I Beni tanıyanlar, öyle olcuma yazma işleriyle büyük bir ilgirtı olmadığını bilirler.

Hattâ bütün mütalâalarım, çocukluğumda okuduğum Jul Vern ve Nik Karter hikâyelerini ortadan çıkarırsanız, Arapça ve Farsça kelimelerini atlaya atlaya gözden geçirdiğim birkaç tarih kitabıyla, Tûinâme, Binbir Gece, Ebu Ali Sinâ hikâyeleri gibi eserlerden ibarettir. Daha sonraki zamanlarda, enstitümüz kurulmadan evvel işsizlikten evde çocukların mektep kitaplarına zaman zaman göz attığım gibi, bazen bütün günümü geçirdiğim Edirnekapı veya Şehzadebaşı kahvelerinde gazeteleri hatme mecbur kaldığım zamanlarda ufak tefek tefrika parçaları ve makaleleri de okudum. Adlî Tıpta müşahede altında bulunduğum zamanlarda tedavime çalışan, sonraları da bana o kadar iyiliği dokunan Doktor Ramiz'in psikanalize dair neşrettiği etütleri de bu arada sayabilirim. Bu kadar mühim işlerle uğraşan bu âlim zatın hakkımda gösterdiği teveccühe lâyık olabilmek için bu kitapların ve makalelerin bir satırını bile atlamadığıma sizi temin edebilirim. Fakat başlangıcını bilmediğim çok mühim meseleler üzerinde yazılmış bu eserler ne benim edebî zevkime, ne de anlayışıma hiçbir tesir yapmadılar. Sadece Doktor Ramiz'le uzun sohbetlerimizde -daima o söyler ben dinlerdim- yetkisizliğimi örtmeğe yaradılar. İnsan çocukluğunda aldığı terbiyeyi unutmuyor. Babam ilk zamalarda Emsile ve Avamil gibi 7 TANPiNAR Arapça sarf ve nahiv kitaplarından gayrı, sonraları mektep kitaplarının dışında kitap okumanın aleyhinde idi. Belki bu sansürün veya tahdidin yüzünden ben düpedüz her türlü okumayı reddetmiştim. Bununla beraber hayatımın bir safhasında ufak bir eser yazmağa muvaffak oldum. Fakat bunu, daima kötü gördüğüm bir benlik dâvası için -yani etrafa, "Bak bizim Hayri İrdal kitap yazmış!" de dirtmek için- yazmadığım gibi, kuvvetli, önüne geçilmez bir istidat zorladığı için de yazmış değilim. Şimdi lâğvedilmiş olan, daha doğrusu Halit Ayarcı'nın tam zamanında müdahalesiyle daimî tasfiye hâlinde bulunan enstitümüzün yayınları arasında çıkan bu eseri hangi maksatla, hangi şartlarla, nasıl ve niçin yazdığımı ilerde anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim ki, saatçilerin pîrî Şeyh Zamanî Hazretlerinin hayatını ve keşiflerini anlatan bu eserin gördüğü rağbeti doğrudan doğruya, enstitümüzün kurucusu, aziz velinimetim, büyük dostum, beni hiçten bugünkü şahsiyetime eriştiren Halit Ayarcı'nın yüksek meziyetlerine borçluyum. Zaten hayatımda iyi, güzel, faydalı ne varsa hepsi onun, bir otomobil kazasının üç hafta evvel aramızdan alıp götürdüğü o büyük adamındır. Bunu ispat için, vaktiyle yanında çalışmış olduğum Muvakkit Nuri Efendiye dair anlattığım şeyler ve saatçiliğe dair kendisine verdiğim izahatla birdenbire Şeyh Ahmet Zamanî Efendiyi bulduğunu -belki enstitümüz kadar büyük bir icat- ve onun Dördüncü Mehmet zamanında yetişmesi icap ettiğini keşfettiğini söylemem yeter sanırım. Bu iki dikkat ve keşifle bir zamanlar parlak şekilde kutlanan saat bayramlarımızın ağırlık merkezi bir hamlede teşekkül etmiş oldu. Bu kitabın muhtelif dillere tercüme edilmesi, dışarda ve içerde o kadar ağır başlıkla ve ehemmiyetle tenkit edilmesi de gösterdi ki, rahmetli dostum Halit Ayarcı ne Ahmet Zamanî Hazretlerinin yaşamış olması lüzumunda, ne de yaşaması icap eden asrı seçerken hiç hata etmemiştir. Bana gelince, esas fikri kendime ait olmasa bile, imzamı taşıyan bu eserin on sekiz dile tercüme edilmiş olması, bu dillerin gazetelerinde tenkit edilmesi, Van Humbert gibi bir âlimin sırf benimle tanışmak ve Ahmet Zamanî'nin kabrini ziyaret etmek 8 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ için Hollanda'dan buraya kadar gelmiş olması, diyebilirim ki, hayatımın en önemli hâdiselerinden biridir. Vakıa bu sonuncusu epeyce sıku.tılı oldu. Ecnebi bir âlimle, tercüman vasıtasıyla dahi olsa, bu kadar çetin bir bahiste konuşmak ve hiçbir suretle yaşamamış bir adama bir mezar bulmak zannedildiğinden güç şeylerdir. Birincisinden gazetelerin dediği gibi "derviş-çesine tavırlarımız ve lâubaliyane, hattâ tiryakice ahvalimiz" bizi kurtardı. İkincisinde ise, ecdadın mahlas kullanmak itiyadı imdadımıza yetişti.

Edirnekapı ve Eyüp mezarlıklarında, Karacaahmet meşherinde birkaç gün dolaştıktan sonra, bir Ahmet Zamanı Efendi nasıl olsa bulunacaktı. Nitekim bulduk da. Bir ölünün şahsiyetinde yaphğım bu küçük onarmadan pek o kadar müteessir değilim. Hiç olmazsa bu sayede adamcağızın kabri tamir edildi, adı tr.nıtıldı. Şöhret, âfet olduğu kadar da vesile-i rahmettir. Kabrinin fotoğrafları Hollanda'dan başlayarak bütün dünya gazetelerinde, tabiî daima baş ucunda bir elim taşa dayanmış olarak ve öbür elimde pardösiim, şapkam, gazateler filân, bizzat ben bulunmak şartıyla, neşredildi. Bugün bunları düşündükçe yalnız bir şeye üzülüyorum. Kitabım hakkında o kadar iyi şeyler ya7.an, beni dünyaya tanıtan, günlerce peşimde dolaşan Van Humbert'in bu mezara dayanarak bir resim aldırmasına müsaade etmedim. Her ricasında, "Siz n'olsa hıristi-yansınız, rııhıı muazzep olur!" diye reddeder, ancak sağ tarafımda durmasına müsaade ederdim. Fakat, düşünülürse beni de mazur görmek mümkündür. Herif beni aylarca sıkıntıya sokmuştu. Oh olsun! Ne diye durup dururken gelir, elâlemin rahatını kaçırırlar. Biz kendi âlemimizde yaşayan insanlarız! Her şeyimiz kendimize göredir. Bununla beraber ilerde görüleceği gibi Van Humbert benden öcünü aldı. Evet, ne okumaktan, ne yazmaktan hoşlanırım. Bu böyle iken bu sabah önümde koca bir defter, hâtıralarımı yazmağa uğraşıyorum. Hattâ bunun için her gün olduğundan daha erken, saat beşte kalktım. Kadın hizmetçilerimiz, erkek aşçımız Arif Efendi -tek kııTANPiNAR suru Bolulu olmamasıdır, gayet güzel yemek pişirir- evimize eski bir hanedan çeşnisi vermek için bin bir müşkülâtla arayıp bulduğumuz Arap kalfa Zeynep Hanım -ne garip, çocukluğumda zencisi o kadar bol İstanbul'a şimdi siyahı insan ithalât malı gibi giriyor-, hulâsa Villâ Saat'i ellerinin emekleriyle ve iyi niyetleriyle çeviren insanların hiçbiri uyanmamışlardı. İster istemez sabah kahvemi kendim pişirdim. Sonra koltuğuma gömülerek, hayatımı düşünmeğe, unutulması, bahsedilmeden geçilmesi veya değiştirilmesi icap eden şeyleri ayıklamağa, behemehal yazılacakları derinleştirmeğe, hulâsa bir yazıdan ve bilhassa hâtırat cinsinden bir yazıdan samimilik denen şeyin istediği bütün sıkı şartları göz önünde tutarak, hâdiseleri zihnimde sıralamağa çalıştım. Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın? Bu cinsten kayıtsız ve şartsız bir samimilik ise behemehal bir süzme, eleme ister. Siz de kabul edersiniz ki, her şeyi olduğu gibi söylemek mümkün değildir. Sözü yarıda bırakmaktansa, vaktinde iyi tasarlamak, okuyucu ile behemehal anlaşacağınız noktaları seçmek gerekir. Çünkü samimiyet tek başına olan iş değildir. Bütün bunlara bakıp hakikaten hayatımı, mühim, anlatılması behemehal lâzım gelen bir şey sandığıma, ona olduğundan fazla bir değer verdiğime inanmayınız. Öteden beri Cenab-ı Hakk'ın insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötti yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlâhî'deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum. Hayır, hâtıralarımı yazmaktan kastım kendimi anlatmak değildir. Sadece şahidi olduğum birtakım vak'aların unutulmamasına yardım etmektir. Bir de üç hafta evvel toprağa gömdüğümüz aziz insanı anlatmak ve anmak. Ben insanların en naçizi ve mânasızı, karımın, vaktiyle enstitü müzun kurulmasından evvel hakkımda kullandığı dille, en sünepe-si, hakikaten büyük, icat dehasıyla doğmuş bir adamı tanıdım. Yıllarca yanı başında yaşadım. Çalışma şeklini gördüm. Fikrin kafa10 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sında nasıl tutuştuğuna, nasıl birdenbire büyüyen bir ağaç gibi dal budak salıp âdeta bütün vücudunu kavradığına ve oradan hayata yayıldığına şahit oldum. Asrımızın belki en büyük, en faydalı müessesesinin, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün onun gözlerinde birdenbire beliren bir parıltıdan bugünkü yahut dünkü hâline gelişini gün gün hayatımın bir parçası gibi yaşadım. Hattâ kendimi methetmek gibi gülünç bir hâle düşmeden, diyebilirim ki, talih ve tesadüf, bu Hayri İrdal zavallısına bütün acizlerine rağmen, bu müessesenin kuruluşunda mühim bir rol oynamayı nasip dahi etti.

Bana öyle geliyor ki, gördüklerimi ve.işittiklerimi yazmak, gelecek nesillere karşı en büyük vazifemdir. Kaldı ki müessesemizin tarihçesini benden daha iyi yapabilecek tek insan, Halit Ayarcı, artık aramızda değildir. Dün akşam yine onun masamızdaki yerini boş gördüm. Karımın dolmuş gözlerle bütün yemek müddetince bu boş sandalyeye bakışını bir türlü unutamayacağım. Sanki etrafındaki her şeye yabancı idi. Nihayet dayanamadı, peşkiri ile gözlerini silerek masadan kalktı, odasına kapandı. Eminim ki bütün gece ağlamıştır. Hakkı da var, Halit Ayarcı benim velinimetimse, onun da en büyük dostu idi. Zaten bu hâtıraları yazmak fikfini bende, biraz da onun bu çok yerinde olan kederi uyandırdı. Kendi kendime, yatağımda uzun zaman düşündüm. "Hayri İrdal, dedim, çok şey gördün, geçirdin. Yaşın ancak altmış olduğu hâlde birkaç insanın ömrünü birden yaşadın. Sefaletin, bir köşeye atılmış olmanın her türlü acısını tattın. İkbalin merdivenlerinden çevik ve çâlâk çıktın. Hiçbir zaman ve hiçbir kuvvetin halledemeyeceği meselelerin halloldu. Bütün bunlar hep onun Halit Ayar-cı'nın sayesinde oldu. Seni mezbeleden o çekip çıkarttı. Hayatın için, düşüncen ve rahatın için hakikî düşman olan her şeyi ve herkesi o sana dost yaptı. Etrafında sade çirkinlik, fakirlik, sefalet gören bir adam iken birdenbire insana lâyık birtakım asil zevk ve saadetlerin bulunduğunu duydun ve insan ruhunun asilliğini anladın. Yakın sevgisini öğrendin. Karnı Pakize'yi bile asil yiizü iie o sana tanıttı; çocuklarını Cenab-ı Hakk'ın sana azap çektirmek için gönTANPiNAR derdiği birtakım biçareler zanederken birdenbire ve onun sayesinde evlât sahibi olmanın nimetlerine kavuştun.Bu kadar iyi, temiz, büyük, her mânasıyla büyük bir dostun hâtırası için hiçbir şey yapmayacak mısın? Onun unutulmasına, hâtırasının, bir yığın alayın, iftiranın altında kaybolmasına razı mı olacaksın? Düşün bir kere, Halit Ayarcı'yı tanımadan evvel hayatın ne idi? Şimdi nesin? Düşün, Edirnekapı'daki evi, her gün kapını yoklayan, yahut yolunu kesen alacaklıları, bir dilim ekmeğin peşindeki çırpınışlarını... Sonra bugünkü rahat ve saadetini diişün!.." II Halit Ayarcı'yı tanımadan evvelki hayatım, dedim. Fakat gerçekten buna bir hayat denebilir mi? Eğer yaşamak kelimesinin mânası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, süphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk. Yok, bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkân genişliği, birtakım hakları duymak, o içten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık güven, etrafınızla müsavi şartlar içinde rahat bir karşılaşma filân varsa, o zaman iş çok değişir. Dikkat ediniz ki, bir şeyler yapmaktan, insanlara faydalı olmaktan hiç bahsetmedim. Zaten Halit Ayarcı'yı tanıyana kadar bu cinsten bir zevkin farkında bile değildim. Bugün ise hayatımın bir gayesi var. Arkamda az çok beni hatırlatacağına inandığım bir iş bırakıyorum. On yıl müddetle dünyanın en yeni,en faydalı müessesesinin müdür muavinliğini yaptım. Değil çoluk çocuğuma, uzak yakın bütün akrabama, eş ve dostuma, hattâ insan hâli, vaktiyle kalbimi kıranlara bile iyilik ettim, iş buldum, refaha kavuşturdum. Bu meselede sade enstitümüz memurları için -ki yarısı benim ve Halit Ayarcı 'nın akrabasıdır, çünkü enstitü kurulur kurulmaz kadrosunun müsavi şekilde mühim yerlerden tavsiye edilenlerle hısım ve akrabamızdan teşkil edilmesine Halit Ayarcı büyük bir isabetle karar vermiş ve bu 12 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kararı hiç şaşmadan takip etmiştik-, Suadiye tarafında yaptırdığımız mahalle ile şehrimizin imarına yaptığımız hizmeti hatırlamak kâfidir sanırım. Bilmem enstitümüzün daha ilga kararından çok evvel matbuatta aleyhinde başlayan ve ilga kararından sonra büsbütün şiddetini arttıran hücumlardan burada bahsetmeğe lüzum var mı? Hayat ne kadar gariptir? On sene evvel her yaptığımızı beğenen, öven, geniş teşkilâtımızı dünyaya bir örnek gibi gösteren gazeteler, vaktiyle o kadar dostum olan, gerek resmî kokteyllerimize, gerek basın toplantılarımıza can atan gazeteler şimdi aleyhimize yazmadıklarını bırakmıyorlar.

kırk yedi daktilo ve iki yüz yetmiş bir kontrol memurunun çokluğunu durmadan başımıza kaktılar. şehrimiz halkını o kadar sevindiren. tatbikattaki ciddiliği görür görmez. nihayet bir zamanlar o kadar beğendikleri neşriyatımıza insafsızca hücum ettiler. yahut ileri gider Bu işin üçüncü şekli yoktur. tebessüme başlıyor. hele kalabalık bir yerde yapılan tek bir kontrolda epeyce miktarda bir para tahsili mümkündü. şimdiye kadar halkı mükellef kılan para işlerinde memnuniyetsizlik daima esastır. Tam saat ayarı haddizatında imkânsız olduğu için -bu. açıkta bulunan saatlerden biriyle uymayan her saatten alınan beş kuruştan ibaretti. zemberek. keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. evvelâ şaşırıyor. Herkes bilir ki. saniye ve sâliseye ayrılmazmış gibi bu şube müdürlüklerinin adlarıyla alay ettiler. benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. Nakit cezamızın dayandığı esas. Bu da tam ayar imkânsızlığı gibi umu14 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ mî bir kaidedir. Halbuki hâdiselerin lutfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin. sanki bir saatte yelkovan. can sıkıntısından bulduğum bu nakit ceza sistemini bir zamanlar nasıl alkışlamışlardı. pandül. bir kere de bizim eve gelin.Evvelâ teşkilâtın genişliğinden ve lüzumsuzluğundan bahsettiler. İşsizliğin alabildiğine yürüdüğü bir memlekette bu kadar'insa-na iş bulmuş olmamızı hiç hesaba katmadan. kontrol memurumuzdan bunu işitir işitmez. mil hakikaten yokmuş ve hakikaten zaman dediğimiz şey. daima insanı rahatsız eder. Hele bu bir ceza şeklinde olursa. meğer ki durmuş olsun. Başta benim yazdığım "Şeyh Ahmet Zamanî ve Eseri" adlı kitap olmak üzere bütün çalışmalarımızı delik deşik ettiler. dostum Doktor Ramiz'in "Saat ve Psikanalizin". "Saniye ve Sosyete" adlı kitaplarının kapakları sanki çok gülünç şeyler. Şu itibarla ki. Fakat burada iş şahsîleşir. Fakat bu saat ile bir başka saatin arasında da ayar farkı varsa bu sefer ceza iki misli oluyordu. eğ13 TANPiNAR lendiren ve müessesemize bütün ilmî ve içtimaî faaliyetlerini kolaylaştıracak imkânları sağlayan vidolu. Sâlise şubemiz şefinin -küçük baldızımın kocası-o kadar dikkatle ve emekle yazdığı "Lodos Rüzgârlarının Kozmik Saat Ayarları Üzerindeki Tesiri". hüznünü. akrep. Bizim nakit cezamız ise hiç böyle değildi. Daha sonra bu müdürlüklerde on sene ehliyetle çalışan. sonra işin mantığındaki sağlamlığı anlayınca. Meselâ. işte adresim" diye kartını uzatmış. yahut tehlikeli vesikaîarmış gibi günlerce gazetelerin ilk sayfalarında acayip başlıklar altında teşhir edildi. insanlar kâinatın sahibi nlmak üzere yaratıldıkları için. Suçlu. dakika. ihtisas ve se-lâhiyetlerini ele aldılar. saat. bir saat ya geri kalır. bizi düpedüz sahtekârlık ve dolandırıcılıkla vasıflandırdılar. üç müdürlüğün. eşya onlara uymak tabi atı ndadır. Halit Ayarcf nın "Sosyal Monizm ve Saat". saatlere mahsus bir ferdî hürriyet meselesidir. "Saat Karakterolojisinde İrdal Metodu". bittabi o zaman bııııu açıklıyamazdım-. Sonra. tramvay seslerinin neşesine bakın! . işlerinin içinde pişip yetişmiş memurlarımızın tahsillerini. biz bu karışık hesaba bir de ilerilik ve gerilik farkı ilâve etmiştik. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını. gülmekten katılıyordu. Benim nazariyem şudur ki. Hakkı da vardı. bunu karım behemehal görsün. Kaç kişi memurlarımıza bilhassa ilk günlerde "Aman ne olur. Halbuki Halit Ayarcı ile karım Pakize'nin bitmez tükenmez vidolu tavla partilerini seyrederken. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. Büyük bir maliyecimiz bu ceza sistemini maliye tarihinde gerçek bir buluş addettiğini resmen bildirmiş ve bundan sonra adımı Doktor Turgot. ayrıca otomobil parasını da vermişti. on bir şube müdürlüğünün. Kaldı ki. Bunlarla da kalmadılar. Böyle komşu olan saatlerin sayısı çoğaldıkça ceza da hendesî nispetle artıyordu. Necker ve Schacht'la beraber anmakta hiç tereddüt etmeyeceğini her fırsatta tekrarlamıştı. tenzilâtlı ikramıyeh ve kollektif nakit ceza sistemimizi ele alarak. şehre ait umumî saatler başta olmak üzere. zamlı.

Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa. kunduramızla yürüdüğü için. boyunbağı. Değişme. lafımı kesiyor. yahut "Ben artık bir başkasıyım!" diyebilmek saadeti.bu elbise üstümde lime lime oldu. saat kadar derin şekilde olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyamızda vardır. onun gibi yaşamağa ve düşünmeğe alışır. kibirli. yani az çok siyasî şekline rastlamak gayet tabiîdir. türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak. Bizi hiç tanımayan bu insan birdenbire elbisemizin içine girdiği. kararlarımı değiştiriyordu. Üzerime giydiğimin haftasında sıkı Müslüman terbiyeme. O aksi. bir iki eski gömlek. merhametli. elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer. Eski şapkalarımız. hayatı kendi teknemde yoğuracağım bir hamur gibi görüyordum. Bu benim için imkânsızdı. sade geçim derdi ile meşgul benliğimin tam zıddı bir tabiat. Sahibinin en mahrem dostu olan. 16 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ilmî zihniyet gibi tabirlerle konuşmağa. Selma Hanımefendiye delicesine âşık oldum. Benim uysal. ister istemez sahibine temessül eder. zihniyet değişikliği. farkında olmadan bizim -itiyat ve düşüncelerimizi benimser. Bir kelime ile onun cesareti ve icat kudreti bana aşılanmış gibiydi. Sırtıma daha ilk geçirdiğim günde bütün varlığımın değiştiğini gördüm. Birdenbire ufkum. koordinasyon. ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı. Hayatı onun gibi bir bütün olarak mütalâaya alıştım. fakat mademki bu vesayet artık yoktur.eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huyunu. Onun gibi. kendi isteksizliğime "zaruret". Kendinden 15 TANPiNAR uzaklaşmak. Cemal Beyle aramızda büyük mizaç farkları vardı. İddia edebilirim ki. İşte bu gizlenmelerin. canı tezliğe. "imkânsızlık" gibi adlar koymağa. Yumuşak ve uysal. Bittabi bütün bunlar Halit Ayarcı'da oldu ğıı gibi pürüzsüz geçmiyordu. çalışmanın tanzimi. üç çocuk babası olmama. hulâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen. şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmağa. Hizmetçilerimize hemen evimize gelir gelmez bir kat elbise. ben rahatça iddia edebilirim. gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat. Bunu ben kendi nefsimde iki defa tecrübe ettim. dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna. alışkanlıklarını. Yahut gizli bir yerde bağırır. Bu siyasî akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. evlilik hayatlarına ve siyasî akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. TtHü Meslekler Bankası'dan atılmama ve o kadar felâkete düşmeme sebep olan müdür Cemal Bey. vaktiyle bana bir kat eski elbise hediye etmişti. Fakat tek zaafı. Hulâsa birbiri . mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.-rahmetli Halit Ayarcı müessesemizin aleyhine çıkmak korkusu ile bu cins iddialardan sakınmamı bana şiddetle tavsiye ederdi. Pakize gibi her cihetle bana üstün bir kadının kocası bulunmama rağmen. seneler geçti. bankadan ayrıldım. Fakat bu sevgi yakamı bırakmadı. hattâ ıstıraplarının çeşidini görmek mümkündür.Saatler de böyledir. yahut masasının üstünde. âdeta onun gizli zoru ile bize yaklaşır. İkinci elbiseyi bana enstitümüzün ilk kuruluş günlerinde o zamanki kıyafetimle müesseseye gelemeyeceğimi düşünen Halit Ayarcı heciiye etmişti. hayatındaki aksaklıkları. refikasına karşı beslediği sevgi sanki bu elbiseden bana geçti. Vâkıa onun bu taraflarını pek benimseyemedim. Fazla teferruata girmeden şurasını da işaret edeyim ki. "Benim düşüncem şudur" diye bağırmaz. titiz. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde. Hattâ Cemal Be yin refikası Selma Hanımefendiyi bile artık erişilmesi imkânsız bir varlık gibi görmüyordum. ayakkabılarımız. insanları küçük düşürmekten hoşlanan. bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden. her şeyi ciddî mizanlara vuran bir adamdı. insanlara "Acaba ne işe yarar?" diyen bir gözle bakıyor. hiç olmazsa ayakkabılarımızdan birini hediye etmemizin hikmeti dc bu olsa gerektir. sefa leli tatmış tabiatım ikide bir işe karışıyor. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılâplar yapmış. tist düşünce. görüş zaviyem genişle di. göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan. ciddiliğinden kendim dc ürktüğüm hükümler vermeğe başladım. Sanki bu elbise değil bir büyü idi.

Kaldı ki işin içinde ticarî bir taraf da vardı. gerilik farkı bulunduğu aşikârdır ve bu fark mühim bir farktır. İnsan yaratılışı tam bir eşitliğe razı olamaz. ancak ceza görmesi ve ayıplanması icap eden bir kötülüğün bulunmasıyla kabildir. Diyebilirim ki. vezirlerinin kürk ve kaftan ihsan etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. Fakat büsbütün ilmî ve çok ayrı mahiyette birtakım istitratlarla bu hâtıraları ağırlaştırmaktan korktuğum için buıııı 17 TANPiNAR yapmayacağım. büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye ederlerd'.benim umumî psikoloji ve sosyoloji metoduyla işi ele almama mukabil. Burada Doktor Ramiz'in "Saatlerin Psikanalizi" adlı enstitümüz neşriyatından o çok mühim etütten de bahsetmek isterdim. Hattâ Osmanlı hükümdarlarının. onun meseleyi bütün psikanalizciler gibi cinsiyet. söylediğiniz son derecede doğrudur. Bu itibarla saatleri geri kalanlardan aldığımız nakit cezaya iki kuruş zam yapmamızı herkes gayet tabiî buldu. bizzat iyilik dahi. Birinci cürüm için söylemiyorum. saat ve zaman gibi insanla o kadar yakından alâkalı olan bir meselede cinsiyet tarafını büsbütün ihmal edişimin sadece idealistliğimden gelemeyeceği.arasından düşünen. Umumî ve hususî psikoloji ve bilhassa sosyoloji hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen işin böyle olmasına ben de memnunum. ilk işle18 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nen cürüm ilk evlenme gibi insanda mutlak bir pişmanlık hissi uyandırsın. Halit Ayarcı benim bu ceza zammı teklifimi bilhassa bu noktada mühim bularak kabul etmişti. devam edin!" demişti. Beni daima ciddiye almak lutfunu gösteren Doktor Ramiz bu düşüncelerinin sonunda benim büyük bir idealist olduğumu da ilâve etmişti. Böylece hem geriliğe lâyık olduğu cezayı veriyor. Bilindiği gibi suçlar -dünyanın her cins kanun ve örfünde. İşte biz nakit cezalarımızda yüzde ondan başlayarak yedinci ve sekizinci tekrarda yüzde otuza kadar inmek suretiyle bu tabiî neticeyi ve onun aksülâmellerim önlüyor-duk. Bulduğum nakit ceza sisteminin üçüncü özelliği de. libido ve refulman noktalarından ele almasın-dadır. Hvet. Hangi ticarî müessese devamlı müşterilerine ufak bir ikramda bulunmaz? Öteden beri mevsim sonu tenzilâtlarına . Siz. o keşif dehasıyla doğmuş adamdı ve ben de onun kıyafetine büründüğiim için bunıı keşfetmiştim. Biz yine saatlere dönelim. Kitap mevcuttur. Unutmayın ki bu keşif de onun elbisesi sırtıma geçtikten sonra olmuştu. bir çeşit psikolojik mekanizmayı keşfettiniz! Şüphesiz doğru söylüyordu. tekrarlanan cezalardan yaptığımız yüzde ondan yüzde otuza kadar tenzilâttı. Yine bu meseleyi münakaşa ettiğimiz günlerden birinde söylediği şeyleri burada kaydetmeden bir türlü geçemeyeceğim: -Aziz Hayri İrdal. Bu meseleyi beraberce münakaşa ettiğimiz karım ise. Doktor Ramiz'le aramızdaki fark -burada yalnız onun bana söylediklerini naklediyorum. demişti. Fakat insanlık hâli ikincisinden sonra başlayan ceza artışlarında karşı tarafı ümitsizliğe düşüren bir nevi açık arttırma manzarası bulunduğu aşikârdır. "Böyle olması hususî hır çeşni veriyor. konuşan bir adam olmuştum. Çok mümkündür ki. sonra biiyiik bir iyi kalblilikle. Bu ise suçlu ile vâz-ı kanun arasında bir nevi yarış ve hattâ inada sebep olur. İsteyen daima müracaat edebilir. karar veren. farkında olmadan tarihin biiyiik bir sırrını. hattâ uzvî ve sıhhî sebepleri de olması icabettiği fikrindedir. hem de ileri düşünüşün hakkını teslim ediyorduk.tekrarlandıkça cezaları artar. Hasılatını belediyemizin bize bırakmak lııtfunda bulunduğu bu ceza sistemimizle bir nevi ticaret yapıyorduk. krallar. Roma imparatorları. Böylece vidolu ve kollektif olan ceza sistemimiz aynı zamanda bir nevi müessese ilgisi kazanıyordu. Bütün büyük adamların maiyetlerinde çalışanlara daima elbiselerini ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Rahmetli Halit Ayarcı'ya bunu anlattığım /aman gülmüş. Hangi bakımdan olursa olsun arada bir ilerilik. işin başka ve daha ciddî. Hattâ ekseriyetin hoşuna gitti. Ufak tefek imtiyazların teşvikine de muhtaçtır. İleride sık sık adı geçecek olan rahmetli hocam Muvakkit Nuri Efendi tasavvuftan bahsederken "her şeyin zıddıyla maruf ve mümkün olduğunu" söylerdi.

Birkaç seyyah vapuru yolcularının. Bu itibarla halkın hoşuna gitmesi ve rağbeti arttırması çok mümkündür. Bir türlii inanamadıkları. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. O hayatımın bir meyvasıdır. gerek rahmetli Halit Ayarcı'nın ve gerek müessesenin aleyhindeki isnat ve iftiraları red ise. Müessesemizin Halit Ayarcı'nın teşebbüs kudretinden. hattâ biraz uzakça şehirler halkı da bu işe merak sardırdılar. Haydarpaşa ve Sirkeci garları her gün. Artık çocuklara oyuncak filân almağa ihtiyaç kalmadı. sade İstanbul ahalisi değil. Halkın kendi isteğiyle hattâ güle giile verdiği bu nakil ceza modası birdenbire şehri sardı. velut düşüncesinden çıktığını hiçbir zaman inkâr edecek değilim. 19 1ANPINAR Taşradan gelen halkın sabırsızlığı o dereceye vardı ki. Nitekim öyle oldu. bir latife zannettikleri bu tenzilât işini bizzat görebilmek için halkımız birbirinin koluna girip ayarsız saatleri ellerinde bürolarımıza hücuma veya kont-rollarımızı yoldan çevirip kendileri için ceza yazdırmağa başladılar. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. hattâ mazimle olan sıkı bağlılığıdır. tenzilâtlı nakit cezanın ve bilhassa ceza abone karnelerinin ilk tatbik aylarında Demiryolları İdaresi bazı hatlarda ilâve seterler yapmağa mecbur oldu.. O da bu müessesenin benim Şahsımla. Halit Ayarcı onu düşüncesinden bulduysa. Bu hâtıraların birinci vazifesi. hakikaten de doğruymuş. büyük dostum oldu.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden bahsedilirken daima bir hakikat unutulmuştur. III Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. kırılasıya gülen insanlarla dolup boşalıyordu. O kadar ki. büyüklerin neşesine iştirak edebilmek için en güzel. Metih veya zem. yol üstünde kaptanlarını seyahat programlarını değiştirmeğe mecbur ettiklerini ve istanbul'da bir hafta kalıp hepsinin ellerinde birkaç tenzilâtlı ceza makbuzu yollarına devam ettiklerini. "Aman şunu bir görsek". şehrimizin muhtelif dükkânlarında satılan fotoğraflarımızın âdeta yağma edildiğini elbette gazetelerde okumuşsunuzdur. ben de bütün hayatımda onu doğuran tesadüfleri. hattâ büyük ıstıraplar pahasına yaşadım. Şurasını da söyleyeyim ki. Yalnız şahsıma ait bir noktaya da burada işaret etmekten vazgeçemeyeceğim. Kaldı ki. hattâ bu seyyahlar içinde birçoğunun Halit Ayarcı ile yahut benimle mülâkat yapmadan istanbul'dan ayrılmadıklarını. Burada son zamanlarda müessesemiz hakkında yapılan bütün haksızlıkları teker teker sayacak değilim." diyen ve gülen. civar köyler. Fakirlik. Fakir düşmüş bir ailede doğdum. hattâ bu yüzden kadromuz yetişmediği için Saat Ayar İstasyonlarımızdan ve köyler için gençler arasından seçtiğimiz Ayar Ekiplerimizden personel almağa mecbur kalmıştık. Hâtıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mah--umiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak do-ştığımı göreceklerdir. birinci20 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sinden hiç de aşağı kalmayan ikinci vazifesi de bu küçük. Müessesemizin hudut haricindeki şöhretinin mühim bir kısmını da bu nakit ceza sisteminin yaptığını söylemek doğru olur. Fakat Saatleri Ayarlama Müessesesi'nde-ki vaziyetim hiç de dışardakilerin zannettikleri ve sık sık ima ettikleri gibi. Trakya cihetinde Çatalca'dan başlayarak yakın istasyonlara ve bizzat şehir garlarına tahsise. kontrol memurlarımızın mühim bir kısmını Anadolu tarafında Pendik'ten. içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla -ve şüphesiz muayyen bir derecesinde.alışık olan ve ancak bu suretle ticaret erbabının kârı hakkında küçük bir fikir edinebilen istanbul halkının böyle bir şeyden memnun olacaklarını peşin olarak tahmin etmekle hiç hata etmemiştim. Onun da . en iç gıdıklayıcı vasıtayı bulmuşlardı. yarı resmî bir müesseseden böyle bir şey pek beklenemezdi. fakat mühim hakikati belirtmektir. uysal bir vasıtanın alâkası değildir. öyle sadece bir âletin. yahut "Olur şey değil.zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. O her manasıyla benim velinimetim. Bu hâtıralar ilerledikçe okuyucularım onları görecekler ve nasıl bir gadre uğratıldığımıza kendileri hüküm vereceklerdir. Sevimli küçükler.

Butiin bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. Hürriyet aşkı. o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar. bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde. Kıraat kitaplarında birkaç manzume. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın ne biiyıik hazinesi oldular. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Sizin olsun. hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. hattâ yirmincisi olmak istemedim. O bana hiçbir şeye sahip olmadan. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun. dizimizin dibinden ayırmazdık. nasıl olsa beni artık ayıplayamaz. eşya en munis. ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki. sokaklara fırladık. Evet. bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Fatih Riiştiyesi'ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana. Daima diz kapaklarım yamalı. ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. ne bugünkü refahım. Evvelâ. "Buyurunuz efendim. bendeniz artık hevesimi aldım. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtla-rının altında kaybolan nesne görmedim. onu bana hiç kimse vermedi. insanlar. kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!.kendine göre imtiyazları vardır. gider gelirdim. isterseniz buna kıra! locası deyin. hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. ne de akşam üstıi yolumu dört gözle 22 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ beklediler. 21 TANPINAR Nihayet şu kanaata vardım ki. resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor. Tıpkı ağaçta kuş sesi. ne su geçmez potinim. daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Bununla beraber mesuttum.bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. fakir evimiz. hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Hayır.etra-fımdaki yarışı en geri sıralardan. Vakıâ on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Bilâkis ona bir . Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mâni oldu. hayvanlar. belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda. seyretmek imkânını verdi. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanma yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını hâline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Rİ!" türlü anlayamadım. suda aydınlık gibi. en değişik yüzleriyle benimdiler. ne sıcak paltom vardı. Vakıâ sonraları ben de onu kaybettim. süslü elbiselerim. Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Ne dünkü sefaletim. etrafımızdaki insanlar. hakikaten sevseydik. her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi. burası zannımca en mühimidir. hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. Hakikaten muhtaç olsaydık. ve o geldi diye biz sevincimizden. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Ve bir defa için buldum. -haydi Halit Ayarcı'nın sevdiği kelime ile söyleyeyim. Politikadaki hürriyet. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. İnsan işlerim' uzakian bakmayı oradan öğrendim. Ne yeni. uşaklarla gitmedim. her şey değişti. Hattâ eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Mevsimler. yedi sekiz defa geldi. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi. Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolu en uzun zaman içinde. önünden. Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım. benim çocukluğumun hürriyeti. Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. davul zurna. bir daha gözümüzün. Bıı sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum.

kordonla. kendisine mahsus. iftira sade çirkin değil. bu hâtıraları okuyanlar. Onların rivayetine göre mescidin yandığı gece babam birçok kurtarılan eşya ile. surlarda bin türlü münasebetsizliğine tahammül ederek otlattığım komşumuz İbrahim Efendinin huysuz keçisi. aynı zamanda gülünç ve âciz bir şeydir . tavana asılı Mekke süpürgeleri ve kapı perdeleri de onlara göre bu eşyadandı. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden. evvelâ etrafını temizlemek. bu saati babamın daha evvel kavyumluğunu yaptığı ahşap bir mescitten buraya getirdiğini iddia ederlerdi. ramazanlarda iftar. bilhassa yazı levhalarıyla beraber bu saati de eve getirmişti. Saat sesi bu yüzden onlaı için şadırvanlanlaki su seslen gibi hemen hemen iç aleme. onların serin w rutubetli ko '24 SAATLERİ AYARI. onun lekesi/. TANPINAR ğunu hile bile her serbest olduğum anda Edirnekapı mezarlıklarında. lıısan kötülemekten hoşlanan bazı komşularımız. Herkes bilir ki. isterseniz bugünkü tabirleriyle modern ve lâik hediyeler seçen dayım. fakat anlatacağını sebepler yüzünden bir turlu satamadığı biiyiik avaklı duvar saati <. saatlerini besmeleyle çıkarırlar. Hiç olmazsa onun gelişiyle o zamana kadar benim diyebileceğim ne varsa hepsi birdenbire ikinci plana geçti. cıisselerine göre altın. biiyiik ve ebedî inançların sesiydi. camiin şurasından burasından aşırdığım kurşun parçalarını leblebiciye satarak tedarik ettiğim Karagöz takımım. yahut evimizde hiç saat bulunmadığını zannedecekler. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı. kimi bir iğne yastığı.istikamet verdi. belki de babamın kayyum olması ve evimizin Mihrimah Camii'nin yanı başında olmasından hana bu cins hediyeler verirdi. günlerce ağzını bıçak açmazdı. Uir taraftan bngiinümizii ve vazifelerinizi tâyin eder. Adım başında muvakkithaneler vardı. Saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi. İm alın her iki buudımda genişleyen hassaları vardı. Yine dayımın hediyesi mukavvadan iki şerefeli minarem -kendi çocuklarına başka türlü. hulâsa etıalımda-ki her şey benim için mânalarını kaybettiler. kurarlar. Hattâ sonraları Muvakkit Nuri Efendiden öğrendiğime göre Avrupa saatçiliğinin en biiyiik müşterisi daima Müslümanlar ve onlar içinde en dindarı olan memleketimiz halkı imiş. Zavallı babam. üsi katın sofasında babamın her başı sıkıldıkça sal mağa Kalkıştığı. (itinde beş vakit namaz. sonra kulaklarına götürerek sanki yakuı ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. daha gayeli oluverdi. daha çok derin. sene 1310 diye kaydetmiş olsun.AMA ENSTİTÜSÜ kusuvla. oda ve merdiven kapılarındaki kalın perdelerle beraber evimize küçük bir mescit hâli veren bu saat babama dedesinden mi ras kalmıştı. sadece savatlı. bilhassa o huysuz keçinin sahibi İbrahim Bey. yaşlarına. kimi vassı ve küçük. Onu mavi kurdelesiyle -yengemin kordon parasından kurtulmak için bulduğu çare!. ve ân/ası/ yollarını size acardıEvimizde. öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti. kendi hayat sahasını lâyıkıyla benimsemekle işe başladı. bu yazdıklarıma bakarak o güne kadar saat görmediğimi. bir türlü önüne geçemediği bu iftiraya üzülür. Duvarlardaki küçüklü bu viikHi yazı levhaları. sahur. sayacağı zamanın kendileri ve çoluk çocukları için hayırlı olmasını dııa ederek ayar lariar. Hayır. Konsolun üzerindeki deve kuşu yumurtası. kordonsuz.evimizin taşlığında o kadar dikkatle bütün mahalle çocukları hep beraber yaptığımız büyük uçurtma. yerdeki hasırlar. yahut kaplumbağa yavrusu kadar şişkin. tam aksine olarak evimizde birkaç saat birden vardı. Bu küçük saat. eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur. Korkarım ki. İnsanlar niçin yalan söylerler ve iftira ederler? Benim naçiz kanaatıma göre.yastığımın üstüne koydukları günden itibaren hayatım sanki daha başka türlü. asıl Hayri İr-dal'ın doğum tarihi bu saatin elime geçtiği gündür diyebilirim. gtimüş. Yani hayatım onunla şekil aldı. IV Babam istediği kadar doğum günümü eski bir kitabın arkasına 16 Reeeb-i Şerif. servetlerine. Onun. 'irdi. bir başkasının oldu23. her türlü ibadet saatle idi.

başına gelenlerin hemen hepsinden. 25. kapının yanına koyacağı büyük saati. Buna rağmen babam bu kadını boşamadı. kurtulursa bir cami yaptırmayı nezretmişti. Babamın dedesi . Onun içindir ki. bu babamın asla yapacağı iş değildir. o da ücretini vererek. Halbuki kadın parasızdı. İşte ailemizin cami eşyası ile döşeli olan bu küçük evde yaşaması bu yüzdendi. ahır ve hizmetçiler kısmında oturduğumuz büyük konakla. içten içe biraz da alacaklısı addettiği bu saati mesul tutar ve onunla böyle her gün burun buruna . İnsan tabiatı iktizasınca birbirlerini kötülemek isteyenler sadece düşmanlarının hayatlarına baksınlar. babasının nezrini yerine getirmek için konağın kendisine varıncıya kadar nesi var nesi yoksa hepsini satmış. Belki bu hakikatleri naklederken ufak tefek onarmalarda bulundu ğum olacaktır. nevi kendine mahsus şeylerdir. fakat eda edemedim. Evlenme merakı bizim ailemizin ezelî derdidir.de. onu zengin zannettiği için evlenmişti. misa kalan bir kadıncağızla. ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş.'sinda. anneme o kadar bağlı olan babam bu kadıncağızla. bir iki akar daha satın almıştı. Ben kendi hayatımda bunu tecrübe ettim. hem de kocasından boşandığı giiniin haf-l. Zaten bu saatin büsbütün başka bir hikâyesi vardı. "Benim borcumdu. fakat bir türlü inşaata başlayamamıştı. Kendisine hayratının ne zaman biteceğini soranlara: "Takriben gelecek sene inşallah!" diye cevap verdiğinden dolayı. Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır. hem de bir cami eşyasını almak. kilimlerini. TANPINAR Asıl kötüsü. yaptıracağı camie vakıf olmak üzere Edirnekapı'da uzun zaman bütün aile. sözii sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdiir. kendim hep böyle yaptım.. kaşla göz arasında evlenmesi bu zaafların en iyi misalidir. Kul kusursuz olmaz. kandillerini tedarik etmişti. İlk karısını ve ondan olan çocukları zar zor beslerken şer'î mahkeme kararıyla evimizde birkaç gün için. hattâ hayatının bile tehlikeye girdiği bir sırada. Böylece teferruatı hazırladıktan sonra. Fakat hırsızlık. âdeta pazar malıyla giyinmeğe benzer. yeter. komşularımızın pek haklı şekilde istismar edebilecekleri bir yığın zaafı vardı. Babama evimizdeki misafirlik bedelini ve bazı mahkeme masraflarını ödemek için ikide bir koynundan çıkarıp gözümün önünde açtığı büyükçe kesedeki mecidiyeler meğer bütün serveti imiş. Ahmet Efendi ölürken oğlu Numan Beye bu 26 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ camiden bahsederek. Evet. Ben. Fakat bu kendimi vazifelendirdiğim hâtırat yazarlığıma ıcaplarındandır Babamın birçok kusarları vardı ve zavallı hiçbirini gizlemezdi. sadece birtakım şimdiye kadar gizli kalmış hakikatleri öğreneceklerdir. adamcağız tam camiin inşasına başladığı sırada yeniden azledilmiş ve bir daha yakasını sıkıntıdan kurtaramadığı için temelleri kazılan camiin inşası kendiliğinden geri kalmıştı. Paranın geri kalan kısmıyla da camiin hasırlarını. Allah nasip etmedi. büyümüş şahsî. Mısır meselesi zamanında bir iftira yüzünden başının çok sıkıştığı. eşi dostu ömrünün sonuna doğru onu Tevkiî yerine Takribî Ahmet Efendi diye anmağa başlamışlar.. Şimdi senin üstüne borçtur. babamın da. Babasından oturduğu konaktan başka on para mirasa konmayan Numan Beyin hayatı bu vasiyet yüzünden büsbütün perişan olmuş. İşler düzelip de rahat bir nefes alınca derhal işe koyulmuş. bu hâtıraları okuyanlar hiçbir yalan ve iftiraya tesadüf etmeyecekler.duvarlara asacağı yazı levhalarını. Velev ki vakıf malı olsun ve yanmış bir camiden gelsin! Hayır. Hu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımağa çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak. Evkafta oldukça iyi bir memurlukla işe başlayan ve ardı arası kesilmeyen talihsizlikler yüzünden küçük bir cami kayyumluğuna kadar inen babamın hayatını da dedesinin bu vasiyeti âdeta zehirle-mişti. fakat parası yetmeyecek korkusuyla camiin arsasını aldıktan sonra geriye kalan para ile doğrudan doğruya binaya başlayama-mış. Onu behemehal yaptırmalısın!" vasiyetinde bulunmuş. herkes gibi. Bâb-ı Âli memurlarından Tevkiî Ahmet Efendi. ömrünün sonuna kadar iki evli yaşadı. Onun için babam. Bütün bunları rahmetliyi ayıplamak için söylemiyorum.

Annem onun bu ihtiyarî hâllerini hiç iyiye yormazdı. yahut gayretlerime rağmen hâlâ üç makamı ta-nıyamayan büyük baldızımın. Annem o günden sonra ayaklı saatimizden hep Mübarek diye bahsetti. Bilhassa İbrahim Beyin vefat ettiği gece. alaturka ve alafranga. dalgın dalgın bir yürüyüşü vardı. Bazen durup dururken tisi tiste çalmağa başlardı. -tabiî sinemalardaki havadis filmleri hariç. Nuri Efendi bile onu tam mânasıyla ve her yandan işletebileceği ne kani değildi.futbol maçlarının. Gerek bu dedikodular. Hangi takvimle hareket eder. Tek bir kusuru vardı. fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Ben bile bu yaşta işimle gücümle meşgul olacağım yerde radyo başına oturup saatlerce. pusulalı. faciası bu saat olmuştu. Menhus veya Mübarek bu saat çocukluğumun bir tarafını zaptetmiş gibidir. O başını almış giden. Bir kere bozulunca kolay kolay tamir edilemiyordu. yahut da onu iyi saatte olsunlar çarpmıştı. bu hikâyeyi kimseye anlatmazdı. Sonra aylarca yalnız rakkasının gidiş gelişiyle kalırdı. ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz. Babamın Nuri Efendi ile dostluğu bu yüzden sık-laşmıştı. Kendi hâlinde. benim gibi çocukluğu boyunca ayaklı bir saatin âdeta bir büyü gibi zaptettiği bir evde yaşamış olursa! O zamana kadar azar. O da muhtelif marifetlerini bir tek ustanın lâyıkıyla tanımasına imkân olmamasıydı. sırf Halit Ayarcı'nın himmetiyle bu mühim müesseseye büyük ve şöhretli muganniye olarak girmesinden sonra. etrafı dolduran sesiyle hangi gizli ve mühim vak'ayı birdenbire ilân ederdi? Bun u hiç bilmezdik. takvimli. ihtiyar bir adamdan geldiklerini hiçbir zaman unutma!.yaşamaktan sıkılırdı. hangi senenin peşinde koşar. Artık unutulmuş olan cami hikâyesini tazelememek için bütün dedikodulara sessiz sadasız katlanır. Hiç olmazsa çalar saat bütün gün alabildiğine şarkı söylemez. ne ıslah ve ta mir kabul ederdi. neleri beklemek için birdenbire günlerce durur. Halbuki güzel saatti. Çünkü bu bağımsız saat ne ayar. Bazen düşünürüm. Bütün dindarlığına rağmen daha beşerî düşünen babam ise ona Menhus adını koymuştu. Üçüncü saat babamın koyun saati idi. radyo münasebetsiz bir icattır. ve sizinki susturulduğu zaman behemehal komşularınki başlamaz. hiç kimsenin işine karışmadan. felâket yağmuru havadisleriyle üzerinize çullanmaz. gerek sofaya verdiği o iç kapatıcı manzara yüzünden ben bu saatin düşmanı olmuştum. kıblenüma!ı. ömrü kahve peykelerinde geçmiş. sonunda babama kendi eliyle kurmasını bile menetmişti.insanoğullarına lüzumsuz meraklar aşılamaktan başka bir şeye yaramaz. bir kere Dile gidip görmediğim. böyle bir fikri ortaya atmam hiçbir zaman doğru olmaz. mevcut ve gayri mevcut bütün zaman28 SAATLERİ AYARI. Doğrusunu isterseniz ben birincilerini tercih ederim. Görülüyor ki. tok. babamla annemin yattıkları odada bir masanın üzerinde dururdu.AMA ENSTİTÜSÜ ları sayan acayip bir saatti bu. aklımın erdiği kadarını söyleyeceğim tabiî. Hulâsa hayatının gizli ve tek meselesi. Vakıâ sesi maazallah kapı gıcırtılarına benzeyen ve bütün gayretlerine. Tam aksine olarak laik bir saatti. tekdir belâsı saatlere . boks güreşlerinin hikâyesini dinliyorum. O yaşta bir saati olup da içinde ne vardır diye merak etmemek kabil midir? Hele insan. Amma. muntazam bir tahsil görmemiş. Ona göre hu saat ya bir evliya idi. ne yapayım ki. Bu saat birincisi gibi dinî veya uhrevî değildi. haftalardır işlemeyen saatin birdenbire en derin sesiyle 27 TANPİNAR vurmağa başlamasından sonra bu korku hepimizin içine yerleşti. Hususî zembereği kurulunca saat başlarında o zamanın çok moda olan bir türküsünü çalardı. kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başı boş. Bence radyo. sonra ağır. dayımın hediyesi beni hiç de büsbütün gafil avla-mamıştı. cin yutmuş gibi dans havalan tepinmez. insanlardan tecerrüt hâlinde yaşayan hususî bir zamandı. Radyo çıktığından beri çalar saatler ortadan kayboldu. Yalnız orta katındaki odasında oturulan evler gibi saatin yarısı muattal dururdu. Daha doğrusu onun hayatımda dolduracağı yer kendisi gelmeden çok evvel hazırlanmıştı. Bu büyük -aatten başka bir de küçük masa saatimiz vardı ki. belki de hemen hemen ay-nı sularda. Sanatının tam ehli olan ustam bu saati tamirden o kadar bıkmıştı ki. -aziz okuyucum bu fikirleri dinlerken.

Sık sık. Hani o masallarda başınız sıkıldığı zaman yakıp imdadınıza çağırmak için size sakalından üç tel verip kaybolan ihtiyarlar gibi bir şey. Orada sadece saatler vardı. şuraya bu30 ' SAATİ. duvar boyunca dizilmiş zaman nöbetçileri hâlinde ayaklı saatler. kuru. Dayımın hediyesi ile beraber bende kendilerini yakından tanımak ve anlamak ihtiyacı başladı. kendisini gizlemeğe çalışan merhametli tebessümler. Vaktimi daha ziyade Nuri Efendinin muvakkitha29. odanın her tarafında pencere içlerinde döşeme kenarlarında. gözleri yorulunca "Yap bir kahve!" diyerek sedire uzanır. V Sabahtan akşama kadar vaktimin çoğunu geçirdiğim Nuri Efendinin muvakkithanesinde ne bu baş sallamaları. hiç göremeyeceği. Tane tane. Onun için rüştiyeyi bitirene kadar bir daha sınıfta kalmadım. varlıklarından lezzet alıyordum. Hakikatte pek az tahsil görmüş. TANPINAR nesinde geçirmeğe başlamıştım. zayıf. belki de görmediği. bir de saatten gayrı şeye alâkasızlık. ne o mânalı tebessümler ve kahkahalar vardı. Nuri Efendinin konuşması çok tatlı idi. Her gördüğüm saati çözmek ve içine bakmak hevesi. Nuri Efendi gün boyunca bu saatlerle meşgul olur. Bilhassa saatçilik üzerine sohbetten çok hoşlanırdı. Bu bakışlarla karşılaşanlar onu sadece iyilik yapmak için yaratılmış tasavvur ederlerdi. elli beş. bazısı çırılçıplak.sesini dinleyemeyeceği. sedir üzerinde.dünyadaki bütün saatleri düşünerek dinlenirdi."Beni adam eden saatlerdir!" derdi. Nuri Efendi benim tanımağa başladığım zamanlarda.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ raya taşırdı. Birisine kızdığı veya canı pek sıkıldığı zaman camiin avlusunda kim bilir hangi tamir zamanından kalmış kocaman bir taşı kucaklar. paslı veya parlak bir yığın enkaz hâline geldiğini söylemeğe lüzum var mı? Bu tecrübeden elimde iki şey kaldı. Zaten artık mektebin Allahlık talebelerinden olmuştum. "Babam pehlivandı. beyaz.. bende de artık okuma he-vesi kalmamıştı. bir kısmı ise yarı evliya addederlerdi. hattâ ufak bir diş ağrısı çekmediğini söyler ve bunu Rumeli toprağından gelmesine yorardı. hattâ semt halkının elbirliği eden yardımıyla rüştiyenin ikinci sınıfına atlayabildim. kestane rengi çok yumuşak bakışlı gözleriyle insanın üzerinde garip bir tesir yapardı. daha hoyratlarında yüzüme karşı hain gülmeler başlamıştı. dört köşe yüzü. Bütün ömrüm boyunca her geçtiğim yerde beni karşılayan ve teşyi eden hazin baş sallamaları. Muvakkithaneye yerleştiğinden beri otuz beş sene geçtiği hâlde bir kere hiddet ettiğini. el do-kundııramayacağı. kelimelerine dikkat ederek. ertesi seneyi yolda bulduğum çok eski başka bir saat yüzünden aynı sınıfta geçirdim. bu taş oda içinde kabaran saat seslerinin içinde. seyrek sakalı. onları âdeta seçerek konuşurdu. Hocalarımız beni öyle sık sık görmedikleri için kabahatlerimi de görmüyorlardı.ımu içinde kaldım. Ben de gençliğimde epeyce güreştim. ancak bir iki sene cami derslerine devam etmişti. büyiik. . O seneyi bu saat yüzünden.yalnız dışlarından bakmakla yaşamıştım. sağ tarafta Nuri Efendinin sedirinin üstündeki asma saat.Tanıdıklarının bir kısmı onu biîyiik bir âlim. altmış yaşlarında. Her pencerenin önünde karşı karşıya işleyen minder saatleri. U/un.. bu devamsızlık mektep hayatım üzerinde epeyce müspet bir tesir yaptı. kimi yarı çözülmüş kimi parça parça. (iariptir ki. Niçin? Neden? Ve nasıl? suallerinin hü-'. Daha ilk elime aldığım gün zihnî hayatım birkaç merhaleyi birden atladı. fakat dinç bir ihtiyardı. Vâkıa üçüncü senenin sonunda daha ziyade babamın sızlanışlarına acıdıkları için bütün mektebin." diyerek bu zayıf cüsse-de şaşılacak bir şey olan kuvvetli pazularını gösterirdi. orta boylu. Dayımın hediyesinin elime geçtiğinden hemen birkaç hafta sonra bir daha hiçbir işe yaramayacak hiçbir zamanı saymasına artık imkân olmayan iğri büğrü maden parçaları. bir kere bağırdığını gören olmamıştı. amma. Onları sadece seyrediyor. bazısı sadece üstü açılmış bir yığın saat vardı. Bunu kendisi de gizlemezdi. küçük raflarda tamir için getirilmiş. Ömründe hiç hastalık.

"Ne kadar bize benziyor.. Nuri Efendi böyle esaslı tadillerle yeniden zaman arabasına koştuğu saatlere o devrin silâhlarını kastederek hafif bir alayla "muaddel" adını verirdi. ne verirlerse kabul ederdi. Nasıl ki." diye büsbütün beşerî bi dil konuşurdu. Tıpkı bizim hayatımız!" derdi. çocuğu daha çabuk iyileşirmiş yahut hemen o gün borçlarından kurtulacakmış gibi sevinirdi. kendiliğinden ayar kabul etmez. Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: Saatin kendisi mekân. zamanını hediye ediyordu.. Diyebilirim ki en çok üzerine düştüğü saat ler. Nuri Efendinin hiçbir açık geliştirme yapmadan insanla saat.bitirmeğe uğraştığım o yıllarda. Bu sözleri senelerden sonra Halit Ayarcı'ya naklettiğim giin aziz velinimetim hakikî bir heyecana kapılmış. Ondan sonrasına Allah kerimdir!. "Nas yürüsün biçare. ayrı işçiliklerden gelmiş olurdu.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yalnız enstitümüzün. yıllar boyunca merhum üstadımın bıı cümlelerini veva benzerlerini dinlemekle gençliğimi yok yere harcadığımı düşünmüş ve azap çekmiştim. insanın hakikî kıymetlerini yapan umumî hizmete onların sayesinde nail oldum. Halit Ayarcı ile ilk tanıştığım günün. sonradan Halit Ayarcı'nın verdiği isimle içtimaiyatçı tarafı idi. daha doğrusu gecenin hikâyesini bütün teferruatıyla ilerki sahifelerde yazacağım. Bunu yaparken iki türlü sevap işlediğine inandığı muhakkaktı.. Bıi cinsten bir saati eline alıp da evirip çevirirken. ayarı insandır . bazen haftalarca el sürmeden karşıdan seyreder.. Bu halleriyle üzerimde bir saatçiden ziyade saat doktoru hissini bırakırdı. hurda denebilecek kadar bozulmuş. Fakat elden ne gelir? Kör topal idadi tahsilimi -mektepten ve hocalardan elden geldiği kadar uzak kalmak şartıyla.çoğuna cevabı idi. Fakat bir meslek adamından ziyade. Bu Nuri Efendinin. yahut. Böylece kendisine emanet edilen saati bir kere açtıktan sonra bir cam kavanoz altına koyar." Nuri Efendide saat sevgisi bir nevi ahlâktı: "Bozuk bir saat« bir hastaya. atılması lâzım gelen.. Çünkü bu saatlerde zemberek. Burada 32 SAATİ. saatle cemiyet arasında bulduğu yakınlıkları. zaman ve mekân. insan da saati kendine benzer lcat etti." sözü kendisine dert ya nanların -fakir olmak şartıyla.. Kendisine saatlerini tamir için getirenlerle pazarlık etmez. istanbul halkını o kadar şaşırtan.. insanla mevcuttur!" Bu cins benzerlikler üzerinde ısrar eden bir yığın sözü daha var31 TANPINAR dı: "Maden. iki ayağının ikisi de yok. âdeta boynuma atılarak. Se lâh. sesini dinlerdi. Beyinde de arıza var". yürüyüşü zaman. Çıinki bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiş oluyor. Halbuki refaha. Ne gariptir ki. "Ccnab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı. iyilik. Yalnız saati bırakıp giderken. işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı. onların üzerine kurduğu hayat ve cemiyet felsefesini nereden anlayacak tim? Çıinku Halit Ayarcı ve Doktor Ramiz'in sonradan bana . "Siz büyük bir filozofla tanışmışsınız azizim!" diye bağırmıştı. Sık sık. Hakk'ın bize lutufla bakışı sayesinde olur. öbür yandan da bir insana yaşadığının şuurunu. Onlardan biri eline geçince çehresi âdeta yumı şardı: "Kalb işlemiyor artık.. ikbale. tulumba. "Sakın haber göndermeden gelip almağa kalkma!" derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: "İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. eğer işliyorsa zaman zaman üstüne eğilir. bir muhtaca bakar gibi bakmağa alış!" ve Nuri Efene hakikaten öyle yapardı. İnsan da böyledir.. Şurada burada tesadüf ettiği yaymacılardan bu cins bozuk saat leri satın alıp ötesini berisini değiştirerek tamir ettikten sonra faki dostlarına hediye ederdi: "Al bakayım şunu! Hele bir zamanına sa hip ol. hatt atılmış saatlerdi. çaıklaı her biri ayrı fabrikalardan.. Bazen de "Acele yok ha! Acele istemem!" diye arkasından bağırırdı." derdi.Galiba semtin en iyi saatçisi idi. düşündüren ve avnı zamanda güldüren sloganlarının Nuri Efendinin bu naklet ¡j£jm cümlelerinden doğduğunu derhal ilâve edeyim. Bu da gösterir ki. Böylece Nur Efendinin sayesinde zamanına tekrar sahip olan insan sanki üarıldı-ğı karısı ile daha kolay barışabilir. Saat de böj ledir.

gerek Nuri Efendiyi gerek beni. Nuri Efendi ve Halit Ayarcı. İnsanları iğfal etmek.iran etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor' Avarı hozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Yani bana ilk devirlerde hep haz. onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle hak yolundan ayırmak için şeytanın baş vurduğu çarelerden biri de Nuri Efendiye göre. Bu da gösterir ki. kırılmış. hakkımdaki görüşü değişti ve hır daha methimi dilinden düşürmedi. onların "muaddel" bir halitası. saatte on seki/ milyon sanı ve kaybederiz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Doktor Ramiz daima biraz dalgındır. Hana kalırsa bu kadarı da fazla idi. Doktor Ramiz. Hak kıtııdaki kanaati herkesin kanaati idi. R'risini çok gençken. İçlerinde yarım saat. Young'dan. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur. insanüstü rolünü ilk anlayan ve takdir eden Halit Ayarcı'dit Zaten onun belli başlı meziyetlerinden biri de. düşün aziz. Ren böyle ilmî eserlerde adı geçccck 33 TANPINAR adam olmadım. Hemen hemen rahmetli hocam Nuri Efendi ve Şeyh Ahmet Zamanî ile bir ayarda geliyorum.HRt AYARI.. bana ufak tefek yardımlar da ederdi. 34 SAATİ . okuyucuların ilerde görecekleri gi bi hayatımın başka bir tarafı ile. Şurasını da derhal kaydedeyim ki. Tabiî insanlık hâli ben de onun bu iltifatlarını mil kâfatsız bırakmadım. daha doğrusi benim vasıtamla Nuri Efendiyi ve bittabi Nuri Efendinin arasındaı beni ve ikimizin arasından da saatin ve zamanın hayattaki ferman ferma. kabiliyetsiz hir adam. Tıpkı Nur Efendinin o kadar dikkatle ve ayrı ayrı işçiliklerden gelmiş parça ları birleştirerek tamir ettiği. hem de birçok defalar dinle diği hâlde ancak Halit Ayarcı onları beğendikten sonra kıymetleri ni anladı. goriınmczsem arar bulur. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek. Nuri Efendinin bu sözlerini Halit Ayarcı ile beni tanıştırdığı o günden çok evvel.. ayrı zihniyette insanlar bü tün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmama! şartıyla birleştiler.' Bu dr mektir ki. Halit Ayarcı'dan sonra en Ç°k zikredilen ad benim adımdır. dertlerimi dinlemekten hiç bıkma/.. Kendiliğinden her hangi bir şeyi güç bulur. Mamafih büsbütün haksızlık da etmeyelim. çoluk çocuğumun sıhhatini düşünür. Daima ufak tefek ücret zamlarıyla kendisir korudum. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse. Fakat hiçbir zaman benim gerçek değerlerimi göymedi. sanıvenm peşinde koşmaktır!" derdi Halit Ayırcı'yı pek şaşırtan sözlerinden biri de hu olmuştu: Düsun Havri Irdai. insanlara ve hayat! gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım.AMA ENSTİTÜSÜ ¡MU1-ı Efendi sık sık. ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. Daima dost ve miik rınıdi. O bir içtimaî cürüm. Ben onların bir muhassalasıyım. bir saniyeyi hile /.söyle diklerine nazaran bu hakikî felsefe idi. yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika. "Ayar. şüphesiz ayarsız saatlerdi. Uzun zama beni tedavi eden Doktor Ramiz. Sohbetimden hoşlanır. bu demektir ki.ı hususî meziyetleri de bulunan biçare bir meczup. Halit Ayarcı ile tanışmama o vesile oldu. ivi ayarlanmış bir saat. korkunç bir günahtı. Öbürü her şeyden ümit kes tiğim. Fakat ayarsız bir saatin hiçbir mazeret yoktu. Seyit Lûtfullah'a bağlı tarafıyl alâkalı idi. dostum bu ne sözdür . zaman kervanına kattığı hurda saatleı gibi onlardan bir parça. Ayarsız saat bu halim selim adamı âdeta çileden çıkarırdı. terkip hâlinde eseriyim. Öyle ki elde mevcut dört ese r| nin indeksinde Freud'dan. bir hayat dışı gözü ile baktı. Meş-rutiyet'ten sonra bilhassa şehir saatleri çoğalınca "ayarsız saat göreceğim" korkusu ile muvakkithaneden çıkmaz olmuştu. Hele umumî kanaatin dışına hiç çıkmaz Nitekim bana karşı davranışları da böyle oldu. Ona göre işlemeyen. hattâ ömür defterimi tamamlanmış sandığım bir zamandi karşıma çıktı. bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi. İşte benim hayat mekiğim bu ik kutup arasında dolaştı. gizli kalmış kıymet leri bulup çıkarmasıdır. Ancak Halit Ayarcı'ııın beni takdir ettiğini gördükten sonradır ki. Nuri Efendi belki saat tamirinden ziyade saatlerin ayarında titizdi. Tabiatında mazurdu. bir saat . Fakat bu ayrı meziyette. günde el!i bin saat kaybediyoruz.

gecikenler vardır. Çıldırtırı bir kayıp... Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp. Şimdi anladın mı Nuri Efendinin büyüklüğünü, dehasını?.. İşte biz onun sayesinde bu kaybın önüne geçe ceğiz. İşte enstitümüzün asıl faydalı tarafı... Muarızlarımız istediklerini söylesinler. Biz bu cemiyetle en mühim işi yapıyoruz. Derhal büyük ve sıhhatli bir istatistik hazırlayın vc broşürleri bu halta sonunda basalım... Daha doğrusu onu ben hazırlarını. Bu kadar mühim işi hiç kimseye veremem... Fakat si/ de Nuri Efendinin haya tını anlatan bir kitap yazın. Şöyle Avrupalıca bir kitap. Bunu yalnız siz yapabilirsiniz ve. vazifenizdir de... Bu adamı diinvava tanıtmalıyız. Bu kitabı yazamadım. Daha faydalı olması, müessesenin politikasına daha fazla yardım etmesi için onun yerine aynı fikirleri ve malzemeyi kullanarak Ahmet Zamcınî Efendi'nin Havatı ve Eserle r' ni yazdım. Acaba bu ustama bir ihanet midir? Nuri Efendi bana fazla iş vermez, verdiği işin de behemehal yapı İm asını istemezdi. Aceleye lüzum yoktu. O, zamanın sahibi idi ()na istediği gibi tasarruf eder, yanındakilere de az çok bu hakkı ta-nırdı. Zaten o beni daha ziyade bir dinleyici olarak kabul etmişti A™ sıra, "Oğlum Hayri! derdi. İyi bir saatçi olup olmayacağını bü >35 TANPINAR miyorum. Doğrusu, bunu senin hayrın için çok isterdim. Sen e yaşta bir iş tutup ona kendini vermezsen büyük sıkıntılara tığray lirsin. Yaradılışın mütevazı insan yaradılışı... Hayata ve etrafa k yeter derecede dayanıklı değilsin. Seni ancak iş kurtarabilir. Yazı bu iş için lâzım olan dikkat sende yok. Fakat saatleri seviyorsun, lara acıyorsun! Bu mühim bir şeydir. Sonra ayrıca dinlemek gibi hasletin var. Burası muhakkak. Dinlemesini biliyorsun, ki bu mu bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu ö karşısındakıyla aynı seviyeye çıkarır!" diye iltifat ederdi. Nuri Efendi her yıl bir takvim neşrederdi. Büyük bir kısmı yıl evvelkinden olduğu gibi aktarılan bu takvimi kasım sonları yazmağa başlar, şubat ortasında Nuruosmaniye'de bir matbaaya nimle yoilardı. Bu işin gözümün önünde olması beni çok şaşırtır Rumî, Arabî aylar, onların mevsimlerine aşılanmış daha başka ha eski yıl ve zaman bölümleri, güneş ve ay tutulmaları, en ince saplarıyla her gün için kaydedilen kuşluk, öğle, ikindi, akşam, y sı saatleri, büyük fırtınalar, küçük, fakat onun hesabında çok mâ lı rüzgârlar, gün dönümleri, şiddetli soğuklar, eyyamı bahur sıc lan, bu küçük cami odasında başında takkesi, alçak sedirinde s dizinin üstüne kâğıt tomarlarını dayayarak pirinç gibi rakam dizi rini sıralayan bu adamın kamış kalemiyle sarı pirinç divitinden, vaş yavaş âdeta çok çeşitli bir rüya gibi doğarlar, sanki sırası g dikçe meydana çıkmak, dünyamızda hüküm sürmek için odanın " köşesinde, ışığın en az uğradığı ve saat seslerinin en fazla yığıldı bir tarafında toplanırlardı. Onun bu takvime çalıştığı günlerde ben hakikî bir mucizeye ş hit oluyormuşum gibi kendimi esrar içinde kaybederdim. Bir se evvelki takvimi de aynı şekilde ömrümüzün bütün merhaleleriy hazırladığını bildiğim için âdeta onun tarafından tanzim ediimiş b dünyada, onun iradesinden çıkmış bir ışık içinde yaşadığımı zann der ve rahmetli üstadıma biraz da korku karışan başka türlü bir ha ranlıkla bağlanırdım. '36 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ VI Vefa ile Küçükpazar arasında, bir yokuşun üzerinde harap bir nedresede -âdeta bir baykuş gibi- oturan, Deli Seyit Lûtfullah, ehzade Camii'nin biraz aşağısında, Burmalı Mescit taraflarında Sı boyalı, cephesi bitmek tükenmek bilmeyen bir konakta atlı ara-alı muhteşem bir hayat süren Tunusluzâde Abdüsselâm Bey, Hır-aişerifte Halvetî Dergâhı'nın arkasında oturan Avcı Naşit Bey, ezneciler'de bir eczane işleten ve bu çok Müslüman semtin nadir ıristiyan ileri gelenlerinden olan Eczacı Aristidi Efendi, Nuri Efendiyi sık sık ziyaret ederlerdi. Abdüsselâm Bey, yirmi otuz odalı konağında bütün bir aşiretle aşayan, çok zengin, insan canlısı bir adamdı. Evinin hususiyeti bir irenin yahut içinde bir kere doğmak gafletini gösterenin bir daha ışarıya çıkamamasıydı. Beyaz kolalı

gömlekleri içinde daima ki-ar, zarif, bu eski İstanbul efendisi böylece farkında olmadan kona-ına imparatorluğun her köşesinden gelme, damat, gelin, birkaç enge ve enişte, sayısız adette çocuk, belki bir o kadar da kaynana aynata, ihtiyar hala, teyze, genç yeğen, sekiz on halayık yığmıştı, abamın zoru ile birkaç defa hanımının ziyaretine giden annem, er defasında eve bu kalabalıktan başı dönmüş, yorgun ve bitkin önmüştü. Çok küçükken bir defa da ben annemle gitmiştim. Hotozlu, fistanlı, beyaz sadakor entarili, yahut açık dekolteleri deklerine kadar inen ve orada dantelâlarla, kırmalarla kumaştan e süsten bir dalgacık gibi kabaran her yaştan yirmfye yakın kadın e bir o kadar çocuk içinde ne yapacağımı şaşırmış geçirdiğim o ünü hiç unutamam. Dışardan bitmez tükenmez,gibi görünen bu v'n içinde insanlar âdeta üst üste yaşıyordu. Bu kalabalıkta keyfi-et itibariyle de hemen hemen aynı karışıklık vardı. Kendisi Tunus eyinin yakın akrabası ilk karısı şerif sülâlesindendi. İkinci karısı baydan çırağ edilmiş, Abdülhamit'le senli benli konuştuğu söyle-en çok kibar bir Çerkesti. Bir kardeşinin karısı Hidiv ailesinden eliyordu, öbürününki bilmem hangi Kafkas kabilesinin reisinin kı37 TANPINAR zıydı. Gelinlerden her biri ya şöhretli müşirin, veya vezirin kızı, hut da bir Arnavutluk beyinin torunuydu. Bu kadar karışık bir a' nin Abdülhamit devrinde bir yığın vesvese, vehim, dedikodu uy dırabileceğini düşünen Abdüsselâm Bey kardeşlerinden birinin zını padişahın çok itimat ettiği hafiyelerden biriyle evlendirin muvaffak olmuştu. Bu zat, kendisinin aza olduğu Şııra-vı Devlet kâtip olduğu için evde ve dairede hemen hemen bütün gün onu « altında bulundurabiliyordu. Sabah akşam lastik tekerlekli arabas da Abdüsselâm Beyle kardeşinin damadının beraberce Şura Devlet'e gidip geldiklerini görmek onları tanıyanların pek hoşu gidermiş. Asıl garibi damadın, çok sevdiği, velinimet addettiği A düsselâm Beyi böyle göz altında bulundurmaktan üzülmesine m' kabil bir saat yalnız kalsa "'yangın var!" diye bağıracak, bomboş tramvaya binse tek yolcunun yanına gidip oturacak, yahut vatr nın yanında ayakta duracak cinsten olan Abdüsselâm Beyin bu rurî arkadaşlıktan pek memnun olmasıydı. Abdüsselâm Beyi Mütareke yıllarında daha yakından tanıdı Adamakıllı ihtiyarlamasına rağmen hafızası az çok yerinde idi. günleri bana anlatırken Ferhat Beyin bu çekingenliğine kahkahal la gülerdi. Abdüsselâm Bey askerden döndüğüm zaman yalnızlı ma acımış, -anam, babam hepsi ölmüşlerdi- beni küçük kızı ile ' raber oturduğu Bayezıt'taki evine almış, evlerinde yetişmiş bir kı la evlendiımişti. Hvet Zeynep'le Ahmet'in anneleri ilk karım bu e de büyümüştü. Abdüsselâm Beyin konağı Meşrııtiyet'in ilânına kadar bu şeki de devam etti. Bu konağın kalabalığı ve masrafı hakkında bir fik verebilmek için semtin iki bakkal, bir şekerci ve bir kasabının h men hemen bu konakla geçmeliğini söylemek yeter. Aristidi Ffe dinin eczanesinin belli başlı hasılatı da bu konaktandı. Hürriyet ilânından sonra, ayrı ayrı planlarda bir benzeri olduğu imparator! gibi, konak da yavaş yavaş dağıldı. İlk önce Bosna-Hersek, Bıılg ristan, Şarkî Rumeli ve Şimalî Afrika arazisi ile beraber birad beylerle hemşire hanımlar ayrıldılar, sonra Balkan Harbi sıraları 38 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ da küçük beylerin ve gelin hanımların bir kısmı evden çıktı. Sonuna doğru hemen hemen yalnız Ferhat Beyle -kardeşinin damadı-kendi çocuklarının bir kısmı kaldı. Ferhat Bey sonuna kadar Ab-düsseiâm Beyle beraber yaşadı. Onlar sabah akşam kendilerini Şu-ra-yı Devlet'e götürüp getiren lastik tekerlekli arabanın siyah, yağız Macar ve İngiliz kırması atları gibi birbirlerine alışıktılar. Son zamanlarda bu iki adamın birbiriyle konuşması sadece Ferhat Beyin Abdiilhamit'e, haftada bir, konak ahvaline dair verdiği jurnallar üzerine idi. Ferhat Beyin mahcubiyetten yüzü kızara kızara anlattığı bu hâtıralar sayesinde Abdüsselâm Bey, eski konağının iç yüzünü her gün yeni bir tarafından öğreniyor, nisbeten daha genç ve dinç yaşta, zengin, talihin alabildiğine yüzüne güldüğü, etrafında tam istediği cinsten cıvıl cıvıl, üst üste, Babil Kulesi kadar karışık, her dilden ve her kafada; fakat insan yakınlığının sıcaklığı ile dolu bir hayatın kaynaştığı o günleri âdeta yeniden yaşıyordu.

Fakat hemen her akşam gözlerimin önünde tekrarlanan bu canlandırma ve geçmişi yeni baştan yaşamada aksayan bir taraf vardı. Ferhat Beyi dinlerken Abdüsselâm Beyin gözlerini bulandıran mazi hasretine, garip, âdeta muzipçe bir parıltı, dudaklarının kenarında insan zaaflarıyla alay eden anlaşılmaz bir gülümseme karışırdı, ve bu hal Ferhat Beyi hikâyelerinde büsbütün şaşırtır, bir kat daha mahcup ederdi. Bir gün eski Şura-yı Devlet azası sırrını bana açtı: - Biçare damat bey, hakikaten bu işten fazla mahcup ve mustarip... Farkında değil ki, ben de her hafta kendisi için bir jurnal veriyordum... Benim Nuri Efendinin muvakkithanesine gidip gelmeğe başladığım sıralarda Abdüsselâm Beyin konağında ancak otuz yedi insan kalmıştı. Bunlar da kendi çocuklarının dışında, talihin cilvesiyle, daha ziyade emektar hizmetçiler, kardeşlerinin uzak akrabaları, kime ait olduğu her gün yeniden münakaşa edilen ihtiyar teyzeler, halalar, yengelerdi. Abdüsselâm Bey bu hâle içten içe üzülüyor, gizi i •39 TANPINAR ce daima temenni ettiğini söylediği hürriyetin evini böyle insansız çocuk şamatasız bırakmış olmasını bir türlii anlamıyor, konağın git tikçe sırtında ağır basan masraflarını çok münasebetsiz bir yiik bıı luyordu. Bu yükün altında, bütün bu uzak akraba, Ahdiısselâm Beye. ara yerdeki esas cümleler silinmiş, bu yüzden manası bir türlü çıkmayan bir metin gibi geliyor, onu şaşırtıyor, bununla beraber büsbütün yalnız kalmak korkusu ile bu beyhude kalabalığa yine dört elle sarılıyordu. Vll Abdiisselâm Bey ise daha ziyade servetinin mühim bir kısırımı şıı veya bu şekilde tüketmiş, fakat dışarıya ve bilhassa yeğenlerine karşı sevgisi hiç değişmemiş, hâlâ küçük meraklarında ısrar eden, olmayacak şekilde sağa sola yardıma koşan, sükûneti de telâşı kadar latif, hattâ hafifçe komik bir operet amcasına benziyordu. Şahsiyetlerini yapan hususiyetler ve garabetler ne olursa oksun her iki sinin de çehreleri kuvvetli bir insan zeminine düşerdi. Seyit I/ıtful-lah'da bu zeminin kendisi yoktu. Onun acayip gölgesi doğrudan doğruya yalanın boşluğunda yüzüyordu. O maskenin, yahut ödiinç kişiliğin kendisi idi. Çok hayalî bir piyeste asıl baş rolü, hakikatin tam inkârını üzerine alan aktör tasavvur edin ki, oyunun varışında sahneyi, ödünç şahsiyetini günlük hayatında yaşamak için bırakmış olsun ve o kıyafetle ve karakterle şehre, sokağa, insanların arasına fırlasın. İşte bu küçük gruba bir yığın merakı, ihtirası aşılayan, onların kendi başlarına kalmış olsalar çok tabiî geçecek hayatlarını alt üst eden Seyit Iütfııllah bu çeşit bir adamdı. Onda yalanın nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmezdi. Ne söylendiği gibi Medineli, ne de seyitti. Hattâ asıl adı bile bu olmayabilirdi. Nuri Efendiye göre seyitliği vaktiyle İrak taraflarında nikâhlandığı bir kadından geliyordu. Aslen Biilûçtu. Memleketini çok gençken bırakmış, hemen biilün Şark'ı gezdikten sonra Is tanbul'a gelmiş, Arap ("amii'nde giizel ve yanık sesiyle okuduğu ırt SAATİ .F.Rt AYARI AMA ENSTİTÜSÜ Kur'ân'laria dikkati çekmiş, bu sayede Emirgân'da oturan çok zen-hir ailenin bahçıvanının kızı ile evlenmiş, hattâ bu sayede bir M ı^ bile koparmıştı. Ru ilk gelişinde kendisini tanıyanlar, mazbut mutaassıp bir şeriatçı olduğunu, vaazlarında, münakaşalarında etrafı â(|cta yıldırdığını anlatırlardı. Babamın söylediğine göre bu vaazlarda Seyit Lûtfullah hemen hemen insan hayatında ibadetten başka bir şeve müsaade etmez, yemekten, içmekten, konuşmağa kadar her şeyi yasak edermiş. Hu ilk devre ancak üç yıl sürmüş, karısının ölümü üzerine her şevi bırakarak yeniden seyahate çıkmış, ancak on sene sonra Meşruti yet'ten iki yıl evvel, İstanbul'a dönmüş, o yıkık medrese odası na yerleşmişti. Fakat bu dönen Seyit Lûtfullah artık eski adam değildi. ((özlerinden biri akmış, ağzı hafifçe çarpılmış, bütün vücudu büyük hareketlerine zarar vermeyen, fakat onları bir türlü serbest de bırakmayan, her uzuv için ayrı, küçük, mânâsız ve lüzumsuz bir yığın dar sahalı harekette kendisini dağıtan bir tik kaplamıştı. Sol kolunu

öbür taraftan da Seyit Lûtfullah'ın ipler dünyası ile olan münasebetini hiç gözden kaçırmaz. Abdüsselâm Bey haki ten Seyit Lûtfullah'a inanıyor muydu? Burasını bilmem. Ona göre Eûtfullah "yalancı esrarkeşin biri" idi. Bana k lırsa inanmaktan daha mühim bir şeyle hareket ediyorlardı." der.durmadan araba çeker gibi ileriye geriye götürüyor. insan. işretin. ensesini kulunç kırar gibi büküyordu. küfürle omuz omuza yürüyen bu adamdan bir tür-li: vazgeçemezdi. uzvî suiistimallerin neticesi olan felçti. hattâ Arapças unutmuş bu Tunuslu'da eski Mağrip sadece hurafeleriyle dev ediyordu. dessas. Nuri Etendi ondan bahsederken. bu noktada çok müspet dtişüncclı Aris tidi Efendi ile birleşirdi. Ona göıe Savuç Bulak'ta. ne define. Bu m him şey üçü için aynı şekilde mühimdi. Orta yerde ne iyi saatte olsunlardan hazır bir huddam. Adamcağızın yüzünü bövle çıfıt çarşısına çeviren şey düpedüz esrarın. Hakikatte onu zani. vücudundaki değişiklikleri daha ziyade eksik tedavi edilmiş bir frengiye yorar. her şey bu hudutsuz imkânın eşiğinde. duayı. Bu meselede Aristi Efendi ile aralarındaki fark bu sonuncusunun bu gayeye ancak m dern kimya ile erişilebileceğine inanmasıydı. fakat para sıkıntısı içinde yaşadı için her cesur tecrübeyi mubah gören zavallı babam da son zama 42 SAATLERİ AYARI. fakat iyi saatte olsıınların pek aksisine tesadüf etmiş olacak ki bu hâle gelmişti. Buna rağmen Abdtisselâm Beyin ha' için. insandan ziyade peşinden koştuğu defineleri bekleyen bir ecinniye benziyordu. her kendisini değiştirecek mucizeli kelimeyi. Fakat dostları yine aynı para sıkıntıları yü-zıindcn onu her şeyi fedaya hazır addettikleri için aralarına alma/ lardı Bıı yüzden hemen hepsine az çok düşmandı. Abdüsselâm Bey ise eriyip tükenmiş servetinin lâfi imkânlarını bir taraftan Aristidi Efendinin lâboratuvarınd çalışmalara bağladığı hâlde. formülü. Sol ayağı ise her zaman için ağırdı. ne de eline diline üşenmeyen Avcı Naşit Beye açıktan açığa düşmanlık edemediği. bütün köşede bırakılmış insan hıncıyla Seyit Ltitful-lah'a yüklenirdi. ne de gaip âlemle herhangi bir münasebet vardı. madde. tembel. yahut bu cinsten bir 41 TANPINAR mirasın neticesi addederdi. Meşin gibi esmer. İçlerinde en realistleri olan. . Her şeyin mümkün olduğu bir âlemleri var Eşya. Bu değişikliği gaip âlemle yaptığı mücadelelere yorardı. fakat tek zaafı olan tecessüsü yüzünden. ayrıca eski bilgiler için kendisini tükenm bir hazine addederdi. Çoktan İstanbulbılaşmış. Evet onların gördükleri. bilmem hangi zaviyede misafir kaldığı zamanlarda behemehal bir huddam tedarikine çalışmış. Fakat ne saatini bedava tamir eden Nuri Efendiye. çarpık yüzü ile uzun boyu yüzünden daha fazla göze hatan kamburu ile Seyit Lûtfullah benim gördüğüm zamanlarda.elleriyle yokladıkl rı. Fakat AbdüsseP Beyin hatırını kıramadığı için Seyit Lûtfullah'ın getirdiği büyü simya karışık formülleri de ister istemez denemeğe razı olmuştu Hakikatte bütün bu insanlar hakikat denen duvarın ötesine g mek için birer delik bulmuş yaşıyorlardı. onun-'a °ynayanlar işte bu hâle gelirler.AMA ENSTİTÜSÜ lırda dedesinin vasiyetini yerine getirmek için hıitün ümidim Seyit [ ûtfullah'a bağlamıştı. Bu devirlerdeki Abdüsselâm Beyi daima elinde bu iki atu ile imkânsız ameliyelere girişen bir kumarbaz görmemek imkânsız Aristidi Efendinin eczanenin arkasındaki gizli lâboratuvarın bütün masrafı onun sırtında idi ve bu lâboratuvarda günün birin altın yapılacağına gerçekten inanıyordu. elindeki birkaç eski yazmadan getirdiği formülleri inanma tatbike çalışırdı. duyularına cevap veren şeylere herkes gibi inanmamaktan baş hiçbir günahları yoktu. her zaman yardımını gördüğü Abdiisselâm Beye. ve mes hakikaten vaat ettiği gibi Kayser Andronikos'un hazinelerini gün bulacağına inanır. yah ameliyeyi bekliyordu. Aristidi ¦fendi onu bir şarlatan addeder. hattâ onları ne olsa yine biraz sevdiği için. dolandırıcı addeden babam. Halbuki gençliğinde daha ziyade güzel saydırmış. Onlar için "imkân" den şeyin hududu yoktu. "Havass-ı Kıır'ân böyledir. Hemen herkesin Seyit Lûtfullah için ayrı bir fikri vardı.

bizim görmediğimiz o âlem de firuze saraylarda. Anlattığına göre bu sır âleminde Aselban'ın dizleri dibinde yaşayan dostumuzun şimdi Amerikan filmlerinde seyrettiğimiz şark prensleri. altın. O zaman garip bir gurur kendisini istilâ eder. kendisini seven bu harikulâde sevgili ile tam visal şimdilik bir çeşit "emr-i muhal" idi. Çöküntü anlarında bu işin bütün güçlüğünü. kendi karışık lûgatince "tarîk " idi. Ben. onların bir iki misli kadar birbirini seven ve düşünen. serin su şakır-tıları içinde kendisi kadar güzel cariyeleriyle saz sohbetleri yapıp eğlenen. kaplanlar vurduk ki. Hele bir tanesi. berrak havuzların haşında bülbül sesleri. sülünlere haset ettirecek 43. hattâ imkânsızlığını iyiden iyiye ölçmüş gibi meyus. Aselban'ın geceden daha siyah saçları. çok defa yarı mastor gezerdi. yani güneş gibi bir şey olacak ve bu iki emsalsiz güzellik birbiriyle birleşecekler ve dünyamızda hakikî bir iktidar içinde mesut yaşayacaklardı. büyük neşe ve iç açılış anlarında -yani mastor olduğu zamanlarda-kendisinin bizim gördüğümüz insan olmadığını.. gül ve yasemin kokuları. öldüreceğini söyler. Hint racaları gibi bir şey olması gerekirdi. mücevher. birbirinden bir lahza ayrılmağa razı olmayan her yaştan hısım akraba bulunurdu..." Çünkii böyle zamanlarda . . Onu çıkarttıktan sonra Aselban bizim gibi insan kılığına girecek. rast geldikleri ile titiz. biçare yaşayan Seyit Lûtfullah.. ağzı köpüre köpti-re elindeki kuvvetlerle düşmanını harap edeceğini. Hattâ orda. Abdüsselâm Beyin yanında bu mesut hayat tasavvuru daha az hareketli ve daha cıvıl cıvıldı.Dün Aselban'la avda idik. Seyit Lûtfullah hakikî çehresini alacak. Kvvelâ Kayser Andronikos'un hazinesi bulunacaktı. lânetler yağdırırdı. hakikate ermek için bir yol. teni.. Bilhassa yerinden kımıldayamayacak kadar ihtiyar bir tazı ile ava çıkan avcı Naşit Beyin bulunduğu zamanlarda anlatılan bu av hikâyeleri bilmek bilmezdi. kendisi de esrar kullandığım gızlemezdi. melekler kadar güzel çocuk. Böyle zamanlarda insanlardan kaçar. onu asıl çehresiyle kamaştırıcı güzelliği içinde görebilmemiz imkânsızlığını söylerdi. kavgacı olurdu. Haddizatında servete hiç ihtiyacı olmayan. Çünkü bu define bir tılsımdı. Abdüsselâm Bey bu kalabalığın ortasında kırk genç cariye ile birden keyif süren Aselban'ın babasının hayatını hakikaten kendinden geçerek dinlerdi.Mamafih Eûtfullah.AMA ENSTİTÜSÜ Bu saadetin tek lekesi Seyit Lûtfullah'ın ancak Aselban'ın kendisini çağırdığı zamanlar oraya gidebilmesi idi. oturduğu harabe kadar yıkık dolaşırdı. huysuz. Lûtfullah'ın bu hiddetleri bir sar'a nöbeti gibi korkunç ve yıpratıcı idi. "Ben.. o hazlar âleminde Aselban adlı bir de sevgilisi vardı Tıpkı masallarda olduğu gibi hiç solmayan güller arasında. yıldızlardan daha parlak bakışları. büründüğü paçavralar gibi perişan. Ben ha.. Böyle anlarında durmadan perdenin öbür tarafından bahseder. yaseminden beyaz. Bu davet olmazsa aylarca Seyit Lûtfullah bizim sefil dünyamızda. güzele... Aselban'ın babasının sarayında hemen hemen bine yakın.. Aklı ortadan kaldırmadan hakikate ermenin imkânsızlığını her zaman söyler. Bu definenin bulunması gaip âlemdekilerin. Onun için esrar tehlikeli bir keyif vasıtası değil büyüğe. yani Aselban'm ana ve babasının ve bilhassa çok hiddetli ve Aselban kadar güzel kardeşinin sevgiliye erişmesi için koştukları şarttı. Onu dinlerken bir tarafı ile orada. görünenin ötesinde insanı bekleyen lezzetleri anlata anlata bitiremezdi.. Şahıs biliyor mu ben kimim?.. Ben şahsın başına belâlar yağdırırım. yahut bütün ihtiyaçlarını gaipten tedarik eden Seyit Lûtfullah'ın bu define işi ile uğraşmasının tek sebebi işte bu şarttı. TANPINAR edalı yürüyüşü vardı. Yüz tazı birden bizimle koşuyordu! Öyle ceylânlar. 44 SAATLERİ AYARI. ezberden Mirdik. etrafa hangi dilden olduğu pek bilinmeyen karmakarışık beddualar. Yazık ki. yahut penceresinde tek başına oturup dostumuzu düşüne düşüne gergef işleyen bu sevgilinin güzelliğini hepimiz. Şahıs benim ne olduğumu biliyor mu acaba?. sırmalı kumaşlar bin çeşit tadılmamış güzellikler arasında yaşadığına inanmamak zordu.

İnsan işie-"nde hatanın oynadığı büyük ve faydalı rolü bilmem bundan iyi gösteren misal var mıdır? O tarihten itibaren Seyit Lûtfullah. tükürürdü: insan değil.. Ve bu zaviye saye-sinde Seyit Lûtfullah'ın kerameti. Maazallah başımıza taş yağdırabilir. Tunuslu konağının en devamlı ve en muteber misafiri oldu.. Her dediğine inanıldı. onun ışığında. saat. Şimdi işler daha güçleşecek. ve bu anlarında Seyit Lûtfullah kendisini ölümün ve hayatın efendisi addederdi. bilmem hangi camiin 999 penceresi gibi tek eksiğiyle zihinleri dolduran bir şeydi.. birisi kalkıp onu pekâla tesadüfe yorabilirdi... âfet. sandık. gaiplı uzun müzakerelerden sonra o acayip Türkçesiyle: . pazar malı. Çünkü bütün teferruat ortadan kendiliğinden silinecekti. kıyafetini biraz değiştirmesi için verilen nasihatlere eliyle çok tehlikeli bir karanlığı gösteren bir işaret yaparak. yelek gardrobun içinde gardrop Abdüsselâm Beyefendinin ikinci hanımının Mısır'dan ye ni getirttiği cariyenin odasında çıkmıştı. Feillâ (aksi takdirde). Olmasa. vapu denizin ortasında. düşmanlarım (gaip âlemdekiler tabiî) beni kızdırdılar.. Abdüsse lâm Bey çok kıymetli bir altın saati kaybettiğini sanmıştı. "Şahıs bilir mi ki ben onu kül ederim?. bazı asabî hastalıklarda nefesini) ve bilhassa elinin çok iyi tesir ettiği daima söylenirdi. Aradaki farka gelince zaten Seyit Lûtfuliah iyi saatte olsuniarîa tam işi görüleceğini hiçbir zaman iddia etrne-j mişti. Ve birdenbire bu meşum kudretten ürkerek yakasını çevirir. âdi cinsten bir mas saati çıktı.Saat hatunun sanduğunda. Halbuki bu ufak yanlış sayesinde eldd edilen neticelerin hiçbiri ortadan kaybolmuyor. Üç gecenin içinde. Sandığında. 46 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ I(jen giden hizmetçi. Nur Efendi vasıtasıyla müracaat ettiği Seyit Lûtfuliah kendisine. TANPINAR Seyit Lûtfullah'ın yüzünü duvara çevirerek konuştuğu huddam ile baktığı falların doğru çıktığı. kıyafetinin.. şöhreti yavaş yavaş başladığı sıralarda.. evi dükkânı yandı. Bu büyücüyü hükümet ne diye içeriye tıkmıyor? Dün akşam gene baca-§ını sıirükieye süriikleye Edirnekapı mezarlığına gidiyordu.Lûtfullah'ın karşısındaki adam dahi "o" veya "şahıs" olurdu. "Müsaade etmiyorlar" diye .. Bu gurur Seyit Lûtfullah'ın bozuk kafasında çok acayip bir hayat ve ölüm felsesiyle beraber yürürdü. Hulâsa bu yanlış. vapurun ambarı.. kudret ve tasarruf derecesi geceleyin okyanuslarda çalkanan bir vapurun hakikî mevkiî gibi çok sarih şekilde okunuyordu. Emr-i devletlerine intiza olunduğu. Saat ve kadın emniyettedir. Bu inanmada kılığının. Mamafih babam bile onun bazı kuvvetlerine inanırdı: Herifte bir şeyler var. Şimdi kendisi Darülaceze'de. Hayatını. Yani. Kim bl|ir kimin canına kıydı? 45. 1906 yılında." Hiddeti de esrar gibi bir nevi sarhoşluktu. büyük zahmetlerle alman bir yolun menzilleri gibi aydınlanıyordu.. "Evvelsi gün. Seyit Lûtfuliah İstanbul'daki bütün şöhretini borçlu idi Filhakika esasa ait olan bu küçük yanlış âdeta onun şaşırtıc kudretini ölçmek imkânını veren bir zaviye idi. sanduk vapurun ambarında. İsabet tam olsaydı. Üç gün sonra vak'anın büsbütün başka türlü olduğu anlaşılmış tı. Cevabını vermişti. hepsi.. yaşayış tarzının. Hemen telgraf çekile. Hiddeti geçince Seyit Lûtfullah'ta büsbütün başka türlü bir yeis başlardı." Bütün teferruatta doğru olan ve yalnız esasta aldanan bu yanlış! denebilir ki. Bize şimdilik kudretimizi göstermek menedilmiştir" derdi. fırıncı Ahmet Efendiyi hu hâle koymazdı. saat başka bir yeleğin cebinde. Fakat tesadüfe bakın ki evden o günlerde memleketine gitmek üzere ayrılmış olan Ünyel bir hizmetçinin arkasından çekilen telgrafa şu cevap alınmıştı: "Kadın bulundu... oturduğu medrese artığının da ayrı ayrı payları vardı.. Birçok sırları ifşa ettim.. derdi. bütün ai-'esi silme öldü..

Dünyadan haksızlığı. Fakat en garibi. son kararı bekle korkunç ve abes bir muvazene hissini bırakırdı. Ab-düsselâm Beyin zorla kendisine hediye ettiği bir cübbe ile sarığı üç gün sonra konağa. ve bu adalet ve hak sizlik meselesinin Seyit . devrilmiş sütunların altından fışkıran dal budak 4*7 TANPINAR salanlar bile vardı. kimi büsbütün yıkılmıştı.nii>ji nimetleri istihkar eden.. eski dostumun garipliklerini kendisine anlattı i'im /. tam t adaletle insanları idare edecekti. Avlunun döşeme taşları ya kırılmış. ince." sözü ile iade etmişti. yuvarlanmak için en son anı. Bu medrese artığı kadar insana her parçası ayrı ayrı dikkatlerle. "Müsaade edilmedi.gelen gidenin bacakları ara da dolaşıp dururdu.kimi yarı yarıya. Çünkü bu acayip adamın âde müstakil bir cihaz gibi işleyen. firuze ve elmas kubbeleriyle par yacaktı. insanı en fazla kavrayanı Lûtfullah'ın yattığı odanın tam üstünde biten.reddederdi. Nasıl biz yit Lûtfullah'ın hakikî güzelliğini göremiyorsak bu sarayın ihti mını da öylece göremezdik. Zaten o zaman her şey yoluna girecekti. Seyit Lûtfullah bir masalı devam ettirmenin sırrını biliyordu. daha mimarın içinden Çıktığı günden itibaren ve çok muntazam bir plana göre yavaş yavaş yıkılmağa başlamıştı. her istediği olacak..NSTİTÜSU „(alet ve haksızlık dâvası da vardı. -tabiî Aselban'ın hediy ve bu yüzden de adı Çeşminigâr'dı. Şiltenin etrafında. . aırıııtcnahî hazlar ve kudretler elde etmek için tesadüfün kendisi-^ u.aman bilhassa bu nokta üzerinde durmuş. ııçuru tam kenarında. B. içlerine ga öteberisini koyduğu birkaç büyük küp vardı Bu acayip odada i na son derecede alışık bir kaplumbağa.ı tarafından bakılırsa Seyit Liitfullah ebedî hayata kavuşmak. Birinci Mahmut zamanında küçücük camii ile beraber yapıldığı söylenen bu bina sanki bugünkü hâlini alabilmek için. cami ve medreseyi yaptıran Kahvecibaşı ile beraber yatıyorlardı-ayakta duran Parmaklığı ile sokaktan ancak ayrılıyordu. her taraf kendi kendine bitmiş otlar ve ağaçlarla dolu idi.. camiin arsası olması lâzım gelen yer. sefaleti kaldıracak. Bazı bul havalarda arkasındaki kül rengi boşlukla çok hayalî bir şey gibi ze çarpan bu servi fidanı. Avlunun sol taralında bulunan küçücük camiden sadece minarenin kapısı ile dört basamağı ayakta duruyordu. riizg âdeta oyadan yapılmış hissini veren servi fidanı idi. Velinimet mazur görsün. Bilâkis muhteşem ve aydınlık bir saraydı. onları doğru dürüst yaşamayan hiı adamdı. derdi. sanki bütün bu terkibi sonsuz ve yenil tabiat namına zaptetmişe benzerdi. Doktor Rami/. Hayatta "hep"i elde etmek için •'hic' in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti. hattâ zaman zaman da asıl kişilii ni yapan garip hareketlerini içten idare ettiği duygusunu bırakan t 4» x\\ü TKİ AYARI AMA F. Aselban madc siyle görünmeğe razı olacak.İşte o zaman hükmüm bütün dünyaya geçecek. Üç tarafındaki hücrelerin hemen hepsi -Seyit Lûtfullah'ın yattığı oda müstesna. Tepesinde sallanan bu acayip sorguçla bu medrese. Yatıp kalktığı medrese odasını da iyi saatte olsunların emriyle seçtiğini söylerdi. Sevıt I/ılfıılla" harabenin tek odasında yere serilmiş bir şiltede yatardı. Oda r bet içinde ve daima karanlıktı.. Ancak define meydana çıktığı zam bu saray da som altın sütunları. emeklerle hazırlanmış hissini bırakan pek az yer gördüm. Kayser Andronikos'un zamanından kalma bu definenin e fında gaip âleminde yapılan mücadeleleri anlatmakla bitiremez Mamafih dostumuzun bana çok mahrem bir şekilde söyledi rine bakılırsa bu medrese hiç de öyh göründüğü gibi yıkık ve rap değildi. zarif. Söylediklerine bakılırsa bu medreseyi iyi saatte olsunlann k dişine ikametgâh diye tahsis etmelerinin asıl sebebi civardaki h ne idi. âşığı asıl çehresiyle ortada gezecek beraberce ebedî lezzetlerle dolu bir hayat yaşayacaklardı. mezarlık. O büvük bir ruh ve idealistti. Onun yanı başındaki şirin mezar-Hk —içinde gene bu devre ait kalbur üstü dört beş kişi. yahut da ortasında alabildiğine büyüyen çınar tarafından sökülmüştü. u ağaçlar içinde. Medresenin bütün avlusu.

maddeye ruhe tasarruf etmekti. esk yazmalardan çıkardığı formülleri Aristidi Efendiye veriyordu. Bu münakaşalarda Aristidi Efendinin münevver Avrupalı müsa mahası ve sabrı ile.ûtfullairın Marx'» okuyup okumadığını bile merak eder olmuştu.lımr ve alınganlığı tıpkı ateşte kaynayan hnvıik şişenin tl1 c1 rafmda dövüşen /ıt kuvvetler gibi birbiriyle karşılaşıl birkaç defasına şahiı olduğum bu Krriibclcrdm bende kalan lek hâtıra I Mullnh'ın kullandığı ıstılahlardı. sadece eski yerine getirebi mek için aylarca uğraşmağa mecbur olacağını söylediği zami adamcağız üzüntüden. Doktor Uamiz'in konuşması daima böyleydi. gaip âleminden emir beklemeleri beyh de idi. A-'istidi Ffendinin. akit (temizleme.hs. Kafası tama ıııivle ilmî metotlarla işleyen aziz dostum bir aralık hu yüzden Sevil I. gaip âleme o kadar kuvvetle tasarruf eden Lû 50 SAATI. O bizim sosyalist mektebimizin başlangıcıdır. Mir nokta olarak başlar ve birkaç saniyede büyük bir çığ olurdu. derdi. kayınbiraderi olan vheliada'dakı ihtiyar bir papazdan Kayser Andronikos'uıı olsa °'sa imparator Adriveıı olabileceğini iyice öğrendikten sonra bu de -W TANPINAR fine işine sadece ilmî bir mesele gibi bakıyordu.Rİ AYARI AMA FN. her cinsten şişeler. toprak hâline getirme. eritme ve bağlama)" gibi kelimeler hâlâ . Naşit Beyin. Bununla beraber Aristidi Efendinin eczanesinin arka tarafında! gizli lâboratuvarda imbikler. Aksi takdirde devrimizin büyük meselemi olan adalet ve haksızlık dâvalarını bu kadar kuvvetle benimse-nv/ ve uğrunda böyle mücadele etmezdi.F. fildişi a tın aziz heykelleri yerine iki üç kemikle dibinde Sultan Mahmı devrinden tek bir mangır sallanan boş bir kavanozun çıkması Ari: tidi Efendiye de ister istemez bu şüpheyi vermişti. Zavallı doğru dürüst Türkçe bilmezdi! kabilinden itirazlarımı da: Sizler daima böylesiniz. Azizim vazgeçin bu huvd an. Seyit Lûtfullah geceden sonra. değil defineyi bulmak. t. Beklediği altın dolu küpler. vicdan azabından az kalsın ölecekti. Seyit Lûtfullah'ın asıl istediği kâinatın sırrına. evlendirme.. Ona göre sej Lûtfullah'ın tereddütleri. teani. diye sustururdu. Biçare nerdeıı bu mühim adamları okusun. hattâ yazma kitaplar. Sık sık "Marx veya Engels'i okumuş olması lâzım! Ya/ık ki tahkik etmemişsiniz" diye bana çıkışır ve benim. Ruhunuzu saran küçüklük duyguları ıçuıde büyıik değerlerimizi kaybedersiniz. Men kat'i von eminim ki Almanca biliyordu ve bütün sosyalist edebiyatı okumuştu. Ben kendi hesabı-ma hafit bilgi dağarcığımla bu büyük âlimi hiçbir zaman açıkça tenkit cesaretini kendimde duymadım. bir nei hurafevî korku karıştı ve dostumuzun karşısında ricat yolu kesilmi bir ordu gibi daima perişan ve tereddüt içinde kaldı. Tipi Abdüsselâm Beyin saat hikâyesi gibi bu yanlış ameliye de Aristi« Efendide Seyit Lûtfullah'a karşı olan son mukavemetleri kırdı. tas'id te/vie. koyulaştırma. Abdiisselâm Beyefendinin ihti-1 asları bu kadar sonsuz değildi. mum vcv> muşamba hâline »etirme. '¦'•Nallı eski dostumun şahidi olduğum ömründe bu cinsten bir mii-<-adele lıkrini verecek mühim bir şeve dc rastlamış değilim. eski kumaşlar ve saray eşyası.1 /ıtfııllah vak'asının anahtarı veya anahtar larından biri olabileceğini bana defalarca söylemişti. kornelt arasında yapılan tecrübelerde de öbürleri gibi hazır bulunuyor. Birkaç kazma ve kürekle derhal işe başlaması lâzım geliri Fakat iyi saatte olsunların dünyasında her şeyin kendisine mahs bir vakti ve erkânı vardı. ruhla yapılır. hal. 1909 yılının en büyük hâdisesi Aristidi Efendinin bir gece tek b şına Kayser Andronikos'un hazinesini aramağa kalkması olmuşt Fakat daha ilk kazmada definenin yeri. . Altın imbikle değil. başındaki gizli mücadele d vam etmek şartıyla. körükler. Hat tâ bu yüzden bu iki adamın arasında günlerce süren münakaşala oluyordu. Toprağın altınc ondan çok ne var? Mesele el dokunmadan yapmaktır.. "Tallin. tevlit. değişmişti. tef. Fakat ne yalan söyleyeyim.. do gıırtma. Aristidi lifendi. müce herler. Onun karşısında daima yüzünde taşımağa kendisini mecbur sar dığı o cehalete karşı Avrupalıca müsamahalı tebessüme..S İTTUŞU .

Onlar bende makarışık devam ettiler. Bir başka defasındı bamın ümütsiz kıskançlığı ve sabırsızlığıyla perişan oluyoı Hattâ bu. bana bu in: ların tesirinden kurtulmak imkânını pek vermedi. Ahmet bana benzemiyor ve benzeme: için de elinden geleni yapıyor. imbik çatladı ve lâboraltıvar ateş aldı. yaşı. bu ıııa-^ dönüşünü yapmadan kendimi anlatamam. Şu anda Efendinin kendini yenmiş tebessümünü yüzümde dolaşıyor saı rum. Nuri Efendinin-^^benzesin. Bıı eski şeylerden şimdi çok uzaktayım.Sİ TANPINAR SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Onlar benim örneklerim. Tıbbiyeyi bitirince . Daha dün gözlüklerimi değiştirmem icap edil artık o cinsin modası geçmiş olduğunu bile bile Aristidi Efend kine benzer bir altın gözlük aramadım mı? Belki de şahsiyet hissediyorum. fakat satan o içten müdahalelerdir. IX Bu hâtıraları bu kadar uzatmamda. çünkü iş. Realitenin içinde yaşa mağa. Halil Ayarcı'run hayatıma girdiği andan ili baıen ben büsbütün başka bir insan oldum. hayatımın ileriki safhaları. Ne ondan kurtulabiliyorum. kıyafetimde bile görülüyor. Her hâlde bende olan budur.-. Zaman zaman onların aıına girdim. İçimde. Hattâ kendini bu yüzden birçok kânlardan mahrum etti. Bir gün muayenehanesinde bir hastaya f ^rkeTgördüm. farkında olmadan yüzümde buld maskelerimdi. En meşhur terzilerde yaj dığım elbiselerim sırtıma geçer geçmez bana Abdüsselâm Beyi lığını veriyorlar. onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemes Belki daha derin. . o kadar ihtiyaç ve yoksulluk içinde. *""*"da Nurl Efendinin. Hvct o bana yem bir hayat bul-tin. Bir saat sonra yetişebilen itfaiye . yani hâfızanın ambarındaki maskelerin zenginli^ ^pı penceresine taktırdığım eski parmaklığın da elbette bir payı tesadüfü. daha kuvvetli bir şey. di çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum. Ben yıllarca bu adamkıl k a'aSIIU'a" on'ann rüyaları için yaşadım. biraz sonra Lûtfullah'ın yalanı benimsemiş bakışlarını dimde bularak yaptığım işten ürküyorum. Oğlumun de gibi. bu mirasları ikide bil rudan d°ğruya mazime.. ona benden fazla hâkimdi. geçmiş meyleri tahayyülden ve hatırlamadan artık le/. ne hakikatini. Elbette benim gibi yaşamayanlar. kendi mazim «Isa bile o günlere karşı katılaşmış bir taraf var. Liseyi bitirir bitirmez devlet hesabına silin çarelerini buldu. bazen I.bile hana kııvvrih hir iradenin karşısında açılacak büyük imkân kapılan gibi görünür Pununla beraber bu kapılardan birinin bir giin. Şurası da var ki.ık ki. 11e de gıi ¦''inç laıahnı bugünün insanı anlayamaz Bana gelince. ke d kadar rüyalı ve ümitli geçen çocukluk günlerime bakar gibi oluyorum. .aitleri Ayarlama Bnstıliisü turn hikâyesini bu uzak hâli ralarla ağırlaşl irdim? Neden bu mazi gölgeleri yüzünden yol tını bir denbire değişti? Bunlar o cins şeylerdi ki.e mahalle tulumbacıları Aristidi Hfendivı varı yanmış buldıılaı.ûtfullalı -oya Abdiisselfmı Bey oldum..z. Villa Saat'ın verandasına ve mevsim çiçekleri ile dolu bahçesine açılan ğimiz şey bu. Seyit Lûtfullah için şunun bunun muvakkithaneye bıraktığı Fakat ben onların hâtıralarını yazıyorum. E herkes için söyleyemem. Bu 1912 yıiı şubatında oldu ve onun ölümüyle imbikle allın yapma ışı sona erdi Küçük grup için yalnız deline ümidi kalmışıı. "hakikî çalışmanın nizamından" geçmedim. Hiç farkında olmadan "özen Nuri Hfendi. AbdiissHâm Bevın pa rası ile vapilaıı tın tecrübelerin bütün şerefini kendisine inhisar <-t liınıek isteyen Aristidi hfendi bir gece tek başına çalışırken. dört sene evvel bir antikacı jükkânında bulduğum ve derhal satın alarak çalışma odamın. Zaman zaman insanların arasına onlardan bi benimseyerek çıktım. Böyle ete olmasa. almayacak kadar 'leri. Tıpkı benim bir saate bakışım gibi bir şeydi bu. Hâlâ bile bazen aynaya baktığım zaman.et. onunla mücadeleye alıştım. Çok temenni ederim ki. '"Her ne olursa olsun mazim bugünkü vaziyetimden bana bütün ¦bir mesele gibi geliyor. VIII Niçin. ne de tamamiy-|le onun emrinde olabiliyorum. Kendi hayatımı y yorum. hem de en bek lenınedik şekilde açıldığını hepimiz gördük. Nc va/. mizaçlarım benimsedim.

Fakat bende ki düşüncesine uymayan birtakım şeyleri beğenmediği birtakım lere düşman olduğu muhakkak.' Hain Yahudi bütün gayretime rağmen ışı yine anladı. genişçe ve ası i elbiseyi bir suretle Ilıtmayan. miştim. cevabını <'6 di Otuz lira ve flokuz yüz lira.AMA ENSTİTÜSÜ dediği gibi karesi! Nerde ise rakamların bu uygunluğuna al-lumun „pgi^ı <. Müzelik eşya . Anne. . yük baldızımın musikî meraklısı olan ııdıınu hilmem kaçıncı fa olarak. lâle motifleri arasından doğlerini başka türlü.k medreseye götürdüğüm zamanlarda bu parmaklığm önünde durur. almak. onu uzun uzadıya seyreder. Dört sene.jz eve gönderin. Oğlumun beni sevmediğini iddia edemem. -tabiî artık bir şeyler satmak için değil. Fakat ııe olsa içimde bir keder va" Kendi mazime ve bilhassa çocukken yaptığım bir ahde ihanet. . Âdeta 0 54 SAATLERİ AYARI. derhal üstüne atılır. daha saf şekilde bulanlar var< >ey'eri ° y. Konya'dan geldi. Bu sefer benim şakacı olduğuma karar verdi.)m vij7 e|iiden tutturdum.. Bu parmaklığın yıldız benekli.de doksan dokuz kııaiiçeliğim sağlayacağın!» T ıkı e'nın ina ğı bir kemer tedarik edebilmiştim. Vi Saat'i süslemek için-depoyu gezerken birdenbire hu naımak! görmeyeyim mi? Eğer fiyatının birkaç misli aıtaı ağını bilmesi dini. B< ki de halli o omuzunm dönmeme rağmen ellerimin nasıl îiifcdij! ııi fark etmişti. güpegündüz bütün yakalanma tehlikesini gözüme alarak. Kaldı ki uzım zamanlar bu parmaklığın hemen arkasıı yatan kocaman taş kavuklu adamın evliyalığına belki de vanı baş da alabildiğine büyümüş dul ağacı yüzünden inanmıştım. Oıııın için butun dikkatimle Hint işi bii rahle üzeri de yaptığım pazarlıktan sonra sorduğum suale. daha kuvvetle. indisini tutan son duvar parçası da koptuğu için olduğu yerde. Sanki her şerefesine aVrı bir merdivenden çıkılan bir cami minaresinde imişiz ve tam orta yerde buluşmak için kalın duvarların arasından birbirimizi göz-leyebiliyor ve ona göre hareket ediyormuşuz gibi. Ben yüz altmışa çıktım. O darıldı. Talih ve tesadüf bana tam aksini yaptırmıştı. evvel. fakat hu sefer derhal geriye alacağımdan emin olarak mire vermiş. Mandalin fifendi binden bir basamak üstte. dördüncü kere biiviik bir ı esaretle güzellik miisal-sına girmeğe hazırlanan ve bu iş için bize şeııidcn bilmez tüken" masraf kapıları açan küçıik baldızıma. Geçici de olsa bu parmaklık evime çoktan beri görmediğim rahatlık ve genişlik getirmişti. Büyüyünce ve eline para geçince bir başka camiye vakfetmeyi nezrettiğim büyük iuvar saatimiz gibi bundan tam on iki sene evvel. "Dokuz yiız lira Çok iyi bir şevdir. zaman zaman uğradığım antikacı dükkânlar dan birinde.. Hulâsa bana hiçbir şey sö meden benden gelen her şeye sırt çevirerek yaşadı. bu itibarla son derece göz alan ve bmaenal yiiz." diyecektim. dört yüz yetmiş beşte durdu kaldı. belki de camii tamir ettirmeyi düşünürdüm. o yavaş yavaş indi ben adım adım çıktım. Aklımı başıma . son hastalığında iyileşmesi için her akşam ona gider dua etler. el-rette benim de hisseme bir şeyler düşecekti.bütün duvarı ve mezarlığı. maklığm tam önünde mumlar vakardım. Fakat dersini/.k. Buna rağmen gene içten içe o 52 vardır. eski bir dost gibi kucaklardım. Na-'t Beyin Çİftesiyle vurduğu kuşların kanadı gibi sarkan bu parmak-& b'r antikacıya otuz kâğıda satmıştım. bir gün kendisi defineyi ulursa veya Aristidi Efendi hakikaten cıvayı altın yaparsa hisseme düşen kısımdan -vâkıa kimse böyle bir şey söylememişti ama. lam oluz misli bir faik. ıe () zamaıı bu otuz kâğıt beni Andronikos Kayser'in bütün defi-es'm e'de etmişim veya Aristidi Efendinin imbiklerinde bütün 53 İANf'lNAR O gtin o para ile karım Pakize'ye ulak tefek hediyeler almış. Ayın a da son iki iinsını eski nalıım yaymacı Ali Efendiye vererek ondan üç akşam e\ vel se* nü/deki açık hava sinemasına çoluk çocuk girebilmek için r olarak bırakıığım komşumuz bakkal Hıılki Efendinin saatini almıştım. çok sıkışık bir zamanımda. Fakat iyi hesaplıyamamış olacağım ki.mevkiimin ve servet zin icabı olarak Amerika'da tahsilini tamamlamasını teklif ed derhal reddetti ve Anadolu'ya gitti.

AMA ENSTİTÜSÜ onlarla meşgul olanlar. Hulâsa onu ben kurtardım. Zaten ona yaptığım adaklara. musluk taşı.. Herhangi bir anlayışsız ele düşmesini ben önledim. işlenmiş taşların. teselli buluyor. Yoksa (illileri mi bekleyeceğiz'? Parmaklığın kendisine gelince. Fakat ne kadar eski ve harap oluğunu yukarda anlattım. Müzelik olmasına müzelik olan.Belki de bu mağlûbiyetin intikamını almak için parayı verdikten sonra eğildim.ük ortada yoktur. Fakat düşününce kendime teselli imkânları da bulmuyor değilim. Kurtardığım şeyi kendi evimde emniyet altına almam. Öbür müşteriler var!. neden yalan söyleyeyim.. Hattâ daha ileriye gittim: Mandalin Efendi. sedre ağacının onu da Boğaziçi'deki eski bahçeden söktürmüştıim-altında torunlarımın. Artık bu mazi hâtırasına kavuşmaktan gelen sevincimi gizlemeğe lüzum görmedim". neşelerini hakkıyla tadanlar büsbütün başka varlıklardı. bir daha olur olmaz maceralara düşmemesini temin etmem kadar doğru bir şey olur mu? Sonra ondan benim kadar kim zevk alabilir? İnce arabeski arasından kendi mazisini.. Bu çocuğa Pakize'nin arzusu üzerine rahmetli Halit Ayarca'nın adını verdiğime ne ... fakat. kürekler. sonra kollarını uçacakmış gibi havaya kaldırdı: Ne yapalım paşam. bahçenin kumlarını doldurup boşaltıyorlar... Semt âdeta şenlenmiş. hafif buğday tenli Asi ve Hanımın beklemesine lağmen iviee biliyorum ki. Şüphesiz bundan ben de az çok müteessirim.. Kim bilir belki de kısa entarisinin allından mavi donu o kadar zarif şekilde sarkan Halide'yi çiçek tarhlarından birinin ortasındaki güneş saaatine öyle düşe kalka götüren ve orada iki eliyle taşa abanarak düşünmesine sebep olan Nuri Efendinin kendisidir. bu harap binanın ye55. "Şehrin ortasında bir mezarlık eksik" diye bu yaşımda oturup ağlayacak değilim her hâlde! Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder1 Hem ne oluyor kuzum. hem çok iyi bildiğim bu parmaklığı bana daha çok pahalıya satabilirdiniz. Ayrıca onu hangi zarurî şartlar altında ye-"nden söktüğümü de biliyorsunuz.. Oldu. Evvelâ ne medrese. Evet. Sen sağ ol.. kızım Zehra'nın kendi çocukları için tutmak gafletinde bulunduğu o susak İsveçli kızla. modern mimariyi. güler yüzlü.. oldu. benim Halide için bulduğum. Yanıbaşlarmda dadılarının. Kahveci Salih Ağanın evliya olmadığını çoktan biliyorum. Konya'dan gelmediğini herkesten iyi. şu anda asıl s 6 SAATLERİ AYARI. radyatör rafı gibi şeyler olması da beni o kadar üzmüyor. hâlâ alt tarafından çocukken yaktığım mumların izi görülen parmaklığı öptüm. Mandalin bir müddet yüzüme baktı. Mezarlığın ortadan kalkması. o canım yazılı. Kaldı ki. Binaenaleyh parmaklığı mutlak surette iadeye mecbur olduğum bir sahibi mevcut değildir. modern konforu seviyorum. balık etli. dedi. Kahvecibaşı Camii'nin mezarlığının parmaklığını evime getirdiğim.. ne cami a. bütün o garip insan kalabalığıy-la beraber kim seyredebilir'' Bu satırları yazarken ara sıra başımı kaldırıp ona bakıyorum. kendi havalımızı mı yaşayacağı/. Onun güzelliğini ben fark ettim. ben Nuri Efendinin. onları koruyanlar. TANPINAR rinde yapılan apartmanları görünce insan ister isteme/. hattâ Asel-han'ın hediyesi yırtık cübbesiyle Seyit Lûtfullah'ın şu dakikada onlarla beraber olduklarına inanıyorum. hususî hayatıma mal ettiğim için beni belki ayıplayacak olanlar bulunur. ayna taşı. evliya olsun veya olmasın onu daha o zamanlarda kendisine affetmemiştim. bu güzel sanat eserini ilk keşfeden. insan canlısı Abdüsselâm Beyi.. Bugün hiç de iyi tüccar değildiniz. Vâkıa bu parmaklığı permden sökmüş olmakla bu binanın toptan ortadan kalkmasına bi-'a^aa ben sebep olmuş olabilirim. onun karşısında hayranlık duyan benim. dedim. yaktığım mumlara rağmen annemin yine ölmüş olmasını. en küçük kızımla Cenab-ı Hakk'ın altmışımdan sonra hana ihsan etti ği Halide ile beraber oy unlarını seyrediyorum Fillerinde küçük renkli kovalar. Bir kaç adım ötesindeki yazılı kavağın. şirin. Hepimiz sağ olalım. İşin içinde insanı rahatsız eden bir taraf var. Bu gidişle birkaç yıl içinde modern bir mahalle kurulacak! Ben artık modern adanu. Onu antikacının dükkânında ben yakaladım.

kadar isabet etmişim, (iıiıı geçtikçe ona benziyor. Küçük gül yaprağı yüzünde onun çizgileri peydahlanıyor, hattâ tabiatı bile yavaş yavaş o tarafa Kayıyor. Onun gibi iradesini herkese kabul ettiriyor, hoşuna giden her şeyi istemeden elde ediyor. Bu demektir ki, Seyit Eûtfullah'ın adlarımızın talihlerimiz üzerindeki tesirleri hakkında söylediği şeyler hiç de mübalâğalı değilmiş. Eminim ki, Halide'ye başka birinin adını verseydim, rahmetli velinimete bu kadar benzemezdi. X 1912 yılı hayatımın en ıstıraplı yıllarından biri oldu. Bu yılın hemen başında Nuri Efendi öldü. Onun ölümü ile hayatımda bir yığın mesele çıktı. Daha cenazeden dönerken kendimi on yedi yaşıma rağmen işsiz güçsüz buldum. İki yıl evveline kadar zar zor idadî tahsılımc devam etmiştim. Fakat bilhassa Seyit Eûtfullah'la dostlıı-Sl,m arttıktan sonra mektebin semtine bile uğramaz olmuştum. Ş'mdı kendimi ortada hissediyordum. Mektep, gençlik için daima e lı e nv m i y etlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "Ne olacağım?" sualini geciktirir. Bırakın ki vaktin-x'tışir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Cn hu trenden vaktinden çok evvel âdeta çöliin ortasında inmiştim. 57, TANPINAR Etrafımda yavaş yavaş beni hedef alan, üzerimde yüksek sesle düşünen bir teşhis uğultusu, çok cömert ve insanî bir endişe başlamıştı. Annemin dilinden "Bu çocuk ne olacak?" sözü düşmüyor, komşular babamla her karşılaştıklarında söze, "Oğlanı ne yapacaksın?" sualiy-le başlayorlardı. Kimisi behemehal okumam, kimisi bir sanat sahibi olmam lâzım olduğu fikrinde idi. Ve hepsi birden babamın bu işi her türlü zecrî tedbire baş vurarak halletmesini istiyorlardı. -Bir iş tutacağı yok, bari şunu evlendirsen... fikrinde bulunanlar bile vardı. Bu suali ben de kendi kendime soruyordum. Vâkıa meslek, iş, kazanç düşünmüyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada. Onu harcamak lâzımdı. O vakte kadar saatten başka bir şeye merak etmemiştim. Ondan da büyük bir şey anlamıyordum. Rahmetli Nuri Efendiden saat hakkında bir yığın malûmat edinmiştim. Fakat ciddî şekilde saatçiliğe yanaşmamıştım. Üstelik sakardım. Elimle gözüm beraber çalışmaktan uzaktı. Her ikisi birbirinden ayrı yaşıyorlardı. Yaradılıştan amatördüm. İş olarak üstüme aldığım her şeyden çarçabuk sıkılıyordum. İçimde birdenbire bir yol açılıyor ve ben elimdeki işten sessizce ona kayıyordum. Mektepte, Nuri Efendinin muvakkithanesinde. babamla yedi yaşımdan beri her Cuma ve Perşembe günleri gittiğimiz dergâhlarda bu hep böyleydi. Bununla beraber bir şey yapmam lâzımdı. Mııvakkithanenin biraz ilerisinde ihtiyar bir saatçinin yanına çırak girdim. Adamcağız fakir ve işsizdi. Ekmek parasını güç çıkarıyordu. Bununla beraber beni kabul etti. Kendi tamir edeceğim saatlerin parasından bana birkaç kuruş vermeğe bile razı oldu. Fakat talihime dükkâna o günlerde müşteri uğramıyordu. Usta çırak sessiz sadasız karşı karşıya oturuyorduk. Hiç de Nuri Efendiye benzemiyordu. Saat hakkında hiçbir fikri ve felsefesi yoktu. Bir gün Nuri Efendiden öğrendiğim şeyleri şöyle bir tekrarlayayım dedim, hiçbir şey anlamadı. Saat insana benzer, der demez,"Buraya bak, ben delilikten hoşlanmam!" cevabını veı di. 58 SAATİ FRİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Obıir yandan Seyit Lfltfullah peşimi bırakmıyordu. Gaip âlemle münasebette henim yardımıma alışmıştı. İkide bir dükkâna geliyor. 'Haydi kalk! Emir geldi. Etyemez'e gideceğiz!" diyor. Hana izin vermesi için ustaya rica ediyor, olmazsa onu cinlerle tehdit ediyordu. Etyemez, Eyüpsultan, Vaniköy, hulâsa bütiin İstanbul bizımdi Yarı topal bacağını siirükleye sürükleye, başında kirli sarığı, en ufak rüzgârda şişen cübbesi, o önde ben arkasında, karışık ve yamalı kıyafetimle dolaşıyorduk. Buna rağmen iyi kötü ihtiyar adamın yanında birkaç ay çalıştım. Evet, Asım Efendi saatin felsefesini bilmiyordu: fakat saat tamirini biliyor ve insana bir şeyler Öğretiyordu. Yazık ki, kötü bir hâdise beni dükkândan ayrılmağa mecbur etti. Günün birinde Seyit Eûtfııl-lah dükkâna tamir için verilmiş saatlerden

birini aşırdı. Hâdise ortaya çıkınca ben itham edildim. Saatlerce karakolda kaldım. Nihayet bir gün evvel onun dükkâna geldiği hatırlandı,çağırdılar. Adamcağız saati Andronikos Kayser'in hazinelerinin başında yakılacak tütsüyü satın almak için aşırdığını söyledi. Ve yok pahasına sattığı yeri de gösterdi. Bu işi huddamının ısrarıyla yaptığını, bu gibi defi ne araştırmalarında behemehal çalınmış bir şeye lüzum olduğunu iddia ediyordu. Böylece asıl kabahatli meydana çıkınca ben sal ive rildim. Fakat biçareyi orada o hâlde bırakmak istemediğim için bit türlii gidemiyordum. Nihayet Abdiisselâm Beye haber vermeği akıl eltim. Onun yardımıyla esrarkeşlik ve hırsızlık cürümleri yüzünden mahkemeye gitmekten kurtuldu. Abdiisselâm Bey birkaç mecidiye ile saati satıldığı yerden tekrar satın aldı. Fakat Asını Efendi beni ar tık istemiyordu. Hakkı da vardı. Bu kadar münasebetsiz ve mesııli yetsiz dostları olan bir çırak daima tehlikeli bir şeydi. XI Bu saat hâdisesi evimizde karakoldakindeıı şüphesiz daha mühim ve benim için daha tehlikeli ve rahatsız edici akisler uyandırabilirdi. Fakat tam ertesi günü olan bir hâdise, aile hayatımızı kö'59 TANPINAR kürıden sarstı, babamın hiddetine, annemin bitmek tükenmek bilmeyen şikâyet ve üzüntülerine büsbütün başka bir mecra verdi. Bu daima böyledir. Hâdiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hâdiselerdir. Filhakika babamın benim yüzümden palas pandıras karakola çağırıldığının hemen ertesi günü halam öldü. Ve ikindiden biraz sonra tam gömülürken tekrar dirildi. Bu çift hâdise bütün aile hayatımızı alt iist etti. Babam onların tesirinden bir daha kurtulamadı. Halam, babamın yeryüzünde tek akrabası idi. Belki de bu yüzden birbirlerine huy, mizaç, hattâ sıhhat itibariyle taban tabana zıt idiler. Babam kanlı canlı, taş yese öğütür cinsten bir adamdı. Müthiş bir yaşamak, harcamak iştihası vardı. Kâinat onun için harman gibi satıp savrulacak bir şeydi, yahut da etrafı böyle hükmediyordu. Halam ise zayıf, çocukluğundan hastalıklı, kindar, içine kapanıktı. Babam çok dindar olduğu hâlde neşeli, saza, söze meraklı idi. Halam neşesiz, somurtkan, son derecede sofu, kibirli, alıngan, nefsine hakikî bir düşman muamelesi yapmaktan hoşlanan bir kadıncağızdı. Bu iki ayrı insan yalnız bir noktada birleşirlerdi. İkisi de sıkıntı içinde yaşarlardı. Daima hayalperest, olmayacak ümitler içinde yaşayan babam parasızlığı yüzünden sıkıntıda idi. Rahmetli kocası Siipürgeciler Kâhyası'nın oğlundan, Etyemez'deki konaktan başka birkaç han, hamam ve bir iki sarrafta işletilen para, bir yığın eshama konan halam ise hasisliği yüzünden yarı aç, yarı tok, kıt kanaat bir hayat geçiriyordu. Hattâ parasını yerler korkusuyla tekrar evlenmeğe bile cesaret edememiş, on altı odalı koca konakta yarı deli bir ahretlik ve kendisi kadar sofu, hasis, üstelik de dedikoducu ihtiyar bir kalfa ile yalnız başına bir baykuş gibi yaşamıştı. Kocasının ölümünün hemen haftasında işlerine biraz fazla karıştığı için babamın evine gidip gelmesini menetmişti. Onıın için halamı ancak, bayram, kandil gibi mübarek günlerde elini öpmek için evine gittiğimiz zaman görürdük. Bir de ramazanların ikinci haftasını camilere yakın 60 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ diye bizim evde geçirmeği âdet edinmişti. Biz evine gittiğimiz zaman İstanbul'un en ucuz ikramlarını görvir, envai nasihatlerle en ucuz cinsten hediyelerini alardık. O bize geldiği zamanlar ise ikramda en ufak bir kusuru kabul etmez, kıyametleri koparırdı. İki hizmetçisiyle beraber bu huysuz misafiri ağırlamak korkusu evimizi daha iki ay evvelinden sarardı. Filhakika bize gelir gelmez hayat görüşü değişen, iştahı açılan halamı bir hafta ağırlayabilmek, ancak şabandan itibaren başlıyan ve gittikçe ağırlaşan bir perhizle kabil olabilirdi. Fakat en gücü, bu bir hafta içinde halamın nasihatlerine, tenkitlerine tahammüldü Hakikatte ne babamı, ne de bizi severdi. Hattâ sevmediğini açıktan açığa göstermekten âdeta zevk duyardı. Onun bizim şahsımızda ve ailemizde hısım akrabadan daha ziyade mirasçıyı gördüğü muhakkaktı. Evcek, onun için, ölüm denen

korkunç şeyin arkasın da işleyen makinanın bir kolu, hattâ netice düşünülürse bütünü idik. Halam bir gün ölürse, mirası dolayısıyla, bizim için ölmüş olacaktı. Her hareketimizden mâna çıkarır, en iyi niyetli sözlerimizden bizi itham ederdi. Bize verdiği nasihatler de bu mevzuda olurdu. "Kimsenin ölümünü beklemeyin, en büyük günahtır!" sözü dilinden düşmezdi. Hakikatte -hiç olmazsa ilk zamanlarda- hiç kimsenin böyle bir düşüncesi yoktu. Babam kardeşine acır, hattâ mesut olmasını bile isterdi. Dul kaldığı zaman ahbabımız avcı Naşit Beyle evlenmesi için çok ısrar etmişti. Fakat çirkinliğine iyiden iyiye kani olan halam, bu fikre hiç yanaşmamış, "Ben paramı yedirecek adam aramıyorum" demişti. Hakikatte bu evlenme tasavvurunu babamın bir dolabı addediyordu. Bilhassa tam bu fikir ortaya atıldığı zaman babamın benimle Naşit Beyin kızını -çok küçük yaşlarımıza rağmen- nişanlamış olması bu düşünceyi onda uyandırmıştı. Bir defasında bir hastalığı esnasında babam vizite parasını kendi cebinden vererek bir doktor götürmüştü. O gün, "Acele etme! Nasıl olsa hepsi sana kalacak!" diye babama bağırdığını ve ikisini beraber kovduğunu evde hemen herkes sık sık hatırlardı. Son zamanlarda işleri epeyden epeye bozulduktan sonra baba61, IANP1NAR mın, halamın mirasına tek kurtuluş ümidi olarak bakmağa başladı ğını inkâr edemem. Kaldı ki, halamın sıhhati, takıp ettiği sıhhat re jimi sayesinde -az. yemek, hiç kımıldamamak, daima parasını dü şünmek vesaire- adamakıllı bozulmuş, ahlâkı da busbiitun kötüleşmişti. Babama hiç rahat vermiyor, çok yakın addettiği mirasına karşılık ondan akla gelmez fedakârlıklar istiyor, her vesile ile adamca ğızı azarlıyor, hırpalıyordu. Hulâsa halam yavaş yavaş babanı için bir kardeş olmaktan çıkmış, bir dert hâline gelmişti. Sona doğru halamın yarı vücudu işlemez olmuştu. Bu varisi işlemeyen vücutla onun yaşamakta ve bilhassa kendisine eziyet et meşinde devam etmesini babam bir türlü anlayamıyor, bunu ancak kendisine karşı tâ çocukluktan beri beslediği zalim hislere yoruyor dıı. Bir kelime ile, babama göre halam sadece ona inadından vasi yordu. Etyemez'deki konakta akşama kadar bu yatalak kadının heı türlü cefasını çektikten sonra her eve dönüşte: - Hiç imkân var mı? diyordu. Bu hâlde bir insan hiç yaşayabilirini? Menhus bana düşmanlığından yapıyor. Ama Allah büyüktür. Bu söz de gösterir ki; bu işte babam kendini doğrudan doğruya mazlûm addediyordu. Nihayet mukadder gün geldi. Deli ahretlik iki gözü iki çeşme babama, halamın vefatı haberini getirdi. Babam acele ile konağa gitti. lâzım gelen tedbirleri aldı. Namazı Eâleli'de kılındı Defin ış lerini komşumuz İbrahim Beye havale eden haham namazdan son ra konağa el koymak ve herhangi bir şeyin kaybolmasını önlemek için doğrudan doğruya Etyemez'e dönmüştü. Zanmına göre bu işte en büyük hatası da bu olmuştu. Birdenbire miras ve mal kaygısına düşmemiş olsaydı, evvelâ halam vaktinde gömülmüş olacak, vanı tekrar dirilmesi ihtimali azalacaktı. Sonra da böyle bir şey vâki olsa bile babamı başı ucunda meyus ve perişan, iki gözü iki çeşme ağlar, yakasını yırtar görmesi elbette ki çok başka tıirliı tesir ederdi. Halbuki iş tam aksine olmuştu. İbrahim Bey babamın bu iş için verdiği paradan kendisine, de bir şeyler arttırabilmek ıçiıı Süpürge çiler Kâhyası'nın gelinini âdeta bir fakir cenazesi gibi kaldırmıştı. •62 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ Diğer taraftan aileden kimse bulunmadığı için yanına gömüleceği rahmetli zevcinin mezarı güç bulunmuş, geç kazılmış, araya bir yığın gecikme ve uygunsuzluk girmişti. Neticede tam kabir açılıp da kapağı ortadan kesilen tabut indirileceği zaman halam birdenbire etrafın ölüm sandığı laterjik uykudan uyanmış, ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahlûk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış, "ve daima mütehallik olduğu cevde-ti kariha sayesinde" durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Ftyemez imamına: "Haydi çabuk, beni eve götür..." emrini vermişti. İbrahim Beyin anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefcndidcn tek rar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Hattâ halam kaçamayacak ka dar korkanları azarlamasaymış, bu iş biraz

. Mesele yalnız bir hak anlayışı değildir. Böylece çöreklerini yiye yiye âhiretten dönen bu acayip ölünün arkasına sokakta her rast gelen takıldığı için halam vaktiyle gelin olarak girdiği eve âdeta birkaç mahallenin. şimdi git! dedi. koşa koşa merdivenlerden çıkıyordu. hangilerinin doğru olduğunu bilmediğim için de sızlanışlarına çokluk acımazdım. heyecandan. adamcağızın korkudan. olan bitenden habersiz. koynuna doldurduklarının hepsini teker teker çıkardı.. Bense tâ çocuklu 63.. oturduğu bu garip sedyenin içinden bütün harekâtı halam kendisi idaıe elmiş. TANPINAR ğumdan beri merakımı çeken. Yere indirilen tabuttan.Tarih kitaplarında resimlerini gördüğüm kayserler gibi bir şeydi bu. öleceği beklenen. tahviller ve altınlarla dolu. kendini çıkar maları için kısa birkaç emir verdi. Kapıdan beni iterek girdi ve yüzüme bile bakmadan: Nerde o baban olacak herif?. Fakat ben hiçbir zaman hak diye kendime ait bir şeye inanmadım.cepleri halamın başının ucundaki çekmecedeki mücevherler. Halam yalnız. ölen halam."Aldıklarının hepsini çıkart!" dedi. Yanındakilere. Korkudan.. Tarihin kaydettiği meydan mu harebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önünde tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı olamazdı. Herkes bir kat daha şaşırmıştı.. Aralarında hiçbir karşılıklı konuşma olmadı. hiç kimsenin yardımı olmadan kendi kendine merdivenleri çıktı. Kötii-rüm halam.AMA ENSTİTÜSÜ beslenen ümidi dahi oracığa bırakmıştı.Haydi. Filha kika ilk iş olarak imamdan. bu garip hâdise benim üzerimde babama yaptığı tesiri yapmadı. çünkü istikbal için 64 SAATLERİ AYARI. hattâ bütün semtin yarı halkını peşinden sürükleyerek.imkânsızlaşırmış." diye emretti.. diye sordu. İtiraf edeyim ki.. Safinaz. O budala oğlunu da al götür. "Beni yukarı götürün! Çabuk. odanın ortasına yığmış. karşısında göriir görmez. yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini meydana çıkarmış.. Bununla beraber o günkü hâlini hiçbir zaman unutamam. yardımsız yürüyor. harıl harıl tamire uğraşıyordum. ve hasis kardeşini böyle sırtında kefen.. çok üşüdüm. "Daha ne kaldı acaba?" der gibi etrafına bakınıyormuş. Babamı ikinci evlenişinden sonra pek sevmezdim... Birkaç saat evvel cennetteki ıckânına gönderdiğini sandığı huysuz.. Büyük bir dikkatle hareketlerini takip eden halam babamın canından başka geriye alınacak bir şeyi kalmadığını anlayınca olduğu yerden: . Bütün aldıklarını hattâ fazlasıyla vermişti. Yazık ki. şaşkınlıktan âdeta dili tutulmuştu. Soğukkanlı ve heybetli. Bütün mazlum doğmuşlar gibi başıma gelen talihsizliğin neresinden ve ne pahasına kurtulursam kâr sayardım. fakat bir türlü şöyle yakından dokun mak fırsatını bulamadığım yemek odasının saatini sökmüş. Biz baba oğul çarpılmış gibi evden çıktık. Fakat onları beklemeden. halam. gibi götürün!" de diyebilirdi ve ondan daha ziyade bu beklenirdi!-hattâ şehre girdikten sonra ilk rast geldikleri poğaçacı dükkânından karnını doyuracak bir şeyler bile aldırmış. Daha karışıktır.. diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine. Hayatımı düşündükçe . Kapıyı halama ben açtım. Dışarda soğuk var. Beş dakika sonra küle basılmış siilük gibiydi. yarı belinden gerisi içerde. bana o anda kendisine karşı duydu ğunı hayranlığı anlatmak fırsatını vermedi. Yüzü muşamba gibi sararmış. Babam: Hoş geldin kardeşim. sen benim yatağımı yap! Bir ıhlamur kaynatın bana. hizmetçileri sindirmiş. Fazlasıyla. Hangi hâlle rinin yapmacık. kazıcılardan birinin orada çukurun ya nında bıraktığı paltomsu şeyi isteyerek sıkı sıkıya örtündükten son rayarı beline kadar dışarda. o kalabalık da defolsun. bütün vücudu ile titriyordu. hayranlıktan atan çenemle yukarıyı işaret ettim. kardeş hakları namına zaptettiği evde kömürlükte gömülü olanlara kadar. tam bir zafer alayı ile dönmüş Bu esnada babam. Halam şüphesiz bize karşı çok büyük bir haksızlık etmişti. Çabuk olun. Hattâ alkışlamak imkânı bile bırakmadı. evvelâ Etyemez'dcki konağa kadar kendisini taşayacak olanlarla sıkı bir pazarlık etmiş -halbuki "Getirdiğiniz.

bilmem niçin sofanın duvarına astığı ve bir daha oradan kaldırılmasına razı olmadığı saat rakkasına bakar ve sonra acayip ve mazlum bir gülüşle gülümseyerek yerinden fırlardı. ümitlendiğimiz bu mühim hâdiseden. Bir ara İbrahim Bey babamın yüzüne korka korka bakarak: "Bütün kabahat bende oldu" diye hayıflandı.. müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür. O gün de şüphesiz böyle olmuştu. seneler boyunca beklediğimiz. âdeta baştan aşağı beğenmemek. Eğer babam eve dönmek için bir kira arabası na binmeğe razı olacak kadar perişan olmasaydı. ben halamın mirasından hissemi almıştım..dünyanın en büyük harfleriyle. Süpürgeciler Kâhyası'nın servetinden kocaman bir saat rakkasının cebimde kalmasıydı. Kendi köşesinde sessiz sadasız oturan bir adam olmuştu. en keskin ışık reklamlarıyla halamın vefatından.. En müsai' ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi. Fakat dahası var. Ebedî uçurumun başından o kadar beklenmedik şekilde döndüğü zaman dahi. Ve onu elinde olmayan kusurlar yüzünden -çirkinlik. Vâkıa bu. Takdiri İlâhi böyleymiş. TANPINAR Evet. kızan. babam ne derse desin. Pek az insanın başına gelen bu hâdiseden sonra babam bir daha düzelmedi. bana kendi vaziyetimi daima unutturdu..-yaşım buna müsaittir-daima kendimde seyirci haleti ruhi-yesinin hâkim olduğunu gördüm. diye mırıldandı ve arkasından ilâve etti: O zaman asıl fenası olurdu. bağıran. Ne dilindeki ağırlık. onlar üzerinde düşünmek. inkâr etmek. Her insan. ailem içinde böyle işitilmedik ve görülmedik bir hâdise vuku bulduğu için sevinirdim bile. Babam. Halamın tekrar dirilmesiyle kaybettiğimiz şeylerden ziyade gözümün önündeki şeyler beni yakalamıştı. baba oğul el koyduğumuz konaktan. çok mühim bir şey değişmişti. İnşallah ibret alır da dedemizin vasiyetini o yerine getirir. kendi ihtiyatsızlığının payını bile düşünmeğe lüzum görmüyordu.AMA ENSTİTÜSÜ tattı. yine bildiğimiz halamdı. onun karşısında babamın o garip duruşu arabada bizim hesabımıza dövüne dövüne günün olan bitenini babama anlatmağa çalışan İbrahim Beyin şaşkınlığı öyle sevinilmeyecek hattâ gülünmeyecek şeylerden değildi. Bütün ömrünce o kadar çok konuşan. tavırlarını görmek. bütün bu olan biten şeylerde kendi sabırsızlığının. Garip bir sükûnete kavuşmuştu. muvakkat ölümünden sonra kendisini o hasta ve mecalsiz hâlinde dahi âhiretten geriye getiren vücudunu bir daha eskisi gibi hor görmedi. bâsübâdelmevt filân gibi tabirlerden beklenildiği şekilde tam ve yeniden bir doğuş olmadı. her tarafı değişmek.. Babam bunu o kadar iyi biliyordu ki. her şeye sükûnetle katlanması beni hâlâ bile düşündürür. özler. ne de ellerindeki titreme geçti. Asıl garibi evcek bütün selâmetimizi bağladığımız. İşte halam milyonda bir insana ancak nasip olabilen bu saadeti 66 SAATLERİ AYARI. Yalnız ara sıra. hattâ bütün tanıdıklarca kabul ettiğimiz düzeni bozduğu için ona bu son isimleri de verebiliriz. Şimdi sıhhatte artık. "İşi daha çabuk tutabilirdim. yeniden.. biçimsizlik.. bir an. 65. isterseniz bu ihtilâl veya inkılâp -halamın hayatı dediğimiz ve evcek. şüphelenen sızlanan adamın böyle birdenbire susması. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana. Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı..haksız . Başkalarının hâlini. Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer. onunla en zalim şekilde karşılaşmıştık. yaşlılık gibi. Halamın o heybetli hâli. ve hepimiz. değiştiğinden dolayı sevinme* için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi. Bu değişme. Fakat tâ içinde. güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamağa başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır." Babam yavaşça başım kaldırdı: Üzülme İbrahim Bey.kanaatımca şu üç esaslı noktada toplanır: Evvelâ halam.

"Hayır. Mezarın başından evine kadar ve o acayip şartlar içinde yalnız kendi iradesiyle ve etrafının iradesini yenerek gelen halam -çünkü bütün o kalabalık. Oturup çıtır çıtır yiyeceğim!" kararını verdi. ıstırap çekiyorlar. ağlıyorlar. kızı ve oğlu ile beraber konağa yerleşti. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Ve onların girdiği gün halam ahretle bütün alâkasını kestiğini göstermek için Safinaz Hanımdan ahret kardeşliği unvanını geri aldı. bu düşmanlık hiç de ayırıcı bir şey olmadı. âdeta uğuldayan kalabalık. ve onu da peşine takarak Beyoğlu'nun en iyi terzilerini ziyaret etti. para ve halam. İkinci değişiklik serveti hakkındaki düşüncelerinde oldu. alâkadar oluyorlar. kuşamıyia meşgul oldu. O kadar bağlı olduğu. sur dışının o sert rüzgârı.. Kendisi niçin yaşamayacaktı? Hele bütün etrafın haset ettiği imkânlar elinde iken. O zamana kadar. bir ölüyü gömmenin rahatlığını. küçük. rahat. kutu gibi güzel. kendisini sadece bir bekçi sandığı bu serveti birkaç saat için olsa bile kardeşinin. servetine kavuşma telâşı halamın kötürümlüğünü. "Her ne pahasına olursa olsun saklayacağım ve arttıracağım!" diyen ve evinin kömürlüğünü bir banka kasasına çeviren halam sanki o gün. Bilâkis o zamana kadar birbirine zıtmış gibi ayrı kutuplarda yaşayan. Netice şu oldu: Şehrin hemen üçte biri tarafından zafer arabasında bir Sezar gibi evine getirilen halam uzun ve deliksiz bir uykudan sonra ertesi sabah sapasağlam yatağından fırladı.AMA ENSTİTÜSÜ ğı ve cebindeki beş on kuruşla evden ayrıldı ve onun yerine. badanalandı ve baştan aşağı yeniden döşendi. Dönüşlerinde Naşit Bey İttihat ve Terakkî'ye mebus oldu. Hayat denen bir şey vardı. evinde de babamın ceplerinden ve koynundan zorla çekip çıkarttığı servetini bulmuştu. Ve kadıncağız bir kira arabasında iki sandı68 SAATLERİ AYARI. fakat yaşıyorlardı. Hattâ lastik tekerlekli siyah bir kupa arabası dahi alındı. sakatlığını yenmişti. Altı ay sonra da karı koca sıhhi vaziyetlerini düzeltmek için Viyana'ya gittiler. ne saklayacağım. bir hafta sonra avcı Naşit Bey halamın ikinci kocası ve hepimizin eniştemiz sıfatıyla. temiz bir evde . Beşiktaş'taki akrabasında bir müddet oturan Safinaz Hanım parasını bitirince birdenbire eski velinimetinin bir kardeşi bulunduğunu. Hulâsa evine gelirken hayatı. Arabanın geldiği gün eve bir uşak.bu macerada yaşama denen şeyin tadını almıştı. Korku. Netice? diyeceksiniz. elbette onun tekrar dirilmesine ve kendisini evine kadar getirmeğe mecbur etmesine tercih ederdi. Nihayet üçüncü değişiklik bizzat uzviyetinde olmuştu. seviyorlar. Böylece muvakkat ölümüyle her şeyi birden bırakan halam. insan oğlu daima insana muhtaçtır. Sonra bir arabaya binerek tek başına iş adamına gitti. yani kendisi için ne kadar aziz olursa olsun bir başkasının ellerinde ve cebinde. Günlerce giyimiyle. Mutlak barış taraftarları ne derlerse desinler. ölümden kurtulmak sevinci. etrafında gittikçe artan. Bunlar yapılırken bir taraftan da Süpürgeciler Kâhyası Konağı temizlendi. yeni yeni oda hizmetçileri de girdi. bir erkek ahçı. Sanki o zamana kadar parasına göz koyduğunu sandığı insanlara düşman olan halam. yol boyunca yeniden kavuştuğu insan çehreleri o zamana kadar içinde uyuyan bir yığın şeyi kırbaçlamıştı. ne de arttıracağım. TANPINAR her şeye birden ve başka şekilde sahip oldu. Kızıyorlar. böyle kolayca sahip değiştirmiş gördüğü andan itibaren. birdenbire ihanetine şahit olduğu bu servetin kendisine düşman olmuştu. gülüyorlar. tamir edildi..yere mahkûm etmedi. mucizeli dirilişiyle 67. Biraz sonra halamın servetiyle genişçe bir ticarete girdi. bu düşmanlık yüzünden birleştiler. yahut ayrı ayrı mevcut olmakla kalan iki şey. Hattâ bu vücudun dünya dediğimiz bu kör döğüşünde tek dayanağı olduğunu iyice kafasına koydu ve kadrini bildi. Bütün bu işlerde bizim saat rakkasından başka tek kazancımız Safinaz Hanım olmuştu. İnceden inceye serpilen kar arasından yumuk yumuk gülen o mart güneşi. onun kendi şahsıyla olan münasebetlerinin yeni baştan ve yeni bir statükoya göre düzenlenmesi ihtiyacını duydu. geçmiş hayatında hâtıra diye sakladığı şeyleri vermek oldu. İlk işi imamı çağırtmak ve ona merhumun bütiin elbiselerini.onun Edirnekapı'da dört odalı.

Andronikos Kayser'in hazinelerinden. XII Aristidi Efendinin ölümü altın arama işine son vermişti. Nuri Efendinin yerine muvakkitlik yapan Ispartalı Sadi Efendi. bunlara son verecek Mehdi'nin gelmesi yaklaştığını söylemiş ve vaazın nihayetinde son müjdeyi de vererek. fakat daha huruç etmedim.. Sırtındaki eski avcı ceketini atmış. esrarın dalgası geçtikten sonra. Büyükçekmece yollarında ısrarla bana kızını ne vakit alacağımı soran.AMA ENSTİTÜSÜ ki dostunda yeni eniştesini tebrik etti. Ben. İstanbul'un bin türlü siyasî huzursuzlukla çalkandığı bir günde bunu hiçbir surette hoş göremezdi.. Ortalığın gittikçe karıştığını. Halamın yeniden dirilmesi ve ölmesi ile miras ümitbri kapanıyordu. O zaman hepiniz etrafımda olacaksınız. bal rengi pardösüsü. Aselban'dan. hattâ çekilmez bir angarya gibi göründü. Bütün varlığından bir vakar ve büyüklük taşıyordu. Mamafih onun ve biraz da Abdüsselâm Beyin bulunmaları işleri kolaylaştırdı.. üzüntü ile kısık gözlerine tuhaf bir sertlik. Beş on dakika sonra ikisi birden çıktılar. altın saplı bastonu ile ağır ağır. Böylece elimizde son ümit olarak Seyit Lûtfullah ve onun arayacağı define kalmıştı. elini öpüp alnıma koydum. bu hazinenin başında iyi saatte olsunların yaptıkları muharebelerden. bilhassa ilk soruşturmada daha sarih konuşmak imkânını buldu. Abdüsse-lâm Bey. tanığı olduğumuz hâdisenin. Bu kadar mühim adamlarla konuştuktan sonra bizim gibilerin ifadelerini almak birdenbire lüzumsuz bir iş. . temizledi. Önümüzden birkaç yüz bin liralık servetin ve İttihat ve Terakkî nüfuzunun bir remzi gibi gururla geçti ve Abdüsselâm Beyin de bulunduğu odaya girdi. "O Mehdi benim!" demişti. "O Mehdi benim.yaşadığını hatırladı. Biz ifademiz alınsın diye koridorda beklerken. Lûtfullah'ın tevkifinin hemen akşamında babam. Babam bu vesile ile es70 SAATLERİ AYARI. "İcabında yine çağırırız" sözüyle evlerimize gönderildik. baktığı şeyi delen ve ötesine geçen bir dikkat gelmişti. Münasebetsiz bir hâdise bu ümidi de hiç beklenmedik bir zamanda kül etti. Belki. yüzünden sadece para sıkıntısı ve yaşamak zevki. hele o zamanda. "Bir iki sene sonra behemehal damadımsın!" deyip de başka bir şey demeyen adam şimdi öpmek için elini bana âdeta zorla verdi ve geriye aldıktan sonra tekrar eldivenlerini geçirmeden evvel mendili ile bir iyice sildi. içi boşalmış sandığını cebinde kalan son çeyreği ile bir kira arabasına atarak kalkıp bize geldi. Fakat ne gelişti bu.. bu Mehdilik fikrinin de onun haince bir telkini olduğunu söyledi. Fakat yakında edeceğim. yani oraya kadar gelişinin ehemmiyetini herkese anlatan adımlarla yürüdü. TANPINAR Müphem bir zamana talik edilmekle beraber oldukça sarih olan bu müjdede Seyit Lûtfullah'ın o gün aldığı esrar miktarının elbette mühim bir hissesi vardı. Seyit Lûtfullah son zamanlarda Yemiş İskelesi taraflarında küçük bir camide haftanın muayyen günlerinde va'zetmeğe başlamıştı. Böylece asıl kabahatlinin şimdilik hiçbir hükümet ve zabıta kuvveti tarafından ele geçirilmesi imkânı olmayan huddamı "Abdazah" olduğu tespit edilince kendisine daha hususî bir muamele yapmak ihtiyacı hâsıl oldu. bir nevi beşinci kol kılıklı huddamdan epeyce bahsetti. ben. İşte bu vaazlardan birinde adamcağız birdenbire o zamana kadar herkesten gizlediği mühim bir hakikati açıklamak ihtiyacını duymuştu. O zamana kadar hep düşük gördüğümüz bıyıkları dünyaya meydan okur gibi sivril-miş. Bereket versin ki. polis müdüriyetine çağrıldık. halamla evlendiğinden beri hiç görmediğimiz Naşit Bey geldi. yani Mahmut Şevket Paşa'nın henüz öldürüldüğü. saadet diledi. Hey gidi günler. İslâm âlemini tehdit eden maddî ve mânevî tehlikeleri. Bu gelen hiç de tanıdığımız babacan." 69. kendisine musallat olan huysuz ve hain. iyice sayıp döktükten sonra bu işlerin böyle gidemeyeceğini. yahut hasreti akan Naşit Bey değildi. Fakat böyle de olsa hükümet.

İki gün sanra da Seyit Lûtfullah, "esrarkeş ve meczup taifesinden, melekâtı akliyesine sahip olmayan, fakat bugünlerde serbest kalması da tehlikeli görülen" bir adam sıfatıyla Sinop'a gönderildi. Seyit Lûtfullah'ın gittiği günün akşamı bir emniyet memuru evimize bir sepet içinde Çeşminigâr'ı getirdi ve iyi bakmamızı sıkı sıkıya tembih etti. "Hoca efendi kitaplarını beraber götürdü!" diyordu. Böylece Andronikos'un hazinelerinden de hissemizi almış olduk. Fakat Çeşminigâr Safinaz Hanım gibi vefalı çıkmadı. Bizim evi bir türlü beğenmedi. Safinaz Hanımın, evin, etrafı seyredip tek nefes alacak yeri olan cumbanın önünden kalkmamasına mukabil, o hemen her fırsatta evden kaçtı. Semtte dolaşmadığı yer kalmadı. Hemen her gün ya biz, yahut komşulardan biri, Mihrimah Ca-mii'nde, yahut komşu bahçelerden birinde veya bir araba atının ayakları dibinde buluyorduk. Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun-bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur. Çeşminigâr'a mahalleli, belki de asıl ismini yadırgadığı için Emanet adını vermişti. Ve bittabi hiç-kimse Emanet'in kaybolmasına razı olmuyordu. Mahallede herkes onun yüzünden âdeta gözü yerde dolaşıyordu. Bizde hasbî işlere verilen o büyük dikkat sayesinde, mutlaka bir yerde yakalıyorlar, 70, TANPINAR koşa koşa eve getiriyorlar ve bizi azarlayarak Emanet'i teslim ediyorlardı. Böylece küçük, dışardan bakılınca verimsiz teşebbüslerle semtin coğrafyası hakkında tam bir fikir edindikten sonra bir gün tamamiyle ortadan kayboldu. Bu ağır haberi ben âdeta korka korka Seyit Lûtfullah'a bildirdim. Fakat Sinop kalesinden aldığımız cevap hakikaten şaşırtıcı idi. Safranlı mürekkeple ve kargacık burgacık bir yazı ile yazılan bu mektupta siyasî menfi, Çeşminigâr'ın Sinop'ta gelip kendisini bulduğunu, bu itibarla endişelerimizin beyhude olduğunu, kendisinin sıhhatte olduğunu, Seyit Bilâl civarında Ümmi Gülsüm hazinesini aramakla meşgul olduğunu; yakında bulacağını, o zaman bütün istediklerinin tahakkuk edeceğini söylüyor, bu vaziyet karşısında artık ihtiyacı kalmadığı Andronikos Kay-ser'in hazinelerini bana hediye ediyordu. "Sabah akşam buluştuğumuz ve sohbet ettiğimiz, beraberce seyrana çıktığımız Aselban seni dünya kardeşi yaptı. Ve sana Andronikos Kayser'in hazinelerini kardeşlik hediyesi verdi. Amma sen de kadrini bilmelisin. Hazine şimdilik Kız Kulesi altında olmakla, çıkarılması emri muhal gibi görünür, amma pek yakında duamız ve tertibatımız berekâtıyla çıkarılması eshel bir mahalle naklolunacağından zerre kadar endişe olunmaya. Amma ihtiyatla hareket gerektir. Feillâ..." Böylece her şeyi kaybettikten sonra aşağı yukarı hepsini buluyor, yeni baştan servet ve kudrete sahip oluyorduk. XIII Seyit Lûtfullah'ın nefyinden sonra benim için, tekrar, ne olacağım meselesi meydana çıktı. İster istemez tekrar saatçi dükkânına gittim. Eski ustam, mâni ortadan kalktığı için beni sevinçle karşıladı. Fakat ben artık eski Hayri değildim. Nuri Efendinin muvakkit-hanesinde saatin sırrına hayranlıkla, aşkla baktığım günler geçmişti. Araya başka örnekler girmişti. Seyit Lûtfullah'ın mektebinden geçmiştim. Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda hiçbir münasebet kalmamıştı. Hayat benim için iki eli cebinde uy72 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ durulan bir masaldı. Akşama kadar ihtiyar ve romatizmalı bir adamın dizleri dibinde oturup, onun şikâyetlerini dinleye dinleye çalışmak hoşuma gitmiyordu. Günün birinde mili, lupu ve dükkânın anahtarını önüne bıraktım. Cebimde bir gün evvelki gündeliğimden kalan beş on para ile sokağa fırladım. İlk solukta surlara kadar uzandım. Her şey birdenbire düzelmiş gibi mesuttum. O akşamı, Şehzadebaşı tiyatrolarından birinde geçirdim. Islık, alkış, kahkaha, satıcı sesi, sahne ışığı ve bilhassa o günlerde yeni meşhur.olmağa başlayan bir Ermeni kızının baygın bakışları ve biberli sesi bana yeni bir ufuk açtı. Fakat en hoşuma gideni her gün sokakta, kahvede karşılaştığım bu adamların sahnede, ışığın ve bozuk mızıka gürültüsünün ortasında başka hüviyetlerle yaşamaları, idi. Bu âdeta canlı

bir rüya idi. O gece kararımı verdim. Üç gün sonra tuluat kumpanyalarından birinde idim. Tabiî bana hiçbir mühim rol vermediler. Yaptığımızın fevkalâde bir iş olduğunu da hiç zannetmiyordum. Buna rağmen bu 1913 yılı, hayatımın en harika devri oldu. Gün baştan aşağı benimdi. Akşama doğru bir suikast hazırlar gibi yavaş yavaş tiyatroda toplanıyorduk. Sonra bir hay huydur başlıyordu. Davul, zurna, klârnet sesleri dışarda gecenin artık bizim olduğunu ilân ediyor, sahne ikinci bir dünya gibi hazırlanıyordu. Perdenin öbür tarafında müşteriler toplanıyor, ayak sesleri, gürültüler, çığlıklar, itişmeler, sabırsız ıslıklar salaşı kökünden sarsıyor, nihayet perde açılıyordu. Halk arasından ilk kantoları seyrediyorduk. İhtiyar kadın göbeği fincan gibi oynuyor, halk işin maskaralığını bile bile, belki de böyle olduğu için memnun, alkışlıyor, ıslık sesleri kumaşlar gibi yırtılıyordu. Her şey fakir, eski, biçare ve hasisti. Fakat ben Seyit Lûtful-lah'ın mektebinden geldiğim için bütün bu fakir ve biçare şeyler sırf yalan olduğu için kendiliğinden bana güzel görünüyordu. İlk giydiğim, Üçüncü Napolyon devri asilzadesinin pantalonu üç yerinden yırtıktı. Âşık olduğum kadın, daha iyisi kontes, ferah ferah annemi doğurmuş olabilirdi, fakat ne ehemmiyeti vardı? Mesele o anda adımın Hayri olmaması, gerçeğin dışında bulunmamda idi. Bu 73, TANPINAR tek' mânasıyla kaçıştı. Yalanın sihirli çizgisi içinde idim ve bu bana yetiyordu. Neler oynamıyorduk? Repertuvarımızda her türlü şaheser vardı. Hiçbir Don Kişot bizim kadar cesaretle ve iç rahatı ile yeldeğir-menlerine hücum etmemiştir. Yazık ki üçüncü ayında tiyatromuzda sıkı bir tensikat başladı. Ben kadro haricinde kaldım. Bu sefer Ka-dıköyü'ndeki bir kumpanyaya girdim. Kuşdili'nde küçük bir salaşta oyunlarımız başladı. Vâkıa kazancım mühim bir şey değildi. Yol parasını güç çıkarıyordum. Fakat bu sefer kumpanya yeni ve şöhretsiz olduğu için kadınlar gençti ve ben hepsine, istisnasız, âşıktım. Son vapurların yalnızlığında onların hayali ile bir evvelki yolculardan arta kalmış tahtakuralarını yüklenerek İstanbul'a dönüyordum. Şurası da var ki, bu sefer talihim biraz daha açıktı. İkinci, üçüncü derecede roller alabiliyordum. Üçüncü merhale yine Kadıköyü'nde, bu sefer bir operet oldu. Alaturka ile alafranga arasında sallanan bir musikîde sesimi tecrübe ettim. Hüzzam, Hüseyni, babamla her perşembe akşamı ve cuma günü devam ettiğimiz tekkelerde beraberce okuduğumuz, makamların bütün programı bu musikîye sığabiliyordu. Müdürümüz yalnız bir şey hususunda titizdi.Tek gözlüğünün camının temizliği! O pırıl pırıl yandıkça sanki dokunduğu her şeyi güzelleştiriyordu. Operetten sonra bir orta oyunu, orta oyunundan sonra Abdüsse-lâm Beyin ısrarıyla girdiğim Darülbedayi tiyatrosu, Antuan'ın hiçbir şey anlamadığım dersleri... Beni bu acayip dünyadan yorgunluğunun bir türlü anlayamadığım bu kargaşalıktan Birinci Dünya Harbi kurtardı. Onunla sanki ilk defa ayağım toprağa bastı. Fakat çok geç kaldığımı hissediyordum. 74 I Terhis olup da İstanbul'a döndüğüm zaman şehri, insanlarını değişmiş buldum. Her şey fakir, biçare ve alt üsttü. Babam harp içinde ölmüştü. Üvey anam evde tek başına yaşıyordu. Kapıdan girer girmez bu dört yılın beyhude geçtiğini daha ilk anda anladım. Evde hiçbir şey değişmemişti. Sofanın ve odaların kapısında daha yırtık, daha renkleri atmış, fakat dışarıya karşı yine eskisi kadar kapalı aynı perdeler sarkıyor, duvarlarda aynı levhalar asılı duruyordu. Sofadaki eski hasırın son parçası her adımda dağılmağa hazır, etrafı küf, rutubet kokusu ile dolduruyor, Mübarek daha tozlu, Kafkas çöllerinde hastalanmış bir çöl devesi gibi bitkin, kendi köşesinde hiçbir nizama girmeyen bir zamanı sayıklıyordu. Daha ilk adımı atar atmaz, gerçekten baba evine, çocukluğuma, ilk gençliğime, ne derseniz deyiniz, döndüğümü anladım. Halbuki ben bu dört seneden neler beklemiştim? Şimdi ise içimde aynı hayat isteksizliği, her şeyi aynı umursamamak vardı.

İlk günler o kadar üzücü olmadı. Üvey anam şefkat için doğmuştu. Acınacak derecede yalnızdı ve bu yalnızlığı içinde benim düşünceme yapışarak yaşamağa öyle alışmıştı ki, geldiğim gün sevincinden ölecek sandım. Dört sene, o zaman oldukça geniş olan bahçenin her meyvasından o sıkıntı içinde ayrı ayrı reçeller kurmuş ve saklamıştı. Bunu ilk kahvaltımda gördüm ve şaşırdım. "Şu erikten ye... Yaptığım zaman baban sağdı... Bu vişneyi evvelki sene yapmıştım... Sana sakladım... Yok canım, bozulmuş olur mu hiç?... Bu kayısı da o senenin a, olur mu, bir kere tadıver..." Böylece dört » 77 TANPINAR ayrı mevsimin reçellerini bir günde tatmağa mecbur olmuştum. Kadıncağız durup durup ağlıyor, boynuma sarılıyordu. Beni güzel, kahraman, beceı li buluyor, yaptığım büyük işlerin hikâyesini dinlemek istiyordu. Gelecek hakkında korkularımı anlatmağa kalktıkça sözümü kesiyor, "Hiç olur mu? Senin gibi adam! İşsiz kalır mısın hiç?" diyordu. Ben de yavaş yavaş buna inanmağa başladım. Durmadan iş arıyordum. Fakat İstanbul'da benim gibi terhis edilmiş on binlerce genç adam vardı. Vapurlar her gün esirlikten dönen yüzlerce insan getiriyordu. Bir türlü iş bulamıyordum. İlk aylar, birikmiş maaşlarımın verdiği nisbî bir rahatlık içinde geçti. Bir uçuruma uzatılmış bir kalas üzerinde yürür gibi sade tehlike ve muvazeneden ibaret bir hayat yaşıyordum. Tekrar mazinin ağına düşmemek için eski tanıdıklardan hiçbirini görmüyordum. Zaten Abdüsselâm Beyden başkası kalmamıştı. O kadar sevdiğim bu adamcağızı dahi görmemek için, o günlerde sık sık gittiğim Harbiye Nezareti'nin yolunu değiştirmiştim. Şehzade Camii'nin, Direklerarası'nın arkasından gidip geliyordum. Fakat o gelip beni buldu. Bu, dönüşümün üçüncü aynıdaydı. Bu sabah evimizin önünde, erkenden bir araba durdu. Pencereden yavaşça baktım. İçinden Abdüsselâm Beyin indiğini gördüm. Kapıda, "Nerede bu hayırsız oğlan!" diye soruyordu. Yukarıya çıkmadı. Aşağıda taşlıkta giyinmemi bekledi. Arabasına alıp Soğanağa'da yeni taşındığı konak yavrusu evine götürdü. Eski konak, debdebe, arabalar, atlar, hizmetçiler, her taraftan akan refah bu yeni evde şimdi hâtıra bile değildi. Ne de eski kalabalık vardı. Biçare adam küçiik kızı. damadı, onların çocııkiarı ve bir de karısı ölmüş olan Ferhat Beyle yapayalnız oturuyordu. Bir iki ihtiyar emektar, iki hafta sonra -beni ilk yapılacak iş bu imiş gibi- evlendirdiği yetiştirmesi Emine beraberlerinde idi. İlk önce ikinci katta kendi odasına çıktık. Üzerinde kıiçiik Hint işi bir çekmece duran bir sedire beni oturttu. Çekmecenin üstünde zarf zarf mektuplar, her birinin yerini ayrı ayrı bildiği, zarfından çıkarıp bana uzatıp gösterdiği fotoğraflar vardı. 78 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ Ona, iş bulmak için çektiğim sıkıntımı anlattım. Bana hak verdi. Beraberce aramayı vaat etti. Fakat iş yoktu. Abdüsselâm Beyin eski tanıdıkları ya ortadan çekilmişler, yahut da adamcağıza ehemmiyet vermeyecek derecede değişmişlerdi. Birkaç gün sağa sola gidip geldikten sonra tahsilimi tamamlamama karar verildi. Onun ve bilhassa Ferhat Beyin teşvikiyle Posta Telgraf Mektebi'ne girdim. Mekteplerin hemen hemen bomboş olduğu, neredeyse araya simsar koyarak, mükâfat vaat ederek öğrenci aradıkları bir zamanda, hiç olmazsa dışardan en mütevazısı gibi görünen bu mektebi acaba neden seçmiştiler? Hakikat şu ki, beni o kadar sevmelerine rağmen hakkımdaki düşünceleri değişmemişti. Mamafih Abdüsselâm Beye bunun için mühim başka sebepler de gösteriyordu. Tahsil kısa idi. Talebeye ufak bir geçim parası veriliyordu. Ayrıca da telgrafçılığın saatçiliğe benzediğine hükmetmişti. Bu hükmü, belki alıcı ve verici âletlerin tıkırtı ile çalışmasından geliyordu. Belki de sadece işin içinde âlet denen şeyin bulunması yüzündendi. - Senin için bir şeyler kurcalamak lâzım geldiğine göre iyi kot; bu merakını bu işte tatmin edersin... diyordu. Mektebe yazıldıktan, yani kendime ait şöyle böyle emniyetli bir istikbalin eşiğine ayak bastıdan sonra, bir gün Abdüsselâm Beye benim behemehal Emine ile evlenmem lâzım geldiğini söyledi. Zaten evinden çıktığım yoktu. Kendisi sabah akşam bunun için ısrar ediyordu. Evlenme işi bu yakınlığı rahatlaştıracak, tabiî kılacaktı.

Abdüsselâm Beyin beni o kadar ısrarla kendisine damat yapması. Kitaplara bakarsanız.. zan üzerine kurulmuş bu saadet hâtırası o kadar kuvvetliydi ki. Hayat karşısında şaşılacak bir cesareti vardı. mantığın. Üvey annem gelmedi. seneler dir o kadar aksi giden talihinden bu suretle öc alacaktı. Babamla evlendikten sonra bu evin dışında yaşadığı yıllarda bir gün bu eve girebilmek saadetini gözünde öyle büyütmüş. Emine ile bu baba oğulluk bir düğüm daha kazanacaktı. Emine'nin sevine sevine benimle evlenmesi kadar gülünç. ~bu79. bir gün yüzü gülmediği evimizi. Ömrü küçük bir kuş gibi Abdüsselâm Beyin evi denilen kafeste geçmişti. cesur. hayata hükmeder. Emine.. kapıdan ilk çıktığı gün adımları sendeleyecek. üvey annem. saadet denen şeyden en uzak şartlar altında girdiği bu evi şimdi bırakamıyordu. İş zamanları hariç ben hemen hemen yalnız ona aittim.. neşeli kaldı. galiba her şeyi. o kadar yıl bir yatalağa baktığı. Babamla o kadar mesut olduğunu sandığı evi terk etmek istemiyordu. Üstelik. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. hafif bir öksürük işitse yardımımıza koşmak için bunu bir fırsat bilen Abdüsselâm Beyin yanında söz geçirebildiği herhangi bir insanın bir dakika tek başına kalmağa hakkı yoktu. Buna rağmen." gibi bir sebeple reddetseydi aklım elbette yatardı. Fakat hür ve kendi başı/nıza değildik. hususî bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar. Evden çıkarken akşam hangi kahvede kendisini bulabileceğimi söyler ve benden bir saat evvel oraya gelirdi. budalaca bir şeydi. Sonuna kadar sağlam. her şeyin dı şında. çarşı diliyle işlerin kesat gittiği günlerde. her tecrübeyi kendisinde yaradılıştan hazır bulanlardan olacak ki..bu sıkıntılı zamanda. Beylik sözüyle. senin hakikî annen olsam neyse. Soğanağa'daki evde bizimle beraber oturmayı. Sonra Abdüssclâm Bey bir dostu vasıtasıyla bana Tünel İdaresi'nde bir iş buldu. Fakat senelerce uzakta bekledikten sonra bir sığıntı gibi girdiği. hattâ ısrar ettiği gibi üvey annem gelirse iki kişi birden ilâve etmiş olacak. Dünyası orada tanıdığı in. Akşam üstü beraber eve döner. Yeni ve parasız evlileri o kadar korkutan ev açmak. hiçbir zaman hakkıyla benimsenmediği. zarurî olarak ev kadrosuna.. Sadece düşünceye ait. Üvey annem evimizde mesut olduğunu sanıyordu. O zamana göre iyi kazanıyordum.. Bu aklın. geçmiş saadetleri adına bırakmayacağını söylemesi beni âdeta çıldırtmıştı. bol ve emniyetli idi. Bununla beraber böyleydi. daima bir bahane bulup geciktirdiği yatma saatine kadar bir arada otururduk.Madem baba oğul gibiyiz. Bir de kendimize ait bir hayatımız olmaması. "Bir başkasının evinde benim ne işim var? Haydi. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. 80 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sanlardan ibaretti. İlk çocuğumuzun yaşamamasından başka bir derdim yoktu. -Hakikatte bulurdu. saf ve her şeyden evvel iyi insandı. kendilerini dinlerseniz. Bütün telâkkileri. Arada yabancılık denen şey. Emine benden iyisini bulamazdı. sonunda Abdüsselâm Bey bile hürmet etmeğe mecbur kaldı. O zaman emekliye ayrılan Ferhat Bey de tabiatiyle beraber bulunurdu. en az müsait. Bulması lâzımdı. korkup tekrar geri dönecek kadar bu evin dışındaki şeyler için yabancı ve tecrübesizdi. yalnızlık gibi şeyler de -Abdüsselâm Bey bu yalnızlık kelimesinin üstünde bilhassa duruyordu-Soğanağa'daki evde hep beraberce oturacağımıza göre kendiliğinden ortadan kalkıyordu. binaenaleyh alışma güçlüğü falan d? yoktu. Sabahleyin kahvaltımızı beraber yapardık. İnsanların saadet anlayışları da gariptir. hiçbir şeyi yadırgamadı. Buna mukabil . Abdüsselâm Beyin insan sevgisi bütün evdekiler gibi biran peşimizi bırakmıyordu. Evlendiğimiz zaman. şirin. İlk yıllarımız çok mesut geçti. insanoğlunun esas vasfı akıldır. Zavallı Emine!-Benim de şimdilik ondan iyisini bulmam oldukça güçtü. geçim sıkıntısı. Gece yarısı sofada veya yandaki odalarda bir ayak sesi. Sana bile bir bakıma yabancı sayıldığıma göre. Hiçbir vaziyette şaşıımadı. Mektebi bitirdikten sonra evvelâ Posta Telgraftan çıktım. Böylece hem iki taraf için Allah'ın emri yerine gelecek. bu işin imkânsızlığı kendisini öyle kavramıştı ki. hem ben rahat edecektim. TANPINAR rasını tabiî söylemiyordu. Evde her şey rahat...

Yapamam" diyordu. . Parası yok. Muhakkak vardır.. Çamlıca'da oturanı. Zaten babası odaya girmişti. Emine ile ben bu vaziyette ona daha fazla yük olmayı istemiyorduk . Fakat bakışları hiç de emniyet eden adamın bakışları değildi. az çok..Neden beğenmiyorsun.." dedi." dedi ve arkasından ilâve etti: "Aklınız varsa siz de benim gibi yapın!" .. Yavaş yavaş ihtiyar adamın düştüğü sıkıntı da bizi rahatsız ediyordu." Kocası da karısının yanında hemen hemen aynı şeyleri söyledi. Görürsün. Ayrıca Emine ile biz töhmet altında kalırız. Fakat korka korka. Ayşe Hanımefendi. zaten gizli olarak da sarf ediyorum. hikâyesini benimle evlenmeden çok evvel işittiği halamın saatinin rakkasını yerinden kaldırmış. O da öbür damadı gibi bize. kutu gibi bir ev. Kaldı ki.. yine eskisi gibi küçük kardeşiyle beraber bayram tebrikine geldiği zaman bir fırsatını bulup işin imkânsızlığını anlattı. Fakat o inanmıyordu: Sen babamı bilmezsin. Hele bir şu muhabbet esirli»1 TANPINAR ğinden kurtulalım.... O yılın kurban bayramından sonra Ferhat Bey de evi terk etti. O kadar iyiliğini gördüğüm bu adamcağız için yapabileceğim tek şeydi bunlar. Anadolu'da bulunan ortanca oğluna vaziyeti bildirerek babalarını yanlarına almalarını rica ettim. Ve Abdüsselâm Bey para sıkıntısını hiç kimseye fâş etmeden borçla yaşıyordu. Çarnâçar biz kaldık. Ortanca oğlu hiç cevap vermedi. anlamıyorum'?. Kazandığımın hepsini veririm. diyordu. İhtiyar adamı yalnız bırakamazdık. Malınıza mukayyet olun!. borç içinde.. Ne damadının. dedim. Dalgın ve düşünceli idi. evden ayrılacağı zaman ikimize birden. Bari yardım edin. bir de çocuklarının resimlerini gönder82 SAATLERİ AYARI. "Allah sabır versin. dedim. Yalnız o şeker bayramı babasına bir tebrik telgrafı çekmekle. ne Ferhat Beyin. Yanında kimse olmadan sokağa adım atmayan adam şimdi zaman zaman. Zaten sizin de babanız sayılır. hattâ zaman zaman karısını alıp çıkardı. Hemen her şeyi unutuyor..evin bütün erkekleri adına gezer. Vücudu gibi hâfızası da zayıflamıştı. atmış. Elinde avucunda olanların hepsi satılmış. tavan arasında bir yere saklamıştı.. borç para bulmak için gizlice sokağa çıkıyordu. İçime garip bir korku girdi. hattâ ilk iş olarak sofadaki hasırları sökmüş.. Babanıza bir şey olursa hepsi mahvolur..asıl damadı. Fakat o uzaklaşınca birdenbire: "Allah sabır versin sizlere" diye ilâve etti. Kim bilir nerede gizlidir! İyi ya.. dedi. Kadıköyü'nde dul bir kadınla evlenmişti. bu son zamanlarında candan birinin bakmasına hakikaten muhtaçtı. Fakat projemizi bir türlü tatbik edemedik. Abdüsselâm Bey uzun münakaşalar. Emine. Omuzlarını silkti. Çamlıca'da oturan büyük oğluna. Emine ile ilk fırsatta evden ayrılmağa karar vermiştik. küçük kızının kocası.. Yazık değil mi bize? Gelin babanızla beraber oturun. "Babam size emanet!. Çok güzel. Hattâ Emine birkaç defa eski eve uğramış. O kadar neşeli tabiatı yavaş yavaş bozulmuştu. üvey annemin mesut mazisine hürmet etmek şartıyla nasıl nizam vereceğini tasarlamış. Tam bizim kendisine kararımızı açacağımız günlerde damadı kendisini Anadolu'da bir yerde bir memuriyete tâyin ettirmek fırsatını buldu.AMA ENSTİTÜSÜ mekle yetindi. Allah kolaylık versin!. şimdiki sinema dilini hiç bilmeden. ne de benim masrafı paylaşmamızı bir türlü kabul ettire-memiştik.. şikâyetlerden sonra ister istemez karı kocanın evden ayrılmasına razı oldu... Abdiisselâm Beyin evindeki hayatımıza bakarak kendimize "muhabbet esiri" adını vermişti. Bize böyle ayrılmayı düşündüren sadece yalnız Abdüsselâm Beyin insan sevgisi değildi. Bu gidişle borçlu çıkarsınız. "Karım bana yemin verdirdi. her şeyi birbirine karıştırıyordu.. kalanlar da rehinde idi. Ç'mkü benden para kabul etmek istemiyor. itirazlar. cennet yaparım!.. fo/ar.. Giderken beni kapıda uzun uzun süzdü: "Sanaemniyetim var.

yaşayan. Abdüsselâm Beyin muhtelif zifaflarına şahit olmuş birkaç karyola. belki de insanlara fazla düşkünlüğü. hepsinin yaşına ve mertebesine göre yine hediyeler alındı. İnsanın daima en çok korktuğu şeyler başına geliyor. Yavaş yavaş herkes evin kaybolmuş hayatının orada toplandığına inanmıştı.. yarattığı zaman dışılıkta. Bunu bilmiş olmasına niçin hayret ediyorsunuz? demişti. gözlerinde daima parlak gözlükleri. Aristidi Efendi bu tecrübelere başladığı anda âkibetini hazırlamıştı. Fakat her kandil ve bayramda olduğu gibi damat. kızlar için belki de ucuz cinsten mücevherler. eski emektarlar için alınmış entarilikler üst üste. torun. hısım akraba sevgisiyle kendisine bu yalnızlığı hazırlamıştı.. bir yığın mânâsız hayat artığı. Abdüsselâm Bey. Şu paketleri kaldırın. Bu iş için lâzım gelen parayı nasıl ve nereden bulmuştu? Bunu hiç kimse bilemezdi. birbirinin üstüne yığılmış beklerdi. Belki tabiî umurdandır. gömlekler. Ve biçare ihtiyar sırtında eski redingotu. erkek çocuklar için saatler. ilk gençliklerinin ölümünü seyrediyorlardı. Çocukların odasına koyun!. bir eli her zaman için biçimli kesilmiş sakalında ve gözleri karşısındaki saatte. TANPINAR Bana kalırsa bu hiç de garip değildir. Geldikleri zaman alırlar! Bu oda Abdüsselâm Beyin evinin bir nevi deposu idi. Büyük odanın ortasında daha ziyade karaya vurmuş gemi gibi bir yığın eşya hep onları hatırlatırdı. Bu iyi ruhlu adamın yanında bizi o kadar huzursuz kılan şeyin ne olduğunu ancak bu odaya bir kere olsun girenler anlayabilirdi. Aristidi Efendinin imbiğin patladığı gece yanarak ölümünden sonra bir gün muvakkithanede idim. Ölümü kendisinde hazırdı. Düzine ile ipek mendiller. konsollar. hulâsa konak satılıp da hu sekiz odalı eve ta-şınıldığı zaman kızının ve damadının eskiciye vermelerine bir türlii razı olmadığı türlü eşya burada tozlar içinde. Yaşayanlar bile orada kendi çocukluklarının. Onun içindir ki anahtarı daima kapının üzerinde durduğu hâlde hiç kimse içeriye girmezdi.AMA ENSTİTÜSÜ oyuncaklar. Ertesi senenin şeker bayramı eve hiçbir akraba uğramadı. Burmalı Mescid'in arkasındaki konakta bir aşiret kadar kalabalık oğul. eşyanın kayıtsızlığını yok etmişti. sokaktaki her gürültüye kulağını kabartarak. Şimdi hatırlamadığım birisi de onun bu cinsten bir kazadan her zaman korktuğunu garip bir tesadüf gibi söylemişti. sofra bir lahzada kurulmağa hazır duruyordu. Belki de bu adın sihri yüzünden bu odaya garip bir hava sinmişti. sandıklar. daima temiz kolalı gömleği. hakiki bir yeis içinde: Emine kızım. içinde hiçbir çocuğun doğmadığı. torun. böyle perişan olmayacaktı. Hâl yoktur. her adım sesinde geleni karşılamak için ayağa kalkarak bekledi. Abdüsselâm Bey de insan sevgisiyle. eski 84 SAATLERİ AYARI. dedi. Herkes kazaya dair bir şey anlatıyordu. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz. On bir çocuk beşiği. üst üste yığılmış ölümlerin. kendisine her suretle yabancı iki insanın elinde ölecekti. O zamana kadar hiç ağzını açmadan konuşmayı dinleyen Nuri Efendi birdenbire elindeki saati bırakarak: 83. her an kapı zilinin çalındığını sanarak üç gün. Bu onun sakınılmaz kaderiydi. kravatlar. Bütün hayatım boyunca dikkat ettim. gelin. Hulâsa bu oda Abdüsselâm Beyin kalbi gibi bir şeydi. . hâtıra ve unutulmaların odasıydı. hısım ve akraba içinde yaşayan adam. Orası birikmiş ayrılıkların. Şüphesiz bu sevgi olmasaydı etrafındakiler kendisinden böyle kaçmayacaklar. belki de yaşamayan bütün akrabalar için. aynalar. paket paket odasına dizildi.Abdüsselâm Beyin evinde biz karı koca ihtiyar adamla tek başımıza kalmıştık. mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Çünkü bu üst iiStelik. Bu bayram günlerinde yine eskisi gibi bütün akrabayı doyurabilecek bollukta ve gelmeyeceklerine emin olduğumuz bu insanların zevklerine göre yemekler pişiyor.. Dördüncü günün akşamı. yalnızlığı bu kadar duymayacak. büyümediği bu odaya "çocukların odası" adını vermiş ve garibi şu ki bu ad tutmuştu da.

"Çok gürültü yapıyor. Epeyce zamandır evde çocuk doğmamıştı. Günde kaç vasiyetname yazardı? Burasını Allah bilir.. İhtiyar adam evvelâ bu yanlışlığa bizim kadar 86 SAATLERİ AYARI.. Abdüsselâm Bey yüzüme dik dik baktı: Ne diye öylesini aldı? Fakir. . Ve mevcut servetini kızıma bağışlayan vasiyetnamelerle evin içi doldu. Ferhat Beye sormadınız mı? Niçin refikasını buraya getirmedi de kendisi Kadıköyü'ne gitti? Hep beraber yaşardık. Arada sırada gülerek bana. Galiba kız olacak!" diyordu. Son üç sene içinde evin her tarafı. Abdüsselâm Bey bile bütün kederlerine rağmen 85. neşeli tabiatına rağmen efendisinin hayatındaki ıstırapları âdeta benimseyen Emine ise bu odanın önünden bile geçmek istemezdi.. sonra müteessir oldu. Çocukların odasından evin en mükellef beşiği çıkarıldı. yalnızlık korkusunu geçiyordu." sözü dilinden düşmüyordu. sofadan gelen ışıktan birdenbire canlanan büyük bir aynada hiç de bana benzemeyen silik bir hayali seyrede ede birkaç defa gidip geldim. Tabiî Abdüsselâm Bey daha ilk günden itibaren başının ucundan ayrılmadı. ağır ve ceviz oymalı bir beşikte uyudu. Karım içinde büyüdüğü bu evi bütün psikolojik de-rinliğiyle benimsemişti. Kendisini âdeta çocuğumuzu bizden çalmış sanıyordu. daha canlı. sebebini bilmediğim bir korku vardı. Odaya o girmedi.baba evinden çıkmıyormuş. Çocuğun istikbalini düşünmeğe başladı.Sağlam aklına. II İşte.. "Onların sahibi behemehal gelecek. Diğer taraftan da bu ad benzerliği yüzünden "valide" diye çağırmağa başladığı Zehra'ya bir kat daha bağlandı. çekmeceler. "Kaç gün kaldı. Sonuna doğru bu teessür hakikî bir vicdan azabı hâline girdi.. Hiç durmadan tepinmesinden şikâyet ediyor.. Sonra bir evvelki cevabımızı hatırlayarak parmaklarıyla hesaplıyordu. İçimde garip. İkide bir bana. Karım gebe idi vc doğumu bekliyorduk.. "Nasıl başa çıkacağım?" diye şimdiden ve şüphesiz yalancıktan tasalanıyordu. Bu iş için muhakkak ahrette kendisine hesap sorulacaktı. Abdüsselâm Beyin hısım akrabası tarafından unutulmuş olmasından duyduğu ıstırapları birdenbire hafifletti. Çıkmayı istemiyormuş!. bir dekovil kadar büyük. "Onlar dursun" dedi. Abdüsselâm Beyin çehresinde artık seyrekleşen tebessümlerinden biri belirmişti. halı. Onun yerine paketleri istemeye istemeye ben taşıdım. Sıra biraz kenara konmuş son paketlere gelince. Nereden geliyordu bu? Ve ne acayip şeydi? Durup dururken birdenbire nasıl kavramıştı bütün varlığımı? Halbuki sevinç delisi olmam lâzım gelen günleri yaşıyordum. Zehra'nın doğuşu.. İşin içine daha mühim şeyler giriyordu. TANPINAR bu işin sevinci içinde idi. sorsana!" diye ısrar ediyordu.AMA ENSTİTÜSÜ güldü. gözleriyle manalı manalı bakarak. kimsesiz bir şey bulamadı mı? Birdenbire şaşırdım. Kendimizi iradesizliğim yüzünden bir biçareye teslim etmiştik. masa gözleri. birbirinin peşini bırakmamış felâketler dizisi bu manasız yanlışlıklarla başladı. sahipsiz eşyaya takı-la taktla. kendini ithama başladı. Takribi Ahmet Efendi ailesinin son torunu ilk uykularını gümüş zırhlı ve sedef kakmalı. Hemen hepsinde biçare ihtiyar "servet-i mevçudesini" "validesi Zehra Hanıma" terk ettiğini söylüyor ve bizim onun tahsil ve terbiyesine son derecede dikkat etmemizi şiddetle istiyordu. Ve oiraz evvelki korku. yastık altları. Artık bu insan sevgisini. onun vasiyetnameleriyle doldu." Emine'nin yüzü kıpkırmızı kesildi ve odadan çıktı. daha keskin şekilde içime yerleşti. Karanlıkta adımlarım bütün bu eski. Biz Emine ile her gün birkaç tanesini yırttığımız hâlde yine ölümünden sonra kucak dolusu vasiyetname çıkmıştı.. İnsan bu kadar yıllık evini bırakıp gider mi? -Hanım. Konağın eski âdeti üzerine çocuğa benim yerime o ad verdi Ve yanlışlıkla benim annemin adı olan Zahide adını vereceği yerde kendi annesinin adı olan Zehra'yı verdi. kilim. "Yeniden büyük baba olacağım.

.Üç yaşındaki çocukla latife edilir mi? diye azarlanıyordum.. Zaten bütün işler hep oradan gelmiyor mu? Biçare son zamanda yaşı dolayısıyla pek sağlam düşünemiyordu. öğretmişti. Rahmetli nerede altıda bir. yedide.. Bunak olmasaydı evin içini ancak firavun ailelerinde görülen bu garip ana-oğul. Anlamaz. "İftira ve nimet-nâşinaslık.. Karşısına çıktığımız hâkimlerin çoğu evvelâ koskoca adamın ahretliğinin kızını "kendi annesi" zannetmesine hafifçe gülümsüyorlar. nasıl itiraf ediyorlar?" Yârabbi. belki de bugünün arsa ve mülk fiyatlarının etrafındaki kazancı düşünerek yapmıştı bunları. mühim bir kısmı İstanbul'da olduğu için ölümünü haber alanlar ertesi günü eve gelmişlerdi. anlamaz.. bitip başlayan bu vasiyetnamelerde kendi kızımızı müşfik ihtiyar bize emanet ediyordu. ortada miras denecek bir şey olmamasına rağmen babalarının zihnini kendilerinden çalmakla. O kadar sevdiğim adam için bunaktı. pul koleksiyonu gibi bir şeydi. diye avaz avaz bağıra bilsem nasıl rahatlayacaktım. Vefatını müteakip hep "oğlum nerede?" diye ağlarmış.. mülk varsa hepsini almıştı. Nitekim öyle yaptık.. ihtiyar ve hâfızası bozulmuş adamı "Kızımız senin annendir!" diye kandırmak. yani validesinin rahmetliye "oğlum" demesini nasıl izah edersiniz'/ Şahitlerin ifadeleri sarih. yahut onu kendi seviyemize çıkarırız. Tarafeyn mtisa-vî. Ben dilimin döndüğü kadar: Efendim... Ve tabiatiyle biz sadece evden çocuğumuzu ve şahsımıza ait eşyayı alıp çıkmağa çoktan razıydık... oğlunu arıyordu.. bu olmayacak şeye "türlü desiselerle inandırmakla" itham ediyordu. Ve her senede mukabil birkaç borç senedi çıkıyordu. Evlâdı gibi sevdiği kızımla bu tarzda latife ederdi. biraz. Sade çocukla değil kedi veya köpekle oynarken bile ya kendimizi onun seviyesine indirir. Fakat aradan birkaç gün geçince hava değişti. Bu nasıl iştir." diyorlar ve hemen arkasından sözlerimizi kendi dâvaları için yoruyorlardı: "Gördünüz mü? diyorlardı. burası böyle diyelim! Ya çocuğun. Kız iki gözü iki çeşme.. ama herkes yine yapar. ne kadar çok hisseli eşya vardı. diye anlatmağa çalışınca: ... nankörlük. Rahmetli bu işte ortalama bir had bulmuştu. Bu emlâk.. Hem evlâdı gibi diyorsunuz! Hem de anne diye şaka ettiğini söylüyorsunuz. ve ne kadar çok resmî muamele zarureti ortaya çıkmıştı. Böyle vaziyetlerde kimseyi incitmeden konuşmak ne güç oluyordu.. Öyle ki işlerin tanzimi için mahkeme kararı zarurî oldu. Rahmetli ikisini birden kabul etmişti. babaâna hikâyesiyle doldurur muydu? Neticede zaten hükümsüz olan vasiyetname bir . Yine vaziyeti aydınlatmağa çalışıyordum. Tabiî vasiyet hükümden sâkıttı.. hâtırasını tezyifle itham ediliyorduk. Anadolu harbi çoktan bittiği. akar değil. merhum şakacı adamdı..AMA ENSTİTÜSÜ Peki. O akşam hemen herkesin elinde bu vasiyetnamelerden birkaçı vardı.. Altı aylık çocuk latifeden ne anlar? diyorlardı. sesimizi değiştirmeyiz?.. Çekmeceler senet doluydu. Abdüsselâm Bey çoğu tutarı kadar mühim meblâğlara rehine verilmiş bir yığın ufak tefeği kızımın üzerine geçirmek için bazı tedbirlere müracaat etmiş. Vasiyetnamelerin bazıları altı aylıkken başlıyor. Bütün gününü beraber geçirirdi. sonra verese tarafından yapılan kandırıcı aydınlatmalarla kötü niyetimizden şüphelenmeğe başlıyorlardı. fakat zıt vaziyetlerde idiler. ayrıca bir iki notere de vasiyetname bırakmıştı. Bu arada hemen bütün verese bizi.. Hukuk ıstılahlarına yavaş yavaş alışıyordum: 88 SAATLERİ AYARI. hattâ onda bir hissesi satılan arsa. Kim bilir. Çocuklarla konuşurken hangimiz dilimizi. Zehra'yı da kendisine "oğlum!" demeğe alıştırmıştı." diye devam eden. Efendim. "Son zamanlarda rahmetli hiç de muvazenesine sahip değildi!" deyince bu sefer velinimetimize hakaretle. Birinden birini seçin! Seçecek vaziyette olan ben değilim ki. "İftira!" diyorlardı. 87. TANPINAR Yine kendimizi müdafaa için."Annesi kerimem Emine Hanım ile.. Filhakika doğruydu. babası oğlum Hayri Efendinin tahsil ve terbiyesine itina etmeleri ve yetişip evlenene kadar.

.. Fazlasını beklemezdim. Sabri Bey bütün çirkinliğine rağmen karşıdan seyri insana rahat gelen bir kiloda idi. Hakkı da var kadıncağızın. Vasiyetname filân.. evde içelim. Borçla yaşıyordu. Rakı her derde iyidir. Yukarıdan gelen bu acıma jesti etrafımdaki merhamet havasını bir kat daha arttırdı. Efkârıumumiye safhası başladı. dedim. Bütün tanıdıklar. yahut mühim bir kısmı. dedi.. velinimetimin hâtırasına hürmetsizlik ettiğim için tazir ediliyordum. Gerçekten mirasçısı olsaydım.. bunaklığından doğan şeylerdi. birkaç kuruş için yahut "dtinya malı için" babalarının son isteklerine hürmetsizlik eden vereseye kızıyorlardı. İllâ ki beni meyhanede teselli edecekti. III Vasiyetnamenin reddi küçük muhitimde derin bir akis uyandırmıştı.NSTİTIÏSU vaziyetimi anlatmağa çalıştım: Bu adamı baba gibi severdim. içelim. Daha buna benzer şeyler. Borçlu idi. ümidiyle razı oldum. O hep başını sallıyor. amma derdim olduğu için değil. Belki bu miras meselesini iyice anlatmak fırsatını bulurum. beni ve bilhassa kızımı meşru bir haktan mahrum edilmiş addediyorlardı.. Buna mukabil insanın behemehal açıkgöz ve çakır pençe olmasını isteyenler benim beceriksizliğimi büyütmek için durmadan kaybımızın yekûnunu hesaplıyorlardı. Abdiisselâm Beyin mirası bu münakaşalarda.. bu kadar borcu nasıl yapabiliyordu? Şunu bunu rehine vererek. Sıkıntı vermek hoşuna gitmezdi.. ben ayrıca mahkeme huzurunda münasebetsiz münasebetsiz konuştuğum. yahut mesele dışı addediliyordu. Durup dururken maaşıma beş lira teselli zammı yaptı. Hiçbirine. Bir kısmı bana ve kıza acıyorlardı. Bir diğer kısmı da bu kadar mühim hır serveti göz göre göre kaybettiğim için sünepeliğime. Bir kısmı da bizi unutuyor. son altı yıl içinde parasızdı. O kadar borçluydu. yahut bir çığ gibi büyüyor. Yalnız ahlâkî değerlere ehemmiyet verenler ise bu servetin adını bile anmıyorlar.. sadece mukaddes olan bir isteği görüyorlardı. Bazıları beni artık yediğim darbenin altından kalkamayacak derecede yıkılmış görüyorlardı. Şurada birkaç kadeh rakı içelim.. Yalnız. Kaldı ki. hakkım da yoktu. Ve hakikaten inandırırım ümidiyle bir yığın izahat verdim... aynı suale dönüyordu: .. Az şey mi geldi başınıza.. Üstelik de kolumdan çıkacak karşıma oturacaktı.. hususî bir mü essede çalışıyordum. Fakat Sabri Bey sözümü yanlış anlamağa karar vermişti: -Tabiî. Fakat bitmedi. Filhakika karım ikinci çocuğum Ahmet'e gebe idi.kere daha iptal ediliyor. Zevk için içelim. Ben bir şey kaybetmiş değilim ki. Ama daha başka borçları olduğuna da eminim. Mahallede . miras kelimeleri içinde boğulacağıma iyice inandığım bir günde iş biter gibi oldu.. ticarethanede -o zaman Tünel şirketinden ayrılmış. TANPINAR hükmediyorlardı.. ya bir kalemde ortadan siliniyor.. Karımı bugünlerde yalnız bırakmak doğru olmaz. konuşanın ruh hâline ve görüş zaviyesine göre. Benim derdim yok... Velinimet.herkes bana karşı yapılan haksızlığa isyan ediyor ve kendi mizacına göre tepkiler gösteriyordu.uyku uyumazdım. Bir akşam daireden çıkarken arkadaşlarımdan biri koluma girdi: Gel Hayriciğim. Hiçbirisi bu işte beni dinlemiyorlardı.. Bırakın ki zaten istemem!" diyemiyordum.. "Bu adamın zaten parası yoktu. Patronum bile bu umumî havaya katılmıştı. Nitekim girdiğimiz meyhanede elimden geldiği kadar bu işteki 90 SAATLFRİ AYARLAMA F. Ve bütün ağırlığıyla bana yüklendi. Eve gelmek istemiyordu. Çok iyiliğini gördüm. Sabri Bey birdenbire harekete geçti: Peki. istersen bize gidelim. Her üç tarafın müşterek olduğu bir nokta vardı.. İçelim.. baba. budalalığıma 89.

. .. Ve üçüncü şişeyi ısmarladı. çoluk çocuğuma karşı daha büyük bir hata yapmışım gibi bir azap. masaya abandı: Nasıl şeymiş şu Şerbetçibaşı Elması? diye sordu. Yok. Aynı büyüklükte." gibi bir şey söylemiş olabilir pekâlâ! Sabri Bey Şerbetçibaşı Elması'na iyice inandı... yok. Öyle değil mi? Tekrar kadehleri doldurdu. Eve gelince Emine've vaziyeti anlattım. Sonra: Ehemmiyet verme.... Hem ne çıkar sanki! İnsan alay et'92 SAATLFRİ AYARLAMA F.Şerbetçibaşı Elması'nı.. Yahut da satmasına kıyamadığı.. diye teselli etti. Garsonu çağırdım. Belli ki kendisi de böyle bir sisteme muhtaçtı. -Neyi? -.. unııt. hiç olmazsa alacaklıların bildiği çok kıymetli bir şey. Bir yığın tanıdığı vardı. etrafı dolandırmak için metot öğrenmeğe kalkan bu budala ile neden alay etmeyecektim sanki? 91 TANPINAR Farz et ki..İyi amma ona bu vaziyette nasıl borç veriyorlardı? Yani nasıl kandırıyordu? Artık sabrım tükenmişti: -Ne bileyim ben? Belki muayyen bir usulü vardı. İçtik.. Belli ki soracağı bir yığın şey da ha vardı... Birisi böyle bir şeyden bahsetmiş olabilir.. dedi. "Satmıyorum. Bana acıdığı için zorla soktuğu bu meyhanede şimdi benden. Sabri Bev hiç ses çıkarmadan kısık gözleriyle beni seyrediyordu.. Yahut beklediği bir miras.. İçimde meselâ bir kolumu veya bacağımı kendi elimle kesmişim. Şimdi beraber uydurmadık mı? Yani bir tahmin olarak konuşmuyor muyduk? Fakat adını biliyorsun!.. o her şeyi alt üst eden karmakarışık korkulardan biri vardı.. Bir sistemi. Cezayir'de. Halbuki askerden döndüğümden beri elimi saate sürmemiştim. Bu sihirli kelimeyi duyar duymaz ikinci şişeyi ısmarladı: Canım anlaşılmayacak bir şey yok bunda.. O bana Kayser Andronikos'un hazinelerinden bahsederken. Başka bir şey olmalı.. Çocuklarım satınca size borcumu öderler. Bu sıcak yaz gününde terden yapış yapış. nefsime. Abdüsselâm Beyin çocuklarının miras karşılığı olarak bize hediye ettikleri eski saatleri tamirle uğraştım. -Tabiî sana göstermiştir. uydurdum. "O budala ile rakı içmeğe nasıl razı oldun?" diye azarladı. Doğru. Paraları verdim. aynı kıymette. Akşama doğru içime bir sükûnet geldi. "Allahaısmarladık!" bile demeden kapıdan fırladım.. Merakı muhayyilemi çözmüştü. Ben de "muhakkak unutmuştur" diye düşünüyordum. Sabri Bey bu sistem meselesinde bilhassa kulak kesildi. Olmaz olur mu? Kaşıkçı Elması gibi bir şeydir muhakkak. Birdenbire gözümün önünden Seyit Lûtfullah'ın hayali geçti.NSTİTIÏSU mez mi?. bir yerde arazi filân. Şerbetçibaşı Elması kendisinde olsun. Sarhoşken her şey konuşulur. Cebimde kalan tek yirmi beşliği garsona uzattım. çocukluğumda bir masalda dinlemiş olabilirim.... Muhakkak öyle olmalı... Tunus'ta. Bütün günü evde. Ertesi günü tatildi. Birdenbire uyandım. Gözleri meraktan parıldıyordu: Hiç gördün mü? Canım. fakat herkesin.. bizim saraya ait "Şerbetçibaşı" pırlantasının da bunların arasında bulunduğunu söylemişti. oralar uzak. başıma açtığım işi anlamıştım. meselâ elmas. Elmas fikriyle beraber aklıma gelmiş olabilir. Aslı yok tabiî.. Onunla aiay edeyim diye.. aile yadigârı. Farz et ki.

Benim inkârım karşısında. Yavaş yavaş bütün tanıdıklar onu öğrendiler. yahut bu yüzden beni biçarelikle itham edenler ben ayrıldıktan sonra baş başa verip dedikodu yapıyorlardı. Birdenbire herkes vaktiyle bir Şerbetçibaşı Elması'ndan bahsedildiğini şimdi hatırlıyor. Sadece elmasın kendisi asırlar boyunca ara sıra kaybolmak şartıyla elden ele geçiyor. Sonra birdenbire dâvanın ağırlık merkezi oldum. Bana gelince. zar. Arada eski hukuk vardı. hiç de bahsetmezsin! Böyle meraklı hikâye anlatılmaz mı?. Bu cevabım hiç hoşa gitmedi. Bu noktada Şerbetçi-başı Elması'nın elimizde bulunması hükmüne varmaları için birkaç adımlık biı mesafe vardı. Hayır. Elmas meselesine gelince. IV İlk önce sadece mütalâasına müracaat edilen bir şahit olarak dinlendim."." ile bu mesafe de elbette geçilecekti. beni yoldan çeviriyorlar: "Bir çay içmez misin?" diye zorla beni içeriye tıkıyorlar. yani ona rehinsiz borç verenler verese aleyhine dâva açmağa başladılar.. "binaenar leyh. Elinde tavla pulu. İşte tam bu sıralarda Abdüsselâm Beyin senetli alacaklıları. eski zaman işlerini. ne de Saliha Sultan'ın kim olduğunu hiç kimse merak etmiyordu. İfadeleri zeytinyağı lekesi gibi genişliyor. Abdüsselâm Bey vasiyetnamesinde. halamın kocası Naşit Beydi. Bana sordukları zaman: . Bir iki oturumdan sonra elmasın bizde bulunmasına tabiî bir şey gibi bakıldı. iskambil kâğıdı. Alacaklılardan biri. diye yakama yapışıyordu. Çok temkinli cevaplar verdi. Kime rastlasam: Yahu.. "Borçlarımın edasından sonra kalan servetimi". Sabrı Bey hakkımdaki tahkikatın olduğu gibi. Kısık gözlerinde hep aynı parıltılı bakışlar vardı.dedim. Kendisine vaziyeti anlattım. Kayser Andronikos'un hazinesinde idi!. ben de perişan hâlde idik. nihayet Abdüsselâm Beyin ailesine geliyordu. Abdüsselâm Bey ona elmastan bahsetmemişti. Birkaç celselik bir soruşturmadan sonra. En yakın akra94 SAATLFRİ AYARLAMA F. Bir iki "muhtemeldir ki.. elmas hikâyelerini bildiği kadar bu mevcut olmayan elmasın etrafında bir masal uyduruyordu.. Evde ihtiyar adamla seneler boyu yalnız başımıza kaldığımız için her şey gibi bunu da ancak bizim bulmamız gerekirdi. böyle bir eski ailede bu cinsten bir . domino taşı. 93 TANPINAR Zarurî olarak beni de dâvaya kattılar. ben bu elmastan açıkça bahsetmiştim. onun ölümü üzerine hazineye girdiğini.Hayır. Biraz inanır gibi oldu. Kaldı ki. Şerbetçibaşı Elması'nı anlatmamı istiyorlardı. Bana kim bilir neler anlatmak istiyordu? Daha ertesi akşam. büyüyordu. başta ben olmak üzere herkes bu elmasın Saliha Sultan tarafından Şerbetçibaşı marifetiyle satın alındığını.. diye fısıldadı. Karım da. patron beni içeriye çağırdı.. Şerbetçibaşı El-masfnın hikâyesini dinlemek istiyordu. Hakikaten zengindi. "bakiye-i servetimi" gibi tabirler kullanmıştı. Hemen her yüzleşmede kendisine söylediğim yeni bir şey hatırlıyordu. "Zannettiğinizden fazla zenginim" demişti. Nitekim öyle oldu. Tabiatiyle ne bu Şerbetçi başı'nın.Fakat ertesi günü yazıhaneye ayak atar atmaz Sabri Bey köşesinden kalktı. Sadece. Ve çoğu ona dayanarak gizlenmiş mirasla alacaklarının ödenmesini istiyorlardı. Yavaş yavaş semtteki kahvelerin önünden geçemez oldum. İzahatım deliliğe vurma telâkkî edildi.NSTİTIÏSU bam sıfatıyla ilk önce beni gözetmeğe çalıştı. Fakat Şerbetçibaşı Elması hikâyesi yayılmağa başlamıştı. mahkemedeki duruşmaların da belli başlı kahramanı oldu. yanıma geldi ve kulağıma yavaşça: Elmas. Hemen hepsi de elmas hikâyesini biliyorlardı. daha sonra Birinci Abdülhamit'in bir gözdesine hediye ettiğini öğrendik. Beni tanımıyordu. bir yığın insan fırlıyorlar. tanıyamazdı da. Alacaklılarına yazdığı mektuplarda da buna benzer cümleler vardı. namus ve kanaatkârlığıma hayran olan. Dâva boyunca bana olan muhabbetine rağmen hakikatin aydınlanması için insanüstü gayretler sarf etti. "İşlerimi düzelttikten sonra öderim" vaadinde bulunmuştu.

bu pervasızlık ve alâkasızlık Emine ile evlendiğim günden beri sıkı sıkı kapadığım bir kapının yeniden açılmasıydı. bir resmini isteyin bakın! Son zamanlarda resim çıkartmağa merak sardırdı. Neden bana düşmandı? Benden ne istiyordu? Niçin mahvıma 95 TANPINAR karar vermişti ve neden. Bunu halam kendisine söylemişti. halam hakikaten vefat etmişti. Sakindim. Fakat o tarzda söylüyordu ki. . görün. İnanmazsanız. Bu dolandırıcıya. "Yüz elli senelik hanedan bu. Şimdi zengin oldu. O zamandan sonra adımı bile anmamıştı. Birdenbire üzerimden büyük yükler. nasıl bu kadar ustalıklı idi? Anlamak mümkün değildi. Ve % SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ zengin olunca bana düşman oldu. Sanki Naşit Bey hesaplı konuşmalarıyla. Hâlâ bile hatırladıkça utandığım yüz kızartıcı şeyler bunlar. fakat elimi ona doğru uzatıp haykırdım: . Bu ruh hafifliği. "Hele bir evlenelim. hem de korkunç bir şekilde değiştirilerek. insanî hislere sahiptir. Hattâ bulunmaması gayri tabiî idi. Ve herkes zemin ve zamana göre onu yavaş yavaş yeniden yaratıyordu. Fakat istemedim. beni yanına almak şöyle dursun. iyi çocuktum. Hattâ halamı Naşit Beyle evlenmekten menetmiş. Nitekim tekrar halamın muvakkat ölümüne âdeta kendiliğinden dönmüştü. Kimseyi görmek istemez.hâtıranın bulunması elbette tabiîydi. Babam. hava ve hevesine mağlûp bir kadındı. Hattâ onun sıska kızına bile tahammül etti. Fakat hortladı. Burada tabiatıyla Takribî Ahmet Efendi Camii meselesi de ortaya çıkıyordu.. Galiba halam ölünce bütün servetinin bana geçeceğini bildiği için..Zaten aile itibariyle biraz para canlısıdırlar. muhakkak Hayri'yi kardeşimden kurtarırım!" demişti. hafiftim. O konuşurken ben çileden çıkıyordum.. Seyii Lûtfullah'a büyüler yaptırmıştı. Sanki çok cilâlı bir satıh üzerinde yine iyi ciiâlanmış herhangi bir şeyi ufak tefek dokunmalarla kaydırıyordu. Naşit Bey o zaman benden parasızdı. hayır. Fakat ne çıkar? Ben rahattım. Bakınız bu resimlere. Son kelimeleri üzerine en gür sesimle haykırdım: Hayır. Fakat babam terbiyeme dikkat etmemişti. daima yemin edebileceği aile meselelerinden birinin üzerinde zarurî olarak yeni bir suale yol açıyordu. Öyle derlerdi. O dakikada yılan olup onu ısırmağa razıydım. Yalnız bir adama tahammül etti. Daha ağzını açmadan bütün vücudumda bir şeyler kaynıyor. yavaş yavaş konuşuyor.dedesinin bu cami için ayırdığı parayı yemişti. Zannederim ki soğukkanlılığı. Fakat Naşit Bey yüzünden başka adam olmuştum. Hasis. Fakat babam bu evlenmenin olmaması için halamı benim yardımımla baygınlığından istifade ederek gömmeğe kalkınca benden nefret etmişti. yahut kendini çağırtın. ne diye ben kendimi yoracaktım? Devam ettim: Huyuna gelince. Yalnız refikam cömerttir. tabaka tabaka ağırlıklar kalkmış gibi hafifliyordum. konuşun! Sözlerimin doğruluğunu anlarsınız! Herkes şaşırmıştı. bu harp zenginine. kafamda her şey alt üst oluyordu. Bütün bu garip ve mantıksız dâvanın devamı boyunca bundan korkmuştum. Para canlısı bir adam olduğu için başka hiçbir şeye bakmazdı. sözlerinin müphem kalan ucu ile hiç bahsetmek istemediğine.. her şeyi tam vaktinde ve sorulduğu zaman söylüyordu. huysuz. hesaplılığı ve aleyhimde bu kadar kararlı oluşu beni bu hâle sokuyordu. temkinli düşmanlığı ile bu kapının arkasına sımsıkı dayanmış olan koruyucu meleği Emi-ne'yi oradan uzaklaştırmağa muvaffak olmuştu. Sonra birdenbire değiştim. beğenmiyordum. kimseyi sevmezdi. sonra alnının terlerini siliyor ve sözüne devam ediyordu. Hattâ gömülmek üzere idi. Parasını çalarlar korkusuyla geceleri bu paranın saklı olduğu kömürlükte yatardı. Mademki herkesin ayrı bir hakikati vardı.. Paralarından ayrılmamak için hortladı. Naşit Bey ikide bir mendilini çıkarıyor.. Ve ilâve ettim: Bu kızı evvelâ bana verecekti. Bunu yapamadım. Halam Naşit Beyle evlenmeden evvel kendisine. yüzümü bile görmek istemezdi. gözlüklerinin camını temizliyor." Bana gelince. Hiçbir şeyde acele etmiyor.

. dostum üstünde hiçbir şey taşımaz. sonbahar güneşinin yaldıza boğduğu mavilik. Ben sonra gelir bakarım. Ya karımı da bu işe karıştırırlarsa? Hâkim şimdiye kadar onu garip şekilde dışarda tutmuştu. şeker hırsızı. Tekrar çantasını ele aldı. sesi bozuktu. Sabun. Ben bir kenarda talihimi düşünüyordum. alâkadar oldu ve beni incelemeyi üzerine aldı. yanakları adamakıllı çukıırlaşmıştı. çocuklarım. içerden güzel ve epeyce teşkilâtlı bir çanta idi. Bir de kendisi aldı. Büyük.. kendisine iyice alışınca. On beş dakika sonra Adlî Tıbba gönderilmeme karar verilmişti.. bu sarı meşin. İstediğini hattâ fazlasıyla yapmıştım. Ramiz Bey ellerini yıkamış. Gelmeyecek misiniz?. evim bana olduklarından da ha çok uzakta. İşte Doktor Ramiz'i bu müessesede tanıdım. yoktu. Doktor Ramiz'in odası alt katta idi. genç bir adamdı. . Emine'yi de bu korkunç ağa sokacaklardı. Oturum tatil edildi. Tek penceresi bahçe duvarına bakan dar. yavaş yavaş alışmağa başladığım talihimle arama. bütün dâvanın devamı boyunca korktuğum şey tekrar ak lıma geldi. çok parlak diplomalar aldığını sonradan herkesten öğrendim. Bu kaçış hâlindeki çene onun yüzünü hiç de tabiî şekilde bitirmiyordu. benden ne istiyorsun? Tekrar aynı gürültü. Tek pencerenin önünde. Hâlâ bekleyen hademeye kahve ısmarladı. Nedense bu çehre.NSTİTIÏSU lezonları hatırlatıyordu. Daha doğrusu şüpheleniyoruz. sefil bir oda. erişilemeyecek şeyler gibi görünüyorlardı. Duvarlardan birinde musluğu iyi kapanmayan bir lavabo vardı. ben burada meşgulüm. O hâlde bu ithamın ciddiliğine inanmıyordu. TANPINAR çaktı. Tahsilini yaptığı Viyana'dan yeni dönmüştü. çok siyah gözleri vardı. İçerden. hiç işitmediğim cinsten acayip ıstırap çığlıkları geliyordu. Ramiz..Harp zengini.. hepsini bu çantaya kor ve her açılıştan sonra behemehal kilitlerdi. Ben kibrit aradım. Bir an. Odaya girer girmez doktor ellerini yıkamağa başladı. (¡özlerinin altı. Garip ve açık aksanlarla başlıyor. Otuz yaşlarında. Bey kolonyalı ellerini havada sallayarak kuruturken cevap verdi: Hayır. bekliyordu. bu duygunun ileriye doğru çıkık alnı ve kemikli yüzün düzgün mimarisiyle bütün çizgileri kaçmak istiyormuş gibi birdenbire biti-veren çenenin arasındaki uygunsuzluktan geldiğini anladım. Sonradan öğrendim ki. Dolma-bahçe'nin müştemilâtından bir yerde bulunuyordu. Çıkarttığı cıgara paketinden bir tane bana ikram etti. Öyleyse ne diye beni buraya göndermişti? Hayır. tıknazlığa doğru gidebilecek yapıda. O zaman Adlî Tıp. Bir arı dikine bana doğru geldi. duvarın dibinde tozlu ve sefil. Bu bir ümitti. Ramiz Bey kendisiyle ilk karşılaşan insan üstünde daha ziyade anlaması güç bir aksaklık duygusu bırakıyordu. Ellen sıcak sı 97. Hikâyemi herkesten fazla dikkatle dinledi. Bununla beraber ilk bakışta insan ne bu gözleri. Tevkif edildiğimden beri on gıin geçtiği hâlde. İçim alt üsttü. ortadan uzun boylu. Karım. dalgın bakışlı. bu ses bana daima gayri muntazan kavislerle yapılmış he98 SAATLFRİ AYARLAMA F. Ben kemiğime kadar titredim. âdeta sürünen mevsim sonu çiçeklerine bakarak düşünüyordum.. Dolmabahçe'ye gelirken denizi görmüştüm. Naşit Bey ayrılmadan evvel bana tatlı tatlı gülümsedi. Sonradan. Sonra bana döndü: Bir zehirleme vak'ası var da. O ikimizinkini de yaktı. Ayrıca psikanalize merak etmiş ve bir müessesede bir iki sene bu metotla çalışmıştı. sonra bir çeşit mırıltıda âdeta izini karıştırmak ister gibi kayboluyordu... Mideyi kaynatsınlar. ne de düzgün sayılacak yüzünü görebiliyordu. hafif sarı esmer. birdenbire uyandırıcı bir şey gibi girmişti. İyi doktor olduğunu. karımın taşlık ta boynuma sarılışı gözlerimin önünden gitmiyordu. Kapı vuruldu. dışardan kilitli.. çantasından çıkardığı kolonya ile bir kat daha temizleniyordu. Müdürün yanından doğruca kendi odasına indik. Sesi de böyleydi. Benden bir karış ötede pencerenin pervazına mecalsiz kondu. Beni odaya aldıkları zaman müdürün yanında idi. bir hademe artan çığlıklarla beraber içeriye girdi: Salim Bey ölüyü açacağız diyor..

ancak zarurî bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. İlk sözü bana bıraktı. insanların yalnız hakkıyla yapabilecekleri işle meşgul oldukları bir dünyada yaşamanın nasıl bir saadet olabileceğini düşünmemek. parasızlık. her hakkı yenmiş. bilhassa Viyana ve hele Almanya hiç böyle değildi. Halbuki Avrupa. Hiçbir şeyin üzerinde duramayan.. fincanları önümüzden uzaklaştırdı: Şimdi anlatın bakalım?. Münasaip bir vak'a çıkarsa. Gençlik. paket çantaya kondu. Viyana'dan döndüğü günden beri herkese dargın. tahlillerini. talihsizlik. Daha o gün Doktor Ramiz'in hoşnutsuzluk denen şeyin tâ kendisi olduğunu anladım. istihsal ve bilhassa hareket gibi kelimeler dilinden düşmüyordu. cinayet. Hemen her söylediğimi birkaç dela tekrarlatıyordu. Beni de karşısına oturttu. Cürüm. bir gayri memnun zannettiği için sevmiş. gelecek için ümitsiz sanıyordu. O kadar eski metotla çalışıyorlar ki.Sadece ikimizin vaziyetini mütaiâa etmek bunu anlamağa yeterdi. Benim gibi adama yapılır muamele miydi bu? Kendisine gelince memlekete döneli iki sene olduğu hâlde henüz ona doğru dürüst psikanaliz metodunu tatbik etmek fırsatını bile vermemişlerdi. Yalnız psikanaliz vardı. Mecburî hizmet müddetimi geçiriyorum. Birbirimizin ezelden kısmeti olduğumuz nasıl belliydi' Bu izahattan sonra bir müddet daha Viyana'ya ve diğer Alman memleketlerine döndük. hastası çıkınca tatbik edilecek bir usulden ziyade bütün dünyayı ıslah edecek tek vasıta. ihtiras. Memlekette hiçbir şeyi beğenmiyordu. "Mübarekken pek hoşlanmıştı. diye tekrar söze başladı. Tekrar çantasını açtı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği. Zihniyet eskiydi. 99 TANPINAR İlk önce ikimiz de ayakta umumî vaziyeti konuştuk. Miidur evvelden vaat etmişti. böyle bir dünyayı özlememek imkânsızdı. . Ben başım-daki dertten kurtulmak şartıyla dünyayı gül gülistan görmeğe çoktan hazır olduğum için başlangıçta sözlerinden pek bir şey anlayamadım. hayatın rahatlığına beraberce hasret çektik. hulâsa insan hayatını bizim irademizin dışında cehennem yapan şeylerin hiçbiri yoktu... Dönüşünde kendisine bu mucizeli manivelâ ile bütün memlekete mihver değiştirtecek bir mevki ve imkân vermedikleri için hemen herkese ve her şeye dargındı. cemiyet içinde bir yeri olduğu hâlde kendisini biçare. sakat doğma.Daha o gün Doktor Ramiz'in bu tedavi sistemine. demişti. hastalık. Yani ben ona kâfi bir teselli olmuştum. düşmanlık. Beni burada hiç sevmezler. himayesine almıştı. Zaten yerim değil. Kendisi gibi. yapayalnız yaşıyordu. Ctgara paketini çıkardı. umumî terbiye. Geldiğinden beri ilk defa hasta yüzü görüyordu. hemen hemen. Ona göre bu yeni ilim her şeydi. Ona evvelâ kısaca vak'avı anlattım. benim gibi (!) gençlere kâfi derecede yer ve imkân verilmiyordu.. Öyle ki. Bereket versin benim vaziyetim "vak'a" olarak mühimdi. Birer ağara yaktık. Hepsi dönüp dolaşıp ona geliyorlardı. ancak dinlerde görülen o tek kurtuluş yolu gibi baktığını anladım. O hayat muammasının biricik anahtarı idi. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı. sefalet. Çok zengin bir sözlüğü vardı. . şikâyetlerini. Bu dargınlığı besleyen şey ise Doktor Ramiz'in bilhassa içtimaî meselelere olan büyük ilgisiydi. Sonra bütün havalımı anlatmamı istedi.NSTİTIÏSU ayaklı saatini hep annemin verdiği adla anıyordu.. Ben söyledikçe önündeki bir kâğıda not alıyordu. Kendisini tanıdığım zamanlarda bu dargınlık şahsiyetinden dalga dalga akıyordu.. memleket meseleleri. Evimizin 100 SAATLFRİ AYARLAMA F. Nasılsa sizi bana bıraktılar. onunla birkaç saat konuştuktan. Oraların intizamına. Ona dair bir yığın sual sordu. Kahvelerimiz gelince o masanın başına geçti. Oralarda ihtisasa hürmet vardı ve psikanaliz gündelik ekmek gibi bir ihtiyaçtı. Kahvelerimiz bitince kalktı. Fakat sonra yavaş yavaş düşüncelerine ayak uydurmasını öğrendim. gelecek için düşündüklerini dinledikten sonra. Kilitlendi.. Bilhassa çocukluğumun üstümle fazla duruyordu.

Böyle bir şey hiç de fena olmazdı. Ve gözlerine satın alır ümidiyle bakıyordum.. Ve bana Cava'da. En sonunda bir tiirlü yapılamayan Takribî Ahmet Efendi Camii'nin hikâyesinde karar kıldı. tekrar Mübarek'e döndük. Sizin evde mi? diye sordu. Bunu ben de pekâlâ yapabilirdim.. Yani. hattâ komisyonculuk bedelini peşin olarak aldığını gardiyanlardan duymuştum. "Muhakkak bir rapor yazacağım kongreye..." Bir daha söyleyin bakayım? Aynen tekrarladım. Size teşekkür ederim. Babam hatırlıyordu.. diye beni azarladı. yahut başka bir adada eski bir topun evliya gibi ziyaret edildiğini. daha korkuncu. Fakat bozuk.. çocuksuz kadınların üstüne çaput bağladıklarını anlattı. bilhassa teşekkür ederim..... Bu hâle girdiğim için teşekkür ediyordu. Evi zor geçindiriyorum. Babam son derece öfkelendi. dedim. yüzüme bakıyordu. Aynen söylüyorsunuz değil mi? Baştan aşağı irade ve dikkat kesilmiş. Çok iyi cinsten. param yok.. Mamafih emsali var.. Yahut pek az. Eski Mahmudiye Gemisi öyle idi.. sonra lafını ettirmezdi.. taşlıktaki tulumbadan o su çekse ben yüzümü yıkasam. Eski İngiliz işi. hattâ hiç durmaması lâzımdı. gelemeyeceğiz. galiba. Geceleri gizlice Sivastopol muharebesine gider tabyaları topa tutar.. Evde karım tavan arasına kaldırdı. Çok mühim ve az görülmüş bir vak'a." Bozuk dediniz değil mi? Bozuk. Tevkifhanede iken yanı başımdaki odada yatan kalantor bir Yahudinin Lizbon'da çürüğe çıkarılmış bir gemiyi Benderbuşirli bir İranlıya sattığını. Çok enteresan bir vak'a. Zehra ile çocuk türküleri söylesem.. ... Güzel sesi var. Durmadan bir şeyler soruyor... annemden sonra Nuri Efendiye. Nuri Efendiye göre bir saatin işlemesi. Ben lafı değiştirmek ümidiyle: Bizde de vardı... Emine'yi doya doya görsem. Selimiye Kışlası kadar büyükmüş içi. "Anladık! diye bağırdı.. Hattâ onu hatırlattığı için saate biraz düşmandı. Bizim meseleye gelmeyecek miyiz? Hayır gelmeyeceğiz. Bu camiden evde çok bahsediliyor muydu? Hayır. 101 TANPINAR Mübarek'e mi? Adıyla söylesenize şunu! Bir adı olan şey adıyla anılır. Hangi saat? Büyük saat işte. o kendiliğinden bir vecize bulduğundan memnun.. Dalgın mıydı? Beni iyice deli mi sanıyordu? Yoksa. Ben bu hakikati unuttuğuma müteessir. Âdeta tabu olmuş ve etrafında çeşitli kompleksler yaratmış.. dedim. Nihayet dayanamadım: Ucuz veririm. çünkü Doktor Ramiz saatten sonra babama geçti. Eski zaman değil ki. Mecit zamanında alınmış. dedim.. Babam eline biraz para geçmesini ümit etti mi ondan bahseder. ve ben başıma geleceklerden habersiz hatırladıkça anlatıyordum: Bir gece hep beraber otururken saat birdenbire çalmağa başladı. Bilmem! Öyle olacak. Yüreğim ağzımda konuşuyor ve içimden kendi kendime düşünüyordum: "Ah bir merak etse de eve kadar gitsek. Sen de biliyorsun ki. Neden öyle olması lâzımdı? Burasını pek anlıyamadım.. Bütün tanıdıkları merak etti. görelim! Bu da şüphesiz bir kârdı. Ne diye sıkıştırırsın beni!" Bunu Mübarek'e mi söylemişti? Evet. Babamdan sonra anneme..Nasıl bir şeydi bu?. Daha doğrusu bakımsız! Bir müddet düşündü: -Tabiî öyle olması lâzım.. Ama yine isterseniz görmek mümkün.. İsterseniz gidelim. Son derece tipik ve nadir bir vak'a. Hani Üç Ambarlı dedikleri. Omuzlarımı silktim.. Şimdilik imkânsız.. Büyük bir ayaklı saat. sabahları dönermiş..

. saat tuhaf bir saatti. Sözlerimi büyük bir ciddiyetle dinledi. dedim. dinliyorum. Yani. ve araya başka bir şey sokmasına müsaade etmeden tekrar hikâyeyi anlattım. bu odada yatarsınız. Her şeyi biliyorsunuz artık... Ve bittabi bir anda Viyana'ya gittik... dedim. Lafımı da hiç dinlemezler. Keşke Viyana'da iken ta-nışsaydık!. Bir taraftan konuşuyor. yeni yoktur. Artık sıkılmıştım. En iptidaî insan ile aramızda hiçbir fark olamaz... fena olmayacaktı... İyi hatırlayın. Belki de bozuk olduğu için böyleydi.Hayır.. çok rahatsız olursunuz.. Başını sallaya sallaya beni dinledi. Tekrar gözlerini gözlerime dikti. meşgul olmak en iyisiydi. Fakat çakıyı bana uzatmadı. Sonra en ümit edilmez anda döndük.. Sonra sıra cıgara paketine geldi. Acayip hâlleri vardı. üvey annemin saadet anlayışından farksızdı. Ayağa kalktı: -Yarın yine devam ederiz.. Psikanaliz. Burada. Ah. İşte böyle.. Buna mukabil ikimiz de bol miktarda kolonyalandık.. • 103 TANPINAR İsterseniz bir çeşit keyfi. Şunları yanınıza alsanız.. Öyle değil mi? Çok enteresan. bir taraftan çantasından çıkardığı çakı ile tırnaklarını temizliyordu. Ben konuşurken yüzü âdeta sevinçten parlıyordu. insanoğlu! Siz çok can adamsınız. Sonra fikrini söyledi: Bu da çok enteresan. yahut da ihtiyari çalışması vardı.. Not aldı. Ve böylece hayatımda o kadar çok işiteceğim kelimelerden biri dudaklarının arasından bir lahzada fırladı. Malûm ya eski zaman insanları.. Ama. dedim. Muayenem ne olmuştu? Hiç ondan bahsetmiyordu. Bizim memlekette. diye haykırdım. Benim dediğim başka. acayip hâl.. -Bu işte eski. Her hâlde her yaptığı şey bize acayip görünürdü. anneniz? -Sonunda âdeta korkmağa başlamıştı ondan.. İstanbul'da 102 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ demek istiyorum.. işi bitince tekrar çantaya koydu. Sonra?. hayır. Ve deli olmadığımı anlatmak için tasrih ettim: Hiç koskoca zırhlı eve girer mi? Böyle bir şeyi almak için Aya-sofya kadar yer lâzım. -Ayasofyamı? Ettiğim hatayı anladım: Yani söz timsali söylüyorum. Birdenbire düştüğüm bu vaziyette bir şeyle oynamak. Ben hasta mıyım? Dinlemeden odadan çıktı.. Tuhaf. mademki hastamsınız.. Ve korkudan ödüm patladı.. Sonra aldığı notları okudu. Koğuşta sıkılırsınız. dedim. Bitirince bana da ikram edecek sandım. Evet. Hafif gülümsedi: Böylesi daha rahat. -Ben hasta değilim doktor. Bir müddet sonra arkasından bakarak düşündüm. Artık dayanamadım.. Doktor Ramiz'in baş sevgilisi şehir benim meselemin yerine geçti.... yaptığı işler. Anneniz Mübarek'e çok ehemmiyet verirdi değil mi ? -Galiba. Ben müdürle bir konuşayım. Şimdi sizin isti rahatın ize bakalım! Yatağınız geldi mi? Karım yollayacak. Sıkıntı içinde idi: -Burada beni sevmezler. lop yumurta gibi önüme oturdu. Şuur hayatı yahut şuuaraltı hayatı her yerde birdir. Yine teşekkür etti. Hayri Bey. cahil kadın. Belki... keyfî. . Doktorun rahat anlayışı. O hâlde iyi. ihtiyarî.. dedi. Doktor. fakat aynı değil.

Hay-ri Bey. Fakat kendisine sizin daha ziyade benim sahamı alâkadar eden bir hasta olduğunuzu anlatınca razı oldu. Fakat sesler beni âdeta kendilerine doğru çekiyordu. O ayrı şey. Ve ben oraya doğru yürüyordum. Şimdi ne olacak? -Tedavi edeceğiz. Doktor. Biitün vücudum zangır zangır titreyerek geriye çekildim. dedi. bir hâtıra. Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır.. Artık sual sormuyordu. Ben sabırsızlıktan. Ne oluyordu? Hakikaten bir deli mi bağırıyordu? Yoksa bir hasta mı? Adam. Bu işte teşhis hemen hemen tedavidir. Etrafta dolaşmayın. Kapıyı kapattım. Sonra birdenbire bir yerde bir ke lime. Fazla şey de düşünmeyin. -Oldu... O gittikten biraz sonra bir komşu. Ramiz Bey raporunu versin! . Geceleri burada yatacaksınız. tıpkı bir pencere açılmış gibi parlıyordu. dedik ya! 105 TANPINAR Sonra sözü değiştirdi. Başta müdür olmak üzere birkaç kişinin saatini tamir etmiştim. İlk önce müşkülât çıkarttı. Emine kendi gelememiş. Tekrar gözlerini gözlerime dikti. Koşa koşa odaya girdim.. ben hasta değilim. Başımı şöyle bir uzattım. Ve bu sonuna kadar günlerce böyle devam etti. Adına bakılırsa ceviz büyüklüğünde bir şey olmalı. Doktorun giderken açık bıraktığı kapıdan soğuk bir rüzgârla beraber deminki sesler. Bu konuşma beni (©4 SAATLFRİ AYARLAMA F. Yüzünden belli.Hani öyle bir şey benim de elime geçse doğrusu. Acaba açtılar mı? Belki de şimdi kapatmışlardır! Doktor kapıyı kapatmamıştı. rahat edersiniz. Çıldıracaktım. daha keskin.NSTİTIÏSU yormuştu. Odanın perdeleri indirildi. Onu aldatmak için konuştuğumu zannede ede konuşuyordum. Kim bilir. Ben sizden mesulüm. Sandalyeme büzüldüm. Tekrar geriye döndüm. En katî sesiyle: Hastasınız. Fakat herkes gibi benim de az çok korkulu ve garip sayılabilecek rüyalarım vardı. daha kapatmamışlardı. Ben bir kanepenin üzerine yüzüm duvara çevrik yattım. Düşüncem sanki karanlık bir mahzen olmuştu. Perdeler açılınca kendimi gerçekten bitkin buldum. Emine hiçbir şeyi unutmuyor. fakat niçin açıyorlardı? Birdenbire içimde çılgın bir kaçma arzusu peydahlandı. Yalnız cıgara yasak! Geceleri cıgara içmeyeceğinizi müdüre vaat ettim... Olağan işlerdir. üzüntüden çıldırıyordum. Beni buradan bir an evvel çıkarın. "Birkaç sene. O daha ziyade Şerbetçibaşı Elma-sı'na merak sarmıştı: . Hatırımda kalanları teker teker anlattım.. Rahatım yerinde idi. Bu iki saat kadar sürdü.." Rapor!... fakat hiçbir şeyi unutmamıştı. -Ama doktor. Ara sıra odasına çağırıp benimle birkaç çift laf ediyordu. karım hasta.. Korka korka kapıdan çıktım. Siz birkaç gün daha sabredin. Yüzü sevinç içindeydi. Bu sefer rüyalarımı merak etmişti. Hayır. daha ertesi günü Doktor Ramiz hep benimle meşgul oldu. diye kesip attı. hasta. ha. Ertesi günü.. Biraz sonra Doktor Ramiz geldi. Sadece hatırıma gelenleri anlatmamı istiyordu. daha korkunç geliyordu. yahut birisini bulup yolluyordu. Yarı açık bir kapının aralığından konuşmalar geliyordu. Koridorda. Onu da kapatmamış olabilirlerdi.. Kendime boş saatlerimde epeyce iş de bulmuştum. Ben yürüdükçe çığlıklar artıyordu.. Hiçbir yere kımıldamak imkânı olmayan bir mahzen. geldiğimi tahmin ettiğim tarafa doğru yürüdüm. Yani muntazam devam edilirse birkaç senede biter.Sonra musluğa koştum ve yüzümü yıkadım.Zaten öyle mühimce bir iş değil. Fakat yavaş yavaş halka daralıyordu. Kendi kendime bu taraf değil dedim. Size anlattım. Allah rızası için.... belki de yaradılış icabı pek rüya görmem. Dördüncü giinü tedavi usulümüz değişti.. Ve ben durmadan konuşuyordum. O hâlde dışardakilerden farkım ne? O başka şey. ölü açılacak demişti.. Müdür yavaş yavaş bana alışmıştı. ya kendisi geliyor. yatağımı ve yiyeceğimi getirdi.

Bir gevezelik... Bunu nasıl yaptım? Niçin yaptım? Bilmiyorum. Fakat bu iş böyle. . Şaşkın şaşkın etrafıma bakındım. Şakaklarım ter içinde idi: -Doktor lütfet!.. Fakat bugün daha vuzuhla gördüm.. dinleyin. Ben canım ağzımda dinliyordum: Neymiş doktor?. Aman doktor!.. Benimle konuşurken Ramiz Beyin adı geçtikçe müdürün gözlerindeki parıltıdan şüphelendiğim için vaziyetim hakkında herhangi bir şey söylemeğe cesaratim kalmamıştı. Geçmedi de. Sonra önümde durdu. Hem bütün ömrüniizce böyle devam etmiş. Fakat benimki başka türlü oldu. Bu fazlanın fazlasıydı.. Karımın. Tekrar uzaklaştı. Hacet yok! dedi.. Rüyalarınızdan ziyade hayatınızdan belliydi... Fakat siz daha mühim bir şey yapmışsınız.. Yani reşit olamamışsınız. Bu sefer de başıma mânâsız bir iş geldi. İhtiyarsız ellerimi oğuşturdum. -Dinleyin. Emine günden güne daha hâlsiz ve biçare idi... Kurtarırsam.. Benim hiçbir şeyim yok. Teşhisimde yanılmama imkân yok. hainlikti.. çocuklarımın hayatında.. Şuna bir baksanız. fakat zararsız. Fakat daha kötüsü de olabilirdi. Bu o kadar mühim değil.. budalalık! Ne diye bir başka baba arayayım? İstesem de istemesem de onun oğluyum. Sadece talihsizim. Daha muhakeme başlar başlamaz işime son vermişlerdi. kendi hayatımda onun cezasını çekiyorum. Bu arada benim psikanalizim bütün hararetiyle devam ediyordu. bazılarını da âlet yokluğundan sadece hastalığını teşhis ederek sağlık veriyordum.. Anla beni! Bana insanlar yüklendiler.. Nerde ise parasızlık da başlayacaktı.. Zaten hayatınızı dinlerken bulmuştum. Babanızı beğenmemişsiniz..... Ben maalesef kendim başladığım bir yalanın kurbanıyım. Bu talihsizlik daha beni nereye kadar götürecek. Ertesi günü hademe "bir arkadaşın" saatini getiriyordu.. beni bir kalemde insanlığın dışına çıkarmaktı. Saçma. yeleğinin ceplerini karıştırdıktan sonra bir saat uzatıyordu: 106 SAATLFRİ AYARLAMA F. Hanımın saati! Çoktan beri iyi işlemiyor. Onun etrafında bütün bir masal uydurdular. Sizde tipik bir baba kompleksi var. Ve ben gerçekten bunalmıştım. zalimlikti. Müesseseye girdiğimin onuncu günüydü ki.. Ağzımdan bir kelime çıktı. Odanın içinde birkaç kere dolaştı. kolaylıkla önlenecek bir şey. Hiçbir yerden bir yardım gelemezdi. Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız. Babamı nasıl inkâr ederim? Maalesef böyie. -Mühim bir hastalık. İşleriniz. Tipik. Beğenmedikten sonra kendiniz onun yerine geçeceğiniz yerde.. Başka bir şey değil.. Reşit olmak için belki de en kısa yoldur. Lüzumsuz yere konuştum. kendimi kendim kurtaracaktım. kendinize durmadan baba aramışsınız. başka bir şey yok ortada.... Odanın öbür ucunda bir iskemleyi âdeta siper alır gibi önüne çekti. Hastalığınızı buldum. Belki burada bütün insanlıkla birleşiyorum. 107 TANPINAR Demin de dedim ya...Ve tam kapıdan çıkacağım zaman birdenbire duruyor. bilmiyorum..NSTİTIÏSU -Az kalsın unutuyordum. Merak etmeyin. Düpedüz iftiraydı.... Tevkifimden beri beni âdeta sırtında bir yük gibi taşıyordu. Bazılarını tamir ediyor.. Beğenmemişsiniz.. şahsiyetiniz bu yüzden durmadan karışmış. Onun arkalığına dayanarak ilâve etti. Hiç aklımdan geçmez. Başıma durmadan münasebetsiz işler gelir. dedi... Bir eliyle omuzuma dokundu: Evet! Hastalığınız anlaşıldı. Hep çocuk kalmışsınız! Öyle değil mi? Yerimden fırladım.. Doktor Ramiz birdenbire konuşmayı kesti: -Bu devre artık bitti! dedi... Bütün kuvvetimi topladım: Bak doktor! dedim. Mahvıma kadar gittiler. Bu kadar iyi bir adam için fenaya yorulacak bir söz nasıl ağzımdan çıkardı? Bununla beraber zaman geçiyordu. Siz babanızı beğenmiyorsunuz.

mahveder. Abdüsselârn Beyler gelmiş. Acaba böyle miydi0 Muhakkak ki... Doktor sevinçle yerinden fırladı. eski.. beğenmemek.. Sonra Nuri Efendi. Yavaş yavaş içimde bir telâş başlamıştı. atar. Başımı eğdim. kurtulurum.. kendim. Bir şeyleri öpmek. Evvelâ Mübarek işi karıştırmış. bıkar. hattâ dinlemeğe hiç niyeti yoktu. Evden ayrıldığım gün o kadar değildi! Fakat ben.. insanın insana hücumu. Bir şaka! Daha kendime gelmiş bir hâlde anlatmağa çalışıyordum: Aradan bu yalanı çıkarın. Ah o andaki sesim! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran bütün vücudumu.. Çünkü babanız sizden evvel tehlikeyi görmüş. korku ve insan talihi. Yani evvelâ bir insandan bahseder gibi bahsettiniz. Fakat nevi aldatabi lirdim. Hasta arıyorsanız var!. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde bu korkunun tâ kendisiyle uyanmıştım. Seyit Lûtfullah. "Bana hiç rahat vermiyor ve menhus evimi âdeta zaptetti.. yalan değildi..... amma... çok hasta. Yeniden anlatmağa çalıştım. Anneniz Mübarek adını verdiği hâlde babanız "Menhus" adını koymuş. eski dediniz. Anlayın. Eşya kıskanılır mı hiç? Başkasında olsa anlarım. yakar. Sözünüze dikkat edin! Biçare dedikten sonra. İşler sizde çok karışmış. küçücük bir yalan... Yani evden uzaklaştırmak istiyordu.. Babanız bile onu kıskanmış. Eski. Doktor Rainiz bir denbire büsbütün amansız kesildi: -Çocuğunuzun adını Abdüsselârn Beyin vermesini ne ile izah edersiniz? . O hastalığımla. Bu sefer gönlünüz razı olmadı. benim bir şeyim yok..... Aile yadigârı Gördünüz mü? Biçare.. "keyfilik". aşağılaşmak. "ıhtiyarilik"... satar. Hem babamı ne diye inkâr edeyim? -Sakin olun!. "yaptığı işler" tabirini kullanmıştınız! i 09 TANPINAR -Yani? -Yani çocukluğunuz bu saatin eve getirdiği hava içinde geçmiş.Kabil olsa yerde sürünecek.. Ondan hep insanmış gibi bahsediyorsunuz.. Hayri Bey!" diyordu.. hiçbir şey kalmaz... Dâvasının bir ispatını daha vermiştim. nasıl oldu da parçalamadı şaşıyorum. Kendi malmı insan kıskan maz. Notlarını karıştırdı... hepsinin muayyen bir devresi var. Saat mi? Biçare bir şey!. yalvarmak. Hikâyesi dolayısıyla evde âdeta muhterem. Maalesef beğenmiyorsunuz. satmak istiyordu. Adamcağız ağzından iki kelime kaçırdı diye. ihtiyar sıfatını kullandınız. Hele Ramız Beyin bunları anlamağa. belki beğenmez. Evin içinde kıymetler alt üst olmuş. Yeniden kuvvetlerimi topladım. Farkına vardınız. Babam bu saate âdeta düşmandı." deyip duruyordu. onda hemen herkesi ve bütün talihi inandırmak istiyordum. kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana. "tuhaf".. Sağlam adamım. "acayip hâller".. Lûtfullah biçare bir meczuptu. ihtiyar bir saat. Babanızı ikinci dereceye atmış.. daha doğrusu kendi teşhisiyle alâkadardı. ilk günler de. İnkâr değil. 108 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ O da durmadan. dedi. dünyanın en iyi adamıydı. Korku. Konuşmam boyunca içimden kendimi hep bu vaziyette görüyordum. insan insanla konuşamaz.. "Sakin olun. hepsine ayrı ayrı bağlanmıştım. Parçalamak değil amma.. Saat kıskanılmaz.. söyledikleri yaptıkları beni eğlendirirdi. Masal gibi hoşuma giderdi. Korku ve insan. ayaklarına kapanacaktım. Hasta filân değilim. Ayrı ayrı zamanlarda peşlerinden gidiyorsunuz. o hiç yere düşmanlık. eski dediniz! Eşya oklu. Evet amma. Yüzü berbattı geçen gün.. Başka ne yapabilirdim? Doktorcuğum lütfet! Bunlar mâkul şeyler değil. insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir. mukaddes bir yer almış.. ihtiyar. -Nuri Efendi ustamdı. Karım hasta! Hem korkuyorum. Ve ben devam ediyordum: Yalan. Abdüsselârn Beye gelince çok iyiliğini gördüm.

.. Kıskanmadınız! Çünkü onda meziyet bulmadınız. mazlum tarafları da vardı ki. eskilerin dediği gibi takdisinimet için.. hürmet.. Öyle iyi. Yine kendimi ele vermiştim. Birdenbire durdum. -Tabiî. Teberrüken.. Yerime oturdum. ona şaşıracaktım. Beni okutamadı.. Bu ister istemez böyledir.. Bilhassa bugünkü cemiyetimizde. O zaman iş değişirdi. adamcağız kızınıza kendi anasının adını veriyor. Babanızı kıskanmadınız. Büyük. O eliyle işaret ederek oturttu. hürmete şayan görülür.. hep maziden şikâyet ediyoruz. Bakın etrafa. Akıl ve mantığa.Tekrar ellerimi uzattım. Baba olamamışsınız. riayet edilecek adam değildi. kollarımı açtım.. Siz biraz fazla bu iş tize rinde gecikmişsiniz. işte o kadar!. Doğru dürüst okumadım. Siz de içinizden bunu kabul etmiştiniz. hürmet. "Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!" diye hayret ettimse.. İnsaf edin! Ahmet'in adını ben koydum. evinde oturuyordum... Bakınız. Cıgaramı söndürerek ayağa kalktım: Bu kadarı fazla değil mi doktor? dedim. Nezaket meselesi. Bu cins şeyler herkeste bulunur.. insaf. Doktor nerden bileceğim ben onıı? Ben cahil bir adamım... Yahut talihsiz adamdı.. Bir baba kompleksi değil mi?. Kaçmak istiyordum. oturun ve beni dinleyin! Siz de bilirsiniz ki psikanaliz.. onun la meşgulüz. Fakat ne yapalım ki. Baba olunca geçer. Fakat kahvelerimiz gelmişti. normal vaziyette baba kıskanılır. Boynumu büktüm. Zaten şuur altında bir hâdise olduğu için kendi kendisi kaldıkça ehemmiyetsiz bir şeydir. o tek selâmet yoluna dönmesi için yalvardım: 110 SAATLFRİ AYARLAMA F. yanlışlık. Nerdeyse yalnız ona bakacak. Huysuzdu. Rahmetli pek öyle sevilecek.... İyiliğini görmüştüm. mi? Halbuki bir baba daima sevilir. babanızı kıskanmıyorsunuz. riayet edilecek bir adam değildi. Frikyalılara bilmem ne kavimlerine muhabbetimiz nedir'? Baba kompleksinden başka bir şey mi? Tekrar ayağa kalktım. Babam kâfi de recede sert değildi. kuvvetli bir hasta yahut. kendisini idare edemezdi. Onu içinden değiştirmek istiyoruz. Sözlerinizin kendisi de bunu gösteriyor.. Şu Etilere. Çünkü içtimaî şekilde bu hastalık hemen hepimizde var.. Hem ikincisinin adını ben koydum.. vâkıa bu. hepimiz... teyemmünen. Telkin meselesi. Vâkıa babama pek hayran değildim. Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu. Sevmesem bile acırdım. Mesele şimdi bu kompleksin neticelerinden kurtulmanızda.. -Baba olamadım mı? İki çocuğum var. Sözü değiştirmek istedim. Velinimetimdi.. Hayır. Neyini kıskanacaktım zavallının? Her ağzımı açışta doktorun gülüşü daha mânalaşıyordu.. Ama yine babamdı.. Bu günlük bu kadar yetmez mi? diye yalvardım.. O kadar kabul etmiştiniz ki. -Abdüsselâm Bey öldüğü için. Bunun mânası nedir. doğru. Ehemmiyetsiz ve hattâ tabiî bir şey.. demediniz. Babamı beğen mediğimi gösteren sözler söylemiştim. fazla konuşurdu.. Telâşa lü111 TANPINAR zum yok. Acayip tabiatları vardı... Mamafih sonuncu babanızın ölümii ile size bir nevi istiklâl ve olgunluk gelmiş olabilir. Hayatımı on defa dinlediniz. küçük hepimiz onunla uğraşmıyor muyuz?... Onun üstüne bir başkasını aramak. Hulâsa pek öyle sevilecek.NSTİTIÏSU -İnsaf doktor. Bu rolü ona siz aşıladınız!. Bu da benim kabahatim mi? O verdi. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa. hayret kurtarır. Hem zavallı adamın ölümünden şu kadar yıl sonra. İyi kötü biraz saatten anlarım. -Doğru. ne derseniz deyin. Hem ben kendi annem değildim ki kendime başka baba seçeyim. . Siz kuvvetli adamsınız Hayri Bey... Artık bütün mukavemetim kırılmıştı... Yani bir kelime ile size babalık etmişti.

.. Hem anlamadığımı biliyor. Bilâkis psikanaliz hak113 TANPINAR kındaki izahat devam etti. ben size anlatırım. Çantasını açtı. Hiç yoktan başımıza bu iş gelsin. evet. Ben size kısaca öğretirim... Oradan onun arkadaşı olan hastabakıcıya geçtik. İkinci hafta bitiyordu. Yüzü daha solgunca. Bir tanesini bana ikram etti. Gözlerinin altı halka halka mordu. eller temizleniyordu. Hayır. psikanaliz. Aldırma! Ha hı de. İkide bir çanta açılıyor. -Nasıl olur? diyordu. Doktor Ramiz yüzüme âdeta şefkatle baktı. Zaten pek az dinlerdi. Deli mi bunlar? dedi. Bu baba kompleksi korkunç bir şeydi. Biraz baktınız mı? dedi. dedi. Daha ertesi günü doğrudan doğruya rüyalarımızla meşgul olduk. Saat ikiye doğru Doktor Ramiz. Sonra kendime kızdım. Ne dersi? Delirdin mi? Bayağı ders işte.. İlk ders akşama kadar sürdü.. Sonra beni teselli etti: Öyle hastalık olmaz. Belki de yorgunluğu ve sinirliliği yüzünden anlattığım rüyaları hiç beğenmiyordu. İnsana ağız açtırmıyordu. sustum. bir de elâ-lemin işine karışıyordum. Hâlâ rapordan eser yoktu. Hoş Türkçe olsa ne anlayacaktım? Belki rüyama girer de keşfederim diye yastığımın altına koydum. bir akşam evvel bıraktığı kitaptan bahsetti. Buralarını biliyorum. En iyisi işe baştan başlamaktır. Ama üzülmeyin. Yalvar. Nasıl bakayım? Ben Almanca bilmem ki. Almanya'da hiç kadın tanımamış gibi davranıyordu. Tekrar paketi çantaya koydu. Unutmuşum. hastalığına uygun bir tek rüya görmüş olmasın! Bari bundan sonra biraz gayret etseniz. merhamet. Gece yatağımı odaya serdim. birde kendisi yaktı. her rast geldiği yerde kendisine baba arayan adamların görmesi icap eden rüyaları görmemekle itham ediyordu. gözyaşlarını zorla tutuyordu.. Buna mukabil yorgun ve sinirli idi... Dünyanın en gülünç hastalığına tutulmuşum. Karımdı. hepsi bir. Ha. İnsaf... şu raporu al!... İş büsbütün karışmıştı... Beni babasını beğenmeyen. Bereket versin doktor beni dinlemiyordu. ne yaparsan yap!. it?. . kilitledi. Emine'nin bulanık gözlerine rağmen yüzünde beliren tebessümü seyretmek iç yıkıcı bir şeydi... sonra tekrar kapanıyordu. Üstelik de yeniden tahsile başlamıştım. akıllı görün. Hayır.. -Malûm malûm. daha sonra kolonya şişesi çıkıyor. "Niçin cebine koymaz!" diye yeniden sinirlendim.. Yeni başladık. Dün ilk dersi aldım.. yanakları daha çöküktü. Sizin gibi bir zat. Psikanaliz öğreniyorum! Vaziyeti kendisine kısaca anlattım. Ve genç kızlar tünel kayışı gibi biri öbürünü tanıştırarak gözümüzün önünden akıyordu. Broşürü elime aldım. İşin komiğini anlıyor. Okumuş olsanız bir şey mi çıkardı sanıyorsunuz? Psikanaliz bilmedikten sonra. dedim. SAATLFRİ AYARLAMA F. fakat gülmeğe cesaret edemiyordu. Bitmiyor mu? dedi. o broşürdeki konferans vesilesiyle tanıdığı Alman kızının hâtırası girdi. Meraklı gözlerle bana bakıyor. Bu sefer doktor. Bir ara. o aranıyor. Buradan çık! O gün Ramiz Bey rapora hiç yanaşmadı. Onu teselli için neşeli göründü m. Zarar yok. cıgara paketi çıkıyor. Bereket versin bu sefer araya. hem de bir şeyler anladığımı sanıyordum. Ertesi günü sabahleyin "ziyaretçiniz var" dediler. Psikanaliz. Cıgara paketini çıkardı. yani ikinci babam hatırıma geldi.Ve tabiî saat der demez evvelâ "Mübarek" sonra rahmetli Nuri Efendi. deli ol. çanta tekrar açılıyor.. Fakat bu sefer benzetmelerle işi anlatmağa başladı.. "İşim var!" diye gitti. Hiç uyumamış olacaktı. Başıma gelenleri düşünmeğe başladım. tırnaklar temizleniyor. Biraz sonra tabiî sıra İngiliz çakısına geliyor. yangın var. Bilsem de bu yüksek ilim. Zehir gibi Almanca idi. Akşamüstü Doktor Ramiz bana Almanca basılmış bir konferansını bırakarak gitti.NSTİTIÏSU Bir müddet düşündü.

katil. kendi bulduğum metodu tatbik ediyorum. babanızın büründüğü sembollerden kurtulmağa çalışın. 114 SAATLFRİ AYARLAMA F. kahve içiyordum. beni âdeta görmemezlikten gelerek. Zaten öyle görmedim mi babam olmaz. istediğim kadar. sonra birdenbire kararını vermiş gibi karşıma geçti. Doktor Ramiz'e göre -sonradan Almanya'da okuyanların çoğunda bu hâli gördüm-Beethoven'i hemen hemen bizim sokağın arkasında oturan bir adam gibi behemehal tanımaklığım lâzım geliyordu. Buna "Dirije rüya" metodu adını verdim. Ve tabiî hemen arkasından bir yığın isim geliyordu. Ve elime bir kâğıt parçası uzattı. O kadar kolay değil... isteyerek rüya görülür mü hiç? Reçeteyle rüya. Bu kadar iyiliğe karşı ben de elbette küçük bir karşılıkta bulunmayı isterdim. Doktor Ramiz bütün bunlara kızıyor: -Size en yeni ve şahsî metodu. Schopenhauer. bazen simsiyah bir vapur hâlinde. benim hayatıma. Zaten hiçbirimiz değildik. dostum! Burada itiraz olmaz. insancıl ve iyi niyetli bir adamla geçiriyor. Yatmadan evvel elimden geldiği kadar babamı düşünüyor. Ve Doktor Ramiz. Bütün gayretinizi sarf edip öyle rüyalar görmeye çalışın! Evvelâ sembollerden kurtulmalısınız. Fakat inadına babam hiç rüyama girmiyor. bütün bunları behemehal okumuş olduğuma inandığı için hepsinden bana üstü kapalı misaller veriyor. Bu tecrübelerden adamakıllı yorulup da uyku basınca. kâh bozuk. her şey düzelir. doktorun emrini yerine getirememek korkusuyla derhal sıçrıyarak uykudan uyanıyor. Evvelce görülmüş rüyalarla hastalığı teşhisten sonra hastanın rüyalarını sıkı bir kontrolle idare ederek onu tedavi etmek metodu. Wag-ner'e gelince o mutlaka ikimizin de akrabasıydı. Anladınız mı? dedi. Ne yapayım ki. yüzde yüz emniyetle deliliğe doğru gitmekti. ben küçük bir kayıkta çalkanırken üzerime geliyordu. O gün akşama kadar sustu. Onun için iradenizi toplayıp. Bütün büyük filozoflar ondan bahsederlerdi. Hakikatte âkıbetimiz ve bilhassa Emine'nin sıhhatindeki perişanlık düşüncemi zaptetmişti. her tarafı çamur birikintileri dolu bir kaldırım oluyor. Bu müspet bir ilimdir. Kâh çok dar ve yıkılmağa hazır bir köprü. cıgara. Bu işler siz farkında olmadan olur..NSTİTIÏSU Ben her zaman babamı kendi çehresiyle görürüm. Doğrudan doğruya içinde bulunduğum vaziyetin aksi olan karmakarışık. günümü Doktor Ramiz gibi terbiyeli.. yani doktorun sözüyle kontrol imkânı kalmayınca büsbütün başka türlü rüyalar başlıyordu. sonra kitaplardan aldığı bu misalleri günlük hayata. zeki. Onlar ortadan kalkınca babanızdan kurtulmak kolaylaşır. Size bu hafta görmeniz lâzım gelen rüyaların listesini veriyorum. onu hayatımın her safhasında hatırlamağa çalışıyordum. Hiç olmazsa Doktor Ra-miz'e göre irade. serzeniş dolu gözlerine bakarak uyanıyordum. İmkânsız. Bütün bunlar avukatımın deliliğimi mutlaka ispat etmem icap ederse baş vurmam için öğrettiği uydurma ateş oyununa hiç ihtiyaç kalmadan. odanın içinde sinirli dolaştı. Çok defa Dokuzuncu Senfoni'nin korosu ile veyaTenhauser'in marşıyle . Bu metodu bana siz ilham ettiğiniz hâlde şimdi hiç gayret etmiyorsunuz. Ne kadar acayip insansınız! Hiç iradeniz yok mu? Hep bugünle mi meşgul olursunuz? Biraz da bütün hayatınızı düşünün. Uykuda veya uyanık onunla meşgul115 TANPINAR düm. en ciddî sesiyle: -Sizden hastalığınıza daha uygun rüyalar görmenizi istiyorum. Bir yığın isim ki iradenin ta kendisi idiler: Nietzsche. memleket meselelerine tatbik ediyor ve oradan tabiatıyla Alman musikîsine geçiyorduk. sefil ve sıkıntılı hayallerden sonra.. Babanızı rüyanızda kendi çehresiyle gördünüz mü iş değişir. eroin düşkününün bulunduğu koğuştan kurtuluyor. tekrar gözlerimi sımsıkı kapayarak onu asıl çehresiyle düşünmeğe başlıyordum. daha esaslı şekilde. Yani babanızdan gelme aşağılık duygusundan.. kendi hayatına. yahut hep Doktor Ra-miz'in sembolleriyle karşıma çıkıyordu. -Doktor. Ve ben tabiî. Yazık ki bunun için yeter derecede iradeli değildim. âlim. bu sayede bir yığın hasta.. daima onun solgun yüzüne ve şikâyet.... yahut onun istediği kadar. Halbuki irade her şeydi. başkası olur. psikanalizin yanı başına konabilecek hayatı tıpkı bir kralın kıraliçesi gibi onunla paylaşmağa lâyık tek şeydi.İşte bu son cümle tedavimde yeni bir merhalenin başlangıcı oldu.

Ben elimden geldiği kadar teselliye çalıştım: Üzül meyin doktor. Bayağı kitap! Her görülen şeyin karşılığı yazılı.. Evet böyle. derdi. Fakat yapamadınız. tıpkı mutlak boşluğun karşısına dünyayı yaratmak iradesiyle dikilen bir tanrı gibi karşıma geçer." diye tekrarlardım. Bütün gayretlerimi mahvettiniz.. Hiç uymuyor.. Bana hiç dokunmadı. Ve ben yalnız odada başım iki elimin arasında şaşkın ve budala "Beethoven. irade. Hiç zahmet etme! Sonra tekrar gözlerini gözlerime dikti ve aşikâr bir yeis içinde: -Azizim. Amma sizinki gibi değil. Korkudan derhal uyandım.NSTİTIÏSU pardösüsü kolunda. Demek bizde de rüya anahtarları var? Hayır... Zaten doğru dürüst gitmemişti.. Bununla beraber arslan sayesinde biraz ferahladım.. Yapamadınız. Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar. demiştiniz. . isimler ve onlara inanmanın saadeti.. sabah kahvaltımızı yaparken herkes o gece gördüğü rüyayı anlatırdı. Her şey bu kelimededir. Anladınız ya! İrade. bu beceriksizlikle.. ne miras kaçırıcısı ve Doktor Ramiz'in hastası olmadığım o mesut zamanlarda. dedi.. Arslan da babam gibi başına geleceği anlamış olacak ki.. Ve beni.. tevdi ettiği bu sırla baş başa bırakmak için çantası ve » 116 SAATLFRİ AYARLAMA F.. Bir kompleksten kurtulmak için bundan daha emin çare yoktur. O hâlde kurtulacaktım . Hulâsa onda kaybolmalıydınız ve yine ondan doğmalıydınız.... Kaybolmak.. sonra tekrar dirilmek.. halbuki olduğu gibi kaldınız. Yahut öldürüp postuna girmeliydiniz.. birbirimizi beyhude aldatmayalım! Sen iyi olmak istemiyorsun.. O zaman her şey hallolurdu. Ah kelimeler. yokluktan her şeyi çekecek büyük ve sihirli kelimeyi tekrar ederdi: . anahtar değil. Nietzsche. İlk önce hoşuna gitti: Evet... Eskiler de rüya tabirlerine çok ehemmiyet verirlerdi. Bu fırsatı kaçırdınız! Hakikî bir yeis içinde ellerini oğuştura oğuştura odanın içinde 117 TANPINAR dolaşıyordu: -Yapamadınız..... Sabahleyin Doktor Ramiz'i bu müjde ile karşıladım ve rüyamı anlattım. bu kadar mı? -Tabiî..İrade.. bu gece gayret ederim. Çünkü rüyada arslan görmek adalet veya hükümet kudretidir. ıslıkla demin söylediği marşı veya koroyu tekrarlayarak odadan fırlardı... hayır..... Tüylerim diken diken oldu: Aman doktor. Schopenhauer. Çok yazık! Biraz düşündükten sonra ilâve etti: O arslana kendinizi yedirtecektiniz. O zamanlar yapılan tabirlerden arslanın "adalet"i temsil ettiğini öğrenmiştim. bir daha rüyama girmedi. Fakat o dinlemedi: Yazık! Büyük fırsat kaybetmişsiniz.. Sonra yanımdan geçip gitti.. Çocukluğumda...biten konuşmalardan sonra doktorun ferdî hâtıraları başlardı. Hiç gelir mi bir daha? Giden gelir mi hiç! Hakkı vardı. Rüyamda-ki arslan bana dokunmamıştı. Tekrar doğacaktınız.. o ne demektir? diye sorunca ona eski tabirnamelerden bahsettim. Bere ket versin bir yerime dokunmadan geçti.. yani ölmek. Hattâ biraz da sevinerek. psikanaliz. Bir gece rüyamda bir arslanı üzerime saldırırken gördüm. ne Şerbet-çibaşı Elması'nın hırsızı. Bir gün sonra bana: Arslan adalettir. Yüzü birdenbire değişti: Yalnız. O da bitince doktor birdenbire ayağa kalkar. belki bu akşam yine gelir. Nafile.

Gözünde birdenbire değişmiş." dedi. Oldu!. diye bağırdı ve hep birden gittikçe artan bir dikkatle. . Ve orası hem laboratuvar. Bu kararın bana tebliğ edildiği günün gecesinde ben de Doktor Ramiz'e beğendire-bileceğim cinsten. üst üste yığılmış eşyanın hiçbiri ortada yoktu. İkide bir sırtıma vuruyor.. ben adlî bir iş için müşahedeye alınan bir hasta. tükenmez hazine. ilm-i simya. Niçin eskilerden bahsederken başımızı sallarız? Bu bir âdet mi.. "Raporu yazın! Kongre yakın!" Bu rapor tabiî yazılmadı. önünde açılan yeni etüt sahaları uğrunda hakkımda vereceği raporu tamamiyle unuttuğu ve belki de en mucizeli şekilde iyileştiğime karar verdiği bugünlerden birinde beraatime daha doğrusu dâva dışı kalmama karar vermişti. Aman dikkat. ilm-i huruf. bu arada yargıç dosyayı ciddiyetle okumuş ve ifademin Abdüsselâm Beyin damadının ve kızının ifadeleriyle aynı olduğunu görmüş. Bereket versin ki. hep beraber olduğumuzu biliyordum. Birdenbire Seyit Lûtfullah'ın sesini işittim.Doktor Ramiz bize ait şeyleri çok severdi.. Beraber gelirler. yoksa yeni bir hastalık mı? O gün akşama kadar tabirnamelerden bahsettik. Çünkü inbik bu aynanın kendisi idi. hem "çocukların odası" idi. Yanı başımdan bir ses: -Nerdeyse ayrılacaklar.. ilm-i havas. yahut onun içinde kaynıyordu. Zaten benimle beraber bulunanlar da ortada yoktu... Canım doktor. Seyit Lûtfullah. tiyatro diliyle. Şöyle Bayezıt'ta Sahaflarda bir dolaşsanız sekiz on liraya kıyamet kadar toplarsınız! Evvelâ siz anlatın bir kere. bizim bu eskiler. cefir. hep beraberdik ve ayakta Aristidi Efendinin tecrübelerini takip ediyorduk. binaenaleyh her hatırladıkça kafamı zehirleyecek ve kendi kendimden şüphe ettirecek bir rüya görmeğe muvaffak olmuştum. iki ayrı hayatın arasındaki boşluktan gibi hatırlardı.. Eski tıp. Doktor Ranıiz. Bak ben psikanalizi nasıl birkaç günde size öğrettim. Benim böyle şeyleri bildiğimi söyleyerek yardımımı istedi. Doktor Ramiz'in. Tabiî kitap da alınacak... Tamam.. V Rüyamda Aristidi Efendinin eczanesinin arkasındaki laboratıı-varında idim. Nuri Efendi. konsollar.. onun 119 TANPINAR büyük oğlu.. Fakat burası hakikaten eczanenin laboratuvarı mıydı. Amma ilim ağızdan nakledilir. Abdüsselâm Bey. Hep birden. şöyle dörtbaşı mamur. sahaflarda öbek öbek yığılan yazma ve basma kitapların yarım ve biçare bilgileri onun için birdenbire çok mühim şeyler olmuştu. "Rapor. Seyit Eûtftıl-lah'ın bütün repertuvarı. kitapları var bunların. hulâsa. ince kükürt rengi damarların filizlediği siyahımsı bir bulut gibi inbiğin tâ yukarılarına çıkıp iniyordu... gelenek mi... Fakat yeni dostumun öniinde miihim bir etüt sahası açılmıştı. bayağı iki iş arkadaşı olmuştuk. Ayrılırken o akşam için hangi rüyaları görmekliğim icap ettiğini sordum. Bununla beraber onların hepsi orada idiler. Tamam. belki bütün tanıdıklarım. yoksa "çocukların odası"nda mıydık? Vâkıa bütün o aynalar. 118 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ bu işi başarmak icap ettiğini söylüyordu. ilm-i menafiülaza. beşikler.. bir akşam yarım aydınlıkta içeriye girdiğim zaman kendi yüzümü içinde gördüğüm için o kadar acayip şekilde şaşırdığım ve korktuğum o büyük aynaya bakıyorduk. fakat güçlükle. Fakat orada olduklarını... "Öyle ya öyle ya!" diye hatırladı ve derhal başını sallamağa başladı: Azizim. hiç olmazsa dâvanın bana ait kısmında kâfi derecede kanaat edinmişti. sanki birkaç senelik bir gurbetten değil de. Anlamamış gibi yüzüme baktı. bu köpüren. İşin garibi bunların hepsini benim vasıtam la öğrenmek istemesiydi. Toprak rengi bir külçe köpüre köpüre durmadan kendi üstünde dönüyor. o doktor olmaktan çıkmış. kendi üstünde canlı bir mahlûk gibi toparlanıp dönen çamur ve toprak rengi buluta bakıyorduk. İyilikler de kötülükler gibidir.. Tabirnameleri.. Viyana'ya bir kongre için bu hususta bir rapor yazacaktı.

Hiçbir şey onun büyümesine mâni olamazdı. büyüyecek. ölü bir suda çalkanan bir gemi enkazı gibi sessiz sadasız yüzüyordu. rüzgâr gibi yavaş yavaş kabarıyor. Fakat bir türlü kımıldana-mıyordum. kendi üstüne dönen en çiğ tirşe rengi bir ışığın arasından bana bakan korku. "Bırakın beni. bir müddet olduğum yerde. Buna rağ men uğraşıyor. her yanımdan âdeta mengenelerle sıkıştırılmış gibiydim. saçları kükürtlü !2t) SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rüzgârda yarı tutuşmuş gibi dudakları solgun ve gözleri apaçık göründü. Hepsi bana sarılmıştı... Ne kadar çok eli vardı ve nasıl sıkı tutuyordu. büyüyor.. Ve biliyordum ki. Korkunç bir şeydi bu. ona doğru gitmek istiyordum." diye bağırıyordu. Milyonlarca çekirgenin yapacağı bir hışırtı ile her lahza biraz daha kendi içinden büyüyordu. yalnız kalbimin gürültüsünü dinleyerek etrafa bakındım. gözleri korkudan açık saçları alev alev tutuşmuş. O zaman. Bana... mahvoldu. korkudan alabildiğine açık iki gözden başka bir şey kalmadı. Bir cıgara yaktım. bırakmayacaklar. Emine'nin başı. Dehşetten. olacak şeyi biliyormuşum gibi kalbim ağzımda: Yapmayın! Bırakın. Fakat Emine'nin yüzü ve çığlıkları aklımdan gitmiyordu.. Bir iki nefesten sonra yataktan çıktım. Onun üstündeki kükürt rengi ışığın ortasında yavaş yavaş o açık bahar bulutlarına benzeyen henüz kıvamsız bir şekil peydahlanmağa başladı.. Başımızdan dam bir lahzada uçtu. üzerime dikilmiş. yahut inbiğe doğru atılmak için çırpmıyordum. şimdi. duvarlar kendiliğinden devrildi ve biz bu rüzgârda savrulmağa başladık.Bu kadar zahmetten sonra nasıl olur? diye cevap veriyor. Biraz sonra kendimi karanlık gecede bir bayırdan aşağıya iner ken buldum. etrafı kaplıyordu. Fakat yolun çok uzun olduğunu.. Ben muttasıl çırpınıyor.. hay ret ve itham dolu iki büyük göz. çırpmıyordum. Birdenbire yanı başımızda bir gölge belirdi. yalvarıyordu. Bununla beraber. Müthiş bir rüzgâr her şeyi savurmağa başladı." diyordum. onu hiçbir zaman kurtaramayacağım. sevgiden. Bakışlarını görmemek ister gibi gözlerimi kapadım. Ve hakikaten aynadaki hayal gittikçe değişiyordu. Daha sabah olmamıştı. vardı.O zaman inbiğin üstü yemyeşil bir ışıkla aydınlandı. eve erişsem de bunun hiçbir şeye yaramayacağını biliyordum.. yerin ve göğün kendisi olacak!" diye söyleniyordum. Emine durmadan: "Kurtar beni. bu gittikçe büyüyen gölge Seyit Lût-fullah'ın kaplumbağası idi." diye bana saldırıyordu. bir şey 121 TANPINAR ler söyleyerek beni çekiştire çekiştire yürüyordu. Yanımda Doktor Ramiz. "Biraz daha gayret.. Dur. "Gitti. işte bütün o gördüklerimden daha korkunç bir şey oldu. biraz daha.. doktor.. Dişlerim birbirine kenetli. ümitsizlikten. yalvarıyordum. Bırakın beni!" diyordum. Birdenbire bir acı ile uyandım. Birdenbire beyaz bulut değişti. Ter içindeydim. Ben korkudan yüreğim ağzımda aynanın içine girecekmişim gibi eğile eğile bakıyordum. Ağzımdaki cıgara sonuna . sonra: "Dur. "Büyüyecek. Bırakın!" diye yalvarıyor. Durmadan savrulan. Aşağıda uçurumun dibinde bir ev ışıklar içinde parıl parıl parlıyordu. Ben aynaya. Fakat Seyit Lûtfullah çengel gibi elleriyle beni yakalamıştı. her şeyi inkâr eden bu sessizliğin içinde. Garip bir sessizlik vardı. âdeta koşarcasına yürüyordum. kurtarın beni!" diye bağırıyordu ve Seyit Lûtfullah: . sanki her tarafımdan yüzlerce el beni tutuyordu. Tamam! Şimdi. boğulacak gibi kıvranıyordum. Karanlıkta iyi mayalanmış bir hamur gibi. Nefes alamıyor. sadece olduğum yerden bir yere kımıldıyamı-yordum. "Kurtar beni!. Seyit Lûtfullah durmadan: -Tamam. diyor ve o acayip dualarını okuyordu. Masanın başında bir sandalyeye oturdum.. Bununla beraber ne olsa ayaklarım yere basmıştı.. belki de hiç tutan yoktu. Bütün o kadar dehşetle yaşadığım şeyler rüya idi. "Bütün bunlar senin yüzünden oldu!" diyen Emine'nin gözleri. İnbiğin içinde Emine. Bu korku ile uyandım. Koca bina. Koluma girmiş. Ve ben. Siyah bulul aşağıya bir çamur gibi çökmüştü. Kendi kendime bir daha tekrarladım: Rüya imiş. yapmayın! diye yal varıyordum. Dişlerim birbirine vura vura. Biraz sonra. onlarla boğuşuyordum.. acımaktan yarı çılgın uğraşıyor.. su gibi.

Yüzüne bile bakmıyordum. "Saat on!" dedi. Onun arasından geçerek. asıl onu görünce uykudan uyandım. Korkuyorum. sonra yine gözlerimi kapadım. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti. açık kalbiyle gülüyordu. Bununla beraber karşımdaydı.. Hep aynı korku içinde giyindim. Ben muttasıl ona. iyiliğe gitmediği çok iyi bilinen bir yarayı kendi elimle açacakmışım. "Emine'yi kaybedecek olduktan sonra. Bu işten kurtuldunuz ya. Miidür beni istiyormuş. pırıl pırıl. Ne kadar iyi insandı! Şu anda benden fazla sevindiğine hiç şüphe edilemezdi. Zehra'nın ayakta.gelmiş.. yeri âdeta boş duruyormuş! Doktor Ramiz. bir an evvel!" demeğe başladım. onun âdeta bir başka parçasını yaşayarak mahallemize ve sokağımıza geldim. Zaten tedaviniz. dedi. Karım biraz zayıflamıştı. Geçen hafta indirdim. Bir el omuzuma dokundu. Artık her şeyden korkuyorum. Doğrudan doğruya serbest bırakılmamı söylüyorlardı. Yukarda müdür bana gülerek kararı okudu. Canım. ben hep gördüğüm rüyayı düşünüyordum.Ne yapayım. bütün azametiyle kurulmuş aile yadigârına doğru koştu. "Bir an evvel. O konuşurken. Yukarı çıktığımız zaman Doktor Ramiz birdenbire: "Mübarek!" diye haykırdı ve eski yerinde tertemiz. Doktor Ramiz'in hademesiydi.. bir çocuk gibi seviniyor. bir bana bakıyor: "Bunu da nereden buldun?" der gibi işaretler yapıyordu. tekrar omuzlarımı silktim ve bu yeni gelen amcanın . Şu raporu da hazırlarız! Birdenbire tepem attı: Hangi rapor? diye bağırdım. olur biter. ehemmiyet vermeyin! Ve bana ayak üstünde kendi hikâyesini anlattı: Biz heyetten raporu çoktan göndermiştik! Aşağıda Doktor Ramiz sevinçten boynuma sarıldı: İşlerimize dışarda devam ederiz! diyordu.. Ve her zamanki neşesiyle. Fena da olmadı hani. ikide bir gelecek zamanlardaki dostluğumuz namına projeler kuruyordu. herkesi bu rüyanın içime iyice yer123 TANPINAR leşmiş havasında görüyordum. Birkaç seans daha yaparız. O. bir şeyler sormak aklımdan geçmiyordu. Heyhat! Eşyamı benimle beraber hazırladı. Müdür sonunda: Neniz var? diye sordu. "Eve dönüp 122' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de ne yapacağım?" der gibi bakıyordum. Hiçbir şey anlamadan yüzüne baktım. Şimdi bütün bunları unutmuş. Ellerinde ve boynunda hep aynı sıcaklık vardı. Ben. Sona doğru çılgın bir sabırsızlık beni yakaladı. Ben. Buna rağmen altı hafta yerinden kımıldamamış. bizim kongre raporu. gülerek: . Eve kadar otomobille beraber gelmekte ısrar etti. çoktan beri sargılı. İnsan işlerini biliyordu: Hepsi geçer. öpmesi için elini uzatmasını beklediğinden habersiz. hemen o anda. Yolda rastladığımız her şeyi. Hep. onun ümitsiz manzarasıyla ve dehşetiyle karşılaşacakmışım hissi vardı. bitmiş gibiydi. Tabirnameler için. "Hayırdır inşallah!" der gibi karıma baktım. Emine'nin sevincini gördüğüm âna kadar bu hep böyle devam etti... terliklerimle üzerine bastım. bizi unutmuştu.. bir türlü başından beri vaat ettiği öbür raporu vermemişti. hiçbir sözüne cevap vere-miyordum. Onu yere attım. Her şey bitmişti. Denebilir ki. Tebliğ denen şey. Yüzünde en büyük hasretine kavuşmuş insanların sevinci vardı. Yazık ki bu sevinci lâyıkıyla paylaşamıyor. Başımıza öyle şeyler geldi ki artık ben de bu işlere inanmağa başladım. Emine biraz öteden sessiz bir tebessümle bir ona. onun dehşetiyle kapıyı çaldım. adama "Niçin?" demek. yere çömelmiş eski saatimize bakıyordu." İçimde. dudaklarımı yakmıştı. -Hiç dedim.. Babacan bir adamdı. Vereceği kötü haberden o kadar emindim ki.

Gerçekte onlar. IJfak tefek kısıntılarla her şey yoluna girebilirdi. hemen hemen o kadar yapmacık bir kıyafet ve başta Frenk taklidi sivri bir sakalla bir çehre uydurmuştu. Burası Şehzadebaşı'nda. Hattâ Doktor Ramiz bile acayip merakları. Burada insan. adı söylenince aynı şeyleri hatırlıyorlar. Ve bunlar ne kadar çok olursa o kadar hoşa gidiyordu. Ömründe bir gün bile ciddî görünmek zahmetine katlanmamış olan bu adam İstanbul'un hemen yarısını tanıyordu. daha ilk adımımı atar atmaz bütün kahve sevinç çığlığı ile doldu. hattâ her zaman için hatırlanırdı.. onu okusana canım!" diye bitirecekti. Yaman adamdır. aynı hükümleri tekrarlıyorlardı. Doktor Ramiz masamızın önünden her geçeni durduruyor ve beni. Beni Fener Pos-tanesi'nin müdürüne yolladı. maceramı o kadar yana yakıla anlatmış. Adeta eski bir dost ve günün kahramanı gibi karşılandım. boş zamanlarında vakit geçirdiği büyükçe bir kıraathaneydi." diye takdim ediyor. Acayibi. Maaşım.. günlerce süren münasebetsiz ısrarıyla bana musallat eden Doktor Ramiz'e karşı hiddetim bile yavaş yavaş geçti. hiçbir şeyin üzerinde fazla durulmuyordu. Son derece sevimli. Bu rüyayı. Fakat bu acayip kahvede onu tanıyanlar kendisine hâlâ aynı gözle bakıyorlar. Zaten daha serbest kaldığımın haftasında beni öyle garip bir âleme sokmuştu ki. Hürriyete. bu kıra-athanelerdeki bütün ahbaplarına. "Haydi kalk! Amcanın karşısında biraz yürü bakayım!". Fmrim geledursun hemen o gün işe başladım. iri yapılı. evime. Aksine hiçbir şey unutulmaz. türlü meziyetlerimi. pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim. sonra tekrar izahata başlıyordu.dalgınlığından istifade ederek kızımı bilmem kaçıncı defa tekrar kucakladım. Her şey yerli yerindeydi. çocuklarıma. Sonra iradesi. İlk günierim tabiatıyla iş aramakla geçti. bilhassa hastalığım hakkında o kadar çok ve mühim tafsilât vermişti ki. tedavisini de biliyor. her işin dış tarafında kalmak şartıyla sabahtan akşama . 125 TANPINAR İlk önce buna çok sıkıldım ve bayağı neticelerinden korktum. Hakikaten bu yer açıktı. yahut. eski âlemimiz hakkındaki bilgimi. VI Emine'nin neşesi ve cesareti yavaş yavaş bozulmuş sinirlerimi düzeltti. Fakat bu affedilmek değildi. Acayip maceramızı unutmağa başladım. Bir gün mektepteki hocalarımdan birine rastladım. Doktor neredeyse sözlerini. doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tâyin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi. Yıllardan sonra bu kahvede tanıdıklarımızdan birini bir vekil sandalyesinde gördük.. birbirini tutmaz hareketleriyle artık eskisi gibi beni rahatsız etmiyor du. yaşanabilecek tek diyar gibi seçmiş olmasaydı. Fakat hayır. Fakat ehemmiyeti yoktu. sonunda iflâs eden sahibinden alıyordu. orda herhangi bir hareketin aksaklığını görmek imkânsızdı. Daha muhakeme başlar başlamaz çalıştığım yerde işime son verdiklerini söylemiştim. ben Adlî Tıpta iken. -Şimdi hastalığını da. Zaten dost olmak için bir kere görmesi kâfiydi. "Hakikî bir baba psikozu geçirdi. Hususuyla Emine'yi muayene edip 124 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de. eski kazancımı tutmuyordu. saat tamirindeki maharetimi öyle övmüş. kabahatleriyle.. dediği zaman içimde ona karşı sadece minnet vardı. Mükemmel bir kültürü vardır. Hiçbir şeye hayret edilmiyor. Kendisine mahsus eski ile yeni arasında bir dil. diye sırtımı uzun uzun sıvazlamalarla devam eden bu izahat hakikaten garipti. sakatlıklarıyla kabul ediliyordu. "Orada bir açık varmış!" diyordu. Bu yapma çehre ve kıyafet ve yapma dille.. doğru dürüst yaşayan insanların dünyasına yeniden kavuşmuştum. Bu irade sayesinde öyle bir rüya gördü ki!. Bilhassa o korkunç rüyanın tesir ve korkuları gitmişti. birinci sınıf bir iş adamı olabilirdi. Bu sayede kıraathanesini bir nevi kulüp yapmıştı. Bütün hususiyetini. hiçbir şeyi yok. burası gerçekten garip bir yerdi. Aziz dostum. "Hani yeni şiir ezberlemiştin. Korkulacak derecede muvaffakiyetli bir politika adamı olmuştu. güzel bir adamdı. bütün hususiyetleriyle. meslek hayatımın en mühim hastası budur. olduğu gibi.

bir ortaoyunu gibi evvelden tâyin edilmiş şartlarla devam ederdi. birbiriyle sarmaş dolaş. Hepsi iyi kötü. Bir kısmı sonradan benim yanımda. Bu kahvede nelef konuşulmazdı? Tarih. Pederasti. yani Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde çalıştılar. münasip bulduğunu etrafına ehemmiyetle gösterirdi. Bütün ciddî şeyler böyleydi. Herkes onları istediği gibi evirip çevirir. Birbirlerini o kadar fazla dinlemişlerdi ki. koklar. Bir kere alelâde çapkınlığa. Zaten bir cam kavanozda imiş gibi âdeta göz önünde yaşardı. Böyle olduğu hâlde bu vaziyetten hiçbiri sıkılmaz. bir çeşit ölümden sonra hatırlanır gibi bu kahveye gelirdi. yüksek mernur. müflis veya tutunmuş tüccar. hattâ icap ederse bir çeşit şefkatle muhakeme ve kabul edilirdi. aynı yerlerde gülünür. Zengin mirasyedi. Bu konuşmalarda tekrar şarttı ve kimseyi yormazdı. kii-çıik veya büyük para dalaveresi âdeta adımlarınıza dolaşacak şekilde ortada idi. M 26 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Kahveye her cins ve meşrepten insan geliyordu. Onlar Nizamıâlemcilerdi. Bazılarını işlerinde. hulâsa her meslekten adam. eski pehlivanlar. söz derhal kesilir. Kant'ın imperataif'ieri. Bunun dışında.kadar dünyanın en akla sığmaz hikâyelerini anlatıyordu. Başta kahve sahibi olmak üzere bütün gedikli müşterilerin burada takılmış hususî adları. macera oradakilerden birkaçı arasında geçmişse. Bu insanların çoğunu bütün ömrümce gördüm. Hiç kimsenin öbüründen saklı bir sırrı yoktu. beraberinde her rast geldiğini taşayan bir bahar seli gibi kabarık bu konuşmada beyhude ve şaşırtıcı.. pederasti hikâyesine veya ortaoyunu taklidine indirildikten sonra kabul edilirdi. yahut böyle görünmek için yapmayacakları fedakârlık yoktu. satranç ve dama ustaları. Bergson felsefesi. Aksine olarak alışık çehresiyle gelmeyen şey yadırganırdı. Karagöz şakasına. Tabiî hiçbirinden 127 TANPINAR tam bahsedilmezdi. şöhretsiz şair. Küçük gruplara ayrılmış olmalarına rağmen hemen hepsi yine beraber yaşar gibiydiler. Bazıları sanki birdenbire unutulmaktan korkuyorlarmış gibi. Hiçbir şey bulamazsa kendi hayatının hiç bahsedilmemesi lâzım gelen taraflarını naklederdi. Zaten bu cins ciddî şeylerden bahsedenler. Yunan şiiri. biri öbürünü yarıda bırakarak. yahut kendi seviyesine indirene kadar öyle kalırdı. musikişinaslar. Burada konuşma yalnız kendisi için. hayatlarından sanki büyük bir dikkatle seçilmiş ve kendileri görülür görülmez hatırlanan ve hatırlatılan bir iki hikâyesi vardı. yahut oyunun tekrarına benzerdi ve sohbet. Aristo mantığı. bu sayıklamağa benzer konuşmada sadece günlük hayatı uyuşturmak için icat edilmiş şeylerdi. günlük siyasî hâdise. ressam. konuşanların kabiliyetleri içindi ve daha ziyade sevilmiş bir eserin. haysiyetli insanlardı. hususî bir isim altında tanınırlardı. "Bunu yeni uydurdun!" denirdi. Herkes bir defa rast gel-diğiyle ikinci gün senli benli olurdu. gazeteci. her biçarelik. bu cinsten takılmaları kendiliklerinden tahrik ederlerdi.. hakikaten yeni bir fikir veya meselesi olanların sözü ilk defalar sadece nezaket ve biraz da tecessüs yüzünden dinlenirdi ve daima uya nık olan muhit muhayyilesi onu şakaya en çok müsait tarafından yakalayana. Mamafih bu yeni şekil ve parça gelecek programda aynı dikkatle aranırdı. Anlatan. Kirli veya temiz bütün çamaşırlar ortada idi. alâkadarlar aynı yerlerde tamamlayıcı sözü alırlardı. Her fazilet. Hep aynı kelimelerle müdahale edilir. Hemen daima âşıktı ve sevdiği kadınları bir başkasının beğenip sevmesine imkân olmayacak cinsten seçtiği için çok defa evlenmek zaruretinde kalır. psikanaliz. binaenaleyh daima sırtında bir boşanma dâvası ile yaşardı. akar giderdi. bazılarını evlerinde tanıdım. çıplak hikâye.aşırı çapkınlık. ispritizma. alelâde dedikodu. çok yüklü.daha yeni tafsilâta girerse. hepsi anlatılanı aşağı yukarı evvelden bilirdi. aktörler. korkunç veya meraklı macera. Hepsi çok uzun bir uykudan. İçlerinde daha o zamanlar bile mühim işlerde bulunanlar vardı. işinde. Dünyayı düzeltmek zahmetini . hattâ hepsi az çok hoşlanırdı. Zaten en sıhhatli vak'a bile söyleniş tarzı için anlatılırdı. gücünde. hattâ rezi-letler bile burada aynı soğukkanlılıkla. Büyük İskender veya An-nibal. bir iki Darülfünun hocası bir yığın talebe.

bekâr mı?" diye merak edeceklerdi. Burada yarım saat evvel veya sonraki hayatıma âdeta bir başkasının imiş gibi bakıyordum. TANPINAR ledi. bir Esafil-i Şark veya Nizamcı ancak Şiş'li-ği tutarsa kavga ederdi. Şiş'lik biraz da iptidaîlik mânasına geliyordu. Hakikatte hayatımın her tesadüfü bu şöhrete yardım ediyordu. orada Hayri değildim. elmasın bulunduğu tepsiyi bir "Bânu!" getiriyor. Öksüz'dtim. aksayanın üzerinde zararsızca durmakla yetinenlerdi. Cenab ı Hakk hayra tebdil eylesin. hiç istemeden. Yavaş yavaş bu hayata ben de alıştım. Onlar kültürden. İşimden çıkar çıkmaz bir soluk oraya uğruyor. Hiçbir cemaat tarafından bu kadar hararetle kabul edilemezdim. Şiş Taifesi gelirdi. "Bu gece. Ve yavaş yavaş Esafil-i Şark arasına girdim. yani halam oluyordu. Nihayet üçüncü bir tabaka. Kayser Andronikos'un hazinesinin Lûtfullah tarafından sureti hususiyede bana hediye edilmiş olması. tuluatın. yalnız şakadan bir âleme giriyordum. benim malım bulunması ise hiçbir suretle gözlerinden kaçmasına imkân olmayan bir vak'a idi. belki de kalabalık olduğu için Yarım Şiş diye kendi içinde de ayrıca sınıflanırdı. meddah hikâyesinin bir kalıntısı gibi gelen bu garip kalabalık ve onun hayatı başlangıçta beni sıktı. peşimden ayrılmıyor. muttasıl bana bu sanatın sırrını soruyordu. hayattan ve memleketteki tembellikten şikâyet etmekle. gününün bütün boş saatlerini bu kıraathanenin masalarından birinde çantasını açıp kapayarak. Ve yalnız bu taife. Kahvenin sahibi sade kahvesini eline alır almaz. Şiş. Birkaç celseye ihtiyaç oldu. daha ilk adımda. şehir hayatına intibak etmemiş. Seyit Lûtfullah. Şiş Taifesi'nden bir 128 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ insan kavga edebilirdi. Aristidi Efendinin altın hikâyesine merak sarmıştı. yahut kaba insiyaklarını yenememiş insanlardı. hele son ikisini birçoğunun şahsen tanıdıkları adamların hâtırası ise daha ilk adımımda tazelenmişti. huzurumda. Doktor. sanki bir başkası oluyor. Sıkılganlığım. Fakat benim hikâyem çoktu. bütün bu konuşmaları ciddî telâkkî etmeyişim tabiatıyla beni Nizam-lık yapıyordu. Binaenaleyh." diye uydurma bir rüyaya başlıyor ve elmasın tarifini yapıyordu. Adım bile değişmişti. bana aitın bir tepsi üzerinde Şerbetçi başı Elması'nı sunuyorlardı. halam benim bu acayip kalabalıkta unutulmama razı değilmiş gibi sonunda âşıkane nefesler bile yazmağa başladı. tırnaklarını temizleyerek. Halamın onun acısıyla kendisini dervişliğe vermesi. Nerdeyse "Evli mi. Nuri Efendi gibi bu semtte yaşamış. o zamanlar kadınlar arasında şöhret kazanan bir şeyhe bağlanışı ve serveti dolayısıyla en gözde müridi olması bu şöhreti birkaç sene muhtelif fâsılalarl? bes129. yani baba psikozu dolayısıyla "Öksüz" adı üzerinde ittifak edildi. Elinde sahaflardan satın aldığı bir yazma. İkinci defasında bu rüya değişiyor. Naşit Beyin birdenbire ölümü. Abdüsselâm Bey. Uysal kalabalık insana başta kendisi olmak üzere her şeyi unutturuyordu. Karagöz'ün. Doktor Ramiz'in beni ilk getirdiği günün haftasında. âlem-i menamda. Ne kadar hafif ve rahattı. Hakları da vardı! Böylece sınıfım tâyin edildikten sonra bana verilecek lakap üzerinde düşünüldü. psikanaliz anlatmakla. medeniyetten bu kahvedeki müşterek hayata yarayacak kadarını almakla yetinen günlük hazların ve geçim sıkıntısının veya çaresizliklerinin dışında yalnızca komiğin. üçüncüsünde Bânıı. Câdu. peşinde koşmadan bütün bir şöhret benim için evvelden hazırdı. Daha üçüncü günü bana ciddiyetle Mübarek'in hatırını soranlar olmuştu.üstlerine alan bu aristokratların altında daha geniş bir tabakaya "Esafil-i Şark" adı verilmişti. Fakat bu o kadar kolay olmadı. İlk bakışta ortaoyununun. Nihayet hastalığım. Kaldı ki. hangi sınıftan olduğum keyfiyeti münakaşa edildi. hiçbir inceliği olmayan. halamın hikâyesini canlandırdı. daima kendi işlerimle meşgul oluşum. yahut etrafı dinlemekle . Hulâsa. günlük üzüntülerden uzak. Hele muayyen bir hastalıkla ve birtakım olmaz şeylerle damgalı olarak aralarına girmiş olmaktan büsbütün ürkmüştüm. Şerbetçi başı Elma sı ise hemen her günün başlıca mevzuu idi. Sonradan Emine ölüp de hayatım iyice mihverinden çıkınca bu payeyi kaybettim. Daha ikinci haftasında Bedesten'de ayarcılık eden çok temiz ve iyi kalbli bir adam.

Fakat onun âlim bakışlarında iş tabiatıyla değişiyordu. Hepsi hayallerinde büsbütün başka bir âlemde yaşıyor.. Her neyse. bu enstitünün kurulmasında o kadar himmet ettiniz. enstitüye alınması hususunda o kadar ısrar ettiğim Yangeldi Asaf Bey dolayısıyla -ilerde görüleceği gibi Asaf Bey. Buradaki insanları nerede bulabilirim? Kaldı ki. Çalışmak ancak muayyen düzeniyle olur. Halit Ayarcı'nın iş hakkındaki fikirlerini tam mânasında kabul etmemekle beraber. yahut da bir ayakları daima eşikte.geçiriyordu. yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden.. daha realist bir gözle görmeğe. aziz velinimetim: Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir. Siz ki. buna nasıl iş diyebiürsizin! diye beni paylamıştı. 130' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bak. oğlum Ahmet'le birkaç gün evvel aramızda geçen münakaşanın neticesidir. tasfiye hâlindeki enstitümüze eski gözle baktığımı iddia edebilecek hâlde değilim. Bütün bu acayip şeylerden sıkılıp sıkılmadığını kendisine her sordukça bana: . bundan daha enteresan etüt mevzuu olabilir mi? Bana mesleğimi asıl sevdiren bu kahve oldu. Jung'a bağlayabilirdi. tembel bir hayat! Öyle bir mâzi falanla pek alâkası olmasa gerek! Amma hepsinin bir işi vardı! diye yaptığım itiraz üzerine: Her iş.. hâtıra defterimi neşrettiğim zaman göreceksiniz. yaşıyorlardı. belki de para ve refah dolayısıyla ona artık muhtaç olmadığım içindir. Daha sonraları. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddî. bu kadar tecrübelisiniz. Artık. şaka. o şekilde. TANPINAR var mıydı. Tamamlama Büromuzun şefi oldubütün bu işlerden bahsederken Halit Ayarcı'ya Doktor Ramiz'in bu fikrini söyleyince. ciddî onu nasıl yaşıyorlar. hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız. çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. Belki de bu. bu kahvede tanıdığım insanlar için en iyi teşhisi onun koyduğunu zannediyorum. topluluğun kendisi de ehemmiyetli! Sosyal-psikanaliz için bundan iyi yer bulunmaz. memlekette iş hayatını kurmaktan ziyade bazı işsizlerin kendilerine iş bulmasına yardım etmiş gibi görünüyor.. Topluluk hâlinde rüya görüyorlar. Hemen her şeyle alâkadardı. demişti. Hâtıralarıyazdığımı öğrenir öğrenmez bir gün neşredilir korkusuyla soyadın. mâzi nasıl devam ediyor. Ve bir ucu içtimaî tenkide bağlanmak şartıyla her fikir onun için sevimli. Bir başka defasında yine aynı mesele için şöyle konuştu: Bu kadar aydın bir kalabalığı nerede bulabilirim? Hepsi ihtisas sahibi insanlar.. asıl kapının dışında bir hayattı. Enstitümüz kurulmadan evvel hakikaten bir çalışma hayatımız 131. yarı şaka. bu adamlardan neler öğrendiğimi hep günü gününe okuyacaksınız. Araya menfaatlerimiz girmeyince hâdiseleri elbette başka türlü. bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı. Hiçbir gazetede bu kahve kadar havadis bulamazsınız. öbür ucu zaten elinde idi ve ko laylıkla Freud'a. kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. Doktorun memleket meseleleri ve aydın konuşmalar dediği şey hakikatte alelâde dedikoduydu. Hayat. kabule değerdi. Göreceksiniz. değiştiren oğlumun bu müessese aleyhindeki fikirleri beni bu düşüncelere götürmüş olabilir. Bunu söylemekle oplum hayatına büyük faydalarımız olduğunu inkâr etmiyorum. Bu hâtıraları yazmağa başladığımdan beri içimde birçok değişiklikler oldu. İş evvelâ bir zihniyet ve zaman telâkkisidir.. Ve onu yaşayanlar. isterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış. Enstitümüz kurulmadan evvel memlekette hakikî iş hayatı olabileceğine inanmanıza hayret ediyorum. Hakikaten buradaki hayat. Bu. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben. iş değildir.Deli misin! diye cevap veriyordu. Bana şimdi müessesemiz.. niçin kaçarlardı? Hiçbir mukavemetleri yok muydu? Yoksa hakikaten her şeye yabancı. yok muydu? Bunun hakkında katiyetle hiçbir şey söyli-yemem. fakat aradan geçen zamanla yavaş yavaş yaptığımız işe hiç olmazsa başka zaviyelerden de bakılabileceğini söylemek istiyorum. .. Hepsi memleket meselelerinin içinde ve sade onunla yaşıyorlar.

Her gün bir yığın para kavgasına. bazen haftalarca süren fiskoslu konuşmalara şahit oluyorduk. katıldı. alabildiğine açıkgöz ve çakır pençe olduklarını bir kere daha anlardık. Nihayet yazın başında hepsi birden kayboldular. aylarca bu yeni vaziyet devam ediyordu. en iyisi vc en cemi-yetlisidir. Günde birkaç defa kahvede buluşup baş başa veriyorlar. yahut birbirleri için haber bırakıp gidiyorlardı. . Bir nesil evvelin şiir ve hayal lügatinden orta sınıfa geçmiş takma adlarla anılan genç. bazen çetin kavgalarda biten anlaşmazlıklar uysal dostlarımızı bile çok başka ışıklarda gösteren şeylerdi. . gizli eğlence yerleri sanki bitişiğimizde imişler veya sanki aramızda yalnız bir camlı kapı ve tül perdeli bir pencere varmış gibi bize sırlarını açtılar. "Şoför". daima bilmem kaç silindirin. TANPINAR limesi bunların şüphesiz en medenisi. Bunları öğrenmemiz için behemehal gözlerimizin önünden geçmeleri lâzım değildi. Hemen her ' gün en kaba ve hoyrat hikâyelerden dinlediğimiz bu yaz cümbüşleri. yediklerinde. Şimdi kendi himmetleriyle muazzam servetine kavuşan bu zengin dostu eğlendirmeğe çalışıyorlardı. İlgililerden birisi veya her şeyin aslını bilen kahve sahibiyle yarım 132' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ saatlik bir konuşma yeterdi. Sonra birdenbire bahara doğru pejmürde adamın üstü başı değişti. daima gülümseyen ve daima uyanık bir beyefendi ortaya çıktı. İkinci defasında pejmürde kılıklı bir adamcağız yanlarında idi. ılık gazoz şişelerimizden ve yapışkan şurup bardaklarımızdan çıkıp karşımızda soyunmağa başladılar. hiçbir gürültüsüz kendiliğinden olurdu. şık. Para derhal gönüllüsünü bulur. Şüphesiz işin içine menfaat girince her şey değişiyordu ve menfaat bu kahvede hiç de ikinci derecede kalan bir şey değildi. Bunu öğrendiğimiz andan itibaren bir rasathane hoparlöründen herhangi bir yıldızla peykleri takip ediliyormuş gibi küçtik. günlerce. biri efendi. Daha dün yapışık doğmuş ikizler gibi birbirinden ayrılmayan. ertesi günü bir hesap yüzünden pençe pençeye geliyorlar. biraz uyku ilâcıydı. bütün bir zihniyeti ve inkârı güç realiteleri ifade eder. İki ay evvel âdeta görünmeden gelip giden adam sanki bir radyo veya frijider reklamı gibi göze çarpmak için sağa sola selâm dağıtarak aramızda dolaşıyordu. Zarif. bazen teferruatlı ve uzun. Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki. bitmez tükenmez hesaplara. Bazen oldukça çetin ve değişik safhalardan sonra yeni bir muvazeneye varırlardı. karşılıklı vaziyetleri kendiliğinden kurardı. O günden itibaren bu dört kişi birbirinden ayrılmaz oldular. güzel kadınlar. diğeri maiyet oluyor. Ve bütün bu hesaplar. Fakat hemen her şeklinde daima beklenmedik bir şey araya girerdi. kısa. yahut hiddetli veya canı sıkılmış ve hep bir imtiyaz ve içtimaî mevki ifadesiyle. Şoför ke133. teşrin yağmurlarına kadar sürdii. sırasına göre munis ve yumuşak. "Bizim şoför" kelimeleri. hakkının on parasında bile dikkatli ve titiz. Hepsinin elinde bir çanta peydahlanmıştı. en latifi. Bir defasında gedikli müşterilerden ikisini günlerce bir köşeye çekilmiş baş başa konuşur gördük. Derken otomobille gidip gelmeğe başladı. kış sonlarında oluyordu. günlük haberlerin bir daha sonu gelmedi. burada her şey biraz afyon..skoslar. içtiklerinde daima beraber görünen iki dost. tecrübesiz kızlar. Bazı defalar bu. Onlar sayesinde bu insanların son derecede hesaplı. para işlerini gayet iyi bilen bir avukatla adamcağızın çok çetrefil bir miras işini takip etmişlerdi.her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır. yahut aralarındaki eşit haklı kardeşlik bozuluyor. Üç gün sonra kalantor bir bey daha geldi. Bütün plajlar. Dostlarımız tanıdıkları girgin. Bu. O andan itibaren havadisler sızmağa başladı. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havaya bıraktığını ikinci hecede âdeta geriye alan bu kelimenin Türkçe'nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şiveden söylenirse söylensin o daima mâna! ıdır. şu kadar paranın ve saatte seksen kilometre süratin araya koyduğu fark ve imtiyazla ağzından düşmez oldu.

Kahvemizin gedikli müşterileri olan iki ahbap çavuş daha ertesi sabah bize dert yanmağa başladılar. kadınlar da böylece kahvemizin mahremiyetine fokstrot adımlarla ve tango kıvranışlanyla. ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. Eski dostumuz hiddetten kan başına sıçrayarak onu dinledi. tekrar cüzdanlara kondu. heyecanla hâdiseleri takip . Nihayet hepsi birbirine girdiler. alçak. Trakya'nın bilmem hangi köyünde Balkan Muharebesi esnasında yere gömülen epeyce mühim bir parayı aramak için istanbul'a iki Bulgar gelmişti. Biz arkada kalanlar halecanla. melek" diye beğendiği sarışın ve kumral. Ertesi akşam elden çıkan mağazanın sahibi ile uzun bir tavla partisine. Rezil. genç kiiheylânlar gibi girdiler. Bir tulumbacı gibi küfür ede ede yanağından sızan kanları sildi. iki saat kadar kahvenin sahibi ile baş başa konuştular.Bir taraftan terden sırtımıza yapışmış fanilâlarımızı iskemlelerimizin arkalarına sürte sürte isiliklerimizi kaşırken. senetler çıktı. TANPINAR bessümiiyle bir gün gelip aramızda oturmasına mâni olmadı. düşmesine yardım ettiği kızlardan birine delice âşıktı. Bu sefer velinimet de aynı şekilde kahvenin kapısına bırakıldı. "Ayol.Velini-met. tatlı te135. her zamanki çocuk saflığıyla. cüzdanlar açıldı. Bu adamlara bu kahvenin adresini kim vermişti? Hangi tesadüf bizimkilerin arasına onları atmıştı ? Söylemeğe hacet yok ki. Neticede mirasyedi ve iki arkadaşı avukatı sille tokat kahveden dışarıya attılar. On beş yirmi gün her taraf arandı. Fakat netice hiç de o gece sandığımız şekilde çıkmadı. Emine'nin bir gece bütün tutum fikirlerini yenerek Zehra'nın entarisini ve Ahmet'in ayakkabısını düşünmeden gitmeğe razı ol134' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ duğu bir eğlence yerinde. arkasından tavlanın içine girecekmiş gibi eğiliyor. öbür taraftan da işittiğimiz bu hikâyeler sayesinde. Yumruklar sıkıldı. ayışığında serin sularda yıkandık. öbürünün elinden bilmem neredeki büyük ve işlek mağazasını almıştı. yahut kürklerle. Kamp eşyası alındı. Sonra Beyoğlu barlarının hikâyesi başladı. o bahar âdeta bir Kutup seyahati hazırlanıyormuş gibi bir sefer heyeti kuruldu. Bu hâdise. Daha doğrusu birincileri attıkları için ikincileri giyindiler. dağılmış saçları kalçalarını döve döve. kendilerini sonradan bütün haklarından ıskata muvaffak olduğu çarpaşık bir şirket sayesinde birinin elinden baba evini. küçük bir çatana tutuldu. zarların dönüşünü takip ediyor. Vâ-kıa bir sene adamakıllı eğlenmişlerdi amma. tavla şakırtılarını. dolandırıcı kelimeleri arabacı kırbaçları gibi şakırdamağa başladı. Kamera. Evvelâ bir köşede sessiz. dünyanın en masum çehresiyle zarları avucunda şakırdatarak fırlatıyor. mücevherlerle giyindiler. bunlar insan değil. tarandı. her düşeşte bir kere el çırpıyordu. Sonra sesler birdenbire yükseldi. İkisi de şimdi beş parasızdılar. Hepsi yorgun ve sinirli idi. sadasız münakaşa ettiler. Hattâ mirasyedi. Bütün bu işler mirasyedi ahbabımızın dünyanın en rahat. İki hafta sonra aynı kavga mirasyedi ile iki arkadaşı arasında oldu. Kışın ortasına doğru bu çılgın eğlenceler birdenbire bitti. Bir sene evvel o kadar haysiyetli ve kibirli tavırlarla bizi hiç beğenmeden aramıza gelen adam çamurlar içinden güçlükle kalktı. muhtelif ve beklenmedik safhalarıyla bizi aylarca meşgul etti. Gözlükleri kırılmış olduğu için şapkasını ben bulup başına geçirdim. buğday tenli kızlar. hayalimizde birbiri ardınca patlatılan şampanya şişelerinin gürültüsü örttü. loş plaj kabinelerinde seviştik. On beş gün sonra müflis mağaza sahibinin sevdiği kızla evlendiğini işittik. tutuştular. rüzgârlı ve ağaçlı tepelerde cins tekeler gibi boğuştuk. İJç ay sonra da mucizelerin mucizesi! bir yavrusu dünyaya geldi. "Ben sana gösteririm!" tehditleri duyuldu. Sonra hemen arkasından gelen bir başkası yüzünden unutuldu. tekrar bizim kahveye döndü. nefes nefese zafer çığlıkları atarak. Birkaç gün sonra şikâyetleri ayyuka çıktı. Bütün kahve halkını sevindiren bu haber üzerine epeyce münakaşalar yapıldı ve neticede âmme çoğunluğu ile çocuğa "Karışık!" adı verildi. Üst üste malî krizlerin bütün Avrupa'dan kovduğu yarı çıplak kızlar saksofon seslerinin dâüssılasında mayolarını ve sütyenlerinide âdeta gözlerimizin önünde attılar. Üstelik elden çıkarılan bu mağazanın sahibi eğlence yerlerine kendi delaletiyle sürüklediği. Bir gece dördü birden geldiler.

Şurası var ki. Adlî Tıpta iken Doktor Ramiz'in bana psikanaliz öğrettiği günlerde. eve gitmemiştim. bir hafta sonra parası tükendi ve umum hesabına yaşamağa başladı. O gece en yüklü gecelerimizden biriydi. Mussak'ın aynı ciddiyetle dinlediği ve çok defa kabul ettiği tekliflerde bulunuyorlardı. yirmi bine. müşterisinin arzularına itaatli değildi. hattâ garsonlar bile işe karışıyorlar. Ne kadar ciddî başlarsa başlasın burada her iş en beklenmedik neticelerle biterdi. Her gün haberlerin şekline göre bulunacak definenin miktarı değişiyordu. daha akla uygun bir çalışma olamazdı. Bilmiyorum kooperatif evlerini icat eden kimdir? Fakat kollektif mimariyi bu arkadaşımızın bulduğu muhakkaktır. Filhakika o gece aramıza. Adamcağız bu asil ve entel-lektüel muhite düştüğünden nasıl memnundu? Patates gibi sarı yüzünü geniş bir gülüş âdeta bir daha eklenmesi imkânsız denecek şekilde ikiye bölüyordu. Bereket versin ki. Fakat hemen arkasından meşhur bir tarih üstadımız iiç saat süren bir Hazreti Ali çenginin hikâyesine başladı ve onun heyecanlı safhaları arasında umumî barış teinin edildi. değiştiriyor. orada herkesin gözü önünde bir sürü boş kibrit kutusundan mücessem planlarını yapıyor. Müşterileriyle orada pazarlık ediyor. yüz bine çıkıyordu. 137. Enstitümüze yeni bir bina yapılması için karar verilince yapılan tekliflerin hepsini redde-rek işi kendi üstüme aldım ve bu iki tecrübenin sayesinde İstanbul halkının o kadar beğendiği. Sonra beş bine iniyor. kaybettiğimiz iki Bul gara mukabil bir 136' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ İsviçreli Alman müsteşrik katılmıştı. TANPINAR Şurasını da söyleyeyim ki o zamanlar beni çok şaşırtan. düşünüyor. Doktor Mussak bir an gözlerini yumuyor. ikmal ediyordu. Çalışmalar hepimizin gözü önünde olduğu için sade ev sahibi değil. Biraz sonra mimarlıkla hayatını kazanmağa karar verdi ve sağ taraftaki masalardan biri onun bürosu oldu. Sipariş sahibi. Bu kahvenin bir adım ötesinde yüzde yüz gibi bakılan bir hesap. Süleymaniye'deki evin vaziyeti aramızda çok münakaşa edildi. Enstitü binasını vücuda getirdim. mahallî hükümetin müdahalesiyle iş sona erdi. Bu çalışma gözümüzün önünde tam dört sene sürdü Hiçbir mimar onun kadar sabırlı. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki. Dünyada bundan daha pratik. Belki bütün yaz böyle geçecekti. ne bütün konuşmaları takip etmesine. sonra kibrit kutularını bozup tekrar başlıyordu. Bu daima böyleydi. "Şu iki kibrit kutusunu oraya değil de. bu binanın. Dostumuz. bizi tam zamanında bulmuştu. Dr.ediyorduk. Daha o zaman kâğıt üzerine çizilen planla böyle kaldırılıp konması daima kabil eşya vasıtasıyla yapılan maketin arasındaki büyük farkı anlamıştım. şuraya koysan n'olur?" der demez. sadece üstü kapalı bir teras hâlinde bıraktığımız ikinci katı doğrudan doğruya bir taraftan Süleymaniye'deki eve. Üç sene bütün dünyaca münakaşa edilen bu binadan ileride tabiatıyla bahsedeceğim. Süleymaniye'de İbrahim Paşa sebiline yakın bir yerde yaptığı üç katlı eve merdiven koymasını unutmuştu. kahvedeki müşteriler. ne de hepimizle can ciğer dost olmasına mâni oldu. Dönüşte bittabi tekrar bir masraf kavgası oldu.yalnız kömürlüğü ile tavan arası mevcut büyük konak bile bunun yanında daha doğru dürüst. sonradan çok işime yaradı. kanaatkâr. Kıt Türkçesi. bir yığın gidip gelmeden sonra talihin bir alayı olurdu. asansör ve merdivenlerin çıktığı pilpâyeler ve sütunlardan başka bir şey bulunmayan. burada birdenbire en hafif ihtimal şekline girer. Yazık ki hiç beklenmedik bir kaza bu çalışmaya birdenbire son verdi. yahut. teşekkül etmemiş. On bin altın diyorlardı. daha aklı başında bir bina gibi görünüyordu. Ben Emine'nin hastalığına rağmen Ramiz Beyin mezesi ve rakısı aynı derecede kıt ikramını kabul etmiş. Bu evin merdivenle çıkılamayacak iki katına vazife aramak işini nedense biz üzerimize almış gibiydik. Ev iskeleleri alındığı andan itibaren birbiriyle alâkası olmayan üç kısma ayrılıyordu. aklımın bir türlü almadığı bu iki bina ile Doktor Mussak'ın kibrit kutularından yaptığı planlar. . vâzıh olmak için şuur hayatını benzettiği birinci katı henüz boş. diğer taraftan da Doktor Ramiz'in yukarıda bahsettiğim izahatına bağlıdır.

en mâsum uykusuydu. . Bu yaşanırken çok rahat. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Emine hasta idi. ve bu uyku dünyanın en güzel. gözlerimi her açtıkça ucunu bucağını göremediğim heyula dâvalar yarı karanlıkta üzerime saldırıyorlardı. kollarıyla. hiç birimiz bir şey yapamıyorduk. bir uykudan uyanmış gibi hiçbir şeyi tanımadan etrafa bakıyordum. yersiz inançlar çürümüş yosunlar gibi kollarıma ve vücuduma sarılıyor. damla damla gözlerimin önünde ölüyordu. bilgi kırıntıları ayaklarıma dolaşıyor. bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. kulaklarımda farkına varmadan yokladığım derinliklerin ağırlığında gelen bir çınlama. açık gözleriyle bakıyordu.Hulâsa bu abes denen şeyin bataklığı idi. yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkân yoktu. masaya çaprazlamasına dayadığı kollarının arasına başını gömüyor ve uyumağa başlıyordu. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu âlemleri yağma etmiş. ne de kimse. beni daha derinlere doğru çekiyor. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi . Her şey bir hokkabaz şapkasın138' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dan çıkar gibi birbirinin peşinden. Zehra'yı gelin etsin. sonradan üzerinde düşünülünce bir kâbus gibi sıkıcı bir şeydi. ve ben Doktor Ramiz'le. Bu işin çıkarı yoktur! Gençlik harekete geçmeli! Bu şark fatalizminden kurtulmalı! Doktor Ramiz suratını bir kat daha asıyor. dudaklarımda. Artık Emine bir daha ölemezdi. ve bu kadar çetin hareketin derhal mükâfatını görmüş gibi. Ne ben. Sanki bir deniz altı kovuğunda yürüyormuşum gibi bir türlü kavrayamadığım fikirler.. yahut Yangeldi Asaf Beyle karşı karşıya. yüzümde. hattâ hastalanamazdı da.. bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamağa başladım. avuçlarımın içinde iken. her kımıldandıkça köksüz asabiyetler. Bu korkunç zalim bir şeydi. insanı âdeta bitmez tükenmez gıdıklamalar. Çünkü Yangeldi Asaf Beyin daima uykusu vardı. Yangeldi Asaf Beye bu emri bekliyormuş gibi. Ahmet'i Tıbbiye'den çıkartsın. TANPINAR dum. daima bu baş çok uzaklarda yavaş yavaş siliniyor. neticesi sakınılmaz bir hastalık olmuştu. gülsün. başım biraz evvelki hengâmeyi dağılan gür kahkahanın geldiği yere dönük. Doktorların ilk önceleri ufak bir zayıflık dediği şey yavaş yavaş tehlikeli. "Ne yaparsın. gözleri uzaklardan bana. eve koşardım. "Emine. ve Emine'nin başı. Sonra hepsi birden bir mürekkep balığı gibi kendi savurdukları dumanın içinde kayboluyor. azizim. Kader imbiği gözümün önünde kaynıyordu. yumuşak bir yığın kol ve kanatlı. birbirine takılı geliyordu. Bir baskıdan kurtulmuştum. yine her an benden biraz daha uzaklara çekiliyor. yastığımın öbür ucunda. oradan bana büyük. ayaklarıyla daima dördünü birden işgal ettiği sandalyelerden şöyle bir toparlanıyor.Evet. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. O zaman içimde birdenbire bir şey burkulur. Adlî Tıpta son gece gördüğüm o acayip rüyadan beri biliyordum. Emine yavaş yavaş. kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu mânâsız âleme gömüldüm. O gözlerini kapar kapamaz. gelecek yollar için hayaller kursun. Bunu ben doktorlardan evvel biliyor139." diye yerimden fırlar. O istediği kadar konuşsun. çok yavaş fısıltılarla kulağına ninni söylerler. Sanki çok tüylü. süreksiz ümitler. etrafımız tatlı bir mışıltı ile dolardı ve havada sanki yüzlerce melek hep birden maddesiz kanatlarıyla uçuşurlar. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu. çaresi yok ki bu işin!" der gibi bakıyordu. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada. Ve ben farkında olmadan boynuma kadar ona gömülmüştüm. VII Emine'nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. uykusunun peteğini mâsum rüyaların balıyla doldururlardı.

Fakat korkmuyordum da. hiç de böyle olmadı. Fakat çok defa onları kedi yavruları gibi birbirine sokulmuş. tek bir odada tahtakurularıyla haşır neşir olan şu ihtiyar Yahudi kadının Meksika'da bir kardeşi vardı. Öte taraftaki Rtıırı bakkalın oğlu Mısır'da idi. onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Fakat hayır. ahitler. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. çalışmanın lezzetini kaybetmiştim. yavaşça yanıma yaklaşıyor. yeminler. oradan Doktor Ramiz'le veya başkasıyla civar meyhanelerden birisinde akşamcılık ediyor. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek. Komşusu hahamın kızkardeşi Arjantin'de kürk ticareti ediyordu. hulâsa etrafımla en rahat bir alışverişte. Daha haftasında kendimi orada. Yeğeni Chicago'da hocalık yapıyordu. Bir ara gözüm karşıdaki aynada kendi hayalime erişti. iki çocukla baş başa kalmıştım. acı değildi. yaptığım işten gayri her yer. gözyaşlarını kurutmak. Her şey müsavi idi. İçimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum. bana erişilmez şekilde güzel ve harikulade görünüyordu. şaklabanlık etmek. dört yanımı kaplayamayacaktı. içiyor. İki yanına asılmış paltoların arasında kendi yüzümü o kadar memnun ve biçare. her şeye mukavemetsiz ve her şeyden istifa etmiş gördüm ki. bir an bil -lûrun beni kusacağını. kulağım anlatılan hikâyede. Emine arkamda olmayınca her akıntı beni sürükleyebilirdi. Kahve ve arkadaşlar en yakını idi. talihime kızıyor. İçimden geçenleri kendilerine sezdirmeden çocuklarımı kucağıma almak.evin bir köşesinde beni bekler buluyordum. Ve ben onlara gelen mektupların . ağzımda cıgara. Böyle günlerden birinde idi. o kadar zelil ve her tarafa sürüklenebilir. kendi iradesizliğime. Her şeye. Arjantin. Artık hürdüm. karanlıkta dökülen gözyaşları birbirini kovalıyordu. üçüncü bakışta bu hayale de alıştım. sevine sevine kendim de yatıyordum. Bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu. öbüründe rakı kadehim. Postanede elime geçen uzak yerlerden gelmiş her mektup zarfı. birbirine yaslanmış. Fakat en müthişi. İkinci. gönüllerini yapmağa çalışmak. Fakat ne faydası vardı? Ne yaşadığım hayatı beğeniyor. artık hiçbir şeye inanmıyordum. o azapla yaşamayacaktım.kalacaktı. "Kendine gel!" diyordu. herkese sadece katlanıyordum. Her şeyden düpedüz kopmuştum. her kartpostal beni çıldırtıyordu. başıma türlü felâketler gelebilirdi. Kap. Bir gün daha geçmişti ve ben hesap vermekten kurtulmuştum. eğleniyor buldum. Çocuklarıma karşı beslediğim acıma hissinden başka etrafımla hiç bir bağım yoktu. Bazen çocukları yatmış buluyor. Peru. kendimi bir yığın muvazaanın. Ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. Niçin bu kadar mahzundular? Niçin bu kadar çok ağlıyorlardı ve neden böyle musallattılar? Mevcut olmalarıyla hayatıma getirdikleri güçlükler kâfi değil miydi? Hürriyetimi sıfıra indirmeleri ve beni küçücük bir daire içinde bir dolap beygiri gibi durmadan dolaşmağa mecbur etmeleri yetişmiyor muydu? . Kanada. Mısır. o 40 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kalabalığın arasında buldum. işten kahveye geliyor. güldürmek lâzımdı. gece geç vakit eve dönüyordum. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir. İhtiyar bir kadın evde çocuklarımla meşgul oluyordu. Cadde üzerindeki yan dükkânların arkasına düşen ikinci salonda bir elimde iskambil kâğıtları. O zaman işte Emine. 141 TANPINAR Onları görür görmez içim merhametten parça parça oluyor. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak. Her şeyi unutmuş muydum? Hakikaten eğleniyor muydum? Şüphesiz hayır. nerelerden gelmiyordu bu mektuplar? İki sokak ötede. Ve ben kendime geliyordum. başımı saatlerce duvarlara çarpmak istiyordum. kendi suratımı ayaklarımın ucuna fırlatacağını sandım. Kararlar. her vakit yaptığı gibi elleriyle omuzıı-ma dokunuyor. Vâkıa evim yıkılmıştı. evin bir tarafından çıkıyor. Sokağa adımımı atar atmaz. gafletin esiri görüyordum ve bulunduğum yerden. Bu korku değildi. hepsinden fenası. O zaman işte günün en korkunç tarafı başlıyordu. Ben sabahleyin kalkabildiğim saatte işe gidiyor. konuşuyor.

Aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum.. atların tepişmesinin insan sesine. Psikanaliz Cemiyeti'ni açmıştı. havada üst üste çelik levhalar deliyor. onlarla düşünüyor. ayak-kapların eskiliği için değil-onun iki kolunu işgal ettiği iki sandalyeden çektiğini. kendim başka bir adam oluyordum. oraya. bol gübre kokulu. onu örtüyordu. tabiî müdür sıfatıyla oturmam için söylüyorum. hem de müessesenin müdürü sıfatıyla ben de vardım. ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgârdan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak. ayakkaplarımın söküğü görülmesin diye gayretler ederek. ondan ayrılır ayrılmaz. Şüphesiz bir gün bu beğenmemezlik. Onların yanında benim de hayatım oluyor. Yanımdan biraz siirtünerek geçen her adamın peşine takılan. isteyişinde devam etmek lâzımdı.. iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan. az çok benden başka türlü yaşayanların. bi çare bir gölge. Giil! dedikleri yerde gülen. Bu kon143. hatibin iyi niyetine teslim ediyordu. şimdi itiraf edeyim ki. Fakat hayır. onlarla beraber yaşıyordum.. Evet. bütün bunları yapabilmek. Aziz dostumun. Bir arı. Belki de böyle değildi. Bütün bunlar benim için değildi. taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır. ''Ah! İşte güzel hayat! Rahat ve mesut. Daha evvel Psikanaliz Cemiyeti'nin müdürü ve hemen hemen ona benzeyen İspritizmacılar Kulü-bü'nün de muhasibi idim. bizi çok başka derinliklere çekip götürüyor ve sonra esneyerek. ağlayan. işlerin biraz müsait gittiği bir zamanda büyüyüp beni kurtaracağını zannettiğim o küçük noktada kaybolacak ve tamamiyle bu havaya teslim olacaktım.. Bir tipi gecesinde. İlk önce Yangeldi Asaf Bey arka sırada seçtiği yerinde uyumağa başladı. bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul. kahveye. yetmiş sahifelik taş basması bir tâbirnameyi başından sonuna kadar. senelerce kirasını verdiği bir odada teessüs eden bu cemiyetin anahtarı. mesut oluyordum. küçük cüssesinde birkaç dizel motörünün sesini bulmuş. müdür sıfatıyla daima yeleğimin cebinde durdu. Bu adamları tamamiyle beğenmiyordum. Sonra birdenbire başı bu şapkanın arkasında kayboldu ve binlerce melek kemanlarını dinliyormuş gibi ilâhî bir . İşin aslında başka şeyler de vardı. yüzlerimizi alazlıyor. Daha şimdiden zaman zaman. gözlerim kendiliğinden kapanıyor. bu karışık ve yüklü havada ısınıyor. Fahrî müdür sıfatıyla hatibin bir basamak aşağısında. Bu esnada Doktor Ramiz altı seneden beri üzerinde düşündüğü projeyi fiile koymuş. Mevsim yazdı.Türkiye'de tedavi ettiği ilk hasta sıfatıyla ve tüyler ürpertici izahatla takdim etti. Bunları hatırlar hatırlamaz. Ancak onu da kaybetmek korkusuyla talihime razı oldum. etrafım değişiyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne müdür muavini olduğum zaman. TANPINAR feranslardan birincisinde Doktor Ramiz. Ne adamlar!" demeğe başlamıştım bile. terbiyeli terbiyeli oturduğum sandalyeden -Avrupa'da böyle yapılırmış. Odaya açık pencerelerden dalga dalga sıcak bir rüzgâr giriyor. kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lâzımdı. enteresan buldukları zaman enteresan olan.. ağlayan.zarflarına bakar bakmaz. hiç de bu cins işlerde tecrübesiz değildim. yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri. birbirinin kucağında gülen. Ben biçare bir gölge idim. sonra tam önündeki umacı şapkalı kadının ensesine doğru dikkatle baktığını bir lahza görür gibi oldum. onların aralarından geçerek Doktor Ramiz'in sesine sarılıp. atılmak. İkinci konferansta ise. durmadan başımızın üstünde vızıldıyor. yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış. verdiği konferanslar dolayısıyla gerek kendisine ve gerek umuma açıldı. istemek. her şeyi bırakıp gitmek!. dinleyicilerine beni. Ve kapısı ancak iki defa. kımıldamak. Kendisinden başka doktor bulunmayan yirmi bir azası içinde. Kaçmak. kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. ufak tefek izahlar mukayeselerle okudu. Koşmak. ikinci karım Pakize'nin dikkatini çektim. ağla veya korniş dedik142' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Icri yerde konuşan. Ahmet'in geçirdiği büyükçe bir hastalık beni kendime getirene kadar böyle yaşadım. İşte bu sayede. iki elim dizimde.

Asaf Beyin mırıltılarının her lahza yeniden yetiştirdiği yumuşak otlar ve nebatlar arasında kükremiş bir aslan gibi fırlıyor. bu kadar terbiyeli. Ben. Sesi. Kırklık hanımın boynu birdenbire iri bir kumru oldu ve dem çekmeğe başladı. Hiçbir zaman onu bu kadar kahraman ve vaziyete hâkim olma kararında görmemiştim. görünmez düşmanlarıyla boğuşuyor. bir insan tek başına bu kadar çok. her an uyanık. banyo dünyanın bütün sularını döndiire döndüre boşaltıyor. gösterdiği cesarete. binaenaleyh huysuz ve sinirli değildi. Üçüncü sahife-ye doğru bu mışıltıların. sinmesini bu kadar iyi bilen bir düşmanla nasıl mücadele edebilirdi! İki saniye evvel hakladığı... üst üste en beklenmedik nizamlar kuruyor. derhal o ses ve hareket oluyor. devam ediyordu. Hemen tövbe ve istiğfar eyleye. onu bütün rahatlığıyla yaşıyordu. kelimeler. Doktor Ramiz bu ilk ümit işaretine âdeta bir kurtarıcıya yapışır gibi yapıştı ve en gür sesiyle devam etti. Doktor Ramiz. Onu biraz ötede bir başkası takip etti ve derhal bitmez tükenmez bir iştahla boşanan bir banyo oldu. arının vızıltısıyla beraber teşkil ettikleri küçük. • 145 TANPINAR Yan tarafta. delinmiş su borusu. Ördek yavruları artık ortalıkta görünmüyordu. Hattâ böyle bir ihtimal . VIII Evlendiğimiz zaman Pakize'nin tiroit guddeleri henüz bozulmamıştı. Ve dahî bir er kişi rüyasında kendisini cümlesi uyur bir taifenin arasında görse büyük beşarettir. boğamadığını sindiriyordu. zevci mukayyet ola. en gürültülü tren kazaları birbirini kovalıyordu. örfî idareler ilân ediyordu. boynunun üstünde eğerek o da uyumağa başladı. Ve dahî bu mecnun er kişi ise ve çıplak ise ol avrat behemehal zina işler.Dahî bir avrat rüyasında azgın bir deli görse iyi niyet değildir. Halatlar gıcırdıyor. ateşli ökseler gibi dört yana fırlıyor. elleriyle durmadan işaretler yapıyor. dudaklarından kırbaç şakırtılarıyla çıkıyor. hemen herkes uyudu. Onuncu sahifeye doğru evlerinde ve daha rahat şartlar altında 144' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ uyumak için salonu terk edenler müstesna. bir kobra yılanı gibi ıslık çalıyor. sanki yirmi ağızdan birden üzerine hücum eden horlamaları iterek. Annesi ile babası henüz ölmemişlerdi. tekrar gölgede pusu başlıyor. bir saniye sonra tekrar diriliyor. her an biraz daha hayran oluyordum. Doktor Ramiz bu cümlenin verdiği hürriyetten istifade etti ve başını hemen oracıkta. kudrete. kakarak kendisine yol açmağa çalışıyor. yalvarıyor. binaenaleyh neşeli ve rahattı. bu kollektif ihanetle elinden geldiği kadar mücadele etti. itfaiye hortumları gibi sağa sola uzanıyordu.. değişmesini. ikide bir ağırlaşan göz kapaklarımı parmaklarımla açarak. vaveylâlar arasında yangınlar biiyü-yordu. imkânsız yokuşlarda kamyonlar vites değiştiriyor. Yüzü ter içindeydi. durmadan şekil değiştiriyor. tehdit ediyor. Fakat. her an tetikte her hâdiseyi anında karşılıyor. ördek yavruları telâşlı telâşlı vaklıyor-lar. yakaladığını boğuyor. ağızdan dolma toplar simsiyah gürlüyor. sağa sola en beklenmedik şekilde hücum ediyor. üçüncü sırada o zamana kadar farkına varmadığım genç kadın ağır uykusundan derin bir "oh" çekerek yerinde gerindi. hücumlar. kaçmasını. atılıyor. Hatip bu değişiklikten habersiz. Ve Doktor Ramiz'in sesi. Hayat hakkında hiçbir fikri yoktu. vaat ediyor. Hepsi uyur uyumaz hançeresinin müstait olduğu yahut tercih ettiği sesi derhal buluyor. onun bu gayretini seyrediyor. . cümle ef'alinde fâilimutlak olur ve kimseye hesap verme zorunda bulunmaz. hafif ve serin çalkantılı körfezde bizim gruptan genç bir şairin rüyaları yelken açtı ve tek başına şiddetli bir geçmiş zaman deniz muharebesine girdi.mışıltı başladı. En ön sırada oturan kırklık bir hanım bu karışıklıktan derhal istifade etti ve şüphesiz gelirken cebine gizlediği bir düzine kadar ördek yavrusunu usulcacık yere bıraktı ve kendini onların vakvaklan arkasında maskeledi. ellerim dizimde..

. elmaslar. Bu itibarla bu akşamki yemeğe mutfakta yememizin veya hiç yememekliğimizin ehemmiyeti yoktu. Zaten doğru dürüst yürümesini bile bilmeyen. saçlarını yastığa dağıtmış. İspritizma Cemiyeti'nde tanıdığım Cemal Beyin sözüne uyup Fener Postanesi'ndeki vazifemden henüz istifa ederek. Beyaz saten tuvalet elbisesi ortada görünmüyordu. o da sinema idi. kendisini beraber seyrettiğimiz bir filmin artisti ile. kahvaltı meselelerinde biraz daha sabırsız bir kadınla tesadüfen evlenmiş olmanın insana verebileceği saadetleri düşünüyordum. dinç görünüyorlardı. ayakta. Ben pencerenin önünde. Birdenbire karım: Hayri! diye beni çağırdı. bazen Rosalinne Russel sanan.. nereye gidiyorsun böyle?" diye seslenen bir kadınla evlenmedinizse bu işin acayipliğini size anlatamam. İnsan üç günde bildiği şeyi unutur mu? Ben senin İspanyol dansı ettiğini bilmiyorum. Filhakika çok güç bir şeydi bu. Hayırdır inşallah! Hangi İspanyol dansı? Vallahi unutmuşum. yataktan kalkmak hususunda daha atik. Kendisini bazen Jeanette Mac Donald. bu felâkete ağladı. bunların hiçbiri henüz olmamıştı. Bir başka sabah daireye giderken boynuma sarıldı ve dikkatli olmamı tekrar tekrar tembih etti. onun idare meclisi azası bulunduğu ve sonradan reisi olduğu Türlü İşler Bankası'na memur olmamıştım. Bu itibarla kardeşleri henüz bizimle beraber yaşamağa karar vermemişlerdi. Bir gün dünyanın en büyük ciddiyetiyle bana. Onun ciddiliği. bahçeler. Beyaz perdenin karşısında o kadar kendinden geçer. ben galiba İspanyol dansını unuttum.. kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu. O. Şüphesiz bu hayat. Mübarek'in sakin bakışları altında. onu kendisi sanı147. Karım. o kadar her şeyi bırakırdı ki.kimsenin aklına gelmeyecek kadar sıhhatli.. Vâkıa Adolf Men-jou gibi en aşağı yüz otuz kat elbisem olduğu için artık düğmelerim dikilmiyordu. Bu evlendiğimizin ikinci yılında bir pazar sabahı oldu.. tembel tembel. tatmin ettiği insandı da. Jeanette Mac Donald'la karıştırıyordu. karım. Canım unuttun mu? Geçen gün etmedim mi? Hani çok beğenmiştin? Gazinoda. Sonra o zabit geldi. Herkes alkışlamıştı. bir gün evvel komşu kızını Martha Egerth'e benzettikten sonra ertesi gün pencereden.. Ayrıca büyük baldızım musikîye olan istidadını henüz keşfetmemiş. asîl kibar dostlar. . Onun için evliliğimizin 146' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ilk senesini küçük evimizde. şatolar. Pakize'nin danstan hoşlandığını bilirdim. Sana bir şey söyleyeyim mi. bir türlü beceremedim. Pakize sinemanın sade terbiye değil. sonunda yaşadığı hayatla seyrettiği macerayı birbirinden ayıramaz hâle gelirdi. Emine'nin zamanındaki hayat değildi. Bununla beraber işin eğlenceli. Neden sonra anladım ki. yatakta. hayatımızın aksak taraflarına bakmıyordu. kendisine göre neşeliydi.. Her an tehlikeli yanlışlıklar oluyor. benim süvari ceketimi bulamadığı için üzüldü. beni Charles Boyer ile. dediğim gibi sinema ile tatmin oluyor. bastığı yeri görmeyen bir insandan bu pek beklenmezdi. Ben. William Povvel ile karıştıran. nisbeten rahat ve mesut geçirdik. Evlendiğimizden beri sinemadan başka yere gitmemiştik. Bununla beraber üzerinde düşünmemem imkânsızdı. Hulâsa onun da bir firar anahtarı vardı. İkinci karım hiç de ona benzemiyordu. Binaenaleyh elimde henüz güvenebileceğim bir işim vardı ve hayatımız emniyette idi. eskisi gibi İspanyol dansını yapamadığını söylemişti. Dün bir deneyeyim. ne de sakin güzelliği vardı Pakize'de. küçük baldızım sadece irade ve ısrarıyla dünya güzeli olabileceği fikrine düşmemişti. Evet. kendi âleminde yaşamasını biliyordu. Hayatta sevdiği tek bir şey vardı. Clark Gable ile. Üstelik Selma Hanımefendiye de henüz âşık olmamıştım. kardeşim. hesaplar karışıyordu. saadeti kendi içinde bulan cömert yaratılışı. Fakat gençti. "Martha.. Fakat İspanyol dansını bildiğini hiç işitmemiştim. hattâ faydalı tarafları da vardı. Gördüğü filmlerdeki her şey bizimdi. Fakat ceketimin dirsek yerlerinin çıktığını da pek fark etmiyordu. dedim. TANPINAR yordu. Birkaç gün sonra larmızı sabahlıklarını aradı.

onlar tefsir edilir. Evet. Pakize'de aksayan bir taraf vardı. beni iyi biliyordu. bir çeşit zeminin bu işe hazırlanması gerekirdi. Cemal Beyin peşine o kadar iradesizce takılmamın asıl sebebi elbette birazcık olsun Pakize'dir. Ve ondan sonra yavaş yavaş Halit Ayarcı'ya tesadüfüme kadar gittikçe hızını arttıran bir sefalet başladı. "Hayır. Nihayet sıra taç giymemiz merasimine geldi.dı. öteki yirmi sekizinde olan bu iki öksüze o kadar çok acıdı ki. Laf olsun diye kim bilir kimden öğrendiğim o nadir tarih bilgilerimden birini yumurtladım: "Napolyon bunu her zaman 148' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yaparmış!" Söyler söylemez gözlerinden geçen küçük parıltıyı görerek pişman oldum. defterleri tutardım. kovboy filimlerine bayıldığını. tecrübeler yapılırdı. Sarışın yüzü nasıl tatlılaşıyordu. Temizlendi. Bu henüz birinci kademeydi. Baldızlarım eve gelince karımın ayakları yere değdi. Bu sefer de hayatımızın mihveri kardeşleri oldu. İşte Cemal Beyi her an yeni ve beklenmedik hâdiselerle dolu bu muhitle tanıdım. Ben. ütülendi . uyanırım. Yarabbim bu budalalıkları yaparken ne kadar güzeldi. sonra misafir odasına asıl. evvelâ yatak odamıza. Heybeli'nin çamları altında yalancı dolmalarımızı yerken veya hazmederken saatlerce büyük kumandanın da benim gibi sele zeytininden hoşlandığını. Daha o gün Pakize benimle Napolyon arasında mukayeselere başladı. Bir farkı da kadın azasının bolluğu idi.Hangi zemberek bozulmuştu ki böyle durmadan sürükleniyor ve orda kalıyordu? Acaba can sıkıntısı mı onu zaman zaman böyle çocuk yapıyordu? Böyle olsa bile yine de kendisinde esaslı bir şeyin. IX İspritizma Cemiyeti hiç de Psikanaliz Cemiyeti'ne benzemiyordu. Fakat Pakize'de her inkılâp ters tarafından ve beklenmedik şekilde oluyordu. cemiyetin muhasebecisi ve kâtibi sıfatıyla her akşam işten çıkınca uğrar. Medyum olanlardan başka sadece meraklı yedi sekiz kadın azamız vardı. Ertesi gün behemehal onları giymem için ısrara başladı. Hem göreceksin tam zamanında". Fakat daha evvel İspritizma Cemiyeti'ndeki hayatımı anlatmalıyım. daima sağ tarafına yatarak uyuduğunu ve ancak sabaha karşı horladığını anlattı durdu. o kadar budalaca âşık olmamın. "Yusuf'u bilmeziz amma seni rânâ tanırız" fehvasınca. hayatımın mesuliyetlerini paylaştığım insan bana imkânsız şekilde yarım ve sakat görünmeğe başladı. çocuklarım. boş zamanlarımda aidatı toplar. daha ziyade beraberce yalan söyleyip. "Kendini unutturacaksın!" diye bana çıkıştı. üçüncü planlara indik. Böyle cemiyetler. asıl 49 TANPINAR acınacak kendisi ile biz olduk. Hayır. Orası şenlikli idi. Cemal Bey ise kollektif . Lodostan uyuyama-dığım gecelerden birinin sabahında Pakize'ye yirmi dakika yatıp uyuyacağımı söyledim. Üç dört gün sonra benzeyiş bu sefer benim tarafımdan başladı: İhtiyat zabitliğimden kalma elbiselerim tavan arasından çıktı. yahut üçüncü kademe oldu. Hemen her üç günde bir yukarı âlemden gelen tebliğler yayınlanır. ikinci. Sanki dibi olmayan bir kuyuya indiriliyormuşum gibi her lahza biraz daha derine. kendisi. Ben. Cemal Bey itikadımca bir İspritizma Cemiyeti azası olacak insanların en sonuncusu idi. Bu ikinci. Bu defteri okuyanlar belki de bu işi latif bulabilirler. dedim. Bunu anladığım zaman kollarımın arasında sıktığım. Vâkıa Napolyon'u bilmiyordu ama. Karım buna çok şaşırdı. Nihayet kendisini Joséphine Beauharnais sanarak üvey çocuklarını benimsedi ve ilk izdivacının mahsulleri addetmeğe başladı. çocuklarım benim ve Emine'nin çocukları olmaktan o gün çıktılar ve Pakize'nin oldular. Annesinin. Fakat hayatıma getirdiği karışıklığı da inkâr edemezler. Bitmez tükenmez münakaşalar. Pakize haklı olarak uyanamayacağımı söyledi. beraberce aldanıp hoşça vakit geçirmek isteyen insanların işidir. yirmi dakika sonra uyandım. Biri otuz beşinde. babasının birbiri ardınca ölümleri üzerine iş biraz değişti. çok âlimane fikirler söylenirdi. Selma Hanıma. Halbuki bir saat sonra eve gelecek komşularla pikniğe gidecektik. Ben birdenbire üvey baba oluyordum. yazılacak yazılarımı yazar. Bayağı bu iş için sabırsızlandı. Fakat olan olmuştu. Vâkıa daha beklediğimiz insanlar gelmeden Pakize'nin alabildiğine açtığı radyo ile on beş. biraz daha karanlıklara gömüldüm.

"Bu yaştan sonra hürriyetime ne diye karışır?" Arkadaşlar içinde Murat'la telefonda konuştuklarını iddia edenler bile vardı. Uykusuzluğun belli başlı sebeplerinden biri geç vakte kadar süren ispritizima tecrübeleri ise. bu bahislerden hoşlandığı muhakkaktı. "Evde amma gelmeseniz iyi olur. Bu bizim tanıdığımız sessizlik değildi. onun için ferdî bir silâh. Bazı ruh meseleleriyle alâkadar olduğu. Ve bu tafsilât. Zaten kendisi için her şeyi mubah gören bu asil ve mühim adam. Bazen ona emniyet ederek anahtarsız sokağa çıktı151. "Nevzat Hanım evde mi?" diye sorunca. kaybederdi. öyle herkesin dut hasırı gibi. dudaklarında hep aynı etrafını küçümseyen tebessüm. bazen da kendisini ve hayatını süslemek için müracaat ettiği bir vasıta idi. Kendisini hangi medenî hâl altında gösterirse göstersin bu vefalı ve işgüzar ve ahlâk prensiplerine son derecede bağlı ruh daima otoriteli ve daima kendi başına idi. Ayrıca da cemiyetin 450' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ azasından Nevzat Hanımefendiye hafifçe âşıktı. eşyanın yerini değiştirir. Bununla beraber muntazaman gelir.yalandan hoşlanacak adam değildi. "Beni kıskanmağa ne hakkı var?" diye şikâyet ediyordu. çok rahatsız. bizi muhtelif meselelerde aydınlatırdı. O. Çok boğuk bir ses. ispritizmaya dair kitaplar okuyarak yaşıyordu. Nevzat Hanım ise bundan bilâkis memnun olur. Bu yüzdendir ki Cemal Beyin pusulalarını ve ufak tefek hediyelerini götürdüğüm zaman kapıyı çalarken bayağı korkardım. Bu yüzden bir balo dönüşünde kapıda kaldığını kendi ağzından işittim. bir ucundan tuttuğu yalana tenezzül edemezdi. bazen Kırım muharebesinde şehit olmuş bir nefer. bana. Yalan. Sanki çok uzaktan geliyordu. Masa başında sıkışlırıldığı zaman bazen on sene evvel ölmüş Adanalı bir riyaziye hocası. Murat'ın bir başka huyu da hayatını gizlemesiydi. başkasında yakaladığı en küçük kusuru bile affetmediği için karşısında öyle düpedüz yalan söylemek kabil değildi. El ayak çekilince mutlaka ortaya çıkar. Bittabi arkadan bu mühim işin tafsilâtı geliyordu.. hattâ bazen kadıncağız çantasından anahtarını çıkarmadan onun kapıyı açtığını hepimiz bilirdik. bazen Nevzat Hanımın kocası Sezai Beyin ihtiyat zabiti iken tanıdığı bir mühendis olurdu. Hemen hemen apartmanı karargâh ittihaz etmişti.. camları siler. dargın konuşabilirdi! Bu kahvedeki grubumuzun belli başlı bir uzvu olan genç bir şairin hikâyesi idi. Nevzat Hanımın hizmetçisiz kaldığı zaman evi Murat'ın muhafaza ettiğini.. Bu genç ve güzel kadın kocasının öldüğünden beri cinsî hayata kapılarını sıkı sıkıya kapatmış gibiydi. Nevzat Hanımın okumasını münasip bulmadıklarını yırtar. Ancak ölenler böyle darılabilir. halıları silker. TANPINAR ğı da vardı. başka bir şeydi. Kadıncağız. Bazen bunu misafirlere yaptığı da söylenirdi.. tabiatıyla maceranın sahibine göre değişiyordu. hattâ öviinürdü. Cemal Beyin Nevzat Hanıma verdiği çapkınca bir romanı daha ilk gecede yırttığını hepimiz biliyorduk. Daima yarım baş ağrılarından ve uykusuzluktan şikâyet ederdi. Bu yaşama tarzı az çok sıhhatini de bozmuştu. Nevzat Hanımla olan alâkası cemiyete rağmen ilerlememişti. Zengin bir tüccar olan Şuayp Bey büsbütün başka türlü anlatıyordu: Telefon açılınca ömrümde ilk defa sessizlik denen şeyi duydum. Şişli'de ihtiyar kaynanasıyla beraber oturduğu büyükçe bir apartmanda masa tecrübeleri yaparak. Bununla beraber sözlerini işitiyordum. her mânasıyla oyunu bozan adamdı. Daha doğrusu kendi içimde buluyordum. içtimalarda. tecrübelerde bulunur." cevabını verdi. Ses çok mahzundu.. Sonra "Kimsiniz?" diye birisi . Âdeta kilometrelerce derin sis tabakalarını delerek. Fakat adı hiç değişmezdi. Siyasî hayatı da bu yüzden yarıda kalmıştı. kitapları düzeltir. Onun için çok defa masa tecrübelerinde kendisine sorulan suallere "Böyle şeyleri düşünmeyin!" diye aksi cevap verirdi. diye tamamlıyordu. bir başka sebebi de Murat'tı. Murat Nevzat Hanımın masa tecrübelerinde eve alışan bir ruhtu. İşitmekle sarih şekilde düşünmek arasında bir şey. Ve bütün bu işleri âşikâr şekilde gürültü ile yapardı..

hanımefendi gelemez. sade üslûp ve eda bakışları. sanki kıyamet kopuvor-du. İspritizma Cemiyeti'ndeki hayatım. hemen arkasından Selma Hanımın. hiddetten.. Yani evvelâ kılık kıyafetime şaşırdı. Üstelik ufak tefek kazançları ihmal edecek vaziyette değildim.. limanda vapurdan çıkışını bekleyeceğim ve eşyaları otomobile taşınırken yardım edeceğim. Öbür hayatın derinliğinden bizim dünyamızın işleriyle bu kadar sıkı sıkıya alâkadar olan. Üçüncü defasında aynı ses: "Anlamıyor musunuz canım. Meşgul. apartman meselesini konuşacaktım. düz ve kavisli çizgi hâlinde dağılacak vücudu. adresini. Fakat asıl garibi Murat'ın sesinin alaydan âdeta katılmasıydı. Yalnız Cemal Beyle ben.. Evet... Sonra şahsımı gülünç buldu. hepsi devam ediyordu. anlattığına göre. hulâsa sabrın ucunda beni bekleyen mükâfatı düşünür. Karınız bir kaza geçirdi. Bu çeneyi dağıtmak. küçük tatlı kahkahaları hayalimde canlanır. Kim beikemiğinde tatlı bir üşüme ile yaşamasını sevmez? Yazık ki Cemal Bey vardı ve yine daha yazık ki ben çok uysaldım. saat on birde. çanlar çalıyor.Yarın. ziller. İlk önce müthiş bir gürültü duydum.. "Demek böyle adam olurmuş!" diye açıktan açığa hayret etti ve hemen arkasından hususî işine koşturdu. O zaman: "Bırakın kitabı filân da çabuk evinize gidin. Cemal Beye rastlamasay-dım hakikaten eğlenceli olurdu ve hiçbir şey pahasına bu cemiyetten ayrılmazdım.. sivri. eve gidince karısını merdivenden düşmüş bulmuştu. Koşun. sıralarını bozmayacağıma kendisini inandırmak lâzım gelirdi. yahut bu eşyaları kendim taşıyacağım. "İyi amma. Bazen doğrudan doğruya gideceğim terzinin. Ruhlarla konuşuyor! Israr etmeyin!" Bu sefer ben: "Kimsiniz?" diye sordum. Unutmazsınız değil mi?. işi var. bulantı verecek kadar dikkatli bir sesle söylerdi. bu krem içinde yüzen tombul yanağı. Cemal Bey beni ilk günden itibaren benimsedi. Konuşmanın kendisi de gerçekten acayipti . nasihat veren Muratlara üç hafta sonra avukat Nail Bey bir başka Murat ilâve etti: Gayet garip bir şeydi bu! diyordu. dedim. büyük mağazanın. Kapattım. Ben adımı söyledim ve "Nevzat Hanımın bana vereceği kitabı sormak istiyorum" dedim. Çok mühim bir şey!" Ses bu sefer âşikâr bir şekilde şikâyet etti. tekrarlamak. anladınız mı! Ve bütün bunları her kelimeyi sanki beynim denen odun kütüğüne çakı ile kazmak istiyormuş gibi ince. mânâsız bozuk bir gramofon plağı gibi parçalamak için ömrümün yarısını nasıl seve seve verirdim. "Tabiatını bilmiyor musunuz? Gelemez. bu yolunmuş. Aynı şey tekrarlandı. O zaman iş tahammülsüz bir hâle gelir. "Burası değil!" diyordu. "Tanımadınız mı?. "Ben Murat'ım!" dedi ve telefonu kapattı. Düdükler ötüyor. Murat'la telefonda konuşmadık ve Şişli'deki apartmanda karşılaşmadık. Ayrıca da Cemal Bey'in karşısında. saat on birde. iğrenmeden âdeta boğulurdum.Baş üstüne beyefendi. vapur düdükleri. bir daha 152' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ açtım.. zengin bezirgânın adını.. kemeri bir lahza çözülse bir yığın ince. adresleri. Cemiyete gelip de beni görür görmez aklına. yedi sekiz defa okumak. Doğrusunu isterseniz kendi hesabıma bundan hiç de şikâyetçi değilim. yapılacak işi bir kâğıda yazmak yetmezdi. Fakat bu ancak bir saniye sürer. karşısındakini azarlayan. uyandıran. Yüzüme karşı. itinalf kaşları birbirine geçirmek. durmayın!" Adını sordum. Çünkü bu adları. çanlar. Sonra ses duydum. Tekrar dediğimiz şey onda bir çeşit hakaret vasıtasıydı: . insana baş dönmesi. ayakkabıcının. kendimi toplardım: ." diye cevap verdi. Bütün konuşma esnasında çıngıraklar. Sesi insanı azarlar gibiydi. Murat!" diye cevap verdi. İşte o zaman gö153. zarif. Ayakları burnuma nişan almadan benimle konuştuğunu pek az gördüm. TANPINAR zümde her şey perdelenir.. . onu unutmayacağıma.. tam on birde. yapılacak mühim bir işin gelmemesi imkânı yoktu.adımı sordu. Ve bu sonuna kadar böyle devam etti." diye en tatlı sesiyle başlar ve sonra bir lahzada iş değişirdi.. Şuayp Bey. hulâsa yapacağım işi bütün teferruatıyla söylerdi. farkında olmadan yumruğumu sıkardım. Söze: "Kuzum Hayri Bey. Eğer mümkünse.

154' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Hayır.Bütün bunlara sadece en sonunda. kaçar. Şuayp Bey.. arka balkona bir camekân yaptırmayı vaat etmeğe mecbur kalmıştı. hattâ böyle bir şeyin farkında bile olmayan tek insan Madmazel Afroditi idi. yahut bu defa olmazsa gelecek defa Selma Hanımı görmek ümidiyle katlanırdım. Afroditi Cemal Beyi görür görmez bir elini yanağına götürerek tıraş işareti yapar. hardal gibi sert ve dik. Durmadan özür diliyor. "Emredersiniz efendim!"den başka bir şey çıkmıyordu. İspritizma Cemiyeti'nde Cemal Beyin otoritesine ehemmiyet vermiyen. yarı mağrur. bu işin. "Görüyorsunuz ya. ev sahipliği denen mukaddes vazifeye dair sıkı bir ders almış. hattâ giz-leyememekten müteessir olduğu hediyeleriydi. ondan çekinir. Görmeden inanılacak şey değildi bu. hulâsa belki de farkına varmadan hareket ve hücum hâlinde bütün kadınlıktı.. kendime cürüm ve eğlence arkadaşı yapan bakışlar atardım. ilhamı. sıkı sıkı örttüğü k \ pının arkasına dayanır. çok büyük şeyler yapabilirdi." diye parmağıyla son rakamı işaret etti. Adamcağız mahcubiyetinden omuzlarının arasında âdeta kaybolmuştu." diye arsız arsız bağırır. Adam iyice yüzüme baktıktan sonra başını sallayarak. Üç gün sonra Cemal Beyi sırtındaki elbisenin omuzıında. o yanına gelip oturunca elini kanapeden yavaşça çeker. ve yine de son derecede tatlı bir ses. "Dün de şu iki yüz lirayı götürdüm.. Talih ve tesadüf etrafını sanki bu adamdan korumak istermiş gibi bu iradeye ne tam bir hedef. yarı alaycı bir gülümseme yapıştırır ve etraftakilere. uzun kirpikleri arkasında telkinleri bir ufuk gibi derinleşen bakışlar. ya benim çalıştığım odaya. Fakat ileride anlaşılacağı gibi o da bir çeşit eksiklikle doğmuştu. Zavallı ev sahibi iki seneden beri birikmiş kiraya mukabil birkaç yüz lira olsun behemehal koparmak kararıyla gittiği evde." mânasında güya yaptığım eğlenceli alaya onları da katan. Benim biçare. "Fayanslar. Bu kuvvetle şüphesiz. Hayatına girdikçe etrafına yaptığı tesiri daha iyi anlıyordum. TANPINAR efendinin ropdöşambrına uymuyormuş! Ve hakikaten bu talihsizlikten mustarip görünüyordu. Keskin Boşnak şivesiyle durmadan.. hiç olmazsa şer babında. bu budaladan neler çekiyorum? Ama ben işin alayındayım. ve birdenbire gözümün önünde çıldırıyormuş gibi bir hiddet içinde. kudretli. sapkacısı. karşılarında Cemal Beyefendi. her ağzını açışta bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş. isteyerek çolpalaştırdığı hareketleriyle bir örümcek gibi dört bir tarafınızı saran eller... siz aldırmayın! Öyle tadını çıkarıyorum ki. Dostluğu kayıtsızlığından beterdi. Afroditi. ayrıca da banyonun fayanslarını değiştirmeyi.. yahut da kahve ocağına girer. ayakkabıcısı. Rakamlar yıkıcı idi. kendinden emin. ağzından. hanım 155. konuştukça sizin boğazınızda düğümlenen İtalyan babasından kalmış ağdalı. hattâ hoş görmeğe çalışırdı. hesap puslasanı yırttı... felce benzeyen bir üşüme kaplardı. İstemişti. Afroditi'de her şey uzviyetinin bir nevi emri. Gömlekçisi. bana göre hiç de mevcut olmayan bir pot için adamı azarlarken gördüm ve zavallının sabrına şaşırdım. bu adamda bazı soğuk ve tehlikeli hayvanların avlarını büyüleyen ve kımıldamasına imkân vermeyen çekiciliği vardı. zalim. Bir gün terzisi bana hesap defterini gösterdi. ürkek tebessümümün. tahammül edilecek tek tarafı yoktu. . oturduğu katın sahibi hepsi aynı şekilde parai^nnı alıyordu. Bazen son bir müdafaa hissiyle dudaklarıma küçük."Yaktı." diyordu. sayar. İnsana şöyle bir sıcaklık aşılaması bir yana dursun. Bu herkes için aşağı yukarı böyleydi. Avukat Nail Bey olduğu yerde âdeta kakı-lırdı. bir yığın cazibe ve dostluk. ne de kendisini toparlamak imkânını vermişti. Diyebilirim ki. sımsıkı bir ten. yan bakışlarımın kim farkında idi? Orada. kırıcı hüviyetiyle her şeyi yangın kulesinin tepesinden seyreden otoritesi ve sevimsizliğiyle parlarken benim yüzümdeki değişikliği fener tutsam bile kimse göremezdi. toparlanır.. Cemal Bey hiç sevimli değildi. Bu böyle iken yine herkes onu gözetir. Çok defa söyleyeceklerini yalnız bana işittirmek için koluma girdiği zaman bütün vücudumu acayip.

Genç kızı medyumlukta ilerleten bu merak olmuştu. yaptığı tecrübelerde zihnini yavaş yavaş eski ehemmiyeti gözünden kaybolan bu mesele üzerinde tutmağa başlamış ve nihayetinde kendisini gece yarılarında uyandıran. Afroditi'nin babası Cenovalı bir İtalyan'dı. Bu rakamların içinde en sık geçeni 17 ve 153 rakamları idi. Haysiyeti. generalin yaveri. hiç ehemmiyet vermediği bir hâdise. Üçüncü gecenin sabahında Afroditi bu hâdiseyi olduğu gibi görmüş ve o zamana kadar başıboş eğleniyorum sandığı kâğıtlara dikkat etmiş. zengin. Bu haysiyeti görmeden. Zaten o da bunu gizlemezdi: . büyük bir mağaza olmuştu. elindeki kalemle masanın üzerine oynar gibi bir şeyler çizmeğe başlamış. İskaçeri'nin ölümü üzerine zaten dükkânda yetiştirdiği kayını işin başına geçmiş. Onu Cemal Beyden böyle kaçıran şeyin bir türlü yenemediği bir tiksinme olduğunu hepimiz bilirdik. ne de başkası okuyabiliyordu. hâlâ onun yaptığı işlerin arandığı söylenirdi. İlk önce kısa ve çok defa mânâsız kelimeler. Rumca. ertesi gece ve daha ertesi gece aynı saatte. TANPINAR sebetini kesmişti. onunla karşılaşmadan ve onun tarafından rahatsız edilmeden Cemal Beyle münasebet kabil değildi. Tünel civarında açtığı küçük dükkânı az zamanda tutunmuş. etrafın ısrarıyla kendisini muayyen mevzular üzerinde toparlamayı öğrenmiş ve müsait cevaplar da almıştı. oradan İstanbul'a gelmiş. yahut aileyi veya genç kızı. başı boş birkaç dakika masa başında beklese kendiliğinden bir şeyler yazmağa başlamış. Yirmi yaşında iken. O zamandan sonra ne vakit elinde kalem. terbiyesi kıt!" der gibi tavırlar alırdı. varsa eğer Afroditi'nin uzaktaki hısım akrabası idi. Ancak kendisinde affedilebilen bu kışkırtıcı şaka bizi aldatmazdı. hattâ rakamlar. O yıllarda Afroditi ile annesinin belli başlı düşünceleri bu adamın hayatı. Çok defa böyle geceleyip yazdığı şeyleri ne kendisi. daima en göze çarpar yerde idi. İlk önce. sonra bir dosta açılmış ve bilhassa beraber yaşadıkları dayısının ısrarıyla doktoru değiştirmişler ve kadın ölüm tehlikesinden kurtulmuş. mülk sahibi olmuştu. ona dikkat etmeden. deçdi. isimler. yine farkında olmadan tekrarlanmıştı. aldırmak istememiş.. "Doktor değiştir!" cümlesini iğri büğrü çizgilerin arasından okumuş. Bu adamda çok kötü bir şey var. ne yapsın biçare. Uzun müddet birkaç dost arasında bu kabiliyetini denedikten sonra.daima üstten bakışlı. bekçinin düdüğü gibi daima yanı başında. polisin tabancası. onun 156' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ başı ucunda beklerken.Ne yapayım! Tahammül edemiyorum. Ne olduğunu bilmiyorum. orada bir anası. bir zırh gibi büründüğü haysiyetini zedelerdi. Gençliğinde hayatına mal olması ihtimali bulunan mühimce bir hâdise yüzünden İzmir'e kaçmış. karışık cümleler hâlindeki bu yazılar gitgide genişlemişler. Daha sonra geceleri sık sık yatağından önüne geçilmez bir kuvvetle sürüklenir gibi kalkmağa. bir Rum kızıyla evlenerek burada yerleşmişti. günün olaylarını..daima kibaı.hardallı sesiyle gülerdi. annesinin ağır hasta olduğu bir gece. açıklama gibi şeyler olmağa başlamışlardı. Dostlarının yanında. Fakat aradan epeyce zaman geçtiği. hattâ şehrin hayatını alâkadar eden meselelere bağlı haber. işlerini en iyi ustalara gördüren mağazada. Mütareke yıllarının değişiklikleri arasında dükkân birdenbire büyümüş. Hakikatte ise Afroditi'nin bu hâlleri onu sıkar. masanın başına oturmaya ve sahi-feler dolusu yazılar yazmağa başladı. babası ve bir de kız kardeşi bulunduğunu ancak biliyorlarmış. gündüzleri eline her kalem alıp gözünü yumdukça kargacık burgacık yazılarla varlığını anlatan . O kadar ki 1915 yılında öldüğü zaman etrafındakiler ailesinin Cenovalı olduğunu. para. Fakat Afroditi'nin babasının zamanındaki işçilik artık kalmamıştı. İyi kuyumcu ve tenordu. birbirini takip ediyordu. Bazen de mânası doğru dürüst kavranmayan bir yığın başı boş kelimeler. "Gençliğe ve güzelliğe affedilmeyecek kusur yoktur. Cemal Bey haysiyetli adamdı. zenginin otomobili. Bu geniş. hattâ adını bile değiştirerek yaşadığı hâlde kendisini emniyette addetmediği için ailesiyle müna157. Kelimeler çok defa İtalyanca. Fransızca ve Türkçe oluyordu. Fakat Cemal Beye bunları görmezlikten gelir.

Bütün hayatını uzaktaki kardeşinin ve onun kaç tane olduklarını. şimdi ne diye görünmüyor? Kanaatımca Afroditi'nin asıl istediği şey. dayanacağı hiçbir maddî mesnedi olmayan iradesi yıllarca bu kardeşin peşinde dolaşmış. ne diye evlenmez? Bu yapılır iş mi? Haydi bunları yaptı. ömrünün sonuna kadar dantelâ örerek hayatını kazanması idi. ölü hala onları daha yakından sıkıştırmağa başlamıştı: . Sanki üzerindeki ağır yükü attıktan sonra b. Birdenbire alıştığı ve bağlandığı bir iradeyi -İspritizma Cemiyeti'nde Afroditi'nin halasının adı İrade idi. O tarihten itibaren hala ortada yoktu. halacığım. Bil-sen ne kadar üzüldük bu iş için. 1923'te kardeşini ve onun çoluk çocuğunu bekle-ye bekleye ölen halası olduğunu öğrenmişti. işte benim sizin için biriktirdiğim şeyler. yapamadığı bu vazifeyi ölümden sonra da unutmamış. yemedim içmedim. kaşlarını hafif çatıyor. miras meselesi kolayca halledilmişti. yahut hakikaten mevcut olup olmadıklarını dahi bilmediği çocuklarının düşüncesine vakfetmiş. Hakkı da vardı. Fakat bu kadar şefkatli ve iradeli bir ruhun birdenbire vefasızlaşabileceğine de pek inanmadığı için: . bir kere olsun. yüzü mermerdenmiş gibi kaskatı ve bütün çizgileri âdeta içeriye geçmiş. Sonuna doğru bu minnet hissine ve ıstıraba bir nevi azap da karışıyordu: Bana ne mirastan? deyip duruyordu." diyememişti. bütün bu zahmetlere beyhude yere katlandığını anlatmak ve belki de birdenbire kendisini unuttuğu için biraz paylamaktı. alnını geriyor. Fakat bu biriktirme ve saklama merakı yüzünden evler de bakımsız kalmıştı. Fakat hala görünmüyordu. onlara.evlere hafif bir tamir geçtikten sonra dönmüşlerdi... Ayrıca da onlara bir yığın dantelâ bırakmıştı. Ondan sonra en şaşırtıcı tesadüfler birbirini kovalamış." diyebilmek için gözleri yolda beklemişti.u fedakâr ruh ölümün vaat ettiği hakiki istirahate çekilmişti. "İşte eviniz. "Niye bu kadar zahmet ettin.. Miras dar. Cenovalı olduğundan başka hiçbir şey bilmeyen. öbürü 153 numarada iki evle ihtiyar kadının 158' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ biriktirdiği beş on paradan ibaretti. Ben evlenmedim. eline bir kalem alıyor. Afroditi ile annesi bu kadar garip şekilde kendilerine gelen bu malları satmağa kıyamamışlar. Fakat kızının ve etrafındakilerin ısrarı karşısında. Niye gelmiyorsunuz? Kocasının adı ile. Fakat Afroditi böyle düşünmüyordu.. fakat uzun bir sokakta biri 17 numarada. Hayatta. Asıl hazini. her şeyi size sakladım. bir pansiyon işleterek. TANPINAR için de ıstırap çekiyordu. elinde hiçbir vesika bulunmayan kadıncağız gittikçe ağır basan bu davete uyarak seyahate çıkmayı ilk önceleri hiç de akıllı bir iş gibi görmemişti. Fakat tek başlarına ve bu kadar eşine rastlanmaz şartlar altında bu işi halletmeleri iki kadını son derecede şaşırtmış ve düşündürmüştü.daima etrafında hazır görmek istiyor ve bulamadğı 159. sonsuz boşluk içinde. onları araya taraya Afroditi'nin genç kız yatağının başına kadar gelmişti. "Hiç olmazsa şöyle bir gezmiş oluruz" diye yola çıkmışlardı. Ortada büyük bir servet yoktu.. Ona kâfi derecede teşekkür bile edememiş. Ondan sonra tebliğler büsbütün sarihleşmiş. ihtiyar halanın emrini tutarak İtalya'da kalmağa da gönülleri razı olmadığı için -zaten işleri İstanbul'da idi. Bu kadarı onlara yetmeliydi.Niye gelmiyorsunuz? Niye evimizde oturmuyorsunuz? Niçin mirasınızı aramıyorsunuz? diye üstlerine düşüyordu.kuvvetin. Afroditi her boş kaldığı anda masa başına geçiyor. elinde avucunda ne varsa onlar için saklamış.. halasını hiç olmazsa bir kere eline geçirip ona iyice bir teşekkür ettikten sonra. saatlerce şefkatli halanın tekrar konuşmasını bekliyordu. Afroditi ile annesi bu iki mülkün parasından çok fazlasını bu yolculukta sarf etmişlerdi. Benim param var. ihtiyar halanın kardeşine bu evleri ve mobilyaları olduğu gibi saklamak için her türlü fedakârlığı yapmış olması. Bizim için ne diye yorulur.

Ve evlenmemiş halasıyla benim. evimizde kalmamızı istiyordu. Yine Sabriye Hanıma göre bu aşk İstanbul'un o zamanki kibar muhitini çok meşgul etmişti.Elbette! diyordu.. O zaman gülüyor. her gittiği yerde beş on âşık bulurdu. mektep arkadaşı öyle medyum filân değildi ve hiç de olmamıştı. Her toplantıya çağrılır. Ona göre bir kadının behemehal evlenmesi lâzımdı.. b topluluğun değişmez ve eskimez mevzularından biriydi. Her yaşta bir yığın erkek arkadaşı vardı ve hepsiyle aynı cömert dostluk içinde yaşıyordu. onların mevcudiyetinden şüphe etmek. beğendiği erkekleri kucaklayıp öpüyordu. Aksi tam bir felâketti. Çünkü bu haşarı çocuk halasının kendileri yüzünden evlenmemiş olmasını kendisine bir türlü affetmiyor. Türk. İyiden iyiye uyandığı hâlde.. Ya bize darıldı. İstanbul'a alıştık. diyordu. Bütün ecnebi kolonisi ve onlarla münasebette olan Türk muhitleri son .haksızlığını affediyor. olduğundan daha biçare tasavvur ediyordu. biraz da Pakize'nin ve kardeşlerinin huysuzlukları yüzünden âdeta İspritizma Cemiyeti'nin demirbaşı olduğum günlerde Afroditi bu işe bir başka hal çaresi bulmaya yeni başlamıştı. hattâ hoş görüyordu. pis pis düşünüyordu. Naşit Beyin ölümünden sonra. aralarındaki on yaş farka rağmen Dame de Sion'dan tanıyan (!) ve galiba hiç sevmediği hâlde son derecede sevdiğini iddia eden asıl medyumumuz Sabriye Hanımefendiye göre. şimdi üçüncü bir izdivaca hazırlandığını işittiğimiz halam arasında yaptığı bu canlılık ve irade mukayesesinde. Bu yüzden benim halamın o yaşta evlenmiş olmasını beğeniyordu: . Bu o kadar böyle • 161 TANPINAR idi ki elime beş on para fazla geçsin diye aralarına katıldığım zaman bu cemiyetin daha ziyade bu ihtiyar kadınla Murat üzerinde konuşmak. biraz evvelki rüyalarının havasından bir türlü sıyrılamadığı için yatağından çıkamayan bir insan gibi. yahut onları kabul etmek için kurulduğunu sanmıştım. Ve halasına geniş ve tıka basa gidip gelişlerle dolu feza yollarında birdenbire sakatlanmış. Yahut da bizim yüzümüzden bu dünyada evlenemedi. bakımsız. Öbür dünyada birisini buldu ve evlendi. onun yarım 1-60 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kalmış hayatından içten içe kendisini suçlu tutuyordu.. Afroditi'nin macerası cemiyetteki kadın ve erkek bütün azanın devamlı konusuydu. Benim.Bu işte bir şey var. İkide bir elbisesinin bir tarafını süsleyen halasının dantelâlarından birini iki parmağının arasında tutup bize göstererek: İnsan birisini bu kadar severse nasıl darılır? diyordu. Genç kızı. Hiç darı-labilir mi? Muhakkak yorulmuştur. Babam bile buradan gitmek istemezdi. elbette evlenecek. On sekiz yaşından beri Beyoğlu'nun en çok aranan kızıydı. kendisini mağlûp gördüğü için horozu dövüşte yenilmiş bir mahalle delikanlısı gibi üzülüyor. ecnebi kendi cemaatlerinden hemen hemen kalbur üstünde bütün İstanbul onu tanırdı. Nevzat Hanımın Murat'ı gibi.. Fakat bir müddet sonra. Belki de orada. O. Herkes hayatîni yaşamalı! Ve sadece bizleri hiç düşünmeden evlenmiş olduğu için halamın bizlere karşı olan muamelesini. Bütün ahbaplarımız burada. O sadece İtalyan sefaretinde genç bir kâtiple birkaç sene sevişmişti. her türlü hareket imkânından mahrum. Amma biz İstanbulluyuz! diyordu. kadınlığının ve güzelliğinin ne kadar tehlikeli bir silâh olduğunu bilme yen bu genç kızdan ya büsbütün uzaklaşıyorlar. Buna rağmen belki de hürriyetini sevdiği için bir türlü evlenmeğe razı olmuyordu. yahut da mustarip ve huzursuz onun etrafında her gün aynı mahremiyet ve cazibelerin tesiri altında kala kala ona alışıyorlardı. Hepsi ona büyülenmiş gibi bağlı ve hepsi de bu yüzden az çok biçare idiler. o da hakikaten yirmi yaşına doğru çok gürültülü ve heyecanlı yaşadığı ve bütün tadını çıkardığı genç kız hayatını bir türlü bırakamıyor. aradaki beş sene içinde birçok şeyin esaslı şekilde değişmesine rağmen onu devam ettirmek istiyordu. şarkı söylüyor. yahut da başına bir kaza geldi.. Bu fikre biraz inanır gibi olduğu zamanlar Afroditi hakikaten mesuttu.

doğru veya yanlış. Bu iş daha evvelden hazırlanmıştı. öğütlerle dolu şeylerdi. sonunda yine mahiyeti meçhul kalan tatsız tuzsuz bir hakikatten bahsediyordu. Bütün mesele genç diplomatın birdenbire memlekete dönmesiyle başlıyordu. teklifler. size herhangi bir itiraz fırsatı vermeden sözü çeviriyor. Afroditi'nin bugünkü hâli canlı bir örnek olacaktı. ıstırap çekmek olduğuna göre. Çiinkii Atiye Hanımefendi bu filmi çok sevmişti. Şurası muhakkak ki hakikat de olsa. Zaten Atiye Hanım bu noktada da birdenbire. henüz hayatının kendisine hazırladığı mevzuları bitirmemişti. siz evinizde otururken birdenbire kapıyı çalan ve sobanızın önünde paltosunu ve boyun atkısını üzerlerindeki buzları çatırdata çatırdata çıkaran bir misafir gibi gelmiş. Çünkü Atiye Hanım. bu yüzden çok asil hislerle içlenmiş.derecede güzel ve kibar buldukları İtalyan diplomatı yüzünden bu aşkı her safhasında takip etmişlerdi. hatırlatmalar. bu yorulmaz erkek müstehlikini ancak on sene evvelki aşkına kadar getirebilmişti. İşte bu Kösem Sultan için. Kendi sanat hayatında bu film bir dönemeç yeri olmuştu. Fakat Atiye Hanımefendi bir romancı sıfatıyla işi böyle alıyordu. Çünkü Nevzat Hanımın Murat'ı gibi. başından hiç olmazsa yeniden bir on altı cildi doldurabilecek maceralar geçmişti. aralarına girmiş. Miras meselesinin çarçabuk halli de bunu gösteriyordu. Bu canlı ve son derecede meraklı macera şöyle dursun. Bu kadarı kâfi gelmeliydi! Bu sevimli ruhlar. üzülmüş. Zavallı kız. hiçbir akideyi incitmeden. halası kendisiyle artık meşgul olmadığı için tacından. sadece geçmiş kudretini hatırlayarak yaşıyordu. Böyle olması. ve böylece varlığını ve yaşadığı şartların kudretini gözümüzün önüne koymuştu. sevişmek. Mürşidimiz bile bu işte hakikatin peşinde değildi. tahtından uzaklaştırılmış bir kıraliçe gibi meyus ve biçare aramızda dolaşıyor. kendileriyle iş birliği etmişti. Bunu romancı Atiye Hanım çok iyi anlıyordu. bilmem nedense derhal gençliğinde pek rağbet kazanmış olan Kıraliçe Kristin adlı bir filmi ha-lıiıyordu. Çoktan beri tıpkı ona benzer bir Kösem Sultan yazmak istiyordu. Afroditi'nin halası ile Nevzat Hanımın Mu•162 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rat'ı ise bizim hayatımıza iyiden iyiye uzanan varlıklarıyla âdeta yanı başımızda idiler. Vâkıa. ıstırap çekmişti. Onun için Sabri-ye Hanımın verdiği. karanlık ve karlı gecede. Afroditi'nin meselesinde öyle bir bedahet vardı ki inkâra kalkışmak beyhude idi. Sabriye Hanımın anlattığı şeylere inanmamasını icap ettirmezdi. hayat yollarını darlaştıran. Onun sayesinde ölümün bilinmezi birdenbire canlanmış. Afroditi'nin halası da bu küçük topluluğun can kurtaranlarından biriydi. Ve yaşamak onun için sevmek. Bu portre belki yalnız Atiye Hanımın muhayyilesinden doğmuştu. erkek değiştirmek. Fakat bu kitabı yazması için daha epeyce beklemesi lâzımdı. Binaenaleyh Kösem Sultan romanı bir müddet daha bekleyecekti. O zaman fikirleri biraz karışıyordu. onlara lâzımdı. akla yakın izahatı dinlemezdi bile. O sadece vakıaların peşinde idi. Onlar hemen hemen bizim gibi yaşıyorlardı. Afroditi sevgilisiyle bir daha buluşmak ve evlenme şanslarını son defa denemek üzere yapmağa karar verdiği bu seyahate annesini razı edebilmek için bu macerayı uydurmuştu. O halanın mevcudiyetinin lüzumuna kanidi. Afroditi'nin halası idi. Halbuki aradaki on sene içinde hiç olmazsa bir o kadar da163 TANPINAR ha erkek harcamış. Eğer bu cinsten bir yardım olmasa o kadar kısa bir zamanda böyle karışık işin halline imkân var mıydı? Sabriye Hanımın hemen herkese ayrı ayrı anlattığı bu hikâye acaba işin asıl hakikati miydi? Burasını hiç kimse bilemezdi. Bu masal. Birbiri ardınca çıkardığı on altı romanı. tembihler. hiç de kendisinin olmayan bir âlemde içimizden birisine delâlet etmiş. Bu tebliğleri bize dikte eden ruh. genç diplomata hiçbir itirazı . ona inanmak cemiyet azasının hoşuna gidecek bir şey değildi. Bir yalan olsalar bile mevcuttular. Hakikî Afroditi'nin hiç de meyııs bir hâli yoktu. Yoksa.

beni affet!" derdi. Hiçbir meselesi yoktu. amma doğrusu Brezilyalıyı daha güzel.. işi asabî buhran diyerek kapatmıştı. daima dudaklarında küçümseyici tebessümü kendilerini dinleyen Cemal Beye hafiften bakardı. Evet. Fakat İspritizma Cemiyeti'ne bunun için girmemiş. Madam Plotkin ayrıca hakikati de severdi.. O da Afroditi'yi pek severdi. Bu an. böyle bir münasebet olmadan kalkıp İtalya'ya gidemezdi. daima kibirli. artık dünyada kimseyi sevemez. Tecrübe masası. sırasıyla sokağa. ne yaparsın! Ve yan gözüyle. ve yanında bulunanlara söylerdi. Vakıa kendisi gibi iyi bir mektepte okumamıştı. Sabriye Hanımın kül rengi yanaklarını hafif bir kan dalgasının •164 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kapladığı. Fakat dedikoduyu hiç sevmediği için bu husustaki fikrini ancak. asil. hem de tabanca ile intihar etmişti. Büyüdükçe bu merak ve tecessüsü de kendisiyle beraber büyümüş. Sonra incecik dudaklarını ısırır ve bir kutu kapatır gibi. İspritizma Cemiyeti bu gizli âleme açılmış pencerelerdi. Zeynep Hanımı 165 TANPINAR çok sever ve beğenirdi. Hattâ bir romancı sıfatıyla bunun lüzumuna kanidi. oradaki hayatla meşguldü. Yüzlerce tanıdık orada idi. Öbür dünya Sabriye Hanıma göre buranın bir devamıydı. hakikati anlamak için öbür dünyadakilere müracaat âdeta zarurî olmuştu. dünyanın ölmüş ölmemiş bütün halaları bir araya gelse insan. Meselâ komşusu Zeynep Hanımın intiharı işinde. hangi mesele ile meşgul olursa olsun ya alâkadarlardan biri. Evinde kaldığı zamanlar evin her iki sokağa açılan pençelerinden hiçbirini ihmal etmezdi. Sabriye Hanımefendi pencereleri seferdi. Meselâ genç diplomatın evlendiği Brezilyalı dul kadını geçen sene kocası Mösyö Plotkin'le beraber Çekoslovakya'ya gittiği zaman Prag'da tanımıştı. dünyamızı iyiden iyiye tanıdıktan sonra diğer yıldızlan hedef almışsa. İki dünya hakikatte birbirlerine çok yakındılar. oradan şehre. Ne onu. Bu intihar Sabriye Hanımı kökünden sarsmıştı. Muhakkak ki bu anlarda Sabriye Hanım içinden "Sevgilim. derdi. Bittabi bütün bunları Sabriye'ye söylemenin hiç lüzumu yoktu. Sonra birdenbire yine sözü Afroditi'ye çevirirdi: Zavallı kızın hiç talihi yok! derdi. Bu itibarla bildiği bazı tafsilâtı da saklamazdı. Sabriye Hanım da şimdi öbür dünya ile.yoktu. İyi. Atiye Hanımefendinin tam zıddına olarak. O insan işlerine meraklıydı. Polis. daha sonsuz bir pencerenin önünde idi. Şurası da var ki Sabriye Hanım bunu yaparken dünyamızla alâkasını hiç de kesmiş olmuyordu. Bunun büsbütün başka sebebi vardı. kibar ve intiharı da gösteriyor ki talihsiz bir kadındı. şehirden bütün hayata taşmıştı. Öyle olduğu hâlde günün birinde.. mahalleye.. semte. daha comme il faut ve daha çok zengin bulmuştu. Kaldı ki. Belki de sadece böyle yaratıldığı içindi. Bu tecessüs çocukta belki üvey annesini babasından kıskandığı için başlamıştı. bu yüzden medyum olmamıştı. bahsi açıldı diye. Nasıl ilim. Nevzat Hanım. Böylece otuzuna kadar yaşadığı dünyada olan bitenleri iyice öğrendikten ve bilhassa öğrenme cihazlarını adamakıllı kurduktan sonra öbür dünyaya merak sardırmıştı. Fakat sinir denen şeyi . Meşrutiyet senelerinde Türkiye'ye hicret etmiş Lehistanlı bir Yahudinin torunu olan Madam Plotkin. Daha beş yaşından itibaren bir fareye benzeyen küçücük yüzünde alabildiğine açılmış gözleriyle ve alabildiğine delik kulaklarıyla evin içinde olan biten ne varsa hepsinin aslını öğrenmeğe çalışmıştı. gözlerinde acayip parıltıların dolaştığı andır. ömrünün sonuna kadar kıskanmağa mahkumdu.. Kocası zengindi ve kendisini seviyordu. Bu sefer de Semih Beyi seviyor. Bu şüphesiz susmak için değildi. Sabriye Hanıma inanıyordu. ne de başkasını. Halbuki Semih Bey delicesine Nevzat Hanıma âşık. sımsıkı kilitlerdi. kendi nefsinden biliyordu.. muhakkak bir veya birkaçı orada idi. "Senden bu şekilde intikam almamalıydım!" Çünkü Sabriye Hanım Cemal Beye âşıktı. Beyhude yere akıntıya kürek çekiyor. biraz kapalı yaşardı amma akıllı kadındı. O biçare kız. O zaman Sabriye Hanım içini çekerek vaziyeti tasrih ederdi: Zavallı Semih Bey. yahut en yakın müşahit. Amma erkek aklı. Şimdi ufku daha geniş.

Ben de buranın yenisiyim. İradesi başkasının elindedir. Sual soramaz. Atiye Hanım yazmakta olduğu romana sadece bu intiharı nakleden bir bahis ilâve etmekle kalmış -hangi romancı böyle bir fırsatı kaçırır?-. Halbuki Sabriye Hanım sualleri kendisinin sormasını isterdi. -bu hakikaten olur şey değildi.. alelâde dünya işleriyle meşgul olmayı tercih ediyorlardı. Şimdi tam tersine oluyordu. ne de vicdan azabı duymuştu. Zavallı Zeynep Hanımın ölümüne sebep neydi? Bu intihar piçindi? Bunun gibi ortada birçok halledilmemiş mesele vardı. ispritizma lûgatıyla ruhların çirkin ihtiraslarından kurtulup temizlenmesi mânasına gelen bu tasfiye kelimesi insanların arasındaki alelâde mânasını alıyordu: Hayır. bir başka medyumda.sadece başkalarının dalına binmek için bir vasıta gibi gören Sabriye Hanım böyle bir şeye inanmazdı. Sabriye Hanımın ağzında aynı ruh: Hayır. gideceği yer de vardı. aynı apartmanda oturdukları hâlde hep aynı şaşkın. 167 TANPINAR Çok defa da kendisini tam mevzuuna vermişken birdenbire sözü keser: Bulamıyorum. Zeynep Hanımefendiyi bulamıyorum. kıskanç ve sessiz bekliyordu. Seher Hanım ise bir ay sonra haber almıştı. Hep eski sessiz sadasız. ne sevinmiş. ruh cevap verir. sualleri sorar. Zaten o zaman sizinle münasebette bulunamam! tarzında cevaplar gelmesine mukabil... O geceleri kendi rahat yatağında bile bir kulağı kirişte uyurdu. Operatör. Hâfızasındaki dosyaları tamamlamak. O kadar peşine düştüğü hâlde dışarda hiçbir münasebetini işitmemişti. Yine tanıdıklarından hiçbir kadın. Bu işe bunun için girmişti. Ben burada Rudolf Valentino'nun son muaşakasıyla meşgulüm! İsterseniz anlatayım! cevabını veriyordu. Selma Hanım yalancıktan biraz ağlar görünmüş -o gün makyajı çok yerinde idi. binlerce insan. büyük bir teessüre düşürmemişti. Operatör. kendi sırlarının üzerlerine kapanmış. İspritizmayı bunun için merak etmişti. kibar adamdı. Hem son zamanlarda göz kenarlarındaki çizgilerden korkmağa başladı-. Zeynep Hanımın kocası aradan iki sene geçtiği hâlde hâlâ evlenmemişti. Allah göstermesin. Yüzlerce. İşte Sabriye Hanım onları konuşturmak istiyordu. Bununla beraber Sabriye Hanım iradesi. Kusura bakmayın! diye itizar ederdi. daima çok tafsilâtlı cevaplar aldığı ruhların tasfiyesi meselesini şayet yanlışlıkla Sabriye Hanımın ağzından dinlemek ve öğrenmek isterse mesele derhal değişiyor. daha da yükselecek! Yüksek varlıkla hiç temas edebildiniz mi? cinsinden bir suale Hüsnü Beyin ağzından daima: O mertebeye gelebilmem için en aşağı on bin sene çile çek mem lâzım. Bir çeşme lülesi gibi ağzından başka birisinin düşüncesi akardı. öbür dünya dediğimiz büyük depoda. Medyum olmak Sabriye Hanımın hiç işine gelmezdi. hiç teşebbüs etmedim. Filhakika onun ağzından konuşan ruhlar her nedense çok defa mürşidin suallerine cevap verecek yerde. O hâlde?. Sırtından büyük bir yükü atmışa benzemiyordu. Ne de yine bu erkeklerden herhangi birini tabiî kocasından başka. galiba intihar edenlerin yeri ayrı. insanların daha temiz ve daha saf olabilmeleri çaresini sorduğu zaman: . Fakat Zeynep Hanımın intiharı hiçbir erkeği hafifletmişe benzemiyordu. Şimdi başkası tarafından uyutulmak hiç hoşuna gitmiyordu..bu umumî kaideyi bozmağa muvaffak olmuştu. •166 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ meçhulleri aydınlatmak için. yeni doğmuş çocuk hâlini muhafaza etmiş. böyle bir şey kendi başına gelse emindi ki bu Cemal Bey denen soğuk adam sevinirdi. Fakat işin içine bir talihsizlik karışmıştı.. Nevzat Hanım. Meselâ. orada. Hattâ düşünmedim bile. terbiyeli ve iyiliksever ruh mürşidin. Aksiyonlar yükseldi. Bazen de yine aynı dindar. meselâ eski bir Kadirî şeyhinin oğlu olan Hüsnü Beyde. ne münasebet! Şirket tasfiye edilir mi hiç! Bilâkis eskisinden daha itibarda. Madam Plotkin kocasının vekâletini aldığı Çekoslovakya'daki fabrikalardan gelecek mallarla o kadar meşguldü ki zaten böyle birşey aklına gelemezdi. Kaldı ki medyum hür değildir. Tecrübelere başlar başlamaz medyum olduğu anlaşılmıştı.

"Ben. Sabriye Hanım. bizim memleketimizde istidatlar hakikî yerlerini bulsa hayatımız ne kadar . Bugünlerde içinizden birini son derece şaşırtan bir hâdise hazırlanıyor! diye söyleniyordu. "İsp169 TANPINAR ritizma ve sosyal temizlik" mevzuu üzerinde bir hayli ısrar etmiş ve ruhlardan müteşekkil bir istihbarat servisinin ne şartlarla kurulabileceğini ve ne gibi faydalar temin edebileceğini iyice anlatmıştı. Nevzat Hanımla Zeynep Hanımın kocası arasındaki gizli bir aşkın genç kadının intiharına sebep olduğunu zannediyordu. böyle olduğu için de sevimli ruhtan geliyordu. Çünkü Nevzat Hanıma belki laf anlatmak kabildi ama. Halbuki o değilmiş. bunu hiç kimse bilemezdi. mürşide. Böyle bir fırsat eline geçti mi. Mesele biraz da kendisini meraklı. Onun için operatörümüz. Filhakika onun sualleri karşısında şaşırmamak hemen hemen imkânsızdı. Sarışın bir kadın. bu çirkin kadını. bu cinsten tecrübelere tek bir şart koşmuştu.. Hakikat şu ki. Uzun boylu. erken uyanmamak. Bu hususta Taflan Deva Beyin kendisine sıkı sıkıya yardım ettiğini biliyorduk. O bir vuruşta böyle hiç lüzumsuz yere yıkılacak cinsten değildi. gördüklerini ballandıra ballandıra anlatırdı. lafını esirgemez. O da. Seyit Lûtfullah'ı benim delâletimle çağırdıktan bir hafta sonra İspritizmacılar Cemiyeti'nde verdiği bir konferansta. dost havası. Suat Hanım zannediyordum. Sabriye Hanıma bu iş için verdiği vaatleri tutmaz ve Sabriye Hanımı Nevzat Hanımın evinden daima uzakta bulundurmağa dikkat ederdi. Bununla beraber. oldukça dehşetli bir vaziyette görmek olduğuna göre bu da ihmal edilecek şeylerden değildi. Hikâyesini benden dinlediği Seyit Lûtfullah'ı seçmesi ve aşağıda anlatacağım gibi onunla büyük bir iş birliği yapması bu yüzdendi. İspritizma Cemiyeti'nin yarı nüfuzu. Sabriye Hanım. Afroditi'nin halası gibi. Gerek evinde. ve gösterilen düz duvara tırmanır. korkudan olduğumuz yerde titretmesini kim unutabilirdi? Bu hâdisenin olduğu günün haftasında cemiyet yeni aza kabul etmemek kararını almağa mecbur olmuştu. bunun farkında olduğu için uyutulmağa daima nazlanır. kibar ve çok okumuş adam hakikaten büyük ve ateşli bir temizlik meraklısıydı. Bir akşam onun bütün elektriklerimizi söndürüp dakikalarca hepimizi heyecandan. bu aksi. Sabriye Hanımın medyumlukta en muvaffak olduğu şey. yahut operatörün usulüne alışık olan ruhları çağırmamayı tercih ederdi. operatörün kendisini. âdeta tabiî uykusunda çok mesut bir rüya görüyormuş gibi güzelleştirirdi. Nevzat Hanımın evine bir göz atmak fırsatını vermeden uyandırmaması idi. Murat'ın da bir yalan olduğuna ve bu yalanın. bir insanın. alelâde masa tecrübelerini tercih ederdi. "Karşıdaki apartmanın üçüncü katına da bir dakika bakayım mı?" diye yalvarırdı. Çok defa düşünürüm. Murat Af-roditi'nin halasına da benzemezdi.Siz budala mısınız? Bırakın bu meseleleri! Burnunuzun dibinde olan şeylere bakın. Murat'a ne derecede mümkündür. bedeninin dışına çıkabilmesi. Bu meselede kulübün efkârıumumiyesi Sabriye Hanıma sadece iltihak etmemekle kalmıyor. tanıyamadım" diye bize gördüklerini anlatırken iyice katılaşmış yüzünde görmekten. Bu zengin.. istenilen pencereden seve seve bakar. aramızda bırakır. şirinliği. Filhakika Sabriye Hanım. hem •58 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de kendisinin çok sevdiği bir insanın ölümüne sebep olan bir aşkı örtmek için icat edildiğine inanıyordu. gerek kulüpte sık sık bu cins tecrübeler yapar ve nasılsa davetini kabul etmiş olan ruhlara hakikî âhiret azabının ne olduğunu öğretirdi. Filhakika mü-tecessis tabiatına en uygun olanı da bu idi. Böyle bir iş verildi mi derhal eski bir eteklik gibi vücudunu orada. bu şüphe ve onun getirdiği küçük facia havası da hoşa gitmez değildi. O. titiz. Bu tarzdaki tecrübelerde mürşidin. Ve hiçbirimiz onu darıltmak istemezdik. Bu kadar sevilmiş ve benimsenmiş bir uzuv feda edilemezdi. Sabriye Hanım. düşüncesiyle dolaşması idi. aramıza çabuk dönmemek için her hileye baş vurur. çok mücrim bir aşkı. bilmekten gelen saadet. Uyandıktan ve kendine geldikten sonra da ilk sözü: "Ne söyledim? Acaba bir şey gördüm mü? Baktırdı mı?" suali olurdu. onu düpedüz reddediyordu.

hattâ bunun için varını yoğunu sarfa hazır olmayan. Yazık ki Taflan Deva Bey temizliği sadece içtimâ ve ahlâkî mânasında alıyordu. Fakat kahvede eski cümbüş kalmamıştı. Şirkette bana çok iyi bir vazife teklif etmişti. Telefon benim konuşmam içindi. Nail Bey: Seyit Lûtfullah çok şey biliyordu. Onunla beraber çalışacaktım. onların birbirine karışan konuşmaları yoktu. anlamadığımı göstermek için yüzüne baktım. Fener Postanesi'ndeki cıgara yanıklarıyla dolu tahta masa telefon etmek için sıra bekleyen. meseleyi benden bir daha dinledi. dedi. Ne . Yirmi dört saatin içinde tek dinlenme zamanım.. bilhassa Seyit Lûtfullah'ın celselerde çağırılmaması tavsiye ediliyordu. İlk gün üst üste sekiz defa aynı hademeyi çağırdım. elime bir gün evvel yayınlanmış bir tebliği tutuşturdu. değil mi?" diyordu. Bazı tebliğlerde aşikâr şekilde müdahalesi oluyordu. ev. Zil seslerine ben koşmuyordum. üçüncüsünde paltomu tutup giydirmesini. Doğrusunu isterseniz bu cemiyete girdiğim andan beri kendimi yeniden ona yakınlaşmış hissediyordum. ister inanmayın. rahattı.. Fener Postanesi'ndeki işim gibi. Sabriye Hanım kadar biliyordu. İspritizma Cemiyeti'ne son zamanlarda kötü ruhların musallat olduğu söyleniyor.değişir ve güzelleşir. artık sıraya giriyordum. İstanbul'a veya herhangi bir şehrimize Belediyfe reisi yapma hülyasına kapılmayan. Muhit değişmişti. Akşam yemeklerimi evde yemem mümkün değildi. İster inanın.sekizincisini tekrar gelmesi için çalmıştım. Sonra latife ediyor sanarak cevap verdim: O emin ellerde.. 171 TANPINAR Birinde havayı sordum. Sonra bir gözünü yumarak: Seyit Lûtfullah. Burada. ikincisinde saati. İşte Sabriye Hanımın bu merakı yüzünden Seyit Lûtfullah'la bir gece hiç ummadığım bir zamanda birdenbire karşılaştım. Saat beşten sonraki zamanım benimdi.. "Zaten arkadaşız. Asıl mühim olan cemiyetin muzır düşüncelerden kurtulmasıydı. Onun için sokak. yedincisini kalkıp gitmesi. beşincisinde adını öğrendim. Uykum perişandı. Fakat Cemal Beyin hiç beklenmedik bir müdahalesi beni cemiyetten birdenbire uzaklaştırdı. her sınıftan bir yığın insanı tanımış ve kendisine bağlamış olması. Teklif o kadar güzeldi ki ister istemez razı ol170' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dum. Cemal Beyin maiyetindeki işim rahattı. ispritizmacılar hemen hemen bütün vaktimi alıyordu. Cemal Beyin beni gönderdiği işlerde geçirdiğim zamandı.. Kabiliyetli adamdım. şehir. Sen de ona karmakarışık sualler soruyorsun... Ben o dakikada İspritizma Cemiyeti'nden eski dostumla beraber ayrıldığımı düşünüyordum. Vâkıa sonunda iş biraz cıvık-laştı.. İrfanı.. bu benim için hakikî zevkti.. Fakat serbest kalmam bütün günüme sahip olmam icap ediyordu. ne diye kendimi bu mânâsız işlerde israf ediyordum? Hele böyle alelâde hizmetçiliğe benzeyen bir işte ¡çalmam hiçbir suretle doğru değildi. ne kadar ciddî meselelerle uğraşırsa uğraşsın. Bol para alacaktım. itişen kakışan yüzlerce insan. Taflan Deva Beyi on dakika dinleyip de kaydı hayat şartıyla. daima ikinci. Kulüpten ayrılırken veda ettiğim Nail Bey. üçüncü derecede şeylerdi. Ru tebliğde. Kendi tâbirince. bunu pekâlâ mümkiin kılabilirdi. Sıraya girmiştim! Akşamları Şehzadebaşı'ndaki kıraathanede Doktor Ramiz'le buluşmağa başladık. Altıncısında cıgara ikram ederek karşıma oturtmuş. İspritizma Cemiye-ti'ni de bırakacaktım. burası onun malikânesiydi. Sabriye Hanım onunla meşgul... Daha ilk gününde onu yanı başımda görür gibi olmuştum. ayağını denk al! Nail Beyin sözlerinin hakikî mânasını çok sonra anladım. Cemiyetteki hayatım beni de yormuştu. Ben. Nail Bey. Buradan daha büyük mevkilere geçebilirdim. iyi terbiyesi. Bilâkis ben basınca koşan adamlar vardı. Ne kadar ilmî gayelerle teşekkül etmiş olursa olsun. Dört senede müşterilerin çoğu gitmişti. dedi. dördüncüsünde çıkarmama yardım etmesini istedim. Her şey kibar. X Bu hayat sonuna kadar böyle devam edebilirdi. Neyse. aramızda hiç kimse yoktu zannederim.

ev sahibinin bütün kabahatleri yine benimdi. Küçük baldızım bu iltifatı o kadar ciddî kabul etti. Ondan iki ay sonra. Her şey yok pahasına satıldı.çıkar. bana ihtiyaç oldukça aranıyordum. Doktor Ramiz. her tarafta. elbiseler. İtizar ettim. Evimizdeki kıyafet inkılâbı yüzünden kendi elbiselerim de satılmıştı.Sakın ha!. Sonra karımla. hakikî cehennemdi. Fakat Cemal Bey değişmişti. hepsinin namına yine ben hesap veriyor. sonra büyük bir yeisle cüzdanına yerleştiriyordu. Vâkıa Cemal Bey bana karşı olan muamelesini 172' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ değiştirmedi.. Kâğıtları suratıma atıyor. Muhakkak aramızda bir şey vardı. İyi giyinmenin paraya muhtaç olduğunu pek kestiremedikjeri için behemehal onu taklide karar verdiler. hâtıraları yâdettik. onlarca yalnız bir irade mese-lesiydi. Üç kardeş bu sefer hakikî zarafetin Nevzat Hanımda olduğuna karar verdiler. Fakat imkânsızdı. Ve ben aralarında yeni tecrübelerimle zengin bayağı bir şahsiyet olmuştum. Sabriye Hanımın evimize gelişi hayatımızı kökünden sarstı.. ev. Nevzat Hanımın ziyaretini Cemal Bey nereden öğrenmişti? Daha ertesi günden itibaren bana karşı buz gibi soğuktu. ayakkabıcının. Ve üçü de iradelerini şiddetle kullanmağa başladılar. çamaşırlar değişecekti. biz vardık: Yangeldi Asaf Bey. Fakat biraz sonra Cemal Beye bahsedince birdenbire kızdı: . birtakım parçalara ayırıyor. Ara sıra şair Ethem Bey geliyor. Yukarıda cahil adam olduğumu söylemiştim. Bu artık hayat değildi. nasılsa adresimi bulan Nevzat Hanım evimize geldi. Ben iki maaş daha peşin sarf ettim. Fakat ne bu hâlim.. Bir gece Sabriye Hanım. Hayatım kelime öğrenmekle geçti. Her an hesaplar yapıyordu. Hiçbir yaptığımı be173 TANPINAR ğenmiyordu. gazeteci. Evinde yapacağı bir toplantıya çağırıyordu. Sabriye Hanım hemen hemen cemiyete uğramıyordu. Geçmiş zamandan konuştuk. hademelerin karşısında bile bağırıp çağırıyordu.. Fvcek. Bu cinsten bir kadının beni araması için ortada çok ciddî bir sebep olmalıydı. Hiçbir suretle gitmeyeceksin! Tabiî gitmedim. . Bir gün telefon çaldı. Hususî işlerinde ya'itığı tenkitler resmî işlerine de geçti. büyük cüssesi sokağımızı kapatan bir otomobille beni evimde ziyarete geldi. Bir ayın içinde üç maaşımı birden sarf ettim. Yine her şeyleri eksikti. Her dakika mangal dolusu ateş yutuyordum. Bu arada bazı sıkıntılar da geçirdiğini bildiğim için buna yoruyordum. Müthiş parasızdı. bize ispritizmacılara dair havadis veriyordu. Karaköy'deki kasabın. itham ediyordu. Kabule mecbur oldum. etimle. ben azap çekiyordum. gözümün önünde sayıyor. baldızlarım bu şık kadının kıyafetine hayran olmuşlardı. Her gün biraz daha hırçın oluyor. Bu esnada Cemal Beyle olan hususî münasebetimiz eskisi gibi devam ediyordu. Üstelik Pakize bu sefer beni kıskanmağa başladı. baldızlarımla öpüşerek ayrıldı. Günümün her dakikası için hesap vermeğe mecburdum. iki üç ressam. Sabriye Hanım giderken küçük baldızımı pek beğendiğini söylemişti. Bu sırada küçük bir hâdise oldu. Sabriye Hanımdı. Sakın. Yama parçaları birbirini tutmaz bir elbiseyle dolaşıyordum. zinhar. Bazen cebinden avuç dolusu para çıkarıyor. O zamana kadar hiç beğenmediği kocası birdenbire gözünde kıymetlenmişti. terzinin. ısrar etti. emirlerini ne kadar dikkatle yaparsam yapayım. Nevzat Hanım son zamanlarda büsbütün dalgın ve neşesizdi. Cemal Beyin hayatına dair benden bazı ufak tefek bilgi sızdırdı. Ayrıca Cemal Beyin kendisi hakkındaki düşüncelerini merak ediyordu. O yılın kışı bu hesaplarla geçti. öyle inandı ki o senenin güzellik müsabakasına girmeğe karar verdi. Karım. Bu. beni azarlıyor.. -Ayı çıkaramayacağım! diyordu. O da benden o gece Sabriye Hanımın neler sorduğunu öğrenmek istedi. ben terliyor. Fakat para hesapları ortadan kalkmıştı. Sonra vaziyet birdenbire düzeldi. Kahve. gömlekçinin. hem de kendi hayatımda. ne de iki aylık tıraşım Pakize'yi beni kıskanmaktan alıkoyamıyordu. dedi. Halbuki önümde saydığı para ile bütün Karagümrük ahalisi hacca gidip gelebilirdi. Hemen her safhasında sözlüğümü yeniden yapmıştım.

Hepsi kendi kendine gelmişti. Ve Cemal Bey sade benim hayatımda değildi. onlar daha gitmeden Cemal Bey beni azarlamak için yanına çağıracak. etekliğinin kıvrımlarıyla oynarken onu yakından seyrediyordum. Hiç far kında olmadan. Halbuki biitiin bunlara hiçbir sebep yoktu. Biliyordum ki şu yarım saat içinde ya karım. belki de yalnız bunun için benimle evlenmek istemişti. Her şey eskisi gibiydi. Vâkıa Selma Hanım boynuma sarılmadı. birtakım azap ve ıstıraplardı. Artık ne yaparsam yapayım. daha emniyetli idi ve yüzünde o zamana kadar görmediğim bir hâl vardı. Biraz sonrası dediğimiz şeyden korkuyordum. Daha rahattı. O zaman. Bir hâdise bunun yalnız benim için böyle olmadığını öğretti. Bir bakıma göre hayatımda hiçbir şey değişmemişti. . Makina. başkalarının hayatındaki yerini öğrendim. Suyun dibinde değildim. Hâlinde mürebbiyesinden izin almış bir çocuğun rahatlığı vardı. Bu üç günü yalnız Cemal Beyi düşünerek geçirdim. Cemal Bey gitmeden evvel bana birtakım işler vermişti. kendi ağırlığıyla yaptığı tazyikten kurtulmuştum. ne testere. Şerbetçi Elması hikâyesi bana "abes" denen şeyi öğretmişti. Sırtımda o korkunç ağırlığı hissetmiyor. Her saat talihsizliğim başka bir çehresiyle karşıma çıkıyordu. şimdi hızını arttırıyor. Şimdi o kendi hayatımın malı olmuştu. Ben de gidip göremedim. dedi. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık. biraz sonra eksiltiyor. Bir ara Selma Hanım. ne bıçak. yorgunluklar. Salonda karşımda oturmuş. Fakat onun. Bu abesi o güne kadar dışımda tanımıştım. ya baldızlarımdan biri daireye ne yaptığımı görmek için gelecekler. Bu korkunç bir realiteydi.. kemiklerim onun yüzünden çatırdamıyordu. bazen duruyordu. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz. kendisine vaziyetimi olduğu gibi anlattığım hâlde. şimdi onun pençesinde idim.kemiğimle yaşayarak. 175 » TANPINAR Artık içtimai mevkiimi iyi benimsemiş olduğumu göstermek için Cemal Beyden "Beyefendi" diye bahsederek cevap verdim: Beyefendi. dışarıda kurulmuş. Eve uğradım. yüzlerce vaziyet vardır. Bunlardan birisi için karısıyla konuşmam lâzımdı. Bu 174' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ üç gün bana tam bir cennet gibi geldi. aşağı yukarı yine aynı şeylere maruz kalıyordum. İşte o zaman bir insanın. O da bir ağırlıktan kurtulmuştu. Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunu-nun cehennemidir. Beni anlamıştı. Yazın sonuna doğru Cemal Bey üç gün içip Ankara'ya gitti. Fakat yine de arada bir şey değişmişti. Her dakikam yeni bir zilletti. O hâlde Cemal Bey diye bir şey vardı hayatımda. vazgeçti. Sonra birdenbire uyanmış gibi yüzüme dikkatle baktı. Nevzat Hanım da muhakkak böyle olmalıydı. İçlerinden birisi benimle alâkadar olmuştu. Bir şeyler söylemek istedi. güçlükler. Sıkıntılarım yine devam ediyordu. Böyle miydi? Belki daha ziyade masallardaki cadılardan kurtulmuş kızlara benziyordu. dışarıdan gelen emirlerle işliyor. Ondan kurtulamı-yordum. bütün etrafımda idi. Genç bir kadın. Nevzat Hanımı görüp görmediğimi sordu. Selma Hanım behemehal bir kahve içmemi istemişti. Evim eski hâldeydi. O zaman telâş ve azabın yerini derhal korku alıyordu. onlarla temasımı menetti. o da kısa bir müddet için kurtulmuştu. biraz sonra olacak bir şeyden korkuyordum. onun elinden kurtuldu ğum zaman muhakkak bir alacaklı ile karşılaşacaktım. Onda da bir hafiflik. Dairedeki!erin hepsi hemen hemen onu taklit ettikleri için. ne de sevincinden çiftetelli oynuyordu. hiçbir şey işlemiyordu. Selma Hanım ilk önce anlamamış göründü: Nevzat iyi değilmiş. Hayır. Hiç tanımadığım cinsten bir korku içime yerleşmişti. Ötekiler. Her saniye. rahattım.. bir gevşeme bulunacaktı. Fakat yine ferahtım. Hiçbiri bilerek yaptığım bir hata yüzünden değildi. sadece tesadüfler yüzünden birtakım insanlarla tanışmıştım.

Evdekileri büyük bir heyecan ve teessür içinde buldum. Zehra. Yazık ki bu isyan benim aleyhimde olmuştu Çünkü Pakize'nin bu gibi hâllerde tek bir tabiyesi vardır. Onun içindir ki. Onu görmeyecektim. etrafında biraz iyilik. Hiç olmazsa kendisinden kurtulmuştum. Zehra'da en hoşuma giden taıaf. ikisi birden on iki senelik bir gayretle kızı çirkin ve sevimsiz olduğuna inandırmışlardı. Nihayet yastığım. bir yığın ihtiyaç. Bununla beraber eve bu haberi nasıl vereceğimi düşünüyordum. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey. İçlerinde Sabriye Hanım da vardı. İçimdeki bulantı duracaktı. şüphesiz tek talibi Topal İsmail olmazdı. işimden çıkarıldığımı. kin beni kemirmeyecekti. asıl üzülecek şeyin bu olduğunu anlatmağa çalıştım. bakımsız kıyafetinin arasında bile bu bahar gününü andıran serin. Pakize'nin o zamanlarda bana karşı cefada tek yanıldığı nokta burasıydı. diş diş bir güzelliği vardı. dar alnının çizgileri rüyama girmeyecekti. Ellerinin işaretleri. yapamadığım şeyi biliyor ve yapıyor. Diin akşam hiç yere evvelâ büytik baldızım. fakat Ahmet'e dokunulmasını istemeyen Zehra. Kendisine yapılan haksızlıklara ses çıkarmayan. O sene güzellik müsabakasının jürisinden üç kişi istifa etmişti. Kim söylemişti acaba? Nerden haber almışlardı? Yavaşça Pakize'ye sordum: Nerden öğrendiniz? Pakize önündeki gazeteyi uzattı. zaman zaman çok derinde kalmış bir şeyin kendisinde uyanınasıdır. Sesini duymayacaktım. azap ve korku idi. Beni odasından kovmayı hakikî bir ceza addediyordu. Yardım edecekti. Zehra'ya çatmış. Başkaları TANPINAR rıyla olan kavgaları sadece aldatıcı bir karakol muharebesi addeder ve onlarda fazla gecikmeğe lüzum görmeksizin düşman kuvvetin bütünü addettiği bana karşı hücuma geçerdi. Kendi içime kaçmak. Üstelik de kabahatin bende olduğunu sanacaklardı. Demek biliyorlardı. Bu. Bu sefer de öyle oldu. Onlar kendi dertlerindeydiler. etleri dökülecekmiş gibi ablak yüzünü. daha o gece Pakize ile ve kardeşleriyle çetin bir kavgadan sonra. Haksızlığa isyan edebiliyor. Kavga hemen hemen gece yarısına kadar sürdü. Ne yazık ki iki baldızım. yorganım sofadaki sedire yığıldı. Alelâde bir kâtiptim. Kaçmaktı.Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü. benim bilmediğim. Tehlikeli bir geçit gibi beni korkutuyordu. Yırtık elbilese-lerinin. o kadar düşünmüyordum. Hiddet. Hepsinin yüzü asıktı.Bana vaat etmişti. diyordu. hiç lüzumsuz yere oğlum Ahmet'i ağlatmıştı. biraz dikkat görseydi. Bir iki defa bunun mühim olmadığını. O sonra gelecek işti. şişkin gözlerini seyrederek bir taraftan da bu güzel bahar gününü bana zehreden talihimi düşünüyordum. Cemal Bey döner dönmez beni işimden çıkardığı zaman pek de müteessir olmadım. aç kalmamız tehlikesi bulunduğunu. Önceleri Pakize. bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. Hayır bu başka şeydi. Nerdeyse ağlayacaklardı. En iyisi düşünmemekti. 177 I Yanı başımdaki masada. . kardeşlerinin kızıma karşı olan vaziyetlerini az çok değiştirmeğe çalışmıştı. İmkânsızdı. büyük kızım Zehra'yı vermeğe razı olduğum Topal İsmail domino oynuyordu. benim işten çıkarılmam olamazdı. musikî meraklısı ile güzellik kıraliçesi namzedi. bu sefer annesiyle çetin bir kavgaya girişmişti. şüphesiz. çiçek bozuğunun daha sakil yaptığı küt burnunu. ilk an denen şey vardı. Pakize beni odasından atmıştı. Onlar üzüleceklerdi. Pakize onun bu haksızlığını örtmek için. Ben bir taraftan onun kirli sarı. Ben o kadar mühim adam değildim. Küçük baldızım hüngür hüngür ağlayarak: 176' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . Zehra başka bir evde olsaydı. Evvelâ. Sonra felâket devrimizde talihin hesabını yalnız Zehra'dan sorabilirmiş gibi o da ona yüklenmişti. Nasıl geçineceğimi. Halbuki otuz beşine geldiği hâlde hâlâ doğru dürüst yatmasını öğrenmediği için onunla bir yatakta yatmaktansa. Eliyle gösterdiği yeri okudum.

. kendine gel" diye düşündüm. katı ve yara gibi kırmızıydı. hoyrat itişlerle ayrılırdı.. Gündüz hayatında. Pakize bu cezanın müeyyidesine o kadar inanmıştı ki onu kaybetmemek için yıllardan beri ayrı yatmamız için yaptığım teklifleri. hiçbir işin terbiyesini almamış eller. tatlı surette tembelliğe müsait olan karım uykuya dalar dalmaz bir nevi cambaz kesilir. "Hay -ri İrdal. nasıl olur. Yamalı kundurasından çorabının yırtığı görülen sağ ayağı masanın altından bir dikiş makinesinin kolu gibi işliyor. İlmî menâfiülâzânın kaydettiği bütün menfi hasletler onda vardı." Zehra'nın dün gece beni o kadar teselli eder gibi olan bu cümlesi şimdi beni büsbütün korkutuyordu. Sadece bu sesi medeniyetin yanından bile geçmediğini göstermeğe yeterdi." Fakat ne çıkardı? Talihi değişmeyecekti ki.. Fakat en kötüsü elleri idi. sofada yatıyordum. dürter. o kadar sâkin. Zavallı Zehra onunla ne yapacaktı? Yavaş yavaş sıkjlmağa başlamıştım." Ve geldiği gibi sessiz adımlarla. hemen hemen yok denecek kadar dardı. "Ahmet'i de yanıma alırım. Ne kadar çirkin ve kaba idi. Bu da kısmetsizliğe ve hasisliğe delildi. Binaenaleyh kendini beğenmişti. Ve Topal İsmail'le evlenmeğe karar verdiğini söyledi. Belki bakılır. Topal İsmail iki adım ötemizde idi. kavga zamanları. Gözleri yaş içindeydi. Onda muhakkak ki her kusur vardı. "Bakamıyorsun! Bu çocuğa bakmanın imkânı yok!. 182' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ İşte o gece. diyordu.. ayrı yatacağım için mesut olurdum. bir örümcek gibi yüzükoyun yattığı yerden her nevi plastik danstan zenci ibadetlerine kadar perde perde yükselip alçalan bir hareket sar'asına tutulur. acayip terkipler hâlinde vücuduma yapışır. bu çoğalmış aza beni dört bir tarafımdan sarar. Ben odada yatayım. Sesi bir fırça gibi diken dikendi. birbiri üstüne binmiş ve ters türstü. tiroit guddelerinin bozukluğundan gelen benirlemeleri. Hayır. ne kadar kötülükle dolu idi. Dişleri sarı. Bilakis daha kötüleşecekti. Kollar uzun ve parmaklar küt.. bacakları birdenbire çoğalır. gırtlak kemiği yerinden fırlıyordu.. hıçkırıklarını kısarak çekilip gitti. şüphesiz tabiî hâllerde akla gelmesi ihtimali olmayan zulümler ve cürümler için yaratılmışa benziyordu. el ayaları geniş.. ricaları: -A.. dışarıdan yaptığı bir hareket değildi. Yarın annesi gelecek. Fakat müstakbel damadımın attığı çığlıkla büyülenmiş gibi tekrar oturdum. Ne kadar huysuzdu. Pakize'nin bir huyu da rüyalarını sıcağı sıcağına anlatmak için beni uyandırmasıydı. Her an kalkıp gitmek istiyordum. onun içine girmiş bütün vücudunu ayrı ayrı çalıştırıyor. kollan. diyerek reddetmişti. Bu hareket bolluğuna. Herkes uyuduktan sonra kızım yavaşça yanıma geldi. Halbuki asıl onun yanında rahatsızdım. ben buna kızımı veremezdim. Her gün bir kere uğrayıp fikrimi soruyor. Alt dudağın kalınlığı.ayaklarımı sofadaki sedirin uzunluğuna uydurarak. horlama ve sayıklamaları da ilâve ederseniz gece hayatımın nasıl bir şenlik içinde geçtiğini tasavvur edebilirsiniz. gırtlağı durmadan etrafa hücum . imkânları genişler.. "Artık tahammülüm kalmadı. Alın. orada kurulmayı tercih ederdim. eğlence ve sinema hariç.. O zaman onun gündüz hayatında mahrum olduğu şeyleri uykuda nasıl ele geçirdiğini öğrenirdim. Dünyada rahat edemem! Seni öyle rahatsız yerde bildikçe gözüme uyku girmez. bir şeyleri didikletiyor. elleri. Bütün çirkinliğiyle ve bu çirkinliği insan ruhunun derinliklerine doğru uzatan kötü huylarıyla onu olduğum yerden görüyordum.. Doktor Ramiz'i dört gözle beklediğim bu kahvede müstakbel damadım beni olduğu yerden zehirliyordu. boğum boğum. Ahmet'i de alırım. kocam sofada. Razı olduğumu söyleyeceğim. 183 TANPINAR Bir iki defa yerimden doğruldum. gözlerin yanlara doğru akışı da gösteriyordu ki zâlim ve ahmakça hilekâr ve yalancı idi. Bu geniş küt parmaklı. gagalıyordu. Binaenaleyh kavgalarımız ne kadar çetin biterse ben. Allah göstermesin.. Ve nasıl korkunç bir ihtirasla oynuyordu? Oyun. Bir yerine iki kurban verecektik! Elimi alnıma götürdüm.. Oyun oynarken çenesi ve üst dudağı bir saat zembereği gibi atıyor.

yanağımı okşamalar ve bu esnada baştan aşağıya kıyafetimi süzmek gibi mukaddemelere başlamak üzere iken -son zamanlarda herkes benimle bu tarzda meşguldü. tam fihristimi yapmadan kimse yanımdan ayrılmıyordu-birdenbire durdu ve arkadaşına: Sen saatinden şikâyet ediyordun. Seyit Lûtfullah repertuvarını tekrarlaya185 TANPINAR rak. Geçen günü bir teşhis koydu.. ilm-i sima. ilm-i simya. Son beş senedir böyle olmuştu. Ne olduğumu anlamak istiyordu. ilm-i sihr. "Durmadan insana bakıyor.Çirkin. Doktor Ramiz gülerek "Yine dalgadasın!" diyordu. terbiye. Boş masaya geçtikten sonra doktor dişlerini içerden eme eme temizleyerek meziyetlerimi sayrr a başladı: Hayri Bey. ilm-i havas. Nerden bilecektim ki o anda kahveye Dotor Ra miz'le gelen adam benim iyi talihimdir." Ve yabancı adama hiddetim bu yüzden bir kat daha artıyordu.. ahmak ve hayvan.. kalender adamdır. hafif buğday renkli. Şöyle bir kahve içelim! Ve benimle eski mektep arkadaşı arasındaki servet. birdenbire peydahladığı huyla.. Doktor Ramiz yaşlandıkça lüzumsuz konuşmayı arttırdığı için devam etti: Bakma. Çocuklarımın sıhhati. İnsan ne garip mahlûktur. iyi ve temiz giyinmiş. Eski ahbaplarım beni birçok şeylere rağmen sevdiklerini göstermeğe kendilerini mecbur sanıyorlardı. nasıl ilm-i simya... ilm-i cifr ve eski ta-bebeti bilmiyorsam. Birdenbire omuzuma bir el dokundu. dükkânı filân yoktur amma saati bilir..... "Elime bir para geçerse muhakkak uğrar alırım. neler bilmez zaten. Halit Bey hem onu dinliyor. kendimi bildim bileli üstümde hissettikle184' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rime hiç benzemiyordu. o kadar.. öylece saatten de . çenemi... kırk iki. Onun için bakışları insanı taciz etmiyordu. deryadil. ve insanlarla yapan cinstendi. kır üç yaşlarında. tam kamburumun üstünden beni kucakladı. ve burun acayip homurtularıyla bütün hayatı kokutmağa çalışıyordu. tahsil farklarına rağmen beni ne kadar sevdiğini Hafit Ayarcı'ya tam gösterebilmek için bu sefer sırtımdan.. Bir de Hayri Bey görsün şunu! Hayri Bey saatten çok iyi anlar. yani işlerim büsbütün bozulduktan sonra Doktor Ramiz. çene onların sömürdüğünü kusuyor.. tıraşsız sakalıma ve derviş hâlime rağmen nasıl hiçbir tarikat-ten değilsem. omuzuma vurmalar. O dakikada Halit Ayarcı'nın orada bu lunmasını âdeta bir şanssızlık sanıyordum. ben masama oturacağım. diye beni tanıştırdı.. "Hem de küstah bir adama benziyor!" diye içimden söyleniyordum. seviye. Tam ayrılacağımız. refah. Bir taraftan soruyor. beş senedir. Bununla beraber bakışlarında hiç de insanı rahatsız edecek bir şey yoktu. Sadece herhangi bir şeye bakar gibi bakıyordu. Halit Bey ameliyesini insanlar üzerinde. Enteresan adamdır. Sadece eşya seviyesine indiriyordu. amma ne işime yarar?" der gibi bir tavırla beni seyrediyordu. Yanı başında. ilm-i hurtıf. Elinden her şey gelir. Bu bakış." Ve mutad suallerine başladı. .. Çünkü bu adamın mevcudiyeti bana Doktor Ramiz'den iki lira borç almama düpedüz mâni gibi geliyordu. ne alay vardı. hiç de öbürlerine. insanları aldatmakla geçiniyordum. onlar Doktor Ra-miz'in uzaktan peylediği masaya geçecekleri sırada. Doktor Ramiz bunların en masumu idi. karımın ve baldızlarımın istikbalidir. âdeta tekellüflü bir tavırla: Buyurmaz mısın Hayri Bey. bir şeylere asılıyor. Sonra bana döndü. Kıyafetine bakmayın!" Sonra bana döndü: "Mektep arkadaşım Halit Ayarcı. ilm-i cifr. yerini biliyorum. Doktor Ramiz ona: "Arkadaşım Hayri Bey. dudakları etrafı somuruyor.. gösterişli ve hattâ güzel bir adam duruyordu. Eski tababet bile. Onlarda ne küçültme ne yadırgama. İlm-i menâfiü'l-âzâ.. parmakları çengel gibi muttasıl bir şeylere takılıyor. bir taraftan da bakışıyla ilerideki masada boş bir yeri peyliyordu. başımdaki bereye. efendim çirkin! Çirkin ve ahmak.. birdenbire ağarmış saçlarıma. ben bile şaşırdım! Doğru idi. Birdenbire bana sordu: Hakikatten saaten anlar mısınız? Nasıl deryadil değilsem. Sanki satın alacak gibi.ediyor. uzun boylu. hem kendi kendine.

Sakın söktürmeğe filân kalkmayın! Lüzum yoktur. 186' SAATI. Sadece mıknatıslanmıştı.. Bu sözleri biraz karşımdakini yoklamak ve biraz da vakit kazanmak için söylemiştim. Hakikî bir heyecan içindeydim: Burada âlet de yok. bakalım! dedim. hepsine. bizi hayalen ve Bitpazan'na. Baba yadigârı. Hiç ümit etmediği bir rekoru kırmıştım. Sabriye Hanıma. büsbütün yıkılmamıştım. dedim. Bir şeyi mi değiştirmişler? Yapmayın yahu! Senelerdir tanıdığım insan. iki defa düşürdüm. Ben avucumdan kayıp kaçar korkusuyla parmaklarımı saatin üzerine kapatırken o: İki aydır işlemiyor. Fakat yalana alışmıştım. Hata. dedim... Daha doğrusu dikkat etmezler. burada doğrudan doğruya hareket lâzımdı. Yalnız bir fark vardır. herhangi bir uzviyeti değiştiremezler. Senelerdir Cemal Beyin karısının saatini tamir ettiğimden beri bu kadar güzel işi elimde tutmamıştım. Bir çakı olsaydı.. Kordonsuz saat. Saat o kadar iyi işlenmişti ki avucumun içinde bir küçük güneş var sandım. Elim ilk soktuğum cebimden yanmış gibi çıktı. beğeniliyordum. Hayatım denen bu kalp akçeyi başka türlü süremezdim. insanı çıldırtan dikkati. Hayır. soyunurken. Yarım saatlik bir iş. Yangeldi Asaf Beye. Binaenaleyh saatten çok iyi anladığımı mı söylemem lâzımdı? Fakat bu en aşağı otuz beş türlü söylenirdi. Hiçbir şeyciği yok.. konuşurken hep bu canlandırma içinde yaşıyorduk.. yoksa karşımdakiIeri kendime hayran mı etmek istiyordum? Belki dc bu kahveden sıkılmıştım. bir harika. Halit Ayarcı. Bir müddet Halit Ayarcı'ya baktım. Bunun hususî bir âle ti vardır. Hem de büyük hata.. Etrafımda yeni baştan bulduğum bu insan sıcaklığını .. yatakta.. Saat hakikaten güzeldi.NSTİ'I ÜNÜ Ha! i t Ayarcı bana dikkatle baktı: Hakkınız var! dedi. Saati açtım. burun bükmesi alıyordu.. En yavaş sesimle: Bir görelim. Yedek parça hikâyesi. Çakı Malta çarşısında yaymacı Ali Efendide idi. Saat de insan vücudu gibidir. Hayır. Yalancı idim. Elbette işlemez. Evimizde -baldızlarıma ait olan şeylerin dışında-. çocuğunu muayene ettiriyormuş gibi âdeta heyecanla bakıyordu. Halit Ayar-cı'nın çehresinden hafif bir tebessüm geçti. 187 TANPINAR Görmezler. Sevdiğim birkaç şey kalmıştı. Yahut da aradığımız şeyin yerini herhangi bir eskicinin çehresi. İnsanlar benim böyle olmamı istemişlerdi. giyinirken. Sizin anlayacağınız. Doktor Ra-miz'e. Saatini seven evvelâ bir kordonla kendisine bağlar. Doktor Ramiz çantasını açtı. Hepsinin bizden bir ayrılış hikâyesi ve içimizden bir türlü gitmeyen bir hâtıra çehresi vardı.. görmesini bilen adamdı. Hayır. Lupa ihtiyaç yoktu. Halit Ayarcı başını salladı: Nasıl oldu da bunu görmediler.. Cebinden kordonsuz. Sadece mıknatıslanmış. Ben: -Yazık! diye cevap verdim. Sofrada. Doktor Ramiz sevincinden çıldıracaktı.. ya Malta çarşısına götürüyordu. İngiliz malı. Bir müddet. büyük saatçilerin hepsinde bulunur.. Bugün epeyce nadirdir. Cemal Beye. Nesi var acaba? diye tekrarlıyordu.. Avucumun ortasına bıraktı..anlamıyordum. bize o anda lâzım olan her şey. ne de herhangi hususî bir dikkate. Doktorlar tedavi ettikleri insanların bünyesini bazen bozarlar amma. herkese ayrı ayrı şekillerde söylenirdi. Nerde ise İsmail'i de. Çünkü çok güzel iş. hazin hazin tırnaklarına baktıktan sonra çakıyı bana uzattı. yularsız hayvan. Halbuki bazen saat tamirinde bu olur. nikâhsız kadın gibidir. Ve çakımı aradım. Doğru dürüst konuşuyordum. Ondokuzuncu asır ortası. Çakısını çıkardı. kızımı da unutacaktım. Onun için çok severim. Selma Hanıma. bakmasını. Çok defa alışılmış hastalıklar aranır.FRİ AYARLAMA F. Son zamanlarda böyle olmuştuk. küçük bir altın saat çıkardı. Hakikaten içimde İspritizma Cemiyeti'nin azasının dilinden düşmeyen o altıncı his mi uyanmıştı.

Yahut da sadece: "Kahve! Sandalye! Lokantacının Sabri!" der. hiç olmazsa aynı tartıda bir taşı oraya koysun. bu ümit de gitti. gözlerimin önünde temiz bir dayak yemişti. . ne var ne yok. o andaki sevincim! Evet. Vâkıa mühim bir şey değil amma. sonra kafasında kahvenin en sağlam görünüşlü iskemlesi parçalandı.. hattâ birkaçını öldürecek. sapsarı yüzü. yine başımda kaldı 188' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Ayağımıza kadar gelmiş bu kısmeti beğenmediğim. Kız. Binaenaleyh ne idam edilecek. Hiç kimseyi öldürmedi. Eyvahlar olsun. Ağzının tam üstünü birinci sınıftan bir yumruk okşadı.. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz. insanı böyle mahrum eder. senin yüzünden!" Nihayet. Haftaya da idamdır. En aşağısı idam. "İsmail. Zihnimizden geçen en uzak. onu dövenleri alkışlamıyordum. . Vâkıa bu iki ihtimalin ikisi de. Fakat arada kızım vardı. havada uçmağa başladı ve kahvenin kapısı önündeki kaldırıma yığıldı. Kahve sahibinin suçıı ne? Ne diye ziyan çeksin adam. diken diken saçlarıyla alabildiğine küfrediyor." diye densizlik etmeğe kalkınca. gırtlak kemiği. Ben zamana. kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum. Daha sonra birbiri peşine gelen fasılasız tekmelerle âdeta ayakları yerden kesildi. ben ona. kim bilir işitince nasıl üzülür? Kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyle-vizdir. sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz. Böyle bir saati yapan adam iki yakutun arasına bu mercimeği koymaz. ortada yalnız kendisi olsaydı pek o kadar üzüleceğim şeylerden değildi. Evvelâ.. Halit Ayarcı birkaç dakika sustu. böyle şeylere dikkat et! O sandalye senin kafanda 189 TANPINAR kırıldı. avını arayan şahin gibi dışarıya fırlamış. yumruk yumruğa.daha yakından kavramak mı istiyordum? Hulâsa.. "Moruk.. yahut müebbet hapis!. Artık bana karşı eskisi gibi horozlanmasına imkân yoktu.. Hani geçen günü senin dayak yediğin kahve yok mu? İşte oradan dönüyordum" diyebilirdim. Nihayet şu kılı da değiştirsin. hiç olmazsa evlenmeyi hatırlayamayacaktı.. tutmağa çalışanların üstünden durmadan saldırıyordu. Fakat düşündüğüm olmadı. bütün talâkatimle konuşmağa başladım: Siz o adama gidin! Evvelâ şuradan kaldırdığı taşı. Eyvahlar olsun! Şimdi muhakkak bi rini. veya benzerini. Ah Yârabbim. şöyle bir kahveye gittim de. kuzum o sandalyenin parasını ödedin mi? Aman yavrum. Kendi kendime: Eyvahlar olsun! dedim. sanki talihimin anahtarını yakalamışım gibi saate sıkı sıkıya yapışmıştım. Müstakbel damadım sanki ilm-i me-nâfiü'l-âzâyı ve ilm-i simayı iflâs ettirmeğe karar vermişti.. Herif bu akşam hapiste. Yahut.. Düşünmeğe vaktim vardı. alınlarından öpmüyordum? Kerata. Sonra. İsmail bu dayaktan sonra en aşağı üç gün yerinden kalkamayacak. nazlandığım için şimdi pişmandım. Orda o tartıya ihtiyaç var. Hattâ bir tokatçık bile atamadı. müthiş bir sevinçti bu. Müstakbel damadım. en mâsum ihtimallerin. Zaten herifin katil olacağı gözlerin den. sevincimin üçüncü bir sebebi vardı. Hem benim inci gibi kızıma göz korsun. hor gördüğüm.Sen mi beğenmezsin? İşte Allah. Arkamdaki masada deminden beri devam edegelen münakaşa tam kıvamına girmiş. Bilâkis evvelâ suratına. dişlerinden belliydi. Fakat ne diye burada böyle oturuyordum? Niçin ayağa kalkmıyor. ne de hapsolunacaktı. ihmal etmez. hem karşımda öyle saygısız saygısız sırıtırsın! Aptal aptal suratıma bakarsın! Nur olsun o eller.. İdam olunmayacağına veya hapsedilmeyeceğine göre istersem kendisini damatlığa kabul edebilirdim. O bana. kimseyi öldürmemişti. geçerdim. iskemie iskemleye şiddetli bir kavga başlamıştı. Hakikatte ona bakmıyordum bile. Ben. hangi pir aşkına olduğunu fark edemediğim iki sunturlu tokat yedi. Sonra mıknatıstan kurtarsın. "Hiç İsma-ilciğim. Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Kızım evlenmeden dul oldu.. Zavallı yavrucak.. sille silleye.

" diye beni baloya götürmeğe bile kalkmıştı. yahut öldürüldüğünü sadece gazetede okusaydım. O da taşın bulunması.. aradaki mesafeyi o kadar unutmamıştı. hem bir an evvel gelip beni nerdeyse boğacak olan bu saaddetten kurtarmalarına dua ediyordum." Ve ben içimden dostlarının hem geç kalmalarına. İnci gibi kızını Topal İsmail budalasına vermeyi bir saniye bile düşünen insan için kıyafet. hiç gelmemelerine. Öbür eliyle açtığı arabanın kapısından zorla beni içeri tıktı. Zaten düştüğüm vaziyette kıyafetimi ve her şeyimi olduğu gibi kabulden başka çarem yoktu. Fakat Halit Ayarcı benim hesaplarımı nereden bilecekti: Kıyafetinizde ne var? Sizi gören kim olduğunuzu yüzünüzden anlar. Fakat Halit Ayarcı kolumdan tutarak mâni oldu... İtirazım kıyafetimle herhangi bir yere gitmekten utandığım için değildi. Kaç senedir otomobile binmemiştim.. sonra da saat dörtten dokuza kadar peşinde koştuğum tuvaletini giyerek yanıma gelmişti. şeref gibi meseleler artık mevzubahis bile olamazdı. vazgeçtim. Ben kendiliğimden şoförün yanına doğruldum. Her tokatı yiyişinde burnunu bir çekişi vardı ki. Beyefendi.. "Haydi siz de gelin.. o anda kahvede bulunmasaydım hâlim ne olurdu? Ve kafasının kırıldığını.. "Vazgeçtim. Hiçbir zaman benimle o kadar ahbap olmamış. Bir ara. Selma Hanımın hâtırası ne kadar tatlı olursa olusun. ne çıkar sanki. Selma Hanımefendi beni yukarıya çağırtmış. ayrıca bir vücudu bulunduğunu. bütün ömrümce muhakkak hatırlayacaktım. Sonra Doktor Ramiz'i sürdü.. Halbuki şimdi bu hâtıra. -Aman efendim bendeniz bu kıyafetle. yahut mahallede komşulardan biri şüphesiz içinden sevine sevine ve şöyle gürünüşte açıyormuş gibi bana söyleseydi. Halit Ayarcı. Selma Hanımın balo elbisesini gerçekten Hırka-i Şerifmiş gibi kucağımdan bir saniye ayırmadan ve ikide bir mukavva kutusunu öpüp okşayarak evlerine götürdüğüm geceden beri. unutmayın ki ben bu gece baloya gideceğim. bu vücudun birinci sınıf bir kadın vücudu olduğunu. haydi. dedi. nihayet kendi girdi. Belki de müstakbel damadımın karşımda yediği dayağın verdiği hafiflikle bu nadir saadeti birdenbire hatırlamıştım.. Zahmet olmazsa. kahve ikram etmiş. benim tesadüfün hazırladığı bu nimetten hakkıyla istifadem lâzımdı. Nazlanmam. Sonra benim telâşımdan korkmuş gibi. Bir kış gecesi. onlarla beraber gitmezsem belki birkaç lira verirler ümidiy-leydi. sadece yüzüme bakmıştı. tıpkı Selma Hanımefendinin o gece beni saadetten neredeyse çıldırtacak olan iltifatları gibi içimde daima hazır .. düşündükçe bir yığın yeni teferruatı hatırlıyordum. Doktor Ramiz'e döndü: -Doktor. eğer dostlar gelmezse sizinle gideceğim. izzet ikram davet edildiğim yerlerden çok defa yayan döndüğümü hatırlıyordum. İlk geçen boş taksiyi çevirdiler. O gece belki de hayatımın en mesut gecelerinden biri olmuştu. sade zarafet. Hayır. hep beraber gidelim! Şu işi halledelim. yerine konması yüzünden.Halit Ayarcı bu içten konuşmalara birdenbire son verdi: Çabuk yaparlar mı bunu? -Azamî bir saat. bir tıraş olursunuz. en latif duruş ve çıldırtıcı bir yığın gülüş olmadığını. Hiçbir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı. Zaten ben kaderimin yüzümde yazılı ol190' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dıığunıı artık biliyordum.. Nezaketi bile emir şeklindeydi ve icabında ellerini bile kullanmaktan çekinmiyordu. Garip adamdı. Şurası da var ki cüssesi müsaitti. Ya Allah göstermesin. O gece ilk defa Selma Hanımefendinin sade üslûp. Bir de öyle. 191 TANPINAR Topal İsmail'in gözümün önünde yediği dayak bir türlü aklımdan çıkmıyor. bu gemi ile dünyanın en güzel seyahatleri yapılabileceğini görmüştüm. amma bir şartla. Demek o da anlamıştı. haysiyet. o zaman içimden oh olsun kerataya deyip geçecektim. sade iyi seçilmiş elbise. Sonra gider bir yerde vakit geçiririz. yerim elbette orası olacaktı. Cemal'in elbiseleri var. kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu. O kadar çirkin burun ancak bu işe yarayabilirdi. Şunu da söyleyeyim ki Halit Ayarcı hiç de başkaları gibi kılık kıyafetimi saymamış.. siz de lutfunuzu tam yapın. Cemal Bey seyahatteydi ve Selma Hanım beraberce baloya gedeceği dostlarını bekliyordu.

. hele berberini beğenmemek kabil değildi. o ite kızımı vermem! Yüzüme bakmayı hatırına getirmesine oldukça nazik bir tebessümle teşekkür ettikten sonra devam ettim: -Galiba çıraklarınız saati tamir ederken şu taşı düşürmüş olacaklar. el işi. Fakat Yârabbim.. Ta ciğerinden zehirlenmişti. başka bir zamanda ve tek başıma gel seydim hiç tereddüt etmeden Allah versin diyecekti. Omuzlarımı silktim. bakın şunun arkasına. Bayezıt'a geldiğimiz zaman alışkanlık yüzünden evvelâ cebimi yokladım. Ve saatin iç kapağına hakkedilmiş resimleri gösterdim. -Hem. Sonra yavaşça dudaklarımı büktüm. Sonra müstakbel damadımın hâtırasını kafamdan bir yılan ölüsünü atar gibi kovduğum için memnun ve rahat ilâve ettim. Kederimi dağıtmak için yeniden Topal İsmail'e döndiim. Saatçi ellerini uğuştura uğuştura bir şeyler kekeledi. Hiç kimse buna cevap vermedi. tutmadı... böyle tartaklanmağa gelmez.. İstediğim zaman ona dönecek. Halit Ayarcı: Burada da yarım saat ileriyiz! dedi. Hayır. O zaten. dünyaya. bu fabrika işi değil. -Zanaatkarın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikaten! dedim. Şuna da bir baksanız.. İsterseniz Eminönü'ndekine. dedi.. nasıl bakacaktım. anla.. yere kapanışını.. izah buyurun. hâline bakmazsın da kızıma göz koyarsın ha. Bir söz söylemek için: Bu saatler de bir türlü doğru dürüst işlemezler. Bilirsiniz ki. Gerisinin ehemmiyeti yoktu. dedim. daha doğrusu bu ayakkabıların tek başına oraya gelmediklerini. Şartlar ağır basıyordu. nasıl besleyecektim. Onu görüp de gömlekçisini.. olmadı. Kapıdan çıkarken nasıl bana bakmıştı ah. en enteresan yerimmiş gibi gözleri ayaklarıma dikildi kaldı. Eminönü'nde Doktor Ramiz'in sesini duydum. Belli ki dayak yediğinde bu kadar mustarip değildi.. sonra da Karaköy'dekine bir bakalım.. Bu doğrudan doğruya senin zaferindi. Ne çıkardı! Zehra'yı o herife ver192' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ meyecektim ya. zengin ve son derece kibarlık meraklısı bir Ermeniydi. size yazılmamış. Saatini çıkardı. rezil adi herif. Hey Nuri Efendi. o biçarenin de bir başı ve bu başta da bir çehrenin mevcut olabileceğini düşündü..bulunacaktı. tekrar yüzükoyun yere kapanmasını tatlı tatlı düşünecektim. Sonra meydanın saatlerine baktım. yüzü kan içinde yerden kalkışını.. bu sefer Selma Hanımı düşünmek istedim. şehrin hiçbir saati birbirini tutmaz. yirmi beş dakika fark var. Belki bu yüzden en sert sesimle elimdeki saatin vaziyetini anlattım. Belli ki. bu saatler nazik aletlerdir. Herkes kendi düşüncesine dalmış gibiydi. Biri üç buçukta durmuştu. Saatçiyan Efendi gözlerini ayakkabılarımdan ayırdı. Satılalı sekiz ay olmuştu. Saatçi. Ayakkabılarının cilâsına gelince.. bir sahipleri bu 193 TANPINAR lunması lâzım geldiğini. tedip edilmek için gelmişti. Mel'un kerata. Senin cümlelerinden birini dinledikten sonradır ki. . keratanın yatarken onları koynuna aldığı muhakkaktı. Onu asıl yıkan bu dayağı benim karşımda yemesiydi. Sahi yahu. kalb kalbe karşıdır. belli ki. dedim. üç defa hoyratça söküp bakmışsınız.. aziz ustam. Halit Ayarcı'yı bir yığın Fransızca kelime ile karşıladı. O dakikada adamağı/in beni dinlerkenki hâlini görmeliydin. sonra. evvelâ beni tepeden tırnağa kadar istihfaf ve merhametle süzdü. Karaköy'de. öbürü belki dün gecenin on birinden rötarlı bir tren gibi bugünün akşamına yetişmeğe çalışıyordu. Fakat o aldırmadı.. Fakat artık tahammülüm kalmamıştı. tekmenin indiği tarafı. bana dönerek: Lütfen Hayri Beyefendi.. nur içinde yat. mendebur mahlûk.. Sanki ustadan ustaya mektup. Saatim bittabi yanımda yoktu. Agop Saatçiyan.

... hem çok severim. bütün yol boyunca ve merasim esnasında nasırına basılmış gibi sinirli. Son olarak saatçiye. merhumeye refakat için kendi yerime onu fırlatmayı ve kaçıp gitmeyi düşündüm.. Bu müddet zarfında saat tüccarına.. Neredeyse beraber gömülmeğe razı olacaktım. serin rüzgârda "Gemilerde talim var!" türküsünü söylerim. Ben içimden. dedim. somurtkan duran Cemal Beyin gözlerimiz karşılaştıkça. Kendi kendime. Yoksa orada tahsil ettiniz? O da nereden çıktı? Saatten anlıyorsunuz da. dediğimi yapın. Ben kısaca: Saatleri severim..Siz. Bittabi ... Bilhassa saatinin hareketini bozmayacak. Büyiikdere'ye son defa Selma Hanımefendinin akrabasından bir hanımın cenazesi dolayısıyla gitmiştim.. Selma Hanımefendiye olan bağlılığım yüzünden hemen hemen merhumeyi tek başıma sırtımda taşımıştım. Ömrümde o günkü yorgunluğumu unutamam. Büyük bir iltifat olsun diye: Beyefendi. Belki de bu yüzden kızımı hiçbir zaman almayacaktı. kurulmuş. yalnız sermaye meselesi değildi. Beraber bir rakı içeriz değil mi beyefendi. Hem bıı ya194' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ğı da kullanmayın artık! Şimdi çok hafif kemik yağları var! Bütün bunlar olup biterken Halit Ayarcı bir kere bile gözlerini benden ayırmamıştı. sağlam işlerin arkasına çekilince insan ne kadar rahat oluyor. "Bu işi yaptıktan sonra çıkar Hiinkârte-pe'de. Bu sonunda beni öyle rahatsız etti ki.. adamın yüzü ter içinde kalmıştı. Evdekiler açtı ve ben kendimin olsa bile fabrikasının adını bir türlü öğrenemeyeceğim bir otomobilde idim. dedim. Bir saat içinde dört defa beyefendi olmuştum. Saati elimize verip kovabilirdi de. zatınız İsviçrelisinizdir? diye sordu. bir iki defa açılan çukura. Mağazanın kapısı önünde Halit Beyle Doktor Ramiz kısa bir münakaşaya giriştiler. kendimi sonu gelmeyecek bir maceraya sürüklenmiş sanmasaydım ve evdekilerin akşam yiyecekleri beş on para olsaydı zavallı saatçiye bu muameleyi yapmazdım.." Yârabbim. Üstelik de Büyiikdere'ye."Hoş görsün! dedim. Şüphesiz kafamdaki dertler olmasaydı. Daha doğrusu dediklerimi. Yaptığımdan utandım. Sonra Halit Ayarcı'ya döndüm: Eskiden. bu cins işler. dedim... belki beni çıraklığa kabul ederdi. bir daha bu cins saatlerle meşgul olurken fazla yağ kullanmamasını tembih ettim: İmambayıldı yapmıyorsunuz! Saat işletiyorsunuz. Keşke bu adama bu kadar haşin davranmasaydım. diye kesip attı.. hâlime için için güldüğünü fark 195 TANPINAR etmemdi. Allah'ın inayeti ve ustamın ruhaniydi sayesinde sıkı ve çok faydalı bir meslek dersi verdim. rakı içmeğe gidiyordum. Sevenler ve işin içinde yetişenler yaparlardı! Nuri Efendi kulağımın dibinde sanki bana: "Aferin oğlum!" diyordu. Üstelik Topal İsmail karşımda dayak yemişti. diye kaydettim. Bir ara adamcağızın yüzüne baktım. Saatçi o dakikada kendini toparladı.. Dükkânda bir buçuk saat kaldık. tam denkleşmeyi kuracak taşın ağırlığı üzerinde o kadar hassas davranmıştım ki.. Aşk insana neler yaptırmaz? O günden kalan en korkunç hâtıram. Hayri Beyefendi bize şeref verirler. Tam benim hayatımdı bu. Geceyi nerede geçireceklerdi? Daha doğrusu nerede geçirecektik? Nihayet Halit Ayarcı: Boğaz'a gidiyoruz. Benim gibi akşam ne yiyeceğini düşünmeğe mecbur değil ya. Ev-velâ şu saati mıknatıstan kurtarın. "Varan dört. Niçin başka türkü değil? Onu da bilmiyordum. Sonra İstanbul'un en meşhur saatçisini bir buçuk saat gagalamıştım.. Biz çıkarken dükkân sahibi Fransızcasını ta-mamiyle unutmuşa benziyordu.. Bütün dünyaya meydan okuyabiliyor.

Doğrusu büyük zahmet ettiniz. Vapurda beni yanından bir dakika ayırmamışti. yanık vanık okuduğum aşir. Bir gün evinde sofra başında iken. Bugünkü lutfunuzu hiç unutamam!" diyerek yorgunluğumu tazeledi. "Üzülme. Halit Ayarcı'nın devam eden sesini duydum: . "Merhume acayip kadındı. "Çok yoruldunuz Hayri Bey. birdenbire iştiham kapanmıştı ve sırf kendisine rakı nasıl içilir göstermek için üst üste sekiz kadehi bile yuvarlamış. hiçbir şey söyleyemediğim için ayaklarına kapanacaktım. evden zilzurna çıkmıştım. böyle olmuştu. onun aleyhinde idi..Cemal'i biraz tanıyıp da öldürmek istememek kabil değildir. kendisini ziyaret ettiğim için beni de oturtmuş. O günden sonra bir daha Büyükdere'nin adını bile anmamıştım. Bir ara. Ne istersin adamcağızdan?. diyecekti.. sevmezdi. Çok kötülük görmüştü. Ve hemen beş dakikada bir.yapamadım. gusülsüz. bizim Cemal'i hiç sevmez. hayalimde hep bu yerli film sahnesi. zavallı bir kadına bunu yapmayın!" Ben bütün o yorgunluğuma. bunu yapmayın! Hayri Bey. Son zamanda kendimle yüksek sesle konuşmayı âdet etmiştim. "Evet. ikram etmişti. Sabahleyin ne yapaca-ğ. İlk 197 tanpiNar yudumu ağzına alır almaz yüzünün öyle mendebur bir buruşması vardı ki.. Onunla ülfetim daha sıkı. Beni ne kadar duygulandırdınız. Sonra Halit Ayarcı'ya döndü: Hayri Bey. büsbütün tatlılaşan sesiyle: "Hayır. Meselâ ertesi gün veya bir hafta sonra Selma Hanımefendi ile tekrar karşılaşınca bana en şirin tebessümlerinden biriyle bakacak. abdestsiz. O da bize düşman gibiydi. benim en iyi dostum olduğunuza emindim!" Ve daha buna benzer ne güzel şeyler söyleyecekti ve ben o zaman şaşıracak.. Hayri Bey." 196' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Evet. sizin. dedi. Üstelik dönüşte koluma girmek lutfunda bulunduğu için az çok kendisini de taşımış oldum. acaba Cemal Beyle olan münasebetlerimizde tamamiyle haklı olan ben miydim? diyorum. Sadece bu hikâyeyi on defa anlatarak beni. Niçin hep fakir ve biçare adamlar dayak yer? Meselâ bizim Cemal Beyi hiç kimse dövmez. . O. Fakat bu benim değil. bütün sırlarım yakalandığı için yüzüm kıpkırmızı pencereden baktım. Cemal Bey bu latif hülyayı beş dakikada bir kere yıkıyordu.. Selırıa'ya da söylemiştim." Ve her ağzını açışında ayaklarımın altından toprak kayar gibi oluyordu. hislerinin arasında bunalmış kalmış. "Hayri Bey. "Aptalsın! Tedavi edilmez şekilde aptalsın!" demiyordu. Rakı böyle değildi. Fakat sonundan korktum. Ya o mezarın başında oturup. Bir kere başlarsam bırakmam! diye düşündüm. Ama. ben hepsini biliyorum. Doktor Ramiz : Yine mi o mesele? diye bana şakadan çıkıştı. teyzeme karşı gösterdiğiniz bağlılığın hikâyesini Cemal'ben dinledim. Bu işe gönüllü gitmiştim.. kekelemeğe başlayacak. Ben. Bunu yapmayın. Ben birkaç defa düşünmedim değil. ne olsa akraba idi. falan gibi bir şey. bana düpedüz.m?" diye düşünüyordum.. diyecek. Çünkü adamcağızın karısından başka hiç ve hiçbir hâlini beğenmediğim o kadar aşikârdı ki. Selma tabiî 1. bana. Vâkıa istersem o vesilede Cemal Beyefendiyi hatırlıyabilirdim. Şimdi düşünüyorum da.. daha derindi. Sonra bana döndü. Düşün bir kere o suratı insan tokatlamaya başlarsa! Yan gözle ellerine baktım ve hakikaten bu işin olmadığına üzüldüm..'.. Cemal Bey. bilemezsiniz! Dostluğunuza nasıl minnettarım! Fakat emindim Hayri Bey. Biçare... Zaten ben de sizi düşünerek ilânı o kadar teferruatlı vermiştim. hayır. aptallığıma kendi içimden inandırıyordu. Hani sizin halanızdan bir numara üstünü. Selma bu kadını sevmezdi .tahammül etmiştim. Ben daha Galatasaray'da iken birkaç defa bunu düşünmüştüm.. Hakkı var ya!. Halbuki ne hülyalar kurmuştum. Hayri Bey gazetede okuyunca behemehal gelir" diyordu hep. Bu sefer Selma Hanımefendi. Ama ne olsa size yine minnettardır. Son bir hizmetten çekinemezdik. -bittabi Selma Hanımefendi bizim artistler gibi burnundan konuşmayacaktı. diye izah etti..

Bu yüzden Şehzadebaşı'ndan Edirnekapı'ya kadar.İkinci defa işsiz kalınca bir ara hakikaten rakıya düştüm. yedide. rakı ve ben.. Şimdi bir de Hayri Beyefendi ortaya çıkmıştı. dalgın Hayri. arkamdan söylenecekleri hiç düşünmeden ve hiçbir kimsenin bakışlarıyla da karşılaşmamağa çalışarak âdeta boşlukla konuşuyormuş um gibi. Şimdi geçirdiği tehlikeyi anlayacak ve ürkecek. Büyükdere'yi de tanıyordum... Lütfen. Herkes gibi ben de bir tek insan. adama hiç dokunmadan geçti. bir şerit gibi uzanıyordu. Muhakkak tekrar çocuklu ğuma döndüm ve bir bayram yerindeyim! Pek dalgınsınız Hayri Beyefendi! Bereket versin. O varken benim kendime ait işlerde söz söylememe lüzum yoktur. Yarı yıkık evimizin arasına göz koyan ve bu yüzden bana oldukça geniş bir kredi sağlayan semt bakkalındaki hesabımı da her akşam yalvara yakara aldığım kırk beşlikler kabartmıştı. Otomobil yerlerinden söktüğü ağaçları tepemizden ata ata gidiyor. Hayır olmadı. Fakat ben bu işe nereden gitmiştim? İşte değişiklik burada idi. bir kat daha güzelleşen akşam. bütün diş etlerim yanıyordu. bugün dört defa "beyefendi" olmuştum. bu iki saat evvel aklımın alacağı şey değildi... esrarkeş Hayri. rakı ve Büyük-dere. Elbette Büyükdere'de rakı içenler vardı. Sevincimden beşinci "beyefendi"yi az kaldı kaçıracaktım. Bari şu ihtiyarı çiğnemesek! Üstü başı benden perişan.Hayri Beyefendi. bir cıgara. altı yıl evvel de böyle derdim. bu güzel. Otomobil. -Teşekkürederim beyefendi! 198 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Böyle denmesi lâzım. Ben.. bizim Hayri. şimdi hiddetten sapsarıdır.. ayyaş.yol boyunca rastladığınız eşiğinden atlar atlamaz ekşimiş pilaki ve yanmış zeytinyağı kokusu ciğerinizi haşlayan meyhanelerin hepsine birkaç lira borcum vardı. "Şunu bir kenara koy. N'olur birkaçını yolda eksek. Şimdi de o cevap veriyor: Hayri Bey.. baldızlarımın eniştesi Hayri. taze otlar kadar yumuşak. Hayri Bey. Hulâsa. rakı ve ben.. daima böyledir! Hayri Beyefendi. . Her şeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var. Eskiden. İkisinin yan yana gelmeleri de pek mümkündü. buğulu bahar akşamını âdeta israf ederek uçuyordu. Bu gece belki de rüyasında onu görecek. sizin Hayri. ok gibi. rakıyı da. Çemberlikuyu sırtlarında puslu havada.. Son zamanda belki bunu da unutmuştum. Büyükdere. İkisinin de bende bir yığın hâtırası vardı. Biliyorum. Ne kadar çok Hayri var. tezgâhın yanında çırağın arsızlıkları ve Yusuf Efendinin borcum ve evim hakkındaki imalı sözleri arasında yanlar. Pakize'nin kocası Hayri.. şu büyücü Hayri. Fakat niçin hep Selma Hanımı ve Cemal Beyi düşünüyorum. Deminden beri cıgamsızlıktan dudaklarımın kenarı ve içi. Ve üstümü kirletir korkusuyla hemen telefonu kapatıyorum. Doktor Ramiz yanımda. 199 TANPINAR Telefonda Cemal Beyin sesi. kaybettiği sevgililerinden bu kazanın hâtırasıyla bir denbire ayrılacak. . Hayri Beyciğim. Biiyükdere. Galiba bir otomobile bindiğim için olacak. çişi gelmiş çocuklar gibi iki ayağının üstünde sallanıyor. şarap renginden altın rengine kadar giden perdelerle. lütfen akşam üstü bize uğrar masınız? Selma sizi bekliyor. Ben cevap veriyorum: Baş üstüne beyefendi.. Hayrı Efendi. müsrif. Ayrıca otomobilin yetmiş kilometre sürati.. Belli ki kendinde değil! Aferin şoföre.. falcı Hayri. Hayri oğlum. Evet saat altı. Ne şekle soksam. Altı sene evvel ba kımsızlıktan ölen küçük kızımın saçları da böyle yumuşaktı. saatçi Hay-ri. kendim olsam. göz alabildiğine yeşillik arasında." derdim. yarın akşam uğrarım. kır çiçekleri gibi ince ve çekingen. ama Hayri Beyefendi olarak ben. hemen oracıkta.. Telefonu daima kendisi kapatmak ister.. öksüz Hayri. Bu şeridin bir ucu sanki bizde imiş gibi onu ve etrafındaki akislerini toplaya toplaya gidiyorduk. Bazen şişeyi eve götürmeğe ce¦ et edemez. Üstelik buradaki ben.

. 200' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Sabır. boynunuzu." Üşüyeceksiniz hanımefendi. Bir şeyler daha bulup söylemem lâzım. ne Zehra'nın sinüzitini. altı buçukta kapının önündeyim.. ne karımın tiroit guddelerini. İyi ama niçin benden saklansın! Ben ona o kadar aşağılardan bakıyorum ki... Fakat kadın aklı bu. Hizmetçi kız yılışarak gülüyor. siz beni seversiniz.. Hayır. "Geçenlerde Cemal'in giydiği elbise değil miydi? Adam boylu poslu! Sonra efendiden adam.. Doğumevinde.. Kim bilir ne kadar güzelleşeceksiniz! Bir kahkaha daha. Bizim de hediyemizi ailenin eski bir emektarıyla göndermemiz lâzım. Akrabadan bir hanım. Niçin kızıyorum sanki? Aynı insanlara.. Etrafa evlerinde doğup büyüdüğümü... yoksa. Yoksa. Bir hediye göndermemiz lâzım. Fakat bunu nereye asarım? Kendisine uşaklık etmek kâfi değil. ışık ve renk içinde... Fakat Selma Hanıma bunlardan ne? Şimdi ben evimde olmalıydım. Hayrı Beyciğim. hemen hemen aynı şekilde hizmet etmiyor muyuz? Bende hiç meslek tesanüdü yok mu? Hayır.. Geçmiş olsun efendim. Zaten bu gece başka yere sözlü. Yüzü çocukluğumun şekerci dükkânlarına.. Şişli'de. kızmıyorum. Eli âdeta ceketime asıldı. Görüyorsunuz ben hastayım.. göğsünüzü örtün.. Fakat ne söyleyebilirim? Küçük kızımın bu sabah ateşi otuz sekizdi. Ne yaparsın? Güzel olmak kâfi değil. Yumruk tam yerine isabet etti. Fakat duvarları bu odada çok ince. Dün Doktor Ramiz uğramadı. Yine çok güzel ve şirin.Saat yediyi bekliyorum. hediyeyi almıştım. Bu nezle yakamı hiç bırakmadı. Artık iş size düştü. Acele ediyorum. Yatakta bir şeyler aranıyor: "Lütfen şuradan bir mendil.. ne de en küçüğün hummasını düşünüyorum. Çok sevişiriz. "İyi bakıyorlar. Ben bu kalenin içinden onu dinliyorum. Ben. Bu kahkahayı da götürmeliyim. Dünyanın en kötü kolonyasını sürünmüş. Sandalyenin. onun da sabahleyin ateşi vardı biraz. Yatakta örtüler altında şekliniz kaybolsun. kollarınızı. sizi yine rahatsız ettim. bana darılmazsınız! . yüzü çok değişikti. Fakat sizden başkası da bu işi yapamaz.. fakat siz yine örtünün. Anlıyorsunuz ya. Nuri Efendinin sesi içimde konuşuyor. bir sandalyenin üzerine atılmış robdöşambrıyla odada hazır.. şimdiki çiçekçi vitrinlerine benziyor. Sanki holün ışığında çok derin bir karanlıktan bakıyor gibi. zengin insanlar. insan oğlunun tek kalesidir. şezlongun üzerinde bir yığın ipekli çamaşır var. Yatak büyük bir sedef gibi alaca ışıkta kabarıyor. İçinde Selma Hanım var.Darılmadınız değil mi Hayri Bey? Zaten biliyorum. Ne Ahmet'in göğsünü. Acaba hasta mı? Kızım da hasta. Oda sıcak! Oda sıcak. Üstüm başım da temiz olmalı! Ve ayrıca üstümdeki elbise Cemal Beyin üstünde görünmüş olmalı! Ve görenler. Sizden başkasını bulamadık! Hastalık muhakkak ki yakışıyor. Şakaklarım atıyor. çünkü ötekilerin hepsini bana unutturdu." . Selma Hanımefendinin yatak odası indirilmiş perdeleri. beşiklerini salladığımı da zannettirmem lâ-z>m. Bir şey çıkar başımıza diye korktum.. O devam ediyor. abajurun büsbütün körlettiği ışığı ile bir deniz mağarasına benziyor. Gözlerinde fena bir pırıltı var. küçük kızım... Bütün takımıyla. yatağımın baş ucuna avize diye asacağım. Amma burada olduğum için mesudum. Fakat bunun hastalığı başka türlü olmalı.. 201 TANPINAR doğrusu!" demeli. Hem on günden beri. Cemal Bey. elimden gelse alıp götüreceğim. Bayağı kâmil bir hâli var. Ufak bir ricam daha var... Aksırma hiç güzel olur mu? Amma. Orada sandalyenin üstünde. Ayşe size Cemal'in elbiselerinden birini verecek... Cemel Beye gösterilen bu alâka kadar beni hiçbir şey mesut edemez. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin.. Cemal gitmek istedi amma.

Artık tanıyıp tanımadığımı öğrenemem. kat kat. Başka çaresi yok..Demek. tekrar dönüyor. Taşlıkta bizi lokanta sahibi karşılıyor. gece var. Beni karşısına aldı.. . O hâlde Ay202' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şe'yi niçin beğenmiyorum? Ayşe. O güveni ben kendimde bulabilir miyim hiç? Bu lokantaya giriş değil. hepsi burada. Kadının başı tabaktan çıktı. İçimde bütün dünyayı ikrah ettirecek bir bulantı var. hem de hizmetçisiyle ihanet etmek.. Ayşe. Amma öbürlerinden. benim gibi değil.. Garip. Buyrunuz beyefendi. Kenarda güzelce bir kadının başı önündeki tabağa gömüldü. bir rüya balığı gibi insanın içinde masmavi kımıldanan gece. Yani Kulüp rakısı. size para da verecek. yaprak yaprak. Pakize. boşlukta sallanıyorum. Ben ikisinin ortasında. Demek bu paranın bana verilmesini istiyormuşum. Şu paketi alıp kaçabilsem. Keşke yeni ahbabımızın yüzüne vaktinde bakabilseydim.. Halit Bey düğün gecesinde tabanca sıkar gibi emirler veriyor: Rakı. iki kolunda iki paket. O girerse. Yatak. Kâinat lahana gibi. çözülüyor. Evvelâ mutemetten. bütün bir fütuhat! O zamanlar el sıkmak âdeti olsaydı. sonra herkesten. Bu sevinç bana yetişir. Mehtap biraz sonra tam karşıdan çıkacak.. eski elbise ve iş verebilir. Bu kadar güzel kadına. ona doğru âdeta koşuyor. Halbuki ben ancak Ayşe gibi kadınlarda kısmetimi aramalıyım! İkimizin boğazlarımızda bir yığın şey düğümleniyor. Belli ki o anda kendisi için benden başka kimse yok. çocuklarım. aynı gülümseme. yolda gördüğümüz akşamdan toplanmış gibi kırmızı ile mavi arasında perde değiştiriyorlar.. Dışarda deniz var. Buna tenezzül etmemeliydim. Fakat nasıl. Belli ki yine bana bir hakaret hazırlıyor: "Ayşe. Düşmemek için bir tarafa tutunmam lâzım. Nevzat Hanım.... O odasında yatağında bir kedi nazıyla dinleniyor. Niçin olmasın? Her şey sınıf sınıf. Ben de peşin para ile çalışıyorum. Kadınlar da öyle değil mi? Selma Hanımefendi. Cemal Beyin bu düşünceye yine kendi içimden fırlattığı kahkahalar. Rmine. Demek bu da âdet. sonra geçerken alması kolay. Adım attıkça lokanta genişliyor.. Birisini tütüncüye bırakırım. Ayşe kapının önünde. onu unutmazsam bu iş olmaz. Şişli'ye kadar gitsem bile sonra eve ne ile döneceğim? Tabiî tramvayla. benim sevdiğimi biliyor.. Daha niceleri var. Lokantacı listeyi uzatıyor. ne suretle? Kapıdan bir başka Hayri İrdal çıkıyor. Ve Selma Hanımın... "Cemal'in de biraz ateşi var!" Otomobil birdenbire durdu. Dârâ Yunanistan'a girdikleri zaman muhakkak böyle yaparlardı. Ama sırtını deniz tarafına çevirmesinin sebebini biliyorum. Biraz geç kaldım. Halit Bey barta dönüyor: . Halit Ayarcı elini sıkıyor. sonra dostlardan. kadının rahatını bozmak istemiyor. Param olursa ben de yaparım. Mutfağın yanındaki daracık yerde soyunuyorum. Fakat Ayşe'nin kolları hiç de onunkine benzemiyor. İskender Mısır'a... Hayır ben Ayşe'den hoşlanacak insan değilim. Saçları dağıldı. Fakat onun gibi yapmam imkânsız. sonra Pakize'nin kardeşi olduğu hâlde me203 TANPINAR selâ büyük baldızım. Hayır. Örtüler dalganıyor. Bütün müşterilerin gözü bizde. Pakize. geriliyor. Yüzü tekrar yastığa gömüldü. Hepsi ayrı cinsten. Niye böyle anlarda hepsi birden başıma üşüşürler? Yalnız Selma Hanım yok. Lokantanın vitrinlerinde barbunyalar. İçimde sevilmeyen insan vücudunun cıvıklığının bulantısı hâlâ devam ediyor. Selma Hanımefendi. ince bir plaj kumu gibi bu yüzükoyun yatan kadın vücudunun şeklini alıyor. Maaşımı kaç defa peşin alıyorum. Selma Hanım da bana ancak bahşiş.. tekrar aynı cümbüşlü bakış. Pakize. yumuşak. Ayşe kapıyı açıyor. Fakat eski neşesi yok. peşin para ile çalışıyor. Otomobille gider gelirsiniz!" Ayşe hakikaten Uç gün evvel Cemal Beyin sırtında gördüğüm kahverengi elbiseleri hazırlamış. hani şu benim getirttiklerimden! Demek Kulüp rakısının başka cinsi de var. Aman efendim. Emine artık görünmez! Ona artık lâyık değilim. Sade öyle mi ya? Bir taraftan da toparlanıyor. sessizliği insanın içine yerleşen. istirham ederim.. uzanıyor.

Biraz buz? Biraz daha. Oradan Halit Ayarcı'ya: "Ah. Bu işleri ne kadar iyi biliyor. Bizim Saatçiyan'a adamakkıllı ders verdiniz bugün." diye her an seslenecek. Belli ki bu masa bizim bakkalın tezgâhının arkasına hiç benzemiyor. Ben Hayri İrdalım. herkes saatini onun kadar sevse ve hepsi de Doktor Ramiz'in dostu olsa. Sizin anlayacağınız. teşekkür ederim. İkinci günde ışık böyle yaratılmış olmalı... Doğrusunu isterseniz... Gözleri ona her iliştikçe. Dördüncü yudum: Kadeh boşaldı." Fakat neye yarar? Bu kadar güzel başlayan geceyi niye bozmalı? Felek bu gece beni Hayri Beyefendi yaptı. huzur-ı âlinizde dayak yemek küstahlığını gösteren o mendebura. üçüncü yudum. Onun tadını çıkaralım. İkinci yudum. biçarenin biri. on senedir. Doktor Ramiz hiç bana benzemiyor. Ah. Yok. Artık sayamayacağım. . Hayır. yiyecek değilim! Halit Ayarcı kadehimi dolduruyor. Ben sanki içinde büyük bir buz parçası eriyen büyük bir kadehin arkasından onu seyrediyorum.. Acaba aktörlüğü var mı? Hayır bu aktörlük değil v başka şey.. tortulandı. Halit Ayar-cı'ya ne kadar şefkatle. Uzat doktor kadehini! Siz de beyefendi lütfen. Benim âdetim böyledir.. Bütün vücudumda tanımadığım bir sıcaklık var. Şimdi ilk kadehleri biraz acele içeriz. Sesi ne rahat emir veriyor. Tabaklar önünden resnıigeçıt yapıyor. kendim öyle yaptığımı sanıyorum. Kulaklarım hamamda imişim gibi çınlıyor.. içtiğim.Buyurun mezeleri seçin! Birdenbire kendime geliyorum. ancak kapısının önünden geçebilirdim. kapak gibi ağır bir şey döndü. Ben hazretin yalnız bir midye dolmasını bilirim. Hani kahvede.. ve gözlerimin nuru. Şehzadebaşı'ndaki küçük meyhanelere beni davet ettiği zaman verdiği bitmez tükenmez perhiz nasihatlerini birdenbire unutmuş gibi yiyor. Siz getirmesey-diniz.. Belki adlarını bile bilmem.. belki bütün lokantayı beraberinde götürecek. çok ince bir sakız lezzeti var.. Böylece istediğimiz zamana kadar eğleniriz. "Ben fakir adamım. Kafamın içinde bir şey. gördüğüm şeyleri nasıl olsa bir daha görecek.. Belki de ben.... Büyüğünü de yarın Topal İsmail'e nikâhlayacağım.. Doktor Ramiz derhal psikanalizi bırakıyor ve hemen onun yerini İstakozu alıyor. Ayasofya'nın kubbesindeki melekler gibi oraya. Siz burayı daha iyi tanırsınız. Beş yıl evvel ölen en küçük kızının cenazesi bekçi kucağında kalkan adam. O da Balıkpazarı'nda satıcı iken. Yârabbim. denize. Çünkü siz de anladınız ya. Sevinç adamcağızın iki yanına âdeta Cebrail kanatları takmış. Bir ayağımı öbürünün üstüne atıyorum ve etrafa kayıtsız kayıtsız bakıyorum. o zamanlar ben bütün hayatını sırtında bir kambur gibi gezdiren o biçare insanlardandım... -Bırak doktor şu psikanalizi.. Psikanaliz. Hayır. Lokantacı yanı başımızdan ayrılmıyor. Hayatı be•204 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ niınsemiş! Hiç mağlup olmamış. Fa205 TANPINAR kat beni davet ettiği meyhanelerde. Sonra yavaşlarız. devlimizin en mühim keşfidir. hepsi önümde olunca karnım birdenbire doyar. Bu kadar da acele doğru mu ya? Biraz daha tadını çıkarmak lâzım değil mi? Bu gece yediğim. Vazgeçtim. onunla beraber olduğumuz zamanlarda benini de yapmak istediğim hep bu idi.. Rakı kadehimde mermer bir saray birdenbire çökmüş gibi değişti. bu benim kırk beşlik değil. Halit Ayarcı'nm sesi birdenbire diken diken oidu. sevgiyle bakıyor. Buz rakıyı damar damar yaptı. Belki de yüzüm karmakarışıktır.. neredeyse elindeki meze tabaklarıyla pencereden dışarıya. içecek. Bir şey almıyorsunuz Hayri Beyefendi. ciğerlerimin kanı. pencerenin dışında cama yapışıp kalacak. Dilimle damağıma hafif dokunuyorum. göklere doğru uçacak. Allah belâsını versin! Biz şimdi rakı içiyoruz. şüphesiz fazla ileriye gitmeyecek. masanın üstünde psikanalizden başka ağza konacak doğru dürüst bir şey bulunmazdı. Burada rakı için geniş zaman ayrılıyor. Sonra ilk yudumun zevki. Devam etmek istemiyorum.

Fakat beni unutmadı. yan yana. kucaklıyor. öbür gözleri biraz sonra aynı adamın kendi aralarında oturacağı sandalyede. kol kola yürüyordu. anlaşıyorduk. üstüne çıkıyor.. Beni kırk yıllık dostu gibi tanıtıyordu. bir gözleri bizim masaya doğru yürüyen adamda. Yeni gelen. çocuk denecek bir yaşta Muvakkit Nuri Efendi adında bir zatla tanıştım. fakat ona iltifat eden daha çok mühimdir ve o. bir elini omuzuna koymak suretiyle Halit Ayarcı'ya ayağa kalkmak fırsatını vermeden iltifat etti: E. Halit Bey? Ses diye işte buna derlerdi. ne var ne yok bakalım. ardı arası gelmeyen bir çarpı amcli206 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yesiydi. Yeni gelen adam bir el işaretiyle bizi yeni baştan yarattı... o anda duyduğumuz sevinç. örtündük. Tekrar bir barbunya döşeme tahtasına şöyle kayıtsızca alılan bir kılçık oldu. Ben de onıı sevmiştim. Bu konuşma değil. Lokantaya en aşağı on kişilik bir kafile girdi. Hem çatal yemek ye-!î'ck içindi. Herkesin başı onlara çevrildi. çok mühim adam olduğu için Halit Ayarcı birkaç yiiz daha mühimdir. hep aynı muhabbetle yüzüme bakıyordu. daha kudretli.. sandalyeler oynatıldı. Bu emniyetle sağ eli bir kadın saçı okşar gibi masaya uzandı. hazırlanan masanın etrafında. iltifatın altında üç santim kadar döşeme tahtasına gömüldüm.. araya bir vasıta koyacaktı. ayakta. Kim bu arkadaşlar?. Babamın dostuydu. kalantor bir adam -şu gazetelerde günaşırı resimleri çıkanlardan biri olacak ti muhakkak.undan çektiği eliyle bir tanesini aldı ve hep aynı mesut çocuk tebessümüyle ağzıma götürdü. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek. Fakat birdenbire masanın üstündeki barbunyalar dikkatini çekti. Bu c-meliye iki üç dafa tekrarlandı.Belki biraz fazla oldu. Kafilenin öbür kısmı. Bunu göstermek için serbest olan sol elini benim omuzuma koydu ve hep aynı tebessümle yüzüme baktı. Misli bulunmaz bir adam. Sonra kalantor adam ya nımıza geldi. Beni sevmişti. hepsi birden bu uğurda şaşı olmağa dünden razı. En önde yürüyen iriyarı. Hepsini bir anda. O.. O yarı ayağa kalkarak son derecede haysiyetli bir tavırla selâmını aldı.. Hem iltifat ediyor.. Onlar beklerlerse soğurlardı. Memleketimizin en tanımış saat üstadı. hem geriye alıyor. Ben biraz daha bekleyebilirdim. Bana bakışlarından bu samimiliği okunuyordu. Soğuk barbunya ise hiçbir işe yaramazdı. Beni sevmişti. Kalantor zat benimle teşerrüf ettiği için son derece mesuttu. Fakat Halit Ayarcı şaşırmıyordu.. Bu takdim şeklinden bir daha anladım ki Halit Ayarcı mazi ve istikbalini hâlin arasından gören zattır. sözde büyük bir rahatlık içinde birbirleriyle konuşarak. daha marifetli. O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır. Masalar çekildi. Mamafih hak etmişti. unutmamıştı vc unutmayacaktı da. Belli ki bu saadeti bana birkaç kelime ile anlatacaktı.uzaktan Halit Ayarcı'ya eliyle bir selâm verdi.. Halit Ayarcı'nın omu/. hak etmişti. itiyor. Garsonlar salonun içinde. yüzlerce mâna ile zengin bir şeydi. O samimî adamdı. hayranlık ve mahcubiyetle giyindik. hep beraber ve üç dört kelime ile yapıyordu. Çatala lüzum yoktu. şakalaşarak onu bekliyorlardı. Sözümü bitiremedim.. Bu Halit Ayarcı'nınkinin de üstünde. Doğru.. Doktor Ramiz'le ben Tevrat'ın yeni yaratılmış adamı gibi.. Fakat barbunyalar bekleyemezdi. Sağlığınız efendim. Konuşmağa lüzum yoktu. Sonra beni takdim etti. Birdenbire yüzünde bir çocuk tebessümü belirdi. Evvelâ Doktor Ramiz'i tanıştırdı. Çatal fazla külfetti. Hem fazlasıyla! Halit Ayarcı tekrar beni satın almağa karar vermiş gibi rahat rahat gözlerini yüzüme dikti: Saatçiliği nerede öğrendiniz Hayrı Bey? Gençliğimde. Aziz dostlarımdan Hayri İrdal Bey. Ben bu teveccühün. bilardo masasında bileler gibi koşuşuyorlardı. böyle çerezler için değil! Beşinci barbunyadan sonra evvelkinden yüz defa daha anlayışla 207 TANPINAR .

. kaynamıştım. hulâsa bütün ailede. Bir ay evvel onunla burada karşılaşmış. Rabbim. Doktor Ramiz'in yiizü sevinçten kıpkırmızıydı. bu biçare hayat artığı. İş başında iken az çok değişir. ben tutmuşum. dedi. Garip değü mi?. Hele Nuri Efendiden çok uzaktaydım. Zaten iktidarda iken görmek pek az nasip olur. Bir ara Halit Bey kendisine: Bugünlerde sizi taciz edeceğim galiba. Ramiz Bey hemen hemen Halit Beyin evetiyle aynı zamanda: Hakikaten büyük adam... Her zaman böyle midir? diye Halit Ayarcı'ya sordum. O zaman da cebimdeki gazetede bunun resmi vardı. ben pişirmişim gibi hep bana bakarak: Nefis. şurası da var ki rahmetli velinimeti daha pek o kadar tanımıyordum.. Ben. düştükleri zaman da kendilerini. hem yarın! Öğle yemeğinde. diye atıldı. Cebinden çıkardığı bir akşam gazetesini açarak ilk sahifedeki bir resme işaret etti: -Yerine gelen adam. Söyleneni dinlemiyor... ne büyüksün sen! Yalnız bir kişi.gözlerimin içine baktı ve barbunyaları ben yaratmışım. Galiba onun gelişiyle kesilen sözüme devam etmemi istiyordu. Tuhaf bir konuşmaydı bu. Ben. dedi. ikimiz de yalnız olduğumuz için saatlerce baş başa konuşmuştuk. ve Halit Ayarcı'nın onu küçümsemesine. Bir ara sol omuzuma baktım. tebessümlerinin. Güzel pişmiş... dedi. bağlanmıştım. Biz tekrak yerimize oturduk. Barbunyada ana baba bir kardeş olmuştuk. çok nefis.. Gözlerim önündeki fotoğrafta: . diğer taraftan Halit Beyle konuşuyordu. Sonra beni bıraktı. Sonra omuzumdan istemeye istemeye elini çekti. fakat büsbütün boş durmak da hoşuna gitmediği için karşısındakinin bir şeyler söylemesini istiyordu. lehimlenmiştim. dost. O zamanlar daha ziyade gazetelerde resimlerini görürüz.. Ve hep aynı sevimli. İştahından bahsetmiyorum. Daha doğrusu kudret denen şey onu benimsemiştir. dostluğunu kastediyorum. dinliyordum.. Fakat bu şahsa ait bir hâl değildir. Bütün ağırlığiyle omuzuma basarak son emirlerini verdi: -Aman yiyin! Tam zamanıdır barbunyanın. ne asil hâl leri var.. en aşağı dördüncü kat gökte Hazreti Isa ile sarmaş dolaştım. O dalgın dalgın cevap verdi: Evet... Bir taraftan onu tadıyor. Benzemez. 2P8 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Fakat ben ne istediğini anlayacak hâlde değildim. Şüphesiz bu yeni icat edilmiş bir nesne olacaktı. Ben ağzım hayretten bir karış açık. Adeta beraberlerinde gezer. Buraya gelin.sözüne devam etti: -Tabiî iktidarda olmadığı zamanlar. Ve artık bana bir daha bakmadı. Zaten mevsimi!.. O kısaca cevap verdi: Muhakkak.. Böyle olduğunu hiç bilmezdim. Ne babacan. Niçin olmasın? Bu samimiliğe. Her zaman iştahlı ve dost. gözlüklerinin pırıltısıyla bizi ihya ederek çekilip gitti... badem denen nesne ile meşgul olduğu için kendisi de konuşmuyor. hepsinde vardır. "Hadise kapanmıştır" der gibi bir sesle bana: Evet. dedi. bu iltifata taş olsam yine dayanamazdım. Mektep kitaplarındaki Asur tanrılarının omuzları gibi nur içinde bakıyordu. Hayri İrdal.. dedim. Halit Ayarcı oralarda değildi. Doğrudan doğruya masaya döndü.. Haleflerinde. Fakat bu ihaneti yaptığı için tatlı bir bakışla gönlümü almayı da ihmal etmedi. Her zaman böyledir. seleflerinde. ne derseniz deyiniz. Yerine oturur oturmaz. beğenmemesine içerliyordum. Çünkü kudreti benimsemiştir. babacan. bu iltifata mazhar olayım! Bu akıl alacak şey değildi.. Sonra omuzlarını silkti ve beni çok muazzep eden hafif bir gülümseme ile -çünkü hakikaten bu büyük adama gerçekten ısınmıştım. İltifatını. O daimî ve edebîdir. Fakat öyle düşmüşe müşmüşe pek benzemiyor.. Gerisine ne lüzum vardı? Birdenbire buzlu badem tabağı dikkatini çekti. her zaman için emrinize hazır ve her zaman için sizden çok farklı.

Halit Ayarcı omuzunu silkti. Doktor Ramiz bu sözleri işitmekten âdeta mustarip. biraz daha üzgün. ne Elekçi Raba. "Anlatılması güç!" der gibi bir işaret yaptı.ne Tez210' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ veren Sultan. dua eder. Eyüpsultan'dan tâ Yuşâ tepesine. üzerimdeki maişet sıkıntısını bir parmak kaldırmamışlardı. hakikaten üstünden büyüklük akıyor. gözleri hep devletlinin masasında. Çocukluğumda beni birçok türbelere götürmüşler. bu bir hulûl hâdisedir. gözlerime akan mıknatıslı bakışlarındandı. Karpuz Hoca Sütlüce'de yıkık bir evde. işte o hüviyetlerine 209 TANPINAR sinen iktidardır. hiçbiri derdime çare bulamamışlar. bir yığın nefesi keskin zatlara okutmuşlardı. bir nevi saadet ve ferahlık kaplamıştı. hiçbiri. Fatih. Böylesi zevatın. Dedim ya. Aksaray..Top-kapı. mezarlarından taş alır.Garip şey. dirileri yalnız sabır ve kanaat dersi veriyorlardı. kısmetimin açılmasını himmetinden beklediğim Gömleksiz Dede. Her kadehte. ben sende ve sen bende. Edirnekapı. parmaklıklarına hiçbir şey bulmazsam ceketimin astarını yırtarak bağlardım. bir güvenme geliyordu-şüphesiz ondan. konuşuyordum. zaman zaman ziyaret eder. bir daha dönmemek üzere çok uzaklara uçuyorlardı. benzerler. çok yalvardın. Bunların arasında komşumuz sayılan Yedigelin Emine Hanım. üç sene peşinden koştuktan ve o kadar yalvardıktan sonra. Ve içtik. Seyit Lûtfullah harap bir medresede oturuyor. içim daha kapalı dönerdim. kendisine hediye edilen gömlekleri sokak ortasında cayır cayır yırtıp atmakla meşguldü. bizzat kendileri. Kadehini kaldırdı: İçelim!. bütün vücudumu bir rahatlık hissi. Altıparmak'taki Şeyh Mustafa Hazretleri. ellerine geçeni de şuna buna dağıtmış insanlardı. Ben. her yudumda beni boğacağını sandığım sıkıntılar. surların içinde ve dışında. Durmadan içiyor. kalbim mahzun oldu. ne Üryan Dede. Kınalı'nın en yüksek tepelerinde.. sabah akşam. Sirkeci. ben hiç yanında görmediğim hâlde. çok efendi adam. Hırkaişerif. Hepsinden biraz yeis) i. İçelim!. benim gibi bir biçareye beş on kuruş para temin etmek neden günah olsun? Bunu bir türlü anlıyamadım. Şeyh Viranî hepsi bu çeşit insanlardı. hemen her semtte mevcut evliya ve keramet sahibi zatların yattıkları yeri tanır. demişti. Kocamustafapaşa. Büyükada'nın. Evet. . dünya işlerinden gelen sıkıntılarıma çare bulamayacakları besbelli bir şeydi. gülüyor. ondan destur aldığı söylenen Yılanlı Dede. Ne Bukağılı Dede. Deli Hafız. Ve eliyle. ruhumuzu ve nefsimizi terbiye edeceğiz diye benimkinden beter sıkıntılar içinde yaşamış mala... rüzgârda köpüre köpüre uyuyan Hıristiyan evliyaları da dahil. daha ziyade maddî meselelerde. Birbirlerine de benziyorlar. menale kıymet vermemiş. Kısıklı'daki Selâmiefendi'ye kadar. Hiçbirisi bana bu tesiri yapmamıştı. elimdeki piyango biletini şöyle mübarek eliyle bir tutmuş. hattâ ayazmaların serinliğinde yatan. Yedikule. Halit Beye çıkıştı: Ama. dedim. bir iç rahatı. Hayretimden kekeliyordum. Dua ettim. Devletlinin eli omuzuma ve bakışı gözlerime değdiği andan itibaren bende garip bir değişiklik olmuştu. onun omuzumu çökerten ağır ve heybetli elinden. Ayvansaray yolu. Nitekim ölüleri yüzüme bile bakmıyor. yiyor. hulâsa bütün İstanbul'da. Eminönü taraflarına. yalvarır. bu boşalma ve doluş. -çünkü giden sıkıntılarımın yerine garip bir sevinç. Türbe. giyebileceğim şöyle temizce bir gömlek bulamıyorum diye yanıp yakılırken. Yekçeşim Ali Efendi Edirnekapı mezarlıklarında vakit ge-çiriyorlardı. Beni günaha sokma!" Peki amma. Alkol bütün hafiflik kapılarını açmıştı. fecir vakti cami avlula-rındaki ağaçlardan kalkan karga sürüleri gibi üzerimden kalkıyor. Kaldı ki bu mübareklerin hepsi dünya işlerinden uzak. O benzeyen şey yok mu. yahut Heybeliada'nın. Paranı geriye alacaksın! Amma bir daha böyle şey istemem. Birdenbire işti-ham artmış. "Haydi. Bu hafiflik. Bu anlaşılamayacak bir şeydi. Çu-kurbostan'da bir mahzende yaşıyor.

kabil değil. ve hep mücevher ve inci kakmalı. Naşit Beyi. yıllardan beri kendisini tanıyan dostu Doktor Rainiz ona bu yüzden âdeta gıpta ile bakıyor. Vâkıa bunlar bir günde olmadı. iltifat tarzı. kısmetini köreltecek. en çetin hastalıkları bile perhizsiz yendiği aşikârdı. ara sıra çıkarttığı . kupkuru ve tek başına. ayaklarına kapandım.. Elbette böyle bir adamla karşılaşma.. amma. bize lâyık bir şeydi. Hıristiyan devletlerinde verilmesi âdet olan ve sonraları bize de geçen nişanların hakikatte okunmuş. Fakat oldu. yapma.. Seyyit Lûtfullah'ı tutmuyordu. kısmet ve nimet tarlalarının üzerinde nasıl şahinler gibi süzül-düğünü kendi malını velev âharın elinde olsa dahi nasıl seçip aldığını iyice gösteriyordu.Abdüsselâm Beyi. Fakat nafile. Ona Nuri Efendiyi. Seyyit Lûtfullah'ı. servete batıran mükâfatlar. öğüten ve bunları yaptıktan sonra da gerisini arayan. Hattâ o zamana kadar hiç kimsenin bilmediği bazı izahat bile verdim. Halit Ayarcı o gece benden bütün hayatımı öğrendi." Hayır. O daha ziyade Nuri Efendi üzerinde çalışıyordu. belki bu mühim ve zengin zata bu defineyi bulma ve kâinatın gizli kuvvetlerine tasarruf etme ihtirasını aşılarım ümidiyle bütün talâkatimi sarf ettim. Bu iş için yaratılmıştı. Bu evvelâ üzerimden bahsettiğim ağırlığın kalkmasıyla başladı. Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Ayrıca sandık sandık mücevherat. Fakat Halit Ayarcı. çe-lenkler. tam lezzetine varmak için önünde tuttuğu tek midyeyi bile hoşuna gidince almakta tereddüt etmiyordu. benim tabağımda. Aristi-di Efendiyi. bulamayınca canı sıkılan takımdandı. taşım da taşım.yemeğe kıyamadığı. ebedî saadetler uğrunda dünya nimetlerini tepecek insanlardan değildi. Ve o böyle yaptığı için de Hayri İrdal dünyalar kadar mesuttu. Andronikos Kayser'in definesi ve cıvadan altın yapmanın en kolay usulünün ilm i havâs sayesinde bir hud-dam tedarikiyle olabileceği üzerinde az çok ısrarla durarak anlattım.. Burasını düşünmeliydim.. insanları anlayışım değişti. göz göze gelme bir uğur. bu sene içinde verdiklerimi geriye versin! O da beş on kuruş eder. yüzükler. Hayır. O geceden sonrat hattâ o gece içinde hemen hemen hayatımın mahreki ve mânası değişti. ikramiyeler arasında benim liram. Elbette insana bu yüzden birtakım iyilikler gelecekti. Ferhat Beyi. Talihimin bu küşayişi anında hâlâ omuzumda devletlinin elinin ağırlığını hissediyordum. yarı tok ömrünü geçiren Hayri İrdal'ın taba-ğındaki tek midyeyi bile. mâşallahlar. Devletli hiç de bu cinsten. Evliya inadı bu. Gâvur kısmının mâşallah denecek nesi olabilirdi? Mâşallah kelimesi elbette bizim olacaktı. "Belki mahsustan böyle söyledi. Eski zamanların cülus atiyeleri gibi sağı solu ihya eden. Mahzun mahzun döndüm. Düşünün bir kere. Nitekim öyle oldu.Bizanslılarda mâşallah yoktur. alan. âdeta onu kıskanıyordu. Hattâ çok defa bana rağmen oldu. Yirmi yedi altın direkli çadır. bir saadetti. eşya212' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ vı görüşüm. o başka çeliktendi. altın ve gümüş evanî. O bizlere mahsustur. Hattâ rahmetli üstadımın takvimlerine. koskoca Büyükdere'de. kadın hulliyatı. Hattâ dünyaya bakışım. Hiç olmazsa on senedir bu münasebetsiz icada verdiklerimi geriye alayım!" Mümkün 211 TANPINAR mü? "Haydi o kabil değil. içlerindeki bütün eşya altın veya gümüşten. ruh terbiyesi diye kendini azaba sokacak. Halit Ayarcı gülerek: -Olmaz. Hattâ çok güçlükle ve adım adım oldu. yiyen. bu lokantada. Ömründe hiçbir riyazet yapmadığı. tabiî onlar da nazar değmesin.Yedigelin Emine Hanıma o kadar yalvardım.. mübarek kadın sözünü tuttu. Bilâkis hoşuna gideni kapan.. kem gözden korusun diye bir şeyler takınıyorlardı. üflenmiş tılsımlar olduğunu Seyyit Lûtfullah'tan işitmiştim. çatalımda takılı duran midye tavasını bile lahzada fark edişi.dedi. kıra salınmış uyuz keçi gibi salına salına döndü. yani nefis. Ben onları kastediyorum. "Şunu biraz arttır. Bu kadar yalvardıktan sonra muhakkak bir şeyler çıkarır!" diye bekledim. Bütün ay. etme!. kahve köşelerinde yarı aç. ya mübarek! dedim. barbunyaları derhal görmesi. Masamıza bakışı. Evet. N'olur.

Bir gün gelir. ancak saatçilerin açtıkları yerlerde olurdu.. Doktor Ramiz bir aksiseda gibi tekrarladı: Evet içelim. Fakat ben onu dinlemiyordum. Ben sarhoşum. Fakat daha evvel içelim. salâvat getirecekleri yerde kahkahadan kırılıyorlardı. düşünürsünüz. filân hepsi oynuyor.zayiçelere. onun elini omuzuna koyduğu acayip. gördünüz ki değilsiniz. Gittiği yerlerden hokkabazlık eşyası getirir. Böyle bir adam. Bana bir şey oldu.. Yalnız saatçiliğiyle meşguldü. Rahmetli Nuri Efendi onun için bunlara ustadan ustaya mektup derdi.. nasıl olsa hep beraber gideceğiz. Böyle gece hiç bırakılır mı? Şimdi oturun da bana şu ustadan ustaya mektubu anlatın... dedi.. Hem hiç değilsiniz.. İşlerinizi şöyle beraberce gözden geçirelim. Meselâ sizin saatin iç kapağının altındaki gibi.. Anladınız mı? Zaman. Ahmet'i. diyordu. Tekrar içtik. bu eğlencelerden yorulmuştum.. Halit Ayarcı izah etti: Atena ile Herkül'den bahsediyorsunuz. Hulâsa büyük mânada kuyumcuydular. Siz de filozofsunuz Hayri Bey.. Ve bunların en güzel... hem hakikî bir filozofsunuz! diyordu. dedim.. filânla... Evvelâ parasızsınız. Zaman felsefesi. Hani o tulgalı kadınla. yani çalışma felsefesi. birtakım meseleler içinde bulunmak bizi eğlenmekten alıkoymamalı.. yazma kitaplarda bulduğu simya reçetelerine de pek kulak asmıyordu. Halit Ayarcı beni teskin etti: -Aldırmayın. Halit Bey hemen her cümlemin arkasından: Olur şey değil... demin de denizin dibinde Andronikos Kayser'in hazinelerini gördüm. . hem de muhtaç olduğumuz filozof. Hepsi aynı yere çıkar. Evime. Hakikaten evime gitmek istiyordum artık.... Beni kandırıyorsunuz. yoksulluğuma dönmek istiyordum. İşin garibi masa başındakiler bundan korkacakları. Hayır.. dedim. Salon eğlencelerine meraklıdır. Sarhoşluğunuza gelince. -Gitmesine. oymalar.. baldızlarımı.. Çizgiler. Olsanız da açılırsınız.. Bizim Faik'in huyudur. karımı. aramızda bulunsun... Bununla beraber Halit 214' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Ayarcı'nın merakını elimden geldiği kadar gidermeğe çalıştım. kaçacakları. Doktor Ramiz'in arada sırada bazı mütalâalarla haşiyelediği hikâ yemi sonuna kadar dinledi. Filhakika masadaki yemek tabaklarının bir kısmı lodos fırtınasına tutulmuş gibi sallanıyorlardı... Sonra bahse döndü: Öyle ya. Sonra yüzüme dik dik bakarak: Dünyanın en tabiî vaziyeti. diyordu. Fakat evvelâ vaziyetinizi anlatı nız. Sanki hepsini cin tutmuştu. 213 TANPINAR Çaresiz ben de sözü o tarafa döktüm.en ehemmiyetlileri saatlerin iç kapaklarının iç tarafında yani çok defa. Bir de umumî sıhhat bozukça. Onun yukarıda bahsettiğim sözlerini hâfızamda kaldığı kadar naklettim. yani sadece para meselesi. İşsiz olmak. Yapanlar da maden işçiliğinden arılıyorlardı . Sonra da evlendirilmesi lâzım üç genç kadın var evinizde.. Keşke ben de sizin gibi düşünebilseydim. Eski saatler el işiydiler. hayır. görmüyor musunuz? Devletlinin masasında. Ayağa kalkarak elimle işaret ede ede: Orada. ancak saatçi görür onları. ıstıraplarıma.. İşin fenası benim bu sözlerim üzerine kahkahaların ve onlarla beraber tabakların sallanmasının artmasıydı. tabaklar.. Ona evimi. Bilhassa Hayri Bey siz için. bana ve benim olan şeylerin arasına. dedi. insan azma nı herif. Benim olmayan bu hayattan. Halit Bey tekrar kadehe sarıldı: İçelim. Zehra'yı anlattım. Şimdi hepsi bana bakarak gülüyorlardı. Bu itibarla yaptıkları saatleri çok güzel eserlerle süslerlerdi.. Bu saatin bir eşini Nuri Efendide görmüştüm. Bırakın evime gideyim.. Fakat ben artık tedirgindim. Mazallah. Monşer. Amma böyle asık çehre ile değil. bu tam filozof.

Topal İsmail'e kızımı ben nasıl veririm? Elbette vermeyeceksiniz. Snnra... Daha İsfahanla Mahuru. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın.. Alelâde hayata razı değiller. Kendilerini anlamıyorsunuz diye. Teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız. hiç değiller. Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Fakat sanattan... Hep hatâ. Herhangi bir gazinoda meşhur bir artist. imkânsız. yahut üzüntülerimin sebebi böylece teşhis edildik216' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ten sonra içmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. Siz harbe girmeden mağlûp olmuş bir orduya benziyorsunuz.. İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. sonra kabiliyetsiz... dedim.. "Ondan sonra ağzımı bile açmam. Hele büyüğü. Kulağı yok efendim. bugünün sanatından anlamıyorsunuz. O yine devam etti: . soyunup çırçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu... yaşamaya azmetmiş insanlar. Fakat... Elimdeki kadehi bıraktım.. küçük bir görüş farkı her şeyi ıslah edebilir.. Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. O devam etti: -Hvet. Belki. Hastalığım.Kelimeler değiştirilince işler ne kadar kolaylaşıyordu... üç izdivaç. Hayır.. Küçüğü. sesi çirkin. bana döndü: -Güzel olamaz.. dedi.. ne bileyim şahsen güzeldir. Kendisi de bir tane yaktı. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı. Halit Bey bana bircıgara uzattı.. Onları anlamadığınız için size kırgın olmaları kadar tabiî ne olabilir? Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok.. Hayır. Altı saattir beraberinde bulunduğum.Hele büyük baldızınız gibi hakikî bir artiste karşı muameleniz.. öbürleri. hangi artist. Tabiî. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. hiç yok. söz gelişi diyorum. onu bekliyordum. 215 TANPINAR Tekrar aynı çıkmaza girdiğimi hissettim. O kendiliğinden gelir.. Ben boynumu büktüm. Hatâ. diyordu. muganniye sıfatıyla.. Bereket versin bu akşam rakı boldu. onu inkârınız.. Ne olursa olsun akıl ve mantık namına bir kere daha işe karışacaktım. büyük baldızım büyük bir muganniye olduğuna kani." -Aman beyefendi. Kalabalık neyi sever. baldızlarım. Kim alır! Halit Ayarcı bir müddet düşündü: -Anlattığınıza göre durup dururken kimsenin alacağı cinsten değil.... Hayatınızı artık biliyorum. demesini bekledim.hangi büyük.. dedim. Kızınız anlattığınıza göre zarif ve güzel bir çocuk. Hiç olmazsa bu işte beni anlayacaklarını sanıyordum. Vermem de ne yaparım? -Akranını bulursunuz. Meselâ. Sonra cahil. biraz teşebbüs ve gayret. Fakat o sesle musikîsi beğenilsin! Buna imkân yok.... Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?. Fakat bilinmez. güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim.. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına. Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Ufak bir refah değişikliği. neyi sevmez? Bunu kimse . bir felâketle bu işler hallolur sanıyor. Tabiî.. Para. Karım kendisini Hollyvvood'da zannediyor. İstediğim kadar bu mesut hâdiseyi kutlayabilirdim. biraz bolca yiyip içme. Hemen arkasından.. Arz ettim. Sesleri ayıramıyor. her hareketine hayran olduğum adam da deli idi. bir iki kanun teklifi ile meseleyi hallederiz. radyoda büyükçe bir şöhret.. Evvelâ bu bir kalabalık işidir. şu musikî meraklısı. Elbette vermezsiniz. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu^fakat hemen omuzu-nu silkti. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. yani değildir amma. Dışar-da bütün cümbüşüyle devam eden mehtaba baktı. Güzelden anlıyorsunuz. öyle olacak! Ve hepsi de size karşı biraz kırgın.

Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı şarkıları. Şimdi seçilecek yol kaldı. Karşı masadan mütemadiyen el işaretleri yapılıyordu. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Musikî denince herkes. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak. yahut halk musikîsine kaçan alafranga mı?. hani şu demin söylediğiniz.. Fakat öyle sanıyorum ki. çok yazık! Biraz realist olsanız bir parça. demek istiyorum. apışır kalırsın. şayet baldızınız hanımefendi batı musikîsine merak sarsaydı. Hayatlarına biraz duygu. Hulâsa eski adamsınız. kendini süslemek istiyor. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar üstesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. şarkıları güfteleri için seviyorlar. Musikîyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lâzım... bu masa başında pek kesip atamayız.. Farkında olmadan alayında. Bu 2İ7 TANPINAR işe bir de kalabalığı ilâve edin.. ezilirsin. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. Yani bozguncu olmak. Hakikati olduğu gibi görmek.. yeni diyorum. Siz bana söyleyin. Orijinal ve yeni. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsu218' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nuz. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. rahatsız edecek kadar. Halk musikîsi mi. Vaatkâr. ben karar verdim. O. Bu gece fena olmayacak gibiye benziyor. Bir yudum rakı içti sonra bana döndü.. üslûp dediğiniz şeyler yoktur artık. kimi taklit ediyor? Meşhurların hemen hepsini. Dikkat edin.. Radyo devrindeyiz.. bundan doğar. Yazık.. Hattâ fazla realistim. alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musikîsi mi. Hal it Ayarcı gülümsedi. Bu meselelerde herkes işin alayında. istisnaî zamanlar katmak istiyorlar. Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Kötümser olursun. her şey değişirdi. Bakın Hay-ri Bey. Hakikaten afallamıştım.. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Onun için anlaşmamız lâzım. romatizma. Tabiî.. fakat musikîden o kadar anlamıyorlar ki.. Bu sual bir kere soruldu mu sizin zevk. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır.. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. ustadan ustaya mektuplardı. aynı makamdan. ben eminim ki bahsettiğimiz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olark İstanbul'u fethedebilir.. aynı şekilde söylüyor. bütün mesele burada. Yüzüme dalgın dalgın baktı: Evet. para sıkıntısı. nezle. Realiteyi görmüyorsunuz. Sonra idealistsiniz.. Onlar. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez.bilmez.. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tâyin etmektir. Evet bozgunculuk denen şey budur. Bu kadarı da fazlaydı artık... Ben mi realist değilim! Realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiçbir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir hâlini methettim mi? Ben öyle sanıyorum ki her şeyi olduğu gibi görenlerdenim. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu... harp ihtimali. Demek son derecede şahsî! Mesele halloldu. Amma. evvelâ "Hangi musikî?" sualini kendisine soruyor. siz garip bir adamsınız. beraber çalışacağız bundan sonra.. Bir müddet yüzüme baktı. bunu burada. Fakat hepsini aynı sesle. Siz . Zavallı Hayri Bey. Evet öyle tahmin ediyorum. ufak bir miktarda... biz de onlara katılırız'.... Hayır.. sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok âdi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı-daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahallî halk türkülerinde muvaffak olacaktır.. Burasmı anlamıyor musunuz? -Hangi alay? Çıldırıyorlar. çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabiî arkadaşı oldu. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. Şu konuşmamızı bitirelim.

Baldrzı mı keşfetmişti. gazetelerde ismi sık sık geçer. Sesi kötü.. onun için size eskisiniz. Hattâ Hal it Ayarcı 'nın son cümlesi üzerine. şu hâlde dokunaklı ve bazı havalara elverişli demektir.. Fakat o böyle yapmadı. Siz kelimelerle zehirlenin durun. Ondan ötesi hakikî boşluk.. Bundan iyi ne istersiniz? İki eli birden serbest kalacak. binaenaleyh bugünün telâkkilerine göre sempatik demektir. Kabiliyetsiz diyorsunuz..kelimelerle zehirlenen adamsınız. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Hayri Bey."yi bir kere okusa. Elbette hayır... Bilin ki zamanımızda bu gibi işler için kuvvetle istemek kâfidir. düşündüm... -Ah bir görseniz. hayat her gün yeni bir şey keşfediyor. Baldızım ve musikî. İmkânsız. Halbuki baldızınız hanımefendi tarafından işi münakaşa ediniz. elma olmak haysiyetiyle mütalâa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi. mesele ne kadar değişir.. Düşünün bir kere. Hayat yürüyor.. O hâlde dediğimi yapacaksınız.. öpücükler gönderecek. Toparlamağa çalışalım: Çirkin.. İçimde dünyanın en mesut hafifliği vardı.. Bakın ben dört beş saat evvel sizi keşfettim. Neye yaramıştı? Bütün hayatım kepaze olmuştu. elinde udu şarkı söylüyor. "Vaat et. II . Ne iyi. o hâlde muhakkak orijinaldir. -Allah razı olsun beyefendi.. dedim. farkında değilsiniz... diyorsunuz. İnce. Halit Ayarcı yüzüme dostça baktı: Demek parmaklarını çıtırdatıyor ha. Azamî istifadem ne olabilir? dedi.. Yarın baldızınızla meşgul olurum.onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual.. Bir de bunu denesem ne çıkar sanki?.. Büsbütün imkânsız. Elinde bulunan bu mal.. fakat azizim... Newton başına düşen elmayı. kırmızı topuklu iskarpinlerinin üstünde sallana sallana size bir.. şimdi de muganniye olarak baldızınızı keşfediyorum. Hakikaten teşekkürden başka yapacağım bir şey yoktu.. şarkı söylerken eşarbını parmaklarına dolayıp çözmeğe çalışmayacak. Meselâ bu bahiste en büyük hatanız musikîden.. Mübarek olsun. Bununla beraber son itirazlarımı toparladım. ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek. mendilini yırtmağa uğraşmayacak. O hâlde elimde iki rakam var. Bin defa hayır. ne mükemmel. eiieriyic 220' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ selâmlar. karşısında fıçı gibi terleye terleye." diye düşündüğümü hayal meyal hatırlıyorum. yani mücerret bir fikirden hareket ederek baldızınız hanımefendiyi mütalâa etmenizdir. parmaklarını çıtırdata çıtırdata. tatlı. Zerre kadar.. Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu. bu nesne ile.. Siz de öyle yapın! Baldızım musikîden başka bir şeyde muvaffak ol219 TANPINAR mak istemiyor.. Ben bir türlü buna yanaşmıyordum... alkış tufanına teşekkür edecek.... bu başlıbaşına bir muvaffakiyet vasıtası. Onu değiştirebilir misiniz? Birden sıçradım.. diyorsunuz. karşı masa-dakilerden biriyle karşı karşıya çiftetelli oynarken buldum.. bana dürbünün bakılacak yerini göstermişti. Açık bir pencereden giren rüzgâr ve motor sesleri henüz yanmakta olan lambalara hücum ediyordu.. Baldızıma hangi musikî uyar? Böyle düşünün! Sonuna kadar bu çıkmazda mı kalacaksınız? Elbette ki hayır. O geceden vâzıh olarak bende kalan hâtıra buraya kadardır. İcabında halka.. Yalnız sabaha karşı kendimi. İnat ediyordum.. yarın unutacak olduktan sonra. meşhurdur. Yarından itibaren baldızınız sahnededir.. Biz ayakta bu güzel sabaha karşı durmadan göbek atıyorduk.. "Gelse o şuh meclise. sisler içinde yumuk yumuk bir sabahtı bu. Halit Ayarcı geceki vaitlerini tutsun veya tutmasın. Kendimi evimizin hemen arkasındaki Kamburkarga çıkmazında bir taşa çömelmiş. yahut dinlesiniz. Birincisini değiştiremeyeceğime göre. başımın ucunda karımın kızkardeşi. Yeni adamın realizmi başkadır. Siz hakikî bir hazineye sahipsiniz..

ben kalem şefi olacağım! Halit amcam teşkilâtçıdır. Ne olsa... birçok yabancı insan.. Amcam bu vazifeye devamımı isteyince tereddüt etmiştim. Şimdiden sonra yolu açıktır. O zamana kadar tanıdığım kadınların hiçbirine benzemiyordu. Üçüncüsü büsbütün güç oldu. Mamafih sizin getirmenize lüzum da yok... Zavallı ne yapacağını bilmiyordu. icap ederse tepsi tepsi gönderir.. Siz hayata değil . dedim. dedi. İnsanla dost olması için bir saniye görmesi kâfiydi. Nermin Hanımın daha o gün ya örgü ördüğünü. Yine o günlerde Saatleri Ayarlama Enstitü-sü'nün çekirdeği olan küçük dairemiz açıldı. yalnız kalınca örgü örerdi.. Halit Ayarcı hiç ses çıkarmadan dinliyordu. Yalnız ayakkabılarınızı boyatmak lâzım. Nihayet akıl öğrettim.. Doğrusu sizin gibi bir arkadaş bulduğuma memnunum. Benim arkadaşlarımdan birinin kocası küçük kızlara meraklıymış. Kocam kıskanmaz. yakışık almaz. Şimdi birdenbire güçleştirdiler. Hele benden kurtulsun da. Eskiden boşanma denen 222' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şey kolaydı. Baldızımın her usul hatası çılgınca alkışlandı. Oh. Kayınvalidem yemek pişirmesini sever. hele sizi anlatınca müsterih oldum. Bununla da kalmadı. Hayatında hiçbir sırrı yoktu. Avrıca da bir sene yeniden evlenme için müddet koydular.. Daire deyince insan çekiniyor. dâvayı sallıyorlar. Bu adam saç kesmesini bilmiyor. İlk önce olmaz filân dedi ama şimdi de adamcağız evden çıkmıyor. Kardeş. ben de şimdilik kâtibiz. Hele başınıza bir de bere koyarsanız.. Hanımefendi hakikaten muvaffak olacak. Göreceksiniz neler yapar. dedi. Pakize.. Siz de getirirseniz öğleleri beyhude yere yorulmaktan kurtulursunuz. Bir de berberinizi değiştirin. Üç kocasından da darılmadan dostça ayrılmağa muvaffak olmuştu. Ben.. Gördünüz mü nasıl beğenildi? Bu canlı insanın insanla karşılaşmasıdır. Başına da bir kasket.Acemaşirana inanıyordunuz.. Zaten aklı başında insan bu asırda karısını kıskanmaz. İlk gece Pakize. Bu hakikî bir zafer oldu. aklı başında bir hademe beni karşıladı ve içeri aldı. dedi. Halit Ayarcı.. Şimdi de genci ihtiyarı pek belli olmuyor ya. dedim. doğrusu çok iyi oldu sizinle beraber bulunmamız.. yenge. "Nasıl?" diye soruyordu.. İş için elindeki örgüyü bile bırakmıştı.. Doğrusunu isterseniz ben onun buraya kâtip olmasını isterdim. Sükûtu sevmezdi. İkincisinde mahkeme bir sene sürdü. Daha doğrusu daima konuşur. Daha şimdiden muazzam bir proje hazırladı. Fakat amcam teşkilâtı kabul ettirince siz müdür muavini. sırtına bir orta mektep önlüğü geçiriver. Daha o gecenin haftasında baldızım küçük bir gazinoda muganniye idi.. Fakat amcam. sanki o gece bana söylediklerini tatbik için bu salonu ve halkını tedarik etmişti.. Eteklerinizi biraz kısaltıp saçlarınızı da kısa kestirdiniz mi. Mamafih artık ben de bıktım. Biliyorsunuz. Biz Şişli'de oturduğumuz için yemeğimi de beraber getireceğim. "Yaşa" sesleri.. Yalnız çıkarken. sırtımda bir gece evvel Hali t Ayarcı'nın göndermiş olduğu elbiseler. İlk kocamdan daha ne yaptığımı bilmeden boşanmıştım. filân vardır. her lahza mahcubiyetimden yer açılıp da içine giriyorum sanırken kızcağız bayağı gecenin kahramanı oldu. Ben sabahleyin dairenin yolunu bulamazsınız belki .. İlk söz olarak: Elbiseniz yakışmış. Halit Bey sizi bana anlatınca bu elbisenin size uyacağını tahmin etmiştim. tahminim gibi.. Bu modern bir müessesedir. Bir sabah ben. Genç hanım lâzım. siz de. abla çığlıkları birbirini kovaladı. Yaşınız başınız da ahbaplığa müsait. yahut konuştuğunu öğrendim. 221 TANPINAR Evet. Hâkimler muttasıl barıştırmağa kalkıyor.Bununla beraber Halit Ayarcı bütün sözlerini tuttu. Hayata inanmak lâzım Hayri Bey. Sizin klasik makamlarınız böyle bir muvaffakiyeti dünyada elde edemezdi. Hâlâ da ahbaplıkları devam ediyordu. Hal it Ayarcı'nın akrabasından olduğunu bildiğim kalem şefimiz Nermin Hanım beni görür görmez kırk yıllık ahbap gibi sevindi. ikide bir bana dönüyor... Fakat erkeklerimizin fikrî terbiyesi henüz bu mertebeye gelmediği için. Bugiin aile artık arkadaşlık üzerine kurulmuş bir müessese oldu. Ben getiririm. Halit Ayarcı. belediyenin civarındaki büromuzun kapısında göründüm. sıkılırım. Hiç kimse ile darılmak âdeti değildi. Doktor Ramiz ve ailemizin bütün efradı dinleyiciler arasında idik. Fakat baş başa olduğumuzu söyleyince. İhtiyar. Masamı gösterdi.

Hattâ aradaki farka terakki adı dahi verilemez. vazgeçtim. Burada o bile yoktu. Bazen bunlara Halit Ayarcı'nın kendi buluşları da karışıyor ve onlar daha mânalı oluyordu: "Müşterek zaman müşterek iştir". ( alışmayan. Her birinden biner tane basıyor ve şehre dağıtıyorduk. muayyen bir kazancım bulunduğunu düşündükçe her saniye başında. Birinci zevcine ve akrabasına dair uzun bir izahattan sonra şimdilik hiçbir işimiz olmadığını. Ben Halit Beye bir şeyler anlatmıştım. Dağlar devirmek istiyordum. Amcam sizin iyi fal baktığınızı söyledi. Filhakika ilk ayımızı sadece bu işle geçirdik. Beraberce Nuri Efendinin hatırlayabildiğim sözlerinden yüz kadar slogan tertip ettik: "Maden kendiliğinden ayar kabul etmez". benden kaçışlarına şahit olmuyordum. İşte burada mesele birdenbire değişiyordu. Kendimi hayata yeniden başlamış sanıyordum. Hattâ İspritizma Cemiyeti'nde bile birbirlerine ve kendilerine yalan söylemekten hoşlanan birtakım insanlara hizmet ettiğimi bildiğim için gülünç dc olsa bir iş yaptığıma inanıyordum. sadece Halit Beyin gelmesini bekleyeceğimizi söyledi. karışık. Bu esnada şehrin saatleri birbirini tutmadığı için büyük bir zata ait cenazede mühimce bir zat bulunamamıştı. bu yetmiyormuş gibi gün geçtikçe eksiklerimizi tamamlıyorlardı. Artık gün boyunca kahve kahve şuna buna rastlamak ümidiyle koşmak yoktu. Sonra hanımefendiyi rahatsız etmekten korktum. muntazam şekilde devam etmemizi.diye az kalsın otomobille eve kadar uğrayıp sizi alacaktım. bizim hâl ve hatırımızı soruyor. Hayret edilecek nokta. iyi kötü döşemişler. Halit Bey birbirini tutmayan saatlere bakmış ve o esnada işsiz olduğunu hatırlamıştı Başka insanlar ona inanmıştı. 224' SAATİ .Tekrar bir iş sahibi olduğumu. Böyle iş olur muydu? Hayatta yeri neydi bunun? . Bir işim vardı.. kırtasiye eksikliklerimizi tamamlamamızı söylüyordu. Bu üç ay bütün hayatımda bir istisna oldu. Ayın sonuna doğru daktilo makinalanmız. işsiz insan sıfatıyla evde horlanmıyor. Daire iç içe iki odadan ibaretti. Birincisinde Nermin Hanımla benim karşı karşıya masalarımız vardı.. Onlar ayrı ayrı iki âlemdir. "Refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer" gibi şeylerdi bunlar. fakat yapacağım iş yoktu. sevinçle ve korku ile dolu bir devirdi. birkaç kelimenin etrafında doğmuş bir şeydi. sualinden kurtulmuştum. İnsanlarla. Ve bu hisle dünyanın en muntazam insanı gibi yaşıyordum. "Ayar saniyenin peşinde koşmaktır". Onu hiçbir zaman unutamam. Biitün gün dairede kaldığım için eski tanıdıklarımın beni gördükçe yol değiş (irmelerine. İçimde müthiş bir gayret uyanmıştı. hayatla hiçbir alâkasını bulamıyordum. Daha ziyade bir masala ben ziyordu. sokakta her rast geldiğime talihsizliğimin hesabını vermeğe mecbur olmuyordum.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Biraz sonra ne yapacağım.Hakikatte günün on iki saatinde konuşan bir insandı. Her gün falıma bakarsınız değil mi?. ücret ayırmışlar. üç kocasından da kendisinin istemesiyle ayrılmış olmasıydı. görmemezlikten gelmelerine. perdelerimiz geldi. Böylece hiç işi olmayan enstitümüz yavaş yavaş kendi varlığının etrafında bir yığın iş peydahlamış oldu.. Bundan sonra bunların basılmasına nezaret işi başladı. Üçüncü aya doğru Halit Ayarcı enstitünün teşkilâtını hazırlamış olduğunu bir sabah bize müjdeledi. sanki ağır bir uykuda imişim gibi sevinçten benirleyerek yaşıyordum. Doğrusu o kadar sevindim ki. İkinci ayın ortasına doğru Halit Ayarcı bir gün daireye uğradı.. Bu yeni vazifem öbürlerine hiç benzemiyordu.. Halbuki bu konuşmasına göre adamcağızların bunu kendilerinin düşünmüş olması lâzım gelirdi. Bu. Ondan sonra esbabımucibe lâyihasını yazmağa başladı. Bu yüzden on günün içinde bize bir bina bulmuşlar. Nermin Hanım işte böyle bir Nermin Hanımdı.. Halit Ayarcı ara sıra telefon ediyor. Nermin Hanıma bir ara işimizin ne olduğunu sordum. Bu istediğine erişme sevinciyle kaybetme korkusunun beraberce vücuda getirdikleri acayip. "Hakikî insan zaman şuurudur". Şimdiden söyleyeyim ki alelade eşya ile döşenmiş bu odalarla İstanbul'un en asrî müessesesi olan enstitü binası arasında hiçbir münasebet yoktu. Bizim odadan Halit Ayar223 TANPINAR cı'nın bürosuna geçiliyordu.

Doğrudan doğruya bir levazım müdürlüğü. bana: -Hayri Bey! dedi. Bu işleri konuşacak! İçimden. yahut ufak telek emirler ve ıı yordu ¡•akat havadisleri geliyordu. Fakat sesi gülmekten kırılıyordu.. Bir gün Nermin Hanıma onun gönderdiği müsveddelerden birini dikte ederken âdeta kederimden ağlayacaktım. hâl hatır soruyor. Ben müdür muavinliğimin dc ğil. Endişelerimi artık Nermin Hanımdan gizlemiyordum. telefonda yerlerini tâyin ediyordu. fırsatını verdiği nisbette bu işin sonu olamayacağını anlatmağa çalışıyordum. O teşkilâtçıdır. üç gün sonra aldığımız cevapta bir yığın itirazdan sonra dediklerini yapmağa çalışılacağı söyleniyordu. "Bari anlatmasa. Ama biraz işleri yoluna koyduktan sonra. Nermin Hanım durmadan yeni teş-^Inttan. beni sonuna kadar dinledikten sonra: 226 SAATLERİ AYARİ. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi mühim bir müesseseye hâlâ gereği gibi ehemmiyet verilmediğinden" bahsediyor. Ben kiıcücük dairemi ''n varlığını guliinç bulurken o. dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. Bana bir parça daha az gösterişlisi verildi. yahut sözümü bitirmek. Yarın Ankara'ya gidiyor.2S TANPINAR iremiz hiç de böyle şeylere kalkışmamalıydı. aramızda bulunması biraz emniyet verirdi. kimseye bir şey söylemese!" diye dua etmekten başka ne yapabilirdim? Bununla beraber belki de benim vesveselerimin tesiri altında o da üzülmeğe başladı: . hepimiz açıkta kalacaktık.AMA ENSTİTÜSÜ -Azizim Hayri Bey. almakta olduğum üç hademe ücretinin peşinde idim. kurşun kaleminin nerede duracağını hep o tarif etti. Mümkün mertebe kendimizi unutturmaiıydık. sonra on beş adım ötedeki telefon yetmezmiş gibi benim masama bir telefon kondu. gorünmuyordu Yalnız telefon ediyor. Ertesi gün yarım düzine gece lambamız geldi. Daha sonra masalar değişti. Halit amcam yanılmaz. Bana kalsaydı. Hâlâ küçük ücretinizi kaybetmekten korkuyor musunuz? Vazgeçin bu deliliklerden. realist olun! Ve tekrar telefonu kapadı. şefliklerden dem vu-'"vordu. Bunlar yetişmiyormuş gibi Halit Ayarcı. İmkân yok! diyordu. İşin garibi. sağa sola mektuplar yazıyor. Siz Halit amcamı daha tanımıyor sunuz! Fakat niye gelmiyor? Gelecek. yeni bütçeye ve tam kadrosuyla teşekkülüne kadar tahsisat istiyor ve bir muhasiple bir başka kâtibin verilmesinde ısrar ediyordu. Bir saat sonra tekrar telefonu açtı. hele son günlerde durmadan müsveddeler yolluyor. Evvelâ muşambalarımız değişti. muazzam kadrodan bahsediyordu. Fakat hiç de böyle olmuyordu. kalem levazımının gönderilmesini istiyordu.. şubelerden. Sonra güvenmediği işe girmez. Halit Ayarcı'ya birinci sınıftan bir Amerikan yazıhanesi verdiler. Halit Ayarcı bütün bu eşyanın geleceği saatleri biliyor. Ay başından ay başına ücretlerimizi alırken görünmek en münasibiydi. Bana söz söylemek. da ?. Realist olun! cevabıyla telefonu kapadı.. sanki sahneye çıkacakmışım gibi benim kılık kıyafetimle de meşgul oluyordu. Nermin Hanıma üzerinde kayabileceğiniz kadar cilâlı bir masa geldi. Fakat gelmiyordu. Bütün bunların benim için tek bir mânası vardı. Gün geçmiyordu ki küçücük dairemize birtakım yeni eşya gelmesin. Benim masamın üstündeki gece lambasının. dairenin lâyıkıyla döşenmesini. siyah parlak yazı takımının. Bütün bunlar beni endişelendiriyordu. Halit Ayarcı. Fakat Nermin Hanımın Halit Ayarcı'ya itimadı vardı. Bana Büyükdere'deki sözlerini hatırlatıyordu.İşin fenası Halit Ayarcı'nın ortalıkta görünmemesıvdi. bir nevi depo olmazsa dairemiz lâğvedilecek. Onu kaybederim korkusuyla çıldırıyordum.. Hiç ol mazsa gelip gitseydi. Bir gün Halit Ayarcı'ya telefonda bunu açmağa çalıştım. amcam dediği Hali! Avarn'mn bı mı için tasavvurlarını anlatıyor. Belki o gelse biraz iş de çıkardı.

her giin değişen şapkalarını bir "Maşallah!" çekerek methediyor. Ve bütün bunlar daima küçük büyük birtakım istitratlarla oluyordu. Fakat saadet telâkkimiz niçin hayat şartlarımıza göre olmasın? Üçüncü ayın sonlarına doğru idi ki bir gün bu tehlikeli durgunluk kırıldı." mukaddimesiyle en aşağı yirmi kişiden bahsediyor.. Otuz beş sene süren hademelik hayatında birdenbire hiç beklemediği zamanda. benim akşama kadar sağdan soldan bulduğum saatleri tamir etmekliğim.Paraya o kadar ihtiyacım yok. Onu yormuyorlar. öyle kapı önlerinde. Bütiin hayatı. bordrolarımızı imzalamağa getiıen kâtip.. Sonuna doğru konuşmasının başıboş. Faka! Nermin Hanım bana ben/emiyordu. Mu-şambacı. Nermin Hanımın konuşmasından yoruldukça kahve pişirmek bahanesiyle odadan sıvışıyordu. "Belki tanırsınız. kimse kendisini taciz etmiyordu. müessesemizin bu tek muvaffakiyet şansını "bir daha bırakmayacağım" der gibi bir elinden yakaladı.Beyim. Derhal kaçıyor.. filân da beklemiyordu. Nermin Hanım bermutat Halit Ayarcı'ya üçüncü süveterini örüyordu. oradan Küçük Mustafa Paşa taraflarındaki konak •277 TANPINAR larında geçen çocukluğuna sıçrıyor. Ben dahâ bu kadar ımihim adamı nasıl selâmlayacağıma karar vermeden Halit Ayarcı beni ona: . İyi kadın ama iki çift laf etmeğe gelmiyor.. hepsi onun hayatından bazı şeyleri bir kere olsun dinliyorlardı. daha sonra yeni aldığı şapkanın yakışıp yakışmadığını soruyordu. Fakat . karmakarışık hâkle diliyle iki dudağının arasında yaşıyordu. . Hır sabah. Hal i t Ayarcı. ben tanımadığımı söyleyince üzülüyor. hamal. onu dinliyor. Bir gün bana utana utana : . fakat tam yarısında bahsettiği adamın kızı veya karısının adı geçince ameliye tekrarlanıyordu. bu işe ben de şaşıyorum. Hayri İrdal burada.. ev işi görmek. ve müessesemiz birdenbire bir nevi canlılığa kavuştu.Tıpkı daldan dala sıçrayan serçeler gibi düşünceden düşünceye atladığı için. önde belediye reisi. bunaltmıyorlardı. Üstelik. Nermin Hanımın süveter örerek hayatını anlatması. elektrikçi..AMA ENSTİTÜSÜ ıcr girmeğe başladı. Fakat tekrar eve kapanmak. Binaenaleyh bu iş onun için de mantıksızdı. Nermin Hanımın dostluk yapması ve bütün hayatını parça parça anlatması için herhangi bir insanla bir kere karşılaşması kâfiydi. Bu beklenmedik ziyaretle ikimiz birden şaşırmış ayağa fırladık. Her defasında. daha üçüncü cümlede başladığı noktayı ıınıı-luyor. diyordu. sırf müesseseye hizmet için âdeta fahrî çalışıyor. Şüphesiz onun için dünyanın en rahat hayatıydı bu. Belediye reisi.. Acaba öldüm de cennette miyim diye düşünüyorum. onları lâyıkıyla tanıtacak izahat vermeğe kalkıyor. İnsan sadece susar mı? Bilir misini/. daldan dala sıçrayışları muayyen bir merkezin etrafında toplanmağa başladı. demişti. büsbütün başka mevzulara dalıyordu.. Nermin Hanımın masasının yanı başındaki sandalyede oturuyor.En kıymetli yardımcım. Fakat onun da aklı bu işi almıyor. bu işte en büyük şansımızdır. Onıın için kaynanasıvin tekrar evde kapanmaktan bahsederken birdenbire ilk kocasına atlıyor. azarlamıyorlar. ki bu işe tâyinimden heri kaynanamın huyu değişti Bütün ev işini iistiine aldı. Vakıa gelip gideni pek olmadığı için bahşiş filân alamıyordu. yanlarında belediye reisinin yardımcılarından biri dairemize geldi. kendisinin bizi seyretmesi için bütün bu işin kurulmuş olmasına şaşıyordu. Bilir misiniz beyefendi. Adamcağız bu yeni daireyi pek beğenmişti. O /amana kadar hademe denen mahlûkun kendi hayatının şartlarına göre ayrı bir cennet tasavvuru olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hayri îrdal Bey. Biraz sonra bu telâş hadememiz Derviş Efendiye de geçti. Bununla beraber o da bu işin fazla süreceğinden şüphe etmeğe başlamıştı. kaynanamla burun buruna yaşamak hiç hoşuma gitmiyor. diye takdim etti. döşemeci. Ben ona Seyit Lût-f'ullah'la Aselban'ın sevişmelerini anlatıyordum.ahattı. İçime acayip şüphe228 SAATLERİ AYARİ. olması icap ettiği şekilde bir daireye kavuşmuştu. Sonra ilâve etti.. Onun konuşması başka tiirlii idi..

aziz arkadaşımızı evinden çaldık. siyah ciltli defterlere. mobilyayı beğenmemişti: -Arkadaşlarınki neyse amma. Nermin Hanımın yüzü ilk bayramlığını giymiş bir kız çocuğu gibi kıpkırmızıydı. hayat namına da kazandık! Ne dersiniz Hayri Bey?. Gezilecek ne vardı? Bizim odadan Halit Beyin odasına geçilecekti. Zaten nasıl olsa başka bir daireye geçmerpiz icap edecek. Belediye reisi bulunduğu yerle öteki odanın arasındaki birkaç adımı yarım saatlik bir mesafe yapmasını biliyordu. dedi.. sizinki pek hafif düşmüş. yahut Halit Ayarcı'nın koluna eliyle dokunuyordu. gözlerimin içine sevinçle baktı. Teşkilâtımız. Halit Ayarcı'nın kapısı önünde bizim odayı bir daha süzdükten sonra: Perdeler güzel olmuş.. "Nasılsınız? tyi misiniz?" suali karşısında tatlı bir tebessüm dişlerinin üstünde bir şekerleme gibi ezildi... Evet. tam ağzını açacağı zaman vazgeçiyor. Halit Bey. ne de görülecek şeye ihtiyaç varmış.. Onunki de büsbütün başka bir fedakârlık. çaldık. Fakat tecrübeli adamlar başka türlü oluyor. Onun odasında da aynı dikkati gösterdi.. sayenizde tamamlanınca Hayri Bey müdür muavinimiz olacak.... Başını ayakkabılarından bir lahza ayırdı.Kendisine verdiğimiz para utanılacak bir şey. Meğer ne kadar yanılıyormuşum? Bu cins gezme ve görmeler için ne öyle gezilecek geniş mesafeye. Benim tasdikim üzerine. Demek.Tam odadan çıkacağı sırada Halit Beyin bir gece evvel duvara astırdığı grafik nazarı dikkatini çekti. Halit Ayarcı gülümseyerek cevap verdi: Evvelâ mesai arkadaşlarımızın şartlarını düşünmeme müsaade buyurun. iki ayağı üzerinde 230 SAATLERİ AYARİ. Hakikaten utanılacak şey... Buraya sığamayacağız! O zaman değiştiririz. fiş dolaplarına.. Bu işler başka türlü yürümez. Ben de öm•229 TANPINAR rümde ilk defa olarak bir başkasının saadetiyle mesut olan bir adam gördüm. Esas olan sizin bu kararı vermenizmiş. şimdiki vaziyeti muvakkat. Belediye reisi en basit şeyin karşısında birkaç saniye duruyor. Aziz velinimetim hakikaten bana yapılan haksızlığa ağlayacak-mış gibi konuşuyordu. Tabiî. Halit Ayarcı: Emrederseniz bir gezelim! diye teklif etti. Nermin Hanım kalem şefimizdir. dosya dolabına... Başını eğmiş. perdelere dikkatle. hem nasıl? Belediye reisi de kendi sözünü beğenmişti. Böylece yeni binanın temeli atılmış oldu. uzun ve fasılasız gece çalışmaları vaat eden ampulsuz masa lambalarımıza. Birinci sınıf bir entellektüel. Ve teşekkür makamında elimi daha kuvvetle sıktı. teker teker ve tekrar tekrar baktı. o kadar. öyle.. Sonra bir eli öbür odaya açılan kapının topuzunda tekrar döndü ve bir daha odayı gözden geçirdi. Belediye reisi bunu yardımcısına not ettirdi. Sonra mobilyayı tekrar gözden geçirdi.... Dip duvardaki içi boş etajerlere. Onun için daha parlak ve o zamana kadar hiç söylenmemiş bir şekilde tamamladı: -Amma. heniiz kılıflarından çıkmamış daktilo makinalarına. Hayır... Hatta perdelerin tülünü ayırarak o kadar senedir tanıdığı sokağa uzun uzun baktı. fakat söylemiyor. bir şeyler düşündüğünü gösteriyor. Bu kadar mühim bir merkezde.. durmadan ayakkabılarına bakıyordu. masaların üzerinde ayniyattan alındığı gibi duran büyük. İşin garibi belediye reisinin de bu işe gerçekten sıkılmış görünmesiydi. Uzun uzun baktı: Demek böyle ha! . Halit Ayarcı bu fikri çok beğendiğini göstermek içiır.. Bu müjde belediye reisini âdeta kurtardı.. içtimaî meseleler üzerinde açılan bu küçük bahis kapandı.AMA ENSTİTÜSÜ sallanıyor. Bizim için o kadar sevdiği evini bıraktı.

Ve tepsi olduğu gibi yine bize geldi. O. burada salonun yarı aralık kapısının arkasında başında başörtüsü ayakta hünkârın emirlerini bekleyen Zeynep Hanımefendiye benziyorduk. Neşriyat büromuzun vazifesi bu olacak.. F akat Halit Ayarcı dinlemiyordu. biiyük muvaffakiyet.. Şu hâlde tam bir sosyal etüt.. O. Bununla beraber bu sosyal etüdü yaptığım için bayağı memnundum. altın bir tepsi üzerinde. Teşekkür ederim.. bu işteki muvaffakiyetin ta-mamiyle belediye reisine ait olduğuna kanidi." der gibi kabul etti. Bizim vazifemiz çalışanlara yardımdır. Nasıl. Belediye reisi göz ucuyla muavinine işaret etti.AMA ENSTİTÜSÜ Hayır...... belediye reisi de öylece kendisine hediye edilen muvaffakiyeti hafif ve çok kibar bir tebessümle...eski saatçilerimiz tarafından bu cins birçok sözlerin söylendiğini ve bu adamların cemiyet ve çalışma işlerini çok iyi bildiklerini. Bütün bu klasörlerin. benimle ve Nermin Hanımla beraber buraya toplanmış olmalarındaki muvaffakiyeti olduğu gibi ona. -Tahmin ederim efendim. Duvarda sloganları okudu: Ayar saniyenin peşinde koşmaktır... Nermin Hanımla ben. -Demek geceleri de çalışılacak! Büyiik fedakârlık. biz yalnız vazifemizi yaptık. "Zaten bunu bekliyordum. Halit Bey!. götürün. hayır.. bir yazma Kur'ân'ı seçerek gerisini olduğu gibi sahiplerine hediye etmişse... gece lambalarının.. Bu hâliyle yeni yaptırdığı konağın senetlerini karısının bütün serveti külçe kiilçe mücevherler ve en güzel yazmalarla beraber.. Ben sadece elimden gelen imkânı hazırladım... Sonra gece lambalarımıza bakarak Halil Ayarcf yi en ciddî sesiyle tebrik etti. Çeşitli mesleklere göre saat ayarı hakkında hiçbir fikrim yoktu... Halit Ayarcı birdenbire çok tatlı ve cömert bir jestle kendini ortadan kaldırdı. Halit Bey hiç de mütevazı değildi. Fakat karşısındaki de doğrusu istenirse Sultan Aziz'den daha az kibar davranmadı. Cidden teşekkür ve tebrik ederim. Ne çare ki karşısındaki de aynı şekilde ısrar ediyordu. Belediye reisi boş klasörlere. dediğim gibi. Muhtelif mesleklere göre ayar meselesi çok değişiyor. enstitümüzün gayelerinden birinin de bu ustaları halkımıza tanıtmak olduğunu anlattı. efendim. sonra: 2. -Estağfurullah. neşriyat bürosunun lüzumunu ve vazifesini defterine kaydetti. ne yazacaklarını henüz kimsenin bilmediği makinaların. da bizlere -bizler. asıl muvaffakiyet sizindir. Bunlar hep sayenizde oldu.Evet efendim. çok memnun oldum. ben de beraber hep size aidiz.72 SAATLERİ AYARİ.. Mamafih bu tam bir grafik değildir. bu servetin içinden kendisine en lâyık olanı.iade etti. kılıfları içinde uyuyan yazı makinalarına ve büyük siyah defterlere bir müddet daha baktı. Muvaffakiyet efendimizin... diyerek muvaffakiyeti tekrar Halit Ayarcı'ya ve hattâ yan bir bakışla biraz. mamafih belediye reisine Nıı•231 TANPINAR ri Efendinin adını söylemeden. Alın. etajerlerin. Fvet. o kendisine uzatılan tepsiyi yani büttin Zeynep Hanım servetini alıp kabul etmek alçak gönüllülüğünü gösterdikten sonra. Hay-ri Bey işi daha ciddî şekilde derinleştiriyor. sadece ona bağışladı.. bilhassa sinema saatlerinde ve öğle yemeklerinde saat ayarları hatırlanır.. Gayemiz o değil mi?... Hele böyle bir sosyal etüt hiç aklımdan geçmemişti. Asıl himmet ve mu vaffakiyet sizindir. . evine ilk defa gelen Sultan Aziz'e hediye eden Yusuf Kâmil Paşaya ne kadar benziyordu! Bütün bu muvaffakiyetler sizindir.. Tekrar bizim odaya geçtik. Mühim söz bu. odamızın kirli ve sıvasız duvarlarıyla hiç bağdaşmayan perdelerin.

Belediye reisinin burada gösterdiği hassasiyete hayran olmamak kabil değildi. Böylece herkes yerleştikten sonra Saatleri Ayarlama Enstitüsü'niin kadrosunun münakaşası başladı. Bu kadar mütehassısı nereden bulacaksınız? . reis yardımcısı orta masasının kenarına ilişti.. Halit Ayarcı bu iki yardımcı olmaksızın çalışmanın gıiç olacağında bir müddet ısrar etti. Bir ara benim dc fikrimi sordu. Böylece parça parça bir adamın muhayyilesinde yaratıldıktan Miııra ayrıca da büyük bir teşkilâtın mihveri olmuştum. bu sefer o.Demek usul bu idi. Onu not ettik.. Halit Ayarcı benden evvel cevap verdi.NSTİTI ISI I [andı.HRİ AYARLAMA F. Bunların hepsi mütehassıs zatlar olacaklar. Bu resmen muamelesini görmüş bir vâkıa idi... öteki çok mânalı bir kelime ile kendi hissesini ayırdıktan sonra yine geriye verecekti. biz de birer sandalye bularak çemberi ka pattık. Hvct efendim. Halit Ayarcı onun yanındaki koltuğa geçti. Bu işlerde aşağı yukarı mutabık kalınca belediye reisi son teıed dııtlerini söyledi. Bu mutlak kadrodan sonra ihtisas kadrosu geliyordu. Son derecede modern bir metotla içtimaî hayatın tetkikine başlayan enstitümüzün. diye düşündüm. Birinci kısımda. Hayri Bey. Ah elimden gelse de. bir kalem şefine. sonra sahibi aranıp bulunacak. Bu da saatin kendi bünyesinden ve içtimaî hayattaki mevkiinden ve rolünden doğan bir kadro idi. Evvelâ muvaffakiyet denen bir şey kabul edilecek. İkinci kısımda ise İçtimaî Koordinasyon. Nihayet daire müdürlüğünden fedakârlık yaptı. diyordu. Zaten Çalışma İstatistiğini Hayri Bey u/erine alacak. diyordu. umumî menfaat hesabına daima fedakârdır... şimdilik yalnız Zemberek. Bu anlaşmadan ve iki tarafın vaziyetinin böylece sıkı sıkıya tespitinden sonra belediye reisi teklifsizce Nermin Hanımın sandalyesine oturdu. bir müdür yardımcımız var.. Bittabi bu teşkilâtımız bu binaya sığmayacak. Hattâ muamelât müdürlüğü de fazla gibi geliyor. Ayrıca bir neşri •233 TANPINAR yat müdürüne. o tebrik edilecek. Yalnız şu daire müdürlüğü bana lüzumsuz gibi görünüyor. Mil ve Yelkovan şubeleri vardı.. Çalışma İstatistiği şubeleri bulunacaktı. Bir taraftan müessesemizin iyi çalışması hususunda hiçbir fedakârlığı esirgemiyor. Hattâ asıl tahsisatımızı da oradan almayı düşündük. Ben tamamladım: -Yani bu işi üzerime alabilirim. Yalnız bu daire müdürü fa/la değil mi'? Yani yukarıki kadrodaki.dedikleri şey bu olacaktı. Artık müsterih olabilirdim. Bu mutlak kadro ismini çok iyi bulmuşsunuz. Halil Ayarcı ise: Zaten siz olmasaydınız hıı mesııliyctli işe dünyada girmezdim. diğer taraftan da israfın önüne geçiyordu. Bir nevi idarî ve organik iskelet gibi. Böylece mutlak kadronun esası kabul edilmiş oldu. Hskilerin te veecııh. bir muamelât ve daire müdürüne muhtacı/.. her dairenin tabiî çatısı olan kadro olması itibariyle. Bunu bilmiyordum. vaktim olsa da bütün dünya tarihini tekrar okuyabil sem. Halit Bey cebinden çıkardığı bir küçük defteri önüne açarak izahat veriyordu. Şimdilik mutlak kadromuz bundan ibarettir. Artık işi öğrenmiştim. Hn iyisi yeni bir binanın yapılmasıdır. Böylece müdürlük ve yardımcı müdür maaşları barem hadlerini tccavüz etmez. evvelâ bir müessese olmak haysiyetiyle mutlak kadro ve ihtiyaçlarını anlattı: Bir müdürümüz. Siz ona mutlak kadro diyorsunuz. iade ve tekrar iade muamelesi geçtikten sonra bu muvaffakiyetten artık kim şüphe edebilirdi? Enstitümüzün kurulması hiı muvaffakiyetti. Böylece üzerinde bu kadar devr ii teslim. İçtimaî Koordinasyon kısmını da bendeniz idare edeceğim. Halit Bey. hiisnünazar -iyi bakış. devlet hesabına. muvaffakiyetin asıl karşısındakinin olduğunu iddia ederek ona aynıyla devredecek. Bu gayretim belediye reisi tarafından derhal bir teşekkürle karşıSAATİ..

Dedikodu. Bu işi son derecede sıkı tutacağız. Yalnız efkârıumumiye kâfi derecede güvenir mi bize? Ecnebi mütehassısa o kadar alışılmış ki. Hem laf anlatması lmiç oluyor.. Halit Bey meseleyi şahsî taraftan almıyordu. etrafı hiç yoklamağa bile liizıım görmeden ko nuşuyordu! Ya belediye reisi numunelik bir iki ecnebi istiyorsa''.. Herkes kefaleti umumiye altında çalışacak. mızrak ve zırhıyla ortaya atılan kim bilir kaç yüz bin kişilik ordusuna karşı ne yapabilirdi. kendi akraba ve yakınlarımız 236 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ olacak. Böyle şeylerde ben olsam daha dikkatli davranır kar. Belediye reisi bunu çok beğendi. Halit Bey bir el işaretiyle bütün bu vehimlere son verdi: Biz bu meseleyi hallettik. Belediye reisi ellerini birbirine çarptı. pasımı/ bıııa da. kiiçıık aç ma/larla karşımdakini iyice söylettim. Bozar. Kshseıı Hayrı Beyin hıı hususta çok faydalı bir fikri var.şııııdakinin lik ıint sonuna kadar yoklardım. Vi-yanalara kadar ecnebî mütehassıslarla mı gittik? O zamanlar herkes mütehassıstı... malûm ya. Çünkü kendimize güveniyorduk. Belediye reisinin tereddüdü başka yerden geliyordu. Halit Ayarcı bunu katiyetle reddetli. haydi bir fedakârlık yapalım.. -Ben de sizin gibi düşünüyorum. dairede sinek avlarken Halil Beyin kalasında bol bol düşünmüştüm. Belediye reisi hem memnun görünüyordu. Esasen çok insan var. İşte burada sizden ayrılıyorum... Müessesemize tam referansı olmayan. tüfeği. Personelimizi kendimi/ yetiştireceği/. o kararla mtinasebetli olan insanlar mühimdir. hem de yadırgamalarına tahammül edilmiyor. Anlama/. Dışardan ecnebi mütehassıs. Daha cmııı şekilde çalışırlar. hem de çekingendi Doğrusu ecnebiyi ben de istemiyorum. Hn tabii şc* Icre bile intibak edemiyorlar. ııyııklar gibi tavırlar aldım.. İnsan beyhude yere eşrefi mahlûkat olmadı. N'oluyoruz sanki? Her şeyi onlardan mı öğreneceğiz? Memleket evlâdını hiç mühim bir işte görmeyecek miyiz? Esasen Hayri Bey vaat etti. Halil Bey dinlemiyordu bile.. Nitekim sonraları öyle yapıtın. böyle meselelerde. meselenin başı bu.. Memurlarımızın yarısı. -Sırf bunun için dahi yapmamak lâzım. Böylelikle her nevi dedikoduyu önlemiş olacağız... -Yalnız. Bunun için de prensipimiz gayet sağlam.. Sonra birdenbire katîleşti: Yok efendim. Efkârıumumiye eninde sonunda bizimle birleşecek. Bu iş son derecede mühim bir iş. Tavsiyeli.. Resmi konuşmalarda daima yorgun. iyi tanımadığımız kimse giremez. Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.. Evet.O kolay! Hayri Beyle biz onıı hallederi/. Yarısı da dışardan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyelileri. Hayri Bey bu işte haklı. Buraya ecnebî alamayız. mahveder..'ünkii 235 TAN PINAR böyle şeylerde asıl karar değil. Bütün kirimi/.. deriz. Hayri Bey şimdi listeyi tanzim etti. kendi personelimizi kendimiz yetiştireceğiz. Ne kadar kesin. tek çaresi şöyle haysiyetli bir ricatti.. Ah bu büyük kelimeler ve büyük benzetmeler. va vazgeçilirdi Hcııebiye ihtiyacımı/ yok. Bu kadar personeli birden bulmak. sonra karar verdini. dedi. Hakikaten bir işe yarayacaklarını bilsek. O daima cömert ve realistti. filân. Bıı iş onların anlayacağı ıs değil Biz mütehassıslarımızı kendi aramı/dan yetiştireceği/. Artık biliyordum. . tavsiyesiz. (. Ya böyle olurdu. filândan bahsediyorum. Belediye reisi Kanunî Sultan Süleyman'ın topu.

Sonra bana döndü: Sizin Zehra Hanım acaba kabul eder mi? Tabiî ufak bir ücretle. sadece majüskül birkaç harf vardı. Halbuki bu hayatın bizatihi kendisi olan bir ış. Doğru. Bu sağlam delil ve bürhan karşısında belediye reisi tek bir cevap bulabildi: -Allah bağışlasın! Üç gün sonra Zehra da Saatleri Ayarlama Enstitiisü'nde Nermin Hanımın maiyetinde işe başladı. Halit Ayarcı tekrar elindeki deftere baktı. Hakikaten kestirme yollar buluyorsunuz. Yalnız şimdilik bir kâtibe daha ihtiyacımız var. Hakikaten bir enstitü için yakışıksız bir isim. Öz Türkçe devrinde. Hayır efendim. Hayri Beyin kızıdır. Daire müdürlüğünü kaldırmış olmamızdan çok memnundu.. İtiraz edemiyorum.. Sonra birdenbire hatırladı: -Tabiî bir mucip sebepler lâyihası yazıyorsunuz! Halit Ayarcı gülümsedi: Merak etmeyiniz. liyakatli insanlar aramamız lâzım geliyor. tamamiyle tatmin edilmiş olacaktı.. Ben bu sabah size sormadan bazı yerlerini değiştirdim. Bir şeyler söyleyecekti. Bunu bilhassa rica edecektim. Kvvel ki gece Hayri Beyle son bir defa gözden geçirdik. TANPINaR Ama nihayet müessese ona yabancı sayılmaz. Hakikaier bir muamelât müdürüne ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Belediye reisi bir lahza durdu.. filân?. Yalnız şimdilik fazla insana ¡imit vermeyelim. Sonra ikinci derecede personel kadrosundan birisini kullanırsınız. Biı 238 SAATLERİ AYARİ. Onlar alelade memuriyetler' içııı lâzım gelen şeylerdir.. Tekrar belediye reisine döndü: -Zehra Hanım. Belediye reisi birdenbire tekrar eski meseleye döndü.AMA ENSTİTÜSÜ . Şahadetname. Halit Ayarcı tevazuyla gülümsedi.. bu. güneşe tutulmuş billur gibi çınlayan. Halit Bey. Baba evi gibi bir şeydir. O kadar miihim değil. Sıra ile birkaç rakamdan başka. Bu fedakârlığı da yaparsak eğer. Adı da güzel değil.Hiç hatırıma gelmemişti. Ben daima bu işlerde hassasım. Memur değil. Fakat bu süveterlerin içinde şüphesiz en güzelleri Nermin Hanımınkilerdi. üzerinde daima saate ait şeyler bulunan bu süveterler hakikî şaheserlerdi. Nihayet daktilo. asla.. çok doğru.. O hâlde bizim de kendi tarafımızdan bazı hazırlıklar yapmamız. Adamcağız umumî menfaat namına kazandığı bu zaferden çocuk gibi seviniyordu. Zannederim ki bu son itiraz Halil Beyi kandırdı... Demek imtihan yapmayacaksınız? Hayır. Bu prensip bir yığın güçlüğü ortadan kaldırır. Dairemizdeki daktiloların hemen hepsi ona bir veya birkaç süveter örmüştü. Yani o da içinde daha ziyade tuvalete yarar eşya bulunan çantasıyla ve Halit Beye teşekkür için örmeğe karar verdiği süveterin yünleriyle geldi. daha sonra da kontrol memurlarımız gibi tâli işleri görecek arkadaşlar kalıyor. Bunlar da tabiî kadromuz kabul edildikten sonra ihtiyaca göre tâyin edilecek.. mütehassıs ister. Onu rica edeceğiz. İkisi de mânalı şekilde bakıştılar.. diyordu. Bu ara ben bir fırsatını bulup ayağa kalktım Halit Ayarcı'nın şu mucizeli defterinde yazılı şeyleri görmek istiyordum. Eleğim-sağma gibi rengârenk.. 237 . çünkü karşıma tam bir sistemle çıktınız.. Muamelât müdürü. Sayenizde iyi hazırlandık. İki aydır üzerindeyiz. hayır. Madem ki öyle emrediyorsunuz. Hem böylecc barem müşkülâtından kurtuluruz. O çoktan hazır. Şurasını söyleyeyim ki Halit Ayarcı birkaç sene içinde dünyanın en zengin süveter koleksiyonuna sahip oldu. müstahdem...

240 SAATLERİ AYARİ.. Belki ben ufak tefek pazarlığa ¦azı olurum amma. ameleler. Tam münasip cevabını vermek tizere iken Derviş Efendi elindeki tepsi ile girdi. Kim bilir. . ne masraftan. Arz ettim ya. sandalyenin arkasına asmıştı. evet bütün ömrümde ilk defa böyle mühim bir cümle söylemiştim. Ve birden yerinden fırladı: Yemek vakti. Biz Nermin Hanımla onları merdivene kadar teşyi ettik.¡ki nokta. Nitekim birden saatine baktı. Ceketini çıkarmış. İki kolu sıvalı. Kol kola çıktılar. Şu Haliî amcamın-ki bitsin. Odaya girince başımı ellerimin arasına alarak iyice yokladım. Yanına yaklaştım: Kolay gelsin beyefendi. asıl mütehassıs sıfatıyla onun fazla ileriye gideceğini zannetmem. Fakat o da zeki. Nermin Hanım bütün bunlardan habersiz: Belediye reisi cici adam değil mi? diyordu. bilhassa hizmetçiler. Belediye reisi.. ktiçıik işçiler. mükemmel ev kadınıdır. Etrafımda her şey öyle ters ve tanınmaz bir mantık içinde idi. Büyükdere'deki meşhur geceden beri bu âdeti edinmiştim.. Bütün yüzünden. Yahut daha iyisi okuyayım. dedi. ne zahmetten çekiniyordu. işlerinden başka işleri olmayanlar. Her gün saat on bire doğru Nermin Hanımın evine uğrayan Derviş Efendinin bize getirmediği şey yoktu. Sonra size gönderirim. Çünkü bana hep iki elimin üstünde ve ayaklarım havada yürüyorum gibi geliyordu. dedim.. kadıncağızın dairede rahatı için elinden geleni esirgemiyor. dedi. Nermin Hanım neler getirmiştir bugün. omuzlarından kendisini işe verdiği anlaşılıyordu. Ben ilk uçuşunu yapan kırlangıç yavrusu gibi korka korka lafa karıştım: •239 TANPINAR Bu gibi işlerde en doğrusu randımanı sağlamaktır. Orada belediye reisi bana ve Nermin Hanıma son defa teşekkür etti.. Halit Beyle kapıdan çıkarlarken benden kadro üzerinde bir daha düşünmemi rica etti ve sözünü. Meselâ bakın buraya. kıiçiik memııılat saat ayarlarında daha litiz oluyorlar. Ve Halit Ayarcı elini ceketinin iç cebine doğru uzattı. dedi. O yüzüme bakmadan: • Evet böyle. Hocalar da öyle Halbuki irat sahipleri. Fakat istatistik tanzimi ve bilhassa bu istatistiklerin grafiklerle gösterilmesi bahsinde daha çok acemiydim. Dediği doğruydu. kendimi doya doya seyredemediğime ne kadar müteessirdim. Ah Yârabbim o dakikada karşımda bir ayna bulunmadığına. Bir sabah daireye geldiğim zaman onu masamın önünde çalışıyor buldum. Ve gözlerini her cefaya razı adam gibi kapadı.ev kadınları.. İlk defa. başı bitmek üzere bulunan büyük bir grafiğe eğilmişti. Bugün epeyce çalıştık. Bu iki müdürlüğü kaldırmamız çok iyi oldu. Meslekler arasında saat ayarı daima değişi yor. Belediye reisi. Uç dört günde Halit Ayarcı eksiğimi tamamladı. Bunları bana bakarak söylemişti. Muvaffakiyet ve kadro tanzimi işlerini öğrenmiştim. İsterseniz size umumî çizgileriyle anlatayım. o ana kadar kendisinde görmediğim asık bir çehre ile: Hay hay. ve herhangi vaziyette şaşıracak cinsten adam değildi. hulâsa hiç ışı olmayanlar. muhakkak ona da bir süveter öreceğim. İsterseniz başka vakte bırakalım. Sonra hepimize birden baktı: Beraber yiyebiliriz değil mi? Nermin Hanımla ben itiraz ettik. Belki biraz daha tasarruf yapabiliriz! diye bitirdi.AMA ENSTİTÜSÜ Ben bu "İşlerinden başka işleri olmayanlar" sözünden hiçbir şey anlamamıştım. Halit Ayarcı: Onların keyfi yerinde! dedi. Halit Bey benim yerime cevap verdi: O benden beterdir beyefendi... Bütün gün gelinini dinlemekten kurtulan kaynanası.

(Kinde-likçi hizmetçiler de. -Yanılıyorsunuz Hayri Bey. (îülünç ve eksik neticelere götürür. Hiç olmazsa benim bildi ğim böyle. Sonra hiçbir neticeye götürmez.-Yani demek istiyorum ki. Çünkü kontrola imkân vermez. Bakın. bize niçin inanmıyorsunuz? diye sordu. dedi. Alışacaksınız... rakamlar. Bir gecenin içinde hazırlamış.. Rica ederim hangi sayma ameliyesi benim şu anda sıkışmış zihnimin bulacağı meslek ismi kadar hakikate uygun olabilir? Saymak bizi daima aldatır. Yanılma ihtimali burada azalır... İtiraza çalıştım: Aman beyefendi.. Nermin Hanım yaptı. Böylesi daha doğrudur. Ve olmadı da. Yanı başındakilere nazaran altı misli kısa olması da bunu gösterir... yani neticeler elde edilir. Şimdi ben sıra ile her renkli sütuna bir meslek adı koyuyorum. bu küçük odada büyük bir işe kendimizi vermemiz. Şimdi ben bu sütunun fonksiyonunu bulmak zorundayım. Daha bir şey yapmış değildik.. Hattâ bilhassa yazılmalı. bunu fark etmiş de 242 SAATLERİ AYARİ. Bir gün alışırsınız. Yalnız. Müthiş zaman ver. Hayatta benim için bundan başka bu is yok muydu sanıyorsunuz? Sizin için bilmem ama. Biz içtimaî bir dâvanın üzerindeyiz Hizmet için buraya geldik. Bu sebebi kendisine sabahleyin sordum. Amma düşünmüş. Ben eski arkadaşıyım. O hâlde niye bu yorucu işe girmeli? Ben bu sarı sütunu ağır hastalarda saat ayarının azlığı için ayırıyorum. bu tam aksi olmuyor mu? Yanı evvelâ incelemeler yapılır. Galiba toparlanıp gitmek zamanı gelmişti. Mademki düşünmüş. başlamak. bunun yazılması behemehal lâzım mı? Bu o kadar tabiî bir şey ki. Halit Ayarcı tekrar grafiğin üzerine eğildi.. Zannederim lâzım. İnsan karı•241 TANPINAR şıktır. Yani biitün zamanlarını yalnız ona verenler. Zaten herhangi bir şeyi saymanın imkânı yoktur. eski ve mânâsız. fakat ötekilerde saat mefhumu azalır. Evet. Mektepte beraber okuduk.kendilerine gösterilen işlerden başka işi olmayanlar. Usulünü tarif ettim. Sonıa ha na döndü: Bırakın bunları. benim için yoktu. yahut musikî seven kadın için ev işi çarçabuk bitirilmesi gereken şeydir.AMA ENSTİTÜSÜ beni temin etmek istiyormuş gibi gülümsedi: . başarmaktır. Nitekim buradaki tek siyah çizgi de ölülerin zamanla hiç alâkası kalmadığına işaret eder. Yarım saattir bunun için kendimi yoruyorum. O zamandan beri fasılasız dostuz. O. Halit Ayarcı elindeki grafikte son rötuşlarını da yaptı. dedim. Bilmiyorum. İçten gelen her şey doğrudur. durmadan değişir. Meselâ şu sarı küçük sütun. siz daha enstitümüzün niçin kurulduğunu bilmiyor gibi konuşuyorsunuz. Yan gözle masamın bir kenarına koyduğum öteberiye baktım. o hâlde bir sebebi vardır. içimden öyle geldi cevabını verdi. Sonra onların ifadesi olan kolonlar tanzim edilir. O hâlde /aman onun için kıymetlidir. Bu bana bütün işittiklerimin ve gördüklerimin en garibi geldi. yüzüme dik dik baktı: Hayri Bey. Meşe lâ okur yazar. Çünkü bunu yaz mazsak saat ve zamanla alâkanın asıl yaşama şuuru olduğunu nasıl öğreteceğiz? Ne garip. -Renkler güzel değil mi? dedi. Nermin Hanım bunu bu tarzda düşünmeyebilirdi.. Halit Ayarcı ilk defa görüyormuş gibi yüzüme baktı: Eski usul. İyi ama. -Asıl sizin konuşmanız mükemmeldi. yalnız? Bu muvaffakiyet meselesi beni pek şaşırttı. Hepsinden kısası.. insan tek bir hâl olsa istatistik denen bir şeye inanırım. Çünkü başka iş yapacaktır. Bura sını gayet iyi biliyorum. bu. kırmızı ile morun arasında. bu daireyi kurmamız bir başarı değil mi? Birdenbire durdu. Demek ki içinden gelmiş. Belediye reisine verdiğiniz cevap son derece mükemmeldi. Dışarda çalışan ev kadını da bovle. bu şartlar içinde. bakın.

Çalışmak. hem mühim bir iş.. Tabiattan koptu. biliyorsunuz ki ben cahil bir adamım. Elini masaya indirdi: Ve ayarlayacağım da. Birdenbire bana döndü: Dostum. Doktor benim tarafımdan giriyor. İşleri onları görecek adamlar icat eder. bir saatçinin mutlak değerler peşinde koşması.Hayır. Halit Bey güldü: Kendinizi beyaza çekmeyin. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. Kâfi derecede zekisiniz. Saat bir vasıta. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması mıisbet olmasına mâni midir. İstersem herhangi bir sirkte kendime daima iş bulurum. İnsan. sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz. bir âlettir.. Sonra tekrar masaya oturdu. diyeceğiz.. rahatsız oluyordu. Saat zamandır. •243 TANPINAR Beyefendi. Yani kulaktan ne kaparsam. Saatleri Ayarlama Enstitüsü her şeyden evvel kendisine inanılmağa muhtaçtır. lâzım! En iyisi eski teraneye dönmekti. ne kapmışsam onlar. Nereden bileceğim bunları?. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri. Müsbet işten kastınız nedir? Herkesin inandığı aklın bir lahzada kavradığı değil mi? Meselâ hamallık! Fşya var. sonra kolunu hiç bükmeden dimdik ayağa kalktı ve hep aynı vaziyette odanın içinde dolaştı. Ne garip. üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Fakat öğrenmek istiyorum.. iş ise zamandır. Bu müsbet bir hareket değil midir? Bayağı müteessirdi. Siz mutlakın peşindesiniz.. Tabiî mühim bir âlettir. Her taraftan adaleler kabarıyordu. Onun için bir iş lâzım. bunu düşünmemiz. Zaman gibi izafî bir şeyle meşgul olan bir adamın. her şeyden evvel iştir. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. kakat bu kadarı kâfi değil. Hakikaten anlamıyorum.. Nuri Efendi ile Doktor Ramiz'den ve bir de sizden dinlediğim şeylerdir. işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. 244 . Biz bunun yolunu açacağız. beni karşısına aldı: Doktor Ramiz'i unuttuk. yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! On dakika. Niye alkışlamadınız? diye bana sordu. Kâğıda uzaktan bakmak için ayağa kalktı. -Zannederim ki hep saatte katıyor onun arkasındaki şeyleri ihmal ediyorsunuz. Hakikaten çok güzel ve çevik adamdı. yere çömeldi. Hem beraber ayarlayacağız. Sandalyeyi bırakınca geniş bir nefes aldı. bir yerden bir yere gidecek... O zamana kadar vücudunun güzelliğini anlamamaştım.. telâş etmeyin. Oturduğu sandalyeyi bir ayağından ve en dibinden tutarak havaya kaldırdı. hattâ beş dakika.. onu kullanmasını bilmektir. Siz kimi teklif ediyorsunuz? Bilmem! dedim.. lerakkî saatin tekâmülüyle başlar. . İnancınız yok.. Sonra tekrar grafiğe eğildi. Biz de bunu icat ettik.. Konuşurken ağır bir yük taşıyormıış gibi soluyor. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. götürülecek. Sizinle bu müessesede yapacağımız çok iş var. Ben de iddia ediyorum ki çok şey biliyorsunuz. Tekrar omuzumdan yakaladı ve beni silkeledi: Değişeceksiniz. Sonra başını arkaya doğru eğerek elindeki sandalyeyi bir ayağı ile tam burnunun ucuna oturttu vc iki yana açtığı kollarıyla muvazenesini araya araya odanın içinde yavaş yavaş gezinmeğe başladı. Ve birdenbire yerinden fırladı.. Hayri Bey değişeceksiniz. Bütün bilgim. Sade bu kadar mı? -Ama sizin aklınızla. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir. Sizden ayrılmak istemiyorum. Bir müddet düşündü. İşte eksikliğiniz. zamanına sahip olmak. Fakat saatleri ayarlamayı tercih ettim. Şaşırdınız da onun için değil mi? Benim bu cinsten seksene yakın marifetim vardır.. Niçin inanmıyorsunuz? Hana mıisbet bir işimiz yok gibi geliyor.

masrafı kısma gibi lâflar çıkar. Bir müessese canlı bir mahlûktur. lüzumlu unsurlarımızı mı çıkaracağız? Yakın akrabalarımızı.. Mide. Onun için müessesenin tam bir teşkilât olmasını istiyorum. Güzel. kol. Zaten hiçbir şey anlamıyordum.... yahut konuşurken.. o da yavaş yavaş uyanır.. dostlarımızı mı feda edeceğiz? Hayır. kamarası. Siz de bilirsiniz ki dünyanın her tarafında resmî. gemime tayfa. Otu/. Fakat o hiç aldırmadı. Bu kadro. Hepsi ile bütündür. Yangeldi Asaf Bey. çünkii neden bahsct-liöini anlamamıştım. Hattâ daha ileriye giderek lüzumsuz unsurlar bile bulunmalı. kararlar verilir. bacak.... bir bizden. Doktor Ramiz mesleği icabı iş ve koordinasyon kısmına girecck. Halit Beyi bu hikâyenin güldüreceğini sanmıştım. giderdi. Bir başkasını bulun. Çünkü o Nermin Hanımı karşılıyor. dedi. daha doğru değil mi? İmkânsız..SAATLERİ AYARİ. Siz bana yalnız dtimen ve bacası olan bir gemi ile yolculuğa çıkmamı teklif ediyorsunuz. Kadromuzun yarısı aramızdan olacak. Şimdi ben Ramız'i teklif ettim. tam kadromuz değildir. Ben bir iki günah keçisi almak niyetindeyim.. Şimdi değil mi? -Hayır. Asaf Bfeyi nereye teklif ediyorsunuz? . İşte bu iyi. Kahvede uyurken.. Kaptandan farelerine varıncaya kadar! Bana.. ben de kendisini severim... bir müşteri gelirse hizmetçileri haber verir. Biz sizinle iki kişi olduğumuza göre o hâlde ben bir kişi teklif edince siz de birisini teklif etmek hakkını kazanıyorsunuz.. Hepsi lâzım. bozulmamış bir kabiliyet. Zannederim ki reddetmez.. Herkes ne yapılacağını anlasın! Binaenaleyh sizin icabında teklif edeceğimiz vazifeleri kabul edecek insanlar üzerinde düşünmeniz lâzım... ne iş görür? •245 TANPINAR Hemen hemen hiçbir iş görmedi şimdiye kadar. Daha az. Ben teşkilâtımız münakaşa edilmeden kadro teklifi vermeyeceğim. -Şair Ekrem Bey. yolcu ve fare bulun. muvaffak olacağı bir ış bulunur I'akat ilk hamlede olmaz. diyeceğim. -Tamam. Sonra düşüneceğiz onu.. Muhakkak bir şey var işin içinde. Hemen her zaman iktisat.. gemi dediğin bir bütündür. yaşlarında var.. dar bir kadro ile işe başlamak. O da niçin? diye sordum. Makinası. İyi oturmuş. Daha ziyade uyumayı severdi. rahat müesseseler emniyet verirler. Zaten işten hoşlanmayan bir adamdı.AMA ENSTİTÜSÜ Hakikatte ne söyleyeceğimi bilmiyordum. yan resmî müesseselere karşı bir kıskançlık vardır. Sadece deniz tutmuş gibi bir baş dönmesi içindeydim... daha bilmem her şeyi. Asaf Beyi sonra düşüneceğiz! Başka teklifiniz? -Zehra Hanımı söylemiyorum... Bütün cesaretimi topladım. Öyle konuşmadık mı o gün? Bir onlardan. Gayet sakin bir tavırla: Şayanı dikkat adam.. Yapabilir mi? Eskiden dişçi idi. Ve çok defa hasta beklemediği için hemen dönerdi. Genç bir insan... müşterilerden biri elini ağzında iken ısırdığından beri mesleğini bıraktı. İhtiyaç oldukça teşkilât genişler. anladınız mı? Dar kadro demek çalışmamak demektir.. Hayır. Çünkü elimden geldiği kadar geniş tutmak mecburiyetindeyim.... Biliyorsunuz değil mi? Kski Yahudiler her sene . Bu sefer rahatladım. Hayır. Halit Bey Ramiz'i teklif etmişti. hangi iş? Doğrusu adını çok beğendim. küpeştesi. Halit Bey sabırlı sabırlı: Bakın anlatayım.Şubelerden birine. dedi.... Beni çok sever. güvertesi. Meselâ çark şubesine. Kabul. Öyle ki memuriyetlerimiz okununca saat ve zaman denen şey kendiliğinden görünsün. İcabında çıkartmak için.. Bir çeşit aile oyunu oynuyorduk.. Ve muhakkak ki bizde göreceği. kaptan köprüsü. Böyle bir tedbiri almak mecburiyetinde kalsak ne yapacağız.

Her şeyi evvelden düşünmek lâzım.. saatleri durmuş hanımların ve beylerin saatlerinin ayarlarını düzeltmek için yol üstünde uğrayacakları küçük yerlerdi. Erkeklerde vücudun bütün güzelliğini gösterecek. Ayar istasyonları. Acaba onu taklit edemez miyim? Meselâ şu ayar istasyonları bahsinde onu geçmeğe çalışayım!" Ve müessesemiz açıldığından beri ilk büyük gayretimi yaptım. O zaman ne yapacağız? Kura mı çekeceğiz aramızda? Belki onıı da yaparız ama. dedi. Ondan sonrası için Allah kerimdi. Tâ ki vicdan azabı çekmeyelim. Onlar için de küçük işaretler buluruz.. Ayakta. daha atılgan ve daha kayıtsız. Benim elimden gelen bu idi. Biz yine başından tedbirli olalım. mahalle içlerine kadar girecekti.. Elimizde birkaç kişi bulunsun. durmadan geziniyordu. ısırıcı daha sinema yapmağa yarayacak bir üniforma. Müdürlerin dışında.. Müşteri. Hiç olmazsa bir nevi kaskelimsi bir şey! Daha ziyade genç erkek hâli ve recek bir kıyafet! O ne için? -Dikkati çeksin diye. daha tecessüsü gıcıklayan bir cihaz elde eden/. o hâlde ilerisi için hazırlık yapalım!" diye düşıınüyordum. umumî efkâra iyi niyetimizi göstermek için rahatça feda edebileceğimiz bir iki kişi lâzımdır.AMA ENSTİTÜSÜ çöle günahlarını yükledikleri bir keçi salarlarmış. sevimli ve konuşkan olmaları da lâzımdı. genç ve güzel delikanlılar da hanımların saatlerini küçük ve makbuz mukabili bir ücretle kurup ayarlayacaklardı. Nitekim ilk iki istasyonumuzu Galatasaray'la Teşvikiye'de açtık.. Hemen her müessesenin kolaylıkla vazgeçebileceği. Hat tâ bütün personelimiz için bunu yapacağız. Kazandınız! Bir üniformamız olacak.246 SAATLERİ AYARİ. Bıitiin o başıbozuk kalabalığını halk ne yapsın? Hali t Bey bir iki dakika düşündü: Oldu diye bağırdı. Dört av daha rahat edecektim. Kurulmamızdan iki sene sonra israf lâfı çıkar. "Mademki dört ay sonra burası yoktur. yanılıyorsun. kadın veya kızlarda icap ederse yaşı örtmeğe ve bilhassa az çok cins dışına çıkararak güzelliği daha keskin. beylerin.. Fakat tutması için böyle bir üniforma bana şart görünüyor. Kendi kendime. Burada genç hanımlar. o kadar güzel elemanlar bulacağız ki •247 TANPINAR en işlek mağazaları geçecek. dedim. Bu istasyonlara öyle zarif bir şekil vereceğiz.. Talih herhangi bir adam gibi yaşamama imkân vermemişti. Ayrıca saat ayarı istasyonlarımız için personel arayacağız.. -Biliyorsunuz ki ben tutacağına inanmıyorum... Henüz düşünmedim. Böyle bir teşebbüs için muayyen şartları haiz. Bu demektir ki. "Ha-lit Bey bu işte belki muvaffak olmayabilir. oldukça kalabalık bir personele muhtaç olacağımız tabiiydi. Biz de icabında öyle yapacağız. O hâlde muvaffak olmam için daha cesur. yahut müracaat sahibi ile meşgul olurken Ayarlama Enstitüsü'nün asıl içtimaî gayelerini ona anlatması icap eden bu genç unsurların zeki. -Ayrıca. Bilakis koşacaklar.. Hiç olmazsa rozetimsi bir şey! Bütün personelimizin kıyafeti olacak. Bövlecc daha karakteristik. hattâ takibat yapacağı cinsten birkaç kişi. Herkes rast geldiği dükkânın kapısından başını şovle bir uzatıp saatini düzeltir.. Fakat muhakkak ki hiç bir zaman cesareti kırılmayacak ve daima aynı kalacaktır. Şehrin kibar ve zengin semtlerinde kalabalık caddelerinde açılacak ilk istasyonlardan sonra yavaş yavaş daha ilerine. Halit Ayarcı: Hayır. Hurda da maalesef yine Halit Ayarcı'ya itiraz ettim: Bu kadar basit bir şey için kim ayakkabı boyatır gibi bir dıik kâna gider? Kaldı ki modern hayat yavaş yavaş berber ve boyacı gibi muhallebicilerden sonra memleketimizin en işlek iş ve ticaret sa hası olan meslekleri bile söndürüyor. bu personelin müşterilere hitap tarzım hususi 7/K * . Bu itibarla fazla üzülme dim. Siz bana inanın! Kadromuzun tasdikine dört ay vardı. insanlarla münasebetinde daha dişli bir adam olmalıydım. Personelin muayyen üniforması olacak mı? diye sordum.

. Sinema artistlerine hayranlıklarından belli. konuşun... mıydık? Yüzüm kızara kızara Halit Ayarcı'ya bu meseleyi açtım. bir mektupla kendisini davet edelim.. Cemal Beyle Nevzat Hanım için biraz daha bekleyelim! Çıkarken. bunu da kabul... usta... Bir iki tavsiyeli de gelsin. Daha? Konuşurken de aynı şekilde yeknesak. Hattâ kin tutmayı bile biliyorsunuz. dedim. baba.. bilhassa aynı zamanda son derecede mültefit. Harika! Ve beni kucakladı: -Tebrik ederim Hayri Bey! Asrımızın bütün psikolojik vakıasına dokundunuz... Fsas prensipi kabul ediyordu. Benim bu günlerde çok işim var zaten. İkisiyle de temas edin. Asrımızın asıl büyük zaafı ve kudreti . Bunu nasıl yapabiliriz'? Ben bu işi becerebilecek birisini tanıyorum... amca. Kendi yakınım addederek. Ona.. Işimiyarayacağına eminim. Hattâ Nevzat Hanım dahi. Yarından tezi yok. değil mi? Plak insan.. İspritizma Cemiyeti'ndeki ahbaplar gccc gündüz aklımdan çıkmıyordu. Hayri Bey.... abla gibi kelimeler gırla gidiyor! Bir hısım akrabalıktır gidiyor kUsormayın! Bunları söylerken hayalimde hep biraz evvel tramvayda beni. Ben erkekler içinde hiç olmazsa kadınlar kadar beyinsiz bulunduğuna emindim. Amma kocasını ne yapacağız'? Onu da günah keçisi olarak alırız. "Baba uyuyor musun?" diye âdeta tartaklayan biletçi vardı. Bir müddet düşündü. Sizde epeyce iş var! dedi.... tatlı ve ölçülü olurlarsa. Fakat çok güç. Öyle bir şey buldunuz ki. Şimdi ona mukabil kendi hakkımı kullanıyorum ve Selma Hanımı kendime mensup bir insan sıfatıyla teklif ediyorum. Hiç erkek almayalım. enstitüden hep aynı kelimelerde. büyük bir ihtisas iddiasıyla bahsederlerse. Çünkii aklıma başka bir şey daha gelmişti. Sessizce beni süzdü. ve bilhassa bu iş için kurulmuş saatler gibi hareket ederlerse.. ondan sonra karar veririz... Hepsi kabul. Fakat ısrar etmedim. Sizin de diğiniz şekilde bir terbiyeyi ancak genç kızlara verebiliriz. Fakat şahıslar üzerinde müteredditti. Haklısınız. Meseleyi öğrendiniz. Hayır. Şimdi kadınlar da erkekler kadar genç ve güzel kadınlarla anlaşabiliyorlar... kendisinin de biraz tanıdığı Sabrive Hanımdan bahsettim. Müessesenin müdürü sıfatıyla zatıâliniz Sabriye Hanımı teklif buyurdunuz. Saatten. Halit Ayarcı bir müddet düşündü. Halit Ayarcı'nın sevincine hudut yoktu: -Bu da iyi! dedi. Daha doğrusu bir kadın. •249 TANPINAR Bana kalırsa hu avar istasyonları personelini sadece genç kızlara ve kadınlara inhisar ettirelim. Tam çalar saat gibi konuşup susacak insanlar. Selma için söylemiyorum. Bir insan ki eline geçen herkese istediği şekli verebilir. Bu üniforma ve kıyafet meselesinde bizim bir estetik müşavirine mutlaka ihtiyacımız olacaktı. İçten içe hazırlanan aydınlık ve düzenli yeni Orta Çağ'ın temeli ve belkemiği.AMA ENSTİTÜSÜ şekilde öğretmemiz lâzım. -Yani bir nevi otomatizm... çok ehemmiyetsiz bir şeyden bahseder gibi. Acaba Selma Hanımefendiyi ve Nevzat Hanımı beraberce müesseseye alamaz.. İşte o zaman ben biraz evvel öğrendiğim şekilde kozumu oynadım...... son zamanlarda aldı yürüdü. Bendeniz kabul ettim. Sabrıye Hanım sade öğretmez. Fakat unutmayın ki kadro paylaşılmıştır. patron. Zaten böyle bir işi ancak bir kadın yapabilir.. nazik ve ciddî olmayı da öğretirsek rağbet artar. dayı. Malûm ya. yenge. yaşlarına göre tuhaf görünecek bir ciddilikle söyleyeceklerini söyleyip birden susarlarsa. Erkekler için başka işler ararız. Hayri Bey siz bir dâhisiniz. . Sonra gülmeğe başladı: Bunu böyle bir prensip meselesi yaparsanız kabul. her iki taraf aynı şekilde muamele görmeliydi.. Bir yığın delikanlıyı otomat hâline ne diye sokalım! Zaten yapamayız.SAATLERİ AYARİ. Sevimsizdir amma yapar bu işi! Hele takibi mükemmel becerir.. takip de eder. araya hiçbir şey katmazlarsa.

aman isterseniz emrinize hazırım. Fvvelâ böyle bir su alnı son derecede şahsî olduğunu ve ayar istasyonları nizamnameTANPINAR sinde kendisini buna cevap vermeğe mecbur edecek bir madde bulunmadığını söyledi. hemen o gün istedi.. Kendisine şimdilik daha personelimizi tanzim etmediğimizi. fakat birdenbire demin verdiğim karar aklıma geldi. -Tabiî tanıdım. O zaman sizi dinleyebilirim. bir örümcek gibi sardı. -Teşekkür ederim. Ve tabiî evlenir evlenmez kocasını yelkovan şubesi şefi ve mütehassısı yaptık. Ayrıca beni daha düzgün bir kıyafetle ve bayağı mesuliyetini taşıdığım bir işin arasında gördüğü için memnundu. dedi. Büsbütün canım sıkılıyor. yine enstitümüzün bastığı takvimden üç nüsha birden sattı. Ve en ciddî sesimle. dedi.-Ha! dedi.a gülerek beni tanıyıp tanımadığını sordum.. -Peki. dedi. Beni gördüğüne son derecede memnun oldu. Bu aydan itibaren üç yüz liıa alacaksınız! İlk önce teşekkür için boynuna sarılmayı. Onu da enstitümüzde iş arayan tavsiyesiz bir genç. dedi. Bilhassa sözü saatten gayrı bir şeye nakletmeme zerre kadar müsaade etmedi. fam ayrılacağım sırada istasyonun duvarlarını süsleyen fotoğraflar arasında beni gösteren bir resmin önünde durdum. Meseleyi kendisine açınca beraber çalışmamız ihtimaline çok sevindi. tabiî kendi saatiyle ayarladığı için ayarını bozdu. Bilhassa bu sonuncu izdivaç bana enstitüde ayrıca bir nikâh memurluğu tesisi fikrini verdi. dedim. müesseseye girmek için başka çare kalmadığını anlayınca. Genç kı-'. saat ayar istasyonlarından birine iki sene sonra uğradım. Ve o sayede evlendi. Uçak hosteslerini andıran bir kıyafetle giyinmiş genç bir kız dünyanın en tatlı tebes-sümleriyle beni birdenbire yakaladı. Belediye reisi kadronun çık250 SAATLERt AYARI^AMA ENSTİTÜSÜ masına intizaren ücretinizi biraz arttırdı. Yarı yolda kendimi tuttum. Ve bütiin bunları yaparken de saat hakkında.. Daha doğrusu ben kendim de böyle bir iş arıyordum.. 2. Ayrıca Hürriyet Tepesi'nde yapılmakta olan yeni enstitü binamızı behemehal ziyaret etmemi tavsiye etti ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir yıllık ayar abonesi. Ona yetişmeğe. bana kozmik saat ayarından bile bahsetti. Ve çıkarken de elime enstitüye ait yine az çok benim kalemimden çıkmış bir yığın prospektüs tutuşturdu. . hattâ suallerime cevap verdi. onun gibi hareket etmeğe karar vermiştim. fakat Sabriye Hanımın verdiği talimatın dışına çıkmak istemedim. Geçmiş zamandan hakikaten bir kalbi varmış gibi hüzün ve teessürle bahsetti. O bize müşterilerin yüzlerine fazla bakmadan gülümsememizi. Ne /. az kaldı unutacaktım. insan hakkında benim bildiklerimden viiz defa daha ahmakça sözleri hep aynı şirin tebessümle tekrarladı. Zehra enstitüde pek az kaldı. Fakat bence asıl mesele müessesenin muvaffakiyetidir. Zehra'dan boş kalan yere tâyin edilmişti.İspritizma Cemiyeti dağıldı. Bileğimden çıkartmama müsaade etmediği saatimi kurdu. Fakat Halit Ayarcı işin ciddiyetini bozar korkusuyla bu çok yerinde teklifi reddetti. Sabriye Hanımı bu işe tavsiye ederken hiç de yanılmamıştım. Bu benim tek çaremdi.. O ayar istasyonlarında çalışmayı tercih etmişti. İkimiz birbirimize bir dakika kadar bakıştık: Fvet. asıl mesele odur. Selma Hanımefendinin bana göstermek için getirdiği yeni kıyafet modelleri nı seçerken çekilmiş olan bu resim benim en iyi resmimdi.. şimdi tanıdınız! Ne yapmanız lâzım geldiğini düşünüyorsunuz? Duvardaki saate baktı: -Yedide işim bitiyor. son derecede gayrişahsî davranmak şartıyla şahsî olmamızı ve daima saatten bahsetmemizi. ezberlemiş gibi konuşmamızı. enstitüye dair her türlii izahatı en açık şekilde vermemizi söylemişti. Bu suretle esaslarını beraberce düşünmüş olduğumuz. iki elini öpmeyi dii-şıindüm.AMA ENSTİTÜSÜ .52 SAATLERİ AYARİ. Sonra ısrarım üzerine. Sabriye Hanımı yukarda anlattığım konuşmadan iki gıın sonra evinde ziyaret ettim. Damadımı da dışarda bırakacak değildim ya! Küçük baldızım.

Fakat ben onu çok beğenirim. Şimdi bunları yetiştirmek meselesi var. gönül alma. O hâlde arada bir şey değişmişti. Kutup seyahati. Eminim ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü de böyledir.. Sabriye Hanım zihnimden geçenleri anlamış gibi birdenbire sözü değiştirdi: Hayri Bey. Ondan daha sonraki zamanlarda bu kapıyı çalmağa bile cesaret edemeyecek hâlde idim. Başka bir şeydi. Halit Ayarcı ile beraber olduğunuzu söylemeseydiniz de ben onunla beraber olduğunuzu anlardım. Hayatınıza. yüksek sevap. geliyorum. nasıl yapacaktım da bütün hayatıma mal edecektim? Bunu devam ettirebilmenin çaresi neydi? Bu iş meselesini de geçiyordu. Beşer. O da benim gibi. Bilir'misiniz ki alelâde işi sevmez. -Hayır. çok değiştiniz! Sakın darılmayın. dedi. Yine cemiyet için çok iyi bir şey. Biliyor musunuz ki bu Halit Beyin tesiridir. Bu hakikatin yanı başında Sabriye Hanımın bana anlattığı diğer hususiyetleri ikinci. Sonra tuhaf olmalı. Fakat bir türlü sevmedi. Sabriye Hanıma. fakat rahatsız etmemeli. Selma Hanım gelir.. candaşım. Halit Bey beni sevmez. Fakat faydalı olması büyük olması ona yetmez.. -Halit Beyle iş görenlerin hemen hepsi kabiliyetleri derecesinde bu rahatlığı alırlar. Alelâde kendine güvenme hissi de değildi. imkânsız olmalı. Sabriye Hanımı konuşturmak için sual sormamak lâzım geldiğini biliyordum. Zaten demin siz müessesenin gayelerini anlatırken onun kelimelerini kullandığınızı derhal anladım. Meselâ siz zannetmem ki bu işleri ciddî bulaşınız. Bu değişikliği. kendi kendini tatmin vardı. Zannederim ki çalışmağa ihtiyacı var. Sabriye Hanımın salonunda onunla karşı karşıya oturmuş çay •253 TANPINAR içerken ister istemez hayatımdaki değişikliği düşünüyordum." der gibi gülümsedi.. Daha başka bir şeydi. Hattâ çağırdığınız için çok memnun olur. Selma Hanımın adı geçer geçmez. Siz de bu meseleyi düşünün. Sabriye Hanım dudaklarını kısmış beni dinliyordu. Evet öyle. herkesi şaşırtmalı ve hattâ korkutmaiı! Sonra da iş olmalı. buna eminim. Öyle sanıyorum ki sonradan bu istasyonlara başka fonksiyonlar da verebiliriz. Belki de kendisini iyi tanıdığım için sevmez. hattâ onu taklit ederek yaşadığımı bir daha anladım. Zannederim ki Ce 254 SAATİ FRİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . Niçin bunu yapıyoruz? Burasını bilmiyorum. Özetliyorum. kızdırmak. hattâ içinize bir rahatlık gelmiş.onar gruptuk genç kızlar bir bakıma mânâsız bir iş için toplanmış olacaklar. fakat yakında bunların halledileceğini ümit ettiğimizi söyledim. Bütün muvaffakiyetleri bu çocukların davranışlarında olacak. Nevzat Hanımla Cemal Beyi ve Sel ma Hanımı da Halit Ayarcı'nın müesseseye almak fikrinde olduğunu söyledim. Dedim va herkesi şaşırtmak. Fakat tutması lâzım. küçültmek için söylemiyorum. Bu para meselesi. Göreceksiniz ne cümbüş olacak. O da bir vakitler onların arasında idi. imkânsız bir şey düşünüyor. Fakat o zaman bana yapılan her ikramda bir nevi okşama. üçüncü derecede kalıyordu.. Her şeyden evvel hoşa gitmeli ve mümkün olduğu kadar fazla şaşırtmalı. filân değildi. Bütün mesele burada idi. Çünkü sergüzeşt değildi.hattâ kadromuzun bile çıkmadığını. Beş sene evvel de ben bu eve sık sık gelir ve Sabriye Hanımla böyle karşı karşıya otururdum. Halit Bey rahat adamdır. "Bekliyordum bunu. Çok rahatsınız.. Fakat aynı zamanda inanacağı bir tarafı da bulunmalı yaptığı işin. etrafta gürültü yapmak da lâzım. Devlet memuriyetlerinde bu yüzden kalmadı. Biitün büyükler dostudur. fakat başka sebeplerle bir şeyle meşgul olması lâzım. her şey elinden gelir. kaçakçılık.. Hiç böyle fırsatı kaybeder miyim? diyordu. herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu. Hayırdır inşallah! dedim. sizi kırmak. İş dediğin onun için evvelâ bir sergüzeşt olmalı.. biliyor musunuz ki siz çok değiştiniz! dedi.. Onu tanıdığımdan beri ister istemez hep onun verdiği çerçeveler içinde düşündüğümü. Yalnız lâalettâyinden hoşlanmaz. Halbuki Halit Ayarcı bu işe imanla girmiştir. Halit Bey rahat insandı. Bunlar hep onun düşünebileceği cinsten şeyler. Hayatla.. Hattâ müesseseyi bu tutturabilir.

Çok çocukça bir saflıkla. Fakat neden korkuyordu? Niçin telâşlıydı? Buralarını anlamam kabil değildi. Yine eskisi gibi güzel ve zarifti.. Ve bütün bunları hep.. Nerelerdesiniz a canım!. Eski neşesi kalmamıştı. Sonra birdenbire sözü değiştirdi: Bilir misiniz. O kadar ara! diye yalvardım. Nliııir mi hiç? İstifa etti.. Ertesi sabah enstitüye geleceğini vaat etti. Bir kere içimize yerleşti mi bulandırmaya-cağı hiçbir şey yoktu.." diyordu. geleceği vaadini alarak evden çıktım. Bunu söylerken elleriyle yaptığı işaret o kadar güzeldi ki bütün konuşma boyunca bir daha yapmasını bekledim. Murat n'oldıı? O da kayboldu. Hattâ ruhları bile çağırmıyor. eliyor. telefona Selma Hanım cevap verdi. Bir yığın ¡sıkıntısı var! Fakat Nevzat'ın geleceğinden şüpheliyim! Niçin? Nevzat. Sadece müesseseye fikir vereceksiniz! Hiçbir güçlüğü yok. Eğlenceli bir iş olacağını tahmin ediyordu. Sonunda o da razı oldu. Demek böyle idi... Kendisinden rica ettiğimiz şeyi de söyledim. Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım. Elimden geldiği kadar müesseseyi izah ettim. Cemal'c soruyorum. gitti. Hayri Bey bu. berrak görüşlü bir insan ki .. diyordu. Sabri-ve Hanımdan kendisine telefon eder etmez. Bütün hareketlerine hâkimdi.. Belki de yalnız bu sonuncusu vardı. Hattâ âşıkâne şiirleri bile var. Onun için vaat etmeyeyim! Mesele çıkarmayalım! -Ne mesele çıkacak! Zannetmem ki Cemal Bey sizin herhangi bir arzunuzu reddetmeğe kalksın! . Yarın çayına gideceğim. O da biliyorsunuz tasavvufa merak etti. Daha ilk anda kendisinde bir yığın şeyin değiştiği görülüyordu. Cemal'ın de işleri pek bozuk. Fakat Nevzat gittikçe daha dalgınlaştı. Zannederim her tarafa baş vurdu.... Belki bu yüzden ilk rast geldiğim dükkândan Cemal Beyin evine telefon ettim. -Belki istemez. âdeta şakaya benziyor.. Cemal Bey ona benim is255 TANPINAR tifa ettiğimi söylemişti. Onu o günlerde kaleme devam etmeğe başlayan Zehra'nın yüzünden Halit Beyin odasına aldım. bir türlü bulamamıştı! Kendisine vaziyeti anlattım. Ben huyu suyu bilinmeyen bir adamdım. Saatleri Ayarlama Enstitüsu'nün adı pek hoşuna gitmişti: Bu nasıl iş canım? diyordu. Konuşmanın bundan sonrasının beni sıkacağını anladım. Ne mükemmel kadın. Benden ilk önce iş hakkında izahat istedi. nasıl canlı. Dedim ya! Artık eski Nevzat Hanım değil. türlü sıkıntılar arasında çehresini bile unuttuğum kadın birdenbire Sabri-vc Hanımın söylediği birkaç sözle şimdi dört bir tarafımı bir yangın gibi sarmıştı.. "Ben böyle şeyleri yapamam ki. Hele siz ki bu işleri çok iyi bilirsiniz.. Halbuki işlerimizin yavaş yavaş düzeldiği bıı günlerde l'akize ile yeniden tatlı balayı günleri geçiriyorduk.. namaz kılıyor. Fakat makinada bozuk bir şey vardı. Sizi ele geçiremedik vesselam. Bize yardım edip edemeyeceğini sordum. Sanki bilmediğimiz üzüntüler. Sabahtan akşama kadar Kut 'ân okuyor. içine bir yığın çocuk neşesi karışan o incc billûr sesle söylemişti. Beş seneden beri görmediğim. bugünlerde ben kiminle dostum? Halanızla. düşünceler. belki de bir korku arasından konuşuyordu.. yaşını nasıl yeniyor! Doğrusu aranızın açık olmasına sizin hesabınıza müteessirim. Zannettiğiniz gibi değil! dedim. Sabriye Hanımın Selma Hanım için söylediği şeyler beni hakikaten üzmüştü.mal Beyle aralan çok fena. Âdeta bir günahı ödüyor gibi yaşı-vor Çok kovu bir dindarlık çöktü üstüne.. Karşıma Cemal Bey çıkarsa telefonu kapamağa karar vermiştim.. hiç dc eski Nevzat değil artık... o kadar mükemmel bir zevkiniz var. Hele bir anlatın. Zaten Selma'yı da çok değişmiş göreceksiniz. Gülüşü ateş oyunu gibi bir şeydi. Istırap denen çemberden geçtiği muhakkaktı.. Bü~ iıın dostlarıyla alâkasını kesti. Zaten giyim kuşam en sevdiği şeydi. Hakikaten şaka gibi bir şey. O kadar açık fikirli. o yılanı gayet iyi bilirdim. Aramış. Yalnız Cemal Beye bir kere sorması lâzımdı.

ne de Selma Hanım zarurî şekilde Cemal Beyin varlığını hatırlatmıştı.. -Aldırmayın! dedim.... Fakat onu hiçbir zaman kıskanmamıştım. Ona bağlıydı. demedim ya. Böyle olsa o zaman benden gizlemezdi. İçime yumruk gibi bir şey tıkandı. Rahatınız bozulmasın! .. Her şeyden evvel şirketten niçin istifa ettiğimi soruyordu: •257 TANPINAR -Biliyorsunuz ki o günlerde Cemal hep maaşınızın artacağından bahsediyordu. bu işte mutlaka başka bir şey var.'rar bir sessizlik oldu. Selma Hanım başını kaldırarak yüzüme baktı: Niçin doğrusunu söylemiyorsunuz? dedi. Şimdi ise onu kıskandığını anlayınca birdenbire vaziyet değişmişti. O zamana kadar Cemal Beyden sadece nefret ederdim. Bununla da kalmıyordu. gözü kapalı ve biçare yaşamıştı. Her şey düzeldi şimdi. Fakat şimdi eminim. Bir müddet yüzüne dalgın dalgın baktım. hoş bu da affedilecek şey değil. İyi ama sizi görmüşler.. Demek ki o Cemal Beyi hiç anlamadan. "Buna niçin şaşma-h? diye düşünüyordum.. Deminki duruşunuz bana her şeyi öğretti. Elimden geldiği kadar kendisini tatmine çalıştım. Te'. Çok karışık bir iş bu! Benden gizlemesine o kadar ehemmiyet vermiyorum. ne kadar sıkıntı çektiniz. Fakat daha garibi. hep İzmir'de kaldım. Yahut hayatına yeni bir üzüntü daha ilâve edecektim. Fakat sizi işten ne diye çıkarttı. Ümit ederim ki reddetmez. Cemil'in yalan söylediğini ben biliyorum. Asıl felâketi o kadar beğendiğim kadının birdenbire hayatından şikâyet edecek kadar herkese benzemesiydi. İmkânsız. Çok zahmetimi çekmiştiniz. sonra yavaşça ilâve etti: Daha doğrusu şüphe ediyorum. diye gizlemiş olabilir. En iyisi bir yalanla işin içinden sıyrılmaktı: İstanbul'dan uzakta idim. Çünkü ortada bir sürü yalan var.. Onu seviyor.256 SAATLERİ AYARİ..... Fakat ikisinin arasındaki münasebetin üzerinde durmamıştım. Bir yığın kinim vardı. Fakat farz edin ki öyle. Mademki yavaş yavaş yine kendim oluyorum. herhangi bir hastalığı da olabilirdi.. ondan hiç şüphe etmeden. o zaman nasıl razı oldu? Hayır... hattâ daha gülüncü vardı. Bu mesele zannettiğiniz kadar basit değil.. Gömüldüğü dalgaların içinden başını çıkarır çıkarmaz karşı sahili gören bir yüzücü gibi. benim aradaki beş senelik hayatımı merak etti. Kocası olduğu gibi. Ben de hiç uğramadım. Nerede ise her şeyi söyleyecektim. Nihayet sizi sevdiğimi biliyordu. ben de kendime bir iş bulur bulmaz Selma Hanıma dönmüştüm. Sonra gözlerini gözlerime dikti: Kim bilir. Fakat o kendi düşüncesinde devam ediyordu: -Hayır! dedi. Benim için üzülmeyin ve mesele yapmayın bunu. belki karşılaşmamızı istemez. Cemal Beyle evli olduğunu biliyor ve sadece kabul ediyordum. Benim içimde ne Cemal Bey bana Selma Hanımı.. Onu bütün ömrünce insan olgunluklarının bir numunesi gibi görmüş ve öyle sevmişti. Bileklerimden yukarıya doğru bütün damarlarım çekile çekile: Peki sorun! dedim." İş meselesi böyle halledilince Selma Hanım. Onun emrinde idi. Şimdi bir anda onu kıskanmağa başlamıştım. ahbaptık! Üzülürüm. oraya kendisi getirdiği hâlde? Belki ötekiler çıkmamda ısrar ettiler. Başını salladı: Cemal son zamanlarda hiç eski Cemal değil! O kadar kendisine hâkim olan kadın neredeyse karşımda ağlayacaktı.. Fakat ne diye acele edecektim sanki? Belki de sözlerime inanmayacaktı. Hattâ bizim teklifimizi de unutun.. ve ondan korkuyordu.AMA ENSTİTÜSÜ Bunu mahsus söylemiştim.. dedim. Sıkıntılarımdan biraz çıkar çıkmaz kendime yeni ıstıraplar bulmamdı. kıskanıyor. Asıl beni şaşırtan bu sözlerin altında Selma Hanımın bütün hayatının bulunmasıydı.. O zamana kadar bu kadını bütün hayatından sıyırarak sevmiştim..

bu cevheri o kadar sarf etmiştim ki çoktan beri bende zer-res! bile kalmamıştı. Fakat siz bir kere aranızda anlaşın! Sizleri huyunuzdan vazgeçiremem . cevabı içinde sualler sordu ve kendi üslûbunda cevaplar aldı. "Ben işe karışacağım zamanı biliyorum. İşlerimiz de artmıştı. Hakikaten şaşılacak şey. yani karşısındakinin fikrini daima doğru bula bula tekrar hatırlatmağa çalıştı. Mamafih Halit Ayarcı yine benim unutulmama razı olmadı. belediye reisi onun yerini almıştı."Ic karşıladı. İnsan iradesi daima maddî şartları yener. III Belediye reisinin ziyaretinden iki ay sonra daha mühim. Duvarlara asılacak vecizeleri çok beğendi. Ve belki de bu yüzden aylardır Halit Ayar-cı'nın ayağıyla ittiği bir futbol topuna benzemiştim.AMA ENSTİTÜSÜ Benim artık rahatım yok! dedi. Hakikaten şaşılacak şeydi. sizi tekrar bulduğuma memnunun. Merdivenlerden beraber indik. Bu sefer Halit Bey benim yerime geçmiş. Ekrem Beyi iş fikrine yavaş yavaş alıştırıyordu. Müessesenin esas gayesini anlattı. Mamafih Halit Bey çalışıyor. Halit Ayarcı'yı bu yeni misafir de şaşırtmadı. .. belediye reisini. •259 TANPINAR para ile bunun yapılması imkânsız.. Kızımın daktilo acemiliklerine ehemmiyet vermiyor. Halit Ayarcı her sabah geliyor. Şüphesiz bu mühim işin usullerini kendimizin bulmasını istiyordu. Masanın bir köşesine hafifçe yaslanmış. diye tasdik etti. Fakat belediye reisi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. bilhassa bu kadar masraflı bir işin büsbütün de parasız yapılamayacağını. İş meselesine gelince.. belediye reisiyle beraber izahat verdi. sakin ve alâkasız. Bu kadar yalan söylesin! diyerek ayrıldı. Binaenaleyh. hattâ yurdun her tarafına dağıtmamızın lüzumundan bahsetti. birdenbire kabaran bir rüzgârın savurduğu bir toz dalgasının geçmesini bekler gibi bekliyordu. diye cevap verdi. Halit Ayarcı bu teklifi yalnız bir. Fakat devam etmedi.. Sözüne devam etsin diye ne kadar dua ettim. Kapının önünde.. İtikadımca belediye reisinin bu içte hakkı vardı. hattâ bu sene bütçeye koyduğumuz. gerçeği bu olmakla beraber. Garip şekilde roller değişmişti.. Halit Ayarcı bütün bu konuşma boyunca âdeta lâkayt kalmıştı. Çok rahat. benimle beraber tam bir büro kadrosuyduk.. Etrafındaki konuşmanın bitmesini.. Bana çok açık. çünkü o da maddî şartları sadece iradesiyle yenmişe benziyordu. O da izahattan sonra müesseseyi gezmeyi istedi. ya Nermin Hanıma.. daha düşünürüz. beyhude sözlerle israf edilen zamana pek fazla fark ettirmeden acır gibi etrafına bakıyordu. İnsan talihi bu idi. Nermin Hanım. Fakat biz artık eski binada değildik. Belediye reisinin bu hususa hiçbir itirazı yoktu. daha sa-lâhiyetli. Yalnız her şeyi paraya bağlamamalıdır. Zehra. Hiçbir zaman can sıkıntısı denen şeyin bu kadar asîl.. Bu her şeyden evvel bir tahsisat meselesi. Bir müddet ayakta. 258 SAATLERİ AYARİ. Bunları şehrin..Selma Hanım bir müddet çantasında mendilini aradı. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek. yahut Zehra'ya bir yığın şey dikte ediyordu. geniş bir yere geçmiştik.. Ben dördüncü planda idim. "Düşünüyoruz efendim. Bunun sırrını bir kere öğrenseydim her şey halledilecekti. Enstitünün bu günkü parasıyla. yeni kurulmuş bir müessesede. Bu hiç konuşmuyor. icap ederse kirpik işaretleriyle sizi tasdik ediyordu. Her neyse. yapılsa bile bu iş için sarf edilecek iradenin çok pahalıya mal olacağını en münasip dille. Salâhiyetli zat. İşsizlik zamanlarımda sadece irademle geçinebilmek için. herkese benzeyecekti. Ben size telefon ederim. bu kadar üstün şeklini görmemiştim.. sadece gözlerini gözlerinize dikerek dinliyor. Bu yeni ziyaretçinin eskisinden bir farkı vardı. Fkrem Bey. Personelimiz de çoğalmıştı. -Tabiî. hattâ mutlak denecek kadar salâhiyetli bir zat dairemize geldi.

değil mi Hayri Bey? Bu vesile ile daha parlak olur..Bu fırsat kaçırılmaz..... -On yedinci asrın meşhur âlimlerinden..ki. Dördüncü Mehmet devri adamı..... bu adamı ben taklit edemezdim.. Her türlü fedakârlığı yapacağız.. İşte o zaman Halit Ayarcı dayandığı masadan ayrıldı ve seyirci vaziyetinden çıktı. Ahmet Zamanî Efendi ve Eseri... Nasıl olsa olduğum yere geleceksiniz". Müessesenin açış resmini de o zaman yaparız. Hattâ Graham'dan evvel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar.. Halit Ayarcı tekrar konuşmağa katıldı.. Tekrar bakışlar benden yana çevrildi. Sonra misafire döndü. Belediye reisi bu çok basit temenniye hemen hemen aynı zikzaklardan geçen bir cümle ile teşekkür etti.. Hattâ bitmiş gibi. Hayri Bey biraz yorulacak ama. -İmkânlarımız biraz genişlerse elde bulunan çok faydalı bir eseri de neşretmey-i düşünüyoruz! dedi.. -Gelecek nisanın sekizi Ahmet Zamanı Efendinin ölümünün yüz sekseninci yıldönümüdür de. Kitabınız bitti mi? Artık sıra bana gelmişti. En büyük saadetimiz için... Demek büyük bir merasim yapabiliriz? Halit Ayarcı konuşmanın topunu yine belediye reisine bıraktı. -Ahmet Zamanî Efendi mi? Hiç işitmedim. Sonra kendi kendine hesap etti. Belediye reisi bu fırsattan istifade ederek beni daha yakından tanıtmağa muvaffak oldu. Zaten saatten ve felsefesinden çok iyi anlar.. Açış törenini bendeniz yeni binamızda düşünmüştüm. "Ah Yârabbim bir kaçabilsem!" Fakat niye kaçacaktım sanki? Böyle bir ilgiyi bütün ömrümde görmemiştim. Mademki bu işe girdik. Muvakkit Nuri Efendinin. Hayır. Bu sefer dikkatli bakışların tek hedefi ben oldum. Kitabınızın ismi nedir.. Fakat bitmek üzere. Evet. Hayri Bey arkadaşımız eski saatçiliğimizin tarihini belki en iyi bilen adamdır. Hayri Beyefendi? Ben bu sualle birdenbire yuvarlandığım karanlık uçurumda tutunacak bir yer ararken Halit Ayarcı benim yerime cevap verdi: -Ahmet Zamanı Efendiye ait bir etüt. Çaresiz tahammül edeceğim. dedi.... Halit Beyin niyeti de öyle efendim.AMA ENSTİTÜSÜ sabır ve tahammül olduğunu ancak bu kadar terbiyeli şekilde gösterebilirdi.. Suçüstü. dedi. Ona yetişmek imkânsızdı. Tam klasik devrimizde..... -Doğrusunu isterseniz henüz hayır! Yani halledilecek bir iki mesele var... Nereye gideceğimi biliyordum. Bana. Nihayet salâhiyetli zat kararını verdi. Kanunun anlattığı mânada tam bir cürmümeşruttu bu. Para işini merak etmeyin. Halit Ayarcı beni yolun ortasına kadar götürmüştü. Bir insan karşısındakine o anda yalnız ?H) SAATLERİ AYARİ. Arkadaşım Hayri Beyin hemen hemen bütün ömrünü sarf ederek yazdığı bir kitap. Hayri Bey doğrudan doğruya onun mektebinden gelen bir zatın talebesidir.... Demek hazır eserleriniz var! Ne çabuk böyle? Evvelâ büyük bir etüdümüz var. tam yüz seksen sene oluyor. Ben mümkün olduğu kadar tutumlu olmak gerektiğini söylemek istiyordum. Halit Ayarcı tekrar dinamik rehavetinden ve alâkasızlığından sıyrıldı. .. ... Zannederim ki gelecek nisana yetiştirirsiniz... Bundan sonrası benim işim-di. Suçüstü. Ne yapmış bu adam? •261 TANPINAR Devrin en mühim saatçisi. Bu kadarını yapabilirdim. Bu sefer ilk defa olarak iki taraf da itiraz etti.

Fakat evlenme meselesindeki fikirleri yüzünden çıkartmışlar. Demek modern bir adam. iş bana düşüyordu. yeni yeni şeyler uyduracaktım. Sonra çok genç yaşta öldü.. geniş ayali eline bakmağa başladı. Zaten takdim ettiğimiz projede yazılı.AMA ENSTİTÜSÜ doğru değil.. Zaten büyük bir mekanik merakı var. cesaretimi topladım. O zaman çok gecikir. yavaş ve en kandırıcı sesimle cevap verdim: -Eskiler malûm efendim. Nasıl bir insanmış bu?... Fakat Halit Ayarcı orada idi: Niçin olmasın efendim? Sözüne devam edeceği yerde masanın camı üzerine iyice bastırdığı büyük. O da selâmlığını açmış. -Öyle ya niçin olmasın?. ekmek paramı niçin bana doğrudan doğruya vermedin de beni başkalarının uydurduğu bir yalan yaptın!" Hakikatte de böyle idim. Çok aradım ama bu kanaatin nereden geldiğini bulamadım. Çengelköy'de küçük bir camiin müezziniymiş.. Rabia hesapları o devirde. Fakat kendi kendine.Tevekkeli değil eskiler yalnız şiir söylemişler! Bir işi. falan var mıymış? Artık ne dönmem. Bu sualle nefesim birdenbire tükendi. Yaptığınız işin ehemmiyetini bilin ve ona göre çalışın. Fakat nasıl oldu da hiç adı işitilmedi? Sanki demin kafamdan geçenleri düşünen ben değilmişim gibi... aramızda?... Mühim bir keşif.. Hattâ adını ilk defa işitiyordum. Halit Ayarcı bu sefer de ceketinin düğmeleriyle oynamağa başlamıştı.. diyorlar. Mevlevi tarikatindenmiş. Bunu sizden katî şekilde istiyorum. Siz de bana bu neşriyat meselesini hatırlatın. iradesiyle düzeltmiş.. Hattâ pek mutat olmadığı hâlde sarı cübbe... Daha doğrusu hocam rahmetli Nuri Efendi böyle söylerdi.. İster istemez yoluma devam edecek. Ben söyledikçe belediye reisinin de. Bilginin kendisi vardı. Ucunu bucağını bilmediğim. Salâhiyettar zat tekrar bana döndü... bu küçük teferruat.Hayır. Sarı rengi çok severmiş. Ah.. küçük büyük icatlarla meşgul. Bu demekti ki. Bal ve şeker gibi şeyler de kullanmazmış. işte size bütün bir hayat. İki üç çizgi. Kırk iki yaşında falanmış. "Ya pîr!" Fakat yalancıların piri kimdi acaba? •263 TANPINAR Uzun boylu... Burada artık işin telkini yoktu. Ahmet Zamanı Efendi isminde hiçbir insan tanımamıştım. ne de durmam kabildi.. Ek bir liste takdim ederim. Devir.. Hemen herkes. siyah gözlü bir adammış! Dili gençliğinde biraz peltekmiş... Yalnız eserlerin ismi yok. "Ah Yârabbim.. Minareden minareye uçma tecrübeleri bile var. Bütün kuvvetimi. Bu kadar mühim bir zatın unutulmuş olması 762 SAATLERİ AYARİ. yatsı namazlarını misafirlerine evinde kıldırmış.. Baş üstüne efendim. bu kitap şubata kadar bitecek. kumral sakallı.. Sarı. sarı kaplı kürk giydiğini hocam Nuri Efendi söylerdi. salâhiyetli zatın da yüzleri tebessüme gark oluyordu.. Garip huyları varmış.. Eskileri o kadar az biliyoruz ki.. hayır.. Birden fazla kadın almanın aleyhinde bulunduğu için devrinde pek sevilmezmiş.. dermiş. çok ehemmiyetli bir devir.. Meselâ çok iyi meyva yetişti-diği hâlde üzümden başkasını yemezmiş... her gün yeni bir parçasıyla karşılaştığım âdeta tefrika hâlinde bir yalan olmuştum. Ezanı da evin penceresinden okurmuş! . Halit Bey tekrar tavzih etti... Salâhiyettar zat Ahmet Zamanî Efendiden bir türlü vazgeçemi-yordu.. birkaç konuşma parçası. Şöhrete âfet diye bakarlardı. güneşin rengidir... Âdeta bizden! Aşağı yukarı.. Zengin bir adamın ço-cuğuymuş. Zaten yeni bina için ayrı bir açış töreni daima yapılabilir! Bu gibi törenler ne kadar sık olursa o kadar faydalıdır! Salâhiyettar zat tekrar bana döndü: Hayri Bey. sarışın. diyordu.

Halit Ayarcı işi biraz daha tabiîleştirmek ihtiyacını duydu. Bitecek anladınız mı Hayri Bey? Ve yanağımı okşayarak kitapla olan alâkasını bir daha teyit etti. Fakat salâhiyetli zat tecrübeli adamdı. Bu ihtimal her ikisini de tatmin etti. -Bendenize öyle geliyor ki.." dedi. Ayrılırken tekrar bana iltifat etti: Kitabı isterim. tekrar yerine koyuyordu.. Böyle bir adam. Şekerden veya can sıkıntısından ölmesi arasında ne fark vardı? Asıl mühim olan salâhiyetli zatın bu işe getirdiği iyi niyet.. Binaenaleyh iki saat sürdü.. Bütün gün hep böyle yapmış. Başka türlü izahı güç. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki kitap kaybolmasaydı. dairenin gezilmesini teklif etti. Bu itibarla ne kadar teşekkür etsem azdır.. Şu şartla ki... bir eli kılıfını çıkarmağa çalıştığı yazı ma-kinasında: Neden öldüğünü biliyor musunuz? diye sordu. Maalesef efendim. ' Bir ara bana döndü. -Ben söyleyeyim. beyhude münakaşaya lüzum olmadığını iyice anlatmıştı.. Bütün boş defterleri açıp bakıyor.. diye hafiften tasdik bile ettim. Hattâ az şekerli olmasına bile ehemmiyet vermedi.. Belediye reisi meselenin şimdilik bu tarzda halledilmesinden memnun. yerinden kalkabilecek her şeyi bir kere yerinden oynatıp altına bakıyor. Reis bey de size yardım edecekler. Niçin soracaktık? Hattâ niçin şüphe etmeliydi? Herkes bir şeyden öldüğüne göre Ahmet Zamanî Efendi de elbette bir hastalıktan ölecekti.. grafiklerin önünde uzun murakabe saatleri geçiriyordu.AMA ENSTİTÜSÜ biri olacak. bu işe katiyen girmezdim.. Salâhiyetli zat hayretler içinde idi: Mühim keşif doğrusu. Evet ama.... Bende de var da oradan biliyorum. Ama. Hattâ ben: Çok doğru buyurdunuz. sonra kendisini elinde iyice evirip çevirip muayene ediyor. Kapıdan çıkarken: Sloganları dağıtın! Bir an evvel ve her tarafa. -Bu müesseseyi başından itibaren benimsedim.. Hemen her şeyin önünde durdu. Kâtip Çelebi'nin etrafındakilerden 264 SAATLERİ AYARİ. hiçbir şey rica etmeden istediklerinin hepsini kabul ettirmiş. diye tekrar emir verdi.. altın kapaklı bir Lonjin'di.dedi. Tam merdivenin başında belediye reisine yavaşça: . Hepimiz birden bu ihtimali kabul ettik... diyerek meseleyi halletmişti. Üzümden başka bir şey yemediğine göre... Sonra saatine baktı. en lüzumlu noktada konuşmuş.. O sizlerin olduğu kadar benimdir de. Ondan sonra tebrik faslı geldi. müsbet bir şey bulunamadı. şimdi de asıl işin kendisi tarafından kurulduğunu.. binamız biraz daha genişlemişti ve salâhiyettar zat belediye reisinden daha yüksek mevkide olduğu için daha dikkatli. daha titizdi. Aziz velinimetim: -Teveccühlerinize güvenmeseydim... Bu aşağı yukarı iki ay evvelki teftişin hemen hemen aynıdır.Halit Bey tekrar bana döndü: Bir Venedikli vasıtasıyla devrin garplı riyaziyecileriyle mektuplaştığını söylüyordunuz. "Yoruldum... Bana bu hizmet vesilesini verdiğiniz için bahtiyarım.. Güzel. bizimle böyle işbirliği etmesiydi. bakalım buldum mu? Şekerden... Kahvelerden sonra yine o gün olduğu gibi kadro meselesine geçildi. Bu sefer altın tepsi belediye reisi ile onun arasında gidip gelmeğe başladı ve nihayet kundaklan•265 TANPINAR mış bir çocuk gibi Haiit Beyin birdenbire açtığı kollan arasında kaldı.. Hepimiz yorulmuştuk. dedi.. Onun için Halit Ayarcı'nın odasına geldiğimiz zaman Derviş Ağanın getirdiği kahveler pek makbule geçti.. Tabiî niçin böyle olması icap ettiğini sormadık.. Koskoca enstitüyü sadece bizlere bırakamazdı.

.. Hiç üzülmeyin. Hayır.... istirahat etmemin imkânı yoktu. ah Hayri Bey. Sarı rengi severmiş. Akrabam yok..-Bu rabia hesabı nedir siz biliyor musunuz?diye sorduğunu işittim. Hani listeniz?.. Aksi aksi: -Tanıdığım insan çok az. Odama girdiğim zaman Zehra'nın beni beklediğini gördüm. Halit Ayarcı'nın kaşları birdenbire çatıldı. Yok azizim. Belki vardı ama meydanda yoklar. diyorsunuz. Yeni elbiseleri içinde hakikaten güzel ve mesuttu. Halit Ayarcı ile evime refah denen güneş doğmuştu... Hayri Bey... Birçok yalanın içinde olsam bile ihmal edemeyeceğim bir hakikat. Nuri Efendiden bahsettiniz. Ama. Zaten kurulur kurulmaz bir tâmimle bütün arkadaşlardan rica edeceğim bunu. İlk defa hiddetleniyordu. Ve tabiî onlar da yapacaklar. Hayır.. dermiş. Daha demin kendiniz bahsediyordunuz.. Akrabasız adam olmaz.... ilâna lüzum yok.. İsterseniz gazetelere bir ilân vereyim! •267 TANPINAR Tekrar gülümsedi. O da o demek.. Nasıl mevcut olmayan adam?. Bir de işimizi bilsek! Hâlâ bilmiyor musunuz? Saatleri ayarlayacağız... Biraz da ikimiz böyle istediğimiz için vardır. Ben başım iki elimin arasında düşünmeğe başladım.. Şekerden ölmüş. Hem kendiniz söylüyorsunuz. Ahmet üç ayda altı kilo almıştı.... Yahut da gider içeriye istifanamenizi yazar getirirsiniz! Ben bu kadar bağlı olduğum bir müessesede en yakın dostlarım tarafından ihanet görmemi istemem. dedim. Herkes kendisine. büyük bir hakikat vardı ortada. Hayır. Onlar gelirler... Graham hesaplarıyla meşgul olduğu malum.. Çaresini bulacağız. Saatleri Ayarlama Enstitüsü hayatımı kurtarmıştı.. Sonra birdenbire belki de bozulan yüzüme dikkat ettiği için güldü: Adı olan her şey mevcuttur Hayri Bey! dedi.. Mevcut olmayan bir adam için.... Hepsi uydurma! Birdenbire ceketimden tuttu: Bu kitap yazılacak!.. Benden izin istiyordu.. Ah.. Binaenaleyh Ahmet Zamanî Efendi vardır...... Boş durmayacaklar ya. Dördüncü Mehmet zamanında yaşamış.. O teşekkür yerine bir kırıttıktan sonra çekilip gitti.. Onlar gittikten sonra Halit Ayarcı tekrar bana döndü: -Artık bundan sonra da şüphe etmezsiniz zannederim. Bir de Sabriye Hanımla Selma Hanımı artık davet zamanı geldi sanırım. Pakize ile iki dost gibi geçiniyorlardı artık. Mevlevi olduğunu bile biliyorsunuz.. Halit Ayarcı.. Yeni taşındığımız evde odasını ne kadar zevkle döşemişti. tâyin olunduğu vazifenin adından bir iş çıkaracak... Sonra bir eli odasının kapısının tokmağında: Siz kitabı ne vakit bitireceksiniz? Yani ne vakit bitirebilirsiniz.... Sonra. bütün bunlar mânâsız şeyler.. Müessese kurulacak. Çalışın sadece. Siz hakikaten beni yoruyorsunuz.. Karımın tiroit guddeleri tedavi edileliden beri evde kavga yoktu. hem de yoktur.. Kızıma yarın dahi isterse evde kalabileceğini söyledim.. İyi ama. Şimdilik görünmüyorlar.. diye cevap verdim. 266 SAATLERİ AYARİ. sanki aramızda geçen şeyleri tamamiyle unutmuş gibi en rahat sesiyle: . Bir türlü sizi bazı şeylere alıştıramadım. diye sordu. Hattâ şimdi büyük dostumuz da istiyor. ben bu cinsten sabotaj istemem. Herkes vazifesini yapacak... Güneşin rengidir. kadro meselesini ne yaptınız? İstediklerimizi veriyorlar. Bulun.. Bu müessese muvaffak olacaktır. dedi.. Nasıl yazarım ben bu kitabı?. Bütün bunları 'düşünürken iç telefon çaldı..AMA ENSTİTÜSÜ demek istiyorum. Sizin ilk işiniz budur. dedim. Evet ama nasıl? Bu kadar kalabalık bir teşkilâtla. Ben Ahmet Zamanî'den bahsetmedim. biraz daha bekleriz. dedi..

-Yarın size Ahmet Zamanî'yi yazmanıza yardım edecek tarih kitaplarını getireceğim. Ben hattâ derim ki. Bu merasimde verdiğim nutukta. Bilhassa bir gazetenin. hayatımın garip cilveleriyle bcıı Halit Beye nazaran efkârıumumiyeyi oyalamağa daha müsaittim.. Bu ağız değişmesi sayesinde müessesemizin lüzumuna dair yapılan münakaşaların birdenbire kesilmesine bakılırsa bu işte Halit Ayarcı'nın bir tertibi olduğuna hükmetmek hiç de yanlış olmaz. bu kadar mühim bir iş yapılırken aleyhte de söylenecek! Mesele münakaşa edilmesidir. -Teşekkür ederim efendim.. bir iş olursa evde ararsınız. Şurası da var ki. Halit Ayarcı'nın sıkı tembihleri yüzünden Ahmet Zamanî'den bahsetmem işi büsbütün alevlendirdi. -Zannederim efendim. Binaenaleyh Şeyh Ahmet Zamanî'nin müsbet veya esrarlı bütün bilgilerinin vârisi sayılırdım. işsizlik yıllarım. Hemen her gün enstitü268 SAATLERİ AYARİ. gerek vazife ve öğrenilebildiği nisbette teşkilâtının bürokrasi tarihinde hakikî bir merhale olduğunu yazması pek hoşuna gitmişti. Ben mutlak bir müessese kuruyorum. Selma Hanımla Sabriye Hanımı davet için biraz bekleyin! Ben gidiyorum. Binaenaleyh hayatımın her safhası bu işe bir hazırlıktan başka bir şey değildi. Tam bu sıralarda-yine şüphesiz Halit Ayarcı'nın gizli teşvikiyle.. Kim yazdıysa bunu. çocukluğumda ve ilk gençliğimde tanıdığım insanlar.. bir kısmı bu kadar mühim iddialı bir müessesenin bu cinsten bir iş adamına verilmesine şaşıyorlardı. Elbette.. Baş üstüne efendim. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün gerek adının... Bu sefer zekâm.Muvakkit Nuri Efendinin Merkezefendi'deki mezarının tamiri beni büsbütün ön safa geçirdi.. gördüğüm işler birbirine zıt bir yığın tefsire yol açıyordu. Babama muttasıl . Spingler'den Kayserling'e kadar bütün filozoflar bürokrasiden bahsederler. diyordu. hayatım münakaşa ediliyor.. Göreceksiniz ne kadar kolay iş.. İşte o andan itibaren Penim için günlerce süren bir huzursuzluk başladı. bu ka-l'ar mühim bir işte bulunmamın doğru olup olmadığı hakkında fi•269 TANPINAR kirler yürütülüyordu. Kadromuzun müzakere edileceği tarih yaklaştıkça bu yazılar arttı.. yetiştiğim muhit. Fakat o her şeyden evvel bürokrasi asrıdır.. Bazı gazeteler Hal it Ayarcı'yı son derece sempatik buluyorlar. Nuri Efendi nin son talebesi idim. Siz de yardım edersiniz tabiî. görüş kabiliyetim. Fonksiyonu kendisi tâyin edecek bir cihaz. Bundan mükemmel ne olabilir? Kadro müzakerelerinin zamanı yaklaştıkça sıklaşan bu havadisler ve düşünceler sonuna doğru birdenbire şahıslarımız etrafında toplandı ve iki hafta içinde de Halit Beyi bırakıp sadece beni hedef aldılar. tenkitlere müsamaha ile gülüyordu. Bazı kimseler için bu işin âdeta tek favorisi bendim.. Bir iki ayda çıkar. Hemen gün aşı-n. "Hayri İrdal'ın çıraklık seneleri" diye baş layan bu yazıda. Zeki adam! Evvelâ asrını biliyor. bittabi bu arada müdürün. Bu asra birçok ad verilebilir. Takribi Ahmet Efendi Camii'nin bir asra yaklaşan hikâyesi.AMA ENSTİTÜSÜ nün teşkilâtı. Bir kısmı ise. Ertesi hafta gazetelerden birinde dünyanın en garip başlıklı makalelerinden biri vardı.. benim üç yaşımdan itibaren saat ve zamanla meşgul olduğum anlatılıyordu. "Ne iş görecek bu müessese?" diye soruyordu. IV Başından beri gazetelerde enstitü hakkında havadisler çıkıyordu. hattâ şahsî metodum methedilmeğe başlandı. Halit Ayarcı bütün bu yazıları dikkatle okuyor. çalışma tarzı. Şerbetçibaşı Elması... Bayağı günün meselesi hâline geldik. Onlara göre bütün ömrüm saat ve zamanla geçmişti. bürokrasinin asıl kemal çağı istiklâl devri bu devirdir. müdür yardımcısının ve diğer personelin hayatları hakkında da ufak tefek şeyler geçiyordu. işi anlamış. Bunu anlayan adam mühim adamdır.bir gazetede resmim çıkıyor. yapacağı iş münakaşa ediliyor..

Elbette aziz dostum. din dar.. beni nasılsa adaletin elinden kurtulmuş alelade bir sahtekâr olmakla itham ediyor. beni teskini hiç aklına getirmeme-siydi. Siz oturun. İşte bütün çocukluğu bu saat karşısında geçen Hayri İrdal'ı talih doğmadan evvel bu işe hazırlamıştı.evimizdeki büyük saati. "Hayır. "Bütün İstanbul halkının tanıdığı bir meczubu öne sürmekle işlenen bu hata" diye başlıyor. Seyit Lfıtfııllah'tan bahsetti ve bendeki zaman sezişini övdü." cümlesiyle biten bu makale hakikî bir şaheserdi. "Zengin. . böyle mühim bir müessesenin kurulma şerefini paylaşan bir insanın etrafında biraz gürültü olur. bu bir dalgadır. diyordu Doktor Ramiz. Bu yüzden dostum Halit Ayarcı'nın girdiği mühim teşebbüste'bu hakikî değeri bulup meydana çıkarması kadar övülecek bir hareket olamaz!" İşin en sıkıcı tarafı Halit Ayarcı'nın bu budalalıklardan her şikâyetimde bıyık altından gülmesi. Halbuki kızdınız. elbette ki bu devamlı çalışma bir gün gelip meyvalarım vere270 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ çekti. Hayatınızdan kendi anlattığınız şekilde bahsediyorlardı. Bırakın. hem Halit Ayarcı'ya yükleniyordu. Hay-ri İrdal. "Hayri İrdal çocukluğundan beri zihniyet meselesiyle meşguldü. Bu yazıda benim hayatımın insanları ve cemiyetimizi öğrenmek için girişmiş olduğum bir tecrübe olduğu söyleniliyordu. Elli senede bir medeniyete bütün tarihiyle yetişmek kolay mı? İşin içine elbette biraz mübalâğa girecek! Nasıl filân romancı-m'zı Balzac'a öbürünü Zola'ya benzettilerse. alışmadınız mı sanki? Bir hafta evvel aleyhi'271 TANPINAR nizde çıkan yazıya nasıl kızmıştınız? Öyle sanıyorum ki kızılacak büyük bir tarafı da yoktu. Tabirnamelerden. "Şerbetçibaşı Elması rezaleti henüz unutulmuşken. Bu yazının muharririne göre Halit Ayarcı efkârıumumiye ile alay eden bir iş adamı. Voltaire'e veya Faust'a benziyorsanız kabahat benim mi? Yahut benzetiyorlarsa. beni. Bir hafta sonra bir başka muharrir. sonunda nasıl fışırsınız! Ne hacet. yalan söylüyorsunuz!" mu diyeyim? Bu müesseseyi kökünden yıkar. enstitümüzün tekâmül çarelerini araBunlar o kadar basit şeyler ki. bu şark Faust'unun modern hayatımızda yeni baştan görünüşünden başka bir şey değildi. fal kitaplarından.. Hayret ediyorum doğrusu! Sizi kıskanmadığım "r'n bana teşekkür edeceğiniz yerde kızıyor. Göreceksiniz. kibar cetler silsilesinden tek aile mirası olarak büyükçe bir saatten başka bir şey bulunmayan bu evde ihtiyar baba sabah akşam çocuğuna. şimdi söylediklerinizin doğruluğuna inanmam lâzım gelirse tabiî bulmanız icap eden bir yazıydı demek istiyorum... Bittabi bu velveleye Doktor Ramiz yabancı kalamazdı."Evet. diyordu. Elbette. Demek ki öbürlerinden memnunsunuz!. hiddet ediyorsunuz! ^en sizin yerinizde olsam hiç ses çıkarmaz. Nitekim sonradan büyütüp kitap hâline getirdiği bir makale yazdı ve benim mh tahlilimi yaptı. Onlar da bizim bir şeylerimiz olmasını istiyorlar. Mübarek'i göstererek nasıl işlediğini sorarmışım. bir sergüzeşçi idi ve ben onun kuklasıydım! Salâhiyettar zatın ziyaretinin ertesi günü mükâfat olarak bana kendi kereste fabrikasında yüz liralık bir ücretle hiç işi olmayan bir kontrollük veren Halit Ayarcı.. sizi de başkalarına Pekâlâ benzetirler." deniyordu. kendiliğinden geçer. Üçüncü yazıda Nuri Efendi de. kendi işime bakardım. Bazen de. "Tanınmamış Voltaire'imiz" diye takdim ediyor ve hayatında saatçilikle zengin olan bu filozofla aramızda ipe sapa gelmeyecek mukayeseler yapıyordu. Ne yapmamı istiyorsunuz sanki? Çıkıp. bu yazı üzerine de sabun fabrikasında aynı şekilde bir vazife vermişti. saatin kâinatın timsali olduğunu söylüyordu. Ona göre ben bir nevi Ebu Ali Sinâ idim. Filhakika aleyhimdeki yazı da pek öyle kızılmayacak cinsten değildi.. O nasıl ameliyelerini izafî zamanda yapmışsa. babam da Voitairc de bir tarafa itiliyordu.. Nezredilmiş bir camiin para şartları yüzünden kıiçüle küçüle indiği son had olan eski saatimizi nasıl baba telâkkî ettiğimi iyice izah etti. kitabınızı yazın. bir başka dalavere daha mı?" diye hem bana. Hayri Bey de yaşanan zamanda yapıyor. Yani.

beni bulmuştu. Onun için hayatta muvaffak olamamış.. Kukla olduğumu biliyorum! Halit Bey hep aynı soğukkanlılıkla: Çok acayip insansınız. İsviçre fabrikalarından biri. sinema olacaktım. Küçük baldızımın tuvaletleri hep benim tavsiyemle yapılmıştı. Hem alaturka.. Sinemayı seviyordu.Bu da gösteriyordu ki yazı hakikaten aleyhimde idi. Gençliğinde tiyatroda çalıştı... rahat bırakmazlar ki. evet. Benim bir yığın talihsizlik yüzünden Emine ile evlenmem üzerine o da ilk kocasıyla evlenmişti. Hayrı gibi bir erkekle evlenince kendisini seve seve feda etmeye alışıyor.. diyordu. Hollyvvood'dan. Fakat beni anlayacak seviyede değildi." Karıma .." Öbürü de büyük bir saat fabrikasından. herkesin hürriyeti var! Pek haksız da değildi.. bilmiyor musunuz?. Fakat karım bunu hoş görüyordu... Binaenaleyh ister istemez onun gözü ile ben de değişecek. Esasen çocukluğumuzdan beri sevişmiştik. yani tam kurulacağı sıralarda iki teklif almıştım. Ne âlâ şey! Bulursanız bana da gönderin böylesini. siz kukla kelimesine kızdınız... -Şüphesiz ki o yazılara kızdım. O kadar ev işine düşkündü ki bu gibi şeyleri birdenbire unuturdu. Eehimde yazılan şeyler hoşuma gidiyordu. vaktiyle dansöz olmak istemişti ama.. hulâsa evlendiğimizden beri yaptığı bıitün haksızlıkları yirmi dakikalık bir konuşmada ödemeğe karar vermiş gibi. Esasen o. Sevdiğim yemekler mi? "Haşlanmış sebze.. Onun ölümü üzerine Pakize de kocasından ayrılmış. Birisi Hollyvvood'dan. hatırım için vazgeçti!" Kadın tuvaletinden hakikî zarafetten çok iyi anlıyordum. "Zaten artist olarak başladı. ızgara gibi şeyler.. çekingen... bu işteki zaruretleri anlatmıştım. beni küçük görmesini.. Ve bu sonuncusu hepsini bastırdı.. dinlersi'273 TANPINAR zin. Büyük baldızım bütün muvaffakiyetini bana borçluydu." "Zaten kadın kısmını bilirsiniz.. Aleyhimde söylenirse elbette kızarım. Fakat hiçbir zaman beni unutmamıştı." Saatleri Ayarlama Enstitüsü açılmadan evvel. sık sık âşık olurdum. büyük bir adamın karısı olmanın ne gibi fedakârlıklar icap ettirdiğini biliyordu. hem de ölçülü şekilde methedecekler. Sabah kahvaltılarında meyva suyu içerdim. Fakat Pakize saatle.. mağrur ve tabiatıyla dalgındım. İsmini söyleyemeyecekti. "Onun seviyesinde olan bir insan için. İş arkadaşlığının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ablam Billur Çağlayan Gazinosu nda her akşam söyler. psikanalizle. Pakize şahsıma karşı. ne de ben onu. hem alafrangasını.. güzel yüzerdim. "A. Kanm kocasını çok seviyordu... Hayır azizim. Birinci karım çok iyi kadındı." Evde çoluk çocuğumla sohbetten hoşlanırdım. Benim kızdığım şey. On bir buçukta giderseniz eğer. Güzel piyano ve banjo çalardım.. Neyimiz varsa hepsi sarf oldu. İyi ata binerdim. Zaten ilk evlenmemden bir gün evvel kendisiyle konuşmuş. İşte ondan sonra... tenis oynardım. kendimi tanıyamamıştım. "Kendisini işine tam vermek için memuriyetini bile bıraktı.. Siz de biliyorsunuz ki Şerbetçibaşı Elması dâvasında hiçbir kabahatim yok!. Yedi. "Biraz kumarı severdi ama. Kâinata beyaz perdeden bakıyordu. Bir şark filmi için." Ama Pakize şikâyetçi değildi. on seneyi geçen alâkasızlığını.. beni durmadan övüyordu.. ihmallerini. sekiz sene ailemden kalan öteberiyle geçindik. Biz ailece artistiz. kendimin de inanmayacağım mübalâğalar272 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dı. Çünkü ben bütün büyük adamlar gibi kadın meselesinde.. Fakat kendimi büsbütün işe kaptırmadığım zamanlar neşeliydim. ve doğrusu ben de hakikaten kızmıştım. "Evet. gelmiş.. Pakize'nin sayesinde asıl çalışma devrem başlamıştı. Bütün ömrünüzce yalnız yaşadığınız ne kadar belli! Hiç cemiyet hayatına alışmamışsınız! Ancak insana alışmamış olanlar başkalarının hürriyetine karışabilir! Hem aleyhinizde yazmayacaklar.. Hususî hayatım mı? Tabiî biraz dalgındım." Kendisine gelince. Hayır. Saatten başka sevdiğim şeyler mi? Tabiî musikîyi seviyordum... O modern kadındı. yüksek bilgi ile alâkası olan insan değildi. "İnsan. Son zamanlarda bir filmde de rolü vardı!" Filhakika işsizliğini sıralarında iki defa figüranlık yapmıştım. Hayır ona kızmadım. Doktor Ramiz'in makalesinden sonra bir gazetecinin karımla yaptığı röportaj çıktı. Bir huyum vardı.

. Meselâ şu cümle: "Ayakkabılarımı kendisi giydirir." Mülâkatı sabahleyin dairede Halit Ayarcı bana kendisi okudu.... dedim. her cümlede bir kahkaha savuruyordu. -Siz öyle zannedin. En büyük kusurum da kendimi ihmal etmemdi! Anlaşılan eğlence ile pek başım hoş olmayacaktı ki geceleri pek çıkmazdık. Hepimiz yaparız! Ne çıkar sanki? Farz et ki baştan aşağı doğru olmuş olsaydı.. diyordu. tanzim ediyor.. Adı Çay Saati olacak. pek mi kazanırdınız? Karda yürümekten hoşlanmazsınız farz edelim. Size hakikî çehrenizi veriyor. yarım saat kadar ancak uyur. herkese rezil oldum. deseniz daha doğru olur.. Hiddetime hiç aldırmıyor.göre yemeyi severdim ama.. Belki vapur... Fakat Pakize bunların üzerinde durmuyordu.. Bilhassa halamdan bahsetmek istemediğini açıkça söylüyordu.. Seyahati seviyorum ama. Halit Ayarcı'nın yüzü birdenbire değişti.. şimendifer dokunuyor... Konuşmanın bundan sonrası sevdiğim artistlerin adları idi. perhize çok riayet ederdim... harika. "Geceleri çalışır. öyle mi? Halit Ayarcı eli çenesinde düşündü: Burada zannediyorum ufak bir hata var.. Yeni hayat. 274 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Harika. eğer ikimizi birden deli diye tımarhaneye... Asıl memnun olacağınız şey bu. Ben sizin yerinizde olsam '275 TANPINAR bugünden itibaren karımın istediği adam olmağa çalışırdım.. kendisini davet eden fabrikaya misafir gönderdi." Ama bu sadece büyük mesai zamanlarında böyleydi. Amerikan şarkıları söyleyeyim! Niçin olmasın? Bende bir tane var. ne yapayım. Bu istidat böyle bırakılır mı hiç? Sizi nasıl anlamış! Tam olduğunuz gibi. Niçin ters tarafından alıyorsunuz hep? Bütün bunları da sizi sevdiği için yapıyor. bunu herkesin bilmesi size ne kazandırır? O da ayağa kalktı ve omuzumu yakaladı: ~ Değişiyorsunuz Hayri Bey. Amerika'da iken almıştım. Çocukluğumuzda nasıl sevişebiliriz ki benden tam on altı yaş küçük... sevebileceği şekle sokuyor.. Halbuki ata biniyorsunuz! Ayağa kalktım: Bu kadın deli ve budala. Bu akşam size gönderirim.. Herkes çıldıracak.. Ufak bir tarih hatası. Kısacası hangi mahkemeye ve hâkime gidersem gideyim. Neremi anlamış! Baştan aşağı zevzeklik.. ciddileşti: -Sizi ıslah ediyor. Bazen de yirmi dört saat uyurdum.. yahut yalancı diye hapishaneye tıkmazsa. çırçıplak döşemenin üstünde yatmaktan hoşlanırdım. Doğrusu hoşuma gitti. Çalışırsınız. Bilmem niçin.. Bu röportajı bir program gibi alın.. Hiç de fena olmaz! Sesiniz güzel. yirmi dakika içinde ayrılmamıza karar verebileceği bir röportajdı bu! İler tutar bir yerim yoktu. İlk işim bir gazete çıkarmak olacak karınızın idaresinde. Bu en sevdiği şeydir!" Doğru dürüst ayakkabısı bile yok! Olmadıysa kabahat sizin! Böyle kadının kocası olan adam her şeyden evvel onun rahatını ve saadetini düşünür... Bundan daha mükemmel bir mülâ-kat olamaz. Sabaha doğru. değişiyorsunuz..-Yarın yarım düzine ayakkabı alın! Sonra bu İsviçre seyahati! "Kocam hiç seyahat etmedi! Yalnız geçen yaz beni İsviçre'ye. Romatizmalarım ata binmeğe şimdi müsaade etmediği için sadece jimnastik yapıyordum." Niçin seyahati sevmiyorsunuz Hayri Bey? Hakikaten sevmiyorsanız çok yazık. Baştan aşağı yalan ve hamakat!.. Tekrar doğamayacağı-nı*a göre bundan başka çareniz yoktur.... kocamı yalnız bırakamam. "Hayri onları çoktan affetti. Çay Saati... yeni insan. Daha doğrusu kendim getiririm.... yani nasıl söyleyeyim küçük bir fantazi! Ondan vazgeçin! Banjo çalayım. Ve madde madde tatbik edin! Yani döşemede ve çırçıplak yatayım. Akrabamdan çok zulüm görmüştüm.. Beni kepaze ediyor... Derhal başlayın! Acema-şiran'dan bıkmadınız mı? İçinizde hiç başka şeylerin daüssılası yok mu? . Üstelik yalan söylüyor. nadiren sinemaya giderdik.

Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye bir şey var! Onu inkâr edenin vay hâline! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz! Doktor Ramiz birdenbire daha müşfik oldu: Ben kabiliyetlerini bildiğim için acıyorum. Artık sadece Ahmet Zamanî Efendi mevzubahis değildi. Konuşmam. Yazın bir frijider alacağız değil mi? Bir de vantilâtör. Sen hâlâ şüpheci vaziyetler takınıyor..arabayı doludizgin sürüyordu. artık yalnız onunla konuşuyordu: Bırak canım. Sizce yapılacak şey bu sevgiye lâyık olmaktır. zorlamam hep bu yüzden. sabahleyin yataktan kalkınca Bağdat Hırsızı filminde giydiği incili terliklerini arardı.. dedi. -Zehra işin alayında.Başkaları seni olduğu gibi görüyor da. Halit Ayarcı gülmemek için dudağını kıstı.. Yaşama denen şeyin tadını almağa başladım!" diyordu... Bu ara Zehra odaya girdi. demiş! Halit Ayarcı bana iyice dargın... Peki kızına ne dersin? Zehra Hanıma?. Doktor Ramiz onun konuşmasıyla çıktığı düz caddede -her zaman yaptığı gibi. Halit Ayarcı'nın odasında. ben zaten biliyordum böyle bir insan olduğunu senin! Ama. Sonra bu kadar iyi düşünceli bir kadını üzmek doğru değil.. Olanın üzerinde ısrar etmeyin. Ayrıca karımın sabahleyin gazetelerde çıkan mülâkatı karşısındaki tavrım da bir cürüm olmuştu... ben yalancı ve madrabaz.. o şüpheleriyle. Fakat Halit Ayarcı aldırmadı: -Tabiî! Karın deli. Yan-geldi Asaf Bey. Daha o gün ikindiye doğru bu harika mülâkatın ilk neticesiyle karşılaştık. asrına göz yummakta inat eden..Ben hiç cevap vermeden telefonu açtım. Anneniz harika bir insan! Ben çoktan beri bu kadar güzel bir şey okumadım! Bir kelime ile. . işte bizden gizliyordun. Daha evvelki gece. Bir elinde gazete boynuma sarıldı: Ah babacağım! diyordu. avucunu sinek avlar gi'277 TANPINAR bi birden havaya uzattı: Ben de onu düşünüyorum... inatlarıyla övünsün dursun. Daha doğrusu Halit Ayarcı Bey bazi mukavemetlerim yüzünden bana hücum ediyor. kendisi. "Hayatımdan çok memnunum. sen busun. Zaten bu sabah kendisi söylemiş. İnanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir. evlendiğim günlerde beni bir akşam evvel gördüğü filmin artistleri zanneder. Kendimi bir operet.. Baba. dedi. Doktor Ramiz. Bu tahammül edilir iş mi? Ona göre Ahmet Zamanî Efendinin mevcut olmasındaki tereddütlerimle karımın anlattığı banjo çalan ve ata binen adam oluşumu kabul etmeyişim hep aynı şeylerdi. Bunu sen de biliyorsun! Doktor Ramiz biran afallar gibi oldu. bu yüzden dünyasını küçülttüğü için etrafına karşı olan vazifelerinde bir yığın kusuru olan adamdım. Hayat yürüyor. sen kendini göremiyorsun! Birtakım miskince korkularda hapsoluyorsun. yahut vodvilde sanıyorum.. Siz de benim gibi düşünüyorsunuz. -Hayır.. ¦. Gördün mü? dedi. ben. Yoksa bana ne? Ben ona da acımıyorum. dönemezsiniz artık. Artık bunalmıştım..... Demek ki artist ruhlu olduğunuzu o da kabul ediyor. Fakat mâni oldu. Yalnız müessesemizi düşünüyorum! Yangeldi A saf Bey uykusundan silkindi. Bakın sizi nasıl seviyor. çıldıracaktım. her şeyi inkâr ediyorsun! Karım delidir... 276 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Doktor Ramiz'e göre ben bütün kabiliyetlerimi inkâr eden. Doktor Ramiz. İmkânı var mıydı başka türlü olmasının? Allah annemden razı olsun. Halit Ayarcı kızıma dikkatle ve gülümseyerek baktı.. -Karın seni bize dünyanın en modern adamı diye takdim ediyor. oturmuş konuşuyorduk.

Tarih. Hiçbir kurtuluş imkânı yoktu... bize bu yeter. "Bu da nedir?" der gibi ona bakıyordu. Doktor Ramiz. kandı.. daha neler yapacağım sana. bilemez. Yalnız Halit Bey olduğu yerde sakin.. sadece bir isim gösterin.. Ben yana fırladığım için ilk darbe Asaf Beyin omuzuna geldi. Birdenbire kapı ardına kadar açıldı. Dik bir Ses ona cevap verdi: Ben bilirim onların toplantısını. Merkezefendi mezarlığından dönüşü kadar garip. hayâsız. Zannederim ki Zarife Hanımefendi ile teşerrüf ediyorum. kulaklarında bir yığın mücevher vardı. -Toplantı varmış ha?.. Allahaşkına. büyük tüylü. Bütün mesele şuradan geliyor: Kendinizi zamanınızdan üstün görüyorsunuz. Makyajlı yüzü hiddetten ait üsttü... öyle bir şey olamaz. demek istiyorsunuz! Hayır. boynunda. -Seni mendebur seni. Fırsat bulsaydım kahkahadan çıldırabilirdim. Ben bütün hakikatleri bilirim... bundan ne çıkar? Mevcut olmasa adını bilmezdiniz. halamın sesiydi. azizim... bir elinde başının üstünde salladığı şemsiyesi. dolandırıcı. Daha Ahmet Zamanî'nin mevcudiyetini bile kabul etmediniz. Vc kocaman kristalle beraber şemsiye de kırıldı.. O şıllık karın demek beni affediyor ha! -Aman halacığım. Yirmi dört yılın arasından onu tanımıştım. ondan konuşmazdınız. Nerdeyse duşecekmiş gibi bütün vücudu titriyordu.. Halam. Halamın omuzlarından tutarak onu masanın tam yanı başındaki büyük koltuğa oturttu. Oh olsun.. Çekil bakayım oradan! Derviş Ağa galiba bir şeyler daha söylemek istedi. Saf kalbe bu işin doğruluğuna inanç. Bileklerinde. Adamcağız.. Sırtında yeldirmeye benzeyen bej rengi pardösüsüyle yürürken daha ziyade uçuyora benziyordu. Hemen o an'279 TANPINAR da gelmiş bir misafiri ağırlar gibi sükûnetle masanın etrafını dolaştı.. diyemeden kırık şemsiyenin dip tarafı burnuma indi.. İyi ama. Ben sana yüz meselede yüzlerce kâğıt gösteririm ki yalandır. Seni arsız. yalnız inanın. yeter. gazeteleri camı kırılan masanın üstüne koydu.. çürümüş insansınız. Sonra birdenbire beni gördü. parmaklarında. şaşırtıcı bir hâli vardı. Tam üzerime doğru atılmak üzere iken yorgunluktan..... Bu yetişmez mi? İnanmağa ne lüzum var? Hiçbir şey yapmayın. Siz.. Dudaklarımın üstüne doğru sıcak bir şeyin aktığını duydum.. Olduğum yerde büzüldüm.. Yaptıkların yetişmi-yormuş gibi bir de gazetelere akrabam diye adımı geçirlisin ha!. bana vermeğe ha-zırlandığim cevabı unutturdu. İşte o zaman Halit Ayarcı yavaşça yerinden kalktı. diyordu. günün emrindedir. Dur bakalım.. yahut da kanı görmesi asabını bozduğu için olduğu yerde durdu.. sormadan olmaz! Resmî toplantı var! diye çırpmıyordu.... Halit Ayarcı bu sefer gerçekten hiddetliydi: Çünkü bana evvelâ inanç lâzım. öbüründe bir yığın gazete ve bavul kadar büyük bir çanta.. Olmaz hanımefendi.. bir kartal kadar azametli şapka. Ağzı köpüre köpüre: . Pudra ve sürmelerinin arasından gözleri şimşek gibi parlıyordu. beyaz saçlarının üzerine kondurduğu siyah.. Entellektüel gururu. Ne toplantısıymış o bakayım?. Halamın yüzü bembeyazdı. dedi. yok bu adam. İlk önce Derviş Ağanın sesi geldi.. sünepe herif seni. Birdenbire kapının önünde kopan bir gürültü. ikincisi Halit Ayarcı'nın masasına indi. Hepimiz ayağa kalkmıştık. Filerimle yokladım. Eski moda laflar. Tarihlerde yok! Bana tek bir kâğıt gösterin. Yok. Fakat hiddeti hâlâ geçmemişti. bir fırtına gibi içeriye girdi. 278 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Artık şüphe edemezdim. Elindeki çantayı..Bütün dediklerinizi yapıyorum. Çekil diyorum sana herif.. Bir insan bütün hakikatleri bilmez. Eski ruhsunuz! Hayata inanmayan insanla çalışılmaz.

Ne olsa resmî daire. tenis oynarmış! Eşekle atı birbirinden fark etmezsin sen! Bir de benim adımı gazetelere geçirirsiniz! Ne zamandır beni affedecek adam oldu karın?. Halit Ayarcı hiç istifini bozmuyordu: Resmî bir müessesenin aleyhinde bulunuyorsunuz! Çok yazık! Halbuki biz de burada kendimize göre hizmet ediyoruz. nasıl girdiniz bu mendeburla bu işe?. Bakınız anlatayım: Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün çalışmalarını destekleyecek halk arasında fikirlerini yayacak. Ben yavaşça cebimden çıkardığım mendilimle yüzümü sildim. Sonra tekrar Halit Ayarcı'ya döndü: -Babası olan herif de böyleydi.. Önünden geçmem lâzım gelmeseydi derhal dışarıya fırlardım. zarar yok. Bugtin bu cemiyetin mü-essısler heyeti üzerinde konuşuyorduk. ve muhterem bir hanımefendi. İster istemez geldim. Öyle laflara gelmem. Sonra tekrar Halit Ayarcı'ya döndti: Ama siz.. etrafına bakındı: -Bana ne sizin işlerinizden? dedi. olmalıydı. Sonra Derviş Ağa çıkarken ilâve etti: Amma daha evvel.. Fakat şimdi vazgeçtim.. Ama bu pasaklı herif yapacaksa. Tiryaki işi olsun. hanımefendi! Halam bayağı müteessir olmuştu. bir insan evlâdına benzersiniz. Halit Bey en tatlı tebesümüyle onu teselli etti: Zarar yok efendim. Demek ki bu dolandırıcıların bir de müdürü var ha!. Bu kadarı halamı yeniden çıldırtmağa kâfiydi. öyle ya. 2S\ TANPINAR Arkadaşlarla ben bu cemiyetin daha ziyade kadınlar arasında aza bulmasını istiyorduk. bir sepet. çay.. münasip. Doktorlar yirmi senedir yasak etti. bir şey getir de şu camları kaldır! Birisi gelirse mahçup olmayalım! Ve bizzat kendisi şemsiyenin parçasını masanın altına attı. Bir kahve! dedi. birisi kurmadan hareket eder mi? Ata binermiş beyim. Tabiî. Zarife Hanım.. bunun içindi. Ne emredersiniz hanımefendi. Daha burnunun üstündeki ¡ki damla kanı silmesini bilmiyor. kahve.... Adresi de bilen yok. Hizmet mi? Neymiş o hizmet bakayım? Saatleri ayarlayacak-mışsınız öyle mi? Ben yutar mıyım bunu? Benim adım Kefen Yırtan Zarife'dir. Hiç tanımadığımız bir Derviş Ağa içeriye girdi.. Reisi de bilhassa bir kadın. Nihayet Hayri Bey.. hattâ bunlar için neşriyat yapacak bir cemiyete ihtiyacımız var.. Ne yaparmış bu müessese bakayım? Bana doğru dik dik bakarak ilâve etti: Elbette! Bu sünepenin ne haddine böyle şeyler yapmak!. Vaktiyle uğraşırdım böyle 28Cf SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şeylerle. Toplantımız. Memnun kalacaksınız! Biz de isteriz Derviş Ağa.. Birdenbire durdu... "Halam bu iş için en elverişli insandır. yakası yırtıktı. biz size geliyorduk! Bana mı? Ne münasebet? -Tabiî size! diye cevap verdi..Evet. Bu mendeburun halasıyım! Halit Ayarcı aynı soğukkanlılıkla ve aynı tebessümle: -Bendeniz Halit Ayarcfyım! Bu müessesenin müdürü.... Onun için bir "Saat Sevenler Cemiyeti" tesisine çoktan karar vermiştik. Aile arasında olağan şeylerdir bunlar. Halamdan mümkün mertebe uzak bulunmak için odanın ta öbür ucundan dolaştı.. Şunun bunun peşinden gitmekten başka elinden bir şey gelmezdi. . Zaten siz gelmeseydiniz. Ben buraya karısı beni affettiğini gazetelere yazan herifi görmeğe geldim.. dedi. şahsiyet sahibi birini hatırlayamadık. Alnı şiş içinde. Ben buraya gelmezdim. vazgeçin! -Derviş Ağa çok iyi kahve pişirir. Halit Ayarcı zili çaldı. Şimdi konuşuyorduk. şuna bakın! Bir de büyük büyük laflar. ama ben yine içiyorum. amma eski evde bulamadım! Çıkmışlar. Sabahtan beri düşünüyoruz.

Evvelâ baştan aşağı şahsiyettir. Bir orduyu bile idare eder. Tecrübe sahibi insandır. Sonra da muhitinde çok sevilir. Yazık ki bana dargındır. Ben teklif edemem! Ricaya gitsem kovar!" diyordu. Bunun üzerine ben hep birden size müracaat etmeyi teklif ettim. İşte tam o esnada siz teşrif ettiniz... Eğer reisliği kabul ediyorsanız, lütfen yerime buyurun! Halam bir müddet Halit Ayarcı'ya, sonra da onun yanı başında ayakta durduğu boş koltuğa baktı. İlk defa dans edecek bir kız gibi şaşkın ve arzu ile dolu idi: Bilmem yapabilir miyim? Hele hu yaşta... Halit Ayarcı gülümsedi: Hiç yapmaz olur musunuz? Kaldı ki sizi iş başında gördük! Halam bana dik dik baktıktan sonra: Bu daha bir şey değil! dedi. Hele bir karısı elime geçsin! Halit Ayarcı rahat bir kahkaha attı: Bu işte Pakize Hanımın kabahati olamaz... Eminim! Görseniz pek seversiniz. O cins kadın değil. Bunlar röportajı yapanın ilâvesi olacak. Bir şey karışmış her hâlde. Görmediniz mi? diyordu, resimlerin çoğu Hayri Beyin değil! Hakikaten röportajdaki resimlerin birçoğu benim değildi. Beni at üstünde gösteren resim aşikâr şekilde bir İngiliz manzarasının ortasında idi. Kütüphanem diye tanıtılan yeri bütün ömrümce görmemiştim, göremezdim. Saat kolleksiyonum hayalimden bile geçemezdi. Bir sükût dakikası oldu. Sonra Halit Ayarcı yerinden kalktı, halama: Kabul buyurursanız, şöyle geçin de içtimaa başlayalım! dedi. Halam hiç ses çıkarmadan yerinden kalktı ve masanın başına geçti. Halit Bey yandaki sandalyeye oturdu. MüSaade buyurursanız Doktor Ramiz toplantımızın kâtipliğini 282 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yapsın! Doktor Ramiz bir bloknotla masanın yan tarafında yerini aldı. Halam âdeta kadınca şikâyete başladı: -Bıı işler hep böyle olur, hep benim üstüme yıkılır. Bununla dördüncü cemiyetin reisliği olacak. Daha İttihat ve Terakkî zamanından beri bu böyle gidiyor. Mamafih Halit Ayarcı hiç vakit kaybetmiyordu. İlk iş kurucular meclisinin azalarını bulmaktı. Halamın bu husustaki fikrini sordu. Benimle Hayri Bey, bir de Doktor bulunacağız... Gerisi kadın olması lazım... Halam bu fikri beğenmiyordu. Bizim Saat Sevenler Cemiyet'in-de bulunmamız belki yerinde idi, böyle cemiyetlerde reise yardım edecek genç ve sempatik bir iki erkeğin de bulunmasını istiyordu. Halit Bey Şair Ekrem Beyi tavsiye etti. Ondan sonra kadın aza üzerinde düşünmeye başladık. Halam birkaç isim söyledi. Halit Bey Sabriye Hanımla Nevzat Hanımı teklif etti. Zarife Hanım birincisini kabul ediyor, fakat ikincisini istemiyordu. -Sabriye hoş kız! diyordu. Kulağı delik. Konuşmasını bilir. Ötekini ne yapayım! Mızmızın biri. Sonra kendiliğinden Selma Hanımın ismini ortaya attı. Böylece on on iki isim kaydettikten sonra ertesi hafta kendi evinde buluşmak üzere toplantıya son verildi.Tam çıkacağı sırada kapı açıldı ve kızım Zehra içeriye girdi. Halit Bey halama: -Tanıdınız mı? diye sordu. Yeğeninizin kızı... Halam yine düşman düşman bana baktıktan sonra Zehra'ya bir iki tatlı kelime söyledi. Hâline bakılırsa akraba görmek hiç hoşuna gitmiyordu. Bununla beraber kızım odadan çıktıktan sonra bir müddet arkasından düşünceli düşünceli baktı. Sonra bana döndü: Bu herhâldc öbüründen olacak, şu hani seni anlamayan karından... Bu yeni şıllıkla alâkası olamaz... dedi. Bir hafta sonraki içtimada Saat Sevenler Cemiyeti'nin nizamnamesi hazırlandı.İki hafta sonra cemiyetin resmî formaliteleri bitmiş. her şey düzenlenmişti. Bu arada Halit Bey bir gün bana: '283 TANPINAR

Halanızla mutabık kaldık... Hürriyet Tepesi'ndeki arsayı enstitüye hediye etti. Yeni binamız orada yapılacak! haberini verdi. Birkaç gün sonra da Suadiye'nin üstlerinde bir başka, daha büyükçe arazinin yine halam tarafından Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kooperatifi'ne bedeli taksitle ödenmek şartıyla devredildiğini öğrendim. Halit Beyin bunu bana haber verdiği gün neşesi pek yerindeydi. Nasıl? dedi. Bir daha karınıza kızar mısınız? Pakize Hanım gibi akıllı bir kadın... Dün, halanızda gördüm, bilemezsiniz nasıl sevişiyorlar. "Cemiyetin idare meclisi azalığına seçilmezse ben de çekilirim" diyordu. Pakize bunları bana anlatmıştı. Zehra ise onun evinden artık çıkmıyordu. Güzel... dedim,çok güzel. Hepsi iyi. Yalnız ben anlamıyorum! Anlayamayacağım da... -Hayır, dedi, anlamıyorsunuz ve anlamaya da çalışmıyorsunuz... Mamafih ehemmiyeti yok! Siz kitabı bitirin. V Halit Ayarcı'nın, halamın enstitüye o kadar gazapla geldiği günün akşamı, bana uşağı ile gönderdiği banjo, çalışma odamda asılı duruyor. Ara sıra ona bakar ve bir zamanlar hayat yolunda ne kadar acemi olduğumu acı acı düşünürüm. Rahmetli velinimeti bu kadar üzmeli miydim? Şurası var ki bazı insanlar, hakikatin ışığı kendilerinde mevcut olarak doğuyorlar. Ben ise, tam zıddı idim. Meselâ halam bile benim gibi değildi. O yaşta ve o kadar tecrübeden sonra, daha iki saatlik bir konuşmanın veya kavganın sonunda, gözümün önünde Halit Ayarcı'nın sözlerini kabul etmiş, ne olduğunu bilmediği bir cemiyetin reisi olmağa razı olmuş, bize evini açmıştı. Ben ise her şeyi Halit Beyden beklediğim hâlde onu kırmaktan çekinmiyor, onunla devamlı kavga ediyordum. Kapıyı açıp da uşağın elinde bu acayip çalgıyı görür görmez, hiddetten az kalsın çıldıracaktım. Hele içeriye getirip kanepenin üzeri284 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ne koyduğum zaman Pakize'nin ve Zehra'nın sevinçleri, hattâ karımın, "Çalsana şunu!" diye ısrarı beni büsbütün çileden çıkarttı. Daha Pakize ile mülâkat üzerine konuşmamış, bu kepazeliği niçin yaptığını ona sormamıştım. Böyle bir konuşmanın beni nerelere kadar götürebileceğini bilmiyordum. Fakat karım hiç oralarda değildi. Bir hamlede yedi çocuk birden doğurmuş bir dişi kedi gibi yaptığı işten memnun, bütün uzviyetinden sevinç aka aka etrafımda dolaşıyordu. Onun bu şuursuzluğunu gördükçe kafam büsbütün atıyordu. Bu hiddete Zehra'nın küçük bir müdahalesi son verdi: Baba, dedi, bugün kimi gördüm, biliyor musunuz? Topal İsmail'i. Dairenin hemen kapısının önünde gibi bir şey... Birdenbire beni görünce nasıl şaşırdı! Benzi kül gibi oldu. Sonra uzun bir ıslık çaldı, koşa koşa gitti. Meğer ne kadar çirkinmiş! Az kalsın onunla evlenecektim. Allah göstermesin, ne yapardım o biçare ile?.. Hiddetim birdenbire söndü. Tam o esnada Pakize: Bana hâlâ teşekkür etmedin Hayri! dedi. Halit Bey bana, dünyada sen kocanı anlayamazsın! Onun kadar mühim adamı anlayabilir misin hiç? demişti. Hattâ bahis bile tutuştuk. Amma kazandım. Sabahleyin telefonda beni nasıl tebrik etti bilsen! Demek iş böyle olmuştu. Bunu da Halit Ayarcı düşünmüş, Pakize'yi kışkırtmış, beni dosta düşmana gülünç etmişti. Karıma teşekkür ettim: Fevkalâde... dedim, yalnız döşemede çıplak yatmam nereden aklına geldi? Başka bir şey uyduramaz miydin? Bilirsin ki ben takkesiz, hırkasız bile yatamam! Karım son derece mahcup ilâve etti: -Hamak kelimesini unutmuştum, dedi. Halit Bey senin bütün gençliğinde hep hamakta uyuduğunu söylüyordu. Fakat kelime bir türlü aklıma gelmedi. Bu ehemmiyetsiz teferruatı böylece hallettikten sonra bana tekrar velinimetin hediyesini uzattı: -Haydi çal biraz n'olursun! diyordu. Sazı elime alıp şurasına burasına dokundum. Maksadım bilme'285 TANPINAR

diğimi göstermekti. Fakat Pakize'nin yüzüne bakınca büsbütün şaşırdım. Yedi kat göklerde imiş gibi mesuttu. Neredeyse gözünden yaşlar akacaktı. Fakat Zehra ortadan kaybolmuştu. Ahmet ise hiç görünmüyordu, odasında çalışıyordu. Yemekte bu bahislere tekrar dönmedik! Yatmadan evvel bir ara Zehra'yı gördüm: Nasıl, dedim, banjomu beğendin mi? Zehra, büyük gözlerini üzerime dikti: Başka çaremiz var mıydı baba? diye sordu. Yalnız Ahmet beni çok düşündürüyor, diye ilâve etti. Fakat ben Ahmet'i düşünmüyordum: -Topal İsmail'i hakikaten gördün mü?dedim. Hayır, fakat hâliniz o kadar acayipti ki, bir şey söyleyip önlemem lâzımdı. Aklıma o geldi. Sonra ceketimin düğmesini tuttu. Gözleri gözlerimin içinde: Fena mı yaptım? dedi. Beyhude yere kavga edecektin! Ben kavgadan bıktım artık. Bütün çocukluğum kavga,dırıltı içinde geçti. Bilmezsin neler çektim! Bağıran insan sesi beni öyle korkutuyor ki... Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan... Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz. Ama sen de ara sıra kızıyorsun... dedim. Şimdi değil artık! Şimdi rahatım. Ben etrafımı sevmezsem rahat edemiyorum. Her şey içimde alt üst oluyor sanki... Zehra'nın konuşkan zamanıydı. Her genç kız gibi o da kendisini anlatmak istiyordu. Söylediklerinde ne kadar yalan vardı, bilmiyorum. Fakat bana açılması hoşuma gidiyordu. Hem biz kavga edemeyiz! dedi. Sen de öylesin... Kendisinden başka herkesi haklı bulan insan kavga eder mi hiç?.. Neler söylüyorsun kızım sen? Öyle değil mi? dedi. Öyle değil misiniz? Hiçbir kabahatim olmasa, hayatlarına karışmış olmayı kendime affedemiyorum! -Bari şimdi memnun musun?., diye sordum. Birdenbire yüzü güldü. 286 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ -Tabiî! dedi. Bir kere üst üste değiliz artık! Herkesin bir hayatı var. Sonra bu işler de tuhafıma gidiyor. Hep sonu n'olacak? diye bakıyorum! Başka bir şey daha var, herkes o kadar değişti ki, etrafımda... Doğru söylüyordu. Herkes değişmişti. -Yalnız Ahmet değişmedi. O hep kapalı, hep ciddî. Sizden gizli bir şey yaptık. Ahmet devlet imtihanlarına girdi. Kazandı. Demek bu idi. Bir aydır evin içindeki sır havasının sebebi bu idi. Niye bana haber vermediniz? Fena bir şey değil ki... Her şey olup bitince söylemek istiyordu. Muvaffak olamazsa gizleyecektik. Acaba anneleri sağ olsaydı birbirini bu kadar severler miydi? diye düşündüm. Darılmadın ya... Çocuklarımın bana karşı hâlâ saygı ve sevgi göstermelerine şaşıyordum. Ahmet bile beni açıktan açığa üzmek istemiyordu. Bu şüphesiz Emine'den gelen bir taraflarıydı. Birdenbire içimde korkunç bir yara sızladı. O yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Birbirine alışmış, birbirini tanıyan iki araba atı gibi hayat yükünü hep yan yana, birbirimizi gözeterek taşımak ne iyi olacaktı. Gözümün önünde eski evimizin taşlığında benim Adlî Tıptan döndüğüm günkü sevinci canlandı. Gece geç vakte kadar oturma odasında tek başıma, ne yapacağımı bilmeden vakit geçirdim. Bir türlü içeri gitmek istemiyordum. Emine'nin hâtırası içimde o kadar kuvvetliydi ki, hattâ uyurken bile Pakize'yi görmeğe tahammül edemeyecektim. Bunun da ayrıca bir haksızlık olduğunu biliyordum. O akşam hava çok ağırdı. Saat bir buçuğa doğru gök gürültüsü, Ş'mşek başladı. Odanın perdeleri birbiri ardınca bir tiyatro dekoru S'bi yeşil ışıklarda kaybolup, sonra tekrar eski yerlerine geliyordu. Sonra şiddetli bir yağmur boşandı. Pakize gök gürültüsünden korkardı. İstemeye istemeye yatak odasına

tembel. hem yalancıydı. Fakat niçin uyurken bu kadar mesuttu? Kime ve neye böyle gülüyordu? Bu hiç de herhangi bir gülümseme döğildi.çok biiyük ve kat kal. I >ar ve sapa yollardan hızla yürümeğe çalışıyorduk. itinayı hatırladım. Bu ben miyim? İmkânı yok. (îeniş. onun dışında beni sünepe pısırık. Yüzü bazı uç-anlarda olduğu gibi iyice içine doğru çekilmişti. halamın. Filhakika halam ar "k . Hakikatte altı aydan beri bir buz dolabında yaşıyor gibiydim. benim. o da kızım gibi memnundu. Hafif açık dudakları gülümsüyor gibiydi. Fakat neve yatardı'. Hattâ kendi yokluğunda.girdim ve yanına uzandım. Bir lahza bu bütünlüğü kıskanır gibi oldum. " Nihayet işte geldik!" diye havkırdı. Sabaha karsı bir aıa dalmışım. beceriksiz bulduğu günlere neredeyse hasret çekecektim. . Ne redevse onu bozacak. Faka! her adımda va halamın ya benim. Kurulmuş bir saatten. Bir taraftan ona sımsıkı sarılıyor. soııra lekrar koşmaya başlıyorduk. Belki de ahmak olduğu için yalancıydı. sağanağın uğultusunu dinleye dinleye sabahı beklemeğe başladım. Ve her defasında kendi kendime bu ben değilim ki. Halbuki çalışmadığımı. her an değişiyordu Âdeta görmek fırsatını bulamayacak kadar değişiyordu. Selma Hanımın. ayın taş bebek olacak değil mıydı" Bu düşünce ile tekrar köşeme büzüldüm. Belki de kendisine düşeni yaptığını san288 SAATI. Rüyamda eski evimi/in sofasında idim. yalancı mı?" diye soruyordum. Ha lit Ayarcı'nın.AMA KNS FİTİ ISI" tîıöı İÇ|n bu huzuru duyuyordu. olsa İnle buna eriştiği için nıesut ve güzeldi. nazlana nazlana. bir otomattan ne farkı vardı sanki bunun? O zaman tekrar işe başladığımdan beri etrafımda her gün biraz daha artan dikkati. bir nevi bayram yerinde yapayalnız buldum. sen hiç kendine acımıyorsun! diye mırıldandı. Cemal Beyin bııîrın duğu çember mihverden fırladı ve imkânsız yüksekliklere doğru döne döne çıkmağa başladı.düşmemeğe çalışıyoı obiır taraftan da durmadan halama bakıyordum. Yahut da her şeyden ve hepimizden sıyrıldığı. Her temastan bir parça kaçarak büzüle bü-züle âdeta duvara yapıştım ve oradan. En iyisi hiç kıpırdamadan olduğum yerde kalmaktı. Belki de daha korkunç bir şeydi. Ben korkudan ölecek gibi So\it Fiilini lah'ın kaplumbağasının boynuna asılmıştım. yarı açık duda-ğıyla. Ancak kuvvetle duyulan bir hisle elde edilebilecek bir şeydi bu. Beni yanında hissedince birdenbire uyandı. iyi niyetli. Haydi geç kaldık' dedi ve beni çekmeğe başladı. budala. Sadece aklı başında. Üzerinde oiurduğum hayvan o idi. gözlerim açık. çalışacak bir şeyim olmadığını biliyordu.HRİ AYARI . ciddî idi. Sonra birdenbire halamın sesini ışıltım. İlk önce tekrar yataktan fırlamak istedim. Davul zurna sesleri arasında büyiik.. dikkatle çehremi seyrediyordum. Kaldı ki. kendi içinde bir köşeye çekildiği içindi bu. Keşke öyle olsaydı. Sadece şahsiyeti yoktu. Demek ki. Ve kendimi büyükçe bir meydanda. kocasının sıhhatine dikkat eden kadın rolünde idi. Hayır. bu yüzden duruyor.Yine bu vakitlere kadar çalıştın. Bu kısa uykuda gördüğüm rıiya belki o günlerdeki nıh haletimi daha iyi anlatır."Ahmak mı.. Sonra yavaş yavaş süratimiz artmağa başladı ve hızını.' Birkaç dakika sonra yine aynı insan. İnsanın düpedüz yokluğu idi bu! Bununla beraber. Pakize'nin sadece uzvî iştihalarıyla beni hatırladığı. değil mi? Hayri. belirsiz nefes alışıyla ve bilhassa kendisi olmayışıyla ne kadar güzeldi. Hem ahmak. büyiik bir aynanın ontinde durmuş.çemberleri birbirinin içinden geçen bir atlı karıncanın üstünde idim. kapalı gözleriyle.iım değildi. Ara sıra sağanak hafifliyor.. Radyoda kadın sesiyle yapılan o reklâm özentileri bile bu kadar soğuk olamazdı. İlk önce alay ediyor sandım. bana geldiği. di ye söyleniyordum Filhakika gördüğüm şey İrenim yıi/. Boynuma uzattığı kolunun altında bütün vücudum buz kesilmişti.. birimizden birinin ayakkabısı çıkıyor. Her dönüşünde bir tanıdığa rastlıyor ve gülmekten katıla katıla selâmla şıyordıık. dağıtacaktım. Hulâsa onun dn bir sırrı vardı. Hiç durmadan kendi kendime. Fakat bu sefer tam uyanacak ve konuşmağa başlayacaktı. o zaman nefeslerini işitiyordum: "Hiç olmazsa rüyasında biraz kendisi olsa!" Bir ara yavaşça doğruldum ve yüzüne baktım. Hiç olmazsa o zamanlar kendisiydi. Dünyanın en şefkatli '287 TANPINAR sesi sandığı bir sesle.

atlı karıncadaki hayvanlardan herhangi birinde değildi. Ben artık sıraya girmiş. Halit Ayarcı gibi hayatımı çekip çeviren bir dostum. Boşlukla 'ek başına uçuyordu. Allah kızıyla karısından razı olsun! Onlar geldiler de. Rahmetli kocamla aylarca matemini tuttuk. hatimler indirttim." Şimdi aynı halam bana bakıp gülümsüyor. Halam devam ediyordu. O tam benim aksime yalnızlıktan mustaripti.. öbür kadınlara bakarak dert yanıyordu. . Saat Sevenler Cemiyeti bu kokteylle o gün ilk umumî toplantısını yapmıştı. Amma yine içimden hiçbir şey olmamıştır. Halamın evine bu ilk gelişimdi. bilir misin? Demek bu da yalandı. ev sahipliği yaparlar. Amma saati severdi doğrusu! Hattâ benim hastalığım esnasında bir gün yemek odamızın saatini tamire kalkmıştın. babamdan rahmetle bahsediyor. ne eder? diye düşündüm durdum. Hiç beklemezdim doğrusu. ¡sterdim ki üvey kızım da Zehra'ya benzesin! Ne gezer. Kendisine babamın ben askerde iken açlıktan öldüğünü. kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre. Pakize iç salonda Halit Ayarcı ile Sabriye Hanımın bulundukları grupta idi. Halamı bize getiren Şe\i o da. 290 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ Zaten böyle şeylerden bahsetmeyeceğimi. ve tam duada benim adımın okunduğunu işitince şaşırmıştı. benim Şerbetçibaşı Elması hikâyesinde kocasının ısrarı yüzünden az kalsın tımarhaneyi boylamak üzere olduğumu birisi söylemeğe kalksa muhakkak hayret edecek. Böyle günlerde ne beklenir? Hısım akraba. Pakize'nin sesi beni uyandırdı. Kolay mı? Ailenin tek erkeği! Elbette severim. -Bir ara harbde şehit olduğu haberi geldi. Hayır. marifetini göstermeğe çağırılacağı zamanı bekleyerek bir yerde yarış atları gibi sabırsızlıkla eşiniyordu. Ne yapar. o maziyi düzeltmekle. Halam devam etti. Daha doğrusu bir reçel kavanozuna düşmüşüm gibi bütün ömriimce tatmadığım bir yığın tatlı serzenişler içinde yavaş yavaş boğuluyordum.. benimle övünüyordu.Siz bu adamın kim olduğunu dünyada bilmezsiniz. mühimce bir işim vardı. elinde küçük Japon yelpazesi. Muhakkak ki büyük baldızım da. Bana ne dedi. kızım! Ona hiç güvenilmez. ben de öğrenmiştik. Üç defa mevlit okuttum. En sonunda adını gazetelerde gördüm. hatırlıyor musun? Sonra rakkasını kaybetmiştin! Halamın. Filhakika Zehra hole yakın bir sofada üç delikanlı ile tatlı tatlı didişiyordu. Üvey kızını ve damadını sevmiyordu. değil mi? Sağ olsun. Tam yirmi sene beni arayıp sormadı. çocukluğunda tanıdığım Hayri'nin bu kadar modern bir insan olacağını! İşi de kendisi gibi.. gidip arayayım! Bu yaştaki kadına yapılır mı bu iş? Sırtında siyah atkısı.. terbiyeli... ha! Tabiî o babanın öyle oğlu olur! Sakın ha! Evime ayak basmağa kalkmasın! Sonra iş fena olur. Haydi uyan! Saal dokuz! Daireye geç kalacaksın1 diyordu '289 TANPINAR VI Halam koltuğunda oturmuş. maziyi hiç hatırlatmayacağımı biliyordu. Hayriciğim aklına bile gelmez. Hakikaten doğruydu. şirretin bin çıktı! Selma Hanımın gözlerinden bir parıltı geçti. imkânı yok! diyecekti. Karını. hattâ güzelleştirmekle meşguldü. hiç üzülmemesini söyledim. Hem de kurucusu o imiş! O kadar sessiz sadasızdı ki. Fakat Halit Ayarcı bunu nereden nasıl öğrenmişti? Ve neden .. Onsuz Takribî Ahmet Efendi hanedanı söner giderdi.. karşısındakilere beni anlatıyordu. bütiin mücevherleri içinde parıl parıl Selma Hanıma. Ben kanepenin bir köşesinde âdeta susta duruyordum.. dedim. mazbut adam olmuştum. "Ya rakkası şimdi bulursun. "Her şey bitince.. Bari. Neden olmasın sanki. Askerden yeni dönüşümde halamı tanıyan bir dostum bir gün ziyaretine gittiği zaman evi hıncahınç bulmuş. Öyle oldu. yahut bir daha gözüme görünme!" demesinden bir lahza korktum. sağ salim gelir diyordum. halana eğer yeğeni benim tanıdığım Hayri ise hayatta olduğunu. Rahmetli kardeşim adını Hayri koyacağı yerde hayırsız koymalıydı. günün şöhretli artisti s'fatıyla.

Fakat şimdilik gizli? Cemal Beyin ihtilası var. bir bana..bu kadar çapraşık yollardan yürümüştü? Nasıl her şeyi böyle tehlikeye atmağa razı olmuştu? 291 TANPİNAK Halam söziinii hu istikamette tamamladı. güzel kadın. Asıl mesele o de ." Selma Hanım istediğimiz zaman işe başlayabileceğini söyledi. bilmeyerek. dedi. Büyük insanların etrafı da acayip olur. sonra Sabriye Hanım yanımıza geldi. birbirini tutmaz kalabalıkta canım sıkılmaktan başka elime ne geçmişti? VII .. boşandılar. Bir ara. Ha-vır.. Haydi Ekremciğim! Şöyle yürüyelim bakalım. Halit Beyi tanımıyorsunuz da onun için. O zaman Sabriye Hanıma sordum: -Cemal Beyden izin almış mı Selma Hanım? İzne lüzum yok. Nasıl barıştı? Niçin barıştı? Karımın yazdığı budalalıklar onu cemiyete getirmek için miydi? Hiçbir şey bilmiyorum. "Sabahtan beri prova yaptık! Tam istediğimiz gibi. yahut Halit Beyin etrafında tanımıştım. Viski ile beraber Halit Bey de bize iltihak etti. Biraz sonra Cemal Bey gelip karısını aldı. Sonra dünyanın en kayıtsız çehresiyle tepsiyi masanın üstüne koymasını söyledi. Hayri ile evlendirmediğim için ne iyi yaptım. Devletli.. yalnız elbiseleri yok. Cemal Beyin âdeta pençesinde çırpınan Nevzat Hanım da. Birkaç kişi daha eğlenceli arkadaşlar bulmak ümidiyle onları takip etti. diye söylendi Ben şaşkın şaşkın yüzüne baktım. Her şeyi olduğu gibi yani bugün bana verildiği gibi kabule mecburdum. Kıyamet kopuyor. Biitıin gün Tak-sim'de açılacak "Ayar İstasyonu"nda çalışmıştı.. Ne diyebilirdim ki? Biraz. beyefendi! dedi. herhâlde hayatımda muvaffak olmuştum. Fns-titii ile çok alâkadardı. sonra ciddiyetle.. Bütün bir muhitti bu. Fakat eriştiğim şey ney di? Bu acayip. Personelimiz için!" Planları hiç haberim olmadan bermutat ben tetkik ediyordum.. "Kızların üçü de çok iyi yetiştiler" diyordu.. Şair Ekrem Reyin görünmesi üzerine halam bizi unuttu. halamla beraber uzaklaştı. Biraz sonra viski getirildi. İdare meclisinde aza olduğu hâlde içtimalara bile gelmiyor..292 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ îi'ıl! Halanız nasıl? Harika değil mi? hvet.. Halil Bey rahat ve uyanık adamdır. Bilerek. Şirket iflâs etmek üzere.. Sporu sever. yahut kahveden. Siz nerelerdesiniz? -Cemal Beyin hâlinde öyle bir şey yoktu. bir gözü bizden biraz uzakta.. Halanız zengin diye ona ağ kurdu. O geldiği zaman ben halamın yanında idim. Ben cevap vermek üzere iken garson havyariı sandviçler getirdi. yakışıklı.. O bana cevap vereceği yerde "Sizi çok seviyor. menfaati değil: Saat Sevenler Cemiyeti'nde bir yığın genç. dedim.. kibar erkek vardı. bîr de tepsiye baktı. Bununla beraber hemen hemen birçoğunu ya İspritizma Cemiveti'nden.. Rahmetli Naşit-çiğimin bayağı hatırını kırdım. "Genişçe bir kooperatif yapıyoruz. İşte bir başka vefasız daha. O esnada halanız geldi. Selma Hanıma halamı nasıl bulduğunu sordum.. Ayrıca da "Saatleme Bankası" adlı bir banka için de bir projem bulunduğunu o gece yine Halit Beyden öğrendim.. dedi. Zavallı Ekrem. dedi. Ya oğlum! Talihin varmış. Yeğeni olduğumu söyleyince bir kat daha memnun oldu. misafirlerimiz ne hâlde!. Evvelâ katıla-sıya güldü. Siz zannediyorsunuz ki programla hareket eder. Fakat hiçbir şey anlamıyorum.. İşler nasıl?... Büyükdere'de gördüğüm devletli de geldi. Bir saattir hep sizden bahsetti!" Kendisine halamla olan hikâyemizi anlattım. o da istifade etti. Ne denirdi? Her şey değişmişti. Nevzat Hanımla gayet rahat konuşuyordu! Cemal ölürken de istifini değiştirmez. O sadece enstitünün sizin vasıtanızla reklâmını yapmak istiyordu.

Aşağı yukarı Goethe'nin Fransız İhtilâli harplerine. bilâkis hakikatin ta kendisi olur. Ne vakit yalan olurdu. Çünkü asrından ayrılırdı. Yine geçen akşam babanızdan nasıl bahsediyordu? Yalan mı söylüyordu? Hayır. onun adamı olmak vardır.. sevgili dostum. diyordum. Halit Ayarcı'ııın bir çırpı 293 TANPINAR da bulduğu bu mühim şahsiyet etraftan derhal kabul edildi.. Bir başka defasında şöyle demişti: . Herkes pekâlâ kabul etti. Buna mukabil Ahmet Zamanî Efendinin harpde öyle fevkalâde bir şeyler yapmaması da ölçü fikrinizin bulunduğuna delâlet eder.. Halit Ayarcı benim bu telâşıma gülüyor ve her fırsatta korktuklarımın tam aksi olacağını söylüyordu: . Halanız sizin muvaffakiyetlerinize şahit oldukça sade hakkınızdaki fikri değil. Bu ihtiyacı on yedinci asrın sonunda tatmin ediyor. Asrına uymak. Bu da imkânsız tabiî! Bu meselelerde yalan veya hakikat diye bir şey yoktur. Esasen Hal i t Ayarcı'nın ısrarıyla ecdadın riyazî bilgilere olan merakı üzerinde o kadar geniş tafsilât vermiştim ki Ahmet Zamanî'nin keşfi." Amma şimdi demiyorlar! Başka bir misal daha. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki eski yazmalardan birinin arkasına bu iki kitabın adını işaret etmeniz de çok iyi oldu.. Ayrıca da cedlerimizin daima . pederiniz hakkındaki fikri dahi değişti. göreceksin ki bu kitap çok sevilecek. Pek az insan Graham hesaplarının bundan iki yüz sene evvel ve bilhassa aramızda yaşamış bir adam tarafından bulunup bulunamayacağını düşünüyordu. Asrını delip geçerdi. Binaenaleyh gerçeklerin gerçeğidir. Ahmet Zamanî bugün için yalan olamaz." Ve bu korku ile âdeta her saniye benirleyerek yaşıyordum. Çünkü ne siz on sene evvel bugünkü sizdiniz.. Amma burada eski mürekkepten anlamanızın da tesiri var. sizin bu buluşunuzu fevkalâde beğendim... bilir misiniz. Aksi takdirde hâllerinde bir necabet ve asalet bulunması gerekirdi. Geçen akşam halanızı hep beraber dinledik. diyordu. Takribî Ahmet Efendi sülâlesini Fatih devrine çıkarıyordu. Okumamış olsaydınız bu mühim eserden kimse bahsetmeyecek. işte bu kadar. Hayır azizim şahane bir eser yazdınız!. (ierek bu eserin. Ahmet Zamanî Efendi bizim asrımızın bir ihtiyacıdır.. doğ294 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ muş olmaları bile mânâsız olan bu adamların Fatih devrinde kendilerine ced aramaları kadar gülünç şey olur mu? Tam. halanıza ve size! Siz kabul edildikten sonra mesele baştan halledilmişti. onu yaratmak kadar mühimdir. Kimse itiraz etti mi? Yok.. herkes ayıplardı. "Allah Allah! derdi. sözü. kitap beğenilmezse. İşin yalan olduğu meydana çıkarsa. Bu kadar sevilen iki şahsiyeti tarihin en uzak zamanına götürmekten daha tabiî ne olabilir? Amma yirmi sene evvel halanız bunu yapsaydı. Valmy muharebesine gidişi gibi bir şey... Onun Akd-ülMizac fi-Umur-il-İzdivac adlı risalesini gençliğinizde okumuş olmanız hakikaten talih eseridir. hem de korkunç bir yalan? Eğer hakikaten bizim kendisine yüklediğimiz fikirlerle yazdığını söylediğimiz eserlerle on yedinci asır sonunda yaşasaydı. Varsın o cinsten kahramanlığı başkaları yapsın! Esasen böyle bir şey olsaydı meselâ Ahmet Zamanî Efendi falan veya filân kaleyi fethetseydi. Bu büyük adam daima devriyle temas hâlinde idi. Siz bizim hareketimizi maziye nakille hızlandırdınız.Azizim Hayri İrdal.. Bilir misiniz. bu müverrihlerin gözünden kaçmazdı. Geceleri gözüme uyku girmez olmuştu. kendiliğinden herhangi bir hesap ameliyesinin en tabiî neticesi oluyordu. Bununla beraber kitabın basılışı sona erdiği günlerde hakikî bir korku içinde idim. sanıyorsunuz. Ahmet Zama-nî'nin Viyana muhasarasına iştirak etmesi çok iyi oldu. murdar öldüğüne yanmaz kendisine öd ağacından tabut ister. "Ya.Şe\h Ahmet Zamanî'nin Hayatı ve Eseri adlı kitabımın neşri ha kikaten büyük bir teveccühle karşılandı. Sadece bugüne ait bir hissi maziye taşıyordu. Böyle meselede yalan olamaz.... Siz yalan diye bir şey mevcuttur. gerek saatçiliğe dair kitabının kaybolmasına herkes nasıl üzülecek. kaybolup gidecekti. Muhakkak yalan söylüyorlar. Herkes her işi yapmaz. yalan yoktur. Bu kadar mühim bir adam böyle mühim bir hâdiseden uzak kalamazdı.Bir harekette başlangıçtaki hızı tutmak. ne de Zarife Hanımefendi bugünkü Zarife Hanımdı. işte o zaman yalan olurdu. Herkes o zaman. Hayır. Niçin? Çünkü bu fikir yaşayan iki büyük realiteye dayanıyordu.

" diye üzülüyordu. mihanikle meşgul. tabir caizse. Bu arada olan iki hâdise nakledilmeğe değer. kitabımın baştan aşağı uydurma olduğunu söylemek küstahlığında bulundular. Ezcümle peltek ve kekeme olmayı reddediyor. ' vardı. büyüklere dost bir Fennî Efendi vardı. Cemal Beye göre Ahmet Zamanî hiçbir zaman yaşamamıştı. Yazı hayatında ilk defa görülen bu âhiretten teşekkür de lâyık olduğu ehemmiyetle karşılandı. Herhangi bir insan bile mazisiyle dargın yaşayamaz. Fakat o devirde yaşayan çiçek meraklısı. Zamanî adı enstitümüz için en tabiî. gerek vesika olarak göstermeğe kalktığı vakıfnamenin asıllaıı ortada yoktu. İkincisi.atın kendisini Ahmet Za-manî'nin cedbeced torunu ilân etmesi ve soyadını değiştirmeğe kalkması ve elindeki aile şeceresinin doğruluğuna şahadet etmemi benden istemesiydi. Çiinkii herif yaşamadı! diye susturdum. Bu acayip . kolay kolay her ıtıra/ı kabul ede mezdim. Biz Fennî Efendinin eserini kendi uydurduğumuz Zamanı Efendiye nakletmiştik. Bu esere başladığım zamanki ruh hâlinde olsaydım bütün tenkitlere memnun olur. bizi vurmak daha tesirliydi. ııisbet ve tarikatı hakkında daha geniş malûmat veriyordu..ERİ A YARI. Varlığından şüphe etmek bana ağır geliyordu. Maalesef gerek bu şecerenin. göreceksin1 Yazık ki etrafın gösterdiği çok doştça ilgiyi birkaç âlım taslağı bozmağa kalktı. Bu ış vesilesiyle hem bana. yalanın bir kısmını kendisine bir ring yaptıktan sonra oradan bize hücum etmek. ve birden fazla kadın alma aleyhindeki kitabı düpedüz uydurduğumuzu iddia etmesiydi. Bu konıışma296 SAATİ. Cemal Bey bizi vurmak için yalanımızı kabul ediyordu. Böyle bir insanın mevcut olmadığını. sadece tenkit için midir? Beğendiğimiz ve sevdiğimiz bir insana hiç tesadüf 295 IANPINAR etmcyecck miyiz? Hu işten herkes memnun olacak. Bu hâdisenin matbuala aksi de ayrıca övülmeme sebep oldu. Kaldı kı muharrir sıfatıyla ortada izzetinefsim de mevzubahisti. onun yerine başka birisini çıkartıyordu. Kitabın rağbeti bu yüzden biraz daha arttı. Asıl garibi bu mülakatın merhum tarafından bana bir teşekkürle bitmesiydi. Bunlardan birisi beş altı göbekten beri Çengelköylii bil /.Olsa bile bizim Zamanî'nın oğlu olamaz. Ahmet Zamanî için en son ve ortalığı en fazla karıştıran tenkit Cemal Beyden geldi. hayır yoktu" şeklinde sonuna kadar devam edebilecek bir münakaşaya gitmek tense. Yalnız Zehra mü teessirdi. Hal i t Ayarcı'nın izafilik dediği şeyin. Tarih. Bundan daha mesut ne olabilir'. sana bin şükür. Ayrıca da Ahmet Zamanı Kfendiyi sevmiştim.. hem de enstitüye adamakllı yüklenmek fırsatını kaçırırındı. Asıl saatle ve zamanla meşgul olan bu idi. Hiçbir tâbiye bu kadar ustalıklı olamazdı. .AMA ENSTİTÜSÜ da Ahmet Zamanî Efendi de kitabımın bazı yerlerine itiraz etmişti.. i ek kelime ile. eski İspritizma Cemiyeti'ndeki bazı dostların bir ay ge celi gündüzlü bir uğraşmadan sonra Ahmet Zamanı ııin ruhunu çağırmağa ve onunla konuşmağa muvaffak olmalar. Bu kitapla uğraştığım altı ay içinde Halıt Avatrı'nın disiplinini öyle benimsemiştim ki. Gazeteler bunu da yazarak ¡sı biraz daha alevlendirdiler.ydı. "Oh Yârabbim! derilim. Hinde kendi el yazısıyla kopyaları vardı. Bunun da sebebi gayet basitti.-'" hıka! va/ık ki değişmiştim. Filhakika. akla en yakın bir reklamdı. Yalnız yaratılıştan yalancı olduğu için.. Haiit Bey bu işteki metanetimi pek beğendi. "Belki adamcağız hakikaten Zamanı Hfendinin oğludur. Hiç olmazsa aklı başında birkaç kişiye rastlamak miimkün! İşte yalanı ka bul etmiyorlar. Boşadığı karısıyla gittikçe artan münasebetimi öğ renıtıce büsbütün küplere binmişti. İşin garibi Cemal Beyin bizim Zamanî Efendiye atfettiğimiz saatçiliğe dair kitabı kendisinin de görüp okuduğunu söylemesi.inkılâpçı ve modern olduklarını gösterdiniz.. Hakikat namına tabiatıyla reddetmek mecburiyetinde kaldım. bir hakikat olduğunu kendi haya lımda yaşıyordum. Ahmet Zamanî'yi doğrudan doğruya reddedeceği yerde. Selma Hanımın eski kocası zaten öteden heri bana düşmandı. Böylece tarihî bir hakikati reklam için tahrif etmiştik. Herkes benim bu gibi meselelerdeki dikkatime hayran olmuştu.

Anladın mı? Yeni. Yağma yok. En korkuncu Sel-ma'nın gözlerinde. hayatı ve eseri üzerinde yaptığı bu tahriften hakikatte mesul olan tek insan Halit Ayarcı Beydir!" diye sözü bitiriyordu. Kendi kendime. O bana dışardaki âlemi hatırlatıyordu. Yalnızlık. "Vaktiyle şirketimde küçük bir memur sıfatıyla çalışırken kötü ahlâkı ve yalancılığı dolayısıyla çıkarmağa mecbur olduğum bir şarlatan. Öyle bir şey ki. Zannederim ki enstitü işlerini o günden.. Daha doğrusu her TANPINAR zaman buluştuğumuz garsoniyere o sabah gazeteyi alarak gelmişti. diye bana uzattığı gazetede eski resmimi onun resmiyle beraber görünce az kalsın çıldıracaktım. arada alıştığım bu kadar nimetten sonra. Fakat asıl mühim mesele herkesi şaşırtacak bir şey yapma-mızdır. çok yeni bir şey. kendi eliyle vazolarına yerleştirdiği bahar çiçekleri bir lahzada solmuş gibiydiler. bir olmak ve olmamak meselesiydi. şimdi okudum. Hiç bir çaremiz yok! Tası tarağı toplayıp gitmekten başka hiçbir şey yapamayız! Halit Ayarcı benim bu sözlerim üzerine en gürültülü kahkahalarından birini attı.. daha iyisi bu korkudan sonra asıl ciddiye aldım ve dört elle sarıldım.. Onun bu odaya hücumuydu. Tekrar yarınsız ve hiçbir şey-siz insan olacaktım. Bir şeyi unutma! Talihe güvenmek lâzım! Lâf! dedim. düşman herkes şaşırsın! Bizim gibi müesseseler bjr lahza bile aktii-alite olmaktan vazgeçemezler. Gördün mii? diyordu.. küçülme... sen eğlen! diye alav etti. Sonra: Ehemmiyet verme! dedi.. Ne Halit Ayarcı'nın üst üste yaptığı basın toplantıları. Tekrar sokağa düşecektim. "Değil rabia hesaplan üzerinde konuşmak. Hakikatte de böyleydi. şöhret hepsi birden gidiyordu. .. güzel ve tenha apartman. bunu artık anlamalıyım!" dedim. Bunlar efkârıumumiyeyi bir zaman işgal eder.. Hayır bu iş bir yalan gerçek meselesi değil. Karşımda yarı çıplak gülümseyen güzel kadın daha şimdiden benim için uzak bir hayal olmuşa benziyordu. dost. Kitabın şöhreti kökünden sarsılmıştı. ve şüphesiz onların yüzünden daha acı. hepsi lâf! Her şey bitti. bana bir yığın yolu birden açan para. yağma yok! Ben yerimdeyim. serinletti. sen de yerinde kalacaksın! Bizim gibi mühim dâvalar peşinde olan insanlar kolay kolay düşman karşısında çekilemezler. Mahvolduk! Ne yapacağız? İlk önce: Başımıza dünya yıkılıyor. daha çekilmez şekilde başlayacaktı. Halit Ayarcı'nın yarı alaylı sesi içimi biraz. O gün bir an için her şeyin yıkıldığını sandım ve asıl işte o zaman bu bir yıl içinde ne kadar dönülmez yolları geçmiş olduğumu anladım. alelâde bir toplam ameliyesi yapmaktan bile âciz olan bu adamın tarihî bir şahsın ismi. Asabım o kadar bozuktu ki zilin sesi bana bir kıyamet alâmeti gibi korkunç ve dayanılmaz geldi. Hiçbir şey böyle bir akıbet kadar korkunç olamazdı.tenkidin çıktığı andan itibaren Ahmet Zamanî'nin varlığından şüphe. Fakat işi sıkı tutmak lâzım! Sen derhal dikkatli bir cevap yazarsın! Ben kendi tarafımdan onun zayıf damarını bulur basarım. edilmeğe başlandı. "Bazı düşünceler benim için sadece bir lüks ve fazla süstür. mevki. güvensizlik. Makalenin çıktığı gün Selma ile beraberdik. Hayatıma mucizeli sihirbazlar gibi giren... Hayriciğim. Tekrar eski günler. Bu bahar sabahı sisli denize bakarak onu beklediğim bu sıcak. daha arkada asıl hayatımı yapan bir yığın şeyler beraber gidebilirdi." diye söze başlıyor. Evet. pespaye bir dolandırıcı.Bak. bu mahremiyet.. "e benim yazdığım cevaplar bu şüpheyi bir daha gideremedi. onun ömrümde görmediğim eşyası. 298 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Birdenbire telefon çaldı. Sizi benimle vurdular. Bunu kafana koy ve öyle çalış!. Ve biliyordum ki dışarısı bana düşmandır. . Selma'nın gelirken getirdiği. yılan seni nasıl sokmuş!.münasebetimizin başladığından beri rastladığım o acayip ve ürkek parıltıydı. Cemal Bey beni küçültmek için hiçbir şeyi esirgemiyordu. Korka korka açtım.

Halit Ayarcı ve ben. diye cevap verdim..'lalihin kötü cilvelerine herkes uğrayabilirdi. Akşama görüşelim! Halit Ayarcı vaziyeti tam görmüştü.. bütıin bunları düşünürken bu adamın karısının yanı başımda bütün vücuduyla oınıızuma asılmış kulaklarımı ısırdığını. Vâlcıa Selma ile ayrılmasında hiçbir dahlim olmamıştı. kendisine inanışı. hiçbirimiz. Selma bir kaşını kaldırmış düşünüyordu. sesi birdenbire ciddileşti: Tabiî! dedi. Saat Sevenler Cemiyeti'nin bu mesele hakkında neşrettiği tebliğ ise hakikaten ateş püskürüyor-dıı. Onun sa~ vesinde arkamda bıraktığım günlere.. mağrur. yaratılıştan ahlâklı adamdım. Ne ben. Birdenbire bütün kâinatım Cemal Bey olmuştu. "Sen de taşı. Söylemeğe hacet yok ki Selma benim sadece sevgilim değildi. İnsan ruhu ne gariptir. benden okşama ve sevgi beklediğini düşünmüyordum. Düşüncemiz alelâde şeylerden bir adım ileriye gitmiyordu. Bunu hiç anlamıyorum! diyordu.. derdi hep! Sen de taşı! Çünkü ben seni yanımda öyle taşıyorum!" Ve birisi çiçeğimi ?tCK) SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ överse sevincinden baydırdı. Her zamanki sesiyle kibar. Men kendi yazımda sadece mazlum bir adanı tavrı takındım. ikimiz de cevap verdik. Ama aldırma! Ben talihime güvenirim bu işlerde.299 TANPİNAR du.Soğukkanlılığı. Halit Ayarcı'ya tesadüfüme kadar hep onun darbesinin beni attığı çukurda kalmıştım. Adım evde yapma çiçekti. Ah o sinsi sinsi bakıp gülüşü. Hayri Bey. Bu işte hakikat üzerinde ısrar sadece sönük bir inat olur.. tek başına bütün bir kutbu yeniden donduracak soğuk sesiyle. Cemal Bey. diyordu. Halit Ayarcı'nın basın toplantısı biraz daha şiddetli oldu. Sanki boşlukta yüzüyorduk. Menim bu kadında kendimi ! müdafaa etmem lâzımdı.. Beni göğsümde.. hacet yok. Yalnız.. Haksızlığı aşikârdı. Cemal Bey yalanla mücadele etmesini biliyor. Yalana ancak yalanla karşı konabilir. Cemal Beyin bulunduğu yerde ben talihime nasıl güvenebilirdim? Zaten talihimin öbür yüzü değil miydi? Yıllardır. bilemezsin. Halit Ayarcı kapar kapamaz telefon tekrar çaldı. Cemal Bey yerimizi öğrenmişti. Yalancılığımın veya herhangi bir ahlâksızlığımın tek delilini gösterebileceğini zannetmiyordum. Fakat bu scler şirkete dair bildiklerimi hafifçe çıtlatıyordum. meseleyi unuttursun ve bizi büsbütün başka kapıdan temize çıkarısın! Bugünlerde olduğu kadar hiçbir zaman kafamı zorladığımı hatırlanıl yordum.. yine hep aynı mazlum ağzıyla idi. Yalnız bir yerde aldanıyor du. tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi. O biraz da mazim dediğim korkunç şeyden aldığım öçtü. hem hiç.. müthiş darbe. efkârıumumiyeyi yeni baştan lehimize çevirecek bir icatta bıılunamıyorduk. neredeyse beni çıldırtacaktı. Cemal Bey bizi takip ediyordu. Sizi memnun edecek bir havadis göreceksiniz! Hacet yok Cemal Bey. Acaba vaziyetin vahimliğini fark etmiyor muydu? O düşüncemi anlamış gibi. Ve nasıl küçük. Öyle bir şey ki. İşte önünde küçüldüğüm tek insan kollarımın arasında. beni ne kadar sevmezdi. Cemal Bey için biz mesele idik. "Hacalet. Bir an aziz velinimetimin aklından şüphe ettim. beni çüriitemeyeceğini bildiği için şirketten çıkartmıştı. Bu sefer Cemal Beydi. Cemal Beye. Çok eski bir dostum bu sabah gelirken getirdi! Ve telefonu kapadım. saadetimi bir kat daha arttıran tuhaf bir şev bir nevi gıcıklayın bir zevk de vardı. Onun dışında ne vardı sanki?" Eski efendimin beni kıskanmasında hoşuma giden. Selma'yı boşamasına rağmen benden kıskanıyordu." diyebiliyor-dilin. mantomda yapma bir çiçek olmadan sokağa çıkarmazdı. Ben de uğramıştım.. büsbütün başka bir şey lâzımdı. Bizi silâhımızla vuruyor. ne Halil Avaıcı. Şimdi biraz nefes almağa başladığım bir anda tekrar karşıma çıkıyordu. Bilmiyorsun. lütfen eğer boş bir vaktiniz olursa gazetelere bir göz gezdirin. İkinci makalem. Fakat hiçbir şey bulamıyordum. . biçare görürdü. Başka. Hiç bunu tahmin etmezdim. "haydi siz de. Bununla beraber işin içinde yine hoşuna gitmemesi icap eden bir taraf vardı. hücumlarına devam ediyordu. Fakat Cemal Bey de durmuyor..

İnsan yaptığı işe sade menfaati için girerse. bir gün çıkacaktı ve o tekrar çıktığı gün her şey bitecekti. O benim hayatımın bir tarafıydı. Zaten Saat Ayar İstasyonlarımız çoğalmıştı. açık kalbim her gün bir kere daha övülüyordu. sırtlarında Samiye Hanımın icadı üniformalar.. Birkaç hafta içinde Ahmet Zamanî Efendiyi herkes unutmuştu. her meselede fikrim soruluyordu. Böylece her şey yoluna girdi.Beri taraftan Cemal Bey Selma ile münasebetimizi sıkı sıkıya takip ediyordu. Cemal Beyden veya herhangi bir adamdan korkmanıza imkân yoktur. piyangosuyla.. o benim kötü talihimdi. Babacanca hâllerim halkın hoşuna gidiyordu. Gittiğim her yerde etrafım çevriliyor. hulâsa elimdeki teşbihe varıncaya kadar her şeyim bu muvaffakiyeti besleyecek şekilde tanzim edilmişti. umumî hayata neşe katıyorlardı. Bütün bunları Halit Ayarcı'ya anlattıkça o kızıyor. Tam zafer. İşte tam bu sırada bir gece evde Halit Ayarcı ile karımın tavla ovunlarmı seyrederken yukarda anlattığım nakitli ceza sistemi aklıma geldi. Bununla beraber ben de. tenzi-lâtıyla nakit ceza usulümüz bütün bir sistem olmuştu. Ayrıca Pakize'ye imzasız bir vığın mektup geliyordu. Sizdeki korku kendini?:e imansızlıktan. beni paylıyordu: -Yaptığınız işe inanmadığınız için böyle düşünüyorsunuz. Ve daha bitirmeden karımın boynuna sarıldı. yakalarında rozetlerimiz. Şehir bizimdi. Siz siniksiniz. di302 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yordu. Eğer içinizde bu kurt olmasa.. icat kabiliyetim. . Halit Ayarcı benim keşfimi tam Hollywood metoduyla ilân etti. Şüphesiz haksız da değildi. ayağa kalkmıştı. tam zafer. Cemal Bey benim mazideki ıstırabımdı.İyi ama ayrı şeyler değil mi bunlar? -Hayır.. Şunu bir daha anlat bakayım? diye bana tekrarlattı. büyük idealler namına konuşmağa başlamıştı. şemsiyem. hattâ eskisinden da ha kuvvetle günün adamı olduk.. Bununla beraber Cemal Bey vardı. Halit Ayarcı'ya ne kadar giiç vc biçare vaziyette oldu SOI TANPINAR ğumuzu göstermek için onu hemen o anda anlattım. Gizli. Nasıl olsa. ne param azaldı. Fakat Hal i t Ayarcı çoktan zarları bırakmış. böyle davranması lâzımdı. Umuma ait ölçüleri hiç rahatsız etmeyecek şekilde yaşadığım için seviliyordum... O bu işte oyunu idare edendi. Bunun arkasından Saat Sevenler Cemiyeti vasıtasıyla tesis ettiğimiz köyler için Saat Ayar Ekipleri geldi. ne mevkiim sarsıldı. Gözlüğüm. Acayip mazim. babayani hâllerim. ferdî saadetinizi düşünüyorsunuz. hiçbir zaman yerine tam oturmayan şapkam. Hayri Bey. Sadece para için çalışıyor. zamanlarıyla. her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu. Bir yığın genç kız ve erkek. yalnız onu düşünürse kendisini sonunda sizin gibi itham eder! . diyordu. Hiç beklenmedik bir şekilde onunla son bir defa daha karşılaştım. Bula bula bunu buldum. Gözlerinde acayip bir donukluk vardı. Selma da aylarca tesiri altında kaldık. bir yerden. Ve biz tekrar.. biraz bol kesilmiş elbiselerim. gidip geliyorlar. Böyle düşünmesi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ilk kuruluş anlarında dahi erişemediği bir teveccüh ve muhabbet kazandı. Üç gün sonra ikramiyesiyle. VIII Nitekim öyle oldu. Her buluştuğumuz yerde muhakkak biı telefonunu alıyorduk.. hiçbir suretle. Vâkıa bu son karşılaşmada ne enstitü yıkıldı. Halbuki mesele benim için büsbütün başka idi. Müessesenin yeni açıldığı devirde de öyle değil miydi? Hademe maaşınızı keserler diye korkmuyor muydunuz? Beni her teşebbüsten menetmeğe kalkmadınız mı? Aziz velinimetim tehlike biraz geçer geçmez tekrar eski ağzını alınış. Kurtulduk. Düşünün artık hâlimi!. Hiçbir topluluk yoktu ki bulunmam istenilmesin! Doğrusunu isterseniz ben de bu şöhretin tam tadını çıkarmaktan hiç çekinmiyordum.

onun da ölümüne öylece girmişti. Cemal Beyin ilk rast geldiği insan tanıtından ve sırf Cemal Bey olduğu için. de. cömert ruhlu bir cemiyet adamı. Nail Rey hiç kimseye Cemal Beyle aralarında geçen şeylerden bahsetmemişti. "Kendimden utanıyorum!" demişti Riitün bunları yapan adam.Bir sabah gazeteleri elime alır almaz onun Nevzat Hanımla be rahcr. hakikaten yadırganacak bir talihti. fakat bütün ömrünce beyhude kalmış Solma ondan ayrılır ayrılmaz yaşamağa başlamıştı. gözleri öyle küçük ve parlak ve bakışlaıı öyle yırtıcı kuş bakışı olduğu için. Cinayet. sesi övle nazlı ve hımhım. öldürülmesi icap ederdi. Polis ¦"enç kadının sc elerdir tuttuğu hâtıra defterini de ele geçirmiş. bir aşk kahramanı gibi öl müştii. Nasıl hiçbir suretle dengi olmadığı Selma'nııı bulıin ömrü boyunca hayatına girmişse. Fakat aynı araba içinde Cemal Reye son hürmetimizi yaptığımı/. Bu üçüzlü cinayetin benim için acıklı!'âındau büsbütün başka . . İmkânsız!. tecrübeli avukat Nail Hevin daha o gün astımları geçmişti. baştan başa yanlış anlama ile dolu bir romanın içine zorla giriyor. Fakat her rast geldiğinin benliğiyle oynamıştı. geçimsiz. Ve yalnız böyle olmasını isterdi. Hele onu hiç tanımayan. Zeynep Hanım. . İşin garibi. Ve belki de talih. Vâkıa hiç kimsenin go/iinü ov-mamıştı. Şüphesi/. bir dirili etrafına kendisini anlatamamış bir kadının öliimrıne de sebep oluyordu İşte mantıksızlık burada idi. Tayfur Bey çifte cinayetinden sonra intihar etmiş-<ı Onun bıraktığı mektup. Halbuki böyle olmuyordu. onu böyle sadece gazele havadisinden tanıyanlar için tesadüf isteseydi. gıiıı onu başka bir adam olarak görmüştüm.!. Bununla beraber muhakkak insan eliyle öldürülmesi mukadder idiyse. Daha beş yaşında iken annesiyle beraber misafir gittiği bu o. kendisiyle hiçbir suretle münasebeti olmayan genç ve güzel bir kadının havalına birdenbire eklenivermişti. Seven ve bu sevgi uğrunda bilmeden olsa dahi ölen bir Cemal Rey bu aklın alacağı şey değildi. O kadar güzel. Bir ara bana. gizli ve kirli dizginlerle idare etmeğe ve küçük kuyruk darbeleriyle zehirlemeğe alışıktı. Sevimsiz. hiç olmaması lâzım gelen bir şey olarak. her an kendisine hâkim olmak iddiasın da bulunan ve insan kalbinin bütün zaaflarını inkâr etmekle övünen bu adamdan intikam almak. bu işin gülünç ve maskara tarafına. Sabriye Hanımın o kadar çapraşık yollardan senelerce peşinde koştuğu meseleyi açıklıyordu. onunla alay etmek için bu akıbeti boy le hazırlamıştı. Kibar. hattâ lüzumundan fazla gülünç bir şeydi. "Ben mi? diye dudak bükerdi. alayın farkında olmasa bile. kendi içine kapanmış.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ni kör ettikten sonra tekrar suya atan ve onların can çekişmesini gıi lerek seyreden adam için bu iş. . Auklı. Adeta yeni doğmuş gibi bir şev di. sağa sola kuyruğunu çarpa çarpa dolaşan Cemal Hey. Bununla beraber bu tar/da ölüşü. Hattâ Selma'ya dair bir çok şeyleri bile kendisinden -bittabi bu sefer sormadan. daima kötü bir şeydir. çehresini o kadar değiştiriyordu ki kendisini az çok tanıyanlar bile bu işte aldanabi-lirlerdi. kendisini hiç tanımayan ve ha yat tecrübesi. ie er-Icm "iOI SAATİ. Nev-^at Hanıma çılgınca âşık olan kocası tarafından öldürülmüştü. alnı o kadar dar ve karışık. Cemal Bey bir veli. ilk gülecek insan vine kendisiydi. huysuz. şüphesi/. tatlı ve bedbrıbl. sanıldığı gibi intihar etmemişti. yüzü o kadar parlak ve itinalı. ınsaniar içinde küçük bir akrep gibi. hattâ istemeye istemeye ve söz arasında-öğrendiğim kulağı o kadar delik dostumuz Sabriye Hanım bile bu hususta bir şev bilmiyordu.Şüphesiz işin bu tarafı da." O insanları maşa ile tutmağa.303 TANPINAR bir mânası vardı. burnu o kadar kısa. şimdi. hodbin. Zeynep Hamının eski kocası Tayfur Bey tarafından öldürüldüğünü okudum. Cemal Reyin bütün hayatı bu idi. Sabriye Hamın haklıydı. filân gibi de ölebilirdi. ram kavanozdaki balıkları teker teker sudun çıkarıp eli'. Her tanıdığı insana aşağı yukarı bu balıklara yaptığı şeyi yapmıştı. adını sadece bu ölümün aydınlığında işitenlerin hâtırasında büsbütün başka bir adam gibi yaşayacaktı. üstelik giizel. hattâ saadet rüyası basil sevda hikâyelerinin ötesine geçmeyen yüz binlerce insanın kafasında. her girdiği yerde bir yığın insanı kendine düşman eden.

Salim Bey eğer birdenbire korkmamış . O ölümünü insanlarda arayanlardandı. arkadaşları. hiç olmazsa onda bu zannı yaratmağa muvaffak olmuştu. Ömründe kocasından başka kimseyi tanımamıştı. Zavallı Nevzat Hanım böylece çifte ateş arasında kalmıştı. Sicilinde biraz ürkeklikten başka hiçbir şey yoktu. Nevzat Hanımın da hayatına öyle kayıvermişti. bu güzel kadını kendi kendisinin gölgesi yapmak için çalışmıştı. Onun. Nevzat Hanımın hâdisede hiçbir kabahati yoktu. intihardan bahsetmesin-deydi. askerde iken. Nevzat Hanımın Salim Beyle evlenmesini bu ölümün tek sebebi yapmıştı. arkadaşlarım ne der? Beni herkese rezîl mi etmek istiyorsun? Bırak ki ben sensiz dünyada yaşayamam!" diye cevap vermişti.komşuları. Nevzat Hanımın talihsizliği. Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. hulâsa insan ruhunun bütün korkunç ve zalim çarkları onun etrafında. hodbin ve sızlanmaktan hoşlanan. Fvvelden hazırlanmak şartıyla herhangi bir ciııa yeti işleyebilirdi. Etrafındakilerin hemen hepsi onun hayatına. Nevzat Hanım 306 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ hu işin yürümeyeceğini anlayıp da boşanma teklifinde bulununca.Terbiyeli ve kibar görünüşlerinin altında bir yığın zaafı saklayabilirdi. Küçük kızını çok seven ve mesut olmadığını hisseden adamın. ölümünden bir iki gün evvel söylediği birkaç cümle. kocasının akrabası. Salim Bey şahsiyetsiz ve üstelik her şeyde hasis bir insandı. evlilik hayatından patlıyasıya canı sıkılan. İşte. hep ona çullanmak için girmişlerdi. Çocukluğu boyunca kendisinden çirkin ve huysuz olan ablası tarafından kıskanılmıştı. Bununla beraber Cemal Beyi âdeta tanınmayacak hâle sokmuştu. Ve bu hâl üç sene sürmüştü. insan hayatı namına isyandan çıldırtacak şey Nevzat Hanımın hayatı idi. Bu hastalıklı. bu çehrenin karşısında kendisinden geçmişti. "İmkân mı var. Bütün şahsiyetsizler gibi o da etrafıyla ve etrafında yaşıyordu. İşin garibi bıçak yaralarının birçoğunun çehrede olmasıydı. daha ziyade kendisinin sebebiyet verdiği bir kaza neticesinde ölmüştü.Tayfur Reyi bir iki defa görmüştüm. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi. Bu arada Nevzat Hanımın öteden beri kalbden rahatsız olan babası bir gece ani bir krizle ölmüştü. kocasının öldüğü gün uzviyeti kapanmıştı. benlik dâvası. o yetişmi-yormuş gibi sonra da nasılsa bu hâdiseyi haber alan Cemal Bey ona musallat olmuştu. sevgi. şahsiyetsiz insan birdenbire onu sevdiğini zannetmiş ve tecrübesiz kıza seneler boyu ısrarıyla kendisini sevdirmese bile.belki de apartmanın kapıcısı ne demez? diye sürüklediği bu acayip ve tatsız hayatın üçüncü senesinde Salim Bey. Fakat kolay kolay kentli öldürdüğü adamın vücudunu âdeta doğrar gibi parça parça edecek insan değildi. tecessüs. Kıskançlık. aile arasında. sonra etraf. Her şey bittikten sonra hâdiseleri baştan sonuna kadar bu fıin vıızuhuyla yazacak kadar aklı başında oları katil. Şair dostumuz Ekrem'in bu sessiz. Bütün ömrü evvelâ. içten hesaplı. babasının zenginliği sayesinde evlenip de biraz rahata kavuştuğu zaman ortaya kocası Salim Bey çıkmıştı. itisaf manisi. Fakat asıl abes. Dediğim gibi cinsî hayata. Üstelik karısını da sevmiyordu. alelâde çapkınlık ve sahip olma hırsı. aşktan ve kadından hiçbir şey anlamayan ve ancak kıskandığı veya bırakılacağını anladığı zaman karısını sevmeğe kalkan bıı münasebetsiz kocanın kendi korkaklığının sebep olduğuna hemen bütün taburun şahadet ettiği bu kazadan bir gece evvel. Bu bence çok manalıydı. onunla izdivacı kafasına koyan ve bunun için karısını öldüren Tayfur Beyin şantajı içinde geçmiş. Nevzat Hanım bütün ömrü boyunca etrafındakilerin tazyiki altında yaşamıştı. Salim Beyin bindiği at taburun en yumuşak tâlim atıydı. bir kere bile onu anlamağa çalışmadan. O ancak elde etmekten hoşlanan insandı. karısına yazdığı mektubunda yine ümitsizlikten. Nitekim mektubun bir verimle bu nıı işaret ediyordu. yahut daha ziyade kendisi tarafından kurulmağa müsait bir insandı. 305 TANPINAR Cemal Bey zorla insanların hayatına girenlerdendi. Fakat daha evlendiklerinin ikinci haftasında genç kadın kocasını hiçbir zaman sevmediğini ve hiçbir suretle sevemeyeceğini anlamıştı. Razı anlarda soğukkanlı. korkak. Filhakika bütün görenler kazada kastî hiçbir şey olmadığını söylüyorlardı. Ayrıca tuhaf bir izzetinefis anlayışı vardı. inat. kendi köşesine kapanmış kadını sevmesi çok tabiî bir şeydi.

Onun için Sabriye Hanımın bu izahına hiç şaşırmadım. Ve telefonlara cevap veren de kendisi idi. Sabriye Hanıma göre Cemal Beyin Nevzat Hanıma olan düşkünlüğü para meselesiydi. pısırık. yahut müdafaa hissi bulunsaydı. yaratılışında küçük bir hodbinlik. Onun tesiriyle Nevzat Hanımın asabı büsbütün bozulmuştu. Ve tek ümidi de bu olduğu için genç kadına o kadar fazla yüklenmişti.307 TANPINAR Üstelik oğlunu hiç sevmeyen.olsaydı. Belki aile terbiyesi.ERİ A YARI.. Herhalde müdafaasız insandı. vapur düdüğü gibi sesler harikuladenin kar3Ö8 SAATİ. zurna. Kaldı ki Salim Beyin akrabaları da yine onun mektupları yüzünden buna inanıyorlardı. ihtiyar kadın ölünce ikisi de meydanı boş bulmuşlardı. "Cemal . bütün bu beyhude yükleri sırtından atar. ne de Sabriye Hanım. Bununla beraber onun asıl kendisini itham ettiği nokta Salim in öliimü meselesiydi. İşte bizim rüyalarının ağırlığı altında perişan gördüğümüz Nevzat Hanım içten ve sessiz tebessümlerinin arkasında bu acayip talihi yaşıyordu.AMA ENSTİTÜSÜ sısında muhayyilenin icatları olmalıydı. bulan annesi de bu ölümü fırsat bilmiş ve dul kadının evine yerleşmişti. Nevzat Hanım kendisini yapmadığı şeylerden mücrim addedenlerdendi. Daha sonra da Cemal Bevin müdahalesi başlamıştı. Cemal Beyin öteden beri Nevzat'a zaafı olduğunu söylüyordu. ne Tayfur Bey. Bu ruh hâli Sabriye Hanımın anlattıklarına göre."Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız" demişti. cinayetini de genç kadına itiraf etmişti. Şüphesiz biraz iradeli bir insan olsaydı. Zannediyorum ki bütün bu hâdisede tek anahtar bu cümledir. Bütün bu hâdiseleri öğrendiğim zaman ister istemez kızımın yukarda bahsettiğim sözünü hatırladım. Hulâsa bir yığın acemilik ve korkaklık yüzünden atı çileden çıkartmış ve kazaya sebep olmuştu. Böylece babası da dahil üç ölüm biçare kadının sırtına yüklenmişti. Biraz soma bu çift şantaja. Nitekim yine tanımadığı bir biniciye bu tecrübe yaptırılmış ve atın kendiliğinden durduğu görülmüştü. Herkes bunu bildiği hâlde aldığı mektup yüzünden Nevzat Hanım kocasının intihar ettiğine inanmıştı. hasis ve mânası/. Hattâ kendisini bu vaziyette doğrudan doğruya yere fırlatmaydı at yanı başında dururdu. Selma'ya gelince o para meselesinin bu işteki rolüııii inkâr etme nıekle beraber. Zil. hepsinden kurtulurdu. İspritizmaya merakı da buradan başlamıştı. genç kadını elinden geldiği kadar etrafından tecrit etmeğe çalışan kaynanasının icadı idi. Bu kadının dik sesi daha ilk gördüğüm giln dikkatimi çekmişti. hayvan gemi azıya almayacaktı. Şirketteki işinden ihtilas yüzünden atılan ve Selma Hanımın babadan kalma servetiyle açığı kapatarak vaziyeti kurtaran Cemal Bey Nevzat Hanımla parası için evlenmek is tivordıı. Onun hiç kabahati olmadan insanlar ölüyorlar. O bana. onunla evlenmek iimi-diykî ortadan kaldırmak gibi delice bir iş yapmış. Salim Beyin annesi yaşadığı müddetçe eve fazla sokulmamışlardı. . Hattâ evde yapıldığı söylenilen ispritizma tecrübeleri bile Murat'ın mübalâğasıydı. Nevzat Hanımı çok seven Tayfur Bey karısını. Onlardaki şikâyet daha başka türlü ve genç kadının daha aleyhinde idi. Ben hiitiin ömrümde yala nın alâkalı ve alâkasız insanlar tarafından beslendiğini çok gördüm. Şurası var ki ne Cemal Bey. Bu mektuplar kendisine yazılanlar gibi de değildi. belki ablasının kıskançlığı altında geçen çocukluğu onu buna al iş tırmıştı. Zeynep'i çok seven Sabriye Hanım ¡¿irmiş ve o daha ziyade evde kalmış kız psikolojisiyle Tavfur Bev le Nevzat arasında ciddî bir münasebet bulunduğuna inandığı için işe âdeta bir tahkikat şekli vermiş. hulâsa genç kadının etrafındaki tazyiki bir misli daha arttırmıştı. üstelik dünyanın en garip mantığıyla onu bu izdivaca mecbur etmek için. Hele Zeynep Hanımın ölümünü polisten gizlemesini hiç kimse anlamıyordu. birbirlerini öldürüyorlar ve mesuliyeti ona yüklüyorlardı. Biraz sonra bu şantaja ve içten yıkılmağa kocasının Nevzat Hanıma âşık olduğunu anlayan Zeynep Hanımın ondan şüphesi katılmıştı. Murat hikâyesi. evimizin bir zamanlardaki curcunası içinde hayatımızı anlamağa çalışırken. çocukluğunda ablasının yalancıktan bir intihar teşebbüsü iie başladı.

O hâlde. . Hemen her gün bir veya birkaç müracaat karşısında kalıyorduk. bu pek lehimize olmaz.. o Nevzat Hanımı lııç anlamamıştı (ienç kadının kendisini Cemnl Bevin sinsi dostluğuna teslim ettiğini /.. Asla.. dedim. O hâlde sınıflara ayıracağız! Evet. Nov-. •'ai Hanımın talihsizliği iıir ianesi bile bir ¡'inırii y ıkmağa kâ b gelecek hı. Fakat bazı yerleri bana yanlış gibi geliyor. Namzet defterinin bana ait olan hanesi dolmuş taşmıştı. Hiç tecrübesiz olanları da nasıl bileceksiniz? Meselâ hiçbir işte bulunmayanlar. muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. I'ayfıır Beye gelince. Meselâ muayyen bir meslekte az çok çalışmış olanları.çapkındı ve bilhassa gıiç şeylerden hoşlanırdı. Felâket senelerimde beni o kadar sıkıntım içinde rahatsız etmemek dirayetini gösterenler şimdi bana hısım akraba sevgisi ve dostluk gibi yüksek insanî meziyetlerin bende de bol bol mevcut olduğunu ispat edebilmem için lâzım gelen fırsatı vermekte birbirleriyle âdeta göz açtırmayacak şekilde yarışa girmişlerdi. dedi.M idi TANPINAR IX Enstitünün personel meselesinin ve kadro işlerinin bizi çok yoracağını daha evvelden tahmin etmiş.. Hattâ yine Selma'ya göre Cemal Bevin daha evvel de Zeynep Hanımla bu cinsten münasebeti olmuştu. Meğer ne kadar çok hısım ve akrabam varmış. Nevzat'ın öyle kendine kapanmış yaşayışı onu meşgul etmiş olabı 'ir. Ya işi taına-miylc tesadüfe bırakırsın. O bana ciddî ciddî baktı.. Başka çare yoktu. Bu hücum karşısında Halit Ayarcı'ya ne yapabileceğimi sorduğum zaman bana şu cevabı verdi: -Azizim Hayri İrdal. hattâ kin vardı. dört insanın. bu gibi işlerde iki usul vardır. Odasının duvarında asılı yeni grafiklerden birini dikkatle süzdii. . önları daha küçük olan bu sarı haneye geçireceğiz. Bu grafiği. çocuklarda saat sevgisi hakkında bir deneme olarak yaptım.. Enstitünün açıldığı günlerde akraba ve tanıdık azlığı yüzünden geçirdiğim telâşın hakikaten çocukça bir şey olduğunu daha ilk ayda öğrendim. bu yüzden mümkün mertebe çok dar bir kadro ile işe başlanmasını istemiştim. tecrübesizleri seçelim! Halit Ayarcı burada bir lahza durakladı.. Dışardan işitilirse yanlış tefsir edilir. Tecrübe sahibi demek.. Lütfen tashih eder misiniz? Dediği tashihi yaptım. buna imkân kalmadı. Ben de aynı vaziyette olduğum için bu iki şıktan birisini beraberce düşünelim. Bu lâcivert haneyi daha ziyade okur yazar ailelerin çocuklarına ayırmalı! Halbuki ben hediye saatlere ayırmıştım. hiddet. Hele mektep ve mahalle arkadaşlarımın hatırşinaslığı. İçlerinden tecrübelileri seçsek. tecrübesizleri seçecektik. ' diyordu. Sonra tekrar asıl mevzua döndüm. Benim ve Halit Ayar-cı'nın dairedeki çift telefonlarımız durmadan işliyordu. Fakat gerek bizim tarafımızdan gösterilen. Filhakika Tayfur Beviıı ölmeden evvel bıraktığı mektupta sı>vgiden ziyade kıskançlık. Fakat. ama hangi sınıflara?. Hayır. gerek bize tavsiye edilen namzetler birdenbire o kadar çoğalmıştı ki.an netmişti.Siz tecrübe kelimesinin hakikî mânasını bilmiyorsıı310 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nuz. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez. Bilmek daima faydalıdır. yahut da namzetleri muayyen kategorilere ayırarak içlerinden birini tercih edersin. Fakat zannederim ki. "Ne faydası var bunların?" diye sormaktan da kendimi alamadım.. vefakârlığı her türlü tahminimin üstünde idi. dördünün birden onun hayalına yüklen »V. İşi talihe ve tesadüfe bırakmayı kabul edersek kuraya müracaat ederiz. yıpratılmış olmak. Sonra beni kolumdan çekerek önüne kadar götürdü..

ataleti müessese için faydalı bir iş.. Hakikaten mustaripti ¦ . Zili çaldı. daha güçtür. İlk numaranız kimdir? Bildiğiniz gibi Asaf Bey! Şimdilik muvakkat iicret veriyoruz ama. Anladınız mı? Defterinizde yazılı ilk ismi kabul ediyorsunuz. Gecikmesini icap eden işleri havale edeceğimiz bir bıi ro. O hâlde bir tek çare var. formaliteler içinde nasıl çalışılır? Odanın içinde sağa sola dolaştı. O hâlde?. Devam etsin bu işe. Halit Ayarcı bir müddet daha düşündü. O tekrar koluma girdi ve odanın kapısından beni âdeta iterek çıkardı. Ne iş görüyor? -.... Hususuyla bizimki gibi ferdî hürriyete riayet eden ve personeline muayyen bir iş göstermeyen ve görecekleri işin mahivet ve kabiliyetini kendi icat kabiliyetlerinden bekleyen modern biı müessesede böylesi insanlar daime tehlikeli olur.Aziz I layri Beyciğim. Böyle bir iş için kadro ayırmak biraz tuhaf olmaz mı? -Hayır. tembel insan! dedi. Onu çoktan hallettim! Fakat ne diye bu kadar abes şeyler için vaktimizi israf edelim? Beni üzen ışın bu taralı! S... Olmaz... "Hay hay!" dedim... dedi. emin olun kı.. İdaresi hakikaten güçtür.. ondan sonra onuncuyu. Bu kadar sıkı kavıtlaı. Yalnız gazeteleri okuyor.. Daha doğrusu bilmiyorum. Fakat Nermin Hanım onun yerine okuyor.. Üçüncüsünü kabul ediyorsunuz..E. Hattâ burada da bir değişiklik yapabiliriz: Meselâ üçtincüsündcn sonra dördüncü ve beşinciyi geçiyorsunuz..311 TANPINAR Asaf Bey.. zan nediyorıım. Fvet ama kadroya mal olması lâzım! Aksi takdirde muvakkat bütçe bilince.... daha doğrusu gazete leri okumasını emretmiştiniz! Okuyor mu? Hayır. Bu şansımızı daha çoğaltır. (. O zaman mesele hallolur. içini hakikî bir teessürle çekti. Tekrar önümde durdu Hakikaten bir isim lâzım mı? SAATİ HRİ AYARLAMA HNSTITUSIİ Zannederim.Şimdilik hiç.. bir parti yapalım! Sizde bulunursunuz.. Müracaat sırası. Yahut büsbütün bu tesadüfe bağlanmamak için birinciden itibaren atlaya atlaya müracaat sırası. Ama koskoca bir müessesede bu cinsten bir iş de bulunabilir.. .. dedi.. Her gun muntazam geliyor.. Fazla tercih ettiklerinizin haricinde müracaat sırası.'alışmaması icap eden. değil mi? Halil Ayarcı pingpong oyununu çok seviyordu ve tist katta bunun için bir oda ayırtmıştı. Zannetmeyin ki bu ısım için söylüyorum bunu. Ben tembel insanlardan hoşlanmam. Derviş Ağaya: -Lütfen Ekrem Reye söyleyin! Pingpong odasına geçsin. İkincisini geçiyorsunuz. Hiçbir fikrim yok. -Dostumuza kendisine göre bir iş bulun. değil mı? Hepimizden evvel! Filhakika Asaf Bey hepimizden evvel geliyor ve hepimizden sonra gidiyordu.'nde bu cinsten bir vakit israfı hakikaten hazin bir şey'.A. diye hayıflandı. bir vazifesi yok! Yüzünü buruşturdu. .eğer bir gün bu kadar sevdiğim ve şevkle kurulmasına çalıştığım bu müesseseden ayrılırsam. altıncıyı.-işsizliğin tecrübesini yapmış olurlar ki. Hattâ aziz dostunuzun kabiliyetlerine göre hiç yapılmamasını da temin edeceğine şüphe etmeni' Fakat isim? Ne ismini veririz? Bir isme ihtiyaç var mı? Ah bu formaliteler! İş görmek ısteven insana kımıldamak imkânını bırakmıyor. pasyans açmam için bir masa koydurmuştum. Çok defa ben de beraber bulunduğum için büsbütün canım sıkılmasın diye.. tek sebebi bu kayıtlardır.

Ve belki de bu yüzden içi pişmanlıka doluydu. Bildiğimiz hesapların öylesine dışında idi ki herhangi bir kimsenin ona tesir etmesine imkân yoktu. O bir süs değil. kendimden intikam alır gibi mesut ederdi. Eminim şimdi artık onun yüzünden hiç eksilmeyen tebessümün mânasını anlamağa başlamıştı. Ve şüphesiz ki değildi. iki tane. Fakat isterseniz halanızın tavsiye ettiği genci başka bir daireye nakledelim ve ora va bir hanım verelim! İki kadın daha ivi çalışırlar. Bunlardan ekonomi yap malı! Bu hususta bir grafik hazırlayacağım! Bu gece halanıza de-vetli olduğumuzu unutmayın. hem de tuhaf bir şekilde. hayır. ve bu ölümle birdenbire ona ve hepimize açılan ıstırapları onu içinden yıkmıştı.. kendi düşüncelerine takılmış gibi duruyordu. En düşkün zamanımda bile kibar ve dost davranmıştı. İleriye doğru her hücumunda eli âdeta vücudunun bir adım ötesinde. Hareketleri çolpa. Bu. Bu cins beden tatminlerinden tamamiyle mahrum olduğum için araya hafif bir kıskançlık girse bile. Doktor Ramiz huyu tuttuğu zaman çoğu intihar eden veya ölen bu kadınların psikanalizini yapmak ister. İkisi de güzel insandı ve aralarındaki yaş farkına rağmen aynı çeviklikle. canlı bir mahlûku sevdiğini anlıyordu. saf veya gayri saf. hattâ korkunç hikâyelerinden çıkarttığı bu estetiğe Ekrem Bey saf şiir estetiği derdi. Ama şu isim? Ha evet! Tamamlama bürosu! Anladınız mı? Gecikmesini istediğimiz işleri oraya havale ederiz. Baş üstüne.'nde vakit geçirmek için pingpong odasına çıktık 313 TANPINAR IX Halit Ayarcı ile Ekrem Beyin pingpong oyunlarını seyretmekten hoşlanırdım. Zavallı Ekrem şimdi belki de bu tebessümün üstünde düşünürken kitaplarda okuduğu ve beğendiği cinsten bir gölgeyi değil. Ekrem'i öteden beri severdim. O kadar hayattan uzak ve kendi âleminde. vücuda mal edilmiş aynı dikkatle ve bittabi rahatlıkla oynarlardı. Çünkü bu hafif gülümseme herkes gibi ona da çekilen bir imdat işaretine benziyordu. bir ina-sana dayanmadan yaşayamayacak cinstendi. Anlayışsızlığımı ve cehaletimi hiç yüzüme vurmamıştı.dikkati dağınık.. hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynıydı. Sanki kendisi değildi. Bana karşı yedi sene hiç muamelesi değişmemişti.. Halit Beyin ondan hoşlanması da beni korkutmuyordu. Birisi halanızın tavsivc ettiği bir genç öbtirii de benim tanıdığım çok kibar bir genç kız. kendine yeter zanne-tiği ve öyle tanıdığı genç kadın şimdi onun içinde başka türlü canlanmış olmalıydı. çok zaman kaybediyoruz. Şimdi ismini hatırlamadığım bir İngiliz muharririnin acayip. müşterek harekette her an birleşip ayrılmalarını seyretmek beni hem şaşırtır. çok kahramanca bir şeydi. alâkalı değildiler. dedi. Şüphesiz ki Nevzat Hanımın düşüncelerine gömülü.. Ekrem. İki kâtip yeter değil ini? Rica '"derim fazla insan vermeyelim! Hattâ bir tane bile kâfi! -Hayır. Kim bilir neler düşünüyordu! Sevdiği insandan ebediyen ayrılmanın verdiği acı. Ekrem Bey. bu iki insanın birbirine o kadar ahenkle cevap vermelerini. O gün Ekrem hiç de iyi oynamıyordu.. bir çeşit takılma telâkkî . trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini 314 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ boşluğa doğru fırlatan cambazın. Buna karar verdikten sonra vakitten ekonomi. O da benim gibi bir yere.. nadir olarak doktor olduğu zamanlar da kansızlıktan mustarip olduklarını söylerdi. genç kadının öliimündeki fecaat. Acayip hâllerimi tuhaf bir şekilde gülümseyerek karşılardı. A. hakikî ve tek hedefi olan S. Yani daha rahat »¡urlar. Ve bütün bir ömür boyunca sürmüş bir kendisiyle anlaşmazlığı gizliyordu. tepkileri geç ve kesikti. Bu kadınlar Doktor Ra-miz'e göre hiç de şiirle. Enstitüde ona ilk fırsatta bırakmasını tavsiye edeceğim bir iş bulduğum için çok memnundum... Nevzat Hanımın soluk ve sessiz tebessümünde Şehzade-başı kahvelerinde bana uzun uzadıya anlattığı estetiğinin kadınını bulduğunu zannetmişti. E.Evet. onların arasından zorla hareket ediyordu.

ayakla dışarıya bakıyordu. Yukarda bahsettiğim gece halamın evinde geç vakte doğru Nev zat Hanımla konuşmuştum... sonra: -Beni rahat bırakın! Ve benden bahsetmeyin. Onun arkasında türlü tehdit ve ıstırap içinde yaşayan.. ateşe hazır bir silâh gibi güzeldi. İşte Fkrem. Belki de kabahat bendedir.. Hayatımı kurcalamağa kalktınız. demiştim. Ekrem Bey bir estetiğin en olgun örneğini bulduğunu sandığı bir yerde üçiizlü bir cinayetle karşılaştı.. Nevzat Hanımı üstün bir sanat eseri yapan bu tebessüm. Fkrem Heyin istediği gibi bütün meselelerini halletmiş. Fakat bunun acılığını. Fakat bu hazırlıkla. bu saflığı nisbetinde karışık estetiği anlatmağa devam ederdi. Fkrem biraz daha kuvvetli olsaydı. Bu. Daha doğrusu biraz. kendisi için bir şeyler yapmak istediğim nadir insanlardan birinin gözüyle görüyordum. Mümkünse pazarlık edecektim. orda gözümüzün önünde bir yıldız uzaklığıyla parlayan bir ruhun saltanatı değildi. ne meseleler hallolurdu... hakikat31 S TANPINAR te. Bu konuşmadan on beş gün sonra Nevzat Hanımla bir daha kar şılaştım.. diye mırıldandı. Çizgileri sert ve âdeta bütün canlılığıyla dı-şarda idi. Ekrem'in bu konuşmalarını ne dereceye kadar anlardım. Nevzat Hanım bu fırsattan istifade ederek ta uzakta bir pencerenin yanına çekilmiş. Nabrıve ile sıkı fıkı olmuştunuz! Sız den nefret etmiştim.ettiği bu sözlere pek kulak asmaz. Daha salonun kapasından onun . bunu tahmin edersiniz. Olmaz mı? Sız olsun be ni rahat bırakın! Bir zaman. evimde. Kendimi sadece kendi gözümle görmüştüm. Ben halamla beraber gitmiştim. Bu işlerden öyle iğrendim ki ben. Adeta yarı yolda kalmış gibi bir şeydi. maddesinin ötesine geçmiş.. Seher Hanımın evinde idi. Şimdi beğendiğim. İlk defa olarak yüzünden tatlı maskesini atmıştı. Sonra oıtadan kayboklunu/. şimdi hiç fark etmediği bu biçareliği görüyordu. O geceden sonra bu konuşma içimde düğüm olmuştu. Neyse. Ekrem kütüphane dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanıma âşık olmağa hazırlanmıştı. Olmaz mı? diye ısrar etti. Şimdi yine oltadasınız! Herkes yine ortada. geçti. başkalaı ındakı tesirini hiçbir zaman bu kadar kuvvetle ölçmemiştim. İyi anlayın. işte Ekrem Beyin ömrünün sonuna kadar sevebileceği bir kadın. Bu hâliyle belki eski tanıdığımız Nevzat Hanımdan çok başka.o ziine girmek için... biraz müsavî muamele görmek için nelere kadar tenezzül ettiğimi biliyordum. sıkışmış bir insanın biçareliği vardı. 16 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ (iözlerini yummuş. dedi. Bu kadar çok insanı etrafında görmek ne demektir bilir misiniz? Bir müddet yüzüme baktı. yedi sekiz şair filozofun birden adı karışan. evvelki hâlinden çıktı. Bakın. Yavaşça yanına yaklaştım ve babacanlığımın verdiği cesaretle: -Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz? diye sordum. Hem neve yarar'/ Böyle şevler kendiliğinden olur.. sevdiğim. bir yastık arar gibi başını arkaya atmıştı. Sonra kolumdan tuttu: Benimle hiç meşgul olmayın. Sırf onun g.. dedi.. Yalnız şurası muhakkak ki Nevzat Hanımefendi ile ilk karşılaştığım gün. İnsanlar arasına karışmak. -Biliyorum. Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki. Sakin adımlarıyla orada Halit Beyin bulunduğu kalabalığa karıştı. belki de en uysal dinleyicisi olduğum için bana. kendi kendime. Sabriye'nin size ne söylediğini öğrenmek istiyor dum. fakat eski alışılmış çehresini dc bulamadı. -Fkrem Bey... Daha doğrusu halam bir ara Cemal Beyi yakalamıştı. Nasılsa Cemal Beyin elinden kurtulmuştu. Ama siz beni aradınız. onun hayatımızda aldığı şekil her zaman birbirini tutmuyor. bilir misiniz'? O zaman kendisine dünyanın en ahmakça sualini sordum: Bunu kendisine söyleyeyim mi? Yüzü tekrar sertleşti Sakın ha!. Yüzü birdenbire yumuşadı.. kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz. Biçareye biraz iltifat etsenize Senelerdir bunu bekliyor.. Fkrem orada sizi bekliyor.

. Yahut bütün daktilo hanımları bir yere toplayalım.. Kaç gündür böyle oluyordu.yalnız kaldığı mız bir anda. Fakat ne olsa bir şey vardı içimde. Onu görmemek için yol değiştiriyordum. Dudakları kısık. Şu veya bu şekilde. Ben size değil. Fakat rahatım. Emin olunuz ki o hâlinizde dostlarınızı seçemezdiniz. söylediğim genç kızları başka bir arkadaşın yanına verin. Ekrem Bey bir posa idi. Belki bir eksiğim ol318 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ du. Burası aşikâr.. Size gelince. Halit Bey bir müddet daha Ekrem'i canlandırmağa çalıştı.317 TANPINAR kaskatı kesildi. belki ondan kurtulduğumdan memnun bile olurdum.sesini işitir işitmez geriye dönmek istedim. yine bilinmez. Geceleri sabaha kadar benirliyerek yatağından sıçrıyordu. Hâdiseden sonra Ekrem'i her görüşümde onun sözünü hatırlamış ve genç adama acımıştım. azizim.. Bir ara oyunda kendini toparlar gibi oldu. Fakat kabil değildi. Nevzat Hanım bana tek bir kelime söylemedi. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Hiç sevmedim. neredeyse kahkahayı fırlatacaktık. Halit Ayarcı paltosunu giyerken cevap verdi: -Tamamlama bürosu fena işlemeyecek. Siz onların dostluklarıyla size sadaka verdiklerini sanıyorsunuz. hiç üzülmeyin. Onun idaresiyle çalışıyorlar. Hattâ vaitkâr. Yalnız beraber çıktığımız zaman -halam evine bırakmayı teklif etmişti. Yanı başımdan bir el beni dürttü.. Lisi üste birkaç dakika Halit Ayarcı'ya oynamak fırsatını bile vermedi. Adı Macit Beydi.. Hiçbir şey olmasa... Ne dersiniz beyefendi? dedim. Hep birden "A"lara "B"lere vuruyorlar. isterseniz listenin ikinci numarasından başlayalım! Hakikaten insan seçmekte mahirdim. İskambil destesiyle oynamağa başladı.. Fakat daima ödersiniz. .. Halbuki bu kadını aramıza kendim sokmuştum! Sabriye Hanım benimle konuşmak kabil olmadığını görünce uzaklaştı. Halamın tam kapısı önünde Halit Ayarcı birden kolumu tuttu. kendime dargınım! diye cevap verdim. Bütün ömrü böyle geçecekti. Affedin! diye fısıldadı. Ölüm ve cinayet gibi büyük daralar teraziye girmeseydi.. Omu zumu silktim... Ben Cemal Beyin doğranmış vücudunu tekrar hafızamın torbasına tıktım.. Bu o kadar beklenmedik ve komik bir şeydi ki.. yüz kişilik bir salon! Bütün daktilo genç kızlar makinalarının önünde! Karşılarında bir sedir üzerinde elinde değneği. Sonra ümidini kesmiş gibi oyunu bıraktı. Doktor Ramiz'i siz de tanıyorsunuz. Tamamlama Büromuzun müstakbel şefi elli beşlik biçare bir kadın olan hademe Gülsüm Hanımı kucaklamağa çalışıyordu. bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz... Sonra Nevzat Hanımın benimle konuşurken hep o rahat bir yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu. Ne Cemal Beyi. ama. Bana âdeta yarım insan gibi görünmüştü. Oyun masasının arkasını dolaştı ve küçük masanın önüne oturdu. Bu daha ne kadar sürecekti? Aşağı inince Yangeldi Asaf Beyin bulunduğu odanın kapısından şöyle bir baktık.. Sonra kendi hareketlerinde dağıldı gitti. vücudu dimdikti. Hayır. Sabriye Hanımdı. ne Nevzat Hanımı unutabiliyordu. İki saat karşı karşıya oturduk.. bir şef dorkestr!. Yüzünde garip bir sarılık vardı. Yolda Halit Bey Ekrem'le oyun oynarken çektiği sıkıntıyı anlattı: Ben aşktan daima kaçtım... . Filhakika ben ödemeğe başlamıştım. O sizi kullanmak istedi.Hem musikişinasa da iş bulmuş oluruz. Asaf Bey bir bunak. Sabriye Hanım zalim bir acuze. Ben sizi kırdım o akşam.. Fakat hangimiz unutabilmiştik? Şüphesiz Cemal Beye acımamıştım.. Evet. Sabriye de mi? dedim. halbuki size onlar iltica etmişlerdi. Zavallı Selma'nın asabı ümitsiz denecek derecede bozulmuştu.. değil mi? Şu şef dorkestr olmak isteyen.. Halit Ayarcı kolumdan çekti ve ayaklarımızın ucuna basa basa uzaklaştık. bunu lâalettâyin bir vâkıa gibi alamıyordum. dedi. Bereket versin ki. Siz lütfen. Ekrem Bey yüzünü sildi. Vücudum .

Evet. zengin.. hayranlık. incileri ile her zamankinden fevkalâde ve şaşırtıcı. biraz sonra elinde bir kâğıt parçası nutuk verirken. beni bir köşeye çekti. Eve girdiğimiz zaman iki salonu. bir kıyamettir koptu. "Şimdilik bizde misafir kalıyor. İşte o zaman. "Hoş geldiniz" diye bağırmış. göğsü dan-telâlar içinde yarı dekolte.o kadar acayipti ve saatin önü öyle kalabalıktı ki ancak bir göz. ne şckeı gülümsemeydi kızınki! Niçin o zaman dikkat etmemiştim!. holü hıncahınç kalabalık bulduk.. her milletten ecnebî vardı. Fakat öyle bir gürültü koptu ki lâyıkıyla dinliyemedim. öbürü sahte Mübarek'e takdim edilmek için ilerleyen misafirinde. İkinci film. İşte o zaman evin bütün duvarlarında Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün grafiklerinin ve sloganlarının asılı olduğunu gördüm. hattâ kurabilecek ustası bulunursa çeşit çeşit marifet göstermeğe hazır nadir saatlerden biriydi. Filhakika kadranın üstündeki kapı açılmış ve Hamdi Beyin tablolarında görülen ihtiyar derviş kılıklı bir adam dışarıya çıkarak. Sesi Mübarek'inkinden daha güzeldi. Alımct Za-manî. "Mübarek. sonra derhal içeri girmişti. bir eli bastonunda. SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Halam. Böylece hemen herkes benim kim olduğumu öğrendi. günlerce ziyaret eden. Halam. omuzunda siyah şalı. Her yeni kadeh benim ve Ayarcı'nın etrafımızdaki alâka ve çoşkunluğu bir kat daha arttırıyordu. boyalı saçları. büyük. . Biraz sonra bilmece kendiliğinden çözüldü.muntazam ve yekpare. alkış. gayet mahrem ve hakikaten endişeli bir sesle: . Fakat bu seferki kalabalık benim alışık olduğum cinsten değildi. gözlüksiiz. Bu. şarklı.319 TANPINAR Saat sekize doğru ışıklar söndürüldü ve kısa metraj hir film gösterildi. Fakat burada Haiit Ayarcı beni gölgede bırakmıştı. makyajlı yüzü. İlk yarım saat bir elim Halit Ayarcı'nın elinde -bazen de onun yerine halam geçiyordumuhtelif milletlerden insanlara takdim edilmemle geçti.. sattığımı yakından bilen Doktor Ramiz'in Mübarek'teki bu değişiklik karşısında hayretiydi. hepsi büyük bir salonda. Sonra bir kenara çekilmek fırsatını buldum. Fakat merasim ciddi ligiyle. elmasları. Bir ara. Seyit Fûtlîıllah. Mübarek. ikinci salonda bizim eski saatimizden oldukça büyiik.. İşin garibi saatimizi o kadar iyi tanıyan. Şimalli. yakınşarklı.. çeyrek başı olacak galiba.. Fakat Halit Ayarcı neleri düşünememişti? Bir ara yliz. büyükçe bir duvar saatinin fotoğrafını imzaladım. Halam hiç şaşırmadan: Şeyh Ahmet Zamanî Efendi... modern çalışma. ben de dahil Hayri İrdal'ı hir yığın mühim adamın arasında kurdelenin önünde. diye bu marifeti izah etti. Gözlüklü. Bak siz demin Asaf Beyi tanıdığınıza pişmandınız. gösterişli. Tanıdıklarımızdan başka. bizim aile saatimiz Mübarek" diye onu tanıtıyor ve hemen arkasından. hususî kâtiplerimiz hariç. Kimler yoktu? Ve nasıl. daha sonra genç bir kız saatini ayarlarken -Yârabbim. Şerbetçibaşı Flması. sonra da.ın-ci asır başlarında Almanya'da mihanikin ve otomat zevkinin en parlak devrinde yapılmış. rokoko süslü. sevinç..onsekı/. Azizim. Haiit Ayarcı sadece orada bulunuşuyla hemen hepsini gölgede bırakıyordu? Işıklar açılınca biraz evvel takdim edildiğim insanlar benimle Halit Ayarcı arasında âdeta mekik dokudular. Modern dünya.. İlk ayar istasyonumuzun açılış resmi idi hu! Herkes. bizzat enstitünün açılışı idi. fakat dört tarafı sonradan fil dişi üzerine Arapça yazılarla çevrilmiş bir saate misafirlerini takdim ediyordu. yüz elli kadar. Hemen herkese her şeyi anlatıyordum ve işin garibi hangi dilde hitap edilse beni derhal anlayan bir tercüman yanı başımda mırıldanıyordu. Halil Ayarcı bana sezdirmeden işleri öyle tanzim etmişti kı hemen herkes beni evvelden tanıyordu. İşin garibi herkesin onu bilmesi ve hayretle bakma sı idi. Halbuki teselli edici jestiyle bize ne orijinal bir fikir hazırladı.seyrettik. Nihayet dayanamadı.. O geceki kadar fazla konuştuğumu bilmiyorum. ievınyonlıı yüzlerce göz üzerinde idi ve bütiin salon önünden âdeta bir resmıgeçit yapıyordu. evvelâ yeni gelenin adını söylüyor. Nuri Ffendi isimleri âdeta konfetiler gibi iistıime yağıyordu. siyah kostümü içinde.. saat vurmağa başladı. hakikaten tam işletecek. bu hiç de fena olmayacak. atabildim. cenuplu. tıpkı bu gece gibi." filân gibi bir cümle söylüyordu.

zincirlerle.321 TANPINAR aileden sayılır. halkalarla süslü bir kadın bana asıl ailemizin Ahmet Zamanî'den mi. İyi amma ben seni aldığımı sanıyorum. Bana Sultan Aziz verdi diyor. Ben tercümana. Tabiatıyla bu işin nadir olduğunu.. -Ah Hayri. dedi.Kardeşim. Kızım dizleri üzerinde rahat rahat yemeğe başladı. Hemen hemen kendisi kadar yaşlı ve bir mek-kâre katırı kadar boncukla. isyan ve hayranlık birbirine karışıyordu. Amma sonuncusu Doktor Ramiz Beydir.. Bu sefer doktorunun kim olduğunu merak ettiler. Ben varken sen hiç korkma! Zaten seni tedavi ettim. Ben zaten seni alırken böyle olacağımı biliyordum. 322 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bu ara yanıma Pakize yaklaştı. küçük çantasını o kadar rahat tutuyordu. . -Hoşuna gidiyor değil mi bütün bunlar? -Gitmez mi hiç! Hep bunu bekliyordum senden. yoksa âdetler değişti mi'7 Beni görünce de hep eski kafalılığın tutar. elindeki içki kadehini sallaya sallaya etrafındaki delikanlılarla bilmediği dillerle veyahut o anda hepsinin birden bildikleri tek dille konuşuyordu. Neyse. "Asıl dedemizin Mübarek olduğunu söyle!" dedim. İşte memnunum.. Sana doğrusunu söyleyeyim mi? Ben bile. Ve biz o zaman. Hayır. Yapamayız da. Fakat kumaşı tanır gibi oldum. bu gece ben Mübarek'i çok değişmiş gördüm. çenesinin kendinden çok memnun dikliğine baktım. Halamın misafirleri etrafımı almışlardı. Bir başkası Mübarek'in böyle yer değiştirmelerinin.. dostum isyan etti. öyle içten memnun gülüyordu ki. Kalabalık Doktor Ramiz'e doğru akarken ben de hole çıktım. O da ne olsa. İçimde ona karşı hiddet. Eskiden daha sade ve güzeldi. bir türlü dinlemiyor. Takribî Ahmet Efendinin torunu bu akşam hakikaten güzeldi ve etrafındakile-rin hepsi ona hayrandı. yiyecek tutuşturdu. bunadı-ğım zaman neler yapacağım. Bayramları hep elini öperdim. Ne kadar mesudum bilsen! dedi. Bilirsin ya. Senelerce kuru ekmeğimizi böyle dizlerimiz üzerinde yemiştik. Halamı görmüyor musıın? O yaştaki kadına yakışacak kıyafet mi o? Bizim aile böyle! Yaşlandıkça azıyoruz.. gerçekten mesuttu. Alaca eşarpını. Yüzti sevinç içinde koluma girdi. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu.. "Acaba bu akşam hangi artist olduğunu zannediyor?" diye düşündüm.. -Doğru! diye cevap verdim. refah. Önüne geçemiyor musunuz? -Kabil değil! Hiçbir şey yapamıyoruz. -Ama onunki biraz fazla! dedi.. Küçük el işaretlerine. dedi. Hele bu gece Mübarek'i gördüğüme öyle sevindim ki. başka bir şey demiyor. sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk. bilmiyorum.. ben onu çok severdim. küçük zillerle. İşin bundan sonrasını onun memnuniyetle idare edeceğine emindim. Çok nasihat verdim. Herhalde bir çaresini aramalı! Hiçbir şey yapamasak bile o nişanı göğsünden çıkartmağa razı etmek lâzım! İstersen sen dene. Bu elbiseleri ne zaman yaptırmıştı. Mübarek'ten mi geldiğini sordu. fazla süslü gibi geldi bana! Elimdeki viski kadehini ona tutuşturdum. Dostuma teşekkür etmeğe vakit bulamadım. misafirliğe gitmelerinin sık sık vâki olup olmadığını sordu. Holde sol tarafta büyük sofanın üzerinde Zehra yeni yaptırdığı tuvaletin uzun eteklerini yayarak oturmuş. Sen geciktiriyordun! . fazla kazanmak hırsı hepimiz gibi onu da değiştirdi. diye korkmağa başladım... Fakat ne kadar annesine benziyordu! Bir ara gençlerden biri eline bir tabak içinde biraz. kin. O kadar yaşlı adamın elbette bir yığın doktoru olur. Burada aziz.. hepimiz Halit Ayarcı'nın elinde bir kukla gibiydik. diye aziz dostumu işaret ettim.. Para. Nasıl diyeyim. Evimizin eski ananesini bir iki yıl içinde tamamiyle unutmamış olduğuna sevindim.. ancak doktor tavsiyesiyle razı olduğumu söyledim. Güzel giyinmişti. Ne garipti.. Kendi kendime.

Doktor Ramiz yarı 324 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kucağına devrilmiş ihtiyar bir kokonanın arkasından tanınmayacak bir. Bu arada hizmetçiler durmadan sağa sola kenarlarına tahta kaşık lar dizilmiş etli pilâv lengerleri taşıyorlardı. Bâri olabilse. Doktor Ramiz'in psikanaliz tedavilerinin bir neticesi olacaktı. buldok köpeği kılıklı bir herif bir elinde iki kadeh içki. Şampanya bana hafif bir serinlik getirdi. Kimdir bu Allah'ın münasebetsizi? diye sordum. namuslu olacağım diye şimdi mektepte kör bir elektrik ışığı altında kim bilir neler çekiyordur. Şüphesiz neredeyse öbür baldızım da gelecekti. ben çekilir çekilmez atılmağa hazır gibi bekliyordu. Beni de içmem için sıkıştırdılar. Hem bir başka defasında bu kokuyu değiştir! O hiç aldırmadan küçük mendilini burnuna tıkadı ve kokunun ömrüm boyunca hatıdayamayacağım adını söyledi. Nermin Hanım bir yığın erkekle beraber toplanmışlar. Kibar bir Fransız gülümseyerek ve şüphesiz aynı yaşlarda olduğumuz için dilini behemehal anlayacağımı sanarak bana bir şeyler söyledi. zaten başkasına Mübarek'in müsaade etmediğini söyledim. Her lengerin peşinden elinde keşkül yerine bir tabak tutan bir sürü kadın.. her an sıyrılmağa hazır bir hançer gibi. Daha iyisini bulamaz miydin? -Hayranlarından biri. ne iyi olacaktı!" Fakat Selma yoktu. Saat on birde gazinoda işi bitiyordu. Amma çok para gitti. "Allah iyilik versin!" diye arkasında bekleyen buldoğa bıraktım. Küçük baldızımdı. Yaşadığı zamandan hiçbir şey anlamayan bu biçareye hayretle baktım. Sevgilim." Eşiğe.. enişteciğim! Pakize'nin kızkardeşi son günlerde bu acayip huyu pcydahlamıştı. Bütün vücudu dikkat hâlinde karşıda bir yere bakıyordu. Sabriye Hanım. Doktor Ramiz'in kendilerine öğrettiği şekilde. Kendisine hiç yakışmayan kıpkırmızı tuvaletinin içinde. Zorla.. -Tanıdın.. gazeteci imiş! Arkasından yavaşça ilâve etti: Muvaffakiyetin müthiş bu gece.. Ve o gelir gelmez şöhretini yapan şarkıları okuyacaktı. yalnız viski içtiğimi. Hemen hemen Ahmet'in yaşında bir delikanlı sallana sallana ayağa kalktı ve ceketinin arka cebinden çıkardığı yassı bir şişeyi bana uzattı. Demek yeşil kumaşın üzerinde parlayan altın yıldızlar güve yenikleriydi. Hiçbir tâvizat vermeden yaşayabilse! Fakat imkânı mı var?" Delikanlıya şişesini iade ettim.. Cemal Beyin ölümünden beri hasta idi. Askerlikte bedava yere çürüğe çıkartıp attığımız eski nallara acıdım.. Mütemadiyen seni soruyor. "Selma nerede?" diye etrafıma baktım. güya Bektaşi âyinine göre birbirlerini selâmlayarak. "Pilâva hücum!" dediğini anlıyabildim.Karımın arkasında ellilik. arkadaki odaya geçtim. Ben rakıyı sevmediğimi.. Bana şampanyanın verildiği yeri gösterdi." nereye gidiyorsun?"la beni teşyi etti. Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. "Zavallı budala!" diye söylendim.. Kol kola oraya kadar gittik. Baldızım yanıma yaklaşınca etrafındakileri bıraktı ve bütün vücuduyla bana abandı: Bu gecenin en giizel erkeği sensin. Yerde büyük bir konak mangalının etrafında Seher Hanım. eğlen! dedim. Sonra benim hep sırtındaki kumaşa baktığımı görerek.. kadehlerini elleriyle yarım kapayarak rakı içiyorlardı. Muhakkak benzemeliydim.. Asitfenik gibi kokuyordu. "Selma gelseydi. Fakat o hayretimi anlamadı. Karımı. Kulaklarında at nalı gibi kalın maden küpeler vardı. "Elbette bütün bütün yemez ya!. Neden sonra Naşit Beyin fotoğrafının altında bir . Tekrar salona girdim. "Zavallı budala. Gülmekten kırılıyordu. Benzemezsem yaşamak çok güçtü. Döndüm. Bir ara Ekrem Beyi gördüm.323 TANPINAR bir "hello" sesi geldi. değil mi? dedi. îhti-yarsız oğlumu düşündüm. Hani kimse para vermediği için sata-mamıştık! Babanın kürkünün kabı canım! Güve yeniklerini işlettim. Burası nisbeten tenha idi. yakın bir yerden . "Belki bu iyi gelir!" diyordum. erkek koşuyordu. etrafındaki erkeklerle dalaşıyordu. Yavaşça iteledim: Haydi git. Bugünün modasıyla ne servet kazanılırdı.

. Çünkü bu istihza insanoğlunun toptan inkârıydı. Gözlerimi açınca karşımda Halit Ayarcı'yı gördüm. yalnız fazla gürültü etmeyin. Biz çıkıyoruz. Bunu da beğenmemiştim. Doktor bizi görür görmez birinci sınıftan bir sinema edasıyla yeni sevgilisinin beline yapıştı ve sağ omu-zuna yapışık çenesini konuşmağa daha müsait bir vaziyete soktu. Siz de fena davranmadınız! Haydi kalkın da sizi görmek için buralara kadar gelmiş bir dostu tanıyın! Van Humbert. hayır. Hiçbir zaman sevmediğim ve sevemeyeceğim bu adamın odasına o zamana kadar girmemiştim. sonra kanepede sarhoş yatan bir kadını göstererek: Gir.. Naşit Beyin av tüfeklerinden sanki hakikaten karacalar. Bu maskaralığa lüzum var mıydı? Halit Bey. Aziz dostumuz tam kıvamında idi. Sağ taraftaki kapıdan içeri girdim.. Tekrar hole çıktım. keyfinize bakın! < Yüzündeki tebessüme hayran oldum. Kolumdan çekerek dışarıya çıkardı: . Saçları birbirine karışmış. birinci sınıf bir âlimdir! Gerine gerine: Bitmedi mi hâlâ. Eğlence sesleri hâlâ devam ediyordu. Bu kadıncağızın bundan sekiz sene evvel sevgili doktorun ilmî mesaisine servetinin yardımını ve hususî hayatının yalnızlığına da yiiz otuz kiloluk bir vücudun bütün güzelliklerini getiren. İnsan böyle güzel geceden kaçar mı? O kadar rahat ve sakin konuşuyordu ki ne diyeceğimi şaşırmıştım. psikanaliz usulleriyle muaşakanın henüz bulunmadığı daha rahat dünyalara giden rahmetli karısına benzeyişi hakikaten şaşırtıcı bir şeydi. Her şey yolunda gidiyor işte.. boyunbağı. Zaten her zaman harikulâde. Ona erişen insanın yapmayacağı. iki ceninin yumuk gözleriyle acı acı hayat felsefesi yaptıkları kavanozların üzerinde senelerce fersiz tüylü kanatlarıyla uçmağa hazır gibi duran kartal bana canlanmış gözle. "Vaktiyle ne kadar masum yalanlar söylermişiz!" diye kendi kendime mırıldandım. Duvarda bir yığın resim vardı. bu son evlilik hayatının yorgunluklarından dinlenmek için. Fakat Halit Bey bir parmağını ağzına götürerek susmasını işaret etti. -İyi amma.. yeni başlıyoruz. yeşillenmiş formül içinde. Ben bunu istiyorum. Bu çocuk-çağız rahatsız! Sonra benim kalktığım koltuğu gösterdi. daha büyük ve tehlikeli hayvanlar avlıyormuş gibi her cins av bıçaklarından yapılmış armamsı süstü. gir. oyunun esası nedir? Şunu anlatın bana. -Her şey yolunda. İyi. bütün bir gürültü ile odaya girişi kesti. İnsan bu istihzayı bulduktan sonra ebediyete kadar müsamahalı olurdu.325 TANPİNAR riyle bakıyordu. Fakat yalnızız. yapamayacağı şey yoktur. Anladınız mı? Bu kadar güzel ve ciddî bir müessese bütün dünyaca taklit edilmelidir.. Daha dün doğmuş çocuk gibiyiz. İki eliyle biraz evvel sözüm ona âyini Cem mangalının etrafında yan yarıya kendisini ezen şişman kadını odanın ortasına doğru itti. Bu süsün tam ortasından rahmetli Aristidi Efendinin eczanesinin camekânında. Eğer içine yerleşmiş yalnızlık hissinden bir lahza zehirlenmezse. dedi. Nasıl? diyordu. Koltuk rahattır. -Halanız harikulade idi. hâlâ bitmedi mi? Bitmeyecek mi? Hayır dostum.buçuk ay evvel Nevzat Hanımla oturup konuştuğu kanepeye baktığını anladım. Fakat asıl dikkate değeri koltuğun tam karşısında. Bütün dünyada yalnızız. Yalnızlık benim hoşuma gitmez. yaka bir tarafta idi. Naşit Beyin masasına oturdu. Uyandığım zaman sabaha yakındı.doktor.. Kapıyı arkamdan kapattım. sonra birincisini olduğu gibi doktora 326 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ bırakıp ikincisiyle beraber. Bu da gülünç ve budala bir işti. Burası rahmetli Naşit Beyin bürosuydu. Fakat halam evini bana gezdirirken orda çok rahat bir koltuk bulunduğunu söylemişti. Zannederim ki siz de istersiniz! XI Konuşmamızı Doktor Ramiz'in. Fevkalâde oldu değil mi? Deminden beri sizi arıyordum. zevkle döşenmiş bir oda idi.. Halit Bey.

diye etrafınıza bakıyor.- . diye ilâve etti.. Daha iyisi sabretmekti. çıplak omuz. sakin. Naşit Beyin odasında tüyleri solmuş kartala baka baka uyumamıştım. Dikkat! Evvelâ bir konferansta idim. Bu gece kendime hâkim olmam lâzım.. tebessüme bulaşmış ruj. Şimdilik benim Van Hümbert'in elini sıkıp ona sırıtmaktan... Elbette birisi konuşmamın mevzuunu da lütfedip söyleyecekti. Amma yeni dostumuzu da bırakamazdım ki. İçebilirim. artık muhtaç olmadığınıza göre söyleyebilirim! Parasını son meteliğine kadar yemeden bu dünyadan gitmeye niyeti yok! Büyük salonda ve holde dans bütün hızıyla devam ediyordu.. vıcık vıcık koltuk altı. Sonra oraya kadar yormağa razı olmadım. Ellerinde şampanya kadehleri vardı. Amma bu biraz tehlikeliydi. Halit Bey beni takdim edince: Nasıl... Sözü kendimden-uzaklaştırmak için: Hâlinize bakılırsa pek içmemişsiniz! dedim.. Bir .Doktor eğlenmesini biliyor. dedi. Halama bakarken ister istemez. Küçük bir baldır tazyiki. Karım ve halam daha mâkul ve insanî düşünüyorlardı. ben yanında bulununca daha rahat konuşur. at yapılı kavalyesini bırakıp bize doğru gelmeğe teşebbüs etti. çok müteessirim. Pekâlâ o da aynı şeyi yapabilir! İdaresi biraz güçtür amma..Ve etrafı bir karınca yuvasına benziyordu. beni gideceğim yola koyuyordu. Sonra da konferans bir aile toplantısında olmuştu. Lâkin ne yapalım ki bu aile toplantısında konuşmayı yeğenim evvelden vaat etmişti... Bütün hâlinde öyle bir çocuk edası vardı ki geniş sakalını takma zannetmek kabildi. Biraz hoşunuza gitmeyecek amma. Bereket versin delikanlı daha atik çıktı. güçlü kuvvetli adamdı. bir dizgin çekişi. daha doğrusu parmaklarımı onun elinin mengenesinden kurtarana kadar gözlerinin içine bakıp tebessüm etmekten başka yapacağım bir şey yoktu.. orta boylu.. Yalnız birkaç kadeh.. O sizin gibi değil! Siz her girdiğiniz yerde. Amma hanımefendi ve beyefendi istemediler bana müsaade etmek. Mamafih şimdi içeceğim. O da tabiî idi. "Acaba serveti ölümüne kadar idare edecek mi?" diye düşündüm. Bu gece aksilik oldu. ter kokusu. Saat on birde umumî bir konuşma yapılamazdı ya. Sonra misafirimize dönerek: Kocam.. Masraftan hiç çekinmiyor.. Halam onun estağfurullahını çok kısa kesti." Halamdan sonra karım atıldı: -Hayriciğim.. İnsan böyle halası olunca her şeye katlanır." Hakikaten de sevilmeyecek insan değildi! Hayat aşkı bereketli bir arpa tarlası gibi her tarafından fışkırıyordu. diye çok üzüldüm. Hayatım zannedildiğinden çok kolaydı. Mübarek'in bulunduğu oda daha sakince idi. lâvanta. aldırma!" dedim. Sonra omuzlarımı silktim.. kırbacın ucu ile ufak bir işaret. Ne mükemmel adam göreceksin! Bize öyle tatlı şeyler anlattı ki.. Van Humbert altmış beş yaşlarında daha ziyade çocuk yüzlü. "Parmaklarımın yerini biraz değiş-tirebilsem ben ona gösteririm amma.327 TANPINAR ara küçük baldızım beni görür gibi oldu. ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz.. çok alkışladılar mı seni? Bulunamadım... evvelâ nelerden iğrenebilirim. Yalnız şampanya dağıtılan masa oraya taşınmıştı . "Şimdi paramız var.. diye sordu.. Söylemeseler bile ben bulabilirdim. konferansınız iyi geçti mi. çekerim. Pudra. 328 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Hiç şikâyete hakkım yoktu. havayı bir macun gibi keşifleştirmişti.. Bu sevimli âlimi meyva ile sade soda içerken bulduk. Bendeniz de bulunmak istiyordum çok. nelerden azap çekebilirim. "Zaten eski âhiret kardeşi de bizim evde defteri tamamlamıştı. dedi. Daha şampanya var! Halanız mükemmel ev sahibi. yanında değildim.. Halit Ayarcı elimden çekerek beni halamla ve karımla konuşan Van Humbert'in yanına kadar götürdü. Karım benim şaşırmama zaman bırakmadan: Ne güzel Türkçe konuşuyor değil mi? diye bana misafirimizin methini etti.

çok tabiî.. yine müsveddeleri birbirine karıştırmadım? Bu tip uyandırma.. Van Humbert. bu baş belâsını belki de kendi imzamla davet etmişlerdi. Bizimkilere ne kadar az benziyordu? Her kelimenin üzerinde ayrı ayrı durmuş gibiydi. İnşallah.. İlk kahkahayı Halit Ayarcı attı. Hazret sevincinden uçtu. Rolümü benimsemem lâzımdı. ona da şirin şirin güldü. karıştırmadım. İkinci kadehin ortasında henüz kendisini dansa davet etmediğini söyledi.. Bir ara cebinden kocaman bir kâğıt çıkardı... Ezberden konuştum. Beni tam bir sual yağmuruna tuttu. lügatten öğrendiği bu "ilham perisi" tabirini tam yerinde kullandığı için dünyalar verilmiş kadar mesuttu. derim!" Van Humbert'e bu sefer Halit Ayarcı İstanbul'u nasıl bulduğunu sordu. Sonra hepimiz birden koro hâlinde güldük. insan mı olacaktı? Fânilik tarafı galebe etti . -Hayır şeker karıcığım.. Demek böyle. Otelin banyo odasını pek beğenmişti. Benim de başıma birkaç kere geldi..elindeki sual listesine. Van Humbert bir." Karım hakkı olan bu iltifatı yakalar yakalamaz misafir hanımın yere düşürdüğü mendilini ağzında kendi sahibine getiren bir fino yaltaklı-ğıyla bana döndü. Halit Ayarcı bu zevzekliğimi beğenmediğini gösterir bir şekilde hafiften kaşını çattı. Türkçe kelimeler bu sefer daha şevkle desteklendi. bir şey uydururum.. Fakat ne diye Halit Ayarcı bana sormadan yaptı bu işi? Ne diye her an beni emrivaki karşısında bırakıyor? İlk sualler kolay geçti. ve şarap şişesinin kenarına sarılmış ıslak peşkirde parmaklarımın sızısını hafiflettim. Karımın telâşı bu teminat üzerine sükûnet buldu. Efendim Kapalıçarşı..329 TANPINAR tardım. Bana da. Emrine verilen otomobil çok rahattı. "Biraz kendine gel!" demekti. on dakika sonra sarhoşluğa vururum. hazret Kapalıçarşı'da pek az kaldı ve derhal Ahmet Zamanî'ye geçti..Mideniz düzelmiştir artık. Bedesten. Fakat heyhat. insanın sizin gibi bir ilham perisi bulunduğu zaman. Senin şempanze nerede? Daha doğrusu o buldok. Fakat derinleştikçe bende acayip jimnastikler başladı. dedim. Büyük bir gayretle elimi Van Humbert'ten kur..Arkasından Pakize kendisine o meşhur tebessümlerinden biriyle gülerek dansı sevip sevmediğini kayıtsızca sordu. Kitabımı hallaç pamuğu gibi didiklemişti.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ listesiydi... hayır. Cemal Beyin tenkitleri bile bununkilerin yanında solda sıfır kalıyordu.Ve sonra bütün ciddiyetiyle. Yani doğrudan doğruya evde unutmuşum. -Tabiî efendim.." Amma on dakikayı nasıl geçirmeliydi! İlk imdat Halit Ayarcı'dan geldi.. Halit Ayarcı bu sefer halamın beline sarıldı.. Gecenin bu saatinde hiç de çekilir şey değildi bu. Değiştirdim. "Elbette bir daha karşılaşırız ve ben de senin elini bir kere tutarım. Çok büyük bir iç mücadelesi geçirdiği aşikârdı. Kendisini gezdiren adam Hollandaca bilmiyordu amma... Halam bir bavul yükii eşyayı benim kucağıma . -Yolculuğunuz iyi geçti mi efendim? -Tabiî efendim.. Gönderdiğiniz bilet en lüks kamara idi. "Söylemesinler varsın! Mademki ezberden konuştum. birde şampanyaya baktı. yani hayasız hayasız gülerek ve ancak böyle kalabalıkta olduğu zamanlardaki o acayip bakışla adamın içini alt üst ederek hak ettiği iltifatı bekledi. Almancası iyiydi. Bu bana soracağı suallerin 330 SAATİ. Ve ben işi derhal anladığım için misafirimize döndüm.. Doldurduğu şampanya kadehini misafire uzattı: . "Tamam. Van Humbert ilham perime bakarak: -Öyle olunca daha iyi oluyor. diye sordum. Fakat mevzuu. diyordu. Amma insan daha rahat konuşuyor. bu akşamki konuşmamın mevzuunu bir türlü söylemiyorlardı. Bakırcılar. Bu hızla parmaklarım ve bütün elimin ayası yeni baştan ezildi. Kahraman mı. Buna da münasip cevaplar aldık..

dış salonun arkasındaki odada büyük baldızımın avaz avaz söylediği şarkıları dinlemeğe gittim. tam bir yeri kırıldı diye imdadına koşacağım zaman tekrar kalkıyor. bilinmez düşmanları başı 332 • SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ile süsüyor. Daha doğrusu dans ediyoruz. yine onun savruluşlarına yetişemiyordu. şüphesiz kocası veya sevgilisi. Yârabbim ne emniyetti o! Nasıl bağırıyordu! Nasıl kendinden memnundu! Ve o bağırdıkça bütün etraf onunla beraber nasıl coşuyordu! Beni görür görmez coşkunluğu bir kat daha arttı. genç kadını yalnız bırakmağa razı olmadı. hayretten ağzım bir karış açık. filân gibi bir şeydi. Davulcu dokuz elli olmuş. bir eli partnerinde.. fakat yine de garip bir şekilde sevimli. Karım birdenbire dünyanın en rahat konuşan salon kadını olmuş. . yelpazesi. onu besleyişini seyrediyordum. Semainin arkasından Dede'nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. İçerde büyük baldızım şehrin yarı halkını başına toplamış hora teptiriyordu. küçük bir fil yavrusu gibi yüksek ökçeli iskarpinlerinin üstünden etrafındakilere doğru -şüphesiz korsası yüzünden-güçlükle eğile eğile. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hâle giremezdi. Bu seferki muvaffakiyetinin artık hududu yoktu. Bu umumî bir matem. Oyundan hiç anlamıyordu. Halit Bey bu sefer de kendisine ne kadar kızdığımı söylemek fırsatını bana vermeden meseleyi halletmişti. yanı başımda duran Ekrem Beye devrettiğim için alkışa ben de katılmıştım. Kucağımda halamın şalı. herkes memnundu. Hey gidi hey! Ne gafletmiş benim gafletim! Karımın ailesini meğer hiç tanımamışım! Zavallılar hapsedilmiş istidattan az kalsın çatlayacaklarmış! Hele karıma karşı olan gafletim. galiba hayatında hiç görmediği şekilde ağırlıyordu. Bununla beraber herkes teessüründen ağlıyordu. Adeta görmemişim. budalalıkları.bırakarak onunla gitti. Onların erkek seslerinden bu keder taştı mı. çiftetelliye başladı. İkisini de askerliğimde Şeytan Dağlarının yalnızlığında sık sık dinlemiştim. cazın etrafında büsbütün başka bir manzara beni bekliyordu. Fakat ne çıkardı.. saplı dürbünü. işkence kalmıyordu. Bu sefer halamın eşyasını. Ortada mor elbiseleri içinde olduğundan şişman ve çirkin. Olduğum yerde kadehimi bitirdim. Van Humbert'i de. Oyun havasının yarısına doğru genç bir kadın dayanamadı. iskarpinlerini çıkarmış. hiç görmediği bir adamı. bir eli kâfi derecede kısa bulmadığı eteklerinde. Herkes el çırpıyordu. diye birbirlerine yapmadıkları zulüm. Fakat bu musikî değildi artık! Bu bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. halısı kaldırılmış cilâlı parkenin üzerinde zıplıyor.. tekrar yerlere yatıyordu.. Orta yaşi. Küçük baldızım genç bir Amerikalı ile salonun ortasında kırasıya bir dansa girmişlerdi. Burda da rekor yine bizim ailede idi. Ben aklımda hep Halit Ayarcı ile Büyükdere'deki ilk konuşmamız. Küçük baldızım çoraplarını. Zavallı semaî acemi terzi eline düşmüş Hint kumaşı gibi gözümün önünde doğrandı gitti. Bu tah331 TANPINAR ribat hayran dinleyiciler tarafından aynı şekilde alkışlandı. bölüğümün neferlerinin ağzında yıldızlarla konuşma gibi bir şeydi. Ben kalabalıktan yavaşça sıyrıldım. kör yaşamışım! Bütün o dalgınlıkları. kendini yerden yere atıyor. Belki de böyle olduğu için onu bitirir bitirmez. parmaklarını çıtırdata çıtırdata okumakta olduğu şarkı bitince. alkışları bile doğru dürüst beklemeden benim yıllarca kendisine öğretmeğe çalıştığım hâlde muvaffak olamadığım bir semaiye başladı. Fakat hayret. bir erkek. bütün tabiat canlanırdı. Dans edenlerin yarısı etrafımızda toplandılar. sadece hayat çerçevesinin darlığındanmış biçarenin! Fakat hangisi öyle değildi? Küçük baldızımın etrafında şehrin en mükemmel caz takımı aciz içinde çırpınıyordu. Karımla sevgili misafirlerimizi aramağa çıktım. kavalyesine sarılıyor acayip çifteler atıyor. kendimi de unutmuş onun bu coşkunluğu idare edişini. Halbuki büyük baldızımınki. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. tekrar zıplıyor. Maya. İleriye atıldı. kıvrak bir oyun havasına başladı.

. Fakat bu sefer büfenin başında kimse yoktu. Bir kahkaha savurdu... Evvelden haber versem hürriyetinizi ihlâl etmiş olurum. bin müşkülâtla yanına yaklaştım. Ben kendiliğinden olan şeylerin adamıyım! Bu akşam hiç kimseye yapacağı şeyi söylemediniz mi? -Tabiî bazılarına biraz çıtlattım. inanan insan var. Uyuyordunuz. kızımın müstakbel mirası zararına havyarlı sandviçler istedi. Bir türlü size iyi niyetimi anlatamıyorum... Adam geldi. Sonra Halit Ayarcı'ya döndüm.. dedi. onu nasıl buluyorsun? Halam bana baktı.Halam uzaktan bana işaret etti... Kaldı ki ben sizin kudretlerinizi bilirim. Aşk olsun vallahi! -Tabiî halacığım! Başkasıyla evlenir miydim ben? Haydi oradan miskin! dedi. İnsanlar onu kendiliklerinden yaşarlar. Siz benim keşfimsiniz. Bütün mesele insanoğluna yaratıcılığını vermektedir. Hayri Bey. Bankadakiler.. Amma bir yanlış yapabilirdim. mışıl mışıl uyuyor! Yalnız mı? diye sordum. Her şey iyi gidiyor.333 TANPINAR recek!" diye mırıldandım.. Son nefesini kucağımda ve.. Sonra mevzuu değiştirdi: Güzel idare ettiniz doğrusu. Bu masrafa para dayanmazdı. Eski hoyrat sesiyle: Düdüğüm.. dedi. dedi. Mücevherler halis. Sana kalsa kim bilir hangi sünepe ile evlenirdin. hayır.. dedi. Haydi gidelim bir şey içelim! Tekrar masaya döndük. Zorla bir hizmetçi ele geçirdik.. yanlış yoktur ve olmaz da. gördünüz ve karşılaştığınız şeyleri hepimiz birden yaşadık. Birdenbire tepem attı: -Neden haber vermediniz?dedim.. Muazzam servet. Sokağa çıktığınız zaman kime tesadüf edeceğinizi bilmediğiniz gibi.. her şey berbat olurdu. Uyuyor...Talihim varmış desene. Tasavvurlarımı tabiî hayatınız şeklinde yaşamanızı istiyorum. değil mi? diye sordum.. Beni bu kadarcık olsun anlamalıydınız! Size rol filân yaptıran yok.. . Geldiniz.. Bizim için değil... bu gece de olacakları bilmiyordunu:. Hayır. haydi öyle. Korkma o kadar kolay olmaz o iş. Yapsanız ne çıkardı? Hata denen şey yoktur ki zaten. Eğer paramın hepsini yememe Allah fırsat vermezse mirasımı ona bırakacağım! Anladın mı? Hal it Ayarcı geldi... hayır. Karım.. dedi.. Burada emrivâki yok ki. Amma bunlar değil. tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Halam. Ben tiyatroyu sevmem. Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. "Bize gelecek. Emrivâki de yok... zavallı aziz dostum! Yahut zavallı ben! Çünkü asıl zavallı olan benim bu işte.. Kızım nasıl. Ne demek işitiyordu bununla? Kadehlerimizi doldurdu ve kendisininkini bir yudumda boşalttı: İnsanla uğraşmak çok güçtür ve zaman ister. seçtiği ruh kardeşiyle. Sadece hürmet eden. Ben böyle hep emrivakiler karşısında mı kalacağım? Gülerek bana baktı: -Aziz dostum dedi. Hata denen şey.. İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Mesele vaziyeti 334 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ iyi hazırlamaktadır. Asıl o zaman rol yapmış olurdunuz. gördün mü baldızını? İnsan diye ben buna derim işte! Hele karın.. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Tabii.. -Doktor Ramiz'e bakmağa gitmiştim. Bize bir şişe açtı. Ve insana itimattır. Hayır.

görülmemiş şey. Caz alabildiğine bir zeybek tutturmuştu.. 336 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bir lahza kendimi misafirimizin yerinde tasavvur ettim.. Bakın dedi.. bilselerdi. Azap çekiyorum. Zaten ne sonu.. bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi.. dedi. siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz. yaşamak neşesidir! Bu kudretin yanında bilgi dediğiniz şeyin lafı olur mu? Sonra eğildi.335 TANPINAR ğil mi? Böye bir şeyle karşılaşacağınızı ümit eder miydiniz? Ben bir gözüm kızımın Van Humbert'in hantal ve alabildiğine geniş vücuduna yaptırdığı acayip ve tehlikeli cambazlıklarda: -İmkân mı var? dedim. yere indikten sonra güçlükle kalkan dizlerine baktık. diye mırıldandı. Bir şey içeyim de gidelim hep birden seyredelim! Kadehlerimiz ellerimizde gittik. Kızınız bu geceyi yarattı. en akıl almaz zeybeğini oynuyorlardı. Salon alkış içinde idi. Etraf sadece göz olmuş onlara bakıyordu... Ve bu haysiyetle deminden beri bana çapkınca dirseğini çarpan karıma aynı şekilde cevap verdim.. baldızım demin tepindiği zıkkımdan biraz anla-saydı. Daha doğrusu hep aynı mesele! Aziz dostum. Hakkınız var... Ve kızım biraz evvel baldızımın marifet gösterdiği yerde. bakın şu adamın iradesine! Bu ne gayrettir.. Beni tımarhaneye mi yollayacaksınız? . her harekette muvaffak oluyorsunuz. İnsaf ve merhamet! dedim. aziz dostum. Biz yaşayan. Bu artık filânın veya falanın tasavvuru değildi. Van Humbert yeni öğrendiği zeybekle kızımın yardımından vazgeçmiş. Tabiatı eşyanın ta kendisi idi. ne de gayesi vardır.. Zehra'ya verdim. şu karşınızdaki harikulâde manzaraya bakın! Filhakika manzara harikulâde idi. dünyanın en garip. sadece yapmak!... dedim. Başkalarının otomat gibi hareket edecekleri yerde siz canlı insan olarak yaşıyorsunuz! Bu esnada Pakize yalnız olarak geldi..... Gerisi kendiliğinden oldu..Konferansta. Hele kızım Zehra'nın. Zehra'da. Bunu siz de biliyorsunuz. Daima takımı iyi seçerim! Hayır. Bu heyecana. Çünkü yaratmak. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle. bir yığın cambazca hareketler yapıyordu.. Hani misafir ? dedim.. Biz de bir müddet Van Humbert'in havada acemi acemi sarkan kollarına. aziz dostum. Yapmak vardır. Halit Ayarcı yavaşça kulağıma: Burada ben de pes! derim. bu icada. Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır.. ben sizi böyle görmek isterdim. yani salonun ortasında. dedim. düşüncemi söylüyorum. Sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti: -Bilgi bizi geciktirir. Halit Bey ilâve etti: Nasıl. Bakın. karşısında Van Humbert. Halit Ayarcı çok terbiyeli bir şekilde esnedi: -Yine aynı mesele. yavaşça kulağıma fısıldadı: Evet. sadece kadınlarımızın bu muvaffakiyeti muazzam iş dc. şimdi tek başına düşe kalka. Siz istediğiniz kadar somurtun! Ben somurtmuyorum. Bilselerdi. Burada haklısınız. bu işlerde tek güçlük varsa o da insanını seçmektedir. Büyüğü sandalye ile avize kırar gibi besteleri harap etmeseydi.. Dünyanın en harika ailesinin reisi idim. Ben bu işe inanamıyorum.. Bu kadar süratli terakki. Kendinize saklayın o düşünceyi de. Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. yaşamanın ta kendisidir. hiç olmazsa bende aldandınız. Daha iyi ya! Onun için her adımda. Zeybek Öğretiyor. Mesele yapmak ve yaratmaktadır... ne yaşamak kudreti. yaşamayı tercih eden insanlarız. Hayalime bile gelmezdi. Şimdi gelir. Bilgileri buna mâni olurdu. hoşununuza gitti değil mi? Babalık gururunuzu bir tarafa bırakın. Meselâ kızım hakikaten zeybek oyununu bilseydi. -Yalnız biraz da bilselerdi.

Razı mısınız.. Hayır siz mâkulü aramıyorsunuz! O kadar budala değilsiniz. sadece biraz daha mâkul.. dönünüz! Sonra birdenbire sesi değişti: -Amma. dedim. Mâkul. . Hayır. -Dönünüz! Hasretini çekiyorsanız. belki sarhoşum.. bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir. -Hangi şartlar altında sizi tanıdığımı pekâlâ biliyorsunuz! diye cevap verdim. belki de kendi kendime he338 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sap veriyorum.. Onun içindir ki eskiler insan tabiatını olduğu gibi kabul ederek söze başlarlardı. Bir an içinizden geçeni okudum. dedim. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.Halit Ayarcı ince ince gülümsedi: -Garip bir tımarhaneniz var beyefendi! dedi." Sonra birdenbire masaya yaklaştı.. Hulâsa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! Hiçbir şey. İşe yarar herkesi oraya gönderebilirsiniz. Yahut istiyorum.. sonra bana baktı. oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim.. Omuzuma elini koydu ve beni iç salona götürdü. Bir huyunuz var. ya hiç olmaz. hiçbir şeyi saklamıyorsunuz.. Kızınız.. bir parçacık olsun. En doğrusu bu meselenin üstüne çıkmaktır. Bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var. Hakikat şu. Olmayacağımı biliyorum. hattâ abes telâkkî ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. Bu kadar iyi başlayan bir gecenin böyle bitmesini hiç istememekle beraber geriye dönmem de imkânsızdı.37 TANPINAR den ayrılamazsınız. Çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. Çok sevimli bir bakışla evvelâ kadehe. Demin hesap ettiniz.. Fakat niçin böyle konuşuyorsunuz? Halit Ayarcı tekrar kadehini doldurdu.. hiçbir bağlanma bedava değildir. sadece eski hâlime hasret çekiyorum. vazgeçiyor musunuz? Bir müddet düşündüm. Hayır... fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. "Birkaç yıl için hiç olmazsa her şey yolunda gidebilir. Fedakârlığı lüzumsuz ve fazla buluyorsunuz! Hayır. Bilmiyorum. İlerisinden korktunuz! İçimi olduğu gibi okumuştu. sizin aradığınız başka bir şey. Amma her yaptığıma da iştirak ediyorsunuz! Fena alınmıştı. Zaten siz de saklamadınız. Görenler en tatlı şekilde konuştuğumuzu zannederlerdi. Uzakta acayip süsleri içinde sahte Mübarek bizi hayretle süzüyor gibiydi.. Fazilet pazarlık götürür mesele değildir. Doğru.. Üstelik şöhreti. Hani şu: "Cümlenin malûmudur ki tabiatı-i beşeriyye. dönemezsiniz. pazarlığa gelmez! Bu masada biri de. sonra Mübarek'e.. sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma... işlerim de oldukça iyi" dediniz. İki kadeh doldurdu. Nasıl döneceksiniz? Dönmek istemiyorum. Tekrar güldü: Mâkul. Ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir. Bir tekme ile bütün iç dünyamdan uzaklaşmıştım. Aklın kendisi için işleyen bir cihaz olduğuna kaniyseniz o başka. Size kendi hakikatinizi söyleyeyim! Artık dönemezsiniz. diye başını salladı. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir. -Bu âlemde hiçbir hesap.. biraz refaha kavuşunca eski dünyanız içinizde tepmeğe başladı.dedi. Hepsi aynı fedakârlıkları ister. değil mi aziz dostum. bir hırka yaşamağa razı olanlar içindir... Ben doğruyu arıyorum. Dostum. tabiî başta bendeniz bulunmak üzere. O kadarını isteyen yok.. onu biliyorum. ya bütün olur. "Halamla barıştım. Niçin şu anda her şeyi bitirmeli?" Öyle düşünmediniz mi? Amma sonra vazgeçtiniz. Evet. -Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş. ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. dedim...

. dedim. Hem taş taş yıkıyorsunuz! Amma niçin? Söyleyeyim: Aynı yollardan geçtiğim için.. Hiç olmazsa yaşayanlara karışmayın! Bir müddet durakladım.. Ne kızımla oynadığı zeybeği. Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. Şehzadebaşı'nda o kahvedeki hâliniz. İstanbul'da geçirdiği zamandan yıllarca muhtelif yazılarında bahsetti. Van Humbert'in sevincine payan yoktu. Pürüzsüz bir kahkaha ile güldü: -Ömrünüzde bir kere böyle güldünüz mü? diye bana sordu. İstediğiniz gibi olsun. Bir muharebe kazanmış gibiydi. O kadehini içti.. Sonra birdenbire beni kucakladı: Siz bana hayatı sevdirdiniz! dedi. Onlara bisiklete binmeyi öğreteceğini söylüyordrıı. . dedi. bana hayatı sevdirdiniz. Van Humbert İstanbul'da bir ay kaldı. Fakat bir tarafınız var ki. Bilhassa karımdan ve büyük baldızımdan aldığı.. İşte asıl abes bu sözdür. saadetleriniz. Beni karımdan ve kızımdan dolayı tebrik ediyor. beyhude böbürlenmeyin! Hiçbir zaman sizin gibi olmadım. Şu kadarını söyleyeyim ki benden çok memnun ayrılmıştı." 340 i I Hal i t Ayarcı'nın tahmini doğru çıktı.. A. yine de Hollanda'ya gelirlerse.-Hayır..339 TANPINAR Ayarlama Enstitüsü. Kendilerinin daha ziyade atlıkarıncaya binmekten hoşlanmalarına rağmen. O gece hemen oracıkta elinize beş lira sıkıştırsaydım. Yalnız ufak tefek bazı tadilât lâzım.. değil mi? dedim. ikisini birden Hollanda'ya davet ediyordu. Zaten sizi tam değiştirmek niyetinde değilim! O zaman ikimizden biri lüzumsuz olur. onlara vaat ettiğim gibi bisiklete binmeyi öğreteceğim. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz. dedi. Her şekilde memnun ettiğime kani olduğum bu adamın sonradan aleyhimde bulunması hakikaten şaşılacak şeydir. siz kendinize hesap vermiyorsunuz! Bende bir şeyleri daha yıkmak istiyorsunuz. Ne olursa olsun onlarla İstanbul'da geçirdiğim zamanı hiçbir suretle unutmayacağım.. Hiçbir zaman benim kadar temiz ruhlu olmadınız! Çünkü ben bu iş lerin üstündeyim. hepsi bana hayatı yeniden sevdirdi. Yan cebinden çıkardığı mendille alnını sildi: -Artık yeter. dedim. Yo. Hiçbir şeye inanmıyorsunuz. Küçük zeytin çekirdeği gibi dünyanız. Bununla beraber sonradan yazdığı yazılarda da şahsımdan yine dostça bahsetti.Tereddüt içinde idim. Halit Ayarcı serzenişle baktı. E. biçare kederleriniz. Tekrar gülümsedi ve kadehi kaldırdı. ne de Ahmet Zamanî'nin kahirini ziyaret ettiğimiz giin kendisine Çamlıca'da çektiğim yoğurtlu kebap ziyafetini hiç unutmuyordu. dedi. sözüm ona malumatla eski oyunlarımıza dair yazdığı kitabı epeyce hırpalamışlardı. Onun için kendisine karşı hiçbir hiddet ve kin duymadım. Birbirimizin kalbini kırdığımız belliydi. Yaşasın Saatleri ... Bakın dostlarımız geliyor.Biz burada hep beraber atlıkarıncadayız. En son yazısını şu cümle ile bitiriyordu: "Hayri İr-dal ve ailesi efradı. diye düşündüm. Fakat. Şurası da var ki Van Humbert bizim yüzümüzden epeyce ziyanlar da görmüştü. Hiçbir zaman şaşırmadım ve ezilmedim. Ve Van Humbert'in koluna girmiş halamla beraber bütün ailemizi âdeta bu çığlıkla karşıladı. tereddütleriniz. nasıl mesut olacaktınız! Evet.. Sadece olmasa daha iyi olurdu.. Büyükdere'deki şaşkınlığınız. Halamın kokteylinden birkaç ay sonra ajans telgrafları altı Cenubî Amerika şehrinde birer Saat Sevenler Cemiyeti'nin . o gülünç meyusiyetiniz... insanı kabuğundan çıkarmasını çok iyi bilen insanlar.. silkinip altından bir türlü çıkamadığınız yükler. "Düşenin dostu olmaz!" sözü Van Humbert'ten ve benden çok evvel söylenmiş sözdür.. ne Halit Ayarcı'dan gördüğü ikramı. Siz benim en güzel aynamsınız! Yüzüm hacaletten kıpkırmızı: -Keşke öyle yapsaydınız! dedim ve zorla kollarından kurtuldum. Onunla geçen biitün maceramızı burada anlatmak çok zaman ister.. yaşasın S.

Bu yarışma için yazdığım şartnameye Halit Ayarcfnın ısrarı ile "müessesinin modern mahiyetine ve adına uygun bir şekilde orijinal ve yeni üslûpta" kaydını ilâve etmiştik. Vidolu nakit cezasının temin ettiği sermaye ile Hürriyet Tepesi'ndeki yeni binamızı yapmış. Bu seyahatlerin çoğunda kızım. İstanbul gümrüğünün tanıdığı beli i* başlı simalardan biri olmuştu. İşte bu sonradan ilâve ettiğim "dıştan ve içten" şartı beni aylarca plan üzerinde uğraşmağa mecbur etti. Biz de boş durmuyor.. projelerin hepsini -bilhassa benim. "Sanayi hayatı kâfi derecede gelişmiş olduğu için böyle bir müesseseye ihtiyacımız yoktur" diyorlardı. Hemen arkasından ikinci sual geliyordu: Saat. enstitünün kurulmasını kabul etmeyen memleketlerde bu hususta efkârıumumiyeye sarih sebep gösterilerek izahat verilmesiydi. Milletlerarası Saat Tröstü'nün büyük yardımına mazhar olan Saatle-me Bankamızın himmetiyle kurduğumuz kooperatifle de Saat Evleri dediğimiz personelimize mahsus mahalleyi vücuda getirmiştik. Bana Beynelmilel Mimarlar Cemiyeti'nin fahrî azalığını temin eden bu bina ile başlangıçta hiç meşgul değildim. Bir zaman geldi ki bavulları evvelâ yatak odasında... Böylece iki buçuk sene içinde yurt dışında otuzdan fazla Saat Sevenler Cemiyeti ve üç enstitü kurulmuş bulundu. Sütun sütun makaleler birbirini takip etmeğe başladı. Halam ise bu vesile ile büsbütün faaliyet kesilmişti. Kendisi meşgul olduğu zaman bu iş bana düşüyordu. Hiçbir zaman." hâline sokmuştum. başlangıçta hiç lüzum görmediğim bu kaydın behemehal konulması hususunda Halit Ayarcı'nın ısrarı üzerine. Bu cins işlerde daima yapıldığı gibi bir yarışma açmıştık. bazen de kocasıyla kendisine refakat ediyorlardı.. inadımdan ve sırf alay için koyduğum "içten ve 344 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dıştan" tâbirlerine dayanarak. yalama hâline gelmiş nesnelerdendir. Bu itibarla gelen projeler. Bir müddet sonra da bu cemiyetler bizim İstanbul'daki "Saal Sevenler"le münasebete girdiler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün esbabımu-cibi lâyihasıyla nizamnamesini istediler. bazı basmakalıp yenilikleri olan bildiğimiz bina planlarından Daşka bir şey değildi."modern mahiyet". Daha doğrusu. "uygunluk". Bunu uzak ve yakınşarkta. İşin garibi. hiddetimden ve birazda alay için cümlenin sonunu küçük bir ilâve ile değiştirmiş. hattâ müessesemizin lağvedildiği günlerde bile aleyhimizde bu kadar yazı yazılmadı. hiç olmazsa beni en fazla yoranı enstitümüzün binası olmuştur. ". Bu arada biz de boş durmamıştık.kurulduğunu haber verdiler. "içten ve dıştan" gibi tâbirler kullana kullana yıprandırdığımız. Yıllık pasaportları 34Î TANPINAR fâsılasız yenileşiyordu. Bu suretle kabul edenler ve etmeyenler müessesemizin lüzumunda birleşmiş oluyorlardı. cevap veriyorduk.reddediyordu. Halit Ayarcı bu hususta gelen her ajans telgrafının arkasından bir basın toplantısı yaparak müessesenin ehemmiyetini bir kere daha belirtiyordu. Yukardan beri bahsettiğim gibi cezayınakdî sistemimizin bulunmasından sonra enstitümüzdeki en belli başlı hizmetim. Şartnamemiz gazetelerde ilân edildiği zaman herkes onu gayet tabiî bulmuştu. Bizde üstünkörü okumak âdettir. bazı Avrupa memleketlerindeki hareketler takip etti. Dışarı memleketlerde sık sık yapılan Milletlerarası Saat Sevenler Cemiyeti kongrelerinin hiçbirini kaçırmadı. Halit Ayarcı üst üste yaptığı basın . zaman ve ayar fikrini binanın içinde ne suretle ifade ettiniz? Ve bittabi gelen mimarlar verecek cevap bulamadan gidiyorlardı. Hiç kimse Halit Ayarcı gibi söylediği sözü sonuna kadar unutmayan ve mânası üzerinde kendisinden başkasının tefsirine müsaade etmeyen bir insanla karşılaşacağını tahmin etmemişti. Kaldı ki.ve adına dıştan ve içerden uygun şekilde. Zannederim ki efkârıumumiyeyi de yine nakit cezasından sonra hattâ ondan daha fazla meşgul eden şey de bu bina oldu. Koltuğunun altına projesini sıkıştırıp kapıdan çıkan herkes soluğu gazetelerde alıyordu. sonra daha kolaylık olsun diye holde hazır durmağa başladı. Halbuki Halit Ayarcı. Bunun dışardan neresi saate benziyor? İlk suali bu idi. Filhakika hemen hepsi. Süpürgeciler Kâhyası ailesinden kalan mücevher süslerinin yanı başında yedi sekiz devletin nişanı peyda olmuştu.

Ve bu da herhangi bir binaya zaten kendiliğinden benzerdi. köylerimize tamamıyla saati sokmadık-sa bile saat zevkini soktuk. "Modern adam beyhude konuşmaz. İtiraf edeyim ki beni asıl uyandıran Halit Ayacı'nın bu cümlesi oldu. çıkar" diye düşündüm. Fakat ertesi sabah şöyle bir düşünceye kendiliğimden vardım: "Bi. O katiyen yanaşmıyordu. "Saat fikri binanın bünyesine girerse.ıalıktan çıkan. yapının ön cephesinde ikinci ve üçüncü katlara genişçe bir saat kadranı şeklini vermişlerdi.345 TANPINAR Bu konkura iştirak edenlerden bir tanesi işi biraz daha ileriye götürmüş. Ertesi günü bir saati baştan aşağı söktüm. Buradan yürüyemezdim. Pencere. tekrar taktım. Gotik kiliselerin renkli cam giilii olur. Fakat hiç hazırlıklı değildim. Neresi modern ve neresi saat? Bir kısım için de: İyi ama. Bu arada sık sık Halit Ayarcı ile konuşuyor. Kendi kendime. Halit Ayarcı bütün bunlara karşı artık masasının camının altında büyük harflerle yazılmış bir nüshasını bulundurduğu şartnamenin yukar-daki cümlesini gösteriyor. ne de hususî saatler hâlâ gereği gibi muntazam işlemiyor. Belki dahilî tertiplerde bundan istifade edebilirdim. Böylece pencerelerin mühim bir kısmı büyükçe bir yuvarlağın içinde bulunuyordu. Biz müphemi kabul edemeyiz. Bir kısmı için: Bunlar herhangi bir binada yapılabilecek şeylerdir. Bir bina hiçbir zaman saat olamazdı. Fakat Halit Ayarcı bunu da reddetmişti: . yani onun kanunlarmına riayet etmeyen bir bina. "Bu som kütleyi. . Ve zavallı dostuma âdeta acıyarak güldüı." diyordu. Halit Ayarcı cepheye verilen kadran manzarasını beğenmemişti. Saatin kendi çatısı ve karoserisi vardı. Halit Ayarcı bunları da beğenmedi. Fakat onlar da alelâde dört dılı'lı bina fikrinde kalıyorlardı. herhangi bir yapının da pekâlâ bu işi görebileceğini söylüyordum. Hiçbir faydası olmasa başları . Biz başka şey istiyoruz.vimhe ancak bayramdan bayrama gelen Ahmet'in nasılsa evde bulunduğu gecelerden biriydi bu. Vâkıa. Bazıları ise daha ileriye gitmişler. kendisini ve müesseseyi bu azaptan kurtarmasını rica ediyor. O hâlde elimizde yine kadran kalıyordu. bu iş olur!" diy düşündüm. Onunla birleşmesi lâzım! Lehim ve ek istemiyoruz. ikinci ve üçüncü katların aydınlığını pencere yerine doğrudan doğruya saat kadranına benzeyen bir boşluktan vermişti. bina binalıktaı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü sessiz sedasız protesto eden ve f. penceredir.. şehrin saatleri. diyordu. Hayır. imkânı yoktu. yahut yazdırıp tam karşısına duvara astırdığı "içten ve dıştan" kaydını işaret ediyordu.. Ayrıca binayı dört genişçe ayak üzerine almıştı. Binanın kendisinde pıogramımızı ve gayemizi görmek istiyoruz. Bununla beraber bu konuşmadan kafamda bi-"kütle" fikri kaldı. O da mimarın fikrinde idi: "Bir yapı her şeyden evvel kütledir" diyordu. Bir türlü lâyıkıyla anlatamadım.Zoraki! diyordu. saate benzetmek için yıkarsa. O hâlde başka türlü arayacaktım.i. İkinci yarışmada saat fikrine biraz yanaşanlar oldu. Kenarındaki işaretleri silerim. Meseleyi onunla münakaşa ettim. bu kadran çizgisini cepheden herhangi bir tamirde kaldırırsam pencereler tabiatıyla kendiliklerinden kat çizgisini verirler! O zaman saatliği nerede kalır? diye itiraz ediyordu. pekâlâ saat fikrini insana verebilir!" Ve ilk rast geldiğim mimara o gün bu fikrimi açtım. Saat fikrinin binanın bünyesine girmesini istiyoruz. Bittabi bu sualin de cevabı başka taraflardan geliyordu. . Şartname harfi harfine tatbik edilecektir.toplantılarında. Bugün bir milyon köylü çocuğunun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var! Bu demektir ki büyüdükleri zaman Saatleme Bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak. Bu pencere değil ki. Fakat insanlarımız sık sık saate bakmağa ve vakti ölçmeğe alıştılar. -S'iatleri Ayarlama Enstitüsü şimdiye kadar vaat etttiği her şeyi 346 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yaptı. Bunun neresi modern? diyordu. Bu itibarla gelen projelerin hemen hepsi masa veya duvar saatlerini dışardan ilâve süslerle yahut da kaidelerinin darlığı ve katların çokluğu ile telkin ediyorlardı.

Mimarların işi. merdivenleri de içine alan dört blok ayaktan biiyiik. Fikri bizden aldılar. biraz kâğıt üzerinde çalışınca bunun imkânsızlığını gördüm. insan hâli.. yahut yanılmış göstereyim? Ben yanılmadım ki!. Onun sayesinde orijinal bir bina sahibi olacağız! Ben netice adamıyım. ne diye kendimi mağlup.. Ancak müzikhollerde kullanılır. çok güzel! Fakat görüyorsunuz yapamıyorlar. cevap bekledim. O da. Hayri Bey. Bütün bu muvaffakiyetler meydanda iken ne diye sözümden döneyim? Vâkıa bir saat sanayii henüz kuramadık. iyi yaptınız! Şimdi sebat edeceğiz. beyefendi. dedim. Milletlerarası Saat Sevenler kongresinde bazı devlet nişanlarının saat olması bile benim teklifim üzerine kabul edildi. hakkındaki yanlış fikirleriniz. Tatbik edilmesi güç. bu husustaki ısrarınızı lüzumsuz bulduğum için ben koydum oraya! Binaenaleyh sizin mağlubiyetiniz de sayılmaz! Yüzümün kızardığını hissediyordum. kabarık bir saate benzeyen bir binaya çıkılacaktı. Dünyanın en zarif hareketleriyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar. Ben bu yeni binada olmasını istiyorum. Amma saat ithalini kolaylaştıran birtakım tedbirlerin alınmasına bile sebep olduk! Yurdun en iyi saat mağazaları bizim inhisarımızda! Bu kadar başarılı çalışan bir müessese. Güntin on i-ki saatini gösteren on iki pavyon daire şeklinde merkezî bir holün etrafına dizilecekti. Yapan yapar! . İlk önce tıpkı onun gibi yuvarlak bir bina tasavvur ettim. o tâbiri kullandığınız içindir. size kızdığım. Mademki siz koydunuz o şartı. Gözlerini gözlerimin içine dikti ve en ciddî sesiyle son sözünü söyledi: Bu binayı siz yapacaksınız. dedi. hepsini biliyorum! Söylediğiniz için dc ayrıca teşekkür ederim. -Peki amma. Halit Ayarcı hafifçe tebessüm etti. Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü silkinip çıkamayışımız yüzünden değil midir? Hayatım türlü türlü cins ve şekilde saatler içinde geçmiş olmasına rağmen hep cep 348* SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ saatimi düşünüyordum ve mutlaka binamızın sırrını onda arıyordum. Saat süsünü kadınlarda bilezik şeklinden çıkarttık. kendini ne hakla ve nasıl tekzip eder? Ve ben nasıl başkalarının oldu bittisini kabul ederim? Her şeyi oırakın. -Bilmiyorum.sıkıldığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları bulunacak demektir. Hattâ daha ileriye gidildi. Fakat. Biliyorum. Hiç olmazsa binamızın orijinalliği ile bu işteki kıdemimize iâyık olalım! Filhakika Ahmet Zamanî'nin doğum tarihi milletlerarası saat bayramı günü olarak kabul edilmişti. Siz bu jartiyerlere pek itiraz etmiştiniz. Sebebi de zihnimin başından itibaren hep cep saatime takılmış olmasıydı. Bu sizin bana şahsî bir borcunuzdur! Dediği oldu. Halbuki şimdi İstanbul'da böyle saatli jartiyer taşıyan binlerce hanım var. Başını ellerinin arasına aldı. Daha doğrusu sizin işiniz bu. -Edilmesi lâzım! i'-^n onu dinlemeden devam ettim: ' aklı !:i bu sizin kabahatiniz değil! O "içten ve dıştan" tabiri Mİ TANPINAR ni. diyordunuz. bizi geçtiler.. daha doğrusu konuşurken âdeta sesi gülümsüyordu. Alelumum mücevher süslere tatbik ettik. Hakkında kitap üzerine kitap yazılıyor. şişkin. Başım önüme eğik. orasını ben de bilmiyorum.Güzel. Kongreler hep bu tarihlerde yapılıyordu. Unutmayın ki bir sonraki yılın nisanında beynelmilel kongre bizde olacak. Sağlam.. Fakat ne güçlükle bunu ancak ten bilirim.. Fakat bir teşekkür daha edeceğim. Bu sefer saatimi dik tutarak düşünmeğe başladım. Hattâ bu yüzden ve sizin son kongrede verdiğiniz izahat üzerine sevdiklerine ve takdir ettiklerine altın saatler hediye eden İkinci Mahmut bütün dünyada alâkayı celbetti. siz düşünün! Ayağa kalktı. Bittabi saatin yüzü ve arkası asıl cepheler olacaktı ve yan tarafları da bina boyunca . dedi. nasıl yapılacak? Saat bünyeye nasıl girecek? Yani yapının bünyesine. Onlar düşünsün. anlaşıldı mı? Bunu sizden katî şekilde bekliyorum. niyet adamı değilim! Koydunuz. Ben bir şart koştum. Bilhassa bizim icadımız olan saatli jartiyerler bütün dünyada rağbet kazandı. yahut aksi tabiatınız dolayısıyla da olsa.. Bu hususta büyük bir propaganda başlıyor.

Saat fikrini tam verebilmek için giriş kapısına da tam bir kadran manzarası verdim. Ortadaki büyük hol camla örtülecekti. Ve itiraf edeyim ki Pakize'nin zevki benim için bir çeşit miyar olmuştu. Asıl cephe saati on ikiyi gösteren yuvarlak bir bina olacaktı. Fakat iş aynı zamanda inşam zaptediyordu. dedim. Filhakika uzun bir dörtgene bir saat manzarası vermek o kadar güç . İlk önce şaşırdım. Bu iş denen şeyin fazileti idi. heyecan duyduğu her şeyden korkmağa başlamıştım. O da nerden çıktı? Karım sükûnetle: -A! Kocacığım. Bursa'ya Konya'ya kadar gittim. Hani şimdi halanın evinde bulunan! İşte o yardım etti bize! İlk önce hiddetten boğulacak gibiydim. Onu yanı başımda. Binanın behemehal yuvarlak bir saat olması icap etmediğini. Fakat hiçbiri benim işime yarayacak şeyler değildi. Daha doğrusu hepsi düzgün. Çok teşekkür ederim. Altı metre irtifaında olan bu kapıda kadranın bu tarzda tanzimi beni epeyce yordu. Başka bir şey bulmak lâzımdı. Yaz aylarıydı. Ona bu ilk projeyi anlattığım zaman. sırf bana yardım etmek için evde bizimle kalmağa razı olmuştu. hattâ mânâsız bulduğu bir iş üzerinde görünce yalnız bırakmağa razı olmamıştı.ki asıl cephe olacaktı. Ayrıca bana yardım ediyordu. Bu üç katlı olacaktı. dünyada cep saatinden başka çeşit saatler de bulunduğunu. velevkı mânasını anlamadığı. Fakat benim ısrarlı ricam üzerine. İki kanatlı perdesi kaldırılmış kapı fikrini bulduktan sonra gerisi kolaydı. dün akşam Mübarek'e kurban kestirmiştim. ilk dii-şüncemdeki. her zamanki mesut tebessümüyle: Ben biliyorum zaten. ayrıca bu cinsten bir iş üzerinde çalışmak hoşuna gidiyordu. Pakize bu son fikri fazla beğenmişti. Oğlum sade beni affetmiş görünmüyordu. Rûhaniyeti yardım etti. Hangi Mübarek? diye sordum. biraz geniş tuttum ve onun üzerine rakam koymadım. Şimdi hangi rakamlar üzerinde kapının boşluğunu ayarlayacağım meselesi kalıyordu. Her blokun cephesinde tıpkı saatlerde olduğu gibi geniş bir çember içinde sağdan sola gitmek üzere birden on ikiye kadar Romen rakamları yazılıydı. Bak senin sayende Mübarek bize yardım etti. Karıcığım. İstanbul camilerini dolaş-. benim aradığıma cevap vermiyorlardı. Ufak tefek çıkıntılarla günün on iki saatini hu dört çizgiye koymaktan başka bir şey kalmıyordu. Bununla beraber asıl fikir yine Pakize'den geldi. . Sonra iki tarafta dört küçük blok bizi saat altıya ayıracağımız arka cepheye ge tirecekti. Nihayet bir gece küçük İstanbul camilerinden birinin yana doğru kaldırılmış perdesi bana bir fikir verdi.inen pencerelerin çizgisi süsleyecekti. etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. iyi işlenmiş dik dört-genleriyle harikulâde şeylerdi amma. küçük çemen şeritleri koymak gayet kolay bir şeydi. Sonra birdenbire karımı kucakladım. Ahmet tatilini her zaman yaptığı gibi mektepte geçirmek istiyordu. Aradaki hol de böylece. Onun beğendiği. Ne kadar abes ve mânâsız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam. Beni saatlerce. Her blokun arasına asma merdivenler. Benim güçlük içinde olduğumu biliyor. zaten hayatımın her başarısını sana borçluyum. İş insanı temizliyor. Yalnız on ikinci dıl'ı.349 TANPINAR değildi. kendisi yapıyor. sırf güçlükleri için ilgilenmiş. Bütün kapı şekillerine baktım. Akreple yelkovandan bir perde gibi istifade edecektim. Fakat bundan da vazgeçmeğe mecbur kaldım. Böylece her iki cepheye de on iki saati gösteren büyük işaretler koyacak asıl kadranın bulunduğu büyük cephenin ortasında da ayaklardan çıkılan büyük kapı bulunacaktı. Herhangi bir dikdörtgenin kenarlarına rakamlar koymakla hiçbir şey elde edemezdim. tim. Hayatımda Emine'nin ölümünden sonra ilk defa olarak hakikî saadeti tanıyordum. dedi. herhangi bir namuslu bina gibi uzun bir dörtgen olabileceğini bana hatırlatmıştı. her ihtimalin üstünde ciddî ciddî düşünür gördükçe sevinçten çüdırıyordum. güzelleştiriyor. yaşı ile hiç 350 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ münasebeti olmayan birtakım meselelere. şaşırtıcı tanzimi imkânsız büyüklüğünü kaybedecekti. Mübarek işte! Bizim evliya saatimiz.

bu suretle geniş mesafeyi hiç olmazsa ilk gören için daraltmayı düşündüm. Hiç olmazsa. birdenbire işin gayri tabiîliğini hatırlayarak geriye dönmeli ve kapının beyaz mermerden pervazlarına kakılmış büyük tunçtan rakamlara bakmağa mecbur olmalıydı. hem de görür görmez tabiî bir şey gibi kabııl edilmeyecek şekilde olması lâzımdı. Hiç olmazsa Ahmet böyle düşünüyordu. Fakat holün camlı tabanının sütuna ihtiyacı yoktu. Bu çok kolay ve çok alışılmış bir tenazur olacaktı. onun mahpusu oluyordu. ayar değiştirerek en münasip açıklığı aradık. Mademki sütuna ihtiyaç vardı. durmadan sağa sola gide.. ve önüne bakmağa başladı. holün büyüklüğünün zarurî kıldığı. Biz henüz. Memnun olduğu belliydi. İşte o zaman asıl büyük fikir geldi. Nihayet sabaha karşı Kahvecibaşı Camii mezarlığının şimdi evimde bulunan parmaklığına benzer bir parmaklıkla ikiye bölmeyi. beyaz mermer.351 TANPINAR rek ayar fikrini temsil edecekti. İnsanı birkaç dakika olsun düşündürmeli. Üstünde. Baba oğlu. Bu boşluğu kıracak şeyler lâzımdı. Oğluma korka korka: Bu rakamı tanıdın mı? diye sordum. Söyleyeceği sözün hatırımı kırmasından çekindiğini anladım. Birdenbire yüzü kızardı ve gülümsedi. Parmaklığın tam orta yerine. Fakat şimdiki vaziyette ben daha rahat ediyorum. arkadaşlarından bulup getirttiği mimârî mecmualarında gördüğüm birkaç resim bana bir fikir verdi. zayıf tarafımı beyhude arama. Dört sütun yan yana bulunacaktı ve içlerinden geçilecekti. Nihayet dördü kırk iki geçede karar verdik. Sağdan gelecek.AMA ENSTİTÜSÜ fa geçmek için Sabah sütunun kapısından girecek Öğle sütunundan geçtikten sonra Akşam sütununun merdiveninden çıkarak. Bu açının hem ilk bakışta göze batmayacak. fikirlerimiz için birbirimizden vazgeçecek seviyeye gelmedik. Fakat bu da kifayet etmezdi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'-nün kendisiyle gayet uygun düşüyordu.ister istemez onun dairesinden çıkmıyor. fakat her iki taraf da. her biri başka bir istikamette giden ve tıpkı mazotlu gemilerin bacalarına benzeyen dört büyük sütun koymağa karar verdim. bunu hepimiz için söylüyorum.. belki de çelik ve tunç karışık kalın çubuklar verecekti. hattâ kapıdan acele geçen yolcu. sol tara352 SAATİ.Gece . Bu 720 metrekarelik holü ne yapacaktım? O geceyi sabaha kadar bunu düşünmekle geçirdim. Buna mukabil sol taraftan sağa geçmek isteyen ziyaretçi. Binaenaleyh akreple yelkovanın teşkil edecekleri perdenin iki dıl'ının iniş zaviyelerini tanzim etmek için baba oğul saatlerce elimizde birer saat. Gece sütunundan holün öbür tarafına inmiş olacaktı. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi. Sabaha karşı ikinci bir fikir hole ait bu çalışmayı tamamladı. kararmış tunç iyi bir renk tesiri bırakacaktı. çıkarken şuna bir iyi dikkat edeyim!" diye kendi kendine söylenmeliydi. "Aman. hattâ savatlı tunç. bilmiyorum! diye cevap verdi. Bütün bunları kararlaştırdığımız zaman saat on iki idi. Nasıl kendimize iş bulmak için bu enstitüyü kurduysak bu üst salonu da öylece. Bu suretle sağ taraf boşluğu sol taraftan biraz daha yüksekçe olacak. Nesi var? Senin doğduğun saat. o hâlde holün bir üst katı bulunacaktı. Ve böyle bir üst kat. iki tarafın taş perdeleri birbirinden pek az farklı bir nisbetsizlikte asıl kapı boşluğunu yapacaklardı.ERİ A YARI. Sonra kaşları çatıldı. Baba! dedi.. perdenin iki ucunun birleştiği düzlükte de yine böyle bir madenden büyük bir rakkas kalın mihveri etrafında fakat bu sefer ucu yukarıya çevrili. Böylece altı metre yüksekliği olan kapının kiriş taşından bir buçuk metre aşağıda başlamak üzere. Ahmet'in mektebinden. Nihayet dayanamadı. dört sütuna iş bulmak için yapacaktık. Belki de bu sözlere muhatap olmaktan gelen sıkıntı içinde birdenbire yaptığımız işin eksik tarafını gördüm. daha ilk münakaşada kadranla akrebin aynı yüksekliklerde durmamasına karar verdik. Kapının üstüne koyacağımız sayvanın yapacağı gölgede yeşil somaki. somaki taştan kapının perde pervazına en yakın yerde bile insan boyundan biraz yüksekte asılacaktı Taş perdelerin kenar kıvrımları arasında akreple yelkovanın düz millerini yine işlenmiş. Hayır.

Bunun üstündeki katı birinden öbürüne geçilen iki yuvarlak salon hâlinde tanzim ettim. Bu cephe binasının mukabili olan saat altı pavyonunu ise üç katlı düşündüm. Onun üstündeki iç içe küçük daire şeklindeki salonlar küçük toplantılara tahsis edilecekti. Üç Şerefeli'nin minarelerine bilindiği gibi. Yalnız küçük bir fark olarak bir Ahmet Zamanî büstü konacaktı. iki taraflı geniş pencerelerle aydınlanmış bir salon hâlinde bıraktım. Fakat üst kattaki salon beni rahatsız ediyordu. otuz beşinci kattaydılar. geniş kafesli camlarından her iki merdivenden inip çıkanlar görülecekti. Söylemeğe hacet yok ki 6 numaralı pavyonun ilk katı büyük içtima salonumuz olacaktı. Dövme bakırdan. ne parmaklık meseleyi halletmemiş. hole ışık vermenin de kabil olacağını düşündüm. büyük giriş kapısının bulunduğu pavyonla iki yanındaki 1 ve 11 numaralı pavyonlar ikişer katlı olacaktı. Fakat çalışacak arkadaşlarımızın pencereden başlarını çevirdiği zaman biraz çiçek görmesi ve hiç olmazsa ikinci katın avluya bakan pencerelerinin ışık alması ancak bununla kabildi. biri nisbeten daha kısa. birkaç cemiyetten madalya ve galiba iki ecnebî devletten nişan aldım. O bana Üç Şerefeli'nin minarelerini hatırlatmıştı. Filhakika arkadaşımızın öğrenmek ve bilmek. 354 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . Nitekim asıl başarılı tarafımız da bu hol addedildi. Bu pavyonun ilk katını hiçbir daire taksimatı olmayan. Burada yine mazim. Yine söylemeğe hacet yok ki bu pavyonun ikinci katındaki iç içe salonların daire şeklinde olmasının sebebi saatin çark ve dişlilerini temsil etmesi içindi. sütunlar hep birbirlerine kaidelerinin biraz yukarısından. yani işsizlik zamanlarımda oturduğum kahvelerde hatmetmeğe mecbur kaldığım gazetelerden öğrendiğim şey imdadıma yetişti. Sabah kahvaltısında Ahmet'le biraz konuştuktan sonra bu fikrimi de tamamladım. etrafla münasebetin güçlüğünden Sabriye Hanıma bırakılıyordu. En üst kat ise. Asıl cephe pavyonu olan ve saat on ikiyi temsil eden. küçük köprülerle birleştirilmişti. Bir yonca yaprağı gibi ayrfı merkezden yükselen bu dört sütunun yeknesaklığını büsbütün kırmak için holün ortasına diyagonal olarak yerleştirmeği daha münasip bulmuştum. Hiçbir mimarî zaruret olmadan. Buna karar verdikten sonra dört sütunun arasında ve iki yanda uzun birer kalın camdan. Buraya kadar her şey iyiydi. Daha üstündeki kat ise diğer pavyonlar gibi daire bölmesine tâbi idi. Bu bahçenin de gerek cephe kapısının bahçesi gerek altı numaralı pavyonun önündeki bahçe gibi saat şeklinde tarh edilmesini kararlaş-tırdım. müezzinler birbirini görmeden ayrı ayrı merdivenlerden çıkar.sütunundan Akşam'a ve Öğ-le'ye geçerek Sabah sütununun parmaklıklı kapısından çıkacaktı. Salon yerine tıpkı gökdelenlerde olduğu gibi bir üst kat bahçe yapmak en iyisi olacaktı. ikincisi daha uzun ve dolambaçlı iki merdivenle yanındaki pavyonlara bağlı oluyordu. inip çıkanların geçebilmesi için. Yalnız her iki katın merdivenini doğrudan doğruya binanın içinden çıkartacağım yerde ikinci katın merdivenini beş numaradan. Böylece holümüz hem eski mimarimizi. TANPINAR Binanın yalnız dört pavyonunun birden fazla katlı olmasına karar verdim. ve üçüncü katın merdivenini yedi numaralı pavyondan çıkarttım. hem de modern mimariyi birleştirecekti. sadece problemi bir kat yukarıya nakletmişti. tetkik etmek hırsından başka türlü kurtulmak imkânı yoktu. Nitekim dördüncü pavyonda da saniye kadranını hatırlatmak için böyle bir yuvarlak salon tanzim etmiştim. Ne sütunlar. ve biraz da psikanaliz tedavim esnasında aziz dostum Doktor Ramiz'in insan dimağını ve şuurunu bana anlatırken yaptığı ev benzetmesini düşünerek yaptığım bu lüzumsuz yenilikler de holdeki sütunlar kadar makbule geçti ve ben yukarda söylediğim gibi onların sayesinde Milletlerarası Mimarlık Cemiye-ti'nin fahrî azası oldum. Böylece altı numaralı pavyon iki tarafındaki boşluktan geçen etrafı camla örtülü. Bittabi. sırf Doktor Mussak'ın hâtırasını yaşatmak için. Alt kat ise doğrudan doğruya hole bağlıydı. Bizim sütunlar bunun aksi olacaktı. Vâkıa bahçemiz çoktu ve gökdelenlerin bahçesi de otuzuncu.

Ahmet'le beraber olmamdı. Bütün bu çalışma arasında tek kazancım. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum. benden bu kadar ayrı yapan şeyi düşünüyordum. düşüncelerinin üzerinden atlayarak bana dostluk gösteren. üç aydan beri enstitünün içinde tecrit için çare aradığım kadının. bu düşünceler sade bu akşamın düşünceleriydi... Halbuki bu iş bu kadar sükûnetle olacak şey değildi. Bu kadını bundan sonra ihmal etmeyeceğimi biliyordum. Belki bir iki hafta sonra Sabriye Hanımın. Bütün bunlar hayatımda tek bir hâdisenin doğurduğu şeylerdi.Böylece sırf Halit Ayarcı'ya inat olsun diye. Hulâsa ben kendi bataklığımda durmadan gömülecek. Bu. gördüğüm işe tahammül edemiyordu. Fakat düşüncelerimiz yeniden birbirinden ayrıldı. başka türlü unutmak olacaktı. Biliyordum. Hiç dargınlığım yoktu. karşımda. "O kendisi olmak için beni unutmağa belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. binaya." Fakat arada bu uçurum daima kalacaktı. yardım eden bu küçücük insanı. Beraber olunca ben yine her şeyi unutacaktım. benimle alay ediyordu. Bana hiç kendisini açmayan.onun yeni terlemeğe başlamış bıyıklarının yavaş yavaş değiştirdiği yüzüne. hiçbir nefret ve hiddetin işin içinde bulunmaması idi. Ben . Bu başka türlü değişmek. diye düşündüm. Ne çare ki ayrılmamız mukadderdi. af dileyecektim." Bu zalim bir düşünce idi. Biliyordum ki bana benzememesi tek kurtuluş çaresidir. Fakat bu kuvvetin nereden geldiğini ayrıca merak ediyordum.355 TANPINAR Ablanla aran nasıl? dedim. sadece son sınıf lise talebesi olmuştu ki böyle bir bahsi açmama ihtimal yoktu. sırf Selına'ya ve Pakize'ye inat olsun diye. Halit Ayarcı öldürdüğüm köpeği bana sürükletmiş olmanın kendisine bahşettiği memnuniyeti en cömert şekilde ödeyecekti. Sade bu mıı? Yarın akşam Selma'nın gecesiydi. ince dudaklarına bakıyordum. bütün düşüncesinde beni inkâr ettiği için ona kızmıyordum. Tekrar aynı sükûta düştük. aile bağlarını yenmekle kalmamıştı. Kendisini dc yenmişti. yüzlerce kibrit kutusundan yaptığımız acayip maketin karşısında geçirdik. "Oğlum. işi bittiği andan itibaren o kadar her türlü mücadeleden uzak. Her tarafından bir çıkmaza benziyordu. Bunu bana o ördü. Takribî Ahmet Bfendi ailesinin bu son erkeği hangi düşüncenin peşinden yürüyerek buraya varmıştı? Asıl beni şaşırtan şey. Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca. Gözlerim yaşardı. haftalardır. yine Doktor Mussak'ın hâtırasıyla. ve buna razı oluyordum. Sonra elini göğsüne götürdü. Gözlerinde güzel bir ışık parladı. Ahmet beni seviyor. Dün ikindi vakti Seher Hanım benimle dikkati çekecek kadar mânalı konuşmuştu. siyah üzüm'gibi gözlerine. Son geceyi. Daha ertesi günü belki etrafımda müthiş bir alkış tufanı kopacaktı. sonra ben küskün. Biraz yüz bulsaydım her şeyi söyleyecek. ciddî. bana peşkeş çektiği genç kızla yatacaktım. birbirine sokularak ağlaya ağlaya beni bekleyişlerini düşündüm. sütunlara dair bir yığın fikir söylüyor. Bir ara: . Müşterek iş bitince aramızda eski uçurum açıldı. Oğluma hakikaten hasrettim. belki de onun hiç anlamayacağı bir şev. bu üç ayın lezzetini bulamayacaktım. Hattâ bundan memnundum bile. . Demek ki oğlum sadece kendi içinde servetimin hayatına getireceği kolaylıkları.. fakat hayatıma. o ümitli kendi dünyalarımıza dönecektik. yeni süveterini gösterdi. Ara sıra onun üstünden ellerimiz birbirine uzanacak. yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum. Ben kendi içimden. bu benden parçayı. daha çetin bir mücadele de yapmıştı. Bana benzemediği. Yarın sabah ben kibrit kutularımı bir sepete tıkıp enstitüye gittiğim zaman başka adam olacaktım. Birdenbire hatırıma Fjnine'nin ölümünden sonraki senelerde her gece. Fakat hiçbir zaman bu saati. Fakat Ahmet. âdeta kapı eşiklerinde onun Zehra ile kucak kucağa. Oğlum merdivenlere. onu muztar vaziyette bırakmak için şartnameye koyduğum "içten ve dıştan" saate benzemek kaydını bir yığın abes şeyler icat ederek ödemiştim. Son değiştirmeleri yaptık. durmadan unutacaktım. Ben Zehra'yı çok severim. dedi. Bu yüzden işler bitecek diye üzülüyordum..

şarlatan oldum. benim boş kibrit kutularından yaptığım acayip maketi büyük bir heyecanla karşıladı. Fakat vakta ki siz de. Ona göre ben. Bir üçüncüsü ise bu acayip merdivenleri. Bütün talihini düşündüm.maketin başında çekilen resimlerimizi elbette okuyucularım arasında birçoğu hatırlarlar. Odalara ve salonlara gelince bu hususta zerre kadar üzülmeyin! İkimizin de bir yığın yeni akrabası bulunduğu gibi. mesele değişti. O dinlemiyordu bile. onu sabahleyin kahvaltıda bir kere daha göreceğime seviniyordum. Şu ortadaki hol iki aydır beni de meşgul ediyordu. Artık kâfi derecede kuvvetliyim! Ve ilk defa beni candan öptü. O gece yatağımda hep eski fakir evimizi hatırladım. "İşte.. niçin itiraf etmeyeyim?. -Azizim! dedi. Oğlum bütün bu düşünceleri anlamış gibi yavaşça yerinden kalktı: Korkma. heyecandan çıldırtmıştı. günlerce gazetesinde "Yeni. akıl almayacak kadar yeni! Yaşasın yenilik!" diye bağırdı. Devrik cümle düşmanları Hayri İrdal'm muvaffakiyeti karşısında bakalım ne yapacaklar?" Dördüncü eleştirmecinin övmesi daha parlaktı. daha doğrusu oğlumun çizdiği çok acemice planla. bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda ve salon da kendi fonksiyonunu yaratır. diyordu. ben de cep saatlerimizin yerine Mübarek'i düşünmeğe baş. çok sakat tarafı var On. Fakat benimki benden iki defa kopmuştu. talihim icabı burada da amatör dâhi ile sahtekâr. Altıncı pavyonun her iki katma ayrı merdivenlerden ve o kadar görülmemiş şekilde çıkılması yenilik taraftarlarını sevinçten. gerek maket bir taraftan şiddetle alkışlanırken. Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyet adı kendi fonksiyonunu yaratırsa. Sabriye Hanıma bulduğunuz yer harikulade. Asıl büyük müşkülü de halletmişsiniz. dedi. Yalnız siz beni geçtiniz. Belki şu anda sevdiği. acayip ve şüphesiz gülünç ve berbat -şimdi ki her şey bitti. Fakat artık vaziyete alışmıştım. Ben her şeyi anlatıp bitirince ayağa kalktı ve ciddiyetle beni tebrik etti. onları binaya bağlayan hiç lüzumsuz iki küçük köprüyü -çünkü üç pavyonun arasını sırf bu küçük köprücükler için açık bırakmıştım. Kendisine birkaç defa: -Acele etmeyin! Daha çok eksik. nafile yere yaptığınız işi küçültmeğe çalışmayın. Verdiğim izahatı dinledikçe memnuniyeti artıyordu. Beni olduğum gibi kabul etmeğe alışmıştı.. O odadan çıkarken arkasından baktım. başından sonuna kadar.. aynı zamanda soyut mimarî yapmıştım.356 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Emine ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı. Fakat bunlar sonra düşüneceğim. öbür taraftan da hemen hemen aynı şiddetle tenkit edilen ben. belki yarın seveceği kızı düşündüm. "Kokmuş ve klasik şekillerden ayrıldığımız için" bahtiyar olduğumuzu söylüyordu. Küçücük Ahmet'in kafesi sarkan cumbadan kırık kenarlı bir saksıda yetiştirdiği sardunya çiçeği sabaha kadar gözümün önünden gitmedi. Burada bulduğunuz hâl çaresi en iyisi! Fakat ben size bundan bahsetmemiştim.357 TANPINAR ladık. Türkçe'de yeni sentaksın başladığı devirde yeni mimarîde feyzini verdi. ayar ekiplerinden terfi zamanı gelenler var. getirdiğim projeyi. -Düşüncelerimizi birbirimize söylemeğe ihtiyaç olmadığını. Her çocuk babasından bu yaşta kopar. Söylemeğe hacet yok ki gerek binanın projesi. sade devrik cümleye lâyık bir bina yapmamıştım.z şeyler! Şimdi ilk yapılacak iş bir basın toplantısı ile efkârıumumiyeye bu muvaffakiyetinizi ilân etmektir. holün belli başlı süsü ve buluşu olan dört sütunla. Kibrit kutularıyla yaptığım bu sökülür. konuşmadan anlaştığımızı artık anlamanız lâzım! diye cevap verdi. Aziz arkadaşımızı böyle kartal gibi binanın en yüksek tepesinde yuva yapmış görmek beni cidden mesut edecek. ikide bir yatağımda silkiniyor. bundan sonra daha sık gelirim.bir yığrn övdükten sonra. Bir dostum. bunu ne yapacağız? diye hatırlatmak istedim. Harikulade bir iş yaptınız. İkimizin de hatası cep saatlerimizden harekette ısrar oldu. on iki salon. II Halit Ayarcı. takılır. tavsiye edilenler.. Bir başkası. kırk kadar oda. .

Biz ev istiyoruz. Fakat asıl memnun olacağı şey. zevkim insan ruhunu öğrenmekti. En insaflıları: Bunlar hususî evlerdir. Niçin aramızda doğmadığını bir türlü anlamadığım bu kafa dengi dostun hâtırasını burada bir kere daha yâdetmek isterim. emniyetli olması kâfidir! diyorlardı. Benim merakım. Buna mukabil hakikî mimarlar. Enstitünün son derece orijinal olduğunu aylarca iddia eden. azizim! Ev başka. İlk defa karımla. insan şuuru ve ilim başka! cevabını aldım. benim eserimle övünen insanlar. Bu bina yapıldığı zaman şüphesiz beni tebrik edecekti. bir tiirlü eserimi kabul etmek istemiyorlardı. Her defasında: Karıştırma. Yangeldi Asaf Bey bu hususta hiçbir fikir beyan etmiyordu. şimdi kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire dönmüşlerdi. Bu bina dolayısıyla gerek Saatlcme Bankası'ndan. günde değilse bile haftada hiç olmazsa iki defa inşaat yerine gidip seyredenler. gerek enstitünün bütçesinden aldığım ikramiyeyi de onunla taksim etmeğe candan razıydım. Hakikatte bana gelen her alkış ona bir nevi tarziye demekti. bu dâvadan sen vazgeç! Dedi. İstersen babadan kalma bir evim var. dâhiyane eser değil! diye baykırıyoriardı. Hattâ Halit Ayarcı'yı bile artık dinlemiyorlardı.Kibrit kutularından yapılan maket ise âdeta piyasaya tesir etti. onlar da benim gibiydi. -im. Umumum parası sarf edilirken o kadar cömert. alelâde bir unutkanlığını o kadar şiddetle cezalandıran bir zihniyetten onun hesabına aldığım intikamdı. dördüncüsünde yavaşça yanıma geldi: -Hayriciğim. hattâ daha beterdiler. Her pavyonun ayrı şekilde boyanacağını söylediğim zaman münakaşa tekrar alevlendi. Maketin başı ucunda otuz beş defa resim çektiren Pakize. bundan son derecede mesut görünen. Bizden sonra çoluk çocuğumuza kalacak! Fazla orijinal olmasına ihtiyaç yoktur. Olmaz oj?. Öyle ki binanın inşasına nezaret eimek. betonarme hesaplarını yaptırmak için güçlükle eleman bulduk. dönüşte tebrik için odamın kapısında birbiriyle itişen en yakın dostlarımız buna itiraz ettiler. Elinde sinekliği -yaz sonuydu ve dostumuz bu yeni âdeti çıkartmıştı. . Yalnız. Saat Evleri'ni yaptırmağa başladığımız zaman bütün mahalle için yapılacak planların tarafımdan yapılmasını Halit Ayarcı teklif eder etmez beni o kadar alkışlayan arkadaşların hiçbiri bu işe razı olmadılar. dilimin döndüğü kadar bu merdivensiz kat hikâyesinde mesuliyetin biraz da kendisine ait olduğunu.üç içtima boyunca münakaşaları hiç anlamadan dinledi. Karım durmadan: Allah göstermesin! diyordu. asıl ilhamı bana onun insan zihni hakkında verdiği izahattan aldığımı anlatmağa çalıştım. sana onu bırakayım! Merakını tatmin edersin! Karım da bu fikirde idi. gerek merdiven meselesinde Doktor Mussak'a neler borçlu olduğumu yukarıda söylemiştim. Hiç şüphe etmeden hodbindiler. İnhisarlar İdaresi bu yeni mimarlık çalışmalarına lâzım olan maddeyi teminden âciz 358 SAATİ. Herkes benim gibi mi.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kaldı. Gerek makette. Hiç senin yapacağın evde oturulur mu? Zehra ise beni bu fikirden vazgeçirtmek için elinden gelen yosmalığı esirgemiyordu. yoksa biraz farklı mı? Bunu öğrenmek için ısrar ediyordum. ucuz. evimizin tarafımdan yapılması ihtimalini işitince küplere bindi. Durmadan gazetelere verdiğimiz beyanat. Sağlam. Gariptir ki bu parlak muvaffakiyete rağmen. tamir ettireceğim. kayıtsız şartsız yenilik taraftarı olan. Hattâ beni o kadar iyi anladığını sandığım Doktor Ram iz bile bu fikirde idi. yapılan münakaşayı her gün biraz daha körüklüyordu. kızımın ve damadımın aynı fikirde olduklarını gördüm. Bazıları ise daha ileriye giderek: Dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız para ile tecrübeye girmeyiz. hasbî. Bir de bakarsın ki merdiven359 TANPINAR leri ters taraftan koymuşsun! Olur mu hiç? Doktor Ramiz'e. oımaz! Diyordu. Doğrusu istenirse ben de Saat Evleri'ni kendim yapmayı istemiyordum. Hayır.

Saat Evleri herkesin evleri gibi olacaktı. Ve bizi alkışladılar. kâfi derecede kuvvetli -almamasına kızarız. bir tarafı tutarız. Bütün eserim yıkıldı. Hayır. değil mi? Bunlar da öyle işte.. Odasına girdiğim zaman büsbütün başka bir Hal it Ayarcı ile karşılaştım... kendi emniyetleri var! O hâlde bu adamlar bana inanmıyorlar! Beyhude yere buraya toplanmışız! Beyhude yere uğraşmışız! . Ben ilk defa olarak enstitü azasına ait bu cins içtimalarda reye müracaat ettim ve mutlak çoğunluğun hakkını teslim ederek çıktım." sözü dillerinden düşmüyordu. der. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz. Zaten niçin inanmalarını istiyorsunuz. Hiçbir zaman onu bu hâlde görmemiştim.. iş!. Nerede aldandım? Onu bulsam bana yeter..... Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız. Fakat şimdi siz. Ve bunun için herkes birbirine benziyordu.. inatla baktı: Niçin. . Burada. daha kuvvetli! Daha müthiş! deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. -Ben anlamıyorum doğrusu bunu!. Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu? Halit Ayarcı hakikaten meyustu. Fakat iş.. ısrarla. diye cevap verdim. Halit Ayarcı işi tehdide kadar götürdü. ikide bir gelip bana şikâyet ediyordu... Bir an evvel. yalan söylemiyorlar. Fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar. Beni görünce: -Ben bir yerde aldandım. Çoğunluk öyle istiyordu. Nasıl olur? diyordu.. Bu müessese artık benim değil! Şakaklarından ter akıyordu. O yüzüme. "ringe buyurun!" deyince iş değişti. Haydi! deriz.. -Tabiî bulunur. dedi. diyordum.. Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. O anda çok samimî idiler.. Ben Halit Ayarcı'ya vaziyeti anlatmağa çalışıyordum.. Nerede? diye sordu. Dördüncü içtima en çetini oldu. En iyisi düşünmeyin bunu artık! Nihayet kendi evleri. Vaktiyle haiamı oturttuğu büyük koltukta.. beni anlamıyorsunuz? Ben bir yerde aldandım! Gülerek kendisini teselli ettim.. Burada kendi menfaatleri.361 TANPINAR -Hayır. Toplantı salonunu yerini bana bırakarak herkesten evvel terk etti. ayaklarını masaya dayamış. Hulâsa herkes kendisi olmuştu. Hâlâ da o şartla severler. hepsi kendisinin yetiştirmesi bir avuç insan onu şaşırtmıştı. haykırırız. Böylece Saat Evleri'nin uzun ve çetin münakaşası hiç farkında olmadan Halit Ayarcı'yı içinden yıkmıştı. İkisinde de samimî idiler. ne ya360 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ pacağını şaşırmış. geçeriz. düşünüyordu. çok büyüklerine laf anlatmıştı.. en mükemmel ve yeni şartlar altında ve bu kadar yenilik içinde çalışan bu insanlar bu işi nasıl anlamazlar? O hâlde enstitüde ne işleri var? Niçin yeni binayı alkışladılar? Niçin bizi tebrik ettiler? Demek yalan söylüyorlar!. Fakat menfaatlerine dokunmamak şartıyla. İstedikleri şekilde yaparlar.. Giile güle otursunlar. Karşısındakiler kendilerini kuvvetli buluyorlardı. Halit Ayarcı bütün bunlardan mustarip. Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. Sözlerini bile dinletemedi. Karşısındaki kalabalıktan daha çetinlerine. nasıl olur? Dünyanın en modern müessesesinde. Yine size inanırlar. a canım!."İnsanla bu kadar oynanmaz ki. Bir rüyada gibi etrafına bakmıyordu. Bilmiyorum. Fakat heyhat! Sihir bozulmuştu.. onu anlamıyorum.

Bununla beraber fazla devam etmedi. Ve birbiri ardınca çılgınca alkışlandı. tamamiyle ikna edememişse bile hiç olmazsa susturmuştu. O her defasında bana çok ciddî.363 TANPINAR şaşırttı. "Allahaısmarladık!" bile demeden çıkıp gitti. artık eskisi gibi müesseseden şüphe de etmiyordum. gerek diğer meselelerde bizi o kadar beğenmiş. hakikî centilmen. Hiç oynamadık.. dedi. Ve yazık ki. Enstitüde. ben de bütün tecrübeme rağmen bu heyetin ehemmiyetini takdir edemedim. Nihayet bütün dünyada buna benzer müesseseler bulunduğunu söyledim ve tekrar Halit Ayarcı'dan öğrendiğim şekilde mutlak ve muayyen kadroları anlattım. anlıyamazdım da. biitün kongreyi kendisine hayran etti... üstün. ne de karşımdaki adam behemehal ikna edilmek arzusuyla bu suali sormuştu. Bununla beraber bu acayip ziyaretin böyle bir netice vereceğinden hiç de şüphe etmedim. Halit Ayarcı'nın kapıldığı ilk yeisti. mantıkî cevaplar vermiş. Her ağzımı açışta: . bu gelen heyet öbürleri gibi değildi. Yazık ki. yalnız ben vardım. ne de büyük daktilo salonumuzda elinde değneği bir şef dorkestr gibi işaret veren kalem âmirimizin emri altında son derece ritmik çalışan yetmiş daktilomuzun hep bir anda makinaya basıp yazı yazmaları onları . sonra yüzüme baktı. ben Halit Ayarcı değildim.-Belki mimarlık dehamda! dedim. Ve yaptığımız işler hakkında lüzumlu gördüğüm bütün izahatı verdim. Omuzlarını silkti: Bundan ne çıkar sanki? -Fazla oynadık etrafla. Şüphesiz ki. hakikaten modern bir teşekkül olduğuna inanmıştım. hatta lağva sebep olan hâdisenin vuku bulduğu gün enstitüde bulunmuş olsaydı iş yine değişirdi. o kadar alkışa garketmişti ki. Tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135'i arayarak saatin kaç olduğunu sordu.. Bununla beraber kendisine en yakın insan sıfatıyla onun artık eski Halit Ayarcı olmadığını gayet iyi hissediyordum. -Hayır.Böyle bir müesseseye ne lüzum var? diyordu. Etraf gerek bina hususunda. -Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var? diye sordu. İtiraf edin ki bu işten hiç an-lamıyordum. Sağa sola . Mütebessim. ne katların acayip ve takma merdivenleri. Ne kapının sembolik saati. Evinde yoktu. Kabul etmiyor musunuz? Tekrar yüzüme baktı. Bu itibarla verdiğim cevapların hiçbirini doğru dürüst dinlemedi bile. Sonunda adam bana. enstitümüzün o kadar âni şekilde lağvında onun bu ruh haletinin çok tesiri olmuştur. Kaldı ki. Ve şapkasını dahi almadan çıkıp gitti. böyle bir şüphe aklıma bile gelmiyordu. Biz fazla inandık onlara. kibar. -Bu müessese artık benim değil! Bundan sonra ben de herkes 362 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ gibiyim burada. Aylardan beri zaten gelmiyordu.. Kongrenin kapanış merasiminde iki saat konuştu.. ecnebî heyet geldiği zaman. Fakat yoktu. odanın içinde dolaşmağa başladı. Bu. oynamadık. Daima vaziyetleri karşılamasını bildiğine göre. Bizi aldattılar. dostça başladığımız gezinti hemen hemen tam bir kayıtsızlık içinde bitti. Fakat ne olur ne olmaz Halit Ayarcı'yı aradım. Bütün meseleyi biraz da hiçten yere alevlendirmişti.. Öyle ki. Bu aşağı yukarı kurulduğu günden beri benim Halit Ayarcı'ya sorduğum sualdi. dedi. Milletlerarası Saatleri Ayarlama Enstitüleri'nin umumî kongresi yeni binamızda açıldığı zaman herkes yine eski Halit Ayarcı ile karşılaştı.. Aldığı cevap üzerine evvelâ duvardaki saate. Halit Ayarcı'nın itişleriyle yavaş yavaş müessesenin hakikaten lüzumlu bir iş gördüğüne. Bu itibarla heyete herkes tarafından beğenilen müessesemizi baştan aşağı gezdirdim. Sonra ayağa kalktı. Yazık ki. Bende neonun talâkati ve keskin mantığı vardı. Filhakika eski heyecanı ve harareti kalsaydı bu hazin akıbetle bu kadar beklenmedik şekilde karşılaşmazdık.

bir elim telefonda.hiç olmazsa arkadan dedikodu yapmak imkanını buluyorlardı. onun yanında bazı geceler kaldığım istirahat odama. Üç gün sonra müessesenin lâğvedildiği emri geldi. Ertesi günii evine uğradım. Bu müessese belki de bir gün bir işe yarayabilirdi. Hele Amerikalının ziyaretinden sonra büsbütün soğumuştum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü rolünü yapmıştı. Diğer taraftan vaziyeti hiç de bizler gibi olmayan üç yüze yakın müstahdemi. kusurunu görmek.. Kendi elimle ve zevkle tanzim ettiğim bahçesine çıldırıyordum. Ona çok emek vermiştik. küçük bar amerikanıma. dedi. küçük bir kahkaha ile taşı gediğine koy m ' tan hangi kadın kendisini alabilir? Nedense kadın kısmı bu gibi işlerde erkeklerden daha mukavemetli ve daha cesur oluyor. Halit Bey. onlar ne yapacaklardı? Yarım saat sonra Halit Ayarcı'yı telefonla buldum. O beni inkâr etti. Fakat küçük kızım Halide'nin doğum gününü büyük bir davetle kutlamayı üç yıldan beri âdet etmiştik. Burada olsaydınız belki önüne geçerdiniz. Yarım saat sonra eve geleceğini ümit ediyorlardı. Hafif bir tebessümle. dedi.. O haftayı hemen hemen dairenin tasfiyesi işleriyle geçirdim. onlar var!. Biliyorsunuz ki.sordum. Çoktan beri artık bu işin bitmesi lüzumuna kani olmuştum. gerek alelade ziyaretlerde gelip gidenler bu zahmete. Haydi ben hatıratımı yazdırdım. Durumu anlattığım zaman. O etrafındaki düşmanlık halkasına ehemmiyet vermiyor. Akşama bana geleceğini umdum. tenkit etmek. bir iş işti. filân vardı. Hiçbir yerde bulamadım. Masamın başında. -Ama. Bu adamların hayatı ne olacaktı? Nasıl iş bulacaktık? Ne yapacaktık? Abes dahi olsa.. Zaten aynı mahallede yaşamağa başladığından beri yarısından fazlası birbi. davetlerden kaçıyor ve mümkün oldukça kendim de hemen kimseyi davet etmiyordum. duvardaki resimlere. İçimde eski hiddet yine kabardı.. yoktum. Evet. Yine ortada yoktu. hattâ üzerine yürüyordu. Öyle ki. müessese ile artık eski alâkam kalmadı. mesele yalnız bizim meselemiz değil! Bu kadar arkadaş. Olmamam da artık eski bağların koptuğunu göstermiyor mu? Fakat. diye benimle alay etti. Galiba çok kederlisiniz.. 364 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Emri alır almaz Halit Ayarcı'yı tekrar aradım. Bu benim için bir bakıma büyük darbe değildi. Onların istikballeri beni sıkıyordu. sadece gece gündüz hep bir arada oldukları için daha altıncı ayında birbirine düşman olmuşlardı. oturup düşünüyordum. Yeni aldığımız . Bu itibarla çoktan beri bu cins toplantıları istemiyor. Bunu gittikleri yerde insanın yüzüne karşı söylemezlerse -ki çoğunun nezaketi ve birikmiş kini buna müsaitti. dedi. Erkenden seyahate çıktığını söylediler. daha ziyade birbirinin ayıbını. Bir müddet düşünür gibi oldu. Hafta sonunda evimde evvelden kararlaştırılmış büyük bir toplantı vardı. Üç yüze yakın insan. Diktiğim ağaçların büyümesini artık göremeyecektim.. küçük tarizlerle hırpalamak için katlanıyor gibiydiler. Planını kendi çizdiğim binadaki odama. Bu acı havadis üzerine bu davetten vazgeçmek istemiş fakat karımı bir türlü kandıramamıştım.. Şurası da var ki karım.. Fakat ne olsa hayatıma girmişti. Sizi bu akşam görebilir miyim? Zannetmçm! diye cevap verdi ve telefonu kapadı. mobilyaya. tam benim zıddıma olarak bu cins toplantılardan hiç de çekinme itiyadında değildi. Bu fırsatın verilmediğine üzülüyordum. Pakize bir türlü yeni evimizin bu ananesini bırakmak istemiyordu.365 TANPINAR riyle akraba olan ve eskiden olmayanlar da yeni evlenmelerle birbirine bağlanan bu insanlar. gerek bu cins davetlerde. dedim. her şeye bağlıydım. "Fonksiyonunu kendisi yaratacak!" diyordu.. Villa Saat'teki bu son toplantı hiç de parlak başlamadı. müstahdem var. Bu bir cevap değildi. Siz üzülmüyor musunuz? -Hayır. banyo dairesine.

Enstitünün lâğvı ile bir yığın kombinezon ortadan kaybolmuş. Onun görünüşü ile birdenbire kesilen homurtu bir saniye sonra ve sanki birdenbire adamakıllı beslenmiş bir ocak gibi parladı. Kadehler arttıkça bu kin ve düşmanlık hissi de artıyordu. Saat ona kadar. benim tahmin ettiğim gibi sadece biz hedef olmuyorduk. mobilyamızın zevksizliğinden. Bununla beraber müessesenin mesuliyetini taşıdığımız için en fazla mücrim olan tabiatıyla Halit Bey ile bendim. Hayır. Yeni tuvaletini methetmek şöyle dursun. birikmiş kin.. Bunu söyledikten sonra karımın elini öptü. Ben üç kişilik bir grupa yaklaşırken. Hulâsa enstitünün lâğvını hiçbiri öbürüne affetmiyordu. Bütün arkadaşlar orada vazifelidir. İlk darbeyi Pakize yedi. Halbuki hiç de böyle olmadı. Halit Ayarcı'nın ısrarıyla hiç yoktan ortaya çıkarttığımız. bu masrafı hangi gelirle karşıladığımızdan bahsedildi. bu adamlar kinlerinde ve düşmanlıklarında oldukları kadar sevinçlerinde de açık ve samimî idiler. etrafımıza topladığımız insanlar şimdi bizden hesap sormakla iktifa etmiyorlar. Yalnız halam istifini bozmamıştı. Şimdi dönebildim. Kararı tashih ettirdim. Biraz evvel etrafa meydan okuyan Pakize âdeta gizlenmek istiyor gibi kardeşlerinin arasına sığınmıştı. Her zamanki hiddetli feveran-larıyla etrafındakilere cevap yetiştiriyordu. aynı dargınlık havası. gün boyunca aleyhimizde bulunanları bir kere daha ezmeyi aklına koymuştu. Hemen hemen herkes birbirine düşmandı. Kalabalık birdenbire etrafımızda dalgalandı. Daha yüzlerine bakar bakma:/. Davetlilerimi/ âdeta bir kin çıkını hâlinde eve geldiler. İki gün evvel birbirlerinden boşanacaklarını işittiğim ve iki saattir hep ayrı ayrı gruplarda dolaşan bir karı koca birbirleriyle karşımda öpüşerek barıştılar.sofra takımı. Nitekim biraz sonra hiddet. Üçüzlerin grubu tekrar teşekkül etti.. Hulâsa bir bayram havası içinde herkes sofraya oturdu. Elimi sıkarken: . "Sansar. İşin garibi bu çok insanî duygulara. Bozulmuş iki nişanın jıemen oracıkta yenilendiğini gördüm. diye özür diledi. hattâ eskisinden fazla dosttu. İşte tam bu esnada birdenbire Halit Ayarcı. her grupta aynı soğukluk. davetlilerimiz alelâde nezaket kaidelerini bile unuttular. başında şapkası ile göründü. Kadınlar kocalarına karşı. O hâlâ." kelimesiyle kendimden bahsedildiğini duydum. Sofrada Halit Ayarcı 'ya yavaşça sordum: Peki ötekiler?. nişanlılar birbirine karşı heu ay 366 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nı hislerle mütehassistiler. Herkes öbürünün nazarında mücrimdi. Ve yemek odasına girdi. aynı çekişme vardı. kendisinin bu gece için yaptırdığı tuvalet varken Pakize'nin bu münasebetsiz davetten vazgeçmesine imkân yoktu. gcnçliğiyle. Bütün kazançlar biliniyordu. Herkes yine eskisi gibi. sohbel arasında yapılacak tarizlerle karşılaşacağını sanıyordu. Bu itibarla hemen her tarafta. yarım saatten beri iki kanadı açık yemek odasının kapısında beklediğim hâlde münakaşaları kesip bir türlü davetlilerimizi içeriye alamamıştım. O zamana kadar ona kompliman yapmayı belli başlı vazifelerinden bilen genç memurlarımız karımın etrafına yanaşmadılar bile. elinde seyahat çantası. Bütün ayıplar.. bir yığın dostluk âdeta uçmuştu. kıskançlık birdenbire infilâk etti. bütün kusurlar ortada idi. Fakat Halit Ayarcı hiç aldırmadı. Saçının boyasını sordular. Küçükler? Birdenbire yüzü karardı: . her zamanki gibi tat!'. biitiin gece neler çekeceğimizi anla dım. En yakın dostlarımızın hanımları gözümün önünde onun yaşını hesapladılar. amma müessesenin muntazam surette tasfiyesi için daimî bir tasfiye komisyonu teşekkül etti. Şurası da var ki Pakize enstitünün affedilmesinin uyandırdığı ruh hâlini hiç hesaba katmamıştı. Sonra yavaş yavaş evimizin büyüklüğünden. O refahımızla. Daha doğrusu ilga karan duruyor. Ve hiç kimseye aldırmadan bana doğru geldi. Bununla beraber.367 TANPINAR -Affedersiniz. dediğim gibi kin sadece bize karşı değildi. açıktan açığa bizi itham ediyorlardı. güzelliğiyle.

Siz. yatağında görebildim. siz niye çalışmıyorsunuz? Yüzüme hayretle baktı: Ben. dedi.. Oyun bitince. "Allahaısmarladık!" diye ayrıldı.. dedim. bu işi.. kalabalık dağıldıktan sonra benim çalışma odamda tekrar buluştuk. aklandığımı anladım. Fakat aramızda garip bir vaziyet vardı. korkunç otomobil kazasından sonra kaldırıldığı evinde.Zaten onlar için yaptım. Gece yarısı. dedi. Hattâ Şeh-zadebaşı'ndaki kahvede kendisini ilk gördüğüm gün dahi bana karşı bu kadar yabancı değildi. Ve iştiha ile yemeğine başladı. Benimle bir parti tavla oynadı. SON Ahmet Hamdi Tanpınar _ Saatleri Ayarlama Enstitüsü .. Fakat ayar istasyonlarında çalışanlar için bir şey yapamayız! Ona da siz çalışın. O geceden sonra Halit Ayarcı'yı bir daha ancak.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful