar?" diyen bir gözle bakıyor. Bu siyasî akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. sefa leli tatmış tabiatım ikide bir işe karışıyor. bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden. dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna. ayakkabılarımız. üç çocuk babası olmama. ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı. bankadan ayrıldım. lafımı kesiyor. boyunbağı. vaktiyle bana bir kat eski elbise hediye etmişti. titiz. Selma Hanımefendiye delicesine âşık oldum. bir iki eski gömlek. O aksi. Hayatı onun gibi bir bütün olarak mütalâaya alıştım. kendi isteksizliğime "zaruret". Fakat bu sevgi yakamı bırakmadı. hiç olmazsa ayakkabılarımızdan birini hediye etmemizin hikmeti dc bu olsa gerektir. Pakize gibi her cihetle bana üstün bir kadının kocası bulunmama rağmen. Bizi hiç tanımayan bu insan birdenbire elbisemizin içine girdiği. âdeta onun gizli zoru ile bize yaklaşır. Vâkıa onun bu taraflarını pek benimseyemedim. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde.eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huyunu. çalışmanın tanzimi. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılâplar yapmış. insanları küçük düşürmekten hoşlanan. Benim uysal. "imkânsızlık" gibi adlar koymağa. Onun gibi. Cemal Beyle aramızda büyük mizaç farkları vardı. sade geçim derdi ile meşgul benliğimin tam zıddı bir tabiat. yahut masasının üstünde. fakat mademki bu vesayet artık yoktur. TtHü Meslekler Bankası'dan atılmama ve o kadar felâkete düşmeme sebep olan müdür Cemal Bey. Sahibinin en mahrem dostu olan. elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer. mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.

krallar. bizzat iyilik dahi. konuşan bir adam olmuştum. Böylece vidolu ve kollektif olan ceza sistemimiz aynı zamanda bir nevi müessese ilgisi kazanıyordu. Çok mümkündür ki. Bilindiği gibi suçlar -dünyanın her cins kanun ve örfünde.benim umumî psikoloji ve sosyoloji metoduyla işi ele almama mukabil. demişti. tekrarlanan cezalardan yaptığımız yüzde ondan yüzde otuza kadar tenzilâttı. söylediğiniz son derecede doğrudur. Bu ise suçlu ile vâz-ı kanun arasında bir nevi yarış ve hattâ inada sebep olur. Kitap mevcuttur. Biz yine saatlere dönelim.arasından düşünen. Rahmetli Halit Ayarcı'ya bunu anlattığım /aman gülmüş. İnsan yaratılışı tam bir eşitliğe razı olamaz. saat ve zaman gibi insanla o kadar yakından alâkalı olan bir meselede cinsiyet tarafını büsbütün ihmal edişimin sadece idealistliğimden gelemeyeceği. sonra biiyiik bir iyi kalblilikle. onun meseleyi bütün psikanalizciler gibi cinsiyet. İsteyen daima müracaat edebilir. Hasılatını belediyemizin bize bırakmak lııtfunda bulunduğu bu ceza sistemimizle bir nevi ticaret yapıyorduk. Halit Ayarcı benim bu ceza zammı teklifimi bilhassa bu noktada mühim bularak kabul etmişti. ancak ceza görmesi ve ayıplanması icap eden bir kötülüğün bulunmasıyla kabildir. Diyebilirim ki. Umumî ve hususî psikoloji ve bilhassa sosyoloji hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen işin böyle olmasına ben de memnunum. Doktor Ramiz'le aramızdaki fark -burada yalnız onun bana söylediklerini naklediyorum. ilk işle18 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nen cürüm ilk evlenme gibi insanda mutlak bir pişmanlık hissi uyandırsın. farkında olmadan tarihin biiyiik bir sırrını. devam edin!" demişti. bir çeşit psikolojik mekanizmayı keşfettiniz! Şüphesiz doğru söylüyordu. Birinci cürüm için söylemiyorum.tekrarlandıkça cezaları artar. karar veren. vezirlerinin kürk ve kaftan ihsan etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. Unutmayın ki bu keşif de onun elbisesi sırtıma geçtikten sonra olmuştu. Hattâ ekseriyetin hoşuna gitti. Bu meseleyi beraberce münakaşa ettiğimiz karım ise. Bu itibarla saatleri geri kalanlardan aldığımız nakit cezaya iki kuruş zam yapmamızı herkes gayet tabiî buldu. gerilik farkı bulunduğu aşikârdır ve bu fark mühim bir farktır. Hangi bakımdan olursa olsun arada bir ilerilik. o keşif dehasıyla doğmuş adamdı ve ben de onun kıyafetine büründüğiim için bunıı keşfetmiştim. Beni daima ciddiye almak lutfunu gösteren Doktor Ramiz bu düşüncelerinin sonunda benim büyük bir idealist olduğumu da ilâve etmişti. Burada Doktor Ramiz'in "Saatlerin Psikanalizi" adlı enstitümüz neşriyatından o çok mühim etütten de bahsetmek isterdim. Hvet. Kaldı ki işin içinde ticarî bir taraf da vardı. Yine bu meseleyi münakaşa ettiğimiz günlerden birinde söylediği şeyleri burada kaydetmeden bir türlü geçemeyeceğim: -Aziz Hayri İrdal. İşte biz nakit cezalarımızda yüzde ondan başlayarak yedinci ve sekizinci tekrarda yüzde otuza kadar inmek suretiyle bu tabiî neticeyi ve onun aksülâmellerim önlüyor-duk. hem de ileri düşünüşün hakkını teslim ediyorduk. Bütün büyük adamların maiyetlerinde çalışanlara daima elbiselerini ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. "Böyle olması hususî hır çeşni veriyor. Roma imparatorları. İleride sık sık adı geçecek olan rahmetli hocam Muvakkit Nuri Efendi tasavvuftan bahsederken "her şeyin zıddıyla maruf ve mümkün olduğunu" söylerdi. Ufak tefek imtiyazların teşvikine de muhtaçtır. Bulduğum nakit ceza sisteminin üçüncü özelliği de. Siz. işin başka ve daha ciddî. Böylece hem geriliğe lâyık olduğu cezayı veriyor. büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye ederlerd'. Fakat insanlık hâli ikincisinden sonra başlayan ceza artışlarında karşı tarafı ümitsizliğe düşüren bir nevi açık arttırma manzarası bulunduğu aşikârdır. Fakat büsbütün ilmî ve çok ayrı mahiyette birtakım istitratlarla bu hâtıraları ağırlaştırmaktan korktuğum için buıııı 17 TANPiNAR yapmayacağım. hattâ uzvî ve sıhhî sebepleri de olması icabettiği fikrindedir. libido ve refulman noktalarından ele almasın-dadır. Hangi ticarî müessese devamlı müşterilerine ufak bir ikramda bulunmaz? Öteden beri mevsim sonu tenzilâtlarına . Hattâ Osmanlı hükümdarlarının.

Trakya cihetinde Çatalca'dan başlayarak yakın istasyonlara ve bizzat şehir garlarına tahsise. Fakirlik. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden bahsedilirken daima bir hakikat unutulmuştur. Müessesemizin hudut haricindeki şöhretinin mühim bir kısmını da bu nakit ceza sisteminin yaptığını söylemek doğru olur. 19 1ANPINAR Taşradan gelen halkın sabırsızlığı o dereceye vardı ki. yarı resmî bir müesseseden böyle bir şey pek beklenemezdi. Haydarpaşa ve Sirkeci garları her gün. hattâ mazimle olan sıkı bağlılığıdır. yol üstünde kaptanlarını seyahat programlarını değiştirmeğe mecbur ettiklerini ve istanbul'da bir hafta kalıp hepsinin ellerinde birkaç tenzilâtlı ceza makbuzu yollarına devam ettiklerini. Bir türlii inanamadıkları. III Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. sade İstanbul ahalisi değil. civar köyler. O hayatımın bir meyvasıdır. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Bu hâtıraların birinci vazifesi.. gerek rahmetli Halit Ayarcı'nın ve gerek müessesenin aleyhindeki isnat ve iftiraları red ise. içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla -ve şüphesiz muayyen bir derecesinde. Artık çocuklara oyuncak filân almağa ihtiyaç kalmadı. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Hâtıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mah--umiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak do-ştığımı göreceklerdir. Metih veya zem. Bu hâtıralar ilerledikçe okuyucularım onları görecekler ve nasıl bir gadre uğratıldığımıza kendileri hüküm vereceklerdir. Şurasını da söyleyeyim ki..alışık olan ve ancak bu suretle ticaret erbabının kârı hakkında küçük bir fikir edinebilen istanbul halkının böyle bir şeyden memnun olacaklarını peşin olarak tahmin etmekle hiç hata etmemiştim. birinci20 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sinden hiç de aşağı kalmayan ikinci vazifesi de bu küçük. şehrimizin muhtelif dükkânlarında satılan fotoğraflarımızın âdeta yağma edildiğini elbette gazetelerde okumuşsunuzdur. bir latife zannettikleri bu tenzilât işini bizzat görebilmek için halkımız birbirinin koluna girip ayarsız saatleri ellerinde bürolarımıza hücuma veya kont-rollarımızı yoldan çevirip kendileri için ceza yazdırmağa başladılar. Müessesemizin Halit Ayarcı'nın teşebbüs kudretinden. Fakat Saatleri Ayarlama Müessesesi'nde-ki vaziyetim hiç de dışardakilerin zannettikleri ve sık sık ima ettikleri gibi. en iç gıdıklayıcı vasıtayı bulmuşlardı. yahut "Olur şey değil. Burada son zamanlarda müessesemiz hakkında yapılan bütün haksızlıkları teker teker sayacak değilim. O her manasıyla benim velinimetim. O da bu müessesenin benim Şahsımla. O kadar ki. Bu itibarla halkın hoşuna gitmesi ve rağbeti arttırması çok mümkündür. hattâ büyük ıstıraplar pahasına yaşadım. Nitekim öyle oldu. hattâ biraz uzakça şehirler halkı da bu işe merak sardırdılar. "Aman şunu bir görsek". Halit Ayarcı onu düşüncesinden bulduysa. velut düşüncesinden çıktığını hiçbir zaman inkâr edecek değilim. Sevimli küçükler. kırılasıya gülen insanlarla dolup boşalıyordu.zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. tenzilâtlı nakit cezanın ve bilhassa ceza abone karnelerinin ilk tatbik aylarında Demiryolları İdaresi bazı hatlarda ilâve seterler yapmağa mecbur oldu. hakikaten de doğruymuş. öyle sadece bir âletin. Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Birkaç seyyah vapuru yolcularının. hattâ bu seyyahlar içinde birçoğunun Halit Ayarcı ile yahut benimle mülâkat yapmadan istanbul'dan ayrılmadıklarını. ben de bütün hayatımda onu doğuran tesadüfleri. Yalnız şahsıma ait bir noktaya da burada işaret etmekten vazgeçemeyeceğim. Onun da . büyüklerin neşesine iştirak edebilmek için en güzel." diyen ve gülen. hattâ bu yüzden kadromuz yetişmediği için Saat Ayar İstasyonlarımızdan ve köyler için gençler arasından seçtiğimiz Ayar Ekiplerimizden personel almağa mecbur kalmıştık. büyük dostum oldu. kontrol memurlarımızın mühim bir kısmını Anadolu tarafında Pendik'ten. Kaldı ki. Halkın kendi isteğiyle hattâ güle giile verdiği bu nakil ceza modası birdenbire şehri sardı. fakat mühim hakikati belirtmektir. uysal bir vasıtanın alâkası değildir.

Hayır. dizimizin dibinden ayırmazdık. eşya en munis. resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor. Butiin bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. onu bana hiç kimse vermedi. hattâ yirmincisi olmak istemedim. hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar.etra-fımdaki yarışı en geri sıralardan. nasıl olsa beni artık ayıplayamaz. ne sıcak paltom vardı. hayvanlar. İnsan işlerim' uzakian bakmayı oradan öğrendim. Ve bir defa için buldum. uşaklarla gitmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi. Hakikaten muhtaç olsaydık. Sizin olsun. hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mâni oldu. duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanma yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını hâline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Rİ!" türlü anlayamadım. seyretmek imkânını verdi. her şey değişti. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtla-rının altında kaybolan nesne görmedim. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. önünden. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın ne biiyıik hazinesi oldular. Kıraat kitaplarında birkaç manzume. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Daima diz kapaklarım yamalı. benim çocukluğumun hürriyeti. gider gelirdim. Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla. sokaklara fırladık. Bununla beraber mesuttum. hakikaten sevseydik. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ne dünkü sefaletim. Politikadaki hürriyet. Hattâ eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun. Ne yeni. ne de akşam üstıi yolumu dört gözle 22 SAATLERİ AYARI. Vakıâ sonraları ben de onu kaybettim. Hürriyet aşkı. bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda. Evet. fakir evimiz. etrafımızdaki insanlar. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. bir daha gözümüzün. Vakıâ on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar. o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar. 21 TANPINAR Nihayet şu kanaata vardım ki. Tıpkı ağaçta kuş sesi. Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki. Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolu en uzun zaman içinde. -haydi Halit Ayarcı'nın sevdiği kelime ile söyleyeyim. Evvelâ. Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. davul zurna. ne bugünkü refahım.bir nevi snobizmden başka bir şey değildir.kendine göre imtiyazları vardır. Bıı sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. yedi sekiz defa geldi. süslü elbiselerim. daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Fatih Riiştiyesi'ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana. "Buyurunuz efendim. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi. burası zannımca en mühimidir. insanlar. ve o geldi diye biz sevincimizden. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. suda aydınlık gibi. her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak. bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde. en değişik yüzleriyle benimdiler.AMA ENSTİTÜSÜ beklediler. kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!. ne su geçmez potinim. ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. bendeniz artık hevesimi aldım. hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Mevsimler. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım. O bana hiçbir şeye sahip olmadan. isterseniz buna kıra! locası deyin. Bilâkis ona bir .

cıisselerine göre altın. surlarda bin türlü münasebetsizliğine tahammül ederek otlattığım komşumuz İbrahim Efendinin huysuz keçisi.istikamet verdi.evimizin taşlığında o kadar dikkatle bütün mahalle çocukları hep beraber yaptığımız büyük uçurtma. iftira sade çirkin değil. isterseniz bugünkü tabirleriyle modern ve lâik hediyeler seçen dayım. onların serin w rutubetli ko '24 SAATLERİ AYARI. yerdeki hasırlar. eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur. sadece savatlı. Uir taraftan bngiinümizii ve vazifelerinizi tâyin eder. lıısan kötülemekten hoşlanan bazı komşularımız. kimi bir iğne yastığı. sahur.AMA ENSTİTÜSÜ kusuvla. sene 1310 diye kaydetmiş olsun. sonra kulaklarına götürerek sanki yakuı ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. IV Babam istediği kadar doğum günümü eski bir kitabın arkasına 16 Reeeb-i Şerif. Onun. kordonla. asıl Hayri İr-dal'ın doğum tarihi bu saatin elime geçtiği gündür diyebilirim. tavana asılı Mekke süpürgeleri ve kapı perdeleri de onlara göre bu eşyadandı. bir başkasının oldu23. 'irdi. ramazanlarda iftar. Konsolun üzerindeki deve kuşu yumurtası. biiyiik ve ebedî inançların sesiydi. servetlerine. Hattâ sonraları Muvakkit Nuri Efendiden öğrendiğime göre Avrupa saatçiliğinin en biiyiik müşterisi daima Müslümanlar ve onlar içinde en dindarı olan memleketimiz halkı imiş. Bu küçük saat. Duvarlardaki küçüklü bu viikHi yazı levhaları. Yine dayımın hediyesi mukavvadan iki şerefeli minarem -kendi çocuklarına başka türlü. yahut kaplumbağa yavrusu kadar şişkin. bilhassa yazı levhalarıyla beraber bu saati de eve getirmişti. Saat sesi bu yüzden onlaı için şadırvanlanlaki su seslen gibi hemen hemen iç aleme. hulâsa etıalımda-ki her şey benim için mânalarını kaybettiler. Zavallı babam. İm alın her iki buudımda genişleyen hassaları vardı. sayacağı zamanın kendileri ve çoluk çocukları için hayırlı olmasını dııa ederek ayar lariar. kendi hayat sahasını lâyıkıyla benimsemekle işe başladı. Saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi. bir türlü önüne geçemediği bu iftiraya üzülür. Onların rivayetine göre mescidin yandığı gece babam birçok kurtarılan eşya ile. Hiç olmazsa onun gelişiyle o zamana kadar benim diyebileceğim ne varsa hepsi birdenbire ikinci plana geçti. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden. Onu mavi kurdelesiyle -yengemin kordon parasından kurtulmak için bulduğu çare!. Herkes bilir ki. saatlerini besmeleyle çıkarırlar. onun lekesi/. TANPINAR ğunu hile bile her serbest olduğum anda Edirnekapı mezarlıklarında. üsi katın sofasında babamın her başı sıkıldıkça sal mağa Kalkıştığı. kimi vassı ve küçük. bu saati babamın daha evvel kavyumluğunu yaptığı ahşap bir mescitten buraya getirdiğini iddia ederlerdi. daha gayeli oluverdi.yastığımın üstüne koydukları günden itibaren hayatım sanki daha başka türlü. kurarlar. belki de babamın kayyum olması ve evimizin Mihrimah Camii'nin yanı başında olmasından hana bu cins hediyeler verirdi. oda ve merdiven kapılarındaki kalın perdelerle beraber evimize küçük bir mescit hâli veren bu saat babama dedesinden mi ras kalmıştı. öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti. bu yazdıklarıma bakarak o güne kadar saat görmediğimi. evvelâ etrafını temizlemek. yaşlarına. (itinde beş vakit namaz. Korkarım ki. İnsanlar niçin yalan söylerler ve iftira ederler? Benim naçiz kanaatıma göre. camiin şurasından burasından aşırdığım kurşun parçalarını leblebiciye satarak tedarik ettiğim Karagöz takımım. daha çok derin. bilhassa o huysuz keçinin sahibi İbrahim Bey. gtimüş. günlerce ağzını bıçak açmazdı. Hayır. her türlü ibadet saatle idi. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı. aynı zamanda gülünç ve âciz bir şeydir . tam aksine olarak evimizde birkaç saat birden vardı. kordonsuz. yahut evimizde hiç saat bulunmadığını zannedecekler. Yani hayatım onunla şekil aldı. bu hâtıraları okuyanlar. Adım başında muvakkithaneler vardı. fakat anlatacağını sebepler yüzünden bir turlu satamadığı biiyiik avaklı duvar saati <. ve ân/ası/ yollarını size acardıEvimizde. kendisine mahsus.

büyümüş şahsî. Velev ki vakıf malı olsun ve yanmış bir camiden gelsin! Hayır. Böylece teferruatı hazırladıktan sonra. bu babamın asla yapacağı iş değildir. onu zengin zannettiği için evlenmişti. Halbuki kadın parasızdı. Fakat bu kendimi vazifelendirdiğim hâtırat yazarlığıma ıcaplarındandır Babamın birçok kusarları vardı ve zavallı hiçbirini gizlemezdi.'sinda. kurtulursa bir cami yaptırmayı nezretmişti. o da ücretini vererek. herkes gibi. fakat eda edemedim. eşi dostu ömrünün sonuna doğru onu Tevkiî yerine Takribî Ahmet Efendi diye anmağa başlamışlar. nevi kendine mahsus şeylerdir. Allah nasip etmedi. Bütün bunları rahmetliyi ayıplamak için söylemiyorum. kaşla göz arasında evlenmesi bu zaafların en iyi misalidir. Fakat hırsızlık. İşte ailemizin cami eşyası ile döşeli olan bu küçük evde yaşaması bu yüzdendi. Babasından oturduğu konaktan başka on para mirasa konmayan Numan Beyin hayatı bu vasiyet yüzünden büsbütün perişan olmuş. Kul kusursuz olmaz. komşularımızın pek haklı şekilde istismar edebilecekleri bir yığın zaafı vardı. bu hâtıraları okuyanlar hiçbir yalan ve iftiraya tesadüf etmeyecekler.. sözii sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdiir. içten içe biraz da alacaklısı addettiği bu saati mesul tutar ve onunla böyle her gün burun buruna . yaptıracağı camie vakıf olmak üzere Edirnekapı'da uzun zaman bütün aile. bir iki akar daha satın almıştı. Belki bu hakikatleri naklederken ufak tefek onarmalarda bulundu ğum olacaktır. kandillerini tedarik etmişti. hem de kocasından boşandığı giiniin haf-l. Babamın dedesi .de. yeter. başına gelenlerin hemen hepsinden. âdeta pazar malıyla giyinmeğe benzer. Şimdi senin üstüne borçtur. babasının nezrini yerine getirmek için konağın kendisine varıncıya kadar nesi var nesi yoksa hepsini satmış. adamcağız tam camiin inşasına başladığı sırada yeniden azledilmiş ve bir daha yakasını sıkıntıdan kurtaramadığı için temelleri kazılan camiin inşası kendiliğinden geri kalmıştı. Evlenme merakı bizim ailemizin ezelî derdidir. Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır. TANPINAR Asıl kötüsü. Buna rağmen babam bu kadını boşamadı.. Ben. Ahmet Efendi ölürken oğlu Numan Beye bu 26 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ camiden bahsederek. Evkafta oldukça iyi bir memurlukla işe başlayan ve ardı arası kesilmeyen talihsizlikler yüzünden küçük bir cami kayyumluğuna kadar inen babamın hayatını da dedesinin bu vasiyeti âdeta zehirle-mişti. Bâb-ı Âli memurlarından Tevkiî Ahmet Efendi. babamın da. fakat bir türlü inşaata başlayamamıştı. İlk karısını ve ondan olan çocukları zar zor beslerken şer'î mahkeme kararıyla evimizde birkaç gün için. misa kalan bir kadıncağızla. Hu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımağa çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak. Evet. ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş. Babama evimizdeki misafirlik bedelini ve bazı mahkeme masraflarını ödemek için ikide bir koynundan çıkarıp gözümün önünde açtığı büyükçe kesedeki mecidiyeler meğer bütün serveti imiş. 25. Ben kendi hayatımda bunu tecrübe ettim. kendim hep böyle yaptım.duvarlara asacağı yazı levhalarını. kilimlerini. hem de bir cami eşyasını almak. İnsan tabiatı iktizasınca birbirlerini kötülemek isteyenler sadece düşmanlarının hayatlarına baksınlar. ahır ve hizmetçiler kısmında oturduğumuz büyük konakla. İşler düzelip de rahat bir nefes alınca derhal işe koyulmuş. hattâ hayatının bile tehlikeye girdiği bir sırada. Zaten bu saatin büsbütün başka bir hikâyesi vardı. anneme o kadar bağlı olan babam bu kadıncağızla. "Benim borcumdu. Mısır meselesi zamanında bir iftira yüzünden başının çok sıkıştığı. ömrünün sonuna kadar iki evli yaşadı. sadece birtakım şimdiye kadar gizli kalmış hakikatleri öğreneceklerdir. Kendisine hayratının ne zaman biteceğini soranlara: "Takriben gelecek sene inşallah!" diye cevap verdiğinden dolayı. Onun içindir ki. Paranın geri kalan kısmıyla da camiin hasırlarını. kapının yanına koyacağı büyük saati. Onun için babam. fakat parası yetmeyecek korkusuyla camiin arsasını aldıktan sonra geriye kalan para ile doğrudan doğruya binaya başlayama-mış. Onu behemehal yaptırmalısın!" vasiyetinde bulunmuş.

Bazen durup dururken tisi tiste çalmağa başlardı. Annem onun bu ihtiyarî hâllerini hiç iyiye yormazdı. Bazen düşünürüm. faciası bu saat olmuştu. sonunda babama kendi eliyle kurmasını bile menetmişti. Menhus veya Mübarek bu saat çocukluğumun bir tarafını zaptetmiş gibidir. ve sizinki susturulduğu zaman behemehal komşularınki başlamaz. Amma. Annem o günden sonra ayaklı saatimizden hep Mübarek diye bahsetti. belki de hemen hemen ay-nı sularda. ihtiyar bir adamdan geldiklerini hiçbir zaman unutma!. kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başı boş. Radyo çıktığından beri çalar saatler ortadan kayboldu. Bu saat birincisi gibi dinî veya uhrevî değildi. Çünkü bu bağımsız saat ne ayar. Doğrusunu isterseniz ben birincilerini tercih ederim.futbol maçlarının. Tam aksine olarak laik bir saatti. alaturka ve alafranga. boks güreşlerinin hikâyesini dinliyorum. takvimli. Sonra aylarca yalnız rakkasının gidiş gelişiyle kalırdı. Hususî zembereği kurulunca saat başlarında o zamanın çok moda olan bir türküsünü çalardı. Halbuki güzel saatti. O yaşta bir saati olup da içinde ne vardır diye merak etmemek kabil midir? Hele insan. ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz. dayımın hediyesi beni hiç de büsbütün gafil avla-mamıştı. Kendi hâlinde. muntazam bir tahsil görmemiş. kıblenüma!ı. hangi senenin peşinde koşar. mevcut ve gayri mevcut bütün zaman28 SAATLERİ AYARI. Yalnız orta katındaki odasında oturulan evler gibi saatin yarısı muattal dururdu. aklımın erdiği kadarını söyleyeceğim tabiî. Bu büyük -aatten başka bir de küçük masa saatimiz vardı ki. neleri beklemek için birdenbire günlerce durur. dalgın dalgın bir yürüyüşü vardı. Babamın Nuri Efendi ile dostluğu bu yüzden sık-laşmıştı. Üçüncü saat babamın koyun saati idi. cin yutmuş gibi dans havalan tepinmez. yahut da onu iyi saatte olsunlar çarpmıştı. O da muhtelif marifetlerini bir tek ustanın lâyıkıyla tanımasına imkân olmamasıydı.yaşamaktan sıkılırdı. ömrü kahve peykelerinde geçmiş. Bütün dindarlığına rağmen daha beşerî düşünen babam ise ona Menhus adını koymuştu. Hulâsa hayatının gizli ve tek meselesi. fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Ben bile bu yaşta işimle gücümle meşgul olacağım yerde radyo başına oturup saatlerce. Bilhassa İbrahim Beyin vefat ettiği gece. Görülüyor ki. ne yapayım ki. Vakıâ sesi maazallah kapı gıcırtılarına benzeyen ve bütün gayretlerine. felâket yağmuru havadisleriyle üzerinize çullanmaz. bir kere Dile gidip görmediğim. yahut gayretlerime rağmen hâlâ üç makamı ta-nıyamayan büyük baldızımın. Hiç olmazsa çalar saat bütün gün alabildiğine şarkı söylemez. Nuri Efendi bile onu tam mânasıyla ve her yandan işletebileceği ne kani değildi. etrafı dolduran sesiyle hangi gizli ve mühim vak'ayı birdenbire ilân ederdi? Bun u hiç bilmezdik. ne ıslah ve ta mir kabul ederdi. O başını almış giden. tekdir belâsı saatlere . pusulalı. sırf Halit Ayarcı'nın himmetiyle bu mühim müesseseye büyük ve şöhretli muganniye olarak girmesinden sonra. hiç kimsenin işine karışmadan. Bir kere bozulunca kolay kolay tamir edilemiyordu. insanlardan tecerrüt hâlinde yaşayan hususî bir zamandı. tok. Daha doğrusu onun hayatımda dolduracağı yer kendisi gelmeden çok evvel hazırlanmıştı. böyle bir fikri ortaya atmam hiçbir zaman doğru olmaz. benim gibi çocukluğu boyunca ayaklı bir saatin âdeta bir büyü gibi zaptettiği bir evde yaşamış olursa! O zamana kadar azar. Gerek bu dedikodular. sonra ağır.insanoğullarına lüzumsuz meraklar aşılamaktan başka bir şeye yaramaz. bu hikâyeyi kimseye anlatmazdı. radyo münasebetsiz bir icattır. Bence radyo. Hangi takvimle hareket eder. haftalardır işlemeyen saatin birdenbire en derin sesiyle 27 TANPİNAR vurmağa başlamasından sonra bu korku hepimizin içine yerleşti. Tek bir kusuru vardı. Artık unutulmuş olan cami hikâyesini tazelememek için bütün dedikodulara sessiz sadasız katlanır. Ona göre hu saat ya bir evliya idi. gerek sofaya verdiği o iç kapatıcı manzara yüzünden ben bu saatin düşmanı olmuştum.AMA ENSTİTÜSÜ ları sayan acayip bir saatti bu. babamla annemin yattıkları odada bir masanın üzerinde dururdu. Sanatının tam ehli olan ustam bu saati tamirden o kadar bıkmıştı ki. -tabiî sinemalardaki havadis filmleri hariç. -aziz okuyucum bu fikirleri dinlerken.

Tane tane. bu taş oda içinde kabaran saat seslerinin içinde. Her gördüğüm saati çözmek ve içine bakmak hevesi. el do-kundııramayacağı.yalnız dışlarından bakmakla yaşamıştım. Onun için rüştiyeyi bitirene kadar bir daha sınıfta kalmadım. hiç göremeyeceği. orta boylu. Nuri Efendi gün boyunca bu saatlerle meşgul olur. Bunu kendisi de gizlemezdi. küçük raflarda tamir için getirilmiş. Hocalarımız beni öyle sık sık görmedikleri için kabahatlerimi de görmüyorlardı. "Babam pehlivandı. elli beş. Her pencerenin önünde karşı karşıya işleyen minder saatleri. fakat dinç bir ihtiyardı. Bütün ömrüm boyunca her geçtiğim yerde beni karşılayan ve teşyi eden hazin baş sallamaları. bu devamsızlık mektep hayatım üzerinde epeyce müspet bir tesir yaptı. Dayımın hediyesi ile beraber bende kendilerini yakından tanımak ve anlamak ihtiyacı başladı. ertesi seneyi yolda bulduğum çok eski başka bir saat yüzünden aynı sınıfta geçirdim. bir de saatten gayrı şeye alâkasızlık. Nuri Efendinin konuşması çok tatlı idi. hattâ ufak bir diş ağrısı çekmediğini söyler ve bunu Rumeli toprağından gelmesine yorardı. Orada sadece saatler vardı. Hakikatte pek az tahsil görmüş. Muvakkithaneye yerleştiğinden beri otuz beş sene geçtiği hâlde bir kere hiddet ettiğini.. varlıklarından lezzet alıyordum. Vaktimi daha ziyade Nuri Efendinin muvakkitha29. odanın her tarafında pencere içlerinde döşeme kenarlarında.dünyadaki bütün saatleri düşünerek dinlenirdi. büyiik. bir kısmı ise yarı evliya addederlerdi. Niçin? Neden? Ve nasıl? suallerinin hü-'. sağ tarafta Nuri Efendinin sedirinin üstündeki asma saat. kimi yarı çözülmüş kimi parça parça. altmış yaşlarında. bazısı çırılçıplak. sedir üzerinde. seyrek sakalı. U/un.Tanıdıklarının bir kısmı onu biîyiik bir âlim.sesini dinleyemeyeceği." diyerek bu zayıf cüsse-de şaşılacak bir şey olan kuvvetli pazularını gösterirdi. TANPINAR nesinde geçirmeğe başlamıştım. kestane rengi çok yumuşak bakışlı gözleriyle insanın üzerinde garip bir tesir yapardı. O seneyi bu saat yüzünden. . beyaz. Birisine kızdığı veya canı pek sıkıldığı zaman camiin avlusunda kim bilir hangi tamir zamanından kalmış kocaman bir taşı kucaklar. Vâkıa üçüncü senenin sonunda daha ziyade babamın sızlanışlarına acıdıkları için bütün mektebin. dört köşe yüzü. Zaten artık mektebin Allahlık talebelerinden olmuştum. bazısı sadece üstü açılmış bir yığın saat vardı. zayıf. amma. Bilhassa saatçilik üzerine sohbetten çok hoşlanırdı. daha hoyratlarında yüzüme karşı hain gülmeler başlamıştı. (iariptir ki. Sık sık."Beni adam eden saatlerdir!" derdi..ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ raya taşırdı. Bu bakışlarla karşılaşanlar onu sadece iyilik yapmak için yaratılmış tasavvur ederlerdi. ancak bir iki sene cami derslerine devam etmişti. belki de görmediği. onları âdeta seçerek konuşurdu. paslı veya parlak bir yığın enkaz hâline geldiğini söylemeğe lüzum var mı? Bu tecrübeden elimde iki şey kaldı. Ömründe hiç hastalık. kendisini gizlemeğe çalışan merhametli tebessümler. duvar boyunca dizilmiş zaman nöbetçileri hâlinde ayaklı saatler. hattâ semt halkının elbirliği eden yardımıyla rüştiyenin ikinci sınıfına atlayabildim. Onları sadece seyrediyor. V Sabahtan akşama kadar vaktimin çoğunu geçirdiğim Nuri Efendinin muvakkithanesinde ne bu baş sallamaları. Dayımın hediyesinin elime geçtiğinden hemen birkaç hafta sonra bir daha hiçbir işe yaramayacak hiçbir zamanı saymasına artık imkân olmayan iğri büğrü maden parçaları. kuru. ne o mânalı tebessümler ve kahkahalar vardı. Ben de gençliğimde epeyce güreştim. Hani o masallarda başınız sıkıldığı zaman yakıp imdadınıza çağırmak için size sakalından üç tel verip kaybolan ihtiyarlar gibi bir şey. kelimelerine dikkat ederek. Daha ilk elime aldığım gün zihnî hayatım birkaç merhaleyi birden atladı. gözleri yorulunca "Yap bir kahve!" diyerek sedire uzanır. şuraya bu30 ' SAATİ. Nuri Efendi benim tanımağa başladığım zamanlarda. bir kere bağırdığını gören olmamıştı.ımu içinde kaldım. bende de artık okuma he-vesi kalmamıştı.

ikbale. Çünkü bu saatlerde zemberek. Halit Ayarcı ile ilk tanıştığım günün. Kendisine saatlerini tamir için getirenlerle pazarlık etmez.. ne verirlerse kabul ederdi. Bu halleriyle üzerimde bir saatçiden ziyade saat doktoru hissini bırakırdı. Onlardan biri eline geçince çehresi âdeta yumı şardı: "Kalb işlemiyor artık. yahut. "Nas yürüsün biçare.. iyilik. "Siz büyük bir filozofla tanışmışsınız azizim!" diye bağırmıştı.. eğer işliyorsa zaman zaman üstüne eğilir. Bazen de "Acele yok ha! Acele istemem!" diye arkasından bağırırdı.. Bu Nuri Efendinin. hatt atılmış saatlerdi. Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: Saatin kendisi mekân. Nasıl ki.. düşündüren ve avnı zamanda güldüren sloganlarının Nuri Efendinin bu naklet ¡j£jm cümlelerinden doğduğunu derhal ilâve edeyim. Bunu yaparken iki türlü sevap işlediğine inandığı muhakkaktı.Galiba semtin en iyi saatçisi idi. insan da saati kendine benzer lcat etti. Bıi cinsten bir saati eline alıp da evirip çevirirken. ayrı işçiliklerden gelmiş olurdu. Şurada burada tesadüf ettiği yaymacılardan bu cins bozuk saat leri satın alıp ötesini berisini değiştirerek tamir ettikten sonra faki dostlarına hediye ederdi: "Al bakayım şunu! Hele bir zamanına sa hip ol. "Ne kadar bize benziyor. Böylece kendisine emanet edilen saati bir kere açtıktan sonra bir cam kavanoz altına koyar. Fakat bir meslek adamından ziyade. insanın hakikî kıymetlerini yapan umumî hizmete onların sayesinde nail oldum. atılması lâzım gelen. bazen haftalarca el sürmeden karşıdan seyreder." diye büsbütün beşerî bi dil konuşurdu. istanbul halkını o kadar şaşırtan. Ne gariptir ki. sesini dinlerdi. zaman ve mekân. Diyebilirim ki en çok üzerine düştüğü saat ler. Ondan sonrasına Allah kerimdir!. hurda denebilecek kadar bozulmuş. Bu sözleri senelerden sonra Halit Ayarcı'ya naklettiğim giin aziz velinimetim hakikî bir heyecana kapılmış. kendiliğinden ayar kabul etmez. Halbuki refaha. iki ayağının ikisi de yok. Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı.. Fakat elden ne gelir? Kör topal idadi tahsilimi -mektepten ve hocalardan elden geldiği kadar uzak kalmak şartıyla. "Ccnab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı. öbür yandan da bir insana yaşadığının şuurunu. ayarı insandır . saatle cemiyet arasında bulduğu yakınlıkları. Böylece Nur Efendinin sayesinde zamanına tekrar sahip olan insan sanki üarıldı-ğı karısı ile daha kolay barışabilir. Çıinki bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiş oluyor. zamanını hediye ediyordu.bitirmeğe uğraştığım o yıllarda.. insanla mevcuttur!" Bu cins benzerlikler üzerinde ısrar eden bir yığın sözü daha var31 TANPINAR dı: "Maden. Nuri Efendi böyle esaslı tadillerle yeniden zaman arabasına koştuğu saatlere o devrin silâhlarını kastederek hafif bir alayla "muaddel" adını verirdi. Beyinde de arıza var". yürüyüşü zaman. çocuğu daha çabuk iyileşirmiş yahut hemen o gün borçlarından kurtulacakmış gibi sevinirdi. Bu da gösterir ki. âdeta boynuma atılarak. Saat de böj ledir. İnsan da böyledir. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: "İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. yıllar boyunca merhum üstadımın bıı cümlelerini veva benzerlerini dinlemekle gençliğimi yok yere harcadığımı düşünmüş ve azap çekmiştim. onların üzerine kurduğu hayat ve cemiyet felsefesini nereden anlayacak tim? Çıinku Halit Ayarcı ve Doktor Ramiz'in sonradan bana ." Nuri Efendide saat sevgisi bir nevi ahlâktı: "Bozuk bir saat« bir hastaya. Yalnız saati bırakıp giderken. "Sakın haber göndermeden gelip almağa kalkma!" derdi. sonradan Halit Ayarcı'nın verdiği isimle içtimaiyatçı tarafı idi.çoğuna cevabı idi. işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı. Se lâh.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yalnız enstitümüzün. Tıpkı bizim hayatımız!" derdi." sözü kendisine dert ya nanların -fakir olmak şartıyla." derdi. Sık sık. daha doğrusu gecenin hikâyesini bütün teferruatıyla ilerki sahifelerde yazacağım.. Nuri Efendinin hiçbir açık geliştirme yapmadan insanla saat. Hakk'ın bize lutufla bakışı sayesinde olur.. bir muhtaca bakar gibi bakmağa alış!" ve Nuri Efene hakikaten öyle yapardı. tulumba. Burada 32 SAATİ. çaıklaı her biri ayrı fabrikalardan..

Yani bana ilk devirlerde hep haz. İnsanları iğfal etmek.HRt AYARI. çoluk çocuğumun sıhhatini düşünür. İçlerinde yarım saat. Fakat ayarsız bir saatin hiçbir mazeret yoktu. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur. Daima ufak tefek ücret zamlarıyla kendisir korudum. Tıpkı Nur Efendinin o kadar dikkatle ve ayrı ayrı işçiliklerden gelmiş parça ları birleştirerek tamir ettiği. Daima dost ve miik rınıdi.söyle diklerine nazaran bu hakikî felsefe idi. onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle hak yolundan ayırmak için şeytanın baş vurduğu çarelerden biri de Nuri Efendiye göre. Şurasını da derhal kaydedeyim ki. bu demektir ki. Hana kalırsa bu kadarı da fazla idi. dertlerimi dinlemekten hiç bıkma/. Hak kıtııdaki kanaati herkesin kanaati idi. zaman kervanına kattığı hurda saatleı gibi onlardan bir parça. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika. yüz seksen milyon saniye eder. ivi ayarlanmış bir saat. Doktor Ramiz daima biraz dalgındır. hem de birçok defalar dinle diği hâlde ancak Halit Ayarcı onları beğendikten sonra kıymetleri ni anladı. terkip hâlinde eseriyim. bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi. gerek Nuri Efendiyi gerek beni. okuyucuların ilerde görecekleri gi bi hayatımın başka bir tarafı ile. hakkımdaki görüşü değişti ve hır daha methimi dilinden düşürmedi. Uzun zama beni tedavi eden Doktor Ramiz. goriınmczsem arar bulur. Nuri Efendi ve Halit Ayarcı. günde el!i bin saat kaybediyoruz. R'risini çok gençken. Ona göre işlemeyen. Halit Ayarcı'dan sonra en Ç°k zikredilen ad benim adımdır. bir saat .iran etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor' Avarı hozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. İşte benim hayat mekiğim bu ik kutup arasında dolaştı. kırılmış. Ayarsız saat bu halim selim adamı âdeta çileden çıkarırdı. korkunç bir günahtı. ayrı zihniyette insanlar bü tün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmama! şartıyla birleştiler. bir hayat dışı gözü ile baktı. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek. dostum bu ne sözdür . Hemen hemen rahmetli hocam Nuri Efendi ve Şeyh Ahmet Zamanî ile bir ayarda geliyorum.. bir saniyeyi hile /. gizli kalmış kıymet leri bulup çıkarmasıdır. O bir içtimaî cürüm. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur.. saatte on seki/ milyon sanı ve kaybederiz. Meş-rutiyet'ten sonra bilhassa şehir saatleri çoğalınca "ayarsız saat göreceğim" korkusu ile muvakkithaneden çıkmaz olmuştu. sanıvenm peşinde koşmaktır!" derdi Halit Ayırcı'yı pek şaşırtan sözlerinden biri de hu olmuştu: Düsun Havri Irdai. Tabiatında mazurdu. Bu da gösterir ki. Ancak Halit Ayarcı'ııın beni takdir ettiğini gördükten sonradır ki. Fakat bu ayrı meziyette. Young'dan. Doktor Ramiz. insanlara ve hayat! gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım. düşün aziz. Nuri Efendinin bu sözlerini Halit Ayarcı ile beni tanıştırdığı o günden çok evvel. ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. Hele umumî kanaatin dışına hiç çıkmaz Nitekim bana karşı davranışları da böyle oldu. Kendiliğinden her hangi bir şeyi güç bulur. Fakat hiçbir zaman benim gerçek değerlerimi göymedi. Nuri Efendi belki saat tamirinden ziyade saatlerin ayarında titizdi. hattâ ömür defterimi tamamlanmış sandığım bir zamandi karşıma çıktı. Sohbetimden hoşlanır. Tabiî insanlık hâli ben de onun bu iltifatlarını mil kâfatsız bırakmadım. insanüstü rolünü ilk anlayan ve takdir eden Halit Ayarcı'dit Zaten onun belli başlı meziyetlerinden biri de. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse. bana ufak tefek yardımlar da ederdi. Öyle ki elde mevcut dört ese r| nin indeksinde Freud'dan. şüphesiz ayarsız saatlerdi.. onların "muaddel" bir halitası.AMA ENSTİTÜSÜ ¡MU1-ı Efendi sık sık. Öbürü her şeyden ümit kes tiğim.ı hususî meziyetleri de bulunan biçare bir meczup. 34 SAATİ . Halit Ayarcı ile tanışmama o vesile oldu. Mamafih büsbütün haksızlık da etmeyelim. Ren böyle ilmî eserlerde adı geçccck 33 TANPINAR adam olmadım. Seyit Lûtfullah'a bağlı tarafıyl alâkalı idi. Ben onların bir muhassalasıyım. daha doğrusi benim vasıtamla Nuri Efendiyi ve bittabi Nuri Efendinin arasındaı beni ve ikimizin arasından da saatin ve zamanın hayattaki ferman ferma.' Bu dr mektir ki. kabiliyetsiz hir adam. "Ayar.

gecikenler vardır. Çıldırtırı bir kayıp... Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp. Şimdi anladın mı Nuri Efendinin büyüklüğünü, dehasını?.. İşte biz onun sayesinde bu kaybın önüne geçe ceğiz. İşte enstitümüzün asıl faydalı tarafı... Muarızlarımız istediklerini söylesinler. Biz bu cemiyetle en mühim işi yapıyoruz. Derhal büyük ve sıhhatli bir istatistik hazırlayın vc broşürleri bu halta sonunda basalım... Daha doğrusu onu ben hazırlarını. Bu kadar mühim işi hiç kimseye veremem... Fakat si/ de Nuri Efendinin haya tını anlatan bir kitap yazın. Şöyle Avrupalıca bir kitap. Bunu yalnız siz yapabilirsiniz ve. vazifenizdir de... Bu adamı diinvava tanıtmalıyız. Bu kitabı yazamadım. Daha faydalı olması, müessesenin politikasına daha fazla yardım etmesi için onun yerine aynı fikirleri ve malzemeyi kullanarak Ahmet Zamcınî Efendi'nin Havatı ve Eserle r' ni yazdım. Acaba bu ustama bir ihanet midir? Nuri Efendi bana fazla iş vermez, verdiği işin de behemehal yapı İm asını istemezdi. Aceleye lüzum yoktu. O, zamanın sahibi idi ()na istediği gibi tasarruf eder, yanındakilere de az çok bu hakkı ta-nırdı. Zaten o beni daha ziyade bir dinleyici olarak kabul etmişti A™ sıra, "Oğlum Hayri! derdi. İyi bir saatçi olup olmayacağını bü >35 TANPINAR miyorum. Doğrusu, bunu senin hayrın için çok isterdim. Sen e yaşta bir iş tutup ona kendini vermezsen büyük sıkıntılara tığray lirsin. Yaradılışın mütevazı insan yaradılışı... Hayata ve etrafa k yeter derecede dayanıklı değilsin. Seni ancak iş kurtarabilir. Yazı bu iş için lâzım olan dikkat sende yok. Fakat saatleri seviyorsun, lara acıyorsun! Bu mühim bir şeydir. Sonra ayrıca dinlemek gibi hasletin var. Burası muhakkak. Dinlemesini biliyorsun, ki bu mu bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu ö karşısındakıyla aynı seviyeye çıkarır!" diye iltifat ederdi. Nuri Efendi her yıl bir takvim neşrederdi. Büyük bir kısmı yıl evvelkinden olduğu gibi aktarılan bu takvimi kasım sonları yazmağa başlar, şubat ortasında Nuruosmaniye'de bir matbaaya nimle yoilardı. Bu işin gözümün önünde olması beni çok şaşırtır Rumî, Arabî aylar, onların mevsimlerine aşılanmış daha başka ha eski yıl ve zaman bölümleri, güneş ve ay tutulmaları, en ince saplarıyla her gün için kaydedilen kuşluk, öğle, ikindi, akşam, y sı saatleri, büyük fırtınalar, küçük, fakat onun hesabında çok mâ lı rüzgârlar, gün dönümleri, şiddetli soğuklar, eyyamı bahur sıc lan, bu küçük cami odasında başında takkesi, alçak sedirinde s dizinin üstüne kâğıt tomarlarını dayayarak pirinç gibi rakam dizi rini sıralayan bu adamın kamış kalemiyle sarı pirinç divitinden, vaş yavaş âdeta çok çeşitli bir rüya gibi doğarlar, sanki sırası g dikçe meydana çıkmak, dünyamızda hüküm sürmek için odanın " köşesinde, ışığın en az uğradığı ve saat seslerinin en fazla yığıldı bir tarafında toplanırlardı. Onun bu takvime çalıştığı günlerde ben hakikî bir mucizeye ş hit oluyormuşum gibi kendimi esrar içinde kaybederdim. Bir se evvelki takvimi de aynı şekilde ömrümüzün bütün merhaleleriy hazırladığını bildiğim için âdeta onun tarafından tanzim ediimiş b dünyada, onun iradesinden çıkmış bir ışık içinde yaşadığımı zann der ve rahmetli üstadıma biraz da korku karışan başka türlü bir ha ranlıkla bağlanırdım. '36 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ VI Vefa ile Küçükpazar arasında, bir yokuşun üzerinde harap bir nedresede -âdeta bir baykuş gibi- oturan, Deli Seyit Lûtfullah, ehzade Camii'nin biraz aşağısında, Burmalı Mescit taraflarında Sı boyalı, cephesi bitmek tükenmek bilmeyen bir konakta atlı ara-alı muhteşem bir hayat süren Tunusluzâde Abdüsselâm Bey, Hır-aişerifte Halvetî Dergâhı'nın arkasında oturan Avcı Naşit Bey, ezneciler'de bir eczane işleten ve bu çok Müslüman semtin nadir ıristiyan ileri gelenlerinden olan Eczacı Aristidi Efendi, Nuri Efendiyi sık sık ziyaret ederlerdi. Abdüsselâm Bey, yirmi otuz odalı konağında bütün bir aşiretle aşayan, çok zengin, insan canlısı bir adamdı. Evinin hususiyeti bir irenin yahut içinde bir kere doğmak gafletini gösterenin bir daha ışarıya çıkamamasıydı. Beyaz kolalı

gömlekleri içinde daima ki-ar, zarif, bu eski İstanbul efendisi böylece farkında olmadan kona-ına imparatorluğun her köşesinden gelme, damat, gelin, birkaç enge ve enişte, sayısız adette çocuk, belki bir o kadar da kaynana aynata, ihtiyar hala, teyze, genç yeğen, sekiz on halayık yığmıştı, abamın zoru ile birkaç defa hanımının ziyaretine giden annem, er defasında eve bu kalabalıktan başı dönmüş, yorgun ve bitkin önmüştü. Çok küçükken bir defa da ben annemle gitmiştim. Hotozlu, fistanlı, beyaz sadakor entarili, yahut açık dekolteleri deklerine kadar inen ve orada dantelâlarla, kırmalarla kumaştan e süsten bir dalgacık gibi kabaran her yaştan yirmfye yakın kadın e bir o kadar çocuk içinde ne yapacağımı şaşırmış geçirdiğim o ünü hiç unutamam. Dışardan bitmez tükenmez,gibi görünen bu v'n içinde insanlar âdeta üst üste yaşıyordu. Bu kalabalıkta keyfi-et itibariyle de hemen hemen aynı karışıklık vardı. Kendisi Tunus eyinin yakın akrabası ilk karısı şerif sülâlesindendi. İkinci karısı baydan çırağ edilmiş, Abdülhamit'le senli benli konuştuğu söyle-en çok kibar bir Çerkesti. Bir kardeşinin karısı Hidiv ailesinden eliyordu, öbürününki bilmem hangi Kafkas kabilesinin reisinin kı37 TANPINAR zıydı. Gelinlerden her biri ya şöhretli müşirin, veya vezirin kızı, hut da bir Arnavutluk beyinin torunuydu. Bu kadar karışık bir a' nin Abdülhamit devrinde bir yığın vesvese, vehim, dedikodu uy dırabileceğini düşünen Abdüsselâm Bey kardeşlerinden birinin zını padişahın çok itimat ettiği hafiyelerden biriyle evlendirin muvaffak olmuştu. Bu zat, kendisinin aza olduğu Şııra-vı Devlet kâtip olduğu için evde ve dairede hemen hemen bütün gün onu « altında bulundurabiliyordu. Sabah akşam lastik tekerlekli arabas da Abdüsselâm Beyle kardeşinin damadının beraberce Şura Devlet'e gidip geldiklerini görmek onları tanıyanların pek hoşu gidermiş. Asıl garibi damadın, çok sevdiği, velinimet addettiği A düsselâm Beyi böyle göz altında bulundurmaktan üzülmesine m' kabil bir saat yalnız kalsa "'yangın var!" diye bağıracak, bomboş tramvaya binse tek yolcunun yanına gidip oturacak, yahut vatr nın yanında ayakta duracak cinsten olan Abdüsselâm Beyin bu rurî arkadaşlıktan pek memnun olmasıydı. Abdüsselâm Beyi Mütareke yıllarında daha yakından tanıdı Adamakıllı ihtiyarlamasına rağmen hafızası az çok yerinde idi. günleri bana anlatırken Ferhat Beyin bu çekingenliğine kahkahal la gülerdi. Abdüsselâm Bey askerden döndüğüm zaman yalnızlı ma acımış, -anam, babam hepsi ölmüşlerdi- beni küçük kızı ile ' raber oturduğu Bayezıt'taki evine almış, evlerinde yetişmiş bir kı la evlendiımişti. Hvet Zeynep'le Ahmet'in anneleri ilk karım bu e de büyümüştü. Abdüsselâm Beyin konağı Meşrııtiyet'in ilânına kadar bu şeki de devam etti. Bu konağın kalabalığı ve masrafı hakkında bir fik verebilmek için semtin iki bakkal, bir şekerci ve bir kasabının h men hemen bu konakla geçmeliğini söylemek yeter. Aristidi Ffe dinin eczanesinin belli başlı hasılatı da bu konaktandı. Hürriyet ilânından sonra, ayrı ayrı planlarda bir benzeri olduğu imparator! gibi, konak da yavaş yavaş dağıldı. İlk önce Bosna-Hersek, Bıılg ristan, Şarkî Rumeli ve Şimalî Afrika arazisi ile beraber birad beylerle hemşire hanımlar ayrıldılar, sonra Balkan Harbi sıraları 38 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ da küçük beylerin ve gelin hanımların bir kısmı evden çıktı. Sonuna doğru hemen hemen yalnız Ferhat Beyle -kardeşinin damadı-kendi çocuklarının bir kısmı kaldı. Ferhat Bey sonuna kadar Ab-düsseiâm Beyle beraber yaşadı. Onlar sabah akşam kendilerini Şu-ra-yı Devlet'e götürüp getiren lastik tekerlekli arabanın siyah, yağız Macar ve İngiliz kırması atları gibi birbirlerine alışıktılar. Son zamanlarda bu iki adamın birbiriyle konuşması sadece Ferhat Beyin Abdiilhamit'e, haftada bir, konak ahvaline dair verdiği jurnallar üzerine idi. Ferhat Beyin mahcubiyetten yüzü kızara kızara anlattığı bu hâtıralar sayesinde Abdüsselâm Bey, eski konağının iç yüzünü her gün yeni bir tarafından öğreniyor, nisbeten daha genç ve dinç yaşta, zengin, talihin alabildiğine yüzüne güldüğü, etrafında tam istediği cinsten cıvıl cıvıl, üst üste, Babil Kulesi kadar karışık, her dilden ve her kafada; fakat insan yakınlığının sıcaklığı ile dolu bir hayatın kaynaştığı o günleri âdeta yeniden yaşıyordu.

Fakat hemen her akşam gözlerimin önünde tekrarlanan bu canlandırma ve geçmişi yeni baştan yaşamada aksayan bir taraf vardı. Ferhat Beyi dinlerken Abdüsselâm Beyin gözlerini bulandıran mazi hasretine, garip, âdeta muzipçe bir parıltı, dudaklarının kenarında insan zaaflarıyla alay eden anlaşılmaz bir gülümseme karışırdı, ve bu hal Ferhat Beyi hikâyelerinde büsbütün şaşırtır, bir kat daha mahcup ederdi. Bir gün eski Şura-yı Devlet azası sırrını bana açtı: - Biçare damat bey, hakikaten bu işten fazla mahcup ve mustarip... Farkında değil ki, ben de her hafta kendisi için bir jurnal veriyordum... Benim Nuri Efendinin muvakkithanesine gidip gelmeğe başladığım sıralarda Abdüsselâm Beyin konağında ancak otuz yedi insan kalmıştı. Bunlar da kendi çocuklarının dışında, talihin cilvesiyle, daha ziyade emektar hizmetçiler, kardeşlerinin uzak akrabaları, kime ait olduğu her gün yeniden münakaşa edilen ihtiyar teyzeler, halalar, yengelerdi. Abdüsselâm Bey bu hâle içten içe üzülüyor, gizi i •39 TANPINAR ce daima temenni ettiğini söylediği hürriyetin evini böyle insansız çocuk şamatasız bırakmış olmasını bir türlii anlamıyor, konağın git tikçe sırtında ağır basan masraflarını çok münasebetsiz bir yiik bıı luyordu. Bu yükün altında, bütün bu uzak akraba, Ahdiısselâm Beye. ara yerdeki esas cümleler silinmiş, bu yüzden manası bir türlü çıkmayan bir metin gibi geliyor, onu şaşırtıyor, bununla beraber büsbütün yalnız kalmak korkusu ile bu beyhude kalabalığa yine dört elle sarılıyordu. Vll Abdiisselâm Bey ise daha ziyade servetinin mühim bir kısırımı şıı veya bu şekilde tüketmiş, fakat dışarıya ve bilhassa yeğenlerine karşı sevgisi hiç değişmemiş, hâlâ küçük meraklarında ısrar eden, olmayacak şekilde sağa sola yardıma koşan, sükûneti de telâşı kadar latif, hattâ hafifçe komik bir operet amcasına benziyordu. Şahsiyetlerini yapan hususiyetler ve garabetler ne olursa oksun her iki sinin de çehreleri kuvvetli bir insan zeminine düşerdi. Seyit I/ıtful-lah'da bu zeminin kendisi yoktu. Onun acayip gölgesi doğrudan doğruya yalanın boşluğunda yüzüyordu. O maskenin, yahut ödiinç kişiliğin kendisi idi. Çok hayalî bir piyeste asıl baş rolü, hakikatin tam inkârını üzerine alan aktör tasavvur edin ki, oyunun varışında sahneyi, ödünç şahsiyetini günlük hayatında yaşamak için bırakmış olsun ve o kıyafetle ve karakterle şehre, sokağa, insanların arasına fırlasın. İşte bu küçük gruba bir yığın merakı, ihtirası aşılayan, onların kendi başlarına kalmış olsalar çok tabiî geçecek hayatlarını alt üst eden Seyit Iütfııllah bu çeşit bir adamdı. Onda yalanın nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmezdi. Ne söylendiği gibi Medineli, ne de seyitti. Hattâ asıl adı bile bu olmayabilirdi. Nuri Efendiye göre seyitliği vaktiyle İrak taraflarında nikâhlandığı bir kadından geliyordu. Aslen Biilûçtu. Memleketini çok gençken bırakmış, hemen biilün Şark'ı gezdikten sonra Is tanbul'a gelmiş, Arap ("amii'nde giizel ve yanık sesiyle okuduğu ırt SAATİ .F.Rt AYARI AMA ENSTİTÜSÜ Kur'ân'laria dikkati çekmiş, bu sayede Emirgân'da oturan çok zen-hir ailenin bahçıvanının kızı ile evlenmiş, hattâ bu sayede bir M ı^ bile koparmıştı. Ru ilk gelişinde kendisini tanıyanlar, mazbut mutaassıp bir şeriatçı olduğunu, vaazlarında, münakaşalarında etrafı â(|cta yıldırdığını anlatırlardı. Babamın söylediğine göre bu vaazlarda Seyit Lûtfullah hemen hemen insan hayatında ibadetten başka bir şeve müsaade etmez, yemekten, içmekten, konuşmağa kadar her şeyi yasak edermiş. Hu ilk devre ancak üç yıl sürmüş, karısının ölümü üzerine her şevi bırakarak yeniden seyahate çıkmış, ancak on sene sonra Meşruti yet'ten iki yıl evvel, İstanbul'a dönmüş, o yıkık medrese odası na yerleşmişti. Fakat bu dönen Seyit Lûtfullah artık eski adam değildi. ((özlerinden biri akmış, ağzı hafifçe çarpılmış, bütün vücudu büyük hareketlerine zarar vermeyen, fakat onları bir türlü serbest de bırakmayan, her uzuv için ayrı, küçük, mânâsız ve lüzumsuz bir yığın dar sahalı harekette kendisini dağıtan bir tik kaplamıştı. Sol kolunu

çarpık yüzü ile uzun boyu yüzünden daha fazla göze hatan kamburu ile Seyit Lûtfullah benim gördüğüm zamanlarda. Aristidi ¦fendi onu bir şarlatan addeder. Ona göıe Savuç Bulak'ta. hattâ onları ne olsa yine biraz sevdiği için.durmadan araba çeker gibi ileriye geriye götürüyor. dessas. Fakat ne saatini bedava tamir eden Nuri Efendiye. her kendisini değiştirecek mucizeli kelimeyi. Sol ayağı ise her zaman için ağırdı. öbür taraftan da Seyit Lûtfullah'ın ipler dünyası ile olan münasebetini hiç gözden kaçırmaz. ve mes hakikaten vaat ettiği gibi Kayser Andronikos'un hazinelerini gün bulacağına inanır. Abdüsselâm Bey haki ten Seyit Lûtfullah'a inanıyor muydu? Burasını bilmem. ne de gaip âlemle herhangi bir münasebet vardı. Orta yerde ne iyi saatte olsunlardan hazır bir huddam. duyularına cevap veren şeylere herkes gibi inanmamaktan baş hiçbir günahları yoktu. Buna rağmen Abdtisselâm Beyin ha' için. küfürle omuz omuza yürüyen bu adamdan bir tür-li: vazgeçemezdi. dolandırıcı addeden babam." der. yahut bu cinsten bir 41 TANPINAR mirasın neticesi addederdi. ayrıca eski bilgiler için kendisini tükenm bir hazine addederdi. Hakikatte onu zani. Halbuki gençliğinde daha ziyade güzel saydırmış.AMA ENSTİTÜSÜ lırda dedesinin vasiyetini yerine getirmek için hıitün ümidim Seyit [ ûtfullah'a bağlamıştı. bütün köşede bırakılmış insan hıncıyla Seyit Ltitful-lah'a yüklenirdi. ne define. fakat tek zaafı olan tecessüsü yüzünden. ne de eline diline üşenmeyen Avcı Naşit Beye açıktan açığa düşmanlık edemediği. tembel. Bu meselede Aristi Efendi ile aralarındaki fark bu sonuncusunun bu gayeye ancak m dern kimya ile erişilebileceğine inanmasıydı.elleriyle yokladıkl rı. her şey bu hudutsuz imkânın eşiğinde. fakat iyi saatte olsıınların pek aksisine tesadüf etmiş olacak ki bu hâle gelmişti. her zaman yardımını gördüğü Abdiisselâm Beye. Çoktan İstanbulbılaşmış. vücudundaki değişiklikleri daha ziyade eksik tedavi edilmiş bir frengiye yorar. Bu m him şey üçü için aynı şekilde mühimdi. Adamcağızın yüzünü bövle çıfıt çarşısına çeviren şey düpedüz esrarın. fakat para sıkıntısı içinde yaşadı için her cesur tecrübeyi mubah gören zavallı babam da son zama 42 SAATLERİ AYARI. Onlar için "imkân" den şeyin hududu yoktu. Meşin gibi esmer. Bana k lırsa inanmaktan daha mühim bir şeyle hareket ediyorlardı. bilmem hangi zaviyede misafir kaldığı zamanlarda behemehal bir huddam tedarikine çalışmış. Abdüsselâm Bey ise eriyip tükenmiş servetinin lâfi imkânlarını bir taraftan Aristidi Efendinin lâboratuvarınd çalışmalara bağladığı hâlde. bu noktada çok müspet dtişüncclı Aris tidi Efendi ile birleşirdi. Bu devirlerdeki Abdüsselâm Beyi daima elinde bu iki atu ile imkânsız ameliyelere girişen bir kumarbaz görmemek imkânsız Aristidi Efendinin eczanenin arkasındaki gizli lâboratuvarın bütün masrafı onun sırtında idi ve bu lâboratuvarda günün birin altın yapılacağına gerçekten inanıyordu. . hattâ Arapças unutmuş bu Tunuslu'da eski Mağrip sadece hurafeleriyle dev ediyordu. madde. duayı. insandan ziyade peşinden koştuğu defineleri bekleyen bir ecinniye benziyordu. Fakat AbdüsseP Beyin hatırını kıramadığı için Seyit Lûtfullah'ın getirdiği büyü simya karışık formülleri de ister istemez denemeğe razı olmuştu Hakikatte bütün bu insanlar hakikat denen duvarın ötesine g mek için birer delik bulmuş yaşıyorlardı. İçlerinde en realistleri olan. elindeki birkaç eski yazmadan getirdiği formülleri inanma tatbike çalışırdı. onun-'a °ynayanlar işte bu hâle gelirler. Fakat dostları yine aynı para sıkıntıları yü-zıindcn onu her şeyi fedaya hazır addettikleri için aralarına alma/ lardı Bıı yüzden hemen hepsine az çok düşmandı. yah ameliyeyi bekliyordu. Nuri Etendi ondan bahsederken. "Havass-ı Kıır'ân böyledir. Bu değişikliği gaip âlemle yaptığı mücadelelere yorardı. uzvî suiistimallerin neticesi olan felçti. ensesini kulunç kırar gibi büküyordu. Hemen herkesin Seyit Lûtfullah için ayrı bir fikri vardı. formülü. Ona göre Eûtfullah "yalancı esrarkeşin biri" idi. işretin. Evet onların gördükleri. Her şeyin mümkün olduğu bir âlemleri var Eşya. insan.

Aselban'ın babasının sarayında hemen hemen bine yakın. Onun için esrar tehlikeli bir keyif vasıtası değil büyüğe. hattâ imkânsızlığını iyiden iyiye ölçmüş gibi meyus.. kendisini seven bu harikulâde sevgili ile tam visal şimdilik bir çeşit "emr-i muhal" idi. Ben. Hint racaları gibi bir şey olması gerekirdi.. . ağzı köpüre köpti-re elindeki kuvvetlerle düşmanını harap edeceğini. Şahıs benim ne olduğumu biliyor mu acaba?. serin su şakır-tıları içinde kendisi kadar güzel cariyeleriyle saz sohbetleri yapıp eğlenen. Çünkü bu define bir tılsımdı. O zaman garip bir gurur kendisini istilâ eder. birbirinden bir lahza ayrılmağa razı olmayan her yaştan hısım akraba bulunurdu.. Çöküntü anlarında bu işin bütün güçlüğünü. sırmalı kumaşlar bin çeşit tadılmamış güzellikler arasında yaşadığına inanmamak zordu. çok defa yarı mastor gezerdi. kendi karışık lûgatince "tarîk " idi..Mamafih Eûtfullah.Dün Aselban'la avda idik.. Aklı ortadan kaldırmadan hakikate ermenin imkânsızlığını her zaman söyler. onların bir iki misli kadar birbirini seven ve düşünen. Hattâ orda. güzele. teni. Kvvelâ Kayser Andronikos'un hazinesi bulunacaktı. Aselban'ın geceden daha siyah saçları. öldüreceğini söyler.AMA ENSTİTÜSÜ Bu saadetin tek lekesi Seyit Lûtfullah'ın ancak Aselban'ın kendisini çağırdığı zamanlar oraya gidebilmesi idi. oturduğu harabe kadar yıkık dolaşırdı. Seyit Lûtfullah hakikî çehresini alacak. Böyle zamanlarda insanlardan kaçar. Bilhassa yerinden kımıldayamayacak kadar ihtiyar bir tazı ile ava çıkan avcı Naşit Beyin bulunduğu zamanlarda anlatılan bu av hikâyeleri bilmek bilmezdi. kavgacı olurdu. Abdüsselâm Bey bu kalabalığın ortasında kırk genç cariye ile birden keyif süren Aselban'ın babasının hayatını hakikaten kendinden geçerek dinlerdi. melekler kadar güzel çocuk. Haddizatında servete hiç ihtiyacı olmayan. gül ve yasemin kokuları. "Ben. yıldızlardan daha parlak bakışları.... yani Aselban'm ana ve babasının ve bilhassa çok hiddetli ve Aselban kadar güzel kardeşinin sevgiliye erişmesi için koştukları şarttı. Onu dinlerken bir tarafı ile orada. yahut bütün ihtiyaçlarını gaipten tedarik eden Seyit Lûtfullah'ın bu define işi ile uğraşmasının tek sebebi işte bu şarttı. berrak havuzların haşında bülbül sesleri. kendisi de esrar kullandığım gızlemezdi. ezberden Mirdik.. hakikate ermek için bir yol. Böyle anlarında durmadan perdenin öbür tarafından bahseder. Abdüsselâm Beyin yanında bu mesut hayat tasavvuru daha az hareketli ve daha cıvıl cıvıldı. yahut penceresinde tek başına oturup dostumuzu düşüne düşüne gergef işleyen bu sevgilinin güzelliğini hepimiz. TANPINAR edalı yürüyüşü vardı. Ben ha. altın. 44 SAATLERİ AYARI.. Şahıs biliyor mu ben kimim?. görünenin ötesinde insanı bekleyen lezzetleri anlata anlata bitiremezdi. yaseminden beyaz. Ben şahsın başına belâlar yağdırırım.. Bu definenin bulunması gaip âlemdekilerin. yani güneş gibi bir şey olacak ve bu iki emsalsiz güzellik birbiriyle birleşecekler ve dünyamızda hakikî bir iktidar içinde mesut yaşayacaklardı. onu asıl çehresiyle kamaştırıcı güzelliği içinde görebilmemiz imkânsızlığını söylerdi.. kaplanlar vurduk ki. bizim görmediğimiz o âlem de firuze saraylarda. Lûtfullah'ın bu hiddetleri bir sar'a nöbeti gibi korkunç ve yıpratıcı idi. sülünlere haset ettirecek 43." Çünkii böyle zamanlarda . Bu davet olmazsa aylarca Seyit Lûtfullah bizim sefil dünyamızda. büyük neşe ve iç açılış anlarında -yani mastor olduğu zamanlarda-kendisinin bizim gördüğümüz insan olmadığını. mücevher. rast geldikleri ile titiz. o hazlar âleminde Aselban adlı bir de sevgilisi vardı Tıpkı masallarda olduğu gibi hiç solmayan güller arasında. etrafa hangi dilden olduğu pek bilinmeyen karmakarışık beddualar. Yazık ki. Yüz tazı birden bizimle koşuyordu! Öyle ceylânlar. Onu çıkarttıktan sonra Aselban bizim gibi insan kılığına girecek. huysuz. Anlattığına göre bu sır âleminde Aselban'ın dizleri dibinde yaşayan dostumuzun şimdi Amerikan filmlerinde seyrettiğimiz şark prensleri. büründüğü paçavralar gibi perişan. Hele bir tanesi. lânetler yağdırırdı. biçare yaşayan Seyit Lûtfullah.

Aradaki farka gelince zaten Seyit Lûtfuliah iyi saatte olsuniarîa tam işi görüleceğini hiçbir zaman iddia etrne-j mişti. Üç gecenin içinde. âdi cinsten bir mas saati çıktı. birisi kalkıp onu pekâla tesadüfe yorabilirdi. onun ışığında. Cevabını vermişti.. tükürürdü: insan değil. Hulâsa bu yanlış. Bu gurur Seyit Lûtfullah'ın bozuk kafasında çok acayip bir hayat ve ölüm felsesiyle beraber yürürdü. oturduğu medrese artığının da ayrı ayrı payları vardı.. pazar malı. Kim bl|ir kimin canına kıydı? 45. bütün ai-'esi silme öldü. Her dediğine inanıldı. Nur Efendi vasıtasıyla müracaat ettiği Seyit Lûtfuliah kendisine. Sandığında. İnsan işie-"nde hatanın oynadığı büyük ve faydalı rolü bilmem bundan iyi gösteren misal var mıdır? O tarihten itibaren Seyit Lûtfullah. Hemen telgraf çekile. Abdüsse lâm Bey çok kıymetli bir altın saati kaybettiğini sanmıştı. Şimdi kendisi Darülaceze'de. Bu büyücüyü hükümet ne diye içeriye tıkmıyor? Dün akşam gene baca-§ını sıirükieye süriikleye Edirnekapı mezarlığına gidiyordu.Saat hatunun sanduğunda.. İsabet tam olsaydı.. Hiddeti geçince Seyit Lûtfullah'ta büsbütün başka türlü bir yeis başlardı. Üç gün sonra vak'anın büsbütün başka türlü olduğu anlaşılmış tı. sanduk vapurun ambarında. Tunuslu konağının en devamlı ve en muteber misafiri oldu. derdi. Ve bu zaviye saye-sinde Seyit Lûtfullah'ın kerameti. kudret ve tasarruf derecesi geceleyin okyanuslarda çalkanan bir vapurun hakikî mevkiî gibi çok sarih şekilde okunuyordu.. gaiplı uzun müzakerelerden sonra o acayip Türkçesiyle: . Maazallah başımıza taş yağdırabilir.... Birçok sırları ifşa ettim. 1906 yılında. Bu inanmada kılığının. saat." Bütün teferruatta doğru olan ve yalnız esasta aldanan bu yanlış! denebilir ki. Şimdi işler daha güçleşecek. "Şahıs bilir mi ki ben onu kül ederim?. Feillâ (aksi takdirde). Hayatını. Halbuki bu ufak yanlış sayesinde eldd edilen neticelerin hiçbiri ortadan kaybolmuyor. "Müsaade etmiyorlar" diye . ve bu anlarında Seyit Lûtfullah kendisini ölümün ve hayatın efendisi addederdi. fırıncı Ahmet Efendiyi hu hâle koymazdı. bilmem hangi camiin 999 penceresi gibi tek eksiğiyle zihinleri dolduran bir şeydi. Mamafih babam bile onun bazı kuvvetlerine inanırdı: Herifte bir şeyler var. düşmanlarım (gaip âlemdekiler tabiî) beni kızdırdılar. Emr-i devletlerine intiza olunduğu. Saat ve kadın emniyettedir. 46 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ I(jen giden hizmetçi... kıyafetini biraz değiştirmesi için verilen nasihatlere eliyle çok tehlikeli bir karanlığı gösteren bir işaret yaparak. evi dükkânı yandı. bazı asabî hastalıklarda nefesini) ve bilhassa elinin çok iyi tesir ettiği daima söylenirdi. Olmasa.. büyük zahmetlerle alman bir yolun menzilleri gibi aydınlanıyordu..." Hiddeti de esrar gibi bir nevi sarhoşluktu... "Evvelsi gün... kıyafetinin. vapu denizin ortasında. âfet. şöhreti yavaş yavaş başladığı sıralarda. yaşayış tarzının. yelek gardrobun içinde gardrop Abdüsselâm Beyefendinin ikinci hanımının Mısır'dan ye ni getirttiği cariyenin odasında çıkmıştı. saat başka bir yeleğin cebinde. hepsi. Çünkü bütün teferruat ortadan kendiliğinden silinecekti. Fakat tesadüfe bakın ki evden o günlerde memleketine gitmek üzere ayrılmış olan Ünyel bir hizmetçinin arkasından çekilen telgrafa şu cevap alınmıştı: "Kadın bulundu.Lûtfullah'ın karşısındaki adam dahi "o" veya "şahıs" olurdu. TANPINAR Seyit Lûtfullah'ın yüzünü duvara çevirerek konuştuğu huddam ile baktığı falların doğru çıktığı. Seyit Lûtfuliah İstanbul'daki bütün şöhretini borçlu idi Filhakika esasa ait olan bu küçük yanlış âdeta onun şaşırtıc kudretini ölçmek imkânını veren bir zaviye idi. Yani. sandık. Ve birdenbire bu meşum kudretten ürkerek yakasını çevirir. vapurun ambarı. Bize şimdilik kudretimizi göstermek menedilmiştir" derdi.

Avlunun sol taralında bulunan küçücük camiden sadece minarenin kapısı ile dört basamağı ayakta duruyordu.." sözü ile iade etmişti. her taraf kendi kendine bitmiş otlar ve ağaçlarla dolu idi.. Seyit Lûtfullah bir masalı devam ettirmenin sırrını biliyordu.reddederdi. -tabiî Aselban'ın hediy ve bu yüzden de adı Çeşminigâr'dı. Nasıl biz yit Lûtfullah'ın hakikî güzelliğini göremiyorsak bu sarayın ihti mını da öylece göremezdik.. Zaten o zaman her şey yoluna girecekti. Dünyadan haksızlığı. Şiltenin etrafında. aırıııtcnahî hazlar ve kudretler elde etmek için tesadüfün kendisi-^ u. Tepesinde sallanan bu acayip sorguçla bu medrese. ııçuru tam kenarında. mezarlık. Üç tarafındaki hücrelerin hemen hepsi -Seyit Lûtfullah'ın yattığı oda müstesna. O büvük bir ruh ve idealistti. Söylediklerine bakılırsa bu medreseyi iyi saatte olsunlann k dişine ikametgâh diye tahsis etmelerinin asıl sebebi civardaki h ne idi. son kararı bekle korkunç ve abes bir muvazene hissini bırakırdı. camiin arsası olması lâzım gelen yer. insanı en fazla kavrayanı Lûtfullah'ın yattığı odanın tam üstünde biten. Fakat en garibi. "Müsaade edilmedi. ince. sefaleti kaldıracak. daha mimarın içinden Çıktığı günden itibaren ve çok muntazam bir plana göre yavaş yavaş yıkılmağa başlamıştı. u ağaçlar içinde.İşte o zaman hükmüm bütün dünyaya geçecek. Bilâkis muhteşem ve aydınlık bir saraydı. kimi büsbütün yıkılmıştı. hattâ zaman zaman da asıl kişilii ni yapan garip hareketlerini içten idare ettiği duygusunu bırakan t 4» x\\ü TKİ AYARI AMA F. Aselban madc siyle görünmeğe razı olacak. riizg âdeta oyadan yapılmış hissini veren servi fidanı idi. onları doğru dürüst yaşamayan hiı adamdı. Avlunun döşeme taşları ya kırılmış.kimi yarı yarıya. Ab-düsselâm Beyin zorla kendisine hediye ettiği bir cübbe ile sarığı üç gün sonra konağa. Yatıp kalktığı medrese odasını da iyi saatte olsunların emriyle seçtiğini söylerdi. tam t adaletle insanları idare edecekti. Bazı bul havalarda arkasındaki kül rengi boşlukla çok hayalî bir şey gibi ze çarpan bu servi fidanı.gelen gidenin bacakları ara da dolaşıp dururdu. firuze ve elmas kubbeleriyle par yacaktı. Bu medrese artığı kadar insana her parçası ayrı ayrı dikkatlerle.nii>ji nimetleri istihkar eden. . yuvarlanmak için en son anı. emeklerle hazırlanmış hissini bırakan pek az yer gördüm. Velinimet mazur görsün. zarif. yahut da ortasında alabildiğine büyüyen çınar tarafından sökülmüştü.. içlerine ga öteberisini koyduğu birkaç büyük küp vardı Bu acayip odada i na son derecede alışık bir kaplumbağa. Medresenin bütün avlusu. devrilmiş sütunların altından fışkıran dal budak 4*7 TANPINAR salanlar bile vardı. derdi.aman bilhassa bu nokta üzerinde durmuş.NSTİTÜSU „(alet ve haksızlık dâvası da vardı. Çünkü bu acayip adamın âde müstakil bir cihaz gibi işleyen. ve bu adalet ve hak sizlik meselesinin Seyit . eski dostumun garipliklerini kendisine anlattı i'im /. B. Hayatta "hep"i elde etmek için •'hic' in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti. Doktor Rami/. sanki bütün bu terkibi sonsuz ve yenil tabiat namına zaptetmişe benzerdi. Sevıt I/ılfıılla" harabenin tek odasında yere serilmiş bir şiltede yatardı. Birinci Mahmut zamanında küçücük camii ile beraber yapıldığı söylenen bu bina sanki bugünkü hâlini alabilmek için. cami ve medreseyi yaptıran Kahvecibaşı ile beraber yatıyorlardı-ayakta duran Parmaklığı ile sokaktan ancak ayrılıyordu. âşığı asıl çehresiyle ortada gezecek beraberce ebedî lezzetlerle dolu bir hayat yaşayacaklardı. Oda r bet içinde ve daima karanlıktı.ı tarafından bakılırsa Seyit Liitfullah ebedî hayata kavuşmak. Ancak define meydana çıktığı zam bu saray da som altın sütunları. Kayser Andronikos'un zamanından kalma bu definenin e fında gaip âleminde yapılan mücadeleleri anlatmakla bitiremez Mamafih dostumuzun bana çok mahrem bir şekilde söyledi rine bakılırsa bu medrese hiç de öyh göründüğü gibi yıkık ve rap değildi. Onun yanı başındaki şirin mezar-Hk —içinde gene bu devre ait kalbur üstü dört beş kişi. her istediği olacak.

Bu münakaşalarda Aristidi Efendinin münevver Avrupalı müsa mahası ve sabrı ile. Men kat'i von eminim ki Almanca biliyordu ve bütün sosyalist edebiyatı okumuştu. teani. Kafası tama ıııivle ilmî metotlarla işleyen aziz dostum bir aralık hu yüzden Sevil I. A-'istidi Ffendinin. Abdiisselâm Beyefendinin ihti-1 asları bu kadar sonsuz değildi. Zavallı doğru dürüst Türkçe bilmezdi! kabilinden itirazlarımı da: Sizler daima böylesiniz.. vicdan azabından az kalsın ölecekti. Birkaç kazma ve kürekle derhal işe başlaması lâzım geliri Fakat iyi saatte olsunların dünyasında her şeyin kendisine mahs bir vakti ve erkânı vardı.. değil defineyi bulmak. gaip âleminden emir beklemeleri beyh de idi. toprak hâline getirme. müce herler. kayınbiraderi olan vheliada'dakı ihtiyar bir papazdan Kayser Andronikos'uıı olsa °'sa imparator Adriveıı olabileceğini iyice öğrendikten sonra bu de -W TANPINAR fine işine sadece ilmî bir mesele gibi bakıyordu.. Aksi takdirde devrimizin büyük meselemi olan adalet ve haksızlık dâvalarını bu kadar kuvvetle benimse-nv/ ve uğrunda böyle mücadele etmezdi. körükler. do gıırtma. Hat tâ bu yüzden bu iki adamın arasında günlerce süren münakaşala oluyordu. Onun karşısında daima yüzünde taşımağa kendisini mecbur sar dığı o cehalete karşı Avrupalıca müsamahalı tebessüme. O bizim sosyalist mektebimizin başlangıcıdır. diye sustururdu. gaip âleme o kadar kuvvetle tasarruf eden Lû 50 SAATI.1 /ıtfııllah vak'asının anahtarı veya anahtar larından biri olabileceğini bana defalarca söylemişti. tevlit. her cinsten şişeler. Ona göre sej Lûtfullah'ın tereddütleri. Beklediği altın dolu küpler. hal. Azizim vazgeçin bu huvd an. başındaki gizli mücadele d vam etmek şartıyla. Fakat ne yalan söyleyeyim. koyulaştırma. Aristidi lifendi. fildişi a tın aziz heykelleri yerine iki üç kemikle dibinde Sultan Mahmı devrinden tek bir mangır sallanan boş bir kavanozun çıkması Ari: tidi Efendiye de ister istemez bu şüpheyi vermişti. "Tallin.Rİ AYARI AMA FN. Biçare nerdeıı bu mühim adamları okusun. Altın imbikle değil. . mum vcv> muşamba hâline »etirme. Toprağın altınc ondan çok ne var? Mesele el dokunmadan yapmaktır. esk yazmalardan çıkardığı formülleri Aristidi Efendiye veriyordu.hs.. sadece eski yerine getirebi mek için aylarca uğraşmağa mecbur olacağını söylediği zami adamcağız üzüntüden. tef.S İTTUŞU . Ruhunuzu saran küçüklük duyguları ıçuıde büyıik değerlerimizi kaybedersiniz. maddeye ruhe tasarruf etmekti. akit (temizleme. tas'id te/vie. '¦'•Nallı eski dostumun şahidi olduğum ömründe bu cinsten bir mii-<-adele lıkrini verecek mühim bir şeve dc rastlamış değilim. Seyit Lûtfullah geceden sonra. evlendirme. Naşit Beyin.ûtfullairın Marx'» okuyup okumadığını bile merak eder olmuştu. Bununla beraber Aristidi Efendinin eczanesinin arka tarafında! gizli lâboratuvarda imbikler. Doktor Uamiz'in konuşması daima böyleydi. Mir nokta olarak başlar ve birkaç saniyede büyük bir çığ olurdu. Sık sık "Marx veya Engels'i okumuş olması lâzım! Ya/ık ki tahkik etmemişsiniz" diye bana çıkışır ve benim. 1909 yılının en büyük hâdisesi Aristidi Efendinin bir gece tek b şına Kayser Andronikos'un hazinesini aramağa kalkması olmuşt Fakat daha ilk kazmada definenin yeri. Seyit Lûtfullah'ın asıl istediği kâinatın sırrına. bir nei hurafevî korku karıştı ve dostumuzun karşısında ricat yolu kesilmi bir ordu gibi daima perişan ve tereddüt içinde kaldı. kornelt arasında yapılan tecrübelerde de öbürleri gibi hazır bulunuyor. ruhla yapılır. t. hattâ yazma kitaplar.lımr ve alınganlığı tıpkı ateşte kaynayan hnvıik şişenin tl1 c1 rafmda dövüşen /ıt kuvvetler gibi birbiriyle karşılaşıl birkaç defasına şahiı olduğum bu Krriibclcrdm bende kalan lek hâtıra I Mullnh'ın kullandığı ıstılahlardı. eski kumaşlar ve saray eşyası. derdi. eritme ve bağlama)" gibi kelimeler hâlâ .F. değişmişti. Tipi Abdüsselâm Beyin saat hikâyesi gibi bu yanlış ameliye de Aristi« Efendide Seyit Lûtfullah'a karşı olan son mukavemetleri kırdı. Ben kendi hesabı-ma hafit bilgi dağarcığımla bu büyük âlimi hiçbir zaman açıkça tenkit cesaretini kendimde duymadım.

fakat satan o içten müdahalelerdir. çünkü iş. İçimde. Böyle ete olmasa. yani hâfızanın ambarındaki maskelerin zenginli^ ^pı penceresine taktırdığım eski parmaklığın da elbette bir payı tesadüfü. dört sene evvel bir antikacı jükkânında bulduğum ve derhal satın alarak çalışma odamın.Sİ TANPINAR SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Onlar benim örneklerim. . 11e de gıi ¦''inç laıahnı bugünün insanı anlayamaz Bana gelince.e mahalle tulumbacıları Aristidi Hfendivı varı yanmış buldıılaı..ûtfullalı -oya Abdiisselfmı Bey oldum. IX Bu hâtıraları bu kadar uzatmamda. E herkes için söyleyemem. bu ıııa-^ dönüşünü yapmadan kendimi anlatamam. Halil Ayarcı'run hayatıma girdiği andan ili baıen ben büsbütün başka bir insan oldum. VIII Niçin. Bir başka defasındı bamın ümütsiz kıskançlığı ve sabırsızlığıyla perişan oluyoı Hattâ bu. Daha dün gözlüklerimi değiştirmem icap edil artık o cinsin modası geçmiş olduğunu bile bile Aristidi Efend kine benzer bir altın gözlük aramadım mı? Belki de şahsiyet hissediyorum. Zaman zaman onların aıına girdim. ona benden fazla hâkimdi. bana bu in: ların tesirinden kurtulmak imkânını pek vermedi.bile hana kııvvrih hir iradenin karşısında açılacak büyük imkân kapılan gibi görünür Pununla beraber bu kapılardan birinin bir giin. Realitenin içinde yaşa mağa. onunla mücadeleye alıştım. Çok temenni ederim ki. Bir saat sonra yetişebilen itfaiye . Her hâlde bende olan budur. onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemes Belki daha derin. o kadar ihtiyaç ve yoksulluk içinde.aitleri Ayarlama Bnstıliisü turn hikâyesini bu uzak hâli ralarla ağırlaşl irdim? Neden bu mazi gölgeleri yüzünden yol tını bir denbire değişti? Bunlar o cins şeylerdi ki.ık ki. Bıı eski şeylerden şimdi çok uzaktayım.z. biraz sonra Lûtfullah'ın yalanı benimsemiş bakışlarını dimde bularak yaptığım işten ürküyorum. Ahmet bana benzemiyor ve benzeme: için de elinden geleni yapıyor. Hiç farkında olmadan "özen Nuri Hfendi. Şu anda Efendinin kendini yenmiş tebessümünü yüzümde dolaşıyor saı rum. bazen I. Tıpkı benim bir saate bakışım gibi bir şeydi bu. Bu 1912 yıiı şubatında oldu ve onun ölümüyle imbikle allın yapma ışı sona erdi Küçük grup için yalnız deline ümidi kalmışıı.. yaşı. En meşhur terzilerde yaj dığım elbiselerim sırtıma geçer geçmez bana Abdüsselâm Beyi lığını veriyorlar. '"Her ne olursa olsun mazim bugünkü vaziyetimden bana bütün ¦bir mesele gibi geliyor. "hakikî çalışmanın nizamından" geçmedim.et. daha kuvvetli bir şey. Ne ondan kurtulabiliyorum. Hâlâ bile bazen aynaya baktığım zaman. mizaçlarım benimsedim. farkında olmadan yüzümde buld maskelerimdi. Kendi hayatımı y yorum. Zaman zaman insanların arasına onlardan bi benimseyerek çıktım. di çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum. Bir gün muayenehanesinde bir hastaya f ^rkeTgördüm. Nuri Efendinin-^^benzesin. hayatımın ileriki safhaları. almayacak kadar 'leri. Nc va/. Onlar bende makarışık devam ettiler. Şurası da var ki. Seyit Lûtfullah için şunun bunun muvakkithaneye bıraktığı Fakat ben onların hâtıralarını yazıyorum. .-. ke d kadar rüyalı ve ümitli geçen çocukluk günlerime bakar gibi oluyorum. kendi mazim «Isa bile o günlere karşı katılaşmış bir taraf var. kıyafetimde bile görülüyor. Oğlumun de gibi. *""*"da Nurl Efendinin. ne hakikatini. Liseyi bitirir bitirmez devlet hesabına silin çarelerini buldu. Hattâ kendini bu yüzden birçok kânlardan mahrum etti. AbdiissHâm Bevın pa rası ile vapilaıı tın tecrübelerin bütün şerefini kendisine inhisar <-t liınıek isteyen Aristidi hfendi bir gece tek başına çalışırken. geçmiş meyleri tahayyülden ve hatırlamadan artık le/. Villa Saat'ın verandasına ve mevsim çiçekleri ile dolu bahçesine açılan ğimiz şey bu. ne de tamamiy-|le onun emrinde olabiliyorum. Tıbbiyeyi bitirince . Elbette benim gibi yaşamayanlar. hem de en bek lenınedik şekilde açıldığını hepimiz gördük. Hvct o bana yem bir hayat bul-tin. imbik çatladı ve lâboraltıvar ateş aldı. bu mirasları ikide bil rudan d°ğruya mazime. Ben yıllarca bu adamkıl k a'aSIIU'a" on'ann rüyaları için yaşadım.

Fakat dersini/. Na-'t Beyin Çİftesiyle vurduğu kuşların kanadı gibi sarkan bu parmak-& b'r antikacıya otuz kâğıda satmıştım. Talih ve tesadüf bana tam aksini yaptırmıştı. maklığm tam önünde mumlar vakardım. -tabiî artık bir şeyler satmak için değil. Fakat iyi hesaplıyamamış olacağım ki. bu itibarla son derece göz alan ve bmaenal yiiz. Ben yüz altmışa çıktım. Buna rağmen gene içten içe o 52 vardır. ıe () zamaıı bu otuz kâğıt beni Andronikos Kayser'in bütün defi-es'm e'de etmişim veya Aristidi Efendinin imbiklerinde bütün 53 İANf'lNAR O gtin o para ile karım Pakize'ye ulak tefek hediyeler almış.' Hain Yahudi bütün gayretime rağmen ışı yine anladı. cevabını <'6 di Otuz lira ve flokuz yüz lira. Sanki her şerefesine aVrı bir merdivenden çıkılan bir cami minaresinde imişiz ve tam orta yerde buluşmak için kalın duvarların arasından birbirimizi göz-leyebiliyor ve ona göre hareket ediyormuşuz gibi. Anne.k.de doksan dokuz kııaiiçeliğim sağlayacağın!» T ıkı e'nın ina ğı bir kemer tedarik edebilmiştim. B< ki de halli o omuzunm dönmeme rağmen ellerimin nasıl îiifcdij! ııi fark etmişti. fakat hu sefer derhal geriye alacağımdan emin olarak mire vermiş. "Dokuz yiız lira Çok iyi bir şevdir. son hastalığında iyileşmesi için her akşam ona gider dua etler. Aklımı başıma . onu uzun uzadıya seyreder. almak. Konya'dan geldi. lam oluz misli bir faik. Geçici de olsa bu parmaklık evime çoktan beri görmediğim rahatlık ve genişlik getirmişti. belki de camii tamir ettirmeyi düşünürdüm. çok sıkışık bir zamanımda. dört yüz yetmiş beşte durdu kaldı. Müzelik eşya . Fakat bende ki düşüncesine uymayan birtakım şeyleri beğenmediği birtakım lere düşman olduğu muhakkak. derhal üstüne atılır. zaman zaman uğradığım antikacı dükkânlar dan birinde. Büyüyünce ve eline para geçince bir başka camiye vakfetmeyi nezrettiğim büyük iuvar saatimiz gibi bundan tam on iki sene evvel. evvel. Ayın a da son iki iinsını eski nalıım yaymacı Ali Efendiye vererek ondan üç akşam e\ vel se* nü/deki açık hava sinemasına çoluk çocuk girebilmek için r olarak bırakıığım komşumuz bakkal Hıılki Efendinin saatini almıştım. . Oğlumun beni sevmediğini iddia edemem. Hulâsa bana hiçbir şey sö meden benden gelen her şeye sırt çevirerek yaşadı. genişçe ve ası i elbiseyi bir suretle Ilıtmayan. o yavaş yavaş indi ben adım adım çıktım. dördüncü kere biiviik bir ı esaretle güzellik miisal-sına girmeğe hazırlanan ve bu iş için bize şeııidcn bilmez tüken" masraf kapıları açan küçıik baldızıma.mevkiimin ve servet zin icabı olarak Amerika'da tahsilini tamamlamasını teklif ed derhal reddetti ve Anadolu'ya gitti. Mandalin fifendi binden bir basamak üstte. Bu sefer benim şakacı olduğuma karar verdi. güpegündüz bütün yakalanma tehlikesini gözüme alarak. daha kuvvetle. Dört sene.. indisini tutan son duvar parçası da koptuğu için olduğu yerde.bütün duvarı ve mezarlığı. Bu parmaklığın yıldız benekli. lâle motifleri arasından doğlerini başka türlü. bir gün kendisi defineyi ulursa veya Aristidi Efendi hakikaten cıvayı altın yaparsa hisseme düşen kısımdan -vâkıa kimse böyle bir şey söylememişti ama. el-rette benim de hisseme bir şeyler düşecekti. Oıııın için butun dikkatimle Hint işi bii rahle üzeri de yaptığım pazarlıktan sonra sorduğum suale. Âdeta 0 54 SAATLERİ AYARI. daha saf şekilde bulanlar var< >ey'eri ° y. Fakat ııe olsa içimde bir keder va" Kendi mazime ve bilhassa çocukken yaptığım bir ahde ihanet. Kaldı ki uzım zamanlar bu parmaklığın hemen arkasıı yatan kocaman taş kavuklu adamın evliyalığına belki de vanı baş da alabildiğine büyümüş dul ağacı yüzünden inanmıştım. O darıldı.)m vij7 e|iiden tutturdum." diyecektim. eski bir dost gibi kucaklardım.jz eve gönderin.AMA ENSTİTÜSÜ dediği gibi karesi! Nerde ise rakamların bu uygunluğuna al-lumun „pgi^ı <. yük baldızımın musikî meraklısı olan ııdıınu hilmem kaçıncı fa olarak.k medreseye götürdüğüm zamanlarda bu parmaklığm önünde durur.. . Vi Saat'i süslemek için-depoyu gezerken birdenbire hu naımak! görmeyeyim mi? Eğer fiyatının birkaç misli aıtaı ağını bilmesi dini. miştim.

bahçenin kumlarını doldurup boşaltıyorlar. Yoksa (illileri mi bekleyeceğiz'? Parmaklığın kendisine gelince. kendi havalımızı mı yaşayacağı/. Yanıbaşlarmda dadılarının. bu güzel sanat eserini ilk keşfeden.. işlenmiş taşların. onları koruyanlar. ne cami a. kızım Zehra'nın kendi çocukları için tutmak gafletinde bulunduğu o susak İsveçli kızla.. hattâ Asel-han'ın hediyesi yırtık cübbesiyle Seyit Lûtfullah'ın şu dakikada onlarla beraber olduklarına inanıyorum. Vâkıa bu parmaklığı permden sökmüş olmakla bu binanın toptan ortadan kalkmasına bi-'a^aa ben sebep olmuş olabilirim. onun karşısında hayranlık duyan benim. Kim bilir belki de kısa entarisinin allından mavi donu o kadar zarif şekilde sarkan Halide'yi çiçek tarhlarından birinin ortasındaki güneş saaatine öyle düşe kalka götüren ve orada iki eliyle taşa abanarak düşünmesine sebep olan Nuri Efendinin kendisidir. Semt âdeta şenlenmiş. Kurtardığım şeyi kendi evimde emniyet altına almam.Belki de bu mağlûbiyetin intikamını almak için parayı verdikten sonra eğildim. Bu çocuğa Pakize'nin arzusu üzerine rahmetli Halit Ayarca'nın adını verdiğime ne . Bir kaç adım ötesindeki yazılı kavağın.. Hepimiz sağ olalım. Herhangi bir anlayışsız ele düşmesini ben önledim.AMA ENSTİTÜSÜ onlarla meşgul olanlar. Evvelâ ne medrese. evliya olsun veya olmasın onu daha o zamanlarda kendisine affetmemiştim. kürekler. o canım yazılı. sonra kollarını uçacakmış gibi havaya kaldırdı: Ne yapalım paşam. yaktığım mumlara rağmen annemin yine ölmüş olmasını.. oldu. teselli buluyor. Kahvecibaşı Camii'nin mezarlığının parmaklığını evime getirdiğim.. fakat. şirin. hâlâ alt tarafından çocukken yaktığım mumların izi görülen parmaklığı öptüm. Onun güzelliğini ben fark ettim.. Konya'dan gelmediğini herkesten iyi. bütün o garip insan kalabalığıy-la beraber kim seyredebilir'' Bu satırları yazarken ara sıra başımı kaldırıp ona bakıyorum. TANPINAR rinde yapılan apartmanları görünce insan ister isteme/. hususî hayatıma mal ettiğim için beni belki ayıplayacak olanlar bulunur. neşelerini hakkıyla tadanlar büsbütün başka varlıklardı. Mandalin bir müddet yüzüme baktı. güler yüzlü. şu anda asıl s 6 SAATLERİ AYARI. Bugün hiç de iyi tüccar değildiniz..... musluk taşı. Şüphesiz bundan ben de az çok müteessirim.. Müzelik olmasına müzelik olan. Fakat düşününce kendime teselli imkânları da bulmuyor değilim. hem çok iyi bildiğim bu parmaklığı bana daha çok pahalıya satabilirdiniz. neden yalan söyleyeyim. Öbür müşteriler var!.ük ortada yoktur. insan canlısı Abdüsselâm Beyi. Hulâsa onu ben kurtardım.. benim Halide için bulduğum. İşin içinde insanı rahatsız eden bir taraf var. balık etli. Onu antikacının dükkânında ben yakaladım. hafif buğday tenli Asi ve Hanımın beklemesine lağmen iviee biliyorum ki. Fakat ne kadar eski ve harap oluğunu yukarda anlattım. Kahveci Salih Ağanın evliya olmadığını çoktan biliyorum. Bu gidişle birkaç yıl içinde modern bir mahalle kurulacak! Ben artık modern adanu. Mezarlığın ortadan kalkması. Artık bu mazi hâtırasına kavuşmaktan gelen sevincimi gizlemeğe lüzum görmedim". Zaten ona yaptığım adaklara.. radyatör rafı gibi şeyler olması da beni o kadar üzmüyor. ayna taşı. dedi. Oldu. modern mimariyi. dedim. Kaldı ki. Ayrıca onu hangi zarurî şartlar altında ye-"nden söktüğümü de biliyorsunuz. modern konforu seviyorum. ben Nuri Efendinin. Evet. Binaenaleyh parmaklığı mutlak surette iadeye mecbur olduğum bir sahibi mevcut değildir. Sen sağ ol. bir daha olur olmaz maceralara düşmemesini temin etmem kadar doğru bir şey olur mu? Sonra ondan benim kadar kim zevk alabilir? İnce arabeski arasından kendi mazisini. en küçük kızımla Cenab-ı Hakk'ın altmışımdan sonra hana ihsan etti ği Halide ile beraber oy unlarını seyrediyorum Fillerinde küçük renkli kovalar. Hattâ daha ileriye gittim: Mandalin Efendi. sedre ağacının onu da Boğaziçi'deki eski bahçeden söktürmüştıim-altında torunlarımın. bu harap binanın ye55. "Şehrin ortasında bir mezarlık eksik" diye bu yaşımda oturup ağlayacak değilim her hâlde! Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder1 Hem ne oluyor kuzum.

kadar isabet etmişim, (iıiıı geçtikçe ona benziyor. Küçük gül yaprağı yüzünde onun çizgileri peydahlanıyor, hattâ tabiatı bile yavaş yavaş o tarafa Kayıyor. Onun gibi iradesini herkese kabul ettiriyor, hoşuna giden her şeyi istemeden elde ediyor. Bu demektir ki, Seyit Eûtfullah'ın adlarımızın talihlerimiz üzerindeki tesirleri hakkında söylediği şeyler hiç de mübalâğalı değilmiş. Eminim ki, Halide'ye başka birinin adını verseydim, rahmetli velinimete bu kadar benzemezdi. X 1912 yılı hayatımın en ıstıraplı yıllarından biri oldu. Bu yılın hemen başında Nuri Efendi öldü. Onun ölümü ile hayatımda bir yığın mesele çıktı. Daha cenazeden dönerken kendimi on yedi yaşıma rağmen işsiz güçsüz buldum. İki yıl evveline kadar zar zor idadî tahsılımc devam etmiştim. Fakat bilhassa Seyit Eûtfullah'la dostlıı-Sl,m arttıktan sonra mektebin semtine bile uğramaz olmuştum. Ş'mdı kendimi ortada hissediyordum. Mektep, gençlik için daima e lı e nv m i y etlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "Ne olacağım?" sualini geciktirir. Bırakın ki vaktin-x'tışir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Cn hu trenden vaktinden çok evvel âdeta çöliin ortasında inmiştim. 57, TANPINAR Etrafımda yavaş yavaş beni hedef alan, üzerimde yüksek sesle düşünen bir teşhis uğultusu, çok cömert ve insanî bir endişe başlamıştı. Annemin dilinden "Bu çocuk ne olacak?" sözü düşmüyor, komşular babamla her karşılaştıklarında söze, "Oğlanı ne yapacaksın?" sualiy-le başlayorlardı. Kimisi behemehal okumam, kimisi bir sanat sahibi olmam lâzım olduğu fikrinde idi. Ve hepsi birden babamın bu işi her türlü zecrî tedbire baş vurarak halletmesini istiyorlardı. -Bir iş tutacağı yok, bari şunu evlendirsen... fikrinde bulunanlar bile vardı. Bu suali ben de kendi kendime soruyordum. Vâkıa meslek, iş, kazanç düşünmüyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada. Onu harcamak lâzımdı. O vakte kadar saatten başka bir şeye merak etmemiştim. Ondan da büyük bir şey anlamıyordum. Rahmetli Nuri Efendiden saat hakkında bir yığın malûmat edinmiştim. Fakat ciddî şekilde saatçiliğe yanaşmamıştım. Üstelik sakardım. Elimle gözüm beraber çalışmaktan uzaktı. Her ikisi birbirinden ayrı yaşıyorlardı. Yaradılıştan amatördüm. İş olarak üstüme aldığım her şeyden çarçabuk sıkılıyordum. İçimde birdenbire bir yol açılıyor ve ben elimdeki işten sessizce ona kayıyordum. Mektepte, Nuri Efendinin muvakkithanesinde. babamla yedi yaşımdan beri her Cuma ve Perşembe günleri gittiğimiz dergâhlarda bu hep böyleydi. Bununla beraber bir şey yapmam lâzımdı. Mııvakkithanenin biraz ilerisinde ihtiyar bir saatçinin yanına çırak girdim. Adamcağız fakir ve işsizdi. Ekmek parasını güç çıkarıyordu. Bununla beraber beni kabul etti. Kendi tamir edeceğim saatlerin parasından bana birkaç kuruş vermeğe bile razı oldu. Fakat talihime dükkâna o günlerde müşteri uğramıyordu. Usta çırak sessiz sadasız karşı karşıya oturuyorduk. Hiç de Nuri Efendiye benzemiyordu. Saat hakkında hiçbir fikri ve felsefesi yoktu. Bir gün Nuri Efendiden öğrendiğim şeyleri şöyle bir tekrarlayayım dedim, hiçbir şey anlamadı. Saat insana benzer, der demez,"Buraya bak, ben delilikten hoşlanmam!" cevabını veı di. 58 SAATİ FRİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Obıir yandan Seyit Lfltfullah peşimi bırakmıyordu. Gaip âlemle münasebette henim yardımıma alışmıştı. İkide bir dükkâna geliyor. 'Haydi kalk! Emir geldi. Etyemez'e gideceğiz!" diyor. Hana izin vermesi için ustaya rica ediyor, olmazsa onu cinlerle tehdit ediyordu. Etyemez, Eyüpsultan, Vaniköy, hulâsa bütiin İstanbul bizımdi Yarı topal bacağını siirükleye sürükleye, başında kirli sarığı, en ufak rüzgârda şişen cübbesi, o önde ben arkasında, karışık ve yamalı kıyafetimle dolaşıyorduk. Buna rağmen iyi kötü ihtiyar adamın yanında birkaç ay çalıştım. Evet, Asım Efendi saatin felsefesini bilmiyordu: fakat saat tamirini biliyor ve insana bir şeyler Öğretiyordu. Yazık ki, kötü bir hâdise beni dükkândan ayrılmağa mecbur etti. Günün birinde Seyit Eûtfııl-lah dükkâna tamir için verilmiş saatlerden

birini aşırdı. Hâdise ortaya çıkınca ben itham edildim. Saatlerce karakolda kaldım. Nihayet bir gün evvel onun dükkâna geldiği hatırlandı,çağırdılar. Adamcağız saati Andronikos Kayser'in hazinelerinin başında yakılacak tütsüyü satın almak için aşırdığını söyledi. Ve yok pahasına sattığı yeri de gösterdi. Bu işi huddamının ısrarıyla yaptığını, bu gibi defi ne araştırmalarında behemehal çalınmış bir şeye lüzum olduğunu iddia ediyordu. Böylece asıl kabahatli meydana çıkınca ben sal ive rildim. Fakat biçareyi orada o hâlde bırakmak istemediğim için bit türlii gidemiyordum. Nihayet Abdiisselâm Beye haber vermeği akıl eltim. Onun yardımıyla esrarkeşlik ve hırsızlık cürümleri yüzünden mahkemeye gitmekten kurtuldu. Abdiisselâm Bey birkaç mecidiye ile saati satıldığı yerden tekrar satın aldı. Fakat Asını Efendi beni ar tık istemiyordu. Hakkı da vardı. Bu kadar münasebetsiz ve mesııli yetsiz dostları olan bir çırak daima tehlikeli bir şeydi. XI Bu saat hâdisesi evimizde karakoldakindeıı şüphesiz daha mühim ve benim için daha tehlikeli ve rahatsız edici akisler uyandırabilirdi. Fakat tam ertesi günü olan bir hâdise, aile hayatımızı kö'59 TANPINAR kürıden sarstı, babamın hiddetine, annemin bitmek tükenmek bilmeyen şikâyet ve üzüntülerine büsbütün başka bir mecra verdi. Bu daima böyledir. Hâdiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hâdiselerdir. Filhakika babamın benim yüzümden palas pandıras karakola çağırıldığının hemen ertesi günü halam öldü. Ve ikindiden biraz sonra tam gömülürken tekrar dirildi. Bu çift hâdise bütün aile hayatımızı alt iist etti. Babam onların tesirinden bir daha kurtulamadı. Halam, babamın yeryüzünde tek akrabası idi. Belki de bu yüzden birbirlerine huy, mizaç, hattâ sıhhat itibariyle taban tabana zıt idiler. Babam kanlı canlı, taş yese öğütür cinsten bir adamdı. Müthiş bir yaşamak, harcamak iştihası vardı. Kâinat onun için harman gibi satıp savrulacak bir şeydi, yahut da etrafı böyle hükmediyordu. Halam ise zayıf, çocukluğundan hastalıklı, kindar, içine kapanıktı. Babam çok dindar olduğu hâlde neşeli, saza, söze meraklı idi. Halam neşesiz, somurtkan, son derecede sofu, kibirli, alıngan, nefsine hakikî bir düşman muamelesi yapmaktan hoşlanan bir kadıncağızdı. Bu iki ayrı insan yalnız bir noktada birleşirlerdi. İkisi de sıkıntı içinde yaşarlardı. Daima hayalperest, olmayacak ümitler içinde yaşayan babam parasızlığı yüzünden sıkıntıda idi. Rahmetli kocası Siipürgeciler Kâhyası'nın oğlundan, Etyemez'deki konaktan başka birkaç han, hamam ve bir iki sarrafta işletilen para, bir yığın eshama konan halam ise hasisliği yüzünden yarı aç, yarı tok, kıt kanaat bir hayat geçiriyordu. Hattâ parasını yerler korkusuyla tekrar evlenmeğe bile cesaret edememiş, on altı odalı koca konakta yarı deli bir ahretlik ve kendisi kadar sofu, hasis, üstelik de dedikoducu ihtiyar bir kalfa ile yalnız başına bir baykuş gibi yaşamıştı. Kocasının ölümünün hemen haftasında işlerine biraz fazla karıştığı için babamın evine gidip gelmesini menetmişti. Onıın için halamı ancak, bayram, kandil gibi mübarek günlerde elini öpmek için evine gittiğimiz zaman görürdük. Bir de ramazanların ikinci haftasını camilere yakın 60 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ diye bizim evde geçirmeği âdet edinmişti. Biz evine gittiğimiz zaman İstanbul'un en ucuz ikramlarını görvir, envai nasihatlerle en ucuz cinsten hediyelerini alardık. O bize geldiği zamanlar ise ikramda en ufak bir kusuru kabul etmez, kıyametleri koparırdı. İki hizmetçisiyle beraber bu huysuz misafiri ağırlamak korkusu evimizi daha iki ay evvelinden sarardı. Filhakika bize gelir gelmez hayat görüşü değişen, iştahı açılan halamı bir hafta ağırlayabilmek, ancak şabandan itibaren başlıyan ve gittikçe ağırlaşan bir perhizle kabil olabilirdi. Fakat en gücü, bu bir hafta içinde halamın nasihatlerine, tenkitlerine tahammüldü Hakikatte ne babamı, ne de bizi severdi. Hattâ sevmediğini açıktan açığa göstermekten âdeta zevk duyardı. Onun bizim şahsımızda ve ailemizde hısım akrabadan daha ziyade mirasçıyı gördüğü muhakkaktı. Evcek, onun için, ölüm denen

korkunç şeyin arkasın da işleyen makinanın bir kolu, hattâ netice düşünülürse bütünü idik. Halam bir gün ölürse, mirası dolayısıyla, bizim için ölmüş olacaktı. Her hareketimizden mâna çıkarır, en iyi niyetli sözlerimizden bizi itham ederdi. Bize verdiği nasihatler de bu mevzuda olurdu. "Kimsenin ölümünü beklemeyin, en büyük günahtır!" sözü dilinden düşmezdi. Hakikatte -hiç olmazsa ilk zamanlarda- hiç kimsenin böyle bir düşüncesi yoktu. Babam kardeşine acır, hattâ mesut olmasını bile isterdi. Dul kaldığı zaman ahbabımız avcı Naşit Beyle evlenmesi için çok ısrar etmişti. Fakat çirkinliğine iyiden iyiye kani olan halam, bu fikre hiç yanaşmamış, "Ben paramı yedirecek adam aramıyorum" demişti. Hakikatte bu evlenme tasavvurunu babamın bir dolabı addediyordu. Bilhassa tam bu fikir ortaya atıldığı zaman babamın benimle Naşit Beyin kızını -çok küçük yaşlarımıza rağmen- nişanlamış olması bu düşünceyi onda uyandırmıştı. Bir defasında bir hastalığı esnasında babam vizite parasını kendi cebinden vererek bir doktor götürmüştü. O gün, "Acele etme! Nasıl olsa hepsi sana kalacak!" diye babama bağırdığını ve ikisini beraber kovduğunu evde hemen herkes sık sık hatırlardı. Son zamanlarda işleri epeyden epeye bozulduktan sonra baba61, IANP1NAR mın, halamın mirasına tek kurtuluş ümidi olarak bakmağa başladı ğını inkâr edemem. Kaldı ki, halamın sıhhati, takıp ettiği sıhhat re jimi sayesinde -az. yemek, hiç kımıldamamak, daima parasını dü şünmek vesaire- adamakıllı bozulmuş, ahlâkı da busbiitun kötüleşmişti. Babama hiç rahat vermiyor, çok yakın addettiği mirasına karşılık ondan akla gelmez fedakârlıklar istiyor, her vesile ile adamca ğızı azarlıyor, hırpalıyordu. Hulâsa halam yavaş yavaş babanı için bir kardeş olmaktan çıkmış, bir dert hâline gelmişti. Sona doğru halamın yarı vücudu işlemez olmuştu. Bu varisi işlemeyen vücutla onun yaşamakta ve bilhassa kendisine eziyet et meşinde devam etmesini babam bir türlü anlayamıyor, bunu ancak kendisine karşı tâ çocukluktan beri beslediği zalim hislere yoruyor dıı. Bir kelime ile, babama göre halam sadece ona inadından vasi yordu. Etyemez'deki konakta akşama kadar bu yatalak kadının heı türlü cefasını çektikten sonra her eve dönüşte: - Hiç imkân var mı? diyordu. Bu hâlde bir insan hiç yaşayabilirini? Menhus bana düşmanlığından yapıyor. Ama Allah büyüktür. Bu söz de gösterir ki; bu işte babam kendini doğrudan doğruya mazlûm addediyordu. Nihayet mukadder gün geldi. Deli ahretlik iki gözü iki çeşme babama, halamın vefatı haberini getirdi. Babam acele ile konağa gitti. lâzım gelen tedbirleri aldı. Namazı Eâleli'de kılındı Defin ış lerini komşumuz İbrahim Beye havale eden haham namazdan son ra konağa el koymak ve herhangi bir şeyin kaybolmasını önlemek için doğrudan doğruya Etyemez'e dönmüştü. Zanmına göre bu işte en büyük hatası da bu olmuştu. Birdenbire miras ve mal kaygısına düşmemiş olsaydı, evvelâ halam vaktinde gömülmüş olacak, vanı tekrar dirilmesi ihtimali azalacaktı. Sonra da böyle bir şey vâki olsa bile babamı başı ucunda meyus ve perişan, iki gözü iki çeşme ağlar, yakasını yırtar görmesi elbette ki çok başka tıirliı tesir ederdi. Halbuki iş tam aksine olmuştu. İbrahim Bey babamın bu iş için verdiği paradan kendisine, de bir şeyler arttırabilmek ıçiıı Süpürge çiler Kâhyası'nın gelinini âdeta bir fakir cenazesi gibi kaldırmıştı. •62 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ Diğer taraftan aileden kimse bulunmadığı için yanına gömüleceği rahmetli zevcinin mezarı güç bulunmuş, geç kazılmış, araya bir yığın gecikme ve uygunsuzluk girmişti. Neticede tam kabir açılıp da kapağı ortadan kesilen tabut indirileceği zaman halam birdenbire etrafın ölüm sandığı laterjik uykudan uyanmış, ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahlûk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış, "ve daima mütehallik olduğu cevde-ti kariha sayesinde" durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Ftyemez imamına: "Haydi çabuk, beni eve götür..." emrini vermişti. İbrahim Beyin anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefcndidcn tek rar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Hattâ halam kaçamayacak ka dar korkanları azarlamasaymış, bu iş biraz

yarı belinden gerisi içerde. harıl harıl tamire uğraşıyordum... heyecandan. hangilerinin doğru olduğunu bilmediğim için de sızlanışlarına çokluk acımazdım. yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini meydana çıkarmış. Babam: Hoş geldin kardeşim. Yere indirilen tabuttan. Fakat ben hiçbir zaman hak diye kendime ait bir şeye inanmadım. Yüzü muşamba gibi sararmış. Herkes bir kat daha şaşırmıştı. kendini çıkar maları için kısa birkaç emir verdi. Bununla beraber o günkü hâlini hiçbir zaman unutamam. O budala oğlunu da al götür. Soğukkanlı ve heybetli.. Beş dakika sonra küle basılmış siilük gibiydi. Daha karışıktır. Bense tâ çocuklu 63. çünkü istikbal için 64 SAATLERİ AYARI. yardımsız yürüyor. bana o anda kendisine karşı duydu ğunı hayranlığı anlatmak fırsatını vermedi. Bütün mazlum doğmuşlar gibi başıma gelen talihsizliğin neresinden ve ne pahasına kurtulursam kâr sayardım. Yanındakilere. Çabuk olun. bütün vücudu ile titriyordu. evvelâ Etyemez'dcki konağa kadar kendisini taşayacak olanlarla sıkı bir pazarlık etmiş -halbuki "Getirdiğiniz. Kapıyı halama ben açtım. bu garip hâdise benim üzerimde babama yaptığı tesiri yapmadı. İtiraf edeyim ki. kardeş hakları namına zaptettiği evde kömürlükte gömülü olanlara kadar. "Beni yukarı götürün! Çabuk. Tarihin kaydettiği meydan mu harebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önünde tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı olamazdı. Birkaç saat evvel cennetteki ıckânına gönderdiğini sandığı huysuz. Safinaz. Korkudan. ölen halam. Dışarda soğuk var. hiç kimsenin yardımı olmadan kendi kendine merdivenleri çıktı. koynuna doldurduklarının hepsini teker teker çıkardı. o kalabalık da defolsun. Aralarında hiçbir karşılıklı konuşma olmadı. Büyük bir dikkatle hareketlerini takip eden halam babamın canından başka geriye alınacak bir şeyi kalmadığını anlayınca olduğu yerden: .. Bütün aldıklarını hattâ fazlasıyla vermişti.. oturduğu bu garip sedyenin içinden bütün harekâtı halam kendisi idaıe elmiş." diye emretti. diye sordu. Mesele yalnız bir hak anlayışı değildir. adamcağızın korkudan.. Yazık ki. Böylece çöreklerini yiye yiye âhiretten dönen bu acayip ölünün arkasına sokakta her rast gelen takıldığı için halam vaktiyle gelin olarak girdiği eve âdeta birkaç mahallenin. tam bir zafer alayı ile dönmüş Bu esnada babam. hayranlıktan atan çenemle yukarıyı işaret ettim. TANPINAR ğumdan beri merakımı çeken. Hangi hâlle rinin yapmacık.. sen benim yatağımı yap! Bir ıhlamur kaynatın bana..imkânsızlaşırmış. hattâ bütün semtin yarı halkını peşinden sürükleyerek.cepleri halamın başının ucundaki çekmecedeki mücevherler. Fazlasıyla. odanın ortasına yığmış. gibi götürün!" de diyebilirdi ve ondan daha ziyade bu beklenirdi!-hattâ şehre girdikten sonra ilk rast geldikleri poğaçacı dükkânından karnını doyuracak bir şeyler bile aldırmış. Filha kika ilk iş olarak imamdan.. hizmetçileri sindirmiş. "Daha ne kaldı acaba?" der gibi etrafına bakınıyormuş. şaşkınlıktan âdeta dili tutulmuştu. tahviller ve altınlarla dolu. Babamı ikinci evlenişinden sonra pek sevmezdim. karşısında göriir görmez. halam.Haydi.. Halam yalnız."Aldıklarının hepsini çıkart!" dedi.. çok üşüdüm. koşa koşa merdivenlerden çıkıyordu. fakat bir türlü şöyle yakından dokun mak fırsatını bulamadığım yemek odasının saatini sökmüş. Hattâ alkışlamak imkânı bile bırakmadı.Tarih kitaplarında resimlerini gördüğüm kayserler gibi bir şeydi bu. öleceği beklenen. ve hasis kardeşini böyle sırtında kefen.. Fakat onları beklemeden.AMA ENSTİTÜSÜ beslenen ümidi dahi oracığa bırakmıştı. diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine. şimdi git! dedi.. olan bitenden habersiz. Hayatımı düşündükçe . kazıcılardan birinin orada çukurun ya nında bıraktığı paltomsu şeyi isteyerek sıkı sıkıya örtündükten son rayarı beline kadar dışarda. Biz baba oğul çarpılmış gibi evden çıktık. Kapıdan beni iterek girdi ve yüzüme bile bakmadan: Nerde o baban olacak herif?. Halam şüphesiz bize karşı çok büyük bir haksızlık etmişti. Kötii-rüm halam.

ümitlendiğimiz bu mühim hâdiseden. onlar üzerinde düşünmek. muvakkat ölümünden sonra kendisini o hasta ve mecalsiz hâlinde dahi âhiretten geriye getiren vücudunu bir daha eskisi gibi hor görmedi. kızan.haksız . diye mırıldandı ve arkasından ilâve etti: O zaman asıl fenası olurdu. Bu değişme. ben halamın mirasından hissemi almıştım. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana. O gün de şüphesiz böyle olmuştu.-yaşım buna müsaittir-daima kendimde seyirci haleti ruhi-yesinin hâkim olduğunu gördüm. güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamağa başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır. Fakat dahası var. isterseniz bu ihtilâl veya inkılâp -halamın hayatı dediğimiz ve evcek... ailem içinde böyle işitilmedik ve görülmedik bir hâdise vuku bulduğu için sevinirdim bile. onun karşısında babamın o garip duruşu arabada bizim hesabımıza dövüne dövüne günün olan bitenini babama anlatmağa çalışan İbrahim Beyin şaşkınlığı öyle sevinilmeyecek hattâ gülünmeyecek şeylerden değildi. her şeye sükûnetle katlanması beni hâlâ bile düşündürür. yaşlılık gibi. onunla en zalim şekilde karşılaşmıştık. Halamın tekrar dirilmesiyle kaybettiğimiz şeylerden ziyade gözümün önündeki şeyler beni yakalamıştı. ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür. baba oğul el koyduğumuz konaktan." Babam yavaşça başım kaldırdı: Üzülme İbrahim Bey. Babam. Ebedî uçurumun başından o kadar beklenmedik şekilde döndüğü zaman dahi. bağıran. Ve onu elinde olmayan kusurlar yüzünden -çirkinlik. seneler boyunca beklediğimiz. Eğer babam eve dönmek için bir kira arabası na binmeğe razı olacak kadar perişan olmasaydı. yeniden. her tarafı değişmek. bâsübâdelmevt filân gibi tabirlerden beklenildiği şekilde tam ve yeniden bir doğuş olmadı. Bütün ömrünce o kadar çok konuşan. şüphelenen sızlanan adamın böyle birdenbire susması. En müsai' ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi. Başkalarının hâlini. ne de ellerindeki titreme geçti.. 65.. değiştiğinden dolayı sevinme* için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi. çok mühim bir şey değişmişti. Takdiri İlâhi böyleymiş.kanaatımca şu üç esaslı noktada toplanır: Evvelâ halam. hattâ bütün tanıdıklarca kabul ettiğimiz düzeni bozduğu için ona bu son isimleri de verebiliriz. Garip bir sükûnete kavuşmuştu. Ne dilindeki ağırlık. en keskin ışık reklamlarıyla halamın vefatından. bütün bu olan biten şeylerde kendi sabırsızlığının. "İşi daha çabuk tutabilirdim. Asıl garibi evcek bütün selâmetimizi bağladığımız. İşte halam milyonda bir insana ancak nasip olabilen bu saadeti 66 SAATLERİ AYARI. yine bildiğimiz halamdı. inkâr etmek.. Her insan. İnşallah ibret alır da dedemizin vasiyetini o yerine getirir.dünyanın en büyük harfleriyle. Fakat tâ içinde. ve hepimiz. Babam bunu o kadar iyi biliyordu ki. Şimdi sıhhatte artık. Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer. âdeta baştan aşağı beğenmemek. müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. özler... babam ne derse desin.AMA ENSTİTÜSÜ tattı. Yalnız ara sıra. Halamın o heybetli hâli. Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı.. kendi ihtiyatsızlığının payını bile düşünmeğe lüzum görmüyordu. Bir ara İbrahim Bey babamın yüzüne korka korka bakarak: "Bütün kabahat bende oldu" diye hayıflandı. Süpürgeciler Kâhyası'nın servetinden kocaman bir saat rakkasının cebimde kalmasıydı. bir an. bilmem niçin sofanın duvarına astığı ve bir daha oradan kaldırılmasına razı olmadığı saat rakkasına bakar ve sonra acayip ve mazlum bir gülüşle gülümseyerek yerinden fırlardı. Kendi köşesinde sessiz sadasız oturan bir adam olmuştu. TANPINAR Evet. tavırlarını görmek. biçimsizlik. Pek az insanın başına gelen bu hâdiseden sonra babam bir daha düzelmedi. bana kendi vaziyetimi daima unutturdu. Vâkıa bu.

ne saklayacağım. kendisini sadece bir bekçi sandığı bu serveti birkaç saat için olsa bile kardeşinin. O kadar bağlı olduğu. O zamana kadar. tamir edildi. Netice şu oldu: Şehrin hemen üçte biri tarafından zafer arabasında bir Sezar gibi evine getirilen halam uzun ve deliksiz bir uykudan sonra ertesi sabah sapasağlam yatağından fırladı. rahat. Hulâsa evine gelirken hayatı. Böylece muvakkat ölümüyle her şeyi birden bırakan halam. para ve halam.onun Edirnekapı'da dört odalı. Kendisi niçin yaşamayacaktı? Hele bütün etrafın haset ettiği imkânlar elinde iken. Hattâ bu vücudun dünya dediğimiz bu kör döğüşünde tek dayanağı olduğunu iyice kafasına koydu ve kadrini bildi. yahut ayrı ayrı mevcut olmakla kalan iki şey. ve onu da peşine takarak Beyoğlu'nun en iyi terzilerini ziyaret etti. Sanki o zamana kadar parasına göz koyduğunu sandığı insanlara düşman olan halam. yani kendisi için ne kadar aziz olursa olsun bir başkasının ellerinde ve cebinde. Netice? diyeceksiniz. Biraz sonra halamın servetiyle genişçe bir ticarete girdi. seviyorlar. etrafında gittikçe artan. İkinci değişiklik serveti hakkındaki düşüncelerinde oldu. âdeta uğuldayan kalabalık. Oturup çıtır çıtır yiyeceğim!" kararını verdi. mucizeli dirilişiyle 67. ölümden kurtulmak sevinci. fakat yaşıyorlardı. sakatlığını yenmişti. Korku. Bunlar yapılırken bir taraftan da Süpürgeciler Kâhyası Konağı temizlendi. ne de arttıracağım. onun kendi şahsıyla olan münasebetlerinin yeni baştan ve yeni bir statükoya göre düzenlenmesi ihtiyacını duydu. insan oğlu daima insana muhtaçtır. İnceden inceye serpilen kar arasından yumuk yumuk gülen o mart güneşi. Sonra bir arabaya binerek tek başına iş adamına gitti. "Hayır. kuşamıyia meşgul oldu. alâkadar oluyorlar. bir hafta sonra avcı Naşit Bey halamın ikinci kocası ve hepimizin eniştemiz sıfatıyla. badanalandı ve baştan aşağı yeniden döşendi. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Bilâkis o zamana kadar birbirine zıtmış gibi ayrı kutuplarda yaşayan. geçmiş hayatında hâtıra diye sakladığı şeyleri vermek oldu. temiz bir evde . "Her ne pahasına olursa olsun saklayacağım ve arttıracağım!" diyen ve evinin kömürlüğünü bir banka kasasına çeviren halam sanki o gün. bu düşmanlık hiç de ayırıcı bir şey olmadı. Hattâ lastik tekerlekli siyah bir kupa arabası dahi alındı. Ve kadıncağız bir kira arabasında iki sandı68 SAATLERİ AYARI. Kızıyorlar. ıstırap çekiyorlar. evinde de babamın ceplerinden ve koynundan zorla çekip çıkarttığı servetini bulmuştu. TANPINAR her şeye birden ve başka şekilde sahip oldu. Nihayet üçüncü değişiklik bizzat uzviyetinde olmuştu. gülüyorlar. yeni yeni oda hizmetçileri de girdi. küçük. Dönüşlerinde Naşit Bey İttihat ve Terakkî'ye mebus oldu. birdenbire ihanetine şahit olduğu bu servetin kendisine düşman olmuştu. ağlıyorlar. Günlerce giyimiyle. Mutlak barış taraftarları ne derlerse desinler.AMA ENSTİTÜSÜ ğı ve cebindeki beş on kuruşla evden ayrıldı ve onun yerine. bir erkek ahçı. servetine kavuşma telâşı halamın kötürümlüğünü. Bütün bu işlerde bizim saat rakkasından başka tek kazancımız Safinaz Hanım olmuştu.. bu düşmanlık yüzünden birleştiler.yere mahkûm etmedi. kutu gibi güzel. Mezarın başından evine kadar ve o acayip şartlar içinde yalnız kendi iradesiyle ve etrafının iradesini yenerek gelen halam -çünkü bütün o kalabalık. yol boyunca yeniden kavuştuğu insan çehreleri o zamana kadar içinde uyuyan bir yığın şeyi kırbaçlamıştı. Altı ay sonra da karı koca sıhhi vaziyetlerini düzeltmek için Viyana'ya gittiler. Arabanın geldiği gün eve bir uşak. böyle kolayca sahip değiştirmiş gördüğü andan itibaren. bir ölüyü gömmenin rahatlığını.bu macerada yaşama denen şeyin tadını almıştı. Ve onların girdiği gün halam ahretle bütün alâkasını kestiğini göstermek için Safinaz Hanımdan ahret kardeşliği unvanını geri aldı. elbette onun tekrar dirilmesine ve kendisini evine kadar getirmeğe mecbur etmesine tercih ederdi. Hayat denen bir şey vardı.. sur dışının o sert rüzgârı. İlk işi imamı çağırtmak ve ona merhumun bütiin elbiselerini. Beşiktaş'taki akrabasında bir müddet oturan Safinaz Hanım parasını bitirince birdenbire eski velinimetinin bir kardeşi bulunduğunu. kızı ve oğlu ile beraber konağa yerleşti.

esrarın dalgası geçtikten sonra. ben. . İslâm âlemini tehdit eden maddî ve mânevî tehlikeleri. XII Aristidi Efendinin ölümü altın arama işine son vermişti.. Böylece elimizde son ümit olarak Seyit Lûtfullah ve onun arayacağı define kalmıştı. Böylece asıl kabahatlinin şimdilik hiçbir hükümet ve zabıta kuvveti tarafından ele geçirilmesi imkânı olmayan huddamı "Abdazah" olduğu tespit edilince kendisine daha hususî bir muamele yapmak ihtiyacı hâsıl oldu. bunlara son verecek Mehdi'nin gelmesi yaklaştığını söylemiş ve vaazın nihayetinde son müjdeyi de vererek. O zaman hepiniz etrafımda olacaksınız. Önümüzden birkaç yüz bin liralık servetin ve İttihat ve Terakkî nüfuzunun bir remzi gibi gururla geçti ve Abdüsselâm Beyin de bulunduğu odaya girdi. O zamana kadar hep düşük gördüğümüz bıyıkları dünyaya meydan okur gibi sivril-miş. yani Mahmut Şevket Paşa'nın henüz öldürüldüğü. iyice sayıp döktükten sonra bu işlerin böyle gidemeyeceğini. içi boşalmış sandığını cebinde kalan son çeyreği ile bir kira arabasına atarak kalkıp bize geldi. temizledi. kendisine musallat olan huysuz ve hain. Fakat böyle de olsa hükümet. Biz ifademiz alınsın diye koridorda beklerken. üzüntü ile kısık gözlerine tuhaf bir sertlik. "O Mehdi benim." 69. Bu gelen hiç de tanıdığımız babacan. bu hazinenin başında iyi saatte olsunların yaptıkları muharebelerden. bilhassa ilk soruşturmada daha sarih konuşmak imkânını buldu.. hattâ çekilmez bir angarya gibi göründü. Ben.yaşadığını hatırladı. Münasebetsiz bir hâdise bu ümidi de hiç beklenmedik bir zamanda kül etti.. yahut hasreti akan Naşit Bey değildi. Belki.. Lûtfullah'ın tevkifinin hemen akşamında babam. İstanbul'un bin türlü siyasî huzursuzlukla çalkandığı bir günde bunu hiçbir surette hoş göremezdi. Babam bu vesile ile es70 SAATLERİ AYARI. Bereket versin ki. TANPINAR Müphem bir zamana talik edilmekle beraber oldukça sarih olan bu müjdede Seyit Lûtfullah'ın o gün aldığı esrar miktarının elbette mühim bir hissesi vardı. Bütün varlığından bir vakar ve büyüklük taşıyordu. fakat daha huruç etmedim. bir nevi beşinci kol kılıklı huddamdan epeyce bahsetti. İşte bu vaazlardan birinde adamcağız birdenbire o zamana kadar herkesten gizlediği mühim bir hakikati açıklamak ihtiyacını duymuştu. Halamın yeniden dirilmesi ve ölmesi ile miras ümitbri kapanıyordu. Sırtındaki eski avcı ceketini atmış.AMA ENSTİTÜSÜ ki dostunda yeni eniştesini tebrik etti. baktığı şeyi delen ve ötesine geçen bir dikkat gelmişti. "Bir iki sene sonra behemehal damadımsın!" deyip de başka bir şey demeyen adam şimdi öpmek için elini bana âdeta zorla verdi ve geriye aldıktan sonra tekrar eldivenlerini geçirmeden evvel mendili ile bir iyice sildi. Abdüsse-lâm Bey. tanığı olduğumuz hâdisenin. polis müdüriyetine çağrıldık. yüzünden sadece para sıkıntısı ve yaşamak zevki. Ortalığın gittikçe karıştığını. Beş on dakika sonra ikisi birden çıktılar. bu Mehdilik fikrinin de onun haince bir telkini olduğunu söyledi. elini öpüp alnıma koydum. "O Mehdi benim!" demişti. Seyit Lûtfullah son zamanlarda Yemiş İskelesi taraflarında küçük bir camide haftanın muayyen günlerinde va'zetmeğe başlamıştı. saadet diledi. "İcabında yine çağırırız" sözüyle evlerimize gönderildik. Aselban'dan. Fakat ne gelişti bu. yani oraya kadar gelişinin ehemmiyetini herkese anlatan adımlarla yürüdü. Bu kadar mühim adamlarla konuştuktan sonra bizim gibilerin ifadelerini almak birdenbire lüzumsuz bir iş. Fakat yakında edeceğim. Büyükçekmece yollarında ısrarla bana kızını ne vakit alacağımı soran. Nuri Efendinin yerine muvakkitlik yapan Ispartalı Sadi Efendi. Mamafih onun ve biraz da Abdüsselâm Beyin bulunmaları işleri kolaylaştırdı. halamla evlendiğinden beri hiç görmediğimiz Naşit Bey geldi. hele o zamanda. Hey gidi günler. altın saplı bastonu ile ağır ağır. bal rengi pardösüsü. Andronikos Kayser'in hazinelerinden.

İki gün sanra da Seyit Lûtfullah, "esrarkeş ve meczup taifesinden, melekâtı akliyesine sahip olmayan, fakat bugünlerde serbest kalması da tehlikeli görülen" bir adam sıfatıyla Sinop'a gönderildi. Seyit Lûtfullah'ın gittiği günün akşamı bir emniyet memuru evimize bir sepet içinde Çeşminigâr'ı getirdi ve iyi bakmamızı sıkı sıkıya tembih etti. "Hoca efendi kitaplarını beraber götürdü!" diyordu. Böylece Andronikos'un hazinelerinden de hissemizi almış olduk. Fakat Çeşminigâr Safinaz Hanım gibi vefalı çıkmadı. Bizim evi bir türlü beğenmedi. Safinaz Hanımın, evin, etrafı seyredip tek nefes alacak yeri olan cumbanın önünden kalkmamasına mukabil, o hemen her fırsatta evden kaçtı. Semtte dolaşmadığı yer kalmadı. Hemen her gün ya biz, yahut komşulardan biri, Mihrimah Ca-mii'nde, yahut komşu bahçelerden birinde veya bir araba atının ayakları dibinde buluyorduk. Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun-bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur. Çeşminigâr'a mahalleli, belki de asıl ismini yadırgadığı için Emanet adını vermişti. Ve bittabi hiç-kimse Emanet'in kaybolmasına razı olmuyordu. Mahallede herkes onun yüzünden âdeta gözü yerde dolaşıyordu. Bizde hasbî işlere verilen o büyük dikkat sayesinde, mutlaka bir yerde yakalıyorlar, 70, TANPINAR koşa koşa eve getiriyorlar ve bizi azarlayarak Emanet'i teslim ediyorlardı. Böylece küçük, dışardan bakılınca verimsiz teşebbüslerle semtin coğrafyası hakkında tam bir fikir edindikten sonra bir gün tamamiyle ortadan kayboldu. Bu ağır haberi ben âdeta korka korka Seyit Lûtfullah'a bildirdim. Fakat Sinop kalesinden aldığımız cevap hakikaten şaşırtıcı idi. Safranlı mürekkeple ve kargacık burgacık bir yazı ile yazılan bu mektupta siyasî menfi, Çeşminigâr'ın Sinop'ta gelip kendisini bulduğunu, bu itibarla endişelerimizin beyhude olduğunu, kendisinin sıhhatte olduğunu, Seyit Bilâl civarında Ümmi Gülsüm hazinesini aramakla meşgul olduğunu; yakında bulacağını, o zaman bütün istediklerinin tahakkuk edeceğini söylüyor, bu vaziyet karşısında artık ihtiyacı kalmadığı Andronikos Kay-ser'in hazinelerini bana hediye ediyordu. "Sabah akşam buluştuğumuz ve sohbet ettiğimiz, beraberce seyrana çıktığımız Aselban seni dünya kardeşi yaptı. Ve sana Andronikos Kayser'in hazinelerini kardeşlik hediyesi verdi. Amma sen de kadrini bilmelisin. Hazine şimdilik Kız Kulesi altında olmakla, çıkarılması emri muhal gibi görünür, amma pek yakında duamız ve tertibatımız berekâtıyla çıkarılması eshel bir mahalle naklolunacağından zerre kadar endişe olunmaya. Amma ihtiyatla hareket gerektir. Feillâ..." Böylece her şeyi kaybettikten sonra aşağı yukarı hepsini buluyor, yeni baştan servet ve kudrete sahip oluyorduk. XIII Seyit Lûtfullah'ın nefyinden sonra benim için, tekrar, ne olacağım meselesi meydana çıktı. İster istemez tekrar saatçi dükkânına gittim. Eski ustam, mâni ortadan kalktığı için beni sevinçle karşıladı. Fakat ben artık eski Hayri değildim. Nuri Efendinin muvakkit-hanesinde saatin sırrına hayranlıkla, aşkla baktığım günler geçmişti. Araya başka örnekler girmişti. Seyit Lûtfullah'ın mektebinden geçmiştim. Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda hiçbir münasebet kalmamıştı. Hayat benim için iki eli cebinde uy72 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ durulan bir masaldı. Akşama kadar ihtiyar ve romatizmalı bir adamın dizleri dibinde oturup, onun şikâyetlerini dinleye dinleye çalışmak hoşuma gitmiyordu. Günün birinde mili, lupu ve dükkânın anahtarını önüne bıraktım. Cebimde bir gün evvelki gündeliğimden kalan beş on para ile sokağa fırladım. İlk solukta surlara kadar uzandım. Her şey birdenbire düzelmiş gibi mesuttum. O akşamı, Şehzadebaşı tiyatrolarından birinde geçirdim. Islık, alkış, kahkaha, satıcı sesi, sahne ışığı ve bilhassa o günlerde yeni meşhur.olmağa başlayan bir Ermeni kızının baygın bakışları ve biberli sesi bana yeni bir ufuk açtı. Fakat en hoşuma gideni her gün sokakta, kahvede karşılaştığım bu adamların sahnede, ışığın ve bozuk mızıka gürültüsünün ortasında başka hüviyetlerle yaşamaları, idi. Bu âdeta canlı

bir rüya idi. O gece kararımı verdim. Üç gün sonra tuluat kumpanyalarından birinde idim. Tabiî bana hiçbir mühim rol vermediler. Yaptığımızın fevkalâde bir iş olduğunu da hiç zannetmiyordum. Buna rağmen bu 1913 yılı, hayatımın en harika devri oldu. Gün baştan aşağı benimdi. Akşama doğru bir suikast hazırlar gibi yavaş yavaş tiyatroda toplanıyorduk. Sonra bir hay huydur başlıyordu. Davul, zurna, klârnet sesleri dışarda gecenin artık bizim olduğunu ilân ediyor, sahne ikinci bir dünya gibi hazırlanıyordu. Perdenin öbür tarafında müşteriler toplanıyor, ayak sesleri, gürültüler, çığlıklar, itişmeler, sabırsız ıslıklar salaşı kökünden sarsıyor, nihayet perde açılıyordu. Halk arasından ilk kantoları seyrediyorduk. İhtiyar kadın göbeği fincan gibi oynuyor, halk işin maskaralığını bile bile, belki de böyle olduğu için memnun, alkışlıyor, ıslık sesleri kumaşlar gibi yırtılıyordu. Her şey fakir, eski, biçare ve hasisti. Fakat ben Seyit Lûtful-lah'ın mektebinden geldiğim için bütün bu fakir ve biçare şeyler sırf yalan olduğu için kendiliğinden bana güzel görünüyordu. İlk giydiğim, Üçüncü Napolyon devri asilzadesinin pantalonu üç yerinden yırtıktı. Âşık olduğum kadın, daha iyisi kontes, ferah ferah annemi doğurmuş olabilirdi, fakat ne ehemmiyeti vardı? Mesele o anda adımın Hayri olmaması, gerçeğin dışında bulunmamda idi. Bu 73, TANPINAR tek' mânasıyla kaçıştı. Yalanın sihirli çizgisi içinde idim ve bu bana yetiyordu. Neler oynamıyorduk? Repertuvarımızda her türlü şaheser vardı. Hiçbir Don Kişot bizim kadar cesaretle ve iç rahatı ile yeldeğir-menlerine hücum etmemiştir. Yazık ki üçüncü ayında tiyatromuzda sıkı bir tensikat başladı. Ben kadro haricinde kaldım. Bu sefer Ka-dıköyü'ndeki bir kumpanyaya girdim. Kuşdili'nde küçük bir salaşta oyunlarımız başladı. Vâkıa kazancım mühim bir şey değildi. Yol parasını güç çıkarıyordum. Fakat bu sefer kumpanya yeni ve şöhretsiz olduğu için kadınlar gençti ve ben hepsine, istisnasız, âşıktım. Son vapurların yalnızlığında onların hayali ile bir evvelki yolculardan arta kalmış tahtakuralarını yüklenerek İstanbul'a dönüyordum. Şurası da var ki, bu sefer talihim biraz daha açıktı. İkinci, üçüncü derecede roller alabiliyordum. Üçüncü merhale yine Kadıköyü'nde, bu sefer bir operet oldu. Alaturka ile alafranga arasında sallanan bir musikîde sesimi tecrübe ettim. Hüzzam, Hüseyni, babamla her perşembe akşamı ve cuma günü devam ettiğimiz tekkelerde beraberce okuduğumuz, makamların bütün programı bu musikîye sığabiliyordu. Müdürümüz yalnız bir şey hususunda titizdi.Tek gözlüğünün camının temizliği! O pırıl pırıl yandıkça sanki dokunduğu her şeyi güzelleştiriyordu. Operetten sonra bir orta oyunu, orta oyunundan sonra Abdüsse-lâm Beyin ısrarıyla girdiğim Darülbedayi tiyatrosu, Antuan'ın hiçbir şey anlamadığım dersleri... Beni bu acayip dünyadan yorgunluğunun bir türlü anlayamadığım bu kargaşalıktan Birinci Dünya Harbi kurtardı. Onunla sanki ilk defa ayağım toprağa bastı. Fakat çok geç kaldığımı hissediyordum. 74 I Terhis olup da İstanbul'a döndüğüm zaman şehri, insanlarını değişmiş buldum. Her şey fakir, biçare ve alt üsttü. Babam harp içinde ölmüştü. Üvey anam evde tek başına yaşıyordu. Kapıdan girer girmez bu dört yılın beyhude geçtiğini daha ilk anda anladım. Evde hiçbir şey değişmemişti. Sofanın ve odaların kapısında daha yırtık, daha renkleri atmış, fakat dışarıya karşı yine eskisi kadar kapalı aynı perdeler sarkıyor, duvarlarda aynı levhalar asılı duruyordu. Sofadaki eski hasırın son parçası her adımda dağılmağa hazır, etrafı küf, rutubet kokusu ile dolduruyor, Mübarek daha tozlu, Kafkas çöllerinde hastalanmış bir çöl devesi gibi bitkin, kendi köşesinde hiçbir nizama girmeyen bir zamanı sayıklıyordu. Daha ilk adımı atar atmaz, gerçekten baba evine, çocukluğuma, ilk gençliğime, ne derseniz deyiniz, döndüğümü anladım. Halbuki ben bu dört seneden neler beklemiştim? Şimdi ise içimde aynı hayat isteksizliği, her şeyi aynı umursamamak vardı.

İlk günler o kadar üzücü olmadı. Üvey anam şefkat için doğmuştu. Acınacak derecede yalnızdı ve bu yalnızlığı içinde benim düşünceme yapışarak yaşamağa öyle alışmıştı ki, geldiğim gün sevincinden ölecek sandım. Dört sene, o zaman oldukça geniş olan bahçenin her meyvasından o sıkıntı içinde ayrı ayrı reçeller kurmuş ve saklamıştı. Bunu ilk kahvaltımda gördüm ve şaşırdım. "Şu erikten ye... Yaptığım zaman baban sağdı... Bu vişneyi evvelki sene yapmıştım... Sana sakladım... Yok canım, bozulmuş olur mu hiç?... Bu kayısı da o senenin a, olur mu, bir kere tadıver..." Böylece dört » 77 TANPINAR ayrı mevsimin reçellerini bir günde tatmağa mecbur olmuştum. Kadıncağız durup durup ağlıyor, boynuma sarılıyordu. Beni güzel, kahraman, beceı li buluyor, yaptığım büyük işlerin hikâyesini dinlemek istiyordu. Gelecek hakkında korkularımı anlatmağa kalktıkça sözümü kesiyor, "Hiç olur mu? Senin gibi adam! İşsiz kalır mısın hiç?" diyordu. Ben de yavaş yavaş buna inanmağa başladım. Durmadan iş arıyordum. Fakat İstanbul'da benim gibi terhis edilmiş on binlerce genç adam vardı. Vapurlar her gün esirlikten dönen yüzlerce insan getiriyordu. Bir türlü iş bulamıyordum. İlk aylar, birikmiş maaşlarımın verdiği nisbî bir rahatlık içinde geçti. Bir uçuruma uzatılmış bir kalas üzerinde yürür gibi sade tehlike ve muvazeneden ibaret bir hayat yaşıyordum. Tekrar mazinin ağına düşmemek için eski tanıdıklardan hiçbirini görmüyordum. Zaten Abdüsselâm Beyden başkası kalmamıştı. O kadar sevdiğim bu adamcağızı dahi görmemek için, o günlerde sık sık gittiğim Harbiye Nezareti'nin yolunu değiştirmiştim. Şehzade Camii'nin, Direklerarası'nın arkasından gidip geliyordum. Fakat o gelip beni buldu. Bu, dönüşümün üçüncü aynıdaydı. Bu sabah evimizin önünde, erkenden bir araba durdu. Pencereden yavaşça baktım. İçinden Abdüsselâm Beyin indiğini gördüm. Kapıda, "Nerede bu hayırsız oğlan!" diye soruyordu. Yukarıya çıkmadı. Aşağıda taşlıkta giyinmemi bekledi. Arabasına alıp Soğanağa'da yeni taşındığı konak yavrusu evine götürdü. Eski konak, debdebe, arabalar, atlar, hizmetçiler, her taraftan akan refah bu yeni evde şimdi hâtıra bile değildi. Ne de eski kalabalık vardı. Biçare adam küçiik kızı. damadı, onların çocııkiarı ve bir de karısı ölmüş olan Ferhat Beyle yapayalnız oturuyordu. Bir iki ihtiyar emektar, iki hafta sonra -beni ilk yapılacak iş bu imiş gibi- evlendirdiği yetiştirmesi Emine beraberlerinde idi. İlk önce ikinci katta kendi odasına çıktık. Üzerinde kıiçiik Hint işi bir çekmece duran bir sedire beni oturttu. Çekmecenin üstünde zarf zarf mektuplar, her birinin yerini ayrı ayrı bildiği, zarfından çıkarıp bana uzatıp gösterdiği fotoğraflar vardı. 78 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ Ona, iş bulmak için çektiğim sıkıntımı anlattım. Bana hak verdi. Beraberce aramayı vaat etti. Fakat iş yoktu. Abdüsselâm Beyin eski tanıdıkları ya ortadan çekilmişler, yahut da adamcağıza ehemmiyet vermeyecek derecede değişmişlerdi. Birkaç gün sağa sola gidip geldikten sonra tahsilimi tamamlamama karar verildi. Onun ve bilhassa Ferhat Beyin teşvikiyle Posta Telgraf Mektebi'ne girdim. Mekteplerin hemen hemen bomboş olduğu, neredeyse araya simsar koyarak, mükâfat vaat ederek öğrenci aradıkları bir zamanda, hiç olmazsa dışardan en mütevazısı gibi görünen bu mektebi acaba neden seçmiştiler? Hakikat şu ki, beni o kadar sevmelerine rağmen hakkımdaki düşünceleri değişmemişti. Mamafih Abdüsselâm Beye bunun için mühim başka sebepler de gösteriyordu. Tahsil kısa idi. Talebeye ufak bir geçim parası veriliyordu. Ayrıca da telgrafçılığın saatçiliğe benzediğine hükmetmişti. Bu hükmü, belki alıcı ve verici âletlerin tıkırtı ile çalışmasından geliyordu. Belki de sadece işin içinde âlet denen şeyin bulunması yüzündendi. - Senin için bir şeyler kurcalamak lâzım geldiğine göre iyi kot; bu merakını bu işte tatmin edersin... diyordu. Mektebe yazıldıktan, yani kendime ait şöyle böyle emniyetli bir istikbalin eşiğine ayak bastıdan sonra, bir gün Abdüsselâm Beye benim behemehal Emine ile evlenmem lâzım geldiğini söyledi. Zaten evinden çıktığım yoktu. Kendisi sabah akşam bunun için ısrar ediyordu. Evlenme işi bu yakınlığı rahatlaştıracak, tabiî kılacaktı.

Sonuna kadar sağlam. saadet denen şeyden en uzak şartlar altında girdiği bu evi şimdi bırakamıyordu. Abdüsselâm Beyin insan sevgisi bütün evdekiler gibi biran peşimizi bırakmıyordu. Fakat senelerce uzakta bekledikten sonra bir sığıntı gibi girdiği. ~bu79. bu işin imkânsızlığı kendisini öyle kavramıştı ki... Evde her şey rahat. Bütün telâkkileri. Hayat karşısında şaşılacak bir cesareti vardı. Sadece düşünceye ait. senin hakikî annen olsam neyse. kapıdan ilk çıktığı gün adımları sendeleyecek.. zarurî olarak ev kadrosuna. hem ben rahat edecektim. her şeyin dı şında. Buna mukabil . İlk yıllarımız çok mesut geçti. geçim sıkıntısı. İş zamanları hariç ben hemen hemen yalnız ona aittim. bir gün yüzü gülmediği evimizi.. Zavallı Emine!-Benim de şimdilik ondan iyisini bulmam oldukça güçtü. korkup tekrar geri dönecek kadar bu evin dışındaki şeyler için yabancı ve tecrübesizdi. Beylik sözüyle. İlk çocuğumuzun yaşamamasından başka bir derdim yoktu. geçmiş saadetleri adına bırakmayacağını söylemesi beni âdeta çıldırtmıştı. Soğanağa'daki evde bizimle beraber oturmayı. Dünyası orada tanıdığı in. çarşı diliyle işlerin kesat gittiği günlerde. hayata hükmeder. sonunda Abdüsselâm Bey bile hürmet etmeğe mecbur kaldı. şirin. Bununla beraber böyleydi. Bu aklın. neşeli kaldı. -Hakikatte bulurdu. Üvey annem gelmedi. Üvey annem evimizde mesut olduğunu sanıyordu.. Emine. budalaca bir şeydi. Kitaplara bakarsanız. Fakat hür ve kendi başı/nıza değildik. binaenaleyh alışma güçlüğü falan d? yoktu.. Sana bile bir bakıma yabancı sayıldığıma göre. en az müsait. Yeni ve parasız evlileri o kadar korkutan ev açmak. daima bir bahane bulup geciktirdiği yatma saatine kadar bir arada otururduk. Böylece hem iki taraf için Allah'ın emri yerine gelecek. Babamla evlendikten sonra bu evin dışında yaşadığı yıllarda bir gün bu eve girebilmek saadetini gözünde öyle büyütmüş. Emine benden iyisini bulamazdı. hiçbir şeyi yadırgamadı. Abdüsselâm Beyin beni o kadar ısrarla kendisine damat yapması. Üstelik. Akşam üstü beraber eve döner. O zamana göre iyi kazanıyordum.bu sıkıntılı zamanda. Hiçbir vaziyette şaşıımadı. cesur. bol ve emniyetli idi. "Bir başkasının evinde benim ne işim var? Haydi. Sonra Abdüssclâm Bey bir dostu vasıtasıyla bana Tünel İdaresi'nde bir iş buldu. Buna rağmen. Evden çıkarken akşam hangi kahvede kendisini bulabileceğimi söyler ve benden bir saat evvel oraya gelirdi. o kadar yıl bir yatalağa baktığı." gibi bir sebeple reddetseydi aklım elbette yatardı. Mektebi bitirdikten sonra evvelâ Posta Telgraftan çıktım.. Ömrü küçük bir kuş gibi Abdüsselâm Beyin evi denilen kafeste geçmişti. TANPINAR rasını tabiî söylemiyordu. Evlendiğimiz zaman. Gece yarısı sofada veya yandaki odalarda bir ayak sesi.Madem baba oğul gibiyiz. Arada yabancılık denen şey. Bir de kendimize ait bir hayatımız olmaması. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. insanoğlunun esas vasfı akıldır. O zaman emekliye ayrılan Ferhat Bey de tabiatiyle beraber bulunurdu. Bulması lâzımdı.. üvey annem. Babamla o kadar mesut olduğunu sandığı evi terk etmek istemiyordu. Emine'nin sevine sevine benimle evlenmesi kadar gülünç. zan üzerine kurulmuş bu saadet hâtırası o kadar kuvvetliydi ki. Sabahleyin kahvaltımızı beraber yapardık. Emine ile bu baba oğulluk bir düğüm daha kazanacaktı. mantığın. hafif bir öksürük işitse yardımımıza koşmak için bunu bir fırsat bilen Abdüsselâm Beyin yanında söz geçirebildiği herhangi bir insanın bir dakika tek başına kalmağa hakkı yoktu. seneler dir o kadar aksi giden talihinden bu suretle öc alacaktı. hiçbir zaman hakkıyla benimsenmediği. 80 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sanlardan ibaretti. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. kendilerini dinlerseniz. yalnızlık gibi şeyler de -Abdüsselâm Bey bu yalnızlık kelimesinin üstünde bilhassa duruyordu-Soğanağa'daki evde hep beraberce oturacağımıza göre kendiliğinden ortadan kalkıyordu. saf ve her şeyden evvel iyi insandı. hususî bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar. galiba her şeyi. hattâ ısrar ettiği gibi üvey annem gelirse iki kişi birden ilâve etmiş olacak. İnsanların saadet anlayışları da gariptir. her tecrübeyi kendisinde yaradılıştan hazır bulanlardan olacak ki.

dedi. Ortanca oğlu hiç cevap vermedi.. Ç'mkü benden para kabul etmek istemiyor. üvey annemin mesut mazisine hürmet etmek şartıyla nasıl nizam vereceğini tasarlamış. yine eskisi gibi küçük kardeşiyle beraber bayram tebrikine geldiği zaman bir fırsatını bulup işin imkânsızlığını anlattı.." dedi." Kocası da karısının yanında hemen hemen aynı şeyleri söyledi. Emine ile ben bu vaziyette ona daha fazla yük olmayı istemiyorduk .. Bari yardım edin. Emine. Emine ile ilk fırsatta evden ayrılmağa karar vermiştik. Fakat korka korka. tavan arasında bir yere saklamıştı. kalanlar da rehinde idi. Fakat o uzaklaşınca birdenbire: "Allah sabır versin sizlere" diye ilâve etti. Yapamam" diyordu. Ayşe Hanımefendi. . Fakat o inanmıyordu: Sen babamı bilmezsin.. atmış. itirazlar.. Bize böyle ayrılmayı düşündüren sadece yalnız Abdüsselâm Beyin insan sevgisi değildi.. Bu gidişle borçlu çıkarsınız. O da öbür damadı gibi bize...Neden beğenmiyorsun. dedim. Yazık değil mi bize? Gelin babanızla beraber oturun. şikâyetlerden sonra ister istemez karı kocanın evden ayrılmasına razı oldu. fo/ar. Tam bizim kendisine kararımızı açacağımız günlerde damadı kendisini Anadolu'da bir yerde bir memuriyete tâyin ettirmek fırsatını buldu. Fakat projemizi bir türlü tatbik edemedik. İçime garip bir korku girdi. İhtiyar adamı yalnız bırakamazdık. dedim. küçük kızının kocası." dedi ve arkasından ilâve etti: "Aklınız varsa siz de benim gibi yapın!" . Parası yok. Yavaş yavaş ihtiyar adamın düştüğü sıkıntı da bizi rahatsız ediyordu. az çok. Kim bilir nerede gizlidir! İyi ya..asıl damadı. O kadar iyiliğini gördüğüm bu adamcağız için yapabileceğim tek şeydi bunlar. bir de çocuklarının resimlerini gönder82 SAATLERİ AYARI. Zaten sizin de babanız sayılır. hikâyesini benimle evlenmeden çok evvel işittiği halamın saatinin rakkasını yerinden kaldırmış. "Allah sabır versin.. ne Ferhat Beyin. Yalnız o şeker bayramı babasına bir tebrik telgrafı çekmekle. Kaldı ki. Yanında kimse olmadan sokağa adım atmayan adam şimdi zaman zaman. Kazandığımın hepsini veririm. Muhakkak vardır. diyordu. O yılın kurban bayramından sonra Ferhat Bey de evi terk etti. Dalgın ve düşünceli idi. Malınıza mukayyet olun!.. Anadolu'da bulunan ortanca oğluna vaziyeti bildirerek babalarını yanlarına almalarını rica ettim. Omuzlarını silkti. Görürsün. evden ayrılacağı zaman ikimize birden. ne de benim masrafı paylaşmamızı bir türlü kabul ettire-memiştik. her şeyi birbirine karıştırıyordu. Ayrıca Emine ile biz töhmet altında kalırız. zaten gizli olarak da sarf ediyorum. Çok güzel. Hattâ Emine birkaç defa eski eve uğramış... Zaten babası odaya girmişti. Ve Abdüsselâm Bey para sıkıntısını hiç kimseye fâş etmeden borçla yaşıyordu. hattâ zaman zaman karısını alıp çıkardı. Ne damadının.. kutu gibi bir ev. Çamlıca'da oturanı. cennet yaparım!.AMA ENSTİTÜSÜ mekle yetindi. borç içinde.. şimdiki sinema dilini hiç bilmeden. anlamıyorum'?.. Allah kolaylık versin!. Fakat bakışları hiç de emniyet eden adamın bakışları değildi... Hele bir şu muhabbet esirli»1 TANPINAR ğinden kurtulalım. O kadar neşeli tabiatı yavaş yavaş bozulmuştu. "Babam size emanet!. Abdiisselâm Beyin evindeki hayatımıza bakarak kendimize "muhabbet esiri" adını vermişti. Giderken beni kapıda uzun uzun süzdü: "Sanaemniyetim var. borç para bulmak için gizlice sokağa çıkıyordu.evin bütün erkekleri adına gezer. "Karım bana yemin verdirdi. Çarnâçar biz kaldık.. Abdüsselâm Bey uzun münakaşalar. Hemen her şeyi unutuyor. hattâ ilk iş olarak sofadaki hasırları sökmüş. bu son zamanlarında candan birinin bakmasına hakikaten muhtaçtı. Çamlıca'da oturan büyük oğluna.. Babanıza bir şey olursa hepsi mahvolur. Elinde avucunda olanların hepsi satılmış. Vücudu gibi hâfızası da zayıflamıştı.. Kadıköyü'nde dul bir kadınla evlenmişti.

içinde hiçbir çocuğun doğmadığı. TANPINAR Bana kalırsa bu hiç de garip değildir. Ertesi senenin şeker bayramı eve hiçbir akraba uğramadı. ilk gençliklerinin ölümünü seyrediyorlardı. Dördüncü günün akşamı. her adım sesinde geleni karşılamak için ayağa kalkarak bekledi. kızlar için belki de ucuz cinsten mücevherler. gelin. bir yığın mânâsız hayat artığı. Şu paketleri kaldırın. Şüphesiz bu sevgi olmasaydı etrafındakiler kendisinden böyle kaçmayacaklar. hısım ve akraba içinde yaşayan adam. aynalar. hâtıra ve unutulmaların odasıydı. mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz. eski 84 SAATLERİ AYARI. büyümediği bu odaya "çocukların odası" adını vermiş ve garibi şu ki bu ad tutmuştu da. Belki de bu adın sihri yüzünden bu odaya garip bir hava sinmişti. hulâsa konak satılıp da hu sekiz odalı eve ta-şınıldığı zaman kızının ve damadının eskiciye vermelerine bir türlii razı olmadığı türlü eşya burada tozlar içinde. erkek çocuklar için saatler. Orası birikmiş ayrılıkların. Bu iyi ruhlu adamın yanında bizi o kadar huzursuz kılan şeyin ne olduğunu ancak bu odaya bir kere olsun girenler anlayabilirdi. Bütün hayatım boyunca dikkat ettim. konsollar.AMA ENSTİTÜSÜ oyuncaklar. dedi. Geldikleri zaman alırlar! Bu oda Abdüsselâm Beyin evinin bir nevi deposu idi. Burmalı Mescid'in arkasındaki konakta bir aşiret kadar kalabalık oğul. yarattığı zaman dışılıkta. Abdüsselâm Bey. Aristidi Efendi bu tecrübelere başladığı anda âkibetini hazırlamıştı. eşyanın kayıtsızlığını yok etmişti. gözlerinde daima parlak gözlükleri. . Belki tabiî umurdandır. belki de insanlara fazla düşkünlüğü. sandıklar. kendisine her suretle yabancı iki insanın elinde ölecekti... Abdüsselâm Beyin muhtelif zifaflarına şahit olmuş birkaç karyola. hakiki bir yeis içinde: Emine kızım. eski emektarlar için alınmış entarilikler üst üste. Büyük odanın ortasında daha ziyade karaya vurmuş gemi gibi bir yığın eşya hep onları hatırlatırdı. böyle perişan olmayacaktı. Yavaş yavaş herkes evin kaybolmuş hayatının orada toplandığına inanmıştı. Şimdi hatırlamadığım birisi de onun bu cinsten bir kazadan her zaman korktuğunu garip bir tesadüf gibi söylemişti. Yaşayanlar bile orada kendi çocukluklarının. gömlekler. sofra bir lahzada kurulmağa hazır duruyordu. her an kapı zilinin çalındığını sanarak üç gün. belki de yaşamayan bütün akrabalar için. Onun içindir ki anahtarı daima kapının üzerinde durduğu hâlde hiç kimse içeriye girmezdi. torun. yalnızlığı bu kadar duymayacak. Bunu bilmiş olmasına niçin hayret ediyorsunuz? demişti. Bu iş için lâzım gelen parayı nasıl ve nereden bulmuştu? Bunu hiç kimse bilemezdi.. On bir çocuk beşiği. torun. Herkes kazaya dair bir şey anlatıyordu. kravatlar. daima temiz kolalı gömleği. yaşayan. İnsanın daima en çok korktuğu şeyler başına geliyor. Abdüsselâm Bey de insan sevgisiyle. sokaktaki her gürültüye kulağını kabartarak. birbirinin üstüne yığılmış beklerdi. Çünkü bu üst iiStelik. Fakat her kandil ve bayramda olduğu gibi damat. Ölümü kendisinde hazırdı. bir eli her zaman için biçimli kesilmiş sakalında ve gözleri karşısındaki saatte. Çocukların odasına koyun!. Bu onun sakınılmaz kaderiydi. hısım akraba sevgisiyle kendisine bu yalnızlığı hazırlamıştı.Abdüsselâm Beyin evinde biz karı koca ihtiyar adamla tek başımıza kalmıştık. Düzine ile ipek mendiller. hepsinin yaşına ve mertebesine göre yine hediyeler alındı. Aristidi Efendinin imbiğin patladığı gece yanarak ölümünden sonra bir gün muvakkithanede idim. üst üste yığılmış ölümlerin. Hulâsa bu oda Abdüsselâm Beyin kalbi gibi bir şeydi. Bu bayram günlerinde yine eskisi gibi bütün akrabayı doyurabilecek bollukta ve gelmeyeceklerine emin olduğumuz bu insanların zevklerine göre yemekler pişiyor. Ve biçare ihtiyar sırtında eski redingotu. O zamana kadar hiç ağzını açmadan konuşmayı dinleyen Nuri Efendi birdenbire elindeki saati bırakarak: 83. paket paket odasına dizildi. Hâl yoktur.

yastık altları. Ferhat Beye sormadınız mı? Niçin refikasını buraya getirmedi de kendisi Kadıköyü'ne gitti? Hep beraber yaşardık. "Nasıl başa çıkacağım?" diye şimdiden ve şüphesiz yalancıktan tasalanıyordu. Ve oiraz evvelki korku. Hemen hepsinde biçare ihtiyar "servet-i mevçudesini" "validesi Zehra Hanıma" terk ettiğini söylüyor ve bizim onun tahsil ve terbiyesine son derecede dikkat etmemizi şiddetle istiyordu. Çocuğun istikbalini düşünmeğe başladı. kimsesiz bir şey bulamadı mı? Birdenbire şaşırdım.. halı." Emine'nin yüzü kıpkırmızı kesildi ve odadan çıktı. Karım gebe idi vc doğumu bekliyorduk. Sonra bir evvelki cevabımızı hatırlayarak parmaklarıyla hesaplıyordu. yalnızlık korkusunu geçiyordu. "Onların sahibi behemehal gelecek.. birbirinin peşini bırakmamış felâketler dizisi bu manasız yanlışlıklarla başladı. İçimde garip. İkide bir bana. Kendimizi iradesizliğim yüzünden bir biçareye teslim etmiştik. Konağın eski âdeti üzerine çocuğa benim yerime o ad verdi Ve yanlışlıkla benim annemin adı olan Zahide adını vereceği yerde kendi annesinin adı olan Zehra'yı verdi. "Yeniden büyük baba olacağım. Takribi Ahmet Efendi ailesinin son torunu ilk uykularını gümüş zırhlı ve sedef kakmalı.. TANPINAR bu işin sevinci içinde idi. Çıkmayı istemiyormuş!. sofadan gelen ışıktan birdenbire canlanan büyük bir aynada hiç de bana benzemeyen silik bir hayali seyrede ede birkaç defa gidip geldim. Çocukların odasından evin en mükellef beşiği çıkarıldı. Bu iş için muhakkak ahrette kendisine hesap sorulacaktı. "Onlar dursun" dedi.. Abdüsselâm Beyin çehresinde artık seyrekleşen tebessümlerinden biri belirmişti. gözleriyle manalı manalı bakarak. Abdüsselâm Beyin hısım akrabası tarafından unutulmuş olmasından duyduğu ıstırapları birdenbire hafifletti. sorsana!" diye ısrar ediyordu. sonra müteessir oldu. Zehra'nın doğuşu. kendini ithama başladı. "Kaç gün kaldı. Biz Emine ile her gün birkaç tanesini yırttığımız hâlde yine ölümünden sonra kucak dolusu vasiyetname çıkmıştı. Arada sırada gülerek bana. II İşte. neşeli tabiatına rağmen efendisinin hayatındaki ıstırapları âdeta benimseyen Emine ise bu odanın önünden bile geçmek istemezdi. onun vasiyetnameleriyle doldu.AMA ENSTİTÜSÜ güldü.... Nereden geliyordu bu? Ve ne acayip şeydi? Durup dururken birdenbire nasıl kavramıştı bütün varlığımı? Halbuki sevinç delisi olmam lâzım gelen günleri yaşıyordum. Son üç sene içinde evin her tarafı. sahipsiz eşyaya takı-la taktla. Karanlıkta adımlarım bütün bu eski. . Artık bu insan sevgisini. kilim. Ve mevcut servetini kızıma bağışlayan vasiyetnamelerle evin içi doldu. Abdüsselâm Bey bile bütün kederlerine rağmen 85. Onun yerine paketleri istemeye istemeye ben taşıdım. sebebini bilmediğim bir korku vardı. İşin içine daha mühim şeyler giriyordu. "Çok gürültü yapıyor. ağır ve ceviz oymalı bir beşikte uyudu. bir dekovil kadar büyük. Abdüsselâm Bey yüzüme dik dik baktı: Ne diye öylesini aldı? Fakir.. Odaya o girmedi. Günde kaç vasiyetname yazardı? Burasını Allah bilir. İhtiyar adam evvelâ bu yanlışlığa bizim kadar 86 SAATLERİ AYARI. Galiba kız olacak!" diyordu. Sonuna doğru bu teessür hakikî bir vicdan azabı hâline girdi. masa gözleri. Sıra biraz kenara konmuş son paketlere gelince. Epeyce zamandır evde çocuk doğmamıştı.baba evinden çıkmıyormuş. Hiç durmadan tepinmesinden şikâyet ediyor. Kendisini âdeta çocuğumuzu bizden çalmış sanıyordu. İnsan bu kadar yıllık evini bırakıp gider mi? -Hanım. daha keskin şekilde içime yerleşti. çekmeceler. Karım içinde büyüdüğü bu evi bütün psikolojik de-rinliğiyle benimsemişti. Diğer taraftan da bu ad benzerliği yüzünden "valide" diye çağırmağa başladığı Zehra'ya bir kat daha bağlandı.Sağlam aklına. Tabiî Abdüsselâm Bey daha ilk günden itibaren başının ucundan ayrılmadı.. daha canlı." sözü dilinden düşmüyordu.

... Ben dilimin döndüğü kadar: Efendim. Abdüsselâm Bey çoğu tutarı kadar mühim meblâğlara rehine verilmiş bir yığın ufak tefeği kızımın üzerine geçirmek için bazı tedbirlere müracaat etmiş.. Vasiyetnamelerin bazıları altı aylıkken başlıyor. Tarafeyn mtisa-vî. Ve tabiatiyle biz sadece evden çocuğumuzu ve şahsımıza ait eşyayı alıp çıkmağa çoktan razıydık. 87. Bu nasıl iştir. ama herkes yine yapar. ihtiyar ve hâfızası bozulmuş adamı "Kızımız senin annendir!" diye kandırmak.AMA ENSTİTÜSÜ Peki. "İftira ve nimet-nâşinaslık. burası böyle diyelim! Ya çocuğun. bitip başlayan bu vasiyetnamelerde kendi kızımızı müşfik ihtiyar bize emanet ediyordu. "Son zamanlarda rahmetli hiç de muvazenesine sahip değildi!" deyince bu sefer velinimetimize hakaretle. yedide. anlamaz. O akşam hemen herkesin elinde bu vasiyetnamelerden birkaçı vardı. merhum şakacı adamdı. Öyle ki işlerin tanzimi için mahkeme kararı zarurî oldu.. diye anlatmağa çalışınca: ."Annesi kerimem Emine Hanım ile. sesimizi değiştirmeyiz?... bu olmayacak şeye "türlü desiselerle inandırmakla" itham ediyordu. Bu emlâk. oğlunu arıyordu.. Hukuk ıstılahlarına yavaş yavaş alışıyordum: 88 SAATLERİ AYARI. Tabiî vasiyet hükümden sâkıttı. ayrıca bir iki notere de vasiyetname bırakmıştı." diye devam eden. Altı aylık çocuk latifeden ne anlar? diyorlardı. Nitekim öyle yaptık.. belki de bugünün arsa ve mülk fiyatlarının etrafındaki kazancı düşünerek yapmıştı bunları. Birinden birini seçin! Seçecek vaziyette olan ben değilim ki. Rahmetli bu işte ortalama bir had bulmuştu. nasıl itiraf ediyorlar?" Yârabbi.. Karşısına çıktığımız hâkimlerin çoğu evvelâ koskoca adamın ahretliğinin kızını "kendi annesi" zannetmesine hafifçe gülümsüyorlar. ortada miras denecek bir şey olmamasına rağmen babalarının zihnini kendilerinden çalmakla. Bu arada hemen bütün verese bizi. hâtırasını tezyifle itham ediliyorduk. Anadolu harbi çoktan bittiği. ne kadar çok hisseli eşya vardı.. "İftira!" diyorlardı. yahut onu kendi seviyemize çıkarırız. Fakat aradan birkaç gün geçince hava değişti... pul koleksiyonu gibi bir şeydi.. sonra verese tarafından yapılan kandırıcı aydınlatmalarla kötü niyetimizden şüphelenmeğe başlıyorlardı. Yine vaziyeti aydınlatmağa çalışıyordum. Sade çocukla değil kedi veya köpekle oynarken bile ya kendimizi onun seviyesine indirir." diyorlar ve hemen arkasından sözlerimizi kendi dâvaları için yoruyorlardı: "Gördünüz mü? diyorlardı. O kadar sevdiğim adam için bunaktı. babası oğlum Hayri Efendinin tahsil ve terbiyesine itina etmeleri ve yetişip evlenene kadar. Hem evlâdı gibi diyorsunuz! Hem de anne diye şaka ettiğini söylüyorsunuz.. Kız iki gözü iki çeşme. Bütün gününü beraber geçirirdi. Çocuklarla konuşurken hangimiz dilimizi. diye avaz avaz bağıra bilsem nasıl rahatlayacaktım. babaâna hikâyesiyle doldurur muydu? Neticede zaten hükümsüz olan vasiyetname bir . Rahmetli ikisini birden kabul etmişti.. fakat zıt vaziyetlerde idiler. nankörlük.. Zaten bütün işler hep oradan gelmiyor mu? Biçare son zamanda yaşı dolayısıyla pek sağlam düşünemiyordu. mülk varsa hepsini almıştı.. yani validesinin rahmetliye "oğlum" demesini nasıl izah edersiniz'/ Şahitlerin ifadeleri sarih. hattâ onda bir hissesi satılan arsa. Böyle vaziyetlerde kimseyi incitmeden konuşmak ne güç oluyordu. Ve her senede mukabil birkaç borç senedi çıkıyordu..Üç yaşındaki çocukla latife edilir mi? diye azarlanıyordum. Vefatını müteakip hep "oğlum nerede?" diye ağlarmış. Çekmeceler senet doluydu.. Efendim. TANPINAR Yine kendimizi müdafaa için. mühim bir kısmı İstanbul'da olduğu için ölümünü haber alanlar ertesi günü eve gelmişlerdi. biraz. Filhakika doğruydu. Rahmetli nerede altıda bir. akar değil. Anlamaz. Evlâdı gibi sevdiği kızımla bu tarzda latife ederdi.. Kim bilir.. öğretmişti.. Zehra'yı da kendisine "oğlum!" demeğe alıştırmıştı. Bunak olmasaydı evin içini ancak firavun ailelerinde görülen bu garip ana-oğul. ve ne kadar çok resmî muamele zarureti ortaya çıkmıştı.

Buna mukabil insanın behemehal açıkgöz ve çakır pençe olmasını isteyenler benim beceriksizliğimi büyütmek için durmadan kaybımızın yekûnunu hesaplıyorlardı. III Vasiyetnamenin reddi küçük muhitimde derin bir akis uyandırmıştı. sadece mukaddes olan bir isteği görüyorlardı. konuşanın ruh hâline ve görüş zaviyesine göre. Abdiisselâm Beyin mirası bu münakaşalarda. Çok iyiliğini gördüm. baba.. TANPINAR hükmediyorlardı. Ve bütün ağırlığıyla bana yüklendi. bunaklığından doğan şeylerdi. Fakat bitmedi. Kaldı ki. Filhakika karım ikinci çocuğum Ahmet'e gebe idi. amma derdim olduğu için değil. Bütün tanıdıklar. son altı yıl içinde parasızdı. yahut bir çığ gibi büyüyor.. İllâ ki beni meyhanede teselli edecekti. dedi.. Hakkı da var kadıncağızın.. Bir kısmı da bizi unutuyor. Şurada birkaç kadeh rakı içelim. Bir diğer kısmı da bu kadar mühim hır serveti göz göre göre kaybettiğim için sünepeliğime. Vasiyetname filân....uyku uyumazdım. İçelim.NSTİTIÏSU vaziyetimi anlatmağa çalıştım: Bu adamı baba gibi severdim. Rakı her derde iyidir. Daha buna benzer şeyler. Üstelik de kolumdan çıkacak karşıma oturacaktı. Fazlasını beklemezdim. içelim. Velinimet.. Bir kısmı bana ve kıza acıyorlardı. evde içelim. Borçlu idi. ya bir kalemde ortadan siliniyor. Ben bir şey kaybetmiş değilim ki.. Zevk için içelim. Bir akşam daireden çıkarken arkadaşlarımdan biri koluma girdi: Gel Hayriciğim. Borçla yaşıyordu. Patronum bile bu umumî havaya katılmıştı. Fakat Sabri Bey sözümü yanlış anlamağa karar vermişti: -Tabiî. Sabri Bey birdenbire harekete geçti: Peki.... Ve hakikaten inandırırım ümidiyle bir yığın izahat verdim... Sabri Bey bütün çirkinliğine rağmen karşıdan seyri insana rahat gelen bir kiloda idi. Bırakın ki zaten istemem!" diyemiyordum. ticarethanede -o zaman Tünel şirketinden ayrılmış. O hep başını sallıyor. Her üç tarafın müşterek olduğu bir nokta vardı. Durup dururken maaşıma beş lira teselli zammı yaptı. istersen bize gidelim. Karımı bugünlerde yalnız bırakmak doğru olmaz. Hiçbirisi bu işte beni dinlemiyorlardı.... Bazıları beni artık yediğim darbenin altından kalkamayacak derecede yıkılmış görüyorlardı. birkaç kuruş için yahut "dtinya malı için" babalarının son isteklerine hürmetsizlik eden vereseye kızıyorlardı. ümidiyle razı oldum. bu kadar borcu nasıl yapabiliyordu? Şunu bunu rehine vererek.. Hiçbirine. dedim. yahut mesele dışı addediliyordu.... Mahallede . Efkârıumumiye safhası başladı. beni ve bilhassa kızımı meşru bir haktan mahrum edilmiş addediyorlardı. Gerçekten mirasçısı olsaydım. hakkım da yoktu. O kadar borçluydu. Eve gelmek istemiyordu. Az şey mi geldi başınıza. miras kelimeleri içinde boğulacağıma iyice inandığım bir günde iş biter gibi oldu. velinimetimin hâtırasına hürmetsizlik ettiğim için tazir ediliyordum. Ama daha başka borçları olduğuna da eminim. Yukarıdan gelen bu acıma jesti etrafımdaki merhamet havasını bir kat daha arttırdı. Nitekim girdiğimiz meyhanede elimden geldiği kadar bu işteki 90 SAATLFRİ AYARLAMA F. Yalnız ahlâkî değerlere ehemmiyet verenler ise bu servetin adını bile anmıyorlar. budalalığıma 89.. hususî bir mü essede çalışıyordum. Benim derdim yok. yahut mühim bir kısmı. Sıkıntı vermek hoşuna gitmezdi. "Bu adamın zaten parası yoktu... ben ayrıca mahkeme huzurunda münasebetsiz münasebetsiz konuştuğum.kere daha iptal ediliyor. Yalnız. Belki bu miras meselesini iyice anlatmak fırsatını bulurum. aynı suale dönüyordu: .herkes bana karşı yapılan haksızlığa isyan ediyor ve kendi mizacına göre tepkiler gösteriyordu.

bizim saraya ait "Şerbetçibaşı" pırlantasının da bunların arasında bulunduğunu söylemişti. -Neyi? -. .. O bana Kayser Andronikos'un hazinelerinden bahsederken. Gözleri meraktan parıldıyordu: Hiç gördün mü? Canım. Bu sıcak yaz gününde terden yapış yapış. aile yadigârı. Yahut beklediği bir miras. Elmas fikriyle beraber aklıma gelmiş olabilir. Yok. Birdenbire uyandım.... "Allahaısmarladık!" bile demeden kapıdan fırladım. oralar uzak. Halbuki askerden döndüğümden beri elimi saate sürmemiştim. Aslı yok tabiî. aynı kıymette. uydurdum. Merakı muhayyilemi çözmüştü. Sabri Bey bu sistem meselesinde bilhassa kulak kesildi. Akşama doğru içime bir sükûnet geldi.. yok.. Şimdi beraber uydurmadık mı? Yani bir tahmin olarak konuşmuyor muyduk? Fakat adını biliyorsun!. meselâ elmas. Ertesi günü tatildi. etrafı dolandırmak için metot öğrenmeğe kalkan bu budala ile neden alay etmeyecektim sanki? 91 TANPINAR Farz et ki. Farz et ki.. başıma açtığım işi anlamıştım. Sonra: Ehemmiyet verme. Ve üçüncü şişeyi ısmarladı..." gibi bir şey söylemiş olabilir pekâlâ! Sabri Bey Şerbetçibaşı Elması'na iyice inandı. Sabri Bev hiç ses çıkarmadan kısık gözleriyle beni seyrediyordu.. -Tabiî sana göstermiştir. Onunla aiay edeyim diye. "O budala ile rakı içmeğe nasıl razı oldun?" diye azarladı. nefsime. o her şeyi alt üst eden karmakarışık korkulardan biri vardı. İçtik.... Bana acıdığı için zorla soktuğu bu meyhanede şimdi benden. masaya abandı: Nasıl şeymiş şu Şerbetçibaşı Elması? diye sordu. Öyle değil mi? Tekrar kadehleri doldurdu...Şerbetçibaşı Elması'nı. Cezayir'de. Çocuklarım satınca size borcumu öderler. Tunus'ta... Garsonu çağırdım.. Başka bir şey olmalı. Birdenbire gözümün önünden Seyit Lûtfullah'ın hayali geçti. çoluk çocuğuma karşı daha büyük bir hata yapmışım gibi bir azap. fakat herkesin..İyi amma ona bu vaziyette nasıl borç veriyorlardı? Yani nasıl kandırıyordu? Artık sabrım tükenmişti: -Ne bileyim ben? Belki muayyen bir usulü vardı.... diye teselli etti. Yahut da satmasına kıyamadığı. dedi.. Doğru. "Satmıyorum. Sarhoşken her şey konuşulur. Bu sihirli kelimeyi duyar duymaz ikinci şişeyi ısmarladı: Canım anlaşılmayacak bir şey yok bunda.. unııt.NSTİTIÏSU mez mi?. Paraları verdim. Olmaz olur mu? Kaşıkçı Elması gibi bir şeydir muhakkak.. Eve gelince Emine've vaziyeti anlattım. Cebimde kalan tek yirmi beşliği garsona uzattım. Bir yığın tanıdığı vardı. Abdüsselâm Beyin çocuklarının miras karşılığı olarak bize hediye ettikleri eski saatleri tamirle uğraştım. Şerbetçibaşı Elması kendisinde olsun. Bütün günü evde. İçimde meselâ bir kolumu veya bacağımı kendi elimle kesmişim. Muhakkak öyle olmalı. Ben de "muhakkak unutmuştur" diye düşünüyordum. Aynı büyüklükte... Belli ki kendisi de böyle bir sisteme muhtaçtı. Hem ne çıkar sanki! İnsan alay et'92 SAATLFRİ AYARLAMA F. çocukluğumda bir masalda dinlemiş olabilirim. bir yerde arazi filân. hiç olmazsa alacaklıların bildiği çok kıymetli bir şey... Bir sistemi. Birisi böyle bir şeyden bahsetmiş olabilir.. Belli ki soracağı bir yığın şey da ha vardı.

bir yığın insan fırlıyorlar. Hemen hepsi de elmas hikâyesini biliyorlardı. yahut bu yüzden beni biçarelikle itham edenler ben ayrıldıktan sonra baş başa verip dedikodu yapıyorlardı. halamın kocası Naşit Beydi. Kaldı ki. Bu noktada Şerbetçi-başı Elması'nın elimizde bulunması hükmüne varmaları için birkaç adımlık biı mesafe vardı. Sadece. Abdüsselâm Bey vasiyetnamesinde. onun ölümü üzerine hazineye girdiğini. Hayır. Yavaş yavaş bütün tanıdıklar onu öğrendiler. patron beni içeriye çağırdı. "Zannettiğinizden fazla zenginim" demişti.dedim. Beni tanımıyordu." ile bu mesafe de elbette geçilecekti. Bu cevabım hiç hoşa gitmedi. İşte tam bu sıralarda Abdüsselâm Beyin senetli alacaklıları. Birdenbire herkes vaktiyle bir Şerbetçibaşı Elması'ndan bahsedildiğini şimdi hatırlıyor.". daha sonra Birinci Abdülhamit'in bir gözdesine hediye ettiğini öğrendik. İfadeleri zeytinyağı lekesi gibi genişliyor. Benim inkârım karşısında. nihayet Abdüsselâm Beyin ailesine geliyordu. başta ben olmak üzere herkes bu elmasın Saliha Sultan tarafından Şerbetçibaşı marifetiyle satın alındığını. Kendisine vaziyeti anlattım. diye fısıldadı. Dâva boyunca bana olan muhabbetine rağmen hakikatin aydınlanması için insanüstü gayretler sarf etti. Karım da. Elmas meselesine gelince. Bana gelince. En yakın akra94 SAATLFRİ AYARLAMA F. diye yakama yapışıyordu. "binaenar leyh. Kime rastlasam: Yahu. "İşlerimi düzelttikten sonra öderim" vaadinde bulunmuştu. tanıyamazdı da. Hemen her yüzleşmede kendisine söylediğim yeni bir şey hatırlıyordu. ben de perişan hâlde idik. 93 TANPINAR Zarurî olarak beni de dâvaya kattılar. mahkemedeki duruşmaların da belli başlı kahramanı oldu.Hayır. Bir iki oturumdan sonra elmasın bizde bulunmasına tabiî bir şey gibi bakıldı. zar. elmas hikâyelerini bildiği kadar bu mevcut olmayan elmasın etrafında bir masal uyduruyordu. böyle bir eski ailede bu cinsten bir . Biraz inanır gibi oldu. eski zaman işlerini... Evde ihtiyar adamla seneler boyu yalnız başımıza kaldığımız için her şey gibi bunu da ancak bizim bulmamız gerekirdi. Sadece elmasın kendisi asırlar boyunca ara sıra kaybolmak şartıyla elden ele geçiyor. yanıma geldi ve kulağıma yavaşça: Elmas. Fakat Şerbetçibaşı Elması hikâyesi yayılmağa başlamıştı. yani ona rehinsiz borç verenler verese aleyhine dâva açmağa başladılar. Nitekim öyle oldu. İzahatım deliliğe vurma telâkkî edildi. hiç de bahsetmezsin! Böyle meraklı hikâye anlatılmaz mı?. namus ve kanaatkârlığıma hayran olan.. Alacaklılarına yazdığı mektuplarda da buna benzer cümleler vardı. Şerbetçibaşı El-masfnın hikâyesini dinlemek istiyordu. domino taşı.. ben bu elmastan açıkça bahsetmiştim. Şerbetçibaşı Elması'nı anlatmamı istiyorlardı.. Ve çoğu ona dayanarak gizlenmiş mirasla alacaklarının ödenmesini istiyorlardı. Çok temkinli cevaplar verdi. Yavaş yavaş semtteki kahvelerin önünden geçemez oldum. Alacaklılardan biri. Bana sordukları zaman: . "Borçlarımın edasından sonra kalan servetimi". büyüyordu. IV İlk önce sadece mütalâasına müracaat edilen bir şahit olarak dinlendim. Birkaç celselik bir soruşturmadan sonra. ne de Saliha Sultan'ın kim olduğunu hiç kimse merak etmiyordu. Sabrı Bey hakkımdaki tahkikatın olduğu gibi. Tabiatiyle ne bu Şerbetçi başı'nın. Bana kim bilir neler anlatmak istiyordu? Daha ertesi akşam. iskambil kâğıdı. Kısık gözlerinde hep aynı parıltılı bakışlar vardı. Hakikaten zengindi. Arada eski hukuk vardı.. "bakiye-i servetimi" gibi tabirler kullanmıştı.NSTİTIÏSU bam sıfatıyla ilk önce beni gözetmeğe çalıştı. Elinde tavla pulu. Abdüsselâm Bey ona elmastan bahsetmemişti. Sonra birdenbire dâvanın ağırlık merkezi oldum. beni yoldan çeviriyorlar: "Bir çay içmez misin?" diye zorla beni içeriye tıkıyorlar. Bir iki "muhtemeldir ki. Kayser Andronikos'un hazinesinde idi!.Fakat ertesi günü yazıhaneye ayak atar atmaz Sabri Bey köşesinden kalktı.

fakat elimi ona doğru uzatıp haykırdım: . bu pervasızlık ve alâkasızlık Emine ile evlendiğim günden beri sıkı sıkı kapadığım bir kapının yeniden açılmasıydı. Galiba halam ölünce bütün servetinin bana geçeceğini bildiği için. hayır." Bana gelince. Naşit Bey o zaman benden parasızdı. her şeyi tam vaktinde ve sorulduğu zaman söylüyordu.hâtıranın bulunması elbette tabiîydi.. Paralarından ayrılmamak için hortladı. insanî hislere sahiptir. yahut kendini çağırtın.Zaten aile itibariyle biraz para canlısıdırlar.. Fakat hortladı. Kimseyi görmek istemez. Nitekim tekrar halamın muvakkat ölümüne âdeta kendiliğinden dönmüştü. Hasis. Öyle derlerdi. Fakat babam terbiyeme dikkat etmemişti. Naşit Bey ikide bir mendilini çıkarıyor. Hattâ bulunmaması gayri tabiî idi. sonra alnının terlerini siliyor ve sözüne devam ediyordu. Bu dolandırıcıya. beğenmiyordum. Mademki herkesin ayrı bir hakikati vardı. hesaplılığı ve aleyhimde bu kadar kararlı oluşu beni bu hâle sokuyordu. gözlüklerinin camını temizliyor. O konuşurken ben çileden çıkıyordum. Fakat istemedim. Birdenbire üzerimden büyük yükler. . Halam Naşit Beyle evlenmeden evvel kendisine. Fakat babam bu evlenmenin olmaması için halamı benim yardımımla baygınlığından istifade ederek gömmeğe kalkınca benden nefret etmişti. Sanki çok cilâlı bir satıh üzerinde yine iyi ciiâlanmış herhangi bir şeyi ufak tefek dokunmalarla kaydırıyordu. Ve % SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ zengin olunca bana düşman oldu. Ve ilâve ettim: Bu kızı evvelâ bana verecekti. O zamandan sonra adımı bile anmamıştı. beni yanına almak şöyle dursun. Neden bana düşmandı? Benden ne istiyordu? Niçin mahvıma 95 TANPINAR karar vermişti ve neden. "Hele bir evlenelim. Bütün bu garip ve mantıksız dâvanın devamı boyunca bundan korkmuştum. kimseyi sevmezdi. konuşun! Sözlerimin doğruluğunu anlarsınız! Herkes şaşırmıştı. huysuz. Seyii Lûtfullah'a büyüler yaptırmıştı. Bakınız bu resimlere. Hâlâ bile hatırladıkça utandığım yüz kızartıcı şeyler bunlar. Fakat Naşit Bey yüzünden başka adam olmuştum. yavaş yavaş konuşuyor. iyi çocuktum. görün.. Bu ruh hafifliği. Para canlısı bir adam olduğu için başka hiçbir şeye bakmazdı. Fakat o tarzda söylüyordu ki. bu harp zenginine. temkinli düşmanlığı ile bu kapının arkasına sımsıkı dayanmış olan koruyucu meleği Emi-ne'yi oradan uzaklaştırmağa muvaffak olmuştu. kafamda her şey alt üst oluyordu.dedesinin bu cami için ayırdığı parayı yemişti. Sonra birdenbire değiştim. Bunu yapamadım. hafiftim.. halam hakikaten vefat etmişti. Daha ağzını açmadan bütün vücudumda bir şeyler kaynıyor. hava ve hevesine mağlûp bir kadındı. Hattâ onun sıska kızına bile tahammül etti.. Ve herkes zemin ve zamana göre onu yavaş yavaş yeniden yaratıyordu. Parasını çalarlar korkusuyla geceleri bu paranın saklı olduğu kömürlükte yatardı. Babam. Bunu halam kendisine söylemişti. hem de korkunç bir şekilde değiştirilerek. Zannederim ki soğukkanlılığı. daima yemin edebileceği aile meselelerinden birinin üzerinde zarurî olarak yeni bir suale yol açıyordu. nasıl bu kadar ustalıklı idi? Anlamak mümkün değildi. Burada tabiatıyla Takribî Ahmet Efendi Camii meselesi de ortaya çıkıyordu. ne diye ben kendimi yoracaktım? Devam ettim: Huyuna gelince. bir resmini isteyin bakın! Son zamanlarda resim çıkartmağa merak sardırdı. sözlerinin müphem kalan ucu ile hiç bahsetmek istemediğine. "Yüz elli senelik hanedan bu. Yalnız bir adama tahammül etti. Sanki Naşit Bey hesaplı konuşmalarıyla. Hattâ halamı Naşit Beyle evlenmekten menetmiş. Yalnız refikam cömerttir. tabaka tabaka ağırlıklar kalkmış gibi hafifliyordum. O dakikada yılan olup onu ısırmağa razıydım. Fakat ne çıkar? Ben rahattım. Şimdi zengin oldu. yüzümü bile görmek istemezdi.. Sakindim. Hattâ gömülmek üzere idi. Son kelimeleri üzerine en gür sesimle haykırdım: Hayır. İnanmazsanız. muhakkak Hayri'yi kardeşimden kurtarırım!" demişti. Hiçbir şeyde acele etmiyor.

Tek penceresi bahçe duvarına bakan dar. Daha doğrusu şüpheleniyoruz. yanakları adamakıllı çukıırlaşmıştı. (¡özlerinin altı. O ikimizinkini de yaktı. bu sarı meşin. çantasından çıkardığı kolonya ile bir kat daha temizleniyordu. çocuklarım. ortadan uzun boylu. içerden güzel ve epeyce teşkilâtlı bir çanta idi.. bütün dâvanın devamı boyunca korktuğum şey tekrar ak lıma geldi. genç bir adamdı. dalgın bakışlı. Naşit Bey ayrılmadan evvel bana tatlı tatlı gülümsedi. tıknazlığa doğru gidebilecek yapıda. Hâlâ bekleyen hademeye kahve ısmarladı.Harp zengini. âdeta sürünen mevsim sonu çiçeklerine bakarak düşünüyordum. hiç işitmediğim cinsten acayip ıstırap çığlıkları geliyordu. . bu ses bana daima gayri muntazan kavislerle yapılmış he98 SAATLFRİ AYARLAMA F. dostum üstünde hiçbir şey taşımaz. yavaş yavaş alışmağa başladığım talihimle arama. alâkadar oldu ve beni incelemeyi üzerine aldı. Bir an.. Ya karımı da bu işe karıştırırlarsa? Hâkim şimdiye kadar onu garip şekilde dışarda tutmuştu. Sonradan. çok parlak diplomalar aldığını sonradan herkesten öğrendim. karımın taşlık ta boynuma sarılışı gözlerimin önünden gitmiyordu. İyi doktor olduğunu. Ayrıca psikanalize merak etmiş ve bir müessesede bir iki sene bu metotla çalışmıştı. Bey kolonyalı ellerini havada sallayarak kuruturken cevap verdi: Hayır. Odaya girer girmez doktor ellerini yıkamağa başladı. şeker hırsızı.. bir hademe artan çığlıklarla beraber içeriye girdi: Salim Bey ölüyü açacağız diyor. O hâlde bu ithamın ciddiliğine inanmıyordu. ne de düzgün sayılacak yüzünü görebiliyordu.. dışardan kilitli. Ben kemiğime kadar titredim. Hikâyemi herkesten fazla dikkatle dinledi. Dolmabahçe'ye gelirken denizi görmüştüm. Tevkif edildiğimden beri on gıin geçtiği hâlde. benden ne istiyorsun? Tekrar aynı gürültü.. Büyük.. Öyleyse ne diye beni buraya göndermişti? Hayır. Sabun. duvarın dibinde tozlu ve sefil. Sesi de böyleydi. Bir de kendisi aldı. İstediğini hattâ fazlasıyla yapmıştım. Mideyi kaynatsınlar. Garip ve açık aksanlarla başlıyor. Sonra bana döndü: Bir zehirleme vak'ası var da. bekliyordu. Nedense bu çehre. Ben kibrit aradım. erişilemeyecek şeyler gibi görünüyorlardı. Ramiz Bey kendisiyle ilk karşılaşan insan üstünde daha ziyade anlaması güç bir aksaklık duygusu bırakıyordu. O zaman Adlî Tıp. kendisine iyice alışınca. Tek pencerenin önünde.. Emine'yi de bu korkunç ağa sokacaklardı. Kapı vuruldu.NSTİTIÏSU lezonları hatırlatıyordu. hepsini bu çantaya kor ve her açılıştan sonra behemehal kilitlerdi. Çıkarttığı cıgara paketinden bir tane bana ikram etti. Karım. İçerden. Sonradan öğrendim ki. Ben sonra gelir bakarım. Tekrar çantasını ele aldı. Oturum tatil edildi.. Gelmeyecek misiniz?. çok siyah gözleri vardı. bu duygunun ileriye doğru çıkık alnı ve kemikli yüzün düzgün mimarisiyle bütün çizgileri kaçmak istiyormuş gibi birdenbire biti-veren çenenin arasındaki uygunsuzluktan geldiğini anladım. sonra bir çeşit mırıltıda âdeta izini karıştırmak ister gibi kayboluyordu. Tahsilini yaptığı Viyana'dan yeni dönmüştü. Bir arı dikine bana doğru geldi. yoktu. Ramiz. sesi bozuktu. Ellen sıcak sı 97. On beş dakika sonra Adlî Tıbba gönderilmeme karar verilmişti. Dolma-bahçe'nin müştemilâtından bir yerde bulunuyordu. TANPINAR çaktı. Bununla beraber ilk bakışta insan ne bu gözleri. Ramiz Bey ellerini yıkamış. Müdürün yanından doğruca kendi odasına indik.. Bu bir ümitti. Bu kaçış hâlindeki çene onun yüzünü hiç de tabiî şekilde bitirmiyordu. İşte Doktor Ramiz'i bu müessesede tanıdım.. Ben bir kenarda talihimi düşünüyordum. ben burada meşgulüm. İçim alt üsttü. Doktor Ramiz'in odası alt katta idi. Otuz yaşlarında. Benden bir karış ötede pencerenin pervazına mecalsiz kondu. hafif sarı esmer. birdenbire uyandırıcı bir şey gibi girmişti. sefil bir oda. sonbahar güneşinin yaldıza boğduğu mavilik. evim bana olduklarından da ha çok uzakta. Beni odaya aldıkları zaman müdürün yanında idi. Duvarlardan birinde musluğu iyi kapanmayan bir lavabo vardı.

umumî terbiye. Miidur evvelden vaat etmişti. fincanları önümüzden uzaklaştırdı: Şimdi anlatın bakalım?. Birbirimizin ezelden kısmeti olduğumuz nasıl belliydi' Bu izahattan sonra bir müddet daha Viyana'ya ve diğer Alman memleketlerine döndük. . O hayat muammasının biricik anahtarı idi. Kahvelerimiz bitince kalktı. Beni de karşısına oturttu. Ben söyledikçe önündeki bir kâğıda not alıyordu. Mecburî hizmet müddetimi geçiriyorum. Bu dargınlığı besleyen şey ise Doktor Ramiz'in bilhassa içtimaî meselelere olan büyük ilgisiydi. istihsal ve bilhassa hareket gibi kelimeler dilinden düşmüyordu. Cürüm. benim gibi (!) gençlere kâfi derecede yer ve imkân verilmiyordu.. hulâsa insan hayatını bizim irademizin dışında cehennem yapan şeylerin hiçbiri yoktu. Dönüşünde kendisine bu mucizeli manivelâ ile bütün memlekete mihver değiştirtecek bir mevki ve imkân vermedikleri için hemen herkese ve her şeye dargındı. ancak zarurî bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Viyana'dan döndüğü günden beri herkese dargın. hemen hemen. İlk sözü bana bıraktı.. Bereket versin benim vaziyetim "vak'a" olarak mühimdi. "Mübarekken pek hoşlanmıştı. Kilitlendi. ancak dinlerde görülen o tek kurtuluş yolu gibi baktığını anladım. Münasaip bir vak'a çıkarsa.. gelecek için ümitsiz sanıyordu. Beni burada hiç sevmezler. Öyle ki. Kendisi gibi.Sadece ikimizin vaziyetini mütaiâa etmek bunu anlamağa yeterdi. Hiçbir şeyin üzerinde duramayan. Gençlik. . Hemen her söylediğimi birkaç dela tekrarlatıyordu. Halbuki Avrupa. diye tekrar söze başladı. Benim gibi adama yapılır muamele miydi bu? Kendisine gelince memlekete döneli iki sene olduğu hâlde henüz ona doğru dürüst psikanaliz metodunu tatbik etmek fırsatını bile vermemişlerdi. talihsizlik. Birer ağara yaktık. Kendisini tanıdığım zamanlarda bu dargınlık şahsiyetinden dalga dalga akıyordu. demişti. Oraların intizamına. ihtiras. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı. düşmanlık. hastası çıkınca tatbik edilecek bir usulden ziyade bütün dünyayı ıslah edecek tek vasıta. Zihniyet eskiydi.Daha o gün Doktor Ramiz'in bu tedavi sistemine. yapayalnız yaşıyordu. cemiyet içinde bir yeri olduğu hâlde kendisini biçare.. onunla birkaç saat konuştuktan. himayesine almıştı. Bilhassa çocukluğumun üstümle fazla duruyordu.. bir gayri memnun zannettiği için sevmiş. tahlillerini. Oralarda ihtisasa hürmet vardı ve psikanaliz gündelik ekmek gibi bir ihtiyaçtı. Evimizin 100 SAATLFRİ AYARLAMA F.NSTİTIÏSU ayaklı saatini hep annemin verdiği adla anıyordu. her hakkı yenmiş. cinayet. Sonra bütün havalımı anlatmamı istedi. Tekrar çantasını açtı. hayatın rahatlığına beraberce hasret çektik. Geldiğinden beri ilk defa hasta yüzü görüyordu. parasızlık. Ben başım-daki dertten kurtulmak şartıyla dünyayı gül gülistan görmeğe çoktan hazır olduğum için başlangıçta sözlerinden pek bir şey anlayamadım. Yani ben ona kâfi bir teselli olmuştum. Ona göre bu yeni ilim her şeydi.. Çok zengin bir sözlüğü vardı. Kahvelerimiz gelince o masanın başına geçti.. sefalet. insanların yalnız hakkıyla yapabilecekleri işle meşgul oldukları bir dünyada yaşamanın nasıl bir saadet olabileceğini düşünmemek. Bu yüzden çok güzel bir mesleği. memleket meseleleri. Memlekette hiçbir şeyi beğenmiyordu. Ctgara paketini çıkardı. Ona dair bir yığın sual sordu. sakat doğma. Yalnız psikanaliz vardı. Ona evvelâ kısaca vak'avı anlattım. Daha o gün Doktor Ramiz'in hoşnutsuzluk denen şeyin tâ kendisi olduğunu anladım. hastalık. bilhassa Viyana ve hele Almanya hiç böyle değildi. 99 TANPINAR İlk önce ikimiz de ayakta umumî vaziyeti konuştuk. paket çantaya kondu. Hepsi dönüp dolaşıp ona geliyorlardı. Fakat sonra yavaş yavaş düşüncelerine ayak uydurmasını öğrendim. Zaten yerim değil. böyle bir dünyayı özlememek imkânsızdı. Nasılsa sizi bana bıraktılar. gelecek için düşündüklerini dinledikten sonra. O kadar eski metotla çalışıyorlar ki. şikâyetlerini.

galiba. Mecit zamanında alınmış.. dedim. Çok mühim ve az görülmüş bir vak'a. Son derece tipik ve nadir bir vak'a.. görelim! Bu da şüphesiz bir kârdı. hattâ komisyonculuk bedelini peşin olarak aldığını gardiyanlardan duymuştum. Sen de biliyorsun ki.. sonra lafını ettirmezdi. Babam son derece öfkelendi.. ve ben başıma geleceklerden habersiz hatırladıkça anlatıyordum: Bir gece hep beraber otururken saat birdenbire çalmağa başladı. Babam hatırlıyordu.. 101 TANPINAR Mübarek'e mi? Adıyla söylesenize şunu! Bir adı olan şey adıyla anılır. Aynen söylüyorsunuz değil mi? Baştan aşağı irade ve dikkat kesilmiş. bilhassa teşekkür ederim. Evi zor geçindiriyorum.. gelemeyeceğiz. daha korkuncu. taşlıktaki tulumbadan o su çekse ben yüzümü yıkasam.... Ben bu hakikati unuttuğuma müteessir.. "Muhakkak bir rapor yazacağım kongreye.. sabahları dönermiş. Bizim meseleye gelmeyecek miyiz? Hayır gelmeyeceğiz. Durmadan bir şeyler soruyor. o kendiliğinden bir vecize bulduğundan memnun. Ve gözlerine satın alır ümidiyle bakıyordum. Size teşekkür ederim.Nasıl bir şeydi bu?. dedim. Eski zaman değil ki... dedim. Çok enteresan bir vak'a. yahut başka bir adada eski bir topun evliya gibi ziyaret edildiğini. Yüreğim ağzımda konuşuyor ve içimden kendi kendime düşünüyordum: "Ah bir merak etse de eve kadar gitsek. Hattâ onu hatırlattığı için saate biraz düşmandı... Ne diye sıkıştırırsın beni!" Bunu Mübarek'e mi söylemişti? Evet. Eski İngiliz işi.. İsterseniz gidelim. Ve bana Cava'da. Emine'yi doya doya görsem. Yahut pek az.. Geceleri gizlice Sivastopol muharebesine gider tabyaları topa tutar. yüzüme bakıyordu... Bu hâle girdiğim için teşekkür ediyordu. Fakat bozuk.. Bunu ben de pekâlâ yapabilirdim.. Daha doğrusu bakımsız! Bir müddet düşündü: -Tabiî öyle olması lâzım.. Güzel sesi var. Bilmem! Öyle olacak. Sizin evde mi? diye sordu.. Zehra ile çocuk türküleri söylesem.. çünkü Doktor Ramiz saatten sonra babama geçti.. param yok. Babamdan sonra anneme.. çocuksuz kadınların üstüne çaput bağladıklarını anlattı. Tevkifhanede iken yanı başımdaki odada yatan kalantor bir Yahudinin Lizbon'da çürüğe çıkarılmış bir gemiyi Benderbuşirli bir İranlıya sattığını. Bütün tanıdıkları merak etti. diye beni azarladı. Dalgın mıydı? Beni iyice deli mi sanıyordu? Yoksa. Eski Mahmudiye Gemisi öyle idi. Çok iyi cinsten. Âdeta tabu olmuş ve etrafında çeşitli kompleksler yaratmış. Omuzlarımı silktim. "Anladık! diye bağırdı. Babam eline biraz para geçmesini ümit etti mi ondan bahseder... . hattâ hiç durmaması lâzımdı.. Selimiye Kışlası kadar büyükmüş içi.." Bozuk dediniz değil mi? Bozuk. Ama yine isterseniz görmek mümkün. Nihayet dayanamadım: Ucuz veririm. Hangi saat? Büyük saat işte." Bir daha söyleyin bakayım? Aynen tekrarladım.. Mamafih emsali var. Yani. tekrar Mübarek'e döndük. En sonunda bir tiirlü yapılamayan Takribî Ahmet Efendi Camii'nin hikâyesinde karar kıldı. Nuri Efendiye göre bir saatin işlemesi. Şimdilik imkânsız. Neden öyle olması lâzımdı? Burasını pek anlıyamadım. Büyük bir ayaklı saat.. Bu camiden evde çok bahsediliyor muydu? Hayır. annemden sonra Nuri Efendiye. Böyle bir şey hiç de fena olmazdı. Ben lafı değiştirmek ümidiyle: Bizde de vardı.. Hani Üç Ambarlı dedikleri. Evde karım tavan arasına kaldırdı.

Ben konuşurken yüzü âdeta sevinçten parlıyordu.. Her şeyi biliyorsunuz artık. Bir taraftan konuşuyor. Ben müdürle bir konuşayım. O hâlde iyi. Koğuşta sıkılırsınız. saat tuhaf bir saatti.. Bitirince bana da ikram edecek sandım. .. Evet.... En iptidaî insan ile aramızda hiçbir fark olamaz. Belki de bozuk olduğu için böyleydi. diye haykırdım. -Ayasofyamı? Ettiğim hatayı anladım: Yani söz timsali söylüyorum. Sonra?.. İstanbul'da 102 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ demek istiyorum... keyfî. üvey annemin saadet anlayışından farksızdı.. Hayri Bey. Ayağa kalktı: -Yarın yine devam ederiz. çok rahatsız olursunuz. bir taraftan çantasından çıkardığı çakı ile tırnaklarını temizliyordu. Her hâlde her yaptığı şey bize acayip görünürdü.Hayır. Sonra fikrini söyledi: Bu da çok enteresan. Şimdi sizin isti rahatın ize bakalım! Yatağınız geldi mi? Karım yollayacak. Sonra sıra cıgara paketine geldi. Buna mukabil ikimiz de bol miktarda kolonyalandık. Bizim memlekette. İyi hatırlayın. meşgul olmak en iyisiydi. • 103 TANPINAR İsterseniz bir çeşit keyfi. Psikanaliz. Sıkıntı içinde idi: -Burada beni sevmezler.. Tekrar gözlerini gözlerime dikti... Keşke Viyana'da iken ta-nışsaydık!. Fakat çakıyı bana uzatmadı. Benim dediğim başka. yahut da ihtiyari çalışması vardı. Öyle değil mi? Çok enteresan. cahil kadın. Hafif gülümsedi: Böylesi daha rahat.. -Bu işte eski. fakat aynı değil. acayip hâl. Ve böylece hayatımda o kadar çok işiteceğim kelimelerden biri dudaklarının arasından bir lahzada fırladı. Sonra en ümit edilmez anda döndük. Yine teşekkür etti. yeni yoktur. yaptığı işler. fena olmayacaktı. Yani. Anneniz Mübarek'e çok ehemmiyet verirdi değil mi ? -Galiba.... Ve bittabi bir anda Viyana'ya gittik. Burada.. Ve korkudan ödüm patladı.. lop yumurta gibi önüme oturdu. Ama... dedim. ve araya başka bir şey sokmasına müsaade etmeden tekrar hikâyeyi anlattım.. Ben hasta mıyım? Dinlemeden odadan çıktı. dedim.... anneniz? -Sonunda âdeta korkmağa başlamıştı ondan.. Lafımı da hiç dinlemezler... dedim. dedim.. Artık dayanamadım. Doktorun rahat anlayışı. Acayip hâlleri vardı. işi bitince tekrar çantaya koydu. Ah. -Ben hasta değilim doktor.. Birdenbire düştüğüm bu vaziyette bir şeyle oynamak.. dinliyorum. bu odada yatarsınız. Bir müddet sonra arkasından bakarak düşündüm. Doktor. Başını sallaya sallaya beni dinledi. hayır. İşte böyle. Ve deli olmadığımı anlatmak için tasrih ettim: Hiç koskoca zırhlı eve girer mi? Böyle bir şeyi almak için Aya-sofya kadar yer lâzım. mademki hastamsınız. dedi. Sonra aldığı notları okudu. Belki. Sözlerimi büyük bir ciddiyetle dinledi. Malûm ya eski zaman insanları. Muayenem ne olmuştu? Hiç ondan bahsetmiyordu. Şunları yanınıza alsanız. Artık sıkılmıştım. Şuur hayatı yahut şuuaraltı hayatı her yerde birdir. ihtiyarî. Not aldı. Doktor Ramiz'in baş sevgilisi şehir benim meselemin yerine geçti. insanoğlu! Siz çok can adamsınız. Tuhaf.

fakat niçin açıyorlardı? Birdenbire içimde çılgın bir kaçma arzusu peydahlandı.Zaten öyle mühimce bir iş değil... Onu aldatmak için konuştuğumu zannede ede konuşuyordum. Yani muntazam devam edilirse birkaç senede biter. Başımı şöyle bir uzattım. Fakat herkes gibi benim de az çok korkulu ve garip sayılabilecek rüyalarım vardı. Adına bakılırsa ceviz büyüklüğünde bir şey olmalı. Sonra birdenbire bir yerde bir ke lime. Ertesi günü. dedik ya! 105 TANPINAR Sonra sözü değiştirdi. Bu iki saat kadar sürdü. ya kendisi geliyor. Hatırımda kalanları teker teker anlattım. diye kesip attı. ölü açılacak demişti. En katî sesiyle: Hastasınız. İlk önce müşkülât çıkarttı. Odanın perdeleri indirildi. Acaba açtılar mı? Belki de şimdi kapatmışlardır! Doktor kapıyı kapatmamıştı. daha keskin. Etrafta dolaşmayın. Allah rızası için. Ne oluyordu? Hakikaten bir deli mi bağırıyordu? Yoksa bir hasta mı? Adam. Sandalyeme büzüldüm.. -Oldu. Ara sıra odasına çağırıp benimle birkaç çift laf ediyordu. üzüntüden çıldırıyordum... dedi. O ayrı şey. ha. Kendime boş saatlerimde epeyce iş de bulmuştum. Yalnız cıgara yasak! Geceleri cıgara içmeyeceğinizi müdüre vaat ettim. Biitün vücudum zangır zangır titreyerek geriye çekildim. daha korkunç geliyordu. Olağan işlerdir. "Birkaç sene. daha ertesi günü Doktor Ramiz hep benimle meşgul oldu. Hiçbir yere kımıldamak imkânı olmayan bir mahzen.NSTİTIÏSU yormuştu. Dördüncü giinü tedavi usulümüz değişti." Rapor!. Bu işte teşhis hemen hemen tedavidir. karım hasta. belki de yaradılış icabı pek rüya görmem.... Ben bir kanepenin üzerine yüzüm duvara çevrik yattım. Tekrar gözlerini gözlerime dikti. Hayır. O daha ziyade Şerbetçibaşı Elma-sı'na merak sarmıştı: . Ben sabırsızlıktan.. Fakat sesler beni âdeta kendilerine doğru çekiyordu. Geceleri burada yatacaksınız. Müdür yavaş yavaş bana alışmıştı.Hani öyle bir şey benim de elime geçse doğrusu.. Düşüncem sanki karanlık bir mahzen olmuştu. tıpkı bir pencere açılmış gibi parlıyordu. Koridorda. Rahatım yerinde idi. Çıldıracaktım. Tekrar geriye döndüm.Sonra musluğa koştum ve yüzümü yıkadım. daha kapatmamışlardı. Koşa koşa odaya girdim. Fakat kendisine sizin daha ziyade benim sahamı alâkadar eden bir hasta olduğunuzu anlatınca razı oldu. Fakat yavaş yavaş halka daralıyordu. geldiğimi tahmin ettiğim tarafa doğru yürüdüm. hasta. Perdeler açılınca kendimi gerçekten bitkin buldum. Emine kendi gelememiş. Onu da kapatmamış olabilirlerdi.. Yüzü sevinç içindeydi. bir hâtıra. fakat hiçbir şeyi unutmamıştı. Başta müdür olmak üzere birkaç kişinin saatini tamir etmiştim. Bu sefer rüyalarımı merak etmişti.. Kendi kendime bu taraf değil dedim. Kapıyı kapattım. Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır. Ve ben durmadan konuşuyordum. Size anlattım. Yüzünden belli. Artık sual sormuyordu. Emine hiçbir şeyi unutmuyor.. Korka korka kapıdan çıktım. Ve ben oraya doğru yürüyordum.. Şimdi ne olacak? -Tedavi edeceğiz. Ben yürüdükçe çığlıklar artıyordu. Bu konuşma beni (©4 SAATLFRİ AYARLAMA F.. O gittikten biraz sonra bir komşu. Ben sizden mesulüm. Doktorun giderken açık bıraktığı kapıdan soğuk bir rüzgârla beraber deminki sesler. rahat edersiniz. Hay-ri Bey. O hâlde dışardakilerden farkım ne? O başka şey. Beni buradan bir an evvel çıkarın. Fazla şey de düşünmeyin. yatağımı ve yiyeceğimi getirdi.. Ramiz Bey raporunu versin! . Biraz sonra Doktor Ramiz geldi. yahut birisini bulup yolluyordu. Siz birkaç gün daha sabredin.. -Ama doktor. Sadece hatırıma gelenleri anlatmamı istiyordu.. Kim bilir. ben hasta değilim.. Yarı açık bir kapının aralığından konuşmalar geliyordu. Ve bu sonuna kadar günlerce böyle devam etti. Doktor.

. Doktor Ramiz birdenbire konuşmayı kesti: -Bu devre artık bitti! dedi. fakat zararsız. Bütün kuvvetimi topladım: Bak doktor! dedim. Bir eliyle omuzuma dokundu: Evet! Hastalığınız anlaşıldı. Bu o kadar mühim değil. Bazılarını tamir ediyor. Benim hiçbir şeyim yok. Fakat siz daha mühim bir şey yapmışsınız... Bunu nasıl yaptım? Niçin yaptım? Bilmiyorum.. Anla beni! Bana insanlar yüklendiler. Tipik. Hiçbir yerden bir yardım gelemezdi. Düpedüz iftiraydı. Merak etmeyin. Odanın öbür ucunda bir iskemleyi âdeta siper alır gibi önüne çekti. beni bir kalemde insanlığın dışına çıkarmaktı. Reşit olmak için belki de en kısa yoldur. Sonra önümde durdu.. Beğenmedikten sonra kendiniz onun yerine geçeceğiniz yerde. dinleyin.... Ertesi günü hademe "bir arkadaşın" saatini getiriyordu.. Fakat bugün daha vuzuhla gördüm. 107 TANPINAR Demin de dedim ya..... Mahvıma kadar gittiler. Başıma durmadan münasebetsiz işler gelir. Emine günden güne daha hâlsiz ve biçare idi. Fakat benimki başka türlü oldu. Yani reşit olamamışsınız. Şaşkın şaşkın etrafıma bakındım..NSTİTIÏSU -Az kalsın unutuyordum. Hiç aklımdan geçmez. Tekrar uzaklaştı.. Babamı nasıl inkâr ederim? Maalesef böyie... Hep çocuk kalmışsınız! Öyle değil mi? Yerimden fırladım.. Başka bir şey değil. Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız.. Bu talihsizlik daha beni nereye kadar götürecek. Belki burada bütün insanlıkla birleşiyorum. kendimi kendim kurtaracaktım.. Zaten hayatınızı dinlerken bulmuştum. Müesseseye girdiğimin onuncu günüydü ki. Hem bütün ömrüniizce böyle devam etmiş.. İhtiyarsız ellerimi oğuşturdum.. Beğenmemişsiniz.. budalalık! Ne diye bir başka baba arayayım? İstesem de istemesem de onun oğluyum. Saçma. dedi.. Babanızı beğenmemişsiniz.. Fakat bu iş böyle. Odanın içinde birkaç kere dolaştı. -Mühim bir hastalık... şahsiyetiniz bu yüzden durmadan karışmış.. hainlikti. Sizde tipik bir baba kompleksi var. Bu arada benim psikanalizim bütün hararetiyle devam ediyordu.. Aman doktor!. Sadece talihsizim. Nerde ise parasızlık da başlayacaktı. Lüzumsuz yere konuştum. Fakat daha kötüsü de olabilirdi.. Ben canım ağzımda dinliyordum: Neymiş doktor?. bilmiyorum.. Karımın. Kurtarırsam.. Ve ben gerçekten bunalmıştım. Benimle konuşurken Ramiz Beyin adı geçtikçe müdürün gözlerindeki parıltıdan şüphelendiğim için vaziyetim hakkında herhangi bir şey söylemeğe cesaratim kalmamıştı. Siz babanızı beğenmiyorsunuz. Bu sefer de başıma mânâsız bir iş geldi. Onun arkalığına dayanarak ilâve etti. başka bir şey yok ortada. -Dinleyin. Teşhisimde yanılmama imkân yok. yeleğinin ceplerini karıştırdıktan sonra bir saat uzatıyordu: 106 SAATLFRİ AYARLAMA F. Ağzımdan bir kelime çıktı. kendinize durmadan baba aramışsınız.. Şakaklarım ter içinde idi: -Doktor lütfet!.. Bir gevezelik.Ve tam kapıdan çıkacağım zaman birdenbire duruyor. kendi hayatımda onun cezasını çekiyorum. Hacet yok! dedi... İşleriniz. Tevkifimden beri beni âdeta sırtında bir yük gibi taşıyordu. kolaylıkla önlenecek bir şey. Onun etrafında bütün bir masal uydurdular.. Ben maalesef kendim başladığım bir yalanın kurbanıyım. Bu fazlanın fazlasıydı.. çocuklarımın hayatında. Şuna bir baksanız.. Geçmedi de.. bazılarını da âlet yokluğundan sadece hastalığını teşhis ederek sağlık veriyordum. Rüyalarınızdan ziyade hayatınızdan belliydi. ... zalimlikti. Daha muhakeme başlar başlamaz işime son vermişlerdi.. Hanımın saati! Çoktan beri iyi işlemiyor. Hastalığınızı buldum. Bu kadar iyi bir adam için fenaya yorulacak bir söz nasıl ağzımdan çıkardı? Bununla beraber zaman geçiyordu.

. Evvelâ Mübarek işi karıştırmış. Başımı eğdim... Yani evden uzaklaştırmak istiyordu. amma. Babam bu saate âdeta düşmandı. Yüzü berbattı geçen gün. İşler sizde çok karışmış. insan insanla konuşamaz. küçücük bir yalan.. Ondan hep insanmış gibi bahsediyorsunuz. yalan değildi. "Sakin olun.. "keyfilik".. aşağılaşmak. mahveder.. "Bana hiç rahat vermiyor ve menhus evimi âdeta zaptetti. Korku. kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana. Anlayın. onda hemen herkesi ve bütün talihi inandırmak istiyordum. Hele Ramız Beyin bunları anlamağa. Eşya kıskanılır mı hiç? Başkasında olsa anlarım. Yeniden kuvvetlerimi topladım. kendim. Aile yadigârı Gördünüz mü? Biçare. Adamcağız ağzından iki kelime kaçırdı diye. kurtulurum. Doktor sevinçle yerinden fırladı.. bıkar. Korku ve insan. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde bu korkunun tâ kendisiyle uyanmıştım.. korku ve insan talihi. Saat kıskanılmaz.. Notlarını karıştırdı. O hastalığımla. insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir.. benim bir şeyim yok. Bu sefer gönlünüz razı olmadı. Maalesef beğenmiyorsunuz. Çünkü babanız sizden evvel tehlikeyi görmüş. beğenmemek. Hayri Bey!" diyordu.. Lûtfullah biçare bir meczuptu. daha doğrusu kendi teşhisiyle alâkadardı. "yaptığı işler" tabirini kullanmıştınız! i 09 TANPINAR -Yani? -Yani çocukluğunuz bu saatin eve getirdiği hava içinde geçmiş.. Başka ne yapabilirdim? Doktorcuğum lütfet! Bunlar mâkul şeyler değil.. satar. İnkâr değil.. ihtiyar bir saat. Hasta arıyorsanız var!. söyledikleri yaptıkları beni eğlendirirdi.. dedi. Evet amma. Masal gibi hoşuma giderdi. Abdüsselârn Beyler gelmiş. Sonra Nuri Efendi. ihtiyar.. ilk günler de. Sözünüze dikkat edin! Biçare dedikten sonra. Doktor Rainiz bir denbire büsbütün amansız kesildi: -Çocuğunuzun adını Abdüsselârn Beyin vermesini ne ile izah edersiniz? . Ayrı ayrı zamanlarda peşlerinden gidiyorsunuz. ihtiyar sıfatını kullandınız.. Seyit Lûtfullah. Evin içinde kıymetler alt üst olmuş.. Eski. hiçbir şey kalmaz. Ve ben devam ediyordum: Yalan.. o hiç yere düşmanlık. Bir şeyleri öpmek. Evden ayrıldığım gün o kadar değildi! Fakat ben. Parçalamak değil amma. -Nuri Efendi ustamdı.... atar.. Fakat nevi aldatabi lirdim. Farkına vardınız. nasıl oldu da parçalamadı şaşıyorum.. belki beğenmez. Karım hasta! Hem korkuyorum. Yani evvelâ bir insandan bahseder gibi bahsettiniz. hattâ dinlemeğe hiç niyeti yoktu. satmak istiyordu. yalvarmak.Kabil olsa yerde sürünecek. Yeniden anlatmağa çalıştım. Bir şaka! Daha kendime gelmiş bir hâlde anlatmağa çalışıyordum: Aradan bu yalanı çıkarın. "tuhaf". Yavaş yavaş içimde bir telâş başlamıştı. Anneniz Mübarek adını verdiği hâlde babanız "Menhus" adını koymuş. mukaddes bir yer almış. Babanızı ikinci dereceye atmış. yakar.. Acaba böyle miydi0 Muhakkak ki.. eski. eski dediniz! Eşya oklu. Sağlam adamım... Hasta filân değilim.. Saat mi? Biçare bir şey!. Ah o andaki sesim! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran bütün vücudumu. ayaklarına kapanacaktım.. Babanız bile onu kıskanmış. eski dediniz..." deyip duruyordu.. Hem babamı ne diye inkâr edeyim? -Sakin olun!. Hikâyesi dolayısıyla evde âdeta muhterem. Dâvasının bir ispatını daha vermiştim. Konuşmam boyunca içimden kendimi hep bu vaziyette görüyordum. "ıhtiyarilik". çok hasta. 108 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ O da durmadan.. insanın insana hücumu. hepsine ayrı ayrı bağlanmıştım. dünyanın en iyi adamıydı. hepsinin muayyen bir devresi var.. "acayip hâller"... Abdüsselârn Beye gelince çok iyiliğini gördüm. Kendi malmı insan kıskan maz..

kuvvetli bir hasta yahut. Telâşa lü111 TANPINAR zum yok... işte o kadar!. "Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!" diye hayret ettimse. ne derseniz deyin. Neyini kıskanacaktım zavallının? Her ağzımı açışta doktorun gülüşü daha mânalaşıyordu. İnsaf edin! Ahmet'in adını ben koydum.. O kadar kabul etmiştiniz ki. Hulâsa pek öyle sevilecek. -Baba olamadım mı? İki çocuğum var. Sözü değiştirmek istedim. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa. Yerime oturdum.NSTİTIÏSU -İnsaf doktor. Ama yine babamdı. normal vaziyette baba kıskanılır. hepimiz.. eskilerin dediği gibi takdisinimet için. Velinimetimdi.. Huysuzdu. Onun üstüne bir başkasını aramak.. o tek selâmet yoluna dönmesi için yalvardım: 110 SAATLFRİ AYARLAMA F. O zaman iş değişirdi.. hep maziden şikâyet ediyoruz. Yine kendimi ele vermiştim.. Doktor nerden bileceğim ben onıı? Ben cahil bir adamım. Hayır.. doğru. Öyle iyi.. -Doğru.. O eliyle işaret ederek oturttu. Nerdeyse yalnız ona bakacak. Cıgaramı söndürerek ayağa kalktım: Bu kadarı fazla değil mi doktor? dedim. Mamafih sonuncu babanızın ölümii ile size bir nevi istiklâl ve olgunluk gelmiş olabilir. Baba olunca geçer. kendisini idare edemezdi. Sözlerinizin kendisi de bunu gösteriyor. Baba olamamışsınız. Yani bir kelime ile size babalık etmişti... Bakın etrafa. Mesele şimdi bu kompleksin neticelerinden kurtulmanızda. Bu cins şeyler herkeste bulunur.. Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Yahut talihsiz adamdı. Babamı beğen mediğimi gösteren sözler söylemiştim. . mazlum tarafları da vardı ki.. Çünkü içtimaî şekilde bu hastalık hemen hepimizde var.. insaf. hürmete şayan görülür. riayet edilecek bir adam değildi.... Bilhassa bugünkü cemiyetimizde.. fazla konuşurdu. Sevmesem bile acırdım. Fakat ne yapalım ki.. riayet edilecek adam değildi. Zaten şuur altında bir hâdise olduğu için kendi kendisi kaldıkça ehemmiyetsiz bir şeydir.Tekrar ellerimi uzattım. Birdenbire durdum. hürmet... Vâkıa babama pek hayran değildim.. Siz de içinizden bunu kabul etmiştiniz. hayret kurtarır. hürmet. Babam kâfi de recede sert değildi. Siz biraz fazla bu iş tize rinde gecikmişsiniz. Bu ister istemez böyledir. -Tabiî. Doğru dürüst okumadım. Rahmetli pek öyle sevilecek. Telkin meselesi. mi? Halbuki bir baba daima sevilir.... Bir baba kompleksi değil mi?.. Teberrüken. -Abdüsselâm Bey öldüğü için. Kaçmak istiyordum.. Bakınız. Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu. Hayatımı on defa dinlediniz.. Bu da benim kabahatim mi? O verdi. Acayip tabiatları vardı... küçük hepimiz onunla uğraşmıyor muyuz?.. Hem ikincisinin adını ben koydum. Onu içinden değiştirmek istiyoruz. Ehemmiyetsiz ve hattâ tabiî bir şey. Beni okutamadı. demediniz. vâkıa bu. oturun ve beni dinleyin! Siz de bilirsiniz ki psikanaliz. Nezaket meselesi.. Siz kuvvetli adamsınız Hayri Bey.. onun la meşgulüz. Boynumu büktüm.. Bunun mânası nedir. kollarımı açtım. Hem ben kendi annem değildim ki kendime başka baba seçeyim. yanlışlık. ona şaşıracaktım. İyi kötü biraz saatten anlarım. Hem zavallı adamın ölümünden şu kadar yıl sonra. Babanızı kıskanmadınız.. adamcağız kızınıza kendi anasının adını veriyor. evinde oturuyordum.. Bu günlük bu kadar yetmez mi? diye yalvardım. Frikyalılara bilmem ne kavimlerine muhabbetimiz nedir'? Baba kompleksinden başka bir şey mi? Tekrar ayağa kalktım. teyemmünen... İyiliğini görmüştüm. babanızı kıskanmıyorsunuz. Bu rolü ona siz aşıladınız!. Akıl ve mantığa. Kıskanmadınız! Çünkü onda meziyet bulmadınız. Fakat kahvelerimiz gelmişti. Büyük. Şu Etilere.

ben size anlatırım. Okumuş olsanız bir şey mi çıkardı sanıyorsunuz? Psikanaliz bilmedikten sonra. Hem anlamadığımı biliyor. Karımdı. sustum. akıllı görün. Doktor Ramiz yüzüme âdeta şefkatle baktı. birde kendisi yaktı. Sizin gibi bir zat. Gözlerinin altı halka halka mordu. Broşürü elime aldım. sonra tekrar kapanıyordu.Ve tabiî saat der demez evvelâ "Mübarek" sonra rahmetli Nuri Efendi.. Bu sefer doktor. Fakat bu sefer benzetmelerle işi anlatmağa başladı. Bilâkis psikanaliz hak113 TANPINAR kındaki izahat devam etti. Dün ilk dersi aldım.. İşin komiğini anlıyor. Biraz baktınız mı? dedi. Zarar yok. Biraz sonra tabiî sıra İngiliz çakısına geliyor.. Bereket versin doktor beni dinlemiyordu.. hastalığına uygun bir tek rüya görmüş olmasın! Bari bundan sonra biraz gayret etseniz. -Nasıl olur? diyordu. İlk ders akşama kadar sürdü. Ertesi günü sabahleyin "ziyaretçiniz var" dediler.. dedi. Deli mi bunlar? dedi. Bilsem de bu yüksek ilim. merhamet.. Dünyanın en gülünç hastalığına tutulmuşum. Sonra beni teselli etti: Öyle hastalık olmaz. tırnaklar temizleniyor.. it?. yani ikinci babam hatırıma geldi. çanta tekrar açılıyor. Çantasını açtı. Daha ertesi günü doğrudan doğruya rüyalarımızla meşgul olduk. Buradan çık! O gün Ramiz Bey rapora hiç yanaşmadı. Hayır.. SAATLFRİ AYARLAMA F. Oradan onun arkadaşı olan hastabakıcıya geçtik. deli ol.. gözyaşlarını zorla tutuyordu.. İş büsbütün karışmıştı. Nasıl bakayım? Ben Almanca bilmem ki. daha sonra kolonya şişesi çıkıyor. cıgara paketi çıkıyor. Psikanaliz öğreniyorum! Vaziyeti kendisine kısaca anlattım. Sonra kendime kızdım. İnsana ağız açtırmıyordu. "İşim var!" diye gitti.. Buralarını biliyorum. Hoş Türkçe olsa ne anlayacaktım? Belki rüyama girer de keşfederim diye yastığımın altına koydum. Tekrar paketi çantaya koydu. fakat gülmeğe cesaret edemiyordu.NSTİTIÏSU Bir müddet düşündü. Onu teselli için neşeli göründü m. Hiç uyumamış olacaktı. Buna mukabil yorgun ve sinirli idi.. Bu baba kompleksi korkunç bir şeydi. Üstelik de yeniden tahsile başlamıştım.. Emine'nin bulanık gözlerine rağmen yüzünde beliren tebessümü seyretmek iç yıkıcı bir şeydi... şu raporu al!. bir akşam evvel bıraktığı kitaptan bahsetti. . Bir ara. Ha. Psikanaliz. her rast geldiği yerde kendisine baba arayan adamların görmesi icap eden rüyaları görmemekle itham ediyordu. psikanaliz.. Bereket versin bu sefer araya. Zehir gibi Almanca idi. yangın var. Bir tanesini bana ikram etti.. Yeni başladık. İkinci hafta bitiyordu. En iyisi işe baştan başlamaktır. Yüzü daha solgunca.. İnsaf. o broşürdeki konferans vesilesiyle tanıdığı Alman kızının hâtırası girdi. Hayır. Yalvar. Ne dersi? Delirdin mi? Bayağı ders işte. Unutmuşum. Hâlâ rapordan eser yoktu. bir de elâ-lemin işine karışıyordum. Meraklı gözlerle bana bakıyor. evet. Cıgara paketini çıkardı. dedim. hem de bir şeyler anladığımı sanıyordum.. Ben size kısaca öğretirim. kilitledi. hepsi bir. Aldırma! Ha hı de. Ama üzülmeyin. Saat ikiye doğru Doktor Ramiz. o aranıyor. Bitmiyor mu? dedi.. Beni babasını beğenmeyen. Ve genç kızlar tünel kayışı gibi biri öbürünü tanıştırarak gözümüzün önünden akıyordu. Almanya'da hiç kadın tanımamış gibi davranıyordu. İkide bir çanta açılıyor. eller temizleniyordu. yanakları daha çöküktü. Akşamüstü Doktor Ramiz bana Almanca basılmış bir konferansını bırakarak gitti.. Belki de yorgunluğu ve sinirliliği yüzünden anlattığım rüyaları hiç beğenmiyordu. "Niçin cebine koymaz!" diye yeniden sinirlendim. Hiç yoktan başımıza bu iş gelsin. ne yaparsan yap!. Gece yatağımı odaya serdim. Zaten pek az dinlerdi. Başıma gelenleri düşünmeğe başladım.. -Malûm malûm.

NSTİTIÏSU Ben her zaman babamı kendi çehresiyle görürüm. Yatmadan evvel elimden geldiği kadar babamı düşünüyor. Bu işler siz farkında olmadan olur. Ne kadar acayip insansınız! Hiç iradeniz yok mu? Hep bugünle mi meşgul olursunuz? Biraz da bütün hayatınızı düşünün. babanızın büründüğü sembollerden kurtulmağa çalışın. Yani babanızdan gelme aşağılık duygusundan. Ve Doktor Ramiz. Doktor Ramiz bütün bunlara kızıyor: -Size en yeni ve şahsî metodu.. en ciddî sesiyle: -Sizden hastalığınıza daha uygun rüyalar görmenizi istiyorum. daima onun solgun yüzüne ve şikâyet. Doktor Ramiz'e göre -sonradan Almanya'da okuyanların çoğunda bu hâli gördüm-Beethoven'i hemen hemen bizim sokağın arkasında oturan bir adam gibi behemehal tanımaklığım lâzım geliyordu. Bu tecrübelerden adamakıllı yorulup da uyku basınca. Yazık ki bunun için yeter derecede iradeli değildim. yüzde yüz emniyetle deliliğe doğru gitmekti. Evvelce görülmüş rüyalarla hastalığı teşhisten sonra hastanın rüyalarını sıkı bir kontrolle idare ederek onu tedavi etmek metodu. Kâh çok dar ve yıkılmağa hazır bir köprü.. Size bu hafta görmeniz lâzım gelen rüyaların listesini veriyorum.. bu sayede bir yığın hasta. Bütün büyük filozoflar ondan bahsederlerdi. doktorun emrini yerine getirememek korkusuyla derhal sıçrıyarak uykudan uyanıyor. Schopenhauer. Bu müspet bir ilimdir. Wag-ner'e gelince o mutlaka ikimizin de akrabasıydı. her şey düzelir. Fakat inadına babam hiç rüyama girmiyor. sonra kitaplardan aldığı bu misalleri günlük hayata. Bir yığın isim ki iradenin ta kendisi idiler: Nietzsche.. memleket meselelerine tatbik ediyor ve oradan tabiatıyla Alman musikîsine geçiyorduk. Ve elime bir kâğıt parçası uzattı. bazen simsiyah bir vapur hâlinde. dostum! Burada itiraz olmaz. günümü Doktor Ramiz gibi terbiyeli. Uykuda veya uyanık onunla meşgul115 TANPINAR düm. yahut hep Doktor Ra-miz'in sembolleriyle karşıma çıkıyordu.. beni âdeta görmemezlikten gelerek. 114 SAATLFRİ AYARLAMA F. serzeniş dolu gözlerine bakarak uyanıyordum. Ne yapayım ki. kendi bulduğum metodu tatbik ediyorum. tekrar gözlerimi sımsıkı kapayarak onu asıl çehresiyle düşünmeğe başlıyordum. benim hayatıma. bütün bunları behemehal okumuş olduğuma inandığı için hepsinden bana üstü kapalı misaller veriyor. odanın içinde sinirli dolaştı.. Bu kadar iyiliğe karşı ben de elbette küçük bir karşılıkta bulunmayı isterdim. Ve ben tabiî. kâh bozuk. Hakikatte âkıbetimiz ve bilhassa Emine'nin sıhhatindeki perişanlık düşüncemi zaptetmişti. yahut onun istediği kadar.. sefil ve sıkıntılı hayallerden sonra. zeki. İmkânsız. âlim. Halbuki irade her şeydi. katil. kahve içiyordum.. Bütün bunlar avukatımın deliliğimi mutlaka ispat etmem icap ederse baş vurmam için öğrettiği uydurma ateş oyununa hiç ihtiyaç kalmadan. Zaten hiçbirimiz değildik. eroin düşkününün bulunduğu koğuştan kurtuluyor. Buna "Dirije rüya" metodu adını verdim. psikanalizin yanı başına konabilecek hayatı tıpkı bir kralın kıraliçesi gibi onunla paylaşmağa lâyık tek şeydi. Hiç olmazsa Doktor Ra-miz'e göre irade.. Doğrudan doğruya içinde bulunduğum vaziyetin aksi olan karmakarışık. Çok defa Dokuzuncu Senfoni'nin korosu ile veyaTenhauser'in marşıyle . Ve tabiî hemen arkasından bir yığın isim geliyordu. Babanızı rüyanızda kendi çehresiyle gördünüz mü iş değişir. Bütün gayretinizi sarf edip öyle rüyalar görmeye çalışın! Evvelâ sembollerden kurtulmalısınız. kendi hayatına. daha esaslı şekilde. Bu metodu bana siz ilham ettiğiniz hâlde şimdi hiç gayret etmiyorsunuz. O kadar kolay değil. istediğim kadar. ben küçük bir kayıkta çalkanırken üzerime geliyordu. Onun için iradenizi toplayıp. her tarafı çamur birikintileri dolu bir kaldırım oluyor. yani doktorun sözüyle kontrol imkânı kalmayınca büsbütün başka türlü rüyalar başlıyordu.İşte bu son cümle tedavimde yeni bir merhalenin başlangıcı oldu.. O gün akşama kadar sustu. Anladınız mı? dedi. başkası olur. sonra birdenbire kararını vermiş gibi karşıma geçti. Zaten öyle görmedim mi babam olmaz. cıgara. Onlar ortadan kalkınca babanızdan kurtulmak kolaylaşır. isteyerek rüya görülür mü hiç? Reçeteyle rüya. onu hayatımın her safhasında hatırlamağa çalışıyordum. insancıl ve iyi niyetli bir adamla geçiriyor. -Doktor.

bu kadar mı? -Tabiî. Sabahleyin Doktor Ramiz'i bu müjde ile karşıladım ve rüyamı anlattım. yokluktan her şeyi çekecek büyük ve sihirli kelimeyi tekrar ederdi: . bu beceriksizlikle. Fakat o dinlemedi: Yazık! Büyük fırsat kaybetmişsiniz. Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar.. Ve beni. Nafile.. bu gece gayret ederim." diye tekrarlardım. Demek bizde de rüya anahtarları var? Hayır. Her şey bu kelimededir.. Hattâ biraz da sevinerek. demiştiniz. Ah kelimeler... Nietzsche... Hulâsa onda kaybolmalıydınız ve yine ondan doğmalıydınız.. Anladınız ya! İrade. tıpkı mutlak boşluğun karşısına dünyayı yaratmak iradesiyle dikilen bir tanrı gibi karşıma geçer. O zaman her şey hallolurdu.biten konuşmalardan sonra doktorun ferdî hâtıraları başlardı. ne miras kaçırıcısı ve Doktor Ramiz'in hastası olmadığım o mesut zamanlarda. Korkudan derhal uyandım... derdi. belki bu akşam yine gelir. Tekrar doğacaktınız. Yahut öldürüp postuna girmeliydiniz. isimler ve onlara inanmanın saadeti.NSTİTIÏSU pardösüsü kolunda. ıslıkla demin söylediği marşı veya koroyu tekrarlayarak odadan fırlardı.. Fakat yapamadınız. Çok yazık! Biraz düşündükten sonra ilâve etti: O arslana kendinizi yedirtecektiniz.. dedi. anahtar değil.... o ne demektir? diye sorunca ona eski tabirnamelerden bahsettim. Çocukluğumda.. Yapamadınız. Zaten doğru dürüst gitmemişti. Arslan da babam gibi başına geleceği anlamış olacak ki. Yüzü birdenbire değişti: Yalnız. sonra tekrar dirilmek. Amma sizinki gibi değil.... Çünkü rüyada arslan görmek adalet veya hükümet kudretidir.. Bir kompleksten kurtulmak için bundan daha emin çare yoktur... bir daha rüyama girmedi.. Bütün gayretlerimi mahvettiniz.. hayır. Eskiler de rüya tabirlerine çok ehemmiyet verirlerdi. sabah kahvaltımızı yaparken herkes o gece gördüğü rüyayı anlatırdı.. Bir gece rüyamda bir arslanı üzerime saldırırken gördüm. Sonra yanımdan geçip gitti.İrade.. Kaybolmak. birbirimizi beyhude aldatmayalım! Sen iyi olmak istemiyorsun.... Hiç gelir mi bir daha? Giden gelir mi hiç! Hakkı vardı.. . Bere ket versin bir yerime dokunmadan geçti.. Bana hiç dokunmadı. Rüyamda-ki arslan bana dokunmamıştı. halbuki olduğu gibi kaldınız. Bu fırsatı kaçırdınız! Hakikî bir yeis içinde ellerini oğuştura oğuştura odanın içinde 117 TANPINAR dolaşıyordu: -Yapamadınız.. O zamanlar yapılan tabirlerden arslanın "adalet"i temsil ettiğini öğrenmiştim. Evet böyle. Bayağı kitap! Her görülen şeyin karşılığı yazılı. psikanaliz.. irade. O hâlde kurtulacaktım .. O da bitince doktor birdenbire ayağa kalkar.. Hiç zahmet etme! Sonra tekrar gözlerini gözlerime dikti ve aşikâr bir yeis içinde: -Azizim.. İlk önce hoşuna gitti: Evet. tevdi ettiği bu sırla baş başa bırakmak için çantası ve » 116 SAATLFRİ AYARLAMA F.. yani ölmek. Schopenhauer. Bir gün sonra bana: Arslan adalettir... Ben elimden geldiği kadar teselliye çalıştım: Üzül meyin doktor.. ne Şerbet-çibaşı Elması'nın hırsızı. Bununla beraber arslan sayesinde biraz ferahladım. Hiç uymuyor. Tüylerim diken diken oldu: Aman doktor. Ve ben yalnız odada başım iki elimin arasında şaşkın ve budala "Beethoven.

Canım doktor.. diye bağırdı ve hep birden gittikçe artan bir dikkatle. Niçin eskilerden bahsederken başımızı sallarız? Bu bir âdet mi. ilm-i menafiülaza. Ve orası hem laboratuvar. Abdüsselâm Bey.. binaenaleyh her hatırladıkça kafamı zehirleyecek ve kendi kendimden şüphe ettirecek bir rüya görmeğe muvaffak olmuştum. ince kükürt rengi damarların filizlediği siyahımsı bir bulut gibi inbiğin tâ yukarılarına çıkıp iniyordu. onun 119 TANPINAR büyük oğlu. hiç olmazsa dâvanın bana ait kısmında kâfi derecede kanaat edinmişti. sanki birkaç senelik bir gurbetten değil de. İşin garibi bunların hepsini benim vasıtam la öğrenmek istemesiydi. tükenmez hazine. o doktor olmaktan çıkmış. Bereket versin ki. Doktor Ranıiz. belki bütün tanıdıklarım. Amma ilim ağızdan nakledilir. Nuri Efendi.. İkide bir sırtıma vuruyor. ben adlî bir iş için müşahedeye alınan bir hasta. beşikler. Tabiî kitap da alınacak. "Öyle ya öyle ya!" diye hatırladı ve derhal başını sallamağa başladı: Azizim... Hep birden. konsollar. ilm-i havas. gelenek mi. Bununla beraber onların hepsi orada idiler... Seyit Lûtfullah. Gözünde birdenbire değişmiş.. yahut onun içinde kaynıyordu. Şöyle Bayezıt'ta Sahaflarda bir dolaşsanız sekiz on liraya kıyamet kadar toplarsınız! Evvelâ siz anlatın bir kere. bayağı iki iş arkadaşı olmuştuk.. Bu kararın bana tebliğ edildiği günün gecesinde ben de Doktor Ramiz'e beğendire-bileceğim cinsten. Seyit Eûtftıl-lah'ın bütün repertuvarı.Doktor Ramiz bize ait şeyleri çok severdi.. Viyana'ya bir kongre için bu hususta bir rapor yazacaktı.. tiyatro diliyle. Tamam.. V Rüyamda Aristidi Efendinin eczanesinin arkasındaki laboratıı-varında idim." dedi. bu köpüren. Çünkü inbik bu aynanın kendisi idi. yoksa "çocukların odası"nda mıydık? Vâkıa bütün o aynalar. Doktor Ramiz'in. Ayrılırken o akşam için hangi rüyaları görmekliğim icap ettiğini sordum. Birdenbire Seyit Lûtfullah'ın sesini işittim.. Bak ben psikanalizi nasıl birkaç günde size öğrettim. 118 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ bu işi başarmak icap ettiğini söylüyordu. "Raporu yazın! Kongre yakın!" Bu rapor tabiî yazılmadı. kitapları var bunların.. Anlamamış gibi yüzüme baktı. Eski tıp. Fakat yeni dostumun öniinde miihim bir etüt sahası açılmıştı. "Rapor. hep beraber olduğumuzu biliyordum. Benim böyle şeyleri bildiğimi söyleyerek yardımımı istedi. bu arada yargıç dosyayı ciddiyetle okumuş ve ifademin Abdüsselâm Beyin damadının ve kızının ifadeleriyle aynı olduğunu görmüş. . şöyle dörtbaşı mamur. hem "çocukların odası" idi. önünde açılan yeni etüt sahaları uğrunda hakkımda vereceği raporu tamamiyle unuttuğu ve belki de en mucizeli şekilde iyileştiğime karar verdiği bugünlerden birinde beraatime daha doğrusu dâva dışı kalmama karar vermişti. Tamam. iki ayrı hayatın arasındaki boşluktan gibi hatırlardı.... Yanı başımdan bir ses: -Nerdeyse ayrılacaklar. fakat güçlükle. bir akşam yarım aydınlıkta içeriye girdiğim zaman kendi yüzümü içinde gördüğüm için o kadar acayip şekilde şaşırdığım ve korktuğum o büyük aynaya bakıyorduk. ilm-i simya.. cefir. Aman dikkat. üst üste yığılmış eşyanın hiçbiri ortada yoktu. Tabirnameleri. yoksa yeni bir hastalık mı? O gün akşama kadar tabirnamelerden bahsettik. Fakat orada olduklarını... Zaten benimle beraber bulunanlar da ortada yoktu. hulâsa. hep beraberdik ve ayakta Aristidi Efendinin tecrübelerini takip ediyorduk. Fakat burası hakikaten eczanenin laboratuvarı mıydı. İyilikler de kötülükler gibidir. ilm-i huruf. bizim bu eskiler. sahaflarda öbek öbek yığılan yazma ve basma kitapların yarım ve biçare bilgileri onun için birdenbire çok mühim şeyler olmuştu. Beraber gelirler.. kendi üstünde canlı bir mahlûk gibi toparlanıp dönen çamur ve toprak rengi buluta bakıyorduk. Oldu!. Toprak rengi bir külçe köpüre köpüre durmadan kendi üstünde dönüyor.

her şeyi inkâr eden bu sessizliğin içinde. Müthiş bir rüzgâr her şeyi savurmağa başladı. su gibi. Fakat Seyit Lûtfullah çengel gibi elleriyle beni yakalamıştı. yalvarıyordu.. yalvarıyordum. Dur. Bununla beraber. Ben muttasıl çırpınıyor. Karanlıkta iyi mayalanmış bir hamur gibi. yerin ve göğün kendisi olacak!" diye söyleniyordum. Dişlerim birbirine vura vura. duvarlar kendiliğinden devrildi ve biz bu rüzgârda savrulmağa başladık. mahvoldu.. hay ret ve itham dolu iki büyük göz. Ve ben. bu gittikçe büyüyen gölge Seyit Lût-fullah'ın kaplumbağası idi. Ve biliyordum ki. kurtarın beni!" diye bağırıyordu ve Seyit Lûtfullah: . Birdenbire bir acı ile uyandım. saçları kükürtlü !2t) SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rüzgârda yarı tutuşmuş gibi dudakları solgun ve gözleri apaçık göründü.. Hiçbir şey onun büyümesine mâni olamazdı. Korkunç bir şeydi bu. yahut inbiğe doğru atılmak için çırpmıyordum. Koluma girmiş. Dişlerim birbirine kenetli. Emine durmadan: "Kurtar beni. "Bütün bunlar senin yüzünden oldu!" diyen Emine'nin gözleri.Bu kadar zahmetten sonra nasıl olur? diye cevap veriyor. sanki her tarafımdan yüzlerce el beni tutuyordu. Birdenbire yanı başımızda bir gölge belirdi. "Gitti. Ter içindeydim. ümitsizlikten. Bırakın!" diye yalvarıyor.O zaman inbiğin üstü yemyeşil bir ışıkla aydınlandı.. ona doğru gitmek istiyordum. Bir cıgara yaktım. işte bütün o gördüklerimden daha korkunç bir şey oldu. biraz daha. Garip bir sessizlik vardı. "Bırakın beni. bir müddet olduğum yerde. Koca bina. Dehşetten. Bana. boğulacak gibi kıvranıyordum.. Başımızdan dam bir lahzada uçtu... Bırakın beni!" diyordum. olacak şeyi biliyormuşum gibi kalbim ağzımda: Yapmayın! Bırakın. gözleri korkudan açık saçları alev alev tutuşmuş... bir şey 121 TANPINAR ler söyleyerek beni çekiştire çekiştire yürüyordu. yalnız kalbimin gürültüsünü dinleyerek etrafa bakındım. Ben aynaya.. vardı." diye bana saldırıyordu. eve erişsem de bunun hiçbir şeye yaramayacağını biliyordum. sevgiden.. diyor ve o acayip dualarını okuyordu. acımaktan yarı çılgın uğraşıyor.. şimdi. Birdenbire beyaz bulut değişti. sadece olduğum yerden bir yere kımıldıyamı-yordum. Durmadan savrulan. sonra: "Dur. Daha sabah olmamıştı. Ne kadar çok eli vardı ve nasıl sıkı tutuyordu. onu hiçbir zaman kurtaramayacağım. belki de hiç tutan yoktu. "Kurtar beni!. Milyonlarca çekirgenin yapacağı bir hışırtı ile her lahza biraz daha kendi içinden büyüyordu. Biraz sonra kendimi karanlık gecede bir bayırdan aşağıya iner ken buldum. korkudan alabildiğine açık iki gözden başka bir şey kalmadı. Biraz sonra. Bir iki nefesten sonra yataktan çıktım. Tamam! Şimdi. "Büyüyecek. Fakat yolun çok uzun olduğunu. Onun üstündeki kükürt rengi ışığın ortasında yavaş yavaş o açık bahar bulutlarına benzeyen henüz kıvamsız bir şekil peydahlanmağa başladı. Bununla beraber ne olsa ayaklarım yere basmıştı. kendi üstüne dönen en çiğ tirşe rengi bir ışığın arasından bana bakan korku. çırpmıyordum.. Yanımda Doktor Ramiz. rüzgâr gibi yavaş yavaş kabarıyor.. her yanımdan âdeta mengenelerle sıkıştırılmış gibiydim. Buna rağ men uğraşıyor. Fakat bir türlü kımıldana-mıyordum. âdeta koşarcasına yürüyordum. Emine'nin başı. Ben korkudan yüreğim ağzımda aynanın içine girecekmişim gibi eğile eğile bakıyordum. Seyit Lûtfullah durmadan: -Tamam. ölü bir suda çalkanan bir gemi enkazı gibi sessiz sadasız yüzüyordu. yapmayın! diye yal varıyordum. Siyah bulul aşağıya bir çamur gibi çökmüştü." diye bağırıyordu." diyordum. Aşağıda uçurumun dibinde bir ev ışıklar içinde parıl parıl parlıyordu. Fakat Emine'nin yüzü ve çığlıkları aklımdan gitmiyordu. bırakmayacaklar. onlarla boğuşuyordum.. İnbiğin içinde Emine. büyüyecek. Hepsi bana sarılmıştı. büyüyor. Kendi kendime bir daha tekrarladım: Rüya imiş. Masanın başında bir sandalyeye oturdum. doktor. etrafı kaplıyordu. Bakışlarını görmemek ister gibi gözlerimi kapadım. üzerime dikilmiş. Ve hakikaten aynadaki hayal gittikçe değişiyordu. Nefes alamıyor. "Biraz daha gayret. O zaman.. Bütün o kadar dehşetle yaşadığım şeyler rüya idi. Bu korku ile uyandım. Ağzımdaki cıgara sonuna ..

Ben muttasıl ona.. Artık her şeyden korkuyorum. bir şeyler sormak aklımdan geçmiyordu. Bununla beraber karşımdaydı. "Eve dönüp 122' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de ne yapacağım?" der gibi bakıyordum. Şimdi bütün bunları unutmuş. Müdür sonunda: Neniz var? diye sordu. yere çömelmiş eski saatimize bakıyordu.. bir bana bakıyor: "Bunu da nereden buldun?" der gibi işaretler yapıyordu. ikide bir gelecek zamanlardaki dostluğumuz namına projeler kuruyordu. Birkaç seans daha yaparız. Zaten tedaviniz. Onun arasından geçerek. "Hayırdır inşallah!" der gibi karıma baktım. O. Karım biraz zayıflamıştı. Yolda rastladığımız her şeyi. "Bir an evvel. bir çocuk gibi seviniyor. Doktor Ramiz'in hademesiydi. öpmesi için elini uzatmasını beklediğinden habersiz. onun dehşetiyle kapıyı çaldım. bizi unutmuştu.. Ben. Vereceği kötü haberden o kadar emindim ki. bizim kongre raporu. olur biter. Ellerinde ve boynunda hep aynı sıcaklık vardı.. dedi. "Emine'yi kaybedecek olduktan sonra. pırıl pırıl. terliklerimle üzerine bastım. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti. Sona doğru çılgın bir sabırsızlık beni yakaladı. Yüzüne bile bakmıyordum. -Hiç dedim. açık kalbiyle gülüyordu. Ben. yeri âdeta boş duruyormuş! Doktor Ramiz. Babacan bir adamdı. gülerek: . onun âdeta bir başka parçasını yaşayarak mahallemize ve sokağımıza geldim. Korkuyorum. "Saat on!" dedi.. Emine biraz öteden sessiz bir tebessümle bir ona. Yüzünde en büyük hasretine kavuşmuş insanların sevinci vardı. bir türlü başından beri vaat ettiği öbür raporu vermemişti. Hep. sonra yine gözlerimi kapadım. O konuşurken. Canım. Denebilir ki. hemen o anda. Başımıza öyle şeyler geldi ki artık ben de bu işlere inanmağa başladım. Yazık ki bu sevinci lâyıkıyla paylaşamıyor. Eve kadar otomobille beraber gelmekte ısrar etti. Miidür beni istiyormuş. Geçen hafta indirdim." İçimde. Her şey bitmişti. Şu raporu da hazırlarız! Birdenbire tepem attı: Hangi rapor? diye bağırdım. Tabirnameler için. ben hep gördüğüm rüyayı düşünüyordum. çoktan beri sargılı. dudaklarımı yakmıştı. Hiçbir şey anlamadan yüzüne baktım. asıl onu görünce uykudan uyandım.gelmiş. İnsan işlerini biliyordu: Hepsi geçer. Yukarda müdür bana gülerek kararı okudu. Bir el omuzuma dokundu.. ehemmiyet vermeyin! Ve bana ayak üstünde kendi hikâyesini anlattı: Biz heyetten raporu çoktan göndermiştik! Aşağıda Doktor Ramiz sevinçten boynuma sarıldı: İşlerimize dışarda devam ederiz! diyordu. herkesi bu rüyanın içime iyice yer123 TANPINAR leşmiş havasında görüyordum. Buna rağmen altı hafta yerinden kımıldamamış. Tebliğ denen şey. bir an evvel!" demeğe başladım.Ne yapayım. Doğrudan doğruya serbest bırakılmamı söylüyorlardı. Emine'nin sevincini gördüğüm âna kadar bu hep böyle devam etti. Ve her zamanki neşesiyle.. bitmiş gibiydi. Hep aynı korku içinde giyindim. Yukarı çıktığımız zaman Doktor Ramiz birdenbire: "Mübarek!" diye haykırdı ve eski yerinde tertemiz. Bu işten kurtuldunuz ya. Onu yere attım. Ne kadar iyi insandı! Şu anda benden fazla sevindiğine hiç şüphe edilemezdi. adama "Niçin?" demek. hiçbir sözüne cevap vere-miyordum. Fena da olmadı hani. iyiliğe gitmediği çok iyi bilinen bir yarayı kendi elimle açacakmışım. bütün azametiyle kurulmuş aile yadigârına doğru koştu. Zehra'nın ayakta. Heyhat! Eşyamı benimle beraber hazırladı.. onun ümitsiz manzarasıyla ve dehşetiyle karşılaşacakmışım hissi vardı. tekrar omuzlarımı silktim ve bu yeni gelen amcanın .

Bu sayede kıraathanesini bir nevi kulüp yapmıştı. güzel bir adamdı. saat tamirindeki maharetimi öyle övmüş. "Orada bir açık varmış!" diyordu. günlerce süren münasebetsiz ısrarıyla bana musallat eden Doktor Ramiz'e karşı hiddetim bile yavaş yavaş geçti. Hattâ Doktor Ramiz bile acayip merakları. hemen hemen o kadar yapmacık bir kıyafet ve başta Frenk taklidi sivri bir sakalla bir çehre uydurmuştu. Doktor neredeyse sözlerini. Acayip maceramızı unutmağa başladım. yahut. Yıllardan sonra bu kahvede tanıdıklarımızdan birini bir vekil sandalyesinde gördük. onu okusana canım!" diye bitirecekti. doğru dürüst yaşayan insanların dünyasına yeniden kavuşmuştum. bilhassa hastalığım hakkında o kadar çok ve mühim tafsilât vermişti ki. Beni Fener Pos-tanesi'nin müdürüne yolladı. Hiçbir şeye hayret edilmiyor. hattâ her zaman için hatırlanırdı. Burada insan. dediği zaman içimde ona karşı sadece minnet vardı. Aziz dostum. Kendisine mahsus eski ile yeni arasında bir dil. Her şey yerli yerindeydi. VI Emine'nin neşesi ve cesareti yavaş yavaş bozulmuş sinirlerimi düzeltti. Doktor Ramiz masamızın önünden her geçeni durduruyor ve beni. doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tâyin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi. Bu yapma çehre ve kıyafet ve yapma dille. Zaten dost olmak için bir kere görmesi kâfiydi. -Şimdi hastalığını da. evime. İlk günierim tabiatıyla iş aramakla geçti. adı söylenince aynı şeyleri hatırlıyorlar. sakatlıklarıyla kabul ediliyordu. 125 TANPINAR İlk önce buna çok sıkıldım ve bayağı neticelerinden korktum. "Hakikî bir baba psikozu geçirdi. bu kıra-athanelerdeki bütün ahbaplarına. Ve bunlar ne kadar çok olursa o kadar hoşa gidiyordu. Korkulacak derecede muvaffakiyetli bir politika adamı olmuştu. aynı hükümleri tekrarlıyorlardı. iri yapılı. Aksine hiçbir şey unutulmaz. kabahatleriyle. sonra tekrar izahata başlıyordu. daha ilk adımımı atar atmaz bütün kahve sevinç çığlığı ile doldu. sonunda iflâs eden sahibinden alıyordu. hiçbir şeyin üzerinde fazla durulmuyordu.. Ömründe bir gün bile ciddî görünmek zahmetine katlanmamış olan bu adam İstanbul'un hemen yarısını tanıyordu. bütün hususiyetleriyle. Fmrim geledursun hemen o gün işe başladım. ben Adlî Tıpta iken. tedavisini de biliyor. birbirini tutmaz hareketleriyle artık eskisi gibi beni rahatsız etmiyor du. eski kazancımı tutmuyordu. pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim. Daha muhakeme başlar başlamaz çalıştığım yerde işime son verdiklerini söylemiştim. boş zamanlarında vakit geçirdiği büyükçe bir kıraathaneydi. Son derece sevimli. Hususuyla Emine'yi muayene edip 124 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de. Adeta eski bir dost ve günün kahramanı gibi karşılandım.. Bu rüyayı.dalgınlığından istifade ederek kızımı bilmem kaçıncı defa tekrar kucakladım. Fakat hayır. Sonra iradesi. burası gerçekten garip bir yerdi. IJfak tefek kısıntılarla her şey yoluna girebilirdi. her işin dış tarafında kalmak şartıyla sabahtan akşama . "Hani yeni şiir ezberlemiştin. yaşanabilecek tek diyar gibi seçmiş olmasaydı. Bir gün mektepteki hocalarımdan birine rastladım. Bütün hususiyetini. birinci sınıf bir iş adamı olabilirdi.. eski âlemimiz hakkındaki bilgimi. Hürriyete. Fakat bu affedilmek değildi. türlü meziyetlerimi. Fakat bu acayip kahvede onu tanıyanlar kendisine hâlâ aynı gözle bakıyorlar. Maaşım. Acayibi. çocuklarıma. Gerçekte onlar. hiçbir şeyi yok.." diye takdim ediyor. diye sırtımı uzun uzun sıvazlamalarla devam eden bu izahat hakikaten garipti. Hakikaten bu yer açıktı. Mükemmel bir kültürü vardır. meslek hayatımın en mühim hastası budur.. "Haydi kalk! Amcanın karşısında biraz yürü bakayım!". Fakat ehemmiyeti yoktu. Yaman adamdır. Bu irade sayesinde öyle bir rüya gördü ki!. orda herhangi bir hareketin aksaklığını görmek imkânsızdı. Zaten daha serbest kaldığımın haftasında beni öyle garip bir âleme sokmuştu ki. olduğu gibi. Bilhassa o korkunç rüyanın tesir ve korkuları gitmişti. Burası Şehzadebaşı'nda. maceramı o kadar yana yakıla anlatmış.

macera oradakilerden birkaçı arasında geçmişse. kii-çıik veya büyük para dalaveresi âdeta adımlarınıza dolaşacak şekilde ortada idi. Hepsi iyi kötü. bir çeşit ölümden sonra hatırlanır gibi bu kahveye gelirdi. gücünde. Bu insanların çoğunu bütün ömrümce gördüm. Herkes onları istediği gibi evirip çevirir.aşırı çapkınlık. Bu kahvede nelef konuşulmazdı? Tarih. Bir kere alelâde çapkınlığa. hattâ icap ederse bir çeşit şefkatle muhakeme ve kabul edilirdi. Hiçbir şey bulamazsa kendi hayatının hiç bahsedilmemesi lâzım gelen taraflarını naklederdi. Anlatan. korkunç veya meraklı macera. Bütün ciddî şeyler böyleydi. Pederasti. eski pehlivanlar. Her fazilet. Hemen daima âşıktı ve sevdiği kadınları bir başkasının beğenip sevmesine imkân olmayacak cinsten seçtiği için çok defa evlenmek zaruretinde kalır. hususî bir isim altında tanınırlardı. Bunun dışında. Tabiî hiçbirinden 127 TANPINAR tam bahsedilmezdi. münasip bulduğunu etrafına ehemmiyetle gösterirdi. haysiyetli insanlardı. Bir kısmı sonradan benim yanımda. Aksine olarak alışık çehresiyle gelmeyen şey yadırganırdı. Büyük İskender veya An-nibal. Karagöz şakasına. Zaten bir cam kavanozda imiş gibi âdeta göz önünde yaşardı. Hep aynı kelimelerle müdahale edilir. hattâ hepsi az çok hoşlanırdı. söz derhal kesilir. işinde. bu sayıklamağa benzer konuşmada sadece günlük hayatı uyuşturmak için icat edilmiş şeylerdi. ispritizma. alâkadarlar aynı yerlerde tamamlayıcı sözü alırlardı. aktörler. satranç ve dama ustaları. hulâsa her meslekten adam. Bazılarını işlerinde. şöhretsiz şair. koklar. birbiriyle sarmaş dolaş. ressam.. Başta kahve sahibi olmak üzere bütün gedikli müşterilerin burada takılmış hususî adları. Hepsi çok uzun bir uykudan. akar giderdi. yani Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde çalıştılar. aynı yerlerde gülünür. Zaten bu cins ciddî şeylerden bahsedenler. bir iki Darülfünun hocası bir yığın talebe. pederasti hikâyesine veya ortaoyunu taklidine indirildikten sonra kabul edilirdi. Yunan şiiri. Böyle olduğu hâlde bu vaziyetten hiçbiri sıkılmaz. Dünyayı düzeltmek zahmetini . Aristo mantığı. Herkes bir defa rast gel-diğiyle ikinci gün senli benli olurdu. Onlar Nizamıâlemcilerdi. çıplak hikâye. alelâde dedikodu. İçlerinde daha o zamanlar bile mühim işlerde bulunanlar vardı. Bu konuşmalarda tekrar şarttı ve kimseyi yormazdı. yahut böyle görünmek için yapmayacakları fedakârlık yoktu. Zengin mirasyedi.kadar dünyanın en akla sığmaz hikâyelerini anlatıyordu. hakikaten yeni bir fikir veya meselesi olanların sözü ilk defalar sadece nezaket ve biraz da tecessüs yüzünden dinlenirdi ve daima uya nık olan muhit muhayyilesi onu şakaya en çok müsait tarafından yakalayana. müflis veya tutunmuş tüccar. "Bunu yeni uydurdun!" denirdi. hayatlarından sanki büyük bir dikkatle seçilmiş ve kendileri görülür görülmez hatırlanan ve hatırlatılan bir iki hikâyesi vardı. Hiç kimsenin öbüründen saklı bir sırrı yoktu. çok yüklü. Küçük gruplara ayrılmış olmalarına rağmen hemen hepsi yine beraber yaşar gibiydiler. Mamafih bu yeni şekil ve parça gelecek programda aynı dikkatle aranırdı. M 26 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Kahveye her cins ve meşrepten insan geliyordu. musikişinaslar. konuşanların kabiliyetleri içindi ve daha ziyade sevilmiş bir eserin. beraberinde her rast geldiğini taşayan bir bahar seli gibi kabarık bu konuşmada beyhude ve şaşırtıcı. Birbirlerini o kadar fazla dinlemişlerdi ki. Burada konuşma yalnız kendisi için. gazeteci. yüksek mernur.daha yeni tafsilâta girerse. hattâ rezi-letler bile burada aynı soğukkanlılıkla. yahut oyunun tekrarına benzerdi ve sohbet. Zaten en sıhhatli vak'a bile söyleniş tarzı için anlatılırdı. Bazıları sanki birdenbire unutulmaktan korkuyorlarmış gibi. bu cinsten takılmaları kendiliklerinden tahrik ederlerdi. günlük siyasî hâdise. bir ortaoyunu gibi evvelden tâyin edilmiş şartlarla devam ederdi.. biri öbürünü yarıda bırakarak. psikanaliz. her biçarelik. hepsi anlatılanı aşağı yukarı evvelden bilirdi. bazılarını evlerinde tanıdım. Bergson felsefesi. Kirli veya temiz bütün çamaşırlar ortada idi. binaenaleyh daima sırtında bir boşanma dâvası ile yaşardı. Kant'ın imperataif'ieri. yahut kendi seviyesine indirene kadar öyle kalırdı.

Hulâsa. TANPINAR ledi. belki de kalabalık olduğu için Yarım Şiş diye kendi içinde de ayrıca sınıflanırdı. Kayser Andronikos'un hazinesinin Lûtfullah tarafından sureti hususiyede bana hediye edilmiş olması. tuluatın. psikanaliz anlatmakla. Burada yarım saat evvel veya sonraki hayatıma âdeta bir başkasının imiş gibi bakıyordum. orada Hayri değildim. hiç istemeden. âlem-i menamda. yahut kaba insiyaklarını yenememiş insanlardı. gününün bütün boş saatlerini bu kıraathanenin masalarından birinde çantasını açıp kapayarak. İlk bakışta ortaoyununun. yani halam oluyordu. muttasıl bana bu sanatın sırrını soruyordu. halamın hikâyesini canlandırdı. Şiş. sanki bir başkası oluyor. Şiş Taifesi gelirdi. bir Esafil-i Şark veya Nizamcı ancak Şiş'li-ği tutarsa kavga ederdi. Ne kadar hafif ve rahattı. Uysal kalabalık insana başta kendisi olmak üzere her şeyi unutturuyordu. yani baba psikozu dolayısıyla "Öksüz" adı üzerinde ittifak edildi. Şiş'lik biraz da iptidaîlik mânasına geliyordu. Seyit Lûtfullah. Ve yalnız bu taife. bekâr mı?" diye merak edeceklerdi. Binaenaleyh. hayattan ve memleketteki tembellikten şikâyet etmekle. Şerbetçi başı Elma sı ise hemen her günün başlıca mevzuu idi. peşimden ayrılmıyor. Nerdeyse "Evli mi. Öksüz'dtim. günlük üzüntülerden uzak. halam benim bu acayip kalabalıkta unutulmama razı değilmiş gibi sonunda âşıkane nefesler bile yazmağa başladı. Elinde sahaflardan satın aldığı bir yazma. Kaldı ki. o zamanlar kadınlar arasında şöhret kazanan bir şeyhe bağlanışı ve serveti dolayısıyla en gözde müridi olması bu şöhreti birkaç sene muhtelif fâsılalarl? bes129. Naşit Beyin birdenbire ölümü. İkinci defasında bu rüya değişiyor. peşinde koşmadan bütün bir şöhret benim için evvelden hazırdı. tırnaklarını temizleyerek. Şiş Taifesi'nden bir 128 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ insan kavga edebilirdi. elmasın bulunduğu tepsiyi bir "Bânu!" getiriyor. Nihayet üçüncü bir tabaka." diye uydurma bir rüyaya başlıyor ve elmasın tarifini yapıyordu. Yavaş yavaş bu hayata ben de alıştım. Daha üçüncü günü bana ciddiyetle Mübarek'in hatırını soranlar olmuştu. medeniyetten bu kahvedeki müşterek hayata yarayacak kadarını almakla yetinen günlük hazların ve geçim sıkıntısının veya çaresizliklerinin dışında yalnızca komiğin. Onlar kültürden. hangi sınıftan olduğum keyfiyeti münakaşa edildi. aksayanın üzerinde zararsızca durmakla yetinenlerdi. Birkaç celseye ihtiyaç oldu. hiçbir inceliği olmayan. huzurumda. şehir hayatına intibak etmemiş. meddah hikâyesinin bir kalıntısı gibi gelen bu garip kalabalık ve onun hayatı başlangıçta beni sıktı. daima kendi işlerimle meşgul oluşum. Cenab ı Hakk hayra tebdil eylesin. Sıkılganlığım. Kahvenin sahibi sade kahvesini eline alır almaz. daha ilk adımda. Hakikatte hayatımın her tesadüfü bu şöhrete yardım ediyordu. Nihayet hastalığım. İşimden çıkar çıkmaz bir soluk oraya uğruyor. Hele muayyen bir hastalıkla ve birtakım olmaz şeylerle damgalı olarak aralarına girmiş olmaktan büsbütün ürkmüştüm.üstlerine alan bu aristokratların altında daha geniş bir tabakaya "Esafil-i Şark" adı verilmişti. Doktor Ramiz'in beni ilk getirdiği günün haftasında. Adım bile değişmişti. Hakları da vardı! Böylece sınıfım tâyin edildikten sonra bana verilecek lakap üzerinde düşünüldü. yahut etrafı dinlemekle . Aristidi Efendinin altın hikâyesine merak sarmıştı. "Bu gece. Sonradan Emine ölüp de hayatım iyice mihverinden çıkınca bu payeyi kaybettim. bana aitın bir tepsi üzerinde Şerbetçi başı Elması'nı sunuyorlardı. Karagöz'ün. benim malım bulunması ise hiçbir suretle gözlerinden kaçmasına imkân olmayan bir vak'a idi. Fakat bu o kadar kolay olmadı. bütün bu konuşmaları ciddî telâkkî etmeyişim tabiatıyla beni Nizam-lık yapıyordu. Fakat benim hikâyem çoktu. Doktor. Câdu. Daha ikinci haftasında Bedesten'de ayarcılık eden çok temiz ve iyi kalbli bir adam. Halamın onun acısıyla kendisini dervişliğe vermesi. Ve yavaş yavaş Esafil-i Şark arasına girdim. üçüncüsünde Bânıı. hele son ikisini birçoğunun şahsen tanıdıkları adamların hâtırası ise daha ilk adımımda tazelenmişti. Nuri Efendi gibi bu semtte yaşamış. Hiçbir cemaat tarafından bu kadar hararetle kabul edilemezdim. Abdüsselâm Bey. yalnız şakadan bir âleme giriyordum.

Araya menfaatlerimiz girmeyince hâdiseleri elbette başka türlü. memlekette iş hayatını kurmaktan ziyade bazı işsizlerin kendilerine iş bulmasına yardım etmiş gibi görünüyor. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddî. fakat aradan geçen zamanla yavaş yavaş yaptığımız işe hiç olmazsa başka zaviyelerden de bakılabileceğini söylemek istiyorum. Doktorun memleket meseleleri ve aydın konuşmalar dediği şey hakikatte alelâde dedikoduydu. Bir başka defasında yine aynı mesele için şöyle konuştu: Bu kadar aydın bir kalabalığı nerede bulabilirim? Hepsi ihtisas sahibi insanlar. kabule değerdi. Hepsi hayallerinde büsbütün başka bir âlemde yaşıyor. iş değildir. şaka. Tamamlama Büromuzun şefi oldubütün bu işlerden bahsederken Halit Ayarcı'ya Doktor Ramiz'in bu fikrini söyleyince. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben. değiştiren oğlumun bu müessese aleyhindeki fikirleri beni bu düşüncelere götürmüş olabilir. niçin kaçarlardı? Hiçbir mukavemetleri yok muydu? Yoksa hakikaten her şeye yabancı. bu kahvede tanıdığım insanlar için en iyi teşhisi onun koyduğunu zannediyorum. yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden. isterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Hemen her şeyle alâkadardı. ciddî onu nasıl yaşıyorlar. Göreceksiniz. enstitüye alınması hususunda o kadar ısrar ettiğim Yangeldi Asaf Bey dolayısıyla -ilerde görüleceği gibi Asaf Bey. bu enstitünün kurulmasında o kadar himmet ettiniz. bu kadar tecrübelisiniz.. TANPINAR var mıydı.. o şekilde. yaşıyorlardı. topluluğun kendisi de ehemmiyetli! Sosyal-psikanaliz için bundan iyi yer bulunmaz.geçiriyordu. Enstitümüz kurulmadan evvel memlekette hakikî iş hayatı olabileceğine inanmanıza hayret ediyorum. yok muydu? Bunun hakkında katiyetle hiçbir şey söyli-yemem. Topluluk hâlinde rüya görüyorlar. mâzi nasıl devam ediyor. Hiçbir gazetede bu kahve kadar havadis bulamazsınız..Deli misin! diye cevap veriyordu. öbür ucu zaten elinde idi ve ko laylıkla Freud'a. buna nasıl iş diyebiürsizin! diye beni paylamıştı. Hâtıralarıyazdığımı öğrenir öğrenmez bir gün neşredilir korkusuyla soyadın. Bu. Her neyse. Halit Ayarcı'nın iş hakkındaki fikirlerini tam mânasında kabul etmemekle beraber. belki de para ve refah dolayısıyla ona artık muhtaç olmadığım içindir.. tasfiye hâlindeki enstitümüze eski gözle baktığımı iddia edebilecek hâlde değilim. Siz ki. oğlum Ahmet'le birkaç gün evvel aramızda geçen münakaşanın neticesidir.. Fakat onun âlim bakışlarında iş tabiatıyla değişiyordu. İş evvelâ bir zihniyet ve zaman telâkkisidir. Artık. Hayat. Bütün bu acayip şeylerden sıkılıp sıkılmadığını kendisine her sordukça bana: . aziz velinimetim: Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir. Ve bir ucu içtimaî tenkide bağlanmak şartıyla her fikir onun için sevimli. daha realist bir gözle görmeğe. Bana şimdi müessesemiz. Hepsi memleket meselelerinin içinde ve sade onunla yaşıyorlar. yahut da bir ayakları daima eşikte. Belki de bu.. tembel bir hayat! Öyle bir mâzi falanla pek alâkası olmasa gerek! Amma hepsinin bir işi vardı! diye yaptığım itiraz üzerine: Her iş. yarı şaka. bundan daha enteresan etüt mevzuu olabilir mi? Bana mesleğimi asıl sevdiren bu kahve oldu. asıl kapının dışında bir hayattı. Buradaki insanları nerede bulabilirim? Kaldı ki. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış. çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. . Hakikaten buradaki hayat. Ve onu yaşayanlar. kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. Çalışmak ancak muayyen düzeniyle olur. Bunu söylemekle oplum hayatına büyük faydalarımız olduğunu inkâr etmiyorum. Daha sonraları. 130' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bak. hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız. Enstitümüz kurulmadan evvel hakikaten bir çalışma hayatımız 131.. hâtıra defterimi neşrettiğim zaman göreceksiniz. bu adamlardan neler öğrendiğimi hep günü gününe okuyacaksınız. bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı. Jung'a bağlayabilirdi.. demişti. Bu hâtıraları yazmağa başladığımdan beri içimde birçok değişiklikler oldu.

Bütün plajlar. Derken otomobille gidip gelmeğe başladı. Şüphesiz işin içine menfaat girince her şey değişiyordu ve menfaat bu kahvede hiç de ikinci derecede kalan bir şey değildi. İlgililerden birisi veya her şeyin aslını bilen kahve sahibiyle yarım 132' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ saatlik bir konuşma yeterdi. Hepsinin elinde bir çanta peydahlanmıştı. burada her şey biraz afyon. Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki. Ve bütün bu hesaplar. O andan itibaren havadisler sızmağa başladı. bazen haftalarca süren fiskoslu konuşmalara şahit oluyorduk. Üç gün sonra kalantor bir bey daha geldi. bütün bir zihniyeti ve inkârı güç realiteleri ifade eder. kış sonlarında oluyordu. Dostlarımız tanıdıkları girgin. teşrin yağmurlarına kadar sürdii. biri efendi. ılık gazoz şişelerimizden ve yapışkan şurup bardaklarımızdan çıkıp karşımızda soyunmağa başladılar. bazen çetin kavgalarda biten anlaşmazlıklar uysal dostlarımızı bile çok başka ışıklarda gösteren şeylerdi. "Şoför". yediklerinde. Zarif. Şoför ke133. Bunu öğrendiğimiz andan itibaren bir rasathane hoparlöründen herhangi bir yıldızla peykleri takip ediliyormuş gibi küçtik. en latifi. güzel kadınlar. TANPINAR limesi bunların şüphesiz en medenisi. katıldı.. para işlerini gayet iyi bilen bir avukatla adamcağızın çok çetrefil bir miras işini takip etmişlerdi. Daha dün yapışık doğmuş ikizler gibi birbirinden ayrılmayan. Bunları öğrenmemiz için behemehal gözlerimizin önünden geçmeleri lâzım değildi. Hemen her ' gün en kaba ve hoyrat hikâyelerden dinlediğimiz bu yaz cümbüşleri. bazen teferruatlı ve uzun. Sonra birdenbire bahara doğru pejmürde adamın üstü başı değişti. İkinci defasında pejmürde kılıklı bir adamcağız yanlarında idi. içtiklerinde daima beraber görünen iki dost. Bu. tecrübesiz kızlar. şu kadar paranın ve saatte seksen kilometre süratin araya koyduğu fark ve imtiyazla ağzından düşmez oldu. . kısa. Para derhal gönüllüsünü bulur. bitmez tükenmez hesaplara. aylarca bu yeni vaziyet devam ediyordu. alabildiğine açıkgöz ve çakır pençe olduklarını bir kere daha anlardık. hakkının on parasında bile dikkatli ve titiz. daima gülümseyen ve daima uyanık bir beyefendi ortaya çıktı. .skoslar. diğeri maiyet oluyor. günlük haberlerin bir daha sonu gelmedi. günlerce. gizli eğlence yerleri sanki bitişiğimizde imişler veya sanki aramızda yalnız bir camlı kapı ve tül perdeli bir pencere varmış gibi bize sırlarını açtılar. daima bilmem kaç silindirin. Bazı defalar bu. sırasına göre munis ve yumuşak. İki ay evvel âdeta görünmeden gelip giden adam sanki bir radyo veya frijider reklamı gibi göze çarpmak için sağa sola selâm dağıtarak aramızda dolaşıyordu. en iyisi vc en cemi-yetlisidir. "Bizim şoför" kelimeleri. biraz uyku ilâcıydı. ertesi günü bir hesap yüzünden pençe pençeye geliyorlar. O günden itibaren bu dört kişi birbirinden ayrılmaz oldular. yahut birbirleri için haber bırakıp gidiyorlardı. yahut aralarındaki eşit haklı kardeşlik bozuluyor. Nihayet yazın başında hepsi birden kayboldular. Bazen oldukça çetin ve değişik safhalardan sonra yeni bir muvazeneye varırlardı. hiçbir gürültüsüz kendiliğinden olurdu.her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır. Günde birkaç defa kahvede buluşup baş başa veriyorlar. Bir defasında gedikli müşterilerden ikisini günlerce bir köşeye çekilmiş baş başa konuşur gördük. Fakat hemen her şeklinde daima beklenmedik bir şey araya girerdi. Bir nesil evvelin şiir ve hayal lügatinden orta sınıfa geçmiş takma adlarla anılan genç. Şimdi kendi himmetleriyle muazzam servetine kavuşan bu zengin dostu eğlendirmeğe çalışıyorlardı. şık. Her gün bir yığın para kavgasına. karşılıklı vaziyetleri kendiliğinden kurardı. Onlar sayesinde bu insanların son derecede hesaplı. yahut hiddetli veya canı sıkılmış ve hep bir imtiyaz ve içtimaî mevki ifadesiyle. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havaya bıraktığını ikinci hecede âdeta geriye alan bu kelimenin Türkçe'nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şiveden söylenirse söylensin o daima mâna! ıdır.

Birkaç gün sonra şikâyetleri ayyuka çıktı. Rezil. ayışığında serin sularda yıkandık. nefes nefese zafer çığlıkları atarak. arkasından tavlanın içine girecekmiş gibi eğiliyor. ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. küçük bir çatana tutuldu. İki hafta sonra aynı kavga mirasyedi ile iki arkadaşı arasında oldu. Bütün kahve halkını sevindiren bu haber üzerine epeyce münakaşalar yapıldı ve neticede âmme çoğunluğu ile çocuğa "Karışık!" adı verildi. her düşeşte bir kere el çırpıyordu. kadınlar da böylece kahvemizin mahremiyetine fokstrot adımlarla ve tango kıvranışlanyla. buğday tenli kızlar. tekrar cüzdanlara kondu. Neticede mirasyedi ve iki arkadaşı avukatı sille tokat kahveden dışarıya attılar. senetler çıktı. Bir gece dördü birden geldiler. tutuştular. zarların dönüşünü takip ediyor. Evvelâ bir köşede sessiz. öbürünün elinden bilmem neredeki büyük ve işlek mağazasını almıştı. Bu hâdise. İkisi de şimdi beş parasızdılar. düşmesine yardım ettiği kızlardan birine delice âşıktı. o bahar âdeta bir Kutup seyahati hazırlanıyormuş gibi bir sefer heyeti kuruldu. Trakya'nın bilmem hangi köyünde Balkan Muharebesi esnasında yere gömülen epeyce mühim bir parayı aramak için istanbul'a iki Bulgar gelmişti. rüzgârlı ve ağaçlı tepelerde cins tekeler gibi boğuştuk. Fakat netice hiç de o gece sandığımız şekilde çıkmadı. Gözlükleri kırılmış olduğu için şapkasını ben bulup başına geçirdim. iki saat kadar kahvenin sahibi ile baş başa konuştular. "Ayol. Sonra hemen arkasından gelen bir başkası yüzünden unutuldu. dağılmış saçları kalçalarını döve döve.Velini-met. Kamera. TANPINAR bessümiiyle bir gün gelip aramızda oturmasına mâni olmadı. kendilerini sonradan bütün haklarından ıskata muvaffak olduğu çarpaşık bir şirket sayesinde birinin elinden baba evini. Sonra sesler birdenbire yükseldi. Daha doğrusu birincileri attıkları için ikincileri giyindiler. Bir sene evvel o kadar haysiyetli ve kibirli tavırlarla bizi hiç beğenmeden aramıza gelen adam çamurlar içinden güçlükle kalktı. alçak. Hattâ mirasyedi. Kahvemizin gedikli müşterileri olan iki ahbap çavuş daha ertesi sabah bize dert yanmağa başladılar. Kamp eşyası alındı. dünyanın en masum çehresiyle zarları avucunda şakırdatarak fırlatıyor. Bu adamlara bu kahvenin adresini kim vermişti? Hangi tesadüf bizimkilerin arasına onları atmıştı ? Söylemeğe hacet yok ki. genç kiiheylânlar gibi girdiler. Üst üste malî krizlerin bütün Avrupa'dan kovduğu yarı çıplak kızlar saksofon seslerinin dâüssılasında mayolarını ve sütyenlerinide âdeta gözlerimizin önünde attılar. tarandı. dolandırıcı kelimeleri arabacı kırbaçları gibi şakırdamağa başladı. On beş yirmi gün her taraf arandı. muhtelif ve beklenmedik safhalarıyla bizi aylarca meşgul etti. Nihayet hepsi birbirine girdiler. Yumruklar sıkıldı. sadasız münakaşa ettiler. Sonra Beyoğlu barlarının hikâyesi başladı. Biz arkada kalanlar halecanla. tavla şakırtılarını. Eski dostumuz hiddetten kan başına sıçrayarak onu dinledi. İJç ay sonra da mucizelerin mucizesi! bir yavrusu dünyaya geldi. Bu sefer velinimet de aynı şekilde kahvenin kapısına bırakıldı. öbür taraftan da işittiğimiz bu hikâyeler sayesinde. loş plaj kabinelerinde seviştik.Bir taraftan terden sırtımıza yapışmış fanilâlarımızı iskemlelerimizin arkalarına sürte sürte isiliklerimizi kaşırken. mücevherlerle giyindiler. "Ben sana gösteririm!" tehditleri duyuldu. Kışın ortasına doğru bu çılgın eğlenceler birdenbire bitti. Emine'nin bir gece bütün tutum fikirlerini yenerek Zehra'nın entarisini ve Ahmet'in ayakkabısını düşünmeden gitmeğe razı ol134' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ duğu bir eğlence yerinde. tatlı te135. cüzdanlar açıldı. heyecanla hâdiseleri takip . tekrar bizim kahveye döndü. bunlar insan değil. hayalimizde birbiri ardınca patlatılan şampanya şişelerinin gürültüsü örttü. Bir tulumbacı gibi küfür ede ede yanağından sızan kanları sildi. yahut kürklerle. melek" diye beğendiği sarışın ve kumral. Hepsi yorgun ve sinirli idi. Üstelik elden çıkarılan bu mağazanın sahibi eğlence yerlerine kendi delaletiyle sürüklediği. her zamanki çocuk saflığıyla. Ertesi akşam elden çıkan mağazanın sahibi ile uzun bir tavla partisine. Vâ-kıa bir sene adamakıllı eğlenmişlerdi amma. On beş gün sonra müflis mağaza sahibinin sevdiği kızla evlendiğini işittik. Bütün bu işler mirasyedi ahbabımızın dünyanın en rahat.

Bu daima böyleydi. mahallî hükümetin müdahalesiyle iş sona erdi. Fakat hemen arkasından meşhur bir tarih üstadımız iiç saat süren bir Hazreti Ali çenginin hikâyesine başladı ve onun heyecanlı safhaları arasında umumî barış teinin edildi. . yüz bine çıkıyordu. sonradan çok işime yaradı. Adamcağız bu asil ve entel-lektüel muhite düştüğünden nasıl memnundu? Patates gibi sarı yüzünü geniş bir gülüş âdeta bir daha eklenmesi imkânsız denecek şekilde ikiye bölüyordu. aklımın bir türlü almadığı bu iki bina ile Doktor Mussak'ın kibrit kutularından yaptığı planlar. Üç sene bütün dünyaca münakaşa edilen bu binadan ileride tabiatıyla bahsedeceğim. Her gün haberlerin şekline göre bulunacak definenin miktarı değişiyordu. bir yığın gidip gelmeden sonra talihin bir alayı olurdu. müşterisinin arzularına itaatli değildi. Ev iskeleleri alındığı andan itibaren birbiriyle alâkası olmayan üç kısma ayrılıyordu. Belki bütün yaz böyle geçecekti. bir hafta sonra parası tükendi ve umum hesabına yaşamağa başladı. Filhakika o gece aramıza. kaybettiğimiz iki Bul gara mukabil bir 136' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ İsviçreli Alman müsteşrik katılmıştı. Adlî Tıpta iken Doktor Ramiz'in bana psikanaliz öğrettiği günlerde. bu binanın. O gece en yüklü gecelerimizden biriydi. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki. yahut. Süleymaniye'deki evin vaziyeti aramızda çok münakaşa edildi. daha aklı başında bir bina gibi görünüyordu. Biraz sonra mimarlıkla hayatını kazanmağa karar verdi ve sağ taraftaki masalardan biri onun bürosu oldu. Bu çalışma gözümüzün önünde tam dört sene sürdü Hiçbir mimar onun kadar sabırlı. Doktor Mussak bir an gözlerini yumuyor. Sipariş sahibi. yirmi bine. Kıt Türkçesi. Bu kahvenin bir adım ötesinde yüzde yüz gibi bakılan bir hesap. sadece üstü kapalı bir teras hâlinde bıraktığımız ikinci katı doğrudan doğruya bir taraftan Süleymaniye'deki eve. düşünüyor. ne bütün konuşmaları takip etmesine. asansör ve merdivenlerin çıktığı pilpâyeler ve sütunlardan başka bir şey bulunmayan. diğer taraftan da Doktor Ramiz'in yukarıda bahsettiğim izahatına bağlıdır.yalnız kömürlüğü ile tavan arası mevcut büyük konak bile bunun yanında daha doğru dürüst. vâzıh olmak için şuur hayatını benzettiği birinci katı henüz boş. Mussak'ın aynı ciddiyetle dinlediği ve çok defa kabul ettiği tekliflerde bulunuyorlardı. Bu evin merdivenle çıkılamayacak iki katına vazife aramak işini nedense biz üzerimize almış gibiydik. Yazık ki hiç beklenmedik bir kaza bu çalışmaya birdenbire son verdi. burada birdenbire en hafif ihtimal şekline girer.ediyorduk. TANPINAR Şurasını da söyleyeyim ki o zamanlar beni çok şaşırtan. 137. Süleymaniye'de İbrahim Paşa sebiline yakın bir yerde yaptığı üç katlı eve merdiven koymasını unutmuştu. teşekkül etmemiş. ne de hepimizle can ciğer dost olmasına mâni oldu. Bilmiyorum kooperatif evlerini icat eden kimdir? Fakat kollektif mimariyi bu arkadaşımızın bulduğu muhakkaktır. değiştiriyor. Müşterileriyle orada pazarlık ediyor. hattâ garsonlar bile işe karışıyorlar. kahvedeki müşteriler. sonra kibrit kutularını bozup tekrar başlıyordu. kanaatkâr. Ne kadar ciddî başlarsa başlasın burada her iş en beklenmedik neticelerle biterdi. Bereket versin ki. On bin altın diyorlardı. bizi tam zamanında bulmuştu. daha akla uygun bir çalışma olamazdı. orada herkesin gözü önünde bir sürü boş kibrit kutusundan mücessem planlarını yapıyor. Enstitümüze yeni bir bina yapılması için karar verilince yapılan tekliflerin hepsini redde-rek işi kendi üstüme aldım ve bu iki tecrübenin sayesinde İstanbul halkının o kadar beğendiği. eve gitmemiştim. Şurası var ki. Sonra beş bine iniyor. ikmal ediyordu. "Şu iki kibrit kutusunu oraya değil de. Dönüşte bittabi tekrar bir masraf kavgası oldu. şuraya koysan n'olur?" der demez. Ben Emine'nin hastalığına rağmen Ramiz Beyin mezesi ve rakısı aynı derecede kıt ikramını kabul etmiş. Dr. Enstitü binasını vücuda getirdim. Çalışmalar hepimizin gözü önünde olduğu için sade ev sahibi değil. Daha o zaman kâğıt üzerine çizilen planla böyle kaldırılıp konması daima kabil eşya vasıtasıyla yapılan maketin arasındaki büyük farkı anlamıştım. Dostumuz. Dünyada bundan daha pratik.

gözleri uzaklardan bana. kollarıyla. çaresi yok ki bu işin!" der gibi bakıyordu. her kımıldandıkça köksüz asabiyetler. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu âlemleri yağma etmiş. hiç birimiz bir şey yapamıyorduk. O zaman içimde birdenbire bir şey burkulur. en mâsum uykusuydu. gelecek yollar için hayaller kursun. bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamağa başladım. Kader imbiği gözümün önünde kaynıyordu. avuçlarımın içinde iken. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu. Ahmet'i Tıbbiye'den çıkartsın. Doktorların ilk önceleri ufak bir zayıflık dediği şey yavaş yavaş tehlikeli. gözlerimi her açtıkça ucunu bucağını göremediğim heyula dâvalar yarı karanlıkta üzerime saldırıyorlardı.Evet. uykusunun peteğini mâsum rüyaların balıyla doldururlardı. ve Emine'nin başı. daima bu baş çok uzaklarda yavaş yavaş siliniyor. ve bu kadar çetin hareketin derhal mükâfatını görmüş gibi. etrafımız tatlı bir mışıltı ile dolardı ve havada sanki yüzlerce melek hep birden maddesiz kanatlarıyla uçuşurlar. çok yavaş fısıltılarla kulağına ninni söylerler. insanı âdeta bitmez tükenmez gıdıklamalar. süreksiz ümitler. başım biraz evvelki hengâmeyi dağılan gür kahkahanın geldiği yere dönük. Ne ben. eve koşardım. masaya çaprazlamasına dayadığı kollarının arasına başını gömüyor ve uyumağa başlıyordu. "Ne yaparsın. Çünkü Yangeldi Asaf Beyin daima uykusu vardı. azizim. Bu korkunç zalim bir şeydi. Yangeldi Asaf Beye bu emri bekliyormuş gibi. TANPINAR dum. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. VII Emine'nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkân yoktu. ve ben Doktor Ramiz'le. sonradan üzerinde düşünülünce bir kâbus gibi sıkıcı bir şeydi. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Emine hasta idi. yahut Yangeldi Asaf Beyle karşı karşıya. Emine yavaş yavaş. Adlî Tıpta son gece gördüğüm o acayip rüyadan beri biliyordum. Bu yaşanırken çok rahat.Hulâsa bu abes denen şeyin bataklığı idi. Zehra'yı gelin etsin. Ve ben farkında olmadan boynuma kadar ona gömülmüştüm. yine her an benden biraz daha uzaklara çekiliyor. açık gözleriyle bakıyordu. kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu mânâsız âleme gömüldüm. hattâ hastalanamazdı da. "Emine.. dudaklarımda. bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi . Bir baskıdan kurtulmuştum. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. kulaklarımda farkına varmadan yokladığım derinliklerin ağırlığında gelen bir çınlama.. O istediği kadar konuşsun. ve bu uyku dünyanın en güzel." diye yerimden fırlar. yersiz inançlar çürümüş yosunlar gibi kollarıma ve vücuduma sarılıyor. neticesi sakınılmaz bir hastalık olmuştu. ne de kimse. bilgi kırıntıları ayaklarıma dolaşıyor. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada. beni daha derinlere doğru çekiyor. Bu işin çıkarı yoktur! Gençlik harekete geçmeli! Bu şark fatalizminden kurtulmalı! Doktor Ramiz suratını bir kat daha asıyor. oradan bana büyük. yumuşak bir yığın kol ve kanatlı. O gözlerini kapar kapamaz. yüzümde. ayaklarıyla daima dördünü birden işgal ettiği sandalyelerden şöyle bir toparlanıyor. gülsün. damla damla gözlerimin önünde ölüyordu. Sanki bir deniz altı kovuğunda yürüyormuşum gibi bir türlü kavrayamadığım fikirler. Bunu ben doktorlardan evvel biliyor139. birbirine takılı geliyordu. Sanki çok tüylü. Sonra hepsi birden bir mürekkep balığı gibi kendi savurdukları dumanın içinde kayboluyor. . Artık Emine bir daha ölemezdi. bir uykudan uyanmış gibi hiçbir şeyi tanımadan etrafa bakıyordum. Her şey bir hokkabaz şapkasın138' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dan çıkar gibi birbirinin peşinden. yastığımın öbür ucunda.

ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum. kendi suratımı ayaklarımın ucuna fırlatacağını sandım. acı değildi. o azapla yaşamayacaktım. İhtiyar bir kadın evde çocuklarımla meşgul oluyordu. başıma türlü felâketler gelebilirdi. Peru. eğleniyor buldum. oradan Doktor Ramiz'le veya başkasıyla civar meyhanelerden birisinde akşamcılık ediyor. yaptığım işten gayri her yer. gönüllerini yapmağa çalışmak. Postanede elime geçen uzak yerlerden gelmiş her mektup zarfı. Fakat hayır. Arjantin. Fakat ne faydası vardı? Ne yaşadığım hayatı beğeniyor. Ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. herkese sadece katlanıyordum. güldürmek lâzımdı. Kararlar. hepsinden fenası. O zaman işte Emine. çalışmanın lezzetini kaybetmiştim. Her şeyden düpedüz kopmuştum. dört yanımı kaplayamayacaktı. Emine arkamda olmayınca her akıntı beni sürükleyebilirdi. Cadde üzerindeki yan dükkânların arkasına düşen ikinci salonda bir elimde iskambil kâğıtları. üçüncü bakışta bu hayale de alıştım. Yeğeni Chicago'da hocalık yapıyordu. konuşuyor. Fakat en müthişi. karanlıkta dökülen gözyaşları birbirini kovalıyordu. evin bir tarafından çıkıyor. İki yanına asılmış paltoların arasında kendi yüzümü o kadar memnun ve biçare. her kartpostal beni çıldırtıyordu. başımı saatlerce duvarlara çarpmak istiyordum.kalacaktı. kulağım anlatılan hikâyede. ahitler. İçimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. tek bir odada tahtakurularıyla haşır neşir olan şu ihtiyar Yahudi kadının Meksika'da bir kardeşi vardı. Komşusu hahamın kızkardeşi Arjantin'de kürk ticareti ediyordu. İkinci. artık hiçbir şeye inanmıyordum. birbirine yaslanmış. Kahve ve arkadaşlar en yakını idi. bir an bil -lûrun beni kusacağını. gece geç vakit eve dönüyordum. yeminler. içiyor. Böyle günlerden birinde idi. 141 TANPINAR Onları görür görmez içim merhametten parça parça oluyor. Çocuklarıma karşı beslediğim acıma hissinden başka etrafımla hiç bir bağım yoktu. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek. Bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu. Kap. İçimden geçenleri kendilerine sezdirmeden çocuklarımı kucağıma almak. Daha haftasında kendimi orada. her vakit yaptığı gibi elleriyle omuzıı-ma dokunuyor. ağzımda cıgara. Bir gün daha geçmişti ve ben hesap vermekten kurtulmuştum. kendi iradesizliğime. öbüründe rakı kadehim. iki çocukla baş başa kalmıştım. Öte taraftaki Rtıırı bakkalın oğlu Mısır'da idi. Her şey müsavi idi. Bu korku değildi. Vâkıa evim yıkılmıştı. Artık hürdüm. Ve ben kendime geliyordum. Fakat korkmuyordum da. gafletin esiri görüyordum ve bulunduğum yerden. o kadar zelil ve her tarafa sürüklenebilir. O zaman işte günün en korkunç tarafı başlıyordu. Her şeye. şaklabanlık etmek. "Kendine gel!" diyordu. Bazen çocukları yatmış buluyor. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak.evin bir köşesinde beni bekler buluyordum. nerelerden gelmiyordu bu mektuplar? İki sokak ötede. her şeye mukavemetsiz ve her şeyden istifa etmiş gördüm ki. kendimi bir yığın muvazaanın. Fakat çok defa onları kedi yavruları gibi birbirine sokulmuş. hulâsa etrafımla en rahat bir alışverişte. onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Ben sabahleyin kalkabildiğim saatte işe gidiyor. Her şeyi unutmuş muydum? Hakikaten eğleniyor muydum? Şüphesiz hayır. Ve ben onlara gelen mektupların . Kanada. talihime kızıyor. Niçin bu kadar mahzundular? Niçin bu kadar çok ağlıyorlardı ve neden böyle musallattılar? Mevcut olmalarıyla hayatıma getirdikleri güçlükler kâfi değil miydi? Hürriyetimi sıfıra indirmeleri ve beni küçücük bir daire içinde bir dolap beygiri gibi durmadan dolaşmağa mecbur etmeleri yetişmiyor muydu? . işten kahveye geliyor. o 40 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kalabalığın arasında buldum. sevine sevine kendim de yatıyordum. Bir ara gözüm karşıdaki aynada kendi hayalime erişti. Mısır. hiç de böyle olmadı. Sokağa adımımı atar atmaz. bana erişilmez şekilde güzel ve harikulade görünüyordu. gözyaşlarını kurutmak. yavaşça yanıma yaklaşıyor.

Bu esnada Doktor Ramiz altı seneden beri üzerinde düşündüğü projeyi fiile koymuş. Ben biçare bir gölge idim. kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. verdiği konferanslar dolayısıyla gerek kendisine ve gerek umuma açıldı. Ne adamlar!" demeğe başlamıştım bile. hem de müessesenin müdürü sıfatıyla ben de vardım. onu örtüyordu. senelerce kirasını verdiği bir odada teessüs eden bu cemiyetin anahtarı. Odaya açık pencerelerden dalga dalga sıcak bir rüzgâr giriyor. Ahmet'in geçirdiği büyükçe bir hastalık beni kendime getirene kadar böyle yaşadım. Kendisinden başka doktor bulunmayan yirmi bir azası içinde. Daha şimdiden zaman zaman. iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan. Koşmak. havada üst üste çelik levhalar deliyor.zarflarına bakar bakmaz. bu karışık ve yüklü havada ısınıyor. Fakat hayır. atılmak. Bu kon143. az çok benden başka türlü yaşayanların. yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri. İkinci konferansta ise.. bol gübre kokulu. bütün bunları yapabilmek. ufak tefek izahlar mukayeselerle okudu. kahveye. Giil! dedikleri yerde gülen. Bir arı. şimdi itiraf edeyim ki. Mevsim yazdı. ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgârdan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak. Daha evvel Psikanaliz Cemiyeti'nin müdürü ve hemen hemen ona benzeyen İspritizmacılar Kulü-bü'nün de muhasibi idim. ağla veya korniş dedik142' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Icri yerde konuşan. Bütün bunlar benim için değildi. sonra tam önündeki umacı şapkalı kadının ensesine doğru dikkatle baktığını bir lahza görür gibi oldum. İşin aslında başka şeyler de vardı. küçük cüssesinde birkaç dizel motörünün sesini bulmuş. durmadan başımızın üstünde vızıldıyor. Aziz dostumun.. Evet. ağlayan. bi çare bir gölge. terbiyeli terbiyeli oturduğum sandalyeden -Avrupa'da böyle yapılırmış. bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul. Kaçmak. kımıldamak. enteresan buldukları zaman enteresan olan. her şeyi bırakıp gitmek!. ondan ayrılır ayrılmaz. gözlerim kendiliğinden kapanıyor. ayakkaplarımın söküğü görülmesin diye gayretler ederek. onların aralarından geçerek Doktor Ramiz'in sesine sarılıp. Bunları hatırlar hatırlamaz. onlarla beraber yaşıyordum. yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış. hiç de bu cins işlerde tecrübesiz değildim.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne müdür muavini olduğum zaman. ağlayan. TANPINAR feranslardan birincisinde Doktor Ramiz. tabiî müdür sıfatıyla oturmam için söylüyorum. birbirinin kucağında gülen. iki elim dizimde. Şüphesiz bir gün bu beğenmemezlik. kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lâzımdı.. Sonra birdenbire başı bu şapkanın arkasında kayboldu ve binlerce melek kemanlarını dinliyormuş gibi ilâhî bir . onlarla düşünüyor. yüzlerimizi alazlıyor. Bir tipi gecesinde. atların tepişmesinin insan sesine. isteyişinde devam etmek lâzımdı. İşte bu sayede. dinleyicilerine beni. kendim başka bir adam oluyordum. Bu adamları tamamiyle beğenmiyordum. yetmiş sahifelik taş basması bir tâbirnameyi başından sonuna kadar. Yanımdan biraz siirtünerek geçen her adamın peşine takılan. Ancak onu da kaybetmek korkusuyla talihime razı oldum. Belki de böyle değildi. İlk önce Yangeldi Asaf Bey arka sırada seçtiği yerinde uyumağa başladı. müdür sıfatıyla daima yeleğimin cebinde durdu. Onların yanında benim de hayatım oluyor. mesut oluyordum. işlerin biraz müsait gittiği bir zamanda büyüyüp beni kurtaracağını zannettiğim o küçük noktada kaybolacak ve tamamiyle bu havaya teslim olacaktım. ayak-kapların eskiliği için değil-onun iki kolunu işgal ettiği iki sandalyeden çektiğini. istemek.. ikinci karım Pakize'nin dikkatini çektim. taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır. Psikanaliz Cemiyeti'ni açmıştı. Aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum. Ve kapısı ancak iki defa. Fahrî müdür sıfatıyla hatibin bir basamak aşağısında. etrafım değişiyor. bizi çok başka derinliklere çekip götürüyor ve sonra esneyerek.Türkiye'de tedavi ettiği ilk hasta sıfatıyla ve tüyler ürpertici izahatla takdim etti. hatibin iyi niyetine teslim ediyordu. ''Ah! İşte güzel hayat! Rahat ve mesut. oraya.

• 145 TANPINAR Yan tarafta. atılıyor.. derhal o ses ve hareket oluyor. . vaat ediyor.mışıltı başladı. yakaladığını boğuyor. Hemen tövbe ve istiğfar eyleye. ellerim dizimde. boynunun üstünde eğerek o da uyumağa başladı. binaenaleyh neşeli ve rahattı. dudaklarından kırbaç şakırtılarıyla çıkıyor. değişmesini. itfaiye hortumları gibi sağa sola uzanıyordu. vaveylâlar arasında yangınlar biiyü-yordu.. Doktor Ramiz bu cümlenin verdiği hürriyetten istifade etti ve başını hemen oracıkta. ikide bir ağırlaşan göz kapaklarımı parmaklarımla açarak. cümle ef'alinde fâilimutlak olur ve kimseye hesap verme zorunda bulunmaz. tekrar gölgede pusu başlıyor. her an biraz daha hayran oluyordum. sanki yirmi ağızdan birden üzerine hücum eden horlamaları iterek. üçüncü sırada o zamana kadar farkına varmadığım genç kadın ağır uykusundan derin bir "oh" çekerek yerinde gerindi. kudrete. ağızdan dolma toplar simsiyah gürlüyor. kakarak kendisine yol açmağa çalışıyor. durmadan şekil değiştiriyor. sinmesini bu kadar iyi bilen bir düşmanla nasıl mücadele edebilirdi! İki saniye evvel hakladığı.Dahî bir avrat rüyasında azgın bir deli görse iyi niyet değildir. görünmez düşmanlarıyla boğuşuyor. bir kobra yılanı gibi ıslık çalıyor. Onu biraz ötede bir başkası takip etti ve derhal bitmez tükenmez bir iştahla boşanan bir banyo oldu. Doktor Ramiz. kelimeler. Onuncu sahifeye doğru evlerinde ve daha rahat şartlar altında 144' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ uyumak için salonu terk edenler müstesna. Ve dahî bu mecnun er kişi ise ve çıplak ise ol avrat behemehal zina işler. En ön sırada oturan kırklık bir hanım bu karışıklıktan derhal istifade etti ve şüphesiz gelirken cebine gizlediği bir düzine kadar ördek yavrusunu usulcacık yere bıraktı ve kendini onların vakvaklan arkasında maskeledi. hemen herkes uyudu. hafif ve serin çalkantılı körfezde bizim gruptan genç bir şairin rüyaları yelken açtı ve tek başına şiddetli bir geçmiş zaman deniz muharebesine girdi. Doktor Ramiz bu ilk ümit işaretine âdeta bir kurtarıcıya yapışır gibi yapıştı ve en gür sesiyle devam etti. her an uyanık. Ve dahî bir er kişi rüyasında kendisini cümlesi uyur bir taifenin arasında görse büyük beşarettir. imkânsız yokuşlarda kamyonlar vites değiştiriyor. onun bu gayretini seyrediyor. bu kollektif ihanetle elinden geldiği kadar mücadele etti. sağa sola en beklenmedik şekilde hücum ediyor. zevci mukayyet ola. örfî idareler ilân ediyordu. Fakat. Ördek yavruları artık ortalıkta görünmüyordu. Ben. VIII Evlendiğimiz zaman Pakize'nin tiroit guddeleri henüz bozulmamıştı. Annesi ile babası henüz ölmemişlerdi. Hattâ böyle bir ihtimal . Üçüncü sahife-ye doğru bu mışıltıların. Sesi. elleriyle durmadan işaretler yapıyor. boğamadığını sindiriyordu. Kırklık hanımın boynu birdenbire iri bir kumru oldu ve dem çekmeğe başladı. arının vızıltısıyla beraber teşkil ettikleri küçük. yalvarıyor. Ve Doktor Ramiz'in sesi. kaçmasını.. Hayat hakkında hiçbir fikri yoktu. ördek yavruları telâşlı telâşlı vaklıyor-lar. Hiçbir zaman onu bu kadar kahraman ve vaziyete hâkim olma kararında görmemiştim.. Hepsi uyur uyumaz hançeresinin müstait olduğu yahut tercih ettiği sesi derhal buluyor. en gürültülü tren kazaları birbirini kovalıyordu. delinmiş su borusu. tehdit ediyor. Asaf Beyin mırıltılarının her lahza yeniden yetiştirdiği yumuşak otlar ve nebatlar arasında kükremiş bir aslan gibi fırlıyor. bir insan tek başına bu kadar çok. üst üste en beklenmedik nizamlar kuruyor. banyo dünyanın bütün sularını döndiire döndüre boşaltıyor. gösterdiği cesarete. ateşli ökseler gibi dört yana fırlıyor. hücumlar. Hatip bu değişiklikten habersiz. binaenaleyh huysuz ve sinirli değildi. bu kadar terbiyeli. her an tetikte her hâdiseyi anında karşılıyor. Halatlar gıcırdıyor. onu bütün rahatlığıyla yaşıyordu. bir saniye sonra tekrar diriliyor. devam ediyordu. Yüzü ter içindeydi.

Herkes alkışlamıştı. Şüphesiz bu hayat. Üstelik Selma Hanımefendiye de henüz âşık olmamıştım. nisbeten rahat ve mesut geçirdik.. O. Dün bir deneyeyim. Bununla beraber işin eğlenceli. . eskisi gibi İspanyol dansını yapamadığını söylemişti. kahvaltı meselelerinde biraz daha sabırsız bir kadınla tesadüfen evlenmiş olmanın insana verebileceği saadetleri düşünüyordum.. İnsan üç günde bildiği şeyi unutur mu? Ben senin İspanyol dansı ettiğini bilmiyorum. bunların hiçbiri henüz olmamıştı. bastığı yeri görmeyen bir insandan bu pek beklenmezdi. Fakat gençti. Ayrıca büyük baldızım musikîye olan istidadını henüz keşfetmemiş. Fakat ceketimin dirsek yerlerinin çıktığını da pek fark etmiyordu. saçlarını yastığa dağıtmış. bu felâkete ağladı.. o da sinema idi. Emine'nin zamanındaki hayat değildi. Ben pencerenin önünde. Karım. kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu. ben galiba İspanyol dansını unuttum. Neden sonra anladım ki. tatmin ettiği insandı da. Hayatta sevdiği tek bir şey vardı. Canım unuttun mu? Geçen gün etmedim mi? Hani çok beğenmiştin? Gazinoda. "Martha.. Mübarek'in sakin bakışları altında. Fakat İspanyol dansını bildiğini hiç işitmemiştim. Binaenaleyh elimde henüz güvenebileceğim bir işim vardı ve hayatımız emniyette idi. Ben. elmaslar. TANPINAR yordu. İspritizma Cemiyeti'nde tanıdığım Cemal Beyin sözüne uyup Fener Postanesi'ndeki vazifemden henüz istifa ederek. Bu itibarla bu akşamki yemeğe mutfakta yememizin veya hiç yememekliğimizin ehemmiyeti yoktu. hesaplar karışıyordu. Filhakika çok güç bir şeydi bu. Hayırdır inşallah! Hangi İspanyol dansı? Vallahi unutmuşum. bahçeler. Onun ciddiliği. saadeti kendi içinde bulan cömert yaratılışı. nereye gidiyorsun böyle?" diye seslenen bir kadınla evlenmedinizse bu işin acayipliğini size anlatamam. Pakize'nin danstan hoşlandığını bilirdim. dediğim gibi sinema ile tatmin oluyor. kardeşim. bazen Rosalinne Russel sanan. tembel tembel. yatakta. Hulâsa onun da bir firar anahtarı vardı. küçük baldızım sadece irade ve ısrarıyla dünya güzeli olabileceği fikrine düşmemişti. kendi âleminde yaşamasını biliyordu. Evet. ne de sakin güzelliği vardı Pakize'de. Bu evlendiğimizin ikinci yılında bir pazar sabahı oldu. Evlendiğimizden beri sinemadan başka yere gitmemiştik. Onun için evliliğimizin 146' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ilk senesini küçük evimizde. Pakize sinemanın sade terbiye değil. beni Charles Boyer ile. Vâkıa Adolf Men-jou gibi en aşağı yüz otuz kat elbisem olduğu için artık düğmelerim dikilmiyordu. hattâ faydalı tarafları da vardı. şatolar. sonunda yaşadığı hayatla seyrettiği macerayı birbirinden ayıramaz hâle gelirdi. Bununla beraber üzerinde düşünmemem imkânsızdı. Jeanette Mac Donald'la karıştırıyordu. Sonra o zabit geldi. William Povvel ile karıştıran. Bu itibarla kardeşleri henüz bizimle beraber yaşamağa karar vermemişlerdi. onu kendisi sanı147... Zaten doğru dürüst yürümesini bile bilmeyen.. Clark Gable ile. dinç görünüyorlardı. hayatımızın aksak taraflarına bakmıyordu. Bir başka sabah daireye giderken boynuma sarıldı ve dikkatli olmamı tekrar tekrar tembih etti. Beyaz saten tuvalet elbisesi ortada görünmüyordu. Beyaz perdenin karşısında o kadar kendinden geçer. Birdenbire karım: Hayri! diye beni çağırdı.. bir gün evvel komşu kızını Martha Egerth'e benzettikten sonra ertesi gün pencereden. onun idare meclisi azası bulunduğu ve sonradan reisi olduğu Türlü İşler Bankası'na memur olmamıştım. yataktan kalkmak hususunda daha atik.kimsenin aklına gelmeyecek kadar sıhhatli. İkinci karım hiç de ona benzemiyordu. benim süvari ceketimi bulamadığı için üzüldü. Sana bir şey söyleyeyim mi. Her an tehlikeli yanlışlıklar oluyor. ayakta. Gördüğü filmlerdeki her şey bizimdi. o kadar her şeyi bırakırdı ki. kendisini beraber seyrettiğimiz bir filmin artisti ile. bir türlü beceremedim. karım. Birkaç gün sonra larmızı sabahlıklarını aradı. Bir gün dünyanın en büyük ciddiyetiyle bana. dedim. asîl kibar dostlar. kendisine göre neşeliydi. Kendisini bazen Jeanette Mac Donald.

Cemal Beyin peşine o kadar iradesizce takılmamın asıl sebebi elbette birazcık olsun Pakize'dir. Sanki dibi olmayan bir kuyuya indiriliyormuşum gibi her lahza biraz daha derine. Hemen her üç günde bir yukarı âlemden gelen tebliğler yayınlanır. Üç dört gün sonra benzeyiş bu sefer benim tarafımdan başladı: İhtiyat zabitliğimden kalma elbiselerim tavan arasından çıktı. Bunu anladığım zaman kollarımın arasında sıktığım. Fakat olan olmuştu. çok âlimane fikirler söylenirdi. Bir farkı da kadın azasının bolluğu idi. kendisi. Bu henüz birinci kademeydi. biraz daha karanlıklara gömüldüm. Nihayet sıra taç giymemiz merasimine geldi. evvelâ yatak odamıza. daima sağ tarafına yatarak uyuduğunu ve ancak sabaha karşı horladığını anlattı durdu. Yarabbim bu budalalıkları yaparken ne kadar güzeldi. hayatımın mesuliyetlerini paylaştığım insan bana imkânsız şekilde yarım ve sakat görünmeğe başladı. Temizlendi. IX İspritizma Cemiyeti hiç de Psikanaliz Cemiyeti'ne benzemiyordu. çocuklarım benim ve Emine'nin çocukları olmaktan o gün çıktılar ve Pakize'nin oldular. asıl 49 TANPINAR acınacak kendisi ile biz olduk. Karım buna çok şaşırdı. yahut üçüncü kademe oldu. Halbuki bir saat sonra eve gelecek komşularla pikniğe gidecektik. Lodostan uyuyama-dığım gecelerden birinin sabahında Pakize'ye yirmi dakika yatıp uyuyacağımı söyledim.Hangi zemberek bozulmuştu ki böyle durmadan sürükleniyor ve orda kalıyordu? Acaba can sıkıntısı mı onu zaman zaman böyle çocuk yapıyordu? Böyle olsa bile yine de kendisinde esaslı bir şeyin. onlar tefsir edilir. Baldızlarım eve gelince karımın ayakları yere değdi. Böyle cemiyetler. Cemal Bey itikadımca bir İspritizma Cemiyeti azası olacak insanların en sonuncusu idi. Ben. Heybeli'nin çamları altında yalancı dolmalarımızı yerken veya hazmederken saatlerce büyük kumandanın da benim gibi sele zeytininden hoşlandığını. beraberce aldanıp hoşça vakit geçirmek isteyen insanların işidir. Annesinin. Ben birdenbire üvey baba oluyordum. Evet. Ben. üçüncü planlara indik. Orası şenlikli idi. Nihayet kendisini Joséphine Beauharnais sanarak üvey çocuklarını benimsedi ve ilk izdivacının mahsulleri addetmeğe başladı. Pakize haklı olarak uyanamayacağımı söyledi. daha ziyade beraberce yalan söyleyip. yirmi dakika sonra uyandım. Hem göreceksin tam zamanında". kovboy filimlerine bayıldığını. dedim. Selma Hanıma. tecrübeler yapılırdı. öteki yirmi sekizinde olan bu iki öksüze o kadar çok acıdı ki. ikinci. çocuklarım. Biri otuz beşinde. yazılacak yazılarımı yazar. ütülendi . Bu defteri okuyanlar belki de bu işi latif bulabilirler. sonra misafir odasına asıl. Vâkıa daha beklediğimiz insanlar gelmeden Pakize'nin alabildiğine açtığı radyo ile on beş. Pakize'de aksayan bir taraf vardı. Bu ikinci. Ve ondan sonra yavaş yavaş Halit Ayarcı'ya tesadüfüme kadar gittikçe hızını arttıran bir sefalet başladı. bir çeşit zeminin bu işe hazırlanması gerekirdi. "Kendini unutturacaksın!" diye bana çıkıştı. babasının birbiri ardınca ölümleri üzerine iş biraz değişti. Hayır. Medyum olanlardan başka sadece meraklı yedi sekiz kadın azamız vardı. Bu sefer de hayatımızın mihveri kardeşleri oldu. Sarışın yüzü nasıl tatlılaşıyordu. Laf olsun diye kim bilir kimden öğrendiğim o nadir tarih bilgilerimden birini yumurtladım: "Napolyon bunu her zaman 148' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yaparmış!" Söyler söylemez gözlerinden geçen küçük parıltıyı görerek pişman oldum. o kadar budalaca âşık olmamın. defterleri tutardım. Fakat Pakize'de her inkılâp ters tarafından ve beklenmedik şekilde oluyordu. Bayağı bu iş için sabırsızlandı. "Hayır.dı. Daha o gün Pakize benimle Napolyon arasında mukayeselere başladı. Cemal Bey ise kollektif . boş zamanlarımda aidatı toplar. uyanırım. Bitmez tükenmez münakaşalar. "Yusuf'u bilmeziz amma seni rânâ tanırız" fehvasınca. Vâkıa Napolyon'u bilmiyordu ama. Fakat hayatıma getirdiği karışıklığı da inkâr edemezler. cemiyetin muhasebecisi ve kâtibi sıfatıyla her akşam işten çıkınca uğrar. Fakat daha evvel İspritizma Cemiyeti'ndeki hayatımı anlatmalıyım. İşte Cemal Beyi her an yeni ve beklenmedik hâdiselerle dolu bu muhitle tanıdım. Ertesi gün behemehal onları giymem için ısrara başladı. beni iyi biliyordu.

TANPINAR ğı da vardı. Onun için çok defa masa tecrübelerinde kendisine sorulan suallere "Böyle şeyleri düşünmeyin!" diye aksi cevap verirdi. bazen Nevzat Hanımın kocası Sezai Beyin ihtiyat zabiti iken tanıdığı bir mühendis olurdu. çok rahatsız.. diye tamamlıyordu. Şişli'de ihtiyar kaynanasıyla beraber oturduğu büyükçe bir apartmanda masa tecrübeleri yaparak. Fakat adı hiç değişmezdi. bazen Kırım muharebesinde şehit olmuş bir nefer. Bazen ona emniyet ederek anahtarsız sokağa çıktı151. Nevzat Hanımın okumasını münasip bulmadıklarını yırtar. dudaklarında hep aynı etrafını küçümseyen tebessüm. kaybederdi. Zengin bir tüccar olan Şuayp Bey büsbütün başka türlü anlatıyordu: Telefon açılınca ömrümde ilk defa sessizlik denen şeyi duydum. Bu yaşama tarzı az çok sıhhatini de bozmuştu. onun için ferdî bir silâh. Masa başında sıkışlırıldığı zaman bazen on sene evvel ölmüş Adanalı bir riyaziye hocası. Bazı ruh meseleleriyle alâkadar olduğu. Murat'ın bir başka huyu da hayatını gizlemesiydi. Ancak ölenler böyle darılabilir. Hemen hemen apartmanı karargâh ittihaz etmişti. her mânasıyla oyunu bozan adamdı. dargın konuşabilirdi! Bu kahvedeki grubumuzun belli başlı bir uzvu olan genç bir şairin hikâyesi idi. Daha doğrusu kendi içimde buluyordum.. Ses çok mahzundu. Zaten kendisi için her şeyi mubah gören bu asil ve mühim adam. öyle herkesin dut hasırı gibi. Yalan. Bazen bunu misafirlere yaptığı da söylenirdi. tabiatıyla maceranın sahibine göre değişiyordu. kitapları düzeltir. Siyasî hayatı da bu yüzden yarıda kalmıştı. içtimalarda. başkasında yakaladığı en küçük kusuru bile affetmediği için karşısında öyle düpedüz yalan söylemek kabil değildi. Daima yarım baş ağrılarından ve uykusuzluktan şikâyet ederdi. Nevzat Hanım ise bundan bilâkis memnun olur. Bununla beraber muntazaman gelir. tecrübelerde bulunur. El ayak çekilince mutlaka ortaya çıkar. İşitmekle sarih şekilde düşünmek arasında bir şey. Ve bu tafsilât.. bazen da kendisini ve hayatını süslemek için müracaat ettiği bir vasıta idi. Cemal Beyin Nevzat Hanıma verdiği çapkınca bir romanı daha ilk gecede yırttığını hepimiz biliyorduk. bir ucundan tuttuğu yalana tenezzül edemezdi. O. eşyanın yerini değiştirir.. bu bahislerden hoşlandığı muhakkaktı. Murat Nevzat Hanımın masa tecrübelerinde eve alışan bir ruhtu. Ve bütün bu işleri âşikâr şekilde gürültü ile yapardı. "Evde amma gelmeseniz iyi olur. Sonra "Kimsiniz?" diye birisi . Bununla beraber sözlerini işitiyordum. bana. hattâ öviinürdü. başka bir şeydi. camları siler. Nevzat Hanımın hizmetçisiz kaldığı zaman evi Murat'ın muhafaza ettiğini. bizi muhtelif meselelerde aydınlatırdı. Bittabi arkadan bu mühim işin tafsilâtı geliyordu.yalandan hoşlanacak adam değildi.. "Nevzat Hanım evde mi?" diye sorunca. Bu yüzdendir ki Cemal Beyin pusulalarını ve ufak tefek hediyelerini götürdüğüm zaman kapıyı çalarken bayağı korkardım. hattâ bazen kadıncağız çantasından anahtarını çıkarmadan onun kapıyı açtığını hepimiz bilirdik. Nevzat Hanımla olan alâkası cemiyete rağmen ilerlememişti. Kendisini hangi medenî hâl altında gösterirse göstersin bu vefalı ve işgüzar ve ahlâk prensiplerine son derecede bağlı ruh daima otoriteli ve daima kendi başına idi. Bu genç ve güzel kadın kocasının öldüğünden beri cinsî hayata kapılarını sıkı sıkıya kapatmış gibiydi. "Beni kıskanmağa ne hakkı var?" diye şikâyet ediyordu. Âdeta kilometrelerce derin sis tabakalarını delerek. ispritizmaya dair kitaplar okuyarak yaşıyordu. Uykusuzluğun belli başlı sebeplerinden biri geç vakte kadar süren ispritizima tecrübeleri ise. Ayrıca da cemiyetin 450' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ azasından Nevzat Hanımefendiye hafifçe âşıktı." cevabını verdi.. Kadıncağız. Çok boğuk bir ses. Bu yüzden bir balo dönüşünde kapıda kaldığını kendi ağzından işittim. Sanki çok uzaktan geliyordu. Bu bizim tanıdığımız sessizlik değildi. "Bu yaştan sonra hürriyetime ne diye karışır?" Arkadaşlar içinde Murat'la telefonda konuştuklarını iddia edenler bile vardı. halıları silker. bir başka sebebi de Murat'tı.

Çünkü bu adları. düz ve kavisli çizgi hâlinde dağılacak vücudu. hepsi devam ediyordu. İlk önce müthiş bir gürültü duydum. hanımefendi gelemez. zengin bezirgânın adını. uyandıran. Bütün konuşma esnasında çıngıraklar. Ayrıca da Cemal Bey'in karşısında. "İyi amma. sıralarını bozmayacağıma kendisini inandırmak lâzım gelirdi. İspritizma Cemiyeti'ndeki hayatım.. bir daha 152' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ açtım.. Aynı şey tekrarlandı. Evet.. Bu çeneyi dağıtmak.. Sonra şahsımı gülünç buldu. Meşgul. kendimi toplardım: . iğrenmeden âdeta boğulurdum. Ben adımı söyledim ve "Nevzat Hanımın bana vereceği kitabı sormak istiyorum" dedim. nasihat veren Muratlara üç hafta sonra avukat Nail Bey bir başka Murat ilâve etti: Gayet garip bir şeydi bu! diyordu. sade üslûp ve eda bakışları.adımı sordu. Cemal Bey beni ilk günden itibaren benimsedi. hulâsa sabrın ucunda beni bekleyen mükâfatı düşünür.. saat on birde.. Doğrusunu isterseniz kendi hesabıma bundan hiç de şikâyetçi değilim. zarif. anlattığına göre. Cemal Beye rastlamasay-dım hakikaten eğlenceli olurdu ve hiçbir şey pahasına bu cemiyetten ayrılmazdım.Yarın. kemeri bir lahza çözülse bir yığın ince. sanki kıyamet kopuvor-du. çanlar. Yüzüme karşı. Söze: "Kuzum Hayri Bey. Unutmazsınız değil mi?. tekrarlamak. yahut bu eşyaları kendim taşıyacağım. karşısındakini azarlayan. TANPINAR zümde her şey perdelenir. Üstelik ufak tefek kazançları ihmal edecek vaziyette değildim. büyük mağazanın. Fakat asıl garibi Murat'ın sesinin alaydan âdeta katılmasıydı. limanda vapurdan çıkışını bekleyeceğim ve eşyaları otomobile taşınırken yardım edeceğim. işi var. Konuşmanın kendisi de gerçekten acayipti . Tekrar dediğimiz şey onda bir çeşit hakaret vasıtasıydı: . yedi sekiz defa okumak. Öbür hayatın derinliğinden bizim dünyamızın işleriyle bu kadar sıkı sıkıya alâkadar olan. saat on birde. "Tabiatını bilmiyor musunuz? Gelemez.. Eğer mümkünse. Yalnız Cemal Beyle ben. Kapattım. Koşun. Cemiyete gelip de beni görür görmez aklına. bu yolunmuş. Murat'la telefonda konuşmadık ve Şişli'deki apartmanda karşılaşmadık. adresini. Ruhlarla konuşuyor! Israr etmeyin!" Bu sefer ben: "Kimsiniz?" diye sordum. Yani evvelâ kılık kıyafetime şaşırdı. Şuayp Bey.Baş üstüne beyefendi. Fakat bu ancak bir saniye sürer. sivri. Kim beikemiğinde tatlı bir üşüme ile yaşamasını sevmez? Yazık ki Cemal Bey vardı ve yine daha yazık ki ben çok uysaldım. anladınız mı! Ve bütün bunları her kelimeyi sanki beynim denen odun kütüğüne çakı ile kazmak istiyormuş gibi ince. O zaman: "Bırakın kitabı filân da çabuk evinize gidin. Bazen doğrudan doğruya gideceğim terzinin. İşte o zaman gö153. apartman meselesini konuşacaktım. durmayın!" Adını sordum." diye en tatlı sesiyle başlar ve sonra bir lahzada iş değişirdi.. hiddetten. Çok mühim bir şey!" Ses bu sefer âşikâr bir şekilde şikâyet etti. hulâsa yapacağım işi bütün teferruatıyla söylerdi. farkında olmadan yumruğumu sıkardım. bu krem içinde yüzen tombul yanağı. "Ben Murat'ım!" dedi ve telefonu kapattı. onu unutmayacağıma. Ve bu sonuna kadar böyle devam etti. dedim. yapılacak işi bir kâğıda yazmak yetmezdi. tam on birde.." diye cevap verdi. Murat!" diye cevap verdi. yapılacak mühim bir işin gelmemesi imkânı yoktu. ayakkabıcının. eve gidince karısını merdivenden düşmüş bulmuştu. Üçüncü defasında aynı ses: "Anlamıyor musunuz canım. vapur düdükleri. Sesi insanı azarlar gibiydi. O zaman iş tahammülsüz bir hâle gelir. hemen arkasından Selma Hanımın. mânâsız bozuk bir gramofon plağı gibi parçalamak için ömrümün yarısını nasıl seve seve verirdim. ziller. bulantı verecek kadar dikkatli bir sesle söylerdi. "Burası değil!" diyordu.. Sonra ses duydum. insana baş dönmesi. itinalf kaşları birbirine geçirmek. "Tanımadınız mı?.. çanlar çalıyor. "Demek böyle adam olurmuş!" diye açıktan açığa hayret etti ve hemen arkasından hususî işine koşturdu. . Düdükler ötüyor. Ayakları burnuma nişan almadan benimle konuştuğunu pek az gördüm.. Karınız bir kaza geçirdi. adresleri. küçük tatlı kahkahaları hayalimde canlanır.

ve birdenbire gözümün önünde çıldırıyormuş gibi bir hiddet içinde. yarı alaycı bir gülümseme yapıştırır ve etraftakilere.. Afroditi Cemal Beyi görür görmez bir elini yanağına götürerek tıraş işareti yapar."Yaktı. ağzından. hattâ böyle bir şeyin farkında bile olmayan tek insan Madmazel Afroditi idi. Dostluğu kayıtsızlığından beterdi. "Emredersiniz efendim!"den başka bir şey çıkmıyordu. sapkacısı. 154' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Hayır. bu budaladan neler çekiyorum? Ama ben işin alayındayım. Adam iyice yüzüme baktıktan sonra başını sallayarak. Keskin Boşnak şivesiyle durmadan. hiç olmazsa şer babında. yahut bu defa olmazsa gelecek defa Selma Hanımı görmek ümidiyle katlanırdım. ev sahipliği denen mukaddes vazifeye dair sıkı bir ders almış. ve yine de son derecede tatlı bir ses. ondan çekinir.. "Görüyorsunuz ya. Avukat Nail Bey olduğu yerde âdeta kakı-lırdı. Rakamlar yıkıcı idi." diyordu.. çok büyük şeyler yapabilirdi. Zavallı ev sahibi iki seneden beri birikmiş kiraya mukabil birkaç yüz lira olsun behemehal koparmak kararıyla gittiği evde. siz aldırmayın! Öyle tadını çıkarıyorum ki.. hattâ hoş görmeğe çalışırdı. ilhamı. hanım 155. tahammül edilecek tek tarafı yoktu. ürkek tebessümümün. Bu böyle iken yine herkes onu gözetir. TANPINAR efendinin ropdöşambrına uymuyormuş! Ve hakikaten bu talihsizlikten mustarip görünüyordu. hesap puslasanı yırttı. yarı mağrur. bu adamda bazı soğuk ve tehlikeli hayvanların avlarını büyüleyen ve kımıldamasına imkân vermeyen çekiciliği vardı. Bir gün terzisi bana hesap defterini gösterdi. Bu herkes için aşağı yukarı böyleydi. Afroditi. kırıcı hüviyetiyle her şeyi yangın kulesinin tepesinden seyreden otoritesi ve sevimsizliğiyle parlarken benim yüzümdeki değişikliği fener tutsam bile kimse göremezdi. Şuayp Bey. İstemişti. hardal gibi sert ve dik. zalim. Talih ve tesadüf etrafını sanki bu adamdan korumak istermiş gibi bu iradeye ne tam bir hedef. her ağzını açışta bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş." mânasında güya yaptığım eğlenceli alaya onları da katan.. Fakat ileride anlaşılacağı gibi o da bir çeşit eksiklikle doğmuştu. hattâ giz-leyememekten müteessir olduğu hediyeleriydi. Görmeden inanılacak şey değildi bu. ayakkabıcısı. sayar. felce benzeyen bir üşüme kaplardı. kaçar.. ayrıca da banyonun fayanslarını değiştirmeyi. "Dün de şu iki yüz lirayı götürdüm. arka balkona bir camekân yaptırmayı vaat etmeğe mecbur kalmıştı.Bütün bunlara sadece en sonunda. karşılarında Cemal Beyefendi. Gömlekçisi. ya benim çalıştığım odaya. Afroditi'de her şey uzviyetinin bir nevi emri. Hayatına girdikçe etrafına yaptığı tesiri daha iyi anlıyordum. Diyebilirim ki. yan bakışlarımın kim farkında idi? Orada. bana göre hiç de mevcut olmayan bir pot için adamı azarlarken gördüm ve zavallının sabrına şaşırdım. hulâsa belki de farkına varmadan hareket ve hücum hâlinde bütün kadınlıktı. Çok defa söyleyeceklerini yalnız bana işittirmek için koluma girdiği zaman bütün vücudumu acayip.. Üç gün sonra Cemal Beyi sırtındaki elbisenin omuzıında. isteyerek çolpalaştırdığı hareketleriyle bir örümcek gibi dört bir tarafınızı saran eller. kendime cürüm ve eğlence arkadaşı yapan bakışlar atardım.. İnsana şöyle bir sıcaklık aşılaması bir yana dursun. Cemal Bey hiç sevimli değildi. toparlanır. o yanına gelip oturunca elini kanapeden yavaşça çeker. kudretli. İspritizma Cemiyeti'nde Cemal Beyin otoritesine ehemmiyet vermiyen.. sımsıkı bir ten. Bu kuvvetle şüphesiz. ne de kendisini toparlamak imkânını vermişti. Benim biçare. Bazen son bir müdafaa hissiyle dudaklarıma küçük. bu işin. Adamcağız mahcubiyetinden omuzlarının arasında âdeta kaybolmuştu. sıkı sıkı örttüğü k \ pının arkasına dayanır. uzun kirpikleri arkasında telkinleri bir ufuk gibi derinleşen bakışlar. "Fayanslar." diye parmağıyla son rakamı işaret etti. yahut da kahve ocağına girer. bir yığın cazibe ve dostluk. konuştukça sizin boğazınızda düğümlenen İtalyan babasından kalmış ağdalı." diye arsız arsız bağırır. . Durmadan özür diliyor.. oturduğu katın sahibi hepsi aynı şekilde parai^nnı alıyordu. kendinden emin.

para. Hakikatte ise Afroditi'nin bu hâlleri onu sıkar. Ne olduğunu bilmiyorum. Rumca. zenginin otomobili. bir zırh gibi büründüğü haysiyetini zedelerdi. ne de başkası okuyabiliyordu. Bu rakamların içinde en sık geçeni 17 ve 153 rakamları idi. generalin yaveri. Fakat Cemal Beye bunları görmezlikten gelir. hattâ adını bile değiştirerek yaşadığı hâlde kendisini emniyette addetmediği için ailesiyle müna157. polisin tabancası. Tünel civarında açtığı küçük dükkânı az zamanda tutunmuş. bir Rum kızıyla evlenerek burada yerleşmişti.Ne yapayım! Tahammül edemiyorum. O zamandan sonra ne vakit elinde kalem. İskaçeri'nin ölümü üzerine zaten dükkânda yetiştirdiği kayını işin başına geçmiş. sonra bir dosta açılmış ve bilhassa beraber yaşadıkları dayısının ısrarıyla doktoru değiştirmişler ve kadın ölüm tehlikesinden kurtulmuş. terbiyesi kıt!" der gibi tavırlar alırdı.daima üstten bakışlı. yahut aileyi veya genç kızı. masanın başına oturmaya ve sahi-feler dolusu yazılar yazmağa başladı. Bu haysiyeti görmeden. İlk önce kısa ve çok defa mânâsız kelimeler. Cemal Bey haysiyetli adamdı. babası ve bir de kız kardeşi bulunduğunu ancak biliyorlarmış.. Bu geniş. Fransızca ve Türkçe oluyordu. elindeki kalemle masanın üzerine oynar gibi bir şeyler çizmeğe başlamış. Gençliğinde hayatına mal olması ihtimali bulunan mühimce bir hâdise yüzünden İzmir'e kaçmış. başı boş birkaç dakika masa başında beklese kendiliğinden bir şeyler yazmağa başlamış. Fakat aradan epeyce zaman geçtiği. hattâ şehrin hayatını alâkadar eden meselelere bağlı haber. "Doktor değiştir!" cümlesini iğri büğrü çizgilerin arasından okumuş. hiç ehemmiyet vermediği bir hâdise. Yirmi yaşında iken. karışık cümleler hâlindeki bu yazılar gitgide genişlemişler. Bazen de mânası doğru dürüst kavranmayan bir yığın başı boş kelimeler. Kelimeler çok defa İtalyanca. Çok defa böyle geceleyip yazdığı şeyleri ne kendisi. annesinin ağır hasta olduğu bir gece. daima en göze çarpar yerde idi. Afroditi'nin babası Cenovalı bir İtalyan'dı. Genç kızı medyumlukta ilerleten bu merak olmuştu. Uzun müddet birkaç dost arasında bu kabiliyetini denedikten sonra.daima kibaı. İlk önce. Ancak kendisinde affedilebilen bu kışkırtıcı şaka bizi aldatmazdı.. etrafın ısrarıyla kendisini muayyen mevzular üzerinde toparlamayı öğrenmiş ve müsait cevaplar da almıştı. yaptığı tecrübelerde zihnini yavaş yavaş eski ehemmiyeti gözünden kaybolan bu mesele üzerinde tutmağa başlamış ve nihayetinde kendisini gece yarılarında uyandıran. onun 156' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ başı ucunda beklerken. O kadar ki 1915 yılında öldüğü zaman etrafındakiler ailesinin Cenovalı olduğunu. birbirini takip ediyordu. Onu Cemal Beyden böyle kaçıran şeyin bir türlü yenemediği bir tiksinme olduğunu hepimiz bilirdik. Haysiyeti. isimler. zengin. bekçinin düdüğü gibi daima yanı başında. ona dikkat etmeden. onunla karşılaşmadan ve onun tarafından rahatsız edilmeden Cemal Beyle münasebet kabil değildi. Zaten o da bunu gizlemezdi: . hâlâ onun yaptığı işlerin arandığı söylenirdi. deçdi. oradan İstanbul'a gelmiş. işlerini en iyi ustalara gördüren mağazada. Dostlarının yanında. açıklama gibi şeyler olmağa başlamışlardı. yine farkında olmadan tekrarlanmıştı. Fakat Afroditi'nin babasının zamanındaki işçilik artık kalmamıştı. "Gençliğe ve güzelliğe affedilmeyecek kusur yoktur. Mütareke yıllarının değişiklikleri arasında dükkân birdenbire büyümüş. gündüzleri eline her kalem alıp gözünü yumdukça kargacık burgacık yazılarla varlığını anlatan . ertesi gece ve daha ertesi gece aynı saatte. Üçüncü gecenin sabahında Afroditi bu hâdiseyi olduğu gibi görmüş ve o zamana kadar başıboş eğleniyorum sandığı kâğıtlara dikkat etmiş. aldırmak istememiş. büyük bir mağaza olmuştu. orada bir anası. varsa eğer Afroditi'nin uzaktaki hısım akrabası idi. günün olaylarını. mülk sahibi olmuştu. ne yapsın biçare. hattâ rakamlar. Bu adamda çok kötü bir şey var.hardallı sesiyle gülerdi. Daha sonra geceleri sık sık yatağından önüne geçilmez bir kuvvetle sürüklenir gibi kalkmağa. İyi kuyumcu ve tenordu. TANPINAR sebetini kesmişti. O yıllarda Afroditi ile annesinin belli başlı düşünceleri bu adamın hayatı.

her şeyi size sakladım. Fakat kızının ve etrafındakilerin ısrarı karşısında. halasını hiç olmazsa bir kere eline geçirip ona iyice bir teşekkür ettikten sonra.evlere hafif bir tamir geçtikten sonra dönmüşlerdi. şimdi ne diye görünmüyor? Kanaatımca Afroditi'nin asıl istediği şey. bir kere olsun. fakat uzun bir sokakta biri 17 numarada. "İşte eviniz. Ondan sonra en şaşırtıcı tesadüfler birbirini kovalamış. Fakat tek başlarına ve bu kadar eşine rastlanmaz şartlar altında bu işi halletmeleri iki kadını son derecede şaşırtmış ve düşündürmüştü. halacığım. Sonuna doğru bu minnet hissine ve ıstıraba bir nevi azap da karışıyordu: Bana ne mirastan? deyip duruyordu. ölü hala onları daha yakından sıkıştırmağa başlamıştı: . Ayrıca da onlara bir yığın dantelâ bırakmıştı. saatlerce şefkatli halanın tekrar konuşmasını bekliyordu. ömrünün sonuna kadar dantelâ örerek hayatını kazanması idi. Fakat bu kadar şefkatli ve iradeli bir ruhun birdenbire vefasızlaşabileceğine de pek inanmadığı için: . Ortada büyük bir servet yoktu. Bil-sen ne kadar üzüldük bu iş için.. Bütün hayatını uzaktaki kardeşinin ve onun kaç tane olduklarını.. Benim param var. eline bir kalem alıyor.. ne diye evlenmez? Bu yapılır iş mi? Haydi bunları yaptı.. Hayatta. 1923'te kardeşini ve onun çoluk çocuğunu bekle-ye bekleye ölen halası olduğunu öğrenmişti. yüzü mermerdenmiş gibi kaskatı ve bütün çizgileri âdeta içeriye geçmiş. Birdenbire alıştığı ve bağlandığı bir iradeyi -İspritizma Cemiyeti'nde Afroditi'nin halasının adı İrade idi. onları araya taraya Afroditi'nin genç kız yatağının başına kadar gelmişti. Ben evlenmedim. onlara." diyebilmek için gözleri yolda beklemişti. sonsuz boşluk içinde. Fakat Afroditi böyle düşünmüyordu. O tarihten itibaren hala ortada yoktu." diyememişti. Ona kâfi derecede teşekkür bile edememiş. Sanki üzerindeki ağır yükü attıktan sonra b. alnını geriyor. Afroditi her boş kaldığı anda masa başına geçiyor. elinde hiçbir vesika bulunmayan kadıncağız gittikçe ağır basan bu davete uyarak seyahate çıkmayı ilk önceleri hiç de akıllı bir iş gibi görmemişti. Hakkı da vardı. Niye gelmiyorsunuz? Kocasının adı ile. "Niye bu kadar zahmet ettin.daima etrafında hazır görmek istiyor ve bulamadğı 159.kuvvetin. "Hiç olmazsa şöyle bir gezmiş oluruz" diye yola çıkmışlardı. kaşlarını hafif çatıyor.Niye gelmiyorsunuz? Niye evimizde oturmuyorsunuz? Niçin mirasınızı aramıyorsunuz? diye üstlerine düşüyordu. miras meselesi kolayca halledilmişti. Bizim için ne diye yorulur. dayanacağı hiçbir maddî mesnedi olmayan iradesi yıllarca bu kardeşin peşinde dolaşmış. elinde avucunda ne varsa onlar için saklamış. Bu kadarı onlara yetmeliydi. ihtiyar halanın kardeşine bu evleri ve mobilyaları olduğu gibi saklamak için her türlü fedakârlığı yapmış olması. Miras dar. TANPINAR için de ıstırap çekiyordu. Afroditi ile annesi bu kadar garip şekilde kendilerine gelen bu malları satmağa kıyamamışlar. Cenovalı olduğundan başka hiçbir şey bilmeyen. Ondan sonra tebliğler büsbütün sarihleşmiş. bütün bu zahmetlere beyhude yere katlandığını anlatmak ve belki de birdenbire kendisini unuttuğu için biraz paylamaktı. Fakat bu biriktirme ve saklama merakı yüzünden evler de bakımsız kalmıştı.. yapamadığı bu vazifeyi ölümden sonra da unutmamış. bir pansiyon işleterek.u fedakâr ruh ölümün vaat ettiği hakiki istirahate çekilmişti. ihtiyar halanın emrini tutarak İtalya'da kalmağa da gönülleri razı olmadığı için -zaten işleri İstanbul'da idi. işte benim sizin için biriktirdiğim şeyler.. yahut hakikaten mevcut olup olmadıklarını dahi bilmediği çocuklarının düşüncesine vakfetmiş. Fakat hala görünmüyordu. Afroditi ile annesi bu iki mülkün parasından çok fazlasını bu yolculukta sarf etmişlerdi. Asıl hazini. öbürü 153 numarada iki evle ihtiyar kadının 158' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ biriktirdiği beş on paradan ibaretti. yemedim içmedim.

Belki de orada. pis pis düşünüyordu. Bu yüzden benim halamın o yaşta evlenmiş olmasını beğeniyordu: . O sadece İtalyan sefaretinde genç bir kâtiple birkaç sene sevişmişti. Fakat bir müddet sonra. diyordu. Amma biz İstanbulluyuz! diyordu. Bütün ecnebi kolonisi ve onlarla münasebette olan Türk muhitleri son .. Hiç darı-labilir mi? Muhakkak yorulmuştur. Türk. O zaman gülüyor. Bu o kadar böyle • 161 TANPINAR idi ki elime beş on para fazla geçsin diye aralarına katıldığım zaman bu cemiyetin daha ziyade bu ihtiyar kadınla Murat üzerinde konuşmak. b topluluğun değişmez ve eskimez mevzularından biriydi. kadınlığının ve güzelliğinin ne kadar tehlikeli bir silâh olduğunu bilme yen bu genç kızdan ya büsbütün uzaklaşıyorlar. Naşit Beyin ölümünden sonra. bakımsız. biraz evvelki rüyalarının havasından bir türlü sıyrılamadığı için yatağından çıkamayan bir insan gibi. Çünkü bu haşarı çocuk halasının kendileri yüzünden evlenmemiş olmasını kendisine bir türlü affetmiyor.. Ve halasına geniş ve tıka basa gidip gelişlerle dolu feza yollarında birdenbire sakatlanmış. mektep arkadaşı öyle medyum filân değildi ve hiç de olmamıştı. Genç kızı. Yine Sabriye Hanıma göre bu aşk İstanbul'un o zamanki kibar muhitini çok meşgul etmişti. Her yaşta bir yığın erkek arkadaşı vardı ve hepsiyle aynı cömert dostluk içinde yaşıyordu. her gittiği yerde beş on âşık bulurdu. Benim. yahut onları kabul etmek için kurulduğunu sanmıştım. Bütün ahbaplarımız burada. onların mevcudiyetinden şüphe etmek.Elbette! diyordu. şarkı söylüyor. Bu fikre biraz inanır gibi olduğu zamanlar Afroditi hakikaten mesuttu. Herkes hayatîni yaşamalı! Ve sadece bizleri hiç düşünmeden evlenmiş olduğu için halamın bizlere karşı olan muamelesini. hattâ hoş görüyordu. Afroditi'nin macerası cemiyetteki kadın ve erkek bütün azanın devamlı konusuydu.Bu işte bir şey var. İstanbul'a alıştık. Buna rağmen belki de hürriyetini sevdiği için bir türlü evlenmeğe razı olmuyordu. o da hakikaten yirmi yaşına doğru çok gürültülü ve heyecanlı yaşadığı ve bütün tadını çıkardığı genç kız hayatını bir türlü bırakamıyor. Ona göre bir kadının behemehal evlenmesi lâzımdı. aralarındaki on yaş farka rağmen Dame de Sion'dan tanıyan (!) ve galiba hiç sevmediği hâlde son derecede sevdiğini iddia eden asıl medyumumuz Sabriye Hanımefendiye göre... şimdi üçüncü bir izdivaca hazırlandığını işittiğimiz halam arasında yaptığı bu canlılık ve irade mukayesesinde. Babam bile buradan gitmek istemezdi. aradaki beş sene içinde birçok şeyin esaslı şekilde değişmesine rağmen onu devam ettirmek istiyordu. On sekiz yaşından beri Beyoğlu'nun en çok aranan kızıydı. O. biraz da Pakize'nin ve kardeşlerinin huysuzlukları yüzünden âdeta İspritizma Cemiyeti'nin demirbaşı olduğum günlerde Afroditi bu işe bir başka hal çaresi bulmaya yeni başlamıştı. Ya bize darıldı. Yahut da bizim yüzümüzden bu dünyada evlenemedi. yahut da mustarip ve huzursuz onun etrafında her gün aynı mahremiyet ve cazibelerin tesiri altında kala kala ona alışıyorlardı. olduğundan daha biçare tasavvur ediyordu. evimizde kalmamızı istiyordu. Nevzat Hanımın Murat'ı gibi. Hepsi ona büyülenmiş gibi bağlı ve hepsi de bu yüzden az çok biçare idiler. Her toplantıya çağrılır. Öbür dünyada birisini buldu ve evlendi. İyiden iyiye uyandığı hâlde. her türlü hareket imkânından mahrum. ecnebi kendi cemaatlerinden hemen hemen kalbur üstünde bütün İstanbul onu tanırdı. onun yarım 1-60 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kalmış hayatından içten içe kendisini suçlu tutuyordu. elbette evlenecek. Aksi tam bir felâketti. kendisini mağlûp gördüğü için horozu dövüşte yenilmiş bir mahalle delikanlısı gibi üzülüyor. Ve evlenmemiş halasıyla benim.haksızlığını affediyor. İkide bir elbisesinin bir tarafını süsleyen halasının dantelâlarından birini iki parmağının arasında tutup bize göstererek: İnsan birisini bu kadar severse nasıl darılır? diyordu.. beğendiği erkekleri kucaklayıp öpüyordu.. yahut da başına bir kaza geldi.

Bunu romancı Atiye Hanım çok iyi anlıyordu. O sadece vakıaların peşinde idi. Çoktan beri tıpkı ona benzer bir Kösem Sultan yazmak istiyordu. Kendi sanat hayatında bu film bir dönemeç yeri olmuştu. Fakat Atiye Hanımefendi bir romancı sıfatıyla işi böyle alıyordu. Afroditi sevgilisiyle bir daha buluşmak ve evlenme şanslarını son defa denemek üzere yapmağa karar verdiği bu seyahate annesini razı edebilmek için bu macerayı uydurmuştu. Bu tebliğleri bize dikte eden ruh. Onun için Sabri-ye Hanımın verdiği. Yoksa. kendileriyle iş birliği etmişti. sevişmek. halası kendisiyle artık meşgul olmadığı için tacından. O zaman fikirleri biraz karışıyordu. karanlık ve karlı gecede. bilmem nedense derhal gençliğinde pek rağbet kazanmış olan Kıraliçe Kristin adlı bir filmi ha-lıiıyordu. ıstırap çekmek olduğuna göre.derecede güzel ve kibar buldukları İtalyan diplomatı yüzünden bu aşkı her safhasında takip etmişlerdi. başından hiç olmazsa yeniden bir on altı cildi doldurabilecek maceralar geçmişti. sonunda yine mahiyeti meçhul kalan tatsız tuzsuz bir hakikatten bahsediyordu. hiçbir akideyi incitmeden. hiç de kendisinin olmayan bir âlemde içimizden birisine delâlet etmiş. Afroditi'nin meselesinde öyle bir bedahet vardı ki inkâra kalkışmak beyhude idi. hayat yollarını darlaştıran. Sabriye Hanımın anlattığı şeylere inanmamasını icap ettirmezdi. onlara lâzımdı. Afroditi'nin halası idi. Mürşidimiz bile bu işte hakikatin peşinde değildi. Onlar hemen hemen bizim gibi yaşıyorlardı. sadece geçmiş kudretini hatırlayarak yaşıyordu. erkek değiştirmek. Miras meselesinin çarçabuk halli de bunu gösteriyordu. Afroditi'nin halası da bu küçük topluluğun can kurtaranlarından biriydi. Birbiri ardınca çıkardığı on altı romanı. Bu iş daha evvelden hazırlanmıştı. henüz hayatının kendisine hazırladığı mevzuları bitirmemişti. Çünkü Nevzat Hanımın Murat'ı gibi. Eğer bu cinsten bir yardım olmasa o kadar kısa bir zamanda böyle karışık işin halline imkân var mıydı? Sabriye Hanımın hemen herkese ayrı ayrı anlattığı bu hikâye acaba işin asıl hakikati miydi? Burasını hiç kimse bilemezdi. Hakikî Afroditi'nin hiç de meyııs bir hâli yoktu. aralarına girmiş. Bütün mesele genç diplomatın birdenbire memlekete dönmesiyle başlıyordu. tembihler. Halbuki aradaki on sene içinde hiç olmazsa bir o kadar da163 TANPINAR ha erkek harcamış. siz evinizde otururken birdenbire kapıyı çalan ve sobanızın önünde paltosunu ve boyun atkısını üzerlerindeki buzları çatırdata çatırdata çıkaran bir misafir gibi gelmiş. üzülmüş. bu yorulmaz erkek müstehlikini ancak on sene evvelki aşkına kadar getirebilmişti. Böyle olması. Binaenaleyh Kösem Sultan romanı bir müddet daha bekleyecekti. genç diplomata hiçbir itirazı . ıstırap çekmişti. Onun sayesinde ölümün bilinmezi birdenbire canlanmış. Vâkıa. ona inanmak cemiyet azasının hoşuna gidecek bir şey değildi. Bu portre belki yalnız Atiye Hanımın muhayyilesinden doğmuştu. İşte bu Kösem Sultan için. size herhangi bir itiraz fırsatı vermeden sözü çeviriyor. doğru veya yanlış. bu yüzden çok asil hislerle içlenmiş. Bu masal. Afroditi'nin halası ile Nevzat Hanımın Mu•162 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rat'ı ise bizim hayatımıza iyiden iyiye uzanan varlıklarıyla âdeta yanı başımızda idiler. akla yakın izahatı dinlemezdi bile. Zaten Atiye Hanım bu noktada da birdenbire. Çünkü Atiye Hanım. Şurası muhakkak ki hakikat de olsa. teklifler. Bu canlı ve son derecede meraklı macera şöyle dursun. Bir yalan olsalar bile mevcuttular. hatırlatmalar. ve böylece varlığını ve yaşadığı şartların kudretini gözümüzün önüne koymuştu. O halanın mevcudiyetinin lüzumuna kanidi. Bu kadarı kâfi gelmeliydi! Bu sevimli ruhlar. Afroditi'nin bugünkü hâli canlı bir örnek olacaktı. tahtından uzaklaştırılmış bir kıraliçe gibi meyus ve biçare aramızda dolaşıyor. Zavallı kız. Ve yaşamak onun için sevmek. öğütlerle dolu şeylerdi. Fakat bu kitabı yazması için daha epeyce beklemesi lâzımdı. Çiinkii Atiye Hanımefendi bu filmi çok sevmişti.

. ömrünün sonuna kadar kıskanmağa mahkumdu. daha comme il faut ve daha çok zengin bulmuştu. biraz kapalı yaşardı amma akıllı kadındı. beni affet!" derdi. O insan işlerine meraklıydı. Şimdi ufku daha geniş.. Yüzlerce tanıdık orada idi. Madam Plotkin ayrıca hakikati de severdi. Sabriye Hanım da şimdi öbür dünya ile. işi asabî buhran diyerek kapatmıştı. amma doğrusu Brezilyalıyı daha güzel. dünyamızı iyiden iyiye tanıdıktan sonra diğer yıldızlan hedef almışsa. Meşrutiyet senelerinde Türkiye'ye hicret etmiş Lehistanlı bir Yahudinin torunu olan Madam Plotkin. derdi. dünyanın ölmüş ölmemiş bütün halaları bir araya gelse insan. oradaki hayatla meşguldü... Bittabi bütün bunları Sabriye'ye söylemenin hiç lüzumu yoktu. Halbuki Semih Bey delicesine Nevzat Hanıma âşık. Böylece otuzuna kadar yaşadığı dünyada olan bitenleri iyice öğrendikten ve bilhassa öğrenme cihazlarını adamakıllı kurduktan sonra öbür dünyaya merak sardırmıştı. semte. Kaldı ki. Öbür dünya Sabriye Hanıma göre buranın bir devamıydı. yahut en yakın müşahit. Nasıl ilim. Beyhude yere akıntıya kürek çekiyor. böyle bir münasebet olmadan kalkıp İtalya'ya gidemezdi. Ne onu. Belki de sadece böyle yaratıldığı içindi. sımsıkı kilitlerdi. asil. kendi nefsinden biliyordu. mahalleye. Öyle olduğu hâlde günün birinde. Sabriye Hanıma inanıyordu. hangi mesele ile meşgul olursa olsun ya alâkadarlardan biri. gözlerinde acayip parıltıların dolaştığı andır. ne yaparsın! Ve yan gözüyle. Evet. Sabriye Hanımefendi pencereleri seferdi. Fakat sinir denen şeyi .. Amma erkek aklı. Bu tecessüs çocukta belki üvey annesini babasından kıskandığı için başlamıştı. artık dünyada kimseyi sevemez. İyi. ve yanında bulunanlara söylerdi.yoktu. şehirden bütün hayata taşmıştı. Atiye Hanımefendinin tam zıddına olarak. oradan şehre. muhakkak bir veya birkaçı orada idi. Zeynep Hanımı 165 TANPINAR çok sever ve beğenirdi. Tecrübe masası. Muhakkak ki bu anlarda Sabriye Hanım içinden "Sevgilim. Sabriye Hanımın kül rengi yanaklarını hafif bir kan dalgasının •164 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kapladığı. Şurası da var ki Sabriye Hanım bunu yaparken dünyamızla alâkasını hiç de kesmiş olmuyordu. bahsi açıldı diye. Bu şüphesiz susmak için değildi.. Hattâ bir romancı sıfatıyla bunun lüzumuna kanidi. O biçare kız. Fakat dedikoduyu hiç sevmediği için bu husustaki fikrini ancak. Bu an. hakikati anlamak için öbür dünyadakilere müracaat âdeta zarurî olmuştu. Evinde kaldığı zamanlar evin her iki sokağa açılan pençelerinden hiçbirini ihmal etmezdi. ne de başkasını. daha sonsuz bir pencerenin önünde idi. Vakıa kendisi gibi iyi bir mektepte okumamıştı. Sonra incecik dudaklarını ısırır ve bir kutu kapatır gibi. Büyüdükçe bu merak ve tecessüsü de kendisiyle beraber büyümüş. kibar ve intiharı da gösteriyor ki talihsiz bir kadındı. İki dünya hakikatte birbirlerine çok yakındılar. Meselâ komşusu Zeynep Hanımın intiharı işinde. Kocası zengindi ve kendisini seviyordu. Meselâ genç diplomatın evlendiği Brezilyalı dul kadını geçen sene kocası Mösyö Plotkin'le beraber Çekoslovakya'ya gittiği zaman Prag'da tanımıştı. Bu sefer de Semih Beyi seviyor. Bunun büsbütün başka sebebi vardı. Bu itibarla bildiği bazı tafsilâtı da saklamazdı. Sonra birdenbire yine sözü Afroditi'ye çevirirdi: Zavallı kızın hiç talihi yok! derdi. O da Afroditi'yi pek severdi. Hiçbir meselesi yoktu. daima dudaklarında küçümseyici tebessümü kendilerini dinleyen Cemal Beye hafiften bakardı. Daha beş yaşından itibaren bir fareye benzeyen küçücük yüzünde alabildiğine açılmış gözleriyle ve alabildiğine delik kulaklarıyla evin içinde olan biten ne varsa hepsinin aslını öğrenmeğe çalışmıştı. Bu intihar Sabriye Hanımı kökünden sarsmıştı. hem de tabanca ile intihar etmişti. "Senden bu şekilde intikam almamalıydım!" Çünkü Sabriye Hanım Cemal Beye âşıktı. Polis. sırasıyla sokağa. bu yüzden medyum olmamıştı. Fakat İspritizma Cemiyeti'ne bunun için girmemiş. O zaman Sabriye Hanım içini çekerek vaziyeti tasrih ederdi: Zavallı Semih Bey. daima kibirli. Nevzat Hanım. İspritizma Cemiyeti bu gizli âleme açılmış pencerelerdi.

Halbuki Sabriye Hanım sualleri kendisinin sormasını isterdi. Sual soramaz. kibar adamdı. Bununla beraber Sabriye Hanım iradesi.. Zavallı Zeynep Hanımın ölümüne sebep neydi? Bu intihar piçindi? Bunun gibi ortada birçok halledilmemiş mesele vardı. Şimdi tam tersine oluyordu. büyük bir teessüre düşürmemişti. Operatör. Ne de yine bu erkeklerden herhangi birini tabiî kocasından başka. Hem son zamanlarda göz kenarlarındaki çizgilerden korkmağa başladı-. O hâlde?. Kusura bakmayın! diye itizar ederdi. insanların daha temiz ve daha saf olabilmeleri çaresini sorduğu zaman: . alelâde dünya işleriyle meşgul olmayı tercih ediyorlardı. ne de vicdan azabı duymuştu. -bu hakikaten olur şey değildi. Madam Plotkin kocasının vekâletini aldığı Çekoslovakya'daki fabrikalardan gelecek mallarla o kadar meşguldü ki zaten böyle birşey aklına gelemezdi. Zaten o zaman sizinle münasebette bulunamam! tarzında cevaplar gelmesine mukabil. Hattâ düşünmedim bile. Zeynep Hanımefendiyi bulamıyorum. Ben de buranın yenisiyim. daha da yükselecek! Yüksek varlıkla hiç temas edebildiniz mi? cinsinden bir suale Hüsnü Beyin ağzından daima: O mertebeye gelebilmem için en aşağı on bin sene çile çek mem lâzım. Nevzat Hanım. yeni doğmuş çocuk hâlini muhafaza etmiş. öbür dünya dediğimiz büyük depoda. ne sevinmiş. Yüzlerce. Aksiyonlar yükseldi. terbiyeli ve iyiliksever ruh mürşidin. •166 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ meçhulleri aydınlatmak için. Medyum olmak Sabriye Hanımın hiç işine gelmezdi. Zeynep Hanımın kocası aradan iki sene geçtiği hâlde hâlâ evlenmemişti. Tecrübelere başlar başlamaz medyum olduğu anlaşılmıştı. aynı apartmanda oturdukları hâlde hep aynı şaşkın.. Seher Hanım ise bir ay sonra haber almıştı. Fakat işin içine bir talihsizlik karışmıştı. binlerce insan. Hâfızasındaki dosyaları tamamlamak. Atiye Hanım yazmakta olduğu romana sadece bu intiharı nakleden bir bahis ilâve etmekle kalmış -hangi romancı böyle bir fırsatı kaçırır?-. Hep eski sessiz sadasız.sadece başkalarının dalına binmek için bir vasıta gibi gören Sabriye Hanım böyle bir şeye inanmazdı. Ben burada Rudolf Valentino'nun son muaşakasıyla meşgulüm! İsterseniz anlatayım! cevabını veriyordu. Kaldı ki medyum hür değildir. Operatör. ne münasebet! Şirket tasfiye edilir mi hiç! Bilâkis eskisinden daha itibarda. ispritizma lûgatıyla ruhların çirkin ihtiraslarından kurtulup temizlenmesi mânasına gelen bu tasfiye kelimesi insanların arasındaki alelâde mânasını alıyordu: Hayır. Selma Hanım yalancıktan biraz ağlar görünmüş -o gün makyajı çok yerinde idi. orada. kıskanç ve sessiz bekliyordu. Bazen de yine aynı dindar. Sırtından büyük bir yükü atmışa benzemiyordu. meselâ eski bir Kadirî şeyhinin oğlu olan Hüsnü Beyde. sualleri sorar. İspritizmayı bunun için merak etmişti. bir başka medyumda. galiba intihar edenlerin yeri ayrı. Şimdi başkası tarafından uyutulmak hiç hoşuna gitmiyordu. ruh cevap verir. Sabriye Hanımın ağzında aynı ruh: Hayır. Allah göstermesin.. gideceği yer de vardı. 167 TANPINAR Çok defa da kendisini tam mevzuuna vermişken birdenbire sözü keser: Bulamıyorum. böyle bir şey kendi başına gelse emindi ki bu Cemal Bey denen soğuk adam sevinirdi. O kadar peşine düştüğü hâlde dışarda hiçbir münasebetini işitmemişti. Bu işe bunun için girmişti.. Yine tanıdıklarından hiçbir kadın. Filhakika onun ağzından konuşan ruhlar her nedense çok defa mürşidin suallerine cevap verecek yerde. Bir çeşme lülesi gibi ağzından başka birisinin düşüncesi akardı. Meselâ.. İşte Sabriye Hanım onları konuşturmak istiyordu. daima çok tafsilâtlı cevaplar aldığı ruhların tasfiyesi meselesini şayet yanlışlıkla Sabriye Hanımın ağzından dinlemek ve öğrenmek isterse mesele derhal değişiyor. Fakat Zeynep Hanımın intiharı hiçbir erkeği hafifletmişe benzemiyordu.bu umumî kaideyi bozmağa muvaffak olmuştu. O geceleri kendi rahat yatağında bile bir kulağı kirişte uyurdu. hiç teşebbüs etmedim. İradesi başkasının elindedir. kendi sırlarının üzerlerine kapanmış.

Murat'a ne derecede mümkündür. şirinliği. Hikâyesini benden dinlediği Seyit Lûtfullah'ı seçmesi ve aşağıda anlatacağım gibi onunla büyük bir iş birliği yapması bu yüzdendi. böyle olduğu için de sevimli ruhtan geliyordu. Murat'ın da bir yalan olduğuna ve bu yalanın. O da. oldukça dehşetli bir vaziyette görmek olduğuna göre bu da ihmal edilecek şeylerden değildi. titiz. lafını esirgemez. bunu hiç kimse bilemezdi. Çünkü Nevzat Hanıma belki laf anlatmak kabildi ama. Bu kadar sevilmiş ve benimsenmiş bir uzuv feda edilemezdi. Bu hususta Taflan Deva Beyin kendisine sıkı sıkıya yardım ettiğini biliyorduk. bu şüphe ve onun getirdiği küçük facia havası da hoşa gitmez değildi. istenilen pencereden seve seve bakar. çok mücrim bir aşkı. bu aksi. bir insanın. Uzun boylu. Böyle bir fırsat eline geçti mi. O bir vuruşta böyle hiç lüzumsuz yere yıkılacak cinsten değildi. Seyit Lûtfullah'ı benim delâletimle çağırdıktan bir hafta sonra İspritizmacılar Cemiyeti'nde verdiği bir konferansta. gördüklerini ballandıra ballandıra anlatırdı. âdeta tabiî uykusunda çok mesut bir rüya görüyormuş gibi güzelleştirirdi. "İsp169 TANPINAR ritizma ve sosyal temizlik" mevzuu üzerinde bir hayli ısrar etmiş ve ruhlardan müteşekkil bir istihbarat servisinin ne şartlarla kurulabileceğini ve ne gibi faydalar temin edebileceğini iyice anlatmıştı. kibar ve çok okumuş adam hakikaten büyük ve ateşli bir temizlik meraklısıydı. bu çirkin kadını. Onun için operatörümüz. Sarışın bir kadın. onu düpedüz reddediyordu. Ve hiçbirimiz onu darıltmak istemezdik. Bu tarzdaki tecrübelerde mürşidin. Filhakika onun sualleri karşısında şaşırmamak hemen hemen imkânsızdı. Suat Hanım zannediyordum. Sabriye Hanıma bu iş için verdiği vaatleri tutmaz ve Sabriye Hanımı Nevzat Hanımın evinden daima uzakta bulundurmağa dikkat ederdi. bizim memleketimizde istidatlar hakikî yerlerini bulsa hayatımız ne kadar .. Bir akşam onun bütün elektriklerimizi söndürüp dakikalarca hepimizi heyecandan. Gerek evinde. "Karşıdaki apartmanın üçüncü katına da bir dakika bakayım mı?" diye yalvarırdı. bunun farkında olduğu için uyutulmağa daima nazlanır. dost havası. Bununla beraber. "Ben. Sabriye Hanımın medyumlukta en muvaffak olduğu şey. Afroditi'nin halası gibi. Bu zengin. bu cinsten tecrübelere tek bir şart koşmuştu. mürşide. Mesele biraz da kendisini meraklı. Böyle bir iş verildi mi derhal eski bir eteklik gibi vücudunu orada. Filhakika mü-tecessis tabiatına en uygun olanı da bu idi. Nevzat Hanımın evine bir göz atmak fırsatını vermeden uyandırmaması idi. Nevzat Hanımla Zeynep Hanımın kocası arasındaki gizli bir aşkın genç kadının intiharına sebep olduğunu zannediyordu. alelâde masa tecrübelerini tercih ederdi. ve gösterilen düz duvara tırmanır. bilmekten gelen saadet. Bu meselede kulübün efkârıumumiyesi Sabriye Hanıma sadece iltihak etmemekle kalmıyor. Uyandıktan ve kendine geldikten sonra da ilk sözü: "Ne söyledim? Acaba bir şey gördüm mü? Baktırdı mı?" suali olurdu. bedeninin dışına çıkabilmesi. Çok defa düşünürüm. tanıyamadım" diye bize gördüklerini anlatırken iyice katılaşmış yüzünde görmekten. Sabriye Hanım. aramızda bırakır. erken uyanmamak. Sabriye Hanım. Filhakika Sabriye Hanım. O. Halbuki o değilmiş. Murat Af-roditi'nin halasına da benzemezdi. aramıza çabuk dönmemek için her hileye baş vurur. düşüncesiyle dolaşması idi. Sabriye Hanım. korkudan olduğumuz yerde titretmesini kim unutabilirdi? Bu hâdisenin olduğu günün haftasında cemiyet yeni aza kabul etmemek kararını almağa mecbur olmuştu. yahut operatörün usulüne alışık olan ruhları çağırmamayı tercih ederdi. Hakikat şu ki. operatörün kendisini.Siz budala mısınız? Bırakın bu meseleleri! Burnunuzun dibinde olan şeylere bakın.. İspritizma Cemiyeti'nin yarı nüfuzu. gerek kulüpte sık sık bu cins tecrübeler yapar ve nasılsa davetini kabul etmiş olan ruhlara hakikî âhiret azabının ne olduğunu öğretirdi. Bugünlerde içinizden birini son derece şaşırtan bir hâdise hazırlanıyor! diye söyleniyordu. hem •58 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de kendisinin çok sevdiği bir insanın ölümüne sebep olan bir aşkı örtmek için icat edildiğine inanıyordu.

daima ikinci. İşte Sabriye Hanımın bu merakı yüzünden Seyit Lûtfullah'la bir gece hiç ummadığım bir zamanda birdenbire karşılaştım.. ispritizmacılar hemen hemen bütün vaktimi alıyordu. Neyse. Asıl mühim olan cemiyetin muzır düşüncelerden kurtulmasıydı. ister inanmayın. Ne kadar ilmî gayelerle teşekkül etmiş olursa olsun. bu benim için hakikî zevkti. 171 TANPINAR Birinde havayı sordum. Ben. ikincisinde saati. üçüncü derecede şeylerdi. Teklif o kadar güzeldi ki ister istemez razı ol170' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dum. Sıraya girmiştim! Akşamları Şehzadebaşı'ndaki kıraathanede Doktor Ramiz'le buluşmağa başladık. Fakat kahvede eski cümbüş kalmamıştı. Uykum perişandı. artık sıraya giriyordum. dedi. iyi terbiyesi. burası onun malikânesiydi. Akşam yemeklerimi evde yemem mümkün değildi. beşincisinde adını öğrendim.sekizincisini tekrar gelmesi için çalmıştım.. Kendi tâbirince. İster inanın. İlk gün üst üste sekiz defa aynı hademeyi çağırdım. Kabiliyetli adamdım. Bazı tebliğlerde aşikâr şekilde müdahalesi oluyordu. Daha ilk gününde onu yanı başımda görür gibi olmuştum. Sabriye Hanım onunla meşgul. ev. Saat beşten sonraki zamanım benimdi. şehir. X Bu hayat sonuna kadar böyle devam edebilirdi. değil mi?" diyordu. Yirmi dört saatin içinde tek dinlenme zamanım. dördüncüsünde çıkarmama yardım etmesini istedim. Cemal Beyin maiyetindeki işim rahattı. bunu pekâlâ mümkiin kılabilirdi. Fener Postanesi'ndeki işim gibi. anlamadığımı göstermek için yüzüne baktım. Nail Bey: Seyit Lûtfullah çok şey biliyordu. Altıncısında cıgara ikram ederek karşıma oturtmuş. Taflan Deva Beyi on dakika dinleyip de kaydı hayat şartıyla. Burada. hattâ bunun için varını yoğunu sarfa hazır olmayan. Yazık ki Taflan Deva Bey temizliği sadece içtimâ ve ahlâkî mânasında alıyordu. Fener Postanesi'ndeki cıgara yanıklarıyla dolu tahta masa telefon etmek için sıra bekleyen. İstanbul'a veya herhangi bir şehrimize Belediyfe reisi yapma hülyasına kapılmayan. Bilâkis ben basınca koşan adamlar vardı. Telefon benim konuşmam içindi. meseleyi benden bir daha dinledi. rahattı. Sen de ona karmakarışık sualler soruyorsun. Ru tebliğde. dedi. İspritizma Cemiye-ti'ni de bırakacaktım. Şirkette bana çok iyi bir vazife teklif etmişti... Dört senede müşterilerin çoğu gitmişti. Onun için sokak. Buradan daha büyük mevkilere geçebilirdim. Ben o dakikada İspritizma Cemiyeti'nden eski dostumla beraber ayrıldığımı düşünüyordum. Fakat Cemal Beyin hiç beklenmedik bir müdahalesi beni cemiyetten birdenbire uzaklaştırdı. Doğrusunu isterseniz bu cemiyete girdiğim andan beri kendimi yeniden ona yakınlaşmış hissediyordum. ne diye kendimi bu mânâsız işlerde israf ediyordum? Hele böyle alelâde hizmetçiliğe benzeyen bir işte ¡çalmam hiçbir suretle doğru değildi. Vâkıa sonunda iş biraz cıvık-laştı.. her sınıftan bir yığın insanı tanımış ve kendisine bağlamış olması... Nail Bey. Sabriye Hanım kadar biliyordu. Ne . Fakat serbest kalmam bütün günüme sahip olmam icap ediyordu. Cemal Beyin beni gönderdiği işlerde geçirdiğim zamandı. itişen kakışan yüzlerce insan.. yedincisini kalkıp gitmesi. Sonra latife ediyor sanarak cevap verdim: O emin ellerde. ne kadar ciddî meselelerle uğraşırsa uğraşsın. bilhassa Seyit Lûtfullah'ın celselerde çağırılmaması tavsiye ediliyordu. onların birbirine karışan konuşmaları yoktu.değişir ve güzelleşir. "Zaten arkadaşız. Muhit değişmişti. Bol para alacaktım. İrfanı. Zil seslerine ben koşmuyordum. ayağını denk al! Nail Beyin sözlerinin hakikî mânasını çok sonra anladım. Sonra bir gözünü yumarak: Seyit Lûtfullah... İspritizma Cemiyeti'ne son zamanlarda kötü ruhların musallat olduğu söyleniyor. elime bir gün evvel yayınlanmış bir tebliği tutuşturdu. Her şey kibar.. üçüncüsünde paltomu tutup giydirmesini. Cemiyetteki hayatım beni de yormuştu. Onunla beraber çalışacaktım.. Kulüpten ayrılırken veda ettiğim Nail Bey. aramızda hiç kimse yoktu zannederim.

Evinde yapacağı bir toplantıya çağırıyordu.. Muhakkak aramızda bir şey vardı. Yukarıda cahil adam olduğumu söylemiştim. gömlekçinin.. büyük cüssesi sokağımızı kapatan bir otomobille beni evimde ziyarete geldi. Ara sıra şair Ethem Bey geliyor. Sabriye Hanımın evimize gelişi hayatımızı kökünden sarstı. Bu cinsten bir kadının beni araması için ortada çok ciddî bir sebep olmalıydı. Cemal Beyin hayatına dair benden bazı ufak tefek bilgi sızdırdı. Kahve. etimle. Fakat para hesapları ortadan kalkmıştı. Küçük baldızım bu iltifatı o kadar ciddî kabul etti. her tarafta.. Fakat ne bu hâlim.. Üstelik Pakize bu sefer beni kıskanmağa başladı. O da benden o gece Sabriye Hanımın neler sorduğunu öğrenmek istedi.Sakın ha!. Her gün biraz daha hırçın oluyor. gözümün önünde sayıyor. Bu. Sonra karımla. Karım. Sabriye Hanım hemen hemen cemiyete uğramıyordu. dedi. Ve üçü de iradelerini şiddetle kullanmağa başladılar. sonra büyük bir yeisle cüzdanına yerleştiriyordu. Geçmiş zamandan konuştuk. Sabriye Hanım giderken küçük baldızımı pek beğendiğini söylemişti. nasılsa adresimi bulan Nevzat Hanım evimize geldi. Yine her şeyleri eksikti. itham ediyordu. ayakkabıcının. Fakat biraz sonra Cemal Beye bahsedince birdenbire kızdı: . Ayrıca Cemal Beyin kendisi hakkındaki düşüncelerini merak ediyordu. gazeteci. Her dakika mangal dolusu ateş yutuyordum. Ondan iki ay sonra. Bir gece Sabriye Hanım. ısrar etti. Bu artık hayat değildi. Fvcek. hademelerin karşısında bile bağırıp çağırıyordu. terzinin..çıkar. ben terliyor. onlarca yalnız bir irade mese-lesiydi. hepsinin namına yine ben hesap veriyor. Hayatım kelime öğrenmekle geçti. Nevzat Hanım son zamanlarda büsbütün dalgın ve neşesizdi. Evimizdeki kıyafet inkılâbı yüzünden kendi elbiselerim de satılmıştı. ne de iki aylık tıraşım Pakize'yi beni kıskanmaktan alıkoyamıyordu. Ve ben aralarında yeni tecrübelerimle zengin bayağı bir şahsiyet olmuştum. Bir ayın içinde üç maaşımı birden sarf ettim. Günümün her dakikası için hesap vermeğe mecburdum. çamaşırlar değişecekti. İyi giyinmenin paraya muhtaç olduğunu pek kestiremedikjeri için behemehal onu taklide karar verdiler. ev. zinhar. Hemen her safhasında sözlüğümü yeniden yapmıştım. Bu esnada Cemal Beyle olan hususî münasebetimiz eskisi gibi devam ediyordu. O zamana kadar hiç beğenmediği kocası birdenbire gözünde kıymetlenmişti. hakikî cehennemdi. Kâğıtları suratıma atıyor. Nevzat Hanımın ziyaretini Cemal Bey nereden öğrenmişti? Daha ertesi günden itibaren bana karşı buz gibi soğuktu. Sabriye Hanımdı. Hususî işlerinde ya'itığı tenkitler resmî işlerine de geçti. bana ihtiyaç oldukça aranıyordum. Bir gün telefon çaldı. O yılın kışı bu hesaplarla geçti. bize ispritizmacılara dair havadis veriyordu. ev sahibinin bütün kabahatleri yine benimdi. elbiseler. hem de kendi hayatımda. Üç kardeş bu sefer hakikî zarafetin Nevzat Hanımda olduğuna karar verdiler. biz vardık: Yangeldi Asaf Bey. hâtıraları yâdettik. ben azap çekiyordum. birtakım parçalara ayırıyor. Her şey yok pahasına satıldı. Sakın. Karaköy'deki kasabın. Vâkıa Cemal Bey bana karşı olan muamelesini 172' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ değiştirmedi. Bazen cebinden avuç dolusu para çıkarıyor. Her an hesaplar yapıyordu. Ben iki maaş daha peşin sarf ettim. baldızlarımla öpüşerek ayrıldı. İtizar ettim. Hiçbir yaptığımı be173 TANPINAR ğenmiyordu. Yama parçaları birbirini tutmaz bir elbiseyle dolaşıyordum. Bu sırada küçük bir hâdise oldu. . Bu arada bazı sıkıntılar da geçirdiğini bildiğim için buna yoruyordum. emirlerini ne kadar dikkatle yaparsam yapayım. Sonra vaziyet birdenbire düzeldi. Kabule mecbur oldum. baldızlarım bu şık kadının kıyafetine hayran olmuşlardı. Müthiş parasızdı. -Ayı çıkaramayacağım! diyordu. Halbuki önümde saydığı para ile bütün Karagümrük ahalisi hacca gidip gelebilirdi. Doktor Ramiz. iki üç ressam. beni azarlıyor. Hiçbir suretle gitmeyeceksin! Tabiî gitmedim. öyle inandı ki o senenin güzellik müsabakasına girmeğe karar verdi. Fakat Cemal Bey değişmişti. Fakat imkânsızdı.

Onda da bir hafiflik. Vâkıa Selma Hanım boynuma sarılmadı.. dışarıda kurulmuş. Biliyordum ki şu yarım saat içinde ya karım. Genç bir kadın. yüzlerce vaziyet vardır. Yazın sonuna doğru Cemal Bey üç gün içip Ankara'ya gitti. Bir şeyler söylemek istedi. Her dakikam yeni bir zilletti. bütün etrafımda idi. Selma Hanım ilk önce anlamamış göründü: Nevzat iyi değilmiş. Nevzat Hanım da muhakkak böyle olmalıydı.. Suyun dibinde değildim. Biraz sonrası dediğimiz şeyden korkuyordum. ne testere. onlar daha gitmeden Cemal Bey beni azarlamak için yanına çağıracak. Fakat onun. Böyle miydi? Belki daha ziyade masallardaki cadılardan kurtulmuş kızlara benziyordu. Dairedeki!erin hepsi hemen hemen onu taklit ettikleri için. Cemal Bey gitmeden evvel bana birtakım işler vermişti. kendisine vaziyetimi olduğu gibi anlattığım hâlde. Şerbetçi Elması hikâyesi bana "abes" denen şeyi öğretmişti. Daha rahattı. Eve uğradım. ne bıçak. Hiçbiri bilerek yaptığım bir hata yüzünden değildi. rahattım. güçlükler. sadece tesadüfler yüzünden birtakım insanlarla tanışmıştım. Bir hâdise bunun yalnız benim için böyle olmadığını öğretti. O zaman. başkalarının hayatındaki yerini öğrendim. belki de yalnız bunun için benimle evlenmek istemişti. Bu üç günü yalnız Cemal Beyi düşünerek geçirdim. Her saat talihsizliğim başka bir çehresiyle karşıma çıkıyordu. Sıkıntılarım yine devam ediyordu. etekliğinin kıvrımlarıyla oynarken onu yakından seyrediyordum. biraz sonra eksiltiyor. Ondan kurtulamı-yordum. Beni anlamıştı. Bir ara Selma Hanım. kendi ağırlığıyla yaptığı tazyikten kurtulmuştum. Bu korkunç bir realiteydi. Nevzat Hanımı görüp görmediğimi sordu. dedi. ne de sevincinden çiftetelli oynuyordu. hiçbir şey işlemiyordu. O zaman telâş ve azabın yerini derhal korku alıyordu. ya baldızlarımdan biri daireye ne yaptığımı görmek için gelecekler. İşte o zaman bir insanın. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık. Her şey eskisi gibiydi. dışarıdan gelen emirlerle işliyor. biraz sonra olacak bir şeyden korkuyordum. şimdi onun pençesinde idim. Her saniye. Artık ne yaparsam yapayım. Evim eski hâldeydi. Hâlinde mürebbiyesinden izin almış bir çocuğun rahatlığı vardı. . Selma Hanım behemehal bir kahve içmemi istemişti. Bu abesi o güne kadar dışımda tanımıştım. onun elinden kurtuldu ğum zaman muhakkak bir alacaklı ile karşılaşacaktım. Salonda karşımda oturmuş. Hiç far kında olmadan. kemiklerim onun yüzünden çatırdamıyordu. Hepsi kendi kendine gelmişti. şimdi hızını arttırıyor. Makina. Hayır. Fakat yine ferahtım.kemiğimle yaşayarak. bir gevşeme bulunacaktı. Bunlardan birisi için karısıyla konuşmam lâzımdı. Sonra birdenbire uyanmış gibi yüzüme dikkatle baktı. onlarla temasımı menetti. Şimdi o kendi hayatımın malı olmuştu. yorgunluklar. Ve Cemal Bey sade benim hayatımda değildi. Halbuki biitiin bunlara hiçbir sebep yoktu. Ötekiler. O hâlde Cemal Bey diye bir şey vardı hayatımda. Fakat yine de arada bir şey değişmişti. İçlerinden birisi benimle alâkadar olmuştu. 175 » TANPINAR Artık içtimai mevkiimi iyi benimsemiş olduğumu göstermek için Cemal Beyden "Beyefendi" diye bahsederek cevap verdim: Beyefendi. vazgeçti. Hiç tanımadığım cinsten bir korku içime yerleşmişti. aşağı yukarı yine aynı şeylere maruz kalıyordum. Bir bakıma göre hayatımda hiçbir şey değişmemişti. Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunu-nun cehennemidir. O da bir ağırlıktan kurtulmuştu. Sırtımda o korkunç ağırlığı hissetmiyor. bazen duruyordu. Ben de gidip göremedim. o da kısa bir müddet için kurtulmuştu. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz. daha emniyetli idi ve yüzünde o zamana kadar görmediğim bir hâl vardı. birtakım azap ve ıstıraplardı. Bu 174' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ üç gün bana tam bir cennet gibi geldi.

Zehra'da en hoşuma giden taıaf. Kaçmaktı. etrafında biraz iyilik. Kendisine yapılan haksızlıklara ses çıkarmayan. yorganım sofadaki sedire yığıldı. Zehra başka bir evde olsaydı. Yırtık elbilese-lerinin. Alelâde bir kâtiptim. azap ve korku idi. biraz dikkat görseydi. İmkânsızdı. . Nihayet yastığım. Ne yazık ki iki baldızım. O sonra gelecek işti. benim bilmediğim. büyük kızım Zehra'yı vermeğe razı olduğum Topal İsmail domino oynuyordu. Bu. o kadar düşünmüyordum. bir yığın ihtiyaç. işimden çıkarıldığımı. Sonra felâket devrimizde talihin hesabını yalnız Zehra'dan sorabilirmiş gibi o da ona yüklenmişti. bakımsız kıyafetinin arasında bile bu bahar gününü andıran serin. daha o gece Pakize ile ve kardeşleriyle çetin bir kavgadan sonra. Eliyle gösterdiği yeri okudum. Hepsinin yüzü asıktı. Kendi içime kaçmak. aç kalmamız tehlikesi bulunduğunu. Önceleri Pakize. Diin akşam hiç yere evvelâ büytik baldızım. Ben bir taraftan onun kirli sarı. Yardım edecekti. Bununla beraber eve bu haberi nasıl vereceğimi düşünüyordum. Kim söylemişti acaba? Nerden haber almışlardı? Yavaşça Pakize'ye sordum: Nerden öğrendiniz? Pakize önündeki gazeteyi uzattı. Nerdeyse ağlayacaklardı. En iyisi düşünmemekti. yapamadığım şeyi biliyor ve yapıyor. kin beni kemirmeyecekti. şişkin gözlerini seyrederek bir taraftan da bu güzel bahar gününü bana zehreden talihimi düşünüyordum. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey. Zehra'ya çatmış. benim işten çıkarılmam olamazdı. Ben o kadar mühim adam değildim. hiç lüzumsuz yere oğlum Ahmet'i ağlatmıştı. Pakize onun bu haksızlığını örtmek için. çiçek bozuğunun daha sakil yaptığı küt burnunu. Cemal Bey döner dönmez beni işimden çıkardığı zaman pek de müteessir olmadım.Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü. Sesini duymayacaktım. O sene güzellik müsabakasının jürisinden üç kişi istifa etmişti. Hayır bu başka şeydi. Yazık ki bu isyan benim aleyhimde olmuştu Çünkü Pakize'nin bu gibi hâllerde tek bir tabiyesi vardır. bu sefer annesiyle çetin bir kavgaya girişmişti. bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. asıl üzülecek şeyin bu olduğunu anlatmağa çalıştım. şüphesiz tek talibi Topal İsmail olmazdı.Bana vaat etmişti. Onu görmeyecektim. zaman zaman çok derinde kalmış bir şeyin kendisinde uyanınasıdır. diş diş bir güzelliği vardı. Bu sefer de öyle oldu. Kavga hemen hemen gece yarısına kadar sürdü. Küçük baldızım hüngür hüngür ağlayarak: 176' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . İçlerinde Sabriye Hanım da vardı. ikisi birden on iki senelik bir gayretle kızı çirkin ve sevimsiz olduğuna inandırmışlardı. Pakize'nin o zamanlarda bana karşı cefada tek yanıldığı nokta burasıydı. Bir iki defa bunun mühim olmadığını. dar alnının çizgileri rüyama girmeyecekti. Hiç olmazsa kendisinden kurtulmuştum. İçimdeki bulantı duracaktı. Ellerinin işaretleri. Evvelâ. Zehra. diyordu. şüphesiz. Beni odasından kovmayı hakikî bir ceza addediyordu. musikî meraklısı ile güzellik kıraliçesi namzedi. Onlar üzüleceklerdi. etleri dökülecekmiş gibi ablak yüzünü. Pakize beni odasından atmıştı. Tehlikeli bir geçit gibi beni korkutuyordu. Halbuki otuz beşine geldiği hâlde hâlâ doğru dürüst yatmasını öğrenmediği için onunla bir yatakta yatmaktansa. Evdekileri büyük bir heyecan ve teessür içinde buldum. Haksızlığa isyan edebiliyor. 177 I Yanı başımdaki masada. Başkaları TANPINAR rıyla olan kavgaları sadece aldatıcı bir karakol muharebesi addeder ve onlarda fazla gecikmeğe lüzum görmeksizin düşman kuvvetin bütünü addettiği bana karşı hücuma geçerdi. Onun içindir ki. Onlar kendi dertlerindeydiler. fakat Ahmet'e dokunulmasını istemeyen Zehra. Hiddet. Üstelik de kabahatin bende olduğunu sanacaklardı. Nasıl geçineceğimi. Demek biliyorlardı. ilk an denen şey vardı. kardeşlerinin kızıma karşı olan vaziyetlerini az çok değiştirmeğe çalışmıştı.

ne kadar kötülükle dolu idi. Her an kalkıp gitmek istiyordum. Her gün bir kere uğrayıp fikrimi soruyor. tiroit guddelerinin bozukluğundan gelen benirlemeleri. Ve Topal İsmail'le evlenmeğe karar verdiğini söyledi.. birbiri üstüne binmiş ve ters türstü. hiçbir işin terbiyesini almamış eller. Zavallı Zehra onunla ne yapacaktı? Yavaş yavaş sıkjlmağa başlamıştım. o kadar sâkin. Razı olduğumu söyleyeceğim. Binaenaleyh kavgalarımız ne kadar çetin biterse ben.. kendine gel" diye düşündüm. Bilakis daha kötüleşecekti. Ne kadar çirkin ve kaba idi. Alt dudağın kalınlığı. Ve nasıl korkunç bir ihtirasla oynuyordu? Oyun. elleri. Pakize'nin bir huyu da rüyalarını sıcağı sıcağına anlatmak için beni uyandırmasıydı. gözlerin yanlara doğru akışı da gösteriyordu ki zâlim ve ahmakça hilekâr ve yalancı idi. Bütün çirkinliğiyle ve bu çirkinliği insan ruhunun derinliklerine doğru uzatan kötü huylarıyla onu olduğum yerden görüyordum." Fakat ne çıkardı? Talihi değişmeyecekti ki. Allah göstermesin. şüphesiz tabiî hâllerde akla gelmesi ihtimali olmayan zulümler ve cürümler için yaratılmışa benziyordu. eğlence ve sinema hariç.. bacakları birdenbire çoğalır. Alın.. Bu hareket bolluğuna. Dişleri sarı. 183 TANPINAR Bir iki defa yerimden doğruldum. Onda muhakkak ki her kusur vardı. katı ve yara gibi kırmızıydı. orada kurulmayı tercih ederdim. dürter. Gündüz hayatında. bir örümcek gibi yüzükoyun yattığı yerden her nevi plastik danstan zenci ibadetlerine kadar perde perde yükselip alçalan bir hareket sar'asına tutulur. Fakat müstakbel damadımın attığı çığlıkla büyülenmiş gibi tekrar oturdum. hıçkırıklarını kısarak çekilip gitti. boğum boğum.. Fakat en kötüsü elleri idi. Oyun oynarken çenesi ve üst dudağı bir saat zembereği gibi atıyor. Pakize bu cezanın müeyyidesine o kadar inanmıştı ki onu kaybetmemek için yıllardan beri ayrı yatmamız için yaptığım teklifleri. onun içine girmiş bütün vücudunu ayrı ayrı çalıştırıyor. bu çoğalmış aza beni dört bir tarafımdan sarar. kocam sofada. "Ahmet'i de yanıma alırım. Hayır. kavga zamanları. "Hay -ri İrdal. acayip terkipler hâlinde vücuduma yapışır. "Artık tahammülüm kalmadı. Bu da kısmetsizliğe ve hasisliğe delildi. sofada yatıyordum. Kollar uzun ve parmaklar küt. Topal İsmail iki adım ötemizde idi. nasıl olur. Doktor Ramiz'i dört gözle beklediğim bu kahvede müstakbel damadım beni olduğu yerden zehirliyordu. Sadece bu sesi medeniyetin yanından bile geçmediğini göstermeğe yeterdi. "Bakamıyorsun! Bu çocuğa bakmanın imkânı yok!. Dünyada rahat edemem! Seni öyle rahatsız yerde bildikçe gözüme uyku girmez. imkânları genişler. İlmî menâfiülâzânın kaydettiği bütün menfi hasletler onda vardı." Zehra'nın dün gece beni o kadar teselli eder gibi olan bu cümlesi şimdi beni büsbütün korkutuyordu.." Ve geldiği gibi sessiz adımlarla. kollan.. dışarıdan yaptığı bir hareket değildi. ayrı yatacağım için mesut olurdum.ayaklarımı sofadaki sedirin uzunluğuna uydurarak. diyerek reddetmişti. Belki bakılır. Yarın annesi gelecek. diyordu. Bu geniş küt parmaklı. 182' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ İşte o gece. Ne kadar huysuzdu.. Halbuki asıl onun yanında rahatsızdım. Herkes uyuduktan sonra kızım yavaşça yanıma geldi. gırtlağı durmadan etrafa hücum . gagalıyordu..... Bir yerine iki kurban verecektik! Elimi alnıma götürdüm. el ayaları geniş. ricaları: -A. horlama ve sayıklamaları da ilâve ederseniz gece hayatımın nasıl bir şenlik içinde geçtiğini tasavvur edebilirsiniz. tatlı surette tembelliğe müsait olan karım uykuya dalar dalmaz bir nevi cambaz kesilir. Ahmet'i de alırım. Yamalı kundurasından çorabının yırtığı görülen sağ ayağı masanın altından bir dikiş makinesinin kolu gibi işliyor. Gözleri yaş içindeydi. Binaenaleyh kendini beğenmişti. bir şeyleri didikletiyor. hemen hemen yok denecek kadar dardı. O zaman onun gündüz hayatında mahrum olduğu şeyleri uykuda nasıl ele geçirdiğini öğrenirdim. hoyrat itişlerle ayrılırdı.. gırtlak kemiği yerinden fırlıyordu. ben buna kızımı veremezdim. Ben odada yatayım. Sesi bir fırça gibi diken dikendi.

o kadar. Sadece eşya seviyesine indiriyordu.. ilm-i cifr. Eski ahbaplarım beni birçok şeylere rağmen sevdiklerini göstermeğe kendilerini mecbur sanıyorlardı.. bir taraftan da bakışıyla ilerideki masada boş bir yeri peyliyordu.. beş senedir. ne alay vardı. Nerden bilecektim ki o anda kahveye Dotor Ra miz'le gelen adam benim iyi talihimdir. tam kamburumun üstünden beni kucakladı. İnsan ne garip mahlûktur." Ve mutad suallerine başladı. nasıl ilm-i simya. hiç de öbürlerine.. Onlarda ne küçültme ne yadırgama. dudakları etrafı somuruyor. yerini biliyorum. deryadil... O dakikada Halit Ayarcı'nın orada bu lunmasını âdeta bir şanssızlık sanıyordum. Onun için bakışları insanı taciz etmiyordu. uzun boylu. Bir de Hayri Bey görsün şunu! Hayri Bey saatten çok iyi anlar. Sanki satın alacak gibi. Sonra bana döndü. Seyit Lûtfullah repertuvarını tekrarlaya185 TANPINAR rak.. ilm-i sihr. Elinden her şey gelir.. birdenbire peydahladığı huyla. ben bile şaşırdım! Doğru idi. terbiye. ve insanlarla yapan cinstendi." Ve yabancı adama hiddetim bu yüzden bir kat daha artıyordu. Ne olduğumu anlamak istiyordu. Doktor Ramiz yaşlandıkça lüzumsuz konuşmayı arttırdığı için devam etti: Bakma.Çirkin. tıraşsız sakalıma ve derviş hâlime rağmen nasıl hiçbir tarikat-ten değilsem... Halit Bey ameliyesini insanlar üzerinde.. bir şeylere asılıyor.. kalender adamdır. yani işlerim büsbütün bozulduktan sonra Doktor Ramiz. birdenbire ağarmış saçlarıma. hem kendi kendine. yanağımı okşamalar ve bu esnada baştan aşağıya kıyafetimi süzmek gibi mukaddemelere başlamak üzere iken -son zamanlarda herkes benimle bu tarzda meşguldü. Boş masaya geçtikten sonra doktor dişlerini içerden eme eme temizleyerek meziyetlerimi sayrr a başladı: Hayri Bey. karımın ve baldızlarımın istikbalidir. "Elime bir para geçerse muhakkak uğrar alırım.. tahsil farklarına rağmen beni ne kadar sevdiğini Hafit Ayarcı'ya tam gösterebilmek için bu sefer sırtımdan. Yanı başında... iyi ve temiz giyinmiş. Geçen günü bir teşhis koydu. çene onların sömürdüğünü kusuyor. ilm-i havas.. hafif buğday renkli. diye beni tanıştırdı. amma ne işime yarar?" der gibi bir tavırla beni seyrediyordu. Bir taraftan soruyor. Eski tababet bile. Tam ayrılacağımız.. Doktor Ramiz bunların en masumu idi. ahmak ve hayvan. onlar Doktor Ra-miz'in uzaktan peylediği masaya geçecekleri sırada. kırk iki. İlm-i menâfiü'l-âzâ. kır üç yaşlarında. tam fihristimi yapmadan kimse yanımdan ayrılmıyordu-birdenbire durdu ve arkadaşına: Sen saatinden şikâyet ediyordun. efendim çirkin! Çirkin ve ahmak. Son beş senedir böyle olmuştu. ve burun acayip homurtularıyla bütün hayatı kokutmağa çalışıyordu. Çocuklarımın sıhhati. refah. Doktor Ramiz ona: "Arkadaşım Hayri Bey. ilm-i simya. "Durmadan insana bakıyor. Doktor Ramiz gülerek "Yine dalgadasın!" diyordu. dükkânı filân yoktur amma saati bilir. Bu bakış. parmakları çengel gibi muttasıl bir şeylere takılıyor. Çünkü bu adamın mevcudiyeti bana Doktor Ramiz'den iki lira borç almama düpedüz mâni gibi geliyordu. gösterişli ve hattâ güzel bir adam duruyordu. Bununla beraber bakışlarında hiç de insanı rahatsız edecek bir şey yoktu. Halit Bey hem onu dinliyor. omuzuma vurmalar. Enteresan adamdır. Birdenbire omuzuma bir el dokundu. seviye. ilm-i sima. Şöyle bir kahve içelim! Ve benimle eski mektep arkadaşı arasındaki servet. âdeta tekellüflü bir tavırla: Buyurmaz mısın Hayri Bey. ilm-i hurtıf. neler bilmez zaten. çenemi.ediyor.. başımdaki bereye. ilm-i cifr ve eski ta-bebeti bilmiyorsam. öylece saatten de . kendimi bildim bileli üstümde hissettikle184' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rime hiç benzemiyordu.. insanları aldatmakla geçiniyordum. . "Hem de küstah bir adama benziyor!" diye içimden söyleniyordum. Birdenbire bana sordu: Hakikatten saaten anlar mısınız? Nasıl deryadil değilsem. Sadece herhangi bir şeye bakar gibi bakıyordu. ben masama oturacağım. Kıyafetine bakmayın!" Sonra bana döndü: "Mektep arkadaşım Halit Ayarcı..

. ya Malta çarşısına götürüyordu. beğeniliyordum. Kordonsuz saat. küçük bir altın saat çıkardı. Hayır. Elbette işlemez. Hayır. 187 TANPINAR Görmezler. Nerde ise İsmail'i de. bizi hayalen ve Bitpazan'na. Hakikî bir heyecan içindeydim: Burada âlet de yok.. Ondokuzuncu asır ortası. Yalancı idim. yularsız hayvan. Yahut da aradığımız şeyin yerini herhangi bir eskicinin çehresi. bakmasını. Cemal Beye. herkese ayrı ayrı şekillerde söylenirdi. Doktorlar tedavi ettikleri insanların bünyesini bazen bozarlar amma. Halit Ayarcı başını salladı: Nasıl oldu da bunu görmediler. Bu sözleri biraz karşımdakini yoklamak ve biraz da vakit kazanmak için söylemiştim. hepsine. Halit Ayar-cı'nın çehresinden hafif bir tebessüm geçti. Hayır. Sadece mıknatıslanmıştı.. Yalnız bir fark vardır. herhangi bir uzviyeti değiştiremezler.. burun bükmesi alıyordu.NSTİ'I ÜNÜ Ha! i t Ayarcı bana dikkatle baktı: Hakkınız var! dedi. Daha doğrusu dikkat etmezler. Sabriye Hanıma. Lupa ihtiyaç yoktu.. kızımı da unutacaktım. Hiç ümit etmediği bir rekoru kırmıştım. Hata. Saat hakikaten güzeldi. Cebinden kordonsuz. giyinirken. Hakikaten içimde İspritizma Cemiyeti'nin azasının dilinden düşmeyen o altıncı his mi uyanmıştı.. bize o anda lâzım olan her şey.. 186' SAATI.. Doktor Ramiz çantasını açtı. Nesi var acaba? diye tekrarlıyordu. Doktor Ramiz sevincinden çıldıracaktı. Bugün epeyce nadirdir. Doğru dürüst konuşuyordum. çocuğunu muayene ettiriyormuş gibi âdeta heyecanla bakıyordu. Elim ilk soktuğum cebimden yanmış gibi çıktı.anlamıyordum. Doktor Ra-miz'e. İngiliz malı.FRİ AYARLAMA F. Bir şeyi mi değiştirmişler? Yapmayın yahu! Senelerdir tanıdığım insan. Bir müddet Halit Ayarcı'ya baktım. dedim. Selma Hanıma. yatakta. Senelerdir Cemal Beyin karısının saatini tamir ettiğimden beri bu kadar güzel işi elimde tutmamıştım. burada doğrudan doğruya hareket lâzımdı.. Sadece mıknatıslanmış. İnsanlar benim böyle olmamı istemişlerdi. Çakı Malta çarşısında yaymacı Ali Efendide idi. iki defa düşürdüm. Hepsinin bizden bir ayrılış hikâyesi ve içimizden bir türlü gitmeyen bir hâtıra çehresi vardı. soyunurken. Ben avucumdan kayıp kaçar korkusuyla parmaklarımı saatin üzerine kapatırken o: İki aydır işlemiyor. Sakın söktürmeğe filân kalkmayın! Lüzum yoktur.. Son zamanlarda böyle olmuştuk. ne de herhangi hususî bir dikkate. Evimizde -baldızlarıma ait olan şeylerin dışında-. Sofrada. En yavaş sesimle: Bir görelim. Bunun hususî bir âle ti vardır. Halit Ayarcı. Ve çakımı aradım. görmesini bilen adamdı. Onun için çok severim. büsbütün yıkılmamıştım. Çok defa alışılmış hastalıklar aranır... Bir çakı olsaydı. Hayatım denen bu kalp akçeyi başka türlü süremezdim. bir harika. Binaenaleyh saatten çok iyi anladığımı mı söylemem lâzımdı? Fakat bu en aşağı otuz beş türlü söylenirdi. bakalım! dedim. Yangeldi Asaf Beye. Çünkü çok güzel iş. Bir müddet. Yarım saatlik bir iş. Fakat yalana alışmıştım. Etrafımda yeni baştan bulduğum bu insan sıcaklığını . hazin hazin tırnaklarına baktıktan sonra çakıyı bana uzattı. Çakısını çıkardı. Yedek parça hikâyesi. Ben: -Yazık! diye cevap verdim. dedim. Saat o kadar iyi işlenmişti ki avucumun içinde bir küçük güneş var sandım... Avucumun ortasına bıraktı. Sizin anlayacağınız. Hem de büyük hata. yoksa karşımdakiIeri kendime hayran mı etmek istiyordum? Belki dc bu kahveden sıkılmıştım. Baba yadigârı.. Saati açtım. Halbuki bazen saat tamirinde bu olur. Saat de insan vücudu gibidir. nikâhsız kadın gibidir. Saatini seven evvelâ bir kordonla kendisine bağlar. insanı çıldırtan dikkati. Hiçbir şeyciği yok.. büyük saatçilerin hepsinde bulunur. Sevdiğim birkaç şey kalmıştı. konuşurken hep bu canlandırma içinde yaşıyorduk.

. Haftaya da idamdır. kim bilir işitince nasıl üzülür? Kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyle-vizdir. Nihayet şu kılı da değiştirsin. Müstakbel damadım sanki ilm-i me-nâfiü'l-âzâyı ve ilm-i simayı iflâs ettirmeğe karar vermişti. Hattâ bir tokatçık bile atamadı. ihmal etmez." diye densizlik etmeğe kalkınca. Eyvahlar olsun! Şimdi muhakkak bi rini. Ağzının tam üstünü birinci sınıftan bir yumruk okşadı. Hakikatte ona bakmıyordum bile. Daha sonra birbiri peşine gelen fasılasız tekmelerle âdeta ayakları yerden kesildi. hattâ birkaçını öldürecek.. en mâsum ihtimallerin. onu dövenleri alkışlamıyordum. Kız. "Hiç İsma-ilciğim. sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz. sonra kafasında kahvenin en sağlam görünüşlü iskemlesi parçalandı. hiç olmazsa aynı tartıda bir taşı oraya koysun. "İsmail. O bana. hem karşımda öyle saygısız saygısız sırıtırsın! Aptal aptal suratıma bakarsın! Nur olsun o eller. Bilâkis evvelâ suratına. ortada yalnız kendisi olsaydı pek o kadar üzüleceğim şeylerden değildi. Müstakbel damadım. Yahut. nazlandığım için şimdi pişmandım. En aşağısı idam. Hem benim inci gibi kızıma göz korsun. kuzum o sandalyenin parasını ödedin mi? Aman yavrum. iskemie iskemleye şiddetli bir kavga başlamıştı. böyle şeylere dikkat et! O sandalye senin kafanda 189 TANPINAR kırıldı. Zihnimizden geçen en uzak. Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Zaten herifin katil olacağı gözlerin den. Düşünmeğe vaktim vardı. İsmail bu dayaktan sonra en aşağı üç gün yerinden kalkamayacak. Ah Yârabbim.. ne var ne yok. Hiç kimseyi öldürmedi. Halit Ayarcı birkaç dakika sustu. Fakat düşündüğüm olmadı. Artık bana karşı eskisi gibi horozlanmasına imkân yoktu. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz. Kızım evlenmeden dul oldu. hiç olmazsa evlenmeyi hatırlayamayacaktı. yahut müebbet hapis!.. Vâkıa mühim bir şey değil amma. Ben zamana. Fakat arada kızım vardı. Arkamdaki masada deminden beri devam edegelen münakaşa tam kıvamına girmiş. Binaenaleyh ne idam edilecek. Böyle bir saati yapan adam iki yakutun arasına bu mercimeği koymaz. yumruk yumruğa.. Fakat ne diye burada böyle oturuyordum? Niçin ayağa kalkmıyor.. insanı böyle mahrum eder. Hani geçen günü senin dayak yediğin kahve yok mu? İşte oradan dönüyordum" diyebilirdim. Vâkıa bu iki ihtimalin ikisi de. "Moruk. bu ümit de gitti. Herif bu akşam hapiste. hor gördüğüm.. hangi pir aşkına olduğunu fark edemediğim iki sunturlu tokat yedi. Sonra mıknatıstan kurtarsın. dişlerinden belliydi. Evvelâ. veya benzerini. Kendi kendime: Eyvahlar olsun! dedim. senin yüzünden!" Nihayet. Kahve sahibinin suçıı ne? Ne diye ziyan çeksin adam.. havada uçmağa başladı ve kahvenin kapısı önündeki kaldırıma yığıldı. avını arayan şahin gibi dışarıya fırlamış.daha yakından kavramak mı istiyordum? Hulâsa.Sen mi beğenmezsin? İşte Allah.. Sonra. Orda o tartıya ihtiyaç var. sanki talihimin anahtarını yakalamışım gibi saate sıkı sıkıya yapışmıştım. gırtlak kemiği. Yahut da sadece: "Kahve! Sandalye! Lokantacının Sabri!" der. .. sapsarı yüzü. müthiş bir sevinçti bu. tutmağa çalışanların üstünden durmadan saldırıyordu.. yine başımda kaldı 188' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Ayağımıza kadar gelmiş bu kısmeti beğenmediğim. kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum. İdam olunmayacağına veya hapsedilmeyeceğine göre istersem kendisini damatlığa kabul edebilirdim. geçerdim. gözlerimin önünde temiz bir dayak yemişti. kimseyi öldürmemişti. bütün talâkatimle konuşmağa başladım: Siz o adama gidin! Evvelâ şuradan kaldırdığı taşı. diken diken saçlarıyla alabildiğine küfrediyor. ne de hapsolunacaktı. alınlarından öpmüyordum? Kerata.. . sevincimin üçüncü bir sebebi vardı. o andaki sevincim! Evet. ben ona. Eyvahlar olsun. Ben. sille silleye. şöyle bir kahveye gittim de. Zavallı yavrucak.

eğer dostlar gelmezse sizinle gideceğim. Zaten ben kaderimin yüzümde yazılı ol190' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dıığunıı artık biliyordum. sadece yüzüme bakmıştı. O da taşın bulunması. Nezaketi bile emir şeklindeydi ve icabında ellerini bile kullanmaktan çekinmiyordu. İlk geçen boş taksiyi çevirdiler. sonra da saat dörtten dokuza kadar peşinde koştuğum tuvaletini giyerek yanıma gelmişti. yahut öldürüldüğünü sadece gazetede okusaydım. Selma Hanımın balo elbisesini gerçekten Hırka-i Şerifmiş gibi kucağımdan bir saniye ayırmadan ve ikide bir mukavva kutusunu öpüp okşayarak evlerine götürdüğüm geceden beri. yerim elbette orası olacaktı. Halit Ayarcı. o anda kahvede bulunmasaydım hâlim ne olurdu? Ve kafasının kırıldığını. onlarla beraber gitmezsem belki birkaç lira verirler ümidiy-leydi.. siz de lutfunuzu tam yapın. Beyefendi. İnci gibi kızını Topal İsmail budalasına vermeyi bir saniye bile düşünen insan için kıyafet. Bir kış gecesi. Selma Hanımefendi beni yukarıya çağırtmış." diye beni baloya götürmeğe bile kalkmıştı. Şurası da var ki cüssesi müsaitti." Ve ben içimden dostlarının hem geç kalmalarına. O gece ilk defa Selma Hanımefendinin sade üslûp. vazgeçtim. "Vazgeçtim. şeref gibi meseleler artık mevzubahis bile olamazdı. ne çıkar sanki. unutmayın ki ben bu gece baloya gideceğim. O kadar çirkin burun ancak bu işe yarayabilirdi. 191 TANPINAR Topal İsmail'in gözümün önünde yediği dayak bir türlü aklımdan çıkmıyor. Cemal'in elbiseleri var. benim tesadüfün hazırladığı bu nimetten hakkıyla istifadem lâzımdı. kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu. Belki de müstakbel damadımın karşımda yediği dayağın verdiği hafiflikle bu nadir saadeti birdenbire hatırlamıştım. yerine konması yüzünden. aradaki mesafeyi o kadar unutmamıştı. bu gemi ile dünyanın en güzel seyahatleri yapılabileceğini görmüştüm. nihayet kendi girdi. İtirazım kıyafetimle herhangi bir yere gitmekten utandığım için değildi. Ya Allah göstermesin. hem bir an evvel gelip beni nerdeyse boğacak olan bu saaddetten kurtarmalarına dua ediyordum.. bütün ömrümce muhakkak hatırlayacaktım. Nazlanmam. ayrıca bir vücudu bulunduğunu. tıpkı Selma Hanımefendinin o gece beni saadetten neredeyse çıldırtacak olan iltifatları gibi içimde daima hazır .Halit Ayarcı bu içten konuşmalara birdenbire son verdi: Çabuk yaparlar mı bunu? -Azamî bir saat. sade zarafet. hep beraber gidelim! Şu işi halledelim... Kaç senedir otomobile binmemiştim. Öbür eliyle açtığı arabanın kapısından zorla beni içeri tıktı. düşündükçe bir yığın yeni teferruatı hatırlıyordum. Demek o da anlamıştı. O gece belki de hayatımın en mesut gecelerinden biri olmuştu. Hayır.. -Aman efendim bendeniz bu kıyafetle. Her tokatı yiyişinde burnunu bir çekişi vardı ki. bu vücudun birinci sınıf bir kadın vücudu olduğunu. Zaten düştüğüm vaziyette kıyafetimi ve her şeyimi olduğu gibi kabulden başka çarem yoktu. Sonra gider bir yerde vakit geçiririz. haysiyet. dedi. Bir de öyle. Sonra benim telâşımdan korkmuş gibi.. Selma Hanımın hâtırası ne kadar tatlı olursa olusun.. amma bir şartla. o zaman içimden oh olsun kerataya deyip geçecektim. Garip adamdı. Doktor Ramiz'e döndü: -Doktor. en latif duruş ve çıldırtıcı bir yığın gülüş olmadığını.. Cemal Bey seyahatteydi ve Selma Hanım beraberce baloya gedeceği dostlarını bekliyordu.. Şunu da söyleyeyim ki Halit Ayarcı hiç de başkaları gibi kılık kıyafetimi saymamış. yahut mahallede komşulardan biri şüphesiz içinden sevine sevine ve şöyle gürünüşte açıyormuş gibi bana söyleseydi. Fakat Halit Ayarcı kolumdan tutarak mâni oldu. Fakat Halit Ayarcı benim hesaplarımı nereden bilecekti: Kıyafetinizde ne var? Sizi gören kim olduğunuzu yüzünüzden anlar. Halbuki şimdi bu hâtıra. Sonra Doktor Ramiz'i sürdü. bir tıraş olursunuz. hiç gelmemelerine. izzet ikram davet edildiğim yerlerden çok defa yayan döndüğümü hatırlıyordum. kahve ikram etmiş. Hiçbir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı. Bir ara. sade iyi seçilmiş elbise.... Ben kendiliğimden şoförün yanına doğruldum. Hiçbir zaman benimle o kadar ahbap olmamış. Zahmet olmazsa. "Haydi siz de gelin. haydi.

belli ki. başka bir zamanda ve tek başıma gel seydim hiç tereddüt etmeden Allah versin diyecekti. mendebur mahlûk. Saatçiyan Efendi gözlerini ayakkabılarımdan ayırdı. Belli ki dayak yediğinde bu kadar mustarip değildi. öbürü belki dün gecenin on birinden rötarlı bir tren gibi bugünün akşamına yetişmeğe çalışıyordu. dünyaya. tekmenin indiği tarafı. Saatim bittabi yanımda yoktu. Şartlar ağır basıyordu. Hayır.. Fakat o aldırmadı. Belki bu yüzden en sert sesimle elimdeki saatin vaziyetini anlattım. Fakat Yârabbim.. Bu doğrudan doğruya senin zaferindi. Bayezıt'a geldiğimiz zaman alışkanlık yüzünden evvelâ cebimi yokladım. hâline bakmazsın da kızıma göz koyarsın ha.. Sonra yavaşça dudaklarımı büktüm. Sahi yahu. tutmadı... nasıl besleyecektim. bu saatler nazik aletlerdir. size yazılmamış. bu sefer Selma Hanımı düşünmek istedim.. Sanki ustadan ustaya mektup. Karaköy'de. nur içinde yat. izah buyurun. Satılalı sekiz ay olmuştu. üç defa hoyratça söküp bakmışsınız.. tekrar yüzükoyun yere kapanmasını tatlı tatlı düşünecektim. Kapıdan çıkarken nasıl bana bakmıştı ah. Sonra meydanın saatlerine baktım. Hey Nuri Efendi. nasıl bakacaktım.. Mel'un kerata. Saatçi. Omuzlarımı silktim. Onu asıl yıkan bu dayağı benim karşımda yemesiydi.bulunacaktı. O dakikada adamağı/in beni dinlerkenki hâlini görmeliydin. kalb kalbe karşıdır. dedi.. şehrin hiçbir saati birbirini tutmaz. sonra da Karaköy'dekine bir bakalım. sonra.. Hiç kimse buna cevap vermedi. daha doğrusu bu ayakkabıların tek başına oraya gelmediklerini. O zaten. Saatini çıkardı.. böyle tartaklanmağa gelmez. hele berberini beğenmemek kabil değildi. Bilirsiniz ki. dedim.. Senin cümlelerinden birini dinledikten sonradır ki. yere kapanışını. o biçarenin de bir başı ve bu başta da bir çehrenin mevcut olabileceğini düşündü.. olmadı. keratanın yatarken onları koynuna aldığı muhakkaktı. Halit Ayarcı: Burada da yarım saat ileriyiz! dedi. Ne çıkardı! Zehra'yı o herife ver192' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ meyecektim ya.. tedip edilmek için gelmişti.. Ayakkabılarının cilâsına gelince. Kederimi dağıtmak için yeniden Topal İsmail'e döndiim. evvelâ beni tepeden tırnağa kadar istihfaf ve merhametle süzdü. Saatçi ellerini uğuştura uğuştura bir şeyler kekeledi. -Zanaatkarın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikaten! dedim. Fakat artık tahammülüm kalmamıştı. rezil adi herif. bakın şunun arkasına.. zengin ve son derece kibarlık meraklısı bir Ermeniydi. Ta ciğerinden zehirlenmişti. aziz ustam. bir sahipleri bu 193 TANPINAR lunması lâzım geldiğini. Halit Ayarcı'yı bir yığın Fransızca kelime ile karşıladı. anla. o ite kızımı vermem! Yüzüme bakmayı hatırına getirmesine oldukça nazik bir tebessümle teşekkür ettikten sonra devam ettim: -Galiba çıraklarınız saati tamir ederken şu taşı düşürmüş olacaklar. Belli ki. Biri üç buçukta durmuştu. Bir söz söylemek için: Bu saatler de bir türlü doğru dürüst işlemezler. İsterseniz Eminönü'ndekine. Gerisinin ehemmiyeti yoktu. . yirmi beş dakika fark var. Agop Saatçiyan.. bu fabrika işi değil. el işi. yüzü kan içinde yerden kalkışını.. -Hem. Onu görüp de gömlekçisini. bana dönerek: Lütfen Hayri Beyefendi. Eminönü'nde Doktor Ramiz'in sesini duydum. Herkes kendi düşüncesine dalmış gibiydi.. en enteresan yerimmiş gibi gözleri ayaklarıma dikildi kaldı. dedim. İstediğim zaman ona dönecek. Ve saatin iç kapağına hakkedilmiş resimleri gösterdim. Şuna da bir baksanız. Sonra müstakbel damadımın hâtırasını kafamdan bir yılan ölüsünü atar gibi kovduğum için memnun ve rahat ilâve ettim.

Selma Hanımefendiye olan bağlılığım yüzünden hemen hemen merhumeyi tek başıma sırtımda taşımıştım. Üstelik de Büyiikdere'ye. "Varan dört.. Bilhassa saatinin hareketini bozmayacak. tam denkleşmeyi kuracak taşın ağırlığı üzerinde o kadar hassas davranmıştım ki.. Ömrümde o günkü yorgunluğumu unutamam. Hayri Beyefendi bize şeref verirler."Hoş görsün! dedim... dediğimi yapın. kendimi sonu gelmeyecek bir maceraya sürüklenmiş sanmasaydım ve evdekilerin akşam yiyecekleri beş on para olsaydı zavallı saatçiye bu muameleyi yapmazdım. Niçin başka türkü değil? Onu da bilmiyordum. Üstelik Topal İsmail karşımda dayak yemişti. Aşk insana neler yaptırmaz? O günden kalan en korkunç hâtıram. bir daha bu cins saatlerle meşgul olurken fazla yağ kullanmamasını tembih ettim: İmambayıldı yapmıyorsunuz! Saat işletiyorsunuz. Bir saat içinde dört defa beyefendi olmuştum. kurulmuş. Kendi kendime.. Belki de bu yüzden kızımı hiçbir zaman almayacaktı.. Bir ara adamcağızın yüzüne baktım. dedim. diye kesip attı. Büyük bir iltifat olsun diye: Beyefendi. zatınız İsviçrelisinizdir? diye sordu. Keşke bu adama bu kadar haşin davranmasaydım. bu cins işler.Siz. Bütün dünyaya meydan okuyabiliyor. Saatçi o dakikada kendini toparladı. hem çok severim. Evdekiler açtı ve ben kendimin olsa bile fabrikasının adını bir türlü öğrenemeyeceğim bir otomobilde idim. Bu sonunda beni öyle rahatsız etti ki. yalnız sermaye meselesi değildi. Biz çıkarken dükkân sahibi Fransızcasını ta-mamiyle unutmuşa benziyordu.. Yoksa orada tahsil ettiniz? O da nereden çıktı? Saatten anlıyorsunuz da.. merhumeye refakat için kendi yerime onu fırlatmayı ve kaçıp gitmeyi düşündüm.. Bittabi . hâlime için için güldüğünü fark 195 TANPINAR etmemdi... sağlam işlerin arkasına çekilince insan ne kadar rahat oluyor.. Sevenler ve işin içinde yetişenler yaparlardı! Nuri Efendi kulağımın dibinde sanki bana: "Aferin oğlum!" diyordu. belki beni çıraklığa kabul ederdi. somurtkan duran Cemal Beyin gözlerimiz karşılaştıkça. Sonra İstanbul'un en meşhur saatçisini bir buçuk saat gagalamıştım. dedim." Yârabbim. Saati elimize verip kovabilirdi de. Benim gibi akşam ne yiyeceğini düşünmeğe mecbur değil ya. bütün yol boyunca ve merasim esnasında nasırına basılmış gibi sinirli. Beraber bir rakı içeriz değil mi beyefendi. Hem bıı ya194' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ğı da kullanmayın artık! Şimdi çok hafif kemik yağları var! Bütün bunlar olup biterken Halit Ayarcı bir kere bile gözlerini benden ayırmamıştı. Son olarak saatçiye.. "Bu işi yaptıktan sonra çıkar Hiinkârte-pe'de. adamın yüzü ter içinde kalmıştı.. Daha doğrusu dediklerimi. Neredeyse beraber gömülmeğe razı olacaktım... Şüphesiz kafamdaki dertler olmasaydı. bir iki defa açılan çukura. Mağazanın kapısı önünde Halit Beyle Doktor Ramiz kısa bir münakaşaya giriştiler. Dükkânda bir buçuk saat kaldık. Ev-velâ şu saati mıknatıstan kurtarın. Sonra Halit Ayarcı'ya döndüm: Eskiden. Ben kısaca: Saatleri severim. Büyiikdere'ye son defa Selma Hanımefendinin akrabasından bir hanımın cenazesi dolayısıyla gitmiştim. rakı içmeğe gidiyordum. serin rüzgârda "Gemilerde talim var!" türküsünü söylerim. dedim. diye kaydettim.. Yaptığımdan utandım. Ben içimden. Allah'ın inayeti ve ustamın ruhaniydi sayesinde sıkı ve çok faydalı bir meslek dersi verdim. Geceyi nerede geçireceklerdi? Daha doğrusu nerede geçirecektik? Nihayet Halit Ayarcı: Boğaz'a gidiyoruz. Tam benim hayatımdı bu. Bu müddet zarfında saat tüccarına..

Son bir hizmetten çekinemezdik.m?" diye düşünüyordum. dedi. Çünkü adamcağızın karısından başka hiç ve hiçbir hâlini beğenmediğim o kadar aşikârdı ki. Fakat sonundan korktum.. Hakkı var ya!. Hayri Bey gazetede okuyunca behemehal gelir" diyordu hep.. bana düpedüz. Fakat bu benim değil. zavallı bir kadına bunu yapmayın!" Ben bütün o yorgunluğuma. Ben. Selma bu kadını sevmezdi . hayalimde hep bu yerli film sahnesi.. hayır. Halit Ayarcı'nın devam eden sesini duydum: . Vapurda beni yanından bir dakika ayırmamışti. Bir ara. acaba Cemal Beyle olan münasebetlerimizde tamamiyle haklı olan ben miydim? diyorum. "Aptalsın! Tedavi edilmez şekilde aptalsın!" demiyordu. Ama ne olsa size yine minnettardır... benim en iyi dostum olduğunuza emindim!" Ve daha buna benzer ne güzel şeyler söyleyecekti ve ben o zaman şaşıracak. Ya o mezarın başında oturup. O günden sonra bir daha Büyükdere'nin adını bile anmamıştım. büsbütün tatlılaşan sesiyle: "Hayır. Cemal Bey. "Çok yoruldunuz Hayri Bey.." 196' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Evet. hiçbir şey söyleyemediğim için ayaklarına kapanacaktım. "Hayri Bey. Halbuki ne hülyalar kurmuştum. Düşün bir kere o suratı insan tokatlamaya başlarsa! Yan gözle ellerine baktım ve hakikaten bu işin olmadığına üzüldüm. Beni ne kadar duygulandırdınız. İlk 197 tanpiNar yudumu ağzına alır almaz yüzünün öyle mendebur bir buruşması vardı ki. Bu işe gönüllü gitmiştim. Sonra Halit Ayarcı'ya döndü: Hayri Bey. Biçare. Bugünkü lutfunuzu hiç unutamam!" diyerek yorgunluğumu tazeledi. yanık vanık okuduğum aşir. ikram etmişti." Ve her ağzını açışında ayaklarımın altından toprak kayar gibi oluyordu.. Bu sefer Selma Hanımefendi. Ve hemen beş dakikada bir. hislerinin arasında bunalmış kalmış.. Sonra bana döndü.tahammül etmiştim. birdenbire iştiham kapanmıştı ve sırf kendisine rakı nasıl içilir göstermek için üst üste sekiz kadehi bile yuvarlamış. Cemal Bey bu latif hülyayı beş dakikada bir kere yıkıyordu. abdestsiz. bunu yapmayın! Hayri Bey. "Evet. Bir kere başlarsam bırakmam! diye düşündüm. Hani sizin halanızdan bir numara üstünü. falan gibi bir şey. evden zilzurna çıkmıştım..'. Selırıa'ya da söylemiştim. Sabahleyin ne yapaca-ğ. Ama. teyzeme karşı gösterdiğiniz bağlılığın hikâyesini Cemal'ben dinledim. bizim Cemal'i hiç sevmez. -bittabi Selma Hanımefendi bizim artistler gibi burnundan konuşmayacaktı.yapamadım. Ben birkaç defa düşünmedim değil.. kekelemeğe başlayacak. Doktor Ramiz : Yine mi o mesele? diye bana şakadan çıkıştı. O da bize düşman gibiydi. ne olsa akraba idi. bütün sırlarım yakalandığı için yüzüm kıpkırmızı pencereden baktım. bana. Bunu yapmayın. gusülsüz. daha derindi. Selma tabiî 1. Son zamanda kendimle yüksek sesle konuşmayı âdet etmiştim.. Hayri Bey. Üstelik dönüşte koluma girmek lutfunda bulunduğu için az çok kendisini de taşımış oldum. diyecekti. Zaten ben de sizi düşünerek ilânı o kadar teferruatlı vermiştim. Meselâ ertesi gün veya bir hafta sonra Selma Hanımefendi ile tekrar karşılaşınca bana en şirin tebessümlerinden biriyle bakacak. Ne istersin adamcağızdan?. Bir gün evinde sofra başında iken. O. aptallığıma kendi içimden inandırıyordu. Doğrusu büyük zahmet ettiniz. Çok kötülük görmüştü. sizin. Niçin hep fakir ve biçare adamlar dayak yer? Meselâ bizim Cemal Beyi hiç kimse dövmez. .Cemal'i biraz tanıyıp da öldürmek istememek kabil değildir. Sadece bu hikâyeyi on defa anlatarak beni. onun aleyhinde idi. Şimdi düşünüyorum da. Ben daha Galatasaray'da iken birkaç defa bunu düşünmüştüm. "Üzülme. sevmezdi. Rakı böyle değildi. böyle olmuştu. kendisini ziyaret ettiğim için beni de oturtmuş. Vâkıa istersem o vesilede Cemal Beyefendiyi hatırlıyabilirdim. Onunla ülfetim daha sıkı. ben hepsini biliyorum.. diyecek. "Merhume acayip kadındı. diye izah etti.. bilemezsiniz! Dostluğunuza nasıl minnettarım! Fakat emindim Hayri Bey..

Ne kadar çok Hayri var. rakı ve Büyük-dere. daima böyledir! Hayri Beyefendi. Hayır olmadı..Hayri Beyefendi.. Ne şekle soksam. buğulu bahar akşamını âdeta israf ederek uçuyordu. Ben cevap veriyorum: Baş üstüne beyefendi. Şimdi geçirdiği tehlikeyi anlayacak ve ürkecek. Pakize'nin kocası Hayri. dalgın Hayri.. Elbette Büyükdere'de rakı içenler vardı. ayyaş. Üstelik buradaki ben. bizim Hayri. 199 TANPINAR Telefonda Cemal Beyin sesi. Fakat ben bu işe nereden gitmiştim? İşte değişiklik burada idi. Hayri oğlum. Bazen şişeyi eve götürmeğe ce¦ et edemez. Bu yüzden Şehzadebaşı'ndan Edirnekapı'ya kadar. Büyükdere'yi de tanıyordum. falcı Hayri. . şarap renginden altın rengine kadar giden perdelerle. kır çiçekleri gibi ince ve çekingen. Son zamanda belki bunu da unutmuştum. şu büyücü Hayri.. adama hiç dokunmadan geçti. esrarkeş Hayri. bu iki saat evvel aklımın alacağı şey değildi. N'olur birkaçını yolda eksek. sizin Hayri. tezgâhın yanında çırağın arsızlıkları ve Yusuf Efendinin borcum ve evim hakkındaki imalı sözleri arasında yanlar. baldızlarımın eniştesi Hayri. Bu şeridin bir ucu sanki bizde imiş gibi onu ve etrafındaki akislerini toplaya toplaya gidiyorduk. Biiyükdere. Çemberlikuyu sırtlarında puslu havada. yarın akşam uğrarım. İkisinin de bende bir yığın hâtırası vardı.. kendim olsam. Fakat niçin hep Selma Hanımı ve Cemal Beyi düşünüyorum.. bugün dört defa "beyefendi" olmuştum. Şimdi de o cevap veriyor: Hayri Bey. Büyükdere. taze otlar kadar yumuşak. Otomobil yerlerinden söktüğü ağaçları tepemizden ata ata gidiyor. kaybettiği sevgililerinden bu kazanın hâtırasıyla bir denbire ayrılacak. Hayri Beyciğim. lütfen akşam üstü bize uğrar masınız? Selma sizi bekliyor. çişi gelmiş çocuklar gibi iki ayağının üstünde sallanıyor. yedide.. Biliyorum. . Galiba bir otomobile bindiğim için olacak. Doktor Ramiz yanımda. Telefonu daima kendisi kapatmak ister. Hulâsa. Herkes gibi ben de bir tek insan. bu güzel. Her şeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var. -Teşekkürederim beyefendi! 198 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Böyle denmesi lâzım. Altı sene evvel ba kımsızlıktan ölen küçük kızımın saçları da böyle yumuşaktı. bir cıgara. ama Hayri Beyefendi olarak ben. Deminden beri cıgamsızlıktan dudaklarımın kenarı ve içi. İkisinin yan yana gelmeleri de pek mümkündü.İkinci defa işsiz kalınca bir ara hakikaten rakıya düştüm. Muhakkak tekrar çocuklu ğuma döndüm ve bir bayram yerindeyim! Pek dalgınsınız Hayri Beyefendi! Bereket versin. altı yıl evvel de böyle derdim. hemen oracıkta.. Sevincimden beşinci "beyefendi"yi az kaldı kaçıracaktım. Evet saat altı.. ok gibi.. rakı ve ben.. Hayrı Efendi. Eskiden.yol boyunca rastladığınız eşiğinden atlar atlamaz ekşimiş pilaki ve yanmış zeytinyağı kokusu ciğerinizi haşlayan meyhanelerin hepsine birkaç lira borcum vardı. bir kat daha güzelleşen akşam. müsrif. Bu gece belki de rüyasında onu görecek.. göz alabildiğine yeşillik arasında. şimdi hiddetten sapsarıdır. Ve üstümü kirletir korkusuyla hemen telefonu kapatıyorum. rakıyı da. Ayrıca otomobilin yetmiş kilometre sürati. Yarı yıkık evimizin arasına göz koyan ve bu yüzden bana oldukça geniş bir kredi sağlayan semt bakkalındaki hesabımı da her akşam yalvara yakara aldığım kırk beşlikler kabartmıştı. bütün diş etlerim yanıyordu.. Bari şu ihtiyarı çiğnemesek! Üstü başı benden perişan.. Lütfen. Şimdi bir de Hayri Beyefendi ortaya çıkmıştı. saatçi Hay-ri. rakı ve ben. "Şunu bir kenara koy. bir şerit gibi uzanıyordu. Ben.. arkamdan söylenecekleri hiç düşünmeden ve hiçbir kimsenin bakışlarıyla da karşılaşmamağa çalışarak âdeta boşlukla konuşuyormuş um gibi.. Belli ki kendinde değil! Aferin şoföre. Hayri Bey." derdim. O varken benim kendime ait işlerde söz söylememe lüzum yoktur. Otomobil. öksüz Hayri.

Fakat duvarları bu odada çok ince. Bir şeyler daha bulup söylemem lâzım. Yumruk tam yerine isabet etti. Yatakta örtüler altında şekliniz kaybolsun. 200' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Sabır. Zaten bu gece başka yere sözlü. Aksırma hiç güzel olur mu? Amma. hemen hemen aynı şekilde hizmet etmiyor muyuz? Bende hiç meslek tesanüdü yok mu? Hayır. Bütün takımıyla. Bizim de hediyemizi ailenin eski bir emektarıyla göndermemiz lâzım. Dünyanın en kötü kolonyasını sürünmüş. Sanki holün ışığında çok derin bir karanlıktan bakıyor gibi.. fakat siz yine örtünün. Bir şey çıkar başımıza diye korktum. abajurun büsbütün körlettiği ışığı ile bir deniz mağarasına benziyor. Hem on günden beri. 201 TANPINAR doğrusu!" demeli. bir sandalyenin üzerine atılmış robdöşambrıyla odada hazır.. Eli âdeta ceketime asıldı. ne de en küçüğün hummasını düşünüyorum.. Akrabadan bir hanım. Hayır. Cemal gitmek istedi amma..Darılmadınız değil mi Hayri Bey? Zaten biliyorum. Ufak bir ricam daha var. altı buçukta kapının önündeyim. Doğumevinde.. Yatak büyük bir sedef gibi alaca ışıkta kabarıyor. Yüzü çocukluğumun şekerci dükkânlarına. siz beni seversiniz. yüzü çok değişikti.. sizi yine rahatsız ettim. beşiklerini salladığımı da zannettirmem lâ-z>m. ışık ve renk içinde. Sandalyenin. İyi ama niçin benden saklansın! Ben ona o kadar aşağılardan bakıyorum ki." Üşüyeceksiniz hanımefendi. yatağımın baş ucuna avize diye asacağım. Bu kahkahayı da götürmeliyim. şimdiki çiçekçi vitrinlerine benziyor.. Çok sevişiriz. Yatakta bir şeyler aranıyor: "Lütfen şuradan bir mendil.. Hayrı Beyciğim. ne Zehra'nın sinüzitini.. Ben. göğsünüzü örtün. Yine çok güzel ve şirin.. kızmıyorum.. Hizmetçi kız yılışarak gülüyor. Şişli'de. Ne yaparsın? Güzel olmak kâfi değil.. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin. Acaba hasta mı? Kızım da hasta.. "İyi bakıyorlar. Üstüm başım da temiz olmalı! Ve ayrıca üstümdeki elbise Cemal Beyin üstünde görünmüş olmalı! Ve görenler.. Dün Doktor Ramiz uğramadı... yoksa.. Cemal Bey. Geçmiş olsun efendim. Amma burada olduğum için mesudum... Oda sıcak! Oda sıcak. Kim bilir ne kadar güzelleşeceksiniz! Bir kahkaha daha.. Niçin kızıyorum sanki? Aynı insanlara. kollarınızı. Etrafa evlerinde doğup büyüdüğümü. Acele ediyorum. Fakat Selma Hanıma bunlardan ne? Şimdi ben evimde olmalıydım. Ben bu kalenin içinden onu dinliyorum. Cemel Beye gösterilen bu alâka kadar beni hiçbir şey mesut edemez. Bir hediye göndermemiz lâzım. bana darılmazsınız! . Fakat bunu nereye asarım? Kendisine uşaklık etmek kâfi değil..Saat yediyi bekliyorum.. küçük kızım. Selma Hanımefendinin yatak odası indirilmiş perdeleri.. Yoksa.. Bayağı kâmil bir hâli var. Ayşe size Cemal'in elbiselerinden birini verecek. zengin insanlar. ne karımın tiroit guddelerini. Fakat kadın aklı bu. İçinde Selma Hanım var. Sizden başkasını bulamadık! Hastalık muhakkak ki yakışıyor. Bu nezle yakamı hiç bırakmadı. boynunuzu. Orada sandalyenin üstünde.. Anlıyorsunuz ya. Şakaklarım atıyor. Fakat bunun hastalığı başka türlü olmalı. Fakat sizden başkası da bu işi yapamaz. çünkü ötekilerin hepsini bana unutturdu." . Gözlerinde fena bir pırıltı var. Fakat ne söyleyebilirim? Küçük kızımın bu sabah ateşi otuz sekizdi. Görüyorsunuz ben hastayım. Artık iş size düştü. elimden gelse alıp götüreceğim. şezlongun üzerinde bir yığın ipekli çamaşır var. hediyeyi almıştım. Ne Ahmet'in göğsünü... insan oğlunun tek kalesidir.. "Geçenlerde Cemal'in giydiği elbise değil miydi? Adam boylu poslu! Sonra efendiden adam. O devam ediyor. Nuri Efendinin sesi içimde konuşuyor. onun da sabahleyin ateşi vardı biraz.

çocuklarım.. Örtüler dalganıyor. iki kolunda iki paket..Demek. aynı gülümseme. Yani Kulüp rakısı. Yüzü tekrar yastığa gömüldü. Daha niceleri var. geriliyor. yumuşak. İskender Mısır'a. Belli ki yine bana bir hakaret hazırlıyor: "Ayşe. Fakat Ayşe'nin kolları hiç de onunkine benzemiyor. Ben de peşin para ile çalışıyorum.. ince bir plaj kumu gibi bu yüzükoyun yatan kadın vücudunun şeklini alıyor. Otomobille gider gelirsiniz!" Ayşe hakikaten Uç gün evvel Cemal Beyin sırtında gördüğüm kahverengi elbiseleri hazırlamış. gece var... Birisini tütüncüye bırakırım. Ayşe kapının önünde. Selma Hanımefendi. istirham ederim.. Buyrunuz beyefendi. ona doğru âdeta koşuyor. kadının rahatını bozmak istemiyor. Halit Bey barta dönüyor: .. size para da verecek. Düşmemek için bir tarafa tutunmam lâzım.. uzanıyor. Bu sevinç bana yetişir. Mehtap biraz sonra tam karşıdan çıkacak. hepsi burada. Evvelâ mutemetten. Pakize. eski elbise ve iş verebilir. boşlukta sallanıyorum. İçimde sevilmeyen insan vücudunun cıvıklığının bulantısı hâlâ devam ediyor... Demek bu paranın bana verilmesini istiyormuşum. hem de hizmetçisiyle ihanet etmek. Sade öyle mi ya? Bir taraftan da toparlanıyor. Keşke yeni ahbabımızın yüzüne vaktinde bakabilseydim. Maaşımı kaç defa peşin alıyorum. Buna tenezzül etmemeliydim. Dışarda deniz var.. Cemal Beyin bu düşünceye yine kendi içimden fırlattığı kahkahalar. hani şu benim getirttiklerimden! Demek Kulüp rakısının başka cinsi de var. O güveni ben kendimde bulabilir miyim hiç? Bu lokantaya giriş değil. Aman efendim. ne suretle? Kapıdan bir başka Hayri İrdal çıkıyor. Halbuki ben ancak Ayşe gibi kadınlarda kısmetimi aramalıyım! İkimizin boğazlarımızda bir yığın şey düğümleniyor. kat kat. sessizliği insanın içine yerleşen. Kadının başı tabaktan çıktı. Kâinat lahana gibi. Şu paketi alıp kaçabilsem. Niçin olmasın? Her şey sınıf sınıf. . Lokantanın vitrinlerinde barbunyalar. "Cemal'in de biraz ateşi var!" Otomobil birdenbire durdu. Fakat eski neşesi yok. Saçları dağıldı. Hayır.. Amma öbürlerinden. Bu kadar güzel kadına. Halit Ayarcı elini sıkıyor. Dârâ Yunanistan'a girdikleri zaman muhakkak böyle yaparlardı. Bütün müşterilerin gözü bizde. Nevzat Hanım... O odasında yatağında bir kedi nazıyla dinleniyor. Adım attıkça lokanta genişliyor. Ve Selma Hanımın. Belli ki o anda kendisi için benden başka kimse yok. Niye böyle anlarda hepsi birden başıma üşüşürler? Yalnız Selma Hanım yok. peşin para ile çalışıyor. Ben ikisinin ortasında. Kadınlar da öyle değil mi? Selma Hanımefendi. sonra dostlardan. Hayır ben Ayşe'den hoşlanacak insan değilim. yaprak yaprak.. Fakat onun gibi yapmam imkânsız. İçimde bütün dünyayı ikrah ettirecek bir bulantı var. benim gibi değil.. Emine artık görünmez! Ona artık lâyık değilim. tekrar aynı cümbüşlü bakış. Rmine. Hepsi ayrı cinsten. Pakize. Taşlıkta bizi lokanta sahibi karşılıyor. yolda gördüğümüz akşamdan toplanmış gibi kırmızı ile mavi arasında perde değiştiriyorlar. Ama sırtını deniz tarafına çevirmesinin sebebini biliyorum. O girerse. Kenarda güzelce bir kadının başı önündeki tabağa gömüldü. bütün bir fütuhat! O zamanlar el sıkmak âdeti olsaydı. Demek bu da âdet. sonra geçerken alması kolay. Mutfağın yanındaki daracık yerde soyunuyorum. Başka çaresi yok. Şişli'ye kadar gitsem bile sonra eve ne ile döneceğim? Tabiî tramvayla. Halit Bey düğün gecesinde tabanca sıkar gibi emirler veriyor: Rakı. tekrar dönüyor. Garip. benim sevdiğimi biliyor. Fakat nasıl. sonra herkesten. Lokantacı listeyi uzatıyor. Param olursa ben de yaparım. Artık tanıyıp tanımadığımı öğrenemem. Ayşe... Pakize. Selma Hanım da bana ancak bahşiş. O hâlde Ay202' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şe'yi niçin beğenmiyorum? Ayşe. onu unutmazsam bu iş olmaz. Beni karşısına aldı. sonra Pakize'nin kardeşi olduğu hâlde me203 TANPINAR selâ büyük baldızım. Yatak. Biraz geç kaldım. çözülüyor. Ayşe kapıyı açıyor. bir rüya balığı gibi insanın içinde masmavi kımıldanan gece.

Siz burayı daha iyi tanırsınız.. biçarenin biri.. Siz getirmesey-diniz. Psikanaliz. Belki adlarını bile bilmem. kendim öyle yaptığımı sanıyorum. Halit Ayarcı'nm sesi birdenbire diken diken oidu. Kulaklarım hamamda imişim gibi çınlıyor.Buyurun mezeleri seçin! Birdenbire kendime geliyorum.. Sesi ne rahat emir veriyor. belki bütün lokantayı beraberinde götürecek. Ayasofya'nın kubbesindeki melekler gibi oraya. Büyüğünü de yarın Topal İsmail'e nikâhlayacağım. Doktor Ramiz hiç bana benzemiyor. Şehzadebaşı'ndaki küçük meyhanelere beni davet ettiği zaman verdiği bitmez tükenmez perhiz nasihatlerini birdenbire unutmuş gibi yiyor.. Sonra ilk yudumun zevki. Bu işleri ne kadar iyi biliyor. Hayır.. hepsi önümde olunca karnım birdenbire doyar.. .. Acaba aktörlüğü var mı? Hayır bu aktörlük değil v başka şey. bu benim kırk beşlik değil. Çünkü siz de anladınız ya.. Benim âdetim böyledir. Buz rakıyı damar damar yaptı.. Bir şey almıyorsunuz Hayri Beyefendi. Ben hazretin yalnız bir midye dolmasını bilirim. Sizin anlayacağınız.. Bu kadar da acele doğru mu ya? Biraz daha tadını çıkarmak lâzım değil mi? Bu gece yediğim. tortulandı. Beş yıl evvel ölen en küçük kızının cenazesi bekçi kucağında kalkan adam. içecek.. teşekkür ederim.. Devam etmek istemiyorum. o zamanlar ben bütün hayatını sırtında bir kambur gibi gezdiren o biçare insanlardandım. Ben sanki içinde büyük bir buz parçası eriyen büyük bir kadehin arkasından onu seyrediyorum.. Yârabbim.. Hayır. Oradan Halit Ayarcı'ya: "Ah. Biraz buz? Biraz daha. huzur-ı âlinizde dayak yemek küstahlığını gösteren o mendebura. "Ben fakir adamım. Hani kahvede. yiyecek değilim! Halit Ayarcı kadehimi dolduruyor. üçüncü yudum." Fakat neye yarar? Bu kadar güzel başlayan geceyi niye bozmalı? Felek bu gece beni Hayri Beyefendi yaptı.. O da Balıkpazarı'nda satıcı iken. Belki de ben.. Burada rakı için geniş zaman ayrılıyor. Artık sayamayacağım. İkinci yudum. masanın üstünde psikanalizden başka ağza konacak doğru dürüst bir şey bulunmazdı... neredeyse elindeki meze tabaklarıyla pencereden dışarıya. Lokantacı yanı başımızdan ayrılmıyor. Ben Hayri İrdalım. ciğerlerimin kanı. Onun tadını çıkaralım. -Bırak doktor şu psikanalizi. Gözleri ona her iliştikçe.. Dördüncü yudum: Kadeh boşaldı. Vazgeçtim. içtiğim.. Kafamın içinde bir şey. Hayatı be•204 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ niınsemiş! Hiç mağlup olmamış. onunla beraber olduğumuz zamanlarda benini de yapmak istediğim hep bu idi. ve gözlerimin nuru. sevgiyle bakıyor. Dilimle damağıma hafif dokunuyorum. çok ince bir sakız lezzeti var. Uzat doktor kadehini! Siz de beyefendi lütfen. göklere doğru uçacak. Fa205 TANPINAR kat beni davet ettiği meyhanelerde. şüphesiz fazla ileriye gitmeyecek. devlimizin en mühim keşfidir." diye her an seslenecek.. Böylece istediğimiz zamana kadar eğleniriz. Doğrusunu isterseniz. kapak gibi ağır bir şey döndü. Rakı kadehimde mermer bir saray birdenbire çökmüş gibi değişti. Yok. on senedir. Şimdi ilk kadehleri biraz acele içeriz. Tabaklar önünden resnıigeçıt yapıyor. Bütün vücudumda tanımadığım bir sıcaklık var. İkinci günde ışık böyle yaratılmış olmalı. pencerenin dışında cama yapışıp kalacak.. denize. Ah. Doktor Ramiz derhal psikanalizi bırakıyor ve hemen onun yerini İstakozu alıyor. Sonra yavaşlarız. Belli ki bu masa bizim bakkalın tezgâhının arkasına hiç benzemiyor. ancak kapısının önünden geçebilirdim. Allah belâsını versin! Biz şimdi rakı içiyoruz. Belki de yüzüm karmakarışıktır. Bizim Saatçiyan'a adamakkıllı ders verdiniz bugün. Sevinç adamcağızın iki yanına âdeta Cebrail kanatları takmış. gördüğüm şeyleri nasıl olsa bir daha görecek. Halit Ayar-cı'ya ne kadar şefkatle. Bir ayağımı öbürünün üstüne atıyorum ve etrafa kayıtsız kayıtsız bakıyorum. herkes saatini onun kadar sevse ve hepsi de Doktor Ramiz'in dostu olsa.

Kim bu arkadaşlar?. Tekrar bir barbunya döşeme tahtasına şöyle kayıtsızca alılan bir kılçık oldu. kucaklıyor. Ben biraz daha bekleyebilirdim. Doktor Ramiz'le ben Tevrat'ın yeni yaratılmış adamı gibi. Hem çatal yemek ye-!î'ck içindi.. bir gözleri bizim masaya doğru yürüyen adamda. hazırlanan masanın etrafında. Sonra kalantor adam ya nımıza geldi. Lokantaya en aşağı on kişilik bir kafile girdi.. Misli bulunmaz bir adam. anlaşıyorduk.. Doğru. hayranlık ve mahcubiyetle giyindik. Birdenbire yüzünde bir çocuk tebessümü belirdi. Herkesin başı onlara çevrildi. Soğuk barbunya ise hiçbir işe yaramazdı. hem geriye alıyor. Bu konuşma değil. Fakat beni unutmadı. Çatala lüzum yoktu.. Sağlığınız efendim. öbür gözleri biraz sonra aynı adamın kendi aralarında oturacağı sandalyede. Belli ki bu saadeti bana birkaç kelime ile anlatacaktı. o anda duyduğumuz sevinç. örtündük..undan çektiği eliyle bir tanesini aldı ve hep aynı mesut çocuk tebessümüyle ağzıma götürdü. Hem fazlasıyla! Halit Ayarcı tekrar beni satın almağa karar vermiş gibi rahat rahat gözlerini yüzüme dikti: Saatçiliği nerede öğrendiniz Hayrı Bey? Gençliğimde. O. Memleketimizin en tanımış saat üstadı. Aziz dostlarımdan Hayri İrdal Bey. Bana bakışlarından bu samimiliği okunuyordu. fakat ona iltifat eden daha çok mühimdir ve o. Fakat birdenbire masanın üstündeki barbunyalar dikkatini çekti. Beni sevmişti. bilardo masasında bileler gibi koşuşuyorlardı. En önde yürüyen iriyarı.uzaktan Halit Ayarcı'ya eliyle bir selâm verdi. Bu Halit Ayarcı'nınkinin de üstünde.. çocuk denecek bir yaşta Muvakkit Nuri Efendi adında bir zatla tanıştım.. Onlar beklerlerse soğurlardı. daha marifetli. Evvelâ Doktor Ramiz'i tanıştırdı. üstüne çıkıyor. Yeni gelen. sözde büyük bir rahatlık içinde birbirleriyle konuşarak. hepsi birden bu uğurda şaşı olmağa dünden razı.. Konuşmağa lüzum yoktu. Fakat Halit Ayarcı şaşırmıyordu. ardı arası gelmeyen bir çarpı amcli206 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yesiydi. Babamın dostuydu. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek. ne var ne yok bakalım. daha kudretli. Halit Ayarcı'nın omu/. çok mühim adam olduğu için Halit Ayarcı birkaç yiiz daha mühimdir.. hep beraber ve üç dört kelime ile yapıyordu. Masalar çekildi. Halit Bey? Ses diye işte buna derlerdi. Bu emniyetle sağ eli bir kadın saçı okşar gibi masaya uzandı. unutmamıştı vc unutmayacaktı da.. Mamafih hak etmişti. iltifatın altında üç santim kadar döşeme tahtasına gömüldüm. Ben de onıı sevmiştim. Hem iltifat ediyor. Ben bu teveccühün. bir elini omuzuna koymak suretiyle Halit Ayarcı'ya ayağa kalkmak fırsatını vermeden iltifat etti: E. hep aynı muhabbetle yüzüme bakıyordu.. yüzlerce mâna ile zengin bir şeydi.Belki biraz fazla oldu. Beni sevmişti. itiyor. şakalaşarak onu bekliyorlardı. Sonra beni takdim etti. Beni kırk yıllık dostu gibi tanıtıyordu. Kalantor zat benimle teşerrüf ettiği için son derece mesuttu. Fakat barbunyalar bekleyemezdi. Bu c-meliye iki üç dafa tekrarlandı. böyle çerezler için değil! Beşinci barbunyadan sonra evvelkinden yüz defa daha anlayışla 207 TANPINAR . araya bir vasıta koyacaktı. Bunu göstermek için serbest olan sol elini benim omuzuma koydu ve hep aynı tebessümle yüzüme baktı. Hepsini bir anda.. Kafilenin öbür kısmı. hak etmişti. O yarı ayağa kalkarak son derecede haysiyetli bir tavırla selâmını aldı. O samimî adamdı. ayakta. Çatal fazla külfetti. yan yana. kol kola yürüyordu. kalantor bir adam -şu gazetelerde günaşırı resimleri çıkanlardan biri olacak ti muhakkak. Bu takdim şeklinden bir daha anladım ki Halit Ayarcı mazi ve istikbalini hâlin arasından gören zattır. sandalyeler oynatıldı. Yeni gelen adam bir el işaretiyle bizi yeni baştan yarattı. O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır.. Garsonlar salonun içinde. Sözümü bitiremedim.

Bütün ağırlığiyle omuzuma basarak son emirlerini verdi: -Aman yiyin! Tam zamanıdır barbunyanın. İltifatını. İştahından bahsetmiyorum. Hele Nuri Efendiden çok uzaktaydım. 2P8 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Fakat ben ne istediğini anlayacak hâlde değildim. Buraya gelin.sözüne devam etti: -Tabiî iktidarda olmadığı zamanlar.. O zaman da cebimdeki gazetede bunun resmi vardı. Ve artık bana bir daha bakmadı. O kısaca cevap verdi: Muhakkak. ne asil hâl leri var. ben pişirmişim gibi hep bana bakarak: Nefis.. Şüphesiz bu yeni icat edilmiş bir nesne olacaktı. diye atıldı. Niçin olmasın? Bu samimiliğe. her zaman için emrinize hazır ve her zaman için sizden çok farklı. Çünkü kudreti benimsemiştir.. kaynamıştım... Zaten iktidarda iken görmek pek az nasip olur. Güzel pişmiş. Zaten mevsimi!. tebessümlerinin. fakat büsbütün boş durmak da hoşuna gitmediği için karşısındakinin bir şeyler söylemesini istiyordu... ve Halit Ayarcı'nın onu küçümsemesine. Söyleneni dinlemiyor. Rabbim. Ben.. dedi. diğer taraftan Halit Beyle konuşuyordu. Doktor Ramiz'in yiizü sevinçten kıpkırmızıydı. Ben. Gerisine ne lüzum vardı? Birdenbire buzlu badem tabağı dikkatini çekti. badem denen nesne ile meşgul olduğu için kendisi de konuşmuyor... Fakat bu şahsa ait bir hâl değildir.. dedi. Mektep kitaplarındaki Asur tanrılarının omuzları gibi nur içinde bakıyordu. ne büyüksün sen! Yalnız bir kişi. dost. Her zaman böyle midir? diye Halit Ayarcı'ya sordum. İş başında iken az çok değişir. Barbunyada ana baba bir kardeş olmuştuk. beğenmemesine içerliyordum.. Bir taraftan onu tadıyor. O dalgın dalgın cevap verdi: Evet. ikimiz de yalnız olduğumuz için saatlerce baş başa konuşmuştuk. Yerine oturur oturmaz. Her zaman böyledir. dinliyordum... Adeta beraberlerinde gezer. Gözlerim önündeki fotoğrafta: . O daimî ve edebîdir.. Cebinden çıkardığı bir akşam gazetesini açarak ilk sahifedeki bir resme işaret etti: -Yerine gelen adam. en aşağı dördüncü kat gökte Hazreti Isa ile sarmaş dolaştım. bağlanmıştım. Biz tekrak yerimize oturduk. lehimlenmiştim. Doğrudan doğruya masaya döndü. çok nefis. Garip değü mi?. gözlüklerinin pırıltısıyla bizi ihya ederek çekilip gitti. bu biçare hayat artığı. dedi.. babacan. Ve hep aynı sevimli. O zamanlar daha ziyade gazetelerde resimlerini görürüz. dedi. Bir ara sol omuzuma baktım. Böyle olduğunu hiç bilmezdim. Hayri İrdal.. Haleflerinde.gözlerimin içine baktı ve barbunyaları ben yaratmışım. bu iltifata taş olsam yine dayanamazdım. Sonra omuzumdan istemeye istemeye elini çekti. düştükleri zaman da kendilerini. hem yarın! Öğle yemeğinde. Daha doğrusu kudret denen şey onu benimsemiştir. dostluğunu kastediyorum. "Hadise kapanmıştır" der gibi bir sesle bana: Evet. Fakat bu ihaneti yaptığı için tatlı bir bakışla gönlümü almayı da ihmal etmedi.. bu iltifata mazhar olayım! Bu akıl alacak şey değildi. Ben ağzım hayretten bir karış açık. hepsinde vardır. Galiba onun gelişiyle kesilen sözüme devam etmemi istiyordu. Bir ay evvel onunla burada karşılaşmış. Ne babacan.. Her zaman iştahlı ve dost.. seleflerinde. Halit Ayarcı oralarda değildi. Bir ara Halit Bey kendisine: Bugünlerde sizi taciz edeceğim galiba. Ramiz Bey hemen hemen Halit Beyin evetiyle aynı zamanda: Hakikaten büyük adam. Benzemez. hulâsa bütün ailede. Fakat öyle düşmüşe müşmüşe pek benzemiyor.. dedim. şurası da var ki rahmetli velinimeti daha pek o kadar tanımıyordum. Sonra beni bıraktı. Tuhaf bir konuşmaydı bu.. ne derseniz deyiniz. Sonra omuzlarını silkti ve beni çok muazzep eden hafif bir gülümseme ile -çünkü hakikaten bu büyük adama gerçekten ısınmıştım. ben tutmuşum.

Hırkaişerif. Yekçeşim Ali Efendi Edirnekapı mezarlıklarında vakit ge-çiriyorlardı. elimdeki piyango biletini şöyle mübarek eliyle bir tutmuş. Birdenbire işti-ham artmış.Top-kapı. benim gibi bir biçareye beş on kuruş para temin etmek neden günah olsun? Bunu bir türlü anlıyamadım. Hepsinden biraz yeis) i. işte o hüviyetlerine 209 TANPINAR sinen iktidardır. sabah akşam. "Haydi. Kınalı'nın en yüksek tepelerinde. Büyükada'nın.. demişti. benzerler. hakikaten üstünden büyüklük akıyor. Halit Ayarcı omuzunu silkti. konuşuyordum. hulâsa bütün İstanbul'da.ne Tez210' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ veren Sultan. Her kadehte.. mezarlarından taş alır. Seyit Lûtfullah harap bir medresede oturuyor. çok yalvardın. Sirkeci. surların içinde ve dışında. hiçbiri derdime çare bulamamışlar. dirileri yalnız sabır ve kanaat dersi veriyorlardı. ben hiç yanında görmediğim hâlde. ondan destur aldığı söylenen Yılanlı Dede. Karpuz Hoca Sütlüce'de yıkık bir evde. Eminönü taraflarına. kalbim mahzun oldu. rüzgârda köpüre köpüre uyuyan Hıristiyan evliyaları da dahil. bizzat kendileri. Hayretimden kekeliyordum. Eyüpsultan'dan tâ Yuşâ tepesine. ne Üryan Dede. Bu anlaşılamayacak bir şeydi. kısmetimin açılmasını himmetinden beklediğim Gömleksiz Dede. Devletlinin eli omuzuma ve bakışı gözlerime değdiği andan itibaren bende garip bir değişiklik olmuştu. Beni günaha sokma!" Peki amma. onun omuzumu çökerten ağır ve heybetli elinden. Kadehini kaldırdı: İçelim!. Aksaray. Doktor Ramiz bu sözleri işitmekten âdeta mustarip. Yedikule. ellerine geçeni de şuna buna dağıtmış insanlardı.Garip şey. O benzeyen şey yok mu. Ve içtik. içim daha kapalı dönerdim. gözlerime akan mıknatıslı bakışlarındandı. -çünkü giden sıkıntılarımın yerine garip bir sevinç. Altıparmak'taki Şeyh Mustafa Hazretleri. Şeyh Viranî hepsi bu çeşit insanlardı. Evet. Fatih. gülüyor. zaman zaman ziyaret eder. çok efendi adam. Birbirlerine de benziyorlar. bu boşalma ve doluş. Çocukluğumda beni birçok türbelere götürmüşler. giyebileceğim şöyle temizce bir gömlek bulamıyorum diye yanıp yakılırken. ben sende ve sen bende. Halit Beye çıkıştı: Ama. Kısıklı'daki Selâmiefendi'ye kadar. bir daha dönmemek üzere çok uzaklara uçuyorlardı. Ve eliyle. üzerimdeki maişet sıkıntısını bir parmak kaldırmamışlardı. Paranı geriye alacaksın! Amma bir daha böyle şey istemem. ruhumuzu ve nefsimizi terbiye edeceğiz diye benimkinden beter sıkıntılar içinde yaşamış mala. Deli Hafız. bütün vücudumu bir rahatlık hissi.. Ben. Durmadan içiyor. Edirnekapı. dünya işlerinden gelen sıkıntılarıma çare bulamayacakları besbelli bir şeydi. menale kıymet vermemiş.. . "Anlatılması güç!" der gibi bir işaret yaptı. bir yığın nefesi keskin zatlara okutmuşlardı. hattâ ayazmaların serinliğinde yatan. yahut Heybeliada'nın. Kaldı ki bu mübareklerin hepsi dünya işlerinden uzak. parmaklıklarına hiçbir şey bulmazsam ceketimin astarını yırtarak bağlardım. Kocamustafapaşa. fecir vakti cami avlula-rındaki ağaçlardan kalkan karga sürüleri gibi üzerimden kalkıyor. Ayvansaray yolu. ne Elekçi Raba. hemen her semtte mevcut evliya ve keramet sahibi zatların yattıkları yeri tanır. biraz daha üzgün. Alkol bütün hafiflik kapılarını açmıştı. dua eder. yalvarır. bir nevi saadet ve ferahlık kaplamıştı. bu bir hulûl hâdisedir. bir güvenme geliyordu-şüphesiz ondan. kendisine hediye edilen gömlekleri sokak ortasında cayır cayır yırtıp atmakla meşguldü. dedim. gözleri hep devletlinin masasında. bir iç rahatı. Hiçbirisi bana bu tesiri yapmamıştı. Nitekim ölüleri yüzüme bile bakmıyor. Türbe. Dua ettim. yiyor. Çu-kurbostan'da bir mahzende yaşıyor. Bu hafiflik. Bunların arasında komşumuz sayılan Yedigelin Emine Hanım. İçelim!. her yudumda beni boğacağını sandığım sıkıntılar. Böylesi zevatın. Dedim ya. daha ziyade maddî meselelerde. hiçbiri. üç sene peşinden koştuktan ve o kadar yalvardıktan sonra. Ne Bukağılı Dede.

benim tabağımda. kıra salınmış uyuz keçi gibi salına salına döndü. Masamıza bakışı. Andronikos Kayser'in definesi ve cıvadan altın yapmanın en kolay usulünün ilm i havâs sayesinde bir hud-dam tedarikiyle olabileceği üzerinde az çok ısrarla durarak anlattım.. Ona Nuri Efendiyi. Elbette insana bu yüzden birtakım iyilikler gelecekti. Fakat oldu. servete batıran mükâfatlar. bu lokantada. Halit Ayarcı gülerek: -Olmaz. Devletli hiç de bu cinsten. kadın hulliyatı. Bu evvelâ üzerimden bahsettiğim ağırlığın kalkmasıyla başladı. bu sene içinde verdiklerimi geriye versin! O da beş on kuruş eder. O bizlere mahsustur. "Belki mahsustan böyle söyledi. Ve o böyle yaptığı için de Hayri İrdal dünyalar kadar mesuttu. Vâkıa bunlar bir günde olmadı. O geceden sonrat hattâ o gece içinde hemen hemen hayatımın mahreki ve mânası değişti. Hayır. Talihimin bu küşayişi anında hâlâ omuzumda devletlinin elinin ağırlığını hissediyordum. mübarek kadın sözünü tuttu. çe-lenkler. tabiî onlar da nazar değmesin. çatalımda takılı duran midye tavasını bile lahzada fark edişi. üflenmiş tılsımlar olduğunu Seyyit Lûtfullah'tan işitmiştim. yani nefis. ayaklarına kapandım. ebedî saadetler uğrunda dünya nimetlerini tepecek insanlardan değildi. Elbette böyle bir adamla karşılaşma. altın ve gümüş evanî. öğüten ve bunları yaptıktan sonra da gerisini arayan. iltifat tarzı. bize lâyık bir şeydi. en çetin hastalıkları bile perhizsiz yendiği aşikârdı. etme!. yapma. Hattâ dünyaya bakışım. Seyyit Lûtfullah'ı. Aristi-di Efendiyi. Hattâ çok güçlükle ve adım adım oldu.Yedigelin Emine Hanıma o kadar yalvardım. ara sıra çıkarttığı . Hıristiyan devletlerinde verilmesi âdet olan ve sonraları bize de geçen nişanların hakikatte okunmuş. Bu iş için yaratılmıştı. Hattâ o zamana kadar hiç kimsenin bilmediği bazı izahat bile verdim. Naşit Beyi... Hiç olmazsa on senedir bu münasebetsiz icada verdiklerimi geriye alayım!" Mümkün 211 TANPINAR mü? "Haydi o kabil değil. yüzükler. bir saadetti.Bizanslılarda mâşallah yoktur. yarı tok ömrünü geçiren Hayri İrdal'ın taba-ğındaki tek midyeyi bile. Bütün ay. kabil değil. o başka çeliktendi. Evliya inadı bu. mâşallahlar.. yıllardan beri kendisini tanıyan dostu Doktor Rainiz ona bu yüzden âdeta gıpta ile bakıyor. ya mübarek! dedim. kupkuru ve tek başına. Bilâkis hoşuna gideni kapan. "Şunu biraz arttır. amma. kısmetini köreltecek. alan. Ayrıca sandık sandık mücevherat. Mahzun mahzun döndüm.. Ben onları kastediyorum. Hattâ rahmetli üstadımın takvimlerine. ve hep mücevher ve inci kakmalı.. ruh terbiyesi diye kendini azaba sokacak. Fakat nafile. Düşünün bir kere. Halit Ayarcı o gece benden bütün hayatımı öğrendi. yiyen. içlerindeki bütün eşya altın veya gümüşten. kahve köşelerinde yarı aç. Nitekim öyle oldu. Seyyit Lûtfullah'ı tutmuyordu. kem gözden korusun diye bir şeyler takınıyorlardı. koskoca Büyükdere'de. N'olur. Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. âdeta onu kıskanıyordu. Fakat Halit Ayarcı. taşım da taşım. insanları anlayışım değişti. Eski zamanların cülus atiyeleri gibi sağı solu ihya eden. O daha ziyade Nuri Efendi üzerinde çalışıyordu. Ferhat Beyi. ikramiyeler arasında benim liram. Evet. Yirmi yedi altın direkli çadır. Gâvur kısmının mâşallah denecek nesi olabilirdi? Mâşallah kelimesi elbette bizim olacaktı. kısmet ve nimet tarlalarının üzerinde nasıl şahinler gibi süzül-düğünü kendi malını velev âharın elinde olsa dahi nasıl seçip aldığını iyice gösteriyordu.dedi. eşya212' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ vı görüşüm.yemeğe kıyamadığı.Abdüsselâm Beyi. Hattâ çok defa bana rağmen oldu. Bu kadar yalvardıktan sonra muhakkak bir şeyler çıkarır!" diye bekledim. Burasını düşünmeliydim. belki bu mühim ve zengin zata bu defineyi bulma ve kâinatın gizli kuvvetlerine tasarruf etme ihtirasını aşılarım ümidiyle bütün talâkatimi sarf ettim.. göz göze gelme bir uğur. bulamayınca canı sıkılan takımdandı. Ömründe hiçbir riyazet yapmadığı. barbunyaları derhal görmesi." Hayır. tam lezzetine varmak için önünde tuttuğu tek midyeyi bile hoşuna gidince almakta tereddüt etmiyordu.

Bırakın evime gideyim. bana ve benim olan şeylerin arasına. Doktor Ramiz bir aksiseda gibi tekrarladı: Evet içelim. Halit Ayarcı izah etti: Atena ile Herkül'den bahsediyorsunuz. Meselâ sizin saatin iç kapağının altındaki gibi.. yazma kitaplarda bulduğu simya reçetelerine de pek kulak asmıyordu.. Böyle gece hiç bırakılır mı? Şimdi oturun da bana şu ustadan ustaya mektubu anlatın. Sanki hepsini cin tutmuştu. hem de muhtaç olduğumuz filozof.. düşünürsünüz. salâvat getirecekleri yerde kahkahadan kırılıyorlardı. Rahmetli Nuri Efendi onun için bunlara ustadan ustaya mektup derdi.. Bir gün gelir.. tabaklar. Zaman felsefesi.. İşin garibi masa başındakiler bundan korkacakları. Keşke ben de sizin gibi düşünebilseydim... Hulâsa büyük mânada kuyumcuydular. dedi. filânla. Ahmet'i.. Benim olmayan bu hayattan. Halit Bey hemen her cümlemin arkasından: Olur şey değil. Hakikaten evime gitmek istiyordum artık. Eski saatler el işiydiler.... baldızlarımı. Filhakika masadaki yemek tabaklarının bir kısmı lodos fırtınasına tutulmuş gibi sallanıyorlardı. Beni kandırıyorsunuz. Yapanlar da maden işçiliğinden arılıyorlardı . Bizim Faik'in huyudur. Siz de filozofsunuz Hayri Bey. Hani o tulgalı kadınla. birtakım meseleler içinde bulunmak bizi eğlenmekten alıkoymamalı. Salon eğlencelerine meraklıdır.. Fakat evvelâ vaziyetinizi anlatı nız. Evvelâ parasızsınız. -Gitmesine... nasıl olsa hep beraber gideceğiz... karımı.. dedim.. Mazallah. Gittiği yerlerden hokkabazlık eşyası getirir. Zehra'yı anlattım. diyordu.zayiçelere.. demin de denizin dibinde Andronikos Kayser'in hazinelerini gördüm. İşin fenası benim bu sözlerim üzerine kahkahaların ve onlarla beraber tabakların sallanmasının artmasıydı.. 213 TANPINAR Çaresiz ben de sözü o tarafa döktüm. Amma böyle asık çehre ile değil. Ben sarhoşum. Hepsi aynı yere çıkar.en ehemmiyetlileri saatlerin iç kapaklarının iç tarafında yani çok defa. Evime. Anladınız mı? Zaman. Bu saatin bir eşini Nuri Efendide görmüştüm.. Bununla beraber Halit 214' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Ayarcı'nın merakını elimden geldiği kadar gidermeğe çalıştım. yani çalışma felsefesi. Yalnız saatçiliğiyle meşguldü. Onun yukarıda bahsettiğim sözlerini hâfızamda kaldığı kadar naklettim. Ona evimi. dedi. Çizgiler. aramızda bulunsun. hayır. hem hakikî bir filozofsunuz! diyordu. Bir de umumî sıhhat bozukça. Bilhassa Hayri Bey siz için. ancak saatçi görür onları. Şimdi hepsi bana bakarak gülüyorlardı. Sonra bahse döndü: Öyle ya. Tekrar içtik.. Hayır. oymalar. yani sadece para meselesi. bu eğlencelerden yorulmuştum.. Halit Bey tekrar kadehe sarıldı: İçelim... Bu itibarla yaptıkları saatleri çok güzel eserlerle süslerlerdi.. . diyordu.. Sonra da evlendirilmesi lâzım üç genç kadın var evinizde. Sarhoşluğunuza gelince. İşsiz olmak. Hem hiç değilsiniz. Monşer. görmüyor musunuz? Devletlinin masasında. ancak saatçilerin açtıkları yerlerde olurdu. Ayağa kalkarak elimle işaret ede ede: Orada.. bu tam filozof. Ve bunların en güzel... gördünüz ki değilsiniz. Fakat ben onu dinlemiyordum. kaçacakları. Halit Ayarcı beni teskin etti: -Aldırmayın. Bana bir şey oldu. Sonra yüzüme dik dik bakarak: Dünyanın en tabiî vaziyeti. insan azma nı herif.. Fakat daha evvel içelim. filân hepsi oynuyor.. Böyle bir adam. yoksulluğuma dönmek istiyordum.. Doktor Ramiz'in arada sırada bazı mütalâalarla haşiyelediği hikâ yemi sonuna kadar dinledi. ıstıraplarıma. onun elini omuzuna koyduğu acayip. Olsanız da açılırsınız. İşlerinizi şöyle beraberce gözden geçirelim. Fakat ben artık tedirgindim. dedim.

Hele büyüğü.. öbürleri. Arz ettim.. bugünün sanatından anlamıyorsunuz... Vermem de ne yaparım? -Akranını bulursunuz. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın. Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Dışar-da bütün cümbüşüyle devam eden mehtaba baktı... Sonra cahil. Kim alır! Halit Ayarcı bir müddet düşündü: -Anlattığınıza göre durup dururken kimsenin alacağı cinsten değil. Ne olursa olsun akıl ve mantık namına bir kere daha işe karışacaktım. onu inkârınız. Halit Bey bana bircıgara uzattı. Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. Belki. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu^fakat hemen omuzu-nu silkti.. Sesleri ayıramıyor. biraz bolca yiyip içme." -Aman beyefendi..... Kendisi de bir tane yaktı. Alelâde hayata razı değiller..hangi büyük. Kızınız anlattığınıza göre zarif ve güzel bir çocuk. Tabiî. Hayatınızı artık biliyorum. sesi çirkin.. her hareketine hayran olduğum adam da deli idi. Hiç olmazsa bu işte beni anlayacaklarını sanıyordum. diyordu. Evvelâ bu bir kalabalık işidir. hangi artist. Tabiî. söz gelişi diyorum. Altı saattir beraberinde bulunduğum.. Meselâ.. Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Fakat sanattan. Fakat o sesle musikîsi beğenilsin! Buna imkân yok. Elimdeki kadehi bıraktım. ne bileyim şahsen güzeldir.. radyoda büyükçe bir şöhret. onu bekliyordum. dedim. yaşamaya azmetmiş insanlar. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Ben boynumu büktüm... "Ondan sonra ağzımı bile açmam. İstediğim kadar bu mesut hâdiseyi kutlayabilirdim. Güzelden anlıyorsunuz. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına. Kalabalık neyi sever. Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?. sonra kabiliyetsiz.. hiç yok. imkânsız. Ufak bir refah değişikliği.. Kendilerini anlamıyorsunuz diye... Hastalığım. O devam etti: -Hvet. hiç değiller. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı. üç izdivaç.. O kendiliğinden gelir. Daha İsfahanla Mahuru. Karım kendisini Hollyvvood'da zannediyor. yani değildir amma. Topal İsmail'e kızımı ben nasıl veririm? Elbette vermeyeceksiniz. bana döndü: -Güzel olamaz.Hele büyük baldızınız gibi hakikî bir artiste karşı muameleniz. Siz harbe girmeden mağlûp olmuş bir orduya benziyorsunuz. küçük bir görüş farkı her şeyi ıslah edebilir.. muganniye sıfatıyla.. Snnra. Fakat. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. baldızlarım. Teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız. 215 TANPINAR Tekrar aynı çıkmaza girdiğimi hissettim.. Para.. demesini bekledim. neyi sevmez? Bunu kimse . güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim. İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Bereket versin bu akşam rakı boldu. Elbette vermezsiniz. Hayır. yahut üzüntülerimin sebebi böylece teşhis edildik216' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ten sonra içmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. dedi. soyunup çırçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu. dedim. büyük baldızım büyük bir muganniye olduğuna kani.. öyle olacak! Ve hepsi de size karşı biraz kırgın... O yine devam etti: . Hemen arkasından.. bir iki kanun teklifi ile meseleyi hallederiz.. Hep hatâ. Fakat bilinmez.. Hatâ..Kelimeler değiştirilince işler ne kadar kolaylaşıyordu. Herhangi bir gazinoda meşhur bir artist. bir felâketle bu işler hallolur sanıyor. Hayır. Onları anlamadığınız için size kırgın olmaları kadar tabiî ne olabilir? Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok. Kulağı yok efendim. Küçüğü. şu musikî meraklısı.... biraz teşebbüs ve gayret.

üslûp dediğiniz şeyler yoktur artık. Hakikaten afallamıştım. Siz .. yahut halk musikîsine kaçan alafranga mı?. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar üstesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. harp ihtimali. hani şu demin söylediğiniz. alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musikîsi mi. yeni diyorum. romatizma. Dikkat edin. Şimdi seçilecek yol kaldı. biz de onlara katılırız'. para sıkıntısı. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır... sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok âdi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı-daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahallî halk türkülerinde muvaffak olacaktır. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lâzım. ezilirsin.. O. Kötümser olursun. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Amma. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsu218' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nuz. siz garip bir adamsınız. Bakın Hay-ri Bey. bütün mesele burada.. çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabiî arkadaşı oldu. beraber çalışacağız bundan sonra. Onun için anlaşmamız lâzım.. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu.. Fakat hepsini aynı sesle..... Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı şarkıları. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. aynı şekilde söylüyor. bundan doğar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. her şey değişirdi. Hayır. evvelâ "Hangi musikî?" sualini kendisine soruyor. Hulâsa eski adamsınız. Ben mi realist değilim! Realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiçbir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir hâlini methettim mi? Ben öyle sanıyorum ki her şeyi olduğu gibi görenlerdenim. Musikîyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz..bilmez. bunu burada. apışır kalırsın. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Bu gece fena olmayacak gibiye benziyor.. ben eminim ki bahsettiğimiz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olark İstanbul'u fethedebilir. şarkıları güfteleri için seviyorlar.. aynı makamdan.... fakat musikîden o kadar anlamıyorlar ki. Hattâ fazla realistim.. istisnaî zamanlar katmak istiyorlar.. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tâyin etmektir. Realiteyi görmüyorsunuz.. Farkında olmadan alayında... Yüzüme dalgın dalgın baktı: Evet. çok yazık! Biraz realist olsanız bir parça. ben karar verdim. Evet bozgunculuk denen şey budur. Evet öyle tahmin ediyorum. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir.. ufak bir miktarda. demek istiyorum. Yani bozguncu olmak. Halk musikîsi mi.. Vaatkâr. Şu konuşmamızı bitirelim.. Hakikati olduğu gibi görmek. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. Fakat öyle sanıyorum ki. Bu kadarı da fazlaydı artık. Hal it Ayarcı gülümsedi. Tabiî. Bir yudum rakı içti sonra bana döndü. Bu 2İ7 TANPINAR işe bir de kalabalığı ilâve edin. Zavallı Hayri Bey. kimi taklit ediyor? Meşhurların hemen hepsini. Radyo devrindeyiz.. Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Demek son derecede şahsî! Mesele halloldu. Onlar. Bu meselelerde herkes işin alayında. kendini süslemek istiyor.. Bu sual bir kere soruldu mu sizin zevk. bu masa başında pek kesip atamayız. Musikî denince herkes. rahatsız edecek kadar. Hayatlarına biraz duygu. Burasmı anlamıyor musunuz? -Hangi alay? Çıldırıyorlar. şayet baldızınız hanımefendi batı musikîsine merak sarsaydı. Karşı masadan mütemadiyen el işaretleri yapılıyordu. ustadan ustaya mektuplardı. Bir müddet yüzüme baktı. Orijinal ve yeni. Siz bana söyleyin.. Yazık.. nezle. Sonra idealistsiniz. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur.

İmkânsız. Baldrzı mı keşfetmişti. Bin defa hayır. Bakın ben dört beş saat evvel sizi keşfettim. Meselâ bu bahiste en büyük hatanız musikîden.... mesele ne kadar değişir. meşhurdur.... hayat her gün yeni bir şey keşfediyor. Hakikaten teşekkürden başka yapacağım bir şey yoktu. tatlı. Siz kelimelerle zehirlenin durun. kırmızı topuklu iskarpinlerinin üstünde sallana sallana size bir... Yeni adamın realizmi başkadır."yi bir kere okusa. Siz de öyle yapın! Baldızım musikîden başka bir şeyde muvaffak ol219 TANPINAR mak istemiyor. -Allah razı olsun beyefendi.. eiieriyic 220' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ selâmlar. yahut dinlesiniz. Halbuki baldızınız hanımefendi tarafından işi münakaşa ediniz. Halit Ayarcı yüzüme dostça baktı: Demek parmaklarını çıtırdatıyor ha... Ne iyi. Elbette hayır... dedim. sisler içinde yumuk yumuk bir sabahtı bu.... şimdi de muganniye olarak baldızınızı keşfediyorum. Bilin ki zamanımızda bu gibi işler için kuvvetle istemek kâfidir. diyorsunuz. Zerre kadar.... başımın ucunda karımın kızkardeşi.. O geceden vâzıh olarak bende kalan hâtıra buraya kadardır. bana dürbünün bakılacak yerini göstermişti. Ben bir türlü buna yanaşmıyordum. yani mücerret bir fikirden hareket ederek baldızınız hanımefendiyi mütalâa etmenizdir. parmaklarını çıtırdata çıtırdata. elma olmak haysiyetiyle mütalâa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi.. İnce. Baldızıma hangi musikî uyar? Böyle düşünün! Sonuna kadar bu çıkmazda mı kalacaksınız? Elbette ki hayır. alkış tufanına teşekkür edecek. Hayri Bey. O hâlde elimde iki rakam var. ne mükemmel. Biz ayakta bu güzel sabaha karşı durmadan göbek atıyorduk. şarkı söylerken eşarbını parmaklarına dolayıp çözmeğe çalışmayacak. karşısında fıçı gibi terleye terleye. diyorsunuz.. gazetelerde ismi sık sık geçer. Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu. Toparlamağa çalışalım: Çirkin. elinde udu şarkı söylüyor.." diye düşündüğümü hayal meyal hatırlıyorum... Bir de bunu denesem ne çıkar sanki?. mendilini yırtmağa uğraşmayacak. onun için size eskisiniz.kelimelerle zehirlenen adamsınız. Ondan ötesi hakikî boşluk. düşündüm. Kendimi evimizin hemen arkasındaki Kamburkarga çıkmazında bir taşa çömelmiş. Fakat o böyle yapmadı.. Bununla beraber son itirazlarımı toparladım.. Newton başına düşen elmayı.. -Ah bir görseniz. "Vaat et. Yarın baldızınızla meşgul olurum. Büsbütün imkânsız. yarın unutacak olduktan sonra.. bu başlıbaşına bir muvaffakiyet vasıtası.. Neye yaramıştı? Bütün hayatım kepaze olmuştu. Kabiliyetsiz diyorsunuz. O hâlde dediğimi yapacaksınız.. İcabında halka. Yarından itibaren baldızınız sahnededir.. o hâlde muhakkak orijinaldir. karşı masa-dakilerden biriyle karşı karşıya çiftetelli oynarken buldum. Halit Ayarcı geceki vaitlerini tutsun veya tutmasın. Yalnız sabaha karşı kendimi.. öpücükler gönderecek. Azamî istifadem ne olabilir? dedi. fakat azizim.. Açık bir pencereden giren rüzgâr ve motor sesleri henüz yanmakta olan lambalara hücum ediyordu. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. "Gelse o şuh meclise. Baldızım ve musikî. Siz hakikî bir hazineye sahipsiniz. Düşünün bir kere. Hayat yürüyor. İnat ediyordum.. bu nesne ile.. Birincisini değiştiremeyeceğime göre. farkında değilsiniz. ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek. II .onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. Bundan iyi ne istersiniz? İki eli birden serbest kalacak... Hattâ Hal it Ayarcı 'nın son cümlesi üzerine. Sesi kötü. binaenaleyh bugünün telâkkilerine göre sempatik demektir. Onu değiştirebilir misiniz? Birden sıçradım.. İçimde dünyanın en mesut hafifliği vardı... şu hâlde dokunaklı ve bazı havalara elverişli demektir. Elinde bulunan bu mal. Mübarek olsun.

Sükûtu sevmezdi. Halit Ayarcı. sıkılırım.. 221 TANPINAR Evet. Baldızımın her usul hatası çılgınca alkışlandı. Bir de berberinizi değiştirin.. dedi.. Bu hakikî bir zafer oldu. Ben sabahleyin dairenin yolunu bulamazsınız belki . Zaten aklı başında insan bu asırda karısını kıskanmaz. Eteklerinizi biraz kısaltıp saçlarınızı da kısa kestirdiniz mi. Siz hayata değil .. İlk önce olmaz filân dedi ama şimdi de adamcağız evden çıkmıyor. "Yaşa" sesleri. Doğrusunu isterseniz ben onun buraya kâtip olmasını isterdim. İlk kocamdan daha ne yaptığımı bilmeden boşanmıştım.Acemaşirana inanıyordunuz.. Ben. Üç kocasından da darılmadan dostça ayrılmağa muvaffak olmuştu. Daire deyince insan çekiniyor. Ben getiririm. Mamafih artık ben de bıktım. Doğrusu sizin gibi bir arkadaş bulduğuma memnunum. Mamafih sizin getirmenize lüzum da yok. Şimdiden sonra yolu açıktır. doğrusu çok iyi oldu sizinle beraber bulunmamız. O zamana kadar tanıdığım kadınların hiçbirine benzemiyordu... siz de. filân vardır. Oh... sırtımda bir gece evvel Hali t Ayarcı'nın göndermiş olduğu elbiseler. tahminim gibi. sanki o gece bana söylediklerini tatbik için bu salonu ve halkını tedarik etmişti. ben kalem şefi olacağım! Halit amcam teşkilâtçıdır. Daha şimdiden muazzam bir proje hazırladı. İş için elindeki örgüyü bile bırakmıştı. icap ederse tepsi tepsi gönderir.. Doktor Ramiz ve ailemizin bütün efradı dinleyiciler arasında idik.. her lahza mahcubiyetimden yer açılıp da içine giriyorum sanırken kızcağız bayağı gecenin kahramanı oldu. abla çığlıkları birbirini kovaladı. yalnız kalınca örgü örerdi... Benim arkadaşlarımdan birinin kocası küçük kızlara meraklıymış. Zavallı ne yapacağını bilmiyordu. Şimdi birdenbire güçleştirdiler. Hayata inanmak lâzım Hayri Bey. Daha o gecenin haftasında baldızım küçük bir gazinoda muganniye idi. dedi. Yaşınız başınız da ahbaplığa müsait. belediyenin civarındaki büromuzun kapısında göründüm. Biz Şişli'de oturduğumuz için yemeğimi de beraber getireceğim. Şimdi de genci ihtiyarı pek belli olmuyor ya. Başına da bir kasket. Halit Ayarcı. Genç hanım lâzım. "Nasıl?" diye soruyordu. Kocam kıskanmaz. Bir sabah ben. Yalnız çıkarken. yakışık almaz.. Avrıca da bir sene yeniden evlenme için müddet koydular. Hâkimler muttasıl barıştırmağa kalkıyor. Halit Bey sizi bana anlatınca bu elbisenin size uyacağını tahmin etmiştim.. Sizin klasik makamlarınız böyle bir muvaffakiyeti dünyada elde edemezdi. Masamı gösterdi. dedim. Fakat amcam teşkilâtı kabul ettirince siz müdür muavini. Eskiden boşanma denen 222' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şey kolaydı. yenge. İlk söz olarak: Elbiseniz yakışmış. İhtiyar. Fakat erkeklerimizin fikrî terbiyesi henüz bu mertebeye gelmediği için.. Nihayet akıl öğrettim. Nermin Hanımın daha o gün ya örgü ördüğünü. dâvayı sallıyorlar. Siz de getirirseniz öğleleri beyhude yere yorulmaktan kurtulursunuz.. Amcam bu vazifeye devamımı isteyince tereddüt etmiştim. Biliyorsunuz. Hâlâ da ahbaplıkları devam ediyordu.. Pakize. Fakat baş başa olduğumuzu söyleyince. Yine o günlerde Saatleri Ayarlama Enstitü-sü'nün çekirdeği olan küçük dairemiz açıldı.. yahut konuştuğunu öğrendim.. Halit Ayarcı hiç ses çıkarmadan dinliyordu. Bu modern bir müessesedir. hele sizi anlatınca müsterih oldum. Hele başınıza bir de bere koyarsanız. aklı başında bir hademe beni karşıladı ve içeri aldı. ben de şimdilik kâtibiz. birçok yabancı insan. Bu adam saç kesmesini bilmiyor. Daha doğrusu daima konuşur. Kardeş. Hele benden kurtulsun da.Bununla beraber Halit Ayarcı bütün sözlerini tuttu. Hayatında hiçbir sırrı yoktu. Göreceksiniz neler yapar. Ne olsa. Bugiin aile artık arkadaşlık üzerine kurulmuş bir müessese oldu. Gördünüz mü nasıl beğenildi? Bu canlı insanın insanla karşılaşmasıdır. ikide bir bana dönüyor.. Hanımefendi hakikaten muvaffak olacak. İlk gece Pakize. Yalnız ayakkabılarınızı boyatmak lâzım. Hal it Ayarcı'nın akrabasından olduğunu bildiğim kalem şefimiz Nermin Hanım beni görür görmez kırk yıllık ahbap gibi sevindi. Fakat amcam. Bununla da kalmadı. Kayınvalidem yemek pişirmesini sever. dedi. sırtına bir orta mektep önlüğü geçiriver. dedim. Üçüncüsü büsbütün güç oldu. Hiç kimse ile darılmak âdeti değildi. İkincisinde mahkeme bir sene sürdü. İnsanla dost olması için bir saniye görmesi kâfiydi....

Bu yeni vazifem öbürlerine hiç benzemiyordu. Üçüncü aya doğru Halit Ayarcı enstitünün teşkilâtını hazırlamış olduğunu bir sabah bize müjdeledi.. Burada o bile yoktu.. Bizim odadan Halit Ayar223 TANPINAR cı'nın bürosuna geçiliyordu. fakat yapacağım iş yoktu. iyi kötü döşemişler. Hattâ İspritizma Cemiyeti'nde bile birbirlerine ve kendilerine yalan söylemekten hoşlanan birtakım insanlara hizmet ettiğimi bildiğim için gülünç dc olsa bir iş yaptığıma inanıyordum. İnsanlarla. İşte burada mesele birdenbire değişiyordu. Doğrusu o kadar sevindim ki. kırtasiye eksikliklerimizi tamamlamamızı söylüyordu. Şimdiden söyleyeyim ki alelade eşya ile döşenmiş bu odalarla İstanbul'un en asrî müessesesi olan enstitü binası arasında hiçbir münasebet yoktu. Daire iç içe iki odadan ibaretti. Bu yüzden on günün içinde bize bir bina bulmuşlar. Bu esnada şehrin saatleri birbirini tutmadığı için büyük bir zata ait cenazede mühimce bir zat bulunamamıştı. Halbuki bu konuşmasına göre adamcağızların bunu kendilerinin düşünmüş olması lâzım gelirdi. Nermin Hanıma bir ara işimizin ne olduğunu sordum. benden kaçışlarına şahit olmuyordum. Hattâ aradaki farka terakki adı dahi verilemez. vazgeçtim.. "Hakikî insan zaman şuurudur". Ben Halit Beye bir şeyler anlatmıştım. perdelerimiz geldi.. Kendimi hayata yeniden başlamış sanıyordum. Birincisinde Nermin Hanımla benim karşı karşıya masalarımız vardı. İçimde müthiş bir gayret uyanmıştı. Ayın sonuna doğru daktilo makinalanmız. sokakta her rast geldiğime talihsizliğimin hesabını vermeğe mecbur olmuyordum.. muntazam şekilde devam etmemizi. Bu istediğine erişme sevinciyle kaybetme korkusunun beraberce vücuda getirdikleri acayip. sualinden kurtulmuştum. "Refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer" gibi şeylerdi bunlar. Böylece hiç işi olmayan enstitümüz yavaş yavaş kendi varlığının etrafında bir yığın iş peydahlamış oldu. Bazen bunlara Halit Ayarcı'nın kendi buluşları da karışıyor ve onlar daha mânalı oluyordu: "Müşterek zaman müşterek iştir".Tekrar bir iş sahibi olduğumu. Ve bu hisle dünyanın en muntazam insanı gibi yaşıyordum. Artık gün boyunca kahve kahve şuna buna rastlamak ümidiyle koşmak yoktu. "Ayar saniyenin peşinde koşmaktır".Hakikatte günün on iki saatinde konuşan bir insandı. sadece Halit Beyin gelmesini bekleyeceğimizi söyledi. Halit Ayarcı ara sıra telefon ediyor. Dağlar devirmek istiyordum. Daha ziyade bir masala ben ziyordu. 224' SAATİ . Böyle iş olur muydu? Hayatta yeri neydi bunun? . Her gün falıma bakarsınız değil mi?. Sonra hanımefendiyi rahatsız etmekten korktum. İkinci ayın ortasına doğru Halit Ayarcı bir gün daireye uğradı. görmemezlikten gelmelerine. Halit Bey birbirini tutmayan saatlere bakmış ve o esnada işsiz olduğunu hatırlamıştı Başka insanlar ona inanmıştı. ücret ayırmışlar. Bu. Nermin Hanım işte böyle bir Nermin Hanımdı. hayatla hiçbir alâkasını bulamıyordum.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Biraz sonra ne yapacağım. Birinci zevcine ve akrabasına dair uzun bir izahattan sonra şimdilik hiçbir işimiz olmadığını. Bundan sonra bunların basılmasına nezaret işi başladı. ( alışmayan. Bu üç ay bütün hayatımda bir istisna oldu. Biitün gün dairede kaldığım için eski tanıdıklarımın beni gördükçe yol değiş (irmelerine. işsiz insan sıfatıyla evde horlanmıyor. bizim hâl ve hatırımızı soruyor. Amcam sizin iyi fal baktığınızı söyledi. sevinçle ve korku ile dolu bir devirdi.diye az kalsın otomobille eve kadar uğrayıp sizi alacaktım. Onu hiçbir zaman unutamam. Hayret edilecek nokta.. muayyen bir kazancım bulunduğunu düşündükçe her saniye başında. Her birinden biner tane basıyor ve şehre dağıtıyorduk. üç kocasından da kendisinin istemesiyle ayrılmış olmasıydı. Beraberce Nuri Efendinin hatırlayabildiğim sözlerinden yüz kadar slogan tertip ettik: "Maden kendiliğinden ayar kabul etmez". bu yetmiyormuş gibi gün geçtikçe eksiklerimizi tamamlıyorlardı. Ondan sonra esbabımucibe lâyihasını yazmağa başladı. Bir işim vardı. karışık. sanki ağır bir uykuda imişim gibi sevinçten benirleyerek yaşıyordum. Onlar ayrı ayrı iki âlemdir. birkaç kelimenin etrafında doğmuş bir şeydi. Filhakika ilk ayımızı sadece bu işle geçirdik.

da ?.. amcam dediği Hali! Avarn'mn bı mı için tasavvurlarını anlatıyor. Bir saat sonra tekrar telefonu açtı. dairenin lâyıkıyla döşenmesini. almakta olduğum üç hademe ücretinin peşinde idim. Ertesi gün yarım düzine gece lambamız geldi. Realist olun! cevabıyla telefonu kapadı. Fakat hiç de böyle olmuyordu. kimseye bir şey söylemese!" diye dua etmekten başka ne yapabilirdim? Bununla beraber belki de benim vesveselerimin tesiri altında o da üzülmeğe başladı: . sonra on beş adım ötedeki telefon yetmezmiş gibi benim masama bir telefon kondu. bana: -Hayri Bey! dedi. Nermin Hanım durmadan yeni teş-^Inttan. realist olun! Ve tekrar telefonu kapadı. "Bari anlatmasa. Evvelâ muşambalarımız değişti. telefonda yerlerini tâyin ediyordu. İşin garibi. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi mühim bir müesseseye hâlâ gereği gibi ehemmiyet verilmediğinden" bahsediyor. Bana bir parça daha az gösterişlisi verildi. Bu işleri konuşacak! İçimden. Gün geçmiyordu ki küçücük dairemize birtakım yeni eşya gelmesin. Ama biraz işleri yoluna koyduktan sonra.İşin fenası Halit Ayarcı'nın ortalıkta görünmemesıvdi. Bana kalsaydı. hepimiz açıkta kalacaktık. Endişelerimi artık Nermin Hanımdan gizlemiyordum. fırsatını verdiği nisbette bu işin sonu olamayacağını anlatmağa çalışıyordum. Sonra güvenmediği işe girmez. O teşkilâtçıdır.. Nermin Hanıma üzerinde kayabileceğiniz kadar cilâlı bir masa geldi. kurşun kaleminin nerede duracağını hep o tarif etti. dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. Mümkün mertebe kendimizi unutturmaiıydık. şubelerden. Halit Ayarcı'ya birinci sınıftan bir Amerikan yazıhanesi verdiler.2S TANPINAR iremiz hiç de böyle şeylere kalkışmamalıydı. yeni bütçeye ve tam kadrosuyla teşekkülüne kadar tahsisat istiyor ve bir muhasiple bir başka kâtibin verilmesinde ısrar ediyordu. Bütün bunların benim için tek bir mânası vardı.. yahut sözümü bitirmek. şefliklerden dem vu-'"vordu. Ben müdür muavinliğimin dc ğil. Fakat sesi gülmekten kırılıyordu. Hiç ol mazsa gelip gitseydi. Doğrudan doğruya bir levazım müdürlüğü. sanki sahneye çıkacakmışım gibi benim kılık kıyafetimle de meşgul oluyordu. Hâlâ küçük ücretinizi kaybetmekten korkuyor musunuz? Vazgeçin bu deliliklerden. Ay başından ay başına ücretlerimizi alırken görünmek en münasibiydi. Bunlar yetişmiyormuş gibi Halit Ayarcı. beni sonuna kadar dinledikten sonra: 226 SAATLERİ AYARİ. Bir gün Halit Ayarcı'ya telefonda bunu açmağa çalıştım. yahut ufak telek emirler ve ıı yordu ¡•akat havadisleri geliyordu. üç gün sonra aldığımız cevapta bir yığın itirazdan sonra dediklerini yapmağa çalışılacağı söyleniyordu. Bana söz söylemek. Onu kaybederim korkusuyla çıldırıyordum. Bana Büyükdere'deki sözlerini hatırlatıyordu. Halit amcam yanılmaz. Fakat gelmiyordu. Bütün bunlar beni endişelendiriyordu. Daha sonra masalar değişti. Benim masamın üstündeki gece lambasının. Fakat Nermin Hanımın Halit Ayarcı'ya itimadı vardı. Halit Ayarcı. gorünmuyordu Yalnız telefon ediyor.. hâl hatır soruyor. Bir gün Nermin Hanıma onun gönderdiği müsveddelerden birini dikte ederken âdeta kederimden ağlayacaktım. hele son günlerde durmadan müsveddeler yolluyor. kalem levazımının gönderilmesini istiyordu. sağa sola mektuplar yazıyor. siyah parlak yazı takımının. Siz Halit amcamı daha tanımıyor sunuz! Fakat niye gelmiyor? Gelecek. Belki o gelse biraz iş de çıkardı. Ben kiıcücük dairemi ''n varlığını guliinç bulurken o. Halit Ayarcı bütün bu eşyanın geleceği saatleri biliyor. muazzam kadrodan bahsediyordu. aramızda bulunması biraz emniyet verirdi. Yarın Ankara'ya gidiyor.AMA ENSTİTÜSÜ -Azizim Hayri Bey. İmkân yok! diyordu. bir nevi depo olmazsa dairemiz lâğvedilecek.

diyordu. Vakıa gelip gideni pek olmadığı için bahşiş filân alamıyordu. Acaba öldüm de cennette miyim diye düşünüyorum. Bununla beraber o da bu işin fazla süreceğinden şüphe etmeğe başlamıştı. ben tanımadığımı söyleyince üzülüyor. Üstelik. İyi kadın ama iki çift laf etmeğe gelmiyor. "Belki tanırsınız. ki bu işe tâyinimden heri kaynanamın huyu değişti Bütün ev işini iistiine aldı.Paraya o kadar ihtiyacım yok. Her defasında. Faka! Nermin Hanım bana ben/emiyordu. Nermin Hanım bermutat Halit Ayarcı'ya üçüncü süveterini örüyordu.. öyle kapı önlerinde. Mu-şambacı.. Otuz beş sene süren hademelik hayatında birdenbire hiç beklemediği zamanda. . hamal.. kaynanamla burun buruna yaşamak hiç hoşuma gitmiyor. fakat tam yarısında bahsettiği adamın kızı veya karısının adı geçince ameliye tekrarlanıyordu. azarlamıyorlar. Sonra ilâve etti. Bir gün bana utana utana : . önde belediye reisi. daha sonra yeni aldığı şapkanın yakışıp yakışmadığını soruyordu. Bütiin hayatı.. bu işe ben de şaşıyorum. Ve bütün bunlar daima küçük büyük birtakım istitratlarla oluyordu. Adamcağız bu yeni daireyi pek beğenmişti... Fakat saadet telâkkimiz niçin hayat şartlarımıza göre olmasın? Üçüncü ayın sonlarına doğru idi ki bir gün bu tehlikeli durgunluk kırıldı. filân da beklemiyordu.. hepsi onun hayatından bazı şeyleri bir kere olsun dinliyorlardı. kendisinin bizi seyretmesi için bütün bu işin kurulmuş olmasına şaşıyordu. Nermin Hanımın süveter örerek hayatını anlatması. Nermin Hanımın dostluk yapması ve bütün hayatını parça parça anlatması için herhangi bir insanla bir kere karşılaşması kâfiydi.ahattı.AMA ENSTİTÜSÜ ıcr girmeğe başladı. Şüphesiz onun için dünyanın en rahat hayatıydı bu. Ben dahâ bu kadar ımihim adamı nasıl selâmlayacağıma karar vermeden Halit Ayarcı beni ona: . Bilir misiniz beyefendi. Fakat . benim akşama kadar sağdan soldan bulduğum saatleri tamir etmekliğim. ve müessesemiz birdenbire bir nevi canlılığa kavuştu. elektrikçi. daldan dala sıçrayışları muayyen bir merkezin etrafında toplanmağa başladı. olması icap ettiği şekilde bir daireye kavuşmuştu. yanlarında belediye reisinin yardımcılarından biri dairemize geldi.. Binaenaleyh bu iş onun için de mantıksızdı. Hır sabah. daha üçüncü cümlede başladığı noktayı ıınıı-luyor. Hal i t Ayarcı. müessesemizin bu tek muvaffakiyet şansını "bir daha bırakmayacağım" der gibi bir elinden yakaladı. Fakat onun da aklı bu işi almıyor. Onun konuşması başka tiirlii idi. her giin değişen şapkalarını bir "Maşallah!" çekerek methediyor. oradan Küçük Mustafa Paşa taraflarındaki konak •277 TANPINAR larında geçen çocukluğuna sıçrıyor. Derhal kaçıyor. Nermin Hanımın konuşmasından yoruldukça kahve pişirmek bahanesiyle odadan sıvışıyordu.. İnsan sadece susar mı? Bilir misini/. bunaltmıyorlardı.Beyim. diye takdim etti. Sonuna doğru konuşmasının başıboş. kimse kendisini taciz etmiyordu. Belediye reisi.En kıymetli yardımcım. bordrolarımızı imzalamağa getiıen kâtip. ev işi görmek. büsbütün başka mevzulara dalıyordu. onu dinliyor." mukaddimesiyle en aşağı yirmi kişiden bahsediyor. Hayri İrdal burada.. döşemeci. Ben ona Seyit Lût-f'ullah'la Aselban'ın sevişmelerini anlatıyordum. Fakat tekrar eve kapanmak. demişti. O /amana kadar hademe denen mahlûkun kendi hayatının şartlarına göre ayrı bir cennet tasavvuru olabileceğini hiç düşünmemiştim. Biraz sonra bu telâş hadememiz Derviş Efendiye de geçti.Tıpkı daldan dala sıçrayan serçeler gibi düşünceden düşünceye atladığı için. onları lâyıkıyla tanıtacak izahat vermeğe kalkıyor. Hayri îrdal Bey. Onıın için kaynanasıvin tekrar evde kapanmaktan bahsederken birdenbire ilk kocasına atlıyor. Bu beklenmedik ziyaretle ikimiz birden şaşırmış ayağa fırladık. bu işte en büyük şansımızdır. sırf müesseseye hizmet için âdeta fahrî çalışıyor. karmakarışık hâkle diliyle iki dudağının arasında yaşıyordu. Onu yormuyorlar. Nermin Hanımın masasının yanı başındaki sandalyede oturuyor. İçime acayip şüphe228 SAATLERİ AYARİ.

Demek. Tabiî. tam ağzını açacağı zaman vazgeçiyor. Fakat tecrübeli adamlar başka türlü oluyor. gözlerimin içine sevinçle baktı. Zaten nasıl olsa başka bir daireye geçmerpiz icap edecek. Gezilecek ne vardı? Bizim odadan Halit Beyin odasına geçilecekti. siyah ciltli defterlere.. Belediye reisi bulunduğu yerle öteki odanın arasındaki birkaç adımı yarım saatlik bir mesafe yapmasını biliyordu. çaldık. masaların üzerinde ayniyattan alındığı gibi duran büyük.. Hayır..... Halit Ayarcı bu fikri çok beğendiğini göstermek içiır. Belediye reisi en basit şeyin karşısında birkaç saniye duruyor.. Böylece yeni binanın temeli atılmış oldu. uzun ve fasılasız gece çalışmaları vaat eden ampulsuz masa lambalarımıza. heniiz kılıflarından çıkmamış daktilo makinalarına. Buraya sığamayacağız! O zaman değiştiririz. Halit Ayarcı'nın kapısı önünde bizim odayı bir daha süzdükten sonra: Perdeler güzel olmuş. teker teker ve tekrar tekrar baktı. Ve teşekkür makamında elimi daha kuvvetle sıktı. hayat namına da kazandık! Ne dersiniz Hayri Bey?. Bu kadar mühim bir merkezde... Teşkilâtımız. fakat söylemiyor.. fiş dolaplarına. Bu müjde belediye reisini âdeta kurtardı. sizinki pek hafif düşmüş.. Belediye reisi bunu yardımcısına not ettirdi. Başını ayakkabılarından bir lahza ayırdı. öyle. perdelere dikkatle...Kendisine verdiğimiz para utanılacak bir şey.. şimdiki vaziyeti muvakkat. dosya dolabına. ne de görülecek şeye ihtiyaç varmış. Halit Bey. Onun için daha parlak ve o zamana kadar hiç söylenmemiş bir şekilde tamamladı: -Amma. aziz arkadaşımızı evinden çaldık. Benim tasdikim üzerine. sayenizde tamamlanınca Hayri Bey müdür muavinimiz olacak. Halit Ayarcı gülümseyerek cevap verdi: Evvelâ mesai arkadaşlarımızın şartlarını düşünmeme müsaade buyurun. Sonra mobilyayı tekrar gözden geçirdi.. Hakikaten utanılacak şey. Bizim için o kadar sevdiği evini bıraktı. Nermin Hanım kalem şefimizdir. Dip duvardaki içi boş etajerlere.. Uzun uzun baktı: Demek böyle ha! . o kadar.AMA ENSTİTÜSÜ sallanıyor. hem nasıl? Belediye reisi de kendi sözünü beğenmişti.. Birinci sınıf bir entellektüel. yahut Halit Ayarcı'nın koluna eliyle dokunuyordu.. içtimaî meseleler üzerinde açılan bu küçük bahis kapandı. Nermin Hanımın yüzü ilk bayramlığını giymiş bir kız çocuğu gibi kıpkırmızıydı. mobilyayı beğenmemişti: -Arkadaşlarınki neyse amma. bir şeyler düşündüğünü gösteriyor. İşin garibi belediye reisinin de bu işe gerçekten sıkılmış görünmesiydi... Esas olan sizin bu kararı vermenizmiş. Bu işler başka türlü yürümez. Sonra bir eli öbür odaya açılan kapının topuzunda tekrar döndü ve bir daha odayı gözden geçirdi. Ben de öm•229 TANPINAR rümde ilk defa olarak bir başkasının saadetiyle mesut olan bir adam gördüm. Meğer ne kadar yanılıyormuşum? Bu cins gezme ve görmeler için ne öyle gezilecek geniş mesafeye. Onun odasında da aynı dikkati gösterdi.. Aziz velinimetim hakikaten bana yapılan haksızlığa ağlayacak-mış gibi konuşuyordu. Evet. dedi. Hatta perdelerin tülünü ayırarak o kadar senedir tanıdığı sokağa uzun uzun baktı.. iki ayağı üzerinde 230 SAATLERİ AYARİ. Halit Ayarcı: Emrederseniz bir gezelim! diye teklif etti. Onunki de büsbütün başka bir fedakârlık.. "Nasılsınız? tyi misiniz?" suali karşısında tatlı bir tebessüm dişlerinin üstünde bir şekerleme gibi ezildi. Başını eğmiş.Tam odadan çıkacağı sırada Halit Beyin bir gece evvel duvara astırdığı grafik nazarı dikkatini çekti. durmadan ayakkabılarına bakıyordu.

72 SAATLERİ AYARİ. efendim. enstitümüzün gayelerinden birinin de bu ustaları halkımıza tanıtmak olduğunu anlattı. gece lambalarının..Evet efendim.. Bütün bu klasörlerin. ne yazacaklarını henüz kimsenin bilmediği makinaların.iade etti. Gayemiz o değil mi?.. asıl muvaffakiyet sizindir. Sonra gece lambalarımıza bakarak Halil Ayarcf yi en ciddî sesiyle tebrik etti.. evine ilk defa gelen Sultan Aziz'e hediye eden Yusuf Kâmil Paşaya ne kadar benziyordu! Bütün bu muvaffakiyetler sizindir. neşriyat bürosunun lüzumunu ve vazifesini defterine kaydetti.. Teşekkür ederim. ben de beraber hep size aidiz. o kendisine uzatılan tepsiyi yani büttin Zeynep Hanım servetini alıp kabul etmek alçak gönüllülüğünü gösterdikten sonra.. Neşriyat büromuzun vazifesi bu olacak.. Mamafih bu tam bir grafik değildir. çok memnun oldum. Hay-ri Bey işi daha ciddî şekilde derinleştiriyor... dediğim gibi. Hele böyle bir sosyal etüt hiç aklımdan geçmemişti. odamızın kirli ve sıvasız duvarlarıyla hiç bağdaşmayan perdelerin.. -Estağfurullah. Bizim vazifemiz çalışanlara yardımdır. Asıl himmet ve mu vaffakiyet sizindir. Belediye reisi boş klasörlere.. benimle ve Nermin Hanımla beraber buraya toplanmış olmalarındaki muvaffakiyeti olduğu gibi ona.AMA ENSTİTÜSÜ Hayır. Şu hâlde tam bir sosyal etüt. etajerlerin." der gibi kabul etti. bu servetin içinden kendisine en lâyık olanı. burada salonun yarı aralık kapısının arkasında başında başörtüsü ayakta hünkârın emirlerini bekleyen Zeynep Hanımefendiye benziyorduk. Ve tepsi olduğu gibi yine bize geldi.eski saatçilerimiz tarafından bu cins birçok sözlerin söylendiğini ve bu adamların cemiyet ve çalışma işlerini çok iyi bildiklerini. O. Bu hâliyle yeni yaptırdığı konağın senetlerini karısının bütün serveti külçe kiilçe mücevherler ve en güzel yazmalarla beraber. -Tahmin ederim efendim.. Alın. hayır... Çeşitli mesleklere göre saat ayarı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tekrar bizim odaya geçtik. götürün... diyerek muvaffakiyeti tekrar Halit Ayarcı'ya ve hattâ yan bir bakışla biraz.. Duvarda sloganları okudu: Ayar saniyenin peşinde koşmaktır.. biiyük muvaffakiyet. F akat Halit Ayarcı dinlemiyordu. . Muvaffakiyet efendimizin. "Zaten bunu bekliyordum... Halit Ayarcı birdenbire çok tatlı ve cömert bir jestle kendini ortadan kaldırdı. Ne çare ki karşısındaki de aynı şekilde ısrar ediyordu. O. kılıfları içinde uyuyan yazı makinalarına ve büyük siyah defterlere bir müddet daha baktı.. Halit Bey!. Muhtelif mesleklere göre ayar meselesi çok değişiyor. Cidden teşekkür ve tebrik ederim. Mühim söz bu.. da bizlere -bizler. Ben sadece elimden gelen imkânı hazırladım. Fvet. bu işteki muvaffakiyetin ta-mamiyle belediye reisine ait olduğuna kanidi. Nermin Hanımla ben.. Belediye reisi göz ucuyla muavinine işaret etti.. sadece ona bağışladı.. -Demek geceleri de çalışılacak! Büyiik fedakârlık. altın bir tepsi üzerinde. Fakat karşısındaki de doğrusu istenirse Sultan Aziz'den daha az kibar davranmadı. sonra: 2. belediye reisi de öylece kendisine hediye edilen muvaffakiyeti hafif ve çok kibar bir tebessümle. Bunlar hep sayenizde oldu. mamafih belediye reisine Nıı•231 TANPINAR ri Efendinin adını söylemeden. biz yalnız vazifemizi yaptık. bir yazma Kur'ân'ı seçerek gerisini olduğu gibi sahiplerine hediye etmişse. bilhassa sinema saatlerinde ve öğle yemeklerinde saat ayarları hatırlanır.. Nasıl. Bununla beraber bu sosyal etüdü yaptığım için bayağı memnundum.... Halit Bey hiç de mütevazı değildi..

. şimdilik yalnız Zemberek. her dairenin tabiî çatısı olan kadro olması itibariyle. diğer taraftan da israfın önüne geçiyordu. Bir nevi idarî ve organik iskelet gibi.NSTİTI ISI I [andı.. Hattâ muamelât müdürlüğü de fazla gibi geliyor.. bir muamelât ve daire müdürüne muhtacı/. Bu mutlak kadrodan sonra ihtisas kadrosu geliyordu. Mil ve Yelkovan şubeleri vardı. evvelâ bir müessese olmak haysiyetiyle mutlak kadro ve ihtiyaçlarını anlattı: Bir müdürümüz. sonra sahibi aranıp bulunacak. bir kalem şefine. Bittabi bu teşkilâtımız bu binaya sığmayacak. Bu da saatin kendi bünyesinden ve içtimaî hayattaki mevkiinden ve rolünden doğan bir kadro idi.... iade ve tekrar iade muamelesi geçtikten sonra bu muvaffakiyetten artık kim şüphe edebilirdi? Enstitümüzün kurulması hiı muvaffakiyetti. Böylece herkes yerleştikten sonra Saatleri Ayarlama Enstitüsü'niin kadrosunun münakaşası başladı. Çalışma İstatistiği şubeleri bulunacaktı. Halit Ayarcı onun yanındaki koltuğa geçti.. Hayri Bey. muvaffakiyetin asıl karşısındakinin olduğunu iddia ederek ona aynıyla devredecek. reis yardımcısı orta masasının kenarına ilişti. Onu not ettik. öteki çok mânalı bir kelime ile kendi hissesini ayırdıktan sonra yine geriye verecekti. Hskilerin te veecııh. Halit Bey. Bu anlaşmadan ve iki tarafın vaziyetinin böylece sıkı sıkıya tespitinden sonra belediye reisi teklifsizce Nermin Hanımın sandalyesine oturdu. Bir taraftan müessesemizin iyi çalışması hususunda hiçbir fedakârlığı esirgemiyor. Yalnız şu daire müdürlüğü bana lüzumsuz gibi görünüyor. Hattâ asıl tahsisatımızı da oradan almayı düşündük. Zaten Çalışma İstatistiğini Hayri Bey u/erine alacak. Halit Ayarcı bu iki yardımcı olmaksızın çalışmanın gıiç olacağında bir müddet ısrar etti. Belediye reisinin burada gösterdiği hassasiyete hayran olmamak kabil değildi. bir müdür yardımcımız var. Ben tamamladım: -Yani bu işi üzerime alabilirim. Böylece parça parça bir adamın muhayyilesinde yaratıldıktan Miııra ayrıca da büyük bir teşkilâtın mihveri olmuştum. biz de birer sandalye bularak çemberi ka pattık. Bunların hepsi mütehassıs zatlar olacaklar. Evvelâ muvaffakiyet denen bir şey kabul edilecek. Böylece müdürlük ve yardımcı müdür maaşları barem hadlerini tccavüz etmez. Nihayet daire müdürlüğünden fedakârlık yaptı. o tebrik edilecek. Birinci kısımda. devlet hesabına. Bu gayretim belediye reisi tarafından derhal bir teşekkürle karşıSAATİ. Hvct efendim. Bu işlerde aşağı yukarı mutabık kalınca belediye reisi son teıed dııtlerini söyledi. Artık müsterih olabilirdim. Son derecede modern bir metotla içtimaî hayatın tetkikine başlayan enstitümüzün. İkinci kısımda ise İçtimaî Koordinasyon. diyordu.. Bunu bilmiyordum. Bu mutlak kadro ismini çok iyi bulmuşsunuz. diye düşündüm. Halit Ayarcı benden evvel cevap verdi.dedikleri şey bu olacaktı. Şimdilik mutlak kadromuz bundan ibarettir. diyordu. Artık işi öğrenmiştim. Bir ara benim dc fikrimi sordu. Hn iyisi yeni bir binanın yapılmasıdır. bu sefer o.Demek usul bu idi. Ayrıca bir neşri •233 TANPINAR yat müdürüne. vaktim olsa da bütün dünya tarihini tekrar okuyabil sem. Böylece mutlak kadronun esası kabul edilmiş oldu. Bu resmen muamelesini görmüş bir vâkıa idi.HRİ AYARLAMA F. Bu kadar mütehassısı nereden bulacaksınız? . Böylece üzerinde bu kadar devr ii teslim. Yalnız bu daire müdürü fa/la değil mi'? Yani yukarıki kadrodaki.. Halil Ayarcı ise: Zaten siz olmasaydınız hıı mesııliyctli işe dünyada girmezdim. umumî menfaat hesabına daima fedakârdır. İçtimaî Koordinasyon kısmını da bendeniz idare edeceğim. Halit Bey cebinden çıkardığı bir küçük defteri önüne açarak izahat veriyordu.. hiisnünazar -iyi bakış. Siz ona mutlak kadro diyorsunuz. Ah elimden gelse de.

. etrafı hiç yoklamağa bile liizıım görmeden ko nuşuyordu! Ya belediye reisi numunelik bir iki ecnebi istiyorsa''. Herkes kefaleti umumiye altında çalışacak. Kshseıı Hayrı Beyin hıı hususta çok faydalı bir fikri var. Yarısı da dışardan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyelileri. Vi-yanalara kadar ecnebî mütehassıslarla mı gittik? O zamanlar herkes mütehassıstı. (. Bu işi son derecede sıkı tutacağız. hem de çekingendi Doğrusu ecnebiyi ben de istemiyorum. İşte burada sizden ayrılıyorum. filândan bahsediyorum. Personelimizi kendimi/ yetiştireceği/. iyi tanımadığımız kimse giremez. o kararla mtinasebetli olan insanlar mühimdir. tavsiyesiz.. Böylelikle her nevi dedikoduyu önlemiş olacağız.. .. tüfeği... -Sırf bunun için dahi yapmamak lâzım. Hayri Bey bu işte haklı. Evet. Halil Bey dinlemiyordu bile. tek çaresi şöyle haysiyetli bir ricatti. Memurlarımızın yarısı. Sonra birdenbire katîleşti: Yok efendim. N'oluyoruz sanki? Her şeyi onlardan mı öğreneceğiz? Memleket evlâdını hiç mühim bir işte görmeyecek miyiz? Esasen Hayri Bey vaat etti. böyle meselelerde. Bıı iş onların anlayacağı ıs değil Biz mütehassıslarımızı kendi aramı/dan yetiştireceği/. -Ben de sizin gibi düşünüyorum. Ya böyle olurdu.'ünkii 235 TAN PINAR böyle şeylerde asıl karar değil. haydi bir fedakârlık yapalım.. Hakikaten bir işe yarayacaklarını bilsek. Nitekim sonraları öyle yapıtın. deriz. pasımı/ bıııa da. kendi personelimizi kendimiz yetiştireceğiz. Bu kadar personeli birden bulmak. Ne kadar kesin. meselenin başı bu. mahveder.O kolay! Hayri Beyle biz onıı hallederi/. Tavsiyeli. Belediye reisi bunu çok beğendi.. Resmi konuşmalarda daima yorgun.. Bütün kirimi/. malûm ya. İnsan beyhude yere eşrefi mahlûkat olmadı. Böyle şeylerde ben olsam daha dikkatli davranır kar. va vazgeçilirdi Hcııebiye ihtiyacımı/ yok. Anlama/... mızrak ve zırhıyla ortaya atılan kim bilir kaç yüz bin kişilik ordusuna karşı ne yapabilirdi. Buraya ecnebî alamayız. Halit Bey bir el işaretiyle bütün bu vehimlere son verdi: Biz bu meseleyi hallettik.. -Yalnız. kiiçıık aç ma/larla karşımdakini iyice söylettim. Artık biliyordum. hem de yadırgamalarına tahammül edilmiyor. Halit Ayarcı bunu katiyetle reddetli. filân.... ııyııklar gibi tavırlar aldım. Ah bu büyük kelimeler ve büyük benzetmeler. Hem laf anlatması lmiç oluyor. Belediye reisi Kanunî Sultan Süleyman'ın topu. Dışardan ecnebi mütehassıs. Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim. dairede sinek avlarken Halil Beyin kalasında bol bol düşünmüştüm. kendi akraba ve yakınlarımız 236 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ olacak.. dedi. Esasen çok insan var. Hayri Bey şimdi listeyi tanzim etti. Müessesemize tam referansı olmayan.. Çünkü kendimize güveniyorduk. Bunun için de prensipimiz gayet sağlam.şııııdakinin lik ıint sonuna kadar yoklardım. Bozar.. O daima cömert ve realistti. sonra karar verdini. Yalnız efkârıumumiye kâfi derecede güvenir mi bize? Ecnebi mütehassısa o kadar alışılmış ki. Dedikodu. Efkârıumumiye eninde sonunda bizimle birleşecek. Belediye reisi ellerini birbirine çarptı. Halit Bey meseleyi şahsî taraftan almıyordu. Belediye reisinin tereddüdü başka yerden geliyordu. Daha cmııı şekilde çalışırlar. Belediye reisi hem memnun görünüyordu. Hn tabii şc* Icre bile intibak edemiyorlar. Bu iş son derecede mühim bir iş.

Hem böylecc barem müşkülâtından kurtuluruz. güneşe tutulmuş billur gibi çınlayan..Hiç hatırıma gelmemişti. Demek imtihan yapmayacaksınız? Hayır. diyordu. Baba evi gibi bir şeydir. Bu sağlam delil ve bürhan karşısında belediye reisi tek bir cevap bulabildi: -Allah bağışlasın! Üç gün sonra Zehra da Saatleri Ayarlama Enstitiisü'nde Nermin Hanımın maiyetinde işe başladı. Fakat bu süveterlerin içinde şüphesiz en güzelleri Nermin Hanımınkilerdi.. liyakatli insanlar aramamız lâzım geliyor. TANPINaR Ama nihayet müessese ona yabancı sayılmaz. Bu fedakârlığı da yaparsak eğer. Adı da güzel değil. Bir şeyler söyleyecekti. İki aydır üzerindeyiz. Sonra bana döndü: Sizin Zehra Hanım acaba kabul eder mi? Tabiî ufak bir ücretle. Memur değil. Belediye reisi bir lahza durdu. Hayri Beyin kızıdır. bu.. O hâlde bizim de kendi tarafımızdan bazı hazırlıklar yapmamız. Dairemizdeki daktiloların hemen hepsi ona bir veya birkaç süveter örmüştü. Daire müdürlüğünü kaldırmış olmamızdan çok memnundu. 237 . Öz Türkçe devrinde. Yalnız şimdilik fazla insana ¡imit vermeyelim.. Bunu bilhassa rica edecektim. çok doğru.. tamamiyle tatmin edilmiş olacaktı. Muamelât müdürü. Madem ki öyle emrediyorsunuz. Yalnız şimdilik bir kâtibe daha ihtiyacımız var. Hakikaier bir muamelât müdürüne ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Belediye reisi birdenbire tekrar eski meseleye döndü. Sayenizde iyi hazırlandık... O çoktan hazır. çünkü karşıma tam bir sistemle çıktınız. Tekrar belediye reisine döndü: -Zehra Hanım. asla. Hakikaten kestirme yollar buluyorsunuz. üzerinde daima saate ait şeyler bulunan bu süveterler hakikî şaheserlerdi. hayır. müstahdem. filân?. Bunlar da tabiî kadromuz kabul edildikten sonra ihtiyaca göre tâyin edilecek... Eleğim-sağma gibi rengârenk. Biı 238 SAATLERİ AYARİ. mütehassıs ister.. Sonra birdenbire hatırladı: -Tabiî bir mucip sebepler lâyihası yazıyorsunuz! Halit Ayarcı gülümsedi: Merak etmeyiniz. Halit Bey. Nihayet daktilo.. Hayır efendim. O kadar miihim değil. Şahadetname. sadece majüskül birkaç harf vardı. Bu ara ben bir fırsatını bulup ayağa kalktım Halit Ayarcı'nın şu mucizeli defterinde yazılı şeyleri görmek istiyordum. Ben daima bu işlerde hassasım. daha sonra da kontrol memurlarımız gibi tâli işleri görecek arkadaşlar kalıyor.. Adamcağız umumî menfaat namına kazandığı bu zaferden çocuk gibi seviniyordu. Halbuki bu hayatın bizatihi kendisi olan bir ış. Yani o da içinde daha ziyade tuvalete yarar eşya bulunan çantasıyla ve Halit Beye teşekkür için örmeğe karar verdiği süveterin yünleriyle geldi.. Şurasını söyleyeyim ki Halit Ayarcı birkaç sene içinde dünyanın en zengin süveter koleksiyonuna sahip oldu. Bu prensip bir yığın güçlüğü ortadan kaldırır. İtiraz edemiyorum. Onlar alelade memuriyetler' içııı lâzım gelen şeylerdir.. Doğru. Hakikaten bir enstitü için yakışıksız bir isim. Kvvel ki gece Hayri Beyle son bir defa gözden geçirdik. Onu rica edeceğiz. Zannederim ki bu son itiraz Halil Beyi kandırdı. Ben bu sabah size sormadan bazı yerlerini değiştirdim. Sıra ile birkaç rakamdan başka. Halit Ayarcı tevazuyla gülümsedi. Halit Ayarcı tekrar elindeki deftere baktı. Sonra ikinci derecede personel kadrosundan birisini kullanırsınız. İkisi de mânalı şekilde bakıştılar.AMA ENSTİTÜSÜ ...

mükemmel ev kadınıdır.. kadıncağızın dairede rahatı için elinden geleni esirgemiyor. omuzlarından kendisini işe verdiği anlaşılıyordu. evet bütün ömrümde ilk defa böyle mühim bir cümle söylemiştim. ktiçıik işçiler. Sonra hepimize birden baktı: Beraber yiyebiliriz değil mi? Nermin Hanımla ben itiraz ettik. Fakat o da zeki. Şu Haliî amcamın-ki bitsin. Yanına yaklaştım: Kolay gelsin beyefendi.. Ben ilk uçuşunu yapan kırlangıç yavrusu gibi korka korka lafa karıştım: •239 TANPINAR Bu gibi işlerde en doğrusu randımanı sağlamaktır. İsterseniz size umumî çizgileriyle anlatayım. Çünkü bana hep iki elimin üstünde ve ayaklarım havada yürüyorum gibi geliyordu. Muvaffakiyet ve kadro tanzimi işlerini öğrenmiştim. Bir sabah daireye geldiğim zaman onu masamın önünde çalışıyor buldum.. Hocalar da öyle Halbuki irat sahipleri. sandalyenin arkasına asmıştı.. İlk defa. Ve Halit Ayarcı elini ceketinin iç cebine doğru uzattı. Bütün yüzünden. dedi. İki kolu sıvalı. ameleler. Nermin Hanım bütün bunlardan habersiz: Belediye reisi cici adam değil mi? diyordu. Bu iki müdürlüğü kaldırmamız çok iyi oldu. işlerinden başka işleri olmayanlar. ne zahmetten çekiniyordu. . Bunları bana bakarak söylemişti. Yahut daha iyisi okuyayım. Arz ettim ya. ve herhangi vaziyette şaşıracak cinsten adam değildi. muhakkak ona da bir süveter öreceğim. asıl mütehassıs sıfatıyla onun fazla ileriye gideceğini zannetmem.. Sonra size gönderirim. Nermin Hanım neler getirmiştir bugün.. Halit Ayarcı: Onların keyfi yerinde! dedi. O yüzüme bakmadan: • Evet böyle. Halit Bey benim yerime cevap verdi: O benden beterdir beyefendi. Uç dört günde Halit Ayarcı eksiğimi tamamladı. Halit Beyle kapıdan çıkarlarken benden kadro üzerinde bir daha düşünmemi rica etti ve sözünü.. Nitekim birden saatine baktı. 240 SAATLERİ AYARİ.¡ki nokta. kendimi doya doya seyredemediğime ne kadar müteessirdim. kıiçiik memııılat saat ayarlarında daha litiz oluyorlar. Kim bilir. Bugün epeyce çalıştık.. Odaya girince başımı ellerimin arasına alarak iyice yokladım.ev kadınları. Belki ben ufak tefek pazarlığa ¦azı olurum amma. Tam münasip cevabını vermek tizere iken Derviş Efendi elindeki tepsi ile girdi. dedi. o ana kadar kendisinde görmediğim asık bir çehre ile: Hay hay. Ve birden yerinden fırladı: Yemek vakti. Meselâ bakın buraya. Orada belediye reisi bana ve Nermin Hanıma son defa teşekkür etti. dedi. bilhassa hizmetçiler. Kol kola çıktılar. Ceketini çıkarmış. Her gün saat on bire doğru Nermin Hanımın evine uğrayan Derviş Efendinin bize getirmediği şey yoktu. Ve gözlerini her cefaya razı adam gibi kapadı.AMA ENSTİTÜSÜ Ben bu "İşlerinden başka işleri olmayanlar" sözünden hiçbir şey anlamamıştım. dedim. hulâsa hiç ışı olmayanlar. başı bitmek üzere bulunan büyük bir grafiğe eğilmişti. Belediye reisi. Meslekler arasında saat ayarı daima değişi yor. Dediği doğruydu. İsterseniz başka vakte bırakalım. Belediye reisi. Etrafımda her şey öyle ters ve tanınmaz bir mantık içinde idi. Belki biraz daha tasarruf yapabiliriz! diye bitirdi. Fakat istatistik tanzimi ve bilhassa bu istatistiklerin grafiklerle gösterilmesi bahsinde daha çok acemiydim. ne masraftan. Büyükdere'deki meşhur geceden beri bu âdeti edinmiştim. Biz Nermin Hanımla onları merdivene kadar teşyi ettik. Ah Yârabbim o dakikada karşımda bir ayna bulunmadığına. Bütün gün gelinini dinlemekten kurtulan kaynanası.

bize niçin inanmıyorsunuz? diye sordu. Yanılma ihtimali burada azalır. bu şartlar içinde. Halit Ayarcı elindeki grafikte son rötuşlarını da yaptı. siz daha enstitümüzün niçin kurulduğunu bilmiyor gibi konuşuyorsunuz... Mademki düşünmüş. Şimdi ben bu sütunun fonksiyonunu bulmak zorundayım. Sonra onların ifadesi olan kolonlar tanzim edilir. O. başarmaktır. İtiraza çalıştım: Aman beyefendi. İnsan karı•241 TANPINAR şıktır. bunu fark etmiş de 242 SAATLERİ AYARİ. -Yanılıyorsunuz Hayri Bey. yahut musikî seven kadın için ev işi çarçabuk bitirilmesi gereken şeydir. Daha bir şey yapmış değildik. Bir gün alışırsınız. Hepsinden kısası. Müthiş zaman ver. bunun yazılması behemehal lâzım mı? Bu o kadar tabiî bir şey ki. Bura sını gayet iyi biliyorum. Bakın.AMA ENSTİTÜSÜ beni temin etmek istiyormuş gibi gülümsedi: . benim için yoktu. O zamandan beri fasılasız dostuz. Nermin Hanım bunu bu tarzda düşünmeyebilirdi. Dışarda çalışan ev kadını da bovle. Çünkü başka iş yapacaktır. Yan gözle masamın bir kenarına koyduğum öteberiye baktım. dedim.-Yani demek istiyorum ki. eski ve mânâsız... dedi. Hayatta benim için bundan başka bu is yok muydu sanıyorsunuz? Sizin için bilmem ama. Biz içtimaî bir dâvanın üzerindeyiz Hizmet için buraya geldik. Rica ederim hangi sayma ameliyesi benim şu anda sıkışmış zihnimin bulacağı meslek ismi kadar hakikate uygun olabilir? Saymak bizi daima aldatır. Zannederim lâzım. İyi ama. başlamak. Bilmiyorum. Çünkü bunu yaz mazsak saat ve zamanla alâkanın asıl yaşama şuuru olduğunu nasıl öğreteceğiz? Ne garip. Ben eski arkadaşıyım. O hâlde niye bu yorucu işe girmeli? Ben bu sarı sütunu ağır hastalarda saat ayarının azlığı için ayırıyorum. O hâlde /aman onun için kıymetlidir. Amma düşünmüş. Halit Ayarcı tekrar grafiğin üzerine eğildi. yani neticeler elde edilir. Evet. Bu bana bütün işittiklerimin ve gördüklerimin en garibi geldi. Yarım saattir bunun için kendimi yoruyorum. bu. İçten gelen her şey doğrudur.. Alışacaksınız. Halit Ayarcı ilk defa görüyormuş gibi yüzüme baktı: Eski usul. fakat ötekilerde saat mefhumu azalır. -Asıl sizin konuşmanız mükemmeldi.. Ve olmadı da.. Demek ki içinden gelmiş. Hiç olmazsa benim bildi ğim böyle. bu tam aksi olmuyor mu? Yanı evvelâ incelemeler yapılır.. insan tek bir hâl olsa istatistik denen bir şeye inanırım.. Yalnız. kırmızı ile morun arasında. Nitekim buradaki tek siyah çizgi de ölülerin zamanla hiç alâkası kalmadığına işaret eder. rakamlar. bu küçük odada büyük bir işe kendimizi vermemiz. Mektepte beraber okuduk. Sonıa ha na döndü: Bırakın bunları.kendilerine gösterilen işlerden başka işi olmayanlar.. Yanı başındakilere nazaran altı misli kısa olması da bunu gösterir. durmadan değişir. Böylesi daha doğrudur. Usulünü tarif ettim. -Renkler güzel değil mi? dedi. Bir gecenin içinde hazırlamış. Belediye reisine verdiğiniz cevap son derece mükemmeldi. bu daireyi kurmamız bir başarı değil mi? Birdenbire durdu. o hâlde bir sebebi vardır. Yani biitün zamanlarını yalnız ona verenler. (Kinde-likçi hizmetçiler de. (îülünç ve eksik neticelere götürür. bakın. Meşe lâ okur yazar. yalnız? Bu muvaffakiyet meselesi beni pek şaşırttı.. Zaten herhangi bir şeyi saymanın imkânı yoktur. yüzüme dik dik baktı: Hayri Bey. Meselâ şu sarı küçük sütun. Bu sebebi kendisine sabahleyin sordum. içimden öyle geldi cevabını verdi. Şimdi ben sıra ile her renkli sütuna bir meslek adı koyuyorum.. Sonra hiçbir neticeye götürmez. Galiba toparlanıp gitmek zamanı gelmişti. Nermin Hanım yaptı. Çünkü kontrola imkân vermez. Hattâ bilhassa yazılmalı.

Saat zamandır. Fakat öğrenmek istiyorum. sonra kolunu hiç bükmeden dimdik ayağa kalktı ve hep aynı vaziyette odanın içinde dolaştı. Kâfi derecede zekisiniz. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. bir saatçinin mutlak değerler peşinde koşması. Sonra tekrar masaya oturdu. Hem beraber ayarlayacağız. Tekrar omuzumdan yakaladı ve beni silkeledi: Değişeceksiniz. Hayri Bey değişeceksiniz.. sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz. Yani kulaktan ne kaparsam. bunu düşünmemiz. Sizden ayrılmak istemiyorum. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Konuşurken ağır bir yük taşıyormıış gibi soluyor. beni karşısına aldı: Doktor Ramiz'i unuttuk.Hayır. Nereden bileceğim bunları?. Ne garip. Bir müddet düşündü. kakat bu kadarı kâfi değil. Sizinle bu müessesede yapacağımız çok iş var. ne kapmışsam onlar. . rahatsız oluyordu.. O zamana kadar vücudunun güzelliğini anlamamaştım. İstersem herhangi bir sirkte kendime daima iş bulurum. Elini masaya indirdi: Ve ayarlayacağım da. biliyorsunuz ki ben cahil bir adamım.. onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. bir yerden bir yere gidecek. İşte eksikliğiniz. lerakkî saatin tekâmülüyle başlar. diyeceğiz.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü her şeyden evvel kendisine inanılmağa muhtaçtır. yere çömeldi.. Çalışmak. üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Sonra tekrar grafiğe eğildi.. iş ise zamandır. İnsan. götürülecek. Sonra başını arkaya doğru eğerek elindeki sandalyeyi bir ayağı ile tam burnunun ucuna oturttu vc iki yana açtığı kollarıyla muvazenesini araya araya odanın içinde yavaş yavaş gezinmeğe başladı. Niçin inanmıyorsunuz? Hana mıisbet bir işimiz yok gibi geliyor. zamanına sahip olmak. Niye alkışlamadınız? diye bana sordu. Sandalyeyi bırakınca geniş bir nefes aldı. telâş etmeyin. Bu müsbet bir hareket değil midir? Bayağı müteessirdi. Ve birdenbire yerinden fırladı.. •243 TANPINAR Beyefendi. Ben de iddia ediyorum ki çok şey biliyorsunuz. Saat bir vasıta.. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması mıisbet olmasına mâni midir. Tabiî mühim bir âlettir. Nuri Efendi ile Doktor Ramiz'den ve bir de sizden dinlediğim şeylerdir. Siz mutlakın peşindesiniz. Zaman gibi izafî bir şeyle meşgul olan bir adamın.. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. Her taraftan adaleler kabarıyordu. işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. Siz kimi teklif ediyorsunuz? Bilmem! dedim.. hattâ beş dakika. Şaşırdınız da onun için değil mi? Benim bu cinsten seksene yakın marifetim vardır. onu kullanmasını bilmektir. Doktor benim tarafımdan giriyor. Hakikaten çok güzel ve çevik adamdı. Tabiattan koptu. Birdenbire bana döndü: Dostum. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnancınız yok. Kâğıda uzaktan bakmak için ayağa kalktı. Müsbet işten kastınız nedir? Herkesin inandığı aklın bir lahzada kavradığı değil mi? Meselâ hamallık! Fşya var. Halit Bey güldü: Kendinizi beyaza çekmeyin. her şeyden evvel iştir.. yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! On dakika. Biz bunun yolunu açacağız. Hakikaten anlamıyorum. Biz de bunu icat ettik. Sade bu kadar mı? -Ama sizin aklınızla. Onun için bir iş lâzım. hem mühim bir iş... bir âlettir. Oturduğu sandalyeyi bir ayağından ve en dibinden tutarak havaya kaldırdı. 244 .. lâzım! En iyisi eski teraneye dönmekti. -Zannederim ki hep saatte katıyor onun arkasındaki şeyleri ihmal ediyorsunuz.. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir. Fakat saatleri ayarlamayı tercih ettim. Bütün bilgim.

Hattâ daha ileriye giderek lüzumsuz unsurlar bile bulunmalı.. Doktor Ramiz mesleği icabı iş ve koordinasyon kısmına girecck. yan resmî müesseselere karşı bir kıskançlık vardır. gemime tayfa. güvertesi. bir müşteri gelirse hizmetçileri haber verir. rahat müesseseler emniyet verirler. Beni çok sever. Halit Bey sabırlı sabırlı: Bakın anlatayım. Asaf Bfeyi nereye teklif ediyorsunuz? .. Bir başkasını bulun. anladınız mı? Dar kadro demek çalışmamak demektir. Bu sefer rahatladım. Kadromuzun yarısı aramızdan olacak. Böyle bir tedbiri almak mecburiyetinde kalsak ne yapacağız.. Çünkü o Nermin Hanımı karşılıyor. Bütün cesaretimi topladım. bir bizden. ben de kendisini severim. kaptan köprüsü. Bu kadro. daha bilmem her şeyi. Genç bir insan. Gayet sakin bir tavırla: Şayanı dikkat adam... Siz bana yalnız dtimen ve bacası olan bir gemi ile yolculuğa çıkmamı teklif ediyorsunuz.. diyeceğim... lüzumlu unsurlarımızı mı çıkaracağız? Yakın akrabalarımızı. dedi. dostlarımızı mı feda edeceğiz? Hayır. -Şair Ekrem Bey. bacak. Biliyorsunuz değil mi? Kski Yahudiler her sene .AMA ENSTİTÜSÜ Hakikatte ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Sadece deniz tutmuş gibi bir baş dönmesi içindeydim.. Makinası..Şubelerden birine. Muhakkak bir şey var işin içinde. küpeştesi. Meselâ çark şubesine. yaşlarında var. Çünkü elimden geldiği kadar geniş tutmak mecburiyetindeyim.. İyi oturmuş. İşte bu iyi. Öyle ki memuriyetlerimiz okununca saat ve zaman denen şey kendiliğinden görünsün. tam kadromuz değildir. giderdi. dedi. Halit Beyi bu hikâyenin güldüreceğini sanmıştım. kol. hangi iş? Doğrusu adını çok beğendim. Daha az. yolcu ve fare bulun.. kararlar verilir. Ve çok defa hasta beklemediği için hemen dönerdi..... Yangeldi Asaf Bey. yahut konuşurken. Hayır... çünkii neden bahsct-liöini anlamamıştım.. Biz sizinle iki kişi olduğumuza göre o hâlde ben bir kişi teklif edince siz de birisini teklif etmek hakkını kazanıyorsunuz.. bozulmamış bir kabiliyet. Kahvede uyurken. İhtiyaç oldukça teşkilât genişler. Şimdi değil mi? -Hayır. Hepsi lâzım... gemi dediğin bir bütündür.... Ben bir iki günah keçisi almak niyetindeyim.. Kabul.. Onun için müessesenin tam bir teşkilât olmasını istiyorum.. masrafı kısma gibi lâflar çıkar. O da niçin? diye sordum. müşterilerden biri elini ağzında iken ısırdığından beri mesleğini bıraktı.. Sonra düşüneceğiz onu.. Güzel. Otu/.. Yapabilir mi? Eskiden dişçi idi.. Zaten işten hoşlanmayan bir adamdı. o da yavaş yavaş uyanır. Bir çeşit aile oyunu oynuyorduk.SAATLERİ AYARİ.. Ve muhakkak ki bizde göreceği... İcabında çıkartmak için. Hepsi ile bütündür. dar bir kadro ile işe başlamak. Kaptandan farelerine varıncaya kadar! Bana. Ben teşkilâtımız münakaşa edilmeden kadro teklifi vermeyeceğim. Şimdi ben Ramız'i teklif ettim. Hemen her zaman iktisat. Mide.. ne iş görür? •245 TANPINAR Hemen hemen hiçbir iş görmedi şimdiye kadar. Halit Bey Ramiz'i teklif etmişti. Daha ziyade uyumayı severdi. Öyle konuşmadık mı o gün? Bir onlardan. Fakat o hiç aldırmadı. Siz de bilirsiniz ki dünyanın her tarafında resmî. muvaffak olacağı bir ış bulunur I'akat ilk hamlede olmaz. Bir müessese canlı bir mahlûktur. Hayır. -Tamam.. Herkes ne yapılacağını anlasın! Binaenaleyh sizin icabında teklif edeceğimiz vazifeleri kabul edecek insanlar üzerinde düşünmeniz lâzım. Asaf Beyi sonra düşüneceğiz! Başka teklifiniz? -Zehra Hanımı söylemiyorum. Zannederim ki reddetmez. Zaten hiçbir şey anlamıyordum. daha doğru değil mi? İmkânsız.. kamarası.

. Fakat tutması için böyle bir üniforma bana şart görünüyor. Personelin muayyen üniforması olacak mı? diye sordum. Biz yine başından tedbirli olalım. Şehrin kibar ve zengin semtlerinde kalabalık caddelerinde açılacak ilk istasyonlardan sonra yavaş yavaş daha ilerine. Bilakis koşacaklar... Her şeyi evvelden düşünmek lâzım. Erkeklerde vücudun bütün güzelliğini gösterecek. Talih herhangi bir adam gibi yaşamama imkân vermemişti. mahalle içlerine kadar girecekti.AMA ENSTİTÜSÜ çöle günahlarını yükledikleri bir keçi salarlarmış.. umumî efkâra iyi niyetimizi göstermek için rahatça feda edebileceğimiz bir iki kişi lâzımdır. Müdürlerin dışında.. Kazandınız! Bir üniformamız olacak. Elimizde birkaç kişi bulunsun. daha atılgan ve daha kayıtsız. Hiç olmazsa bir nevi kaskelimsi bir şey! Daha ziyade genç erkek hâli ve recek bir kıyafet! O ne için? -Dikkati çeksin diye. Bu demektir ki. Nitekim ilk iki istasyonumuzu Galatasaray'la Teşvikiye'de açtık. yanılıyorsun. beylerin. Herkes rast geldiği dükkânın kapısından başını şovle bir uzatıp saatini düzeltir. sevimli ve konuşkan olmaları da lâzımdı. Kendi kendime. ısırıcı daha sinema yapmağa yarayacak bir üniforma. oldukça kalabalık bir personele muhtaç olacağımız tabiiydi... bu personelin müşterilere hitap tarzım hususi 7/K * . Kurulmamızdan iki sene sonra israf lâfı çıkar. Halit Ayarcı: Hayır. Bıitiin o başıbozuk kalabalığını halk ne yapsın? Hali t Bey bir iki dakika düşündü: Oldu diye bağırdı. "Ha-lit Bey bu işte belki muvaffak olmayabilir. Hurda da maalesef yine Halit Ayarcı'ya itiraz ettim: Bu kadar basit bir şey için kim ayakkabı boyatır gibi bir dıik kâna gider? Kaldı ki modern hayat yavaş yavaş berber ve boyacı gibi muhallebicilerden sonra memleketimizin en işlek iş ve ticaret sa hası olan meslekleri bile söndürüyor. Böyle bir teşebbüs için muayyen şartları haiz. Ayar istasyonları. hattâ takibat yapacağı cinsten birkaç kişi. Bu istasyonlara öyle zarif bir şekil vereceğiz. yahut müracaat sahibi ile meşgul olurken Ayarlama Enstitüsü'nün asıl içtimaî gayelerini ona anlatması icap eden bu genç unsurların zeki. Dört av daha rahat edecektim. Siz bana inanın! Kadromuzun tasdikine dört ay vardı... Ayrıca saat ayarı istasyonlarımız için personel arayacağız. "Mademki dört ay sonra burası yoktur. dedi. -Biliyorsunuz ki ben tutacağına inanmıyorum. Onlar için de küçük işaretler buluruz. Henüz düşünmedim.246 SAATLERİ AYARİ. saatleri durmuş hanımların ve beylerin saatlerinin ayarlarını düzeltmek için yol üstünde uğrayacakları küçük yerlerdi.. Fakat muhakkak ki hiç bir zaman cesareti kırılmayacak ve daima aynı kalacaktır. Ayakta. daha tecessüsü gıcıklayan bir cihaz elde eden/. O zaman ne yapacağız? Kura mı çekeceğiz aramızda? Belki onıı da yaparız ama. Acaba onu taklit edemez miyim? Meselâ şu ayar istasyonları bahsinde onu geçmeğe çalışayım!" Ve müessesemiz açıldığından beri ilk büyük gayretimi yaptım. Benim elimden gelen bu idi. kadın veya kızlarda icap ederse yaşı örtmeğe ve bilhassa az çok cins dışına çıkararak güzelliği daha keskin.. dedim. Hiç olmazsa rozetimsi bir şey! Bütün personelimizin kıyafeti olacak. Ondan sonrası için Allah kerimdi.. o kadar güzel elemanlar bulacağız ki •247 TANPINAR en işlek mağazaları geçecek. Bu itibarla fazla üzülme dim. Hat tâ bütün personelimiz için bunu yapacağız. Bövlecc daha karakteristik. Müşteri. o hâlde ilerisi için hazırlık yapalım!" diye düşıınüyordum. insanlarla münasebetinde daha dişli bir adam olmalıydım. O hâlde muvaffak olmam için daha cesur. Biz de icabında öyle yapacağız. genç ve güzel delikanlılar da hanımların saatlerini küçük ve makbuz mukabili bir ücretle kurup ayarlayacaklardı. Burada genç hanımlar. durmadan geziniyordu. Hemen her müessesenin kolaylıkla vazgeçebileceği. Tâ ki vicdan azabı çekmeyelim. -Ayrıca.

İspritizma Cemiyeti'ndeki ahbaplar gccc gündüz aklımdan çıkmıyordu... Cemal Beyle Nevzat Hanım için biraz daha bekleyelim! Çıkarken... değil mi? Plak insan.. Erkekler için başka işler ararız.. Bunu nasıl yapabiliriz'? Ben bu işi becerebilecek birisini tanıyorum. Sonra gülmeğe başladı: Bunu böyle bir prensip meselesi yaparsanız kabul.. Ona... Fsas prensipi kabul ediyordu. Sizde epeyce iş var! dedi. Bir insan ki eline geçen herkese istediği şekli verebilir. Işimiyarayacağına eminim.. Sizin de diğiniz şekilde bir terbiyeyi ancak genç kızlara verebiliriz. Fakat ısrar etmedim. Hayri Bey siz bir dâhisiniz... ondan sonra karar veririz. enstitüden hep aynı kelimelerde. Harika! Ve beni kucakladı: -Tebrik ederim Hayri Bey! Asrımızın bütün psikolojik vakıasına dokundunuz. Yarından tezi yok. "Baba uyuyor musun?" diye âdeta tartaklayan biletçi vardı.. büyük bir ihtisas iddiasıyla bahsederlerse. Daha doğrusu bir kadın. kendisinin de biraz tanıdığı Sabrive Hanımdan bahsettim. Meseleyi öğrendiniz.. Hattâ kin tutmayı bile biliyorsunuz. Şimdi kadınlar da erkekler kadar genç ve güzel kadınlarla anlaşabiliyorlar. Bir iki tavsiyeli de gelsin. Saatten. İçten içe hazırlanan aydınlık ve düzenli yeni Orta Çağ'ın temeli ve belkemiği.. yaşlarına göre tuhaf görünecek bir ciddilikle söyleyeceklerini söyleyip birden susarlarsa. mıydık? Yüzüm kızara kızara Halit Ayarcı'ya bu meseleyi açtım. İkisiyle de temas edin. amca.. Haklısınız. Müessesenin müdürü sıfatıyla zatıâliniz Sabriye Hanımı teklif buyurdunuz... Bir yığın delikanlıyı otomat hâline ne diye sokalım! Zaten yapamayız. -Yani bir nevi otomatizm. Hiç erkek almayalım. konuşun... Bendeniz kabul ettim. . çok ehemmiyetsiz bir şeyden bahseder gibi. Sessizce beni süzdü. araya hiçbir şey katmazlarsa.. son zamanlarda aldı yürüdü. Çünkii aklıma başka bir şey daha gelmişti.. Tam çalar saat gibi konuşup susacak insanlar.. baba. Benim bu günlerde çok işim var zaten. Selma için söylemiyorum. Kendi yakınım addederek.. •249 TANPINAR Bana kalırsa hu avar istasyonları personelini sadece genç kızlara ve kadınlara inhisar ettirelim. nazik ve ciddî olmayı da öğretirsek rağbet artar. patron.. Hepsi kabul. Amma kocasını ne yapacağız'? Onu da günah keçisi olarak alırız. yenge. Bir müddet düşündü... Öyle bir şey buldunuz ki.. Fakat şahıslar üzerinde müteredditti.. Sabrıye Hanım sade öğretmez. Hayır. Bu üniforma ve kıyafet meselesinde bizim bir estetik müşavirine mutlaka ihtiyacımız olacaktı. takip de eder. Zaten böyle bir işi ancak bir kadın yapabilir.. abla gibi kelimeler gırla gidiyor! Bir hısım akrabalıktır gidiyor kUsormayın! Bunları söylerken hayalimde hep biraz evvel tramvayda beni. her iki taraf aynı şekilde muamele görmeliydi.. Daha? Konuşurken de aynı şekilde yeknesak. bir mektupla kendisini davet edelim. usta. Asrımızın asıl büyük zaafı ve kudreti . Fakat çok güç.SAATLERİ AYARİ. Sinema artistlerine hayranlıklarından belli. Şimdi ona mukabil kendi hakkımı kullanıyorum ve Selma Hanımı kendime mensup bir insan sıfatıyla teklif ediyorum.. Hayri Bey. bilhassa aynı zamanda son derecede mültefit. Halit Ayarcı bir müddet düşündü. tatlı ve ölçülü olurlarsa. Fakat unutmayın ki kadro paylaşılmıştır.. dedim. Acaba Selma Hanımefendiyi ve Nevzat Hanımı beraberce müesseseye alamaz. İşte o zaman ben biraz evvel öğrendiğim şekilde kozumu oynadım. ve bilhassa bu iş için kurulmuş saatler gibi hareket ederlerse. Ben erkekler içinde hiç olmazsa kadınlar kadar beyinsiz bulunduğuna emindim. Hattâ Nevzat Hanım dahi. Sevimsizdir amma yapar bu işi! Hele takibi mükemmel becerir.. dayı. Halit Ayarcı'nın sevincine hudut yoktu: -Bu da iyi! dedi.AMA ENSTİTÜSÜ şekilde öğretmemiz lâzım. bunu da kabul. Malûm ya....

hattâ suallerime cevap verdi.. Genç kı-'. Uçak hosteslerini andıran bir kıyafetle giyinmiş genç bir kız dünyanın en tatlı tebes-sümleriyle beni birdenbire yakaladı. Ayrıca beni daha düzgün bir kıyafetle ve bayağı mesuliyetini taşıdığım bir işin arasında gördüğü için memnundu. İkimiz birbirimize bir dakika kadar bakıştık: Fvet. Geçmiş zamandan hakikaten bir kalbi varmış gibi hüzün ve teessürle bahsetti.. saat ayar istasyonlarından birine iki sene sonra uğradım.52 SAATLERİ AYARİ. fam ayrılacağım sırada istasyonun duvarlarını süsleyen fotoğraflar arasında beni gösteren bir resmin önünde durdum. Damadımı da dışarda bırakacak değildim ya! Küçük baldızım. şimdi tanıdınız! Ne yapmanız lâzım geldiğini düşünüyorsunuz? Duvardaki saate baktı: -Yedide işim bitiyor. Ve çıkarken de elime enstitüye ait yine az çok benim kalemimden çıkmış bir yığın prospektüs tutuşturdu. Ayrıca Hürriyet Tepesi'nde yapılmakta olan yeni enstitü binamızı behemehal ziyaret etmemi tavsiye etti ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir yıllık ayar abonesi. hemen o gün istedi. Sabriye Hanımı bu işe tavsiye ederken hiç de yanılmamıştım. dedi. Ve bütiin bunları yaparken de saat hakkında. -Peki... dedi. Kendisine şimdilik daha personelimizi tanzim etmediğimizi. Yarı yolda kendimi tuttum. yine enstitümüzün bastığı takvimden üç nüsha birden sattı. bana kozmik saat ayarından bile bahsetti. O ayar istasyonlarında çalışmayı tercih etmişti. Fakat bence asıl mesele müessesenin muvaffakiyetidir.İspritizma Cemiyeti dağıldı. insan hakkında benim bildiklerimden viiz defa daha ahmakça sözleri hep aynı şirin tebessümle tekrarladı. Meseleyi kendisine açınca beraber çalışmamız ihtimaline çok sevindi. Ve o sayede evlendi. O bize müşterilerin yüzlerine fazla bakmadan gülümsememizi. Ne /. Bileğimden çıkartmama müsaade etmediği saatimi kurdu. Bilhassa bu sonuncu izdivaç bana enstitüde ayrıca bir nikâh memurluğu tesisi fikrini verdi. ezberlemiş gibi konuşmamızı.-Ha! dedi. O zaman sizi dinleyebilirim. Fvvelâ böyle bir su alnı son derecede şahsî olduğunu ve ayar istasyonları nizamnameTANPINAR sinde kendisini buna cevap vermeğe mecbur edecek bir madde bulunmadığını söyledi. Onu da enstitümüzde iş arayan tavsiyesiz bir genç. Ona yetişmeğe. iki elini öpmeyi dii-şıindüm.. onun gibi hareket etmeğe karar vermiştim. Zehra enstitüde pek az kaldı.a gülerek beni tanıyıp tanımadığını sordum. Sabriye Hanımı yukarda anlattığım konuşmadan iki gıın sonra evinde ziyaret ettim. Bu suretle esaslarını beraberce düşünmüş olduğumuz. Belediye reisi kadronun çık250 SAATLERt AYARI^AMA ENSTİTÜSÜ masına intizaren ücretinizi biraz arttırdı. Bu aydan itibaren üç yüz liıa alacaksınız! İlk önce teşekkür için boynuna sarılmayı. Beni gördüğüne son derecede memnun oldu. . Selma Hanımefendinin bana göstermek için getirdiği yeni kıyafet modelleri nı seçerken çekilmiş olan bu resim benim en iyi resmimdi. son derecede gayrişahsî davranmak şartıyla şahsî olmamızı ve daima saatten bahsetmemizi. Bilhassa sözü saatten gayrı bir şeye nakletmeme zerre kadar müsaade etmedi. -Teşekkür ederim. müesseseye girmek için başka çare kalmadığını anlayınca.aman isterseniz emrinize hazırım. enstitüye dair her türlii izahatı en açık şekilde vermemizi söylemişti. fakat Sabriye Hanımın verdiği talimatın dışına çıkmak istemedim. Daha doğrusu ben kendim de böyle bir iş arıyordum. Ve tabiî evlenir evlenmez kocasını yelkovan şubesi şefi ve mütehassısı yaptık. Büsbütün canım sıkılıyor. bir örümcek gibi sardı. Fakat Halit Ayarcı işin ciddiyetini bozar korkusuyla bu çok yerinde teklifi reddetti. Sonra ısrarım üzerine. -Tabiî tanıdım. fakat birdenbire demin verdiğim karar aklıma geldi. az kaldı unutacaktım. asıl mesele odur. Ve en ciddî sesimle. dedi.AMA ENSTİTÜSÜ .. 2. dedi. dedim. Bu benim tek çaremdi. Zehra'dan boş kalan yere tâyin edilmişti. tabiî kendi saatiyle ayarladığı için ayarını bozdu.

Beş sene evvel de ben bu eve sık sık gelir ve Sabriye Hanımla böyle karşı karşıya otururdum. yüksek sevap. Evet öyle. Onu tanıdığımdan beri ister istemez hep onun verdiği çerçeveler içinde düşündüğümü. Bütün muvaffakiyetleri bu çocukların davranışlarında olacak. Selma Hanım gelir.. dedi. Çok rahatsınız. Sabriye Hanıma. Eminim ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü de böyledir. imkânsız olmalı. Hattâ çağırdığınız için çok memnun olur. kızdırmak. fakat rahatsız etmemeli. Sabriye Hanım zihnimden geçenleri anlamış gibi birdenbire sözü değiştirdi: Hayri Bey. Sabriye Hanımın salonunda onunla karşı karşıya oturmuş çay •253 TANPINAR içerken ister istemez hayatımdaki değişikliği düşünüyordum. Dedim va herkesi şaşırtmak. Fakat ben onu çok beğenirim.. Fakat tutması lâzım. Özetliyorum.onar gruptuk genç kızlar bir bakıma mânâsız bir iş için toplanmış olacaklar. Fakat aynı zamanda inanacağı bir tarafı da bulunmalı yaptığı işin. gönül alma. Göreceksiniz ne cümbüş olacak. -Halit Beyle iş görenlerin hemen hepsi kabiliyetleri derecesinde bu rahatlığı alırlar. Bu para meselesi. Zannederim ki Ce 254 SAATİ FRİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . imkânsız bir şey düşünüyor. çok değiştiniz! Sakın darılmayın. Fakat faydalı olması büyük olması ona yetmez. filân değildi. Halit Bey rahat adamdır. O hâlde arada bir şey değişmişti.. Her şeyden evvel hoşa gitmeli ve mümkün olduğu kadar fazla şaşırtmalı. Belki de kendisini iyi tanıdığım için sevmez. Fakat o zaman bana yapılan her ikramda bir nevi okşama. Niçin bunu yapıyoruz? Burasını bilmiyorum. Sabriye Hanımı konuşturmak için sual sormamak lâzım geldiğini biliyordum. Daha başka bir şeydi. her şey elinden gelir. Öyle sanıyorum ki sonradan bu istasyonlara başka fonksiyonlar da verebiliriz. hattâ içinize bir rahatlık gelmiş. Hattâ müesseseyi bu tutturabilir. Hiç böyle fırsatı kaybeder miyim? diyordu." der gibi gülümsedi. herkesi şaşırtmalı ve hattâ korkutmaiı! Sonra da iş olmalı. fakat başka sebeplerle bir şeyle meşgul olması lâzım. Sonra tuhaf olmalı.. Çünkü sergüzeşt değildi... Ondan daha sonraki zamanlarda bu kapıyı çalmağa bile cesaret edemeyecek hâlde idim. Kutup seyahati. Bu hakikatin yanı başında Sabriye Hanımın bana anlattığı diğer hususiyetleri ikinci. Halit Bey rahat insandı. Halit Bey beni sevmez. etrafta gürültü yapmak da lâzım. biliyor musunuz ki siz çok değiştiniz! dedi. Biitün büyükler dostudur. Halit Ayarcı ile beraber olduğunuzu söylemeseydiniz de ben onunla beraber olduğunuzu anlardım. Hayatınıza. hattâ onu taklit ederek yaşadığımı bir daha anladım. Hayatla. Bunlar hep onun düşünebileceği cinsten şeyler. buna eminim. Başka bir şeydi. O da benim gibi. Şimdi bunları yetiştirmek meselesi var... geliyorum. Yalnız lâalettâyinden hoşlanmaz.. Selma Hanımın adı geçer geçmez.hattâ kadromuzun bile çıkmadığını.. Yine cemiyet için çok iyi bir şey. herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu. -Hayır. Bu değişikliği. Beşer. Bütün mesele burada idi. O da bir vakitler onların arasında idi. Alelâde kendine güvenme hissi de değildi. üçüncü derecede kalıyordu. Biliyor musunuz ki bu Halit Beyin tesiridir. Halbuki Halit Ayarcı bu işe imanla girmiştir. Siz de bu meseleyi düşünün. fakat yakında bunların halledileceğini ümit ettiğimizi söyledim. Zaten demin siz müessesenin gayelerini anlatırken onun kelimelerini kullandığınızı derhal anladım. "Bekliyordum bunu. Bilir'misiniz ki alelâde işi sevmez. Fakat bir türlü sevmedi. kendi kendini tatmin vardı. nasıl yapacaktım da bütün hayatıma mal edecektim? Bunu devam ettirebilmenin çaresi neydi? Bu iş meselesini de geçiyordu. Nevzat Hanımla Cemal Beyi ve Sel ma Hanımı da Halit Ayarcı'nın müesseseye almak fikrinde olduğunu söyledim. candaşım. Meselâ siz zannetmem ki bu işleri ciddî bulaşınız. kaçakçılık. Hayırdır inşallah! dedim. Zannederim ki çalışmağa ihtiyacı var. küçültmek için söylemiyorum. sizi kırmak. İş dediğin onun için evvelâ bir sergüzeşt olmalı. Devlet memuriyetlerinde bu yüzden kalmadı. Sabriye Hanım dudaklarını kısmış beni dinliyordu.

. Sonra birdenbire sözü değiştirdi: Bilir misiniz. Karşıma Cemal Bey çıkarsa telefonu kapamağa karar vermiştim. Saatleri Ayarlama Enstitüsu'nün adı pek hoşuna gitmişti: Bu nasıl iş canım? diyordu. O kadar ara! diye yalvardım. Sabahtan akşama kadar Kut 'ân okuyor. berrak görüşlü bir insan ki . Elimden geldiği kadar müesseseyi izah ettim. geleceği vaadini alarak evden çıktım. Eğlenceli bir iş olacağını tahmin ediyordu. nasıl canlı. Ve bütün bunları hep. Bunu söylerken elleriyle yaptığı işaret o kadar güzeldi ki bütün konuşma boyunca bir daha yapmasını bekledim. Kendisinden rica ettiğimiz şeyi de söyledim. Cemal Bey ona benim is255 TANPINAR tifa ettiğimi söylemişti. Bir kere içimize yerleşti mi bulandırmaya-cağı hiçbir şey yoktu. Zannederim her tarafa baş vurdu. Yarın çayına gideceğim. türlü sıkıntılar arasında çehresini bile unuttuğum kadın birdenbire Sabri-vc Hanımın söylediği birkaç sözle şimdi dört bir tarafımı bir yangın gibi sarmıştı. Yine eskisi gibi güzel ve zarifti. Belki de yalnız bu sonuncusu vardı. O kadar açık fikirli.. Sanki bilmediğimiz üzüntüler... Hattâ âşıkâne şiirleri bile var... o kadar mükemmel bir zevkiniz var.. Dedim ya! Artık eski Nevzat Hanım değil. gitti.. Konuşmanın bundan sonrasının beni sıkacağını anladım. Istırap denen çemberden geçtiği muhakkaktı. Benden ilk önce iş hakkında izahat istedi." diyordu. Onun için vaat etmeyeyim! Mesele çıkarmayalım! -Ne mesele çıkacak! Zannetmem ki Cemal Bey sizin herhangi bir arzunuzu reddetmeğe kalksın! . namaz kılıyor. Nliııir mi hiç? İstifa etti.. Onu o günlerde kaleme devam etmeğe başlayan Zehra'nın yüzünden Halit Beyin odasına aldım. âdeta şakaya benziyor. Hayri Bey bu.. Hele siz ki bu işleri çok iyi bilirsiniz. Bize yardım edip edemeyeceğini sordum. -Belki istemez. Nerelerdesiniz a canım!. Ertesi sabah enstitüye geleceğini vaat etti. Demek böyle idi. Gülüşü ateş oyunu gibi bir şeydi. Zaten giyim kuşam en sevdiği şeydi. Halbuki işlerimizin yavaş yavaş düzeldiği bıı günlerde l'akize ile yeniden tatlı balayı günleri geçiriyorduk. Cemal'c soruyorum. o yılanı gayet iyi bilirdim. Bütün hareketlerine hâkimdi.. O da biliyorsunuz tasavvufa merak etti. Yalnız Cemal Beye bir kere sorması lâzımdı.. "Ben böyle şeyleri yapamam ki. Sabri-ve Hanımdan kendisine telefon eder etmez. Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım.. içine bir yığın çocuk neşesi karışan o incc billûr sesle söylemişti. Eski neşesi kalmamıştı. Cemal'ın de işleri pek bozuk. Sadece müesseseye fikir vereceksiniz! Hiçbir güçlüğü yok.. belki de bir korku arasından konuşuyordu. Fakat makinada bozuk bir şey vardı.mal Beyle aralan çok fena. Bü~ iıın dostlarıyla alâkasını kesti. hiç dc eski Nevzat değil artık.. telefona Selma Hanım cevap verdi..... Sizi ele geçiremedik vesselam.. Ne mükemmel kadın. düşünceler. Murat n'oldıı? O da kayboldu. Fakat Nevzat gittikçe daha dalgınlaştı. Çok çocukça bir saflıkla. Ben huyu suyu bilinmeyen bir adamdım. yaşını nasıl yeniyor! Doğrusu aranızın açık olmasına sizin hesabınıza müteessirim. bir türlü bulamamıştı! Kendisine vaziyeti anlattım. Daha ilk anda kendisinde bir yığın şeyin değiştiği görülüyordu. Aramış. Zaten Selma'yı da çok değişmiş göreceksiniz. eliyor. Fakat neden korkuyordu? Niçin telâşlıydı? Buralarını anlamam kabil değildi. Zannettiğiniz gibi değil! dedim. Beş seneden beri görmediğim. Âdeta bir günahı ödüyor gibi yaşı-vor Çok kovu bir dindarlık çöktü üstüne. Hele bir anlatın. Bir yığın ¡sıkıntısı var! Fakat Nevzat'ın geleceğinden şüpheliyim! Niçin? Nevzat.. diyordu. Belki bu yüzden ilk rast geldiğim dükkândan Cemal Beyin evine telefon ettim. Sabriye Hanımın Selma Hanım için söylediği şeyler beni hakikaten üzmüştü. bugünlerde ben kiminle dostum? Halanızla. Hakikaten şaka gibi bir şey. Hattâ ruhları bile çağırmıyor. Sonunda o da razı oldu.

Sonra gözlerini gözlerime dikti: Kim bilir. Her şey düzeldi şimdi. Selma Hanım başını kaldırarak yüzüme baktı: Niçin doğrusunu söylemiyorsunuz? dedi.256 SAATLERİ AYARİ." İş meselesi böyle halledilince Selma Hanım.. sonra yavaşça ilâve etti: Daha doğrusu şüphe ediyorum. kıskanıyor. dedim. Onu seviyor. Onun emrinde idi. Fakat o kendi düşüncesinde devam ediyordu: -Hayır! dedi. ve ondan korkuyordu.AMA ENSTİTÜSÜ Bunu mahsus söylemiştim. gözü kapalı ve biçare yaşamıştı. ne de Selma Hanım zarurî şekilde Cemal Beyin varlığını hatırlatmıştı. O zamana kadar bu kadını bütün hayatından sıyırarak sevmiştim.. Fakat sizi işten ne diye çıkarttı. Onu bütün ömrünce insan olgunluklarının bir numunesi gibi görmüş ve öyle sevmişti. Ümit ederim ki reddetmez. oraya kendisi getirdiği hâlde? Belki ötekiler çıkmamda ısrar ettiler.. diye gizlemiş olabilir. -Aldırmayın! dedim. Fakat şimdi eminim. bu işte mutlaka başka bir şey var. En iyisi bir yalanla işin içinden sıyrılmaktı: İstanbul'dan uzakta idim.. Bir yığın kinim vardı. İyi ama sizi görmüşler. hep İzmir'de kaldım.. o zaman nasıl razı oldu? Hayır. "Buna niçin şaşma-h? diye düşünüyordum. Ben de hiç uğramadım. Böyle olsa o zaman benden gizlemezdi. Şimdi bir anda onu kıskanmağa başlamıştım.. ondan hiç şüphe etmeden. Çok zahmetimi çekmiştiniz.. hattâ daha gülüncü vardı.. Fakat daha garibi. benim aradaki beş senelik hayatımı merak etti.. demedim ya. herhangi bir hastalığı da olabilirdi. Şimdi ise onu kıskandığını anlayınca birdenbire vaziyet değişmişti.. Bir müddet yüzüne dalgın dalgın baktım. hoş bu da affedilecek şey değil. İmkânsız. Elimden geldiği kadar kendisini tatmine çalıştım. Nerede ise her şeyi söyleyecektim..'rar bir sessizlik oldu.. Sıkıntılarımdan biraz çıkar çıkmaz kendime yeni ıstıraplar bulmamdı. Başını salladı: Cemal son zamanlarda hiç eski Cemal değil! O kadar kendisine hâkim olan kadın neredeyse karşımda ağlayacaktı. Benim için üzülmeyin ve mesele yapmayın bunu. İçime yumruk gibi bir şey tıkandı. Asıl beni şaşırtan bu sözlerin altında Selma Hanımın bütün hayatının bulunmasıydı.. Mademki yavaş yavaş yine kendim oluyorum. ahbaptık! Üzülürüm. Hattâ bizim teklifimizi de unutun. Bununla da kalmıyordu.. Cemal Beyle evli olduğunu biliyor ve sadece kabul ediyordum. Demek ki o Cemal Beyi hiç anlamadan.. Fakat onu hiçbir zaman kıskanmamıştım.. Ona bağlıydı. Nihayet sizi sevdiğimi biliyordu. Deminki duruşunuz bana her şeyi öğretti. ben de kendime bir iş bulur bulmaz Selma Hanıma dönmüştüm. O zamana kadar Cemal Beyden sadece nefret ederdim. Benim içimde ne Cemal Bey bana Selma Hanımı.. Fakat farz edin ki öyle. Çok karışık bir iş bu! Benden gizlemesine o kadar ehemmiyet vermiyorum.. Rahatınız bozulmasın! . Asıl felâketi o kadar beğendiğim kadının birdenbire hayatından şikâyet edecek kadar herkese benzemesiydi. Yahut hayatına yeni bir üzüntü daha ilâve edecektim.. ne kadar sıkıntı çektiniz. Fakat ikisinin arasındaki münasebetin üzerinde durmamıştım. belki karşılaşmamızı istemez. Bileklerimden yukarıya doğru bütün damarlarım çekile çekile: Peki sorun! dedim. Çünkü ortada bir sürü yalan var. Kocası olduğu gibi. Te'.. Fakat ne diye acele edecektim sanki? Belki de sözlerime inanmayacaktı. Her şeyden evvel şirketten niçin istifa ettiğimi soruyordu: •257 TANPINAR -Biliyorsunuz ki o günlerde Cemal hep maaşınızın artacağından bahsediyordu. Cemil'in yalan söylediğini ben biliyorum.. Bu mesele zannettiğiniz kadar basit değil. Gömüldüğü dalgaların içinden başını çıkarır çıkarmaz karşı sahili gören bir yüzücü gibi..

"Düşünüyoruz efendim. Binaenaleyh. belediye reisiyle beraber izahat verdi. hattâ mutlak denecek kadar salâhiyetli bir zat dairemize geldi.. Nermin Hanım. Salâhiyetli zat. Yalnız her şeyi paraya bağlamamalıdır. Ekrem Beyi iş fikrine yavaş yavaş alıştırıyordu. Halit Ayarcı'yı bu yeni misafir de şaşırtmadı. Mamafih Halit Ayarcı yine benim unutulmama razı olmadı. Çok rahat. gerçeği bu olmakla beraber. belediye reisini.. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. İşsizlik zamanlarımda sadece irademle geçinebilmek için. hattâ bu sene bütçeye koyduğumuz. İnsan iradesi daima maddî şartları yener. 258 SAATLERİ AYARİ. Kızımın daktilo acemiliklerine ehemmiyet vermiyor. Etrafındaki konuşmanın bitmesini. benimle beraber tam bir büro kadrosuyduk. Fakat belediye reisi.. "Ben işe karışacağım zamanı biliyorum. Fakat devam etmedi. Her neyse. Bunun sırrını bir kere öğrenseydim her şey halledilecekti. Personelimiz de çoğalmıştı. daha düşünürüz. sakin ve alâkasız. Masanın bir köşesine hafifçe yaslanmış. İnsan talihi bu idi. herkese benzeyecekti. Fakat biz artık eski binada değildik.. Zehra. çünkü o da maddî şartları sadece iradesiyle yenmişe benziyordu. hattâ yurdun her tarafına dağıtmamızın lüzumundan bahsetti.. Garip şekilde roller değişmişti. Ben dördüncü planda idim. yapılsa bile bu iş için sarf edilecek iradenin çok pahalıya mal olacağını en münasip dille. yeni kurulmuş bir müessesede. Bir müddet ayakta. Bana çok açık.Selma Hanım bir müddet çantasında mendilini aradı.. yani karşısındakinin fikrini daima doğru bula bula tekrar hatırlatmağa çalıştı.. Belediye reisinin bu hususa hiçbir itirazı yoktu. Fakat siz bir kere aranızda anlaşın! Sizleri huyunuzdan vazgeçiremem . diye tasdik etti. III Belediye reisinin ziyaretinden iki ay sonra daha mühim.. Bunları şehrin. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek. Duvarlara asılacak vecizeleri çok beğendi. diye cevap verdi. geniş bir yere geçmiştik.. O da izahattan sonra müesseseyi gezmeyi istedi.. •259 TANPINAR para ile bunun yapılması imkânsız. ."Ic karşıladı. Kapının önünde. Halit Ayarcı her sabah geliyor. beyhude sözlerle israf edilen zamana pek fazla fark ettirmeden acır gibi etrafına bakıyordu. yahut Zehra'ya bir yığın şey dikte ediyordu. Merdivenlerden beraber indik. sizi tekrar bulduğuma memnunun. bilhassa bu kadar masraflı bir işin büsbütün de parasız yapılamayacağını. sadece gözlerini gözlerinize dikerek dinliyor. Hiçbir zaman can sıkıntısı denen şeyin bu kadar asîl. Ve belki de bu yüzden aylardır Halit Ayar-cı'nın ayağıyla ittiği bir futbol topuna benzemiştim. daha sa-lâhiyetli. Halit Ayarcı bütün bu konuşma boyunca âdeta lâkayt kalmıştı.. Bu sefer Halit Bey benim yerime geçmiş. İşlerimiz de artmıştı. Şüphesiz bu mühim işin usullerini kendimizin bulmasını istiyordu. Mamafih Halit Bey çalışıyor. Bu hiç konuşmuyor. Müessesenin esas gayesini anlattı. icap ederse kirpik işaretleriyle sizi tasdik ediyordu. belediye reisi onun yerini almıştı. Enstitünün bu günkü parasıyla. İş meselesine gelince.. cevabı içinde sualler sordu ve kendi üslûbunda cevaplar aldı.AMA ENSTİTÜSÜ Benim artık rahatım yok! dedi. Halit Ayarcı bu teklifi yalnız bir. Hakikaten şaşılacak şey. -Tabiî. Hakikaten şaşılacak şeydi. Bu yeni ziyaretçinin eskisinden bir farkı vardı.. bu cevheri o kadar sarf etmiştim ki çoktan beri bende zer-res! bile kalmamıştı. Sözüne devam etsin diye ne kadar dua ettim. Bu her şeyden evvel bir tahsisat meselesi. bu kadar üstün şeklini görmemiştim. ya Nermin Hanıma. Ben size telefon ederim. İtikadımca belediye reisinin bu içte hakkı vardı. birdenbire kabaran bir rüzgârın savurduğu bir toz dalgasının geçmesini bekler gibi bekliyordu. Bu kadar yalan söylesin! diyerek ayrıldı. Fkrem Bey.

dedi. Tekrar bakışlar benden yana çevrildi.. Halit Ayarcı beni yolun ortasına kadar götürmüştü.. tam yüz seksen sene oluyor. Hattâ bitmiş gibi. Demek büyük bir merasim yapabiliriz? Halit Ayarcı konuşmanın topunu yine belediye reisine bıraktı. -Ahmet Zamanî Efendi mi? Hiç işitmedim. -On yedinci asrın meşhur âlimlerinden.... Hattâ Graham'dan evvel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar. Suçüstü.... -Gelecek nisanın sekizi Ahmet Zamanı Efendinin ölümünün yüz sekseninci yıldönümüdür de. dedi. Mademki bu işe girdik. Bundan sonrası benim işim-di. Fakat bitmek üzere. Her türlü fedakârlığı yapacağız. Hayri Bey biraz yorulacak ama... . Sonra misafire döndü. . İşte o zaman Halit Ayarcı dayandığı masadan ayrıldı ve seyirci vaziyetinden çıktı. Bu kadarını yapabilirdim. Ona yetişmek imkânsızdı... Muvakkit Nuri Efendinin.. Hayri Bey doğrudan doğruya onun mektebinden gelen bir zatın talebesidir. bu adamı ben taklit edemezdim.. Belediye reisi bu fırsattan istifade ederek beni daha yakından tanıtmağa muvaffak oldu. "Ah Yârabbim bir kaçabilsem!" Fakat niye kaçacaktım sanki? Böyle bir ilgiyi bütün ömrümde görmemiştim... Para işini merak etmeyin.AMA ENSTİTÜSÜ sabır ve tahammül olduğunu ancak bu kadar terbiyeli şekilde gösterebilirdi. Bu sefer ilk defa olarak iki taraf da itiraz etti. Çaresiz tahammül edeceğim. Hayır. En büyük saadetimiz için.. Nereye gideceğimi biliyordum. Zannederim ki gelecek nisana yetiştirirsiniz.. Bir insan karşısındakine o anda yalnız ?H) SAATLERİ AYARİ.Bu fırsat kaçırılmaz. Bu sefer dikkatli bakışların tek hedefi ben oldum.... Arkadaşım Hayri Beyin hemen hemen bütün ömrünü sarf ederek yazdığı bir kitap. Halit Ayarcı tekrar konuşmağa katıldı... Hayri Bey arkadaşımız eski saatçiliğimizin tarihini belki en iyi bilen adamdır... Zaten saatten ve felsefesinden çok iyi anlar. Halit Ayarcı tekrar dinamik rehavetinden ve alâkasızlığından sıyrıldı. Kitabınız bitti mi? Artık sıra bana gelmişti. değil mi Hayri Bey? Bu vesile ile daha parlak olur. Müessesenin açış resmini de o zaman yaparız. Ahmet Zamanî Efendi ve Eseri.... Nihayet salâhiyetli zat kararını verdi. Tam klasik devrimizde... Bana..... Ben mümkün olduğu kadar tutumlu olmak gerektiğini söylemek istiyordum. -İmkânlarımız biraz genişlerse elde bulunan çok faydalı bir eseri de neşretmey-i düşünüyoruz! dedi. Hayri Beyefendi? Ben bu sualle birdenbire yuvarlandığım karanlık uçurumda tutunacak bir yer ararken Halit Ayarcı benim yerime cevap verdi: -Ahmet Zamanı Efendiye ait bir etüt. Nasıl olsa olduğum yere geleceksiniz". Evet.. Suçüstü. Halit Beyin niyeti de öyle efendim.... Demek hazır eserleriniz var! Ne çabuk böyle? Evvelâ büyük bir etüdümüz var. Sonra kendi kendine hesap etti. Belediye reisi bu çok basit temenniye hemen hemen aynı zikzaklardan geçen bir cümle ile teşekkür etti. Kitabınızın ismi nedir. Ne yapmış bu adam? •261 TANPINAR Devrin en mühim saatçisi. Açış törenini bendeniz yeni binamızda düşünmüştüm.. Dördüncü Mehmet devri adamı. Kanunun anlattığı mânada tam bir cürmümeşruttu bu. -Doğrusunu isterseniz henüz hayır! Yani halledilecek bir iki mesele var..ki.

Burada artık işin telkini yoktu. Bütün kuvvetimi. ne de durmam kabildi... geniş ayali eline bakmağa başladı. Salâhiyettar zat Ahmet Zamanî Efendiden bir türlü vazgeçemi-yordu. küçük büyük icatlarla meşgul. Nasıl bir insanmış bu?. Hattâ pek mutat olmadığı hâlde sarı cübbe.Hayır. diyordu... hayır. Eskileri o kadar az biliyoruz ki. Yalnız eserlerin ismi yok. Çok aradım ama bu kanaatin nereden geldiğini bulamadım.. Mevlevi tarikatindenmiş. ekmek paramı niçin bana doğrudan doğruya vermedin de beni başkalarının uydurduğu bir yalan yaptın!" Hakikatte de böyle idim..AMA ENSTİTÜSÜ doğru değil..... Yaptığınız işin ehemmiyetini bilin ve ona göre çalışın. iradesiyle düzeltmiş. cesaretimi topladım....... güneşin rengidir. kumral sakallı.. "Ah Yârabbim.. İster istemez yoluma devam edecek. Şöhrete âfet diye bakarlardı. sarı kaplı kürk giydiğini hocam Nuri Efendi söylerdi. Fakat Halit Ayarcı orada idi: Niçin olmasın efendim? Sözüne devam edeceği yerde masanın camı üzerine iyice bastırdığı büyük... Minareden minareye uçma tecrübeleri bile var. O zaman çok gecikir. Ezanı da evin penceresinden okurmuş! ... Ahmet Zamanı Efendi isminde hiçbir insan tanımamıştım. diyorlar. Sonra çok genç yaşta öldü. Devir. iş bana düşüyordu. -Öyle ya niçin olmasın?.. İki üç çizgi.. Mühim bir keşif... bu küçük teferruat. Meselâ çok iyi meyva yetişti-diği hâlde üzümden başkasını yemezmiş. sarışın... Halit Bey tekrar tavzih etti. Kırk iki yaşında falanmış. Salâhiyettar zat tekrar bana döndü. Ah. Zengin bir adamın ço-cuğuymuş.. çok ehemmiyetli bir devir. Hemen herkes. Garip huyları varmış. Halit Ayarcı bu sefer de ceketinin düğmeleriyle oynamağa başlamıştı. falan var mıymış? Artık ne dönmem. Ucunu bucağını bilmediğim.. Baş üstüne efendim.. O da selâmlığını açmış. Fakat kendi kendine. Rabia hesapları o devirde.. aramızda?. Siz de bana bu neşriyat meselesini hatırlatın. Daha doğrusu hocam rahmetli Nuri Efendi böyle söylerdi. siyah gözlü bir adammış! Dili gençliğinde biraz peltekmiş.. yatsı namazlarını misafirlerine evinde kıldırmış.Tevekkeli değil eskiler yalnız şiir söylemişler! Bir işi.. yavaş ve en kandırıcı sesimle cevap verdim: -Eskiler malûm efendim. Bu kadar mühim bir zatın unutulmuş olması 762 SAATLERİ AYARİ. Bilginin kendisi vardı. dermiş. Zaten takdim ettiğimiz projede yazılı. Hattâ adını ilk defa işitiyordum. Bunu sizden katî şekilde istiyorum. Sarı.. işte size bütün bir hayat. Sarı rengi çok severmiş.. bu kitap şubata kadar bitecek. Birden fazla kadın almanın aleyhinde bulunduğu için devrinde pek sevilmezmiş. birkaç konuşma parçası.. Demek modern bir adam. Âdeta bizden! Aşağı yukarı.. Fakat nasıl oldu da hiç adı işitilmedi? Sanki demin kafamdan geçenleri düşünen ben değilmişim gibi. "Ya pîr!" Fakat yalancıların piri kimdi acaba? •263 TANPINAR Uzun boylu. Bal ve şeker gibi şeyler de kullanmazmış... her gün yeni bir parçasıyla karşılaştığım âdeta tefrika hâlinde bir yalan olmuştum. Zaten büyük bir mekanik merakı var. Ben söyledikçe belediye reisinin de. Ek bir liste takdim ederim. Çengelköy'de küçük bir camiin müezziniymiş. Zaten yeni bina için ayrı bir açış töreni daima yapılabilir! Bu gibi törenler ne kadar sık olursa o kadar faydalıdır! Salâhiyettar zat tekrar bana döndü: Hayri Bey. salâhiyetli zatın da yüzleri tebessüme gark oluyordu. Bu demekti ki.. Bu sualle nefesim birdenbire tükendi. yeni yeni şeyler uyduracaktım. Fakat evlenme meselesindeki fikirleri yüzünden çıkartmışlar.

daha titizdi... beyhude münakaşaya lüzum olmadığını iyice anlatmıştı. Güzel. Bütün boş defterleri açıp bakıyor.. Kapıdan çıkarken: Sloganları dağıtın! Bir an evvel ve her tarafa. Fakat salâhiyetli zat tecrübeli adamdı... Kahvelerden sonra yine o gün olduğu gibi kadro meselesine geçildi. diye hafiften tasdik bile ettim. -Bu müesseseyi başından itibaren benimsedim. Bu ihtimal her ikisini de tatmin etti.. bizimle böyle işbirliği etmesiydi... Evet ama.. şimdi de asıl işin kendisi tarafından kurulduğunu.. diyerek meseleyi halletmişti. bakalım buldum mu? Şekerden. -Ben söyleyeyim.... Ayrılırken tekrar bana iltifat etti: Kitabı isterim. Bende de var da oradan biliyorum.Halit Bey tekrar bana döndü: Bir Venedikli vasıtasıyla devrin garplı riyaziyecileriyle mektuplaştığını söylüyordunuz.dedi. Aziz velinimetim: -Teveccühlerinize güvenmeseydim. Bana bu hizmet vesilesini verdiğiniz için bahtiyarım. Hattâ az şekerli olmasına bile ehemmiyet vermedi.. Belediye reisi meselenin şimdilik bu tarzda halledilmesinden memnun. Şekerden veya can sıkıntısından ölmesi arasında ne fark vardı? Asıl mühim olan salâhiyetli zatın bu işe getirdiği iyi niyet.. Hattâ ben: Çok doğru buyurdunuz. Başka türlü izahı güç...... Bu aşağı yukarı iki ay evvelki teftişin hemen hemen aynıdır. bir eli kılıfını çıkarmağa çalıştığı yazı ma-kinasında: Neden öldüğünü biliyor musunuz? diye sordu. grafiklerin önünde uzun murakabe saatleri geçiriyordu. hiçbir şey rica etmeden istediklerinin hepsini kabul ettirmiş.. Niçin soracaktık? Hattâ niçin şüphe etmeliydi? Herkes bir şeyden öldüğüne göre Ahmet Zamanî Efendi de elbette bir hastalıktan ölecekti. Bu sefer altın tepsi belediye reisi ile onun arasında gidip gelmeğe başladı ve nihayet kundaklan•265 TANPINAR mış bir çocuk gibi Haiit Beyin birdenbire açtığı kollan arasında kaldı. Reis bey de size yardım edecekler. dedi. Onun için Halit Ayarcı'nın odasına geldiğimiz zaman Derviş Ağanın getirdiği kahveler pek makbule geçti.. Bütün gün hep böyle yapmış. Hemen her şeyin önünde durdu... ' Bir ara bana döndü.. Salâhiyetli zat hayretler içinde idi: Mühim keşif doğrusu. Bitecek anladınız mı Hayri Bey? Ve yanağımı okşayarak kitapla olan alâkasını bir daha teyit etti. dairenin gezilmesini teklif etti... Ama.AMA ENSTİTÜSÜ biri olacak. Kâtip Çelebi'nin etrafındakilerden 264 SAATLERİ AYARİ. diye tekrar emir verdi. O sizlerin olduğu kadar benimdir de. Maalesef efendim. Ondan sonra tebrik faslı geldi. Şu şartla ki. Hepimiz yorulmuştuk.. en lüzumlu noktada konuşmuş. Tabiî niçin böyle olması icap ettiğini sormadık. Binaenaleyh iki saat sürdü. Hepimiz birden bu ihtimali kabul ettik. Tam merdivenin başında belediye reisine yavaşça: .. binamız biraz daha genişlemişti ve salâhiyettar zat belediye reisinden daha yüksek mevkide olduğu için daha dikkatli. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki kitap kaybolmasaydı. tekrar yerine koyuyordu.. altın kapaklı bir Lonjin'di." dedi. "Yoruldum. yerinden kalkabilecek her şeyi bir kere yerinden oynatıp altına bakıyor. Koskoca enstitüyü sadece bizlere bırakamazdı.. Üzümden başka bir şey yemediğine göre. müsbet bir şey bulunamadı. Bu itibarla ne kadar teşekkür etsem azdır. sonra kendisini elinde iyice evirip çevirip muayene ediyor. Sonra saatine baktı. bu işe katiyen girmezdim. Böyle bir adam.. Halit Ayarcı işi biraz daha tabiîleştirmek ihtiyacını duydu.. -Bendenize öyle geliyor ki..

Halit Ayarcı. Benden izin istiyordu....-Bu rabia hesabı nedir siz biliyor musunuz?diye sorduğunu işittim.AMA ENSTİTÜSÜ demek istiyorum. Mevcut olmayan bir adam için. Evet ama nasıl? Bu kadar kalabalık bir teşkilâtla. tâyin olunduğu vazifenin adından bir iş çıkaracak.. İsterseniz gazetelere bir ilân vereyim! •267 TANPINAR Tekrar gülümsedi. Bütün bunları 'düşünürken iç telefon çaldı. dermiş. Halit Ayarcı'nın kaşları birdenbire çatıldı. Zaten kurulur kurulmaz bir tâmimle bütün arkadaşlardan rica edeceğim bunu. 266 SAATLERİ AYARİ. Dördüncü Mehmet zamanında yaşamış. Binaenaleyh Ahmet Zamanî Efendi vardır. Akrabasız adam olmaz. kadro meselesini ne yaptınız? İstediklerimizi veriyorlar. Graham hesaplarıyla meşgul olduğu malum. Hayri Bey. Bir türlü sizi bazı şeylere alıştıramadım. Yahut da gider içeriye istifanamenizi yazar getirirsiniz! Ben bu kadar bağlı olduğum bir müessesede en yakın dostlarım tarafından ihanet görmemi istemem... diye cevap verdim.. Ben başım iki elimin arasında düşünmeğe başladım. Aksi aksi: -Tanıdığım insan çok az. Sonra. Bir de işimizi bilsek! Hâlâ bilmiyor musunuz? Saatleri ayarlayacağız. Biraz da ikimiz böyle istediğimiz için vardır. Mevlevi olduğunu bile biliyorsunuz. Yeni taşındığımız evde odasını ne kadar zevkle döşemişti. Karımın tiroit guddeleri tedavi edileliden beri evde kavga yoktu. Daha demin kendiniz bahsediyordunuz. bütün bunlar mânâsız şeyler. Yok azizim.. dedim. Odama girdiğim zaman Zehra'nın beni beklediğini gördüm. Hayır.. Sonra bir eli odasının kapısının tokmağında: Siz kitabı ne vakit bitireceksiniz? Yani ne vakit bitirebilirsiniz. diye sordu... Ahmet üç ayda altı kilo almıştı... ben bu cinsten sabotaj istemem. istirahat etmemin imkânı yoktu. Çaresini bulacağız. Saatleri Ayarlama Enstitüsü hayatımı kurtarmıştı. Herkes kendisine. Yeni elbiseleri içinde hakikaten güzel ve mesuttu. Çalışın sadece... Ah... İlk defa hiddetleniyordu.. Nasıl yazarım ben bu kitabı?... Ama.. dedi.. Onlar gittikten sonra Halit Ayarcı tekrar bana döndü: -Artık bundan sonra da şüphe etmezsiniz zannederim. Sonra birdenbire belki de bozulan yüzüme dikkat ettiği için güldü: Adı olan her şey mevcuttur Hayri Bey! dedi..... biraz daha bekleriz... Kızıma yarın dahi isterse evde kalabileceğini söyledim.... Hiç üzülmeyin. O teşekkür yerine bir kırıttıktan sonra çekilip gitti... Şekerden ölmüş... Hepsi uydurma! Birdenbire ceketimden tuttu: Bu kitap yazılacak!... Müessese kurulacak. O da o demek. Hani listeniz?... Hattâ şimdi büyük dostumuz da istiyor.. Nuri Efendiden bahsettiniz. dedim. Güneşin rengidir. Şimdilik görünmüyorlar... Bu müessese muvaffak olacaktır. Onlar gelirler. Birçok yalanın içinde olsam bile ihmal edemeyeceğim bir hakikat... dedi. İyi ama. ah Hayri Bey. Herkes vazifesini yapacak. Ben Ahmet Zamanî'den bahsetmedim. Sizin ilk işiniz budur. Hayır. Hem kendiniz söylüyorsunuz.. Bir de Sabriye Hanımla Selma Hanımı artık davet zamanı geldi sanırım. Nasıl mevcut olmayan adam?.... Ve tabiî onlar da yapacaklar. Boş durmayacaklar ya. Bulun.. diyorsunuz. Siz hakikaten beni yoruyorsunuz... Hayır... sanki aramızda geçen şeyleri tamamiyle unutmuş gibi en rahat sesiyle: . Sarı rengi severmiş. büyük bir hakikat vardı ortada.. hem de yoktur.. Pakize ile iki dost gibi geçiniyorlardı artık. Belki vardı ama meydanda yoklar.... Akrabam yok.. ilâna lüzum yok.. Halit Ayarcı ile evime refah denen güneş doğmuştu.

"Ne iş görecek bu müessese?" diye soruyordu. gördüğüm işler birbirine zıt bir yığın tefsire yol açıyordu. Binaenaleyh hayatımın her safhası bu işe bir hazırlıktan başka bir şey değildi.. bir iş olursa evde ararsınız. -Teşekkür ederim efendim. Fonksiyonu kendisi tâyin edecek bir cihaz.. Ertesi hafta gazetelerden birinde dünyanın en garip başlıklı makalelerinden biri vardı. Bundan mükemmel ne olabilir? Kadro müzakerelerinin zamanı yaklaştıkça sıklaşan bu havadisler ve düşünceler sonuna doğru birdenbire şahıslarımız etrafında toplandı ve iki hafta içinde de Halit Beyi bırakıp sadece beni hedef aldılar... hayatımın garip cilveleriyle bcıı Halit Beye nazaran efkârıumumiyeyi oyalamağa daha müsaittim. Onlara göre bütün ömrüm saat ve zamanla geçmişti. Ben hattâ derim ki. Kim yazdıysa bunu. Şerbetçibaşı Elması. Elbette. -Zannederim efendim.. işi anlamış. çocukluğumda ve ilk gençliğimde tanıdığım insanlar.-Yarın size Ahmet Zamanî'yi yazmanıza yardım edecek tarih kitaplarını getireceğim. Halit Ayarcı bütün bu yazıları dikkatle okuyor. Fakat o her şeyden evvel bürokrasi asrıdır... Şurası da var ki.Muvakkit Nuri Efendinin Merkezefendi'deki mezarının tamiri beni büsbütün ön safa geçirdi. Bu merasimde verdiğim nutukta. Nuri Efendi nin son talebesi idim. Baş üstüne efendim. "Hayri İrdal'ın çıraklık seneleri" diye baş layan bu yazıda. bürokrasinin asıl kemal çağı istiklâl devri bu devirdir. Bazı kimseler için bu işin âdeta tek favorisi bendim. Hemen gün aşı-n. Bunu anlayan adam mühim adamdır.. Zeki adam! Evvelâ asrını biliyor.. Bilhassa bir gazetenin... IV Başından beri gazetelerde enstitü hakkında havadisler çıkıyordu. Ben mutlak bir müessese kuruyorum. işsizlik yıllarım.. Siz de yardım edersiniz tabiî. Selma Hanımla Sabriye Hanımı davet için biraz bekleyin! Ben gidiyorum. Takribi Ahmet Efendi Camii'nin bir asra yaklaşan hikâyesi. hayatım münakaşa ediliyor. Bayağı günün meselesi hâline geldik. Bu sefer zekâm.. diyordu. benim üç yaşımdan itibaren saat ve zamanla meşgul olduğum anlatılıyordu. bittabi bu arada müdürün. hattâ şahsî metodum methedilmeğe başlandı.. bir kısmı bu kadar mühim iddialı bir müessesenin bu cinsten bir iş adamına verilmesine şaşıyorlardı. gerek vazife ve öğrenilebildiği nisbette teşkilâtının bürokrasi tarihinde hakikî bir merhale olduğunu yazması pek hoşuna gitmişti. Halit Ayarcı'nın sıkı tembihleri yüzünden Ahmet Zamanî'den bahsetmem işi büsbütün alevlendirdi. Kadromuzun müzakere edileceği tarih yaklaştıkça bu yazılar arttı.AMA ENSTİTÜSÜ nün teşkilâtı. yetiştiğim muhit.bir gazetede resmim çıkıyor. Göreceksiniz ne kadar kolay iş. Bir iki ayda çıkar. çalışma tarzı. bu kadar mühim bir iş yapılırken aleyhte de söylenecek! Mesele münakaşa edilmesidir. Hemen her gün enstitü268 SAATLERİ AYARİ. müdür yardımcısının ve diğer personelin hayatları hakkında da ufak tefek şeyler geçiyordu. Bir kısmı ise. görüş kabiliyetim. Binaenaleyh Şeyh Ahmet Zamanî'nin müsbet veya esrarlı bütün bilgilerinin vârisi sayılırdım. Babama muttasıl . Spingler'den Kayserling'e kadar bütün filozoflar bürokrasiden bahsederler. tenkitlere müsamaha ile gülüyordu. Bazı gazeteler Hal it Ayarcı'yı son derece sempatik buluyorlar. İşte o andan itibaren Penim için günlerce süren bir huzursuzluk başladı. yapacağı iş münakaşa ediliyor. Bu asra birçok ad verilebilir.. Tam bu sıralarda-yine şüphesiz Halit Ayarcı'nın gizli teşvikiyle. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün gerek adının. Bu ağız değişmesi sayesinde müessesemizin lüzumuna dair yapılan münakaşaların birdenbire kesilmesine bakılırsa bu işte Halit Ayarcı'nın bir tertibi olduğuna hükmetmek hiç de yanlış olmaz. bu ka-l'ar mühim bir işte bulunmamın doğru olup olmadığı hakkında fi•269 TANPINAR kirler yürütülüyordu...

Ne yapmamı istiyorsunuz sanki? Çıkıp. diyordu.. Tabirnamelerden. Ona göre ben bir nevi Ebu Ali Sinâ idim. Yani. Elli senede bir medeniyete bütün tarihiyle yetişmek kolay mı? İşin içine elbette biraz mübalâğa girecek! Nasıl filân romancı-m'zı Balzac'a öbürünü Zola'ya benzettilerse. Bu yazının muharririne göre Halit Ayarcı efkârıumumiye ile alay eden bir iş adamı. Üçüncü yazıda Nuri Efendi de. Hayatınızdan kendi anlattığınız şekilde bahsediyorlardı. Hay-ri İrdal. Bu yüzden dostum Halit Ayarcı'nın girdiği mühim teşebbüste'bu hakikî değeri bulup meydana çıkarması kadar övülecek bir hareket olamaz!" İşin en sıkıcı tarafı Halit Ayarcı'nın bu budalalıklardan her şikâyetimde bıyık altından gülmesi. beni nasılsa adaletin elinden kurtulmuş alelade bir sahtekâr olmakla itham ediyor. Siz oturun. kibar cetler silsilesinden tek aile mirası olarak büyükçe bir saatten başka bir şey bulunmayan bu evde ihtiyar baba sabah akşam çocuğuna. Nitekim sonradan büyütüp kitap hâline getirdiği bir makale yazdı ve benim mh tahlilimi yaptı."Evet. Mübarek'i göstererek nasıl işlediğini sorarmışım. Elbette. kendiliğinden geçer. bir sergüzeşçi idi ve ben onun kuklasıydım! Salâhiyettar zatın ziyaretinin ertesi günü mükâfat olarak bana kendi kereste fabrikasında yüz liralık bir ücretle hiç işi olmayan bir kontrollük veren Halit Ayarcı. Demek ki öbürlerinden memnunsunuz!. sizi de başkalarına Pekâlâ benzetirler. "Bütün İstanbul halkının tanıdığı bir meczubu öne sürmekle işlenen bu hata" diye başlıyor." cümlesiyle biten bu makale hakikî bir şaheserdi." deniyordu. "Tanınmamış Voltaire'imiz" diye takdim ediyor ve hayatında saatçilikle zengin olan bu filozofla aramızda ipe sapa gelmeyecek mukayeseler yapıyordu. enstitümüzün tekâmül çarelerini araBunlar o kadar basit şeyler ki. kendi işime bakardım. beni teskini hiç aklına getirmeme-siydi. hiddet ediyorsunuz! ^en sizin yerinizde olsam hiç ses çıkarmaz.evimizdeki büyük saati. Hayri Bey de yaşanan zamanda yapıyor. Seyit Lfıtfııllah'tan bahsetti ve bendeki zaman sezişini övdü... elbette ki bu devamlı çalışma bir gün gelip meyvalarım vere270 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ çekti. Halbuki kızdınız.. Nezredilmiş bir camiin para şartları yüzünden kıiçüle küçüle indiği son had olan eski saatimizi nasıl baba telâkkî ettiğimi iyice izah etti. din dar. Filhakika aleyhimdeki yazı da pek öyle kızılmayacak cinsten değildi. saatin kâinatın timsali olduğunu söylüyordu. babam da Voitairc de bir tarafa itiliyordu. "Hayır.. Hayret ediyorum doğrusu! Sizi kıskanmadığım "r'n bana teşekkür edeceğiniz yerde kızıyor. Bittabi bu velveleye Doktor Ramiz yabancı kalamazdı. bu şark Faust'unun modern hayatımızda yeni baştan görünüşünden başka bir şey değildi. Onlar da bizim bir şeylerimiz olmasını istiyorlar. Elbette aziz dostum. Voltaire'e veya Faust'a benziyorsanız kabahat benim mi? Yahut benzetiyorlarsa. Bu yazıda benim hayatımın insanları ve cemiyetimizi öğrenmek için girişmiş olduğum bir tecrübe olduğu söyleniliyordu. bir başka dalavere daha mı?" diye hem bana.. Göreceksiniz. kitabınızı yazın. sonunda nasıl fışırsınız! Ne hacet. Bir hafta sonra bir başka muharrir. bu bir dalgadır. "Zengin. beni. Bazen de. bu yazı üzerine de sabun fabrikasında aynı şekilde bir vazife vermişti. böyle mühim bir müessesenin kurulma şerefini paylaşan bir insanın etrafında biraz gürültü olur. Bırakın. "Şerbetçibaşı Elması rezaleti henüz unutulmuşken. yalan söylüyorsunuz!" mu diyeyim? Bu müesseseyi kökünden yıkar. diyordu Doktor Ramiz.. şimdi söylediklerinizin doğruluğuna inanmam lâzım gelirse tabiî bulmanız icap eden bir yazıydı demek istiyorum. "Hayri İrdal çocukluğundan beri zihniyet meselesiyle meşguldü. . hem Halit Ayarcı'ya yükleniyordu. O nasıl ameliyelerini izafî zamanda yapmışsa. alışmadınız mı sanki? Bir hafta evvel aleyhi'271 TANPINAR nizde çıkan yazıya nasıl kızmıştınız? Öyle sanıyorum ki kızılacak büyük bir tarafı da yoktu. İşte bütün çocukluğu bu saat karşısında geçen Hayri İrdal'ı talih doğmadan evvel bu işe hazırlamıştı. fal kitaplarından.

Zaten ilk evlenmemden bir gün evvel kendisiyle konuşmuş. Sinemayı seviyordu. Yedi. Hayır azizim. psikanalizle.. Fakat Pakize saatle.. -Şüphesiz ki o yazılara kızdım. Ne âlâ şey! Bulursanız bana da gönderin böylesini. kendimi tanıyamamıştım. Siz de biliyorsunuz ki Şerbetçibaşı Elması dâvasında hiçbir kabahatim yok!. sık sık âşık olurdum. Sevdiğim yemekler mi? "Haşlanmış sebze... hem alafrangasını. Bir huyum vardı. sinema olacaktım.. mağrur ve tabiatıyla dalgındım. Ve bu sonuncusu hepsini bastırdı.... İsmini söyleyemeyecekti. Fakat hiçbir zaman beni unutmamıştı. büyük bir adamın karısı olmanın ne gibi fedakârlıklar icap ettirdiğini biliyordu. Eehimde yazılan şeyler hoşuma gidiyordu. evet.. "Kendisini işine tam vermek için memuriyetini bile bıraktı. kendimin de inanmayacağım mübalâğalar272 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dı. İsviçre fabrikalarından biri.. gelmiş... Bir şark filmi için. vaktiyle dansöz olmak istemişti ama. Birinci karım çok iyi kadındı.. Kukla olduğumu biliyorum! Halit Bey hep aynı soğukkanlılıkla: Çok acayip insansınız. İyi ata binerdim. Çünkü ben bütün büyük adamlar gibi kadın meselesinde. Biz ailece artistiz. ihmallerini. bilmiyor musunuz?. Kanm kocasını çok seviyordu. Fakat karım bunu hoş görüyordu. rahat bırakmazlar ki.. Binaenaleyh ister istemez onun gözü ile ben de değişecek.. Ablam Billur Çağlayan Gazinosu nda her akşam söyler. Hem alaturka. Pakize'nin sayesinde asıl çalışma devrem başlamıştı. Büyük baldızım bütün muvaffakiyetini bana borçluydu. On bir buçukta giderseniz eğer. Birisi Hollyvvood'dan. İşte ondan sonra. güzel yüzerdim. tenis oynardım. Benim bir yığın talihsizlik yüzünden Emine ile evlenmem üzerine o da ilk kocasıyla evlenmişti. "Biraz kumarı severdi ama.. ne de ben onu." Öbürü de büyük bir saat fabrikasından. hem de ölçülü şekilde methedecekler... ızgara gibi şeyler.. Onun ölümü üzerine Pakize de kocasından ayrılmış." Ama Pakize şikâyetçi değildi. Hollyvvood'dan." Saatleri Ayarlama Enstitüsü açılmadan evvel." Karıma . "Zaten artist olarak başladı. beni durmadan övüyordu. Doktor Ramiz'in makalesinden sonra bir gazetecinin karımla yaptığı röportaj çıktı. beni küçük görmesini. Hususî hayatım mı? Tabiî biraz dalgındım.. Hayır ona kızmadım.. Hayır. Fakat kendimi büsbütün işe kaptırmadığım zamanlar neşeliydim." "Zaten kadın kısmını bilirsiniz.. diyordu.. ve doğrusu ben de hakikaten kızmıştım. Saatten başka sevdiğim şeyler mi? Tabiî musikîyi seviyordum... "Evet. yani tam kurulacağı sıralarda iki teklif almıştım.. Pakize şahsıma karşı. Son zamanlarda bir filmde de rolü vardı!" Filhakika işsizliğini sıralarında iki defa figüranlık yapmıştım. Fakat beni anlayacak seviyede değildi. çekingen. Sabah kahvaltılarında meyva suyu içerdim. Gençliğinde tiyatroda çalıştı. "İnsan. İş arkadaşlığının ne olduğunu bilmiyorsunuz. bu işteki zaruretleri anlatmıştım.. Neyimiz varsa hepsi sarf oldu. "Onun seviyesinde olan bir insan için. hatırım için vazgeçti!" Kadın tuvaletinden hakikî zarafetten çok iyi anlıyordum. Hayrı gibi bir erkekle evlenince kendisini seve seve feda etmeye alışıyor. siz kukla kelimesine kızdınız. O kadar ev işine düşkündü ki bu gibi şeyleri birdenbire unuturdu. Aleyhimde söylenirse elbette kızarım. Esasen o. O modern kadındı. herkesin hürriyeti var! Pek haksız da değildi. dinlersi'273 TANPINAR zin.Bu da gösteriyordu ki yazı hakikaten aleyhimde idi.. "A... Küçük baldızımın tuvaletleri hep benim tavsiyemle yapılmıştı... Kâinata beyaz perdeden bakıyordu. Güzel piyano ve banjo çalardım. beni bulmuştu. on seneyi geçen alâkasızlığını.." Evde çoluk çocuğumla sohbetten hoşlanırdım. Onun için hayatta muvaffak olamamış. yüksek bilgi ile alâkası olan insan değildi. Esasen çocukluğumuzdan beri sevişmiştik. Benim kızdığım şey." Kendisine gelince. hulâsa evlendiğimizden beri yaptığı bıitün haksızlıkları yirmi dakikalık bir konuşmada ödemeğe karar vermiş gibi.. sekiz sene ailemden kalan öteberiyle geçindik. Bütün ömrünüzce yalnız yaşadığınız ne kadar belli! Hiç cemiyet hayatına alışmamışsınız! Ancak insana alışmamış olanlar başkalarının hürriyetine karışabilir! Hem aleyhinizde yazmayacaklar.

Fakat Pakize bunların üzerinde durmuyordu. Yeni hayat.. bunu herkesin bilmesi size ne kazandırır? O da ayağa kalktı ve omuzumu yakaladı: ~ Değişiyorsunuz Hayri Bey. Üstelik yalan söylüyor.. şimendifer dokunuyor.. Belki vapur.. Akrabamdan çok zulüm görmüştüm. ciddileşti: -Sizi ıslah ediyor. Ve madde madde tatbik edin! Yani döşemede ve çırçıplak yatayım.. En büyük kusurum da kendimi ihmal etmemdi! Anlaşılan eğlence ile pek başım hoş olmayacaktı ki geceleri pek çıkmazdık..." Ama bu sadece büyük mesai zamanlarında böyleydi. Bu röportajı bir program gibi alın. yarım saat kadar ancak uyur... Çocukluğumuzda nasıl sevişebiliriz ki benden tam on altı yaş küçük. Ben sizin yerinizde olsam '275 TANPINAR bugünden itibaren karımın istediği adam olmağa çalışırdım. harika.. yahut yalancı diye hapishaneye tıkmazsa. öyle mi? Halit Ayarcı eli çenesinde düşündü: Burada zannediyorum ufak bir hata var. diyordu.. perhize çok riayet ederdim. Halbuki ata biniyorsunuz! Ayağa kalktım: Bu kadın deli ve budala... eğer ikimizi birden deli diye tımarhaneye. Halit Ayarcı'nın yüzü birdenbire değişti... Hepimiz yaparız! Ne çıkar sanki? Farz et ki baştan aşağı doğru olmuş olsaydı.. Hiddetime hiç aldırmıyor.. deseniz daha doğru olur... Ufak bir tarih hatası... Adı Çay Saati olacak. -Siz öyle zannedin. her cümlede bir kahkaha savuruyordu. İlk işim bir gazete çıkarmak olacak karınızın idaresinde. nadiren sinemaya giderdik. Romatizmalarım ata binmeğe şimdi müsaade etmediği için sadece jimnastik yapıyordum. yani nasıl söyleyeyim küçük bir fantazi! Ondan vazgeçin! Banjo çalayım. Amerika'da iken almıştım. Size hakikî çehrenizi veriyor. tanzim ediyor.. 274 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Harika.. değişiyorsunuz. çırçıplak döşemenin üstünde yatmaktan hoşlanırdım. "Geceleri çalışır. Doğrusu hoşuma gitti..göre yemeyi severdim ama.. Hiç de fena olmaz! Sesiniz güzel. Konuşmanın bundan sonrası sevdiğim artistlerin adları idi. sevebileceği şekle sokuyor. Tekrar doğamayacağı-nı*a göre bundan başka çareniz yoktur. Bu en sevdiği şeydir!" Doğru dürüst ayakkabısı bile yok! Olmadıysa kabahat sizin! Böyle kadının kocası olan adam her şeyden evvel onun rahatını ve saadetini düşünür. Bazen de yirmi dört saat uyurdum. kendisini davet eden fabrikaya misafir gönderdi. yeni insan.. Daha doğrusu kendim getiririm. Baştan aşağı yalan ve hamakat!.. Çay Saati... Niçin ters tarafından alıyorsunuz hep? Bütün bunları da sizi sevdiği için yapıyor.. herkese rezil oldum. Sabaha doğru. Seyahati seviyorum ama. Bundan daha mükemmel bir mülâ-kat olamaz. Asıl memnun olacağınız şey bu.. Neremi anlamış! Baştan aşağı zevzeklik. Kısacası hangi mahkemeye ve hâkime gidersem gideyim.. "Hayri onları çoktan affetti.." Mülâkatı sabahleyin dairede Halit Ayarcı bana kendisi okudu. ne yapayım..-Yarın yarım düzine ayakkabı alın! Sonra bu İsviçre seyahati! "Kocam hiç seyahat etmedi! Yalnız geçen yaz beni İsviçre'ye.. Meselâ şu cümle: "Ayakkabılarımı kendisi giydirir. Derhal başlayın! Acema-şiran'dan bıkmadınız mı? İçinizde hiç başka şeylerin daüssılası yok mu? .. yirmi dakika içinde ayrılmamıza karar verebileceği bir röportajdı bu! İler tutar bir yerim yoktu.. Çalışırsınız. Bilhassa halamdan bahsetmek istemediğini açıkça söylüyordu." Niçin seyahati sevmiyorsunuz Hayri Bey? Hakikaten sevmiyorsanız çok yazık. Beni kepaze ediyor.. Bu akşam size gönderirim... Bu istidat böyle bırakılır mı hiç? Sizi nasıl anlamış! Tam olduğunuz gibi.. Herkes çıldıracak.. pek mi kazanırdınız? Karda yürümekten hoşlanmazsınız farz edelim.. Bilmem niçin. dedim.. kocamı yalnız bırakamam.. Amerikan şarkıları söyleyeyim! Niçin olmasın? Bende bir tane var.

yahut vodvilde sanıyorum. dedi. zorlamam hep bu yüzden. Doktor Ramiz.. evlendiğim günlerde beni bir akşam evvel gördüğü filmin artistleri zanneder... Hayat yürüyor.Başkaları seni olduğu gibi görüyor da.. sabahleyin yataktan kalkınca Bağdat Hırsızı filminde giydiği incili terliklerini arardı. Konuşmam. Kendimi bir operet. Demek ki artist ruhlu olduğunuzu o da kabul ediyor. Bunu sen de biliyorsun! Doktor Ramiz biran afallar gibi oldu. Olanın üzerinde ısrar etmeyin. Anneniz harika bir insan! Ben çoktan beri bu kadar güzel bir şey okumadım! Bir kelime ile. -Zehra işin alayında.. Peki kızına ne dersin? Zehra Hanıma?. Yalnız müessesemizi düşünüyorum! Yangeldi A saf Bey uykusundan silkindi.. ¦. Yoksa bana ne? Ben ona da acımıyorum. Sonra bu kadar iyi düşünceli bir kadını üzmek doğru değil.. Fakat Halit Ayarcı aldırmadı: -Tabiî! Karın deli. Daha o gün ikindiye doğru bu harika mülâkatın ilk neticesiyle karşılaştık. oturmuş konuşuyorduk. işte bizden gizliyordun. Baba.. avucunu sinek avlar gi'277 TANPINAR bi birden havaya uzattı: Ben de onu düşünüyorum. dönemezsiniz artık.. sen kendini göremiyorsun! Birtakım miskince korkularda hapsoluyorsun.arabayı doludizgin sürüyordu... Yaşama denen şeyin tadını almağa başladım!" diyordu. Bir elinde gazete boynuma sarıldı: Ah babacağım! diyordu. Halit Ayarcı'nın odasında. asrına göz yummakta inat eden. Fakat mâni oldu. demiş! Halit Ayarcı bana iyice dargın. Halit Ayarcı kızıma dikkatle ve gülümseyerek baktı. Bu tahammül edilir iş mi? Ona göre Ahmet Zamanî Efendinin mevcut olmasındaki tereddütlerimle karımın anlattığı banjo çalan ve ata binen adam oluşumu kabul etmeyişim hep aynı şeylerdi.. Doktor Ramiz. ben zaten biliyordum böyle bir insan olduğunu senin! Ama. Bu ara Zehra odaya girdi. çıldıracaktım. Doktor Ramiz onun konuşmasıyla çıktığı düz caddede -her zaman yaptığı gibi.. Ayrıca karımın sabahleyin gazetelerde çıkan mülâkatı karşısındaki tavrım da bir cürüm olmuştu. Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye bir şey var! Onu inkâr edenin vay hâline! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz! Doktor Ramiz birdenbire daha müşfik oldu: Ben kabiliyetlerini bildiğim için acıyorum. Zaten bu sabah kendisi söylemiş. bu yüzden dünyasını küçülttüğü için etrafına karşı olan vazifelerinde bir yığın kusuru olan adamdım. ben.. Sen hâlâ şüpheci vaziyetler takınıyor. İmkânı var mıydı başka türlü olmasının? Allah annemden razı olsun. Gördün mü? dedi. ben yalancı ve madrabaz.. Artık bunalmıştım. Artık sadece Ahmet Zamanî Efendi mevzubahis değildi. Siz de benim gibi düşünüyorsunuz. -Hayır. -Karın seni bize dünyanın en modern adamı diye takdim ediyor.. kendisi. sen busun. her şeyi inkâr ediyorsun! Karım delidir..Ben hiç cevap vermeden telefonu açtım. artık yalnız onunla konuşuyordu: Bırak canım. 276 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Doktor Ramiz'e göre ben bütün kabiliyetlerimi inkâr eden. Sizce yapılacak şey bu sevgiye lâyık olmaktır. Daha evvelki gece. Yazın bir frijider alacağız değil mi? Bir de vantilâtör.. inatlarıyla övünsün dursun. İnanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir. . Daha doğrusu Halit Ayarcı Bey bazi mukavemetlerim yüzünden bana hücum ediyor. "Hayatımdan çok memnunum.. o şüpheleriyle.. Yan-geldi Asaf Bey. Bakın sizi nasıl seviyor..... Halit Ayarcı gülmemek için dudağını kıstı. dedi.

Olmaz hanımefendi. Tam üzerime doğru atılmak üzere iken yorgunluktan. Yalnız Halit Bey olduğu yerde sakin... sadece bir isim gösterin. Elindeki çantayı.. Hiçbir kurtuluş imkânı yoktu.. dolandırıcı. diyemeden kırık şemsiyenin dip tarafı burnuma indi. Hemen o an'279 TANPINAR da gelmiş bir misafiri ağırlar gibi sükûnetle masanın etrafını dolaştı. Fırsat bulsaydım kahkahadan çıldırabilirdim. Sırtında yeldirmeye benzeyen bej rengi pardösüsüyle yürürken daha ziyade uçuyora benziyordu. Çekil bakayım oradan! Derviş Ağa galiba bir şeyler daha söylemek istedi.. sünepe herif seni. Allahaşkına. Daha Ahmet Zamanî'nin mevcudiyetini bile kabul etmediniz.... Ben sana yüz meselede yüzlerce kâğıt gösteririm ki yalandır. Hepimiz ayağa kalkmıştık.. Ne toplantısıymış o bakayım?. Yirmi dört yılın arasından onu tanımıştım. Zannederim ki Zarife Hanımefendi ile teşerrüf ediyorum.. Birdenbire kapı ardına kadar açıldı.. Dik bir Ses ona cevap verdi: Ben bilirim onların toplantısını.. çürümüş insansınız. Halamın yüzü bembeyazdı.. büyük tüylü. O şıllık karın demek beni affediyor ha! -Aman halacığım.. Bütün mesele şuradan geliyor: Kendinizi zamanınızdan üstün görüyorsunuz. öyle bir şey olamaz. yalnız inanın... yeter. Yaptıkların yetişmi-yormuş gibi bir de gazetelere akrabam diye adımı geçirlisin ha!. kulaklarında bir yığın mücevher vardı. Vc kocaman kristalle beraber şemsiye de kırıldı. Dur bakalım. -Toplantı varmış ha?. parmaklarında. Çekil diyorum sana herif. şaşırtıcı bir hâli vardı. Yok.. Bu yetişmez mi? İnanmağa ne lüzum var? Hiçbir şey yapmayın. halamın sesiydi. İyi ama. gazeteleri camı kırılan masanın üstüne koydu.. boynunda.. Nerdeyse duşecekmiş gibi bütün vücudu titriyordu. Adamcağız. Halam. Fakat hiddeti hâlâ geçmemişti. beyaz saçlarının üzerine kondurduğu siyah... Siz. Makyajlı yüzü hiddetten ait üsttü. Merkezefendi mezarlığından dönüşü kadar garip.. daha neler yapacağım sana.. Saf kalbe bu işin doğruluğuna inanç.. öbüründe bir yığın gazete ve bavul kadar büyük bir çanta. Halamın omuzlarından tutarak onu masanın tam yanı başındaki büyük koltuğa oturttu. azizim. Halit Ayarcı bu sefer gerçekten hiddetliydi: Çünkü bana evvelâ inanç lâzım.. Bir insan bütün hakikatleri bilmez. "Bu da nedir?" der gibi ona bakıyordu. Olduğum yerde büzüldüm. Birdenbire kapının önünde kopan bir gürültü. Filerimle yokladım. Tarih. ondan konuşmazdınız. Seni arsız. yahut da kanı görmesi asabını bozduğu için olduğu yerde durdu. bir fırtına gibi içeriye girdi... İlk önce Derviş Ağanın sesi geldi. Tarihlerde yok! Bana tek bir kâğıt gösterin.... dedi.. bana vermeğe ha-zırlandığim cevabı unutturdu.. Sonra birdenbire beni gördü. sormadan olmaz! Resmî toplantı var! diye çırpmıyordu. yok bu adam. Eski ruhsunuz! Hayata inanmayan insanla çalışılmaz.. diyordu. Entellektüel gururu. Ben bütün hakikatleri bilirim. hayâsız. Ağzı köpüre köpüre: .. Doktor Ramiz. 278 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Artık şüphe edemezdim.. bundan ne çıkar? Mevcut olmasa adını bilmezdiniz. Oh olsun.. Bileklerinde. Dudaklarımın üstüne doğru sıcak bir şeyin aktığını duydum. günün emrindedir. bir elinde başının üstünde salladığı şemsiyesi. bize bu yeter. demek istiyorsunuz! Hayır. Pudra ve sürmelerinin arasından gözleri şimşek gibi parlıyordu. bir kartal kadar azametli şapka. İşte o zaman Halit Ayarcı yavaşça yerinden kalktı.. ikincisi Halit Ayarcı'nın masasına indi. Ben yana fırladığım için ilk darbe Asaf Beyin omuzuna geldi.Bütün dediklerinizi yapıyorum. kandı. Eski moda laflar. -Seni mendebur seni. bilemez.

. şahsiyet sahibi birini hatırlayamadık.. Fakat şimdi vazgeçtim. öyle ya. Hiç tanımadığımız bir Derviş Ağa içeriye girdi. Alnı şiş içinde. Doktorlar yirmi senedir yasak etti. Ama bu pasaklı herif yapacaksa.. dedi.. Toplantımız. münasip. Demek ki bu dolandırıcıların bir de müdürü var ha!. Sabahtan beri düşünüyoruz. Hizmet mi? Neymiş o hizmet bakayım? Saatleri ayarlayacak-mışsınız öyle mi? Ben yutar mıyım bunu? Benim adım Kefen Yırtan Zarife'dir. çay. . Bu mendeburun halasıyım! Halit Ayarcı aynı soğukkanlılıkla ve aynı tebessümle: -Bendeniz Halit Ayarcfyım! Bu müessesenin müdürü. Bugtin bu cemiyetin mü-essısler heyeti üzerinde konuşuyorduk.. Ne olsa resmî daire.... Ben buraya gelmezdim. Onun için bir "Saat Sevenler Cemiyeti" tesisine çoktan karar vermiştik. Şunun bunun peşinden gitmekten başka elinden bir şey gelmezdi. Zarife Hanım. şuna bakın! Bir de büyük büyük laflar. Ben yavaşça cebimden çıkardığım mendilimle yüzümü sildim. etrafına bakındı: -Bana ne sizin işlerinizden? dedi. nasıl girdiniz bu mendeburla bu işe?. Ben buraya karısı beni affettiğini gazetelere yazan herifi görmeğe geldim.. zarar yok. bir şey getir de şu camları kaldır! Birisi gelirse mahçup olmayalım! Ve bizzat kendisi şemsiyenin parçasını masanın altına attı. ve muhterem bir hanımefendi. Sonra Derviş Ağa çıkarken ilâve etti: Amma daha evvel.. Bu kadarı halamı yeniden çıldırtmağa kâfiydi.. Nihayet Hayri Bey. bir sepet.. Aile arasında olağan şeylerdir bunlar. yakası yırtıktı. Ne emredersiniz hanımefendi. Tabiî. Daha burnunun üstündeki ¡ki damla kanı silmesini bilmiyor.. bir insan evlâdına benzersiniz. Halit Ayarcı hiç istifini bozmuyordu: Resmî bir müessesenin aleyhinde bulunuyorsunuz! Çok yazık! Halbuki biz de burada kendimize göre hizmet ediyoruz.. İster istemez geldim.. Sonra tekrar Halit Ayarcı'ya döndü: -Babası olan herif de böyleydi. Halamdan mümkün mertebe uzak bulunmak için odanın ta öbür ucundan dolaştı. Memnun kalacaksınız! Biz de isteriz Derviş Ağa. ama ben yine içiyorum.. Tiryaki işi olsun. Öyle laflara gelmem..Evet. Sonra tekrar Halit Ayarcı'ya döndti: Ama siz.... Adresi de bilen yok. Bir kahve! dedi. biz size geliyorduk! Bana mı? Ne münasebet? -Tabiî size! diye cevap verdi. Bakınız anlatayım: Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün çalışmalarını destekleyecek halk arasında fikirlerini yayacak. Halit Ayarcı zili çaldı. Reisi de bilhassa bir kadın. hanımefendi! Halam bayağı müteessir olmuştu. tenis oynarmış! Eşekle atı birbirinden fark etmezsin sen! Bir de benim adımı gazetelere geçirirsiniz! Ne zamandır beni affedecek adam oldu karın?. vazgeçin! -Derviş Ağa çok iyi kahve pişirir. Halit Bey en tatlı tebesümüyle onu teselli etti: Zarar yok efendim. hattâ bunlar için neşriyat yapacak bir cemiyete ihtiyacımız var. olmalıydı. Birdenbire durdu. Önünden geçmem lâzım gelmeseydi derhal dışarıya fırlardım. Şimdi konuşuyorduk. 2S\ TANPINAR Arkadaşlarla ben bu cemiyetin daha ziyade kadınlar arasında aza bulmasını istiyorduk. amma eski evde bulamadım! Çıkmışlar. "Halam bu iş için en elverişli insandır.. bunun içindi. birisi kurmadan hareket eder mi? Ata binermiş beyim. Vaktiyle uğraşırdım böyle 28Cf SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şeylerle. kahve. Ne yaparmış bu müessese bakayım? Bana doğru dik dik bakarak ilâve etti: Elbette! Bu sünepenin ne haddine böyle şeyler yapmak!. Zaten siz gelmeseydiniz.

Evvelâ baştan aşağı şahsiyettir. Bir orduyu bile idare eder. Tecrübe sahibi insandır. Sonra da muhitinde çok sevilir. Yazık ki bana dargındır. Ben teklif edemem! Ricaya gitsem kovar!" diyordu. Bunun üzerine ben hep birden size müracaat etmeyi teklif ettim. İşte tam o esnada siz teşrif ettiniz... Eğer reisliği kabul ediyorsanız, lütfen yerime buyurun! Halam bir müddet Halit Ayarcı'ya, sonra da onun yanı başında ayakta durduğu boş koltuğa baktı. İlk defa dans edecek bir kız gibi şaşkın ve arzu ile dolu idi: Bilmem yapabilir miyim? Hele hu yaşta... Halit Ayarcı gülümsedi: Hiç yapmaz olur musunuz? Kaldı ki sizi iş başında gördük! Halam bana dik dik baktıktan sonra: Bu daha bir şey değil! dedi. Hele bir karısı elime geçsin! Halit Ayarcı rahat bir kahkaha attı: Bu işte Pakize Hanımın kabahati olamaz... Eminim! Görseniz pek seversiniz. O cins kadın değil. Bunlar röportajı yapanın ilâvesi olacak. Bir şey karışmış her hâlde. Görmediniz mi? diyordu, resimlerin çoğu Hayri Beyin değil! Hakikaten röportajdaki resimlerin birçoğu benim değildi. Beni at üstünde gösteren resim aşikâr şekilde bir İngiliz manzarasının ortasında idi. Kütüphanem diye tanıtılan yeri bütün ömrümce görmemiştim, göremezdim. Saat kolleksiyonum hayalimden bile geçemezdi. Bir sükût dakikası oldu. Sonra Halit Ayarcı yerinden kalktı, halama: Kabul buyurursanız, şöyle geçin de içtimaa başlayalım! dedi. Halam hiç ses çıkarmadan yerinden kalktı ve masanın başına geçti. Halit Bey yandaki sandalyeye oturdu. MüSaade buyurursanız Doktor Ramiz toplantımızın kâtipliğini 282 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yapsın! Doktor Ramiz bir bloknotla masanın yan tarafında yerini aldı. Halam âdeta kadınca şikâyete başladı: -Bıı işler hep böyle olur, hep benim üstüme yıkılır. Bununla dördüncü cemiyetin reisliği olacak. Daha İttihat ve Terakkî zamanından beri bu böyle gidiyor. Mamafih Halit Ayarcı hiç vakit kaybetmiyordu. İlk iş kurucular meclisinin azalarını bulmaktı. Halamın bu husustaki fikrini sordu. Benimle Hayri Bey, bir de Doktor bulunacağız... Gerisi kadın olması lazım... Halam bu fikri beğenmiyordu. Bizim Saat Sevenler Cemiyet'in-de bulunmamız belki yerinde idi, böyle cemiyetlerde reise yardım edecek genç ve sempatik bir iki erkeğin de bulunmasını istiyordu. Halit Bey Şair Ekrem Beyi tavsiye etti. Ondan sonra kadın aza üzerinde düşünmeye başladık. Halam birkaç isim söyledi. Halit Bey Sabriye Hanımla Nevzat Hanımı teklif etti. Zarife Hanım birincisini kabul ediyor, fakat ikincisini istemiyordu. -Sabriye hoş kız! diyordu. Kulağı delik. Konuşmasını bilir. Ötekini ne yapayım! Mızmızın biri. Sonra kendiliğinden Selma Hanımın ismini ortaya attı. Böylece on on iki isim kaydettikten sonra ertesi hafta kendi evinde buluşmak üzere toplantıya son verildi.Tam çıkacağı sırada kapı açıldı ve kızım Zehra içeriye girdi. Halit Bey halama: -Tanıdınız mı? diye sordu. Yeğeninizin kızı... Halam yine düşman düşman bana baktıktan sonra Zehra'ya bir iki tatlı kelime söyledi. Hâline bakılırsa akraba görmek hiç hoşuna gitmiyordu. Bununla beraber kızım odadan çıktıktan sonra bir müddet arkasından düşünceli düşünceli baktı. Sonra bana döndü: Bu herhâldc öbüründen olacak, şu hani seni anlamayan karından... Bu yeni şıllıkla alâkası olamaz... dedi. Bir hafta sonraki içtimada Saat Sevenler Cemiyeti'nin nizamnamesi hazırlandı.İki hafta sonra cemiyetin resmî formaliteleri bitmiş. her şey düzenlenmişti. Bu arada Halit Bey bir gün bana: '283 TANPINAR

Halanızla mutabık kaldık... Hürriyet Tepesi'ndeki arsayı enstitüye hediye etti. Yeni binamız orada yapılacak! haberini verdi. Birkaç gün sonra da Suadiye'nin üstlerinde bir başka, daha büyükçe arazinin yine halam tarafından Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kooperatifi'ne bedeli taksitle ödenmek şartıyla devredildiğini öğrendim. Halit Beyin bunu bana haber verdiği gün neşesi pek yerindeydi. Nasıl? dedi. Bir daha karınıza kızar mısınız? Pakize Hanım gibi akıllı bir kadın... Dün, halanızda gördüm, bilemezsiniz nasıl sevişiyorlar. "Cemiyetin idare meclisi azalığına seçilmezse ben de çekilirim" diyordu. Pakize bunları bana anlatmıştı. Zehra ise onun evinden artık çıkmıyordu. Güzel... dedim,çok güzel. Hepsi iyi. Yalnız ben anlamıyorum! Anlayamayacağım da... -Hayır, dedi, anlamıyorsunuz ve anlamaya da çalışmıyorsunuz... Mamafih ehemmiyeti yok! Siz kitabı bitirin. V Halit Ayarcı'nın, halamın enstitüye o kadar gazapla geldiği günün akşamı, bana uşağı ile gönderdiği banjo, çalışma odamda asılı duruyor. Ara sıra ona bakar ve bir zamanlar hayat yolunda ne kadar acemi olduğumu acı acı düşünürüm. Rahmetli velinimeti bu kadar üzmeli miydim? Şurası var ki bazı insanlar, hakikatin ışığı kendilerinde mevcut olarak doğuyorlar. Ben ise, tam zıddı idim. Meselâ halam bile benim gibi değildi. O yaşta ve o kadar tecrübeden sonra, daha iki saatlik bir konuşmanın veya kavganın sonunda, gözümün önünde Halit Ayarcı'nın sözlerini kabul etmiş, ne olduğunu bilmediği bir cemiyetin reisi olmağa razı olmuş, bize evini açmıştı. Ben ise her şeyi Halit Beyden beklediğim hâlde onu kırmaktan çekinmiyor, onunla devamlı kavga ediyordum. Kapıyı açıp da uşağın elinde bu acayip çalgıyı görür görmez, hiddetten az kalsın çıldıracaktım. Hele içeriye getirip kanepenin üzeri284 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ne koyduğum zaman Pakize'nin ve Zehra'nın sevinçleri, hattâ karımın, "Çalsana şunu!" diye ısrarı beni büsbütün çileden çıkarttı. Daha Pakize ile mülâkat üzerine konuşmamış, bu kepazeliği niçin yaptığını ona sormamıştım. Böyle bir konuşmanın beni nerelere kadar götürebileceğini bilmiyordum. Fakat karım hiç oralarda değildi. Bir hamlede yedi çocuk birden doğurmuş bir dişi kedi gibi yaptığı işten memnun, bütün uzviyetinden sevinç aka aka etrafımda dolaşıyordu. Onun bu şuursuzluğunu gördükçe kafam büsbütün atıyordu. Bu hiddete Zehra'nın küçük bir müdahalesi son verdi: Baba, dedi, bugün kimi gördüm, biliyor musunuz? Topal İsmail'i. Dairenin hemen kapısının önünde gibi bir şey... Birdenbire beni görünce nasıl şaşırdı! Benzi kül gibi oldu. Sonra uzun bir ıslık çaldı, koşa koşa gitti. Meğer ne kadar çirkinmiş! Az kalsın onunla evlenecektim. Allah göstermesin, ne yapardım o biçare ile?.. Hiddetim birdenbire söndü. Tam o esnada Pakize: Bana hâlâ teşekkür etmedin Hayri! dedi. Halit Bey bana, dünyada sen kocanı anlayamazsın! Onun kadar mühim adamı anlayabilir misin hiç? demişti. Hattâ bahis bile tutuştuk. Amma kazandım. Sabahleyin telefonda beni nasıl tebrik etti bilsen! Demek iş böyle olmuştu. Bunu da Halit Ayarcı düşünmüş, Pakize'yi kışkırtmış, beni dosta düşmana gülünç etmişti. Karıma teşekkür ettim: Fevkalâde... dedim, yalnız döşemede çıplak yatmam nereden aklına geldi? Başka bir şey uyduramaz miydin? Bilirsin ki ben takkesiz, hırkasız bile yatamam! Karım son derece mahcup ilâve etti: -Hamak kelimesini unutmuştum, dedi. Halit Bey senin bütün gençliğinde hep hamakta uyuduğunu söylüyordu. Fakat kelime bir türlü aklıma gelmedi. Bu ehemmiyetsiz teferruatı böylece hallettikten sonra bana tekrar velinimetin hediyesini uzattı: -Haydi çal biraz n'olursun! diyordu. Sazı elime alıp şurasına burasına dokundum. Maksadım bilme'285 TANPINAR

diğimi göstermekti. Fakat Pakize'nin yüzüne bakınca büsbütün şaşırdım. Yedi kat göklerde imiş gibi mesuttu. Neredeyse gözünden yaşlar akacaktı. Fakat Zehra ortadan kaybolmuştu. Ahmet ise hiç görünmüyordu, odasında çalışıyordu. Yemekte bu bahislere tekrar dönmedik! Yatmadan evvel bir ara Zehra'yı gördüm: Nasıl, dedim, banjomu beğendin mi? Zehra, büyük gözlerini üzerime dikti: Başka çaremiz var mıydı baba? diye sordu. Yalnız Ahmet beni çok düşündürüyor, diye ilâve etti. Fakat ben Ahmet'i düşünmüyordum: -Topal İsmail'i hakikaten gördün mü?dedim. Hayır, fakat hâliniz o kadar acayipti ki, bir şey söyleyip önlemem lâzımdı. Aklıma o geldi. Sonra ceketimin düğmesini tuttu. Gözleri gözlerimin içinde: Fena mı yaptım? dedi. Beyhude yere kavga edecektin! Ben kavgadan bıktım artık. Bütün çocukluğum kavga,dırıltı içinde geçti. Bilmezsin neler çektim! Bağıran insan sesi beni öyle korkutuyor ki... Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan... Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz. Ama sen de ara sıra kızıyorsun... dedim. Şimdi değil artık! Şimdi rahatım. Ben etrafımı sevmezsem rahat edemiyorum. Her şey içimde alt üst oluyor sanki... Zehra'nın konuşkan zamanıydı. Her genç kız gibi o da kendisini anlatmak istiyordu. Söylediklerinde ne kadar yalan vardı, bilmiyorum. Fakat bana açılması hoşuma gidiyordu. Hem biz kavga edemeyiz! dedi. Sen de öylesin... Kendisinden başka herkesi haklı bulan insan kavga eder mi hiç?.. Neler söylüyorsun kızım sen? Öyle değil mi? dedi. Öyle değil misiniz? Hiçbir kabahatim olmasa, hayatlarına karışmış olmayı kendime affedemiyorum! -Bari şimdi memnun musun?., diye sordum. Birdenbire yüzü güldü. 286 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ -Tabiî! dedi. Bir kere üst üste değiliz artık! Herkesin bir hayatı var. Sonra bu işler de tuhafıma gidiyor. Hep sonu n'olacak? diye bakıyorum! Başka bir şey daha var, herkes o kadar değişti ki, etrafımda... Doğru söylüyordu. Herkes değişmişti. -Yalnız Ahmet değişmedi. O hep kapalı, hep ciddî. Sizden gizli bir şey yaptık. Ahmet devlet imtihanlarına girdi. Kazandı. Demek bu idi. Bir aydır evin içindeki sır havasının sebebi bu idi. Niye bana haber vermediniz? Fena bir şey değil ki... Her şey olup bitince söylemek istiyordu. Muvaffak olamazsa gizleyecektik. Acaba anneleri sağ olsaydı birbirini bu kadar severler miydi? diye düşündüm. Darılmadın ya... Çocuklarımın bana karşı hâlâ saygı ve sevgi göstermelerine şaşıyordum. Ahmet bile beni açıktan açığa üzmek istemiyordu. Bu şüphesiz Emine'den gelen bir taraflarıydı. Birdenbire içimde korkunç bir yara sızladı. O yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Birbirine alışmış, birbirini tanıyan iki araba atı gibi hayat yükünü hep yan yana, birbirimizi gözeterek taşımak ne iyi olacaktı. Gözümün önünde eski evimizin taşlığında benim Adlî Tıptan döndüğüm günkü sevinci canlandı. Gece geç vakte kadar oturma odasında tek başıma, ne yapacağımı bilmeden vakit geçirdim. Bir türlü içeri gitmek istemiyordum. Emine'nin hâtırası içimde o kadar kuvvetliydi ki, hattâ uyurken bile Pakize'yi görmeğe tahammül edemeyecektim. Bunun da ayrıca bir haksızlık olduğunu biliyordum. O akşam hava çok ağırdı. Saat bir buçuğa doğru gök gürültüsü, Ş'mşek başladı. Odanın perdeleri birbiri ardınca bir tiyatro dekoru S'bi yeşil ışıklarda kaybolup, sonra tekrar eski yerlerine geliyordu. Sonra şiddetli bir yağmur boşandı. Pakize gök gürültüsünden korkardı. İstemeye istemeye yatak odasına

Sabaha karsı bir aıa dalmışım. Hafif açık dudakları gülümsüyor gibiydi. Boynuma uzattığı kolunun altında bütün vücudum buz kesilmişti. Sonra yavaş yavaş süratimiz artmağa başladı ve hızını. Kurulmuş bir saatten. Fakat neve yatardı'. Keşke öyle olsaydı.HRİ AYARI . I >ar ve sapa yollardan hızla yürümeğe çalışıyorduk. Hem ahmak. Filhakika halam ar "k . hem yalancıydı. belirsiz nefes alışıyla ve bilhassa kendisi olmayışıyla ne kadar güzeldi.Yine bu vakitlere kadar çalıştın. soııra lekrar koşmaya başlıyorduk. beceriksiz bulduğu günlere neredeyse hasret çekecektim. olsa İnle buna eriştiği için nıesut ve güzeldi. değil mi? Hayri. bir nevi bayram yerinde yapayalnız buldum. Her temastan bir parça kaçarak büzüle bü-züle âdeta duvara yapıştım ve oradan. dağıtacaktım. her an değişiyordu Âdeta görmek fırsatını bulamayacak kadar değişiyordu. dikkatle çehremi seyrediyordum. sağanağın uğultusunu dinleye dinleye sabahı beklemeğe başladım. " Nihayet işte geldik!" diye havkırdı. Her dönüşünde bir tanıdığa rastlıyor ve gülmekten katıla katıla selâmla şıyordıık. bu yüzden duruyor. Yahut da her şeyden ve hepimizden sıyrıldığı. Sadece aklı başında. o zaman nefeslerini işitiyordum: "Hiç olmazsa rüyasında biraz kendisi olsa!" Bir ara yavaşça doğruldum ve yüzüne baktım. Cemal Beyin bııîrın duğu çember mihverden fırladı ve imkânsız yüksekliklere doğru döne döne çıkmağa başladı. Bir taraftan ona sımsıkı sarılıyor. Fakat niçin uyurken bu kadar mesuttu? Kime ve neye böyle gülüyordu? Bu hiç de herhangi bir gülümseme döğildi. Haydi geç kaldık' dedi ve beni çekmeğe başladı. itinayı hatırladım. Demek ki. . Ha lit Ayarcı'nın. Faka! her adımda va halamın ya benim. Bir lahza bu bütünlüğü kıskanır gibi oldum. kendi içinde bir köşeye çekildiği içindi bu. iyi niyetli.çemberleri birbirinin içinden geçen bir atlı karıncanın üstünde idim. Selma Hanımın. Ve kendimi büyükçe bir meydanda. Sonra birdenbire halamın sesini ışıltım. Rüyamda eski evimi/in sofasında idim.çok biiyük ve kat kal. tembel. birimizden birinin ayakkabısı çıkıyor. İlk önce alay ediyor sandım. nazlana nazlana. o da kızım gibi memnundu. Belki de kendisine düşeni yaptığını san288 SAATI. Hattâ kendi yokluğunda. sen hiç kendine acımıyorsun! diye mırıldandı. Ancak kuvvetle duyulan bir hisle elde edilebilecek bir şeydi bu. Kaldı ki.' Birkaç dakika sonra yine aynı insan. Hiç olmazsa o zamanlar kendisiydi. Hakikatte altı aydan beri bir buz dolabında yaşıyor gibiydim. yalancı mı?" diye soruyordum. büyiik bir aynanın ontinde durmuş. Hiç durmadan kendi kendime.. Pakize'nin sadece uzvî iştihalarıyla beni hatırladığı. Hulâsa onun dn bir sırrı vardı. Belki de daha korkunç bir şeydi. benim. Yüzü bazı uç-anlarda olduğu gibi iyice içine doğru çekilmişti. Bu ben miyim? İmkânı yok. çalışacak bir şeyim olmadığını biliyordu. En iyisi hiç kıpırdamadan olduğum yerde kalmaktı.. Hayır. Ben korkudan ölecek gibi So\it Fiilini lah'ın kaplumbağasının boynuna asılmıştım. (îeniş.. Belki de ahmak olduğu için yalancıydı. Üzerinde oiurduğum hayvan o idi. Dünyanın en şefkatli '287 TANPINAR sesi sandığı bir sesle."Ahmak mı. budala. Beni yanında hissedince birdenbire uyandı. Davul zurna sesleri arasında büyiik. Halbuki çalışmadığımı. di ye söyleniyordum Filhakika gördüğüm şey İrenim yıi/. bir otomattan ne farkı vardı sanki bunun? O zaman tekrar işe başladığımdan beri etrafımda her gün biraz daha artan dikkati. Fakat bu sefer tam uyanacak ve konuşmağa başlayacaktı. İlk önce tekrar yataktan fırlamak istedim.iım değildi.düşmemeğe çalışıyoı obiır taraftan da durmadan halama bakıyordum.girdim ve yanına uzandım. Ve her defasında kendi kendime bu ben değilim ki. halamın. ciddî idi. ayın taş bebek olacak değil mıydı" Bu düşünce ile tekrar köşeme büzüldüm. bana geldiği. kocasının sıhhatine dikkat eden kadın rolünde idi. yarı açık duda-ğıyla. gözlerim açık. onun dışında beni sünepe pısırık. kapalı gözleriyle. Sadece şahsiyeti yoktu. Ara sıra sağanak hafifliyor.AMA KNS FİTİ ISI" tîıöı İÇ|n bu huzuru duyuyordu. Bu kısa uykuda gördüğüm rıiya belki o günlerdeki nıh haletimi daha iyi anlatır. Radyoda kadın sesiyle yapılan o reklâm özentileri bile bu kadar soğuk olamazdı. Ne redevse onu bozacak.. İnsanın düpedüz yokluğu idi bu! Bununla beraber.

Ben artık sıraya girmiş. Üvey kızını ve damadını sevmiyordu. kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre. hiç üzülmemesini söyledim. Karını. öbür kadınlara bakarak dert yanıyordu. Hayır.. Amma saati severdi doğrusu! Hattâ benim hastalığım esnasında bir gün yemek odamızın saatini tamire kalkmıştın. -Bir ara harbde şehit olduğu haberi geldi. Onsuz Takribî Ahmet Efendi hanedanı söner giderdi. Pakize iç salonda Halit Ayarcı ile Sabriye Hanımın bulundukları grupta idi. ben de öğrenmiştik. Hiç beklemezdim doğrusu. Fakat Halit Ayarcı bunu nereden nasıl öğrenmişti? Ve neden . gidip arayayım! Bu yaştaki kadına yapılır mı bu iş? Sırtında siyah atkısı. 290 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ Zaten böyle şeylerden bahsetmeyeceğimi.atlı karıncadaki hayvanlardan herhangi birinde değildi. benimle övünüyordu. mazbut adam olmuştum. dedim. halana eğer yeğeni benim tanıdığım Hayri ise hayatta olduğunu. ¡sterdim ki üvey kızım da Zehra'ya benzesin! Ne gezer. Halam devam ediyordu. yahut bir daha gözüme görünme!" demesinden bir lahza korktum.. mühimce bir işim vardı. "Her şey bitince. O tam benim aksime yalnızlıktan mustaripti.." Şimdi aynı halam bana bakıp gülümsüyor. Filhakika Zehra hole yakın bir sofada üç delikanlı ile tatlı tatlı didişiyordu. Üç defa mevlit okuttum. elinde küçük Japon yelpazesi. Rahmetli kardeşim adını Hayri koyacağı yerde hayırsız koymalıydı. Hakikaten doğruydu.. Pakize'nin sesi beni uyandırdı. terbiyeli.. bütiin mücevherleri içinde parıl parıl Selma Hanıma. Kendisine babamın ben askerde iken açlıktan öldüğünü.. günün şöhretli artisti s'fatıyla. Tam yirmi sene beni arayıp sormadı. benim Şerbetçibaşı Elması hikâyesinde kocasının ısrarı yüzünden az kalsın tımarhaneyi boylamak üzere olduğumu birisi söylemeğe kalksa muhakkak hayret edecek. hatırlıyor musun? Sonra rakkasını kaybetmiştin! Halamın. marifetini göstermeğe çağırılacağı zamanı bekleyerek bir yerde yarış atları gibi sabırsızlıkla eşiniyordu. sağ salim gelir diyordum. Halamı bize getiren Şe\i o da. imkânı yok! diyecekti. hattâ güzelleştirmekle meşguldü. kızım! Ona hiç güvenilmez. değil mi? Sağ olsun. Bana ne dedi. Hem de kurucusu o imiş! O kadar sessiz sadasızdı ki. Muhakkak ki büyük baldızım da. Askerden yeni dönüşümde halamı tanıyan bir dostum bir gün ziyaretine gittiği zaman evi hıncahınç bulmuş. ev sahipliği yaparlar.. Boşlukla 'ek başına uçuyordu. maziyi hiç hatırlatmayacağımı biliyordu. babamdan rahmetle bahsediyor. bilir misin? Demek bu da yalandı. Rahmetli kocamla aylarca matemini tuttuk. çocukluğunda tanıdığım Hayri'nin bu kadar modern bir insan olacağını! İşi de kendisi gibi. Amma yine içimden hiçbir şey olmamıştır. ha! Tabiî o babanın öyle oğlu olur! Sakın ha! Evime ayak basmağa kalkmasın! Sonra iş fena olur. karşısındakilere beni anlatıyordu. "Ya rakkası şimdi bulursun.. şirretin bin çıktı! Selma Hanımın gözlerinden bir parıltı geçti. Halam devam etti. Halit Ayarcı gibi hayatımı çekip çeviren bir dostum. . Saat Sevenler Cemiyeti bu kokteylle o gün ilk umumî toplantısını yapmıştı. Halamın evine bu ilk gelişimdi.. Hayriciğim aklına bile gelmez. Öyle oldu. Ben kanepenin bir köşesinde âdeta susta duruyordum. En sonunda adını gazetelerde gördüm. hatimler indirttim.Siz bu adamın kim olduğunu dünyada bilmezsiniz. Neden olmasın sanki. Ne yapar.. Allah kızıyla karısından razı olsun! Onlar geldiler de. o maziyi düzeltmekle. Haydi uyan! Saal dokuz! Daireye geç kalacaksın1 diyordu '289 TANPINAR VI Halam koltuğunda oturmuş. Kolay mı? Ailenin tek erkeği! Elbette severim. Böyle günlerde ne beklenir? Hısım akraba. Daha doğrusu bir reçel kavanozuna düşmüşüm gibi bütün ömriimce tatmadığım bir yığın tatlı serzenişler içinde yavaş yavaş boğuluyordum. Bari. ne eder? diye düşündüm durdum. ve tam duada benim adımın okunduğunu işitince şaşırmıştı.

..bu kadar çapraşık yollardan yürümüştü? Nasıl her şeyi böyle tehlikeye atmağa razı olmuştu? 291 TANPİNAK Halam söziinii hu istikamette tamamladı. boşandılar.. Ha-vır. dedi. Bilerek. bilmeyerek. Kıyamet kopuyor.. Haydi Ekremciğim! Şöyle yürüyelim bakalım. Biraz sonra Cemal Bey gelip karısını aldı. O sadece enstitünün sizin vasıtanızla reklâmını yapmak istiyordu. birbirini tutmaz kalabalıkta canım sıkılmaktan başka elime ne geçmişti? VII . Ben cevap vermek üzere iken garson havyariı sandviçler getirdi. Siz nerelerdesiniz? -Cemal Beyin hâlinde öyle bir şey yoktu. O geldiği zaman ben halamın yanında idim. Devletli.. Cemal Beyin âdeta pençesinde çırpınan Nevzat Hanım da. dedi. halamla beraber uzaklaştı... bir gözü bizden biraz uzakta. Şirket iflâs etmek üzere. Birkaç kişi daha eğlenceli arkadaşlar bulmak ümidiyle onları takip etti.. Nasıl barıştı? Niçin barıştı? Karımın yazdığı budalalıklar onu cemiyete getirmek için miydi? Hiçbir şey bilmiyorum. Biraz sonra viski getirildi. Her şeyi olduğu gibi yani bugün bana verildiği gibi kabule mecburdum... Selma Hanıma halamı nasıl bulduğunu sordum. Fakat eriştiğim şey ney di? Bu acayip.. Fakat şimdilik gizli? Cemal Beyin ihtilası var. Yeğeni olduğumu söyleyince bir kat daha memnun oldu. diye söylendi Ben şaşkın şaşkın yüzüne baktım. o da istifade etti.. "Genişçe bir kooperatif yapıyoruz. Fakat hiçbir şey anlamıyorum. Bununla beraber hemen hemen birçoğunu ya İspritizma Cemiveti'nden. yakışıklı.292 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ îi'ıl! Halanız nasıl? Harika değil mi? hvet.. Büyükdere'de gördüğüm devletli de geldi. bîr de tepsiye baktı. Halit Beyi tanımıyorsunuz da onun için. İdare meclisinde aza olduğu hâlde içtimalara bile gelmiyor. misafirlerimiz ne hâlde!. O zaman Sabriye Hanıma sordum: -Cemal Beyden izin almış mı Selma Hanım? İzne lüzum yok. Viski ile beraber Halit Bey de bize iltihak etti. Sporu sever. Ya oğlum! Talihin varmış. kibar erkek vardı. sonra Sabriye Hanım yanımıza geldi. Fns-titii ile çok alâkadardı. İşte bir başka vefasız daha.. bir bana. Zavallı Ekrem. Halanız zengin diye ona ağ kurdu. Biitıin gün Tak-sim'de açılacak "Ayar İstasyonu"nda çalışmıştı. dedim. Sonra dünyanın en kayıtsız çehresiyle tepsiyi masanın üstüne koymasını söyledi... Halil Bey rahat ve uyanık adamdır. "Kızların üçü de çok iyi yetiştiler" diyordu. O bana cevap vereceği yerde "Sizi çok seviyor. Bir ara. Siz zannediyorsunuz ki programla hareket eder. İşler nasıl?. güzel kadın. Bir saattir hep sizden bahsetti!" Kendisine halamla olan hikâyemizi anlattım. Bütün bir muhitti bu.. Ne denirdi? Her şey değişmişti. yahut kahveden. Ayrıca da "Saatleme Bankası" adlı bir banka için de bir projem bulunduğunu o gece yine Halit Beyden öğrendim. Asıl mesele o de . Nevzat Hanımla gayet rahat konuşuyordu! Cemal ölürken de istifini değiştirmez.. Personelimiz için!" Planları hiç haberim olmadan bermutat ben tetkik ediyordum. Hayri ile evlendirmediğim için ne iyi yaptım. beyefendi! dedi.. "Sabahtan beri prova yaptık! Tam istediğimiz gibi. Şair Ekrem Reyin görünmesi üzerine halam bizi unuttu.. menfaati değil: Saat Sevenler Cemiyeti'nde bir yığın genç. Ne diyebilirdim ki? Biraz. yalnız elbiseleri yok. Evvelâ katıla-sıya güldü. dedi. sonra ciddiyetle." Selma Hanım istediğimiz zaman işe başlayabileceğini söyledi. yahut Halit Beyin etrafında tanımıştım. O esnada halanız geldi. Rahmetli Naşit-çiğimin bayağı hatırını kırdım. herhâlde hayatımda muvaffak olmuştum. Büyük insanların etrafı da acayip olur.

Aksi takdirde hâllerinde bir necabet ve asalet bulunması gerekirdi. Bu kadar sevilen iki şahsiyeti tarihin en uzak zamanına götürmekten daha tabiî ne olabilir? Amma yirmi sene evvel halanız bunu yapsaydı. Asrına uymak. Halit Ayarcı'ııın bir çırpı 293 TANPINAR da bulduğu bu mühim şahsiyet etraftan derhal kabul edildi. bilir misiniz.Bir harekette başlangıçtaki hızı tutmak. "Ya. Onun Akd-ülMizac fi-Umur-il-İzdivac adlı risalesini gençliğinizde okumuş olmanız hakikaten talih eseridir. Ahmet Zamanî bugün için yalan olamaz. kaybolup gidecekti. Geçen akşam halanızı hep beraber dinledik.. Bu ihtiyacı on yedinci asrın sonunda tatmin ediyor. Bununla beraber kitabın basılışı sona erdiği günlerde hakikî bir korku içinde idim. Hayır. Esasen Hal i t Ayarcı'nın ısrarıyla ecdadın riyazî bilgilere olan merakı üzerinde o kadar geniş tafsilât vermiştim ki Ahmet Zamanî'nin keşfi. göreceksin ki bu kitap çok sevilecek. Ne vakit yalan olurdu. Hayır azizim şahane bir eser yazdınız!. Bu kadar mühim bir adam böyle mühim bir hâdiseden uzak kalamazdı. Muhakkak yalan söylüyorlar. Halit Ayarcı benim bu telâşıma gülüyor ve her fırsatta korktuklarımın tam aksi olacağını söylüyordu: . Herkes pekâlâ kabul etti.. Bilir misiniz. diyordu." Ve bu korku ile âdeta her saniye benirleyerek yaşıyordum. doğ294 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ muş olmaları bile mânâsız olan bu adamların Fatih devrinde kendilerine ced aramaları kadar gülünç şey olur mu? Tam. Ahmet Zama-nî'nin Viyana muhasarasına iştirak etmesi çok iyi oldu. gerek saatçiliğe dair kitabının kaybolmasına herkes nasıl üzülecek. Herkes o zaman. sizin bu buluşunuzu fevkalâde beğendim. Halanız sizin muvaffakiyetlerinize şahit oldukça sade hakkınızdaki fikri değil. kitap beğenilmezse. Bir başka defasında şöyle demişti: .. Ayrıca da cedlerimizin daima . onun adamı olmak vardır.. Böyle meselede yalan olamaz. Amma burada eski mürekkepten anlamanızın da tesiri var. murdar öldüğüne yanmaz kendisine öd ağacından tabut ister. Siz yalan diye bir şey mevcuttur. halanıza ve size! Siz kabul edildikten sonra mesele baştan halledilmişti. Kimse itiraz etti mi? Yok.. Bu da imkânsız tabiî! Bu meselelerde yalan veya hakikat diye bir şey yoktur. Buna mukabil Ahmet Zamanî Efendinin harpde öyle fevkalâde bir şeyler yapmaması da ölçü fikrinizin bulunduğuna delâlet eder. bilâkis hakikatin ta kendisi olur. hem de korkunç bir yalan? Eğer hakikaten bizim kendisine yüklediğimiz fikirlerle yazdığını söylediğimiz eserlerle on yedinci asır sonunda yaşasaydı.. ne de Zarife Hanımefendi bugünkü Zarife Hanımdı. bu müverrihlerin gözünden kaçmazdı. İşin yalan olduğu meydana çıkarsa. işte o zaman yalan olurdu.. Okumamış olsaydınız bu mühim eserden kimse bahsetmeyecek. Sadece bugüne ait bir hissi maziye taşıyordu. Çünkü ne siz on sene evvel bugünkü sizdiniz. Asrını delip geçerdi.... Yine geçen akşam babanızdan nasıl bahsediyordu? Yalan mı söylüyordu? Hayır.Şe\h Ahmet Zamanî'nin Hayatı ve Eseri adlı kitabımın neşri ha kikaten büyük bir teveccühle karşılandı. Takribî Ahmet Efendi sülâlesini Fatih devrine çıkarıyordu. pederiniz hakkındaki fikri dahi değişti. Binaenaleyh gerçeklerin gerçeğidir. Valmy muharebesine gidişi gibi bir şey.. Siz bizim hareketimizi maziye nakille hızlandırdınız.. yalan yoktur. (ierek bu eserin. Pek az insan Graham hesaplarının bundan iki yüz sene evvel ve bilhassa aramızda yaşamış bir adam tarafından bulunup bulunamayacağını düşünüyordu. diyordum. Aşağı yukarı Goethe'nin Fransız İhtilâli harplerine. işte bu kadar. Bu büyük adam daima devriyle temas hâlinde idi. sevgili dostum. Varsın o cinsten kahramanlığı başkaları yapsın! Esasen böyle bir şey olsaydı meselâ Ahmet Zamanî Efendi falan veya filân kaleyi fethetseydi. Herkes her işi yapmaz." Amma şimdi demiyorlar! Başka bir misal daha.. sanıyorsunuz. "Allah Allah! derdi. Çünkü asrından ayrılırdı. Niçin? Çünkü bu fikir yaşayan iki büyük realiteye dayanıyordu. Geceleri gözüme uyku girmez olmuştu. sözü. herkes ayıplardı. kendiliğinden herhangi bir hesap ameliyesinin en tabiî neticesi oluyordu.Azizim Hayri İrdal.. onu yaratmak kadar mühimdir.. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki eski yazmalardan birinin arkasına bu iki kitabın adını işaret etmeniz de çok iyi oldu. Ahmet Zamanî Efendi bizim asrımızın bir ihtiyacıdır.

ııisbet ve tarikatı hakkında daha geniş malûmat veriyordu. Filhakika. Varlığından şüphe etmek bana ağır geliyordu. Asıl saatle ve zamanla meşgul olan bu idi. akla en yakın bir reklamdı. . Hiç olmazsa aklı başında birkaç kişiye rastlamak miimkün! İşte yalanı ka bul etmiyorlar. "Oh Yârabbim! derilim." diye üzülüyordu. ve birden fazla kadın alma aleyhindeki kitabı düpedüz uydurduğumuzu iddia etmesiydi. Boşadığı karısıyla gittikçe artan münasebetimi öğ renıtıce büsbütün küplere binmişti. ' vardı. Bu esere başladığım zamanki ruh hâlinde olsaydım bütün tenkitlere memnun olur. Biz Fennî Efendinin eserini kendi uydurduğumuz Zamanı Efendiye nakletmiştik. Hal i t Ayarcı'nın izafilik dediği şeyin. bizi vurmak daha tesirliydi. Bu ış vesilesiyle hem bana. Yalnız yaratılıştan yalancı olduğu için. Ezcümle peltek ve kekeme olmayı reddediyor. büyüklere dost bir Fennî Efendi vardı. mihanikle meşgul. sadece tenkit için midir? Beğendiğimiz ve sevdiğimiz bir insana hiç tesadüf 295 IANPINAR etmcyecck miyiz? Hu işten herkes memnun olacak. Bu hâdisenin matbuala aksi de ayrıca övülmeme sebep oldu.inkılâpçı ve modern olduklarını gösterdiniz. gerek vesika olarak göstermeğe kalktığı vakıfnamenin asıllaıı ortada yoktu. Selma Hanımın eski kocası zaten öteden heri bana düşmandı. Cemal Beye göre Ahmet Zamanî hiçbir zaman yaşamamıştı. Böyle bir insanın mevcut olmadığını. yalanın bir kısmını kendisine bir ring yaptıktan sonra oradan bize hücum etmek. bir hakikat olduğunu kendi haya lımda yaşıyordum. İşin garibi Cemal Beyin bizim Zamanî Efendiye atfettiğimiz saatçiliğe dair kitabı kendisinin de görüp okuduğunu söylemesi. i ek kelime ile. Bu kitapla uğraştığım altı ay içinde Halıt Avatrı'nın disiplinini öyle benimsemiştim ki. Böylece tarihî bir hakikati reklam için tahrif etmiştik. Bu acayip . Hakikat namına tabiatıyla reddetmek mecburiyetinde kaldım. Yazı hayatında ilk defa görülen bu âhiretten teşekkür de lâyık olduğu ehemmiyetle karşılandı.. Ahmet Zamanî için en son ve ortalığı en fazla karıştıran tenkit Cemal Beyden geldi. Hinde kendi el yazısıyla kopyaları vardı. Ayrıca da Ahmet Zamanı Kfendiyi sevmiştim. Herhangi bir insan bile mazisiyle dargın yaşayamaz. sana bin şükür.atın kendisini Ahmet Za-manî'nin cedbeced torunu ilân etmesi ve soyadını değiştirmeğe kalkması ve elindeki aile şeceresinin doğruluğuna şahadet etmemi benden istemesiydi. hayır yoktu" şeklinde sonuna kadar devam edebilecek bir münakaşaya gitmek tense.ydı. Cemal Bey bizi vurmak için yalanımızı kabul ediyordu. Kitabın rağbeti bu yüzden biraz daha arttı. Maalesef gerek bu şecerenin. Çiinkii herif yaşamadı! diye susturdum. kolay kolay her ıtıra/ı kabul ede mezdim.. Haiit Bey bu işteki metanetimi pek beğendi. tabir caizse.-'" hıka! va/ık ki değişmiştim..ERİ A YARI. Gazeteler bunu da yazarak ¡sı biraz daha alevlendirdiler. Bunun da sebebi gayet basitti. Zamanî adı enstitümüz için en tabiî. Tarih.AMA ENSTİTÜSÜ da Ahmet Zamanî Efendi de kitabımın bazı yerlerine itiraz etmişti. onun yerine başka birisini çıkartıyordu. "Belki adamcağız hakikaten Zamanı Hfendinin oğludur.Olsa bile bizim Zamanî'nın oğlu olamaz. göreceksin1 Yazık ki etrafın gösterdiği çok doştça ilgiyi birkaç âlım taslağı bozmağa kalktı. Kaldı kı muharrir sıfatıyla ortada izzetinefsim de mevzubahisti.. Herkes benim bu gibi meselelerdeki dikkatime hayran olmuştu.. Bunlardan birisi beş altı göbekten beri Çengelköylii bil /. hem de enstitüye adamakllı yüklenmek fırsatını kaçırırındı. Yalnız Zehra mü teessirdi. Hiçbir tâbiye bu kadar ustalıklı olamazdı. Asıl garibi bu mülakatın merhum tarafından bana bir teşekkürle bitmesiydi. Bu konıışma296 SAATİ. Bu arada olan iki hâdise nakledilmeğe değer. kitabımın baştan aşağı uydurma olduğunu söylemek küstahlığında bulundular. Ahmet Zamanî'yi doğrudan doğruya reddedeceği yerde. İkincisi. Fakat o devirde yaşayan çiçek meraklısı. eski İspritizma Cemiyeti'ndeki bazı dostların bir ay ge celi gündüzlü bir uğraşmadan sonra Ahmet Zamanı ııin ruhunu çağırmağa ve onunla konuşmağa muvaffak olmalar. Bundan daha mesut ne olabilir'.

Fakat işi sıkı tutmak lâzım! Sen derhal dikkatli bir cevap yazarsın! Ben kendi tarafımdan onun zayıf damarını bulur basarım. "e benim yazdığım cevaplar bu şüpheyi bir daha gideremedi. Hakikatte de böyleydi. bu mahremiyet..tenkidin çıktığı andan itibaren Ahmet Zamanî'nin varlığından şüphe. Bunu kafana koy ve öyle çalış!. yılan seni nasıl sokmuş!. Mahvolduk! Ne yapacağız? İlk önce: Başımıza dünya yıkılıyor. Öyle bir şey ki. Gördün mii? diyordu. Asabım o kadar bozuktu ki zilin sesi bana bir kıyamet alâmeti gibi korkunç ve dayanılmaz geldi.. Bunlar efkârıumumiyeyi bir zaman işgal eder. Halit Ayarcı'nın yarı alaylı sesi içimi biraz. "Vaktiyle şirketimde küçük bir memur sıfatıyla çalışırken kötü ahlâkı ve yalancılığı dolayısıyla çıkarmağa mecbur olduğum bir şarlatan. onun ömrümde görmediğim eşyası.. Hiçbir şey böyle bir akıbet kadar korkunç olamazdı. . Kendi kendime. güvensizlik. O gün bir an için her şeyin yıkıldığını sandım ve asıl işte o zaman bu bir yıl içinde ne kadar dönülmez yolları geçmiş olduğumu anladım.. Kitabın şöhreti kökünden sarsılmıştı. Yalnızlık. "Değil rabia hesaplan üzerinde konuşmak. kendi eliyle vazolarına yerleştirdiği bahar çiçekleri bir lahzada solmuş gibiydiler. O bana dışardaki âlemi hatırlatıyordu. Fakat asıl mühim mesele herkesi şaşırtacak bir şey yapma-mızdır. Tekrar eski günler. mevki. Korka korka açtım. sen de yerinde kalacaksın! Bizim gibi mühim dâvalar peşinde olan insanlar kolay kolay düşman karşısında çekilemezler.. şöhret hepsi birden gidiyordu. Selma'nın gelirken getirdiği. daha çekilmez şekilde başlayacaktı. Bu bahar sabahı sisli denize bakarak onu beklediğim bu sıcak. Sizi benimle vurdular." diye söze başlıyor. Tekrar yarınsız ve hiçbir şey-siz insan olacaktım. . Zannederim ki enstitü işlerini o günden. küçülme. Sonra: Ehemmiyet verme! dedi. daha arkada asıl hayatımı yapan bir yığın şeyler beraber gidebilirdi. Evet. güzel ve tenha apartman. Bir şeyi unutma! Talihe güvenmek lâzım! Lâf! dedim.. Hayatıma mucizeli sihirbazlar gibi giren... pespaye bir dolandırıcı. En korkuncu Sel-ma'nın gözlerinde. yağma yok! Ben yerimdeyim. Cemal Bey beni küçültmek için hiçbir şeyi esirgemiyordu. ve şüphesiz onların yüzünden daha acı. dost. çok yeni bir şey. daha iyisi bu korkudan sonra asıl ciddiye aldım ve dört elle sarıldım. "Bazı düşünceler benim için sadece bir lüks ve fazla süstür. hepsi lâf! Her şey bitti.. diye bana uzattığı gazetede eski resmimi onun resmiyle beraber görünce az kalsın çıldıracaktım. Hayır bu iş bir yalan gerçek meselesi değil. Makalenin çıktığı gün Selma ile beraberdik. edilmeğe başlandı. sen eğlen! diye alav etti. Anladın mı? Yeni.. bir olmak ve olmamak meselesiydi. hayatı ve eseri üzerinde yaptığı bu tahriften hakikatte mesul olan tek insan Halit Ayarcı Beydir!" diye sözü bitiriyordu. düşman herkes şaşırsın! Bizim gibi müesseseler bjr lahza bile aktii-alite olmaktan vazgeçemezler. Daha doğrusu her TANPINAR zaman buluştuğumuz garsoniyere o sabah gazeteyi alarak gelmişti. Ne Halit Ayarcı'nın üst üste yaptığı basın toplantıları.. şimdi okudum. 298 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Birdenbire telefon çaldı. Tekrar sokağa düşecektim. Hayriciğim. Hiç bir çaremiz yok! Tası tarağı toplayıp gitmekten başka hiçbir şey yapamayız! Halit Ayarcı benim bu sözlerim üzerine en gürültülü kahkahalarından birini attı.münasebetimizin başladığından beri rastladığım o acayip ve ürkek parıltıydı. alelâde bir toplam ameliyesi yapmaktan bile âciz olan bu adamın tarihî bir şahsın ismi. arada alıştığım bu kadar nimetten sonra. bana bir yığın yolu birden açan para.Bak. Karşımda yarı çıplak gülümseyen güzel kadın daha şimdiden benim için uzak bir hayal olmuşa benziyordu. bunu artık anlamalıyım!" dedim. serinletti. Yağma yok. Ve biliyordum ki dışarısı bana düşmandır.. Onun bu odaya hücumuydu.

. Söylemeğe hacet yok ki Selma benim sadece sevgilim değildi. Her zamanki sesiyle kibar. neredeyse beni çıldırtacaktı. Saat Sevenler Cemiyeti'nin bu mesele hakkında neşrettiği tebliğ ise hakikaten ateş püskürüyor-dıı. Hayri Bey. Bunu hiç anlamıyorum! diyordu. Ve nasıl küçük.. Cemal Bey bizi takip ediyordu. Hiç bunu tahmin etmezdim. beni çüriitemeyeceğini bildiği için şirketten çıkartmıştı. bilemezsin. Onun dışında ne vardı sanki?" Eski efendimin beni kıskanmasında hoşuma giden. lütfen eğer boş bir vaktiniz olursa gazetelere bir göz gezdirin. Cemal Beye. beni ne kadar sevmezdi. İkinci makalem. Bu sefer Cemal Beydi.. Halit Ayarcı ve ben. Adım evde yapma çiçekti. Cemal Bey yerimizi öğrenmişti. yaratılıştan ahlâklı adamdım. Cemal Bey yalanla mücadele etmesini biliyor. İnsan ruhu ne gariptir. tek başına bütün bir kutbu yeniden donduracak soğuk sesiyle." diyebiliyor-dilin. Menim bu kadında kendimi ! müdafaa etmem lâzımdı. Yalnız bir yerde aldanıyor du. kendisine inanışı. Sizi memnun edecek bir havadis göreceksiniz! Hacet yok Cemal Bey. müthiş darbe. meseleyi unuttursun ve bizi büsbütün başka kapıdan temize çıkarısın! Bugünlerde olduğu kadar hiçbir zaman kafamı zorladığımı hatırlanıl yordum. hacet yok. İşte önünde küçüldüğüm tek insan kollarımın arasında. derdi hep! Sen de taşı! Çünkü ben seni yanımda öyle taşıyorum!" Ve birisi çiçeğimi ?tCK) SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ överse sevincinden baydırdı. Haksızlığı aşikârdı. mağrur. Bununla beraber işin içinde yine hoşuna gitmemesi icap eden bir taraf vardı. Cemal Bey için biz mesele idik.. Çok eski bir dostum bu sabah gelirken getirdi! Ve telefonu kapadım. efkârıumumiyeyi yeni baştan lehimize çevirecek bir icatta bıılunamıyorduk. benden okşama ve sevgi beklediğini düşünmüyordum. "Hacalet. ikimiz de cevap verdik. Ne ben. Bir an aziz velinimetimin aklından şüphe ettim. Düşüncemiz alelâde şeylerden bir adım ileriye gitmiyordu. Beni göğsümde. Men kendi yazımda sadece mazlum bir adanı tavrı takındım. mantomda yapma bir çiçek olmadan sokağa çıkarmazdı. hem hiç. Cemal Bey. Fakat bu scler şirkete dair bildiklerimi hafifçe çıtlatıyordum. yine hep aynı mazlum ağzıyla idi. Ah o sinsi sinsi bakıp gülüşü. "Sen de taşı. Akşama görüşelim! Halit Ayarcı vaziyeti tam görmüştü. Vâlcıa Selma ile ayrılmasında hiçbir dahlim olmamıştı. Ben de uğramıştım. Yalnız... Fakat hiçbir şey bulamıyordum. Halit Ayarcı'nın basın toplantısı biraz daha şiddetli oldu. Sanki boşlukta yüzüyorduk. diyordu.Soğukkanlılığı.. Bu işte hakikat üzerinde ısrar sadece sönük bir inat olur. sesi birdenbire ciddileşti: Tabiî! dedi. büsbütün başka bir şey lâzımdı.. tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi.. Selma bir kaşını kaldırmış düşünüyordu. diye cevap verdim. Onun sa~ vesinde arkamda bıraktığım günlere. Bilmiyorsun. Acaba vaziyetin vahimliğini fark etmiyor muydu? O düşüncemi anlamış gibi.299 TANPİNAR du. hiçbirimiz. Halit Ayarcı kapar kapamaz telefon tekrar çaldı.. Halit Ayarcı'ya tesadüfüme kadar hep onun darbesinin beni attığı çukurda kalmıştım. Selma'yı boşamasına rağmen benden kıskanıyordu.. . Cemal Beyin bulunduğu yerde ben talihime nasıl güvenebilirdim? Zaten talihimin öbür yüzü değil miydi? Yıllardır.'lalihin kötü cilvelerine herkes uğrayabilirdi.. Fakat Cemal Bey de durmuyor. Birdenbire bütün kâinatım Cemal Bey olmuştu. Yalancılığımın veya herhangi bir ahlâksızlığımın tek delilini gösterebileceğini zannetmiyordum. hücumlarına devam ediyordu. Bizi silâhımızla vuruyor. Öyle bir şey ki. Başka. saadetimi bir kat daha arttıran tuhaf bir şev bir nevi gıcıklayın bir zevk de vardı. ne Halil Avaıcı. biçare görürdü. Ama aldırma! Ben talihime güvenirim bu işlerde. Şimdi biraz nefes almağa başladığım bir anda tekrar karşıma çıkıyordu. O biraz da mazim dediğim korkunç şeyden aldığım öçtü. Yalana ancak yalanla karşı konabilir. bütıin bunları düşünürken bu adamın karısının yanı başımda bütün vücuduyla oınıızuma asılmış kulaklarımı ısırdığını. "haydi siz de.

hiçbir suretle. Sizdeki korku kendini?:e imansızlıktan. O bu işte oyunu idare edendi. ne mevkiim sarsıldı. Bununla beraber ben de. Düşünün artık hâlimi!..İyi ama ayrı şeyler değil mi bunlar? -Hayır. İnsan yaptığı işe sade menfaati için girerse. bir yerden.. Şüphesiz haksız da değildi. Babacanca hâllerim halkın hoşuna gidiyordu. Nasıl olsa. Ve daha bitirmeden karımın boynuna sarıldı. di302 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yordu. Bunun arkasından Saat Sevenler Cemiyeti vasıtasıyla tesis ettiğimiz köyler için Saat Ayar Ekipleri geldi. Siz siniksiniz. her meselede fikrim soruluyordu. şemsiyem. Bütün bunları Halit Ayarcı'ya anlattıkça o kızıyor. Cemal Beyden veya herhangi bir adamdan korkmanıza imkân yoktur. Ayrıca Pakize'ye imzasız bir vığın mektup geliyordu. Şunu bir daha anlat bakayım? diye bana tekrarlattı. Cemal Bey benim mazideki ıstırabımdı. tam zafer. Kurtulduk. Halbuki mesele benim için büsbütün başka idi. Hiçbir topluluk yoktu ki bulunmam istenilmesin! Doğrusunu isterseniz ben de bu şöhretin tam tadını çıkarmaktan hiç çekinmiyordum. piyangosuyla. Eğer içinizde bu kurt olmasa. bir gün çıkacaktı ve o tekrar çıktığı gün her şey bitecekti.. Böyle düşünmesi. böyle davranması lâzımdı. Böylece her şey yoluna girdi. Şehir bizimdi. Umuma ait ölçüleri hiç rahatsız etmeyecek şekilde yaşadığım için seviliyordum. O benim hayatımın bir tarafıydı. sırtlarında Samiye Hanımın icadı üniformalar. Üç gün sonra ikramiyesiyle. Halit Ayarcı benim keşfimi tam Hollywood metoduyla ilân etti. yakalarında rozetlerimiz. hulâsa elimdeki teşbihe varıncaya kadar her şeyim bu muvaffakiyeti besleyecek şekilde tanzim edilmişti. gidip geliyorlar. babayani hâllerim. zamanlarıyla. Selma da aylarca tesiri altında kaldık. tenzi-lâtıyla nakit ceza usulümüz bütün bir sistem olmuştu. Gizli. her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu.Beri taraftan Cemal Bey Selma ile münasebetimizi sıkı sıkıya takip ediyordu. yalnız onu düşünürse kendisini sonunda sizin gibi itham eder! . Hayri Bey. biraz bol kesilmiş elbiselerim. umumî hayata neşe katıyorlardı. hiçbir zaman yerine tam oturmayan şapkam. Vâkıa bu son karşılaşmada ne enstitü yıkıldı. Tam zafer.. Hiç beklenmedik bir şekilde onunla son bir defa daha karşılaştım. Halit Ayarcı'ya ne kadar giiç vc biçare vaziyette oldu SOI TANPINAR ğumuzu göstermek için onu hemen o anda anlattım. İşte tam bu sırada bir gece evde Halit Ayarcı ile karımın tavla ovunlarmı seyrederken yukarda anlattığım nakitli ceza sistemi aklıma geldi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ilk kuruluş anlarında dahi erişemediği bir teveccüh ve muhabbet kazandı.. Her buluştuğumuz yerde muhakkak biı telefonunu alıyorduk. diyordu. ayağa kalkmıştı. Acayip mazim. beni paylıyordu: -Yaptığınız işe inanmadığınız için böyle düşünüyorsunuz. açık kalbim her gün bir kere daha övülüyordu. ne param azaldı. Sadece para için çalışıyor. Zaten Saat Ayar İstasyonlarımız çoğalmıştı.. hattâ eskisinden da ha kuvvetle günün adamı olduk.. Birkaç hafta içinde Ahmet Zamanî Efendiyi herkes unutmuştu. . Gözlerinde acayip bir donukluk vardı. VIII Nitekim öyle oldu. Müessesenin yeni açıldığı devirde de öyle değil miydi? Hademe maaşınızı keserler diye korkmuyor muydunuz? Beni her teşebbüsten menetmeğe kalkmadınız mı? Aziz velinimetim tehlike biraz geçer geçmez tekrar eski ağzını alınış. Bir yığın genç kız ve erkek.. Gözlüğüm. Bununla beraber Cemal Bey vardı. Ve biz tekrar. Gittiğim her yerde etrafım çevriliyor. Bula bula bunu buldum.. Fakat Hal i t Ayarcı çoktan zarları bırakmış. ferdî saadetinizi düşünüyorsunuz. icat kabiliyetim. o benim kötü talihimdi. büyük idealler namına konuşmağa başlamıştı.

Hattâ Selma'ya dair bir çok şeyleri bile kendisinden -bittabi bu sefer sormadan. Şüphesi/. Bir ara bana. "Ben mi? diye dudak bükerdi. hattâ istemeye istemeye ve söz arasında-öğrendiğim kulağı o kadar delik dostumuz Sabriye Hanım bile bu hususta bir şev bilmiyordu. Nasıl hiçbir suretle dengi olmadığı Selma'nııı bulıin ömrü boyunca hayatına girmişse. onu böyle sadece gazele havadisinden tanıyanlar için tesadüf isteseydi. yüzü o kadar parlak ve itinalı. baştan başa yanlış anlama ile dolu bir romanın içine zorla giriyor. sesi övle nazlı ve hımhım. Fakat aynı araba içinde Cemal Reye son hürmetimizi yaptığımı/. onun da ölümüne öylece girmişti. Bu üçüzlü cinayetin benim için acıklı!'âındau büsbütün başka . cömert ruhlu bir cemiyet adamı. Sabriye Hanımın o kadar çapraşık yollardan senelerce peşinde koştuğu meseleyi açıklıyordu. bir dirili etrafına kendisini anlatamamış bir kadının öliimrıne de sebep oluyordu İşte mantıksızlık burada idi.Bir sabah gazeteleri elime alır almaz onun Nevzat Hanımla be rahcr. şüphesi/. Hele onu hiç tanımayan. kendi içine kapanmış. "Kendimden utanıyorum!" demişti Riitün bunları yapan adam. huysuz. her an kendisine hâkim olmak iddiasın da bulunan ve insan kalbinin bütün zaaflarını inkâr etmekle övünen bu adamdan intikam almak. alayın farkında olmasa bile.Şüphesiz işin bu tarafı da. Tayfur Bey çifte cinayetinden sonra intihar etmiş-<ı Onun bıraktığı mektup. bir aşk kahramanı gibi öl müştii. Zeynep Hanım. fakat bütün ömrünce beyhude kalmış Solma ondan ayrılır ayrılmaz yaşamağa başlamıştı. burnu o kadar kısa. adını sadece bu ölümün aydınlığında işitenlerin hâtırasında büsbütün başka bir adam gibi yaşayacaktı. Polis ¦"enç kadının sc elerdir tuttuğu hâtıra defterini de ele geçirmiş. çehresini o kadar değiştiriyordu ki kendisini az çok tanıyanlar bile bu işte aldanabi-lirlerdi. . üstelik giizel.!. O kadar güzel. gözleri öyle küçük ve parlak ve bakışlaıı öyle yırtıcı kuş bakışı olduğu için. ram kavanozdaki balıkları teker teker sudun çıkarıp eli'. Cemal Beyin ilk rast geldiği insan tanıtından ve sırf Cemal Bey olduğu için. İmkânsız!. Cinayet. hodbin. gıiıı onu başka bir adam olarak görmüştüm. Bununla beraber muhakkak insan eliyle öldürülmesi mukadder idiyse. Auklı. kendisini hiç tanımayan ve ha yat tecrübesi.303 TANPINAR bir mânası vardı. hakikaten yadırganacak bir talihti. onunla alay etmek için bu akıbeti boy le hazırlamıştı. Halbuki böyle olmuyordu. geçimsiz. tatlı ve bedbrıbl. alnı o kadar dar ve karışık. sanıldığı gibi intihar etmemişti. Zeynep Hamının eski kocası Tayfur Bey tarafından öldürüldüğünü okudum. şimdi. Ve belki de talih. . Sevimsiz. Seven ve bu sevgi uğrunda bilmeden olsa dahi ölen bir Cemal Rey bu aklın alacağı şey değildi. Nev-^at Hanıma çılgınca âşık olan kocası tarafından öldürülmüştü. Cemal Bey bir veli. hattâ saadet rüyası basil sevda hikâyelerinin ötesine geçmeyen yüz binlerce insanın kafasında." O insanları maşa ile tutmağa. sağa sola kuyruğunu çarpa çarpa dolaşan Cemal Hey. Adeta yeni doğmuş gibi bir şev di. kendisiyle hiçbir suretle münasebeti olmayan genç ve güzel bir kadının havalına birdenbire eklenivermişti. öldürülmesi icap ederdi. de. Ve yalnız böyle olmasını isterdi. ie er-Icm "iOI SAATİ. hiç olmaması lâzım gelen bir şey olarak. Her tanıdığı insana aşağı yukarı bu balıklara yaptığı şeyi yapmıştı. hattâ lüzumundan fazla gülünç bir şeydi. Vâkıa hiç kimsenin go/iinü ov-mamıştı. Kibar. Cemal Reyin bütün hayatı bu idi. Sabriye Hamın haklıydı. Nail Rey hiç kimseye Cemal Beyle aralarında geçen şeylerden bahsetmemişti. İşin garibi. . tecrübeli avukat Nail Hevin daha o gün astımları geçmişti. bu işin gülünç ve maskara tarafına. her girdiği yerde bir yığın insanı kendine düşman eden. gizli ve kirli dizginlerle idare etmeğe ve küçük kuyruk darbeleriyle zehirlemeğe alışıktı. Fakat her rast geldiğinin benliğiyle oynamıştı. ınsaniar içinde küçük bir akrep gibi. daima kötü bir şeydir. Daha beş yaşında iken annesiyle beraber misafir gittiği bu o. Bununla beraber bu tar/da ölüşü.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ni kör ettikten sonra tekrar suya atan ve onların can çekişmesini gıi lerek seyreden adam için bu iş. ilk gülecek insan vine kendisiydi. filân gibi de ölebilirdi.

Çocukluğu boyunca kendisinden çirkin ve huysuz olan ablası tarafından kıskanılmıştı. Bu arada Nevzat Hanımın öteden beri kalbden rahatsız olan babası bir gece ani bir krizle ölmüştü. sonra etraf. Bununla beraber Cemal Beyi âdeta tanınmayacak hâle sokmuştu. Dediğim gibi cinsî hayata. o yetişmi-yormuş gibi sonra da nasılsa bu hâdiseyi haber alan Cemal Bey ona musallat olmuştu. Nevzat Hanımın Salim Beyle evlenmesini bu ölümün tek sebebi yapmıştı. içten hesaplı. bir kere bile onu anlamağa çalışmadan. sevgi. Bu hastalıklı. kendi köşesine kapanmış kadını sevmesi çok tabiî bir şeydi. Filhakika bütün görenler kazada kastî hiçbir şey olmadığını söylüyorlardı. Kıskançlık. O ölümünü insanlarda arayanlardandı. yahut daha ziyade kendisi tarafından kurulmağa müsait bir insandı. Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. daha ziyade kendisinin sebebiyet verdiği bir kaza neticesinde ölmüştü. Salim Bey şahsiyetsiz ve üstelik her şeyde hasis bir insandı. insan hayatı namına isyandan çıldırtacak şey Nevzat Hanımın hayatı idi. İşte. Ömründe kocasından başka kimseyi tanımamıştı. bu güzel kadını kendi kendisinin gölgesi yapmak için çalışmıştı. tecessüs. Bütün ömrü evvelâ. Nevzat Hanım 306 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ hu işin yürümeyeceğini anlayıp da boşanma teklifinde bulununca. hiç olmazsa onda bu zannı yaratmağa muvaffak olmuştu. Salim Beyin bindiği at taburun en yumuşak tâlim atıydı. Etrafındakilerin hemen hepsi onun hayatına. kocasının akrabası. aşktan ve kadından hiçbir şey anlamayan ve ancak kıskandığı veya bırakılacağını anladığı zaman karısını sevmeğe kalkan bıı münasebetsiz kocanın kendi korkaklığının sebep olduğuna hemen bütün taburun şahadet ettiği bu kazadan bir gece evvel. Fakat kolay kolay kentli öldürdüğü adamın vücudunu âdeta doğrar gibi parça parça edecek insan değildi. karısına yazdığı mektubunda yine ümitsizlikten. onunla izdivacı kafasına koyan ve bunun için karısını öldüren Tayfur Beyin şantajı içinde geçmiş. Nevzat Hanım bütün ömrü boyunca etrafındakilerin tazyiki altında yaşamıştı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan insandı.belki de apartmanın kapıcısı ne demez? diye sürüklediği bu acayip ve tatsız hayatın üçüncü senesinde Salim Bey. hodbin ve sızlanmaktan hoşlanan. aile arasında. ölümünden bir iki gün evvel söylediği birkaç cümle. Sicilinde biraz ürkeklikten başka hiçbir şey yoktu.Terbiyeli ve kibar görünüşlerinin altında bir yığın zaafı saklayabilirdi. Onun. Nevzat Hanımın talihsizliği. Bu bence çok manalıydı. evlilik hayatından patlıyasıya canı sıkılan. şahsiyetsiz insan birdenbire onu sevdiğini zannetmiş ve tecrübesiz kıza seneler boyu ısrarıyla kendisini sevdirmese bile. bu çehrenin karşısında kendisinden geçmişti. İşin garibi bıçak yaralarının birçoğunun çehrede olmasıydı. Fakat asıl abes. itisaf manisi. benlik dâvası. babasının zenginliği sayesinde evlenip de biraz rahata kavuştuğu zaman ortaya kocası Salim Bey çıkmıştı. arkadaşlarım ne der? Beni herkese rezîl mi etmek istiyorsun? Bırak ki ben sensiz dünyada yaşayamam!" diye cevap vermişti. askerde iken. Nevzat Hanımın hâdisede hiçbir kabahati yoktu. inat. Fvvelden hazırlanmak şartıyla herhangi bir ciııa yeti işleyebilirdi. Zavallı Nevzat Hanım böylece çifte ateş arasında kalmıştı.komşuları. Ve bu hâl üç sene sürmüştü. hulâsa insan ruhunun bütün korkunç ve zalim çarkları onun etrafında. arkadaşları. Üstelik karısını da sevmiyordu. kocasının öldüğü gün uzviyeti kapanmıştı. Küçük kızını çok seven ve mesut olmadığını hisseden adamın. Razı anlarda soğukkanlı. hep ona çullanmak için girmişlerdi. Nitekim mektubun bir verimle bu nıı işaret ediyordu. alelâde çapkınlık ve sahip olma hırsı. Ayrıca tuhaf bir izzetinefis anlayışı vardı.Tayfur Reyi bir iki defa görmüştüm. Her şey bittikten sonra hâdiseleri baştan sonuna kadar bu fıin vıızuhuyla yazacak kadar aklı başında oları katil. Bütün şahsiyetsizler gibi o da etrafıyla ve etrafında yaşıyordu. Şair dostumuz Ekrem'in bu sessiz. 305 TANPINAR Cemal Bey zorla insanların hayatına girenlerdendi. Fakat daha evlendiklerinin ikinci haftasında genç kadın kocasını hiçbir zaman sevmediğini ve hiçbir suretle sevemeyeceğini anlamıştı. Nevzat Hanımın da hayatına öyle kayıvermişti. intihardan bahsetmesin-deydi. Salim Bey eğer birdenbire korkmamış . "İmkân mı var. korkak.

ne de Sabriye Hanım.ERİ A YARI. Zannediyorum ki bütün bu hâdisede tek anahtar bu cümledir. hulâsa genç kadının etrafındaki tazyiki bir misli daha arttırmıştı. Biraz sonra bu şantaja ve içten yıkılmağa kocasının Nevzat Hanıma âşık olduğunu anlayan Zeynep Hanımın ondan şüphesi katılmıştı. Herkes bunu bildiği hâlde aldığı mektup yüzünden Nevzat Hanım kocasının intihar ettiğine inanmıştı. Bu mektuplar kendisine yazılanlar gibi de değildi. Hele Zeynep Hanımın ölümünü polisten gizlemesini hiç kimse anlamıyordu. Selma'ya gelince o para meselesinin bu işteki rolüııii inkâr etme nıekle beraber. yaratılışında küçük bir hodbinlik. üstelik dünyanın en garip mantığıyla onu bu izdivaca mecbur etmek için. Şüphesiz biraz iradeli bir insan olsaydı. Belki aile terbiyesi. Sabriye Hanıma göre Cemal Beyin Nevzat Hanıma olan düşkünlüğü para meselesiydi. İspritizmaya merakı da buradan başlamıştı. Ben hiitiin ömrümde yala nın alâkalı ve alâkasız insanlar tarafından beslendiğini çok gördüm. birbirlerini öldürüyorlar ve mesuliyeti ona yüklüyorlardı. belki ablasının kıskançlığı altında geçen çocukluğu onu buna al iş tırmıştı. hasis ve mânası/. Zil. cinayetini de genç kadına itiraf etmişti."Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız" demişti. Daha sonra da Cemal Bevin müdahalesi başlamıştı. hayvan gemi azıya almayacaktı. Onun için Sabriye Hanımın bu izahına hiç şaşırmadım. hepsinden kurtulurdu. yahut müdafaa hissi bulunsaydı. Biraz soma bu çift şantaja. bütün bu beyhude yükleri sırtından atar. Bu kadının dik sesi daha ilk gördüğüm giln dikkatimi çekmişti. onunla evlenmek iimi-diykî ortadan kaldırmak gibi delice bir iş yapmış.307 TANPINAR Üstelik oğlunu hiç sevmeyen. Hattâ kendisini bu vaziyette doğrudan doğruya yere fırlatmaydı at yanı başında dururdu. Bütün bu hâdiseleri öğrendiğim zaman ister istemez kızımın yukarda bahsettiğim sözünü hatırladım. Hattâ evde yapıldığı söylenilen ispritizma tecrübeleri bile Murat'ın mübalâğasıydı. Bununla beraber onun asıl kendisini itham ettiği nokta Salim in öliimü meselesiydi. "Cemal . bulan annesi de bu ölümü fırsat bilmiş ve dul kadının evine yerleşmişti. Ve tek ümidi de bu olduğu için genç kadına o kadar fazla yüklenmişti. Murat hikâyesi. Onun hiç kabahati olmadan insanlar ölüyorlar. Zeynep'i çok seven Sabriye Hanım ¡¿irmiş ve o daha ziyade evde kalmış kız psikolojisiyle Tavfur Bev le Nevzat arasında ciddî bir münasebet bulunduğuna inandığı için işe âdeta bir tahkikat şekli vermiş. Nevzat Hanım kendisini yapmadığı şeylerden mücrim addedenlerdendi. İşte bizim rüyalarının ağırlığı altında perişan gördüğümüz Nevzat Hanım içten ve sessiz tebessümlerinin arkasında bu acayip talihi yaşıyordu. vapur düdüğü gibi sesler harikuladenin kar3Ö8 SAATİ. evimizin bir zamanlardaki curcunası içinde hayatımızı anlamağa çalışırken. Onlardaki şikâyet daha başka türlü ve genç kadının daha aleyhinde idi. Herhalde müdafaasız insandı. Kaldı ki Salim Beyin akrabaları da yine onun mektupları yüzünden buna inanıyorlardı. Cemal Beyin öteden beri Nevzat'a zaafı olduğunu söylüyordu. Şirketteki işinden ihtilas yüzünden atılan ve Selma Hanımın babadan kalma servetiyle açığı kapatarak vaziyeti kurtaran Cemal Bey Nevzat Hanımla parası için evlenmek is tivordıı. O bana. Ve telefonlara cevap veren de kendisi idi.olsaydı. Hulâsa bir yığın acemilik ve korkaklık yüzünden atı çileden çıkartmış ve kazaya sebep olmuştu. Onun tesiriyle Nevzat Hanımın asabı büsbütün bozulmuştu.. . ihtiyar kadın ölünce ikisi de meydanı boş bulmuşlardı. zurna. genç kadını elinden geldiği kadar etrafından tecrit etmeğe çalışan kaynanasının icadı idi.AMA ENSTİTÜSÜ sısında muhayyilenin icatları olmalıydı. ne Tayfur Bey. Salim Beyin annesi yaşadığı müddetçe eve fazla sokulmamışlardı. Şurası var ki ne Cemal Bey. Bu ruh hâli Sabriye Hanımın anlattıklarına göre. Böylece babası da dahil üç ölüm biçare kadının sırtına yüklenmişti. Nevzat Hanımı çok seven Tayfur Bey karısını. pısırık. çocukluğunda ablasının yalancıktan bir intihar teşebbüsü iie başladı. Nitekim yine tanımadığı bir biniciye bu tecrübe yaptırılmış ve atın kendiliğinden durduğu görülmüştü.

Fakat gerek bizim tarafımızdan gösterilen. Fakat bazı yerleri bana yanlış gibi geliyor.. Bilmek daima faydalıdır. Nov-. ama hangi sınıflara?. tecrübesizleri seçecektik. Sonra beni kolumdan çekerek önüne kadar götürdü. buna imkân kalmadı. . Hayır. hattâ kin vardı. hiddet.... •'ai Hanımın talihsizliği iıir ianesi bile bir ¡'inırii y ıkmağa kâ b gelecek hı.. dedim. önları daha küçük olan bu sarı haneye geçireceğiz. tecrübesizleri seçelim! Halit Ayarcı burada bir lahza durakladı. "Ne faydası var bunların?" diye sormaktan da kendimi alamadım. bu pek lehimize olmaz. Ya işi taına-miylc tesadüfe bırakırsın. yahut da namzetleri muayyen kategorilere ayırarak içlerinden birini tercih edersin. Ben de aynı vaziyette olduğum için bu iki şıktan birisini beraberce düşünelim.. Sonra tekrar asıl mevzua döndüm. o Nevzat Hanımı lııç anlamamıştı (ienç kadının kendisini Cemnl Bevin sinsi dostluğuna teslim ettiğini /.M idi TANPINAR IX Enstitünün personel meselesinin ve kadro işlerinin bizi çok yoracağını daha evvelden tahmin etmiş.. Hattâ yine Selma'ya göre Cemal Bevin daha evvel de Zeynep Hanımla bu cinsten münasebeti olmuştu. Filhakika Tayfur Beviıı ölmeden evvel bıraktığı mektupta sı>vgiden ziyade kıskançlık. Meğer ne kadar çok hısım ve akrabam varmış. O hâlde sınıflara ayıracağız! Evet. Bu hücum karşısında Halit Ayarcı'ya ne yapabileceğimi sorduğum zaman bana şu cevabı verdi: -Azizim Hayri İrdal.çapkındı ve bilhassa gıiç şeylerden hoşlanırdı.an netmişti. İşi talihe ve tesadüfe bırakmayı kabul edersek kuraya müracaat ederiz. Başka çare yoktu. Fakat zannederim ki. Fakat. I'ayfıır Beye gelince. Hiç tecrübesiz olanları da nasıl bileceksiniz? Meselâ hiçbir işte bulunmayanlar. Dışardan işitilirse yanlış tefsir edilir. Namzet defterinin bana ait olan hanesi dolmuş taşmıştı. Lütfen tashih eder misiniz? Dediği tashihi yaptım.. Nevzat'ın öyle kendine kapanmış yaşayışı onu meşgul etmiş olabı 'ir. Bu grafiği. Bu lâcivert haneyi daha ziyade okur yazar ailelerin çocuklarına ayırmalı! Halbuki ben hediye saatlere ayırmıştım. Tecrübe sahibi demek. Asla. Hele mektep ve mahalle arkadaşlarımın hatırşinaslığı. yıpratılmış olmak. .. bu yüzden mümkün mertebe çok dar bir kadro ile işe başlanmasını istemiştim. dördünün birden onun hayalına yüklen »V. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez. Benim ve Halit Ayar-cı'nın dairedeki çift telefonlarımız durmadan işliyordu. Enstitünün açıldığı günlerde akraba ve tanıdık azlığı yüzünden geçirdiğim telâşın hakikaten çocukça bir şey olduğunu daha ilk ayda öğrendim. O hâlde. dedi. Odasının duvarında asılı yeni grafiklerden birini dikkatle süzdii. çocuklarda saat sevgisi hakkında bir deneme olarak yaptım. vefakârlığı her türlü tahminimin üstünde idi. gerek bize tavsiye edilen namzetler birdenbire o kadar çoğalmıştı ki. İçlerinden tecrübelileri seçsek. Felâket senelerimde beni o kadar sıkıntım içinde rahatsız etmemek dirayetini gösterenler şimdi bana hısım akraba sevgisi ve dostluk gibi yüksek insanî meziyetlerin bende de bol bol mevcut olduğunu ispat edebilmem için lâzım gelen fırsatı vermekte birbirleriyle âdeta göz açtırmayacak şekilde yarışa girmişlerdi. dört insanın. muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. bu gibi işlerde iki usul vardır.Siz tecrübe kelimesinin hakikî mânasını bilmiyorsıı310 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nuz. Meselâ muayyen bir meslekte az çok çalışmış olanları. O bana ciddî ciddî baktı.. Hemen her gün bir veya birkaç müracaat karşısında kalıyorduk. ' diyordu.

Fazla tercih ettiklerinizin haricinde müracaat sırası. Bu kadar sıkı kavıtlaı.. Devam etsin bu işe. diye hayıflandı. formaliteler içinde nasıl çalışılır? Odanın içinde sağa sola dolaştı. .. Üçüncüsünü kabul ediyorsunuz. Halit Ayarcı bir müddet daha düşündü. dedi.-işsizliğin tecrübesini yapmış olurlar ki. tek sebebi bu kayıtlardır.. Gecikmesini icap eden işleri havale edeceğimiz bir bıi ro. Onu çoktan hallettim! Fakat ne diye bu kadar abes şeyler için vaktimizi israf edelim? Beni üzen ışın bu taralı! S. Ben tembel insanlardan hoşlanmam. değil mi? Halil Ayarcı pingpong oyununu çok seviyordu ve tist katta bunun için bir oda ayırtmıştı... Derviş Ağaya: -Lütfen Ekrem Reye söyleyin! Pingpong odasına geçsin. "Hay hay!" dedim. dedi. zan nediyorıım.'nde bu cinsten bir vakit israfı hakikaten hazin bir şey'. Hattâ aziz dostunuzun kabiliyetlerine göre hiç yapılmamasını da temin edeceğine şüphe etmeni' Fakat isim? Ne ismini veririz? Bir isme ihtiyaç var mı? Ah bu formaliteler! İş görmek ısteven insana kımıldamak imkânını bırakmıyor.311 TANPINAR Asaf Bey. Böyle bir iş için kadro ayırmak biraz tuhaf olmaz mı? -Hayır..'alışmaması icap eden. Daha doğrusu bilmiyorum. Zili çaldı. Yalnız gazeteleri okuyor... Bu şansımızı daha çoğaltır. İlk numaranız kimdir? Bildiğiniz gibi Asaf Bey! Şimdilik muvakkat iicret veriyoruz ama. bir parti yapalım! Sizde bulunursunuz. Ne iş görüyor? -.. O hâlde?. Fakat Nermin Hanım onun yerine okuyor. Çok defa ben de beraber bulunduğum için büsbütün canım sıkılmasın diye. ataleti müessese için faydalı bir iş. Fvet ama kadroya mal olması lâzım! Aksi takdirde muvakkat bütçe bilince....... O zaman mesele hallolur... Hattâ burada da bir değişiklik yapabiliriz: Meselâ üçtincüsündcn sonra dördüncü ve beşinciyi geçiyorsunuz.. O tekrar koluma girdi ve odanın kapısından beni âdeta iterek çıkardı. Anladınız mı? Defterinizde yazılı ilk ismi kabul ediyorsunuz.. (.. bir vazifesi yok! Yüzünü buruşturdu.. Hususuyla bizimki gibi ferdî hürriyete riayet eden ve personeline muayyen bir iş göstermeyen ve görecekleri işin mahivet ve kabiliyetini kendi icat kabiliyetlerinden bekleyen modern biı müessesede böylesi insanlar daime tehlikeli olur. Zannetmeyin ki bu ısım için söylüyorum bunu. pasyans açmam için bir masa koydurmuştum. içini hakikî bir teessürle çekti. Müracaat sırası. değil mı? Hepimizden evvel! Filhakika Asaf Bey hepimizden evvel geliyor ve hepimizden sonra gidiyordu... Ama koskoca bir müessesede bu cinsten bir iş de bulunabilir.E. altıncıyı.. Hakikaten mustaripti ¦ . Olmaz. O hâlde bir tek çare var.. tembel insan! dedi. . ondan sonra onuncuyu. Her gun muntazam geliyor..Aziz I layri Beyciğim.A. Yahut büsbütün bu tesadüfe bağlanmamak için birinciden itibaren atlaya atlaya müracaat sırası.Şimdilik hiç. daha doğrusu gazete leri okumasını emretmiştiniz! Okuyor mu? Hayır. -Dostumuza kendisine göre bir iş bulun. Hiçbir fikrim yok.. İkincisini geçiyorsunuz. daha güçtür. emin olun kı.eğer bir gün bu kadar sevdiğim ve şevkle kurulmasına çalıştığım bu müesseseden ayrılırsam. İdaresi hakikaten güçtür. Tekrar önümde durdu Hakikaten bir isim lâzım mı? SAATİ HRİ AYARLAMA HNSTITUSIİ Zannederim.

.. Halit Beyin ondan hoşlanması da beni korkutmuyordu. Hareketleri çolpa. Şimdi ismini hatırlamadığım bir İngiliz muharririnin acayip. hattâ korkunç hikâyelerinden çıkarttığı bu estetiğe Ekrem Bey saf şiir estetiği derdi. nadir olarak doktor olduğu zamanlar da kansızlıktan mustarip olduklarını söylerdi. trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini 314 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ boşluğa doğru fırlatan cambazın. Bu cins beden tatminlerinden tamamiyle mahrum olduğum için araya hafif bir kıskançlık girse bile. Ve bütün bir ömür boyunca sürmüş bir kendisiyle anlaşmazlığı gizliyordu. Baş üstüne. vücuda mal edilmiş aynı dikkatle ve bittabi rahatlıkla oynarlardı. İleriye doğru her hücumunda eli âdeta vücudunun bir adım ötesinde. çok zaman kaybediyoruz. tepkileri geç ve kesikti. Sanki kendisi değildi. En düşkün zamanımda bile kibar ve dost davranmıştı.dikkati dağınık. A. Buna karar verdikten sonra vakitten ekonomi. Ve belki de bu yüzden içi pişmanlıka doluydu. Zavallı Ekrem şimdi belki de bu tebessümün üstünde düşünürken kitaplarda okuduğu ve beğendiği cinsten bir gölgeyi değil. kendi düşüncelerine takılmış gibi duruyordu. Ekrem. Ekrem'i öteden beri severdim. canlı bir mahlûku sevdiğini anlıyordu. kendine yeter zanne-tiği ve öyle tanıdığı genç kadın şimdi onun içinde başka türlü canlanmış olmalıydı. Çünkü bu hafif gülümseme herkes gibi ona da çekilen bir imdat işaretine benziyordu.. bir çeşit takılma telâkkî . Ama şu isim? Ha evet! Tamamlama bürosu! Anladınız mı? Gecikmesini istediğimiz işleri oraya havale ederiz. O gün Ekrem hiç de iyi oynamıyordu. müşterek harekette her an birleşip ayrılmalarını seyretmek beni hem şaşırtır. Şüphesiz ki Nevzat Hanımın düşüncelerine gömülü. saf veya gayri saf. Birisi halanızın tavsivc ettiği bir genç öbtirii de benim tanıdığım çok kibar bir genç kız.. Kim bilir neler düşünüyordu! Sevdiği insandan ebediyen ayrılmanın verdiği acı.. dedi.Evet. Ve şüphesiz ki değildi. onların arasından zorla hareket ediyordu. Nevzat Hanımın soluk ve sessiz tebessümünde Şehzade-başı kahvelerinde bana uzun uzadıya anlattığı estetiğinin kadınını bulduğunu zannetmişti. çok kahramanca bir şeydi.. hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynıydı. alâkalı değildiler. Fakat isterseniz halanızın tavsiye ettiği genci başka bir daireye nakledelim ve ora va bir hanım verelim! İki kadın daha ivi çalışırlar. Ekrem Bey. O kadar hayattan uzak ve kendi âleminde. ve bu ölümle birdenbire ona ve hepimize açılan ıstırapları onu içinden yıkmıştı. Eminim şimdi artık onun yüzünden hiç eksilmeyen tebessümün mânasını anlamağa başlamıştı. kendimden intikam alır gibi mesut ederdi. İki kâtip yeter değil ini? Rica '"derim fazla insan vermeyelim! Hattâ bir tane bile kâfi! -Hayır.. E. hakikî ve tek hedefi olan S. hayır. İkisi de güzel insandı ve aralarındaki yaş farkına rağmen aynı çeviklikle. bir ina-sana dayanmadan yaşayamayacak cinstendi.'nde vakit geçirmek için pingpong odasına çıktık 313 TANPINAR IX Halit Ayarcı ile Ekrem Beyin pingpong oyunlarını seyretmekten hoşlanırdım. Bu kadınlar Doktor Ra-miz'e göre hiç de şiirle. O da benim gibi bir yere. Bunlardan ekonomi yap malı! Bu hususta bir grafik hazırlayacağım! Bu gece halanıza de-vetli olduğumuzu unutmayın.. Anlayışsızlığımı ve cehaletimi hiç yüzüme vurmamıştı. Acayip hâllerimi tuhaf bir şekilde gülümseyerek karşılardı. O bir süs değil. iki tane. Doktor Ramiz huyu tuttuğu zaman çoğu intihar eden veya ölen bu kadınların psikanalizini yapmak ister. hem de tuhaf bir şekilde. Enstitüde ona ilk fırsatta bırakmasını tavsiye edeceğim bir iş bulduğum için çok memnundum. bu iki insanın birbirine o kadar ahenkle cevap vermelerini. Bana karşı yedi sene hiç muamelesi değişmemişti. Bildiğimiz hesapların öylesine dışında idi ki herhangi bir kimsenin ona tesir etmesine imkân yoktu. genç kadının öliimündeki fecaat. Bu. Yani daha rahat »¡urlar.

Ekrem kütüphane dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanıma âşık olmağa hazırlanmıştı. Fkrem orada sizi bekliyor. -Fkrem Bey. sevdiğim. Yüzü birdenbire yumuşadı. Sonra oıtadan kayboklunu/. İyi anlayın. Yukarda bahsettiğim gece halamın evinde geç vakte doğru Nev zat Hanımla konuşmuştum. Nevzat Hanımı üstün bir sanat eseri yapan bu tebessüm. Şimdi yine oltadasınız! Herkes yine ortada. hakikat31 S TANPINAR te.. belki de en uysal dinleyicisi olduğum için bana. Yalnız şurası muhakkak ki Nevzat Hanımefendi ile ilk karşılaştığım gün. biraz müsavî muamele görmek için nelere kadar tenezzül ettiğimi biliyordum. Mümkünse pazarlık edecektim. sıkışmış bir insanın biçareliği vardı. İşte Fkrem. Sabriye'nin size ne söylediğini öğrenmek istiyor dum. Hem neve yarar'/ Böyle şevler kendiliğinden olur.. şimdi hiç fark etmediği bu biçareliği görüyordu... başkalaı ındakı tesirini hiçbir zaman bu kadar kuvvetle ölçmemiştim. ateşe hazır bir silâh gibi güzeldi. Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki. yedi sekiz şair filozofun birden adı karışan. Bu.. maddesinin ötesine geçmiş. dedi. Daha doğrusu halam bir ara Cemal Beyi yakalamıştı. bir yastık arar gibi başını arkaya atmıştı. Daha salonun kapasından onun .. Hayatımı kurcalamağa kalktınız.. fakat eski alışılmış çehresini dc bulamadı. işte Ekrem Beyin ömrünün sonuna kadar sevebileceği bir kadın.. bu saflığı nisbetinde karışık estetiği anlatmağa devam ederdi. kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz. diye mırıldandı... Sırf onun g. Seher Hanımın evinde idi. Olmaz mı? Sız olsun be ni rahat bırakın! Bir zaman. sonra: -Beni rahat bırakın! Ve benden bahsetmeyin. bilir misiniz'? O zaman kendisine dünyanın en ahmakça sualini sordum: Bunu kendisine söyleyeyim mi? Yüzü tekrar sertleşti Sakın ha!. demiştim. Nasılsa Cemal Beyin elinden kurtulmuştu.. Şimdi beğendiğim. ayakla dışarıya bakıyordu. Çizgileri sert ve âdeta bütün canlılığıyla dı-şarda idi. Bu konuşmadan on beş gün sonra Nevzat Hanımla bir daha kar şılaştım. Ekrem Bey bir estetiğin en olgun örneğini bulduğunu sandığı bir yerde üçiizlü bir cinayetle karşılaştı. -Biliyorum. Bu işlerden öyle iğrendim ki ben. Fkrem biraz daha kuvvetli olsaydı. Onun arkasında türlü tehdit ve ıstırap içinde yaşayan. Bu kadar çok insanı etrafında görmek ne demektir bilir misiniz? Bir müddet yüzüme baktı. Yavaşça yanına yaklaştım ve babacanlığımın verdiği cesaretle: -Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz? diye sordum. Olmaz mı? diye ısrar etti. kendi kendime. Fakat bunun acılığını.. İnsanlar arasına karışmak. bunu tahmin edersiniz. geçti. Biçareye biraz iltifat etsenize Senelerdir bunu bekliyor. ne meseleler hallolurdu.. O geceden sonra bu konuşma içimde düğüm olmuştu.o ziine girmek için. evimde. Ben halamla beraber gitmiştim. Bakın.... evvelki hâlinden çıktı.. İlk defa olarak yüzünden tatlı maskesini atmıştı. 16 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ (iözlerini yummuş. Adeta yarı yolda kalmış gibi bir şeydi. Ama siz beni aradınız. Kendimi sadece kendi gözümle görmüştüm. Fkrem Heyin istediği gibi bütün meselelerini halletmiş. orda gözümüzün önünde bir yıldız uzaklığıyla parlayan bir ruhun saltanatı değildi. Neyse. onun hayatımızda aldığı şekil her zaman birbirini tutmuyor. Sakin adımlarıyla orada Halit Beyin bulunduğu kalabalığa karıştı. Bu hâliyle belki eski tanıdığımız Nevzat Hanımdan çok başka. Ekrem'in bu konuşmalarını ne dereceye kadar anlardım. Daha doğrusu biraz. dedi. Belki de kabahat bendedir.. kendisi için bir şeyler yapmak istediğim nadir insanlardan birinin gözüyle görüyordum. Fakat bu hazırlıkla. Nevzat Hanım bu fırsattan istifade ederek ta uzakta bir pencerenin yanına çekilmiş. Nabrıve ile sıkı fıkı olmuştunuz! Sız den nefret etmiştim.ettiği bu sözlere pek kulak asmaz. Sonra kolumdan tuttu: Benimle hiç meşgul olmayın.

Hem musikişinasa da iş bulmuş oluruz. Siz lütfen. Lisi üste birkaç dakika Halit Ayarcı'ya oynamak fırsatını bile vermedi.. İki saat karşı karşıya oturduk. Hayır. Zavallı Selma'nın asabı ümitsiz denecek derecede bozulmuştu. Bütün ömrü böyle geçecekti. Bu o kadar beklenmedik ve komik bir şeydi ki. ama.. Kaç gündür böyle oluyordu. Evet. Hiç sevmedim... değil mi? Şu şef dorkestr olmak isteyen. Adı Macit Beydi. Sonra ümidini kesmiş gibi oyunu bıraktı.. Ekrem Bey bir posa idi. Fakat kabil değildi. . O sizi kullanmak istedi.... bunu lâalettâyin bir vâkıa gibi alamıyordum. azizim. Yahut bütün daktilo hanımları bir yere toplayalım.. isterseniz listenin ikinci numarasından başlayalım! Hakikaten insan seçmekte mahirdim. İskambil destesiyle oynamağa başladı. dedi... Hiçbir şey olmasa.. Halit Ayarcı paltosunu giyerken cevap verdi: -Tamamlama bürosu fena işlemeyecek. Tamamlama Büromuzun müstakbel şefi elli beşlik biçare bir kadın olan hademe Gülsüm Hanımı kucaklamağa çalışıyordu.sesini işitir işitmez geriye dönmek istedim. Hattâ vaitkâr. yüz kişilik bir salon! Bütün daktilo genç kızlar makinalarının önünde! Karşılarında bir sedir üzerinde elinde değneği.. Ne dersiniz beyefendi? dedim.317 TANPINAR kaskatı kesildi. Sabriye Hanım zalim bir acuze.. Sabriye de mi? dedim. Fakat hangimiz unutabilmiştik? Şüphesiz Cemal Beye acımamıştım. Oyun masasının arkasını dolaştı ve küçük masanın önüne oturdu. . bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz. Onu görmemek için yol değiştiriyordum..yalnız kaldığı mız bir anda. Asaf Bey bir bunak. Ben size değil. bir şef dorkestr!. ne Nevzat Hanımı unutabiliyordu.. Fakat rahatım. Halit Bey bir müddet daha Ekrem'i canlandırmağa çalıştı. Siz onların dostluklarıyla size sadaka verdiklerini sanıyorsunuz. Hep birden "A"lara "B"lere vuruyorlar. kendime dargınım! diye cevap verdim. vücudu dimdikti.. Bir ara oyunda kendini toparlar gibi oldu.... Halit Ayarcı kolumdan çekti ve ayaklarımızın ucuna basa basa uzaklaştık. hiç üzülmeyin. söylediğim genç kızları başka bir arkadaşın yanına verin. Halbuki bu kadını aramıza kendim sokmuştum! Sabriye Hanım benimle konuşmak kabil olmadığını görünce uzaklaştı. halbuki size onlar iltica etmişlerdi.. Filhakika ben ödemeğe başlamıştım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Bana âdeta yarım insan gibi görünmüştü. Size gelince. Hâdiseden sonra Ekrem'i her görüşümde onun sözünü hatırlamış ve genç adama acımıştım. Onun idaresiyle çalışıyorlar. Omu zumu silktim. Burası aşikâr. Ölüm ve cinayet gibi büyük daralar teraziye girmeseydi. Yanı başımdan bir el beni dürttü. Nevzat Hanım bana tek bir kelime söylemedi.... Yolda Halit Bey Ekrem'le oyun oynarken çektiği sıkıntıyı anlattı: Ben aşktan daima kaçtım. Affedin! diye fısıldadı. Sonra kendi hareketlerinde dağıldı gitti. Emin olunuz ki o hâlinizde dostlarınızı seçemezdiniz. Sabriye Hanımdı. Sonra Nevzat Hanımın benimle konuşurken hep o rahat bir yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu. Ne Cemal Beyi.. Şu veya bu şekilde. Yüzünde garip bir sarılık vardı. Yalnız beraber çıktığımız zaman -halam evine bırakmayı teklif etmişti. Ben Cemal Beyin doğranmış vücudunu tekrar hafızamın torbasına tıktım. yine bilinmez. Geceleri sabaha kadar benirliyerek yatağından sıçrıyordu. Doktor Ramiz'i siz de tanıyorsunuz. neredeyse kahkahayı fırlatacaktık. Halamın tam kapısı önünde Halit Ayarcı birden kolumu tuttu. Fakat ne olsa bir şey vardı içimde. Fakat daima ödersiniz. Dudakları kısık. Bu daha ne kadar sürecekti? Aşağı inince Yangeldi Asaf Beyin bulunduğu odanın kapısından şöyle bir baktık. Ekrem Bey yüzünü sildi. Bereket versin ki. Belki bir eksiğim ol318 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ du. Vücudum . Ben sizi kırdım o akşam. belki ondan kurtulduğumdan memnun bile olurdum.

seyrettik.o kadar acayipti ve saatin önü öyle kalabalıktı ki ancak bir göz. ben de dahil Hayri İrdal'ı hir yığın mühim adamın arasında kurdelenin önünde. Seyit Fûtlîıllah. Sesi Mübarek'inkinden daha güzeldi. Böylece hemen herkes benim kim olduğumu öğrendi...ın-ci asır başlarında Almanya'da mihanikin ve otomat zevkinin en parlak devrinde yapılmış. bir eli bastonunda. O geceki kadar fazla konuştuğumu bilmiyorum. ne şckeı gülümsemeydi kızınki! Niçin o zaman dikkat etmemiştim!. atabildim. beni bir köşeye çekti. bu hiç de fena olmayacak. rokoko süslü. Fakat öyle bir gürültü koptu ki lâyıkıyla dinliyemedim. Şerbetçibaşı Flması. Bir ara. alkış.muntazam ve yekpare. evvelâ yeni gelenin adını söylüyor. Nuri Ffendi isimleri âdeta konfetiler gibi iistıime yağıyordu.. Fakat merasim ciddi ligiyle. siyah kostümü içinde. hususî kâtiplerimiz hariç. şarklı. İşte o zaman. omuzunda siyah şalı. Halbuki teselli edici jestiyle bize ne orijinal bir fikir hazırladı. Hemen herkese her şeyi anlatıyordum ve işin garibi hangi dilde hitap edilse beni derhal anlayan bir tercüman yanı başımda mırıldanıyordu. Azizim. Fakat bu seferki kalabalık benim alışık olduğum cinsten değildi.. İşin garibi saatimizi o kadar iyi tanıyan.. yakınşarklı. İşin garibi herkesin onu bilmesi ve hayretle bakma sı idi. sonra derhal içeri girmişti. öbürü sahte Mübarek'e takdim edilmek için ilerleyen misafirinde.onsekı/. Fakat Halit Ayarcı neleri düşünememişti? Bir ara yliz. çeyrek başı olacak galiba. Tanıdıklarımızdan başka. Eve girdiğimiz zaman iki salonu. her milletten ecnebî vardı. Filhakika kadranın üstündeki kapı açılmış ve Hamdi Beyin tablolarında görülen ihtiyar derviş kılıklı bir adam dışarıya çıkarak. Evet. İlk ayar istasyonumuzun açılış resmi idi hu! Herkes.. zengin. Kimler yoktu? Ve nasıl. Her yeni kadeh benim ve Ayarcı'nın etrafımızdaki alâka ve çoşkunluğu bir kat daha arttırıyordu.. Alımct Za-manî. Halil Ayarcı bana sezdirmeden işleri öyle tanzim etmişti kı hemen herkes beni evvelden tanıyordu. sevinç. Haiit Ayarcı sadece orada bulunuşuyla hemen hepsini gölgede bırakıyordu? Işıklar açılınca biraz evvel takdim edildiğim insanlar benimle Halit Ayarcı arasında âdeta mekik dokudular. Modern dünya. "Hoş geldiniz" diye bağırmış. modern çalışma. daha sonra genç bir kız saatini ayarlarken -Yârabbim. elmasları. SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Halam. Biraz sonra bilmece kendiliğinden çözüldü.. hepsi büyük bir salonda. "Şimdilik bizde misafir kalıyor. gösterişli. hakikaten tam işletecek. İlk yarım saat bir elim Halit Ayarcı'nın elinde -bazen de onun yerine halam geçiyordumuhtelif milletlerden insanlara takdim edilmemle geçti. İşte o zaman evin bütün duvarlarında Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün grafiklerinin ve sloganlarının asılı olduğunu gördüm. fakat dört tarafı sonradan fil dişi üzerine Arapça yazılarla çevrilmiş bir saate misafirlerini takdim ediyordu. bizim aile saatimiz Mübarek" diye onu tanıtıyor ve hemen arkasından. bir kıyamettir koptu. Halam hiç şaşırmadan: Şeyh Ahmet Zamanî Efendi. hattâ kurabilecek ustası bulunursa çeşit çeşit marifet göstermeğe hazır nadir saatlerden biriydi. . Mübarek." filân gibi bir cümle söylüyordu. büyükçe bir duvar saatinin fotoğrafını imzaladım.. sonra da. yüz elli kadar. gözlüksiiz. Bak siz demin Asaf Beyi tanıdığınıza pişmandınız. biraz sonra elinde bir kâğıt parçası nutuk verirken... Şimalli. makyajlı yüzü. diye bu marifeti izah etti. cenuplu. ievınyonlıı yüzlerce göz üzerinde idi ve bütiin salon önünden âdeta bir resmıgeçit yapıyordu. incileri ile her zamankinden fevkalâde ve şaşırtıcı. Fakat burada Haiit Ayarcı beni gölgede bırakmıştı. "Mübarek. büyük. Nihayet dayanamadı. İkinci film.319 TANPINAR Saat sekize doğru ışıklar söndürüldü ve kısa metraj hir film gösterildi. sattığımı yakından bilen Doktor Ramiz'in Mübarek'teki bu değişiklik karşısında hayretiydi. bizzat enstitünün açılışı idi. göğsü dan-telâlar içinde yarı dekolte. Halam. boyalı saçları. Gözlüklü. ikinci salonda bizim eski saatimizden oldukça büyiik.. holü hıncahınç kalabalık bulduk. Sonra bir kenara çekilmek fırsatını buldum. gayet mahrem ve hakikaten endişeli bir sesle: . hayranlık. Bu. günlerce ziyaret eden. saat vurmağa başladı. tıpkı bu gece gibi.

Yüzti sevinç içinde koluma girdi. İşin bundan sonrasını onun memnuniyetle idare edeceğine emindim. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. Halamı görmüyor musıın? O yaştaki kadına yakışacak kıyafet mi o? Bizim aile böyle! Yaşlandıkça azıyoruz. İşte memnunum. küçük çantasını o kadar rahat tutuyordu. Kızım dizleri üzerinde rahat rahat yemeğe başladı. diye aziz dostumu işaret ettim. O kadar yaşlı adamın elbette bir yığın doktoru olur. Tabiatıyla bu işin nadir olduğunu... elindeki içki kadehini sallaya sallaya etrafındaki delikanlılarla bilmediği dillerle veyahut o anda hepsinin birden bildikleri tek dille konuşuyordu. fazla kazanmak hırsı hepimiz gibi onu da değiştirdi. dedi. küçük zillerle. bunadı-ğım zaman neler yapacağım.... . dostum isyan etti. Bayramları hep elini öperdim. Kalabalık Doktor Ramiz'e doğru akarken ben de hole çıktım. Amma sonuncusu Doktor Ramiz Beydir. Bana Sultan Aziz verdi diyor. Fakat kumaşı tanır gibi oldum. Para. dedi. Takribî Ahmet Efendinin torunu bu akşam hakikaten güzeldi ve etrafındakile-rin hepsi ona hayrandı.. Ne garipti. Hayır. Hele bu gece Mübarek'i gördüğüme öyle sevindim ki. Senelerce kuru ekmeğimizi böyle dizlerimiz üzerinde yemiştik.. yoksa âdetler değişti mi'7 Beni görünce de hep eski kafalılığın tutar. refah. 322 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bu ara yanıma Pakize yaklaştı. İyi amma ben seni aldığımı sanıyorum. Herhalde bir çaresini aramalı! Hiçbir şey yapamasak bile o nişanı göğsünden çıkartmağa razı etmek lâzım! İstersen sen dene. misafirliğe gitmelerinin sık sık vâki olup olmadığını sordu.321 TANPINAR aileden sayılır. fazla süslü gibi geldi bana! Elimdeki viski kadehini ona tutuşturdum. Ben zaten seni alırken böyle olacağımı biliyordum. Eskiden daha sade ve güzeldi. Güzel giyinmişti. -Ama onunki biraz fazla! dedi. Halamın misafirleri etrafımı almışlardı. ben onu çok severdim. Dostuma teşekkür etmeğe vakit bulamadım. Hemen hemen kendisi kadar yaşlı ve bir mek-kâre katırı kadar boncukla. sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk. öyle içten memnun gülüyordu ki. Mübarek'ten mi geldiğini sordu. hepimiz Halit Ayarcı'nın elinde bir kukla gibiydik. çenesinin kendinden çok memnun dikliğine baktım. bir türlü dinlemiyor. Bir başkası Mübarek'in böyle yer değiştirmelerinin. Bu sefer doktorunun kim olduğunu merak ettiler. Nasıl diyeyim... başka bir şey demiyor. Burada aziz. diye korkmağa başladım.Kardeşim.. bu gece ben Mübarek'i çok değişmiş gördüm. O da ne olsa.. yiyecek tutuşturdu. İçimde ona karşı hiddet.. Kendi kendime. -Hoşuna gidiyor değil mi bütün bunlar? -Gitmez mi hiç! Hep bunu bekliyordum senden. Yapamayız da. halkalarla süslü bir kadın bana asıl ailemizin Ahmet Zamanî'den mi. Neyse. Ve biz o zaman. Fakat ne kadar annesine benziyordu! Bir ara gençlerden biri eline bir tabak içinde biraz. gerçekten mesuttu.. Ben varken sen hiç korkma! Zaten seni tedavi ettim. Önüne geçemiyor musunuz? -Kabil değil! Hiçbir şey yapamıyoruz. Çok nasihat verdim. ancak doktor tavsiyesiyle razı olduğumu söyledim. Ne kadar mesudum bilsen! dedi. kin. Bu elbiseleri ne zaman yaptırmıştı. Alaca eşarpını. -Doğru! diye cevap verdim. "Acaba bu akşam hangi artist olduğunu zannediyor?" diye düşündüm. Holde sol tarafta büyük sofanın üzerinde Zehra yeni yaptırdığı tuvaletin uzun eteklerini yayarak oturmuş. Evimizin eski ananesini bir iki yıl içinde tamamiyle unutmamış olduğuna sevindim. Sana doğrusunu söyleyeyim mi? Ben bile. zincirlerle. Küçük el işaretlerine. Sen geciktiriyordun! . Ben tercümana.. "Asıl dedemizin Mübarek olduğunu söyle!" dedim.. isyan ve hayranlık birbirine karışıyordu. -Ah Hayri. bilmiyorum. Bilirsin ya.

değil mi? dedi. Hem bir başka defasında bu kokuyu değiştir! O hiç aldırmadan küçük mendilini burnuna tıkadı ve kokunun ömrüm boyunca hatıdayamayacağım adını söyledi. Sabriye Hanım. "Elbette bütün bütün yemez ya!. Amma çok para gitti.. Gülmekten kırılıyordu. Tekrar salona girdim. etrafındaki erkeklerle dalaşıyordu. namuslu olacağım diye şimdi mektepte kör bir elektrik ışığı altında kim bilir neler çekiyordur. Yerde büyük bir konak mangalının etrafında Seher Hanım. kadehlerini elleriyle yarım kapayarak rakı içiyorlardı. Demek yeşil kumaşın üzerinde parlayan altın yıldızlar güve yenikleriydi. buldok köpeği kılıklı bir herif bir elinde iki kadeh içki. arkadaki odaya geçtim. îhti-yarsız oğlumu düşündüm. yalnız viski içtiğimi. "Zavallı budala!" diye söylendim.. Baldızım yanıma yaklaşınca etrafındakileri bıraktı ve bütün vücuduyla bana abandı: Bu gecenin en giizel erkeği sensin. erkek koşuyordu.. Ve o gelir gelmez şöhretini yapan şarkıları okuyacaktı. "Allah iyilik versin!" diye arkasında bekleyen buldoğa bıraktım. Kimdir bu Allah'ın münasebetsizi? diye sordum. gazeteci imiş! Arkasından yavaşça ilâve etti: Muvaffakiyetin müthiş bu gece. ben çekilir çekilmez atılmağa hazır gibi bekliyordu.. yakın bir yerden . -Tanıdın. Burası nisbeten tenha idi. güya Bektaşi âyinine göre birbirlerini selâmlayarak. Bana şampanyanın verildiği yeri gösterdi. zaten başkasına Mübarek'in müsaade etmediğini söyledim. Fakat o hayretimi anlamadı. eğlen! dedim. Doktor Ramiz'in psikanaliz tedavilerinin bir neticesi olacaktı. Yavaşça iteledim: Haydi git. Muhakkak benzemeliydim. "Belki bu iyi gelir!" diyordum. Sevgilim. Kulaklarında at nalı gibi kalın maden küpeler vardı. Kendisine hiç yakışmayan kıpkırmızı tuvaletinin içinde. Daha iyisini bulamaz miydin? -Hayranlarından biri. Her lengerin peşinden elinde keşkül yerine bir tabak tutan bir sürü kadın.. Kibar bir Fransız gülümseyerek ve şüphesiz aynı yaşlarda olduğumuz için dilini behemehal anlayacağımı sanarak bana bir şeyler söyledi. Hani kimse para vermediği için sata-mamıştık! Babanın kürkünün kabı canım! Güve yeniklerini işlettim. Şampanya bana hafif bir serinlik getirdi. Nermin Hanım bir yığın erkekle beraber toplanmışlar... Bâri olabilse. Beni de içmem için sıkıştırdılar. Zorla. Bütün vücudu dikkat hâlinde karşıda bir yere bakıyordu. "Selma nerede?" diye etrafıma baktım. Küçük baldızımdı. Hiçbir tâvizat vermeden yaşayabilse! Fakat imkânı mı var?" Delikanlıya şişesini iade ettim. Saat on birde gazinoda işi bitiyordu.. Bugünün modasıyla ne servet kazanılırdı. Benzemezsem yaşamak çok güçtü.. Askerlikte bedava yere çürüğe çıkartıp attığımız eski nallara acıdım. Bu arada hizmetçiler durmadan sağa sola kenarlarına tahta kaşık lar dizilmiş etli pilâv lengerleri taşıyorlardı. Karımı. enişteciğim! Pakize'nin kızkardeşi son günlerde bu acayip huyu pcydahlamıştı. Yaşadığı zamandan hiçbir şey anlamayan bu biçareye hayretle baktım. Asitfenik gibi kokuyordu. Doktor Ramiz yarı 324 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kucağına devrilmiş ihtiyar bir kokonanın arkasından tanınmayacak bir.. Mütemadiyen seni soruyor." nereye gidiyorsun?"la beni teşyi etti. her an sıyrılmağa hazır bir hançer gibi. "Zavallı budala. Sonra benim hep sırtındaki kumaşa baktığımı görerek. Cemal Beyin ölümünden beri hasta idi." Eşiğe. Kol kola oraya kadar gittik. Hemen hemen Ahmet'in yaşında bir delikanlı sallana sallana ayağa kalktı ve ceketinin arka cebinden çıkardığı yassı bir şişeyi bana uzattı. Neden sonra Naşit Beyin fotoğrafının altında bir . "Pilâva hücum!" dediğini anlıyabildim. Ben rakıyı sevmediğimi. "Selma gelseydi.323 TANPINAR bir "hello" sesi geldi. Şüphesiz neredeyse öbür baldızım da gelecekti. Doktor Ramiz'in kendilerine öğrettiği şekilde. Döndüm. ne iyi olacaktı!" Fakat Selma yoktu. Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Bir ara Ekrem Beyi gördüm..Karımın arkasında ellilik.

-Halanız harikulade idi. oyunun esası nedir? Şunu anlatın bana. Ben bunu istiyorum. Kapıyı arkamdan kapattım. hayır. Fakat yalnızız.. Saçları birbirine karışmış. Eğer içine yerleşmiş yalnızlık hissinden bir lahza zehirlenmezse.doktor. Aziz dostumuz tam kıvamında idi. sonra birincisini olduğu gibi doktora 326 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ bırakıp ikincisiyle beraber.. Bunu da beğenmemiştim. psikanaliz usulleriyle muaşakanın henüz bulunmadığı daha rahat dünyalara giden rahmetli karısına benzeyişi hakikaten şaşırtıcı bir şeydi. Fakat Halit Bey bir parmağını ağzına götürerek susmasını işaret etti. "Vaktiyle ne kadar masum yalanlar söylermişiz!" diye kendi kendime mırıldandım. Sağ taraftaki kapıdan içeri girdim. Hiçbir zaman sevmediğim ve sevemeyeceğim bu adamın odasına o zamana kadar girmemiştim. Zannederim ki siz de istersiniz! XI Konuşmamızı Doktor Ramiz'in. Çünkü bu istihza insanoğlunun toptan inkârıydı. Fakat halam evini bana gezdirirken orda çok rahat bir koltuk bulunduğunu söylemişti. İki eliyle biraz evvel sözüm ona âyini Cem mangalının etrafında yan yarıya kendisini ezen şişman kadını odanın ortasına doğru itti. İnsan böyle güzel geceden kaçar mı? O kadar rahat ve sakin konuşuyordu ki ne diyeceğimi şaşırmıştım. Bu da gülünç ve budala bir işti. Daha dün doğmuş çocuk gibiyiz. daha büyük ve tehlikeli hayvanlar avlıyormuş gibi her cins av bıçaklarından yapılmış armamsı süstü. Uyandığım zaman sabaha yakındı. Bütün dünyada yalnızız. bütün bir gürültü ile odaya girişi kesti. bu son evlilik hayatının yorgunluklarından dinlenmek için. hâlâ bitmedi mi? Bitmeyecek mi? Hayır dostum. Ona erişen insanın yapmayacağı. Duvarda bir yığın resim vardı. Nasıl? diyordu. Tekrar hole çıktım. gir. yalnız fazla gürültü etmeyin.. sonra kanepede sarhoş yatan bir kadını göstererek: Gir.. Doktor bizi görür görmez birinci sınıftan bir sinema edasıyla yeni sevgilisinin beline yapıştı ve sağ omu-zuna yapışık çenesini konuşmağa daha müsait bir vaziyete soktu.325 TANPİNAR riyle bakıyordu. Halit Bey. Anladınız mı? Bu kadar güzel ve ciddî bir müessese bütün dünyaca taklit edilmelidir.. Bu kadıncağızın bundan sekiz sene evvel sevgili doktorun ilmî mesaisine servetinin yardımını ve hususî hayatının yalnızlığına da yiiz otuz kiloluk bir vücudun bütün güzelliklerini getiren. Zaten her zaman harikulâde. Naşit Beyin av tüfeklerinden sanki hakikaten karacalar. birinci sınıf bir âlimdir! Gerine gerine: Bitmedi mi hâlâ. İnsan bu istihzayı bulduktan sonra ebediyete kadar müsamahalı olurdu. yaka bir tarafta idi. Fevkalâde oldu değil mi? Deminden beri sizi arıyordum. Bu maskaralığa lüzum var mıydı? Halit Bey. iki ceninin yumuk gözleriyle acı acı hayat felsefesi yaptıkları kavanozların üzerinde senelerce fersiz tüylü kanatlarıyla uçmağa hazır gibi duran kartal bana canlanmış gözle. dedi. Siz de fena davranmadınız! Haydi kalkın da sizi görmek için buralara kadar gelmiş bir dostu tanıyın! Van Humbert. keyfinize bakın! < Yüzündeki tebessüme hayran oldum. boyunbağı. Biz çıkıyoruz.. Eğlence sesleri hâlâ devam ediyordu. Bu süsün tam ortasından rahmetli Aristidi Efendinin eczanesinin camekânında.. yeşillenmiş formül içinde. Gözlerimi açınca karşımda Halit Ayarcı'yı gördüm. yeni başlıyoruz. -İyi amma. Burası rahmetli Naşit Beyin bürosuydu. yapamayacağı şey yoktur. Kolumdan çekerek dışarıya çıkardı: . Fakat asıl dikkate değeri koltuğun tam karşısında.. Yalnızlık benim hoşuma gitmez. zevkle döşenmiş bir oda idi. -Her şey yolunda. Naşit Beyin masasına oturdu. Her şey yolunda gidiyor işte. İyi.buçuk ay evvel Nevzat Hanımla oturup konuştuğu kanepeye baktığını anladım. Koltuk rahattır. Bu çocuk-çağız rahatsız! Sonra benim kalktığım koltuğu gösterdi.

327 TANPINAR ara küçük baldızım beni görür gibi oldu. beni gideceğim yola koyuyordu. Pudra. Halit Bey beni takdim edince: Nasıl. dedi. diye çok üzüldüm. güçlü kuvvetli adamdı. Mübarek'in bulunduğu oda daha sakince idi. Şimdilik benim Van Hümbert'in elini sıkıp ona sırıtmaktan.. "Parmaklarımın yerini biraz değiş-tirebilsem ben ona gösteririm amma. çok müteessirim. Pekâlâ o da aynı şeyi yapabilir! İdaresi biraz güçtür amma. sakin. Bu gece aksilik oldu. Elbette birisi konuşmamın mevzuunu da lütfedip söyleyecekti.. Sözü kendimden-uzaklaştırmak için: Hâlinize bakılırsa pek içmemişsiniz! dedim. Lâkin ne yapalım ki bu aile toplantısında konuşmayı yeğenim evvelden vaat etmişti. Ellerinde şampanya kadehleri vardı. lâvanta. Bütün hâlinde öyle bir çocuk edası vardı ki geniş sakalını takma zannetmek kabildi. diye sordu. Amma yeni dostumuzu da bırakamazdım ki.. Ne mükemmel adam göreceksin! Bize öyle tatlı şeyler anlattı ki. Halit Ayarcı elimden çekerek beni halamla ve karımla konuşan Van Humbert'in yanına kadar götürdü. Söylemeseler bile ben bulabilirdim. artık muhtaç olmadığınıza göre söyleyebilirim! Parasını son meteliğine kadar yemeden bu dünyadan gitmeye niyeti yok! Büyük salonda ve holde dans bütün hızıyla devam ediyordu." Hakikaten de sevilmeyecek insan değildi! Hayat aşkı bereketli bir arpa tarlası gibi her tarafından fışkırıyordu... konferansınız iyi geçti mi. Hayatım zannedildiğinden çok kolaydı. Daha şampanya var! Halanız mükemmel ev sahibi.... İçebilirim... evvelâ nelerden iğrenebilirim. Bu gece kendime hâkim olmam lâzım. Sonra da konferans bir aile toplantısında olmuştu. Karım benim şaşırmama zaman bırakmadan: Ne güzel Türkçe konuşuyor değil mi? diye bana misafirimizin methini etti. ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz. Halam onun estağfurullahını çok kısa kesti. diye etrafınıza bakıyor..Ve etrafı bir karınca yuvasına benziyordu. yanında değildim. Masraftan hiç çekinmiyor." Halamdan sonra karım atıldı: -Hayriciğim. Amma bu biraz tehlikeliydi. at yapılı kavalyesini bırakıp bize doğru gelmeğe teşebbüs etti. Yalnız birkaç kadeh.Doktor eğlenmesini biliyor. Sonra misafirimize dönerek: Kocam. Amma hanımefendi ve beyefendi istemediler bana müsaade etmek. Sonra omuzlarımı silktim. Sonra oraya kadar yormağa razı olmadım. O sizin gibi değil! Siz her girdiğiniz yerde. vıcık vıcık koltuk altı. havayı bir macun gibi keşifleştirmişti. 328 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Hiç şikâyete hakkım yoktu. Mamafih şimdi içeceğim. "Şimdi paramız var. Karım ve halam daha mâkul ve insanî düşünüyorlardı. Küçük bir baldır tazyiki.. orta boylu. Halama bakarken ister istemez. dedi. O da tabiî idi. İnsan böyle halası olunca her şeye katlanır. kırbacın ucu ile ufak bir işaret. Saat on birde umumî bir konuşma yapılamazdı ya.... Van Humbert altmış beş yaşlarında daha ziyade çocuk yüzlü.... tebessüme bulaşmış ruj.. "Acaba serveti ölümüne kadar idare edecek mi?" diye düşündüm. diye ilâve etti.- .. Bir . çekerim.. Daha iyisi sabretmekti. bir dizgin çekişi. Bereket versin delikanlı daha atik çıktı. "Zaten eski âhiret kardeşi de bizim evde defteri tamamlamıştı. ben yanında bulununca daha rahat konuşur. Biraz hoşunuza gitmeyecek amma. Yalnız şampanya dağıtılan masa oraya taşınmıştı . Bendeniz de bulunmak istiyordum çok. çok alkışladılar mı seni? Bulunamadım.. aldırma!" dedim.. nelerden azap çekebilirim. daha doğrusu parmaklarımı onun elinin mengenesinden kurtarana kadar gözlerinin içine bakıp tebessüm etmekten başka yapacağım bir şey yoktu. Bu sevimli âlimi meyva ile sade soda içerken bulduk. Naşit Beyin odasında tüyleri solmuş kartala baka baka uyumamıştım. ter kokusu... çıplak omuz. Dikkat! Evvelâ bir konferansta idim..

Bakırcılar. Halam bir bavul yükii eşyayı benim kucağıma . Beni tam bir sual yağmuruna tuttu. İlk kahkahayı Halit Ayarcı attı. ona da şirin şirin güldü.. Rolümü benimsemem lâzımdı. Kendisini gezdiren adam Hollandaca bilmiyordu amma. -Hayır şeker karıcığım. -Yolculuğunuz iyi geçti mi efendim? -Tabiî efendim. bu baş belâsını belki de kendi imzamla davet etmişlerdi. Bizimkilere ne kadar az benziyordu? Her kelimenin üzerinde ayrı ayrı durmuş gibiydi. Gecenin bu saatinde hiç de çekilir şey değildi bu...Ve sonra bütün ciddiyetiyle.. Amma insan daha rahat konuşuyor. İnşallah.. birde şampanyaya baktı. Büyük bir gayretle elimi Van Humbert'ten kur.. Bir ara cebinden kocaman bir kâğıt çıkardı. Doldurduğu şampanya kadehini misafire uzattı: . Otelin banyo odasını pek beğenmişti. insanın sizin gibi bir ilham perisi bulunduğu zaman. "Biraz kendine gel!" demekti. Efendim Kapalıçarşı. -Tabiî efendim.. diyordu. yani hayasız hayasız gülerek ve ancak böyle kalabalıkta olduğu zamanlardaki o acayip bakışla adamın içini alt üst ederek hak ettiği iltifatı bekledi. Van Humbert bir. derim!" Van Humbert'e bu sefer Halit Ayarcı İstanbul'u nasıl bulduğunu sordu." Karım hakkı olan bu iltifatı yakalar yakalamaz misafir hanımın yere düşürdüğü mendilini ağzında kendi sahibine getiren bir fino yaltaklı-ğıyla bana döndü.. Buna da münasip cevaplar aldık. lügatten öğrendiği bu "ilham perisi" tabirini tam yerinde kullandığı için dünyalar verilmiş kadar mesuttu.. Yani doğrudan doğruya evde unutmuşum.329 TANPINAR tardım. dedim." Amma on dakikayı nasıl geçirmeliydi! İlk imdat Halit Ayarcı'dan geldi. Türkçe kelimeler bu sefer daha şevkle desteklendi. "Söylemesinler varsın! Mademki ezberden konuştum. karıştırmadım. Ezberden konuştum. bu akşamki konuşmamın mevzuunu bir türlü söylemiyorlardı. İkinci kadehin ortasında henüz kendisini dansa davet etmediğini söyledi. Fakat mevzuu. Van Humbert. Ve ben işi derhal anladığım için misafirimize döndüm. Halit Ayarcı bu sefer halamın beline sarıldı. Cemal Beyin tenkitleri bile bununkilerin yanında solda sıfır kalıyordu. Van Humbert ilham perime bakarak: -Öyle olunca daha iyi oluyor.. Çok büyük bir iç mücadelesi geçirdiği aşikârdı. Almancası iyiydi. insan mı olacaktı? Fânilik tarafı galebe etti .. Fakat derinleştikçe bende acayip jimnastikler başladı. hayır.. ve şarap şişesinin kenarına sarılmış ıslak peşkirde parmaklarımın sızısını hafiflettim. bir şey uydururum. on dakika sonra sarhoşluğa vururum. yine müsveddeleri birbirine karıştırmadım? Bu tip uyandırma. Kitabımı hallaç pamuğu gibi didiklemişti.elindeki sual listesine. hazret Kapalıçarşı'da pek az kaldı ve derhal Ahmet Zamanî'ye geçti..HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ listesiydi... Bu bana soracağı suallerin 330 SAATİ.Mideniz düzelmiştir artık. Demek böyle. Gönderdiğiniz bilet en lüks kamara idi. Emrine verilen otomobil çok rahattı. "Tamam. Karımın telâşı bu teminat üzerine sükûnet buldu. Halit Ayarcı bu zevzekliğimi beğenmediğini gösterir bir şekilde hafiften kaşını çattı. diye sordum... Bu hızla parmaklarım ve bütün elimin ayası yeni baştan ezildi..Arkasından Pakize kendisine o meşhur tebessümlerinden biriyle gülerek dansı sevip sevmediğini kayıtsızca sordu. Senin şempanze nerede? Daha doğrusu o buldok.. Hazret sevincinden uçtu. Benim de başıma birkaç kere geldi. Değiştirdim.. Sonra hepimiz birden koro hâlinde güldük. "Elbette bir daha karşılaşırız ve ben de senin elini bir kere tutarım. Bana da.. çok tabiî.. Fakat heyhat. Kahraman mı. Fakat ne diye Halit Ayarcı bana sormadan yaptı bu işi? Ne diye her an beni emrivaki karşısında bırakıyor? İlk sualler kolay geçti. Bedesten.

Fakat hayret. İkisini de askerliğimde Şeytan Dağlarının yalnızlığında sık sık dinlemiştim. halısı kaldırılmış cilâlı parkenin üzerinde zıplıyor. Davulcu dokuz elli olmuş. hiç görmediği bir adamı. bir erkek. sadece hayat çerçevesinin darlığındanmış biçarenin! Fakat hangisi öyle değildi? Küçük baldızımın etrafında şehrin en mükemmel caz takımı aciz içinde çırpınıyordu. Herkes el çırpıyordu. Van Humbert'i de. küçük bir fil yavrusu gibi yüksek ökçeli iskarpinlerinin üstünden etrafındakilere doğru -şüphesiz korsası yüzünden-güçlükle eğile eğile. bilinmez düşmanları başı 332 • SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ile süsüyor. diye birbirlerine yapmadıkları zulüm. Oyun havasının yarısına doğru genç bir kadın dayanamadı. Burda da rekor yine bizim ailede idi. Bu umumî bir matem. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hâle giremezdi. yine onun savruluşlarına yetişemiyordu. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. cazın etrafında büsbütün başka bir manzara beni bekliyordu. Ben aklımda hep Halit Ayarcı ile Büyükdere'deki ilk konuşmamız. kavalyesine sarılıyor acayip çifteler atıyor. galiba hayatında hiç görmediği şekilde ağırlıyordu. Ortada mor elbiseleri içinde olduğundan şişman ve çirkin. bölüğümün neferlerinin ağzında yıldızlarla konuşma gibi bir şeydi. Zavallı semaî acemi terzi eline düşmüş Hint kumaşı gibi gözümün önünde doğrandı gitti. budalalıkları. tam bir yeri kırıldı diye imdadına koşacağım zaman tekrar kalkıyor. Fakat bu musikî değildi artık! Bu bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. kör yaşamışım! Bütün o dalgınlıkları. tekrar zıplıyor. Olduğum yerde kadehimi bitirdim. Adeta görmemişim. tekrar yerlere yatıyordu. bir eli kâfi derecede kısa bulmadığı eteklerinde. Bu sefer halamın eşyasını. Fakat ne çıkardı. Küçük baldızım genç bir Amerikalı ile salonun ortasında kırasıya bir dansa girmişlerdi. Ben kalabalıktan yavaşça sıyrıldım. Kucağımda halamın şalı. Bu tah331 TANPINAR ribat hayran dinleyiciler tarafından aynı şekilde alkışlandı. kendimi de unutmuş onun bu coşkunluğu idare edişini. İçerde büyük baldızım şehrin yarı halkını başına toplamış hora teptiriyordu. kıvrak bir oyun havasına başladı. Onların erkek seslerinden bu keder taştı mı. Daha doğrusu dans ediyoruz. bütün tabiat canlanırdı. Yârabbim ne emniyetti o! Nasıl bağırıyordu! Nasıl kendinden memnundu! Ve o bağırdıkça bütün etraf onunla beraber nasıl coşuyordu! Beni görür görmez coşkunluğu bir kat daha arttı. parmaklarını çıtırdata çıtırdata okumakta olduğu şarkı bitince. Halit Bey bu sefer de kendisine ne kadar kızdığımı söylemek fırsatını bana vermeden meseleyi halletmişti. Küçük baldızım çoraplarını. genç kadını yalnız bırakmağa razı olmadı. Belki de böyle olduğu için onu bitirir bitirmez. Dans edenlerin yarısı etrafımızda toplandılar. Karımla sevgili misafirlerimizi aramağa çıktım. yanı başımda duran Ekrem Beye devrettiğim için alkışa ben de katılmıştım. bir eli partnerinde. hayretten ağzım bir karış açık. Bu seferki muvaffakiyetinin artık hududu yoktu. iskarpinlerini çıkarmış. İleriye atıldı. yelpazesi. şüphesiz kocası veya sevgilisi. Semainin arkasından Dede'nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. işkence kalmıyordu... Oyundan hiç anlamıyordu. Orta yaşi.. Bununla beraber herkes teessüründen ağlıyordu. kendini yerden yere atıyor. Hey gidi hey! Ne gafletmiş benim gafletim! Karımın ailesini meğer hiç tanımamışım! Zavallılar hapsedilmiş istidattan az kalsın çatlayacaklarmış! Hele karıma karşı olan gafletim. .. saplı dürbünü. Halbuki büyük baldızımınki. fakat yine de garip bir şekilde sevimli. dış salonun arkasındaki odada büyük baldızımın avaz avaz söylediği şarkıları dinlemeğe gittim. Maya. onu besleyişini seyrediyordum. Karım birdenbire dünyanın en rahat konuşan salon kadını olmuş. alkışları bile doğru dürüst beklemeden benim yıllarca kendisine öğretmeğe çalıştığım hâlde muvaffak olamadığım bir semaiye başladı. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. filân gibi bir şeydi. herkes memnundu.bırakarak onunla gitti. çiftetelliye başladı.

Muazzam servet. Sana kalsa kim bilir hangi sünepe ile evlenirdin... Ben tiyatroyu sevmem. Tabii. Aşk olsun vallahi! -Tabiî halacığım! Başkasıyla evlenir miydim ben? Haydi oradan miskin! dedi. Bir türlü size iyi niyetimi anlatamıyorum.. Amma bunlar değil. Kızım nasıl. haydi öyle.. Zorla bir hizmetçi ele geçirdik. Beni bu kadarcık olsun anlamalıydınız! Size rol filân yaptıran yok. Hayır. bu gece de olacakları bilmiyordunu:. Siz benim keşfimsiniz. Sonra Halit Ayarcı'ya döndüm. Bankadakiler. Hayri Bey.333 TANPINAR recek!" diye mırıldandım. Emrivâki de yok. bin müşkülâtla yanına yaklaştım. Sadece hürmet eden... değil mi? diye sordum. zavallı aziz dostum! Yahut zavallı ben! Çünkü asıl zavallı olan benim bu işte.. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır... Karım... gördün mü baldızını? İnsan diye ben buna derim işte! Hele karın. "Bize gelecek. Bizim için değil. Bize bir şişe açtı. yanlış yoktur ve olmaz da. Son nefesini kucağımda ve. Bütün mesele insanoğluna yaratıcılığını vermektedir. hayır... Uyuyor. Hata denen şey.... Haydi gidelim bir şey içelim! Tekrar masaya döndük. Fakat bu sefer büfenin başında kimse yoktu.. dedi.. Adam geldi. kızımın müstakbel mirası zararına havyarlı sandviçler istedi... Eski hoyrat sesiyle: Düdüğüm. tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Burada emrivâki yok ki. Amma bir yanlış yapabilirdim. hayır.. Tasavvurlarımı tabiî hayatınız şeklinde yaşamanızı istiyorum... -Doktor Ramiz'e bakmağa gitmiştim. Mesele vaziyeti 334 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ iyi hazırlamaktadır. dedi. mışıl mışıl uyuyor! Yalnız mı? diye sordum. Geldiniz. Uyuyordunuz. Her şey iyi gidiyor. dedi. Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz.. dedi. seçtiği ruh kardeşiyle. Ben böyle hep emrivakiler karşısında mı kalacağım? Gülerek bana baktı: -Aziz dostum dedi.. Asıl o zaman rol yapmış olurdunuz. .. her şey berbat olurdu.. Ve insana itimattır. Halam. gördünüz ve karşılaştığınız şeyleri hepimiz birden yaşadık. Sokağa çıktığınız zaman kime tesadüf edeceğinizi bilmediğiniz gibi.. Bir kahkaha savurdu. İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız.Talihim varmış desene. Hayır. Mücevherler halis. İnsanlar onu kendiliklerinden yaşarlar. inanan insan var... Birdenbire tepem attı: -Neden haber vermediniz?dedim. Sonra mevzuu değiştirdi: Güzel idare ettiniz doğrusu.. Ne demek işitiyordu bununla? Kadehlerimizi doldurdu ve kendisininkini bir yudumda boşalttı: İnsanla uğraşmak çok güçtür ve zaman ister. Eğer paramın hepsini yememe Allah fırsat vermezse mirasımı ona bırakacağım! Anladın mı? Hal it Ayarcı geldi. Kaldı ki ben sizin kudretlerinizi bilirim. onu nasıl buluyorsun? Halam bana baktı. Ben kendiliğinden olan şeylerin adamıyım! Bu akşam hiç kimseye yapacağı şeyi söylemediniz mi? -Tabiî bazılarına biraz çıtlattım. Evvelden haber versem hürriyetinizi ihlâl etmiş olurum. Bu masrafa para dayanmazdı..Halam uzaktan bana işaret etti.. dedi. Yapsanız ne çıkardı? Hata denen şey yoktur ki zaten. Korkma o kadar kolay olmaz o iş.

Bakın dedi.. Daha iyi ya! Onun için her adımda.. Meselâ kızım hakikaten zeybek oyununu bilseydi. Çünkü yaratmak.. Azap çekiyorum.. Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. -Yalnız biraz da bilselerdi. Biz yaşayan. Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. Salon alkış içinde idi. şu karşınızdaki harikulâde manzaraya bakın! Filhakika manzara harikulâde idi.. ne yaşamak kudreti. dünyanın en garip. Halit Ayarcı yavaşça kulağıma: Burada ben de pes! derim. İnsaf ve merhamet! dedim. hoşununuza gitti değil mi? Babalık gururunuzu bir tarafa bırakın. Başkalarının otomat gibi hareket edecekleri yerde siz canlı insan olarak yaşıyorsunuz! Bu esnada Pakize yalnız olarak geldi.. Yapmak vardır. şimdi tek başına düşe kalka. bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Kendinize saklayın o düşünceyi de. en akıl almaz zeybeğini oynuyorlardı. Hayalime bile gelmezdi.. Ve bu haysiyetle deminden beri bana çapkınca dirseğini çarpan karıma aynı şekilde cevap verdim. Tabiatı eşyanın ta kendisi idi. diye mırıldandı. sadece kadınlarımızın bu muvaffakiyeti muazzam iş dc. Halit Bey ilâve etti: Nasıl. Bu artık filânın veya falanın tasavvuru değildi. Zaten ne sonu. Burada haklısınız. Bu kadar süratli terakki..Konferansta. Bir şey içeyim de gidelim hep birden seyredelim! Kadehlerimiz ellerimizde gittik. Zehra'da. Bu heyecana. yaşamak neşesidir! Bu kudretin yanında bilgi dediğiniz şeyin lafı olur mu? Sonra eğildi. Hani misafir ? dedim. Biz de bir müddet Van Humbert'in havada acemi acemi sarkan kollarına. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle. Caz alabildiğine bir zeybek tutturmuştu. karşısında Van Humbert.. Mesele yapmak ve yaratmaktadır.. aziz dostum. Ve kızım biraz evvel baldızımın marifet gösterdiği yerde. hiç olmazsa bende aldandınız. Sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti: -Bilgi bizi geciktirir.335 TANPINAR ğil mi? Böye bir şeyle karşılaşacağınızı ümit eder miydiniz? Ben bir gözüm kızımın Van Humbert'in hantal ve alabildiğine geniş vücuduna yaptırdığı acayip ve tehlikeli cambazlıklarda: -İmkân mı var? dedim. Gerisi kendiliğinden oldu.. her harekette muvaffak oluyorsunuz. Şimdi gelir.. Siz istediğiniz kadar somurtun! Ben somurtmuyorum. Beni tımarhaneye mi yollayacaksınız? .. Etraf sadece göz olmuş onlara bakıyordu.. Halit Ayarcı çok terbiyeli bir şekilde esnedi: -Yine aynı mesele. Ben bu işe inanamıyorum. Bakın. siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz. ne de gayesi vardır. yaşamayı tercih eden insanlarız. yaşamanın ta kendisidir. bu işlerde tek güçlük varsa o da insanını seçmektedir. görülmemiş şey. yavaşça kulağıma fısıldadı: Evet.. Zehra'ya verdim. bu icada.. Kızınız bu geceyi yarattı. bir yığın cambazca hareketler yapıyordu. Bunu siz de biliyorsunuz. bilselerdi. Büyüğü sandalye ile avize kırar gibi besteleri harap etmeseydi. Van Humbert yeni öğrendiği zeybekle kızımın yardımından vazgeçmiş.. Daima takımı iyi seçerim! Hayır. ben sizi böyle görmek isterdim. düşüncemi söylüyorum. yere indikten sonra güçlükle kalkan dizlerine baktık. Hakkınız var. baldızım demin tepindiği zıkkımdan biraz anla-saydı. Zeybek Öğretiyor... sadece yapmak!. bakın şu adamın iradesine! Bu ne gayrettir. dedi.. Bilselerdi. Hele kızım Zehra'nın.. Dünyanın en harika ailesinin reisi idim... 336 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bir lahza kendimi misafirimizin yerinde tasavvur ettim. Daha doğrusu hep aynı mesele! Aziz dostum.. yani salonun ortasında. dedim. aziz dostum.. Bilgileri buna mâni olurdu. dedim..

Aklın kendisi için işleyen bir cihaz olduğuna kaniyseniz o başka. işlerim de oldukça iyi" dediniz. dönünüz! Sonra birdenbire sesi değişti: -Amma. . ya hiç olmaz. -Hangi şartlar altında sizi tanıdığımı pekâlâ biliyorsunuz! diye cevap verdim... Yahut istiyorum. bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir." Sonra birdenbire masaya yaklaştı. Kızınız. dönemezsiniz. Hulâsa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! Hiçbir şey. sizin aradığınız başka bir şey. Ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir.. belki de kendi kendime he338 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sap veriyorum. Nasıl döneceksiniz? Dönmek istemiyorum.37 TANPINAR den ayrılamazsınız. Üstelik şöhreti. -Bu âlemde hiçbir hesap. hiçbir bağlanma bedava değildir. Görenler en tatlı şekilde konuştuğumuzu zannederlerdi. "Halamla barıştım. hattâ abes telâkkî ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. sonra bana baktı.. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir. dedim. Size kendi hakikatinizi söyleyeyim! Artık dönemezsiniz.. tabiî başta bendeniz bulunmak üzere.. oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim. bir parçacık olsun.. İşe yarar herkesi oraya gönderebilirsiniz. Hepsi aynı fedakârlıkları ister. değil mi aziz dostum.. Hayır. Hani şu: "Cümlenin malûmudur ki tabiatı-i beşeriyye. dedim. Bir tekme ile bütün iç dünyamdan uzaklaşmıştım. hiçbir şeyi saklamıyorsunuz. Hayır. Amma her yaptığıma da iştirak ediyorsunuz! Fena alınmıştı. Tekrar güldü: Mâkul. Olmayacağımı biliyorum. bir hırka yaşamağa razı olanlar içindir. Bir an içinizden geçeni okudum. Niçin şu anda her şeyi bitirmeli?" Öyle düşünmediniz mi? Amma sonra vazgeçtiniz.. Çok sevimli bir bakışla evvelâ kadehe.. Mâkul. Omuzuma elini koydu ve beni iç salona götürdü. -Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş. sonra Mübarek'e. sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma. sadece biraz daha mâkul.. vazgeçiyor musunuz? Bir müddet düşündüm. Demin hesap ettiniz. Onun içindir ki eskiler insan tabiatını olduğu gibi kabul ederek söze başlarlardı. diye başını salladı.. Çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. O kadarını isteyen yok.. Fedakârlığı lüzumsuz ve fazla buluyorsunuz! Hayır. Doğru. Hayır siz mâkulü aramıyorsunuz! O kadar budala değilsiniz... dedim. Bilmiyorum. Fazilet pazarlık götürür mesele değildir. Bir huyunuz var... Ben doğruyu arıyorum.Halit Ayarcı ince ince gülümsedi: -Garip bir tımarhaneniz var beyefendi! dedi. İlerisinden korktunuz! İçimi olduğu gibi okumuştu. Dostum. belki sarhoşum. sadece eski hâlime hasret çekiyorum.dedi. pazarlığa gelmez! Bu masada biri de. ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz.. -Dönünüz! Hasretini çekiyorsanız. Bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var.. Bu kadar iyi başlayan bir gecenin böyle bitmesini hiç istememekle beraber geriye dönmem de imkânsızdı. "Birkaç yıl için hiç olmazsa her şey yolunda gidebilir.. Evet. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.. Hakikat şu.. Fakat niçin böyle konuşuyorsunuz? Halit Ayarcı tekrar kadehini doldurdu. biraz refaha kavuşunca eski dünyanız içinizde tepmeğe başladı.. onu biliyorum. Razı mısınız. İki kadeh doldurdu. Zaten siz de saklamadınız. En doğrusu bu meselenin üstüne çıkmaktır. Uzakta acayip süsleri içinde sahte Mübarek bizi hayretle süzüyor gibiydi. fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. ya bütün olur..

. En son yazısını şu cümle ile bitiriyordu: "Hayri İr-dal ve ailesi efradı. Hem taş taş yıkıyorsunuz! Amma niçin? Söyleyeyim: Aynı yollardan geçtiğim için. Ve Van Humbert'in koluna girmiş halamla beraber bütün ailemizi âdeta bu çığlıkla karşıladı. "Düşenin dostu olmaz!" sözü Van Humbert'ten ve benden çok evvel söylenmiş sözdür. Hiçbir şeye inanmıyorsunuz. Hiçbir zaman benim kadar temiz ruhlu olmadınız! Çünkü ben bu iş lerin üstündeyim.Biz burada hep beraber atlıkarıncadayız... diye düşündüm. değil mi? dedim. dedim. Şehzadebaşı'nda o kahvedeki hâliniz. dedi. . Bilhassa karımdan ve büyük baldızımdan aldığı. yaşasın S... ne Halit Ayarcı'dan gördüğü ikramı. siz kendinize hesap vermiyorsunuz! Bende bir şeyleri daha yıkmak istiyorsunuz. Beni karımdan ve kızımdan dolayı tebrik ediyor.. Yalnız ufak tefek bazı tadilât lâzım. O kadehini içti. silkinip altından bir türlü çıkamadığınız yükler. Her şekilde memnun ettiğime kani olduğum bu adamın sonradan aleyhimde bulunması hakikaten şaşılacak şeydir.. Büyükdere'deki şaşkınlığınız. yine de Hollanda'ya gelirlerse. Van Humbert'in sevincine payan yoktu. E. Birbirimizin kalbini kırdığımız belliydi. Sadece olmasa daha iyi olurdu. Hiçbir zaman şaşırmadım ve ezilmedim. İstanbul'da geçirdiği zamandan yıllarca muhtelif yazılarında bahsetti. Siz benim en güzel aynamsınız! Yüzüm hacaletten kıpkırmızı: -Keşke öyle yapsaydınız! dedim ve zorla kollarından kurtuldum. o gülünç meyusiyetiniz.-Hayır. Ne olursa olsun onlarla İstanbul'da geçirdiğim zamanı hiçbir suretle unutmayacağım. biçare kederleriniz. Bir muharebe kazanmış gibiydi. Yo... Halit Ayarcı serzenişle baktı. Hiç olmazsa yaşayanlara karışmayın! Bir müddet durakladım. Onunla geçen biitün maceramızı burada anlatmak çok zaman ister.339 TANPINAR Ayarlama Enstitüsü. tereddütleriniz. sözüm ona malumatla eski oyunlarımıza dair yazdığı kitabı epeyce hırpalamışlardı. Onun için kendisine karşı hiçbir hiddet ve kin duymadım. İşte asıl abes bu sözdür. bana hayatı sevdirdiniz... Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. Halamın kokteylinden birkaç ay sonra ajans telgrafları altı Cenubî Amerika şehrinde birer Saat Sevenler Cemiyeti'nin ." 340 i I Hal i t Ayarcı'nın tahmini doğru çıktı.Tereddüt içinde idim. İstediğiniz gibi olsun. Pürüzsüz bir kahkaha ile güldü: -Ömrünüzde bir kere böyle güldünüz mü? diye bana sordu. Bununla beraber sonradan yazdığı yazılarda da şahsımdan yine dostça bahsetti. ne de Ahmet Zamanî'nin kahirini ziyaret ettiğimiz giin kendisine Çamlıca'da çektiğim yoğurtlu kebap ziyafetini hiç unutmuyordu. Şu kadarını söyleyeyim ki benden çok memnun ayrılmıştı. nasıl mesut olacaktınız! Evet. Yan cebinden çıkardığı mendille alnını sildi: -Artık yeter. dedi. onlara vaat ettiğim gibi bisiklete binmeyi öğreteceğim.. dedim. Onlara bisiklete binmeyi öğreteceğini söylüyordrıı. Sonra birdenbire beni kucakladı: Siz bana hayatı sevdirdiniz! dedi. saadetleriniz. beyhude böbürlenmeyin! Hiçbir zaman sizin gibi olmadım.. Yaşasın Saatleri . dedi. O gece hemen oracıkta elinize beş lira sıkıştırsaydım. Şurası da var ki Van Humbert bizim yüzümüzden epeyce ziyanlar da görmüştü. Fakat. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz. Ne kızımla oynadığı zeybeği. Kendilerinin daha ziyade atlıkarıncaya binmekten hoşlanmalarına rağmen. hepsi bana hayatı yeniden sevdirdi. ikisini birden Hollanda'ya davet ediyordu. insanı kabuğundan çıkarmasını çok iyi bilen insanlar.. Küçük zeytin çekirdeği gibi dünyanız. Bakın dostlarımız geliyor.. Tekrar gülümsedi ve kadehi kaldırdı. A... Zaten sizi tam değiştirmek niyetinde değilim! O zaman ikimizden biri lüzumsuz olur. Van Humbert İstanbul'da bir ay kaldı. Fakat bir tarafınız var ki..

Şartnamemiz gazetelerde ilân edildiği zaman herkes onu gayet tabiî bulmuştu. Sütun sütun makaleler birbirini takip etmeğe başladı.. "Sanayi hayatı kâfi derecede gelişmiş olduğu için böyle bir müesseseye ihtiyacımız yoktur" diyorlardı. Bizde üstünkörü okumak âdettir. Koltuğunun altına projesini sıkıştırıp kapıdan çıkan herkes soluğu gazetelerde alıyordu.. Daha doğrusu. cevap veriyorduk. bazı basmakalıp yenilikleri olan bildiğimiz bina planlarından Daşka bir şey değildi. Hiçbir zaman. Halam ise bu vesile ile büsbütün faaliyet kesilmişti. Bir müddet sonra da bu cemiyetler bizim İstanbul'daki "Saal Sevenler"le münasebete girdiler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün esbabımu-cibi lâyihasıyla nizamnamesini istediler. hattâ müessesemizin lağvedildiği günlerde bile aleyhimizde bu kadar yazı yazılmadı. yalama hâline gelmiş nesnelerdendir.ve adına dıştan ve içerden uygun şekilde. bazen de kocasıyla kendisine refakat ediyorlardı. Halit Ayarcı üst üste yaptığı basın . İstanbul gümrüğünün tanıdığı beli i* başlı simalardan biri olmuştu. İşte bu sonradan ilâve ettiğim "dıştan ve içten" şartı beni aylarca plan üzerinde uğraşmağa mecbur etti. inadımdan ve sırf alay için koyduğum "içten ve 344 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dıştan" tâbirlerine dayanarak. Kaldı ki.. Zannederim ki efkârıumumiyeyi de yine nakit cezasından sonra hattâ ondan daha fazla meşgul eden şey de bu bina oldu. Bu suretle kabul edenler ve etmeyenler müessesemizin lüzumunda birleşmiş oluyorlardı. Bu seyahatlerin çoğunda kızım. Kendisi meşgul olduğu zaman bu iş bana düşüyordu. Bir zaman geldi ki bavulları evvelâ yatak odasında. Bu yarışma için yazdığım şartnameye Halit Ayarcfnın ısrarı ile "müessesinin modern mahiyetine ve adına uygun bir şekilde orijinal ve yeni üslûpta" kaydını ilâve etmiştik. Bu itibarla gelen projeler. Süpürgeciler Kâhyası ailesinden kalan mücevher süslerinin yanı başında yedi sekiz devletin nişanı peyda olmuştu. Bu cins işlerde daima yapıldığı gibi bir yarışma açmıştık. ". Filhakika hemen hepsi. Milletlerarası Saat Tröstü'nün büyük yardımına mazhar olan Saatle-me Bankamızın himmetiyle kurduğumuz kooperatifle de Saat Evleri dediğimiz personelimize mahsus mahalleyi vücuda getirmiştik. İşin garibi. enstitünün kurulmasını kabul etmeyen memleketlerde bu hususta efkârıumumiyeye sarih sebep gösterilerek izahat verilmesiydi."modern mahiyet". "içten ve dıştan" gibi tâbirler kullana kullana yıprandırdığımız. Bu arada biz de boş durmamıştık. Halbuki Halit Ayarcı.reddediyordu. Yukardan beri bahsettiğim gibi cezayınakdî sistemimizin bulunmasından sonra enstitümüzdeki en belli başlı hizmetim. hiddetimden ve birazda alay için cümlenin sonunu küçük bir ilâve ile değiştirmiş. Hiç kimse Halit Ayarcı gibi söylediği sözü sonuna kadar unutmayan ve mânası üzerinde kendisinden başkasının tefsirine müsaade etmeyen bir insanla karşılaşacağını tahmin etmemişti. bazı Avrupa memleketlerindeki hareketler takip etti. Biz de boş durmuyor. sonra daha kolaylık olsun diye holde hazır durmağa başladı. Halit Ayarcı bu hususta gelen her ajans telgrafının arkasından bir basın toplantısı yaparak müessesenin ehemmiyetini bir kere daha belirtiyordu. Bana Beynelmilel Mimarlar Cemiyeti'nin fahrî azalığını temin eden bu bina ile başlangıçta hiç meşgul değildim. hiç olmazsa beni en fazla yoranı enstitümüzün binası olmuştur. Vidolu nakit cezasının temin ettiği sermaye ile Hürriyet Tepesi'ndeki yeni binamızı yapmış. Dışarı memleketlerde sık sık yapılan Milletlerarası Saat Sevenler Cemiyeti kongrelerinin hiçbirini kaçırmadı. "uygunluk". Bunun dışardan neresi saate benziyor? İlk suali bu idi. zaman ve ayar fikrini binanın içinde ne suretle ifade ettiniz? Ve bittabi gelen mimarlar verecek cevap bulamadan gidiyorlardı. başlangıçta hiç lüzum görmediğim bu kaydın behemehal konulması hususunda Halit Ayarcı'nın ısrarı üzerine. Hemen arkasından ikinci sual geliyordu: Saat.." hâline sokmuştum.kurulduğunu haber verdiler. Böylece iki buçuk sene içinde yurt dışında otuzdan fazla Saat Sevenler Cemiyeti ve üç enstitü kurulmuş bulundu. projelerin hepsini -bilhassa benim. Bunu uzak ve yakınşarkta. Yıllık pasaportları 34Î TANPINAR fâsılasız yenileşiyordu.

"Bu som kütleyi. Bir bina hiçbir zaman saat olamazdı. diyordu. Ertesi günü bir saati baştan aşağı söktüm. İtiraf edeyim ki beni asıl uyandıran Halit Ayacı'nın bu cümlesi oldu. Fakat insanlarımız sık sık saate bakmağa ve vakti ölçmeğe alıştılar. Bununla beraber bu konuşmadan kafamda bi-"kütle" fikri kaldı. -S'iatleri Ayarlama Enstitüsü şimdiye kadar vaat etttiği her şeyi 346 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yaptı. Bir kısmı için: Bunlar herhangi bir binada yapılabilecek şeylerdir.ıalıktan çıkan.i. "Modern adam beyhude konuşmaz. Fakat onlar da alelâde dört dılı'lı bina fikrinde kalıyorlardı. Bu pencere değil ki. İkinci yarışmada saat fikrine biraz yanaşanlar oldu. Neresi modern ve neresi saat? Bir kısım için de: İyi ama. Bu itibarla gelen projelerin hemen hepsi masa veya duvar saatlerini dışardan ilâve süslerle yahut da kaidelerinin darlığı ve katların çokluğu ile telkin ediyorlardı. O hâlde elimizde yine kadran kalıyordu.. Onunla birleşmesi lâzım! Lehim ve ek istemiyoruz. şehrin saatleri. Saat fikrinin binanın bünyesine girmesini istiyoruz.toplantılarında. Şartname harfi harfine tatbik edilecektir. pekâlâ saat fikrini insana verebilir!" Ve ilk rast geldiğim mimara o gün bu fikrimi açtım. O katiyen yanaşmıyordu. Buradan yürüyemezdim. Bu arada sık sık Halit Ayarcı ile konuşuyor. yapının ön cephesinde ikinci ve üçüncü katlara genişçe bir saat kadranı şeklini vermişlerdi. Kenarındaki işaretleri silerim. ikinci ve üçüncü katların aydınlığını pencere yerine doğrudan doğruya saat kadranına benzeyen bir boşluktan vermişti. Meseleyi onunla münakaşa ettim. Bazıları ise daha ileriye gitmişler. Fakat hiç hazırlıklı değildim.. Biz müphemi kabul edemeyiz. herhangi bir yapının da pekâlâ bu işi görebileceğini söylüyordum. O hâlde başka türlü arayacaktım. Bugün bir milyon köylü çocuğunun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var! Bu demektir ki büyüdükleri zaman Saatleme Bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak. yani onun kanunlarmına riayet etmeyen bir bina. "Saat fikri binanın bünyesine girerse. Böylece pencerelerin mühim bir kısmı büyükçe bir yuvarlağın içinde bulunuyordu. Halit Ayarcı bunları da beğenmedi. . çıkar" diye düşündüm. yahut yazdırıp tam karşısına duvara astırdığı "içten ve dıştan" kaydını işaret ediyordu. Halit Ayarcı bütün bunlara karşı artık masasının camının altında büyük harflerle yazılmış bir nüshasını bulundurduğu şartnamenin yukar-daki cümlesini gösteriyor. Belki dahilî tertiplerde bundan istifade edebilirdim. O da mimarın fikrinde idi: "Bir yapı her şeyden evvel kütledir" diyordu. saate benzetmek için yıkarsa. Bir türlü lâyıkıyla anlatamadım. kendisini ve müesseseyi bu azaptan kurtarmasını rica ediyor. Hiçbir faydası olmasa başları . penceredir. Bunun neresi modern? diyordu." diyordu. tekrar taktım.vimhe ancak bayramdan bayrama gelen Ahmet'in nasılsa evde bulunduğu gecelerden biriydi bu. .Zoraki! diyordu. Vâkıa. köylerimize tamamıyla saati sokmadık-sa bile saat zevkini soktuk. Saatin kendi çatısı ve karoserisi vardı. Biz başka şey istiyoruz. Ayrıca binayı dört genişçe ayak üzerine almıştı. bu kadran çizgisini cepheden herhangi bir tamirde kaldırırsam pencereler tabiatıyla kendiliklerinden kat çizgisini verirler! O zaman saatliği nerede kalır? diye itiraz ediyordu. Hayır. Fakat ertesi sabah şöyle bir düşünceye kendiliğimden vardım: "Bi. ne de hususî saatler hâlâ gereği gibi muntazam işlemiyor. Bittabi bu sualin de cevabı başka taraflardan geliyordu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü sessiz sedasız protesto eden ve f. Ve bu da herhangi bir binaya zaten kendiliğinden benzerdi. Fakat Halit Ayarcı bunu da reddetmişti: . Binanın kendisinde pıogramımızı ve gayemizi görmek istiyoruz. Gotik kiliselerin renkli cam giilii olur. bu iş olur!" diy düşündüm. Ve zavallı dostuma âdeta acıyarak güldüı. imkânı yoktu. Kendi kendime. Pencere. Halit Ayarcı cepheye verilen kadran manzarasını beğenmemişti. bina binalıktaı.345 TANPINAR Bu konkura iştirak edenlerden bir tanesi işi biraz daha ileriye götürmüş.

Sebebi de zihnimin başından itibaren hep cep saatime takılmış olmasıydı. -Edilmesi lâzım! i'-^n onu dinlemeden devam ettim: ' aklı !:i bu sizin kabahatiniz değil! O "içten ve dıştan" tabiri Mİ TANPINAR ni. Tatbik edilmesi güç. Sağlam. İlk önce tıpkı onun gibi yuvarlak bir bina tasavvur ettim. yahut yanılmış göstereyim? Ben yanılmadım ki!. çok güzel! Fakat görüyorsunuz yapamıyorlar. kabarık bir saate benzeyen bir binaya çıkılacaktı. Ben bir şart koştum.. -Bilmiyorum. Milletlerarası Saat Sevenler kongresinde bazı devlet nişanlarının saat olması bile benim teklifim üzerine kabul edildi. niyet adamı değilim! Koydunuz. bizi geçtiler. Onun sayesinde orijinal bir bina sahibi olacağız! Ben netice adamıyım. yahut aksi tabiatınız dolayısıyla da olsa.. Fakat. Güntin on i-ki saatini gösteren on iki pavyon daire şeklinde merkezî bir holün etrafına dizilecekti. Mimarların işi. Dünyanın en zarif hareketleriyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar. dedim. -Peki amma. Fakat ne güçlükle bunu ancak ten bilirim. ne diye kendimi mağlup. Hakkında kitap üzerine kitap yazılıyor. Ancak müzikhollerde kullanılır. hepsini biliyorum! Söylediğiniz için dc ayrıca teşekkür ederim. Bilhassa bizim icadımız olan saatli jartiyerler bütün dünyada rağbet kazandı. Bu sizin bana şahsî bir borcunuzdur! Dediği oldu. Fakat bir teşekkür daha edeceğim. Mademki siz koydunuz o şartı. Hattâ daha ileriye gidildi. o tâbiri kullandığınız içindir. Bu sefer saatimi dik tutarak düşünmeğe başladım. Bu hususta büyük bir propaganda başlıyor. Fikri bizden aldılar. beyefendi. insan hâli. Bütün bu muvaffakiyetler meydanda iken ne diye sözümden döneyim? Vâkıa bir saat sanayii henüz kuramadık.Güzel. anlaşıldı mı? Bunu sizden katî şekilde bekliyorum. şişkin. siz düşünün! Ayağa kalktı. Gözlerini gözlerimin içine dikti ve en ciddî sesiyle son sözünü söyledi: Bu binayı siz yapacaksınız. Bittabi saatin yüzü ve arkası asıl cepheler olacaktı ve yan tarafları da bina boyunca . O da. Saat süsünü kadınlarda bilezik şeklinden çıkarttık. Hattâ bu yüzden ve sizin son kongrede verdiğiniz izahat üzerine sevdiklerine ve takdir ettiklerine altın saatler hediye eden İkinci Mahmut bütün dünyada alâkayı celbetti. Ben bu yeni binada olmasını istiyorum. bu husustaki ısrarınızı lüzumsuz bulduğum için ben koydum oraya! Binaenaleyh sizin mağlubiyetiniz de sayılmaz! Yüzümün kızardığını hissediyordum. size kızdığım. merdivenleri de içine alan dört blok ayaktan biiyiik. dedi. Halbuki şimdi İstanbul'da böyle saatli jartiyer taşıyan binlerce hanım var. Daha doğrusu sizin işiniz bu. orasını ben de bilmiyorum. Yapan yapar! . Hayri Bey. Unutmayın ki bir sonraki yılın nisanında beynelmilel kongre bizde olacak. Alelumum mücevher süslere tatbik ettik.. Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü silkinip çıkamayışımız yüzünden değil midir? Hayatım türlü türlü cins ve şekilde saatler içinde geçmiş olmasına rağmen hep cep 348* SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ saatimi düşünüyordum ve mutlaka binamızın sırrını onda arıyordum.. Biliyorum. biraz kâğıt üzerinde çalışınca bunun imkânsızlığını gördüm. cevap bekledim. nasıl yapılacak? Saat bünyeye nasıl girecek? Yani yapının bünyesine. Onlar düşünsün. iyi yaptınız! Şimdi sebat edeceğiz. kendini ne hakla ve nasıl tekzip eder? Ve ben nasıl başkalarının oldu bittisini kabul ederim? Her şeyi oırakın. Amma saat ithalini kolaylaştıran birtakım tedbirlerin alınmasına bile sebep olduk! Yurdun en iyi saat mağazaları bizim inhisarımızda! Bu kadar başarılı çalışan bir müessese. Halit Ayarcı hafifçe tebessüm etti. Başım önüme eğik. daha doğrusu konuşurken âdeta sesi gülümsüyordu. hakkındaki yanlış fikirleriniz. Başını ellerinin arasına aldı. Kongreler hep bu tarihlerde yapılıyordu. Hiç olmazsa binamızın orijinalliği ile bu işteki kıdemimize iâyık olalım! Filhakika Ahmet Zamanî'nin doğum tarihi milletlerarası saat bayramı günü olarak kabul edilmişti. Siz bu jartiyerlere pek itiraz etmiştiniz. diyordunuz.sıkıldığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları bulunacak demektir.. dedi..

Sonra birdenbire karımı kucakladım. Yaz aylarıydı. Karıcığım. Benim güçlük içinde olduğumu biliyor.inen pencerelerin çizgisi süsleyecekti. . küçük çemen şeritleri koymak gayet kolay bir şeydi. Asıl cephe saati on ikiyi gösteren yuvarlak bir bina olacaktı. Aradaki hol de böylece. Oğlum sade beni affetmiş görünmüyordu. O da nerden çıktı? Karım sükûnetle: -A! Kocacığım. Her blokun arasına asma merdivenler. Beni saatlerce. heyecan duyduğu her şeyden korkmağa başlamıştım. ilk dii-şüncemdeki. Rûhaniyeti yardım etti. Altı metre irtifaında olan bu kapıda kadranın bu tarzda tanzimi beni epeyce yordu. Mübarek işte! Bizim evliya saatimiz. Ne kadar abes ve mânâsız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam. İstanbul camilerini dolaş-. Binanın behemehal yuvarlak bir saat olması icap etmediğini. Bak senin sayende Mübarek bize yardım etti. Böylece her iki cepheye de on iki saati gösteren büyük işaretler koyacak asıl kadranın bulunduğu büyük cephenin ortasında da ayaklardan çıkılan büyük kapı bulunacaktı. güzelleştiriyor. Ahmet tatilini her zaman yaptığı gibi mektepte geçirmek istiyordu. Bütün kapı şekillerine baktım. sırf bana yardım etmek için evde bizimle kalmağa razı olmuştu. ayrıca bu cinsten bir iş üzerinde çalışmak hoşuna gidiyordu. hattâ mânâsız bulduğu bir iş üzerinde görünce yalnız bırakmağa razı olmamıştı. Bu iş denen şeyin fazileti idi. dedim. benim aradığıma cevap vermiyorlardı. Onun beğendiği. İki kanatlı perdesi kaldırılmış kapı fikrini bulduktan sonra gerisi kolaydı. yaşı ile hiç 350 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ münasebeti olmayan birtakım meselelere. Şimdi hangi rakamlar üzerinde kapının boşluğunu ayarlayacağım meselesi kalıyordu. Pakize bu son fikri fazla beğenmişti. Ayrıca bana yardım ediyordu. dedi. Başka bir şey bulmak lâzımdı. zaten hayatımın her başarısını sana borçluyum. her ihtimalin üstünde ciddî ciddî düşünür gördükçe sevinçten çüdırıyordum. herhangi bir namuslu bina gibi uzun bir dörtgen olabileceğini bana hatırlatmıştı. Hani şimdi halanın evinde bulunan! İşte o yardım etti bize! İlk önce hiddetten boğulacak gibiydim. biraz geniş tuttum ve onun üzerine rakam koymadım. Herhangi bir dikdörtgenin kenarlarına rakamlar koymakla hiçbir şey elde edemezdim. İlk önce şaşırdım. dünyada cep saatinden başka çeşit saatler de bulunduğunu. Fakat benim ısrarlı ricam üzerine. Ve itiraf edeyim ki Pakize'nin zevki benim için bir çeşit miyar olmuştu. iyi işlenmiş dik dört-genleriyle harikulâde şeylerdi amma. Bu üç katlı olacaktı. etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. sırf güçlükleri için ilgilenmiş. Fakat iş aynı zamanda inşam zaptediyordu. Onu yanı başımda. Nihayet bir gece küçük İstanbul camilerinden birinin yana doğru kaldırılmış perdesi bana bir fikir verdi.349 TANPINAR değildi. Yalnız on ikinci dıl'ı. Akreple yelkovandan bir perde gibi istifade edecektim. Ona bu ilk projeyi anlattığım zaman. şaşırtıcı tanzimi imkânsız büyüklüğünü kaybedecekti. Fakat bundan da vazgeçmeğe mecbur kaldım. Saat fikrini tam verebilmek için giriş kapısına da tam bir kadran manzarası verdim. Fakat hiçbiri benim işime yarayacak şeyler değildi.ki asıl cephe olacaktı. İş insanı temizliyor. Daha doğrusu hepsi düzgün. Çok teşekkür ederim. dün akşam Mübarek'e kurban kestirmiştim. Her blokun cephesinde tıpkı saatlerde olduğu gibi geniş bir çember içinde sağdan sola gitmek üzere birden on ikiye kadar Romen rakamları yazılıydı. Sonra iki tarafta dört küçük blok bizi saat altıya ayıracağımız arka cepheye ge tirecekti. velevkı mânasını anlamadığı. her zamanki mesut tebessümüyle: Ben biliyorum zaten. kendisi yapıyor. Filhakika uzun bir dörtgene bir saat manzarası vermek o kadar güç . Hayatımda Emine'nin ölümünden sonra ilk defa olarak hakikî saadeti tanıyordum. Ortadaki büyük hol camla örtülecekti. Bununla beraber asıl fikir yine Pakize'den geldi. Ufak tefek çıkıntılarla günün on iki saatini hu dört çizgiye koymaktan başka bir şey kalmıyordu. tim. Hangi Mübarek? diye sordum. Bursa'ya Konya'ya kadar gittim.

perdenin iki ucunun birleştiği düzlükte de yine böyle bir madenden büyük bir rakkas kalın mihveri etrafında fakat bu sefer ucu yukarıya çevrili. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'-nün kendisiyle gayet uygun düşüyordu. ve önüne bakmağa başladı. sol tara352 SAATİ. Bütün bunları kararlaştırdığımız zaman saat on iki idi. Sonra kaşları çatıldı. belki de çelik ve tunç karışık kalın çubuklar verecekti. durmadan sağa sola gide. Buna mukabil sol taraftan sağa geçmek isteyen ziyaretçi. Binaenaleyh akreple yelkovanın teşkil edecekleri perdenin iki dıl'ının iniş zaviyelerini tanzim etmek için baba oğul saatlerce elimizde birer saat. beyaz mermer.AMA ENSTİTÜSÜ fa geçmek için Sabah sütunun kapısından girecek Öğle sütunundan geçtikten sonra Akşam sütununun merdiveninden çıkarak.. Fakat şimdiki vaziyette ben daha rahat ediyorum.Gece . çıkarken şuna bir iyi dikkat edeyim!" diye kendi kendine söylenmeliydi. "Aman. Üstünde. Fakat holün camlı tabanının sütuna ihtiyacı yoktu. fakat her iki taraf da. bunu hepimiz için söylüyorum. Baba! dedi. iki tarafın taş perdeleri birbirinden pek az farklı bir nisbetsizlikte asıl kapı boşluğunu yapacaklardı. Sağdan gelecek. Söyleyeceği sözün hatırımı kırmasından çekindiğini anladım. hem de görür görmez tabiî bir şey gibi kabııl edilmeyecek şekilde olması lâzımdı. Bu boşluğu kıracak şeyler lâzımdı. birdenbire işin gayri tabiîliğini hatırlayarak geriye dönmeli ve kapının beyaz mermerden pervazlarına kakılmış büyük tunçtan rakamlara bakmağa mecbur olmalıydı. Fakat bu da kifayet etmezdi. o hâlde holün bir üst katı bulunacaktı. ayar değiştirerek en münasip açıklığı aradık. Kapının üstüne koyacağımız sayvanın yapacağı gölgede yeşil somaki. Gece sütunundan holün öbür tarafına inmiş olacaktı. Ahmet'in mektebinden. holün büyüklüğünün zarurî kıldığı. İnsanı birkaç dakika olsun düşündürmeli. Dört sütun yan yana bulunacaktı ve içlerinden geçilecekti.. bu suretle geniş mesafeyi hiç olmazsa ilk gören için daraltmayı düşündüm. Nihayet dayanamadı. somaki taştan kapının perde pervazına en yakın yerde bile insan boyundan biraz yüksekte asılacaktı Taş perdelerin kenar kıvrımları arasında akreple yelkovanın düz millerini yine işlenmiş. onun mahpusu oluyordu. hattâ savatlı tunç.351 TANPINAR rek ayar fikrini temsil edecekti. Baba oğlu. Oğluma korka korka: Bu rakamı tanıdın mı? diye sordum. Bu 720 metrekarelik holü ne yapacaktım? O geceyi sabaha kadar bunu düşünmekle geçirdim. Nihayet sabaha karşı Kahvecibaşı Camii mezarlığının şimdi evimde bulunan parmaklığına benzer bir parmaklıkla ikiye bölmeyi. Birdenbire yüzü kızardı ve gülümsedi. Belki de bu sözlere muhatap olmaktan gelen sıkıntı içinde birdenbire yaptığımız işin eksik tarafını gördüm. Bu açının hem ilk bakışta göze batmayacak..ister istemez onun dairesinden çıkmıyor. Memnun olduğu belliydi. Bu çok kolay ve çok alışılmış bir tenazur olacaktı. Ve böyle bir üst kat. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi. Sabaha karşı ikinci bir fikir hole ait bu çalışmayı tamamladı. kararmış tunç iyi bir renk tesiri bırakacaktı. hattâ kapıdan acele geçen yolcu. fikirlerimiz için birbirimizden vazgeçecek seviyeye gelmedik. Bu suretle sağ taraf boşluğu sol taraftan biraz daha yüksekçe olacak. Mademki sütuna ihtiyaç vardı. Nasıl kendimize iş bulmak için bu enstitüyü kurduysak bu üst salonu da öylece. daha ilk münakaşada kadranla akrebin aynı yüksekliklerde durmamasına karar verdik. Parmaklığın tam orta yerine. Hayır. Nesi var? Senin doğduğun saat. Nihayet dördü kırk iki geçede karar verdik. İşte o zaman asıl büyük fikir geldi.ERİ A YARI. Hiç olmazsa Ahmet böyle düşünüyordu. bilmiyorum! diye cevap verdi. Böylece altı metre yüksekliği olan kapının kiriş taşından bir buçuk metre aşağıda başlamak üzere. zayıf tarafımı beyhude arama. Hiç olmazsa. dört sütuna iş bulmak için yapacaktık. her biri başka bir istikamette giden ve tıpkı mazotlu gemilerin bacalarına benzeyen dört büyük sütun koymağa karar verdim. Biz henüz. arkadaşlarından bulup getirttiği mimârî mecmualarında gördüğüm birkaç resim bana bir fikir verdi.

Ne sütunlar. geniş kafesli camlarından her iki merdivenden inip çıkanlar görülecekti. etrafla münasebetin güçlüğünden Sabriye Hanıma bırakılıyordu. küçük köprülerle birleştirilmişti. ve biraz da psikanaliz tedavim esnasında aziz dostum Doktor Ramiz'in insan dimağını ve şuurunu bana anlatırken yaptığı ev benzetmesini düşünerek yaptığım bu lüzumsuz yenilikler de holdeki sütunlar kadar makbule geçti ve ben yukarda söylediğim gibi onların sayesinde Milletlerarası Mimarlık Cemiye-ti'nin fahrî azası oldum. En üst kat ise. Bizim sütunlar bunun aksi olacaktı. Üç Şerefeli'nin minarelerine bilindiği gibi. Burada yine mazim. ikincisi daha uzun ve dolambaçlı iki merdivenle yanındaki pavyonlara bağlı oluyordu. 354 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . otuz beşinci kattaydılar. Asıl cephe pavyonu olan ve saat on ikiyi temsil eden. Bu pavyonun ilk katını hiçbir daire taksimatı olmayan. ne parmaklık meseleyi halletmemiş. biri nisbeten daha kısa. Bunun üstündeki katı birinden öbürüne geçilen iki yuvarlak salon hâlinde tanzim ettim. hole ışık vermenin de kabil olacağını düşündüm. TANPINAR Binanın yalnız dört pavyonunun birden fazla katlı olmasına karar verdim. sütunlar hep birbirlerine kaidelerinin biraz yukarısından.sütunundan Akşam'a ve Öğ-le'ye geçerek Sabah sütununun parmaklıklı kapısından çıkacaktı. Bu cephe binasının mukabili olan saat altı pavyonunu ise üç katlı düşündüm. Bu bahçenin de gerek cephe kapısının bahçesi gerek altı numaralı pavyonun önündeki bahçe gibi saat şeklinde tarh edilmesini kararlaş-tırdım. Buraya kadar her şey iyiydi. Nitekim asıl başarılı tarafımız da bu hol addedildi. Yine söylemeğe hacet yok ki bu pavyonun ikinci katındaki iç içe salonların daire şeklinde olmasının sebebi saatin çark ve dişlilerini temsil etmesi içindi. inip çıkanların geçebilmesi için. ve üçüncü katın merdivenini yedi numaralı pavyondan çıkarttım. Onun üstündeki iç içe küçük daire şeklindeki salonlar küçük toplantılara tahsis edilecekti. Fakat üst kattaki salon beni rahatsız ediyordu. Söylemeğe hacet yok ki 6 numaralı pavyonun ilk katı büyük içtima salonumuz olacaktı. iki taraflı geniş pencerelerle aydınlanmış bir salon hâlinde bıraktım. yani işsizlik zamanlarımda oturduğum kahvelerde hatmetmeğe mecbur kaldığım gazetelerden öğrendiğim şey imdadıma yetişti. Böylece holümüz hem eski mimarimizi. Vâkıa bahçemiz çoktu ve gökdelenlerin bahçesi de otuzuncu. büyük giriş kapısının bulunduğu pavyonla iki yanındaki 1 ve 11 numaralı pavyonlar ikişer katlı olacaktı. Hiçbir mimarî zaruret olmadan. sırf Doktor Mussak'ın hâtırasını yaşatmak için. Salon yerine tıpkı gökdelenlerde olduğu gibi bir üst kat bahçe yapmak en iyisi olacaktı. tetkik etmek hırsından başka türlü kurtulmak imkânı yoktu. Sabah kahvaltısında Ahmet'le biraz konuştuktan sonra bu fikrimi de tamamladım. Bittabi. hem de modern mimariyi birleştirecekti. Fakat çalışacak arkadaşlarımızın pencereden başlarını çevirdiği zaman biraz çiçek görmesi ve hiç olmazsa ikinci katın avluya bakan pencerelerinin ışık alması ancak bununla kabildi. Bir yonca yaprağı gibi ayrfı merkezden yükselen bu dört sütunun yeknesaklığını büsbütün kırmak için holün ortasına diyagonal olarak yerleştirmeği daha münasip bulmuştum. Yalnız her iki katın merdivenini doğrudan doğruya binanın içinden çıkartacağım yerde ikinci katın merdivenini beş numaradan. müezzinler birbirini görmeden ayrı ayrı merdivenlerden çıkar. Filhakika arkadaşımızın öğrenmek ve bilmek. sadece problemi bir kat yukarıya nakletmişti. O bana Üç Şerefeli'nin minarelerini hatırlatmıştı. Böylece altı numaralı pavyon iki tarafındaki boşluktan geçen etrafı camla örtülü. Yalnız küçük bir fark olarak bir Ahmet Zamanî büstü konacaktı. birkaç cemiyetten madalya ve galiba iki ecnebî devletten nişan aldım. Nitekim dördüncü pavyonda da saniye kadranını hatırlatmak için böyle bir yuvarlak salon tanzim etmiştim. Dövme bakırdan. Buna karar verdikten sonra dört sütunun arasında ve iki yanda uzun birer kalın camdan. Alt kat ise doğrudan doğruya hole bağlıydı. Daha üstündeki kat ise diğer pavyonlar gibi daire bölmesine tâbi idi.

. bu düşünceler sade bu akşamın düşünceleriydi." Fakat arada bu uçurum daima kalacaktı. onu muztar vaziyette bırakmak için şartnameye koyduğum "içten ve dıştan" saate benzemek kaydını bir yığın abes şeyler icat ederek ödemiştim. Daha ertesi günü belki etrafımda müthiş bir alkış tufanı kopacaktı. belki de onun hiç anlamayacağı bir şev. ciddî. Demek ki oğlum sadece kendi içinde servetimin hayatına getireceği kolaylıkları. Birdenbire hatırıma Fjnine'nin ölümünden sonraki senelerde her gece. fakat hayatıma. Beraber olunca ben yine her şeyi unutacaktım. yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum. Belki bir iki hafta sonra Sabriye Hanımın. Fakat düşüncelerimiz yeniden birbirinden ayrıldı. siyah üzüm'gibi gözlerine. düşüncelerinin üzerinden atlayarak bana dostluk gösteren. diye düşündüm. bu üç ayın lezzetini bulamayacaktım. yardım eden bu küçücük insanı. yine Doktor Mussak'ın hâtırasıyla. Halbuki bu iş bu kadar sükûnetle olacak şey değildi. Bana hiç kendisini açmayan. "O kendisi olmak için beni unutmağa belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. hiçbir nefret ve hiddetin işin içinde bulunmaması idi. yeni süveterini gösterdi. sonra ben küskün. üç aydan beri enstitünün içinde tecrit için çare aradığım kadının. Bunu bana o ördü. Ne çare ki ayrılmamız mukadderdi. Bütün bu çalışma arasında tek kazancım. Tekrar aynı sükûta düştük. Ben Zehra'yı çok severim. Gözlerim yaşardı. Ara sıra onun üstünden ellerimiz birbirine uzanacak. Ahmet'le beraber olmamdı. Bu kadını bundan sonra ihmal etmeyeceğimi biliyordum. Son geceyi. af dileyecektim. Bu. Müşterek iş bitince aramızda eski uçurum açıldı. bana peşkeş çektiği genç kızla yatacaktım. Oğlum merdivenlere. Yarın sabah ben kibrit kutularımı bir sepete tıkıp enstitüye gittiğim zaman başka adam olacaktım. karşımda. Bana benzemediği.Böylece sırf Halit Ayarcı'ya inat olsun diye. sırf Selına'ya ve Pakize'ye inat olsun diye. işi bittiği andan itibaren o kadar her türlü mücadeleden uzak.. Dün ikindi vakti Seher Hanım benimle dikkati çekecek kadar mânalı konuşmuştu. Her tarafından bir çıkmaza benziyordu.. bu benden parçayı. başka türlü unutmak olacaktı. Fakat Ahmet. daha çetin bir mücadele de yapmıştı. yüzlerce kibrit kutusundan yaptığımız acayip maketin karşısında geçirdik. sütunlara dair bir yığın fikir söylüyor. o ümitli kendi dünyalarımıza dönecektik. "Oğlum. ince dudaklarına bakıyordum. ve buna razı oluyordum. Fakat hiçbir zaman bu saati.355 TANPINAR Ablanla aran nasıl? dedim. . Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca. Gözlerinde güzel bir ışık parladı. Son değiştirmeleri yaptık. benden bu kadar ayrı yapan şeyi düşünüyordum. birbirine sokularak ağlaya ağlaya beni bekleyişlerini düşündüm. Hulâsa ben kendi bataklığımda durmadan gömülecek. haftalardır.onun yeni terlemeğe başlamış bıyıklarının yavaş yavaş değiştirdiği yüzüne. benimle alay ediyordu. Hattâ bundan memnundum bile. Oğluma hakikaten hasrettim. dedi. gördüğüm işe tahammül edemiyordu. Ben kendi içimden. durmadan unutacaktım. Ahmet beni seviyor. Bu yüzden işler bitecek diye üzülüyordum. Biliyordum. Hiç dargınlığım yoktu. sadece son sınıf lise talebesi olmuştu ki böyle bir bahsi açmama ihtimal yoktu. Ben .. Biraz yüz bulsaydım her şeyi söyleyecek." Bu zalim bir düşünce idi. Kendisini dc yenmişti. Bu başka türlü değişmek. Biliyordum ki bana benzememesi tek kurtuluş çaresidir. bütün düşüncesinde beni inkâr ettiği için ona kızmıyordum. aile bağlarını yenmekle kalmamıştı. Sonra elini göğsüne götürdü. Bütün bunlar hayatımda tek bir hâdisenin doğurduğu şeylerdi. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum. Bir ara: . binaya. Takribî Ahmet Bfendi ailesinin bu son erkeği hangi düşüncenin peşinden yürüyerek buraya varmıştı? Asıl beni şaşırtan şey. Halit Ayarcı öldürdüğüm köpeği bana sürükletmiş olmanın kendisine bahşettiği memnuniyeti en cömert şekilde ödeyecekti. Fakat bu kuvvetin nereden geldiğini ayrıca merak ediyordum. Sade bu mıı? Yarın akşam Selma'nın gecesiydi. âdeta kapı eşiklerinde onun Zehra ile kucak kucağa.

Beni olduğum gibi kabul etmeğe alışmıştı. ben de cep saatlerimizin yerine Mübarek'i düşünmeğe baş. heyecandan çıldırtmıştı. Küçücük Ahmet'in kafesi sarkan cumbadan kırık kenarlı bir saksıda yetiştirdiği sardunya çiçeği sabaha kadar gözümün önünden gitmedi.z şeyler! Şimdi ilk yapılacak iş bir basın toplantısı ile efkârıumumiyeye bu muvaffakiyetinizi ilân etmektir. dedi. II Halit Ayarcı. aynı zamanda soyut mimarî yapmıştım. Kibrit kutularıyla yaptığım bu sökülür. kırk kadar oda. bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda ve salon da kendi fonksiyonunu yaratır. ikide bir yatağımda silkiniyor. O gece yatağımda hep eski fakir evimizi hatırladım. Bir üçüncüsü ise bu acayip merdivenleri.maketin başında çekilen resimlerimizi elbette okuyucularım arasında birçoğu hatırlarlar. Belki şu anda sevdiği. Yalnız siz beni geçtiniz. akıl almayacak kadar yeni! Yaşasın yenilik!" diye bağırdı. acayip ve şüphesiz gülünç ve berbat -şimdi ki her şey bitti. Türkçe'de yeni sentaksın başladığı devirde yeni mimarîde feyzini verdi. Fakat bunlar sonra düşüneceğim.357 TANPINAR ladık. Bir dostum. on iki salon. Altıncı pavyonun her iki katma ayrı merdivenlerden ve o kadar görülmemiş şekilde çıkılması yenilik taraftarlarını sevinçten. benim boş kibrit kutularından yaptığım acayip maketi büyük bir heyecanla karşıladı..356 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Emine ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı. Her çocuk babasından bu yaşta kopar. Şu ortadaki hol iki aydır beni de meşgul ediyordu. gerek maket bir taraftan şiddetle alkışlanırken. -Düşüncelerimizi birbirimize söylemeğe ihtiyaç olmadığını. . getirdiğim projeyi. Aziz arkadaşımızı böyle kartal gibi binanın en yüksek tepesinde yuva yapmış görmek beni cidden mesut edecek. Fakat vakta ki siz de. O dinlemiyordu bile. Verdiğim izahatı dinledikçe memnuniyeti artıyordu. niçin itiraf etmeyeyim?. başından sonuna kadar. çok sakat tarafı var On. belki yarın seveceği kızı düşündüm. "Kokmuş ve klasik şekillerden ayrıldığımız için" bahtiyar olduğumuzu söylüyordu. Burada bulduğunuz hâl çaresi en iyisi! Fakat ben size bundan bahsetmemiştim. Harikulade bir iş yaptınız. Kendisine birkaç defa: -Acele etmeyin! Daha çok eksik. Fakat artık vaziyete alışmıştım. daha doğrusu oğlumun çizdiği çok acemice planla. Oğlum bütün bu düşünceleri anlamış gibi yavaşça yerinden kalktı: Korkma. Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyet adı kendi fonksiyonunu yaratırsa. şarlatan oldum. nafile yere yaptığınız işi küçültmeğe çalışmayın. Ona göre ben. tavsiye edilenler. bunu ne yapacağız? diye hatırlatmak istedim.. Söylemeğe hacet yok ki gerek binanın projesi. günlerce gazetesinde "Yeni. Ben her şeyi anlatıp bitirince ayağa kalktı ve ciddiyetle beni tebrik etti.. Bir başkası. İkimizin de hatası cep saatlerimizden harekette ısrar oldu. takılır. Odalara ve salonlara gelince bu hususta zerre kadar üzülmeyin! İkimizin de bir yığın yeni akrabası bulunduğu gibi. onları binaya bağlayan hiç lüzumsuz iki küçük köprüyü -çünkü üç pavyonun arasını sırf bu küçük köprücükler için açık bırakmıştım. öbür taraftan da hemen hemen aynı şiddetle tenkit edilen ben. ayar ekiplerinden terfi zamanı gelenler var. onu sabahleyin kahvaltıda bir kere daha göreceğime seviniyordum. holün belli başlı süsü ve buluşu olan dört sütunla. O odadan çıkarken arkasından baktım. sade devrik cümleye lâyık bir bina yapmamıştım. "İşte. Fakat benimki benden iki defa kopmuştu.bir yığrn övdükten sonra. mesele değişti. konuşmadan anlaştığımızı artık anlamanız lâzım! diye cevap verdi. Bütün talihini düşündüm. -Azizim! dedi. bundan sonra daha sık gelirim. diyordu. talihim icabı burada da amatör dâhi ile sahtekâr. Devrik cümle düşmanları Hayri İrdal'm muvaffakiyeti karşısında bakalım ne yapacaklar?" Dördüncü eleştirmecinin övmesi daha parlaktı.. Artık kâfi derecede kuvvetliyim! Ve ilk defa beni candan öptü. Asıl büyük müşkülü de halletmişsiniz. Sabriye Hanıma bulduğunuz yer harikulade.

En insaflıları: Bunlar hususî evlerdir. Elinde sinekliği -yaz sonuydu ve dostumuz bu yeni âdeti çıkartmıştı. Olmaz oj?. Hattâ beni o kadar iyi anladığını sandığım Doktor Ram iz bile bu fikirde idi. Maketin başı ucunda otuz beş defa resim çektiren Pakize.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kaldı. Enstitünün son derece orijinal olduğunu aylarca iddia eden. Biz ev istiyoruz. Öyle ki binanın inşasına nezaret eimek. -im. Saat Evleri'ni yaptırmağa başladığımız zaman bütün mahalle için yapılacak planların tarafımdan yapılmasını Halit Ayarcı teklif eder etmez beni o kadar alkışlayan arkadaşların hiçbiri bu işe razı olmadılar.Kibrit kutularından yapılan maket ise âdeta piyasaya tesir etti. oımaz! Diyordu. Bazıları ise daha ileriye giderek: Dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız para ile tecrübeye girmeyiz. gerek enstitünün bütçesinden aldığım ikramiyeyi de onunla taksim etmeğe candan razıydım. benim eserimle övünen insanlar. Gariptir ki bu parlak muvaffakiyete rağmen. dördüncüsünde yavaşça yanıma geldi: -Hayriciğim. Doğrusu istenirse ben de Saat Evleri'ni kendim yapmayı istemiyordum. İnhisarlar İdaresi bu yeni mimarlık çalışmalarına lâzım olan maddeyi teminden âciz 358 SAATİ. ucuz. Durmadan gazetelere verdiğimiz beyanat. Her defasında: Karıştırma. Hayır. emniyetli olması kâfidir! diyorlardı. zevkim insan ruhunu öğrenmekti. bir tiirlü eserimi kabul etmek istemiyorlardı. dâhiyane eser değil! diye baykırıyoriardı. asıl ilhamı bana onun insan zihni hakkında verdiği izahattan aldığımı anlatmağa çalıştım. tamir ettireceğim.üç içtima boyunca münakaşaları hiç anlamadan dinledi. Sağlam. günde değilse bile haftada hiç olmazsa iki defa inşaat yerine gidip seyredenler. Gerek makette. Yalnız. bu dâvadan sen vazgeç! Dedi. Bizden sonra çoluk çocuğumuza kalacak! Fazla orijinal olmasına ihtiyaç yoktur. Her pavyonun ayrı şekilde boyanacağını söylediğim zaman münakaşa tekrar alevlendi. onlar da benim gibiydi. Bu bina dolayısıyla gerek Saatlcme Bankası'ndan. hattâ daha beterdiler. Umumum parası sarf edilirken o kadar cömert. İlk defa karımla. . Hattâ Halit Ayarcı'yı bile artık dinlemiyorlardı. Niçin aramızda doğmadığını bir türlü anlamadığım bu kafa dengi dostun hâtırasını burada bir kere daha yâdetmek isterim. Benim merakım. insan şuuru ve ilim başka! cevabını aldım. Karım durmadan: Allah göstermesin! diyordu. Bir de bakarsın ki merdiven359 TANPINAR leri ters taraftan koymuşsun! Olur mu hiç? Doktor Ramiz'e. evimizin tarafımdan yapılması ihtimalini işitince küplere bindi. Buna mukabil hakikî mimarlar. yapılan münakaşayı her gün biraz daha körüklüyordu. Yangeldi Asaf Bey bu hususta hiçbir fikir beyan etmiyordu. kızımın ve damadımın aynı fikirde olduklarını gördüm. Hiç senin yapacağın evde oturulur mu? Zehra ise beni bu fikirden vazgeçirtmek için elinden gelen yosmalığı esirgemiyordu. gerek merdiven meselesinde Doktor Mussak'a neler borçlu olduğumu yukarıda söylemiştim. bundan son derecede mesut görünen. Hiç şüphe etmeden hodbindiler. Bu bina yapıldığı zaman şüphesiz beni tebrik edecekti. hasbî. Hakikatte bana gelen her alkış ona bir nevi tarziye demekti. azizim! Ev başka. dilimin döndüğü kadar bu merdivensiz kat hikâyesinde mesuliyetin biraz da kendisine ait olduğunu. İstersen babadan kalma bir evim var. şimdi kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire dönmüşlerdi. alelâde bir unutkanlığını o kadar şiddetle cezalandıran bir zihniyetten onun hesabına aldığım intikamdı. sana onu bırakayım! Merakını tatmin edersin! Karım da bu fikirde idi. dönüşte tebrik için odamın kapısında birbiriyle itişen en yakın dostlarımız buna itiraz ettiler. Herkes benim gibi mi. yoksa biraz farklı mı? Bunu öğrenmek için ısrar ediyordum. kayıtsız şartsız yenilik taraftarı olan. betonarme hesaplarını yaptırmak için güçlükle eleman bulduk. Fakat asıl memnun olacağı şey.

Dördüncü içtima en çetini oldu. Bilmiyorum.361 TANPINAR -Hayır. Fakat şimdi siz. Fakat iş. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz. diyordum.. Böylece Saat Evleri'nin uzun ve çetin münakaşası hiç farkında olmadan Halit Ayarcı'yı içinden yıkmıştı. O anda çok samimî idiler. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir.. Ben ilk defa olarak enstitü azasına ait bu cins içtimalarda reye müracaat ettim ve mutlak çoğunluğun hakkını teslim ederek çıktım.. çok büyüklerine laf anlatmıştı.. onu anlamıyorum. Bir an evvel. Toplantı salonunu yerini bana bırakarak herkesten evvel terk etti. Haydi! deriz. Ve bunun için herkes birbirine benziyordu.... Bu müessese artık benim değil! Şakaklarından ter akıyordu. inatla baktı: Niçin. Nasıl olur? diyordu... Ben Halit Ayarcı'ya vaziyeti anlatmağa çalışıyordum. Bütün eserim yıkıldı.. Beni görünce: -Ben bir yerde aldandım. Nerede? diye sordu.. Odasına girdiğim zaman büsbütün başka bir Hal it Ayarcı ile karşılaştım. Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu? Halit Ayarcı hakikaten meyustu. Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı."İnsanla bu kadar oynanmaz ki. Hulâsa herkes kendisi olmuştu. Halit Ayarcı işi tehdide kadar götürdü.. İkisinde de samimî idiler. bir tarafı tutarız. hepsi kendisinin yetiştirmesi bir avuç insan onu şaşırtmıştı. Ve bizi alkışladılar. dedi. O yüzüme. beni anlamıyorsunuz? Ben bir yerde aldandım! Gülerek kendisini teselli ettim.. ayaklarını masaya dayamış. Fakat heyhat! Sihir bozulmuştu. diye cevap verdim.. Zaten niçin inanmalarını istiyorsunuz. Hâlâ da o şartla severler.. Yine size inanırlar. "ringe buyurun!" deyince iş değişti. Bir rüyada gibi etrafına bakmıyordu. Burada." sözü dillerinden düşmüyordu. Karşısındakiler kendilerini kuvvetli buluyorlardı. Sözlerini bile dinletemedi.. Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız. Giile güle otursunlar. Fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar. iş!. kendi emniyetleri var! O hâlde bu adamlar bana inanmıyorlar! Beyhude yere buraya toplanmışız! Beyhude yere uğraşmışız! . Fakat menfaatlerine dokunmamak şartıyla. Vaktiyle haiamı oturttuğu büyük koltukta. ısrarla. . Çoğunluk öyle istiyordu. Hiçbir zaman onu bu hâlde görmemiştim... düşünüyordu.. en mükemmel ve yeni şartlar altında ve bu kadar yenilik içinde çalışan bu insanlar bu işi nasıl anlamazlar? O hâlde enstitüde ne işleri var? Niçin yeni binayı alkışladılar? Niçin bizi tebrik ettiler? Demek yalan söylüyorlar!.. En iyisi düşünmeyin bunu artık! Nihayet kendi evleri. daha kuvvetli! Daha müthiş! deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. Nerede aldandım? Onu bulsam bana yeter. Burada kendi menfaatleri. ne ya360 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ pacağını şaşırmış. a canım!. geçeriz.. der. Halit Ayarcı bütün bunlardan mustarip. İstedikleri şekilde yaparlar. Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. haykırırız. -Ben anlamıyorum doğrusu bunu!. -Tabiî bulunur. Hayır. Karşısındaki kalabalıktan daha çetinlerine. Saat Evleri herkesin evleri gibi olacaktı. ikide bir gelip bana şikâyet ediyordu. değil mi? Bunlar da öyle işte.. kâfi derecede kuvvetli -almamasına kızarız. nasıl olur? Dünyanın en modern müessesesinde. yalan söylemiyorlar.

-Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var? diye sordu. -Hayır. Etraf gerek bina hususunda. yalnız ben vardım. ne de büyük daktilo salonumuzda elinde değneği bir şef dorkestr gibi işaret veren kalem âmirimizin emri altında son derece ritmik çalışan yetmiş daktilomuzun hep bir anda makinaya basıp yazı yazmaları onları . Kongrenin kapanış merasiminde iki saat konuştu. Evinde yoktu. Bu itibarla verdiğim cevapların hiçbirini doğru dürüst dinlemedi bile. odanın içinde dolaşmağa başladı. hakikaten modern bir teşekkül olduğuna inanmıştım. Filhakika eski heyecanı ve harareti kalsaydı bu hazin akıbetle bu kadar beklenmedik şekilde karşılaşmazdık. Fakat yoktu. dedi. Ne kapının sembolik saati. tamamiyle ikna edememişse bile hiç olmazsa susturmuştu. Aylardan beri zaten gelmiyordu. Öyle ki. Yazık ki. Aldığı cevap üzerine evvelâ duvardaki saate.. hakikî centilmen... Bununla beraber bu acayip ziyaretin böyle bir netice vereceğinden hiç de şüphe etmedim. Her ağzımı açışta: . Milletlerarası Saatleri Ayarlama Enstitüleri'nin umumî kongresi yeni binamızda açıldığı zaman herkes yine eski Halit Ayarcı ile karşılaştı. Şüphesiz ki. ne de karşımdaki adam behemehal ikna edilmek arzusuyla bu suali sormuştu. Sağa sola . Ve birbiri ardınca çılgınca alkışlandı. Ve yazık ki. üstün. Omuzlarını silkti: Bundan ne çıkar sanki? -Fazla oynadık etrafla. gerek diğer meselelerde bizi o kadar beğenmiş. Bununla beraber fazla devam etmedi... böyle bir şüphe aklıma bile gelmiyordu. enstitümüzün o kadar âni şekilde lağvında onun bu ruh haletinin çok tesiri olmuştur.Böyle bir müesseseye ne lüzum var? diyordu. anlıyamazdım da. Daima vaziyetleri karşılamasını bildiğine göre.. dostça başladığımız gezinti hemen hemen tam bir kayıtsızlık içinde bitti. Kaldı ki. Ve şapkasını dahi almadan çıkıp gitti.-Belki mimarlık dehamda! dedim. Nihayet bütün dünyada buna benzer müesseseler bulunduğunu söyledim ve tekrar Halit Ayarcı'dan öğrendiğim şekilde mutlak ve muayyen kadroları anlattım.. Sonra ayağa kalktı. Bununla beraber kendisine en yakın insan sıfatıyla onun artık eski Halit Ayarcı olmadığını gayet iyi hissediyordum. Yazık ki. biitün kongreyi kendisine hayran etti. bu gelen heyet öbürleri gibi değildi. O her defasında bana çok ciddî. Mütebessim. Bu. ne katların acayip ve takma merdivenleri. o kadar alkışa garketmişti ki. hatta lağva sebep olan hâdisenin vuku bulduğu gün enstitüde bulunmuş olsaydı iş yine değişirdi. artık eskisi gibi müesseseden şüphe de etmiyordum. İtiraf edin ki bu işten hiç an-lamıyordum. Hiç oynamadık. Halit Ayarcı'nın itişleriyle yavaş yavaş müessesenin hakikaten lüzumlu bir iş gördüğüne.. Kabul etmiyor musunuz? Tekrar yüzüme baktı. dedi. Bu aşağı yukarı kurulduğu günden beri benim Halit Ayarcı'ya sorduğum sualdi. ecnebî heyet geldiği zaman. -Bu müessese artık benim değil! Bundan sonra ben de herkes 362 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ gibiyim burada. mantıkî cevaplar vermiş. sonra yüzüme baktı. Biz fazla inandık onlara. Bende neonun talâkati ve keskin mantığı vardı. Enstitüde. Fakat ne olur ne olmaz Halit Ayarcı'yı aradım. Sonunda adam bana.363 TANPINAR şaşırttı. Bizi aldattılar. Bu itibarla heyete herkes tarafından beğenilen müessesemizi baştan aşağı gezdirdim. Bütün meseleyi biraz da hiçten yere alevlendirmişti. "Allahaısmarladık!" bile demeden çıkıp gitti. kibar. Tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135'i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. Ve yaptığımız işler hakkında lüzumlu gördüğüm bütün izahatı verdim. oynamadık. ben de bütün tecrübeme rağmen bu heyetin ehemmiyetini takdir edemedim. ben Halit Ayarcı değildim. Halit Ayarcı'nın kapıldığı ilk yeisti.

kusurunu görmek. filân vardı. O etrafındaki düşmanlık halkasına ehemmiyet vermiyor. Bu fırsatın verilmediğine üzülüyordum. hattâ üzerine yürüyordu. Bunu gittikleri yerde insanın yüzüne karşı söylemezlerse -ki çoğunun nezaketi ve birikmiş kini buna müsaitti. mobilyaya. Üç gün sonra müessesenin lâğvedildiği emri geldi. Hele Amerikalının ziyaretinden sonra büsbütün soğumuştum. onlar ne yapacaklardı? Yarım saat sonra Halit Ayarcı'yı telefonla buldum. müstahdem var. Zaten aynı mahallede yaşamağa başladığından beri yarısından fazlası birbi. küçük bir kahkaha ile taşı gediğine koy m ' tan hangi kadın kendisini alabilir? Nedense kadın kısmı bu gibi işlerde erkeklerden daha mukavemetli ve daha cesur oluyor. Bu adamların hayatı ne olacaktı? Nasıl iş bulacaktık? Ne yapacaktık? Abes dahi olsa. Üç yüze yakın insan. 364 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Emri alır almaz Halit Ayarcı'yı tekrar aradım. Akşama bana geleceğini umdum. Ona çok emek vermiştik. Bu itibarla çoktan beri bu cins toplantıları istemiyor. sadece gece gündüz hep bir arada oldukları için daha altıncı ayında birbirine düşman olmuşlardı. Hafta sonunda evimde evvelden kararlaştırılmış büyük bir toplantı vardı. onlar var!. O beni inkâr etti.sordum. davetlerden kaçıyor ve mümkün oldukça kendim de hemen kimseyi davet etmiyordum. oturup düşünüyordum. dedi. Evet. Pakize bir türlü yeni evimizin bu ananesini bırakmak istemiyordu. Masamın başında. yoktum.. Yeni aldığımız . Onların istikballeri beni sıkıyordu.. Halit Bey. dedi. Planını kendi çizdiğim binadaki odama. Erkenden seyahate çıktığını söylediler. Öyle ki. gerek bu cins davetlerde. Yarım saat sonra eve geleceğini ümit ediyorlardı. küçük bar amerikanıma. dedi. Kendi elimle ve zevkle tanzim ettiğim bahçesine çıldırıyordum.. Şurası da var ki karım. daha ziyade birbirinin ayıbını. Burada olsaydınız belki önüne geçerdiniz. Villa Saat'teki bu son toplantı hiç de parlak başlamadı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü rolünü yapmıştı. banyo dairesine. Siz üzülmüyor musunuz? -Hayır.. Bu acı havadis üzerine bu davetten vazgeçmek istemiş fakat karımı bir türlü kandıramamıştım.365 TANPINAR riyle akraba olan ve eskiden olmayanlar da yeni evlenmelerle birbirine bağlanan bu insanlar. O haftayı hemen hemen dairenin tasfiyesi işleriyle geçirdim. dedim..hiç olmazsa arkadan dedikodu yapmak imkanını buluyorlardı. Hiçbir yerde bulamadım. duvardaki resimlere. bir elim telefonda. Çoktan beri artık bu işin bitmesi lüzumuna kani olmuştum. onun yanında bazı geceler kaldığım istirahat odama. Olmamam da artık eski bağların koptuğunu göstermiyor mu? Fakat. mesele yalnız bizim meselemiz değil! Bu kadar arkadaş. "Fonksiyonunu kendisi yaratacak!" diyordu. Ertesi günii evine uğradım. Hafif bir tebessümle.. müessese ile artık eski alâkam kalmadı.. Sizi bu akşam görebilir miyim? Zannetmçm! diye cevap verdi ve telefonu kapadı. tenkit etmek. bir iş işti. Fakat küçük kızım Halide'nin doğum gününü büyük bir davetle kutlamayı üç yıldan beri âdet etmiştik. gerek alelade ziyaretlerde gelip gidenler bu zahmete. Bir müddet düşünür gibi oldu. Durumu anlattığım zaman.. Bu bir cevap değildi. her şeye bağlıydım. tam benim zıddıma olarak bu cins toplantılardan hiç de çekinme itiyadında değildi.. Fakat ne olsa hayatıma girmişti. Biliyorsunuz ki. -Ama. İçimde eski hiddet yine kabardı. diye benimle alay etti. Galiba çok kederlisiniz. Diğer taraftan vaziyeti hiç de bizler gibi olmayan üç yüze yakın müstahdemi. Haydi ben hatıratımı yazdırdım. Bu müessese belki de bir gün bir işe yarayabilirdi. Diktiğim ağaçların büyümesini artık göremeyecektim. küçük tarizlerle hırpalamak için katlanıyor gibiydiler. Yine ortada yoktu. Bu benim için bir bakıma büyük darbe değildi.

Bununla beraber müessesenin mesuliyetini taşıdığımız için en fazla mücrim olan tabiatıyla Halit Bey ile bendim. Bu itibarla hemen her tarafta. İlk darbeyi Pakize yedi. Enstitünün lâğvı ile bir yığın kombinezon ortadan kaybolmuş. İki gün evvel birbirlerinden boşanacaklarını işittiğim ve iki saattir hep ayrı ayrı gruplarda dolaşan bir karı koca birbirleriyle karşımda öpüşerek barıştılar. Ve yemek odasına girdi. açıktan açığa bizi itham ediyorlardı. Yalnız halam istifini bozmamıştı. Bütün ayıplar. kendisinin bu gece için yaptırdığı tuvalet varken Pakize'nin bu münasebetsiz davetten vazgeçmesine imkân yoktu. İşin garibi bu çok insanî duygulara." kelimesiyle kendimden bahsedildiğini duydum. Halbuki hiç de böyle olmadı. Hemen hemen herkes birbirine düşmandı. bir yığın dostluk âdeta uçmuştu.. Saat ona kadar. Ben üç kişilik bir grupa yaklaşırken. Halit Ayarcı'nın ısrarıyla hiç yoktan ortaya çıkarttığımız. En yakın dostlarımızın hanımları gözümün önünde onun yaşını hesapladılar. O zamana kadar ona kompliman yapmayı belli başlı vazifelerinden bilen genç memurlarımız karımın etrafına yanaşmadılar bile. Hulâsa enstitünün lâğvını hiçbiri öbürüne affetmiyordu. mobilyamızın zevksizliğinden. benim tahmin ettiğim gibi sadece biz hedef olmuyorduk. Bununla beraber. Her zamanki hiddetli feveran-larıyla etrafındakilere cevap yetiştiriyordu. Bütün kazançlar biliniyordu. Nitekim biraz sonra hiddet. "Sansar. aynı dargınlık havası. her grupta aynı soğukluk. Sofrada Halit Ayarcı 'ya yavaşça sordum: Peki ötekiler?. yarım saatten beri iki kanadı açık yemek odasının kapısında beklediğim hâlde münakaşaları kesip bir türlü davetlilerimizi içeriye alamamıştım. kıskançlık birdenbire infilâk etti. Saçının boyasını sordular. amma müessesenin muntazam surette tasfiyesi için daimî bir tasfiye komisyonu teşekkül etti. Şimdi dönebildim. aynı çekişme vardı. Şurası da var ki Pakize enstitünün affedilmesinin uyandırdığı ruh hâlini hiç hesaba katmamıştı. Bunu söyledikten sonra karımın elini öptü. Herkes yine eskisi gibi. Hulâsa bir bayram havası içinde herkes sofraya oturdu. bütün kusurlar ortada idi. Üçüzlerin grubu tekrar teşekkül etti. Sonra yavaş yavaş evimizin büyüklüğünden. güzelliğiyle.sofra takımı. her zamanki gibi tat!'. hattâ eskisinden fazla dosttu. Kadehler arttıkça bu kin ve düşmanlık hissi de artıyordu. diye özür diledi. Biraz evvel etrafa meydan okuyan Pakize âdeta gizlenmek istiyor gibi kardeşlerinin arasına sığınmıştı. dediğim gibi kin sadece bize karşı değildi. Herkes öbürünün nazarında mücrimdi. nişanlılar birbirine karşı heu ay 366 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nı hislerle mütehassistiler. Bütün arkadaşlar orada vazifelidir.. gcnçliğiyle. etrafımıza topladığımız insanlar şimdi bizden hesap sormakla iktifa etmiyorlar. Bozulmuş iki nişanın jıemen oracıkta yenilendiğini gördüm. O hâlâ. Kadınlar kocalarına karşı.367 TANPINAR -Affedersiniz. Davetlilerimi/ âdeta bir kin çıkını hâlinde eve geldiler. Kalabalık birdenbire etrafımızda dalgalandı. bu masrafı hangi gelirle karşıladığımızdan bahsedildi. İşte tam bu esnada birdenbire Halit Ayarcı. başında şapkası ile göründü. Daha yüzlerine bakar bakma:/. Elimi sıkarken: . sohbel arasında yapılacak tarizlerle karşılaşacağını sanıyordu.. Hayır. Onun görünüşü ile birdenbire kesilen homurtu bir saniye sonra ve sanki birdenbire adamakıllı beslenmiş bir ocak gibi parladı. biitiin gece neler çekeceğimizi anla dım. O refahımızla. Kararı tashih ettirdim. davetlilerimiz alelâde nezaket kaidelerini bile unuttular. gün boyunca aleyhimizde bulunanları bir kere daha ezmeyi aklına koymuştu. Daha doğrusu ilga karan duruyor. Küçükler? Birdenbire yüzü karardı: . Yeni tuvaletini methetmek şöyle dursun. bu adamlar kinlerinde ve düşmanlıklarında oldukları kadar sevinçlerinde de açık ve samimî idiler. birikmiş kin. Ve hiç kimseye aldırmadan bana doğru geldi. Fakat Halit Ayarcı hiç aldırmadı. elinde seyahat çantası.

bu işi. korkunç otomobil kazasından sonra kaldırıldığı evinde.. Ve iştiha ile yemeğine başladı. SON Ahmet Hamdi Tanpınar _ Saatleri Ayarlama Enstitüsü . aklandığımı anladım. dedim.Zaten onlar için yaptım. Gece yarısı. Benimle bir parti tavla oynadı. dedi.. Fakat ayar istasyonlarında çalışanlar için bir şey yapamayız! Ona da siz çalışın. siz niye çalışmıyorsunuz? Yüzüme hayretle baktı: Ben. Hattâ Şeh-zadebaşı'ndaki kahvede kendisini ilk gördüğüm gün dahi bana karşı bu kadar yabancı değildi. Oyun bitince. dedi. Siz. Fakat aramızda garip bir vaziyet vardı. yatağında görebildim.. "Allahaısmarladık!" diye ayrıldı. O geceden sonra Halit Ayarcı'yı bir daha ancak.. kalabalık dağıldıktan sonra benim çalışma odamda tekrar buluştuk.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful